Dillerde yaygın olarak dolaşan “dünyada rahat yoktur” ya da “dünya rahat yeri değildir” cümleleri1, günlük hayatın, sebebi bilinen ve bilinmeyen sıkıntılarla dolu olduğu gerçeğini yansıtır. En çok da sebebi bilinmeyen sıkıntılar can sıkar.

Esasen hemen herkes zaman zaman, “sebebini bilemediğim bir sıkıntı var içimde”, “bugün hiç keyfim yok”, “ne oldu bilmiyorum birden bire keyfim kaçtı, huzurum kalmadı” gibi cümlelerle söz konusu durumu dışa vurur veya kendisini anlam veremediği bir suskunluk içinde bulur. Gerçi “sebepsiz gibi gözüken sıkıntıların gerçek sebebi tembelliktir” tespiti, bu noktada ciddi bir uyarı niteliği taşır. Fakat her sıkıntıyı bununla açıklamak ne kadar doğrudur?

SEBEPSİZ SANILAN SIKINTILAR

Bu kısa giriş, sebepsiz sanılan sıkıntıların tanıdık ve hatta yaygın insânî hallerden olduğuna işaret etmektedir. İşte tam da bu noktada bir rivayet, mümkündür ki bir çoğumuzun dikkatini pek çekmeyen fakat çokça üzerinde durulması gerekli bir sıkıntı sebebini haber vermektedir. el-Hakem’den (mürsel olarak) nakledildiğine göre o, “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu” demiştir:

“Kul amelinde/işinde kusur ettiği (gerekli özeni/itinayı göstermediği) zaman, Allah onu üzüntü ve kedere uğratır.”2

Özelde “Müslüman işi ve işçiliğinin”, genelde “kul işi ve işçiliğinin” nasıl bir özene sahip olması gerek-tiğini ortaya koyan bu hadis-i şerif, her ne kadar “zayıf” da olsa3 bize çoğu zaman yaşadığımız ve sebebini bilemediğimiz sıkıntılarımızın gerçek sebebini haber vermektedir. Başta “kulluk”görevlerimiz olmak üzere yapıp ettiklerimizdeki özensizlik.

AMELİNDE VE İŞİNDE KUSURLU OLMAK

Elem, keder, üzüntü ve huzursuzluk mânâsına gelen hemm (çoğulu, hü­mûm), amelinde ve işinde kusurlu olmanın, gerekli itinâ göstermemenin karşılığı olarak kulun başına gelen, daha doğrusu Allah Teâlâ’nın takdir ettiği bir sonucu ifade etmektedir.

Aslında söz konusu durumun, gerçeğin ta kendisi olduğunu hemen herkes kişisel hayatındaki tecrübeleriyle bilir. Çünkü hayatından, ibadetlerinden zevk alamadığını, ne yapsa ne etse tatsız-tuzsuz bir yaşayıştan kurtulamadığını, huzursuz olduğunu söyleyip gezenleri dostça konuşturduğunuz zaman, işlerini “nasıl yaptıklarına” pek dikkat etmediklerini, özensiz bir yaşantıya sahip olduklarını görürsünüz. Bunu kendileri de itiraf ederler.

Ayrıca pek tabii olarak kişinin yapacağı iş, işin tanımı ve kişiden beklenenlerin açık olarak belirlenmesi, kişinin, yaşayacağı sorunları iletebileceği makamın net olarak ortaya konulması önem arz etmektedir. Bu açıdan meseleye bakıldığında İslâm’da gerek ibadet gerekse iş/amel olarak yapılması gerekenlerin şartları ve standartları pek detaylı ve hatta alternatifli olarak Peygamber Efendimizin rehberliğinde, sünnet-i seniyyede belirlenmiş bulunmaktadır.4 Buna rağmen kişi işinde/amelinde kusur ettiği zaman elbette bir bedel ödeyecektir. Onu da hadisimiz “üzüntüye, sıkıntıya uğratılmak” olarak bildirmektedir. Salt dünyevi konularda bile, işin, önceden belirlenmiş standartlara uygun olmadığı tespit edilmesi halinde “yaptırım” uygulandığı, maddi-manevi sıkıntı sebebi olduğu herkesin bilgisi dahilindedir.

İŞİ EHLİNE VERMEK

“İşi ehline vermek” gerektiği ve ehil olmayan, üstesinden gelemeyecek olan kimselere iş tevdi etme-nin kıyamet alâmeti olduğu bilinmektedir. Bu tespit, “yapılan işteki kusurun” bireysellikten öte büyük ve toplumsal faturasını vurgulamak olsa gerektir.

Yine Hz. Aişe vâlidemizin naklettiği bir hadis-i şerifte “Allah, kulun işini sağlam yapmasını sever”5 buyrulmuştur. Bu demektir ki, yaptığı işte, ibadette kusur etmeyip gereken özeni göstermek, kişiye Allah Teâlâ’nın hoşnutluğunu kazandırmaktadır.

