Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in muhabbet deryasına gark olmak, O’nda yok olmak... Bu hâlin alâmeti, Kur’ân ve sünnet modelini hayatın her safhasına aksettirebilmek... Bu o kadar mühimdir ki, fenâ-fi’r-rasûl mertebesine vâsıl olamayanlar, hiçbir zaman fenâ-fillâh mertebesine ulaşamazlar.
Fenâ-fi'r-resûl mertebesinin özü de, Hazret-i Peygamber’i her şeyden çok sevmek ve böyle bir muhabbetle O’na bağlanmaktan ibarettir.
Abdullah bin Hişam anlatır:
“Bir defasında Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte bulunuyorduk. Rasûl-i Ekrem, orada bulunanlardan Hazret-i Ömer’in elini avucunun içine almış oturuyordu. O sırada Ömer -radıyallâhu anh-:
«–Yâ Rasûlâllah! Sen bana canımın dışında her şeyden daha sevgilisin!» diyerek Rasûlullâh’a olan muhabbetini ifade etti. Onun bu sözüne karşılık Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
«–Hayır, ben sana canından da sevgili olmalıyım!» buyurdu. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- hemen:
«–O hâlde Sen’i canımdan da çok seviyorum yâ Rasûlâllah!» dedi.
Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–İşte şimdi oldu.» buyurdu.” (Buhârî, Eymân, 3)
HAKİKÎ İMÂNIN ŞARTI
Bir başka hadîs-i şerifte de Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in:
“Nefsim kudret elinde olan Allâh’a yemin olsun ki; sizden biriniz, ben kendisine anasından, babasından, evlâdından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça hakikî mânâda îmân etmiş olamaz.” (Buhârî, Îman, buyurması, son derecede câlib-i dikkattir.
İşte hakikî îmanın şartı budur. İnsanlık semâsının yıldızları olabilen bütün bahtiyar şahsiyetler, hep bu şartın içinde yaşadıkları için nice makamlara ermişlerdir. Dolayısıyla her şeyden önce Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i onlar gibi tanımalı, onlar gibi sevmeli, onlar gibi takip etmeliyiz. Unutmamalıyız ki; O'na muhabbet hürmeti gerektirir. O’na muhabbette yücelenler, hürmet itibarıyla can u gönülden rikkat sahibi olanlardır. Hem sahâbe, hem tâbiîn, hem de onların izinden giden bütün İslâm büyüklerinin en bariz özellikleri budur. Örnekler saymakla bitmez.
İSLÂM ÂLİMLERİNİN PEYGAMBER SEVGİSİNE DÂİR ÖRNEKLER
Defalarca hacca giden Ebû Hanife Hazretleri, türbe-i saadete bin bir edeple varır ve Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, “Yaklaş yâ imam!” izni üzerine boyun bükerek Ravza’ya girerdi.
İmam Mâlik, edebinden dolayı Medine sınırları içerisinde abdest bozmazdı.
Büyük müctehid İmam Nevevî Hazretleri de, Rasûlullah’la o kadar aynîleşmişti ki; Rasûlullâh’ın, karpuzu nasıl kesip yediğine hadis-i şeriflerde rastlamadığı için hayat boyu karpuz yemekten vazgeçmişti...
Yine Orta Asya’dan Balkanlar’a kadar İslâm’ın nûrunu ve feyzini gönüllerde yeşerten büyük velî Seyyid Ahmed Yesevî, 63 yaşına girdiği zaman, temsilî bir mezar kazdırdı:
“Bana bu yaştan sonra toprak üstünde yaşamak gerekmez!” dedi. Bundan sonraki ibadet ve irşad hayatını, Rasûlullah’la aynîleşme neticesi bir mezarın içinde devam ettirdi. Çünkü samimî Peygamber âşıkları için ancak O'nun aşkı gönül ferahlığıdır.
Gönüller, O’nsuz câhiliye girdaplarında boğulmuş, zulüm ve isyan dehlizlerinde nefessiz kalmıştır. Ancak O’nun vesilesiyle hidayet ufuklarına kanat açma bahtiyarlığına erişen gönüller, iki cihanın ferahlığını aşk-ı Muhammedî’de bulmuşlardır.
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, İtikatta, İbadette ve Muâmelâtta İHLÂS ve TAKVÂ, Yüzakı Yayınları.
.
Fenâ-Fillâh ve Bakâ-Billâh Ne Demektir?
Fenâ-fillâh ve bakâ-billâh ne demektir? Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz cevaplıyor...
Fenâ-fillâh, Allah’ta fâni olmak demektir. Kulun beşerî vasıflardan ve aşağı arzulardan sıyrılıp ilâhî vasıflarla donanmasıdır. Allah’a koşup sığınmasıdır.[1] Kulun fâiliyet şuurunu kaybetmesi, “abd”ın yerine fâil olarak Allah’ın geçmesidir. Kulun fiilini görmemesi diye ifâde edebileceğimiz bu hâlde kulun yerine Allah kâim olur; Allah görür, Allah duyar ve Allah tutar. Bu sûretle: “Ben onun gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum”[2] kudsî hadîsinin hükmü gerçekleşmiş olur.
Kul, Allah ile o kadar meşgûl olur ki nihâyet “benlik” bilincini kaybeder. Bu hâle zikirle erişilirse “fenâ fi’l-Mezkûr”, muhabbetle erişilirse “fenâ fi’l-Mahbûb” denilir. Fenânın en yukarı derecesi fenâ ender-fenâ; yâni fenâ hâline erme şuurundan da fânî olmaktır. Fenâ hâlindeki kul, bâzı beşerî sıfatlarından kurtulursa da beşeriyet vasfından tamamen çıkmaz. Beşerî varlığının tek başına anlamının olmadığını; kâim bi-nefsih/varlığı kendinden olanın sâdece Allah olduğunu anlar.
Bakâ-billâh, kulda kötü sıfatların yerini iyilerinin alması, kendi sıfatlarının yerine ilâhî sıfatların geçmesidir. Nefsinden fânî olan, Hakk ile bâkî olur. Allah’ta fânî olan da Allah ile bâkî olur. Bu bir hulûl değil, aksine fenâ halidir. Bakâda fenâ hâline göre bir bilinç hâli vardır.
Dipnotlar:
[1]. Bkz. ez-Zâriyât, 51/50.
[2]. Buhârî, Rikak, 38.
Kaynak: Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, 300 Soruda Tasavvufi Hayat, Erkam Yayınları
.
FENA:
Tasavvuf ta erim. Kendini yok görmek. Masivayı, Allahü tealadan başka her şeyi unutmak, mahlukların (yaratılmışların) sevgi ve düşüncesini gönülden çıkarmak. Allahü tealayı çok zikir (anma) netîcesinde meydana gelen kendini unutma hali.
Fenaya kavuşmak için lazım olan on şey; tövbe, zühd (dünyaya düşkün olmamak), tevekkül (Allahu tealaya güvenmek), kanaat, uzlet yani dîni, ahlakı bozan kimselerden, kitablardan sakınmak, zikr (her işte Allahü tealayı hatırlamak), teveccüh (bütün arzu ve isteklerden sıyrılarak Allahü tealaya yönelmek, sabır, murakabe (kendini hesaba çekme) ve rıza (Allahü tealadan gelen her şeye boyun eğme)dır. (Ahmed Farukî)
Fena Fillah: Kalbin yalnız Allahü tealayı sevmesi, O'nun beğendiği şeylerde fani olmak yani O'nun sevdiklerini sevmek O'nun sevdiklerini kendi için sevgili bilmek.
Bu tanım oldukça masum görünüp Fenafillah iddiasındaki kişilerin saptığını, kendini Nebiler ve Salihlerin üstünde Meleklerin çıkamayacağı makamda görmüş hatta kendini kulluk makamında görmeyip şirke düşmüştüğü Halacı Mansur örneğindeki gibi görülmüştür. İnsan kuldur, ne kadar yükselse de kuldur. Keramet bütün güzel mu’minlerin Allah dilerese gösterebileceği ve yerini, zamanını sadece Allah Azze ve Celenlin bildiği bir olgudur. İnsanlar’ın ne kadar çok yalan söylediğini de unutmamalıdır.
Fena fiş-Şeyh: Tasavvuf ta talebenin velî olan hocasının arzu ve isteklerine tabi olması, iradesini isteğini onun eline bırakması. Ölü yıkayıcının elindeki meyyit (ölü) gibi olması. Ona hiç bir işinde muhalefet etmemesi.
Fena-i Etemm: Tam fena. Evliyalık makamlarının sonu, velînin ben diyecek yer bulamamasıdır.
Fena-i İrade: İrade ve isteklerin yok olması.
Fena-i Kalb: Mahlukların (yaratılmışların) varlığını, sevgisini kalbden çıkarmak.
Fena-i Nefs: İnsanın kendine ve başkalarına bağlılığının kalmaması. Benliği unutup, bırakması. Yani Allahü tealadan başka hiç bir şeyi bilmemesi ve sevmemesi.
Yukarıdaki terimler sonradan ortaya çıkarılmıştır. İslam’a davet amaçlı çeşitli yollar ortaya çıkmıştır.
Bir şey Kur’an, Sünnet, icma ve kıyas’a uymuyorsa kimin söylediği kimin yaptığı önemsizdir. Terkedilir
KİMSE NEBİ S.A.V.’DEN ÜSTÜN DEĞİLDİR. Ahzab 21. ayet-i kerime’de Allah Teala şöyle buyuruyor: ‘‘Şanım hakkı için muhakkak ki size Resullulah'da pek güzel bir örnek vardır. Allah'a ve son güne ümit besler olup da Allah'ı çok zikreden kimseler için.’’
Zühd güzel bir yaşantı şeklidir, ancak zühd’ün sınırları vardır ve sünnette belirtilmiştir.
ELBETTE İNSAN FARZLARDAN SONRA NAFİLELERLE ALLAH’A YAKLAŞIR. ANCAK İBADETLER BELLİDİR. UYDURMALAR BİD’ATTIR VE TÜM BİD’ATLER DE CEHENNEMDEDİR.
.
Bekabillah makamının manasını ve ve hallerini açıklar mısınız?
Değerli kardeşimiz,
Fena fillah, beka billah tabirleri genellikle beraber açıklanır. Bu açıdan ikisini beraber açıklamayı uygun görüyoruz.
Fenâ, yok olma, zevâl, bekâsızlık anlamlarına gelir. Tasavvufta ise, insanın kendinden ve bütün mâsivâdan geçip deryâ yı ehâdiyette müstağrak olmasıdır. (2)
Zâhirde fenâ, kuldan her türlü kötü huyun gitmesi, bekâ da her türlü iyi huyun kalmasıdır. Hakîkatte ise fenâ, kulun kendi sıfatlarından yok olup, Allah'ın kendisinden istediği şeyde bâkî olmasıdır. Fenâ, kulun kendi hâllerinden geçip, hâlleri evirip çeviren Allah ile bâkî olmasıdır. (Sülemî, Tasavvufun Ana İlkeleri, s.33.)
Fenâ, kulun nefsânî ve behimî haz ve arzularından fânî olması, kendinden geçerek temyîz özelliğini kaybetmesi, daima içinde kendini yok ettiği varlıkla meşgul olduğu için eşyâdan da fânî olması manasına gelmektedir. Fenâdan sonra gelen bekâ, kulun nefsine ait şeylerden fânî, Hakk'a ait olan şeylerle bâkî yani nefsinden fânî, Hak ile bâkî olmasıdır. (2)
İnsânı kâmil, fenâ fillâh mertebesine eren insana denir. Fenâ fillâh olmak tabiri "başerî irâdeyi Yaratıcı'nın irâdesinde eritmek" manâsına gelir.
Cüneydi Bağdâdî (k.s.) fenâyı üç mertebeye ayırır:
Birincisi: Amellerini yaparak, cehd ve gayret sarfederek, nefsine muhâlefet ederek ve onu istemediği amelleri yapmağa zorlayarak kötü sıfatlardan, huylardan ve tabiî özelliklerinden fânî olmaktır.
İkincisi: Hakk'ın senden istediği şeye uymak, seninle onun arasında hiç bir vasıta kalmamak, her şeyden kesilip sırf O'na teveccüh etmek için ibâdet ve taatlardaki zevk alma düşüncelerinden fânî olmaktır.
Üçüncüsü: Vecdin mertebesinde Hak şahidi (nuru) galebe edince, artık Allah'ı müşâhedeye ermenin farkına varmaktan da fânî olmaktır. İşte o zaman sen fânî bâkîsin. Fizikî varlığın (resmin) kalır, ama ismin (ferdiyetin) kalkar, artık sen başkasıyla var olursun. (3)
Fenâ sâlikin noksanının zevâli, bekâ ise sâlikin kemâlinin kıyâmıdır. (İz, a.g.e., s.188.)
"Sizin yanınızda olan fânîdir, Allah'ın nezdinde olan ise bâkîdir." (Nahl, 16/96).
"Yeryüzünde olan her şey fânîdir. Zü'l celâl ve'l ikrâm olan Rabb'ının yüzü ve zatı ise bâkîdir." (Rahmân, 55/26, 27).
Fenâ, yokluk, hiçlik ve geçici olmaktır. Bekâ ise kalıcı ve daimî olmaktır. Fenâ kötü sıfatların zail olması, bekâ da iyi sıfatların kalmasıdır. Kötü fiilleri terk eden kimsenin şehevî ve nefsanî arzuları fenâ bulmuş, ihlâs ve hüsn i niyyet bâkî kalmış olur. Dünyâdan kalbî râbıtayı koparan kimsenin kalbi, dünyâ tutkusundan fenâ bulmuş demektir. Dünyâ tutkusu ve kötü niyyetler fenâ bulunca fütüvvet ve doğruluk bâkî kalır.
Fenâ kulun fâiliyyet şuurunu kaybetmesi, "abd"in yerine fâil olarak Allah'ın geçmesidir. Kulun fiilini görmemesi diye de ifâde edebileceğimiz; bu hâl'de, kulun yerine Allah kâim olur; Allah görür, duyar ve tutar. Bu suretle "Ben kulumu sevince onun gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum." (Buhârî, Rikak, 38) hadîsi kutsîsi gerçekleşmiş olur. Kul Allah ile o kadar meşgul olur ki nihâyet "benlik" şuûrunu kaybeder. O şuûrunun yerine yine Allah geçer. Bu hâle zikirle erişilirse buna: "el fenâ fi'l mezkûr"; muhabbetle erişilirse "el fenâ fi'l mahbûb" denilir. Fenânın en yüksek derecesi "fenâ ani'l fenâ"dır. Bu da fenâ hâline erme şuûrundan da fânî olmaktır. Bu hâle "fenâ ender fenâ" hâli de denir. Fenâ hâlindeki kul, bazı beşerî sıfatlardan kurtulursa da, beşeriyyet sıfatından tamamen çıkmaz. Böyle bir iddia yanlış olur, küfrü gerektirir.
Tasavvufta fenâ kavramı, değişik açılardan belli tasniflere tâbi tutulmuştur.
a. Fenâ yı zât: Bir kimsenin kendini yok kabul etmesi, kendinde varlık görmemesi, hakîkî varlığın Allah olduğunu düşünmesidir.
b. Fenâ yı sıfât: İnsanın beşerî sıfatlardan sıyrılmasıdır.
c. Fenâ yı efâl: Kulun fiil ve hareketlerinde adem-i şuûrdur. Bu sebepten tasavvuf kitaplarında fenâ, fakr kelimesiyle bir arada ve eş anlamlı olarak kullanılmıştır.
Fenânın bir de seyru sülûk sırasındaki eğitim sürecine göre sıralanan çeşitleri vardır.
a. Fenâ fi'l ihvân: Tarîkatta ihvân ve kardeşlik sevgisini gönüle yerleştirip arzu ve isteklerini kendi arzu ve isteklerinin önünde tutmak, onlarla sevgiyle kaynaşmaktır.
b. Fenâ fi'ş şeyh: Sâlikin şahsî irâde ve arzularını şeyhinin arzu ve iradâsinde yok etmesi, kendi arzu ve irâdesinin yerine şeyhinin arzu ve irâdesini koymasıdır.
c. Fenâ fi'r Rasûl: Sâlikin şeyhinde fenâyı yaşadıktan sonra Hz. Peygamber (asm)'in şahsında sevgi ve aşkla erimesi, onun şahsiyetinde fenâ bulmasıdır. Rasûlullah (asm)'ın sıfat ve ahlâkını benimseyip onunla bezenmesidir.
d. Fenâ fillâh: Sâlikin kendi sıfat ve vasıflarından sıyrılıp Allah'ın sıfatlarıyla bezenmesidir.(4)
Bu konu ile ilgili olarak Hucvirî şunları ifade etmektedir: Ma'lum olsun ki, fenâ ve bekâ ilim dilinde (zâhir uleması arasında) bir manâya, hâl dilinde (sûfiler arasında ) ise başka bir manâya gelir. Zâhir ehli bu tabirde hayret ettikleri kadar başka hiç bir tabirde hayrete düşmüş değillerdir.
Lügatin gereğine göre ve ilim dilinde bekâ kelimesinin üç manâsı vardır: Birincisi: Baş tarafı da son tarafı da fenada olan şeydir; bu dünyâ gibi. İkinci bekâ: İlk önce kesinlikle mevcut olmayan, fakat sonradan var olan ve hiç bir zaman fânî olmayacak olan varlıklar. Âhiret, cennet, cehennem ve orada bulunanlar gibi. Üçüncü manadaki bekâ: Mevcudiyeti hiç yok olmamış ve asla yok olmayacak olan varlık. Şânı yüce olan Hakk'ın ve sıfatlarının bekâsı böyledir. Fenâ ilmi dünyânın fânî olduğunu bilmen, bekâ ilmi de âhiretin bâkî olduğunu bilmendir. Zîrâ Hak Teâlâ "Âhiret daha hayırlı ve daha bâkîdir." (A'la, 87/17) buyurmuştur.
Hâldeki bekâ ve fenâ (tasavvufî manâdaki bakâ ve fenâya gelince) şudur: Cehâlet fânî olunca ilmin bekâsı zaruridir, bilgisizlik yok olunca, mutlaka bilgi var olur. Asilik hâli fânî olunca, itaat hâli bâkî olur. Kul için ilim ve taat hasıl olunca, o zaman zikrin bekâsı ile de gaflet fânî olur. Yani kul Allah katında ilim sahibi olur ve bu ilmi de bâkî ve daimî olursa, onunla cehâlet fânî olur. Gafletten fânî olunca O'nun zikri ile bâkî olur. Güzel vasıfların kâim olması ile kötü vasıfların iskatı budur. Ebû Saîd Harrâz (r.a) bu mezhebin sahibi olarak; "Fenâ, kulun ubûdiyeti görmesinden fânî olmasıdır, bekâ ise kulun, ulûhiyetin şahidi (ve tecellilerini temâşâ etmesi) ile bâkî olmasıdır." Fenâ ve bekâ hâlinden ilk önce bahseden odur. (5)
Fenâ-fillâh: Kulun kendi fiil ve davranışlarını görmekten fanî olup gerçek kul olma noktasına ulaşması anlamında bur tasavvuf terimidir. (Mustafa Kara, "Fenâ", DİA., XII, 333) Bekâ-billâh ise: Kötü huy ve sıfatlardan arınan salikin iyi huy ve sıfatlar edinmesi, kendisinden fanî olup Hak ile beraber olması anlamına gelen bir tasavvuf terimidir. ("Bekâ", DİA., V, 359)
Allah'ta yok olma anlamında tasavvûfi bir tabir. Fenâ; yok olma, varlığın sona ermesi manalarına gelir. Tasavvufta fenâ, Allah'ın zatî hariç onun bütün sıfatları ile muttasıf olmak anlamına gelir. Kul, kulların sıfat ve fiillerini terkettikçe Allah'ın sıfatlarıyla yani Allah'ın görme, işitme vs. gibi sıfatlarıyla muttasıf olur. Kul Allah'a yönelip ona teslim olunca "Ben onun gözü ve kulağı olurum..." hadis-i şerifinde belirtildiği gibi olaylara Allah'ın nazarı ile bakmaya başlar.
Ayrıca fenâ; kötü huy ve özelliklerin terkedilip güzel olan sıfat ve özelliklere sahip olmak demektir. (Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti'l-Funûn, İstanbul 1984, I, 1157).
Ebu Saîd Harrâz'a göre "Fenâ fillah; kulun kulluğunu görmekten fânı olması, bekâ billah ise; kulun Allah'ın huzurunda bâki ve var olmasıdır."
Fenâ'yı mahv, bekâ'yı da isbat ile yakından alâkalı görmek mümkündür. Bunlar, Kur'an-ı Kerîm'de:
"Yeryüzünde bulunan her canlı yok (fânı) olacak. Ancak, azâmet ve ikrâm sahibi Rabbinin zatî bakî kalacaktır." (Rahman, 55/26-27).
Fenâ hali, bekâ halinin varlığıyla sona erer. Buna Fenâü'l-Fenâ denir.
Kaynaklar:
(1) bk. Şemsettin Sâmî, Kâmûs u Türkî, İkdâm Matbaası, İst., 1318; Ofset 3. bs., Çağrı Yayınları, İst., 1989, s.1005.
(2) bk. Ebûbekir Muhammed Kelâbâzî, et Ta'arruf li Mezhebi Ehli't Tasavvuf, Tahkîk, Mahmûd en Nevâvî, 2. bs., Mektebetü'l Külliyyâti'l Ezheriyye, Kahire, 1400, s.147; a.mlf., Doğuş Devrinde Tasavvuf: Ta'arruf, haz. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, 2. bs., İst., 1992, s.182 183.
(3) bk. Süleyman Ateş, Cüneyd i Bağdâdî (k.s) Hayatı, Eserleri ve Mektupları, Sönmez Neşriyat, İst., 1969, s. 154.
(4) bk. H. Kamil Yılmaz, Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, Ensar Neşriyat, İst. 1994, s.226-229.
(5) bk. Ali b. Osman el Hucvirî, Keşfü'l Mahcûb, İngilizceden Arapçaya trc. İsmail Mâzî Ebu'l Ğarâim, Tah. İbrahim Düsûkî, Daru't Turasi'l Arabî, Kahire, 1974, s.290 293; a.mlf., Keşfü'l Mahcûb: Hakikat Bilgisi, haz. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, İst., 1982, s.363 370.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
.
Fenâfillah Makamı
Lügatta, geçici olmak, yok olmak, ölmek gibi mânalara gelen fenâ kelimesi, tasavvuf ıstılahında ise “Ölmeden evvel ölmek” ve “Allah aşkına tutulup kendi varlığını unutmak” manasına gelmektedir. Sâlikin belli bir noktadan sonra ulaştığı manevi bir makamdır. “Fenâ” makamının peşine gelen “Bekâ” makamı ise onun bir levâzımı olup akabinde ele geçmektedir. Bekâ kelimesi ise lügatta “Var olmak” ve” Sürekli olmak” manalarına gelir.
Fenafillâh kelimesi ile murâd edilen mana, Kulun benliğinin Allâh (Celle Celâlühü)nün varlığında yok olması, eşyanın nazarından silinmesidir. Bekabillâh ile murâd edilen ise, Salikin nefsini yok ederek, fenadan sonra eriştiği son mertebe, ebedi ve ezeli olan Allâh (Celle Celâlühü)nün bekası ile baki olma halidir.
Efendi Hazretlerimizden
Kul, nefis ve şeytanla cihad ederek öyle bir makama gelir ki orada artık kendi vasıflarından hiçbir şey görmez olur, varlığını dahi unutur. Tamamen Mevlâ’ya (Celle Celâlühü) yönelir. Fenafillâh olur. Ölmeden evvel ölmek budur. Fakat bu hal, ancak bunu yaşayanlar ve buna kavuşanlar tarafından bilinir, sair insanların bunu anlamaması böyle bir şeyin olmadığı anlamına gelmez.
İki türlü ölmek vardır: Biri ruhun bedenden çıkmasıyla olur, diğeri ise, kişinin Mevlâ Tealâ’da fani olmasıyla olur. Fenafillah demek: Allah-u Tealâ’nın razı olduğu, beğendiği şeylerde fani olmak demektir. Yani hep onun sevdiklerini sevmek, onun sevdiği kişiye sevgili olmaktır.
Fenafillâh: ölmeden evvel ölmek, Bekabillâh: öldükten sonra derdine derman bularak dirilmektir. Salik Bekabillâh mertebesine ulaştığında her şey Mevlâ’yı gösteren bir ayna gibi olur. Ehlullahın, ’fena’ dediği: ’Ölmeden evvel ölüm’ hâli gerçekleşmedikçe, Allâh-u Teâlâ’ya ulaşmak kolay olmaz.
Âfâkî olan batıl mabudlara ve enfüsî olan nefsanî arzulara kulluktan kurtuluş da mümkün olmaz. Bu durumda İslam’ın hakikati tahakkuk etmez, İman’ın kemali ele geçmez. Fena makamı, velayet mertebesi’nde ilk adım ve başlangıçta ilk kemal mertebesi iken, âbidler zümresi’ne girmek ve evtad mertebesine çıkmak nasıl mümkün olabilir? O halde velayet makamı’nın başından sonunu, ilk mertebesinden son mertebesini kıyaslamak gerekir.”
Bir kimse ihtiyari ölüm ile ölünce yani Fenafillâh olunca işte o zaman namazda Kur’an-ı Kerim okurken kiminle konuştuğunun farkındadır. Muhatabı kim, mütekellim kim bilir. Lisanının okuduğunu, kalbi de okur.
Mevlâ Teâlâ bize bizden yakındır. Lâkin yabancı şeyler kalbimize geliyor, Rabbimizle aramıza perde oluyor. Tarikat, işte o yabancı şeyleri atmaya denir. Yabancılıklar atılınca hakikate ulaşılıyor. Tarikat ve Hakikat ile beraber, Fenafillâh, Bekâbillah hâsıl oluyor. İşte böyle bir şahıs bütün kötü huylardan kurtuluyor.
