 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Yargının yargılanması
2 Ocak 2014 01:00
27 Mayıs 1960 Darbesi, sadece insanların hayatına, memleketin kalkınmasına, siyaset kurumuna zarar vermedi; en büyük zararı, belki de yargıya verdi. Uzun seneler adalet, inandırıcılığını yitirdi.
Yassıada Mahkemesi emirle kurulmuştu; emirle çalıştı, emirle adam astı. Salim Başol diye nefret sebebi bir hakimi, Altay Ömer Egesel diye yine nefret sebebi bir savcısı vardı. Tarık Güryay isminde bir de ada kumandanı bulunuyordu. O da diğerlerinin cibilliyetindeydi. Salim Başol, bir gün mahkeme salonunu dolduran DP/Demokrat Partili sanıklara "sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor!" demekten hiç sıkılmamıştır.
Kastettiği "kuvvet" cuntadır. Faciaya bakınız ki bir mahkeme reisi, dışarıdan emir aldığını maznunlara karşı fütursuzca imâ edebilmiştir.
Böyle bir mahkemenin verdiği karar, ceza değil, cinayet olur. Nitekim öyle de olmuştur. Şunu haber verelim ki adı geçen bu reisin akıbeti berbattır. Ölüm raporunu tutan doktorun yıllar sonra bize anlattıklarını buraya yazsak midenize hakim olamayabilirsiniz.
27 Mayıs darbesinin yargı hayatımızda, yaptığı yıkım üzerine ne yazık ki henüz araştırma ve akademik çalışmalar yapılmamıştır. Halbuki o senelerde alınan yaralar, en az 40 yıl devam etmişti. Zaten tercüme üzerine bina edilen hukuk bin noktada doku uyuşmazlığı yaşarken bir de darbe ile inandırıcılığına şüphe düşürmüştü. Bitmeyen muhakeme yılları, şaibeler, tatmin etmeyen kararlar eksik olmuyordu.
Geçmiş yıllarda çatıdan akan yağmur sularını toplamak için salonun ortasına leğen koyan adliyeleri yazmıştık. Kirada olduğu binayla alâkalı dâvâya bakan adliyeleri de yazmıştık. Bunlar ve benzerleri hazin gerçeklerdi. Bu itibarla son 10 yılda Adalet Saraylarının yapılmasına çok memnun olduk. Aslında "saray" hükümdarlık idaresini ifade etmekle birlikte temsildeki ihtişamı ortaya koymak bakımından yerindedir. Eskiden kiradaki iş hanının kapısına da aynı levhanın asılması tebessüm vesilesi olmaktaydı. Son senelerde Avrupa'nın, dünyanın en büyük adliyesi gibi iddialı sözler edilmekte. Buna rağmen bu görkemli binaların önünden geçerken buruk bir memnuniyet yaşamaktayız. Mekân belki kusursuz. Fakat yargılama süresi, kararların isabeti de öyle mi?
Neyin ne olduğunu son olaylar isbatladı.
Cunta zihniyeti, dün TSK'yı zehirliyordu. Bugünse polisi bilhassa adliyeyi güve gibi yemekteymiş. İdeolojik yapılanmaya giren bir kısım emniyet ve adliye mensupları hükûmet devirmeye teşebbüs halindeyken suçüstü yakalanmakta.
Bazı savcılar, militanlık yapabilmekte, iş takipçiliğiyle uğraşmaktaymış. HSYK gayrı hukuki bildiriler yayınlamakta. Adliyeyi sindiren bir avuç cuntacı kuvvetler ayrılığını hiçe saymıştır. Yargıtay'daki bazı dosyaların kararının yurt dışında verildiği gibi dehşet verici bir iddia ortaya gelmiştir. Ayrıca; bir dönem büyük gürültülerle görülen dâvâlar, iadei muhakeme zaruretine sürüklenmekte. Bir zümre adına adalet olamaz. Temiz adalet adına bu yargının yargılanması mecburiyet olmuştur. HSYK HYK/Hakimler Yüksek Kurulu ve SYK/Savcılar Yüksek Kurulu diye ikiye ayrılmalı ve "yargı benim!" deme cür'etini gösteren kim olursa olsun hesap vermelidir.
.
Vesayet varsa devlet yoktur
4 Ocak 2014 01:00
Devlet gerçeğiyle vesayet dayatmasının bir arada var olması mümkün değildir. "Cem-i zıddeyn, muhaldir!" sözü meşhurdur. 'Zıtların bir ânda ve bir arada olmaları imkânsızdır' demek.
Vesayet, kendini idareden âciz olanlara uygulanır. Hakkında vasi tayin edilen şahıs, herhangi bir karar alıp hayata geçiremez. Bunu vasisi yapabilir.
Devlet, vesayete yani böyle bir hastalıklı acze mecbur edilemez. Bağımsızlıktan vazgeçerek manda veya sömürge idaresine girmesi mümkün olamayacağı gibi içerden gelecek vesayet dayatmalarını kabul etmesi de imkânsızdır. Milletin, devlete dair iradesi paylaşılamaz. Devlet, devletle vatandaşlık akdi olan herkesin ortak üst gücünün adıdır. Adalet dağıtır, vergi toplar, para basar, hizmet verir vs.
Bir memlekette bir zümrenin devlet üzerinde hâkimiyet kurmaya kalkışması gayrı meşrudur. O zümre ister asker, ister polis, ister mafya ve isterse herhangi bir dini, sosyal veya başka bir cemaat olsun.
Sn. Tayyip Erdoğan'ın bir dünya görüşü vardır. İşbaşına gelince fikren, ahlâken, insanen... yakın kadrolardan istifade etmesinden daha normal bir şey olamazdı. Onun için yıllardır insan yetiştirmek için çalışan cemaatten faydalandı. Bunu yaparken kardeşâne duygular içindeydi. "Paralel devlet yapılanması niye fark edilmedi?" Tenkidinin cevabı bu keyfiyettir. Başbakan, kardeşlerinden şüphe etmemiştir. Tâ ki 7 Şubat, Böcek ve 17 Aralık vak'larına kadar.
Emperyalist bir plan söz konusu:
Nasıl bir tezgâhla karşı karşıya olduğumuzu nihayet MİT ortaya çıkarttı. Baronlar, Amerika'nın Irak işgalinde Türk askerini aşağılamaya kalkışan, Davit Petraus'u, Mayıs 2013'te 200 milyar dolara hükmeden KKR (Kolhberg, Kravis, Roberts) adlı bir finans şirketinin başına getirmişler. O'nun işbaşına getirildiği tarih, Türk ekonomisinin zirve yaptığı tarihtir.
Sürecin işleyişi şöyle:
Başbakan Erdoğan, önce dış basın ve İngilizce basılan bazı Türk gazeteleri tarafından 'diktatör' ithamıyla itibarsızlaştırılmaya çalışıldı. Ardından Türkiye'yi karıştırmak için muhtelif STK'lara 25 milyar dolar ayrıldı, Gezi olayları tertiplendi Bush ekibinden bir Neocon, Taksim'e kadar geldi. Yeniden IMF'ye mecbur edilmek istendik. Suriye'de yalnız bırakıldık.
Oralardan buralara varıldı.
Büyük düşünmemiz, hayallerimiz ve icraatlarımız tehlikeli bulundu. Düveli Muazzamaya rağmen Kürt meselesini halledemezdik. Dışarıda yıkıcı bir tezgâh, içeride devlette yer ederek kendine çalışan vesayetçi yapı...
Yaşanan hadiseler, bir iktidar problemi değildir... Kalkınmış, dünyada söz sahibi olmuş bir Türkiye'de kim iktidar olsa bunlar yapılırdı.
Onun için cemaatin öfke ve alınganlığı bırakarak öz eleştiriye gitmesi herkesten evvel kendisi için faydalı olacaktır. Varlık sebebine, tarihçesine, hizmetlerine aykırı bir karşı duruş zarar verir. Kavgayı bırakarak soğukkanlı bir şekilde kimlerle aynı fotoğraf karesinde yer alındığı fark edilmeli.
Çıkmaza varıldığında yarın geç olabilir...
.
Sükûnet ile hakîkat kardeştir
20 Ocak 2014 01:00
17 Aralık 2013-17 Ocak 2014 arası bir aylık darbe sürecinde hazinenin uğradığı kayıp, 104 milyar dolar. Bu meblağ, silahlı terör yüzünden doğan 30 yıllık zarara denk. 12 Eylül 1683 Viyana Bozgunu-3 Kasım 2002 Ankara Dirilişi arasındaki 3 asrı aşkın zaman, kayıp yıllarımızdır. Kısa kısa güneş açma dönemleri istisna edilirse bu 3 asrı aşkın ağır zaman, başımızı öne eğdirmiştir. Borçlu hazineler, fukaralığa batmış bir millet vardı. 'Düveli Muazzama' denen ve hiçbir gün yakamızdan düşmemiş muhteris devletlerin dayatmaları. Onlar yüzünden harplere girmemiz, IMF'lere mahkûm edilmemiz vs.
Bu itibarla 3 Kasım 2002 sonrası İstiklal Mücadelesidir:
Recep Tayyip Erdoğan, bütün tarihimizin en dürüst, en çalışkan ve en dirayetli liderlerinden biridir. Vesayetin her çeşidine set çekerek siyâsî iradeyi hakim kıldı. İşbaşına geldiğinde memleket 2001 krizinden kavrulmaktaydı. Para kaçaklarına engel oldu. Ülke şantiyeye döndü. Türkiye 10 yılda bir asırlık hamleyi gerçekleştirdi. Tüneller, çevre, yolları, enflasyonun tekli hanelere düşmesi, sağlık, adalet, eğitim, ulaşım, bilişim, bayındırlık ve daha nelerde gerçekleşen büyük reformlar. 3 asırdır ilk defa bizim ve dünya Müslümanlarının başı doğruluyordu.
6 ay kadar evvel "Batının şu ân bir numaralı gündem maddesi Tayyip Erdoğan'dır; ne yaparız da ikinci bir Tayyip Erdoğan gelmesine mani oluruz diye hesap-kitap içindedirler!" diye yazmıştık. Bu sinsi çalışmanın bir rüzgârı esecekti. Bundan dolayıdır ki Sn. Erdoğan'ın 3 yıl seçilmeme kararından vazgeçmesi çağrısında bulunmuştuk.
Rüzgâr, tahminimizden de erken koptu ve fırtınaya dönerek ortalık karma karışık oldu. Bu milletin çocukları bu defa sol-sağ diye ithal fikirlerle kamplara ayrılıp çarpıştırılmıyordu. O, 'Gezi'de masumane isteklerle başlatılıp isyan ve teröre dönüştürülmüş ve fakat Tayyip Erdoğan'ın güçlü liderliğinde savuşturulmuştu.
Ama; emperyalizm; Düveli Muazzama, 2023, 2071'lere, İslâm âlemi öncülüğüne, dünya devletliğine koşan, İsrail büyüsünü bozan Türkiye'yi, iktidarı ve onun liderini rahat bırakmazdı. Bu defa kavgayı tarihte ilk defa olarak muhafazakârlar arasında; dahası alnı secdeye gelenler arasında çıkarttılar. Şimdi maalesef ağır hakaretler havada uçuşmakta. İntikam duygusunun esir aldığı akıl âdeta firar etmiş durumda.
Nasihat kâr etmiyor...
İtimatlar, güvenler yıkıldı...
Yargı kan kaybında.
Söze konu olan sadece 76 milyon değildir. Ümmeti Muhammed, Tayyip Erdoğan'ı lider ve ümit olarak görmekte. Sn. Erdoğan, mağlup edilirse iktidarı bitirilir. Hemen ardından Türkiye, yeniden IMF'ye el açan mahcup günlere döner.
Şiddetle esen bu fitne kasırgasında herkes basiretini korumalı. Ülkemizin hangi fikir ve aidiyetinden olursa olsun tek kişisini bile kaybetme lüksümüz yoktur.
Devlet; Devlet-i Ebed Müddet'tir. Rejimler, değişir fakat devlet devam eder.
Devlet gücü paylaşılmaz..
İtidal ile gerçekleri anlatmaya devam etmeli. Öfkenin kimseye faydası yok; öfke düşmanlık üretmekte.
.
Suriye'nin kimsesiz mazlumları
23 Ocak 2014 01:00
Beşar Esad için en ağır hakaret sözleri, en aşağılayıcı tasvirler, arka arkaya sıralansa yine de yetmez. Bu insan kılığındaki mahlukun üç yıldır yaptıkları yanına kâr kalmaktadır.
Hüküm cümlesi şudur:
-Suriye'de bir terörist çete iş başındadır. O çetenin elebaşı da Beşar Esad'tır!
Ama günahın ortakları da var:
Batı, "Arap Baharı" diye Kuzey Afrika ve Orta Doğu halklarını ayağa kaldırdıktan sonra onları perişan etti. Suriye'yi İran ve Rusya'ya bıraktı. Mısır'da meşru iktidarı darbe ile devirdi...
Batı, fark etmekte geç kaldığı gerçeği kendi aleyhine gördü:
Türkiye'de Sünni bir iktidar vardır; Mısır'da da Sünni iktidar iş başındadır; Suriye'de de Sünniler iş başına gelmektedir. Bu yüzden Arap Baharı hemen unutuldu, Mısır'da Muhammed Mürsi iktidarı hiç bir haklı gerekçe yokken, milyonların muhalefetine rağmen silah zoruyla devrildi, Suriye'ye yapılacak müdahaleden vazgeçilip Hür Suriye Ordusu yalnız bırakıldı, üretilmiş düşman terör grupları Suriye'ye dolduruldu. Hatta bizde bile Gezi isyanı ve 17 Aralık Darbesiyle iktidar devrilmeye teşebbüs edildi.
Batı, Fas'tan, Kuzey Afrika'dan Basra Körfezine, Balkanlardan, Türkiye ve Kafkaslardan Endonezya'ya uzanan Sünni yeşil kuşaktan korkmaktadır. Onlar için bu korkunun iki teminatı vardı. İsrail ve İran. Diğer saklı teminat ise Arabistan'dır. Şifreli teminatın Suriye olduğunu ise çok geç fark ettiler. Fark eder etmez de oyun değiştirildi. Suriye İran, Rusya ve Çin'e terk edildi. İran, silah ve Hizbullah adlı dolaylı askerî gücüyle Baas rejimine, Beşar Esad'a sınırsız şekilde yardımcı olmakta. Rusya, Baasçı faşistlere alabildiğine silah yardımı yapmakta. Komünist Çin, BM Güvenlik Konseyi ve İran her zeminde Suriye'yi korumaktadır. Bu devletlerin her birinin bölgede ayrı bir menfaati vardır. İran, Basra Körfeziyle İskenderun Körfezi arasında köprü kurma emelindedir, Akdeniz'e ulaşmak istemektedir. Rusya için Akdeniz, bitmeyen bir tarihî sıcak rüyadır. Çin için Suriye Orta Doğu ve Avrupa'ya açılan kapıdır.
İşte bazısının Hıristiyanlık, bazısının Şia, bazısının ticari fanatizmi yüzünden Suriye bir zalimin olmayan insafına bırakılmıştır. Böylece milyonlar yurtlarından edildi. 150 bin insan hayatını kaybetti. 11 bin insan, sistematik bir vahşi işkenceye maruz bırakıldı.
Beşar Esad'ın bir savaş suçlusu olduğu insanlık haysiyetini kaybetmemiş her insanın vicdani kesin kanaattir. Bu katil en hızlı bir şekilde cezalandırılmayacaksa Stalin ve Hitler gibi kan dökücülerden özür dilense yeridir.
Suriye halkı, kışın ortasında değil, çağın ortasında kimsesiz mazlumlar olarak kaldı.
O kadar ki tek şefkat unsuru Türkiye'ye bile tahammül edilememekte.
Halbuki; 11 bin değil, 110 Suriyeli Hıristiyan, bu işkencelerin küçük bir kısmını yaşasaydı Beşar Esad 110 saat yerinde kalamazdı.
Bu dünya riyakârdır...
Haçlı seferleri sadece şekil değiştirmiştir
.
Hırlaşmak
25 Ocak 2014 01:00
Türkiye'nin henüz tek kanal TV'ye sahip olduğu ve muhtemelen de siyah-beyaz günlerdeydik. Turgut Özal'lı yıllardan söz ediyoruz. İktidarda Anavatan Partisi vardı. CHP yine muhalefet partisi. Ve her zamanki gibi proje ve fikir üretmekten ziyade katı aleyhtarlık içinde. TV yeni yeni yaygınlaşıyor. 1959'da İTÜ'de kurulmuş. 1969'da TRT'yle deneme yayınlarına başlamıştı. 1980'den sonra yaygınlaşmış, ANAP iktidarının bir döneminden sonra da Türkiye, televizyon, gazete ve sosyal hayatıyla renklenmişti. Özel TV'lerin TGRT'nin 1989'daki hamlesiyle hayatımıza girmesine daha 5-6 sene vardı. Bir bakıma o devir devletinin buyurgan yüzü olan soğuk, madeni dik sesli TRT'sinde program yapmak, programa çıkmak statü sebebi olmasa bile önemlice bir şeydi...
O günlerde TBMM'de dikkat çekici isimler vardı:
Bunlardan biri ANAP milletvekili olan Kâmran İnan idi...
Kâmran Bey, neseben evladı Resûl olan bir zâttır. Bitlis'lidir. İsviçre'den hukuk doktorası vardır. AP'de Senatörlük, MDP ve ANAP'ta milletvekilliği ve ANAP'ta bakanlıklar yapmıştır. Cenevre'de Türkiye daimi temsilciliğinde bulunmuştur. Sahip olduğu Légion D'honneur nişanını Fransa'nın 2006'da Ermeni Soykırım Kanunu çıkartması üzerine bu devlete iade etmiştir. Kibar, aristokrat ve entellektüel bir insandır. Derin devletin, aidiyetine hastalıklı bakışı yüzünden dünya ve millî mes'elelere derinlemesine vukufiyetine rağmen fazlasıyla hak ettiği halde dışişleri bakanı yapılmamıştır.
Muhterem Kâmran İnan, el'an hayattadır; kalan ömürlerini sıhhat, afiyet ve huzur içinde geçirmelerini dileriz...
Diğer isimlerden biri de CHP milletvekili Turan Güneş'ti:
Turan Bey, bir Osmanlı teb'ası olarak Kandıra'da dünyaya gelmiştir. Önce Adnan Menderes'in DP'sinden vekil seçilmiş, sonra muhalefet ederek Hürriyet Partisine geçmiş, oradan ayrılarak CHP'li olmakta karar kılmıştı. Bülent Ecevit'in dışişleri bakanlığı ve bilahare başbakan yardımcılığını ve Avrupa Konseyinde vazifeler yapmıştı.
İdare Hukuku Hocası olan merhum Turan Güneş, rahat, kalender meşrep bir mizaca sahipti. Bu mizacıyla da klasik Tek Parti kodaman tiplerinden ayrılmaktaydı...
Bu iki zıt şahsiyet, galiba Kıbrıs ihtilafına dair olsa gerek bir gün TRT ekranlarında bir araya geldiler. Program hararetle devam ederken o rahat tavırlı Turan Güneş, bir ara "... biz hırlaşırken" diye bir cümle sarf etti. Böyle bir üslup, Kâmran İnan için asla mümkün değildi. Nitekim. Kendine has hakimane ses tonu ve vurgusuyla derhal itiraz etti: "Sayın Güneş! İnsanlar hırlaşır mı?"
Kâmran Bey haklıydı; insan olan hırlaşmaz, konuşurdu. Hırlaşmak başka bir canlı cinsine mahsustur. Fakat buna rağmen aradan bu kadar yıl geçtiği halde TBMM'de yüz karası birkaç sözde vekil bu mutlak gerçeği tekzib için ellerinden gelen her münasebetsizliği işlemekteler.
O vekiller, Meclise de partilerine de yakışmıyor.
Onlardan öz ailelerinin bile utandığını tahmin ediyoruz.
Seviyesizlik, olsa olsa bu kadar olur!
.
Yaralı yargı
27 Ocak 2014 01:00
28 Şubat 'post modern darbe süreci'nde şöyle yazmaktaydık: "Müesseselerle o müesseselerde suça bulaşmış insanları birbirine karıştırmamalı!"
Aynı görüşü bugün 'paralel devlet darbe süreci'nde de tekrarlamaktayız. Topyekûn Hüküm vermek; genellemeye gitmek yanlış olur. 28 Şubat günlerinde cuntacı darbeciler suçlanırken bir kavram kargaşası doğmakta ve TSK umum halkın gözünde itibar kaybıyla suç faili konumuna düşürülmekteydi.
Aynı görüşümüzü -velev ki yargı aleyhimize dâvâlar açmış olsa bile- bugün yargı için de tekrarlamak ihtiyacındayız.
Yargı ile yargı mensubu ayrılmalı, tefrik edilmeli. Yargı; adaletin tecelli ettiği mekanizmanın işleme biçimidir; adaletin beyaz perdesidir. Bir başka ifadeyle adaletin tecelli edebilmesi için sıhhatle çalışan bir yargı çarkının varlığı gereklidir. Adalet tevziî, yani vatandaşlar arasındaki hukukî ihtilafları hakkaniyetle ayırt edip onların haklarını teslim etme, devletin bir numaralı vazifesidir. Devlet, belki para basmadan da varolabilir, fakat adalet tesis etmeden yola devam edemez. Bu itibarla haklıyı-haksızdan ayırma kabiliyeti, "fâruk" sıfatıyla gelmiş geçmiş en büyük hukuk âbidesi ve adalet sembolü olan Halife Hazreti Ömer'in o meşhur "Adalet Mülkün Temelidir" sözü vicdanlarda kabul görmüştür.
Bugün, 2014 Türkiye'sinde ise yargıya ideolojinin bulaştığı müşahede edilmekte. Vazifesi, ihtilaf halletmek olanlar, ihtilaf mevzuu, 'birtakım yargı mensupları' gündemdeki tartışma sebebidir. Yargının, adliyenin, mahkemelerin savcı, hakim gibi bazı mensupları kendi faaliyet hudutları dışına çıkarak devletten kopup paralel bir yapı kurmuşlar...
Ne var ki "şüpheden zanlı istifade eder". Beraat-ı zimmet yani herkesin suçsuzluğu esastır. Keza müddei yani iddia sahibi, iddiasını isbatla mükelleftir. Bütün kademelerden geçip kesinleşmiş mahkeme hükmü olmadan kimse suçlu; daha doğrusu mahkûm kabul ve ilân edilemez. Mahkeme suçu sabit görüp bunu ilâma bağladığında ise bir başka hukuk disiplini devreye girer; "suç şahsîdir". Osmanlıda bir kimse icabında idam edilebilmiş fakat onun oğlu sadrazam yapılmıştır.
Dün rüşvet alan bir adliye mensubu yüzünden yargı topyekûn suçlanmadığı gibi bugün de paralel devlet darbesine kalkışmışlar yüzünden müessese ve mekanizma olarak yargı gözden çıkarılamaz...
Hakikat böyle; gelin görün ki sokaktaki vatandaştan derin hukuk tefekkürü beklenemez. Vatandaşın dediği şudur: "Eyvah dâvâm kimlerin elindeymiş!!!" Genelleme yapan bu "eyvah", bu kaygı, bir devlet için de bir cemiyet için de çok tehlikelidir. İtimadın bittiğinin feryadıdır. Temelin su almasının işaretidir. Yargı, kan kaybetmekte. Yaranın iyileştirilmesi yine yargıya düşüyor. Alınganlık veya meslekî yersiz himaye endişesine düşmeden temizliğini bizzat kendisi yapmalıdır.
.
Fransa/Orta Afrika
30 Ocak 2014 01:00
Cumhuriyet münevverinin fikri yapısını yoğuran İngiliz'dir; O'nun iç yapısını şekillendirense Fransa, daha da ötesi Paris'tir. Ne günkü 'Fransa' dense, 'Paris' dense iç dünyamda ayrı duygular kendini hissettir:
Fransa'nın ismi geçince 1789 İhtilalini, Hugo, Balzac gibi, hatta Expupery de dahil güçlü romancıları; bir taraftan da Baudelaire, Rimbaud ve diğer şairleri hatırlarım. Fransa, medarı iftiharı olan çok sayıdaki mütefekkirleri ve edebiyatçılarıyla Türkiye de dahil yeni zamanlar dünyasını hayli etkilemiştir.
Fakat Fransa ismi geçince içimi derinden burkan kötü vak'alar da zihnimi tırmalar. I. Dünya Harbi'nde Lübnan'dan Adana, Maraş, Urfa'ya kadarki bir koca bölgemizi Fransızlar işgal etmişti. Maraş'ta hamamdan evlerine giderken "gâvur" askerlerinin Müslüman hanımları rahatsız etmeleri, bugün de bizleri rahatsız etmektedir. O'nun İslam dünyasını inciten sabıkası bunlardan ibaret değildir. Fransa denince Cezayir bir yumruk gibi boğazımıza düğümlenir. Osmanlı sonrası doğan boşluktan istifade eden Fransız tasallutçuluğu/emperyalizmi, Cezayir'i Afrika'ya bir atlama taşı olarak kullanmıştır. O narin ülke, o günden bu güne çekilmez zulümler gördü. 'Büyük devlet adamı' sayılan de Gaulle bile Cezayir'de çok kan ve gözyaşı dökülmesine sebep olmuştur. 1960'lardı; Akbaba isminde bir mecmua çıkmaktaydı. O mecmuanın bir sayısının kapağında merhum Cafer Zorlu, de Gaulle'ün şapkalı başını çizmişti. Bir Fransız askeri, de Gaulle'ün kocaman burnuna yerleşmiş oradan -bile- Cezayirli Müslümanlara kurşun yağdırmaktaydı.
O sıralarda daha sonraları fark ettiğimiz bir yalan, yıllar yılı söylendi. Fransa Cezayir'de katliam yaparken Menderes Hükümeti, farklı saftaydı. Halbuki Menderes, zayıf günlerimize rağmen çöllerden aşırarak Cezayirli kardeşlerimize silah yardımı yapmaktaymış.
Bunlar olurken münevverlikten aydın'lığa geçen Cumhuriyet okur-yazarları, efsunlu bir Paris hayranlığındaydılar. Bayanlar da baylar da Fransızca konuşmayı bir yüksek fark olarak dikkatlere sunuyorlardı. Bizim üniversitede okuduğumuz yıllarda kürsülerden hâlâ "ben Paris'teyken..." diye başlayan konuşmalar işitilmekteydi.
Cumhuriyet arayışçıları da Tanzimat arayışçıları gibi Fransa'yı model almıştı. Anayasa, kısmi âzâmisi ile Fransız hukukundan mülhemdi. İdari taksimat ve idare hukuku ise âdeta iktibastı...
Bu makale, bir kalem dokunuşu, bir buruk hatırlamadır. Fransa-Türkiye, Fransa-Afrika ve Fransa-İslâm âlemi başlı başına bir dizi inceleme ve araştırma mevzuudur.
Ermenileri, Türk kültürdaşlarına karşı kullanıp Fransız soykırım kanununu çıkartan ışıltılı Paris'in metroseksüel vekilleri, herkesi kör âlemi sersem sanmamalı.
Fransa Cumhurbaşkanı Monsieur François Hollande'ın sevgilileri de bizi alâkadar etmez. Biz, magazin havadislerini değil, Fransız şairlerini, romancılarını, yazarlarını okumaya devam edeceğiz. Ve fakat Fransa'yı tarih ve vicdan önünde hesaba çekmekten de asla geri durmayacağız:
Suriye kargaşasından istifade ederek Orta Afrika'ya gidip "azınlık" iddiasıyla buradaki Sünni iktidarı deviren Fransa, Hıristiyanların Müslümanları doğraması karşısında kılını kıpırdatmamaktadır... Halbuki, Suriye'de yüzde 7-10 aralığındaki zorba bir azınlık, 50 yıldır işbaşındadır.
Orta Afrika Cumhuriyeti, bugün, Fransa'nın tarihteki veballerine eklenmiş yeni ve ağır bir vebal halkasıdır, bu vebal, Fransa'nın boynundadır.
.
Dürüst sallanır fakat yıkılmaz
1 Şubat 2014 01:00
Büyük âlim Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, Tefviznâme isimli eserinde şöyle der:
Hak şerleri hayr eyler/Zannetme ki gayr eyler/Arif ânı seyreyler/ Mevlâ görelim neyler/Neylerse güzel eyler.
Tefvizname, sanki "sizin hayr bildiklerinizde şer, şer bildiklerinizde hayr vardır" âyet-i kerîmesiyle "vaki olanda hayr vardır" hadis-i şerifinin yorumudur. Niçin ve neden faslı kaderin perdeler ötesindeki sırlarına girdiği için kötülüğün yaratılma sebebini bilmiyoruz. Ve fakat kötülükten, şerden de yine onu halk eden Allah'a sığınmaktayız...
Darbeler arkada kaldı diyerek seviniyorduk. Başbakan Erdoğan iyi çalışıyor ve iyi çalıştırıyordu. Bölgenin de dünyanın da yükselen yıldızı olmuştuk. 10 yıla bir asırlık hizmet sığdırılmıştı. Bu refah, bu kalkınma, sadece 76 milyonu değil, 1.750 milyarı da bahtiyar etmekteydi. En güzeli de artık ağlayan analara yeni analar eklenmiyordu. Güneydoğuya, doğuya yatırımcılar gitmekteydi. Ülke, bir güzel iklime girmişti. 12 Eylül 1683 II. Viyana Bozgunu'ndan bu yana bu yüz güldüren havayı ilk defa teneffüs ediyorduk. Ufkumuza büyük hedefler koymuştuk. 2023 Büyük Türkiye diyorduk. 10 yıl sonra dünyanın onuncu büyük kudreti bizdik. 26 Ağustos 2071 Malazgirt Meydan Muharebesiyle bu mübarek toprakları vatan tutmamızın bininci yılı olacaktı. O tarihlere bir vasiyet bırakmıştık, Devlet-i Ebed Müddet yeniden Cihan Devleti Türkiye olacaktı.
Bu manzara çekilemedi; Batı gerilerken yeni Türkiye yükseliyordu. Böyle bir keyfiyet, Haçlı Ruhunu gazaba getiriyordu. Önce Suriye gailesiyle kuşatıldık. Olanca gayretlerine rağmen bizi ateşin içine çekemediler. Her mazlum İslâm milletinin yanında yer alıyorduk. Fakat modern sömürgecilerin istediği gibi sıcak çatışmalara dahil olmuyorduk. Zira I. Dünya Harbinin o felâket dolu tecrübesi, hep aklımızdadır. Suriye ile vurulamayınca bu defa yıkıcı hamle içerden geldi. Zahiren yolsuzluk soruşturması, esasta ise polis-yargıç cuntasıyla darbeye kalkışılmıştı. 17 Aralık 2013 kıl payı kurtarıldı. 25 Aralıkta tekrar edildi. Hüsnüniyetin karşılığı devleti içerden ele geçirme şeklinde tecelli etmişti.
Şimdi devlet, silkinip toparlanma yoluna girmiştir. Bir Başbakanın tarih önünde asılsız beyanda bulunması imkânsızdır. Sn. Tayyip Erdoğan, sadece kendisinin, aile efradının değil, Sn. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün de dinlendiğini söylemekte. Bu çok vahim, çok pis bir gerçektir. Üretilmiş delillerle birtakım isimlerin mahkûm edilmesinden sonra bir de bunların olmaması gerekir. Şimdi görülmekte ki ÖYM/Özel Yetkili Mahkemeler, TM/Terör mahkemeleri yargı terazisi olarak değil, silah olarak kullanılmış. Bu sebeple bunların nihayet bulması, dinlemelerin istisnai ve zor olması, iade-i muhakeme zaruret haline gelmiştir.
Devlet, çok yönlü bir badire daha atlattı. Şayet, Hükümet kuvvetli, Hazine güçlü olmasaydı, bu süreç çok zor olurdu. Bu sebeple "Hak, şerleri hayr eyler" diyoruz. Döviz pahalılandı, faizler yükseldi, lokomotif sektörler, aile bütçesi yara aldı ama bunlar aşılacak. Korkmaya gerek yok.
Son Söz:
-Dürüst sallanır; fakat yıkılmaz!
Sn. Erdoğan, dürüst bir insandır.
.
Kürtler, barışı sevdiler
3 Şubat 2014 01:00
İşin aslını sorarsanız bu ülke insanlarını, kök aidiyetleriyle ifade etmek, insana sevimli gelmemekte. Bu topraklarda yaşayan her ferd eşit vatandaştır. Hatta "Kürt kardeşlerimiz, vatandaşlarımız" demek bile çok da tasvibi layık değil. Doğrusu şudur, Türk-Kürt ve diğerleri Ümmeti Muhammedin birer parçasıdır. Böyle deyince şöyle bir itiraz da mümkün:
-Her ne kadar sayıları çok az olsa da Müslüman olmayanlar ne olacak?
Hiçbir şey olmayacak. İşaret edilen, "Müslim" ve "gayrımüslim" diye başka bir tasnifin diğer kanadıdır. Fakat, bu hassasiyetlere rağmen fikri izah noktasından aidiyetin adını ifade etmek ihtiyaç olmaktadır...
Bugün şöyle bir sıkıntı yaşanmadığı için memnunuz, müteşekkiriz. Bir ân tasavvur etmeli: Hükümet-Cemaat çarpışması sürerken bir de Güneydoğu'da devletle Kürtler arasında bir başka savaş yaşansaydı, bugün manzara ne olurdu? Manzaradan kastımızın döviz ve faiz olduğu anlaşılmış olmalı. Yabancı ajanlar ve ajanslar, finans çevreleri, iç çevreler vs. Türkiye istikrarını kuşatarak onun üzerinden iktidarı vurup da piyasaları topallatınca Merkez Bankası, faiz silahını kullandı.
İki mecburiyetten birini seçme zorluğu doğmuştu:
Ya dövizin çıldırması.
Veya faizin kudurması.
Faizin kudurması daha ehven telakki edildi. Peki; niçin ve kim adına yapıldığı meçhul de olsa; yahut çok bilinse bile... Başbakan derdest etmeye dönük örtülü savaş ve karşı taarruz devam ederken Kürtler, "fırsat, bu fırsat haydi Allah rast getire!" Nidalarıyla ikinci bir cephe açsalardı acaba, faiz için alınacak şok karar bile bir işe yarar mıydı? Hatta dahası var; Kürtler, Hükümetle mücadele edenlerin safında yer alıp bir ittifak halinde AK Parti iktidarına karşı amansız bir mücadele verilseydi, döviz rezervi, Merkez Bankası, iç istikrar, piyasalar, BİST o, şu, bu ne olurdu acaba?
Tahayyül bile etmek istemeyiz...
Bu sebeple; yani, aklıselimi / sağduyuyu/istikrarı tercih ettikleri için Kürt kardeşlerimize, vatandaşlarımıza teşekkür etmek borcundayız; aklıselimin yanında yer alan Kürt âkil adamlarını tebrik etmeliyiz. Marjinal gruplar bir tarafa bırakılırsa Kürtler, dindar, terbiyeli ve vatana bağlı insanlardır. İnsaf sahibi insanlar kabul etmekte ki Kürtler çok cefa gördüler. Onlar, işte şu son 10 senedeki iyileştirmelerle haklarına, vatandaşlıklarına kavuştular.
Kürtler, bugün herkesten çok daha fazla Barış Sürecinin devam etmesinin, sulhün ne anlama geldiğini görebilmekte. Şu iç ve dış beslemeli kargaşanın ana hedeflerinden biri, Barış Sürecini bitirmektir. Kürtler, bu tuzağı, hileli yürüyüşü gördüler ve ona fırsat, hatta belki geçit vermiyorlar.
En kötü barış, en iyi savaştan çok daha iyidir. Bu ülke, yeni savaşlara susamış değil, kanlara susamış değil. 30 yıldır akan kardeş kanı, kanımızı dondurdu. Bu yüzden doğan barış iklimi çok sevildi. Bu bahar, zemheriye dönmesin, dönmemeli. Öyle bir ağır hata işlenmezse her zorluk aşılır, çıldırmış döviz de aşılır kudurmuş faiz de aşılır.
.
Siyasette seviye
6 Şubat 2014 01:00
Her yerde, her meslekte, her işte ve herkes için ondan beklenen seviyeyi görmek olmazsa olmaz şarttır. Bu şart, gün 24 saat, sene 365 gün milletin önünde, sahnede, kürsüde, ekranda olanlar için daha da ağırlaşır...
Geçen gün bir ilimizde ana muhalefet lideri Sn. Kılıçdaroğlu, belediye başkan adayını tanıtmaktaydı. Öncesinde bir konuşma yapıyordu. Konuşma, orada olan partililer tarafından tempolarla sık sık kesiliyordu:
-Hırsız Başbakan, hırsız Başbakan, hırsız Başbakan!!!
Bu nedir? Buna halk dilinde "şarlatanlık", hukukta "sövme" denir. İstenirdi ki birtakım kurulmuş densizler ülkenin Başbakanına "hırsız" derken ana muhalefet lideri, onları derhal sustursun ve "arkadaşlar; tenkit etmek hakkınız; hatta haktan da öte vazifeniz, vazifemiz. Bunu yaparken iktidara yol göstermek, yanlışlarını düzeltmek maksadıyla yaparız. Fakat ne sizin, ne benim ve ne de hiç kimsenin memleketin Başbakanını hırszılıkla itham etmeye hakkı yoktur. Yarın ben, aynı mevkide olsam ve AK Partililer bana "hırsız" deseler bu söz, sizin hoşunuza gider mi, bu sözü beğenir misiniz? Elbette hayır. O halde kendinize, sevdiklerinize layık görmediğinizi bir başkasına da layık görmeyin. Şu hakaretlerinize, sövmelerinize maruz kalan kişinin, isminden ve partisinden evvel sıfatı önemlidir. Hiç kimsenin Türkiye'nin Başbakanına böyle çamur atmasını mazur görmez, hoş karşılamayız!"
Ne yazık ki Sn. Kılıçdaroğlu, bu mealde konuşma bir tarafa, o tempolu sövmelere hiç müdahale etmedi. Kalabalık ise tepinip durdu.
Bu bir irtifa kaybıdır.
İster muhalefetten iktidara, isterse iktidardan muhalefete karşı yapılsın tasvibi mümkün değildir. Konuşmaların, tenkitlerin, hicivlerin, belki hırpalamaların bile bir edep ve seviye içinde olması gerekir. Bir yabancı, bir gün karşımıza çıkıp "geçen gün TV'de sizin ana muhalefet başkanını dinlerken oradaki partililer bir ağızdan 'hırsız Başbakan' diye bağırmaktaydılar; ana muhalefet lideri ise onları susturmadı; sahiden sizin Başbakan hırsız da biz mi bilmiyoruz?" diye sorsa buna ne cevap verilir, bu soruyla iftihar mı edilir?
Başbakanın adı, partisi, aidiyeti ayrı husustur. Herkesi bağlayıcı olan sıfatıdır. Başbakan, her vatandaşın Başbakanıdır. Ona söven, bütün millete sövmektedir.
Tenkidle sövme arasındaki sınır iyi tayin edilerek her siyasetçi hem kendine, hem çevresine ve hem de partililerine özen göstermelidir. Bugüne dek söverek, karalayarak kim ne kazandı? Kazanan, ancak sabretmekle, çok çalışmakla, iyi örnek olmakla kazandı.
.
Taksiler, iktidara taşır
8 Şubat 2014 01:00
7-8 ay kadar evvel İzmir'de bindiğim taksinin şoförüne "nedir İzmir'in bu hali; neden aynı başkanda ısrar?" dediğimde cevap kısa oldu: "Binali Beyi bekliyoruz..." O esnaf, "ne var, İzmir'in haline ne olmuş?" diyebilirdi. Bu cevapla bizim uzun zaman sonra görüp de bir ilerleme kaydetmemiş şehre dair fikrimizi tasvip de etmişti. Bu konuşma olduğunda Sn. Yıldırım'ın ismi henüz dolaşmaktaydı. Taksiciyle aramızda geçen konuşmayı, bir süre evvel o günlerde hâlâ Bakan olan Binali Beye aynen naklettim; tavır malûm; bıyık altından muzip muzip güldü...
Tekerlekli vasıta esnafının iktidarları tayinde çok büyük rolü olduğu gözden kaçmamalı. Bu hususta Türkiye'nin unutulmaması gereken; fakat bugün unutulmuş olan bir de müthiş bir hâtırası vardır:
Bülent Ecevit'in CHP'yi bir koalisyonun büyük ortağı olarak da olsa 1974'te iktidara taşıması o günlerde kendisine yakıştırılan "Karaoğlan" sıfatı ve dağlara-taşlara yazılan "Umudumuz Ecevit" sloganından ziyade bir başka gerçekti:
Ecevit'i iktidara İstanbul'un dolmuş şoförleri taşıdı...
1970'ler, taksilerin yok denecek kadar az olduğu günlerdi. Taksim-Aksaray, Sirkeci-Taksim, Taksim-Bostancı, Beyazıt-Topkapı... gibi semtler arası dolmuşlar çalışırdı. Burunlu, kalın saclı, Dodge, Chevrolet... gibi dolmuşlar. Bu dolmuşların şoförleri, 30-40 yıllık İstabullulardı. Her gün taşıdıkları binlerce farklı insanla sohbet ede ede tam çarıklı erkanı harp olmuşlardı. Dolmuşlar, kürsü gibiydi. Şoförler, bir taraftan arkaya para üstü uzatır, bir taraftan arabayı kullanırken bir taraftan da Adalet Partisi ve Süleyman Demirel'i yere vurur, CHP ve bilhassa Bülent Ecevit'i havalara çıkartırlardı.
Şehirlerarası otobüs şoförleri, minibüs şoförleri de arabalarının arkasına Lenin taklidi kasketiyle Ecevit resimleri asar, kamyon şoförleri, onları yalnız bırakmazdı ama esas etkili olan dolmuş sürücüleriydi. Bunu CHP planlamamıştı; kendiliğinden gelişen bir hareketti...
O harekete şu günlerde hem İstanbul, hem Ankara'da arka arkaya şahit olduk.
Taksi şoförleri AK Partiye, O'ndan öte Sn. Tayyip Erdoğan'a inanılmaz ölçülerde destek olmaktalar. Çarşamba günü Ankara'da taksiden inerken şoför, aynen şöyle diyordu: "Dua edelim, Allah, bu iktidarı başımızdan eksik etmesin!"
Bir zekâ testi yapılsa taksiciler, emsalleri içinde en önde çıkanlardan olabilir. İnsanı da hayatı da tanımaktalar. Körü körüne iktidarı tutmuyorlar. 10 yıllık hizmetlere dair öyle şeyler anlatıyorlar ki değme iktidar vekili onları bu muntazamlıkta sıralayamaz.
Bilmiyoruz, AK Parti, bu gönüllü ve çok değerli desteğin farkında mı?
Yapılabilecek iki fikir aklımıza gelmekte:
1- Bütün Türkiye'de taksi sayısının 50 bin civarında olduğunu sanıyoruz. Onların üç yanına reklam verilebilir.
2- Taksilere özel radyo yayını yapılabilir.
Bu denilenlere dikkat eden, onları uygulayan partinin yüzü güler...
.
Çoğalan tesadüfler
10 Şubat 2014 01:00
Tahılın ekim, kıyafetin dikim mevsimi olduğu gibi bir yayının çıkacağı zaman da vardır. Her yayın organı bir sermayeye dayanır. Kolay kazanılmayan sermaye, yanlış zamanlamayla gazete çıkartıp batırmak istemez.
Şu günler, yeni bir gazete çıkartmak için isabetli bir takvim midir? Eğer 17 Aralık darbe süreci olmasaydı evet; fakat, yaşananlar ortada. Döviz de faiz de yükseldi. Hazinenin ziyanı 150 küsur milyar dolar. Devletle paralel yapı arasında mücadele kıyasıya devam ediyor. Barış inşa etmek için Kürt tarafıyla görüşen MİT kurmayları için kurulan 8 Şubat tezgâhlarına dair haberler, dudak uçuklatacak cinsten.
Şu ortamda gazete çıkartmak maceraya atılmaktır.
Muhalefetten öte savaş için yayına başlayan uç bir gazetenin ne kadar reklam alacağı belli. Maaşlar bile zor ödenir. Ama internette dolaşan iddia o ki arkada Geziciler ve Esad var. Geziciler ağaç öpmekle tek başına bu zorluğu aşamazlar. Bu noktada malum ve meşhur Alman Vakıflarını unutmamalı.
Savaş tamtamlarıyla bir gazete gelirken Ukrayna'dan bir Türk yolcu uçağı kaçırıldı. Bir F 16 bu olaya müdahil oldu. Askerî jetimiz, müdahil olmasaydı, rehine uçak, İstanbul'a inmeyecek miydi? Sanmıyoruz. Peki öyleyse sebep ne? Bunun sebebi zamanla ortaya çıkar. Dikkatlerden kaçmış olamaz; bu hava korsanlığıyla bir hava yolu şirketinin müthiş bir reklamı yapılmıştır. Aynı şirket altı ay kadar evvel 100 adet yolcu uçağı siparişi vermişti. Ergenekon, şu-bu derken Türkiye'nin dünya markası TSK imal edilmiş delillerle itibarsızlaştırılmaya maruz bırakılırken bir başka dünya markası THY de aşağı mı çekilmeye çalışılmaktadır?
Tesadüfe bakınız ki yine aynı gün Van'da bir askerî kamyon devrildi ve üç askerimiz şehit oldu. Bu gerçekten bir kaza olabilir. Ne var ki yaşadığımız günlerin hırs ve intikam dolu havası yüzünden şüphe ihmal edilemez. Unutmamalı ki Abdullah Öcalan'ın görüntülerinin tahrik maksadıyla internete servis edilmesi de yine bu tesadüflerin yaşandığı takvimdedir...
Yukarıdaki vak'alar üst üste aynı güne denk gelirken İstanbul otogarında bir grup taksici eylem yaparak cam-çerçeve indiriyor, aynı saatlerde Geziciler de internette sansürü protesto etme iddiasıyla Topçu Kışlası'nda terör estiriyorlardı.
Bunlar, çoğalan tesadüflerin yurt içi tarafı.
Yurt dışındaki gelişme çok daha mânidar:
İşsizlik bahanesiyle Saraybosna karıştırılmakta, Osmanlı Arşivi ateşe verilmekte.
Ne alâkası var? denebilir. Hayır, böyle düşünmek saflık olacaktır. Suriye, bir tuzak olarak kapımıza kondu. Tuzağa düşmedik. 3 yıl uğraştılar, olta ellerinde kaldı. 700 Bin Suriyeliyi ana vatana kabul ettik, fakat millî menfaatlerimizi tehlikeye atmadık. O zaman işte yukarıdaki iç tesadüflere denk bir dış tesadüf olarak Borsa-Hersek karıştırılmakta. Güneyimizden sonra Batıdan da kuşatılıyoruz
.
Kıbrıs Barış Süreci
13 Şubat 2014 01:00
Güneydoğu üzerinden bütün Türkiye için inşa edilen Barış Süreci, Kıbrıs'ı da etkiledi. Bu, beklenmedik bir gelişmedir. Sisli gündem sebebiyle henüz hakkıyla görülememekte.
Kıbrıs'ta barış şafağı sökerken Turgut Özal'ın 'Irak Kürdistanı ve KKTC ile federasyona gidebiliriz' demesi aklımıza geldi. Hadise, bu fikre uzak olmayan bir seyirle tecelli etmekte. Evvela Demokratikleşme Paketleriyle Barış Süreci kazanıldı. Barış sürecinde imza sahipleri, Recep Tayyip Erdoğan, Hakan Fidan, Abdullah Öcalan ve Mesut Barzani'dir...
Kıbrıs adasına ilk İslâm orduları seferi, Sevgili Peygamberimizin -aleyhisselam- ahireti teşriflerinden çeyrek asır sonra Halife Hazreti Osman zamanında 649 yılında yapılmış, Abdullah bin Saad komutasında gerçekleşen çıkarmada Resulullah'ın anne tarafından akrabası ve bizlerin "Hala Sultan" dediğimiz Ümmü Haram da ileri yaşta Larnaka'da şehid düşmüştür. Kıbrıs uğruna 649'dan 1974'e kadar 1325 sene fasılalarla çok şehidler verdik:
Ada, II. Selim zamanında Lala Mustafa Paşa tarafından 1570'de fethedilmiştir. "Paralel devlet" kurma niyetli Midhat Paşa'nın imparatorluğun başını hiç yoktan derde sokması neticesinde '93 Harbi dehşeti yaşanınca Abdülhamid Han, 1878'de Ruslara karşı Birleşik Krallıktan yardım istedi. BK/İngiltere, buna karşılık Kıbrıs'ı kiralama şartını koştu. Mülkiyet bizde kalmak üzere kira devam ettikçe yıllığı 92 bin altına kiraya verildi. Ne var ki kiracı devlet, 1914'te dünya harbinin hercümercinden istifadeyle adayı ilhak etti. Gayrı meşru ilhak, 1923 Lozan Muahedesiyle tanındı. Rum ırkçılar, 1930'dan itibaren Kıbrıs'ı Yunanistan'a bağlamak için çete harplerine başladılar. Menderes Hükümetinin irade koymasıyla 1960'da iki cemaatli Kıbrıs devleti kuruldu. Fakat adaya huzur gelmedi. Rum palikaryalar, Türkleri enosise razı etmek için katliamlar yapmaktaydılar. 1974'te askerî cunta Atina'da darbe yapıp idareyi ele geçirince Kıbrıslı müfrit Rumlara da adayı Yunanistan'a bağladıklarına dair emri vakiler yaptılar. Bunun üzerine Baş. Bk. Yrdcısı Necmettin Erbakan'ın zorlamasıyla Ecevit hükümeti 20 Temmuz'da Kıbrıs'a harekât düzenledi. Önce Kıbrıs Türk Federe devleti ve ardından da KKTC kuruldu. Rauf Denktaş'ın büyük hizmetleri oldu. 2004 yılında BM Genel Sekreteri Kofi Annan, iki alt devletli ve çatısını Kıbrıs devletinin meydana getireceği bir birleşme planı sundu. Referanduma gidildi. Türkler, yüzde 65'le "evet" derken, Rumlar, yüzde 75'le "hayır" dediler. Buna rağmen AB, Rum tarafına ödül verircesine Kıbrıs'ın tamamını temsil ediyormuş gibi üyeliğe kabul etti.
Şimdi barış kapısının açılmasında Ankara ve Atina'da itidal sahibi iktidarların iş başında bulunmaları, Türkiye'de iç barışın tesis edilmiş olması, KKTC'ye Anadolu'dan su akıtılma muvaffakiyeti ile Kıbrıs çevresinde çıkan tabiî gazın Türkiye üzerinden Avrupa'ya nakli gibi bir zaruret rol oynamaktadır.
Bu defa imza sahipleri Recep Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu, Ban-ki Moon, Antonis Samaras ve Evangelos Venizelos ile Türk ve Rum temsilcilerdir..
Bu sulh akdi, sıkıntı içindeki Rum tarafıyla iktisadî krizdeki Yunanistan için ayrıca fayda getirecektir. Son dakikada bir sakatlanma yaşanmamasını temenni ederiz.
.
Ana muhalefet çıkmazı
15 Şubat 2014 01:00
Ana muhalefet partisi CHP bir kere daha karışık. Aslında "karışık" kelimesi bile manzarayı anlatmaya yetmiyor; karışmaktan ziyade kaynamakta. Bu seyrin devamında şiddetli çekişme kaçınılmaz görünüyor...
Mustafa Sarıgül, Şişli ilçesi üzerinden dediğini yaptırdı. CHP, istenmeyip ihraç edilmiş bir isme genel başkan yardımcısını göndererek partiye davet etmek zorunda kaldı. Bu hadise, "Sarıgül CHP'ye değil, CHP Sarıgül'e katıldı" mizahına yol açtı.
Sn. Kılıçdaroğlu, Sn. Sarıgül'ü kerhen partiye davet etti. Hem üzerinde baskılar vardı ve hem de Mustafa Sarıgül, yedekte beklettiği Türkiye Değişim Hareketi'ni partileştirdiğinde CHP'nin oy kaybedeceği kesindi.
İki tarafın da kendine göre hesapları bulunmakta:
Mustafa Sarıgül'ün hesabı nihai noktada İBB değil, genel başkanlığını almaktır. İstanbul'u kazanırsa zaten genel başkanlık isteği gündeme gelecektir; kazanamayıp CHP'nin oylarını yükseltirse yine "masaya oturalım" diyecektir. Bu sebeple ekibinden arkadaşlarını genel merkeze rağmen önemli ilçelere yerleştirmekte. Bu da CHP'de huzursuzluklara ve istifalara yol açıyor.
Sn. Kılıçdaroğlu'nun planındaysa Sn. Sarıgül'ü harcama stratejisi işlemektedir. Bir kere Şişli'den mahrum etmekte. İstanbul'da kazanamayacağı zaten belli. Yerinden olmuş, hedefini de bulamamış ve kendisi için tehlike teşkil eden bir rakibi daha rahat harcayacağı görüşündedir.
O halde sürtüşme, mücadele, rekabet, istifa, kavga-dövüşler neticesinde her halükârda kaybedecek CHP'dir. Bu CHP'nin arka arkaya darbelere maruz kalmış ve sürekli saldırıya uğrayan bir AK Parti iktidarı karşısında da seçimden mağlubiyetle çıkacağını bilmek için keramet sahibi olmak şart değildir.
Öyle ki paralel yapı, kaset oyunuyla Sn. Deniz Baykal'ı harcayıp Sn. Kemal Kılıçdaroğluna yol açtığı gibi Washington da davet ederek kendisine güven verdi. Bütün bunlara rağmen CHP'nin hali pür melali resimdeki gibidir.
Mustafa Sarıgül'ün CHP'den istifa etmesi konuşuluyor.
Olabilir mi?
Olabilir.
Ekibini istediği yerlere yerleştiremezse seçimden iyice ümidini kesmiş olarak istifa eder. Parti kurmaktan çok DSP'nin başına geçebilir. Sonra da CHP ile DSP'yi birleştirirler. Hangi taraftan bakılırsa bakılsın; mahalli seçimlerden sonra CHP'de yine bir olağanüstü kongre ve yine genel başkanlık yarışı ve yine kavgalar ve kopmalar söz konusu olarak görünmekte.
Türkiye demokrasisinin şanssızlığı ana muhalefet boşluğudur. Ana muhalefet, çıkmaza girmiştir; ne kendini tarif ve tashih edebiliyor ve ne de yolunu seçebiliyor.
Kılıçdaroğlu'na gelince; ilginçtir; bizatihi o aidiyetten olduğu halde CHP'yi Alevi partisi imajından kurtarıp kitleye mal etmeğe çalışmakta.
.
AYM'nin HSYK ile imtihanı
17 Şubat 2014 01:00
Kanuni Sultan Süleyman Han'ın Şehzâde Mustafa'yı gözden çıkartmasının birçok sebebi vardır. Esas sebep, şehzâdenin İran Şah'ı elinde oyuncak olmasına mâni olmaktır. Zira hâkim fikir ya devlet başa ya kuzgun leşe şiarıdır. Bu fikir, Devlet-i Ebed Müddet'i ayakta tutan temel düsturdur.
Bozuk niyet ve yanlış zamanlama, doğru olanı bile şüpheye mahkûm etmekte. Tıpkı Senato gibi Anayasa Mahkemesi de 27 Mayıs darbesinin eseri '61 Anayasasıyla gelmişti. Hatta yalnızca Senato değil, kontenjan senatörlüğü bile gereklidir. Ne var ki darbeyi tezgâhlayan Tek Parti zihniyeti, bu müesseseleri darbeye rağmen vatandaş tercihiyle işbaşına gelemeyeceğini bildiği için bileğinin hakkıyla seçim kazanan muhafazakâr iktidarlara karşı kendine payanda yapmak için memurları olan birtakım akademisyenler eliyle anayasaya dahil etmişti:
Nitekim sağ iktidarlar, yarım asır boyunca sadece Danıştay'la değil AYM/Anayasa Mahkemesiyle de çekişip durdular. Eski AYM'nin son ayıbı Sn. Abdullah Gül, Köşk'e çıkmasın diye ihdas edilen mesnedsiz ve hukuksuz 367 içtihadıydı...
Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay... gibi yüksek mahkemeler lüzumsuz mu? Hayır; tam aksine lüzumlu. Bizim dediğimiz, kurucu niyetler, zamanlama ve nelere âlet olunduğu keyfiyeti...
Anayasa Mahkmesi, 12 Eylül 2010 Anayasa değişikliğinden sonra vesayet baskısından kurtularak asıl hüviyet ve şahsiyetine kavuştu. O tarihten sonra hak ettiği itibarı elde etti. Hele AİHM yerine vatandaşın önce AYM'ye gitme imkânını elde etmesi maddî ve mânevî menfaatimize olmuştur.
Şimdi bu yeni AYM önümüzdeki günlerde bir imtihan yaşayacak. AYM, Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu ile imtihan olacak. Vereceği karar, amme vicdanında kabul görecek veya hüsrana yol açacak:
Bir üst derece idare amirliği olduğu halde HSYK içindeki bir grubun 17 Aralık'tan düne kadar neler yaptığı ortada. Önce hükümete karşı darbe bildirisi yayınlama cür'eti gösterdiler. Sonra tedarik edilmiş sağlık raporlarıyla paralel şekilde hastalanarak umumi hey'et toplantısına gelmeyip HSYK'nın çalışmasını kilitlediler.
Hadiseye TBMM Yasama Organı sıfatıyla el koydu.
Tabiatiyle eski HSYK tarih oldu.
Ne var ki 'Tek Parti Zihniyeti'nin ısrarlı takipçisi CHP genel başkanı Sn. Kılıçdaroğlu, daha HSYK değişiklikleri görüşülmeye başlanmadan "kanun çıkar çıkmaz AYM'ye götüreceğiz!" dedi. Bu mızıkçı çocuk edası, devlet adamında olması icap eden kemal vasfından uzaktı. Ne yaparsınız ki kanun, yeldir-yepelek AYM'ye gidecektir. Gidemezler mi? Gidebilirler. Ayıp mı? değil. Fakat her kullanılabilir hak, sahibine itibar kazandırmaz.
CHP, AYM'nin partilerin adli müşavirliği olmadığını bilmeli. Mezkûr mahkeme, eskilerde zaman zaman CHP lehine millet aleyhine olarak böyle görüntüler verdi. Fakat memnuniyetle kaydediyoruz ki o kötü günler darbelerde, 28 Şubatlarda 367'lerde kaldı. Şimdi yeni bir devir başlamıştır. Türkiye'deyiz...
Hukuk, şekli sebepler veya ideolojik maksatlar yüzünden kargaşaya kaynaklık yapamaz. Mahkemeler, huzur, sükûn ve istikrarı idâme ettiren sosyal mukavelenin teminatıdır.
.
Sıradaki mağdur devlet
20 Şubat 2014 01:00
Ukrayna'da muhaliflerin gösterileri bir kere daha çığırından çıktı, Kiev yangına verildi, çok sayıda ölen oldu. Ülke, bir iç harp halinde. Devlet başkanı Viktor Yanukoviç, Angela Merkel'i sorumlu tutuyor:
Ukrayna, 1919'da Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ismini aldı. 1922'de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri'ne iltihak etti. Lenin, kızıl devrime giderken Türkistan gibi buralardaki insanları da yanına çekmiş, onlara da istiklal vaadlerinde bulunmuş fakat gücü eline geçirince hepsini Sovyetlerin hakimiyetine almıştı. Ukrayna, 1986'da Çernobil faciasının yaşandığı devlettir. Bu kayıt niçin? Devrin ikinci süper gücü SSCB infilak ederek çevre ve insana zarar verecek bir unsuru ana gövde Rusya'ya değil peyk/uydu durumundaki memlekete kurduğunu hatırlatmak için.
8 Aralık 1991'de Rusya, Beyaz Rusya ve Ukrayna müşterek bir karar alarak SSCB/Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'ni tasfiye ettiler. Ukrayna, artık bağımsız bir devletti. Ne var ki Ukrayna, Karadeniz'i Rusya Federasyonu'na âdeta kapatmıştı. Her ne kadar Sivastopol gibi kıyılarında Rusya'ya limanlar vermiş olsa da sıcak denizlere inmek vazgeçilmez tarihi siyaseti olan Rusya için bu kadarı tatmin edici değildir. SSCB dağılınca Rusya Putin'e kadar zayıf liderlerle yönetildi. Kurulan BDT kâğıt üzerinde kalmıştı. Putin'den sonra Bağımsız Devletler Topluluğu, işlemeğe başladı.
2004 yılında yapılan başkanlık seçimi, Ukrayna'da bugünkü şiddetin başlangıç noktasıdır. "Turuncu devrim" adı verilen o protestolar üzerine seçim tekrarlandı. Viktor?Yuşçenko devlet başkanı seçildi.
2004 Turuncu devrimi daha sonra 2010'da Tunus gibi devletlere Yasemin devrimi vs. gibi isimlerle ihraç fikri oldu. Turuncu devrimden sonra Ukrayna, doğru-düzgün huzur göremedi. Orada ve bizde sokak hareketleri, zaman zaman paralellik gösterir. Netice itibariyle kuzey komşumuzdur. Bundan da önemlisi Kırım Hanlığı Ukrayna topraklarındadır. Kırım Tatar Türkleri, 1944 yılında işgalci Almanlara destek oldukları iddiasıyla Stalin tarafından topraklarından kazınıp Sibirya gibi uzak bölgelere sürülmüşlerdi. Geçenlerde bazı gazetelerde Pravda'ya atfen 'şayet Ukrayna parçalanırsa Kırım'ın Türkiye'ye iade edilebileceğine' dair 17 Temmuz 1774 Küçük Kaynarca Andlaşmasının hatırlatılmasını çok düşündük. Bu bir millî romantizm miydi, yoksa son devir darbe hamleleriyle devrilemeyen iktidarın başını derde sokmak için bir maceraya mı teşvikti? Sn. Erdoğan'a merhum Enver Paşa misyonu mu telkin edilmekte? Evet, o bir hak ama, Rusya ile savaşı göze almak gerekir.
Ukrayna, Almanya'nın Karadeniz üzerinden doğuyu nüfuzuna alma ihtirası, Soros gibi taşeronlar, yer altı maden avcıları, dünyanın parasına hükmeden 10 aile, 10 çok güçlü devlet, tarihi ve coğrafi sebeplerle Suriye'den sonra boğazlanacak ülke olarak seçilmiş görünmekte, Bosna'daki kıpırdanışlarla yüreğimiz titremekte.
Suriye'de yaşananlardan sonra kapitalizm için "vahşi" kelimesi çok hafif kalır. Para her şeyi olan kapitalist vahşet için bir avuç mutlu azınlık dışındaki her devlet, her millet ve herkes her şeye layıktır.
.
Enver Ören ağabeyi anlatmak
22 Şubat 2014 01:00
Sultan Abdülhamid Han, 10 Şubat 1918'de Beylerbeyi Sarayı'nda nezaret altındayken vefat etti. 10 Şubat 1939'da ise Denizli'nin Honaz kazasında bir bebek dünyaya geldi. Sağ kulağına ezan, sol kulağına sala okunarak aile bu bebeğe "Enver" dedi. Arapça olan "Enver" "nurlu", "güzel" demek. Bu isim, geçmiş hayatımızda pek fazla yoktur; Enver Paşa ile yaygınlık kazandı. Tahmin ederiz ağabeyimize Enver ismini babası Nazif Efendi vermiştir; veya diğer bir aile büyüğü. Sanki o ismi vermekle bir Enver'le başlayan hüsran, bir başka Enver'le saadete kavuşsun istenmiştir. Evet; ismi Enver; Honaz doğumlu, Beşiktaş nüfusuna kayıtlı...
Soyadının da bir hikâyesi var:
Bizzat dinlemiştim:
-Babam, Ankara Keçiören'de demiryollarında çalışıyormuş. Soyadı kanunu o sırada çıkmış; babam da Keçiören'den dolayı "Ören" demiş.
Ören, zıtları buluşturan bir kelime; "yıkıntı" demek olduğu gibi "şehir" anlamına da gelmekte. Kader, kuldan öte; neyin niçin olduğunu bilemez ve anlayamayız. Olsa olsa önünde, hayrete veya acze düşeriz. Soyadı kanununun 1934'te çıkmasından 9 Yıl sonra Esseyid Abdülhâkîm Arvasî Hazretleri, Bağlum Köyü'ne defnedildi. O Bağlum, bugün büyük bir Ankara ilçesi olan Keçiören'e bağlı bir belediye. Aradaki illiyet bağı şudur, Abdülhâkîm Arvasî Hazretleri, Enver Ören merhumun hem kayınpederi ve hem de Hocası olan Hüseyin Hilmi Işık Hazretlerinin Hocasıdır.
Aslen Balkanlardan muhacir Ören ailesi 1943'te Denizli'ye taşınır. Enver Ören, ilk ve orta tahsilini Denizli'de tamamlar. 1953'te babasını kaybeder. Üniversite bitirmek babasının vasiyetidir. 1956'da Kuleli Askeri Lisesi'nin imtihanını kazanır. Kuleli'de ileride Hocası olacak kimya öğretmenini tanımakla hayatı değişir. Askeri liseyi bitirir fakat Harbiye'ye gitmez. İstanbul Üni. Fen Fakültesi'ne yazılır. 1961'de Zooloji-Botanik bölümünden mezun olur, hidro-biyoloji kürsüsünde asistan olarak kalır. O tarihlerde annesi Melike hanım teyze ve kardeşleri İstanbul'a taşınır ve Abdülhamit Han'ın zorla ikamet ettirildiği Beylerbeyi Sarayı'nın bulunduğu Beylerbeyi semtindeki bir eve yerleşirler. Bu arada bahriye yedek subay olarak askerlik vazifesini yerine getirir. 1966-67'de 1.5 Yıllığına yüksek lisans için Napoli üniversitesinde tahsil yapar. Sultan Abdülhamid Han'ın zevcelerinden Behice Maan Sultan'ın burada yaşamakta olduğunu öğrenir. Fakat Hanım Sultan, kimseyi kabul etmemektedir. Enver ağabey, bir mektup yazarak kapısının altından atar. Tanışma böylece başlar. Kadın Efendi, Bu genci öz evladı gibi sever. Enver Ören ağabey, Sevgili Peygamberimizin -aleyhisselam- soyundan gelen seyyidler ve şeriflerle Osmanlı Hanedanı nesline çok hürmet eder ve onlara daima destek olurdu.
Zor şartlarda büyümüştü. Fakir-fukara, dul-yetim, işsiz, herkesin halinden anlardı. Herkese iş, aş ve imkân vermek için çareler üretirdi. 1968 Yılında Hocasının kızı Dilvin Işık hanımla evlenmekle Hocasıyla aynı evde yaşama imkânına kavuştu. Böylece Hocası Hüseyin Hilmi Işık'tan gece -gündüz istifade etmekteydi. Hocasının talimatıyla 22 Nisan 1970'de Türkiye gazetesini kurdu. Bu gazete, "Allah!" diyecek kimsenin kalmayacağı tarih olarak ilân edilen bir kavruk zamanda doğmuştu. 1972'de Baba olma zevkini yaşadı, oğlu Ahmet Mücahid dünyaya gelmişti. Enver ağabeyin, Aklı-fikri İslamiyete, tarihimize, kültürümüze, milletimize ve vatanımıza hizmetteydi. 30 sene kadar evvel bir keresinde şöyle demişti:
-Devlet çatıdır; çatı çökerse altında kalırız.
Enver ağabey, bir barış adamıydı, gönül adamıydı, tebessüm adamıydı, şükür ve sabır adamıydı. Haksız olduğunu hissettiğinde karşısındaki kim olsa özür diler, haklı olsa bile asla kimseyi kırmazdı. Çünkü ölüm O'nun için hayat kadar diriydi ve insan azizdi ve kul hakkı tehlikeliydi...
Bazı yıldızlar, asırlar aralığında gelirler. Sessiz-sedasız doğar, mükellefiyetlerini yerine getirir ve gökyüzünün derinliklerinden kayıp sonsuza giderler.
Güzel adam.
Nurlar içinde ol...
.
İnternet suistimali
24 Şubat 2014 01:00
Sosyal hayatta neler suistimal edilmedi ki? Din, bayrak, hukuk, basın, tapu, halk, emek... akla gelebilen her değer. Bu kötüye kullanmanın; hatta belki sömürünün arka planında küçük menfaatler, yalancı muhabbetler, ucuz şark kurnazlıkları, üçüncü dünyalı tavrı gibi insana yakışmayan, birkaç nesil sonra istihza mevzuu olan yahut ikrahla bakılan bir düşük ahlâk vardır.
Şimdilerde internet, suistimal ve istismar edilmekte. Üstelik de internet üzerine ahkâm kesen bazıları, internet ürünlerini kullanmaktan, bilgisayarın tuşuna dokunmaktan âcizler. Hiçbir gelişmiş veya belki de gelişmemiş ülkede demokrasi ve hürriyet, başıboşluk ve keyfilik olarak görülmez. Bizde yanlış yönlendirmeler neticesinde demokrasi de hürriyet de sınırsız hürriyet ve uçsuz-bucaksız keyfilik sanılmakta. Öyle olsaydı yeryüzünde kanunlara, mahkemelere ne gerek kalırdı? Halbuki ahlâki hüküm, çerçeve ve müeyyideler yalnızca dinlerde görülmez, laik rejimlerin anayasalarında bile bu meyanda bizdeki anayasada ahlâktan, genel ahlaktan gençlerin, çocukların ve ailenin korunmasından söz edilir.
Bunlar meçhul değildir; ne var ki bilmek başka, işe geldiği gibi davranmak başkadır... ister haklı olsun, ister haksız; yeter ki bir menfaat elde edilebilsin o zaman her söz, her çıkış ve her vasıta mubah sayılmakta.
İnternet kanununa dair yapılan konuşmalarda, yazılan yazılarda büyük çoğunlukla bu tutumu görmekteyiz. Ortada tam bir sorumsuzluk, alabildiğine suistimal görülmekte. Disiplinsiz aile, disiplinsiz şirket olmayacağı gibi disiplinsiz devlet de olamaz. Disiplin; yani nizam ve intizam, tahakküm ve müdahalecilik değil, hayata düzen ve güzellik kazandırmaktır. İnternetin getirdiği kolaylıkların yanı sıra hangi felaketlere yol açtığını, ahlâkın dibine kezzap suyu döktüğünü, boşanmalara sebep olduğunu, burada uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Buna rağmen internetin insanca, dürüstçe ve faydalı biçimde kullanılması için yapılan kanun, hem insafsızca politik cerbezeye ve hem de vicdansızca kalem perendelerine maruz kalmakta.
İnternet, suistimale son derecede açıktır. İnternet kullanıcıları genç nüfustur, tahlil ve araştırmadan ziyade kendisine sunulanları soruşturmadan kabullenip panik rahatsız olmaktalar. Şu var ki internet üzerinden iktidarı yıpratma çabasında olanlar, aslında genç ruhlarda ve onlarla birlikte de geleceğimizde tahribatlara zemin hazırladıklarını hesaba katmak istemiyorlar. Dert şu ki iktidardan bir tuğla daha düşsün de sonu ne olursa olsun!
İnternetin faydalı tarafının takviyesi, yıkıcı tarafının da ıslah edilmesi gerekmektedir. Amerika'da dinlediğimiz şu hadise, meseleyi çift yönlü olarak gayet net anlatacaktır. Türkiye'den tahsile gelmiş bir talebe, kütüphanede ders çalışırken bir ara Türk gazetelerine bakıp gelişmelerden haberdar olmak ister. İnternetteki bazı Türk gazetelerinde gezinirken biraz sonra omuzunda bir el hisseder. Kütüphane memuru başında bitmiştir:
-Lütfen uygunsuz yayınlara bakmayınız.
.
Kalemimizin son damlasına kadar Başbakan Tayyip Erdoğan'ın yanındayız
27 Şubat 2014 01:00
Tam da Yeni Şafak ve Star'da binlerce kişinin dinlenme ahlâksızlığına dair haberlerin çıkıp, bu haberlerin her yerde konuşulduğu günün gecesinde bu defa karşı bir taarruz olarak Başbakan Tayyip Erdoğan ile oğlu Bilal Erdoğan arasında geçtiği iddia edilen düzmece bir konuşma internete yüklendi...
Günümüzde "küresel güç" denen Batı Zihniyeti, daha açık söylemek gerekirse İslâm'a da İslâm'ın bin yıldır müdafiî olan bu millete de düşman Haçlı Ruhu, tarihteki kanlı saldırılarından sonra yirminci asrın ikinci yarısından itibaren Haçlı-Siyonist-Kapitalist iş birliğiyle bu memleketin evlâtlarını solcu-sağcı, gerici- ilerici, Türk-Kürt, laik-anti laik diye bazen birbirine düşürdü, bazen birbirine kırdırdı ve netice itibariyle zamanlarımıza gençlerimize ve kalkınmamıza kıyarak dünyada hak ettiğimiz itibarlı yeri almamıza fırsat tanımadı:
Aynı güç, bu defa şeytanî bir oyun tezgâhladı. Demokratikleşme süreciyle birlikte iç barış kurularak bu ülkenin anaları ağlamaz olup da silah sanayileri ziyan görünce aynı Allah'a, aynı Peygambere inanan, aynı kıbleye dönen mü'minleri birbirine düşürdüler, Müslümanı, Müslümana düşman ettiler.
Başbakan Sn. Recep Tayyip Erdoğan, halis bir Müslüman, dürüst bir insan, iyi bir aile reisi ve çalışkan bir devlet adamıdır. Aile efradı da temiz kimselerdir. Bu insanın harama el uzatacağını söylemek zâlim bir iftiradır. Türkiye, Tayyip Erdoğan'ın şahsında 12 Eylül 1683'ten 3 Kasım 2012'ye kadar geçen zamandaki en büyük fırsatı yakalamıştır, tarihten alacağımızı tahsil etmekte, yalnızca bu ülkenin şeref ve istikbalini değil İslâm dünyasının mazlum, mağdur ve kimsesizlerini Haçlı-Siyon-Kapitalist vahşete teslim etmemekteyiz. Bu iktidarla yeryüzü Müslümanları kimsesizlikten kurtulmuştur.
Tayyip Erdoğan uyku ve istirahati âdete kendine yasaklamıştır. Gece-gündüz demeden Allah rızası için oradan oraya dini, milleti, vatanı ve ümmeti için koşmakta ve koşturmaktadır. Biz, elinde kalem dilinde kelâm olan biri sıfatıyla bugün O'nun zor zamanında lehine şahadette bulunmayacaksak ne zaman şahadette bulunacağız? 37-38 yıldır şurada düşündüklerimizi paylaşmakta, ekran ve mikrofonlarda dile getirmekteyiz. Bu zaman zarfında ortaya koyduğumuz görüşlerle alâkalı olarak bizi takip eden herkes seciyemizi tanımıştır. Bizim için imza namustur. Bir kere bile inanmadığımızı yazmadık, bir kere bile inandığımıza sırtımızı dönmedik.
Bu ahlâkla diyoruz ki...
Sultan Abdülaziz'e, Sultan Abdülhamid'e, Adnan Menderes'e, Turgut Özal'a düşman olanlar bu defa da Recep Tayyip Erdoğan'a düşmanlar. Onlar, bu isimlere bu millete yaptıkları hizmetlerden dolayı düşmanlar. İlkinin bileklerini keserek şehid ettiler, ikincisini hapiste ölmeye mahkûm ettiler, üçüncüyü idam ettiler, dördüncüyü zehirleyerek öldürdüler. Şimdi ellerinde dinleme cihazları, kalemler, kameralar, dillerinde iftiralar ve taşıdıkları kinle Recep Tayyip Erdoğan'ın üstüne yürüyorlar.
Ey milletim!...
Öncekilere sahip çıkamadın. Bu defa uyan ve Başbakanına sahip çık... Bu defa 30 Mart'ta yalnızca seçime gitmeyeceksin. 30 Mart'ta "ya devlet başa ya kuzgun leşe!" diyeceksin..
.
28 Şubat medya ve sermayesi hâlâ ayakta
1 Mart 2014 01:00
İngilizler, Siyonistler ve dünya masonları, İsrail'i kurarken ne yaptıklarının farkındaydılar. İslâm coğrafyasının ortasında, o coğrafyaya aykırı bir devlet inşa ediyorlardı. Gerekli tedbirler alınmadan yaşaması mümkün değildi. İsrail'in her bakımdan desteklenmesi gerekirdi. Bu destekleme, sermaye ve matbuatla olmalıydı...
Batılı başkentlerle ticaret merkezleri, gerekeni yapmaktaydılar. Fakat Hıristiyan âlemde yapılan bu arka çıkmalar İslam âlemini ikna etmek için yetmezdi. Bu sebeple yapılacak olan Türkiye üzerinden çalışmaktı. Türkiye denince de -elbette- İstanbul merkez olacaktı. İslâm âlemi ve Orta Doğu üzerinde en etkili yer, yine İstanbul'du. Bu sebeple İsrail'i ustalıkla himaye edecek sermaye ve matbuat devreye girdi. Bu sermaye/para sahipleriyle, matbuat/medya sonraki yıllarda en hassas şekilde İsrail'i kolladılar. Yahudi devletinin menfaatine en ufak ziyan verecek bir gelişme sezdiklerinde tavizsiz bir şekilde tavır koydular. Ordu dahil sızılması gereken her tarafa sızmışlardı. Batılı başkentler, sermaye ve medya çevreleriyle köksüz Beyaz Türklerin iş birliği, millî yerli ve mânevî değeri olan her şeyin önünde set olmaktaydı. Aslında bu yapılanma ilk değildi, bu yapılanma aslında bir tahkimdi. İlk yapılanma bir asır evvel 1839 Tanzimat Fermanıyla hayata geçmeye başlamıştı. Tek Parti döneminin ilk yıllarında esaslı şekilde pekiştirildi, 1948'den itibaren pervasızlaştı. 1960 Cunta cinayeti 1960'tan ibaret değildir. Önceki çok partili iki demokrasi tiyatrosundan sonra 1945'te Türkiye'ye çok partili hayat gönderilmişti. 1946'da seçimlerin yapılmış olması bile 1948'in hazırlığıdır. Şeklen demokrasiye geçilmişti; fakat kuru kalabalığın sandığa giderek parti tercihi yapması ötesinde bir güç yoktu. Güç, sermaye ve medyadaydı. İktidar, ordu ve etkili her kuvvet hakimiyet altına alındı. 1960'tan itibaren bu milletin evlatları, bu millete karşı kullanıldılar. Aradan yarım asır geçti; tabiatiyle bu yarım asırda mevzubahis imkânlarla taraftar topladılar, güç kazandılar, çevreye yayıldılar.
Bu tasviri tahlil etmeden, 1960, 1971, 1980, 28 Şubat 1997, 28 Nisan 2007, 7 Şubat 2012, 17-25 Aralık 2013 darbeleri izah edilemez. Şu hâle bakınız ki 28 Şubat Post Modern Darbesinin yıl dönümünde 17 Aralık Dost Modern Darbe'yi konuşmaktayız. Bunlar neye alet olunmuş olmak bakımından şüphesiz ki çok acı bir gerçek.
28 Şubat'ın suçu sadece askerin üstüne yıkıldı. Halbuki o günlerde o askere "yürü aslanım arkandayız!" diyerek cuntacılığı depreştiren 28 Şubat sermaye ve medyası ile yargı vs. de vardı. 1948 ruhuyla her şeyi alt-üst ettiler. Öyleyse; asker içerdeyken diğerleri keyif sürmeye devam mı etsinler?
Elbette hayır! 30 Mart'ta sandıktan büyük bir zaferle çıkacak AK Parti çok şeye imza atacaktır.
.
Kırım, yüreğimizdeki sızı
3 Mart 2014 01:00
Batı, Suriye'den sonra Ukrayna'da da zorda. Suriye'de kaybettiği gibi Ukrayna ve Kırım'da da kaybedeceğe benzemekte. Bir tarafta turuncudan mora renk renk devrimler getiremedi, bir tarafta Arap Baharı estiremedi. Onların yerini kan, ölüm ve gözyaşı aldı...
Kırım, II. Dünya Harbi'ndeki gibi iki tehdit arasında. Nasıl ki Şam, Şanlıurfa kadar bizi ilgilendiriyorsa; Kırım da Kırıkkale kadar ilgilendirir. Bir başka ifadeyle büyüyerek layık olduğu mevkiî tekrar alma yolundaki Türkiye, güneyden Suriye, içerden aldatılmışlıkla kuşatıldığı gibi bugün bir de Kırım'la kuşatılmaktadır.
Kırım, 1475'te Fatih'in iradesiyle Gedik Ahmed Paşa tarafından fethedildi. 1736'da yarımadaya giren Rus ordusu, Bahçesaray ve Akmescid'i kütüphanelere varıncaya kadar yaktı. Sonraki hamle ise bugünle benzerlik taşımakta; 1774 Küçük Kaynarca Andlaşmasıyla Türkiye, Kırım'ın istiklaliyle tarafsızlığını tanımaya mecbur kaldı. Çarlık, kurnaz bir şekilde, neticeye yaklaşıyordu, 1783'te Kırım Hanlığı'nı ilhak etti. Bu topraklar, 1853-56 arası Avrupa-Osmanlı ittifakının Rusya'ya karşı yaptığı Kırım Muharebesi'ne sahne oldu.
1917'de Rusya'da komünist İhtilal patlak verince Kırım, bağımsızlığını ilan etti. Fakat yeni rejim, vaziyete hakim olunca kısa süreli istiklal, 1920'de bitti. Stalin 1944'te Almanlara destek oldukları bahanesiyle bütün Kırımlıları yurtlarından kazıyarak hayvan vagonlarıyla önce Sibirya'ya sonra Asya bozkırlarına sürdü. 1991'de SSCB'nin çökmesi üzerine Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu liderliğinde vatanlarına dönmeye başladılar. Ama heyhat ki Kırım, Ukrayna'nın bir parçası olmuş, evlerine-ocaklarına Ruslar, Ukraynalılar vs. iskân edilmiş, mülkleri el değiştirmişti.
Kırım'ın bugünkü nüfusu 2 milyondan azdır. Nüfusun yüzde 50'den fazlası Rus, bunun yarısı kadarı Ukraynalı, yüzde 15 kadarı da Tatar'dır. Merkezi Bahçesaray olan Kırım, Ukrayna'ya bağlı muhtar bir cumhuriyettir. Tatarlar ise bir Milli Meclise sahiptir.
Yeni Dünya Düzeni, Turuncu Devrimler, AB'nin Karadeniz'e inme politikaları gibi sebeplerle Ukrayna son birkaç yıldır karıştırılıp duruldu. Sonunda halk ayaklandı, seçilmiş devlet başkanı Viktor Yanukoviç Moskova'ya kaçtı. Garip olan şu ki, hem Moskova ve hem Washington, Yanukoviç'i meşru başkan saymaktalar. Ukrayna ise geçici sıfatını da taşısa yeni idareciler seçmiş durumda. Bu arada en tehlikeli gelişme Kırımda oldu. Kargaşa sonrası Kırım başbakanı olan Serhi Aksyonov, Putin'den yardım istedi. Rusya, soydaşlarını koruma gerekçesiyle aslında sıcak denizler kapısı gördüğü Kırım yarımadasını bir kere daha işgal etmekte. Böylece Rusya tertip bir talep üzerine Kırım'a girmiş oldu. Osmanlı'nın "moskof" dediği Rus, olanca iştahasıyla tarihî rollerini tekrar oynuyor. 1991'de Abhazya'yı Gürcistan'dan kopardığı gibi 2008'de Güney Osetya Bölgesini de Gürcistan'dan ayırtarak tanıyıp kendisine bağlamıştı.
Kırım, İstanbul Türkçesiyle konuşup-yazan soydaşlarımız Müslüman Tatar-Türklerinin öz vatanıdır. Ukrayna parçalanma, Kırım Rus "Çarlığı"na yamanma eşiğindeyken Ankara, dikkatle yakın takip siyaset gütmelidir. Kırımlı kardeşlerimiz ise kim kaybederse etsin, 30 Mart referandumundan ne çıkarsa çıksın kendileri kazanacak şekilde olgun bir strateji gütmeliler.
Ay olaydı, olaydı
Yollar açık olaydı.
Kanatlanıp hor halkım,
.
Denizlere hakim olmayan, karada rahat edemez
6 Mart 2014 01:00
Bu defa Rus "Goben" ve "Breslav"ları Boğazlarımızdan Sivastopol'a doğru süzülüp geçerken biz onları sadece seyrediyoruz. Kanal İstanbul devreye girdiğinde seyre mecbur kalan değil, hükmeden irade olacağız.
Kırım bir kere daha gündemimizde. O'nu yeniden hâfıza ve siyâsî gündemimize taşıyan sebep, Ukrayna'daki tezgâhlanmış olaylar ve Rusya'nın ön almak maksadıyla Kırım'ı fiilen işgal etmesi oldu. Nasıl ki "Suriye'den bize ne, kendi fakirimiz dururken niye Suriyeli mültecilere bakıyoruz?" diyebilen zavallılarımız varsa eminiz ki "niçin Kırım'la meşgul oluyoruz, Kırım'dan bize ne?" diyen de yok değildir. Diplomalı olanlarımız arasında bile Kırım'ın neresi olduğunu, ne olduğunu bilmeyen çoktur.
Fakat neyse ki İstanbul'un fethinin 1453'te olduğu herkesçe bilinir. Gerçi bazı kan grubu meçhuller "zulüm 1453'te başladı" diye Gezi duvarlarına yazı yazdılar ama onlar, aklen de kalben de sakat oldukları için hesap dışıdır. İstanbul, 1453'te Kırım 1475'te fethedildi. İkisini fetheden de aynı padişah. Fark, Fatih, ilkinde bizzat bulunmuşken ikincisinde vezir-i âzâm Gedik Ahmed Paşa ordunun başındadır.
Fethin babası "Ebü'l Feth" unvanlı Fatih Sultan Mehmed Hân'ın acelesi neydi, neden daha Anadolu birliği bile tam olarak kurulmamışken tâ Karadeniz'in kuzeyine Kırım'a asker çıkartarak ülkeye katılmasını ferman eylemektedir?
Maksat, merkezi muhafaza kudretini temindir. Bundan dolayıdır ki Anadolu daha tamamen kazanılmadan Fatih, neredeyse Balkanların hepsini almıştır. Balkanları Fatih fethederken Orta Doğu İslam dünyası ve Orta ve Kuzey Afrika'yı fethetmek torunu Halife Ömer tabiatlı Yavuz Sultan Selim Hân'a nasip olacaktır.
Biliriz ki İstanbul'un müdafaa hattı Belgrad'dır. Yukarıdaki malumattan çıkan netice ise Anadolu'nun kuzeyden müdafaa hattının Kırım olduğunu göstermektedir. Nitekim daha evvel "Ankara'nın müdafaası Kerkük'ten geçer" demiştik. Belgrad, Kırım ve Kerkük bugün uzak düşmüştür.
Ecdadımız, İstanbul'un fethi üzerine bu dünya şehrinde oturup zevku safaya dalmak yerine Kırım, Adalar ve Balkanları fethe girişmiştir. Niçin oralar? Çünkü; Doğudan gelecek bir haçlı tehlikesi yoktur. Tehlike "Moskof" dediği Rusya'dan ve "küffar" dediği Avrupa'dan gelmektedir.
Saydığımız yerleri kaybetmiş Cumhuriyet devri Türkiyesi, kolsuz-kanatsızdır. Balkanlar ve Kırım gittiği gibi Ege ve Akdeniz'in hemen bütün adalarını da elden çıkararak âdeta bir kara devletine dönmüştük. İstanbul ve Çanakkale Boğazları üzerindeki hükümranlık hakkımız da Montrö andlaşmasıyla sınırlanmıştır.
Bir dönem Akdeniz'i Türk Gölü yaptığımız meşhurdur.
Karadeniz başkasının gölü müydü?
Bugün devlet, üç asır sonra yeniden ecdadın cihanşümul stratejisini güdecek cesarete ulaşmıştır. Kanal İstanbul, onların en büyüklerinden biridir. Denizlere hakim olmayan, karada rahat edemez. Kara devleti, iç ve tâli devlet olur. Padişahlarımızın Hakan'ül bahreyn/denizlerin Hakanı ve Sultan'ül berreyn/karaların Sultanı olmaları boşuna değildi.
.
Sosyal medya uyuşturucusu
8 Mart 2014 01:00
Sn Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Perşembe akşamı çıktığı A Haber'deki programda ağırlıklı mevzular; Paralel Yapı, Kırım gelişmeleri ve İnternet Kanunu'ydu. Paralel yapıyla alakalı "bunlar dînî cemaat değil, dînî cemaat taban; üst yöneticiler siyâsî örgüt" sözünü üzerine basa basa telaffuz etti. Paralel yapının dinlemelerle casusluk yaptığını bir kaç kere tekrarladı ve karar mekanzimalarının mutlaka çökertileceğini haber verdi...
AK Parti genel başkanı da olan Başbakan, o gün El Aziz ve Malatya'da meydanlara sığmayan mitingler yapmış, sahnede uzun uzadıya vatandaşlara hitap etmiş, devletin işleriyle meşgul olmuş ve akşamında 22.30 gibi erken olmayan bir saatte de canlı yayına gelmişti. Üstelik sabahında da miting için Eskişehir'e gidecekti. Buna rağmen bir yorgunluk emaresi görülmüyordu. Bu çalışkanlık, bu azîm ve gayret bu ülke ve bu coğrafya adına kazançtır.
Bunun sırrı nedir?
Bunun sırrı, programdaki gazetecilerden birinin bir ara "incitmemek lazım" demesi üzerine verdiği cevaptadır. Şöyle dedi "biz, Allah'ı incitmeyelim!" Böyle bir telakki, ancak tasavvufi terbiyeden nasibi olanlara mahsustur. Demek oluyor ki Tayyip Erdoğan için ölçü "Allah rızası"dır. Ölçü bu olunca yılmak, yorulmak da olmaz.
Öyleyse ...
Ölçüsü Allah rızası olan bir Başbakan, Macaristan'daki otelde kumar yüzünden burnu kırılan, sabaha kadar yeşil çuhalı masa etrafından ayrılamayıp öğlene doğru ancak işe gelebilen bir Başbakan gibi veya her değeri "laiklik" diye karşılayan bir Başbakan gibi olamaz. Bu Başbakan, ne İngiliz Said Paşa, ne Moskof Nedim Paşa, ne Hitler özentili İnönü, ne tayinle gelmiş Nihat Erim, ne Alman destekli Mesut Yılmaz, ne 28 Şubat güdümlü Ecevit'tir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, yüzde yüz yerli ve millî bir şâhsiyettir. Vatandaşla alnı secde gören Başbakanı arasında gönül yolları olduğu için meydanlar lebaleb dolmakta.
Bahsettiğimiz tv programında Başbakan Erdoğan, mâlûm sosyal medya unurlarına dair açıklamalar yaparken bir gazeteci "kapatmak da dahil mi?" deyince "evet kapatmak da dahil, çünkü bunlar, kendi menfaatleri ve casusuluk için ahlâksızlığın en hayasızını yapmaktalar; bu milleti bunlara yedirmeyeceğiz!" dedi. Bu söze "sansür" gibi istismarı çok yapılan sorumsuz itirazlar gelebilir. Halbuki başıboş bir sosyal medya, gençliği ve orta yaşı çürütmekte, zamanını boşa, malayaniye harcatmakta; bir kısım yayınlarıyla esrar, eroin, alkol, fuhuş ve kumar gibi tahribat yapmakta, bunları pazarlamakta ve bir de üstüne üstlük casusluk faaliyetlerine tezgâh olmaktadır.
İnterneti suistimal ederek uyuşturucuya dönüşen bir kısım sosyal medyaya karşı tedbir almak devletin anayasadan doğan mecburiyetidir.
Bu milleti ahlâksız sosyal medyaya yedirmeyeceğiz!!! Kararı, son zamanların en değerli ifadelerinden biridir. Bu millet nankör değil. Bu azîz millet de Başbakanını yedirmeyecek. Meydanlar onu haykırmakta.
.
Bırakmak ve tutmak
10 Mart 2014 01:00
Türkiye'de Kuvvetler Ayrılığı değil, Kuvvetler Parçalanmışlığı vardır. İlker Başbuğ üzerinden çıkarılacak kargaşaya uyanık olmalı...
1961 Anayasasının memleketimize verdiği zararlardan biri de kuvvetler ayrılığı sahasındadır. Her ileri hukuk devletinde kuvvetler ayrılığı vardır. Darbe mahsulü 1961 Anayasasının Türkiye'ye musallat ettiği ise "kuvvetler ayrılığı" değil, kuvvetler parçalanmışlığı oldu. Kuvvetler ayrılığında ayrılığın üç unsuru yasama, yürütme ve yargı bir saatin dişlileri misali ahenk içinde çalışırlar. Biri diğerini hasım olarak görmez. Kuvvetler parçalanmışlığında böyle bir ahenk yoktur. Yürütme organı, yer yer budanmış ve zorda bırakılmıştır.
Halk, kuvvetler ayrılığı gibi ince hukuk sistemlerinden anlamaz. O, kime rey vermiş ve başa getirmişse onu tanır, onu muktedir bilir ve ona hesap sorar. Yargı, vatandaşın gündeminde yer almaz. Vatandaş için yargı alacak-verecek dâvâları, yaralama gibi ihtilaflar için söz konusudur.
Sistem, bozuk bir niyetle anayasaya yerleştirilmiştir. Hükümetler, kuvvetler parçalanmışlığından çok çektiler ve çekmekteler. Ancak vatandaş, davulu hükümetin boynuna asmıştır; ötesi onun derdi değildir.
Kuvvetler parçalanmışlığının, topluma verdiği son zararı İlker Başbuğ dâvâsında görmekteyiz. Sn. Başbuğ, "terör örgütü kurma ve yönetme" ithamıyla tutuklandı. Müsned suç, garip ve düşündürücüydü. Nitekim, Sn. Erdoğan, bir süre sonra "eski genelkurmay başkanı İlker Paşa, benim mesai arkadaşımdır, tutuksuz yargılanması gerekir. Bu uygulamayı tarih affetmez!" demişti.
Yalnızca bu kadarını diyebiliyordu; kuvvetler parçalanmışlığı elini-kolunu bağlıyordu. İktidarda kim olursa olsun bu mevzuat karşısında Başbakan daha fazlasını yapamazdı. Buna rağmen muhalefet bile bile hükümete yüklenmekteydi.
Şimdi görülüyor ki bu kuvvetler parçalanmışlığını Paralel Yapı, gayet ince hesaplarla kullanmış. Kendi ideolojisi için kendi yargısını oluşturmuş ve millet adına değil yapı adına zararlı gördüğü isimleri içeri almış. Bugün suçlu-suçsuz birbirine karışmış vaziyette. Gerçekten darbeci veya terörist isimler olduğu gibi içerde yok yere yatanlar da vardır. Ama bunlar kimidir? Meçhul. Ancak iade-i muhakeme veya sil baştan muhakemeyle anlaşılabilir. Hatta Hanefi Avcı gibi mahkûm edildiği halde halk vicdanında mahkûm değil, mağdur sayılan kimseler de var.
İnsan ömrü 600 sene mi ki 6 yıl da varsın tutuklu geçsin? Tutukluluk süresi, inanılmaz olduğu gibi daha kötüsü verilen kararların yazılmamasıdır. İlker Başbuğ misaline dönersek. 2 yıl 2 ay tutuklu kaldı. İki gün bile tutuklu kalmasaydı kaçacak mıydı? Diğer soru şudur: Karar neden 7 ay geçer de yazılmaz? Cevap yok. İşte o noktada devreye AYM girdi ve içerde tutup karar yazmamayı "hukuk ve hürriyet ihlali" saydı. Bu arada ÖYM'ler de kaldırıldığı için tabiî hakim Sn. Başbuğ'u tahliye etti. Ama; hukuk, buna "tahliye" dese de vatandaşın kabulü başkadır. Veya şöyle diyebiliriz; mahkeme, her ân kararı yazabilir ve Başbuğ tekrar içeri alınabilir. İşte hassas nokta da orasıdır. İster misiniz yargıdaki cunta, martın son haftasında hükümet aleyhine böyle bir oyun tezgâhlasın? Başbakana "cihadist" diyenlere dikkat etmeli.
.
Yargı yara aldı
13 Mart 2014 01:00
Âdem olanın hayr olur âdemlere kasdı/İnsanlığa insanda budur işte delâlet-Ziya Paşa
Devleti devlet yapan esas unsurların başında adalet gelir. Millet, toprak, bayrak ve adalet dört temel sütundur. Devlet, hür ve müstakil mahkemeler vasıtasıyla vatandaşları arasında adalet dağıtır. Böylece o devlette yaşanabilir. Aksi halde gücü yeten egemen olur, sokak veya dağ eşkıyası hayata el koyar. Hukukun uygulama yoluyla tecellisine "adalet" hukukla adalet sürecindeki işleme şekline de yargı denir. Gündelik hayatta ise "yargı" denince hem adalet, hem yargının kendisi ve hem de hukuk anlaşılmaktadır. "Bir devlet, yargısı kadar sağlamdır" demek, yanlış olmaz. Çürük bir yargı ile bir devletin zamana dayanması mümkün değildir.
Yargıya kötülük yapanlar, yalnızca bu günlerimize değil, istikbalimize de kıymaktalar. Hele bu kötülük, yargının içinden doğmaktaysa orada tehlike var demektir. "Paralel yargının isyanı"ndan söz eden 11 Mart 2014 tarihli gazete başlıklarını gelecek nesillere izah etmek, hayli zor olur.
TBMM kaybedilen iç barış üzerine ÖYM/Özel Yetkili Mahkemeleri kaldırdı. Diğer taraftan tutukluluk süresine de âzâmi süre şartı getirdi. Buna göre bir mahkeme, beş yıl içinde karar verememişse o zaman sanığı tahliye edecektir. Bu kanun çıkınca ve ilaveten AYM/Anayasa Mahkemesi de "hüküm verildiği halde gerekçeli kararın kanuni süre olan 15 gün içinde yazılmaması hak ve hürriyet ihlalidir" diye ictihat serdettiği için beş yılı aşkın bir müddettir cezaevinde yatanların tahliye talep etme hakkı doğdu.
Buna rağmen tuhaftır ki İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, kanunla Özel Yetkili Mahkeme olmaktan çıkartıldığı halde, tahliye taleplerini reddetme gibi hukuken "keenlemyekun" addedilen/yok hükmünde karar vermiştir. Bu yetmezmiş gibi bir de TBMM'nin mahkeme lağvetme yetkisi bulunmadığı, bunun HSYK/Hakimler Savcılar Yüksek Kuruluna ait olduğu, Meclisin çıkarttığı kanunu tanımama anlamına gelen bir iddiayla AYM'ye gitmiştir. HSYK ise bu iddia üzerine "13. Ağır Ceza Mahkemesi, yetki gaspı yapmıştır" diye görüş açıkladı. Şüphesiz ki gasp bir ağır suçtur. İşte medyaya taşınan ve Türkiye'yi dünya önünde mahcup hallere düşüren sebep budur.
Adliye önünde bildiri dağıtan savcı, Pensilvanya'dan mütalaa alan Yargıtay İmamı, gerekçeli kararların yazılmayarak insan haklarının çiğnenmesi, varlığı ortadan kalkmış bir mahkeme üyelerinin TBMM'nin iradesini bile hiçe saymaları...
Bu ve benzeri ideolojik sapmalarla yargı çok ciddi anlamda yara almıştır. İnandırıcılığına, tarafsızlığına pas düşmüştür.
Devletin bu hâli âcilen telafi etmesi gerekir.
Bozuk tartan teraziyle iş yapılmaz.
.
Ölümlerle Türkiye'ye tuzak kurmak
15 Mart 2014 01:00
Türkiye düşmanları, taşeron örgütlerle 30 Mart ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kana bulayarak yılgınlık uyandırma peşindeler. Siyâsî partiler, daha yumuşak bir üslûbu tercih etmeli.
"Genç" kelimesiyle "ölüm" kelimesi birbirine ne kadar da zıt!..
Bu hafta içinde ölenlerden biri Berkin Elvan.
Henüz 15 yaşındaydı.
Gezi teröründe bulunması bir şanssızlık olmuş. O protestolar velev ki ağaç sevgisiyle olmuş olsa bile bir parktaki bütün ağaçlar, bir insanın serçe parmağı eder mi? Belli ki O'nun cenazesini istismar eden ve ölümü üzerine cinayet işleyen malûm örgüt, O genci Gezi'ye sürüklemiş. 15 Haziran 2013'te "ağaç" diye başlayıp sokak gösterileriyle iktidar devirmeye yönelen isyan kargaşasında Berkin Elvan, bir gaz kapsülü ile yaralanmış. Tedavisinin neticesiz kalması üzerine bu dünyadan göçtü. Polisin o genci hedef alarak kasden vurma ihtimali imkânsıza yakındır. Ya örgütü kendisini kargaşa ateşine attı veya o örgüt vurdu yahut yabancı ajanlar vurdular...
Ölümün vaki olduğu gece Okmeydanı'nda bu defa da o zavallı gencin cenazesini ve perişan ailesini istismar ederek silahlı taşkınlıklara giriştiler. İtfaiye aracına bile saldırmak gibi şiddet gösterileri yapıldı. Fakat orada da kalınmadı. Berkin Elvan'ın başını yiyen örgüt, bu defa da Burak Can Karamanoğlu'nu katletti. Burak Can da 22 yaşında bir başka genç. Pis bir katilin daha pis bir kurşunuyla ana-babasını ve sevenlerini derin acılar içinde bırakarak o da ahirete göçtü.
Üçüncü bir gencin ölümü daha var:
Berkin Elvan, için ertesi günü Tunceli'de gösteriler yapılıyordu. Protestocular, polis arabasını taş yağmuruna tutmuşlardı. Ahmet Küçüktağ adlı polis de taşlarla terör ablukasına alınan o arabadaydı. Heyecanlandı ve kalbi bu heyecana dayanamayarak şehit oldu. Harput'ta toprağa verilen şehit Ahmet Küçüktağ da 24 yaşında bir gençti, henüz 8 aylık evliydi...
3 gencin de ölümüne yandık... ana-babalarını düşününce yüreğimizdeki yangın daha da alevlendi. Hangi protesto, o ana-babaların acısını dindirebilir? Şu var ki yakasını bir şekilde terör örgütüne kaptıran Berkin Elvan, öldüğünde bile örgütten kurtulamadı. Örgüt, O'nun tabutunu bayrağımızdan mahrûm etti. Hatta belki serbest iradesiyle kalsa ailesi, çocuklarının cenazesini camiden kaldıracaktı.
Soru şudur:
Bu ölümlerin faili kim?
Gezi Parkı'da terör estirip iktidar devirmek isteyenler, kimlerse işte onlar. Gün gibi ortadaki DHKP-C Gezi eylemlerinde faal rol oynamış. Bu defa da cenazeyi propaganda için kullandığı gibi cinayet işleyerek gözdağı vermeye de kalkışmış oldu. Hedefte meşru iktidar, istikrar, huzurumuz ve Büyük Türkiye vardır.
15 yaşında 22 yaşında 24 yaşında ölen o gençler, bu ülkenin evlatlarıdır. Biri Alevi, biri ülkücü, biri polis. Dış güçler diyor ki: "Siz demokratikleşme paketiyle barış kurarsanız biz başka cephe açarız!"
Bu hain oyunu anlamalı, bu tuzağa düşmemeli.
.
Yılın Babası
17 Mart 2014 01:00
15 Haziran 2014 tarihinde yaşanacak olan "Babalar Günü"ne daha çok zaman var; fakat hazırlık yapılsın diye teklifimizi bugünden yapıyoruz.
Aramızda kahramanlar vardır; kahraman olduklarını bilmeyiz. Kendileri de bilmezler. Beklenmedik hâdiseler, onları müstesna hüviyetleriyle tarih önüne diker. İstanbul'un Fethi'nde Ulubatlı Hasan, 18 Mart Çanakkale Muharebeleri'nde Seyit Onbaşı, İstiklal Harbi'nde Sütçü İmam, Antepli Şahin, Nene Hatun... o kahramanlarımızdan ilk ânda hatırlayabildiklerimizdir.
Halil Karamanoğlu, bu toprağın kahramanlar damarından beslenen bir sade vatandaş; Burak Can Karamanoğlu'nun babası... Burak Can, üç ay evvel vatani vazifesini yapıp evine gelmiş. Okmeydanı'nda oturmaktalar. Okmeydanı; hani Osmanlı kemânkeşlerinin ok talimi yaptıkları yer. Burada nişangâh taşları dikiliymiş, rejim değişikliği sonrası o nişangâhlar parçalanarak binaların temeline, duvara taş olarak konmuş. Bu nankörlüğün, ihanet olarak bir benzeri Türkistan'da görüldü. Komünistler mâbed kitabelerini kırıp daha fena yerlerde kullandılar. Bugün Okmeydanı'nda maziden günümüze bânisi Sultan Abdülhamid Han olan Dar'ül Aceze ile Türkiye Hastahanesi'nden başka bir şey kaldığını bilmiyoruz. Mezkûr semt 1960'larda gecekondu muhitiydi, şimdilerde çehresi değişmekte...
12 Mart 2014 akşamı Burak Can, yemek sonrası iki arkadaşıyla dışarı çıkmıştı. Birden kendilerini eylem yapıp cam-çerçeve indiren kızıl bayraklı bir grupla burun buruna buldular. Onlar, gayrı kanunî bir örgüttü. Emperyalist devletlerin yedekte besledikleri yıkıcılardı. Ne yapıp ederek 14-15 yaşındaki bir çocuğu Gezi'de ideolojileri için kullanmış, hayatını bitirmiş şimdi de cenazesi üzerinden istismar yapmaktaydılar. Devlete, hükümete, mukaddes değerlere öfkeyle saldırıyorlardı. Elektriği kesmişlerdi. Etraf karanlıktı. Anarşist grupla Burak Can ve arkadaşları ağız dalaşına tutuştular. Halbuki insanla konuşulur. O temiz gençler yanılmıştı. Burak Can, birden arkadaşlarının arasından yüzüstü yere yıkıldı. Karşı tarafın konuşma şekli buydu. Burak Can Karamanoğlu -doğrusu Kahramanoğlu- dudağından giren bir kurşunla şehit olmuştu...
Ertesi gün Piyale Paşa Camiînde eda edilecek cenaze namazından sonra Alucra'ya götürülüp toprağa verilecekti. Kameralar, kalbi yaralı baba Halil Karamanoğlu'na döndü. Kim bilir nasıl acı ve ağır konuşacaktı? Hayır, O, vakarını bozmadı, fitneyi körüklemedi; asaletinin gereğini yaptı. O şartlarda söyleyebildikleriyle herkese parmak ısırttı:
-Bizim sağla-solla alakamız yok, biz hepimiz Müslümanız, hepimiz Türk milletiyiz. Dış güçler, bizi birbirimize düşürmek istiyor. Devletimizden, milletimizden ne istiyorlar?!!!... Bu vatanı böldürtmeyeceğiz. Bu toprakları biz idare edeceğiz, AB veya ABD değil!!!
Bu bir siyasi nutuk değildi, rey için, menfaat için söylenmiyordu. Bunlar, gencecik evlâdının tabutu musalla taşındayken kor ateş gibi yanan bir kalbden yükselen yiğit sözleriydi.
Yılın Babası bu kahraman olmayacaksa kim olabilir?
Burak Can, askerlik vazifesini yapıp geldikten sonra mankurtlara karşı İstiklal Mücadelesi verirken şehit oldu. Sıra devlette. TOKİ, kirada oturan Halil Karamanoğlu'na 15 Haziran 2014 Babalar Günü'nde -şâyet kabul ederse- bir ev hediye etmelidir. Bu toprakların, şehit ana-babalarına ödenmez borçları var.
.
Kanal İstanbul
20 Mart 2014 01:00
Yavuz Sultan Selim Köprüsü, 3. Havaalanı, HES ve Kanal İstanbul gerçek bağımsızlığımızın yıldızları olacaktır...
18 Mart'ta Çanakkale şehit ve gâzilerimizi rahmetle yâd ettik. Millet de Devlet de Sn. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın şahsında Çanakkale'de aziz şehitlerimizin huzurundaydı. Onlara Fatihalar, Yasinler yollandı, indirilmiş Hatmi şeriflerin duaları yapıldı. Akşamında Selatin Camilerinde Süleyman Çelebi'nin Mevlid-i Nebisi okundu. Bazıları, Galatasaray-Chelsea maçıyla kendinden geçse de bazı vatandaşlarımız, o mânevî lezzeti yaşadılar. Bu vefa, Çanakkale ve İstanbul'a münhasır kalmadı. Ürdün'den Romanya'nın Galiçya'sındaki Türk şehitliklerine kadar şehit ve gazilerimiz rahmet ve minnetle anıldılar.
18 Mart sabahı şunun merakındaydık. "Acaba, diyorduk kendi kendimize, gelecek yıl 2015'te Çanakkale Muharebelerinin 100. Yılında farklı, görkemli bir anma töreni yapılacak mıdır?" Evet, şükür ki yapılacakmış. Sn. Erdoğan, Çanakkale'de bunun müjdesini verdi. Aynı saatlerde TV NET'te ifade ettiğimiz gibi 2015 bizim için iki bakımdan dikkate değer. Biri, 18 Mart 2015'te Çanakkale Zaferi'nin bir asrı dolduracak olması; diğeri de sözde Ermeni soykırım iddialarının da 24 Nisan 2015'te yine 100 yılı bulmasıdır. Kuvvetle muhtemeldir ki ikincisinde dünyanın şer cephesi, Ermenileri alet ederek Türkiye'nin üstüne gelecektir. Şayet şimdiden layıkıyla hazırlanır dünya önüne ikna edici söz ve tezlerle çıkarsak saldırıyı def etmiş olabiliriz.
Bu senedeki "18 Mart Çanakkale Zaferi ve Şehîdleri Anma Günü"nün bir başka güzel tarafı daha vardı. Tuğamiral Ali Dede komutasındaki "Barbaros Türk Deniz Görev Grubu" 4 gemi ve 781 Kişilik personelle 148 yıl sonra ilk defa Süveyş Kanalı'nı geçerek Ümit Burnu'nda yer alacaktı. 29 Afrika ülkesine dostluk ve barış duyguları taşıyacak olan gemilerimiz, Çanakkale Boğazı'nda halkı selamladıktan sonra menziline doğru süzülmeye başladı.
Sultan Abdülaziz'e İngilizler başta olmak üzere emperyalist devletlerin diş gıcırdatmalarının esas sebebi geri kalmış donanmamızı elden geçirterek dünyanın üçüncü kuvveti haline getirmesidir. Sultan, bu hizmeti hayatıyla ödedi. İngiliz Financial Times gazetesinin 19 Mart 2014'te Paralel Yapıya destek verip, Tayyip Erdoğan ve iktidarını küçük düşürücü mahiyette bir tahlil yazısı yayınlaması tesadüf değildir.
6 Mart 2014 günü yazdığımız makalede "Denizlere Hakim Olmayan Karada Rahat Oturamaz" demiştik. Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid'in ileriyi görerek Çanakkale ve Gelibolu'ya fevkalade muhkem tabyalar yaptırmaları, iyi donanımlı paşalar yetiştirmeleri ve Mehmetçiğin yüksek imân ve azmiyle Çanakkale'de düşmana geçit verilmedi.
Ancak; Boğazlar ihtilafı, bugün de tamamen hallolmamış 20 Temmuz 1936 Tarihli Montreux/Montrö Sözleşmesiyle sadece askıya alınmıştır. İstanbul ve Çanakkale Boğazları'mıza mutlak olarak sahip değiliz. Mezkûr muahede buna manidir. Böyle bir engeli ancak Kanal İstanbul'la aşmamız mümkün olacaktır. İktidarın 30 Mart'tan sonraki en acil işi Kanal İstanbul için harekete geçmesidir.
.
"Devleti kuran parti" efsanesi
22 Mart 2014 01:00
Devlet hep vardı, kurulması değil, rejimin değişmesi mevzubahistir.
Halk Partililer, siyaseten sıkışınca bir efsaneye ilticayla o sözü tekrar ederler: "CHP, devleti kuran partidir." Aynı efsaneyle efsunlanmış bazı diğer politikacılar da zaman zaman "size yakıştıramadım; CHP devleti kuran partidir!" şeklinde emeksiz eleştiriler yapma gafletine düşebilmekteler.
Sn. Kılıçdaroğlu, Sn. Erdoğan'ın "CHP devlet yönetemez demesine, CHP devleti nasıl yönetemez, devleti kuran parti, devlet yönetemez mi?" diye karşılık verdi...
Bu iddiayı tahlil etmek gerekir:
"CHP devleti kuran partidir" denince sanki bu devlet yoktu, bir parti ortaya çıktı ve onu yokken kurdu anlaşılmakta. Halbuki, devlet olmasaydı millet de olmazdı. Millet daima var olduğuna göre devlet de vardı. 24 Temmuz 1908 tarihinden 29 Ekim 1923 tarihine kadar Türkiye'de meşruti demokrasi ve çok partili hayat vardı. II. Meşrutiyet öncesi ve sonrasında 9 parti kurulmuştur...
TBMM, 16 Mart 1920'de İstanbul'un işgali üzerine Osmanlı Meb'usan Meclisi'nin Ankara'ya gitmesiyle teşekkül etmişti. Üstelik "devlet" denen siyasi teşkilat, sadece yasama organından ibaret değildir. Tapu dairesi, adliye, millî eğitim, ordu, gümrükler, ulaşım, darphane gibi faaliyetlerin tamamı ile devlet olmaktadır. Devlette devamlılık esastır. Rejim değişebilir, anayasa değişebilir, iktidar değişebilir fakat ülke ve millet devam ettikçe devlet devam eder.
İstiklal Harbi esnasında muhtelif bölge ve vilayetlerde yerli ahalinin düşmanla mücadele için kurduğu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri vardı. "Halk Fırkası", 9 Eylül 1923'te onların "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri" adıyla birleştirilmesiyle kurulmuştur. Başına 1924'te "Cumhuriyet" kelimesi eklenerek CHF/Cumhuriyet Halk Fırkası olmuştur. CHF'nin CHP adını alma tarihi 1935'tir.
Diğer taraftan 23 Nisan 1920'de açılan Mecliste "İkinci Grup" denen bir muhalif kanat vardır. Temmuz 1922'de resmen kurulan mezkûr grubun reisi Erzurum meb'usu Hüseyin Avni Bey, sözcüsü Trabzon meb'usu Ali Şükrü Bey. Yayın organı Tan gazetesidir. Bu grubun partileşmesine fırsat verilmeden 8 Nisan 1923'te yapılan bir baskın seçimle Meclis tek tipleştirilmiştir. Buna rağmen Ali Şükrü Bey, mücadeleyi bırakmayınca Riyaseti Cumhur Muhafız Alay Komutanı Topal Osman tarafından öldürülmüş, bir süre sonra Topal Osman da faili meçhul bir cinayetle katledilmiştir.
Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası ise 17 Kasım 1924 tarihinde kurulmuştur. Genel başkanı Kazım Karabekir olan TPCF varlığına tahammül edilemeyerek 5 Haziran 1925'te kapatılmıştır. Bu parti, merkez sağda liberal demokrat bir partiydi. Aynı mahiyetteki bir değer parti SCF/Serbest Cumhuriyet Fırkası, 12 Ağustos 1930 tarihinde Ali Fethi Okyar tarafından kurulmuştur. İcazetle kurulduğu halde halkın yüksek teveccühü üzerine 17 Kasım 1930'da apar-topar kapatılmıştır. Bu görüşteki insanların partilerine kavuşmaları 7 Ocak 1946 yılında Demokrat Parti ile olacaktır.
Şu kısa malumat dahi göstermekte ki bu devlet, hep vardı, değişen idare şeklidir. Aksi sabit olsaydı bugün Suriye'deki Süleyman Şah Türbesi savaş sebebi sayılacak kadar ciddiyet arz etmezdi. Bugün devlet ne demektedir? "Türk askeri 1921'den beri Süleyman Şah türbesinde nöbet tutmaktadır."
1921, 1923'ten iki yıl önceki zamandır.
.
Kendi Medeniyetimizi Yeniden Keşfetmek
24 Mart 2014 01:00
Meydanlar, Büyük Türkiye'yi istemekte!
Hikâye malûmdur; padişah, yolda bir dervişle karşılaşır. Konuşma üzerine dervişi sınamak ister. "Bil bakalım, senden ayrıldıktan sonra hangi kapıdan geçeceğim?" Derviş, bir kâğıda bir şeyler yazarak katlayıp padişaha uzatır. "Lütfen, der, kapıdan geçmeden okumayınız."
Padişah, hangi kapıdan geçeceğini bilmektedir; bu önceden bellidir, fakat âniden gelişen bazı hâdiseler üzerine surlarda açılan bir yerden geçer. Geçtikten sonra da merak edip kâğıda bakar. Derviş, şunu yazmıştır: "Yenikapuz hayrlı olsun Padişahım!"
Recep Tayyip Erdoğan'ın milyonları Yenikapı'da toplaması bize bu unutulmaz vak'ayı hatırlattı. Meydana çağrı nasıl yapılıyordu? "Yeni Türkiye için Yenikapı'ya!" Bayrağını, flamasını, pankartını alan millet, bu çağrıya uyarak Yenikapı'ya koştu. Aslında Sn. Başbakan, neredeyse her mitingde aynı konuşmayı yapmakta. Televizyonda bunları dinleyen o vatandaşlar, hangi saikle bir de meydanlara koşar?
İşin sırrı işte orada; Yeni Türkiye sözünde...
Bugün eski, zamana cevap vermeyen, Fransız ihtilali artığı, İngiliz dizaynı, küçüklük kompleksiyle malûl günlerle yeni Türkiye'nin büyük hedeflere yürüyüşünün hesaplaşması var. Meydanlarla saflar belli edilmekte. Bayrağı alıp Başbakan'a koşanlar, aslında O'nu dinlemekten çok "dayan yiğidim yalnız değilsin!!!" demekteler. Uğur Işılak'ın Dambıra'sı meydanlarda, sokaklarda bir mehter marşı, bir kahramanlık türküsü olmuştur. Türkiye'de yerli ittifak, yeni Türkiye arayışıyla eski Türkiye'nin dayatmacı, tercüme hukuklu, özenti hayatlı gayrı millî üslûbuna karşı durmaktadır.
Varılan büyüklükte "Türkiye" kelimesi gövdeyi kuşatamamaktadır.
"Yeni Türkiye" deme zarureti bu yüzden doğmuştur.
Bundan böyle resmîleşmesi gereken:
BÜYÜK TÜRKİYE ismidir...
Avrupa, Devlet-i aliyye zamanında da bize "Türkiye" derdi. "Türkî" demek. İlk kez Cenevizliler kullanmıştır. 28 Ekim 1923'te Mecliste "kelle alırım!" tehditleriyle devlet kurulurken değil, rejim nakli yapılırken devlete "Türkiye" dendi. Teklif sahibi Rıza Nur'dur.
Bu itibarla yeni dönemde, Türkiye isminin "Büyük Türkiye"ye yükseltilmesini teklif etmekteyiz... Geçen gün ömrü Almanya'da geçmiş bir ağabeyimizle telefonla görüşüyorduk. Dedi ki:
-Bu iktidar gelene kadar buradaki Türk vatandaşları olarak başımız önümüzdeydi!!!
Doğru söylüyor, dünyanın muhtelif yerlerinde bizzat şahidiz. Dün başı önünde olup, bugün başı yukarıda olan, sadece Türkler değil, bütün dünya Müslümanlarıdır. Recep Tayyip Erdoğan fiilen "Halife-yi rûy-i zemîn" boşluğunu doldurmakta. Düvel-i Muazzama'nın tedirginliği bundan.
Önümüzdeki bütün mes'elelere ümmet ve medeniyet ölçeğiyle bakmamız şarttır.
Bizim medeniyetimiz Vahiy medeniyetidir. Sevgili Peygamberimize -aleyhisselam- gelen "oku" vahyiyle başlar, San Remo inkıtaıyla beklemeye girer. İşte o bekleme, 3 Kasım 2002'de harekete geçmiş, özünü ve aslını aramakta. Medeniyet coğrafyamızın hudutları Endülüs'ten Şarkî Türkistan'a, Kırım'dan Yemen'edir. Biz yalnızca 77 milyon değil, daha fazlasıyla 1.750 milyarız. İlk dairede başşehrimiz Ankara, ikinci geniş dairede 1.750 milyarlık İslâm dünyasının payitahtı İstanbul'dur.
Büyük Türkiye hayırlı olsun Sn. Erdoğan!
.
Yüz karası medya
27 Mart 2014 01:00
Her şey tabiî seyrine kavuştu. Başbakanın saldırgan Baas jetinin cezalandırıldığını basın toplantısıyla değil, mitingde açıklandığı günlerde yaşıyoruz.
"Post Modern Darbe" denilen 28 Şubat taşeronluğunun bin yıl süreceği mağrur edalarla iddia edildiği hafızalardadır. Ne var ki o çapulculuk, 3 Mart 2002'de sandıktan gelen Ak İhtilal müdahalesiyle on yıl bile sürmedi.
Şayet; aksi olsaydı ve Tek Parti zihniyetinin üniformalı şeklinin camiler dahil her değerimize düşman olan Post Modern Darbe defedilmeseydi de faraza Baas jeti 28 Şubat günlerinde düşürülseydi bugün Başbakan Tayyip Erdoğan'a, iktidara ve vazifesini yapan Org. Necdet Özel'e hakaretler yağdıran bu medya neler yazardı?
Malum medya, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat darbelerinin tamamında silahlı cunta önünde yağhanelerde kıtlığa yol açacak denli küçülmüş, alçalmış, temenna çakmış, göze girmeye çalışmış, "emret paşam" diyerek emir erliğini hiç bırakmamıştır.
Bugün, bu iktidara zehir-zemberek ifadelerle yiğitlik taslayan bu sirk aslanlarının darbeler döneminde nasıl bir postal düşkünü olduğu, nasıl el-etek postal öpücülüğü yaptıklarını iyi bir araştırma gayet güzel şekilde ortaya koyar.
28 Şubat faşizmi devam etse ve bu cunta döneminde Baas jeti düşürülseydi o zaman bu gayrı millî ve kadın teşhircisi medyanın neler yazmış olacaklarını görür gibiyiz. Ekranlarda jetli, tanklı görüntüler, hamaset dolu haberler, methü senalarla kaleme alınmış yorumlar, marşlar, gazetelerde fotoğraflar, destan başlığı gibi sürmanşetler, baştan aşağı hayranlık dolu makaleler vs vs...
Halbuki aynı medya bugün Suriye basınından daha fazla Baasçı bir üslupla, kendi hükümetine, Başbakanına ve Genelkurmay başkanına saldırmakta. Bir meşru müdafaayı "kin tutmak" olarak tescillemek gibi iftiraların en bayağısını atmakta.
Halbuki Baas jetleri, hava sahamızı aşıp semalarımıza dalsalardı Paralel aşı yapılmış her değerimize düşman aynı medya bu defa yine Başbakana, iktidara ve Genelkurmaya demeyeceklerini bırakmayacaklardı.
Sultan Abdülhamid Han, bazı hassas kararlar alacağı zaman istişare edecekmiş gibi Rus sefirini huzura çağırır; "şöyle bir mes'ele var; biz şöyle düşünüyoruz, siz ne dersiniz?" diye fikrini alıp gönderdiğinde maiyetindekilere "aksini yapın" talimatını verirmiş. O gün Rus elçisi ne diyorsa doğru, onun zıddıydı.
Bugün de bu medya ne diyorsa doğru, onun zıddıdır.
Mevzubahis medya, bu toprakların deseninden hiçbir renk taşımaz. Çıkarlarına göre Almanlara, İngilizlere, Nazilere, Komünist Rusya'ya, İsrail'e, Amerika'ya yanaşmış, kendi yerli unsurlarıyla bunları koruyan iktidarlara husumet besleyerek saldırmıştır. Görünen o ki şimdi de bilançolarına Esad'ı eklemişler.
.
Siber Savaş
29 Mart 2014 01:00
Yarın 30 Mart; beklenen gün. Neticesi şimdiden belli mahalli isimli Büyük Türkiye seçimi. Seçmenin azami çoğunluğu, istikrar ve kalkınmadan yana. Sandıkları, politika değil, vicdanlar yönetecek. Türkiye, bu seçimden güçlenerek çıkacaktır...
Twitter, diğer devletlerde temsilcilikler açtığı halde Türkiye'de bunu ihmal ederek keyfi bir yayın yapmaktaydı. Öyle olunca korsanlıkların cirit attığı bir âleme döndü. Nitekim bazı hanımların şerefiyle oynanınca mahkeme, onların kaldırılmasına karar verdi. Fakat adı geçen sosyal medya Türkiye'yi hâlâ "Boğaz, şiş kebap, rakı" diye değerlendiren bir Batılı geri kalmışlıkla gördüğünden kararını kaale almadı. Bunun üzerine TİB, Twitter'a ulaşmayı engelledi. Bu bir erişim engeli olduğu halde Hükümete muhalif cephe için gün doğdu. Hadiseyi derhal "twitter kapatıldı" diye resmettiler. Halbuki yurt dışından yayın yapan bir sitenin Türkiye'den kapatılması fiilen mümkün değildir.
Bu gerçek yetkili ağızlarca defalarca tekrarlandı:
-Bir sosyal medya unsurunu kapatmak gibi niyetimiz yok! Twitter şirketi, Türkiye'de muhatap alacağımız bir şube açsın, burada kazandığı paranın vergisini versin ve mahkemelerimizin kararlarına uysun!..
Bu makul fikri, yerlisi ve yabancısıyla peşin hükümlüler dinlemedi. Sansürcü, yasakçı gibi iftiralara devam edildi.
Bu arada Twitter'ın Ankara idare mahkemesinde açtığı dâvâ kabul gördü. TİB'in engelleme tasarrufunun durdurulmasına karar verilmişti. Karardaki gerekçe çok düşündürücüdür: "Erişimin engellenmesinin devamı, ilerde davacı Twitter için telâfisi mümkün olmayan zararlara yol açabileceğinden bu kararın durdurulmasına karar verilmiştir..."
Türkiye'de hukuken mevcut olmayan, vergi vermeyen, vatandaşlarımızın iffet ve şerefiyle oynayan yayınlar yapan bir internet sitesinin takibi durdurulunca o şirket, "ileride telafisi mümkün olmayan hangi zararlara uğrar?" Bunun ikna edici bir cevabı yoktur.
Daha Twitter şirketinin hukuk tanımaz bu tavrı tartışılırken bu defa hemen ardından You Tube'a erişim engellendi. Türkiye'nin en gizli toplantılarından biri dinlenmiş ve bu dinleme sosyal medyaya yüklenmişti. Bunun üzerine TİB o internet medyasına erişimi de durdurdu.
Dışişleri Bakanı, hariciye müsteşarı, MİT müsteşarı, Genelkurmay 2. başkanı Hariciye'de toplantı yapmaktalar. Vatanımızın bir parçası Süleyman Şah Türbesi'ne bir düşman saldırısı olduğunda savaş dahil, neler yapılabileceği konuşulmakta. Herkes düşüncesini söyler. Fakat orada görüşülenler kayda alınır ve hassas bir zamanda You Tube'a yüklenir.
Düşmanla iş birliği yapılmıştır.
Bu büyük ihaneti gündemdeki bütün dinlemeleri kim yaptıysa oranın yaptığı belli. Kimler adına yapıldığı da belli. Her şey, içerde CHP, dışarıda Suriye başta olmak üzere bazı yabancı devlet ve istihbaratlarla ittifak halindeki bir organizasyonun eseri. Niğde'de Baas taşeronu IŞİD militanları yakalandığında, ardından semalarımızı ihlal eden Suriye uçağı düşürüldüğünde millî menfaatlerimize karşı duranlar bu defa da aynı yerdeler.
Eskiden harpler yalnızca, tankla, topla füzeyle olurdu. Fakat şimdi yeni bir dönem başlamış bulunuyor. Dünya, Bilgi Çağı da aşılarak Siber Çağa girdi. Bugün bir Siber Savaş'la karşı karşıyayız. Devlet, hem casusluk faaliyetine ve hem de siber taarruza maruz kalmış bulunmaktadır.
Türkiye'nin meşru müdafaa hakkı doğmuştur.
Başına buyruk sosyal medya Türkiye'de de hukuk olduğunu öğrenecek, bu siber terörü yapacak kadar gözü dönmüş fütursuz Paralel Yapı da hukuk önünde hesap verecektir..
.
AK İhtilal
31 Mart 2014 00:00
Türkiye'deki cunta darbeleri, Tek Parti zihniyetinin iktidarda kalmasını devam ettirmek için yapılmıştır. Halk, demokratik ihtilallerle bu ideolojinin çanına ot tıkamıştır.
Seçim kampanyaları, kıran kırana geçti. Millî haysiyet yara aldığından hadise, mahalli seçim olmayı aşmıştı. Türkiye'nin büyümesi, millî güvenliğimiz, dış güçlerle taşeronların saldırısına maruz kalmaktaydı.
Bundan dolayı mitingler, büyük ehemmiyet arz ediyordu. Onlardan biri, AK Parti'nin Yenikapı'da yaptığı mitingdi. O gün sadece turnikelerden geçen vatandaş sayısı 2 milyondan fazladır. Ayrıca Adnan Menderes Bulvarı, Millet Caddesi, Ordu Caddesi... gibi Yenikapı'ya açılan güzergâhlar tıklım tıklımdı. İster 1 milyon, isterse 100 bin veya 10 bin kişi olsun. Vatandaş demokratik hakkını kullanmakta ve liderini dinlemek için alana koşmaktaydı.
Bu insanların takdirlerine saygı göstermek gerekmez mi?
Bu topraklarda yaşayıp, hiçbir değerimize sahip olmayan, inancımızdan, milliyetimizden, hasletlerimizden uzak, kendini aydın sanan peşin hükümlü hastalıklı bazı kimseler bu kanaatte değiller.
Mitinge kendi ifadesiyle bir Gezici Çapulcu da kalkıp gitmiş. Bu Çapulcu, itiraf ettiğine göre bir peynir ve şarap düşkünüdür. Bir top gibi yuvarlanarak o mitinge gitme niyeti tamamen kasıtlıdır. Kasdı daha sonra bloğuna yazdığı hezeyanla ortaya çıkmakta. İddiasına göre Yenikapı'ya -o zehirli cümlesiyle- "bu lanet iktidar"la iktidarın başındaki "tiran"a destek vermek için gidenler kapıcı, bakıcı, güvenlik görevlisi, tekstil işçisi...gibi aşağı tabakadan kimselerdir.
Herkesi kör, âlemi sersem sanan birinin kaleminden dökülen bu kibir dolu cümleler, orada kalsa "saçmalamış" denerek pek aldırış edilmeyebilirdi. Fakat bazı TV programları, o densizlikleri mal bulmuş mağribi gibi kendi yayınlarına taşıma acaibliğine düştüler. Böylece bir kere daha görülmekte ki Tek Parti Zihniyeti, aradan yıllar da geçse aynen devam etmektedir. Adları halkçıdır, fakat halka tepeden bakmaktalar, halkı güdülecek sürü gibi görmekteler.
Adnan Menderes öncülüğündeki Demokrat Parti, 14 Mayıs 1950'de seçimleri kazanınca çeyrek asırdır işbaşında olup halka kök söktüren ensesi kalın CHP'li mütegallibeler şunu diyorlardı: "Ne yani; şimdi iktidarı Haso'lara Memo'lara mı vereceğiz?"
ANAP, 4 Kasım 1983'te seçimleri kazandığında aynı zihniyet, bir ay boyunca sürekli oyalayarak merhum Turgut Özal'a Başbakanlık mazbatasını vermemişti.
23 Mart 2014'te Yenikapı'da yapılan mitinge iştirak eden iki milyondan fazla vatandaşa "cahiller, görgüsüzler" diye çamur atan o çapulcuyla ona arka çıkanlar, aynı köhne zihniyetin devamıdır. Hayır onlar "Beyaz Türk" değildir. Onlar, Türklerin yüz karasıdır...
Bilen var mı?
Demokrat Parti, 1950 Seçimlerini ezici bir çoğunlukla kazanınca vatandaş buna "Beyaz İhtilal" demişti...
Şu gün...
AK Parti iktidarının Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde açık ara oyla kazandığı bu muhteşem seçim zaferi ise sandıkla gelen bir 'AK İHTİLAL'dir.
'Ak İhtilal'de beyaz Türkler değil, millet iktidar olmuştur.
.
Seçim sandığına noter denetimi getirilmeli
3 Nisan 2014 01:00
Seçimlere dair hukuk teminatı, sandıklara kadar gidemiyor. Boşluğun noter denetimiyle garantiye alınması gerekmekte.
Seçimlerin hakim teminatında yapılması anayasanın emridir. Mademki anayasa ve kanunlar, seçimin nev'i her ne olursa olsun onu hakim teminatına yani adaletin vicdanına bağlamıştır; öyle ise 30 Mart 2014 Mahalli Seçimlerinden sonra yaşanan bu itiraz, gösteri vs.ler neden?
Seçimlere giden yolda hava hiç de yumuşak değildi. Miting meydanlarındaki sertliğin sandıklarla oylama sonrasına da aksedebileceğine dair endişeler yaşamaktaydık. Şükür ki korkulan olmadı, seçimler az ülkeye kısmet olur tarzda olgun geçti. Türk, Kürt, komünist, Süryani, başı açık-örtülü... kendini seçmenine beğendiren herkes seçildi.
Ne var ki bu tablo, seçim sonrası YSK'yı basar tarzda önünde gösteriler yapmaya kadar varan itirazlarla kirlenir oldu. Ortadan kalkması gereken itiraz hakkı değil, itiraz sebepleridir. O sebepler mevcut olunca kafalar karışmakta, kargaşa çıkmakta; ilçe seçim, il seçim, yüksek seçim kurulları, hatta şimdi AYM bunlara mesai sarf etmek zorunda kalmakta, sağlıklı bir seçim neticesi almak, sünüp gitmektedir.
Öyle ise o noktada bir boşluk vardır. Söz konusu boşluğun kapatılması gerekir.
Boşluk şudur:
Hâkim veya mahkeme teminatı sahaya inmemektedir. YSK seçim tarihi, seçime katılacak partiler, adayların ehliyeti, gibi hususlar üzerinde çalışıp karara vardıktan sonra yapılan seçimlere gelen itirazları da nazara alarak işini bitirmektedir.
Seçimin kendisi, bizzat sandık; sandıktan çıkan oyların sayımı, sandık sonuçlarının birleştirilmesi gibi çalışmalardaysa boşluk bulunmaktadır...
Her seçimden sonra yaşanan, itiraz ve kargaşalar, o boşluk yüzünden meydana geliyor. İlk sayım ve dökümler yapıldıktan, hangi adayın kazandığı ilan edildikten sonra vaki itiraz üzerine bir sonuç iptal edilerek yeni bir adayın duyurulmasını derinden hissedersek bunun bir insan, partisi ve yakın çevresinde nasıl bir psikolojik travmaya yol açtığı tahmin edilebilir.
İtirazlar olmamalı demiyoruz. İtiraz haklı çıkınca ortada bir kusur olduğu sabit hale gelmektedir. Bugünkü sistemde o kusurun sorumlusu yok. Yapılacak olan, kusurlu, ayıplı sayıma sebep olanların hesap verir duruma getirilmesidir.
Ne yapmalı?
Teklifimiz şudur?
Seçmen, reyini kullanırken parti müşahitleri, sandık başında yine bulunmalı. Fakat bir de noter memuru hazır olmalı. Böylece partili müşahitlerin yaptığı sayımlarla sandık dökümü birleştirmeleri noter tasdikiyle denetim altına alınmalıdır. Buna rağmen itiraz yapılıp da netice farklı çıkarsa vazifeli noter, bunun tazminat ve cezai bedelini ödemelidir?
Bu kadar noter nasıl bulunacak?
Seçim dönemleri için Yeminli Noterlik ihdas edilebilir. Veya bir başka çare bulunur. Böylece "hakim teminatı" sahaya inmiş olur, neticeler içe sindirilir, itirazlar yok denecek kadar düşer.
.
AYM'nin twitter kararı
5 Nisan 2014 01:00
Anayasa Mahkemesi kararıyla twittera pozitif ayrımcılık yapılırken milletin vicdanına tercüman olan A HABER TV'nin mahkeme eliyle cezalandırılmasına makul izah getirmek mümkün değildir.
Twitter adlı sosyal medyanın Türkiye'de 12 milyon kullanıcısının mevcut olduğu ifade edilmekte. Kullanıcılar arasında Cumhurbaşkanı Sn. Abdullah Gül'den -afedersiniz- hela duvarına aşağılık yazı yazma alışkanlığını sosyal medyada da devam ettiren ahlâksız, seviyesiz ve seciyesiz tipler de var. Bu tipler, kendi kimlikleriyle değil, uydurma kullanıcı ad ve fotoğraflarıyla insanların şeref ve haysiyetleri aleyhine yayın yapabiliyorlar...
Türk mahkemeleri, vaki şikâyetleri değerlendirerek namus katili bu yayınların kaldırılmasını twitterdan istediyse de bu yabancı şirket, oralı bile olmadı. Bunun üzerine TİB/Telekomünikasyon İdaresi Başkanlığı, adı geçen sosyal medyaya erişimi engelledi. İdare, erişim engellemesine üç esaslı gerekçe gösterdi:
1-Twitter'ın Türkiye'de temsilcilik açmamakta ısrar etmesi.
2-12 milyon kullanıcı üzerinden milyonlarca dolar para kazandığı halde bu kazancın Türkiye'de vergisini ödememesi.
3-Türk mahkemelerinin vatandaşların mağduriyetlerine son verilmesi için aldığı kararları uygulamaması...
Bu dediğim dedikçi üslup üzerine idare, erişimi engelleme kararını verdi. Bu karar siyaset uğruna her şeyi mubah gören bazı politikacılarla TBB ve bazı heveskârlar tarafından AYM/Anayasa Mahkemesi'ne taşındı. Dâvâ incelemesi devam ederken seçimlerde Hükümeti yıpratmak, akıl çelmek adına "sansür", "özgürlük" gibi yaygaralar koparıldı.
AYM o yaygara ve şamata sesleri arasında yıldırım hızıyla kararını verdi. Karara göre erişimin engellenmesi kullanıcılar için ağır bir hak ihlaliymiş. Bilmiyoruz AYM üyelerinin kaçı sosyal medyayı takip edebilmekte? Sosyal medyayı ilk günden beri faal şekilde kullanan; her vesileyle seviyeli ve sorumlu sosyal medyayı müdafaa eden bir kullanıcı olarak biz, hiçbir hak ihlali yaşamadık. Bazıları için bir uyuşturucu iptilasına dönen sosyal medya, insan hayatında hiç olmazsa ne lazım gelir?
AYM ağır ihlal iddiasına dayanırken vatandaşın hakkında müşteki olduğu şirketin Türk mahkemelerini kaale almaması, idareye muhatap olmaması, vergi kaçırması hususlarında hiçbir fikir beyan etmemesi ise adaletin tecellisi adına kayıp olmuştur. Bu yüzden karar, Sn. Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından "millî olmayan" diye vasıflandırıldı. Erişimin engellenmesi ağır hak ihlali değildir ama bu bir ağır sözdür.
AYM üyelerinden daha kıdemli bir hukukçu sıfatıyla yazıyoruz:
Yargının çifte aidiyet yaşamasının vatandaşı şüpheye düşürdüğü bir geçiş döneminde AYM'den çok daha hassas olması beklenir. Hükmünden kaygı duyulmayacak bir yüksek mahkemenin varlığı müşterek kazançtır...
Bir şeyin çok söylenmesi fikrin aşınmasına yol açar. Gerekçeli kararların yazılmayarak tutukluların içerde bırakılmaları için "hak ihlali" diye yorumlanması çok isabetli bir içtihattı. Öylesine ciddi bir içtihadın twitter için de sarf edilmesi yanlış olmuştur.
Bu vesileyle şunu da ifade etme ihtiyacındayız; AYM mevzuatında değişikliğe gidilerek AYM başkanları mutlaka hukukçu olmalıdır. "Jüri"nin diğer üyeleri, belki farklı mesleklerden olabilir fakat başkan istisna tutulmalıdır.
Twitter kararını işiten Amerikan elçisi Mr. Ricciardone, "bu iyi haber!" diyerek memnuniyetini dile getirdi. Ancak Başbakan'dan on milyonlarca vatandaşa kadar bizler için bu iyi bir karar değil...
Elbette hürriyet, elbette hak ama...
Tek taraflı olmaz...
.
Mısır'da Yassıada kararı
10 Nisan 2014 01:00
Hüsnü Mübarek namındaki diktatör, yetkilerini batı güdümündeki orduyla batı güdümündeki AYM'ye devredip öyle istifa etmişti. Türkiye'de vatandaşa rağmen twitter kayırılırken böyle bir neticenin rüyasını gören yargıçlar olabileceğine inanmak istemeyiz...
Hafızamızı şöyle bir tazeleyelim...
"Arap Baharı" denen ateşin kıvılcımı 17 Aralık 2010'da Yeşil Kuşağın başlama noktası Tunus'ta tutuşturulunca yangın, 25 Ocak 2011'de Kahire'ye sıçradı. Çağdaş firavunizme karşı olan onbinler, Tahrir Meydanı'nı doldurdular. Bu meydan, hürriyetin sembolü haline geldi. Hüsnü Mübarek güçleri, halk kitleleri önünde dayanamadılar. Necip Fazıl merhumun "Orangaton Maymunu" dediği Cemal Abd'ün Nasr'ın ekolünden ne hüsnü yani güzel ve ne de mübarek olan Mısır'a musallat olmuş bu Batı kuklası ceberut, 10 Şubat 2011'de istifa etti. Fakat istifa ederken de hinliği elden bırakmadı. Yetkilerini silahlı kuvvetler yüksek konseyi ile anayasa mahkemesi arasında paylaştırdı. Cumhurbaşkanlığını konsey reisi Muhammed Hüseyn Tantavî devraldı.
Ara dönem, 1 Temmuz 2012'de Muhammed Mursi'nin Cumhurbaşkanı seçilmesiyle kapandı. Cumhurbaşkanıyla Hürriyet ve Adalet Partisi Müslüman Kardeşler Teşkilatı'ndan gelmekteydi.
Seçimler, demokratik usullerle ve dünyanın gözü önünde yapılmış, adaylardan Muhammed Mursi, halkın yüzde 51.73 oyunu alarak cumhurbaşkanı olmuştu. Böylece Mısır'a o bahsedilen nâzenin Arap Baharının geldiği, her yerde güller açacağı zannedildi. Hayır, hiç öyle olmadı? Batı için son kullanma tarihi biten bir diktatörün gönderilmesiyle maksat hasıl olmamıştı. Üstelik yeni Cumhurbaşkanı, Türkiye, Rusya, Çin, İran vs. ile yakın münasebetler kuruyor, Suriyeli muhaliflere destek oluyordu.
Muhammed Mursi'nin suyunu çabuk ısıttılar.
Önemli başkentlerde düğmeye basıldı.
Genelkurmay Başkanı Abdülfettah Es Sisi'nin başını çektiği bir cunta, Cumhurbaşkanıyla kadrolarını devirip içeri attılar. Sn. Mursi, taraftarlarına direnin çağrısı yaptı. Onbinler Tahrir Meydanına aktı. Aylarca büyük direnişler oldu. Cunta kuvvetleri binlerce sivili katletti. Çarpışmalar oldu. Bir tarafta direnen siviller. Diğer tarafta devletin asker ve emniyet kuvvetleri vardı.
Tabiatiyle bir gün geldi direniş tükendi.
Zaten Türkiye dışında kimseden de destek görmüyorlardı.
Adil Mansur devlet başkanı oldu.
Asıl fail ise Abdülfettah Es Sisi idi..
.
Aynı oyun
15 Nisan 2014 01:00
Pınar Kür olayı bilinen bir tezgâhtır, sonucundan kaygımız bulunmakta...
Uğur Mumcu öldürüldüğünde Cağaloğlu yokuşundan geçen öfkeli binlerin "kahrolsun şeriat!" diye bağırmaları unutulur gibi değil. Maktûlün Ankara'da sabah işe gitmek için evinin önündeki arabasına binip anahtarı çevirmesiyle arabasıyla birlikte paramparça olması bir olmuştu.
Haber, o gün sert bir rüzgâr gibi esti:
Ölen belliydi; Uğur Mumcu ismindeki gazeteci!
Öldüren belli miydi?
Kişi olarak belli değildi.
Ama...
Bir kesim için taraf olarak belliydi; "kahrolsun şeriat!" diye bağırmaları bu yüzdendi. Onlara göre fail aramak, dâvâ, muhakeme gereksizdi. O'nu gericiler öldürmüştü. Bu "gericiler" kimlerse ve nerede ikamet eder, ne iş yaparlarsa işte o öcüler katildi. O zamanlar henüz "algı yönetimi" diye bir kavram gelişmemiş olsa bile kendine solcu, laik vs. diyen, kendini muhafazakâr kitlenin karşısında gören, o kitleyi de ancak Eskimolar kadar tanıyanlar peşinen damgayı vurmuş, İslamiyete hakaret ediyorlardı.
Bu, katili peşinen ilan edip linç hareketine girişmenin örnekleri çoktur. Yakın tarih Sivas faciasında olduğu gibi buna mümasil tertip olaylarla doludur. Halbuki şimdilerde ortaya çıkıyor ki günahına girilen insanların bu öldürmelerle alâkası yoktur.
Şu günlerde olmasa bile tam gündemden düşerken Pınar Kür'ün başına bir şey gelmesinden endişe duymaktayız:
Bu sözde aydının saçmalaması, 17 Aralık tezgâhının seçimler sonrası versiyonudur. 17 Aralık Yargı darbesi, 25 Aralık saldırısı, 25 Mart tertibi tutmayıp da Recep Tayyip Erdoğan, 30 Mart'tan zaferle çıkınca bu defa "kahrolsun şeriat"çiler yine bir oyuna dahil edildiler. Önce, hini hacette lazım olur diye AK Parti'ye üye kaydedilmiş, M. Ali Ağca özentili bir gençle Kemal Kılıçdaroğlu dövülmeye kalkışıldı, Mesut Sunay'ın Kayseri'de İsmet İnönü'ye bir adım önünde tabanca sıkıp da tutturamamasına benzer bu şaibeli yumrukla beklenen elde edilemeyince Pınar Kür sahneye çıkartıldı. "Romancı" denilen bu kimsenin hezeyanlarını artık herkes bilmekte. İddiasına göre başörtülü olan hanımların, vücudunu teşhir ederek para kazanan profesyonellerden farkı yoktur. Dedikleri, buraya yazdığımız kadar hafif değil. Müslüman hanımlara hırsla çemkirmekte...
Bu işler, yani ajan kışkırtıcılıklar, tezgâhlar günümüz dünyasında öylesine gelişmiş ki bu tür konuşanlar da onu ekrana çıkartanlar da sokaklarda "kahrolsun şeriat" diye bağıranlar da bir tiyatronun figüran oyuncusu olduklarını ya anlamaz veya Filozof Rıza Tevfik'in 31 Mart 1909 İsyanında nasıl tuzağa düştüğünü idrak etmesi için 34 sene geçmesi gerektiğinde olduğu gibi senelere ihtiyaç duyarlar.
Adı geçen bayanın konuşması muhafazakâr çevrelerde maalesef büyük infiale sebep oldu. "Maalesef" dememiz şundan. Niçin muhatap alınır? Her abuk-subuk söze cevap vermek yanlıştır. Unutulmasın ki infial uyandırmak bu oyunun sahnelerinden biridir. İnancının hakarete uğramasından rencide olan bir saf vatandaşın kalkıp Pınar Kür'e kasdetmesini umarlar. Ancak, dindarlar bugün az tecrübe sahibi değil.
Ne var ki senaryo orada bırakılmayabilir.
Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Çankaya yolunu kesme peşindeki ajan çevreler, o yaşlı bayana istedikleri gibi konuşacağı vasatı hazırlayanlar, uygun görecekleri bir karanlık vakitte hayatına kasdedip tabancayı bir ele tutuşturabilirler!
O pis sözler, bu pis oyunun sahneye konmasıdır.
İdare, o yaşlı bayanı çok sıkı korumalı.
.
1 Mayıs, tehdit olmaktan kurtulamadı
16 Nisan 2014 01:00
1 Mayısa öteden beri bir zehirli mantık musallattır. Artık onu aşmak, ideolojik gerilikten kurtulmak gerekir...
Ülkemizde en az 2 milyon işsiz var. İşsizlerin, çalışanların, emeklilerin yığınla mes'elesi mevcut. Olması gereken 1 Mayıs haftalarında sendikaların öncülüğü ile panel, konferans açık oturum gibi platformlarda bu yığınla mes'elelere dair teklif ve çözümler üretilmesi, bunların kamuoyu ile dertleşilmesidir.
Bunun yerine 1 Mayıs her sene kavga, kabadayılık ve efelenme gösterisine dönüşmektedir. Acaba Taksim diye bir meydan olmasaydı işçi bayramı kutlanmayacak mıydı?
1 Mayıs, eskiden bahar bayramı olarak anılırdı. Bu sun'i adlandırma takvim yapraklarını aşamadı. Sonra başka isimler de verildi. Halk ise hep "işçi bayramı" dedi. Bu sebeple yasaklı mevsimden sonra 2008'de "Emek ve Dayanışma" günü başlığıyla yeniden resmileşirken bu isim, tıpkı Yassıada'ya "Demokrasi ve Özgürlük Adası" denmesindeki iğretilik gibi tutmadı..
Bu ülkenin insanları 1 Mayıslarda seneler senesi izi silinmez korkular yaşadılar. Ölümler, Sovyetler Birliği, Çin özlemleriyle kızıl flamalar taşınması unutulmadı.
O günler şehir tenhalaşır, meydanlarda kimse kalmaz, dükkânlar açılmazdı. Marksist sloganlarla yürüyen işçilerin çoğunluğu kendi rızalarıyla değil, tehditlerle oraya toplanırlardı.
1 Mayıs toplum hafızasında iyi bir sicile sahip değildir. "Bayram" neş'e, paylaşmak, kucaklaşmak ve sevgi iken "1 Mayıs" sopa, tabanca, tehdit ve kim vurduya gitmekti...
Eğer bunlar arkada kaldıysa.
Ki öyle olmalı...
Öyle ise...
1 Mayıs'a sağduyunun hakim olması ve her işçi sendikasının yerli düşünceyi samimiyetle kabulü gerekir. Oldum-olası 1 Mayıslara tartışma, dahası gözdağı vermelerle girilir. Hele bu sene 17 Aralık darbe süreciyle Gezi intikamcıları 1 Mayıs'ı iktidar aleyhine bir kışkırtma ve oradan hükümet yıkma vesilesi yapabilirler.
Cesur sorgulara ihtiyaç var:
DİSK...
Bir kere bu ismin karşılığı kaldı mı?
"Devrimci İşçi Sendikaları."
Neyin devrimi?
Vaktiyle kuruluş ideolojisi olarak işçilerle Marksist devrim yapılıp proleter iktidar kurulacaktı. Bugün böyle bir iddiaya sadece gülünür. Eğer o hayal terk edildiyse DİSK ve yoldaşlarının toplumu tedirgin eden, huzurunu kaçıran geçmiş 40 yıldaki kötü imajı temizlemesi lazım.
1 Mayıs ideolojik gericilikten kurtarılmalıdır. Bu saf bir işçi bayramı ise neden illa Taksim? DİSK başkanı "Taksim bizim kutsalımız" diyor. DİSK ve kutsal? İlginç! O zaman kutsalın ne olduğunu konuşmalı.
1977'deki elem verici 1 Mayıs da sonraki birçok suikast gibi yabancı ajan işiydi.
Konfederasyonların bazıları illa Taksim derken Valilik siyasi mitingde 2 milyonun toplandığı İstanbul'un en büyük meydanını gösterirken "Yenikapı'da miting yapın; fakat sembolik merasimlerinizi Taksim'de icra edebilirisiniz" diyor.
Kısacası; sendikaların, konfederasyonların 1 Mayıs'ı milletle kucaklaştırması lazımdır.
DİSK bu seneki 1 Mayıs'ta Başbakan Erdoğan'ı konuşma yapmaya davet edebiliyor mu? İşte büyük soru ve zor hedef!
Dememiz o ki köprülerin altından çok sular aktı.
Taksim kutsal vs. değil...
Bir camie sahip olursa mümkün..
DİSK "Taksim'e cami istiyoruz!" diyebilir mi?
Yerlilik budur.
.
Anayasa Mahkemesi ihtilafı
17 Nisan 2014 01:00
AYM/Anayasa Mahkemesi'nin her vatandaş için bir teminat sebebi, sırtını dayadığı, güvendiği bir hukuk dağı olmasını çok arzu ederdik. "Anayasa Mahkemesi" denince akan sular durmalı, kimsede zerrece bir şüphe olmamalıydı...
İleri ülkelerde anayasa mahkemeleri vardır. O mahkemeler o devlet vatandaşları için bu değerdedir. Türkiye'de ise mevzubahis mahkemenin kendisi bir ihtilaf sebebi. Olmaması gerekir ama hadi diyelim ki bidayet mahkemeleri/alt dereceli mahkemeler şu veya bu yüzden tartışılır olabilir. Ama; son kapı olan bir yüksek mahkeme kavga, münakaşa, şüphe, ihtilafın içinde yer alır ve taraf olursa bu netice, o devlet, ülke ve millet için hukuki değerler ve gelişmişlik kat sayısı itibariyle facia çapında kaygı vericidir.
27 Mayıs cunta darbesi devrin söylemiyle hatırlamak gerekirse apoletlilerle kara cübbelilerin mahsulüdür. "Kara cübbeli" dedikleri üniversite profesörleri ve darbecilerden emir alan yargıçlardı. Bunların topu, devleti kuran parti yalanının sahibi Tek Parti azınlık zihniyetinin oligarşik memurlarıdır.
Tek Parti zihniyeti, ileri zamanlarda kendisi iktidara gelemezse bile zihniyetinin devlette devamı için sipariş üzere hazırlattığı 1961 Anayasasıyla kolay kolay sökülüp atılamayacak vesayetçi tedbirler aldı.
Malum zihniyet, sehpalar gölgesinde yazılan 1961 Anayasasıyla hukuku tahrif ve tahrip etmiştir. Kuvvetler parçalanmışlığı, iktidara gelen partilere hayatı dar etti. Anayasa Mahkemesi de o parçalanmışlığın eseridir. Mücerred olarak bir anayasa mahkemesi bir ülke için adaletin teminatıyken bizde kuruluşundaki bozuk zihniyet yüzünden taşeronluk yapmıştı.
Hep devam edip giden taşeronluk, 28 Şubat'ta çuvala sığmayan mızrak oldu. Cumhurbaşkanlığı seçimi için ihdas edilen engelleyici 367 uydurması, Anayasa Mahkemesinin duvarlarına sıçramış bir kara lekedir.
O Anayasa Mahkemesi'nin 12 Eylül 2010 Anayasa değişikliği referandumuyla özlenen yapıya kavuştuğu, vesayetçi zihniyetin pençesinden kurtulduğu inancı genel kabul gördü. Hele ferdlerin AİHM'den önce AYM'ye gitme yolunun açılması fevkalade memnuniyete yol açmıştı. Ne var ki bu yeni AYM son zamanlarda yine ihtilaf sebebidir. Twitter için açıkladığı gerekçeli karar, ileriki zamanlara kalacak bir mahcubiyet vesikası oldu. HSYK'ya dair vaki hukuki düzenlemeyi tırpanlaması, milletin reddine uğramıştır. Hükümlerin dayanağı millet, vekil olan AYM'nin kararını bozmaktadır.
Bu neticelerde, AYM'de başkanın hukukçu olmamasının ciddi bir tesiri olduğu görüşündeyiz.
.
Aşk-ı Nebî
18 Nisan 2014 01:00
Sevgili Peygamberimizin doğum/Mevlid günü olan rebi'ul evvel ayının onikisini millî bayram yapmak, bir iktidar için şereflerin en büyüğüdür. Böylece o bayram, hayatımızda her mevsim açan bir gül olur.
Sevgili Peygamberimiz -sallallahü aleyhi ve sellem- her bakımdan ve her hususta İnsanların en üstünü, bütün yaratılmışların en üstünü, Nebilerin en üstünü, Resullerin en üstünü, Kâinatın Efendisi, Allahü teâlânın Habibi, en son Peygamberdir. Arap kavminin Kureyş kabilesinin Haşimi kolundandır. Anne ve babasından geriye doğru bütün cedleri Hak din üzere Müslümandır. Babasının ismi Abdullah'dır. Annesinin ismi Amine'dir. Annesi kendilerine hamile iken babası vefat etmiştir.
Rebi'ul evvel ayının 12'nci Pazartesi gecesi sabaha karşı Mekke'de dünyaya geldi. Miladî takvimle 20 Nisan 571 Tarihine denk gelmektedir. Sütannesinin ismi Halime'dir. Babadan yetim olduğundan dedesi Abdülmuttalib'in himayesindeydi. 6 yaşında iken annesi, 8 yaşındayken dedesi vefat etti. Himaye şerefi amcası Ebu Talib'e geçti. 25 yaşındayken Hazreti Hatice'yle evlendi. İlk erkek çocuğunun ismi Kâsım'dı. Bundan dolayı unvanı "Ebü'l Kâsım" idi. Çok dürüst olduğu için halk kendisine "Muhammed'ül Emin" derdi.
40 yaşında Nebi, 43 yaşında Resul oldu. 52 Yaşında iken Mirac hadisesi gerçekleşti. Miladi 622'de 53 yaşındayken Mekke'den Yesrib'e Hicret etti. Yesrib adını Medine diye değiştirdi. Hicri 10 yılında Hac ziyaretini yaptı. Arafat meydanında verdiği hutbeyle insanlığı "Veda Hutbesi"yle tanıştırdı.
Cebrail -aleyhisselam- 23 yıl boyunca Allahü teâlâdan kendisine Kur'an-ı kerîmi getirdi. Benzersiz güzellik ve tarifsiz üstün ahlâka sahipti. Bedr Harbi'nden başlayarak Uhud, Hendek, Hudeybiye Seferi, Hayber, Tebük, Mekke'nin Fethi gibi harpler yaptı. Devrin cihan devletleriyle önemli devletlerin imparator, kral ve sultanlarına onları dine davet eden mektuplar yolladı. İslamiyeti yayarken hiçbir Peygamber ve insanın yaşamadığı kadar sıkıntılar yaşadı. Son anlarındayken bile Şarki Roma'nın Filistin bölgesindeki Ebnâ ve çevresi üzerine Üsame bin Zeyd komutasında ordu göndermeyi irade etti.
Hicri 11 senesi m. 632'de rebi'ul evvel ayının 12'nci Pazartesi günü 63 yaşındayken vefat etti. Çarşamba gecesi yaşadığı odaya defnedildi. Hayber harbinde ikram edilen keçi kızartması zehrinden dolayı şehid olmuşlardı...
4 kişiyle başlamış; "Veda Haccı"nda 120 bin mü'mine hitap etmişti. Vefatından 27 yıl sonra İslam Ordusu, Konstantiniyye kapılarına dayanacaktı...
Sevgili Peygamberimiz ile onun 4 büyük halifesi Hulefa-i raşidinin yolunda giden ve bütün eshabı istisnasız seven Müslümanlara "Sünnî", bu itikadî yola "Ehl-i sünnet ve'l cemaat" denir. Eshab-ı kiramdan sonra İslamiyete hizmet ederek Allahü tealânın ve Peygamber-i zîşânın şanını, ismini yücelten, Devlet-i ali Osman Müslümanlarıdır. O aşkla, Aşkı Nebî'nin ıtır kokulu iklimiyle bir bozuk zihniyetin bir asra varan engellemelerine rağmen yeniden buluşma nimetine kavuşmuş bulunmaktayız. Zafer, "el muzaffer daima" olan Resuller Resulü ile O'nun yolunda gidenlerin oldu.
Milletimiz, hem hicri takvimle Mevlid-i şerifi ve hem de miladi takvimle Kutlu Doğum Haftasını kutlamaktadır. Peygamberimiz, her zaman ve mekânda zikredilebilir. Şimdi arzu edilen, Sevgililer Sevgilisinin Mevlid-i Şerif gününün milli bayram yapılmasıdır...
Hürmet ve minnetimiz O'nadır!
O'na selam olsun...
O'nu sevenlere selam olsun.
O'na hizmet edenlere selam olsun.
.
Çılgın gündem
22 Nisan 2014 01:00
Sn. Erdoğan liderliğindeki iktidarda devlet, bir asır sonra vatandaşıyla barışmaktadır. Horlanmaktan duyguları nasır tutmuş vatandaş, artık hesaba katılan insan olmasının şuur ve zevkini tatmıştır. Bu yüzden bir halk adamı olan Tayyip Beyi evinin bir mensubu olarak görüp sevmektedir.
İşin esasına bakarsak şu günlerde yüzyılın gündemini yaşamaktayız. İttihat ve Terakki Partisi veya cuntasının 31 Mart 1909 "Gezi Parkı" isyanıyla idareyi ele geçirmesinden bu yana devam eden bir küflü zihniyetin tasfiyesi mevzubahis. Bu baskıcı, ufuk kapatan ve gücünü askerî cunta, yargı cuntası, üniversite cuntası, ısmarlama medya ve topyekûn bürokrasiden alan ideoloji, önce Tek Parti oligarşisine, parlamenter sisteme dayanıyor. Tek Parti aşılı bu sistemde halk, karar veren, tayin eden değil, güdülen lalettayin kalabalıktır. Yaşanmış darbeler, muhtelif yüksek mahkeme kararları, bu yapıyı korumaya dönüktür. İçte vatandaşına zulmedebilen, dışarıda ise "yurtta sulh, cihanda sulh teranesiyle" kabuğuna sığınan anti demokratik bir korkak yapı.
Adnan Menderes, kısmen Süleyman Demirel dönemi, Turgut Özal, Necmettin Erbakan kavgaları buna dairdir. Milletten yana olanlarla tayin edilmişlerin seçilmişlere hükmettiği bir bozuk düzeni ortadan kaldırma mücadelesi.
Bu kavga, Recep Tayyip Erdoğan'la birlikte zirve yapmıştır. O, daha yaşarken halkın gönlünde destan olmuş bir liderdir. Bugün Cumhurbaşkanı olup olmayacağı tartışılmakta, Başbakan kalmasındaki faydalar dile gelmekte, Başkanlık tercihi ele alınmakta... yine aynı şekilde mevcut Anayasa'nın esas itibariyle yarı başkanlık yetkilerini verdiği, Sn. Erdoğan'ın Köşk'e çıkması hâlinde bunları kullanarak fiilen yarı başkanlık rejimini uygulayacağı, dar bölge, Başbakan, AK Parti'nin başına gelecek isim ve benzeri daha birçok şey konuşulmakta...
Recep Tayyip Erdoğan'ın biyografisine bakıldığında kararlı bir siyasetçinin önüne çıkartılan deve dişi gibi engellerin her birini devire devire liderliğe ve devlet adamlığına nasıl yürüdüğü okunacaktır. Partisinde İstanbul il başkanıyken yolu kesilerek milletvekilliğine mâni olundu, O yılmadı İBB başkanı oldu; burada sürenin dolmasına müsaade edilmeyerek üstelik rejimin ideoloğu bir şahsın şiirini okudu diye hapse atıldı; çıktı parti kurdu, ilk seçimde iktidara geldi; partisinin ve kendisinin önüne cunta, yargı, medya, yabancılaşmış patronlar, çeşitli istihbaratlarla tuzaklar, engeller ve zorluklar çıkartıldı ama O, bunların üstüne üstüne giderek kazanan taraf oldu. Son yaşadığı paralel ihanettir Oslo'dan Taksim'e bir dizi sokak terörü ve yargı darbesine maruz kaldı, maksat 30 Mart seçimleriydi. Recep Tayyip Erdoğan, gözünü budaktan, sözünü dudaktan esirgemeyerek ihanet koalisyonunu mağlup etti.
Eminiz ki Sn. Erdoğan daha il başkanıyken yol haritasını çizmiştir. Bugüne kadar o haritadaki hedeflere bir bir ulaştı. Şimdi sırada Cumhurbaşkanlığı var. Görünen o ki artık ağustosta Cumhurbaşkanıdır. O makamın yetkilerini bütünüyle kullanarak yarı başkan olacaktır. Nihai hedefiyse tam başkanlık sistemi bulunmakta. Yarı başkanlık ve başkanlık rejimleri, bunlara bağlı olarak sivil anayasa Türkiye'nin çılgın gündemidir. Ezberler tepetaklak olacak. İttihat terakki kaynaklı ceberut Tek Pati cunta ve vesayetçi zihniyeti tasfiye edilerek milletin değerleriyle birlikte öncelik kazandığı bir hayat tarzı inşa olunacaktır.
.
Kaçınılmaz büyük değişim
23 Nisan 2014 01:00
30 Mart 2014 Seçimleri, yarınlarımız için bir kırılma noktası oldu. Biz, bu seçimin neticesini "AK İhtilal" diye ifade etmiştik. Bu neticede 8 Şubat 2012, 17 Aralık 2013 ve 25 Aralık 2013 İsyanlarının tetikleyici büyük rolü vardır.
Şayet o isyanlar, ihanetler, devleti ele geçirme operasyon ve darbeleri olmasaydı Sn. Tayyip Erdoğan, bu mahalli seçimlere bu denli hırsla girişmeyecekti. Aksine itimadının suistimal edilmesinin verdiği öfkeyle "bu bir istiklal mücadelesidir" dedi, ona göre çalıştı ve zafer kazandı.
İşte bu yüzden '30 Mart' bir milattır.
Evet; Tayyip Erdoğan, öteden beri Başkanlık Sistemi taraftarıydı ama bu defa Başkanlık Sistemi dahil devletin tepeden tırnağa yenilenmesi 23 Nisan 1920 ilk meclisinde olduğu gibi asli zeminine oturması için yeni gayretlerin içine girdi.
Artık olacak mı, olmayacak mı? Tereddütleri uzakta kalmış olmalı. Önümüzdeki günlerde Cumhurbaşkanlığı seçimi için Avrupalı Türklerle mitinglerde buluşacak olması o tartışmaları bitirmiştir. Sn. Erdoğan'ın halkın seçmesiyle ilk defa işbaşına gelecek Cumhurbaşkanı için ilk mitingini Avrupa'dan başlatmasını manidar bulmaktayız. Bunun anlamı şudur: "Yiğit düştüğü yerden kalkar!"
İkinci Viyana'yla Avrupa'da tarihin sayfalarından üçüncü dünyaya düş-müştük, oradan doğrulup kalkmaktayız. Avrupa'daki kardeşlerimizle gerçekleştireceği mitingleri Türkiye mitingleri takip edecektir.
Bu arada diğer partiler aday çıkartır mı?
Çıkartırlar, fakat ittifaka gidemezler, seçmen o ittifakı 30 Mart'ta cezalandırdığı için aynı hata tekrar edilmeyecektir. Kaldı ki ittifak olsa bile diğer isimlerin Tayyip Erdoğan karşısında şansı yoktur. Sn. Erdoğan, bu milletle aile yapısı, iman yekpareliği ve ideal birliğine sahiptir. Ne dediğini yarı aydınlar anlamasa bile halk, derinden sezmekte, anlamakta ve tasdik etmektedir.