Çağımızda her türlü sıkıntıya genel bir isim olarak ve yaygın bir kullanımla stres adı verilmektedir. Stres ise, psikolojik açıdan gerginlik, zevksizlik demektir. Bir başka ifade ile stres, insanın ruhsal ve fiziksel sınırlarının zorlanmasıdır. Bunun sonucunda da endişe, sinirlilik, telaş, üzüntü ve hatta unutkanlık doğar.

İKİ ÇIKIŞ YOLU

Stresli ve sıkıntılı hallerle baş etme yolları arasında belki de en başta gelen ilke, sadıklarla bera-ber olmaktır.6 Çünkü kendi amel veya iş kusurumuzdan kaynaklanan üzüntü ve kederimiz, sadıkların bir-likteliği ve sâlihlerin sohbet ve tavsiyeleri ile büyük ölçüde hafifler. Bu duruma psikolojik açıdan,“sosyal destek sisteminden ve odaklarından yararlanmak” da diyebiliriz. Bunun anlamı, yanlarında kendimizi iyi hissettiğimiz ve duygusal olarak kendilerinden beslendiğimiz insanlarla paylaşımlarda bulunmanın rahatlığı demektir. Böyle bir yöntem, üzüntü ve keder hallerinde kendimize gelmemizi ve daha güçlü hissetmemizi sağlar.

“Kardeş ve dostlarının salihler olması, kişinin mutluluk sebeplerindendir.”7 Hadis olarak nakledilen bu söz de açıkça göstermektedir ki yakın dostların iyi/salih kişilerden olması, sıkıntı değil saadet/mutluluk nedenidir. Kişi sevdikleri ile beraber olunca, sıkıntı, üzüntü elem ve kederini unutur, rahatlar. O halde asıl mesele, salih ve sadıklarla birlikte olmaya özen göstermektir.

“Sosyal destek sisteminden ve odaklarından yararlanmak” açısından sadıklar ve salihler ile beraber olmak tavsiyesine, cami ve cemaate devam etme tavsiyesini de ekleyebiliriz. Zira cemaatle namazın yalnız başına kılınan namazdan 25-27 derece daha faziletli olduğu bildirilmiştir. Bu demektir ki, cemaate devam etmek, amel ve ibadetin gerektiği gibi yapılması ve dolayısıyla da üzüntüden, kederden ve zevksizlikten kurtulmak açısından oldukça anlamlı bir yol ve yöntemdir.

KUL KUSURSUZ OLMAZ

Öte yandan, “Kul kusursuz olmaz” denilmiştir. Tövbenin, yani kusurlu davranmayı terk edip özenli olmanın, o kusurdan ve o kusurun manevi sıkıntısından kurtulma yolu olduğu hatırlatılmıştır. Nitekim, Tövbe, öncesini temizler,8 “Günahından dönen, hiç günah işlememiş gibidir”9 müjdeleri, Peygamber Efendimiz tarafından verilmiştir ve dolayısıyla sebepsiz gibi görünen sıkıntılardan kurtulma ve iyileşme yolunu, iş hayatında ve din pratiğinde/ibadet ve yaşayışında gerekli özeni göstermek olarak işaret buyrulmuştur.

O halde bu iki iyileşme imkanı (sadıklarla-iyilerle birliktelik ve tövbe), kulluk sınavındaki insanlardan ne denli bireysel ve toplumsal derin bir hassasiyetin beklendiğini ve bunun yolunu açıkça ortaya koymaktadır.

BİR BAŞKA RİVAYET-BİR BAŞKA BOYUT

Aişe radıyallahu anhâ’dan gelen bir rivayette, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyur-muştur:

“Kulun hata ve günahları çoğalır da bunlara keffaret olacak ameli bulunmaz ise, Allah azze ve celle onu günahlarına keffâret olsun diye elem ve kedere uğratılır.”10

Bu rivayete göre, artmış olan günahlarını temizleyecek kadar ameli, iyiliği, hayır-hasenâtı olmayan kulun uğratıldığı üzüntü ve keder, onun kusurlarını ortadan kaldırmak maksadına yönelik, görüntüde bir cezalandırma, aslında ise, rahmet ve şefkat uygulamasıdır.Hiç kuşkusuz çekilen sıkıntıların sebebi bu ise, netice itibariyle dert edecek bir şey yok demektir. Çünkü bu rivayet, mümin için her sıkıntının mutlaka bir cezâ mânâsına gelmediğini, rahmet ve şefkat mânâsının da bulunabileceğini hatırlatmaktadır. Kim bilir belki de “derdini sevdiğini söyleyenlerin” anlatmak istedikleri de budur.