Bu zatlar Şeriat’ın farzını, vacibini, sünnetini, edebini, müstehabını hulasa bütün emirlerini yerine getirirler. Haramlardan, mekruhlardan kaçarlar. Dâimi bir huzurla, kalpleri başka tarafa kaymadan ibadet ederler. [1]
Dipnotlar
[1] Mahmud Efendi Hazretleri Sohbetler’den derlenmiştir
.Tasavvuf’ta Fenâ ve Bekâ Kübra Mıcık Öz Konu ve Amaç: Makâm ve Hâl, sâlikin seyr u sülûk yolundaki mertebesine ve hangi aşamalardan geçtiğini ifade eden iki terimdir. Makâm kulun, Hakk’ın huzurunda bulunduğu mânevî yeri gösteren, çeşitli ibâdet, riyâzet ve mücâhedelerin yapıldığı süreçleri barındırır. Hâl kulun bir kastı olmaksızın kalbe gelen sevinç, hüzün, korku ve ümit gibi durumlardır. Tasavvuf terminolojisinin önemli hâllerinden olan fenâ ve bekâ, seyr u sülûk sürecinde müridin ulaşmak istediği en son hedef olarak bilinir. Fenâ, kulun kulluğunu görmekten fâni olmasıdır. Bekâ ise ilâhi tecellileri temâşâ etmekle bâkî olmasıdır. Sûfîler nezdinde “Ben kulumun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum” kudsî hadisinde ifade edilen durum da budur. Zira bu halde olan kimse artık Allah’ta fâni olmuştur. O’nun celâli ve azâmeti karşısında dünya ve ahireti unutmuş, bu hâli yaşadığından bile bihaber olmuştur. Bu makalede tasavvufî literatürde fenâ ve bekânın anlamına, ilk dönem sûfîlerinin bu konu hakkındaki sözlerine değinilecektir. Ayrıca fenâ ve bekâ kavramının tasavvufî eserlerdeki konumu ele alınacaktır Yöntem: Makale fenâ ve bekâ hakkında yazılan eserler, tezler, makaleler, ansiklopediler ve Arapça sözlüklerden yararlanılarak oluşturulmuştur. İlk dönem tasavvuf klasiklerinden yararlanılmıştır. Müelliflerin yazımı ve Arapça ibareler Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi imlâ yöntemiyle yazılmıştır. Metin altı dipnot ve kaynak gösterimi İSNAD Atıf Sistemi’ne göre hazırlanmıştır. Sonuç: Fenâ ve bekâ tasavvufun gayesini belirleyen en temel terimlerden ikisidir. Sûfîler fenâ ve bekâ hâlini, ‘kulun nefsinden fâni olması ve Hak ile bâkî kalması’ şeklinde tarif etmişlerdir. Birtakım tasavvufî meselelerin yorumlanması hususunda olduğu gibi fenâ ve bekâ konusunda da dikkat edilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde İslâm inanç esaslarıyla çelişiyormuş gibi sıkıntılı durumların ortaya çıkması kaçınılmazdır. İlk sûfîler böyle bir durumun ortaya çıkmaması için ısrarla bu konu üzerine vurgu yapmışlardır. Anahtar Kelimeler: Tasavvuf, Fenâ, Bekâ, Hâl, Makâm. Fanā’ and Baqā’ in Sufism Abstract Subject and Purpose: Maqam and Hâl are two terms that express the rank of the devotee on the path of seyr u sulûk and what stages he went through. The rank includes the processes in which various worships, asceticism and struggles are performed, showing the spiritual place where the servant is in the presence of God. It is the state of joy, sadness, fear and hope that comes to the heart without the intention of the servant. Fenâ and beqa, Kübra Mıcık mutalaa 2/2, 2022 185 which are important aspects of Sufism terminology, are known as the last goal that the disciple wants to reach in the process of seyr u sulûk. What is bad is that the servant is mortal from seeing his servitude. Persistence, on the other hand, is that it is eternal by contemplating divine manifestations. This is the situation expressed by the Sufis in the sacred hadith "I am my servant's hearing ear, seeing eye, holding hand, walking foot". For, a person in this state is now a mortal in God. In the face of His majesty and majesty, he forgot the world and the hereafter, and was unaware that he was even in this state. In this article, the meaning of fana and baqa in the mystical literature and the words of the early Sufis on this subject will be discussed. In addition, the position of the concept of fenâ and perpetuity in mystical works will be discussed. In this article, the meaning of fana and baqa in the mystical literature and the words of the early Sufis on this subject will be discussed. In addition, the position of the concept of fenâ and perpetuity in mystical works will be discussed. Method: The works, theses, articles, encyclopedias and Arabic dictionaries and books written on this subject have been created. The first period Sufi classics were used. The writing of the authors and the Arabic phrases were written with the Turkish Diyanet Foundation's Encyclopedia of Islam orthography method. Footnotes and references under the text have been prepared according to the ISNAD Citation System. Conclusions: Fanâ and beka are one of the most basic terms that determine the purpose of Sufism. The Sufis described the state of fana and perpetuity as 'a servant's being ephemeral from his soul and remaining eternal with God'. As with the interpretation of some mystical issues, attention should also be paid to fana and perpetuity. Otherwise, it is inevitable that troublesome situations will arise as if it contradicts the principles of Islamic belief. The first Sufis insisted on this issue so that such a situation would not arise. Keywords: Sufism, fanâ, Baqâ, Khal, Magams. Giriş Tasavvuf, İslâm’ın mânevî ve derûnî hayatıdır. Tasavvuf, İslâmî ilimlerin asıl ve doruk noktası olarak ifade edilmiştir. Tasavvufun “hâl” şeklinde adlandırılan mânevî tecrübe yönü, bu yolun şevk ve zevk tarafıdır. Her sûfî kendi yaşantı ve tecrübesine göre tasavvufu tarif etmiştir. “Tasavvuf, kulun içinde bulunduğu vakitte kendisi için en uygun ve faziletli olan ameli yapmasıdır.”1 “Tasavvuf, nefsi Allah’ın iradesine teslim etmektir.”2 Tasavvufu ahlâk olarak tanımlayanlar onu ahlâkî niteliği ve kâmil vasıfları gerçekleştirmeyi gaye edinen bir İslâm ilmi şeklinde yorumlamışlardır. Zira tasavvuf kişinin iç âlemini imar etmeye yönelen ve kötü hasletlerini tezkiye etmeye çalışan ahlâkî bir sistemdir.3 Seyr u sülûk tasavvuf yoluna giren müridin, bir mürşidin gözetiminde mücâhede ve riyâzetle gerçekleştirdiği bir süreçtir. Bu sürecin sonu nefs terbiyesiyle tamamlanır. Sûfîler bu sürecin sonunu fenâ ve bekâ olarak telakki ederler. Son merhale olan fenâ ve 1 İmam Ebü’l Kâsım Abdülkerîm b. Hevâzin el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye, nşr. Halil Nâsık (BeyrutLübnan: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1422/2001), 312; Ebû Nasr Serrâc et-Tûsî, el-Lüma’, nşr. Abdülhalîm Mahmûd-Abdulbâki Surûr (Kahire: Dârü’l-Kütübi’l-Hadîse, 1380-1960), 45. 2 Tûsî, el-Lüma’, nşr. Abdülhalîm Mahmûd-Abdulbâki Surûr, 45; Risâletü’l-Kuşeyriyye, nşr. Halil Nâsık, 313. 3 Hasan Kâmil Yılmaz, Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarîkatlar (İstanbul: Ensar Yayınları, 2017), 17. Tasavvuf’ta Fenâ ve Bekâ mutalaa 2/2, 2022 186 bekâ kavramlarını “cem-tefrika”4 , “sekr-sahv”5 , “gaybet-huzur”6 kavramlarıyla aynı mânâda ele alan sûfîler de mevcuttur. Tasavvuf nazariyesinde bu yolun başlangıcı tevhiddir. Daha sonra bu anlayış fenâ ile birlikte gelişerek yerini “Ene’l-Hak” düşüncesine bırakmıştır.7 Fenâ ve bekâ kavramları tasavvufun en çok tartışılan kavramlarından biridir. Bu kavramların hâl ve makâm olup olmadığı sûfîler tarafından tartışılagelmiştir. Allah’ta fâni olma durumu kimi zaman İslâmî kaideleri tahribata uğratacak şekilde yorumlanmıştır. Bu durum zâhir ulemâ ve itidal üzere olan sûfîleri tedirgin etmiştir. Sûfîler bu kavramların iyi anlaşılabilmesi için dinî çerçeve içerisinde sınırını belirleme yoluna gitmişlerdir.8 Yine fenâ hâlinin süreklilik arz edip etmediği, kesbî mi yahut vehbî mi olduğu konusu da tartışılan meselelerdendir. Bazı sûfîler bu hâlin sürekli olmaması gerektiğini söylemişlerdir. Zira böyle olursa kişi ibâdetini tam yapamayacak, dünya ve âhiret işlerini sekteye uğratacaktır. Bu hâlin sürekli olduğunu söyleyen sûfîler ise bu durumdaki kişiyi Allah’ın koruyacağını ve fenâdan önceki hâline geri döndürülmeyeceğini dile getirmişlerdir. Aynı zamanda fenâ ve bekânın sürekli olduğunu savunanlar bu hâlin vehbî olduğunu çünkü Allah’ın kuluna lütfettiği bir şeyi geri almayacağını söylemişlerdir.9 Bu çalışma bir giriş, tasavvufî literatürde fenâ ve bekâ, sûfîlerin sözlerinde fenâ ve bekâ ve tasavvufî eserlerde fenâ ve bekâ olmak üzere üç alt başlıktan ve sonuç bölümünden müteşekkildir. İlk olarak fenâ ve bekâ kelimelerinin sözlük anlamı ve tasavvufî terminolojideki mânâsı izah edilmiştir. Daha sonra tasavvuf ehlinin fenâ ve bekâ hakkında sözlerine yer verilmiş ve tasavvuf eserlerindeki konumu ele alınmıştır. Sonuç kısmında ise genel bir değerlendirme yapılıp konu bitirilmiştir. 1. Tasavvufî Literatürde Fenâ ve Bekâ Fenâ, yok olmak, geçici olmak, ölmek, kötü huyların yok olması mânâlarına gelir.10 Bekâ ise onun zıddı olarak var olmak, sürekli olmak, bir şeyin geride kalanı gibi mânâlara gelir.11 “Fenâ zemmedilmiş vasıfların düşmesidir. Bekâ ise övülmüş vasıfların mevcut olmasıdır. Fenâ iki kısma ayrılır. Birincisi zikrettiğimiz şeydir ki bu riyâzetin çokluğu ile vuku bulur. 4 Ebû Hafs Şihâbüddîn Ömer es-Sühreverdî, Avârifü'l-maârif, nşr. Ahmed Abdürrahim es-Sayîh ve Tevfik Ali Vehbe (Kahire: Mektebetü's-Sekâfeti'd-Dîniyye, 1427-2006), 2/587; Ebü’l-Hasan el-Hücvîrî, Keşfü’lmahcûb, nşr. İs’ad Abdülhâdî Kındîl (Kahire: Meclis-i Ala Sekafeti, 2007), 2/494; Tûsî, el-Lüma’, nşr. Abdülhalîm Mahmûd-Abdulbâki Surûr, 416. 5 Sühreverdî, Avârifü'l-maârif, nşr. Ahmed Abdürrahim es-Sayîh ve Tevfik Ali Vehbe, 589; Hücvîrî, Keşfü’lMahcûb, nşr. İs’ad Abdülhâdî Kındîl, 2/415; Tûsî, el-Lüma’, nşr. Abdülhalîm Mahmûd-Abdulbâki Surûr, 416-417. 6 Tûsî, el-Lüma’, nşr. Abdülhalîm Mahmûd-Abdulbâki Surûr, 416; Sühreverdî, Avârifü'l-maârif, nşr. Ahmed Abdürrahim es-Sayîh ve Tevfik Ali Vehbe, 590; Hücvîrî, Keşfü’l-mahcûb, nşr. İs’ad Abdülhâdî Kındîl, 2/489. 7 Kadir Özköse, “Hakk’ı Temâşâ Geleneği: Fenâ ve Bekâ”, Somuncu Baba Aylık-İlim-Kültür ve Edebiyat Dergisi 12/65 (Mart 2006), 22. 8 Hayati Bice, “Dîvân-ı Hikmet’te Fenâ ve Bekâ Kavramları”, I. Uluslararası Hoca Ahmed Yesevi Sempozyumu, ed. Ahmet Kartal (Ankara: Ahmet Yesevi Üniversitesi, 2017), 520. 9 Mustafa Kara, “Fenâ”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1995), 12/335. 10 Kemâlüddîn Abdürrezzâk b. Ebi’l-Ganâim Muhammed el-Kâşânî, Istılâhâtü’s-sûfiyye, nşr. Abdülâl Şâhin (Kahire: Dâru’l-Menâr, 1413-1992), 365-367; Muhammed Ali Tehânevî, Keşşâfü ıstılâhâti’l-fünun ve’lulûm, thk. Ali Dahrûc (Beyrut: Mektebetü Lübnân, 1996), 2/1291; Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü (İstanbul: Anka Yayınları, 2004), 81; Kara, “Fenâ”, 12/333. 11 Kâşânî, Istılâhâtü’s-sûfiyye, nşr. Abdülâl Şâhin, 365-367; Tehânevî, Keşşâfü Istılâhâti’l-fünun ve’l-ulûm, thk. Ali Dahrûc, 2/1291; Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü,, 81; Kara, “Fenâ”, 12/333. Kübra Mıcık mutalaa 2/2, 2022 187 İkincisi ise mülk ve melekût âlemini hissetmemektir ki bu Allah’ın yüceliği karşısında istiğrâk ve Hakk’ı müşâhede etmek ile olur. Meşâyıh bu duruma şu kavilleriyle işaret etmişlerdir. Fakr iki darda yüz karasıdır. Yani iki âlemde fenâ halinde olmaktır.”12 Tasavvufun temel amaçlarından biri insanın “bezm-i elest”teki özüne ve duruluğuna ulaşmasıdır. Bu öze ulaşanların Allah ile arasındaki yakınlık ziyadeleşir. Nitekim bu hâl Allah’tan başka her şeyden soyutlanıp yalnız O’nun zâtını ve sıfatlarını müşâhede etme şeklinde gerçekleşir. Bu durum tasavvufta fenâ kavramıyla açıklanır.13 Kulun, Allah’ın her şeyin üzerinde olduğunu görüp kendinde olandan geçmesi ve Allah’a ait olanla bâkî kalması da bekâ kavramıyla ifade edilmektedir.14 Sûfîler istiğrak ve müşâhede halindeki kişinin dünya ile ilgili kavrayışının yok olabileceği ve kendinden geçebileceğine dair delil getirmişlerdir. Hz. Yusuf ve Hz. Mûsâ peygamberlerle ilgili bazı ayetleri misal vermişlerdir. Hz. Yusuf’u gören kadınlar meyve yerine ellerini kesmişler ve bunun farkına varamamışlardır. Hz. Musa ise dağda Allah'ın tecellisini gördüğü zaman kendinden geçmiştir.15 Fenâ kavramıyla zâtta fâni olmak anlaşılır. Fenânın hakîkati, Allah Teâlâ’nın müşâhede edilmesiyle zâhirin ortadan kalkması ve mânânın zâhir olmasıyla beraber hissedebilirliğin zâil olmasıdır. Bekâ ise tüm bu yokluktan sonra tekrar eski hâle geri dönmektir. Bu hâlde olan kimse Allah’ın tecellisi ile temaşa halinde olur.16 “Fenâ, kulun Allah’ın kıyamıyla fiilini görmekten fâni olmasıdır. Bekâ, kulun her şeyin Allah’ın kıyamıyla olduğunu görmesidir.”17 “Fenâ, kulun Allah için yaptığı fiillerde onları görmekten fâni olması; bekâ ise kulun Allah için bir iş yaptığında da o işi Allah’ın yaptığını görmesi demektir.”18 Kur’ân-ı Kerîm’de fenâ ile bekâ kavramlarıının tezahürleri bulunmaktadır. “Yeryüzünde bulunanların hepsi fânidir. Azâmet ve kerem sahibi Rabbinin zâtı bâkî kalır.”19 “Sizde bulunanlar tükenip gider ama Allah’ın katındakiler kalıcıdır. Asla kuşkunuz olmasın ki 12 Ali b. Muhammed Seyyid Şerîf el-Cürcânî, Mu‘cemü’t-ta‘rifât, thk. Muhammed Sıddîk el-Minşâvî (Kahire: Dâru’l Fâdile, 2004), 142; Hasan eş-Şerkâvî, Mu‘cemü el-fâzi’s-sûfiyye (Kahire: Müessetu Muhtar, 1992), 227. 13 Ebû Bekir Muhammed b. İbrâhim el- Kelâbâzî, et-Ta’arruf li mezhebi ehli’t tasavvuf, nşr. Ahmed Şemseddîn (Beyrut-Lübnan: Darü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1993-1413), 142; Esma Öztürk, “Ahmed Yesevî ve Ahmed Avni Konuk’un Düşünce Dünyasında Fenâ ve Bekâ Kavramları –Karşılaştırmalı Bir İnceleme-”, Kırıkkale İslami İlimler Fakültesi Dergisi 2/4 (2017), 41. 14 Kelâbâzî, et-Ta’arruf li mezhebi ehli’t tasavvuf, nşr. Ahmed Şemseddîn, 143; Hayati Bice, “Dîvân-ı Hikmet’te Fenâ ve Bekâ Kavramları”, I Uluslararsı Hoca Ahmed Yesevî Sempozyumu, ed. Ahmet Kartal (Ankara: Ahmet Yesevî Üniversitesi, 2016) 41/533. 15 Kara, “Fenâ”, 12/334. 16 İbn Acîbe, Sûfîlerin El Kitabı, trc. Ahmet Murat Özel (İstanbul: Hayykitap, 2015), 74-75. 17 Muhyiddin İbn Arabî, Kitâbu ıstılâhâti’s-sûfiyye (Resâilu İbn Arabî içinde) (Kahire: Mektebetü Âlimi’l Fikr, 1997), 13. 18 İbn Fûrek, el-İbâne an turuki’l-kâsıdîn (Tasavvuf Istılahları), çev. Ahmet Yıldırım ve Abdülgaffar Aslan (İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Yayınları, 2014), 256. Bk. Ebû Muhammed Rûzbihân b. Ebî Nasr el-Baklî, Meşrebü’l-ervâh, thk. Âsım İbrahim el-Keyyâlî (Beyrut-Lübnan: Darü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2005), 208; Ferîdüddin Attâr, Tezkiretü’l-evliyâ, trc. Süleyman Uludağ (İstanbul: Semerkand Yayınları, 2014), 969. 19 Kur’ân Yolu Meâli, hz. Hayrettin Karaman vd. (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2017), erRahman 55/26-27. Tasavvuf’ta Fenâ ve Bekâ mutalaa 2/2, 2022 188 güçlüklere göğüs gerenlerin ecirlerini, yapmış olduklarının daha da güzeliyle vereceğiz.”20 gibi ayetler buna örnek verilebilir. Tasavvufta fenâ kavramı üç kategoriye ayrılmıştır: 1. Fenâ-yı zât: Sâlikin kendinde bir varlık görmeyip hakîkatte Allah’ın varlığını görmesidir. 2. Fenâ-yı sıfat: Sâlikin beşerî huy ve vasıflardan kurtulmasıdır. 3. Fenâ-yı fiil: Sâlikin fiil ve hareketlerinden fânî olmasıdır.21 Tarîkatlardaki eğitim metoduna göre fenâ çeşitli tasniflere tabi tutulmuştur: a- Fenâ fi’l-ihvân: Tarîkattaki kardeşlik muhabbetini kalbe ikâme etmek suretiyle kendi isteklerini bir kenara bırakıp ihvânın isteklerine önem vermek, onları düşünmektir. b- Fenâ fi’ş-şeyh: Sâlikin kendi istek ve arzularından sıyrılıp şeyhinin istek ve arzularına yön vermesi, şeyhinin görüş ve düşüncelerini kendinden önde tutmasıdır. c- Fenâ fi’r-Rasûl: Sâlikin Hz. Peygamber’in aşk ve muhabbetinde fâni olmasıdır. Rasûlullah’ın ahlâkıyla ahlâklanmasıdır. d- Fenâ fillâh: Sâlikin nefsinden fânî olup Hak ile bâkî olmasıdır. Allah’ın sıfatlarıyla bezenme hâlidir.22 Fenâ hâlini tecrübe eden sûfîler, diğer insanlara tasavvufî yaşama dair kılavuz olabilme açısından da ikiye ayrılmışlardır. Birinci grup daima cezbe haletinde bulunduğu için mürşid olamaz; ikinci grup normal halette olup kılavuzluk yapabilme yetisine sahiptir. Fenâ halinin devamlı olmadığını ifade eden sûfîler, kişinin bekâ haline geçmeden irşâd ile vazifelendirilmeyeceğini söylemişlerdir.23 2. Fenâ ve Bekâ Kavramlarına Sûfîlerin Bakışı Ebû Saîd el-Harrâz (ö. 277/890 [?]), fenâ ve bekâ düşüncesinin kurucusu olarak tanınır. O fenâ için “Hak’ta yok olmak”, bekâ için “Hak Teâlâ ile var olmaktır.” demiştir.24 Bu mertebedeki sâlike “nereden geliyorsun?” yahut “nereye gidiyorsun?” gibi sualler sorulursa cevabı hep Allah Teâlâ olacaktır. Zira onun Allah’a olan kurbiyeti o kadar çoktur ki kendisinden bile fâni olmuştur diyen Harrâz, fenâyı tevhidle beraber tasavvur eder.25 O, şöyle söyler: “Fânînin alâmeti, Allah Teâlâ hariç dünya ve ahiret şevkini yitirmesidir. Sonra ona Allah Teâlâ’nın kudretinden bir tecelli gelir de Allah için duyduğu saygıdan 20 en-Nahl 16/96. 21 Yılmaz, Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarîkatlar, 216. 22 İsa Yalçın, Tasavvufî Düşüncede Fenâ Kavramı (Van: Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisan Tezi, 2019), 9-10; Hasan Kamil Yılmaz, Tasavvuf Meseleleri (İstanbul: Erkam Yayınları, 2016), 176. 23 Kara, “Fenâ”, 12/334. 24 Sühreverdî, Avârifü’l-maârif, nşr. Ahmed Abdürrahim es-Sayîh ve Tevfik Ali Vehbe, 2/581. 25 Mehmet Demirci, “Ebû Saîd el-Harrâz”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1994), 10/222. Kübra Mıcık mutalaa 2/2, 2022 189 dolayı Hak Teâlâ’dan olan hazzını yitirdiğini ona gösterir. Bundan sonra Allah Teâlâ’dan bir tecelli daha ona zuhûr eder de hazzını yitirdiğini görmekten de hazzını yitirdiğini ona gösterir. Böylece o, Allah’tan olanı Allah için görme hâli ile bâkî olur. Vâhid ve Samed olan Allah’ın ahadiyyetinde ferd olarak kalır. Onun için bu hâldeki kulun Allah ile beraberken Allah’tan başkası için fenâ ve bekâ hâli olmaz.”26 Ebû Said el-Harrâz fenâ ve bekâ kavramını tanımlayan ilk sûfîdir. Sonrasında mutasavvıflar tarafından bu tanım kabul edilmiş; bazı ulemâ da bu görüşe karşı çıkmamıştır.27 Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 297/909), “Fenâ, kendi hâl ve sıfatlarından uzaklaşıp bütün varlığının Hakk’ın varlığı ile meşgul olmasıdır.” demiştir.28 O, tasavvufu “Hakk’ın seni sende öldürüp kendisiyle diriltmesi”29 şeklinde tarif etmiştir. Fenâ hâlini tecrübe eden sûfînin ruh halini üç aşamada ele almıştır. İlki sûfînin Allah’ın emirlerine uyup nefsine karşı gelmesi ve ona istemediği şeyleri yaptırarak sıfatlardan fâni olması. İkincisi Allah ile arasına hiçbir şeyin girmemesi ve Allah’a yönelerek taat ve ibadetteki şevkten fâni olması. Üçüncüsü Allah’ı müşâhede hâlinde olan kulun bu hâlde olduğunu görmekten fâni olmasıdır.30 Son aşamada olan sûfînin sükûnet ve teslimiyetiyle bezmi elest arasında bir yakınlık kurmuştur.31 Ebû Yakup en-Nehrecûrî (ö. 330/941), “Ubûdiyyetin sıhhati fenâ ve bekâdadır.” demiştir.32 Nehrecûrî bu sözüyle ihlâslı bir sûfîliğin fenâ ve bekâ ile mümkün olacağını, bu duruma gelemeyen sûfînin bahane üretmekten ileri gidemeyeceğini söylemektedir. Ona göre fenâ, “Allah'a nisbetle kulun kendi varlık ve fiillerini görme duyusunun yok olması”, bekâ ise “kulun dini hükümlerde Allah’ın iradesini gözetmesi”dir.33 İbrahim b. Şeyban (ö. 330/941), “Fenâ ve bekâ ilmi Hakk’ın vahdâniyyetine ihlâsla bağlanma ve dosdoğru bir kullukla hâsıl olur. Bundan başkası ise hata ve zındıklıktır.” demiştir.34 O, fenâ ve bekâyı yanlış anlayan tasavvuf ehlini tenkit ederken hakiki anlamdaki fenâ ve bekânın esasının katışıksız, hâlis tevhid ve sağlam bir kulluk olduğunu, bunun ötesinin kuruntu, safsata ve zındıklıktan ibaret bulunduğunu belirtmiştir.35 Görüldüğü üzere ilk dönem sûfîleri daha çok ruhsal ve ahlâkî fenâ olgusu üzerinde durmuşlardır. Onlar fenâ kavramıyla sâlikin kötü huy ve vasıflardan fâni olup iyi, güzel huy ve vasıflara bürünmesini, bilgisizliğin yerine ilmin hâsıl olmasını, gafletin yerine zikrin geçmesini, nankörlüğün yerine şükrün, zulmün yerine adaletin gelmesini, mâsiyetin yerine taatin geçmesini belirtmek istemişlerdir. Daha sonra ise sûfîlerin yaşadığı, tecrübe ettiği hâller ve makâmlarla bu terimle ilgili düşünceler gelişmiştir. Kulun 26 Kelâbâzî, et-Ta’arruf li mezhebi ehli’t tasavvuf, nşr. Ahmed Şemseddîn, 144-145. 27 Demirci, “Ebû Saîd el-Harrâz”, 10/222. 28 Sühreverdî, Avârifü'l-maârif, nşr. Ahmed Abdürrahim es-Sayîh ve Tevfik Ali Vehbe, 2/581. 29 Zafer Erginli, Metinlerle Tasavvuf Terimleri Sözlüğü (İstanbul: Kalem Yayınları, 2006), 1019. 30 Süleyman Ateş, “Cüneyd-i Bağdâdî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1993), 8/120. 31 Kara, “Fenâ”, 12/334. 32 Hücvîrî, Keşfü’l-mahcûb, nşr. İs’ad Abdülhâdî Kındîl, 2/486. 33 Kara, “Fenâ”, 12/334. 34 Sühreverdî, Avârifü’l-maârif, nşr. Ahmed Abdürrahim es-Sayîh ve Tevfik Ali Vehbe, 2/581. 35 Erhan Yetik, “İbrâhim b. Şeybân”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2000), 21/353. Tasavvuf’ta Fenâ ve Bekâ mutalaa 2/2, 2022 190 kendi fiilini görmekten fâni olup hakiki kul olma niteliğine erişmesi halini almıştır.36 Sûfîler kötü ve çirkin şeylerden fânî olma veyahut Allah’tan başka her şeyden fânî olma anlayışını genellikle olumlu olarak karşılamışlardır. Bu saptamanın daha ilerisinde görüş belirtenler ise hem sûfî olan hem de sûfî olmayan kişilerce eleştiriye tâbî olmuştur. “Kitabü’l-Fenâ’sında Muhyiddin İbnü’l-Arabî (ö. 638/1240) “Allah’a O’nu görüyormuş gibi ibadet etme” hadisinde belirtilen ihsan kavramını fenâ kavramıyla bir kabul etmiştir. ElFütûhâtü’l-mekkiyye’de ise fenâyı yedili bir sınıflamaya tabi tutmuştur. Bunları “günahın, fiillerin, sıfatların, zâtın, âlemin, Allah’tan başka her şeyin, nihayet Allah’ın bütün sıfatlarının ve bunlar arasındaki münasebetlerin yok olması” tarzında tasnif etmiştir.”37 İbn Arabî’ye göre fenâ halinde olan kul Allah’a ulaşır. Fenâ hâli, kulun benliğinin kaybolması ile tevhidin gerçekleşmesi demektir. Bu durumda kul, bütün nefsî arzularını bırakır ve kendini Allah’ın irâdesine teslim eder. Bu hâl, tevhidin en yüksek derecesidir. Vahdet-i vücûd anlayışının intişar etmesiyle beraber fenâ kavramı yeni ıstılahlarla genişlemiştir. Cenâb-ı Hakk’ın zâtının birliği tevhid ile fenâ arasında bir ilgi, yakınlık kurulmuştur. “Nitekim tevhid “kusûdî” ve “şuhûdî” şeklinde iki kısma ayrılır. Kusûdî tevhidde Cenab-ı Allah ile kulun iradeleri birleşir. Çünkü kul, O’nun iradesinden başkasını kast etmez. Böylece kul Allah’ın iradesinde fânî olur. Buna “fenâ fi’l-kusûd” da denir. Şuhûdî tevhidde ise kendinden geçen kulun Hakk’tan başkasını görmemesi, her şeyi O’nun tecellisi olarak görmesi söz konudur. Buna da “fenâ fi’ş-şuhûd” denir. Bunların hepsini içeren ve kapsayan, Allah’tan başka hiçbir varlığın tanınmaması anlamına gelen kavram ise “fenâ fi’l-vucûd” şeklinde ifade edilmektedir.”38 3. Tasavvuf Eserlerinde Fenâ ve Bekâ Serrâc (ö. 378/988) el-Lüma‘ isimli eserinde fenâ ve bekâ için “Yeryüzünde bulunan her canlı yok (fâni) olacak.”39 ayetini delil getirdikten sonra şunları dile getirir: “Fânî olmanın ilk alâmeti, Allah’ın zikrinin gelmesiyle dünya ve ahiret hazzının gitmesidir. Kendisinin ilâhî zikre yönelişi sırasında zikir hazzının da gitmesi ve sadece Allah hazzı ile kalmasıdır (bekâ). Sonra Allah’tan gelen bu nasibin gitmesi ile birlikte kendine ait varlık iddiasının da yok olmasıyla fenâ halinden fâni olması ve bekâ halinden de bekâ bulmasıdır.” demiştir.40 Kuşeyrî (ö. 465/1072) er-Risâle’de sûfîlerin fenâ kavramıyla insandaki kötü vasıfların yok olmasını ve bekâ kavramıyla da insandaki güzel vasıfların mevcut olmasını işaret ettiklerini söyler.41 O, fenâyı üç kısma ayırır. “Birincisi kişinin nefsinden ve sıfatlarından fânî olup Hakk’ın sıfatları ile bâki olmasıdır. İkincisi Hakk’ın sıfatlarından fânî olup 36 Ayhan Hıra, “Ebü’l-Hasan el-Harakânî’nin Tasavvuf Anlayışında Fenâ Kavramı”, Kafkas Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1 (2014), 172. 37 Muhyiddin İbnü’l-Arabî, el-Fütûhâtü’l-mekkiyye, çev. Ekrem Demirli (İstanbul: Litera Yayıncılık, 2007), 9/284-291; Kara, “Fenâ”, 12/334. 38 Hıra, “Ebü’l-Hasan el-Harakânî’nin Tasavvuf Anlayışında Fenâ Kavramı”, 1/173. 39 Kur’ân-ı Kerîm ve Muhtasar Kelime Meâli, hz. Hayrât Neşriyat (İstanbul: İlmî Araştırma Merkezi Meâl Hey’eti, 2017), Rahman 55/26. 40 Tûsî, el-Lüma’, nşr. Abdülhalîm Mahmûd-Abdulbâki Surûr, 285-286. 41 Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye, nşr. Halil Nâsık, 102. Kübra Mıcık mutalaa 2/2, 2022 191 Hakk’ın müşâhedesiyle olmasıdır. Üçüncüsü Hakk'ın vücudunda kendi varlığını yok ederek O’nu müşâhededen de fâni olmasıdır.”42 Kelâbâzî (ö. 380/990) Ta’arruf’ta fenâyı çeşitli açılardan ele alıp ayetler ışığında açıklama cihetine gider. Ona göre “Fenâ kulun haz ve arzularından fâni olması, temyiz gücünü kaybetmesi, daima içinde kendini yok ettiği varlıkla meşgul olduğu için eşyadan da fâni olması” manasına gelmektedir. Amir b. Abdullah’ın (ö. 55/675): “Karşıma çıkan bir kadın olmuş ya da duvar olmuş, bana göre hiç fark etmez.” demesi fenâ haline misaldir. Fenâ hâlindeki kulun sevk ve idaresini bizzat Hak üzerine almıştır. Bu vaziyette bulunan kul için günaha giden yolların hepsi kapanmıştır (Allah tarafından muhafaza altına alınmıştır). Rasûlullah’ın “Allah buyuruyor ki, kulumun işiten kulağı, gören gözü…olurum”43, hadisinin mânâsı da budur. Fenâdan sonra gelen bekâ, kulun nefsine ait şeylerden fâni, Hakk’a ait olan şeylerle bâkî olmasıdır.”44 Kuşeyrî ve Serrâc fenâ ile bekâyı doğrudan ele almışlardır. Kelâbâzî fenâ kavramına daha geniş yer verir ve birçok fenâ çeşidi üzerinden konuyu açıklamaya çalışır. Fenâyı üstelik tüm hâl ve makâmları Allah'ın ihsanı olarak görür ve Allah'ın koruması altında olan kişinin günaha düşmeyecek vaziyette olduğunu belirtir.45 Herevî (ö. 481/1089) Menâzilü’s-sâirîn adlı eserinde fenâ ve bekâyı üç derecede zikreder. “Fenâda ilk aşama ilmi açıdan olur. İlmin mârifette, mârifetin de ma‘rufta (Hakk’ın varlığında) fenâ bulması halinde gerçekleşir. İkincisi iyân (görme fiili) mu‘âyene (görünen) de fenâ bulur. Hakk’ı müşâhede etmek suretiyle iyân mertebesine ulaşan mürid daha önce ulaştığı mârifetle ilgili şuhûdundan fenâ bulur. Üçüncüsü fenânın şuhûdundan da fenâ bulur. Bekâya gelince ilk aşama Hak ile ilgili ilmin ortadan kalkarak sadece Hakk’ın bâki olmasıdır. İkincisi şuhûdun (görmenin) hükmünün ortadan kalkarak meşhûdun (görülenin) bekâ bulmasıdır. Üçüncüsü ezeli olmayanın mahvı (yok olması) suretiyle Hakk’ın bâkî olmasıdır.”46 Sühreverdî (ö.632/1234) Avârifü’l-maârif’te fenâ halini fenâ-i zâhir ve fenâ-i bâtın olarak iki kısma ayırır. “Zâhiri fenâ Allah Teâlâ’nın fiilleri yoluyla tecelli ederek kulundan ihtiyar ve irâdesini çekip almasıdır. Bu durumda o, bütün fiillerin Hak Teâlâ ile olduğunu görür ve Allah ile olan muamelesinde buna göre hareket eder. Bâtınî fenâ ise bazen ilâhî sıfatların tecellilerini keşfetmek, bazen de Hakk’ın azâmetinin eserlerini müşâhede etmek suretiyle vuku bulur. Böylece o bâtınında her daim Hak ile olur. Kendisinden ne bir kötülük ne de bir vesvese zâhir olur.”47 Hücvirî (ö. 465/1072 [?]) Keşfu’l-mahcûb’da fenâ ve bekânın hakîkati için “Kulun kendi varlığından fâni olması Hakk’ın celâlini temaşa ve azametini keşfetmesi ile olur. Öyle bir dereceye varır ki Hakk’ın celâlinde dünyayı da âhireti de unutur. Himmetinin nazarında 42 Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye, nşr. Halil Nâsık, 104. 