Dinde Reformcuların atalarından Muhammed Abduh
Dinde reformda Abduh Ekolü`nün rolü!..
İslam âlemindeki dinde reform hareketleri hep İngiliz sömürge idâreleri altındaki ülkelerde …
Merhum Mehmet Oruç
Sık sık; dinde reform, dinde yenilik, dinde güncelleme, dinde değişiklik yapılmak istendiğinden bahsediyoruz. Bu düşünceyi İslam dünyasına yayan Muhammed Abduh ve onun ekolüdür. Bunun için bu ekolü ve fikirlerini ve perde arkasında kimlerin bulunduğunu iyi bilmemiz lazımdır…
Avrupalı İslam karşıtları, asırlardır güç kullananak yaptıkları mücadelede istedikleri neticeyi alamayınca mücadele metotlarında değişikliğe gitmeye karar verdiler. Asırlardır Müslümanların birlik ve beraberliğini sağlayan, Ehl-i sünnet mezheplere ve âlimlere ve bunların kitaplarına itimadın devam etmesi halinde İslama bir zarar veremeyeceklerini anlamışlardı.
KALE İÇERİDEN FETHEDİLİYOR
Bunun için öncelikleri Ehl-i sünnet âlimlerinin koyduğu esasları yıkmakla işe başladılar. Bu yıkım işini de ancak Müslümanların içinden birileri yapabileceği için, içeriden adam ayartmaya, satın almaya ve Müslüman kılığında kendi casuslarını yetiştirmeye yöneldiler. Bu işin öncülüğünü yapan da İngilizlerdi.
İslam âlemindeki dinde reform hareketleri hep İngiliz sömürge idâreleri altındaki ülkelerde filizlenmiştir. Bu hareketin belli başlı öncüleri Afganistan`da Cemâleddin Efganî(1839-1897); Mısır`da Muhammed Abduh(1849-1905) ile Reşîd Rızâ(1865-1935); Hindistan`da Sir Seyyid Ahmed Han(1817-1898), Şiblî Nûmânî(1857-1914) Pakistan`da Muhammed İkbâl(1877-1938) olmuştur.
Bu zararlı, yıkıcı akımın yayılmasında en etkili olan Muhammed Abduh`tur. Hocası, üstadı olan Cemaleddin Efgani ile Paris`te ve daha sonra Beyrut`ta Urvetu`l-Vüska adlı dergiyi çıkarttılar. Derginin, İslam dünyasında Arap milliyetçiliği fikirlerinin uyandırılmasında, Osmanlıdan ayrılmalarında büyük tesiri oldu.
Daha sonra Abduh, reformcu fikirlerinden dolayı İngilizlerin desteği ile Mısır Baş Müftülüğü`ne atandı. Mısır Baş Müftüsü olarak edindiği etkin konum sayesinde dinde reform fikirlerini sadece Mısır`da değil, tüm İslam dünyasına yaydı.
Bütün bunlar, kendi gayretiyle değil dış desteklerle olmuştur. Beyrut mason locası başkanı Hannâ Ebî Râşid 1961`de yayınladığı (Dâire-tül-me`ârif-ül-masoniyye) kitabında bu desteği şöyle ifade etmektedir: “Cemâleddîn-i Efgânî, Mısırda mason locası reîsi idi. Âlimlerden ve devlet adamlarından üç yüze yakın üyesi vardı. Ondan sonra, üstâd Muhammed Abduh reîs oldu. Abduh, büyük bir mason idi. Bunun, masonluk ruhunu Arab memleketlerine yaydığını kimse inkâr edemez.
ETKİ ALANI GENİŞ…
Abduh Ekolü`nün fikirleri bütün İslam ülkelerini etkisi altına almıştı. Çünkü, her türlü propaganda ve istismar yolu kullanıldığı için bilerek veya bilmeyerek çok kimse bu fikirlere büyük ilgi gösterdi. H. Mehmet İmamoğlu, “İslam Modernizminin Öncüleri ve Kur`an Yorumları adlı makalesinde her kesimde görülen bu ilgiyi şöyle ifade ediyor: Efgani`nin fikirleri, Muhammed Abduh vasıtasıyla İslam dünyasında yayılmıştır. Batıcı, Türkçü, İslamcı olarak farklı ideolojilere mensup birçok Osmanlı münevveri onun sohbet ve yazılarından, ya doğrudan yahut da dolaylı olarak faydalanmış ve etkilenmişlerdir. Bazı Yeni Osmanlılar, Jön-Türkler, M. Emin Yurdakul, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu gibi Türkçüler, Mehmet Akif gibi `İslamcılar.` Abdullah Cevdet gibi dinsizler, Seyyid Bey, Şemseddin Günaltay gibi değişimci/yenilikçi şahıslar bunlar arasındadır. Mesela Cemâleddin Efgani hakkında eski başbakanlardan Şemseddin Günaltay, `Şeyh, Peygamber kadar şâyân-ı hürmet; ona itiraz edenler Ebu Cehil kadar lânete müstehaktır` demiştir.
Listeye; Mevdudi, S.Kutup, Hamidullah ve Fazlurranman`ı da ilave etmezsek, bunlara haksızlık etmiş oluruz.
Bugün Abduh Ekolü değişik fikir akımlarına mensup hemen bütün Türkiye aydınlarını tesiri altına almıştır. Dini yayınlarda bu fikirlere geniş yer verilmektedir. Yarın da, Abduh Ekolü`nün belli başlı fikirlerini ele almak istiyorum.
.
MASON ABDUH VE HEZEYANLARI
Muhammed Abduh miladi 1849 yılında Mısırda doğdu ve 1905’de orada öldü. O dönemde Mısır’da çıkan Vekayı’-ul-Mısrıyye gazetesinde ve El-Menar dergisinde ve El-Ahram gazetesindeki yazıları, bozuk düşüncelerini ortaya koymaktadır.
Bir müddet Beyrut’ta da faaliyette bulundu. Ehli sünnet alimleri bunun kötü maksatlarını anladığı için yüz bulamayınca Paris’e gitti. Orada İslam’a karşı mason planlarını hazırlamaya çalışan Afgani’nin çalışmalarına katıldı.
Orada “El-urvetulvuska” dergisini çıkardılar. Sonra Beyrut ve Mısır’a gelerek alınan planları uygulamaya ve genleri aşılamaya başladı ise de hidiv Tevfik Paşa hükümeti, derslerinin ve yazılarının zararlı olduğunu anlayarak onu mahkeme ve memurluklarında kullandı.
Masonları desteği ve entrikaları ile Mısır müftüsü oldu. Ehlisünnete saldırmak için iyi fırsat bulmuştu. İlk olarak Cami-ul Ezher üniversitesini ders programlarını bozmaya, gençlere değerli ilimlerin öğretilmesini engellemeye başladı. Üniversiteden birçok dersi kaldırdı. Lise ve ortaokulda okutulan kitaplar, yüksek sınıflarda okutuldu.
Masonlar daha önce Osmanlı’da da böyle yapmıştı. Tanzimat’ta medreselerden fen dersleri kaldırılmış, din dersleri de yüksek bilgilerden mahrum edilmişti. Çünkü İslam dini ilm üzerine kurulmuştur. İlmin olmadığı yerde zulüm olur. İlim olmayınca hakiki din adamı yetişemeyeceğinden dinin bozulması daha süratlenecektir.
MASON ABDUH!
Beyrut’taki mason locasının başkanı Hanna Ebu Raşid 1961’de yayınladığı “Dairet-ül me’arif-ül masoniyye” kitabının 197. Sayfasında diyor ki: “Cemaleddin Afgani, mısırda mason locası reisi idi. Âlimlerden ve devlet adamlardan 300’e yakın üyesi vardı. Ondan sonra imam üstad Muhammed Abduh reis oldu. Abduh, büyük bir mason idi. Bunun, masonluk ruhunu Arap memleketlerine yaydığını kimse inkâr edemez.”
Bugün Abduh’un mason olduğunu kimse inkar edememektedir. Ancak “yok şunun için mason oldu, bunun için mason oldu” gibi kendilerinde aklamaya çalışmaktadırlar. Koyu kara mason olan Abduh’un üzerine Karadeniz’i de dökseler aklayamazlar. Çünkü onun ehli sünnete olan düşmanlığı, düşünceleri ile meydana çıkmış, bir çok ehlisünnet aliminden reddiye yemiştir.
Mesela Elmalılı Hamdi Efendi bile “Fil” suresinin tefsirinde bunun bozuk yazılarından bir kısmını ortaya koymaktadır.
SAPIKLIKLAR SERİSİ – TANIDIK BİR GÖRÜŞE RASTLAYACAK MISINIZ?
İşte alimlerin tesbit ettiği sapkınlıklarından sadece bir kaçı:
1- Akıl ile dini, birbirinden ayrı sanarak “bunları ilk birleştiren ben olacağım” demektedir.
2- kendinden önce İslam alimlerin mantık, matematik, tarih, coğrafya okumadıklarını, fen dersleri öğrenmenin günah sanıldığını, bu bilgileri İslama sokacağını söylemektedir.
Zır cahil bunların asırlardan beri medreselerde okutulduğunu ve binlerce kitap yazıldığını inkar etmektedir. Böylece ehlisünnet kitaplarının okutulmasına son verip, İslam düşmanlarının flesefe adı altında yazdıkları dinsizlik propagandalırının, İslam memleketlerine yayılmasına çalışmaktadır. Bu düşman propagandalarına karşı koyan Cami’ül ezher profesörlerine ilim, fen, mantık düşmanı, gerici damgası vurmaktadır.
3- 1880’de resmi gazetede, dört evliliğe saldırmaktadır.
4- Kendinden önce gelen binlerce İslam aliminin dinle, İslamla ilgisinin bulunmayan şeyler sokduklarını, nassları anlarken yanıldıklarını söylemekte, bunları düzeltmekte olduğunu söylemektedir.
5- “İslamiyet ve nasraniyet” kitabında, “Bütün dinler birdir, dış görünüşleri değişiktir” demekte, yahudi, hıristiyan ve müslümanların birbirini desteklemelerini dilemektedir.
Londra’da bir papaza yazdığı mektupta: “İslamiyyet ve hıristiyanlık gibi iki büyük dinin el ele vererek kucaklaşmasını beklerim. O zaman Tevrat, İncil ve Kur’an birbirlerini destekleyen kitaplar olarak heryerde okunur ve her milletçe saygı görür” diyor.
(İşte bu gün diyalog adına yapılanların ve söylemlerin birebir tıpkı aynısı… Bir mason o gün bunları söylüyor. Ya bugün aynı nakaratı tekrar edenler acaba hangi karanlık oluşuma hizmet ediyor?)
6- Kur’an cahili şöyle diyor: “Mü’minler doğru yoldan ayrılmış, bugünkü hale gelmiş. Din ilimle el ele verecek, o zaman Cenab-ı Hak nurunu bütünlemiş olacak”
Allah’u Teala’nın nurunu (İslamı) Resulüllah Efendimiz zamanında tamamladığından habersiz olan Mason Abduh şu ayeti görmemiş olmalı: “
“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim” (Maide 3)
7- “İslamiyet ve nasraniyet” kitabında: “Bir kimseden, yüz bakımdan kafirliği, bir bakımdan iman bildiren bir söz işitilirse o kimse imanlı kabul edilir. Herhangi bir filozofun, fikir adamının yüz bakımdan kafirliği gösterdiği halde, bir bakımdan imanı göstermeyen söz söylemesini düşünmek, ahmaklıktır. O halde herkes imanlı bilinmelidir. İslamiyete zındık kelimesi yoktur. Sonradan meydana çıkmıştır.”
Sanki bugünkü hoşgörü elçileri gibi mesaj vermiş. Ancak bu ifadeler sadece art niyetin bir ürünüdür. Küfrü açıkça görülmeyen müslümanın sözündeki bir iman, onu küfürden kurtarır kaidesini yanlış anlatarak kafirlere, filozoflara mü’min demektedir. (La ilahe illallah diyen hıristiyanın Müslüman olacağını söyleyenler gibi)
Ayrıca kendisi de bir zındık olduğu için zındık kelimesini yasaklamaya çalışan mason Abduh Künuz’ud-Dekakik ve Deylemid’de geçen: “Ümmetim arasında zındıklar çoğalacaktır” hadis-i şerifinden de habersizdir.
8- Zilzal suresindeki “Zerre ağırlığında hayır işleyen, karşılığına elbet kavuşur” mealinde olan ayet-i kerimeyi tefsir ederken: “Müslim olsun, kafir olsun Salih amel işleyen herkes cennet girecektir.” Diyor.
(Bu ifadeleri de yine birilerinden duymuş olmalısınız, o halde çok şaşırmadınız)
En cahil adamların bile güleceği, çömezlerin bile kabul etmeyeceği bu saçma tefsir, Abduh adındaki masonun ne derece tahrifat peşinde olduğunun ifadesidir. Ve adeta bize günümüzdeki talebelerinin adresini vermektedir.
9- “Asr suresi” tefsirinde “İman; akıl ve vicdanın elde edemeyeceği şeylere, taklit ile inanmak değildir. Anadan babadan işitilen bir takım sözleri ezberlemek, söylemek iman olmaz. İslamiyet taklit düşmanıdır. Önceden gelmiş olmak bir değer sağlamaz. Herşey akıl ile araştırarak çözülür.” Demektedir.
“Tevhid risalesi”nde ise: “Dinde bulunan bir şeyi akıl kavrayamaz ise, ona inanması lazımdır” diyerek zaten kendisi ile çelişmektedir.
10- “Fatiha” suresinin tefsirinde “Kur’an-ı Kerim, o zaman yaşayan kimselere hitap etmiş, bunlara bir üstünlükten değil, onlar da insan olduğu için hitap etmiştir.”
Mason Abduh “Ashab-ı Kiram” bile diyemediği yüce insanların faziletlerini de böylece inkar etmektedir. Büyük mason kendisi ile o yüce insanları aynı terazide tartmaktadır. Sen esfele safilin kimsin ki böyle bir şeye cüret ediyorsun!
11- “Facirlerin amel defteri Siccindedir” mealindeki ayeti tefsir etmeye kalkışarak: “Bazı kimselerin kitabında “Sencum” Habeş dilinde çamur demek olduğunu gördüm. Bu kelime Habeş’ten Yemen’e gelmiş olabilir. Ayetin manası ‘facirlerin ameli çamur gibidir’ oluyor” diyor.
Böyle bir garabeti biz kaldıramıyoruz artık yorum sizin…
12- “Fil suresi” tefsirinde: “Ebabil kuşları, sivri sinek olabilir. Asker de çiçek veya kızamıktan ölmüş olabilir” diyor.
Bu adam tam bir deha. Cehalet dehası… Bakın nasıl da bulmuş manayı! Ebabilleri sivrisinek yaptın da attıkları taşları ne yapacaksın?