Çok avantajlı bir vaziyette olan Tayyip Erdoğan, yüksek bir ihtimalle 10 Ağustos 2014'te yapılacak ilk tur Cumhurbaşkanlığı seçiminde Çankaya'ya çıkacaktır.
O tarihten sonra değişim ve yeniden yapılanma hızlanır. Yeniden yapılanmanın kemal noktasına varması şunlarla mümkündür: Seçim Kanunu, Siyasi Partiler Kanunu ve Anayasanın yeniden yazılması... Bunlardan ilk ikisi muhtemelen mevcut AK Parti meclis grubuyla gerçekleşecektir. Asıl değişiklik, Esas Teşkilat Kanunu yani Anayasayla alakalı olandır.
Yeni Anayasa yapılması 2015 genel seçimlerinden sonra mümkün olabilir. Dar bölge sistemi oturtularak seçimlere gidildiğinde AK Parti, anayasa için ihtiyaç duyduğu sayıyı yakalayacağı inancında. Bundan dolayı Türkiye, 2015 genel seçimlerine kadar adı "parlamenter sistem" de olsa fiilen yarı başkanlıkla yönetilecek, seçimlerden sonra yapılacak anayasa değişikliğiyle Başkanlık sistemine gidilecektir. Bütün bu işler olurken Türkiye Milletvekilliği, üzerinde ayrıca durulmaya değer bir meseledir.
.
Türk-Ermeni dostluğu
24 Nisan 2014 01:00
Ekranda Atatürk fotoğrafı eklenmiş bayraklı yayın, bazı 28 Şubat güdümlü TV'lerin o dönemde başlattığı Bayrak Kanunu'na da aykırı bir uygulamadır. RTÜK'ün müdahale etmesi icap eden bu samimiyetsizlik, dün birkaç TV dışında yine tekrarlandı.
Lüsyen Hanımı unutmamız mümkün değil... Hayır, bugün unutulmuş olan şair-i âzâm Abdülhak Hamid Tarhan'ın refîkası Lüsyen Hanım'dan söz etmeyeceğiz. Bu Lüsyen Hanım bir tezgâhtar.
2011 yılı olmalıydı; Washington, DC'deydik. Eşim, bana bir pantolon almamız gerektiğini söyledi. Macy's mağazasına gittik. Kalabalıkça bir katta pantolonlara bakarken bir sese döndük "Türk müsünüz?" Sualin sahibi, yaşı 70'i aşmış bir hanımdı. "Evet" dedik. "Orası pahalı beni takip edin" dedi. Az önümüzde ayaklarını sürüyerek yürüyordu. "Adım, Lüsyen dedi, Ermeni'yim, Sivaslıyım. Kusura bakmayın Türkçe'yi konuşmaya konuşmaya unuttum." Bu arada beş torunu olduğunu da öğrenmiştik. "Hayır hayır, dedik, Türkçeniz güzel." Lüsyen Hanım'la bir taraftan konuşurken bir taraftan da birkaç tezgâhı gezdik. Sonunda bir pantolona karar kıldık. Paçanın yapılması gerekmekteydi. İşe bakınız ki o gün terzi izindeymiş. Ama; terzinin izinde olması Lüsyen Hanım'ın hemşehrilerini ihmal etmesine sebep değildi. Birçok yere telefon ederek sonunda işimizi halletti. En az yarım saatini bize ayırmıştı. Çok candan bir yakınlık görmüştük. Aynı yakınlıkla uğurlandık... Bir ömür düşman bellediğimiz bir ırka mensup bir insanın tesadüfi bir karşılaşmada bize gösterdiği insanca muamele.
1071'den beri Ermenilerle aynı iklimi paylaşa geldik. Bizim hayatımızda Sırp'tan, Rum'dan, Bulgar'dan, Macar'dan, Makedon'a kadar birçok İslam dışı ekalliyet vardı. Ermenilere "millet-i sâdıka" sadık millet derdik.
Devlet zayıf düşünce, Rus, Fransız, İngiliz... o sadakati yüksek kavmin kanına girdi. Zihinleri Türk-Kürt Müslüman anasıra karşı doldurulan Ermenilerin eline silah tutuşturuldu. Çeteler teşkil edildi. İsyanlar ve katliamlar başladı. Sonunda devlet kendini ve mensuplarını müdafaa etme mecburiyetinde kaldı:
Karşılıklı vuruşma kan dâvâsıyla bitti.
Batı, bugün hâlâ Ermenileri kullanmakta.
"Diaspora" denen bazı Ermeniler ise bu kini meslek edinmiş vaziyetteler...
Bir 25 Nisan günü Washington sefaretimizdeydim. Memurlar büyük yorgunluk yaşamışlığın şikâyetlenmesini gösteriyorlardı. "Ne oldu?" dedim. "Dün, Erminler elçilik önünde gösteri yaptılar" cevabını aldım. "Kaç kişilerdi?" diye sordum? "25 kişi kadarlardı". "Kahve içmeye dâvet etseydiniz, gelin sizi dinleyeceğiz deseydiniz dedim." Ezberi bozulmuşlara mahsus ruh haliyle şaşırdılar.
Büyük olan taraf biziz, diğer tarafın psikolojisini anlamamız gerekir. Ermenileri sömürgeci zihniyetin elinden kurtarmalıyız. İş tutan nüfusları zaten göz yummamızla Türkiye'de çalışıyor.
Tesbiti şart olan gerçek şudur:
Azeri, Kırgız, Özbek vs. kan kardeşimiz, Arap, Boşnak vs. din kardeşimiz, Rum, Ermeni vs. de kültürdaşımızdır. Buna şimdilerde çok kültürlülük deniyor. Bin yıllık tecrübeye sahibiz. Bu toprakların ebedî huzuru için Türk-Ermeni dostluğunun önündeki bütün taassup ve kinleri kaldırmalıyız
.
Ermeni Açılımı
25 Nisan 2014 01:00
Sn. Başbakanın 1915 Ermeni Tehciriyle alâkalı açıklamasına dair yapılan TV oturumunda CHP'li vekil, ortaya bir görüş koyamama aczini Yavuz Sultan Selim Han ile ulemadan Mehmed Ebusuud Efendi ve Ahmed İbni Kemal Paşa'ya saldırarak telafi etme yoluna gitti.
Kürt Açılımı, büyük bir muvaffakiyetle devam etmekte. Bundan her kesim ziyadesiyle memnun. Bir zamandır analar ağlamıyor, gençlerimiz ölmüyor. Taşın altına elini koyanlar, 30 Mart'ta kazandılar. CHP ise plajlar partisi durumuna düşmesinden hâlâ ders almamış olmalı ki bir vekili mezhepçilik yaparak barışın konuşulduğu bir günde ekrana çıkıp yüksek şeref sahibi mümtaz şahsiyetlere saldırma cür'etini gösterdi...
Tarih, bunu böyle kaydeder:
23 Nisan 2014 Çarşamba günü iki çok mühim gelişme arka arkaya yaşandı:
Bunlardan biri, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın dünya gündemi oluşturan ve bizim "Ermeni Açılımı" diye ifade ettiğimiz yazılı beyanıdır. Diğeri ise Hamas ve el Fetih'in anlaşarak birlikte hükümet kurma aklıselimine kavuşabilmeleri. Onları kardeşler ihtilafından çıkartıp birlik kuvvetine yönelten müessir güç, Türk diplomasisidir. Böylece bölge ve dolayısıyla dünya gündemine iki imza birden atmış olduk.
Gerek yankısı artarak devam edecek olan Ermeni Açılımı ve gerekse Filistin'de birliğin tesis edildiğine dair haberin aynı gün verilmiş olması, tesadüf değildir. 23 Nisan 1920, 29 Ekim 1923'ten üç yıl öncedir. O süreçte Devlet-i âli Osman, devam etmektedir. Osmanlı Devleti, Roma Barışı'ndan sonra âlem şümul sulh ve huzuru tesis edip nizam-ı âlem fikrini hakim kılan Yüce Devlettir. Nitekim Osmanlı'nın tarih ufkundan çekilmesinden sonra dünya dengesi bozuldu, barış kayboldu. Abdülhamid Han, hal edilmeyerek iktidarına ilişilmeseydi I. Dünya Harbi ve tabiatiyle II. Dünya Harbi çıkmayacak, on milyonlarca insan ölmeyecekti. Osmalı'nın boşluğunu onun amansız hasmı İngiliz kraliyeti de 1945'ten sonraki süper güçler ABD ve SSCB de dolduramadılar. Çünkü Osmanlı sömürgeci değil paylaşımcıydı. Soğuk savaş dünyaya pahalıya mal oldu. Soğuk savaş sonrasındaki teknolojik işgallerse daha pahalıya mal olmakta.
Kürt Açılımı, ardından gelen Ermeni Açılımı, yeniden Türk Barışı döneminin başladığına dair dünyaya verilen bir mesajdır. Belki inanılması zor olacaktır ama şunu ifade etmeden geçemeyeceğiz. Suriye, hatta belki Irak problemleri bu barışı engelleme tuzaklarıdır. Bölgemizdeki sulh, vahşi kapitalizmin hoşlanacağı bir kabul olamaz. Bu gerçeği Ermeniler de basiretle görebilmeli. Türkiye'nin taziye neşretmesi fevkâlâde insânî bir davranıştır. Aynı kaliteyi Ermenistan da bizim mazlumlarımız için dileyebilmeli. Ardından da Azerbaycan topraklarını tahliye etmelidir.
Bu cesareti gösterebilen bir Ermenistan'ın kazanacağı Türk dostluğuyla refah toplumu olma şansını yakalayacağını unutmaması gerekir.
.
Kılıç
29 Nisan 2014 01:00
İnsan tekâmül eder; fakat mâzisini inkâr edercesine kendisi olmaktan çıkamaz.
Haşim Kılıç'ın inanç yapısından aile hayatına kadar aidiyeti bellidir. Bundan dolayı da laikçi çevrelerle Kemalizm simsarı medyadan çok çekti. Öyle ki hanımıyla kendisinin yolda ayrı yürüyüşlerini aşağılayarak manşet yapan tozpembe laikçi günlerin amiral gemisi gazetenin attığı manşet, sadece Haşim beyin değil, sadece hanımının değil, vicdan sahibi herkesin kanına dokunmuştu.
Haşim Kılıç, merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından Anayasa Mahkemesi üyeliğine tayin edilmişti. AYM 27 Mayıs darbesinden sonra darbeci zihniyetin korumak istediklerini teminat altına alma maksadıyla kurulmuş bir mahkemeydi. Bu tür yüksek mahkemeler, her hukuk devletinde vardır. Oralarda saf hukuk adına ihtiyaç duyulmuştur. Bizde ise hukuk değil ideolojik gayeler adına bina edilmişti. Bu ideolojiye hizmet ihtirasıyla dolu kadrolar, böylesi yerleri gericilere karşı taarruz ve müdafaa kaleleri gibi görme gericiliğindeydiler.
AYM uzun yıllar darbenin geçmeyen rüzgârıyla bu yapıdan kurtulamadı. Tek tip zihniyetin içinde iki aykırı isim vardı. Haşim Kılıç ve Sacit Adalı. İkisi de belki muhafazakârlıktan öte dindar insanlardı. Kemalist laikçi ve tetikçi medya ile köksüz politika çığırtkanları, bu isimlere tahammül edemiyordu. Her fırsatta onları yıldırmak için ne lazımsa yapmaktaydılar. O günlerde bu isimlerin tahammül psikolojisini anlamak mümkün. İçeriden mahkeme kadroları, zihniyet olarak da dışarıdan çevrilmiş olmak gibi zor bir vaziyet. O psikolojik teröre rağmen yerlerini bırakıp gitmediler. Bu sebeple mütedeyyin çevrelerin hep kalbinde yer etmişlerdi.
28 Şubat zulüm günlerinde İstiklal Mahkemelerinin 3 Alileri üsluplu bazı başsavcılar akıl, mantık, hukuk, iz'an ve insaf ölçüsüne sığmayacak tarzda ve millete rağmen hatta millete inat dâvâlar açabiliyorlardı.
Böylesi zamanlarda iki muhalif oy çıkardı.
O oyların kimlere ait olduğu belliydi; Haşim Kılıç, Sacit Adalı. Sn. Sacit Adalı, ismine gölge düşürmeden emekli oldu. AYM ise Anayasa referandumundan sonra yeniden şekillendi. İdeolojilerin değil, hukukun kalesi olsun istenmişti. Bu istekle darbeci zihniyetlerin güdümünden çıkartıldı. Hele iç hukuk yolları bittikten sonra ferdi müracaatlara bakar olması çok isabetli bir düzenlemeydi. Hukukun üstünlüğü adına bir teminat olmuştu. Bu cümleden olarak uzun tutukluluğu "hak ihlali" sayan kararını takdirlerle paylaştık.
Haşim Kılıç bu mahkemenin başkanıydı. O bakımdan mahkeme daha bir inandırıcı görünüyordu... Ne var ki hayat aynı zamanda sürprizlerle doluydu. 17 Aralık 2013 Yargı Darbesinden bir ay evvelinde Eskişehir'de yapılan Anayasa değişikliğine tepeden bakan üstad hukukçu tavrından başlayarak inanılmaz çıkışlarla dün kendisini ailesiyle birlikte linç edenlerin alkışlarına tenezzül eden bir konumu tercih etti. Önce işitilenlere inanılamadı ama gerçekler duygularla değişmiyor.
Yaş ilerler fakat, bazen kemâl değil zevâl olur.
YARIN: Kırık Kılıç
.
Kırık Kılıç
30 Nisan 2014 01:00
Özür dilemek fazilettir, dileyeni küçültmez; kısmen bile olsa kayıplarını tekrar kazandırabilir.
Yargılama bitip de mahkeme hükmünü verdince o hükmün leh ve aleyhinde konuşmak serbest olur. Buna daha evvel müsaade edilmemesinin sebebi, hâkimleri etkilememek içindir.
Anayasa Mahkemesi, bir süre önce twitter yayınları hakkında bir karar verdi. Ahlâk mahrûmu bazı kimseler, twitter'da ev hanımlarına varıncaya kadar bazı insanları zora sokan fotoğraf veya videoları yayınlayınca mahkemeler, bunların kaldırılmasına hükmetmişlerdi. Fakat dâvâlı twitter, Türk mahkemesiyle vatandaşımızın mağduriyetini kaale almadı. Bu burnu büyüklüğü yaptığı gibi Türkiye'de bir temsilcilik de açmıyordu. Bu yüzden idare, twitter'a erişimi engelledi.
Söz konusu sosyal medya unsuru, buna rağmen bildiğinden şaşmadı. İktidar düşmanı bazı kimseler, fırsattan istifade AYM'de dâvâ açtılar. Bu dâvâ, Hanefi Avcı gibi hakîkaten mağdur birçok kimsenin dosyaları sıra beklerken iç hukuk yolları tüketilmediği halde imtiyazlı muamele görerek hemen karara bağlandı. Karar ile twitter aleyhindeki idari tasarruf kaldırılmaktaydı. "İleride telâfisi mümkün olmayan ziyanlara sebebiyet vermemek" gerekçe olarak gösterildi.
Kabulü mümkün olmayan bu gerekçe, birçok aydın gibi Başbakan Sn. Erdoğan tarafından da eleştirildi. Ortaya çıkan neticeye göre Amerikan şirketi, onu kullanan ve çok kere de lüzumsuz şeyler yazan kullanıcılar düşünülmekte ama mağdur edilenlerin hukuku, Türk mahkemelerine itibar edilmemesi, Türkiye'nin muhatap alınmaması gibi haysiyet örseleyici sebepler görmezden gelinmekteydi.
Başbakan Tayyip Erdoğan, kararı gayrı milli buldu. Dedikleri, yargılama süreci bitmiş bir karar hakkındaki görüştü. Meğerse bu görüş, Haşim Kılıç'ın AYM'nin 52. Sene-i devriyesindeki nutkunda müşahede edildiği gibi büyük öfkelere yol açmış.
AYM başkanı, merasim günü karşısında oturan Sn. Cumhurbaşkanı, Sn. Başbakan ve Sn. Bakanların dâvetli misafirleri olmalarına dikkat etme lüzumunu hissetmeden, üstadlar üstadı bir hukuk âbidesi edasıyla üst perdeden ders vermeye kalkıştı, "vicdan yolsuzluğu" diyerek hedefindeki kimseleri vicdansızlıkla itham etmek gibi incitici bir dili tercih etti, 'millî görüş gömleğini çıkartma' ithamını hatırlatan "zoru görünce gömlek değiştirme" gibi politik bir polemiğe saptı, Paralel Yapı'ya imâ ile destek verdi.
Sn. Kılıç, 17 Aralık'tan bir ay evvelinde Eskişehir'de yaptığı Anayasa değişikliğini küçümseyen konuşmasından başlayarak kendi mâzi, üslup ve hizmetleriyle çatışan bir havalara giregeldi. Hakkında çıkan haberlere göre muhalefet partileriyle Paralel Yapı'nın desteklediği bir Çankaya adayı olacaktı. Nitekim bu kendisine sorulduğunda "hayır, ne alâkası var?" demedi, "ben vazifemin başındayım!" diye her yana sündürülmesi mümkün bir karşılık verdi.
Haşim Kılıç da Cumhurbaşkanlığını düşünebilirdi. Destek arayışları da olabilirdi. Lâkin bu, şartları içinde yaşanmalı, cübbe çıkartılarak yapılmalı, bir makam üzerinden yürütülen haşin bir tavırla ve Abdüllatif Şener'in kanmışlığıyla tecelli etmemeliydi...
Kılıç, kılıcını kendi eliyle kırdı. Bir insan, kendini harcadı. O nutuk, ağır sözlerle yeni bir saf belli etmedir. Bunu yapan bir yargıç, karşı taraf olmak hasebiyle bundan böyle iktidar ve idare aleyhindeki dâvâlara bakamaz.
Özür dilemesini tavsiye ederiz.
.
Cuntalar cellatlık yapar
1 Mayıs 2014 01:00
İçinde bulunduğumuz müstesna üç aylara rağmen Mısır müftüsü, cuntanın iradesi doğrultusunda idamların yapılmasına fetva verirse; dini aylar -müftülük makamı- ve idam çelişkisinden dolayı unutulmaz bir cinayet olur.
Demokrasi ve halkın hür iradesiyle dilediğini işbaşına getirme yetkisi Mısır'a çok görüldü. Batının çizdiği şablonun dışına çıkan her Doğulu yönetim, Batı için istenmez. Mısır ve Suriye dramları, Büyük Ortadoğu Projesi gibi Arap Baharı hamlesinin de iflas ettiğini göstermekte. Hürriyet ve Kalkınma Partisi'nin iktidara gelmesi batı için kekre bir demokratik tecrübeydi. İslâmî menşeden bir insanın devlet başkanı olmasına en çok bir sene tahammül edebildiler. Sonrası malum; cunta eliyle darbe ve o darbeye karşı halkın büyük ve güçlü direnişi...
Ne var ki meydanları dolduran sivillerin elinde uçak, top, tank ve silahlı unsurlar olan iktidar gâsıplarına karşı fazla dayanabilmesi mümkün değildi. İhanet, istibdat ve kanla hakimiyet kuran cunta, halka dehşetli bir gözdağı vermek ve Mısır 28 Şubat'ının bin yıl sürmesi için sayıları yüzlerle, binlerle ifade edilen insanları idama mahkûm ettirdi.
Cuntadan emir alan yargıç cübbeli cellatlar, gözlerini kırpmadan 20 dakika, 9 dakika gibi kısacık sürelerde idam kararları verebilmekteler. Orada da bizde olduğu gibi bazı cuntacı generallerin "80 milyon nüfus zaten fazla, bunun 20 milyonu asılsa ne çıkar?" demeleri mümkündür.
Adalet, Mısır'dan firar etmiş vaziyette. Sanıklar maymun teşhir edilir gibi demir kafeslerde tutulmakta, insana canavarca zulmedilmekte. Muhammed Mursi karşısında dalkavuk, fırsatı yakalayınca da ceberut Abdülfettah es'Sisi, zalimlikte Cemal Abd'ün Nasır'la mukayese edilemez. O isim hafif kalır. Neron, Stalin gibi kan dökücü diktatörleri aşmaya azmettiği görülüyor.
Sisi ve ekibine dünya birinci liginin meşhur devletleri, destek olmasalar ne darbe yapılabilir ve ne de darbe yapıldıktan sonra bir hakimiyet kurabilirlerdi. Batı ve onun dizayn ettiği sahteleştirilmiş inanç ve Müslüman modelinin dışında kalanlar ötekidir. Bu öteki zararlıdır, radikaldir, hatta bazı hallerde teröristtir. Bu yüzden ikiyüzlü başkentler suskun. Susarak suça ortak olduklarının elbette farkındalar. Kötü olan yalnızca müeyyide gücüne sahip Batılı başkentlerin değil, AİHM gibi, AB gibi, BM gibi kurumların da derin sessizliğe gömülmesidir. İslâm âlemi ise cuntaya destek olanlar hariç, sadece seyirci. Türkiye'ye gelince Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, -bilhassa- Başbakan Tayyip Erdoğan şiddetle tepki gösterirken STK'lar, insan hakları dernekleri, partiler, TBB, barolar vs. ses çıkartmamakta. AYM bu cinayetleri engellemeye yönelik tek kelime etmemekte.
Bu darbe ve kargaşaların Batıda hiç olmayıp hep Asya, Afrika ve Güney Amerika'da yaşanması ders alınması gereken acı gerçektir.
.
DİSK azınlıktır ve zamanın gerisindedir
2 Mayıs 2014 01:00
Bizde işçilerin sendikalaşmaları çok partili hayata geçildikten sonra 1947'de başlamıştır. 1924'teki ilk faaliyet, Takrir-i Sükûn Kanunuyla yasaklanmıştı. 1938'de ise sendikacılık büsbütün ortadan kaldırıldı.
Sendikaların bir konfederasyon çatısı altında toplanabilmeleri Demokrat Parti iktidarıyla mümkün oldu. İşçiler, isteklerine 27 yıllık CHP iktidarında değil, 1952'de iki yıllık DP döneminde kavuştular.
1952 yılında ilk defa TÜRK-İŞ kuruldu. Bu konfederasyonun bugün sendika üye sayısı 35'tir. DİSK/Devrimci İşçi Sendikaları'nın kuruluş tarihi 1976'dır. Her ne kadar isminin başında Türkiye ibaresi varsa da enternasyonal olduğu için bu kelimeyi pek kullanmamaktadır. DİSK'in kurulma tarihi düşündürücüdür. Sosyalist hareketlerin başlaması 1968'dir. DİSK işçi-talebe hareketlerinden sadece bir sene evvel bazı sendikaların TÜRK-İŞ'ten kopmasıyla kurulmuştur. İşçi ihtilaliyle işçi iktidarını hedef alan bir ideolojisi vardı. Bugün üye sendika sayısı 18'dir.
1970'lerdeki sol-sağ kavgalarında DİSK başrolde olanlardandır. Karşısında MİSK gibi ülkücü sendikalar kurulduysa da işçi sendikaları, TÜRK-İş ve DİSK şeklinde devam etti. Bu arada 1976'da HAK-İŞ kuruldu. Üye sendika sayısı 13'tür. MEMUR-Sen ise 1995 tarihlidir. 11 üye sendikası vardır. HAK-İş ve Memur-Sen, "önce vatanım ve vatanımın değerleri!" diyen yerli ve muhafazakârdır.
1980 Darbesinden sonra 1 Mayıs bayramlıktan çıkartıldı, bazı sendikalar kapatıldı, Taksim'e çıkmak yasaklandı. İşçi hareketlerinin meşruiyet kazanması 1952'de DP iktidarında olduğu gibi yine muhafazakâr bir parti olan AK PARTİ ile mümkün oldu. 1 Mayıs'a 2008'de 'Emek ve Dayanışma Bayramı' adı verildi.
Halbuki bugün DİSK, CHP'yle ortaklaşa hareket ederek bu iktidarı işçi düşmanı olarak göstermekte. Çok lüzumsuz yere Taksim'e veya Kızılay'a çıkmakta ısrar etmekte.
Dün, 1 Mayıs idi. DİSK ve bazı müfrit CHP'li vekiller sayesinde zarar-ziyan ve korku sebebi oldu. İstanbul, bir kere daha çirkin manzaralar yaşadı. DİSK verilen bütün meydan ve ulaşım imkânlarını yok sayarak laftan anlamadı.
Halbuki 1 Mayıs kutlamalarını TÜRK-İş, Kadıköy'de, HAK-İŞ Kayseri'de MEMUR-SEN Diyarbakır'da yaptı. Buralarda ve birçok ilde şenlik yaşandı, konuşmalar oldu. Hele son iki konfederasyon başkanı çok şuurlu, çok kuşatıcı konuşmalar yaptılar.
DİSK'in sadece 18 üyesi bulunmakta. Onun dışındaki üç konfederasyonun sendika sayısı 59'dur. Buna rağmen DİSK'in gürültüsü her tarafı tutmakta. Taraftarları kızıl yıldızlı, taşlı-sapanlı o sendikanın dün girdiği veya giremediği yerler sanki harp meydanıydı. DİSK'e Lenin'in de sosyalist hareketlerin de 1970'lerin de çok eskilerde kaldığı anlatılmalı.
Tarihte kalması gereken bu manzaraları yaşamak istemiyoruz.
.
Bir köhne zihniyetin çöküşü
6 Mayıs 2014 01:00
İstanbul Üniversitesi'nin kapısı üstündeki Sultan Aziz'in cânım tuğrasını mermer zındanından gün ışığına çıkartan eller, dert görmesin. Sırada sahte evrakla ibadetsizliğe mahkûm edilen Ayasofya Camiî'nin ezana, namaza ve cemaate kavuşturulması var...
Yakın geçmişte attığı manşetlerin ayıbını yüzünden silemeyen amiral gemiliği kendinden menkul gazete, AK Parti kurulduğunda Tayyip Erdoğan için "köy muhtarı bile yapmazlar!" demişti.
Halbuki Recep Tayyip Erdoğan'ı o mevkie getirmek istemeyen apoletlilerle onların talimatıyla bu arzuyu haberleştirenlere rağmen millet, O'nu Başbakan yaptı. Hem de üç dönem aralıksız Başbakan yaptı. 30 Mart 2014 Seçimlerindeyse Cumhurbaşkanlığına layık gördü.
Bu ülkenin mazlum yerlilerine hak ettiği hürriyeti çok gören malûm gazetenin Refah Partisi, 1984'te Beyoğlu belediye başkanlığını kazandığında attığı manşetin tahlili, beyaz Türklerin demokratik yolla da gelse bu ülkenin rengine boyanmış evlâtlarına köy muhtarlığını dahi neden çok gördüğünün sebebini izah eder.
O manşet, Beyoğlu'nun düştüğünü haber veriyordu. İlçe sanki düşmanın eline geçmişti. Oysa hiç de öyle olmadı. Türk, Kürt, Rum, Çingene, Yahudi gibi ırklardan insanların yaşadığı ilçe seçmeni, sonraki yıllarda Beyoğlu'nda hizmeti bu insanlara layık gördü.
Zamanı okumaktan mahrûm manşetleri, bugün alay mevzuu olan gazetenin yaptığı, taarruz ve yıldırma harekâtıydı. Hapis, parti kapatma, cunta, darbe vs. gibi tertiplere rağmen AK Parti iktidar olmuş fakat bu zihniyet şovenliği bitmemişti. İktidarı yitirmiş olsalar bile Çankaya asla düşmeyecekti. Düşünceleri buydu. Bu sebeple bir kanadın habis bir buluşuyla 367 şartını getirmiş, o günkü AYM'yi noterleştirmiş ve Sn. Abdullah Gül'ün Çankaya'ya yürümesini geciktirmişlerdi. Nusret Bayraktar 1984'te Beyoğlu'nu kazanınca 'eyvah, Beyoğlu gibi bir yer bile düştü!' meâlinde manşet atmalarında yeni belediye başkanının sakallı olmasının büyük tesiri vardı. Kemalist inkılabın tıkadığı yerden kurtulamayanların 367 hilelerine sapmalarının sebebi ise Başbakandan sonra Cumhurbaşkanının da eşinin kapalı olacağıydı. Ne var ki üretilmiş hukuk yalanları ve cunta ceberutluğu onlara gülmedi. TBMM milletin iradesine uyarak Sn. Abdullah Gül'ü Cumhurbaşkanı yaptı.
Bugün adalet duygusuna sahip olan her vatandaşın kabul ettiği gibi Sn. Gül, Cumhurbaşkanlığını gayet başarıyla tamamlamıştır.
Abdullah Gül'ü istemeyerek de olsa içlerine sindirdiler. Veya öyle görünmek zorundalar. Ama; Sn. Erdoğan'ın Köşk'e çıkma ihtimali bazılarını öfkeden delirtmekte. Tayyip Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkışını "devlet düştü" diye görecek fakat böyle bir manşet atamayacaklar. Çünkü onu atacak yürekleri de amiral gemileri de artık yok. Aynalıdolap zihniyeti, bugün bazı ilçeleri üs edinmiş mutlu bir azınlıktan başka bir şey değildir. Bu millet her anlamda ve her alanda aslına dönmekte
.
Bakanların yargılanması
7 Mayıs 2014 01:00
Fatih gibi bir koca hünkâr bile yargılanmıştır. Mahkeme huzuruna çıkmak, suçlu olmak demek değildir. Hakkında hüküm olmadan hiç kimse ne aktır ne de kara. Bu itibarla yargısız infaz da ayrıca suçtur.
17 Aralık 2013 yargı darbesi ve 25 Aralık 2013 paralelci polis baskınlarının dalgaları Meclisi buldu. Başbakan Tayyip Erdoğan, darbe salvolarını savuşturduktan sonra evvela haklarında rüşvet, yolsuzluk, nüfuz suistimali gibi ağır suçlamalar bulunan çalışma arkadaşlarını kabineden aldı; ardından da AK Parti, kendi eski bakanları için Meclisin toplanması ve komisyon kararı maksadıyla harekete geçti. Bu yüzden evvela iktidar partisinin önergesi oylandı. Bunun sonucu olarak da eski bakanlar Zafer Çağlayan, Egemen Bağış, Muammer Güler ve Erdoğan Bayraktar için tek komisyon kurulmasına karar verildi.
Meclis dışından paralel muhalefetin dayanak yaptığı, muhalefet partilerinin şiddetli ithamlarda bulunduğu bir ihtilafta suçlamaları görmezden gelmek, bakanları yerinde bırakmak, kendi adamını kayırma adına muhalefet önergelerini bertaraf edip hiçbir soruşturma ve yargılama olmadan "bizim arkadaşlarımız temizdir" demek doğru olmazdı...
"Beraat-ı zimmet asıldır" ilkesi hukukun temel kanunlarından biridir. Müsnet/atılı suç ne kadar ağır olursa olsun bütün derecelerden geçerek muhakeme bitip sanık hakkındaki ceza kat'iyyet kesbetmedikten sonra sanık masumdur. Bu bakımdan belki de tamamen suçsuz veya en azından bazıları suçsuz mevzubahis siyasetçiler için sürecin başlatılması isabetli, öz partileri tarafından başlatılması ise çok isabetli olmuştur. Ancak bu insanlara hakaret, fotoğraf çekip taciz etme gibi sataşmalar arasında sadece 10 dakika konuşma hakkı verilmiş olması büyük eksikliktir. Oturumun Meclis TV'den naklen verilmemesi de yanlış olmuştur. TV'nin o gün kapalı olması mazeret değildir. TV tatil yapar mı?
Sonuçta tarihî celse TBMM toplantıya katılan 469 vekilden 453'ünün oyu ile kararını verdi; 4 eski bakan için "Soruşturma Komisyonu" kurulacak. Partilerden seçilecek 'tarafsız' 15 vekilden meydana gelecek olan bu hey'etin çalışma müddeti iki ay. İki ay sonra haklarında tahkikat yapılan isimlerin Yüce Divan'a sevk talebiyle dosyanın Meclise arzına karar verebileceği gibi bir nevi takipsizlik kararı da verebilecek. Her iki halde de son sözü Meclis verecek. TBMM ya komisyonun soruşturmaya yer olmadığı kararını tasdik eder veya üye sayısının bir fazlasıyla rapor yahut 'iddianame'yi kabul eder. Birinci ihtimalde dosya kapanacak, ikinci ihtimalde genel kurul "yargılansınlar!" dediğinde AYM yüce divan sıfatıyla devreye girip kararını verecek, o karar aleyhte olursa şüpheliler için tek merci kalacak AİHM.
Bütün bu süreçte tayin edici unsur AK Parti ve partide de Sn. Başbakan Erdoğan'dır. Değişik hizmetler verdikten sonra bakanlığa gelmiş bu kimselerin ömür boyu şaibe altında kalmamaları için yolun sonuna kadar gidilmesinin yerinde olacağı görüşündeyiz. Kendileri de zaman zaman bunu istemişlerdi
.
Lego
8 Mayıs 2014 01:00
Çocukların mânen ve bedenen sağlıklı büyümeleri yarınlarımızın teminatıdır. Onlara karşı işlenen suçların birden artmasına şüpheyle bakıyoruz.
Gündem, bâzen sade geçerken, bâzen oldukça yoğunlaşmakta. Böyle zamanlarda bir meselenin hakkı verilmeden gündeme bir başka mesele oturmakta. Çocuk istismar ve cinayetleri öyle oldu. Çocuklar aleyhine işlenen suçlarla alakalı fikir üretilemedi. Halbuki çocukların mânevî ve bedenî sağlıkları, ihmali mümkün olmayan değerdedir.
Bu sebeple, içeride gündemden düşmeyen "paralel yapı" tartışmaları, dışarıda Suriye dramı ve yine içeride cumhurbaşkanlığı seçimi mevzularına rağmen çocuklar için doğmuş veya doğması mümkün bütün tehlikelerin masaya yatırılması ve kalıcı tedbirlerin alınması gerekir. Mecliste bir komisyon da mutlaka bunun için kurulmalıdır.
Çocuk istismar ve cinayetleri maalesef her zaman olmuştur; sapıklar, diğer memleketlerde olduğu gibi burada da arada bir çıkabilmekte. Son aylardaysa bilhassa 30 Mart seçimlerinden sonra öznesi çocuk olan üzüntü verici haberler hiç yaşanmadığı kadar işitilir oldu. Bir alanda birden bir patlama oluyorsa orada muhakkak şüphenin devreye girmesi gerekir. Sıklaşan bu utandırıcı vahim olaylar bir tesadüf müdür, iktidara karşı psikolojik bir savaş mıdır?
1 Mayıs, işçi bayramı olması gerekirken yüzlerini kızıl yıldızlı bayrakla örtüp polise sapanla bilye fırlatan militanların gayesi neyse ana kuzusu yavrucakları yurdun şurasında-burasında katledip hem ailesinin ve hem de milletin yüreğini dağlayan vicdansız kumpas odur.
31 Mayıs yaklaşıyor. 31 Mayıs'ta gezi olaylarının tekrar edeceğini, hükümetin bu defa eylemi önleyemeyeceğini İngilizlerin The Economist dergisi kehanet göstererek haber vermekte. Yenikapı'da 2 milyonla 1 Mayıs kutlama imkânı varken illa da Taksim diyen sendikayı hangi milliyetin fikren örgütlediği böylece ortaya çıkıyor.
Çocuk cinayetlerini ağaç sevgisi bahaneli Gezi terör olayları, rüşvet kılıflı 17-25 Aralık darbesi, 1 Mayıs inatlaşması ve Taksim kutsaması ile birlikte ele alıp sosyoloji laboratuvarında tetkik etmek gerektiği kanaatindeyiz.
Devletin istatistik kurumları var.
Buna rağmen devlet cenahından bir Allahın kulu çıkıp "işte çocuk cinayet ve istismarının 10 yıllık dökümü. On yılda bir aya şu kadar suç isabet ederken bu suçlar şu son ayda 10 kat artmıştır" demediler.
Hem bu vahametin istatistik seyrinin ele alınması ve hem de diğer akraba fesat konularıyla birlikte değerlendirilmesi şarttır.
Gündeme gelense sadece cezalar olmakta.
Ceza neticeye dairdir.
Sebebi tesbit etmeden yalnızca sonuç cezalandırılırsa beklenen sosyal fayda ve iyileştirme elde edilemez. 18 yaşını doldurmamış çocuk ve gençlere karşı işlenen cinayetlere idam cezası verilmeli, istismarlar şiddetle ve affı mümkün olmayacak, şartlı tahliyeden istifade edemeyecek şekilde cezaya çarptırılmalıdır.
.
Engin Alan meselesi
9 Mayıs 2014 01:00
Ergenekon, Sarıkız, Ayışığı, Balyoz, Eldiven... diye uzayıp giden davâların mahiyetini anlamak, ancak üzerinde ihtisas yapmakla mümkün olabilir. Binlerce sayfalık iddianameler, İlker Başbuğ örneğindeki gibi on binlerce sayfalık kararlar vs... Bu sebeple biz bunlara muhakemenin yapıldığı yer adıyla "Silivri dâvâları" diyeceğiz.
Bilindiği üzere haklarında hüküm verilmiş Silivri sanıkları, AYM/Anayasa Mahkemesi'ne müracaat ederek aylar geçtiği halde gerekçeli kararların yazılıp kendilerine tebliğ edilmemesi yüzünden mağdur olduklarını şikâyet mevzuu yapmışlardı. Gerekçe yazılmayınca hükmün temyizi mümkün değildir. Halbuki temyiz hâlinde karar belki de bozulacaktır.
Bundan dolayı AYM çok yerinde bir ictihadla "uzun tutukluluk süresi, hak ihlalidir" dedi. Deveden büyük fil vardır gerçeğiyle karar verip, hüküm yazmamış olan alt dereceli mahkemeler, bu defa sanıkları tahliye ettiler. Tahliyeyle tutuksuz yargılama sürecine rücû edilmiş olmaktaydı. Doğrusu da budur. Tevkif etme/tutuklama, sanığın kaçma veya delillerin yok edilme kuvvetli şüphesi üzerine kanunun hakime tanımış olduğu istisnai bir yetkidir.
Bu safhaları yaşayan Silivri sanıkları asker, gazeteci, politikacı vs. hemen herkes tahliye oldu. Bir kişi hariç; Engin Alan mahkûm sıfatıyla hapishanede kaldı. Adı geçen kişi için bütün hukuk yolları aşılarak karar, kesinleşmişti. Şayet Engin Alan'ın muhakemesi bazı sudan sebeplerle birkaç ay sürüncemede kalsaydı o da diğerleri gibi "hak ihlali" mağduru olacak ve tahliye edilecekti. Denebilir ki: "Tahliye edilmiş olmaları beraat değildir, karar yazılınca tekrar içeri alınırlar." Doğru, kâğıt üzerinde bu böyle. Fakat hayatın asıl doğruları öyle değil. Onun çâresini aşağıda ifade edeceğiz:
Diğer taraftan Engin Alan halen de bir milletvekilidir. İki kişi; Engin Alan ve Mustafa Balbay tutuklu iken seçilmişlerdi. CHP'li Mustafa Balbay, AYM kararının açtığı kapıyla hürriyetine kavuştu, MHP'li Engin Alan hapishanede kaldı. Bir vekilin hapishanede olması TBMM Başkanını elbette alâkadar eder. Sn. Cemil Çiçek, TBMM'ye çıkacak herhangi bir kanuna eklenecek bir madde yahut müstakil bir kanunla Engin Alan hakkında infazın tehirine karar verilmesini teklif etmekte.
Bu görüş yerindedir.
Çünkü...
Bugün millet, suçlamanın adı ne olursa olsun Silivri sanıkları aleyhindeki dâvâlara inanmamaktadır. O dâvâlar devletin mahkemeleri değil, "Paralel devlet"in adliye mensupları tarafından görülüp karara bağlanmıştır. Meşruiyeti şüphelidir. Bu netice kuvvetli bir iade-i muhakeme sebebidir. Evvela yargılamada eşitlik tesis edilmeli, sonra da sil baştan herkes, tarafsız mahkemeler huzuruna çıkartılmalıdır. Gerçekten darbeye teşebbüs etmiş, suça bulaşmış kim varsa o zaman ceza görmeli...
Millet, kendi adına verilen kararlara inanmıyor.
İnandırıcılığı olmayan kararın infazı gayrı kabildir.
.
Dedesinin oğlu
13 Mayıs 2014 01:00
Kürsüye geçen her makam beklentisindeki kişi, ülkenin Başbakan ve Cumhurbaşkanına hakaret edebilirse bunun sonu kötü olurdu. Mühim olan cübbe giymek değil, onun içini doldurmaktır.
1967'de CHP'de "ortanın solu" diye bir slogan ortaya atıldı. Bu -güya- ideolojiye göre parti, sola kayıyor fakat pek de açılmıyordu...
Hâdise, bazı partililer tarafından CHP'nin Kemalist yoldan çıkması olarak görüldü. Müstakbel genel başkan diye bakılan genel sekreter Prof. Turhan Feyzioğlu, 47 milletvekili ve senatörle birlikte ayrılıp Güven Partisi isminde bir parti kurdular. Necip Fazıl'ın sütununda "Güven Kasabı" başlığını kullanmış olması bu partinin mahiyeti için kâfi fikir verir.
Turhan Feyzioğlu 1971 ve 1980 darbelerinde kendisine başbakanlık verilir diye ümitle bekledi. '71'de birçok isim asker icazetiyle başbakan yapıldı ama Feyzioğlu'na yüz verilmedi.
Halbuki O, bir uydurma mefhum da bulmuştu. Hesap ve çıkarını bilen ihtiyat adamı Prof. Feyzioğlu, ortanın soluna kaymayı reddederek partisinden kopmuş olsa da o dönemlerde beyaz Türklerin radikal saydığı MHP gibi de telakki edilmemeliydi. Milliyetçi olarak bilinmeli fakat nasıl bir milliyetçi olmalıydılar?
"Atatürk Milliyetçiliği"nin hikâyesi budur.
O, bu mesnetsiz görüşü ortaya atınca Necmettin Hacıeminoğlu, Muharrem Ergin, Erol Güngör gibi milliyetçi akademisyenler "şahıs milliyetçiliği olmaz!" diyerek şiddetle reaksiyon gösterdiler. Cuntacılar, Feyzioğlu'na itibar etmese de görüşünü Prof. Orhan Aldıkaçtı eliyle bugün bile kendisinden kurtulamadığımız 1982 Anayasasına yazdırdılar.
Dumanlı havaların kurdu, çok bekledi, çok iç geçirdiyse de bir ânlık istisna dışında hiçbir ara dönemde başbakan olamadı... Kenan Evren, 12 Eylül darbesini yapınca Turhan Feyzioğlu'nu Başbakan yaptı. Ancak diğer cuntacı generaller karşı çıkınca 5 saat sonra azletti...
Turhan Feyzioğlu ile Metin Feyzioğlu'nun alâkası nedir?
Metin Feyzioğlu, uzun tutukluluk süresinin hak ihlali olarak kabul edilmesinde değerli bir mesai ortaya koydu. Konuşmalarıyla göz doldurdu. Fakat Danıştay'ın 146. Kuruluş Yıldönümünde nezaket kurallarını umursamadan kürsüyü fiilen işgal ederek Cumhurbaşkanı, Başbakan ve oradakilere mânen eziyet verdi. Feyzioğlu'nun konuşması uzun, politik, asılsız malumatla dolu ve siyasi yatırım maksatlıydı. İddiaları bizzat Vanlılar tarafından tekzip edildi. "Taş yürekli diyerek" karşısında oturan Başbakan Erdoğan'a imâ ile hakaret etti. Halkın, sandığı demokrasinin teminatı olarak görmesinin yanlış olduğu gibi antidemokratik bir fütursuzluk işledi.
Metin Feyzioğlu, portresini çizdiğimiz Turhan Feyzioğlu'nun hem torunu hem de oğludur. Annesi Saide Buçukoğlu, doğum esnasında vefat edince dede Turhan Feyzioğlu, torununu evlatlık almıştır.
Görülen o ki Metin Feyzioğlu, dedesinin yolundadır.
İsmi politik çevrelerde bir-iki geçince ortak aday olabilir miyim? düşüncesiyle kürsüyü suistimal etmiş ve netice itibariyle Haşim Kılıç gibi o da kendine kıymıştır.
Bizde aydının bir hususiyeti de kendi kendini harcamasıdır.
.
Kara cübbeliler, kara postallılar ve kara vicdanlıları yargılama vakti
14 Mayıs 2014 01:00
Zayıf hafızalı olma; şahsına karşı işlenen suçu affet ama varlık hikmetine karşı işlenen cinayetlerin takipçisi ol.
Darbe kumandanı Cemal Gürsel, mahkeme reisi Salim Başol, müddei umumi Altay Ömer Egesel, ada kumandanı Tarık Güryay, idam edilenler, Fatin Rüşdü Zorlu, Hasan Polatkan, Adnan Menderes'le Yassıada, 27 Mayıs'ın sembol isimleridir...
Darbeci isimlerin arkasında, haylice geriye giderek tesbit edilecek daha başka isimler de var. Paralel ihanet savcılarının, Erdoğan iktidarını devirdiklerini farz ederek hazırladıkları iddianameler, bugün devletin elinde. O iddianamelerdeki satırlar, başbakan Tayyip Erdoğan için "devrik başbakan" diye başlıyor. Şayet 17 Aralık yargı ve 25 Aralık polis darbeleri muvaffak olsaydı bu darbelerin başlangıcı bu tarihler değil, bu iddianamelerin hazırlık dönemleri olmuş olacaktı.
27 Mayıs da TSK'da yıllar evvelinden başladı. O tarih, DP'nin 14 Mayıs 1950'de işbaşına geldiği günlerdir. Nifak zamanla büyüye büyüye 27 Mayıs olmuş ve kan dökmüştür.
Son 200 yıllık tarihimizin dört darbe unsuru vardır:
Ümera.
Yeniçeri.
Medrese.
Matbuat.
Son dönemde politikacı, asker, üniversite, basın adını alan bu unsurlar ilk dönemde nadiren dörtlü iş birliği yapabilmiş, Cumhuriyette ise daima ittifak hâlinde olmuş; zaman zaman sermaye de onlara katılmıştır. Mesleği harb etmek olan asker, çabuk kandırıldı. Bazen "şeriat elden gidiyor" diye, sonra "laiklik elden gidiyor" diye, daha sonra "vatan satılıyor" diye her defasında bir şeyin elden gittiğine safca inandı. Saflığından, toyluğundan istifade edilen diğer varlık medrese/üniversite talebesidir. Askerin de talebenin zihnini iğfal eden matbuat/basın/medyadır. 27 Mayıs dramının perde arkası rejisörü İsmet İnönü'nün damadı Metin Toker'in çıkarttığı Akis dergisinin darbe fikrinin ikmaliyle uygulanmasında büyük etkisi vardır. Metin Toker hiç bir zaman nedamet getirerek hata ettiğini itiraf etmediği gibi zihniyetini aynı keskinlikle sürdürmüştür. Bunun en unutulmaz isbatı, Turgut Özal için "sen istediğin kadar karının-kızının donunu göster biz, senin niyetini biliyoruz!" diye yazmasıdır.
Darbeler olmasa büyük harplere girmeyecektik, Osmanlı devam edecekti. Darbeler olmasa 10. büyük devlet sıralamasına en geç çeyrek asır evvel yükselmiş olacaktık. Darbeler olmasa III. Selim'le Abdülaziz katledilmeyecek, II. Abdülhamid hapiste ölmeyecek, Adnan Menderes ve arkadaşları asılmayacak, sol-sağ, Kürt-Türk kavgaları çıkmayacak, binlerce genç heba olmayacaktı.
Vaiz Ali Suavi, serasker Hüseyin Avni Paşa, sadrazam Mithat Paşa, sadrazam Talat Paşa, Cemal Paşa, İstiklal Mahkemelerinin 3 Ali'leri, İsmet İnönü, Metin Toker, Cemal Gürsel, Sıddık Sami Onar, Hüseyin Nail Kubalı, Turhan Feyzioğlu, Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, Kenan Evren ve cuntası ile 28 Şubat Cuntası, E-muhtıra cuntası, 17 Aralık, 25 Mayıs Cuntaları ve daha kim varsa hepsi hesap vermelidir.
Darbelerin sembol günü 27 Mayıs 2014 Günü Yassıada'da sembolik bir mahkeme kurularak bu darbeciler millet, dünya ve tarih önünde yargılanıp haklarında hüküm verilmeli, ayıpları gıyaplarında yüzlerine çarpılmalıdır.
.
Basın hürriyeti, insan haysiyeti, fikir namusu
15 Mayıs 2014 01:00
Soma maden ocağındaki patlama kaza mı, memleketi kargaşaya sürüklemek için yapılmış bir sabotaj mı? İlgili makamlar, meseleyi bu tarafıyla da inceliyor olmalı. Cenab-ı Hak'tan şehit olan kardeşlerimize rahmet, yürekleri yanan ailelerine sabır, yaralılarımıza acil şifalar diliyoruz.
Freedom House'ın 2014 raporu "Dünyada Özgürlükler" başlığını taşımakta. Rapor okunduktan sonra daha fazla madde çıkartmak mümkün olsa da esas itibariyle iddiaları şöyle 1-Polis, gezi olaylarını takip eden gazetecileri hedef almıştır. 2-Başbakan Erdoğan'ın eleştirilmesinin asgariye indirilmesi için bir dizi uygulama yapılmaktadır. 3-Gazeteciler işten çıkartılmaktadır. 4-Dünyada en fazla tutuklu gazeteci Türkiye'dedir.
Adı geçen, 1941 yılında Washington, DC'de kurulmuş bir düşünce kulübüdür. Bu yılki raporuna göre dünya üzerinde basının özgür olduğu ülke sayısı 90, kısmen özgür olduğu ülke sayısı 58, özgür olmadığı ülke sayısı 47'dir.
Türkiye'ye nasıl baktığını yukarıda verdik.
Bakış böyle olunca takdir beklenemezdi.
Nitekim ortaya koyduğu iddiaları mesnet alarak Türkiye'yi özgür ülke statüsünden kısmen özgür basamağına düşürmüş... Raporda doğrular var, yanlışlar, belki kasıtlı mülahazalar da var. Neticede bu bir düşünce kulübü; yazdığı göz ardı edilmemeli. Fakat, bir BM güvenlik konseyi değil. AB parlamentosu da değil. AİHM hiç değil. Hak ettiğinden fazla itibar göstermek yanlıştır...
Acaba Türk hükümeti bu kuruluşa örtülü ödenekten 100 bin dolar bağışta bulunsaydı vaziyet ne olurdu? Basının en fazla hür olduğu memleketler arasına dahil edilmez miydik?
Orası böyle yazdı diye medyanın hâli ne iyileşir ne kötüleşir. Rapor dediği, birkaç araştırmacısının Türkiye'ye gelip kendi kafa dengi olan birkaç medya mensubu ile mülakatının kâğıda dökülmesinden başka bir şey değil.
Böyle bir raporun lüzumundan fazla lehinde veya aleyhinde yer almak üçüncü dünyalılıktır. Bizde benzer bir kuruluş ülkeler hakkında böyle bir derecelendirme yapsaydı acaba kim duyar, kim kaale alır, kim hakkında konuşurdu?
Elbette medyanın ve medya mensuplarının problemleri var. Bunlar neden TGC, barolar ve kendi sivil toplum teşkilatlarımız tarafından ele alınıp paylaşılmaz? Takdir ve tenkidin illa dışardan mı gelmesi lazım?
Freedom House, acaba şu sorularımıza cevap verebilir mi?
1. Soru:
-28 Şubat'ta manşetler genelkurmaydan telefon talimatıyla atılırken nerelerdeydiniz?
2. Soru:
-İçerde muhafazakâr gazeteciler olsaydı, bunları umur eder miydiniz?
3. Soru:
-Türkiye'de Başbakanın yüzüne karşı "taş yürekli" denildiğini, aleyhine "tımarhaneye!" diye manşetler atıldığını bilmiyor musunuz?
.
Soma, faili meçhule feda edilmesin
16 Mayıs 2014 01:00
Yüreğimizde ıstırabı, yoksulluğu, bir deri bir kemik çocuklarıyla hep duran bir Somali vardı... Somalili kara renkli fakat ak kalbli güzel insan. O insanlara Türkiye sahip çıktı; orada devleti âdeta yeniden kurdu, Somalili hayatla tanıştı. Son zamanlarda bunun kalbi memnuniyetindeydik. Ama o memnuniyet bir felakete uğrayan Soma ile bugün yerini derin üzüntülere bırakmış vaziyette.
Soma'da yerin kat kat altında yüzlerce kardeşimiz şehit oldu, yaralılar var. Şimdi arkada kederli, gözü yaşlı aileleriyle birlikte ağlamaktayız...
"Trafo patladı" haberini aldığımız ândan itibaren sosyal medyada herkesi duaya çağırır ve herkesten kalemine dikkat etmesini rica ederken hadiseyi şüpheyle karşıladık. Bu bir kaza mıydı, yoksa Sn. Tayyip Erdoğan'ın Çankaya yolunu kesmek, O'ndan intikam almak için işlenmiş bir ihanet miydi?
Devlet, bu ve benzer bütün soruların üzerine giderek Soma faciasının hakikatini ortaya çıkartmalıdır. Eğer bu bir kaza değil de sabotaj ise hadise cinayettir. O zaman Soma dehşeti bir faili meçhul cinayet olarak kalmamalı. Bu işlerde malumatı olan teknik insanlar, bugüne kadar "trafo" patlamasının duyulup-işitilmediğini söylemekteler. Trafoda yangın çıkabilir fakat patlama olmamıştır! Denmekte.
Cinayet şüphesi duyduğumuz bu elim hâdisenin bir de cinnet tarafı var:
Sosyal medyada açıkça denilen veya dil altından söylenen 'beddua tesirini gösterdi, daha neler olacak neler?' şeklinde iç soğutmaları hayretle görüp işitmekteyiz. Bu tavır, insan zihninin, aklının, mâneviyatının cinnet geçirip dumura uğramasıdır. Zira; ne beddua makbuldür, ne haksız beddua tutar. Ayrıca Başbakan ve AK Parti iktidarına yapılan beddua, namusuyla ekmek parası için çalışan insanları neden vursun? Bunu diyen, düşünen kimseler, Allahü teâlâya iftira ettikleri gibi ülkeye de nifak saçmaktalar.
Hakîkat şu ki:
Soma, devâsâ bir kızgın soba oldu, yaktı kavurdu.
Son senelerde milletçe hiç bu kadar üzülmemiştik.
Bu millî ıstırabı politik çıkar hesapları uğruna kullanmaya kalkışanlar insanlığın yüz karası olur. Yapılması gereken, az evvel dediğimiz gibi meselenin üzerine gidip en kısa zamanda faili meçhul olmaktan çıkartmaktır. Millî Eğitim Vakfı'nın arkada kalan yetimlerin tahsil masraflarını üstüne alması gibi şehitlerin emanetlerine noksansız sahip çıkılmalı, yaralıları en iyi şartlara kavuşturulmalı ve bu musibetten ders çıkartarak benzer acıları yaşamamak için tedbirler alınmalıdır.
Günün sorusu şudur:
Şayet yeterli sayıda HES/hidroelektrik santralimiz olsaydı kömür ocaklarına ihtiyaç kalır mıydı? HES'lere karşı çıkan Gezi zihniyeti mensuplarının bunu düşünüp utanmaları gerekir. Ama; bu fazilete uzaklar. Çünkü onlar, yel değirmenlerine saldırırcasına Soma'yı da Gezi'ye döndürmeye, bir dram üzerinden kan davası güderek iktidar devirmeye kalkışmaktalar.
Devlet, Somali'den sonra bu defa da Soma'da yüzleri kömür karası olmuş o ahlaklı insanları güldürmeli.
Böyle yapılacağına da zerrece şüphemiz yok.
Bu cuma, camilerden yükselecek dualar, dualarımız; Merzifonlu'nun torunları şehitlerimize, yaralılarımıza, kalbi kavrulan yakınlarına...
.
Aydın musibeti
20 Mayıs 2014 01:00
Ancak vicdanı dumura uğramış kimselerin edebileceği o berbat laf, en acılı anda Somalı vatandaşlarımızı da insan olan herkesi de kalbinden yaraladı...
İkisi de belki aynı gün konuştular. Aynı saatlerde olmasa bile hadise, aynı iklim çerçevesinde geçti. Bu hadise, bizde kendini aydın sananların cahil sayma gafletine düştüğü halkın o yabancılaşmış kuru diplomalılardan ne kadar ileri, üstün ve faziletli olduğunu isbat etmeye kâfidir:
Birinin adı Murat Yalçın; diğerini siz biliyorsunuz; amiral gemiliğini kaybetme sürecinin sancısındaki gazetede bir sütunu işgal etmekte...
Murat Yalçın, Erzurum'dan gelme Somalı bir işçi. O dehşet anlarında sağ kurtarılıp sıhhi imdat arabasına alındığında söylediği sözle Türkiye'yi sarstı. Bu kardeşimiz yerin yüzlerce metre altından isli, kömürlü ortamlardan getirilip sedyeye uzatılırken şunu dedi:
-Çizmelerimi çıkartayım mı; sedye kirlenmesin?!
O şartlarda bile temizliği, devlet malına ziyan vermemeyi düşünüyordu. Daha sonra kendisiyle mülakat yapıldığında "biz böyle yetiştirildik!" dedi. İlkokul mezunu, belki ortaokul terktir. Kendisini yetiştiren ananın okuma yazması olmayabilir. Babası muhtemelen "askerde okumayı" sökmüştür.
İşte o Murat Yalçın, sedyeye uzatılırken söylediği sözle Türkiye'yi sarstı. Eş zamanlı konuşan bir başkasıysa ürpertti. İnsan bu kadar gaddar olabilir miydi? Ekranda Soma faciasını tahlil ederken o ân bir kısmı şehit olmuş, bir kısmı yer altında ölümle pençeleşen işçilerle dışarıda perişan vaziyetteki ailelerine "AK Parti'ye oy verdiniz, bu başınıza gelenler size müstahak!!!" deme cür'et, cehalet ve sefaletini gösteriyordu.
Şu vaziyete bakınız:
Biri ilkokul mezunu, bin lira civarında maaşla yer altında ekmek parası arayan halktan bir vatandaş, diğeri üniversite mezunu, bir gazetenin sütunu kendisine teslim edilmiş aydın sanılan diplomalı bir sorumsuz. Bir kimseye 'aydın' yahut 'cahil' demek için icraatlarını görmek lazım. Şu iki manzaraya bakınca kimin hangi sıfatı hak ettiği ortaya çıkmakta...
Bu toprakların her çeşit değeriyle alâkasız, vicdan hissinden uzak, insaftan, habersiz birileri sırf diplomaları var diye aydın olabilir mi?
İnsanın diplomasının olması, yetkisinin olması, parasının olması, lüks imkânlarda yaşaması başka aydın, münevver, entelektüel, seçkin olması başkadır. Okullarımız en azından uzunca bir dönem, diplomalı mankurtlar yetiştirdi. Bunlar yabancılaşmayı fark saydılar. Başkalaşmayı, kendi dinine, soyuna, halkına aykırı durmayı hüner gördüler.
Bu vatan, bir asırdır en büyük ihanetleri elindeki diploma, halindeki fiyaka, boynundaki kravat yüzünden aydın zannedilen yobazdan gördü.
Çeyrek aydın, musibettir.
.
Adaletin Soma'yla imtihanı
21 Mayıs 2014 01:00
Soma Holding'in sahibi Alp Gürkan, "Masonluğun nuru" isminde bir makaleye imza atmış bir isim. Bu imza, herhalde zengin olması için kendisine kapıları açan anahtar oldu. Öyle zannediyoruz ki bugün, yalandan hakikate dönerek düştüğü bu çok ağır vaziyetten kurtulmak için Allah'ın nuruna koşmaktan başka çarenin bulunmadığını görmüştür.
HSYK Soma faciası soruşturmasında 28 savcıyı vazifelendirmekle "paralel yapı" tartışmaları sırasında aktüaliteye çokça gelmekten dolayı yer yer üzerine düşen gölgelerden kurtulmak için bu vesileyi iyi bir fırsat görmüş olabilir.
Bu bir bakıştır...
Diğer bakış:
Adaletin tecellisi adına mahalli savcılarla beraber her "10 şehit için bir savcı" mantığı güdülmüş olabilir. Nereden bakılırsa bakılsın alışılmadık kadar yüksek sayıda savcının vazifelendirildiği bir takibat söz konusu.
Hani avukat sayısı mübalağayı bulan bazı çok konuşulan dâvâlar vardır. Bir kısım Silivri dâvâları öyle olmuştu. Çok sayıdaki müdâfi dâvânın sanık lehine tecellisi için bir teminat değildir. Müdâfilerin birkaç düzine olması, sanıklar lehine teminat olmadığı gibi savcıların çokluğu da amme ve tabiatiyle adalet adına teminat değildir. Hâdise, tek tek her müdâfi, her savcı ve elbette teknik uzman olan bilirkişinin kendisi, mesleki vukufiyeti ve vicdanı müsterihliğiyle doğrudan alâkalıdır.
Yangın çıkar çıkmaz, gözaltıların yapılmaması hayreti mucip olmuştur. Türkiye faciaya, facianın sebeplerine kilitlenmişken şirketten çıt çıkmadı. Dikkatli gözler, tabiî ki şirket sahip ve idarecilerini aradı. Dört gün sonra ortaya çıktılar. Sözde basın toplantısı yapıyorlardı. Teessür ve fedakârlık beyanları bir yana, neredeyse işçilerin özür dilemelerini isteyeceklerdi. Kötü bir tiyatro ve gazetecilik derslerinde okutulacak ibretlik bir basın toplantısı oldu.
Nezarete alma ve tevkifler, 301 gencecik insan toprağa verildikten sonra yapıldı. Şüphesiz ki aksi sabit oluncaya kadar herkes masumdur. Ne var ki ortada 28-30 Savcının sahaya sevkini icap ettirir 77 milyonu ayağa kaldırmış büyük bir iş yükü varsa bunun neticesinin de o istikamette olması gerekir. Tutuklananların azlığı hayrete sebep oldu. Şirket sahibiyle bazı idareciler içeri alındı. Ancak göstermelik teftiş yapmış memurlarla ihmali olan diğer kimler varsa onlar da hesap vermeli.
Diğer taraftan uygulanacak ceza da tartışılıyor. Savcılar, "taksirle adam öldürme" derken baskın hukukçu görüşü, "şuurlu taksirat" iddiasında. Arada ceza miktarı yönünden büyük fark var. O kadar da değil; belki bu bile yetmeyecek. Çünkü katliam gibi facia mevzubahis.
Hiç şüphesiz ki kimse, hak ettiğinden bir gün fazla ceza almasın.
Fakat bir gün noksan ceza da almasın.
Cezadan maksat ibrettir.
Diğer taraftan süre de çok mühim. Uzayıp giden, kararı seneler alan, bir dâvâ, beklenen caydırıcı etkiyi yapmaz. Verilecek cezası, takdir edilecek tazminat, mağdur yakınlarının göreceği şefkat ve himaye ile adalet, Soma ile imtihan olmakta. Gidenlerin gelmemesinin tesellisi hakkıyla adalettir.
Bu vahim facia madenler tarihine geçti.
İsabetli mahkeme kararları da hukuk tarihine geçebilmeli.
Kolaylıklar dileriz...
.
Zehirli nefret dili
22 Mayıs 2014 01:00
İlk günden son güne sabırlı, yumuşak ve gayretli üslubuyla Soma'da nöbet tutan Enerji Bakanı Sn. Taner Yıldız, "yılın devlet adamı" takdirine layıktır.
Çeyrek aydınlar, kullandıkları zehirli nefret diliyle gözlerini kırpmadan ötekileştirme yapmaktalar. "Bu size müstahak!" veya "Ne şehidi? Pisi pisine öldüler!" Yahut "Beddua tuttu, ocağınıza ateş düştü" linç cümlelerinin temelinde tahammülsüzlük var.
Bir ara ne kadar da gündemdeydi; hoşgörü, şimdilerde "horgörü" oldu. İşe geleni değil, icabında insana aykırı düşeni hoş görebilmek marifet. Sözün güzelliği, yaşamakla tesirini gösterir. Sabahtan akşama sabrın faziletini anlatan biri, en küçük bir istenmedik durum karşısında parlarsa anlattıklarının hiçbir değeri olmaz.
Soma maden ocağında 301 vatandaşımız şehit oldu; yüzlerce dul ve yetim yüzlerce gözü yaşlı ana, baba ve kardeş var. Türkiye, hemen hemen her vatandaşıyla hadiseye ağladı. İnsanlar yardım için koşmaktalar.
Bir kısım, mürekkep yalamış, raf raf kitap okumuş, kendilerine çok emek verilmiş bazı iyilikten nasipsizlerse "oh oldu!" basitliğiyle iç soğutmaktalar. İşçilerin başına madenin çökmesine, onların ölmesine, yaralanmasına, yanmasına, evlâtlarının yetim kalmasına vs. hiçbir arlanma hissine kapılmadan sevinmekteler.
Bu nefretin sebebi, Soma maden işçilerini AK Parti'li görmeleri. Halbuki tamamının olması mümkün değil. Buna rağmen her vatandaş, istediği partiye gönül verebilir. Fikirlere, duygulara kelepçe takılabilir mi?
O işçilere sırf politik renklerinden dolayı böylesine hınçlananların akrabalarının tamamı kendileri gibi mi düşünmekte, komşularından, mahalle sakinlerinden, mesai arkadaşlarından hiç mi farklı görüşte olanlar yok? Yakın çevrelerinde bir felaket yaşansa, bunlar, akrabalarına, komşularına, mesai arkadaşlarına sırtlarını mı dönecekler?
Şunu derhal fark etmeli ki eğitim sistemimiz veya cemiyet yahut her ikisi ruhen hasta tipler yetiştirmekte. Böylesine zalim bir dili aklı başında, sağduyusu yerinde insanlar kullanmaz. İnsan, bu kadar aşağılanmaz, tahammülsüzlük bu raddelere varamaz, nefret nefret olmaktan da çıkıp zehirli bir dile dönüşemez. Soma faciasının sebepleri araştırılırken bu hasta tiplerin hastalık sebepleri de araştırılmalı. Soma'da ölenlere üzülmekteyiz. Bunlar da kayıp. Kalem ve kelamlarının pimi çekilmiş bomba gibi. O bombalarla aramızda dolaşmaktalar. Ne zaman kime nefret saçacakları, nifak, bozgun, kargaşa çıkartacakları, düşmanlık tohumları ekecekleri belli değil. İsim, unvan sahibi fakat vicdan ve insaf fukarası bu kimselerin yaptıkları da çok ciddi bir araştırma konusu olmalı. İnsan yetiştirme sistemimiz nerede hata etmektedir?
Soma faciası bir kere yaşandı.
Çeyrek aydın faciası ise Tanzimat'tan bu tarafa musibet saçmakta.
.
Kendi iklimimizi kucaklamak
23 Mayıs 2014 01:00
Hüküm sürdüğümüz büyük coğrafya, "yedi iklim-dört bucak" sözündeki cesaret ve azâmetle tarif edilirken gün gelmiş, devrân dönmüş, bu cesaret ve azâmet "yurtta sulh, cihanda sulh" ihtiyatına gerilemiş...
"Suriye'den bize ne; bizim fakirlerimiz yetmiyor mu?" diyenler gibi "Somali'yi bırak Soma'ya bak" diyenler, bize "yurtta sulh, cihanda sulh" sloganını çağrıştırdı.
Kalbleri ve zihinleri büyük ideal ve büyük ufukların gül kokulu aşılarıyla aşılanmayıp mahkûm düşüncelerle prangalananlar, dün-bügün-yarın denkleminden hareketle cihan çapında hareket kabiliyetini kazanamazlar.
Oysa; Türkiye, muhteşem mazimizde olduğu gibi murdar hali arkada bıraktığı yeni çağda da bu iklimin orta direğidir. Orta direğin yükselttiği otağı hümâyûnun etekleriyle sarıp sarmaladığı her memleketin derdi, tasası ve sevincini paylaşmakla mükellefiz.
Soma, evin içidir...
Soma'yla canla-başla meşgul olduğumuz gibi Somali, Mısır, Filistin, Suriye, Irak, Dağlık Karabağ, Kırım, Batı Trakya, Kosova, Bosna ve diğerleriyle de meşgul olacağız. Bu, imânımızın, irfanımızın, tarihimizin, yaşadığımız büyük iklimin 2023 Büyük Türkiye ve 2071 Cihan Devleti Türkiye dâvâmızın omuzlarımıza yüklediği aziz vazifedir.
Bir zamanlar Tek Parti zihniyeti, "bizim tarihimiz 1923'ten başlar" yalanıyla genç beyinleri yıkamaya çalışırdı. O -güya- tez, üniversite yıllarımıza kadar devam etti. Halbuki zaman ve mekânına göre 150 yıl, 300 yıl, 500 yıl gibi asırlarla yaşadığımız, bazıları 1920'lere kadar has vatanımız olan topraklara ve o toprakların insanına, oradaki türbelerimize, saraylarımıza, konaklarımıza, sayılamayacak denli çok eserlerimize hatıralarımıza, atlarımızın rüzgârdaki nal seslerine varıncaya dek bigâne kalamayız.
Bilmeyenler safca sorabilirler: "Somali de mi öyle?" Elbette; orta Afrika da Osmanlı mülküydü. Bu sebeple Soma faciası, 77 milyon vatandaşımızla Türkiye Cumhuriyeti devletini ne kadar alâkadar ediyorsa Bosna'nın sel felaketine maruz kalan güzel insanları da Kırım'ın, Filistin'in, Mısır'ın, Suriye'nin mazlum, mağdur ve kimsesizleri de bizi aynen ve birinci dereceden alakadar etmektedir.
Aydın yabancılaşmasının dumura uğrattığı beyinler, düveli muazzamanın gelip burada üs, mektep vs. açmasını, Osmanlı Milletler Topluluğu coğrafyasıyla ümmet coğrafyasında işgaller yapmasını yadırgamazken Devlet-i Ebed Müddet'in günümüzdeki devamı Türkiye'nin TİKA ile bayındırlık, Yunus Emre ile ilim-irfan, Kızılay'la şefkat, THY ile gönlümüzü götürmesine karşı durmaktalar.
Yabancılaşmış çeyrek aydın, ağacın gövdesindeki kurt gibidir.
Biraz daha sabır; onlardan bazısı uyandı. Kalanlar, "tarihimiz 1923'ten başlar" diyenlerin devamı zavallı azınlıktır.
.
Tayyip Erdoğan'da Necip Fazıl aşkı
26 Mayıs 2014 01:00
"Allah" demenin suç sayıldığı zamanlarda "Allah!" diyen cesur insanlara Allah, rahmet eylesin...
Merhum Necip Fazıl Kısakürek'in 31. ölüm yıldönümüyle bu seneki mübarek Mirac Kandilinin milâdî takvimle aynı 25 Mayıs tarihine denk gelmesi ne güzel bir tevafuk oldu. Sevgili Peygamberimizin -sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem- sevdalısı Necip Fazıl'ın, Ebû Eyyûb el Ensârî Hâlid bin Zeyd'e komşu olma bahtiyarlığındaki kabrinde bu güzelliği hissettiği umulur.
Necip Fazıl, henüz yirmili yaşlarındayken Türkiye'de şiiriyle şöhreti yakalamış bir imzadır. O yıllarda kendisine lâyık görülen yüksek takdir cümlesi şudur: "Bir mısraı, bir millete şeref vermeye yeter!"
Necip Fazıl, otuzlu yılları bitirmeden asrın mürşidi kâmili Esseyid Abdülhakim Arvasi hazretlerini tanıma fırsatına kavuşup da san'at ve tefekkürünü mutlak hakikate göre tanzim edince o muhteşem iltifatı yapanlar, bu defa "sabık şair, kendine yazık etti!" demişlerdir.
O günden sonra en az yarım asır boyunca bu laikçi, Kemalist, körü körüne garpçı, sosyalist ve benzeri çevreler, Necip Fazıl'ı adem'e mahkûm etmiş, yok saymış, hiçbir eserini görmemiş ve göstermemişlerdir. Buna rağmen O, mürşidinden aldığı hikmet, feyz ve ölümsüz hakikat ölçüleriyle donanmış ve bilenmiş olarak yoluna yılmadan devam etmiştir. Dün kendisini el üstünde tutan imtiyazlı sınıf, Necip Fazıl, şiire devam ettiği, makaleler, piyesler yazdığı, konferanslar verdiği hâlde suskunluklarını asla bozmamışlardır. Bütün sütunlar ve kapılar kendisine kapalıdır. "Hiç olmazsa aleyhimde tenkidler yapın!" demesine rağmen bunu dahi çok görmüşlerdir.
En büyük eserinin "Çile" ismini taşıması sebepsiz değildir.
Necip Fazıl'ın suçu Allah demesidir.
Resuller Resulünü şaşmaz rehber kabul etmesidir.
Dalkavukluk yapmamasıdır.
Vicdanları kararmışların "Kızıl Sultan" dediği bir sultana "Ulu Hakan" demesidir. Şiir ve tefekkürde zirve bu deha çapındaki kalem, o günden sonra yalnızlığın muhteşem gücünü yakalayarak Allah'a yönelmiş ve kalemi ve kelâmıyla bir yandan yanlışları ayıklamaya çalışırken, diğer taraftan doğruları gün yüzüne çıkartmıştır.
O, artık tek başına mekteptir. Kendisi Anadolu insanını, Anadolu insanı kendisini keşfetmiştir. Yetim kalmış bir milletin sesi ve çığlığı olmuştur. Büyük Doğu mecmuası, kitapları ve şiirleriyle yüzleri, binleri, on binleri yoğurmaya başlamıştır. Hapishanede geçen toplam mahkûmiyet yılları fakülte yıllarından fazladır. Nitekim Vahideddin Han'a "vatan dostu" dediği için hükümlü olarak vefat etmiştir.
Necip Fazıl, azaplara tahammül etmiş ve fakat dâvâsından tâviz vermemiştir. Ama; hiçbir emek zayi olmaz. Üstad, şimdi hayatta değil, fikri ise iktidarda. Bugün Cumhurbaşkanından, Başbakanından belediye başkanına kadar işbaşında olan nesiller, O'nun kaleminin şekillendirdiği kadrolardır.
Recep Tayyip Erdoğan, hemen her büyük mitinginde Üstad'dan şiirler okumakta. Köln Buluşmasında Necip Fazıl'ın Gurbet ismindeki şiirini yine şiirin hakkını vererek nakış nakış yüreklere dokudu.
Necip Fazıl'ın hiçbir eseri olmasa O'na sarsılmaz aşkla bağlı Tayyip Erdoğan yetmez mi? Bu ülkenin Başbakanı, açılan sur gediğini aşıp, köhne Viyana'yı arkada bırakarak Avrupa'nın merkezinde "bu dâvâ artık hor değil, bu dâvâ öksüz değil, bu dâvâ yetim değil!!!" diye haykırmakta
Kavganın sırrı da burada.
Defterler açılıyor.
Görülecek hesap var.
.
27 Mayıs, ürpertili tarih
27 Mayıs 2014 01:00
Şayet takvimlerin de bizim bilmediğimiz bir mânâ âleminde sevme ve nefret etme gibi bir kabiliyetleri varsa onların en nefret ettiği tarih 27 Mayıs olmalı.
27 Mayıs 1960, bütün yakın tarihin şer başlangıcıdır. Kara cübbelilerin, kara postallıların ve kara vicdanlıların tertipledikleri bir cinayettir. Kara cübbeliler üniversite ve yargıdaki cuntadır. Kara postallılar TSK'daki cuntadır. Kara vicdanlılar da politika ve medyadaki cuntadır. Bunlar, DP/Demokrat Parti, 14 Mayıs 1950'de işbaşına geldikten hemen sonra faaliyete geçmişlerdi.
Adnan Menderes'in yaşadıklarıyla Abdülhamid Han'ın çektikleri birbirine benzemektedir. İkisi de hizmet etmiş, geri kalmışlık prangalarını milletin ayağından çıkartmaya çalışmıştır. Tayyip Erdoğan zamanı da Adnan Menderes dönemine benzemektedir. Merhum Menderes, batı kredi vermeyince İskenderun Demirçelik Fabrikasıyla, İzmir Ali Ağa Rafinerisi için Sovyetler'e yönelmiş, Sn. Erdoğan ise IMF adlı vesayet kurumunu yollayarak iktisadi istiklalin yolunu açmıştır. Bundan dolayı 27 Mayıs yapıldı. Bundan dolayı Gezi ayaklanması oldu, 17 Aralık ve 25 Aralık'ta darbeye gidildi. Belki bundan dolayı Soma faciası doğdu. Neticede 27 Mayıs bir yalana dayandı; dendi ki: "Menderes, üniversite gençlerini mezbahada kıyma makinalarından geçirdi." Soma'da ne dendi? "Kaçak çalıştırılan Suriyelilerin üstüne beton döküldü."
Ne içerideki kara cübbeliler, kara postallılar ve kara vicdanlılar ve ne de onları dışarıdan besleyen vahşi kapitalizmin vahşi mümessilleri Tek Parti zihniyetine, Türkiye'nin geri bırakılan yıllarına asla ilişmediler.
27 Mayıs 1960, İngiliz yönlendirmeli bir cunta isyanıdır. Adına "ihtilal" dediler. Düpedüz yalan. İhtilal, halk tarafından yapılır, darbe ise halka karşı olur. 27 Mayıs, 1957'de halkın serbest seçimle iktidara getirdiği bir idareye karşı yapılmıştır. Darbeden sonra üniversite, TSK ve bürokraside dehşetli bir kıyıma gidilmiş, ne kadar vatansever varsa emekli edilmişti.
Yıllarca ilkokullarda söylenen nesebi bozuk bir marşla "Olur mu böyle olur mu?/Kardeş kardeşi vurur mu?/Kahrolası diktatörler bu dünya size kalır mı?" diye çocukların beyinleri yıkanmak istendi. Daha kötüsü ise 27 Mayıs'a "Hürriyet ve Demokrasi Bayramı" diye bir yalan etiketi iliştirilmesiydi. 12 Eylül 1980'e kadar kimsenin yüzü kızarmadan cinayet, bayram diye kutlandı. CHP 27 Mayıs'tan yana kendine toz kondurmaz. Öyleyse soruyoruz:
-Naaşları bile İmralı adasında sürgün olan o 3 şehit, 1990'da TBMM'nin iade-i itibar kararı üzerine Cumhurbaşkanı Turgut Özal, ANAP, DYP ve halkın iştirakiyle Mehmetçiğin omuzlarında olduğu halde devlet töreniyle Vatan Caddesindeki yeni kabirlerine getirilirken CHP törene niçin katılmadı?
27 Mayıs'ın çok iyi bilinmesi lâzım.
27 Mayıs, son yarım asırdaki bütün isyan ve cuntaların şifresidir.
.
Aleviler üzerine kurulan kirli ideoloji
28 Mayıs 2014 01:00
Kürtlerin, dindarların taleplerine çözüm bulunduğu gibi Alevi kanaat önderleriyle hükümet temsilcileri bir araya gelip Alevilerin de halli gereken mes'elelerine gerçekçi çâreler bulabilirler.
Okmeydanı, kirli bir ideolojinin Aleviler üzerinden oyun oynadığı dört İstanbul semtinden biri. Mâlûm terör örgütü, bu semtleri kurtarılmış bölge gibi kullanmakta. Üçüncü büyük havaalanı inşaatımız yapılırken, Başbakan Erdoğan'ın Köln mitinginin hemen öncesinde, Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde, Mavi Marmara dâvâsının kararı öncesinde, içeride Barış Müzakereleri, dışarıda Suriye Baas rejimiyle mücadelemiz devam ederken bu terör örgütü militanları, daha evvel birçok kere Gazi Mahallesi, Küçükarmutlu ve Gülsuyu'nda görüldüğü gibi Okmeydanı'nda kızıl maskeleriyle sokağa çıkıp emniyet kuvvetlerine kurşun sıktılar, molotofkokteyli attılar, vatandaşın malına-mülküne zarar verdiler, polis aracını yaktılar, emniyet amirini linç etmeye kalkıştılar. Bu arada bir Alevi genç öldü, yoldan geçerken isabet alan bir vatandaş keza öldü...
İktidara kin duyan yabancı bazı medya çevreleri, dün olduğu gibi bugün de polisi peşin bir hükümle ölümlerin faili olarak ilân ettiler. Bu hususta dış basınla tam bir iş birliği halindeler.
Kızıl maskeli terör örgütünün, benzer diğer örgütler gibi dayanacağı bir taban nüfus kitlesine, destek alacağı yabancı devlet ve istihbaratlara, çıkartacağı kahramana, konuşulacak efsaneye ihtiyacı vardır.
Kendiliğinden boy atan örgütler, dış mihraklar tarafından keşfedilerek himayeye alınır ve içinden çıktığı millete karşı kullanılır. Örgüt eliyle hedefteki devlet vurulur. Vuran ve vurulan devlet sözde dosttur. Vurulan devlet şikâyetlerini bildirdiğinde muhatabı, o örgütü güya bütün aramalara rağmen bulamaz.
İsminde devrim, halk ve kurtuluş geçen malûm kanlı dehşet örgütü, Alevi vatandaşlarımızı kendine taban seçerek Türkiye'den ziyade, bilhassa Almanya ve Avrupa'da kök saldı. Bu örgütü İsrail ve Suriye istihbaratı da keşfetmekte geç kalmadı. Okmeydanı hadiseleri, Gezi isyanının devamıdır. Nihâi gâye, Türkiye'yi 2001 krizinden alıp bölge lideri yapan bir iktidarı devirip bu topraklarda Batıyı yeniden hakim kılmaktır. Enerji ve sağlık havzası olmuş, yılda 100 milyon turistin ziyaret ettiği, dünyanın ilk onundaki ekonomik gücü yakalamış bir Türkiye, tehlikeli Türkiye'dir. Savaş, istiklalimize karşı veriliyor. Bundan dolayıdır ki o Alevi gençler, polis tarafından değil, örgüt veya örgütü taşeron olarak kullanan dış istihbaratlar tarafından öldürüldü.
Kızıl maskeli kindar taşeron örgütün Alevilikle alakası yoktur. Aleviliği de solu da ideolojisi için kullanmakta. Yabancı zekâsıyla kurgulanan bu kirli ideolojiyle Aleviler, Hazreti Ali'nin yolundan çıkartılarak "Alisiz Alevilik" ihdas edilip dinsizleştirilmek istenmekte. Önce İslamiyetten uzaklaştırılmak, sonra Hıristiyanlaştırılmak.
Vatansever hakiki Alevilerimizin propagandalara kanmadan fevkalâde büyük bir dikkatle basiret gösterip bu tuzağa düşmemeleri gerekir.
.
Yanlış aday, milletten döner
18 Haziran 2014 01:00
Tarih, CHP ve MHP'nin âdeta Damdaki Kemancı müziği eşliğinde Çankayacılık oynarcasına çatı aday diye Ekmeleddin İhsanoğlu'nu seçmelerinin ne denli yanlış olduğunu ileride gösterir...
Halk Partisi, çatı adayı açıklayınca bu partinin çatısından da tabanından da isyan habercisi hayli sert sesler gelmeye başladı. Bu sesler şimdilik MHP'den işitilmese de mevcut sessizliğin yarın da devam edeceğini kimse iddia edemez. CHP ve Kılıçdaroğlu'nun cömertçe methedilmesi tabanı elbette rahatsız etmekte...
Ekmeleddin İhsanoğlu'nun babası merhum müderris İhsan Efendi, şapka giymemek ve âlimlere yapılan zulümler sebebiyle İstiklâl Mahkemesinde asılmamak için Mısır'a iltica etmek zorunda kalmıştır. Prof. İhsanoğlu bu sebeple Kahire doğum ve tahsillidir. Bu noktada derinleşmek gerekirse ortaya şu soru çıkmakta: CHP mazisiyle mi yüzleşiyor, müderris İhsan Efendi'nin şahsında diğer İstiklal Mahkemesi şehitlerinden özür mü dilemekte? Bunu yapmak fazilet olurdu ama sanmıyoruz. Hadise, muhafazakâr ormanı kendi baltasıyla baltalama teşebbüsüdür. Buna rağmen bir kısım parti tabanı ve katıksız Kemalistler İslamcı bildikleri mezkûr aday için ateş püskürmekte. Bugünden belli ki halk parti seçmeninin önemli bir kısmı ya sandığa gitmeyecek veya inadına AK Parti adayına oy verecektir. Ciddi bir MHP seçmeninin de aynı tutum içinde olması beklenebilir.
AK Parti adayı, hele Sn. Tayyip Erdoğan, çatı adayı ile kedinin yün yumakla oynaması gibi oynar. Şüphesiz ki makamlar, unvanlar cazibelidir. Kimseden İbrahim Ethem tabiatı beklemeye hakkımız olamaz. Buna rağmen Sn. İhsanoğlu'nun kendini inkâr yoluna gitmemesi aklıselim icabıdır. Ham hayal uğruna çıkmaz sokağa girmekte. Ömür boyu dindar diye tanınan bazı kimselerin CHP'den bir işaret almaları üzerine hemen saf değiştirmelerinin makul bir izahı olamaz. Özenilen o makamlar azgın kısraklar gibidir. Hem sür'atle gider, hem de süvarisini yere çalabilir. Daha şimdiden İhsanoğlu için İngilizlerin adamı vs. denmekte. Çatı aday olarak Aydın Doğan ve veya Kemal Derviş'in tavsiye ettiği ileri sürülmekte. Keza Sisi'ye Beşar Esad'a, paralele yakın görüntü vermesi unutulmuşken hemen gündeme geldi. Bu duruşlar kasıttan ziyade mizaç meselesidir. Ekmeleddin Bey, ilim adamlığının da verdiği aşırı ihtiyatlılıkla etliye-sütlüye karışmayan biridir. Bu yüzden Mısır'daki demokrasi düşmanlığına darbe deme cesaretini gösterememiş, İİT Başkanı olarak Esad'a haddini bilmeli çıkışını yapamamış, paralel yapı mensuplarıyla ilişkileri bozulsun istememiştir.
Hayat tarzı olarak Kemal Derviş'ten farkı olmadığı iddia edilen Ekmeleddin İhsanoğlu, muhterem babasının, son Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendinin, İskilipli Atıf Hocanın ve daha yüzlerce mazlumun hatırasına hürmet etmelidir. Kaldı ki bugün büyüyen ve büyük eserlere imza atan ve bu sebeple de büyük husumetlere muhatap olan bir Türkiye'yi Fahri Korutürk benzeri bir üslubun taşıması imkânsızdır. CV'ye gelince; Notere mütercim, tiyatroya çelebi rolü için oyuncu seçilmemekte.
Hakiki âlicenablık Sn. İhsanoğlu'nun, uzağında olduğu bu işe soyunmamasıdır...
Büyük resim
19 Haziran 2014 01:00
Küresel sermaye, küresel güç ve küresel sömürü düzeni, Siyonist ve Haçlı ittifakıyla İslam coğrafyasında sürdürdüğü çalışmalara hız kesmeden devam etmektedir.
"IŞİD, Haçlıların gündelikçi işçisi" dediğimizde bazıları, bu tesbitimizi yadırgamış olabilir. İslamiyet adına ortaya çıkan ve savaştığı topraklarda hiçbir kökü, izi damarı, eseri olmayan bu örgüt eliyle şimdilerde küllenmeye yüz tutan üretilmiş düşman kavramlardan İslamofobya-İslam korkusu yeniden ve çok daha şiddetli bir şekilde dünya gündemine taşınmış olmakta...
Küresel sermaye, küresel güç ve küresel sömürü düzeni, Siyonist ve Haçlı ittifakıyla iki asrı aşkın bir zamandır İslam ümmeti ve İslam coğrafyası üzerinde sürdürdüğü çalışmayı hız kesmeden devam ettirmektedir.
İslam memleketlerinin hiçbirinde dışarıdan ve içeriden yapılan çalışmalarla huzur ve sükûnet bırakmadılar. Onlar bugün şu manzaradadır:
Ya Şarkî Türkistan gibi işgal altında veya Somali gibi fukara, yahut Filistin, Kırım ve benzerleri gibi vatanı elinden alınmış halde, yahut Arakan Müslümanları gibi azınlık olup zulüm altında inlemekte... yahut, Mısır, Arabistan, Suriye ve benzerleri gibi güya müstakil devlet olup öz halkını dikta altında inleten zalim idarelerin yetki gasbında veya Irak misali mezhep ırkçılığıyla ülke zayıflatılmakta vs. vs...
Tunus'tan Endonezya'ya, Azerbaycan'dan Yemen'e kadar hiçbir İslam memleketi, ne sanayi toplumu, ne endüstri toplumu, ne sanayi ötesi toplum, ne bilgi toplumu ve ne de yüksek teknoloji toplumudur. Bunların tamamı tüketim toplumu.
Bir parça farkla tek istisna Türkiye'dir.
Türkiye, din, tarih ve kimlik şuurlanması yaşamakta. Bir öze dönüş akımı var. Abdülaziz ve Abdülhamid Hanlarla temeli atılan, arada darbelerle inkıtalara uğrayan, Menderes ile devam eden fakat yine inkıta yaşayan, Özal'la hamle yapan, yine tökezletilen ve nihayet Erdoğan'la şaha kalkan yerlilik, ümmet vizyonuyla bakıp sınırları aşarak çağı yakalama ataklarıyla büyük bir fark ortaya koymaktadır.
Batı, Türkiye dirilişinin farkındadır. Avrupa, başkentlerinin huzuru Ankara'nın iki dudağının arasında olduğunun idrakindedir. Küresel sermaye, küresel güç ve küresel sömürü düzeni "bahar getirme"vari kurgulanmış yalanlarla kargaşalar çıkartıp kendini kurtarıcı mevkiine yükseltmektedir. Bunu yaparken olmazsa olmazları vardır:
-Silah sanayiinin çalışmaya devam etmesi.
-Petrol kuyularına kesin hakimiyet.
-Yer altı zenginliklerinin kontrol edilmesi.
-Tüketim toplumu çılgınlığının reklamlarla teşviki.
-Taşeron örgütlerle İslam düşmanlığının işlenmesi.
-İslamı içeriden bozacak itikadi sapmalar ihdas edip bunların beslenmesi...
Yüz yıl önce çizilen haritalar, değiştirilmekte. Yeni aktörler, yeni taşeronlar, yeni menfaatler söz konusu. Yeniden kurulan oyunda Türkiye, korkulan yere konmakta. Bu sebeple evvela Suriye ile kuşatıldık, sonra Gezi isyanı ve Aralık darbeleri ve Okmeydanı kışkırtmalarıyla içeriden çökertilmek istendik, şimdi de Irak'la tuzağa çekilmek istenmekteyiz.
.
Darbeciler yargılandı ve cezalandırıldı
20 Haziran 2014 01:00
Kenan Evren ile Tahsin Şahinkaya 12 Eylül Dâvâsı'nda ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edildiler. Ceza, "sanıkların muhakemedeki iyi halleri" nazara alınarak hükmün ağırlaştırılmış ciheti kaldırılarak sadece "müebbet hapse" tebdil edildi. İdam cezası -AB uğruna- mevzuattan çıkartıldığı için faillere müebbet hapis cezası verilmiş olsa da esasında hüküm idamdır.
Türkiye'de darbeciler ilk defa mahkeme önünde hesap verip terledi ve layık oldukları cezayı gördüler. Çok geç kalındığı bir vakıadır. Darbe tarihi 12 Eylül 1980'dir. O zamandan bu tarafa çok sayıda seçim yapıldı, parlamento teşkil oldu ve hükümet kuruldu. Fakat bu suç, henüz ceza gördü. Üstelik cunta mensuplarından çoğu ölmüştür. 97 yaşındaki Kenan Evren ve 89 yaşındaki Tahsin Şahinkaya, hesap verme zorunda kaldılar.
Bu noktada Yunanistan'ın daha kıdemli olduğunu teslim etmek gerekir. Darbeciler, orada 40 yıl önce yargılanıp hapse atıldılar. Buna rağmen; hesaba çekilenler hayattan göçme demlerinde iki piri faniden ibaret olsa bile bu yargılamanın gerçekleşmiş olması çok değerlidir. Meseleyi iki kişi cezalandırılabildi diye okumamalı. Zaten 8 yıllık infaz, hastanede olacak. Cezalandırılan sadece suç failleri değil; ondan da öte darbe, cunta ve isyan cür'eti ceza görmüştür. Devletten maaş alıp milletin iktidarına silah çekmek ne demektir? Bu anlamda bakınca cuntanın yani 12 Eylül Komuta Konseyinin ölmüş mensupları da halk vicdanında müebbet cezaya çarptırılmış olmaktadır.
Bu cezalandırmanın geriye ve ileriye doğru bir siftah olmasını temenni ederiz. Sultan Aziz'in hunharca katledilmesiyle nihayetlenen yakın tarih darbelerinin başlangıcı sayılabilecek 30 Mayıs 1876'dan başlayarak 27 Nisan 2007'deki E muhtıraya kadar bütün darbeler, bugün faillerinin mezarda kemikleri kalmamış olsa bile gıyaben muhakeme edilip tarih huzurunda hak ettikleri cezaya çarptırılmalıdır. Bunu yapmanın ileriye doğru sonucu da caydırıcılık unsurudur. Bugüne kadar darbe yapanlar imtiyaz sahibi oluyorlardı. 27 Mayıs darbecileri kendilerine ömür boyu senatörlük pâyesi vermişlerdi. 12 Eylülcülerse yargılanamayacaklarını anayasaya madde olarak koymuşlardı. 12 Eylül 2010'da vaki anayasa değişikliğiyle bu yol açılmış oldu.
Bu cezalandırma, diğer taraftan demokratikleşmenin tekâmülü için büyük bir adımdır. Sivilleşmenin tescilidir. Paşa demeyi kanunla yasaklayıp kendilerine "paşa" dedirtenlerin fani olduklarını onlara hatırlatmadır.
Ve çok büyük bir ibretlik manzaradır:
12 Eylül 1980 Kenan Evren krallığını yaşamış olan nesiller ne demek istediğimizi iyi anlarlar. Kendileri kral, her sözleri kanundu. Ama her iş neticesiyle ölçülür. Ne oldu, nerede o asıp-kesmeler, saatlerce nutuk atmalar, taşıdığı cehaletten, patavatsızlıktan habersiz bilgiçlikler, nerede meydanlardaki yığınlar, nerede o alkış yarışındaki gazete manşetleri, çocuklarına "Evren" adını veren binlerce hayran?
Hiçbiri yok...
Hepsi yalan.
Ömürlerinin sonunda yalnızlıklarıyla baş başalar. Bu darbecilerin posta erleri bugün onlardan çok daha rahatlar. Darbeciye ise hasta yatağında bile rahat yok. İşte buna "erzel-i ömür" denir. Ahir ömürde rezilliklerle boğuşmak. Meselenin bir de ahiret cephesi, kul hakkı tarafı, mizan gerçeği var.
.
Layık olan seçilmeli
23 Haziran 2014 01:00
Sermayesi, yakasındaki madalya olan salon adamlarının Cumhurbaşkanlığının hakkını vermeleri mümkün değildir.
Seçim sath-ı mailine girmiş bulunmaktayız. Cumhur yani halk, ilk defa arada başka hiç kimse olmadan, hile-hurda, tehdit yaşanmadan kendi hür iradesiyle sandığa gidip dilediğini Çankaya'ya gönderebilecektir.
Bu seçimde temel mesele devletin başına Cumhurbaşkanlığı mevkiine layık bir şahsı seçebilmektir...
Görünen o ki 3 aday çıkacaktır.
Biri HDP'li.
Diğer ikisi ise CHP ve MHP ortak adayı Ekmeleddin İhsanoğlu ile bir AK Parti'lidir. Artık belli ki AK Parti'nin adayı Recep Tayyip Erdoğan'dır. Ramazanı şerifin birinci günü bu ismin açıklanması beklenebilir.
Seçim, bu ikisi arasında cereyan edecektir.
Veya Sn. İhsanoğlu CHP ve MHP'nin o kadar desteğine rağmen hiçbir varlık gösteremeyeceği için Sn. Erdoğan'ın rüzgârıyla sandığa gidilecektir.
-Ekmeleddin İhsanoğlu neden bir varlık gösteremez?
Ekmeleddin Bey, siyaset adamı, hitabet adamı, devlet adamı ve proje adamı değildir. Bir üniversite hocasıdır. Yüksek seviyeli bir bürokrattır. Kendisini tenzih ederiz; fakat Devlet Bahçeli'yle Kemal Kılıçdaroğlu'nun böylesine ehemmiyetli bir mevzuda böylesine hatalı tercihte bulunmalarını anlamak mümkün değil. Ortada anormal bir seyir olduğunun işareti, turlarda, istişarelerde bu çatı yahut ortak adayın isminin geçmemiş olmasıdır. Bu sebeple o istişari toplantılara katılmış bazı kimseler, kendilerinin figüran olarak kullanıldıklarından şikâyetçi olmaktalar...
Bugün Anayasa, yarı başkanlığı mümkün kılmaktadır. 1960 Anayasasının sembolik Cumhurbaşkanlığı devri kapanmıştır. Sn. Abdullah Gül, icracı Cumhurbaşkanlığını hükümetle sürtüşmeden başarılı bir şekilde eda etti. Bundan sonraysa daha faal bir Cumhurbaşkanına ihtiyaç olacaktır.
Yani...
Çankaya'da dirayetli, dünü, bugünü yarını dengeli bir şahsiyetin oturması değil çalışması fiili bir mecburiyettir. Bir şirkete üst seviyede bir müdür alınacağı zaman bile onun geçmişte yaptıklarına yani CV'sine bakılır. O halde Cumhurbaşkanının CV'sine bakılmayacak mıdır? Sn. Erdoğan'ın CV'si ortada. Çok parlak işlerin altında imzası var. Türkiye'de her iki seçmenden biri kendisine oy vermekte, İslam âleminde ise her üç kişiden ikisi O'nu sevmekte.
Sn. İhsanoğlu'nun dil bilmesi dışında öne çıkan bir hususiyeti yok. Tam tersine mükellef olduğu işlerde kapaklandı. İslam İşbirliği Teşkilatı Başkanı olarak Orta Afrika işgali, Mısır'da seçilmiş iktidara karşı yapılan darbe, Suriye'deki vahşi katliamlar ve Şarki Türkistan'daki mezalime karşı tek kelime etmedi. Edince de diktatör Sisi ile zalim Esad'ı destekledi. Haklı mazlum yerine zalim güçlü daha sevimli geldi...
İhsanoğlu, CHP adaylığına tenezzül etmemeliydi. Babasına zulmederek yurt dışına çıkmasına sebep olan Tek Parti zihniyetinin teklifini teveccüh kabul etmesi, babasının hatırasına binaen hayret edilecek bir davranıştır. O kadar da değil kendisini İİT Başkanlığına AK Parti iktidarı getirdi. Vefa, İslam ahlâkının bir parçasıdır. Dahası da var. İsmi ortaya çıkar çıkmaz nasıl da hakiki Atatürkçü olduğunu anlatmaya başladı. Bu iddia doğruysa; dünkü hayatı samimi değildi. Dün samimi idiyse bugün Atatürkçüleri kullanmak istemektedir.
Sn. İhsanoğlu, aslında "Ekmel" diye çağrıldığını izah etme zaruretini hisseden, tepeden inme aday gösterenlerin ismini telaffuzda zorlandıkları bir kişidir.
"Başarılar dileriz!" demenin bir mânâsı yok.
Anıtkabir'le cami arasında kalacağı besbelli.
.
Hayaller hakikat oldu
24 Haziran 2014 01:00
Bugün 12 Eylül darbecileri mahkûm olduğu gibi yarın da Barış Sürecine karşı darbe peşinde koşanlar mahkûm olacaktır.
Kesif gündem içinde Mardin Belediye Başkanı Ahmet Türk'ün son konuşması kaybolmamalı. Sn. Türk'ün dedikleri şunlardır:
-PKK 12 Eylül'le büyüdü. Türkiye, bir ırka ait değildir. Diyarbakır Cezaevinde işkence görürken bir gün gelip darbecilerin yargılanacaklarını hayal bile edemezdim!..
Adı geçen örgüt, 12 Eylül'den evvel Marksist-Leninist bir grup olarak mevcuttu. O günlerde Türkler arasında değişik ideolojide örgütler olduğu gibi Kürtler arasında da vardı.
Darbe kadroları, Meclisten "Kürt yoktur!" diye kanun geçirttiler.
Direnenler ya öldü, ya hapse düştü veya dağa kaçtı.
Kafalarından çok omuzlarıyla düşünen darbeci paşalar, Türkiye'nin bölünmesi için taşeronluk yapmışlardı. Taşeronluk yaptı, fakat bunu hiçbir zaman anlamadılar. Ama yangına benzin dökmüşlerdi. Niyetleri vatan bütünlüğü olsa da metodları yanlış olduğu için bizatihi bölünmeye zemin hazırladılar. Tahrikleri, geniş Kürt kitlesinin "komünist" diye baktığı marjinal bir örgütü zaman içinde ulusal kurtuluş hareketi hâline getirdi.
Azgınlaşan sokak terörü üzerine "ordu göreve" sloganlarıyla TSK'da, oluşan bir cunta ile güya ordu ve fakat gerçekteyse emperyalizm gidişata hakim olmuştu. Darbeciler, içeri için kudretli paşa, dışarısı için işe el koyan "bizim delikanlılar"dı...
Bir sütuna sığmayacak kadar uzun bir dram...
"Türkiye bir ırkın değildir" sözü de doğrudur:
Bu ifadeden anlaşılmaktadır ki Ahmet Türk ve O'nun gibi düşünenler, haklarına kavuştuktan sonra devletin adıyla ihtilafları yoktur. Buna karşılık "Türkiye Türklerindir" slogan milliyetçiliğine muğberler. Bu sözle milliyetçiliğe hizmet edilmemekte, bölücülük yapılmaktadır. "Atatürk milliyetçiliği" nasıl ki 12 Mart rejiminde Turhan Feyzioğlu'nun Başbakanlık koparmak için uydurduğu bir sözse "Türkiye Türklerindir" parlatılmış cümlesi de Tek Parti zihniyetinde Yahudi asıllı ve fakat güya Türk milliyetçilerinin kasıtlı ifadesidir.
Sn. Türk, darbecilerin yargılanabileceğini hayal dahi edemediğini de söylüyor. Paradan altı sıfır atılacağını, Mardin'e havaalanı yapılacağını Kürtçenin seçmeli ders olacağını, ambulans helikopterin kış günü köye inerek doğum yapacak kadını şehre, hastaneye yetiştirmesini hayal edebiliyor muydu?
Hayır, kimse hayal edemiyordu.
Onun için bugünlerin kıymeti bilinmeli, ihanetlere fırsat vermemeli.
Bu topraklar, bin yıldır burada yaşayan herkesin vatanıdır.
.
Yüreği Yanık Yiğit Analar
25 Haziran 2014 01:00
Sahnelenecek tiyatro eseri sıkıntısı çeken varsa üzerinde çalışılacak metni işte buraya yazıyoruz!
Yıl; 1989... Sovyetler Birliği dağılmakta, komünist rejimler çökmekte. SSCB'nin peyk devletlerinden biri de dünkü Osmanlı toprağı Romanya. Başta Komünist Parti Genel Sekreteri Nikolay Çavuşesku bulunmakta. Çavuşesku, 1965'ten beri oradadır. Komünist dünya çatırdıyor ama Romanya ayakta. O arada bazı hürriyet istekleri olsa bile Çavuşesku, bunu bastırma işini karısıyla maiyetindeki bağlılarına bırakarak İran'a ziyarete gider. Birkaç günlük ziyaretten döndüğünde 21 Aralık günü Bükreş meydanındaki mitingdedir. Karşısında on binler vardır. Çavuşesku, mağrur ve kendinden emindir. Hararetli konuşması şiddetli alkışlarla kesilir. Ne var ki kendisi için kaderin kırılma ânı işte tam o sırada yaşanır. Kalabalık içindeki bir yaşlı kadın, kürsüdeki başkana bağırır:
-Yuuh! Alçaak! İn aşağı yalan söylüyorsun!!!
O da ne? Az evvel alkıştan avuçları kızaran kitleye ne oldu? Hiçbir şey; kitle kendine gelmiştir. Sindirilmiş yığınlar, yaşlı kadının cesur çıkışını havada yakalar. Şimdi on binlerin dili aynıdır:
-Yuuh! Alçaak! İn aşağı yalan söylüyorsun!!!
Evet; Çavuşesku mecburen aşağı iner; fakat bir yere çıkar; çıkartılır; darağacına. Hayatı böylece biter... O cesur kadın, yüreği dağlanmış bir ana veya eşti.
Yoksa... On binlerin içinde, o on binlerin avuçlarını patlatırcasına alkışladıkları "ulu önder"i yuhalamak haddine miydi? Ama şu gerçek unutulmamalı, yüreği yanık bir anayı hiçbir tehlike sindiremez....
Unutulacaklar diye korkmuştuk. Haçlı zihniyetinin gündelikçi işçisi IŞİD ile Suriye, Mısır, Filistin unutturulmuş, buralardaki zulümler perdelenmişti. 8-10 bin kişilik bir haydut sürüsü bir memlekete girmiş; tankı, topu, uçağı olmadan, tankı, topu, uçağı olan bir devleti ele geçiriyordu. Düveli muazzama, bıyık altından gülüp petrol hesapları yaparken dünyanın diğer yarısı bu manzara karşısında şoktaydı. Hududun ötesinde bunlar ve içerde de Cumhurbaşkanı adayı, paralel yapı, iade-i muhakeme ile ortalık toz-dumandı. Bu yüzden Diyarbekir'de evlâtları için eylem yapan Yüreği Yanık Yiğit Anaların unutulacağından korkmuştuk. Fakat aleyhteki bütün menfi şartlara rağmen o analar, geri adım atmadılar. Direndiler ve nihayet Ankara'ya, Başbakana kadar gittiler. Her biri bu toprakların mübarek analarından birer numune olan onlar, bize öncelikle Erzurumlu Nene Hatun'u hatırlattı; fakat aynı zamanda sosyalist Çavuşesku'yu deviren Bükreşli o yiğit kadını da hatırlattı...
36 kadın; Yüreği Yanık 36 Ana. Bir avuçlardı; hiçbir gözdağı, hiçbir baskı onları yıldıramadı. Eli öpülesi o yiğit analar, barışın teminatı olacaktır. Dağı dize ve düze getirecek onların çelik iradesidir. O analar:
-Ellerinden kalemleri alınıp yerine silah verilen çocuklarımızın dağdan getirilmelerini istiyoruz, diyorlar.
Bu kadar sade, bu kadar insânî....
Türkiye'nin bütün kadınları, bu anaların yanında yer almalıdır. Artık diyecek bir sözü kalmamış örgütün zulmünü bitirecek olan bu Yüreği Yanık Yiğit Analardır.
.
Yargıda inandırıcılık kaybı
26 Haziran 2014 01:00
Zaten hukuk mütefekkirimiz yoktu; şimdi bazıları sorumszuluklara imza atan yargı mensubu denen hukuk teknisyenleri de vatandaşın gözünde aidiyet kuşkusu yaşamaktadır.
"Yargı" adliyedir, mahkemelerdir, onların kararıdır...
Biz hukuk fakültesinde talebe iken bile hocalarımız "kaza" derlerdi. Her ne kadar kazalar "ilçe" oldu ise ve bir de istenmedik zuhurata da kaza dendiği için bunlarla da karışmaması için olsa gerek kaza kelimesi unutuldu, onun yerini yargı aldı. Kadı'nın hâkim, hâkimin yargıçla yer değiştirmesi misali. Şimdi denebilir ki yargıya "kaza" dendiği günlerde Yargıtay'a ne denirdi? Daha evvelinde "mahkeme-i temyiz" denirken bizim hukuk tahsil ettiğimiz ve devamı senelerde "temyiz mahkemesi" deniyordu. Mahkemelerin verdiği kararlar bugün de temyiz edilir. Halk arasındaki "temize gönderme" sözü herhalde buradan çıkmıştır. Devlet-i Ebed Müddet ihtişamının lisandaki tezahürlerinden Mahkeme-i Temyiz kalmasa da "temyiz etme" sözü yaşamakta.
1930'lardan sonra bir dönem Türkçe, çok şiddetli bir şekilde dil ırkçılığına maruz kaldı. "Dilimizi, Arapça ve Farsça kelimelerden temizliyoruz" iddiasıyla Türkçe hem batı dilleri sömürgesi yapıldı ve hem de Moğolcayla aşılandı. Bugün sonu "tay"la biten her Türkçe kelime, biraz da Moğolcadır. Türk ırkıyla hiçbir alakası olmayan Moğollar, tıpkı Eti/Hititlerin Türk kabul edilmesi büyük yanlışlığında olduğu gibi Türk kabul edilerek bin yıldır kullandığımız, yerlileştirdiğimiz, Türkçenin zevkiyle kaynaşmış, irfan medeniyetimizin nadide malzemesi kelimeler, bir bir terk edilerek yerlerine Fransızca, İngilizce, Almanca, Yunanca, Moğolca kelimeler devşirilmiştir. Nasıl ki bugün o münasebetsiz "sel" eki olur olmaz her kelimeye yamanıyorsa Tek Parti döneminde de kelimelerin sonuna "tay"lar bağlanmıştı.
Müesseseler, taşıdığı maddi ve mânevi unsurlarıyla bir bütündür. Mahkemenin kapı üstünde yazılı adından başlayarak kürsüdeki hakim ve savcıların unvanları ve muhakemenin safhalarıyla birlikte adliyeye dair ne varsa a'dan z'ye her şeyiyle değiştirilirse çürüme o günlerden başlayarak bugünlere gelir ve nihayet yaşanan manzaralarla karşılaşılır. Müesseseler, gelenekleriyle muhkem kalırlar. Bunları derken hiçbir şey değişmeyecekti demiyoruz. Hayatın tabii seyrinde cereyan eden tekâmül başka, fillerin züccaciye dükkânına girmesi başkadır.
Bir cemiyette en sağlam iradeli, en sağlam seciyeli mensuplarından birinin de hukukçular olması gerekir. Hukukçu, insanla alâkalı karar vermektedir. Bu kararı verebilen kimseler, sadece rüşvete, adam kayırmaya uzak durmayacaktır. Vicdanının takibinde olduğunu da saniye unutmaması, kendisine hiçbir hatırın ve amirin iş yaptıramaması gerekir.
Şu gün gelinen ihtilaf noktasında görülmektedir ki yargı kargaşa içindedir. Kim devletin hakimi, kim değil? Vatandaşın, kafası karışık. Başbakanın yargıdan şikâyetçi olduğu bir devlette adalet zedelidir, şüphelidir.
.
Hiç kimse, kimsesiz kalmasın!..
27 Haziran 2014 01:00
Hiç kimse yok kimsesiz/Herkesin var bir kimsesi/Ben, bugün kimsesiz kaldım/Ey kimsesizler kimsesi
Avnî-Fatih Sultan Mehmed
Sepetçiler Kasrı, seyrine doyulmaz İstanbul güzelliklerinden biridir. Sağ tarafındaki Sarayburnu belinden grup manzarası çarpıcıdır. Ne gün bu köşkün önünden geçsek hep Kanuni ve Barbaros'u hatırlarız. Muhteşem Süleyman, Halife-i rui zemine Cezayir'in anahtarını getirmiş olan muhteşem Hızır Hayreddin Paşa'yı sahile inerek burada istikbal eder.
Diyanetin dâvetlisi olarak Sepetçiler Kasrı'na giderken bu duygular da bize refakat ediyordu. Toplantının yapılacağı Camlı Köşk, leb-i derya. Gemiler geçmekte. Karşıda Galata ve Galatasaray Lisesi, aşağıda Nusretiye Camiî şerifi. Ve tarihle kavgalı çirkinlik örnekleri. Yerimize oturmak üzereydik ki Diyanet reisimiz Mehmet Görmez Hoca'yla kucaklaştık. Prof. Dr. Görmez'e henüz çıkan Sevgili Peygamberim kitabımızı imzalamıştık; uzattığımızda sevecen bir ifadeyle kitabı inceledi ve takdirlerini dile getirdi...
Medya mensupları davetliydik. Işıklı ekranda toplantı mevzuu yazıyordu. "Hiç kimse, kimsesiz kalmasın; bu ramazan ve her zaman!" Cümle, hissedebilen için sarsıcıydı...
Yemekten sonra İstanbul Müftümüz Prof. Rahmi Yaran, sofra duası yaptı. Görmez Hoca, bu vesileyle Sevgili Peygamberimizin bir yemek duası mealinden söz etti. O -aleyhisselam- ikram sahiplerine şöyle dua buyurmaktalar:
-Yemeklerinizi hep iyi insanlar yesinler, oruçlular sofranızda iftar açsınlar, melekler sizin için istiğfar etsinler...
Prof. Mehmet Görmez, sonra da tane tane bir üslupla konuşmasına geçti. Anlattıkları Müslümanlar, insanlık ve yaşadığımız çağ için tefekkür kıvılcımlarıydı. Sanayi çağı, sanayi ötesi çağ, bilgi çağı... yakalanmış ve fakat aile, mahalle, komşuluk gibi değerler derin yaralar almıştı. Birlikte rahmet varken yalnızlık çağındaydık. Emperyalizm, sosyal medya ile insanı burnundan tutup yalnızlık tutsağı yaptı.
Çok büyük bir içtimâî yarayı irdeleyen bu toplantı, huzuruna çıkmaya hazırlandığımız bir ramazan-ı şerif öncesinde bilhassa tertip edilmişti. Mehmet Görmez Hoca, misafirleriyle damıtılmış fikirler paylaştı:
-Ramazan, bizi değiştirmeye gelirken; biz, onu değiştirmeye uğraşıyoruz. Onun değişmeye ihtiyacı olamaz; ramazan kişiyi değiştirip dönüştürmeli.
-Şu dehşet verici hâle bakınız! Müslüman, Müslümanı tekbir getirerek katletmekte.
-Bu ramazan ve her zaman; dosta eller yoksul, yetim, yaşlı, sokak çocuğu, mülteci, mazlum, kimsesiz ve elbette birbirimize uzanmalı.
-Bugünün insanı artan bir hızla California Sendromu yaşamakta. O insanın her şeyi var, fakat mes'ut değildir. Bizdeki müntehir sayısı 2013'te 3189'dur.
-Şu gün dünyadaki mülteci sayısı 50 milyondur, bunun 1.5 milyonu yurdumuzdadır. Türkiye, artık bir mülteciler memleketi. Biz, Diyanet olarak 10 bin mülteci çocuğa eğitim vermekteyiz. Ayrıca 120 ülkede faaliyetimiz var.
-Devlet, yetimhane kurabilir ama yetim başı okşayamaz, huzurevi açabilir ama o insanların kalbini şâd edemez.
-Dinin görevlisi olmaz, gönüllüsü olur.
-Müslümanlar, bugün tarihte olduğu gibi medeniyet kurma melekesini giderek kaybetmekteler.
-Modern zamanlar, bugün tarihte bir kerecik görülüp kaybolmuş Haricilikle buluşuyor.
-Alevilik meselesi için tarihte hiç olmadığı kadar içtimai zemin hasıl olmuştur. Kendi gerçekliğiyle görülüp hukuk içinde hâl tarzı üretilmelidir. Alevi önderleri Aleviliğin İslam dışı yorumlanmasına müsaade etmemelidir. Kürt meselesi de yine hukuk içinde ve din kardeşliği esasıyla halledilmelidir. Tarihin emaneti dini azınlıklarımız ilahiyatçı ihtiyaçları için dışarıya talebe gönderme zorunda kalmamalıdır. Biz, 5 Alman üniversitesinde İlahiyat fakültesi açtık. Frankfurt Üniversitesinde 600 talebemiz var...
Daha ne densin?
O söz vicdanlara yazılmalı:
-Hiç kimse, kimsesiz kalmasın; bu ramazan ve her zaman!..
Yeryüzüne huzurlar getirmesi dileğiyle Ramazan ayınız mübarek olsun..
.
Bu barış, tarihin seyrini değiştirecektir
30 Haziran 2014 01:00
Irak Kürt muhtariyetini devlet olarak tanımak icap ederse en evvel Ankara tanımalı. Hududumuzun öte yanında İran'da 35 milyon Azeri Türkünün varlığı İran'ı devlet olarak kabulümüze mani değil. Öyleyse Kürtler için kaygıya hiç gerek yok. Güneydoğu, hele bundan sonra zorlansa da bir yere gitmez, aksine mıknatıs gibi Kürdistan'ı çeker.
AK Parti iktidarı veya Recep Tayyip Erdoğan liderliğine kadar Türkiye'de bazı ağır yükler "değişmez kader" olarak görülüyordu. Onlarla yaşanıyordu, ilâ nihâye öyle de yaşanacak sanılıyordu...
Bu yüklerin belli başlılarını şöylece sıralamak mümkün:
Medya vesayeti, patron vesayeti, asker vesayeti, yargı vesayeti, yüksek enflasyon, yüksek faiz, bol sıfırlı TL, kiracılık kamburu, hastanelerde kuyruk çilesi, Güneydoğu çıkmazı, dış politikada yokluk, İngiliz güdümü, İsrail muhabbeti, Amerikan teslimiyeti, AB mecburiyeti, IMF mahkûmiyeti vs.
İçeride ve dışarıda biri diğerinden daha ağır yükler.
Ama yüklerin yükü Güneydoğu ıstırabıydı.
Basbayağı bir harp yaşanıyordu. Öz vatandaşını anlamayan, öteleyen bir küflü zihniyet onları teröre teslim etmişti. Ümitlerin tükenme noktasına geldiği çok takvimler görüldü. Dram "ver kurtula kadar gitti".
Güneydoğu dramı, bütün tarihimizde en uzun sürmüş nadir savaşlardan biri veya iç çatışma yahut isyan olmadı terörle mücadeledir... yine de; isimlendirmelerin hepsi etiket. Mühim olan o ibarenin altındaki sandıkta saklı olan gerçektir. Henüz tam bir bilançosu çıkmamıştır, daha yakın tahminler devresindeyiz.
Yani...
Ne kadar şehit vardır?
Ne kadar isyancı ölmüştür?
Toplamda sakat sayısı ne kadardır?
Kaç kişi yurt dışına kaçmıştır?
30 yılda ne kadar silah, araç-gereç kullanılmıştır?
Sarf edilen silah ve mühimmat miktarı kaç milyon dolardır?
Hangi devletler bu ihtilafa karışarak menfaatlenmiştir?
Kabaca cevap vermek gerekirse; o kötü günleri yaşamak zorunda kalmasaydık bugün dış borcumuz yoktu... 27 yıllık Tek Parti diktasından sonra Demokrat Parti dönemi veya Adnan Menderes iradesi, bu toprakların insanı için ümit olmuş, millet yeniden yarın fikriyle buluşmuştu. 27 Mayıs 1960 İhaneti, yalnızca siyasi kadroları Yassıada'ya mahkûm etmedi; vatandaşı da yarınsız bıraktı. 1960-2000 arası yer yer karanlık, yer yer parçalı bulutlu geçti ve fakat hiçbir zaman güneşin huzurlu aydınlığına varılamadı...
2000 sonrası bu toprakların has insanı yeniden yarın fikriyle tanıştı; güneş huzurlu aydınlığıyla üstümüze doğmaya başladı. İktisâdî refah, terörün belini kırdı, yapılanlar Kandil'in varlık sebebini ortadan kaldırdı...
Temel fikir "ayrılık" olsaydı; Müslüman Kürtler Lozan'da ayrılan unsur olurdu. O red belki terör olarak dönüp Kürtleri ve Türkleri cezalandırdı. Ayrılamazlardı, çünkü; Kürtler, Halifeye belki ümmetin diğer unsurlarından daha fazla bağlıydılar. Yavuz Sultan Selim'in fütuhatında O'na destek olanların torunları, şimdi de Yavuz sevdalısı Recep Tayyip Erdoğan'a destek olmaktalar. Bugün, emperyalizme rağmen istişareler neticesinde hasretinde olduğumuz barış, kanuni zemine oturtularak kalıcı kılınmakta. Şüphe edilmesin ki bu sulh, bu barış tarihin seyrini değiştirecektir. Zaman hükmünü icra etmekte. Ömrünü dolduran bölge haritasının değişeceği muhakkak...
Öyle ise:
Yeni haritada çizen -hakim- el biz olmalıyız.
Dağlar, ovalar, yıldızlar ve vicdanlar şahittir ki...
Biz; adiliz, emperyalizm zalimdir.
.
Yeni bir Fahri Korutürk'e ihtiyaç yok!
1 Temmuz 2014 01:00
Netice, her ne olursa olsun; güzel olan seçmenin Cumhurbaşkanını bizzat seçebilmesidir.
CHP ve MHP Cumhurbaşkanlığı için "müşterek aday" veya "ortak aday" değil de her nedense "çatı aday" dedikleri Sn. Ekmeleddin İhsanoğlu'na dair resmî müracaatı bugün TBMM Başkanlığına bildirmekteler. AK Parti de bugün görkemli bir törenle adayının kim olduğunu açıklayıp resmî muameleyi başlatacak... Bu aday, yüzde 99.9 ihtimalle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'dır.
CHP ve MHP'nin kendi içlerinden bir ismi aday göstermeyip dışarıdan bir arayışa girmeleri ilginçtir. Bunun tek sebebi yalnız başına hareket etmeleri halinde AK Parti adayını, hele bu aday Sn. Erdoğansa alt etmelerini imkânsız görmeleridir. Buna rağmen HDP örneğinde olduğu gibi kendi partilerinden kendi başlarına meydana çıksalardı bugüne ve yarına daha kolay hesap verebilirlerdi.
Muhalefet liderleri, parti içi ve dışında birçok aday turu yapmış, birçok isimler konuşulmuş, fakat isim açıklanınca herkes şaşkınlığa düşmüştü. Çünkü o toplantılarda "Ekmeleddin İhsanoğlu" ismi geçmemiştir. Bu sebeple Prof. Süheyl Batum gibi bazı CHP'li vekiller "bu bir Amerikan projesi!" diyerek öfkeli konuşmakta, Edip Akbayram gibi bazı sanatçılar "konu mankeni olarak kullanıldık!" diye kızmaktalar. "Kılıçdaroğlu'nu CHP'nin başına getirenler, bu dayatmayı da yaptılar!" diyenler de mevcut.
Hakikaten hem Sn. Bahçeli ve hem de Sn. Kılıçdaroğlu, Ekmeleddin İhsanoğlu'nun ismini bile telaffuzda zorlandılar. Daha garibi bizzat adı geçen adayın kendi isminden duyduğu mahcubiyettir. "Bana arkadaşlarım 'Ekmel' derler" gibi bir tashih zarureti hissetti.. Doğrudur, Celaleddin'e kısaca 'Celal' denmesi misali isimlerde kısaltmalar vardır. Ancak o kimseler çevrelerinde bu şekilde bilinir, tam isimleri sadece resmî yazışmalarda olur. "Ekmelettin" de değil "Ekmeleddin" Beye gelince, bu kadar yıldır üniversite, İRCİCA, İKT, İİT'de çalışırken hiçbir zaman Ekmel İhsanoğlu denmedi. Şunu anlarız; kişi, ismini dilediği gibi kullanabilir, hatta tamamen değiştirebilir. Ne var ki burada çatıda marangozluk yapan bir dülgeri değil, Türkiye'nin 1 numarası olmaya niyetlenmiş birini konuşmaktayız. İsmini takdim şeklinde psikolojik bir eziklik sezildi. Ardından sıkı cümlelerle Atatürk'e biatını hemen her mikrofon önünde tekrarladı, nasıl samimi bir laik olduğunu bilhassa dile getirdi, dine Tek Parti zihniyetinden hareketle rafta yer gösterdi. Mazisiyle çelişkiye düşen bir insan görülmekte. Hangisi doğru; dün mü, bugün mü? Bütün bunlar, "İhsanoğlu, Türkiye'nin el Baradey'idir!" itirazını yapanları teyit eder mahiyettedir.
Bu ismi Almanyalarda bile pazarlamaya uğraşan Kemal Bey de Ekmel Bey için "bakmayın siz Mısır'da doğduğuna, bakmayın el Ezher'i bitirdiğine, O, hiçbir zaman şeriatçi olmadı!" deme tuhaflığını gösterdi. Neredeyse yemin-billah edip "Sn. İhsanoğlu Cuma hariç namaz da kılmaz!" diyecek.
Tekrar edelim; yeni bir Fahri Korutürk'ten öte bir varlık göstermeyen çatı adayın, seçilme şansı yoktur. Önemli bir MHP hatta CHP seçmeni, ya sandığa gitmez veya reyini diğer adaya verebilir.
.
Recep Tayyip Erdoğan
2 Temmuz 2014 01:00
Allahü teâlânın azîz ettiğini kimse zelîl edemez; zelîl ettiğini de kimse azîz edemez-Hadîs-î şerîf
Görkemli bir merâsim, görkemli bir teveccüh ve görkemli bir netice...
AK Partililer, genel başkanlarının tensibini kendi tercihleri sayarak O'nu Cumhurbaşkanlığına aday gösterdiler...
Bu bir teşekkür, vefa ve kadirşinaslıktır.
Partililer görüp yaşadılar ki genel başkanları 3 Kasım 2002'den bu tarafa gece-gündüz, yurt içi-yurt dışı, tehlike-tehdit demeden inanılmaz bir gayretle çalıştı... Öyleyse bu çalışmanın neticesinde Cumhurbaşkanlığı O'na anasının ak sütü gibi helâldir. Bu sebeple partisi, liderini ittifakla Köşk'e göndermekte...
Sonradan çalışıp-çabalayarak lider olunmaz, lider doğulur. Recep Tayyip Erdoğan, lider doğmuştur. Bunun farkındadır, kabiliyetini bir ilâhî emanet olarak görmektedir. İnandığı bir büyük dâvâsı vardır. Kendisini bütün mevcudiyetiyle bu dâvâya adamıştır. Bu sebeple ilk günden yola koyuldu, önüne çıkan engeller karşısında yılmadan, küsmeden, bıkmadan ilerledi ve hedeflerini bir bir fethetti. Şimdi de Çankaya'ya çıkıp hem Başkanlık sistemini getirecek, hem partisinin kendisi olmadan ayakta kalabildiğini isbat edecek ve hem de kafasındaki büyük hizmetlere yol verecek, imza koyacaktır:
Çünkü O'nun dâvâ defterinde marka insan, marka şirket ve marka şehir, zihninde BT/2023 Büyük Türkiye, kalbinde CDT/ 2071 Cihan Devleti Türkiye, aklında OMT/Osmanlı Milletler Topluluğu ve ufkunda ÜD/Ümmetin Dirilişi vardır.
Bugüne kadar her hâlükârda dâvâ adamı sadakatiyle ideallerinden vazgeçmedi:
İl başkanlığındayken milletvekili seçildi fakat mazbatası elinden alındı.
İBB başkanı oldu, tamamlamasına fırsat verilmeyerek hapse kondu.
Çıktı parti kurdu "köy muhtarı bile yapmazlar!" diye aleyhine manşetler atıldı.
Partisi iktidar oldu, kendisi Başbakan olamadı.
Başbakan oldu, bu defa da elektronik muhtıradan ihanetin her çeşidine, suikast teşebbüslerine kadar nice şeyler yaşadı.
Çankaya Köşkü'ne çıkma ihtimali doğunca da Gezi Parkı terör olaylarından 17-25 Aralık darbelerine kadar bilinen-bilinmeyen nice iç ve dış badirelere muhatap oldu. Ama O, tek başına bile kalsa geri adım atmadı, vesayete taviz vermedi, tehdide boyun eğmedi, ihaneti affetmedi, dik durdu, yoluna yürüdü ve büyük dâvâsına hizmet etti.
Davos'ta İsrail Cumhurbaşkanına "one minute!" dediğinde o akşam eski büyükleçiler tv ekranlarında "Türkiye bitti!!!" diye felaket tellallığı yaptılar. Antalya'da bir oteldeydik. TGRT'den bağlandılar. Dedik ki: "Recep Tayyip Erdoğan, şu ândan itibaren bütün İslâm âleminde Sultan Abdülhamid'den sonra en çok sevilen liderdir." Zaman bizi doğruladı. Türkiye bitmedi, aksine şâha kalktı.
Kendisinden sonra partinin başına kimin geleceği, kimin Başbakan olacağı; bunlar kardeşlik hukuku içinde gül gibi hallolur.
Büyük resmi görmeli, ufku kucaklayabilmeli.
Yalnızca Türkiye, Recep Tayyip Erdoğan'ı Cumhurbaşkanı seçmiyor; İslâm ümmeti de liderini seçiyor. Sizi candan ve gönülden tebrik ederim kardeşim. Çankaya mübarek, hizmetleriniz dâim olsun. On bir ayın sultanı ramazan ayında bu pâyeye lâyık görülmek kaderin güzel bir ikrâmıdır.
Allah, utandırmasın.
.
Ağustos, zaferler ayımızdır
3 Temmuz 2014 01:00
En azından bir asırdır ağustos hasretindeyiz.
*
Sıcak bir yaz; sıcak yazın hararetini düşüren ramazanın mânevî iklimi, Irak ve Suriye'de dinmeyen kan ve İsrail'in Filistin'e şu mübarek ayda bile hukuku çiğneyerek, şüpheliyi peşinen mahkum edip katliam yapması...
AK Parti, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı bu ortamda Cumhurbaşkanı adayı gösterdi. Bundan böyle ağustos sonuna kadar Türkiye'nin en ağırlıklı gündemi Cumhurbaşkanı seçimi olacaktır.
Haraketli bir temmuz ve ondan da hareketli bir ağustos yaşayacağız. 2013'ün ilk yarısı ve 2014, MİT başkanını tutuklama teşebbüsü, Gezi isyanı, yargı darbesi, pararlel yapılanma, Okmeydanı gibi sebeplerle hızımızın kesildiği, kayıpların büyüdüğü zaman dilimleri oldu. Şimdi 2014 Ağustosundan itibaren Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Hükümet yenilenmesi yaşayacağız. Türkiye, 2015'e taze kan ve taze kuvvetle girecektir. Ağustos, bizim zaferler ve o zaferlerin getirdiği müjdeler ayıdır. Bu defa da öyle olacağı görünmekte. En az yüz yıldır ağustos hasretindeyiz..
Bilindiği gibi Cumhurbaşkanlığı için 3 aday var:
Üç adaydan seçilme şansı en yüksek olanı Recep Tayyip Erdoğan. Seçilmesine kesin gözüyle bakılmakta. İhtilaf ilk turda yani 10 Ağustosta mı, 24 Ağustostaki ikinci turda mı seçilip seçilmeyeceğindedir. Bu tahminde de ilk tur kuvvet kazanmakta...
HDP adayı üzerinde durmayacağız. Orada takdire şayan olan siyasetten, kendi içlerinden bir ismin aday gösterilmesidir. CHP ve MHP'nin yapamadığını HDP yapabildi. Fakat Selahattin Demirtaş'ın Çankaya'ya çıkma şansı yok. BDP bir anlamda HDP'ye dönüşmekle henüz bölge partisi olmaktan çıkıp Türkiye partisi olamadı. İleriki yıllarda bu kucaklayıcılık başarılabilir, AK Parti'nin yaptığı tekrarlanır, bugünkü bazı hatalar terk edilir, bazı kötü izler de silinirse o zaman şans yükselir.
1 Temmuz 2014 Günü Ak Partinin genel başkanları ve Başbakan Erdoğan'ı aday gösterme merasimi hakikaten tam profesyonelceydi. Vatandaş görmüyor mu? Bir tarafta 311 vekilin firesiz şekilde genel başkanlarını aday göstermesi, bu aday gösterme merasimindeki ihtişam ve adayın bir saati aşkın şekilde milletin gönül diliyle, konuşup onlarla aynı ruh ikliminde buluşması, bu merasim ve yapılan konuşmanın Türkiye ve dünyada gündem olması, diğer tarafta ise çatı adayın elinde çelenkle kabirler arasındaki vaziyeti, CHP'nin bir kanadının isyan içinde olması.
Ekmel İhsanoğlu'nun Tayyip Erdoğan karşısında varlık göstermesi imkân ve ihtimal dışıdır. Zaten CHP'deki baş kaldırmanın nereye varacağı da belli değil. Çatı aday, her ân yarıştan feragat edebilir. Bunu hiç sürpriz görmemeli.
Tayyip Erdoğan'ın 10 Ağustosta ilk turda Cumhurbaşkanı seçilme ihtimali yüzde 90'nın üzerindedir. İki gelişme mümkün. Ya çatı aday, çökme korkusuyla peşinen yarışı terk eder veya CHP ve MHP bu yanlışı bir itibar meselesi sayarak var güçleriyle destek olurlar. Fakat her halü kârda ister ilk ve isterse ikinci turda olsun Erdoğan seçilecek görünmekte. Bu her iki ihtimalde de CHP ve MHP için ciddi sancılar kaçınılmazdır. Genel başkanlar sorgulanabilir, olağanüstü kongreler yaşanabilir.
Ve Türkiye 2015'e sadece Cumhurbaşkanı, Başbakan, Hükümet olarak değil muhalefet liderleri de değişmiş olarak girebilir.
.
Erdoğan'ın 5 sırrı
4 Temmuz 2014 01:00
...Ve nihâyet o gün gelmişti; diğer adaylar belliydi; AK Parti'nin Cumhurbaşkanı adayı da esasen belliydi ama; yine de ser verip sır vermeyen bir Recep Tayyip Erdoğan vardı; bu sebeple, yorumcular olarak yüzde 1'lik bir hata payı bırakıyorduk. 1 Temmuz 2014 Salı günü AK Parti'nin yapacağı Cumhurbaşkanı aday açıklaması herkes için mühimdi; lâkin bizim için çok farklı ehemmiyetteydi:
Niçin?
Çünkü biz, bu sütunda 2 Temmuz 2014 Çarşamba okuduğunuz "Recep Tayyip Erdoğan" serlevhalı makalemizi 29 Haziran 2014 Pazar günü kaleme almış ve yazıişlerine e-posta ile yollamıştık. O yazıda hem Tayyip Beyin Cumhurbaşkanı adayı olduğunu yazıyor ve hem de yapacağı konuşmayı aşağı-yukarı dile getiriyorduk.
Bu iki bakımdan tehlikeliydi:
Aday, O, olmayabilirdi.
Konuşma farkı yapılabilirdi.
Bu takdirde okuyucu nezdinde büyük mahcubiyet yaşamak vardı. Fakat bizi mahcup etmeyen Rabbimize sonsuz şükürler olsun. Olabileceği önceden sezebilmek, bir mesleki tecrübe olduğu kadar aynı gönül iklimini yaşamanızın da tezahürüdür...
O gün ismin açıklanmasını beklerken; tahminimiz doğru çıkmıştı. Sırada konuşma muhtevası vardı. Tayyip Bey, kürsüye çıktı; içinde âyet-i kerîme, Hadîs-i şerîf, Sezai Karakoç'tan mısraların da olduğu cümlelerle, yazımızdaki ana unsurlar bir bir sıralanıyordu.
İşte tam o sırada telefonumuz çaldı; Başbakanlıktan arıyorlardı:
-Hediye ettiğiniz Sevgili Peygamberim kitabı için Sn. Başbakanın teşekkür mektubunu göndereceğiz; hangi adrese gelsin?
Soru buydu; hikâye ise şu:
Başbakanın son Avusturya, Fransa gezisine Türkiye gazetesinden genel yayın müdürü İsmail Kapan iştirak edecekti. Başbakana verilmek üzere -o sırada henüz çıkmış olan- kitabımızı imzalayarak arkadaşımıza teslim etmiştik. Yazdıklarımız şuydu "Recep Tayyip Erdoğan kardeşime iki cihan saadeti dilerim. İmza, tarih". Başbakana "kardeşim" derken burada saklı bir incelik vardı. Sultanlar Sultanı, Peygamberler Peygamberinin -aleyhimüsselam- huzurunda başbakanlık, cumhurbaşkanlığı, sultanlık, krallık, imparatorluk olmazdı. Bu yüzden unvan kullanmamıştık.
O telefon şu gerçeği gösteriyordu. Hiçbir muvaffakiyet tesadüfi değildir, o kadar iş arasında bu teşekkür mukabelesi niçin zirveye çıkıldığının habercisidir...ayrıca; Sn. Başbakan, unvansız hitap etmemizdeki inceliği fark etmişti...
Bir ay kadar önce gazetemizi ziyaret eden Veysel Eroğlu'na daha evvel de yazdığımız bir tesbitimizi anlatmıştık; Sn. Bakan, "çok güzel özetlemişsiniz" demişti. Günü geldi "et-tekraru hasen, velevkâne yüzseksen!" olduğuna göre, bugün bir kere daha tekrar edeceğiz. Recep Tayyip Erdoğan'ın muvaffakiyetinin 5 sırrı veya sebebi vardır:
1-İyi bir Müslümandır.
2-İyi bir aile reisidir.
3-Çok dua etmektedir.
4-Çok dua almaktadır.
5-Çok çalışmaktadır.
Halterci, yük kaldırdıkça ağırlık arttırılır.
Sahip olduğu bu evsaf ile birlikte Halterci, Çankaya'da hizmetlerini dâvâlaştırıp zenginleştirecektir. "Bu bir veda değil başlangıçtır!" demesinin anlamı işte budur.
.
Abdülhamid Han'ın yetimleri
7 Temmuz 2014 01:00
İsrail, Batının her yaptığına göz yumulan, bir dediği iki edilmeyen şımarık çocuğudur.
Evvela el Halil'de ilahiyatçı üç Yahudi genç kaçırılıp öldürüldü. Bunun üzerine İsrail başbakanı Benyamin Netanyahu, kabine toplantısında şöyle dedi: "Hayvanlar tarafından soğukkanlılıkla kaçırılıp öldürülenler için Hamas, hesap verecek!"
Bu söz üzerine Filistin'e bomba yağmaya başladı. Onunla kalınmadı. Sabah namazına giden Muhammed Ebu Hudeyr isminde 16 yaşındaki bir genç Filistin topraklarına iskan ettirilmiş "yerleşimci" adı verilen işgalci Yahudiler tarafından sadece öldürülmedi, bir de cesedi yakıldı.
İlahiyatçılar kaçırılmıştı...
Mukabil olarak namaza giden genç kaçırılmış oldu...
Öldürdüler, sadece öldürmekle kalmadılar bir de hunharca yaktılar...
Sivil, dahası -batıl da olsa- din tahsili yapan gençlerin kaçırılması veya öldürülmesi tasvip edilemez; ama aynı şekilde ibadete giden bir insanın kaçırılıp öldürülmesi de tasvip edilemez. Hele maktul bir de yakılmışsa bunun adı vahşettir.
Yahudi gençleri, Filistinlilerin kaçırdığı kesin midir, yoksa Filistin'i zora sokmak, ramazanı onlara zehir etmek için bu bir tezgâh mıdır? bilmiyoruz. İddia doğruysa kınanacak bir eylemdir. İslamiyet'te sivil kimselere, hele hele din adamına dokunulmaz.
Filistinliler, yani Abdülhamid Han yetimleri, bugün, bu çağda bütün insani ve medeni haklardan mahrumlar. Zaman zaman İfrata kaçmaları, köşeye sıkışmışlığın, yalnızlığın, çaresizliğin, haksızlığa maruz kalmanın neticesidir. Bunun sebebi de İsrail devlet politikasıdır. İşte başbakanlarının konuşması yukarıda. Belki daha failin kim olduğu belli olmadan sokak kabadayısı ağzıyla "hayvanlar!" diye küfretmekte. Bu kem söz, İsraillilerin Filistinlilere daha doğrusu Müslümanlara hangi gözle baktıklarının itirafıdır.
Halbuki olgun bir devlet adamı böyle mi davranır?
O gün aslolan rehinelerin kurtarılmasıydı.
İtidalli bir dil kullanacağına; "niçin kaçırıyorlar?" diyerek sebepleri ortadan kaldırmaya uğraşacağına, peşin hükümle küfretmişti. Aynı tarihlerde bizim de kamyon şoförleri ve Musul Konsolosluk personelimiz kaçırıldı. Bizde hükümet edenler, konuşurken kılı kırk yardılar. İşte faydası da görülmekte.
İsrail, resmî söylem olarak intikam çığlıkları atınca birtakım dağdan gelip bağdakini kovan eşkıya da Muhammed ebu Hudeyr'i kaçırdılar, öldürdüler ve yaktılar. Bunun hiçbir din ve coğrafyada yeri yoktur. Nasıl -şayet doğruysa- Filistinlilerin, din tahsili yapan Yahudileri şu mübarek ayda kaçırıp öldürmeleri caiz değilse, "yerleşimci" denen zorbaların da yine ramazan ayına rağmen bir Müslümana bu canavarlığı reva görmelerinin kabulü de mümkün değildir.
Bütün bunların; kan dökmelerin, işkencelerin, kıtallerin, adam yakmaların sebebi Siyonist emperyalizmidir.
Yahudi şovenizmidir.
Yahudilerin din fanatikliğidir.
Hukuk devletinde zanlılar yakalanır ve yargı önüne çıkartılır. İsrail'de ise Başbakanın sözleriyle linç teşviki yapıldı...
İsrail, ne kendi vatandaşına rahat ve huzur veriyor, ne Filistinli Müslümanlara ve ne de bölgeye. Nitekim bu Cuma günü de mü'minlerin Mescidi Aksaya gitmelerine engel oldu. Kurulduğundan beri sürekli genişleyen, Filistin topraklarını silah zoruyla işgal eden, mağdur ve mazlum Filistinlileri insan saymayan, hukuk, vicdan ve insaf tanımayan İsrail politikaları bundan sonra da devamlı olarak öfkeyi besleyecektir. Bu gidişle benzer manzaralar -ne yazık ki- daha çok görülür
.
Şehzâde Abdülkerim Efendi'nin yetimleri
8 Temmuz 2014 01:00
Gecenin zifirî karanlığında şafağın sökmesine az vardır.
Sultan Abdülhamid Han'ın oğlu şehzâde Mehmet Selim Efendi'nin oğlu şehzâde Mehmet Abdülkerim Efendi, 1906 yılında Yıldız Sarayı'nda dünyaya geldi. Annesi Nilüfer Eflakyâr Hanımefendidir. Galatasaray Sultanisinden mezundur. Hânedan, 3 Mart 1924'te sürgün edildiğinde Harbiye Mektebi'nde talebeydi. Sürgün üzerine Şehzâde Selim Efendi ailesiyle birlikte Beyrut'ta Cunye kasabasına yerleşti. Abdülkerim Efendi, 1930'da burada evlenerek refikası Nimet Hanımla birlikte Şam'a nakli hane etti.
Bu arada dünya şu haldeydi; garp âlemi, Harbi Umumi sebebiyle yorgun düşmüştü. Çarlık idaresini yıkan Bolşevikler, Rusya'da komünist rejimi oturtmakla meşguldü. Nüfusu artmış, sanayiî gelişmiş Japonya, adalara sığmamanın taşkınlığındaydı. Sibirya'ya el atmak istedi; fakat Amerika ve İngiltere'den sert karşılık görünce geri durdu. Bunun üzerine Japonların Turanî ırktan olduğu iddiasını ortaya attı. Soydaşı geri kalmış Türkistan'la meşgul olmak zaruretindeydi. Şarkî Türkistan ve Moğolistan üzerinde çalışmaya başladı.
Japonya, Şam'da ikamet eden Abdülkerim Efendiye kurulacak bir Şarkî Türkistan İmparatorluğunun başına geçmesi için teklif götürdü. Benzer teklif Rusya tarafından da getirildi. Bölgede Çin, Rus, Japon propagandası iç içe geçmişti. Uygurlar da Kadimci tekâmülcüler ve Cedidciler diye ikiye ayrılmıştı. Cedidciler, Kamalizm taraftarıydı. Amerika ve İngiltere Japonya'ya karşı Çin'e dostlardı. Rusya da yine Japonya'ya karşı olduğu için Çin'e dosttu. Çin'le Japonya savaşmaktaydı...
Teklifleri değerlendiren Şehzâde Abdülkerim Efendi, Japonya'yı tercih etti. Hindistan üzerinden Tokyo'ya gitti. Gerekli görüşmeleri yaptı. Fakat Japonlar, Şehzâdeye yardımcı olmadılar. Abdülkerim Efendi, bunun üzerine Şarkî Türkistan'a geçti.
Bu arada Uygur, Taranca, Dungan ve Özbek Türklerinin birleştiği, Japonya'nın desteğiyle kurulacak Türkistan İmparatorluğu'nun başına Halife Abdülhamid Han'ın torunu Şehzâde Abdülkerim Efendinin geçmiş olduğu haberi Doğu ve Batı Türkistan'da çoktan yayılmış, her tarafta istiklal rüzgârları esmekteydi
Abdülkerim Efendi komutasında silahlanan Uygurlar, Çinlilerle muharebeye giriştiler. Ortada kıyası gayrı kabil bir kuvvet dengesizliği vardı. Şartların çok aleyhte olmasına rağmen Şehzâdenin komutasındaki Türkistan kuvvetleri yer yer muvaffakiyetler gösteriyordu. Ama Çin birlikleri çekirge sürüleri gibi gelmekteydi. Sonunda ric'at/geri çekilmek zorunda kalındı. Müstakbel Türkistan Padişahı, Abdülkerim Efendi, siyâsî mülteci sıfatıyla Amerika'ya iltica etti. Önce California'ya sonra New York'a gitti. Türkistan'ın istiklâl rüyası hüsranla bitmişti...
Şehzade Abdülkerim Efendi, amcazâdesi Şehzâde Orhan Efendiyle birlikte New York'ta Carlyle Otelinde kalıyordu. Takip edilmekteydiler. 3 Ağustos 1935 günü Orhan Efendi, sigara almaya çıkmıştı. Kısa süre sonra döndüğünde Abdülkerim Efendinin cansız cesediyle karşılaştı. Elinde bir tabanca vardı. Amerikan ajanlarının malumatı dahilinde Rus, Çin veya siyaset değiştiren Japon ajanlar tarafından öldürüldüğü tahmin edilmekte. Şehit olduğunda 29 yaşındaydı. Vefatı hâlinde İslâm topraklarına gömülmesini vasiyet etmişti. Vasiyet eda edilemedi; New York'a defnedildi. Kayıp mezarı, son senelerde torunları tarafından bulundu...
Çinlilerin bu ramazanda Sünni-Hanefi-Mâturidî Uygur Türklerine sadece orucu değil, namazı da yasaklamaları; bu mezalime karşı kıpırdayan 22 Müslümanı derhal idam etmeleri bize bu hazin vak'ayı hatırlattı...
Uzak Asya'da Doğu Türkistan; yakın Asya'da Filistin!..
Ey yetimler;
gecenin bu karanlığında;
göz yaşlarınız,
kalbimize,
düşerken;
dualarımızı duyuyor musunuz?
.
Bâb-ı âli, bâb-ı âdi olmasın
9 Temmuz 2014 01:00
Bâb-ı âli ve bütün o mübarek çevre, Haçlı talanıyla darmadağınık edilmekte.
Günümüz Türkiye'sinde Cumhurbaşkanlığı "Çankaya" kelimesiyle ifade edilebilmekte. Başbakanlık için boşluk var; başbakanlık bir remzle söylenemiyor. Şu günlerde denilen "başbakanlık yeni binası" remz/sembol değil, tariftir. Halbuki Tanzimat'tan sonra Sadaret yani Başbakanlık "Bâb-ı âli" şeklinde zikredilmekteydi. Bugünkü İstanbul Vilayet binası, Tanzimattan Cumhuriyete kadar sadaret olarak kullanıldı. Külliyenin Gülhane'ye açılan kapısı, ihtişamlı yüksek bir kapıdır. Bundan dolayı "hükümet" veya "sadaret" derken kısaca "yüksek kapı" anlamında "Bâb-ı âli" denmiş, sonra bu sıfat oturmuştu...
Hükümet, Bâb-ı âlide olduğu için, gündelik hayata ceridelerin/gazetelerin girmesiyle matbuat da Bâb-ı âliyi mesken tutmuş, Hükümet, cumhuriyetten sonra Ankara'ya nakletse de matbuat yerinde kalmış ve ondan sonra Bâb-ı âli sözü sadece basın âlemi için kullanılmıştır. O tarihlerde basın kastedilirken Vilayetin önündeki yolun dikliğinden dolayı ya "Yokuş" veya daha ziyade "Bâb-ı âli" denmiştir. Bizim tanıdığımız 1.6 milyon nüfuslu İstanbul'da parke taşlı yokuşun plaka adı Ankara Caddesi, İran Konsolosluğunun önündeki dört yoldan sonraki düz yol ise Bâb-ı âli Caddesiydi. Bütün o muhite Cağaloğlu'ndan da çok Bâb-ı âli denir, Alemdâr Mahallesi ancak tapu gibi resmî evrakta geçerdi.
Hani insanın kader buluşmaları vardır, öyle yazılmıştır, insan hiç bilmeden o yazılanı yaşar. Tek tek yaşadıktan sonra fark ettik ki bizim hayatımızda Bâb-âli'nin hususi bir yeri varmış:
-1968 yılında Adana'da Erkek Lisesinde okurken Bâb-âli'de Sabah gazetesinden Fahri Muhabir kartı aldım.
-1976 yılında avukatlık büromu Bâbı âli Cad. No 16 Pak Han'da açtım.
-1989 yılında aynı kapıya TGRT levhası asarak bu adreste Türkiye'de ilk defa özel radyo televizyon faaliyetini başlattık.
-1999 yılında kurduğumuz yayınevine, merhum Enver Ören'in Bab-ı âli Caddesinde eski İstanbul reklam binasının olduğu yerdeki İhlas Holding merkezinde "Bâb-ı âli Kültür Yayıncılığı" adını verdik...
İş hayatımızın en az 25 yılı Bâb-ı âlide geçti.
Sonra; ilkin Tercüman gazetesi, Bâb-ı âli'den gitti. Merhum Kemal Ilıcak, Topkapı dışında bugünkü Basın İlan Kurumunu gazete binası olarak yaptırmaya başlayınca "oraya kim gider?" diye hayret edilmekteydi. Ama şu bir gerçekti. Basının çalıştığı binalar, eski ahşap evlerden çevrilme dar, dökük ve kifâyetsiz yerlerdi. Artık yol açılmıştı. gazeteler, birer ikişer İkitelli tarafına gittiler. Bir sembol olarak Bâb-ı âli ismi kalmadı ama İkitelli de tutmadı. Bugün Bâb-ı âli'de Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tek başınadır.
Bab-ı âli'nin de içinde yer aldığı Beyazıt, Divanyolu, Çemberlitaş, Sultanahmet, Nuruosmanîye, Cağaloğlu, Hocapaşa, Sirkeci, Eminönü, Ayasofya diye çevreleyebileceğimiz bu tarihî mekân Fatih gibi İstanbul'u İstanbul yapan, değerli kılan ana unsurdur. Burası, evliya, âlim, padişah gibi çok yüksek sayıda kıymetli zevatın medfun olduğu topraklardır. Fakat Bâb-ı âli başta olmak üzere mezkûr bölge, şimdilerde haşin oteller ve süfli meyhaneler mekânı olmaya doğru sür'atle kimlik değiştirmekte. Vilayet, İBB, Kültür Bakanlığı, Vakıflar, Başbakanlık bu Haçlı talanını âcilen fark etmelidir...
Basın, Bâb-ı âlideyken, polemiklerde "Bâb-ı âli'nin Bâb-ı âdi cenâhı" diye bir hakaret cümlesi vardı. Şimdi ise Bâb-ı âli, toptan Bâb-ı âdileşme tehlikesine mârûz. Buna asla müsaade edilmemeli
.
Çatı ittifakının akıbeti
10 Temmuz 2014 01:00
Çankaya'ya noter değil; cesaret, ufuk, dâvâ ve şuur sahibi bir Cumhurbaşkanı seçilecektir.
*
Aslolan şu veya bu ismin seçilmesi değil, milletin bugününün, istikbalinin ve bizden çok şey bekleyen ümmetin kazanmasıdır. Değerlendirmemiz bu zaviyeden olacağı cihetle bazı arzulara mugayir gelebilir. O, onların takdiridir. Bize düşense, isabetle bakmak, doğru düşünmek ve dosdoğru yazmaktır.
Teşhis ve tahlil kabiliyetine sahip olan herkesin kolayca tesbit edebileceği gibi cumhurbaşkanlığı seçiminde galip gelecek ismin Recep Tayyip Erdoğan olacağı net şekilde ortadadır. Bu aday, ama birinci turda yani 10 Ağustos 2014'te, ama ikinci tur olan 24 Ağustos seçiminde Çankaya'ya çıkar. Bize göre ilk tur ihtimali yüzde 90'dır. Sn Tayyip Erdoğan, yerli, millî ve şuurlu bir devlet adamıdır. Sn Ekmeleddin İhsanoğlu, Erdoğan muhalifi olmaktan da öte Erdoğan düşmanı, dış ve iç güç odakların uzun süre üzerinde çalıştığı ve fakat yanlış ata oynama hatasına düştükleri bir projedir.
Yanlış attır çünkü:
Çünkü; aidiyetini, mazisini, yetiştiği çevreyi terk ederek bir iddianın peşine düşen hiç kimse muavaffak olamaz. İlgili kimse, "kamalist " ceberrutluktan dolayı Türkiye'den çıkmak zorunda kalmış bir babanın evladıdır. O ise ritueli ile birlikte bu isme biatını ilân etti. Bugüne dek islamcı bilindi, vardığı son noktaysa laikçilikten bir önceki kapıdır. Adeta Danimarka sendromunu yaşamakta. 28 Şubatta kendisine zulmeden Kemal Alemdaroğlu ile bugün aynı ortak dünya görüşüne varmıştır. İRCİCA ve İKT'de kendisine yüklenen fikrî muhteva ve mükellefiyete taban tabana zıt anlayıştaki bir zihnî yapıda olduğunu vazife başında iken değil, ayrılmaya yakın ve ayrıldıktan sonra ifade etmiştir. Suriye ve Mısır mes'elelerindeki görüşleri katıksız CHP tezidir. Filistin mevzuunda alnından tek damla ter düşmeden kırık Türkçesiyle söylediği "İsrail ve Filistin arasında tarafsız olmak lazımdır!" sözü ise kan donduracak ve vicdan sahiplerini uykusuz bırakacak cinsten bir sorumsuzluk örneğidir...
İlk ismiyle Muhammed Ekmeleddin İhsan veya değişiklikten sonra Mehmet Ekmeleddin İhsan, sonraki ismiyle Mehmet Ekmeleddin İhsanoğlu ve nihayet Ekmel İhsanoğlu'nun seçilmesi muhaldir. Cins Arap atıyla mahalleye süt taşıyan lalettayin bir atın yarışı ne ise bu yarış da odur. Yurt dışında doğmuş, hayli ömrü yurt dışında geçmiş, Türkiye'yi bihakkın tanımayan, ortama göre şekil alan, devlet adamında olması şart kuvvetli irade melekesine uzak bir salon adamını Türkiye'ye layık Cumhurbaşkanı olarak düşünmek herhalde bu millete iltifat olmaz.
Sn İhsanoğlu seçilemez; fakat kendisine destek olanları zora sokar. Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra Çatı İttifakı'nda krizler çıkması kaçınılmazdır. CHP'de ulusalcı kamalist cephe hesap sorarak genel merkezi kongreye zorlayabilir. Bu rüzgârın etkisiyle MHP'de de benzer tetiklenmeler olabilir. 2015'te muahlefeti yeni genel başkanların temsil etmesi mümkündür. Bir diğer kaybeden de Paralel Yapı olur...
Ağustos ayları bu milleti sever..
Bu ağustosta bir ayıklanma yaşanacağa benziyor...
İttihatçı ittifak, Tek Parti Zihniyeti, statüko ve vesayetin her çeşidi ayıklanacaktır. Eylül 2014'ün bu günlerden, 2015'in de 2014'ten daha güzel olacağına şüphe yoktur.
.
Filistin ağladıkça dünya huzura layık olamaz!
11 Temmuz 2014 01:00
Milyarlarca insan, ekranlara kilitlenip maçlarla kendinden geçer, gollerle ayağa fırlayıp, kaçan gollerle dövündüğü dakikalarda Filistin'de bebekler ölmekte, analar gözyaşı dökebilmek için âdeta ödünç gözyaşlarına muhtaç durumlara düşmekteler...
Gamsız, dertsiz, tasasız ve umursamaz bu dünyalıların içinde Müslümanlar da var. Müslümanlar, mükellef sofralarda rehavet içindeler. Çok kere üstelik ölçü-endaze bilmeden zekât vermekle her türlü vazifeyi yapmış olduklarını sanıyorlar. Halbuki zekât vermek, farzdır, Allahın emridir, fakirin hakkıdır...
Evet; işte tam da öyle; Müslümanlar, yeni yetme zenginler, yazlıklarda, israfla sakatlanan ramazan sofralarında, ekran başlarındayken Filistinli Müslümanlar, tarihin görmediği zulümlere maruz kalmakta.
Mezalim karşısında... Türk'ü, Arab'ı, Malezyalısının vs. kılı kıpırdamamakta. Dünyalı, insanlığını hatırlamamakta, Türkiye'de kurgulanmış bir cumhurbaşkanı adayı da "Filistin mes'elesinde tarafsız olmalıyız!" deme zavallılığına düşebilmekte...
Böyle bir dünya, huzura layık değildir, niçin olsun? Doğu Türkistan'a kör, Arakan'a sağır, hele hele bir asra yakındır felaket çapında haksızlıklar yaşayan Filistin'e umursamaz, Suriye'yi kanıksamış, Afrika'ya aldırışsız bir dünya huzura layık olamaz. Sevgili Peygamberimiz -sallallahü teala aleyhi ve sellem- "hakikat karşısında susan dilsiz şeytandır!" buyurmaktalar. Zulme seyirci kalınan bir adi çağdayız. Haçlı dünya, kapitalist dünya, vahşi batı "İsrail, meşru müdafaa hakkını kullanıyor!" diyerek şovenlere arka çıkmakta...
İnsanlık, adil olma mecburiyetini hatırlamadıkça.
Müslümanlarda kardeşlik hisleri uyanmadıkça.
Filistin, kadın, bebek, çocuk ve yaşlısıyla İsrail'in insafına terk edildikçe...
Dünya ilâhî cezadan kurtulamaz...
Filistinli çocukların akan kanları, yüreği yanık, göz pınarları kurumuş anaların toprağı bulmuş gözyaşları, bu dünyayı boğar. Eminiz ki şu gün bile İstiklal Caddesine çıkıp gelip-geçenlere "Filistin neresi?" diye sorulsa soruya muhatap olanların birçoğu, ezik bir gülüşle bilmediklerini itiraf edeceklerdir...
Adaletsiz, bencil, gamsız, vicdansız bir dünyada musibet eksik olmaz.
Denî dünya, musibete layık, huzura layık değildir.
.
Yarışarak cumhurbaşkanı olmak
14 Temmuz 2014 01:00
Cumhurbaşkanı adayı Sn. Erdoğan'ın ufuk belgesi, yeni Türkiye yolundan Büyük Türkiye'yi bulup demokratik, müreffeh ve öncü ülkeyi tesis etme idealini taşımakta.
Son on iki yılın en isabetli tasarruflarından biri anayasada değişiklik yaparak cumhurbaşkanını halkın bizzat seçebilmesine imkân verilmesidir. Cumhur, mevcutken vekiller eliyle cumhurbaşkanları seçilmekteydi. Vekile tanınan hak, asilden esirgenmekteydi. Aslındaysa vekile de o hak tanınmamakta, TBMM üyeleri zoraki yönlendirmeyle hareket etmekteydiler. Siyasi irade âdeta parsellenmişti. Hükümet, partilerden, cumhurbaşkanı TSK'dan seçilir diye utandırıcı bir örf çıkmış, bu örfle Türkiye üçüncü lige mahkûm edilmişti.
Bir düşünmeli; şu kadar gelmiş-geçmiş cumhurbaşkanından kaçı Meclisin serbest iradesiyle seçilmiştir? 4 isim dışındakiler askeriyeden gelmedir, seçilmelerinde silah, ya açıkça gösterilmiş veya hissettirilmiştir. O 4'ten Bayar bile anladığımız şekliyle sivil değildir. İttihatçı kökten gelmektedir. "Atatürk seni sevmek ibadettir" diyecek kadar fanatik Kamalist olmasına rağmen DP kadrosunda yer aldığı için tahammül edilememiş, hikâyesi Yassıada'da nihayetlenmiştir. İkinci isim Turgut Özal, halkın yaptığı tarifle "sivil, dindar ve demokrat Cumhurbaşkanı"dır. Zihinleri değiştiren, nesillere ufuk kazandıran bir devlet adamıydı. Dünya liderleriyle yakın dostluklar kurabilmiş, alışılmadık büyük reformlara imza atmıştı. Fakülte arkadaşı başbakan Demirel'in "Çankaya noteri" sataşmasıyla itibarsızlaştırılmak isteniyordu. Şüpheli bir ölümle hayata veda etti. Süleyman Demirel, Çankaya'ya sivil olarak çıkmışsa da yeni hayatında askerleşmiş ve bütün mazisini yalanlarcasına 28 Şubat darbesinin koruyucusu olmuştu. Halbuki, iki silahlı darbe yaşamış, çok tehdit almış, askerî vesayet ve basın baskısı kendisini hep bunaltmıştı. Fakat O, bunları dünde bırakarak yaşadığı günü fırsat bilip, parti kurarak kendisine güç kaybettiren Necmettin Erbakan'dan keyfini çıkarta çıkarta intikam almıştı. Ahmet Necdet Sezer, Çankaya'ya cübbesiyle taşındığı için sivil sayılamaz.
Turgut Özal'dan sonra gerçek anlamda sivil ikinci cumhurbaşkanı Abdullah Gül'dür. Abdullah Gül, vazife yaptığı müddet içinde hükümet ve partilerle ahenk içinde çalışan, devlette problem çıkartmayan, problemleri büyütmeden çözebilen bir devlet adamı şahsiyeti ortaya koyabildi. İç ve dış temasları sıcak ve canlı oldu. Vatandaşları ayırmadan topyekûn kucakladı.
Şimdiden sonraysa cumhurbaşkanları seçimle gelecek.
Seçmen, 10 Ağustos'ta sandık başında olacak.
Bir ilke imza atılmakta. Seçmen sınıf atladı, denebilir. Seçmen, artık yalnızca muhtar, belediye reisi, milletvekili değil cumhurbaşkanı da seçebilecek. Bu netice, vesayetin yani vatandaşa "Haso-Memo" diyen ceberut Tek Parti zihniyetinin tükenişidir.
Ortada üç cumhurbaşkanı adayı var.
Adaylardan Tayyip Erdoğan 11 Temmuz 2014 Cuma günü Haliç Kongre Merkezinde Cumhurbaşkanlığı Ufuk Belgesini açıkladı. Salon hıncahınç doluydu. AK Parti teşkilatlanmada, kapalı salon ve meydan toplantılarında gayet başarılı. Başbakan, önce yaptıklarını anlattı. Sonra da yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır dercesine istikbale atıfta bulundu. Şöyle özetleyebiliriz: Yeni Türkiye Yolundan Büyük Türkiye'yi bulup demokratik, müreffeh ve öncü ülkeye varılmak istenmekte. Burada Öncü Ülke çok önemli bir kavram. Her yerde nabız yoklamaktayız. Görünen o ki Recep Tayyip Erdoğan, ilk turda açık ara farkla kazanacaktır.
Bir isim cumhurbaşkanı olacak fakat; cumhur, kedisi kaale alınmadan, vekili baskı altında tutularak bir seçim yapılmadığı için memnun kalacaktır. Doğru olan, dürüstçe, hukuk içinde kalarak yarışıp seçilmektir.
Beklenen buydu.
Yapılacak olan da budur.
.
Filistin'i satanlar
15 Temmuz 2014 01:00
Gaddarca katliam yapan İsrail kadar vebali çok büyük olan diğer kesim kendini Arap zanneden devletlerdir.
Etrafta Filistin için Türkiye'den başka samimiyetle çırpınan bir başka devlet yok. İsrail, hiçbir ahlaki, insani ve metafizik hudut tanımadan Filistinli katliamı yapmakta. Çok üzgün ve çok yaralıyız. Camiye giden mü'minler, evinde oturan sakinler, teravih namazından çıkanlar dahi bombalarla paramparça edilmekte. Uzmanların açıkladığına göre İsrail yasak olmasına rağmen kimyevi silahlar kullanmakta. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Nazilerin Yahudilere reva gördüğü zulümlerden beter vahşeti Filistinli sivillere yapmakta. Bunu yaparken de Hamas'ın terör örgütü olduğunu iddia ediyor. Oyuncak denecek kadar basit füze fırlatanlar teröristse, İsrail'in yaptığı dehşetin adı nedir?
Filistinliler Arap.
Ortadoğu ve Kuzey Afrika Arap.
İki düzineden fazla Arap devleti var.
Ama kimse ağzını açmıyor. Aksine Körfezde toplanıp İsrail'i kınamayı men etmekteler. Daha utandırıcı olanıysa Mısır'ın iltica etmek isteyen Filistinli yaralılara Refah kapısını kapatması.
Yani...
Ölenler, öldürenler ve kılı kıpırdamayan vicdansızlar var. Sözde Arap ve sözde devlet olanlar Filistin'i satmış vaziyetteler. Bu Arap devletlerinin yönetimleri tamamen Batı güdümünde. Batı bankalarındaki paralarının onda birini çekseler, tatil rezervasyonlarının bir kısmını iptal etseler, İsrail zulmü birkaç saat içinde durdurulur. Fakat bunları onlardan beklemek muhaldir. Çünkü Arap zannedilen bu idareler Batının Osmanlı sonrası işbaşına getirdiği görgüsüz aşiretlerdir. Onlarda devlet disiplini, milliyet kaygısı ve din kardeşliği hissi gelişmemiştir. Uzaktan kumandalı gecekondu devletlerdir. Devlet erkânının ipleri, Batı başkentlerindedir.
Toprakları elinden alınmış, kalanı parçalanmış Filistin'i fiilen bölmüşlerdi. Türkiye'nin de gayretleriyle Hamas ve el Fetih birleşme kararı alıp tam birlik olacakken bu hadiseler çıktı. Her şey, 3 Yahudi gencin kaçırılıp öldürülmesiyle başladı. Bu gençleri kimin kaçırdığı meçhuldür. O eyleme sabah namazına giden bir Filistinli gencin kaçırılıp diri diri yakılmasıyla mukabele edildi. Fakat bu vahşet bile İsrail hükümetini tatmin etmedi.
Şu gün son gelişmeler eşliğinde bakıldığında hadisenin bir senaryo, bir tezgâh olduğu daha net şekilde gözükmeye başlamıştır. Eğer, bugün Mısır'da Muhammed Mursi iktidarı darbeyle devrilmemiş olsaydı Refah kapısı kapatılmazdı. Mısır'da darbe sonrası Batı oyuncağı bir iktidarın işbaşına gelmesi, Türkiye'nin seçimlere yönelmesi, Suriye ve Irak'ın iç harpleri ve İsrail'e tek kelime etmeyen IŞİD adlı bir ısmarlama terör örgütünün bölgeyi azami derecede meşgul etmesi, Tel Aviv için bulunmaz bir fırsat olmuştur. İsrail'in bugün iki gerekçesi vardır. 3 gencin katledilmesi ve Gazze'den atılan füzeler. Bunların İsrail ajanları tarafından organize edilmesi çok kuvvetli ihtimaldir. 3 genci feda edebilirler. Gazze'den fırlatılan füzelerse son derecede basittir. Kimseyi yaralamamıştır. Havai fişek gibi bir şey. Bir basit füzeye tonlarca bombayla karşılık veriliyorsa hiçbir aklı başında Filistinli onları atmaz. Atılıyorsa orada kuvvetli şüphe var demektir.