43 Muhyiddin en-Nevevî, Riyâzü’s-sâlihîn, çev. M. Emin Özafşar ve Bünyamin Erul (Ankara:Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2014), 131. 44 Kelâbâzî, et-Ta’arruf li mezhebi ehli’t tasavvuf, nşr. Ahmed Şemseddîn, 142-143. 45 Tuğçe Özer Kır, Erken Dönem İsimlerinde Fenâ ve Bekâ Kavramlarının Tasavvufun Seyrindeki Yeri (İstanbul: İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2019), 46. 46 Abdullah Ensârî Herevî, Kitâbu menâzilü’s-sâirîn (Beyrut-Lübnan: Darü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1408-1988), 128-129. 47 Sühreverdî, Avârifü’l-maârif, nşr. Ahmed Abdürrahim es-Sayîh ve Tevfik Ali Vehbe, 2/582. Tasavvuf’ta Fenâ ve Bekâ mutalaa 2/2, 2022 192 makâm ve hâller hakir görünür, hâlindeki kerâmetler dağılıp gider, aklından ve nefsinden fâni olur. Fenânın aynında (fenânın kendisinde bulunduğu halde) fenâdan da fâni olur. O vakit dil Hak ile konuşur, bedeni huşû ve hudû halinde bulunur” demiştir.48 Hücvîrî, diğer müellif sûfîlerden ayrı olarak fenâ ve bekayı bir ekol kapsamında ele alır. O, fenâ ve bekânın Harrâziye ekolünün ana düşüncesi olduğunu söyler. Onun eserinde fenâ ve bekâyı daha önemli yapan şey, bu kavramların sahih ve bâtıl fırkalar arasında ciddi bir yerde durmasıdır. Hücvîrî'nin sahih gördüğü fırkalar fenâ ve bekâyı kabul ederken, bâtıl fırkalar fenâ ve bekâyı farklı şekilde tahlil ettikleri için yanlış sonuçlara varmışlardır. Binaenaleyh fenâ ve bekâ tasavvufta ayırt edici bir yerdedir. O zaman fenâ ve bekâyı bir inkisar durumu olarak düşünebiliriz. O kadar ki bu konu hakkında yanlış bir yorum yapıldığında aşırılıkların kökeni fenâ olabileceği gibi, tasavvufta kemâlin ifadesi de fenâ olarak karşımıza çıkabilir.49 Fenâ ve bekâ iki hâl olsa da yalnızca iki hâl olmadığı Hücvîrî'nin fenâ ve bekâya verdiği önemden anlaşılmaktadır. O denli ki kavramların hangi mânâya geldiğini açıklamakla yetinmeyen Hücvîrî, tasavvufun varlığını koruması için yanlış fikirleri eserinde zikretmiştir. Bu kimselerin tasavvufa verebileceği zararların önüne geçmek istemiştir. Kuşkusuz Hücvîrî'nin fenâ ve bekâya dair yanlış düşünceleri açıklaması tasavvuftaki sahih fenâ anlayışını bu fikirlerden ayırt etmek istemesi ve özünü göstermek içindir.50 Hücvîrî ve Kuşeyrî'nin fenâ hakkında zikrettikleri şeyler birbirini onaylar niteliktedir. Bununla birlikte Hücvîrî, fenâyı farklı perspektiften ele alarak kavramı dar çerçeveden çıkarıp geniş bir çerçeveye getirir. Muhaliflerin düşüncelerinin yanlışlığını ön plana çıkarıp, sûfîlerin onların zikrettiklerinden farklı bir fenâ ortaya koyduklarını dile getirir. Böylece sûfîler açısından sahih fenâ kavramının ne olduğunu açıklar.51 4. Fenâ ve Bekâ Kavramlarına Yönelik Eleştiriler Fenâ ve Bekâ kavramları tasavvufun gayesi olarak görülse de bazı fakihler tarafından bu iki kavram vahdet-i vücûtla aralarındaki benzerlikten ötürü eleştiriye tabi tutulmuştur. İbn Teymiyye (ö. 728/1328), Alâüddevle-i Simnânî (ö. 736/1336), Ali el-Kârî (ö. 1014/1605), İmâm-ı Rabbânî (ö. 1034/1624), Sadrüşşerîa (ö. 747/1346), Zeynüddin elHâfî (ö. 838/1435), Teftâzânî (ö. 792/1390) gibi âlimler bu konuda reddiye yazanlar arasındadır. 52 Onlar vahdet-i vücûdu reddetmek için fenâ hâlini ele alıp onun ontolojik bir boyuttan ziyade psikolojik bir hâl olduğunu zikrederler. Bu anlamda İbn Teymiyye, fenâ’yı üçlü bir tasnife ayırır. 1. “Allah’tan başkasının varlığından geçmektir.” Buna fenâ’an vücûdi’s-sivâ adı verilir. Bu vahdet-i vücûd ehlinin fenâ’sıdır. İbn Teymiyye onları mülhidlikle itham eder ve Hallâc-ı Mansûr’un (ö. 309/922) fenâ’sını misal verir. İkincisi “Allah’ın varlığından başkasını görmekten geçmektir.” Buna fenâ’an şühûdi’s-sivâ ismi verilir. Bu sâliklerin fenâ’sıdır. Bu hâl fazla muhabbetten dolayı kişinin kendini ve dışarıdaki âlemi algılayamaz hâle gelmesiyle gerçekleşir. Burada ontolojik bir gerçeklikten 48 Hücvîrî, Keşfü’l-mahcûb, nşr. İs’ad Abdülhâdî Kındîl, 2/486. 49 Kır, Erken Dönem İsimlerinde Fenâ ve Bekâ Kavramlarının Tasavvufun Seyrindeki Yeri, 47. 50 Kır, Erken Dönem İsimlerinde Fenâ ve Bekâ Kavramlarının Tasavvufun Seyrindeki Yeri, 48. 51 Kır, Erken Dönem İsimlerinde Fenâ ve Bekâ Kavramlarının Tasavvufun Seyrindeki Yeri, 48. 52 Muhammed Bedirhan, Abdülgani Nablusî’nin Vahdet-i Vücûd Müdafaası (İstanbul: İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2016), 92. Kübra Mıcık mutalaa 2/2, 2022 193 söz edilmemektedir. Hak ile tekâsüf eden sâlik âlemde var olan diğer şeyler hakkında bir ayrım yapamaz. İbn Teymiyye böyle bir durumu şeriatın hükümlerini gerçekleştirmeye mâni olarak görse de bu hâli yaşayan kimseyi mâzur görür. Bâyezîd-i Bistâmî’nin ( ö. 234/848[?]) hâlini de bu şekilde izâh eder. Üçüncüsü “Allah’tan başkasına ibâdet etmekten geçmektir.” Buna ise fenâ’an ibâdeti’s-sivâ denir. Bu peygamberler ve onların izinden gidenlerin fenâ’sıdır. Bu durumda olan kimse Allah’tan başka şeylere ibadet etmekten fâni olup sadece Allah için sever ve buğzeder. O’nun için korkar ve O’na tevekkül eder. Bu durum İbn Teymiyye’ye göre tevhiddeki tahkîk makâmına erişmektir.53 Ali el-Kârî epistemolojik temele bağlı olan vahdet-i vücûd anlayışını ontolojik temel olan fenâ nazariyesine bağlar. O, fenâ’nın psikolojik bir durum olduğunu söyler ve onu ontolojik bir gerçekliğe indirgemez. Kârî, vahdet-i vücûd anlayışından ziyade vahdet-i şühûd anlayışını savunur. Bu durumda sülûk ehli kimse Hak ile tekâsüf edince onun bakışından mâsivâ yok olur. Bu ontolojik bir yok oluştan ziyade güneşin doğmasıyla yıldızların görünmemesi durumuna benzer. Halbuki onlar yerlerinde mevcuttur sadece görünüşte yok olmuşlardır. Ona göre fenâ hâli de mâsivânın yok olmasını icâp ettirir. Teftâzânî de aynı görüşü benimsemekle birlikte fenâ hâlini ahlâkî bir seviyeye indirmeye çalışmıştır. Nitekim bu konuda öğrencisi Alaeddin Buhârî (ö. 841/1437) de hulûl ve ittihâda istinâd edilen düşünceleri çözümlerken bu konuda sûfîlerin sözlerine yer vermiştir. Buradan hareketle o, bunların vahdet-i vücûd şeklinde değil, vahdet-i şühûd anlamında telakki edilmesi gerektiğini söylemiştir. Hocası Teftâzânî’nin yapmaya çalıştığı gibi o, vahdet-i vücûd ile fenâ-bekâ kavramları arasında bir bağlantının olmadığını açıklamaya çalışır. İmâm-ı Rabbânî’ye göre ontolojik bir mânâ ifade etmeyen fenâ ve bekâ hâlini kabul eden bir kimse zındıktır. Zîrâ o, fenâ’nın mâsivânın ontolojik olarak nefyi mânâsına gelmeyeceğini söyler. Tam tersine fenâ’nın mânâsı mâsivânın var olmasıyla birlikte fânî olmaktır. İmâm-ı Rabbânî vahdet-i vücûd anlayışını eleştirip vahdet-i şühûd anlayışını savunurken o, vahdet-i vücûdun nebevî tevhid ile ayrıştığını dile getirir. Zîrâ ona göre peygamberlerin tevhid anlayışlarında vücûdun birliğinden söz edilmemektedir. Kur’ân-ı Kerîm ve hadis-i şerîfler de vahdet-i vücûda dair bir delilin olmadığını söyler. Bu şekilde yorumlanan âyet ve hadislerin de vahdet-i vücûdu tedâi ettirecek bir mânânın olmayacağı üzerinde durur. Sonuç olarak fenâyı ontolojik bir yöntem olarak kabul etmek sakıncalı kabul edilir. Bu yöntem akıl ve şeriatla çelişen bir yöntem olarak görülür. Buna karşın tasavvufî bilgiyi esas alarak vahdet-i vücudu ontolojik bir gerçeklik olarak savunanlar da vardır. Onlara göre bilgi ve varlık arasında bir farklılık yoktur. Bundan dolayı vahdet-i vücûd bir hâl olmaktan ziyade ontolojik bir gerçeklik taşımaktadır.54 53 Mustafa Kara, “İbn Teymiyye’nin Tasavvuf Istılahlarına Bakışı”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 1/1 (1986), 60; Bedirhan, Abdülgani Nablusî’nin Vahdet-i Vücûd Müdafaası, 147. 54 Bedirhan, Abdülgani Nablusî’nin Vahdet-i Vücûd Müdafaası, 113, 171, 191, 197, 204, 342. Tasavvuf’ta Fenâ ve Bekâ mutalaa 2/2, 2022 194 Sonuç Hicri IV. asırdan itibaren eser veren sûfî müellifler tasavvufu diğer ilimlerden farklı bir metotla ele almışlardır. Tasavvufu kendine has terminolojiye sahip bir ilim dalı kabul eden sûfîler, onun tıpkı hadis, tefsir, kelâm ve fıkıh gibi İslâmî ilimlerin arasında anılması gereken bir disiplin olarak ortaya koymak istemişlerdir. Onlar, tasavvufu bir alanı ve metodu olan İslâmî ilimlerin arasında telakki etmişlerdir. Tasavvuf diğer İslâmî ilimler gibi istinbâtı bir metod olarak benimsemektedir. Fakat nâfile ibâdetler başta olmak üzere farklı ve derin uygulamalara daha fazla ehemmiyet vermesi, mücâhede ve riyâzet gibi yöntemleri benimsemesi bakımından onlardan ayrılmaktadır. Sûfîler tasavvufu hâl ilmi olarak nitelemiş ve her mutasavvıfın yaşayışına göre bir tasavvuf tanımı yapmışlardır. İlmi tasniflerle tasavvufun İslâmî ilimler arasındaki eşsiz yerini vurgulamışlardır. Sonuçta her ilmin kendi alanında yetkin olması gerektiğinin altını çizmişlerdir. Tasavvufu sistemli ve düzenli bir ilim haline getirerek onun Kur’ân ve Sünnete dayalı çizgisini belirlemeye çalışmışlardır. Bir ilim olarak tasavvufun diğer dînî ilimler arasındaki yerini almasını sağlamış ve ona hüviyetini kazandırmışlardır. Fenâ ve bekâ tasavvufun gayesini belirleyen en temel terimlerden ikisidir. Sûfîler fenâ ve bekâ hâlini, ‘kulun nefsinden fâni olması ve Hak ile bâkî kalması’ şeklinde tarif etmişlerdir. Birtakım tasavvufî meselelerin yorumlanması hususunda olduğu gibi fenâ ve bekâ konusuna da dikkat edilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde İslâm inanç esaslarıyla çelişiyormuş gibi sıkıntılı durumların ortaya çıkması kaçınılmazdır. İlk sûfîler böyle bir durumun ortaya çıkmaması için ısrarla bu konu üzerine vurgu yapmışlardır. Sûfîlerin nezdinde dünyevî alâkanın kesilmesi olarak zühdî hayata yön veren bu kavramlar tasavvufun pratik yönüne öncelik vermişlerdir. Tasavvufun alanı Cibrîl hadisinde belirtildiği üzere ihsândan hareketle ahlâktır. Tasavvufun ahlâkı yetkinleştirmekle ilgili problemlerle ilgilendiği âşikardır. Fenâ ve bekânın başka bir anlamı ahlâk alanında da söz konusudur. Sûfîler kâmil insan olma noktasında kötü vasıflardan uzak durmaya çaba sarf etmişler ve kişinin kalbinde bunların var olmasını Allah’a ulaşmada bir engel olarak görmüşlerdir. Onlar beşerî sıfatlardan tümüyle fâni olup ilâhi sıfatları bâkî kılmaya çalışmışlardır. Kübra Mıcık mutalaa 2/2, 2022 195 Kaynakça Ateş, Süleyman. “Cüneyd-i Bağdâdî”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 8/119-121. İstanbul: TDV Yayınları, 1993. Attâr, Ferîdüddin. Tezkiretü’l-evliyâ. trc. Süleyman Uludağ. İstanbul: Semerkand Yayınları, 2014. Baklî, Ebû Muhammed Rûzbihân b. Ebî Nasr el-. Meşrebü’l-ervâh. thk. Âsım İbrahim el-Keyyâlî. BeyrutLübnan: Darü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2005. Bedirhan, Muhammed. Abdülgani Nablusî’nin Vahdet-i Vücûd Müdafaası. İstanbul: İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2016. Bice, Hayati. “Dîvân-ı Hikmet’te Fenâ ve Bekâ Kavramları”. I Uluslararsı Hoca Ahmed Yesevî Sempozyumu. ed. Ahmet Kartal. 41/513-537. Ankara: Ahmet Yesevî Üniversitesi, 2016. Cebecioğlu, Ethem. Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü. İstanbul: Anka Yayınları, 2004. Cürcânî, Ali b. Muhammed Seyyid Şerîf el-. Mu‘cemü’t-ta‘rifât. thk. Muhammed Sıddîk el-Minşâvî. Kahire: Dâru’l Fâdile, 2004. Demirci, Mehmet. “Ebû Saîd el-Harrâz”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 10/222-223. İstanbul: TDV Yayınları, 1994. Erginli, Zafer. Metinlerle Tasavvuf Terimleri Sözlüğü. İstanbul: Kalem Yayınları, 2006. Herevî, Abdullah Ensârî. Kitâbu Menâzilü’s-sâirîn. Beyrut-Lübnan: Darü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1408-1988. Hıra, Ayhan. “Ebü’l-Hasan el-Harakânî’nin Tasavvuf Anlayışında Fenâ Kavramı”. Kafkas Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 1 (2014), 169-185. Hücvîrî, Ebü’l-Hasan el-. Keşfü’l-mahcûb. nşr. İs’ad Abdülhâdî Kındîl. 2 Cilt. Kahire: Meclis-i Ala Sekafeti, 2007. İbn Acîbe, Ahmed el-Hasenî. Sûfîlerin El Kitabı. trc. Ahmet Murat Özel. İstanbul: Hayykitap, 2015. İbn Arabî, Muhyiddin. Kitâbu ıstılâhâti’s-sûfiyye (Resâilu İbn Arabî içinde). Kahire: Mektebetü Âlimi’l Fikr, 1997. İbn Fûrek, Ebû Bekr Muhammed b. el-Hasen. el-İbâne an turuki’l-kâsıdîn (Tasavvuf Istılahları). çev. Ahmet Yıldırım ve Abdülgaffar Aslan. İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Yayınları, 2014. İbnü’l-Arabî, Muhyiddin. el-Fütûhâtü’l-mekkiyye. çev. Ekrem Demirli. 9. Cilt. İstanbul: Litera Yayıncılık, 2007. Kara, Mustafa. “Fenâ”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 12/333-335. İstanbul: TDV Yayınları, 1995. Kara, Mustafa. “İbn Teymiyye’nin Tasavvuf Istılahlarına Bakışı”. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 1/1 (1986), 53-61. Kâşânî, Kemâlüddîn Abdürrezzâk b. Ebi’l-Ganâim Muhammed el-. Istılâhâtü’s-sûfiyye. nşr. Abdülâl Şâhin. Kahire: Dâru’l-Menâr, 1413-1992. Kelâbâzî, Ebû Bekir Muhammed b. İbrâhim el-. et-Ta’arruf li mezhebi ehli’t tasavvuf. nşr. Ahmed Şemseddîn. Beyrut-Lübnan: Darü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1993-1413. Kur’ân Yolu Meâli. hz. Hayrettin Karaman vd. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2017. Kur’ân-ı Kerîm ve Muhtasar Kelime Meâli. hz. Hayrât Neşriyat. İstanbul: İlmî Araştırma Merkezi Meâl Hey’eti, 2017. Kuşeyrî, İmam Ebu’l Kâsım Abdülkerîm b. Hevâzin el-. er-Risâletü’l-Kuşeyriyye. nşr. Halil Nâsık. BeyrutLübnan: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1422/2001. Nevevî, Muhyiddin en-. Riyâzü’s-sâlihîn. çev. M. Emin Özafşar ve Bünyamin Erul. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2014. Özer Kır, Tuğçe. Erken Dönem İsimlerinde Fenâ ve Bekâ Kavramlarının Tasavvufun Seyrindeki Yeri. İstanbul: İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2019. Özköse, Kadir. “Hakk’ı Temâşâ Geleneği: Fenâ ve Bekâ”. Somuncu Baba Aylık-İlim-Kültür ve Edebiyat Dergisi 12/65 (2006), 2-84. Öztürk, Esma. “Ahmed Yesevî ve Ahmed Avni Konuk’un Düşünce Dünyasında Fenâ ve Bekâ Kavramları – Karşılaştırmalı Bir İnceleme-”. Kırıkkale İslami İlimler Fakültesi Dergisi 2/4 (2017), 41-54. Sühreverdî, Ebû Hafs Şihâbüddîn Ömer es-. Avârifü'l-maârif. nşr. Ahmed Abdürrahim es-Sayîh ve Tevfik Ali Vehbe. 2 Cilt. Kahire: Mektebetü's-Sekâfeti'd-Dîniyye, 1427-2006. Şerkâvî, Hasan eş-. Mu‘cemü el-fâzi’s-sûfiyye. Kahire: Müessetu Muhtar, 1992. Tehânevî, Muhammed Ali. Keşşâfü ıstılâhâti’l-fünun ve’l-ulûm. thk. Ali Dahrûc. 2. Cilt. Beyrut: Mektebetü Lübnân, 1996. Tûsî, Ebû Nasr Serrâc et-. el-Lüma’. thk. Abdülhalîm Mahmûd-Abdulbâki Surûr. Kahire: Dârü’l-Kütübi’lHadîse, 1380-1960. Yalçın, İsa. Tasavvufî Düşüncede Fenâ Kavramı. Van: Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisan Tezi, 2019. Yetik, Erhan. “İbrâhim b. Şeybân”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 21/352-353.İstanbul: TDV Yayınları, 2000. Yılmaz, Hasan Kâmil. Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarîkatlar. İstanbul: Ensar Yayınları, 2017. Yılmaz, Hasan Kâmil. Tasavvuf Meseleleri. İstanbul: Erkam Yayınları, 2016
.
Fenâ fi’l-Mürşid, Fenâ fi’r-Rasûl, Fenâ Fillâh
Ben ol dost bağçesinün bülbüliyem İlahî bülbüli gülden ayırma...
Mürid-mürşid arasındaki muhabbetin tasavvuf literatüründeki adı fenâ fi’l-mürşiddir, yani mürşidde yok olmak…
Mürid, bu makamda mürşidine şöyle seslenir:
Mürşidim göster yolum cânâne yol ver varayım
Ölmeden cemiyet-i yârâne yol ver varayım
Ben usandım masivanın fitnesinden el âmân
Bizi yoktan var eden Sübhan’e yol ver varayım
Bu benim divâne gönlüm cümleden geçmek diler
Dest-i sakîden şarab-ı aşkı nûş etmek diler
Bu vücud-ı âriyetten soyunup göçmek ister
Vahdet içre göç eden kervâne yol ver varayım
Kâmile Hanım
Bazen ona karşı olan doyumsuz sevgi ve hayranlık, konuşmayı değil, susmayı gerektirir.
Müderris Celaleddin Rumî’yi derviş Mevlâna haline getiren Şemsuddin Tebrizî’ye müridi şöyle hitap ediyor:
“A Tebriz’li Şeyh! Sen bir güneşsin! (şems güneş demektir) Seni nasıl öveyim? Yüz dilim var hepsi kılıç gibi keskin... Fakat seni anlatmaya koyulduğum zaman hepsi peltek, hepsi kekeme...”
XV. asrın divan şairi Ahmet Paşa, Emir Sultan için yazdığı uzun manzumede onu Anadolu için “Rahmet-i Rahmân” olarak nitelemekte:
Ne akdi Rum’a bir ulu derya senin gibi
Ne âleme getirdi Buhara senin gibi
dedikten sonra benzer bir duyguyu terennüm etmektedir:
Çok şeyhler görmüşüm dahi bir kimse tab‘ımı
Medhinde âciz etmedi şehâ senin gibi
Gönül dünyasının imkânlarını kullanarak, imanın, ibadetin ve ahlâkının güzelliklerini yaşamak için mürşid arayarak yollara düşen talibin, aradığını bulması ruhunun derinliklerinde var olan aşkın mayalanması için de uygun bir vasat bulması anlamına gelmektedir.
Fenâ fi’r-Rasûl
Bu safhada aşk yolculuğunun ilk merhalesini kat eden mürid, ikinci merhaleye doğru yönlendirilir. Fenâ fi’r-Rasûl yani Hz. Peygamberin aşkında yok olmak.
Bu noktada olan âşıkların hislerine Yunus tercüman oluyor:
Araya araya bulsam izini
İzinin tozuna sürsem yüzümü
Hak nasib eylese görsem yüzünü
Ya Muhammed cânım arzular Seni
İnsan olarak dini hayatın en üst noktasındaki şahsiyet şüphesiz ki; Hz. Peygamber’dir. Onu düşünmek, onu hayal etmek, onu örnek almak, onu anlamak, onu sevmek, ona salat ve selam ile gönülden bağlanmak bu hayatın vazgeçilmez bir özelliğidir. Ona tabi olmak, onun yolunda olmak, Allah’ı sevmenin de “olmazsa olmaz” şartıdır.
“Deki: Allah’ı seviyorsanız, bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin. Zira Allah çok affedicidir ve rahmet kaynağıdır.”(Âl-i İmrân, 3/31)
“Allah ve melekleri şüphesiz ki peygamberleri kutsarlar, salat-u selam ederler. Ey mü’minler! Siz de Onu kutsayın ve kendinizi onun rehberliğine tam bir teslimiyetle terk edin.”(Azhâb, 33/56)
Mustafâ’dır cümle âleme reh-nümâ
Mustafâ’dır ehl-i aşka müktedâ
Kimse bulmazdı bugün râh-ı vusûl
Olmasaydı rehberi ger Mustafâ
Bursevi
Şöhret, şehvet ve servete karşı ciddi bir imtihan veren sufî, önündeki engeller kalktıktan, zincirler kırıldıktan sonra Hz. Peygamberin aşkıyla yüz yüze gelir. Sevgiliye doğrudan hitap etmenin doyumsuz halini yaşar.
Canumun cânânı sensin yâ Muhammed Mustafâ
Derdimün dermanı sensin yâ Muhammed Mustafâ
Çıkmadı bahr-i mahabbetden senin gibü güher
İlm ü hikmet kanı sensin yâ Muhammed Mustafâ
Cümle âlem ilmüne nisbet senün bir katradur
Ma‘rifet ummanı sensin yâ Muhammed Mustafâ
Nûr-i zâtundur cihan mir’atı içre cilve-ger
Yusufun da anı sensin yâ Muhammed Mustafâ
Kulluğunla iftihar eyler nebîvü ger velî
Cümlenün sultanı sensin yâ Muhammed Mustafâ
Nûr-ı zata mazhar-ı tam olduğunda şüphe yok
Hakkı’nun bürhanı sensin yâ Muhammed Mustafâ
Fenâfillâh
Üçüncü ve son merhale ise Fenâfillâh yani Allah aşkında yok olmak adını alır.
Ey Allah’ım seni sevmek ne güzeldir ne güzeldir
Yolunda can u baş vermek ne güzeldir ne güzeldir
Visalin derdine düşmek yanıp aşk oduna pişmek
Sonunda sana erişmek ne güzeldir ne güzeldir.
Niyazi Mısrî
Eşrefoğlu Rûmî gönlündeki Allah aşkını anlatırken kendisini bu âlemle tanıştıran mürşidini de unutmamıştır:
İy Allahum beni senden ayırma
Beni senün didarundan ayırma
Seni sevmek benüm dinüm imanum
İlahî dini imandan ayırma
Sararup soluben döndüm hazana
İlahî hazanı daldan ayırma
Şeyhüm güldür ben anun yaprağıyam
İlahî yaprağı gülden ayırma
Ben ol dost bağçesinün bülbüliyem
İlahî bülbüli gülden ayırma
Balığım cânını suda didiler
İlahî balığı sudan ayırma
Eşrefoğlu Rumî kemter kulundur
İlahî kulu sultândan ayırma
.Fena yani fani olmak; Sözlükte “geçici olmak, yok olmak, ölmek” demektir.
Tasavvufî hayata ise tarikat yoluna giren mürid bir mürşidin gözetim ve denetimi altında, kabiliyetine göre değişen bir süre içinde çeşitli riyâzet ve mücâhedelerle nefsini terbiye eder. Bu terbiye ve tezkiye sonucunda ulaşılan noktaya “fenâ-bekā” adı verilmiştir.
Fena; müridin Allah’a kavuşma yolunda geçmesi gereken menzillerden birisidir. Mana olarak, kulun kendi varlığını görmekten sıyrılma halidir. Bundan gaye; parlak bir imana sahip bulunmak, nefsin çirkin vasıflarını güzel vasıflara tebdil edip değiştirmek sureti ile Yüce Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmaktır.
İşte bu kâmil vasfa erişmek için, evvela bu yolda kılavuz hükmünde olan üstadın ahlakıyla ahlaklanmanın; seyr-i sülûk yapmaya kabiliyetli olan salikler için, birinci adım niteliği arz ettiğini bu yolun büyükleri vurgulamışlardır. Bu itibarla Hakk’a aşina olan talip, kendisine bir mürşid-i kâmil bulmalı ve ona intisap edip bağlanmalıdır. Bu bağlılıktan sonra ancak kendisine mürid denilir.
İşte bu ahlaklanma süreci üç merhaleden, üç makamdan oluşmaktadır. Fena-fiş-şeyh, Fena-fir-resul, Fena-fillah…
Fena-fiş-şeyh: Mürşid-i kâmile bağlanan talip, şeyhini çok sever ve ona derinden muhabbet eder. ‘Allah’ın dostuna söz verdim’ diye ihsan üzere yaşayıp, zikir ile meşgul olur. Şeyhinin şeklini, suretini düşünüp zikir yapmaya başladığında, şeyhinin suretini kalbinde algılarken, başlangıçta sanki televizyon ekranındaki karlama gibi algılar. Sonra görüntü netleşerek, şeyhini görmeye başlar.
Mürid, şeyhini çok sevmelidir. Mürid; amel ve ahlak noktasında şeyhini örnek aldıkça, seyr-i sülûka elverişli hale gelir. Mürid seyr-i sülûka başlayabilmek için, şeyhini çok sevip her şeyden önce, kendisine ulaşan feyiz ve tecellilerin O’nun vasıtası ile ulaştığını kabullenmelidir. Hatta bu konuda Hanefi fakihleri buyururlar ki:
“Bir kimse, eğer üstadına başka birisini tercih ederse, İslam’ın en sağlam kulpunu koparmış olur”. Bu bakımdan, üstadın varlığı akıllı bir mürid için hayata canlılık veren su misalidir.
Cennet Mekan Abdullah Baba (ks) Hz.leri :
Evladım! Bu zamanda şeyh dervişi sever, derviş de şeyhini severse, aralarında muhabbet güneşi doğar. Bu muhabbet güneşinden de “Nur-u Muhammedi” doğar. İşte dervişi maksada ulaştıracak olan budur, buyururdu. Şu halde şeyhe muhabbet, maksada götüren büyük bir amildir[1]!
Salik, üstadının verdiği vazifeyi yaparken gönül gözünün frekansı açılarak, şuhud âleminde[2] üstadının ruhaniyetini görmeye başlar. Bu görüntü net bir şekil aldıktan sonra, artık şeyh ile manevi birliktelik elde edilmeye başlanır. Bu hal, günlük yaşantısında da müride sık sık vaki olur. Üstadımız, bunu müridlerinden birisinin durumunu örnek göstererek, belgelemek amacıyla buyurdular ki:
İhvanımızın birisi şöyle anlattı:
“Televizyon seyrederken Sizi gördüm. Ekranda bir ben oluyorum, bir Siz oluyorsunuz. Çarşıya gittim orada da aynı. Ailemin yanına ve tuvalete gidemez oldum” dedi.
Cennet Mekan Abdullah Baba (ks) Hz.leri; “İşte bu gibi hallere Tasavvuf’ta “Şeyhte Fani Olma” denilir. Mürid bu hali ile şeyhinde fani oluyor. Bu durumda olan dervişe, üstadı tarafından uygun olan bir esma verilir.
Her nereye gitse ve her nereye baksa, orada üstadını müşahede eder. Bu defa gayr-i ihtiyari olarak bir edep, müridi içten içe kuşatıverir de, her an üstadı ile beraber bulunuyor gibi hareket eder. Beşeri ilişkilerindeki değişiklik bundandır. Bu durumda salik, yaşadığı hali üstadına anlatmalıdır. Eğer bu konuda tecrübesi olmayan kimselere halini anlatacak olursa, vay haline! Allah’a şükürler olsun ki üstadında fani olan kardeşlerimizin varlığı, bu yolun ulviliğini tescil etmektedir. Bu, Allah’ın bir fazlı keremidir, şüphesiz. Allah-u Teâlâ, bizleri sadakat sırrına mazhar eylesin.” Dedi.
Asırlardır kendilerinden “Evliyaullah” diye bahsedilen zâtlar, Fena mertebelerini bahsedilen şekilde aşmışlar ve durumlarını da kendi üslupları ile dile getirmişlerdir. Bu bahtiyarlardan birisi de Yunus Emre Hazretleridir. Şeyhinde fani oluşunu ifade eden şiirinin bir beytinde der ki:
Açıldı Sır babı Şeyhim yüzünden
Can sefalar buldu tatlı sözünden
Masiva tozunu gönül gözünden
Tevhid ile sildik elhamdülillah
Fena-fir-resul:
Fena makamlarının ikinci merdiveni olan “Fenafirresul” makamı;
Müridin ‘Fenafişşeyh’ hali, bu makamın sonunda, Peygamber (sav) Efendimize dönmeye başlar. Nereye bakarsa Rasulullah (sav) Efendimizi görür. Rasulullah (sav)’in cemaliyle, kemaliyle, nuruyla beraber olur. Kâinatta ne varsa, Rasulullah (sav) Efendimizin nurundan halk olunduğunu görür. Yanılacağı zaman hemen karşısına çıkıverir. Buna da ‘Fenafirresul’ denir.
Fenafirresul makamı, Âlemlerin Efendisine duyulan aşk, şevk, sevgi ve muhabbetin zirve noktasıdır. Salik, bu makamda O’na ümmet olmanın verdiği gönül zenginliği ile dolup taşar. Bütün sevgileri, tutkuları artık bu sevginin içerisinde erir, kaybolur. Zira her ne yapsa, ancak O’nun izin ve müsaadesi ile yapar. Pek çok zât demişlerdir ki:
“Eğer Allah’ın Resulünü bir an gözümüzün önünden kaybedecek olsak, kendimizi küfre düşmüş sayarız!”
Bu hal, makamlarda zirveye ulaşmış zâtlara mahsus bir haldir. Nitekim İmam Şarani Hazretleri; bu makamda bulunan bir veli zâtın, Rasulullah (sav)’in ayağını önünde görmeden adım atmasının caiz olmadığını belirtir.
Cennet Mekan Abdullah Baba (ks) Hz.leri; Hazreti Ebu Bekir Efendimiz Medine’yi Münevvere ‘ye vardıklarında acayip haller içerisine düştüler.
Allah’ın Resulüne şöyle dedi:
“Ya Resulullah! Bende garip bir hal oluyor.”
Resulullah (sav) Efendimiz;
“Nedir ya Ebu Bekir?” diye sual edince, Hazreti Ebu Bekir Efendimiz;
“Nereye bakarsam mübarek cemalinizi görüyorum. Öyle ki eşimin yüzünde dahi cemalinizi görüyorum.” dedi.
Rasulullah (sav) Efendimiz,
“Allah mübarek etsin. Buna fenafirresul makamı derler ya Ebu Bekir’……..’Şu esmayı oku, seyri sülukuna devam et.” dedi
Fenafillâh:
Fena mertebesinin son kısmı ve zirvesi, Salik nefs-i sâfiyeye gelince, eğer kabiliyetli ise yedi gök tabakasını, sekiz cenneti geçer. Cenab-ı Zül-Celal Hazretlerinin zatında değil, sıfatlarında fani olur. Bütün kâinatta zerre zerre kendini görür. Yiyen de, içen de, tozan da, O olur. Hallacı Mansur’un: “Ene’l-Hakk” demesi Beyazid-i Bistami’nin “Cübbemin altında Allah var” dediği bundandır. Yani bir tür şaşkınlık hali belirir. Buna da Fenafillâh denir.
Salikin Allah-ü Teâlâ’ya olan seyrinde, nefsi sâfiyye makamına geldiği zaman, artık sülûkün sonuna doğru varması söz konusudur. Bu zamana kadar elde edilen tecrübeler ve manevi dereceler, artık onda bir makam halini alır. Nefis her zaman isyan bayrağını çekip itiraz etse de, sultani ruh yükselip, Emir Âlemindeki Hakk Teâlâ’nın “Kün!” yani “Ol!” emri ile meydana getirdiği menziline kavuştuğunda, bu defa o da oraya ulaşarak, yaradılış gereği olarak Hakk ile hükmetmeye başlar. Artık kişi için geri dönüş yoktur. Nihayet Hakk Teâlâ’nın, kişinin durumuna göre kuluyla yakınlık kurması artık söz konusudur. Bunun için: ‘Fani olan bir kimse için hiçbir korku yoktur’ denilir. Neden korksun ki? Zira Hakk Teâlâ’ya ulaşan, O’ndan başka şeyle huzur bulamaz. O’ndan her ne gelirse gelsin, O zâtın nazarında birdir.
Evet, gönül huzurunu Allah-ü Teâlâ ile elde eden zâtlar, bu makamda âlemde bulunan her şeyin Allah’ın irade, fiil ve sıfatları ile meydana geldiğini görür. Bu defa bu konuyu beşer lügati anlatmadığı için, zaman zaman çelişkiye düşer. Bazıları tıpkı bir sarhoş üslubuyla hareket ederek, bir takım acayip davranışlar sergileyebilirler. Bunlara Tasavvuf’ta “ŞATHİYYE” veya “ŞATAHAT” denilir.
Şatahat: Salikin feyiz ve istiğrak anında kendinden geçerek, elinde olmaksızın söylediği muvazenesiz sözler demektir. Bu sözün zahirine bakıldığında, Şeriat’a aykırı olduğu görülür. Ancak salik kendisine geldiği zaman, bu sözleri ne kabul eder ve ne de bu sözün peşine düşer. Çünkü o sözleri söylediği anda, Rabbi ile beraber olmanın zevki içerisinde, elinde olmadan şevk ve neşe içerisindedir.