Hani çocuk babasının yanında gaz kaçırınca “yellenmedim” demiş. Babası: oğlum hadi sesi gelmedi de kokusunu ne yapacaksın demiş ya! Aynı o hesap. Cahil bilmiyor ki peygamberimiz bu surelerin tefsirini yapmış ve açıklamıştır.
Cehalet ala vezni rezalet…
13- “Nas” suresini tefsir ederken de “her insan içinde bir şeytan vardır. Fakat bu, insan içinde kötülük arzularını doğuran bir kuvvet demektir. Cine benzetilen bir tesirdir” diyor.
Büyük mason Abduh’un bu yazdıkları kelam, fıkıh, tefsir ve tasavvuf bilgisinin olmadığını, İslamın ve imanın tadını tatmadığını gösteriyor. Kendisi kaptırdığı felsefe girdabında boğulup gitmiştir.
Tabi ki icraatları, yapmaya çalıştığı tefsirleri Mason olmasının ve bir plana hizmet etmesinin ürünüdür.
Bu gün bir Müslümanın bu sapıkları iyi bilmesi gerekmektedir. Buların zihin yapısını çözmesi gerekmektedir. Çünkü günümüzde tıpa tıp aynı olan söylemlere rastlıyoruz.
Müslüman uyanık olmalıdır…
www.ihvanlar.net
.
Hayatını yanlışa adayan adam Fazlurrahman
İhsan Şenocak Hocaefendinin kaleminden Fazlurrahman gerçeği… Sonuna kadar okuyalım:
İslam Dünyasının Batı karşısındaki konumunun ciddi manada sorgulanmaya başlandığı on dokuzuncu yüzyılda yeni arayışlar gündeme geldi. Müslümanlar, Kuran ve Sünneti algılayış biçimlerini yeniden incelemeye aldılar. Bu aşamada klasik Tefsir Usulune karşı, Batı aklının icat ettiği yeni anlayış usulleri benimsendi. Yirminci yüzyılın eşiğine gelindiğinde ise, bu usullerin okullaşma süreci başladı.
Kendi içlerinde farklılık arz eden bu usullerin ortak buluşma noktası, hepsinin Batı’ya ve Onun değerlerine karşı, Batının anlayış usullerini kabullenen bir gündeme sahip olmalarıydı.
Kur’an ve Sünnetin kendi dinamiklerinden neşet eden Tefsir Usulu’ne ve o usul çerçevesinde istinbat edilen anlamlara bir başkaldırı tarzında gerçekleşen yeni yaklaşımların Kur’an’ı anlayış usulunde önerdikleri köklü değişiklikler içinde; Muhammed Abduh’un ‘İctimai’[1], Seyyid Ahmed Han’ın ‘Modernist’[2], Emin el-Huli’nin ‘Edebi’[3] ve öncülüğünü Fazlurrahman’ın yaptığı ‘Tarihselci’ tefsir anlayışları önemli bir yer tutmaktadır. Öncekilere nisbetle daha yeni olan ve bu yüzden ne olduğu ve nereye ait olduğu noktasında alimler tarafından ciddi hiçbir tenkide tabi tutulmamış olan tarihselci anlayış -bu cihetle- daha fazla bir öneme sahiptir.
Kuran’ın, Hz Rasulullah’ın (s.a.v.) yaşadığı miladi yedinci asra yönelik ilahi bir müdahale olduğunu ve mevcut hükümleri ile bu günün insanına hitap etmediğini iddia eden tarihselciler içerisinde Fazlurrahman, Mısırlı felsefe hocası Hasan Hanefi, Nasr Hamid Ebu Zeyd, Cezayirli Muhammed Arkoun, Fransız Roger Garaudy ve Muhammed Abid el Cabiri önemli bir yer tutmaktadır. Fakat, Kur’an’ın tarihselliği fikrinin neler önerdiğini anlayabilmek için İslam dünyası ve özellikle de Türkiye’de tarihselciliğin öncü ismi olarak kabul edilen Fazlurrahman’ın[4] görüşleri ayrı bir önem kazanmaktadır. Bu yüzden biz bu makalede Fazlurrahman’ın Kur’an’ın tarihselliği iddiasına delil olarak gösterdiği şahit ve yorumların İslamiliğinin tahlil ve tenkidini yapacağız.
Fazlurrahman’a göre, Müslümanların çağdaş dünyada var olabilmeleri için iki yol vardır. Ya bütünü ile laik Batı’ya entegre olmak yahut da İslam’ı yeni bir içtihat metodu (tarihselci yorum usulu) ile yorumlayarak yeniden hayatın bütün alanlarına sokmak, böylece çağdaş dünyaya, laik olmayan, fakat İslami geleneğe değil, Kur’an’ın ahlaki ve sosyal amaçlarına uygun yeni kurum ve kurallara dayanan bir alternatif model sunmak. Ona göre, tutulması gereken yol bu ikincisidir. Gelenekçi ve muhafazakar yaklaşım ve tutumlar ile bazı Müslüman modernistlerin ‘süküt, ikiyüzlü idarecilik, geleneği kullanmak ve tedrici-seçmecilik’ tavır ve yaklaşımlarının varacağı sonuç, İslam dünyasında ve Müslümanların hayatında giderek laisizmin ve sekülarizmin hakimiyet kurması olacaktır.[5]
Müslümanları Kuran’ın indiği devre dönmeye çağıran Fazlurrahman önerdiği “etkin tarih”[6] teziyle Allah’ın (c.c.) ezeli kelamı Kuran’ı, tarihi ve kültürel değerlerin karşı konulamaz yönlendiriciliği altında şekillenmekle izah ederken şunları söyler: Kuran’ın anlaşılması için onun nesnel ortamı şüphesiz ki olmazsa olmaz bir usuldür; çünkü özellikle Müslümanlar için mutlak kuralsal olması açısından Kuran, Allah’ın (c.c.) tarih içerisinde cereyan eden durumlara Peygamberin (s.a.v.) zihni vasıtasıyla verdiği cevaplar olduğu için bu zorunluluk daha da güçlenmektedir.[7]
Fazlurrahman vahyi Allah Rasul’u (s.a.v.) ile irtibatlandırırken Ehl-i Sünnet ulemasını, Hz. Peygamber’in (s.av.) Kuran’a karşı olan konumunu pasifize etmekle itham eder.[8] Zira, ona göre vahyin anlamsal yönü Cenab-ı Hakk’a lafza aktarılışı ise Hz. Rasulullah’a (s.a.v.) aittir: ‘Kur’an yanılmaz olması ve mutlak olarak yanlıştan beri olması ciheti ile tamamen Allah kelamıdır; ancak vahiy, Peygamber’in kalbine (zihin anlamında kullanmaktadır) ve buradan onun diline intikal etmesi açısından onun şahsiyeti ile derinden ilgilidir.’[9]
İlahi emri, yedinci yüzyıl Arabistan’ının çevresel durumu ile ebedi kelam arasındaki ilişkiden ibaret gören Fazlurrahman çevresel durumun değişmeye maruz kaldığı gerçeğinden hareketle İlahi emirlerin de değişeceğini iddia eder. Buna kanıt olarak da ashap tarafından şiddetle karşı konulmasına rağmen Hz. Ömer’in Kuran’daki bazı içtimai konularda köklü değişiklikler yapmış olmasını gösterir.[10]
Kur’an’ın ihtiva ettiği hükümleri küllî ve cüz’î olmak üzere iki kategoriye ayıran Fazlurrahman, küllî diye isimlendirdiği genel hükümleri zaman üstü bir duruşla tahlil eder. Buna mukabil siyaset, hukuk, ekonomi gibi cüz’î/tikel kabul ettiği hükümleri ise tarihsel olarak görür. Ona göre, tikel hükümler ancak gayelerinden genel hükümler çıkarılarak işlevsellik kazanabilirler.[11]
İktisat, hukuk ve siyasetle ilgili hükümleri yöresel ve dolayısıyla tarihsel kabul eden Fazlurrahman onlara modern zaman içinde uygulama alanları bulamaz. Ona göre, hukukla ilgili ayetler indikleri cemiyetin özelliklerini taşımaktadırlar. Örneğin: savaş ve barışla ilgili bütün ayetlerde yedinci asır Hicaz Yarımadasının etkileri görülmektedir.[12] Bu tür yöresel ayetler (tabir ona ait) ancak dolaylı hukuk referansı olabilirler.
Fazlurrahman’a göre, evrensel olan ayetler oldukça sınırlıdırlar. Onlarla iktifa etmek hayatın önünü tıkar. Müslümanların modern zamanla birlikteliklerini tesis etmeleri birçok hükme kaynaklık edebilecek ilkeler tesbit etmelerine bağlıdır.
Yazar, Kur’an’ı Kerim’i anlamak için önerdiği ilke tespitinin nasıl yapılacağı ve tespit edilen ilkelerin nelere dikkat edilerek pratize edileceği noktasında akla gelen muhtemel sorulara iki yönlü bir hareketi öngören yöntemiyle cevap verir (Ki bu yöntem yazarın önerdiği tefsir usulunun en temel unsurudur.):
‘Gerçekçi ve gelecek vadeden bir İslam Hukuku ve İslam kurumları tesis etmek istiyorsak, iki yönlü bir hareket yapmak zorundayız. Birincisi, nazil olduğu zamanın konu ile ilgili mevcut toplumsal şartlarını göz önünde tutarak, Kur’an’ın, somut olayları işleyişinden, bir bütün olarak Kur’an’ın hedeflediği genel ilkelere doğru hareket etmektir. İkincisi bu genelleme düzeyinden günümüzde geçerli olan konu ile ilgili mevcut toplum şartlarını göz önünde tutarak şu anda uygulanmak istenen özel yasamaya doğru hareket etmektir.’[13]
Fazlurrahman, ulemanın Kuran’ı anlama usulünün “parçacı-lafızcı” olduğunu söyler. Parçacı oluştan, ayetlerin Kuran bütünlüğü içerisinde tefsir edilmediğini, lafızcı oluştan ise, mesaj yerine lafza bağlı kalındığını ve lafzının ezeli ve ebedi telakki edildiğini kasteder. Yazar, tenkit ettiği “parçacı-lafızcı” usulün karşısına, “bütüncül-tarihi” perspektifi getirir. ‘Tarihi’likten tarihi olduğunu iddia ettiği Kuran’ı Kerim ve Sünneti tarihi birer olgu olarak kabul etmeyi ve kabul ediş neticesinde “tarihselci” okumayı; “bütüncül”den ise her ayeti Kuran’ın bütünlüğü içerisinde anlamayı hedefler.[14]
YANLIŞIN SORGUSU
Modern zamanın buyurgan aklının yönlendirdiği modernist akımlar, İslam coğrafyasında farklı anlayış usulleri geliştirdiler. Geliştirilen bütün usullerin özünde ise, geleneği ret anlayışının hakim olduğu sorgulama zihniyeti vardır. Buna göre, ‘Ehl-i Hadis’ anlayışı İslam hukuk sistemini, ‘Ehl-i Kur’an’ hareketi Sünneti, tarihselci yaklaşım ise Kur’an’ı sorgulamaktadır. “İslâmî” olan her görüşte ise asıl olan küfrü sorgulamaktır. Nitekim bütün rasuller yaşadıkları zamanın hakim ideolojilerini sorgulamış ve onların akıl ve usulleri ile hayatı idare etmeyi reddetmişlerdir.
Modernistlerin anlayış usullerini peşinen İslami olma özelliğine sahip değerleri sorgulama üzerine bina etmeleri, geliştirdikleri usullerin Batı daki uygulanış şekillerini tahlil etmelerine mani oldu. Bu yüzden tarihselcilik -Kur’an’ı sorgularken- kendi menşeini, hangi şartlarda ve niçin doğduğunu yeterince tartışamadı.
Tarihselcilik
Fazlurrahman’ın, İslam ümmeti için yegane kurtuluş yolu olarak gösterdiği tarihselcilik gerçekte kilisenin skolastik müktesebatını insanileştirmek için doğan bir anlayış tarzıdır. Aydınlanma devrinde öz adıyla tedavüle çıkan tarihselcilik, Hıristiyanlık kültürü içinde oluşum sürecini tamamlayınca, oryantalistler tarafından İslam dünyasına taşındı ve Kur’an’a tatbik edildi. Kur’an’ın vahiy olduğunu kabul etmeyen Oryantalizm, tarihselci anlayış çerçevesinde ayetlerin evrensel duruşlarını reddetti. Onlara göre, Kuran-ı Kerim belli bir tarihliliğe sahipti ve yalnız o bağlamda ele alınmalıydı.
Oryantalizmin, vahiy gerçeğini inkar edebilmek için Kur’an’ı Kerim’e uyguladığı tarihselciliği Fazlurrahman’ın İslam ümmetinin sekülarizme esir olmaktan kurtulmasının tek çaresi olarak göstermesi sadece İslam düşmanlarını inandırabilir. Zira böyle bir anlayış zehiri ilaç kabının içine koyup şifa niyetine hastaya içirmekten başka bir şey değildir.
Gerçekten Müslüman modernistler İslam dünyasını kuşatan sosyo-kültürel krizi aşmak istiyorlarsa, öncelikle işe, modern değerlerin ve de Batı’da olduğu hali ile iktibas ettikleri tarihselciliğin tarihselliğini ilan ederek başlamalıdırlar. Çünkü İslam coğrafyasının fikri rekaketi içi doldurulmadan ithal edilen modern değerlerin tahribatıyla oluşmuştur. Bu yüzden tedavinin gerçekleşmesi, teşhisin doruluğuna bağlıdır.
Tarihselciliğin İslam coğrafyasındaki versiyonunun öncelikle müstemleke muamelesi gören insanların ülkelerinde neşvü nema bulması, onu kabul eden Müslüman modernistlerin zihnen tükendiklerinin, terkib ve tahlil ameliyelerini yitirdiklerinin ve bu yüzden de kendileri olabilmeyi düşünemediklerinin izharıdır. Bu nedenle tarihselcilik, zihnen mağlubiyetin getirdiği reaksiyoner bir anlayış sistemidir. Bu anlayış, İslami ilimlere kısmen vakıf olan modernistleri bütünü ile İslam geleneğinden koparmıştır. Ortaya, İslam’a göre şekillenen bir hayat yerine, hayata göre şekillenen bir İslam çıkmıştır. Çünkü yaşanan krizi, cemiyete müdahale eden müceddit akılla aşan geleneksel ulemanın yerini her türlü müdahaleye açık tarihselci müteceddit akıl almıştır.