.
İslam âleminin kendisiyle yüzleşmesi
16 Temmuz 2014 01:00
Savaş neticedir; Filistin üzerinden İslam dünyasının fikri matematiklerle değişmez doğrulara varması, kendini, acziyetini, sefaletini sorgulaması gerekir.
Haçlı dünyasının şımarık çocuğu İsrail, hiçbir kanuni ve mânevi müeyyide tanımadan Filistin'e bombalar yağdırır, bebekler merhametsizce katledilir, terör insafsızca eser, Netanyahu, Nazileri aşarken İslâm âlemi suskun ve pısırık vaziyette sadece seyretmekte.
Öyle ise susarak zulme ortak olan bu sözde İslam âleminin ayna karşısına geçerek kendi kendisiyle yüzleşme vaktidir.
"İslâm âlemi" diyoruz ama; öyle bir âlem, öyle bir dünya var mı? Nüfuz, etki, yönlendirme, olaylara ağırlık koyma bakımından böyle bir dünya mevcut mu? Coğrafya olarak; Endonezya'dan Fas'a kadar çok geniş bir coğrafya var. Nüfus bakımından gayet kalabalık. İki milyara yakın Müslüman unsur bulunmakta. Bu, her üç dünyalıdan biri Müslüman demek anlamına geliyor. Bu nüfus, din olarak Müslüman. Aynı zamanda büyük bir tarihî miras var. Toparlarsak, en son ve en üstün din, muazzam bir coğrafya, ihtişamlı bir tarih, devâsa bir nüfus...
Ve fakat tam tezat olarak Müslümanların bugünkü perişan hâli. Dikkat edilirse İslam ülke yahut memleketleri diye yazıyoruz. Çünkü bugün her unsuruyla İslam devleti yok. Bir iki tanesi kendilerine "şeriat devleti", "İslam Cumhuriyeti" dese de bunlar gerçeklerle örtüşmüyor.
Bu coğrafyada yukarıda saydıklarımız mevcut ama ekonomik güç yok. Petrol gibi yer altı zenginliklerine sahip olmak başka, paraya hakim olmak başkadır. Paraya sahip olmakla paraya hakim olmak farklı değerlerdir. Vaziyet şöyle, İslam coğrafyası, çok zenginler, orta halliler ve çok fakirlerin yaşadığı bir dünya. Çok zenginler; büyük çoğunluğu petrol şımarığı, petrol müsrifi para görgüsüzü Körfez ülkeleridir. Çok fakirler, Bangladeş, Afrika memleketleri vs.dir. Orta halliler de öbürleri.
Arap diyarları, ciddi bir nüfus, yer altı servetleri ve astronomik paralara sahipler, fakat kendi iradelerinin uzağındalar. Buralara tayin edilmiş yönetimler, şeklen Doğulu, kalben ve zihnen ise Batının güdümünde olan gamsızlardır. İslam âlemi denilen coğrafyada ekonomik dağınıklıktan başka iki menfilik daha bulunmakta. İtikadî perişanlık ve fikrî sefalet. Tarihin derinliğinde Yahudiler Şia'yı ihdas edip sapmalara yol verdiler. Yakın tarihteyse İngilizler Vehhabiliği kotararak bu bid'atle Müslümanların başına büyük sıkıntılar açtılar. Fikri vakıaya gelince; bölge fikir ithalatçısıdır, fikir ihracatı yapamamakta.
Bu vaziyetteki bir İslam dünyasının, şu haşin dünyada dişe dokunur bir varlık göstermesi mümkün olamaz.
Dâvânın ayağa kaldırılma şerefi, yine Türkiye'ye düşmekte. Türkiye, sanayi inkılabı kaybını telafi edip, güçlü bir ekonomiyle yüksek teknolojiyi yakalayarak İslam âlemini kucaklamak istemekte. Tarihten gasbedilmiş hakkını alma yolunda. Batı bunun farkında ve tedirginliğinde. Bizdeki darbe teşebbüsleri de bundan. Düveli muazzama, veya haçlı dünyası bu sebeple Neo Osmanlıcılık diye karalama yapmakta. Bu sebeple Arapların içinde Türkiye düşmanı insanlar yetiştirmekte. Bu yüzden IŞİD kuruldu, bu sebeple İsrail taşeron olarak kullanılmakta
.
Bitmeyen kin
17 Temmuz 2014 01:00
Dinler arası diyalog, hoş görü, stratejik ortaklık vs gibi parlak cümlelerin hiç biri gerçekleri örtemez. Zaten dinler arası diyalog, "la ilahe illallah diyen cennete gidecek! demenin İslam akidesiyle telifi kabil olması mümkün değildir. Allah indinde dinin İslam olduğu ayeti kerimeyle sabittir; aksini savunmak, ayeti tekzip cür'eti göstermek olur. Muhammed'ür Resulullah demeden yalnızca lâ ilâhe illallah demekse Sevgili Peygamberimizi -aleyhisselam- red anlamına geleceğinden haddini bilmezlik olur.
Bu itibarla bugün Filistin'de mecazi denecek çapta devam eden zorlu mücadele, Peygamber-i Zîşan'a vahyin gelip de O Şanlı Peygamber'in kelime-i şâhadeti tebliğ etmeye başladığı ândan itibaren 14 asrı aşkın bir zamandır devam etmektedir.
Kıyamete kadar da devam eder.
Bir tarafta siyon yıldızının...
Diğer tarafta salibin.
Yani; haçın hilalimize düşmanlığı sürdükçe bu kavga bitmez. Hadisenin özü budur. İstendiği kadar sarık çıkartılıp fes giyilsin, o çıkartılıp şapka alınsın, kılık- kıyafet, yeme-içme, dans, müzik vs batılılar gibi olsun şekli benzerliklerin, sosyal intibakların hiç biri amentü değişmedikçe batıyı tatmin etmeyecektir...
Hicazdaki Hayber, Yahudilerin kaleler şehriydi. Peygamberler Peygamberi, burayı fethettiler. Bizzat ordunun başındaydılar. Hazreti Ali destanlar yazdı, şanlı bir zafer elde edildi. Zaferden sonra Hayber halkından Zeynep binti Haris, Peygamberimize tepsiyle kızarmış koyun eti getirdi. Resulullah etten bir lokma aldı. Zehiri hemen fark ederek eshabı, yemeden men etti. Fakat kendi vücutlarında atılamayan bir zehir bakıyesi kalmıştı. İleride şahadetleri için bu zehirlenme vesile olacaktır. Bu harpte en yakınlarını kaybetmiş faile kadın, yakalandı; ancak doğru konuştuğu için Peyganberimiz kendisni bağışladı, O da ummadığı bu netice üzerine Müslüman oldu.
Kâinatın Efendisi, veda yatağındayken de İslam ordusunu Üsame bin Zeyd komutasında Şarkî Roma elinde olan Filistin'deki Ebna ve Gazze'deki Darum kaleleriyle Belka'ya sevk ettiler.
Hayber'in fethi Yahudilere karşı şanlı bir zafer.
Peygamberimizin son savaşı olan Ebna Seferi ise Hıristiyan Roma'ya karşı bir meydan okuma.
Asrı saadetten sonra Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve bilhassa Osmanlı asırlarında siyon yıldızı, hıristiyan salibi ve İslam hilali arasındaki bu mücadele bu güne kadar durmayıp geldi.
Bu yüzden ayeti kerimenin haber vediği gibi dinlerine girmedikçe, kendilerinden olmadıkça bizi kabul etmezler. İslam eşittir terör demek, Müslüman eşittir düşman demektir. Yazdıklarımız, bir temenni değil, gerçeğin üstündeki örtüyü kaldırmaktır. İslam dünyası, kendi kendisiyle yüzleşmedikçe, bu utandırıcı geri kalmışlık zincirlerini koparmadıkça, birlik ve beraberlik kuramadıkça, başındaki ajanları temizlemedikçe... kanı hep akacak, huzura hep hasret kalacak, AB'ye alınmayacak, BM'de ikinci sınıf muamelesi görecektir.
Düşmanlık, müminlerin şahsında Sevgili Peygamberimizedir.
Yahudi de Hıristiyan da 14 asrı aşkın bir zaman olduğu halde kendi dinlerine devri geçti diyen kahraman Peygambere besledikleri kinlerini eksiltmediler.
Evet, tâ kendisi, adını doğru koyalım; bu bir dinler savaşıdır.
Flistin, haçlı saldırılarının yaşandığı topraklardır.
.
Filistin, Türkiye'nin parçasıdır
18 Temmuz 2014 01:00
Şu gün, Batının kendini merkez addederek diğer coğrafyalara yakın doğu, Orta Doğu, Uzak Doğu... demesi dillere yerleşmiş bir galatı meşhurdur. Bu Batılı kavramla Orta Doğu denen ana unsur İslam coğrafyası bugün, bir yazımızda bahsedip bir kitabımıza da isim olduğu gibi Osmanlı sonrası artçı sarsıntıları yaşamakta...
Bu sarsıntıların ana etkenlerinden biri milliyetçiliği besleyen Fransız ihtilali, diğeri İngilizlerin İslam düşmanlığıdır. Bu iki ana sebebin bir tezahürü olarak Orta Doğu, Osmanlıya düveli muazzamanın bugün İsrail'in Filistin'e yaptığı misal korkunç şekilde musallat olmasıyla kanırta kanırta parçalanmış ve ondan sonra bölge de dünya da Müslüman da Yahudi de Ermeni de Bulgar, Sırp Boşnak ve Makedon da huzura hasret kalmıştır.
Huzurun avdeti, idarenin sahibine dönmesiyle mümkün olacaktır. Orta Doğuda ve bütünüyle İslam coğrafyasında Türkiye liderliği olmadan ne dünya, ne bölge ve ne de İslam coğrafyası huzur ve sükûnete kavuşabilir.
Batının kabul edemediği ve etmek de istemediği hakikat budur. Çeyrek aydın Türkler, beyaz Araplar, tuzu kuru Yahudi ve Ermeniler de kabul etmeyen taraftadır. Halbuki suyun yolu vardır, tarihin izi vardır, kültürün aidiyeti, yönetimlerin ustalığı vardır. Bundan dolaydır ki er veya geç konfederal sisteme gidilecektir. Ama bugün ama bir başka zaman; bölgede Türkiye eksen ve merkezli olarak OMT/Osmanlı Milletler Topluluğu çatısı altında konfederal sistem tesis olunacaktır.
Fransız ihtilalinin tesirleri bitmiştir, komünizm bitmiştir, I. Dünya Harbinden kalma harita çizimleri bitmiştir, soğuk savaş bitmiştir, süper güçlerin buyurganlığı bitmiştir. Bir asır boyunca hakaret edilen Sultan Abdülhamid Han, yeniden günün yıldızıdır. Bugün Tayyip Erdoğan'ın takip ettiği, O'nun ince siyasetidir.
Konfederal sistem aynı Osmanlı coğrafyası üzerinde yükselecek, İslami unsurlar gibi Ermeni, Rum ve Yahudi, Makedon, Bulgar, Arnavut, Boşnak, Afrikalı ülkeler de burada yer alacaktır.
Bu itibarla, vicdansız şoven ihtiraslar ve teknoloji canavarlıklarıyla ezilmesin diye Filistinlilere Türk Pasaportu verilmesini teklif diyoruz. Filistin'de bir halk oylaması yapılsa hepsi Türkiye'ye bağlanmak ister. Diğer birçok Balkan, Orta Doğu ve Afrika ülkesi de farklı değildir. Filistin inancı, tarih anlayışı ve hayat tarzıyla Anadolu'nun devamı; insan, toprak ve mâneviyat olarak Türkiye'nin bir parçasıdır.
Cihan bilsin ki bu coğrafyada adaleti biz kurabiliriz, kuzuyu kurda biz yedirtmeyiz.
Huzur, Müslüman Türklerle mümkündür.
Tarih bunu isbat etmektedir.
Kandır çeker; dedelerimizin kanları ve duaları bizi yeniden şanlı zirveye ve zorlu-mükellefiyete çekmekte.
İHH İNSANİ YARDIMLAŞMA VAKFI'NI TEBRİK
İHH son zamanların en faal sivil toplum kuruluşlarından biridir. Başta Müslümanlar olmak üzere dünyanın neresinde olursa olsun mazlum, mağdur, kimsesiz ve gözü yaşlı insanların imdadına koşmaktadır. Bazılarının İsrail gücenir diye lafı evirip-çevirerek konuştuğu şu ortamda İHH mensupları bombalara rağmen Filistinli mazlumların yanında yer aldılar, onlara aş, ekmek ve kıyafet ve cesaret taşıdılar. Bu vakfın yaptıkları kahramanlıktır. Hizmetleriyle belki de herkesi vebalden kurtarmaktalar. Vatandaşlarımız İHH'ya yardım etmelidir. Ancak sadakai fıtr ve zekât sadece fakir gerçek kişiye verilebilir. Bunların dışında destek denecek çapta esaslı yardımlarla bu kuruluşun gücüne güç, gayretine gayret katmalı.
.
Gazi Hüsrev Bey Camiînden Gazi Evrenos Bey'in huzuruna
24 Temmuz 2014 01:00
19 Temmuz 2014 akşamı Saraybosna Gazi Hüsrev Bey Camiînin bahçesinde başında fesiyle bir Müslüman gencin, Ezanı Muhammedîyi okuduğunu gördüğümde kalbim ürperdi. Zihnen asırlar öncesinin ihtişamlı günleriyle bugünkü dirilişimiz arasında köprüler kurduk. Sanki ecdattan bir şehid veya bir gazinin ruhu, o gencin şekline bürünmüş, mü'minleri namaza çağırıyor, iftar vaktini haber veriyordu.
O akşam elbette bilemezdik; meğerse Ezanı Muhammedî, Avrupa-i Osmanî'de bizi sadece Saraybosna'ya değil, bir başka yere daha çağıracakmış. Oradan döndükten iki gün sonra Selanik'teydik; bu defa da dâvetlilerin olduğu otel salonunda sırtında cübbesi, başında sarıklı fesiyle bir imam efendi, mü'minleri akşam namazına ve iftara çağırdı. Ezan, heryerde ezan ama... Ezanlar, Filistin'de, Suriye'de, Doğu Türkistan'da öksüz; ecdat topraklarında ise mahzun.
Bir iftar için Selanik'teydik...
Kendisi de Gümilcineli olan Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu ile THY Yön. krl. Başkanı Hamdi Topçu'nun bundan bir süre evvelki bir buluşmalarında eskimez yurtlarımızdan Selanik'te iftar etme fikir doğmuş; dâvet sahipliğini THY üzerine almış. Yeşilköy hava meydanında uçuş saatimizi beklerken THY basın müşaviri Ali Genç'e "ecdada giderken ne götürüyoruz? dedim ve ilave ettim; Sevgili Peygamberimiz -aleyhisselam- kabirdeki ölü, denizde boğulmak üzere olup da imdat isteyen kimse gibi dirilerden dua bekler" buyurmaktalar. Ali Genç, tebessüm ederek başıyla bizi doğruladı.
Hey'etimiz, sağlık bakanı ve THY başkanıyle Selanik Başkonsolosluğunda buluştu. Burada başkonsolos Tuğrul Biltekin, tarih şuuru sağlam bir konuşma yaptı.
Selanik, Roma ve Osmanlı dönemlerinde olduğu gibi bugün de Yunanistan'ın ikinci büyük şehri. Osmanlı döneminde şehrin yüzde 50'si Yahudi, yüzde 15'i dönme veya avdetî denen Yahudilerdi. Selanik'teki Yahudiler, safarad diye adlandırılan, İspanya'dan gelme teb'aydı. Ne varki zaman içinde bunlardan bir kısm İttihad ve Terakki'yi perde arkasından desteklediler, Abdülhamid Han, Filistin topraklarına İsrail'i kurma müsaadesi vermediği için hal edilmesinde rol oynadılar. O Selanik'i İttihatçılar, 1912'de tek kurşun atmadan teslim etmiştir...
Yunanistan, bugün büyük bir iktisadî buhranda olduğu için Selanik, en kalkınmamış vilayetimizden bile geri halde. Hey'etimiz, önce Selanikteki iz, hatıra ve eserlerimize götürüldü. Sonra diğer mücavir şehirlere. Şunu gördük ki Atatürkevi de 28 Şubatın hışmına uğramış. Evi zorla önceki halinden koparmışlar.
Selanik ve çevresinde çok sayıda Osmanlı eseri var. O topraklarda 550 yıla yakın kaldığımıza göre eserlerimizin nice zengin olduğu kolayca tahmin edilebilir. Selanik'te 1917'de çok büyük bir yangın çıkmış. Bu yangın, Türk mahellesi hariç diğer yerleri kül etmiş. Zaman içinde bazı eserlerimiz türlü sebeplerle yok olmuş, bazıları ihmale uğramış, bazıları da cami iken kilise yapılarak kimlik değişikliğine zorlanmış. Üç yerde çok yaralandık. Bunlardan biri Abdülhamid Han'ın üç yıl sürgünde hapis hayatı yaşadığı Alatini Köşkü. Bina bugün vilayet binası. Diğeri Gazi Evrenos Bey Türbesi, üçüncüsü de Eminzâde Hacı Ahmed Ağa camiî.
Yunanistan'ın tamamı bir tarafa; tek başına Selanik bölgesinde, Yenice-i Vardar'daki eserlerimiz sıralansa bu sütun almaz.
.
Selanik'te iftar
25 Temmuz 2014 01:00
Gazi Evrenos Bey, Oğuzların Bozok kolundan bir akıncı beyidir. Uzun ömründe dört padişahın emrinde fetihler yapmış, Arnavutluk, Makedonya ve Yunanistan'ın alınmasında çok büyük kahramanlıklar göstermiştir. Yenice-i Vardar şehrini kurma tarihi ise 1372'dir. Türbesi, dışı ve içiyle klasik türbelerimizden biriyken, yıkılmaya yüz tutunca Yunan kültür bakanlığı burayı küçük bir müze gibi bir şekle sokmuş. Eser, böylece yıkılmaktan kurtulmuşsa da hem asliyeti kaybolmuş ve hem de kemikleri bir kenara nakledilerek üstü mermerle örtülmekle mahiyetinden uzaklaşmıştır.
Gazi Evrenos Camii de ayakta olan kıymetli eserlerimizden biridir. Uzun seneler çırçır atölyesi olarak kullanılmıştır. Bugün avlusu halen oto tamirhanesidir. Bir de Gazi Evrenos Bey, torunlarından Şerif Ahmed Beyin yaptırdığı saat kulesi vardır. Vakfiye olduğu, duvar kitabesindeki Osmanlı Türkçesinden okunmaktadır.
Eminzâde Hacı Ahmed Ağa Camiî ise Karaferye'nin en büyük camiîdir. Kitabesi yoksa da vakfiyesinden 18. asrın başlarında inşa edildiği anlaşılmaktadır. Bugün de mevcut olan minaresi ve kubbesiyle bildiğimiz orta dönem Osmanlı mimariînden bir şâheserdir. Metropolitlik desteğiyle tamir edilmiş, fakat içi kiliseye çevrilmiş, mihrab ve minber örtüyle kapatılmıştır. Camide namaz kılınmasına izin verilmemektedir. Kubbe içinde karşılıklı hatla yazılmış kelimei tevhidler -biri zedelenmiş olsa da- bugün de olanca güzelliğiyle okunmaktadır. Cami yakınındaki namazgâhın mihrab ve minberi bir Hıristiyanlık efsanesine hizmet adına yıkılmıştır. Yakındaki Müslüman Mezarlığı da bugün yoktur. Camiîn hemen yanında bulunan ve şimdilerde eski Türk okulu denen mekteb ise Selanik'te de görüldüğü gibi İttihadçılar dönemi eseridir. Şimdi de okul olarak kullanılmaktadır. Bu okulun Selanik'tekinin adı Yâdigâr-ı İttihad'tır. Camiîn sokağa bakan dış duvarındaki oluklu çeşme hâlâ gürül gürül akıyor.
Bir günlük bir ziyarete çok yer sıkıştırılmıştı. Bu yüzden hızlı bir tur oldu. Mesela Alatini Köşkünü gezecektik. Abdülhamid Han, 3 yıl hapis yaşayacağı bu köşkün avlusundan girip merdiven basamağına ilk adımını attığında akşam ezanı okunmaya başlamış, bunun üzerine durup "aziz Allah!" demişti. O ânı yaşamayı çok istemiştim. Gittiğimiz yerlerde âlimlerin, velilerin, sultanların, kumandanların ruhaniyeti sanki elle tutulmaktaydı. Gazi Evrenos Bey'in türbe defterine yazdıklarımla bu zâta hitab ederken geçmişlerimizin cümlesine seslendik. İşte oradan bir cümle: "Sizlere minnettarız, daima kalbimizde ve dualarımızdasınız."
Ziyaretlerimizden sonra 21 Temmuz akşamı MET otelde iftar için buluştuk. Selanik belediye başkanı, Yunanlı din adamı ve misafirler de vardı. İmam Efendi orada başında sarıklı fesi ve üstünde cübbesi olduğu halde ezan okudu, yemekten sonra sofra duası yaptı. Hamdi Topçu'dan sonra, başkan Yannis Butaris konuştu. Bağımsız seçilmiş, liberal ve zeki bir siyasetçi. O'nun gayretleriyle THY Selanik'e haftada 14 sefere başlamış. Başkan, gerçekçi. Türk-Yunan dostluğunun yeşermesiyle bundan en evvel Yunanlıların kazanacağının farkında. O akşam iki sözü dikkatimizi çok çekti. "Biz Avrupalılarla ortak, Türklerle kardeşiz" dedi ve ilave etti: "Selanik ve İzmir, İstanbul'un ikiz kızlarıdır."
Şunu hiç unutmamalı ki Suriye ve daha niceleri gibi Yunanistan'la da hudutlarımız sun'i. Yunanistan bugün zorda, maaşlar yarıya inmiş, insanlar köylerine dönmekte, manzara durgun.
İş adamlarımız, izimizin ve özümüzün olduğu yerlere gitmeli.
.
İsrailli, bayramımızı da zehirledi
28 Temmuz 2014 01:00
Sevgili Peygamberimiz -sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem- aynı zamanda şehîd olarak da ahireti teşrif etmişlerdir. Bu çok bilinmeyen gerçeğin mahiyeti şöyledir. Hayber, bugünkü İsrailli müfritler gibi saldırgan ve başkasına hayat ve imân hakkı tanımayan Yahudilerin meskûn olduğu bir kaleler şehridir. Vakti gelince kahraman Peygamber, ordusunun başında olarak bu zorlu kalelerin üstüne yürür. Başta Hazreti Ali olmak üzere mücahidler, destanlar yazar; Hayber, şanlı bir zaferle fethedilir. Muharebe sonrası ortalık sükûnete erdiğinde bir kadın, bir sini kızarmış koyun eti getirir. Zeyneb binti Haris ismindeki bu kadın, harpte İslam ordusuna karşı çarpışan babasını, amcasını, kardeşlerini ve kocasını kaybetmiştir. Sofraya oturulduğunda Peygamberimizin bir lokma almasıyla "yemeyin et zehirli!" demeleri bir olur. Fakat keskin zehir, Efendimizin mübarek vücutlarına sirayet eder; sonraki zamanlarda vücuttan atılması mümkün olmaz.
Sevgili Peygamberimize vahiy gelip de "ben, Allah'ın Resulü Muhammed'im, ben, en son ve en üstün Resulüm" diye, ilâhî takdiri halka tebliğ buyurdukları günden bugüne, Yahudilerin düşmanlığı doğrudan ve bizzat Şanlı Peygamberedir. Onlar, türlü hileler tertipleyip, Abdülhamid Han'a, Vahideddin Han'a ve Hilafet bayrağını taşıyan Devlet-i ali Osman'a kastederken bu kast ve düşmanlık, onların şahsında Peygamberler Peygamberineydi.
Bugün de Batı Şeria'da, Kudüs'te, Gazze'de yaptığı zulümler meleklerin, peygamberlerin, cinnîlerin ve her nev'î mahlûkatın en üstünü olan Seçilmişler Seçilmişi Peygambere duydukları kin sebebiyledir... Çünkü; Yahudiler, kendilerinin üstün ırk ve insanlığın efendisi oldukları iddiasındadırlar. Bu sebeple ideolojilerini tarümar eden Resulullaha bitmez düşmanlıklar beslerler. Yeryüzünde tek Müslüman kalsa; zulmü, o Müslümana karşı devam ettirirler. Halbuki dünya, ırkçılık denince Hitler'i hatırlar. Yahudi, siyonizmi setretmek için nazizmi ön plana çıkartmıştır.
Biz, OMT/Osmanlı Milletler Topluluğu, dediğimizde korkarız ki bunu yadırgayanlar vardır. Bu yadırgama tarihten habersiz olmanın neticesidir. Hemen bütün orta şarkın Osmanlı'nın elinden çıkması 1920'lerdir. Üzerinden bir asır bile geçmemiştir. İsrail, 5 bin sene evvel kovulduğu topraklara gelip hile ve zulümle yerleşmişken bizim tefekkürümüzün muhal olarak idrak edilmesi zihni kifâyetsizlik olur.
İsrail, dinini ırklaştırmış bir vak'adır.
Gayesi, Nil nehri ile Fırat nehri arasındaki toprakları siyon yıldızlı bayrağının emrine vermektir. Bu coğrafyanın kendileri için vaad edilmiş topraklar/arz-ı mev'ud olduğuna inanmıştır. Bu yüzden İngiliz politikasının getirip yerleştirdiği Filistin'in daha doğrusu Sultan'ın mülkünde devlet ilan etmekle iktifa etmeyerek Müslümanların aleyhine sürekli şekilde toprak kazanmıştır. Hedefleri, zulüm ve vahşetle önce Filistinlileri, sonra Arapları sonra da Fırat bölgesinden Türkleri sürüp çıkarmaktır. Bölücü terör örgütünün bu zaviyeden mütalaa edilmesi gözden kaçmamalı. İsrail'in nihai hedefi, ırklaştırılmış bâtıl dinleri gereği Nil-Fırat arası devâsâ coğrafya ve en nihâî hedefi ise Sevgili Peygamberimizin Miraç mucizesinin hâtırasını Mescid-i Aksa'dan kazımaktır...
Bu Ramazan Bayramının Filistin'e, Somali'ye, Orta Afrika'ya, Mısır'a, Libya'ya, Suriye'ye, Irak'a, Kırım'a, Balkanlar'a, Kafkaslara, Türkistan'a, Şarki Türkistan'a, Keşmir'e, Arakan'a ve bütün bunların ümit kapısı Türkiye'ye ve bütün insanlığa iyilikler getirmesini dileriz; bayram inşallah, İsrail'in vicdan, merhamet ve adaletle tanışmasına, kendi ırkdaşlarının yaptıklarını protesto eden Yahudilerin ise hidayetine vesile olur; kan ve gözyaşının yerini huzurun aldığı bayramlara kavuşulması duasıyla bayramınız mübarek olsun.
*
DERKENAR: Sn. İrfan Özfatura'nın 26.7.2014 Günü Türkiye gazetesinde intişar eden "SOYKIRIM DEİR YASİN'LE BAŞLADI" ismindeki Yahudi soykırım tarihçesini anlatan araştırma yazısı, herkes tarafından okunmalı ve behemehâl filmleşmelidir.
.
10 Ağustos 2014
31 Temmuz 2014 01:00
Uzak olmayan yazılarımızdan birinde "ağustos ayı, milletimizi sever" demiştik. Bugün bu tesbitimizi tekrarlamak isteriz. Hakîkaten de öyle; ağustos, bizim ayımızdır. Aslına bakarsanız bu ayın adını bir Roma imparatorundan almamız kendi kendimize yaptığımız bir haksızlık veya haksızlıklardan bir büyük haksızlıktır. Niçin "Alparslan ayı" değil de Ogüst'ten ağustos?
26 Ağustos 1071 dünya durdukça aylar içindeki kutup yıldızımızdır. O gün Selçûkî Sultânı Muhammed Alb Arslan, Malazgirt ovasında Müslümanlara Anadolunun kapılarını açarak bu toprakları ebedî vatan kılmıştır. 26 Ağustos 1071, Haçlı dünyasına karşı bir meydan okuma, bir taarruz ve bir büyük zafer, 30 Ağustos 1922 ise Yahya Kemal'in "Gaalib et çünkü bu son ordusudur İslâm'ın!" diye mısra mısra yüce Allah'a yalvardığı destânî bir müdafaadır.
26 Ağustos 1071 Tarihe nasıl geçtiyse.
30 Ağustos 1922 Tarihe nasıl geçtiyse .
10 Ağustos 2014 de bir dönüm noktası, bir uyanış, silkiniş ve diriliş zamanı olarak tarihe geçecektir.
10 Ağustos 2014, 30 Ağustos 1922'de verilen istiklâl ve istikbâl mücadele ve mücahadesinin imza töreni, taçlandırılma merâsimidir. 10 Ağustos 2014, yarınların namuslu tarihçileri tarafından "İngiliz vesayetinden, siyon tasallutundan, düveli muazzama sömürgeciliğinden kurtuluş tarihimizin başlangıç günü" diye teslim ve tescil edilecektir. Lozan, bir teslimiyetin kara vesikasıdır. Lozan'la büyük devlet kalma kabiliyetimiz yok edilmek istendi. Cumhuriyet, büyük devlet olma imkânlarını temin eden bir çok müessesenin feda edilmesi karşılığında tanındı, 23 Yıllık Tek Parti diktasından sonra demokrasiye geçilebildi, Mehmetcik bir de Kore'de kırıldıktan sonra Türkiye, NATO'ya kabul edildi.
Şu tarih sefaletine bir bakınız; kaç yıl bize aittir?
1800-1839 Fransız, 1839-1876 İngiliz tesirindeki dönemdir.
1909-1919 Alman hayranlığının yol açtığı felaket takvimidir.
1919-1939 İngiliz güdümlü günlerdir.
1939-2002 Amerikan mandasıdır.
1925-50 Arası dikta, 1950-2000 Arası darbeler Türkiyesidir. Bu Türkiye'lerde Mülüman halk, hep öteki ve üçüncü sınıf insan muamelesi gördü. 10 Ağustos 2014 Vesayet, manda, güdüm, tabiîyyet dönemlerinin bitirilmesi, 2023 Büyük Türkiye ve 2071 Cihan Devleti Türkiye kapı, talih ve imkânının açıldığı kutlu tarihtir.
Bu millet, bütün unsurlarıyla 10 Ağustosta istikbalini, şahsiyetini ve haysiyetini oyladığının şuurundadır. Anlattıklarımız, ancak soylu beyinlerin kavrayabileceği yüksek irfan tesbitleridir. Bu irfan, bu milletin ruh derinliklerinde mevcuttur. Bu itibarla milletimiz, 10 Ağustosta bayram demeden, cami demeden, okul demeden, hastane demeden, çocuk demeden, sivil ahali demeden Gazzzeye bomba yağdıran, ateş kusan vahşi siyon ve gaddar haçlı emperyalizmiyle hesaplaşma günü olduğunun idrakindedir.
Biz, sadece Cumhurbaşkanı seçmiyor, tarihle hesaplaşıyor, gasp edilmiş haklarımızı istirdat ederek şehit ve gazilerimizin ruhlarını şâd etmek istiyoruz.
10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı seçiminin neticesi bellidir.
Seçim, 30 Mart 2014 Günü bitmişti.
10 Ağustos 2014 onun tescilidir.
Şu kopan fırtına Türk ordusudur Yârabbi!?
Senin uğrunda ölen ordu budur Yârabbi!?
Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın,
?Gaalib et, çünkü bu son ordusudur İslâm'ın!
.
Gazze; insanlığın, insafın ve ahlâkın katledildiği yer!
1 Ağustos 2014 01:00
İslam âlemi bayram, Filistin zulüm yaşadı. İsrail, ramazan dinlemedi, kadir gecesi tanımadı, bayrama aldırmadı ve sürekli bir şekilde kadın, çocuk, cami, hastane demeden Gazze'ye kin kustu, terör kustu. Filistinli ölü ve yaralı sayısı binlerle ifade edilirken aynı sayı İsrail tarafı için onlu rakamlarda. Ortada kıyas kabul etmez bir kuvvet uçurumu var. İsrail, savaş teknolojisinin bütün imkânlarına sahipken Hamas'ta hiçbir şey yok; sapan taşından farksız roketlerle Gazze'yi müdafaa etmekte.
Gazze'de taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakılmıyor. İsrail, artık vicdansız kelimesinin bile zavallı kalacağı bir gaddarlıkla vuruyor, kırıyor, katlediyor. Gazze birinci ve ikinci dünya savaşlarında ağır bombardıman altında kalan şehirlerden bin beter vaziyette. Nitekim BM Gazze'yi âfet bölgesi ilan etti. BM temsilcisi Chris Gunnes bile tarafsız bir kimse olduğu halde TV'ye mülakat verirken şahit olduklarını tasvir ve anlatmaya dayanamayarak hıçkıra hıçkıra ağladı. Bu milyarlık Hıristiyan dünyasından vicdanlı bir örnektir. İki de insaflı devlet gördük. Şili, iki hafta evvel İsrail'le ticaretini iptal etmişti. Şimdi de Bolivya devlet başkanı Evo Morales, İsrail'in terörist devlet olduğunu ilân ederek bu ülkeye yeniden vize uygulayacaklarını açıkladı. Şili ve Bolivya'nın ticaret hacmi ve turist trafiği ne olabilir, sözleri ne kadar etkilidir? Bu tarafı hiç mühim değil. Mühim olan bu iki devletin bir terör karşısında ortaya koydukları ahlâkî davranıştır.
Aynı ahlâkı, "İslam âlemi" denen dünyada görmek mümkün değil. Zevk ve safa ile bayram yapan, dünyanın en pahalı tatil bölgelerinde habis nefslerini eğlendirenler, Gazze'yle zerrece alakalı değiller. Aksine Mısır ve Suudi Arabistan başta olmak üzere bazıları İsrail'le iş birliği hâlinde. Filistin'i Türkiye ve Katar dışında tutan, Gazze için çırpınan başka hiçbir devlet yok.
Halbuki o petrol zengini, lüks içindeki gamsız Arap devletleri petrolü bir baskı unsuru olarak kullansalar, Batı bankalarındaki paralarının küçük bir kısmını çekseler, otel ve tatil yerlerindeki rezervasyonlarını iptal etseler bu zulüm ânında biter.
Diğer taraftan; ne Rusya'dan çıt çıkmakta, ne ABD'den, ne Çin ve Japonya'dan.
Keza AB ve NATO dut yemiş bülbül gibi. Arap Ligi ve İslam İşbirliği Teşkilatı ise efendilerini kızdırmamak adına kapı ardına saklanıyor.
Türkiye'deki Musevi Cemaati de çağrıları duymayarak zulme sessiz kalmakta. Bir tepki göstermeliler, kınamalılar. Sadece Türk Musevi Cemaati değil, bütün dünyadaki Yahudiler bu vahşete tavır koymalıdır. İsrail'le Yahudileri ayrı düşünmek istiyoruz. Netanyahu'nun İsrail'i gasbederek terör devletine çevirdiğini söylemeliler.
Müslümanlar da yaşadıkları memleketlerde suça ortak olan idareleri uyandırmalılar. Filistin, bu kadar sahipsiz olmamalı.
Filistinli çocuklar da can taşımakta.
Onların ana-babalarının da kalbi var.
İsrail, Gazze'de insanlığı, insafı ve ahlâkı katlediyor
.
Yüreğimizin diğer yarısı Şarkî Türkistan
4 Ağustos 2014 01:00
Yüreğimizin bir yarısı Filistin'dir ki Gazze üzerinden İsrail eliyle yakılmakta; diğer yarısıysa Şarkî Türkistan'dır ki Çin eliyle kavrulmakta...
Has ismi "Şarkî Türkistan"dır; Uygur Türkleri, vatanlarını böylece tesmiye ederler; Türkiye'de de yakın tarihlere kadar böyle denirdi. Çünkü; Türkistan önceleri yekpâre iken bilâhare Rus ve Çin işgalleriyle Garbî Türkistan, Şarkî Türkistan diye ikiye ayrılmıştı. Şimdilerde dünya, daha ziyade "Sincan Uygur Özerk Bölgesi" ibaresini tercih etmekte.
Ağır Çin işgali altında bir otonom idarede yaşayan Şarkî Türkistan, kabaca izah etmek gerekirse, nüfus olarak Türkiye'nin üçte biri, toprak olarak iki katıdır. Uygur Türkçesi de Türkiye Türkçesi gibi Altay dil ailesine mensuptur. Asya, Avrupa ve Amerika'ya hicret etme mecburiyetinde kalmış Uygur Türklerinin sayısı hemen hemen anavatan Şarkî Türkistan'daki nüfus kadardır. Uygur İslam Cumhuriyetinin bayrağı al bayrağımızın aynısı olan gök bayraktır. Çin, bu bayrağın doğduğu vatanda dalgalanmasına izin vermemektedir.
Büyük bir tarih, ilim-irfan ve medeniyete sahip Şarkî Türkistan, Çin, Kazakistan, bazı Türk Cumhuriyetleri, Keşmir vs. ile komşudur. Nüfusun tamamı Sünnî ve Maturidîdir. Şu ân yeryüzünde İslâm harflerinin kullanıldığı tek Türk ülkesidir. Resmî dil Uygur Türkçesi ve yanı sıra Çincedir.
Şarkî Türkistan, bırakalım 25 milyonu, hatta 30 milyon kabul edilse bile bir buçuk milyarlık Çin'in 50'de biridir. Öyleyse buna rağmen Pekin idaresi, bu toprakların istiklalini niçin tanımamaktadır? Öyle ya! Diğer komünist rejim SSCB, yeniden yapılanma döneminden sonra bir kısım orta ve doğu Avrupa devletlerinin yanı sıra Türk muhtar idarelerinin de istiklallerini iade etmişti. Çin ise Mao sonrasında ekonomide liberalleştiği halde yönetimde komünizmden zerrece taviz vermemiştir. Uygurlar, bugün dünyada hürriyet ve istiklalinden mahrum nadir kavimlerden biridir. Bu neticedeki esas amilse Şarkî Türkistan'ın her çeşit yer altı ve yer üstü zenginliğine sahip olmasıdır. Bundan dolayıdır ki Pekin'in Şarkî Türkistan'a istiklâlini iade etmesi bir yana payitaht Urumçi başta olmak üzere Uygur şehirlerine yüksek sayıda Çinli nüfus iskan ederek nüfusu tersine çevirme çalışmaları ve diğer müeyyidelerle birlikte asimilasyon yapmaktadır. Milliyet hissine, din şuuruna malik olup da bunu dile getirme cesareti gösteren ziyalılar hapse atılmakta, idam edilmekteler. Üniversite yıllarımızda İsa Yusuf Alptekin'i tanımıştık. Merhum, Şarkî Türkistan başvekiliydi, Çin takibatı üzerine uzun ve çok zahmetli yollar katederek Türkiye'ye sığınmıştı. En az 50 yıldır Çin zulmünü okur ve dinleriz. Bu zulümlere maruz kalan Uygur kardeşlerimizin hâli, tıpkı İsrail zulmüne maruz kalmış Gazzeli kardeşlerimizin yaşadıklarını aksettirir. Çin, o zulmünü bu ramazandan itibaren tekrar yapmaya başladı. Uygurlara orucu ve namazı yasakladı. Bu baskılara direnip de hayatını kaybeden şehit sayısı ürkütücü rakkamlarda. Şarkî Türkistan'ın tek ümidi Türkiye'dir. Çin'le Türkiye'nin arası iyidir. Bu ticârî ve siyâsî iyilikten mazlum Uygur Türklerinin mutlaka fayda görmesi lazım. Daha dikkatli, daha hızlı, daha müessir, daha ikna edici ve daha netice alıcı bir Şarkî Türkistan diplomasisi güdülmeli.
.
Dâvâ adamı
5 Ağustos 2014 01:00
Recep Tayyip Erdoğan'ı muvaffak kılan sebep nedir? Her defasında yoluna engelin her çeşidi çıkartılan, hapisten, suikasttan, ihanete kadar türlü bâdireye maruz kalan, kin dolu düşmanlıklara hedef olan bu insan, ne yaptı da zirveye tırmanabildi?
En net cevap tek cümledir:
Tayyip Erdoğan, bir dâvâ adamıdır...
O, Tanzimatla yeşerip, Cumhuriyetle semizlenen aristokrat bir ailenin sırça köşklerinde büyümedi. Kasımpaşa gibi en sade halkın yaşadığı bir semtte yetişti. Fikir dünyasının şekillenmesinde önce temiz aile yuvası pay sahibidir.
İnsanın dâvâsı varsa gayesi vardır; gayesi olanın gönlü vardır. Necip Fazıl, "Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük" demişti. Burada kasdedilen İslamdır ve yeryüzü Müslümanının mazlumluğudur. Recep Tayyip Erdoğan için bu aziz ve mukaddes dâvâyı horlanmaktan kurtarmak ve öksüzlükten çıkartmak varlık sebebidir Böyle bir gayesi olan insanın aşkı vardır. Aşkı olanı hiçbir eksiklik yıldıramaz, hiçbir zulüm caydıramaz. İdealini kalbine sindirmiş kişi, dâvâsı uğruna korkusuzca yol alır.
Türkiye akademisyeni daha mısra ile kıta farkını bilmez, İstiklal Marşıyla Çanakkale Destanı'nı karıştırır, Yahya Kemal'in Süleymaniye'de Bayram Sabahı şiirini telaffuz edemezken Tayyip Erdoğan, kürsüde İstiklal Marşı'nın tamamını şiirin hakkını vererek okuyabiliyorsa bunun arka palanı vardır. O arka plan, ruh denizine akan fikir ırmaklarıdır. Necip Fazıl, Yahya Kemal, Sezai Karakoç, Mehmet Akif, Arif Nihat gibi. Siyasetteki ilk ustası ise Necmettin Erbakan'dır. Merhum Erbakan'ın başarılarından da başarısızlıklarından da ders aldı.
Tayyip Erdoğan, yaşadıkları devrin mazlumu iki ismi gönlünde kahramanlaştırmıştır. Bunlardan biri Sultan Abdülhamid'tir, diğeri de Abdülhamid'e Kızıl Sultan diyen resmî tarihin yalan söylediğini haykırıp O'nun Kızıl Sultan değil Ulu Hakan olduğunu öğreten Necip Fazıl'dır. Bu iki ismin ilki hapiste, ikincisi ise mahkûm olarak ölmüştü.
Recep Tayyip Erdoğan, bu kaynaklardan beslenirken iman eksenli düşünüp, ümmet ufkundan tarihe, bugüne ve yarına bakıp ihtişamlı istikbali inşa etmeye azmetti.
Bütün bunların neticesinde Sn. Erdoğan'ın muvaffakiyetindeki sebepler şöyle tecelli etmektedir:
Recep Tayyip Erdoğan iyi bir aile reisidir, iyi bir Müslümandır, çok dua etmektedir, çok dua almaktadır, çok çalışmaktadır.
Dâvâ adamı olmadan milletin adamı olunmaz.
Dâvâ adamı olmak azmi besleyen enerjidir.
.
New York'ta bir kimsesiz
6 Ağustos 2014 01:00
Osmanlı teâmülündeki hitap tarzıyla "Devletlû Necabetlû Osman Ertuğrul Efendi Hazretleri" 97 yaşında olduğu hâlde 23 Eylül 2009 tarihinde Nişantaşı'nda vefat etti. 1994'ten beri Hânedan Reisiydi. Bu hesaba nazaran Devlet-i âliyye devam etse 15 yıl padişahlık yapmış olacaktı. Osmanlı Devleti devrinde doğmuş son şehzâdedir.
Pederi, Abdülhamid Han'ın oğlu Mehmed Burhaneddin Efendi, validesi Aliye Melek Nazlıyar Hanımdı. Osman Ertuğrul Efendi, 18 Ağustos 1912 tarihinde Nişantaşı'ndaki konaklarında dünyaya gelmiştir. 3 Mart 1924'te Hanedanın yurt dışına sürgün edildiği tarihte Viyana'da tahsildeydi.
1933 yılında Burhaneddin Efendi'nin ABD'ye yerleşmesi üzerine ailesiyle birlikte bu memlekette ikamete başladı. 1949 yılında babası vefat etti. 1952'de merkezi Kanada olan bir madencilik şirketi kurdu. Mali sıkıntı yaşamadı. Her Hânedan üyesi gibi O'na da Türk Pasaportu verilmemişti. Buna rağmen çok uzun sürgün hayatında hiçbir devletten pasaport kabul etmedi.
Önceki evliliğinden sonra 1991'de Zeyneb Tarzi ile evlendi. Bu hanım, Osmanlı Hânedanıyla benzer acı akıbeti yaşamış Afgan Hânedanından Prens Abdülfettah Tarzi ile Pakize Tarzi'nin 1940 doğumlu kızlarıdır. Bu yazının kaleme alınma sebebi de O'nun şu günlerde içinde bulunduğu vaziyettir:
Osman Ertuğrul Efendi, 1974 yılında çıkan Hânedanın erkek âzâsını kabul kanunundan sonra ilk defa 1992'de İstanbul'a geldi. 2003'te de Başbakan Tayyip Erdoğan kendisini ziyaret etti. 2004 yılında ise dışişleri bakanı Abdullah Gül, New York'a giderek şehzâdeye Türkiye Pasaportunu takdim etti. Ay-yıldızlı pasaportta hamilinin ismi "Osman Ertuğrul Osmanoğlu" yazıyordu. Bu nezâket, hepimiz adına bir kadirşinaslık ve özürdü.
Şehzâde Osman Ertuğrul Efendi, Abdülhamid Hân, Beylerbeyi Sarayında tutulurken annesiyle birlikte üç defa ziyaret etmiş, dedesinin kucağına oturmuş O'nun tarafından öpülmüştü.
Ölümü de doğduğu yer olan Nişantaşı'nda oldu. Tabutunun altına giren Bakanlar, bütün millet adına omuz verdiler.
Devletlû Necabetlû Osman Ertuğrul Efendi, sürgündeyken eşi Zeyneb Hanım'la birlikte New York Manhattan'da yaşıyordu. O kadar zulme uğramış olmalarına rağmen diğer Osmanoğulları gibi O da Türkiye aleyhine asla hiçbir oyuna gelmedi, siyasete merak duymadı. Berzâh âlemindeyse dedesine komşu oldu.
Söylemeye gerek yok ki Zeyneb Tarzi Hanım, torunun zevcesi olmak itibariyle Abdülhamid Han'ın gelini ve "Zeyneb Osmanoğlu"dur. Kocası ölmüş olmakla bu devlete emanettir.
Zeyneb Osmanoğlu Hanım, bugün Manhattan'daki apartman dairesinde, 74 yaşında bir çâresizdir. Zira bir gün aldığı bir tebligatla oturduğu evin satıldığını öğrenmiştir. Yeni mâlik, evin tahliyesini istemektedir. Gayrımenkul, hukuki safahatı ve hâdiseye dair tafsilat NYT'ın 4 Ağustos 2014 günkü nüshasında mevcuttur.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, mümkünse o daireyi, değilse emsal bir daireyi satın alarak hem kendi ailesi ve hem de zevci tarafından sürgün yaşamış Zeyneb Osmanoğlu'nu içinde bulunduğu kimsesizlikten kurtarmalıdır.
Bu ramazandaki müşterek sözümüz neydi?
Hiç kimse, kimsesiz kalmasın!
.
İki kutuplu dünyadan iki cepheli dünyaya
7 Ağustos 2014 01:00
20. Asrın ortalarına kadar "Hıristiyan âlemi" ve "İslâm âlemi" kavramları vardı. "Ehli salip-ehli hilal" diye de ifade edilirdi.
Bunlar, yüzyıllara yayılmış dinler savaşının tezahürüydü...
Miladi takvimle 611'de İslamiyet, vahiy yoluyla son Peygamber Muhammed aleyhisselama tebliğ edilmeye başlanmıştı.
Bu yeni ve son din, "hak geldi, bâtıl zail oldu!" diyerek semavi olsun veya olmasın önceki bütün dinlerin hükümsüz olduğunu haber veriyordu. Hak dinin tebliğ edilmesiyle birlikte düşmanlık başladı.
İslamiyet, önce yakın çevre putperest müşriklerle, sonra ikinci çevre Yahudi şehir devletleriyle, üçüncü olarak da süper güç Hıristiyan Şarkî Roma ve ikinci süper güç ateşperest İran'la mücadeleye girişti.
Hilalle Haç'ın kavgası doğmuştu. İki cephe vardı; İslam Cephesi ve Hıristiyan Cephe. Yahudiler, Şanlı Peygamber önünde 628'de Hayber'de hezimetine uğramalarından 1948'e kadar bir daha Müslümanlara karşı silah kullanamadılar. Onlar, artık silah olarak ticareti kullanacak, sonra da bunun yanısıra sanayi, basın-yayın, sanat ve kültüre el atacaklardı. Bu hali saklamak için 1948'e kadar mağdur, mazlum, garip rolünü benimsediler.
Sevgili Peygamberimiz zamanında 629'da Mute'de 3 bin mücahid 100 Bin kişilik Bizans ordusuyla çarpışmıştır. Bu ilk mücadeleyi bir yıl sonra Tebük Harbi takip edecek, Bizans ordusu, 30 bin kişilik İslam Ordusu önüne çıkamayacaktır.
Peygamberimizin ahireti teşrifleri olan 632'den 42 sene sonra 674'te ise Yezid bin Muaviye komutasındaki İslam Ordusu, İstanbul'u kuşatacaktır.
Peygamberler Peygamberi İstanbul ve Romayı hedef göstermişlerdir. Asrı Saadetten sonraki bütün İslam devletlerinin en büyük arzusu bu hedeflere varmaktır. Birinci adımı Fatih Sultan Mehmed gerçekleştirmiş, ikinci adımı gerçekleştirecekken ömrü vefa etmemiştir.
Anadolu, Kudüs, Filistin hattı haçlı ordularını karşılama ve savma bölgeleridir.
629 Mute Savaşından 1914 Birinci Dünya Harbine kadar Hilalle Haç'ın mücadelesi harp amansızca devam etti. Avrupa, Haçlı İttifakı adıyla hareket etti. Bu gücün bugünkü riyakar adı Uluslararsı Koalisyondur.
Birinci dünya harbi ve sonrası hesap edilemeyen iki neticeye sebep oldu. Bunlardan biri 1917 Ekim ihtilaliyle Rusya'da komünizmin doğması, ikincisi de İngiltere'nin yerini Amerika'ya bırakmasıdır. İngiltere, harbin kibirli galibidir, haritaları değiştirmiş, imparatorlukların tasfiyesinde baş rolü oynamıştır. Fakat eski sömürgesi, göçmenler ülkesi Amerika'nın yeni süper güç olarak omuz başında belirmesine mani olamamıştır. Bu ABD, ikinci dünya harbi sonrasında yorgun ve güneşi solgun Büyük Britanya'yı emekliye sevk edecektir. Cihan devletliğinin BB'dan ABD'ye geçmesi 1945, İsrail'in zorla kurdurulmasıysa 1948'dir. İngiltere gibi ABD de İsrail'in şartsız koruyucusudur. Zira İsrail oğulları İngiltere, ABD ve batılı devletlerde sinemadan sanayiye, bankalardan silah endüstrisine kadar piyasaya hakimdir. Hayber hezimetinden sonraki zamanı boşa geçirmemişlerdir.
1945-1989 Arası iki kutuplu soğuk savaş dönemi dünyasıdır. Dinler savaşının, Hilal-Haç mücadelesinin yerini SSCB-ABD rejim rekabeti almıştı. Komünizm-kapitalizm kavgası aslında Hıristiyan dünyanın bir iç mücadelesiyken bunu ihraç malzemesi olarak kullandılar. Komünizm 1989'da çöktü. Sonra tek kutuplu dengesini yitirmiş dünyadan söz edilir oldu. 21. Asırsa başa döndü. Bugün yeniden Hilal Haç kavgası başlamıştır. Filistin'de olan aslında bir haçlı taarruzudur. Siyon yıldızı haçı güdümüne almış istediği gibi idare etmektedir. Bundan böyle, iki kutuplu soğuk savaş yok; iki cepheli sıcak savaş var
.
Neye layıksanız öyle yönetilirsiniz
8 Ağustos 2014 01:00
İslamiyet, ferdiyetçidir; insanın iki cihan saadetine kavuşması için gelmiştir. Öncelik insanda olduğu içindir ki "kul hakkı" diye bir dokunulmazlık kurumu vardır. Kapitalist ve komünist dünya görüşünden farklı olarak İslamiyet, kişinin hem bu dünyada ve hem de öbür dünyada huzurlu bir hayata kavuşmasını derpiş eder.
İslâm hayat nizamında devlet şekline dair olmazsa olmaz kaideler yoktur. İstişare, yeni söylemle "ortak akıl" ve ortak aklın bir hususta ittifak etmesi esastır. Devletin şeklinin ne olacağına üzerinde birleşilen fikir karar verir. Bu şekil devrine göre ihtiyaç neyi gerektiriyorsa emirlik, beylik, sultanlık, padişahlık, cumhuriyet, başkanlık veya başka bir tarz olabilir.
Sevgili Peygamberimiz -sallallahü aleyhi ve sellem- aynı zamanda devlet reisidir. Peygamberimiz ve Hulefa-i Raşîdin idarelerinde devlet reisliği ile vezirlik; günümüz tarifiyle Başkan ve Başbakan ayırımı yoktur. Sonraki asırlarda ihtiyaç doğunca bu yola gidilmiştir.
Tanzimat Hatt-ı Şerifi'ne kadar devlet hayatında aynı görüş devam etmiştir. Bu görüşün merkez fikri mealen "Ey müminler, Allah'a, Peygambere ve sizden olan emire itaat edin!" buyuran Nisa Suresindedir.
Tanzimat Fermanı, devletin askerî ve mali bakımdan zayıflaması, mağlubiyetler ve Fransız İhtilalinin tesirleri sebebiyle Sadrazam Koca Mustafa Paşa tarafından Abdülmecid Han ikna edilerek Gülhane Has Bahçesinde 3 Kasım 1839 tarihinde halka okunmuştur. Fakat bu hamle devletin tarihte ilk defa olarak 1854'te Fransız ve Alman bankalarından 3 milyon sterlin borç alma mecburiyetine mani olamadı. Tanzimat Fermanını 18 Şubat 1856 tarihli Islahat Hattı Hümayunu takip eder. Islahat Fermanı da Sadrazam Mehmed Emin Ali Paşa tarafından ilân edilir. Ardından ajan kışkırtmalarıyla 1860'ta Jön Türk hareketi başlar. Sonra Sadrazam Midhat Paşa ve ekibinin baskısıyla 23 Aralık 1876'da Meşrutiyet ilan edilir. Mecliste devletin parçalanma tehlikesi ortaya çıkınca Sultan Abdülhamid Han, Kanun-ı Esasî'yi askıya alarak 14 Şubat 1878'de Meclis-i Mebusan'ı kapatır. Resneli Kolağası -Arnavutçasıyla- Ahmet Njaji Bej'in dağa çıkmasıyla başlayan İttihatçı isyanla 24 Temmuz 1908'de Meşrutiyet tekrar ilan edilir. Tanzimatla II. Meşrutiyet dönemindeki bütün büyük faaliyetlerin sevk ve idaresinde ekseriyeti mason olan ve İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya güdümündeki Sadrazamlar vardır. Aynı şekilde devrin münevverleri de büyük kısmıyla masondur. Eli-kolu bağlanmak istenen Hakan-Halife Padişahlar ümmet, millet ve değerlerimiz yanındayken dönem sadrazamları yabancıların ve yabancılaşmanın mümessilleridir. Daha sonra aynı yolun yolcusu Jön Türkler de bunlara katılır. II. Meşrutiyet, İttihatçı-Alman iş birliği neticesinde girilen Cihan Harbi macerası devleti bitirme noktasına getirdi. Bunu Cumhuriyetin ilanı takip etti. Alman ekolünün yerini İngiliz ekolü aldı. 1950'den 2002'ye kadar Amerikan etkisinde seyretmek söz konusu oldu.
Bilhassa 2007'den bu yana yönetimde millî ve müstakil, Tanzimat öncesi şahsiyetimizle, köklerimizle köprüler kurarken, çağı yakalayıp yarınlara koşan ümmet ölçekli yerli bir iktidar var. Bu iktidarın teminatı Recep Tayyip Erdoğan'dır. O'nun derdi makam değil; O'nun bir dâvâsı var. Sn. Erdoğan'ın zahiri yanıltmasın; zahirdeki Hazreti Ömer tabiatının arkasında sade bir derviş tevekkülü saklıdır. Bu dâvâ adamının yapmak istediği, insanları mes'ut, kendisi şanlı, İslam âlemine lider dünyada söz ve kudret sahibi Büyük Türkiye'yi inşa etmektir. İnanıyoruz ki seçmen, 10 Ağustos 2014 günü en isabetli kararı verecektir. Çünkü Ebedî Rehberimiz; Peygamberimiz "benim ümmetim, batılda ittifak etmez!" buyurmaktalar.
.
Cumhurbaşkanı herkesin, Türkiye hepimizin
11 Ağustos 2014 01:00
Türkiye'de cumhur, ilk defa sandığa giderek kendi serbest irade ve tercihiyle kendi reis-i cumhurunu seçti. Bu seçimin yapıldığı "10 Alparslan 2014" Tarihteki yerini aldı. Bu neticeyle mahalli seçimlerini, milletvekili seçimlerini ve nihayet cumhurbaşkanlığı seçimini hür vicdan, serbest irade ve kıran kırana rekabet şartları içinde olanca heyecanıyla icra edebilen sayılı ileri demokratik memleketlerden biri olma itibarını kazanmış bulunmaktayız. Bu kazanç, iktidar, muhalefet, yargı, medya ve seçmenle birlikte bütün memleketindir.
Hiçbir sandıkta, hiçbir şehir veya köyde hiçbir vatandaş kalkıp "bana zorla şu isme oy verdirdiler" diyemez. Herkes, siyasi tercihi ve aklıselimiyle dilediği, beğendiği ve ümit bağladığı cumhurbaşkanı adayını seçti.
Her aidiyetten Türkiye seçmeni, açık ara farkla Recep Tayyip Erdoğan'ı Cumhurbaşkanlığına layık gördü. Düne kadar Başbakan olan, Başbakanlığı büyük bir gayret, liyakat ve azimle yapan, Allah için hakkı teslim etme adalet duygusuyla söylemek lazım ki 10 yıla bir asırlık hizmeti sığdıran Sn. Erdoğan, Cumhurbaşkanlığını anasının ak sütü gibi hak etti. Alnının teriyle o makamı kazandı. Vesayetin lütfuyla oraya gelmedi.
Bu seçimin ilk hususiyeti cumhurbaşkanının ilk defa seçimle işbaşına gelmesidir.
Vatandaş, kendisi varken kimseye vekâlet vermemiş, karar hakkı, doğrudan asilin olmuştur. Bu sebeple netice çok kıymetlidir.
Bir başka memnuniyet verici gelişme HDP adayı Selahattin Demirtaş'ın Türkiye partisi temsilcisi kimliğiyle hareket etmesi, yurdun her yerinde miting yapabilmesidir. Aldığı oy mühim değildir. Bu manzara o oylardan çok daha değerlidir. Denebilir ki Sn. Demirtaş seçilseydi ne olurdu? Hiçbir şey olmazdı. Eski bazı cumhurbaşkanlarından daha faydalı olurdu.
Seçimin ders çıkartılacak bir başka tarafı da çatı veya ortak aday meselesidir. Türkiye, koalisyon iktidarlarıyla 1960 darbesinden sonra tanıştı. Koalisyon hükümetleri, ya kifayetsiz kaldı, ya çapsız oldu veya 28 Şubat'taki gibi zarar verdi. Ekmeleddin İhsanoğlu, CHP ve MHP'nin cumhurbaşkanlığı koalisyon adayıydı. CHP her ne kadar "İslamcı" diye bilinmiş böyle bir adayı göstermekle milletten mazisindeki bozuk sicil için örtülü biçimde özür dilemiş olsa da aile mazisiyle ters düşen Sn. İhsanoğlu, iki cami arasında kalmış bînamaz gibi oldu. Çok yıprandı. Adaylığı, kendi adına da adı geçen partiler adına da şanssızlıktı. Dünyanın üç en iyi liderinden ilk ikisi arasında yer alan Sn. Erdoğan, güçlü şahsiyeti, bitmez-tükenmez enerjisiyle seçim kampanyasını bir şenlik havasında rakipsiz olarak götürdü ve bileğinin hakkıyla arslanlar gibi kazandı.
Şimdi Çankaya'da bir arslan var.
Arslanımızı canu gönülden tebrik ediyor, alnından öpüyorum.
Allahü teâlâ, nazardan saklasın, muvaffak ve muhafaza buyursun.
Yolu işi bahtı açık olsun...
Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendisine oy veren ve vermeyen her vatandaşı kucaklayacaktır. Aksini düşünmek bile abestir. Oy vermeyen vatandaş da neticeyi kabullenmelidir. Bir savaşa girmedik, el birliğiyle yarınlarımız, şanlı geleceğimiz için seçim yaptık. Bu itibarla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 77 milyonun cumhurbaşkanıdır; Büyük Türkiye şafağındaki Yeni Türkiye de her milimiyle hepimizindir. Ebediyete çıkana yarınlarımıza huzurla, hoşgörüyle, ümitle, cesaretle ve mutlaka galib gelme azmiyle bakmalıyız.
Zından karanlığını yırtan Necip Fazıl merhum ne diyor:
Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir!
.
Onuncu zafer, başkanlık sistemine geçiş olacaktır
12 Ağustos 2014 01:00
14 parti ve bir cemaatle 15 muhalefet unsuruna rağmen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı seçimini kazandı. Aldığı yüzde 52'lik oy, AK Parti'nin 30 Mart 2014'teki oylarını 7 puan aştı. CHP ve MHP koalisyonunun adayı Ekmeleddin İhsanoğlu'nun yüzde 38'lik oyunu ise 14 puan geride bıraktı.
Bu seçim, Sn. Erdoğan'ın ard arda elde ettiği dokuzuncu zaferidir.
Merak edilmez mi?
Acaba...
"Siyâsî hayatı bitti!" diye manşet atanlar, sıradan bir şiir için mahkûmiyet kararı verenler, "köy muhtarı bile yapmazlar" kehânetini dile getirenler, dudak bükenler, kaale almayanlar, çekiştirenler, Gezi Parkı'nı terör alanına çevirenler, 17-25 Aralık'ta darbeye teşebbüs edenler, sabah-akşam "Tayyip!" diye mertek gibi harflerle ağız dolusu hakaret edenler vs. vs. şimdi ne diyor, ne düşünüyorlar?
Onlardan biri bile olsa, "yanılmışız" diyerek özür dileme faziletini gösterebilecek mi acaba?
Hiç sanmıyoruz...
Türkiye, 11 Ağustos itibariyle yarı başkanlık sistemine geçmiştir. Balkon Konuşması'ndaki en mühim cümlelerden biri, 27 Mayıs 1960 darbesinin dayattığı anayasa modelinin ve o darbenin açtığı vesayet sisteminin artık kapandığı, eski Türkiye'nin arkada kaldığı şeklindeki sözlerdir. Bu sözlerin bütünüyle gerçekleşmesi için anayasanın değişmesi gerekmektedir. Anayasa değişmeden sistemin özürlü taraflarına dair var olan her şey, varlığına şöyle veya böyle devam edecek ve fırsatını bulduğu ân başını kaldıracaktır. Atalar, "kem âlâtla kemâlât olmaz!" demişler, bu anayasa "kem âlâttır". Anayasanın değişmesi için 330 vekil çıkartılması gerekmekte. Bundan böyle AK Partinin şöyle bir mecburiyeti var; mânen başında olsa, lider ağırlığı eksilmese bile 2015 seçimlerine Tayyip Erdoğansız hazırlanıp, koşacak, kazanacak ve üstelik partinin ondan da öte Tayyip Erdoğan'ın kızıl elması olan Başkanlığı bulacaktır.
Ama...
2015 seçim mitinglerinde Tayyip Erdoğan olmayacak. Halbuki hitabet kabiliyeti, inanmışlığı ve inandırıcılığı kitleleri rüzgârın buğday başaklarını dalgalandırması gibi dalgalandıran AK Parti genel başkanı ve başbakan Tayyip Erdoğan, 28 Ağustos 2014 tarihinde Çankaya'ya çıkacak. Köşk'e çıkmasına rağmen, parti üstündeki tesiri, yönlendirmesi devam edecek olsa dahi mitinglere katılıp kürsüde konuşma yapamayacaktır. Bu gerçekten hareketle, düşünülen genel başkan ve başbakanının kimliği partinin istikbali ve Türkiye'nin başkanlık sistemine geçebilmesi noktasından hayati değer taşımaktadır...
Sn. Erdoğan'ın bütün bu giriftliklere vâkıf olmaması mümkün değildir. Böyle olduğu hâlde bugüne kadar isme dair zerrece sır vermedi. O'nun başarılarının saklı sebeplerinden biri de ketumiyetidir. Bu vasıflardaki muhtemel genel başkan ve başbakanının ismi kendince belli olsa gerek. Ancak muhtemel ismi, başarılarında -hiç şüphesiz ki- esaslı payı olan Emine Hanımla bile paylaşmamış olabilir. Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı seçimiyle birlikte 9 zafer kazandı. Altın zaferi ise onuncu zaferi olacak olan Başkanlık sistemine geçiş muvaffakiyetidir. Yarı başkanlık bir intikal dönemidir. Ama başkanlık sistemine geçiş için 330 milletvekili ve referandumu kazanma zorlukları da ortada.
Şu var ki...
Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye'nin, en iyi siyaset planlamacısıdır. Kafasındaki yol haritasını bugünde dek adım adım hayata geçirmiş bir liderdir. Zorluğuna rağmen onuncu başarıya da imza atmak için ne lazımsa yapacaktır.
Çünkü...
Çalışıyor...
Allah, çalışana verir.
.
Kürtler, silahı bırakınca oy almaya başladılar
13 Ağustos 2014 01:00
Birçok kimse gibi biz de Kürt partilerine gençlerin dağdan inmesi, ölümlerin önlenmesi ve marjinal bölge partisi olarak değil, Türkiye partisi olarak çalışmaları için defalarca çağrı yaptık. Bu çağrı makul aklın gereği olmasına rağmen yıllarca kulak tıkandı. Veya belki de uygun ortam bulunamadı.
Şimdi o ortam doğdu ve böylece Kürt partisi isim değiştirerek HDP oldu ve mahalli olmaktan kurtularak cumhurbaşkanlığı seçiminde aday çıkarttı. HDP adayı Türkiye'nin her yanında hiçbir rahatsızlık yaşanmadan mitinglerini yaptı, meydana toplananlara mes'elelerini anlattı, onlarla diyalog kurdu ve neticesini de aldı. Önceki seçimlerde en fazla yüzde 6'ları bulan bir hareket, Cumhurbaşkanlığı seçiminde 3 milyonu aşmış olarak yüzde 10'a dayandı. Bu sonraki seçimlerinde HDP'nin yüzde 10 barajını aşarak bugünkü milletvekilinin en az iki katı vekil çıkartabileceğinin habercisi olarak görülebilir. Meşru olduktan sonra mahzuru da olmaz. Yeter ki ele silah alınmasın, ideolojik taassup yaşanmasın, bölücülük yapılmasın ve Türkiye'yi rahatsız eden her şeye uzak durulsun.
Sn. Demirtaş, Cumhurbaşkanlığı seçimini gayet serinkanlı bir şekilde götürüyor ve toplumla da güzel köprüler kuruyordu. Bu sonuç iki yıldır devam eden ve inşallah tamamen ve köklü biçimde yeniden tesis edilecek Türk-Kürt kardeşlik ve barışının mahsulüydü. Ne var ki Selahattin Demirtaş, biraz da Türkiye'nin tamamına hitap etmenin yeniliğinden olsa gerek 10 Ağustos'a yaklaşırken büyük hatalar işledi. Barış sürecinin başaktörü Recep Tayyip Erdoğan, ikinci aktörüyse Abdullah Öcalan'dır. Selahattin Demirtaş, Başbakan Erdoğan'a temin edilen bu ortamdan dolayı teşekkür etme hakkaniyetini göstereceğine "tek farkı bıyığı!" diyerek Türkiye gazetesinin Hitler-Netanyahu kıyaslamasını gösteren "Tek fark bıyık!" manşetinden mülhem olarak Başbakanı, Hitler'e benzetmekle çok ağır bir haksızlık yaptı. Bu söz, sadece diğer seçmenleri değil, Kürt seçmeni de rahatsız etti. Türk, Kürt bütün herkesi rahatsız eden bir sözü de ezanın Kürtçe olması teklifiydi. Hatanın bu kadar vahim olanı zor işlenir. Ezan, o dilde-bu dilde değil, Arapça menşeli olarak Müslümancadır. Böylece de her Müslüman milliyetin kendi gönül dilindedir. Kamalist rejim 1932-1950 arası ceberut bir tatbikatla ezanı sözümona Türkçe olarak okuttu da kim ne kazandı? CHP bu utandıran mazisinden sıyrılmaya çalışırken HDP'nin o terekeye sahip çıkması neyle izah edilebilir? PKK'nın Mehmetcik katletmesiyle, "Kürtçe ezan" diyerek mânevî katliamla laikçi Kürtçülük yapılması arasında fark yoktur.
Sn. Demirtaş, bu sözleri demeseydi daha çok rey alırdı. Çocukları dağa götürülmüş yüreği yanık analara sahip çıkacak cesareti göstererek onlara sahip çıksaydı oylar, çok daha ciddi biçimde artardı.
Öyle ise HDP'nin kendini her anlamda sorgulaması gerekir. Strateji başlangıcı doğrudur. Sol açılımı Kürtçü iddiayı terk olarak okumak isteriz. Fransız ihtilalinin ideolojik serpintileri Türkçülük, Kürtçülük, Baasçılık gibi ırkçı takiplerin günü geçmiştir. Silah elden bırakılınca oylar arttı, zihindeki laikçi ideolojik silahları da bırakmak gerekir.
AK Parti'nin kazanması proje partisi olması sebebiyledir.
.
ABDULLAH GÜL İSMİ, BİR TÜRKİYE MARKASIDIR
14 Ağustos 2014 01:00
Sn Abdullah Gül, ilk gençliğinden itibaren Büyük Doğu ve MTTB teşkilatlarında çalışmış, üniversite ile beynelmilel kuruluşlarda vazife almış, parti kuruculuğu, devlet bakanlığı, başbakanlık, cumhurbaşkanlığı yapmış müktesebatı yani bilgi birikimi yüksek bir devlet adamıdır...
Böyle insanların varlığı ülkeleri için de dünya için de kazançtır.
Sn Gül, Cumhurbaşkanlığından sonra "elbette partime döneceğim!" dedi. Bu beyan, tevazuu kadar partisine verdiği değeri de göstermektedir. Daha önce de 'arkadaşlarım, ne vazife verirse onu yaparım' meâlinde konuşmuştu. Bu üslup şaşırtmamalı. Abdullah Gü'ün -diğer bir kısım nesildaşları- gibi söyleyecek sözü, taşıdığı ideali ve inandığı dâvâsı vardır.
Böyle bir isimden "ya Başbakanlık veya ben, yokum!" deme nefsiliği beklenemez. Bizim ulu medeniyetimizde makamlara talip olunmaz, teklif edilince de reddedilmez. Şu günkü mevzuat ve manzaraya göre sn Gül'ün genel başkan ve başbakan olma ihtimali görünmüyor. Bu böyle diye O'nun evine kapanıp emekli havasına girmesi gerekmez; doğru da olmaz. Buna toplum da partisi de herhalde razı olmaz. Kendisi de bu hakkı kendinde görmeyecek kadar -artık- bir siyaset bilgesidir. Bir millet, az kişiye nasip olur şekilde bir evlâdını akademisyen, diplomat, milletvekili, bakan, başbakan ve nihayet cumhurbaşkanı yapmışsa o ismin içinden çıktığı cemiyete vereceği daha çok hizmet var demektir...
"Marka isim, marka şirket, marka şehir" bizim yıllar öncesinde fikir hayatına ve devletin projelerine kazandırdığımız bir kavramdır. Bu cümleden olarak Abdullah Gül, Türkiye'nin dünya ölçeğinde bir marka ismidir. Bu ismi yeniden başbakanlığa getirmek tabiî ki münasiptir. Ama cihan liginde daha büyük hizmetler varken onları mı, içerde siyaset yapmayı mı tercih etmeli?
Siyaset Bilgesi Abdullah Gül'ü AK Parti, CHP, MHP, HDP, medya, sivil toplum kuruluşları, iş çevreleri.... hep beraber el ele vererek bir dünya karar vericisi, oyun kurucusu yapalım. Sıkı bir kulis faaliyetiyle BM/ Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği için hazırlayalım, AK/Avrupa Konseyi başkanlığını hedef alalım, olmadı, İİT/İslam İşbirliği teşkilatını düşünelim, NATO genel sekreterliğini zorlayalım.
Bunlar varken ve birinden biri mümkünken; politik hinlik ve holiganlıkla parti içi kavga çıkartmaya uğraşmak, Abdullah Gül'le Tayyip Erdoğan'ın arasını bozmaya çalışmak; çiğ, sığ, sıradan ve eski Türkiye'ye mahsus ayıplanası bir üsluptur. İnsanın kardeşliğ illa ki kan kardeşliği değildir. Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan gönüldaştır.
Gönüldaşlık, Allah için kardeşliktir.
Yaşamayanlar, anlayamaz.
Hâdiseye ufuklara yönelip bakmalı:
Şu manzara mümkündür:
Cumhurbaşkanı: Recep Tayyip Erdoğan
Başbakan : Ahmet Davutoğlu
BM genel sekreteri: Abdullah Gül.
.
Ahmet Davutoğlu
15 Ağustos 2014 01:00
Sn. Ahmet Davutoğlu, yaptığı işin beyin bedelini ödemiş bir mütefekkirdir. Türkiye Dışişleri Bakanı, diğerlerinden farklı olarak amelî ve nazarî tecrübe sahibidir. Hoca, yaşadığımız çilekeş coğrafyanın stratejik derinliklerini tahlil etmiş, sonra da kaderin sevkiyle bu zihnî faaliyetin fikrî mahsullerini evvela danışman, sonra da dışişleri bakanı olarak uygulamaya geçirmiştir.
Biz akran nesiller, hep komşularla kavga telkinleriyle büyümüştük; yakın ve uzak etraf düşmandı. Sn. Davutoğlu, işe başlayınca ortaya "komşularla sıfır ihtilaf!" diye bir mefhum attı ve takipçisi oldu. Komşularımızla birlikte uzunca bir süre çok da faydasını gördük. Şimdiyse muhalif politikacılar, "bu nasıl sıfır ihtilaf? İhtilaflı olmadığımız komşu kalmadı!" diyerek dışişleri bakanını kendisiyle çelişir olmakla itham etmekteler.
Komşularla ihtilafa düşmeden barış içinde yaşamak ideal olandır. Fakat bir komşu yönetimi, hukuk tanımayarak çevreye veya öz vatandaşlarına zulüm yaptığında da sessiz kalınırsa o zaman işlenen zulme ortak olunur.
Bu itibarla, Davutoğlu'nun, İsrail vahşetine, Beşar Esad zulmüne, Sisi ihanetine, Maliki mezhepçiliğine karşı hükümet ve devlete mal ettiği siyaset doğrudur. Kaldı ki aslolan komşu ülke nüfuslarıyla dostluklar kurmaktır. O da zaten vardı, daha da kuvvet kazandı.
Hoca, tensip edildiğinde "Tanzimat'tan bu yana gelmiş-geçmiş en iyi üç dışişleri bakanından biridir" diye yazmıştık.
Zaman bizi doğruladı.
Bu muvaffakiyetin bir fikrî sebepleri var, bir de gönül tarafı. Fikrî sebebi, kayıp topraklar, kayıp nesiller, çarpıtılan kültür, yaralı tarih ve yabancılaşma illetine duyulan aksülamelle inşa ettiği dünya görüşü. Bunda çok sevdiği Fatih-Sultanahmet arası yürüyüşlerinin payı büyük olmalı. Gönül tarafı ise bu aksülamelin çıkış kaynağından gelen yerlilik ve millîlik vasfı. Ahmet Davutoğlu'nun yetişmesinde bir Hatun kişiyle bir Alperen'in yeri çok kıymetlidir. İkisi de Taşkentli, ikisi de Türkmen. Biri, torunu Ahmed'e "oğlunla ordu, kızınla oba olasın. Koç koç oğlanların ardına düşe, dünyalar ayaklarına gele, herkes sana akıl danışa!" diye dua eden nenesi Hacıkızebe Kadın diğeri de İstanbul'a geldikten sonraki fikir hamurkârı merhum Mehmet Emin Alpkan...
Gündemde "Recep Tayyip Erdoğan'dan sonra AK Parti'nin başı ve Başbakan kim olmalı?" Sorusu var. Birden fazla isim sayılabilir. Ancak mevzua dair Sn. Erdoğan'ın olmazsa olmaz dediği iki şart, bir arzu ve ilave olarak bizim tesbit ettiğimiz bir gerçek var: Tayyip Erdoğan'ın şartlarından biri Barış Sürecinin aynı inançla devam edip yerine oturtulması, diğeri de Paralel Yapıyla mücadelenin taviz vermeden nihayete dek götürülmesi. Ve sadakatiyle vefasından şüphe etmemek.
Üçüncüyü teşkil eden gerçeğe gelince...
Şöyle diyoruz:
Başbakan Erdoğan'ın muvaffakiyetinin sebepleri malûm. Onları daha evvel yazmıştık. Eklemeler de yapılabilir. Ancak bir sebep daha var. Bu da hitabetteki ustalığıdır. Bize göre, hitabetinin başarısındaki yeri yüzde 50'dir.
Bir genel başkan ve Başbakan adayında diğer iki şart noksansız mevcut olsa bile hitabet yoksa hatalı seçim yapılmış olur.
Sn. Ahmet Davutoğlu hitabetiyle kitlelere hakim olacak kabiliyettedir.
Sadakatsizlik ve vefasızlığa gelince...
Bunların o mübarek Türkmen ananın torunuyla alakası olamaz.
.
Profesyonel ordu zarurettir
18 Ağustos 2014 01:00
Kısa dönem askerlik, bedelli askerlik, 1970'li yıllardan bu tarafa ailelerin temel problemidir. Gençler, vatanî vazifelerini, iş kurma, lisansüstü eğitim, evlilik, zaman planlaması yapamama gibi sebeplerle tehir etmiş olabiliyor.
Askerliği sarkarak kaçak duruma düşmüş gençler için değişik dönemlerde bedel ödeterek çareler üretilmeye çalışıldı. Ama keyfiyet, süreklilik arz ettiğinden aynı durum bir zaman sonra tekrar kabardı. Bugün bedelli askerlik bekleyenlerin sayısı milyonla dile gelmekte. Sayıyı ortalama bir milyon kabul eder, aileleri de 4 kişilik düşünürsek problem, 4 milyon civarında bir nüfusu alakadar etmektedir. Bir başka ifadeyle her 20 aileden biri bedelliyle alakalıdır.
2011'deki son bedellide 30'u aşmış olma ve 30 bin lira ödeme şartı, beklenen faydayı getiremedi. Bu defa arkadan gelen nesillerle birlikte askerlikten dolayı hayatına nihai bir şekil veremeyenler daha çoğaldı. Bu sebeple bu defa tesbit edilecek yaş da para da gerçekçi olmalıdır. Makul olan; yaş 25 ve üstü, bedel 15 bin TL'dir. Ödenemeyecek bedelle avuntu yaşanır. Teklifimizde hazine 10-15 milyar liralık bir gelir elde edecektir.
Bu müzmin ve tekrarlanan vak'anın öğretmesi gereken şudur:
TSK profesyonel orduya geçiş sürecini hızlandırmalıdır. Askerlik, artık yüksek teknoloji ve akıllı silahlarla yapılmakta. Yüksek teknoloji de kalifiye eleman ve iyi para ile elde edilmekte. Belki vatandaşların askerlik dönemlerini ihtiva eden 15 ay veya bir yıl gibi zamanlarına "askerlik vergisi" diye bir vergi bile düşünülebilir.
Yeni Türkiye'de taşa selam eğitimiyle, künye tekrarıyla, mutfakta patates soydurarak vs. askerlik yakışmaz. Bugün tankını, tüfeğini ve daha birçok askerî teknik ve elektronik alet, araç ve silahlarını yapan bir TSK var. Bunu zenginleştirmek, ihracat yapar konuma gelmek lazım. Kitleleri alıp en verimli çağlarında bakımıyla uğraşmaktansa onları ekonomiye terk edip paralarını profesyonel ordunun hizmetine vermeli.
Bedelli sıkıntısını halledip 4 milyon aileye nefes aldırırken diğer taraftan da akıllı değişimlerle tam profesyonel, rakipleriyle savaş kudret ve kabiliyeti kıyas kabul etmez bir orduyu inşa etmeliyiz.
.
Almanya kabakulak olmuş
19 Ağustos 2014 01:00
Hadi kibarlık bizde kalsın; mütecessis Almanya'nın kulaklarını Midas'ın kulaklarına benzetmeyelim. Ama biz, bunu yapmasak bile dostluk ve ittifak gibi değerleri tanımayarak sağı-solu dinlemekten kabakulak olmuşlar için çok kimse çok şey diyecektir. Kasabın bıçağına sürtünen neticesine katlanır.
Alman vakıflarının Türkiye'deki saklı faaliyetleri malumken şimdi de dış istihbarat servisleri BND'nin 2009'dan bu yana Ankara'yı dinlediği, Boğazları taradığı, Kürecik radarını takip ettiği, 50 küsur yıldır Almanya'nın kalkınması için alınteri, döken Avrupalı Türkleri kaydettiği ortaya çıktı.
İşin garibi bu dinleme ayıbını ortaya çıkaran Türkiye düşmanı Der Spiegel adlı dergi. Haber ortaya çıkınca Alman hükümeti suçu kabul ve itiraf etti. Neyse ki bu sorumsuzluğu Alman muhalefeti olanca ciddiyetiyle ele almakta. Şimdi büyükanneleri Merkel'i sorgulamaktalar. Türkiye de bu densizliğe dair yapılması gerekeni tavizsiz bir şekilde ortaya koymakta. Alman siyasetine, Nixon'ı gönderen disiplini hatırlatmak isteriz.
Hani denebilir ki "bir devlet, diğerini dinlemez mi?"
Ortada bir düşmanlık veya yakın tehlike varsa bu mümkündür. Bir yandan dostluktan, birlikte hareket etme mecburiyetinden söz edip, diğer taraftan kapı arkası kulak kabartmalara eş basitliklere yeltenilirse bunun kabulü mümkün olamaz. Hem dost görünüp hem gizlice dolap çevirmenin adı riyakârlıktır. Riyakârlığın hiçbir ahlakta yeri yoktur. Angela Merkel, bu ağır ayıbın hesabını vermeli, veremezse istifa etmelidir. Bir kısım Alman medyasıyla bir kısım aklıevvel Alman politikacılarındaki bu Türkiye hıncını anlamak hakikaten mümkün değil. O malum Alman dergisinin Türkiye Başbakanını cehennemde kendi yanına davet etme manşetini unutmak mümkün değil.
Almanya bizden daha ne ister; daha ne yapalım, ne verelim? Biz, bir imparatorluğu Alman muhabbeti yüzünde kaybettik. İttihat Terakki iktidarı, Erkânı Harbiye-i Umumiye riyasetine/genelkurmay başkanlığına bile bir Alman subayı getirebildi. Almanya I. Cihan Harbinde mağlup olduğu için müttefiki olmamız sebebiyle Devlet-i Ali Osman da hükmen mağlup sayıldı. Buna rağmen 3 milyon vatandaşımız gidip II. Dünya Harbinde yer ile yeksan olan Almanya'yı kalkındırmak için çalıştılar. Bugün o neslin çocuk ve torunları Almanya'da işveren mevkiinde.
Almanya ile Türkiye'nin arasını bozacak bir Alman'ı istikbalde Alman tarihinin iyi yazmayacağını zannederiz. Türkiye ile bozuşan Almanya huzura hasret kalır. Bu münasebetsizlikten dolayı başbakan Merkel, Alman kamuoyundan, oradaki Türklerden ve Türkiye'den özür dilemelidir. Veya bayan Merkel Alanya'ya gelsin, Türkiye dostu Alman vatandaşlarıyla bir miting yapıp bu özrü dilesin. Şayet özür dileme nezaketini gösteremezse Türkiye Başbakanı veya Cumhurbaşkanı, gidip Berlin'de iki milyonla bir miting yaparak bu saygısızlığı dünyaya ilan edebilir. Biz bunu yapacak kudretteyiz. İsteyen de Türkiye'yi dinlesin. Dinlemezlerse hatırımız kalır. Fakat unutulmasın rüzgâr eken fırtına biçer. Yaşlanmış bayan Merkel aklını başına devşirmeli; Türkiye'yi husumet, gariban Filistin karşısında İsrail'e hak verme gaddarlığına benzemez.
.
Cumhuriyet Halk Fırkası
20 Ağustos 2014 01:00
Nerelerden telkin geldiği gelecek zamanlarda netleşir; Cumhurbaşkanlığı için MHP ve CHP kendi bünyelerinden aday göstereceklerine aylarca devam eden CHP-MHP liderler, hey'etler görüşmeleri neticesinde "çatı aday" diye bir isim ortaya çıkardılar. Bu isim MHP için belki anlaşılabilirdi; fakat CHP ile hiçbir alâkası yoktu.
Koalisyon mantığıyla çalışmanın seçim kazandırmayacağı gibi her iki partide rahatsızlıklara yol açacağı, genel başkanları zorlayacağı daha o günlerden belliydi.
CHP'liler, kâbus görüyorlardı. Seçimlere kadar AK Parti bürokratı, İslamcı dedikleri, gerici gördükleri bir isme oy vermekle karşı karşıya kalmışlardı. Bu sebeple bir kısım seçmen sandığa küstü. MHP seçmeni de yer yer Tayyip Erdoğan'a oy verdi veya sandığa gitmedi. Neticede MHP bu defa orta Anadolu'yu da kaybetti. Her iki parti Akdeniz, Ege ve Trakya'da kaldılar. Bunun tek istisnası CHP'nin Eskişehir'i almasıdır. CHP, MHP'yi de sahillere sürüklemişti. İki parti güç ve iş birliği yaptıkları hâlde çatı aday, AK Parti adayı Recep Tayyip Erdoğan'ın bir hayli arkalarında kalmıştı.
Hatırlanırsa Kemal Kılıçdaroğlu ilk seçildiğinde tıpkı Bülent Ecevit gibi o da Yeni CHP demiş; Kemalist ve ulusalcı CHP'liler "yeni CHP'ni de al git!" diye köpürmüşlerdi. Kılıçdaroğlu zahiren partiye hakim oldu. Aslındaysa bir ihtilafın sadece üstü örtülmüştü. İlk fırsatta tekrar ortaya çıkacaktı.
İşte şimdi o günlerdeyiz.
Kavgalar, kongreler ve bol pembe sözler partisi CHP bir kere daha kongreye gidiyor. Muharrem İnce gibi agresifliğini ön plana çıkartmış bir ismin, Ülker Tarhan gibi ürkek bir naif hanımın, Metin Feyzioğlu gibi karınca ezmez bir tabiatın düşe kalka, paldır-küldür de gitse delegeye ipotek koymuş mevcut genel başkan karşısında bir varlık göstermesi beklenemez. Bu adaylar, beleş bir parti içi zafer havası kazandırırlar o kadar.
CHP'nin yapması gereken kongre değildir. CHP'nin yapması gereken mazisiyle sıkı, tavizsiz ve samimi bir hesaplaşmaya girebilmesidir. Partimiz, şu şu konularda hata etti. Şu inkılaplar yanlıştı. Ezanla namazla dindarla şekille uğraşmamalıydık, darbelere arka çıkmamalıydık. Mustafa Kemal fani bir kuldur, her insan gibi hataları vardır. İsmet İnönü şu işlerde millete ters düşmüştür. Tek Parti döneminin bütün icraatlarını kabul etmiyoruz, diyebilmelidir.
Der mi?
Diyemez.
Böyle bir nefs muhasebesi yapamayan bir CHP de Cumhuriyet Halk Fırkası olarak 1930-40'larda kalmaya devam eder. Kongrelerle yapılanlar makyaj yenilemeden öteye geçemez. Şayet çalışırlarsa bu CHP'nin sol yanını HDP, sağ yanını MHP alır, ana muhalefet partisi yarışı MHP- HDP arasında yaşanır, CHP de Alevi partisine dönüşerek Dersim'i bombalatan Mustafa Kemal'e şuuraltı bir reaksiyonla karşılık vermiş olur. O parti, Dersim'i bombalattı biz, o partiyi ellerinden aldık avuntusu yaşanır.
.
Çankaya'da hizmet değişimi
21 Ağustos 2014 01:00
Aldığımız davetiyede Sn Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül ve Başkadınefendi Hayrünissa Gül imzasıyla "Cumhurbaşkanlığı görev süresinin sona ermesi münasebetiyle 19 Ağustos 2014 Salı günü saat 20.00' de Çankaya Köşkü'nde düzenlenecek resepsiyona katıl"mamız rica edilmekteydi.
Köşke saat 19'u az geçe intikal etmemize rağmen içerisi çok kalabalıktı. Davetli sayısı, saat 20.00'ye yaklaşırken iyice arttı.
Sn Gül, hızlı adımlar ve güler yüzlü sevecen haliyle doğrudan kürsüye geçti.
Hazirun vasıtasıyla milletine gönüllü bir hesap verme konuşması yapıyordu; hizmet yıllarını paylaştı. "Çankaya'yı herkese açtım!" sözü, enfazla alkış aldı. Gerçekten öyleydi. Davete gelmiş olan dindar, başı örtülü, son derecede açık, sünni, alevi, kürt, hırıstiyan, stk temsilcileri eski- yeni devlet umuru görmüş isimler, yazarlar, san'atkârlar, akademisyenler, iş adamları, Cumhurbaşkanını teyid etmekteydi.
İnsan, bu noktada durup düşününce ne çok kayıp yıllarımız olduğunu bir kere daha hatırlıyor. Milletin Çankaya Köşkü, millete kapalıydı, millet sanki hasımdı. Bizzat Gül çifti bin badireden sonra oraya girebildiler...
Cumhurbaşkanı, o akşamki veda konuşmasında resmi devlet işlerinden ziyade asıl varoluş dokumuzu ören fikir, san'at ve göz nuru emeklerle kişilere verdiği değere, ve gösterdiği himayeye temas etti. Bu himaye vâkıası bizim, tarihi ve an'anevi tavrımızdır. "Marifet iltifata tabidir" deyimi, amir hükümdür. Zira kendileri de şair ve san'atkâr olan Osmanlı Sultanları, şairlere, hattatlara, ulemaya ihtimam gösterip, evliyaya hürmet etmeselerdi bugün ne o isimleri bilirdik ve ne de devlet, o çapa ererdi...
Çankaya Köşkü daha kapıdan girildiği ândan itibaren büyük kabul salononuna kadar duvarlar Lafzı Celal istifler, Hilye-i Şerifler, fermanlar, beratlar, menşurlar ve tarihten ve günümüzden yerli yabancı ressamların tablolarıyla donatılmış. Bu iklimle Çankaya Köşkü yakınlara gelmiş. Bakmaya doyum olmayan bu eserler, mekâna yüksek estetik değer kazandırmış.
Sn Abdullah Gül, alkışlar içinde vedasını yaptı, gönülden helalleşmeler oldu. Sonra da izdihama rağmen hemen herkesin elini sıktı..
Böylece bir dönem daha kapandı...Vaktiyle buraya "Papazın Bağı denirmiş. Şeref'ül mekân bi'l mekîn/ bir yer, şerefini orada oturandan alır. 28 Ağustos 2014'ten itibaren Çankaya Köşkü'nün yeni sahipleri Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başkadınefendi Emine Erdoğan olacaktır. "Başkadın Efendi" unvanı, tarihi devlet teâmülümüzde mevcuttur. Bu sebeple "first lady" değil de bu kelimeyi tercih ediyoruz; TDK'da kelimenin aslı varken zorlamalara gitmemeli.
Adullah Gül de Tayyip Erdoğan da makamları değil Rabbimizin rızasını gaye edinmiş bir yüksek medeniyetin irfan mektebine mensuplardır. Bütün bozgun ve fesat çalışmalarına rağmen Abdullah Gül, Çankaya'ya gönderilirken ilk gün telaffuz edilen o "kardeşim" sözü hiç yıpranmadı. Onbirinci Cumhurbaşkanımızı -inşallah- BM genel sekreterliği vs gibi dünya liginde bir mevkie yükseltiriz.
Onikinci Cumhurbaşkanımız, Recep Tayyip Erdoğan, döneminde Çankaya'nın baş döndürücü çapta hizmet üreteceğinden kimsenin şüphesi olmasın. 19 Ağustos akşamı misafirler, mescid haline getirilmiş bir odada akşam namazını eda ettiler. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ise Çankaya Köşkü bahçesine Beşiktaş Yıldız'dakinden mülhem küçük bir Hamidiye Camiî ve Taksim'e de içimizdeki alevli hasret Taksim Camiîni yaptıracağına inanmaktayız.
.
Başbakan Ahmet Davutoğlu
22 Ağustos 2014 01:00
Ahmet Davutoğlu, 4 yaşındayken annesi Memnune Hanımı kaybeder. Yeni annesi Sefure Hanım, şefkatle öz annelik yaparak O'na öksüzlük acısını yaşatmaz. Yetişmesinde ilk unutulmaz iz sahibi "Horasan'dı bizim ilimiz, İsfahan'dan geçti yolumuz/Kervan olup göçtük bu diyarlara" diye devam eden ninniler ve ".... dünyalar ayaklarına gele, herkes sana akıl danışa" gibi dualar okuyan büyük anası Ebekız Kadındır. Babası Mehmet Davutoğlu ise şahsiyetini yoğuran çelik iradenin adıdır. Bu sebeple "her şeyimi babama borçluyum" der. Taşkent'in Türkmen ocağında yetişmiş merhum, zengin bir insan değildir. Buna rağmen oğluna emsalsiz bir miras bırakır. Bu mirasın taksim edilmekle azalması mümkün değildir. Çünkü o, bir şerefli isimdir.(*)
Ahmet Davutoğlu, babasını şöyle tasvir eder:
- Çok güçlü bir bilgi altyapısı vardı. Sürekli okurdu. Tam bir irfânî kültürle, basiretle en doğru hedefi en kısa yoldan en iyi şekilde ifade edebilirdi. Şimdi bile çok önemli bir konu geldiğinde keşke babam sağ olsaydı da bir fikrini alabilseydim dediğim çok olmuştur.
1966'da İstanbul'a taşınmalarından sonra yetişme ve şahsiyetine yaşadıkları Fatih semtinin mânevî dokusu, mimari yapısı, tarihî havası ve derin kültürüyle babasının arkadaşı Bizim Anadolu gazetesinin sahibi alperen Türkmen kocası Mehmet Emin Alpkan'ın büyük tesiri olur. 1973'te girdiği İstanbul Erkek Lisesi'nde batı düşüncesi ve batılı edebiyatçılarla tanışır. Bu tanışma özü ve kökü sağlam olduğu için onu inkâra saptırmaz, başka yöne götürmez, dağarcığını zenginleştirir, zenginleştirir.
Davutoğlu'ndan söz ederken eşi Sâre Davutoğlu'nun asil bir davranışını geçmemek lazım. Kızları olunca baba Davutoğlu, isim vermeyi hanımına bırakır. O da ilk kızlarına Memnune, ikinci kızlarına Sefure adını verir...
Parti karar organlarının rey, tensip ve tercihiyle Dışişleri Bakanı Sn. Ahmet Davutoğlu, artık AK Parti Genel Başkanı ve Türkiye'nin yeni Başbakanıdır. 27 Ağustos 2014 günkü büyük kongrede bunun tescili yapılacaktır.
Bu seçim isabetli olmuştur.
Çünkü:
Ahmet Davutoğlu, yerlidir, millîdir, iyi bir Müslüman Türk aile reisidir. Doğu ve Batı medeniyetini bilen zengin müktesebat sahibidir. Dış politikada uzmandır. Mütefekkir bir münevverdir. Anadolu merkezli olarak İstanbul ruhuyla kanatlanıp Urumçi'den Endülüs'e, Kırım'dan Yemen'e kadarki kültür coğrafyamızı ve ezanın yükseldiği her yeri vatan bilen bir hüviyettir.
Sn. Tayyip Erdoğan'ın Sn. Ahmet Davutoğlu'nu yeğlemesinde yukarıda vasfettiğimiz hususların büyük ağırlığı vardır. Ama gündemle alakalı gerçekler de mevcut. Bunlar da sadakat ve samimiyeti, barış sürecine inanma hususiyeti ve paralel yapıyla mücadele azmidir.
Ebekız Kadın'ın torunu, İslâm ahlâkıyla ahlâklanmış Mehmet Davutoğlu'nun oğlu, gönül dostumuz ve aziz dâvâ arkadaşımız Ahmet Davutoğlu'nu tebrik ederiz. Deruhte ettiği vazifeler, şahsına, ailesine, milletimize, ümmetimize ve yeryüzüne hayırlı olsun. Allah, mahcup etmesin.
.....
(*) Hoca, Gürkan Zengin
.
Davutoğlu tam isabet
25 Ağustos 2014 01:00
Büyük geçmişimizde kılıç ve kalem atbaşı giderdi. Kılıç, kalemin yazdığını yaymak içindi. Kalem, gerileyince kılıç düştü.
Ulemadan bir kalem ehli, devlette umeradan biri olabileceği gibi bizatihi vezir, sadr-ı âzâm, sultanlar da şair, hattat veya bir başka nev'iden ilim, irfân ve sanat ehli olurlardı. Bu, Devlet-i âli Osman'da böyle olduğu gibi meçhulümüz Selçuklu ve daha büyük meçhulümüz Büyük Selçuklu'yla diğer İslam devletlerinde de böyledir.
Padişahlar, hem devlet idare etmiş, hem musahipleriyle sohbet etmiş, hem yazmış, hem de fikir ve sanat sahiplerini himâye etmişlerdir. Bu hezarfen/bin hünerli vasıfları ise nasıl bir ebü'l vakt olduklarının şaşırtıcı delilidir. Bir Fatih Sultan Muhammed Han, o kadar ceng-ü cidal arasında nasıl vakit bulabildi, at sırtında mı yazdı ki Avnî mahlasıyla bir dîvan sahibi oldu.
Padişah, sadece memleketeyn/memleketler fethetmemekte, mantıklar kuşatmakta, fikirler inşa etmekte ve mısralarıyla gönül iklimlerini dalgalandırmaktadır. Padişahların manzumelerindeki bazı mısralar ahali arasında darbı mesel hâlini almıştır. Yavuz Sultan Selim Han'ın "şiirler olurken pençe-i kahrımda lerzân/Beni bir gözleri ahûya zebûn etti felek" ve Kanunî Sultan Süleyman'ın "Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi/Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi" mısraları meşhurdur.
Sadece şiirde değil; hüsni hat da öyle. Sultan Mahmud, Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz Hanlar ve elbette daha eskiler, nefasette yarışan hüsni hat istifler/güzel yazı kompozisyonları yazmışlardır. Sultan Abdülmecid'in hat levhası, yaptırmış olduğu Hırka-i Şerif Camiî'nin mihrab üstünde bugün de cemaate gülümsemektedir. 48 yaş gibi kısa bir ömür, devletin alabildiğine çalkalandığı bir zaman ve birinci sınıf hat eserleri verecek denli bereketli bir hayat. Abdülhamid Han çok usta bir marangoz, Vahideddin Han da fakih/hukukçuydu.
İslam tarihi ve Türk tarihi incelendiğinde devlet reisleri ve sair ümera/emirler-idareciler eser vermişlerdir.
Bu medeniyet ırmağımız, cumhuriyetle birlikte birden kurudu. Bunda harf inkılabıyla dil katliamının payı büyük olsa gerek. Son asırda eseri olan cumhurbaşkanı ve başbakan yok, bakan ise yok denecek kadar azdır? Kendisi anlatıp birinin kaleme aldığına hatırat denir.
Bu zaviyeden baktığımızda Ahmet Davutoğlu, çok uzun bir aradan sonra gelen eser sahibi ilk başbakandır. O'nun dış politikada çizip, tatbik mevkiine koydukları, Stratejik Derinlik adındaki kitabının hayat bulmasıdır. Sn. Davutoğlu eser vermiş ve hakkında eser yazılmış fikir inşa kabiliyetine haiz bir imzadır.
.
26 ALPARSLAN 1071
26 Ağustos 2014 01:00
4 gün sonra 30 Ağustos 1922 Zafer Bayramını idrak edeceğiz. O gün, resmî törenlerle kutlanacak. Bu bir lâzimedir, ifa edilmesi gerekir. Ne var ki ifa edilmesi, edâ edilmesi, bayram yapılması gereken bir de 26 Ağustos 1071 fetih zaferimiz var. O gün, bugündür. Birbiriyle kıyaslamak olmasın ama; sürüp giden bir noksanlık karşısında "fetih mi daha mühimdir, müdafaa mı?" diye sorma zarureti hâsıl olmuştur. Fetih, açma, alma, sahip olma imkânı verir; müdafaa ise o alınmış olanı elde tutmak için savunmadır. Fethedilemeyen, müdafaa edilemez...
Anadolu'nun düşmana karşı müdafaası bayram yapılmışken, aynı Anadolu'nun fethedilme şanlı destanı sadece birkaç sade suya tirit nutuk cümlesiyle geçiştirilmekte. Bu mantıktan kurtulma vaktindeyiz.
İki teklifimiz var...
Birincisi şudur:
26 Ağustos 1071 Fetih zaferimiz, TBMM tarafından hemen millî bayram kabul edilmelidir. Böylece Büyük Selçuklu Sultanı Muhammed Alparslan'la azîz kumandan ve askerlerinin ruhları şâd edilmiş olur.
İkinci teklifimize gelince:
Bu bir takvim değişikliğidir. "Ağustos" ayının bizim ayımız olduğunu bir kere daha tekrarlamak isteriz. İslâm ve Türk tarihi ağustos ayındaki sevinçlerimizle doludur. Türkiye tarihine mahsus bakarsak; zaferlerimizin başlangıcı 26 Ağustos 1071 ve sonuncusu 30 Ağustos 1922'dir. Hatta belki ileride şahıs odaklı olarak düşünme arkada kalıp da hadise tarihe mal olduğunda cumhurun, ilk defa kendi serbest iradesiyle reisini seçme hakkına kavuştuğu 10 Ağustos 2014 de en son muvaffakiyet olarak görülebilir.
Bu fetih ve müdafaalar yapıldığında hayatımızda milâdî takvim yoktu, bu aya "ağustos" denmiyordu. "Ağustos" denmesi 1928'den sonradır. Bu sebeple değiştirilmesi kimseyi rahatsız etmemeli. Aksine "neden Roma hükümdarı Ogüst benim takvimimde; başka bir kavmin tarihî şahsiyetinin adı takvimimizde ne arar? diye millî bir şuurla sorulmalıdır.
Vazifemiz şudur:
Ağustos ayı "Alparslan Ayı" yapılmalıdır. Bu ihtiyaç, 2023 ve 2071 ufuklarına kilitlenmiş Büyük Türkiye habercisi Yeni Türkiye'nin alkışa layık kadirşinaslığı olacaktır. Özüne, kendine ve kimliğine dönüşte bir büyük hamledir.
Bize bir emsalsiz vatan bırakanlara bir ay'ın adını fazla göremeyiz.
Sn. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın TBMM'yi harekete geçirecek ilk icraatı bu şanlı ve yüksek teşebbüs olmalı; meclis de her partisiyle bu teklife imza koyarak tarihe ve ecdada karşı borcumuzu ödemelidir.
Bu teklif muhakkak gerçekleşir. Bugün ihmal edilip gecikmesi ise ileriki zamanlarda sorgu ve kınama sebebi olur.
Alparslan Ayı, Türkiye ve Türkiye ile beraber bu değişikliği kabul edecek Türk devletlerine hayırlı ve mübarek olsun...
Bize imânımızı miras bırakan.
Vatanımızı miras bırakan.
İrfanımızı miras bırakan.
Bayrağımızı miras bırakan...
Ecdâdımızı rahmetle yâd ediyoruz.
.
Ak Hareket'te değişen lider değil, genel başkandır
27 Ağustos 2014 01:00
Adalet ve Kalkınma Partisi, bugün Ankara'da olağanüstü bir büyük kongre yapmakta. 27 Ağustos 2014 tarihli bu kongre, AK Parti için 14 Ağustos 2001 tarihinde kurulmasından bugüne en anlamlı buluşmadır. Parti kurulurken bir avuç inanmış insan vardı. Ankara'nın kaşarlanmış, "devlet biziz" diyen uzatmalı politikacılarıyla İstanbul'un dünyanın kendi etraflarında döndüğünü zanneden medyadan iş âlemine kadar yozlaşmış elitleri, bu insanları, bu hareketi küçümsüyor, horluyor ve linç manşetleri atıyorlardı.
Bugünse bir şölen var...
O lince maruz kalan, yok edilmenin her çeşidini yaşayan ve bitirilmeleri için yargı darbesinden suikastlara kadar her yol denenmiş o bir avuç kurucu kadroyla onlara samimiyetle inanmış teşkilatın azimle yola devam etmeleriyle bu parti, halkın büyük çoğunluğunun gönlüne yerleşerek girdiği bütün mahalli seçimleri, genel seçimleri, anayasa referandumunu ve nihayet cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmış oldu. AK Parti, 3 Kasım 2002-10 Ağustos-2014 aralığında hiçbir koalisyon mecburiyetine lüzum kalmadan, erken seçim yapmadan, politikacı borsası kurmadan, tek başına iktidar oldu. Bu zaman zarfında iki başbakan ve iki cumhurbaşkanı çıkarttı. "10 yıla bir asırlık hizmet sığdırıldı!" demek iltifat değil, adalet olur. İşte onlardan bazıları:
Yüksek hızlı tren, Anadolu'nun kara, hava yolları ve tünellerle birbirine bağlanması, yerlerde sürünen TL'den altı sıfırın atılarak paramıza itibar kazandırılması, enflasyonun tek haneye düşürülmesi, IMF'nin evine gönderilmesi, İsrail balonunun bir dakikada söndürülmesi, devasa köprü ve hava limanlarına imza atılması, milli eğitimde velilerin her sene kitap kuyruğuna girme eziyetinden kurtarılarak eğitim yılıyla birlikte çocukların kitaplarını sıralarında hazır bulmaları, akıllı tahtalar ve tabletlerin her talebenin istifadesine sunulması, sağlıkta hastanın hastanede rehine tutulduğu günlerden insanca muamele gördüğü zamanlara kavuşması, askerî, kazaî/yargılı, bürokratik, medya, STK ve iş dünyası vesayetine son verilmesi, muhafazakâr insana reva görülen zulmün bitirilmesi, iç barışın tesisiyle bir bölgede 30 senedir süren kanlı iç harbin durması, dış politikada seyreden, etliye-sütlüye karışmaz devletten oyun kuran bölge lideri devlet konumuna geçilmesi, 2023 Büyük Türkiye ve 2071 Cihan Devleti Türkiye'nin Kızıl Elma hedefleri olarak seçilmesi ve daha onlarca başarı hikâyesi... Ve en nihayet halkın bizzat Cumhurbaşkanı seçebilmesi. Vatandaşın oy kuluçkası görülmekten kurtulup iradesini hükümran kılan bir ihtilali gerçekleştirmesi. Bütün bunları ve diğer köklü icraatları muhafazakâr merkez demokrat parti olan bir parti yaptı.
Bu parti, bugünden itibaren müesseseleşiyor. Şimdi kurucu genel başkan, yerini istişarelerle seçilen bir genel başkana bırakmakta. Dünkü günümüzde kötü misaller vardır. Her ne kadar "sui misal, emsal olmaz!" dense de bu ihtar, bir hakîkati ortadan kaldırmamakta. Genel Başkanları Çankaya'ya çıkan merkez partiler eriyip yok oldular. Millet, Recep Tayyip Erdoğan'ı istikrar ve büyümenin teminatı olarak gördüğünden önceki merkez partileri hatırlayarak O'nun başında olmadığı AK Parti'yi endişeyle düşünmekteydi. Yapılan geniş istişarelerle Ahmet Davutoğlu'nun seçilmiş olması bu endişeleri izale etmiştir.
Şu husus gözden kaçmamalı; AK Parti bir hareket partisidir. Bugün genel başkan ve başbakan değişiyor. Lider değişmiyor. Hareketin lideri, Recep Tayyip Erdoğan'dır. O, Cumhurbaşkanı olarak Çankaya'ya çıkıp yönetici konumdan yönlendirici konuma geçmekte. Lider, hareketinin başındadır.
.
Beyoğlu İlçe Başkanlığından Türkiye Cumhurbaşkanlığına
28 Ağustos 2014 01:00
Bugün Türkiye, tarihî bir günü idrâk etmekte. Bugün 11. Cumhurbaşkanı Sn. Abdullah Gül ile 12. Cumhurbaşkanı Sn. Recep Tayyip Erdoğan, Çankaya'da hizmet devir-teslimi yapmakta. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, dönemini yüz akıyla tamamlayarak bayrağı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a teslim etmektedir. Aralarında çıkartılmak istenen fitnelere rağmen bu her iki değerli ismin kardeşâne duygular ve huzuru kalb ile bir devir-teslim yaptığına şüphe yoktur. Sn. Gül, başarılı olması için kardeşine elbette dua edecek ve Sn. Erdoğan, elbette bu kadar müktesebatı olan bir marka ismi dünya liginde değerlendirmek için lâzım geleni yapacaktır. Bizler de milletçe her ikisine teşekkür etmeliyiz. Bir gün dahi Hükümetle Çankaya arasında bir problem çıkartmadan devleti ahenkle işlettiler. Öncekiler bir tarafa; yakın geçmişte cumhurbaşkanı-başbakan kavgasının memleketi nasıl bir ekonomik krize sürüklediği hafızalarda tazedir...
26 Şubat 1954'te Kasımpaşa gibi devrin fakir bir İstanbul semtinde doğup, bugün 28 Ağustos 2014 Günü Cumhurbaşkanlığını devralan Recep Tayyip Erdoğan'ın hayatı, başarı sevdalısı, hizmet ve dâvâ aşkı taşıyan nesiller için tam bir ibretlik hikâyesidir. O, hedefine yürürken önüne çıkan bütün engellere, üstüne gelen bütün zorluklara, atılan bütün çamurlara, yapılan bütün baskılara ve uğradığı ihanetlere..... rağmen asla taviz vermeden, yılmadan ve yorulmadan yoluna devam etti.
Siyasete 1976'da MSP Beyoğlu gençlik kolları başkanı olarak başladı, aynı yıl il gençlik kolları başkanlığına yükseldi. 1984'te RP Beyoğlu ilçe başkanı, 1985'te il başkanı, 1994'te İBB başkanı oldu. 1997'de Siirt'te 1912'de kaleme alınmış bir şiiri okuması bahane edilerek belediye başkanlığı tamamlatılmayıp 26 Mart 1999'da Pınarhisar Cezaevine kondu. Bu arada Refah Partisi, 16 Ocak 1998'de 28 Şubat darbesiyle kapatılmıştı. Bunun üzerine arkadaşlarıyla birlikte 14 Ağustos 2014 tarihinde Adalet ve Kalkınma Partisini kurarak yeni bir yol haritası çizdiler. Partiyi kurduktan sonra fiili ve psikolojik taarruzlarla pes ettirilmeye çalışıldı, başbakanlığı engellendi, başbakan olduktan sonra E muhtıradan vesayet tasallutlarına ve sayısız suikastlara uğradı. Fakat o her şeye rağmen yoluna devam etti. Kazandığı başarıda başta eşi Sn. Emine Erdoğan'la bilhassa Sümeyye Erdoğan ve ailesinin desteği görmezden gelinemez.
Biz, Sn. Erdoğan'ın yükseliş çizgisini 5 maddede toplamaktayız:
Recep Tayyip Erdoğan:
İyi bir aile reisidir.
İyi bir Müslümandır.
Çok dua etmektedir.
Çok dua almaktadır.
Çok çalışmaktadır...
O, dâvâsı olan bir hareketin gerçek lideridir. Bu dâvâ, 777 bin km2 ölçeğinde düşünmez ve hareket etmez. Bu alan, çadırın orta direğidir. Çevresi ise Ezanı Muhammedînin yükseldiği her yer. Bunun içinde de öncelikle OMT/Osmanlı Milletler Topluluğu'dur. Bu dâvâ, 2023 Büyük Türkiye ve 2071 Cihan Devleti Türkiye'yi aşkla hedef almış olarak Yeni Türkiye dönemine girmiştir. Bugünden itibaren Türkiye, Yarı Başkanlık Sistemine geçmiştir. 2015 genel seçimlerinde AK Parti'nin yüksek farkla ipi göğüsleyip anayasa değişikliğini yapmasıyla Başkanlık Sistemini tesis etmek Recep Tayyip Erdoğan'ın defterindeki son maddedir.
Ehli irfan ne buyurmuş?
-İstemeseydi, istek vermezdi!..
.
ŞEYH EDEBALİ HAZRETLERİNİN ATAM OSMAN GAZİ'NİN ŞAHSINDA DEVLET REİSLERİNE VASİYETİDİR
29 Ağustos 2014 01:00
Ey oğul!
Öyle insanlar vardır ki şafakla doğar, akşam ezanıyla ölürler. Avun oğlum avun. ?Şimdi güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelâmlısın. ?
Amma; bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen bir sabah rüzgârda savrulur gidersin. Sabredemezsen öfken ve nefsin bir olup aklını ve ihlasını mağlub eder. Demem o ki her daim sabırlı, sebatlı ve iradene hakim olasın!..?
Dünya, gözlerinin gördüğü kadar büyük değildir. ?Azmedersen bütün fethedilmemiş meçhuller, senin fazilet ve marifetinle gün yüzüne çıkar... ?
Ananı-atanı say; bereket, büyüklerle beraberdir. İtikadına halel gelirse yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. ?Açık sözlü ol. Her sözü üstüne alma. Gördün söyleme, bildin bilme! ?Sevildiğin yere sıkça gidip gelme, muhabbet kalkar itibar kalmaz. ?
Ey oğul!
Üç kişiye acı: ?
Cahiller arasında kalan âlime, ?zenginken fakir düşmüşe ve hatır sahibiyken mevkiini kaybetmişe. Unutma ki! Yüksekte yer tutanlar aşağıdakiler kadar emniyette değildir. Haklı olduğun zaman mücadeleden korkma. ?Bilesin ki atın iyisine "doru", yiğidin iyisine "deli" derler. ?
Ey oğul!
Artık Beysin...
Bundan böyle öfke bize, gönül almak sana... ?Suçlamak bize, katlanmak sana... ?Acizlik bize, kusur bize, hoş görmek sana... Geçimsizlikler, ihtilaflar bize, adalet sana... ?Kötü göz, som ağız, haksız tabir bize, affetmek sana...
Ey oğul! ?
Bundan böyle bölmek bize, bütünlemek sana... ?Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana...
Ey oğul!
Sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz...
Şunu da unutma:
-İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!!!..
Ey oğul!
Yükün ağır, işin çetin, kuvvetin kıla bağlı.
Allahü teâlâ, yâr yardımcın olsun!
.
R. Tayyip Erdoğan'ın yıldızı asıl bundan sonra yükselecek...
1 Eylül 2014 01:00
Şarkıcı Hülya Avşar, vergi kaçırma iddiası ile muhakeme edildi. Ve suçlu bulunarak hakkında 5 ay mahkûmiyet verildi. Mahkeme, sanığın bir daha böyle bir suç işlemeyeceği kanaatine vardığından cezayı tecil etti. Mahkûmiyeti para cezasına çevirmeye dahi lüzum görülmedi. Hülya Avşar, şimdi yayın hayatında olmayan bir gazetenin açtığı yarışmayla seçilmişti.
Aynı günlerde, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan da okuduğu bir şiir sebebiyle yargılandı. O'na 10 ay mahkûmiyet verildi.
Mahkeme, zanlının benzeri bir suç işleyebileceğine inandığından cezayı ne tecil etti ve ne de paraya çevirdi.
Hakimler, hükmü oy birliği ile değil, oy çokluğu ile verdi. En önemlisi de iddia makamının muhakeme edilen Belediye Başkanı'nın beraatini talep etmesi. Diyarbakır DGM Savcısı şimdi kararı temyiz ediyor. Recep Tayyip Erdoğan, mahalli seçimlerde İstanbulluların oyları ile seçilmişti.
Kamuoyu anketleri, Başkan'ın aldığı oylarda eksilme değil artma olduğunu gösteriyor. Savcıya paralel olarak Recep Tayyip Erdoğan da kararı temyiz edecek.
Ekseriyet yani oy çokluğu ile alınan kararın savcı ve sanığın talepleri doğrultusunda bozulması mümkün. Karar bozulmayabilir de. O takdirde 15 milyonluk İstanbul'un Belediye Başkanı 4 ay hapis yatar. Dört duvar arasında dört ay kalmakla bir kimsenin fikirlerinde ne gibi değişiklik olabildiğini o zaman Belediye Başkanımıza sorarız.
Başkanlarının ellerinden alınacağı endişesine kapılan binlerce İstanbullu, kararı işittikleri andan beri Başkanlık Sarayı önünde toplanarak Recep Tayyip Erdoğan'a sevgi gösterisinde bulunuyorlar... Niçin?
İstanbullu, bir önceki belediye başkanı Nurettin Sözen zamanında inanılmaz eziyetler çekmiştir. İstanbul hava kirliliği en yüksek il olmuştu, sular akmıyordu, çöpler alınmıyordu, park ve bahçeler ihtiyaca cevap vermiyordu, yollar bozuktu, ulaşım bir azaptı.
Bunları tek tek sıralamaya lüzum yok; çünkü o günleri yaşayanlar hayatta ve her şey hafızalarda. İnsanlar büyük bir bunalımda iken Recep Tayyip Erdoğan şehrimizin hizmetine seçildi. Kısa sürede de birçok vatandaş hayrete düştü. Zira o, bir partili olarak değil; İstanbullu sıfatı ile çalışıyordu. Böylece:
İstanbul suya, yola, kaldırıma, üst geçitlere, hafif raylı sistemlere, muhteşem bir metroya, hızlı arabalı vapura, sayısız parklara, bahçelere, oyun alanlarına, yüz binlerce yeni ağaca, yeşile ve temizliğe kavuştu.
Haliç, tarihinde ilk defa temizleniyor.
On binlerce gence burs veriliyor.
Binlerce tarihî mekân ve eser asli hâline kavuşturuldu.
Eskiden sadece mütegallibe sınıfın gidebildiği Yıldız, Emirgân, Çamlıca Konakları, Hidiv Kasrı, Fethipaşa Korusu ve benzeri yerler ucuz temiz servislerle İstanbul sakinlerine açıldı.
İstanbul kültür aktivitelerinde Paris'le yarışır hâle geldi.
Rüşvet, belediyeden uzaklaştırıldı...
Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın hizmetleri ancak kitaplık bir çalışma ile anlatılabilir.
Bir ömürlük iş büyük gayretle birkaç yıla sığdırıldı.
O'nun işbaşına gelmesi Türkiye'nin kalbi İstanbul için hakikaten bir şans oldu. Şimdi kritik bir dönemden geçiliyor. Mahkeme heyeti en nihayet mer'i kanunlara göre kanaatini kullanmıştır. Yargıtay, cezayı bozarsa DGM'nin eski kararında ısrar edeceğini sanmıyoruz.
Tasdik yoluna gittiğinde bunun neticesi dört ay istirahat, başkanlıktan düşme ve seçilme hakkını kaybetme.
Ama olsun!.. Eğer; yasaklamalar, mahkûmiyetler, cezalar, politikacıların sonunu getirseydi şimdi Süleyman Demirel'in Cumhurbaşkanı, Bülent Ecevit'in Başbakan yardımcısı birçok kimsenin bakan ve milletvekili olmaması gerekirdi. Uzun süreli hapisler bile idealist siyaset adamlarını yıldıramamıştır. Bunun dünyadaki en son örneği Güney Afrika Cumhurbaşkanı Mandela'dır.
Recep Tayyip Erdoğan imtihanda.
İstanbul'a bu hizmetleri yapan insan şu küçük imtihanı vermeli. İmtihanı verebildiği takdirde yıldızı daha da parlayacaktır.
Maruz kaldığı hadiseleri ilahi bir lütuf olarak görmeli. Yüce Allah mazlumlar ve mağdurlarla beraberdir.
Siyasetçi, çilelerle, acılarla, düşüp-kalkmalarla gelişir.
Liderler böyle doğar.
Kahramanların boynuna bir dönem "hain" yaftası asılır.
Olanlardan ders çıkarmak lazım.
Üzücü olan 23 Nisan Demokrasi Bayramı'nda dünya önünde bir kere daha mahcup olmamız. Ceza kanununun düşünce suçları yeniden tanzim edilmelidir.
Kürsü dokunulmazlığı gibi konuşma ve yazma dokunulmazlığı da olmalı...
.....
Bu yazı, ilk defa 23.04.1998 tarihli Türkiye gazetesinde yayımlanmıştır.
.
Avcı
2 Eylül 2014 01:00
Herhangi bir devlete dışarıdan teröristler gelip devlet reisine suikast düzenlese; o devletin vatandaşlarından o teröristi alkışlayan çıkabilir mi?
Çıkmaması lâzım değil mi?
Elbette öyle...
Aksini düşünmek, vaki ihanete iştirak etmektir. Ne var ki bizim tarihimizde böyle yüz kızartıcı bir vak'a mevcuttur:
Ermeni komitacılar, Şarkî Anadolu'da bir Ermeni devleti kurulmasının önündeki en büyük mani olarak Sultan Abdülhamid Han'ı görmektedirler. Her nev'i yolu denemelerine rağmen emellerine kavuşmamışlardır. Bunun üzerine Sultana suikast kararı alırlar. Komitanın arkasında aynı zamanda Siyonistler vardır. Teröristler, Rusya, Devleti aliyye ve Avrupa'dandır. Kadınlı-erkeklidir. Çok iyi hazırlanmışlardır. Viyana'da hususi surettte imal ettirdikleri bir faytonu gümrükte rüşvet yedirilerek parça parça İstanbul'a getirmişlerdir.
Belçikalı terörist Edvard Jorris, Sultanın cuma namazından çıkışıyla faytona binişini birkaç cuma takip etmiştir. Süre 1 dakika 42 saniyedir. 21 Temmuz 1905 günü planı tatbik mevkiine koymaya karar verirler. Suikast faytonuna tiyatrocu Kel Hasan'dan atlar satın alarak o gün Sultanın faytonuna yaklaşabildikleri kadar yaklaşıp beklerler. Padişah öldürülünce eş zamanlı olarak Galata Köprüsü, Tünel, ecnebî bankalar ve bazı resmî binalar berhava edilecektir.
Faytona 80 kg patlayıcı madde ve 20 kg demir parçaları yerleştirilmiştir. Hakan-Halife, Yıldız Camiî Hünkar Mahfili çıkışında görülünce teröristler, 1 dakika 42 saniye sonra infilak etmek üzere düzeneği çalıştırırlar. Tam bu sırada Şeyhül İslam Cemaleddin Efendi'nin bir maruzatı olur. Padişahla konuşma 45 saniye sürer. Korkunç patlama bu esnada olur. Bir kısım yakın korumaları bile dehşete düşüp kaçışırken Padişah dimdik yerindedir. 26 kişi ölür, 58 kişi yaralanır. 20 at telef olur. 17 fayton parçalanır. Edvard Jorris yakalansa da çoğu suikastçı yabancı pasaportlu olduğu için dışarıya kaçarlar. İntihar eden de olur.
Tafsilatlı hadisenin hülasası böyledir...
Tabiî suikast gündeme oturur. Dahilde ve hariçte fikirlerini yazanlar olur. Biri var ki onun yazdığını ise kimse yazmaz. O biri Tevfik Fikret'tir. "Bir Lahza-i Taahhur-Bir Anlık Duraklama" ismiyle uzun bir şiir kaleme alır. Şairden ziyade şerir olan bu adam, hiç hayâ duymadan, yüzü kızarmadan şöyle der:
Ey şanlı avcı damını bîhude kurmadın
Attın fakat yazık ki yazıklar ki vurmadın
(Ey şanlı avcı, sen tuzağını beyhude yere kurmadın/Attın; fakat yazıklar olsun ki avını vuramadın!)
Erken Cumhuriyet döneminde Osmanlı, bazılarınca topyekûn inkâr edilirken üç isim baş tacı yapılır. Biri Tanzimat Fermanı'nı çıkartan sadrazam mason "koca" lakaplı Mustafa Paşa, biri Sultan Abdülaziz katliamının baş faili Macar Yahudisi asıllı sadrazam Midhat Paşa, diğeri de Ziya Gökalp'le birlikte Mustafa Kemal ve devrin yetişkinlerine fikirleriyle tesir eden işbu Tevfik Fikret nam terörist alkışçısıdır. Şiiri beş para etmediği halde diğer isimler gibi O da ders kitaplarında alabildiğine övülmüş, Tevfik Fikret'in de adı mekteplere verilmiş, adına müze kurulmuştur.
Bu tarihî dramatik vak'ayı niçin naklettik?
Sn. Recep Tayyip Erdoğan, 28 Ağustos 2014 günü and içme merasimine başlamadan az önce CHP grup başkan vekili Engin Altay, TBMM başkanı Cemil Çiçek'e bir kitapçık fırlattı. Bu kitapçık fırlatma vak'ası yeni değildir. Daha evvel de devrin cumhurbaşkanı A. N. Sezer, Başbakan Bülent Ecevit'in kafasına anayasa kitapçığı fırlatmış, memleket 2001'de ağır bir krize girmişti. Şayet; söz konusu kimse, daha sonra "üzüldüm, bir ân için kendime hakim olamadım, özür dilerim" deseydi mesele kalmazdı. Tam tersine "kitapçık atarak demokratik protesto hakkımı kullandım!" dedi.
Şaşmayınız...
Fikret fikriyatıyla beslenmiş zihniyet böyle konuşturur.
.
Adlî yıl; bir eski Türkiye alışkanlığı
3 Eylül 2014 01:00
Geçen sene eylül başında Türkiye, adlî yıl açılışında yaşanan tatsızlıkları konuşuyordu. Bu yıl aynı tarihlerde yine benzer tatsızlıklar konuşulmakta. Geçen sene tatsızlığa yol açan TBB Başkanı Metin Feyzioğlu'nun nutku olmuştu. Karşısında oturan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'a karşı tenkitlerini sıralıyordu. Bunun üzerine Tayyip Erdoğan, yargı zemininde politika yapılmasından dolayı salonu terk etti. Başbakan salonu terk edince cumhurbaşkanı Gül de terk etti...
O gün Tayyip Erdoğan, "Metin Feyzioğlu çağrılırsa ben, bir daha bu toplantılara katılmam!" demişti. Bu sene sıkıntı bir ay evvelinden başladı. Cumhurbaşkanı, başbakan, adalet bakanı ve teşrifattaki/protokoldeki diğer isimlere dâvetiye gönderilirken TBB başkanına da gönderilmişti. Keyfiyet kendisine sorulunca Tayyip Erdoğan, eski kararını tekrar etti. Bunun üzerine Yargıtay başkanı, dâvet hadisesini Yargıtay Başkanlar Kurulu'na götürdü. Orası dâvetin bir teâmül olduğunu ve dolayısıyla adı geçenin çağrılacağını ilân etti. Bunun üzerine bu yıl merâsime cumhurbaşkanı, başbakan ve adalet bakanı iştirak etmediler. Toplantı muhalefet liderleri ve barolar başkanının iştirakiyle yapıldı.
Şimdi şu sorulmaz mı?
Adalet, devlet olmanın ilk şartını teşkil ettiğine göre; devleti temsil eden cumhurbaşkanıyla devleti çalıştıran başbakan ve adalet bakanının olmadığı bir toplantının yalnızca muhalefet parti başkanlarının iştirakiyle yapılmış olması ne kadar güzeldir?
Tabiî ki güzel değil.
Bu ne bir başarıdır ne de övünülecek bir olay. Bu bir ihtilaf, niza ve güceniklik hâlidir. Konuşmalar, tek taraflı bir irade beyanından öteye geçememiştir.
Halbuki şu yapılabilirdi:
Metin Feyzioğlu, Cumhurbaşkanını arayarak tebrik edip, kırgınlıkların mazide kalması gerektiğini, geçen sene belki maksadını aşan ifadeleri olmuş olabileceğini fakat kasdının bulunmadığını birlik beraberlik adına merasime huzur vermelerinin kendilerine kuvvet kazandıracağını arz edebilirdi.
Böyle bir arz, kibarca özür dileme telakki edileceğinden buzlar erirdi. Ama esasında itidalli bir kişilik intibâı vermesine rağmen kendine zorla ideolojik bir misyon yüklemeye çalışan Metin Feyzioğlu bunu yapmadı.
Neticede Yargıtay başkanının hukuk fakültesi talebelerine anlatılacak cinsten ders karakteri taşıyan yeknesak konuşmasının mihveri etrafında yapılıp bitti.
Bütün bunlar hadisenin göz önündeki hikâye tarafıdır. Bu hikâyeden hareketle taş gibi bir gerçeğe gelerek şu soruyu soruyoruz:
-Adlî yıl açılışı diye bir törene gerek var mı?
Adlî yıl merâsimleri, okullardaki and içme ritüelleri, stadyumlardaki 19 Mayıs İsveç jimnastikleriyle benzerleri gibi eski Türkiye'nin önemli görünme alışkanlıklarından biridir...
Şahıslar tatil yapabilir.
Fakat adliye nasıl tatil yapar ki adli tatil bitip de adlî yeni yıl olsun? Denebilir ki "nöbetçi mahkemeler var?" Mahkemeler, normal zamanlarda iş yükünü kaldıramazken, nöbetçi mahkemeler, tatilde ne kadar iş çıkartabilir?
Adliye de maarif de tatil yapamaz, yapmamalı. Mensupları tatil yapabilir. Müesseselerse 12 ay hiç hız kesmeden çalışmalıdır. Adliye böyle çalışsa dâvâlar ömür boyu sürmez, maarif böyle çalışsa üniversiteye girme sıkıntısı kalmaz.
Bu sebeple adlî yıl açılış törenleri kaldırılmalıdır?
Peki kutlama?
Neyin kutlaması?
Şayet hukukçular, mahkemeler, yargı, iş ve eser olarak dünya çapında ödüle layık bir başarıya imza atarlarsa o zaman en canlı ve renklisinden kutlamalar yapılır ve yapılmalı, maddî ve gayrı maddî liyâkatlerle taltif edilmeli. Karşılıklı oturup birbirini övmenin veya yermenin kimseye hiçbir faydası yoktur
.
Barış, Mücâdele ve İcraat Hükûmeti
4 Eylül 2014 01:00
Bazı muhalif ve kasıtlı kimseler, Ahmet Davutoğlu Hükûmeti'ni küçük düşürmek için her sözü sarf etmekteler. Halbuki "62. Hükûmet, bir Ahmet Davutoğlu Hükûmetidir"...
Yer değiştirmeler ve yeni bakanlarla birlikte Kabine, ortalama olarak beşte bir nisbetinde yenilendi. Barış Süreci ve Paralel Yapıyla mücadele ilk defa Hükûmet Programına girdi. Bu Kabine bir Barış, Mücadele ve diğer hedefleri itibariyle de bir İcraat Hükûmetidir. Sn Başbakan'a "emanetçi" demek, iyi niyet eseri değildir. "Seçim Hükûmeti" lakırdısı ise sığ bir bakışın tezâhürüdür.
Emanetçiliği ne sn Cumhurbaşkanı Erdoğan tensip eder ve ne de sn Başbakan Davutoğlu böyle bir iğreti vazifeyi kabul eder. Devlet terbiyeleriyle şahsiyetleri buna engeldir. Böyle bir çalışma tarzı ikisinin de ilkelerine aykırıdır. İstişare etmek, karşılıklı olarak fikirlerden istifade etmek, ahenkle çalışmak emanetçilik değildir.
Kurulan 62. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetidir.
Davutoğlu Hükûmeti Yeni Türkiye'nin ilk Hükûmetidir.
Mükellefiyetlerini kendi eliyle bir taahüt olarak milletle paylaşmıştır.
Barışı süreç olmaktan çıkartıp nihaî zeminine oturtmak, devlet teşkilatını temizlemek evveliyetle yapılacak tarihî çalışmalardır. Keza Hükûmet, ülkeyi 2015 seçimlerine götürecektir. Bu yüzden büyük ve ağır yükleri var. Her seçim ciddidir. Fakat bu seçim, dönüm noktasıdır. Bu seçim, 2023 Büyük Türkiyesinin kale kilididir. Seçimlerde AK Parti oy patlaması yaparak anayasa değişikliğini gerçekleştirecek sayıya kavuşma mecburiyetindedir. "Kem âlâtla kemâlât olmaz!" 1982 Anayasası, bir kötü âlettir. Bir cumta mahsulüdür. Defalarca değişmiş ve yama tutmaz olmuştur. Büyük Türkiye'ye kısa, az- öz ve hukuk âbidesi mahiyetinde bir "İçtimâî Mukavele" lâzımdır. Atasözümüz öyle der, "yörük at, yemini kendi arttırır". Bir Yörük olan Hoca, bütün bu mecburiyetleri gerçekleştirecek yetkinliktedir. Müktesebatı sağlamdır. Yerlidir, millîdir ve çağdaştır. Dünya ile yarışacak cesarete sahiptir. Ülkeyi, bölgeyi, dünyayı, dünü-bugünü ve yarını okuyacak ehliyet ve firasettedir. Cumhurbaşkanının büyük desteği, tecrübelerini, bilgilerini kendisiyle paylaşması ise çok değerli bir şansıdır. Diğer şansı kadronun yıldız isimleridir. Partisi firesiz şekilde arkasındadır. Meclisten önce Millet, güven oyunu vermiştir.
Davutoğlu Hükumeti Allah'ın izniyle muvaffak olacaktır. Çok çalışacağına şüphe yoktur. Çünkü; bayrağı çok çalışan bir Başbakandan devralmıştır.
Vaziyet o ki:
Ahmet Davutoğlu, 2025 Yılına kadar Başbakandır.
Recep Tayyip Erdoğan, 2025 Yılına kadar Cumhurbaşkanıdır.
Tarihiyle yüzleşen bu millet, medeniyetine dönerek oradan aldığı kuvvet ve cevvaliyetle istikbali fethetmeye soyunmuştur.
.
Yeni Türkiye, Büyük Türkiye'nin Cümle Kapısıdır
5 Eylül 2014 01:00
Her ne kadar biz, 20 Yıla yakın bir zamandır buradaki sütunumuzda, kitaplarımızda, konferans ve tv konuşmalarımızda "2023 Büyük Türkiye" fikrini sancılı ufuklara sunduysak da aslında Büyük Türkiye ideali, bir büyük imparatorluğu kaybetmiş nice neslin varmak istediği dinmez hasrettir.
Mehmet Kaplan "Büyük Türkiye Rüyası" dedi. Yılmaz Öztuna "Büyük Türkiye" dedi. Necip Fazıl'ın "Büyük Doğu" demesi de esasında Büyük Türkiye demekten başka bir şey değildir. Sezai Karakoç'un "Orta Doğu" demesi gibi. Kadir Mısıroğlu'nun asabiyyeti diniyye ile dört bir yana uzanan bir Osmanlı çınarı olması gibi. Muhakkak başkaları da vardır. Hatta siyasi mazide bile mevcut. Ekrem Alican, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra YTP/Yeni Türkiye Partisi isminde bir parti kurmuştu.
Bütün bu miras, bizim kalemimizde "2023 Büyük Türkiye" adını aldı. Oradan iktidara ve bilahare devlete mal oldu. Büyük Türkiye, onlarca neslin şuuraltı rüyasıdır. Küçüklüğü, vesayeti, NATO'ya lütfen kabul edilmeyi, AB kapısında aşağılanmayı hazmedememektir. Bugün hemen her birimiz İttihad-u Terakki mensuplarını yerden yere vururuz. Ve fakat Enver Paşa gibi aktörler hain değil, ayaklar altından kayan muhteşem bir coğrafyanın farkında olan yer kıpraşması insanlarıdır.
2014'teyiz. Bir asır evvel 1914, garbın galatı meşhur bir tesmiyeyle "imparatorluk" dediği Devlet-i âli Osman'ı kaybettiğimiz yıldır. Her şey Harbi Umumide bitti. Sonrakiler, Lozan vs kaybın masadaki tescilinden başka bir şey değildir. Bugün 1914'te nerede kalmışsak onu konuşmaktayız. Bu maşeri vicdanın büyük muhasebesidir. Unutmamalı ki 31 Mart 1909 Harekât Ordusu İsyanında Sultan Abdülhamid Han, hal edildiğinde devlet, 5 Milyon km2 idi. Hakan-Halife'nin bi'l mecburiyye devleti romatik milliyetçilere teslim ederken söylediği söz, unutulmamalıdır. Mezkür Padişah, o gün Alman, Siyon ve İngiliz güdümündeki İttihatçıları kasdederek derki:
-Devleti 10 Sene idare etsinler, bir asır idare ettik desinler!!!
Nitekim, bu kadro 1918-19'lara geldiğinde her şeyi batırmış, yok etmiş ellerine yüzlerine bulaştırmış olarak memleketten kaçıp giderler.
Yeni Türkiye mevzuu derindir. Hem herkes ve hem de devlet ümerası asla gözden kaçırmamalı ki "Yeni Türkiye" asla hedef, Kızıl Elma değildir. Yeni Türkiye, 2023 Büyük Türkiyesinin giriş kapısı, cümle kapısı, nizamiye kapısıdır. 2023 Büyük Türkiye de 26 Ağustos 2071 Cihan Devleti Türkiye'nin giriş kapısıdır.
Evet; anlaşılmış olmalı. İşte o sezildiğini sandığımız cümleyi sarf ediyoruz:
Bugün 30 Mart 1909'a, 31 Marttan bir gün önceki takvime dönmüş bulunmaktayız.
Büyük devlet, büyük hayalleri, hedefleri, gayeleri ve uzun planları olan devlettir. Artık önümüzde 5 yıllık kısa planlar değil, 60 yıllık devâsâ bir yol hariatsı bulunmakta.
.
NATO İçin vaziyetten vazife çıkarmak!
8 Eylül 2014 01:00
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, NATO toplantısı için Galler'deydi. Bu toplantı; krallıkla idare edilen fakat "demokrasinin beşiği" denen, AB üyeliğine rağmen para birimini muhafaza eden "Büyük Britanya İmparatorluğu" hakimiyetindeki Galler Devleti'nin başkenti Cardiff'te yapıldı. Bir tahmine göre bu toplantının Londra değil de Cardiff'te tertiplenmesinin saklı sebebi İskoçya'dan sonra Galler'in de bağımsızlık isteme ihtimalini önlemek için bu memlekete verilmiş bir rüşvettir.
Söz konusu Kuzey Atlantik Paktı toplantısı; bu teşkilatın kendi geleceği bakımından, Batı yönüyle, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Kuzey Karadeniz için ele alınabileceği gibi bir de Türkiye tarafı vardır.
Bu vesilesiyle bir zamandır araları şekerrenk olduğu ifade edilen Türkiye ve ABD liderlerinin bir zirve görüşmeleri de oldu. Burada bir kaç husus öne çıkmıştır. Biri Paralel Yapı, gayrı kanuni faaliyetleri, dinlemeler ve Fethullah Gülen'in ABD'den istenmesi. Diğer hususlar ise Ukrayna, Kırım, İsrail, Filistin, Mısır, Irak, Suriye ve nevzuhur IŞİD'tir.
Fethullan Gülen'in örgüt liderliğinden istendiği, sn Obama'nınsa iddialara dair delillere işaret ettiği anlaşılmıştır. Bunun üzerine "iade edilir mi?" sorusu hemen gündeme geldi. Devletin, Paralel Yapı meselesinde tavizsiz bir kararlılık içinde olduğu ortada. MİT Başkanını tutuklama, Gezi terörü, 17-25 Aralık darbe teşebbüsleri, MİT tırlarına silahlı müdahale ve dinlemelerin yapılmasıyla devletin çökertilmek istendiği ana fikirdir. ABD'nin ikna edilmesi gerekmektedir. İkna olmaz veya ikna olmamayı menfaatleri için uygun görürse iade talebini kabul etmez. İkna olur yahut ikna olmasa bile kalmasını iki devlet münasetleri için zararlı görürse üçüncü bir memlekete gitmesine göz yumabilir. Sınır dışı belki mümkün, doğrudan iade ise olmayabilir.
Diğer mevzulara gelince, Ukrayna-Kırım-Rusya-Batı, Filsitin-İsrail-Türkiye-Batı bahisleri hariç belki Mısır-Türkiye-Batı da dahil, Irak, Suriye ve IŞİD aynı kalem altında toplanıp mütalaa edilecek problemlerdir. En sıcak olanlar Ukrayna, Suriye, Irak ve Gazze'dir. Burada barışın devamı ana ağırlıktır. Ukrayna'nın "Yeni Çarlık" tarafından yutulmaması esastır. Irak'ta tekrar fanatik bir şia iktidarın kurulmaması beklenmektedir. Suriye'de batı samimiyetle imtihandadır. Türkiye yalnız bırakılmış, muhaliflere yardım etmemiştir. Sisi rejimiyse korunmaktadır. O zaman batı için kala kala IŞİD kalmaktadır. Batılı sözde İslamcı güya mücahid teröristlerin vücut verdiği bu örgüt, birden bire zuhur etmiş, coğrafyaları ele geçirmiş, şehirler almış, ordu kurmuş, petrol ihracına bile başlamıştır. Kısmen geriletilmesi ancak Amerikan jetlerinin bombalarıyla mümkün oldu. Fakat kara harekâtı olmadan bu bir nihai çare değildir.
Batı, Cardiff'te nihai çarenin peşindeydi.
Böylece bir taşla iki kuş vurulmak isteniyor:
Birincisi NATO için vaziyetten vazife çıkartarak bu teşkilatın, komünizm tehlikesinden sonra da ne kadar lüzumlu olduğunu herkese kabul ettirmek, ikincisi de NATO şemsiyesi altında koalisyon kurarak IŞİD'e havadan ve karadan müdahale etmek. Rehine diplomatlarımız ayrı gerçek. Onlar, olmasa bile Türkiye, böyle bir ittifakta yer almamalıdır. IŞİD, yeniden yükselişe geçmiş İslamı itibarsızlaştırmak için batının tertiplediği bir taşeronluk faaliyetidir. Böyle bir müdahaleye katılmamız önümüzdeki 10 yıla dair her planımızı sakatlar.
.
Türkiye'nin AB'ye kabul edilmemesinin iki sebebi
9 Eylül 2014 01:00
AB'ye girmeyi şeref kabul eden zihniyet, bu şerefi Adnan Menderes ve O'nun Hariciye Vekili Fatin Rüştü Zorlu'ya mal etmek istemediği için epeyce bir süre AET/Avrupa Ekonomik Topluluğu'na müracaat tarihini 1959 değil, 1963 Ankara Andlaşması olarak gösterdiler.
İşin şerefi, 27 Mayıs darbesinin arkasında bulunan ve bundan dolayı Başbakan yapılan İsmet İnönü'ye mal edilmek istenmişti. Halbuki gemi ile Yassıada'ya götürüldükleri esnada bile sanki kabine toplantısındalarmış gibi hariciye vekili üstlerine AET ile alakalı malumatlar arz etmekteydi.
Daha sonra bu kısaltmadan E harfi düştü ve teşekkülün adı AT/Avrupa Topluluğu oldu. Yunanistan, 1974 Albaylar darbesini yapan cuntacıları hapse atınca AT, Yunanistan'ı ve beraberinde Türkiye'yi birliğe almak istedi. '70'lerin sonuna yaklaşılıyordu. Başbakan Bülent Ecevit, Avrupa'yı kasdederek "kabul etmiyoruz; onlar ortak biz pazar olacağız!" dedi.
Böylece bir tren kaçmış oldu. Yunanistan'sa kompartımana atlamıştı. O kadarla da değil; biraz sonra bir başarı daha yakalayacaktı. Darbe yüzünden NATO'dan ihraç edilmişti. Şimdi tekrar girmek istiyordu. Ancak bunun için NATO üyesi devletlerin muvafakat vermesi gerekiyordu. Kilit bizdik. 12 Eylül rejimi "o halde biz de AT'ye gireriz!" pazarlığını yapmadan bu muvafakati verdi.
Bu arada AT isminden T harfi de düşerek onun yerini B aldı. Böylece teşekkül, son hedef olarak birliği gösteriyordu. AB/Avrupa Birliği, vizeleri kaldırdı, ortak paraya gitti, parlamento kurdu vs.
Bütün bunlar olurken Türkiye, Başbakan Turgut Özal döneminde müracaatını yeniledi, Başbakan Tansu Çiller'le çok avantajlı olmasa da Gümrük Birliği'ne üye oldu. Başbakan Tayyip Erdoğan'la üyelik için var gücüyle asıldı, kriterlerin hemen tamamını tek tek yerine getirdi.
Fakat... fakat...fakat! Türkiye alınmadı...AB, Türkiye'yi almadı, ama eski SSCB peyki ne kadar çelimsiz devlet varsa hepsini kabul etti. Daha manidar ve garibiyse Kıbrıs adasının yarısında lafı geçen Kıbrıs Rum devletini almakla da kalmadı dönem başkanı bile yaptı. Halbuki Türkiye, sadece geçen asrın ortalarında AET'ye girmek için müracaat etmemişti. 1949'da kurulmuş olan AK/ Avrupa Konseyi'nin de kurucu âzâsıydı. Bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, her ne kadar AK'nin organı olsa da AB'nin yargı gücü vazifesini ifa etmektedir.
Görüldüğü gibi AB sürecinde Türkiye, ilki çok ciddi şekilde, ikincisi de dolaylı olarak üyeliği kaçırmıştır. Bunları saymazsak 55 Yıldır horlanırcasına oyalanmakta. Bu oyalanmanın düne ve bügüne dair iki temel sebebi vardır:
Dün Türkiye'yi yoksul, nüfusu fazla ve Müslüman olarak gördükleri için almıyorlardı. Bugünse kalkınmış, nüfusu fazla ve Müslüman olarak gördükleri için almamaktalar. Avrupa için fakirliğimiz de zenginliğimiz de tehlikelidir.
Bu vaziyet karşısında yapılacak olan net tavır almamızdır. Ankara, bir süre verip beklemeli. O sürede kabul görmezsek, müracaatı tek taraflı olarak feshetmeli.
Sonrası?
Sonrası şu:
Hedeflerimize azimle yürüyelim. O zaman belli başkentlerden hey'etlerin gelip AB'ye katılmamız için ricada bulunmaları hiç sürpriz olmaz. Haysiyetimiz bu tavrı emretmekte. Yeni Türkiye kapısından geçtiysek bu zekâ cevvaliyeti ve kararlılık gösterilmeli.
.
Çekirdek Ortaklıkta yer alamayız!
10 Eylül 2014 01:00
Diplomasi dili bir deyim daha kazandı; "çekirdek ortaklık". Deyim, Galler'deki NATO zirvesinde Barack Hüseyn Obama tarafından ortaya atıldı. Buna göre IŞİD adlı terör örgütüyle mücadele etmek üzere Danimarka, Polonya, Fransa, İtalya, Almanya, İngiltere, Kanada, Amerika, Avustralya ve Türkiye bir çekirdek koalisyon teşkil etmelidir. Sn Obama'yla Amerikan tarafının görüşü, hadisenin Türkiyesiz olamayacağıdır.
Teklif, Amerikan Başkanı tarafından ilk defa Galler'de Türkiye Cumhurbaşkanına yapıldıktan hemen sonra ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel, Ankara'ya gelerek Cumhurbaşkanı, Başbakan, MillI Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanına ikna ziyaretleri yaptı. Buna göre Çekirdek Ortaklık kuvvetleri, IŞİD'e karşı Irak ordusuna yardım edecektir. Şimdilik kara harekâtı yapılmayacaktır. Kara harekâtını Irak ordusu ve Peşmerge kuvvetleri yapacaktır. Bu maksatla İncirlik'le ihtiyaç duyulacak diğer tesislerimizden istifade edilmesi ve silah yardımı yapmamız ve hudutlarımızın sıkı tutulması istenmekte.
Türkiye, verilecek silahların Türk-Kürt barışına muhalif ve batının silah fabrikalarının arkasında olduğu derin PKK unsurlarına gitmesini istememektedir. Böyle bir harekâtta yer almanın diğer islam ülkeleri üzerinde hoş olmayan etki yapabileceği gibi Esad Suriyesi ve Sisi Mısır'ı tarafından aleyhimize propaganda malzemesi olarak da kullanılacaktır. Diğer taraftan Irak ordusu yüzde 95 itibariyle şiileştirilmiştir. Böyle bir yardım Irak ordusuna değil Maliki ordusuna yardım olacak ve Beşar Esad'a da dolaylı destek temin edecektir.
Proje NATO zirvesinde görüşüldü. ABD savunma bakanı hemen Ankara'ya geldi. Üçüncü durak 21 Eylülde toplanacak BM genel kurulu...
Şu olup-biteni işiten Çin, Rusya veya Japonya'ya karşı savaş hazırlığı olduğunu sanır. Türkiye, hariç tutulursa kadro, I.Dünya Harbi İtilaf Devletleridir. Veya Türkiye ile beraber Soğuk Savaş dönemi anti Sovyet blokudur.
Halbuki karşıda nevzuhur bir örgüt var. Bu örgütün birden bire peydahlanması bir yana sayısı topu topu 10 bin kişi civarında. Dağıtılması için muharip bir kolordu yeter. Derme-çatma cihat romantizmine kapılmış değişik milliyetlerden ve bilhassa Avrupalı milisler. Tankları, topları, helikopterleri füzeleri, bombardıman uçakları yok. Varlarından çok yokları olan bu örgüte karşı ne acaiptir ki 10 NATO ülkesi bir araya getirilmek istenmekte.
Bir İngiliz gazetesi geçen ay IŞİD için "bu defa kullan at olmadı!" diye yazmıştı. Dünya üst üste batının beceriksizliklerinin ceremesini çekmekte.
Batı, Sovyetlere karşı Afganistan'da el Kaidenin doğmasına sebep oldu, sonra başına dert etti. İran'a karşı Saddam Hüseyn'i şımartıp başına sardı, niyet ve mahiyeti meçhul demokrasi çikolatasıyla sarılı BOP ve Arap Baharı sonrası Esad rejimine karşı IŞİD'i tezgâhladı yine başı derde girdi.
Biz, Türkiye olarak böyle bir macerada yer alamayız.
Fethullah Gülen'in iadesi de bu projeye karıştırılmamalı.
IŞİD karanlık bir oyundur.
Hadise derin PKK ile Suriye ve Irak Baas rejimlerine yarayabilir. Kendi elimizle kendi aleyhimize harita değişiklikleri hatasına düşebiliriz. Bu garip oyunda yokuz. Bizim işimiz var. Kalkınma, büyüme hedefleriden sapıp böylesi karanlık heyecanlara kapılırsak 2023 de 2071 de hayal olur.
.
İnsanî Kalkınma
11 Eylül 2014 01:00
62. Hükûmet'in 185 sayfalık çalışma programı'nda en dikkat çekici cümle, "İnsanî Kalkınma" sözü olsa gerek. Bu ifade, diğer hükûmet programlarında yoktur. Bir önceki hükûmet Kalkınma Bakanlığı'nı kurmuştu. Ancak orada kalkınmadan murat, şehrin, içtimâî hayatının kalkınmasıdır. Ne varki bunların ve akraba bütün maksatların tasavvurdan tatbikata dönüşebilmesi, insan merkezli kalkınmanın gerçekleşmesiyle mümkün olur. İnsanî Kalkınma teklifinin bir köşesinde ar-ge/araştırıp geliştirme, diğer köşesinde maarif, üçüncü köşede aile ve dördüncü köşede devlet vardır.
Bugün istikbale matuf büyük sancımız nüfusun yaşlanması, duraklaması ve gerilemesi endişesidir. Üç çocuk şartının fire vermeden hayat bulması, ancak mevcudu muhafaza imkânı sunabilecektir. Bu nüfus badiresinin beyin yıkama-yoğun yılları, '60'lar, '70'ler, '80'ler Türkiyesidir. Doğum kontrolü, nüfus kontrolü, çok çocuğun, yadırganması, ayıplanması, iki çocuğun normal görülüp bir çocuğun olanca riskine rağmen modalaşması sadece global saldırının eseri değildir. Yetişmiş kitledeki vasıfsızlık da buna sebep olmuştur. '60'lar Avusturalya'dan Almanya'ya oradan Kanada'ya kadar adale gücü, pazu kuvveti ihraç etmemizin başlangıç takvimidir. Giden dışarı gidebilmiş, içerde kalansa vasfı yakalayamadığı için her işe talip olmuş veya liyakatin yerini diploma alarak gizli işsizlik çoğalmıştır. Bunda sanayi inkılabını kaçırmaktan başka fikri keşiflere uzak düşmenin de rolü büyüktür. Son iki asırda sağlık, sanayi, askerlik, havacılık, endüstri, optik, bilişim ve sayılabilecek hiçbir alanda keşif sahibi değiliz. Mevcut keşiflerden hareketle Japonya, Güney Kore ve Çin gibi benzerini imal edip rekabete girişme becerisi de gösterilememiştir. Biz birinci dünya harbinde tarihteki en büyük darbeyi yedik; bu doğru ve fakat müttefikimiz Almanya üstüne ikinci dünya darbesini de yedi. O Almanya, 15 yıl sonra bizden ilave kuvvet olarak insan gücü devşirdi. İkinci dünya harbinin mağlub ve mağdurları Japonya ve Güney Kore ise en az yarım düzineyle ifade edilebilecek miktarda otomotivden, iletişime kadar dünya markaları çıkarttı. Bugün olmuş bizim dünya markamız yoktur. Marka şehrimiz en fazla ikidir, marka şirketimizi hatırlamıyoruz, marka insanımız da yok denecek kadar azdır. Bu anlamda tarih ve medeniyet tüketicisiyiz.
Burada kusur, çok çocuk sahibi olmak, dolayısıyla nüfus fazlalığı değil, eğitimdeki şekilcilik, dünyaya kapalılık, araştırmadan bîhaberlik, insana "eşref-i mahlukat" diyen bir medeniyete mensup bir cemiyetin insanı ihmal etme yanlışlığıdır. Kalite belgesi kavramı şurada en fazla 20 yıldır hayatımıza girmiştir. Fikrin tescili, markalaşması, hukukîlik kazanması oldukça yenidir. Halbuki patent, fikir, marka kalkınmış devletlere öncü güç olmuştur. Kalkınmış ülkelere bu imkânı veren sebeplerden biri de gençelere yurt dışı tahsil kapılarının açılmasıdır.
Büyük toprak, büyük nüfus, vasıflı insan ve marka değerler olmadan büyük devlet olmak imkânsız ötesidir. Bu itibarla programdaki İnsanî kalkınma sözü, kulağa hoş gelen bir sada olarak kalmamalı. İnsanî Kalkınma, aile, mektep, cemiyet devlet dörtgeninde akıllı tedbirlerle hayat bulabilir.
.
Bir asır sonra yeniden İtilaf Devletleri
12 Eylül 2014 01:00
9/11 Eylül 2001 İkiz Kule Vak'ası'ndan 13 yıl sonra aynı günlerde yine terör konuşulmakta. "İkiz Kule Vak'ası" diyoruz çünkü bu bir vak'adır. Gerçek sebep, ortaya çıkamadı. Eğer İkiz Kule Vak'ası yaşanmasaydı İslamiyet, ABD'de resmî din olarak tanınacak ve buradaki milyonlarca Müslüman diğer din mensuplarıyla aynı hakka kavuşacaklardı. Kuleler, Müslümanların üstüne yıkılınca "Müslüman, eşittir terörist" iftirası saf zihinlere yerleşti. Bu üretilmiş algının desteğiyle G.W. Bush, Irak'ı işgal etti.
Afganistan'dan sonra Irak işgali de Washington için hüsran oldu. Amerikan halkı, psikolojik ve ekonomik sıkıntılar yaşadı. Tabutlarla asker gelmesi anaları isyan ettirdi. Derin Amerika, uzun vadede Irak petrollerini kendi menfaat hanesine yazdırdıysa iç politika çıkmaza girmişti. Çıkmaza, işsizliğe, moralsizliğe sebep olan Cumhuriyetçi Parti iktidarı ve Bush seçimleri kaybetti. Demokrat Parti'nin, Barack Huseyn Obama'nın işbaşına gelmesindeki esas faktör bu manzaradır. Sn. Obama, bu hakikati hiçbir zaman göz ardı etmedi.
Onun için Afganistan'dan, Irak'tan askerlerini çekmekle kalmadı. Arap Baharıyla doğan kargaşalarda askerlerinin karadan müdahale etmeyeceğini ısrarla tekrarladı. Beşar Esad zulmüne karşı bırakınız askerle müdahaleyi uçak bile kaldırmadı. Buna mukabil Mısır'da darbecilere destek verildi, İsrail'in Gazze'de meşru müdafaa hakkını kullandığı iddia edildi.
Bu arada asırlardan bu yana Irak'ta ilk defa Şiî iktidar işbaşına gelmişti. Şia fanatiği Maliki hükümeti, ülkenin genlerini darmadağınık etti. Beyaz Saray, sadece bakıyordu. Hadiseler, Barack Obama'nın prestij kaybına yol açmaktaydı. Obama, Körfez Harekâtının neticelerini düşünmekteydi.
Bu hengamede önce Suriye, sonra Irak topraklarında IŞİD diye muamma bir fenomen ortaya çıktı. Şeriatten, Hilafetten, İslamiyetten söz ediyorlardı. Böyle bir hareketin, nüfus unsuru olmadan varlığını sürdürmesi mümkün değilken örgüt, Suriye ve Irak'ta askerleri kovarak bir yerlere yerleşebildi.
Böyle bir hareketin destek görmeden varlığını devam ettirmesi mümkün değil. Desteğinin bir unsuru Beşar Esad, diğeri ise batının saklı niyeti. Mahiyeti meçhul bir senaryo var. 11 Eylül anlaşılamadığı gibi bu senaryo da okunamıyor. İç baskıdan dolayı kerhen de olsa müdahaleye mecbur kalan Obama, "eylem planını" açıkladı. Buna göre ABD, IŞİD'le mücadelede diğer devletlerle ortaklığa gidecektir. Kendileri, Irak ve Suriye'de hava harekâtı yapacak, Irak Ordusu, karadan vuracak. Peşmergeler de yetiştirilecek. Örgütün insan kaynakları kesilmeye çalışılacak. Amerikan askerinin ölmesi de göze alınamıyor. Ama Irak Ordusunun muharipliği de Peşmergelerin kifâyetsizliği de bilinmekte. Bu yüzden PKK'ya da gurkalık yaptırılmaya çalışılmakta. Böylece bu örgüt, dolaylı akrediteyle barış sürecinden uzaklaştırılmaya çalışılmakta. Buna rağmen asıl ümitleri Mehmetcikte. Bir başka söyleyişle; Araplar, Kürtler ve Türkler ölebilir. Tabii o kargaşada çok şey alt-üst olur, Ortadoğu'da haritalar değişir. İşin içine, Moskova, Tahran ve Pekin de girer. Kürt Muhtar İdaresinin petrolü Türkiye'den koparılır. Obama'ya rağmen bir oyun var. IŞİD figürandır. Bir yanlışlığımız 49 rehinenin hayatına mal olabilir. İçeri karışabilir, büyümemiz tökezler. Kurulacak Koalisyon Kuvvetlerinin bir asır evvel I. Dünya Harbi'nde bizi imparatorluktan mahrum bırakan İtilaf Devletleri olduğunu tekrarlamak istemekteyiz.
.
Şahsiyetli bir devlet tavrı
15 Eylül 2014 01:00
ABD'nin süper güç olması, II. Cihan Harbi galibiyetiyle 1945'ten sonradır. Sovyetler Birliği'nin diğer süper güç olması da bu tarihten sonradır. SSCB, Garbi Türkistan, Macaristan, Çekoslovakya, Azerbaycan işgalleri dışında doğrudan cephe harbi kazanamadı. Aksine; Afganistan işgali, devâsâ Sovyetlerin sonunu getirdi. Amerika da girdiği Vietnam, Afganistan, Irak, Somali gibi harplerin sürekli kaybeden tarafı oldu. Bu hâl devam etmektedir.
BOP/Büyük Ortadoğu Projesi'nin daha ne dolduğu anlaşılmadan vazgeçilerek onun yerini Arap Baharı adı altında Kuzey Afrika ve Orta Doğu'yu dikta rejimlerinden kurtararak demokrasi getirme faaliyeti aldı.
Tunus, Mısır, Libya, Yemen Suriye derken tekrar başa dönüldü.
Yine niyet muğlaklığı yaşandı.
Arap Baharı'nın Sünni hakimiyete sebep olacağı endişesine düşüldü. Türkiye'deki Sünni iktidar, Suriye'de Beşar Esad rejimi ve Irak'ta Maliki hükümetiyle dengelenmeye çalışıldı. O kadarla da kalınmadı. Mısır'da seçimle işbaşına gelmiş iktidar darbeyle devrildi.
Şu harita görülüyor olmalı:
Afganistan'dan Atlas Okyanusuna kadarki yeşil kuşak üzerinde Amerikan siyaseti sürekli çıkmaza düşmekte, sürekli kaybetmekte. Doğru zamanda doğru kararlar alamamıştır. Aksine aldığı doğru kararları ya Mısır örneğinde görüldüğü gibi bizzat tahrip etmiş veya Suriye örneğinde görüldüğü gibi yüzüstü bırakmış veya Irak'taki gibi üst üste vahim hatalar işlemiştir. Bütün bu hatalar nihayetinde terör örgütlerine yaradı. Kaldı ki bu terör örgütleri ve öncelikle gündemde olan IŞİD'in mahiyeti de ayrı muammadır.
IŞİD adlı terör örgütü evvela Suriye'de faaliyet gösterdi. Moskova, Pekin, Tahran destekli Beşar Esad, örgütü besleyerek Irak tarafına yolladı. 10 bin kişilik bir militan grubu, Irak ordusunu mağlup edebildi, şehirleri, barajları, petrol kuyularını ele geçirdi. Bunlar olurken Washington sessizce bekleyişteydi. Halbuki o sırada Suriye ve Irak'ta kan gövdeyi götürüyordu. Hatta Şarkî Türkistan'da Çin, yargısız infazlar yapıyor namazı ve orucu yasaklıyor, Arakan'da Budist rahipler Müslümanları boğazlıyorlardı.
İki Amerikalı gazetecinin IŞİD tarafından vahşice öldürülmesine kadar Washington idaresi sessiz kaldı. Bu katliam, nihayet harekete geçme sebebi oldu. Evvela Obama, Galler'de Erdoğan'la görüştü. Sonra savunma bakanları Ankara'ya geldi. Hemen ardından Cidde'de bir zirve yapıldı. Zirvenin peşinden dışişleri bakanı Ankara'yı ziyaret etti.
Arap devletleri, Cidde Bildirisi'ni hemen imzaladılar. Türkiye, imzalamadı. O imzayı atmamak şahsiyetli bir devlet politikasının eseridir. Türkiye'nin imzalamadığı o bildirinin icrai tarafı çok zayıflamıştır. Üstelik Amerikan medyası da bu Çelik Ortaklık gerekçesini yetersiz bulmakta. Bizim, hudut güvenliğini temin etmemiz ve insani yardım yapmamız kâfidir. İncirliği naklederlerse -ki yapılmaz- bu kendi bilecekleridir.
Türkiye doğru yoldadır.
1914'te Almanya ile "Çelik Koalisyon" macerası, bizim için bir imparatorluğa mal oldu. İç barışı kurarken dışarıda sipariş üzerine bir kere daha maceraya girme niyetimiz yok. Bizim işimiz var; başarmak zorunda olduğumuz büyük projelerimiz var. Biz imzamızı, o projelere atacağız.
.
...öyle ise yaşasın ebedî kardeşliğimiz!
16 Eylül 2014 01:00
Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun "şu ânda Orta Doğu'da tek başarı hikâyesi Çözüm Sürecidir" sözü üzerinde genişçe durmalı:
Aslında çatışan, huzura hasret kalmış toplumlar sadece Irak, Suriye, Mısır ve Libya değil. Akdeniz havzasının doğu ve güney yakası gibi Karadeniz'in doğu ve Ukrayna ağırlıklı olarak kuzeyi de huzursuz. Hatta ekonomik çıkmazdaki Yunanistan bile listeye eklenebilir. Bir başka ifadeyle Osmanlı Sonrası Ardçı Sarsıntılar sürüp gitmekte.
Bu ardçı sarsıntı kesafetinde Türkiye, bölgenin huzur adasıdır. Bu yarımada aynı zamanda bir câzibe merkezi. Bugün bizdeki Suriyeli göçmen sayısı milyonu aşmış vaziyette. Eğer iç harp çıkmamış olsaydı Suriye'den Türkiye'ye yine ciddi bir nüfus akını olurdu. Bu akın, Afrika'dan başlayarak Ermenistan'a, Orta Asya'ya kadar değişik ülkelerden devam etmekte.
Barış süreci tebellür ettiğinde bu, asrın hizmeti olacaktır. Asırlık bir problem hâlledilmekte. Mümkündür ki beraberinde siyasi ve coğrafî değişiklikler de getirecektir... Lozan'a çıkan yolda kendi serbest iradeleriyle Türkiye'den ayrılmayan, kopmayan hatta bu yöndeki teklifleri reddeden Kürt unsuru, sonraki zamanlarda niçin eline silah alıp dağa çıktı? Neden bir psikolojik travma yaşadı? Dünkü kardeşler, hangi sebeple yek diğerini düşman görür oldu?
Ayrılığı reddedenler "birlikte rahmet, ayrılıkta azab-ı ilâhi vardır" kültüründen beslenmiş dindar Kürt Osmanlı nesilleriydi. Dağa çıkanlarsa; haksızlıklara ideolojik zehirlerde çâre arayan o nesillerin Türk okullarında -tıpkı Türk çocukları gibi- dinden mahrumlaştırılmış Türkiyeli torunları.
Sn. Başbakan Davutoğlu, tarihdaşlıkla vatandaşlık aidiyetlerinden söz ediyor. Bunlar doğru fakat orada kalırsa eksiktir.
İki eksik var:
Eksiklerden biri, Müslüman olan kavimler için, diğeri de gayrı müslimler içindir. Kürt gibi Müslim kavimlerle bağlarımız, dindaşlık, tarihdaşlık ve vatandaşlıktır. Azınlık gayrı müslimler içinse vatandaşlık, tarihdaşlık ve kültürdaşlıktır.