Nasıl ki insan çok sevdiği bir kimseyi gördüğü anda heyecanlanır ve ne yaptığını bilmezse, salik de öyledir. Bir kıssada şöyle naklederler ki: Bir adamın çölde giderken üzerinde yiyeceği ve içeceği bulunan devesi kaçar. Adam tam devesinden ümidini kestiği bir anda, bir ağacın gölgesi altında gölgelenirken, Allah-ü Teâlâ adamın devesini buldurur. Adam bakar ki yiyeceği de, içeceği de devesinde duruyor. O anda sevinç ve heyecanın birbirine karışması neticesinde dilinden şu sözler dökülür:
“Allah’ım! Sen benim kulumsun, ben de Senin Rabb’inim.” bu hadiseye göre bazı hal ehli kimselerin, bu makamda kendinden geçerek söyledikleri sözler sebebi ile mazur görüleceğini belirtmişlerdir.
Hulasa; Beyazid-i Bistami, Hallac-ı Mansur gibi, sufiyyenin önde gelenleri tarafından söylenen sözlerin, birer şathiyat olduğu kabul edilerek, Onların bu gibi sözlerini mazur görmek gerektiğini belirtmişlerdir. Sonuç olarak; Fenafillâh makamı, salikin Rabbi hakkında bilgisinin netlik kazandığı, Allah’ın sıfat ve fiillerindeki sırlara vakıf olduğu, bu makamda iken yarı sarhoş bir halde bulunduğu ve hepsinden önemlisi de, salikin kendi iradesinden sıyrılıp, Rabb’inin iradesine tam olarak teslim olduğu makamdır.
Yunus Emre’m Kamil oldu imanın
Hz. Hakk’a vasıl oldu bu canın
La Mekân Şehri’dir Senin mekânın
Fenafillâh olduk Elhamdülillah
Zakir de fanı olmak var mıdır?
Zakir de fani olmak var diyemeyiz. Yukarıda bahsettiğimiz gibi Mürşidi Kamilde yada Rasulullah (sav) Efendimiz de fani olma özelliklerini taşımaz. Fenafil şeyh makamına ulaşmada bir basamakmış gibi düşünülebilir. Derviş, derviş kardeşini görmek ister, zakirini görmek ister. Sohbetleri hoşuna gider devamlı yanında olmak için çaba harcar. Buna faniyat denir. Bunu fani olmakla karıştırmamak lazım. Nereye bakarsam zakirimi görüyor diyen kişi vartaya düşmüştür. Bir mürşidi kâmilin dergâhında böyle bir şey yaşanmaz. Zakir olsun derviş olsun şekline suretine şeytan girebilir.
Zakire duyduğumuz muhabbet manevi tekâmül ve Terakki ye sebebiyet veriyorsa güzel karşılanır. Buda zakirin yoluna sadakatiyle doğru orantılıdır. Zakir kendini öne çıkarmaz gelen güzelliklerin üstadından olduğunu dervişlere hissettirirse bu sevgi rahmani olarak bereket sağlar. Yoksa kendini öne çıkarıp Cennet Mekan Abdullah Baba (ks) Hz.lerini, yolu kullanarak kendi saltanatını kurma çabası ise kişiyi bataklığa götürür.
Zakiri sevmemizin saygı göstermemizin sebebi Üstadımızı, yolumuzu temsil ediyor olmasıdır. Bir derviş zakirinden dua isteyip neticesinde Allahu Teâlâ duasını kabul ettiyse bunu zakirinin duasında değil üstadımızın himmetinde bilmesi lazım. Böyle bilmeyecek olursa kişi Allah muhafaza etsin vartaya düşer. Gerçek manadaki bir zakirin sevgisi kişiyi üstadına ulaştırır.
Cennet Mekan Abdullah Baba (ks) Hz.leri; 1978 yılında Üstadımızın yanına ziyarete gitmiştik. Mübarek, bize sohbet ettikten sonra kendisine:
─ Efendim Nevşehir’den bir arkadaşımızın basireti açıldı. Kabir halinden anlar oldu, dedim.
─ Üstadımız o kalp gözü açık arkadaşa dönerek şöyle sordu:
─ Evladım Abdullah Ağabey’ini nasıl seviyorsun?
O da:
─ Canımdan çok seviyorum, dedi.
─ Nerede çalışıyorsun? Diye sordu
─ Tekstil fabrikasında dedi.
─ Abdullah ağabeyin sana o işten çıkacaksın, derse ne dersin?
─ Çıkarım Efendim.
─ Ailenden boşan derse ne dersin?
─ Boşanırım Efendim, deyince.
Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hz.leri şöyle devam etti:
İşte oğlum, Abdullah Ağabeyine olan bu sevgin seni bu makama getirmiş, dedi.
[1] Amil: Sebep
[2] Alemi Şuhud: Bilip keşfedilen, görür gibi bilinen âlem. Görünen âlem. Dünya. Kâinat.
.FENÂFİLLÂH MERTEBESİNDEN BEKÂBİLLÂH MAKAMINA MEVLÂNÂ’DA İLAHÎ AŞK* Yakup POYRAZ** ÖZET Şeker kamışı idim Ölümümle şeker olacağım (Mevlânâ) Mevlânâ Celâleddin-i Rumî, on üçüncü yüzyılda hayatının önemli bir kısmını Anadolu’da geçirmiş bir şair ve düşünce insanı olarak sadece bu coğrafyada değil, dünyanın pek çok ülkesinde insanlar için dün olduğu gibi bugün de önemli bir değere sahiptir. Mevlânâ düşüncesinde, Allah’a duyulan sevginin yani ilahî aşkın çözümlemesi günümüze kadar yerli ve yabancı pek çok araştırmacının dikkatini çekmiş, bu sebeple de ilahî aşk çerçevesinde Mevlânâ, pek çok araştırmaya konu olmuştur. Mevlânâ’nın yaşamı ve Mevlânâ’nın Mevlânâ olmasına giden yoldaki yoldaşı Şems-i Tebrizî ile olan alakası yaşadığı dönemde pek çok tartışmaya neden olmuştur. Bu tartışmaların kökeni, insanların sahip oldukları bilginin sadece kendi akılları tarafından algılanıp yorumlanabiliyor olmasına dayanmaktadır. Bu doğrultuda Mevlânâ’nın “Testide ne varsa dışına o sızar” veya “Yay kötü oldu mu ok eğri gider” sözleri tam olarak bu gerçeği ifade etmektedir. Mevlânâ hakkında hem o dönemde hem de günümüzde şüpheci sorular ve yapılan tartışmalar sadece Şems ile ilgili değildir. Onun sahip olduğu inancı, yani ilahî aşkı ve Allah sevgisinin onda ulaştığı mertebe ile bu mertebenin onun inancındaki yeri arasındaki ilişki de sürekli olarak sorgulanmıştır. Hakikat şudur ki, kalbindeki Hakk aşkını “Ben ol ki bilesin” ile ifade etmesi, esasen tüm soruların cevabını teşkil etmektedir. Bu çalışmada aşkın, her kişide farklı tezahür eden “aşkın” hâli Mevlânâ çerçevesinde incelenmiş ve ondaki aşkın izahı ortaya konulmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Mevlânâ Celâleddin-i Rumî, Şems-i Tebrizî, tasavvuf, aşk, ilahî aşk *Bu makale Crosscheck sistemi tarafından taranmış ve bu sistem sonuçlarına göre orijinal bir makale olduğu tespit edilmiştir. ** Yrd. Doç. Dr. Ondokuz Mayıs Üniv. Fen Edebiyat Fakültesi TDE Bölümü El-mek: yakuppoyraz46@hotmail.com 872 Yakup POYRAZ Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/9 Summer 2014 MEVLANA’S DIVINE LOVE FROM FENEFILLAH STAGE TO BEKABILLAH ABSTRACT Mevlana Celaleddin Rumi (Mawlana Jalal ad-Din Rumi) is a thirteenth century Anatolian mystic poet and sufi philosopher known not only in our country but also throughout the world for his exquisite poems and words of wisdom. In Mevlana’s thought, analysis of love of God, in other words, divine love has attracted the attention of many Turkish and foreign researchers and Mevlana has been subjected to many research in the framework of divine love. Mevlana's life and his relation with his companion Şems Tebrizî (Shams Tabrizi) have been a question of debate at that time. The origin of this debate is based on the thought that the knowledge of people can only be perceived and interpreted by their minds. In this regard, Mevlana's says "The pitcher leaks outside what it has inside”or "If the bow is bad, the arrow won’t hit the target” exactly refer to this fact. Both skeptic questions about Mevlana and the debates are not just about Sems. His belief, in other words divine love, and the relationship between love of Allah (the extent) and the place of this extent in his faith has been questioned continuously. The fact is that he expressed his love of God in his heart by the following statement; "if you want to know the love in my heart, be a Mevlana”. In this study, the state of love, manifesting differently in each person, was examined in the framework of Mevlana and the definition of love was tried to be introduced. Key Words: Mawlana Jalal ad-Din Rumi, Shams Tabrizi, sufism, love, divine love GİRİŞ Aşk ile ilgili olarak yapılan bunca tartışma ve araştırma ile söylenen onca sözden hangisi gerçek aşkı ifade etmektedir sorusuna verilebilecek tek bir yanıt yoktur, çünkü insanlar sadece salt doğrulardan değil, doğdukları yerin iklimi dâhil birçok çevre faktöründen de etkilenmektedirler. Bu sebeple insanlar, sahip oldukları düşünsel ya da sosyal, kültürel, dini, siyasi tüm inançlarını kapsayan bir algı çerçevesinde yaşamakta, çoğunlukla da kendilerinden ayrı olanları anlamada zorluk çekmektedirler. Aşkı, herkesin kendi meşrebi çerçevesinde algılayıp yaşamasından kaynaklı olarak, tarihin ilk çağlarından itibaren ortaya çıkan görüş ayrılıkları, zıtların çatışması olarak görülmüş ve bu çatışmalar çoğunlukla gerçek bir uzlaşı ile son bulmamış, kavga ve ikiliklerin yegâne sebebi olmuştur. Ne kadar fazla olursa olsun çoklukların ve zıtlıkların dahi birliğe vardığını düşünen Mevlânâ ise aşkın birliğinde sadece Allah aşkına inanmış ve onun için çabalamıştır. Tasavvufta Mevlevî yolunun önderi olarak bilinmekte olan Mevlânâ Celâleddin-i Rumî1 on üçüncü asırda (Horata, 1999: 3) 6 Rebiu’l-evvel 6042 yılında Belh şehrinde (Kayadibi, 2007: 1) 1 Mesnevi adlı eserinin girişinde ismini Muhammed b. Hüseyin El-Belhi olarak yazan Celaleddin’e, “efendimiz” mânâsına gelmekte olan Mevlânâ ve Sultan mânâsına gelmekte olan Hüdavendigar ile Rumî, Belhî gibi isimler sonradan verilmiştir (Altın, 2010: 10). 2 Bu tarih, miladi takvime göre 30 Eylül 1207 tarihine tekabül etmektedir. Fenâfillâh Mertebesinden Bekâbillâh Makamına Mevlânâ’da İlahî Aşk 873 Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/9 Summer 2014 dünyaya gelmiştir. Annesi sultan soyundan gelmekte olan Mevlânâ’nın babası sarayda görevli olup, Sultanü’l-Ulema lakaplı Bahâeddin Veled (ö.1231)’dir. Çocukluk dönemi Hanefî-Maturîdî itikadının hâkim olduğu Harezm’de yapılan ilmî ve felsefî münazaraların içerisinde geçen Mevlânâ, ilk dini eğitimini (Bardakçı, 2007: 55) ve tasavvufî neşvesini babası Bahâeddin Veled’den almıştır. Babasının ölümünün ardından ise eğitimi ile babasının eski bir öğrencisi olan Seyyid Muhakkık Burhaneddîn-i Tirmizî meşgul olmuştur (Cebecioğlu, 2005: 32). Mevlânâ, bazı kaynaklara göre beş veya altı, bazı kaynaklara göre ise on iki yaşındayken (Horata, 1999: 45) sarayda yaşanan çeşitli olaylar neticesinde ailesinin Bağdat’a sürülmesiyle küçük yaşta gurbet yollarına düşmüştür. Bağdat’ın ardından bir süre Mekke ve Suriye’de yaşadıktan sonra Anadolu’ya geçmiş, Karaman’da bir süre kalmasının ardından da on sekiz yaşındayken Konya’ya yerleşmiş ve burada evlenip iki çocuk3 sahibi olmuştur (Altıntaş, 1986: 110). Eğitimi süresince zahiri ilimlerin yanı sıra batıni ilimleri de öğrenmek amacıyla Seyyid Burhaneddin’e intisap edip dokuz yıl hizmet ederek ufkunu aydınlatan Mevlânâ (Arslan, 1986: 57) Konya’daki medreselerde eğitim vermekte olan babasının vefatının ardından babasının vazifesini üstlenmiş (Güllüce, 2007: 11), fıkıh başta olmak üzere İslami ilimler üzerine dersler okutmuştur. Fıkıh derslerinde dört yüz civarındaki öğrenci mevcudunun yanında camilerde vermekte olduğu dini derslere katılım sürekli artmıştır (Cebecioğlu, 2005: 34). Mevlânâ’nın âlimliği, faziletleri ve iyilikseverliği sebebiyle kendisine içten sevgi ve saygı duyulmuş, zamanla namı, yaşadığı bölgeden çok uzaklara kadar ulaşmıştır. Solgun benizli, zayıf ve narin bir görünüşe sahip olan Mevlânâ (Kaval, 2011: 13), yaşadığı dönemi aşan maneviyat ve feraseti ile yüzyıllar boyunca farklı ulus ve meşreplerden pek çok insanı tesiri altına almıştır. O, insanları ilahî aşk çatısı altında birleştirmeyi başarmış bir mutasavvıf olarak “bilhassa Osmanlı İmparatorluğu’nun dini, siyasi, toplumsal ve kültürel hayatında” (Horata, 1999: 43) mühim bir yere sahip olmuştur. Mevlânâ’ya göre nurdan yaratılmış bir ruh ile toprak ve çamurdan yaratılmış bir beden içerisine hapsedilmiş bir varlık olan insan, nur ve çamurdan olma hâlinin yarattığı çelişkiden dolayı birbirine zıt eğilimler gösteren istek ve arzularından dolayı bir tür psikolojik gerilim içindedir (Bayraktar, 2006: 1-4). Der ki toprak ten için: “Sen dön geri, Rûhu ter et, yönlen, toz ol, gel beri! Cinsimizsin, yönlenip gelmen güzel, Hem bedenden kurtulup, gelsen güzel! Der ki ten: “Ben bıkmışım, hem ayrıyım, Kurtulup gelmem, ayaktan bağlıyım!” (Mesnevi, Cilt:3, No. 4422-4424) 3 Mevlânâ’nın, ilk evliliği Gevher Hatun’dan olma iki oğlundan ilki olan Sultan Veled, Mevlânâ’nın vefatının ardından Mevlevi tarikatının sürdürücüsü olarak babasının yolunu devam ettirmiş ancak ikinci oğlu Alâeddin, Şems’in öldürülmesi olayına karışmış olma iddiasıyla itham edilmiş olup babası sağken hayatını kaybetmiştir. Gevher Hatun’un vefatının ardından Konya’lı Kerra Hatun ile evlenmiş, bu evliliğinden ise Muzafferüddin Âlim Çelebi ile Melike Hatun dünyaya gelmiştir. 874 Yakup POYRAZ Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/9 Summer 2014 Vecd hâlinde iken gördüğü hakikatleri ifade etmede sembolleri kullanan Mevlânâ, eserlerinde iç hesaplaşmadan geçemeyen insanların olgunlaşıp insan-ı kâmil mertebesine erişemeyeceğini söylemekte (İmamoğlu, 2014: 11) ve ömrünün hülasasını yalnızca şu üç kelime ile ifade etmektedir: hamdım, piştim, yandım (Çelik, 2005: 665). Annemarie Schimmel, İslâm’ın Mistik Boyutları adlı eserinde Mevlânâ’ya özel bir bölüm ayırmış ve ondan oldukça geniş bir şekilde söz etmiştir. Yazar, bu bölümde Mevlânâ’yı anlatırken ilk cümlesiyle bir gerçeğin üzerinde durur ve “Batı’da Celâleddin Rumî kadar tanınan başka bir mutasavvıf yoktur.” der. Çünkü Mevlânâ orada sadece araştırılmakla kalmamış aynı zamanda benimsenmiştir. Onu benimseyenlerin hemen tamamına yakını, Batı’da kaybedilen insani değerleri, hümaniteryen bir insan sevgisine bağlayan anlayışla yaklaşmamışlar, gerçekten insanın erdemlerini Allah’ın yaratıcı cevherinden gördükleri için, İslami ilgi çerçevesinde kabullenmişlerdir, Schimmel de bunlardan birisidir. Bir anlamda “Mevlânâ uzmanı” olarak nitelendirebileceğimiz Schimmel’in Mevlânâ hakkındaki tespitleri Batı kültürü kadar Doğu toplumları için de önemlidir (Subaşı, 2014). Schimmel’e göre Mevlânâ, öncelikle anlattıklarında geniş bir açılım sağlıyor ve sonunda konuyu manevî malzemelerle zenginleştirerek, insanların daha rahat anlayabileceği bir tarz oluşturuyor. Onun içindir ki; “Her yorumcu, Vahdet-i Vücutçuluktan kişisel bir tasavvuf yorumuna, cezbeli aşktan ehl-i sünnet bir anlayışa kadar ne aradıysa bulmuştur onda.” Ve daha da önemlisi, Mevlânâ’nın bu eserleri yazarken bir ilham kuşağının içinde olması ve bunları tamamıyla vecd halinde söylemesidir. Ondaki vecd duygusu öylesine yüksek bir noktaya çıkar ki, tevazu’undan “Yokluk Dükkânı”na benzettiği Mesnevî’yi söyleyip yazdırmaya devam etmekte Kur’an’ın muhtevasından söz eden Yaratıcı’nın Kur’an’da zikrettiği ayetlere atıflar yapıp ‘ağaçları kaleme, denizleri mürekkebe’ dönüştürerek yazmaya devam etse bitmeyeceğini söylemekten geri durmaz… Mevlânâ, Mesnevî için “Yokluk Dükkânı” tabirini kullandığı satırların hemen devamında çok önemli bir hususiyetin daha altını ısrarla çizer ve: “Mesnevîmiz Vahdet (Birlik) Dükkânıdır, orada Bir’den başka ne görürsen puttur.” der. Onun “Bir”i Yüce Yaratıcı’dır. Onun içindir ki onun eserlerini ehl-i sünnet çizgisinin dışında bir benzetmeye malzeme yapmak ona haksızlık olur. Schimmel de bunun farkında olduğu için: “Mevlânâ’nın eserleri İlahî aşk tecrübesiyle bambaşka bir boyut kazanan sarsılmaz bir imanın belgesidir.”(Schimmel, 2001: 333) demektedir (Subaşı, 2014). Kaynaklarda Mevlânâ ile ilgili; doğumu, göçü, eğitimi, ailesi vb. pek çok konuda farklı olay ve yorumlar görülmekteyse de hemfikir olunan en önemli savlardan biri Mevlânâ’yı “pişirip yakarak” (Çetinkaya, 2005: 180) Gönüller Sultanı Mevlânâ olmasına neden olan zatın Şems-i Tebrizî oluşudur. Zira Mevlânâ’daki âşıklık kifayetini gün yüzüne çıkaran ve onda muzaffer olan züht ve riyazet neşvesini âşık tavrına dönüştüren kişi hakikaten Şems-i Tebrizî’dir (Bilgin, 2008) ki bu tasavvufi aşk İslam âleminin en önemli şairlerinden birinin doğmasına neden olmuştur (Özdemir, 2011: 3). Şems ile Mevlânâ Asıl adı Muhammed b. Ali b. Melikdâd olan Tebrizli Şemseddin (Kaval, 2011: 28) dünyanın her türlü nimet ve ihtirasından kendini soyutlamış, pejmürde görünümlü olup (Sargut, 2011:6) Konya’ya geldiğinde altmış yaşında olan gezgin bir derviştir (Çetinkaya, 2005: 181). Şems’in bazı kaynaklarda Bâtıni tarikatına mensup olduğu söylenmiş olsa da (Hatemi, 2014) ilahî aşk coşkusunu tutkuya dönüştürerek içselleştirmiş olması hasebiyle onu bir tarikata sığdırmaya çalışmak boş bir uğraştır. Onun makam ve mertebe babında eriştiği hâl, daha yukarıya meyilden ziyade makamsızlık [hiçlik] mertebesine erişme arzusu ile ifade edilebilir. “Şems-i Parende” yani Uçan Şemseddin (Güven ve Arpaguş, 2004:139) olarak da tanınmakta olan Tebrizî, bu arzuya erişebilme amacıyla pek çok diyar gezmiştir (Çetinkaya, 2005: 182). Fenâfillâh Mertebesinden Bekâbillâh Makamına Mevlânâ’da İlahî Aşk 875 Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/9 Summer 2014 Tebrizli Şems ile Rumî’nin ilk kez karşılaşması hakkında pek çok rivayet bulunmaktadır4 . Bunlardan ilki Şems ile Mevlânâ’nın ilk kez Suriye’de, sonrasında ise Konya’da Şeker-Firuşân/ Şekerciler Hanı olarak bilinen bir hanın önünde (Gölpınarlı, 1985: 74) karşılaştıkları rivayet edilmektedir. Burada, Mevlânâ kendisini bekleyen Şems’in yönelttiği sorulara “gerçek” yanıtları vermesiyle kendinden geçerek bayılan Şems’i kucaklayıp kaldırmış (Çetinkaya, 2005: 183), hem yaşadığı yere hem de gönül hanesine taşımıştır. Mevlânâ’nın hayatı için bir dönüm noktası olan bu karşılaşma ve nihayetindeki kavuşma, iki denizin buluşması anlamına gelen “maraca’l-bahreyn” e benzetilmiştir (Önder, 2008). Bu sıra dışı karşılaşmanın ardından Mevlânâ’nın, Şems ile birlikte girdikleri hücrede (medrese odası) halvet5 olup, yalnızlıklarına kimseyi kabul etmedikleri nakledilmektedir (Atalay, 2008: 189): Bizimlesin diye öyle sevinmedeyim ki Gönlüm, her solukta uçmada; Her an sabır elbisesini yırtmada; Münezzehtir noksan sıfatlardan, kulunu geceleyin götüren. Bana nasılsın diyorsun; ne bileyim ben. Nerdensin, kimlerden diye soruyorsun; ne bileyim ben. Ben, sensem peki, sen kimsin; Sen bu musun, yoksa o mu; ne bileyim ben. Sabırsızlıktan, a Tebrizli Şems derim; Böyle misin, öyle misin; ne bileyim ben.” Halvetin öncesinde medreselerde eğitim verip camilerde vaaz eden, riyâzet yapıp zühd ve takvâ içinde yaşamakta olan Mevlânâ, halvetin ardından eski ahbap ve alışkanlıklarını tümüyle değiştirmiştir. Üstadlık makamında sahip olduğu ilim ve irfanı bir kenara bırakıp, Şems’in yörüngesine giren itaatkâr bir talebe misali (Bardakçı, 2007: 70) her şeyin sonuna ermiş iken her şeye yeniden başlamış (Cebecioğlu, 2005: 36), bu yeni suretiyle başka bir Mevlânâ olmuştur (Kaplan, 2008): Öylesine bir canım ki, daha dün doğdum dünyadan; Fakat eskimiş dünyayı yeni baştan kurdum ben Hakk Şems’i ve din Şems’i ölümsüzlük sefalarında büyükler büyüğüdür. Onun güneşinin parıltısında aklı başında kalmış bir zerre bulunur mu? Bu zerre nerede? Mevlânâ’nın bütün eserleri; “Allah, sevgili ve aşk” sırrı etrafında daimî bir dönüştür, bir deverândır, anlatılamayanı kelimelerle ifade etme çabasıdır. Mevlânâ’ya aşkın sırrını az da olsa 4 Varlıkları ile sadece yaşadıkları dönem ve bölgeyi değil, aradan yüzyıllar geçmesine rağmen hâlen dünyanın pek çok ülkesinde muazzam bir tesir gücü yaratmakta olan Şems ile Mevlânâ’ya dair kanıtlanabilir bilgilerin dışında sayısız rivayet olması da kaçınılmaz bir gerçeklik olarak ortaya çıkmaktadır. 5 Çeşitli kaynaklarda oldukça uzun sürdüğü bildirilen halvetin süresi bazı yerlerde kırk gün, bazı yerlerde de üç ay olarak ifade edilmişken, bazı araştırmalarda ise bu sürenin altı ay olduğu bildirilmiştir. 876 Yakup POYRAZ Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/9 Summer 2014 anlatacak yegâne çare: Müzik ve semâ‛ idi. Mevlânâ için yaratılış, ilâhî müziğin ilk sesi ve melodisidir; zirâ ilâhi sesle hayat bulan yaratıklar, âlemin raksına katılmak için birbirini etkiler ve harekete geçirirler (Schimmel, 1999: 197). Mevlânâ’yı vecde ulaştıran, bu âlemden alıp ötelerin ötesine götüren semâ’dır. Semâ başladığı zaman her şeyi unuturdu. Bundan dolayı semâ, Mevlânâ için yemekten ve içmekten daha önemliydi (Çetinkaya, 2007: 95) Aşkın raksla birlikte zerreler/atomlar, aynı hedefe doğru bir hareket içine girerler. Böylece ferdî akış mecralarından çıkarak Güneş’in çekim gücüyle şekillenmiş ve canlanmış yeni bir birliğin/ tevhidin merkezi çemberinde dairevî halkaya müdahil olurlar. Çünkü fenomenler çelişkili görünseler de, hayat akışları farklı olarak gerçekleşir. İlahî aşk, her dâim ana merkezdedir, var edilmiş her varlık kozmik sistemin sınırlarını aşamaz ve çiğneyemez. Fakat Mevlânâ kendisini, her şeyin etrafında deveran ettiği ilâhî Mâşuk’un tecellisi olarak gördüğü Şems’in huzurunda bir zerre olarak tasavvur eder. Nitekim semâ, bir sevgili olunca anlam kazanır. Güneş olmadan zerreler hiç raksedebilirler mi? Aksi takdirde zerreler yalnızlaşırlar ve hareketsiz kalırlar (Schimmel, 1999: 202-203). Şems ile Mevlânâ’nın günler ve geceler boyu süren halvet sohbetlerinin ardından Mevlânâ’da oluşan aşk neşvesi; cami ve medreseye gitmemek, Şems’ten başkasını görmemek, semâ edip ney ve rebabın yakıcı seslerine meyil ve rağbet etmek (Çelik, 2005: 666) gibi hâller müridlerin Şems’e düşman olmasına sebep olmuştur (Çetinkaya, 2005: 184). Şems’in kendi üstadlarını yoldan çıkardığını düşünen müridler, “Yalınayak başıkabak biri türedi, Müslümanların pişvasını yoldan çıkarıyor” isyanıyla, çıkarılan onca mesnetsiz dedikoduyu gerekçe göstererek Şems’in Konya’dan gitmesini istemişlerdir (Gölpınarlı, 1985: 75). Oysa Mevlânâ’nın yaşadığı aşk hâli, Hakk’a varma ile gördüğü büyüklük karşısında yaşadığı hayret hâlini ifade etmektedir. Bu cezbe, âşığın vardığı hazzı bilmeyenlerin anlayabileceği bir hâl olmadığından, Mevlânâ söylenen sözlere itibar etmediyse de” (Bardakçı, 2007: 68) bu dedikodular sebebiyle Şems bir süre sonra Konya’dan ayrılıp (Gölpınarlı, 1985: 36) Şam’a gitmek zorunda kalmıştır. On beş ay yirmi gün süren bu muhabbetin sona ermesiyle (Çelik, 2005: 666) pirlerinin eski hâline döneceğini sanan Konya halkı ise, Mevlânâ’nın sürekli olarak semaya durduğu, delirdiği söylentisi ile kendilerinin sebep oldukları bu üzüntüyü gördüklerinde hatalarının farkına varmışlardır. Mevlânâ için Şems bir ses aksidir sadece, ruh ikizi olduklarından, sohbetleri monologtur aslında (Çetinkaya, 2005: 185). Nasıl ki gönüldeki aşkı bir mecazla anlatmayı tercih ederse âşıklar, Mevlânâ da kalbinde büyüyen Hak aşkını ifadede Tebrizî’yi bu sebeple mecaz olarak seçmiştir (Bardakçı, 2007: 72). Şems kolundan Mevleviler bu rabıtayı; “heman aynı Muhammed ile Ali’dir Şems ü Mevlânâ” diyerek bu birlikteliği Hz. Muhammed ile Hz. Ali’nin yakınlığına benzetirken (Hatemi, 2014), aşk deryasında hemdem ve dahi birbirlerine meclâ olan bu yarenlik Hz. Musa’nın Hızır’a bağlılığına da benzetilmiştir (Bilgin, 2008). Mevlânâ, Şems’in gidişinin ardından yazdığı satırlarda, dostunun özlemi onun gerçek kimliğiyle açıklamaktadır (Gölpınarlı, 2000: 67): Sakın bizi bırakıp gitme! Evimin aydınlığı sensin, evi bırakıp gitme! Bizim zevkimizin, neşemizin tadısın, bizi gözet, gitme! Bizi görüşten mahrum etme, gözsüz bırakma! Çünkü sen bizim gözümüz, görüşümüzsün. Fenâfillâh Mertebesinden Bekâbillâh Makamına Mevlânâ’da İlahî Aşk 877 Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/9 Summer 2014 Bu gidişinin ardından Mevlânâ, Şems’e dönmesi için mektuplar göndermiş (Altın, 2010: 13) en sonunda da oğlunu Şam’a gönderip Şems’in dönmesini istemiştir. On beş ay süren ayrılığın ardından Şems ile Mevlânâ yeniden bir araya gelmişlerdir. Şems’in dönmesi üzerine Mevlânâ yeniden kavuştuğu mutluluğu aşağıdaki dizeler ile dile getirmiştir (Önder, 2008): Güneşim, ayım geldi. Gözüm, kulağım geldi. O altın madenim geldi. Başımın sarhoşluğu, gözümün nuru geldi. Bir dileğim olmuşsa, İşte o dilediğim geldi. Dün gece mumla aradığım dost, Bugün bir gül demeti gibi yoluma çıkageldi.” Mevlânâ’nın Şems’den evvelki döneminde sürdürmekte olduğu hayatı ile Şems’den sonraki yaşayışı arasında geçen sürede gerçekleşmiş bu esaslı değişim, ne on üçüncü yüzyıl Konya halkının ne de kendi müridlerinin anlayışına mazhar olabilmiştir. Her ne kadar aralarındaki dostluk ilişkisi dönem dönem beşeri aşk olarak değerlendirilip iftiraya uğramışsa da, Mevlânâ’ya bu dedikodu yakıştırılmamış, ancak yine de Mevlânâ’nın değişen düzen ve yaşayışının sorumlusu olarak görülen Şems büyücü olarak nitelendirilip, hor görülmüştür. Şems’in Konya’ya geri dönüşünden kısa bir süre sonra müridlerinin arasında başlayan kıskançlıklar nedeniyle, Şems bir kez daha uzaklaşmak zorunda kalmıştır (Altın, 2010: 13). Şems’in bu gidişi ise yeniden pek çok rivayete sebep olmuştur. Bunlardan en fazla kabul göreni; Mevlânâ’nın, Şems’i ilk gidişinden sonra dönmesinin ardından, evlatlığı Kimya Hatun ile evlendirmesi süreci ile başlamaktadır. Bu rivayetin kaleme alındığı hemen her eserde; müridleri, her ne kadar Mevlânâ’yı incitmekten çekinse de Konya efradınca sevilmeyen bir kişilik olan Kara Şeyh’in [Şems] öldürülmesi ile ortadan kaldırılması ile Mevlânâ’nın eski günlerine dönmesi arzulandığı vurgulanmaktadır. Yine aynı şekilde pek çok yazar tarafından Şems’in öldürülmesi olayında Mevlânâ’nın oğlu Alâeddin’in de yer aldığı nakledilmektedir. Buna göre Mevlânâ, kendisi henüz hayattayken ölen oğlu Alâeddin6 ’in cenazesine gitmemiş, Alâeddin’in çocukları aile halkından sayılmamış ve akraba olarak kabul edilmemişlerdir. Şems’in öldürülmesi ile ilgili sırrın, Mevlânâ’nın diğer oğlu Sultan Veled ile birkaç has mürid arasında sır kalmış olması ve Mevlânâ’nın vefatından sonra Eflakî7 ’ye söylenmiş, o da bunu kendi eserine kaydetmiş (Çetinkaya, 2005:188-189) olduğu söylenmekteyse de, Hatemi (2014) Eflakî’nin Konya’nın güvenilmez paparazzisi olduğunu, Mevlânâ’dan yüz yıl sonra şehre gelen bu zatın sözlerinin doğruyu yansıtmadığını iddia etmektedir. Hatemi’ye göre Şems 6 Mevlânâ’nın küçük oğlu Alâeddin’in, Kimya Hatun’a âşık olduğu ve bunun Şems’in öldürülmesi olayına katılmış olmasının sebeplerinden biri olduğu, genellikle Mevlânâ’nın hayatının konu edildiği romanlarda (Kuds, 2009; Şafak, 2010; Ümit, 2008, vb.) konu edilmiştir. 