Kaynak: Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Altınoluk Dergisi, Sayı: 360, Şubat 2016


Dipnotlar: 1) Bu cümlelerin hiç biri hadis değildir. 2) Ahmed b. Hanbel, Kitabü’z-zühd, s. 43 (Thk. Muhammed Celal Şeref), Beyrut 1981. 3) Ahmed b. Hanbel, Hakem’den mürsel olarak nakletmiştir. Suyuti, hasen olduğuna işaret et-miştir.(Bk. Münâvi, Feyzü’l-kadir Şerhu’l-Cami’i’sağîr, I, 417). 4) Bk. el-Kasas (28), 26. 5) Bk. Beyhaki, Şuabü’l-imân, IV, 334-335 (Beyrut, 1990). 6) Nitekim Allah Teâlâ, “Ey iman edenler, Allah’a karşı gelmekten sakının ve sadıklarla beraber olun!” [et-Tevbe (9), 119] buyurmuştur. 7) Bk. el-Münavî, Künûzü’l-hakâik, hadis no; 7052.  Cami’ul-usul, IX, 106. 9) İbn Mace, Zühd 30. 10) Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 157


STRES ve ÇARESİ

Musa K. Yılmaz
AddThis Sharing Buttons

İNSANA VERİLEN VÜCUD KOMPLEKSİ
İnsanı konu alan birçok ilim dalı göstermiştir ki, insanoğlu et ve kemik yığınından ibaret bir varlık değildir. İnsanın fizikî yapısı içinde, deyim yerindeyse, ondan daha kompleks ve daha mükemmel bir ruh ve hisler dünyası vardır. Daha açık bir deyimle, insanın vücudu "RUH" denen varlığın sarayı hükmündedir. Gözler vücut sarayında açılmış iki penceredir ki, ruh bu âlemi bu iki pencereden seyrediyor.

Dikkat edilirse, bir dış etken karşısında ruh ve bedende meydana gelen durumlar birbirinden kopuk değildir. Bazı hastalıkların sebeplerinin ruhî olduğu gerçeği gözönüne alınırsa, ruh ile bedenin insanı bir bütün olarak ortaya koyduğu anlaşılacaktır.

Elbette ki, Allah tarafından insana verilen sevgi, saygı, heyecan, keder, korku ve hayal gibi cihazları işletmeden yaşamak mümkün değildir. Şu farkla ki, hamuru kötü yoğrulmuş bir insan, başka bir deyimle, kötü şartlarda yetişmiş olan bir insan, bu duygulan kötüye kullanacaktır. İyi niyetli bir ilim adamının enerji imali için yaptığı bir nükleer reaktörü, kötü niyetli bir politikacının bomba imalinde kullanması gibi.

Korku hissi, hayatımızı koruyabilmemiz için, Allah tarafından vücudumuza takılan manevî bir cihazdır. Ama herşeyden ve herkesten korktuğumuz zaman ve kendi kendimize hayalî tehlikeler ürettiğimiz takdirde, korku hayatımızı azaba çeviren bir his olur. Stres de vücudumuza takılan bir cihazdır. Stres nedir, onu kısaca tanımlayalım:

STRES, HEP OLUMSUZ MU?

Stres, dıştan gelen bir saldırı, bir baskı karşısında insanda oluşan bir gerilim, bir şiddet, yahut normalin dışına çıkma halidir. Stres, vücudumuzun ruhî ve bedenî olarak dış tesirlere karşı gösterdiği bir reaksiyondur. Bu itibarla stres, müsbet yönde kullanıldığı zaman çok lüzumlu ve hayatî bir özelliğimizdir. Tıpkı korku, tıpkı hayal, tıpkı akıl ve düşünce gibi...

Tam hedeften vurmak isteyen bir nişancının, okunu yaya yerleştirip kirişi iyice germesi gerektiği gibi, zor ve mühim bir işi başarmak isteyen gaye sahibi bir insanın da, tüm fiziksel ve zihinsel gücünü o iş için ve o gaye üzerinde yoğunlaştırması icap eder. İşte bu yoğunlaştırma işi bir gerilimdir, bir strestir.

Koşu çizgisinde bekleyen yarışçı, yeni bir cihazın projesini çizmeye çalışan mühendis, güzel bir perspektifi yakalayıp resmetmeye çalışan ressam, yarın gireceği sınavdan iyi not almak için, kitabın başında oturan öğrenci ve benzerleri hep gerilim içindedirler. Buna pozitif gerilim, ya da müsbet stres diyebiliriz. Suikast ve ihanet için pusuya yatmış adam, kumar masasında sabahlayan oyuncu, stok ettiği mallara zam gelmesini bekleyen karaborsacı ve bunlara benzeyen insanlar da gerilim içindedirler. Ancak bunların hali bir negatif gerilimdir. Olumsuz bir stres halidir.