Kur’an’ı Kerim Telakkisi
Fazlurrahman’ın Müslümanları Kur’an’ın nazil olduğu döneme giderek onu anlamaya çağırması Sünnet ve Cemaat anlayışının bu güne kadar uyguladığı tefsir usulune ciddi bir muhalefet içermemektedir. Çünkü bütün müfessirler Kur’an’ı tefsir ederken nüzül ortamını göz önünde tutmuşlardır. Ancak muradı ilahiyi nüzül ortamından bügüne taşıma noktasında Fazlurrahman’ın önerdiği usul, klasik tefsir usulünü kökten değişime tabi tutmaktadır. Klasik usul, Kur’an’ı Kerim’i lafız ve mana ciheti ile Allah’a (c.c.) ait kabul ettiğinden, onu tefsir ederken lafızdan hareket eder ve ayetlerin bütün zaman ve mekanlarda geçerli olduğunu söyler. Fakat yazarın önerdiği usule göre nüzül döneminde aranması gereken en temel unsur Kur’an’ı Kerim’in kültürel değerlerden nasıl etkilendiğinin tespiti ve bu etkinin ilkelerle lafızdan ayıklanarak sadece mana itibari ile bu güne taşınmasıdır. Zira yazara göre, içinde ‘etkin tarihin’ kodlarını barındıran Kur’an’ı Kerim bu hali ile evrensel değildir.
Hakikat şu ki; İslamilik iddiasında bulunan her anlayış usulu, Kur’an’ı Kerim’i lafız ve mana itibari ile Allah Teala’ya (c.c.) ait olan ve bütün zamanlara hitab eden evrensel hakikatler atlası kabul eder ve bu kabul gereği davranırsa meşruiyet kazanabilir. Çünkü Kur’anı Kerim sadece nüzül devrine hitab etmediğini, tarih üstü duruşuyla kıyamete kadar gelecek ins ve cinne hükmettiğini bildirmektedir: ‘Alemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkan’ı indiren Allah’ın (c.c.) şanı yücedir.’[15] Bu ayet, Kuran’ın ve ilk muhatabı Allah Rasul’ünün (s.a.v.) belli bir zaman, coğrafya ve milletle sınırlı olmadığı bilakis onunla aynı asrı paylaşanlar dahil kıyamete kadar gelecek bütün insanları kapsadığı yani tarih üstü olduğu gerçeğini ifade etmektedir.[16]
‘O (Kur’an), bütün alemler için ancak bir uyarıdır.[17] Yani sadece indiği o ilk toplumu değil kıyamete kadar gelecek bütün milletleri irşat etmek de onun uhdesindedir.[18] Davet zaman ve mekanla sınırlı değildir.
Etkin Tarih Tasavvuru
Fazlurrahman “etkin tarih” teziyle, Kur’an’ın Peygamber’imizin (s.a.v.) zihnine indiğini iddia ederek şunu söylemek istemektedir: Bir takım hakikatler suretinde inen ayetleri Cenab-ı Peygamber Efendimiz, (s.a.v.) çevre kültürünün etkisiyle lafzi kalıplara sokarak ifade etmiştir. Yani kırk yaşına kadar Arap kültürü ile yaşayan, düşünen, konuşan Peygamber zihni, kırk yaşından sonra çevre kültürünün yanı sıra sadece anlam itibari ile vahyi de kuşanmıştır.
Fazlurrahman, ifade ettiği bu yaklaşımın mucidi değil sadece Batı kültüründen İslam’a taşıyıcılığını yapan bir amelesidir. Eğer amele değil de fikir adamı olsaydı kendisine telkin edilen oryantalist ezberlere şüpheyle yaklaşacak, Kur’an’ı Kerim’in beyanı doğrultusunda onları öz posa ayrımına tabi tutacaktı. Fakat bunu yapamadı.
Yazar, Batı kültüründen kes-kopyala-yapıştır tarzında iktibas ettiği ‘etkin tarih’ tezini öncelikle Kur’an’a danışmış olsa idi, Kur’an’daki hakikatlerin bir kısmının önceki rasullerin şeraitleri ile ayniyet ya da benzerlik arz etmesinin, dinin Hz. Adem’den (a.s.) bu güne, öz itibari ile değişmediğinden İslam’ın ise değişmeyen o dinin en son sunumu olduğundan kaynaklandığını görecekti. Nitekim Hz. İbrahim’in (a.s.) Müslüman olarak tavsifi, önceki dinlerin İslam üst başlığında cem edilişi, iman esaslarının insanlık tarihi boyunca ayni kalışları, hitabi ilahi’nin değişmediğini gösterir. Niçin değişsin ki? Madem bütün rasuller Allah Tealaya (c.c.) davet etmişlerdir. O takdirde isim, zaman, mekan ve tarihin dışında söylenenler özde aynı olmalıdırlar. Bu yüzden Kur’an’ı Kerim ’Sana ancak senden önceki peygamberlere söyleneneler söylenmektedir.’[19] buyurmaktadır.
Şer’u men kablena’nın (bizden önceki Peygamberlerin şeriatı) bir çok konuda Müslümanları da bağlaması, Kur’an’ı Kerim’in ifade ettiği hakikatlerin bir yönü ile Hz Adem’e (a.s.) diğer bir yönü ile ise kıyamete kadar uzanmasının yani halidi/ebedi oluşunun göstergesidir.
Bizzat Kur’an, İslam’ın önceki rasullerin şeriatları ile bir çok konuda ayniyet ya da benzerlik ifade ettiğini söylemesine ve fukaha da hükme medar olan kaynakları sayarken şer-u menkablana’yı dikkate almasına bakmaksızın çıkıp da Kur’an’daki hükümlerin önceki şeriatlara benzemesi, Onun etkin tarihin kodlarını taşıdığına işaret eder türünden beyanda bulunmak Kur’an’ı anlamamak için ısrar edişten başka türlü izah edilemez.
Modern zamanın teknolojik gelişmişliğini gerekçe göstererek, ahkam ayetlerinin tarihselci bir bakış açısıyla yeniden okunmasını talep etmek en basitinden aklı vahiyden, yedinci asırda yaşayan Allah Rasul’ü (s.a.v.) ve ashabını da fikri anlamda bu günün insanından daha geri görme zafiyetidir. Modern zamanın şımarttığı adam bilmiyor ki Kur’an’ı Kerim Hz. Adem’den (a.s.) kıyamete kadar; düşünmek, konuşmak, evlenmek, sevinmek, üzülmek gibi değişmez fıtrı özelliklere sahip ve bu özellikler itibariyle hep aynı kalan insana hitap etmektedir.
Fazlurrahman, oryantalist ezberini bütün bu gerçeklere tercih edip, sanki Allah Teala (c.c.) Hazretlerine sen bilirsin fakat ben de bilirim demektedir. Halbuki Allah Teala (c.c.) ‘Allah bilir siz bilmezsiniz.’[20] buyurmaktadır. Böyle bir bakış açısının ciddi bir akidevi probleme neden olacağı, sıradan bir müslümana bile aşikardır.
Vahiy Kalp İlişkisi
sayi-12Kalbi selim; geleni geldiği gibi nakleder. Zihin ise, sahip olduğu tarihi ve kültürel özellikler sebebi ile duyduklarını sosyo-kültürel duruşuna göre şekillendirir. Yani zihin, duyduklarını izah ederken onlara kendi rengini verir. Bu yüzden Fazlurrahman, Kuran’ın tarihselliği tezini ispat ederken; vahyi, Allah’ın (c.c.) tarih içerisinde cereyan eden durumlara Peygamberin (s.a.v.) zihni vasıtasıyla verdiği cevaplar şeklinde tarif eder. Fakat Kuran, vahyin Peygamber’mizin (s.a.v.) zihnine değil, kalbine indiğini söylemektedir.
Vahyin Allah Rasul’üne (s.a.v.) gelişini anlatan ayetler ( 2/Bakara, 97; 26/Şuara, 193-4) intiha/ulaşma bildiren ‘ila’ harf-i cerri ile ‘ila kalbike’ şeklinde değil de istila/sahip olmak, hakimiyeti altına almak anlamına gelen ‘ala’ harf-i cerri ile ‘ala kalbike şeklinde nazil olmuştur.[21] Çünkü Kur’an’ı Kerim Allah Rasul’ünün (s.a.v.) kalbini bütünü ile hakimiyeti altına almış ne nasıl vahyedildi ise Hz Rasulullah (s.a.v.) tarafından hiçbir şey eksiltilmeden ya da artırılmadan aynen kabul edilmiştir.
‘Ala kalbike’ ifadesi Peygamberimizin (s.a.v.) kalbine farklı fonksiyonlar yüklemek isteyen, ‘Kur’an hem tamamıyla Allah kelamıdır, hem de olağan anlamda tamamıyla Hz. Muhammed’in kelamıdır’ türünden üstü örtülü ifadelerle vahyi beşerileştirmek isteyen yazarın aleyhine bedihi bir delildir.
Kuran’ın Allah Rasülünün (s.a.v.) kalbine indirilmesinin nedeni; kalbin, şuurun, idrakin merkezi olmasından dolayıdır. Kalp, anlamada ne bir noksanlığa ne de bir fazlalığa imkan tanır.[22] Geleni geldiği gibi nakleder. Bu yüzden kalb-i selimin üzerinde “etkin tarih”in değil İlahi Hitabın tasarrufu vardır.
Elmalılı Hamdi Yazır’ın, Necmettin-i Kübra’nın tefsirinden naklettiği şu mütaala kalbin vahyi idrak etmede ne derece önemli olduğunu açıkça göstermektedir: “Musa’ya (a.s.) verilen levhalar Onun kalbine indirilseydi, gazap halinde onları yere atmayacak ve de ilmi ledün tahsili için Hızır’ı aramaya gitmeyecekti.”[23]
Vahye Allah Rasulünun Dahli Yoktur
Fazlurrahman’ın iddiasının aksine, Ehli Sünnet uleması Allah Rasulü’nün (s.a.v.) vahiy karşısındaki konumunu küçümseme gibi bir ameliye içinde olmamıştır. Sadece yaptıkları, Kur’an’ı Kerimdeki vahiy- Peygamber münasebetini anlatan ayetleri istikra/tümevarım yolu ile tesbit ederek olanı olduğu gibi izah etmektir. Nitekim Allah Teala, H.z. Peygamber’in (s.a.v.) vahiyle olan münasebetini anlatırken Onun her gelen vahyi bildirildiği surette ezberleyip muhafaza eden pasif bir alıcı olduğunu anlatmaktadır. Yazarın üstü örtülü bir şekilde ifade etmeye çalıştığı vahyin oluşumunda Allah Rasulü’nün (s.a.v.) etkin oluşu iddiası Kur’an’ın anlattığı vahiy-peygamber münasebetine bütünüyle zıttır. Vahyin oluşumunda Allah Rasul’u (s.a.v.) öylesine tepkisiz bir alıcıdır ki vahyin mücmel bırakılan yönlerini izah bile, yine Allah Teala tarafından kendisine bildirilerek yapılmıştır: ‘Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da bize aittir.’[24]
Şayet yazarın vahyin oluş sürecinde Allah Rasulü’nün (s.a.v.) etkinliği iddiası doğru olsa idi Cenab’ı Hak Rasulune hitaben şöyle der miydi: ‘(Rasul’üm!)onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma. Şüphe etme ki, onu toplamak (Senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir. O halde biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okuyuşunu takip et.’[25] Yani Cebrail’in kıraatine birleşik olarak okuma. O okuyuşunu bitirinceye kadar sessiz bir şekilde bekle. Ne zaman O, vahyi tamamlayıp sukut edince sen okumaya başla.[26] Zira “Sana Kur’an’ı okuyacağız, sen onu hiç unutmayacaksın.”[27] Kur’an’ı Kerim’in vahyedildiği şekilde Allah Rasulü’nün (s.a.v.) kalbine eksiksiz bir şekilde yerleştirilmesi bir vaadi ilahilidir ve tahakkuk etmiştir.
Bütün deliller Allah Rasulü’nün (s.a.v.) vahye karşı hiçbir müdahalesinin olmadığını bilakis vahyi olduğu gibi alıp muhafaza ettiğini söylerken Fazlurrahman sadece hevasına dayanarak bunu reddetmektedir. Bu tür bir yaklaşımın ciddi akidevi bir problem olduğunu söylemek kelam israfından öte bir şey olmayacaktır.
İlahi Emir ve Tarihselciliğin Değişim Talebi
Çevresel durumun değişmesine paralel olarak İlahi emrin de değişmesini talep etmenin temelinde Allah’ı (c.c.) yedinci asrın insanına hükmetmeye yetkili fakat modern çağ insanına ise doğrudan hitap etmeye –haşa- yetkisiz görme gibi sekularist bir anlayış vardır. Değişim, mevcudun ihtiyacı karşılayamadığı durumlarda söz konusu olur. Kur’an’ı Kerim insanlığın hangi sorununa çare bulamadı ki yazar onu değişime tabi tutmak istemektedir. Sonra Kur’an’ı Kerim ilahi bir kelamdır. Beşeri olan ifadelerle ilahi olan Kur’an’ı değiştirmek –Haşa- Allah Tela’ya (c.c.) biz de senin kadar biliriz gerekli gördüğümüz yerlerde Kur’an’ı –haşa- değişime tabi tutarız demek anlamına gelmeyecek midir?
Yazarın, değişim projesine meşruiyet kazandırabilmek için Hz Ömer’in (r.a.) ictihatlarını kendine delil göstermesi ise iki türlü izah edilebilir; ya Fazlurrahman sadece okuyan fakat okuduklarını idrak edemeyen ‘Fakih bi’l-İbare’ dir. Ya da nesebsiz çocukların kendilerine benzettiği herkese aidiyet iddiasında bulunmaları gibi meşruiyet telaşına düşmüş akla ziyan bir ameliye içerisindedir. Çünkü Hz Ömer’in (r.a.) içtihatları Kur’an’ın değiştirilmesinin değil bilakis değiştirilmeden zamanın değer yargılarını değiştirebileceğinin şahitleridir.
Nitekim Hz. Ömer’in (r.a.) içtihatları incelendiğinde görülecektir ki, onların özünde -hükümlerin illetleri çerçevesinde- toplumsal faydayı temin ve zararı def etme vardır. Bu ise fıkhın esasıdır. Bundan dolayıdır ki Hz Ömer, (r.a.) uygulamanın şartları tahakkuk etmeyip hükmün illeti ortadan kalktığında, ya da hükmün uygulanmasıyla cemiyet adına bir zarar oluştuğunda o zararı def etme gayesiyle bazı hükümleri geçici olarak tatbik etmemiştir. Bu doğrudur. Fakat bunu yaparken bir başka nassla amel etmiştir. Fazlurrahman’ın zannettiği gibi ne olursa olsun değişim mantığı ile ayetlerin açık anlamlarını kendi görüşü ile değiştirmemiştir. Zaten böyle bir ameliye içerisinde olmasına ne Kur’an’ı Kerim ne de Hz. Ömer’in (r.a.) imanı müsaade eder.