7 Türkistan doğumlu olan Eflakî, Sultan Veled’in oğlu Arif Çelebi’nin talebesi olup bir din ve astronomi âlimi olarak ömrünün sonuna dek bu ocaktan ayrılmamıştır. 878 Yakup POYRAZ Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/9 Summer 2014 öldürülmemiş; hakkında çıkan söylentiler ve istenmiyor oluşu gibi nedenlerle bir daha dönmemek üzere İran’ın Kuzeybatısında bulunan Hoy şehrine gidip orada münzevi bir hayat sürmüş, öldüğünde ise yine burada gömülmüştür ki bu iddiası, Osmanlı eserlerinde yer alan ifadeler8 ile desteklenmektedir. Sonuç olarak, Şems gerçekten Hoy’a mı gitti yoksa rivayetlerde nakledildiği üzere öldürüldü mü, bilinmemekte ve bu belirsizlik Şems’in türbesi hususunda da kendini göstermektedir. Zira Niğde’de Şems’e izafe edilen Kesikbaş Türbesi ile Tebriz’deki Geçil adlı mezarlıkta, Hoy’da ve Pakistan’daki Multon kentinde Şems’in türbe ve/veya makamları ile bunların dışında Konya’da Şems-i Tebrizî Türbesi ve Mescidi, Şems’in ölümü konusundaki şaibeleri biraz daha derinleştirmektedir. Sultan Veled, Şems’in gidişinin ardından Mevlânâ’da ilahî aşkın sönmediği gibi ayrılığın acısıyla daha da artarak coşkun bir hezeyana dönüştüğünü, Mevlânâ’nın ayrılık derdi ile âdeta deli olduğunu ve aşktan elini ayağını kaybedip zahid iken meyhaneci (ancak nura mensup olan canın içtiği nur şarabından) sarhoş olduğunu söyler (Cebecioğlu, 2005: 37). Şems’in yeniden dönüşünü bekleyen Mevlânâ, bu gidişten kırk gün sonra ak sarığını çıkarıp, başına duman rengi bir sarık9 sarmış, tasavvufi hayatın iyice içine gömülerek (Altıntaş, 1986: 110) ayrılığa ve aşka dair şiirler söyleyip sema etmiştir (Bardakçı, 2007: 72): Ey arş güneşi, ey Tebrizli Şemseddin, Yeni ay gibi zayıfım, solgunum, yüzümü dolunaya çevir. Tebrizli Şemseddin’e yalvar da de ki; Lutfet, o zamansızlık bahçesinden bir kerecik olsun bak bize. Aşkımın altı da üstü de Tebrizli Şemseddin, Canımı onun aşkıyla alt üst ettim gitti. Sen bir kez daha şu yolculuktan dön gel, Gel Allah aşkına bir gör hâlimizi” Şems ile birlikte geçirilen ve yaklaşık olarak yirmi iki aylık bir zaman dilimini kapsayan bu birliktelikte Şems, Mevlânâ’nın içindeki ilahî aşkın ortaya çıkıp kemâle ermesinin mimarı olmuş, Mevlânâ, Şems’in irşadı ile fenâfillâh mertebesinden son aşama olan bekâbillâh makamına bu vesile ile erişmiştir (Çelik, 2005: 667). Şems’in sırra kadem basması ise Mevlânâ’nın acılarının 8 “Somuncu Baba diye bilinmekte olan şeyhin Hoy’da Şems’e bağlı olup tarikat meclisi tertip ettikleri” veya Kanuni Sultan Süleyman’ın İran’a yaptığı seferinde Hoy şehrinde bir süre kaldığı ve Şems’in makamını ziyaret ettiği”nin bildirilmesi, bu iddianın örneklerindendir. Bununla birlikte, Şems’in yeniden ortadan kaybolması ile mateme giren Mevlânâ’nın ya doğrudan Şems tarafından ya da manevi âlemden gönderilen “Şems’in Hoy şehrinde bulunduğu ve dönmesinin imkânsız olduğunu” söylediği mesaj ile matemini bitirip Hüsameddin Çelebi ve Selahattin Zerkubi’yi dost edindiğini söylemektedir. 9 Mevlâna ve Mevlevîlerin giydikleri elbise ve diğer folklorik unsurlarla ilgili detaylı bilgiler için bkz.: Gülay KARAMAN (2012) “Mevlânâ’nın Menkıbeleri Üzerine Üzerine Folklorik Bir İnceleme” Turkish Studies - International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, ISSN: 1308-2140, Volume 7/3, Summer 2012, p. 1675-1693, Ankara/Turkey. Fenâfillâh Mertebesinden Bekâbillâh Makamına Mevlânâ’da İlahî Aşk 879 Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/9 Summer 2014 mısralarla kanatlanmasına neden olmuş, en unutulmaz eserlerini bu gidişin ardından yazmaya başlamıştır. Mevlânâ’nın neredeyse her şiirin ardından Şems’in adını zikrettiği bu dönemde, “Şems’i gördüm” diyen bir zata, bu müjdeli haberin sevinci ile üzerindeki kıyafetini çıkarıp vermiş, bunun imkânsız olduğunu söyleyenlere karşı ise “bunu, onun yalanına bağışladım, doğru söylemiş olsaydı canımı verirdim” demiştir. O, ancak hayatının son dönemlerinde Şems’in ölmüş olduğuna inandığını söylenmiştir (Çetinkaya, 2005: 189). Aşk ve İlahi Aşk Aşk kavramı, taşıdığı yükün manevi derinliği ve ağır yakıcılığı sebebiyle tarih boyunca pek çok düşünür, şair, yazar ve araştırmacı tarafından ele alınmış, aşk kavramını oluşturan unsurlar incelenmiş, aşk kavramı tanımlanarak çözümlenmesine çalışılmıştır. Aşk ve sevgi kavramının varlıklarla olan ilişkisinin tanımlanması, ilk kez antik çağ filozoflarından Empedokles tarafından dünyanın oluşumunun açıklanmasında dile getirilmiştir. Empedokles, dünyanın aşk ve nefret gibi iki zıt kutuplu hissin karşılıklı mücadele etmesi ile bu unsurların birleştirip ayırdığı bir oluş ve bozuluş durumunun devamı nihayetinde oluştuğunu söyleyerek, hareket olarak nitelendirdiği bu kurama göre itme ve çekmenin (sevgi-nefret) daima hareket hâlinde olduğunu öne sürmektedir. Platon ise aşkı, insanları iyi/güzel şeylere yönlendirerek ölümsüzlük isteğinin dışavurumunu sağlayan bir oluş şeklinde açıklamakta ve bu duygunun cinsleri birleştirmekte olan bir his değil, tüm insanlığın mutluluğa duyduğu özlem olarak nitelendirmektedir (Kılıç ve Arslan, 2007: 324). Ancak yine de, aşk hâlinin insanda yaratacağı bilinçyitimini ifade etmek amacıyla “Aşkın gözü kördür” denmektedir. Bu minvalde eski bir Çin atasözünde de “aşk tümüyle gözdür ancak hiçbir şeyi görmez” denmesi, aşk hâlinin kusurları örten bir ruhsal vaziyet yarattığının örneklerindendir. Filozoflar, aşkta ilki yıkıcı veya yırtıcı (Agape), ikincisi ise yapıcı veya sevecen (Eros) olmak üzere iki zıt ilkeyi benimsemişlerdir. Onlara göre aşk bu iki ucun dengesi ile müspet anlamını kazanırken, sağlıksız aşklar uçlardan birinin baskın olması ile kendini gösterecektir. Bununla birlikte aşk hâlinde, az da olsa bir çılgınlık, çılgınlık hâlinde ise az da olsa bir miktar ussallık olacaktır (Timuçin, 1998: 20). Dilimize Arapça’daki ışk kökünden türeyerek geçmiş bir kelime olan aşk, şiddetli ve aşırı bir sevgi olarak tanımlanmıştır. Bunun yanı sıra; insanları belirli bir varlık, nesne veya evrensel bir değere bağlayan gönül bağı, insan tarafından kendisinin haricinde bir varlığa ya da güzelliğe duyulan yoğun ve aşırı sevgi, sevmede varılacak son mertebe (Kılıç ve Arslan, 2007: 322), insanın kendisini bütünüyle sevdiğine adayarak düşkünlük göstermesi (Çelik, 2008: 25-26), insanın sevgi tarafından hüküm altına alınması (Arslan, 1986: 1-2) gibi tanımlamalar da yapılmıştır. Aşkla ilgili olarak kaynaklarda (pek çoğuna burada da yer verileceği üzere) ziyadesiyle tanım ve açıklama bulunmaktaysa da, bu tanımlardaki ortak nokta, aşkın tanımının yapılamayacağı üzerinedir. Aşkın tek ve ortak bir tanıma sahip olması mümkün değildir, zira yapılacak tanımlar kişilerin yaşadıkları dönem, yetiştikleri kültür, sahip oldukları sosyal, siyasal ve dini inanışlar ve dahi meslekleri, yaşantılarına ve dolayısıyla duygularına da şekil vermekte olduğundan çeşitlilik arz edecektir. Öyleyse farklı durum ve koşullar altında yaşamakta olan insanların aşka dair tanımlarının farklılıklar göstermesi anlaşılır bir durum sergilemektedir. Örneğin, insanın insanı yarattığı bir edim olarak nitelendirilen aşk (Timuçin, 1998: 21), külliyen haz olarak her çeşit koşul ve kuraldan azade (Cündioğlu, 2009) olup, sadece cinsi çağrışımlar uyandıran bir olgu olmadığından ölüm ve yaşam dâhil olmak üzere hayatın çevresinde dönen bir mihver (Koçin, 2003: 395-396) olarak kelimelerin ötesine geçmiş bir tecrübe (Çelik, Z. 880 Yakup POYRAZ Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/9 Summer 2014 2006: 6) ve dibi görünmeyen bir deniz, söze sığmayan bir mânâ olarak nitelendirilmektedir (Kuşpınar, 2009: 15). Sahip olduğu tüm nitelikleri sebebiyle kutsanan aşk, insana sevgiliden çok daha güzel bir kavramı, aşkın kendisini sunmaktadır ki âşıkların bu nedenden dolayı vuslatı istemedikleri söylenmektedir (Kılıç ve Arslan, 2007: 327). Dante aşkı güneş ve yıldızları deviren bir güç (Timuçin, 1998: 21) olarak yüceltmekteyken, dışarıdaki dünyayı sadece bir hayal ve bir vehim olarak gören sufiler için aşk, fani bedenin Hakk’ın deryasına karışarak yitip gitmesi olarak tanımlanmaktadır (Ayvazoğlu, 2008: 9). Tıpta ise aşk, insanların beyinlerinde psikoloji dünyasını kontrol eden bölge olan prefrontal korteksin işleyişinde meydana gelen bozukluk olup, patolojik bir unsur olarak değerlendirilmektedir. Sevme ile ulaşılan son nokta olan aşk hâlinin kişilerde obsesif kompulsif bir hastalığa neden olabildiği, bu sebeple patolojik bir unsur hâline gelebildiği ifade edilmektedir (Yavuz, 2012). Bu tanımlamalarda her ne kadar birbirinden farklı niteliklere sahip açıklamalar yer alsa da, aşk tanımlarındaki tek ortak nokta, bu duygunun aşırılık hâlini ifade ediyor oluşudur. Aşk ile aynı kelime kökünden türetilip anlam bakımından ilişkili olduğu kelimelerden biri, Arapça’da sarmaşık anlamına gelmekte olan aşeka’dır. Aşk ile aşeka arasındaki benzerlik ilişkisi ise, aşekanın doğasında var olduğu üzere, sarılarak dolandığı ağaç ve diğer bitkilerin besinlerinden yararlanması ile aşkın âşığının yaşam pınarlarını kurutması arasındaki ilişki ile açıklanmaktadır (Dizman, 2009: 7). Bununla birlikte, hem tatlı hem de ekşi olan bir meyveye uşuk adının verilmesi de benzer bir ilişki sebebiyle gerçekleşmiş; bununla meyvenin tatlı yanı aşk hâlinde yaşanan mutlulukla, ekşi yanı ise ayrılığın ardından yaşanan hoşnutsuzlukla ilişkilendirilmiştir (Arslan, 1986:1). İlahi aşk ise tasavvufta, en genel anlamıyla âşığın (kulun) maşuka (Allah’a) olan sevgisi olarak ifade edilmektedir, çünkü bu inanışta tek ve gerçek sevgili, mutlak güzel olan Allah’ın kendisidir. Bu durumda sevginin de ötesinde bir hâl olarak tanımlanan aşk kulun Hakk’a duyduğu hasret dolu özleyiştir. Tasavvufta mecazî aşk şeklinde ifade edilmekte olan bir insanın bir başkasına karşı hissettiği sevgi ve aşk da esasen Allah aşkının bir tezahürüdür ve bu sadece asıl aşka ulaşmaya bir vesiledir (Koçin, 2003: 396) ki mecazî aşk, hakiki aşkın köprüsüdür deyişi, bu sebeple söylenmiştir (Ögke, 2012: 19). Bu durumda, Allah tarafından yaratılan güzelliklerden yalnızca birine gönül kaptırmak olan geçici aşk, güzelliğin asıl kaynağına varmada geçilen bir yol (Çelik, Z., 2006: 5) olsa da esas ve daim olan; aşk-ı lâhûtî, aşk-ı mânevî, aşk-ı hakîkî, aşk-ı ilâhî ve muhabbetullah gibi deyimler ile de ifade edilen Allah aşkıdır (Çelik, 2008: 25). Ancak, mecazî aşkta olduğu gibi bu aşka bir anda erişilmemekte, bu yol sabır ile adım adım geçilmektedir. Tasavvuf yolunda dört aşamadan geçildiği söylenmektedir, bunlardan ilki olan talip tasavvuf okuluna kabulünü isteyen kişi anlamına gelmektedir. Bu aşamada talibin önce mevcut durumu ile sahip olacağı yükü kaldırıp kaldıramayacağı incelenmekte, kabul kararı bazen yapılan bir hazırlık dersi ile talibin gösterdiği başarıya göre verilebilmektedir (Cebecioğlu, BT: 259). Bu dersi geçen ya da kabul edilen talip, uzun ve ağır geçen bir eğitim sürecinin sonunda, ikinci kademe olan mürid makamı ile onurlandırılır. Bu makamda tasavvufa ait sorumluluklar pratikte uygulamaya konulmakta ve mürid, asıl muradı olan hakikate ermenin akıl ve mantıkla değil dini tecrübe ile varılacağını öğrenmektedir. Bu aşamanın ardından gelen sâlik makamında tasavvuf yolcusu, sürekli ibadet ve zikir hâli ile kemale erme (seyr-i sülûk) evresinden geçerek nefsinin ıslahını sağlamaktadır. Yolda varılan son nokta ise vâsıl makamıdır ki, bu makamın sahibi, Allah’a ulaşmış, fenâfillâh olarak adlandırılan bu mertebede dünyevi varlıklardan geçip, Allah’ın varlığı içinde yok olmuştur (Şengül, 2010:647). Ancak bu kademeler herkes için geçerli değildir. Dolayısıyla bu tanım bir makamdan geçmiş olanın, diğer makama erişeceği ve bu yola giren herkesin vâsıl makamına ereceği anlamına gelmemektedir. Fenâfillâh Mertebesinden Bekâbillâh Makamına Mevlânâ’da İlahî Aşk 881 Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/9 Summer 2014 Tasavvuf yolcusunun sırayla geçtiği talip, mürid, sâlik ve vâsıl makamlarında erdiği sekiz farklı sevgi kademesinden de söz edilmektedir (Aslan, 1986: 1-2): Sevme hâli nedeniyle kalbin özlem duymasını ifade eden meveddet, Salike gözyaşlarını dökmesine neden olan sevdayı ifade eden hevâ, Sevgilinin sevmesi ile serbest oluş ve dostluğu ifade eden hillet, Kötü huylardan arınıp sevgiliye layık olma ve yaklaşmayı ifade eden muhabbet, Sevginin ateşi ile kalbin yanıp parçalanmasını ifade eden sağaf, Sevdalının kul, köle olmuşçasına çılgınca sevme hâlini ifade eden hüyam, Dost ve yârin güzelliğiyle, sevgi şarabının kana kana içilmesini ifade eden valeh, Aşkın değil sadece maşukun olması ve var olan her şeyin O’ndan ibaret olmasını ifade eden aşk makamı. İki balık, “deniz adlı çok güzel bir yer varmış” diye sohbet ederken, bu yere duydukları merakı yaşlı ve tecrübeli bir balıktan öğrenmek istediklerinde, yaşlı balığın kendilerine hayretle “denizden başka bir yer yok ki” (Çıtlak, 2012) demesi, tasavvuftaki aşk kavramının ifade edilmesine verilecek en özel hikâyelerden biridir. Sırrı bilmiş çok büyük bir şah idi, Tam seçilmiş, aşkı hep Allah idi. (Mesnevi, I:241). Tasavvuf, esasen dini temeller üzerine kurulmuş bir inanış yolu olsa da aşk kelimesi Kuran’da ve sahih [gerçek, doğru] olarak kabul edilmiş hadislerde yer almamaktadır (Dizman, 2009: 20). Bu durum, İslamiyet’in doğuş yıllarında, putperestlik inancının yeni yıkılmış olması ve geçiş sürecinin yaşanıyor olmasından kaynaklanmaktadır. Zira bu dönemde Yaratıcı ile yaratılmış olan ve Allah ve kul gibi keskin ayrımlar ile bir edep ve had kalıpları oluşturulmasına ve Allah’ın insana ait vasıflardan münezzeh olduğunun kavratılmasına çalışılmıştır. Bu sebeple İslamiyet’in ilk zamanlarında aşk yerine heva, vecd, vüdd, alaka veya hubb-muhabbet kavramları tercih edilmiştir (Kılıç ve Arslan, 2007: 323). Bununla birlikte, Allah’a duyulan sevginin aşk kelimesi ile ifade edilmesine yönelik tartışmalar günümüze kadar devam etmiştir. Bu doğrultuda bazı mutasavvıflara göre Allah sevgisinin aşk ile ifadesinde herhangi bir beis bulunmazken, diğerleri bu durumun üç görüş sebebiyle caiz olmadığını söylemektedirler. Bunlardan ilki Kuran ve hadislerde sözü edilmekte olan muhabbet kelimesi ile aşk arasında herhangi bir ilgi ilişkisi bulunmaması, ikincisi, aşkın sevgide aşırılık olarak ifade edilmesidir. Bu tanım, Allah’ı aşırı sevme gibi bir durumun söz konusu olamayacağı, zira O’nu hakkıyla sevmenin zaten aciz insan ruhunun yetemeyeceği bir hâl oluşuyla açıklanmaktadır. Dolayısıyla bir kul Allah’ı ne kadar severse sevsin hiçbir boyutunun aşırı olması mümkün değildir. Üçüncü ve son gerekçe ise, aşkın değişiklik mânâsına geliyor olmasından kaynaklanmaktadır ki değişiklik kula mahsus olup, Allah için geçerli olmayan bir hâldir (Arslan, 1986:3). Ancak konu ile ilgili yapılan değerlendirmeler âşığı bağlayacak bir güce sahip değildir. Zira mürşid olan zat, dar anlamlar ve de küçük hesaplar peşinde değildir. Mürşidin birilerini memnun etme düşüncesi ya da eleştirilme kaygısı yoktur; haset ile fesadı çıkardığı gönlü ve dünya nimetlerine yumduğu gözünde ateşi ve kuruyu yakmış, sadece Allah aşkını barındırmıştır (Konur, 2005:153). Bu sebeple mürşid, sahip olduğu manevi tekâmülün çeşitli kademelerinde zahiri mânâda birbirine zıtlık sergilemekte olan sözler söyleyebilmektedir. Ancak bu sözlerin hakiki 882 Yakup POYRAZ Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/9 Summer 2014 mânâsına sadece bu sözlerin makamında (aşk parantezinde) değerlendirildiğinde varabileceği düşünülmelidir (Cebecioğlu, 2005: 45). Aksi takdirde dini emirleri harfiyyen yerine getirme gaye ve gayretiyle yaşanmakta olan bu inanç insanlarının bir sapkın olarak itham edilmeleri sonucunu doğuracaktır ki Hallac-ı Mansur, bu duruma verilebilecek en önemli örneklerdendir. Asıl adı Ebu Abdullah Hüseyin b. Mansur el Beyzavi el Hallac olan Hallac-ı Mansur’un hayatına mâl olan “Ene’l-Hak” nidasının özünde de saf Allah aşkından başka bir şey yoktur. Bu söz, onun kendisini Hakk’nın yerine koyduğu gerekçesiyle idama mahkûm edilmesine sebep olmuştur (Didar, 2012). Hallac’ın, Ene’l-Hak ifadesiyle “Eğer Allah’ı tanımıyorsanız eserini tanıyınız, işte o eser benim, ben Hakkım” demiş (Kılıç ve Arslan, 2007: 328). Aslında aşk makamına erme ile kendisini [dünya ve her tür dünyevi nimet ve esareti] unutup sadece Allah’ı bulduğunu ve yaratılmış olan her eserin Allah’ın bir tecellisi olduğunu ifade etmek istemiştir. Ancak bedeninin, aklının ve ruhunun her köşesine sirayet etmiş olan aşk hâlleri, onun şeytanın esiri olduğu zannına yol açmıştır (Arslan, 1986: 17). Burada eski bir şairin söylediği “şeriattan kim ki bir taş kaldıra, başını oraya koya” (Nurbaki, B.T.) sözü ile nakledilen uyarının önemi, bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Hallac’ın sahip olduğu aşk, Allah’ın kâinatı aşkla yarattığı inancı ile beslenmiştir ve Hallac Allah’ın bu sevgisinin bir izi olarak Allah insanı kendi suretinden yarattı hadisini göstermektedir. Bu doğrultuda ezelde Hakk sahip olduğu sıfatlarda kendini temaşa etmiş ve onların içinden en önemlisi olan aşkı seçerek insanda bu sıfatını görünür kılmak istemiştir. Hallac, Rabbine dönmenin, dünyevi olan her şeyin terk edilmesi ve saf adanmışlık ile mümkün olabileceğini söylemekte sadece Rabbine kavuşmayı dilemektedir (Altıntaş, 1986: 80-85): Ben seni arzu ediyorum. Ben seni sevap için değil, kendi azabım için istiyorum. Bana gerekli olan bütün iyilikleri aldım ben, sadece azap ile vecdime sevinç ve neşe katan hariç. Seninle benim aramda canımı sıkan bir ben var. Haber ver arkadaşlarıma, ben yüksek bir denize gönderilmek üzere gemiye bindirildim ama sandal devrildi. Ben darağacında öleceğim, artık Mekke ve Medine’yi istemiyorum. Hallac’ın öldürülmesi ile ilgili olarak öğrencisi ve müridi olan Şibli’nin söylediği (Güneş, 2004): Ben ve Hallac aynı şey idik; beni divaneliğim kurtardı, onu aklı batırdı. Ben ve Hallac aynı şey idik. Ne var ki o sırrı açığa vurdu ben sakladım. Yahut da Mısırlı şair, Zekî Mübârek’in; “Eğer Muhyiddin İbn Arabî edebî sembollerin arkasına sığınmasaydı onu da Hallac gibi katlederlerdi.” sözleri, mutasavvıf şair ve düşünürlerin ilahî aşkın ifadesinde neden sembollerin bu denli yoğun kullandığını da açıklar niteliktedir. Mevlânâ’da İlahi Aşk Mevlânâ’nın düşüncesinde beşeri aşk, sadece basit ve sahte bir aşktır, çünkü maşukun varlığı hangi cinsten ise aşk da anca bu cinsin mertebesinde olacaktır ve topraktan yaratılanın sonu yine toprakta bitecek, toprakla çürüyüp yitecektir (Arslan, 1986: 98). Öte yandan nefs ile isteğin adının aşk olmadığını, bu sebeple de Mevlânâ Allah aşkı dışındaki sevgilerde aşırıya gidilmemesi gerektiğini söylemektedir (Çelik, 2006: 46). Mevlânâ’ya göre mecazi aşkın görünüşü nur olup içi dumandır. Mecazi aşk, mecazi seviyede kalmışsa eğer, insanın ruhi kıymetini bozup onu insanlıktan çıkararak, sadece kendi varlığını düşündüren, hırs ve açgözlülüğün hüküm sürdüğü bir hâl yaratacaktır (Dizman, 2009: 29- 30). Bununla birlikte, dünya nimetlerine yahut da bir kadına âşık olma ile yetinen kişi ise üzerine Fenâfillâh Mertebesinden Bekâbillâh Makamına Mevlânâ’da İlahî Aşk 883 Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/9 Summer 2014 güneş vuran duvara âşık olmakla aynı anlamdadır. Bu durumda âşık, duvardaki ışığın duvara ait olmadığını anlamamış (Kaval, 2011: 504), aşkın kaynağı olan güneşi görmemiş, gönlünü duvara vermiştir (Karaköse, 2009: 67): Ey salik, eğreti güzelliklere bakma da sen onun aslını ara. Duvardaki ışık güneşe varır. Sen de sana layık olana, güneşe git. Mevlânâ için, nerede bir güzel varsa, O’nun ışığıdır (Arslanoğlu, 2000: 181). Çünkü Allah aşkından başka her şey boştur. Ona göre, aşkın olmadığı yerde bal yemek bile zehirdir: Aşk-ı Hak’tan elde mevcut her nedir, Bal yemişsen bir zehir, can çekmedir! (Mesnevi, I:3588). Yaratılmış olanı üç gruba ayırmış olan Mevlânâ’da insan, melek ile hayvan arasında yer almaktadır. Ona göre melek Rabbine kulluk görevini kayıtsız şartsız yerine getirmektedir. Hayvanlar ise sırf şehvetten yaratılmış olup, akıl ve irade sahibi olmadıklarından kulluk ile mükellef değildir. İnsan ise yarı şehvet yarı akıl sahibi oluşu ile diğer yaratılmışlardan farklı bir tür olduğundan; iradesi nefsine (şehvetine) galip geldiği takdirde meleklerden üstün, şehveti iradesinden baskın olduğu takdirde ise hayvanlardan daha aşağı bir dereceye düşmektedir (Durakoğlu, 2013: 4). Mevlânâ’ya göre cüz’î akılda10 mevcut olan bilginin kaynağı küllî akıl11 olduğundan gerçek bilginin kaynağı burasıdır (Köle, 2013: 87). Çünkü aklın sahip olduğu melekeler mutlak olan hakikate erişmede yetersiz kalmakta, idrake nail olabilmek için gündelik bilinç seviyesini aşacak yeni bir bilinç formu gerekmekte ve bu da teorik bilginin aşılıp teslim olabilme hâli ile mümkün olabilmektedir. Bu durumda akla yol gösterecek rehber aşktır (Tan, 2012: 15). Bu sebeple Mevlânâ’daki aşkın gücü sahip olduğunu sandığı her şeyin önemini yitirmesine sebep olmuş, “Aşkın gönlüme dolalıdan beri, senin aşkından başka neyim varsa hep yandı. Aklı, dersi, kitâbı hep rafa kaldırdım; ama şiirler, gazeller, rubâîler öğrendim” demiştir (Çelik, 2008: 38). Ancak Mevlânâ’da aşk, katıksız bir mutluluk ile huzuru ifade eden bir kavram değildir. Çünkü Ona gelen aşk, en ağır yük olan dert ile birlikte gelmiştir. “Ey işin aslını arayan kişi! Şu hakikati iyi bil ki, kimde dert varsa, kimin gözü yaşlı, gönlü yaralı ise o, ilahî sırlardan koku alır, dermanına erişir. Kim daha uyanıksa, o daha dertlidir. Kim hakikati daha iyi anlamışsa, onun beti benzi daha çok sararmıştır” (Karaköse, 2009: 113). Allah’a ulaşmada aklı Burak’a benzeten Mevlânâ, onun sadece dünyevi kavrayışta yeterli bir aracı olduğunu (Kuşpınar, 2009: 7) ancak yolun daha ötesine geçemeyeceğini söyleyerek; bir ülkenin sultanı aşk olmuşsa, aklı idam etmek gerek demiştir (Uludağ, 2008). Hakk yolunda kullanılan aklı bataklığa batmış aciz bir eşeğe benzetmesi de bu sebepledir: Aşkı anlatmış akıl, aciz eşek; Aşkı yalnız şerheden aşk oldu tek! (Mesnevi, I: 115). Yaşadığı dönemin tüm ilimlerine vakıf bir âlim olan Mevlânâ, aşka ulaşma adına bildiği her şeyi “yok” a saymış, bizzat kendi yaşantısı ile âşığın kim ve nasıl olması gerektiğini göstermiş (Kartal, 2012: 56) beden ve akıl kafesi ile can vesvesesinden kurtuluşunu ise şöyle ifade etmiştir: 10 Aynı zamanda akl-ı meaş olarak ifade edilen cüz’i akıl, beşeri aklı ifade eden bir kavramdır ve dünyevi hadiselerin çözümü konusunda edinilen bilgileri kapsamaktadır. 11 Âlemin sureti olarak ifade edilen külli akıl ise cüz’i akılda (da) var olan bilgilerin kaynağı olarak ifade edilmektedir. Başka bir ifade ile cüz’i aklı bir öğrenci olarak ifade edersek, öğretmen olan küllî akıldır. 