Bütün bu gerilimlerin ötesinde bir metafizik ve ruhî gerilim daha vardır ki, her hakikat yolcusu ve her hizmet eri, böyle bir gerilime her zaman muhtaçtır. Mesela, dünyanın cezbedici ve nefsi okşayıcı gayr-i meşru eğlenceleri karşısında bulunan bir insan düşünün, onu cehennemlik yapacak bir günahla aralarında kıl payı kalmışken, şeytanı ve nefsiyle mücadele eden, galip gelmek için de ölümü ve hesap gününü düşünen, böyle bir insanın içinde bulunduğu stres hali elbette ki faydalıdır.

Bunlar stresin olumlu ve faydalı yönleri. Fakat bizi asıl düşündüren ve 20. yüzyılın insanını telaşlandıran husus, stresin olumsuz yönüdür. İsterseniz siz buna depresyon, ya da ruhî çöküntü de diyebilirsiniz, işte insanlığı tehdit eden asıl hastalık hali bu strestir.

Bu olumsuz stres, sahibini kısır bir döngü içinde hapseder. Bu duruma düşen bir insan için, tüm yollar kapalı görünür. Streste olan bir insan artık ümitlerini kaybetmiştir. Önceleri meyhane, kumarhane veya eğlence yerlerine gider. Buraları kaçış sığınağı olarak kullanır ve dertlerini unutmaya çalışır. Allah'ın bir nimeti olan akıl, bellek ve hayal artık onun için birer tazip ve işkence aletidir. Düşünmemek için sarhoş olur.

ÇARESİ

Ne var ki, tam aksine insanın çözüm bekleyen problemleri her gün biraz daha büyür ve sonunda stresten kurtulmanın bir yolunun olmadığını zanneder.

Oysa insanı bu kötü durumdan kurtarmanın yolu vardır. Öncelikle şunu açıkça söylemeliyiz ki, ruhen en dengeli olan insanlar, imanı en mükemmel olan insanlardır. Çünkü "iman insanı insan eder. Hatta insanı sultan eder. Hakiki imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir." (B.S.N.)

Denebilir ki, bir insan İslâm dinini hayatına ne derece tatbik ediyorsa, o derece iyi bir ruh ve beden yapısına sahiptir. Çünkü gerçek bir mü'min ulvî hedefler peşindedir. Başkasını rahatsız etmek şöyle dursun, Allah rızası için etrafındaki insanlara bir iyilik meleği olur. En az kendi nefsi kadar mü'min kardeşini de düşünür. Mü'min sefahete ve geçici eğlencelere talip değildir. Bütün duygularını helal dairesinde kullanmaya çalışır. Çünkü o bilir ki "helal dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir, harama girmeye lüzum yoktur." Kısaca mü'min dünyayı bir lezzet ve mükâfat yeri olarak görmez. Ona göre dünya, ebedî âlem için, yol üstünde kurulmuş bir han ve bir bekleme salonudur.

İşte böyle bir insan dünyanın en mutlu insanıdır. İçi huzur doludur, yüzü daima güler, asrımızın hastalığı olan stres ona yanaşamaz. Çünkü o engin bir tevekkül içindedir. Durum ne kadar ağır olursa olsun, mü'min dinin yanındadır. İnancına ters düşen arzularını yenmiştir. Sosyal çevrenin dine aykırı baskısı bile onu fazla etkilemez. İçten veya dıştan gelebilecek bir baskıya maruz kalınca, mü'minin ilk başvuracağı silah sabırdır (Bakara, 2/155-6). Sabır bir irade ve bir iman işidir. İnsanın başına arzu etmediği bir hâl gelince, o hâdisenin yapacağı ruh çöküntüsünü engelleyecek bir tek silah vardır, o da Allah'a teslimiyet ve sabırdır. Bunun da kaynağı hakiki bir imandır.

STRESİN TEMELİNDE YATAN GERÇEK

Ancak imanın, stres üzerindeki bu olumlu etkisinin nereden kaynaklandığını görmek için stresin temelinde yatan duyguyu görmek gerekir. Esasen stresin temelinde yatan endişe, yok olma korkusudur. Deyim yerindeyse stres, ruhu kurtarma operasyonudur. Ama bazen bu iş yanlış yapılır. Hasılı, yok olma endişesi, yani ölüm, stresin en önemli bir sebebidir. Birkaç dakika sonra bıçak altına yatacak olan bir koyuna, bir tutam ot verildiği zaman onu afiyetle yer. Oysa insan böyle midir? İdam sehpasına gidecek olan bir insanın önüne, dünyanın en lezzetli yemeklerini bile koysanız dönüp bakmayacaktır. Bu durumda olan bir insanın içinde fırtınalar kopar, bütün hayatı bir sinema şeridi gibi gözünün önünden geçer.