Yazarın değişim projesine delil gösterdiği Hz Ömer’in (r.a.) içtihatlarını, bir örnek üzerinde tahlil ederek gerçekte akla değil fıkhın esas kaynaklarına dayandıklarını ispat etmeye çalışalım: Bilindiği gibi -kesilmesine dair ayet[28] olmasına rağmen- Hz Ömer, (r.a.) aşırı kıtlık yılında hırsızın elini kesme hükmünü durdurmuştur. Nitekim Müzeyne’den bir adamın devesini çalan Hatıb b. Beltea’nın kölelerine sirkat haddini (el kesme cezasını) tatbik etmemiştir. Bunun temelinde ise, Hz Ömer’in (r.a.) hükmün illeti, hikmeti ve uygulama şartlarını etraflı bir şekilde idrak etmesi yatmaktadır. Gerçekte hırsızlık, başkasının malına tecavüz etmek olduğundan aşağılık bir suçtur. Bu yüzden onu ortadan kaldırabilmek için el kesme cezası uygun bir cezadır. Fakat hırsızlığın el kesmeyi gerektirir bir suç olması bir çok şartın gerçekleşmesine bağlıdır. Bunlardan bir tanesi de zaruret halinin olmamasıdır. Çünkü “Zarurutler haramları mübah kılarlar.”[29] Zenginin fakiri doyurmadığı, insanların aç kaldığı, aşırı derecede kıtlığın hakim olduğu bir zamanda yapılan hırısızlık el kesmeyi gerektiren bir ceza olmaktan ziyade, haram olmasına rağmen zaruret halinde mubaha dönüşen ameliyeler kabilinden olur. Dolayısıyla böyle bir durumda hırsıza el kesme cezası uygulanmaz.
Ayrıca Allah Rasulü (s.a.v.) savaşta hırsızın elinin kesilmeyeceğini söylemiştir. Çünkü savaş olağan dışı bir durumdur. Böyle bir durumda hırsızın elinin kesilmemesi ondan daha meşakkatli olan şiddetli kıtlık zamanında evleviyetle kesilmemesini gerektirir.
Hz. Ömer’in (r.a.) bu nevi uygulamaları ne hükmün neshedildiğine ne de kaldırıldığına işaret eder. Bilakis Onun hükmün illeti ve şartların tahakkukunu derin bir anlayışla kavradığına, büyük bir müçtehit olduğuna delalet eder.
Külli ve Cüz’i İlkeler Sistemi
sayi-13Fazlurrahman’ın Kuran’i hükümleri küllî ve cüz’î olmak üzere iki kategoriye ayırması; küllî diye isimlendirdiği genel hükümleri zaman üstü bir kimlikle değerlendirilmesi, cüz’i/tikel dediklerini ise tarihsel olarak niteleyip onların gayelerinden iyilik, adalet, yardımlaşma gibi genel hükümler çıkarması bütünüyle akli delillere dayanmaktadır.[30] Çünkü, onun bu uygulamasına referans olabilecek hiçbir nakli delil yoktur. Gerçi fakihler genellik ifade eden şer’i nassların delaletlerinden, fıkıh usulunün prensiplerinden ve hükümlerin illetlerinden hareketle genel kaideler oluşturmuşlardır. Nitekim Karafi bu noktada şunları söylemektedir: Şeriat-ı Muhammediyye; usul ve furu olmak üzere iki bölümden oluşur. Usul de kendi içinde iki kısma ayrılır: Bunlardan ilki olan ‘Usul-u Fıkh’ın ağırlıklı konusu emrin vucuba, nehyin harama delalet etmesi gibi, Arabi lafızlardan mülhem olan hükümlerin kaideleri hakkındadır. İkincisi ise, (Mecellede olduğu gibi) fıkhi hükümlerle alakalı genel kaidelerden bahseder.[31] Fakat gerek Fıkıh Usulu gerekse fıkıhla alakalı genel kaidelerin hiçbiri had cezaları, faiz, gibi muayyen konulara çözüm getiren ayetlerin uygulama alanlarını ortadan kaldırma gibi bir gayeye mebni değildir. Bu kaidelerin tespit edilmesinin asıl gayesi sınırlı sayıdaki ayetleri sınırsız olaylara etkin kılabilmektir. Fakat Fazlurrahman’ın tespit ettiği külli ve cüz’i sistemin hedefi ise modern zamanda kendilerine uygulama alanı bulunamayan! ayetleri devre dışı bırakmaktır. Nitekim Fazlurrahman bunu açıkça ifade etmekten de çekinmemektedir: “Hz. Peygamber (s.a.v.) kabilelerle sınırlı dar bir alanda görev yapmıştır; bundan dolayı geniş toprakların ve bütün halkların söz konusu edildiği bir yerde aynı uygulamayı gerçekleştirmek imkansızdır.”[32]
Bu ifadelerin temelinde Aydınlama aklının ilerlemeci tarih anlayışı vardır. Bu yüzden Fazlurrahman Kur’an’ın hükümlerine modern zamanda uygulama alanları bulamaz.
Yazarın tikel olarak nitelediği ahkam ayetlerinin getirdiği çözümlerin belli bir tarihte görevlerini tamamlayarak hukuki alandan çekildiklerini düşünmesi, ayetleri neshetmenin ötesinde bir izah kabul etmez. Halbuki bir ayet, ancak başka bir ayetle nesh edilebilir. Allah Rasulü’nün (s.a.v.) irtihallerinden sonra yeni bir ayet gelmediği ve gelmeyeceğine göre, ahkam ayetlerini neshetme yetkisi, Fazlurrahman’a kim tarafından verilmektedir. Yoksa kendisinde ilahi bir güç mü vardır? Fazlurrahman’ın ilkeler çerçevesinde geliştirdiği anlayış usulunde neler bağlayıcıdır? Mesela neye göre hükümleri cüz’î ve küllî diye ikiye ayırmaktadır. Bu ayırımda ona neler referans olmaktadır? Fıkıhla alakalı hükümler cüz’î kabul edilirken fıkhın ibadet bölümünü oluşturan namaz, oruç, hac ve zekatla alakalı hükümler cüz’î olmalarına rağmen niçin onlardan da birtakım ilkeler çıkarmamıştır? İbadetlerin Batı emperyalizmine zararı, siyasi içerikli ayetlere nispetle daha az olduğundan dolayı mı (şimdilik) onlara dokunmamıştır?
Asırların birikimiyle şekillenen “usul’ü fıkıh” ilmini geçersiz kabul eden ve kabul ediş neticesinde manayı ayetlerin lafızlarından çıkarma yerine- lafzı insani addedip, ayetlerden bir takım ilkeler çıkaran yazar kendisine daha serbest bir hareket alanı icat etmiştir. Bağlayıcı hiçbir esasın olmadığı “ilkeler sisteminin” serbest bölgesinde Batılı değerler daha kolay alınacak ve hiçbir sorun yaşanmadan meşrulaştırılacaklardır.
Kuran tespit edilen ilkelerle doğru anlaşılabilme kriterlerini yitirecek ve her hızlı modernist Ona istediği manayı kolayca söyletebilecektir. Böyle bir anlayışa teslim edilen Kur’an’ın muteber manası, Kelami İlahinin anlattığı mana değil, Kuran’ı anlamak isteyenlerin Kuran’dan anladıkları mana olacaktır. Böyle bir ortamda banka faizinin meşrulaştırılması, had cezalarının kaldırılması, baş örtüsünün tarihselleştirilmesi pekala mümkündür.
Allah Rasülü (s.a.v.) asırlar önce buyurmuşlardı ki; ‘Öyle bir zaman gelecek ki herkes Kuran’dan anlamak istediğini çıkaracaktır.’[33] Tarihselcilik, tarih boyu anlaşılmak istenen hevai manaların Kur’an’a en muhalif duran versiyonudur.
Çift Yönlü Hareket
Fazlurrahman’ın önerdiği tefsir usulunün en temel unsuru olan iki yönlü hareket sisteminin ilk aşaması yani Kur’an’ı anlamak için nazil olduğu zamana gitme ameliyesi klasik tefsir usulunun de önemle üzerinde durduğu bir husustur. Nitekim müfessirler ayetlerin sebebi nüzüller bağlamında anlaşılmasına önem vermişler ve her hangi bir ayetin anlaşılması noktasında bir müşkilleri olduğunda onu nuzul dönemine giderek sebeb-i nüzülün ışığı altında çözmüşlerdir. Ayetlerin –bir kısmının- hususi sebeplere müncer olmaları onlardan genel hükümler çıkarmaya mani değildir, anlayışı çerçevesinde hareket etmişler ve söz konusu ayetleri bu bakış açısıyla bütün zaman ve mekana müdahil kılmışlardır. Müfessirler Kur’an’ı açıklama görevi kendisine verilen Efendimiz’in hadisi şeriflerini de, vahyin inişine, Cebrail’in (a.s.) gelişine tanık olan ashab’ın mütalalarını da dikkate almışlar Onlara rağmen tefsirde bulunmaktan istinkaf etmişlerdir. Ehli sünnet alimleri ile Kur’an’ın nüzül devrine gitme husunda fikir birliği içinde olan Fazlurrahman, Kur’an’ı bu güne taşıma noktasında bütünüyle onlara muhalif olan bir yola sapmaktadır ki o da hevai usullerle tesbit ettiği ilkeler zarfında ahkam ayetlerini neshetme teşebbüsüdür. Yazar, nüzül döneminden modern çağa, Allah Teala’nın vahyettiği Kur’an yerine tarihselci anlama usulunun beşeri formlara hasrettiği bir takım hevai ifadeleri taşımaktadır.
Muayyen çözümler içeren ayetlerden ‘genel sosyal ve ahlaki ilkeler’ çıkarılır, sonra da bunların meşru ve ilahi olduğuna dair başka bir delil getirilmezse, söz konusu çözümlerin ayetin hem lafzı hem de manası ile hiçbir irtibatı kalmaz. Lafız ve mana ciheti ile ayetlerle irtibatı kopan bu nevi ilkelerin de dini bir geçerliliği olmaz.
Israrla Kur’an’ı Kerim’in bir ahlak kitabı olduğuna vurgu yapan, ulemayı da bu ahlak kitabını, hukuki hükümlerin esası kabul etmelerinden dolayı tenkit eden yazarın gelecek vadeden bir İslam Hukukundan bahsetmesi her şeyden önce kendisiyle çelişki içinde olduğunu göstermektedir. Çelişkiden kurtulmasının yolu ise külli, cüzi ya da çift yönlü anlayış usuluyle uğraşarak yeni usullerin tespit edilmesine mesai harcama yerine, açıkça ahkam ayetlerini kabul etmediğini ilan etmesidir. Fakat böyle bir yaklaşım bağlıları nezdindeki sıkı Müslüman imajını zedeleyeceğinden mütalanın, ileriki adımları bu günün tarihselcilerine havale edilmiştir.
Bütüncül-Tarihi Yaklaşım
Fazlurrahman’ın, klasik tefsir usulune alternatif olarak geliştirdiği tarihselci anlayış usulunun önemli unsurlarından biri olan “bütüncül-tarihi” yaklaşımının ‘bütüncül’ bölümü, klasik tefsir anlayışının öteden beri izlediği önemli bir tarzdır. Nitekim müfessirler, kaleme aldıkları tefsirlerin tamamında Kur’an’ın bütünlüğünü dikkate almışlardır. Öyle ki bütüncül okumalar tahsis, delâletü’n-nas, işaretü’n-nas, gibi Kur’ani bütünlüğü gerekli kılan anlayış usullerinin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Fakat Fazlurrahman’ın arayıp da ulemada bulamadığı bütüncül okuma Kur’an’ı tarihselleştirip yedinci asırda bırakmak sonrada külleri arasından bu güne emperyalizmin menfaatlerine dokunmayan birkaç ahlaki ilke taşımaktır.
Gerçekte bütüncül okumayı ihmal edenler Ehl-i Sünnet uleması değil modernistlerdir. Zira fakülteyi bitirdikten sonra akademik çalışmaya yönelen, çalışmasını da bir konu üzerinde yapan, bu yüzden İslami ilimleri etraflı bir şekilde okuma imkanı bulamayan bir akademisyenin beş altı yaşlarında İslami ilimleri tahsile başlayan yirmi yaşlarına geldiğinde ise bütün ilimlerden umumi icazet alan bir molla kadar İslami ilimlere vakıf olmadığı aşikardır. Örneğin, hadiste profesör olan kaç tane akademisyen bir hocadan Buhari’yi okumuştur. Fakat Buhari’yi baştan sona bir hocadan okumadan Buhari üzerine oryantalistlerin neşrettikleri eserleri okuyan ve bu ameliyeden cesaretle Buhari hadislerini tenkit eden bir çok profesör vardır. Bütüncül anlama için bir müfessirin Kur’an’ı, Kur’an ilimleri ile birlikte, bir muhaddisin de Buhari’yi birkaç şerhi ile birlikte okuması zorunlu değildir derseniz biz de bu adamlar kebabı etsiz de yapabiliyorlar demekten başka bir ifade bulamayız.
Ez her cihet Şer’î ilimlere kısmi vukufiyet modernistlerin Kuran’ı ve Kur’ani ilimleri bir bütün surette okumalarına engel olmuştur.
Yazarın teklif ettiği yaklaşımın ikinci ayağı olan “Tarihi”lik ise Batıya aittir. Pozitivist akla, insanüstü, tarih üstü İsa’yı anlatamayan Batılı adam, tarihselcilikle İsa’yı (a.s.) anlaşılır kılmayı hedeflemiştir. Bir anlamda tarihselcilik, doğruyu yanlıştan ayıklama ameliyesidir. Kilise, tarihselciliği kabul ederek tarihi bir şahsiyet olan İsa’yı (a.s.) aynıyla yarınlara taşıyamayacağını, çünkü şartların tarihin bir devresinde vuku bulup nihayete erdiğini itiraf etmiştir.
Ayrıca tarihselciliğin alenen icra edildiği yıllarda, kilisenin elinde beşeri özellikleri baskın olan bir İncil vardı. Tarihi bir varlık olan insanı idrak etmek nasıl tarihi bir bakış açısını gerekli kılıyorsa beşerileşen İncil de ancak beşeri yoldan hareketle anlaşılabilirdi. Fakat Kur’an’ı Kerim, vahyedildiği şekilde bu güne ulaşan ve kıyamete kadar gelecek insanların kitabı olan, ondan sonra kitap gelmeyeceği bildirilen ve bundan dolayı evrensel olması zorunlu addedilen bir kitaptır. Onun kabul edilmesi ise, Allah Teala’nın yedinci asırdan sonra gelen insanları ihmal etmesi anlamına gelirdi. Bunun için hikmeti ilahi onun tarihi değil evrensel olmasını gerekli kılmaktadır. Fakat bunu anlayabilmek için her şeyden önce Onun Kelami İlahi olduğunu kabul etmek gerekir.