Kürtler, Müslüman oldukları için Lozan'da ekalliyet/azınlık sayılmamışlardır. Doğrusu da budur. Eşit teb'adır. Durumları vatandaşlık ötesidir. Daha açmak gerekirse; "vatandaşlık" kavram olarak Fransız ihtilalinden sonra doktrin ve uygulamaya girdi. Üst kavramı "ümmet" aidiyetidir. Ve zaten bugün adı konamasa bile esasında "millet" derken kasdedilen ümmettir. "Gayrı müslimler nereye oturtulacak?" denebilir. Vatandaşlık statüsü varlığını koruyacağı için hiçbir şey olmayacaktır. Müslümanlar arası sıcaklığın pekişmesi içinse ümmet gerçeğini ihmal etmemek, telaffuzundan sakınmamak gerekir. Laiklik veya Kemalizm artık bir alternatif din olarak ikame edilme sapkınlığı yaşanmadığı için tarihten tevarüs edilen derin keyfiyetler göz ardı edilemez.
Lozan muahedesi şekillenirken tavırlarını naklettiğimiz Kürt kitlenin kısa bir zaman sonra nasıl bir sukutu hayale uğradığını bir din mazlumu olan Şeyh Said'in "Bizi Türklerle birbirimize bağlayan bağ, Hilafetti; Hilafet kaldırıldığına göre o bağ kopmuştur" sözü göstermektedir. Bu söz, bir tahrik ve infial için değil, bir sohbet esnasında teessür ifadesi olarak söylenmiştir. Nitekim iki tarafta da ırkçılık savrulmaları başlayınca Kürt gençliğinin bir kısmı Marksist-Leninist ideolojiye kaymıştır. Dün, din, tarih, sosyoloji ihmal edilerek tek çâre görülen silahlı çatışma, bir vakıanın neticesiyle mücadeleydi. Halbuki bir de illiyet gerçeği var.
Türkiye, yeni Türkiye dönemecine girerken tarihiyle yüzleşme cesaretini gösterebildi. Hatalar önünde tarafsızlığı tercih etti. Bu adil tavır, barış sürecini getiren uygulamaları doğurdu..
Şu ânda Orta Doğu'da ve hatta bütün bu iklimde tek başarı hikâyesi Çözüm Süreci olduğuna göre yaşasın ebedi kardeşliğimiz!!! demek hakkımızdır.
Bu dualı topraklar, dün olduğu gibi bugün ve yârın da müslim ve gayrı müslim her unsur zenginliğimizi besleyebilir.
.
Tarihin utanç günleri
17 Eylül 2014 01:00
16 Eylül 1961'de Demokrat Parti iktidarının Hariciye Vekili Fatin Rüşdü Zorlu ve Maliye Vekili Hasan Polatkan idam edilmişlerdi. 17 Eylül 1961'te ise Başvekil Adnan Menderes idam edildi.
27 Mayıs 1960 gecesi sonraki bütün benzerlerine başlangıç olan 27 Mayıs darbesi yapılmıştı. Hariciye vekilliği, Başvekillik, Reis-i Cumhurluk makamlarında bulunmuş olmasına rağmen hırs-ı pîrî ile bir türlü doymayan İnönü'nün başını çektiği şiddetli CHP muhalefeti, o muhalefetin rüzgârındaki matbuat/basın, ordu içinde zehirli bir cuntanın meydana gelmesine zemin hazırlamışlardı.
Üniversitede Sıddık Sami Onar, Hüseyin Nail Kubalı gibi profesörler başı çekiyorlardı. Basında İsmet İnönü'nün damadı Metin Toker'in Akis dergisi isyanı körüklüyordu. Böylece talebeler, o günlerin Gezi'si Bayezıd Meydanına döküldü, Kızılay Meydanı'na sürüldü "ordu göreve" pankartları yükseltildi ve bir cuma sabaha karşı o darbe hayatımızı kirletti. Kara vicdanlılar, kara cübbeliler, kara kalemliler ve kara postallılar iş birliği halindeydi. Saklı planda İngiliz istihbaratı vardı.
DP iktidarına yöneltilen suçlama "anayasayı ihlal"dir. Oysa kendileri ihlal edildiğini iddia ettikleri o anayasayı topyekûn çöpe attılar. Yassıada'da düzmece bir mahkeme kuruldu. Devrin bir İstiklal Mahkemesiydi; yargılamıyor, zulmediyordu. Başvekil Menderes ve arkadaşlarına yapılanlar, ileride Diyarbakır Hapishanesinde tekrarlanacaktır. Bu yüz karası mahkemenin hakim ve savcıları cuntanın emir eridir. Heybetli müdde-i umumi/savcı Altay Ömer Egesel, debdebeli mahkeme reisi ise Salim Başol'dur. Müdafaalara karşı bir şey diyemediklerinde dedikleri şuydu: "Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor!"
Adnan Menderes'in diğer iki arkadaşından bir gün sonra idam edilmesi merhumun hasta olması yüzündendir. Çelişkinin bu denlisine isim konamaz. Halbuki idamdan iki saat evvel yaptıklarını buraya yazmaktan hicap duyuyoruz. İktidar sadece bir adaya tıkılarak yargılanmıyordu. Manşetler, marşlar ve psikolojik bombardımanla da ezilmek isteniyordu. 27 Mayıs hatırasına para bastırılmıştı. İsyan günü "Hürriyet ve Anayasa Bayramı" diye bayram yapılmıştı. Yalanlar çığ gibiydi. Güya üniversite gençleri kıyma makinalarından geçirilmişti. Bu yüzden Et ve Balık Kurumu teftiş ediliyordu. Plevne Marşı bozularak darbecilere methiyeye dönüştürülmüştü. İlkokuldaydık, İstiklal Marşından sonra bizlere bu sefil marş okutturuluyordu. "Kahrolası diktatörler bu dünya size kalır mı?" mısraına gelince o çocuk vicdanımın emriyle dudaklarımı kıpırdatarak söyler gibi yapıyor, fakat söylemiyordum.
27 Mayıs cinayeti, idamlar ve zulümler sonrasında kalkınma hızı kesildi, borçlar arttı, enflasyon alıp başını gitti, dışa bağımlılık çoğaldı, Türkiye, koalisyonlar ve sol sağ kavgalarıyla tanıştı... kıssadan hisse; bir iktidarın parmak hesabıyla güçlü olması her şeye hakim olmasına yetmemişti...
Üniversite, düşmansa...
Basın, kanına ekmek doğruyorsa.
Muhalefet, insafsızsa.
Asker, diş biliyorsa.
Yanlış seçilmiş dost kılıklı menfaatçiler, zor geçitleri kolluyorsa.
Yargı, affetmez intikam hisleriyle doluysa:
Netice budur...
16-17 Eylül, tarihin utanç günleridir. Devrin ısmarlama yargısı, iki vekil ve bir başvekille beraber -ne kadar varsa- kendi insaf, vicdan ve haysiyetlerini de idam ederek ip ve cellat paralarını da icra yoluyla şehidlerin ailelerinden tahsil ettiler.
.
Yeni Osmanlı ve Yeni Çarlık!
18 Eylül 2014 01:00
Bolu'nun Göktepe Köyü'deki bir kabir taşında şu cümle yazmaktadır:
-Moskof keferesinden intikam alamadan fedayı cân eden alemdar Ali Ağa'nın ruhuna fatiha.
Bu malumat, Necip Fazıl merhumun "Moskof" adındaki eserinde mevcuttur. Ali Ağa ceddimiz, ne çekmiş, ne yaşamış ki intikam duygusunu "seng-i mezar"ına dahi nakşettirip müstakbel nesillere miras bırakmış?
O'dan önceki nesiller, O'ndan sonraki nesiller, daha sonraki nesiller, hep bu düşmanlığa sahipti...
Şu vak'a bile sebep olarak yetmez mi?:
Ruslar, Kırım'ın kuzeyindeki Azak Kalesini basarlar. Ahali kılıçtan geçirilir. Kadın-kız perişan olur. I. Abdülhamid Han'a üzüntüden nüzûl iner/felç geçirir ve vefat eder.
O öfkelerden beslenen son nesil bizler olduk.
1970'lerde sosyalizm, ülkenin bir kısım çocuklarını aidiyetlerinden koparmıştı. Kopanlar, Marx, Lenin derken Rus dostu kesilmişlerdi. Türkiye'deki sağ-sol kavgaları diğer memleketlerdeki sağ-sol kavgalarından farklıydı. Oralarda ideolojilerin ihtilafı yaşanırdı. Bizde aynı zamanda Rus taraftarı olmakla olmamak da çarpışmaktaydı. Hiçbir dünya şehrinin meydanında bizdeki gibi "komünistler Moskova'ya" diye bağırılmamıştır!
Bu havada büyüyen biz nesiller, bir gün gelip Rusya ile dost olabileceğimizi düşünemezdik. Rusya ile Devlet-i ali Osman'ın yaptığı harpler, alt alta toplanınca 25 yıl tutmaktadır. Azak Kalesi, Sarıkamış, Kars, felaketler felaketi 1293/1876 Harbi ve benzerleriyle çeyrek asırlık vuruşmalar düşmanlıkların sebebidir.
Bunlara bir de II. Dünya Harbinden sonra Soğuk Savaş döneminde kapitalist dünyanın propaganda ve körüklemelerini eklemek lazım. İstihbarat servisleri NATO için, Batılı devletler için gençlerimizi feda ettiler.
Böylesine bir tumturaklı psikolojideyken 1980'lerin sonunda SSCB'nin yıkılmasıyla apayrı bir dünyaya girdik. Kapılar açıldı. Önce Ruslar, bavul ticareti için İstanbul'a gelmeye başladılar. Sonra Türkler, Moskova'ya gitmeye başladı..
İki adam, iki ayrı ülkede iki farklı başarıya imza atarak ezberleri bozuyordu:
Özal, Türkiye'yi Kemalist hapishaneden kurtarıp dünyaya açtı.
Gorbaçov, Leninist Rusya'yı kendi ana omurgasına çekti.
Açılan kapıdan çıkan muhafazakâr müteşebbislerimiz, solculardan önce Moskovaları buldular, oraları imar ettiler. Zamanla iki devlet arasındaki ticaret çeşitlendi. "Ayıdan post, Moskoftan dost olmaz!" deyimi pörsüdü, düşmanlıkların yerini dostluklar aldı. İtimat öylesine pekişti ki koalisyon iktidarları, kışlarımızı Rus tabii gazına raptetti. Bu arada yığınla evlilik gerçekleşti.
Bunlar olurken Rusya'da da Türkiye'de de farklı çapta devlet adamları gelip gitti. Sonunda Rusya Putin, Türkiye de Erdoğan diye lider çıkarma talihini yakaladılar. İkisinin de dünden hız alarak yarına dair projeleri var. Biz OMT/Osmanlı Milletler Topluluğu derken Rusya da BDD/Bağımsız Devletler Topluluğu dedi. İkisinin de Orta Asya Müslüman Milletleri üzerinde tasavvurları bulunmakta.
Bugün her iki devlet de stratejilerini çizerken aslında ve esasında "Yeni Osmanlı" ve "Yeni Çarlık" demekteler. Yeni Çarlık, Kırım'ı yuttu. Ukrayna'nın üçte ikisini götürmekte. Gazı, Avrupa'ya karşı silah doğrultmuş vaziyette. Kafkaslar zaten sindirildi.
Belki bugün değilse de hemen yarın kritik eşikte olacağız.
Şu meseleyi sorgulamak gerekir: Mevcut dostluk devam edecek mi, yoksa tarih tekerrür ederek yarın yine mezar taşlarına intikam cümleleri mi yazılacak?
"Dış politikada ebedi dostluk ve ebedi düşmanlık yoktur" karinesini yukarıda yazdıklarımız da isbat etmekte. Biz dostluğumuza vefalıyız. Ve fakat akıllı da olmak şart. Katar'la gaz anlaşması bundan. ABD ve diğerleriyle menfaat ortaklıklarımız inkâr edilemez. Ama şu da değişmez bir gerçek ki Yeni Çarlık'la komşuyuz. Bu bölgede dövüşmeden, paylaşarak yaşamaya mecburuz.
.
Elazığ Kalkınma Kurultayı
19 Eylül 2014 01:00
Bugün Elazığ'dayız. Bir hafta evvel Elazığ valisi Sn. Ömer Faruk Koçak aradı. Valilik, Belediye, Fırat Üniversitesi, TSO ve ildeki kamu ve sivil kesimden teşekküllerin iştirakiyle "Elazığ Kalkınma Kurultayı" ismiyle bir çalıştay tertip etmişler. Bizi de bizzat arama nezaketi göstererek dâvet ediyordu...
Kurultay için 14 ayrı çalışma konusu tesbit edilmiş.
Masalarda 100 kişi görüşlerini paylaşacak.
Bu bir hazırlık faaliyeti.
Fikrin, kuvveden fiile geçmesi ise 2015.
Orta hedef, 2023 Büyük Türkiye.
Uzun hedefse 26 Ağustos 2071 Cihan Devleti Türkiye.
Bunlar, tabiatiyle yüksek himmet; aşk mayalı hizmet arzularıdır. İslam âlimleri, "Allahü teâlâ, himmeti yüksek olanları sever" buyurmaktalar. Öyle seziliyor ki Elazığlı, artık nihâî kararını vermiş ve lâyık olduğu mevkide yerini almak için yek vücut olmaya azmederek kolları sıvamıştır. Böylece bu iklimin yer altı, yer üstü bütün servetleri elden geçirilecek, bugüne kadar yapılmış olanlar, kazanılmış başarılar yarım kalmış işler, ne varsa tesbit edilecek ve 2023 ve 2071 rüzgârıyla kalkınma yarışının ön safında yer alınacaktır.
Elazığlı bunları yapabilir mi?
Elbette...
Ve muhakkak.
Azmin elinden bir şey kurtulmaz. Bu şehirden; kara trenle Harput muhabbeti kalbimizde saklı kalarak 55 yıl evvel çıktık. Bu zaman zarfında Türkiye'nin ve dünyanın muhtelif yerlerinde Elazığ ve Elazığlı için daima övgü dolu sözler işittik. Buna rağmen şehrimiz, başarı çıtasını yükselten diğer bazı illerimizle rekabette, olması gereken noktada olamadı. Bu talihsizliğin artık arkada kalacağını ümit etmekteyiz. Elazığ; yani Harput, bir ilim ve irfan ocağıdır. Düne kadar bu kültürel boyut ticari servetle zenginleşemiyordu. Şimdi artık hem Elazığ'da ve hem de büyük şehirlerimizde Elazığ asıllı güçlü iş adamları, sanayiciler, tüccarlar, holding sahipleri vardır. Şüphesiz ki başarı; sağlam bir niyet, sarsılmaz bir azîm ve dikkatli bir organizasyonun mahsulüdür.
Elazığ, büyük bir târihî mirasa sahiptir. Daha evvelkilerle beraber, Oğuz Türkmen Artukoğulları, Selçuklu ve Osmanlı ecdadımız bu toprakları ilim, ahlâk, tasavvuf, edebiyat nakışlarıyla bezemişlerdir. Harput, 18. Asırda 300 bin nüfuslu bir eyalet merkezidir. Bu büyük şehirde bölgedeki her aidiyetten insan, huzur içinde asırlarca yaşamışlardır. Bu yöreye düşman hiç ayak basamadığı gibi anarşi de girememiştir. Ses bayrağımız Türkçe'nin bütün güzelliğiyle dalgalandığı müstesna yerlerimizden biri bu güzide vatan parçasıdır.
Envâî çeşit tarih, turizm, kültür yer altı ve yer üstü zenginliklerine sahip Elazığ, Keban Barajı sebebiyle artık aynı zamanda bir deniz şehridir. Kongre merkezi, damak tadı ve beslenme merkezi, tıp, kaplıca ve sağlık merkezi, mermer ve kıymetli taşlar merkezi gibi iş kollarına merkez olmaması için hiçbir sebep yoktur. Elazığ'da, Harputluda gönül güzelliği, damak tadı ve göz güzelliği birbirini tamamlar. İnsanı terbiyeli ve şahsiyetlidir.
Biz, en son 15 MART 2007'de bu ilde devrin valisi Sn. Muammer Muşmal ile "Elazığ Okuyor" diye bir okuma seferberliği başlatmış, sonra onu Çankaya'ya taşımıştık. Elazığ'a dair yazdığımız birçok makaleler vardır. Onlardaki ana fikri tekrar edebiliriz. Bir kere ismi asliyetine iade edilerek ya "El'Aziz" veya "Harput" yapılmalı. Elazığ, beldenin kurucusu Abdülaziz Han'a inat tahrif edilmiş ve mânâsı olmayan bir kelimedir. Hatta belki Harput olunca ileride gerçekleşecek bir idari düzenlemede çevredeki bazı küçük iller de bu çatı altına taşınabilir...
Elazığ Kalkınma Kurultayı, bir büyük başlangıç oldu. Şu var ki her hayırlı işin mânisi çok olur. Bu sebeple yılmadan, azimle o yüksek ufuklara yürümeli; Sevgili Peygamberimizin -aleyhisselam- "men sabere zafere/sabreden zafere kavuşur" mübarek sözleri unutulmamalıdır...
Ey Harput!
Ey Balak Gazi mirası!
Yolun açık, istikbalin de mazin gibi şanlı, yüce ve bereketli olsun!
Sana hizmet etmiş ve hizmet edecek olanların mübarek toprağında medfun Seyyid Osman Bedreddin Hazretleri gibi ulu zatların şefaatlerine nail olmalarını dileriz.
Dünya markası olmak, Harput ismine ne de güzel yaraşır.
.
Anadolu'da yeniden büyük devlet olma heyecanı
29 Eylül 2014 01:00
Önceki hafta sonuyla geçen hafta, Doğu ve Güney Anadolu'yu görme imkânını bulduk...
Elazığ Kalkınma Kurultayı için Diyarbakır üzerinden gecenin 2'sinde, 3'ünde yol alıp, sabahın 5'inde Elazığ'a intikal ettikten sonra Elazığ'ı Harput'u Palu'yu ziyaret ettik. Hakkı Öcal ve Fuat Kozluklu'yla beraber Cuma namazı huşuunu 1156-57'de Artuklu Beyi Fahreddin Karaaslan tarafından inşa ettirilmiş eğri minareli Ulu Cami'de apayrı bir mânevi lezzetle tattık.
Harput, Osmanlı dünyasının medeniyet nirengilerinden biriyken 21. Asır başlarına varıldığında eyalet merkezliğinden sıfır nüfusa intikal etmiş, âdeta kabristana dönmüştü. Şimdi ise yakaladığı 1500 nüfus ve imar edilen evleriyle yeniden büyüme yolunda. Osman Bedreddin Hazretleri, Beyzâde Hazretleri, Ahmed Çapakçurî Hazretleri, Fetih Ahmet Baba gibi nice zatlarla Harput, elbette büyüyecekti.
Palu'yu ise Palu Kalkınma Derneği Başkanı Prof. Mehmet Şekerci ve yardımcısı Fadıl Ülgen Beyin delaletiyle ilk defa gördük. Palu, El Aziz'in Harput'tan sonraki medeniyet mecralarından biriymiş. Şimdi kalkınma nimetinden pay alma çabasında. Harput, Palu ve yöredeki âlim, evliya, edib, devlet adamı gibi büyük zatların kabirleri, çok sayıdaki tarihî eserler, buraların nasıl bir muhteşem maziye sahip olduklarının en büyük isbatı. Palu'da Seyyid Ali Septi, Seyyid Mahmud Samini gibi mâneviyat büyükleri ve Palu Fatihi Cimşid Bey gibi şahsiyetlerle Ulu Cami gibi eserlerin kalıntıları var. Ayrıca, Mahmud Samini Hazretlerinin torunlarından muhterem Saadettin Bilici ile tanışma fırsatımız oldu. Palu'da bir de 6-7 yaşlarında iken kıyılarında koyun-kuzu güttüğümüz Murat Nehri ile buluşmuş olduk...
Elazığ dönüşü, geçen Pazartesi günü Adana'ya geçtik. Bu defa bir hasta ziyareti için Ceyhan'a gidiyorduk. Zamir Kalın; bu güzel, bu çileli insan, bu sabır örneği hâlis Müslüman, bu kardeşim yoğun bakımdaydı. Kendisiyle hem mahalle, hem lise 2 ve 3'te sınıf arkadaşıydık. Babalarımız da arkadaştı. Yoğun bakımda ama aslındaysa sanki mânevi bakımdaydı. Bu dünya ile nefes alıp verme dışında alâkası kalmamıştı...
Adana'ya gelip de Tarsus'ta Eshab-ı Kehf'i ziyaret etmemek olmazdı. Bir olmazımız daha vardı. Adanalı olup Niğde'de yaşayan Yüksel İzgi isminde bir ilkokul arkadaşım var. Vefa abidesi bu kardeşimi ziyaret etmek borcumuzdu. Bu sebeple Niğde'ye de uğradıktan sonra İstanbul'a döndük...
Diyarbakır-Elazığ, Elazığ-Harput, Elazığ-Palu, Adana-Ceyhan, Adana-Tarsus, Adana-Niğde yolları bir harika. Dağlar, artık karşısına geçilip kahır türküleri söylenen devler değil; tünel tünel şehirleri birbirine ulayan tesbih taneleri. Çevre güzel, her taraf yeşil. Kalkınma; büyük devlet olma heyecanı Anadolu'da herkesi sarmış.
Adana tezatları yaşıyor.
Niğde kabuğunu kırmakta.
Elazığ yerinde duramayan bir küheylan gibi.
Elazığ, büyükşehir olma fırsatını kaçırmış olmayı kendine yakıştıramıyor. Bu defa herhalde şaha kalkacak. Vali Ömer Faruk Koçak, belediye başkanı Mücahit Yanılmaz ve emniyet müdürü Nihat İşlek'le bir ahenk yakalamış. Fırat Kalkınma Ajansı, TSO, STK'lar, aydınlar ve diğer unsurlarla beraber bu defa zincirleri kırma azminde.
Eskiden "Dertlerden kurtulursun gezsen Anadolu'yu!" diye bir ilkokul şarkısı vardı. Aslında bir avunmaydı, belki de rüya.
O rüya, şimdi gerçek olmuş.
Anadolu ışıl ışıl.
.
Sıra mânevî kalkınmada
30 Eylül 2014 01:00
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın Türkiye Yeşilay Cemiyeti'nin tertiplediği toplantıda yaptığı konuşmadaki şu sözü bilhassa önemliydi: "Maddî kalkınmayı yaşarken mânevî fakirliğe düşmemeliyiz!"
Nesilleri ve geleceğimizi tehdit eden zararlı alışkanlıklar, tahminlerin çok ötesinde. Sigara, alkol, uyuşturucu, kumar, fuhuş ve bunların beslediği boşanma ile hırsızlıktan dolandırıcılığa birçok suç bu cümledendir.
İçtimaî hayatta iyiliklerin de kötülüklerin de üç kaynağı vardır. Aile, mektep ve cami. Aile kavramı, genişletilince komşuluk ve mahalle hayatını da eklemek gerekir. Modern zamanlar ev sahibi, araba sahibi, yazlık sahibi yaptı ama aileden ve sosyal hayattan çok şey de götürdü. Tarihimizde en büyük siyasi facia 1293/1876 Harbi, içtimai hayattaki en büyük facia ise çekirdek ailedir. Tek çocuk, her iki eşin çalışması, çocuğun kurumlarda büyümesi, büyükanne ve büyükbaba eğitiminden mahrumluk sosyolojik tahlillerin vazgeçilmez bir malzemesidir. Bu hayat komşuluğu öldürdüğü gibi mahalle hayatını da bitirdi. Tüketim körüklendikçe körüklendi. Kanaat ahlâkının yerini israf aldı. İç göçler, bir başka sebep. Bütün bunlara bir asra yakın bir zamandır laiklik ve Kemalizmin alternatif din olarak dayatılması, sürekli dinle dindarlarla uğraşılması muhafazakâr, mazbut hayatın ötelenmesi gibi sebepler de eklenince ortaya devâsa sosyal facialar çıktı, aileler çöktü, hayatlar karardı...
Alkol, uyuşturucu ve her türlü suçun temelinde kaynak olarak evvela aile yer almakta. Onu TV, basın, sinema vs. takip etmekte. Vahşi kapitalizm için tek değer vardır para. Ona göre insan, eşyanın bir parçasıdır. Para sevdası, okul önlerini sosyeteyi uyuşturucu pazarına çevirdi. Haberlere bakılırsa şöhretle tanışıp da uyuşturucuya müptela olmayan dizi oyuncusu yok gibidir. Şu günlerdeki bir diğer haberse kötü haberlerin en kötüsüdür. Erasmus programıyla öğrenci değişimi yapılırken bu arada bir milyon gayrı meşru çocuk doğmuş.
Türkiye'deki maddî kalkınma dünyayı imrendirecek seviyede. Fakat mânevî kalkınma bildiğimiz yerde. Bakınız şu gün olmuş din dersi ve başörtüsü tartışılıyor. Cumhurbaşkanının ders kitaplarının muhteva boşluğuna işaretle bunlardaki mânevî eksikliğin telafi edileceğini haber vermesi bir müjde mahiyetindedir.
Sebepler ortadan kaldırılmadan, Tek Parti zihniyeti kalıntıları milli eğitimden kazınıp atılmadan, eksiklikler karşılanmadan, yanlış uygulamalardan sarfı nazar edilmeden sadece neticeyi görmek, beklenen faydayı temin edemez. Hırs, kanaatsizlik, vefa hissinden habersizlik gibi sebepler boşanmayı beslemekte. Boşanma çocukları ortada bırakmakta, psikolojilerini bozmakta. Psikolojisi bozulan çocuklar uyuşturucu tuzağına düşmekte. Oradan fuhşa kapılmakta. Kısacası yukarıda sayılan zararlılar birbirinin tetikçisidir. Çaresi mânevî güzelliklerle tanıştırma ve mânevî müeyyidelerden haberdar etmektir. Helal, haram, caiz kavramlarının gündelik hayata, okullara, beşeri münasebetlere, ticarete girmesi gerekir.
Şunu asla göz ardı etmemeli ki her şey evvela nikâhtan başlar. Bugün vatandaş hem belediyede evlilik kaydı ve hem de dinî nikâh yaptırmakta. Halbuki bin yıllık tecrübemiz var. Belediye başkanı, mahalle imamına bu vekâleti verebilir.
Maddi ve mânevî kalkınmayı eşit ölçüde birlikte başarırsak kalkınmamız kalıcı olur.
Bakınız, "şehîdlik" İslâmi yani mânevî bir kavramdır. Resmî ideolojiye rağmen Anadolu insanı, bu kavramı bir mukaddes emanet olarak nesilden nesle taşıdı. Eğer 30 sene evvel o yüksek değer tükenmiş olsaydı, bölücü örgüt karşısında savaşacak asker bulunamazdı.
Mânevî kalkınma, maddî kalkınmanın ruhudur.
.
Bu BM ile dünya huzur bulamaz!
1 Ekim 2014 01:00
Afrika ve Asya kan ve gözyaşı içinde. Vahşi kapitalizmin sömürgecileri, geçen asırlarda olduğu gibi bugün de çalıp götürmek için zulmediyor, katlediyor, mahvediyor...
Onlara göre Afrika, Asya, Balkanlar, Kafkaslar... üçüncü dünyadır. Kendilerini üstün sayıp, birinci sınıf dünyalığa layık görmekteler. Onları, "ikinci dünyalı" denebilecek "kalkınmakta olan ülkeler" takip ediyor. En kötü vaziyette olanlarsa üçüncü dünyalılar. Üçüncü dünyalılar, şeklen devlet, şeklen bağımsız ve emperyalistlerin gözünde sanki insandır. Sömürgeciler, insanları zenci olan ve olmayan diye ayırmakta, zengin olan ve olmayan diye tasnif etmekte. Coğrafyaları kendilerini merkeze oturtarak Orta Doğu, Uzak Doğu diye işaretlemekte. Niye orta batı, uzak batı değil de Orta Doğu, Uzak Doğu?
Bu dünyada adalet yoktur, merhamet yoktur, insaf yoktur. Para için yapmayacakları yoktur. İbretlik bir durumdur ki o Orta Doğu, Uzak Doğu denen, üçüncü dünya farz edilen garip toprakların üstü fakir, altı emsalsiz zenginliktedir. Petrol oradadır, altın oradadır, pırlanta oradadır, pamuk oradadır, vs.
Bundan dolayı bugün Batı, tarihte ise ehli salip yani haçlı denen düveli muazzama, dört asır evvel sömürgeciliği keşfetti. Mazlum diyarlara gemileriyle silahlarıyla gittiler. Fakir insanları esir aldılar, köle yaptılar, topraklarını gasbettiler. En pespaye Avrupa devletinin bile Afrika'da, Uzak Asya'da sömürgeleri oldu. İngilizler, İspanyollar, Portekizliler, Hollandalılar başı çekti. Yollarına engel gördükleri Hindistan'daki Babür İmparatorluğuyla Osmanlı İmparatorluğunu bertaraf ettiler.
Böylece rakipsiz kaldılar. Bu satırlar 18, 19, 20. Asrın hikâyesidir. Bu hikâyenin sonu kaçılmaz olarak I. Dünya Harbine, ardından II. Dünya Harbine ve nihayet Soğuk Harp yıllarına çıktı.
Bunlar olurken dünya, bir mecliste buluşma ihtiyacı duydu. Evvela I. Dünya Harbi sonrası Akvam-ı Beşer ismiyle ilk BM ortaya çıktı, II. Dünya Harbinden sonraysa BM kuruldu. Artık dünyanın patronu da değişmişti. Şimdi söz İngiliz'de değil ABD'deydi. BM/Birleşmiş Milletler Teşkilatı kuruldu. Teşkilatın gücü ise II. Dünya Harbinin galipleri arasında pay edilerek GK/Güvenlik Konseyi diye bir fütursuz kurul teşkil edildi. Aşılmaz yetki GK'deydi. Diğer milletler, genel kurulda sadece konuşma ve parmak kaldırma hakkına sahipti. Pakistan, bağırta bağırta bölünüp diğer yarıdan Bangladeş diye sömürülecek bir devlet çıkartılırken cumhurbaşkanı Zülfikâr Ali Butto'nun BM kürsüsünde gözyaşları içinde ağlamasını bugün gibi hatırlarız. Medeni dünya denen taş yüreklilerin anlayışına göre, ikinci, üçüncü dünyalılar hep ağlamak, birinci dünyalılar da hep gülmek için vardır.
BM duygusuz, kalbsiz ve adaletsizdir. Bu BM ile ne Balkanlar'a, ne Kafkaslar'a, ne Afrika'ya, ne Asya'ya, ne Orta Doğu'ya, ne de Uzak Asya'ya huzur gelir.
Elbette doğru; dünya 5'ten büyük. Fakat kemiyet büyüklüğü bir şey ifade etmiyor.
BM, soğuk savaş dönemi anlayışıyla devam ettikçe, yapısı değişmedikçe 5 ceberut patronun elinde kaldıkça dünyada sömürgecilik, adaletsizlik kan ve gözyaşı bitmez.
.
Bu meclis, gelecek meclisle bayrak değişimi yapacak
2 Ekim 2014 01:00
Sn Recep Tayyip Erdoğan, dün itibariyle 24. Dönem, 5. Kanun Yapma Yılına giren TBMM'nin açılışını yaptı. 138 Sene evvel, 1876'da ilk meclisimiz Meclis-i Meb'usan'ı da Sultan II.Abdülhamid Han açmıştı.
138 yıllık bir demokrasi tarihimiz var.
Demokratik hayatımız meşruti demokrasiyle başlanmış, sonra çok partili hayat terk edilerek cumhuriyet rejimine geçilmişti. Uzun yıllar cumhuriyet, demokrasi gibi gösterildi. Bu 138 yıl içinde I.Meşrutiyet Dönemi, İttihad-u Terakki ile başlayan II. Meşrutiyet Dönemi, I. Cumhuriyet Dönemi, 27 Mayıs 1960'tan sonra -öyle iddia edilen fakat tutmayan- II. Cumhuriyet Dönemi, 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 Askeri Darbeler dönemi ve yaşadığımız dönem vardır.
I.Meşrutiyet döneminde Osmanlı Büyük Millet meclisi demek olan ve esasında TBMM'yi de kuran Meclis-i Meb'usan, fazla açık kalamadı. Demokratik hayat yeni, hürriyetler bol, söz serbestti. Bu imkânla bazı azınlıkların gemi azıya alarak memleketi bölme noktasına taşımaya çalışmaları üzerine Sultan, Kanun-ı Esâsi'yi yani anayasayı mer'iyette/yürürlükte tutarak, meclisi feshetti. Meclis, 31 mart 1909 İsyanından sonra tekrar açıldı. Böylece II. Meşrutiyet dönemi başladı.
Abdülhamid Han, devleti yeni iktidara devrederken 5 Milyon km2'lik bir ülke teslim ediyordu. O sırada söylediği söz, âdeta keramettir. "Devleti 10 sene idare etsinler 100 Sene idare ettik desinler!" II. Meşrutiyet, çok partili hayata sahiptir. İttihadçılar, devleti 9 Senede batırıp 1918'de yurt dışına kaçtılar.
1918-1923, II. Meşrutiyetin ikinci dönemidir. BMM de 23 Nisan 1920'de bu dönem içinde faaliyete geçti. Cumhuriyet ilan edilene kadarki ismi budur. 1923-1945 Arası son derecede sert Tek Adam ve II.Adam'lar veya Ebedî Şef, Millî Şef idaresidir. Bu I. Cumhuriyet Döneminde iki kere çok partili hayat teşebbüsü oldu. İlki Kâzım Karabekir'in Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası, ikincisi ise Ali Fethi Okyar'a yamanan Serbest Cumhuriyet Fırkasıdır. İlki 17 Kasım 1924-5 Haziran 1925 Arasında yaşayabilmiş, kapatılmakla son bulmuştu. Bir muvazaa partisi olan ikincisi ise 12 Ağustos- 17 Kasım 1930 tarihleri arasında sürkülenmiş ve kendini feshederek yok olmuştur.
Şeflik rejimi, II.Dünya Harbinden sonra yeni süper güç ABD'nin zorlamasıyla çok partili hayata, geçmeye mecburen rıza gösterdi. 1945'te Milli Kalkınma Partisi ismiyle ilk muhalefet partisini kuran Nuri Demirağ oldu. Bunu 7 Ocak 1946'da Demokrat Parti takip etti. Bu itibarla 1945-1960 arası da ayrı bir dönemdir. Bu dönemin son 10 yılı istikrarlı, çok partili, kalkınmanın gerçekleştiği demokratik bir hayattır. Bu hayat, 27 Mayıs 1960 darbesiyle bitirilmiş; sonraki 40 yıl 1965-70 AP iktidarıyla 1983-1990 ANAP ikidar süreleri hariç, sürekli olarak politik, sosyal, ekonomik kaos ve anarşi ve terörle geçmiştir.
3 Kasım 2002-28 Nisan 2007 İse AK Parti'nin birinci dönemidir. Vesayetin bitirilmesi bu dönemle başlamış ve bilhassa 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumuyla en sağlam halini almıştır. Halk iradesi hakimiyeti ancak böylece başlamış, 10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi ile demokratik hayat olgunluk noktasını bulmuştur. İç barışın bu seyirde var olması tesadüf değildir.
Bu meclis, şimdi Türkiye'yi Sivil Anayasa Sürecine taşıyacaktır. Sivil Anayasayı ve kuvvetli ihtimalle başkanlık düzenini gelecek meclis yapacaksa da iyi bir hazırlık bu meclisin mesaisiyle olacaktır. Son dönemine giren meclisin iyi bir iz, iyi bir hatıra bırakarak hizmet bayrağını bir sonraki meclise teslim etmesini dileriz.
.
Tezkere
3 Ekim 2014 01:00
Hükümet, AK Parti ve MHP'nin destekleriyle Meclis'ten geçen geniş yetkilere haiz bir tezkereye sahip oldu. Gönül isterdi ki diğer muhalefet partileri de tenkitlerini yapsın, fakat tezkereye evet desinlerdi. Hadise, bir millî beka ve menfaat meselesidir.
Tezkerenin geniş yetkili olmasından kaygı duymak yersizdir. Bölge, çok sıcak. Büyük devletler, bölge üzerinde oynamakta. Terör örgütleri taşeron olarak kullanılıyor. Her ân her şeyin patlak vermesi mümkün. Sınırlı bir tezkere elde olsaydı, beklenmedik zuhurata karşı hükümetin eli-kolu bağlı kalabilirdi. Geniş yetkili bir tezkerenin muhatap taraflarda caydırıcı veya etkili olacağı kesindir.
Şimdi tezkere çıktıktan sonra merak edilen soru ne yapılacağıdır. Türk Hükümeti, elindeki bu tezkereyle ne yapacak?
Hadise, Arap Baharı'nın Suriye'ye sıçraması üzerine dikta zulmünden kurtulmak isteyen halkın sokaklara dökülüp gösterilere başlaması üzerine Beşar Esad rejiminin göstericileri kitleler hâlinde katletmesine dayanmakta. Bu katliamlar üzerine muhalif kuvvetler meydana geldi. Siyasi muhalifler ve Hür Suriye Ordusu teşkil edildi. O günkü hesaplara göre Esad, birkaç ay içinde gidecekti. Fakat Avrupa ve Amerika, gelişmelere seyirci kalırken Çin ve Rusya BM nezdinde İran da fiilen Suriye'nin yanında yer aldı. Ülkesini yakıp-yıkan Esad, çekilmek bir yana, sağladığı bu dış desteklerden başka El Kaide bakiyelerini keşfetti. 5-6 bin kişilik selefi grup, birden palazlandı. Önce Suriye'de sonra Irakta kendini gösterdi. Tekrar Suriye'ye döndü.. IŞİD denen bu teröristlerin varlığı bugün de muammadır. IŞİD'i Baasçıların tek başına desteklediği şüphelidir. Tek başına olsaydı IŞİD niçin PYD ile vuruşsun? Suriye-İsrail iş birliği göz ardı edilemez. Türkiye'nin büyümesinden rahatsız olan her kim varsa onlar bu örgütün arkasındadır
Yangının her ân ülkemize sıçraması mümkün. Sınırlarımıza yapılacak bir saldırı ondan da kolayı Süleyman Şah Türbesine vaki olacak bir taarruz, bizi hadisenin parçası yapar. Diğer taraftan iki milyona yakın Suriyeli mülteci ülkemize sığınmıştır.
Bütün bunlar yaşandıktan sonra ABD çok geç kalmış olarak koalisyon kurulmasını teklif etti. Irak'ta rehinlerimiz varken koalisyona dahil olmamız mümkün değildi. Şimdi o şartlar masaya yatırılabilir. Tezkere, bütün bunlardan sonra alındı. Irak'a, Suriye'ye girme yetkisi verdiği gibi her terör örgütüyle mücadeleye de imkân tanımakta. O zaman şu sorular sorulabilir:
-Türkiye kara ve hava harekâtına katılacak mı?
-Sadece insani yardım mı yapacak?
-Yabancı asker İncirlik ve Erhaç'la mı sınırlı kalacak?
-Güvenli bölgeyi tek başına kalsa da yapacak mı?
-NATO'yu harekete geçirecek mi?
Şimdilik ağırlıklı fikir Mardin'in güneyinden Hatay'a kadar 870 km'lik yer yer 50 km derinliğe kadar uzayabilecek, Süleyman Şah Türbesini de içine alacak bir güvenli bölge kurulması. O zaman da sorular gelmekte? Bu bölgeyi Batı destekler mi? Desteklemezse engel çıkartır mı? Çünkü mevcut ve gelecek mültecileri oraya taşımayı düşünüyoruz. Hiç pürüzsüz bunun yapılabildiğini farz edelim; o zaman ne olur? Bu bölge Türkiye'nin garantörlüğünde hayat alanı hâline mi gelir? Yoksa bu şeridi zamanla Türkiye'nin Orta Doğu'ya açılmasını kesen bir duvar hâline getirmek isteyecek Türkiye düşmanlarına bir fırsat mı verilmiş olur?
Çok karışık problemlerle bir bayrama giriyoruz.
Tesellimiz o ki devlet bütün unsurlarıyla saat gibi çalışmakta.
Yönetenler, heyecanlarıyla değil aklıselimleriyle hareket ediyor.
Dileriz ki kurban kanı, insan kanının akmasına mani olsun.
Bayramınız mübarek olsun.
.
Kobanî çıkmaz olmaktan çıkarılmalı
8 Ekim 2014 01:00
Kürtçe ismiyle Kobanî, Arapçasıyla Ayn el Arap, Haleb'in 60 Bine yakın nüfuslu bir ilçesi. Bu Osmanlı toprağı, bugün kriz noktası haline gelmiş vaziyette. Din adına ortaya çıkan fakat dinî bayram günü vahşet sergileyen IŞİD, Kobanî'yi çevrelemiş vuruyor.
Şehrin düşme tehlikesi, Kürtleri, sokağa çekti. Güneydoğu ve İstanbul başta olmak üzere Kürt nüfusun yaşadığı yerlerde sokak protestoları yapılıyor. İddiaya göre HDP taraftarlarına sokağa dökülün haberi göndermiş. Kürt göstericiler, belediye otobüslerini yakmakta, taşkınlıklar yapmakta, polis kurşunlamakta. Bu şiddetin ne Kobani'ye ve ne de Kürtlere bir faydası var. Aksine, Türkiye aleyhine olarak Besad Esad'la IŞİD'e destek verilmekte.
Kobanînin IŞİD adlı bu meçhul çılgınların eline geçmesini hiç birimiz istemeyiz. Oradaki kardeşlerimizin burnunun kanamasına razı olamayız. Onlara silah yardımı yapılmasını da arzu ederiz. Nitekim Kobanî nüfusu, neredeyse Türrkiye'ye nakledildi. İnsanî yardım da artarak devam etmekte. Silah verilmemesinin sebebiyse Kobanî bölgesini siyasi nüfuzunda tutan PYD'dir. Bu yapı PKK'ya paralel veya PKK'nın devamı bir örgüttür. YPG İsminde 5 Bin kadar da silahlı elemanı bulunmakta. IŞİD'le bunlar çarpışıyor. Türkiye'nin istemesine rağmen silah yardımı yapamamasının sebebi ikidir. Birincisi Suriye ihtilaflarının başlayıp da Türkiye ile Baas rejimin arası bozulduğunda PYD'nin Hür Suriye Ordusu ve Esad muhaliflerinin yanında yer almak yerine kendilerine nüfus kâğıdı bile vermeyen, her türlü zulmü yapan Baasçılara yakın hareket ederek yanlış saf tutması, ikincisi ise verilecek bu silahların yarın Türk askerine doğrultulma tehlikesidir.
Bu manzara yakın plandır.
Bir de geniş açı var.
Geniş açıda hadise çok taraflıdır.
Arap Baharı, Suriye'de içinden çıkılmaz bir hal almıştır. Amerika'nın orta doğu politikası bu defa da perişandır. Beşar Esad, halkına kurşun yağdırınca şimdi "Koalisyon güçleri" diye tekrar ortaya çıkanlar, Türkiye ile Suriyeyi baş başa bırakarak kaybolup gitmişlerdi. IŞİD, o puslu havada kendini gösterdi. Bugün olmuş bu güya İslam devleti, sözde Hilafet idaresi eli kanlı terör örgütünün arkasında hangi devlet ve istihbarat örgütlerinin olduğu net şekilde belli değildir. Beşar Esad'ın, desteklediği ise kesindir. IŞİD'in Körfez Savaşında Amerika'dan kalan silahları ele geçirmiş olması doğru olabilir. Fakat bu silahların, kurşunu, bombası, mühimmatı hiç mi bitmez, tanklar-toplar hiç mi bozulmaz? Belli ki örgüte esaslı destek yapılmakta. Öyle ise sn Ahmet Davutoğlu'nun "Amerika, yalnızca IŞİD'i değil, Suriye rejimini hedef alırsa askerî yardım yaparız" şartı uçuşa yasak bölge kaydıyla birlikte isabetlidir. Ne var ki Beyazsaray "biz IŞİD'e kilitlendik" diyerek hemen bu fikre karşı çıktı.
Şu vaziyette Baas rejimi ve arkasındakiler tarafından desteklenen taşeron IŞİD, Kürt bölgesini ele geçirmeye çalışacaktır. Böyle bir netice üzerine bir kısım Türkiye Kürtleri kolayca tahrik olur. Dikkatlerden kaçmamalı ki Türkiye'nin kalkınmasını, büyümesini önlemek isteyenler, maksatlarına nail olmaktalar. Ankara ne yapıp-edip bu oyunu bozmalıdır. Hem Kobanî'nin düşmesine mani olmalı, hem barış sürecinin bitmesine yol açacak sebepleri ortadan kaldırılmalıdır. İnce diplomasi böyle zamanlar için vardır.
.
HDP özür dilemeli
9 Ekim 2014 01:00
Silahlı Kürt hareketinin dağda grupları olduğu gibi TBMM'de grupları oldu. Hemen herkes, bu harekete "silahı bırakın, meclisteki varlığınızı Türkiye partisi olma noktasına taşıyın" tavsiyesini yaptı, yaptık.
Bu tavsiyeler yıllar sürdü.
Nihayet HDP ismiyle yeniden yapılanmaya gidildi. Bölge partisi, ırk partisi, bölücü parti, nefret dilini kullanan parti olmaktan çıkıp bütünü kucaklayabilen bir siyasi hareket intibaı verecek emareler gösterir oldu. Bu gelişme ümitleri yeşertti. Üstelik iyi seyir orada da kalmadı. HDP, Selahattin Demirtaş'ı cumhurbaşkanı adayı gösterdi. Sn Demirtaş, memleketin her tarafında mitingler yaptı. Bu vaziyet, memnuniyet uyandırdı. Nihayet aklı selim galip gelmiş, Barış Süreci'nin de varlığıyla HDP, hataları terk ederek Türkiye partisi olmaya karar vermişti.
10 Ağustos 2014'te sandıklar açıldığında Selahattin Demirtaş'ın yüzde 10'a yakın rey aldığı görüldü. Oyları katlamış, seçim barajını zorlamaktaydı. Yüzde 10'luk baraj, oldum olası içe sinmiyordu. Ama bölünme kaygısı yüzünden o engele kimse dokunamamıştı. Şimdi ise muhtemelen bir sonraki seçimde barajın bir hükmü kalmayacaktı. Çünkü CHP, kendini yenileyemiyordu. Ana muhalefet tarafında boşluk doğmuştu. Sütun ve ekranlarda bir çok kereler şunu söyledik "eğer çalışırlarsa MHP, CHP'nin milliyetçi tarafını, HDP, sol tarafını götürür, CHP de küçük bir parti haline düşer".
Bu, şu demekti, istikbalde Türkiye ana muhalefeti MHP ile HDP arasında yarış mevzuu olacak ve çok çalışan, ana muhalefet mevkiini kazanacaktı. Zihinler bunu düşünür, kalbler bunu kabule hazırlanırken IŞİD diye bir sömürgeci oyunu sahneye kondu. Daha ne olduğu bile tam anlaşılamadan bu terör örgütü, Haleb'in Ayn El Arab/Kobanî ilçesine dayandı.
Bu Osmanlı mirasında Türkmen ve Arap nüfus da olsa bile esas ağırlık sünni Kürtlerdi. Türkiye, derhal hudutlarını açtı. Yığınlar göçüyordu. Türkiye, diğer taraftan siyasi ve diplomatik hamleler içindeydi. Hükümetin elini kuvvetlendirmek için meclisten de tezkere çıktı. Bu tezkereye en evvel HDP "evet" diyeceğine "hayır" dedi. TSK'nın gerekirse Kobani'ye giderek Kürtleri kurtarma yetkisini reddediyordu. Akıl ve hafsala dışı bir tercihti.
Bu arada IŞİD, bayrama rağmen saldırılarını devam ettirdi. Bayram ve ateş. Bayram ve katliam. Bayram ve savaş. Bunlar, tezat kavramlardı. Cahiliyye döneminin putperest müşrikleri bile bu tezattan sakınırlardı. IŞİD ise kurban bayramını dinlemedi. Onlar için karşılarındakiler kâfirdi. Kaza toplarla vuruluyor, insanlar ölüyordu. Bu vaziyete kimlerin üzülmesi gerekirdi? Hepimizin. Onlar, dünya Kürtleri için ırkdaş, bizler için dindaş ve herkes için mazlum insanlardı.
O halde yapılması gereken nelerdi?
Dramı yazılarımızla dile getirmemiz, tvlerde mazlumlara sözcü olmamız, stk'larla partiler dünya kamuoyunu hazırlamak için mitingler düzenlemeliydi.
Bunun yerine önce HDP'li bir kadın vekil askere hınçla taş atan bir görüntü verdi. Ardından söze konu parti, kendisine açılan kredileri yok edercesine taraftarlarını sokağa çağırdı. Onlar da yollarına ne çıkarsa yakıp-yıktılar. Polisle çatıştılar. Bir düzineden fazla vatandaş canından oldu.
Böyle bir çağrı, şaşkınlık uyandırmıştır. Haklı soru şudur: HDP bir parti mi, gerilla karargâhı mı?
Bu parti bugün seçim olsa 10 Ağustostaki oyların yarısını bile alacağı şüphelidir. Böylesine şaşkın bir tavırla Kürtlere zerrece faydası dokunmadığı gibi dolaylı da olsa IŞİD ve Baas erjimine destek olmuştur.
HDP inanılmaz bir çılgınlık yaptı.
Tarih önünde çok ağır bir vebal yüklendi.
Hislerini anlıyoruz ama yol bu değil.
Derhal ve âcilen hatasından dönerek özür dilemelidir.
.
Sokağın arka yüzü
10 Ekim 2014 01:00
Kamuoyunda PKK denince yekpâre bir yapı anlaşılıyor. Halbuki son yaşananlar da onu göstermekte ki adı geçen örgütte farklı fikirler var. Farklı fikirde olanlar, kendi içinde yer kapma mücadelesindeler. Hem liderlik ve hem de varlık sürtüşmesi mevzubahis. Bazı şehirleri çılgınca yakıp-yıkan öfkenin arkasındaki sebeplerden biri bu saklı gerçektir.
"PKK" dendiğinde İmralı, Dağ, Parti ve Avrupa diye dört nokta biliniyor. Bunlarla beraber Barış Süreci başladı. İçlerinde taban hakimiyeti en güçlü olan İmralı yani Abdullah Öcalan'dır. Bu isim, çeyrek asır Türkiye dışında kaldı. 15 yıldan beri de bir adada mahkûm. Bu 40 yıla rağmen kitlesi üzerindeki nüfuzu tamdır. Türkiye ve bölge gerçeklerini diğer unsurlardan daha iyi okuduğu inkâr edilemez. Geçen yıllar, kendisine yığınla tecrübe kazandırmıştır. Bu sebeple Ankara'yla ahenk içinde çalışarak Barış Süreci'nin devam edip kalıcı hâle dönüşmesi için ağırlığını koymakta. Bu durumun en fazla Kandil'dekileri, silahlı mücadele taraftarlarını rahatsız ettiği görülüyor. Onlar, çok kere devre dışı kalmaktalar. Bundan dolayı arada bir çıkan mevzii anarşik hadiseler tezgâhlamakta. Hâl böyle olunca şu manzara da kaçınılmazdır. HDP de değişik fikirdeki insanlardan meydana gelmektedir. Bazıları kendilerini İmralı'ya yakın hissederken, bazılarının Dağa yakın hissetmesi mümkündür.
Kürt tabandan gelecek tepkiden korkulduğu için bugün seslendirilemezse bile Barış, ileride Süreç olmaktan çıkıp kalıcı bir şekilde yerine oturduğunda bazı Kürtçülerin Abdullah Öcalan'ı "dâvâyı sattın!" diyerek ihanetle itham etmeleri beklenebilir. Aslında birkaç gündür yaşananlar bu ithamın gölgeli bir tezahürüdür.
Sokak ve meydanlarda taşkınlık, kan dökme ve anarşiyle inisiyatif kapma mücadelesi veriliyor. Bu "ben yoksam her şey mubah" mücadelesi, Türklerle Kürtler arasında değil, Kürt öncü kadroları arasında cereyan etmekte. Öteden beri Öcalan peşinde giden Kürt taban kitlesi, büyük ekseriyetiyle yine aynı çizgideyken Kürt okur-yazar kadrolardan bir kısmı, dile getirmeseler de Öcalan'ın kendini kurtarmak uğruna dâvâyı peşkeş çektiğini düşünmekteler.
Bu yüzden Kobanî bahanedir. Zaten Türkiye, Kobanî için çok şey yaptı, yapacaktır ve yapması da şarttır. Ama; PKK güdümündeki PYD'ye elbette silah veremezdi.
Hakikat böyle olunca Ankara noktasından da bir kördüğüm ortaya çıkmakta.
Ankara, düşük yoğunluklu ve bölgeli iç savaşı bitirirken muhatabı belki kısmen Parti, Dağ ve Avrupa'dır. Fakat esas muhatap Abdullah Öcalan'dır. Ankara için HDP'ye oy veren Kürt kitleye ulaşmak HDP üzerinden değil Abdullah Öcalan üzerinden daha kolay ve tesirli olmakta.
Taban kitleye sorumsuzca "sokağa çıkın" çağrısı yapıp onlara hakim olamayan HDP'ye hesap sorup yeniden şekillendirecek olan Öcalan'dır. Barış Süreci, Öcalan'ın Ankara karşısında zikzak yapmayan tavrıyla devam etmesinin önünde bir engel görünmüyor. Sokak maksadına erişememiştir. Öyle ise Abdullah Öcalan'ı aşarak liderliklerini isbat edemeyenlerin emperyal devletlerle iş birliği içinde olmaları şaşırtmasın. Bizim için terör olan, onlar için ideolojik varlığı sürdürme aracıdır.
Ankara yarın, kendine zorluk çıkartan, amme mülkünü yakıp, canlara kıyanların arkasındakilere dönüp "sizin vasıtanızla dolaylı şekilde konuşacağıma muhatabımı karşıma alır doğrudan konuşurum!" diyebilir. Şunu teslim etmeli ki bazıları, Berlin ve Londra'ya yakınken Öcalan Ankara'ya yakındır. Son olaylarda Abdullah Öcalan ve Türkiye muhalifleri kendi ayaklarına sıktılar.
Terör, kaybetmiştir
.
Kadir ağabeye taziye
13 Ekim 2014 01:00
İstanbul Hukuk Fakültesinde talebeyken aynı zamanda MTTB'ye gider, Kitap Kulübü'nün dâvet ettiği fikir adamlarını dinlerdik. İlk defa burada gördüğümüz Kadir Mısıroğlu, İstanbul'a gelmeden "Lozan Zafer mi, Hezimet mi?" adındaki büyük eseriyle tanıdığımız bir imzaydı. Yakışıklı, hitabet kabiliyeti ve asabiyet-i diniyyesi yüksek bir konuşmacıydı. İslamiyet'ten, Osmanlıdan, Türkçe'den ve milliyetimizden zerrece taviz vermezdi. Hukukçuydu. Fakat hukuk mesleğine değil fikir hayatına intisap etmiş, tarihte derinleşmişti. Erken yaştan bugünlere kadar kalemi ve kelamıyla araştırmaya dayanan, ezber bozucu çok sayıda kıymetli eserler telif etmiş, çok sayıda konferanslar vermiş, Rıza Nur'un çok ses getiren "Hayat ve Hatıratım" adlı üç cildlik hatıralarını neşretmiştir.
1970-71'lerde Milli Türk Talebe Birliği'nde kendisini pürdikkat dinlerdik. Resmî tarihin yalanlarını tek tek gözler önüne sererdi. Hiçbir zaman ve mekânda sözünü dudaktan, gözünü budaktan sakınmadı.
Üniversite yıllarımız, Türkiye'nin felaket günleriydi. Anarşi tırmandı, 12 Mart 1971 Muhtırası verildi. Süleyman Demirel hükümeti çekilmek zorunda kaldı. İliklerine kadar CHP'li olan Nihat Erim istifa ettirilerek bir günde tarafsız yapıldı. Atilla Karaosmanoğlu, Dünya Bankasından getirilip yeddi emin gibi başbakan yardımcısı yapıldı. Örfi idare/sıkıyönetim ilan edilmişti. Eskişehir Sıkıyönetim Komutanı İrfan Özaydınlı'ydı. Katı Kemalist, katı CHP'li, katı laikçiydi. Sıkıyönetim bölgelerinde askerî mahkemeler kurulmuş, asker olmayan kimseler hakkında askerî olmayan fiillerinden dolayı yargılama yapılıyordu. Fakat vahamet bu kadarla kalmadı. İrfan Özaydınlı, dağa adam kaldırırcasına başka yargı bölgesinden insan kaçırıp emrindeki mahkemeye çıkarttı.
Bütün hukuk sistemlerinde tabiî hukuk ve kaza bölgesi yahut yargı çevresi denen bir mefhum vardır. Zanlı, itham edildiği fiilin işlendiği yerdeki mahkemede hakim önüne çıkartılır. Fakat İrfan Özaydınlı zorbalığı, bu hukuk umdesini hiçe sayarak İstanbul'a gönderdiği inzibatlarıyla Kadir Mısıroğlu'nu Eskişehir'e kaçırmıştı. Kadir ağabey, nasıl işkencelere maruz kaldığını, neler çektiğini serbest bırakıldığında Vilayet Handaki Sebil Yayınevi'nde bize anlatmıştı. Hayatını kurtarmak için yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Vatandaşlıktan ihraç edildi. Çok sevdiği ve hayatı ve hürriyeti pahasına haklarını müdafaa ettiği Hanedan'la aynı akıbete uğramıştı. Vatan hasretiyle uzun seneler Fransa ve Almanya gibi memleketlerde ikamet mecburiyetinde kaldı. Fakat hiçbir zaman ve hiçbir şart altında hizmetten geri durmadı. Şimdi merhum olan Ahmet Ünal Yükler ağabey anlatmıştı. "Fransa'ya gidecektim. Hocam Hüseyin Hilmi Işık Beyi ziyaret ederek arz ve dua istedim. Bana dediler ki: Fransa'da Kadir Mısıroğlu'na da git. O, bir mücahiddir."
Kadir ağabey, bir abide şahsiyettir. Bugünkü devlet kadroları ve nesillerin üzerinde yetişme hakları vardır. Son senelerde ekranlarda 40 sene önceki aynı celalet ve aşkla hakikatleri dile getirip, milyonları gerçeklerden haberdar ediyor.
Üstadın ancak hacimli bir kitapla anlatılacak çile ve imtihanlarla dolu bir ömrü var. Allahu âlem indi ilahide derecesinin daha da yükselmesi murat edilmiş ki kader, dağına göre kar yağdırdı.
Kadir Mısıroğlu, oğlu Mehmet Selman'ı kaybetti. Evlat acısı, muhakkak ki acıların en çetini. Ama eminiz ki kavi îmân ve tam teslimiyet sahibi o güzel Müslüman, sabrıyla bu imtihanı da vermiştir.
Allahü teâlâdan kardeşimize rahmet, ana-babasıyla, aile ve sevenlerine başsağlığı ve Kadir ağabeye bütün projelerini eda edebileceği sıhhat dolu çok seneler diliyoruz.
.
IŞİD, kaçıncı süper güç?
14 Ekim 2014 01:00
Bugünün hadiseleri birebir yaşandığı hâlde IŞİD muamması anlaşılamadığına göre yarının dünyalıları bugünü tahlil etmekte daha da zorlanacaktır. Onlara yardımcı olmalıyız...
IŞİD, el Kaide'nin Irak kolundan bir küçük parçaydı. Başlangıçta iki bin kadar bir mevcudu vardı. Daha sonra Suriye'ye geçti. Arap Baharı, Suriye'yi zorluyordu. Afgan el Kaidesi, ona önce Baas rejimiyle mücadele etmemesi talimatını verdi. Sonra Irak/Suriye el Kaidesini tanımadığını ilan etti. Her ne olduysa işte o sıralarda oldu. Bu 1500-2000 kişilik grup birden 6-7 binleri buldu. Suriye ve Irak'ta kendine taban edindi. Irak şehirlerine saldırdı. Irak ordusu tıpkı I. Körfez İşgalinde olduğu gibi tek kurşun atmadan kaçıp gitti.
Örgütün şimdi Suriye'de 20 bin, Irak'ta 30 bin militanı olduğu söylenmekte.
Tutalım ki bu örgüt, hakikaten 50 bin kişiliktir. Silahları Körfez hareketlerinden kalmıştır. İyi ama, bu silahlar, tanklar, toplar hiç bozulmaz mı? Mühimmat hiç mi bitmez? İlaç gerekmez mi, yaralıları olmaz mı?
Sünnilerden taban edindiği iddiası da şüphelidir. IŞİD Sünni değildir. Vehhabi-Selefi-Harici unsurlardan teşekkül etmekte. Ehli sünnete düşman olmakla işbirliği mümkün olamaz. Bu terör örgütü kafa kesmelerle dehşete yol açtı. Bunun aynı zamanda psikolojik bir savaş olduğunun gözden kaçmaması gerekir. O videoların ne kadar doğru olduğu da şüphelidir.
Eğer; Irak iki kere işgal edilmese, tarihte ilk defa Şii iktidara teslim edilmese, Suriye'ye Arap Baharı girmeye çalışmasa, Beşar Esad hürriyet isteyen vatandaşlarını katletmeseydi böyle bir örgüt ortaya çıkmayacaktı.
IŞİD de evvela Baas diktasıyla mücadeleye girişti. Irak el Kaidesi, Maliki'yi hırpalamak, Esad'ı devirmek için tezgâhlanmıştı. Fakat aldığı vaadlerle başka tarafa yöneldi. Bugün PYD ile birbirini vurmaktalar. Bu vaziyet Esad rejiminin işine yaramakta. Esad, IŞİD'e, batı PYD'ye destek oluyor. Diğer taraftan aynı batı, dolaylı yollardan ve ajanları eliyle IŞİD'e de destektir.
Ne tuhaftır ki 5-6 düzine devletin bir araya gelmesiyle kurulan Koalisyon Kuvvetleri günlerden beri IŞİD'i vurduğu hâlde örgüt, hiç oralı olmadan Kobani'ye ilerledi ve nihayet şehrin neredeyse tamamını ele geçirdi. Halbuki IŞİD, ikinci veya on ikinci süper güç değil. Tam bu sırada Türkiye'de sokağa dökülün çağrısı yapıldı. İki gün boyunca vahşet görüntülerine şahit olduk. Artık net olarak görülmektedir ki IŞİD bir kurgulanmış projedir. Vaziyete göre şekillenmekte. Asıl hedef ne Suriye'dir ne bir terör örgütü. Hedefte Türkiye vardır. Barışımız, başkalarının hesabını bozmakta. Türkiye'nin günün birinde şunu demesinden korkmaktalar:
-Arkadaş, ben bir Osmanlı mirasçısıyım, ben Osmanlıyım! Haydi masaya oturup şu Lozan'ı bir kere daha görüşelim!!!
Türkiye, iç barışını tesis etsin, kalkınsın, Cihan Devleti olsun istenmiyor. Bu yüzden kargaşa çıkartıyorlar. Dün Türk'ü Kürt'e musallat etmişlerdi, bugün de Kürt'ü Türk'e musallat etmek istemekteler. IŞİD, bir süper güç değil, bir tiyatrodur. Ama Türkiye, 2071'in süper gücüdür.
Aman Ankara! İhtiyatı elden bırakma. Hiçbir hususta kimseye ümit verme, taviz verme, maceranın zerresine yanaşma. Biraz daha direndikten sonra IŞİD de Koalisyon Kuvvetleri de çekip gidecektir
.
Tarafsızlık adaletin iffetidir
15 Ekim 2014 01:00
Bir teşkilatı "devlet" yapan ana unsurlardan biri de ihtilaflı taraflar arasında bîtaraf bir şekilde hüküm tesis edebilmesidir. Bunun için evvela bir hukuk sistemi ve sonra da adliye mekanizmasına sahip olması gerekir.
HSYK veya benzer bir kuruluş, adalet tevziinin hiçbir yerinde yoktur. HSYK/Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, adliye teşkilatının tayin, nakil, terfi gibi işlerine bakan idari bir müessesedir. Kendine has kanunu vardır. Hakimler ve savcılar üzerinde tasarruf hakkına sahip olduğu için fevkalade ehemmiyetlidir. Burayı bir cemaat, cemiyet, ideoloji, parti veya politik dünya görüşünün ele geçirmesi, yargının olması gereken mutlak tarafsızlıktan uzaklaşıp vesayet altına girmesi demek olur. Talimat alan yargı, devlet ve hukuk nizamı için son derecede tehlikelidir. Hakimin hiçbir tesir altında kalmaması gerekir. Hakim, kanunlarla bağlıdır. Hukuk kaidelerine göre ve vicdanına danışarak karar verir.
Adliye, böyle işlemezse orada hukuk felç olur.
Gücü yeten istediği gibi karar çıkartır.
Şikâyetler alıp başını gider, kargaşa çıkar.
Hakim de insandır. Hakim ve savcının da kendi şahsi görüşleri vardır. Fakat bunların kürsüye taşınmaması gerekir. Adliye mensuplarının bir kısmı cemaat veya siyaset olarak bir görüşü bayraklaştırırsa haliyle karşısına diğer meslektaşları çıkar. Bu da kamplaşma ve kavgalar doğurur. Bu sebeple adliyemize geçmiş olsun diyoruz. Yargıda Birlik Platformu, tarihî bir hizmete imza attı. Eğer tersi olsaydı, ülke çok gerilecekti. Hukuka, mahkemeye ve adalete saygı kalmayacak, verilen kararlar inandırıcı olmayacaktı. Vesayet altındaki yargı, hükümeti çalıştırmamak için her yolu deneyecekti.
Biz, Fatih gibi bir cihangir Padişahı kadı huzuruna çıkarıp muhakeme eden hukuk geleneğine sahip bir milletiz. Adaletin iffeti demek olan tarafsızlığa zerrece halel gelmemesi şarttır. Ne herhangi bir cemaat, STK, ordu, şirket, parti veya iktidar ne HSYK adliyeye emir yahut talimat verememeli, vesayet kuramamalıdır.
Bu itibarla adliye teşkilatımızın tepeden tırnağa değişmesi zaruret halini almıştır. Bizde kuvvetler ayrılığı değil, 27 Mayıs yüzünden kuvvetler parçalanmışlığı vardır. Dengeli bir kuvvetler ayrılığının yerine oturtulması lazımdır. Sonra HSYK yeniden ele alınarak HYK ve SYK diye ikiye ayrılmalı. Savunma aleyhine şekillenmiş savcılık makamı, savunma ile eşitlenmelidir. Hazine avukatıyla savcının ne farkı olabilir? İkisi de devletten maaş almakta.
Mahkemeler, hızlı, adil, tarafsız ve doğru karar verebilmeli.
İstinaf mahkemeleri faaliyete geçmeli.
Mahkemelerde asla kadro eksikliği olmamalı.
İdari işler mahkeme önüne gelememeli.
Adli polis kurulmalıdır.
.
Türkiye, fiilen başkanlık dönemine girmiştir
16 Ekim 2014 01:00
Turgut Özal, Başbakan olup da o müthiş reformları arka arkaya gerçekleştirince bir kısım aydınlar hangi dünya görüşünde olursa olsun derhal bu yeniliklerin yanında yer aldılar. Kendini aydın zanneden bazı kimselerse, olanları anlamaya çapları yetmediği için muhalefetten öte husumet gösterdiler. Müstakbel Gnkur. Bşk'nı hulyasındaki bir teğmen, Başbakan'a "alışamadık" diye telgraf çekti.. Bu söz, bazıları için mal bulmuş mağribi gibi oldu. Merhum Özal ise gevrek gevrek gülerek "alışacaksınız, alışacaksınız" diyordu.
Tabiîki alıştılar. Köprülerin altından çok sular aktı. O devrim mahiyetindeki yenilikler, hayata geçerken gericiliğin en âlâsını yapanlar, daha sonra reformların getirdiği nimetlerden ilk önce faydalandılar.
Halkın tesciliyle "dindar, sivil ve demokrat" Turgut Özal'a ağza alınmaz, kaleme sığmaz, vicdan kabul etmez öfkelerle saldıranlar, şimdi, dün muhafaza etmeye çalıştıkları düzene götürülmeye çalışılsa bunu hiç biri istemeyecektir.
Turgut Özal, zihinlerde, pazar ekonomisinde, bürokraside vs inkılaplar yaptı. Vatandaşı gümrük kapılarımız arasında mahkum kalmış olmaktan kurtardı. Bu gelişmeler, o günlerde yetişme çağında olan bugünkü iktidar kadrolarını derinden etkiledi. Özal fikriyatından en fazla istifade eden isimlerden biri Recep Tayyip Erdoğan'dır.
Merhum Turgut Özal, bugün hayatta ve iş başında olsaydı, sn Tayyip Erdoğan'ın yaptıklarından başka bir şey yapmayacaktı. Nitekim dün Turgut Özal'a ne yapılıyor idiyse bugün aynıları sn Tayyip Erdoğan'a yapılmakta. Çünkü bir kısım kimseler, Tek Parti diktasının devamcısı, Tayyip Erdoğan ve ekibi de Turgut Özal devrimciliğinin devamıdır. Devrimciler kalıba, şekle, statükoya bağlı kalmazlar. Hadiselerin peşine takılmazlar. Öncüdürler, kendileri yaptıklarıyla gündemi tayin ederler.
Bugün Türkiye'de parlamenter sistem mevcut. Doğrusu o da değil. Zira senato yok. Parlamenter sistem mevcut; fakat aynı zamanda yamalı ve özürlü bir anayasa var. Diğer taraftan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Türkiye ufkuna koyduğu ve hakikat olması için için mücadele verdiği bir Başkanlık Sistemi projesi bulunmakta. Anayasa değiştirilemediği için bu sisteme geçilemedi. Ümitler, 2015 genel seçimlerinde. Ama o zaman da nasıl bir netice çıkacak şimdiden belli değil.
Şu varki Türkiye, Başkanlık Sistemiyle idare edilme ihtiyacında. Safralarından kurtulmuş, hızlı bir devlet yapısı gerekli. Öyle ise şartlara razı olup dünde mi kalmalı, hadiseye el mi koymalı?
Recep Tayyip Erdoğan, tıpkı Halil Turgut Özal gibi hadiselerin önünde gitmeyi tercih etmekte. 10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra Başbakanını tayin etmiş, kendisi de fiilen Başkanlık yapmaya başlamıştır. O Başkanlık yaparken bazıları anayasa ihlalinden söz etmekte, bazıları ağır imalarla içtiği andı hatırlatmakta, bazıları, huysuzluk yapmaktalar.
Kim ne derse desin, ne yazarsa yazsın, nasıl öfklenirse öfkelensinler; bir gün onlar da alışacaklar! On sene sonra bu kin güden muhalifler de bugünlere gelmek istemeyecekler.
Mühim olan Türkiye'nin bölge ile birlikte kalkınmasıdır.
Kabul edelim ki yazılı bir anayasamız yok.
Kabul edelim ki teamül, Cumhurbaşkanına millet ve devlet menfaatine faydalı gördüğü bir idare tarzını tercih etme salahiyetini kendisine tanımıştır.
İşte bugün o vardır.
Eğer, bu fiili devrim devam etmezse İç Barış da olmaz, 2023, 10. Büyük ekonomi, 2071 de olmaz. Başkan Başbakanıyla işleri paylaşmış aslanlar gibi götürmekteler. Dün Başbakan Tayyip Erdoğan'la Cumhurbaşkanı Abdullah Gül arasında nifak çıkartmaya uğraşanlar bugün de Erdoğan-Davutoğlu ihtilafı düşleri görmekteler.
Herkes çapı kadar eser verir!
Başkan, yükü omuzlamış götürmekte...
Durmak yok; yola devam!!!
Maksat, vasıtadan değerlidir.
.
Baro'yu Kurtarmak
17 Ekim 2014 01:00
Tanzimat'tan sonra hukuk hayatımıza giren "barreau" Fransızca bir kelimedir. Osmanlı Türkçesi "baro" demiş ve öylece gelmiş. Türkçe olsaydı değiştirilirdi. Dâvâ vekili, vekil, müdafi kelimelerinin Fransızca "avocat"tan avukat, kâtib-i adlin yine Fransızca "notory"den noter yapılması gibi.
Baro, bir şehir veya bölge avukatlarının bağlı olduğu mesleki kuruluş demektir. Türkiye barolarının en eskisi 1876 tarihinde kurulan İstanbul Barosu'dur. Baronun 1924'teki âzâ sayısı 431 iken bugün 30 bin civarındadır. Bütün Türkiye'deki avukat mevcudu ise 80 bin kadardır. Takriben bin kişiye bir avukat düşmektedir. Baroya kayıtlı her avukat, mesleğini icra etmediğinden sayının en az üçte birinin faal avukat olmadığı söylenebilir. Bütün baroların vücut verdiği bir de TBB/Türkiye Barolar Birliği vardır.
Bir sosyal çelişkiye dikkat çekmek isteriz:
1950'den bu yana Türkiye'de birkaç kısa istisna dışında iktidarlar, muhafazakâr kanattadır. Buna mukabil barolar başta olmak üzere odalar, umumiyetle Marksist, laikçi, tek parti zihniyetli kadroların hakimiyetinde ola geldi.
Baro ve odalar, yeri gelmiş sokakta politika yaparak iktidarlara kök söktürmüştür.
Ne var ki politika yapıp kavga-gürültü çıkartanlar, varlıklarını borçlu oldukları üyelerinin dertleriyle pek de meşgul olmazlar. En kalabalık olanı İstanbul Barosu merkezli düşünelim:
İstanbul Barosunun politik çıkışlar dışında ve pansuman tedavisini geçmeyen tedbirler ötesinde mesela stajyer avukatların parasızlığı, tecrübe ihtiyacı vs. gibi işlerle, işsiz avukatlarla, emekli avukatlarla, kaza geçiren veya engelli avukatlarla -bir geçmiş olsun telefonu dahil- meşgul olduğu söylenemez. Avukatların icra daireleri ve mahkemelerde yargının hakikaten üçüncü unsuru şerefine layık şekilde muamele görmesi için köklü bir fikri ve gayreti görüldüğü de söylenemez.
Baro aidat alır, politik çıkış yapar, ufak tefek konuşma ve seminer tertipler o kadar.
HSYK son seçimle öyle ümit ediyoruz ki ideolojik katılıktan kurtarılarak hukukun saf yapısına kavuşturuldu veya bu yönde bu niyetle adım atıldı. Aynı niyet ve teşebbüs, mensupları eliyle ve adalet bakanlığı desteğiyle İstanbul Barosu başta olmak üzere Barolar ve TBB için de hayat bulmalı.
Bir baro politika yapmadan evvel mensuplarının dertleriyle meşgul olmalı.
30 bin avukat arasında "İstanbul Barosu, zor zamanımda bana faydalı oldu" diyecek 30 kişi çıkmaz. Meslek mensubuna faydalı olmak için teşkilatlanmış bir müessese, evvel bunu yapmalıdır. Yapmıyor veya yapamıyorsa o baro yönetiminin değişmesi gerekir. Ama on yıllardır bu değişiklik yapılmıyor. Bunun sebebi de Baronun mevcut çalışma tarzından memnun olmayan avukatların fikir birliği ve güç birliği yapmamalarıyla dağınıklık ve vurdumduymazlıktan ileri gelmekte.
Mevzuatı eskimiş belki de çökmüş baronun yeniden ele alınması gerekir. Adli reform yapılıyorsa hakim ve savcılarla alakalı yenilikler getiriliyorsa avukatlar ve barolarla da eş zamanlı olarak bir çalışma yapılabilir. Mesela İstanbul Barosu, üç bölgeye ayrılabilir. Veya bütün Marmara bölgesi tek baro yapılabilir. Veya 7 bölgenin her biri tek baro olabilir. Yahut istinaf mahkemesi misali il barolarının üstünde bölge baroları olur onun üstünde TBB yer alır. Yahut, TBB lağvedilir.
Her halükârda baroların ve odaların bazılarının değil her birinin milletle uyuşması ve sırça köşkler olmaktan kurtarılması gerekmektedir.
17 Aralık 2014, Cuma
.
BİLGE REİS'E RAHMET, BİLGE BAŞBAKAN'A MUVAFFAKİYET!
20 Ekim 2014 01:00
Daha evvel de işaret etmiştik; Ahmet Davutoğlu, irticâlen konuşurken de fikir inşâ etme kabiliyetine sahiptir. Bu cephesiyle O'na "Bilge Başbakan" denebilir.
Türkiye Başbakanı, kalem ve kelâm sahibidir. Öncekiler gibi Selçuklu Sultanları ve Osmanlı Padişahları, kısm-ı âzâmisiyle eli -aynı zamanda- kalem tutan şahsiyetlerdi. Bu hünerin cumhuriyet devri ricâl-i devletinde kurumuş olması, tahkiki mucip bir husustur. O gelenek Başbakan Davutoğlu'yla yeniden hayat bulmuş olmakta. İnşallah bundan böyle inkıtaa uğramadan devam eder.
"Bilge/hakîm" sıfatı daha evvel Bosna'nın efsane ismi Aliya İzzet Begoviç'e verilmişti. Biz, Müslüman bir milletin başında bulunmakla merhuma "Bilge Kral" değil, "Bilge Reis" demekteyiz. On birinci vefât sene-i devriyesinde Bilge Reis'i rahmetle yâd ediyoruz. O'nun Bosna'yı ve Bosna dâvâsını emanet ettiği isim, muhterem Recep Tayyip Erdoğan'ın takipçisi olmakla aynı zamanda Aliya İzzet Begoviç'in emanetini de sırtlamış olan Bilge Başbakan, aziz dost Ahmet Davutoğlu'na da yüz akı nice hizmetler dileriz.
Kimse şüphede olmasın; vazifeye geldiği günden bugüne kadarki karnesi de isbat etti ki Ahmet Davutoğlu isabetli bir seçimdir. Zaten Recep Tayyip Erdoğan'ın mümeyyiz vasıflarından biri, insan seçme kabiliyetidir. Sn. Davutoğlu, yetişme tarzı, müktesebatı, aile hayatı, imzasını taşıyan işler itibariyle yerinde bir isimdir. İlk dışişleri bakanı olduğunda hakkında şöyle yazmıştık: "Tanzimat'tan bu yana en mühim üç hariciye vekilinden biridir..." Kayda giren bu ifade tarih önünde bir riskti. Ama zaman bizi teyid etti. İtiraf etmeliyiz ki o gün aslında "birinci isimdir" diyecektik fakat incinenler olur diye demedik.
Bir Başbakanın muvaffak olması, yalnızca onun şahsının ve iktidarının muvaffakiyeti değildir. Onlarla beraber ve onlardan önce temsil ettiği milletin ve ona bakan iklimin yani ümmetin de muvaffakiyetidir. Şüphesiz ki öyle; kısa bir kopukluktan sonra işlerimizi şimdi yeniden ümmet ölçekli tefekkür etme mevsimindeyiz.
Barış Süreci'nden yana da kimse tasalanmasın. Çıkmış ve çıkartılacak bütün zorluk ve fitnelere rağmen akl-ı selîm galib gelecek, sulh sahiline varılacaktır. Bu toprakların insanları Recep Tayyip Erdoğan'a güvendikleri için O'nun Başbakanına da inanmaktalar. Başbakanın göğsünü gere gere "Kürtlerin devleti, Türkiye Cumhuriyetidir!!!" sözü bir siyaset bilgesinin fevkalâde kucaklayıcı tesbitidir. "Barış sürecinin iki unsuru vardır; biri vatandaşlık, diğeri tarihdaşlıktır" cümlesi de daha bir açılıp izah edilmeyi gerektirir diğer hakîmane sözlerdir...
"Bilge" diyerek Türkçe çeşni katılan "hakîm" âlim, mütefekkir anlamındadır. Allahü teâlanın 99 güzel isminden, Esmâ-i hüsnâdandır. Yargıç kelimesiyle mevkıî sarsılmak istenen hâkimle alâkası yoktur.
Bir fikre dîbâce cümlesinden olarak "Bilge Reis'e rahmet; Bilge Başbakan'a muvaffakiyet" diyoruz.
.
Çözüm kelimeleri
22 Ekim 2014 01:00
Bir teze göre Kürtler, Türkler Malazgirt'le beraber Anadolu topraklarına adım attıklarında burada mevcutlardı. Bir başka teze göreyse Türkler de zaten bir Türk koludur, hep beraber geldik. Bunların hangisi doğru olursa olsun iki gerçek değişmemektedir:
Biri, Kürtlerin hatta belki Türkler ve diğer Müslüman Osmanlı kavimlerinden de öte Hilafet Makamına ve Padişaha bağlılık ve hürmetleriydi. Ermeniler için sarf edilen "Millet-i Sâdıka" tabiri malumdur. Elhak yakın tarihe kadar bu doğruydu. Fakat belki ondan da daha doğru olan Kürtlerin sadakatidir. Bilhassa Şafiî Kürtler, hem samimi Müslüman ve hem samimi devlet bağlılarıydı. Bugün bile devlet, Kürtlerle irtibat kurabiliyorsa ve bu kadar emperyal teşebbüs ve teröre rağmen bir parçalanma olmadıysa bunda Sünniliğin Şafii itikad kolundaki aziz kardeşlerimizin yüksek payı vardır.
Rejimin üzerinden 91 yıl geçtiğine göre her şey hiçbir endişeye lüzum kalmadan dile getirilmeli. Şu kadarcık malumattan bile çıkmakta olan doğru şudur. Bölünmenin yolunu, ortak mânevi harç hükmündeki Hilafet Makamını mer'iyetten/yürürlükten kaldırmakla bizzat rejimin kendisi açmıştır. Evvela bunun itiraf edilmesi, sistemin, rejimin nefs muhasebesi yapması gerekir.
Diğer gerçekse varılan noktadaki düşündürücü manzaradır. Kürtler, devlet memleket bağlısı olan dindar ve muhafazakâr olanlar, muhtariyet/otonomi, daha ileri gidip bölünme isteyenler, büyük Kürdistan peşinde olanlar, Kandil'dekiler, Avrupa'dakiler vs. şeklinde birçok kısma ayrılmıştır.
Barış Süreci, İttihad ve Terakki'nin daha doğrusu Türkçülük cereyanının ortaya çıkmasıyla başlayan, Cumhuriyet uygulamaları, İstiklal Mahkemeleri vs. ile hızlanan, PKK ile alevlenen ve dışarıdan körüklenen böylesine dallı budaklı bir devâsâ problemi halletmek gibi bir zorluk karşısındadır.
Zorluğu yenebilmek için her şey konuşulabilmeli, her şey dile gelebilmeli. Fani sistemlerde hiçbir şey tabu ve değişmez olamaz.
Düne kadar Kürt varlığı yok sayılırken bugün "Türkiye, Kürtlerin de devletidir!" denmesi büyük ilerlemedir. Fakat Kürt de kalkıp "benim devletimse niye sadece senin adını taşıyor" derse ne denecektir?
Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun, Türkiye, Kürtlerin de devletidir. Sadece Kürtleri değil, her alt aidiyeti kastederek bizler birbirimize Vatandaşlık ve Tarihdaşlık bağlarıyla bağlıyız demesi, aydınlığa yönlendiren bir duruştur. Ancak orada kalınamaz, eksikler vardır.
Çözüm Kelimeleri şunlardır:
1-Vatandaşlık
2-Dindaşlık
3-Tarihdaşlık
4-Kültürdaşlık
Vatandaşlık, aynı zamanda ülkedaşlık demektir. Anayasa ve kanunlar önünde eşit hak ve mükellefiyetlere sahip olmayı ihtiva eder. Dindaşlık, İslam din kardeşliği demektir. Kelime-i şahadet getiren herkesi kucaklar. Tarihdaşlık, Müslim ve gayrı Müslim, tarihten bu tarafa bu toprakları paylaşan herkesin ortak mazi birlik ve zenginliğidir. Kültürdaşlık, daha ziyade gayrı Müslim vatandaşlarımızla alakalıdır. Bu unsurla din ve milliyet ayniyetimiz yoktur ama aynı içtimai hayatın asırlardan süzülüp gelmiş muhkem bir kültür üslubu vardır.
Unutmamalı ki Abdülkerim Satuk Buğra Han'dan bu yana geçmiş bütün Türk devletleri, İslam devlet nizamı muhatabı olan yeni nüfuslara şunu sordu:
-Müslim misin, gayrı Müslim misin?
Müslümanım diyene hukukun şudur, dedi, Müslüman değilim diyene senin hukukun da şudur dedi. Her teb'a hukukla idare edildi. Hukukunun çiğnendiğine inanan herkes mahkemeye gidebildi. O halde tarihdaşlığın adının konması icap eder. Diller yeniden üst kavramlara "ümmet" ve İslam Milleti kelimelerine alışmalı. Bu bir ideolojik tavır değil, tesbit ve tarihten alınacak derstir.
Keza bütün devletlerimizin kendi adları vardır. Üst kimlikse Devlet-i Ebed Müddettir. Devlet-i Ebed Müddet, Cumhurbaşkanlığı armasında mânâsını bulur. Onu birleştirici bir değer olarak gündeme taşımalıyız.
Tefekkür, Barış Sürecinin de olmazsa olmazıdır.
.
Bürokratik devrim
23 Ekim 2014 01:00
Devletin "siyâsî irade" ve "bürokrasi" diye iki esas unsuru vardır. Siyasi irade, karar merciidir; seçimden seçime değişir. Memurîn sınıfı/bürokrasi ise mesleğe intisaptan emekliliğe kadar devam eder. Bürokratlardan bazıları, devletin işlemesine veya işlememesine dair çare ve hile ne varsa gayet iyi bilirler. Son yüz yılda en fazla şikâyet neye dair olmuştur? Diye bir araştırma yapılsa birinci sırayı bürokrasinin alacağı kesindir. "Bugün git, yarın gel!" tarzı işkencelerden, hantal devlet gerçeğine kadar bütün şikâyetlerin sebebi bürokrasidir. Her teferruata giren devlet, sonunda bir kısım çıkarcı memurlara rüşvet, engelleme ve vatandaşa eziyet kapısı olmuştur. İktidarlarla şişmiş, iş kapısı hantal bürokratik devlet manzarasından ilkin Turgut Özal reformlarıyla kurtulmaya başladık.
Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun açıkladığı ve "devrim" denmeye layık yenilikler bize Özal reformlarını hatırlattı:
Ehliyet ve pasaport nüfus müdürlüğünden alınacak. Doğumdan ölüme medeni hali alakadar eden muameleler e-devletten yapılacak, bir dilekçeyle soy ismi değiştirilebilecek, uyuşturucu satıcılarıyla yüzlerini maskeyle gizleyenler terör suçundan yargılanacak, İçişleri bakanlığı yeniden yapılandırılacak, emniyet genel müdürlüğü güçlendirilecek, Jandarma ve sahil güvenlik içişleri bakanlığına bağlanacak, internet suçları hayatta işlenen suçlar gibi ceza görecek, üst ve araç arama zorlaştırılacak vs.
Bunlardan bir hususa itirazımız var:
Jandarmanın topyekun lağvı gerekir. Büyük şehirlerde köylere kadar her yer mahalle olmuştur. Buralar artık polis sahasıdır. Jandarma yerine Kır Polisi kurulabilir. Tamamen profesyonel olmalı. Mevcut teklif, çift başlı bir netice doğurur. Belli rütbeye kadar içişleri, oradan yukarısına YAŞ bakacak deniyor. Bu sıkıntılara yol açar.
Bir de teklifimiz var:
İçişleri bakanlığı yeniden yapılandırılacağına göre o şunları da düşünmeli. Merkez valiliği insan kaynağı israfıdır. 81 Vilayette 81 vali mevcut. Buna karşılık bu sayıya yakın miktarda da merkez valisi bulunmakta. Faraza bir yıl valilik yapan bir meslek mensubu 11 yıl bekliyorki sıra kendisine gelsin. Büyük şehirlerde kaymakamlar da değerlendirilemiyor.
Bu husuta iki teklifimiz var:
1.Valilikle belediye başkanlığı ve kaymakamlıkla belediye başkanlığı birleştirilerek seçilmeleri yoluna gitmeli. Vali, kaymakam gibi yeni bir isim verilebilir. Bölünme kaygısı yüzünden bu güne kadar adım atılmaması bir fayda temin etmemiştir.
2. Şayet Vali-Belediye Başkanı, Kaymakam-Belediye başkanı bütünleşmesine gidip seçim esası getirilmeyecekse o zaman valilik sözleşmeli bir makam olmalı. Devlet uygun gördüğü kimseyle 5 yıl süreyle mukavele yaparak en yüksek devlet memuru maaşıyla vali tayin etmeli. Beş yıl sonra isterse sözleşme yenilenmeli. Sözleşmesi yenilenmeyen kendi işine, mesleğine dönmeli. Kaymakamlar 3 ilçenin birden kaymakamı olmalı. Belki o ilçeler birleştirilmeli.
Yukarıdaki yenilikler hayata geçtiğinde muhtarlık da lüzumsuz hale gelecektir. İdari reform yapılacak alanlardan biri de askeriyedir. Askerikte de tamamen profesyonelliğe gidilmesi gerekmekte.
.
TEFEKKÜR
24 Ekim 2014 01:00
1920'lere kadar İslâm devletlerinin sayısı 10'u bulmuyordu. Ulu eksen, Devlet-i ali Osman'dı. Uzak Asya ülkelerine varıncaya kadar, Müslümanlar, Halife'ye bağlıydı. Bir selam-ı şâhânesi, halkı heyecana gark ediyordu. Bunu bugün bazıları zor anlayabilir. Papa'nın Katolik dünyadaki etkisini unutmamalı. Keza uzaklardaki Avustralya'nın, Atlantik ötesindeki Kanada'nın İngiliz Kraliçesine bağlı olduğunu da unutmamalı.
Şarki Türkistan'dan Malezya, Endonezya ve Hindistan'a kadar Müslümanlar, Halifeye bağlı idiler. Osmanlı Hükümdarları, Türklerin Hakanı, teb'anın Padişahı, Müslümanların Halifesiydi. Hilafet müessesesi, Hazreti Ebu Bekir'den 1924'e kadar bilâ fasıla devam etmiştir.
I. Dünya Harbi'nde İngilizler, asırlaradır projelendirdikleri, hayaliyle yatıp-kalktıkları fikirleri hayata geçirme fırsatını yakaladılar. Bölgemizi işgal ettiler, talan ettiler ve darmadağınık ettiler. Görünen sebeb petroldür. Hedef, Osmanlı devleti ve bu devletin İslam dünyasındaki nüfuzunu, Hilafeti yok etmekti. Asıl ve derin sebepse İslam düşmanlığıdır. Bundan dolayı Türkleri Anadolu'ya ve güdük ideolojilere mahkûm ettiler. Kanunlarını kabul ettirdiler. Hilafeti rafa kaldırttılar. Orta Doğu dedikleri Osmanlı mülkünü aşiret devletlerine böldüler. Her birinin başına o milletin içinden fakat aslında kendi adamları olan parlatılmış isimleri getirdiler.
Bir asra yakın bir zamandır İslam âlemi darmadağınıktır. Tesbihin ipi kopmuş, taneleri savrulmuş, imamesi gözden kaybolmuştur.
İslam âlemi deniyor, diyoruz; İslam dünyası da demekteyiz.
Fakat gerçekte böyle bir âlem, böyle bir dünya var mı?
Zahire bakılırsa evet. 60'a yakın devlet mevcut. Hatta bunlardan bazıları İslam devleti, İslam Cumhuriyeti gibi adlar da almış. Gerçekte ise İslam âlemi lafta. Zira petrol ve para şımarığı idarecileri Batıya zebun, hayran ve esirdir.
1976/77'lerde Türkiye gazetesinden yine bu sütunda "İslam Birleşmiş Milletler Teşkilatı"nın kurulmasını teklif etmiştik. Kurulsaydı, bugün BM, ya hukuk ve adalet duyguları, keyfi işleyen 5 devletin insafına terk edilmemiş olur veya mevcut yapısıyla BM diye bir çadır tiyatrosu kalmazdı. İBM kurulmadı. Ama İKT/İslam Konferansı Teşkilatı kuruldu. Aslında O'nu anlatmaya lüzum yok. Hiçbir dönemde İslam dünyasındaki hiçbir netameli konuya dair hiçbir teklif ve düşüncesi olmadı.
Şu gün Suriye, Irak, Filistin, Doğu Türkistan kaynarken, Kırımlılar sancılıyken, IŞİD diye bir örgüt çıkıp İslam imajına gölge düşürürken yeni adıyla İİT adlı mevzubahis teşkilat silinip yok oldu.
Düvel-i Muazzamadan/Büyük devletlerden karşılıksız fayda beklemek, abesle iştigal olur. BM, AB, ve NATO bunlarındır. İslam âlemini kıtasına, bölgesine ve rejimine göre 3. sınıf, 5. sınıf diye sınıflara ayırırlar. İİT gibi teşkilatlar da İslam çukulatasıyla kaplanmış batılı şekerlerdir. İslam coğrafyasındaki devletlerse batılı merkezlerin yönetimindedir.
Bu oyunu bozan Türkiye'dir. Türkiye, bugün Sultan ve Halife fiilen işbaşındaymış gibi yeryüzündeki Müslümanların dertleriyle dertlidir. Onlara kol kanat germekte, yalnızlıklarına çareler bulmaktadır. Bu yüzden terör örgütleriyle yolumuz kesilmek istenmekte.
Bu doğruları her aidiyetten vatandaşımızın görmesi gerekir.
İslam âlemi henüz kendini dürüstçe hesaba çekecek günde değil.
.
ÇOK KÜLTÜRLÜLÜĞE DÖNÜŞ
27 Ekim 2014 01:00
"Yurtta sulh, cihanda sulh", "Bir Türk dünyaya bedeldir", "Ne mutlu Türk'üm diyene" gibi sloganların arkalarda kaldığı zamanlardayız. Onların bugün Mehmet Emin Yurdakul şiirleri kadar ağırlığı var.
Şu gerçek şimdi net olarak görülmekte ki son bir asırda devlet, kendi içine kapanmıştır. Herkes üstün ve herkes düşmandır. Böylece "Türk'ün Türk'ten gayrı dostu yoktur!" iddiası dillere yerleşmişti.
Çok kültürlü zenginliğin yerini alan hamaset döneminin ömrü, 50 yıldan biraz fazla sürdü. Son üç asır, iki asır ve bir asır, devlet hayatımızın sancılı, sarsıntılı üç ayrı parçasıdır. Dönemin devlet hayatıyla siyasi, sosyal, hukuki, iktisadi ve edebi hayatının aktörleriyle birlikte irdelenmesi gerekir.
"Yurtta sulh, cihanda sulh" temenniyi aşabilseydi, Musul ihtilafı, II. Dünya Harbi, Kore Harbi, 27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat Darbeleri, Kıbrıs Harekâtı, 1970-80'lerin Sol-Sağ Kavgaları, son 30 yılın Türk-Kürt kapışması olmazdı. Bir Türk, hakîkaten dünyaya bedel olsaydı Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti bakanı 1 milyon dolar için Lüksemburg denen kasaba devletin kapısında bekleme mecburiyetine düşmezdi. Ne mutlu Türk'üm diyene! sözü, elhamdülillah Müslümanım şükrüne inat ırka dayanan ve bölücülüğe davetiye çıkartan karşı iddiadır.
Üniversitelerimiz, araştırmacılarımız, müelliflerimiz olanca dikkatlerini son üç, iki ve bir asra vermelidir. Bu devirler yapılan ve yapılmayanıyla didik didik edilmelidir.
Selçuklu ve Osmanlı millet, mahalle, çarşı ve devlet hayatımız çok kültürlüdür. İki binin başlarından bu yana yeniden çoklu, çok kültürlü safhaya geçiş başlamıştır. Şu misali unutmamalı. Sultan Abdülhamid'in Okmeydanı'nda Bulgar teb'aya hastane yaptırdığı sene 1905'tir. Sona varmaya 20 sene varken bu hizmet verilebiliyordu. Şanlı zaferlerin kumandanları bazen Rum Mehmet Paşa'dır, bazen Abaza Hasan Paşa'dır vs. Ticarette gayrı müslim ekalliyet cevvaldi. Hrant Dink "İstanbul'da hemşehrilik şuurunu geliştirme" toplantımızın bir mensubuydu.
Son bir asrın nesilleri sloganlarla büyüdü. Sloganların dışına çıkanlar ya hapis ya kaçak hayatı yaşadılar. Şu gün olmuş anayasasını sivilleştiremeyen, kanunla şahıs koruyan tek ülkeyiz. İyi-kötü, kahraman-hain demek tahlil değildir. Kimin, neyin kimlerin Alman, İngiliz, siyon, Amerikan, Rus projesi olduğunun öğrenilmesi gerekir. Cumhuriyet dönemi esaslı şekilde bilinmediği gibi Tanzimat hiç bilinmemekte. Devrin sadrazamları İngiliz Said Paşa, Moskof Nedim Paşa lakaplıdır. Peki niye? Bu niyelerin çoğalması gerekir. Hem şüpheler ve hem niyeler çoğalacak ki sağlıklı çünküler ortaya çıkabilsin. Muhafazakâr denilen taraf, Mehmet Akif'i tartışmaya başladı. O'nu tartışmak elbette İstiklal Marşına halel getirmez. Ama şu şüpheyi dile getirmek de kimseye zarar vermez: Mehmet Akif, Sultan Abdülhamid Han hapse düştükten sonra O'na galiz mısralarla hakaret etmeseydi şiiri millî marş olarak kabul edilir miydi?
Yeni dönemde hapis ve silah tehdidi olmadan herkes fikrini söyleyebilmeli.
Unutmamalı biz, İslam âlemi son 3 asırda hiçbir keşfe imza atamadık, fikir ihraç edemedik. Çok kültürlülüğümüzü muhafaza edebilseydik bugün en namlı dünya markası yüksek teknoloji ürünleri bizim topraklarımızdan dünyaya yayılacaktı. Bizden gidenler yeni dünyada tutundular. Amerika'nın yaptığı Osmanlı devşirme nizamını modernleştirmektir.
Sloganlar, gölgesinden korkan ürkekleri, çok kültürlülük büyük insanları doğurur
.
BÜYÜK BRİTANYA VARSA BÜYÜK TÜRKİYE DE VARDIR!
28 Ekim 2014 01:00
Barış Süreci devam ederken büyük problemler de yaşanmakta. "Sokağa inin!" çağrısıyla 40 civarında vatandaş hayatından oldu. Zahiri maksat Kobani'nin düşme tehlikesini protestoydu. Bir isyan tehlikesi yaşandı. Fakat 6-7 Ekim olayları Kürt kitleden yüz bulamayınca bozgunla nihayetlendi. Buna rağmen hayli bir insan ve mal kaybı olmuştu. Daha o yaralar sarılırken bu defa arka arkaya ölümler oldu. Önce Kars'ta baraj inşaatına saldıran 3 PKK'lı militan öldürüldü. Sonra Yüksekova'da 3 sivil asker şehit edildi.
Vuranların PKK'lı olduğu ve Kars'taki ölülerin intikamı için eylem yapıldığı iddia edildi. Kars'ta inşaata saldıran militanlar hakikaten PKK'lı mıdır? Yüksekova'da askerleri şehit edenler PKK'lı mıdır?
PKK'lı olmaları mümkün olabileceği gibi alâkası da bulunmayabilir. Adı geçen örgüt, yekpâre bir kitle değil. Değişik ideoloji ve hatta ırklardan meydana gelmekte. İmralı'yı dinlemeyen, kendilerine göre radikal gruplar, saldırı ve katliamları yapmış olabilirler. Bu mümkün olabileceği gibi şu da mümkün; kendilerine PKK'lı havası vermiş yabancı istihbarat ajanları Kars ve Yüksekova hadiselerini çıkartmış olabilirler.
Her iki halde de netice değişmemekte.
Bu memleketin insanları ölmekte ve Barış Süreci yara almakta.
Dün Türkiye vatandaşlarının Kürt militanı veya Türk askeri olarak ölmesi Türkiye'nin büyümesini istemeyen Batılı-Doğulu-Güneyli merkezlerin işine geliyordu. Hem militan gruplara silah satıyor ve hem de Türkiye'nin büyümesini önlüyorlardı. Hadise rutine binmişti. Yüzde 70'leri bulan yüksek enflasyon gibi yüksek terör, alev alev yanıp ve yakıp gidiyordu. Her gün tabut gelmesi neredeyse kanıksanır olmuştu. Bunlar yaşanırken 28 Şubat dış mihraklı darbesiyle birtakım subayları da emirlerine almışlardı. Güneydoğu çarpışma alanı, düşük yoğunluklu savaş, bir zenginleşme sebebiydi. Kaybedenler vatan ve Türk-Kürt fukara ailelerdi.
Oyun, Barış Süreciyle birlikte bozuldu.
Devlet; rütbeli, cübbeli, kalemli ve benzeri mafyalardan kurtarılmıştı. Kanıksama öyle derindi ki önce inanılamadı. Ama biraz zaman geçince sahi olduğu görüldü. Herkes sevinçliydi. Biz seviniyorduk. Fakat bir de surat asanlar vardı.
Surat asanlar, bahsettiğimiz o ajanları gönderen devletlerdi. Hem silah sanayileri, endüstrileri sakatlanmış ve hem de Büyük Türkiye diye bir tehlike baş göstermişti. Lozan ezberleri bozuluyordu. Türkiye, kabuğunu zorluyordu. Şimdi itaat eden değil, proje üreten, kendileriyle yarışan bir Türkiye vardı. En evvel ve asla batının koç başı Britanya, buna razı olamazdı. Böyle bir şey Kraliçe'nin uykularını kaçırırdı. İngiliz Milletler Topluluğu olur, Osmanlı Milletler Topluluğu olamazdı. Büyük Britanya olur, Büyük Türkiye olamazdı.
"Büyük Britanya" maskeli İngiltere, rakip tanımıyordu. Kendisi meşruti idareyle idare edilir ama unvanı "demokrasinin beşiği" olurdu. Osmanlıya gelince cumhuriyet demokrasi olarak öğretilirdi. Velhasılı ölenler, o üç, beş, yedi gençten ibaret değil. Daha ötesi bir tarafa Adnan Menderes'in idamından bu yana bu ülkenin insanları kardeşin kardeşe düşürülmesi şeklinde ölmekte. Şu unutulmamalı ki Büyük Türkiye gayesi devam ettikçe, din ve tarih şuuru geliştikçe ölmeler bitmeyecektir.
Yaşanan, emperyalizmle hesaplaşmadır. Bu hesaplaşmanın tarafları, Türkler ve Kürtler değildir ve olamaz. Taraflar, Türkiye ve sömürgecilerdir.
Şu gerçek görülmeli ki "Büyük Türkiye" bu memleketin her vatandaşının devletidir.
Bu sebeple oyuna gelmemeli. Bağra taş basıp sabretmeli. Büyük Britanya'nın Arjantin açıklarındaki Falkland adlı kayalarda bile söz hakkı varsa bizim, kendi coğrafyamızda elbette söz hakkımız vardır
.
CUMHURİYETE DEMOKRASİ DİYORLARDI
29 Ekim 2014 01:00
İstanbul'daki Meclis-i Meb'usan, 11 Nisan 1920'de lağvedilince meb'uslar/milletvekilleri, 23 Nisan 1920'de Ankara'da toplandılar. TBMM kurulmuştu. Birinci Grup ve İkinci Grup adı verilen iki kanattan meydana geliyordu. Bunlar ayrı partiler değildi. Ayrı görüşleri temsil ediyorlardı. İkinci Grup muhaliflerdi.
Birinci Meclis, üç yıl çalıştıktan sonra 1 Nisan 1923'te seçim kararı aldı. 28 Haziran 1923'te genel seçim yapıldı. İkinci Grup mensupları, Meclisin feshinde Kanun-ı Esasiye riayet edilmediği gerekçesiyle seçimleri protesto ederek katılmadılar. 9 Eylül 1923'te CHF (CHP) kuruldu. 29 Ekim 1923 günü yenilenmiş Meclis Cumhuriyeti ilan maksadıyla toplandı. 289 milletvekilinden sadece 159'u Meclisteydi. Bunlardan 158'i Cumhuriyetin kabulüne dair teklife evet oyu verdi. Herkese haber verilmemiş, evvela CHP'nin grup toplantısı intibaı verilmişti.
Türkiye'nin cumhuriyet rejimine geçişinin tek paragraflık özeti budur. Esasta ise kitaplık mevzudur. Birçok kitaplar yazılmıştır. Daha da yazılacaktır. Tabiî ki bu yazılanların ilmî ve tarihî disipline uymaları vazgeçilmez şarttır. Ama tarihi yapanlar hayattayken tarafsız tarih yazılması nadirattandır.
Bizde bir yanlış çok uzun seneler doğru gibi yaşayıp durdu:
Cumhuriyet, devlet şekli, demokrasi hükümet şekli iken cumhuriyet aynı zamanda demokrasiymiş gibi bir resmî ideoloji algısı yönetildi. 1923'te seçilen ilk reis-i cumhur Mustafa Kemal'dir. Bu seçim 1927'den itibaren dört yılda bir yenilenmiş ve ikinci meclisten itibaren muhaliflerden temizlenmiş Meclis tarafından her defasında tekrar seçilmiştir.
Türkiye, 1876'dan 29 Ekim 1923'e kadar meşruti idareyle idare edilmiştir.
Eğer daha tafsilata girmek gerekirse, bu dönem de 1876-1908 ve 1908-1920 diye ayrılabilir. 23 Nisan 1920-4 Kasım 1922 arası her ne kadar kendisine bağlılık hususunda yemin edilmiş bir Halife Padişah varsa da Ankara'da fiili bir icra hey'eti de mevcuttur. 1876'da kısa dönem meşruti hayat yaşanmıştır. 1908'deki II. Meşrutiyet döneminden Cumhuriyete kadarki zaman çok partili hayattır. O günkü Osmanlı Devleti, bugünkü İsveç, Norveç, Hollanda, İngiltere, İspanya gibidir. Başta Hanedan mensubu bir hükümdar vardır. Hükümet ise demokratik yolla yani seçimle gelmektedir. Cumhuriyet tarihi de dönemlere ayrılır. 1923-1945 arasındaki Birinci Dönem Tek Parti'li hayattır. 1925'teki Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve 1930'daki Serbest Cumhuriyet Fırkası kısa ömürlüdür. Hele ikincisi talimatla kurulup emirle kapatılmıştır. Mustafa Kemal'in yolunu açan insan olmasına rağmen Kâzım Karabekir'in partisinin kapatılma sebebi demokrasi ve düşünce hürriyeti tarihi açısından ilginçtir. Parti nizamnamesindeki/tüzüğündeki "partimiz, itikad-ı diniye ve fikriyeye hürmetkârdır" cümlesi suç sayılmıştır. İkinci dönem 1945-1960 dönemidir. 1960-2000 üçüncü dönemdir. 2000'den sonraki dönem dördüncü dönemdir.
1923-1945 arasında demokratik hayat yoktur. 1945-50 arası kerhen ve ayıplı demokrasi vardır. 1960-2000 arası askerî vesayet altında işleyen bir demokrasi mevcuttur. 3 Kasım 2002'de başlayan değişim ve dönüşüm, 2007'de bütün vesayet baskılarından kurtularak kapanma tehlikesi yaşamayan partilerle çok partili hayata ulaşmıştır. 10 Ağustos 2014'te ise "ihtimal ki çok kelleler gidecek" tehditleri savrulmadan cumhur sandığa gidip reisini seçti.
Türkiye için 20. Asır her anlamda kayıp, kavga ve yanılma yıllardır.
Cumhuriyet rejimi çerçevesi içinde sert dikta ve kanlı vesayet günlerinden neredeyse bir asır sonra demokratik hayata geçilebildi.
21. Asrın başlarından itibaren halkın cumhurbaşkanını, partisini ve hükümetini sandık yoluyla seçebildiği, hür iradenin hakim olduğu, vesayetin kırıldığı günlerdeyiz. Bugünlere zorluklarla ve kayıplarla gelindi.
Ne var ki yine rahat yok.
Bu defa da vesayetin dışarıdaki proje sahipleri rahat vermiyorlar
.
Çankaya'dan Beştepe'ye
30 Ekim 2014 01:00
Eğer, bundan yirmi sene evvel, "Çankaya bırakılarak Cumhurbaşkanlığı bir başka yere nakledilecek!" diye bir karar alınsaydı ortalık toz-duman olur, işgüzar savcılar durumdan vazife çıkartır, TV'de haber okunurken askerler de ekrandan rap rap geçerdi. Gerçi muhalefet yine aykırılık çıkarttı ama etkisi hiç hükmünde kaldı.
Bu hadise dahi, Türkiye'nin demokratik olgunluk noktasında nereden nereye geldiğini göstermeye yeter.
Cumhurbaşkanlığı Beştepe'ye nakledildi.
Başbakanlık da Çankaya'ya geçti.
Niye olmasındı?
İhtiyaç varsa tabiî ki yapılacaktı.
Fanilere kutsallık izafe etmek, köklü milletlerde değil, olsa olsa totem kabilelerinde olur. Nitekim devletin idare edildiği sarayların değişmesi, tarihte de tarihimizde de mevcuttur. Son misali de Devlet-i ali Osman'dır. Bursa ve Edirne Payitaht saraylarını saymazsak Devlet, 1453'ten 1856'ya kadar Topkapı Sarayı'ndan idare edildi. Sonra Dolmabahçe Sarayı dönemi başladı. Abdülhamid Han, Yıldız Sarayı'nı tercih etti.
Çankaya, Cumhuriyet döneminde rejimin adeta tefrik-i gayr-ı kabil bir unsuruydu. Yetse de yetmese de Cumhurbaşkanı orada kalacaktı. Buna rağmen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Çankaya'nın Başbakanlık olarak kullanılmasını Beştepe'de Başbakanlık olarak inşa edilen binanın da Cumhurbaşkanlığı olmasını istedi.
Osmanlıda güzel bir tabir vardır:
Derki:
-Temsilde tasarruf olmaz!
Devlet başkanının unvanı, şah, padişah, sultan cumhurbaşkanı, başkan her ne olursa olsun; o makan, devletin zirve noktasıdır ve milletin itibarıdır. Devlet reisi "ben mütevazı bir insanım, son derecede sade giyer en basit evde oturur, en ucuz arabaya binerim" diyemez. Çünkü oraya gelen insanın hayatı bile -sanki- kamuya aittir.
Bu bakımdan görkemli bir binalar külliyesinin Devlet Sarayı olması yerinde bir karardır.
Bugünkü İstanbul Vilayet Binası, Tanzimat'tan sonra Sadaret yani Başvekalet yapıldı. Gülhane'ye bakan kapısının yüksekliğinden dolayı da "Bâb-ı âli" dendi. "Yüksek kapı" demek. Bab-ı âli, hem kapının boyuna işaret etmekteydi ve hem de -herhalde- "hâcet, ihtiyaç karşılayan kapı" anlamındaydı.
İdare, Ankara'ya göçünce Hükûmeti ifade için bir boşluk doğdu. O boşluk, düne kadar devam ediyordu. "Çankaya" denince Cumhurbaşkanı anlaşılıyor, fakat hükûmet remzle, sembolle ifade edilemiyordu. Dolayısıyla bugünden itibaren "Beştepe"den Cumhurbaşkanlığı, Çankaya'dan Başbakanlık anlaşılacaktır.
Şöyle bir itiraz yapanlar çıkabilir. "Beştepe'yi Başbakanlık kullansa ve Beştepe denince Başbakanlık anlaşılsa olmaz mıydı?" Olabilirdi. Fakat bu değişikliğin de devre dair bir anlamı var. 91 yıl zarfında vatandaş, ilk defa kendisi bizzat cumhurbaşkanını seçti. Cumhurun seçtiği Reis-i Cumhur, Büyük Türkiye'nin sarayında oturmalıydı. Aslına rücû eden Türkiye'de Beştepe, tepeden tırnağa değişimin adıdır.
.
VİCDAN FACİASI
31 Ekim 2014 01:00
Henüz Soma Maden Faciası'nı unutmamıştık. Orada bir taşkömürü ocağı 301 maden işçimize mezar olmuştu. Soma ilk değildi. Zonguldak'ta defalarca olmak üzere daha evvel birçok yerde yaşanmıştı. Bundan dolayı Soma Faciası'nın son olmasını arzu etmiştik. Hükümet de iş saatlerini 8'den 6'ya çekmek gibi düzenlemeler yapmıştı. Derken Mecidiyeköy'deki gökdelende asansör faciası çıkageldi. Daha onun sancılarındayken bu defa da Ermenek ülkeyi kedere boğdu. Demek ki facialar, temenniyle önlenemiyormuş.
Şu utandırıcı neticeye bakınız:
İş kazalarında Avrupa'da birinci, dünyada altıncı sıradaymışız. Bu bir şeref sıralaması değil. Bir ayıp, bir yüz kızartıcı tablo.
İşverende bu doymazlık, kanunlarda boşluk, işçilerde çaresizlik, hukukta kifayetsizlik, basında faciadan faciaya haber yapma ilgisizliği devam ettiği sürece bu liste iyileşmez, kötüleşir.
Patron denen işverenin, yanında çalışanları aile efradı gibi görmesi gerekmez mi? Gerekir; fakat bu hâl bir üstün ahlâk ister. Ondan vazgeçelim; hiç olmazsa çalışanı insan olarak görmeli. İşçi makina olsa bile yağ, bakım, parça değiştirme gibi ihtiyaçları olur. Karaman'ın Ermenek ilçesindeki maden ocağı sahibi ise maliyeti düşürmek için yemek ücretini kesmiş, öğle tatilini yarım saate düşürmüş, kantini yasaklamış. O zavallı insanlar, yemeklerini eğer öğle tatilinde kantinde yeme hürriyetine sahip olsalardı, suya kapılmayacaklardı.
Zonguldak faciaları, ardından Soma, sonra Mecidiyeköy asansör faciası, birçok başka yerde iskele çökmesi ve iş kazasındaki malum sıralama utancı. Bu utançtan kurtulup insanların hayatlarına değer verilecekse önleyici tedbirler almak şarttır. Ölen işçiler için 77 milyon koro halinde ağlasa gidenler gelmeyecek, çocuklara baba bulunmayacaktır. Bu sebeple hukuk hukuk gibi, mahkeme mahkeme gibi, ceza ceza gibi, tazminat tazminat gibi, işveren adam gibi olmalı. Böylesi faciaların yaşandığı yerlerin işçilere, kazazede mirasçılarına devri dahil her şey düşünülebilmeli. Para hırsı bitmez vicdan ve insaf mahrumu vahşi kapitalizm müsveddesi patronlara verilen cezaların yarısı o ocakta işçi olarak çalışmak olmalıdır. Cezadan maksat ibrettir, caydırıcılığı temindir. Devlet kanun kor, işveren onu hilelerle aşarsa o kanun kâğıt üzerinde kalır. Patron, cüzdanını düşündüğünün onda biri miktarında da işçisini düşünebilmelidir. Vicdanlardaki facia bitmeden iş hayatındaki facialar bitmez.
Bu defa gerçekten son olmalı.
Bu elim kazayla derinden yaralandık. Tek teselli, ilk andan itibaren devletin Bakanları, Başbakanı, Cumhurbaşkanı ve bütün imkânlarıyla cinayetten farksız kazanın olduğu mahalle gitmiş olmalarıdır. Herhalde hatırlanacaktır. Marmara zelzelesinde hükümet Adapazarı'na bile gidememiş, telefon irtibatı dahi kuramamıştı.
31.10.2014
.
KADİR MISIROĞLU TARİH ARAŞTIRMALARI ENSTİTÜSÜ
3 Kasım 2014 01:00
Eskiden "Tıp fakültelerinden her şey çıkar; bazen de doktor çıkar!" diye bir söz vardı. O söz, bugün belki hukuk fakülteleri için daha fazla doğru. Veya belki de bütün fakülteler aynı mahiyeti kazanır oldu.
Kadir Mısıroğlu, hukuk mezunu, avukatlık ruhsatına sahip bir münevver. Fakat ihtisas kazandığı dal tarihçilik. "Lozan Zafer mi, Hezimet mi?" İsmindeki ilk eseri okuyucuyla buluştuğunda 31 yaşındaydı. Daha sonra, kalemin muhtelif dallarında çok sayıda esere imza attı. 1934 doğumlu olan mütefekkir, yazmaya, sohbetlerine ve televizyon konuşmalarına eksilmeyen bir şevkle devam etmektedir. 50 yılı aşkın fikir ve yazı hayatının 11 yılı sürgünde geçti. Resmî ideolojinin propagandalarla dolu yanıltıcı tarihine karşı geniş araştırmalar ve cild cild eserlerle hakikati cesur bir şekilde ortaya koyan şerefli bir imzadır.
Kendisinin yurt dışı yılları, bizim yurt dışı yıllarımız gibi maniler yüzünden Kadir Mısıroğlu ile çok uzun müddet görüşemedik. Acı bir kayıp bunu telafi etti. 17 Ekim 2014 Cuma öğleden sonra bir grup arkadaşımızla birlikte oğlu Mehmet Selman'ın vefatı münasebetiyle taziye için mütevelli hey'eti başkanı olduğu "Osmanlılar İlim ve İrfan Vakfı"na ziyarete gittik.
Kadir Mısıroğlu, hem hitabeti hem kitabeti olan bir insan.
Hem kalem hem kelam sahibi.
Esaslı bir araştırmacı.
Velud, yiğit ve yılmaz bir kalem.
Kitaplarını ilk eseriyle birlikte kurduğu Sebil Yayınevi basmakta. Ayrıca cumartesi günleri mezkûr vakıfta ziyaretçileriyle sohbet etmekte. Her müellif ve mütefekkirde olduğu gibi bu müellifin de her yazdığı satırı herkesin aynen kabul etmesi mümkün olmayabilir. Aslolan düzgün istikamette ülke irfanı, ilim hayatı, yeni nesiller ve istikbal için eserler verilmesi, farklı farklı pencerelerin açılması, klişe ve ezberlerden kurtulmaktır. İnsanlık, ezber bozan aykırı şahsiyetlere çok şeyler borçludur.
Doğru, her zaman çoğunluğun tarafında değildir.
Vakıftan ayrıldıktan sonra düşündük. "Bir ömür boyunca toplanmış çok nadide, hatta bazıları başka hiçbir yerde olmayan vesikalar, kitaplar, koleksiyonlar, cildlerden meydana gelen bir arşiv, tarihî bir miras."
Bu hazine değerindeki varlığın salimen istikbale intikal etmesi, üzerinde yeni beyinlerin çalışması lazım. Bu yükü bir insanın tek başına taşıması mümkün değil. O halde müesseseleşmesi şart. Bu, dar bütçeli bir vakıfla da yapılamaz. Devletin sahip çıkması gerekir.
O da yaşının kemal noktasında bulunan edebiyat araştırmacısı, romancı muhterem Mehmed Niyazi Özdemir, yıllar evvel bize anlatmıştı. Alman devleti, bir avukat olan Johann Wolfgang von Goethe'nin yazı hayatı için yanına 11 profesör vermiştir. Böylece dünyaya bir büyük edebiyatçı kazandırılmış.
Kadir Mısıroğlu adına bir müessese kurularak her dakikasının değerlendirilmesi ve her parça varakanın kayda girmesinin temini gerekir. Bu sebeple 5 tarih doktoru, 4 doçent, 3 profesör yardımcı büro elemanlarıyla birlikte maiyetine verilmeli ve bu hizmet ve kadro için yepyeni bir bina tahsis edilmelidir.
Necip Fazıl, Hakkın rahmetine kavuştuğunda ANAP iktidarına "kirada oturduğu köşkün satın alınarak Necip Fazıl Müzesi" yapılmasını teklif etmiştik, geçen senelerde Sn. Kadir Topbaş'a "Canım İstanbul" şiirinin şehrin en işlek yerine önlü arkalı 20 metre yükseklikte mermer bir abideye nakşedilmesini söyledik. Bunlar olmadı. Şimdi de Kadir Mısıroğlu külliyat ve evrak ve dokümanları için teklifte bulunuyoruz. Kuruluş, üniversiteye bağlı "Kadir Mısıroğlu Tarih Araştırmaları Enstitüsü" ismini alabilir. Son kelime "merkez", "kurum" veya "müessese" de olabilir. Üniversiteye bağlanması da şart değil. Vakıflar G.M. yahut Kültür Bakanlığı da ciddi seviyede ve devamlılık arz eder şekilde destek olabilir. AK Parti iktidarını fikir ve duygu palanında besleyen pınarlar ihmal edilemez. Vefat edenlerin çoğu maalesef unutuldu. Hayatta olan 3-5 ismin gününde değeri bilinmeli. Bu teklif, keza üstad Sezai Karakoç gibi onların hepsi içindir. Böyle bir kalıcı karar, yarınlarımıza büyük hizmet olur. Cumhurbaşkanı seviyesinde temsil edilen "Necip Fazıl Edebiyat Ödülleri" bu anlamda iyi bir başlangıç olmuştur.
NECİP FAZIL ÖDÜLLERİ 2014
4 Kasım 2014 01:00
Pazar akşamı Star Medya Grubu'nun "Necip Fazıl Ödülleri-2014" ismini taşıyan ve ilki yapılan tören için HKM/Haliç Kongre Merkezi'ndeydik. Üç saat süren ve Cumhurbaşkanı, Milli Eğitim Bakanı, Kültür Bakanı, İBB Başkanı, yazar, san'atkâr ve seçkin bir zümrenin, balkon dahil salonu hıncahınç doldurmuş olarak takip ettiği, TV'lerin naklen yayın yaptığı etkinlik, âdeta nefes nefese geçti.
Heyecan katsayısı, dikkat katsayısı, muhabbet katsayısı, vefa katsayısı, kadirşinaslık katsayısı, alkış katsayısı, dinamizm katsayısı yüksek, çok yüksek bir kültürel faaliyetti. Dışarı çıktığımızda yanımdaki gence "5 kitap okusaydın bu akşam kazandığın kadarını kazanamazdın" dedim. Zira o akşam orada hayat, ibret ve ders her çeşidiyle mevcuttu.
5 dalda ödül verildi.
Şiir: Hüseyin Atlansoy.
Hikâye: Güray Süngü.
Fikir-Araştırma: Prof. Gülrû Necipoğlu-Prof. İsmail Erünsal.
Saygı Ödülü: Nuri Pakdil.
Ödül alanlar, kısa teşekkür konuşmalarında mahcuplardı. Onlar zaten eserleriyle konuşmuşlardı. Selamlama tarzına atıfta bulunulan Nuri Pakdil ise herkesi "anti emperyalist, anti kapitalist, anti faşist, anti siyonist ve en önemlisi anti firavnist" bir şuurla selamladı.
Gecede konuşma yapanların konuşmaları güzeldi. Fakat Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın konuşması fevkalade güzeldi. Nuri Pakdil konuşurken yerine geçmeyip uzunca bir müddet ayakta bekleyen Türkiye Cumhurbaşkanının hangi medeniyetin asalet kaynaklarından beslendiğini milyonlar, çok tabiî bir şekilde gördüler. Bizim medeniyetimizde ilim ayağa gitmez, âlime gidilir. Bizim medeniyetimizde ananın, babanın bir de âlimin eli öpülür. Bizim medeniyetimizde rütbe't ül ilm, ale'r rüteb'tir/ilim rütbesi, her rütbeden yüksektir. O edebli tavır, bunu bilen Sn. Erdoğan'ın kendi üslubuydu.
Cumhurbaşkanının konuşması, edebiyat kitaplarında okuma parçası olacak denli değerli bir metindi. Kültür bakanı, Milli Eğitim bakanı ve bilhassa Cumhurbaşkanı, bugünkü iktidarın Necip Fazıl'ın rahle-i tedrisinden geçen kadrolar olduğunu bir iftihar cümlesi şeklinde dile getirdiler. Sn. Erdoğan, uzun uzadıya bunun üzerinde durdu. Bilhassa da şu hususa dikkat çekti. "Şiirden, hikâyeden evvel ve mühim olan, Necip Fazıl Üstadın bize özgüven fikrini aşılamış olmasıdır, diklenmeden dik durmayı O'dan öğrendik" dedi. Elbette öyle; çünkü büyük şair, büyük dâvâ adamı en zor, en karanlık şartlarda bile şimşek şimşek çakar "Mehmedim sevinin başlar yüksekte!"
Mehmedler bu ruhla sevindiler.
Başlarını öne eğmediler.
Gün doğsa da gün batsa da ebede sevdalandılar.
Surlarda mukaddes mi mukaddes bir gedik açtılar. Öksüz yapı, ustada kalmadı, çıraklar utanacak hallede düşmediler, aksine o çıraklar da ustalaştılar.
Necip Fazıl, faşist Tek Parti zulmünde mahkûm olarak vefat etmiş bir aziz dâvâ adamıdır, bir mektep adamdır. "Vatan Haini değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahideddin" adındaki kitabından dolayı yargılandı, devrin adaletsiz adaleti tarafından zındana mahkûm edildi. İçeriye alınması Prof. Ayhan Songar'ın "hapiste yatması sağlığı için tehlikelidir" raporlarıyla önlendi. Bu hâl devam ederken de 25 Mayıs 1983'te Hakkın rahmetine kavuştu. 6 ay daha yaşasa Büyük Doğu idealinden Turgut Özal'ın iktidarını görecekti.
Namuslu, haysiyetli, şahsiyetli, her zorluğa rağmen hak bildiği yolda yürüyebilen bir kalem, bir imza, her rütbeden yüksektir. Necip Fazıl, böyle bir kahraman kalemdi. Evet; kendisi mahkûm olarak öldü ama bugün O'nun fikri iktidardır. Temenni ederiz ki 10 sene sonra dünyalı yazarlar, mütefekkirler, yönetmenler NFK ödülü aldım diye sevinirler.
Hilkatten gelen emsalsiz kabiliyetini yoğurup olması gereken doğru istikamete tevcih ederek bu millete Necip Fazıl diye bir üstün san'atkâr ve mütefekkir kazandıran Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretlerine minnetlerimizi arz ederken bu vefalı çalışmasından dolayı Star Medya Grubunu tebrik ederiz.
.
Mandacılık hayali
6 Kasım 2014 01:00
KCK/Kürdistan Aşiretler Birliği Başkanı Cemil Bayık'ın Der Standart ismindeki bir Avusturya gazetesine verdiği demeçteki görüş ve isteği oldukça ilginçtir.
Şöyle diyor:
-Biz, Barış Süreci'ne üçüncü bir gücün gözlemci olmasını istiyoruz. Bu güç, ABD olabilir. Uluslararası bir hey'et de olabilir. Aracılara, gözlemcilere ihtiyaç var. Amerikalıları da kabul edebiliriz. Gördüğümüz kadarıyla o yöne doğru bir gidiş var.
Türkiye Cumhuriyeti Devletiyle tarihin bir döneminde kendine isyan etmiş vatandaşlarından meydana gelen bir terör örgütü arasında öteki dünya örneklerinde görüldüğü gibi iki yıldan bu yana belli usul ve şekillerde bir barış müzakeresi devam etmektedir.
Bu süreç, umulandan da başarılı olmuş, bu zaman zarfında son 6-7 Ekim cinneti bir tarafa bırakılırsa büyük bir olay da cereyan etmemiştir. Türkiye, Kürtçü harekete oy veren taban kitlenin lider kabul ettiği Abdullah Öcalan ile istihbarat kurumu eliyle müzakereleri icra etmektedir. O isim de silahlı grupların başındaki Kandil ve diğer unsur Avrupa'yla HDP'li vekiller vasıtasıyla konuşmaktadır.
Ne var ki barış, süreç olmaktan çıkıp nihai bir anlaşmaya bürünme ihtimali kuvvetlenince Kürtçülerin bundan çok da hoşnut olmadıkları görülmekte...
Yeni Türkiye'de Kemalist tahakkümden sıyrılan devlet, Kürt gerçeğini tanımış, onları yok sayan, öteleyen mazlum vaziyete düşüren haksızlıkları bertaraf etmiş ve hemen hemen her isteklerini karşılamıştır.
Hâl böyle olunca dağlarda can veren garip Kürt gençleri üzerinden kavuştukları imkânlarla saltanat sürenler, açığa düşeceklerini görüp endişeye kapıldılar. Çünkü bütün baskı ve haksızlıklara rağmen kahir çoğunluktaki Kürt nüfusu, din birliği, resmî dil birliği, bayrak birliği ve ülke birliği dallarında ayrı düşmediler.
Varılan nokta itibariyle sosyalist, ateist veya dine çok mesafeli laikçi Kürt ırkçıları Barış Süreci'nin sakatlanmasından, uzamasından, çok elin karışıp çıkmaza girmesinden yana oldukları intibaını veriyorlar. Barış Süreci'ne müşahit olarak üçüncü bir kuvvet dahil olsun, o da ABD olsun demek budur.
Böyle bir istek, tarih malumatı olanların derhal anlayacağı gibi başa dönmek demektir. I. Dünya Harbi'nden sonra bir kısım köksüz münevverler Amerikan Mandası/vesayeti teklifinde bulunup bunun müdafaasını yapmışlardı. Bu bir gerçektir. Diğer gerçeğinse hiç unutulmaması şarttır. Amerika, hudutlarımızı çizen Lozan Andlaşmasını imzalamamıştır. Altında imzası olmayan biri için o hukuki metin iltizami değildir/bağlayıcı olmaz.
Bu müşahit/gözlemci fikrinin Ankara'yla asla ve zerre kadar bir münasebeti yoktur ve olamaz. İmralı'yla olduğuna dair de bir emare yok. Buna rağmen Cemil Bayık "gidişat bu yöne" diye kendi hayalini hakikat gibi sunmakta.
Marksist-Leninist bir örgütün Kapitalist Amerika'yı istemesini ne ile izah etmeli?
Kimden ne vaadler alındı?
Kürtler için mi çalışılmakta, bir başkaları için mi?
Hani bunlar, sabah-akşam "kahrolsun Amerika!" diye bağıran militanlar değil miydi?
Hadise IŞİD tezgâhında logonun bir parçasıdır.
Bütün zorlamalara rağmen Türkiye'yi sıcak harbe sokamadılar.
O olmayınca bu defa böyle bir davetiye yazılmak istenmekte.
Hâdise, Türkiye'nin istiklali, hükümranlığı ve hudutlarıyla alakalıdır.
Sevr'in tekrar kotarılma arzusudur.
Her Kürt'ün diğer her vatandaş kadar bu toprakların milliyetçisi olduğunu kimse unutmamalı. Türkiye'nin içeride vesayetlere son verirken onların en belalısı mandacılığa taviz verebileceğini düşünmek ham hayalden öte bir şey değildir.
.
POSTALLI TERÖR
7 Kasım 2014 01:00
Hangi dine ait olursa olsun hiçbir mâbede hürmetsizlik gösterilmesine, hakarete maruz kalmasına razı olmayız. Hele bir camiye asla. Hele hele ilk kıblemiz olan Mescid-i Aksa'ya asla ve kat'iyyen!!!
İsrail'in çarşamba günü Mescid-i Aksa'da yaptığı, tam bir postallı terör ve noksansız vahşetti.
İsrailli aşırı sağcı Yahudiler, kendilerinden bir fanatik hahama saldırıldığı iddiasıyla Mescid-i Aksa'yı kuşatma altına aldılar. Bunun üzerine Filistinliler de mâbedin muhafazası için bir araya toplandı. İsrail güvenlik güçleri bu durumda yatıştırıcı davranacağına yüz Yahudi'yi Mescid-i Aksa'ya aldılar. Bu elbette düpedüz tahrikti. Nitekim Filistinliler bu haddini bilmezliği protesto ettiler. Protesto üzerine İsrail polisi bu sivil ve silahsız halka sertlik gösterdi, vurdu-kırdı, biber gazı ve plastik mermi sıktı.
Göstericiler bu dehşetten kurtulmak için Beytullah'a/Allahın evine sığınmak zorunda kaldılar. Ama kurtulmak mümkün olmadı! Gözü dönmüş azgın İsrail polisi, öz vatanlarında öz mabedlerine sığınan bu insanların ardından Mescid-i Aksa'ya ve Kıble Camiine kan kusan silahları ve pis postallarıyla daldılar. İnsanlara zulmettiler, maneviyatımıza saldırdılar, Mushaf-ı şerifleri parçalayıp yerlere attılar, mihrabı tahrip ettiler.
Caminin içi ve avlusu savaş meydanına döndü. Avluda ve dışarıda şehidler verildi.
Bir tarafta can havliyle mâbedlerine iltica eden insanlar. Diğer tarafta mâbede tecavüz eden postallı teröristler. İsrail, epeyce bir zamandır bu zalim dramı oynamaktadır. Önce 65 yaş altı Müslümanları Mescid-i Aksa'ya sokmaz oldu. Sonra da bu vahşeti yaptı.
Sebep ne?
Haham hadisesi bir oyundur.
Asıl mesele başka:
Aralık 2014'te BM Güvenlik Konseyi'nde Filistin'in devlet olarak tanınması için oylama yapılacak. İsrail şovenizminin, İsrail faşizminin bütün derdi bu oylamayı sabote ederek Filistinlileri kötü göstermek ve devlet olmalarını engellemek.
Eğer...
O Birleşmiş Milletler, o Güvenlik Konseyi, bu oyuna gelirse bundan böyle varlıklarına ihtiyaç yoktur, olmaz olsunlar! Adaletten nasibi olmayan bir konseyin neyine güvenilir? Mağdurun değil de zalimin yanında yer alan konseyin 5'li çeteden farkı kalır mı?
İsrail, kurulduğundan beri Filistinlilere sürekli zulmetti. Topraklarını onların aleyhine sürekli büyüttü. Müslümanları parça parça şehirlere böldü. İsrail yönetimleri bu din ırkçılığı ve kavmiyet ırkçılığı ile ne kendi rahat etmekte ve ne de bölgeye rahat vermektedir. Şimdi Suriye Baas rejimiyle birlikte IŞİD ve Kandil'de teröre destek vermesi yetmezmiş gibi bu defa bizzat kendisi mabedlere ve sivillere saldırarak terör estirmekte.
Eğer...
Bu yaptıkları İsrail'in yanına kâr kalır, hukuk içinde, meşruiyet çerçevesinde hesap sorulmazsa "İslam âlemi" denen varlığı veya yokluğu meçhul âleme de onların teşkilatlarına da tekrar, tekrar yazıklar olsun!..
.
İsrail, pişman olmaz
10 Kasım 2014 01:00
İsrail güvenlik güçleri, Müslümanların ilk kıblesine girip buraya sığınan sivilleri kan-revan içinde bıraktı, silah sıktı, mushafı şerifleri yırtıp yerlere attı, minber ve mihrabı tahrip etti, fütursuzca terör estirdi.
Böyle bir vahşeti en şiddetli tonda kınamak için Müslüman olmak şart değildi. İnsan olanın harekete geçmesi gerekirdi. Hem masumlara kan kusturuluyor ve hem de müstesna bir mâbed kirletilmişti.
Ne "uygar, ilerici, çağdaş, insan haklarına saygılı" olduğunu iddia eden dünyadan ve ne de "İslam dünyası" denen varlığıyla yokluğu çok farklı olmayan dünyadan esaslı bir karşılık gelmedi. Halbuki hukuk içinde hareket edilerek bu zulümden dolayı gök kubbe İsrail'in başına geçirilmeliydi.
Olmadı. Protestolar zayıf kaldı. Hâl böyle olunca İsrail, yoluna devam eder. Nitekim, Mescidi Aksa'nın tecavüze uğramasının hemen ardından askerleri, Filistinli gençleri gözlerini kırpmadan katlettiler. Katletmeye de devam edeceklerdir. Zira, onlar için Müslüman öldürmek ibadettir. İnsan sadece Yahudi'dir. Yahudi olmayan insan değildir. Bu sebeple kendileri dışındakilere, hele Müslümanlara, hele hele İsrail'le aynı toprakları paylaşmak isteyen Filistinlilere zerrece insaf göstermezler.
Halbuki Yahudiler, Filistin topraklarına İngilizlerin desteğiyle sonradan geldiler. Binlerce yıl ötesini bugüne taşıdılar. Sömürgeci batının himayesinde onlarca kat genişlediler. Filistin'in devletleşmesinin önüne duvar çektiler.
Belli-başlı batı şehirlerinde Yahudi soykırım müzeleri vardır. İsrail, İspanya'dan kovulmasından II. Dünya Savaşına kadar yaşadıklarını mağdur bir kavmin hikâyesi olarak anlattı. Nutuklar, romanlar, filmler buna dairdir. O nasıl mağduriyet ki dünya para piyasaları, medya dünyası ve sanat aynı kavmin ellerindedir! Bunlarla dünya kamuoyunun beyni yıkanmakta!
Biz Türkler, II. Selim zamanında İspanya'dan kovulduklarında vatan bulamayan Yahudilere sahip çıkarak Selanik'e yerleştirdiğimizi yeri gelince hatırlatırız. Buna hakkımız var. Fakat ne kendimize ve ne de dünyaya hatırlatmadığımız bir gerçek daha var. Aynı Yahudilerin torunlarının, II. Selim'in torunu II. Abdülhamid'i tahttan indirdiklerini kimseye söylemeyiz. Balkan Harbi, I.Dünya Harbi, Sarıkamış gibi felaketlerin başlangıcı Abdülhamid Han'ın düşürülmesiyle başlamıştır. İyiliğimiz nankörlükle karşılık buldu. İsim ve sözde din değişiklikleriyle cumhuriyete de sızarak yönlendirmeler yaptılar.
Kimse İsrail'den insani bir haslet olan özür ve pişmanlık beklemesin. Hem bir Müslümanın gözünde zerrece değeri yoktur ve hem de idealinden bir milim bile geri adım atmaz. Siyonistlerin hedefi Nil Nehri ile Fırat Nehri arasında Büyük İsrail'i kurmaktır. Buna mani gördükleri Abdülhamid Han'a düşman kesildiler. Bu onların mukaddes davasıdır. Mukaddesinin gereğini yapandan özür beklenmez.
Hayal âleminde yüzen, zulmeden, hukuk tanımayan böyle bir şımarık İsrail, dünyanın baş ağrısıdır. Mevcut Birleşmiş Milletler yapısıyla ıslah edilmesi de mümkün değildir. Öyleyse BM ve onun Güvenlik Konseyi'nin günün gerçeklerine göre değişmesi gerekir.
.
KAMAL
11 Kasım 2014 01:00
6-7 Eylül 1955 faciasına da vesile yapılmış "Atatürk'ün doğduğu ev" olarak gösterilen Selanik'teki binaya bir 2000 öncesinde ve bir de bu sene Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu'yla beraber gittik. İlkindeki ev, yerdeki kilimden, duvardaki el işlemesi sim beyitli levhalara, rahledeki el yazması Mushaf-ı şerife kadar bir Osmanlı Balkan eviydi. İkincisini görmemiz şaşırtıcı oldu. Önceki ev gericilere mahsus bulunmuş olmalı ki zerrece iz kalmamıştı. Bir de bir koltuğa tehditkâr bakışlarla bakan bir "sarışın kurt" oturtulmuştu.
Halbuki tarih mirastır.
Tarih, adalete benzer.
Adalette hükmün ibretlik olması için doğru olması şarttır. Tarihte de çıkartılacak dersin fayda temin etmesi için doğru olması gerekir. Daha evden başlarsak hangisi doğru? Ne ise onu öğretmek ve göstermek yerine arzu edileni öğretmek yanlıştır. Atatürk'ün hizmetkârı Cemal Granda'nın gizlice kaleme aldığı hatıratı daha evvel "Atatürk'ün Uşağıydım" adıyla yayınlanmıştı. Fakat sansürsüz baskısı Derin Tarih tarafından Haziran 2014'te okuyucularına hediye edildi. Orada Atatürk delikanlı yaştaki uşağının adının "Cemalettin" olduğunu öğrenince çok kızar. Bunun üzerine uşak, ertesi gün mesele tekrar alevlenince der ki: "Adımı babam koymuş, küçük yaşta kaybettim kendisini bilmiyorum." Atatürk "ben de babamı bilmiyorum!" cevabını verir.
Tarihi yapanların hayatları ve fikirleri onları seven, hatta dalkavukluk yapan veya sevmeyen hatta nefret edenlerin niyet, istek ve arzularına göre şekillenmez. Ne ise öyledir. O düşünce yapısındaki kimse tarihin bir döneminde gelmiş, rolünü icra etmiş ve gitmiştir. Arkadan gelenlere düşen, gerçekleri katletmeden fikir namusuna riayetle o rolleri tahlil edip ders çıkartmak olmalı.
Dün aşiretken bugün devlet olan siyasi bir teşkilat değiliz. İslam öncesinden başlayıp İslam sonrasından bu yana devam eden binlerce senelik bir devlet hayatımız var. Bu kadar uzun müddet içinde yüzlerce han, kaan, bey, şah, sultan padişah ve cumhurbaşkanı bulunuyor. Bütün bu listede bir tek isim kanunla korunmakta. Demokrat Parti'nin ilk yıllarında devrin Aczmendileri Ticanilere heykeller kırdırtılarak iktidar "Atatürk'ü Koruma Kanunu" isminde bir kanun çıkartma mecburiyetinde bırakılmıştır. Sonra bu kanun derin devlet tarafından bir silah olarak kullanıldı. Bugün de yürürlüktedir. Şimdi bir vekil kalkıp "kim ne biliyorsa çekinmeden konuşup yazsın!" diyerek bu kanunun kaldırılması için teklif verse birtakım fundamentalist Atatürkçüler çılgına dönerler.
Sosyal ve fikri çatışmalar yaşamaktayız. O çatışmaların en çarpıcı yanı da normalleşme dönemine geçememiş olmamızdır. Bir taraftan 2023, 2071 derken diğer taraftan 1923-1950 Tek Parti dönemi, bilhassa 1923-1938 arası dogmalaştırılmasının devam etmesidir.
Böyle yapılacağına, "devre, insan ve vak'alara dair kim ne biliyorsa yazsın, konuşsun!" diyebilmeli. Zaten yazılmadık, konuşulmadık ne kaldı? Ama bu yazılıp konuşulanlardan sadece methiye olanlar yer üstündedir. Dr. Rıza Nur'un "Hayat ve Hatıratım" gibi içinde tenkit ve şahadete dayalı malumat olan eserlerse hâlâ yer altında. Latife Hanım'ın hatıratı yasaklı halde. Bu anlamda Türkiye'de fikir hürriyeti yoktur. Tarih, soğukkanlılık ister. Sövmek ilkelliktir. Aynı şekilde fanileri tapınırcasına ululamak da ilkelliktir. Kanun zoruyla sevmek ve sevmemek olmaz. Bütün dünyada zamana mal olmuş insanlar, neleri varsa her şeyleriyle tahlil edilirler. Atatürk'e izafe edilen evde latinize edilen nüfus kâğıdının sureti de teşhirde. "Kamal Atatürk" yazılı. Atatürk'ün uşağı, ismini verdiğimiz kitabında halkın Mustafa Kemal olarak bildiği Atatürk'ün bir gün "bütün kemaller eşektir!!!" diye hiddetlendikten sonra kendisine "kamal" denmesini istediğini nakletmektedir. Zira, ona "kamal, eski Türkçe'de kuvvetli" anlamındadır" denmiştir. Halbuki, soyadı kanunu çıktığında aldığı ilk isim "Kemal Öz"dür. Daha sonra bir milletvekilinin teklifiyle "Öz soyadının Atatürk olarak değiştirilmesine dair kanun" çıkartılmıştır. Keza akrabası ve ilk sevgilisi olan Fikriye'nin ölümündeki esrar perdesi, manevi kızlarının kim olduğu, onlardan Zehra Aylin'in niçin intihar ettiği, terekesi ve kaynakları, genç diplomat Vedad Uşaklıgil'in niçin intihar ettiği, Latife Hanım'ın boşanmasıyla bu olayın ne alakası olduğu, Latife Hanımı neden hükümet kararıyla boşadığı..... gibi onlarca ve yüzlerce hadisenin soğukkanlı bir tarzda tarihe kazandırılması gerekir.
Bugün yaşı 30'un altında olan gençlere "Turgut Özal iktidar olana kadar her 10 Kasım'da gazeteler, simsiyah logolarla çıkardı!" dense; o gençler, bunu diyen kimseye "aklından zoru mu var?" Diye bakabilirler. Aynı şekilde bir zaman sonra gelecek gençlere "şu tarihe kadar Atatürk kanunla korunur, hakkında en ufak eleştiri yapılması suç sayılırdı!" dendiğinde de o günkü gençler, bu sözü söyleyene aynı şekilde garip garip bakacaklardır.
Bu garabet manzaradan çıkmalıyız.
Biz tarihin neresindeyiz?
Hangi zamandayız?
Toplu ayinlerle neyi yaşamaktayız?
.
İnkılâb Kanunları, Berlin Duvarı gibi
12 Kasım 2014 01:00
"Utanç Duvarı" veya "Demir Perde" de denen Berlin Duvarı'nın yıkılışının 25. yılındayız. Nice insanın hayatına mal olan o duvarın yıkılması, komünizmin çökmesine başlangıç oldu. Şimdilerde batı, bu hatırayı kutlamakta. II. Dünya Harbi'nden sonra Almanya, Doğu ve Batı diye ikiye ayrılarak Doğu Almaya, Sovyet peyki yapılmıştı. Batı Almanya, kalkınırken komünizmin uyuşturduğu aynı kültürün insanları doğulular gerilemiş ve bu halden kurtulmak için de batıya kaçmaya başlamışlardı. Bu sebeple Doğu Almanya araya Utanç Duvarı'nı çekti. Diğer tarafa geçenleri gözlerini kırpmadan vurdular. O duvar şimdi yok. Fakat benzerini İsrail, Filistin'le kendi arasında yükseltti. Komünist zorbalık, İsrail'de hortladı...
"Devrim kanunları", toplumun gelişmesinin önünde Berlin Duvarıdır... Atatürk, Kur'an âyetlerini kasdederek "gökten indiği farzedilen birtakım dogmalar" diye konuşurken yaptırdığı kanunların, gün gelip dogmalaşacağını herhalde tahmin etmiyordu.
Bir kere bu kanunlara verilen hangi etiket doğrudur? İnkılâb kanunları mı, devrim kanunları mı? İnkılâb, daha yumuşaktır; değişerek gelişmenin düşünüldüğü ifade edilebilir. Fakat Atatürkçüler "inkılâb'ın inkilap diye yazılma hatasından dolayı bunun yerine devrim demeyi yeğlemişlerdir. Gerçi tek sebep bu değildir. Dil ırkçılığının yaşandığı günlerde dinden, tarihten, tabandan gelen her şey yok ediliyordu. Oysa devrimin buradaki mânâyı kucakladığı şüphelidir. Çünkü, devrimi hem inkılap ve hem de ihtilal yerine kullanmaktalar. O zaman hangisi doğru? İhtilal silahlı halk ayaklanması iken inkılâb kanuni değişim maksatlıdır.
Bir dilde kelime, kavram ve deyimler yerli yerine oturmazsa, bu kelimelerin lafzını teşkil ettiği kanunların ruhunda sapmalar olur.
Mevzubahis kanunlar, 8 adettir.
1-Tevhid-i tedrisat kanunu.
2-Şapka iktisası kanunu.
3-Tekke ve zaviyelerle türbelerin seddine ve türbedarlık ile birtakım unvanların men ve ilgasına dair kanun.
4-Evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair hüküm.
5-Beynelmilel erkâmın kabulü hakkında kanun
6-Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkında kanun.
7-Efendi, bey, paşa gibi unvanların kaldırılmasına dair kanun.
8-Bazı kisvelerin giyilemeyeceğine dair kanun.
Bunlar, millete rağmen çıkartılmış, tayin edilmiş vekiller, millete tercüman olmak yerine, aldıkları talimata riayet etmişlerdir. Uygulama çok çalkantılı ve kanlı geçti.. Zorla şapka giydirilmesi yüzünden çok sayıdaki vilayette halk, kıyam etmiş, bastırma, kararlarının temyizi mümkün olmayan İstiklal Mahkemeleri eliyle idam sehbalarında sallandırma şeklinde çok kanlı geçmiştir. Bu yüzden Rize savaş gemisiyle bombalanmıştı.
Bu kanunların her biri kitaplık incelemeye muhtaçtır. Gerçek şu ki onların bazısı gülünç kalmış, bazısı hiç tatbik olamamış, bazısı gayet haşin şekilde icra edilmiş ve neticede cemiyet derin kırılmalar yaşamıştır. Mesela efendi, bey, paşa denmesi hep devam etmiştir. Bizzat etrafları, Mustafa Kemal ve sonraki generallere hep "Paşam!" demişlerdir. Şu gün bile bir paşaya "generalim!" diye hitap edilmesi hakaret kabul edilir.
İnkılâb kanunlarının yerleştirilmesinde hayatına kasdedilen masum vatandaş sayısı, İstiklal Harbi'nde verilen şehitlerden fazladır. İnkılâb kanunları, 27 Mayıs'tan sonra kotarılan 1961 Anayasasına oradan 1982 Anayasasına dahil edildi.
Bir kimse "peki efendim! dese anayasa suçu işlemektedir.
Devlet-millet ihtilafı, sebepsiz çıkmadı.
Urlaşmış o ihtilafa son verecek barış da büyük emek istemekte.
.
Kürt köyünde sabah
13 Kasım 2014 01:00
PKK'nın Kandil Dağı'ndaki başkanı Cemil Bayık, bir Avusturya gazetesine konuşarak kısa bir süre evvel "barış sürecinin devamı için uluslararası bir güç öncelikle de Amerika devreye girmelidir" demiş biz de bunun Türkiye aleyhine manda/vesayet arayışı ve süreci çıkmaza sokma niyeti olduğunu söylemiştik...
Bu konuşmanın üzerinden henüz birkaç gün geçmişken aynı isim bu defa da bir İngiliz gazetesine mülakat vermiş "Kobani düşer, El Nusra da Afrin'e saldırırsa barış sürecine devam artık mümkün olmaz" demekte.
Gariptir; bir tesadüf veya danışıklı taktik mi bilmiyoruz, bu sözlerle eş zamanlı olarak HDP Van milletvekili Aysel Tuğluk da ümitler kesmeye, süreçten soğumaya dönük bir konuşma yaptı. Onun iddiası da şu: "Barış süreci, aslında bitirilmiş diyebiliriz. Süreci sanki hükümet bitirmiş ama bunun ilanını bizim yapmamızı istiyorlar. Barış biterse bunun bir maliyeti olacak. O faturayı bizim ödememiz isteniyor."
Hemen şunu ifade etmek lazım ki Türkiye'de kimse, adına ister Kobani ve isterse Ayn el Arab densin bu şehrin düşmesini istemediği gibi Afrin'in de ister El Nusra, ister IŞİD ve isterse Baas kuvvetleri tarafından saldırıya uğramasını asla ev kesinlikle istememektedir. Bunu ne halk istemekte ve ne de devleti yönetenler. Böyle inanan varsa onlar ya Türkiye ve dünyayı okuyamıyor veya farklı maksatları var.
Aysel Tuğluk'un dediklerine gelince:
Konuşma dikkatle tahlil edildiğinde muğlak, sürüncemede olan, faraziyelere dayalı ve tereddütlerle dolu bir iddiadır. Yine Kesinlikle inanmalı ki Türkiye'de hangi dünya görüşü ve ırki aidiyette olursa olsun herkes Barış Süreci'nin devam edip kalıcı hâle gelmesini can-u gönülden arzulamaktadır. Kim şu 30 yıl içinde on binlerce gencin ölmüş olmasına sevinebilir? 30 yılda bir yakalanmış fırsat, sorumsuzca heba edilirse bu defa biri o kadar gencin daha ölmeyeceğini kim garanti edebilir?
Bugün sadece 30 yıl değil, o 30 yılı doğuran asırlık sebebler masaya yatırılmıştır. Yok sayılan Kürtler, her şeyleriyle var kabul edilmiş istekleri karşılanmıştır. Barış kalıcı olunca daha fazla yapılacak olanlar da esirgenmeyecektir. Vicdan sahibi herkes kabul eder ki Kürtler, yüz yıl içinde şu 10 senede kavuştukları hakları hiç yaşamadılar...
Vaziyet budur; akıl ve mantık da barışa destek vermeyi emretmektedir. Bunu yapmak varken süreci pörsütmek, sınırlarımızın dışındaki bir savaştan Hükümeti mes'ul tutarak ve aslında süreç bitmiş ama adı konmuyor gibi hayali telakkilerle ümitleri yele vermek bu ülkenin ne Kürdüne ne Türküne yarar!
Bütün iyi niyetli gayretlere rağmen barış gerçekten biter de bugün bu sözleri konuşanlar şayet ömürleri yeterse 30-40 sene sonra dövüne dövüne "sömürgeci devletlerin oyununa gelmişiz!" derlerse o pişmanlığın hiçbir değeri olmaz. 200 yıllık yakın tarihimiz değeri olmayan pişmanlıklarla doludur.
Kürt köyüne sabahın gelmesi gecikmektedir.
Çünkü...
"Horozu çok olan köyün sabahı geç olur!"
Bir hükümet ve karşısında birçok ses:
İmralı, Kandil, Avrupa, HDP.
Herkes birileriyle beraber.
Peki; gecelerin yalnızlığında ağlayan Kürt analarının gözyaşını kim silmekte?
.
Ne Bağdat gibi diyar kaldı; ne Halep orada kaldı!..
14 Kasım 2014 01:00
İmparatorluk hayatımızın bir tarafında Belgrad, Bosna, Tuna, Edirne gibi meşhur şehirlerimiz varsa diğer tarafta Harput, Diyarbekir, Van, Bağdat, Halep, Şam, Kudüs, Medine, Mekke ve Kahire gibi vilayetler vardı. Bunların merkez noktasında da payitaht İstanbul. Dünkü hayatımızda şehir bir görgü ve kültür birikimidir. İdari yapı, eyalet, vilayet, sancak, kaza, nahiye ve köy diye ayrılır.
O günkü şehirlerin hepsini sayarsak yerimizi taşarız. Yukarıdakilerle birlikte Kerkük, Erzurum, Trabzon, Adana, Konya, İzmir, Selanik, Hanya, Trablusgarb gibi daha onlarca ticaret, medeniyet, ilim ve irfanla cıvıl cıvıl şehirlerimiz mevcuttur.
Bu her biri ayrı güzellik ve hususiyete sahip yerler, 1920'lere kadar aynı bayrağın altında, aynı payitahtın hükümranlığında, aynı kardeşliğin sıcaklığındaydı.
Öyle ki isimleri, deyimlerle Türkçe'nin zenginliğine zenginlik katmışlardır.
Sadece Hereke, Bünyan, Develi vs. halısı denmemiş.
Sadece Amasya Elması da denmemiş.
Şam'ın şekeri denmiş.
Afyon kaymağı denmiş.
Fizan uzaklık timsali olmuş.
Ders olması için "şimdi Hanya'yı Konya'yı görürsün!" denmiş. Ve daha neler. Bunlar şüphesiz ki kitaplık hacimlerin malumatı. Fakat hepsi bir yana iki deyimi ihmal edemeyiz. Onlar, bugün gönlümüzde sızıdır.
-Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz!
-Halep oradaysa arşın burada!
Ana gibi sevgili olmayacağı belli. Bağdat gibi diyar olmayacağı da bir başka hakikat. Tabiat, tarih ve irfan Bağdat'ta şaha kalkmış. Bir âlim, evliya yatağı. Ne var ki her güzel gibi Bağdat'ın da şanssızlığı fazla. Güzel olundu mu gözler üzerinde olmakta. Cengiz adlı zalimin ondan da azgın torunu Bağdat'ı işgal ve tarümar ettiğinde ırmağın biri katledilen insan kanından dolayı kırmızı, diğeri suya dökülen el yazması kütüphaneler sebebiyle mavi aktı.
O Bağdat IV. Murad Han'la birlikte Osmanlı Barışına kavuşunca yeniden huzurla tanıştı. Bu hayat, 1920'lere kadar sürdü. Son Osmanlı zaferi Kut'ül Amare'den sonra zalim sömürgeci devletlerin dayanışmasıyla düştü. Düşüş o düşüş. Sonrasında gülmeye hasret kaldı. XX. Asrın sonunda yaşadığı işgaller ve gelen sun'i iktidarlarla Bağdat ve çevresi mahvedildi.
Halep de öyle...
Halep, Antep, Urfa, Kilis gibi sancak ve kazaların da bağlı olduğu meşhur bir merkez, bir geçiş noktası. Bugün "Orta Doğu" denen bölgeye açılan bir ticaret kapısı. O Halep, Suriye'nin Şam'la birlikte en mühim şehirlerinden... ama ne kadar hayıflanılsa azdır ki bugünlerde harabe şehre dönmüş vaziyette. Halep'te tarih de tabiat da insan da çocuk, kadın ve sivillerle birlikte katledilmekte.
Hür Suriye Ordusu'nun elindeki tarihî merkezi Baas kuvvetleri, varil bombalarıyla insafsızca vurmakta. Her ân düşebilir. Kobani ve Afrin için dünyayı ayağa kaldıranlar, Halep için ağızlarını dahi açmamakta!
Halep kaybedilirse çok şey de beraberinde kaybedilir. Bu tehlikeli gerçek fark edileceğine dedi-kodu yapılarak sokaklarımızda dilenen insanlar kınanmakta. Hiç merak edildi mi, onlarla konuşuldu mu? Bu dilenmek zorunda kalan insanlar, dört yıl önce memleketlerinde nasıl bir imkân ve hayata sahiplerdi?
Kimse, 90 sene evvel aynı memleketin vatandaşı olan insanlar için "elin adamı!" direnen şehirlere de "elin şehri!" dememeli.
Sömürgeciler, yangını Bağdat'tan, Halep'ten başlattılar.
Bugün, tek yumruk olma vaktidir.
.
Özür dilemek acizlik değil, azizliktir
17 Kasım 2014 01:00
Her insanda güler bir yüz, teşekkür eden bir ağız, özür dileyebilen bir dil olmalıdır. Bu insanî ve ondan da öte İslamî yüksek vasıflar geçmiş büyüklerimizin en güzel hasletlerindendi.
Bir cemiyet, devletleşip cihana dal-budak salarken bu muvaffakiyet sadece kılıç gücüyle olmuyordu. Eldeki o kılıcı besleyen imandan gelen bir mânevi yapı mevcuttu. Mevzubahis bu asil hasletlerle Osmanlı Beyefendisi/Hanımefendisi, İstanbul Beyefendisi/Hanımefendisi tipleri ortaya çıkmıştı.
Son bir asırda sömürgeci taklitçiliğin etkisiyle mânevî ve kültürel mirasımıza dair çok şeyler kaybettiğimiz gibi bu hasletleri de kaybettik. Asıl kayıp bunlardır. Tarihî bir eşyanın müzemizden çalınması bu kaybın yanında hiçbir şeydir. Eksiksiz bir şuurla idrak etmeli ki dünkü hayatımıza dair kayıplarımız, müze eşyası ve toprak kaybından ibaret değildir. İnsanı kaybettikten sonra eşya ve toprağın ne değeri kalır?
Güler yüz, teşekkür kültürü ve özür dileme inceliğinin göçmen kuşlar gibi bizden uçarak başka diyarlara gittiği, yurt dışında ilk anda müşahede edilmekte.
Bizim medeniyetimizde "kula teşekkür etmeden Allahü teâlâya şükredilmiş olmaz!" diye kesin hüküm vardır. Sevgili Peygamberimiz -aleyhisselam- "tatlı dil-güler yüz sadaka vermek gibi sevaptır" buyurur. Yine Peygamberler Peygamberi, "haklı olduğu halde münakaşa etmeyip susana cennette köşk verileceğinin kefili benim!" buyurmakta. İrfanımız, "kalb kırmanın Kâbe-i şerifi yetmiş kere kazma kürekle yıkmaktan beter günah olduğunu haber verir.
Bu minval üzere Allah kelamı, Peygamber sözü, ve âlim, evliya cümlesiyle onlarca, yüzlerce misal verilebilir, menkıbeler anlatılabilir. Zaten eserler bu malumatlarla doludur. Buna rağmen bugün cemiyetimiz ciddi ölçülerde çatık kaşlıdır. "Selamı yayınız!" Peygamber buyruğuna rağmen selamdan yüksünür. Hele özür kültüründen hayli uzaktır. Özür dilemek yerine cinayeti tercih edenler bile çıkmakta. Zira tevazuun yerini Allahın tehdidine rağmen korkulacak ölçüde kibir almıştır.
Sadece insan insandan özür dilemez. Devlet de yeri gelince özür dileyebilmeli, iadei itibar etmeli. Özür dilmek, fazilettir, acizlik değil, azizliktir.
Özür dilemek, güler yüz, selam, insanın önce kendisiyle sonra cemiyetiyle barışık olmayı tercih etmesi demektir. Tarihteki hatalardan dolayı vatandaşlarından özür dileyen devlet, onlara ne denli değer verdiğini göstermiş olur.
Özür tevazu ve güzellik.
Kibir kabalık ve çirkinliktir
.
TEMSİLDE TASARRUF OLMAZ
18 Kasım 2014 01:00
"Müsrif" Türkçe'de bir kınama kelimesidir. "İsraf eden" demektir. "Hesabını kitabını bilmedi; elde avuçta ne varsa saçıp-savurdu!" denir. İsraf, haramdır. A'râf sûresi 31. âyeti kerimesinde "Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah, israf edenleri sevmez" buyurulmaktadır. İsraf da müsrif de sevimsizdir. Müsrif, cömerde değil cimriye benzer.
Diğer taraftan "Tüyü bitmemiş yetimin hakkını korumak" diye bir deyimimiz daha vardır. Bilhassa devlet ricalini alâkadar eder. Hazine, devleti yönetenlere emanettir. Bu emaneti idare edenler, onda her vatandaşın hakkının var olduğunu unutmamakla mükelleftirler. Hele tüyü bitmemiş yetimin hakkı için titremeleri gerekir.
Bunlar, elbette ve mutlaka ve tartışmasız şekilde doğrudur. Ama diğer taraftan bir başka doğru daha var. O da unutulmuş bir deyimimizdir.
-Temsilde tasarruf olmaz!
Burada tasarrufun önünün açılması "temsil" şartına bağlanmıştır. Bir hukuk âbidesi olan ve hukuk fakültelerine ders olarak konması muhakkak lazım olan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye'nin 21. Maddesinde "Zaruretler memnu olanı mubah kılar" der. Bir başka örnek. Kibir, haramdır. Allahü teâlâ, her harama sıfatlarıyla fakat kibirliye zâtıyla düşmandır. Buna rağmen kibrin caiz olduğu zamanlar da vardır. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: "Kibirliye karşı kibir göstermek, sadaka vermek gibi sevaptır."
Devlet hayatında temsil, milletin şerefiyle ilgilidir.
Kahraman Peygamber -aleyhisselam- yabancı elçileri kabul ederken kıyafetini ona göre seçerdi. Kurban edilecek hayvanda bile uzvi özür kabul etmeyen, Süleymaniye gibi camilere imam olabilmek için dahi ağır şartlar koşan bir medeniyete ait olduğumuz unutulursa o zaman dehşet hatalar işlenir. Devlet hayatında hem insanla, hem binekle, hem binayla ve hem de sözle temsil vardır. Teşrifat yani protokol böylece doğmuştur. Devlette tarihin derinliklerinden bu yana mukayese unsuru yahut psikolojik muharebe olmazsa olmazdır.
Ayasofya kilisesinin camie çevrilmesi yetmezdi. Camie çevrildi, minareler de devir devir ilave edildi ama o bir Hıristiyan mimari eseriydi. Öyleyse lisanı hâl ile yeryüzüne şunun tebliğ edilmesi lazımdı: "Biz, hem bir eseri mâbedimiz yapar ve hem de onun karşısına ondan daha üstün bir mimari eser bina ederiz!" Sultan Ahmed Camiî Kebiri bu fikrin mahsulüdür. Dolmabahçe Sarayı da zikredilebilir. Devletin artık zayıfladığı dönemdir. Ama yine de ilk 5'in arasındadır. Bu itibarla Avrupa payitahtları mutantan saraylarla donatılırken seyirci kalınmazdı. Ödünç para temin etme karşılığında bile olsa Dolmabahçe Sarayı inşa edilir. Atalarımız, hikmeti alır, ehlileştirir ve kendine mal eder. Divan şiiri İran'dan gelmedir. Alınmış, yerlileştirilmiş ve Acem diyarıyla rekabet edilmiştir. Dolmabahçe, Beylerbeyi ve Yıldız Sarayları ile Küçüksu, Ihlamur, Aynalıkavak vs. kasırları, Fransa başta olmak üzere barok ve rokoko üslupta Avrupa'yla aşık atmadır.
Washington'a gidenlerin dikkatlerinden kaçmayacak iki husus vardır. Biri, istisnasız her bakanlık ve resmî binasının muhteşem bir Roma eseri gibi devasa buudlarda yükselmesi; ikincisi de her mühim amme mülkündeki tabelanın başında "national" yazmasıdır. Bu "national/millî" kelimesi bizdeki "Hümayûn" karşılığıdır.
Bu ve daha yazılacak çok tafsilat varken Beştepe'de yeni bir Cumhurbaşkanlığı Sarayı yapılmasına muhalefet etmek abesle iştigaldir. Çankaya, bilmece labirentlerine dönmüştü. Sadece CB Sarayı'nın değil, o sakil duruşlu bakanlık binalarının da tez elden yenilenmesi lazım.
Bizim hayatımızda bir çadıra bile çadır denip geçilmemiş; ona "Otağ-ı Hümayûn" denmiştir. Harp meydanında neredeyse bir saray kıymetinde çadır kurulurdu.
Bütün bunları kavrayabilmek için büyük düşünme melekesi gerekir.
İnsanda dünü bilecek, yarını hesap edebilecek muhteva olmazsa Beştepe'yi israf zanneder. Bunu diyenler, 1950'lerde Vatan Caddesi'ne, 1970'lerde Boğaziçi Köprüsü'ne, 2013'teki Gezi Parkı İsyanı'nda da üçüncü köprü ve üçüncü hava limanına şiddetle muhalefet ediyorlardı
.
Bir daha kavga etmemek üzere barışmak
19 Kasım 2014 01:00
1925'ten beri süren ihtilaf ve 1984'ten bu yana gelen silahlı çatışma, Türklere de Kürtlere de çok pahalıya mal oldu. Bu memleket, 40 bin vatandaşını yitirdi. Bunların bazısına terörist veya militan bazısına şehit demek, neticeyi değiştirmez. Her ölen bu vatanın insan unsurudur. 40 bin kişi de sakat kalmıştır. Birkaç 40 bin de yerinden yurdundan oldu. Hayatlar söndü, ocaklar yıkıldı. Gencecik kadınlar dul, çocuklar babasız, analar-atalar evlâtsız kaldı. Güneydoğu ihtilafı, Çanakkale ve Sarıkamış'tan sonraki üçüncü büyük felakettir.
Bu dramın tiyatrosu, romanı, şiiri ileriki zamanlarda yazılır. Dün elleri birbirinin gırtlağında olanlar, o gün kirlenmiş mazi için birlikte ağlarlar...
Şimdi onca karanlık günlerden sonra bir barış şafağındayız.
Bu toprakların çocukları, Türkler ve Kürtler 1071'den 1925'e kadar birbirlerini incitmediler. Ne zaman ki devlette gerileme başladı, 19. Asrın başlarından itibaren sürtüşmeler de doğdu. Emperyalist sömürgeciler, Türkiye'ye girmiş, bir uçtan bir uca mektepler açarak misyonerlik faaliyetleri yürütüyorlardı. Nihayetinde bir İngiliz projesi olarak Türklerle Kürtlerin arası açılmak istendi. Onları bir arada tutan ne varsa o değerleri devre dışı bıraktılar. Önce Türkler dinsizleştirilmek istendi. Elli yıl sonra da Kürtler dinsizleştirilmek istendi. Bir taraf Türkçü, laik, Kemalist; diğer taraf Kürtçü Marksist, seküler yapılıyordu.