Stresin baş sebeplerinden olan ölüm korkusundan kurtulmak için, ilk olarak iki yol göze çarpar. Birisi ölüm fikrine alışmak, diğeri ise ölümü düşünmemektir. Bu iki yol da çok zordur. Çünkü ölüm fikrine alışmak herkes için kolay değildir. Ölümü hiç düşünmemek ise, insanı devekuşuna benzetir. Avcıyı görünce uçamaz, başını kuma sokar. Çünkü insan aklı hem geçmiş zamanın üzüntülerini, hem geleceğin korkularını, hem de şimdiki zamanın sorunlarını beraberinde taşıyan bir alettir.

Buna göre, "ben hiçbir şey düşünmeden yaşamak ve canımın istediği gibi herşeyi yaparak ömür sürmek istiyorum" diyen bir insan, boş bir iddiada bulunmuş olur.

ÖLÜM KORKUSUNDAN NASIL KURTULURUZ?

Peki insanı ölüm korkusundan ve dolayısıyla stresten kurtaracak nedir? İnsanı ölüm korkusundan kurtaracak, yahut ölüm korkusunu en aza indirecek yol, ölümün ebedî bir idam olmadığı yolundaki fikirdir. Buna kısaca ahiret inancı diyoruz. Ruhun ölümsüz olduğunu kabul eden bir insan mutlaka ölüm korkusunu en aza indirmiş, yani onu hafifletmiş olur. "Hafifletmiş olur" diyorum, çünkü, istisnalar hariç, ölüm korkusunu yok etmek oldukça iddialı bir olaydır.

Bir ilim adamı "ölüm, cümlenin sonuna konan bir noktadır" demiş. Bir diğer ilim adamı ilave etmiş, "bir farkla ki, cümleyi en güzel şekilde yazdığına inanan kimse dahi, elleri titremeden o noktayı koyamaz" demiştir.

Kur'ân, ölümün de hayat gibi yaratılmış olduğunu vurgulayarak, ölümün bir nimet olduğunu ifade eder (mülk 67/2). Çünkü ölüm hayatın sıkıntılarından bir kurtuluştur, bir terhistir, bir paydostur. Kur'ân'a göre ölüm bir bitişin, bir sona erişin ifadesi değildir. Aksine ölüm yeni bir hayata geçişin ilk basamağıdır. Tıpkı dünyaya gelmek gibi.

Ölüme bu manayı veren İslâm dini, insanlığın maddî, manevî mutluluğunun tecellisi ve sığınak kaynağıdır. İnsana sadece kabir kapısına kadar arkadaşlık edecek değerler, gerçek dost ve kurtarıcı değillerdir. Dünyanın yüzü devamlı öbür âleme dönük olduğu gibi, insan da yüzünü ebedî saadeti kazanmaya çevirmelidir.

.

İSLÂM'DA SOSYAL GÜVENLİK

Musa K. Yılmaz
AddThis Sharing Buttons

Sosyal güvenlik, literatürümüze yeni girmiş bir kavramdır. Batıdaki tarihi de pek eski değildir. Sosyal güvenlik tabiriyle, toplum fertlerinin, hastalık, yaşlılık, kaza, malûllük ve benzeri hususlarda devletin, vatandaşına sahip çıkması anlaşılmaktadır. Sosyal güvenlik, ancak, son yıllarda Birleşmiş Milletler Sözleşmesinde, İnsan Hakları Sözleşmesinde yer almıştır. Batı tarafından yeni keşfedilen bir kavram olan sosyal güvenlik, müslüman toplumda ise asırlardır batıyı da imrendirecek bir mükemmellikte uygulanmış, nihai ifadesini bizim yamaçlarda bulmuştur. Lâkin, son asırda, batı karşısında aşağılık kompleksine kapılan insanımız; batının, el yordamıyla, asırlar sonra bulduğu herşeye, orijinaldir mantığıyla yaklaşmış, aşağılanma tesiri ve belki de dinini batı karşısında muhafaza kasdıyla, 'bu bizde de vardı' diyerek, gündemdeki mevzunun kaynaklanmadaki yerini araştırmaya başlamıştır. Aslında sosyal güvenlik veya ismine ne dersek diyelim, hakiki müslümanın problemi değildir ve olamaz da... Dininden habersiz, özünü kaybetmiş, batıyı herşey sanan insanımıza, 'sizin batıda yeni gördüğünüz bunlar.. bizim yamaçlarda ondört asırdır vardı' diyerek, yazımızı takdim ediyoruz.