884 Yakup POYRAZ Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/9 Summer 2014 Öyle bir maşuka âşık olmuşum, Hem akıl, candan geçip kurtulmuşum (Mesnevi, III:4137). Ben güvercin misali dam dönmekteyim, Sarhoşum artık, güvercinlikteyim (Mesnevi, VI:2000) İlahi aşkın odak noktası maşukun yani Allah’ın cemali, güzel vechidir. Bu nedenle aşkın ifadesini bulduğu bu yüce makama erişen kişilerde dünyevi akıl, bu kişinin bütün dünya bilgilerine sahip olsa dahi aşk hâlinin duyumsattığı acz ile devre dışı kalmaktadır. Bu sebeple akıl nefsten kurtulduğu an hür kalmaktadır (Kuşpınar, 2009: 18). Yürüdüğü yolda, insan gözünün Allah’ı göremeyeceğini, sırra ancak kendinden kurtulmayla erileceğini söylemektedir: Şüphesiz göz Hakk’ı idrakten uzak, Ol ki Musa, gel de mevcut sırra bak! (Mesnevi, I: 1135). Aşkın pek çok tarifini yapmış olan Mevlânâ, kendisindeki aşkı ilacı olmayan bir dert olarak tanımlamış ancak yine de aşkı, bütün ümitleri kendinde toplayan ruh nuru olarak nitelendirip; ‘ben’i, ‘biz’i ve ‘varlık’ davasını bırakarak, güzeli ve güzellikleri yaratan Yaratıcı’da her dilek ve isteğin yok edilmesi olarak tanımlamıştır. Mevlânâ’da aşk tüm gölge ve [dünyevi] varlıktan geçince düşülen altın madeni gibidir (Çelik, Z., 2006: 35). Dünyevi nimet veya hakikatlerin özü aşktır. Bu sebeple Mevlânâ, nereye baksa Allah’ı görmektedir. Bütün eşya ve eşyanın içyüzü aşk ile kavranabilecek, Allah’ın yüceliğini hissetmeye hizmet edecektir (Akarpınar, 2005: 160): “Bazen şarap dedim O’na, bazen kadeh dedim, bazen saf altın, bazen gümüş diye ad taktım. Bazen yem, bazen av, bazen de tuzak diye O’nu çağırdım. Bütün bu adların takılmasının sebebi nedir? Adını söylememek için…” Gören göz için Allah’ın güneşten daha fazla göründüğünü söyleyen Mevlânâ (Arslanoğlu, 2000: 180) Hamuş (suskun) mahlasını kullandığı gazellerinde aşkın tarifini “ben ol ki bilesin” diyerek aşk mertebesinin alevden ellerini anlatmıştır. Öyle bir aşk seçmiş ki enbiyâ, Öyle aşktan zevke ermiş evliya! (Mesnevi, I:220) Hz. Ali’nin “Gerçeği gördüğüm andan beri gerçek hakkında şüpheye düşmedim ben.” (Nehcü’l-Belaga, 2011: 309) şeklindeki inancı gibi, yüreğine aşk düştükten sonra başka bir şeye inanmamıştır. Mevlânâ’nın Mesnevi için “şiir şuurla yazılır, Mesnevi’de şuur yoktur” (Çalışkan, 2011) demesinde, günümüzde dahi milyonlarca insanın başucu kitabı niteliğinde olan Mesnevi’nin tamamen aşk ile yazıldığına işaret etmiştir. Mevlânâ, tekâmülünde en son aşama olan aşk mertebesinde marifet ve aşk sarhoşluğuyla mest olmuştur (Cebecioğlu, 2005: 45-45): Âşık, aşk diyarında ne söylerse söylesin, ağzından aşk kokusu yayılır. Fıkıhtan bahsetse ağzından hep yokluğa ait sözler çıkar; her sözünde yokluğun nakşını işler. Küfrü anlatsa dinin hakikatini söyler. Eğri söylese doğru görünür. O ne güzel eğridir ki doğruyu süsler. Eğri görünse de Hakk’ın sözü doğrudur. O eğri değil, dosdoğrudur. Ekmek şeklinde olan şekerin görünümü ekmeğe benzese de şüphesiz tadı ekmek değil şekerdir. Fenâfillâh Mertebesinden Bekâbillâh Makamına Mevlânâ’da İlahî Aşk 885 Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/9 Summer 2014 Eserlerinin neredeyse tamamında çeşitli sembolleri kullanan Mevlânâ, aşkın sırrını ney ile anlatmıştır. Mevlânâ’nın, aşkın sırrını sezdirmede bu unsuru kullanmasının sebebi ise, bu saz ile insan arasında olduğunu düşündüğü benzerlikten kaynaklanmaktadır. Ney’in efsanesi, Hz. Muhammed Mirac’da ilahî güzelliği temaşa etmesinin ardından kalbinde doğan aşkın ateşine dayanamayıp sırrını damadı Hz. Ali’ye anlatması ve Hz. Ali’nin de aynı aşkın tesiriyle bu sırrı gidip kör bir kuyuya söylemesi ile başlamıştır. Peygamber, günün birinde ashabıyla gezerken sırrını duyup sesin kaynağına yöneldiğinde, sesin kuyunun dibindeki kamışın esen rüzgârla sallandıkça sırrının ifşa edildiğini görmüştür. Kamıştan yapılan bir çalgı olduğundan nây ya da ney adlı bu sazın, bu olayın ardından dilinden anlayanlara bu yakıcı sırrı hâlâ ifşa etmekte olduğu söylenir (Ayvazoğlu, 2008: 27). Ney’in yetiştiği yere kamışlık denmektedir ve Ney yapılacak olan kamış neyistân da denilen bu kamışlıktan çıkarılmıştır. Kamış, kesildikten sonra kurumaya bırakılmasının ardından oldukça sancılı geçirdiği “olma” sürecinde, yeteri kadar kuruduğunda, ölçüsü dâhilinde iki ucundan kesilmektedir. Bundan sonra boğazı ayıklanıp [kamışın içinin dağlanması], göğsü ve sırtına yedi adet delik açılır. Başına başpâresi ve ayağına paraz avnası takıldıktan sonra boğumlarına tel sarılması suretiyle kamış, ney olur (URL-1). Ney’in “olma” serüveni aslında hayatın anlamını, nefsin terbiye ve şekillenmesini ifade etmektedir. Bununla birlikte ney insana dönüşme ve insanı dönüştürme yönleri ile de ikili bir işleve sahiptir; çünkü ney, hem insandır hem de neyin üfleyip harekete geçirdiğidir. Üzerindeki yedi delik ise insanın yüzüne telmihte bulunarak insanın suretini simgelemektedir (Tosun ve Erdoğdu, 2013: 352). Buna göre neyin üst kısmında bulunan altı delik; iki göz çukuru, iki kulak, iki burun deliği ve alt kısmında bulunan tek delik de ağız olarak insan yüzünü simgelemektedir (Zavotçu, 2009: 720). Ney’in hikâyesi ile başlayan Mesnevi’de Mevlânâ, ruh ve beden ilişkisinin izahında kullandığı ney metaforu ile nurdan yaratılmış, ancak çamur ve topraktan bir bedene hapsedilmiş insanı tarif etmektedir. Çünkü ten kafesine hapsedilmiş olmak, Allah visaline engel bir hâl olduğundan, Allah ile bir olmanın sırrının yüceliğini anlamış olanda hicran ve özleyiş sebebidir. Bu minvalde ney, ruhlar âleminden (kamışlıktan) alınıp ten kafesine hapsedilmiş olmanın verdiği acı ve özlem ile inlemektedir. Ancak bu feryadı herkes duyamaz. Zira beden hapishanesinde mutlu olanlar asıl vatanlarına dönmek için arzu duymaz, sadece nefsin haz ve şehveti içinde ölümlü olurlar (Bayraktar, 2006: 2). Mesnevi’de de Mevlânâ’nın kendisinin bizzat yazmış olduğu ilk on sekiz beyitte neyin açıkladığı sırlardan söz edilmektedir. Ney, koparıldığı günden beri ayrılıktan şikâyet ederek aşk ve hasret ateşiyle yanıp tutuşmakta, “elestü birabbiküm?” seslenişini özleyen “insan-ı kâmil”i temsil etmektedir. Neyin yangını, neyistan olarak tabir edilen öz yurdu; kamışlık, birlik ve bekâ âlemini simgelemektedir (Ayvazoğlu, 2008: 27-28). Ney’in sırrı, oluşu esnasında geçirdiği evreler ile anlatılmaktadır. Neyzenin üflemesiyle duyulan ses ise, bu sesi duyanın sahip olduğu kabiliyet merhalesi ile içe tesir etmektedir. Bu durum ise duyma ile dinleme arasındaki fark oranında ayrılık göstermektedir. Bununla birlikte, tüm enstrümanlar arasında ney sesi, insan sesine en yakın sesi veren sazlardandır. Olma yolunda geçtiği merhaleler, kendi gibi çile ile dolu olgun ve ehil olan insanın ağzına değdiğinde çıkan ses ne sadece neye aittir, ne de insana. Çıkan ses “Hû” dur ki bu, Allah’ın tüm isimlerini içine alır (Çıtlak, 2012). Dinle neyden, bak neler söyler durur, Dertlerinden, ayrılıktan dem vurur. 886 Yakup POYRAZ Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/9 Summer 2014 Kestiler der bir kamışlıktan beni, Dinler ağlar er, kadın cândan beni. Kim ki aslından uzak kalmış, arar, Her ne geçmiş, gelse tekrar olsa yâr! Anlayış mislince herkes yâr bana Ermemişler gönlümün esrârına. Sırrım olmaz, hiç iniltimden uzak, Görmeyen çok, duymamıştır her kulak. Âteş artık, yel değildir ney sesi, Kimde od yok, yokluk olsun hissesi. Hem zehirdir, hem panzehirdir ney denen, Böyle bir müştakı var mıymış gören? Aşk-ı Mecnûn neyse, ney neşretmede, Kanla dolmuş yol nedir, bahsetmede. Bir balıktan gayriler kanmış suya, En uzun gün, en nasipsiz gündü yâ! Olgunun ahvâlini bilmez ki ham, Söyle az söz, yetsin artık vesselâm! (Mesnevi, 2011: 11) Sırrım feryadımdan uzak değil, diyen ney, sahibi olduğu sırrı her kulağın duyamayacağını, her gözün göremeyeceğini ve öz yurdundan (kamışlıktan) kesildiğinden beri feryadını duyan herkesin ağladığını söylemektedir. Yine ney, aslından uzak kalan herkesin içinde bu öze dönme arzusunun olduğunu, herkesin kendisini duyduğunu ancak bu ses ve sözleri herkesin işitemediğini söylemektedir. Ancak kimde bu ateş yoksa “yok olsun” diyen ney, biraz da bezginlikle içi ateşle dağlanmayanın kendisini anlamayacağından dem vurmaktadır. Şüphe yok ki her okuyan, ancak aklı miktarınca anlar (Mesnevi, 2011: 263) Mevlânâ’nın hamdım, piştim, yandım deyişindeki ham olma hâlinden pişme noktasına varış, insanın içinde yaşadığı ikilik arasındaki çekişmeler ile alâkalıdır (İmamoğlu, 2014: 12). Ona göre hayat ancak zıtların sulhuyla mümkündür (Kayadibi, 2007:3). Mesnevi’de bu sebeple Fenâfillâh Mertebesinden Bekâbillâh Makamına Mevlânâ’da İlahî Aşk 887 Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/9 Summer 2014 Mevlânâ, insanı ve toplumu aşıp; ayı güneşi, toprağı yıldızı, kurdu kuşu, iyisi kötüsü, güzeli ve çirkini ile tüm varlığı kucaklamış, mısralarında çokluğun ve ikiliğin ardında saklı olan birliği sürekli olarak vurgulamıştır (Bayraktar, 2006:1). Lutfa kahra ben de âşık olmuşum Zıt olan bir çifte âşık olmuşum (Mesnevi, I:1570). Allah, insanın neslinin kıyamet gününe dek sürüp var olması için erkek ile kadını birbirlerine sevdirmiştir. Çünkü her cüz’ün başka bir cüz’e meyli vardır. Onların birleşmesinden başka bir şey vücut bulur. Gece de gündüz ile böyle sarmaş dolaştır birbirine; ne kadar ayrı görünseler bile aynı amaca hizmet etmektedirler; bu amaç, yaşamın devam etmesidir.” (Karaköse, 2009: 69). Dışta baksan zıt gelir gündüz gece Çift görevlenmiş meğer hep öylece (Mesnevi, III:4419) Aşk Mevlânâ’yı Allah aşkında bulduğu “tek”liğe götürmektedir. Onda ikilik yoktur aslında ve her iki “bir” olanda içkindir (Tan, 2012: 75): O’na karşı iki “ben” olamaz; oraya iki “ben” sığamaz. Sen de “ben” diyorsun, o da “ben” diyor. Ya sen onun önünde öl, ya o senin önünde ölsün de ikilik kalmasın. Fakat o ölmez, buna imkân yok. Ne dış âlemde ölür o, ne zihinde; çünkü “o”, bir diridir ki ölmez. Mevlânâ, ne insanda, ne canlıda ne de tüm diğer varlıkta tekliğin aslında alenen kendini gösteren bir sır olduğunu söylemektedir (Yasa, 2012: 44): Ne ‘bu’sun, ne ‘o’sun sen, kendi özünde... Ey, çoktan çok, kuruntular ötesinde, hem gizlidir, hem de açık. Mevlânâ, vücûd sıfatını, sadece var edene veren ve onun dışındakileri hayal olarak niteleyen görüşüyle vahdet-i vücûd fikrine yakın görünür. Bilindiği gibi, vahdet-i vücûd, ilhamını temel olarak Platôn (M.Ö. 423-347), daha çok Plotinos’un (ö. M.270) felsefelerinden alan ve aralarında farklılıklar olmakla birlikte, Bâtınî, İşrâkî ve nazarî sûfî ekollerce de benimsenen bir görüştür. Vahdet-i vücûda göre, iki açıdan gördüğümüz sadece bir hakikat vardır: (a) Varlık, ya müşahede ettiğimiz şeylerin zâtıdır ve “Hakk” adıyla anılır; (b) ya da bu zâtı açığa çıkaran eşyadır ve “halk” adıyla anılır. Allah’ın hakikî birliği, hariçte çokluk şeklinde müşahede edildiğinden varlık, “hakk-halk, hakikat-zuhûr, vahdet-kesret” şeklinde tek hakikatin iki ayrı yönü olarak belirir. Yani, ontolojik bakımdan yalnızca bir tek hakikat olmakla birlikte, epistemolojik bakımdan iki manzara göze çarpar: İlki, görünen âlemi aşan, onun üstünde yer alan biricik Hakk’tır. İkincisi ise, son izah ve temelini Hakk’ın zâtî birliğinde bulan çokluktur (Tunagöz, 2013: 588). Biz çenge dönmüşüz, mızrabı vuran sensin; inleyiş bizden değil; sen inliyorsun. Biz ney gibiyiz, bizdeki ses sendendir; biz dağ gibiyiz, bizdeki ses sendendir. Kazanıp mat olmada satranç gibiyiz biz; a sıfatları hoş zat, kazanıp mat olmamız da senden. A bizim canımıza can olan, biz kim oluyoruz ki seninle beraber bu arada bulunabilelim? Biz yoklarız; bizim varlıklarımız, geçici şekiller izhar eder, Mutlak Varlık olan sensin ancak. Birey ve Yaratan arasındaki ilişki bağlamında iki tür tutumdan söz edebiliriz: (1) Akılcı yaklaşım, (2) Vahiy temelli yaklaşım. Akılcı yaklaşım felsefi bir nitelik taşır (Taşdelen, 2013: 718). 888 Yakup POYRAZ Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/9 Summer 2014 İlâhî sıfatlar konusu, Allah’nın “kim”liğini, niteliklerini ve etkilerini ifade eden, O’nu kendi yüceliği bağlamında zatileştiren ve O’nunla yarattıkları arasındaki irtibatta kılavuzluk yapan; kısaca Yaratıcı’yı mümkün olduğu ölçüde açıklamaya çalışan bir tartışma sahasıdır. Hem dinî hem de felsefî boyutları olan bu bahis, aşkın bir varlıkla, ontolojik ve epistemolojik açıdan sınırlı bir varlığın bilişsel ilişkisini içerdiğinden oldukça netameli bir fikrî sürecin habercisidir (Tunagöz, 2013: 585). Öncelikle, Mevlânâ’nın sıfat anlayışının, Ehl-i Sünnet’in sıfat anlayışı ile genelde mutabık olduğunu söylemeliyiz (Tunagöz, 2013: 586). Mevlânâ, kelâmcıların ve filozofların aksine, vücûd sahibi varlıklar fikrine katılmaz; tek vücûd sahibi olarak Allah’ı kabul eder. O, konuyu birtakım benzetmeler, örnekler, hikâyeler yoluyla anlatır; vahdet-i vücûd tabirini de sadece bir kez kullanır. Ona göre, var olan sadece Allah’tır; O’nun dışında hiçbir şey hakikî varlığa sahip değildir (Tunagöz, 2013: 589). Mevlânâ, diğer taraftan, Allah’ın varlığı ile âlemin varlığını eşitlemenin yanlış olduğunu açıkça vurgular. Ona göre, örneğin insan; Allah’ın tecellisidir, tecessümü değil. Mutlak ve hakikî varlık olan Allah’ın var edişi, yani tecellisi; zâtının değil, sıfatlarının ve isimlerinin sonucudur. Allah zâtı itibariyle bilinemez ve mutlak gayptır (Tunagöz, 2013: 591). Mevlânâ için varlıkta ikilik yoktur ve her geçen teklik gözüne ve gönlüne biraz daha net görünmektedir (Çelik, 2005: 41): “Zannetmeyesin ki ben varlıkta ikilik görüyorum. Her an yeni bir ilham yeni bir gelişme buluyorum kendimde. Görüyorum ki benim canım da, gönlüm de sensin. Gözüm, başım, bütün benliğim hep sensin” Bu sebeple Mevlânâ için, görünen ve de görünmeyen, bilinen ve de bilinmeyen, hareket hâlinde olan veya olmayan her şey aşkın netice ve tecellisini (Kayadibi, 2007: 7) ifade etmekte ve şöyle söylemektedir (Tan, 2012: 15): “Ben kim oluyorum? Su, yel, toprak, ateş bile ondan sarhoş olmuş; onun ateşi bana da neler eder, toprağa da, yele de. Aşk ondan gebedir, bu cihansa aşktan gebe; bu dünya şu dört unsurdan doğdu, fakat dört unsur aşktan doğdu.” Mevlânâ’nın sahip olduğu bu birlik duygusu, Ondaki aşkın zamanla ve de aşama aşama vardığı değişim kapısına götürmüştür. Bu kapı, vahdet-i vücûd anlayışını temsil etmektedir. Mevlânâ’nın Yaratan ile yaratılanın tek ve aynı kaynaktan gelip bir olduğuna inanan vahdet-i vücûd anlayışına sahip olup olmadığı konusundaki tartışmalar, kendisinin hayatta olduğu dönemlerden günümüze kadar gelmiş sorunlardan biridir. Bu konuda bazı araştırmacılar, Mevlânâ’nın düşüncesinde vahdet-i vücûd anlayışının önemli bir yer işgal ettiğini söylemekteyken, bazıları ise bu düşünceye şiddetle karşı çıkmıştır. Örneğin Bardakçı, (2007: 75) Mevlânâ’nın aşka tutulup vecde dalan bir âşık için Allah’tan başka bir şeyin mânâsının olmadığını söylediği sözlerinin, onda içkin olan vahdet-i vücûd düşüncesinin ürünü olduğunu söylemiştir. Mevlânâ’ya göre, varlık sadece Allah’tır, “ancak şaşı göz biri iki görür”, insanın Allah’tan başka bir şey görüyor olması da sadece bakışındaki eksiklikten kaynaklanmaktadır, Bir bak da “La” (yok) dan başka sonra ne kaldı? Ancak “illallah” (yalnızca Allah) hepsi gitti yok oldu. Benzer şekilde Sargut da (2011: 7) Mevlânâ’nın sahip olduğu aşk anlayışının tevhid ya da vahdet-i vücûd inancını kuvvetlendirdiğini iddia ederek “O bütün anlayışların üzerine çıkarak Fenâfillâh Mertebesinden Bekâbillâh Makamına Mevlânâ’da İlahî Aşk 889 Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/9 Summer 2014 kendisini mutlak varlıkta yok etmiştir, onun varlığına bürünmüştür” ve “bütün âlem bir kişidedir ve kişi kendini bildi mi âlemi bilir düşüncesini benimsemiştir” der. Tan ise (2012: 111), Mevlânâ’nın Allah’a yönelme ile O’nu anlamanın tek yolunun, insanın kendini yok etmekten geçtiği inanıcı ile ancak kendi özüne ulaştığında uluhiyyet bilgisine ulaşılacağı düşüncesini ileterek, Mevlânâ’nın bilinen anlamda vahdet-i vücûdcu olmadığını ancak kendine özgü bir vahdet anlayışı olduğunu söylemiştir. Güneş (2004) ise Mevlânâ’nın Hallac-ı Mansur için: “Gerçeği işaret ile anlatan Hallac’ı halk darağacına çekti. Hallac sağ olsaydı, sırlarının büyüklüğü yüzünden o beni darağacına çekerdi” sözünü hatırlatmış ve Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled’in “Allah dostlarını tanımak, Allah’ı tanımaktan daha güçtür. Hallac, o büyük insanı astıktan sonra her ne yaptılar ise [kanından ve külünden] çıkan Ene’l-Hak yazısı ile herkes ona yaptığından pişman olmuştur. O günden sonra da hiçbir öğüt meclisi onu anmadan renklenmez. O kıyamete kadar övülecektir.” deyişini nakletmektedir. Ancak Ayvazoğlu (2008: 9), Mevlânâ’nın vahdet-i vücûdcu olmadığını, çünkü Mevlânâ’da Allah ile bir olma düşüncesinin ontolojik değil psikolojik bir hâl olduğunu söylemekte, bu dünyayı bir hayal ve vehimden ibaret görerek bu dünya için çalışmayı reddeden sufilerin bu sınıfa girmeyeceğini söylemektedir. Taşgetiren (2005: 9) ise “Allah insana şahdamarından daha yakındır” (Kâf 50/16), “Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir” ayet ve hadislerinde nakledildiği üzere, Allah’ın kulları ile birlikte olmasının idraki ve Allah’ı görüyormuş gibi kulluk etmenin hangi ruh hâliyle yapılabildiğini ifade etmede yaşadığı zorluğu anlatırken, tasavvufta bu durumların ifadesinde kullanılmakta olan bir sözü hatırlatmaktadır: “Men lem yezuk lem ya’rif”. Tatmayan bilmez anlamına gelen bu söz pek çok sorunun tek ve gerçek cevabıdır aslında. Zira Mevlânâ’nın da belirttiği gibi aslında varamadığımız/ulaşamadığımız her hükmümüzde ancak “kendimize göre saçmalıyor” olmamız mümkündür (Yasa, 2012: 43). Sonuç olarak Hallac’ın aklını hür kılıp, Allah’a ulaşmada arasındaki perdeyi (aracıları) kaldırdığında, varlığının her zerresinin Allah aşkıyla dolup Allah adını haykırması ile Mevlânâ’nın her hücresinin Allah aşkıyla dolup, her baktığı yerde Allah’ı görmesi arasında esasen bir fark görülmemektedir. Mesnevi başta olmak üzere tüm şiir ve sözlerinin yazıldığı kitaplarda, Allah’ın kelamını anlaşılır kılma gayretiyle yazdığı mısralar da bunu kanıtlar niteliktedir. Mevlânâ ve Şeb-i Arûs Kuşa kafesi bırakıp uçmak nasıl tatlı geliyorsa Bana da ölmek öyle hoş, öyle tatlı geliyor (Mevlânâ) Mesnevi başta olmak üzere; Divân-ı Kebîr, Divân-ı Şems-i Tebrîzî (Gazeller), Rubâ’iyyât (Rubâîler), Mecâlis-i Seb’a (Yedi Meclis), Mektûbât (Mektuplar) ve Fîhi Mâ Fîh eserlerinin sahibi Mevlânâ, 5 Cemaziyelahir 672 (17 Aralık 1273) tarihinde, altmış yaşında iken, yaşlılığının tesiriyle hastalanarak (Kaval, 2011: 36) dünya hayatına gözlerini yummuştur. Mezarı, Konya Mevlânâ Müzesi’ndedir. Pek çok insan için acı çağrışımlar yaparak hüznü uyandıran ölüm kelimesi, Mevlânâ’nın adı ile anıldığında hüzün makamından çıkıp “düğün”e dönüşmektedir. Zira bu Allah âşığı için ölüm, dünyevi hayatının son bulmasıyla her şeyin tecellisi ve nihayetinde kaynak olarak gördüğü 890 Yakup POYRAZ Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/9 Summer 2014 Rabbine kavuşmasını sağlamıştır. Bu sebeple dünyevi hayata gözlerini yumduğu gece, Şeb-i Arûs yani düğün gecesi olarak bilinmekte ve kutlanmakta, kutlama törenleri sadece Konya’da değil, dünyanın pek çok ülkesinde de sevenlerinin buluştuğu mekânlarda aynı coşku ve canlılık ile yaşatılmaktadır. Mevlânâ için ölüm, dünyadan ve hapsedildiği beden zindanındaki esaretten kurtuluş (Arslanoğlu, 2000: 192), Allah’a kavuşma yani vuslat olarak nitelendirilmiştir (Kazancı, 2009: 67). Bu sebeple ölüm, beklenen bir dost olarak kalbindeki aşk ile vuslata ermesini sağlayacak, Allah ile arasındaki perdenin kalkmasına imkân verecek güzelliktedir. Mevlânâ’ya göre bu dünya, sadece aslolana varmaya giden yolda bir geçiş güzergâhıdır; Der ki Hamza: “Öyle ya, ben genç iken; Ölme, dünyadan geçiş bildimdi ben! (Mesnevi, III:3430). Tasavvufta bir hadis-i şeriften ilhamen söylenen “Ölmeden evvel ölünüz.” (Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 2: 29) tavsiyesi adetâ bir emr-i zarurîdir. Çünkü Şemseddin-i Sivasî’nin deyişiyle: Mûtû kable en temûtû” sırrına mazhar olan Gördü onlar haşr u neşri nefha-i sûr olmadan Gerçek hayat ondan sonra ulaşılacak hayattır. Çünkü Hak’la dirilmek; ağırlıklarını atmış ve hür olarak, adeta ilâhî bir kişilikle hayata devam etmektir. Bunun adı “Bekâbillâh”tır. Hayât-ı câvidânı şeyh-i kâmilden suâl ettim Ölmeden evvel ölmektir deyince intikal ettim Hayat ve ölüm iç içedir ve insanoğlunun nihaî mutluluk yolunun köşe taşlarıdır. Ölümü iyi düşünüp sırlarını idrak etmek, ölümü öldürenlerin, ölmeden evvel ölenlerin huzurunu insanoğluna sağlayabilir. Hayat pınarlarının her dem kurumaya devam ettiği, yoktan gelenin yoka gittiği ve bu kuralın hiç değişmediği ortadayken, yeniden dirilmek ve yeniden doğmak için ölüm, tefekkür edilip, idrak edilmeyi bekliyor (Çelik, 2009: 124). Bu sebeple ölüm, sırrın özüne erenler için korkulacak bir şey değildir; Ölmenin kimler koşarmış üstüne, Ejderhaya koştu çıplak kim yine? (Mesnevi, III:3431). Kim ölüm görmüş, uzaklaşsın hele, Haşri görmüşler çabuk ölsün hele (Mesnevi, III:3437). Ona göre, ölümden sadece bu dünyayı anlamamışlar korkacaklardır, ölüme sadece bu dünyayı anlamamışlar yanacaktır; Lutfu görmüşler, ferahlıklar sizin, Kahra layıklar, esefler, siz için (Mesnevi, III:3438). Ölüm, Mevlânâ’da kişinin anlamadığı, çözemediği suretinin aksini görmesidir; Sen kaçarsın aynadan, canım benim, Sade sensin, korktuğun sen bildiğim! (Mesnevi, III:3442). Fenâfillâh Mertebesinden Bekâbillâh Makamına Mevlânâ’da İlahî Aşk 891 Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/9 Summer 2014 Ayna sunmuş olsa, çirkinlik senin, Ruh ağaçtır, ölme bir yaprak bilin! (Mesnevi, III:3443). Mevlânâ’ya göre, fani beden, müddetini doldurduğunda solup gidecek, toprağa karışacak; ancak ruh sonsuzluğa kalacaktır. Gördüğün ten, oldu toprak eni sonu, Oysa ruhun ölmeyendir, bil bunu (Mesnevi, VI:4875) Annemarie Schimmel, Mevlânâ’nın dilinden ölümü şöyle tasvir eder: “Her ölüm daha yüksek bir kademede yeniden dirilmeye götürür. O yüzden insan ölümden neden korksun? Burada dertlerin zindanında esir olan dilenci orada padişah köşküne geri dönecektir. Doğan sahibine, bülbül bahçesine geri dönecektir. O yüzden mü’min, bir gül gibi tebessüm ederek can verir. O bilir ki şeker kamışı idim, ölümümle şeker olacağım.” (Schimmel, 1999: 141). Mevlânâ, Aralık ayının 17. gününde güneş batarken bu fani âleme gözlerini yumar. Asırlar aşıp gelen gür sesiyle Mevlânâ, insanlığa şöyle seslenir: “Ölüm günü tabutum yürüyünce şu dünyanın derdiyle dertleniyorum sanma. Bana ağlama, yazık yazık deme. Şeytanın tuzağına düşersen işte hayıflanmanın sırası o zamandır. Cenazemi görünce ayrılık ayrılık deme. Buluşma görüşme zamanım o vakittir benim. Beni toprağa tapşırınca elveda elveda deme sakın; mezar cennetler topluluğunun perdesidir.” (Schimmel, 1999: 7). Mevlânâ’nın cenaze törenine sadece müridleri değil, her din ve ırktan ve de her kesimden genç, yaşlı, çocuk her yaştan insan katılmıştır. İslamiyet dininin en değerli temsilcilerinden olan Mevlânâ’nın cenaze törenine yoğun ilgi ve katılım gösteren gayrı müslimlere bazı Müslümanlar tepki göstermişlerdir. Ancak bir Rum keşişin; “Mevlânâ ekmek gibidir. Hiç kimse ekmeğe ihtiyaç duymamazlık edemez. Ekmekten kaçan hiçbir aç gördünüz mü? Siz, onun kim olduğunu nereden bileceksiniz?” demesi üzerine tepkiler kesilmiş (Kaval, 2013: 37), tıpkı Mevlânâ’nın arzu ettiği gibi, tüm zıtlar ve tüm renkler bir arada Mevlânâ’yı son yolculuğuna uğurlamışlardır. SONUÇ Tasavvuf yolunun önderlerinden Mevlânâ Celâleddin-i Rumî çocukluğundan itibaren aldığı eğitim ve terbiye sebebiyle yaşadığı dönemde kendisini seven oldukça geniş bir halk kitlesine sahip bir ehl-i aşk olarak, sadece sözde değil, tüm öz ve davranışlarında da aşkın tene büründüğü insan olma sıfatını taşımaktadır. Rumî, yaşadığı dönemde, içinin dağlandığı acılı bir oluş sürecinden geçerek, “Hû” diyen ney sesi gibidir. Ancak, ilahî aşkın sırrına vakıf olmuş bu eren, bu sırra yeniden doğabilmek ve asıl dünyayı görebilmek adına ölmeden önce ölerek kendini, yokluğa büründürdüğü varlığının özünde bulmuştur. Mevlânâ’yı Mevlânâ yapan bu sırra eriş, bekâbillâh denilen bu sürece geçiş ise kalbinin sırdaşı ve can yoldaşı Şems sayesinde olmuştur. İnsanların diğer insanları ancak kendilerinin sahip oldukları bilgi ile anlayıp yorumlayabildiği gerçeği, gayet anlaşılır düzeyde temel bir insani gerçeklik olmakla birlikte, bugünkü hâli ile on üçüncü yüzyılda da geçerli olan bir durumu yansıtmaktadır. Tıpkı günümüzde olduğu gibi, on üçüncü yüzyılda da insanlar ilim ve bilgiyi sadece kendi akılları çerçevesinde yorumlamış, inandıkları doğrultuda isimlendirmeye çalışmışlardır. Yaşadıkları dönemde oldukça fazla tepki çeken Şems ile Mevlânâ’nın muhabbeti ve bu muhabbetin tesiriyle oluşan tüm eserler, Mevlânâ’yı sekiz yüzyıl sonrasında dahi aynı ilgi ve sevgiyle taşınmasına imkân vermiştir. Fakat onları anlamayıp yadırgayan, yargılayan ve hor 892 Yakup POYRAZ Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 9/9 Summer 2014 görenlerin hiçbirinin adı bugün bilinmemektedir. Bu durum, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, aslolanın baki kalacağının, gerisinin yok olacağının en açık delilini oluşturmaktadır. Mevlânâ’nın sahip olduğu ilahî aşk, ne yaşadığı dönemdeki insanlar tarafından anlaşılmıştır ne de yirmi birinci yüzyılda yaşamakta olan bizler tarafından anlaşılabilir bir niteliktedir. Bu aşk, sadece bu aşkın sahibi olabilenler tarafından açıklanabilir bir niteliğe sahip olup, izahı da ancak bu aşkı yaşama ile mümkün olabilecektir. Dolayısıyla bu konu ile ilgili yapılan açıklamalar da ithamlar da ait olmadığımız katların yorumlamasından öte bir anlam taşımayacaktır. Çünkü sadece cüz’i akıl ile yorumlayıp isimlendirdiğimiz tüm tanım ve ithamlar bu dünyaya aittir. Mevlânâ, ise hayatta olduğu dönemde dahi bunlardan berî olmuş, sahip olduğu tüm bilginin sırrını sadece ve sadece “Allah”ta bulmuştur. KAYNAKÇA AKARPINAR, B. (2005) “Mevlânâ Celâleddin-i Rumî’nin Mesnevi ve Rubâiyyat’ında “Meyve” ve “Üzüm” Sembolleri”, Bilig Dergisi, Sayı: 32, ss.145-164. AKPINAR, S. (2011) “Modern Türk Romanında Şems-i Tebrizî ve Mevlânâ Celaleddin-i Rumî”, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri Basımevi, Sayı:14, ss. 7-27, Ankara. ALTIN, F. T. (2010) “Mevlânâ’nın Eserlerinde Dostluk ve Samimiyet Değerlerinin İşlenişi ve Eğitim Açısından Tahlili”, Selçuk Üniversitesi SBE Felsefe ve Din Bilimleri Ana Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Konya.
.
28) Fenâ Fillâh
28
28) Fenâ Fillâh:
Allah'ta
yok olma anlamında tasavvûfi bir tâbirdir. Fenâ; yok olma, varlığın sona ermesi
mânâlarına gelir. Fenâ fillâh kavramı ve bunun içinin doldurulması, Kur'an'da,
hadis-i şeriflerde ve ashâbın söz ve yaşayışlarında kesinlikle yer etmez.
Peygamberimiz'den en az 250 yıl sonra ortaya çıkmış bir kavram ve anlayıştır.
Panteist Yunan felsefesinden etkilendiği iddiâsı yaygındır. Kur'an ve Sünnetteki
tevhid anlayışına ters düştüğü nice âlimler tarafından belirtilmiştir. Bu
anlayış, Allah ile yaratıkların ayrı şeyler olmadığı inancına kapı açmıştır. Bu
tavrı mutasavvıflar ?Lâ mevcûde illâllah? (Allah'tan başka mevcut, yani varlık
yoktur!) diyerek ortaya korlar. Her yaratıkta Yaratanın tecelli edip ortaya
çıktığı, dolayısıyla aslında Allah'tan başka hiçbir varlığın olmadığı iddiâ
edilir. İnsanın kendisi dâhil görünen her şeyin aslının olmadığı, her şeyin
hayalden ibâret olduğu anlayışı, Harun Yahya tarafından da modernize edilip
iddiâ edilmekte, tasavvufun bu yaklaşımı, günümüz tarikatlerinde de
görülmektedir. Halbuki bu konu; tevhidle, Rab-kul ilişkisiyle bağdaşmaz. Akıl
da nakil de bu görüşü tasvip etmez. Bu anlayış, Kur'an'a baştan sona terstir.