Bir taraf Tek Partilileştirildi.
Diğer taraf da kendi ekseninde Tek Partilileştirildi.
Bunlar, vuruşuyor, kavga ediyor, zulmediyordu. Savaşı meslek edinmişlerdi. Bu noktada halk sağlam durdu. Her şeye rağmen, bütün acıları çekme pahasına halk, yek diğerine düşman olmadı. En büyük tehlike olan iç savaş böylece çıkmadı. Kemalist Türkçülüğün hedefi dinsiz bir Türk ırkıydı. Sosyalist Kürtçülüğün hedefi de dinsiz bir Kürt ırkıydı. Suretin sureti kalmış olsa da İslam terbiyesi almış olan Türkler de Kürtler de bu ideolojilerden uzak kaldılar.
Her şeye rağmen, din kardeşliği yaşadı.
Projeler, zulümler, katliamlar, kayıplar oldu fakat o kardeşler bağırlarına taş basıp sabrettiler. Nihayet aklı selim, galip geldi.
Bizzat Kürt partisinden açıklama yapılıyor:
-Elde silah olmasının mânâsı kalmamıştır. Bundan böyle fikrî, siyâsî ve demokratik mücadele yapılacaktır.
Görünen o ki örgüt silah bırakacak. Bunun için seçilecek tarihin nev-rûz olacağı bellidir. Herkes ümitli, herkes sevinçli.
Şu var ki ümitler ürkek, sevinçler tedirgindir. Bu toprakların kardeşliği başka iklimlerde rahatsızlığa yol açmakta. Bu sebeple kaygımız, endişemiz yok, diyemeyiz. 6-7 Ekim isyanı nasıl tezgâhlandıysa bir benzeri yine beklenmedik bir ânda patlak verebilir. Bundan dolayı el çabuk tutularak barışa dair, kardeşliğe dair ne yapılacaksa önümüzdeki bahara kadar yapılmalı. Unutmamalı ki hayırlı işin manisi çok olur. Bu yıl bahar barışla tanışsın; bahar barış olsun. Silahlar terk edilsin. Bin yıllık kardeşlik, yine aynı değerlerle, aynı güzelliklerle başlasın. Adalet, insaf, vicdan ve muhabbet hakim olsun.
Yirminci asır, ilk gününden son gününe kadar kayıp yıllarımızdır. Yirminci asır, bizim için ölü zamandır. Bu barış, bu sulh; bir yirminci asır muhasebesidir. Dış kaynaklı bir hain oyunun, bir zalim projenin bozulmasıdır. Bu barışın temeli öyle akıllıca ve sağlam atılmalı ki kavganın k'sı dahi bu iklimde kendine yer bulamasın.
.
Üçüncü göz, olsa olsa kem göz olur
20 Kasım 2014 01:00
Neyseki aklı selim galip geldi ve süreç, yeniden ve belki eskisinden de daha kararlı bir şekilde başladı. Sancılı ihtilafın, baharla birlikte barışa döneceğini okuyoruz. Bu kanaatimizin sebebi taraflardan aldığımız intibadır.
Hal böyle iken sürecin savrulma günlerinde Kandil'in "uluslararası bir güç veya Amerika arabulucu olsun" şeklindeki manda idaresini hatırlatır garip ötesi tuhaflıktaki tehlikeli teklifi gibi bu defa da üçüncü göz isteklerinin telaffuz edilmesi süreci yeniden tökezletebilir.
Üçüncü göz, üstün akıl vs arzusunda olanlar, bu fikrin niyet rengini izah etmekte zorlanırlar. Üçüncü göz, iki asırdır bu coğrafyayı sömüren emeperyalsit devletlerdir. O sömürgeci üst akıl'dan, göz'den el'den, söz'den bu bölgenin Türk- Kürt, müslim- gayrı müslim hiç bir unsuruna fayda beklenemez.
Karşılığını almadan yardımcı olma, emperyalist ahlâk için tasavvur ve tahayyül edilemez. Onlar bir damla ter dökeceklerse bir varil petrol almayı hesaplarlar. Vahşi kapitalizm budur. Komünizm öldü fakat vahşi kapitalizm olanca tasallutuyla ayakta.
İhtilafa mantıkla bakmak gerekir. Sebep şudur veya budur; bu bölgenin insanları tarihin bir döneminde birbirlerine düştüler. Bu birbirine düşme de kendilerinden ziyade dışarının fitne yani bozgunculuk çıkartmasından ileri gelmiştir. Dolayısıyla "üçüncü" göz diyerek adalet beklemek ya saflıktan veya hiç bir şey bilmemekten kaynaklanır. Kuzuyu kurda emanet etmekten farksızdır. Sömürgeci, emperyalist dünya, güneydoğu topraklarımızda teröröün bitmesinden hiç de memnun değildir. Buranın huzura kavuşması onların silah sanayiine ziyandır. Bu sebeple daha barış süreci bitmeden IŞİD adlı felaketi yedek terör unsuru olarak bölgeye musallat ettiler. Bunlar ve daha sayılabilecek bir çok sebeple bu vatanın Kürdü Türkü aklını başına devşirmeli. Yaşanmış o kadar dramdan ders çıkartmalıdır. Bu iklimin unsurları isteseler de diğerinden ayrılamazlar. İtikadi, sosyolojik ve her türlü değerle birbirlerine karışmışlar. Burada bin yıllık köklü kardeşlik var. Yüz yıl, bin yılı yok etmeye muktedir değildir.
Onun için kimseyi araya katmadan, kimseden bir şey beklemeden kendi ülkemizin insanları odaya girip kapıyı kapatarak yüz yüze konuşsunlar. Ne diyorlarsa, hangi suçlamayı yapıyorlarsa, ne istiyorlarsa herkes diğerine söylesin. Bunları söylerken de karşısındakinin gözünün içine baksın.
Samimiyet olduktan sonra biz bize yeteriz.
Yetmez mi artık?
Anaların gülmeye, gençlerin yaşamaya hakkı var.
Ağıt, Türkçe de olsa Kürtçe de olsa aynı dildir, yürekleri yakar kavurur.
Allah, bu toprakları, bu coğrafyanın insanını kem sözden de kem gözden de üstün akıl denen menfaatçı hesaplardan da muhafaza eylesin.
Bize karışmasınlar, karıştırmayalım, kendi kendimize yeteriz.
Aklımız yetiyor, gözümüz görüyor.
Artık kanmayalım, aldanmayalım.
.
Aslan yeleli sözler
21 Kasım 2014 01:00
Cezayir, Filistin'in bugün içimizde derin bir yara olması gibi biz nesillerin yüreğinde benzer bir derin yaraydı. Cezayir denince hep üç şeyi hatırladık:
Barbaros Hızır Hayreddin Paşa'yı, işgali altındaki Cezayir'de istiklal ve hürriyet mücadelesine karşı Fransa'nın yaptığı kanlı zulüm ve üçüncü olarak da Sezai Karakoç'un bu mezalimi şiir diliyle anlattığı ağıt "Kutsal At"...
Medeni Fransızlara karşı, ünlü general de Gaulle'e karşı verilen o şanlı mücadelede 1,5 milyon Cezayirli şehit oldu.
Bugün Cezayir Devlet Başkanı Sn. Abdülaziz Buteflika bir OMT/Osmanlı Milletler Topluluğu taraftarıdır. Sn. Abdullah Gül, dışişleri bakanı sıfatıyla Cezayir'i ziyaret ettiğinde devlet reisi protokolüyle karşılanıp uğurladı. Misafir bir dışişleri bakanıydı ama Osmanlı torunuydu.
Şu tevafuka ve kalblerimizin nasıl da aynı vurduğuna lütfen dikkat ediniz. Biz o günlerde sütunumuzda OMT fikrini ortaya atmıştık. Cezayir devlet başkanı Abdülaziz Buteflika'nın bizim o yazımızdan haberdar olması herhalde söz konusu değildi. Halbuki Abdullah Gül için o verilen yemekte Sn. Buteflika bir konuşma yaparak "İngilizlerin bir Milletler Topluluğu var, bizim neden Osmanlı Milletler Topluluğumuz yok?" dedi. Bu çarpıcı hadiseyi daha sonra Sn. Gül ile Çankaya'da da konuştuk.
Cezayir, Osmanlıdır. Zaten çokça dile gelmese de Osmanlı coğrafyasında her halk Osmanlı ama hemen her idare yabancıdır. Cezayir'deki idare ise bunun az sayıdaki istisnalarından biridir. Bu yüzdendir ki Türkiye, 28 Şubat darbesiyle boğuşurken Cezayir de başka darbelerle boğuşuyordu. O günlerde başka haydutlar da Cezayir'de kafa kesiyordu.
AK Parti iktidarının çekirdek kadroları Hızır Hayreddin Paşa'dan da Fransa'nın Adana, Maraş, Hatay, Suriye ve havalisini işgalin bin beteri şeklindeki soykırımdan geri kalmaz Cezayir katliamını da Sezai Beyin "Cezayir'de ölüler evden çıkmaz eve girer" demesinden de haberdar olduklarından Cezayir'e sıkça gidildi.
Sn. Recep Tayyip Erdoğan, geçmişte başbakan olarak yaptığı ziyaretten sonra Cezayirimizi bu defa da cumhurbaşkanı sıfatıyla ziyaret etti. Vaki ziyarette karşılıklı birçok konuşmalar, ticari görüşmeler vs. yapıldı. En çarpıcı konuşmaysa Türkiye Cumhurbaşkanının dünkü Filistin Cezayir'de bugünkü Filisin için verdiği mesajdır:
- İsrail'in Mescid-i Aksa'ya yaptığı barbarca saldırıyı, hep birlikte üzülerek yaşadık. Bize ne? deme lüksümüz var mı? Filistin'in meselesi, bizi ilgilendirmez! deme imkânımız var mı? O saldırı Türkiye'ye yapılmış bir saldırıdır, Cezayir'e yapılmış bir saldırıdır!!! Çünkü, Mescid-i Aksa, Filistinlilerin değil, hepimizin ortak mescidi, hepimizin en kutsal ortak mekânlarından biri!!! Kendi mescitlerimize, camilerimize kirli postallarla girmek ne ise, Mescid-i Aksa'ya girmek aynen odur!!!
Bu aslan yeleli sözler, aynı zamanda Sn. Buteflika ve her Cezayirlinin hissiyatıdır. Kutsal At şiiri buna şahit:
Cezayir'de atların
Gördüğünü kimse görmedi
Kimse bu ölümlerle
Bu ölümlerle Cezayirli gibi
Ve Cezayirli kadar ölmedi
.
ÖZÜRDE ADALET
24 Kasım 2014 01:00
Bir ebeveynin çocuklarına farklı muamele yapması doğru olmadığı gibi devlet baba veya devlet ana da şehirlerine ve o şehirlerdeki vatandaşlarına farklı muamele yapamaz. Eğer; devlet baba veya devlet ana, tarihin bir döneminde haksızlık, hatta yer yer zulüm işlediği vilayetlerden birinden yahut birkaçından özür dileyerek onların gönlünü alır, iade-i itibarda bulunur da diğerlerini seslerini çıkartmadıkları, kamu düzenini zora sokmadıkları, her haksızlığı sabırla sîneye çektikleri için yok sayarsa adaletsizlik yapılmış olur.
Oysa...
Devleti devlet kılan ana unsurlardan biri adalet tevzii yani adalet dağıtımıdır. Tek Parti idaresinde mağdur ve mazlum olan yalnızca Dersim değildir. İstanbul, Düzce, Bursa, Bilecik, Çanakkale, Isparta, Konya, Kayseri, Kütahya, Maraş, Tokat, Zile, Şebinkarahisar, Rize, El Aziz, Diyarbekir... gibi birçok vilayet, il, kaza farklı haksızlıklara maruz kaldılar. En hafif ceza görenin ismi değiştirildi. Bunlardan İstanbul, başşehirlikten çıkartıldı, bazılarına yatırım yapılmadı, demiryolu geçirilmedi, hava meydanı inşa edilmedi, fabrika kurulmadı, kısacası devrin nimetlerinden mahrum bırakılarak fakirliğe, geri kalmışlığa mahkûm edildi.
Suçsuz ceza olmaz.
Bu şehirler ne gibi suç işlemişlerdi?
Bazıları reisi cumhur Mustafa Kemal'i beğenilir şekilde karşılamadı diye, bazıları kanaat önderlerini coşkun şekilde karşıladı diye, bazıları din adamlarının maaşlarının iyileştirilmesi isteğinde bulundu diye, bazıları heykel dikmedi diye, bazıları şapka giymedi..... diye cezaya müstahak bulundular.
Devlet, Yeni Türkiye, şimdi o haksızlıkları telafi ederek halkıyla barışıyor, yeniden çok kültürlülüğe dönüyor. Bu barışma, Kürt açılımı, Alevi Açılımı ve Şehir açılımı şeklinde cereyan etmekte.
İlk iki süreç veya açılım yeterince konuşuldu ve konuşulmakta. Şehir açılımı veya şehir süreci ise yakın tarihin karanlıklarında:
Kayseri niye ceza gördü, Rize niçin Hamidiye kruvazörüyle topa tutuldu, Dersim hangi sebeple ve nasıl bombalandı, El Aziz kime öfke duyularak önce "el Azık" sonra "Elazığ" yapıldı? Bursa'nın Kirmasti kazasının Mustafa Kemal Paşa yapılmasına kadar tek tek incelenmeli, hak ve itibarları iade edilmelidir.
Bir tek Dersim tamiriyle kalbler iyileşmez.
Dersim, Harput'un sancağıydı.
1937'de ayrı il yapılarak Tunceli adı verildi.
Çok öncelikle düzeltilmesi gereken ağır hatalardan biri El Aziz'e dairdir. Şehrin asıl adı Harput'tur. Sultan Abdülaziz zamanında ovada kurulan yeni vilayetin adı "Mamürat'ül Aziz" oldu. Ahali, "Harput" isminden asla taviz vermeden Mamürat'ül Aziz'e El Aziz dedi. Cumhuriyet döneminde iktidar şehre önce El Azık adını verdi. Tutmadı. Elazığ diye bir kelime türetildi. Tunceli'ye Dersim ismi yeniden hayırlı olsun. Elazığ'ın da Servet Kabaklı'nın teklif ettiği gibi vilayet ismi Harput, il ismi yeniden El Aziz olsun. Böylece hem El Aziz'den hem de şehid Sultan Abdülaziz Han'dan özür dilenmiş olur. Gaye barış olduğuna göre dört başı mamur olmalı, herkesin yüzü gülmeli.
.
Devleti yeniden inşa etmek
25 Kasım 2014 01:00
Aslında süreçler, Kürt, Alevi, şehir açılımından ibaret değil. Ermeni tehcirinin yıl dönümü olan 24 Nisan 2014'te devrin Başbakanı Tayyip Erdoğan, "acılarınızı anlıyorum" anlamında taziye mesajı yayınladı. Daha evvel de Akdamar Kilisesi ayinlere açılmıştı. Gönül almalarının barış adımlarının devamı beklenmeli. 6-7 Eylül 1955 Tertibinde birçok Rum vatandaşımız malından ve canından oldu, birçoğu da korkutan göçüp gitti. Bunlar için de bir mesaj yayınlanabilir. Bize sığındıkları hâlde "bari Türk kurşunuyla ölelim!" yalvarmalarına rağmen Ruslara teslim edilen ve ânında kurşuna dizilen Azeri kardeşlerimizin ruhaniyetlerinden elbette özür dilenmeli. Heybeliada Ruhban Okulu muhakkak ki itidalli bir hâl tarzına kavuşacaktır. Sultan Mehmed Vahideddin'den İskilipli Atıf Hocaya, İstiklal Mahkemelerinin keyfi idamlarıyla hayatlarından olanlardan Çerkez Ethem'e kadar hakkı yenmiş herkese itibarı iade edilecektir...
Devlet, kendisiyle yüzleşiyor.
Devlet tek, rejimler değişir.
Devlet, "Devlet-i Ebed Müddet".
Devlet bir taraftan kendini nefs muhasebesine çekerken bir taraftan da yeniden inşa olmakta. Bu inşa olma faaliyeti yeni değil. III. Selim'le başladı. Bu çerçeveden bakılırsa 250 senelik bir inşa faaliyeti var. Gerileme girdabına kapılınca savrulan arayışlar da başlamış. Havastan bir kısmı mazinin ihtişamlı günlerinden dersler çıkartma peşine düşerken bir kısmı garba/batıya açılmayı uygun gördü. III. Selim, II. Mahmud reformları, Abdülmecid Han da, Tanzimat Hatt-ı Hümayununda zirve yaptı. Tanzimat idaresi, alabildiğine batılılaşma faaliyetidir. Cumhuriyet ise tanzimatla kifafı nefs etmeyen/doymayan batının dayattığı ve tam teslimiyetli batıya biat projesidir. 1839-1856 Fransız güdümünün, 1908-1918 Alman güdümünün, 1923-1950 İngiliz güdümünün, 1950-2000 Amerikan güdümünün derin ve gayrı millî izlerini taşır. Arada sadece 1876-1908 Sultan Abdülhamid Han dönemi yerlidir, millîdir.
II. Mahmud reformları ne kadar haklı olsa da neticede yeniçeri ocağının lağvı beraberinde mağlubiyetleri getirmiş, devlet kendi valisi Mehmed Ali Paşaya karşı Rusya'dan yardım istemek zorunda kalmıştır. Adnan Menderes, Turgut Özal, Necmettin Erbakan'ın millîleşme teşebbüsleri fena cezalandırılmıştır.
250 yıldır devlet zamanın sularında batıp-çıkan gemi gibi.
Tek tip insan, tek tip fikir, tek tip hayat göz boyaması en fenası oldu.
Bugün yapılan bunu temizleme çalışmasıdır.
Devlet, maziden istikbale akıp gitmekte.
Parlak dönemleri olduğu gibi karanlık dönemleri de oldu. Bu karanlık dönemlerden bazıları yabancı devletlerden geldi. Bazıları ise kopyacılığa dayanan sığ, taklitçi şahsiyetsiz reform veya inkılaplardır.
Bütün bunlara toplumun köklerinden koparak hezeyan, hezimet, çürüme, başkalaşma ve birbirine düşme cinneti de diyebiliriz.
Bu sebeple Kürt meselesi tek başına Kürt meselesi, Alevi meselesi tek başına Alevi meselesi, muhafazakâr meselesi tek başına muhafazakâr meselesi değildir.
Devletin yeniden inşaı, ezberler bozularak, aykırılıklar korkusuzca dile ve ele gelerek yapılacaktır.
Sular bulanmadan durulmaz.
Zaman zaman bulanmalar olacaktır.
Fakat Üsküdar'a geçilmiştir. Dün, çok uzaklarda.
"Yurtta sulh cihanda sulh" bir durgun su politikasıydı. Oysa; durgun su solucan üretir
.
SOSYOLOJİ'K TAHRİBAT!..
26 Kasım 2014 01:00
Değerli gönül dostu Numan Aydoğan Ünal Bey aradı; telefonun diğer ucunda hayli dertliydi. Kendisine liselerde okutulan bir sosyoloji kitabı intikal etmiş. İncelemiş ve bizi aramış. Rica ettim. Kitap geldi. Okudum ve beynimden vurulmuşa döndüm.
Kapağında "sosyoloji" yazan ve M.E.B meşaleli logo olan bir ders kitabı. İki yazarlı. Yazanlar, üstelik de sosyolojiyi tarif etmekte de acze, sefalete düşmüşler. Dil, tarif edilemeyecek kadar berbat. Kurbağaların vraklaması, bu kitaptaki Türkçe'ye göre bir şiir, bir destandır. Asla ihmali mevzubahis olamaz, asla taviz verilemez ama haydi diyelim ki Türkçesinden vazgeçtik. Fakat felaketin asıl cinayet çapına ermişi de var. Bu güya sosyoloji kitabında din, baskı unsuru olarak, muamma olarak gösterilmekte.
Hangi maksada hizmet ettiği meçhul 975-11-2523-5 ISNB numaralı bu çalışmanın kayıtlarından 2006'dan beri talebelerin zihnini bulandırdığı anlaşılıyor.
AK Parti iktidarı ve bu kitap!
AK Parti MEB/Milli Eğitim Bakanlığı ve bu kitap?
İnanılması çok zor bir tezat!
Birkaç iktibas yapabiliriz:
e-Din Birliği: Genel olarak din, "insanların anlayamadıkları, karşısında güçsüz kaldıkları doğa ve toplum olaylarını, tasarladıkları doğaüstü, gizemsel nitelikli güçlerle açıklamaya yönelme" olarak tanımlanabilir. Diğer etkenlerde olduğu gibi aynı dinî inanca sahip insanlar arasında bir yakınlık ortaya çıkar. Bu yakınlaşma doğal olarak benzer davranışlara neden olur. Böylece din, millî varlığı şekillendiren etkenlerden biri hâline gelir.
Yukarıdaki paragrafı, kitabın 96. sayfasından aynen aldık. Tırnak içindeki iddiaya lütfen dikkate diniz. Buna göre Allah, Peygamber, vahiy reddolmaktadır. Din -hâşâ- insanların tasarladığı ve "doğaüstü gizemsel nitelikli güçlerle açıklamaya yöneldiği" bir muammadır.
Bu sözde kitap, Türkiye MEB müfredatında okutulmaktadır. Bu vatanda dinin adı ise İslamiyettir. Kaldı ki hiçbir semavî din bu şekilde tarif edilemez. Buna rağmen bu kitabı yazan kimseler, dinimize hakaret etmekte, MEB da gençleri, bu kitaptan sorumlu tutmaktadır.
165. sayfadaki bir okuma parçasından:
"....engizisyon silahı elinden alınan kilise sonunda dinsel işlevini ön plana çıkarmak, asıl kimliğine dönmek yoluna gitmiştir. Bu olumlu gelişmenin Gazâli'nin "Felsefeye Yıkım" çağrısıyla, ussal ve eleştirel düşünceye kapılarını kapatan İslam dünyasında yankı bulması bir yana, Atatürk'ün çağdaş uygarlığa yönelik devrimlerine karşın ülkemizde bile kitlesel olarak yeterince algılandığı söylenemez."
Ne denmek istendiği açık-seçik bellidir. Ayrıca satır satır izaha gerek yok. Korkunç bir İslam, ecdat ve mazi düşmanlığı yapılmakta.
İmamı Muhammed Gazali gibi dünya tarihinin gelmiş geçmiş en soylu kafalarından birine saldıran bu zavallılar, hakşinas görünmek için 43. Sayfada "İbni Haldun doğu düşüncesinde parlak bir istisnadır" diye yazmaktalar. Aslında burada da hinlik var. İbni Haldun'un sosyolojinin kurucusu olduğu kaydedilmediği gibi O'nu doğu düşüncesiyle sınırlayarak över gibi yapıp yine ikinci sınıf saymaktalar. Onlara göre İslam dünyasında hiçbir ilim adamı çıkmamış, ama; nasılsa istisnaî olarak İbni Haldun yetişmiştir. Aynı özürlü mantık, 219. sayfada da Ayasofya'nın cami olduğu dönemde diğer kültürlerin yok sayıldığı iftirasını atmaktadır.
Bu bir tomar kâğıdı buraya aynen aktaramayız.
MEB, bu kitabı acilen geri çekmeli ve bu vesileyle bütün sosyal ilimler ders kitaplarını inceden inceye elden geçirmelidir. Belli ki birileri hile veya rüşvetle böyle bir tahribata geçit verme ihanetini işlemişler.
.
Sünni şefkat
27 Kasım 2014 01:00
Mevlana Halidi Bağdadi, ulu nakşi yolunun kolları dört bir yana uzamış bir ulu büyüğüdür. O'nun hayatta olduğu dönemde bu kardeş topraklar, Suriye, Türkiye, Irak ve ayrıca kuzey Irak vs diye ayrılmamıştı. Sevenleri Osmanlı iklimin her yanında mevcuttu. Girit adası düşünce buradaki müridanından 200 aileye Arjantin'e göçme talimatı vermesi ne demek istediğimizi çok sarih olarak anlatır. Bu sebeple Barış Süreci bina edilirken bu teşebbüsü aktualiteye bırakmayarak kendi ana kaidesine oturtma adına "Barışın Lideri" diye bir bir yazı kaleme almıştık. Orada Halidî gerçekliğin gerek Kürt tabanda, gerek Barzani'ler başta olmak üzere bölgede ve gerekse bizde bu barışı bina etmeye çalışanların aidiyet kaynakları itibariyle Mevlana Halidi Bağdadi muhabbetini ifade ettiğini ve o muhabbetin saydığımız bütün tarafları kalben kuşattığını ve bu itibarla barışın mânevi liderinin bu müstesna isim olduğunu dile getirmiştik.
Kardeş topraklarda Kürt ve gayrı Kürt unsurlarla barış tesis edilir, kucaklaşma yaşanırken böyle bir tasavvufi ve tarihi hakkın tesbit ve teslim edilmesi şarttı.
Şimdi teslimi gereken bir hak daha var:
Alevi açılımı olurken gözden kaçmaması icap eden bir olay yaşanmakta. Bugün Alevinin yarasını sünni şefkat onarmaktadır. Bu güzellik de kayda girerek gelecek zamanlara armağan edilmeli. Alevilerin mağduriyetlerini, mazlum olmalarını, bir takım haksızlıklara maruz kaldıklarını bu toprakların Ehli Sünnet şefkati, görmüş ve rahatszılığın telafisi imkânlarını aramaya koyulmuştur. Bir başka şekilde söylemek gerekirse; Dersim'de alevilere zulmedildiğini, zehirli gaz ve bombayla öldürüldüğünü Ehli Sünnet aidiyetli bir iktidar dile getirmiş ve ardından da bu yaranın tedavi yollarını aramaya koyulmuştur.
Akıl ve mantık, Dersimli olan veya olmayan alevi vatandaşların yakın tarihten devraldıkları mirası sahiplenerek acıyı paylaşıp gereğini yapma vazifesinin ana muhalefet partisinde olduğunu göstermektedir. CHP bugün fiilen bir alevi partisidir. Birinci sebep bu. İkinci sebepse genel başkan alevidir. Alevilerin küskünlük ve kırgınlıklarını onların görüp gözetmeleri icap ederdi. Böyle olmadı ve olması da mümkün gibi görünmüyor. Çünkü Alevi katliamını yapan Tek Parti icraatıdır. Bunu kabullendiklerinde mazi inkârı söz konusu olur. Halbuki hukukta reddi miras diye bir müessese de vardır. Buradan hareketle "partimiz hükümetlerinin şu tarihte yaptığı bu cezalandırma faaliyetini haksız buluyor ve zulüm görmüş insanlarla onların torunlarından özür diliyoruz" denebilirdi.
CHP bunu derse parti bütünlüğünü muhafaza edebilir mi? Bilinmez. Ama bilinen bir şey var ki Sünni/Ehli Sünnet şefkatten nasibini almış bir Recep Tayyip Erdoğan, bir Ahmet Davutoğlu devlet adına o kitleden özür dilediler.
Sünni şefkatin karşı baskılara rağmen alevinin derdine derman olması, memleketimiz adına da huzurumuz ve birliğimiz adına da büyük bir kazançtır. Şuna her Alevi kesinkes inanmalıki her sünni, Mevlana Halidi Bağdadi Hazretlerini sevdiği gibi ulu Hünkâr Hacı Bektaşı Veli Hazretlerini de sevmektedir.
Hadise, bu sevgileri kaybetmemekte, beslemekte, büyütmekte ve bu sevgilerde buluşmaktadır.
.
HALİFE'NİN VATİKAN ZİYARETİ
28 Kasım 2014 01:00
Papa Francesco cenabları, 28 Kasım 2014 Cuma'ya denk gelen bugün Türkiye'yi ziyaret etmekte. İki günlük bu ziyaret Sn. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın dâveti üzerine yapılıyor. Bu, TC kurulduğundan bu yana vaki olan dördüncü papa ziyaretidir. Papaya ve refakatçi hey'ete "hoş geldiniz!" deriz. Her misafirimiz gibi bu misafirlerimiz de törelerimize yakışacak şekilde ağırlanacaktır.
"Papa" kelimesinin mânâsı "baba" demektir. Vatikan devletinin hükümdarı ve 1 milyar 200 milyonluk Katolik Hıristiyan dünyasının ruhâni lideridir.
Misafirimiz, Arjantinlidir. 266. Papadır. Avrupa dışından bu vazifeye gelen ilk isimdir. Esas ismi, Jorge Mario Bergoglio'dur. Makama geçtikten sonra tek isim alan ilk papadır. Francesco "Fransis" ismini almıştır. Papa olan ilk Cizvit cemaati mensubudur. Bir papa hayatteyken seçilmiş ilk papa olma unvanına da sahiptir.
Papaların hükümdarlığı altındaki bir din devleti olan Vatikan, Roma'dadır. 5 km2 büyüklüktedir. Nüfusu bin kişiden azdır. İsviçreli Katolik muhafızlar tarafından korunur. "Papa" unvanlı hükümdarın her sözü kanun hükmündedir. Vatikan'da resmî veya gayrı resmî 200'ün üzerinde gazete ve dergi, 150'nin üzerinde radyo, 50 civarında TV vardır.
Papa Fransis, önce Ankara'yı ziyaret edecek, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Diyanet İşleri Başkanıyla resmî temaslarıyla beraber Anıtkabir'e de giderek -şüphesiz ki- şükran ve minnet hislerini dile getirecektir. Ankara'dan sonra İstanbul'a geçerek burada Ayasofya ve Sultanahmed Camilerini ziyaret edecektir. İstanbul'daki en mühim teması 300 milyona yakın Ortodoks Hıristiyanların ruhani lideri Patrik Bartholomeos cenablarıyla buluşacak olmasıdır. İki ruhani lider, İsrail askerlerinin Mescid-i Aksa Camiî'nde yaptıkları zorbalığı da müzakere edeceklerdir. Papa 30 Kasım günü patrikle birlikte Saint George Kilisesinde Havari Andreas Yortusu'nu idare ettikten sonra Türkiye'den ayrılacaktır...
Gelen şahsiyet, hem bir hükümdar ve hem de büyük bir nüfusun ruhani lideridir. Bu sebeple ziyaretin devlet temsilcilerimizle yapılacak görüşmeleri ülkemizi ve devletimizi alakadar eder. Hadisenin bu tarafı ortadadır, herkes tarafından bilinmekte ve haberlerde de dile gelmektedir.
Bir de bu vesileyle dile gelmeyen fakat dile gelmesi gereken bir başka husus daha var. O da -daha doğrusu- asıl o taraf, devletimizi ve milletimizi alakadar etmekte.
Bu ziyaretin bir iade-i ziyareti yapılacaktır. Sn. Erdoğan, bu ziyareti ilerideki bir takvimde yapar. Ama bu ziyaret tam karşılık olamayacaktır. Papa'nın devlet reisi sıfatına mukabele edilmiş olacak, fakat ruhani liderlik sıfatı boşlukta kalacaktır. TC Diyanet İşleri Başkanının Cumhurbaşkanına refakat etmesi o boşluğu telafi edemez. Unvanlar, sıfatlar, seçilme şekilleri, mükellefiyetleri tamamen farklıdır. Dolayısıyla denklik, mevkidaşlık mevzubahis değildir. Bunlar tam olarak kavransın diye yukarıda Papa, Papalık ve Vatikan hakkında mufassal malumat yazdık.
Papalığın mukabili Makam-ı Hilafet, Papa cenablarının mevkidaşı Halife Hazretleridir. Hilafet, Avrupa fetihlerimizle ve bilhassa Fatih'le birlikte fiilen ve Yavuz Sultan Selim'le birlikte de resmen Osmanlı Türk Sultanlarındadır. Devletle milletin Padişahı olan Osmanlı Sultanları, ümmet için de Halife-i ruy-i zemindir/Yeryüzünün Halifesidir.
Süryanilere kadar her açılım olurken olması da gerekirken Hilafet açılımının konuşulması günü de gelmiştir. Asırlarca, 1516-1926 arasında Hilafetin temsiliyle şereflendik, varlığından kuvvet aldık. Bu yüzden korku mevzuu olmaktan çıkıp müzakere edilmesinden çekinmemeli.
Hilafet bir dînî kurumdur, Sevgili Peygamberimizin -aleyhisselam- vekilliğidir. Fakat imana müteallik/ilişkin değildir. Bununla birlikte ümmet ve devlet hayatındaki boşluğu inkâr edilemez. Son Halife Vahiddeddin Han'dır. Abdülmecid Efendi'nin seçilmesi şer'i usule göre meşru değildir. Devlet kuvvetini yeri geldiğinde icra edecek imkâna sahip olmayan Hilafet makamı, sadece sembolik kalır.
Hilafet hakkı bugün de Türkiye'dedir. Bu hak kullanılmayınca taşeron teröristlerce gasbedilmek istenmektedir. Veya bazı cemaatler hadlerini aşarak bu müesseseyi kapmaya yeltenmektedirler.
Vatikan'ın başındaki Papa'nın Türkiye ziyareti gibi bir gün Halife Efendimiz'in Vatikan ziyareti haber olduğunda bu memlekette açılımlar yerli yerine oturmuş ve devletimiz ve milletimiz daha kudretli ve daha itibarlı olmuş olur İslam âleminde yaşanan bitmez tükenmez kargaşının varlığında mânevi bir kudretin yokluğu büyük etkendir.
Zor bir devremizde müstemleke kuvvetlerinin İngiliz hile ve ceberutluğuyla bizden kopardığı devlet hayatımıza dair bir müesseseyi konuşuyoruz...
Her açılıma; peşin hükme kapılmadan, slogan ve ideolojilere sarılmadan, sığlaşmadan, kendi seviyesi içinde kalarak olanca soğukkanlılıkla yaklaşmalıyız.
.
SANAYİ ŞEHRİ KONYA
1 Aralık 2014 01:00
Türkiye, -Allah'a şükür- artık yalnızca kuru üzüm, incir ve fındık ihraç eden harp malûlü bir memleket olmadığı gibi; Konya da yalnızca tahıl ambarı bir şehir değil. Cumayı cumartesiye bağlayan akşam bu şehrin romanını dinledik, bir vefa ve kadirşinaslığı yaşadık.
KSO/Konya Sanayi Odası, 40 yaşına basmış. 40 yıl önce 165 sanayici KSO'yu kurmuşlar. "Sanayi" diyoruz ama o günlerin imkânları, bugüne göre çok başlangıç seviyesinde. Usta-çırak, baba-oğul tecrübe mirasıyla yetişmiş arif gönüllü insanlar, tek başına ziraatle yüksek hedeflere varılamayacağını düşünerek teşkilatlanmaya karar vermişler. Ne var ki Konya hakkındaki umumi peşin hüküm "tahıl ambarı"dır. Bu sebeple kapısını çaldıkları bakanlıklarda bile "sanayi ile ne işiniz var? Konya tahıl şehri değil mi?" sorusuyla karşılaşmışlar. Bir tarafta sabit kanaatler, bir tarafta hava meydanı yokluğu, otelsizlik gibi mahrumiyetlerin meydana getirdiği bir dizi zorluğa rağmen Konya'nın cesur ve ufuklu bu öncü müteşebbisleri yılmamışlar. Perşembe akşamı bu ilklerin iş hayatlarını, mesleki aşklarını ve memleket sevdalarını dinledik. Bu bir sanayi romanıydı.
Şimdi hizmet bayrağı, ikinci-üçüncü nesillerde. Fakat ilkler, bugün de 80'e doğru seyreden yaşlarına rağmen hem çalışıyor, hem de rehberliklerine devam ediyorlar.
KSO Başkanı Memiş Kütükçü'nün ifade ettiği gibi bu yolculukta Konyalı sanayici, alın teriyle akıl terini birleştirmiş. Çünkü Konya bir mânevi iklim merkezi. Devlet-i Ebed Müddet'te bayrak devir-tesliminin yapıldığı yer. Sadreddin-i Konevî, Şemseddin-i Tebrizî, Mevlâna Celaleddin Muhammed Rumî gibi irfan sultanlarıyla Alaeddin-i Keykubat gibi Selçuklu Devlet Sultanlarının hükümran oldukları payitaht. Konyalı, yolda yürürken nerede kimlerle olduğunun ve kimlere karşı dün ve yarına dair mes'uliyetler taşıdığının şuurunda. Bu şuur, onlara evliyaullahın büyüklerinden Hazreti Mevlâna'nın "aşk dâvâya; cefa çekmek şahadete benzer, şahidi olmayan dâvâyı kazanamaz!" sözünü tekrarlatmakta. Bundan dolayıdır ki 40 yıl evvel 165 mütevazı sanayici ile kurulan KSO'nun bugün bin 602 üyesi ve 60 bin çalışanı var. 1472 firma,186 ülkeye ihracat yapmakta. Türkiye'nin ilk bine giren sanayi şirketinin 25'i Konya'dan. En başarılı oldukları otomotiv yan sanayiî. Bu sebeple TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu'nun dediği gibi yerli otomobili yapma babayiğitliği Konya'ya yakışır.
Şimdi ayrıca dünyayı tanıyan ikinci ve üçüncü nesil de "adale üretimi kâfi değil, fikri sermayeye yönelmemiz lazım!" diyerek kurdukları bir innoparkla yüksek teknoloji hamlesini başlatmışlar.
Konya'nın sanayi romanını kurucu başkan muhterem Ali Akkaya'nın kendine has üslubuyla dinlemek unutulmaz. Konya'nın bu müstesna markalaşma mazisinin arkasında elbette çok sebep var. Onlardan biri de dayanışma ruhu. Belediye Başkanı Tahir Akyürek, daha güçlü ve daha güzel bir Konya için lazım gelen her ne ise onu gerçekleştirmekte. Vali Muammer Erol, üzerine düşeni yapmakta.
Bu merkez şehrimizde KSO basın müşaviri; hizmette istikbal vaad eden Fatih Ulutaş'a kadar herkeste diri bir heyecan gördük. Aynı heyecanı Sanayi Bakanı Fikri Işık da görmüş olmalı ki sakin ve muhtevalı konuşmasında iş adamlarını teşvik etti ve ümitler verdi, taahhütlerin altına girdi.
Konyalı, "ziraat, tahıl bize yeter!" diyerek zamanı ıskalamamış. Oradan başlayarak sanayie varmış, şimdi yüksek teknolojiye yürüyor. Konya bir koca medrese. O medresenin talebeleri kalb ve kasa dengesini kurmuşlar. Sanayici zengin olmuş fakat ne şımarıklık görgüsüzlüğüne ve ne de kibir zavallılığına kapılmış.
Bundan böyle İstanbul-Taşra tefriki bitmiştir.
47 bin beyitlik Mesnevî-i Şerif'in yazıldığı, dizi dizi Sultanların mânevi nöbette olduğu, hızlı trenin rüzgârla yarıştığı topraklar taşra olamaz!..
Konya bir de Mersin üzerinden denize ulaşırsa ortaya bir dünya markası çıkar. Bölge, Hong-Kong olu
.
KARADENİZ'İN İKİ YAKASI
2 Aralık 2014 01:00
Sadece Akdeniz değil, Karadeniz de bir kaç asır boyunca Türk gölüydü. Devlet seyrimizde gerileme başladıktan sonra Karadeniz'in Anadolu'ya göre kuzey yakası Rusların eline geçti. O günden sonra iki yaka, asırlarca hasım kaldı. Husumet, 1293/1876 Türk-Rus Harbiyle zirveye çıktı. SSCB dönemindeyse daha da katılaştı. Ruslar, bizim için işgal ve tehdit unsuruydu. Herhangi bir dostluk kurulması hiç bir şekilde düşünülemezdi...
Buzlar, ilk defa Turgut Özal döneminde erimeye başladı. Bu, imkânsızın mümküne dönmesiydi. Şaşırtıcı yakınlaşma süreci, Sovyetler Birliği'nin 1989'da tükenişiyle birlikte hız kazandı. İstanbul ticaret piyasasını Rus, Ukraynalı ve diğer Slav ırk mensupları doldurdu. Ticaretle birlikte sosyal hayat da renklendi. Çok sayıda evlilik oldu. Bugün Rusların yazlık şehirleri sadece Kırım sahilleri değil. Antalya da bu komşumuz için bir tatil merkezi.
Gelinen noktada vaziyet şudur:
Bugün asıl Türkiye Cumhuriyetiyle Rusya Federasyonu stratejik ortaktır. O kadar ki isteseler de birbirlerinden kopamazlar. Dünün mecburi düşmanları, bugünün mecburi dostları oldu. Eski günler, şüphesiz ki iki taraf için de aklın bir köşesindedir. Buna rağmen birbirlerini kollayarak ihtiyatlı bir biçimde görüşmeler yapmakta, müzakerelere oturmakta, andlaşmalara imza atmaktalar.
İki devletin birbirini ilgilendiren, birbiriyle çatışan, buluşan ve kesişen veya kazandıran yahut kaybettiren ilişkileri var. Mesela Kırım gibi son derecede hassas sıkıntılar mevcut. Bugün Suriye hatta Ukrayna problemleri daha az sıkıntı değil. Tükettiğimiz doğal gazın yüzde 30'unu Rusya'dan satın almaktayız. Şirketlerimiz Rusya'ya sebze meyveden diğer bir çok kaleme kadar ihracat yapmakta, müteahhitlerimiz geniş Rus coğrafyasını inşa etmekte. Türk Cumhuriyetlerine varıncaya dek onlarca konu gündemde.
Rusya Federasyonu devlet başkanı Vladimir Putin, işte böyle bir havada iki yıl aradan sonra bir kere daha Türkiye'de. "Yeni Osmanlı" devlet reisi Recep Tayyip Erdoğan, "Yeni Çarlık" devlet reisi Vladimir Putin'i Beştepe'de ağırlıyor. Sn. Putin'in uçağı alanımıza indiğinde bu iki devlet arası münasebetleri olanca derinliğiyle hissederek yaşamış bir kalem olarak şu yukarıda yazdıklarımızı düşündük. Fakat yalnızca onları düşünmedik. Onlarla birlikte Rus devlet başkanıyla bizim devlet başkanının uçaklarını kıyas ettik. Putin Beştepe'deki Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda kalacağı için bu saraya yapılan itirazları, oradan Kremlin Sarayını ve "Temsilde Tasarruf Olmaz!" dememizi düşündük.
"Ruslar Boğazları, Kars ve Ardahan'ı istiyor!" karanlık manşet günlerinden "kazan kazan" günlerine gelmiş bulunuyoruz. Varılan nokta kim ne derse desin "Komşularla Sıfır İhtilaf" siyasetinin eseridir. Elbette her sahada her şey alabildiğine güllük gülistanlık olmaz. Daha çok doğalgazı, daha ucuz fiyata alabilirsek bu bir başarı olur. Kırım mazlumluktan ve mağdurluktan kurtarılırsa bu diğer başarı olur. Rusya, Ukrayna münasebetleri 1956 Macar, 1968 Çekoslovakya işgal ruhundan uzaklaştırılırsa itibarımız artar. Moskova, Esad ve Baas rejiminin arkasından çekilirse zafer olur. Rusya'ya daha çok mal satabilirsek hele hele iki devlet, alışverişlerinde kendi milli akçelerini kullanabilirlerse tarih yazılır.
CB Sn. Erdoğan'la BB Sn. Davutoğlu'nun şümullü dış seyahatlerinden sonra bir hafta içinde ABD başkan yardımcısı Joe Biden'ın, Papa Francesco ve Rus devlet başkanı Vladimir Putin'in gelmeleri G 20 dönem başkanlığını almış, G10'u hedefine oturtmuş bir devletin cihanı kucaklayan faaliyetleridir... Yakında Irak'la da ortak hükümet toplantısı yapılacak.
-Yeni Türkiye nedir?
-Yeni Türkiye işte budur.
.
İstikrar, barajda boğulmasın!
4 Aralık 2014 01:00
Seçim sisteminde baraj uygulaması, sadece bizde yok; dünyanın başka ülkelerinde de mevcut. Fakat soru şudur: Hiç baraj olmaması mı, yoksa 3'lerde 5'lerde olması mı daha isabetlidir? Bu sorunun herkesi memnun edecek cevabını bulmak zordur. Hiç bir engelin olmaması parlamentoda her fikrin temsili adına daha demokratik farz edilebilir. Buna mukabil makul baraj fikri de anti demokratik sayılamaz. Bu da oyların heba olmasının önüne geçmek, yersiz koaliyon hükümetlerine meydan vermemek gibi sebeplere dayanmakta.
Burada "makul" anahtar kelimedir.
Tabiî kime ve neye göre makul da ayrı bir soru?
Demokratik ülkeler uygulamasını göz ardı etmemeli. Çoğunluk, hangi kıstası esas almıştır? Yüzde 7 mi, 5 mi, 3 mü, sıfır mı? Rakam büyüdükçe adaletsizlik söz konusu olduğu gibi küçüldükçe de kaos ve kargaşa çıkmakta ve kısa ömürlü, uyumsuz koalisyonlara mecburiyet doğmaktadır.
Koalisyon, şiddetle kaçınmamız gereken bir hükümet mecburiyetidir. Belki bir-iki istina devlet vardır ama koalisyon hükümetleri dünyada da çok başarılı olamamakta. ABD'de koalisyon iktidarını hiç bilmiyoruz. Bizde ise koalisyon dönemleri, enflasyon, işsizilik, dış borç ve terörün arttığı dönemlerdir. Türkiye, koalisyonlarla ilk defa 27 Mayıs darbesinin ürünü. 1961 Anayasasıyla tanıştı. Anayasa Mahkemesi de 1961 Anayasasıyla kurulmuştur.
Bize göre seçim barajı meselesinde en evvel dikkat edilmesi şart olan husus istikrarı gözetmektir. Yarım asırlık tecrübe onu gösterdi ki koalisyon iktidarlarıyla istikrar mümkün değildir. Burada şöyle bir problem ortaya çıkmakta; hem seçim sisteminde adaletli bir yapı olacak ve hem de koalisyon mecburiyeti doğmayacak. Şunu ifade etmeli ki 5 üzeri her rakam Türkiye gibi dünyada itibarlı ismi olan bir devlete yakışmamakta. Yüzde 10 Barajı 12 Eylül darbesinin eseridir. Darbeci mantık, Kürt meselesini yok sayarak, yasaklayarak, insanları hapse atarak ve siyasetin yolunu kanunla engelleyerek çözeceğini sanmıştı. Halbuki o hareket bağımsız aday formülüyle bu engeli aştı. Buna rağmen sistemdeki baraj, zaman zaman gündem oldu. Şimdi yine gündem.
Bu defa kabaca bir hesapla manzara tuhaftır.
27 Mayısla kurulan Anayasa Mahkemesi, 12 Eylül 2010 Referandumunun kendisine tanıdığı bireysel başvurulara bakma yetkisine dayanarak 12 Eylül darbesiyle gelen seçim barajını yıkmaya çalışmakta. Garip olan, emekliliğin eşiğindeki AYM Başkanının ihsası reyde bulunmasıdır. Kamuoyunda iktidarla hesaplaşıyormuş gibi bir intiba doğmuş vaziyette. AYM kanunlarla TBMM iç tüzüğünün Anayasaya uygunluğunu denetler. Fakat kanun koyucu yerine geçerek kanun yapamaz veya öyle bir yorum yapamaz.
Aklı selim, onu konuşturmaktaki baraj sisteminin bu defa hem de AYM başkanının bir demeciyle tartışılmaya başlanması, zamanlama olarak son derecede hatalıdır. Bunun bir sebebi seçimlere bir şey kalmamış olmasıdır. Ferdi müracaat üzerine yapılacak bir değişikliğin bir yıl içinde yapılacak seçimlere uygulanıp uygulanmayacağı bir fırtına estirecektir. Bundan daha mühimi ise sahip olduğumuz istikrardır. Şu anki kalkınma, büyüme, döviz rezervi, dış ve iç temas trafikleri, terörün durması gibi her iyi hal istikrar sebebiyledir. Anayasa değişmeden yapılacak bir değişiklik ne kadar ömürlü olur? O da belli değil. Sıfır baraj fakat dar bölge, daraltılmış bölge gibi tekliflerin de yeniden düşünülmesi gerekir.
10'lu baraj ayıbından bir gün -herhalde- kurtuluruz, kurtulmalıyız.
Ama...
İstikrara ziyan vermeden.
İstikrar barajda boğulursa ülkenin nefesi kesilir.
.
ALEVİLER MÜSLÜMANDIR
5 Aralık 2014 01:00
Ord. Prof. Dr. diye upuzun unvanlı ve 27 Mayıs 1960 Cinayetinin programcısı Sıddık Sami Onar. Sevmeyenleri, "sıddık" yerine benzeri kelimeyi söylerlerdi. Atatürkçü, çağdaş, uygar ve ilerici bu akademisyen, İstanbul Hukuk Fakültesinde dersimize gelirdi. "İdare Hukuku" isminde iki cildlik bir ders kitabı vardı. O kitapta şöyle yazar:
-Osmanlı Devleti, Sünni esaslar üzerine kurulmuştur, Türkiye Cumhuriyeti ise Alevi esaslar üzerine kurulmuştur!
Hakikaten erken cumhuriyet döneminde hakim, savcı, subay, jandarma, polis, öğretmen gibi meslek kadrolarına tercihan Alevi vatandaşlar doldurulmuştur. Bunu yapan aynı rejim, nasıl bir yaman çelişkiyse diğer taraftan da Dersim faciasıyla bugünlere kadar devam eden bir hazin hikâye ve kötü bir miras bıraktı.
Tek Parti zihniyeti, İngiliz krallığı, Hitler Almanyası, Lenin Rusyası, Mussolini İtalyası arasında savrulurken kâh Alevilere yaslanıyor, kâh onları mağaralara doldurup cezalandırıyordu.
Bu toprakların Alevileri, kendilerini topluma, soğukkanlı bir dille, köprüler atarak değil, gönüller yaparak anlatamadılar. Birileri Sünnilerle araları açık kalsın diye 15 asır evvelinin ihtilaflarını körükleyip durdu. Birileri bu ihtilafları kazanca çevirdi.
12 Eylül idaresi Kürtleri kanunla yok saymıştı. Alevilerse Cumhuriyet kurulurken Diyap Ağalar ve öteki bazı önderleriyle destek olur ve bu destek tarih ve idare kitaplarıyla tescil edilirken sonra terörist muamelesi görmeleri sebebiyle kendi kendilerini gündemden düşürdüler. Kimse Alevi olduğunu kolay kolay ağzına almazdı.
Politik ismi öyle olmasa da Alevi kontenjanları, Adnan Menderes'le başlayan sağ iktidarlarla verildi. Alevilere ilk vicdani, insani ve İslami iktidar bakışı ise Sünni ve dindar bir insan olan Recep Tayyip Erdoğan ve ekibinden kurulu AK Parti iktidarında oldu. AK Parti iktidarı, önce kendisine oy veren dindarların problemlerini ele almadı. Önce Kürtlerin, sonra Alevilerin, en sonra Sünni dindarların problemlerini ele aldı.
Bugün Kürt açılımı devam ettiği gibi Alevi açılımı da devam etmekte. Başbakan, Cumhurbaşkanı oldu; yeni Başbakan Ahmet Davutoğlu hiç hız kesmeden süreçleri devam ettirmekte, Cumhurbaşkanı Erdoğan, dikkatle gidişatı takip etmekte.
Bu açılım sürecinde Alevi haklarına dair çeşitli istekler dile geliyor. Bu isteklerin ne kadarının Alevileri temsil ettiği, istekler üzerinde Alevilerin ne kadar mutabık olduğu belli değildir. Denildiğine göre 101 çeşit Alevi grubu bulunmakta. Bunlar farklı farklı fikirdeler. Hazreti Ali Efendimize "tanrı" diyenler, Aleviliğe ateistlik izafe edenler, Ali'siz Alevilik saçmalığını ortaya atanlar, ayrı bir din, hatta hatta ayrı bir ırk sayanlar, müfrit/radikal/köktencilerdir. Bu iddialar, aynı zamanda sömürgeci emperyalist devletler tarafından da sinsi sinsi beslenmekte. Nitekim 1915 Ermeni tehcirinde ciddi bir Ermeni nüfusun kendilerini Alevi olarak gösterip göçten kurtuldukları tarihen sabittir.
Sadece Aleviliğe ve Alevilerimize iftira mahiyetindeki bu görüşler değil, "cemevleri mâbed sayılsın, din dersleri kaldırılsın, Alevi köylerindeki camiler yıkılsın!" gibi taleplerle bunları ortaya atanların da bütün Alevileri temsil ettiği asla doğru değildir. Aleviler, bu topraklarda asırlardır var. Asırlardır Sünnilerle iç içe yaşamakta. İsimleri, ortak değerleri, akrabalıkları, kirvelikleri, oruçları, mukaddes günleri, okulları, askerlikleri, aile hayatları, mezarlıkları vs. kesişmekte ve çakışmaktadır.
"Alevilik İslamın bir alt yorumudur" tesbiti, ne dediğini bilen itidal sahibi Alevilerin ikrarıdır. Birçok bölgemizin Alevileri, camie de gitmektedir, namaz da kılmaktadır. Cemevleri elbette ibadethane değildir. Bir yerde mâbed varsa onun bir de dini olur. Cemevi, ibadethane ise o ibadethane hangi dini temsil etmektedir? Sayıları yüzde bir mikronu bile tutmayanlar hariç, Alevi kardeşlerimiz Müslümandır. Mâbedleri de dün olduğu gibi bugün de camidir. Cemevleri ise sosyal etkinlikleri için buluşma mekânlarıdır. Kültür vakfı veya derneği olarak lâzım gelen her türlü destek verilir.
Tehlikeli oyuna herkesin uyanık olması hayati değerde önem arz etmektedir:
Alevileri, İslamdan koparmaya çalışmak başta Aleviler olmak üzere bu millete ve bu vatana yapılacak ihanetin en büyüğüdür. Malum sömürgeci devletler, Alevileri Sünnilere düşman kılmak, İslamdan mahrum bırakmak için tırlar dolusu Avrolar harcamaktalar.
İslâm ve Türkiye düşmanları, sol-sağ kavgalarıyla yapamadıklarını Kürtlerle yapmak istediler. Kürtlerle yapamadıklarını da şimdi Alevilerle hayata geçirmeye çalışıyorlar. Sesi çok çıkan küçük bir azınlığın, susan koca bir Alevi nüfusu temsil etmesi söz konusu olamaz.
.
Millî Eğitim Şûra Kararları
8 Aralık 2014 01:00
Antalya'da mesai yapan 19. Millî Eğitim Şûrası, 179 Tavsiye Kararıyla toplantısını bitirdi. Türkiye'de baskın güç olduğu için oldum olası hep YAŞ/Yüksek Askerî Şûra kararları gündeme otururdu. O dönemlerde MEŞ/Millî Eğitim Şûrasının lafı bile edilmezdi. Şimdilerde darbecilik illetinden kurtarılan ordu, asli vazifesine dönünce eğitim ordusunun yüksek istişare makamı MEŞ'in varlığı da kararları da fark edilir oldu...
Kendisi de bir eğitimci olan Millî Eğitim Bakanı Prof. Dr. Nabi Avcı'nın da kastetmek istediği gibi istişari kararlar, kanun veya nizamname/tüzük hükmünde değildir. Yüksek organ, tavsiye eder, icra kuvveti zaman, mekân, keyfiyet, denklem ve düzlemini esas alarak öncelik esasına göre uygulama yoluna gider..
179 Tavsiyenin tamamını buraya alıp tahlil etmemiz mümkün değil. Bilhassa dikkat çekici olanlar üzerinde duracağız...
Umumi hükmümüz şu ki tavsiye kararları, üyelerin iyi niyetlerine rağmen ürkek görünmektedir. Halbuki maarif, bir memleketin şah damarıdır. Hekim, ameliyat yapılacaksa sür'atle kararını verip acilen başlar.
-İlk ve ortaokulda tekli öğretime geçilmesine bir tek Allahın kulunun itiraz edeceğini sanmayız. Tam gün öğretim, az mevcutlu sınıf gibi elzem ve şarttır. Üstelik dershaneler özel okullarla da rekabete girmiş olan MEB'in bu ihtiyacı ne yapıp edip hayata geçirmesi gerekir.
-Din dersi, tam ve layıkıyla "din dersi" ve uygulamalı olmalı. Bu derse giren talebe, sene sene her malumat ve tatbikatı öğrenebilmelidir. Ancak mecburi olacak olan bu ders, ailenin tercihine bırakılmalıdır. Mevcut din kültürü ve ahlak dersi ise mecburi olmaktan çıkartılıp yine ailenin tercihine bırakılmalı. Her iki ders, her iki usulde de ilkokul 1'den başlamalı. Bu dersler 1-2 saat gibi sembolik süreli ve yasak savan tarzda olmamalı.
- İlim adamları, Medeniyet Dersi adı altında öğretileceğine göre sadece Türk mütefekkirlerini okutmak eksik eğitim olur. Medeniyet, âlemşümuldür. Türklerin fikir hayatı, İslam medeniyetinin bir parçasıdır. Irken Türk olanlar gibi Müslüman mütefekkirler de okutulmalıdır. Kaldı ki Türk zannedilenlerden bazısı Türk olmadığı gibi hakikaten Türk olmayanlardan bazıları da değme Türk'ten daha fazla Türk'tür. Bu ders için ileride itiraz ve tefrikalara yol açacak ırk değil, medeniyet kıstas alınmalıdır.
-İnkılap tarihi ve Atatürkçülük dersi programının gözden geçirilmesi tavsiye edilmekte. Burada söylenmesi gereken söylenmemiştir. 12 Eylül'ün işgüzârlıkları ayıklanacaksa müfredatın tamamı dikkate alındığında böyle bir derse hiçbir şekilde ihtiyaç yoktur.
-Osmanlı Türkçesi Dersi, Anadolu İmam Hatip Liseleriyle Sosyal Liselerde Zorunlu, diğer liselerde seçmeli olmalı denmekte. Bildiğimiz şu ki Osmanlıca, Sosyal Liselerde zaten mecburidir. Böylesine hayati bir karar, ürkek ve kekeme olamaz. Neden Anadolu Lisesi cinsinden olanlarda mecburi de diğer liselerde değil? Osmanlı Türkçesi, Türkçemizin mayası, haysiyeti ve lisanımızda zirvesidir. Bu itibarla hiçbir şamataya papuç bırakmadan Osmanlıca, bila istisna bütün ilk, orta ve liselerde mecburi ders olmalıdır.
-Ananevi/Gelenekli Sanatlar hat, ebru, tezhip, minyatür, vs. resim dersiyle birleştirilerek bu derse yeni bir isim verilebilir. Tabiatiyle seçmeli olacaktır.
-Otelcilik ve Turizm Okullarında alkollü içki dersinin olması THY'nin uçaklarda alkol ikram etmesi gibi bu milletin medeniyet, mâneviyat ve şahsiyet değerlerine hakaret ve hiç şüphe yok ki evlâtlarına da azaptır.
-En iyi, en üstün maaş, çocuklarımız üzerinden beka ve istikbalimizi emanet ettiğimiz öğretmene verilmeli, en gıpta edilecek sosyal imkânlar öğretmene tanınmalıdır. Bir lisan bilene yüzde 25, iki lisan bilene yüzde 50 maaş tazminatı verilmeli, öğrencisi başarı gösteren öğretmen de nakden taltif edilmelidir. Her öğretmen 3 yılda bir seviye imtihanından geçirilmelidir.
Geçmiş yıllarda bu ve benzer teklif ve düşüncelerimizi işlediğimiz çok sayıda makalelerimiz mevcut. Bir defa daha bir hususa işaret etmek isteriz. "Sosyoloji'k tahribat" adlı yazımızla meğerse bir yaraya neşter vurmuşuz. Din dersi kitabından bile şikâyetler almaktayım. Bu sebeple sosyal derslerden başlayarak bütün ders kitapları aşırılıklardan, yabancılıklardan, ayrık otu fikirlerden temizlenmelidir.
Tavsiyelerimiz de var:
Lütfen 5 yıldızlı otel ve deniz tercihinden vazgeçilerek bundan sonraki eğitim şûraları, sırasıyla eğitimde en geri kalmış illerde yapılsın. Ayrıca; Millî Eğitim Bakanları sık değişmemelidir. Mevcut iktidarda Millî Eğitim Bakanı ve Başbakanın eğitimci, yerli, millî ve okur-yazar olmalarını maarifimiz adına bir şans olarak görmek istiyoruz.
.
OSMANLI TÜRKÇESİ, TÜRKÇE'NİN ZİRVESİDİR
9 Aralık 2014 01:00
Harf inkılabı, Mustafa Kemal'in bir sabah kalktığında zihninde şimşek çakarcasına bulduğu bir fikir değildir:
Ordu, 1683 II. Viyana Sefer-i Hümayunu'ndan mağlubiyetle döndükten sonra rüzgâr her cepheden ters esmeye başlamıştı. Cephede mağlup olan, kendisi borç almaya başlayan bir devlette her devrin münevveri nefs muhasebesi içindedir. Kendinden ve gidişattan şüphe başlamıştır. İzzetin yerini zillet alınca şaşkınlıklar da kaçınılmaz olur. Mithat Paşa, Rumeli'de bayrağımızda hilalin yanına haç konması teklifinde bulunur. Böyle yapılırsa güya Balkan kavimlerinin ayrılma isteğinin önüne geçilecektir. Bunu yapan şahsın Sadrazam olduğunu hatırlatmak isteriz. İttihad-u Terakki'nin kurucularından Dr. Abdullah Cevdet, "İmparatorluk hayatında kız alıp vermeler yüzünden Türk ırkı güzelliğini kaybetmiştir; bundan naşi Turanî bir kavim olan Macaristan'dan damızlık erkekler getirerek Türk kızlarıyla evlendirelim!" der. Bu kişi, Arapgirli bir Kürt'tür. Türkçülük ideoloğu ve Cumhuriyetin ideoloji rehberi Ziya Gökalp de Diyarbakırlı Zaza'dır. Gökalp, hastane odasında kafasını karyola demirine vura vura Allah'a küfrederek öbür dünyaya gitmiştir.
Bunlardan evvel Ali Suavi de İslam harflerinin terk edilerek Latin harflerinin kabul edilmesini teklif eder. Suavi, Fatih Cami-i Şerifi vaizidir. Londra'ya giderek bir İngiliz kadınla evlenmiş, döndüğünde başına topladığı Rumeli muhacirleriyle Çırağan Sarayı'nı basarak V. Murad'ı dışarı çıkartıp Sultan Abdülhamid'e darbe yapmak isterken öldürülmüştür.
İsmi geçen zevatın bazısı Tanzimat, bazısı Jön Türk, bazısı İttihat/meşrutiyet, bazısı Cumhuriyet münevveri ve fakat ekseriyeti masondur, Türk olanı ise nadirattandır.
Eğer; devlet dünya liderliğini devam ettirebilse; hatta belki üçüncülükten aşağı düşmese, ordu cephelerde yenilmese, hazine dışarıya el uzatacak denli açık vermeseydi... kendinden şüpheler yaşanmayacak, bu sarsıcı şüpheler giderek yabancı hayranlığına dönüşmeyecek ve konakları "dadı" adı altında gelecek nesilleri Türkçe konuşan Fransız yapmayı hedef almış ajan olma ihtimali yüksek mürebbiyeler doldurmayacaktı. Bu bozulmadan Saray dahi kendini kurtaramadı.
Harf inkılabı başta olmak üzere bütün inkılapların hülasa olarak arka planında bu acı manzara vardır. Halbuki harf inkılabı yapıldığında buna ihtiyaç yoktu. Çünkü dönemin gazetelerine, kitaplarına, dükkân levhalarına ve içtimai hayata bakıldığında Osmanlı Türkçesinin yanında Latin harfiyle yazılan Fransızca her yerdedir. Harf inkılabı, münevver şaşkınlığı, sosyal panik, kendinden şüphe ve aşağılık duygusunun başını alıp gittiği bir asırlık bir çalkantının sahile vurmuş artığıdır.
Harf inkılabı, vahim bir hata olmuştur. Bir kütüphane katliamı, hafıza cinayetidir. Bin yıllık bir tarihi, ilmi, irfanı ve medeniyeti diri diri mezara gömmektir. Ama ne çare ki olmuştur. Bu ağır kusur işleneli neredeyse bir asrı bulacaktır. Bu defa da bir asır diri diri gömülemez.
Yapılacak olan nedir?
Yapılacak olan, nice nesillerin nice vakitlerdir sür'atle yabancılaştığı tarih ve değerlerimizle yeniden köprüler kurmaktır. Nesiller onlara yabancılaşarak bu topraklara dair her şeye de yabancılaşmaktalar. Bugün bırakınız tahsildeki gençleri, aydın sanılan orta yaş neslin bir çoğu bile tefekkür melekesi, konuşma kabiliyeti ve görgü vasfından bir hayli ıraklardadır. Kalkınma, büyük devlet olma yalnızca yol, köprü, tünel gibi hizmetlerle olmaz. Bu altyapı bahsettiğimiz üstyapı faaliyetleriyle buluşamazsa alınan hedeflere varılması çok zorlu olur. İnsan, kelimelerle düşünür. Evvela harf inkılabı yapılmış sonra bir başka kültür kıyımıyla kelimeler tırpanlanarak Türkçe kabile dili hâline getirilmişti. Merhum Cemil Meriç, "kamus, namustur" der. Evet, kelime namustur, ilmin iffetidir. Latin harflerine geçilmesi ve dille oynaması kültürel ve edebi hayatta beyin dumuru ve ufuk körlüğüne yol açmıştır.
İlmen fikren ve zihnen yeniden aydınlanıp zenginleşebilmek, mazimizi okuyabilmekle mümkün. Bu sebeple okullara Osmanlı Türkçesi Dersi konması fevkalade isabetli bir karardır. Ancak ilkokul 1'den itibaren her okul için mecburi ders olmalıdır. Bu topraklarda bir ses bayrağı hâlinde İstanbul Türkçesi'nin yeniden dalgalanabilmesi için her gencimizin Osmanlı Türkçesiyle buluşması şarttır. Çağatay, Azeri, Türkiye Türkçesi lehçelerinin zirvesi, hası İstanbul Türkçesi'dir. Vahiy Medeniyetimiz, İstanbul Hanımefendisini yetiştirmiş, o da bu yerli irfandan beslenerek şiir gibi bir İstanbul Türkçesi'ni dillendirmiştir.
.
Muhafazakâr düşünce
10 Aralık 2014 01:00
Işık, "muhafazakâr ışık-modern ışık" diye ikiye ayrılamaz. Yabancı mefhumlarla yerli değerler konuşulmakta. Bazı zihinlerde hâlâ Fransız ihtilalinin rüzgârı devam ediyor. Solcu-sağcı, gerici-ilerici, çağdaş-yobaz... gibi tarifler mücerred/soyut ve üstelik de ithal iken bunlardan hareketle bir hükme varılması yanıltıcı olur.
Düşünceyi yani fikri muhafazakâr olan ve olmayan diye ayırmak isabetli olmayacaktır. Muhafazakârlık, dindarların kendilerini doğrudan ifade etme hürriyetine malik olmadığı faşizan Tek Parti zulmünün devam ettiği günlerdeki konuşma şifreleridir. Bir adım sonrası milliyetçi, daha cesurcası mukaddesatçıdır. Buradan hareketle "milliyetçi-mukaddesatçı" tarifi türemişti.
Zıddı da var; gözdağıyla tayin edilmiş Cumhurbaşkanı, meydanlara Mushaf göstererek "milliyetçi-mukaddesatçı" reylerle iktidar olmuş Başbakan, üstelik de dini bayram günlerinde radyoda "teokratik devlet şekline karşıyız" diye konuşurlardı. İslami veya şer'i denmez onun yerine "teokratik" denirdi.
Fikir hayatımız, uzunca bir süre ya sloganlar veya ideolojiler yahut ikame kavramlarla yönetildi. "Aşırı sağa da aşırı sola da karşıyız!" "Teokratik devlet yapısına karşıyız!" riyakârlığının bir başka tavrıdır. Bunun tercümesi "dindara da komüniste de karşıyız" sözüdür. Açıkça böyle söylense dindar, komünistle eşitleneceği için halk indinde kayba yol açacağından cesaretle dile gelemezdi. Daha öncesi ve daha beterleri de var. Hilafetçi, mürteci, yobaz, tarikatçı. Bu karalamaların tamamı dinine bağlı temiz Müslümanları kasdetmekteydi. Bu sebeple resmî ideoloji, aydın diktası ve dışlanmışlık tahkiriyle mücadele eden yerli insan, kendini veya hareketini sembollerle ifade eder veya zaman zaman önce "muhafazakâr" sonra "milliyetçi mukaddesatçı" hatta "Türk-İslam sentezi" gibi farklı kavramlarla görünürdü. Oradan yine ideolojik bakış açısıyla "İslamcı" diye bir başka tarife yapışır.
Muhafazakâr düşünce, liberal düşünce, komünizm, kapitalizm vs. gibi sistemler yok mudur? Vardır. Fakat dışımızdaki bir başka dünyanın üretimleridir. Bir dönem garbın entellektüelleri, Hıristiyanlığa dahil edilmiş teslis fikrindeki absürdlüğe reaksiyon olarak dinden uzaklaşınca bizdeki münevver veya daha sonra da aydınlardan bazıları, hiçbir alakası yokken aynı reaksiyonu İslamiyete göstererek kıyafet modası gibi fikri modada savrulmuşlardı.
Solcu-sağcı, muhafazakâr, İslamcı... şeklindeki tarifler, yerli değildir.
İslamdaki mukaddes "cihad" mefhumunun el Taliban ve IŞİD gibi ısmarlama örgütler üzerinden "cihatçı" diye yozlaştırılması misali "İslamcı" bir yozlaştırma niyetinin mahsulüdür.
Elbette doğu da batı da bütün siyasi, sosyolojik, edebi fikri, kavram ve ideolojileriyle bilinmeli. Ama onlara ram olarak, dahası mahkûm olarak; hele hele Peygamberleri, sahabeleri, İmam-ı Azam, İmam-ı Gazali, Abdülkadir-i Geylani, İmam-ı Rabbani gibi büyük âlimleri hatırlamadan referansları batının yetişmişleri üzerinden vermek, batı sularında seyreden batı bandıralı bir gemide batının düşünce kalıpları, tasnifleri, diyalektik ve mantığıyla ele almaya benzer.
Biz, solcu-sağcı, ilerici-gerici, muhafazakâr, tutucu, mutaassıp, mukaddesatçı, İslamcı şucu veya bucu değiliz. İnsanız, Müslümanız, bir millete ve bir ümmete mensubuz ve yerliyiz. Dinimiz, âlimlerimiz, mazimiz, derin ilim, irfan, kültür ve değerlerimiz var.
Batının bunalımdaki filozofu "tanrı öldü" demişti. Onu buhranıyla baş başa bırakırken şunu diyoruz; Fransız ihtilalinin getirdiği düşünce model, kalıp ve ifadeleri öldü. Batının tıkanmışlığı biraz da buradan. Fransız ihtilalinin getirdiği bir kısım fikirler, uyandırdığı milliyetçi duygular, sonraki asırlarda ve bilhassa I. Cihan ve II. Cihan Harplerinde 100 milyon insanın ölmesine sebep olmuştur.
Bu toprakların çocuklarının ateistliğe özenen taklitçi talihsizlerin aksi tarafında bir başka hatada patinaj yapıldığını fark etmeli. Yanlış aynaların önünde duruluyor.
Ne tartılmakta ve nerede tartılmaktadır?
Dağlar kadar ağır fikri yükler var.
.
Osmanlıya muhalefetleri, İslama düşmanlıklarından
11 Aralık 2014 01:00
Japonların, Çinlilerin, Hintlilerin, Rusların, Yunanlıların, İsraillilerin...Bir çok milletin kendi özgün alfabeleri var. Türkler, Müslüman olduktan sonra Göktürk harflerini bırakarak İslam elifbasını kullanır oldular.
İranlılar gibi diğer Müslüman kavimler de İslam elifbasını benimsedi. Adı geçen elifba, Arap harflerinden meydana geldiği halde Müslüman milletler ona Kur'an-ı kerim de aynı harflerle olduğu için "Arap elifbası" demek yerine "İslam elifbası" dediler.
Türkiye jakoben gücü, 1 Kasım 1928'de bin yıllık elifbasını bırakarak Latin alfabesini kabul etti. Bu inkılabı yapmaktaki mantık, dünyaya intibak etmek/entegre olmak olarak ifade edilmişti. İlahi bir ceza mıdır; bilinmez ama bu mantık, iki yerde iflas etti. Japon, Hind, Çin gibi devletler dünya devleri arasına girerken aslına hor bakarak zengin mazisini terk eden hakim gücün baskısındaki Türkiye "geri kalmış ülkeler" sınıfına düştü. Diğer ibretlik vak'a da lisan öğrenme mevzuunda yaşandı. Yer yüzünde Türkler dışında her millet devrin Fransızca, İngilizce gibi geçerli dünya dilini kısa zamanda okur- yazar-konuşur hale geldikleri halde Türk gençleri, duvardaki gençliğe hitabe ihtarlarına rağmen 15 yıllık eğitim hayatlarında bu muvaffakiyeti elde edemediler. Bu yüzden "bizde de işgal devam etseydi; bari yabancı dilimiz olurdu!" diyen ifrat yakınmalara bizzat şahit olduk. Harflerin aynı olması, lisan öğrenme kolaylığını getirmedi.
Osmanlı münevveri, mükemmelen Fransızca bilirdi.
Türkiye'nin üniversite mezunu, İslam harflerinin kullanıldığı memleketlerin sıradan vatandaşları kadar bile İngilizce konuşamadı.
Latin alfabesini kabul etmek için Yunan, Rus, Çin Hind, Japon vs alfabesi değişmediği gibi çok daha ibretlik bir örnek de yaşandı. İsrail, 1948'de kurulurken 5 Bin yıl evvel kullanılan İbraniceyi resmi alfabe olarak kabul etti. Kaybolup giden bir dil yeniden hayat buldu.
Bizde ise sosylojik şaşkınlık, dinden, dünden, aileden, cemiyetten ve tarihten tevarüs eden elifba, takvim, ay isimleri, kanun, hatta evlenme şekline kadar ne varsa cümlesini devirip imha ederken bunları garplılaşma, muasırlaşma, ilerleme namına yapmaktaydı. Ortaya yığınla çelişki çıkmıştı. Bir misal vermek gerekirse evlenmeleri hatırlatabiliriz. Evlilikler, belediye mecburiyetine bağlanmıştır. Bu mecburiyet vatandaşta dini nikâh- resmi kayıt çatışmasına yol açmakta, bir çok kere de hadise mahkemelere düşmektedir. Halbuki özenilerek aile hukuku alınan milletlerde nikâhlar, kilisede ve papaz tarafından kıyılmaktadır.
Şayet hakim gücün değil de -Allah muhafaza- işgal gücünün hakimiyeti devam etseydi farklı bir yere mi gelinmiş olurdu? Olmazdı. Bu olmayacağı için yabancı güç, daha masrafsız olan yolu seçerek hemfikirleriyle bunları yaptırdı. Geçmiş yazılarımızda mevcuttur. Bugün bir kere daha tekrarlasak; iktidar da bunu benimsese ve nikâh kıyma işi belediyede çalışan İmam Efendilere verilse Tek Parti zihniyeti yine harlı alevlere atılmışcasına feryat ederek ortalığa dökülür.
Oysa...
Mao Zedong, bir komünist liderdi.
Çin'i demir yumruğu içine almıştı.
Büyük Proleter Kültür Devrimi'ni yaptığında o binlerce harfli Çin alfabesine dokunmadı. Belki aklından bile geçmedi. Yalnızca ona dokunmamakla kalmadı. Çin işgali altındaki Şarkî Türkistan'ın elifbasına da dokunmadı. Kendi resmi adı "Şarkî Türkistan" olan ve Türkiye'de bir zamandır "Doğu Türkistan" denen Ulu(ğ) Türkistan'ın doğu yakası otonom Uygur yurdunda komünist diktatör Mao zamanında olduğu gibi bugün de İslam harfleri yani "Osmanlıca Elifba" kullanılmaktadır. 30 Milyon Uygurun harfi, İslam elifbasıdır.
Turgut Özal, Türkmenistan'ı ziyaret ettiğinde kendisine bir Ahalateke atı hediye edilir. Ne varki atın yanında Türkiye'ye gönderileceğinin söylenmesi gibi bir dikkatsizlik olur. Bir de bakılırki gözlerinden yaşlar süzülmekte. Seyis "ama, der el bir diyara gitmiyorsun, Türkiye'ye gideceksin; orası da bizim vatan!" Atın ağlaması durur. İslam elifbasının Türkiye Türkçesiyle kullanılması, Hanedan-ı ali Osman'ın vatan harici edilmesi gibi hayat harici edildiyse de bir başka vatanımızda Türkçenin Çağatay lehçesinin konuşulduğu Şarkî Türksitan'da işgale rağmen, zulme rağmen hep yaşadı ve yaşayıp gidecek inşallah.
Tarihi bir hatadan dönülerek latin alfabesinin yanısıra İslam elifbasıyla da Osmanlı Türkçesi öğrenilmesine karşı çıkmak "inkılap"la "inkilap" karışıklığını önlemek demektir. Hafıza tazelemesi ve eserleri asıllarından okuma imkânıdır. Soyuna, asaletine sadık olanlara dedelerinin mezar taşlarını okuma yolunu açmaktır. 86 Yıl önceki Lisan-ı Osmani'nin maarif hayatımıza tekrar girmesinin faydaları sayılamayacak kadar çoktur. Ne varki bunları, hakikatten nasibi olmayanlara anlatmak nâfile gayrettir.
Sebebi şu:
Tek Parti zihniyetin Osmanlı muhalefeti, İslam düşmanlığından ileri gelmektedir. İslama düşman olanlar, imâna da ezana da namaza da camie de elifbaya da düşmandır.
.
DEVLET ARMASI
12 Aralık 2014 01:00
Arma, İtalyanca bir kelime. Osmanlı Türkçesindeki karşılığı nişan. Buradaki mânâsı, bir devletin, hanedanın veya şehrin remzi, timsali, sembolü olan şekil veya resim.
İstanbul'un arması, üzerinde surlar, kubbeler ve iki tarafta minareler olan grafik çalışmadır. Ankara ve daha bir çok şehrimizin, belki de hepsinin armaları vardır.
Devlet-i âli Osman'ın/Yüce Osmanlı Devleti'nin nişanı malum ve meşhurdur. Zarafet, estetik ve muhtevasıyla gönüllerde taht kurmuş, ev ve iş yerlerinde en güzel duvarda yerini almıştır. Adaletten bayrağa, sancağa, silaha, tuğraya kadar devleti ifade eden maddi ve gayrı maddi her keyfiyet onda mevcuttur.
Bu arma, Sultan Abdülhamid Han tarafından 17 Nisan 1882 tarihinde kabul edilmekle devlet nişanı olarak mer'iyete/yürürlüğe girmişti.
Şimdi fark ediliyor ki bugün devletin yani Türkiye Cumhuriyeti'nin bir arması yoktur. Fark edilme vesilesi de şudur:
Sn. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Federasyonunu ziyareti hitamında taraf devlet reisleri konuşma yaparken Sn. Vladimir Putin'in kürsü önünde Rusya'nın devlet arması takılı iken Recep Tayyip Erdoğan'ın kürsüsü boştur.
Bunun üzerine AK Parti milletvekili Sn. Zeynep Karahan Uslu ve bir kısım milletvekili, devlet armasının tesbit ve kabulü için TBMM Başkanlığına bir kanun teklifi vermiş bulunuyorlar. Buna göre her partiden üçer milletvekili, teşkil edilecek komisyonda uzmanlarla birlikte üç ay boyunca çalışacak ve komisyonun üzerinde mutabık kalacağı devlet nişanı, meclise sunulacaktır.
Böyle bir çalışmada hem vekil sayısı ve hem de üç aylık müddet çoktur. Bir çok defalar yazdığımız hakikati, bir kere daha dile getirirsek şunları söyleyeceğiz:
Hanlık, Hakanlık, Sultanlık, Beylik, Padişahlık, Cumhuriyet idari adlandırmalardır. Devlette devamlılık esastır.
Millette ve mülkte devamlılık olduğu gibi.
Millet ve mülk olmazsa devlet muallakta kalır.
Tarih kültürümüzde "Devlet-i Ebed Müddet" diye devletin devamlılığına dair muhteşem bir kavram vardır. Buna nazaran önceki Hakanlıklar, Hanlıklar, Selçuklu, Beylikler, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti tek devlettir. Bu "devlet" zaman ırmağında millet unsuruyla birlikte sonsuza doğru akıp gitmektedir. Vaki seyirde mümkündür ki gelecek zamanlarda devletin yönetim biçimi, rejim farklı bir isim alabilir...
O hâlde:
Bugünkü devlet, dünkü devletle aynı hükmi şahsiyet, tüzel kişilik olduğuna göre Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin arması, nişanı mevcuttur, başka bir çalışmaya hacet yoktur. Nasıl ki bugünkü ay-yıldızlı Bayrağımız, II. Mahmud Han devrinde nihai şeklini almış hâliyle Osmanlıdan Cumhuriyete intikal etmişse; bu memleketin her taşı ve her karış toprağı Yüce Osmanlı Devletinden intikal ise, II. Abdülhamid Han'ın 17 Nisan 1882'de yürürlüğe koyduğu ve bugün milletin bir şeref ve iftihar alemi olan o muhteşem nişan da Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin armasıdır.
.
Filistinliler, ümmet adına haysiyet mücadelesi vermekte
15 Aralık 2014 01:00
Filistin, bugün Filistin devletiyle İsrail ve Ürdün'ün yer aldığı, bizim dünkü Şam Vilayetimize ait bir bölgenin adıdır... Dünyanın muhtelif şehirlerinde yaşayan Yahudiler, on dokuzuncu asırda siyonist idealler çerçevesinde Filistin'de bir devlet kurmak için teşkilatlandıktan sonra Sultan Abdülhamid Han'ı ikna imkânlarını araştırdılar. Huzura kabullerinde Filistin'de Yahudi devleti kurmalarına izin verilmesi hâlinde Devlet-i âli Osman'ın bütün dış borçlarını ödemeye hazır olduklarını beyan ettiler. Tarihimizde bir karış vatan parçasını herhangi bir sebeple feda etmek gibi bir teamül yoktu. Şimdi de olamazdı. Sultan, teklifi reddetti ve saf teb'anın paraya tamah ederek herhangi bir satış yapmalarını önlemek için de bu toprakları kendi adına satın alarak tapuya tescil ettirdi.
Yahudi talebinin reddedilmesi hem Sultan Abdülhamid iktidarının ve hem de Osmanlı devletinin sonunu getiren başlangıç noktası oldu. Eğer; Hünkâr, siyonistlerin vaki tekliflerini kabul ederek Filistin'de devletleşmelerine müsaade etseydi başına devrin "Gezi Olayı" 31 Mart 1909 Vak'ası getirilmeyecek, Osmanlı Devleti, içerde Yahudi güdümlü yabancılaşmış İttihatçılar ve dışarda da İngiliz stratejileriyle tarihten çekilmeye zorlanmayacaktı. Bugünden bakıldığında "keşke müsaade etseydi!" diyenler çıkabilir. Bu mümkün değildi. Bizde merkezî devlet-sömürgeler uygulaması yoktu. Fatsa, Fatih, Bursa... neyse Filistin de oydu. Bu itibarla böyle bir teklifin kabulü doğrudan ihanet olurdu. Osmanlı Sultanlarına farklı isnatlar yapabilenler çıkabilir; fakat hiç biri için hain denemez. Diyen büyük bir iftira atmış olur.
Şu hâlde İsrail'in fikir babası Theodor Herzl ve yanındakilerin Ulu Hakan tarafından 4 Temmuz 1902'de kabul edilip taleplerinin reddedilmesinden bu güne, bu ihtilaf tam 112 senedir devam etmektedir. Şu yazdıklarımızdan da anlaşılacağı gibi Filistin, sadece orada inanılmaz zor şartlarda, zulüm altında vahşetler görerek yaşayan 5 milyon kahraman Filistinli'nin dâvâsı değildir.
Filistin toprakları, bazı Peygamberlerin -aleyhimüsselam- ayak bastığı, nefes alıp verdiği, Sevgili Peygamberimizin -sallallahü aleyhi ve sellem- ilk kıblemiz Mescid-i Aksa'dan mirac ettiği aziz bir iklimdir. Bu iklimin en muhterem şehri el Kuds'tür, Kudüs-i şeriftir. Topyekûn El Aksa'ya bu şerefi bahşeden de Mescid-i Aksa'dır. Kudüs bir milyondan az nüfusa sahiptir. Batı Kudüs, İsrail tarafından 1948'de işgal edilmişti. Doğu Kudüs ise 1967 Savaşında işgal edildi.
İsrail'in başkenti Tel-Aviv iken 67 Savaşından sonra Kudüs'e taşındı. Fakat, dünya bunu tanımıyor. Kudüs'te hiç bir devletin sefareti yoktur. Ayrıca Doğu Kudüs'ü işgali de tanınmamaktadır. Diğer taraftan Filistinliler 1988'de istiklallerini ilan ettiklerinde hiç bir mülkte egemen değillerdi. Daha sonra Gazze ve Batı Şeria gibi yerleri istirdat ettiler. Filistin devleti, 100'ün çok üstünde devlet tarafından tanınmaktadır. En son 2014'te İsveç tanıdı. 2012'de BM'ye gözlemci devlet sıfatıyla kabul edildi.
Buna rağmen; sözde BM'ye, güya İİT'ye, vurdumduymaz İslam âlemine rağmen elinde barışın gülümsemesi zeytin fidanını Batı Şeria'da vatan toprağına dikmek isteyen Filistin İskân Bakanı Ziyad Ebu Ayn'ı İsrail askerleri, boğarak şehit ettiler.
Çünkü; Kudüs işgal altında, Gazze işgal altında, Batı Şeria işgal altında.
Mescid-i Aksa'nın, ilk kıblemizin, Cebrail aleyhisselamın Burak'ı bağladığı kayanın, Peygamberler Peygamberinin göklere yükseldiği mukaddes mekânın dış tarafı ve kazı yapılan zemini işgal altında.
Filistinli yiğit kardeşler, bacılar, çocuklar ve analar, mukaddes Mescid-i Aksa kirlenmesin diye canlarını verme, hürriyetlerinden mahrum kalma pahasına yalnızca kendileri namına değil bütün İslam ümmeti için destanlar yazmaktalar.
Harp içinde doğup harp içinde ölen o güzel insanların hakkı ödenmez.
Onlara şükran borçluyuz.
.
KUDÜS'TE ÜMİTLER HEP DİRİDİR!
16 Aralık 2014 01:00
Filistin topraklarında bitmeyen kavgaların esas sebebi Kudüs'e sahip olma arzusundandır. Kudüs, her üç semavi din için de kutsaldır. Bu kudsiyet, Mescid-i Aksa'nın yer aldığı alandan ileri gelmektedir. Burası, Yahudiler için Süleyman aleyhisselam mabedi sebebiyle, Hıristiyanlar için İsa aleyhisselamın burada çarmıha gerildiğine inandıklarından ve Müslümanlar için de ilk kıblemiz burası olduğu için ve Miraç mucizesinin safhalarından biri olmasından dolayıdır.
Kudüs şehri, ikinci İslam Halifesi Hazreti Ömer'ül Faruk -radıyallahü anh- zamanında İslam orduları tarafından fethedildi. Fetih zamanında "Süleyman mâbedi denen" Beyt-i Makdis'in -belki- sadece harabeleri vardı. Bunun üzerine aynı zamanda bir Peygamberin hatırası da dikkate alınmış olmalı ki o sahada Mescid-i Aksa inşa edildi. Emevi hükümdarı Abdülmelik bin Mervan, burayı büyüttü. Aynı hükümdar, daha sonra aynı mıntıkaya Kubbet'üs Sahrayı da inşa etti.
Her üç din için de gözde bir yer olduğundan burası hep sahnede oldu, hep hareketler yaşandı. Selahaddini Eyyubi, bugün Fas denen Mağribden nüfus getirerek Yahudilerin "ağlama duvarı"na yakın bir bölgede Mağrib Mahallesini inşa ettirdi. Fakat İsrail, bu mahalleyi de daha bir çok yer gibi yıkıp yok etti. Osmanlı zamanı bölgenin huzur dönemidir.
İngiliz destekli olarak ve Yahudiler, çok kere yaşadıkları yerlerden zorla kopartılarak Filistin'e göç ettirilip de burada bir İsrail devleti kurulunca; kurulan bu devletin sürekli şiddet hareketleriyle genişlemesi yüzünden bölgede huzur kalmadı. Muhabbetin yerini muharebe aldı. Mescid-i Aksa sürekli taciz edildi.
İsrail, zaten başlangıçtan itibaren Mescid-i Aksa'yı hedef almıştı. Maksadı onu yok edip Süleyman mabedine ait kalıntılarını ortaya çıkartarak onlar üzerinden aynı adla yeni bir tapınak yükseltmektir. Bu maksatla 2007 yılında Mescid-i Aksa'nın altından borular geçirdiler. Bu sırada güya, II. Tapınağın kalıntılarını, kısa zaman sonra da I. Tapınağın kalıntılarını buldular. O günden beri arkeolojik çalışmalar devam etmekte.
Bu kazılarla Mescidi Aksanın altı boşaltılmaktadır. Diğer taraftan Mescid-i Aksa'ya ancak yaşlılar bırakılmaktadır. Filistinli vakıf yöneticileri Mescid-i Aksa'nın sadece içine hakimler. Mescide yalnızca Müslümanlar girebilmektedir. Uygulama bu olduğu halde İsrail askerleri, geçen ay mukaddes mabede sığınmak zorunda kalan Filistinlileri kovalayarak postallarıyla içeri girdiler, silah sıktılar ve Mushaf-ı şerifleri yırtıp yerlere attılar.
Bu psikolojik savaş, planın bir parçasıydı. Zemini kaza kaza Mescid-i Aksa'nın bir gün dinamitle çökertilmiş gibi yıkılmasını beklemekteler. Şayet böyle bir talihsizlik yaşanırsa o zaman da asla yeniden inşaat izni vermeyeceklerdir.
İşte Kudüs, Mescid-i Aksa, Kubbet'üs Sahra ve Burak Kayasının hazin hikâyesi. Bir avuç Filistinli mücahid, sanki yeryüzünde yalnızca kendileri varmış, sanki ümmetin sorumluluğu onlara yüklenmiş gibi uçağa, herona, tanka, kurşuna, zulme karşı çaresiz bir şekilde elde taşları, kalbde imanlarıyla onlarca senedir mücadele vermekteler.
Kudüs, 638 yılından itibaren Müslüman yurdu iken İsrail, 1310 yıl sonra 1948'den itibaren zorla koparmaya girişti... Filistinliler oldukça ve Filistinlileri özbe öz Türk vatandaşından ayırmayan, davalarını şeksiz ve şüphesiz davası bilen Türkiye oldukça bu mesele çıkmaza girse de asla karamsar olmamalı.
Ümitsizlik bize yakışmaz.
Şafak bir gün elbette söker.
Sözün burasında İİT/İslam İşbirliği Teşkilatı'nı sorduğunuzu duyar gibi oluyoruz. Haksız değilsiniz. Bir de öyle bir teşkilatın varlığı rivayet edilmekte. İşte o kadar. Eğer; ona verilen destek, avcılar kulübüne verilseydi; o avcılar, ellerindeki basit tüfeklerle olsun bir şeyler yapabilirlerdi.
.
BİR CEMAAT GAYRI MİLLİ OLAMAZ
17 Aralık 2014 01:00
13 Aralık 1925 tarihli Resmî Gazete'de yayınlanan bir kanunla Tekke ve Zaviyeler kapatıldı. Böylece tarikat faaliyetleri, dergâh sohbetleri yasaklanmış oluyordu. Faaliyet ve mekânlar yasaklanmıştı ama buralara mensup insanlar vardı. Bu insanlar, iki yol seçtiler. Hususi hayatlarında, ev sohbetlerinde ait oldukları tarikatin uygulamalarını yaşadılar. Cemiyete dönük olarak da dernek, vakıf gibi adlarla teşkilatlanarak yollarına devam ettiler. Bir şey değişmemiş, tabela farkı ortaya çıkmıştı. Ama; elbette ki her şey bu kadar kolay değildi. Kemalist rejim, vatandaşı evinde derneğinde de rahat bırakmıyor, oralara da baskınlar yapıyordu.
Hadise, en az 50 yıl böyle devam etti.
Bahsettiğimiz manzara, bu topraklarda asırlardır var olan ve devlete imkân, millete mâneviyat katan Nakşi, Kadiri... gibi tarikatlere mahsus dramatik hikâyedir. Bu hikâyenin içinde hiç yoktan hapis hayatları, zındanlar ve dizi dizi idamlar vardır. Bu tarikatlerde sonu tâ Sevgili Peygamberimize -aleyhisselam- çıkan bir mânevi önder silsilesi yer alır.
Nurculuk böyle bir tarikat değildir. Bu ismin izafe edildiği zat, bir müelliftir. Kendi görüş ve anlayışıyla eserler yazmıştır. Bu kalem çalışmalarını yaparken siyasete de uzak durmamış O da tıpkı Mehmet Akif gibi Sultan ve Halife Abdülhamid Han'a ağır tenkitler yöneltmiştir. Meşhur olduğunda lakabı "Said-Kürdi"dir. Fakat rejimin Kürt probleminden dolayı Kürdî, Nursî yapılmıştır. Zaman içinde "Bediüzzaman Said-i Nursî" diye tanındı. Cumhuriyet kurulurken destek olmasına rağmen daha sonra tehlikeli görülenler arasında sayılmıştır. O tarihten itibaren rejimden yana devamlı surette sıkıntı yaşadı. 27 Mayıs 1960 darbesinde mezarı bile yok edildi.
Üstad Said-i Nursî'ye baskı devam ettikçe taraftarları çoğaldı. Takipçiler, müellifin daha ziyade kelam ilmine dayalı ve insanı ilâhî kudret karşısında tefekküre çağıran kitaplarını okurken evlere baskınlarla yıldırılmaya çalışıldı.
O'nun vefatından sonra talebeleri, değişik yorumlarla şekillendiler. On kadar gruba ayrılan Nur faaliyetlerinden biri de Gülen Hareketiydi.
Sn. Fethullah Gülen, merhum Said Nursî'nin bir şakirdi iddiasıyla yola çıktığı hâlde zamanla âdeta istiklalini ilan ederek "Hizmet Hareketi" adı altında şaşırtıcı bir hız ve anlaşılması zor bir mahiyetle önce Türkiye'ye sonra dünyaya yayıldı. Bu hareketin üç nirengi noktası vardı. "Hoşgörü", "dinlerarası diyalog" ve "eğitim yoluyla Türkçe'yi dünyaya yayma".
Hadise bu üçlemedeki kadar netlik kazanana kadar hemen herkes, harekete sıcak bakıyor, imkânlarını zorlayarak nakden, malen veya fikren yardımcı oluyordu. Fakat bu arada Papa ile görüşüp ona hürmet göstermeler, kulaktan kulağa yayılan "gayrı müslimler de cennete gidecek!" diyorlar, "Hocaefendi, Peygamberle Allah'la konuşuyormuş!" gibi iddialar da zihin bulandırıyordu. Derken AK Parti de iktidara gelmişti. Bir iktidar tabiîdir ki kadrolara muhtaçtır. Bu sebeple Başbakan Sn. Tayyip Erdoğan da "alnı secdeye varan kardeşlerimiz" anlayışından hareketle İçişleri, Adliye, MEB ve TRT gibi bakanlık ve kurumları âdeta bu cemaatin mensuplarına bıraktı. Şimdi anlıyoruz ki bir tarafta iktidar yürürken ona paralel olarak cemaat de yürümekteymiş. Şimdi anlıyoruz ki gayrı müslimlere gösterilen hoşgörü diğer vatandaşlara hatta aynı kökten geldikleri Tahşiyecilere bile çok görülmüş. Yargı, asker, polis ve eğitimde her kademeyi ele geçirmek için her şey mubah sayılmış. Varılan noktada "cemaat" yerine, "camia" denmeye başlanmıştı. Türkçe olimpiyatları, "Anadolu ateşi" gibi sahne oyunlarına dönmüştü.
Ergenekon davalarının suistimal edildiği ise bugün anlaşılıyor.
7 Şubat 2012'de kendilerine mani gördükleri MİT Başkanı Hakan Fidan tutuklanmak, 17-25 Aralık 2013 darbe teşebbüsleriyle Başbakan Erdoğan'ın ellerine kelepçe takılmak istendi. MİT tırlarının yolu kesildi vs.
Bu bir cemaat veya benimsedikleri tarifle camia faaliyeti değildi.
Bir Nur hareketi hiç değildi.
Nitekim diğer Nur grupları, hayretler içindeydiler. Aralarından çıkan bir kişi ve onun etrafında kurulan şematik yapı, dünyayı arkasına alarak içerde hükümet yıkıp devlet olmak istemişti. Takiyye zirve yaptığından, "hedefe giden yolda her söz mubahtır" anlayışı hakim olduğundan darbe yoluyla devleti ele geçirmek için her delil uydurulmuş, her tuzak kurulmuştu. Bugün arkalarında işbirliği içinde çalıştıkları batı basını, İsrail basını, AB vs. yer almakta. Hazırlık dosyalarında silahlı terör örgütü, delil uydurma... gibi iddialar varken sorgulama basın hürriyetine müdahale olarak takdim edilmekte. Hakiki cemaat ve tarikat mensupları hapse düştüler, işkence gördüler, idama gittiler fakat yabancılarla diyalog kurarak devletleri aleyhine gayrı milli olmadılar. Bir cemaat yahut camia gayrı milli olamaz. Olursa tehlikeli olu
.
Sarışın bay müstemleke komiserinin eski huyu
18 Aralık 2014 01:00
Mevzu başlığına Avrupa'nın mütemlekeci tavrı, Batı'nın müstemleke komiserliği, AB'nin sömürgeci teftişi... Ve daha başka şeyler de diyebilirdik.. Dediklerimizin ve demediklerimizin hepsi aynı yere çıkar.
Çünkü:
Sömürgeciliğin kaynağı Avrupa'dır.
İngilizler, İspanyollar, Portekizliler, Fransızlar, Hollandalılar, en cücesi ve cümlesi, buharın keşfiyle birlikte Avrupa limanlarından Afrika, Amerika, Uzak Asya ve bilhassa İslam memleketlerine musallat oldular. Değişik kıta ve coğrafyalarda müstemlekeler oluşturdular. Bu sömürge idarelerinin başına "komiser"lerini diktiler. Oraların yer altı, yer üstü ve insan kaynaklarını talan edip götürdüler.Servetler gasp edildi, insanlar köle yapıldı. Bunlar yapılmaya başlandıktan sonra da dünya huzura, adalete, sükûnete hasret kaldı. Olanca propagandalarına, beyin yıkama çalışmalarına rağmen Avrupa; şimdi revaçtaki adıyla AB, işte bu yüzden bozuk bir sicile sahiptir...
Bu AB, bu batı, CIA'nın işkencelerini görmez, Suriye'deki katlima, göç dalgalarına oralı olmaz, Irak vebalini hatırlamaz, İsrail'in Filistin'de çocuk katline, mabed kirletmesine bile dönüp bakmazken, BM'de vetolar uygularken ülkemizdeki bir adli soruşturma üzerine meşhur gazeteleri, onlardan daha meşhur tv'leri ve pişkin politikacılarıyla Türkiye'yi kınamakta.
Bunu hangi hakla ve hangi yüzle yapmaktasınız?
Şerefli tarihinizden aldığınız güçle mi, saydığımız hadislere gösterdiğiniz insani duyarlıkla mı? Bir milyon nüfuslu mahalle devletlerini bile AB'ye alırken Türkiye'yi dışarıda tutmanızdan dolayı mı? Mısır'da darbeye arka çıkmanız sebebiyle mi?
Memleketimizde bir kaç vatandaş, bir cemaat mensubu bazı şahıslardan şikâyetçi olmuştur. Polis, tahkikat sonunda şikâyet edilenleri göz altına aldı. Onlardan bazıları sorgulandı ve bırakıldı. Muhtemelen tutuklanan da olabilir. Hukuk gereği neticede onlar şüpheli. Haklarındaki dâvâ kesinleşmeden kimse suçlu değil
Her meslek mensubu gibi gazetecide suç işleyebilir. O zaman gazeteci de yargılanır. Burada kabul edilemez olan gazetecinin, yazarın, kanaat önderinin yazısı veya konuşması dolayısyla mahkemeye çıkartılmasıdır. Böyle bir şey yok. Ortada fikir suçu değil, cezai suç var. Kaldıki mahkemeye çıkartılanlar içinde polisler de bulunmakta. Bakın AB'nin şu garabet anlayışına ki sadece gazetecileri seçip onlar üzerinden Ankara'ya mektup göndermekte, kınayıcı açıklama yapmakta.
Peki AB; bu batı, bu Batının şöhretli tv'leri, medyası ve politikacıları daha evvel genel kurmay başkanı, kuvvet komutanları senelerce tutuklu kalırken nerelerdeydiler? Üstelik Türkiye'de ilk defa mı gazeteci mahkeme huzuruna çıkmakta? Değil. Ama muhatabımız çifte standartlıdır.
Ne varki köprülerin altından çok sular aktı.
AB, Batı, kendini hâlâ müstemleke komiserliği havasından kurtaramıyor; kendini bugün bile Ankara'ya IMF komiseri gönderdiği günlerde zannediyor.
Bay AB'liler, bay batılılar, lütfen artık uyanın!
Şimdi Osmanlı ruhundan kuvvet alan Yeni Türkiye'deyiz. Şunu kesinlikle bilinki hiç biriniz hiç bir bahaneyle içişlerimize karışamazsınız! Türkiye'de savcılar ve hakimler vazifelerinin başında. Onlar, suçluyla suçsuzu tefrik ederler. Çünkü onlar, vicdan sahibidir. Çünkü onlar, sömürgeci kültürüyle büyümediler. Siz önce vermek istediğiniz derse kendiniz çalışın. Alın köhne uygarlığınız ve geleceği bulunmayan AB sizin olsun. "Avrupa Birliği" diye bir şey mi kaldı? Almanya, bir ekonomik krize girse şiddetli bir deprem geçirmiş gibi olduğu yere çöker. Veya şöyle diyelim: -Almanya'da Türkler ve elbette Müslümanlar, bankalardaki mevduatlarını çekseler, Almanya krize girer.
Bay AB, bay Batı; siz bırakın Türkiye'de iktidara akıldânelik taslamayı da Ankara'yla iyi geçinmeye bakın. Bunu beyaz Türkler bile keşfetti.
.
Feyzler, safâlar ziyâde ola...
19 Aralık 2014 01:00
Çarşamba akşamı Şeb-i Arus, Hazreti Mevlâna'nın 741. Vuslat Yıldönümü, "düğün gecesi" münasebetiyle Konya'daydık. Cumhurbaşkanı, Başbakan, Çad Başbakanı, Rusya Federasyonu Müftüsü, bazı bakanlar, ana muhalefet lideriyle Türkiye'nin ve dünyanın muhtelif yerlerinden gelmiş Mevlâna muhibleri de Konya'daydı...
Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Akyürek, ihlaslı bir açılış konuşması yaptı. O'nu ayrıca üzerinde durulmaya değer tefekkür mahsulü sözleriyle Diyanet İşleri Başkanımız takip etti. Prof. Görmez'in "zannettiğimiz, kaybettiğimiz, hapsettiğimiz Mevlâna!" tesbiti, ilkti ve aynı zamanda bir tenkitti. Başkan, "biraz sonra da göreceğimiz gibi Mevlâna'yı sema gösterilerine mahkûm ettik" derken bir yanlışı haber vermekteydi. Yine Başkanın büyük İslam âlimi, büyük veli ve büyük mütefekkir Mevlâna'nın asli hüviyetinden çıkartılıp şeriatin emirlerine boş vermiş bir hümanist gibi gösterilme sapkınlığına verdiği reaksiyon da yerindeydi. Son konuşmacı Cumhurbaşkanımız Sn. Recep Tayyip Erdoğan, Mevlâna'yı, evliyayı, ulemayı hürmetlerle selamladı. "Allah seninleyse ne seninle değil, inanıyorsan tereddüt etme ve yürü!" anlamında ve kalbden yükselen cümlelerle konuştu. Bu milletin mayasını bu büyüklerin yoğurduğuna işaret etti. Gündeme temas etti, birliğimizin, dirliğimizin, huzurumuzun değerine dikkat çekti... Ardından Tuğrul İnançer, Mesnevi Sohbeti yaptı. Sonra da sema gösterileri icra edildi.
Bu gecede bizim bir gördüklerimiz oldu ve bir de geceden sonra düşündüklerimiz.
Görüp memnun kaldıklarımız şunlardı:
Her mikrofona gelen, Mevlâna Muhammed Celaleddin-i Rumi Hazretlerinin "Ben, Kur'an'ın bendesi, Muhammed Mustafa'nın yolunun toprağıyım. Kim ki bana bundan başka bir söz yakıştırırsa; hem o kimseden ve hem de o sözden şikâyetçiyim!" meâlindeki rubaisini nakletmeleri isabetliydi. Hiç şüphe yok ki Mevlâna, bir keramet izharı şeklinde yolunu bozacaklara dikkat çekmekteydi.
İstisnasız her konuşmacı, Sevgili Peygamberimizi sık sık "sallallahü aleyhi ve sellem" diye selamladı. Tuğrul İnançer ve Ahmet Özhan, defalarca Hulefa-i Raşidinin/Dört Büyük Halife'nin ismi pâklerini zikrettiler. Ahmet Özhan, "ehli sünnetiz biz!" derken iftiharlarla doluyordu. Bunlar güzeldi. Daha başka güzellikler de vardı. Elbette hatalar, bid'atler ve daha ötesi de mevcuttu. Fakat 17 Aralık 2014 Rahmet merasiminde dile gelen ifadeler, bize o müjdeyi veriyor gibi geldi ki bundan böyle hamaset, hümanistlik ve ezber nakiller değil, ilmi ve seviyeli çalışmalarla yola devam edilerek varlığıyla bu vatanı nurlandıran Cenab-ı Pîr'i ilavesiz, eksiksiz, iftirasız, saf ve samimi şekilde tanıyıp ondan daha ziyade istifade edecek ve ruhunu memnun bırakacağız.
Düşündüklerimize gelince...
Vahiy Medeniyetinde; yani bizim İslâm ikliminde ölünün arkasından yas tutma yoktur. Yas tutmayı bizzat Peygamberler Peygamberi yasakladılar. Eğer yas tutulması caiz olsaydı en evvel kâinatın varlık sebebi için yas tutulurdu. Nitekim Mevlâna Muhammed Celaleddin-i Rumi'nin ölüm vaktine "şeb-i arus/düğün gecesi demeleri bundandır. Sevenlerinin taşkınlık yapmasından korkarak bu ismi vermiş olabilirler. Vahiy Medeniyetinde Mevlid Kandili vardır. Peygamberimizin doğumu bayram gibi kutlanır. Nitekim o mübarek gün bazı İslam ülkelerinde bayramdır. Bizde de bayram yapılmasını teklif etmiştik.
Öyleyse sorulması gerekmez mi?
Bizde Peygamberimiz ve hiç bir Peygamber, Sultan, âlim, evliya, hatta ana-babalarımız için yas tutulmadığına göre 10 Kasım uygulamaları neye dayandırılarak yapılır? Mesaiye denk gelmiş belli saatte sirenler, kornalar çalarak, okullarda derslere ara verilerek bir fâni, insanüstülüğe çıkartılır, yollarda arabalar ve hayat durur, otobüste ayağa kalkmayanlar hakarete uğrar vs. Atatürk, herhalde bunları vasiyet etmedi, mezarının Partenon tapınağına benzetilmesini, mezar sahasının 750 dönüm olmasını istemedi. Bunlar "Atatürk seni sevmek ibadettir!" diyen Celal Bayar gibi sonra gelenlerin yaptıklarıdır. Halbuki âlim ve evliyanın olduğu gibi Selçuklu ve Osmanlı Sultanlarının türbeleri de en fazla 50-100 m2 civarındadır.
Aynı kültürün çatışan iki tarafına dikkat çektiğimiz fark edilmiş olmalı.
Bir tarafta ölüm gününe düğün diyen anlayış, diğer yanda ölüm gününü resmî yas yapanlar. Matematikte kaidedir. Doğru yanlışı götürür.
Resmî talimatla, emirle sevgi olmaz. Kimse Hazreti Mevlâna'ya, Hacı Bektaş-ı Veli'ye ve diğerlerine buyrukla koşmuyor. Bırakın dileyen dilediğini sevsin, dilediğine gitsin. Kişi sevdiğiyle beraberdir.
.
17 ARALIK İHTİLAL TEŞEBBÜSÜ
22 Aralık 2014 01:00
30 Mayıs 1876 Hüseyin Avni Paşa hareketi, ihtilal değildir, 31 Mart 1909 İttihatçı tertibi ihtilal değildir, 27 Mayıs 1960 ihtilal değildir... 12 Mart 1971 Muhtırası, 12 Eylül 1980 Askerî müdahalesi, 28 Şubat 1997 Çıkışı; bunların hiç biri ihtilal değildir. Darbeyi ihtilalden ayıran fark, o hareketin içinde halkın olup olmamasıdır. Bu saydıklarımızda ve hatta çok daha eski tarihlerde olanlarda halk, ahali, millet adına ne denirse densin onlar yoktur. Ordunun içindeki bir cunta, bellerindeki tabanca ve ellerindeki tanka, topa güvenerek evvela orduya hakim oldular, oradan aldıkları güçle de mevcut iktidara darbe yapıp vesayet düzeni kurdular.
Bu isyanların tamamı ve diğerleri yalnızca darbedir. Her darbenin arkasında yabancı devletler vardı. Ajanlar, aylarca çalıştı ve neticeye vardılar. Nitekim 12 Eylül darbesi yapılınca Amerika'da bazıları, "bizim oğlanlar, Ankara'da idareye el koydular!" demişlerdi. 17 Aralık'tan bir kaç gün önce devrin Ankara sefirinin "yakında bir imparatorluğun çatırdadığına şahit olacaksınız" demesi unutulamaz.
Şimdi görülüyor ki düvel-i muazzama ,Türkiye'de her 10 yılda bir sahneye koydurdukları darbelerle bir yere varamayacaklarını anlamış olmalılar ki bir hizmet hareketini ele geçirerek ihtilal hazırlığını başlatmışlar. Ortada samimi bir eğitim faaliyeti vardı. Bu faaliyete bu millet, her unsuruyla maddi ve manevi destek vermekteydi. Herkes, hepimiz yabancı ülkelerde açılan okulları, Türkçe'nin yaygınlaşmasını canu gönülden takdir ediyorduk. Hareket, geniş bir kadro, büyük bir taraftar kitlesi ve yüksek sayıda sempatizan bulmuştu. Şayet; bu hareket içerden ele geçirilirse Türkiye, istendiği gibi şekillendirilir, İslamiyet, arzu edildiği gibi yorumlanırdı. "Ilımlı İslam" kavramı bu esnada ortaya atıldı. Uyandırılan algıya göre bir sert olan, radikal olan İslam vardı; bir de ılımlı İslam. Bu ehlileştirilmiş ılımlı İslam kılıfı giydirilmiş Türkiye, denileni yapacak, batıya rahatsızlık vermeyecek daha da mühimi İsrail için tehlike teşkil etmeyecekti. Tayin edilen Halifeyle de İslam âlemi yönlendirilecekti. Bu yönlendirme Hıristiyan dünya için bir zaruretti. İslamiyet, "la ilahe illallah, Muhammedün Resulullah" demeyenin cennete giremeyeceğini tavizsiz bir lisanla tebliğ etmekteydi. Geliştirilen sistemde "dinlerarası diyalog" denerek kapı açılıyor sonra buradan hareketle "hoşgörü" adı altında gayrı müslimlerin de cennete gidecekleri haber veriliyordu. Böyle bir inanç, elbette ki Sevgili Peygamberimize -aleyhisselam- reddiyeydi.
Böyle bir projenin çeyrek asır gibi bir zaman öncesinden beri üzerinde çalışıldığı anlaşılmakta. Projenin hayata geçirilme takviminin 17 Aralık 2013 olduğu görülüyor. O halde; 17 Aralık 2013 İsyanı, bir darbe değil, tabanı, sevenleri ve imkânları olan bir ihtilal teşebbüsüdür. Bir eğitim faaliyeti, hizmetin içinde olan o tertemiz öğretmenlerin, fedakârca çalışan insanların, hatta çok idarecinin bile farkında olmadığı bir yapıya büründürülerek kontrolden çıktığı açık-seçik okunmakta.
Türkiye'ye de İslam âlemine de geçmiş olsun.
Meğerse bir ihtilal teşebbüsünü bastırmışız.
.
Osmanlıca dersi her okulda okutulmalı
23 Aralık 2014 01:00
Harf inkılabıyla bin yıldır kullandığımız elifba terk edilerek Latin alfabesi alınırken pekâlâ onun yerine Japon, Kiril, Çin veya Yunan alfabesinden biri de alınabilirdi. Latin harflerinin kabul edilmesiyle dilimiz, Latince olmadığı gibi bir başka alfabe iktibas edilseydi o dil de olmayacaktı.
Bunun gibi bin yıl boyunca Arap harflerini kullanmamız sebebiyle dilimiz, dün de Arapça değil Türkçeydi. Bir kısım kimselerin bu basit gerçeği anlayamamasını anlamakta zorlanıyoruz. Nitekim Çin işgali altındaki Şarkî Türkistan Türkleri, bugün dahi "Osmanlıca" elifba kullanmaktadır. Gazeteler, kitaplar, internet, mektup... hepsi bizdeki 1928 Kültür katliamı öncesi elifbayla çıkmakta...
Osmanlıca elifba, Arapça elifba değildir. Osmanlıca elifbada Arapça'da olmayan P, Ç ile J harfleri de vardır. Ayrıca Osmanlı Türkçesindeki imla, gramer de Arapça değildir.
Ondokuzunca asrın sonlarında siyasi ve sosyal kargaşa, dile de sirayet etmiş; Fecr-ati edebiyatıyla aşırı miktarda Arapça ve Farsça kelimeler dilimize girmişti. Bundan evvel Tanzimatla birlikte Fransızca kelimelerin işgali vardı. Her ikisi de özentidendi. Yirminci asrın başlarında Milli Edebiyatla dilde sadeleşme başlamıştı. Cumhuriyetin başlarında buna müdahale etmeselerdi lisan, kendi tabiî mecraında gelişerek devam edecekti. Bunun yerine evvela elifba terk edilerek mazi ile köprüler atıldı. Ardından "arı dil" veya "öz Türkçe" adı altında dilde ırkçılığa gidildi. Acaba o devirde hiç mi Türkçe âlimi, üniversite hocası yoktu ki TDK, Agop Dilaçar adlı bir Ermeni vatandaşa teslim edildi?
Bu icraatlar, on yılda onbeş milyon genç yarattığını iddia eden bir mantığın eseridir. Bu millet, 1071'de bu topraklara gelmişti. Sultan Abdülhamid Han, devleti İttihatçılara teslim zorunda kaldığında memleket 5 milyon kilometrekare ve her halde nüfus da en az 20 milyondu. O halde 20 sene sonra bu 15 milyon nasıl olur da mantar gibi bir anda yerden bitmiş olabilir?
Hadisenin adı bellidir:
Yeni bir dil, yeni bir din, yeni bir halk, öncesi olmayan yeni bir devlet inşa etmek.
Bu iddiaların hepsi iflasa mahkûmdu.
Öyle de oldu...
Şapka inkılabına muhalefetten binlerce insan darağaçlarında can verdi. Harf inkılabı ise sessiz bir mukavemet gördü. Sonraki senelerde eserler verilememesinin, tefekkür melekesinin ciddi darbe yemesinin bir sebebi harf inkılabıysa, ikincisi lisanı kabile dili derekesine düşürmektir. Üçüncü sebepse o sessiz mukavemettir. Millet, Anadolu'ya geldiğinden beri muharebe ettiği, var olma-yok olma mücadelesi verdiği Haçlıların harflerini almayı, içine sindirememişti. Kur'an harflerinden kopartılmış olmayı hazmedemiyordu. Acısını seslendiremiyor, fakat çocuklarını mektebe göndermeyerek buna karşı çıkıyordu...
Bir dille böylesine pervasızca oynamak, Türkçeyi dehşetli şekilde fakirleştirdi.
Şimdi bir ağır hatanın tamiri günlerindeyiz. Hatanın neresinden dönülse kârdır. "Latin harfleri terk edilsin!" denmiyor. Teklif, "Osmanlıca" elifbasının okullarda öğretilmesidir.
Bunun ne faydası olacak?
Birçok faydası olacaktır. Bir kere, ecdatla yeniden gönül köprüleri kurulacaktır. İkincisi, yetişen nesillerin kelime hazinesi zenginleşecektir. Yoksa gazeteye "ceride", otomobile "seyyare" denmeyecek.
Bu itibarla bir tamir yapılıyorsa; bu behemehal hakkıyla yapılmalı. Mecburi kelimesi insana ağır gelmekte; öyle değil; fakat her okula Osmanlı Türkçesi dersi konmalı. Hatta Osmanlı irfanı dersleri konmalı. Böylece çocuklar, gençler "Osmanlı Hanımefendisi" ve "Osmanlı Beyefendisi"ni tanırlar. O zaman maçlara döner bıçağıyla giden yitirilmiş nesiller görülmez.
.
YÜCE DİVAN YOLU KAPANMAMALI
24 Aralık 2014 01:00
Sorgu safhasında olan dört eski sayın bakanın partilerine yardımcı olmaları gerektiği kanaatindeyiz. Erdoğan Bayraktar, Zafer Çağlayan, Egemen Bağış ve Muammer Güler, yolsuzlukları araştırma komisyonuna bir dilekçeyle müracaat ederek veya bizzat giderek kendilerinin yüce divana sevk edilmelerini istemeleri hem partilerini rahatlatacak ve hem de mevcut şüpheleri azaltacaktır.
Hâdise öyle bir noktaya geldi ki bu isimler, bu iddiada yüce divan; divan-ı âli sıfatıyla vazife yapacak olan Anayasa Mahkemesi'ne sevk edilirse paralel yapı, buradan kendine haklılık payı çıkartma arayışına girecektir. İktidar, bunun denmesini arzulamaz... ama; diğer yandan sevk yapılmazsa bu defa da kamuoyu, "suçlular korundu!" hükmüne varacaktır. Bu hükmün ağırlığı, diğer ihtimalle kıyas kabul etmez.
Haklarında yolsuzluk ithamı bulunan mezkûr isimler, hukukun temel ve vazgeçilmez hükmü "beraat-i zimmet asıldır" yani 'aksi sabit oluncaya kadar herkes suçsuzdur' kaidesi gereği bugün için masumdurlar. Kendileri de böyle dediklerine göre mahkemeye güvenerek divanın huzuruna çıkıp adalet talep etmeleri kaçınılmaz bir mecburiyet hâlini almıştır.
Aksi olur; iktidar mensubu komisyon üyeleri, onları korumak adına mahkemeye sevki engellerlerse bundan himaye edilen şahıslar yara alır. Her ne kadar yine hukukta suçun şahsiliği de bir prensip olsa bile aileleri, rahatsız olacakları söz ve yakıştırmalara muhatap olurlar. Orada da kalmayacaktır. Muhalefet de "iktidar suçluları korudu!" diye seçimlerde meydan meydan konuşacaktır.
Buna fırsat vermemek aklı selim gereğidir.
Bu eski bakanlar kendilerinin, ailelerinin ve partilerinin itibarı ve memleketin huzuru için gönüllü olarak mahkemeye gitmeliler. Hatta komisyon 5 Ocak 2015'te bu yolu kapsa bile onlar, derhal TBMM Başkanlığına müracaatla dokunulmazlıklarının kaldırılmasını isteyebilmeliler. Siyasiler, bakanlar, devlet adamları, ilk defa divan-ı âli'ye gitmiyor. Daha dün denecek kadar yakın bir zamanda eski başbakanlardan Mesut Yılmaz, üstelik çok ağır töhmetler altındayken orada yargılandı ve beraat etti. Bir mahkemeye düşmek veya verilmek yahut gitmek peşinen suçluluk değildir. Öyle olsaydı insanlar, mahkemeye değil, hapishaneye sevk edilirlerdi.
Bu dört devlet umuru görmüş siyasetçinin bu basireti göstermelerini beklemek hakkımızdır. Aksi durum, lafı bitmez çok ithama yol açacaktır.
Netice itibariyle AK Parti'nin bu mensuplarına dönerek "gidin adalet huzurunda müdafaanızı yapın, alnınızın akıyla gelin!" demesi isabetli olacaktır.
Mahkeme, kimseyi peşinen mahkûm etmez. Muhakemeler bittiğinde sanıklar, beraat ederlerse bu sonuç, memnuniyet verici olur. Mahkûm olurlarsa o zaman da şeriatin kestiği parmak acımaz.
.
Bizi bölmek isteyenler...
25 Aralık 2014 01:00
Sn Ahmet Davutoğlu, Başbakan seçildikten sonra Türkçemizde tedavül hızı artan iki kelime oldu; bu kelimelerden biri "yeniden inşa" anlamında ve maddî kalkınmayla alâkalı olarak "restorasyon", diğeri de insanın fikren yeniden inşaı anlamında "özgüven".
Kendine güvene, özgüvene orta ve erken Cumhuriyet ile Osmanlı nesilleri, "itimad-ı nefs" derlerdi. Buradaki nefs, kişiyi yasaklara sevk eden arzular değil, o kimsenin bizzat kendisidir ki ingilizcesi "self confidence"dır.
Başbakanın özgüven kavramı üzerinde durması boşa değil. Aynı zamanda fikir inşa etme kabiliyeti de olan Ahmet Davutoğlu, uzunca bir zaman devam etmiş sıcak harp kaynaklı psikolojik muharebenin şahitlerindendir:
1839 Tanzimat Fermanı/ Gülhâne Hatt-ı Hümâyû'ndan itibaren en az 150 Sene bu toprakların çocuklarına hiç bıkıp-usanmadan sistematik tarzda ve her sahada aşağılık kompleksi, korku hissi ve kaybetme duygusu zerkedilmek istendi. Buna çalışanlara çok ciddi mânâda başarılar da elde ettiler.
Kuru akıl, onu düşündürürki böyle bir planın mağdurları havas sınıfı, enetellektüller değil de halk olmalı. Yaşanansa tam tersine. Bu psikolojik harbin kaybedenleri, şahadetname sahipleri, diplomalılar oldu. Kaybetmeyenler, Ahmet Davutoğlu gibi şanslılardır. Bir öksüz çocuk, Torosların eteğinde ümmi ama irfan sahibi "böyük ana"nın telkinleriyle Horasan'dan gelen ulu bir soya ve İslamiyet diye ulu bir dine sahiplik telkinleriyle beslenerek büyümüştür.
Sözünü ettiğimiz kaybetme duygusu, zaman zaman bölünme endişesine dönüştüğünde korku doruklarına yükselmişti.
Halbuki daha bölünecek ne vardıki?
12 Eylül 1683 II.Viyana hüsranından önce memâlik-i şâhâne, 23 Milyon 400 Bin km2 iken; bu tarihten sonra sürekli şekilde geri çekilme yaşanmış, bu ric'atde 1876/77-1293 Osmanlı-Rus Harbi, tarihimizin en büyük felaketi olmuştur. Geri çekilmeyi durduran, dâhi diplomat Sultan Abdülhamid-i Sani'dir. Bu Padişah, 33 yıllık muazzam ve muhteşem bir idareden sonra devleti darbeci, bir kolu Almancı, diğer zayıf kolu İngilizci İttihatçı kadrolara teslim ettiğinde ülke toprakları yine de 5 Milyon km2 yani bugünkünün 6 buçuk katı idi. 1293 Muharebesinden sonra yaşadığımız ikinci büyük felaket I. Cihan Harbidir.
1876 Osmanlı-Rus, 1912 Trablusgarb, 1913 Balkan, 1914 I.Cihan Harpleri ve 1914 Sarıkamış, 1915 Çanakkale dramları, İstiklal Harbi'nin canhıraş müdafaası, II.Cihan Harbi'nde SSCB'nin Kars, Ardahan ve Boğazları isteme çılgınlığı, kaç neslin şuuraltında mendil kadar kalmış vatan topraklarını da kaybetme korkusunu besleyip durdu. 1984-2012 PKK isyanı ise bir bölünme sancısı şeklinde tezahür etti. Bir türlü terk edilmeyen "bizi bölmek isteyenler" sözü, aynı zamanda bir soğuk savaş dönemi slogan ve kaygısıdır. Aslında böyle bir korku, Lozan'da bir çok yer ve değer, peşkeş çekilircesine verildiği için 1923'te bitmişti...ama, ülke münevveri, aydını, o ümmi fakat irfan sahibi büyük anaların aksine hadiseyi okuyamadılar. Zira bu nesiller, köklerinden savrulmuş ve aidiyet ve itikat noktasından başka arayışlara girmişlerdi. Şuuraltı okumasının izahı şudur. Şekilcilik, hayranlık ve psikolojik savaş mağduru devrin münevveri, kendini mağlup eden garplı milletlere gizli bir hayranlık duymuştu. Bu küçültücü hayranlığın kaynak fikri şudur:
Batılıları besleyen, Greko-Latin/Eski-Roma ve eski Yunan medeniyetidir. O halde biz onların hukukunu, edebiyatını ve hayatını alırsak biz de güçlü oluruz. Bu paslı mantık, iflas etti ama 50 yılımız ve kaç nesle mal oldu.
Bugün "bizi bölmek isteyenler" cümlesini hiç bir ağza yakıştıramayız. Bir tarafta özgüven telkini, diğer yanda bizi bölmek isteyenler ezberi! Bu bir çelişkidir. Bölünme değil, büyüme çağındayız. Kendi hallerine bırakılsa Irak, Suriye, Filistin, İsrail, Ermenistan, Gürcistan, Bulgaristan, Yunanistan vs halkları Türkiyeyle birleşmek isterler.
Kürt meselesi üzerinden itiraz yapılmak istenirse diyeceğimiz şudur:
Kürtler ve Türkler, tefriki gayr-ı kabil/ayrılması asla mümkün olmayan iki unsurdan mürekkep yekpâre bir varlıktır.
İsteseler de bölünemezle
.
Bu tasdik, Beştepe'de hükümsüz kalır
26 Aralık 2014 01:00
Hanefi Avcı, eski bir emniyet mensubu. Daire başkanlıkları ve emniyet müdürlükleri yapmışlığı var. Meslekte 744 maaş taltifi, 24 takdiri bulunmakta. Mazbut hüviyetle tanınan bir devlet memuruydu. Gülen Cemaatiyle sıcak alakası varken Eskişehir Emniyet Müdürlüğü yaptığı esnada bazı endişelere kapılarak köprüleri atıp, Haliç'teki Simonlar adında bir kitap yazdı. Kitap, 20 Ağustos 2010'da pazara çıktı. Bundan sadece 38 gün sonra 28 Eylül 2010 günü Devrimci Karargâh silahlı terör örgütüne yardım ettiği iddiasıyla tutuklandı. Hakkında İstanbul ve Ankara Ağır Ceza Mahkemelerinde değişik iddialarla peş peşe davalar açıldı.
Tutukluluk süresi 3 yıl 9 ayı bulmuşken ferdi müracaatı üzerine Anayasa Mahkemesi, uzun tutukluluğu "hak ihlali" addederek tahliye kararı verdi.
Hanefi Avcı dışarı çıkmış fakat yargılamalar devam etmekteydi.
Sonunda müsned suçların tamamından 15 yıl 4 ay 5 gün ceza aldı. Bu arada tutuklamanın yapıldığı 28 Eylül 2010 tarihiyle 17-25 Aralık 2013 ihtilal teşebbüsü arasında Türkiye'de çok şeyler yaşanmıştı. Hanefi Avcı, gelişen olaylar üzerine gerçekleri vaktinde görüp ifşa edebilen gizli bir kahramana dönüştü. Dışarı çıkınca gazete ve televizyonlar mülakat rekabetine girdiler. Hakikaten nasıl olmuştu da herkesten önce bu yapıyı fark edebilmişti? Kendisine onlarca soru yöneltilmekte, Sn. Avcı da saatlerce anlatmaktaydı. Bir zanlının serbest olması beraat mânâsına gelmez. Bu doğru; ama verdiğimiz iki tarih arasında Türkiye'de sanki yer yerinden oynamıştı. İade-i muhakeme şartları fazlasıyla doğmuştu. Devlet, eğitim, yargı ve emniyette aldatıldığını ifşa ediyordu. İktidar, gönüldaş saydığı bir grubun ihanetine uğradığı inancıyla mücadele etmekte, kadrolar ayıklanmaktaydı. Bir çok açığa almalar, ihraçlar yapılmış, dâvâlar açılmıştı. Devlet teşkilatı sanki yeniden kuruluyor, bu arada yargı da yenileniyordu.
İşte tam bu sırada yargı paketi açılmak üzereyken Yargıtay 9. Dairesinin kararı infilak etti. Bu daire, silahlı terör örgütüne yardım suçlamasıyla ruhsatsız silah bulundurmaktan verilmiş cezaların 9 yıl 9 aylık kısmını tasdik etti. Gizliliği aleniyete dökme ve mahkemeyi etkileme suçlamalarına dair yine toplamı 5 yıla yakın olan iki hükmü ise bozdu. Daire kararları oy birliğiyle aldı. Haberlerdeki iddia o ki 2011'de Yargıtay'a tayin edilmiş bu hakimler, cemaate yakındır.
Bu hadisenin tercümesi bir cümledir:
-Bir emniyet mensubu, bir cemaate mensup yahut yakındır; günün birinde cemaatin devleti ele geçirme gibi bir faaliyetini görür; bunu yazdığı kitapla paylaşır. Bunun üzerine cemaate yakın yargı mensuplarının yer aldığı mahkemeler onu cezalandırır, orada da kalmaz, hesaplaşma Yargıtay'da da devam eder.
Tabiî sözün burasında şu itiraz da mümkün. O zaman bozmalar niçin yapıldı? Bu sorunun da karşı soruları var...
Şayet 9. Daire, yargı paketini bekleyip emaneti sahibine bıraksa daha isabet eder ve yıpratıcı yorumların muhatabı olmazdı. Yargı Paketi, mesele-i müstehire/bekletici mesele sayılabilirdi. Beklemek kimseyi zarara da sokmazdı. Aksine adalete yardımcı olunurdu. Bu dâvâların bir sanığı var o da zaten 4 yıla yakın ceza çekmiş vaziyette. Dolayısıyla cezanın gecikmesi kimseyi mağdur etmeyecekti.
Sonuçta; devleti devlet yapan bürokratik yapının önemli bir kısmında devlet kadroları-paralel yapı kadroları gibi çok tehlikeli bir kutuplaşmayla karşı karşıyayız. Yargının behemehâl her türlü şaibeden uzak durması gerekir. Cumhurbaşkanının "devleti paralel yapıdan temizledik!" beyanının basında yer aldığı gün bu tasdik haberinin de çıkması tuhaf bir tesadüftür. Henüz safahat bitmemiştir. Daha dosyaların alt dereceli mahkemeye dönmesi var, AYM var, AİHM var.
Meşru bir yol daha var:
Adaletin tecellisi için başka bir imkân kalmazsa Sn. Erdoğan, af yetkisini kullanır ve Hanefi Avcı'yı danışman olarak CB Sarayına alır. Bu iş bitmiştir. Devlet, milletin kahraman gördüğü bir insanı harcamaz.
.
KÜRT'ÜN KÜRT'LE VURUŞTURULARAK BARIŞIN VURULMASI
29 Aralık 2014 01:00
Barış süreci için Kürt sözcülerden Kandil ile İmralı arasında neredeyse görüş ayrılıklarının ortadan kalktığı şeklinde haberler geldiği; BDP ve Hükümet kanadından diğerini teyid eden temennilerin yapıldığı bir ortamda Cizre'de sokaklar karıştı, üç kişi öldü. Bu defa kavga, polis veya askerle Kürt militanlar arasında değildi. Kürtlerle Kürtler arasındaydı. PKK'nın gençlik kolu YDGH ile HÜDA-PAR/Hüra Dâvâ Partisi mensupları çatıştı. Ölenler oldu. PKK tarafı da Hizbullah tarafı da ilk saldırıya uğrayanın kendisi olduğunu iddia etmekte.
Olayın zamanlaması dikkat çekicidir. Saldırı, HAMAS siyasi büro şefi Halid Meşal'in AK Parti Konya kongresinde dâvetli olarak bulunduğu sıralara denk geldi.
O'nun dâvet edilmesinin İsrail'in Mescid-i Aksa tecavüzüyle Filistinlilere zulmetmesine karşı bir tavır olduğu açıktır. Filistin dâvâsının bu sağlam duruşlu temsilcisi de esaslı bir konuşma yaptı. O konuşmada Filistin'i, Mescid-i Aksa'yı dün siz himaye ediyordunuz. Türkiye, istikrar içinde büyüdüğünde yarın da siz koruyacaksınız mealinde kısa fakat tesirli sözleri oldu...
Şırnak'a bağlı Cizre ilçesinin karışması, dindar olan ve olmayan Kürt tarafların çatışması bu esnadadır. Nitekim çatışma ve kargaşa üzerine Şırnak Baro Başkanı Nuşirevan Elçi ile DTK eş başkanı Hatip Dicle, neredeyse aynı cümlelerle PKK ve Hizbullah'ın oyuna gelmemeleri, itidalin korunması, barış sürecinin devam etmesi gerektiğini söylemiş ve ortada bir oyun olduğu, bu oyunu bölgedeki derin karanlık güçlerin tezgâhladıklarını beyan etmişlerdir.
Tabii bölgede yaşayan bu isimler, malumat da vermeliler. Kimdir bu derin ve karanlık güçler? Hangi devletin ajanlarıdır? En azından şüpheleri nedir? Nasıl olup da bölge insanlarını çatıştırabilmektedirler?
Vak'anın Halid Meşal ziyaretiyle alâkası olmayacağı gibi kesinkes alâkalı da olabilir. Bazen en zayıf şüphe en doğru adrese götürür. Bu eğer, bir İsrail karşı oyunu değilse perdenin arkasında kim veya kimler var? İran mı, Almanya mı, bilhassa Suriye mi? Belki bazıları bir ilçedeki çatışmanın bu denli önemsenmesini yadırgayabilirler? Bu çatışma ve ölümler herhangi bir zamanda olmamakta. Devlet kuvvetleriyle de yapılmamakta. Türkiye, barış sürecini yakalamak üzereyken Kürtlerle Kürtler vuruşturulmakta. Burası çok dikkat çekicidir. Ayrıca üzerinde durulması lâzım gelen bir mesele daha ortaya çıkmakta.
O da şudur:
Kürtler, imân noktasında farklılık arz etmekteler. Eski Türkiye'de devlet, bu keyfiyeti yeterince görmemiş; görememiştir. Bir tarafta mağdur, iki taraf arasında kalmış dindar Kürtler var. Bir de bütün Kürtler üzerinde vesayet kuran dinle alâkasız malum örgüt.
.
CEVVAL DEVLET
30 Aralık 2014 01:00
1960'tan sonra gelen cumhurbaşkanları ya darbeyle yerlerine oturdular veya askerin işaretiyle şekli bir seçimle Çankaya'ya gönderildiler. Onlar için kalabalık meydanlara çıkıp "kimdir?" diye sorulsa bilen sayısının çok az olduğu görülecektir.
Cemal Gürsel, 27 Mayıs 1960 darbesinin başına oturtulmuş bir isimdir. Bugün kimse hatırlamaz. Hiç bir hayırlı izi-eseri yoktur. Cevdet Sunay, Cemal Gürsel'den sonra iş başına getirilmiş ılımlı bir subaydır. And içmek için sandalyesine oturduğunda Besmele okuması mikrofona aksedince devrin matbuatı tarafından linç edildi. Sesi soluğu çıkmadan devrini kapadı. Fahri Korutürk de Gürsel ve Sunay gibi askerdir. Korutürk 25 kişinin öldüğü terör günlerinde varla-yok arsında yaşadı. Sadece dini bayramlarda güya kutlama adı altında eline tutuşturulmuş kâğıtlarla şeriat diyerek, teokratik nizam diyerek rencide edici konuşmalar yapıp gitti. Kenan Evren, solcuların öfkesiyle gündemde kaldı. Tanınan biri. Süleyman Demirel, Turgut Özal'ı takiben Çankaya'ya çıktı. Ancak 1971 ve 1980'de iki kere darbe yemiş Demirel, 28 Şubat Post Modern darbesinin destekleyicisi oldu. Ahmet Necdet Sezer, kırmızı ışıkta durması, markette sıraya girmesi, hiç gülmemesi başbakan Ecevit'in kafasına anayasa kitabını fırlatarak ekonomik krize sebebiyet vermesi ve mânevi değerlere mesafeli olmasıyla hatırlanır.
1960-2000 arası 40 yıllık dönemde imzasını layıkıyla atmış, milletle bütünleşmiş, gelecek nesillerin ve bugünlerin ufkunu açmış bir imza vardır, Turgut Özal. Halk, cenazesinde yükselttiği pankartta "sivil, dindar ve demokrat Cumhurbaşkanı!" diyerek tarifi tam yaptı.
Saydığımız isimlerden ikisi Süleyman Demirel ve Turgut Özal, dışındakilerden A. Necdet Sezer, emekli hakim diğerleri askerdir. Bunlar, Çankaya'da bir varlık gösteremediler. Özal, Çankaya'ya çıktığına pişman oldu. Ömrü vefa etse ayrılıp parti kuracaktı. Demirel'i zaten anlattık. Demirel ve Özal, Başbakanlıklarındaki icraatlarıyla hatırlanırlar.
11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de Turgut Özal ve Süleyman Demirel gibi Çankaya'ya Başbakanlıktan sonra geldi. İlk faal Cumhurbaşkanıdır. Yerinin hakkını verdi. Hükümetle hiçbir sürtüşmeye düşmeden süresini tamamladı.
Recep Tayyip Erdoğan, Başbakanlıktan Cumhurbaşkanlığına yükselen 4. isimdir. Esas itibariyle Başkanlık Sistemi taraftarıdır. "Bir şeyin tamamı ele geçmezse tamamı da terk edilmez!" hikmeti gereği tam başkanlık ele geçinceye kadar mevcut anayasanın verdiği yetkileri "sonuna kadar kullanarak" fiilen yarı başkanlık sistemini çalıştıracağı görülmekte. İki ayda bir Bakanlar kuruluna başkanlık yapacağı söyleniyor. Belki daha sık da olabilir. İlki de 19 Ocak 2015 Pazartesi günü.
Sn. Tayyip Erdoğan liderdir. AK Parti hareketinin bir lideri ve o lider tarafından takdir edilmiş bir Başbakanı var. Turgut Özal, Çankaya'yla sınırlanmıştı. O gün Özal'ın bu kadar sadık ve zengin kadroları yoktu. Erdoğan için makama mahkûmiyet diye bir tehlike uzaktan yakından mevzubahis değil.
Sn. Cumhurbaşkanı, icra hey'etine başkanlık yaparken bakanlardan en alttaki bürokratlara kadar "buradayım!" mesajını vermek istemektedir. Bu bir üst göz denetlemesi ve tecrübe paylaşımıdır. Anayasanın verdiği yetkileri kullanmaktadır. Sn. Başbakan Ahmet Davutoğlu'yla da iki gönüldaş olarak gayet ahenk içinde çalışmaya devam etmektedirler. Buna hizmet tesanüdü diyebiliriz.
Etliye-sütlüye karışmaz veya nabza göre şerbet veren cumhurbaşkanı tipi eski Türkiye'nin darbelerle lekeli hantal devlete devrinde kalmıştır. Büyük Türkiye, Cevval Devletle mümkündür. Bu da cevval ve yorulmaz kadroların çalışmasıyla olacaktır.
.
KABRE KAÇ KM VAR?
31 Aralık 2014 01:00
Bu gece saat 24.00'da 365 gün 6 saat veya 12 ay yahut 1 yıl olarak 2014 arkada kalmış olacak. Son gününü yaşadığımız seneye yarın belki "dün" diyeceğiz fakat ilerleyen günlerde o artık "geçen sene" olacak. Hani geometride "iki nokta arasından bir doğru geçer" diye bir kanun vardır. İnsan ömrü de böyledir. Başlangıç noktası doğum, son nokta ölümdür. Hayatın bu iki noktası arasından bir ömür geçer. O ömür doğru mudur, eğri midir? Bir malî yılı arkada bırakırken şirketler, hesap-kitap yaparlar. Bilançonun ne gösterdiğine dikkat ederler. Şirketin kârda veya zararda olup olmadığı böylece anlaşılır. Hicrî, rumî, milâdî, şemsî, kâmeri, Çin takvimi vs vs hangi takvim esas alınırsa alınsın neticede bunların hepsi insanın bir ân, bir saat, bir gün, bir hafta, bir ay, bir yıl ve bir ömür yaşadığını göstermektedir.
Takvim, ölümü gösteren pusuladır...
"İnsan" denen fâni, hangi takvimi tercih ederse etsin netice itibariyle o takvimin son ayının son günü istese de istemese içinde yaşadığı seneyi bitirmektedir. Böylece herkes, yaşının üstüne bir yaş daha koymakta. O gün, ömrün o günkü haline göre bebeklikten, çocukluktan, gençlikten, orta yaştan, yaşlılıktan bir yaş daha ileriye geçmektedir. Bu zaman ırmağı geriye değil, ileriye doğru akar. Bu hızlı akış, bir bahara değil hazana, sonbahara ve kışa doğrudur.
Bunlar herkesçe bilinmekte. Fakat bilmek başka idrakinde, şuurunda, farkında, inancında olmak başka. Herkesin bu taş gibi katı gerçeğin derinlemesine idrakinde olduğu şüphelidir. Öyle olsaydı yılbaşı günleri çılgın, sorumsuz, serezât eğlencelerle dolmazdı. "Şans oyunu" denen kumar dönmez, envâî çeşit alkol su gibi akmaz, haram borsası tavan yapmaz, akıl sahiplerini terk etmezdi.
Eğer; bu idrak, bu şuur ve sonsuzluk önünde bu muhasebe kaygısı cemiyete hakim olsaydı benlik, bencillik, nefsaniyet galip gelmez yoklar, yoksullar, düşkünler, kimsesizler, mülteciler, kimsesiz kadınlar, yetim ve öksüz çocuklar, köprü altlarını mesken tutmuş bîçâreler düşünülürdü. Bu gecede bazı evlerdeki israfla bir kaç aile, bazı otellerdeki korkunç israfla bir kaç mahalle, bazı mahallelerdeki sel gibi israfla bir kaç şehir, bazı şehirlerdeki dehşetli, fütursuz çılgın hovardalıklarla bir kaç memleket doyabilir.
Emperyalist, sömürgeci devletler, sadece silahla, işgalle gelmiyor, almıyor ve götürmüyor. Onlar bir de modaları, şirketleri, eğlenceleri, örfleri, efsaneleri, filmleri, hayat tarzları ile gelmekte, değiştirmekte, icra ettikleri psikolojik işgalle o ülke insanlarını kendileri olmaktan çıkartmakta, nemelâzımcı yapmakta, dininden tarihinden, ilminden, edebinden, vefa hissinden, diğerkâmlık/empati duygusundan, merhamet vasfından koparmakta, robotlaştırmakta.
Şu varki kim ne yaparsa yapsın; ilerde, ötede bekleyen bir durak var. O durak muhasebe durağıdır. Kişi bu dünyada muhasebesini ister yapsın isterse vur patlasın, çal oynasın "ahiret de neymiş?!" desin. O durakta bekleyenler, yola çıkacak ve "dur bakalım!" diyecekler.
Bir yıl arkada kaldı, bu doğru. Kabre bir yıl daha yaklaşıldı; bu daha da doğru.
Sevgili Peygamberimiz aleyhi's salâtü ve's selâm ne buyurmaktalar? Bu buyrulan bir hayat rehberidir, iki cihan saadetinin reçetesidir. İnciden değerli sözlerle başa tâc bir muazzam nasihattir. İşte dedikleri: "Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz?"
Yazımız soruyor "kabre kaç km var?" diye. Ne malum? Belki de km değil sadece metre var. Yeni yıl, yeni sene; evet ama Allah'ı unutarak, hatırlanmaya muhtaç olanları unutarak, kendimizi unutarak değil.
2015'in ailelerimize, şahıslarımıza, milletimize, ümmetimize, devletimize, komşularımıza ve insanlığa iyilik, huzur, bolluk, adalet, sulh ve sükûn getirmesini, bu yılda zulmün, işgallerin, savaşların, kan ve gözyaşının, diktanın bitmesini, insani hasletlerin, sağduyunun, merhametin galip gelmesini yüce Allah'tan niyaz ederiz.
.
.
Yakın plan Cizre
1 Ocak 2015 01:00
Mürted, Müslümanken dinden çıkan demek. Cizreli bir vatandaş twitterdan bize gönderdiği bir mesajda şöyle yazıyor. Burada bir çatışma yok. Bir tarafta mürtedler, bir tarafta sizin gibi inanan insanlar var. Mürtedler; Müslümanları katletmek istemekteler.
Cizre'yi bilenler şunu ifade etmekteki bu şehir, teröre en uzak olması gereken bir yerdir. Bir edebiyat, tarih, imân, irfan ve san'at beldesidir. Burada Şeyh Ahmed el Cüzeyrî gibi divan sahibi büyük mutasavvıflar, âlimler ve evliya yetişmiştir.
İşte böyle bir iklimde hem de barış müzakereleri devam ederken irfanın ruhaniyeti yükseleceğine namlulardan dumanlar tüter oldu. İlk ânda hakikaten bir çatışma yaşanıyor zannedildi. Evet bu ifade yanlış değildir; en azından fikren bir çatışma vardır. Fakat 27 Aralık 2014 günkü hâdise daha başkadır. O gün PKK'nın gençlik örgütü YDGH, Kandil'in daha bir gün önce bundan böyle maske takılmayacak, molotof atılmayacak, yol kesilmeyecek şeklindeki açıklamasına rağmen HÜDA-PAR'lıların evlerine, iş yerlerine, hayatlarına saldırdı. Onları meskenlerinde diri diri yakmaya kalkıştı. HÜDA-PAR'lılarınki evlerinde mahsur kalan çoluk-çocuklarını kurtarma çabasıdır.
Ekranlarda delik-deşik edilen evler görülünce işinde-gücünde insanlara nasıl bir zalim taarruz yapıldığı çok net şekilde anlaşıldı. Binalar ateşe verilmiş, cayır cayır yanarken HDP'li belediyenin itfaiye göndermediği iddiası da ayrıca tüyler ürperten bir tesbittir.
İki ihtimal var; ya Kürtçü militan gençler Kandil'in talimatını dinlememekte veya Kandil, iki yüzlü hareket etmektedir. Hangisi doğru olursa olsun neticede barış süreci ziyan görmekte. Bu kaosun içinde dış güçlerin olduğu, Suriye unsurunun göz ardı edilemeyeceği kesindir. Militan gençler Kandil ve İmralıya karşı çok ustalıkla kullanılabilir.
Gözden kaçmaması gereken bir diğer husus da şudur. PKK, Türkiye'de kalkınmaya mağlup olarak barışa razı olmuştur. Fakat işe bakınızki eş zamanda Suriye iç savaşı çıkmış, IŞİD diye ne olduğu muğlak bir muamma örgüt türemiş ve bu örgüt Kuzeydoğu Suriye'de PKK ile dövüşe tutuşmuştur. Bunun tercümesi şudur: Örgüt, 30 Yıldır süren bir cepheyi kapatırken bir başka yerde açılan yeni bir cephenin tarafı olmuş veya olmak zorunda kalmıştır.
Bütün bunlar yaşanırken genel Türkiye nüfusu, bölgede PKK dışında da Kürtler olduğu, onların da siyâsî görüşleri bulunduğu, daha ziyade dindarlardan meydana gelen bu Kürtlerin PKK ile imân noktasında husumet içinde bulunduklarını görememiştir.
Bunu esasında göstermesi gereken devletti.
Fakat hangi devlet?
Çünkü; eski Türkiye'deki derin devletin adamları, 28 Şubat faşizminde dindar Kürtlere değil, ateist örgütün dünya görüşüne daha yakındı. Mevzubahis derin devlet, laikçi kamalist, tek tip ideoloji niteliği ile laikçi, tek tipçi, Kürtçü PKK ile aynı faşizan kaynaklı hayat felsefesine sahipti.
Barış süreciyle makul, meşru ve olması da gereken bir adem-i merkeziyet, yerinden yönetim, güçlendirilmiş belediye hizmeti daha istişare safhasındayken laikçi ideolojideki Kürtçü militanlar, bölgedeki farklı inanç, fikir ve politik görüşteki Kürtleri yok etmek için ateşe ve silaha sarılmışlardır. Dedikleri net şekilde anlaşılmakta; ya bizim gibi olacaksınız veya buraları terk edersiniz. Çünkü; düveli muazzama, bölgede silahlar sussun, kavga bitsin istemiyor.
Bu manzarada; riyakâr tavır veya başına buyruk gençlik yahut tek tipçi, dayatmacı ve demokrasiye, çok kültürlülüğe hasım ve her halükârda dış güçlerin etkisindeki dağlı bir ideolojik yapının eli silahlı unsurlarıyla barış çok da kolay değil.
HDP'nin parti olarak seçime girmesi ilk ânda kulağa hoş gelse de Cizre mes'elesinden dolayı şu da dile gelir olmuştur. HDP seçimlerde silahlı unsurlarıyla bölgede baskı yaparak yüzde 10 barajını aşma niyetinde.
MEVLİD-İ ŞERİF BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN
2 Ocak 2015 01:00
Hicretten 53 sene evvel, Fil Vak'asından iki ay sonraki rebi'ül evvel ayının onikisi ve miladi 571 yılının 20 Nisanı... Nisan ki mevsimlerin en güzeli baharın en gözde ayı. Nisanın yirmisi, zamanın olgun bir çağı ve tabiatın renk ve koku çağlayanına dönüşmesi.
Sabaha karşı; güneş, henüz doğmamış; tan yeri ahenk ve ihtişamla ağarıyor.
Günlerden pazartesi; Pazartesi, hayatlarında daima dönüm noktası. Doğumları, Hacer'ül Esved taşını yerine koymaları, Peygamberlik vazifelerinin kendilerine tebliğ edilmesi, hicretlerinde saklandıkları mağaradan Medine'ye hareket etmeleri, Kubâ Köyüne varmaları, Mekke'nin fethi için sefere çıkmaları ve nihayet vefatları hep pazartesi günleri...
Ani bir ses yankılanması.
Annede korku.
Korku ile beraber beyaz bir kuş ortaya çıkıyor ve kanatlarıyla Hazret-i Amine'nin sırtını şefkatle sıvazlıyor. O dakika korkunun yerini kalb huzuru ve gönül rahatlığı alıyor. Ama susamamak mümkün değil, dili damağına yapışmakta. Gaibden beyaz bir kab ile süt gibi ak bir şerbet uzatılıyor. Baldan daha tatlı bu soğuk şerbeti içtiği ân susuzluğu diniyor ve kendisi ile beraber evi bir nur kaplıyor. Gök delinmişcesine sağnak sağnak nur yağmakta:
Sevgili Peygamberimizin doğumuyla kâinatı şereflendirdiği mübarek ve muhteşem ân. Amine Hatun'da doğumdan dolayı ne bir ağrı ve ne de bir sızı var. Güzelliğiyle namlı Abdi Menaf kızları gibi hurma misali uzun boylu, narin yapılı, güneş yüzlü huriler, odayı doldurmuş genç anne ve müstesna bebeğe hizmet vermekteler...
Peygamberler Paygamberi doğar doğmaz başı secdede:
-Lâ ilâhe illallâh, innî Resûlullah/Allah'tan başka ilâh yoktur ve ben, onun resulüyüm.
Alnı secdede, şahadet parmağı havada ve dudaklarında bir cümle:
Ümmetim, ümmetim!(*)
Bu gece; bu mevlid kandilinde 2 Ocak 2015 gecesi 11 Rebi'ül evvel 1436, 12 Rebi'ül evvel 1436'ya intikal ederken 1444 yıl öncesinde yaşanan ihtişamı bir defa daha yâd etmek adına Sevgililer Sevgilisini hatırlayacağız....
Mevlid kandili, yüce Allah'ın Hadis-i kudsî'de "levlake, levlake lemâ halaktü'l eflâk!" Ey Habibim, sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım anlamında ifade buyurduğu müjdeye kavuşulan zamandır; Kadir gecesinden sonraki en kıymetli gecedir.
Bu müstesna zamanı Peygamberimiz, eshabı kiram ve sonraki Müslümanlar, hediyeler, ziyafetler ve sohbetlerle kutlamışlardır...
Bu gün Müslümanların bayramıdır.
Varlığımızı, imânımızı, huzur ve saadetimizi ve sahip olduğumuz her iyiliği O'na sallallahü aleyhi ve sellem borçluyuz. Bu sebeple ecdadımız bu günlere ayrı bir değer verir, mevlid ve kasideler okur, Peygamberimizin doğumunu, hayatını anlatarak vakitlerini kıymetlendirir, ibadet yaparlardı...
Daha evvel bir kere yazmıştık.
Bir kere daha tekrar etmek isteriz:
Bakalım, bu üstün şeref, kime, hangi hükümete, hangi devlet adamına nasip olacak?
Teklif ve arzumuz şudur:
Mevlid kandili, "Mevlid-i Şerif Bayramı" adıyla resmî bayram yapılmalıdır. Böylece gönüllerdeki, dillerdeki, evlerdeki, camilerdeki bayram tescil edilmiş olacaktır...
Yeryüzündeki bütün Müslümanların Mevlid-i Şerîf Bayramını tebrik ederiz. Bu bayramın bütün İslâm âlemine ve insanlığa huzur sebebi olmasını dileriz. Ayrıca; tam da bu bayrama girerken haklarında namaz ve tesettür yasağı getirilen Şarkî Türkistan Müslümanlarının da sahipsizlikten kurtarılmasını Allahü teâlâdan niyaz ederiz.
.
BATIDA YÜKSELEN İSLAM NEFRETİ
5 Ocak 2015 01:00
İslamofobi; İslam korkusu deniyor. Yaşananlar korkudan, hatta düşmanlıktan ziyade nefrettir. Korku, pasif bir duygudur. Düşmanlık tehlike farz edilene karşı harekete geçmedir. Nefretse kalben, zihnen ve fiilen bir linç etme hareketidir.
İslam korkusu, denilen aslında İslam nefretidir.
Bu nefret, İslam ordularının Bizans kapılarına dayanması günlerine kadar uzasa da tam olarak tarih sahnesine çıkması 711'de Müslümanların Tarık bin Ziyad komutasında İberik yarımadasını fethiyle başladı. Selçuklu-Haçlı çarpışmalarıyla devam etti. Türklerin 1352'de Rumeli'ye sallarla geçip Orta Avrupa'ya kadar ilerlemeleri ve Haçlı Avrupa-Müslüman Osmanlı vuruşmalarıyla hız kazandı. 1453'te Doğu Roma'nın sukut etmesiyle/düşmesiyle zirveye ulaştı.
İslâm âleminin 12 Eylül 1683 Viyana kaybı, İslam nefretinin galibiyetidir. Bundan böyle de asırlar boyu o galibiyet ekonomide, içtimai duruşta, hukukta, eğitimde ve akla gelebilen her alanda devam edecektir. Kopardıkları birinci büyük taviz 1839 Tanzimat Fermanıyladır. Sonraki senelerde artarak devam eder.
Avrupa'nın bize "hasta adam" demesi boşuna değildi. Hasta adamın bir avuçluk bir alana sıkıştırdıkları çocuklarının mazi şuuruyla da İslamla da alakaları kalmayacaktı. Böyle inanmasalardı Anadolu çocuklarını Avrupa'ya işçi olarak almazlardı. Sokakları süpüren bu köylülerin ne önemi olabilirdi? Şu var ki kader öyle tecelli etmedi. Bu gariban Türkler, Avrupa'da sanki uykudan uyandılar. Hıristiyanlıkla karşılaşınca dinleri ve tarihlerini daha bir derinden hatırladılar. Böylece Avrupa'nın o namlı şehirlerinde camiler açılmaya başlandı. Ama bu küçük meskenlerin adı cami idi. Minare yoktu, kubbe yoktu. Din hürriyeti olduğu söylenen Avrupa, minareye, kubbeye müsaade etmiyordu. Buna rağmen onlar, şartları zorladılar. Zaman zaman kilise bile satın alarak camie tebdil ettiler. Bu hareketlilik Amerika ve Avustralya'ya kadar yayıldı. Bu arada diğer dünya Müslümanları da benzer faaliyetler içindeydiler.
Gidişat, batılı düşünür, sosyolog, oryantalist ve teologların dikkatinden kaçamazdı. Öyle ki batıda nüfus durma noktasına gelmişti. Evlilikler azalıyor, evlenmeler gecikiyor, çocuk sahibi olunmuyor, Avrupa yaşlanıyor, Türkler başta olmak üzere buralara geçici işçi zannıyla gelip vatandaş olan Müslümanlarsa çoğalıyorlardı.
"İslamofobi" kavramı işte böyle bir aralıkta ilk defa 1991'de telaffuz edildi.
Samuel Huntington da 1993'te Forein Affairs ismindeki dergide çıkan Medeniyetler Çatışması adlı makalesiyle ortaya yeni bir iddia koydu. Çok yankı yapan makale, SSCB'nin çökmesi üzerine bu defa 21. Asırda medeniyetler arasında çatışmalar yaşanacağını dile getirmekteydi. İşaretler de bu haberi teyid ediyordu. Bosna Harbi'nde Sırp nişancılar, bir Boşnak'ı şehit ettiklerinde "bir Türk öldürdüm!" diye sevinç çığlığı atıyorlardı. Çünkü; Batı için kelime-i şahadet getiren herkes Türk'tü. Sırplardaki o kanlı sevinç "anne Türkler geliyor!" korkusunun intikam hissiydi.
11 Eylül 2001'de New York'ta İkiz Kulelere yapılan saldırı üzerine İslamofobi bütün ağırlığıyla gündeme oturdu. O günden itibaren batının nazarında İslam eşittir terör oldu. Burada anahtar kelime "terör"dür. Ve nefreti karşılar. Sonraki el Kaideler, IŞİD'ler bu algıyı yönetmeye dönük projelerdir.
Nihayet Irak işgalleri oldu, Hollanda, Almanya gibi memleketlerde ırkçı partiler yükselişe geçti. İleri Avrupa devletlerinde Türkler evlerinde yakıldı. Camiler kundaklandı. Müslümanlara hakaretler edildi. En sonunda da İsveç gibi barış ülkesi kabul edilebilecek yerlerde bile bir haftada üç cami ateşe verilebildi.
İsmini doğru koymalı. Bütün bunlar, korku değil, düşmanlık da değil nefrettir.
Peki nerede o çok kültürlü, hoşgörülü Batı?
Bu bahis çok uzundur...
Şu hatırlatmanınsa yeridir:
İsveç'te Almanya'da vs mütevazı camiler yakılırken Türkiye'nin İstanbul Yeşilyurt'ta dört başı mamur bir kilise yapılmasına izin vermesi, hasta adamın çocuklarının sömürgeci batıya diri bir mesajıdır.
Batı dünyası Yunus Emre'yi olsun anlayabilseydi İslâm medeniyetinin kavga değil sevgi iklimi olduğunu idrak ederdi.
.
KURDUN BOYNU, KOYUNUN CİĞERİ, ADALETİN TERAZİSİ, VATANDAŞIN ŞÜPHESİ!..
6 Ocak 2015 01:00
MSK/Meclis Soruşturma Komisyonu, 4 eski bakanın Yüce Divân'a sevkine gerek görmedi. Red kararı üzerine muhalefetin genel kurulda yapacağı yüksek ceza mahkemesine sevk talebinin de reddolacağı, meclisin aritmetik yapısı dikkate alındığında kesindir. Böylece Zafer Çağlayan, Muammer Güler, Erdoğan Bayraktar ve Egemen Bağış, beraat etmiş olmaktalar...
Beraat kararı, daha başka türlü de alınabilir miydi? Bir başka ifadeyle haklarında tahkikat yapılan ilgili isimler, böyle bir dâvâda ceza mahkemesi sıfatı kazandığından "Yüce Divan" adını alan AYM/Anayasa Mahkemesine giderek de bu kararı elde edemezler miydi?
Doğrusu ve yakışanı elbette buydu...
Hukuki usulün işletilmesini komisyonun sadece muhalefet mensupları değil, iktidar mensuplarının da istemiş olma ihtimali çok yüksektir. Ondan da evvel esasında AK Partinin bundan yana olduğu bellidir. Daha ilerisi; bizzat o sayın Bakanların bunu yaparak, mahkemenin huzuruna çıkıp beraat etmek istedikleri, arkada hiç bir şaibe, isnat, laf, soru işareti bırakma niyetinde olmadıkları tahmin edilebilir.
Pekâlâ öyle ise o yol neden kapatıldı?
Günün sorusu budur?
Basında çıkan, tv'lerde konuşulan, kürsülerde dile gelen tezlerden bazılarını nakledelim? Bunları herkes çok iyi bilmekte. Fakat faydasına binaen tekrar edeceğiz:
-Burada hedef 4 sn Bakandan ziyade Cumhurbaşkanı sn Recep Tayyip Erdoğan'dır. Maksat o Bakanları yargılama değil, 17-25 Aralık darbe teşebbüsünü hedefine ulaştırmaktır. Ortada bir Paralel tezgâh mevcuttur. "Hani aslı yoktur! deniyordu, demek ki varmış! İşte mahkeme kararı!" deme fırsatını yakalamaktır.
-AYM Başkanı sn Haşim Kılıç, saf değiştirmiştir. Sn Cumhurbaşkanını aradan 6 ay geçmiş olmasına rağmen tebrik etmemiştir. Kendisi Cumhurbaşkanı olma arzusundayken bunu elde edemeyince hazımsızlık göstermiştir. Bir muhalefet parti lideri gibi sık sık konuşmaktadır. Muhalefete malzeme olacak güya saklanmış konuşmalar yapmaktadır. Mahkemesini politikaya sokmuştur.
-AYM raportörlerinin çoğu Paralel Yapı mensuplarıdır.
-Yüce Divan'a gönderme bir tuzaktır.
-Verilecek mahkumiyet veya Haziran 2015 sonuna sarkıtılmış yargılama, AK Parti iktidarını zayıflatmaya, bölmeye matuf bir plandır. Muhalefet, Mahkumiyet kararı veya yargılma sürecini meydanlarda kullanarak Türkiye'yi koalisyon hükümetlerine mecbur edecektir. Bu bir beynelmilel projedir!!!...
Bu korunç kaygılardan çıkan sonuç şudur:
AYM -maalesef- vatandaşların en az yarısı nezdinde güvenilir olma vasfını yitirmiştir. Başkan, hem kendini ve hem de temsil ettiği kurumu yıpratmıştır.
Adalette emniyet unsuru yara almıştır...
Hal ve keyfiyet böyle olunca; 4 kişi üzerinden AK Parti iktidarını mahkûm etme, lekeleme gibi bir niyet okunduğundan ne komisyon, ne parti ve ne de sorgu geçiren insanların kendileri aslında yapılması lazım geleni yapamadılar.
Ziya Paşa'nın Terkib-i Bendi nasıl hatırlanmaz?:
"Kâdi ola da'vâcı vü muhzır dâhî şahid
Ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet?"
Adalet mülkün yani devletin temelidir sözü kesinkes doğru olduğuna göre adalete itimatsızlık, adalete emniyet edememek, adalet mekanizmalarının politize olması uzun vâdede devleti sarsmaz mı? Devleti de milleti de sarsar. "Şeriatin kestiği parmak acımaz!" günlerinden "Aman ha, sakın o kapıdan girme! Niyet başka!" günlerine gelmek çok fena...
AYM, 27 Mayıs darbesinden sonra kurulmuştu. Bugün de darbe atıflı söze konu olması çok üzücü. Oysa benzer AYM'ler bütün ileri memleketlerde vardır ve devletin, hukukun ve insan şereflerinin teminatıdır.
Ziya Paşa, devrinin Türkçesiyle ne demişti?
Hâkim ola dâvâcı ve mübaşir dahi şahit;
O mahkemenin hükmüne derler mi adalet?
Son soru:
İktisatta onuncu büyük gücüz.
Adalette hangi sıradayız?
.
UYGURLARIN ÇIĞLIĞI!
7 Ocak 2015 01:00
Cumhurbaşkanı sn Tayyip Erdoğan, yeni Başbakan olduğu günlerde "bundan böyle valiler kamyonlara binip vatandaşa kömür dağıtacaklar'" deyince sanki yer yerinden oynamıştı. Bu alışılmadık bir üsluptu; bir ezber bozuluyordu...
Başbakan sn Ahmet Davutoğlu'nun dünya sefaretlerindeki Ticaret Müşavirlerimizi toplayıp "bundan böyle masa başında oturmayacak, bir iş adamı gibi çalışacak, 24 saat yetmiyorsa 25. saati bulacak, 7 gün kâfi gelmezse 8. güne koşacaksınız!" Sözleri ve hemen bir gün sonra da Cumhurbaşkanı sn Tayyip Erdoğan'ın dünya devletlerindeki sefirlerimizi toplayarak onları 2023 Büyük Türkiye ve 2071 Cihan Devleti Türkiye'ye doğru ateşlemesi, bize o kömür hikâyesini hatırlattı.
İsmi "Gülhane Hatt-ı Şerîfi" olsa da 3 Kasım 1839 Tanzimat Fermanı'ndan, hatta biraz daha öncesinden yakın tarihlere kadar şiddetli bir aydın yabancılaşması yaşamaktaydık. Bu yabancılaşma, ülke yetişkinlerinde öz milletini ve o milletin her değerini küçük görme hastalığına sebep olmuştu.
Millî ve yerli bir iktidar ve o iktidarın millî ve yerli Başbakanı, o yabancılaşmayı durduracak tedbirler almalıydı. Bu itibarla halka tepeden bakan, onunla tenezzülen konuşan idareci tipi bitip "insanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır!" düsturundan nasipli yeni bir idareci modelinin var olması gerekiyordu.
Çok şamata çıktı ama kömür de dağıtıldı, gecekonduya da gidildi.
Bu yapılan, içerde millileştirme çalışmasıydı.
Şimdi büyük iddialara imza atmışken dünyaya açılan pencere hükmündeki sefaretlerimize de yeni bir tarz, üslup ve anlayış getirilmekte. Cumhurbaşkanıyla Başbakanın yaptıkları budur. Millî ve yerli ruhu, yabancılaşmanın çok ağır biçimde sindiği mekânlara zerk etme çabasındalar.
Bu etkinlikler olurken konuşmalar yapılmakta...
Hem sn Cumhurbaşkanı ve hem de sn Başbakan Filistin, Suriye, Somali, Garbi Trakya, Kırım ve diğerlerini zikrederek gönlümüze, fikrimize ve dâvâmıza tercüman olmaktalar.
Fakat...
Bir yer, bir dram dile gelmiyor...
Hayır; oraya bigâne oldukları için değil; şartların mecburiyeti icabı Urumçi denmiyor, Şarkî Türkistan konuşulmuyor. Kendi yüreğimiz gibi biliyoruz ki hem Tayyip Erdoğan'ın ve hem de Ahmet Davutoğlu'nun yürekleri bu mevzuda yaralıdır.