GİRİŞ
"Sosyal güvenlik" kavramı yeni olmakla birlikte, mâhiyet olarak ve insanların ihtiyaç duyduğu önemli bir konu olarak oldukça eskidir. Başka bir ifadeyle; insanoğlu karanlık olan geleceğe karşı fazla kaygılı olmamak için daima tedbirler almıştır. Denebilir ki, Hz. Adem (as)'dan günümüze kadar insanlar her zaman açlıktan ve korkudan emin olmak için çaba sarfetmişlerdir. Peygamberlerin liderliğinde yaşamayı kabul eden insanlar, daima açlıktan ve geleceklerinden en az korkan insanlar olmuşlardır, kuşkusuz bu mutluluğun ve huzûrun bir bedeli olmalıdır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm, insanları açlıktan ve korkudan emin kılan Cenab-ı Allah'ın, bedel olarak insanlardan sadece kulluk istediğini şöyle ifade etmiştir:
"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla: Kureyş'e verdiği emniyet ve kolaylıklar için, onları kış ve yaz seyahatlerine emniyet ve kolaylık içinde muvaffak ettiği için, onlar bu beytin (Kabe'nin) Rabbine kulluk etsinler. O Rab ki, kendilerini açlıktan kurtarıp doyurmuş ve korkularından emin kılmıştır." (Kureyş Suresi).
Görülüyor ki, insanı gelecek ve açlık korkusundan emin hale getiren Allah'tır. Peygamberlerin en önemli vazifelerinden birisi de, halkın omuzlarındaki manevî ağırlıkları hafifletmek ve boyunlarındaki mânevî zincirleri almaktır:
"...Ve üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri atar." (Araf, 4/157). Kuşkusuz insanların omuzlarındaki manevî ağırlıkların en büyüğü korku içinde hayatlarından ve geleceklerinden endişe etmeleridir. Bunun en büyük sebebi ise ölümden sonraki hayata inanmamaktır. Ölümün bir son olduğunu düşünen bir insanın, belli bir süre sonra hayatından zevk alması yahut şiddetli bir kaygı içine girmemesi imkânsızdır. İşte peygamberlerin en büyük vazifelerinden birisi de, insanların omuzlarından ağır günah yüklerini ve boyunlarından küfür ve inkâr zincirlerini indirmek suretiyle onları gerçek bir emniyete kavuşturmaktır.
Eskilerin deyimiyle insanın "medeni-i bi't-tab" olması, yanı yaratılışı itibariyle medenî olması, sosyal güvenliği daima beraberinde taşımıştır. Çünkü insan bir posta kanaat edemez. İnsanın uzun emelleri, geleceğe ait olan endişeleri ve herşeyden önemlisi; geçmişin üzüntülerini, geleceğin korkularını ve şimdiki zamanın sorunlarını beraberinde taşıyan insan aklı, insanı şu veya bu şekilde güvenli bir halde yaşamaya mecbur bırakmıştır. İnsanların teker teker dağ başlarında değil de, birlikte ve büyük gruplar halinde yaşamalarının sırrı da bu açıdan ele alınmalıdır.

KUR'AN VE HADİSTE SOSYAL GÜVENLİK KAVRAMI
"Sosyal güvenlik" dendiği zaman ilk olarak korunmaya muhtaç fakirler ve zayıflar akla gelmektedir. Eğer bir toplumda yaşayan kimsesizlerin sosyal bir teminatları yoksa o toplumun bir bölümü sürekli bir şekilde yoksul olmaya mahkumdur. Bu itibarla toplumdaki muhtaç kimselerin öncelikle gözetilmesi gerekir. Kur'ân-ı Kerîm, fakirleri ve yoksulları korumayan, onların haklarını gözetmeyen ve onları ihmal edenleri şiddetle kınamıştır:
"Hayır, belki de siz yetime ikram etmiyorsunuz; yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik de etmiyorsunuz; haram helal demeden mirası yiyorsunuz." (Fecr, 17,18,19) ayeti, kimsesizlerin hakkının ne kadar önemle korunması gerektiği hususunu açıkça ifâde etmektedir. Kimsesizlerin hakkını korumamak o kadar büyük bir insanlık ayıbı kabul edilmiştir ki, Allah'ın dînine inanmayan, "din yalandır" diyenler, yetimleri itip kakmak ve yoksulları doyurmamakla tavsif edilmişlerdir (Maun, 1,2,3).
Bundan da önemlisi Kur'ân-ı Kerîm, muhtaçlara yardım elini uzatmamayı küfür alâmetlerinden saymıştır:
"Onlara, 'Allah'ın size rızık olarak verdiği şeylerden hayra sarfedin' dendiği zaman, kafirler iman edenlere derler ki, 'Allah'ın dilerse doyuracağı kimseleri biz mi doyuralım? Siz gerçekten sapıtmış kimselersiniz." (Yasin.36/17) âyeti bu hususu ifade eder. Tam tersi, kimsesizlere arka çıkmak, yetimleri, esirleri yedirmek ve yoksulları doyurmak iman alâmetlerinden kabul edilmiştir (İnsan, .
Kur'ân'ın yoksullar ve yetimler konusunda gösterdiği bu yoğun davete muhatap olan Hz. Peygamber (sav) meseleye hassasiyet göstermiş, komşusu aç iken bir mü'minin tok olamayacağını(1) kendi nefsi için istediğini mü'min kardeşi için de istemenin imandan olduğunu(2) ifâde buyurmuştur. Rasûlullah (sav), özellikle tarih boyunca baskıya ve hakarete uğrayan, her zaman haklan ellerinden alınabilen iki grubun haklarına dikkat çekmiştir. Bu mustaz'af iki gruptan biri kadınlar, diğeri yetimlerdir. Kadınlar fiziksel zaafiyetleri sebebiyle, yetimler de sosyal zaafiyetleri sebebiyle tarih boyunca sürekli zulüm görmüşlerdir. Hz. Peygamber (sav):
"Ya Rab, iki zayıfın, kadının ve yetimin hakkını yasaklıyorum."(3) sözleriyle, kadının ve yetimin dokunulmazlıklarını ilân etmiştir. Gerçekten en haklı dokunulmazlık hakkı, toplumdaki mevkileri İtibariyle güçlü olanlara tanınan dokunulmazlık hakkı değil, zayıf olanlara tanınan dokunulmazlık hakkıdır.
Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de:
"Rüştüne erinceye kadar yetimin 'malına yaklaşmayın" (İsra. 17/34) buyurarak yetimlerin mallarının kötüye kullanılmaması konusunda mü'minleri uyarmıştır. Hz. Peygamber (sav) de:
"En hayırlı müslüman evi, içinde bir yetimin iyilik gördüğü bir evdir; en kötü müslüman evi, içinde bir yetimin kötülük gördüğü bir evdir."(4) buyurarak müslümanları yetimlerin hakkına karşı uyarmıştır.