Kuran’ın tarihi bir ortamda inmesi, muhataplarının belli bir sosyo-kültürel konuma sahip olmaları evrenselliğini ihlal etmez. Çünkü O, konuşan, susan, gülen, rızık talep eden, sevinen, üzülen ve bu vasıflarını Hz Adem’den (a.s.) bu tarafa sürekli fıtratında saklayan insana konuşmaktadır. İnsan fıtrat olarak nasıl hep aynı kalıyorsa o fıtrata konuşan Kur’an da değişmeden aynı kalmalıdır. Fakat Doğunun perişanlığını, Batıya galibiyet getiren akılla aşmaya çalışan Fazlurrahman, sürekli evrenselliğine vurgu yapan Kuran’ı Kerimin fıtrata konuşan duruşunu kavrayamamıştır. Çünkü onun referansı Batılı adamın anlayış usuludur.
Tarihsel olduğuna dair tek bir kelimelik beyanı olmayan Kuran-ı Kerim’i modern zamanın pozitivist aklına uydurabilmek için tarihselleştirmek ve bu ameliyeyi “İslâmî” başlıklarla ifade etmek sadece muhatabı aldatabilmek için zarfı değiştirmek gibidir. Bu yüzden tarihselcilik Kuran’a dönmek yani Kuranileşmek değil Kur’an’ileşmek zarfı içinde icra edilen Garbileşmektir
O, ezelden ebede okunan bir ilahi kelamdır. Beşere ait bir nesne değildir. Dolayısıyla tarihselcilik gibi metin yazarlarının niyetlerini anlamada kullanılan hermenötik yaklaşım da ona tatbik edilemez. Zira Ontolojik olarak farklı olanlar farklı usullerle mülahaza edilirler, edilmelidirler.
Ulema
Fazlurrahman, Batı’dan iktibas edip, Kur’an’a uyarladığı tarihselciliğin meşruiyet kazanıp yaygınlaşmasının önünde, en büyük engel olarak fakihleri görür. Bu yüzden onları uygulanabilir bir hukuk sistemini tesis ve hukukla ahlak arasındaki ilişkiyi tesbit edememekle itham eder.[34] Kelam alimlerinin irfan ve iftiharla dolu ameliyelerini ise bin yıllık kutsal ahmaklık[35] olarak niteler.
Fazlurrahman’ın uygulanabilir bir hukuk sistemi tesis edememekle itham ettiği fakihler dünya hukuk tarihinde ilk defa hukuk metodolojisini (fıkıh usulu) tesis eden ve bu noktada bütün dünya hukuk sistemlerine önderlik eden ilim ve fikir tarihinin dehalarıdırlar. Devlet-i Aliye’nin Şeyhu’l-İslam’larından Mustafa Sabri Efendi (r.h.a.) ise bu noktada şunları söylemektedir: Ulemanın tedvin ettiği ve hacimli ciltler içinde bize ulaşan fıkıh ilmi, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Peygamberliğine mucize olarak yeter.[36] Bu ifadeler fıkhi hükümleri uygulamadan sorumlu en üst merci olan Meşihat’i İslamiyye’nin sahibine aittir. Şayet uygulamada problem olsaydı bundan ilk önce şikayet edenlerden birisi de Mustafa Sabri Efendi (r.h.a.) olmalıydı.
Mecelle tecrübesiyle zahir olmuştur ki, Fıkıh tek bir mezhebinin muhtevasıyla, bütün bir insanlığı idare edecek bir hukuki birikime sahiptir. Bu gün İslam ülkelerinde fıkhi hükümlerin uygulanmayışı ise fakihlerin acziyeti ya da fıkhın yetersizliğinden değil bilakis Batı Medeniyetine pazarlıksız teslim olan siyasi idarelerin anlayışından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla fıkhın siyasi hayattan tecrit edilmesinin arka planında Fakihlerin acziyeti değil, Batılılaşma sevdası aranmalıdır. Bu yüzden Fazlurrahman tenkit oklarını yanlış hedeflere göndermektedir. Tıpkı acemi bir savaşçı ya da gönüllü bir işbirlikçisi gibi kendi mevzilerini vurmaktadır.
Büyük bir fakih olan Hocam bir tarih Fazlurrahman’ın konferans vermek için ders okuttuğu yere geldiğini, konferanstan önce sınıfını ziyaret ederek Hidaye’nin kölelik bahsini ihtiva eden dersini dinlediğini, dersin sonlarına doğru usul gereği dersle alakalı bir takım mütalalar serdetteğini ve Hanefi Fakihlerinin kölelik bahsini işleyişene hayran kaldığını, A.B.D.’ye dönünce bu hususla alakalı mütalalarını tekrar gözden geçireceğini söylediğini anlatmıştı.
Mustafa Sabri Efendi’nin söylediklerini, Hocam’ın anlattıklarını ve fıkhi eserlerin bedihi mükemmelliğini yan yana koyduğunuzda Fazlurrahman’ın ifadelerinin oryantalist ezberlere dayanmanın ötesinde hiçbir mesnedinin olmadığı görülecektir.
Fazlurrahman’ın söylediğinin aksine fıkıhla ahlak iç içe değerlendirilmiştir. Nitekim fıkhi bir meselenin bir kazai bir de diyani yönü vardır. Diyani yönde ise iman ve ahlakın tahakkümü mevcuttur. Örneğin mahkemede hasmına karşı gerçeği ihtiva etmeyen deliller getiren iddiacı/müddei, hukuken haklı iken, aleyhinde delil getirilen/müddea aley, ise diyaneten haklıdır.
Az gelişmiş coğrafyanın kompleksli aydınına göre, gelenek hurafelerin mahşeridir. Dolayısı ile ulemanın tekrardan ne dediğine dönüp bakmak çok da önemli değildir. Bu yüzden hadiselere oryantalist ezberler doğrultusunda çözümler getirmek en isabetli! yoldur.
Müçtehit imamlarla/mezheb sahipleri ve onların usulerine göre fıkhi ameliyelerini inşa ve idame ettiren fakihlerle anlaşamayan Fazlurrahman Batıdan iktibas ettiği Aydınlanma artığı tarihselci yaklaşımla anlaşmakta hiç de zorlanmamıştır.
Oryantalizmin kurgulayıp Müslüman modernistlerin eline tutuşturduğu kızıl yüzlü tarihselcilik bu gün İslam coğrafyasında yeşil bir maskeyle dolaşmaktadır. Müslümanlarsa, maddi perişanlıklarını aşabilmek için ağzı laf yapan bu yeşil maskelileri hiç yüksünmeden dinlemekte ve gerçekten onları dert ortakları zannetmektedirler. Çünkü dinledikleri insanların tamamı Fazlurrahman gibi müslüman babaların müslüman çocuklarıdır. Ne var ki aldatılmışlar ve masum insanları aldatmaktadırlar.
Hüküm
sayi-15Kur’an’ı Kerim kendinden doğmayan ve Onunla uyuşmayan bütün değer yargılarıyla hesaplaştı. İlahi olanı beşeri olanla, beşerin arzularını dikkate alarak uzlaştırmayı reddetti. Hayata müdahil oldu, hükmetti. Sorunsuz bir cemiyet vücuda getirdi. Çirkini kaldırıp güzeli, en güzeli, güzeller güzelini getirdi. Bu yüzden Onun yürürlükte olduğu çağlar insanlık tarihinin en güzel çağlarıydı. Ne kapitalizmde olduğu gibi zengin adına fakire haksızlık etti ne de Komünizmde olduğu gibi devlet adına zenginin malına el koydu. Fert ve cemiyet nizamını adalet üzerine tesis etti. -Çünkü O, her şeyi en doğrusu ile bilen ve buna göre vahyeden Allah Teala’nın kelamıdır.
Emperyalizmin değer yargılarını reddediyor diye böyle bir kitabı tarihselleştirmeye kalkışmak Kuran’a değil emperyalizme hizmet etmektir. Kur’an’ın emperyalizmle olan mücadelesinde tarihselciliği tercih ederek emperyalizmden yana tavır alan Fazlurrahman, yanlış bir anlayış usulunden yana tavır aldığından Kur’an’ı anlama bahtiyarlığına erememiştir. Zira Kur’an, kendisini etkilemeye çalışan bir bakış açısı yerine kendisinden etkilen bir bakış açısıyla anlaşılabilir. O, kulların istediği manayı değil yalnız Allah Teala’nın muradını verir.
Dipnotlar:
[1] Temelde pozitivist bilim mantığına karşı olduklarını söylemelerine rağmen ayetleri söz konusu mantık çerçevesinde açıklamaya özen gösteren İctimai Tefsir Anlayışının en uç örneklerinden bir tanesi Muhammed Abduh’un Fil Suresi tefsiridir. Abduh söz konusu sürenin tefsirinde Ebabil Kuşlarını önce sinek ardından mikrop, taşları da sineklerin ayaklarına bulaşan toz zerreleri olarak tevil eder ve bunu garip bir şekilde rivayetlerin ittifak ettiği bir husus olarak niteler. Ayrıntı için bkz: Muhammed Abduh, Tefsiru Cuz’i Amme, Matbaatu’ş-Şa’b, Mısır, ty., s.118 vd.
[2] Temelinde Allah’ı inkar yatan doğa bilimiyle, Allah’ın vahyi Kuran’ı anlamaya çalışan ve bunu sistemleştirebilmek için İngilizlerin desteğiyle 1875’de Aligarh’de “Mohammadan Anglo-Oriental College” adıyla -daha sonraları üniversiteye dönüşen- bir kolej kuran Ahmed Han’a göre kainata sebep-sonuç sistemi hakimdir. Kainat bu çerçevede yönetilmektedir. Her şeyin yaratıcısı yani ilk sebebi Allah, tabiat kanunlarını kesin olurluğa bağlamıştır. İşte bu yüzden kainatta bu kanunlara aykırı hiçbir şey cereyan etmemektedir. Bu anlayıştan hareket eden Ahmet Han, peygamberlerin mucizelerini ve velilerin kerametlerini kabul etmeyip bunlarla ilgili nassları tabiat kanunlarına uygun bir şekilde yorumlamaya çalışmıştır. Hayatı ve fikirleri için bkz. Abdulhamit Birışık, Hint Altkıtası Düşünce ve Tefsir Ekolleri, İnsan Yayınları, İstanbul, 2001, s.324 vd.
[3] ‘Çağımızda ki tefsirin asıl hedefi sırf edebi olmaktır’ diyen el-Huli’nin görüşleri için bkz. Fehd b. Abdirrahman b. Süleyman er-Rumi, İtticahu’t-Tefsir fi Karni’r-Rabi’ Aşer, Arabistan, 1986, III, 876-892.
[4] Ömer Özsoy, Kur’an ve Tarihsellik Yazıları, Kitabiyat, Ankara, 2004, s. 81.
[5] ‘İslami Çağdaşlaşma’, İslami Araştırmalar, s. 314-320; Hayrettin Karaman , ‘Tefsirde Eski-Yeni Tartışması’, Kur’an’ı Kerim, Tarihselcilik ve Hermenötik, Yeni Ümit Kitaplığı, İzmir, 2003, s. 30.
[6] Şevket Kotan, Kur’an ve Tarihselcilik, Beyan Yayınları, İstanbul, 2001, s.182.
[7] Fazlurrahman, İslam ve Çağdaşlık, (çev. Hayri Kırbaşoğlu), Ankara, 1990, s.67.
[8] Fazlurrahaman, İslam ve Çağdaşlık, s. 78.
[9] ‘Eyüp Han Döneminde Bazı İslami Meseleler’ , İslami Araştırmalar Dergisi, Ankara, 1990, IV, 4, s.309.
[10] Fazlurrahman, İslami Çağdaşlaşma; Alanı, Metodu ve Alternatifleri, (çev. B.Demirkol), İslami Araştırmalar Dergisi, Ankara, 1990, IV, 4, s.4
[11] Fazlurrahman,İslam ve Çağdaşlık, s.91-95.
[12] Fazlurrahman,Tarih Boyunca İslami Metodoloji Sorunu, (çev. Salih Akdemir), Ankara, 1995, s.22-23
[13] Fazlurrahman, İslam ve Çağdaşlık, s.94-95.
[14] Fazlurrahman, İslam ve Çağdaşlık, s.91-95
[15] Kur’an, Furkan (25):1.
[16] Bkz. Muhammed b. Ömer Fahruddin Razi, Tefsiru’l-Kebir, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1990, XXIV, 40; Muhammed b. Yusuf Ebu Hayyan, el-Bahru’l-Muhit, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1993, VI, 440.
[17] Kur’an, En’am(6): 90.
[18] Bkz. Razi, a.g.e., XIII, 59; Reşid Rıza, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Kerim, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1999, VII, 505.
[19] Kur’an, Fussilet(41): 43.
[20] Kur’an, Bakara(2): 232.
[21] Ebu Hayyan, a.g.e., I, 488.
[22] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Muhtasar-u Tefsir-i İbn Kesir, Daru’l-Kurani’l-Kerim, Beyrut, 1399, III, 687.
[23] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, İstanbul, 1936, V, 3644.
[24] Kur’an, Kıyame(75): 19.
[25] Kur’an, Kıyame(75): 16-18; Ayrıca bkz. Taha(20): 16.
[26] Razi, a.g.e., XXX, 198.
[27] Kur’an, A’la(87): 6.
[28] Bkz. Kur’an, Maide(5): 38.
[29] Ebu Abdillah Muhammed b. Ebi Bekr b. Eyyub İbn Kayyım el-Cevziyye, İ’lamu’l-Muvakkiin an Rabbi’l-Alemin, Daru’l-Kitabi’l-Arabi, Beyrut, 1996, III, 13-15; Abdulkerim Zeydan, el-Medhal li Diraseti’ş-Şeri’ati’l-İslamiyye, Müessesetu’r-Risale, Beyrut, 1999, s.103.
[30] Fazlurrahman,İslam ve Çağdaşlık, s.91-95.
[31] Bkz. Ebu’l-Abbas Ahmed b. İdris el-Karafi, el-Furuk, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1998, I, 6.
[32] Fazlurrahaman, Tarih Boyunca İslami Metodoloji Sorunu, s. 187.
[33] Ebu Davut, Sünen.
[34] Fazlurrahman, İslam ve Çağdaşlık, s. 285-287.
[35] Fazlurrahman, İslam ve Çağdaşlık, s. 282.
[36] Mustafa Sabri, Mekıfu’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Alem min Rabbi’l-Alemin ve İbadihi’l-Murselin, Dar-u İhyai’t-Turas, Beyrut, 1992, IV, 315.