Daha besmeleden sonra ilk âyette ?Hamd, âlemlerin Rabbı Allah'adır.?
(1/Fâtiha, 2) denilmekte, âlem ve Rab ikileminden söz edilmektedir.
Şimdi; tasavvuf ehli insanlara göre fenâ fillâhın tanımı ve savunmasını
görelim:
Tasavvufta fenâ, Allah'ın zâtî hâriç onun bütün sıfatları ile muttasıf olmak
anlamına gelir. Kul, kulların sıfat ve fiillerini terkettikçe Allah'ın
sıfatlarıyla yani Allah'ın görme, işitme vs. gibi sıfatlarıyla muttasıf olur.
Kul Allah'a yönelip O'na teslim olunca "Ben onun gözü ve kulağı olurum..."
hadis-i kudsîsinde belirtildiği gibi olaylara Allah'ın nazarı ile bakmaya
başlar.
Ayrıca fenâ; kötü huy ve özelliklerin terkedilip güzel olan sıfat ve özelliklere
sahip olmak demektir.[1]
Tasavvufî anlayışta kullanılan Fenâ fillah ve karşıtı olan Bekâ billah
kavramları ilk devre sûfilerinde görülmemektedir. Bunların ilk defa Ebû Said
Harrâz (297/910) tarafından kullanıldıkları kabul edilir. Ebu Saîd Harrâz'a göre
"Fenâ fillah; kulun kulluğunu görmekten fâni olması, beka billah ise; kulun
Allah'ın huzurunda bâki ve var olmasıdır."
Fenâ
ve beka diye kısaltılarak kullanılan bu terimlere mutasavvıflar çeşitli yorumlar
getirmişlerdir. "Kötü huy ve davranışlardan fâni, ilimle bakî olmak; gafletten
fâni, zikirle bâkî olmaktır" gibi tarifler çok yaygındır. Fenâ'yı mahv, bekâ'yı
da isbat ile yakından alâkalı görmek mümkündür. Bu, Kur'an-ı Kerîm'de şöyle
ifade edilir:
"Yeryüzünde bulunan her canlı yok (fâni) olacak. Ancak, azamet ve ikrâm sahibi
Rabbinin zâtı bâkî kalacaktır."
(er-Rahman, 55/26-27).
Fenâ, mânevî bir haldir. Sürekli olup olmadığı tartışılmış ve sûfilerce genel
olarak geçici olduğu kabul edilmiştir. Bu hal, bir mânevî sarhoşluk ve kendinden
geçme hali olduğundan; sekr, gaybet ve cem'i ile benzerlikler göstermekte olup,
bunların en üst derecesi olduğu kabul edilmektedir.
Fenâ
hâli, beşerî sıfat ve özelliklerden sıyrılarak ilâhi vasıf ve özelliklere
kavuşma olduğundan bu halde "Vasıfta birlik" gözetilmiş olup, zatî birlik iddiâ
edilmemektedir.[2]
Cüneyd Bağdâdı (297/910) Fenâ'yı üç kademede değerlendirir:
1) Amel ve ibadetleri yerine getirmek için
gayret etmek, nefse karşı çıkmak suretiyle kötü sıfatlardan fânî olmak.
2) Tamamen Allah'a yönelerek, ibadetlerden
zevk alma duygusundan da fâni olmak,
3) Nihayet, Allah'ı müşâhede etmenin
farkına varmaktan da fâni olmak...
Fenâ
hali, bekâ halinin varlığıyla sona erer. Buna Fenâü'l-Fenâ denir.
Cüneyd-i Bağdadî'ye göre fenâ fillah; "Allah'ın kulunu kendinde yok etmesidir.
Fenâ fillâh makamları, üç sarhoşluk (manevî) mertebelerini kapsar. Bunlar,
Tevhîd-i Ef'al, Tevhîd-i Sıfat ve Tevhîd-i Zât'tır. Sâlik, bu mertebelerde kendi
mevhum fiil, sıfat ve zatından ayrılır. Tasavvuftaki bu anlayışa göre insanın
fiilleri ve sıfatlan Allah'ın fiil ve sıfatlarıyla birleşir yani Tevhîd-i Ef'al
ve Tevhîd-i Sıfat olur. Son mertebede de Allah'ın zat-ı ile birleşir ki buna da
"Tevhîd-i Zat" denir. Bu mertebelere seyr-i sulûk adı verilir. Bu da fenâ fillah
yani Allah'ta yok olma anlamında kullanılmaktadır. Şayet kulun Allah'ın fiil ve
sıfatlarını ideal kabul edip onlara benzemeye çalışıyorsa yani kulun Allah'ın
ahlâkıyla ahlâklanması anlamında kullanılıyorsa bu İslâm akidesine aykırı bir
durum arz etmez. Ancak kul bu mertebede ilâhi sıfatlarla muttasıf, Allah'ın
sahip olduğu özelliklere sahip olur anlamı kastediliyorsa bu kesinlikle İslâmî
akide ile uyuşmaz. Kişiyi şirke sürükler. Ayrıca "Tevhîd-i Zat"tan kasıt sâlikin
Allah'ın zâtı ile birleşmesi ve Allah ile sâlikin zatlarının bir ve aynı olması
anlamında kullanılıyorsa bu Budizm'deki Nirvana'nın bir başka ifadesi olup
şirktir. Zira İslâm'da buna dair Kur'ân ve sünnette bir delil yoktur. Bu
tâbirlerin Hz. Peygamber, sahâbe ve Tabiun devrinde kullanılmadığı ve
bilinmediği gayet açıktır.
Tehânevî, "Mecmaus-Sulûk" adlı tasavvufi eserden yaptığı nakle göre fenâ;
Allah'tan başka hiçbir şeyi görmemek, kendini ve bütün eşyayı unutmak, o zamanda
her şeyi ona rabb olarak görünür. Artık ondan başka hiçbir şey bilmez ve hiçbir
şey görmez olur. Böylelikle ondan başka hiçbir şeyin olmadığına inanır, kendini
de "o" sanır ve "Hak benim" der. Varlık aleminde de Allah'tan başka hiçbir şeyin
olmadığına inanır.[3]
Böyle bir durum mutasavvıflar, sofistlerin eşyanın hakikatını inkâr ettikleri
gibi Cenâb-ı Allah'ın her eşyada teccelli ettiğini zannederler ki bu da Allah'ın
eşya ile ittihadı demek olup Allah'ın vahdâniyet ve muhâlefetun li'l-havâdis
sıfatlarına aykırıdır; dolayısıyla şirktir.[4]
[1]
Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti'l-Funûn, İstanbul
1984, I, 1157.
[2]
Tehânevî, a.g.e., II, 1158.
[3]
Tehânevî, a.g.e., II 1158.
[4]
Hasan Fehmi Kumanlıoğlu, Şâmil İslâm
Ansiklopedisi: 2/166-167.
ALLAH (C.C.) Allah Lafzı; Anlam ve Mâhiyeti |
Varlıkların Türleri |
1) Vâcibu'l-Vücûd |
2) Mümkinu'l-Vücûd |
3) Mümteniu'l-Vücûd |
A) Aklî Deliller 1) Hudûs (So adan Varolma) Delilleriyle Allah'ın Varlığını İspat. |
a) Cisimlerin So adan Yaratılması Esasına Dayanan Delil. |
b) İhtirâ (İcat Etme) Delîli. |
c) Terkip Delili. |
2) İmkân Delîli |
3) İbdâ' ve İllet-i Gâiyye Delîli |
B) Naklî Deliller |
Allah'ın Varlığına İcmâlî Birkaç Delil |
1- İmkân Delîli |
2- Hudûs Delîli |
3- Hayat Delîli |
4- İntizâm Delîli |
5- San'at Delîli |
6- Hikmet Ve Gâye Delîli |
7- Şefkat-Merhamet Ve Rızık Delîli |
8- Yardımlaşma Delîli |
9- Temizlik Delîli |
10- Sîmâlar Delîli |
11- Sevk-i İlâhî Delîli |
12- Rûh Ve Vicdân Delîli |
13- Fıtrat Ve Tarih Delîli |
14- Duygular Delîli |
15- İttifak Delîli |
16- Kur'ân Delîli |
17- Peygamberler Delîli |
"Allah? Kelimesinin İçerdiği Anlam .. |
Allah'a İman |
Allah Teâlâ'nın Birliği |
ALLAH TEÂLÂ'NIN SIFATLARI |
Kur'ân-ı Kerim Allah Teâlâ'yı Bize Nasıl Anlatıyor |
Kur'ân-ı Kerim'de Allah'a İman ve O'nun Bazı İsim ve Sıfatları |
Konuyla İlgili Hadis-i Şeriflerden Bazıları |
YÜCE ALLAH'IN İSİMLERİ ?ESMA-İ HÜSNA? . |
SIFAT-I İLAHİYYE . |
1- Sıfat-ı Nefsiyye |
2- Sıfat-ı Selbiyye (Tenzihat) |
3- Sıfat-ı Sübûtiyye (Sıfat-ı Zatiyye) |
4- Esmaül-Hüsna'nın Delalet Ettiği Sıfat ve Manalar |
5- Haberî Sıfatlar |
İstivâ |
Nüzul |
SIFÂT-I SELBİYYE . |
SIFAT-I ZÂTİYYE . |
1) VÜCUT .. |
VACİBU'L-VÜCUD .. |
2) KIDEM ... |
3) BEKA .. |
4) MUHÂLEFETÜ'N Lİ'L-HAVÂDİS . |
5) KIYÂM Bİ-NEFSİHÎ |
6) VAHDÂNİYET .. |
SIFÂT-I SÜBUTİYYE . |
1) HAYAT .. |
2) İLİM ... |
3) SEMÎ' |
4) BASAR .. |
5) İRÂDE . |
İrâde-i Külliyye ve İrâde-i Cüz'iyye |
a- Tekvinî İrâde |
b- Teşriî irâde |
a) Yaratma İradesi (İrâde-i Tekviniye) |
b) Yasama İradesi (İrâde-i Teşriiye) |
6) KUDRET .. |
7) KELÂM ... |
8) TEKVÎN .. |
Tekvin Sıfatının İsbatı |
RUYETULLAH .. Ru'yetullah; Allah'ın Görülmesi |
Rü'yetin Dünyadaki Cevazı |
Rü'yetin Âhiretteki Vücûbu |
Allah Teâlâ'yı Görmek Mümkün müdür ? . |
ALLAH'I İNKAR .. Allah'ı İnkar Etmede Önemli Olan Üç Etken . 1) Kibir ve İnat |
2) Cehâlet |
3) Tâğutların İfsadı |
Allah'sız Bir Dünyayı Kimler İster? . |
Allah İnancı Olmayan Toplum Modelinin Zararları |
Allah'ı Düşündüren Kâinat Ayetleri |
Yegâne Yaratıcı Allah'ı İnkâr Edenleri Düşünmeye Dâvet Bu Şiiri Kim Yazdı? . |
Fabrika . |
Tasvir |
Allah'ı İnkâra Dayalı Felsefî Akımlar 1) Ateizm; Allah Tanımazlık . |
2) Darwinizm .. |
3) Naturalizm .. |
Tabiat Nedir? . |
Tabiat (Doğa) Yaratıcı Olabilir mi? . |
4) Pantheisme . |
5) Pozitivizm .. |
Bilimlerin Dilinden . |
Bak ve Düşün! |
İlimler |
6) İdealizm .. |
İslâm Felsefesi mi? . |
7) Reenkarnasyon . |
8) Hedonizm .. |
Niçin Yaşıyoruz? . |
Beşer ve İnsan . Fenafişşeyh, Fenafirresul, FenafillahAsrımızın mana sultanı, hikmet denizlerinin incisi, Hak âşıklarının müstesna rehberi, muhterem Üstadımız Abdullah GÜRBÜZ Baba Hazretleri, tasavvufi kavramlara mahiyet itibarı ile hakkıyla vakıf, inceliklerine de hakkıyla nüfuz etmiş bir zât idi. Zât-ı şahanelerine her ne zaman bir mesele sorulsa, bunda sıkılma, zorlanma olmaksızın, muhatabın seviyesine uygun tarzda cevaplar lütfederdi. Bazı zaman olurdu ki, kendisine soru sorulmasını isterdi. Kendisine soru sorandan asla incinmez ve sorduğu meseleye değer verirdi. Bazen bir meseleyi farklı zaman ve mekânda, değişik şahıslara farklı bir tarzda anlattığı olurdu. Bu da O ‘nun meselenin inceliklerine vakıf olduğunu ortaya koyan bir husustur. Bütün bu durumlarda, kitap ve sünnetten deliller sunarak, konuya açıklık getirirdi. İnşaallah, “Fena fi‘ş-şeyh, Fena fi‘r-Resul ve Fena fillah” kavramları hakkında verdiği izahı sunacağız. Abdullah Baba (ks) Hz. leri, Tasavvufi kavramları izah faslında, Sufiyye hazeratının kendi ıstılahlarında belirttikleri “Fena fi‘ş-şeyh” kavramından bahsetmek üzere şöyle buyurdular: Fena fi‘ş-şeyh: Mürşidi Kamile bağlanan talip, şeyhini çok sever ve O‘na derinden muhabbet eder. “Allah ‘ın dostuna söz verdim” diye ihsan üzere yaşayıp, zikir ile meşgul olur. Şeyhinin şeklini, suretini düşünüp zikir yapmaya başladığında veya rabıta yaparken, şeyhinin suretini kalbinde algılarken, başlangıçta sanki televizyon ekranındaki karlama gibi algılar. Sonra görüntü netleşerek, şeyhini görmeye başlar. Tasavvufi terimlerden mühim bir mahiyet arz eden “FENA” kavramını, ilk defa büyük Sufilerden Ebu Said el-Harraz kullanmış ve O‘nun kitap ve sünnet esaslarına uygun olarak açıkladığı bu kavram, daha sonra Istılah olarak bütün Sufilerce kabul görmüştür. Fena; müridin Allah ‘a kavuşma yolunda geçmesi gereken menzillerden birisidir. Mana olarak, kulun kendi varlığını görmekten sıyrılma halidir. Bundan gaye; parlak bir imana sahip bulunmak, nefsin çirkin vasıflarını güzel vasıflara tebdil edip değiştirmek sureti ile yüce Allah‘ın ahlakı ile ahlaklanmaktır. Buradan hareketle Sufiler, bu kâmil vasfa erişmek için evvela bu yolda kılavuz hükmünde olan Üstadın ahlakıyla ahlaklanmayı, Seyr-i Sülûk yapmaya kabiliyetli olan Salikler için, birinci adım niteliği arz ettiğini vurgulamışlardır. Bu itibarla Hakk’a aşina olan Talip, kendisine bir Mürşid-i Kâmil bulmalı ve ona intisap edip bağlanmalıdır. Bu bağlılıktan sonra ancak kendisine Mürid denilir. Mürid şeyhini çok sevmelidir. Amel ve ahlak noktasında şeyhini örnek edindikçe, Seyr-i Sülûke elverişli hale gelir. Seyr-i Sülûke başlayabilmesi için, şeyhini çok sevip, her şeyden önce kendisine ulaşan feyiz ve tecellilerin O‘nun vasıtası ile ulaştığını kabullenmelidir. Hatta bu konuda Hanefi fakihleri buyururlar ki: “Bir kimse eğer üstadına başka birisini tercih ederse, İslam‘ın en sağlam kulpunu koparmış olur” Bu bakımdan, üstadın varlığı akıllı bir mürid için hayata canlılık veren su misalidir. Üstadımız daima derdi ki: Evladım! Bu zamanda şeyh dervişi sever, derviş de şeyhini severse, aralarında muhabbet güneşi doğar. Bu muhabbet güneşinden de “Nur-u Muhammed” doğar. İşte dervişi maksada ulaştıracak olan budur buyurduğu halde şeyhe muhabbet, maksada götüren büyük bir amildir! Salik, üstadının verdiği vazifeyi yaparken, gönül gözünün frekansı açılarak, şuhud âleminde üstadının ruhaniyetini görmeye başlar. Bu görüntü net bir şekil aldıktan sonra, artık şeyh ile manevi birliktelik elde edilmeye başlanır. Bu hal, günlük yaşantısında da müride sık sık vaki olur. Nitekim bu, Hz. Ebubekir-i (ra) ‘in: “Ya Rasulullah! Her nereye baksam sizi görüyorum” dediği kıvama gelindiğini gösterir. Üstadımız bunu Müritlerinden birisinin durumunu örnek göstererek belgelemek amacıyla buyurdular ki: İhvanımızın birisi şöyle anlattı: “Televizyon seyrederken sizi gördüm. Ekranda bir ben oluyorum, bir siz oluyorsunuz. Çarşıya gittim orada da aynı. Ailemin yanına ve tuvalete gidemez oldum ”dedi. İşte bu gibi hallere Tasavvufta şeyhte fani olma denilir. Mürit bu hali ile şeyhinde fani oluyor. Bu durumda olan dervişe, üstadı tarafından uygun olan İlahi bir Esma verilir.” Yani, kardeşimiz televizyon aynasında birden kendi cismini görüyor ve aynı zamanda da kendi cismi Efendi Hazretlerinin cismi oluveriyor. Demek ki; o kardeşimizde başlangıç bu şekilde olmuş. Daha sonra çarşıya gidiyor ve orada da benzeri haller yaşıyor. Zaten bu başlangıca varıldığı zaman, insanda böylesi şaşkınlıklar söz konusu olur. Her nereye gitse ve her nereye baksa, orada Üstadını müşahede eder. Bu defa gayr-i ihtiyari olarak bir edep müridi içten içe kuşatıverir de her an üstadı ile beraber bulunuyor gibi hareket eder. Beşerî ilişkilerindeki değişiklik bundandır. Bu durumda Salik, yaşadığı hali üstadına anlatmalıdır. Eğer bu konuda tecrübesi olmayan kimselere halini anlatacak olursa, vay haline! Allah ‘a şükürler olsun ki, üstadında fani olan kardeşlerimizin varlığı, bu yolun ulviliğini tescil etmektedir. Bu, Allah ‘ın bir fazlı keremidir şüphesiz. Allah-u Teâlâ bizleri sadakat sırrına mazhar eylesin. Âmin! Fena fi‘ş-şeyh makamında olan bir müride, tevhit mertebelerine ulaşmasına yardımcı olması için, üstadı tarafından ilahi isimlerden “Hay”ismine devamlı olması telkin edilir. Bu makamın zirvesine ulaştıkça, yaşadığı hallere göre her nefeste okuyacağı zikirlerde zaman değişiklik olur ki, her menzilde okunacak Esma-i İlahiyye farklı farklıdır. Salik bu makamı “Hakk”ismi celili ile tamamlar. Asırlardır kendilerinden “Evliyaullah”diye bahsedilen zâtlar, Fena mertebelerini bahsedilen şekilde aşmışlar ve durumlarını da kendi üslupları ile dile getirmişlerdir. Bu bahtiyarlardan birisi de Yunus Emre Hazretleridir. Şeyhinde fani oluşunu ifade eden şiirinin bir beytinde der ki: Açıldı Sır babı şeyhim yüzünden Can sefalar buldu tatlı sözünden Masiva tozunu gönül gözünden Tevhid ile sildik elhamdülillah Bundan sonra Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hz. leri Fena makamlarının ikinci merdiveni olan “Fena fi‘r-Resul”makamını anlatmak üzere şöyle buyurdular: “Fena fi‘r-Resul” makamı; Müridin Hay esmasında başlayıp, Hak esmasına kadar devam eden “Fena fi‘ş-şeyh” hali, bu makamın sonunda Peygamber (sav) Efendimize dönmeye başlar. Nereye bakarsa Rasulullah (sav) Efendimizi görür. Rasulullah (sav) ‘in cemaliyle, kemaliyle, nuruyla beraber olur. Kâinatta ne varsa Rasulullah (sav) Efendimizin nurundan halk olunduğunu görür. Yanılacağı zaman hemen karşısına çıkıverir. Buna da “Fena fi‘r-Resul” denir. Üstadı Gayyum esmasını verir. Fena fi‘r-Resul makamı, âlemlerin Efendisine duyulan aşk, şevk, sevgi ve muhabbetin zirve noktasıdır. Salik, bu makamda O ‘na ümmet olmanın verdiği gönül zenginliği ile dolup taşar. Bütün sevgileri, tutkuları artık bu sevginin içerisinde erir, kaybolur. Zira her ne yapsa, ancak O ‘nun izin ve müsaadesi ile yapar. Pek çok zât demişlerdir ki: “Eğer Allah ‘ın Resulünü bir an gözümüzün önünden kaybedecek olsak, kendimizi küfre düşmüş sayarız” buyurmuşlardır. Bu hal, makamlarda zirveye ulaşmış zâtlara mahsus bir haldir. Nitekim İmam Şa‘rani bu makamda bulunan bir veli zâtın, Rasulullah (sav)‘in ayağını önünde görmeden adım atmasının caiz olmadığını belirtir. Bugün Rasulullah (sav) Efendimizi idrakten aciz kalan sinek tabiatlı kimselerin, O‘nun eşsiz sünnetlerini hafife almalarındaki seviyesizlikleri bize şunu anlatır: Eğer onlar sufilerin bu güzel metodu ile yetişmiş olsalardı, O‘nun örnek ahlakından nasip alırlardı. Kalben şuhuda erip, Allah ‘ın Resulünü görme derecesini elde edip, her nerede bir boşluk bıraksalar, âlemlerin Efendisinin tatlı ikazı ile karşılaşırlar ve gaflete düşmezler. Ama bu sistemi benimsemedikleri için, Allah ‘ın Resulünü görme nimetinden mahrum kalmaktadırlar. Üstadımız, bundan sonra Fena mertebesinin son kısmına geçerek, bu makamın başlangıcı ve zirvesi hakkında şöyle açıklama yapar: Fenafillâh; Salik, Nefs-i Safiye ‘ye gelince, eğer kabiliyetli ise yedi gök tabakasını, sekiz Cenneti geçer. Cenabı Zül-Celal Hz. lerinin zâtında değil, sıfatlarında fani olur. Bütün kâinatta zerre zerre kendini görür. Yiyende içende, tozanda, o olur. Hallacı Mansur ‘un: “Ene‘l-Hak” demesi Beyazid-i Bistami‘nin “Cübbemin altında Allah var” dediği bundandır. Yani bir tür şaşkınlık hali belirir. Buna da Fenafillâh denir. Salikin Allah-ü Teâlâ ‘ya olan seyrinde, Nefsi Safiyye makamına geldiği zaman, artık Sülûkün sonuna doğru varması söz konusudur. Bu zamana kadar elde edilen tecrübe ve manevi dereceler, artık onda bir makam halini alır. Nefis her zaman isyan bayrağını çekip itiraz etse de, Sultani Ruh yükselip, Emir âlemindeki Hak Teâlâ ‘nın “Kün” yani “Ol” emri ile meydana getirdiği menziline kavuştuğunda, bu defa o da oraya ulaşarak, yaradılış gereği olarak Hak ile hükmetmeye başlar. Artık kişi için geri dönüş yoktur. Salikin geçtiği menziller “Seyr-i Sülûk” bahsinde anlatıldığı için burada açıklama ihtiyacı duymuyoruz. Hulasa; asli hüviyetine kavuşuncaya kadar Seyr-i Sülûk devam eder. Nihayet sonunda Hak Teâlâ ‘nın kişinin durumuna göre yakınlık kurması artık söz konusudur. Bunun için: “Fani olan bir kimse için, hiçbir korku yoktur” denilir. Neden korksun ki? Zira Hak Teâlâ ‘ya ulaşan, O ‘ndan başka şeyle huzur bulamaz. O ‘ndan her ne gelirse gelsin, o zâtın nazarında birdir. Yunus Emre der ki: Gelse Celalinden cefa, Yahut Cemalinden vefa, İkisi de cana sefa, Kahrın da hoş, Lütfun da hoş. Evet, gönül huzurunu Allah-ü Teâlâ ile elde eden zâtlar, bu makamda âlemde bulunan her şeyin Allah ‘ın irade, fiil ve sıfatları ile meydana geldiğini görür. Bu defa bu konuyu beşer lügati anlatmadığı için, zaman zaman çelişkiye düşer. Bazıları tıpkı bir sarhoş üslubuyla hareket ederek, bir takım acayip davranışlar sergileyebilirler. Bunlara Tasavvuf‘ta “ŞATHiYYE”veya “ŞATAHAT”denilir. Sufiyye ıstılahında şatahat; Salikin feyiz ve istiğrak anında kendinden geçerek, elinde olmaksızın söylediği muvazenesiz sözler demektir. Bu sözün zahirine bakıldığında, şeriata aykırı olduğu görülür. Ancak Salik kendisine geldiği zaman bu sözleri ne kabul eder ve ne de bu sözün peşine düşer. Çünkü o sözleri söylediği anda, Rabbi ile beraber olmanın zevki içerisinde, elinde olmadan şevk ve neşe içerisindedir. Nasıl ki insan çok sevdiği bir kimseyi gördüğü anda heyecanlanır ve ne yaptığını bilmezse, Salik de öyledir. Hadis bilginleri Rasulullah (sav) Efendimizden geçmiş ümmetlere ait bir kıssayı naklederler. Ki, bir adamın çölde giderken üzerinde yiyeceği ve içeceği bulunan devesi kaçar. Adam tam devesinden ümidini kestiği bir anda, bir ağacın gölgesi altında gölgelenirken, Allah-ü Teâlâ adamın devesini buldurur. Adam bakar ki yiyeceği de, içeceği de devesinde duruyor. O anda sevinç ve heyecanın birbirine karışması neticesinde dilinden şu sözler dökülür: “Allahım! Sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim.” bu hadiseye göre bazı hal ehli kimselerin, bu makamda kendinden geçerek söyledikleri sözler sebebi ile mazur görüleceğini belirtmişlerdir. Hulasa; Beyazid-i Bistami, Hallac-ı Mansur gibi, Sufiyyenin önde gelenleri tarafından söylenen sözlerin, birer şathiyat olduğu kabul edilerek, onların bu gibi sözlerini mazur görmek gerektiğini belirtmişlerdir. Sonuç olarak; Fenafillâh makamı, Salikin Rabbi hakkında bilgisinin netlik kazandığı, Allah ‘ın sıfat ve fiillerindeki sırlara vakıf olduğu, bu makamda iken yarı sarhoş bir halde bulunduğu ve hepsinden önemlisi de, Salikin kendi iradesinden sıyrılıp, Rabbinin iradesine tam olarak teslim olduğu makamdır. Yunus Emre’m Kâmil oldu imanın Hz. Hakka vasıl oldu bu canın La Mekân şehridir senin mekânın Fenafillâh olduk Elhamdülillah Rabbim cümlemize bu sıfatları ihsan buyurup, bizleri salihler ve Sadıklar topluluğuna eriştirsin. Âmin. Nuri Köroğlu YUNUS EMRE VE TASAVVUF*
Sevtap YAZAR
Yunus Emre, ne felsefî manada bir filozof ne ilimle uğraşan, sistemli bir eğitimden geçmiş bir müderris ne de filozofik manada bir hakim(bilge)dir. Yunus Emre hikmeti ledün anlamında kullanan bir mutasavvıftır ve sanatı da buna göre düşünülmelidir. Yunus Emre, İslam şeriatine bağlı, seyr ü sülûku yaşamış ve İslam tasavvufunun belirlemiş olduğu şeriat, tarikat, hakikat ve marifet makamlarından geçerek irfana ulaşmış bir âriftir. Tamamen ilhama dayalı olan, medresede okuyup yazmakla öğrenilemeyen yakîn yani kesin ve apaçık, her türlü şüpheyi ortadan kaldıran gaybın hakikatine erişme bilgisine sahiptir. Yunus Emre de birçok mutasavvıf gibi “Biz Hızır’a kendi ilmimizden öğrettik” âyetindeki ledün kelimesini tasavvuf anlamında almıştır. Kur’an-ı Kerim’de mana çift yönlüdür. Bunlardan biri zahirî diğeri ise batınîdir. Batınî mana, pek çok insanın bilgisini ve tecrübesini aşan, ancak ârifler tarafından yorumlanan ve bilinen bir manadır. İlm-i ledün de bu batınî öğreten ilimdir. Bu da ancak bir mürşid-i kâmil aracılığıyla olur. Ledün yoluna ancak aşk ile varılır dini bilgileri ilmen öğrenmek bir şey ifade etmez. Ledüne ulaşmak için bu yolda yetenek sahibi olmak gerekir. Bu bilgi ve hayat insanı ab-ı hayat gibi ölümsüz kılar. Ledün, sâlik için yalnızca dört menzil uzaktadır. İnsan kendinin nereden gelip nerede olduğunu ve nereye gittiğini öğrenmek ister bu da ancak ilm-i ledün ile öğrenilir. Gaflet bu yolu engelleyici gönül ise hedefe ulaştırıcıdır. Mana alemine ulaşabilmek için sâlikin bir mürşide bağlanması ve onun dediklerine uyarak yola devam etmesi gerekir. Yunus Emre tasavvuf yerine ilm-i ledün yanında ledünni, ilm-i batın, ilm-i hüner, âb-ı Hayvan terkiplerini kullanır. Onun belirttiği tasavvufi hayatı Hz. Peygamber, Cüneyd-i Bağdadî, Hallac-ı Mansur, Bayezîd-i Bistamî, Ma’ruf-ı Kerhî, İbrahim Edhem yaşamışlardır. Fenafillah’ın timsalini ise ona göre Ashab-ı Suffa verir. Yunus Emre de ilm-i ledün tahsil etmiştir: Et ü deri sünük çatan cism eyleyüp diri tutam Hikmet beşiğinde yatan kudret südün emen benim (194/5) Vahdet-i Vücûd ve Tevhîd: Vahdet-i vücûd, pek çok İslam mutasavvıfı tarafından açıklanan ve Muhyiddin-i Arabî tarafından sistemleştirilen, âlemin tek bir hakikat ve vücûttan ibaret olduğu fikrini savunan bir anlayıştır. Mutasavvıflara göre, kesreti ifade eden on sekiz bin âlemin aslı ve esası birdir. Birden başka bir şey yoktur. Varlığın başı ve sonu bu birliğe dönecektir. Allah tek ve mutlak olan varlıktır. O’nun varlığının bir başlangıcı ve sonu yoktur. O bütün zamanları ve mekânları kaplayan bir nurdur ve bu yüzden çokluk bir olan Allah’ta yani birlikte toplanmıştır. Allah kendisine olan aşkı sebebiyle kendini bildirmek ve sıfatlarını göstermek istemiştir. Bu yüzden zatıyla değil de sıfatlarıyla bilinir. Zaten insan ezeldeyken Allah’ın birliğini tasdik etmiştir ve dünyaya geliş sebebi de ezeli birliği dünyada anlamaktır. Vahdet-i vücût sülûk sayesinde ulaşılabilecek bir makamdır ve bu halde sen-ben farkı yoktur. Bu düşünceleri anlatan beyitler: Sensin bu gözümde gören sensin dilümde söyleyen Sensin beni var eyleyen sensin hemin öndin sona (14/2) Kâlû Belâ söylenmedin tertîb düzen eylenmedin Hak’dan ayru degilidüm ol ulu divândayıdum (168/3) Yunus imdi sen-ben iken âşıklara ne sen ü ben Yokluk durur anı sevmek koyun ayruksı bakışı (360/9) Görüldüğü gibi Yunus Emre vahdet-i vücut nazariyesini şiirlerinde geniş bir biçimde işlemiştir. O’na göre bütün varlıklar Allah’tan gelmiştir. Varlık tektir ve bunu bilen kişi nereye bakarsa yalnızca Tanrı’nın cemâlini görecektir. Çünkü varlığın önü ve sonu, evveli ve sonrası Allah’tır ve O’nun nuru âlemi kaplamıştır. Yunus’a göre mutlak ve hakiki varlık olan Allah, insanın kendinde gizlidir. İnsanın vücudu birlik deryasında kaybolmuştur. Bu mertebede kişi kemâl noktasına varmış ve nefisten kurtulmuştur. Onun varlığı mutlak zatta yok olmuştur. Yunus’a göre Allah’ın varlığı aşktan başka bir şey değildir. Varlığı aşk olan Allah’tan gelen varlıklar da aşk ile ve aşk için yaratılmışlardır: Yunus sen beni gider her ne ider dost ider Aczüni bil ebsem ol var ışk rengine boyan (236/7) Mutasavvıflar, “Allah’tan başka mabûd yoktur” cümlesiyle ifade edilin tevhid fikrini vahdet-i vücutçu bir anlayışla ele almaktadırlar. Onlar tevhidi dört merhalede yaşamaktadırlar: 1. İsimler tevhidi 2. Fiiller tevhidi: Fiiller tevhidini yaşayan sâlik küçücük bir zerrede bile görülen binlerce ibretin yaratıcısını bilir. Bu makamdaki kişi aklı ve gücü ile hiçbir iş yapamaz, ne yaparsa Allah yaptırır. Yaratıcıyı tanıyan sâlik, hayır ve şer olanın Allah’tan olduğunu anlar. Bu makamdaki mutasavvıf, mutlak zatı yürüse önünde, söylese dilinde, otursa yanında bulur: Yürürisem önümdesin söylerisem dilümdesin Oturursam yanumdasın ayrukda ne bâzârum var (43/2) 3. Sıfatlar tevhidi: Bu makamda sâlik kâinatta bulunan bütün eşyanın Hakk’ın birer sıfatı olduğunu anlar. Renk, şekil ve desenlerin Allah’ın bir tecellisi olduğunu anlar. Bu tecellilerde, vahdet kalp gözüyle anlaşılır. Sıfatlar tevhidinde sıfat çok, hakikat tektir. Bu hakikat zattır. Bu makamı tam olarak yaşayan kişi Hakk’a itaat eder ve her şeyde Hakk’ı görür ve vecde gelir: Ma’şûkanun tecellîsi dürlü dürlü renkler olur