SOSYAL GÜVENLİKTEN KİMLER SORUMLUDUR?
İslâm'a göre bir toplumda zayıfların sosyal güvenliğinden sorumlu olan üç müessese vardır:
Aile: Kişilerin sosyal güvenlik masraflarından öncelikle aile sorumludur. Bilindiği gibi akrabalar birbirine nafaka vermekle yükümlüdürler. (Bakara, 2/233; Talak, 65/7) Ancak akraba arasındaki bu nafaka yükümlülüğü sadece çekirdek aile olan karı, koca ve çocukları ihtiva etmiyor. Nafaka çok geniş muhtevalıdır. Kur'ân-ı Kerîm, varlık sahibi olan herkesin nafaka vermekle yükümlü olduğunu ifâde ediyor:
"Varlıklı olan kimse imkânına göre nafaka versin. Rızkı kısılmış olan kimse de Allah'ın kendisine verdiğinden versin." (Talak,65/7) âyeti, herkesin durumuna göre çevresindeki insanları gözetmek durumunda olduğunu ifâde etmekle birlikte, nafaka vermekten korkmanın yersiz olduğunu da vurgulamaktadır.(5)
Zekat: İhtiyaçları ailesi tarafından karşılanmayan zayıf ve kimsesizlerin meseleleri zekat müessesesine havâle edilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de zekatın verileceği yerler sıralanırken, toplumdaki zayıfların durumuna dikkat çekmek amacıyla toplumdaki zayıflar "fakirler ve miskinler" olarak iki kez zikredilmiştir (Tevbe, 9/60).
Devlet: Zekat yoluyla da ihtiyaçları karşılanamayan zayıf ve kimsesizlerin sosyal güvenliği devlete aittir. Hz. Peygamber (sav), "Zenginlerinden alıp fakirlerine vermeyen bir ümmeti Allah nasıl iflah eder"(6) hadisiyle zayıfların hakkını koruma konusunda tüm İslâm toplumunu uyarmıştır. İslâm toplumunun başı kuşkusuz imamdır (devlet başkanıdır):
"İmam da çobandır ve o da râiyetinden mesuldür"(7) hadisi de devletin sosyal güvenliği temin etmek konusundaki mesûliyetini en iyi şekilde ifâde etmektedir. Diğer taraftan Hz. Peygamber: "Zayıfların istekleri konusunda bana yardım ediniz. Çünkü siz ancak zayıflarınızla rızıklanıyor ve Allah'tan yardım görüyorsunuz."(8) buyurarak bir devlet başkanı olarak zayıfları korumanın ve onlara destek olmanın mânevî ve uhrevî boyutunu ifâde etmiştir. Buna göre zayıflara destek olmak Allah'ın yardımına ve onun vereceği rızka bir vesiledir.