FAZLURRAHMAN VE SAPIK GÖRÜŞLERİ
Hakikat güneşi ortalığı aydınlatınca karanlıktan istifade eden mahlukat telaşa düşer. Biz de çeşitli kaynaklardan bid’atçi reformistleri deşifre edip reddiye yapınca birileri fena rahatsız oluyor. Bu konuya ileriki günlerde temas edeceğiz. Şimdi, Türkiye’de özellikle İlahiyat ve Diyanet camiasında görüşleri yayılmaya çalışılan bir reformisti tanıyacağız. İşte Üstad Kadir Mısıroğlu’nun kaleminden, Fazlurrahman’ın kendi kitaplarından derlenmiş sapık görüşler…
Dinler Arası Diyalog felsefesinin ilham kaynaklarından Fazlurrahman 1919’da Pakistan (o günkü Hindistan’ın) Hazara şehrinde doğmuştur. 1940’da Pencap Üniversitesi Arapça bölümünü bitirmiş. 1949’da Durham Üniversitesinde hoca olmuştur. Daha sonra Montreal’de, Mc. Gill Üniversitesi’nde çalıştı. 1961’de Pakistan İslami Araştırmalar Enstitüsünde Profesör olarak vazife gördü. 1969’da bu enstitünün müdür oldu. 1969’da A.B.D Chicago Üniversitesi’nde İslam Düşüncesi Profesörlüğüne getirildi. 26 Temmuz 1988’deki ölümüne kadar bu vazifeyi sürdürdü.
Eserleri, Ankara Okulu da denilen Ankara İlahiyat Fakültesi Profesörleri tarafından Türkçeye çevirtilerek yayınlanmıştır.
Fikirlerine gelince; O hazreti peygamber’in “Miracı” hakkında şu sapık görüşleri ileri sürmektedir:
“Sünniler tarafından İsa’nın göğe çıkışına benzer bir şekilde geliştirilip, hadislerle desteklenen miraç anlayışı, malzemelerini çeşitli kaynaklardan alan tarihi bir kurgudan başka bir şey değildir.” (Fazlurrahman, İslam, (terc: Mehmed Aydın, Mehmed Dağ) Ankara 2004, sh:57)
Diğer taraftan “Garanik” hadisesi ile ilgili olarak, Hazreti peygamberi müşriklere haşa taviz vermek zorunda kalarak, onların putlarını övme durumunda kaldığını ve bu sebeple, güya nesh edilmiş ilgili ayetleri Necm Suresi’ne ilave etmiş olabileceğini ifade etmektedir. (Fazlurrahman, İslam ve Çağdaşlık (terc: Alpaslan Açıkgenç, Hayri Kırbaşoğlu) Ankara 1996)
Fazlurrahman, “Hazreti Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Hazreti Hatice’den (Radıyallahu anha) sonra bir çok kadınla evlendiğini, bunlardan tek bakire olanın Hazreti Aişe olduğunu, bununla birlikte O’nun kadınlardan hoşlandığı gerçeğinin inkar edilemeyeceğini” iddia etmektedir. (zırvlamaktadır) (Fazlurrahman, Alah’ın elçisi ve Mesajı (Terc, Adil Çiftçi) Ankara 1997, sh: 43)
Talak bahsinde ise, üç bain (kesin) boşamadan sonra, bu şekilde boşanan kadının, önceki kocasıyla tekrar evlenebilmesi için Kur’an’da belirtilmiş olan, başka bir koca ile evlenmesi şartının, Hazreti Ömer tarafından konulmuş bir kaide olduğunu iddia etmektedir.” (Fazlurrahman, İslam Geleneğinde Sağlık ve Tıb, sh: 178-179)
Halbuki bu husus Kur’an ayetleriyle sabit olan bir hükümdür: “Eğer erkek karısını (üçüncü defa) boşarsa, kadın, onun dışında bir başka kocayla nikâhlanmadıkça ona helal olmaz. (Bu koca da) onu boşadığı takdirde onlar (kadın ile ilk kocası) Allah’ın koyduğu ölçüleri gözetebileceklerine inanıyorlarsa tekrar birbirlerine dönüp evlenmelerinde bir günah yoktur. İşte bunlar Allah’ın, anlayan bir toplum için açıkladığı ölçüleridir.” (Bakara 230)
Hür ve çağdaş dini yorumu üzerine bina ettiği akli yoruma büyük bir önem atfeden Fazlurrahman “Ehl-i Sünnet”i dini akılcılık hareketini yok eden bir müessir olarak görmekte ve bu yüzden Ehli Sünnete saldırmaktadır. O kadar ki, Ehli sünnet ve’l Cemaat’i Hıristiyanlıktaki Ortodoksluğa benzeterek “İslam Ortodoksluğu” olarak nitelemektedir. (Fazlurrahman, İslam, Ankara 2004 sh. 47)
Fazlurrahman tarafından “yaşayan sünnet anlayışı önünde birer engel olarak hadisleri görmektedir. O’na göre “yaşayan sünnet” çoğa göre yapılan değişken ve hür yorumdur. Bu sebeple nebevi hadislerin çok az olduğunu, ilk dönemden itibaren hadislerin çoğunun uydurma olduğunu, sadece ahlak ve ibadetle ilgili hadislerin Hazreti peygamber’a ait olduğunu iddia etmektedir. (Bu konuda çelişmektedir. Zaten bütün tahrifçileri itikadi yöndeki hadisler rahatsız etmektedir)
Fazlurrahman “Kim bana yalan söz isnad edrse cehennemdeki yerini hazırlasın” hadisini bile uydurma kabul etmektedir. (Fazlurrahman, Tarih Boyunca metodoloji Sorunu sh:53)
Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, nesai ve Ahmed b. Hanbel rivayetlerinde mevcud olan “Müslüman, herkesin elinden ve dilinden salim olduğu kimsedir” hadisini bile, iç savaşların engellenmesi maksadıyla siyasiler tarafından uydurulmuş bir hadis olarak kabul etmektedir. (Fazlurrahman a.g.e sh:108)
Hadis hareketinde öncü olarak gördüğü ve “hadis şampiyonu” dediği İmam Şafii, Fazlurrahman tarafından en çok suçlu görülen fakihtir. (A.g.e sh:114)
Dini Modernizmi müdafaa eden Fazlurrahman’a göre: “Dini Müdernizmin yapmak zorunda olduğu ilk şey, İslam hukukuna, şeriata değişiklik getirmektir. Çünkü İslami çözüm, sadece Kur’an ve sünnetten çıkarılabilecek ilkelere dayanan çözümden ibaret olamaz.” O’na göre, “değişme ilkesinin gereği Kur’an’ın özel hukuki hükümlerine uzanacak şekilde serbest tutulmak zorundadır.” (Fazlurrahman, İslam Ankara 2004, (Terc: Mehmet Aydın’ın O’nun sh: 141 “İslamic Modernizm” isimli eserinden naklettiği not)
Fazlurrahman “Ana Mevzuları İtibariyle Kur’an” adlı eserinde, uzun uzadıya karmaşık bir şekilde vahiy felsefesi yapmaktadır. Fazlurrahman’a aid sözlerden anlaşıldığına göre kendisine göre vahiy, Hazreti peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in kalbinde potansiyel olarak bulunan, ihtiyaç duyduğunda söze dökülen bir olgudur. Her ne kadar;
“Bu duygular Allah tarafından indirilir” dese de, O’nun vahiy anlayışı kabul edildiği takdirde vahyin, hazreti Peygamber’in hayalen gerçekleştirildiği keyfi bir tasarrufu olduğu hususu –haşa- ortaya çıkar. Nitekim o devrin müşrikleri de, bu devrin müsteşrikleri de, bu iddiayı dile getirmişlerdir. Bu anlayış kabul edilirse, vahyin Allah tarafından indirildiği ve Kur’an’ın Allah kelamı olduğu gerçekliği, ortadan kalkar; ortaya Kur’an’ın haşa “halüsinasyon ürünü” fikri çıkar –haşa- böylesi bir düşünce, dini temelinden sarsacak en büyük dinamit değil de nedir?
Fazlurrahman’a göre Kur’andaki muamelatla alakalı hükümler, tarih içinde değerini kaybetmiştir. Çünkü bu hükümler o zamanın şartları ile alakalı hükümlerdir. O’na göre Kur’andaki ahlaki hükümler ise, tarih üstü değerler olup her devirde geçerliliğini korur. (Fazlurrahman, İslam ve Çağdaşlık sh:62) O halde Fazlurrahman’a göre sünnetle gelen hükümler değil, Kur’an hükümleri de tarihseldir. Bu bağlamda Fazlurrahman, Kur’andaki ceza hükümlerinde (mesela el kesme cazasının) bu devirde bağlayıcı olmayacağını, suçu önleyici herhangi bir tedbirin yeterli olacağını müdafaa eder. (İslam sh: 15
O’na göre Kur’an’da gerçek ifadesiyle hüküm ihtiva eden pek az şey vardır. Miras hukuku ile ilgili ayrıntılı beyanlar, belirlenmiş olan hırsızlık ve zina suçlarına aid cezalarda bağlayıcı hükümler değillerdir. (a.g.e 124)
Fazlurrahman, Kur’anın hukuki kaidelerinin, indiği çevrenin hususiyetlerini yansıttığını; savaş ve barışla alakalı hükümlerinin de tamamen mahalli olduğunu kabul etmektedir. Aynı şekilde faizin o devre aid bir yasak olduğunu bugün bankanın nasıl çalışması gerektiğine, ekonomistlerin ve para uzmanlarının karar vermesi gerektiğini kabul eder. Bunun için bugün faizin yasak olduğunun ve lanetli bir iş olduğunun müdafaasının yanlış olacağını vurgulayarak, Kur’an ve Sünnette katı şekilciliğe saplanmamamız(!) gerektiğini ileri sürmektedir. (Fazlurrahman, Tarih Boyunca metodoji Sorunu, sh:86)
Fazlurrahman, tarihsellik anlayışının tesiriyle, zaman ve şartlara bağlı olarak dini hükümlerin farklı yorumlanabileceğini ileri sürmektedir. Fıkhı ve fıkıh usulünü kıyasıya eleştirdiği (1) gibi hadis için de yeni bir metodoji oluşturulması buna bağlı olarak da hadislerin ve sünnetin yeniden yorumlanması gerektiğini savunmaktadır. (2)
Fazlurrahman’a göre, Sunni kelamın görüşleri de tam bir determinizm içerisindedir. Kur’an’ın ortaya çıkarmak istediği canlılığa ve şevke oldukça tersdir. (Fazlurrahman, İslam sh.328)
Şimdi umarım hiçbir okuyucu benden, bu baştanbaşa bir sarhoş kusmuğundan farksız küfür ve ilhad tuğyanını cevaplandırmamı beklemez. Bu sözlerin İslam dışı olduğunu takdirde Ağrı Dağı’ndaki çobanların bile acze düşmeyeceklerini bir bedahettir. Ben bunları cevaplandırmak için değil, gizli münafıkların rehberlerinin kim ve ne vasıfta adamlar olduğunu göstermek maksadıyla naklettim.
DİPNOTLAR
1- Fazlurrahman’ın Usul-i Fıkıh ihdas etme gayretleri, Fethullah Gülen’e ilham kaynağı olmuştur. Bunun anlamak için Fazlurrahman’ın “Tarih Boyunca İslami Metodoji Sorunu” adlı eseri ile Fethullah Gülen taraftarı olan İbrahim Canan”ın bu husustaki makaleleri ve hatta Faruk Beşer’in “Fethullah Gülen’in Fıkhını Anlamak (İstanbul 2008) adlı eserini karşılaştırmak kafidir.
2- Fazlurrahman A.g.e sh:55 de yer alan bu fikirlerin aynısı İslamiyat Dergisi temsilcileri ile Diyanetlilerce de müdafaa edilmektedir. Bkz. Mehmed Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılmasında Metodoji Sorunu, TDV Yayınları, Ankara; (Mehmed Görmez’in aynı konudaki diğer iki makalesi vardır: “Hadislerde Delalet Sorunu”, “Sünnet ve hadis’in Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoji Sorunu ve Yeni Bir Metodoji için Atılması Gereken Adımlar”) M.E. Özafşar- hadisi Yeniden Düşünmek, Ankara Okulu Yayınları “Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Sayın Ali Bardakoğlu Yönetimindeki Diyanet İşleri Başkanlığının Düşünsel Gidişatının Değerlendirilmesi”, “Prof. Ali Bardakoğlu İdaresindeki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Yönetsel (mahalli) Yönden Değerlendirilmesi.
.
Cemaleddin Efgani Kimdir?
Afganistanlı politikacı ve gazeteci. Asıl adı Muhammed bin Safder el-Hüseynî olup, Cemâleddîn-i Efgânî diye meşhurdur. 1838’de Afganistan’ın Kabil şehrine yakın Esadâbâd kasabasında doğdu. Onun Hemedan’da doğan İranlı bir şiî olduğunu söyleyenler de vardır. 1897’de İstanbul’da öldü.
İlk tahsilini memleketinde yaptı. Tahsîl için Hindistan’a gitti. Bilhassa lisanlara karşı kabiliyetli olan Cemâleddîn; Farsça, Arapça, Fransızca öğrendi. Milliyeti kesin olmayan, Cemaleddîn-i Eganî’nin; Türk, Afganlı, İranlı ve Hindli olduğu hakkında çeşitli rivayetler vardır. Türklerle konuşurken Türk’üm, Afganlılarla konuşurken Afganlıyım diyen Cemâleddîn-i Efgânî, din bilgisi az olduğundan, doğru yolda olmayanların te’sirinde kalarak Ehl-i sünnet îtikâdından ayrıldı ve İslâm âleminde on dokuzuncu yüzyılın sonlarında ortaya çıkan dinde reform hareketlerinin önderliğini yaptı! 1857’de hac bahanesiyle Hicaz’a gidip reform fikirlerini anlatma fırsatı buldu. Hicaz’dan Kabil’e dönüp, Dost Muhammed Hân zamanında hükümet ricali arasında bulundu. Hindistan’a, oradan da Mısır’a geçti.
Tanzîmât dönemi Osmanlı sadrâzamlarından Alî Paşa tarafından 1868’de İstanbul’a davet edilerek, Meclis-i meârif âzâlığı vazifesi verildi. Osmanlı Dâr-ül-fünûnu’nun açılışında verdiği bir konferansta; “İslâmî Abdülazîz Devleti’nin semâsından ziyâde güneşler çıkararak, onların nurları ile bütün âlemi nurlandıran ve kendilerine vükelâ yaparak hilâfet yolunda karar kıldıran Muhammedi Osmanlı saltanatının feleğinden parlak bedirler gösteren ve onların ziyası ile bütün Âdemoğullarını aydınlatan, kendilerini vezirler yaparak adalet mıntıkasında isbat eden Allah’a hamd olsun.
Salât da; yüce akıllara ve zekî nefslere, bâhusus akl-ı külle ve yolları kânunlaştırana (san’atlardan bir san’atı elde eden peygambere) ve O’nun nurlarından iktibas ederek makamların en yükseğine erişenlere olsun…” diyerek, peygamberliğin san’atlardan bir san’at olduğunu, İslâmiyet’in ilmî ilerlemelere mâni olduğunu iddia etti. Cemâleddîn-i Efgânî’nîn bu konuşması, Osmanlı âlimlerince şiddetle tenkîd edildi. Din ve devlet aleyhinde başka konuşmaları da bulunan Cemâleddîn-i Efgânî’nin fesatçılığı ortaya çıkınca, İstanbul’dan kovuldu. Osmanlı şeyhülislâmı Hasan Fehmi Efendi, onun cahilliğini ve yanlış yolda olduğunu bütün delilleriyle ortaya koydu.