Bir şivede yüz bin gönlüm hemişe...cûşa gelür (73/5) 4. Zat tevhidi: Bu makam fenafillah mertebesinde yaşanır. Bu makamda görünen her varlık görecelidir. Bir tek varlık vardır o da mutlak hakikat olan Tanrı’dır. Âşıkların asıl gayesi de bu tevhidi yaşamaktır. Bu merhalede tevhid artık dilden düşer gönle yerleşir. Her sevdügi terkin ura kayıkmaya değme yana Her dem anın seyrangâhı hem zat u hem sıfat olur (45/2) İkiliği terk itgil birlik makâmın tutgıl Cânlar cânın bulasın iş bu dirlik içinde (303/3) Bu görüşlere sahip olan Yunus Emre, tevhidin bütün makamlarını tamamlamış bir erendir. Yunus, bu tevhîde gark oldı gitdi Girü gelmeklige aklı dirilmez (107/12) Vahdet-i vücutla yakından alakalı olan kavramlar: Vahdet-kesret: Yunus Emre’ye göre görünürdeki çokluk, bâtında tektir. Görülen bu âlem görecelidir. Bu âlemdeki varlıklar İlahi varlığa bağlıdır. Vahdet(birlik) oransız, nakışsız, hacimsiz, mekânsız ve zamansızdır. Varlıklar yaratılmadan evvel vahdet yurdunda İlahi zat ile beraberdir. O’nun birliğinden yaratılmış ve bu âleme inmişlerdir. Buradan da tekrar vahdete döneceklerdir. Vahdet sırrı mürşidin bâtınında tecelli eder. Kesret vahdetin aynası gibidir. Bakmasını bilen kişi aynada bir tek yüz görür. (Yani Hakk’ı görür): Eger âyine bin olsa bakan bir Gören bir görinen bin-bin görindi (411/9) Yunus, vahdet-tevhid ilişkisini çeşitli benzetmelerle anlatır: Vahdet kuşatıcı ve temiz özellikleriyle denize, ummana veya deryaya benzetilmektedir. Kesret, vahdet deryası karşısında bir katre, yağmur damlası ve ırmak gibidir. Katre ve ırmağın aslı deryadandır. Kesret de vahdettendir. Çoklukta birlik gizlidir. Gözündeki perdeleri kaldıran kişi kesretin kendisinde Allah’ın birliğini görecektir. Zihi derya ki katreden görindi Ne deryâdur ne katredür gör indi Aceb katre ki derya anda mahfî Bu mahfî sırrı sen senden sor indi (411/1-2) Vahdet saf bir su gibidir. Su, girdiği kabın rengi ile görünür. Vahdet, eşya, sıfatlar ve fiiller şeklinde oluşur. Akıp deniz olan, dağılıp toz olan, güllerde saz olan hülasa bir bir isimle ortaya çıkan nesneler, vahdetin bir görüntüsü olmaktadır. Dünyada yaşarken birlik ve çokluğun aslını anlayan gönüller, denize akan ırmaklar gibi tekliğe doğru yol almaya başlarlar: Benüm cânum uyanıkdur dost yüzine bakan benem Hem denize karısmaga ırmak olup akan benem (187/1) Vahdet sırrı mürşidin bâtınında ortaya çıkmıştır. Kesrette tutunup birliği anlayan kişi, denizdeki(çokluktaki) dalgalanmadan etkilenmeden tekne gibi bir düzende ilerler. Bu kişi için bu dünyadaki iyi-kötü, güzel-çirkin, hayır-şer ayrımları önemsizdir. Çünkü yaratan ve yaptıkları ortadadır: Çünkim girdüm bu denize ne kenâr var ne cezire Çün dört yanumda mevc ura teknem kâvi hiç batmadan (183/8) Kesret yerine kullandığı diğer benzetmeler katre, mevc, mevc-i acaib, ırmak, sûret nakşı, fânî nakş, kuru efsane, yaban, dünya, çokluk, hicâb, vücud. Dağ, bulut, duman, agyar, gayr, hayal, varlık evi, nefs, kudret denizi, taş kapu, renk, bezenmiş suretler vb. dir. Mâsîvâ: Mâsîvâ kesreti ifade eder. Yunus, Hakk’tan başka varlığın olmadığına inanır. Buna göre mâsîvâ Hakk’ın dışındaki şeylerdir. Ve biz bunları nefsimizle görürüz. Tanrı görünürken mâsîvânın arkasına gizlenmiştir ve bu yüzden mâsîvâ âşıkların zindanıdır. Onun içinde tıkılıp kalmışlardır. Gönlünden bu mâsîvâyı çıkaranlar zindandan kurtularak Hakk’ın tecellîsine kavuşurlar. Bunun için insanın kendini bilmesi ve nefsine hakim olması gerekir. Birliği kavrayan kişi agyarı yar bilir çünkü o eşyanın aslını öğrenmiştir. Ağyar da yar da gerçek varlığın görünümüdür. Allah’tan başka her şey gelip geçicidir bu yüzden mâsîvâ yalan dava olarak anılır: Yunus ko yalan da’vîyi gel arıta ko sivâyı Gönlün evini kız eyle dost gelicek kondurmaga (329/7) Yunus, beyitlerinde mâsîvâ yerine şu kelimeleri kullanmıştır: Gayr, varlık, sivâ, yalan, dava, agyar, ayruk. Tecellî: Hakk’a yönelen kalplerde Allah’ın güzelliği görünür. Çünkü onlar artık gönüllerinden mâsîvâyı temizlemişlerdir. Allah’ın kalpte ortaya çıkışı sonsuz ve sınırsızdır. Bir tecellî iki defa tekrar etmez. Hakk, her an başka şekilde, başka sıfatlarda kendini gösterir. Allah, sıfatlarıyla güzelliği ve ululuğu yönüyle görünebilir. İşte her ikisini de Hakk olarak kabul edenler vahdeti anlayanlardır. Yunus, bu iki tecellîyi meyhane ve mescit rumuzlarıyla ele alır. Meyhane Allah’ın celal tecellisinden, mescit de cemal tecellisindendir. İşte vahdeti anlayan kişi her ikisinde de Allah’ın nurunu görür. Tecelli, Allah’ın kendi yüzünü göstermek istemesidir. Bu durumda tecelli eden de ettiren de aynı varlıktır. Allah mutlak varlık olduğu için tecellisi celali de olsa cemali de olsa hoş karşılanır. Çünkü zaten bütün gönüller ona hayrandır. Tecelli gönülde olur: Ger meyhaneye vardum ansuz yir göremedüm Yine ana sataşdum girdüm dahı külhânda (328/4) Sûret söz kandı buldı kanda sözi iş oldı Sûrete kendü geldi dil hikmetün yolıdur (25/3) Mutlak varlık, sâliklerin gönlünde isim, fiil, sıfat ve zatıyla derece derece tecelli eder. Tecelli, söz ile başlar diğer sıfatlarla devam eder. Tecelli söz ile başladığı için, sâlikin süluk anında uğrayacağı ilk tecelli de sözle alakalıdır. Böylece manevi şahsiyetlerin önce kulağı açılır, sonra gözü. Tanrı tam olarak insan-ı kâmilin gönlünde tecelli etmiştir. Mürşid bu mertebeye ulaştığı için yol göstericilikle yükümlüdür. Hz. Musa ile İbrahim Peygamberler’in tecellileri buna örnektir. Bu düşüncelerde olan Yunus Emre de zat tecellisine ulaşmış bir velidir. İlahileri de hakke’l-lakîn bilgisini yansıtır: “Yunus Hak tecellîsin şâir dilinden söyler”Cemâl,Didâr: Yunus Emre bu kelimeleri Allah’ın yüzü karşılığında kullanmıştır. “Yüzünüzü ne tarafa çevirirseniz Allah’ın vechi oradadır” ayetinden hareketle sufiler Allah’ın yüzünün dünyada görülebileceğini düşünürler. Ve bu da ancak seyr-i sülûk ile mümkündür. Allah’ın yüzünü bu dünyada göremeyenler iki cihanda da bundan mahrum olacaklardır. Allah’ın yüzünü ancak cennet, cehennem gibi maddi istekleri bırakıp, nefsini yenen, benliğini terk eden kişiler görebilir. Çünkü O, sâlikin kendi vücudunda görünür. Allah’ı gökyüzünde aramak neticesiz kalacaktır. Çünkü İlahi nuru yerde, vücutta, bâtın âlemde aramak gerekir. Erenleri küçük görenler, dervişleri sevmeyenler Allah’ın yüzünden de mahrum olurlar. Çünkü Allah’ın yüzü, mürşidin yüzünden bilinir. Sen hicâb oldun sana ne bakarsın dört yana Kaykımaz öne sona kime ki didâr gerek (135/4) Vücûda gelmeyince kimse Hakk’ı bilmedi Bu vücûddan gösterdi dost bize didârını (397/4) Allah’ın güzelliği, cemâli de can gözü açık temiz bakışlı kişiler tarafından görülebilir. Allah’ın güzelliği aşıklara farklı makam ve yönlerden tecelli eder. Bu yüzden farklı teşbihleri vardır: Cemal manevi yüzü kastetmesi ve nur oluşu sebebiyle daima parlak ve şuleli nesnelere benzetilmiştir. Buna göre sevgilinin cemâli güneşe, aya, yeni aya, bahara, şeme ve güle benzetilmiştir: Kaçan gülde görür dostun cemâlin Çagırur kim beni deli şol eyler (95/2) Yunus Emre birçok beytinde dost didâdını gördüğünü söyler: Dost bundadur bellü beyân gördüm dost didârın ıyanBu ilm-i hikmeti tuyan ider bana dek azimi (394/4) Nişân, Bî-Nişân: Allah’ın kendisini bize gösteren bir işaret yoktur. Onun isim ve sıfatları ise varlığının belirtisidir. Nişan âyet kelimesi ile de açıklanır. Allah’ın âyetleri sonsuzdur. Kendi varlığını belirtmek imkansızdır. Sözün manasına erenler, ancak nişansız olan Tanrı’dan haber verirler. İnsan, bu dünyaya gelmeden önce Allah ile birdir. Nişansız bir nurdur. Vuslat yolcusu, geçtiği her manevi makamda İlahi bir nişandan haberdar olur. Bu nişanlar sembolik olup sadece sâlik tarafından bilinir. Sülûk gören sâlik ancak nişansızlık âleminden nişan verebilir. Bu makam, Sidret’ül-Müntena makamı gibidir. Bunun ötesi menzil-i nur olduğu için hiç nişan verilemez. Göz kendisini göremediği gibi, zat da nişanından nişan göstermez. Gözün nişanı görmek; zatın nişanı da sıfatlardır: Bu göz kendözin görmez nişânun nişân virmez Yûnus’un aklı irmez inen oldı dîvâne (320/10) Nişansız İlahi zatı gören ve O’nda yok olan kişi de nişansızdır. Bu hal tam bir vahdet-i vücut halidir: Vasf-ı hâlin eydiserem vuslat hâlin bilenlere Yidi dürlü nişân gerek hakîkate irenlere (298/1) Pinhân, Nihân: Bu kavramlar Allah’ın zahîr ve bâtın sıfatlarıyla alakalıdır. Mutlak zat, insanın nefsi yönüyle bâtındır. Bu sebeple Tanrı’nın zatı, pinhân kelimesiyle anılır. Tanrı zatını sıfatlarıyla, eşya âlemiyle gizlemiştir. Sıfatlardaki birlik nuru, ancak gönül gözü açıklar tarafından görülebilir. Gerçekte Tanrı, gizli değildir. Varlık, O’nun zuhuruna karşı perdelidir. Tanrı’nın sıfatlardaki gizliliği, âşıklar tarafından algılanmaktadır. Sen bunca sıfat birle pinhân iken iy server Âşıklar devletisin meşhûr oldun cihâna (320/2) Mutlak varlık, varlık âlemini yaratınca kendisini gizlemiştir. İşte bunu anlayan kişi nefsini yenerek Hakk’ın varlığını anlamaya(fenafillah olmaya) çalışır. Hakk, gizli değildir, can içindedir. O’nu kendimizde aramamız gerekir. Yunus da beyitlerinde Allah’ın tecillisine ulaştığını söyler. Eşkere kıldum bugün pinhânumı Cân virüben buldum ol cânânumı (389/1) Sır(esrâr): Sır, gönülde saklıdır. Allah’ın varlığı konusunda kullanılan bir kavramdır. Bu makamın anlaşılması, hal makamında mümkün olacaktır. Sır, zevk yoluyla elde edildiği için lisana gelmez. İlme kitaba sığmaz ve hikmet ile elde edilmez. Sırrı duyan kişi akıldan geçer. Derviş olanlar gönülde sırrı taşır ve bilir. Ve evliyanın sırrını kimse anlayamaz. Yunus’a göre sırlar tasavvufîdir. Âşıklar, vecd halindeyken sırrı anlayabilirler. Âşık; sır haberini, dostun yüzünü görünce öğrenir. Ol Çalab’umun ışkı bağrumı baş eyledi Aldı benüm gönlümi sırrumı faş eyledi (362/1) Allah dervişlerin gönlünü sır denizi kılmıştır. Dervişlerin gönüllerindeki sır arştan uludur. Bunu iyi korumak gerekir. Yoksa Hallac-ı Mansur gibi bu sırrı açıklarlarsa onun uğradığı sona uğrarlar. Mürşide bağlananlar bu gizli sırrı yavaş yavaş öğrenmeye başlarlar. Evliya, Allah’ın sırrıdır. Evliyanın sözü değersiz değildir. Aksine sır, kıymetini âriflerin bileceği değerli bir cevhere benzetilir. Hz. Peygamber’in Mi’râc esnasında Allah ile konuştuğu otuz bin kelâmın da sır olduğu, bu mevzuda dile getirilmektedir. Gönül(Kalb, Yürek): Gönül, tasavvufi hayatın merkezini oluşturan kavramlardandır. Bütün bâtıni faaliyetler gönülde meydana gelir. Gönül, genel olarak Allah’ın algılandığı; batını, idrak merkezidir. Gönül bazen kendinden emin, bazen mühürlenen, bazen hastalanan, katılaşan ve kibirlenen tavırlarla da ortaya çıkabilmektedir. Gönlün bu tavırları Kur’an’da da dile getirilmiştir. Yunus Emre’nin beyitlerinde gönül Hakk’ın, aşkın, sırların, hikmet ve bilginin merkezi olarak ayrı ayrı işlenmiştir. Gönül, Tanrı ile bilişip, buluştuğu için Ka’be’dir. Bu yüzden gönül inciten, kalb kıran gerçekte Allah’ı incitmiştir. Gönül yıkanın namazı, kılsa bile kabul edilmez. Gönül yapmak ise hacca gitmekle bir hatta ondan daha da üstündür. Gönüle uyan kişiye rahmetler ulaşır. Bu makamda her an manalar ortaya çıkar. Gönül yapmak, cennete ulaşmanın yoludur. Can gözü ve bâtın gözü gönüldedir. Gönül gözü de Hakk’ı görür. Hakk’ın tecelli ettiği gönüller ölümsüzlüğü yakalar. Gönül, neyi severse dil de onu konuşur. Aşk şarabı içenlerin gönlü ölmez. Maşuk sevgisi, gönüldeki gamı giderir. Dost gönlün sırrı, kalbin sevincidir. Yürek yarası, aşk derdinin ifadesidir. Aşk, yürekte yanan bir ateştir. Gönül, aşk ile coşar. Gönül kesret ve mâsîvâ ile daralır. Mâsîvâdan arındırılmayan gönülden darlık gitmez. Girü durur yoklukdan kamuların baylıgı Bunca varlık anundur gitmez gönli tarlıgı (361/1) Âşığın gönlü aşktan usanmaz. Aşkı olmayan gönüller taş gibi katıdır. Derviş gönlünü sevdiği (mürşid, peygamber, Allah) ne kaptırmıştır. Yaratılış sırrını anlamak, müşkülü halletmek için mürşide gönül vermek gerekir. Mürşid, dervişlerin yaridir. Erenlerden etek tutan kişi gönüllerde beka bulur. Gönül pası tevhid ile giderilir. Derviş, gönlünü temizleyen kişidir. Âşıkların gönüllerinde pek çok yol, bu yollarda bin türlü hal vardır. Küfrünü ve imanını terk etmeyen kişi bu yolları anlayamaz. Gönüllere girmek Allah’a ulaşmak demektir. Yunus Emre, pek çok şiirinde gönle bir şahsiyet verir, onu kişileştirir. Gönülle konuşur. Nefse uyan gönlünün fesadı terk etmesini, kanaatkâr olmasını, dünyayı terk etmesini ister. N’ola gelsen şimden girü fesâdı terk itsen gönül Gâh aglasan günahuna gâh kana’at itsen gönül (161/5) Gönül, öyle bir güç ve madendir ki kendisine ulaşanları ebedileştirir. Yüksekte gezen gönül yoldan çıkar. Yunus, insan davranışlarını gönlün neşesine bağlar. Gönül içinde ne varsa dış yüzüne onu sızdırır. Gönül, yüce mutluluğa erişmişse insanın davranışları güzel, mutsuzluk içinde ise davranışları da kötü olur. Gönül yüksekte gezer dem-be-dem yoldan azar Taş yüzine ol sızar içinde ne varısa (299/2) Âşığın, gönlü hep aynı duyguyu yaşamaz. Bir an neşeli, bir an perişan olur. Âlemlerdeki nam ve nişan, dert ve derman gönle aittir. Gönül bazen yolcu, bazen yolun kendisi ve bazen de kılavuzdur. Dost odur. Dosta giden de odur. Gönlüyle yoldaş ve aynı halde olan kişi dosta gider. Yunus, gönül temizliğinin vahdet yolunda yürümekle mümkün olacağını belirtir. Şaire göre gönül iç benden başka bir şey değildir. İç ben hakiki mabûda ulaşınca eşyanın sırları açılır. İnsan-ı kamilin gönlü şaşkınlık içindeyken kainattaki bütün ikiliklere inip çıkabilir. Bu manevi iniş-çıkışlar, an denen zaman parçasında olur. Bu halde iken gönül bir an mutlu olur, bir an ağlar. Hikmetlere dalar Lokman olur, bir an da cahillikte kalır. Dev, peri, huri gibi viranelerde mesken tutar. Sonuçta; gönül hayret makamında hakan veya köle, mümin veya âsi, Musa yahut Firavun olabilir. Bu makamlar daha da uzatılabilir. Divanda gönülle ilgili pek çok deyim ardır. Bunlardan bazıları: Gönle rahmet dolmak, yüreğe yara urmak, gönül vermek, gönül yıkmak, gönlü alınmak, gönül oynamak vb.dir. Gönül ile ilgili benzetmeler: Ka’be: Mukaddes, kutsal ve mübarek olan Ka’be görünüşte beytullah, bâtınen gönül anlamında bir kavramdır. Beytullah, Âzeroğlu İbrahim Peygamber tarafından yapıldığı halde, gönül Cenab-ı Hakk’ın göründüğü ve gezindiği yerdir. Yere ve göklere sığmayan Tanrı, mümin kulun kalbine sığmıştır. Beyitlerde Ka’be kavramı; Allah’ın göründüğü, anlaşıldığı yer olmaktadır. Gönül mi yig Ka’be mi yig eyit bana aklı iren Gönül yigdür zirâ ki Hak gönülde tutar turagı (366/7) Sırça, Kadeh, Meyhane: Gönül; ince, hassas ve narin bir sırçaya(billûr, cam) benzer. Şırça, kırıldıktan sonra bütün olmayacağı gibi, gönül de kırılırsa tamir edilemez. İçi şarap(şerbet) dolu olan kadeh, kamil insanın marifetle dolu gönlüne benzetilir. Meyhane de kâmil mürşidin gönlüdür. Âşık, bu meyhanede İlahi şarap (İlahi aşk)la sarhoş olur. Bir sâkîden içdük şarab arşdan yüce meyhâne Ol sâkînün mestleriyüz cânlar anun peymânesi (406/1) Gök-Arş: Aşk, ilahi bir rahmettir. Bu rahmet gönül göğünden damlar. İnsan, bu ebedi rahmetle hayat bulur. Yunus: “Işk yağmurı tamlası gönül göğünden tamar” der. Bir başka yerde gönül bir tek genişliği ve madde ötesi alemleri de kaplaması sebebiyle arşa benzetilir. Rahman’ın istila ettiği geniş arştan kasıt da kamil insanın gönlüdür: cân gözi anı gördi dil andan haber virdi Cân içinde oturmış gönlümi Arş eyledi (362/3) Kuş-Su-‘Umman(deniz): Sâlikin gönlü hep aynı durumda olmaz. Bir mekândan başka bir mekâna uçan kuş gibi madde âlaminden, mana âlemine doğru yol alır. Aşığın gönlü, cezbe esnasında taşkın bir su gibi çağlar. Böyle bir gönül, deli sıfatıyla sıfatlanmaktadır. Deniz, sınırsız oluşu ve kuşatıcı özelliğiyle gönül için bir benzetme unsuru olur. Ayrıca ateşe de benzetilen aşk, âşığın gönlünü yakar. Âşık, gönül deryasına dalıp teskin olmaya çalışacaktır. Şâhum senün ışkun odı düşdi gönül deryasına Aceblemen kaynayuban ma’rifetler bitdügini (401/2) Gönül bir yerde de sır denizine benzetilir. Bu benzetmede denizin bünyesindeki varlıkları örtüp gizleyen özelliği ile sır arasında bir ilgi vardır. Sır Allah’ın zatıyla ilgilidir. Gönül ise, zatî tecelli yeridir. Tûr: Hz. Mûsâ, Tanrı’nın cemâlini görmek isteğiyle Tur dağına çıkmış, burada tecelliye uğramıştır. Tur tecelli yeri oluşuyla, kâmil insanın gönlüne benzetile gelmiştir. Tur, için Tûr-ı Sînâ denmesi de Tûr dağı ile sine(gönül ) arasındaki alakanın temelini teşkil eder. Gönle giren aynen Hz. Mûsâ gibi tecelliye uğrayacaktır. Yunus Emre de tecelliye uğramak anlamında, Tur bulmak deyimini kullanır. Gir gönüle bulasın Tûr sen-ben dimek defterin dür Key güher er gönlündededür sanma ki ol ummândadur (54/3) Taş, Mum, Kış: Aşkı olmayan gönül taşa, âşık gönül ise muma benzetilir. Bu benzetme unsurlarındaki sertlik (taş) ve yumuşaklık(mum) özellikleri, insanın merhamet sıfatıyla da alâkalıdır. Aşk, nefislere bir rahmettir. Bu rahmetle Allah’a ulaşır. Taş gönüller, kendilerine ve eşya âlemine karşı kararmış, sarp-katı kışa benzerler. İşidün iy yârenler ışk bir güneşe benzer Işkı olmayan gönül meseli taşa benzer (66/1) Leylâ, Garîb, Kılavuz, Kul, İhtiyar, Derviş: Aşk Mecnun’a benzetilince Leylâ da gönül olur. Âşık, sevdiğinde yok olmak ister. Sevgilinin gönlüne giren âşık, onda yok olacaktır. Leylâ, mürşid için bir timsaldir. Yunus Emre, aşk için de kadeh mecazını kullanır. Gönül bir kılavuza(mürşid) benzetilir. Hakk aşkına düşer, sarhoş olur. Maşûka karşısında kul olup baş eğer. Gönlün kula benzetildiği beyitte, maşuk da sultan olacaktır. Aşk, çekilmesi ve yaşanması zor bir derttir. Gönül aşk derdini çeke çek beli bükülmüş bir ihtiyar olmuştur. Miskin gönlün ışk elinden iki büküldi vücûdı Tevbe kapusından sundum ana imân tayağını (376/6) Yunus, tevazuu anlatırken gönlü derviş eylemek deyimini kullanır. Mütevâzi gönüller, dost ile tanıdıktır. Gönlünü derviş eyleyen kişi, tevazuu ve manevi makam alameti olan hırkaya muhtaç değildir. Dervişlik didükleri hırkayıla tâc degül Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtac degül (162/1) Başlu(Yaralı)Sayrı, Şikeste(Sınuk) Aşk oku, gönlü yaralamıştır. Yaralı (başlı) gönlün merhemi sevgili (mürşid)dir. Yunus Emre, din yolunda gönül sayrı der. Gönülde hakiki iman oluşuncaya kadar âşık çok elem çekmiştir. Gönül bu sebeple hastadır. Gönlün şikeste(kırık) veya sınuk(kırık) olması ise, yardan ayrı düşmesiyle alâkalıdır. Esasen gönlün yaralı, hasta, sınuk vs. oluşu âşıkın psikolojik halleriyle ilgilidir. Ben garîbün hâtırını sormaga geldi şol sanem Düzdi gönül sınugını hâtır ziyâret eyledi (392/4) Sarây, Taht, Sultân: Gönül, on iki hücreli yedi pencereli, iki dilberli bir saraydır. İçinde şah oturur. Fakat gönül paslı olursa içindeki sultan görünmez. Gönlün saraya benzetilmesi, sevilenin saraya layık olmasındandır. Gönül, Çalab’ın tahtıdır. Sultan burada oturup “Kaf’tan Kaf’a hükmeder. Gönlün sarâya ve tahta benzetilmesi, sevilenin padişah olarak düşünülmesindendir. Gönül Çalab’un tahtı gönüle çalap bakdı İki cihân bed-bahtı kim gönül yıkarısa (299/5) Mülk, Kal’a, Seyrengâh: Gönül, sultanın tasarrufunda bulunan bir mülktür. Gönül mülkünü temizlemek için, içinde bulunan suretleri(kesreti) yetmez. Rahmet suyuna da ihtiyaç vardır. Bu motifte rahmetle su, gönülle rahmet arasında ayrıca güzel bir münasebet kurulmuştur. Sûret nakşın gidermekle gönül mülki temiz olmaz Akar rahmet suyı çağlar gönül kirin yuyan gelsün (230/5) Gönül mülkü dost tarafından yağmalanmıştır. Yağmalanan mülkte, tahribat, yangın ve sıkıntı meydana gelmiştir. Gönül mülkünü tahrip eden yağmacı, aşk derdinden başka bir şey değildir. Bir beyitte gönül, can şehri içinde bulunan bir kal’anın etrafını, nefs askerleri tarafından korunur. Dost, can şehrini yağmalayıp, gönül kal’asını ele geçirir. Dosttan yana giden kişi kendözinden geçmek gerek Dost yagmalar cân şehrini alur gönül kal’asını (348/5) Ev, Dükkân, Hücre, Virâne, Hazine, Şehr(Şar): Gönül, bir ev gibi imar edilir. Her evin bir sahibi olduğu gibi gönül evinin de bir sahibi vardır. Gönül ev sahibini(Tanrı’yı) bilmek zorundadır. Bir beyitte âşığın gönlü, bacası tüten ve şuleleri görülen bir ev gibi resmedilmektedir. Burada, yerleşik hayata ait ev gibi bir unsurun ele alınması ayrıca dikkate değer. Virgil su’âle cevab tutalum olsun sevâb Şu’le kime gösterir ışk evinün bacası (351/2) Gönül evi aşk askerleri tarafından yağmalanıp, istila edilmiştir. Askerin memleketteki düşmanları temizlemesi gibi aşk, gönüldeki mâsîvâyı temizleyecektir. Işkun çeri saldı benüm gönlüm evi iklimine Cânumı esir eyledün n’ider bana yağı tatar (78/3) Yaşadığımız evi nasıl temiz tutuyorsak, dostun evi olan gönlü de öyle temiz tutmalıyız. Gönlün temizliği mâsîvâdan arındırmakla mümkündür. Aşığın gönlünü rahmet suyu temizler. Beyitlerde gönül dükkâna da benzetilmektedir. Bu benzetmenin arkasında daima bir ârif görülmektedir. İlahi bilgi, arifin gönlünde tecelli etmiş dolayısıyla irfan, ariflerin gönüllerinden neşredilmiştir. Dükkân halkın ihtiyacı olan mal ve eşyanın satıldığı bir yerdir. Bunun gibi tasavvufi bilgi de ariflerin gönlünden elde edilir. Bu benzerlik sebebi ile dükkân münasebeti sürekli ele alınır. Ya ben anca kaçan olam anun buyrugın buyuram Ol geldi gönlüme toldı ben ana bir dükkân oldum (176/4) Gönül dükkânı nefsi temizlemekle açılır. Kibir ve kin bu dükkânın kilididir. Bu kilidi kırıp açmak gerekir. Gönül dar ve karanlık bir hücredir. Bu karanlık mekân, Tanrı’nın nuru ile aydınlanır ve genişler. Aşığın gönlü sevgiliden ayrı düşünce kimsesiz ve harap bir viraneye benzer. Dost tecelli edince bu virane nur dolar, hayat bulur. Viranelerde hazine olması sebebiyle gönül, bir beyitte viraneye benzetilir. Kanda bulsam isteyüben iy gönül seni kandasın Kanda virân varısa va7llahi gönül andasın (278/1) Gönül, mahiyeti bilinmeyen ve pahası biçilmeyen bir hazineye benzetilir. Aşk, bu hazinenin bekçisidir. Aşk, erinin gönlü pâdişahın (Tanrı) hazinesiyle doludur. Burada hazine ilahi bilgi karşılığında bir macazdır: Işk erinün gönli dolu pâdişâhun haznesidür Işksuz âdem ne anlasun şerî’atun manâsıdur (59/1) “Gönlümüz oldu ulu şâr o şâr gibi ya kanda var” diyen Yunus, daha birçok beytinde gönlünü mamur ve bayındır bir şehre benzetir. Bag, Vark, Kitâp, Levh: Sûreti virân olanın gönlü bağa(bahçeye) benzer. Bağ, ferahlatıcı, yeşil, sulak ve meyve yetiştiren bir yer oluşu ile gönül için bir benzetme unsurudur. Bağ bu özellikleriyle Cennet için de bir benzetme unsurudur. Yunus’a göre, sûreti viran olanfenafillah ehlinin gönül bağı, Cennet olur: Çün sûretün vîrân ola gönlün bağı Cinân ola Cânun genci vîrân ola çünki bu genc vîrândadur (54/7) Gönül, Allah’ın gizli sırlarının yazılı olduğu gizli bir varaktır. Âşık, bu varaktan okuyup sırrını halka açıklar. Aşk, kitaba; gönül de saf ve düzgün bir levhe benzetilir. Aşk kitabının sûresi gönüllerde yazılıdır. Âşık, ezel bezminde yazılan levhini bu dünyada okuyan kişidir. Akıl gönül levhine bakar. Söz, âşığın diline bu levhten akar. Bu fikirden anlaşıyacağı gibi, insana ait bütün mücerret özellikler(cân, his, akıl, hayal) gönül merkezine bağlıdır. Kara (Renk), Cema’at, Eğlence: Gönül nefsî düşünce ve tavırlarla kararmıştır. Âşık, gönlünü bu düşüncelerden kurtarıp derviş olmak ister. Nefs yolından geçemezin ışk şarabın içemezin Gönlüm kara açamazın derviş olubilsem derviş (123/2) gönül, mücerret kavramları kendinde toplayan bir merkez olduğu için cem’at karşılığı olarak da kullanılır. Tasavvufi manada cemaat ilahi bir sıfattı. Hayrân, Rûşen, Perişân, Derde esir, Dermârde, Âbid, Zâhid, Âsi, Mûti, Şâdi, Giryân, Kış, Zemheri, Bostân, Katra, Câhil, Câlinûs, Lokmân, Dîv, Perî, Sultân-ı İns ü Cinn, Gedâ, Fagfûr, Hakan, Günahkâr, Rıdvân, Ruhbân, Mûsâ, Firavn, Hâmân, İsâ, Gümrâh, Cebrâil, Divân, Kur’an: Bu kelime ve kavramlar, gönül konusunda birer benzetme unsuru olmaktan çok manevi birer hal ve mertebe şeklinde değerlendirilmektedir. |