Burada onlar telaffuz edilemezken Tayland, kendisine sığınmış ve Türkiye'ye iltica etmek isteyen aralarında kadın, çocuk ve yaşlıların da olduğu 220 Uygur Müslümanı Çin'e iade etme hazırlığında. Bu insanlar garip, çaresiz ve kimsesiz. Allah'tan sonra güvendikleri iki isim Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımız. Uygur Türklerinin çilesi bu kadar da değil. Tam da Mevlid-i Şerif Bayramı'na girerken Çin hükümeti, resmî dairlerde namazı ve tesettürü yasakladı. Uygurlar, en az üç çeyrek asırdır mezalim altında. Asimile edilmeleri için her yol denenmekte. Kendi yer altı ve üstü zenginliklerine sahip olamamaktalar. Yapılacak olan çok güçlü bir otonomidir. Sn Erdoğan, sn Davutoğlu, Ankara bu arzunun farkında. Lakin; batıyla bilek güreşimizde yalnız kalmamamız gerekiyor. O diplomatik mücadelede Rusya gibi Çin de kozumuzdur. Bu bir sebep; diğer sebepse kendi iç mes'elemiz. Barış Süreci kesinkes yerine oturmadan yeni bir diplomatik mücadele başlatmak düşündürücü bulunuyor olmalı.
Şu resmettiğimiz vaziyette çıkan netice kolay okunacaktır:
17-25 Aralık darbe teşebbüsleri yapılmasaydı, iç barış çoktan gerçekleşmiş olacaktı. Zaman, enerji, hazine kaybına yol açan malum darbe ihaneti, Barış Sürecine çok ciddi bir sekte vurdu. Lüzumsuz gündemlerle Türkiye'yi oyalayarak sadece TC vatandaşlarına değil, yeryüzündeki bütün soydaşlarımıza ve bütün dindaşlarımıza büyük zarar verdiler ve vermekteler...
Alın sizin olsun sahne sanatı Türkçe Olimpiyatlarınız!
Tayland'daki o çocuğun, Urumçi'deki o genç kızın vebalini nasıl ödeyeceksiniz?
Buna rağmen...
Sn Cumhurbaşkanı ve sn Başbakan, diplomasinin kılcal damarlarına kadar nüfuz ederek Türkiye'nin imkânlarını Uygur kardeşlerimizin imdadına koşturmalılar.
Böyle olacağına da inanıyoruz.
.
Yetim gülerse dünya güler
8 Ocak 2015 01:00
Elimde İHH/İnsani Yardım Vakfı Genel Başkanı Av. F. Bülent Yıldırım imzasını taşıyan bir mektup var. Bu mektubun mevzuu yetim çocuklar. Türkiye'nin ve dünyanın asıl gündem maddesi...
Mektupta da ifade edildiği gibi adaletin başını alıp gittiği şu zâlim dünyada âfetler, savaşlar, çatışmalar, işgaller, diktalar, zulümler, sömürmeler en ağır etkisini yetim ve himâyeye muhtaç çocuklar üzerinde göstermekte.
Çünkü:
Harpler, tabiat âfetleri, işgaller, salgın hastalıklar, dikta ve zulümler, ilticalar, mecburi göçler, insan kaçakçılığı, çocukları yetim ve himâyesiz bırakan başlıca sebeplerdir...
Bugün BM kayıtlarına nazaran 7 Milyarlık dünya nüfusunun 3 milyarı çocuktur.
3 milyar çocuğun 200 Milyonu ise yetim.
Böyle bir dünyanın huzur bulması rahat yüzü görmesi mümkün mü?
İHH, 20 Yıldan bu yana başta savaş ve yoksulluk bölgeleri olmak üzere yetim ve kimsesiz çocuklara ulaşarak onları varsa bakabilecek akrabalarına teslim etmekte, bu imkân yoksa yetimhanelere yerleştirmekte ve topladığı bağış ve desteklerle eğitim, sağlık, iaşe, giyim-kuşam gibi zaruri ihtiyaçlarını karşılamaktadır.
İHH, 2007 Senesinden bu yana "Yetim Sponsorluk Destek Sistemi" adıyla bir himâye faaliyeti icra etmektedir. Her çocuğa ayda 90 TL verilen bu hayrlı faaliyetle bugün Somali, Doğu Türkistan, Filistin, Arakan, Zimbabve, Türkiye, Suriye, Irak, Kırgızistan, Haiti, Filipinler gibi 50 memlekette 52 Bin yetim yavru hayırseverler adına şefkatle kucaklanmaktadır. 52 Bin çocuğun göz yaşını dindirmek İHH adına kahramalık olsa da 200 Milyonun içinde 50 Bin çok düşük bir sayıdır. Bundan da yer yüzündeki diğer insanlar sorumlu olsa gerek.
Mevzubahis hamiyetperverlik sisteminde hamiyetperver şahıs yahut şahıslar bir veya daha fazla yetimi kendi vatanlarından koparmadan onlara bir yıl veya daha fazla yıl, hatta üniversiteyi bitirinceye kadar sürecek dönemler için destek olmakta, yüzleri güldürmekteler. 90 TL az bir miktar olarak düşünülebilir. Fakat onu mahrum olana sormalı...
Sponsorluk müracaat formu doldurmak suretiyle bu kutlu yürüyüşe katılmak mümkün. Herkes gücüne göre el uzatabilir. Bâzısı bir yetimi, bazısı bin yetimi omuzlar. Bir kısmı bir yıl der, bir kısmı 15 yıl der...
2 Sene kadar evvel bir Amerikalı mimar gruba sohbet esnasında bizde 1895 Yılında darülâceze yapıldığını bahsedince hayretlere düşmüşlerdi. Bunun üzerine onları alıp oraya götürdüm. Darülaceze bugün de Abdülhamid Han zamanındaki nizamnâme ile idare edilmekte. Darülaceze, âcizler yurdu demek. Darüşşafaka, şefkata muhtaçlar evi demek. 1873'te Sultan Abdülaziz zamanında yetim çocuklar için açılmış bugün de eğitime devam eden bir mekteptir. 1913'te şehit çocukları için kurulan Darüleytam, yetimler evi demek. Bunlara dünyada müesseseleşen ilklerdir. Osmanlının tarih sahnesinden çekilme döneminde bile insanlığa hediye ettiği devâsa varlıklardır. 1917 Tesis tarihli Himâye-i Etfal daha sonra Çocuk Esirgeme Kurumu adını alır.
Malumdurki Sevgili Peygamberimiz -aleyhisselâm- önce babadan yetim, sonra anneden öksüz kaldılar. Önce dede, sonra amca himâyesinde yetiştiler. Yetimin, öksüzün hâlini elbetteki en iyi onlar bilirlerdi. Bir yetimin başının okşanmasının bile ne kadar sevap olduğuna işaretle teşvik buyurdular.
Şu 200 Milyon kimsesiz yetime sahip çıkmak, hiç kimsenin şüphesi olmasınki en evvel Merhamet Peygamberini memnun edecektir. O sevgiliyi memnun eden, Allahü teâlâyı memnun kılar.
.
Rüzgâr eken fırtına biçer
9 Ocak 2015 01:00
Evvela Fransa'ya ve Fransız milletine taziyelerimizi bildiriyoruz. Her kim olursa olsun ve öldürülme şekli her ne olursa olsun bir mahkeme hükmü olmadan kişi veya kişilerin hayatlarına nihayet verilmesi cinayettir. Hele bu eylem, silahlı şiddet, dehşet şeklinde yapılmışsa zulümdür. Tasvibi asla mümkün değildir. Tasvip etmek için insan olmamak icap eder...
Şimdi; bu vesileyle Fransa'nın ve bütün Avrupa'nın ve topyekûn Batı'nın dünü ve bugünüyle kendini sorgulaması gerekir. Batılılar, doğuluları hissi, kendilerini ise soğukkanlı olarak tarif ederler. Şayet bu tarif doğru ise bugün Fransa başta olmak üzere soğukkanlılıklarını hatırlayarak kendi kendileriyle yüzleşmeliler.
Avrupa'nın, Batı'nın böyle bir yüzleşme mecburiyeti vardır.
Batı, bütün bir İslâm âlemiyle ya Haçlılar zamanında olduğu gibi savaştı veya onları tahkir etti veya neleri varsa sömürdü. Yeryüzünde Hıristiyan dünya kuvvetlerinin işgal etmediği, müstemleke yapmadığı, yer altı ve yer üstü zenginliklerini alıp götürmediği bir tek İslam memleketi gösterilemez.
Batı, tâ Haçlılar devrinde kazandığı egoistliğini asırlar içinde değişik şekillere büründürerek günümüze kadar devam ettirdi. Bunun riyâkâr bir meşruiyetle zirve yaptığı yer ise BM Güvenlik Konseyi'dir.
Batı, emperyalizmi çift yönlü işletti:
Birincisi tabiat varlıklarını aparıp götürmek, ikincisi kültür emperyalizmidir. Kültür emperyalizmini de çift yönlü işletti. Müzik, sinema, moda, spor gibi endüstriyel kolla ya kendi kültürünü ihraç etti veya İslam ülkelerinin bir kısım nesillerini kendine benzetti, kendine hayran etti veya içerden ajanlar yetiştirerek İslam ülkelerinin değerlerini tahrif etti.
Batı, Avrupa, dürüst davranmadı. İşgal ettiği, sömürdüğü, geri bıraktığı inançlarını bozduğu, bir kısım nesillerini batılılaşma, Avrupalılaşma adına mankurtlaştırdığı, Asya ve Afrika milletlerinden özür dileyeceğine İslamofobi diye kof bir iddia uydurdu. Beyinlere "İslam eşittir, terör! Müslüman eşittir terörist!" diye bir iftirayı yerleştirme iftirasına sarıldı. Bu kof iddiayı bir kin ve intikam kozası gibi işledi. Modern sömürgecilikler yaptı. Kendisinin memleketlerine dâvet ettiği, onlarla II. Dünya Harbi'nin enkazını kaldırdığı ortak vasıfları Müslüman olmak olan Türk, Arap, Mağripli, Balkanlı milletler, Avrupa'da tutununca, varlık gösterince ikinci üçüncü nesiller iş yerleri açınca, o iş yerlerinde batılılar çalışmaya başlayınca bu defa İslamofobi destekli olarak yabancı düşmanlığı ve ırkçılık başladı.
Bütün bunlar rüzgâr ekmektir.
Fransa, Antakya, Şam, Urfa, Maraş, Adana'da. Fransa Cezayir'de. Fransa en son olarak da Orta Afrika'da fırtına ekti.
Rüzgâr eken fırtına biçer.
Paris'teki katliam için İstanbul'da polis şehit edilmesinden, bu saldırıya derhal "Fransa'nın 11 Eylülü" ismi verilmesine, bir yıl önce yine aynı Paris'te şüpheli bir şekilde Türkiyeli bir kaç örgüt mensubunun öldürülmesine, bu saldırıdaki güvenlik zaafına, herhangi bir Peygamberi veya dini ve mânevi değeri yayın yoluyla incitmenin ifade hürriyeti olup olmadığına kadar meseleye dair söylenecek çok söz vardır. Fakat bizim resmettiğimiz bir medeniyetler muhasebesidir.
Yaşanan öyle veya böyle medeniyetler çatışmasıdır.
Bu çatışmanın bitmesi; Batının önce kendisiyle yüzleşmesi sonra hatalarını ikrar ederek özür dilemesiyle mümkün olur. Yoksa çukulatayla kaplanmış batılı fundementalizm, doğulu radikalliği tetiklemeğe devam edecektir. Ama belki de istenen budur. Bu olmalı ki sömürü devam etsin.
Kim istiyor?
Belki derin Avrupa, belki derin Batı, belki projenin sahibi akıl veya doymayan baronlar, siyonizm vs. Bir isteyenin olduğu kesin. Bunların ya tamamı veya bir kısmı.
.
İFADE HÜRRİYETİ
13 Ocak 2015 01:00
Nesillerimiz, şayet Osmanlı Türkçesini okuyabilselerdi II. Meşrutiyet dönemindeki mâdenî paralarda ne yazdığını da bileceklerdi. O paraların arka yüzünü "hürriyet-müsavat-uhuvvet" kelimeleri çevreler...
Şimdi acı olan, yeni nesillerin sadece harfleri okuyamamaları değil, kelimelere de yabancılaşmış olmalarıdır. Çeyrek asır evveline kadar kullanılan mezkûr kelimelerden bugün herhalde hürriyetin anlamı bilinir, fakat müsavatın eşitlik, uhuvvetin kardeşlik olduğu bilinmez.
Parlak sözler, sloganlar her darbenin, her ihtilalin, her ideolojinin olmazsa olmaz şartıdır. 1789 Fransız İhtilalinin parlak sözü libérte, égalite, fratérnite/hürriyet, müsavat, uhuvvettir.
Fransız İhtilali, devrin dünyasını derinden sarstığı gibi artık ihtişam dönemlerini arkada bırakmış Osmanlı münevverini de sarsmıştı. Bu sarsılıp savrulma, koyu bir taklitçilik şeklinde sadece İttihatçılar döneminde değil erken ve orta cumhuriyet döneminde de devam edecektir.
Dağa çıkmalar, isyanlar ve katliam dayatmalarıyla 24 Temmuz 1908'de taçlı demokrasiye geçilirken, meşrutiyet münevveri, büyük hayaller ve heyecanlarla "hürriyet, müsavat, uhuvvet!" diye haykırıyordu. Bu sloganlar atılıp, padişah hal edildikten/devrildikten sonra iki iş kalmıştı, o sözleri paraların arkasına yazmak ve 24 Temmuzu bayram ilan etmek. Öyle ki 24 Temmuz, cumhuriyetin ilk yıllarında da bayramdır. Ne de olsa "müstebit/diktatör" dedikleri Abdülhamid devrilmiştir. Şüphesiz ki bunlar, birebir 27 Mayıs'ın mantık habercisidir.
Sanılmasın ki mezkûr kelimelerin Türk parasının arkasına yazılması İttihatçı münevverin orijinal fikridir. Hayır! Fransa daha evvel bunu franka uygulamıştır. Bugün de Fransız parasının arkasında vardır...
Paris'te öldürülen oniki kişi için meydanları dolduran insanlardan bazıları, ellerinde bu üç kelimenin yer aldığı dövizler taşıyorlardı.
Ekranlarda libérte-égalite-fratérnite kelimelerini görenler Fransız İhtilalini hatırlamış olabilirler. Öteden beri öyle zannedilir ki bu fikir, ihtilalin ürünüdür. Halbuki masonların temel prensibidir. Eşkenar üçgen, masonlarda önemli bir semboldür. Bu üçgenin taban kenarında fratérnite/uhuvvet-kardeşlik yazar diğer kenarlarda da diğer kelimeler. Masonlar, sözü edilen kelimelerin ilk defa Fransız İhtilalinde kullanıldığı iddiasını reddederler. Onlara göre bu kelimeler, 1746 tarihli bazı Fransız mason localarının toplantı zabıtlarında geçmektedir.
Şu gerçeği mutlaka fark etmeli; onların Fransa'da seslendirildiği yıllarda, Paris'te insanların eşitliğinden dem vurulduğunda aynı Fransa diğer kıtalarda istila ve sömürge faaliyetindedir.
Hürriyet, müsavat, uhuvvet kodlu kelimelerdir...
İfade hürriyeti diye dillere pelesenk edilen cümlenin çıkış tarihçesi budur.
İnsanlık, sınır tanımayan, sorumluluk tanımayan efsunlu bir hürriyet telakkisiyle karşı karşıya.
Uygulama tanrı tanımaz, ateist bir kalem terörüdür. İfade hürriyeti, gerektiği zaman belli ellerde silah olarak kullanılmaktadır.
.
PSİKOLOJİK HAÇLI SEFERİ
14 Ocak 2015 01:00
Fransa'daki katliam bir ses bombasıdır. Dünyanın dikkatini bir yere toplamak, bir hedefe haklılık ve meşruiyet kazandırmak içindir. Charli Hebdo adlı dergi, Çarli'nin Şeytanları gibi çalışarak dinlerin mukaddes değerleriyle Peygamberlere kadar saldırmaktaydı. İnsanın en aziz hakkı olan hürriyete masonik perspektiften ideolojik bir misyon yüklenerek Fransız ihtilali üzerinden dünyaya pazarlandı. Bu özden hareketle anarşi, ateizm, nihilizm propaganda eylemleri yapılıyordu. Bunlar, ne sanattı ve ne de ifade hürriyeti. Maksatlı başıboşluk ve fitneydi. Vahşi bir kalem terörüydü. Paris'teki kalem terörüne silahlı terörle karşılık verildi. Netice beklenen gibi oldu. İnfilak yüksek, gürültü fazlaydı.
Bu hareketle İslam dini ve Müslümanlar vurulacaktı. İslamofobi/İslam korkusu, batı gelecek planlamacılarını bir başka ifadeyle derin batıyı tatmin etmiyordu. Bu kavram, kâfi miktarda caydırıcı olamıyordu. Hedeflere ancak İslam nefretiyle varılabilirdi. Bütün Mesele İslamiyeti karalamak, lekelemek, rağbet edilir olmaktan çıkartmak ve Müslümanları ötekileştirmekti.
Müslümanlar, Charli Hebdo katliamının hiç bir yerinde yoktur. Arkada masonlar, siyonistler, derin batı, istihbarat örgütleri vs olabilir, fakat Müslümanlar asla! Katiller, Müslüman kişiler olsa bile Müslümanlar yoktur. Satın alınmış veya beyni yıkanmış insanları taşeron olarak kullanmak çok zor değil. Derin Batı, ajan güçler, yeraltı karanlık mahfilleri evvela Çarli'nin Şeytanlarına tiyatro yaptırırcasına çizilen karikatürlerle bir düşman odak teşkil ettiler. Charli Hebdo'nun sırtını sıvazlayarak sınırsız hürriyet, ifade hürriyeti, sanat gibi laflarla onları azdırdılar, sonra da bunlar, İslam düşmanları diyerek sırtını sıvazladıkları birtakım cahilleri onlara saldırttılar.
Fanatik Hıristiyan batıyla siyonsitler için esas mesele, İslam eşittir terör yalanını inandırıcı kılmaktır. Bu yalana İslami terör, fundamentalist Müslüman, radikal Müslüman, İslamofobi, cihadist basamaklarını aşarak vardılar. Evet, her batılı, her Hıristiyan, her Yahudi böyle inanmıyor. Ne var ki inanan insan sayısı da hiç az değil. İnanmayanları da inandırmak için bu kanlı eylemler yaptırılmakta.
İslam dünyasının aydınları haklı olarak sormakta, sormaktayız:
-Paris'te 12 kişi ölünce dünya liderleri koşup kol kola protesto yürüyüşü yapmaktalar. Peki aynı zevat, Budist rahipler Mıyanmar'da Müslümanları katlederken nerelerdeydiler? Çin, Doğu Türkistan'da Uygurları idam ederken niye yürümediler? Filistin'de kadın ve çocuklarla beraber binlerce Filistinli bir anda öldürülürken neden ses çıkmadı? Üstelik BM Güvenlik Konseyi engellendi? Suriye'de, Irak'ta insanlığı utandırması gereken dramlar yaşanırken, Afrika'da terör eserken niçin reaksiyon gösterilmiyor ?
Çoğaltılması mümkün bu sorular çok haklıdır. Fakat Bosna, dün nasıl ki batının meselesi değildi, bugün de Kırım, Orta Afrika, Nijer, Irak, Filistin, Suriye, Doğu Türkistan vs yine batının meselesi değildir.
Kullanılabilir olanı kullanmaktalar. Balkanlıların, Arapların kısacası Müslümanların Avrupa'daki nüfusu ve kazandıkları statü, Avrupalıları rahatsız etmekte. Bu yüzden yabancı düşmanlığı ırkçılık ve İslam nefretine dönüşen İslamofobi gündemdedir.
Bir çelişkinin farkında olunmalı:
Türkiye, AB'ye girmek istiyor. Derin batının şuuraltındaysa İstanbul'u Türklerden temizlemek, bizi Anadolu'dan sürme hayali yatmakta. O hayale şimdi yabancıları Avrupa'dan atmak da eklenmiş bulunuyor.
Bir cümleyle söylemek lazımsa:
Önceki asırlarda Haçlı Seferleri vardı. O seferler, bu defa Psikolojik Haçlı Seferleri şeklini almış bulunmaktadır.
.
Şanlı İslâm kervanı
15 Ocak 2015 01:00
Artık hemen her gözlemci aynı kanaatte birleşmiştir. Avrupa veya daha kuşatıcı ifadeyle batı, yahut buraların azımsanamaz yekundaki milyonları, şimdilerde İslâmdan sadece korkmamaktalar. Onlar, ne yazıkki İslâmdan da Müslümanlardan da nefret ediyorlar. Bu nefret, hem İslâm düşmanlığını, hem yabancı düşmanlığını ve hem de ırkçılığı beslemekte..
Charlie Hebdo örneğinde görüldüğü gibi hadise, medyada şeytanî bir kalem terörüne dönüşmüştür. Hollanda, Almanya, Fransa ve Avrupa genelinde yaşandığı gibi siyasette aşırı sağcı yahut daha açık söylemek gerekirse ırkçı daha net ifadeyle faşist partiler, oylarını ciddi ölçülerde yükseltmişlerdir.
Dediğimiz gibi ortada bir Psikolojik Haçlı Seferi var.
Gerçi söylemlerinde dalgalanmalar olmakta ama buna rağmen Almanya, Fransa, Hollanda gibi devletleri yönetenler farklı düşünebilirler. Ama buralarda derin devlet alttan alta karanlık çalışmalar içinde. Kilisenin beslediği neo-con vari Hıristiyan taassubu devrede. Bir tarafta Müslümanlarda rahatsızlık uyandıracak konuşma, eylem ve yayınlar yapılıyor, diğer taraftan bunlara reaksiyon gösteren bir takım kaba softa Müslümanları organize ediyorlar.
Paris'teki katliamın olduğu gün ânında yapılan bir tarifin bir tesadüf eseri söylenmiş söz olduğunu sanmıyoruz. Adresi meçhul bir şekilde "bu, Fransa'nın 11 Eylülüdür!!!" dendi. 9/11 Eylül 2001 İkiz Kule saldırıları, ABD'ye Irak'a müdahale kapısını araladı. Amerika, meşru müdafaa hakkını kullandığını dünyaya kabul ettirdi.
Öyle ise...IŞİD kaynaklı Paris saldırısı da Fransa'ya Suriye ve Irak'ta de facto biçimde devletleşme sürecindeki mevzubahis terör örgütüne karşı meşru müdafaa hakkı verir. Daha hadise ilk patlak verdiğinde ne olduğu bile anlaşılmadan söylenen o iddianın mantığı budur. Belki zaten bunun için bir tezgâh kurulmuştur. Dolayısıyla yarın beklenmedik gelişmeler olabilir. Fransa I. Dünya Harbi'nde işgal ettiği orta doğu topraklarına yeniden girebilir. Bunu yaparken Türkiye ile işbirliğini azrulayabilir. Rusya ve İran huysuzlanabilir vs.
Ayrıca İslam nefreti, yabancı düşmanlığı, ırkçılık uzun vadede ve sağduyuya rağmen çok köklü bazı gelişmelere de yol açabilir. Gelecek seçimlerde faşist partiler Avrupa devletlerinde ya doğrudan veya iktidar ortağı olacak şekilde seçimlerden yüksek oylarla çıkabilirler. AB/Avrupa Birliği safra atabilir. Yani yeniden yapılanmaya giderek merkezi Avrupa devletlerinden ibaret bir AB kurulabilir. Veya büsbütün dağılabilir.
Bu arada basın hürriyeti ciddi şekilde sorgulanacaktır. Fransız ihtilalinin getirdiği dinlere topyekun reddiye felsefesinin beslediği sınırsız ifade hürriyetinin kalem terörüne dönüşmesi mutlaka konuşulacaktır. Bu serseri başıboşluk, fitne üretmeye devam edemez. Hatta Fransa, belki bir gün o karikatürlerden dolayı Müslümanlardan özür dileme nezaketi gösterebilir. Fakat onların bizdeki şaklaban taklitçileri acınası cahilliklerine inatla devam ederler.
Peki neticede ne olur?
Avrupa'daki ve dünyadaki Müslümanlar, daha bir şuurlanır. Bu vesileyle İslama merak duyup araştırma yapanlar Müslüman olabilir. 11 Eylül seyrinde İslamiyeti merak edip incelemeleri sonunda ihtida edenlerle Amerika'daki Müslüman sayısı katlanarak artmıştı. Bu keyfiyetin Avrupa'da tekrarlanma ihtimali çok yüksektir.
Bu sebeple; oradaki ve buradaki bir kaç kalem teröristinin inanmadıkları ve tanımadıkları merhamet sultanı bir Peygamberle -aleyhisselam- cahili oldukları İslamiyet hakkında karikatür diye pespaye şeyler çizmelerine dönüp bakmaya değmez. Onları insan yerine koymak olur. Muhatap almak, onlara hak etmedikleri iltifattır. Ademe mahkum etmeli. Yok saymalı. Şanlı İslam kervanı yoluna devam etmeli
.
HATAY'DA HUZURU YAŞAMAK
16 Ocak 2015 01:00
Uzaktan bakıldığında Hatay'ı tedirginliklerle dolu bir şehir sananlar olabilir. Hiç öyle değil. İstanbul ve diğer şehirlerimizde de zaman zaman istenmedik olaylar meydana gelmekte. Bunlar o yerlerin değil, onu yapanların ayıbı. Hatay, çağlar ötesi tarihten devraldığı derin bir kültüre sahip. Anadolu'nun kapılarından biri. Her şeyden evvel mimari eserler, tabiat ve envâî çeşidiyle bir yemek müzesi. Hatay'ın bu sofra bereketiyle bile dünyada farkı yakalaması mümkün.
Hatay, idareciler bakımından şanslı.
Bir önceki vali sn Mehmet Celalettin Lekesiz'i Amasya'dan tanırız. Başta Cemil Meriç Müzesi ve Tıbbi Aromatik Bitki Müzesi olmak üzere çok sayıda kalıcı esere imza attıktan sonra hizmet nöbetini sn Ercan Topaca'ya devretti. O, şimdi emniyet genel müdürü. Ercan Topaca Valimizi de Kocaeli'den beri tanırız. Kocaelimize büyük hizmetleri oldu. Bu ilin kişi başına millî gelirde birinci sırada olmasında büyük payı var. Bu aziz dost, Hatay'a vali olunca tebrike gitmek olmazsa olmaz borcumuzdu. Değerli eşleri Sevim Topaca ve seçkin valilik kadrolarıyla birlikte bizi yüksek bir misafirperverlik ve nezaketle ağırladılar.
Hatay vilayeti, iç savaşın yaşandığı Suriye'ye komşu olmasına rağmen bugün hiçbir problemin olmadığı bir yer. Bu malumatı valimizden alınca çok sevindik. Şehirde tarihî eserler pırıl pırıl. Anadolu'da ilklerin ilki olan Antakya Ulu Camii, çevresindeki tarihî kabirlerle başlıbaşına bir hazine. Mihrabı pencereli bir camiî ilk defa gördük. Görünce de 'mutlaka kabristana açılıyordur' diye düşündük. Yanılmamışız. Ahireti ifade etmek anlamında kabirleri görmekte. Hazreti İsa Peygamberin -aleyhisselam- İslamiyeti tebliğ ettiği günlerdeki havarilerinden Habib-i Neccar Hazretleri ve diğer bazı havarisi de Antakya'da. Bir mağara kilisesi olan Saint Pierre Kilisesi de geçmiş günlerden bir iz olarak orda. Silsile-i âliyye-i Nakşibendiyye büyüklerinin beşincisi Bayezid-i Bistami Hazretlerinin makamı ise Kırıkhan'ın darb-ı Sak dağında. Dağ başındaki bu türbe ve mescid için bile geniş yollar açılmış, sandukaya varıncaya kadar her şey yenilenmiş.
Taş işçiliğinin mümtaz örneği Kurşunlu Han'ın tamiri devam etmekte. Tıbbi Aromatik Bitki Müzesi başlıbaşına bir büyük eser. Hatay çevresiyle Anadolu'da yetişen bitkiler modern müzecilik tekniği ve enfes bir estetikle tefrişle bir tarihî konakta ziyaretçilere tanıtılmakta.
Reyhanlı'daki Boynuyoğun Kampını bizi sıcak misafirperverliğiyle yalnız bırakmayan vali yardımcımız sn Orhan Mardinli'yle ziyaret ettik. Oradan Cemil Meriç Müzesine geçtikten sonra bir temel atma merasimine iştirak ettik. Tosyalı Ailesi, İHL yaptırmaktaymış. Sn Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan, sn Fuat Tosyalı'dan bir kız yurdu yapmalarını da rica etmişler. Vali Beyin güzel bir konuşmasıyla yarınki sağlam nesiller için bir sağlam temel daha atılmış oldu.
Asi nehrinin bir deli yürek gibi şehrin ortasından geçtiği Hatay bir açık hava müzesi gibi. Asırlardır, inançlar, kültürler ve insanlar iç içe. Henüz hizmete başlayan Arkeoloji Müzesi, mozaikte dünyanın en önde gelenleri yarışına hazırlanmakta.
Cemil Meriç Müzesi; derin kafa sancıları çekmiş soylu bir mütefekkirimizin doğduğu baba evi bir konak. Çok güzel imar edilmiş. İstikbale bir armağan olmuş. Emeği geçenler teşekkür ve duaya layıklar.
Devlet tecrübesi bile yaşamış bu il, bir huzur iklimi. Huzur da tabiatiyle saadet getirmekte. Pazar günleri dahil bir koşu hâlinde olan Ercan Topaca'yla Hatay daha bir güzelleşecek görünmekte. Bu şehrin sadece yerlileri mutlu değil; yerini-yurdunu bırakarak mezâlimden hicret eden Suriyeli o güzel insanlar da mutlu...
İfade hürriyetinin ne demek olduğunu anlamak isteyenler Hatay'a gidebilir.
Satırlarımıza Fransız sarhoşlarının sapıklık süprüntülerini karikatür diyerek, ifade hürriyeti sanarak yurdumuzda da basma kasdını işleyeler için merhum Cemil Meriç'in bir cümlesiyle nokta koymak isteriz:
-Aydın olmak için, önce insan olmak lâzım!.. İnsan, mukaddesi olandır. İnsan, hırlaşmaz, konuşur; maruz kalmaz, seçer.
Vatandaşlık, Suriyeli mültecilerin hakkıdır!
19 Ocak 2015 01:00
Bugün ülkemizde Urfa'dan Adana'ya kadar uzayan yerleşim birimlerimizdeki çadır kentlerle akrabalarının yanında kalan veya kendi imkânlarıyla değişik şehirlerde yaşayan Suriyeli sayısı iki milyonu aşmıştır.
Aile temelli bu nüfus, bazı dünya devletlerinin mevcudundan fazladır. Şöyle diyebiliriz; katliamdan, zulümden, inanç soykırımından kaçarak dedelerinin uğruna öldüğü bu topraklara sığınan Suriyeli sayısı Makedonya'nın nüfusuna eşittir. Estonya, Litvanya, Lüksemburg adlı 3 devletin toplam nüfusundan yüksektir.
Suriyeliler, ilk defa 7 Haziran 2011 tarihinde 41 kişilik bir kafile hâlinde Altınözü'ne sığınmışlar. Bugün Boynuyoğun kampında 2651, Tekel kampında 1384 kişi yaşamakta. 10 Ocak'ta Hatay'daki bu kamplarda incelemelerde bulunduk.
Devlet, bu harpzedelere bir insana gündelik hayatında barınma, ısınma, yiyecek, içecek, giyecek ne lazımsa hepsini karşılamakta. Ayrıca Kızılay ve diğer gönüllü STK'lar yardımcı olmakta, valilerimiz, kaymakamlarımız, belediye reislerimiz ve hamiyetperver vatandaşlarımız ellerinden geleni yapmaktalar.
Çadır da olsa hayat devam ediyor. Yaralılar hastanede tedavi edildiği gibi nişanlı gençlerin de düğünleri yapılmakta.
Çadır mektepler açılmış. Buradaki sınıflarda Suriyeli yavrulara Arapça ve Türkçe tedrisat verilmektedir. Bu sınıflarda Suriyeli yavrularımız, bizlere ezbere olarak baştan sona Mehmet Akif'in İstiklal Marşını, Necip Fazıl'ın Sakarya Destanı'nı okudular. Ayrıca yetişkinler için de ebrudan diğer el sanatlarına kadar kurslar açılmış.
Bu kampları gezerken Hatay Valisi Ercan Topaca ve diğer idarecilerle bazı çadır evlere misafir olduk. Ev dediğimiz 10 m2 kadar bir çadır. Fakat devlet bir haneye lazım olan her şeyi karşılamış. Burada karı-koca büyük anne-ve babalar ve 2-3 çocuk barınmaktalar. Her gittiğimiz yerde İslamın o cömertlik hasletinden nasipli olmanın verdiği huyla bizi kahve içmeden bırakmadılar.
Hâl-hatır sorduğumuzda söz birliği etmişcesine her defasında "elhamdülillâhi Rabb'il âlemîn" diye söze başlayıp aynen şunu dediler: "Hiçbir eksiğimiz yok, Türkiye'ye ve reisi cumhur Recep Tayyip Erdoğan'a dua ve Türkiye'ye gıpta ediyoruz. Biz olsaydık, Türkiye'nin yaptığını yapamazdık."
Vali Bey, ziyaret ettiğimiz ev ve sınıflarda sahipsiz olmadıklarını, her ihtiyaçlarını karşılamaya amâde olduğumuzu söyledi. Biz de sizin dedeleriniz de Çanakkale'de, Sarıkamış'ta yatıyorlar; burası sizin anavatanınız, dedik.
Onlar o şartlarda bile pırıl pırıl tertemiz aileler. Büyük şehirlerimizde yerli halk, yanlışa yönlendirildi. Bazı Suriyeliler dilenince hepsi dileniyor sanıldı. Hiç öyle değil
Fakat...
Çok temel birkaç meseleleri var. Bir kere mevzuat gereği bu insanlar çalışamıyor. İş yeri açamıyor. Açsa da vatandaşlar üzerinden açıyor, bazıları hüsrana uğruyor. Kamplarda kalıp kendilerini yük gibi hissetmeleri yanlış.
Diğer taraftan; açılan sınıflarda verilen eğitimin resmî karşılığı yok. O eğitimi yarın ne Türkiye ve ne de Suriye tanıyacak.
Bu sebeple...
Artık; bu kardeşlerimize vatandaşlık verilmeli. Ondan sonra kamplara bir ömür biçilir. Böylece çalışarak, iş kurarak üretime katılırlar. Vatandaşlık kazanınca eğitimleri de millî eğitim bünyesine dahil olur. Bugün bu insanların içinde akademisyenden zenaatkâra kadar birçok kalifiye eleman, herkes meslek sahibi. Şimdilerde Türkiye'de Osmanlıca okutacak insan sıkıntısı yaşanmakta. Kader o talihi karşımıza getirdi. Suriye Türkmenleri, şakır şakır Osmanlı Türkçesi okuyup-yazabilmekteler.
Kabul edelim ki I. Cihan Harbi olmadı.
Kabul edelim ki Halep uzaklara düşmedi.
Bu sureti de sîreti de güzel insanlara Türk vatandaşlığı vermek; dedesi Osmanlı teb'ası olan mazlûmlara haklarını tanımak, tarihî bir hatayı düzeltmek olacaktır. Jivkov zamanında Bulgaristan'dan gelen Osmanlı torunlarına da vatandaşlık vermedik mi? Bugün onlar, sahip oldukları çifte vatandaşlıkla iki devlet arasında köprü değiller mi?
.
19 OCAK 2015
20 Ocak 2015 01:00
Cumhurbaşkanın Bakanlar Kurulu'na başkanlık etmesi, anayasanın tanıdığı bir yetkidir. Anayasa, icranın başı olarak Cumhurbaşkanını gösterir. Eski Cumhurbaşkanlarından bazılarının da Bakanlar Kurulu'na başkanlık etmişliği var. En son 15 yıl evvel sn Süleyman Demirel, bunu yapmıştı.
Mevcut sistem, Cumhurbaşkanıyla Başbakanın haftalık mutad görüşmeleri şeklinde işlemekte. Başbakan, haftada bir CB huzuruna çıkarak o haftaki hükümet çalışmalarına dair malumatı arz eder. Bu malumat, Başbakanla Bakanların faaliyetleridir. CB'nın başkanlık ettiği toplantılarda ise Başbakan da hazır olduğu halde Bakanlar, doğrudan doğruya CB'na arzda bulunmakta ve sorulara cevap vermekteler. Bugün bu çalışma düzenini "başkanlık rejimine alıştırma" olarak telakki etmek de mümkündür. Sn Recep Tayyip Erdoğan, CB seçilme sürecindeyken ve seçildikten sonra "sn Erdoğan, ayda en az bir kere Bakanlar Kurulu'na başkanlık edecektir" demiş, CB seçilince de "Türkiye, bugünden itibaren yarı başkanlık rejimine geçmiştir!" tesbitinde bulunmuştuk.
Önceki Cumhurbaşkanları, Hükümet Hey'etine başkanlık yapmışlardı ama hiç bir fevkalâdelik olmamıştı. Sn Erdoğan dönemindeyse niyetin açıklanmasından itibaren çok gürültü koptu. Eskilerin başkanlık rejimi diye bir fikirleri yoktu. Halbuki Recep Tayyip Erdoğan, Başbakanlığının ilk günlerinden beri buna taraftardır.
Sn Erdoğan, Cumhurbaşkanlığını Beştepe'ye taşıdı. Oraya taşımakla da kalmadı Cumhurbaşkanlığının bir külliye hâline gelmesi için talimat verdi. Şimdi bu külliyede Cumhurbaşkanlığı'nın ihtişamını yükselten bir saray var. Merasimlerde 16 Türk devletini temsil eden askerler yerlerini almaktalar. Raflarında milyonlarca kitaba sahip devâsâ bir kütüphane kurulmakta. 10 bin kişilik bir "Cumhurbaşkanlığı Ulu Camiî" inşa ediliyor, bir büyük fuar merkezi açılacak. Halk Cumhurbaşkanlığı Külliyesine rahatlıkla girip-çıkabilecek.
Cumhurbaşkanı sn Tayyip Erdoğan'ın isteği, Türkiye'nin Başkanlık sistemine geçmesidir. Ancak bunun için Anayasanın değişmesi gerekmekte. Değişim için de AK Parti'nin Haziran 2015 seçimlerinde bu imkânı bulması lâzım. O imkân bulunamaz veya parlamento içi ittifaklarla da bu yola gidilemezse sn Erdoğan, yarı başkanlık sistemini işletir. O zaman Bakanlar Kurulu'nu şimdiki gibi iki ayda bir değil, iki haftada bir veya belki de haftada bir toplayabilir. Mevcut Anayasalı düzen CB'na meclisi feshetme salahiyetini vermemesi hariç, yarı başkanlık sistemidir.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Beştepe'de sadece mekâna dair değişiklikler yapmadı. Ayrıca 16 Yeni Başkanlık kuruldu. Bu Başkanlıklar, Bakanların büyük faaliyetlerini takip edecekler.
Dünkü tarihî günde "Caferi Tayyar Hava Limanı", Yavuz Sultan Selim Köprüsü, hızlı tren, Çözüm Süreci ve Paralel Yapı'yı bitirme planı, AB, Suriye, mülteciler ve MB'nin faiz politikası gibi mevzular görüşüldü. Bunlardan bir çoğu devletin bekası, milletin saadetiyle alakalı asırlık büyük dâvâlardır. Çok sıkı şekilde takip edilmezse 2015'te 10. Büyük güç ve 2071 Cihan Devleti Türkiye hedeflerine varılamaz.
Aziz milletimiz, sn Erdoğan ve sn Davutoğlu, bu hedeflere sevdalıdır. Onun için teyakkuz hâlindeki fitne çökecek, kaleler bir bir fetholunacaktır.
19 Ocak 2015 Yeni Türkiye'de yeni bir takvim başlangıcıdır.
.
7 MİLYAR, 700 AİLEYE ÇALIŞIYOR!..
21 Ocak 2015 01:00
Bir hayli zamandır kafamda iç ses olarak dolaşan bir düşünce, dünkü gazetelerde haberdi. Oxfam, bir araştırma yayınladı. Haber olan bu araştırmadır. Mezkûr kuruluş, II. Dünya Harbi sürecinde 1942 yılında Oxford Üniversitesi bünyesinde kurulmuş bir vakıf. 17 Milletlerarası teşkilatın çatı kuruluşu. 90 memlekette faaliyet göstermekte. Bu arada bir parantez açarak şunu hatırlatmadan geçemeyeceğiz. O tarihte Osmanlıya inat Türkiye'de vakıf kurmak yasaktır. Vakıfların tekrar hizmete başlaması için 1971 senesini beklemek gerekecektir.
Bir de ders parantezi açmak lazım. Devletler, sadece maliyesi, hariciyesi ve silahlı kuvvetleriyle mücadele etmezler. Bugün THY yolcu taşırken millî itibar için nasıl ki dünya hava yollarıyla rekabet hâlindeyse Kızılay da Kızılhaç'la rekabet hâlindedir. Vakıflarımızın daha da güçlenmesi gerektiğini söylemek istiyoruz.
Diğer ders de şu olmalı. 1942'de İngiltere'de bir üniversite, böyle bir hayır çalışması başlatırken Türkiye üniversiteleri ne yaptılar? Ne yaptıkları hafızalarda. Laiklik jandarmalığı, Atatürk taassubu, darbe fetvacılığı, öz kültür reddi. O günlerin uzak olmasa da mazide kaldığını ümit etmekteyiz. Bizde de artık bazı üniversiteler, takdir edilecek işlere imza atmaya başlamışlardır.
Mevzuun tafsilatına gelince; öyle çok uzun bir haber değil. Bir kaç satır bir şey. Dünya 7 milyar farz edilmekte. 85 zengin aile, bu 7 milyarın yarısını teşkil eden 3.5 milyarlık fakir nüfusunun toplam servetine denk servetteymiş.
Diğer 3.5 milyara gelince; onun cevabı da şöyle:
En zenginler, 7 milyarın yüzde 1'ini teşkil etmekteymiş. İşte bu yüzde 1'in elindeki servet, diğer 3.5 milyarın yani dünyanın diğer yarı nüfusunun elindeki servetin 65 katıymış. Bir başka tesbit şöyle; 1426 dolar zengininin sahip olduğu servetin toplamı 5.4 trilyon dolarmış. Ayrıca 2013 yılında -nasıl bir tesadüfse- 2013 yeni dolar milyarderi piyasaya girmiş. Tabiî bu malumat daha tafsilatlanabilir. Hangi ülkede kaç dolar zengini var, kaçı kaç nesildir zengin, iş kolları nedir gibi? Fakat rakamlarla yorulmaktansa hadisenin sosyolojik, ahlaki ticari, hatta vicdanî tarafları üzerinde durmak daha doğrudur.
Bu servetler nereden kazanılmaktadır? Bazıları internet cihazları, yazılım satışı, petrol satışı, maden satışları, marka satışları gibi meşrudur. Bazıları ise Afganistan'dan Filistin'e kadar daha doğrusu bütün İslam coğrafyasına nefes aldırmayan savaşlarda silah satışıyla elde edilmekte. Daha beteri ise uyuşturucu ticaretidir, buna faiz vs eklenebilir.
AVM'lerin hep çokluğu ve yüksekliği konuşulmakta. Halbuki asıl sorgulanması gereken marka tekelidir. İstanbul'un kenar semtlerindeki AVM'de de DC'de ve Tokyo'da da aynı markalar aynı düzenle satılmaktadır. Bu tabloya nereden bakılırsa bakılsın dünyada merhametsiz bir tekel kurulmuştur.
Özetlersek; 7 milyar insan, 700 aileye çalışıyor.
Modern kölelik devrindeyiz.
Herkes bir parça ırgat.
Moda, markayı körüklemekte, marka, kapitalizme hizmet etmekte. İnsafsız ve vahşi kapitalizm, dünyayı kanser gibi sarmış vaziyette. Filistinli çocuğun, Iraklı kadının, Suriyeli gencin, Afrikalı sahipsizin ve diğer mazlum insanların kanı, dolara dönüşerek kapitalist kasaları şişirmekte. Böyle bir dünyada huzurun olması mümkün mü?
Adalet yoksa huzur da yoktur!
.
UÇURTMANIN KUYRUĞU
22 Ocak 2015 01:00
I. Dünya Harbi neticesinde Çarlık Rusya, Avusturya-Macaristan, Alman ve Osmanlı İmparatorlukları sahneden çekilirken Britanya İmparatorluğu ayaktaydı, mağrurdu ve topraklarında güneşin batmadığı iddiasındaydı.
Britanya, daha evvel de Hindistan'daki Babür İmparatorluğuna kıymıştı. Aynı kuvvet, bu defa "Orta Doğu" adını verdiği İslam Coğrafyasına dalmış keyfince haritalar çiziyordu. I. Dünya Harbine kadar Osmanlı imparatorluğu, dünyanın denge unsuruydu. Osmanlı Barışı, nazlı nazlı süzülen bir uçurtma gibiydi. İngilizler, uçurtmayı vurdu, kuyruğu kopan uçurtma muvazenesi bozularak yere çakıldı. Ama onun saltanatı da uzun sürmedi. Hitler, beklenmedik bir aktör olarak sahneye çıkmıştı. Hesaplar alt-üst oldu. II. Dünya Harbinden sonra dünya iki kutuplu hale geldi. Çarlık Rusyasının yerini SSCB, Büyük Britanya İmparatorluğu'nun yerini ABD aldı.
Britanya imparatorluğu, liderliğini kaybetmiş, belki de devretmişti ama kara Avrupasında kendisinden başka imparatorluk da kalmamıştı. Diğer taraftan II. Dünya Harbinden mağlup çıkan Almanya ve Japonya, askersizleştirilmiş olarak kendilerini toparlarken rejim değişikliğine giden Çin, ayrı bir küresel güç olma gayretindeydi.
Bu manzarada dikkat çekici husus, Avrupa liderliği, gizli-saklı bir şekilde İngiltere'de kalırken dünya liderliğinin tarihte ilk defa olarak Asya-Avrupa ekseninden okyanus ötesine kaymasıdır. 15. Asrın sonunda keşfedilen bir kıtanın siyasi gücü, 20. Asrın ortasında dünya liderliğine yükselmişti.
1914-1944 arasındaki 30 yıla iki dünya harbi sığmıştır. Sanayi inkılabından, uçağa ve atoma kadar son 3 asırda keşfedilen her ne varsa bu harplerde silah olarak kullanıldı. 100 milyon insanın hayatına mal olmak gibi o güne dek yaşanmadık bir vahşet dünyayı sarstı. O sarsılmış dünya 1945-1990 Aralığında Soğuk Savaş denen bir iklime girdi. Dikkatli gözler, yukarıdaki tabloda bir boşluğu hemen fark edebilirler. Avrupa imparatorlukları dağılmış, fakat o boşluğu önce İngiltere, sonra ABD doldurmuştur. Avrupa, bugün de ABD'nin bir eyaleti gibidir. Çarlık Rusyasının yerini de Kızıl Rusya doldurmuş; fakat, uzak Asya Müslümanlarının devleti Babür İslam İmparatorluğu doğrudan İngiliz hakimiyetine düşmüş, dünya Müslümanlarının lider devleti Osmanlı İmparatorluğu ise Hanedan lağvedilip Hilafet askıya alındıktan sonra yeni kadrolar, İngiliz telkinlerinin takipçisi olmuşlardı.
Batıda keşifler, insanların huzur ve saadeti için değil sömürgeciliğin kalıp değiştirmişliğiyle kapitalizme aracı yapılmıştır. İslam medeniyeti, paylaşma kültürüne dayalı olarak huzur ihraç ederken batı medeniyeti, girdiği yerlerde talan edip, sömürüp götürmüştür. O batıda haçlı seferleri hiç bitmedi. G.W. Bush'un II. Körfez harekâtı için "bu bir haçlı seferidir!" demesi unutulmamıştır.
Paris'teki karikatür saldırısı da psikolojik haçlı seferinin saldırılarından biridir.
Önce asılsız sözlerden korku imal ettiler sonra da korkuyu nefrete dönüştürdüler.
.
YENİ KÜRESEL ŞARTLAR
23 Ocak 2015 01:00
Başbakan sn Ahmet Davutoğlu'nun Davos konuşmasının başlığı "Yeni Küresel Şartlar"dır. Şüphesiz ki küresel şartlar, bugünden ibaret değildir; onların bir de dünü vardır. Kızıl Çarlığın sonunu ne 1956 Macaristan ve ne de 1968 Çekoslovakya işgalleri getirdi. SSCB'nin sonunu 1979 Afganistan işgali getirdi.
Komünist Rusya, Afganistan'ı işgal etmeseydi yıkılmazdı. İşgal olmayınca mücahit gruplar zuhur etmezdi. İşgal bitince boşlukta kalan o mücahid grupların içinden de Taliban doğmazdı. Oradan IŞİD'e kadar uzayan bir dizi silsile gelişmezdi. SSCB Afganistan'a girmese ve yıkılmasaydı, tek süper güç kalan ABD bir bahaneyle Irak'a müdahale edemezdi. Afganistan kaynaklı terör hareketleri selefilikle beslenmez ve 9/11 saldırısı olmazdı. Buradan hareketle II. Körfez Harekâtı yapılmaz ve Saddam'ın devrilmesiyle otorite zaafı doğmazdı.
Osmanlı İmparatorluğunun çekilmesiyle Kuzey Afrika-Orta Doğu hattı işgal altındaydı. İşgal devletleri, bu sahadan gidince taşeron iktidarlar hükümranlık tesis edemediler. Meşru hükümranlık olmayınca zorba diktatörlükler zuhur etti. Bu zorbalıklar, önce BOP sonra Arap Baharı projeleriyle dağıtılmak istendi. Biri yarı yolda kaldı, ikincisi Suriye ile insanlığın yüz karası oldu.
Bütün bu dediklerimizi bir de şöyle ifade etmeye çalışalım.
Anglo-Sakson dünya'nın, Slav dünyanın, sarı ırkın merkezî otoritesi vardır. Din açısından bakarsak Katolik, Ortodoks, Budist dünyanın merkezî otoriteleri vardır. İslam dünyasının idari ve dini merkezî otoritesi yoktur. Otorite, hükümran kuvvet olmayınca boşluk ve kaos doğmakta. Bu boşluğa İngilizler bilerek yol vermişlerdir. Osmanlı dünyanın denge unsuruydu. Bugün de Türkiye denge unsurudur. Bölgede şu hadiseler cereyan ederken zayıf bir Türkiye olsaydı manzara acaba nasıl olurdu?
Yakın geçmişten bugüne sirayet eden gerçek terördür. Terörü emperyal batının İslam düşmanlığı beslemiş, oradan tekrar İslamofobi diye bir ucube türetilmiştir. Rüzgâr eken fırtına biçer. Batı, boşluklara, otorite kayıplarına sebep oldu. Sn Obama, yıllık konuşmasında Pakistan'dan Paris'e kadar nüfuzlarından söz etmekte. Bu o kadar mümkün değil ki. Çünkü ABD Vietnam'dan bu yana girdiği her cepheden kayıpla döndü. Tıpkı SSCB'nin Macaristan'dan Afganistan'a kadar her yerden kayıpla dönmesi gibi. Şimdilerde artık ABD Duraklama Dönemi'ne girerken AB gerileme dönemine adım atmıştır. Bu bakımdan Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun Londra'nın ortasında "bugün hasta adam olan Avrupa'dır" demesi bir gerçek olduğu kadar bir rövanştır da. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın BM genel kurulunda BMGK ağalarının yüzüne karşı "dünya 5'ten büyüktür" demesi gibi kıymetlidir.
Bizim medeniyetimiz merhamet medeniyetidir.
Batı medeniyeti sömürgecidir.
Bu yüzden merhamet Peygamberini -sallallahü aleyhi ve sellem- anlayamazlar.
Anlasalardı, imân ederlerdi.
.
AB gerileme dönemine girmiştir
26 Ocak 2015 01:00
Başbakan Ahmet Davutoğlu, İsviçre'den, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da Cibuti'den AB/Avrupa Birliğine yüklendiler...
Bu yüklenmelerin arkasında 56 yıldır AET/Avrupa Ekonomik Topluluğu döneminden başlayıp AT/Avrupa Topluluğu günlerinden AB safhasına kadar bin dereden su getirerek tarihen ve fiilen Avrupalı bir büyük ülkenin birliğe dahil edilmeyerek itibarıyla oynanmış olmasının hakkı var.
AB patronlarının Türkiye ile asla kıyas edilmeyecek eski Sovyet peyki devletler için hiçbir kriter, şart ve engel getirmeden onları bir zincirin halkalarını tamamlarcasına birliğe dahil etmeleri bizde elbette kayda alındı.
Aslında böyle bir adaletsizlik, AB'nin kendi kendisine kıymasının da başlangıcıdır. Rusya Federasyonu, SSCB'den tevarüs ettiği safraları atarken AB, onları kapmayı bir gözaçıklık saydı. Eski peykleri alıyor fakat Türkiye'ye "o fasıl bu fasıl, olmadı tekrar!.." kabilinden zorluklar koşuyordu.
AB, bu zorlukları çıkartadursun Türkiye, bu süreçte muhatabının laf anlamaz tavrına karşı akıllı bir strateji güttü. Kalkınma rüzgârını yakalamıştı. Hem gelişiyor ve hem de AB'nin aradığı "ortak insani değerler" denebilecek ne varsa onları birer birer hayata geçiriyordu. Böylece bir tarafta dünyaya açılan, istikrarını kuran, maliyesini güçlendiren ve dünyanın dikkatini çeken bir Türkiye, diğer tarafta ise aldığı yeni birlik üyelerinin işsizlik, yolsuzluk, parasızlık gibi meseleleriyle uğraşan bir AB ortaya çıkmıştı.
AB için iki açmaz görünmüştü. Bunlardan biri bahsettiğimiz eski doğu bloku ülkeleri, diğeri de İspanya, Portekiz, İtalya gibi memleketlerde baş gösteren işsizlik, ekonomik durgunluk ve AB hazinesine tehdit oluşturan mali sıkıntılardı. Yunanistan ise başlı başına meseleydi. Komşumuz, AB için bir kriz hâlini almıştır. Böyle bir sonda Türkiye'yi bekletip Güney Kıbrıs gibi bir adanın yarı parçasını hem de Kıbrıs'ın tamamını temsilen birliğe alma haksızlığının payı yoktur denemez. Üstelik AB dönem başkanlığına bile getirdiler.
Hem Cumhurbaşkanımız ve hem de Başbakanımız, konuşmalarında bizi alın! diye yalvarmayacağız şeklinde millî haysiyet vurgusu yaptılar. Hatta Başbakan Davutoğlu, "AB ciddi olmalı!" dedi. Bu gayrı ciddi olan bir muhataba ikazdır. Ayrıca Sn Davutoğlu, Avrupa'daki 45 milyon Müslümanın da temsilcisi olduğumuz keyfiyetini dile getirdi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan da bir ilke imza attı. Sn Cumhurbaşkanı, AB'yi İslâmla imtihan eden bir mantık geliştirdi. "AB İslamofobiye karşı mı değil mi?" diye sormakta. Türkiye'yi almıyorsa İslamofobiye inanmaktadır. O takdirde AB bir Hıristiyan birliğidir. Eğer İslamofobiye İnanmıyorsa Türkiye'yi almak zorundadır!" dedi.
Bize kalırsa Cumhurbaşkanımız da Başbakanımız da AB'ye ders veriyorlar. Çünkü ne Büyük Türkiye'nin AB'ye ihtiyacı kalmıştır, ne de AB'nin yaşayacak ömrü kalmıştır. AB adlı bu gemi bu yüklerle uzaklara gidemez.
AB, gerileme dönemine girmiştir.
Bir kaç seneye bir şekilde dağılır.
.
AB'nin muhtemel dağılma şekilleri
27 Ocak 2015 01:00
AB/Avrupa Birliği, daha AET/Avrupa Ekonomik Topluluğu ismini taşırken Adnan Menderes döneminde 1959'da üyelik için müracaat etmiştik. O gün, bugündür beklenmekte. Bu sisteme kısaca "Ortak Pazar" deniyordu...
1970'ler Türkiyesinde Milli Görüş partileri, "Ortak Pazar, bir Hıristiyan Kulübüdür. Bizi Hıristiyanlaştırmak için aralarına alacaklar!" diye şiddetle karşı çıkarken bugün o gözelerden su içmiş devlet adamlarının Türkiye'yi bekleten AB'yi silkelemeleri çok ilginçtir. Bu hatırlatmayı yaparken diğer bir gerçeği ihmal etmemek lazım. Ortak Pazar'a yalnızca Almanya'da tahsil yapmış Necmettin Erbakan değil, Robert Kolej mezunu Bülent Ecevit de karşı çıkıyordu. AT, Yunanistan'ı dâvet ederken Ankara'ya da teklif getirildi. Başbakan Bülent Ecevit, "onlar ortak, biz pazar olacağız!" diyerek teklifi geri çevirdi. Yunanistan ise altı yıl sonra 1981'de AB'ye girdi.
Bunlar dünde kaldı.
Bugüne gelince:
Bugün varılan yapı itibariyle Avrupa illetlidir.
Nüfus durmuş artmamaktadır. Irkçılık, yabancı düşmanlığı, tırmanıştadır, terör yoklamalar yapmaktadır. Dünkü sömürgelerinin intikam duygularıyla büyümüş nesiller, şöyle veya böyle Avrupa'dan hesap sormaktalar. Yunanistan gibi iflas tehdidi altındaki üyeler, birliğin uykularını kaçırmaktadır. Eski Demirperde ülkelerinin hemen tamamı AB'ye yüktür. İtalya, İspanya, Portekiz her ân sürpriz yapabilir. Başbakan, Ahmet Davutoğlu'nun Londra'da dediği gibi Avrupa, bugün hasta adamdır. Dün son dönem Osmanlıya yakıştırmaya çalıştığı sıfat, Avrupa'nın yüzüne yansımıştır.
Bu manzaradaki bir AB'nin yaşaması güçtür.
Belki bir süre daha zar-zor devam eder.
Sonrasındaysa şu ihtimaller mümkün:
Ya; Almanya, Fransa, Hollanda, Türkiye, Belçika, İtalya ve İspanya ile 5 veya 7 üyeli yeni bir yapıya gider. Veya mevcut yapı içinden 5 ila 7 devletlik bir üye bırakıp diğerlerini terk eder. Veya üçüncü ihtimal olarak büsbütün dağılır.
Bu ihtimallerden hangisi gerçekleşirse gerçekleşsin netice kötüdür. O takdirde Avrupa, ekonomik kaos ve kargaşaya sürüklenir, işsizlik çoğalır, bunun tetiklediği öfkeyle ırkçılık ve yabancı düşmanlığı yükselir, sosyal ve ahlaki seyir daha hızlı ve büyük kırılmalar yaşar...
Ankara, AB'ye dahil olma hesapları kadar; gerileme sürecine girmiş AB'nin çökmesi hâlinde olayın bize yapacağı muhtemel etkileri, tahmini gelişmeleri ve alacağımız tedbirleri de düşünmelidir.
Bugünkü AB Bakanlığının işleri dünden farklıdır.
.
AB'nin muhtemel dağılma şekilleri
27 Ocak 2015 01:00
AB/Avrupa Birliği, daha AET/Avrupa Ekonomik Topluluğu ismini taşırken Adnan Menderes döneminde 1959'da üyelik için müracaat etmiştik. O gün, bugündür beklenmekte. Bu sisteme kısaca "Ortak Pazar" deniyordu...
1970'ler Türkiyesinde Milli Görüş partileri, "Ortak Pazar, bir Hıristiyan Kulübüdür. Bizi Hıristiyanlaştırmak için aralarına alacaklar!" diye şiddetle karşı çıkarken bugün o gözelerden su içmiş devlet adamlarının Türkiye'yi bekleten AB'yi silkelemeleri çok ilginçtir. Bu hatırlatmayı yaparken diğer bir gerçeği ihmal etmemek lazım. Ortak Pazar'a yalnızca Almanya'da tahsil yapmış Necmettin Erbakan değil, Robert Kolej mezunu Bülent Ecevit de karşı çıkıyordu. AT, Yunanistan'ı dâvet ederken Ankara'ya da teklif getirildi. Başbakan Bülent Ecevit, "onlar ortak, biz pazar olacağız!" diyerek teklifi geri çevirdi. Yunanistan ise altı yıl sonra 1981'de AB'ye girdi.
Bunlar dünde kaldı.
Bugüne gelince:
Bugün varılan yapı itibariyle Avrupa illetlidir.
Nüfus durmuş artmamaktadır. Irkçılık, yabancı düşmanlığı, tırmanıştadır, terör yoklamalar yapmaktadır. Dünkü sömürgelerinin intikam duygularıyla büyümüş nesiller, şöyle veya böyle Avrupa'dan hesap sormaktalar. Yunanistan gibi iflas tehdidi altındaki üyeler, birliğin uykularını kaçırmaktadır. Eski Demirperde ülkelerinin hemen tamamı AB'ye yüktür. İtalya, İspanya, Portekiz her ân sürpriz yapabilir. Başbakan, Ahmet Davutoğlu'nun Londra'da dediği gibi Avrupa, bugün hasta adamdır. Dün son dönem Osmanlıya yakıştırmaya çalıştığı sıfat, Avrupa'nın yüzüne yansımıştır.
Bu manzaradaki bir AB'nin yaşaması güçtür.
Belki bir süre daha zar-zor devam eder.
Sonrasındaysa şu ihtimaller mümkün:
Ya; Almanya, Fransa, Hollanda, Türkiye, Belçika, İtalya ve İspanya ile 5 veya 7 üyeli yeni bir yapıya gider. Veya mevcut yapı içinden 5 ila 7 devletlik bir üye bırakıp diğerlerini terk eder. Veya üçüncü ihtimal olarak büsbütün dağılır.
Bu ihtimallerden hangisi gerçekleşirse gerçekleşsin netice kötüdür. O takdirde Avrupa, ekonomik kaos ve kargaşaya sürüklenir, işsizlik çoğalır, bunun tetiklediği öfkeyle ırkçılık ve yabancı düşmanlığı yükselir, sosyal ve ahlaki seyir daha hızlı ve büyük kırılmalar yaşar...
Ankara, AB'ye dahil olma hesapları kadar; gerileme sürecine girmiş AB'nin çökmesi hâlinde olayın bize yapacağı muhtemel etkileri, tahmini gelişmeleri ve alacağımız tedbirleri de düşünmelidir.
Bugünkü AB Bakanlığının işleri dünden farklıdır.
.
AB, TÜRKİYE'Yİ NİÇİN KABUL ETMEDİ?
28 Ocak 2015 01:00
Avrupa; yahut soy ismiyle konuşursak Avrupa Birliği'nin kafası karışık. Milenyum yani Hıristiyan dünyanın Üçüncü Bin yılı, Batı'ya beklediği saadeti getiremedi.
Bir zamandır Fransa'da, Almanya'da ve daha başkalarında araştırmalar ve kitaplar yayınlamakta. Tahminlere göre 15 sene sonra Fransa'nın hem devlet reisi ve hem de başbakanı Müslüman olacakmış. Onlar ne kadar Müslüman ve nasıl Müslüman olurlar bilemeyiz ama Fransızlar, Fransız Guyanası'na nakli hâne edemeyeceklerine göre kaygılılar. Aynı kaygıların Almanya'da yaşanmadığı, faraza Danimarka'da duyulmadığı söylenemez.
Böyle bir Avrupa'da İslâma korku ile bakılır.
Herhalde şunu görüyorlardır.
Vaktiyle köle olarak veya işçi olarak getirdikleri insanların yeni nesillerine karşı öz evlerinde mağlup duruma düşmekteler. Eski köle ve işçilerin çocukları eski sahip ve patronlarına karşı her ne kadar sevecen davransa bile yerli unsurlarda kaybeden taraf haleti ruhiyesi hâkim.
Avrupa'daki 45 milyon Müslüman'ın 2071'de 100 milyona dayanmasını hesap ediyor olabilirler. O tarihte 125 milyon olmuş bir Türkiye de tahayyül edebilirler. Veya en kötü ihtimalle Türkiye ve Avrupa'daki Müslümanlar, 2071'de 175 milyona ulaşmış olabilir. Böyle bir netice, her Hıristiyanın tüylerini diken diken eder.
Avrupa'da artık İslâmofobi/İslâm korkusu yok, yükselen İslâm nefreti var. Avrupa birlikte yaşama kabiliyetini yitiriyor. Bu yüzden bugün karikatür yarın daha tehlikeli bir intikam aracı kullanabilirler. Derin Avrupa, derin PKK'nın silah bırakmaması için her yola gidebilir. Esad'a takviye yapabilirler.
Gerileme sürecine girmiş, işsizliğe çâre bulamayan, nüfusu artmayan bir Avrupa'da yabancı düşmanlığı, İslâm düşmanlığı ve ırkçılık beklenmedik bir gelişme değildir.
Dün, kalabalık fakat aynı zamanda askerî darbeler ve iktisadi krizler içinde ve vesayetler altında bir ülkeydik. Bugünse dünyanın sayılı yükselen güçlerindeniz. Buna rağmen niye kapıda bekletilmekteyiz? AB mâdemki geriliyor, mâdemki problemler içinde, bu Avrupa'ya genç ve enerjik Türkiye, can suyu olmaz m?
İlk sebep yukarıda dediğimiz gibi Müslüman olmamızdır.
Biz, ne kadar hoşgörülü baksak da AB netice itibariyle Hıristiyan milletlerin birliğidir. Bütün batıda Müslüman ötekidir. PEGIDA gösterilerinde Yeşiller Partisi eş genel başkanı Cem Özdemir için "vatandaş olması, Alman olması demek değildir, partisini de alsın gitsin!" ihtarı, kindar niyeti ortaya koymakta. Bu "ya sev ya terk et!" ifratından da ifrattır. "Sevsen de git!" diyor.
56 yıldır AB kapısında bekletilmemizin kinci sebebine gelince:
AB'ye girmenin diyetini ödemedik, o çapta bir tâviz vermedik.
Harf inkılabı, Hanedan lağvı, Hilafeti askıya almak, hukuk iktisabı, laiklik, Ayasofya'yı camilikten çıkartmak, kıyafet değiştirmek, Musul'u, Kerkük'ü, Haleb'i terk etmek...
Bunlar bile Avrupa'yı tatmin etmedi.
Eğer, Güney Doğudan vazgeçseydik, o zaman küçülmüş Türkiye ile Güney Doğuda kurulacak politik yapı, AB'ye hemen alınırdı. Unutmamalı ki Kore'de 1200 Mehmedciği şehid vererek NATO'ya girebilmiştik.
İyi ki almamışlar.
Alamamışlar.
.
AB YUNANİSTAN'DA İFLAS ETTİ
29 Ocak 2015 01:00
25 Ocak 2015 Pazar günü Yunanistan'da yapılan genel seçimleri Radikal Sol Koalisyon Syriza Partisi kazandı. Adı geçen parti, 2004 yılında Solun Birliği ve Ortak Hareketi İçin Diyalog fikrinden hareketle kuruldu.
Syriza'nın girdiği ilk seçim 2004'te oyları yüzde 3.3 iken, bunu 2007'de yüzde 5.04, 2012'de yüzde 26'ya ve son seçimlerde yüzde 36.29'a yükselmiş ve 300 vekilli parlamentonun 149'unu kazanmıştır.
Syriza, aynı dünya görüşü etrafında kümelenmiş yekpâre bir parti değildir. Türlü muhalefet unsurları bir marka altında toplanmıştır. Troçkistler, Maoistler, Avrupa komünistleri ve Yeşiller gibi 13 grup ve değişik bağımsız düşünce ki politikacılar bu partiye vücut vermektedir.
Genel başkan ve şimdi başbakan olan Aleksis Çipras 41 yaşındadır. İki evlat sahibidir. Eşiyle sözleşmeye dayalı olarak nikâhsız yaşamaktadır. Ateisttir. Çocuklarının anasıyla birlikte Yunan Komünist gençliğinin üyesidir...
Yunanistan 1981'de Avrupa Birliğine büyük hülyalarla girdi. Kısa zamanda zengin olacaktı. Birliğe girmekle kalmadı daha sonra euro ortak para birimine de geçti. Yunanistan bir sanayi ülkesi değildir. Büyük bir ticareti de yoktur. Gelir, turizmden elde edilir. Halkı kendini sıkıntıya sokacak şekilde çalışmaz. Avrupa, eski Yunan medeniyetinin çocukları saydığı için onlara farklı davranır.
Üretmeyip tüketen, her toplumun başına geleceği gibi Yunanistan halkı da kısa zamanda rüya ve hülyalardan uyanarak gerçeklerle başbaşa kaldı. Ne var ki bu arada köprülerin altından çok sular akmış, devlet iflasın eşiğine gelmişti.
Böyle bir manzaranın hoşnutsuzlar çıkartacağı bellidir.
Yunanistan'da da öyle oldu.
AB'nin yanlış politikaları, hem halkı zora soktu ve hem de radikal sol ve AB muhalefetini kuvvetlendirdi. Çaresizliğe bakınız ki Yunanistan, laik bir devlet bile değilken seçmen, tanrı tanımaz birini Başbakanlığa getirdi. Bu keskin savrulma, yolun devamında devrilme getirebilir.
Çipras, AB'ye olan borçları tanımayacağı, kemerleri sıkmayacağı gibi vaadlerle iktidara gelmiştir. Bu vaadlerle iktidara geldiğine göre sözünde durmak zorundadır. Denilenlerin tutulması için hem koalisyon ortaklarından ve hem de tabanından baskı görecektir. Halbuki, AB patronları daha ilk günden kaşlarını çattılar. Diplomatik dille ikazlar yapılmakta. AB'nin taviz vermesi beklenemez. Başbakan Çipras, hangi yolu tutarsa tutsun hem kendisi ve hem de Yunanistan kaybeder.
Bol vaadlerde bulunmuş çok parçalı bir partinin genel başkanı ve tecrübesiz bir başbakan idaresindeki Yunanistan'ı iyi günler bekliyor denemez. Ayrıca yüzde 65'e yakın bir seçmen kitlesinin de Syriza'ya oy vermediğini unutmamalı.
Manzara o ki Atina'da hem Yunanistan ve hem de AB iflas etmiştir. Ya AB radikal bir kararla Yunanistan'ı üyelikten ihraç eder veya radikal koalisyon iktidar, AB'yi gönderir.
Her iki halde de Avrupa karışır.
Bir yıl içinde bu ülkede yeni bir seçim yapılabilir.
Yunanistan bozgunu AB'nin sonunu çabuk getirir.
.
HEDEF 7 HAZİRAN
2 Şubat 2015 01:00
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın geçen hafta içinde Kırşehir ve İstanbul konuşmalarıyla seçim sath-ı mailine, kaygan yola girildiği çok rahat şekilde ifade edilebilir. Demokrasi tarihimizde bir ilk olarak seçim faaliyetlerinin açılışını Cumhurbaşkanı yapmıştır. 10 Haziran 2014'ten yani başa gelecek reisi, cumhurun seçmesinden bu yana Türkiye, fiilen yarı başkanlık sistemiyle yönetilmektedir. Bu idarede gerek sn Tayyip Erdoğan ve gerekse sn Başbakan Ahmet Davutoğlu ahenkli ve samimi bir yönetim paylaşımı içindeler. Âdeta rakiplere nisbet yapılmakta. Dâvâ büyük olunca netice, kalblere sürur verici olur.
7 Haziran'ın ufukta görünmesiyle birlikte Türkiye'nin ana gündem mevzuları net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bunlardan üçü doğrudan seçimle alâkalıdır; seçimin kendisidir ve onun neticelerinin vereceği veya vermeyeceği meselelerdir. Diğeri de dünden yarına devam edecek olan Barış Sürecidir. Bundan böyle önceden tesbit edilmiş, takvime bağlı gündemler dışında milletçe değişmez gündemimiz 7 Haziran 2015 Seçimleri, Anayasa değişikliği ve Başkanlık düzeni olacaktır. Dediğimiz gibi üzerinde sıkça durulacak diğer mevzu ise iki yıl öncesinden beri devam eden Barış Süreci ve bir de arada bir konuşulacak olan HDP'nin sebebi kendince bilinen seçime parti olarak girme beklenmedik kararıdır.
Ama merkez gündem maddesi üçtür.
Bu üçün merkezinde de seçimler vardır.
AK Parti 367 ve üzeri milletvekili çıkartırsa TBMM yeni ve sivil bir anayasa yapabilecektir. 330-367 aralığında vekil çıkartırsa hazırlanan anayasanın halkın reyine götürülme mecburiyeti doğacaktır.
Bu seçim tarihî bir yol ayrımıdır.
7 Haziran 2015 Milletvekili Seçimi, 2023 Büyük Türkiye ve elbette 2071 Cihan Devleti Türkiye hedefleriyle yakından alakalıdır. Ancak kazanılacak yüksek vekil sayısıyla darbe anayasasından kurtulabileceğiz. O zaman tesis edilecek yeni anayasadaki hukuki düzenlemeyle Başkanlık sistemine geçilecektir. Bu iki merhaleden sonra bürokrasi, hantallık, eski Türkiye alışkanlıkları aşılacak, kararlar sür'atle alınıp tatbikata konulabilecektir.
Bu seçimler, bir seçim dönemini değil, en az önümüzdeki bir asrımızı alâkadar etmektedir. Bu sebeple Recep Tayyip Erdoğan, doğrudan doğruya direksiyondadır. Başbakan, Bakanlar ve AK Parti'nin tam bir mutabakat içinde olmaları memnuniyet vericidir. Ama akıldan çıkartmamalı ki diğer taraftan da Kemalist zihniyet, ittihatçılık, PY/Paralel Yapı, Mossad, el Muhaberat, malum medya vs de AK Partiye kan kaybettirmek ve onu 276'nın altına çekmek için her çalışmayı yapacak, her yola girecek, her tuzağı kuracak ve akla hayale gelmedik hilelere, fitnelere müracaat edeceklerdir. Muhalefetin aklı selimi muhafaza ederek bu tezgâha malzeme olmamasını arzularız.
Şu var ki sn Erdoğan ve O'na bir kardeş kadar sâdık ve fikir ve dâvâ ikizi sn Davutoğlu, hadisenin künhüne vâkıflar. Bu yola baş koymuşlardır. Ne yapıldığının, ne yapılması gerektiğinin yüksek idrak ve şuurundalar. Bu seçimler asla ve sadece Türkiye'nin istikbaliyle alâkalı değildir. Bu seçimler, Şarki Türkistan'dan Fas'a, Yemen'den, Kırım'a kadar bütün İslâm coğrafyasınındır, Kerkük, Kafkaslar, Musul, Halep, Filistin, Trablus, Bosna, Kosova ve Filibe'nindir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın kendi kendisine kaldığında şöyle mırıldandığına eminiz:
-Ya 7 Haziran beni alacak veya ben 7 Haziranı alacağım.
Bu azimkâr tavır, ecdaddan miras aldığımız bir dâvâ ahlâkıdır.
HEDEF YENİ ANAYASA
3 Şubat 2015 01:00
Anayasa, bizde ilk defa 1876'da taçlı demokrasiye geçtiğimizde "Kanun-ı Esâsî" ismiyle hukuk mevzuatına ve hayatımıza girdi. Kanun-ı Esasi, esas, temel kanun demek. Cumhuriyetin ilânından sonra yapılan 1924 Anayasasının ismi ise esas teşkilat kanunu anlamında Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu'dur. Bu ibareye 1961'de "Anayasa" ismini verdiler. 1876 Kanûn-ı Esâsîsi dahil, Türkiye'deki bütün anayasalar darbe mahsulüdür...
Amerika Birleşik Devletleri anayasası, 17 Eylül 1787 tarihlidir. 7 Maddedir. İlk metin tek sayfaydı. Daha sonra 27 defa değişiklik yapılmış ve tek sayfa dört sayfaya çıkmıştır. Yasama, yürütme ve yüksek mahkeme ile vatandaş hakları ve anayasaya dair usul maddelerinden ibarettir. Yasama, senato ve temsilciler meclisi olmak üzere çift yapılıdır. Yürütmenin başı Başkandır. Bir de yüksek mahkeme vardır. Aslında burada kasdedilen yüksek değil, âli/yüce mahkemedir. Yükseklik fizikî ifadeyken âli veya yüce olmak mânevîdir...
Anayasalı nizâm, yurdumuza Amerikan anayasasından 89 yıl sonra gelmiştir. O anayasası, sürekli şekilde yürürlükte iken ve sivil irade tarafından yapılmışken ve çok az maddeli iken bizde darbelerden sonra inşa olmuştur ve çok maddelidir. Amerikan anayasası, temel fikir olarak insanın yaşama hakkını, hürriyetini ve refahını ele alır söze "biz" diye başlar...
Anayasa, bir çatı kanundur. Alttaki kanun ve tüzüklerle diğer hukuki tasarrufların buna uygun olması şarttır. Kaide budur. Ama darbelerden sonra hazırlanan, darbecilerin amir görüşlerini aksettiren bir anayasa ne kadar doğrudur ki diğer kanunlar ona bakarak doğrulsun, düzelsin ve vatandaşın sahip olması gereken hukukunu koruyabilsin.
27 Mayıs 1960'da kan bulaşan 1961 Anayasası 1980 darbesinden akan kanla 1982'de yine kanla yıkanmaya çalışıldı. Tabii ki temizlenemedi. Millete yük olan bu anayasa, defalarca değiştirildi ama arşive kaldırılıp yerine yeni bir anayasa yapılamadı. Kabahat ne tek başına darbecilerindir ve ne de siyasetçilerin. Onların büyük sorumlulukları var. Bu elbette öyle. Lâkin dile gelmeyen bir sorumluluk daha mevcut. Her darbe, aynı zamanda hukuk ve hukukçuya da darbe olmuştur. Hukuk teamülle beslenir. Darbelerse o birikimi tarumar eder. Her defasında yetişmiş hukukçular hırpalandığı, yolu kesildiği, emekli edildiği için dünya çapında büyük hukukçularımız yetişememiş ve esas itibariyle hukuk mütefekkiri yerine kopyala yapıştırcı kolaycılar çıkmıştır.
Bu sebeplerden dolayı anayasa, her kesim tarafından istendiği hâlde değiştirilememiştir. Garabet hatta ayıba bakılmalı ki 12 Eylül darbecileri yargılanmakta ama anayasaları devam etmektedir.
7 Haziran 2015 bu ayıptan kurtulma fırsatını getirebilir.
Bu defa daha evvel yapılan taslak hâlindeki 60 kadar madde de kaale alınmayarak tamamen sivil, kısa, özlü ve lisan olarak çok muhkem bir anayasa inşa edilmelidir.
Anayasası yamalarla dolu olan bir devlette hâliyle diğer kanunlar da bozuk işler.
Bu bozukluktan kurtulmak için 7 Haziran 2015'te bir parti tek başına anayasayı değiştirecek çoğunlukla iktidar olmalıdır.
.
HEDEF BAŞKANLIK
4 Şubat 2015 01:00
Darbe mahsulü bir anayasayla yola devam etmek mümkün değil. Devlet, şahsî başarılarla değil sistemle yürüyebilmeli. 7 Haziran 2015 Seçimlerinde olmazsa olmaz şart, anayasayı değiştirebilmektir.
Sembolik devlet reisi, bizim tarihimize ve idari geleneğimize yabancı uygulamadır. Biz kuzey Avrupa ülkeleri değiliz. Her memleketin ve her kültürün kendine göre idare tarzı vardır. Sultan Abdülhamid Han, parlamentoyu feshetmese ve kanun-ı esâsiyi rafa kaldırmasaydı 1914 Felaketi 1880'lerde yaşanırdı. Veya Sultan Mehmed Reşad Han, ağabeyinin dirayetiyle aynı tasarrufları tekrarlasaydı I. Dünya Harbi denen yangına kapılmazdık. II Meşrutiyet şartları, Sultan Reşad'ı kelimenin tam mânâsıyla sembolik hükümdar hâline getirmişti.
Şöyle de diyebiliriz:
Eğer...
Cevdet Sunay, Fahri Korutürk, Süleyman Demirel, sembolik cumhurbaşkanları olmasalardı 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat darbeleri yaşanmayacaktı. Bunlar yaşanmayınca enflasyon, kargaşa, terör ve hukuksuzluklar olmayacak ve geri kalmışlık sürmeyecekti.
1923-1960 Dönemi ayrı bir fasıldır. O dönemin ayrıca incelenmesi gerekir.
Çift başlılık en şiddetli şekilde Süleyman Demirel, Başbakan ve Turgut Özal Cumhurbaşkanıyken görüldü. Başkanlık sistemine geçilmesi teklifi ilk defa Turgut Özal tarafından dile getirildi. Daha sonra Süleyman Demirel zamanında da bir süre konuşuldu. Merhum Özal günlerinde olduğu gibi yazılar yazıldı, tv programları yapıldı. Sonra öylece kaldı. Bilahare Recep Tayyip Erdoğan'ın Başbakanlığında zaman zaman yine alevlendi ama ardından tekrar unutuldu. Şimdi sn Erdoğan, bir taraftan yarı başkanlık yaparak sistemi vatandaşa sevdirirken çok ciddi bir şekilde bu meseleye asılmaktadır.
Beş bin yıllık tarihimizde sembolik devlet reisliği son bir asır içinde görüldü. İlkinde devlet harbe sürüklenmiş, son 50 yılda ise darbeler yaşanmıştır. Bir başka ifadeyle sembolik Padişah olmasaydı imparatorluk dağılmayacak, sembolik cumhurbaşkanı olmasa 1 sente muhtaç duruma düşmeyecek, darbelere maruz kalmayacak, yüzde 70'lerde enflasyon görmeyecek, IMF komiserlerine hesap verme azabını çekmeyecektik.
Bugün ister görülsün, ister görülmesin; devlet, yeniden yapılanmakta. Bu yeniden inşa, tepeden tırnağa olacaktır. Sadrazamın yani bugünkü söyleyişle Başbakanın devlet reisinden daha kuvvetli ve kudretli olması bizim devlet hayatımızda yoktur.
Devlet reisi, ümera/emirler sınıfındandır.
Başkanlık sistemi, millî yapımıza, bünyemize daha uygundur. Başkanlıkla devlet, daha cevval, çabuk ve hızlı işleme imkânına kavuşacak, bürokratik yük ve hantallıktan kurtulacaktır.
Şu var ki Başkanlık sistemine geçebilmek anayasayı değiştirmekle mümkün.
7 Haziran 2015 Seçimleri 1982 darbe anayasasını değiştirecek şekilde tecelli etmelidir. Etmezse bir külüstür anayasaya mahkûm kalmış mekanizma bir yerde arıza çıkartabilir.
.
BAŞBAKAN DAVUTOĞLU
5 Şubat 2015 01:00
Ahmet Davutoğlu, 2009'da dışişleri bakanı olduğunda muhalefet, iktidar partisini köşeye sıkıştırmak için "koca partide dışişleri bakanlığı yapacak bir isim bulamadınız mı ki dışardan birini bakan yaptınız?" diyordu.
Sn. Davutoğlu, dışişleri bakanı olduğunda vekil değil, bakanlığında danışmandı. Muhalefetin bu ve benzeri itirazları üzerine biz de "Ahmet Davutoğlu, Tanzimattan bu yana gelen en iyi 3 Hariciye vekilinden biridir!" diye yazmıştık. Allah biliyor ki kalbimizden geçen ".... en iyi hariciye vekildir" diye yazmaktı. Fakat Türkiye bu tesbite hazır değildi.
Böyle bir hükme nereden varıyorduk? Sn. Davutoğlu'nu o makalemizi kaleme almadan seneler evvel henüz danışmanken MÜSİAD'ın Mecidiyeköy'deki yerinde yalnızca bir kere dinlemiştik. O kadar... Bizde iyi intibalar bırakmıştı. Daha sonra uzunca bir zaman yurt dışında kalmamız gibi sebeplerle bir daha bir araya gelemedik. En son bir buçuk yıl evvel bir pazar günü Türkiye gazetesinde bir yazıişleri çalışmasında buluşmuş ve orada hangi müşterek değerler üzerinden birbirimizle ne denli fikri ayniyet içinde olduğumuzu gördüğümüzden sohbet için geniş bir zaman hasreti üzerinde durmuş ve ayrılmıştık.
Bu iki görüşme ile icraatları, konuşmaları, eseri ve hakkında yazılanlar, kâfi kanaat sahibi olmamıza yetmişti.
Sn. Recep Tayyip Erdoğan'ın CB olarak yukarıya çıkması mevzubahis olduğunda Sn. Davutoğlu daha konuşulmazken bile biz, hatta risk alarak Başbakanlık ve genel başkanlık için en isabetli ismin Ahmet Davutoğlu olacağını yazmıştık. Böylece adaylığından evvel, adaylığında ve Başbakan olunca yazılar yazdık.
Bu yazıların ortak yanı şuydu:
Davutoğlu, bilge adamdır, yerlidir, millidir, son iki asırda ilk defa eli kalem tutan bir başbakan çıkartmış olmaktayız, irticalen konuşurken de fikir inşa etme kabiliyetine sahiptir...
Bu sözlerimizden "bilge adam" gibi bazıları AK Parti tarafından da tutularak sloganlaştırıldı. Kanaatlerimiz bugün daha bir pekişmiştir. Sn. Davutoğlu, dışişlerinden sorumluyken ortaya "komşularla sıfır ihtilaf!" diye bir hedef koymuştu. Bu hedefin hayat bulması Türkiye'ye en az 10 sene kazandırmıştır. Başbakan olduktan sonra Tayyip Bey'deki o enerjiyi sürdürebilecek mi? diye geniş vatandaş kitleleri çok merak ettiler. Bir süre sonra meraklar tatlı bir tebessüme döndü. O da Sn. Cumhurbaşkanı gibi Türkiye, iman, ümmet ve millet sevdalısıydı. Dar coğrafya ölçekli düşünmüyordu. Silahlı örgütlerden paralel örgüte kadar devleti teslim almak isteyen her çıkışa var gücüyle karşı duruyordu. Sn. Davutoğlu keza Sn. Erdoğan gibi iyi bir aile reisiydi. O da dua ediyordu ve dua alıyordu.
Ahmet Davutoğlu, Başbakan olduğunda "acaba emanetçi mi? Acaba geçici mi?" diye sorular konuşulmaktaydı. O dönemde hem tv'ler ve hem de sütunuzmuzda "Sn. Davutoğlu ne emanetçidir, en geçicidir" dedik. Bunu kabul halinde şahsiyetine ters düşerdi. Sn. Erdoğan, Cumhurbaşkanı olunca, "Türkiye, bugünden itibaren yarı başkanlık rejimine geçmiştir, diyorduk, Ahmet Davutoğlu Başbakan, Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanıdır. Şayet başkanlığa geçilirse o zaman Ahmet Bey başkan birinci yardımcısı olur" demiştik. Nitekim Sn. Cumhurbaşkanı da bu yakınlarda böyle konuştu.
Hiç bir başarı tesadüfi değildir:
Recep Tayyip Erdoğan'ın bir vasfı da insan seçebilmesidir. Nitekim bunun son ve en büyük misali Sn. Davutoğlu'dur. Ya aksi olsaydı? Bugün başbakan Davutoğlu, bir yumuşak güç halinde oradan oraya koşturmakta.
Erdoğan-Davutoğlu ikilisi Büyük Türkiye, İslam dünyası ve dünya istikrar ve huzuru için çok lâzım
.
LİDER ERDOĞAN
6 Şubat 2015 01:00
"Lider olunmaz lider doğulur" gerçeği herkesçe bilinir. Doğru, fakat bir başka gerçek daha var. Dâvâsı olmayan lider olamaz. Liderin ruh hamurkârı inandığı dâvâdır. Lider, daha ilk gençliğinden itibaren o bayrak fikre doğru koşar. Eğer liderlik, yaradılışında varsa ne rüyasından, ne fikrinden ve ne de koşudan vazgeçer. Mensubu olduğu fikir, sahip olduğu aidiyet onu besler, biler ve yarınlara hazırlar.
Önceki gün sn Recep Tayyip Erdoğan'ın yaptığı konuşmasında geçen bir cümlenin gündem içinde kaybolup gitmesini istemeyiz:
-Bana diyorlar ki sayın Cumhurbaşkanım bu mevzularda biraz sâkin olsanız?! Nasıl sâkin olabilirim? Mensubu olduğumuz medeniyet "bir kötülüğü gördüğünüzde elinizle, olmazsa dilinizle müdahale ediniz, ilk ikisini yapamazsanız kalbinizle buğz duyunuz!" diyerek böylesi zamanlarda alacağımız tavrı göstermiştir.
İşaret edilen medeniyet, İslâm Medeniyeti ve tekrar edilen söz de Sevgili Peygamberimizin -aleyhisselam- bir mübarek Hadis-i şerîfidir.
Bizim medeniyetimizde bebekler daha dünyaya gelir gelmez ezan ve kametle tanışırlar. Analar, evlâtlarına helâl süt emzirmek için azâmi dikkati gösterir. Babalar çocuklarının kursağına haram lokma girmesin diye kılı kırk yararlar. Bu köklerden gelenlerin büyük sevdaları vardır. Tayyip Erdoğan, bir sevdanın türküsünü söyleyen insandır. Çoban da olsa bu türküyü çağıracaktı. Kader, O'nu cumhurbaşkanı yaptı yine dilinde aynı terennüm var.
Milletlerin zayıflama, küçülme, kaybetme dönemleri incelenirse ya lider yetişmemiştir veya yetişmiş lider sahneden çekilmiştir, devamı gelmemektedir. Osmanlının şanlı dönemleri arka arkaya deha çapında liderler çıkardığı zamanlardır. Ne çok "lider başka, genel başkan başkadır!" dediğimizi geçmiş yazı ve konuşmalarımız üzerine araştırma yapacaklar görecektir. 1960-2010 arasındaki yarım asırlık zamanda sayısını bilmediğimiz kadar parti başkanı gördük ama yalnızca iki lider yetişti. Merhum Özal'da da sn Erdoğan'da da ana unsuruna, aile kültürüne, anaya düşkünlüğe dikkat çekmek isteriz.
Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet ve 10 yılda bir yaşanan darbelerle farkında olarak veya olmayarak ait olduğumuz medeniyetten uzaklaşmamız kaybımızın temel unsurudur. Bu kayıptaki bir facia da lider çıkartan iklimin kurumasıdır. Zemzem bereketindeki billur sızıntı Turgut Özal'la yakalandı, Tayyip Erdoğan'la hudutlar ötesine taşındı. Bugün yalnızca Filistin'in değil, Somali'nin değil, Şarki Türkistan'ın değil, Kuzey Irak ve Suriye'nin değil, Dağlık Karabağ'ın değil, dünyanın neresinde olursa olsun her mazlum Müslümanın ümidi Tayyip Erdoğan üzerinden Türkiye'dir.
Bu, Devlet-i âli Osman'da da böyleydi. Şimdi söken şafaklarla ümitler tekrar yerini buldu, korkular yenildi, nemelazımcılık terk edildi.
İnsan lider doğar, görebilirse, alabilirse bir ulvî dâvâ onu terbiye eder, zorluklar, çetinlikler karşısında bedel öder ve liderliği tescil edilir. Bedel ödenmeden lider olunmaz! Kor ateş öpülmeden, örste dövülmeden, çifte su verilmeden demir, has kılıç olmaz!
Tayyip Erdoğan, mazbatası elinden alındığında, hapse atıldığında, 28 Şubat yapıldığında, E muhtıra verildiğinde, zehirlenmelere, suikastlere maruz kaldığında, 17-25 Aralık'ta, paralel ihanette liderliğin imtihanını verdi, bedelini ödedi. Bunlardan birinde geri adım atsa, ürkse, dâvasına sırtını dönse, tâviz verse, çekip gitse bugün ne kendisi vardı, ne iktidarı.
Recep Tayyip Erdoğan, korkmadığı, taviz vermediği, geri adım atmadığı için Türkiye, Büyük Türkiye'ye doğru ilerliyor. Ne var ki zaman dar, ömür kısa, yol çetin. Bu hız bize yetmiyor. Bu köhne düzenin değişmesi lâzım. Bu sebeple parlamenter nizamdan Başkanlık sistemine geçilmesi şarttır. Nasıl şu günkü şartlar yeni Türkiye'ye dar geliyorsa devri geçmiş ve 5 bin yıllık tarihimizde de olmayan şurada bir asırlık istisnai uygulama cumhurbaşkanlığı da sn Recep Tayyip Erdoğan'a dar gelmekte.
.
30 YILDIR BAŞKANLIK DÜZENİNİ KONUŞMAKTAYIZ
9 Şubat 2015 01:00
Turgut Özal'ın başlatmasıyla takriben 30 yıldır başkanlık düzenine geçmeyi konuşmaktayız. 1970'lerde "bozuk düzen" diye bir söz ortaya atılmıştı. Bülent Ecevit'in kotardığı söz, o yıllarda çok tartışıldı. Devamında "bu düzen değişecek!" diye bir iddia vardı. Bozuk düzen ve bu düzen değişecek terminolojisi, yeni CHP'nindi. İktidar olamayan CHP sol taraftan gelerek yeni tesbit ve söylemlerle seçim kazanmak istiyordu. Bozuk düzen, bugün eski Türkiye denilen eskimiş yapıdır. Başkanlık düzenine geçme isteği, o bozuk yapıdan sür'atle kurtulma arayışıdır. CHP, başkanlığa muhalefet etmekle aslında hem kendi geçmişiyle ters düşmekte ve hem de Ecevit CHP'sinin gerisine düşmektedir.
Türkiye'nin önünde 4 büyük hedef var:
1-Olması gereken insanları, şehirleri ve şirketleri dünya markası yapmak.
2-2023 Büyük Türkiye.
3-OMT/Osmanlı Milletler Topluluğu.
4- 26 Ağustos 2071 Cihan Devleti Türkiye.
Bunlar bir devlet iddiası ve millet rüyasıdır.
Hâlihazırda 10 ismimiz bile dünya markası değildir. 5 şirket dahi kendini dünyaya kabul ettirememiştir. Onca güzel şehrimiz olmasına rağmen marka şehirlerimiz 5'i bulamamıştır.
Büyük Türkiye, aynı zamanda büyük iddiadır. Büyük Türkiye, Türkiye'nin 10. büyük ekonomi olmasıyla, bir başka ifadeyle 17. sıradan 10. sıraya çıkmamızla mümkün olacaktır. O zaman kişi başına millî gelir 20 bin dolarlarda seyredecek, itibar ve nüfuzumuz bugünkünden çok daha fazla olacaktır.
10. büyük kudret olmamız, OMT hedefine zemin hazırlayacak, Osmanlıdan ayrılmış memleketlerden bazıları ittifaktan öte ayniyet teklifinde bulunacaklardır. İsrail, Ermenistan ve Yunanistan bugünkünden farklı tutumlara girecek, husumetin yerini yakınlıklar alacaktır. Her hâlükârda Osmanlı mülkünde sınırlar mânâsız, vizeler yersiz olacaktır. Böyle bir yakınlaşmayla ticaret şaha kalkacaktır.
26 Ağustos 2071'de ilân edilecek Cihan Devleti Türkiye fikri bizim millet olarak en büyük hedefimizdir. İki en büyük devletten biri olmamızın adıdır. Bunun yakalanmasıyla milletimiz, dünya sahnesinde lâyık olduğu yeri alacaktır. Bu zafer, aynı zamanda mazlum İslâm milletlerinin ve talan edilen, sömürülen İslâm coğrafyasının kurtuluşu olacaktır.
Bunlar, bazılarına uzak tarihler ve rüya gibi gelebilir. İnsan ömrü kısa, devlet ömrü uzundur. Bu sebeple en uzak tarih olan 2071 bile yarın kadar yakındır.
İnsanlar gibi milletlerin de rüyaları vardır.
Bu hedeflerin gerçekleşebilmesi için devlet, tepeden tırnağa elden geçmelidir. Aslolan milletin ve devletin refahıdır. 1970'lerden beri "bozuk düzen" deniyor ve 1980'lerden beri de bu bozuk düzenden kurtulmak için başkanlık düzeni konuşuluyorsa gereğinin yapılması şarttır.
Türkiye, başkanlık düzenine geçtiğinde hiç bir fâni ölmemek üzere orada kalmayacaktır. Bu bir iyileştirme faaliyetidir, tamir ve yeniden inşadır. Hâl böyle olunca eski bozuk düzenli Türkiye'yi değiştirmemek için direnmek anlamsız bir tutuculuk olur.
7 Haziran 2015'te Anayasayı değiştirecek çoğunluğu kazanmak, hem Türkiye'yi ayıplı bir darbe anayasasından kurtaracak ve hem de geçilecek Başkanlık Düzeniyle, 4 Büyük Hedef'e daha çabuk kavuşmak mümkün olacaktır.
.
ÇALINMIŞ HARİTADA TAHRİBAT
10 Şubat 2015 01:00
Adı Türkçe'de IŞİD de olsa DEAŞ da onlar, kendilerine "Irak ve Şam İslâm Devleti" ismini yakıştırmakta, halifelik olduğunu iddia etmekte, reisleri Ebu Bekr el Bağdadî'ye de biat etmekteler.
Kökleri, Cemaat el Tevhîd ve'l Cihad'a dayanan DEAŞ, Selefi, Vehhabi bir ideolojiye sahip. Vehhabiliğin ana unsurlarından biri olan Şia düşmanlığının takipçisi. Sünnilik, bir başka ifadeyle Ehl-i sünnet yoluyla hiç bir alâkası yok. Meşruiyet adına kendini Sünni olarak lanse etmekte.
Körfez Harekâtı ve Irak işgaliyle kurulan DEAŞ, 2003'ten beri faaliyette. 3 Ocak 2014'te devlet olduğunu ilân etti. 25-30 bin kişilik bir militan mevcuduna sahip. Militanlar, sadece İslam memleketlerinden değil. Avrupalı ve diğer Hıristiyan bölgelerden ihtida etmiş/İslama dönmüş militanlar da var
Adı geçen örgüt, Irak ve Suriye toprakları üzerinde yer tutmuş bulunuyor. Merkezi, Suriye'nin Rakka şehri. Irak'taki Bakuba da diğer merkez. İşgal etikleri topraklar sürekli değiştiği için kaç km2'lik bir alan üzerinde oldukları tam olarak söylenemezse de Suriye kadar denebilir. Çok sayıda petrol kuyusuna hükmettiği için dünyanın en zengin örgütüdür.
Hatırlanacağı gibi "İslam eşittir terör!" iddiası 9/11 Eylül 2001 İkiz Kule saldırıları üzerine çıkmıştı. Bu bir siyonist-evanjelist projeydi. Avrupa'da ve Amerika'da itidal sahibi Hıristiyanlar, Müslümanlara da eşit hayat hakkı tanımak üzereyken böyle bir taarruz ve ardından o imaj geldi. İslam eşittir terör, imajının bir milenyum operasyonu olduğu söylenebilir. Psikolojik bir haçlı seferidir.
Eğer proje, 9/11 Eylül'e bağlı kalsaydı bir süre sonra unutulup giderdi. Bu sebeple imaja süreklilik kazandırmak gerekecekti. Bundan dolayı taktikler geliştirip ortaya İslam adına mücadele ettiklerini iddia eden taşeron terör örgütlerini sürdüler. Selefilik, Vehhabilik zaten Yahudi ve İngiliz oyunudur. DEAŞ'ın dayandığı terör örgütleri ve inanç kaosu da yine bu devletlerle onların güdümündeki devletler ve istihbarat ajanlarının marifetidir.
Böylece bir çok menfaatin peşindeler.
Derin batının kontrolündeki örgüt, derin petrol kuyularının olduğu bölgelere oturmuştur. Bu suretle ucuz petrol elde etmekteler. Örgüt vahşi cinayetler işlemekte. Bununla "İslam eşittir terör" algısı daha bir güçlenmekte. Bölge devletleri, örgütle mücadele için silaha ihtiyaç duyduğundan silah ticareti devam etmektedir. Bu suretle Orta Doğu devamlı kargaşa içinde kaldığı için müdahale imkânı elde tutulmakta. Örgüt cihad yaptığını iddia ettiğinden onlara "cihadçılar" diyerek İslami literatürden "cihad" mefhumu kirletilmekte. Dejenere edilmiş hilafet iddiasıyla da aynı şekilde İslami bir müessese gözden düşürülmekte.
Bugün IŞİD veya DEAŞ yahut DAESH, denen bu itikadî ve amelî cinayet şebekesiyle tam 20 devlet teşkilat ve terör örgütü mücadele ettiği hâlde o, saldırılarına devam etmekte, kafa keserek, adam yakarak insanları İslamiyetten ürkütmektedir. Örgütün dedikleri ve yaptıkları İslam dini ve Müslümanlara iftiradır.
Bu bir planlı-programlı oyundur. Osmanlı Türkiyesinden çalınan harita değiştiriliyor. Birinci Dünya Harbinden bir asır sonra haritanın hukuk, adalet ve hakkaniyete zerrece itibar etmeden tahrip edilerek değiştirilmesi çok kötü bir gelişmedir.
.
ÇARLIK RUSYASININ DÖNÜŞÜ
11 Şubat 2015 01:00
Uzun asırlar boyunca Cihan Devleti olarak Devlet-i âli Osman ile Çarlık Rusyası vardı. 18. Asırdan sonra araya Britanya imparatorluğu girdi. Rusya, Çar Deli Petro'dan itibaren Türkiye üzerinden sıcak denizlere inme emelini bir gâye edindi. Bunun için Türkiye'nin Karadeniz ve Akdeniz diye iki gölünü, İstanbul ve Çanakkale diye iki boğazını ve Kafkaslar ve Balkanlar diye iki kanadını aşması gerekmekteydi. Rusya Çarlığı hep güneye sarkmak, Türkiye imparatorluğu da bunu hep engellemekle tarih içinde vuruşa geldiler.
İki rakibin dünya sahnesinden çekilmesi de hani neredeyse aynıdır. Çarlık idaresi, 1917 Bolşevik ihtilaliyle yerini SSCB'ye bıraktı. Osmanlı idaresi de 1923 Kuvva-i millîyye ihtilaliyle yerini TC'ye bıraktı.
SSCB/Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, 1990 başlarında bir değişim geçirerek Rusya Federasyonu oldu, TC/Türkiye Cumhuriyeti de 2000 başlarında değişim sürecine girerek 2023 Büyük Türkiye hedefine yöneldi.
Bu seyirler, her iki ayrı milletin imparatorluk rüyalarıydı.
Türkiye'de olduğu gibi Rusya'da da 1990-2000 arası birtakım kifâyetsiz isimler iş başına geldiyse de Ruslar, Vladimir Putin'le cihanşümul düşünebilen liderlerini buldular. Aynı tarihlerde aynı seyri yaşayan Türkiye de Recep Tayyip Erdoğan'la kendi liderine kavuştu.
Irmak, kendi yatağına doğru akıyor. Yeni Türkiye ve yeni Rusya; Yeni Osmanlı ve Yeni Çarlık olarak arz küredeki yerini almakta. Şimdilerde önce BOP sonra Arap Baharı, önce el Kaide, sonra IŞİD projeleriyle İngiliz-Fransız ortak yapımı Orta Doğu ve Afrika haritaları değiştirilmek istenirken diğer tarafta Türkiye, dar gelen kıyafetinde düğmeleri koparıyor, Afrika-Asya eksenine döndüğünü medeniyet, sermaye ve kültürel anlamda hissettirirken Rusya, bir kere daha Suriye üzerinden doğu Akdeniz limanlarına, Mısır üzerinden batı Akdeniz ve Afrika'ya, Kırım üzerinden Karadeniz'e, Ukrayna üzerinden Avrupa'ya yanaşıyor.
Ahmaklar ahmağı Batı, önce Arap Baharı diye konfeksiyon bir demokrasiyi bölgeye getirmek isterken Türkiye'yi Suriye siyasetinde yalnız bıraktı, Mısır'da ise darbe yaptırıp buna zımnen olmaktan da öte bayağı bir açıktan açığa destek oldu. Ahmak yani kısa akıllı, sığ görüşlü dememiz bundan. Batı, Mısır'da darbe yaptırıp binlerce insanın katili Abdulfettah es'Sisi diye eli kanlı bir çapsızı desteklerken Rusya'ya çalıştığını aklının kenarından bile geçirmiyordu.
Fakat bugün vaziyet odur, Batı pişirdi Rusya yiyecek.
Şu Batının hâline bakmalı!
Avrupa Birliği, Almanya'nın dayanmasıyla ayaktadır. Atina, Brüksel'in kötü rüyasıdır. ABD, Barack Hüseyn Obama ile beklediğini elde edemedi.
Putin Rusyası bu fotoğrafı iyi okumuş, Arap Baharı'nın hazan mevsimini yaşayan Mısır'ı Londra, Washington, Berlin ve Paris dörtlüsünden kapmasını bilmiştir. Mısır, diktatör Nasır, Suriye de diktatör Esed zamanında SSCB'nin âdeta peykiydi. Putin eski izler üzerinden yeniden hedefine yürümekte.
İşte buyurunuz; Putin, cumhurbaşkanı değil Başkandır. Eğer; sembolik bir reis-i cumhur olsaydı bunların hiç birini yapamazdı. Bu hikâye bile Türkiye'nin sür'atle Başkanlık düzenine geçmesi gerektiğinin isbatıdır.
.
KAMUGÜVENLİĞİ BAKANLIĞI
12 Şubat 2015 01:00
9 yıl önceydi; bir gün TİKA başkanını aramamız icap etmişti. Telefonda "her ne kadar tanışmıyorsak da..." diye söze başlamıştık. Muhatabımız şöyle dedi: "Rahim Bey; siz, bizi tanımıyorsunuz ama; biz, sizi tanıyoruz. Sizin 30 yıldır çizdiğiniz çerçevenin içini doldurmaya çalışıyoruz. Şu ân Sudan'da su yolları, Kırım'da konutlar inşa etmekteyiz..."
Bunları diyen şahsın adı Hakan Fidan'dı...
O konuşmadan bir gün sonra Ankara'da karşılaştığı İsmail Kapan'a "Rahim abiye dün böyle söyledim" dediğini Sn. Kapan, bize nakletti.
Hakikaten biz, o tarihte yazarlığımızın otuzuncu yılındaydık. Hakan Fidan, hem kaç yıldır yazdığımızı ve hem de ne yazdığımızı biliyordu.
Bir kaç ay sonra Ankara'ya gidince kendisini ziyaret ettik. MİT'te vazife aldığında ise yurt dışında ikamet ediyorduk. 2012'de başına iş açılmaya çalışılmıştı. Washington, DC'deydik. Oradayken bu sütunda yazdığımız yazıda Fidan'a kıymayın! diyorduk. Paralel örgüt, MİT'e sızmasına geçit vermeyen Hakan Fidan'ı hedefe oturtmuştu. İtibarlı zamanlarıydı. Haklarında hepimiz hüsnü zan sahibiydik. Öyle ki muhalefet ettikleri bir ismi müdafaa etmek bile kolay değildi.
Türkiye gazetesinin geçen gün attığı başlıkta da dile getirildiği gibi Hakan Fidan, sıfırdan zirveye yükselmiş bir insandır. Düzgün duruşu, çalışkanlığı ve azmiyle bu millete ve vatana çok hizmet etmiş, Başbakan Sn. Recep Tayyip Tayyip Erdoğan'ın "sır küpüm" iltifatına nail olmuştur...
İki yıldır gençler ölmüyorsa, kamu malları yanmıyorsa, jetler dağa taşa milyonları yağdırmıyorsa bunda MİT müsteşarı Hakan Fidan'ın dua etmeye layık ve unutulmaz hizmetlerinin payı büyüktür.
Paralel örgüt, 7 Şubat 2012'de başını yemek istemişti. Fakat "el mi yaman bey mi yaman?" demişler. İlâhî adalet, dürüstlerden yana oldu ve millî irade kazandı. Ardından Başbakan Erdoğan, Beştepe'ye çıktı. Sn. Hakan Fidan da infaz ilamının yazıldığı gün 7 Şubat 2015 tarihinde istifa ederek memuriyetten siyasete geçme kararı verdi. Evvela "kararı hayrlı olsun, Allah utandırmasın!" deriz.
Böyle bir kararın, Sn. Başbakan ve Sn. Cumhurbaşkanıyla konuşma ve istişarelerden sonra kabul gördüğü şüphesizdir. Yerine gelecek ismin teminatı da alınmıştır. Sn. Fidan'ın yerine geleceği anlaşılan Sn. İsmail Hakkı Musa'nın selefini aratmayacak bir birikime sahip olduğu görülüyor. Yoksa Çözüm Süreci devam ederken böyle bir tasarruf olamazdı. Bu yeni isim, Zenci Musa'dan sonra MİT tarihimizde ikinci Musa olsa gerek.
Hakan Fidan'ın siyasete geçmesinde kendi isteği kadar Sn. Davutoğlu'nun bir stratejisinin de tesirli olduğunu tahmin etmekteyiz. Hatırlanacağı gibi Ahmet Davutoğlu daha Başbakan olduğu ân politik literatüre "restorasyon/yeniden inşa" ve "kamu güvenliği" diye iki mefhum kazandırdı. Sonraki hemen her konuşmasında bu kelime ve bilhassa kamu güvenliği üzerinde hassasiyetle durdu ve durmakta. Başbakanın zihninde buna dair bir projenin mevcut olduğunu düşünmekteyiz. Barış sürecini kalıcı kılabilmek için İç Güvenlik Kanununu çıkartmak yetmeyebilir. Bu sebeple yeni bir bakanlık teşkilatlanmasına gidilecek gibi. Görüşümüz o ki dışişleri, içişleri bakanı olma ihtimalinden ziyade şu ihtimal çok daha yüksektir. Bir Kamugüvenliği Bakanlığı kurulacak ve Hakan Fidan da bu bakanlığın başına getirilecektir. O zaman herhalde MİT jandarma gibi unsurlar da bu bakanlığa bağlanır ve yeni bakanlıkla İçişleri arasında iş bölümüne gidilir.
*
"One minute intikamı" adlı 13.2.2012 ve "Hakan Fidan" adlı 21.10.2013 tarihli yazılarımızı Türkiye gazetesinin web sayfasına yazarlar kısmından girerek okumanızı tavsiye ederiz.
.
ADAY TESBİT EDEN HEY'ETE BİR ÇİFT SÖZÜMÜZ VAR!
13 Şubat 2015 01:00
İnşallah memleket çapında bir elem-keder olmazsa seçmen, 7 Haziran'da sandık başına giderek 25. Dönem milletvekillerini TBMM'ne yollayacak.
Çok sayıda isim, partilere müracaat etmekte. Memurlar, neredeyse devlet mekanizmasını boşalttılar. Bir çok vatandaş da müracaat etmekte. En fazla müracaat AK Parti'ye. Tabiî kimse, hiç bir aday adayına bir şey diyemez. Bu nihâyetinde bir vatandaşlık hakkı. Üstelik meşhur deyimdir "her yiğidin gönlünde bir arslan yatar!" Buna rağmen niyet çok önemli. Bir insan, niçin milletvekili olmak ister? Bunu her aday adayı, kalbini nefsiyle aldatmaya kalkışmadan kendi kendine sormalı:
-Meşhur olmak için mi?
-Nüfuz sahibi olmak için mi?
-Zengin olmak için mi?
-Maaş için mi?
-Gösteriş için mi?
-Hizmet için mi?
Her aday, ayrıca kendini vicdanen hesaba çekmeli ve şunu da sormalı: "Ben, hakikaten milletvekilliğine, bakanlığa layık mıyım, yoksa layık olanın hakkını gasbedip, yol kesmekte ve vebale mi girmekteyim?"
Bunun sorulması şarttır.
Zira:
-Kişi haddini bilmek gibi irfan olmaz!
Vesayet ve darbelerin büyük zararlarından biri de TBMM'nin kalitesini düşürmesidir. Sık müdahaleler, aşağılamalar istikrar ve itibarı sarstığı için çok kere zayıf kadrolar meclise girmiş ve asıl seçilmesi gerekenler uzak durmuşlardı. Geçen dönem ve bilhassa bu dönem müracaatın yüksekliğinin sebebi darbelerin bitmesi ve istikrarın gelmesinden dolaydır...
Şimdi kılı kırk yararak insan seçebilme dikkat, dirayet, namus ve dürüstlüğü partilerin aday seçmekle vazifeli hey'etlerine düşmektedir. Bu devlet, yeri geldiğinde "din-ü devlet, mülk-ü millet" diyerek millet ve devletin bekası uğruna öz evlâtlarını feda edebilen şahsiyet âbidesi Sultanların adalet ve tarafsızlıklarıyla bugünlere kadar gelebilmiştir.
Bu işlerde tek ve mutlak ölçü vardır.
Hadiseyi tekrar hatırlayalım:
Aziz eshabı, Sevgili Peygamberimize -sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem- sorar ve ebediyete kadar yirmi dört ayar altın hükmünü koruyacak cevabı alırlar:
-Yâ Resûlallah! Kıyamet ne zaman kopacak?
-Emânet ehline verilmediği zaman!
Partilerde aday adayı seçen hey'etler, bir emanet tevdiî ile vazifeli olduklarını, yaptıklarının dünyada ve ahirette hesabı olacağını bir ân bile unutma hakkına sahip değiller... O hey'ette olanlar, hiç bir vaad, hatır, baskı, telkin, sevgi ve nefret hissine taviz vermeden, "o arkadaşım, bu akrabam!" demeden pürdikkat ve tam dürüstlükle emaneti ehline vermeliler.
Her aday seçilen de 80 milyon Türkiye, 300 milyon Türkistan vatandaşıyla 1.750 milyar Ümmet-i İslâmın sorumluluğu altına girmeye talip olduğunu aklından çıkarmamalıdır. Meclise girmeyi caka satmak, menfaat devşirmek zannedenin vay haline!..
Ahmet Davutoğlu'nun TRT'ye verdiği mülakat güzeldi.
Sn Başbakan dedi ki:
-Bize ulaşamayan bir aday adayı, belki bize ulaşandan daha kıymetlidir!.. Arkadaşlarıma talimat verdim. Her müracaat tek tek incelenecek ve hafızaya alınacaktır.
2015 Seçimleri, belki 1946'dan bu yana yapılmış en mühim seçim olacaktır. Bu seçimlerde TBMM'ne girecek 550 vekille ilk defa sivil ve yerli bir anayasa yapılabilecektir. Yanlış aday tensibi, hem yeni anayasa yapma imkânını vermez ve hem de 2023 Büyük Türkiye hedefini sakatlayabilir.
Her birimizin cân-u gönülden yapacağımız dua şudur:
-Allahü teâlâ, layık olanların yolunu, işini, bahtını açık eylesin!..
.
Bizi yüreğimizden vurdular!..
16 Şubat 2015 01:00
Bir Fransız tarihçisi, zamanı "yontma taş devri", "cilalı taş devri" diye dilimlere ayırmıştı. Bu devirlerde insanlar güya vahşiydi. Örtünmeyi bilmiyorlardı. Örtünmek için ağaç yapraklarını kullanıyorlardı.
Sonra bu iddialar "evrim"le desteklendi.
Halbuki her ikisi de bütünüyle yalandı.
Maksat, yaşanan çağı; aydınlanma denen yeni dünya düzenini parlatmaktı. Sanki ne Peygamberler gelmiş, ne medeniyetler yaşanmış ve ne de kültürler hasıl olmuştu. Ne var-ne yoksa bu son iki buçuk asırda kazanılmıştı.
Bu materyalist, pozitivist görüş, metafizik her değeri yok sayıyor, geçmişin fikir yapısı olarak sadece eski Yunan filozoflarının birbirini tekzip eden teorilerini alıyordu. Arka planında siyon kültür emperyalizminin olduğu bir dünya görüşü yeryüzüne hakim kılınmaktaydı. Hadise, Yahudilerin bizden başkası insan değil, tasavvurunun tatbikata girmesiydi.
Geçmiş, vahşet devri olarak izah ediliyordu. Yeryüzü yeni yeni hürriyet, müsavat ve adalete kavuşmaktaydı. Meselenin asıl mahiyeti budur: Vahiy Medeniyetiyle materyalist felsefe çatışmakta. Materyalist felsefe, insanlığı getirip beşeri zaaf ve hazların tutsağı yapıp çıktı. İnsanın mânevi yanını yıktı. Boşluğu, nefret, şehvet ve şiddet işgal etti. İnsanı, insan yapan merhamet gibi hasletlerden mahrum ettiler. Fazilet gericilik sayıldı.
Osmanlı yeniçerisi, Hıristiyan köyünün çeşme başında, bir kız gördüğünde sırtını dönerek onun suyunu doldurup gitmesini beklediğini yabancı tarihçiler yazmaktalar. Yine Osmanlı askerinin sefere giderken dalından kopardığı üzüm salkımının parasını asma kütüğünün yanına bıraktığı da meşhur bir vak'adır. İslâm tarihi, Selçuklu, Osmanlı tarihi, insan haysiyet ve şerefini kurtaran bunlara benzer büyük iftihar levhalarıyla doludur.
Batı, yontma taş yalanı, orta çağ karanlığı iftirası, evrim şaşkınlığını bir hâkim unsur haline getirerek hem kendine hem geri bıraktığı doğu milletlerine kıydı. Bugün "İslam eşittir terörist" virüsü azımsanmayacak bir batılı kitlenin kanına girmiştir. Bu virüs nefreti, o da İslâm düşmanlığını beslemekte.
Bu bahsettiğimiz ve asırlara yayılarak işlenmiş medeniyetler çatışması tehlikesi ayrı bir vakıadır. Diğer vakıa ise ferdidir. Mânâ tarafını yitiren suretâ insan cinsi, hayvandan aşağı derekelere düşmüştür.
Birincilere misal, ileri ve medeni denen batıda üç Suriyeli Müslümanın sırf Müslüman olmalarından, sırf örtünmelerinden dolayı katledilmeleridir. Onlar katledildi, diğerleri Fransa'yı hatırlamadı. Dünya Müslümanlarının Sözcüsü Recep Tayyip Erdoğan, Amerika kıt'asında "neredesin Başkan!?" diyene kadar medeni batı, suspus oturmaktaydı.
İkinci misalse bir genç kıza sırtlanların bile yapmayacağı, vahşet kelimesinin anlatmaya yetmediği Tarsus'taki dehşetler dehşeti olaydır.
Bu iki vak'a Amerika ve Türkiye'de işlenmiştir.
Her ikisinin de kirli kaynağı aynıdır:
Yontma taş devri, cilalı taş devri, evrim yalanları, hürriyet, uhuvvet, adalet iddiaları, bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler başıboşluğu, beşeri olanı ilahi olana hakim kılma arayışı, faiz tutsaklığı, tüketim mâbedleri ve benzeri kışkırtıcı sebeplerle Vahiy Medeniyetinden kopuş, işte asıl şimdi yirminci ve yirmibirinci asrı; daha doğrusu Hıristiyan dünyanın milenyum dediği 3. bin yılı bir karanlık çağ yaptı. Batı, kendi eliyle o kasdettiği orta çağ karanlığını dünyanın merkezine yerleştirdi. Felsefe savrulmalı, bu amentüsüz çağda çifte standart, ayrımcılık, şehvet, nefret, şöhret ve tatminsizlik evlerin kapısını kırmakta, insan hayatlarına namuslara kıymakta.
Amerikalı câni, "Amerikan nişancısı" diye sinemalarda gösterilen filmi seyrettikten sonra silahına sarılıp üç Müslümanı katletti, Türkiyeli vahşi ise minibüsüne binmiş, hayatı kendisine emanet bir genç kıza yapmadığını bırakmadı.
Bu iki dehşet dolu zulüm, rüyalarımızı bile kirletti. Bizi yüreğimizden vurdular.
Bu vak'aların sosyolojik, ilâhi, tarihî maarif ve netice itibariyle insanla alâkalı her cephesinin tahlil edilmesi gerekir. Vahiy Medeniyetinde kadın aziz anne veya aziz anne adayı iken, cennet ayakları altına serilirken "kadına şiddet" neyin nesidir?
Hem Amerika'daki 3 gencin ve hem de Türkiye'deki genç kızın asıl katili, o tetikleri çekenlerden, o ihaneti işleyenlerden ziyade o beyinleri buna hazırlayan teori ve tezlerdir.
.
BİR CANİ ASILIR; BİN MASUM CAN KURTULUR!..
17 Şubat 2015 01:00
Özgecan Aslan'ın katilleri için herkes aynı duayı yapmakta:
-İnşallah, en ağır cezaya çarptırılır!!!..
Dünden bugüne çok cinayetler işlendi ama böyle bir vahşet görülmedi. Tarsus'ta bir minibüs şoförü, taşıdığı yolculardan üniversite talebesi bir kız, herkes indikten sonra yalnız kalınca O'na önce tecavüze kalkışıyor, boğuşuyorlar, zavallı kızcağız iffetini müdafaaya çalışırken şoför, o gözü dönmüşlükle mağdureyi katlediyor ve ardından da delilleri yok etmek için yakıyor. Bir başka facia ise katilin babası ve bir başka kişinin delilleri gizlemede katile yardımcı olmaları...
Bugün 80 milyon Türkiye'nin duası işte o:
-İnşallah, en ağır cezaya çarptırılır!!!
Ne var ki olmayacak duaya amin denmez!. Müşteki anne-baba, müdahil Aile Bakanlığı, bizzat savcı, ağır ceza reisi olan hakim, isteseler bile bu mahluka layık olan ceza verilemeyecek. Evet bir ceza alacak, çok kuvvetli ihtimalle ağırlaştırılmış müebbed hapis cezası verilecek ama faraza 20 sene sonra mevzuatın başka imkânlarından, kanun değişikliğinden veya Rahşan Affı vari vicdansız bir tasarruftan yahut bir başka sebepten dışarı çıkabilmesi mümkün...
Halbuki hunharca öldürülen sadece Özgecan Aslan değildir. Onun anası-babası da sanki öldü. Onlar şimdi canlı cenaze. Bu vaziyet karşısında bu görülmemiş cinayeti işleyen zalimin velev ki hapishanede bile olsa yaşamaya hakkı var mı?
Asla yok!.
Ama mevcut ceza kanunu, "en ağır ceza"ya imkân vermiyor. En ağır ceza idamdır. Bu caninin idam edilmesi, diğerlerinin hak ettikleri cezayı almaları lâzım. Gelin görün ki idam cezası TCK'dan kaldırıldı. AB'nin riyakârca istekleri üzerine TBMM ceza mevzuatında değişiklik yaptı. Böyle olunca güya bizi AB'ye alacaklardı. AB çöküyor, iflas ediyor fakat derindeki İslam düşmanlığı sebebiyle bunu yapmıyorlar.
Şu kesinkes bilinmeli ki devlet, ferdin yani kulun yerine geçerek katili affedemez. Katl'in, insan öldürmenin cezası idamdır. Katil, ya ölümle infaz edilir veya maktulün mirasçılarına diyet öder. Bu hükmü koyan, insanı yoktan yaratan Allahü teâlâdır. İnsana şah damarından daha yakın olan Allah. O Allah, Kur'anında "kısasta hayat vardır!" buyurmakta. O yüce Allah, yine Kura'nında "bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir" tüyler ürpertici haberi vermekte. Fani kul, bir başka kulu ezeli ve ebedi olan, mutlak ilim sahibi olan Rabbimizden asla ve kat'a daha iyi bilemez.
İdam cezası, tarihin derinliklerinden yakın zamanlara kadar hep vardı. AB, Türkiye'yi sıkboğaz edince mecburen kaldırıldı.
Şimdi:
TBMM'ne düşen, âcilen bir günlüğüne bile olsa toplanarak idam cezasını tekrar kabul etmesi ve yürürlük tarihini de 1 Şubat 2015 olarak tesbit etmesidir.
Uygar, çağdaş ve ilericiler, idam cezasını kötü, fena, insanlık dışı olarak gösterip AB ile işbirliği halinde çalıştılar.
Yüce Allah, hiç boş ve abes bir hüküm vaz eder mi?
Unutulmasın ki:
Bir câni asılır, bin masum can kurtulur?
İdam cezası mevzuata yeniden girmelidir.
Bir şey daha ceza mevzuatına girmeli:
AB'nin baskılarıyla idam gibi zina da TCK'da suç olmaktan çıkartıldı.
Bu iki ceza TCK'ya yeniden girmelidir.
Mevcut TBMM veya gelecek meclisle.
Fakat mutlaka.
Milletin his, inanç ve vicdanıyla mevzuat, çelişmekte ve çatışmaktadır
.
DÜNYADA OSMANLI DİASPORASI İNŞA ETMEK!
18 Şubat 2015 01:00
Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir kaç gün önceki bir konuşmasında Arjantin, Meksika diyerek Latin Amerika'ya, Myanmar diyerek Uzak Asya'ya dikkat çekiyor, Mısır, Suriye, Cibuti, Orta Asya Türklüğü'ne atıfta bulunuyor, Vahiy Medeniyeti'nde almanın, sömürmenin, aparıp götürmenin değil, paylaşmanın esas olduğunu ifade ediyordu. Elbette doğru. Bu gerçeğin vesikası namuslu tarih sayfalarıdır.
Cumhurbaşkanın da hatırlattığı gibi 1800'lü yılların başlarından itibaren 10 binler ve belki de 100 binler Amerika'ya, Latin Amerika'ya gittiler. Yemen'den Irak'a, Somali'den Cezayir'e kadar olan memleketleri saymıyoruz. Şarki Türkistan'dan Bosna'ya kadar olanları da saymıyoruz. Çünkü oralar zaten memalik-i şâhânedir. Belki "Türkistan'la, Hind Babür İmparatorluğuyla siyasi birliğimiz olmadı" diye itiraz edilebilir. Bu itiraz doğrudur. Fakat oralar da Halife-i Rûy-i Zemin'e tâbi idiler. Bu çok yönlülüğü unutmamalı. Osmanlı'ya bir toprak olarak siyaseten bağlı olan yerler vardı. Bir de dinen, Hilafeten bağlı olanlar. Osmanlının selamı da sermayesiydi. Yeryüzünün neredeyse her yanına Sultan'ın ya atları veya selamı gitmiştir. Biri devlet iradesi, diğeri Hilafet muhabbetidir...
Bilindiği gibi Hıristiyan Garp ve Siyon yeraltı dünyası, yakın dönem Osmanlıda siyasi, ictimai, iktisadi buhranlar, kargaşa, kışkırtmalar, iç çatışmalar vs çıkartmak suretiyle devletten kopmalara sebep olmuştu. Ayrıca artık Yeni Dünya da keşfedilir olmuştu. Böylece isteyerek yahut mecbur kalarak iki asırdan fazla bir müddet göçler yaşandı.
Kuzey ve Güney Amerika'daki Osmanlı bakıyesi bundandır. Bu uzak diyarlara yalnızca Hıristiyan teb'a değil, Müslim teb'a da gitmiştir. Elbette Avrupa'ya da gittiler. Amerika, Latin Amerika ve Avrupa'ya giden Osmanlı teb'ası/vatandaşları, Ermeni'dir, Rum'dur, Arap'tır, Boşnak'tır, Arnavut'tur vs. Bu insanlar, neticede asırlara dayalı olarak aynı ortak kültürü yaşamış, ortak zevkleri tatmışlardır. Birçoğunun evinde Türkçe bugün de vardır. Mutfakları Osmanlıdan lezzetler taşır. Terbiyeleri Osmanlıdır. Buralardaki Osmanlı bakıyeleriyle yakından ilgilenmeliyiz. Dünyada bir Osmanlı Diasporası inşa etme vaktindeyiz. Toprağın iki karış altında maden bulurcasına az bir emekle bu insanlardan dost cemaatler meydana gelecektir.
Balkanlardan Orta Doğu'ya dek bir OMT/Osmanlı Milletler Topluluğu kurarken eski vatandaşlarımızı da yeniden kucaklayarak dünyada bir Osmanlı Diasporası inşa edebiliriz. Onlara hatta belki pasaport bile verebilmeliyiz.
Bir vazifemiz de uzakları yakın kılmak.
O uzaklarda çok yakınımız var.
Bir yalan üzerine kurgulanan 6-7 Eylül 1955 esef verici hadiseleri veya sonraki Kıbrıs ihtilafı üzerine Yunanistan'a gönderdiğimiz eski bir Rum vatandaşımızın yıllar sonra İstanbul'dan ziyaretine giden bir Türk arkadaşına söylediği söz fıkra gibi ama ne kadar düşündürücü:
-Bizi bu gâvurların içine attınız!..
Vahiy Medeniyeti, aynı zamanda bir Merhamet Medeniyeti'dir.
Dün dedelerimizle aynı gök kubbeyi ve aynı yer küreyi paylaşan insanların torunlarını kazanmamız aynı zamanda dünya barışına hizmet olacaktır.
.
OSMANLI DİASPORASINDAN HATIRALAR
19 Şubat 2015 01:00
Dünyada Osmanlı Diasporası kurmalıyız" dedik. Zira Osmanlı teb'asından bazısıyla dindaş, bazısıyla soydaş, bazısıyla da kültürdaşız. Ne onlar, ne de biz istesek de birbirimizden kopamayız. Osmanlı, aynı yer küre üstünde ve aynı gök kubbe altında 6 buçuk asır bütün bu unsurları adaletle idare etmiş.
Bugün başta Türkler olmak üzere bakıyenin cümlesi, o günlerin hayret ve hayranlığında. Türkler, Hanedan'ı nâhak yere kovmakla bir asır çekti. Bazılarının cezası ise ya başlamadı veya bitmedi yahut Yunanlılarda olduğu gibi yeni başlamakta. Yunanlılar, Osmanlı ana gövdeden ilk kopan parçadır.
Osmanlı güneşinin doğduğu, Vahiy Medeniyetinin hüküm sürdüğü, Osmanlı ikliminin yaşandığı topraklara dair nakledeceğimiz bir kaç misal, dünyada Osmanlı diasporası kurma teklifimizin ne denli doğru olduğunu izaha yeter. Bir çok kimse benzer hatıralara sahiptir:
-Saddam zamanıydı. Arkadaşım Feramiz Gökdemir'le beraber Bağdat'a gitmiştik. İdare bize bir araba, bir şoför ve iki de refakatçi verdi. Önce niye bu kadar fazla insan olduğunun sebebini anlayamadık. Biraz haşır neşir olunca çözdük. Refakatçilerin biri Arap, biri Kürt, biri Türkmendi. Bizden başka aynı zamanda birbirlerini takip ediyorlardı. Gezdiğimiz, gördüğümüz yerlere dair düşüncelerimize şaşırdılar. İkinci gün bize aynen şunu dediler: "Siz, buraları bizden daha çok seviyorsunuz; işte şoför, nereye isterseniz gidin, biz ayrılıyoruz!"...
Bakü'deydim. O gece Kadir gecesiydi. Telefonum çaldı. Türkiye'de bir yerden dâvet ediyorlardı. "Bosna'da Gazi Hüsrev Bey Camiinde Kadir gecesi idrak edilecek, gelir misin?" Hayır denir miydi? İstanbul'a indim, uçak değiştirerek Saray Bosna'ya uçtum. Bu şehir, en az Bursa kadar Osmanlıydı. Sonraki görüşlerimde bu ilk intibam kuvvet kesbetti. Osmanlı sanki gitmemiş Bosna'ya taşınmıştı. Mosdar Köprüsü ne kadar muhteşemse, Gazi Hüsrev Bey Camii ve önündeki sebil, çok daha muhteşemdi. Lokum eşliğindeki Türk kahvesi, unutulmazdı. İnsan, Bosna'da sokakları, çarşıları gezerken bir köşebaşında arkasında yeniçerileri yanında vezirleriyle Padişah'la karşılaşacağı hissine kapılmakta.
Kavala'da İmaret'i ziyarete gidiyorduk. İlerde sur dibindeki dükkânının önünde yaşı 50'yi aşmış bir hanım ayakta duruyordu. Geçerken merhabamızdan sonra "nerelisiniz?" dedi. "Türküz" deyince, Türkçe olarak "aa, İstanbul'dan hemşehrilerim gelmiş, bir kahve içirmeden bırakmam!" dedi. Vaktimiz dardı. Ne kadar direndiysek de bu Osmanlı Rumu hanımı razı edemedik. Bomontiliymiş. 6-7 Eylül çirkinliğinden sonra İstanbul'u terk zorunda kalmışlar. Müşterek örfümüze dair hatıralar nakletti ki bugün de aklımızda...
Eşimle birlikte Washington, DC'de Mayc's mağazasındaydık. Bana bir pantalon bakıyorduk. Mağaza kalabalıktı. Kıyafetlerle ilgilenirken bir sese döndük. Yaşlı bir tezgâhtar hanım "Türk müsünüz?" diyordu. "Evet" karşılığını alınca "gelin, dedi, orası pahalı!" Önümüze düştü; yavaş adımlarla yürürken bir taraftan da Türkçe konuşuyordu. "İsmim Lüsyen, Sivas Ermenisiyim, çok oldu buraya geleli. Şimdi 5 torunum var. Kusura bakmayın; konuşmaya konuşmaya Türkçem zayıfladı." Halbuki Türkçesi fena sayılmazdı. O gün Lüsyen hanımın gösterdiği nezaket ve yakınlığı unutmamız mümkün değil...
Daha Kahire'den, Şam'dan, Mekke'den, başka yerlerden çok hatıralar bulunmakta ama bu naklettiklerimiz bile yetmez mi? Ne dedik? İstesek de kopamayacağımız gerçekler var. Öyle ise o gerçekleri yaşamamız lâzım.
Bir ırmak, gördüğü rüyayla kendini hatırladı
.
MİLLETVEKİLLİĞİ ADAYLIĞIMIZ
20 Şubat 2015 01:00
Böyle istekler, neredeyse yaşadığımız her seçim döneminde dile gelir; biz de "göz önündeyiz!" diyerek onları geçiştirirdik...ama; milletvekili olmamız için son bir yılda yurt içi ve yurt dışında yaşayan dostlardan çok sayıda ve çok ısrarlı ricalara muhatap olduk. Âdeta itiraz hakkımız bırakılmadan mânevi bir baskı altına alındık...
Evvela teveccühlerinden dolayı bu saygıdeğer zevata kalbi şükranlarımızı arz ederiz.
Bize 30'lu yaşlarımızın başındayken merhum Turgut Özal zamanında da merhum Yusuf Türel vasıtasıyla milletvekilliği teklifi yapılmış, fakat "biz, kalemimizle hizmet edelim" diyerek affımızı istemiştik...
Şimdilere gelince:
Arz ettiğimiz gibi; yurt içi ve yurt dışından, İstanbul ve Anadolu'dan çok sevenimiz bu maksatla bizi aradı. Ziyarete geldi. Vazife sayıp telefon ettiler. Lütfedip "gece-gündüz, beş vakit duacıyız" diyenler oldu. Hatırlarından geçemeyeceğimiz o güzel insanların gerekçeleri şudur:
-Bu birikimin meclise taşınması lâzım.
Meseleyi istişare ettiğimiz eski veya yeni Bakan, Milletvekili, Belediye Başkanı, iş adamları... herkes, "çok iyi olur, çok da ihtiyaç var!" dediler. Girilecek seçimlerin çok mühim olduğu, bu sebeple güçlü bir meclis gerektiğini beyan ettiler. Konuştuğumuz AK Partili vekiller şunu söylediler: "Birikiminizle, varlığınızla bize kuvvet kazandırırsınız!"
Bunları sıkılarak naklediyoruz. Ancak; olanları anlatmadan meramı ifade etmek de mümkün değil. Şüphesiz ki bugüne kadar bir çok merhaleyi arkada bıraktık. Ne var ki bizim, bize ait olmadığımız da bir gerçek. Her nimet, Allahü teâlâdan. Eğer; birileri, bizi bularak "meclise girmezsen bunun vebali vardır!" diyorsa orada "söyleyene değil, söyletene bak!" dememek mümkün değil...
Kısaca bahsettiğimiz bu sebeplerden dolayı 25. Dönem Milletvekilliği aday adaylığı için 18 Şubat 2015 Çarşamba günü AK Parti İstanbul İl Başkanlığı'na müracaatımızı yaparak yürüyüşü başlattık... Şimdi İstanbul 2. Bölgeden milletvekili aday adayıyız. Böylece ilgilerini şeref telakki ettiğimiz dostlarımızın arzuları yerini bulmuş olmakta. İnşallah biz de indi ilâhide sorumluluktan kurtulmaktayız...
Bundan sonrası bize ait değil.
Ezelde ne yazılmışsa o tecelli edecektir.
Allah, utandırmasın...
Şüphesiz ki; ülkeyi idare eden takdir sahiplerinin de binlerce kişi arasından seçerek emaneti ehline verme noktasında işleri kolay değil. Allah, onların da yardımcısı olsun.
Değerli dostlar:
Şimdi kıymetli dualarınıza daha fazla muhtacız.
İlle olsun diye değil...
Hakkımızda hayırlısı her ne ise o olsun diye.
Niyetimiz düzgün olsun ve düzgün kalsın diye.
Allah şaşırtmasın diye.
Rabbim...
Önümüzdeki zamanlarda kullarına, insanlara, yüksek değerlerimize ve bu iklime hizmette bana da bir mükellefiyet düşüyorsa çıktığım bu yeni yolda beni yalnız bırakma. Beni sıratı müstakim üzere bulundur. Duaları geri çevirme. Olmuş olan ve olacak olan her ne varsa yaratan sensin. Sevgili Peygamberim -aleyhisselam- bunu bize böyle öğretti.
.
MEHMETÇİK GİTTİ, ALDI VE GELDİ!
23 Şubat 2015 01:00
22 Şubat 2015 Pazar sabahı "Şah Fırat Harekâtı"yla uyandık...
Mehmetçik, biri Suriye Eşmesinde ve diğeri de Süleyman Şah Türbesinde olmak üzere eş zamanlı iki harekât düzenleyerek aziz ceddimiz Süleyman Şah'ı, mübarek Bayrağımızı, orada nöbet tutan yiğit askerlerimizi ve türbedeki muhterem hatıraları alıp gelmiştir.
Harekâtı sağa-sola çekecek olanlar haksızlık yapmış olurlar. Bölgede iç harp var. Suriye'de devlet kalmamış. Terör örgütleri kol gezmekte. Baas rejimi bizzat DAEŞ'i kullanıyor. Bu örgüt selefi-vehhabi olduğu için türbe ve mezara ve buralara yapılan ziyaretlere karşı. Bunu şirk ve putperestlik saymakta. Hem bu ideolojisinden ve hem de Türkiye'ye besledikleri husumetten dolayı Süleyman Şah Türbesini bir hayli zamandır hedef seçmişlerdi. Tehdit ve tehlike çok artmış olmalı ki devlet bir aydan beri hazırlık içindeymiş. Eğit-Donat anlaşmasına duydukları tepkiyi de hesaba katmak gerekir. Bu harekâtın yapılmasıyla IŞİD ve Esed'in elinden bir tehdit unsuru alındı. Harekât yapılmakla üçüncü devletler ve ajan faaliyetlerinin Türkiye'yi Suriye kargaşasına çekmek için yapabilecekleri bir oyun da bozulmuş oldu.
Harekât, kendi yazılımımız, kendi imalatımız hava araçları ve tanklarla gerçekleştirildi. Artık ortada M 5 piyade tüfeğini bile ithal eden ve bir harpte Mehmetçik hariç her şeyin yabancı malı olduğu bir Türkiye yok. Bu harekât fevkalade bir tatbikat olmuştur.
Harekâtın sevk ve idaresi gayet muntazamdır. Başkomutan Erdoğan, İstanbul'dan ve Başbakan Davutoğlu, Genelkurmay Savaş Karargâhında Genelkurmay Başkanı Özel ile birlikte her iki merkezdeki operasyonu uydu vasıtasıyla görerek yönetmişlerdir.
Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun harekâtı açıklarken kullandığı dil ve üslup son derecede yerli ve milliydi. Mânevi değerleri hazmetmiş ve tarih şuurunun idrakindeki bir devlet adamı olarak konuştu. O konuşurken Genelkurmay Başkanı sn Necdet Özel, yanında tam bir askerî terbiye ile hazırolda duruyordu. Diğer yanındaysa Milli Savunma Bakanı sn İsmet Yılmaz aynı duruştaydı. Bu, değerlerin yerine oturduğu bir Büyük Türkiye manzarasıydı.
Hafızalar hemen nisyan ile malul olmamalı.
Bu kaçıncı kansız, kayıpsız ve ihtilafsız başarılı operasyondur? Libya'dan 32 bin vatandaşımız ânında tahliye edilip vatana kavuşturuldu. Musul'da IŞİD adlı kan dökmede emsalsiz bir örgütün elindeki elçilik personelimiz, hiç birinin kılına halel gelmeden evlerine getirildiler. Ve üçüncü olarak da Süleyman Şah, Bayrağımız, askerimiz ve şerefimiz kurtarıldı. Aynı sabah uyandığımızda türbe tahrip edilmiş, bayrak yakılmış, askerlerimiz katledilmiş haberiyle uyanmak da vardı.
Suriye'de beynelmilel hukuka dayalı olarak 10 dönümlük bir vatan bahçemiz bulunmakta. Bu bahçede ulu atamız Süleyman Şah medfundur. Daha evvel farklı sebeplerle nakl-i kubur yapılmıştı. Bu defa da yapıldı. Nakil yapılırken Mehmetçik bir yanda bayrak indiriyor, yine Suriye toprağındaki Eşme'de kurulan yeni vatan bahçesinde de aynı ânda Bayrak yükseliyordu. Kabir açılırken Kur'an-ı kerim tilavet ediliyordu. Şimdi aslına dönen ordumuz dünden daha güçlüdür.
Bütün bunları görmeyip de küçük politik çıkarlar uğruna harekâtı küçültmeye kalkanlar, şüphesiz ki kendilerini küçültürler.
.
HIRÇINLIK SEVİMSİZLİKTİR!
25 Şubat 2015 01:00
Türkiye, 1970'ten beri terörle uğraşmakta. Sol terör de Kürtçü terör de dış güçler, emperyalist devletler projesiydi. 30 yıl sonra barış iklimi yakalandı. Bu sürecin kalıcı olması için devletin her anlamda yeniden inşaı gerekmekte.
Devleti devlet yapan temel unsurlar var; adaletin tesisi, asayişin temini gibi. Vatandaşın can ve mal emniyetinden "devlet" adlı ortak üst iradeyi yöneten Hükümetler sorumludur.
Vatandaşın belli saatlerden sonra sokağa çıkamadığı, eşkıyanın güpegündüz iş yeri basıp haraç topladığı bir yerde devlet gücü zaafa uğramış demektir. Ordu nasıl ki dış tehlikeye karşı milletin kalkanıysa, polis de iç tehlikeye karşı milletin kalkanıdır. İnsanlar, başını yastığa huzurla koyabilmeli, her an kapısının kırılacağı endişesini yaşamamalı, sokağa çıktığında tedirginlik duymamalı, iş yerinde huzurla çalışabilmelidir.
Böyle olmayıp da devlet içinde mafyalar, çeteler doğar, terör örgütleri, paralel devletler kurmaya kalkışırlarsa bir zaman sonra orası tam bir kargaşa ve keyfiliğin hüküm sürdüğü yaşanılmaz bir memleket olur.
Bunların olmaması için asker gibi polisin de teçhizat ve mevzuat olarak ileri dünya şartlarında olması icap eder. Eğer şu son Şah Fırat Harekâtında yazılım, insansız hava aracı ve tanklar yerli imalat olmasaydı asker, bu başarıyı gösteremeyecekti.
Bir milletin askerinin düşman karşısında mağlup olması felaketse, o milletin emniyet kuvvetlerinin terör, mafya ve her türlü gayrı kanuni faaliyet önünde acze düşmesi, iş yapamaması, iç güvenliği temin edememesi de öylesine felakettir.
Şu gün İç Güvenlik Paketiyle yapılmak istenen felakete mani olmaktır. Ziyan doğduktan sonra akıl veren çok olur.
Polis, asker, bürokrasi, devlet zalim olmamalı, zorba olmamalı, kaba olmamalı. Fakat ammenin selamet ve huzuru ve toplumsal barış için aciz, zavallı ve güvenilmez de olmamalı.
Daha dün bu ülkenin bazı iş adamları, paralarını yabancı bankalarda tutuyor, gerektiğinde kaçabilmek için yurt dışında evler alıyorlardı.
Emniyetteki zaaf sokak terörünü, o iktisadi buhranı, iktisadi buhran da devletin itibar kaybını getirir.
Niyeti farklı olmayan neden ve niçin molotofkokteylinin ateşli silah sayılmasına karşı çıkar, neden yüzü maskeli gösterinin suç sayılmasına infial duyar, neden gençlik düşmanı bonzai zehiriyle mücadeleden rahatsızlık verir?
Polise savcıdan faza yetki verildiği iddiasının ise ciddiye alınır bir yanı yoktur.
Muhalefet, maalesef gelişmelerdeki sür'ate ayak uyduramıyor, dünden ders çıkartamıyor, bugünü okuyamıyor, yarına dair kayda değer bir fikir, proje üretemiyor. Halbuki problemler, sükûnet içinde konuşulabilse herkes diğerinin fikrinden istifade eder.
Öfke kontrolsüzlükleri, ağızdan çıkanı kulağın duymaması, yumrukların havayı ve sırayı dövmesi... Bunlar TBMM'ne de millete de hakarettir.
Bu nezaketsizliği, bu hırçınlığı ayıplıyoruz.
.
POST MODERN İHANET MASALI
27 Şubat 2015 01:00
Tarih 28 Şubat 1997'dir...
İşbaşında Refah Partisi ve Doğruyol Partisinin kurduğu ortak hükümet vardır. Başbakan Necmettin Erbakan ve Başbakan yardımcısı Tansu Çiller'dir.
TSK içindeki bir cunta ile cunta zihniyetli bazı beyaz siviller, bu iktidardan rahatsızdır. Öteden beri sürüp gelen bu zihniyet, millete mahsus değerlere düşman bir azınlıktır. Fakat çoğunluğa hükmetmektedir. Onlara göre irtica iktidar olmuştur. Bu iddia, algı yönetimine dönüşür. Bütün tertipler, bütün ajan faaliyetleri devreye girmiştir. Taşeron gruplar, cami önlerinde gösteri yapar, garip kılıklı adamlar ortalığa dökülür.
Bu tertip hareketler ve Kaddafi'nin çadır saçmalıkları, Başbakanın bazı muhafazakâr insanlara Başbakanlık Konutunda yemek vermesi, Sincan'da Kudüs Gecesi....gibi sebeplerle darbeci cunta iyice köpürür. Sincan'da tanklar yürür, gazeteler, televizyonlar halkı lince başlarlar. Üç Ali'ler dünya görüşündeki Cumhuriyet başsavcısı, kanunu silah gibi kullanmaktan perva etmez. Hükümet, cunta ve emrindeki medya ve yargı ile kuşatılır. Ülkede sinirler gergin ve hava son derecede elektriklidir.
MGK toplantısı, daha doğrusu içtimaı 28 Şubat 1997'de bu hava içinde yapıldı. Toplantı 9 Saat sürdü. Cunta sergerdesi bazı komutanlar, seçimle işbaşına gelmiş Başbakana onbaşı muamelesi yaptılar. Açıklanan kararda laiklik tehlikede görülüyor, kılık kıyafet kanununa riayet edilmediği söyleniyor, eğitim süresi tanzim ediliyor ve hükümete şunları şunları şunları yap!!!.... diye icraı mümkün olmayan "tavsiyeler" dayatılıyordu.
Tavsiyelerin MGK kararı olması için Cumhurbaşkanı, Başbakan ve kurul üyeleri tarafından imzalanması lâzımdı. Başbakan Necmettin Erbakan, kararnameyi imzalamadı. Buna rağmen hukuken "yok" hükmündeki kararlar tatbik edilsin diye Hükümete gönderildi.
Malum medya bu kararlara "28 Şubat Muhtırası" ismini verdi.
Sonra bir isim daha kondu:
Post Modern Darbe.
Merhum Erbakan, tavsiye kararlarını imzalamamıştı, kararlar yok hükmündeydi ama sahibinin sesi medya, haberi "Erbakan da imzaladı" diye verdi.
Artık tam bir faşizan terör esiyordu. Üniversite, Müslüman gençlere Yedikule zındanları yapılmıştı. Bazı ekranlarda sabahtan akşama dine, dindarlara, tesettüre hakaret ediliyordu. Aşağılık ilahiyatçı akademisyenler ekranlara yapışmış zehir saçıyorlardı. Asker, bazı medya mensuplarıyla koca koca yüksek mahkeme başkanlarını Genelkurmaya toplayıp onlara talimatlar dikte ediyordu.
28 Şubat malum cunta için bir hesaplaşma meselesiydi. Tek tip vatandaş peşindeydiler. Herkes laikçi, Atatürkçü, İsrailci olacaktı. Aksi halde 70 milyon zaten fazlaydı 20 milyonun kesilmesinde bir mahzur yoktu. Bu sebeple önceki darbelerden çok daha katı, çok daha zalimdi.
Ülkenin üstüne bir karabasan çökmüştü. Bu milletin mazlum evlatları, gündüz de geceyi yaşıyordu. Sevinçten uçan darbecilerse 28 Şubat'ın 1000 yıl süreceğini iddia buyurmaktaydılar. Onlar, bir dudağı yerde, bir dudağı gökte olan masal kahramanı devlerdi.
Ama...
Herkesin bir hesabı vardı.
Allah'ın da bir hesabı vardı.
Zalimin zulmü vardı.
Mazlumun da gözyaşı vardı, duası vardı.
1000 yıl sürecek denen Post Modern İhanet, sadece 5 yıl sürdü.
Ve nihâyet sonunda olanları biliyorsunuz!
Darbeci cunta vesayetinde kurtulan TSK, sivil iradenin emriyle Şah Fırat Harekâtı'nı yaptı. Genelkurmay, harekâtı halkın seçtiği Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın emrinde idare etti.
Cephedeki asker:
-Harekât tamamlanmıştır komutanım!
Tekmilini verince Başbakan Ahmet Davutoğlu, o ân Genelkurmay'da şükür namazı kıldı. Kaderin cilvesine bakınız ki bu secde, 28 Şubat 2015'in hemen öncesinde oldu.
Bir vakitler bir dudağı yerde bir dudağı gökte olan masal kahramanları, bugün insan içine çıkamıyorlar. Seher vakti gözyaşı dökenlerinse gözleri ışıl ışıl.
El hükmü lillah!
Hüküm, ancak Allah'ındır..
.
İSLAM ÂLEMİNDE ERDOĞAN ETKİSİ
4 Mart 2015 01:00
28 Şubat 2015 Cumartesi akşamında Mekke'de Beytullah'ın huzuruna vararak Umre ve tavaf, ertesi gün Medine'de Sevgili Peygamberimizin -aleyhisselam- Mescid-i Nebisi ile kabri saadetlerini ve iki büyük halifeleri Hazreti Ebu Bekr ve Hazreti Ömer'i ziyaret, Nebiler Sultanı'nın en fakir arkadaşlarından teşkil ettiği Eshab-ı Suffe'nin çalışma alanlarında, bugünkü ifadeyle akademide sohbet ve buralarda ettiğimiz dualardan sonra Pazartesi günü Riyad'a geçtik...
Umre ve ziyarette, Devlet Başkanımızın usul ve erkâna riayeti, yaşadığı huşu, taşıdığı edeble bu günleri, bu manzaraları görmüş olmaktan dolayı Rabbime nihayetsiz şükürler ettim...
Niye?
Çünkü...
Zincirin kopmuş halkaları yeniden buluşmakta. Vahiy Medeniyeti, kuşatıcılığını yeniden icra etmekte. Kendini o mübarek ve muhteşem Vahiy Medeniyeti'nin sade bir neferi olarak gören Mısır Fatihi Yavuz Sultan Selim Han, hutbede isminden "hakim'ül harameyn" diye bahseden hatip efendiye nasıl yerinden doğrularak "hayır, hakim'ül değil, hadim'ül harameyn" dediyse bunu hangi teslimiyet ve terbiye yaptırdıysa; Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a da Kâbe'deki Umre'de, Mescid-i Nebi'deki namazda, Hücre-i Saadet önündeki duada ve "burası da Suffe, oturup biraz sohbet edelim!" dediği yerde edeb ve tadili erkân ile diz çöküp o aziz suffe eshabını zikretmeyi de aynı terbiye yaptırdı...
Bu bahsettiklerimizi dünü yaşamamış olanlar, zor kavrarlar. Bunun en çarpıcı misali ise hazin bir mizah gibidir. Sn Cumhurbaşkanıyla da uçakta paylaştık. Eski Büyükelçi Oğuz Gökmen, bizzat bize anlatmıştı:
-İran'da büyükelçiydim, dedi. Fahri Korutürk, Cumhurbaşkanı, İhsan Sabri Çağlayangil, dışişleri bakanıydı. İran'a resmi bir ziyaret oldu. Resmi görüşmelerden sonra belli başlı yerleri ziyarete geçildi. Bu meyanda Hâfız-ı Şirâzi'nin kabrine de geldik. Burada Çağlayangil dedi ki: "Sn Cumhurbaşkanım, bir Fatiha okuyalım mı?" Korutürk, "hayır" dedi, "biz laik devletiz!"
Bunun üzerine Çağlayangil:
Hafız'ın kabri olan bahçede bir gül varmış/Yeniden açarmış her gün kanayan rengiyle/Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış/Eski Şiraz'ı hayal ettiren ahengiyle.
Mısralarını terennüm etti. Çağlayangil, susunca Korutürk, konuşur: "Sn Çağlayangil, Fatiha'yı ne güzel okudun!.."
Hey'ettekiler donup kalmışlar. Çünkü okunan Fatiha-i Şerif değil, Yahya Kemal'in Rindlerin Ölümü şiirinin ilk kısmıdır...
İşte bu sebeple vardığımız günlerden dolayı Allahü teâlâya nihayetsiz şükrediyoruz.
Suffede sn Cumhurbaşkanımız bizim "akademi" vasıflandırmasını çok sevmiş olmalılar ki sohbetin devamında bu kelimeye bir kaç defa atıfta bulundular. Buradan hareketle biz, bir hakikati daha dile getirdik "efendim, doğrusunu Allah bilir ama belki şu konuşma da bu mekânda geçmiştir", diyerek hadiseyi naklettik. Eshab, bir gün sorarlar: "Ya Resulallah, kıyamet ne zaman kopacak?" Resuller Resulü, cevap verirler: "Emanet ehline verilmediği zaman!"
Müşahedemiz o ki Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan'da da halk tarafından çok sevilmekte. Şunu diyorlar: "O sadece sizin Cumhurbaşkanınız değil, İslâm âleminin de lideridir."
Bu ziyarette bir de milletçe fark etmediğimiz bir olayı yakalamış olduk. Sn Erdoğan, Meksika'da "neredesin eyy Başkan?!" dediğinde Arabistan'da sosyal medya ve halk, "Hür Erdoğan!", "Bağımsız Erdoğan!" diye büyük bir rüzgâr estirmişler.
Tıpkı "one minute!" dediğinde olduğu gibi...
Tohum, çatlamaya durmuş.
Çağ, yeni şafakların müjdecisi.
.
SURİYE TÜRKMEN CUMHURİYETİ
5 Mart 2015 01:00
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, Arabistan ziyaretine giderken de gelirken de uçakta basınla sohbet etti...
Giderken yapılan basın toplantısında basın mensupları, iç ve dış politikaya dair çok sayıda sual tevcih ettiler. Sn. Cumhurbaşkanı, bunların her birine işine vâkıf bir üslupla tafsilatlı cevaplar verdi. Bizim sorumuz ise bir yorum soruydu, bir değerlendirme ve projeksiyon tutmaydı.
Şöyle dedik:
-Efendim; malum âliniz. Dün, devlet politikası olarak "biz, Suriye'nin toprak bütünlüğünden yanayız" demekteydik. Ama bugünkü Suriye, dünkü Suriye değil. Yarınki Suriye'nin dünkü Suriye olmayacağı da belli. Bir kısım topraklar DAEŞ terör örgütünün elinde, bir yerler Baas rejiminde. Güney hududumuzun altında Hür Suriye Ordusu, hemen mücadele vermekte. Bu gidişatın yarın orada KKTC'ye benzer bir Türkmen Cumhuriyeti kurulmasına doğru olduğunu görüyoruz. Zât-ı âliniz ne derler, bu görüşümüze iştirak eder misiniz?
Biz aslında sormaktan ziyade geleceğe dair bölge okumamızı Cumhurbaşkanıyla paylaşmak istemiştik. Sn. Cumhurbaşkanı, kısa ve dengeleri kollayan bir cevap verdi. Aslında o cevaptaki bir kelime, anahtar kelimeydi.
Sn. Erdoğan şöyle dedi:
-Uluslararası hukuka riayet ederiz. Ancak Bayır Bucak Türkmenlerinin garantörüyüz.
Cevaptaki hukuk atıfı kimseyi ürkütmemek adına seçilmişti, garantör kelimesi de "biz buradayız, bize rağmen bir şey yapılamaz!" demekti. Anahtar kelime de işte bu "garantör" kelimesiydi. 1974 Kıbrıs Harekâtını 1959 Londra ve Zurich andlaşmalarının verdiği garantörlük hakkıyla yapmıştık. Bunu da konuştuk.
Emperyal batılı devletler, bölgenin kandırılabilir, güdülebilir küçük unsurları vasıtasıyla Suriye'nin kuzeyi ve bizim güneyimizde sınırlarımıza sıfır mesafede devlet veya devletçikler kurmak isteyerek iki maksat gütmekteler:
Birinci maksatları, Orta Doğu ile Türkiye arasına duvar örmek, ikinci maksatlarıysa Kürt petrolüne musallat olarak bu petrolü Türkiye'nin pazarlamasına mani olmak. Bunun için Yumurtalığı aradan çıkartmak maksadıyla güney sınırlarımızın hemen altından Akdeniz'e petrol hatları döşemek, bir başka söyleyişle sür'atle ve tarihte ilk olarak bölgenin enerji merkezi olma yolunda ciddi mesafeler kat eden ülkemizi bu farktan, bu zenginleşmeden mahrum bırakmak.
Niyetler böyle olduğuna, yarınki Suriye, dünkü Suriye de olmayacağına göre emperyal iştiha bizzat veya Suriye'de at koştururken seyirci kalınmayacaktır.
O zaman Suriye Türkmen Cumhuriyeti kurulması kaçınılmaz olur.
Şah Fırat Harekâtı, bunun habercisi sayılamaz mı?
Elbette, Sn. Cumhurbaşkanı bu kadar açık konuşmayacaktı.
Fakat bir sabah böyle bir haberle uyandığımızda bizi hatırlarsınız.
KAZA MI, KASIT MI, İHANET Mİ?
6 Mart 2015 01:00
Dün sabah saat 10'da A Haber'de, "Medya Dünyası" programında konuktum. Program sunucusu Nihan Günay, önce haberi veriyor; sonra haber üzerine tahlil ve yorumlar yapıyorduk...
Başbakan sn Davutoğlu'nun "B Planı" açıklamasını yorumlamıştık. Şimdi de parti kapatma haberleri üzerine konuşuyor, bunların asılsız olabileceğini, her fikrin kendini mecliste temsil edebilme yolunu kapatmamak gerektiğini, medeni dünyada parti kapatmanın yeri olamayacağını, üçüncü dünyalılık olan parti kapatmanın Yeni Türkiye'ye yakışmayacağını, buna rağmen birileri, bazıları, bazı mihrakların bunu işleterek iktidarı zora sokma niyeti taşıyabilecekleri gibi fikir yürütmeleri yapıyorduk.
Tam o esnada bir "son dakika" haberi geldi:
Konya'da bir F4 jetimiz düşmüştü.
Önce pilotların atlayıp kurtulduklarını haber aldık, sonra bir pilotun kurtulduğu açıklandı. Fakat kısa süre sonra her iki pilotumuzun da şehit olduğunu öğrendik.
Evvela şehitlerimize rahmetler diliyoruz. Ailelerinin acılarını paylaşıyor, sabır ve metanet temenni ediyoruz. TSK'ya ve milletimize "başınız sağolsun" diyoruz...
Canlı yayında da ifade ettiğimiz gibi geriye doğru giderek F4'lü ölümleri sorgulama mecburiyetindeyiz... Şah Fırat harekâtından hemen sonra geçen hafta Malatya'da bir F4 düşmüş ve iki pilotumuz şehit olmuştu. Bu defa Konya'da Azerbaycan'la yaptığımız müşterek askerî tatbikatta yine F4 düştü ve iki pilotumuz şehit oldu. Yazının bu noktasında Konya valisi Muammer Erol'la görüştük. "Eğitim kazası olduğu anlaşılıyor" dedi. Temennimiz böyle olması. Düşmenin, pilotaj hatası veya uçaktan ileri gelmiş olmasını temenni ederiz. O zaman bunun adı kaza olur. Kaza, kuvvetli ihtimal olsa da diğer ihtimalleri de inceden inceye düşünmeli.
İki ihtimal daha var:
Bunlardan biri kasıttır.
Kasıt veya sabotaj. Siber savaşlar devrindeyiz. Uzaktan müdahaleler şaşırtıcı çaptadır. Şah Fırat'ın hazırlık çalışmalarından biri Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın Malatya ziyaretinde yapılmıştı. Daha doğrusu o hazırlık, ziyaretle perdelenmişti. Uçak, bu ilimizde düştü. Buna kasıt veya sabotaj denebilir. Güneyimizdeki iki devletten şüphe edebiliriz.
İhanet ihtimaline gelince:
Dünkü müessif hadise Konya'da oldu. Konya, Başbakan sn Ahmet Davutoğlu'nun memleketidir. Bir paralel ihanet olamaz mı? Orduya ciddi sızmalar olmamış mıydı? "Seni evinde bile vurabiliriz!" mesajı verilmek istenmiş olabilir. Hadisenin Bank Asya'nın yüzde 80'inin TMSF idaresine geçtiği gün olması manidardır.
Dünya ve ahiret zamanlarının en üstün günü olan şu mübarek Cuma'da Malatya ve Konya şehitlerimizle Bedir Harbi'nden bugüne kadarki bütün şehitlerimize gani gani rahmetler diliyor, şefaatlerini umuyoruz.
.
TÜRKİYE MODELİ BAŞKANLIK SİSTEMİ
9 Mart 2015 01:00
Zaman, şartlar ve enerjik gelişmeler, makamında oturup iyiye-kötüye karışmadan önüne gelen evrakı imzalayan veya en fazla bir kere daha görüşülmesi için meclise iade edebilen, vatandaşa bayramdan bayrama hitap eden sembolik cumhurbaşkanı devrini fiilen kapattı.
Cumhurbaşkanlığı noterlik değildir. Darbe anayasaları, cumhurbaşkanlarını Çankaya'ya âdeta mahkûm etti. Anayasa, "Cumhurbaşkanı, icranın başıdır" der ama icra/yürütme, devleti çekip çevirme işlerini cumhurbaşkanı adına Başbakan yapar. Mes'uliyet de Başbakanındır. Cumhurbaşkanı icranın başıdır ama sorumluluk Başbakandadır. Ezberler bozulur, şablonlar dışına çıkılırsa bunun bir çelişki olduğu görülür.
Turgut Özal, icraatçı cumhurbaşkanı olmak istedi fakat yaptırmadılar. İlk faal cumhurbaşkanı Abdullah Gül'dür. Abdullah Gül-Tayyip Erdoğan ikilisinin ahenkli çalışmasıyla cumhurbaşkanı, yerinde oturup gelen evraka imza atan memur olmadı. Fakat bu sistemin neticesi değil, Gül-Erdoğan kardeşliğinin mahsulüydü.
Şimdilerde ise Türkiye, fiilen yarı başkanlık sistemiyle yönetilmektedir. Yeni Türkiye şartlarının getirdiği mecburiyetle yarı başkanlık hayattadır. Bu netice de bir kere daha gösteriyor ki hadisenin müesseseleşmesi gerekmekte.
Bir Cumhurbaşkanı güçlü olduğunda anayasanın verdiği yetkiyle yarı başkanlığı işletmekte, başarılı çalışmalara imza atmakta. Ancak bu şahsa bağlı bir başarıdır. İşleyişi şahsa bağlı olmaktan çıkartıp sistemleştirmek lâzım.
Bu da Başkanlıkla mümkün olur.
Sanıldığının aksine bizde Başkanlık değil, Cumhurbaşkanlığı istisnadır. Tarihimizdeki, Hanlık, Hakanlık, Emirlik, Sultanlık, Padişahlık unvanlarının karşılığı Başkanlıktır. O Başkanlar, etliye sütlüye karışmadan bir kenarda oturan insanlar değillerdi. Aksine bizzat ve bilfiil devleti idare eder, vezirler, sadr-ı âzâmlar onların maiyetinde vazife eda ederlerdi. O devirlerde meclis yoktu. Fakat güçlü "Başkan" vardı. Şimdi yeni dönemde hem meclis ve demokratik işleyiş devam edecek ve hem de güçlenmiş Başkan, gerçekten icranın başı ve sorumlusu olacak ve bu yenilikle devlet daha hızlı çalışacaktır.
Bugün yakın tarihin istisnai şartlarını terk ederek Başkanlık sistemine geçmemizi zamanın şartları emretmektedir. Bu sisteme geçerken de bir "Türkiye Başkanlık Modeli" ortaya koymamız gerekmekte. Böylece bünye ile bir sıkıntı yaşanmaz. Tarihteki tatbikat, başkanlık sisteminin dünyadaki şekilleri, onlardaki artı ve eksiler, Türkiye'nin ihtiyaçları bir hukuk tefekküründen geçirilerek, üzerinde ciddi çalışmalar yapmak suretiyle yerli modelimiz bulunabilir.
Türkiye'nin millî bir başkanlık sistemine geçmesi, şu büyük hedeflere varmamızı çabuklaştıracaktır.
O hedefler şunlardır:
-Marka şehir, marka şirket, marka insan.
-2023 Büyük Türkiye.
-Osmanlı Diasporası.
-OMT/Osmanlı Milletler Topluluğu.
-2071 Cihan Devleti Türkiye.
Her şey, dostların sevindiği, düşmanların çekindiği; Devlet-i Ebed Müddet'in günümüzdeki devamı olan kudretli Türkiye Cumhuriyeti içindir. Saydığımız fikirlerin hayat bulmasının ilk şartı yeni ve sivil bir anayasa yapmaktır. O anayasada başkanlık rejimi yer alacaktır. Bu sebeple AK Parti'nin 400 vekil çıkartması gerekmekte. Buna rağmen mesele, sayıdan, kemiyetten ibaret değildir. Sayı çokluğu her zaman yetmez. Bir de keyfiyet tarafı var:
Meclise güçlü isimler girmeli.
Akıldan hiç çıkmamalı ki 1946'dan bu yana yapılan seçimlerin en önemlisi olan 7 Haziran 2015, önümüzdeki büyük hedefleri gerçekleştirmek için eşik seçimdir
.
CAHİLİYYE DEVRİ ERKEKLERİ
10 Mart 2015 01:00
Hulefa-i Raşidinin dört büyük zirve isminden ikincisi Halife Ömer'ül Faruk Hazretleri der ki: "Cahiliyye döneminden bir hâtıram aklıma geldiğinde gülerim, bir hâtıram aklıma geldiğinde de ağlarım. Un helvasından putlar yapar, onları mâbud sayar, acıkınca da yerdik; bunu hatırladıkça gülerim. Ağladığıma gelince: Kızımı diri diri toprağa gömüyordum; bîgünah yavrumu çukura atmıştım, daha toprak üstünü örtmemişti, bu esnada sakalıma toprak gelmiş; kızım o vaziyette iken 'babacığım sakalın toprak olmuş!' diyerek eliyle temizledi, fakat ben, onu gömmeye devam ettim; bu hadise hatırıma gelince de ağlarım..."