Sadrâzam Halil Rıfat Paşa, sultan İkinci Abdülhamîd Han’a takdim ettiği 22 Nisan 1896 tarihli arızaya ilâve ettiği mektubda, Cemâleddîn-i Efgânî ile ilgili şu bilgileri verdi: “Malûmat ve mütâlaât-ı çâkerâneme gelince, Şeyh Cemâleddîn, bâbîlik cemiyeti erkânından ve fesâd erbabından olduğu gibi, hiç bir tarafça hâiz-i îtibâr ve îtimâd olmamış, ehemmiyetsiz bir âdemdir. Ve merkumun mason cemiyeti, ermeni komiteleri ve Jön Türk takımı ile gizli bir muhâberât ve münâsebâtı vardır. Kendisini efendimize mensûb bildirerek, esasen hiç olduğu hâlde, bu şeref-i mensubiyetten dolayı kendisini ve mâhiyetini ve hakikatini bilmeyen bir takım âdemleri celb ve iğfal ederek, yavaş yavaş cemiyetini çoğaltmaya çalışıyor. Bâbîlik mezheb-i habîsi esasen dürzîlik mezhebine müşabih (benzer) olduğundan, merkum Cemâleddîn, Suriye ve Lübnan’dan buraya gelen dürzî gençlerin ahlâksız ve müfsid güruhunu kendisine celb ile tevsî-i mefâsid ediyor (bozgunculuğunu yayıyor) ve Mısırlılar dahî ekseriyetle mesleksiz ve ahlâkı bozuk oldukları için, onlardan da bir çok tarafdâr peyda etmeye uğraşıyor. Bu cümleden olarak, geçenlerde Dersaâdet’den (İstanbul’dan) uzaklaştırılması lüzumu arz edilen Mısırlı Abdullah Nadim adlı müfsîd dahî, Cemâleddîn’in mezhep ve meslekine tâbiiyyetle eski kıyafetini değiştirip, bu günlerde bâbî kıyafetine girdiği istihbar kılınmıştır.”
Sultan İkinci Abdülhamîd Han da, hatıratında Cemâleddîn-i Efgânî ile ilgili olarak şunları söylemektedir: “Hilâfetin elimde olması sürekli olarak İngilizleri tedirgin etti. Blund adlı bir İngilizle Cemâleddîn-i Efgânî adlı bir maskaranın el birliği ederek, İngiliz hâriciyesinde hazırladıkları bir plân elime geçti. Bunlar, hilâfetin Türkler tarafından zorla alındığını ileri sürüyor ve Mekke şerifi Hüseyin’in halîfe îlân edilmesini İngilizlere teklif ediyorlardı. Cemâleddîn-i Efgânî’yi yakından tanırdım. Mısır’da bulunuyordu. Tehlikeli bir adamdı… Ayrıca İngilizlerin adamı idi ve çok muhtemel olarak İngilizler beni sınamak için bu adamı hazırlamışlardı.”
Cemâleddîn-i Efgânî, İstanbul’da bulunduğu sırada bir çok yıkıcı faaliyetler yapmak istediyse de engellendi. Bir ara Mısır hidivi Abbâs Hilmi Paşa’yla münâsebette bulunduğu anlaşılınca, sultan İkinci Abdülhamîd Han onu sert bir şekilde azarlayarak; “Abbâs Hilmi Paşa adına bir devlet mi kurdurmak istiyorsunuz?” dedi. Dışarıda daha çok zararlı olacağını farkeden Abdülhamîd Han, Cemâleddîn-i Efgânî’nin İstanbul’dan çıkışını yasakladı, ölünceye kadar göz altında tuttu.
Cemâleddîn-i Efgânî, İstanbul’da bulunduğu sırada bâzı yazar ve şâirler üzerinde etkili olmuştur. Bilhassa Türkçülük ve İslamcılık düşünceleri ile hareket edenler, ayrı fikir ve inançta olmalarına rağmen, onu hoca kabul etmişlerdir. Bu da cemiyette ayrılıklara yol açmıştır. Cemâleddîn-i Efgânî’nin asıl gayesi de budur. Hayâtına bakılınca, gidip gezdiği yerlerde dâima tefrikadan yana olmuş ve fitneler çıkarmıştır.
İstanbul’da bulunduğu sırada hastalanan Cemâleddîn-i Efgânî, 1897’de öldü. Maçka’ya defnedildi ve kabri bir Amerikalı tarafından yaptırıldı. 1944 yılında, kemikleri, memleketi olan Kabil’e nakledildi.
Tahsîle gittiği Hindistan’da, din düşmanlarının etkisinde kalarak, Ehl-i sünnet yolundan ayrılan ve ilmi az olduğu hâlde hayâtı boyunca, kendini ilim ve din adamı gösteren Cemâleddîn-i Efgânî, İslâmiyet’in aslının bozulmuş olduğunu ve reform yapmak gerektiğini iddia etti ve asırlardır yetişmiş ve İslâmiyet’in yayılmasına çalışmış olan Ehl-i sünnet âlimlerinin çalışmalarını reddetti. Urvet-ül-vüskâ adlı gazetesinde ve verdiği konferanslarda İslâmiyet ve müslümanlar hakkında küçültücü yazılar yazıp çeşitli sözler sarfetti. Onun İslâmiyet hakkındaki düşünceleri, Fransız yazarı Renan’a, 18 Mayıs 1883 tarihli Le Journal Des Debats gazetesi aracılığıyla verdiği cevabdan çok iyi anlaşılmaktadır. Cemâleddîn-i Efgânî bu mektubunda şöyle diyor:
“Efendim! Değerli gazetenizin 29 Mart 1883 tarihli nüshasında, M. Renan’ın bir nutku var. Şöhreti bütün batıyı tutan, doğunun en ücra köşelerine kadar uzanan ünlü filozof bu nutukda, dikkate değer müşahedeler, yeni görüşler serdetmiş. Ne yazık ki bendeniz, nutkun ancak, çok az sâdık tercümesini görebildim. Fransızcasını görebilseydim o büyük filozofun fikirlerini daha iyi kavrardım. Renan’ın nutku iki noktayı kucaklıyor.
1- İslâm dîni, mâhiyeti îcâbı, ilmin gelişmesine mânidir.
2- Arap kavmi, tabiatı icâbı, metafizik ilimleri de, felsefeyi de sevmez.
İyi ama, acaba ilimlerin gelişmesini önleyen bu mâniler; dînin kendisinden mi geliyor, yoksa bu dîni kabul eden kavimlerin hususiyetlerinden mi? Renan bu noktaları aydınlatmıyor. Ama teşhis yerindedir. Hastalığın sebeblerini tâyin etmek güç. Hastalığa çâre bulmak ise, büsbütün zor. Başlangıçta hiç bir millet, sırf aklın rehberliği ile yetinemez. Korkuların pençesindedir. Hayrı şerden ayıramaz. Ne sebeblere yükselebilir, ne neticeleri fark edebilir. Tedirgin şuurunun dinlenebileceği bir vaha arar. O zaman mürebbîler (peygamberler) çıkar ortaya. Bilirler ki onu aklın emrettiği yola sürüklemek imkânsızdır. Hayâlini okşar, ümidlerini kanatlandırır, önünde geniş ufuklar açarlar, insanoğlu ilk devirlerde gözleri önünde cereyan eden hâdiselerin sebeplerini ve eşyanın esrarını bilmediğinden, mürebbîlerinin emirlerine ve öğütlerine uymak zorundadır. Mürebbîler (peygamberler) ona; itaat edeceksin diyorlardı. Mutlak varlık (yani Allah) böyle emrediyor. Şüphe yok ki bu, beşeriyet için boyundurukların en ağırı, en küçültücüsü idi. Fakat müslüman, hıristiyan, putperest, bütün milletlerin barbarlıktan bu dînî terbiye sayesinde çıktıkları ve daha ileri bir medeniyete doğru yürüdükleri de inkâr edilemez.”
Cemâleddîn-i Efgânî, dinlerin insanlık târihinde büsbütün lüzumsuz birer müessese olmadıklarını beyân ettikten sonra, İslâmiyet’le putperestliği aynı kefeye koyuyor ve devamla; “Bu konuda İslâmiyet’in başka dinlerden ne gibi farkı vardır? Dinlerin hepsi de müsâmahasız değil mi?… Hıristiyan toplumları, işaret ettiğim Terakkî ve ilim yolunda dev adımlarla ilerlemektedirler. İslâm cemiyeti ise dînin vesayetinden kurtulamamıştır… Burada Mösyö Renan’ın huzurunda İslâm dîninin müdâfaasını yapıyorum. Bu ümîd (müslümanlıktan kurtulma ümidi) gerçekleşmezse, barbarlık ve cehalet içinde mahvolurlar. Filhakika İslâm dîni, ilmi boğmaya ve terakkîyi durdurmaya gayret etmiştir. Ama hıristiyanlık da aynı şeye teşebbüs etmedi mi? Katolik kilisesinin muhterem reîsleri, bildiğime göre, bugün bile mücâdeleden vazgeçmiş değillerdir… Biliyorum müslümanların, Avrupa ile aynı medeniyet seviyesine yüselmeleri çok güçtür. Felsefî ve ilmî usûllerle hakikate vusul (ulaşmak) onlara yasaktır. Gerçek bir mü’min, konusu ilmî hakikat olan her çeşit araştırmalardan kaçınmalıdır. Oysa bâzı Avrupalılara göre her hakikat, ilme dayanmak zorundadır. Kölesi olduğu nass’a (Kur’ân-ı kerîm ve sünnete), sabana bağlanan bir öküz misâli bağlanan mü’min, ilânihâye (sonsuz olarak) şeriat tefsircileri (islâm âlimleri) tarafından çizilen yolda yürümeye mahkûmdur. Hakikatin zâten bütününe sâhib. Aramasına ne lüzum var. Îmânını kaybederse daha mı bahtiyar olacak? Böyle olunca da ilmi küçümsemesi tabiî değil mi?”
Cemâleddîn-i Efgânî bu mektubunda İslâmiyet’in Terakkîye (ilerlemeye) mâni olduğunu, Renan’dan daha büyük bir kabul ile belirttikten sonra, Arab kavmini müdâfaa ederek şöyle diyor: “Ancak fetihlerindeki hızla mukayese edilebilecek fikrî bir yükseliş, bir asır, bütün bir Yunan ve Acem ilminin elde edilişi, hazmedilişi… Arablar başlangıçta ne kadar barbar ve câhil olurlarsa olsunlar, medenî milletlerin yüz üstü bıraktıklarına dört elle sarıldılar. Sönen ilimleri canlandırdılar, geliştirdiler ve o zamana kadar ulaşamadıkları bir ihtişama kavuştular. Bu da ilme karşı besledikleri sevginin işareti ve isbâtı değil midir?” diyerek başka müslüman milletlerin, bilhassa müslüman-Türklerin ilme olan hizmetlerini inkâr ettikten sonra da; “Pekî denecek, Arab medeniyeti bu kadar parlak olduktan sonra nasıl birden sönüverdi? Meş’ale o zamandan beri neden tutuşmadı tekrar? Arab dünyâsı uzun zamandan beri niçin karanlıklarda bocalıyor? Nâmık Kemâl buna sebep olarak haçlı orduları ile Tatar müşriklerini gösteriyor. Burada İslâm dîninin bütün sorumluluğu ortaya çıkıyor. Şurası âşikâr; bu din nerede yerleşmişse ilmi boğmuştur. Bu uğurda istibdâdla el ele vermekte tereddüd etmemiştir. Hıristiyan dîninin mazisinde de buna benzer vak’alar bulabilirim. Dinler, isimleri ne olursa olsun birbirlerine benzerler. Dinlerin felsefe ile uyuşmalarına, anlaşmalarına imkân yoktur. Felsefe onu îtikâdlardan kısmen veya tamamen kurtarır. Nasıl anlaşabilirler?.. İnsanlık yaşadıkça, nass (dînin delilleri) ile serbest tenkid, dinle felsefe arasındaki kavga sona ermeyecektir. Kıyasıya bir savaş bu. Ve korkarım ki bu savaşta zafer, hür düşünceye nasîb olmayacaktır” diyerek, Allahü teâlânın bildirdiği din ile insan kafasının mahsûlü olan felsefenin, savaş hâlinde olduğunu söylemekte ve felsefenin gâlib gelmesini istemektedir. Daha da ileri giderek; “Aklın dersleri üç-beş büyük zekâya hitâb eder. İlim ne kadar güzel olursa olsun ideâle susuz olan insanlığı doyurâmaz. İnsanlık, filozofların ve âlimlerin göremedikleri ve giremedikleri karanlık ve uzak bölgelerde kanat açmaktan hoşlanır” diyerek de, din üzerine gâlib gelmesini istediği felsefenin ilimden de üstün olduğunu iddia etmektedir.
Fransız yazarı Renan da, bu yazısından dolayı Cemâleddîn-i Efgânî’yi şöyle medh ediyor: “İki ay kadar önce sevgili meslekdaşım Ganem (hıristiyan Halil Ganem) vâsıtası ile Şeyh’i (yâni Cemâleddîn-i Efgânî’yi) tanımıştım. Üzerimde pek az kimse bu kadar derin te’sir yapmıştır. Sorbon’daki konferansımın konusunu (ilmî zihniyet ile İslâmiyet’in münâsebetlerini) bana o ilham etti. Şeyh Cemlâleddîn, İslâm’ın peşin hükümlerinden sıyrılmış bir Afganlıdır. Cemâleddîn, zinde bir kavmin çocuğudur. Afganistan’da Arya ruhu, resmî İslâmiyet’in sığ tabakası altında bütün zindeliği ile yaşamaktadır. Dinlerin değerini tâyin eden, onlara inanan kavimlerdir. Afganlı bu müteârefenin en güzel delili. Düşünceleri öylesine bağımsız, seciyesi o kadar asîl ve dürüst idi ki, onunla konuşurken İbn-i Sînâ, İbn-i Rüşd gibi eski âşinâlardan birinin, dirildiğini sanıyordum.”
Cemâleddîn-i Efgânî’nin şahsı ile ilgili önemli hususlardan biri de masonluğudur. Hattâ yalnız kendisi mason olmakla kalmayıp, Mısır’da bir çok kimsenin de bu teşkilâta girmesine sebeb olmuştur. Afşar İreç ve Usgar Mehdevînin Farsça te’lif ettikleri Mecmûa-i isnâd ve Medârik adlı eserde, onun mason locasına kaydolmak üzere verdiği dilekçenin mâhiyeti ve şarkın yıldızı locasının 1355 Kâhire-Mısır 7. 1878/5878 sayı ile locaya kayd olduğuna ve locaya ihtiram reisi seçildiğine dâir cevâbı vardır. Ayrıca Hannâ Ebî Râşid, masonluğu Arab memleketlerine Cemâleddîn-i Efgânî ile Muhammed Abduh’un yaydığını yazmaktadır.