SOSYAL GÜVENLİK İÇİN ALINAN ÖNLEMLER
İslâm'da sosyal güvenlik müesseselerinde işlerin aksamaması için bazı tedbirler alınmıştır. Başka bir ifâdeyle, fakirleri korumakla mükellef olan bu müesseseler, zorlayıcı birtakım sosyal baskıların desteğiyle ayakta durmuyorlar. Aksine bu müesseselerin daima gönüllü olarak çalışmaları için bir kısım tedbirler alınmıştır.
1- Herşeyden önce Kur'ân-ı Kerîm, servetin gerçek sahibinin Allah olduğunu ifâde etmektedir: "Allah'ın size vermiş olduğu maldan siz de onlara (Özgürlüğüne kavuşmak isteyen kölelere) veriniz" (Nur, 24/33) ayeti bunun açık bir delilidir. Diğer taraftan Kur'ân'ın altı yerinde "...ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah rızası için verirler." (Bakara, 2/3) cümlesi yer almaktadır ki, zekat ya da herhangi bir sadaka veren kimsenin fakirleri minnet altında bırakmaması için bir ikazdır. Hatta bu ikaz daha açık bir biçimde de dile getirilmiş ve şöyle buyurulmuştur: "Ey iman edenler! Başa kakmak ve eziyet etmek suretiyle sadakalarınızı boşa çıkarmayınız." (Bakara, 2/264).
İnsan kendisine ait bir malı kolay kolay başkasına vermez. Ama kendisine ait olmayan bir malı da seve seve vermek zorunda olduğunu aklen idrak eder. İşte Kur'ân-ı Kerîm, servetin Allah'a ait olduğunu vurgulamakla, sosyal güvenliğe giden yolu en geniş biçimde açmış, dînî ve sosyal amaçlı vergileri kamçılamıştır.
2- Aile kurumu, sosyal güvenliğin başladığı ilk merkez sayılmaktadır. Gerek Kur'ân-ı Kerîm, gerek Resûlullah'ın sünneti, müslümanları aile akrabalarını korumaya teşvik etmiştir. Ondört âyette "akrabaların hakkına" dikkat çekilmiştir:
"Seninle akrabalığı olana, yoksula ve yolcuya hakkını ver." (İsra, 17/26) âyeti bunların başında gelir. Aynı şekilde komşu haklarına da dikkat çekilmiştir (Nisa, 4/36). Hz. Peygamber (sav) sık sık "Önce annene, sonra babana, sonra diğer yakınlarına iyilik yap,"(9) buyurmakla derecesine göre akrabalığın önemine işaret etmiştir.
3. İslâmiyet fakirleri ve kimsesizleri korumak amacıyla birçok yardım sandığı kurmuştur. Zekât, sadaka-i fıtır, keffaretler, sadakalar, vakıflar, hediyeler ve teberrular... bütün bunlar fakirlerin lehine çalıştırılan birer yardım sandığıdır. Hiç kimse, bu kadar yardım vasıtalarını gördükten sonra, "İslâmiyet kimsesizleri teminattan yoksun bırakmıştır" diyemez. Aksine İslâmiyet sosyal güvenlik için birden fazla kaynak bulan bir dindir.
4. İslâmiyet, insanın izzet ve haysiyetini korumak amacıyla dilenmeyi yasaklamıştır. Nitekim Hz. Peygamber (sav) dilenen insanları kınamış ve sadakaların "insanların kiri" olduğunu dile getirerek, insanların dilenmemeleri için psikolojik bir ikazda bulunmuştur. Bu da gösteriyor ki, fakir olan müslümanlar koruma altına alınmışlardır. Aksi takdirde, İslâmiyet hem dilenmeyi yasaklayan hem de fakirlere sosyal bir emniyet hazırlamayan bir din olurdu ki, tarih bunun böyle olmadığına en büyük şahittir.

SONUÇ
Sosyal güvenlik hakkı, fakirler, zayıflar ve kimsesizler için, dînimizde var olan bir haktır. Bu bir minnet, bir lütuf veya devletin bir ikrâmı değildir. Bu hak, doğrudan doğruya Allah'ın insanlar üzerindeki haklarından biridir. İslâm'daki sosyal güvenlik, diğergamlığı esas alan İslâm kardeşliğinin bir tezâhürüdür. Sosyal güvenlik, insanın şerefli olduğunu söyleyen Kur'ân'ın bir emridir. Sosyal güvenlik, bir tek ruh, bir tek cesed hükmünde olan İslâm toplumunun bir gereğidir.
İslâm'daki sosyal güvenlik, akrabalık duyguları, İslâm kardeşliği ve gönüllü yardımlar üzerine kurulmuştur. Kişi yapabildiği kadar kendi imkânlarıyla yaşamaya devam etmek mecbûriyetindedir. Ama fakirleşen bir kimsenin başkalarına yük olacağı şeklindeki endîşe, hiçbir maddî müeyyidesi bulunmayan zekat ve diğer sadakalarla engellenmiştir.


DİPNOTLAR
1) Ahmed b. Hanbel, Müsned, I,55
2) Buharî, Sahih, İman, 7
3) İbni Mace, Sünen, Edeb, 6
4) İbni Mace, Sünen, Edeb, 7
5) İbnu Kesir, Tefsir, IV, 409; Beyrut, 1987
6) İbni Mace, Sünen, Fiten, 20.
7) Buhari, Sahih, Cuma, 11.
Ebu Davud, Sünen, Cihad. 70.
9) Müslim, Sahih, Birr, 3.


.