Vahiy Medeniyeti'ne iyi olmayan nazarlarla bakan, pozitivist, laikçi, maddeci ve ateistler, Sevgili Peygamberimizin, cümle ümmetin validesi olan eşlerinin sayılarını hep sorguladılar ama hiç bir zaman o Merhamet Peygamberi'nin eşlerine nasıl davrandıklarını konuşmadılar. O, Peygamberler Peygamberi olduğu halde gerektiğinde evini süpürdü, su taşıdı, çarşıdan ihtiyaçları alıp getirdi, serzenişleri olduğunda sustu, tebessüm etti ve gönüllerini aldı.
Kızları Hazreti Fatıma'ya olan sevgileri, şefkatleri ve teveccühleriyse bir aşk destanıdır.
Peygamberimiz, sadakat zirvesi mümtaz eshabına ve onların şahsında kıyamete dek gelecek bütün ümmete İslam ahlâkını hayatlarıyla, dilleriyle ve halleriyle göstermişlerdir. Öz evladını diri diri toprağa gömerken kalbinden acıma hissi geçmeyen Hattaboğlu Ömer'e İslamla şereflenince pişmanlık gözyaşı döktüren sebep bu ahlâktır.
Mazide, halde ve atide; dünde, bugünde ve yarında insan, İslâm ahlâkını yaşadıkça insan, ondan uzaklaştıkça da tehlikeli bir varlık olmaktadır.
Bugün Türkiye dahil İslam âleminin kaybettiği en büyük değerlerden biri kul hakkıdır. Kul hakkı hukuki bir kavramdır. Malumdur ki hukuk, "haklar" demektir. Kul hakkı, eşler arasında nikâh akdiyle başlar mezara kadar devam eder. Çocuklar için doğumlarıyla başlar ve yetişkin yaşa gelinceye kadar devam eder. Karı-koca olarak eşlerin hakkı vardır, ebeveyn-çocuk hakkı vardır, komşu hakkı vardır, işçi işveren hakkı vardır, alışverişte hak vardır, ibadet hakkı vardır, ilim öğrenme hakkı vardır, hoca hakkı vardır, miras hakkı vardır vs vs...
Vahiy Medeniyetinin bir manzumesi olan İslam ahlakından ya hiç haberi olmayan veya ondan kopmuş olanlar, sadece kadına, kıza, eşe haşin davranmamakta, sadece onların hakkına tecavüz etmemekte, nefsin emrindeki huylarını, iş hayatından komşuluğa kadar her kademede icra etmekteler.
Son senelerde cemiyetimizi daha doğrusu bütün insanlığı tehdit eden felaketlerle karşı karşıyayız. Boşanmaların çığ gibi artması, nikâhsız hayatlar, cinayet, alkol, uyuşturucu alışkanlıklarının küçük yaşlara doğru seyretmesi, savaşlar ve zulüm. Kadını aşağılama, ötekileştirme, ona eziyet etme, ezme, trafikte taciz etme, katletme. Bütünün parçalarından biridir. Kadına el kaldırma ne kadar çirkinse onun vücudunun sinemada, tv'de, internette, gazete ve dergilerde bir satış malzemesi olarak kullanılması da o kadar çirkindir, adi istismardır.
Kadın anadır. Ana azizdir. Her kız ana adayıdır. 8 Mart Dünya Kadınlar Gününü kutladık. Biz de bir yürüyüşe katıldık. Bir gün bile olsa mesele üzerine yoğunlaşmak güzel. Fakat orada kalmamalı. Sevgililer günü, anneler günü, babalar günü nasıl ki vahşi kapitalizm için birer tüketim takvimiyse Kadınlar Günü de gel-geç bir gün olmamalı. Kadın artık sadece Şaman artığı âdetlerden kurtulamamış Anadolu çevrelerinde değil, asıl modern, hatta sosyete denecek ışıltılı hayatlarda mustariptir.
Bundan, bunlardan Cahiliyye Devri hallerinden kurtuluş cemiyetin tanıdığını zannettiği; fakat gerçek anlamda tanıması için daha çok gayrete muhtaç olduğu Peygamberini, O'nun ahlâkını hayatını ve buyurduklarını keşfetmesi ve onları yaşamasıyla mümkün olacaktır.
Bugün narin yaradılışlı kadına, erkeklik taslayarak hayatını zehir edenler, putperest dönemin yani Cahiliyye Devrinin erkek tiplerinin devamıdır.
Halbuki hak geldi, bâtıl zâil oldu.
Halbuki, Sevgili Peygamberimiz geldi; zulmet, karanlıklar aydınlığa boğuldu.
.
BARIŞ SÜRECİ'NİN HAKAN FİDAN'A İHTİYACI VAR!
11 Mart 2015 01:00
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Arabistan dönüşü uçakta sorular üzerine Hakan Fidan'ın milletvekili aday adaylığı meselesine de temas etti. Rızası olmadığını ve kırgın olduğunu beyan etmişti. Hatta ilgili birim, bunların yazılmamasını rica edince Cumhurbaşkanı, "hayır dedi, gizlimiz saklımız yok." Sn Erdoğan şöyle diyordu:
-MİT devletin en önemli kurumudur. Oraya ben getirdiğime göre "gitme" diyorsam gitmeyecekti.
Hakan Fidan, TİKA başkanlığı, Başbakan müsteşar yardımcılığı yapmış daha evvel orduda hizmeti olan asker ve sivil bürokrat bir isim iken 5 yıldan beri de fevkalade büyük bir başarıyla Millî İstihbarat Teşkilatı müsteşarlığını yapmaktaydı. Tabiî ki bir bürokrat ilâ nihâye bürokraside kalmayabilir. Dileyenin siyaset veya ticarete veya bir başka dala geçme hakkı vardır.
Ancak zamanlama da önemli.
Hakan Fidan, tâ Oslo'dan, neredeyse işe başladığı günden beri Barış Süreci'nin içindedir. Türkiye'nin güvendiği bir isimdir. Sn Erdoğan'ın "sır küpümdür" iltifatına mazhar olmuştur. Fakat aynı zamanda müzakereci Kürtlerin de itimadını kazanmıştır.
Süreçte devletin eli ve sözcüsü durumundaydı.
Barış Sürecinde yolun henüz yarısı aşılmışken, süreç müzakeresinin en mühim aktörlerinden birinin sahadan ayrılıp siyasete girmeye isteklenmesinin sürece şöyle veya böyle ziyan vereceği yüksek ihtimaldir. Çünkü 5 yıllık çok kıymetli bir tecrübe ve hasıl olmuş güven unsuru var.
Cumhurbaşkanı, dere geçilirken at değiştirmenin doğru olmayacağına inandığından Hakan Fidan'ın vekil olma arzusuna muhalefet etti ve kendisine duyduğu sevgiden dolayı kırgınlığını da saklamadı. Kırgındı ama yine uçaktaki açıklamada öğrendik ki Riyad'daki ikili bir görüşmeye o esnada Umrede olan Hakan Fidan'ı da çağırmıştı.
Sn Fidan gibi bir hayli devlet birikimine sahip olmuş bir isim, şüphesiz ki yer aldığı hükümete güç katacaktı. Nitekim tahminimizin Kamu Bakanlığı kurulacağı ve bu bakanlığın başına getirileceği yönünde olduğuna dair geçtiğimiz günlerde bir yazı yazmıştık.
Şimdi sn Fidan, milletvekili aday adaylığını geri almış bulunuyor. İsabet etmiştir. Barış Süreci, asrın projesidir. Bu projenin bitip her iki tarafın memnun olacağı bir sonla imzalanması usta ellere ihtiyaç göstermektedir. Bunu en iyi yürütecek yüksek seviyeli memur işin içinde olan Hakan Fidandır. Yaşı daha çok elverişli. İlerde milletvekili de bakan da olabilir. Halbuki, kararından vazgeçmeyip Cumhurbaşkanına rağmen ısrar etseydi kendini de aşan sıkıntılar yaşanabilirdi.
Yerine geri dönüp dönemeyeceği itirazlarına gelince.
Kanun, kimlerin dönüp dönemeyeceğini saymakta. Bu bakımdan Hakan Fidan'ın MİT müsteşarlığına devam etmesinin önünde hiç bir engel yoktur. Nitekim, siyasete girmekten vazgeçmesi üzerine Başbakan sn Ahmet Davutoğlu da ânında yerine iade etti.
Sonuç ülkenin selameti, barışın temini için iyidir. Tekrar edelim; Barış Süreci'nin Hakan Fidan'a kesinkes ihtiyacı var.
Karar, hem kendine, hem MİT'e ve hem de memlekete hayırlı olsun.
.
ABDULLAH GÜL
12 Mart 2015 01:00
Cumhurbaşkanı Sn. Tayyip Erdoğan'ın 11. Cumhurbaşkanı ve dâvâ ve gönül arkadaşı Sn. Abdullah Gül'ün milletvekili adaylığı mevzuunda "isabetli olur, hayırlı olur" demesi üzerine muhalefet, buradan çıkışla Başbakan Sn. Ahmet Davutoğlu'nu vurmaya çalıştı. Hakan Fidan'ın adaylığında da Sn. Davutoğlu'na rekabet neticesi devşirmeye çalışmışlardı.
Kanaatimiz o ki Sn. Gül, kurucusu olduğu partisinde siyaset yapmaya devam için evine gelecektir. Bunun iki temel sebebi vardır. Birincisi herkesçe bilindiği gibi yaşı gençtir. İkincisi ise kazandığı müktesebatı, yani bilgi ve tecrübe birikimidir.
Abdullah Gül, iktisat hocasıdır. Yüksek seviyede İngilizce ve Arapça bilmektedir. 1983'ten itibaren Türkiye'nin de üyesi olduğu ve merkezi Cidde'de bulunan İslâm Kalkınma Bankası'nda çalışmıştır. 1991'den Cumhurbaşkanlığına seçilene dek TBMM'de yer almıştır. Devlet Bakanlığı, 10 yıl boyunca Avrupa Konseyi Parlamenterler Birliği üyeliği, Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı yapmıştır. Cumhurbaşkanlığı esnasında bir kere bile sıkıntıya sebebiyet vermeden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'la birlikte ahenk içinde çalışmıştır.
Sn. Gül, bir itidal adamıdır. Kelimenin tam mânâsıyla devlet umuru görmüştür. Ancak asırlar içinde bir kişiye Bakanlık, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı nasip olur. Böylesi bir nasiple nasiplenmiştir.
Böylece geniş bir bilgi birikimine sahip olmuştur. O birikimin bir kenarda durması memleket için bir kayıp olur. Sn. Cumhurbaşkanı Erdoğan, meselenin farkındadır. "Aday olması hayırlı olur" derken bu "hayırlı olur" kelimesini tesadüfen kullanmamıştır. "O zenginlikten millet ve devlet faydalanır" demek istiyor. Bunu muhalefetin anlamaması belki kasıttan ziyade yetişme tarzı farkındandır. Bu yüzden hemen Sn. Davutoğlu'na rekabet üzerinden konuşmaktalar. Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu... bizler, aynı pınarlardan beslenmiş nesilleriz. Kumaşımızda muhabbet, kardeşlik ve fedakârlık vardır. Çelme takma fitnesine tenezzül etmek yerine, omuzlarımızı kardeşimizin ayaklarına basamak yaparız. Bizim aldığımız aile ve dâvâ ahlâkı, karakterimizi böylece yoğurmuştur.
Abdullah Gül'ün Ak Parti'de illa icracı olması şart değildir. Partideki, gruptaki varlığı, bilge kişiliği, akıl danışılacak, istişare edilecek ağabeyliğiyle hem partisine ve hem de TBMM'ne değer kazandıracaktır.
Bu böyle olduğu gibi asıl daha büyük ufuklar da var:
Şimdi yazacağımız fikrin geçmiş yazı ve konuşmalarımızda bulunması mümkündür. Düşüncemizi bir bayram ziyaretinde Sn. Gül ile de paylaşmıştık. Abdullah Gül, bugün Türkiye'nin bir dünya markasıdır. Bizim dünya ligine çok sayıda isim çıkartmamız lâzım. Sn. Gül'ün BM genel sekreteri olmaması için hiç bir sebep yoktur. İİT/İslam İşbirliği Teşkilatı, ölü günlerini yaşamaktadır. Onun ayağa kalkması bir şahsiyet dokunuşuyla mümkündür. NATO genel sekreterliği, AK/Avrupa Konseyi Başkanlığı hep 11. Cumhurbaşkanımızın yapabileceği vazifelerdir.
Böylesine bir yetişmiş isme, "Cumhurbaşkanlığı da yaptın, sen bundan böyle evinde otur" demek yanlış olur.
Bu vesileyle anayasadaki iki eksikliğe bir kere daha temas etmeliyiz. Yapılacak yeni anayasada telafi edilmelidir:
1. Eski Cumhurbaşkanları, Başbakanlar... gibi bazı isimler için parlamentoda bir kontenjan kadrosu olmalıdır. Meclis mevcudunun yüzde 3'ü devlet umuru görmüş isimlere tahsis edilebilir.
2. Mevcudun yüzde 5'i de Türkiye Milletvekili olabilir. Bunlar da hayat umuru görmüş bilge ve müktesebat sahibi vatandaşlardır. Türkiye, milletvekilleri seçime girmezler, onları Başbakan, Meclis Başkanı ve Cumhurbaşkanı üçlü imzayla tensip eder.
*
NOTLAR:
1. Evlatları arasında söz kesilmesinden dolayı Gül ve Karadere aileleriyle Ahmet Münir Gül ve Zehra Ayşe Karadere'yi tebrik ediyoruz. Allah, tamamına erdirsin.
2. Dileyenler yazı, konuşma ve tv programlarımızı facebook, twitter ve yakında adımıza açılacak web sayfasından da takip edebilirler.
3. Aday adaylığım için değişik internet gazetelerindeki oylamalarda bize yoğun teveccüh gösteren herkese kalbi şükranlarımı arz ediyorum.
.
AK PARTİ SIZMALARA KARŞI DİKKATLİ OLMALI!
13 Mart 2015 01:00
İnsanoğlu, çiğ süt emmiştir, dün hakaret ettiği, sövdüğü şahıs ve partiler önünde menfaati öyle icap ediyorsa bugün kırk takla atar.
Adnan Menderes'in bindiği tayyare, Londra'da bir şekilde düşmesine rağmen kendisi kurtulduğunda Türkiye dönüşü Aksaray'dan Yeşilköy'e kadar insan zinciri oluşmuştu. O gün "Menderes aşkına" kendi öz evlâdını feda etmeye kalkışanlar oldu. Fakat daha sonra Adnan Menderes ve arkadaşları idama giderken o zincir oluşturanlardan 50 kişi Beyazıt'tan Aksaray'a yürümedi. Böyle bir protesto yapılsa belki de idamlar olmayacaktı.
İyi gün dostları, çıkarcılar, yüze gülenler her devirde vardır.
Bugün zirvede olan AK Parti, herkes için gözdedir.
Bazıları bu dâvâya inandıklarından oradadırlar. Bazılarıysa "gün bu gün duracak vakit değil, dere akarken küpümü doldurayım!" hesabındalar.
AK Parti komisyonları, çok ama çok dikkatli olmalı. Bu dikkati görüyoruz ama yine de tekrarlamadan edemiyoruz. Sadece paralel örgüt mensuplarına değil, Ergenekon örgüt mensuplarına da, çıkarcılara, iyi gün dostlarına karşı da dikkatli olmalılar. Müracaat edenin dünü tahkik edilmeli, hakkında istihbarat yapılmalı. Sadece kuru etiket yetmemeli. Cilalı laflara kapılmamalı. Her devrin adamlarına, dün Recep Tayyip Erdoğan'a da AK Parti iktidarına da hakaret edenlere dikkat etmeli. Böyleleri var mı? Var. Tanıyor musun? Evet tanıyorum. Pespaye e maillerle, haysiyet celladı internet siteleriyle bize de hakaret etmeye yeltenmekte, gözden düşürmeye çalışmaktalar. Zavallılar, biz bugün burada değiliz. Tâ MTTB'den beri buradayız. Tâ Pınarhisar Cezaevinden beri Tayyip Erdoğan'la beraberiz. Karşınızda çocuk mu var ki iftira dolu mail ve sitelerinize kansınlar!
Komisyonlar ve yönetim, samimi insanlara geçit vermeli.
Unutmamalı ki bu seçimler "eşik seçim"dir.
Yeni ve sivil anayasayı yapacak, 2023 hedefine yürüyecek,
2071 için hazırlık yapacak olan meclis, 7 Haziran 2015'le şekillenecek meclistir.
AK Parti grubu, güçlü isimlerden meydana gelmeli. Gücün kaynağı akademik unvan değil, isminin toplumdaki karşılığı, samimiyet ve bugüne kadar neler yaptığıdır.
Bu sebeple sızmalara karşı uyanık ve dikkatli olmalı.
Sızan için her yol mubahtır. Onların sırtında yumurta küfesi yok. Dün hakaret ediyorlardı, bugün över, fakat yarın menfaatleri gerektirdiğinde gerçek yüzleriyle ortaya çıkarlar. Biz dememiş miydik? diye Ukalalık yapar, adam satar, dâvâ satarlar.
Aman dikkat.
Aman ha dikkat!!!
.
BAŞKANLIK SİSTEMİ NİÇİN GEREKLİ?
16 Mart 2015 01:00
Yürürlükte bulunan 1982 Anayasası, 12 Eylül 1980'den sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi profesörlerinden Orhan Aldıkaçtı, başkanlığındaki bir hey'et tarafından 5'li darbe konseyi yönlendirmesi yapılmış bir darbe kanunudur. Darbenin gülüm aylarında konsey başkanı Kenan Evren'le beraber halk oylamasına sunulmuş ve süngülü vesayet altındaki sandıklardan yüzde 95 gibi bir "evet" oyu çıktığı ilân edilmişti...
Saddam Hüseyn el Tıkriti de seçimlerde yüzde 99 oy alırdı. 5'li darbe konseyi, neticeyi yüzde 95 değil de yüzde 99.5 olarak ilân etseydi buna kimsenin itiraz etme şansı yoktu. Bir kısım aydınlar hapishanedeydi, bir kısmı yurt dışına kaçmıştı, bir kısmı dâvâ tehditleri altındaydı, kapatılmayan gazete kalmamıştı. AP, CHP, MHP başta olmak üzere partiler kapatılmıştı...
Aradan geçen bu kadar zaman sonra geçtiğimiz aylarda 12 Eylül darbesini yapan süngülü cunta mensuplarının yargılanmasına karar verildi. Çok azı hayattaydı. Yaşları 90'ı geçmişti. Fiilen ceza verilemez vaziyetteydiler. Ama cezada "ibret unsuru", olmazsa olmaz bir şarttır. Yapılması gereken hayatta olsun veya olmasın vicahi/yüzüne karşı ve gıyabi/kendisi olmadan her zanlının muhakeme edilip tarih önünde hak ettikleri cezaya çarptırılmalarıdır. Bu amme hukukunun ve ferdi hukukun emredici hükmüdür. Ne var ki bu noktada hayatta olan darbeciler veya hayatta olmayan darbeci mirasçılarının itiraz hakları doğmaktadır. Şunu dediklerinde kimse bir söz söyleyemez:
-Türkiye Cumhuriyeti Devleti, el'an bizim yaptırdığımız bir anayasa ile çalışmaktadır. Bu anayasa, kötü ise neden bugün de yürürlüktedir; iyi ise biz neden mahkemedeyiz?
Bu sorunun cevabı yoktur.
Darbeci taraf, bu soruda haklıdır...
1982 Anayasası, baştan beri münakaşa mevzuudur. Gelen her iktidar devrinde bir tarafı değiştirilmiş melez bir kanun haline gelmiştir. Artık dikiş tutmuyor, boya tutmuyor, tamir kabul etmiyor. Gelin görün ki TBMM bu bahiste tıkanmıştır, yeni ve sivil bir anayasa yapamamaktadır.
Mevcut anayasa, Cumhurbaşkanına yarı başkanlık yetkisi vermektedir. Bu kelime geçmese de fiili imkân budur. Şu anki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, halkın sandığa giderek seçtiği ilk reis-i cumhurdur. Cumhur/halk, ilk defa vesayet ve vekâlet olamadan kendi hür iradesiyle gönlünden geldiği gibi rey kullanmıştır. 10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimine giderken sn Erdoğan, "anayasanın bana verdiği hakları sonuna kadar kullanacağım!" diye tekraren beyanda bulunmuştu. Halk buna rağmen O'nu tercih etti, böylece bir mutabakat tesis edilmiş oldu.
Bugün artık sivil anayasa yapılarak "Başkanlık Rejimi"nin getirilmesi ihtiyaç haline gelmiştir. Başkanlık rejimi, sadece devletin hızlı çalışmasını temin etmeyecek, aynı zamanda bir tehlikeyi de ortadan kaldıracaktır:
Bugün Cumhurbaşkanı ve Başbakan aynı fikriyat kaynaklı ve ağabey-kardeş hisleriyle birbirine muhabbet duyan insanlar. Bu hal, her dönemde yaşanmayabilir. Seçimlerde farklı bir partiden ve cumhurbaşkanıyla taban tabana zıt görüşten bir Başbakan gelebilir. O zaman icrada çift başlılık çatışması kaçınılmazdır. Böyle bir talihsizlikte devlet, zirvedeki çatışma sebebiyle kilitlenir, istikrar bozulur, piyasalar geriler, yatırım ve kalkınma tavsar.
Bu itibarla çağın getirdiği ihtiyaca dikkat etmeli.
Aslolan milletin refahı, huzuru ve devletin selametidir.
Şekil şartlarına takılıp risk satın almak son derecede tehlikeli olur.
.
Barış Sürecinin Mânevi Boyutu
18 Mart 2015 01:00
-Devleti 10 sene idare etsinler; yüz sene idare ettik desinler!
Bu söz, Sultan Abdülhamid Han'a aittir.
İttihadçı cunta, evvela 24 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyetin ilânını elde eder, sonra da 31 Mart 1909 darbesiyle devletin başında kalmasına tahammül edemedikleri Padişah'ı tahttan indirirler.
Kökleri Mustafa Reşid Paşa ve diğer paşalar üzerinden Londra ve Paris mason localarına kadar giden cuntacı İttihad-ü Terakki taifesi, bir heyecan, bir velvele, bir gulgule içinde devraldığı devleti, 1911 Trablusgarb, 1912 Balkan Harblerinden sonra 1914'te Almanlar safında I.Dünya Harbi'ne sokma cinnetini gösterdiler. 22 Aralık 1914 Sarıkamış faciası bu zaman zarfında yaşandı, 90 bin asker, Allahüekber Dağlarında donarak şehid oldu. Çanakkale çarpışmaları da bu zaman zarfında yaşandı. Kendi paşalarımız kalmamış gibi bir Alman generali, Otto Liman Von Sanders ordu komutanıydı. 253 bin askerimiz şehid oldu. Çanakkale bir müdafaa harbidir. Şanlı bir destandır. Fakat 253 bin genç en verimli yaşında toprağa düşmüştür. Bu inanılmaz zayiat gerçeğiyle zafer gerçeği birbiriyle çatışmaktadır.
Sultan Abdülhamid, iktidarı İttihad-ü Terakki zorbalarına, Harekât Ordusu tehditleri altında devrederken devlet, 5 milyon km2 idi. Cuntacı sergerdeler, 31 Mart tertipçileri tam 10 sene sonra her şeyi berbat etmiş, devleti batırmış olarak 1918'de tatlı canlarını kurtarmak için yurt dışına kaçtılar. Bu esnada insanın düşman saymaya tenezzül etmeyeceği Yunan, Anadolu'nun ortasında Polatlı'ya varmıştı. 1293/1876 Harbinde ölenlerin çocukları, 1911 Trablusgarb, 1914 Sarıkamış, 1915 Çanakkale'de ölenlerin kardeşleri, anaları, babalarının can siperâne fedakârlıklarıyla 1918-1922 arasında cereyan eden ve asıl ismi "Millî Mücahade" olan İstiklal Harbiyle o beş milyon, beşte birden bile daha aşağı düşmüştü.
Bugün şu memlekette ve elbette Osmanlının dünkü mülkünde iki nesil önce dedesi, 93 Osmanlı-Rus Harbi'nde, Trablusgarb, Balkan, Sarıkamış, Çanakkale ve Millî Mücahadede şehid düşmemiş, gazi olmamış Müslüman hane mensubu azdır. Dahası çok kere de ölenlerin hangi cephede can verdiği bilinememiştir. Dedem, Mustafa Efendi'nin Sarıkamış'ta mı, Çanakkale'de mi, bir başka cephede mi Hakka yürüdüğünü bilmiyoruz. Binlerce, on binlerce aile bu kaderi paylaşmaktadır.
Ordumuz, 30 Ağustos 1922'de Mehmetçiğin kanıyla vatan toprağına kurtuluş imzası atarken şair Yahya Kemal de mısralarını kâğıda döküyordu:
"Şu kopan fırtına Türk Ordusudur yâ Rabbi/Senin uğruna ölen ordu budur yâ Rabbi/Tâ ki ezanlarla yükselsin müeyyed nâmın/Gaalib et, çünkü bu son ordusudur İslâmın!"
Allah'ı uğruna ölen, İslamın bu son ordusu, Kore'ye giderken de Ankara stadyumunda komutan imam olup, asker ve subaylar cemaat olduktan sonra trenlere binip vapurlara yollandılar. Şairin güçlü kelimelerle resmettiği bu ordu, içine girmiş İttihatçı cuntayla 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat darbeleriyle sarsıldı, varlık hikmetinden uzaklara düştü. Şimdi o ordu asli hüviyetine kavuşmakta. 1950'de önceki şehidlerimize 1200 şehid daha dahil oldu. Bugün 1200 Mehmetçik, Kore'nin Pusan vilayetindeki şehidliğimizde yatmakta. Bir şey daha oldu. Babaları, dedeleri, büyük dedeleri Pusan, İstiklal Harbi, Çanakkale, Sarıkamış, Balkan, Trablusgarb, 93 Harbinde şehid olanların torunları, önce 1970-80 aralığında sol-sağ kavgalarıyla sonra da 1984'ten itibaren 30 sene boyunca Kürt-Türk kavgalarıyla toprağa düştüler.
Sol-sağ kavgasında ölenlerin bir kısmı şehid, bir kısmı aldatılmış sayıldı.
Türk-Kürt kavgalarındaysa herkes kendi ölüsünü şehid saydı, herkes kendi kabristanına "şehidlik" dedi. Herkes kendi evlâdının mezarı başında Yasin okudu.
Barış Süreci'ni kalıcı kılacak imzaların 18 Mart 1915 Çanakkale Muharebelerinin yüzüncü sene-i devriyesine denk gelmesi tesadüf olamaz.
Barış Sürecinin mânevi boyutu böylece tecelli etmiş bulunmakta.
Dedelerimizin ruhâniyeti, ebedî kardeşliğimiz için devreye girdi.
.
Bu bir hikâye değildir
19 Mart 2015 01:00
Çanakkale muharebelerinde 568 bin düşman askerine karşı 315 bin Mehmetçikle vatan müdafaası yaptık. Deniz savaşı, 19 Şubat 1915'te başladı, 18 Mart 1915'te bitti. Mehmetçik, Çanakkale Boğazı'nda Britanya imparatorluğu, Birleşik Krallık, Avustralya, Yeni Zelanda, Britanya Hindistanı ve Fransa olmak üzere altı ayrı ülkenin ordusuna karşı canını dişine takarak geçit vermedi. Çanakkale Boğazı'nı düşmana kapatmamızda tabyaların çok büyük rolü oldu. Sultan Abdülaziz ve Abdülhamid Hanlar zamanında inşa edilmişlerdi.
Çanakkale Boğazını geçemeyen, en namlı gemileri batırılan düşman kuvvetleri, deniz savaşında bir varlık gösteremeyince o öfkeyle 24 Nisan 1915'te Gelibolu yarımadasına çıkarma yaptılar. Bu defa kara savaşları başlamıştı. Çeşitli cephelerde göğüs göğüse muharebeler oldu. Muharebeler, 9 Ocak 1916'da bu defa da Osmanlı imparatorluğunun zaferiyle bitti.
5. Ordu komutanı Liman Von Sanders'ti. Komutanlar Esat Paşa, Vehip Paşa, Cevat Paşaydı. Ayrıca Mustafa Kemal gibi yarbay ve albay rütbesinde subaylar vardı. 315 bin Mehmetçiğin 253 binini al kanlar içinde rahmet-i Rahman'a uğurlamıştık. Fakat emperyalist düşman da 252 bin ölü vermişti. 57. Alayımız bütünüyle şehit olmuştu. Mehmetçik, Gelibolu'nun her cephesinde destanlar yazdı. Her 10 Şehidimizden biri lise ve üstü tahsilliydi. Bu çok şey demekti. İleriki zamanların yetişmiş insan kadrolarını Gelibolu'da tüketmiştik. Telafisi on yıllarımızı alacaktı. O yıl Galatasaray Lisesiyle Erzincan askeri Lisesinin son sınıfları mezun veremediler. Onlar, şehadetnâmelerini meleklerin elinden almışlardı.
O arada bir başka cephede daha muharebeler yaşandı:
Bu da bir kesin zaferdi.
İngilizler, 7 Aralık 1915'te Irak'ın güney doğusunda Dicle kıyısında bulunan Kut'ül Amare'ye de 31 Bin kişilik bir orduyla girdiler. Niyetleri Bağdat'ı düşürmek ve Irak petrolleriydi. Şiddetli çarpışmalar oldu. Mehmetçik burada da tarihe mübarek kanıyla imzalar attı. Düşman, 18 Bin askerini kaybetti. İngiliz komutanlar, 13 Bin askerle birlikte 29 Nisan 1915'te Halil Paşa komutasındaki ordumuza teslim olmak zorunda kaldılar.
Çanakkale ve Sarıkamış muharebeleri I. Cihan Harbi'nin getirdiği neticelerdir. Avrupa, sanayi inkılabını gerçekleştirince hem üretim için ham madde temin etme ve hem de ürettiği malları satacak pazarlar bulma ihtiyacıyla karşılaştı. Sattıkları aynı zamanda sermaye birikimine imkân vermişti. Bu imkânları da değişik ülkelerde yatırıma dönüştürmek gerekiyordu. Bu manzara Almanya, İngiltere, Fransa arasında rekabete yol açtı. Kızışan rekabet, Avusturya veliahdı Frans Ferdinand'ın Saraybosna'da Gavrilo Princip adındaki bir sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesiyle I.Cihan Harbine dönüştü. Devrin dünyasında 4 imparatorluk vardı. Osmanlı, Alman, Avusturya-Macaristan, Britanya ve Çarlık Rusyası. Britanya, Fransa, Çarlık Rusyası, "İtilaf Devletleri" namıyla bir saf oluşturdular. İtalya bunlara dahil oldu, ayrıldı bir yıl sonra yine dahil oldu. Almanya, Avusturya-Macarsitan "İttifak Devletleri" adıyla diğer saftı. İttihat Terakki idaresindeki Osmanlı Devleti, "silahlı tarafsızlık" siyaseti gütmek istediyse de Almanya'nın Karadeniz'e iki savaş gemisini kaçırıp Sivastopol'ü bombalaması felakete davetiye çıkarttı. I. Dünya Harbine girişimizi meclis başkanı biliyordu, fakat Padişahtan saklanmıştı.
Rusya'dan itilaf devletlerine petrol gelmesi gerekiyordu. Ayrıca Rusya'nın mühimmatı bitmeye yüz tutmuştu, Almanya önünde hezimete uğrayacaktı. Kuzey denizi buzlu, Baltık Denizi ve Orta Avrupa da Alman nüfuzunda olduğundan İtilaf devletlerinin Rusya'ya ulaşabilecekleri tek yol, boğazlarımız kalmıştı. Harplerin hangi neticeleri getireceğini önceden tahmin etmek mümkün değildir. Bu manzaradaki Rusya'da Ekim 1917'de Lenin ve arkadaşları tarafından kızıl ihtilal yapıldı. Beri tarafta İttihad-ü Terakki Partisi, 1 Kasım 1918'de kendini feshetti. Sanki vazifesini yapmıştı. Mehmet Talat Paşa, Cemal Paşa, Enver Paşa yurt dışına kaçtılar.
Rusya'daki rejim değişikliği sebebiyle İtilaf Devletlerinin buraya ulaşma bahanesi kalmamıştı. Hâlbuki İngilizler için Saltanat, Hilafet gibi hasım hedefler vardı. 7 Kasım'da Fransa, İtalya ve Yunanistan'ı da peşine takarak Çanakkale Boğazı'ndan girdiler, 13 Kasım'da payitaht İstanbul'u işgal edildi. Meclisi Meb'usan'ı dağıttılar, karakol basıp cinayetler işlediler. 6 Ekim 1923'te iki ay evvel akdedilmiş Lozan'la beraber alacakları tavizi aldıktan, yapacakları şekillendirmeyi yaptıktan sonra savuşup gittiler.
Nereye gittiler?
Hayır; onlar bir yere gitmediler! Başımızın üstünde dönüp durmaktalar. Bugün de Irak'talar. Filistin'deler. Suriye'deler. Mısır'dalar, Libya'dalar. Afganistan'dalar... Gerektiğinde yalancı baharlarla geliyor, gerektiğinde katillerle bir masa etrafına oturup el sıkışıyorlar. Sanayi inkılabının nâm-ı diğer vahşi kapitalizm ihtiyaçları aynen devam etmekte.
Bedir Harbi'nden, Çanakkaleye, oradan Şah Fırat Harekâtına kadar imânımız, ezanımız bayrağımız, vatanımız ve istiklalimiz için aziz canlarını feda eden aziz şehidlerimize, aziz gazilerimize ebedî rahmetler diliyoruz.
.
BARIŞ RENKLİ BAHAR
20 Mart 2015 01:00
En kıymetli varlık insan. Ülkelerin de en kıymetli varlığı insan. Bunu biliyoruz. Biliyor ve üstelik genç nüfusa sahip olmakla övünüyoruz. Ne var ki bunu bilen ve buna inanan insanlar olmamıza rağmen insanı harcayan ideolojiler yüzünden on binlerimizi kaybediyoruz:
1968-1980 arasında 5 bin genç katledildi. Bunların bazısı ülkücüydü bazısı solcu. Hepsi de 20'li yaşlarındaydı. Her biri kendi cephesinden memlekete hizmet etmek, geri kalmışlık zincirini kırmak için mücadele vermekteydiler. Usulleri farklı olsa da hedefleri aynıydı. Oturup konuşabilselerdi ortak yanlarını keşfedecek, silah tutan eller, birbirini sıkacaktı.
Sol-sağ kavgaları, 12 Eylül'de darbe zoruyla bitirildi. 1980-83 arası silahların gölgesinde sakin geçti. 1983'te seçimler yapıldı. Demokratik mekanizma tekrar devreye girdi. ANAP iktidar oldu. Bir yıl sonra 1984'te PKK, Cizre'de katliam yaptı. Ondan sonra silahlar susmadı. Yine 20'li yaşlarda insanlar öldü. Ölenlerin bazısı dağda Kürtçü militandı, bazısı orduda Mehmetçikti. Bu defa üstelik savaş uçakları, tanklar ve diğer muharebe silahları devredeydi. Hazine dağlara-taşlara akıtılıyordu. Ne 12 Eylül'ün "Kürt yoktur!" kanunu bir işe yaramıştı, ne onlarca yıl süren olağanüstü haller. Neticede 30 bin genç insan öldü, 30 sene kayboldu ve Türkiye'nin bütün dış borçlarını kapatacak denli hazine boşa harcandı.
İşin gerçeği şu ki yirminci asır Türklerin kayıp asrıdır. Resmî ideolojinin Hanedan'ı yurt dışına sürmesinden itibaren bu memlekette dindar, muhafazakâr, solcu, Kürtçü, ülkücü herkes ya eş zamanlı olarak veya dönem dönem zulüm gördü. Şeyh Said olayında, Menemen Vak'asında olduğu gibi çok kere ayaklanmayı teşvik eden kışkırtmalar yapıldı. Bu kışkırtmalarla İstiklal Mahkemeleri kurulup insanlar asıldı. Bu memlekette haksızlık yaşayanlar sadece Kürtler olmadı. Kürt kimliğinin tanınmasından 15 sene sonra Müslüman kimlik tanındı.
Derin devlet, hem kriz çıkarttı, hem de o krizi yönetemedi. Zannedildi ki herkes Osmanlı Hanedanı, dindarlar ve ülkücüler gibi kan kusup kızılcık şerbeti içtim diyecek.
Öyle olmadı...
Tarihin bir döneminde bazı Kürtler, dış istihbarat ağlarıyla çekilip çevrilmeye başlandı. O sırada devleti yöneten sivil ve askerî irade tehlikeyi görecek basiret gösteremedi. Tehlike "üç beş çapulcu" diye kibirli telakkilerle tartıldı. Yara azmanlaştı, hudutlarımızı aştı. Bereket ki büyük Kürt kitlesi Kürtçü sosyalist ideolojiye mesafeli durdu. Eğer AK Parti diye tarihte olduğu gibi ümmet ölçekli ortak bir renk ortaya çıkmasaydı tutunacak dal bulamayan o kitle de eriyecekti. Bu yönüyle AK Parti, üstelik onun kurucu ve yöneticileri de resmî ideoloji mağdurları olduğu halde ülkenin birlik ve dirliğinin kurtuluş vesilesi olmuştur.
Emperyalizm, Kürtçü ideoloji vasıtasıyla bizi vurdu. Bu memleketin çocuklarının üzerinden silah sanayii ve uyuşturucu trafiği çalıştı. Nihayetinde hiç de umulmadık bir zamanda ve Paralel Yapıya rağmen Barış Süreci yakalandı. Çünkü daha evvelinde istikrar ve kalkınma yakalanmıştı. İki yıldır kan akmıyor. İki yıldır analar ağlamıyor. Vardığımız noktada barış kalıcı hale gelmek üzere. 21 Mart 2015 Nevruzu münasebetiyle Abdullah Öcalan, taraftarlarına silahların terk edilmesi, silahların gömülmesi, demokratik siyaset yoluyla ne denecekse denilmesini tavsiye edecek.
Bugünlere, sn Erdoğan'ın çok sağlam durması, Başbakan olmasından itibaren sn Davutoğlu'nun tam bir kararlılık göstermesi ve Kandil, HDP ve Avrupa'daki Kürtlere rağmen kendisi içerde olduğu halde savaştan usanmış ve aslında her isteği de karşılanmış Kürt kitlenin hissiyatını çok daha iyi okuyan Abdullah Öcalan'ın gerçekçi tutumuyla gelindi.
Bir farklı bahara vardık.
Bahar güzeldir.
Barış renkli bahar daha da güzeldir.
Düne dair ne varsa onları toprağa gömüp kucaklaşmaksa hepsinden güzeldir.
.
ZORLU BARIŞ YÜRÜYÜŞÜ
23 Mart 2015 01:00
PKK'nın ilk defa Cizre'de katliam yaptığı 1984 yılında 10 yaşında olan Kürt çocuklar, bugün 40 yaşın üstündeler. Onlar, çocukluk, gençlik ve orta yaşlarında sürekli bilendiler. PKK hareketini başlatanların, Türkiye'nin diğer unsurlarıyla ortak aidiyetleri, bu hareketi bir ideoloji ve hayat tarzı olarak benimseyerek yetişenlerden daha fazladır.
Bu yetişenler, "Türkiye düşmanlığıyla büyüdüler. Bugün Abdullah Öcalan'ın bile o kitlenin üzerinde istisnasız etkili olması zor görünmekte.
Kürt politik hareketinin lideri, mektubunda zamanın ruhundan söz etmekte. Girilen yeni dönemde silahlı mücadelenin terk edilerek demokratik mücadeleye başlanmasını söylemekte. Şimdi barış zamanı demekte. Süleyman Şah Türbesinin yeni yerine atıfta bulunarak Eşme üzerinden Türk Kürt-müşterek mânevi değerlerine işaret etmekte.
Abdullah Öcalan'ın İmralı'da kaleme aldığı ve HDP'li vekillerin Diyarbakır nevruz şenliğinde okudukları mektupta beklenmedik beyan ve kayıtlar görülmedi. Eğer muhakkak bir sürpriz, beklenmediklik aranacaksa "Eşme ruhu" cümlesidir. Abdullah Öcalan, 40 yıldır devam eden PKK silahlı mücadelesi, başarıya ulaşmış fakat bugün artık sürdürülebilir olma kabiliyetini kaybetmiştir, dedikten sonra şimdi barış zamanı diyerek örgütün bir kongre toplayarak silahlı mücadelenin bırakılmasını istemekte.
Bu mektubun yaptığı barış çağrısının devletin barış iradesiyle buluşup hayat bulması mektuptaki iki unsurun seyriyle mümkün olacaktır.
Herhâlde dikkatlerden kaçmamıştır; Abdullah Öcalan, silah bırakılmasını arzu etmektedir. Bu arzusunda samimi olduğu da görülüyor. Aynen şöyle demekte:
-Dolmabahçe deklarasyonu gereği ilkelerde mutabakat oluşmasıyla birlikte PKK'nın Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı yaklaşık 40 yıldır yürüttüğü silahlı mücadeleyi sonlandırmak ve yeni dönemin ruhuna uygun siyasal ve toplumsal stratejileri belirlemek için bir kongre yapmalarını gerekli ve tarihî görüyorum.
Cümlede hitabın doğrudan PKK'ya yapılmamış olması da kayda değer. Kullanılan dil de önemli. "Gerekli ve tarihî görüyorum" diyor. Bu şahsi bir kanaat ifadesidir, bir mecburiyet yüklemiyor. Örgüte kongre toplayarak ortak bir kararla silah bırakmalarını tavsiye etmekte.
PKK bu tavsiyeye uyar mı?
Dağ uyar mı?
Avrupa uyar mı?
Herhalde uyulacak. Uymayanlar Kürt politik hareketi açısından marjinal, radikal ve gayrı meşru olacaktır. Ama her unsurun bütünüyle uymasını beklemek de mümkün görünmüyor. En azından Kandil, "Türkiye'ye karşı değil ama bölgedeki terör örgütlerine karşı varlığımızı devam ettireceğiz" diyebilir.
Buna rağmen kongre kaçınılmaz görünmekte, seçimlerden sonra yapılabilir. Fakat uymayanlarda bile zaman içinde çözülme yaşanabilir. Mektubun diğer zayıf noktası ise dayanağıdır. Bu mektup, bir anlamda hem "Dolmabahçe deklarasyonu"na dayanmakta ve hem de onu tanımaktadır. Ne var ki Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, demokrasi çağrısı yapılamadığı için esas ve birlikte açıklama yapılması cihetiyle de usul yönünden mevzubahis beyannameye/deklarasyona itiraz etmiştir. Buna belki tanımama da denebilir.
Bütün bunlara rağmen barış kervanı yoldadır. Bazı noksan ve hatalar yolda düzelecektir. Kolay değil; ezberler bozulmakta; parmakları tetikte nasırlaşmış ellerle tokalaşılmaktadır. Bu bir zorlu barış yoludur. 40 yılın enkazı 40 günde kaldırılamaz. Ümitle, samimiyetle, gayretle devam etmeli.
.
KÜRTÇÜLER VE KEMALİSTLER ZAMANI OKUYAMADILAR!
24 Mart 2015 01:00
Abdullah Öcalan, "bugünkü aklım olsaydı silahlı mücadele yapmazdım" demiş. 30-40 bin insan öldükten, en az bir bu kadar insan sakat kaldıktan, 30-40 yıl heba edildikten, dış borçlarımız miktarınca hazine zarara uğradıktan sonra bu sözün ne önemi olabilir?
Silahlı mücadeleye başladıkları 1984'te kendisi ve militan arkadaşları zamanın ruhunu okuyamamışlardı. "Kürdistan İşçi Partisi" diye gayrı kanuni olarak PKK'yı kurarken sosyalist bir model, üstelik de Stalinist bir Sovyet modelini esas almışlardı. Rüyalarına göre hem Kürtleri ve hem de patronlar, ağalar elinde ezilen işçileri köylüleri kurtaracaklardı.
Bu maksatla kaçıp Lübnan'daki Bekaa Vadisinde sosyalist El Fetih militanlarından gerilla eğitimi alıyorlardı. Dillerinde aynı romantik cümleler vardı: "Yaşasın ezilen halkların kardeşliği!!!" Gerçek şuydu ki benzer rüyadaki El Fetih de zamanı okuyamıyordu. Hep beraber çağın gerisinde kalmışlardı...
PKK'nın ilk kanlı eylemini yaptığı tarihten sadece 5 yıl sonra 1989'da Berlin Duvarı yıkılacak, rol modelleri SSCB/Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği yani işçilere ve köylülere dünya saadeti vaad eden komünist devlet uygulaması çökecek ve Lenin, Stalin, Che gibi komünist önderler, arşiv malzemesine dönüşeceklerdi. Bugün Rusya'da Marx-Engels, Lenin-Stalin ütopyası değil, Vladimir Putin Yeni Çarlığı gerçeği var.
Dedeleri-babaları, Kemalist mezalimden çok çekmiş bir çoğu ateist Kürt gençler, ırkçı öfkelerle komünizme sarılıyor, bağlandıkları ideoloji onlara silahlı isyanı emrediyordu. Bundan dolayı Bekaa'da idiler, bundan dolayı merhametin, insafın ve vicdanın zerresini taşımadan bebeklere varıncaya kadar sivilleri bile katlediyorlardı.
Halbuki onlar, bunu yaparken bir nefes sonra komünizm çökecekti. Bugün görülüyor ki Abdullah Öcalan ve yoldaşları, 5 yıl sonrasını okumaktan acizlermiş. PKK lideri, pişmanlığını dile getirirken aslında ikrar edemediği bu aczi, kifâyetsizliği ve ufuksuzluğudur. Demirperde yıkılırken yerleştikleri Suriye'de El Muhaberat onlara başka bir demir perde olmuştu.
Kürtçü hareketin lideri, "silahlı mücadele bitmiştir, şimdi barış zamanıdır!" derken bunu bir sabah uykudan uyandıktan sonra tesadüfi bir düşünceyle söylemiyor. 15 yıldır dört duvar arasında. Bu zaman zarfında muhakkak ki kendine, yoluna-yordamına ve söylemine kadar ne varsa hepsini defalarca hesaptan geçirdi, bir nefs muhakeme ve muhasebesi yaptı. Öcalan'ın yaptığı bu muhakeme ve muhasebeyi Kandil kadroları, bugün olmuş yapmıyor. Onlar hâlâ bellerindeki silahın verdiği kibir ve sırtlarını sıvazlayan emperyalist ellerin uyandırdığı hislerle romantik kodlardalar. Avrupalı Kürt politik kümelenmesi ise bunu hiç yapmayabilir. Onlar, Ermeni diasporasına benzemekte. Batıdaki Ermeni diasporası nasıl ki beyaz Ermenilerse; bunlar da güdücü kadrolarıyla beyaz Kürtlerdir.
Zamanı okuyamayan, sezgi gücünden mahrum diğer kadro ise Kürt silahlı isyan hareketi başlayınca onları "üç-beş baldırı çıplak çapulcu!" diye küçümseyen Kemalist, Tek Partici Beyaz Türklerdir. Cuntacı askerler, medya, sermaye, köksüzlerle kara cübbelilerden meydana gelen vesayetçi beyaz Türk yapı, bu esnada "şeriat PKK'dan beterdir" diye abes ötesi sayıklamalar içindeydiler.
Aynı insanlar, bir zaman sonra sıkışınca "ver kurtul" demekten utanmadılar.
Kürt mücadelesi önünde çâresiz kalınca Güneydoğuyu vermeye râzı oluyor; fakat Müslümanlara haklarını vermiyor, onlarla eşit olmak istemiyorlardı. Kemalist, Tek Partici, laikçi vesayetçi Beyaz Türk yapı, mağlubiyeti hiç ummadığı bir zamanda yaşadı. Bu ülkenin gariban ama taş gibi iman sahibi köylüleri, Adnan Menderes'in açtığı yollardan kamyonlarla, dur-kalk giden kara trenlerle sırtlarında denkleri, ellerinde tahta bavullarıyla gelmiş, yerleştikleri gecekondularla aslını kaybetmiş büyük şehirleri kuşatmış ve yetiştirdikleri evlatlarıyla onları yeniden fethetmişlerdi...
Zamanın ruhu onu gösteriyor ki bugün Kemalistler de Apocular da bütün iddia ve ideolojileriyle iflas etmişlerdir. Artık kör ideolojiler devri bitmiş, fetret devri kapanmıştır.
Yaşasın bu ülkenin her aidiyetten yerli çocukları!
Yaşasın bin yıllık ebedî kardeşliğimiz!
.
1969
25 Mart 2015 01:00
1969 yılı siyaset tarihimizde bir kırılma noktası olmasına rağmen üzerinde layıkıyla durulmadı. Halbuki tam bir ibretlik vak'adır ve sonraki zamanlardaki istenmedik gelişmelerin başlama sebebidir...
Türkiye, gelişip büyürken cunta, 27 Mayıs 1960'ta darbe yaparak Adnan Menderes ile iki vekili idam ettirdi.
Darbe rüzgârından sonra güya sivil idareye geçildi. Daha evvel defalarca başvekillik ve reisicumhurluk yaptığı halde bu makamlardan hâlâ hevesini alamayan İsmet İnönü, başbakan oldu. Adnan Menderes'in kurucusu ve başvekili olduğu DP/Demokrat Parti kapatılmıştı. İsmet İnönü başbakanlığında kurulan, tek parti hükümeti değildi. CHP'nin yanı sıra bugün külü-tozu bile kalmamış partilerle bir ortaklık kurulmuştu. Türkiye, ilk defa koalisyonla tanışıyordu. Bu şu demekti, istikrar içinde yoluna devam eden güçlü bir tek parti iktidarı, zorbalıkla al aşağı edilmiş ve yerine toplama bir hükümet kurulmuştu. Sonraki her koalisyon iktidarı gibi bu da başarısız oldu.
Bunun üzerine hükümet ortağı AP/Adalet Partisi, Süleyman Demirel başbakanlığında tek başına iktidara geldi.
1965'te iş başına gelen I. Demirel Hükümeti başarılı oldu. Adalet Partisi, tabiî olarak DP'nin devamıydı ama bunu o günlerde ağza almak mümkün değildi. DP'nin icraatları kaldığı yerden hayata geçiriliyordu. Kalkınma hızı yüzde 6'larda seyretmekteydi.
Her şey yolunda giderken bir gün birden bire AP içinde ihtilaf çıktı. Parti, "Yeminliler" ve "41'ler" diye iki grubun mücadelesine sahne olmaya başladı. Yeminliler için "masonlar" diye yazılıp-çiziliyordu. 41'lerse devrin tarifiyle "milliyetçi-mukaddesatçı" denen muhafazakârlardı. Bu bir parti içi iktidar mücadelesiydi. Yeminliler'in lideri başbakan Demirel, 41'lerinki TBMM başkanı Ferruh Bozbeyli'ydi. İhtilaf kızışıp köprüler atılınca 41'ler 1969 yılında AP'den koparak Ferruh Bozbeyli'nin genel başkanlığında DP/Demokratik Parti imiyle bir parti kurdular. Tek başına güçlü bir şekilde iktidar olmuş olan ve iyi işlere imza atan AP iktidarı zayıfladı. Diğer taraftan dünya, 1968'den itibaren bir kargaşa dönemine girmişti. Paris'te başlayan sol gençlik hareketleri, bütün her yanı ve bu arada Türkiye'yi de sarmıştı. 1961 Anayasası, hürriyet ve serbestlik adına suistimale çok müsait maddeler ihtiva etmekteydi. Senato ve yeni kurulan Anayasa mahkemesi iktidara fren oluyor, sendikal hareketlerle talebe hareketleri yıkıcı bir biçimde başını almış gidiyordu. Kan kaybetmiş iktidarın bu sert rüzgâr önünde durması mümkün değildi. Sokak çatışmaları, meydan kavgaları, cinayetler başlamıştı. Her gün cenazeler kaldırılıyordu. Kalkınma hızı gün gün geriledi. Hükümet iki yıl daha devam edebildiyse de asker, 12 Mart 1971'de bir muhtıra vererek iktidarın düşmesine sebep oldu.
1970-1980 arası Türkiye, rahat ve huzur yüzü görmedi.
Sonraki bütün kötülüklerin, 12 Mart'ın, kurtarılmış mahallelerin, her günkü 20-25 kişilik ölümlerin, 70 sente muhtaçlıkların, 12 Eylül darbesinin, IMF memurları önünde hesap verir duruma düşmelerin vs vs. esas sebebi iktidar partisi olan AP'de çıkan bir kavganın 1969'da partinin parçalanmasıyla bitmesidir. Aslında bitmedi. Sarsıntılar 1980'e kadar devam etti. Nihayetinde AP de DP de kapandı. Bugün tabelaları bile yok.
Recep Tayyip Erdoğan, AK Hareketin lideridir.
Liderin büyük bir isabetle seçip çıkarttığı Ahmet Davutoğlu, 12 yıldır büyük hizmetlere imza atmış AK Parti'yi hız kesmeden koşturan çalışkan, azimli ve muhtevalı bir genel başkan ve başbakandır. Her ikisi kendi sahalarında kardeşane hisler ve muhabbet ve ahenkle çalışıyorlar.
Önümüzde büyük hedefler varken... 7 Haziran 2015'te; yani yarın denecek kadar yakın bir zamanda o hedeflere yürüyeceğimiz bir "eşik seçim" bizi beklerken, barış süreci kalıcılık ararken, bu milletin başı yukarı kalkmışken üstelik de kıdemli, tecrübeli bazı parti mensuplarının kavgaya tutuşmalarının kabulü mümkün değildir. Kimin haklı, kimin haksız olması önemli değil. Önemli olan böyle bir kavganın -Allah korusun- partide, iktidarda, sandıkta ve memlekette yapacağı tahribattır.
Herkes dikkatli olmalı.
Kimse, 1969 Hakikatini unutmamalı.
.
7 HAZİRAN EŞİK SEÇİMDİR
26 Mart 2015 01:00
Milletin bugünü ve yarınlarıyla alakalı olmakla şüphesiz ki her seçim çok mühimdir.
Bu seçimse ehemmiyetlidir; mühimlerin mühimi, önemlilerin önemlisidir. Bize göre 7 Haziran seçimleri, 1946'dan bu yana yapılan en kritik seçimdir.
Tezimizin gerekçesi tek cümledir:
-Büyük hedeflere kifâyetsiz kadrolarla varılamaz...
Önümüzde üç büyük hedefle onlara bağlı hayati hedefler var.
Hedeflerin ilki, yeni ve sivil bir anayasa yapmaktır.
Böyle bir anayasa yapılamayıp da 40 sene sonra hâlâ darbe anayasasıyla devam edilirse başkanlık sistemine geçmek hemen hemen mümkün olmaz.
İkinci hedef, 2023 Büyük Türkiye'dir.
Hudutlarımıza "Büyük Türkiye" tabelâları asmak, hatta devletin adını değiştirip "Büyük Türkiye Cumhuriyeti" yapmakla Büyük Türkiye olunmaz. Dünyadaki ilk 10 büyük ekonomik güç arasında yer alırsak bir başka ifadeyle kişi başına milli gelir 25-30 binlere yükselirse, ihracatımız, ithalatımızı kat kat geçerse, üniversitelerimiz yıldızlaşırsa, refah çoğalıp kavgalar, bölünme kaygıları yok olursa büyük devlet oluruz.
Üçüncü büyük hedef 2071 Cihan Devleti Türkiye'dir.
O gün dünyada diğer süper güç kim olacaksa birinci süper güç biz olacağız demektir. Şimdi hayal gibi görünebilecek böyle bir hedefe varabilmek bugünlerden başlayan çalışmalarla mümkün olacaktır. Yoksa hakikaten hayal olabilir.
Bilgi birikimi yani müktesebatı olmayan, sosyal görgüsü noksan, dil, tarih, ufuk ve inanç şuuru zayıf, kendini ve yakın çevresini aşıp omuzlanması gereken yükleri omuzlamayan, sahiplenilmesi icap eden dertleri dert edinemeyen kadrolarla bu yüksek hedeflere varılamaz.
Hiç hafife alınır tarafı yok, hiç ihmale ve tesadüfe bırakılır tarafı olamaz, tekraren ifade ediyoruz ki 7 Haziran 2015 seçimleri eşik seçimdir! Ya bu büyük dâvâyı, büyük ideali yüklenip ufukları fethedeceğiz veya gerisin geri düşeceğiz. Allah göstermesin düştüğümüzde bugünleri de ararız.
Bu seçimlerde meclise gidecek her milletvekilinin, 80 milyon Türkiye vatandaşının 300 milyon Türkistanlının, 1.750 milyarlık ümmetin ve elbette mazlum ve mağdur her insanın derdiyle dertlenecek çapta olması şarttır.
Her milletvekilinin kendini Filistin'den, Şarki Türkistan'dan, Arakan'dan, Kırım'dan, Gümülcine'den, Bosna'dan, Kosova'dan, Somali'den, Halep'ten, Şam'dan, Bağdat'tan, Süleyman Şah Türbesinden, Gül Baba Türbesinden, Sarı Saltuk Türbesinden, bu coğrafyanın her anlamından, her derinliğinden her gözyaşından sorumlu hissetmesi gerekir. Gönlü, Nil-Fırat-Ceyhun-Tuna merkezli çarpmalıdır. Bunları lafta, rol gereği konuşan değil, vicdanileştirmiş vekillere muhtaçlık var.
Bugün mer'iyetteki bu anayasa yamalı bohça olmakla vatandaşı rahatsız ettiği, yolumuza engel olduğu gibi, kavgalı, dövüşlü, hakaretli vekiller de vatandaşı rahatsız etmekte, onlar da yol kesmekte.
O kurumun adı "Türkiye Millet Meclisi" değildir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir.
.
İRAN YAYILMACILIĞI
27 Mart 2015 01:00
Yemen, dedelerimizin yaktıkları yanık türkülerdeki diyarlardan biridir. Gülü çemen olmasına rağmen gidenin gelmemesinin sebebi, onlar için meçhuldür. Adı geçen yer, önceki zamanlar orada kalsın; İslam tarihinden bu yana meseleli bir bölgedir. İlk ihtilaf Fil Vak'asıdır. Nübüvvetten sonra ilk yalancı peygamber buradan çıkmıştır. Bu kritik coğrafya, 1 Kasım 1918'de Devleti âli Osman'ın elinden çıkarak İngiltere'ye geçer. Kuzey ve Güney diye ikiye ayrılır. 1967'de İngiliz boyunduruğundan kurtulur. Fakat Kuzey Yemen Moskova güdümlü sosyalist bir idaredir. SSCB yıkılınca iki taraf 1990'da birleşirler.
Yemen Cumhuriyeti, Türkiye'nin üçte iki büyüklüğündedir ve 25 milyon civarındadır.
2011'de Tunus'ta başlayan hususi maksatlı Arap Baharı, Mısır, Libya, derken Yemen ve sonra da Suriye'ye sıçradı. Yönlendirilen kitle 1990'dan beri Yemen Cumhurbaşkanlığı yapan Ali Abdullah Salih'e karşı ayaklandı. Cumhurbaşkanı, önce istifa etti, sonra Suudi Arabistan'a sığındı.
2012'de Cumhurbaşkanlığı seçimine karar verildi. Bütün partiler, devrik Ali Abdullah Salih'in yardımcısı Mansur el Hadi'nin cumhurbaşkanlığı için tek aday olarak seçime girmesi hususunda mutabık kaldılar. El Hadi, oyların tamamına yakınını aldı. Seçimler devam ederken hem kuzeydeki Zeydi Şii Husiler ve hem de güneydeki Güney Hareketi, seçim sonuçlarını tanımayacaklarını açıkladılar. Ayrılıkçılar, tek aday çıkmasını, bu adayın eski rejimin adamı olmasını kabul etmiyorlardı. Onlara göre böyle bir netice 2011 devrimini anlamsız kılmaktaydı.
Eski rejimin, önceki cumhurbaşkanı dışında aynen devam etmesi, onları rahatsız etmekteydi. Husiler içten içe köpürmekteydiler.
18 Ağustos 2014'te petrol zammını bahane ederek ayaklanıp başkent San'aya girdiler. 13 Ekimde isyancılarla merkezî hükumetin anlaşmaya varması üzerine Halid Baha, başbakan oldu. Ne var ki takma akılla yedi adım gidiliyordu. Kendi akıllarıyla hareket etmiyorlardı ki. Bir yerden kışkırtılmaktaydılar. 19 Ocak 2015'te Başbakanlığı, bir gün sonra da Cumhurbaşkanlığını kuşattılar. Cumhurbaşkanı ve Başbakan istifa etmek zorunda kaldı. Cumhurbaşkanı Aden'e sığındı.
Husilerin stratejik noktalarını ele geçirmesi üzerine Yemen dışişleri bakanlığı 10 Körfez devletinden acil müdahale talebinde bulundu. Bunun üzerine 26 Mart tarihinde Suudi uçakları, Husi hedeflerini vurmaya başladı.
Hava harekâtını kara harekâtının takip edeceği söylenmekte. Bu müdahaleyi, Türkiye, ABD, Fransa ve İngiltere desdekliyorlar. Bu bir arka çıkma, hak verme ve lojistik destek şeklinde.
Husileri ise İran'dan başka İran güdümlü Irak ve Suriye ile İran'ın Lübnan'daki yani Akdeniz sahilindeki ileri Karakolu Hizbullah da desdeklemektedir. Tabiî bir de bölgenin demirbaşı yapılmış terör örgütleri.
Görüldüğü gibi ortadoğuda ciddi bir İran yayılmacılığı yaşanmaktadır. Şia bir ideoloji olarak ihraç edilmekte. Meseleye Vehhabi ihracıyla Şia ihracının çatışması olarak bakmak da mümkün. İran Basra Körfezi, İskenderun Körfezi ve Aden Körfezi üçgeninde kendine yer edinmekte. Dünya, Irak ve Suriye ile uğraşırken mezkûr devlet, tarihte hiç elde etmediği kadar ciddi bir nüfuz alanını yakalamış vaziyette. Dahası Kandil'deki PKK'nın en azından bir kısmı dahil el Kaide, DAEŞ, Hizbullah, Husi gibi örgütler ile iş birliği halinde. Bir başka ifadeyle bizdeki Barış Sürecinde gölge güçtür.
İran'a kızmaya hakkımız var mı?
Büyük devlet, menfaati neyi gerektirirse yalnız kalma pahasına da olsa yoluna devam eder
.
BAŞKANLIK; DEĞİŞMEZ GÜNDEM!
30 Mart 2015 01:00
AK Parti, 6223 MV Aday adayından 550 ismi imbikten geçirircesine süzüp çıkartarak 7 Nisan'da YSK'ya verecek. 6223 sayısı, en yakın partiye yapılan müracaatın 3 katıdır. Müracaat fazla olunca seçme ölçüleri ve hassasiyet de artmakta. Türlü sızma teşebbüslerinin önüne geçme şartı olduğu gibi yanlış tensip tehlikesinin bertarafı da gerekmekte. Bu sebeple evvela teşkilatta aday adayları yoklaması, sonra mülakatlar yapıldı. Bu arada STK'larda tercih seçimi oldu. Kanaat önderlerinin görüşü alındı. Ankara'da orta kurul çalıştı.
28 Şubat'tan bu yana ise genel başkan Ahmet Davutoğlu başkanlığında üst kurul çalışması yapılmakta. Aday adaylarından bir kısmı ile sn Davutoğlu'nun bizzat mülakat yapacağı ifade edilmekte.
Öyle görünüyor ki:
Başbakan Davutoğlu şu günlerde iki ciddi mes'eleye yoğunlaşmış bulunmaktadır. Bunlardan biri, ehil olanı ve layık olanı tesbit kıstasıyla MV adaylarını isabetle seçme işi, diğeri de AK Parti Seçim Beyannamesi'dir. Şu kat'i bir gerçektir ki aday adayları isimlerinin teşkilat, genel başkan yardımcıları, ara çalışmalar ve nihayet bizatihi genel başkan müşahedesinden geçme sebebi, sadece sızma tehlikesi değil, aynı zamanda kalite zaruretidir.
Son zamanlarda tekraren işaret ettiğimiz gibi 7 Haziran 2015 Eşik Seçim'dir. Bu seçimde elde edilecek verime göre bu millete yakışır yeni bir anayasa yapılacak, Türkiye, 2023 Hedefindeki 10. büyük güç ve dünya devleti olma çıtasını yakalayacak, 2071 Yoluna çıkışı kolaylaştıracaktır.
Bu zor hedeflerin fethi ancak vasıflı, donanımlı, birikimli vekillerle mümkün olabilir. Sn genel başkan ve Başbakan için mes'elenin biri budur.
Diğeri de seçim beyannamesi.
Seçim beyannamesinde nelerin olacağı henüz bilinmiyor. Bir kısmının şu bahsettiklerimiz olacağına şüphemiz yok. Yeni anayasa, istikrar ve yüksek kalkınma seyri, iç barış, huzurlu ülke, mazlum ve mağdurların gözyaşını silen Büyük Türkiye, güçlü ekonomi, güçlü millî kültür, şahsiyetli millî eğitim, kılı kırk yaran yargı, her vatandaşta gelişecek öz güven ve kardeşlik duygusu, 2023 ve 2071 yürüyüşü, Yeni Türkiye'nin kavga eden, muhtevasız laf üreten değil, fikir ve proje üreten tahammül kat sayısı yüksek vekillere ihtiyaç duyduğu keyfiyeti gibi madde ve izahlar.
Bunlar ve benzerleri olacağı bellidir.
Beyannamede olacaklardan ilk fikri ise Başbakan Ahmet Davutoğlu bizzat açıkladı. Sn Davutoğlu, "Türkiye'nin niçin Başkanlık sistemine geçmesi gerektiğine dair gerekçeyi AK Parti Seçim Beyannamesinde bizzat kendim, kendi elim ve kendi kalemimle yazdım!" dedi.
Bu cümle ve getirdiği fedakârlığı görmemek ve buradaki fedakârlığı, vefayı kabul etmemek insaf duygusuyla bağdaşmaz. Bir başka duruşta olsa kavga, mücadele en azından ayak sürüme sebebi olur. Bir insan düşünmeli ki yeni Başbakan olmuştur. Fakat o Başbakan, lideriyle görüş ve gönül birliği yaparak Başbakanlığı terk demek olan böyle bir tercihi yapmakta, teklifi bizatihi kaleme almaktadır. Bunu yerli ve millî düşüncede olmayan, yozlaşmış, yabancılaşmış çeyrek aydın zihniyeti kavrayamaz. Burada bir dâvâ arkadaşlığı, fikir birliği ve gönül tamamlığı esası söz konusudur. Bu tavrı besleyen kaynaksa İslâm ahlâkının nakışlarıdır. Siyasette, devlet hayatında var olma gâyesi, Allah rızası için Allahın kullarına hizmet etmekse ve bu da Başkanlık sistemiyle daha hızlı, daha şümullü, daha çaplı yapılabilecekse o ahlâk, orada insana böylesine büyük bir fedâkârlığı yaptırır...
7 Nisan 2015'ten itibaren, ülke Yeni Türkiye tırmanışına geçmekte.
Bu yeni dönemde Başkanlık Sistemi değişmez gündemdir. Anayasa yapılıp müesseseleşene kadar konuşulacaktır.
.
DİYANET'İN PARALEL ÖRGÜTLE MÜCADELESİ
31 Mart 2015 01:00
Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın da Paralel Örgütle mücadele etmesi gerektiğine dair çok doğru ve muhtevalı bir tesbit yaptı...
Mevzuun uzağında olanlar, bunu yadırgayabilir. Onlar, Diyanet'in emniyet, istihbarat veya yargı kuvveti olmadığını, bunların zaten üstlerine düşeni yaptıklarını söyleyebilirler.
Mücadele o tarafıyla devam etmektedir, devam da edecektir. Ancak; hâdise, sadece devleti içten ele geçirme, devlet erkânını dinleme, yargı, emniyet ve eğitim kadrolarını tek tipleştirme, istihbaratı çökertme çabasından ibaret değildir.
Çok vahim bir husus daha var. Bu husus da dinler arası diyalog sapkınlığıyla kendini ifade etmektedir. Diğer semavi dinler, İslâmiyetin gelmesiyle devrini tamamlamıştır. Kur'an-ı kerim, "Allah indinde din, İslâmdır!" âyet-i kerimesiyle tartışmasız hükmünü koymuştur. Hal böyle iken sanki ortada eşit dinler varmış gibi dinler arası diyalog faaliyeti başlatılıp yürütülmüş ve İslami itikad noktasından hükümsüz olan o dinlerle onların papa ve papazlarına tazim gösterilmiştir.
İmân ve inanışlarımıza aykırılığın biri budur.
Bir başka çok tehlikeli icraat daha vardır:
Amentümüz gereği biz Müslümanlar, Sevgili Peygamberimizden önceki bütün Peygamberlerin hak peygamber olduklarına inanırız. Bu bizim takdirimize bırakılmamıştır. Ancak geçmiş dinlerin Muhammed aleyhisselamın gelmesiyle yürürlükten kaldırıldığına da inanırız. Bu hükümlerden her ikisine veya birine inanmayan İslamın dışına çıkıp imânını kaybeder.
Oysa Müslümanlar, önceki peygamberleri de tanırken, Peygamberliklerini kabul etmemek imânsızlık müeyyidesine tâbi iken Yahudiler ve Hıristiyanlar, en son Peygamberin peygamberliğini reddederler.
Şu var ki biz, bir şaşmaz ve değişmez mutlak hükmü bir ses bayrağı gibi dalgalandırırız "Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah/Allah'tan başka ilâh yoktur, Muhammed aleyhisselâm O'nun resulüdür!"
Bu cümlenin adı kelime-i tevhiddir. Kelime-i tevhid, iki kanatlı nadide güzellikteki bir kuş gibidir. Bir insanın imân sahibi yani Müslüman olabilmesi için hem "lâ ilâhe illallah" ve hem de "Muhammedün Resûlullah" demesi şarttır. Bu şarttan taviz verilemez, bunun pazarlığı yapılamaz. İslâmiyetin ilk çıktığı günden bu güne yekpâre imân ve hakikat böyledir. Bütün mezhepler, bu esas üzre yükselir. Bütün âlim ve evliya bunu beyan buyurur.
Buna rağmen bu örgüt takipçileri, başlarından aldıkları telkinle "lâ ilahe illallah! demek kâfidir, "lâ ilahe illallah demekle Yahudi ve Hıristiyanlar da cennete girecektir!" deme vahametine düşmüşlerdir. Kur'anın, ahir zaman Peygamberinin kısacası İslamiyetin buyurduklarının aksi ve zıddı bir inanış yoluna girilmiştir. Burada da bitmedi; iddia o ki kandırılmış, imânları lekelenmiş bu insanlar, bugün örgütün bir numaralı sanığı olarak aranan kişinin Mehdi olduğunu kabul etmektedirler. Halbuki kıymetli din kitapları, Mehdi aleyhisselamın isminden, geleceği zaman ve mekâna kadar hakkında mufassal malûmat vermektedir. Bu şahıs onlardan hiç birine uymamaktadır.
Yine bitmedi. Bu örgüt, İslamın temel kaidelerinden fıkhı kaale almayarak "himmet" adı altında sadece "ver!" demiştir. Oysa zekâtın, sadaka-i fıtrın nasıl verileceği, kimlere verileceği fıkıh kitaplarında yazılıdır. Bu esaslara riayet edilmeden verilen parayla farz ve vacib ibadetlerin eda edilmesi mümkün değildir.
30 senedir bir nevi felsefi cerbezelikler yapılarak Müslümanların imânıyla oynanmış, evlâtları ellerinden alınmış, çok vatandaş kandırılmıştır. Şimdi dinler arası diyalogdan, kelime-i tevhidin bölünüp bölünemeyeceğine, Mehdi hakikatine ve farz ve vacip ibadetlerin "yap da ver de nasıl yaparsan yap, nasıl verirsen ver"le eda edilemeyeceğine, bunların şartları olduğuna kadar vatandaşların aydınlatılması gerekmektedir.
Sadece devlet teşkilatı ele geçirilmek istenmemiştir; İslâmiyet de içerden ele geçirilmek istenmiş, dinlerin telfikı/birleştirilmesiyle âdeta yeni bir din ihdas edilmeye tevessül edilmiş, maalesef ve maalesef bir kısım vatandaşların imânları tahrip edilmiştir.
Diğer kurumlar, kendi alanlarında çok ciddi bir mücadele içindeler.
Diyanet teşkilatı da kendine düşen mücadeleyi vermelidir...
.
2023
1 Nisan 2015 01:00
(*)Tarafımızdan kaleme alınan 2023 temalı bu yazı, ilk defa 29 Ekim 1999 tarihinde bu sütunda yayınlanmıştır.
Meşrutiyet dönemi teb'asından bir kısmının Cumhuriyet'e karşı olmaları anlaşılabilir. İnsanları sevdikleri, alıştıkları hayat tarzından koparmak kolay değil.
Cumhuriyet çocuklarının Cumhuriyete karşı olmaları ise anlaşılamaz.
Bugün, Cumhuriyet'in ilân edildiği gün, dünyaya gelenler 76 yaşında ak-pak saçlı büyük babalar. Onların veya sonraki nesillerin cumhuriyet düşmanlığı olabilir mi?
Mümkün görmüyoruz.
Buna rağmen, bir kısım kimseler, ülkede Cumhuriyet düşmanlarının varlığına inanıyor.
Bunları ikiye ayırabiliriz:
Birinciler; o düşmanların var olduklarına samimiyetle inanıyorlar. Ne yaparsınız; bir inançtır. Bir gün yanıldıklarını anlayacaklardır. Mes'eleyi zamana terk etmekten başka çıkar yol yok.
İkincilerse Cumhuriyet'e karşı düşmanlar çıkartmaktan rant elde edenler.
Bunlar samimiyetsizdir.
Cumhuriyeti değil, menfaatlerini sevdiklerinden ortalığı fitne ateşine verirler.
Gürültüleri fazladır.
Öyle bile olsa toplum, artık böyle gürültülere, hayali düşman senaryolarına, hayali hainlerin varlığına inanmıyor.
Niçin?
Toplum, kendisini sahiplenmek, yönetmek, yönlendirmek isteyenleri aşmış durumda da ondan.
Cumhuriyet nedir?
Bir devlet şekli...
Türk milletinin belirgin hususiyetlerinden biri teşkilatçı olmasıdır. Bu ruhla tarihin derinliklerinden beri hep ve daima devlet sahibi olmuştur. Bu devletlerin bazısı Hakanlık, bazısı Hanlık, bazısı Sultanlık, biri Padişahlık sonuncusu da Cumhuriyet'tir... Devlet, devam etmiş, onun yönetim şekli değişmiştir. Osmanlı bile kendi içinde kaç türlü idare şeklini aldı.
Beylik dönemi, Fetret Dönemi, İmparatorluk dönemi, Tanzimat Dönemi, Monarşik dönem.
Cumhuriyet devri de öyle.
İlk zamanlarda demokrasi yok. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Fırka tecrübeleri ile Cumhuriyet Halk Fırkası'na rakipler getirilerek çok partili hayata geçilmek isteniyor. İsmet İnönü'nün Fethi Okyar muhalefeti Serbest Fırka'nın kendini feshetmesi ile bitiyor ve tâ 1945/46'lara kadar Tek Parti Rejimi sürüyor. 27 Mayıs'ta, 12 Mart'ta, 12 Eylül'de 28 Şubat'ta "Ara Rejimler" yaşanıyor.
Dememiz o ki insanın olduğu yerde hayatın dalgalanmaları kaçınılmaz.
Bugün kimsenin Cumhuriyetle bir alıp-veremediği yok.
İnsanlar, demokrasinin yerleşmesini bekliyorlar. Demokratik hayatın olanca nimeti ile hükümran olmasını istiyorlar.
Bir düşününüz...
Atatürk'ün önderliğinde ilk Meclis'in kabul ve ilan ettiği Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki nüfusumuz ne kadardı? 13 milyon.
Bir tek sanayi malı imal edebiliyor muyduk? Hayır.
Zaten sanayi inkılabını gerçekleştiremeyip zayıf düştüğümüz için imparatorluğu kaybettik.
Bugünse -hamdolsun- denizaltılar, F-16'lar yapıyoruz.
Ülkenin önemli bir bölümü çevre yolları ile birbirine bağlandı.
Daha mühimi iletişimde çağ atladık.
Haberleşme uydumuz var. Yakında uydularımız olacak. 20 yaşında telefonla tanışan neslin çocuklarının cebinde konuşan harikalar ötüyor.
En mühimi ise orta ve yeni nesil vatandaşlarımız internetle iç içe. Çok kanallı, çok kablolu televizyonlar, dünyaya yarım saatte bir pencereler açıyor. Her yıl yerli-yabancı yüzbinlerce kitap satılmakta. Üniversiteler, 71'i buldu. Bunların üçte biri vakıf üniversitesi. Yaşı 30'un altındaki gençlerin ekseriyeti ikinci bir dil biliyor.
Bırakınız bu insanların yakasını artık.
76 yıldır sahte cumhuriyetçilikle bu milletin, bu devletin kanını iliğini sömürdünüz.
Yetmedi mi?
Bırakınız bu milleti "cumhuriyet dostları-cumhuriyet düşmanları" diye ayırmayı.
Kim bunlar? Kendilerini sözümona "en cumhuriyetçi" olarak sunan ekalliyette kalmış dinozorlar.
Bugün bu topraklar insanın ideali, bir kenarından yakaladığı çağı topyekûn ele geçirmektir. Onlar, dünya ile iç içe yaşıyor.
İç barışı bozan, her hareket ve her söz Türkiye'ye vurulmuş bir darbedir.
Tansiyon çok yükseltildi. Bu kargaşa, Türkiye düşmanlarına fırsatlar vermekte.
Vatandaşın da her kesim aydınının da bakışları yarınlara dönük:
Hedef, 2023'ün Türkiyesi'ni dünyanın ilk 10 devi arasına katmaktır.
Bu da barışık, huzurlu, geçimli Türkiye ile olur.
Bugünden itibaren her davranışımızı yeniden gözden geçirerek Cumhuriyet'in 100. yılına; 2023'e hazırlanmalıyız.
.
BÜYÜK TÜRKİYE FİKRİNE KARŞI KANLI SALDIRI!
2 Nisan 2015 01:00
İki malûm terör örgütü mensubunun Çağlayan Adliyesi'ne sızarak Mehmet Selim Kiraz ismindeki savcımızı önce rehine alıp, sonra insafsızca şehit etmeleri yalnızca bir örgüt olayı değildir... Okumaları etraflıca ve derinlemesine yapmak ve tesadüf gibi görünen sinsiliklere dikkat etmek lâzım:
Bugün meydanlarımıza çıkıp "Slovenya ile ne gibi alâkamız vardır?" diye sorulsa bilen insan sayısının yok denecek kadar az olacağına eminiz. Halbuki Slovenya'nın da içinde olduğu bölge, 1493 yılında Bosna Beylerbeyi Yakup Paşa tarafından fethedilerek topraklarımıza dâhil edilmiştir. Hükümranlığımız, 1683 Viyana talihsizliği sonrasına kadar iki asrı aşkın devam etti.
Çağlayan Adliyesi'ndeki mel'un ve menfur vak'a Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın orta Avrupa ve Balkan devletleri olan Slovenya, Slovakya ve Romanya ziyaretleri esnasında oldu. Sn. Cumhurbaşkanı'nın Slovenya'daki resmî kabulde yaptığı konuşmanın bazı Avrupa devletlerini rahatsız ettiğine hiç şüpheniz olmasın. "Biz, Slovenya ile hem-hudut değiliz, fakat kendimizi Slovenya ile komşu sayıyoruz" dedi. Bu tesbit, Haçlı kinini hiç bir zaman terk etmeyen Düvel-i Muazzama'nın gafletine gelemez.
Avrupa hükümetleri, 1962'lerden itibaren çeyrek asır boyunca batıya akan işçilerimizi kendileri bizzat dâvet etmişlerdi. Kas güçleriyle çalışarak, kalkınmaya destek verip gideceklerdi. Fakat kader, bu millete o işçiler eliyle III.Viyana'nın kapılarını açtı. Düvel-i Muazzama'nın şimdi ülkelerinden gönderemediği bu insanlarla başı dertte olması yetmezmiş gibi Lozan'da dalları ve kolları budanan Türkler, 21. Asrın başından itibaren yeniden Büyük Türkiye ideali peşine düşmüşlerdi. Bu gayretin batılılar için anlamı bir Osmanlı dirilişiydi. Öyle ise taşeron örgütlerle Türkiye içerden vurulmalıydı.
Adliye'deki kanlı terör vak'ası, Cumhurbaşkanı'nın Slovenya Cumhuriyetindeki konuşmasının hemen ardından geldi.
Fakat başka müessir sebepler de var:
Bu saldırı, İran'ın, Basra Körfezi-İskenderun Körfezi-Aden Körfezi üçgeninde şiacı yayılma politikasıyla Yemen'de darbe yaptırması üzerine vaki müttefik hava müdahalesine Türkiye'nin haklılık vermesi ve onunla kalmayıp her türlü lojistik destek temin edeceğini beyan etmesinin de hemen ardından geldi.
Devamı da var:
Bir savcımızın hayatına malolan bu terör saldırısı Paralel Örgüt liderinin Mason olduğuna dair vesikaların gazetelerde neşrinden de bir gün sonra yaşandı.
Olayın meydana geldiği tarih de dikkatlerden kaçmamalı:
Rehine eylemi ve katliâm, devleti 33 yıl boyunca tek çakıl taşı vermeden muhafaza ederek imar ve inşa faaliyetleriyle çağı yakalayan Sultan Abdülhamid'in muvaffakiyetlerinin ekranlarda şükranla dile getirildiği 31 Mart günü oldu.
O Hakan Halife, 31 Mart 1909 İsyanı ile devletten el çektirilmişti. Selanik kaynaklı isyan, bugün Gezi Parkı denen Topçu Kışlası'nda vuku bulmuştu. Aynı şekilde yabancı güdümlü terör hareketi olan 27 Mayıs 2013 isyanı da ne tesadüf ki yine Gezi Parkı'nda cereyan etti. Savcı katli, bu isyanın devamıdır. O hadiselerde paralelci polislerin kışkırtma ve çadır yakmalarını hatırlatmak isteriz.
2015'te yapılan bu ikinci 31 Mart Vak'ası, bir devletler, ajanlar ve örgütler dayanışmasının neticesidir. Saat 10.36'da 80 vilayette elektriklerin kesilip 12.36'da savcının odasında rehine alınması, sıradan iki teröristin tek başlarına yapacakları bir iş değildir.
Bu terör vak'ası savcımızın şahsında devletimizin büyüme arzusuna, milletimizin istikbaline karşı yapılmış bir suikasttır. Muhalefet partilerinin ve muhalif kalemlerin mes'eleyi kısır politik çerçevede değerlendirmeleri yanlıştır.
Çanakkale şehidlerimizle aynı ayda Rabbine kavuşan şehit Savcımıza rahmetler diliyor, kederli ailesinin, hukuk camiasının ve milletimizin acılarını paylaşıyoruz...
Bir de teklif var...
Aynen imzaladığımız bu teklif, Ankara Barosu mensuplarından Av. Ömer Eryılmaz'a aittir. Çağlayan Adliyesi'nin adını "Mehmet Selim Kiraz Adliyesi" olarak değiştirelim.
.
YENİ DÖNEM, GÜZEL ÜSLUP
13 Nisan 2015 01:00
Partiler, her şeye rağmen itidali, aklı selimi, paylaşma kültürünü unutmamalı. Elbette her partinin ayrı bir dünya görüşü var. Her parti bu görüşlerini halka anlatarak iktidar yetkisinin kendisine verilmesini isteyecek. Bu da zaten demokrasinin gereği. Bu gerek yerine getirilirken meydanlar şenlik havasına bürünmeli.
Yeni Türkiye'deyiz, eski Türkiye, her şeyi ile dünde kalmalı. Kürsülerde, tv ekranlarında kaba, haşin, ağız dolusu hakaret sözlerinin bırakınız ağızdan çıkmasını, akla bile gelmemeli. Hiç bir şey gözden kaçmıyor. Seçmen, inceden inceye muhakeme ve muhasebe yapmakta. Muhtevasız lafa aldırış etmemekte. Yapılanları görmekte ve değerlendirmekte. Bu sebeple elbette kabalığı tasvip etmeyecektir.
Siyasetçinin sözüne, beyanatına, nutkuna dikkat etmesi gerektiği gibi, sütunlarında yazan, ekranlarda konuşan insanlar da yazdıklarına, konuştuklarına dikkat etmeliler, etmeliyiz. Buralarda söylenen sözler, kurulan cümleler sahibini ya hürmet edilen kanaat önderi yapar veya gözden düşürür.
AK Partili, CHP'li, MHP'li, HDP'li olarak cümlemiz aynı gemideyiz. Bu memleket her varlığıyla hepimizin. Kalkınınca topyekûn kalkınacağız, gerileyince topyekûn gerileyeceğiz. Enflasyon yükselirse, kalkınma hızı düşerse, döviz artarsa bundan herkes ziyan görür. Hava meydanları, barajlar yapılırsa, enflasyon 3'lere 2'lere gerilerse, ihracat yükselirse, kişi başına milli gelir 25 bin doları bulursa bu zenginlik yine herkesin menfaatine olacaktır.
Öyle ise yapılacak olan bellidir:
Her parti, programını-projesini, fikrini açıklasın. Partiler hayırda, iyilikte, hizmette yarışsın. Kararı millet versin. Kıran değil, onaran, tamamlayan olsunlar. Mitingler, 80 milyonun kardeşliğini pekiştirir olsun. 7 Haziran sanki bayram olsun. Bu sebeple üslup, kelimeler, sözler çok önemli. Seçim sürecinde üslup ve nezakete dikkat etmek gerektiği gibi yeni mecliste de bu hassasiyet hakim olmalı. O ünlü deyim asla unutulmamalı: "Üslûb'ul beyan, ayniyle insan/üslup sahibinin tâ kendisidir". Bir başka deyimimiz de çok meşhurdur: "Kem söz sahibine aittir". Boks ringinde, güreş meydanında bile zarafet, saygı ve hududa riayet esastır.
Bu seçimlerle birlikte Türkçeyi şiir gibi konuşan, tenkit eden fakat bayağılaşmayan söz ustası, fikir işçisi, proje sevdalısı, dağarcığı dolu hatipler çıksın isteriz. Buna ihtiyaç var. Önceki dönemlerde yok muydu? Vardı ama pek azdı. Darbelerin çok yönlü kötülüklerinden biri de bu evsaftaki insanları siyasetten koparmış olmasıdır. Yeni ve beyaz bir sayfa açarak yarınlara yürümeliyiz.
"Usül, esasa mukademdir/usül esastan önce gelir" diye bir hukuk kaidesi vardır. Bu yeni döneme girerken önce usülü, üslubu konuşalım istedik...
.
PAPA'YA SOYKIRIM DERSİ
14 Nisan 2015 01:00
Tarih 12 Nisan 2015. Türkiye Müslümanlarıyla Ermeniler arasında çıkan ihtilaftan bir asır sonra. Yer, Aziz Petrus Bazilikası. Papa Françesko, paskalya günü sebebiyle ayin idare edecek...
Bu, kendi inanışlarına göre bir program. Ne var ki burada bir başka niyetin daha olduğu seziliyor. Paskalya, bazilika ve oraya toplanmış Hıristiyanlar bir başka maksada alet edilmekte. Yoksa Ermenistan cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan'ın orada işi ne? Eğer "o da Katolik, bu yüzden ayinde" denirse sorulacak soru bellidir: "Dünyadaki katolik devlet adamı, adı geçen insandan mı ibarettir?"
Yalnızca Serj Sarkisyan Vatikan'da bulunduğuna göre bir plan işletilmektedir. Nitekim dünya Ermenileri lideri II. Karekin'in orada olması da bu fikri teyit etmekte.
Papa ayinin hemen başında bir konuşma yaptı. Bu konuşmasında yirminci asırda ilk soykırıma Ermenilerin maruz kaldığını iddia etti. Sonra da "bir kötülüğü gizlemek veya inkâr etmek, bir yarayı tedavi etmeden kanamasına müsaade etmektir" dedi... Ermeni diasporasının, bu konuşmayı elde etmek için Vatikan vakfına yüklü bir bağış yapıp-yapmadığını bilmiyoruz. Ama; belli ki 24 Nisan yaklaşırken böyle bir paskalya vesile edilerek Katolik dünyasının mânevi rehberinin ağzından Türkiye'yi kınayacak bir çift söz alınmak istenmiş.
Ermeniler o sözü almış oldular...
Bu meselede Ermeni tarafını anlamak mümkün. Bir asırdır bir iddiaya inanmış, onunla bilenmişler. Onlar, tarihî bir ihtilafın taraflarından biri. Papa ise taraf değildir. Bir din adamının hukuktan, adaletten yana olması şarttır. Yoksa taşıdığı hiç bir sıfatı hak etmez. Bir kere bir ayinle politik demeç iç içe geçemez. Bir bazilika mahkeme salonu değildir. Papa mahkeme reisi, papazlar da hakim değil. Diyelim ki öyledir. Papa kendisi için böyle bir vazife ihdas etmiştir. O zaman orada kendisine suç isnad edilen taraf temsilcisi niye yoktur? Papa, ayinden bir kaç gün evvel neden Türk tarihçileri dinlemedi? Neden sadece 1915'teki mukatelede/karşılıklı vuruşmada ölen Ermenileri andı da Ermenilerin öldürdüğü Türk, Kürt vs Müslümanları yok saydı?
Mezkür şahıs, bu asırdaki diğer soykırımları niçin dile getirmedi? İstilacı batılıların Çanakkale'de 253 bin Müslümanı şehit etmeleri de bir soykırım sayılmaz mı? Nazi'lerin Yahudilere yaptığı soykırım değil mi? Fransızların Cezayir'de 1.5 milyon Müslümanı katletmeleri 20. Asırda değil de milattan evvel mi oldu? Yahudilerin Filistinli Araplara zulmü soykırımın tâ kendisi değil mi? Ermenilerin Dağlık Karabağ'da Azeri Türklerine yaptıkları şeksiz ve şüphesiz soykırım iken Papa bunu niçin konuşmaz? Çinlilerin Şarki Türkistan'da yaptığı nedir? Budist din adamlarının Arakan Müslümanlarına yaptıkları soykırım değil midir? Beşar Esed'in yaptıklarının adı nedir? Batının Endülüs Müslümanlarına, Afrikalılara, Kızılderililere, Pigmelere, Mayalara yaptıkları soykırımın en insafsızıdır. Papa Françesko bunları hiç hatırlar mı?
Soykırım, vahşi batıya mahsus bir ırk ve inanç yok etme usulüdür. Ermeniler, Osmanlı devletinde en sadık azınlık unsuruyken onları kışkırtıp felakete sürükleyen Ruslar ve batılılar olmuştur. Papa, gerçeklerin gizlenmesini istemiyorsa bunları diyeceğine Ankara'nın "biz arşivlerimizi dünya tarihçilerine açıyoruz, Ermenistan da açsın!" çağrısına kulak vererek diğer tarafı buna ikna etme yolunu tercih etmeliydi. Böylece bir kan davasının nihayetlenmesine yardımcı olabilir.
Katoliklerin dini lideri, Türklerin soykırım yaptıklarına samimiyetle inanıyorsa iki ay evvel Türkiye'ye gelmemeliydi. Ya o gün gelmeyecek veya bugün bu konuşmayı yapmayacaktı. O gün burada mı iki yüzlü davrandı, bugün orada mı iki yüzlü davranmaktadır?.
.
SEÇİM SANCILARI
15 Nisan 2015 01:00
Görünen o ki HDP'nin yüzde 10'luk seçim barajını geçmesi veya geçmemesi meselesi, seçimlere kadar ağırlığını koruyacak, konuşulacak ve gelişmenin seyrine göre belki seçimlerden sonra da konuşmaya devam edilecektir...
Adı geçen partinin bu defa seçimlere, baraj engelini aşmak için bağımsız adayla girme yerine parti olarak girmesi bir cesarettir. Bu cesaret, Selahattin Demirtaş'ın cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aldığı oy yüzdesine dayanmakta. Hatırlanacağı gibi sn Demirtaş, cumhurbaşkanlığı seçimine girmiş, Türkiye'nin neredeyse her bölgesinde mitingler yapmıştı...
O mitinglerdeki konuşmalar, seçmen tarafından makul karşılandığı için yüzde 10'a çok yakın oy almıştı. Bu konuşmaları ve elde ettiği başarı üzerine "HDP, CHP'nin sol tarafını alarak Türkiye'nin sol partisi olabilir, MHP de milliyetçi tarafını alarak ana muhalefet olabilir" diye yorumlar yapmıştık. Fiili durum şuna gidiyordu ve zaten bugün bir şekilde böyle tecelli etmiş vaziyette:
AK Parti merkez partisidir. Bu parti, dindar-muhafazakâr-milliyetçi-liberal unsurlardan mürekkep. Turgut Özal'ın "dört eğilim" fikri iktidar partisinde devam ediyor denebilir. MHP Türklerin partisidir. HDP Kürtlerin partisi. CHP Alevilerin partisi. Bu demek değil ki Türk, Kürt Alevi aidiyetler diğer partilerde mevcut değil. Ana renge temas etmekteyiz. Belki HDP'de Türk yok. Bu da onun adına büyük eksikliktir.
Düne kadar bu memlekette Kürt denemezken bugün Kürtler haklarına kavuşmuşlardır. Öyle ki HDP adını KP/Kürt Partisi yapsa kimse dönüp bakmaz bile. Aleviler de kimlik ifade etme sıkıntısı yaşıyorlardı. Onlar da çok şeyler elde ettiler. Politik varlıklarını ise daha ziyade altı ok altında dile getirme tercihindeler. Genel başkan bile Alevi olduğuna göre CHP'ye ağırlıklı olarak Alevi partisidir demekte hiç bir yanlış yoktur. Bu özellik daha da yoğunlaşacaktır. Dersim bombalamasını CHP iktidarı yaptığı halde bu kitlenin katiline âşık mağdur psikoloji yaşamasını anlamanın zorluğu ise ayrı bir gerçektir.
Tahlilimizi biraz daha derinleştirirsek önümüzdeki seçimlerde her üç muhalefet partisinin de üç ortak ve HDP'nin ayrıca bir temel meselesi olduğunu söylemeliyiz. Türkiye partisi olma problemi sadece HDP için mevzubahis değildir. Diğer iki muhalefet partisi de fiilen bölge partisi mecburiyetini yaşamaktadır. CHP sahillerden, elitlerden, beyaz Türklerden, batı muhiblerinden vs oy almaktadır. MHP Türk unsurun özünü teşkil eden Türk, Türkmen, Yörük ağırlıklı Orta Anadolu'dan besleniyor. Sadece AK Parti her bölgede mevcut.
HDP'nin ikinci meselesine esas itibariyle temas ettik; tekrarlamak gerekirse barajı aşmak veya aşmamak büyük derdidir. Bu aynı zamanda Türkiye'nin de derdi. Bu parti barajı aşarsa iktidar yapılanması, istikrar, kalkınma nasıl etkilenecek? Bazıları şimdiden koalisyonların fazileti gibi nâhoş fikirler üretmekteler. Halbuki kayıp yıllarımız, esasen koalisyon hükümetleri yüzündendir. Koalisyonlarda tek hükümet yoktur. Her yana çeken hükümetçikler vardır.
HDP barajı aşamazsa vatandaş, bir tehdit yaşayıp-yaşamayacağı kaygısındadır. O takdirde barış sürecinin biteceği, terörün kaldığı yerden devam edeceği gibi düşünceler zihinleri tırmalamakta.
Ağrı hadisesi bundan dolayı çok önem kazandı. Şu var ki Ağrı soğukkanlılıkla ele alınmalı. HDP'nin diğer partilere yaptığı birlikte gidelim teklifi kabul görmeli. Askere saldırı projesini kimin hazırladığı belli değildir. Şu gün Kürt hareketi kontrolden çıkmıştır. İçerde liderlik ve menfaat kavgaları yaşanmakta. Öyle ki HDP barajı aşmasın diye marjinal Kürt ekiplerin askere kurşun sıkma ihtimalleri gözardı edilmez.
Gösterilen cesaret her halükârda devam etmeli. Mümkündür ki HDP baraj altı kalabilir. Bu netice dünyanın sonu olmaz. CHP de MHP de vaktiyle baraj altı kalmıştı. Eğer; Selahattin Demirtaş, 6-7 Ekim'de sokak çağrısı yapıp 50 insanın ölümüne sebep olmasaydı, bugün çok rahat olacaktı. Kendi cezasını çekmekte.
HDP seçimi kaybetse de demokrasiden meşruiyetten Türkiye partisi olma fikrinden vazgeçmemeli, silahla, terörle kaosla arasına mesafe koymalıdır.
.
EĞİTİMDE DÜNYA İLE YARIŞMAK
16 Nisan 2015 01:00
Bugün lisans ve lisans üstü eğitim için 10 Binin üzerinde talebemiz ABD'de. Bunun 10 katı kadar da AB ve diğer devletlerde...
Gençlerimizin yurt dışına eğitime gitmesi II. Mahmud'dan bu yana devam etmekte. Bu bir kendini geliştirme, çağı yakalama ve dünya ile yarıştır. Ne var ki gidenlerin köklerini terk etmemesi ve devşirme konumuna düşerek beyin göçüne sebep olacak şekilde milliyet ve aidiyetlerinden uzaklaşıp başkalaşmamaları gerekmekte. Türkiye'nin iktisadi ve askeri darbeler döneminde hem yurt dışına giden talebe sayısı azdı ve hem de gidenler bir şekilde gittikleri memleketlerde kalmanın yolunu arıyorlardı. Gençlerimiz dışarıya giderken diğer memleketlerden gençlerin tahsil için, teknoloji için, bilgi ve görgülerini arttırmak için yurdumuza gelmeleri akıldan bile geçmezdi. Hatta giden gençlerimizin oralarda kalmaları artık hayatın tabiî seyri kabul edilmekteydi. Aksine teşebbüs ise ancak şimdilerde yüksek bir seyir kazanmış bulunmakta. Bu da bir kere daha gösteriyor ki bir ülke kalkınınca edebiyatı, sporu, sanayii, eğitimi, sineması, sosyal hayatı ve neyi varsa topyekûn kalkınmakta.
Bugün devletimiz, "Türkiye Bursları" adı altında dünya gençliğine burs verip onların bizim eğitim yuvalarımızda tahsil yapmalarına imkân tanımaya başlamıştır. "Türkiye Bursları" için bu yıl en kalkınmışından en küçüğüne kadar 182 devletten 155 Bin genç, MEB'in sitesine girerek inceleme yapmış. 95 Bin genç, burs talebinde bulunmuş. Bunlardan 5 Bin gence burs verilecekmiş. Burslar, ilk yılda Türkçe öğrenecek olan lisans ve lisans üstü eğitim talebesine ödenmekte. Aylık ödeme, 600 TL ile 2.500 TL arasında değişiyor. Ayrıca bursiyerler, devlet yurtlarında ücretsiz barınacak. Okuduğu üniversiteye para ödemeyecek. Ulaşım ve sağlık hizmetlerinden ücretsiz faydalanacaklar.
Her şey güzel, fakat bir şey insanı kıvrandırmakta. 95 Binden sadece 5 Binini kabul edebilmekteyiz. Yüzde 5 gibi bir netice. O güzel deyimi hatırlamamak mümkün değil: "Salevat, kuvvete bağlıdır!". Hazinemiz zenginleştikçe, kabul edilen yabancı talebe miktarının yükseleceğine şüphe yok. Kapitalist devletlerde bu imkânlar, 50 Bin dolara kadar çıkarken Türkiye'nin bu cömertliği insana hizmettir...
Her dönem 5 Bin dünyalı genç, Türkçe öğrenip, bizim kültürümüzle haşır-neşir olarak kendi topraklarına döndüklerinde arada gönül köprüleri kurulacaktır. Temennimiz o ki nihai noktada şartları tutan herkesi almak üzere talebe sayısını her sene 5'le çarparak kabul edebilmektir.
Bütün alanlarda olduğu gibi eğitimde de dünya ile yarış hâlinde olmamız lazım.
Şu burs meselesi dahi tek başına isbat etmekte ki bizim teamülümüzde sömürme değil paylaşma ve insana hizmet esastır.
.
YENİ TÜRKİYE SÖZLEŞMESİ
17 Nisan 2015 01:00
Böyle bir kontratın hukuk tarihindeki adı "ictimai mukavele"dir. Devletin vatandaşla yaptığı mutabakattır. AK Parti'nin "Yeni Türkiye Sözleşmesi" şu safhada bir vaaddir. Mukavele, bu vaadi, taahhüdü yapan partinin tek başına iktidar olmasıyla hayat bulacaktır. Biraz daha açmak icap ederse; AK Parti genel başkanı, partisi adına 100 maddelik bir taahhütte bulunarak tek taraflı ve iltizami/bağlayıcı bir irade beyanıyla bunu imzalamış oldu. Vatandaşın 7 Haziran günü bu parti lehine oyunu kullandıktan sonra deftere imza atması da onun kabul yönünde irade beyanı olacaktır. Böylece sözleşme, taslak olmaktan çıkıp hukuki metin haline gelecektir. AK Parti'ye oy vermeyenlerin durumu ne olacak? Sorusunun cevabı ise şöyledir; demokratik sistemde kazanan çoğunluğun takdirine rıza gösterilir...
Metni tahlil etmeden bir hakkı teslim etmek gerektiği kanaatindeyiz:
Sn Ahmet Davutoğlu, başbakanlıkta daha bir yılı bile doldurmuş değil. Buna rağmen ülkesinin menfaati öyle icap ettirdiği için seçim beyannamesinde başkanlık sisteminin gerekçesini bizzat kaleme almıştır. Başbakanlığı bırakıp başkan yardımcılığına razı olmakta. Bu bir feragati nefstir. Geçmiş başbakanların Çankaya'ya çıkması üzerine yerlerine gelen başbakanlarla nasıl ihtilafa düştükleri henüz hafızalarda tazedir...
Yeni Türkiye Sözleşmesi, incelendiğinde bu sözleşmenin bir ruhu olduğu hemen fark edilmekte. Metinde onlarca defa insan onurundan söz ediliyor. Ruh, bu "insan onuru" cümlesinin özünde mündemiçtir. Vahiy Medeniyetinde mutlak hüküm şudur: Kur'an-ı kerimin haber vermesiyle bilinmekte ki Allah, insanı eşref-i mahlûkat olarak yaratmıştır. Allahü teâlâ, halk ettikleri içinde en şerefli mevkie insanı yerleştirmiştir. En itibarlı, şerefte en yüksek dereceli varlık, insandır.
Ahmet Davutoğlu'nun sözleşmeyi üzerine inşa ettiği "Onur" kelimesinin karşılığı "şeref"tir. Mehazı şerif'tir. Arapça olan eşref, en şerefli, şereflilerin şereflisi demektir. Metinde yer alan onur'un aslı Fransızca "honneur" kelimesidir. Şeref denmesini tercih ederdik.
Metnin ruhu, insanın şerefi olarak alındıktan sonra bu gerekçe için atıflar da yapılmış. Bunların ilki Şeyh Edebalı'nın Osman Gazi'ye buyurduğu nasihatteki "insanı yaşat ki devlet yaşasın" sözüdür. Diğer atfı tasavvufi bir mefhum olan "kesrette vahdeti bulmak"tır. Çok kültürlülüğümüz, renkliliğimiz kesret yani çokluk, o çokluk içinde bir arada yaşayabilme kabiliyeti de vahdet olarak mânâlandırılmaktadır. Üçüncü atıf 1921 Kanûn-ı Esâsî'sinin "hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir" şeklindeki 1. Maddesidir. Bu referans/atıf başkanlık sistemine bir teminattır. Son atıfsa Kemal Atatürk'ün "muasır medeniyet seviyesine yükselme" sözüdür. Burada da maksat çağı yakalama ve aşma cehdidir. Bunların dışında sıkça zamana, mekâna, insana, aileye, 2023 hedefine atıflar yapılmakta. En tükenmez kaynağın insan olduğu beyan edilmekte. İstiklal Harbimizin Millî Mücadeleden ziyade devrindeki esas adıyla Millî Mücahede/Milli Cihad olmakla kudsiyetine temas edilmekte. İslam âleminin bu cihadda bizi maddeten, fiilen ve dualarıyla desteklediği ve dolayısıyla İslâm âlemiyle tefriki gayrı kabil birliğimiz tesbit edilmekte. Orta Asya'dan Anadolu'ya gelip buradan yedi iklime dağıldığımız gibi, yedi iklimden de mecburiyetler tahtında tekrar Anadolu'ya sığınmamız hatırlatılmakta.
Bütün bunların ışığında eşit vatandaşlık, herkes için temel ve ortak payda alınmaktadır.
Başbakan Davutoğlu'nun niçin başkanlık sistemi sorusuna getirdiği cevap da şayanı dikkat iki kaynağa dayanıyor. Darbeler, cumhurbaşkanlarının yetkilerini arttırıp, sorumluluklarını daraltmış, 2007 Anayasa değişikliği, sorumluluğu olmayan cumhurbaşkanını halkın seçmesine imkân vermiştir. Mevcut sistemde cumhurbaşkanı sorumsuzdur. Bu fiili durum, yetki çatışmasını doğurabilir. Hesap sorulabilirlik esastır. Hesap sorulabilmesi için Başkanlık sistemine gidilmesi gerekmektedir. Bu sistemde yasama, icra ve yargı kuvvetleri müstakil olarak mevcut olacak, icranın başı olan Başkan'ı meclis denetleyecek, Anayasa Mahkemesi icabı halinde hesap sorabilecektir.
Daha ziyade mücerred bir dille kaleme alınmış 100 Maddenin aynı zamanda yapılacak yeni anayasanın da nüvesi olduğunu görüyoruz...
.....
Dünkü yazımızda yabancı talebelere burs veren kurum MEB olarak çıkmıştır. Bu bursları YTB/Yurt Dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı vermektedi
.
TARİHTEN HUSUMET ÇIKARTMAK
20 Nisan 2015 01:00
Papanın "Ermeni soykırımı" demesi üzerine AP/Avrupa Parlamentosu, gün sekmeden soykırım kararı aldı. Alınan kararda "arşivler açılsın" deniyor. İşte Avrupa'nın meseleyle alâkası. Ankara'nın senelerdir bu teklifi yaptığının farkında bile değiller. Papanın ve AP'nin bu işgüzarlığı, tarihten husumet çıkartma ve psikolojik haçlı muharebesidir. Ayrıca geçen süre içinde onlarca devlet, AB'ye alınırken Türkiye'nin 1959'dan beri bekletilmesinin açıklamasıdır...
Gerçi papanın yaptığı üstelik arkasında durma cesareti de gösteremediği kuru laftan ve AP'nin yaptığı da kuru bir tavsiyeden öte bir şey değildir. Ama burada niyet önemli. Bir senaryo hazırlanmış, konuşma günü Ermeni tarafı Vatikan'a dâvet edilmiş, o sorumsuz konuşmayla iş AP'ye havale edilmiştir.
Osmanlı Devleti, Ermeni ekalliyete/azınlığa "millet-i sâdıka" diyordu. Bu bir taltifti. Ermeniler, san'atkâr maharetleriyle ortak hayatı zenginleştiren insanlardı. Bu insanları Rusya, Fransa, İngiltere, Belçika, Vatikan, kilise... kışkırtarak kanlarına girdiler. Ermeniler, 1905'te Sultan Abdülhamid'e korkunç bir suikast düzenlemelerinden başlayarak Taşnak, Hınçak gibi terör örgütleri eliyle katliamlara giriştiler. Şarkta/doğu vilayetlerinde Müslüman köylere baskınlar yapıyor, cemaat sabah namazındayken cami ateşe verilip içerdekiler diri diri yakılıyor veya her şeyden habersiz köylere baskın yapıp ahali kadını, erkeği ve çocuğuyla samanlığa doldurulup yakılıyor, hamile kadınların karnına süngü saplanarak ceninler havaya savruluyordu. Hadiseler önlenemez kanlı çarpışmalar halini alınca Hükûmet, hem terör örgütlerine yataklık yapmalarını ortadan kaldırmak ve hem de Ermenilerin hayatlarını teminat altına almak için onları memleketin Halep gibi şarka uzak diğer vilayetlerine tehcir etti/ göçlerine karar verdi. Bu bir iskân ve emniyet siyasetiydi. Bu göçler öncesinde ve göçler esnasında Ermeni mezaliminden, Taşnak ve Hınçak'tan çok çeken, evlatlarını, akrabalarını kaybedenler intikam saikiyle hareket ettiler. Devrin, Harb-i Umumi kargaşa günleri olduğu unutulmamalı. Bu katliamlar, birbirine düşürülmüş bir cemiyette yaşanan ve tasvibi mümkün olmayan manzaralardır.
Hâdise, kısaca böyle iken dünya bir asırdır bir haçlı kini ile kasıtlı bir algı saptırmasına maruzdur. Devrin TBMM'si olan Meclis-i Meb'usan veya Nazırlar Hey'eti/Bakanlar Kurulu, Ermeni anasırın/unsurların yok edilmesi için resmi bir karar almış gibi yanıltıcı bir intiba uyandırılmak istenmekte. Resmi bir karar olmadığı gibi mahkemeler çalışmaktadır. Devlet, meşruti demokarsiyle idare edilmektedir. O sâdık kavim, haçlı emperyalistlere kanıp bu cinnete kapılmasalardı hem kendileri ve hem de Müslüman ahali mağdur ve mazlum olmayacaktı. Bu mukatelenin asli mânevi faili garp âlemdir/batı dünyasıdır. O gün Ermenilerin kara kaşı için bunları yapmıyorlardı. Ruslar, Akdeniz'e inmek, diğerleri doğu ve güney doğuya sarkmak istiyorlardı. Bu maksatlarını hiç terk etmediler. Bu yüzdendir ki 1980'lere kadar sefaret mensuplarımızı öldüren ASALA terör örgütünü ayakta tuttular. O fasıl kapanınca PKK'yı devreye soktular. Şimdi Barış Süreci üzerine bu defa da DHKP-C'i harekete geçirdiler.
Böyle bir muhatap Türkiye'yi kabul etmez, kapıda bekleterek aşağılar.
Neyse ki AB tükenişte...
.
HDP VAHİM BİR HATA İŞLEDİ
21 Nisan 2015 01:00
İçerde hangi ahlâki çöküntülerin yaşandığı malûm Vatikan, entrikalarına bir entrika daha dahil ederek papanın ağzından "Ermeni soykırımı" lafı edince Avrupa Parlamentosu bunu havada kaparak karara bağladı.
Halbuki papalık, daha evvel İspanyolların, Portekizlilerin Amerikan yerlilerine, İngilizlerin, Hindistan Müslümanlarına, Avustralya'da Aborjinlere, Sömürgeci Avrupa'nın Afrikalılara, sömürgeci batının I. Dünya Harbi'nde Osmanlı Coğrafyasındaki Müslümanlara, Rusların Kırım ve Ahıska Türklerine, Afganlılara, Fransa'nın Cezayir Müslümanlarına, İtalyanların Libyalılara, Ermenilerin Azeri Türklerine, Çinlilerin Uygur Türklerine, Sırpların Bosnalılara, Mianmarlı Budistlerin Arakan Müslümanlarına, İsrail'in Filistin Müslümanlarına yaptıkları bazısı soy kırım, bazısı zulüm, bazısı tehcir, bazısı katliam olan bu adaletsizliklerin hiç birini konuşmamıştı. AP'nin de hiç bir zaman böyle bir meselesi olmadı.
Hal böyle iken bir asır evvelki bir ihtilaf bugüne taşınmaktadır.
Aslında buna şaşırmamak lâzım.
Bu bir haçlı taassubunun neticesidir.
İnsan hakları evrensel beyannamesi, herkes din, dil, renk farkı gözetilmeksizin... diye başlayan eşit haklar beyannameleri ve benzerleri sadece kandırmacadan ibarettir. George W. Bush'un II. Körfez Harekâtı'nı başlattığında dediği söz unutulamaz:
-Bu bir haçlı seferidir!!!
Batı, iki şeyden vazgeçmemiştir. Sömürgecilikten ve haçlı seferlerinden. Değişen sadece usul ve silahlardır. Eğer; gerçekten bir insan hakları evrensel beyannamesi yaşansaydı, bugün dünyada fakir kalmaz, şu kanlar akmaz, DAİŞ gibi taşeron örgütler piyasaya sürülmez, Esed himaye edilmez, İsrail destek görmezdi.
Batı için dünya Hıristiyan olan ve olmayan diye iki kamptır. Yahudi dini de Hıristiyanlıkla bir sentez içinde düşünülmekte. Uzak Doğu dinleri ise ciddiye alınmaya değer görülmemekte. Onlar için tehlike İslamiyettir. Bu dinin tarihen de sabit ki temsilcisi, müdaafiî, kılıcı ve kalkanı Türklerdir. Bu sebeplerden dolayıdır ki İslamofobi diye bir aşağılık yalan uydurulmuş ve bu sebepledir ki I. Dünya Savaşı şartlarında cereyan etmiş bir mukatele ve tehcir Türkiye'ye bir soykırım suçu olarak yıkılmak istenmiştir. Bu bir ihdas edilmiş suçtur. Yahudileri mağdur göstermek için tedarik edilmiş bir kavramdır. Oradan hareketle batı için ideolojik bir silaha dönüştürülmüştür. Bugün haçlı dünyası, o dünyanın Katoliklik merkezi ve ruhani lideri, bu silahla yeniden İslam dünyasına sözcü olmaya başlayan Türkiye'yi vurmaya yeltenmektedir. Bu saldırı sadece tehcirin yüzüncü senesinde olmamakta. Aynı zamanda İslamofobi dalgasına da denk getirilmiştir.
O halde yapılacak olan neydi?
TBMM'nin ortak bir kararla karşı tavır alması, tek yürek olması, pespaye kararı yok sayması.. Meclis, bu maksatla toplandı. Bir metin hazırlandı. Bu metni her parti imzalarken HDP yanaşmadı...
HDP mükellefiyetten imtina ederek evvela Ermenilerin şehit ettiği Müslüman Osmanlı Kürtlerinin kemiklerini sızlattı. Bu mukatele Osmanlı Türklerinden ziyade Osmanlı Kürtleriyle Osmanlı Ermenileri arasında geçmiştir. Bu çok az bilinen ve pek telaffuz edilmeyen bir gerçektir.
Adı geçen parti, böyle vahim bir hata işlediği gibi kendi eliyle Türkiye partisi olma kapısını da kapatmış oldu. Böyle bir niyetde samimi olan bir teşekkül için bundan daha büyük bir fırsat olamazdı. Ermenilerin Kürt ahaliye yaptığı mezalimi vesika vesika açıklayabilir; hatta yok sayma kararı için TBMM'ne çağrıyı bizzat kendisi yapabilirdi.
Bunların yerine zımnî bir biçimde Taşnak, Hınçak, ASALA, Vatikan ve AP'ye destek vermiş oldu. Yabancı bir tavırla Türkiye'nin safında yer almadı. Bu hadiseden evvel yüzde 10 Barajını geçmesi tartışılmakta, "belki" denerek zaman zaman ihtimal de verilmekteydi. Fakat böylesi bir tercihle bu parti o yolu kendi eliyle kapatmış oldu.
Dindar ve muhafazakâr Kürtler de HDP'nin safında yer almıyacaktır
.
MURSİ'YE CEZA GERÇEĞİN TEKERRÜRÜDÜR!..
22 Nisan 2015 01:00
Muhammed Mursi, Mısır'da diktatör Hüsnü Mübarek rejiminden sonra halkın serbest iradesiyle cumhurbaşkanı seçtiği isimdir. Halktan aldığı destek, yüzde 52'dir. Batı dünyasının Kuzey, Afrika'yla Orta Doğu'ya "Arap Baharı" diye bir yenilik getirmesinin maksadı buydu. Herkesi samimiyetlerine inandırmışlardı. Ülkelerde partiler olacak. Bu partiler, serbestçe rekabet edecek ve kim sandıktan çıkarsa o başa geçecekti. Tunus, Libya, Mısır diktatörlerinin devrilme sebepleri buydu. Suriye'nin babadan miras diktatörü Beşar Esed'in devrilmesi için teşebbüse geçilmesi de bundandı.
Ne var ki güya diktalara karşı olan batı, bir kere daha ne kadar çıkarcı, ne kadar gayrı samimi olduğunu gösterdi. Savunma bakanı general Abdülfettah Es Sisi elde edilerek seçimle gelmiş bir cumhurbaşkanı devrildi. Darbe sürecinde bir benzeri Gürcistan'da, Ukrayna'da, Taksim Gezi'de görülen sokak şiddeti, sahneye kondu, Bunun üzerine demokrasiye, hürriyete ve adalete gönül vermiş milyonlar Tahrir Meydanı'na toplanıp devlet reislerine ve onun şahsında oylarına sahip çıktılar. Bu insanlar kadın erkek demeden tarandı. Binlerce insan öldü, sakat kaldı ve hapse atıldı.
Sn Mursi, 2012'de meşru iktidarına karşı isyan eden şiddet yanlılarına devletin meşru kuvvetleriyle mani olmaya çalıştığı halde şiddet gösterdi diye yargılanmaktaydı. Kendisiyle beraber 14 kişi daha idam talebiyle demir parmaklıklar arkasındaydılar...
Sipariş üzere kurulmuş mahkeme nihayet dün kararını verdi. Karar, idam değil 20 yıl hapisti. Muhammed Mursi ve arkadaşları asılmadığı için bir buruk memnuniyet yaşamak mümkün. Ama bu ölümü gösterip sıtmaya razı etmektir. 20 seneye razı olmanın hiç bir gerekçesi yoktur. Bir darbeci cunta, dışarıdan aldığı destekle iktidara isyan etmiş, sandıkla gelen iktidar devrilmiş, sonra da asiler, devleti işgal ederek sözde mahkemelerle kararlar verilmiştir.
Mısır, sanki 27 Mayıs'ı yaşıyor. 27 Mayıs'ta DP iktidarıyla Adnan Menderes'in başına ne geldiyse bugün Mursi ve arkadaşları onları yaşamaktadır. O günlerde Yassıada Mahkemesi reisi, o şartlarda bile terbiye dahilinde müdafaalarını yapan devlet adamlarına hiç sıkılmadan "Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor!" demişti. Bunu diyenler, bir kuvvetten emir alıyor ve idam kararları veriyorlardı.
Netice ne oldu?
Devlet, 25 sene sonra asılan şehitlerden özür dileyerek onlara itibarlarını iade etti. O kukla mahkemenin buyrukla karar veren savcı ve hakimleriyse, insan içine çıkamadan evlerinde bir başına yaşayarak ölüp gittiler. Onlar masum insanlara hapis ve idam verdiler. Amme vicdanı ve tarih ise onlar için en ağır hükümleri verdi. Mısırda olacaklar da bundan farksız değil.
Sorulması gereken soru şudur:
Batı, bir gerçeği geç fark etti. Onlar, Arap Baharı diye demokrasi gülücükleri dağıtırken Akdeniz havzası Sünni iktidarlar eline geçiyordu. Türkiye, öyleydi, Mısır aynı yola girmişti, şimdi Suriye de Sünni iktidara kavuşacaktı.
Bu vaziyet fark edilince her şey tersine döndü. Paniğe kapılmışlardı. Bu sebeple her yolu mubah saydılar.
Sömürgeciler, böylesi zamanlarada içerden cuntacılar bulur ve yerli insanları, milli hareketleri cezalandırırlar...
.
23 NİSAN
23 Nisan 2015 01:00
Üç Aylarınızla kandilinizi tebrik ederiz. Bu rahmet, mağfiret ve kurtuluş mevsimi ile ilâhi teveccühe mazhar Regaib Gecesi ve Cuma Günü, inşallah, insanlığı içine düştüğü girdaptan çekip çıkartır, yeryüzüne huzurun, adaletin ve barışın dönmesine vesile olur. Ümmet-i Muhammed'in birlik ve dirliğine kapı aralar. Kalbler mâverada ve eller semadayken gönüllerin mazlum ve mağdurlarla olmasını, bir geceliğine, bir günlüğüne onların yerine kendimizi koymamızı dileriz.
Bir tarihi yapanlar vardır, bir de tarihi yazanlar. Tarih, tarihi yapanlar hayattayken doğru şekilde yazılamaz. Tarihi yapanlar hayattayken çok kere göze girme, daha fenası dalkavukluk, makam, mansıp, kapma ön plana çıkar. Böyle davranmayanlar da ceza görür:
İsmail Hami Danişmend'in "Osmanlı Tarihi Kronolojisi" adında 5 cildlik bir eseri vardır. Takvime göre küçük malumatlar arzıyla yazılmıştır. Bu eser çıktığında Tek Parti döneminin İstanbul Üniversitesi profesörleri, onu meydana yığarak ateşe vermişlerdi.
Sebep, eserde Atatürk'ten söz edilmemesidir. Halbuki Mustafa Kemal, Sultan Vahideddin'in yaveri olmasından itibaren sahnededir. Sofya ataşemiliteri olmuş, Trablusgarb harbine katılmış, Filistin'de Yıldırım orduları başındayken ağır kayıp yaşanmış ve sonraki malum gelişmeler. İ.H.Danişmend, bunları fazlasıyla bilmesine rağmen yine de bahsedememiştir.
Zira o tarihlerde daha sonra tâ bu asrın başına kadar devam edecek şekilde resmi tarihte bir çarpıtma hakimdir. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının bir gün İstanbul'dan gizlice Bandırma adlı kırık bir vapura binerek 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktığı yazılmıştır. Doğru ise bu değildir:
Sultan Mehmed Vahideddin, Anadolu'da işgale karşı yer yer başlamış olan kıyam hareketlerini teşkilatlandırmak için bir zabiti gönderme niyetindedir. Bunun için Almanya seyahatinde maiyetinde kendisine yaverlik yapan Mustafa Kemal'i düşünmüştür. Bunu düşünmüş, Yıldız sarayına çağırıp konuşmuş, satıp paraya çevirdiği atlarının parasını da tahsisat olarak kendisine vermiştir. Ayrıca gizlice gidilmemiştir. İngiliz işgalindeki İstanbul'da her taraf tutulmuştur. İngilizlerin "görülmüştür" kaydıyla izin vermeleriyle seyahat başlamıştır. Vapur da son derecede sağlamdır.
İsmail Hami Danişmend, bunları yazsa o günün şartlarında hayatını tehlikeye atabilirdi. Yazmayınca da fikren linç edilmek istenmiştir. O günler öyle bir tek parti demir pençesindedir ki TDK Sözlüğünde kemalizm maddesi şöyle yazar "Kemalizm: Türk'ün dini." Şiirler, nutuklar ve yakın günlere kadar okul andı hep bunu besler mahiyettedir.
Bu bahis çok uzundur; ancak kitaplara sığar.
Şu kadarcık malumattan çıkan netice ise şudur:
Adına ister "resmi tarih", isterse "yakın tarih" densin. Kimseye hakaret etmeden, fakat kimseye dalkavukluk da yapmadan 1839 Tanzimat Fermanından bu yana olan zaman tamamen ilmi kıstaslarla yeniden yazılmalı..
Devlette devamlılık esastır. İstanbul'da Meclis hayatı tehlikeye girince Ankara'da Büyük Millet Meclisi açıldı. Açılış Hacı Bayram-ı Veli Camii'nde dualarla yapıldığı gibi İngilizler, Meclis-i Meb'usan'ı dağıtınca buradaki mebuslar da Ankara'da TBMM'de toplandılar. Bu ilk meclis, millet iradesinin karşılığıydı. Muhalifi ve muvafıkıyla demokratik bir meclistir. Ama Mustafa Kemal ve etrafındakiler, vaziyete hakim olunca muhalifleri tasfiye ettiler.
Cumhuriyet, bir rejim modeli olduğu halde yakın zamanlara kadar demokrasi gibi gösterildi. Bilindiği gibi biri devlet etme, diğeri hükümet etme şeklidir.
23 Nisan 1920'nin 100. yılına şunun şurasında 5 sene var. Ardından Cumhuriyetin 100. yılı gelmekte. Fikri kalkınma da maddi kalkınma kadar değerlidir. Hatta belki daha önemlidir. Yalnızca hava limanını köprüyü vs. düşünmemeli. Tarihin köprüleri de sağlam şekilde tesis edilmeli.
Tarihi yapanlar sahneden çekildiğine göre Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, Sultan Abdülaziz'in öldürülmesi, Ali Suavi Vak'ası, 1876 Harbi, Kanun-ı Esasi, İlk meclis, Abdülhamid dönemi, 31 Mart Vak'ası, II. Meşrutiyet, İttihad ve Terakki, Harplar, İstiklal Harbi, meclisin açılması, 1923-1938, 1938-1950 Dönemi, inkılaplar, çok partili hayat, darbeler şeklinde her şey, tekrar ve fikir namus ve haysiyetiyle objektif bir şekilde kaleme alınmalı. 2015-2023 arası muazzam bir kültürel seferberlik yaşanmalı.
Topraklarımız ve istikbalimiz üzerinde İttihatçıları destekleyen Alman, kemalileri destekleyen İngiliz mücadelesi sonraki zamanlara yön vermiştir.
Artık 23 Nisan, "neş'e doluyor insan!" Çocukça duygularıyla eğlenecek vakitler arkada kalmalı. Derin tefekkürle düne ışık tutup, fetih aşkıyla yarınlara yönelmeliyiz.
Tarih, ilk düğmedir.
Bu düğme bugüne kadar yanlış olarak ilikli kaldı
.
24 NİSAN
24 Nisan 2015 01:00
Jenosit veya soykırım, bir millet dinî, ırkî veya buna benzer diğer sebeplerle imha edilmesidir. Soykırımı kim, kime karşı yaparsa yapsın kabulü mümkün değildir. Hukuka aykırılık ve zorbalıktır. İnsanlık suçudur. Fakat ne denli ağır olursa olsun bir kavgaya "soykırım" demek de iftiradır...
"Zenginlik seviştirir, fakirlik döğüştürür!" diye bir deyimimiz vardır. Müreffeh asırlarımızda ne Yunanlılar, ne Bulgarlar ne Ermenilerle ve ne de diğerleriyle ihtilafımız oldu. Müslüman olan ve olmayan bütün kavimler, bayrağımız altında yüzyıllarca huzur ve sükûn içinde bir arada yaşadılar. Eğer adaletsiz bir idare olsaydı bu ihtilaflar çok önceki tarihlerde görülürdü.
Türkler, 26 Ağustos 1071'de Bizans'a karşı mücadele verirken Ermenilerle tanıştılar. 1071'den 1915'e 844 sene vardır. O kadarını saymayabiliriz. 1299'dan 1915'e olan 616 seneyi de ihmal edebiliriz. 1453'ü esas alırsak. 1453'ten 1915'e kadar 462 sene eder. Ermenilerle aynı topraklarda, aynı bayrak altında en az 5 asır boyunca beraber yaşarken Türkler, neden birden fikir değiştirip bu insanları imha etme yoluna gitsinler? Bir kere böyle bir karar, devrin hukuku olan şeriate aykırıdır. Şeriate göre böyle bir şey zulümdür. Eğer, o gün Osmanlı topraklarında bir Ermeni soykırımı işlenseydi bugün Ermeni diye kimse kalmazdı.
1915'te yapılan, imparatorluk hudutları içinde mecburi bir nüfus kaydırma tasarrufudur. O günkü dünyada Rusya, Kafkaslar ve Boğazlar üzerinden Akdeniz'e, Fransa ve İngiltere gibi devletler de Irak petrol havzalarına ulaşmak istemektedirler. Osmanlı devletinin varlığı bu devletlerin emelleri önündeki engeldir.
Düvel-i Muazzamanın nazarıyla Türklerin İstikbali Sarıkamış'ta karlara, Çanakkale'de toprağa, Orta Doğuda kumlara gömülmüştü. Harbi Umumi aleyhimize gitmekteydi. Bu sebeple bu engelin bertaraf edilme fırsatı doğmuştu. İçerde çıkartılacak isyan ve kargaşalar, yolları açacaktı. Ermeniler böylece kışkırtılmış, zihnen iğfal edildikleri için asırlarca birlikte yaşadıkları insanlara karşı katliama başlamışlardı. Bunun üzerine doğuda Kürtler başta olmak üzere Müslüman ahali meşru müdafaa mecburiyetinde kalmıştı. Meydana gelen mukatelede/çarpışmada her iki tarafta da büyük kayıplar verilmiş, büyük acılar yaşanmıştır. Devletin fakir düştüğü zamanlarda sömürgecilerin tertiplediği bir kanlı hadisedir. Esasında kazananı da yoktur.
Soykırım iddiasındaki Ermenilerin evvela tarihi doğru okumaları gerekir. Kimlerin kendilerini sömürdüklerini görmeliler. Tarihte sömürenler bugün de sömürmekteler. İkinci olarak da yaşanan zamandan ders almalılar. Jivkov, Bulgaristan'da 300 bin Türk'e tehcir tatbik etti. Biz bugün Bulgaristan'la kanlı-bıçaklı değiliz. İngilizlerin Ankara'ya kadar taşıdıkları Yunanlılarla da kin gütmüyoruz. Tarihte en büyük muharebeleri yaptığımız Ruslar, bugün ticarette büyük ortağımızdır. İngilizlerin Çanakkale'ye sevk ettiği Avustralya ve Yeni Zelandalılar burada dedelerimizi şehit ettikleri halde onların torunları her sene memleketimize gelmekteler. Şimdi Çanakkale Savaşlarının 100. Yılında bu defa Avustralya başbakanı Tony Abbott da misafirimiz. Ermeni diasporası, soykırım romantizmiyle Ermeni devletine ve milletine büyük zarar vermekteler. Halbuki Ermeniler, işgal ettikleri Azeri topraklarını terk ettiklerinde Türkiye sınırları tamamen açacaktır. Bugün 100 bine yakın Ermeni vatandaşı Türkiye'de ekmek peşinde. Sınırlar kalktığında bu sayı çok daha artabilir. Yarın Suriye gibi Ermenistan da bir felaket yaşıyor olsa onları kabul edecek yine Türkiye'dir. Nitekim, Türkiye, Nisan 2014'te bir şekilde hayatını kaybetmiş olan Osmanlı Ermenileri için taziye mesajı yayınladı. Bu sene yine acılar paylaşılmakta. Bir bakan Ermeni ayininde bulunacak. Türkçeyi çok iyi bilen Ermeniler, şu atasözümüzü de biliyor olmalılar: "Kanı kanla yumazlar, kanı suyla yurlar!"
Gün barışma, helalleşme, kan izlerini suyla yıkama ve acıları paylaşma günüdür.
Bu bereketli topraklar, bütün unsurlarıyla cümlemize bin yıl yetti. Eğer, eski ihtişamlı günlerimizdeki adalet ve insafla yaşarsak kıyamete kadar da yeter.
Diasporanın güdümlü soykırım romantikleri, "soykırım kabul edilecek, Türkiye tazminata mahkûm olacak, biz de toprak alacağız!" gibi ham hayalleri bırakarak meseleye sağduyu ile bakmalılar.
Son söz:
Ankara, Bakü'yü de yanına alarak Revan'a karşı ikinci bir barış sürecini başlatmalıdır
.
100. YILDA 253 BİN GENCİMİZ ÇANAKKALE'DE YÜRÜMELİYDİ!..
27 Nisan 2015 01:00
Anzaklar yani Avustralyalılarla Yeni Zelandalılar dünyanın öbür ucundan kalkıp gelerek Arıburnu'nda "Şafak ayini" diye bir merasim tertiplemeseler ve her sene bunu tekrarlamasalardı Çanakkale'nin Türkiye tarafından keşfi daha bir hayli zaman bekleyebilirdi.
Memnuniyet gibi verilen haber bile aslında bir eksikliği ifade etmekte. Çanakkale'de gençlerimiz, ilk defa 2005 yılında birkaç bin kişilik bir kafile olarak yürümüşler. Bu sene yani zaferin, şahadetin 100. yıldönümünde ise 25 bin kişi yürüyüş yapmış. Bu sayı, mânâyı ifadeye yetmiyor. 24 Nisan 2015 Günü Çanakkale'de 253 bin gencimiz, şehidlerimiz mezarlarından kalkmış da yürüyüş yapıyormuşcasına yürümeliydiler. Üstelik bu sayı bütün Osmanlı coğrafyasından gelmeliydi.
Hâle bakınız ki Anzak, İngiliz, Fransız ve öteki milletlerden gelenlerin sayısı fazla olunca ayine iştirak 10.500 kişi ile sınırlanmak zorunda kalınmış... Bizde birkaç saatlik bir seyahat külfet sayılırken istilacı İtilaf Devletlerinin torunları uzak uzak diyarlardan kalkıp gelmeğe üşenmiyorlar.
Çünkü...
Onlar, yalnızca geçmişlerine hürmet etmemekteler; Gelibolu'yu, Çanakkale'yi unutmadılar. Mezarlarının olduğu yerleri azizleştirerek sahiplenme sürecindeler. Misafirperverliğin şartları yerine getirilmeli ama bu misafirlerin geliş maksatlarından da habersiz olmamalıyız. Onların Gelibolu Yarımadası üzerinde iddiaları hiç bitmedi. Lozan'da İngiliz delegesi Lord Curzon, buradaki mülkiyet haklarından söz etmiştir. İsmet Paşa'nın itirazı üzerine tabiri bilhassa kullandığını söylemekten çekinmemiştir. Fransız delegesi M.Barrere'nin konuşması ise daha da gariptir. Biz, der, nasıl ki Caber Kalesi'ndeki Süleyman Şah Türbesini Türk toprağı olarak tanıdıysak siz de Gelibolu'daki mezarları bizim toprağımız olarak tanıyın. Uzun tartışmalar sonunda 31 Ocak 1923 Tarihli Anzac Arazisi Diye Bilinen Toprak Parçası'ndan İstifade Şartları adıyla bir istimal/kullanma hakkı metne bağlanmıştır. Böylece mülkiyet verilmemiştir, hatta zilyedlik de yoktur. Kabir ziyareti, bakımı ve bekçilikle alakalı şartlar vardır. Buna rağmen cümleye dikkat etmeli "Anzac Arazisi Diye Bilinen Toprak Parçası..." Nitekim 10 yıl kadar önce bu milletler, Gelibolu'nun ilgili devletlerin üzerinde haklarının olacağı tarihi bir park haline getirilmesi için teşebbüsleri de olmuştu. Gelibolu Tarihi Yarımada Milli Park'ı 1973'te tescil ve ilân edildiği halde buna cür'et edebilmişlerdi. 24 Nisan 2015 Günü Arıburnu Koyu'nda şafak ayini 10.500 kişi ile sınırlanınca Antalya'da ayin tertiplediler. Kınamak yerine ibretle bakmalı. Yorgunlukları göze alarak gelip, dinlerinin ve milliyetlerinin gereğini yapıyorlar. Veya şöyle diyebiliriz; 1915'te memleketimizi, şehirlerimizi, yarınlarımızı istila için gelip Mehmedciği şehit edenlerin torunları, aradan bir asır geçtiği halde dedelerine teşekkür için her sene çoğalarak gelmekteler...
.
ERZURUM'UN GÜZEL İNSANLARI VE GÜZEL ESERLERİ
30 Nisan 2015 01:00
Kâinatın Efendisi -aleyhisselam- öyle buyururlar "hubb'ül vatan, mine'l imân/vatan sevgisi, imândandır." Buradaki "vatan" sadece "yurt" değildir, aynı zamanda insanın memleketidir. Bununla alâkalı olsa gerek ki sıla-i rahim; sılayı, şehrini, hısım ve akrabayı ziyaret vâcibtir.
Bunları bize Nihat Kızıltunç hatırlattı.
Nihat Kızıltunç, kendisi yurt dışında çalışan, Erzurum Dumlu'dan bir vatan sevdalısı. Bir süre evvel Dumlu İlköğretim Okuluyla, Dumlu Ortaokulu talebelerine "Sevgili Peygamberim Siyer-i Nebî" kitabımızdan alıp hediye etmiş. Bu haber bize ulaştığında bir de rica ulaştı. Nihat Bey, "Dumlu'ya gidip bu kitapları imzalamamızın mümkün olup-olmadığını" sormaktaydı. Bu esere çok emek vermiş olan arkadaşım Ragıp Karadayı, bunu naklettiğinde şunu dedik "Peygamberimize hizmetin mevzubahis olduğu yerde farklı bir şey düşünmek mümkün mü? Elbette gideceğiz!"
Ragıp Karadayı ve eserin yayıncısı İsmet Demir'le birlikte pazartesi sabahı Erzurum'a uçtuk. Bizi hava meydanında Türkiye gazetesi Erzurum temsilcisi Cumali Geleri, Organ Nakli Doğu Anadolu Koordinatörü Dr. Fatih Gacıroğlu ile Av. Yavuz Ertugay karşıladılar. Ancak karşılayan biri daha vardı. Nihat Kızıltunç, yurt dışında olduğu halde nice kilometreler öteden dakika dakika bizi takip etmiş, şâhâne bir misafirperverlik numunesi sunmaktaydı...
Öğleden evvel Dumlu İlköğretim Okulu'na gittik:
Hazırlıklar olağanüstüydü. Pırıl pırıl yavrularımızdan mehteran bölüğü teşkil edilmişti. Çiçekler, mehter ve okul müdiresi Onur Kurdulu başta olmak üzere öğretmenlerimizin candan alâkasıyla karşılaştık. Toplantı salonunda serçe kuşlarının bile güzelliklerini kıskanmaları mümkün yavrularımızla sohbet ettik. Zekâlarının parlaklığı bizi çok sevindirdi. Düşünceleri ise inceler incesiydi. Sevgili Peygamberimize mektuplar yazmışlar. O mektupları bize teslim ettiler. Serâpa samimiyet dolu olduğuna emin olduğum mektupların paketini hâlâ açabilmiş değilim. Kitap imzalama ânında yaşadığımız güzellikleri anlatmaksa hayli zor.
Dumlu ilköğretim Okulu'ndan sonra Dumlu Ortaokulunun etkinliğinin yapılacağı salona gittik. Burada da okul müdürü Fatih Bayrakçeken başta olmak üzere pırıl pırıl öğretmenlerimiz, öğrencilerimiz ve velilerle birlikte olduk. Sevgili Peygamberimize dair etraflıca bir konuşma yaptık. Ardından etkinlikler başladı. Bu okulun gençleri, Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle Resuller Resulünü anmak için çok ama çok güzel hazırlanmışlardı. İlâhiler, tiyatrolar edebli, kalbden, tesirli ve güzeldi. Burada da kitaplar imzaladık. Ortalık gül bahçesine döndü.
"Eshabım, gökteki yıldızlar gibidir, kim hangisine tutunursa kurtulur" Hadis-i şerifinin bir tiyatroda kalblere nakşedildiğini tasavvur etmenin ne demek olduğunu, kadını ve erkeğiyle ilklerin müşrikler karşısında aşılmaz dağlar misali nasıl da yiğitçe durduklarını o günler denli yaşadık. Her iki okulumuzun idareci, öğretmen ve berrak sular kadar temiz yavrularına kalbi şükran ve dua borcundayız.
Dumlu'da sanki bir bayram yaşamıştık.
O akşam geç vakitlere kadar okuyucularımızla ve üniversiteli gençlerle ayrı ayrı buluşmamız oldu. Kültür penceresinden tarih ufkuna açıldık, dün bugün yarın muhasebesi yaptık...
Ertesi gün, Eshab-ı kiramdan Seyyid Abdurrahman Gazi Hazretleriyle diğer türbe sahibi zâtları ve bir mimari şâheser Ulu Cami ile vali beyi ve tabyaları ziyaret ettik. Erzurum valisi Dr. Ahmet Altıparmak'la sohbetimiz neticesinde hakkındaki sözümüz şu olacaktır. "Değerler eğitimiyle en aykırılara bile faydalı olabilen bu mülki âmirimiz, hem Erzurum ve hem de ülkemiz için kazanç sayılacak insan varlıklarımızdan biridir."
Salı öğleden sonra ise Aziziye, Mecidiye ve Hamidiye Tabyalarından Aziziye ve Mecidiye Tabyalarını gezdik... Erzurum, Sahabe-i kiramdan izler taşıyan ve ayrıca İlhanlı, Selçuklu, Osmanlı taş eserlerinin ayakta olduğu bir vilayetimiz. Biz, bu şehri Medine-i Münevvere'ye benzettik. O'nun gibi etraf dağlarla çevrili. Bir farkla ki bu dağlar, karla kaplı. Burada yaz ve kış aynı ânda yaşanıyor. Ama hayrettir ki şifalı suları, çift oluklu çeşmelerden gürül gürül boşa akmakta. Muhteşem tabyaların hâlâ Askeri Müze veya üniversite olmamış olmasını ise anlamakta çok zorlandık. Erzurum, herhangi bir şehir değil. Erzurum, mânâsı ve maddesiyle değerli. Bu iki günlük ziyaretimizde bu şehrin, o değer ölçüsüyle yeniden keşfi gerektiğini buruk bir kalble yaşadık.
.
1 MAYISIN TAHLİLİ
1 Mayıs 2015 01:00
1856'da Melbourne yürüyüşüyle başlayarak 1866 Şikago gösterileri ve 1889 Paris toplantılarıyla devam eden 12 saat yerine 8 saat çalışma ve öteki haklara dair arayışlar, bizde ne yazık ki hedefinden saptırılarak bu defa da işçinin ideolojik sömürüsüne döndü.
1968-80 arasındaki 1 Mayıslar, tam bir kâbus ve dehşet günleri olurdu. 1 Mayısların adı "Bahar Bayramı"ydı. Talebeler, öğretmenler, hatta polisler gibi işçiler de ikiye, üçe ayrılmışlardı. Bir kısım sendikalar, kendilerine "komünist" anlamında devrimci diyorlardı. Hedefleri komünist ihtilallerin yapıldığı memleketlerdeki gibi işçilerle köylülerin el ele vermesiyle işçi-köylü iktidarını kurmaktı...
Devrimci işçiler, 1 Mayıslarda başta büyük iller olmak üzere bir çok yerde Vietnam'dan Küba'ya, Moskova'dan Tiran'a, Pekin'den Arjantin'e kadar ne kadar komünist lider varsa üzerinde onların resmi olan kızıl bayraklar altında ağızlarında sol sloganlar, enternasyonel marşı, sıkılı sol yumrukları havada, gözleri hınç dolu olduğu halde yürürlerdi. Onlara yer yer sarkık bıyıklı ve militan parkalı devrimci öğrenciler eşlik ederlerdi. O gün İstanbul'da dükkânlar açılmaz, kimse bir yerden bir yere gidemezdi. Hayat âdeta dururdu. Yürüyüşçülerse akın akın Taksim'e çıkarlardı. Bu günlerde devrin CHP'li İstanbul belediyesinin Yalova'dan işçilere sopa temin ettiği bile gazete manşetlerinde yer aldı.
Sonradan "Kanlı Pazar" adını alacak olan 1977'nin 1 Mayısı işte bu havada yaşandı. Taksim Meydanı'ndaki kalabalık, meçhul kurşunlara hedef oldu, çıkan izdihamda Kazancı Yokuşu'nda 34 işçi can verdi, 136 işçi yaralandı. Vesayetçi derin devlet adına namı diğer Kontr Gerilla olan Özel Harp Dairesi, devredeydi. MİT, Başbakan Demirel'e hadiseyi "darbe teşebbüsü" olarak rapor etti. 29 Mayıs günü İzmir havaalanında Bülent Ecevit'e de bir suikast teşebbüsü olunca Kara Kuv. Komutanı Namık Kemal Ersun ve 200 subay 1 Haziran 1977'de re'sen emekliye sevk edildi.
Bunlar 12 Eylül'ün ayak sesleriydi.
1 Mayıs, 12 Eylül 1980 Darbesiyle bayram olmaktan çıkartıldı. Tekrar resmileşmesi 2008'de AK Parti iktidarıyla oldu. Bahar veya işçi bayramı değil daha kucaklayıcı bir isimle "Emek ve Dayanışma Günü" dendi ve bugün tatil yapıldı. Son 13 yılda sosyal haklar onarılırken Kürtler, Aleviler ve dindarlar gibi işçilerin de haklarında iyileştirmelere gidiliyordu. Belki herkes için her şey tam anlamıyla tatmin edici değildi ama önceki hâlle kıyas kabul etmeyecek kadar iyileştirmeler olmuştu. Buna rağmen 1 Mayıslar son senelerde yeniden o eski günlere döndürülmek istenmekte. Geçen yıl bir miktar sancılar yaşandı. Bu sene ise çok ciddi tedirginlik var. 17-25 Aralıkta iktidarı deviremeyen iç ve dış şer güçler işçileri alet ederek 1 Mayıs üzerinden maksatlarına kavuşma hırsındalar. Vesayet el değiştirmiş, "kontr gerilla" yer değiştirmiş, bazılarının gözünü iktidar hırsı veya iktidarı yok etme bürümüş vaziyette. AK Parti ondan da öte korkunç bir Recep Tayyip Erdoğan kinine sahipler. İktidarla liderini devirmek için her yolu meşru ve mübah görmekteler. Böyle bir ihtiras şüphesiz ki dışarının arayıp da bulamayacağı fırsattır.
Bugün İstanbul'da 40 bin polis, 65 TOMA görevli. Jandarma yedekte. İstanbul'un can damarı yollar trafiğe kapalı. İnatla Taksim'e çıkılmak istenmekte. Halbuki geçen zaman içinde şehirde çok sayıda miting alanları hizmete açılmıştır. Taksim ise alt geçit ve çıkışlarıyla yeniden düzenlendi. Bir koca kitlenin sağlıklı bir şekilde burada miting yapması zordur. Mazideki kötü hatıralar hafızalarda. Bir istenmedik durumda o dar çıkışlı yollarda yine izdiham yaşanabilir. Üstelik Kazancı Yokuşu'na işçi temsilcilerinin gelme imkânı da var. Ancak; gaye bayram kutlaması değil, gaye çıkartılacak kargaşayla iktidarı devirmek. En azından kan kaybetmiş olarak seçime girmesini temin.
Bunlar ham hayaller.
Devlet, pürdikkat ayakta.
Ajanlar ve yabancı vakıflar takipte.
Dünkü MGK toplantısı, alınan kararlar bunun isbatıdır. Milli Güvenlik Belgesi'nde iç ve dış kuzgunlara göz açtırılmayacağı ifade edilmekte. İşçilerimiz, basiretli davranarak kimsenin kötü niyetine alet olmamalı.
CUMHURBAŞKANI'NIN ANAYASA VE BAŞKANLIK SİSTEMİ MİTİNGLERİ
4 Mayıs 2015 01:00
7 Haziran 2015 Milletvekili seçimlerine 1 ay gibi bir zaman kaldı. Meydanlarda iki türlü faaliyet cereyan etmekte. İlki, iktidar ve muhalefet partilerinin mitingler yapmalarıdır. Diğeri de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın mitingler yapmasıdır...
İktidar ve muhalefet partileri, vatandaşlara yaptıklarını, yapacaklarını anlatmakta, rakiplerini zaman zaman da ağır bir dille yermekteler. Hadisenin bu tarafı hemen her seçim öncesinde görülen manzaradır. Muhalefet partileri, bir diğerine pek bir şey demeden, cephe genişletmeden iktidar partisine yüklenirler. İktidar partisi ise hepsine birden veya her birine ayrı ayrı tenkitler yöneltir.
Bu seçimlerle birlikte ilk yaşanan ise Cumhurbaşkanının da meydanlarda olmasıdır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bilinen anlamıyla miting yapmıyor. O, açılışlar yapmakta, kabuller yapmakta, Beştepe'de STK'ları, çeşitli mesleki kolları kabul etmekte. Tayyip Erdoğan'ın yurdun her bölgesi veya çok vilayetinde vatandaşlarla buluşması miting değil, ancak onlar fiilen bir miting olduğu için tarih önünde adını koymak lazım: Sn. Erdoğan'ın 7 Haziran seçimleri öncesindeki bu faaliyetleri "Anayasa ve Başkanlık Sistemi Mitingleri"dir.
Cumhurbaşkanı, bu "miting"lerde şunları istemekte:
1-Bir parti, 400 vekil veya ekseriyetle gelerek anayasayı değiştirebilmeli. 2-Yapılacak yeni ve sivil anayasa, Başkanlık sistemini getirmeli 3-Başkanlık sistemi Türkiye Modeli'nde olmalı.4- Barış süreci devam etmeli. 5- Türkiye, yakaladığı kalkınma hamlesini hız kesmeden devam ettirmeli.
Cumhurbaşkanı, bu "miting"lerde neden yeni anayasa ve neden Başkanlık sistemi? sorularının cevaplarını vermektedir. Ayrıca Başbakanlığı dönemindeki icraatlarına sataşıldığında söz hakkı doğduğu düşüncesiyle ânında cevap vermekte veya devlete ve milli bekaya tasallut edildiğinde makamının ve sıfatının verdiği mes'uliyet ve salahiyetle karşısındakini milletin önünde hesaba çekmektedir.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, şunu açık ve net bir şekilde dile getirdi:
-10 Ağustos 2014'te Cumhurbaşkanlığı sistemi çökmüştür!
Bahsedilen tarih öncesinde Başbakan Erdoğan, Cumhurbaşkanlığına aday olarak bugünkü gibi mitingler yapmıştı. İki aday daha vardı. Seçmen, 3 dönem Başbakanlık yapmış olan Recep Tayyip Erdoğan'ı yüzde 52 reyle reis-i cumhur seçti. Sn. Erdoğan, bir darbeci general veya emekli paşa değildi. İlk defa sandıkla seçilerek Cumhurbaşkanı olan bir isimdi. Mitinglerde "seçildiğim takdirde faal bir şekilde hizmetlerin içinde olacağım!" şeklinde konuşuyordu. Bunlar, 10 Ağustos 2014'te Türkiye'nin yarı Başkanlık rejimine geçeceğinin habercisiydi. Nitekim tamı tamına öyle oldu. Kendi başkanlığında hükümet toplantıları da yaptı.
Bundan böyle önümüzde iki ihtimal bulunmakta:
1-AK Parti,1982 Anayasasını değiştirecek çoğunlukla gelecek ve yeni anayasa yapılarak Türkiye, tam Başkanlık Sistemi'ne geçecektir.
2-Veya HDP'nin -belki- yüzde 10 engelini aşmasıyla bu partiyle çok çetin bilek güreşlerinden sonra yeni anayasa hazırlanarak yine Başkanlık Sistemi'ne geçilecektir. Veya anlaşılamayacağından hiçbir şey değişmeyecektir.
3- Üçüncü ihtimal, AK Parti'nin tek başına iktidar olmasına rağmen anayasayı değiştirecek sayıyı elde edememesi, diğer partilerle uzlaşma olmaması ve ayıplı anayasa ile yola devam mecburiyetinde kalınmasıdır. Bu netice, herhalde en düşündürücü sonuçtur. Bugün Cumhurbaşkanı ve Başbakan aynı parti menşeli ve aynı dünya görüşünden insanlardır. Ama her zaman böyle olmaz. İlerde farklı dünya görüşünden Başbakan ve Cumhurbaşkanının iş başında olmaları halinde şiddetli ihtilafların çıkması mümkündür. Mesela Cumhurbaşkanı, kabineyi Beştepe'de toplamak istediğinde Başbakanın "ne münasebet!" diyecek olmasıdır. Allah, bu memleketi böylesi kavgalardan muhafaza buyursun. Her ikisinin de gerekçesi seçimle gelmiş olmak olacaktır.
Sn. Cumhurbaşkanı bunları görüyor.
Bu sebeple, yeni ve sür'atle çalışacak, zaman kaybettirmeyecek bir idare tarzı inşa edilmesi talebinde bulunuyor. Neticede anayasa değişince ve bu değişiklikle Başkanlık idaresine geçilince bunlar, 2023 Büyük Türkiye ve 2071 Cihan Devleti Türkiye'nin yolunu açmak için iyileştirme çalışmaları olacaktır. Tayyip Erdoğan, anayasayı da sistemi de kendisiyle birlikte alıp götürmeyecektir. Çalışma bürosu olarak kullandığı Beştepe'yi alıp götürmeyeceği gibi.
Bu sebeple; seçmen, mutlaka aklı selim ve basiretle hareket ederek hizmetleriyle memlekete mührünü vurmuş Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın işareti istikametinde Büyük Türkiye'nin inşası için bir mübarek tuğla mahiyetindeki reyini ziyan etmemeli.
Birlikte rahmet vardır.
.
7 HAZİRAN ANAYASA SEÇİMİDİR
5 Mayıs 2015 01:00
Türkiye'de ilk anayasa, 1876 tarihli Kanun-ı Esasi'dir. Sonrakiler 1921 tarihli Kanun-ı Esasi, 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, 1961 tarihli Anayasa ve 1982 Tarihli Anayasa. Hepsi darbe mahsulüdür. Hepsi fevkalade, buhran ve bunalım günleri eseridir...
1876 Kanun-ı Esasi ile sultani idareden meşruti demokrasiye geçilmişti. 1921 Kanun-ı Esasisi, bir intikal kanunudur. 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile meşruti idareden cumhuriyete geçilmiştir. 1961 Anayasası, ideolojik sokak hareketlerinin önünü açmıştır. 1982 Anayasası 1961 Anayasasına bir nevi tepki kanunudur.
1876 ve 1961 Anayasaları çift meclislidir. Bu anayasaların tamamı Avrupa'dan kopyadır. Kendi topraklarımızda tabii seyri içinde doğup büyümemiştir. Tepeden inme, dayatmacı, Avrupa taşeronu okumuş fakat yabancılaşmış zümrelerin millete yer yer gözdağı vererek kabul ettirdikleri organ nakilleridir.
Son dört asırda sadece sanayide, teknolojide geri kalmadık. İlim ve fikirde de geri kalmışlığımız diğerlerine denk şekilde seyir gösterdi. Münevver, aydın veya entellektüellerimiz, bu boşluğu görerek eksiklerimizi, yaralarımızı, boşluklarımızı telafi, tedavi ve tamir cihetine gideceklerine tarihimizden gelen, medeniyetimize mahsus olan ne varsa onları inkâr ve reddederek yerlerine Avrupa mamullerini hiç bir sorgulama yapmadan kopyala yapıştır metoduyla getirip bünyeye yerleştirmeye çalıştılar.
Son bir buçuk asrımızın "ilerici" okur yazar zümresi sırasıyla Fransız, Alman, İngiliz, Amerikan ve Rus hayran ve güdümündedir. Kurtuluşu onların hayat tarzlarında aramışlardır. Tanzimat sadrazamlarının şu unvanlarına bakınız: İngiliz Said Paşa, Moskof Nedim Paşa. Daha bunlar gibi tahsil için veya asker olup da sefaretimize ataşe militer vazifesiyle gidip o memleketin hayranı olup çıkan devlet adamlarımız mevcuttur. Buna mukabil kendilerine "İslamcı" yahut "muhafazakâr" denen bazı okur yazarlar da başka türlü taklit ve hatalara düştüler. Onlar da dönem dönem Mısır, Suudi Arabistan ve İran'da çare arama yoluna gitmişlerdir.
Şu resmettiğimiz, yerli kalınmadığı, yabancı hayranlığının hastalık haline geldiği maddeden fikre kadar bize mahsus olanın imal edilemediği son bir kaç asrın hikâyesidir. Sosyal hayatımızdan, mimarimizden, edebiyatımızdan, askerliğimize, hukuka kadar neyimiz varsa yabancı komplekslere feda edildi. Bu tesbiti yaparken kendimizi dünyaya kapatalım teklifinde değiliz. Faydalı olan dünyanın neresinde olursa olsun alınabilir. Fakat kaba taklitçilik yapılması kötü. Üzerinde çalışıp bünye ile uyum temin edilmeli.
Bir üretimin kapağına TC yazmakla o yerli olmamakta.
Eğer kapağında böyle yazan anayasalar yerli olsalardı, cuntacılar, darbeciler imkân bulamayabilirlerdi. Bugüne kadar hayatımıza 5 Anayasa girdi. 1982 Anayasası, milletin üzerine su akıtan bir çatı haliyle varlığını sürdürmekte. Bu anayasayı hukuk tarihçilerine teslim ederek ilk sivil anayasayı inşa etme hususunda partiler -maalesef- uyuşamamaktalar.
Şimdi ümitler, AK Parti'nin tek başına anayasayı yapacak bir çoğunlukla meclise girmesinde. Böylece kendi eserimiz ve devleti yeniden inşa edecek bir anayasa yapma talihi doğar. Bu anayasadaki en mühim madde Başkanlık Sistemi olacaktır.
1982 Anayasasının bu devleti daha fazla taşıma gücü kalmamıştır. Cumhurbaşkanı halk tarafından seçiliyor olduktan sonra eski sitemde ısrarcı olmanın anlamı yoktur. Bu ısrarla mevcut anayasada kalmak yarınlarda ciddi sıkıntılar doğurabilir.
7 Haziran şu veya bu partinin meclise girmesi, iktidar olmasından ziyade Anayasa seçimidir. Herkes, duygularıyla, öfkeleriyle değil, aklı selimiyle hareket etmeli. Bu seçimle Türkiye'nin yarınları tanzim edilecektir.
.
SURİYELİYİ NEREYE GÖNDERİYORSUNUZ?
6 Mayıs 2015 01:00
CHP'nin Suriyeli mültecilere dair olan seçim vaadi, insanın kalbini kanatacak mahiyette. Sn Kemal Kılıçdaroğlu, iktidar olduklarında Suriyelileri geri yollayacaklarını taahhüt ediyor. Bu nasıl mantıktır ve hangi insaftır? Suriye'de ne değişti ki bu insanlar iade edilecek?
Babasından daha zalim çıkan Beşar Esed gitti, yerine iyi bir kimse mi geldi? Baas rejimi topyekun ortadan mı kalktı? Beşar Esed, can havliyle uzak-yakın değişik ülkelere sığınan vatandaşları için dünyanın önünde kesin bir dille kıllarına dokunulmayacağı sözünü verip, çekinmeden geri gelmeleri çağrısını mı yaptı?
Suriye'de değişen bir şey yok:
İç harp devam ediyor. Her şey her gün daha kötüye gitmekte. Şartlar böyle iken Türkiye'ye sığınmış bu mustarip insanları Beşar Esed'e teslim etmenin hiç bir makul tarafı olamaz. Öyle bir teslim yaşandığında o insanların bir çoğu ya zındana atılacak, ya kurşuna dizilecek veya idam edilecektir.
CHP buna rağmen böyle bir seçim konuşması yapabiliyorsa demek ki aynı tas aynı hamam devam etmekte. Artık ağza alınmayan "yeni CHP" bir masal.
CHP'de Tek Parti zihniyeti hiç değişmemiş:
1945 yılında 146 Azeri Türkü, tarihin en kan dökücü zalimlerinden biri olan Stalin zulmünden kaçarak Aras nehri üzerindeki Boraltan Köprüsünü geçip ana vatanlarına, al bayrağa, Türk kardeşlerine sığınma fırsatı bulmuşlardı. Fakat Joseph Stalin, Ankara'dan onların derhal iadesini istedi. İsmet İnönü, iadenin yapılması talimatını verdi. Hudut karakol komutanı, talimat telgrafını alınca gözlerine inanamadı. Bunu tekrar tekrar teyit ettirdi. Maalesef doğruydu. Utana-sıkıla vaziyet, mültecilere anlatıldı. Azeriler, komutanla askerlerimizin boynuna sarıldılar. Yalvarıyorlardı: "Bizi kendi topraklarımızda, kendi bayrağımız altında bari siz kurşuna dizin; nasılsa o tarafa geçer geçmez başımıza geleceği biliyoruz; siz kurşuna dizin bari Türk kurşunuyla ölelim!"
Hakikaten Ruslar, onları teslim alınca köprünün diğer tarafında ve bizim askerlerin gözü önünde hepsini takır takır kurşuna dizip şehit ettiler. Bunun üzerine karakol komutanımız, bu yükü kaldıramayarak kendi eliyle kendi kafasına sıktı. 147. şehidimizi bu yakada vermiş olduk...
CHP daha böylesi günahların bedelini ödememişken neden yeni günahlar ve yeni ahlar peşindedir? Memleketimizdeki o Suriyeliler, evvela insandır? 95 sene önceki vatandaşlarımızdır. Hepsi din kardeşimizdir. Bir çoğu Selçukludan beri oralarda var olan Türkmenlerdir.
Türkiye, tarihin değişik dönemlerinde zorda kalıp kapısına gelenleri daima içeri buyur etmiştir. İspanya ve Almanya'dan kaçan Yahudilere kucak açtık. Polonya'dan kaçan Polonezlere kucak açtık. Bolşevik ihtilalinden kaçan Ruslara kucak açtık. Humeyni'den kaçan İranlılara kucak açtık. Jivkov'dan kaçan Türklere kucak açtık. "Necibullah" adlı Rus kuklasından kaçan Afganlılara kucak açtık. Saddam'dan kaçan Kürtlere kucak açtık. Bunlardan bir çoğu zaman içinde Türk vatandaşı oldular. Polonya'dan kaçanlar bugün bile İstanbul'un Polonezköy adlı mahallesinde dinleri ve dilleriyle yaşamaktalar.
Hal ve hakikat bu iken CHP nasıl olur da Suriyelileri varil bombalarının altına, kurşuna, ölüme göndermek ister? Eğer tersi olup, Suriyeli Nusayriler ülkemize misafir olsalardı onlar da gönderilmek istenecek miydi? O da CHP seçim vaadine girecek miydi? Bu yaralayıcı ve insan haklarına aykırı ölçüsüz söz dahi CHP'nin seçim kazanmaması için kâfi sebeptir.
O halde...
AK Parti'ye düşen meydan meydan şu vaadi yapmasıdır:
-Suriyeli kardeşlerimiz, şartlar mecbur kılınca yaşadıkları toprakları bırakarak ana vatanları Türkiye'nin merhametine, misafirperverliğine ve kardeşliğine sığındılar. İktidarımızın devamında biz, 3 yıldır ülkemizde yaşayan bu insanlara TC vatandaşlığı vereceğiz. Suriye'de şartlar düzeldiğinde dileyen geri dönebilir. O zaman da çifte vatandaş olur ve yeni Türkiye ile yeni Suriye arasında köprü vazifesi yaparlar...
AK Parti, bu vaadi mutlaka yapmalı ve iş başına gelince de vaadini yerine getirmeli.
.
NİÇİN YENİ ANAYASA?
7 Mayıs 2015 01:00
7 Haziran 2015 seçimlerinin temel vasfı, bir "anayasa seçimi" olmasıdır. Bu seçimlerle birlikte Türkiye, tarihinde ilk defa olarak bir sivil anayasa yapma imkânına kavuşabilir. Eğer kavuşulamazsa bu milletçe ayıbımız olacaktır.
1982 Anayasasını yaptıranları yargılayıp, onların eseri anayasa ile yıllar boyu devleti yönetmeye çalışmanın izah edilir tarafı yoktur. Yürürlükteki anayasa bir cunta zihniyetinin siparişi üzere hazırlanmıştır. Ekonomide 17. Büyük güç olan 2023'te 10. Büyük güç olmayı hedef almış, finansta, ulaşımda, sağlıkta, inşaat sektöründe, şehircilikte, istikrarda vs. büyük işlere imza atmış bir milletin sivil bir anayasa yapma başarısını da göstermesi gerekir...
Mevcut anayasanın, 1961 anayasasından devraldığı bozuk taraf "kuvvetler ayrılığı"na dairdir. 1961 Anayasası 27 Mayıs darbesini hukuken teminat altına almak isteyen bir metindir. DP devrilmiş, fakat Tek Parti dünya görüşünde olmayan insanların bir daha iktidar olmamaları, seçilseler bile muktedir olamamaları için kuvvetler ayrılığı, "kuvvetler parçalanmışlığı" şeklinde tanzim edilmiştir. Böylesine bozuk bir niyetin mahsulü olan maddeler, bugünkü anayasada da aynen devam etmektedir. Buna göre aslolan milleti temsil eden bir siyasi iradenin iktidar olması değil, belli bir görüşü temsil eden ideolojik saltanattır. Şeklen seçimler yapılır, meclis kurulur, hükümet teşkil edilir ama asıl iktidarı teşkil eden "elitler vesayeti" bunların üstünde ve ötesindedir. Bu vesayet yapısı veya kuvvetler parçalanmışlığında yüksek mahkemeler, jüristokratik bir mahiyet kazandığından bir numaralı unsurdur. Onu layüsel bir mevki kazandırılan asker takip eder sonra iki düzine kadar "anayasal kurum" .
Bu anaya sisteminde seçilmişler, sürekli itibarsızlaştırılır. Hatta onlara hakaret bir seviye tezahürü olarak pazarlanır. Kendi içinde kast yapısına dönüşmüş kuvvetler parçalanmışlığında, yeri geldiğinde hiç çekinmeden huzurda veya taşeron matbuat yoluyla cumhurbaşkanı, başbakan nezaket kuralları ayaklar altına alınarak rencide edilir, seçmen cahiller kalabalığı olarak görülür. Hâlbuki bu yapılanın adı politikadır. Politika, hazineden maaş alıp, seçimle iş yaptıkları mevkiye gelmiş insanlarla onları seçenlere hakaret etmek değildir. Yüreği yeten istifa eder, resmi kisvesini çıkartır ve sandıkla tartılır.
Bu itibarla yeni anayasa yapılmasının birçok sebebi var. Asıl ve odak sebepse kuvvetler parçalanmışlığı "fetret hukuku"ndan çıkıp anayasa müesseseleri adlı baronik yapıdan kurtulmaktır. Kuvvetler ayrılığı, elbette olacak, anayasa müesseseleri de elbette olacak, ama intikam saikli, kibirli duruştaki vesayetçi yapıda değil.
İşte biz bir teklif getiriyoruz:
Yeni anayasa, bu düzenlemeyi yapabilir. Yüksek yargı mahkemeleri ve diğer yüksek organların mensupları seçimle gelsinler. Kimse değil, onları doğrudan halk seçsin. Kimleri? Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay, Yüksek Seçim Mahkemesi/Kurulu, YÖK, RTÜK gibi...
12 Eylül 1980 askeri darbesinin üzerinden 35 sene geçti. Yoluna büyük hedefler koymuş bir devlet, bugün hâlâ bir darbe anayasasıyla yönetilme abesliğini, fetret hukuku zaafiyetini dünyaya izah edemez.
Sivil, yerli, kısa ve toplumu kucaklayıcı bir hukuk abidesi yapmalı, böyle bir anayasa inşa ederek 2023, 2071 ve sonrasına yürümeliyiz. Zaten aksi vaki olursa bu yürüyüşte çok topallarız. Anayasa, bir devletteki ana kanundur, doğru adıyla esas teşkilat kanunudur. Kalan her şey bu kanuna göre şekillenir.
7 Haziran 2015 Seçimlerinde bu millete layık, milleti insanlık âleminde bir mahcubiyetten kurtaracak yepyeni bir anayasa yapacak çoğunluğun TBMM'ne girmesi lazım.
.
KOALİSYON LAFI ABESLE İŞTİGALDİR!
8 Mayıs 2015 01:00
Türkiye, 1960'tan sonra tanıştığı, çok ortaklı hükümet demek olan koalisyon idaresiyle 2002'ye kadar defalarca yönetildi. 196I-65, 1970-80, 1990-2002 devrelerinde, ikili, üçlü, dörtlü partilerin vücut verdiği koalisyon hükümetleri sık sık iş başına geldi. 55 senelik süreçte koalisyonsuz dönem 1965-70, 1983-90, 2002'den bu tarafadır. Bu sitem, bir kerhen hükümet etme şeklidir. Aynı iktidar içinde değişik hükümetçiklerin olmasıdır. İcranın/yürütmenin parçalara bölünmesidir.
Koalisyon hükümetleri CHP'li, partilerüstü, Adalet Partili, ANAP'lı, DYP'li, DSP'li Başbakanlar başkanlığında kuruldu. Belli bakanlıklar belli partilere bölüştürülüyordu. En zor anlaşılan icracı bakanlıklardı. Bunlarla hem kadro alımında ve hem de iş yapımında partiler kendi taraftarlarını tatmin etme fırsatı bulmaktaydılar.
Yaşadığımız tecrübeler, koalisyon hükümetlerinin Türkiye'ye mahsus olmadığını, bünyemize uymadığını, beklenen kalkınma, büyüme ve gelişmeyi temin edemediğini, aksine bu dönemlerde kaos, kargaşa, enflasyon, işsizlik ve hatta terörün azdığını gösterdi.
Koalisyonla hükümet etme Avrupa'da, bilhassa kuzey Avrupa'da başarılı olabilir. Ancak bir iklimde yaşayan her şey, bir başka iklimde yaşamaz. Bunun demokratik, kültürel, sosyolojik bir çok sebepleri vardır. Avrupa'da, Amerika'da tv tartışmaları da yapılmasa seçim olduğu neredeyse fark edilemeyecek kadar sakin geçerken bizde meydanlar yıkılır. Orkestrayla dans eden milletlerle davul-zurnayla halay çeken milletlerin, yemek parasını vermek için kasa başında birbiriyle yarışan milletlerle, aynı masayı paylaşıp herkesin kendi hesabını ödediği milletlerin demokrasi farkı.
7 Haziran'da koalisyon ihtimali hiç yoktur...
AK Parti, her halükârda tek başına iktidar. Hatta HDP'nin barajı aşması mümkün görünmediğinden AK Partinin tek başına anayasayı değiştirecek bir çoğunlukla geleceği görünmekte. Öyle ki seçimlerden çok olmayan bir zaman sonra anayasa değiştirilip Başkanlık sistemine geçilmesi beklenebilir. Yapılacak anayasaya konacak bir geçici maddede "mevcut Cumhurbaşkanı, bu anayasanın yürürlüğe girmesiyle Başkan sıfatıyla vazifesine devam edecektir" diye bir ibare yer alması kuvvetle muhtemeldir. AK Parti'nin anayasa hazırlığının tamamlandığı veya her an tamamlanabileceğini tahmin etmekteyiz.
Bütün bu tarihî seyri ve fiili gerçeği, muhalefet partileriyle onlarla hareket eden medyanın, patronların ve benzerlerinin görmemesi akla ziyan bir durumdur. Bir muhalefet partisi, hele ana muhalefet partisi koalisyona değil, iktidara talip olur. Yüzde 35 oy ve koalisyona razı bir ana muhalefetin beklenen iktidar dirayetini göstermesi imkânsızdır. Kaldı ki, kim kiminle muhalefet yapacaktır? Barajı aşması mümkün olmayan bir parti ile hayali koalisyonlar kurulmakta. Kaldı ki MHP, HDP ile ortak olmaz. O zaman CHP, HDP azınlık hükümeti söz konusu olur. Koalisyon, Türkiye için kekre bir idaredir, azınlık hükümetiyse hüsran sebebidir. Günlerdir koalisyon üzerine yazıp konuşan, dahası serenatlar okuyanlar, sadece havanda su dövmekteler. Allah, bizi bir daha koalisyon hükümetlerine de azınlık hükümetlerine de mecbur etmesin.
.
KENAN EVREN
11 Mayıs 2015 01:00
Hadisi şerifte "mevtalarınızı hayrla yâd ediniz" buyurulduğundan Kenan Evren'e hatta belki çocuğuna Evren adı vermiş olanlardan bile çok kimsenin rahmet dilemek veya dilememek arasında zorlandığı kanaatindeyiz. Bu vaziyet, bir ölü için düşündürücü bir sondur!
Ortada bir tezat yok mu?
Naaşı, eski cumhurbaşkanı olduğu için devlet töreniyle defnedilecek. Burada icra edilen cenaze merasimi, en görkemlisiyle yapılsa; tabut, altından arabalarla veya eskici tablalarıyla taşınsa ahiret âlemi için zerrece faydası olmaz.
Kenan Evren, 12 Eylül darbesinin başı. Sonra da cumhurbaşkanı. Bu insan, hesap-kitap dışı olarak önce kara kuvvetleri komutanı, sonra da genelkurmay başkanı oldu. 12 Eylül 1980 darbesi yapıldığında AP/Adalet Partisi iktidar, Süleyman Demirel Başbakandı. Sokaklarımızda eylemlerin her çeşidi yaşanıyor, her gün 25 civarında genç ölüyordu. Vuruşan gençlerden hayatta kalanlar, bir oyunla sol-sağ-diye birbirlerine düşürüldüklerini, bir neslin toprağa, zındana ve hüsrana gömüldüğünü çok geç fark edeceklerdi.
11 Eylül günü 20-25 genç ölürken ne olmuştu da 12 Eylül ve takip eden gün ve aylarda hiç bir hadise yaşanmamıştı? Oysa Süleyman Demirel'in dediği gibi hükümet, silahlı kuvvetlere tam yetki vermişti. Buna rağmen darbe yapılıncaya kadar ciddi bir tedbir alınmamıştı.
12 Eylül Darbesi bir süreçle hayat bulmuştu:
Evvela, 1979 yılında Turgut Özal ekonominin başına getirilerek 24 Ocak Kararları denen tedbirlerle piyasalar düzeltilmeye başlanmış, ardından da genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanları, cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e bir muhtıra vererek iktidar ve ana muhalefet partilerinin Türkiye'nin düzlüğe çıkması için birleşmelerini ihtar etmişlerdi. Cumhurbaşkanının şahsında siyasete göz dağı veriliyor ve iki partili bir koalisyon hükümeti kurulması isteniyordu. Olmayacak bir talepti. Fakat bunlar, darbe için mazeret hazırlıklarıydı.
Sokaklar kan gölüne döndüğü için darbe çığırtkanları, zaman zaman "ordu göreve!" diye pankart asıyorlardı. Turgut Özal, ekonomiyi düzeltmişti. İktidar ve muhalefet partileri ise muhtıraya rağmen birbirlerine mesafeliydiler. Böylece cuntacılar için darbe meşru olmuştu. Çünkü ilkeleri şuydu: "Şartlar, olgunlaşırsa darbe meşru olur!" Onlara göre şartlar olgunlaşmıştı. Bunun üzerine "kahraman Türk silahlı kuvvetleri emir-komuta zinciri dahilinde meşruiyetini kaybeden iktidara el koymuş", meclis feshedilmiş, parti liderleri ya sürgüne gönderilmiş veya saklanmışlardı. Darbe üzerine Amerikan başkentinde söylenen söz, her şeyi izaha kâfidir: "Bizim çocuklar, Ankara'da idareye el koymuşlar!"
Böylece Milli Güvenlik Konseyi kuruldu. Konsey üyesi darbeci generaller, ülkeye hükmetmeye başladı. Hapishaneler gençlerle dolmuştu. Neticede 600 bin kadar tutuklama, sayısı belirsiz tüyler ürpertici işkenceler, 50 kadar idam kararı oldu. Besliyeceklerine asıyorlardı. Bir soldan bir sağdan asarak da denge kurduklarını zannediyorlardı. İkbale kavuşan o generallerden bazıları dünyanın en zenginleri sıralamasına girdiler.
Darbe komutanlarının hazırlattığı 1982 Anayasası, bir geçici madde ile darbecilerin yargılanmalarına mani oldu. 2010'daki anayasa referandumuyla o geçici maddenin iptali üzerine darbecilerden hayatta kalanlar 2012'de hakim önüne çıkartıldılar. Pişman değillerdi. Kenan Evren'in rütbeleri söküldü. Hükümet devirmekten dolayı da idam demek olan ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum edildi. Bu karar halen Yargıtay safhasındadır. Klasik bir geç kalma yaşandığından şimdi kesinleşmeden düşecektir.
İşte böyle bir kimseye devlet töreni yapılmaktadır. Bir sanık, bir suçtan dolayı genelkurmay başkanlığından erliğe indirilirken o suçu yükselme basamağı yaparak cumhurbaşkanlığına çıkmaya dokunmamak eksikliktir. Bir fiilin yarısı meşru, yarısı gayrı meşru olamaz. Mahkeme, cumhurbaşkanlığı unvanını da iptal edebilirdi. Nitekim anayasada cumhurbaşkanının vatana ihanet halinde nasıl yargılanacağına dair madde mevcuttur. Hükümet devirmek, vatana ihanet sayılırken sanık önceki unvanıyla yargılanmış, sonraki unvanı ihmal edilmiştir.
Bu yüzden devlet merasimi, devlet mezarlığına gömmek vs hak etmediği fazladan bir muameledir. Bu bir tezat olmalı. Adı geçen fâni, şimdi öte âlemdedir. Orada mutlak adalet önünde hesap verecek. Okullara din dersi koymasının faydasına kavuşsa bile kul haklarından nasıl kurtulur? O zulüm ve işkencelerin bedeli nasıl ödenir?
Ne ibretlik, ne acınası bir hayat.
Ne zavallı bir ömür.
.
DARBELER YILLARIMIZI ÇALDI
12 Mayıs 2015 01:00
İnşallah, bir yol kazasına uğramazsak 2023'te dünyanın 10. Büyük gücü olacağız. Hedefimiz ve azmimiz böyle. Hâlihazırda ilk 20'nin içinde, 16-17 aralığındayız. 10. Büyük güç olma yürüyüşümüzden, böylesine yüksek bir hedefimiz olmasından dolayı memnunuz. Bu, artık kimsenin vazgeçemeyeceği, millî ve millete mal olmuş bir hedeftir.
Şu resmettiğimiz bir gerçektir.
Ne var ki aynı gerçeğin bir de diğer yüzü var:
Eğer; 27 Mayıs darbesi yapılmasaydı Türkiye, Cumhuriyetin 50. yılı olan 1973'te olmasa bile 2 Bine varmadan 10. Büyük kuvvet olmuş olacak, bugün 2023 için daha ileri hedefleri konuşacaktık.
1839 Tanzimat ve 1923 Cumhuriyet arasındaki Osmanlı devlet hayatını mahveden iki büyük ihanetten biri, Sultan Abdülaziz Han'ın darbe ile tahttan indirilerek katledilmesi, diğeri de Sultan Abdülhamid Han'ın 31 Mart 1909 darbesiyle tahttan indirilerek Selanik'te bir Yahudi'ye ait bir köşke sürgüne gönderilmesidir. Sultan Aziz'in suçu devletin dış borçlarını kapatma noktasına gelmesi ve donanmayı açık denizlere çıkartmak üzere olmasıydı. Açık denizlere çıkamayan, uzak kıtalarla ticaret yapamayan bir devlet, büyüyemez veya büyüklüğünü koruyamaz. Sultan Abdülhamid'in suçu ise Sultan Aziz sonrası kısa dönemdeki çarpıklıklarla iflas etmiş hazineyle teslim aldığı devleti tıp, bayındırlık, demiryolu, eğitim gibi alanlarda sür'atle kalkındırmasıydı. Bir suçu daha vardı. Filistin'de İstikbalin İsrail devletine müsaade etmemişti. Bu sebeple Alatini Köşkü O'na inadına zından yapıldı. Bu iki Hakan'ı Jöntürk ve ittihatçı ahmaklarla masonlar ve düveli muazzama hal etti. Sadrazam Talat Paşa'nın masonlukta üstadı azamlık derecesine kadar gelmiş olması ve bugün bile biyografisinden söz eden bazı ansiklopedilerin dini hanesinin karşısında "Bektaşilik" yazması çok şeyi ifade etse gerektir. Garip olansa Ermeni intikam militanları tarafından Berlin'de öldürülünce Cumhuriyet hükümetinin ailesini maaşa bağlamasıdır. Halbuki aynı yıllarda Hanedan yurt dışına sürülmüştür, hem vatan hasretine ve hem de 5 kuruşa muhtaçtırlar.
Cumhuriyet döneminin ihanetlere başlangıç olan darbesi ise 27 Mayıs 1960'tır. Yine Masonlar, Kemalistler, kara cübbeliler, kara kalemliler ve kara postallılar ve düveli muazzama imalatı olan bu kanlı darbe, ona-buna karşı değil doğrudan doğruya halkın sevgilisi Başvekil Adnan Menderes'e karşı yapılmıştır. Merhum Menderes'in suçu da aynıdır. Türkiye'yi kalkındırmak. Camiler açılıyor, ezan asli sesine kavuşuyor, vatandaş insan olduğunu hatırlıyor, ticaret, iktisat ve bayındırlıkta hamleler yapılıyordu. Ezilmiş, horlanmış, garip vatandaşlar, köyden şehire, küçük şehirden büyük şehire, Adnan Menderes'in açtığı yollarla gelmişlerdir. Turgut Özal zamanında İstanbul başta olmak üzere illerimizde yapılan hamleler 27 Mayıs olmasaydı daha evvel gerçekleşecekti. Boğaziçi Köprüsü tâ Sultan Abdülhamid Han'dan beri gelen bir projedir. Bu sebeple bu köprüye O'nun ismi verilsin diyoruz.
27 Mayıs 1960 uluslararası intikam projesi, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997'nin tetikleyici sebebidir. Esas zelzele 27 Mayıs'tır. Böylece içtimai yapının nevri dönmüştür. Sonrakiler artçı sarsıntılardır. Tamamının ortak tarafı kalkınmamıza, büyümemize, yerli hamlelerimize, dinimize ve bizi biz yapan ne varsa hepsine düşmanlık edilmesidir. İğfal, hile, yalan, saptırma iç ve dış çalışmalarla o boyutlara vardılar ki mankurtlaşan öz gençliği, öz ordusu, basını, sendikası ve maalesef cemaat zannedilen örgütü ve partisi ile bu millete, onun hedef ve değerlerine karşı 27 Mayıs 1960-17-25 Aralık 2013 arasında savaş açıldı, mühendislerimize varıncaya kadar öldürüldü...
Tanzimat öncesine, III. Selimlere kadar uzanmayıp da Sultan Aziz'e darbenin yapıldığı 30 Mayıs 1876'dan başlarsak; 1876-2013 arasındaki millî bünyemiz hançerlerle delik-deşiktir. Kalkınmamız, ancak aralarda fırsat buldukça olabildi.
İşte...
Bu sebeple...
Görüldüğü gibi.
Anlaşılması gerektiği gibi...
Küresel güçlerle onların içerdeki kuklalarının oyunlarını bozmak, yollarını kesmek, başa kuzgunların değil devletin geçmesi için...
Mutlaka...
Ama; mutlaka..
1982 darbe anayasası değişmeli ve Türkiye 1938-2010 aralığı hariç, tarihinin bütün dönemlerinde olduğu gibi yeniden, behemehâl Başkanlık nizamına geçmelidir. Yeni Türkiye'de yeni Türkiye düzeni kurulacaktır. Arkasından bu kadar ağır konuşulan Kenan Evren, toprağa verilirken O ve arkadaşlarının eseri bir yamalı bohça darbe anayasasıyla yola devam etmek abestir. Çürümüş bir anayasa ile yarınlar fethedilemez.
.
DİYANET BAŞKANINA BİR ARABAYI ÇOK GÖRMEK
13 Mayıs 2015 01:00
Meydanlarda Diyaneti yuhalatma münasebetsizliğinden sonra Diyanet İşleri Başkanı'nın makam arabasını diline dolayanlar da oldu...
Başkanlığın icraatlarıyla alâkalı olarak herkes, kendi fikrini söyleyebilir. Fakat yuhalatmak çok çirkin bir harekettir. Ne yuhalatana ve ne de yuhalayana bir şey kazandırır. Başkanlık makam arabasını münakaşa mevzuu yapmak ise aynı zamanda dünyayı tanımamak demektir. Bir Türkiye kurumu da olan Fener Patrikhanesi'ndeki makam arabası Diyanet Başkanının makam arabasından geri değildir. Siz bakmayınız ülkemize geldiğinde mütevazı görünmek adına en ucuz arabayı isteme hünerine. Papa'nın en lüksünden yarım düzine arabası ve ayrıca uçağı var...
Bu araba meselesi, mantık olarak Beştepe tartışmasına benzedi:
Beştepe Cumhurbaşkanlığı makamı yapıldığında çok tartışılmıştı. Ufku yetmeyenler sabah-akşam konuşmaktaydılar. Biz, o sırada bir deyimimizi hatırlattık. Ecdadımız "temsilde tasarruf olmaz!" diyordu. Bu israfı haram sayan, ekmek kırıntısının hesabını düşünen insanların irfan ikliminin devlete bakışıydı. Devlet, büyüklük, ihtişam ve rekabettir. Her devlette eski yeni bir çok saraylar vardır. "Peygamber sarayda mı oturdu?" Sözü ise muhtevasızdır. Biraz malumatları olsa Sevgili Peygamberimizin "şeref'ül mekân bi'l mekîn" buyurduklarından haberleri olurdu. "Bir yerin şerefi orada oturandan gelir." Bunun aksi de variddir. Bazıları oturdukları makam veya bindikleri arabadan şeref alır, o makam veya binek gidince bir hiç olurlar. Şanlı Peygamber -aleyhisselam- elbette ve elbette dünyada da ahirette de bulunduğu mekâna şeref verecektir. Onun sevdalıları ise oturdukları makamları ve bindikleri bineği bir değer olarak kalblerine yerleştirmezler.
"Devlet" denen büyük teşkilatı meydana getiren ülke, millet ve kurumlardır.
Kurumlar daha iyileşsin, daha verimli olsun diye tabiî ki her fikir dile gelebilir. Bu cümleden olarak Diyanetin kaldırılması görüşü de bir teklif olarak görülebilir. Ama yerine ne konacaktır? Bunu diyen onu da söylemeli. Boşluğun yapacağı, ameli, itikadi ve sosyolojik tahribat ve kargaşayı tahmin etmek lazım. Diyanet Başkanlığı, dünkü Meşihat makamının devamıdır. Dün de tarikatler vardı. Fakat ulema ile evliyanın iştigali farklıydı.
Muhterem Diyanet İşleri Başkanımız Mehmet Görmez'in bu gibi ulu-orta laflara bakarak kırılıp makam arabasını sattırmak istemesi kabul edilemez. "Bilmiyorlar, bilselerdi böyle yapmazlardı" diyen Peygamber buyruğundan hareketle onlara kızmaktan çok acımalı ve "demek ki vazifemizi eksik yapmışız, kusur bizde" şeklinde düşünmeliyiz.
Bu vatandaşlarımız, seviyeli düşünme olgunluğunda olsalardı "Diyanet Başkanının neden helikopteri yok?" diye soru sorar, önerge verir, yazı yazarlardı.
Türkiye'nin en mühim kurumlarından birinin başındaki insanın temsil keyfiyetiyle alâkalı olarak, neredeyse her müteahhidin elinin altındaki bir arabayı ağza almak çok yersiz bir konuşmadır.
Diyanet Başkanının arabası yerinde kalması gerektiği gibi 5 büyük vilayetin müftüsüne de aynı arabalardan verilmelidir. Ayrıca Diyanet Başkanına bir helikopter veya uçak da tahsis edilmelidir.
Mânâmız ve maddemizle kalkınıp büyüyeceğiz.
Bazı kimseler, bugünkü düşüncelerinden, konuşmalarından yarın mahcup olacaklar.
Boğaz Köprüsü'ne muhalefet edenler sonra utanmışlardı. Bugün Beştepe Külliyesine Diyanete itibar edilmesine, Yavuz Sultan Selim Köprüsü'ne, Caferi Tayyar Hava Meydanı'na muhalefet edenler de yarın utanacaklardır.
.
İNSAN KAÇAKÇILIĞI ASRIN AYIBI!
14 Mayıs 2015 01:00
Anketçiler, değişik şehirlerin işlek caddelerinde vatandaşlarla anket yapsalar ve onlara "size göre bugünkü en önemli olay hangisidir?" diye sorsalar acaba kaç kişi seçimleri, doların yükselişini, bazı politikacıların diğerlerine haşin davranmalarını bırakıp da "Van'da donan çocuklarla anne!" diyecektir.
İnsandan daha değerli bir şey olmadığına göre gündemdeki en önemli olay, Van'da sınırı geçmek isterken donan kaçaklardır.
Şu haberi işitip de yürekten vurulmayan insanlığını sorgulamalı. Dün Van'ın Çaldıran ilçesinin Hangedik Mahallesi yakınındaki huduttan geçmek isteyen 33 kaçaktan 6'sı çocuk, 1'i kadın 7 kişi donarak hayatlarını kaybetmişler. Muhtemelen bir anne ile bir kaç çocuğu birlikte dondular. Diğer anneler ise çocuklarının gözlerinin önünde donarak can çekişip ölmelerine şahit oldular. Bir adam, gözlerinin önünde eşi ve çocukları ölürken çaresiz şekilde gözyaşı döktü, kendini paraladı ama bir şey yapamadı. Bir veya bir kaç kardeş, anne ve kardeşleriyle oldukları halde donmalarına engele olamadılar. Onların buz gibi vücutlarına sarılmaları hiç bir şeyi değiştirmedi.
Dün güne 301 Soma maden şehidimizin yılı dolduran acılarıyla başlamıştık. Onların arkada kalan eş, çocuk, ana ev babalarıyla kalbimizi burkuluyordu ki üstüne Van haberi geldi...
Artık neredeyse haftada bir kaçak göçmen faciası yaşanmakta. Son zamanlarda Akdeniz onlara mezar olmaya başladı. Yüz yolcu kapasiteli bir gemiye çoluk-çocuk 300-400 kişi binebilmekte ve fizik kanunlara aykırı bu seyahat, faciayla bitmekte. Veya kara yoluyla da Çaldıran'daki gibi ziyanlar olmakta. Burada bir mağdurlar, bir simsarlar ve bir de zalimler var. Mağdurlar belli. Simsarlar, onların son birikimlerini de alarak ümide taşımak isteyenler. Zalimlerse sabıkalı sömürgeciler:
Dünyadaki 200 devletten G20 denen yüzde 10'luk 20 devlet kalkınmıştır. Yüzde 5'e tekabül eden 10 devlet tam kalkınmıştır. 10 devletin 5'i ise dünyanın patronudur.
Zaten onların bir kısmı aynı zamanda Güvenlik Konseyi baronları. BM'ye 193 devlet üye ama KKTC gibiler de mevcut olduğundan 200 saydık. 200'ün 20'si kalkınmış. Diğer devletlerin yarısı orta halli ise yarısı fakir. O yarının yarısı da insana yakışmayan şartlarda. Şu var ki kalkınmış, hatta patron devletlerde bile gelir dağılımı adil değildir. Amerika'da parkta yatıp kalkan evsizlerin sayısı 2.5 milyondur.
Dünyanın en geri kalmış bölgeleri ise Afrika, Batı Asya, Güney Asya ve Uzak Asya'dır. Bu nüfusun ciddi bir kısmı aynı zamanda Müslüman ülkeler.
Önce sanayi inkılabıyla birlikte Afrika, İslâm alemi, Amerika, Güney Amerika, Avustralya ile uzak deniz ve kıtalara haçlıları, misyonerleri ve tüccarlarıyla açılabilen emperyalist devletler, gittikleri yerlerde yerlileri öldürdüler, köleleştirdiler, mankurtlaştırdılar ve yer altı ve üstü zenginliklerini sömürüp kendi memleketlerine taşıdılar. Köle yaptıkları insanların dinlerini ve dillerini de değiştirdiler.
Bugün dünyada adalet yok. Merhamet yok. Eşitlik yok. İnsaf yok. Acıma hissi yok. Sahte tebessümlerin hâkim olduğu, insanın alet gibi, makina gibi düşünüldüğü ben merkezli, çıkar merkezli bir dünyadayız.
Geri kalmış yahut üçüncü dünyalı denen sömürülmekten bitmiş insanlar, hiç olmazsa kendilerinden sonraki nesilleri için refah toplumlarına, gelişmiş kalkınmış ülkelere dâhil olarak kurtulmak istemekteler. Bu arzuya kimse yanlış diyemez. Bu netice, insan kaçakçılığını doğurmuştur. Tükenmiş toplumlardan refah toplumlarına kaçış, bu boğulan, donan veya yakalananlardan yahut harplerle sığınanlardan ibaret değil. Hızlı bir trafik var. Bu trafik devam ettikçe dramatik haberler de trafik ışıklarındaki dilenciler de bitmez. İnsan kaçakçılığı ve onunla şu veya bu kadar ilgisi olan organ kaçakçılığı, uyuşturucu ticareti, fuhuş ticareti dünyanın diğer yüzüdür.
.
ŞİFA RÜZGÂRI
15 Mayıs 2015 01:00
Ortadoğu baştan başa bir harabe, bir virâne. Bir zamanlar bülbüllerin şakıdığı bu iller yarasalara kalmış. Bengisuların çağıldadığı bu topraklarda şimdi kirli sular göl göl olmuş şurada burada. Bir ölüm meltemi esmiş bu yerlerde... Billur seslerle dolup taşan köşkler, saraylar, konaklar gözyaşını içine akıtan bir mâtem evi. Çeşmeler, sebiller yetim bir çocuk gibi sığıntı ve susturulmuş. Gonca güllerin açtığı has bahçeler zakkumlarla dolu. Oymalı, nakışlı evler beton yığınlarına terk ediyor yerlerini acımasız yangınlarla.
Kutlu Nil, Kutlu Fırat, Kutlu Dicle... duyarlı olmaya çalış biraz neler söylüyor işiteceksin ey Ortadoğulu!
Mekke, Medine, Şam, Bağdat, Taşkent, Buhara, Kahire, İstanbul... dikkat et neler diyor sana ey Ortadoğulu! Ne hakikatleri haykırıyor enkaz yığınına, yangın yerine dönmüş bu kentler, mezartaşları ile, bakımsız veli ve Padişah türbeleri ile, kütüphâneleri ile, medreseleri, kervansarayları, ulu çınarları ile!
Eğer tahammülüne güveniyorsan dinle bunları ey Ortadoğu'lu, dinlemeye dayanabilirsen dinle!
Yüreğinin şerha şerha olacağından korkmuyorsan, yüreğine bir inme ineceğinden korkmuyorsan git kir içindeki III. Selim, III. Mustafa türbelerine, git bir levhanın bile çok görülerek -12 Martta- indirildiği duvarları militanların yazdığı yazı ve astıkları afişlerle dolu II. Mahmud, II. Abdülhamid türbelerine, git Çırağan Sarayına, git Topkapı Sarayına, git Edirne'ye, git Bursa'ya, git Konya'ya, git Harput'a, git Yemen'e, git Karacaahmet'e... İnceden inceye bütün olanları düşün, düşün, düşün... Onlara değil bizim halimize ve insanlığımıza ağla!
Fakat unutma âciz insanlar ağlar. Ağlamak ne bir çare, ne de işimize yarar... Biz seni bir ağıt için çağırmıyoruz!
Ey ulu İslâm milleti, ey Ortadoğu'lu kardeşim.
Çoğumuz henüz dünyada bile yokken bu mübarek topraklarda tek bayrak dalgalanıyordu. O zaman bütün kalpler aynı gâye için çarpıyor, eller aynı amaç için Allâh'a uzanıyor, aynı ideal için, biricik ideal için yaşanıyor ve can veriliyordu. Ölüme bir şeref takının altından geçilip gidiliyordu.
Fakat su uyudu, düşman uyumadı. Dedelerimizin bir anlık gevşeklikleri; birlikten uzaklaşıp yer yer bölünmeleri asırların kin ve kompleksini içinde taşıyan dışımızdaki dünyayı birleştirdi onları kuvvetlendirdi. Onlar hâkim oldular dünyaya. Onların sözü geçer oldu çağda. Gün geldi harpler oldu. Fakat bizimle alâkası olmayan muharebeler... Ama bizi de soktular savaşa sırf yıkmak için... Çalışan kazanır tabiî... Düşmanlar ve kötü niyetliler muratlarına erdiler. Ve sen, ben, o... Yani biz, yani İslâm milleti böyle ufalandık, böyle öksüz kaldık.
Aradan yarım asır geçti. Bir Almanya kalkındı, bir Japonya doğruldu, senin dünkü kölen bir Yahudi devleti kurdu; fakat sen hâlâ gerisin, hâlâ yaşadığın trajediyi idrak edemiyorsun...
Ey Ortadoğulu.
Bir an için bile unutma; sen Das Kapital'i Kur'an'a, Marx'ı Peygamberine, doları tarihine tercih eder, sen öz medeniyetine sırt çevirir ve; ya nihilizm'e ya tiranizm'e veya kapitalizm'e, ya sosyalizm'e yahut iç tehlike olarak İslâmın Martin Luther'lerinin uydurduğu vehhabiliğe, reformculuğa gönül verir yani kâinatın tek hakiki ideolojisine cephe alır veya içten çarpıtma gafletinden vazgeçmezsen bil ki üçüncü sınıf insan muamelesi görmekten, haysiyetsizce yaşamaktan kurtulamayacaksın...
Ey Müslüman.
Yangına uğrayan Ortadoğu'nun sadece müşahhas plândaki zenginliği değildir. Sen tarihine olduğun kadar, ruhundaki saraylara, ruhundaki sebillere de ihanet içindesin. Asıl ruhundaki çeşmeler kurutulmuş. Fakat hemen yanıbaşında ölüme terk edilmiş Sultanahmet Çeşmesi'ni göremediğin gibi ruhundaki susuzluğu da sezemiyorsun. Su diye sarıldığın her şişe kezzapla dolu.
Ey kardeşim.
Çeyrek davalar uğruna savaşma! Senin dâvan ne sadece Filipinler, ne yalnızca Keşmir, ne Filistin, ne Kıbrıs, ne Kırım, ne Kafkasya, ne Batı Trakya... senin kavgan diğerleri ile beraber bunların hepsi... Ancak bu halinle hiçbir şey yapamazsın; ölümsüz pırıltılara dönmedikçe, ruhunda yeni bir bâd-ı saba esmedikçe sen yenilgiden zafere geçemeyeceksin!
Nasıl ki uğursuz bir sam yeli ile öldün; bir bâd-ı saba ile de dirileceksin... Velilerin, bilginlerin, şehidlerin, kahramanların, mazlumların dualarıyla beslenen bir bâd-ı saba ile.
Ey Ortadoğulu.
Kurtuluşun, kalbini bu şifa rüzgârında yıkayıp yıkayamamana bağlı...
*
Bu yazı, 18 Kasım 1976 tarihinde Türkiye gazetesinde yayınlanmıştır.
.
MISIR'DA CİNAYET KARARI
18 Mayıs 2015 01:00
Geçen hafta darbe mahkemesinin seçilmiş cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ve arkadaşlarına 20 yıl civarında kararlar vermiş olması cuntacı general Abdülfettah es Sisi ile darbecileri tatmin etmemiş olmalı ki buyrukla hareket eden mahkeme bu defa Cumhurbaşkanı sn Mursi ve arkadaşları hakkında idam kararı verdi. Darbeye karşı direnişin yiğit ismi şehide Esma Bedii'nin babası Muhammed Bedii ile İsrail'in şehit ettiği Raid el Attar dahi idama mahkûm edildi.
İdamlık suç nedir?
Muhammed Mursi ve arkadaşları, hangi ağır suçu işlediler ki hayatlarının ortadan kaldırılmasına karar verildi?
İnsan, bu sorunun cevabını öğrendiğinde kulaklarına inanamıyor. Demokratik yolla iş başına gelmiş Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'nin Hamas kadrolarıyla görüşme yapmış olması idamlık cürüm sayılmıştır. Halbuki Hamas, Filistin'de seçilmiş bir iktidardır. Velevki öyle olmasa; iddia edildiği gibi bir "örgüt" olsa bile onlarla görüşmek idamlık suç sayılabilir mi? Filistin, Mısır'a komşudur. Filistin'de Hamas ve El Fetih diye iki ağırlıklı unsur mevcuttur. Mısır-İsrail-Filistin üçgeninde cereyan eden hareketler Mısır'ı alâkadar etmektedir. Bir devletin bir örgütle doğrudan veya dolaylı bir münasebeti varsa o devlet ilgili istihbarat veya diğer birimleri vasıtasıyla onlarla müzakereler yapar. Bunun son örneği Türkiye ve "Barış Sürec"dir. Mümkündür ki İsrail de Hamas'la görüşmüştür.
Kararı veren, aslında ne taşeron Sisi ve ne de kukla mahkemedir. Hüsnü Mübarek zamanında Mısır Filistin hudut kapısı kapatılmıştı. Filistinlilerin açtıkları tünellerin çalışmasına da izin verilmiyordu. Filistin nefes alamaz haldeydi. Yukardan da bombalar yağıyordu. Muhammed Mursi, hududu ve tünelleri açtı. Bu yüzden Yahudi sermayenin güdümündeki sömürgeci başkentler, Kahire'de darbe yaptırıp binlerce insanın ölümüne sebep oldular. Onlar için önce İsrail, sonra yine İsrail vardır.
Mısır'daki darbenin bir sebebi budur, diğer sebebi de Akdeniz çevresinde Sünni hükümetlerin iktidara gelmeleridir. Bir tarafta Türkiye, Filistin'e sahip çıkıyor, diğer tarafta Mısır destek oluyordu. Hal böyle olunca "Arap Baharı" denen proje tehlike karşısında kendini zehirleyen akrep gibi intihar etti. BOP/Büyük Orta Doğu Projesi nasıl ki Afganistan ve Irak'ı mahvettiyse Arap Baharı da Libya, Mısır, Yemen ve Suriye'yi mahvetmiştir.
Arap Baharı'nın gelmesiyle halkın meydanlara dökülerek devirdiği Hüsnü Mübarek hapse atılmışken Mursi idaresinin Recep Tayyip Erdoğan'la ahenkli şekilde çalışması üzerine kıdemli diktatör hapisten çıkartılarak O'nun yerine meşru cumhurbaşkanı hapse konmuştur.
Şimdi verilen bu cinayet kararının infaz edilip edilmemesi Mısır Müftüsü'ne bağlıdır. Muhammed Mursi'nin iktidar seyri Sultan Abdülaziz'e benziyor. Sultan, devlette kimi vazifelendirdiyse onlar, masonlarla işbirliği yaparak cuntalaşıp kendisine cephe aldılar. Cunta toplantı halindeyken Fetva Emini Kara Halil çağrıldı. Midhat Paşa, bu şahsa "Padişah aklını zayi eylemiştir; hakkında fetva verir misin?" dediğinde "hekim raporu olmadan bunu nasıl yapabilirim?" diye haysiyetli bir cevap vereceğine "bu hayrlı işe çarşaf kadar fetva veririm!" diyerek ne kadar kara vicdanlı olduğunu göstermiştir. Kara Halil "fetva" adlı katilnameyi hazırlamış, Şeyh'ül İslam Hayrullah Efendi de bunu şerli eliyle tasdik etmiştir. Darbenin bir numaralı faili Hüseyin Avni Paşa gibi Midhat Paşa ve Hayrullah Efendi de Sultanın tayin ettiği isimlerdi...
Abdülfettah es Sisi, Muhammed Mursi'nin seraskeri/genel kurmay başkanı Hüseyin Avni Paşasıdır. Mısır Müftüsü Ali Cuma'nın Kara Halil olup olmayacağı mes'elesine gelince; ümitler zorlanmakta. Müftünün beyanatlarına bakılırsa her şey bitmiş görünüyor. Dünya ise Adnan Menderes'in idamında olduğu gibi sahnedeki bu dramı susup seyretmekte.
.
HDP ÜZERİNE KONUŞMAK
19 Mayıs 2015 01:00
Kürt hareketi için seneler senesi "dağdan inin gelin mecliste siyaset yapın! Ne diyorsanız mecliste dile getirin!" dedik. Bunu gerek biz sütun sahibi yazarlar ve gerekse parti sözcüleri tekrarladık.
Bu hareket ise iki yol takip ediyordu:
Biri terör, diğeri mecliste temsilcilerinin olması. Hareketin siyasi kanadı çok parti adı altında toplandı. Kapatıldıkça veya kendi istekleriyle kapattıkça farklı bir isim aldılar. HDP son isim midir bilmiyoruz? Bu insanlar, milletvekili seçimlerine parti olarak girmeyi göze alamadılar. 12 Eylül rejiminin mahsulü yüzde 10 barajı mevcuttu. Engeli, kendi buluşları olan bir yolla aştılar. Bağımsız aday olarak seçimlere girip daha sonra partilerini meclise taşıdılar.
Bu hikâye, 10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimine kadar böyle sürdü. O tarihte cumhurbaşkanını ilk defa halk seçecekti. 3 adaydan biri de HDP genel başkanı Selahattin Demirtaş'tı. Sn Demirtaş, Cumhurbaşkanlığına aday olmuş, Türkiye'nin başına geçmek için halkın rızasını istemekteydi. Bu sebeple yurdun her yerinde mitingler yapabildi. Nitekim belki tahmin bile edemedikleri bir yüzde ile 9.76 oy aldı. Baraj kapısına dayanmış olmak, HDP'yi yüreklendirdi. 7 Haziran 2015 seçimlerine bağımsız adaylarla değil, parti olarak gireceklerini açıkladılar. Bu açıklama, evvela tereddütle karşılandı. Barajı aşma kaygısından dolayı vazgeçebilecekleri tahminleri dile geldi. Fakat alınan karardan vazgeçilmedi. HDP bugün diğer partilerle aynı şartlarda hatta MHP'den daha geniş bir sahada çalışarak seçimlere hazırlanmakta.
HDP'nin parti olarak seçime girme kararı, Abdullah Öcalan'ın mı, Dağın mı, HDP parti yönetiminin mi? bilmiyoruz. Manzara o ki bu karar hepsinindir. Böyle bir karar alınmasının esas sebebi ise 9.76 sayısıdır. 9.76 HDP için altın tepsi içinde gelen bir fırsattı. Bu fırsatın başrol oyuncusu, bir önemli başarı yakalamıştı. Ne var ki Arap Pınarı/Kobani hadiselerinde eski alışkanlıklara dönerek Kürt vatandaşları sokağa çağırınca 52 kişi hayatından oldu. Amme mülkü büyük zarar gördü. Sonuç, derhal 9.76'ya aksetti. O yüzde aşağılara düştü. Adı geçen hareket, buna rağmen seçimlere parti alarak girme kararı aldı. Bu karar, "dağdan inin, meclise gelin; Türkiye partisi olun!" davetlerine bir cevaptır.
Gündemdeki soru malumdur:
-HDP barajı aşar mı?
Samimi kanaatimiz şu ki HDP bu seçimde barajı aşamayacaktır. Bunda unutuldu zannedilse bile 52 ölümle çıkan kargaşanın payı vardır. Buna ayrıca şu vahim hatalar eklenmiştir. Selahattin Demirtaş, partisine iki talihsizlik yaşattı. Bir ithamı ise çürütemedi. Bunlardan biri, Taksim Meydanı'yla Kâbe-i Şerif kıyaslamasıdır. İkincisi Diyaneti lağvetmeye dair söyledikleridir. Üçüncüsü de Cumhurbaşkanı sn Tayyip Erdoğan'ın "elimizde kayıtlar var. Dağda Kürt gençlere bizim dinimiz Zerdüştlüktür diye eğitim vermekteler!" İthamına dair sükût edilmiştir.
Bu ülkenin Kürtleri, bu ülkenin en dindar insanları içinde yer alırlar. Şafiî mezhebindeki Kürtler için İslamiyet her şeydir. PKK ise Stalinci, ateist, sosyalist bir örgüt olarak ortaya çıkmıştır. Muhafazakâr ve dindar Kürtler, HDP'nin, Kürt hareketinin hiç bir şüpheye yer vermeyecek şekilde ateistlikle alakasını kestiğine dair vicdanî kanaat sahibi olmazlarsa bu partiye oy vermeyeceklerdir.
Hal böyle olunca HDP barajı aşamaz...
8 Haziran 2015 tarihine gelince. O gün HDP'nin ve Kürt hareketinin demokrasiyle, imtihan günüdür. Ya neticeyi olgunlukla hazmedip "nerede ne hata yaptık?" diyerek bir sonraki seçimlere hazırlanır, barış süreci üzerine titrer veya haşinleşir ve terör için düğmeye basarlar. HDP'nin kötü geçmişe dönmeyeceğini tahmin etmekteyiz. Aksine baraj altında kalması dolaylı olarak kendine de yarayacaktır. Böylece AK Parti, anayasayı değiştirecek güce erebilir. O zaman Yeni Türkiye şartlarında yüzde 10 baraj diye bir engel kalamaz.
Bir dönem barajı aşamamak o partiyi bitirmez.
Yeter ki samimi olsun, olgun davransın ve parti olarak çalışsın.
.
HDP'NİN BÜYÜK İMTİHANI
20 Mayıs 2015 01:00
Hamit Fendoğlu, vatansever ve gözüpek bir Kürt siyasetçiydi. Malatyalıydı. 27 Mayıs darbesine karşı muhalefet ettiğinden hakkında dâvâ açıldı. Ancak O, dâvâya rağmen Adnan Menderes ve Celal Bayar'ı müdafaa etmeye devam edince savcı, ek iddianameyle idamını talep etti. Adalet Partisi kurulunca bu partiden vekil oldu. 1 Aralık 1977'de Malatya'dan bağımsız belediye başkanı seçildi. Sonra AP'ye geçti. 17 Nisan 1978 günü gelini ve torunlarıyla birlikte evindeydi. Kapısı çalındı. Postacı bir paket getirmişti. Paketi bizzat kendisi açtı. Açmasıyla birlikte korkunç bir infilak neticesi Hamit Fendoğlu, gelini ve iki torunu hayatlarını kaybettiler...
Hâdise bir Alevi-Sünni çatışması çıkartmak için yapılmıştı. Çevre illerden Malatya'ya akın akın insanlar yığıldı. Vaziyet tehlikeliydi. Askerî birlikler de devreye girdi. Halkı teskin etmek isteyen bir savcı ve bir subay bıçak ve kurşunla yaralandı. Şehirde asayiş bozulduğundan dolayı Malatya hava meydanı uçuşlara kapatılmıştı. Cenazeye iştirak etmek maksadıyla yola çıkmış olan Celal Bayar, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Alpaslan Türkeş, Esenboğa'da saatlerce beklemek zorunda kaldıktan sonra Malatya'ya ve oradan da definlerin yapılacağı Bulgurlu Köyü'ne gidebildiler.
Terör, vukuuna iki yıllık bir zaman kalmış olan 12 Eylül 1980 darbesini meşrulaştırmak için Malatya'da şiddetli bir gerginlik meydana getirmişti. Bu katliam, DP iktidarını, Başvekil Menderes'i girdaba düşürmek isteyen Ahmet Emin Yalman, suikastinden sonra fakat 28 Nisan E Muhtırasının verilmesinden sadece 10 gün evvel işlenen ve 3 Hıristiyanın boğazlandığı 18 Nisan 2007 tarihli Zirve Kitabevi cinayetinden öncedir.
Önceki sabah HDP'nin Adana ve Mersin binalarına yapılan eş zamanlı saldırılar, bize Hamit Fendoğlu vak'asını hatırlattı. HDP Seyhan ilçe başkanlığı 4 katlı bir binanın 3. katında. Kargocu bir paketi getirip misafirleriyle oturan ilçe başkanı Hüseyin Beyaz'a teslim ediyor. Başkan, paketi teslim aldıktan sonra açmaya başlıyor ki tıpkı Hamit Fendoğlu'nun elindeki paket gibi dehşetli bir infilakla patlıyor. Makam odasının duvarında yarım metrelik delik açılıyor, kattaki cam ve çerçeveler yere iniyor.
Aynı dakikalarda bir patlama da HDP Mersin binasında meydana geliyor. Bir gün önce başkanlığa bir saksı çiçek gönderilmiştir. Ancak kimin gönderdiği bilinmediğinden kabul edilmez. Bunun üzerine saksıyı getiren adam, onu terasa bırakıp gider. İşte bu terk edilmiş saksı da Adana'dakiyle beraber aynı anda patlar.
Bereket ki iki olayda da ölüm yok...
Yaptığımız nakiller de göstermekteki bu tip cinayetler, ya bir darbe öncesinde olmakta veya bir genel seçim öncesinde. Bu defa ilaveten bir de Barış Süreci devrede. Onun için böyle bir tertip karşısında soğukkanlılığı terk ederek erken beyanatlar vermek çok kere sahiplerini mahcup eder. Kürt nüfusun olduğu batı illerinin seçilmesi tesadüf değildir..
Ortadaki mesele, HDP'nin Türkiye partisi olması, baraja takılsa bile bunu hazmederek bir sonraki seçime hazırlanma olgunluğunu göstermesi ve dağ macerasının bitmesiyle kardeş kavgasının ebediyyen son bulmasıdır. Bu, ortak büyük arzudur. Şu var ki 30 yıldır devam eden terör, bazıları için zenginleşme sebebi olmuştur. Bütünüyle iç barışı tesis etmemiz, komşu devletlerden, uzak devletlere, komşu istihbaratlardan uzak istihbaratlara ve mikro PKK'lara kadar bir çok merkez ve ideolojinin kabul edemeyeceği bir keyfiyettir.
Emniyet ve adliye bilgileri elde edilmeden ezbere bir suçlamayla saldırıları iktidar yaptı veya kendini mağdur göstermek için HDP yaptı demek acelecilik olur, faillerin işine gelebilir. Böyle gelişmelere rağmen sağduyulu hareket edebilmek HDP için önemli bir imtihandır.
.
EN SAHİPSİZ AZINLIK!...
21 Mayıs 2015 01:00
BM/Birleşmiş Milletler Teşkilatı, ismi eskiden Burma, sonra Birmanya şimdilerdeyse Myanmar olan memlekette yaşayan Müslümanları, "dünyanın en sahipsiz azınlığı" olarak kabul etmekte...
Myanmar, 50 milyon nüfuslu bir güneydoğu Asya devleti. Rohingya veya Arakan Müslümanları denen azınlık, Arapça "rahmet" kökünden geldiği de ifade edilen Rakhine yani Arakan Eyaleti'nin kuzeyindeler. Sayıları 1 Milyondan fazla olan Arakanlıların 800 Bini Myanmar'da, 300 Bini Bangladeş'te kalanı da Malezya'da yaşamakta.
Başta rahipleri olmak üzere Arakanlı budistler, oldum olası bahaneler çıkartarak Müslümanlara rahat vermemekte, hayatı zindana çevirmekteler. Müslümanları diri diri yaktıkları bile olmakta. Merkezi iktidar, taraflar arasında hakemlik yapacağına tam aksine o da insafsız uygulamalar içindedir. Müslümanların evlenmeleri engellenmektedir. Evlenseler bile doğan çocuklara eğitim yaptırılmamaktadır. Nüfus kâğıdı verilmemektedir. Ev sahibi olmaları mümkün değildir. Barındıkları yerler, en kötü gecekondudan bile kötüdür.
Bu gayrı insani uygulamalar, BM'yi bile insafa getirmiş olmalı ki Arakanlıları "dünyanın en sahipsiz azınlığı!" ilan etmiş....
Hayatları, halleri ve çektikleri bu olunca mecburen doğdukları toprakları terkle hicret etmek istemekteler. O zaman da insan tacirlerinin eline düşmekte ve köle muamelesi görmekteler. Arakan Müslümanları, Bangladeşliler ve Afganlıları taşıyan kaçak insan gemileri, uzunca bir zamandır Hind okyanusunda dolanıp durmaktadır. Vaziyetlerini "sefalet" kelimesi anlatmaya yetmez. Buna rağmen bu zavallıları Tayland, Malezya ve Endonezya kabul etmedi. Bu noktada BM prensipleri ve genel sekreterin sözlerine de aldırmadılar.
Bu "en sahipsiz azınlık" dünyanın gözü önünde derme çatma gemilerde yemeksiz, ilaçsız beklerken nihayet Endonezya, Malezya ve Tayland dışişleri bakanları lutefederek bir ortak hal tarzı bulmak için toplandılar. Bu karar, bugüne kadar nerede olduğu meçhul Filipin'i mülteci kabulü hususunda harekete geçirdi.
Bu sahipsizlere "bırakın ölsünler!" telkinlerine rağmen yardım eden sadece Açe'li balıkçılar olmuş. Fedakârlıklarıyla 1500 kadar Müslümanı kurtarmışlar. Kurtarmaya da gayret ediyorlar...
Açe Sultanlığı, Endonezya'nın otonom bir bölgesidir. Bayrağı kılıç ilaveli Türk bayrağıdır. Kanuni'den itibaren yardımcı olmuş, gönül birliği yapmıştık. 5-6 Sene evvel geçirdiği depremde de Türkiye hemen imdadına koşmuştu...
Meseleyi, bu dramı "vah vah" diyerek geçemeyiz:
Nüfusu 50 Milyonu aşkın bir devlette 50'de bir bile tutmayan bir azınlığın varlığına tahammül edilememekte. Bunun sebebi o azınlığın Müslüman olmaları ve üstelik de sünni Müslüman olmalarıdır. Eğer budist yobazlığın işlediği vahşetin binde biri hırıstiyanlara yapılsaydı, papalık da dünya da ânında ayağa kalkardı.
Gerçek şuki Şarki Türkistan, Arakan, Afganistan, Filistin, Kırım, Somali... nerede sünni Müslüman varsa orada sahipsizlik, işgal zulüm, açlık, yoksulluk bulunmaktadır. Eğer Türkiye, 2023 için hedef aldığı 10. Büyük kudret olmayı bugün gerçekleştirmiş olabilseydi Arakan'da bu zulüm yaşanmaz, çocuk, kadın ve yaşlısıyla 8 Bin insan açık denizlerde ölüme terk edilmezdi. Acı gerçek şu ki 1 Milyar 750 Milyonluk dünya Müslümanları da sahipsizdir. İİT vs sadece göz boyamadır. Müslümanlara dünyanın azınlığı muamelesi yapılmakta...
Burada şunu da demeden geçemeyeceğiz. Suriyeli, üstelik de çoğu Türkmen mültecileri ölüme göndermeyi seçim vaadi yapan Türkiye muhalefeti, lütfen kimlerle aynı saflara düştüğüne dikkat etsin.
Bir sözümüz daha var:
Hani Müslümanlar kardeşti?
Öyleyse vücudun bir yeri azaptayken neden diğer yerler bunu duymaz? Bu nasıl kardeşlik ki Türkiye'de Müslümanlar, muhafazakârlar, dindarlar, israf, depdebe, lüks ve şaşaaya gömülmüşken öte yanda 1 milyon Müslüman budistlerin zulmü altında kıvrım kıvrım kıvranmaktadır?
.
TEZ
22 Mayıs 2015 01:00
Medeniyetimizi bir bütün olarak düşünmeye mecburuz! Edebiyatın kültürümüzde, dünkü ve bugünkü fikir hayatımızda etkinliği görmezlikten gelinemez...
Sanat hayatımızın her çağında edebiyat daima ön sırayı tutmuş, bereketli bir edebiyat dünyamız sağlıklı bir biçimde kalitesini yitirmeden varlığını devam ettirmiştir yakın zamanlara kadar. Yakın zamanlara kadar şairlik de âdeta, yöneticilik kadar aranan bir nitelikti bir devlet adamı için. Gerçi bu yönde bir kanuni zorunluluk yoktu; fakat toplumdaki yoğun kültür birikimi her aydını olduğu gibi bir Padişah'ı bir Sadrazam'ı bir Vezir'i bir Şeyhülislâm'ı da buna zorluyordu.
Selçuklu dönemi, siyaset ve ilim alanlarında olduğu gibi edebiyat hayatımız için de bir hazırlık, bir geçiş dönemidir. Uzun ve mutlu bir bahara götüren bir ilkbahardır. O yüzden düşüncelerimize esas olan Osmanlı çağıdır; bademlerin çiçeklerini bütün güzelliği ile açtığı rüya çağı...
Eski sanat hayatımızda yalnızca şiir ve mimari görkemli bir seviyeye ulaşmıştır dense yanlış olmaz bir bakıma. Gerçi İslâm harfleriyle soyut resmin zirvesine ulaşmışlardır hat sanatçılarımız; fakat bu, tezhip sanatımız ve bazı diğer sanatlarımızla beraber istisnadır. Bunların dışında eski güzel sanatlar dünyamızda tiyatro, romancılık, hikâyecilik resim ve heykelcilik sanatına ilgi gösterilmemiştir. Musiki ise toplumda yaygınlaşmamış bu sanatla da az insan uğraşmıştır. Yalnız hikâyeciliğimiz mistik bir tarzda mesnevilerde o gün de yaşıyordu diyebiliriz. Ama gene de mensur biçimde hikâyecilik yoktu.. Sanki, sanatçı İslâmiyetin "çok söz söyleme!" emrinin bir gereği olarak düz yazıyı nefsine yasak etmiş; bunun yerine meramını, düşünce ve zevklerini mısralarda ifade yolunu seçmişti. Kısa fakat yüklü, fakat keskin mısralarda.
Mihrak daima manzum yoldur.
Halk, basit duyuşunu Halk Edebiyatında şiirle, aydın, kemal noktasına yükselmiş fikir duygu ve hülyasını divan edebiyatında şiirle, mutasavvıf, ilâhi aşkını Tasavvuf Edebiyatında şiirle dile getirmiştir.
Münevver her çağda olduğu gibi Osmanlı çağında da dünya kültürü ile alâkalıdır. Bu sebeple o söyleyişine İran edebiyatından esinlenerek aruz veznini seçmiştir. Ancak bu hiçbir zaman basit bir taklit olayı olarak düşünülmemeli ve takdir olunmamalıdır... Bugün bir sürrealist akımın, bir egzistansiyalist akımın edebiyatımıza girmesini olağan karşılayıp da o çağdaki aydınımızın belli kültür alışverişini yermek objektif aydın düşüncesine aykırı düşer. Kaldı ki o devirde müşterek bir İslâm kültürü ve bu kültürün ortak mesajı, ortak kahramanları olduğu unutulamaz. Bir de şu realiteyi hatırlatalım ki edebiyatımızın her üç stilinde de yani halk, divan, tasavvuf edebiyatlarında dile getirilen aynı inanç aynı doktrindir... Divan edebiyatındaki "aşk", "kadın", "mey"... vs. gibi kavramların birer sembol ve mücerred ifade biçimleri; birer imaj kristali oldukları unutulmamalı. Divan şairi "din dışı" şiir söylememiştir. Kılıç tutan eller nasıl "ilâyı kelimetullah" Allah'ın ismini yüceltmek için vuruşuyorlardı ise; eli kalem tutanlar da aynı gaye uğruna şiirlerini yere, göğe ve rüzgâra yazıyorlardı...
Edebiyatımız, mimari, tezhip, hat gibi sanatlarımızla beraber medeniyetimizle bir paralellik göstermiş; devletinin kuvvetli olduğu dönemlerde ne kadar bol sanatçı yetiştirmişse zayıfladığı zamanlarda da bu kaynak kurumaya yüz tutmuştur. Divan şiirinin son temsilcisi, nihaî zirvesi Şeyh Gâlip'tir.
Bunun dışında Âkif ve Yahya Kemal de eserlerini aruzla vermişlerse de bu sadece şekilde benzerliktir.
Tanzimat Edebiyatı ile birlikte tiyatro, roman, hikâye, resim ve öteki sanat şubeleri de estetik dünyamıza girmiş; ve edebiyat bu tarihten sonra kitleleri daha kuvvetle tesirine alıcı bir yaygınlığa ulaşmıştır... Bunlardan bilhassa şiir, piyes, roman ve hikâyeden önce anti teolist "batıcı" görüşler; bilâhare Marksist doktrin âzami istifade etmiştir; ki Marksist-Leninist edebiyat hâlâ bu vadide alabildiğine at koşturmaktadır...
Yerli düşünce bir yeniden toparlanış içindedir. Her alanda, medeniyetimizin her dalında olduğu gibi sanat alanında da çağın ortasına ölmez anıtlarımızı dikecek üstün sanatçılarımızı yetiştirme zamanı gelmiştir!.. Nerede romancımız, nerede hikâyecimiz, hangi cihette kaldı yeni şairlerimiz... Gözlerimiz yoruldu beklemekten!..
Bal arıları göç edince papatyaların, sümbüllerin, reyhanların etrafında yabanî arılar vızıldamaya başladı. Nerede bu çiçek düşmanları arıları kovacak dost arılar?
Sosyalist düşünce bu vâdide söyleyeceğini söylemiştir. Bitmiştir Marksçı edebiyat!.. Zaten bitmemesi anormal olurdu metâfiziğe inanmayan, ruhu ve mücerredi tanımayan bu edebiyatın.
Evet medeniyetimizi bir bütün olarak görmek; sanatın medeniyetimizin bir parçası olduğunu unutmamak zorundayız. Sağ düşünce, sanat ve edebiyatı kurtarmak onu kendi asli gayesine emanet etmek zorundadır!
Son sözü söylemeden büyük şair Hâfız'ı dinleyelim: "Hâfız, şiir söyler... Cihan sayfasında ömründen yadigâr olarak ancak kaleminden çıkan bu yazılar kalır."
Çağ, kalem bahadırlarını bekliyor; çağı kalemleri ile aydınlatacak bahadırları...
*
Bu yazı, 23 Kasım 1976 tarihinde Türkiye gazetesinde yayınlanmıştır.
.
7 HAZİRAN YA DEVAM YA TAMAM!
25 Mayıs 2015 01:00
Ne kadar doğrudur bilmiyoruz ama "AK Partili kararsızlar"dan söz edilmekte. Ateş olmayan yerden duman çıkmayacağına göre mümkün olabilir. Bir de 7 Hazirandan sonrası için koalisyon hükümetinden söz edilmekte.
Kararsızlık, hayal kırıklığı veya türlü sebeplerle küskünlükten doğar. Ama o söz ne der? "En kötü karar, kararsızlıktan iyidir!" Kararsızlığın derinleşmesi, nemelazımcılığa götürür. Halbuki söyleyecek sözü olanın, dâvâsı, gayesi ve ideali olanın küsmesi mümkün değildir.
Dâvâ insanı küsemez, sırtını dönemez, bana ne diyemez. Dâvâ insanı, kan kussa bile "kızılcık şerbeti içtim" der. Terör örgütü mensuplarının batıl yolları uğruna canlarını verebilmeleri ibretlik değil midir? Ne partiler mukaddes ve ne de parti mensupları azizdir. Kıymetleri dâvâmıza, büyük sevdamıza hizmetleri nisbetindedir.
Allah için söylemek, hakkı teslim etmek lazım ki AK Parti iktidarında 10 yıla bir asır sığmıştır. Bugün bu parti bir kitle partisidir. Kitle partilerinde bir çok düşünceden insanlar vardır. Bunların eşit olması mümkün değildir.
Üstelik bu dönemde AK Parti, genel başkan değiştirmiş, üç yılı doldurmuş tecrübeli kadroların yerini yeni isimler almıştır. İsabetsiz adaylar olabilir. Hata ve yanlışlar da mümkündür. Bunların bir kısmına biz de bizzat şahidiz. Fakat aslolan temsil mevkiindekilerin samimiyetleri, fikirleri ve gayretleridir. Recep Tayyip Erdoğan, mitinglerle vatandaşın ufkunu diri tutarak önümüzdeki büyük hedeflerin puslanmaması için canhıraş bir şekilde çalışmaktadır. Başbakan Ahmet Davutoğlu, bütün iyi niyetiyle o ilden diğer ile koşturmaktadır. Bakılacak, kıymet takdir edilecek öncü isimlere dikkat etmek gerekir.
Biz, Türkiye'nin 1960'tan bu yana yaşayan şahitlerindeniz. Darbeler, ekonomik krizler, hükümet buhranları, koalisyonlar, milletvekili pazarı kurulması, IMF mandası, beş kuruşa muhtaçlık, tüpgaz, benzin, su kuyrukları yaşadık. İlaç, margarin yağ, ampul poşet yokluklarını gördük.
Kararsızlık, kırgınlığa ve küskünlüğe, o da yanlışlığa düşürür. Bunların neticesinde koalisyonlar gelebilir. Koalisyonlar, Türkiye'nin kayıp yıllarıdır. Yokluk yıllarıdır. İstismar yıllarıdır. Şeklen tek iktidar olsa da iş başında hükümetçikler vardır.
Koalisyon mecburiyeti geri gitmek demektir.
7 Haziran seçimleri eşik seçimdir.
Ya 2023, 2071, Kanal İstanbul, büyük hava meydanları, yollar, sağlık hizmetleri vs artarak devam edecek veya belirsizliğe düşülecektir. Sandığa bırakılan oy, bir kâğıt parçası değildir. O, Türkiye'nin, bu coğrafyanın istikbaline dair bir karardır.
Son söz:
Dere geçerken at değiştirilmez. AK Parti'nin birinci parti olacağına şüphe yok. Ancak anayasayı değiştirecek sayıyı elde etmesi lazım, başkanlık sisteminin gelmesi lazım. Darbe mahsulü bu anayasa, Türkiye'yi taşıyamaz.
Türkiye'deki seçimler bütün bölgeyi, bütün İslam âlemini ve bütün dünyayı alâkadar etmektedir. 7 Haziran eşiğini ya aşacağız ya düşeceğiz.
.
TÜRK ASRI
26 Mayıs 2015 01:00
İçinden büyük dramlara maruz kalarak geçtiğimiz yirminci asrı, şu bölümlerle mütalaa etmek mümkündür:
Trablusgarb, Balkan, I. Dünya, Sarıkamış, Çanakkale, İstiklâl Harbleri'nden meydana gelen "Sıcak Harp Yılları", II. Dünya Harbi sonrası 1945'ten 1990'a kadarki "Soğuk Savaş Yılları", 1923-1950 arası Tek Parti iktidarının gardırop devrimleriyle vatandaşı şekillendirmeye çalıştığı "Zorbalık Yılları", 27 Mayıs 1960'tan 28 Şubat 1997'ye kadar 10 yılda bir tekrarlanan "Darbe Yılları", 1960'lı '70'li yıllardakilerle beraber 1990-2002 tarihleri arasındaki "Koalisyon Yılları" 1978 Ekonomik krizi, 1995 Ekonomik krizi, 2001 Ekonomik krizinin yaşandığı "Yokluk Yılları"...
Yirminci asır, bilhassa II. Dünya Harbi'nden sonra diğer milletler için bir kalkınma, büyüme ve gelişme süreci olurken bizim için kayıptır. Geçen asrın ilk 22 yılı ile soğuk savaş dönemindeki ideolojik ve ayrılıkçı kavgalar yüzünden ölenlerle birlikte rahat 400 bin insan kaybımız vardır. Bu asırdaki kalkınma, huzur ve istikrar yılları en fazla 25 yıldır. O yıllar, dışarıya karşı ekonomik bağımlılık, ticari bağımlılık, politik bağımlılık, askerî bağımlılık yıllarıdır. Böyle bir tarihten rövanş alınması lazımdı. Biz tarihten alacaklıydık. Bunun için de ufuk, cesaret ve çalışma olmalıydı. "21. Asır Türk asrı olacaktır!" sözü, merhum Turgut Özal'a aittir. Kendisi bugünleri göremedi. Fakat açtığı yoldan 21 Asra başlayan AK Parti, bu fikrin gerçekleşmesi için büyük işlere imza attı.
Önümüzdeki büyük hedef, Türkiye'nin 21. Asrı fethedip etmeme meselesidir. 7 Haziran seçimleri, bu fethin eşik noktasıdır. Bir çok alandaki dev hamlelerle bu yola girmiş bulunmaktayız. Böyle bir fırsat, 1683 II. Viyana hüsranından 2002'ye kadar geçen üç asrı aşkın zamandaki 317 yılda ilk defa yakalanmıştır. Ancak henüz her şey bitmiş değil. Tüneller yapıldı, hızlı tren devrede, uçaklar dolmuş seferi yapıyor, hastanecilik hizmetleri, insana yakışır güzellikte ama "Marka İnsan, Marka Şehir ve Marka Şirket", "2023 Büyük Türkiye", "Osmanlı Milletler Topluluğu" ve "2071 Cihan Devleti Türkiye" ideallerinin gerçekleşmesi için Türkiye'nin AK Partiyi anayasayı değiştirecek bir güçle iktidar yapması şart ötesi şarttır. Aslolan partiler değil milletimiz, milletimizin değerleri ve istikbalimizdir. Ustalaşmış kadrolar varken meçhule hatta belki maceraya sürüklenmeye ihtiyaç yok.
İttihat Terakkinin macera, romantizm ve kumarı bize bir imparatorluğu kaybettirdi.
Hayata geçmiş hizmetler ve önümüzdeki yüksek hedeflerle 20. Asrı Türk Asrı yapmak, Turgut Özal'ın ruhunu şâd etmek için sandık başında mührü vicdanımızla "evet" pusulasına basmalıyız.... Parti seçmiyoruz, istikbalimizi tayin ediyoruz.
21. Asrın Türk Asrı olması demek, 1.750 milyarlık İslâm âleminin ve mazlum milletlerin kurtuluşu demektir.
.
BU DÜNYA DARBECİLERE KALMADI!
27 Mayıs 2015 01:00
27 Mayıs 1960 günü belediye hoparlörlerinden yapılan anonslar, bugün gibi kulaklarımızda. Korkunç yalanlar söyleniyordu. Üniversite gençleri kıyma makinalarından geçirilmişti. Demokrat Parti iktidarına, Başvekil Adnan Menderes'e hakaretin her çeşidi yapılmaktaydı. Aileleri bile sokağa çıkamaz durumlara düşürülmüştü...
Kıyma makinaları, kuyruklar, düşükler.. diye sıralanan hakaretler elbette sürpriz değildi: Darbecilerin devirdikleri bir iktidarla onun başındaki insanları övmeleri beklenemez. O zaman darbe yapmalarının izahı mümkün olmaz. En süflisinden yalan ve iftiralar darbecilerin meşruiyet ve haklılık arayışları içindi...
Darbeci cunta, aslında iktidarın CHP'den DP'ye devri gününden beri vardı. Bugün bile şu asılsız iddia dile getirilebilmekte. Sanki İsmet İnönü, bir sabah kalkmış ve etrafını toplayarak "artık tek parti hayatı ile yola devam etmek ayıp oluyor. Dünyada böyle bir şey yok. Olanlara da faşist idareler denmekte. Biz cumhuriyeti aynı zamanda demokrasi gibi gösterdik. Bunlar yakışık almıyor. Tez zamanda bu hatadan dönerek çok partili rejime geçelim" demiş gibi tarihî gerçeklerle alâkasız yazılar yazılabilmekte. Halbuki, devir 1945'i bulduğunda yeni süper güç ABD, reis-i cumhur İnönü iktidarına çok partili hayata geçilmesini, geçilmediği takdirde bir takım ekonomik mahrumiyetlerin geleceğini ihtar etti. Bunun üzerine DP ve başka partiler kuruldu. CHP ancak hilelerle 1946 seçimlerini kazanabildi. 1950'de ise DP ezici bir çoğunlukla iktidarı devraldı.
DP 14 Mayıs 1950'de galip gelince ileride Turgut Özal'ın da yaşayacağı gibi Adnan Menderes'e mazbatası bir müddet verilmedi. CHP kodamanları "ne yani şimdi iktidarı Hasolara-Memolara mı bırakacağız?" diyorlardı.
Adı "Halk Partisi" olan bir politik oluşumun halka bakışı böylesine aşağılayıcı idi. Onlar, bu fakir ve garip halkı, yabancı sefirler, üstü-başı dökülür kıyafetler içinde görmesinler diye Ankara'da Ulus'tan bırakmayan kimselerdi. Halka bu gözle bakanlar o halkın diniyle ve diliyle alakalarını kesmişlerdi. Onlar "on yılda 15 milyon genç yarattıkları iddiasındaydılar". Bir yandan dolaylı-dolaysız şekilde İslamiyete, diğer yandan Osmanlı tarihine demediklerini bırakmıyorlardı.
Menderes Hareketi, milleti köklerinden koparmak isteyen yabancılaşmış sözde aydınlara "yeter söz milletindir!" demişti. Adnan Menderes'in iki tasarrufuyla iki sözünü hiç affetmediler. DP iktidarıyla birlikte Ezan, asli şekliyle okunur olmuştu. Osmanlı Hanedanının kadın mensupları da Türkiye'ye gelebiliyordu. Bunları affetmediler. Başvekil, bir nutkunda "bu millet isterse Hilafeti de getirir" demişti, bu da affedilmedi. "İstersem orduyu yedek subaylarla idare ederim" sözünü de bir kenara yazmışlardı.
CHP, üniversite, medya ve asker vesayeti işbirliği hâlindeydi. Ancak bir şey yapamıyorlardı. Hem Amerika faktörü vardı ve hem de DP seçimlerde yüksek oy alıyordu. 1957'den sonra Adnan Menderes, İskenderun Demir Çelik ve İzmir Aliağa tesisleri için Washington'dan destek bulamayınca Rusya'ya yöneldi. Bu yöneliş, bu defa CHP, üniversite, medya ve askerin yolunu açtı. Rejisör Londra'ydı. Tıpkı Sultan Abdülaziz darbesinde olduğu gibi üniversite talebeleri sokağa döküldü. 27-28 Nisan 1960 Gösterileri bir ayaklanmaydı. Turan Emeksiz diye bir talebe bir tankın altında kalarak öldü. Bu genç darbeden sonra "devrim şehidi" ilan edildi. Büstü yapıldı, bir gemiye adı verildi vs. Nice zaman sonra gizli TKP üyesi olduğu ortaya çıktı.
Neticede şartları olgunlaştırıp darbeyi yaptılar...
Adalet adına yüz karası bir mahkeme, utandıran bir yargılamayla idam kararları verdi. Devleti 10 yıl boyunca yüksek muvaffakiyetle yöneten ve elbette Türkiye'ye çağ atlatmış Adnan Menderes ve iki arkadaşı idam edildiler. Ne hazindir ki onları idam eden bu darbeye "Hürriyet ve Anayasa Bayramı" dendi. Darbe adına paralar ve pullar basıldı. Bir kısım ebeveynler evlatlarına "Cemal" veya "Gürsel" adını verdiler. "Darbe" koyan olmadıysa da "Devrim" adı verilen çocuklar oldu. Adam asmanın bayram yapıldığı tek ülke olmuştuk.
Bugün 27 Mayıs cinayetini işleyenler, suça karışanlar ve yardım edenler hiç de iyi şekilde anılmıyor. Darbeci sahte kahramanlar, önceleri bir dudakları yerde bir dudakları gökteki devler gibidirler. Zaman geçince saklanacak yer bulmakta zorlanırlar. O bandolu marşlı darbelerse karakol önüne bırakılmış nesebi meçhul bebekler gibi sahipsiz kalır.
27 Mayıstan sonra Plevne Marşı tahrif edilmişti. Törenlerde çocuklara okutulan bu bozulmuş marşın bir mısraı şöyleydi:
-Kahrolası diktatörler bu dünya size kalır mı?
"Diktatör" dedikleri Adnan Menderes ve arkadaşlarıydı.
Bugün anlaşılıyor ki kendi kendilerine lanet ettiriyorlarmış...
.
YOKLUĞA MAHKUM ETMEK!
28 Mayıs 2015 01:00
Genelleme yaparak batıyı bütün insanı, kurumu, medyası ve her şeyi ile kötülemek ne kadar yanlışsa yine genelleme yaparak o batıyı aynı unsurları ve her şeyi ile gözde büyütmek sahip olmadığı değerleri ona izafe etmek de o kadar yanlıştır. Bunlardan birincisi nefretin ifadesidir, ikincisi de beyaz adamı "sahip" olarak görenlerin ruh hali.
Bize yakışan, üçüncü dünyalılara mahsus psikolojilerden, komplekslerden uzak durmaktır. Hırıstiyan batı dünyası, sıcak savaş haçlı saldırılarına devam imkânı bulamayınca bunun yerini psikolojik haçlı saldırıları aldı. Bunu iki türlü yaptılar. Doğrudan taarruz ve içerden devşirme taraftarlarıyla.
Bu devşirmeler, Tanzimattan bu yana mevcuttur. Onlar, batıya ait her şeye hayran çeyrek aydınlardır. Çeyrek aydın, köklerinden kopmuş, beyni sömürgeleşmiş, gönlü esir olmuş kayıp nesillerdir. Batı, üstünlük psikolojisini kitabı, sineması, modası, medyası, müziği ve her türlü propaganda aletiyle yürütürken ışıltılı hayatlarla da sömürgeleşmiş beyinlerden istifade etti.
Avrupa, Amerika gazete veya tv'leri aleyhimize ilk defa yazıp çizmiyorlar. İki sene evvel bir Danimarka gazetesi, bu yılın başlarında ise bir Fransız dergisi, ifade özgürlüğü maskesiyle Sevgili Peygamberimize -aleyhisselam- ve dinimize, tesettüre, doğu insanına kin ve gayzla saldırdılar.
Bunu yapabilenler Türkiye veya İslâm coğrafyasının diğer taraflarındaki iktidarlara haydi haydi saldırırlar. Batıda medya, Yahudi sermayesinin güdümündedir. Bu medya, kendini tarafsız, insaflı ve üstün gösterir. Üçüncü dünyalı sömürge beyinler de buna kanarlar. Zannedilir ki yazdıkları mihenk, konuştukları ölçü, dedikleri tartışılmayacak kadar doğrudur.
Bizde ve doğu âleminde öyle görüldü ve öyle gösterildi ki oralardaki bir gazetede çıkan bir makale veya haber, ya âbâd eder veya berbat eder. Halbuki içerdeki adamları, o yazıları hazırlar ve NYT gibi gazeteler de bunu neşrederler. Öyle zamanlar oldu ki bu tezgâh haber veya makaleler yüzünden Ankara'da hükümetler tedirgin oldular. Tezgâhı düne kadar vahşi batının buralardaki yamakları işletmekteydiler. Şimdi paralel fedailer de devreye girmiş vaziyette. Bir kısım lobi malzemesi yapılmış Amerika ve Kanadalı parlamenterlerin çıkışlarıyla eş zamanlı olarak New York Times da namluya sürülmüş vaziyette.
Bu gazetenin yaptığı haberin akıl ve mantıkla izahı mümkün değildir.
-Erdoğan Türkiye'sinin üstünde kara bulutlar dolaşmaktaymış. Basın hürriyeti kalmamışmış ve bu yüzden Amerika ve NATO Tayyip Erdoğan'a haddini bildirmeliymiş?
Acaba düşündükleri Türkiye Sisi'si kim?
Böyle bir sorumsuz haberi Hotanto'daki bir gazete yayınlamaz. Ama NYT yayınladı? Parayı her şey görenler, bunu hayrına yapmazlar. Haberi, kimlerin neler vererek yaptırdığını MİT elbette ortaya çıkartacaktır. Bu sebeple Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da devlet erkânından başka kimseler de böylesine kirlilikleri günü gelince konuşmak üzere bir kenara kaydetmenin dışında kaale almamalılar. Ademe yani yokluğa mahkûm etmek, ne derlerse ne yazarlarsa yazsınlar dönüp bakmamak en doğrusudur.
Bunların yermesinden değil, övmesinden korkmalı.
.
29 Mayıs Bayramı
29 Mayıs 2015 01:00
İstanbul Türk'ün eline geçeli 526 seneyi bulmasına rağmen Elen topluluğu'nun içinde O, hâlâ unutulmaz bir rüyadır. Ve ebediyen Bizans'ın malıdır. Aradan bin sene de geçse Elen milliyetçiliği için bir yas günüdür.
O çağ açma, zamana yeni bir renk katma gününü biz de sükût geçirmekle sanki o yası haklı görüyoruz.
İstanbul'un fethini mahalli kutlama sınırları içinde bırakmak bütün ısrarlara rağmen bunda inat etmek!.. İstanbul'un fethi sadece Türk milleti için değil topyekûn İslâm milleti için bir bayram günüdür. Çünkü o gün, hilal'le salip'in mücadelesinde zaferi kesinlikle hilal'in kazanması şanlı günüdür.
Türk milleti adına hareket edenler, bir nice zamandır 29 Mayıs 1453'ü de onun büyük kumandanını da inkâr içindedir. Millet Fatih Sultan Mehmet'i gönlünde nesilden nesile aktararak yaşatırken -birçok gencimizin ismi nedir?- millet'in bağlı olduğu değerlerden kopmuş olanlar bu gönlü çürütme çabası içindedirler.
Bu yanlış gayret, Fatih'in asil nesline o korkunç kötülükle başlamıştır. İstiklâl Harbi bitince bütün suçlar bir el çabukluğu ile Osmanlı Hanedanına yüklenmiş ve tarihin o büyük ailesi kundaktaki çocuktan yürüyemeyecek haldeki ihtiyara kadar sürgün edilmiştir. Özbe öz Türk ve gerçek Müslüman olan bu sürgün insanların çektiklerini aslında başımıza ne gelse kefaret olarak ödeyemeyiz. Bu ailenin çilesini öğrenmek isteyenler K. Mısıroğlu'nun "Osmanoğullarının Dramı" adlı kitabını okumalıdırlar.
Arkadan Ayasofya ibadete kapatıldı. Bu ibadet hakkına ve Müslümanın hürriyetine kelepçe takılması, Müslüman Türk'ün haysiyeti ile oynanması hıristiyan batı dünyasına prim verilmesi idi. Bu primle yola çıkan bir yeni idare istikbalde elbette muvaffakiyetsizlikle karşılaşacaktı.
Nitekim öyle oldu. Ayasofya'nın üstünden Peygamber'in sancağını indirenler elli yıl sonra Türk bayrağını bile inkâr ve reddeden soysuzlaşmış bir nesille karşılaştılar... Neticeden bu bedbaht gençlikle beraber O'nunla tarihi ve inancı arasındaki geçitleri tıkayanlar da sorumludur.
Yeni nesillerin de büsbütün elden çıkması istenmiyorsa kuvvetli bir tarih şuurunun işlenmesi, ruhlarda nakış nakış bir tarih aşkının doğumuna çalışılması şarttır.
Bu da 29 Mayıs'ın Millî Bayram haline getirilmesi Ayasofya'nın hürriyetine kavuşturulması ile olacaktır.
Neden, Türk Milletinin sevdiği insanların asıldığı zamanlar zorla bayramlaştırılmak istenir de hakiki bayramlar göstermelik usullerle atlatılır?
Neden o eşsiz gün ve kumandanı ancak mahallî bayramlarla yaşatılmak istenir?
Fatih'e, 29 Mayıs'a, İstanbul'a tarihe bağlı mağdurların ve Ayasofya'nın sahibi yeni bir nesil bütün gayretlere rağmen doğmuştur..
"Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaşta"ki bu yeni gençlik dâvâsının şuurundadır.
29 Mayıs bu gençlikle beraber Fatih Nesli'nin yanında olan Türk milletine ve İslâm dünyasına kutlu olsun...
*
29 Mayıs Fetih Bayramını teklif eden bu yazı, 29 Mayıs 1978 günü Türkiye gazetesinde Pırıltı ismindeki sütunumuzda çıkmıştır.
.
KARAR HAFTASI
2 Haziran 2015 01:00
Artık son haftadayız; karar haftasındayız.
Pazar günü bir kutlu vazife var, pazar günü seçim var...
Bu seçim, en baştan beri konuşup yazdığımız gibi bir Eşik Seçim'dir. 1946'dan bu yana yapılmış ve belki bundan sonra da yapılacak seçimlerin en mühimidir. İnsafla ve vicdanla ve ne dediğimizin hesabından haberdar olarak tekrar ediyoruz ki 10 yıla bir asır sığdı. 7 Haziran akşamında çıkacak sonuca göre ya hava meydanı, köprü gibi yatırımlarla Kanal İstanbul gibi bir ân evvel başlaması gereken dev projeler devam edecek, 2023 Büyük Türkiye ve 2071 Cihan Devleti Türkiye yürüyüşü durmayacak veya yanlış bir seçimle yokuş aşağı, gerisin geri düşüp kazandıklarımızı kaybedeceğiz...
10 yıl içinde sağlıkta, ulaşımda, sosyal devlet alanında E-Devlette büyük işlere imza atıldı. Baş döndürücü hizmetler oldu. Halk, uçakla tanıştı. Hayatımıza hızlı tren girdi. Marmaray denen Hüdai Yoluyla İstanbul'un iki yakası buluştu. Şehirler güzelleşti. Faizler düştü. Enflasyon tek haneye indi. Borçlar ödenerek IMF gönderildi. Yarın endişesi kalmadı. Maaşlar alınır alınmaz döviz bürolarına koşma ihtiyacı bitti. Ödünç paraların dövizle alınıp verilme mecburiyeti terk edildi. TL değerlendi. Hayatımıza istikrar geldi. Bürokrasi azaltıldı. Asker, yargı, cemaat, medya, sermaye vesayeti ya tamamen veya ciddi ölçüde bitirildi. Her şehir üniversiteye, yine hemen her şehir hava alanına kavuştu. Barış Süreciyle vatandaşlar, gençler ölmez oldu. Tarihimizle barışıldı.
Bu liste uzayıp gidebilir.
Bu yapılanların ne demek olduğunu, son 50 yılı yaşamamış olanlar, darbeleri, ekonomik krizleri görmemiş olanlar, imkânsız kavrayamazlar. Kimin, hangi şahsın veya hükümetin eseri olursa olsun, bunları görmemek, hakkı teslim etmemek adaletsizlik olur, nimete kıymak olur. Bu millete yapılan hizmetler, aynı zamanda bu ümmete hizmettir. Bu topraklara yapılan hizmet aynı zamanda İslâm âlemine hizmettir. Mazlumlara hizmettir. İçerdeki büyüme ve kalkınma dışardaki itibarımızı arttırmıştır. Bizim gücümüz Filistinlinin, Arakanlı Müslümanın, Somalili garibin, mazlumların gücüdür. Türkiye, artık şu veya bu uluslararası kurumun denetiminde değildir. Ankara'da hükümet edenler, şu veya bu devletten çekinmemektedir. İsrail'den korkan pısırık politikacı tipi, siyaset sahnemizden uzaklaşmıştır. Biz bugün şükürler olsun ki son bir buçuk asrın alışkanlıklarıyla taklitçi, kopyacı, takipçi devlet değil, inşa eden ve imar eden devletiz. Tankını, topunu, uçağını yapabilen, uzay araştırmalarına başlamış bir milletiz.
Pazar günü pikniğe gidilmemekte. Herhangi bir iş de yapılmamaktadır. İrade-i cüz'iye ile kendi elimizle kendi istikbalimizi tayin edeceğiz.
Lütfen; oyunuzu sandığa atmayın.
Oyunuzu kullanın...
Bir süre elinizdeki oya bakın, onunla konuşun.. Yalnızca kendinizin değil, evlâtlarınızın ve torunlarınızın istikbalini, refahını, saadetini, huzurunu seçecek veya batıracaksınız. Bir oy bir vebal değil, bir oy belki de bin vebaldir. Hiç kimse kararsız olmamalı. Hele hele sandığa gitmemezlik etmemeli. Kimsenin haklı da olsa kırılmaya, küsmeye hakkı olamaz.
En iyi terazi vicdandır. Seçmen vicdanını dinlemeli, kalbine danışmalıdır. Bir İttihat Terakki yanlış seçimi, bize bir imparatorluğu kaybettirdi. Bugün Türkiye, bir devin uyanışı döneminde ve bir imparatorluk şafağındadır. Küçük ve basit politik kıskançlık ve hesaplarla bu kızıl elma yere düşürülmemeli. Birlik zamanıdır. Dirlik zamanıdır. İliklere kadar sorumluluk zamanıdır.
Dâvâmız, gâyemiz ve hedefimiz; yeniden birinci sınıf insan, birinci sınıf millet ve birinci sınıf devlet olmaktır. Bunu yapmaya kim ehil ise emanet, ehline verilmeli. Eshab-ı Kiramla Şanlı Peygamber -aleyhisselam- arasında geçen konuşmayı bir kere daha ve bin kere daha hatırlamalı:
-Yâ Resulallah, kıyamet ne zaman kopacak?
-Emanet ehline verilmediği zaman!!!...
.
DOSTÇA
9 Haziran 2015 01:00
Sn Recep Tayyip Erdoğan'ın AK Parti genel başkanlığını bırakarak Cumhurbaşkanlığına geçmesi mevzuu gündeme geldiğinde bu sütunda, çıktığımız televizyonlarda ve konferanslarımızda "bir dönem daha yerinde kalmasını, şartların bunu zaruri kıldığını, anayasa değişikliğinden sonra Cumhurbaşkanlığına çıkmasının isabetli olacağını" bir çok yazı ve konuşmalarımızla uzun uzadıya dile getirmiştik. Bu sütunu, bizi sürekli takip edenler, bu dediklerimizi çok rahat hatırlayacaklardır.
Mevcut neticede sn Erdoğan'ın partinin başında bulunmamasının tesiri olmadığını kimse iddia edemez. Sn Cumhurbaşkanı da bunun farkında olduğu içindir ki son güne kadar meydanlara çıktı...
Bunu derken Başbakan Ahmet Davutoğlu'nu başarısız bulduğumuzu kimse düşünmemeli. Canla başla çalışarak elinden geleni yaptı. Artık hiç bir ihtimal kalmayıp da Tayyip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı seçimine gireceği gündeme gelince henüz hiç kimse telaffuz etmeden biz, bu sütun risk alarak AK Parti genel başkanı ve Başbakan olarak sn Davutoğlu'nu teklif ettik. Orada da kalmadık. O yazımızda ve seçildikten sonraki yazılarımızda Ahmet Davutoğlu için "bilge adam", "yerli" ve "milli" tesbitleri yaptık. "İki asırdan bu yana eli kalem tutan ilk devlet adamımız" dedik. "İrticalen konuşurken de fikir inşa etme kabiliyetine sahiptir" diye ilave ettik. "Bilge adam" sözümüz, daha sonra parti tarafından slogan hâline getirildi.
Ne var ki sn Başbakan'ın yakın bürokrat yardımcıları, etrafında duvar oldular. Başbakanla canlarının istediklerini görüştürdüler. Tebrik için arayanlara bile gün vermediler. Telefonlarını açmadılar. Bu "yakın çevre" felaketine o güzel insan da uğramıştı. Ama hiç bir zaman bundan haberdar olmadı. Böylece bazı istişarelerden mahrum kaldı. Bunun sonucu olarak da bazı gönüldaşlar için "ulaşılamayan adam" durumuna düştü. Tayyip Erdoğan, ilk defa Başbakan olduğunda tebrik ederken kardeşâne hislerle kendisine "ulaşılmayan adam olma" dedik. Allah için hakkı teslim etmeli ki, buna hassasiyet gösterdi. Yurtiçi veya dışından aradığımızda en geç iki saat sonra dönüş yaptı. Bugünkü neticede bu ulaşılamama keyfiyetinin payı elbette var.
Üçüncü husus:
Yine bizi takip edenler gâyet net hatırlayacaklardır: Son güne kadar "gelin şu üç dönem şartından vazgeçin" diye gerekçeleriyle birlikte defalarca yazdık ve konuştuk. O yazı ve konuşmalarımız bugün arşivlerdedir. Üç dönem şartıyla AK Parti'den 70 kişi giderken 7 Haziran seçimlerinde de 70 vekil eksilmesi düşündürücü bir denkliktir. Tecrübeli bir kadro, geriye çekilirken onların yerini elbette bu isimleri aratmayacak yeni insanların alması gerekirdi. Umre dönüşü sn Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bize şu söylediğine Ticaret Bakanı sn Nihat Zeybekci şahittir. Cumhurbaşkanı aynen şunu dedi: "Sadece parti ile olmaz, toplumda karşılığı olan güçlü isimlerin de meclise girmesi lâzım!"
Seçim sürecinde biz de bu sütunda "Aday Seçecek Kurullara Bir Çift Sözümüz Var" diye bir yazı yazmış ve o seyahatte sn Cumhurbaşkanına bahsettiğimiz gibi "bu seçimlerin 1946'dan bu yana yapılmış bütün seçimlerin en mühimi ve eşik seçim olduğunu, aday tesbitinin büyük vebali bulunduğunu" sarahaten dile getirmiştik.
Bugün artık dile getirmekte hiç bir mahzur yok ki aday listeleri seçmende hayal kırıklığına sebep oldu. Hoşnutsuzluğa yol açtı. Küskünler meydana geldi...
AK Parti ilgili organları, bir büyük hizmeti sekteye uğratma ihtimali olan böyle bir seçim neticesini muhakkak ki bir dâvâ ahlâkıyla masaya yatıracaklardır. İki asırdan bu yana ilk defa yakalanmış bir fırsatı heba etmeyerek hedefine ulaştırmak değişmez büyük gâye olmalıdır.
.
TEK YOL ERKEN SEÇİM
10 Haziran 2015 01:00
Bu nasıl seçim sistemi ki bir parti, yüzde 34 oy aldığında 270 milletvekili çıkartmakta fakat yine aynı parti yüzde 40.8'le 258 milletvekili çıkartabilmektedir.
Bu nasıl seçim sistemi ki HDP yüzde 13.1'le meclise 80 milletvekili gönderirken MHP ancak yüzde 16.3'le 80 vekili bulabilmektedir.
Şu iki misal bile ortada adaletsiz bir seçim sistemi olduğunu göstermekte. Bu bozukluğun düzelmesi Anayasa, Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu'nun yeniden yazılmasıyla mümkün olacaktı. Varılan noktada buna partilerin gücü yetmiyor. Bunları ne tek başına AK Parti, ne üç muhalefet partisi bir araya gelebilseler bile onlar ve ne de bir azınlık iktidarı yapabilir...
7 Haziran'da kazananlar HDP ve MHP, mağlup ise CHP'dir. CHP oy ve vekil kaybederek bir önceki seçime göre aşağı düşmüştür.
AK Parti, birinci parti olmakla seçimlerin galibidir. Hem de yüzde 40.8 gibi büyük bir sayı ile galip. Ama aynı parti, 9 puanlık bir gerilemeyle kendi başarısının arkasında kalmıştır...
MHP veya HDP'nin azınlık hükümeti kurma ihtimali yoktur. CHP de azınlık hükümeti olamaz. 550 vekilin sadece 132'sini temsil eden bir partinin azınlık hükümeti olması, eşyanın da siyasetin de sosyolojinin de tabiatına aykırıdır. Üç parti, CHP, MHP, HDP'nin toplanarak ortak hükümet kurmaları ise mümkün. 292 oy, meclisin yarısından fazla. Güvenoyu alır. Ama bu da nazari olarak mümkün. MHP ve HDP'nin aynı çatı altını, aynı masa etrafını paylaşmaları bugünkü Türkiye'de henüz imkânsız görünmekte. O noktada CHP ve HDP ile 212 kişi destekli bir azınlık hükümeti düşünülse bile yaşamaz.
AK Parti azınlık hükümetine gelince?
AK Parti'nin vekil sayısı CHP ve MHP veya CHP ve HDP vekil sayısından açık ara öndedir. Üç parti bir araya gelince ancak bu partiyi geçebilmekteler. Bu durumda azınlık hükümeti kurulacaksa en hak eden parti, AK Parti'dir. Ne var ki azınlık hükümeti hiç tercih edilecek bir yol değildir. Zaten siyaset geçmişimizde örneği bir iki tanedir. Kısa ömürlü ve başarısız iktidarlardır.
Bıçak sırtı yaşayan azınlık hükümetini tavsiye etmiyoruz.
Koalisyona gelince...
İki ihtimal mevcut:
AK Parti-CHP koalisyonu. Bu iki partinin toplam sayısı 390 kişi ile Anayasa ve seçim sistemi dahil her şey değiştirilebilir. Ama zıtların birleşmesi mümkün değilken, neredeyse hiç bir ortak tarafları yokken bu partilerin ortak fikirler, projeler üretmeleri nasıl mümkün olabilir? Birbirlerine söylemediklerini bırakmadılar. Liderleri mahkemelik. Birinin ak dediğine diğeri kara demekte. Buna rağmen büyük sermaye, beyaz Türkler ve sömürgeci batı "Büyük Koalisyon" adıyla bu yapılanmayı teşvik ediyor. Kurulması zor. Kurulsa bile yaşaması da zor. Çok başlı ve ömürsüz bir iktidar olur.
AK Parti'nin MHP veya HDP ile koalisyon olması hâlinde 338 vekil desteğine sahip bir iktidar ortaya çıkmakta. Bu takdirde de referandumla Anayasa değişikliği mümkün. Ama Başkanlık sistemine ne MHP ve ne de HDP razı olur. Kaldı ki HDP, AK Parti ile aynı hükümet çatısında buluşmaya razı görünmemekte.
AK Parti ve MHP koalisyonu en makul görünenidir.
Sn Devlet Bahçeli, "iktidarı kim kurarsa kursun biz, ana muhalefet partisi olacağız!" sözünü şayet bir pazarlık cümlesi olarak ortaya koymadıysa o zaman bu kapı da kapalıdır. Kaldı ki böyle bir iktidar sol taraftan derhal "yeni MC" diye ağır tenkitlere maruz kalır. Kurulsa da pürüzler çıkar. Başkanlık sistemi olmayacağı gibi Barış Süreci yolu kapanacak ve belki terör tekrar şehre inecektir.
Hangi parti azınlık hükümeti kurabilirse kursun.
Hangi parti hangi partiyle koalisyon olursa olsun...
Bunların hiç biri, 13 yıldan beri sahip olunan itibar, istikrar, kalkınma, dev yatırımlar ve büyüme imkânlarının devamına imkân vermeyecektir. Bir darbe Anayasasının esasını teşkil ettiği sistem 7 Haziran 2015'te kilitlenmiştir.
Hiç zaman kaybetmemeli...
Geçen her gün aleyhimize işleyecektir. Mümkün olan en kısa tarihte seçime gitmek şarttır. Seçmen daha şimdiden "ben ne yaptım?" psikolojisine kapılmıştır. O, zannetti ki kendisi HDP'yi meclise gönderse bile AK Parti iktidarda kalacaktır. Öyle olmadığını gördü. Şimdi tedirginlik ve huzursuzluk yaşamakta. Huzursuzluk, ümitsizliğe dönüşmeden eli çabuk tutmalı.
Büyük koalisyon, küçük koalisyon, azınlık hükümeti...
Sınama-yanılmayla kaybedecek zaman yok!
Boşa geçen her saat, memleketin aleyhine işleyecektir.
Tek çare, yeniden güçlü iktidardır.
.
"ERDOĞAN İÇİN KÖTÜ, İSRAİL İÇİN İYİ!"
11 Haziran 2015 01:00
New York Times, Sultan Abdülhamid Han, Adnan Menderes, Turgut Özal hakkında tenkit kılıfıyla ağır hakaretler yapma alışkanlığını Recep Tayyip Erdoğan aleyhinde de aynen devam ettirmekteydi. Seçim sürecinde ona The Guardian gazetesi de katıldı. Sultan Abdülhamid hakkında "müstebid" diyenler, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan için "diktatör" diyorlardı. The Guardian'ın başyazısında kullandığı ifade topyekun sömürgeci haçlı batının İslâm âlemine karşı beslediği fikri ifade etme bakımından son derece samimi ve net bir cümledir.
Adı belli gazete, şöyle diyordu:
-Tam batılılaşmamış yoksul Müslümanların, kendi ülkelerini yönetmelerine izin verilemez!
The Guardian "vasi" demektir. Bir yerde vesayet varsa bir vesayet altında olan bir de vesayet sahibi olan vardır. O gazete, kendini "tam batılılaşmamış yoksul Müslümanlar"ın vasisi olarak gördüğü için böyle yazmakta. İlk dikkat edilmesi gereken "tam batılılaşmamış" cümlesidir. Tercümesi, "Hırıstiyan olmamış" demektir. Böyle bir yerde demokrasiye, seçime, vs. ihtiyaç görüldüğü kadar izin verilir. Zira bu "tam batılılaşmamış yoksul Müslümanlar" kendilerini idareden âciz zavallılardır...
Bu düşüncenin iki sebebi vardır. İslam düşmanlığı ve Türkiye Cumhuriyetini kendilerinin kurdurduğu yolundaki inançları. 1975-77'lerde Milliyet gazetesinde çıkan bir tefrika yazıda tarih 1940'lara yaklaşırken İngiliz sefirine "gelin emanetinizi alın" teklifinin yapıldığı açıkça yer almıştır. İngilizler, bir avuç bıraktıkları Türkiye'yi Lozan'da şekillendirerek devlet adamlarının buna sıkı sıkıya riayet etmesini takip etmiş, haddi aşanlar da cezalandırılmıştır. Başyazı, 7 Haziran 2015 genel seçimlerinden hemen önce çıkmıştır. Bu bir vasinin, sahibin, efendinin bakış üslubudur. Anlaşılıyor ki yazıyı kaleme alanlar, erken Cumhuriyet döneminde olmadığımızı fark etmemektedir.
Tam seçim öncesinde o jandarma, gardiyan veya vasi gazetenin bu cümlesine şahit olmuştuk. Seçimlerden sonra koro çoğaldı. İngiliz, Alman, Fransız, İsrail, Suriye ve İran gazeteleri, Tayyip Erdoğan'a ağır sözlerle sataşıyorlardı... Bu arada bir İsrail gazetesi olan Jerusalem Post, bir tahlil yazısı yayınladı. Yazının başlığı şudur:
-Erdoğan için kötü, İsrail için iyi!..
İsrail, "one minute"'tan, Davos'taki istiklal mücadelesinden bu yana sn Erdoğan'a affetmeyen ihtiraslarla düşmandır. Herkesçe bilindiği gibi İsrail, batının orta doğudaki ileri karakoludur. Veya batı, İsrail'in uysal koyunudur. Bu batı, karakolu eliyle Türkiye, ne ölsün, ne onsun istemiştir. Ankara'ya belli bir serbestlik planı çıkartılmıştı. Bunun dışına adım atılamazdı. Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde gelen Ak Parti iktidarı, ezberleri bozdu. Bunun üzerine bütün o politikacılar, medya ve finans dünyası, Türk milletinin bir ümmeti de peşinden sürükleyerek "yeniden diriliş ve yeniden yükseliş"ini yaşamasının şanlı yolunu açan bir lidere okyanuslar çapında düşman oldular. Bu yüzdendir ki seçime Tayyip Erdoğan değil de eski partisi girdiği halde bütün bu dünyanın medyası "sultan kaybetti" diye hicivli, alaylı, kinli aşağılık manşetler attılar. Sonunda da Yahudi gazetesi, "Erdoğan için kötü, İsrail için iyi!" diye seçim sonuçlarını tahlil etti. 7 Haziran gecesi sandıklar netleşince de Tel Aviv sokaklarında sevinç çığlıkları atılarak gösteriler yapılıyordu... Onlar için bir korkusuz düşman kaybetmişti:
İsrail sevinçli.
Suriye Baası sevinçli.
İran sevinçli.
Almanya sevinçli.
Fransa sevinçli.
İngiltere sevinçli.
Amerika sevinçli.
Halbuki AK Parti yüzde 41 gibi fevkalâde yüksek bir oy almıştı. Sevinenler, bu partinin gerilemesine sevinmiyorlardı. Sistemi kilitlemişlerdi. Tayyip Erdoğan, önce Beştepe'ye mahkum edilecek, sonra da "mahkûm" edilecekti.
Buna mukabil:
Şu yürümekte olan devâsa hizmetler duracak diye korkan Türk vatandaşları üzgün. Suriye'de hürriyet mücadelesi verenler üzgün. Türkmenler üzgün. Filistin üzgün. Mısır'ın, Libya'nın mazlumları üzgün. Arakan, Açe, Doğu Türkistan, Kırım Müslümanları üzgün. Somali üzgün...
Sevinenlerin ümidi koalisyonlar.
Üzülenlerin beklentisi ise en kısa zamanda seçimlerin yenilenerek tekrar güçlü bir iktidarla yola devam edilmesidir.
Manzara budur:
Herkes safını seçebilir.
.
KOALİSYON UĞRUNA DARBE BİLE YAPILMIŞTI
12 Haziran 2015 01:00
Hani bir de aksi olsaydı da AK Parti, sandıktan çıkan neticeyi olgunlukla karşılamayıp şu meşhur "piyasalar" gibi paniğe kapılarak o pek ünlü yeni moda sözlerden "kaosu satın alsaydı" ekonomi bugün allak-bullaktı...
7 Haziran akşamı "her hal-ü kârda seçim konuşması yapacağım" diyerek balkona çıkan ve oy ve vekil kaybına rağmen kendini seçimin muzaffer partisi gibi gösteren CHP'ye karşılık bu "seçimin galibi yüzde 41 oyla AK Parti'dir, AK Parti, Türkiye'nin omurga partisidir" gerçeğini soğukkanlılıkla ortaya koyan Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun bu tavır ve değerlendirmelerini sürdürmesiyle o nâzenin piyasalar duruldu. 8 Haziran sarsıntısı da böylece kısa sürmüş oldu...
Sn Davutoğlu'nun üst üste verdiği devlet adamına yakışır sorumlu beyanlar ciddi ölçülerde rahatlatma getirdi. Bu beyanlardan biri "bizim kırmızı çizgilerimiz yoktur, ahlâkî duruşumuz vardır!" Sözüdür. Bu değerli bir tesbitti. Diğer sözü de yine bir dürüstlük üslubuydu. "Erken seçimi öne alıp tiyatro vari koalisyon arayışlarına girmeyeceğiz!"
Piyes sahnelenmeyecek, rol yapılmayacaktı...
Bu tavrı, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın sn Deniz Baykal'ı kabulünde verdiği "her partiye eşit mesafedeyim, meşruiyet içinde her parti hükümet kurma hakkına sahiptir" meâlindeki ifadeleriyle dün Türkiye Burslu yabancı talebeler mezuniyet merasiminde "devlette devamlılık esastır, devlet hükümetsiz kalamaz" sözü daha da pekiştirdi...
Görünen manzara o ki en fazla mustarip olma hakkına sahipken iktidar partisi neticeyi yine moda bir cümleyle ifade edelim "içselleştirmiştir". Bunun temel sebebi demokrasiye bağlılık ve milletin kararına hürmettir...
Ne var ki...
Yeri gelmişken burada bir meseleyi dile getirmeden geçemeyeceğiz:
Hemen bütün parti sözcülerinin "seçmen" veya "millet" yahut "halk" hatta "halklar"dan bahsile ve o sanki tek bir akıl, tek bir kişi, tek bir iradeymiş gibi "şöyle dedi, böyle söyledi, bunu emretti" vari konuşmaları, azizleştirme hatta kudsiyet ifadesidir. "Seçmen" denilen her birinin ayrı ayrı görüşleri olan 54 milyon insandır. Bunlardan 46 milyon her biri farklı mülahazalarla reyini verdi..
Seçmen, veya halk yanılmaz değil, düpedüz yanılabilir. Hele kitle psikolojisi iyi yanıltır. Yoksa niye algı operasyonları yapılsın?
Seçmenin pişmanlığını öğrenmek isteyen taksilere binsin. Her taksici, fiilen hem denek, hem anketördür.
Şu anki gerçeği, AK Parti yönetimi de görüyor. Bugün seçime gidilse 7 Haziranın 41'ı 45 olacaktır. 8 Hazirandaki bir günlük istikrarı kaybetme korkusu, şok olarak yetmiştir. Vaziyet, AK Parti lehine olsa bile bu parti, her gayrete rağmen koalisyon kurulamazsa seçimin yenilenmesini isteyecektir. Bu yol aynı zamanda Ahmet Hoca'nın stratejik derinlikte ihtisas bahsidir.
Oldum olası bazı iyi saatte olsunlar hep koalisyon peşindedirler. Onların yüreklerinde yatan CHP'dir. Fakat bütün zorlamalarına rağmen bu gerici halk, muhafazakâr partilerden caymamıştır. Bundan dolayı kerhen de olsa CHP-AP, CHP-ANAP, CHP-DYP kurguları yapılmıştı.. Hatta 12 Eylül 1980 darbesinin esas sebeplerinden biri de budur. Cuntacı paşalar, Cumhurbaşkanına muhtıra vererek ABD gibi bizde de iki partiyi kâfi görmekle CHP-AP koalisyonu istemiş fakat bu istek hayata geçememişti.
Bu defa da öyle oldu...
Yüzde 10 seçim barajı 12 Eylül darbesinin Kürtlerle dindarlara karşı getirdiği bir iktidar engeliydi. O engeli koyan zihniyet, bu defa Erdoğan'ı mağlup etmek için HDP ve genel başkanını arkaladı, sahnelendi ve ödünç oylar vs ile baraj aşıldı. Bunu yapanlar, iç medya, dış medya, faiz lobileri, köksüz Türkler, paralel yapı ajanlar vs idi...
Bütün manzarasıyla hakikat bu iken AK Parti... Cumhurbaşkanı ve Başbakan, kimseyi ötelemeden, kapıları kapatmadan onlar da yaşamayacağını bildikleri halde sırf töhmet altında kalmamak uğruna öncelikle koalisyon kurulması için samimi beklenti içindeler. Fakat öyle görünüyor ki gerekli ziyaret ve temaslar yapılacak ama koalisyon kurulamayarak nihayetinde erken seçime gidilecektir. Bir başka ifadeyle uğruna darbe bile yaptırdıkları koalisyon yine olmayacak ve o millete tepeden bakan, milletten kopuk çevreler, bir defa daha hüsrana uğrayacaklardır...
Kim size dedi ki Amerika'nın tavsiye kılıklı dayatmasına uyarak Türkiye'ye çok partili hayatı getirin. Halbuki ne derdiniz. "Bu memlekete komünizm lazımsa onu da biz getiririz!" Ne kadar boş bir lafmış. Bakın koalisyon lazım diyor, iç ve dış işbirlikleri yapıyor ama getiremiyorsunuz.
.
SİYASET UYUŞMAZLIĞI
15 Haziran 2015 01:00
Ehli nasihat, ecdadın o bâş tacı edilesi sözlerini hatırlama vaktidir. Belki denecektir ki bu saatte hatırlanmasının kime ne faydası var? Doğrudur ama bazı hâdiseler yaşanmadan öğütlerin değeri anlaşılmaz. Ulema, evliya, ak sakallı bilge ecdad, ulu sözlerden hareketle der ki:
-Bütün sırlarını dostuna açma; gün gelir düşman olabilirsin... Düşmanına da ağzını doldurup doldurup hakaret etme; gün gelir dost olur mahcup duruma düşebilirsin!"
Eski günlerdeki parti liderlerinin cenazelerde bile konuşmamalarını, el sıkmamalarını, bu tutumlarının ülkeye çok şey kaybettirdiğini çok hatırlattık. Üslubun, sözlerin daha özenli olmasının faydalı olacağına, köprülerin atılmasının kimseye bir şey kazandırmayacağına dikkat çektik.
Buna rağmen hiç kimse boğazın dokuz boğum olduğunu düşünerek konuşmadı. Konuşmalar "urun söyletmen!" celallenmesiyle öfkeyle yapıldı... Onları dinlediğimizde şöyle düşünmekten kendimizi alamadık: "Bu insanlar birbirlerinin yüzüne nasıl bakıyor, nasıl selamlaşıyorlar?"
Eminiz ki milyonlarca vatandaş da böyle düşünmüştür.
Kavga edenler, aynı mahallede komşulardı. Hâle bakınız ki kader, galiz cümlelerle yekdiğerine taarruz eden bu komşuları birbirinin külüne muhtaç, mikrofonlarda, meydanlarda rakip parti başkan veya camiasına bütün hıncıyla yüklenen insanları hükümet kurmak için diğerine mecbur etti.
Bir parti, hükümet olmak için seçime girer. Dolayısıyla memleketi hükümetsiz bırakmamak her partinin varlık sebebidir. Hâlbuki dünya görüşleri, üslupları, birbirlerine karşı besledikleri fikir ve hisler itibariyle bu partiler arasında neredeyse müşterek bir taraf kalmamıştır. AK Parti ve MHP arasında bile sağnak sağnak öfkeler yağdı.
Bu sebeple "bir musibet bin nasihatten evladır" hükmü gereği umulur ki politikacılar, partiler, sözcüler, belediyeler, genel başkanlar bu çıkan neticeden ibret alır ve ders çıkartırlar. Her şey akışında gitseydi 7 Haziran'dan sonra yazacağımız bir yazıda "devlet günü" gibi "muhalefet günü" ihdas edilerek Başbakanın haftada veya 10 günde hiç olmazsa onbeşte bir muhalefet liderleriyle istişari toplantılar yapmasını teklif edecektik. Çünkü yabancılaşma başlamıştı... Seyir makul değildi.
Fikirlerin, tekliflerin yerini öfkeler aldığından, ortak taraf neredeyse kalmadığından bugün bir koalisyon kurulması çok zordur. Kurulsa da yaşaması mümkün görünmüyor. 3 veya 6 ayda bir hükümet değiştirmek sadece zarar verir. Hele parti liderleri Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın davetine icabet etmeyerek Beştepe'ye gitmezlerse -ki o ihtimal mevcut- bu zorluk daha da artacaktır. Bundan dolayı Cumhurbaşkanı da önce AK Parti genel başkanı sn Davutoğlu'na, kuramazsa CHP genel başkanı sn Kılıçdaroğlu'na hükümeti kurma vazifesini tevdi edeceğini olmazsa seçimlerin yenileneceğini ifade etmiştir.
Başka çare yok, akıl için yol bir.
Çünkü olmayacak duaya âmin denmez. Temenniler ne kadar halisane olursa olsun, gerçek başka. Gerçek o ki hâlihazırda partiler arasında kan uyuşmazlığı benzeri bir siyaset uyuşmazlığı var. Fark edilmeli ki 7 Haziran, vekil seçiminden ziyade ders seçimi olmuştur. Her parti, her hususta kendini hesaba çekmelidir. Öncelikle de iktidar partisi... Ak Parti, hangi fiili veya mânevi hatalar işledi ki Türkiye, günü kurtaracak koalisyon mecburiyetlerine düştü? Bu mesele, fikir haysiyetine sahip dostlarla konuşulmalıdır.
.
KUKLA MAHKEMEDE POLİTİK CİNAYET!
17 Haziran 2015 01:00
Mısır Devlet Başkanı Muhammed Mursi ve kadrosu hakkındaki hüküm açıklandı. Buna göre, Muhammed Mursi'nin Hapishaneler Baskını Davası'na dair idam kararı tasdik edildi. Hamas'a Casusluk Davasındaki idam cezası ise 25 yılla sınırlı müebbet hapse tebdil edildi. Şehide Esma'nın babası Müslüman Kardeşler Rehberlik Konseyi Başkanı Muhammed Bediî'ye müebbet, Alimler Birliği Reisi Yusuf el Kardavi ile Mursi'nin yardımcılarından Hayrat Satır ve diğer iki yardımcısına idam verildi... İdamlar toplamı 80 kişi...
Cezaların sanıklara duyurulduğu zamanlama dikkatli gözlerden kaçmasa gerek. İdamlar, müebbetler... tam da mübarek Ramazan-ı Şerif ayına girerken tebliğ edilmekte. Bir mahkeme ilamının adalet olması için kürsüdeki hey'etin namuslu, şerefli, haysiyetli, seviyeli, vicdanlı ve istikamet sahibi hukukçular olması ve ayrıca kararın maşeri vicdanda kabul görmesi gerekir. Hâlbuki o adamlar, tıpkı 27 Mayıs darbesinden sonra ihdas edilen Yassıada Mahkemesi gibi cuntanın emrini ifa eden emir kullarıdır. 27 Mayıs cinayetinin arkasında hangi ecnebi devletler var idiyse Mısır'daki dâvâ dramının arkasında da aynı devletler var!..
The Guardian'da çıkan makalenin mürekkebi daha kurumadı.
İngiliz gazetesi ne diyordu?
-Tam batılılaşmamış yoksul Müslüman ülkelerin, kendi ülkelerini yönetmelerine izin verilemez!!!
Mısır, Afrika'nın kapısıdır... Osmanlı Asyasının Fatihi Yavuz Sultan Selim Han'ın Mısır'ı fethetmesinin esas sebeplerinden biri de budur. Süveyş Kanalının açılmasından sonra ehemmiyeti daha da artmıştır. Önceleri Portekizliler, sonraları İngilizler ve Fransızlar Mısır ve etrafındaki coğrafyayı ele geçirmek için yarışmışlardı. İspanyollarla Portekizliler, kaba sömürgecilerken diğerleri sömürgeciliklerini içerden aydın devşirme metodlarıyla dilden dine, örften hayata kadar reformlarla çağdaşlaşma, uygarlaşma adlı parlak etiketlerle cazip hale getirmişlerdi. Bu sebeple çağdaşlık uygarlık ve ilericiliği bazı kısımları, İstanbul'dan önce Kahire'ye girmişti. Hatta kemalist inkılaplar diye şekillenen reformların ön uygulamaları Londra'dan, Paris'ten Kahire'ye intikal etmiş oradan İstanbul'a gelmiştir...
İmamı Rabbani Hazretleri, "bir İslâm memleketi olan Hindistan" der, kendi şehri Serhend'i aynı sıfatla zikreder. Bugün Serhend'de kalan Müslüman sayısı, yok denecek kadar az. Timuroğullarının Gürganiye Devleti Hindistan ise bugünkü Hindistan değildir. Bangladeş, Pakistan, Keşmir ve komşu memleketlerin bazılarının en azından bir kısmı devrin Hindistan İmparatorluğuna dahildi. "Hind Müslümanları İstiklal Harbinde Milli Mücahademize para yolladılar!" derken kasdedilen bütün o devletlerdir. Müslümanlar, Hindistan'da hakim unsurken onda bire gerilemiştir. Bir başka ifadeyle acı olan sadece Endülüs değil. Britanya şalına bürünmüş İngiliz emperyalizmi, evvela 19. Asrın ortalarında o Hindistan'ı parçaladı. Bir devletten yarım düzineye yakın devlet çıktı. Sonra da 20. Asrın birinci çeyreğinde Osmanlıya musallat oldu, projesini hayata geçirdi, Osmanlı Coğrafyasından da bir kaç düzine devlet çıktı.
İstanbul ağırlıklı Türkiye, etrafındaki ve uzağındaki memleketlerin kilit noktasıdır. Kahire merkezli Mısır da öyle. Bu itibarla tam batılılaşmamış yani her türlü inkılap girişimine rağmen Hıristiyan olmamış Mısır ve Türkiye'nin yönetimi kendi ülkelerinin vatandaşlarına bırakılamaz. Yönetime dair her şey dünya mason mahfillerinde tanzim edilir. Aykırı giden Abdülaziz, Abdülhamid, Menderes, Özal hakkında gereği yapılır. Onlardan ders almayan her ikisi de yüzde 52 halk oyu ve demokratik yolla gelmiş Muhammed Mursi ve Tayyip Erdoğan için de Tahrir Meydanı ve Taksim Meydanında atılan işaret fişekleriyle harekete geçilir.
Ramazan başlarken verilen bu idamlar, o işaretlerin devamıdır. Hükümlerin böylesine şiddetli olmasının bir sebebi de Tayyip Erdoğan'ın gözünü korkutmak içindir. 55 sene evvel 27 Mayıs'ta "kıyma makinasından geçirilen gençler, toz haline getirildi" asılsız haberini 8 sütun manşet yapan Selanik Türklerinin gazetesi, 55 sene sonra bu defa internette Mursi haberini yaparken "yüzde 52 oyla seçilen" imasıyla Türkiye Cumhurbaşkanı'na boşuna ihtar çekmedi...
İslâm alemi, kendi yerli evlatları tarafından yönetilsin istenmiyor!
Yabancılaşmış çevrelerin son ümidi koalisyondur. Veya Eylül Kongresinde AK Partiyi bölmektir. Koalisyon olmazsa veya partiyi bölemezlerse Tayyip Erdoğan'ın etrafı çelik duvarlar gibi tahkim edilmeli. "Bu millet, sevdiği bir lidere daha sahip çıkamadı!" utancı bir kere daha yaşanmamalı.
.
SÜLEYMAN DEMİREL -I-
18 Haziran 2015 01:00
Süleyman Demirel, gülünden başka çıkardığı sadrazamlar ve darbeci Hüseyin Avni Paşayla da ünlü Ispartalı. Isparta'nın İslamköyü'nden ve köyüyle de daima alâkalı bir devlet adamıydı.
Sn Demirel'in dünyasını değiştirmesiyle Türkiye'de bir devir de kapanmış oldu. İttihat ve Terakki iktidarında 4 isim sahnedeydi. Padişah, Enver Paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa. 1923-1950 Döneminde Mustafa Kemal, Mustafa İsmet, Mahmut Celal, Kâzım Karabekir. 1950-1960 Döneminde Adnan Menderes, Celal Bayar, İsmet İnönü, Osman Bölükbaşı. 1960-2000 Arası dönemde ise Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Bülent Ecevit, Alparslan Türkeş vardır. Turgut Özal, nev'i şahsına münhasırdır. Siyasetteki bu dörtlü gerçek, 2 Binden sonra da şekillendi. Recep Tayyip Erdoğan, Devlet Bahçeli, Kemal Kılıçdaroğlu ve Selahattin Demirtaş...
Merhum Demirel, bir köy çocuğudur. Babası Yahya Demirel, çiftinde-çubuğunda bir insandı. Başbakan, fırsat buldukça baba ocağını ziyaret eder, Ümmühan ananın elini öperken gazeteciler bu pozu tesbite ederlerdi. Tatilde çobanlık da yaparak İstanbul Teknik Üniversitesini kazandı, 1949'da mezun oldu. Ayrıca incelenmeye değer. Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan ve Turgut Özal yani 40 yıla damgasını vuran 4 ismin üçü İTÜ'lüdür. Burada tahsildeyken mescidde de aynı zamanda birbirlerinin arkasında namaz kılarlar. O günlerde bir diğerini imamlığa geçirmek için ısrar edenler, ilerde devlet idaresini kaptırmamak için mücadele vereceklerdir. Demirel, daha 31 yaşındayken Menderes'in DSİ işleri genel müdürü oldu. Şöhretini buradaki hizmetlerle yapmış, Başbakanın dikkatini çekmiş "Barajlar Kralı" diye unvan kazanmıştı.
O, bu şöhrette iken 27 Mayıs 1960 darbesi yapıldı. DP kapatılmıştı. Sükûnet avdet edince partiler, tekrar devreye girmeye başaldı. Darbeye itirazlı kalan 3. Ordu Komutanı Ragıp Gümüşpala, sivil hayata geçerek AP/Adalet Partisini kurdu. Bu parti zımnen Demokrat Parti'nin devamı gibiydi. Ancak Gümüşpala, 1964'te vefat etti. Parti liderliği için kongre yapıldı. Dr. Saadettin Bilgiç'in seçilmesine kesin gözüyle bakılıyordu. Ancak Süleyman Demirel de adaylığını açıklamıştı. Bilgiç taraftarları "Demirel Masondur" diye propagandaya başladılar. Demirel, Mason derneğinden mason olmadığına dair bir yazı ibraz etti. Ama bu dernek, daha sonra gerçek dışı vesika vermekle suçlanacaktır. Kongre, Demirel'in kazanmasıyla bitti. 40 yaşındaydı. 1965'te Suat Hayri Ürgüplü başkanlığında CHP'siz bir koalisyon kuruldu. Bu bir ilkti. Demirel, başbakan yardımcısı olmakla siyasete ilk adımını attı. Aynı yıl gerçekleşen genel seçimlerde AP'nin yüzde 52.8 oyla tek başına iktidara gelmesiyle de 41 yaşında Başbakan oldu.
Zor yıllardı. Muhafazakârlar "mason", solcular "Morrison Süleyman", İnönü, "Saidi Nursi'nin halifesi" diyor, asker baskı yapıyor, matbuat ateşe tutuyor, yargı ve bilhassa Danıştay elini kolunu bağlıyordu. Cunta, medya, yargı, sermaye vesayeti olanca ceberrutluğuyla devredeydi. Buna rağmen enflasyon yüzde 5, kalkınma hızı yüzde 7'de seyretmekteydi. Ereğli Demir Çelik, Keban Barajı projeleri hayata geçmeye başlamış, 1. Boğaziçi Köprüsü'nün temelleri atılmıştı. Bu köprü, sol muhalefetin basın ve sokak taarruzuyla Demirel'e zehir ediliyordu. Talihe bakmalı ki 1973'te köprünün açılışını işin sahibi Demirel değil muhalifi Başbakan Ecevit yapacaktır.
Adnan Menderes döneminde Türkiye, geri kalmışlık zincirlerini kırmaya başlamıştı. 27 Mayıs darbesini yaparak kalkınma yolunu kapattılar. Ancak, millet bu defa Adalet Partisi diye bir hareketi iş başına getirmişti. Kalkınma, kaldığı yerden devam etmeye başlamıştı. Bu defa AP'ye fitne sokuldu. Vekiller ikiye ayrıldı. Demirel tarafsız kalacağına "yeminliler" denen kanadı tutma hatasını işledi. İkinci hata, Erbakan'a partinin kapısını kapattı. 41'ler, 1970'te Ferruh Bozbeyli liderliğinde AP'den kopup Demokratik Parti'yi kurdular. Ortaya eski DP'liler, yeni DP ve MNP çıkmıştı. Artık o güçlü AP zayıftı. Zaten 1968'de Paris'ten bütün dünyaya sosyalist isyan yayılmaya başlamış, bilahare her tarafta durmuş ancak Türkiye'de sol- sağ diye kardeş kavgasına dönüşmüştü.
12 Mart 1971 Cuma günü millet, Cuma namazındayken askerler, meclis başkanlığına hükümetin istifa etmesi için bir Muhtıra verdiler. Böylece Türkiye 10 yıl sürecek dehşetli bir sarsıntıya giriyordu. Sandıkla gelmiş ve çalışan bir iktidar devre dışı bırakılmış ve partiler üstü hükümet, teknokrat hükümet, akademik hükümet, koalisyon hükümeti diye demokrasi dışı, ithal bakanlı millet iradesiyle ilgisiz hükümetler kurulmaya başlanmıştı. Azan terör, 12 Eylül 1980'e kadar devam etti. Yapılan darbeyle Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Alpaslan Türkeş hem nezarete alındılar hem de haklarında siyasi yasak kondu. Demirel, içerde de boş durmuyordu. Oradan DYP'yi kurdurdu. Fakat, gün geldi Hamzakoy'dan tahliye olan Demirel'de konuştuğu Türkçe dahil önceki haliyle çelişen farkedilir değişiklikler olmuştu...
Bu şaşırtıcı değişiklik, 28 Şubat'a kadar devam edecekti.
.
SÜLEYMAN DEMİREL -II-
19 Haziran 2015 01:00
"Şapur" lakaplı Küçük Said Paşa, II. Abdülhamid Han döneminde 7 ve II. Meşrutiyet döneminde de 2 olmak üzere toplam 9 defa Sadrazamlık yapmıştı. Tarih, bu Başbakanın üstün siyasi zekâya sahip olduğunu kaydeder. Süleyman Demirel'i 6 kere gidip 7 kere gelmekle Said Paşa'ya benzetmek mümkün.
12 Mart Muhtırası verilip de Demirel Başbakanlıktan çekilmek zorunda kalınca yerine Nihat Erim Başbakan yapıldı. Oysa o, 40 yıllık CHP'liydi. Buna rağmen nasılsa bir anda tarafsız olmuştu. Kurulan hükümetin adalet bakanı İsmail Arar'a muhabirler Demirel'in geleceğini soruyorlardı. Aldıkları karşılık, müstehzi bir "güldürmeyin beni!" cevabıydı. O sözü edeni bugün kimse bilmez. Arkasından güldüğü kimse ise ölümüyle bile gündem oldu. Demirel'in siyasi zekâsıyla da Said Paşaya benzediğine şüphe yok. İsim hafızası ise çok güçlüydü.
12 Mart, koalisyon hükümetleri devrini açtı. Koalisyonların nasıl da kayıp yıllar olduğunun işte isbatlarından biri. İsmail Arar gibi şu isimlerin kaçı kaç kişi tarafından hatırlanır? Nihat Erim, Ferit Melen, Naim Talu, Sadi Irmak, tayin edilmiş Başbakanlardır. Sandıktan gelmeyen, halka dayanmayan bu hükümetler, kısa ömürlü ve bazen de bir kaç aylıktır. Üstelik Erim Hükümetine bir de "teknokratlar hükümeti" etiketi layık görülmüş, Kemal Derviş habercisi Atilla Karaosmanoğlu da dünya bankasından ithal edilmişti.
12 Mart Muhtırası, Süleyman Demirel'i iktidardan ettiği gibi demokratik hayata tekrar geçildiğinde karşısına çok uzun seneler mücadele edeceği bir rakibin çıkmasına da yol açmıştı. Bir hesap dışı gelişmeyle yolları kesişen rakibiyle yer yer husumete dönüşen ağır rekabet, ilerde Demirel'in "işte çağdaş Türkiye!" diyeceği günlerde Cumhurbaşkanı-Başbakan dostluğuyla noktalanacaktır.
O günlerde CHP genel sekreteri olan Dersim asıllı Kürdizâde Mustafa Bülent Ecevit, "bu muhtıra bana karşı verildi!" diye toplumun garip karşıladığı bir açıklama yapmıştı. Bunu şöyle izah ediyordu. Ecevit, "ortanın solu" diye bir kavram ortaya atmış ve parti bunu 1970'te tüzüğüne almıştır. İddiasına göre muhtıra, bu yolu kapatmak içindi. Genel sekreter, bundan dolayı muhtıraya karşı dururken, genel başkan Bitlis asıllı Kürimizâde Mustafa İsmet İnönü, darbeye muhalefet etmiyordu. Bu ihtilaf, fevkalade kongre toplanması kararına sebep oldu. 4 Mayıs 1972 tarihli kongrede Bülent Ecevit, bir devrin milli şefi İsmet İnönü'yü devirmeyi başardı..
Süleyman Demirel, 1965 genel seçimlerinde İsmet İnönü'ye karşı verdiği mücadeleden başlayarak 1980'e kadarki Ecevit CHP'sine karşı da seçim meydanlarında şu sözleri kuvvetle tekrarladı:
-CHP demek garne demektir, guyruk, zam demektir.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, seçim meydanlarında Tek Parti'nin unutulmaz uygulamaları için ne diyor idiyse Demirel de 1970'ler Türkiyesi'nde "nurlu Süleyman!", "Muhteşem Süleyman!" tezahüratları arasında daha fazlasını söylüyordu.
Sevgili Peygamberimiz -aleyhisselam- tehlike küçük olsa da onun küçük görülmemesini öğütlemektedirler. Sol şiddet eylemleri dünyada başlayıp da 1961 Anayasasının geniş kapısından geçerek şehirlerimizi sarstığında Başbakan Demirel "yollar yürümekle aşınmaz demişti!"
Hem de nasıl aşındı... Ülke huzur ve istikrardan, beş bin genç hayatından oldu.
Bugünkü PKK, o gün Devrimci Doğu Kültür Ocakları pankartları altında sol örgütlerle birlikte yürüyordu. Sol yumruklar havada olduğu halde sloganlar atılarak darbeye giden yol hazırlanmaktaydı. Nitekim asıl darbe 12 Mart değil, 9 Martta yapılması planlanmış Cemal Madanoğlu, Doğan Avcıoğlu gibi isimlerin öncülüğünü yaptığı sosyalist devrim darbesiydi.
Siyasetteki hata, trafikteki hata gibidir. Trafikte saniyelik hata ömürlük bedele sebebiyet verebilir. Sürücü nasıl ki dikkat kesilmek zorundaysa siyasetçi de ne kadar zeki olursa olsun vakti doğru okumak mecburiyetindedir.
Demirel, "41'ler" denen hepsi de pırıl pırıl isimler olan milliyetçi, muhafazakâr arkadaşlarını partide tutamadı, DP'lilerin yasakları kalksın diye zamanında hamle yapamamış, onları bünyeye dahil edememişti. Bir şey daha olmuştu. Başbakan olarak Necmettin Erbakan'ın TOBB genel başkanlığını iptal etmekle kalmamış, AP genel başkanı olarak da 1969'da partisinden Konya MV aday adayı olmasını veto etmiş, Erbakan da MNP/Milli Nizam Partisini kurmuştu.
Takvimler, 26 Ocak 1974'ü gösterdiğinde Başbakan Demirel değil, Ecevit'ti. Seçimlerden birinci parti olarak çıkan Karaoğlan'ın CHP'si, Milli Görüş fikrini inşa eden Erbakan Hoca'nın MSP/Milli Selamet Partisi ile ortak hükümet kurmuşlardı. Demirel, bir de yeğeni Yahya Demirel üzerinden çok yıpratılmıştı
.
SÜLEYMAN DEMİREL -III-
22 Haziran 2015 01:00
Süleyman Demirel'in 1965-1970 ve Turgut Özal'ın 1983-1989 iktidarları tek parti iktidarlarıdır. Türkiye kalkınma rüzgârlarını bu dönemlerde yakalamıştı. 1960-2000 arasındaki diğer iktidarlar, ya askerîdir, ya koalisyon veya tek başına olsa bile muktedir değildir.
1960-65 arası cunta dönemini atlatan Türkiye, 1965-70 arasında yüzde 7 kalkınma hızını yakalamıştı. Bu seyir, dünyadaki en iyi ikinci başarıydı. 1968'de ülke ilk defa terörle tanıştı. İki tesadüf bir araya gelmişti. Hem 1961 Anayasası hürriyet adı altında sorumsuzluk ve başıboşluğa imkân veriyordu ve hem de dünyada sol eylemler başlamıştı. Bize sıçrayan bu eylemler, kanun çerçevesinde gösteri hakları şeklinde cereyan etmemekteydi. Yakıp yıkmalar vardı. Diğer ülkelerde bir süre sonra durdu. Türkiye'de ise tam aksine azgınlaşan terör hareketlerine dönüştü.
12 Mart Muhtırası bu ortamda verildi. Asker öyle inanıyordu ki tutucu Demirel Hükümeti çekilip de yerine tarafsız bir koalisyon kurulursa terör ve anarşi durur, memleket huzura kavuşur. Halbuki tarafsız Başbakanlar başkanlığında kurulan koalisyon hükümetleri zamanında da, CHP-MSP iktidarında da, AP-MSP-MHP-GP koalisyon hükümetinde de, CHP iktidarında da terör durmadı Talebe sokaktaydı, sendikalar sokaktaydı. Bazı semtler, "kurtarılmış bölge" hâline gelmişti. Solcu, sağcı, ülkücü diye kamplara ayrılmış gençler, işçiler, polisler, gazeteciler ölmekteydi. Ölenlerin günlük ortalaması 25-30'lardaydı. Hadise bir iç harp olmasa da yer yer buna benzer bir dehşetteydi.
Bu arada iktidar Demirel'le Ecevit arasında el değiştiriyordu. "Umudumuz Ecevit" "Karaoğlan Ecevit" sloganlarıyla 1977'de tekrar Başbakan olan Ecevit'in iktidarında kaos zifiri bir sis hâline geldi. Elektrik, benzin, ilaç, tüpgaz, ampul ne varsa yok olmuş, onların yerini karaborsa almış, enflasyon ve döviz fırlamıştı. Bu arada Kıbrıs Harekâtı sebebiyle ambargo adlı cezalandırma da devam ediyordu. Bu yokluklardan 12 Kasım 1979'da iş başına gelen Demirel Hükümetiyle kurtulmaya başladık. Başbakan Demirel, DPT'nin başına Turgut Özal'ı getirmişti. Özal'ın hazırladığı 24 Ocak 1979 tarihli kararlarla reformlar yapıldı. Ülke, ekonomik bakımdan nefes alır hâle geldi. İşler düzelmeye başlamıştı. Lakin terör hız kesmiyordu. Akşam ezanından sonra sokağa çıkmak mümkün olmaz hâle gelmişti.
12 Eylül 1980 Darbesi, ekonomiyi düzeltmiş bir iktidara karşı yapıldı. 12 Eylül günü insanlar ölürken 13 Eylül günü ülke sükunete ermişti. Demirel dahil liderler gözaltına alındılar. Bülend Ulusu Başkanlığında darbe hükümeti kuruldu. Turgut Özal, ekonomiden sorumlu Başbakan yardımcılığına getirildi. 1983'te Turgut Özal ANAP'ı kurarak tek başına iktidar oldu. Devrim mahiyetinde yenilikler gerçekleştirildi. Siyasi yasaklar kalkınca Demirel ve Özal rakip oldular. Turgut Özal 1989'da Cumhurbaşkanı olduğunda Başbakan Demirel O'na "Çankaya Noteri" ve "Çankaya'nın Şişmanı" demeye başladı. 1990'lardaki iktidarlarında iki anahtar vaadini yerine getiremedi. 1993'te Özal'ın vefatıyla Cumhurbaşkanı oldu. Cuntanın hedefindeki Erbakan'ın istifası üzerine Başbakanlığı Tansu Çiller'e değil de Mesut Yılmaz'a verdi. Politik taktiklerle Özal, Erbakan ve Çiller'den hesap soruyordu. Buna mukabil 1972-80 arasında cenazelerde bile konuşmadıkları Ecevit'le canciğer olmuşlardı. 70'lerde "tetik çeken elle tesbih çeken eli bir tutmam!" diyen, kürsülerde mushaf öpüp başına götüren Demirel, bu defa kız talebeler için "gitsin Suudi Arabistan'da okusunlar" diyordu. İki kere darbe ile başbakanlıktan düşürülmüş darbe mağduru bir Cumhurbaşkanı, bu defa darbecilerin yanındaydı.
90'lı yıllar da tıpkı 70'ler gibi terör yıllarıydı. 70'lerde talebe ve işçiler ölürken bu defa PKK terörüyle Mehmetçik ölmekteydi, faili meçhuller tırmanıştaydı. Böylece 2001 krizine girilmiş oldu. Bir senfoniden sonra "işte çağdaş Türkiye!" diyen Demirel, 16 Mayıs 2000'de emekli oldu...
Çok güçlü bir zekâya sahipti. Okuyan bir insandı. Âdeta yorulmayan biriydi. Devrik olduğu zamanlarda bile iş başındaymış gibi arkadaşlarını toplardı. Hırslıydı. Belli etmese de rakibini affetmezdi. Demirel, seçim mitinglerinde hep şu sözleri tekrarladı. "CHP demek, garne demektir, guyruk demektir zam demektir!!" Bunları diyen İslamköylü Demirel, son senelerinde laikçilere ve CHP'ye yakın durdu. Nasılsa dün dündür bugün bugündür, hayat felsefesiydi.
Bir vatandaşın bir mitingte "kurtar bizi baba!" haykırışı Demirel'e "Baba" unvanını kazandırmıştı. Cenazesindeki "sivil, dindar ve demokrat cumhurbaşkanım" pankartıysa Özal'ı özetliyordu.
Süleyman Demirel'in şahsi tarihiyle çakışır.
Allah rahmet eylesin.
.
AND
23 Haziran 2015 01:00
Bugün Milletvekilleri, and içerek vekil adaylığından vekilliğe geçecekler. Yapılacak olan anayasanın ifadesiyle "and içme" iken gündelik konuşmalarda "yemin etme" denmekte.
1924 Anayasası icabı ilk mecliste yemin edilirdi. "Yemin" dini bir ıstılahtır ve "vallahi", "vallahi-billahi" veya "vallahi-billahi tallahi" şeklindedir. Bir sözün "yemin" olması için bu kelimelerin kullanılması icap eder.
Türkiye'de laikleşme başlayınca yemin meclisten kaldırılmış, onun yerine and içme getirilmiştir. Böylece ilk mektep çocukları, okullarda ve vekiller de TBMM'de and içer olmuşlardır. And, hiç bir zaman yeminin vicdani ağırlığını karşılamadığından çok kere ve çok kimse için yasak savma kabilinden ve çok kimse de metinde yazılanlarla uyuşmazlık içinde olarak bunları yalnızca dil ile söylemiştir.
İlkokul andı yerinde bir kararla kaldırılarak, çocuklar gerçek dışı konuşmaktan kurtarıldılar. Darısı vekillerin ve meclisin başına. Bir gün bu millet, sivil anayasa yapma talihine kavuşursa herhalde and mizansenine son verilir.
And metninin her kelime ve cümlesini tereddütsüzce kabul edip benimseyen vekil sayısı acaba kaçtır? Bunun çok az olduğunu herkes bilir fakat kimse dile getirmez. Bu demektir ki daha ilk günden milletvekilleri farklı bir halle görünmeye zorlanarak gerçekler ve vicdanlarıyla çatışır duruma düşürülmekteler.
Darbecilerin kaleme aldığı bir anayasada hiç bir kalbi ve vicdani bağlayıcılığı temin edemeyen bir and... "Aman yemin ettim! Şunu yaparsam veya yapmazsam dünya-ahiret sorumluluğum doğar!" diye kişiyi düşündürmeyen, kaygılandırmayan, hesap verme endişesine sevk etmeyen bir metnin hiç bir müeyyide gücü yoktur.
Üstelik sözkonusu and, zaman zaman da kavga sebebi oldu.
Merve Kavakçı, başörtüsünden dolayı TBMM'den atıldığı gibi, Leyla Zana da kendi ana diliyle and içmeye kalkıştığı için meclisten hapishaneye gönderilmişti.
Bugün Kürt vekiller 80 kişilik bir grupla meclisteler.
O vekillerin en azından bazıları Kürtçe and içmek isteyebilirler. Gerekçeleri de var.
-Kürt kimliğini tanıdığınıza göre, TRT Kürtçe yayın yaptığına göre, Kürtçe konuşmak, Kürtçe yayın yapmak da serbest olduğuna göre biz de Kürtçe and içeceğiz!!!
Bunu diyen çıkarsa sürpriz olmasın!
Dahası da var:
Bir adım daha ileri gidip and metnindeki "...büyük Türk milleti Önünde" cümlesi yerine "Büyük Kürt Milleti önünde" denirse ne olacaktır? Bunları bazı Kürt vekillerin yapması ve bazı Türk vekillerin de müdahale etmesi kuvvetle muhtemeldir. İlk gün kavga çıkarsa sonrasında çok şey olur. Bu meclisin yeniden huzur ve istikrarı temin edecek, kalkınmada hız kesmeyecek bir hükümet çıkartması gerekmekte. Demek oluyor ki Anayasa, Partiler Kanunu, Seçim Kanunu değişmeden huzurla çalışacak bir meclise hasretlik devam edecektir.
Bir Anayasa kendisi kavga üretirse o Anayasayı her şeyiyle ele almak şarttır.
BAZI ŞEYLER GÖNÜLDEN KOPMALI
TÜRK KIZILAYI, merhamet, şefkat, iyilik kuruluşlarımızdan biridir. Sadece yurtiçinde hizmet vermiyor. Belki ondan daha önemlisi bir Cihan Devletine yakışır vazife şuuruyla yeryüzünün her yanına bizim kalbi hislerimizi, vicdani hassasiyetlerimizi taşıyor.
Türk Kızılayı, başına tâc ettiği Hilal'e layık bir kurumdur. Bir eliyle siz Allah'ın kullarından aldığını, diğer eliyle Allah'ın desteğe muhtaç kullarına ulaştırmaktadır.
O, bizim adımıza veren eldir.
Ramazan ayında hamiyetperver vatandaşlarımıza iyilik yapmaları ve mes'uliyet edaları için Gıda Kolisi, Aşevleri ve Kızılay Kart ile Zekât edası olmak üzere 4 ayrı fırsat sunmaktadır.
Ancak; bu yüzakı kurumumuzun yöneticilerine Zekâtın farz olan bir ibadet olması sebebiyle dini ihtisas tarafı icabı belli şekil ve lafzi şartları bulunduğundan uzmanlarından malumat alarak faaliyet göstermelerini tavsiye ederiz. Bizim huzuru kalb ile vereceğimiz isimlerden biri Prof. Dr. Ramazan Ayvallı'dır.
.
KÜRT KORİDORU
24 Haziran 2015 01:00
TBMM 25. Dönem çalışmalarına başladı. Bunu Hükümet kurulması takip edecek. Yol haritamız net değil. Kurtlarsa dumanlı havayı seviyor. Bir takım yerler, Türkiye'nin 7 Haziran'da kan kaybederek zayıf bir döneme girdiği düşüncesinde olmalı ki faaliyetlerine hız vermiş durumdalar...
Siyaset diline "Kürt Koridoru" diye yeni bir kavram giriyor.
İçerde nasıl bir hükümet kurulacağı, erken seçim mi olacağı belli değil. Erken seçim kararı almak istendiğinde nasıl bir vekil davranışıyla karşılaşılacağı keza belli değil. Koalisyon zor görünmekte. Kurulsa bile 6 aydan daha fazla ömürlü olması şüpheli. Koalisyon hükümetleriyle gün kurtarılsa bile büyük devlet olmak mümkün değil. Erken veya tekrar seçim olması gerekendir ve yüksek ihtimaldir. Şüphesiz ki bu da Türkiye'yi uzunca bir süre bir geçiş dönemini yaşama mecburiyetinde bırakacaktır.
İçerde bu tahmin ve hesaplar mevcutken yanıbaşımızda çok ciddi gelişmeler olmakta. Bugün Suriye'nin kuzeyi ve Türkiye'nin güneyinde Irak'tan Akdeniz'e kadar bir koridor, bir saha açılması mevzubahis. Kendi coğrafyamız olan orta doğudan kopartılmak isteniyoruz.
Milletlerarası oyuncular, Ankara-Erbil kardeşliğini affetmediler. Malum merkezler, Irak Kürt petrolünü Ceyhan üzerinden naklinin yolunu değiştirerek kendi denetimlerinde Akdeniz'e taşıma isteğindeler. Bunu da PKK/PYD'yi o açılan koridorda devletleştirerek gerçekleştirme projesindeler. PKK vaz geçmiş olsa veya vaz geçmiş gibi görünse de ilk çıktığı senelerde güneydoğuda müstakil bir devlet kurma gayretindeydi. Şimdi o hedefini bir adım ötede kendisine sunuyorlar. Şartlar bundan daha iyi olamazdı. Ankara ile Esed'in arası çok kötü. Türkiye ile İsrail'in arası da çok kötü. PYD, Esed, İsrail, Amerika ve İngiltere'nin menfaatleri Irak petrollerinin Türkiye dışından Akdeniz limanlarına aktarılması ve güneyimizde bir Kürt devleti kurulması için buluşmakta.
Lozan andlaşması delinmek üzere. Marksist-Leninist bir örgütle kapitalist dünya ortaklaşa çalışmakta. Bu projeyi, Suriye Baas rejimi, malum örgüt ve PKK/PYD omuzlamıştır.
Washington, Londra, Tel Aviv onlarla beraber. Böyle bir yapılanmayı engellemek için TBMM herhangi bir karar alırken HDP elbette imtihanda olacaktır. Güney sınırımızı kapatarak, bizi Ortadoğudan koparacak bu sömürge planının yanında mı karşısında mı olacağını göreceğiz.
Herkes koalisyon hükümeti yahut erken seçim kararının ekonomik sonuçlarını konuşmakta. Bunlar bir şekilde halledilir. Diğeri ise millî varlık ve bekamızla alakalı.
Çok hassas zamanlardayız.
Olup-biteni ânında ve doğru okumak zorundayız. Eğer bir-iki denemeden sonra hükümet kurulamazsa hemen seçime gitmelidir. Devlet hayatı sadece boşluğu değil zayıflığı da kaldırmıyor.
.
İLK GÜN KARNESİ
25 Haziran 2015 01:00
3 Kasım 2002-7 Haziran 2015 tarihleri arasında birçok seçim yapıldı. Onlardan hiçbiri erken seçim olmadı. Sandığa zamanında gidilmesinden netice itibariyle hazine ve içtimai huzur kazandı...
20 Kasım 1961-28 Mayıs 1999 arası erken seçimlerle doludur. Anarşi ve terörün gerdiği havayla politik gerginlikler iç içe yaşanırdı.
4 yıllığına Ankara'ya yollanan vekillerin, 23 Haziran 2015 Salı günü TBMM'de and içmeleriyle "25. Yasama Dönemi" resmen başlamış oldu. Bu defa mecliste bağımsız milletvekili hiç yok. Kadın vekil sayısı ise 100'e yakın. İki düzineye yakında da başörtülü hanım meclise girdi. Tabiî aslolan yetişmişlik ve kalitedir. Kimin 4 yıl içinde ne üretecek olmasıdır. Cinsiyet farkı ve kıyafet tek başına kifayet sebebi değil. Ama tesettür, aynı zamanda omuzlara ciddi bir mes'uliyet de yükler. Ortaya konacak çalışma ve tavra göre bu işlerin bilmezlerine "meğer biz ne kadar hata etmişsiz, bu güzel insanlara neden kapıları daha evvel açıp da onlardan memleketin faydalanmasına imkân vermedik" dedirtmek mümkün olduğu gibi "biz, bu üslupsuzluk için mi o kadar mücadele ettik?" hayıflanması da mümkün. Her cinsten ve her kıyafetten her iki şekilde de insan çıkması mümkün. Temennimiz bütün vekillerin iyilikte yarışmasıdır.
TBMM, ilk gün geçici başkan Deniz Baykal'ın riyasetinde toplandı. Oraya oturmasının sebebi, 76 yaşında en yaşlı vekil olmasından dolayı. Çok kültürlülük içinde birbirimize muhtaçlıktan hareketle dayanışma ve iş birliği halinde olmamıza dair yaptığı konuşma gayet birleştiriciydi. O tecrübe ve bu yaşa da öyle bir konuşma yakışırdı. Kendisini dinlerken hakkındaki bir itham aklımıza geldi. 27 Mayıs 1960'ı hazırlayan "talebe nümayişleri" olduğunda o zaman üniversitede okuyan Deniz Baykal'ın Başvekil Adnan Menderes'in yakasına yapışarak "hürriyet isteriz!" diye dikleştiği, merhum Menderes'in de "evladım, bir Başvekilin yakasına yapışıyorsun; daha ne istersin?" dediği eskiden çok söylenirdi. Biz, bunu Entellektüel Boyut programında kendisine sormuştuk. "Hayır, dedi, ben böyle bir şey yapmadım!.."
Daha ilk gün TBMM'de cereyan eden iki hâdise, vekâlete de meclise de yakışmayan ve özünde protesto sertliği taşıyan davranışlardı. Bunlardan ilki muhalefet partilerinin Cumhurbaşkanı meclise girdiğinde ayağa kalkmamalarıdır. Bu hiç güzel olmadı. Kimse Recep Tayyip Erdoğan'ın önünde ayağa kalkmak zorunda değildir. Fakat, velev ki çocuk yaşta bile olsa Cumhurbaşkanı, geldiğinde herkes ayağa kalkmak zorundadır. O sıfat milleti ve devleti temsil eder.
1989-2015. Çeyrek asır geçmesine rağmen muhalefetin siyaset yapma değerlerinde değişiklik olmadığı görülüyor. Turgut Özal, Cumhurbaşkanı seçilirken de CHP demek olan SHP ve DYP meclis fabrikaymış gibi seçimi boykot ederek genel kurula girmemişlerdi. Devrin Çanakkale belediye başkanıysa 18 Mart Çanakkale Zaferi merasiminde hem Cumhurbaşkanının önünde ayağa kalkmamış ve hem de konuşmasını yaparken Başbakan Yıldırım Akbulut ve protokoldeki herkesin ismini saydığı halde Cumhurbaşkanı Özal'ı yok sayma münasebetsizliğini işlemişti. Bu kabadayıyı bugün kim hatırlar? Ama merhum Turgut Özal'ın muhabbeti kalblerde yaşamaya devam ediyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a yapılan bu hakaretin O'na söz birliği halinde taarruz eden Alman medyasının pespayeliğiyle müştereklik teşkil ettiğini o hakareti yapanlar eğer fark etmedilerse biz hatırlatmış olalım.
Diğer hırçınlıksa HDP grubunun İstiklal Marşı'nın okunmasına iştirak etmemesidir. Mümkündür marşta geçen "Kahraman ırkıma bir gül ne bu şiddet bu celal!" ile "Ebediyyen sana yok ırkıma yok izmihlal!" gibi mısralardaki "ırk" kavramından dolayı bunu yaptılar. Hâlbuki o marşı bir Osmanlı Arnavut'u olan Mehmet Akif yazmıştır. Irktan murat millettir. Oradaki millet de bir ırktan ziyade bu bayrağın altındaki herkes, dahası ümmettir. Leyla Zana, and içerken "Büyük Türkiye milleti" dedi. Esasında İstiklal Marşında kasdedilen de budur. Eğer; İstiklal Marşı "kahraman ordumuza" diye orduya ithaf edildiği için bunu yaptılarsa yine yanlıştır. O ordunun içinde bu vatanın her mensubiyetten evlâdı vardı. İstiklal mücadelesi verilirken Türk, Kürt, Arnavut her nefer ya şehîd oldu veya gazi...
Ön teker daha ilk gün iki yerden patlak verdi. Atalar, "ön teker nerden giderse arka teker de oradan gider!" derler. Bu anlayıştaki bir muhalefetle birinci parti olan AK Parti'nin sağlıklı bir iktidar kurması çok da mümkün görünmemekte. Muhalefetin kendi içinde hükümet olamayacağı da meclis daha toplanmadan belli oldu. Sn. Ahmet Davutoğlu'nun bütün iyi niyetine rağmen koalisyon teşkili temenniyi aşamayacak gibi. Haydi hükümet kuruldu diyelim; bu hükümetin ömürlü olması, dertlere çare üretmesi, büyük devlet projelerini devam ettirmesi öylesine zor ki.
.
DOLMABAHÇE'NİN AYNASI, TOPKAPI'NIN KAFTANI, BEŞTEPE'NİN MASASI!
26 Haziran 2015 01:00
Osmanlıdan kalan sanat kıymeti yüksek binalar Saray, Kasır ve Müze diye üç sınıfa ayrılmış vaziyette. Saraylar TBMM Başkanlığına, müzelerse Kültür Bakanlığına bağlıdır...
Bu tasnifte Topkapı Sarayı aleyhine bir uygulama yaşanmakta. Bütün dünya "Topkapı Sarayı" demekte. Ama resmi adı "Topkapı Sarayı Müzesi"dir. Dolmabahçe, Beylerbeyi, Yıldız... gibileri Saray, Aynalıkavak, Ihlamur.. gibileri Kasır olduğu için bunlar TBMM Başkanlığına bağlılar. Onları Başkanlık sevk ve idare eder. Topkapı Sarayı ise müze yapıldığından Kültür Bakanlığına bağlıdır. Burada şu çarpık bakışı yakalamak mümkün. Bunu yapan zihniyet, besbelli ki Tanzimat sonrasını şöyle veya böyle kabul etmişken asıl Osmanlı asırları olan Tanzimat öncesine ikinci sınıf muamele yapmıştır.
Bu saygısızlığın düzeltilmesi gerekir.
Bu da şöyle olabilir:
Topkapı Sarayı'na iade-i itibar edilerek o da meclis başkanlığına bağlanabilir. Veya Topkapı dahil bütün Saray ve Kasırlar Cumhurbaşkanlığına bağlanır. Yahut hepsi Kültür Bakanlığına bağlanır. Doğru ve isabetli karar, "Saray ve Kasırlar Daire Başkanlığı" diye bir makam ihdas edilerek hepsinin Cumhurbaşkanlığına bağlanmasıdır.
Bugün Saray, Köşk, Kasır ve müzelerdeki eşya, talandan, hırsızlıktan, kaçakçılıktan arta kalanlardır. Meşhur "Yıldız Sarayı Yağması" ucu kimlere dokunacağı endişesiyle hiç bir zaman meclis araştırması yapılmamıştır. Sultan Abdülhamid, hal edildiğinde İttihatçı çapulcular 33 yıllık birikimi çaldılar, yağmaladılar ve yaktılar.
Saraylarla alâkalı hazin hikâye bundan ibaret değildir.
Çok yakın tarihte olmasına rağmen unutulmuş iki vak'a daha vardır:
Cahit Karakaş, oradan oraya geçerek AP, CHP, HP, DSP'de vekillik yapmış bir politikacıydı. AP'den ihraç edilince bir saat içinde CHP'ye geçmiştir. 17 Kasım 1977'de TBMM Başkanı olduğunda CHP milletvekiliydi. Başkanlığı 12 Eylül darbesine kadar devam etti. O'nun zamanındaki bir vahim icraatının üstüne ne yazık ki bir bardak su içilmiştir. Saraylar, meclis başkanlığına bağlı olduğu için mevzuat, onlara buralardaki eşyayı emaneten ve zimmetli olarak almalarına müsaade eder. Cahit Karakaş, bu imkândan istifadeyle Dolmabahçe Sarayı'ndan 1.94 metre yüksekliğindeki paha biçilmez bir kristal aynayı evine nakletmişti. Bu aynanın bir süre sonra kırıldığı haberini içimiz yanarak okuduk. Çerçevenin, kırık parçaların ne olduğunu bilmiyoruz. Zayıf bir ihtimal ama naklin eve değil de ofisine yapılmış olması neticeyi değiştirmez. Aynanın yerinden alınmasının hanımının beğenip arzu etmesiyle olup olmadığını da şimdi tam hatırlamıyoruz. Diğer taraftan hakikaten bir kırılma olup-olmadığına dair bir tesbit raporu da görmedik...
Bunun gibi içimizi yakan bir saray hikâyesi daha vardır:
Yangın öncesi AKM'nin adı Taksim Kültür Merkezi'ydi. Kristal ayna faciasının yaşandığı yıllardı. Kültür Merkezi sahnesinde "Dördüncü Murad" oyunu sahnelenmekteydi. IV. Murad Han'ın kaftanı Topkapı Sarayından alınarak tiyatroya getirilmişti. Cihan Ünal, onu giyerek sanatını icra ediyordu. Terörün her tarafta kol gezdiği dehşet zamanlarıydı. Bir gece yangın haberiyle yerlerimizden fırladık. Bilenler "Eyvah, Kaftan!" dediler. Evet, eyvah! IV. Murad'ın emaneti, diğer kostümlerle beraber kül olmuştu. Veya biri fırsattan istifade o arada alıp götürdü. Elektrik kontağı dendi. Kontak veya sabotaj. Birileri kaftan için gözlerini kırpmadan bunu yapabilirler...
Beştepe'deki Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nın suntadan mamul 4 küsur bin liralık masasını dillerine dolayanların acaba şu yazdıklarımızdan haberleri var mı?
Son bir asırdaki saray, kasır, müze hırsızlık, talan ve suistimalleri iç burkan fakat hizmet eden bir kitap olur.
İşte buyurunuz:
II. Abdülhamid Han, Selanik'in düşme tehlikesi üzerine Beylerbeyi Sarayı'na nakledildiğinde devrin Hükumeti, mahlu Padişah ve ailesine Sarayın sadece iki odasını kullanmasına izin vermişti. İsmet İnönü'nün reisi cumhurluğunda üniversite tahsili yapan oğulları Erdal İnönü ve Ömer İnönü için okullarına yakın diye Dolmabahçe Sarayı pansiyon olarak tahsis edilmişti.
Tarihin karanlıkları aydınlanırsa.
Yalanları tükenirse.
Doğrular gün yüzüne çıkarsa.
Kurtuluruz!
.
TÜRKİYE'NİN MEŞRU MÜDAFAA HAKKI
29 Haziran 2015 01:00
Emperyalist batı, İslâm âlemini sömürmekten doymadı. Petrol, ne felaketmiş meğerse. Tunus'tan Irak'a kadar olan bölgeye "Arap Baharı" vaad edildi. Diktatörlükler yıkılacak, demokrasi ve hürriyet gelecekti. Denilenler olmadığı gibi Orta Doğu ve Kuzey Afrika daha beter karışmış vaziyette:
Tunus'ta turistler bile katledilmekte. İktidarsa cami kapatmayı terörle mücadele için çare görüyor. Libya, darmadağınık vaziyette. Ortada devlet diye bir şey yok. Mısır, cuntacılara teslim edildi. Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ve arkadaşlarına idam gömleği giydirilmişken darbeci general Abdülfettah Sisi, batılı başkentlerde ağır misafir muamelesi görmekte. Mısır'ın cunta idaresiyle İsrail, gariban Filistin'e karşı işbirliği halindeler. Yemen'e bir kere daha kıyıldı.
Hemen yanıbaşımızdaki Suriye ise çok kötü vaziyette. Bu ülke beş yıldır iç harp yaşıyor. Beşer Esed'in bir kaç ayda gitmesi beklenirken o günden bugüne iş başında. Güya Suriye'ye de Arap Baharı, yani demokrasi, eşitlik, insan hakları gelecekti. Bir şeyler geldi ama bu gelenler, başka şeylerdi. Dikta daha koyulaştı. Milyonlarca Suriyeli başta Türkiye olmak üzere komşu ülkelere göçmek zorunda kaldı, yüzbinler katledildi. Bugün Baas rejimine karşı kıt imkânlarla mücadele eden Hür Suriye Ordusuna Türkiye'den başka kimse yardım etmiyor.
Suriye, karıştığı sıralarda adına IŞİD denen ve esas itibariyle el Kaideden kopma ama batılı radikallerle insan unsuru beslenen bir terör grubu ortaya çıktı. Daha başka terörist yapılanmalar da Suriye'de faaliyet göstermekteler. Bu IŞİD veya sonraki adıyla DAEŞ dehşet saçan bir örgüt olarak süregeldi. Kafa kesip videolarını yayınlayarak korku ve baskı meydana getirdi. Tarihî, dînî eserleri tahrip ederek Selefi çılgınlıklar gösterdi. Kısa zamanda Irak ve Suriye'den toprak kazanarak gayrı meşru şekilde devletleşti. DAEŞ'in sahip olduğu saha Suriye'den fazla. Baas diktatörlüğünün taşeronu gibi çalışmakta.
Gelinen noktada DAEŞ batı destekli olarak Irak ve Suriye toprakları üzerinde defacto biçimde devletleşmiştir. PKK'nın Suriye uzantısı PYD/YPG bir sol örgüt olduğu halde kapitalist batının desteğiyle Kürt şehirleri birleştirmekte, şehirleri Kürt dışı unsurlardan temizleyerek bölgenin hem coğrafyası ve hem de nüfus yapısıyla oynamaktadır. Daha tehlikelisi Arap Baharı patronlarının yardımıyla hudutlarımızın hemen altından Akdeniz'e doğru bir Kürt koridoru açılarak burada yeni bir petrol projesiyle devletleşmeye gidilmesidir. Türkiye'de ise seçimlerde AK Parti, muhalifleri, bazı medya ve partilerle HDP'ye destek olarak iktidarı zayıflatıp koalisyona mecbur hale getirmek istemişlerdir.
Beri tarafta da Kürt propagandistler, laikçiler, paralel yapı Türkiye'nin DAEŞ'le işbirliği halinde olduğunu iddia etmek gibi bir karalama kampanyası içindeler. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, bu iddiaları kesin bir dille yalanladı. Ayrıca "bedeli ne olursa olsun güneyimizde, bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz!!!" diye bütün dünyaya haykırdı.
Dikkat çeken bir husus da Abdullah Öcalan, rakibi Kürt unsurlar tarafından devre dışı bırakılmak üzeredir. Kandil, batılı kurmayların sevk ve idaresiyle hem Türkiye'deki Kürt hareketini ve hem de Suriye'deki devletleşmeyi idare ediyor. Gaflete düşmemeli ki Suriye'nin kuzeyinde bizim güneyimizde kurulacak bir devlet, Orta Doğu ile aramıza Çin Seddi olacaktır...
Hükümet, Türkiye'yi kuşatmaya yönelik bu çok uluslu emperyalist taarruza karşı gerekli tedbirleri almakla mükelleftir. Bu maksatla TSK'ya emir verdiği ifade edilmekte. Türkiye'nin meşru müdafaa hakkı doğmaktadır. TSK'nın aldığı emre karşı birtakım itiraz beyanlarıyla ayak sürüme iddialarının asılsız olduğuna inanmak isteriz. Bir Necip Torumtay hadisesi henüz hafızalardan silinmemiştir. İstişareler elbette olur. Zaten MGK yarın her şeyi konuşacaktır. Ordu, iktidara sadece "Başüstüne!" diyebilir.
Savaş mı istiyoruz?
Hayır!..
Fakat meşru müdafaa hakkımızı da ihtiyaç halinde ve cesaretle kullanmak zorundayız.
Bu ürküten gelişmeler sebebiyle bir ân evvel güçlü bir hükümetin kurulması şarttır. Koalisyonla güçlü hükümet değil çok başlı idare olur. MHP'nin ana muhalefet olmakta kararlı olduğu anlaşılmıştır. Tek koalisyon ihtimali Esed'e yakın politika güden CHP ile gözükmekte. AK Parti, CHP ile Hükümet olma hatasını işlerse istikbali için kumar oynamış olur. Bunu yapacağına muhalefeti tercih etmesi evlâdır.
Bölge iyice yangın yerine dönmeden seçime gidilmesi tek doğru yoldur.
5 Mart 2015'te yazdığımız makalenin başlığını hatırlatmak isteriz:
"Kuzey Suriye Türkmen Cumhuriyeti"
Hadiselerin önünde yaprak gibi savrulmak değil.
Seyirci kalmak da değil.
Vaziyete hakim olmak!
Bu da iktidar olmakla olur.
.
DÜNYANIN UNUTTUĞU MEMLEKET; DOĞU TÜRKİSTAN!..
30 Haziran 2015 01:00
Bizde "Doğu Türkistan" dense de resmi adı "Şarki Türkistan"dır. Şarki Türkistan, Asya'nın doğusunda Kazakistan'ın güneyinde ata yurdu bir ülke. Toprak genişliği olarak Türkiye'nin iki katından fazladır. Nüfusu 30 milyon civarında. Yurt dışındaki Uygurlarla beraber bunun 35-40 milyonu bulması mümkün. Şundan dolayı kesin ifade kullanamıyoruz. Nüfus sayımı yapılmadığı gibi Çin burada nüfus kaydırmaları ve asimilasyon uygulamaktadır. Çin'e göre adı "Özerk Sincan Bölgesidir".
Türkistan eskiden yekpâre iken, Ruslar batı tarafını, Çinliler de doğu tarafını işgal ettiler. Lenin, batı Türkistanlı Müslüman kavimlere kendisine yardımcı olurlarsa devrimden sonra hürriyet vereceğini söyleyip onları yanına çekti. Fakat, Kızıl İhtilalden sonra Rus işgali aynen devam etti. Tâki SSCB yıkılana dek. Yıkılınca da Batı Türkistan, ayrı ayrı küçük devletler halinde istiklallerine kavuştular.
Şarki Türkistan'a gelince; hem imparatorluk, hem de Mao döneminde hep esaret altında kaldı. Mao'dan evvel bir ara Şehzade Abdülkerim Efendi'nin Şarki Türkistan'ın başına geçmesi mevzubahis oldu. Ancak şüpheli bir şekilde öldü. Buranın üzerinde emelleri olan Japonlar tarafından zehirlendiği beyan edildi.
Doğu Türkistan, çok zengin yer altı ve yer üstü kaynaklara sahiptir. Bu sebeple o da en azından komşusu Moğolistan kadar istiklale layık iken bundan mahrum bırakılıyor. Bir otonom idare hürriyetine de sahip değildir. Mao rejiminden yurdumuza sığınan Doğu Türkistan eski "Başvekil"i merhum İsa Yusuf Alptekin'in ömrü Şarki Türkistanı anlatmakla geçti.
Kendimizi bildik bileli Uygur Türkleri, her türlü insani ve medeni haklardan mahrum bırakıldığına şahit olmaktayız. İnsafsız dünya, onları Çin'in insafına terk etmiş, yok saymakta. Uygurlar, işkencelerden işkence beğenmek zorunda kalmaktalar. Hakikaten anlamak zor. Porselen, çini, tezyinat gibi sanatlarda o kadar zevkli bu insanlar, sıra işkenceye gelince nasıl gaddarlaşabilmekteler?
Türkçedeki "uygar" kelimesi Uygur'dan gelir. Uygur Müslümanları, terbiyeli, görgülü, nazik insanlardır. Bir çok keşifte ilklere imza atmışlardır. Bugün Türk diyarı olup da İslam elifbasının kullanıldığı tek yerdir Şarki Türkistan'ın tamamı Hanefi Maturididir. Bu gelenekte isyan yoktur. Terör asla yoktur. Buna rağmen birazcık hürriyet isteyene Pekin, terörist muamelesi yapmaktadır.
Son senelerde Çin mezalimi yine arttı. Geçen ramazanda yaptıklarını bu defa daha da şiddetlendirdiler. Namaz yasak, oruç yasak, örtünme yasak. Karşı gelen yüz kadar Uygur şehid edildi. Bunlar ne ilk ne de son. Çünkü 30 milyonluk bir ülke, 1 buçuk milyarlık kıyas kabul etmez bir devâsâ kütlenin karşısında kimsesiz ve çâresizdir. İsrail, Filistinlilere ne kadar insani davranıyor, ne yapıyorsa Çin de Uygur Müslümanlarına aynısını yapmaktadır. İsrail, Amerikan vetolarıyla kınanamıyor. Çin'in kendisi zaten BMGK daimi üyesi. Kazaen bile olsa aleyhine bir satır bir karar çıksa hemen veto etmektedir.
Aynı Çin şimdi, İblisi dahi hayrete düşürecek yeni oyunlar peşinde. Hatırlanacağı gibi İngilizler, I. Dünya Harbinde Hind Müslümanlarını "Halife, esir onu kurtarmaya gidiyoruz!" diye kandırarak Çanakkale'ye getirmiş ve Türklerle çarpıştırmaya başlamışlardı. Ne vakit ki Türk siperlerinde sabah ezanını duyunca yalanı anladılar. Çin de şimdi Doğu Türkistan'da benzer bir faaliyet içinde. Şehirli Uygulara "Batıya taşınacaksınız!" diyerek, köy ve kasabalarda olanlara da "size yeni bir vatan veriyoruz; orada dininizi, âdetlerinizi hür bir şekilde yaşarsınız!" diyerek insan tacirleriyle de iş birliği yapıp Suriye'ye götürerek Esat askerlerinin yanında Türkmenlere karşı mevzilendiriyorlarmış. Böylece Uygurlar, hiç fark etmeden soydaş ve dindaşlarıyla çarpışmaktalar.
Bunlar olurken ne BM, ne AK, ne AB, ne AP, ne AİHM, ne o ne işe yaradığı meçhul İİT'dan ve "ileri" ve "medeni" denen devletlerden tek kelime bile sözlü müdahale işitilmiyor.
Şarki Türkistan.
Doğu Türkistan.
Bu asırda korkunç Çin zulmü işkencesi altında.
Hep batı emperyalizmden.
Batı sömürgeciliğinden bahsederiz.
Bir kirli batı var...
Fakat en az onun kadar kirli bir de kirli doğu, Çin var.
Uygurlar, Çin'in Kızılderilileri perişanlığına düşmeden Ankara, dünyayı ayağa kaldırmalıdır.
Denecek ki "Ankara hangi birine yetişsin?" Doğru; ama, "Büyük Türkiye" olmak da bu demektir. Devleti yönetenler, Filistinli mazlumu da Urumçili mağduru da görecektir. Onların ve daha nice mağdur ve mazlumun başka sığınağı yok.
.
YUNANİSTAN, KOALİSYONLAR TÜRKİYESİ GİBİ
1 Temmuz 2015 01:00
| | |