Cumhuriyet devri başbakanlarından Şemseddîn Günaltay’ın; “Şeyh, peygamber kadar şâyân-ı hürmet; ona îtirâz edenler, Ebû Cehl kadar lânete müstehâktır. Çünkü peygamberlerin zamanındaki İslâmlığı yeniden diriftmeye kalkışmıştır” diyerek medh ettiği, dünyâda bir kaç zümre arasında meşhur edilen Cemâfeddîn-i Efgânî’nin, küçücük bir Afgan târihi ile maddeciliği tenkid etmek için yazılmış teolojik bir eser olmaktan ziyâde, siyâsî bir hiciv özelliğini taşıyan Red aled-Dehriyyîn adlı eseri vardır. Ayrıca çeşitli gazete ve dergilerde yazılmış makaleleri vardır.
-CEMALEDDİN EFGANİ HAKKINDA DİĞER BELGELER İÇİN TIKLAYIN-
——-
1) El-Âlâm; cild-6, sh. 168
2) Mu’cem-ül-müellifîn; cild-10, sh. 92
3) Umrandan Uygarlığa; sh. 44
4) Son Sadrâzamlar; cild-2, sh. 817, 890
5) Hâtırât-ı Abdülhamîd-i sânî; sh. 73
6) Târih-i Âbâd-ı lugat-il-Arabiyye; (Corci Zeydan); cild-4, sh. 312
7) A’yân-üş-şîa; (Muhsin Emin, Şam-1935); cild-16, sh. 336
8) Esmâül-müellifîn; cild-2, sh. 394
9) Zuamâ-ul-aslâh; sh. 59
10) Fâideli Bilgiler; sh. 358
11) Din Tahripçileri; sh. 48
12) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 202
13) Dâiret-ül-meârif-il-masoniyye (Hannâ Ebî Râşid, Beyrut-1381); sh. 197
.
Muhammed Avvame Hoca Cemaleddin Efgani hakkında
Zamanımız alimlerinde Muhammed Avvame Rihle Dergisi ile yapmış olduğu röportajda;
– Cemaleddin Efgani hakkında ne dersiniz?” sualine şu cevapları vermiştir:
“Afgani, sapkınlığın ve dalaletin başıdır. Ben Allah’ın izniyle, karakter olarak övgüde ve medihde mübalağayı sevmem. Afgani ve ekolü, Muhammed Abduh ve takipçileri dalaletin ve sapkınlığın öncüleridir. Cemaluddin Esedabadi adında bir kitap var. Bu kitapta, mutlaka bilinmesi gereken bir hadise anlatılır. Afgani‘nin seferde – hazarda, gece – gündüz yanından ayırmadığı bir çantası vardır. Çantada çok özel belgeleri vardır. Bir defasında geceleyin Tahran’da bir arkadaşının yanında uyumaktayken Sultan Abdülhamid‘den bir haber gelir. Sultan, Afgani‘yi çağırmaktadır… Afgani apar – topar hazırlanır ve yola koyulur. Ancak çantasını arkadaşının evinde unutur. Adam çantayla ilgili olarak dostlarıyla istişarede bulunur. Sonunda tarihe hizmet olsun diye çantanın içindeki belgeleri çoğaltamaya ve Farsça’ya çevirip incelemeye karar verirler. Cemalüddin Afgani‘nin 26 farklı imza kullandığı tespit edilir. Ayrıca, evrakların arasında Afgani‘nin Mason mahfiline sunduğu masonluğa katılma dilekçesi ve masonluğa kabul edildiğine dair belge de vardır. Kabul merasiminin yeri ve zamanı da belirtilmiştir.
Cemaladdin Efangi’nin mason locasına müracaat mektubu;
Başka bir belge, Muhammed Abduh‘un bir mektubudur. İngilizler, Muhammed Abduh‘un bir mektubudur. İngilizler, Muhammed Abduh‘u, Mısır halkı nezdinde popülaritesini artırması için – İngilizler, Mısır ahalisinin kalbini kazanan bir Arap öncü yetiştirmek istiyordu – Lübnan’a sürdüklerinde mektubu buradan yazmış. Diyor ki, Muhammed Abduh:
“Biz, senin sağlam yolundayız. Dinin başını, yine dinin kılıcından başka bir şeyle kesemezsin. Bizi görsen abid, zahid, rüku ve secdeden başını kaldırmayan kimseler zannedersin” Çantada daha bir çok belge vardır.
Riyad’da Dr. Fehd er – Rum, İmam Muhammed Üniversitesi’nde yaptığı doktora tezinin konusu, “Menhecü’l Medrese el – Akliyye el – Hadiese fi’t – Tefsir” (Modern Akılcı Ekolün Tefsir Yöntemi)… Çalışmanın başında bu akımın öncüleri olan Afgani, Muhammed Abduh ve Reşit Rıza’nın biyografileri var. Benim az önce sözünü ettiğim belgeleri de oraya koymuş.”
RİHLE DERGİSİ, SH: 5 – 6, NİSAN – EYLÜL 2009, SH: 82.
.
Cemaleddin Efgani’nin mason olduğunun belgesi
Kadir Mısıroğlu’nun dev eseri Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri’nde Cemaleddin Efgani’nin masonluk belgeleri de yayınlanıyor. Mason olmayı kendisi isteyen Efgani’ye kabul olunduğuna dair mektup geliyor…
MÜRACAAT MEKTUBU
KABUL OLDUĞUNUN VESİKASI
.
CEMALEDDİN AFGANİ
İslam alemine “alim” olarak lanse edilen din tahrifçilerini sizlere tanıtmaya devam ediyoruz. Bu yazımızda Cemaleddin Afgani’yi tanıyacağız.
Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz Han zamanlarında beş defa sadrazamn olan ve 1871’de ölüp, Süleymaniye Cami bahçesinde gömülen Ali paşa mason idi. Dinde reformcu olan Cemalledin Afgani’yi İstanbul’a getirip, dinde reform yapmak için onunla elele vererekçalışmaya koyuldu. Fakat İslam alimleri uyanık davranarak meydanı bunlara bırakmadılar. Cemalledini rezil ettiler. Ali Paşa’da onu destekleyemedi…
Cemaleddin Afgani 1854’de Afganistan’da doğdu. 1861’de Kabil’e geldi. On sene kaldı. Felsefe kitapları okudu. Bir aralık, Ruslara Afganistan hakkında casusluk yapıp, jurnaller verdi. Ruslardan çok para aldı.
1885’de Mısır’a geldi. Mason oldu. Ali paşa, bunu İstanbul’a getirdi. Vazife verdi. O zaman darülfünun yani üniversite rektörü bulunan ve sadrazam Reşid paşa tarafından Paris’te yetiştirilmiş olan ve kafir olduğuna fetva verilen, mason Hasan Tahsin tarafından buna o sene konferanslar verildi. Fakat ulu orta konuşunca o zamanın Şeyhül İslamı olan, Sultan Aziz Mısır’a gittiği zaman hutbesini hazırlayan, bütün alimlerin saygı duyduğu büyük alim Hasan Fehmi Efendi tarafından kafir olduğuna fetva verildi.
Ali Paşa bunu İstanbul’dan çıkarmaya mecbur kaldı.
Edip İshak adındaki bir Mısırlı’nın “Eddürer” adındaki kitabında, Cemaleddinin Mısır’da mason locası başkanı olduğu yazılıdır.
Mısırlılara ihtilal fikirleri aşıladı. Şöhreti arttırmak için “A’rabi Paşa” vakıasını hazırlayanlarla birlikte İngilizlere karşı göründü. O zaman Mısır Müftüsü olan mason Abduh ile dost oldu. İki reformist iyi kaynaşıp birbirlerinden çok istifade ettiler.
Mason Abduh bir yazısında: “Cemaleedin’i görmeden önce gözüm kör, kulağım sağır, dilim dilsiz imiş” diyor.
Londra ve Paris’te dine zararlı çok yazılar yazdı.
1886 yılında İran’a geldi. Orada da rahat durmadı. Zincirlere bağlanarak beşyüz süvari ile Osmanlı hududuna bırakıldı.
Bağdat’a ve Londra’ya gitti. İran aleyhine yazılar yazdı. Oradan İstanbul’a geldi. Burada da Bahailer ile işbirliği yaparak, dini siyasete alet etti. İran’da da kargaşa çıkarmaya uğraştı.
Bir sene sonra çenesinde kanser çıkarak 1897 yılında öldü. Maçka kışlası yanında şeyhler mezarlığına gömüldü. Bir Amerikalı buna mezar yaptırdı. İkinci cihan harbinden sonra kemikleri Afganistan’a götürüldü.
www.ihvanlar.net
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Zaman yazarı bir gerçeği meydana çıkardı: PAPA İLE NASIL ANLAŞILIR?
Zaman Gazetesinden Yusuf Bülbül, bir belgesel için girilen arşivde ele geçirilen Papa’nın Fatih Sultan Mehmed’e gönderdiği mektuba ulaşmış.
Habere göre Papa, Fatih Sultan Mehmed Han’a ‘Sen doğunun, ben de batının hükümdarıyım. Gel seninle güçlerimizi birleştirelim. Ancak benim bir şartım var; vaftiz olacaksın..’ ifadeleri ile Fatih’e işbirliği teklif etmiş…
İNCE NOKTA ŞURASI:
Papa, kendilerinin en amansız düşmanı ve o devrin en güçlü devlet başkanına bile işbirliği teklif ediyor. Ancak işbirliğine de bir şart koşuyor: “VAFTİZ OLACAKSIN”
Düşünün ki, bu teklifi İslam ile yönetilen bir devletin yöneticisine, o devrin cihan padişahına yapıyor.
Buradan şu anlaşılıyor:
Ayet-i Kerimede : “Onların dinine tabi olmadan asla senden razı olmayacaklar” buyrulduğu gibi kafir Papa, hiç bir Müslüman ile pazarlık yapmaz. eğer yapıyorsa çok büyük bir taviz almış demektir.
Yoksa bir Papa’nın, bir Müslüman ile işbirliği yapması, hele hele Müslümanların lehine anlaşması İMKANSIZDIIIIIIR.
O halde Ey Müslümanlar! Sizi aptal yerine koymalarına müsaade etmeyiniz. Papa ile anlaşanlar ne sözler ve ne tavizler vermiş bunları yapılan faaliyetlere bakarak anlayınız, gerçekleri idrak ediniz.
Sizi ne hale getirdiklerine bir bakınız… Allah yolundaki toplantılarınız stadyumlara “şarkı türkü” için toplanmaya vardırılmış, sizden gelen nesil haram şarkılarla oynayıp zıplayarak eğlenmeye başlamış, bir çok yavrunuz da bu şarkıcı ve türkücülere özentilerle onlar gibi olma sevdası baş göstermiştir… Kafirleri dost olarak görmeye, batıl inançlarını yadırgamamaya ve hatta benimsemeye başladınız. Hatta bazı yazar ve Prof.larınızın verdiği fetvalar ile onların cennete girebileceğini savunmaya başladınız… Bunlar size bela olarak yetmez mi kardeşlerimiz?
Bizim çekememezlik veya küçük görme gibi bir niyetimiz yok. Allah için doğruları söylüyoruz… Allah için gerçekleri gösteriyoruz…
www.ihvanlar.net
.
Zaman Gazetesi’nde Hıristiyan figürleri
Zaman Gazetesi’nin 12 Nisan Cuma günü “işte gerçek el sanatı” başlığı ile verdiği haberde hıristiyanlık figürlerini kullanması tepkiye sebep oldu. El içine çizdiği resimlerle kendine yeni bir sanat dalı oluşturan gencin haberini yapan gazetenin neden bu resmi seçtiği merak konusu olurken “Gizli misyonerlik mi başladı” sorularını da akla getiriyor.

.
Zaman Gazetesinde BÜYÜK diyalog SKANDALI
Zaman Gazetesi Dinler Arası Diyalog süreci ile başlatılan oyuna yeni bir skandal daha ekledi. Peygamberimizi yanlış tanısa bile aklen Allah’ın varlığına ve birliğine ulaşanların cennete gireceğini zırvaladı.
Öncelikle yazıya bir göz atalım. 3 Nisan 2013 tarihli nüshanın 24. sahifesinde Ümit Kesmez imzasıyla kaleme alınan yazının başlığı şöyle: “La ilahe illallah diyen cennete girer mi?”
Yazının başında halkın tepkisi dile getirilerek şöyle deniyor: “Son günlerde, ‘Sizler, şunu-bunu, Peygamberi kabul etmeyeni cennete sokuyorsunuz” diye ısıtılarak yeniden “servis” yapılan bir konu var”
Bu başlıktan sonra öyle güzel bir giriş yapılıyor ki zannedersiniz yazıyı bir Şeyhü’l İslam kaleme almış. Peygamberimize inanmayanların kesinlikle cennete giremeyeceği, aslında Muhammedün Resulüllah’ın da La ilahe illlah cümle-i tayyibesinde olduğu gibi ifadelerle tenkitlere cevap niteliğinde seyreden bir yazı… Ancak yazı ilerleyen satırlarda birden seyrini değiştiriyor…
Anlayacağınız iş yine kalem ustalığı ve kelime kalabalığına getiriliyor…
Yazının dördüncü maddesinde aynen şöyle diyor.. Gazetenin görüntüsü:
PEYGAMBERİ YANLIŞ TANISA BİLE!
Gazetenin başlığını büyük puntolarla verdiği yazıyı kaleme alan şahıs konuyu bağlayıp fetvayı veriyor:
“Günümüz dünyasının yarısı Allah Resulü’nü tanıyor, tanıyanların da yarısı yanlış tanımaktadır. Bunlar arasında herhangi birisi aklıyla Cenab-ı Mevla’nın varlık ve birliğine ulaşsa, ancak O’nun Peygamberi hakkında malumat sahibi olmadan vefat etse hüküm aynıdır”
Yazıya göre:
Yani Yahudi Hıristiyan vb. de olsa bir insan sadece Allah var ve birdir diye bir düşünceye kapılsa… (ki bu gün böyle bir düşüncede olan kâfire rastlamak imkânsızdır. Çünkü misyonerler bütün dünyada kendi batıl ilah inançlarını yaymışlardır.) Böyle bir düşünceye kapılsa ama Peygamberimizi yanlış tanıttıkları için ona küfretse, hakaret etse, Kur’an-ı Kerimi yalanlasa “Arapların çöl kanunu” dese bu adam cennete girebilirmiş!
Yani bir insan Allah’ın varlığına ve birliğine inansa ama Peygamberimizi yanlış tanıdığı için onu yalanlasa, karikatürünü çizip hakaret etse yine de cennete girebilirmiş!
Yani bir insan Allah’ın varlığına ve birliğine inansa ama öldükten sonra dirileceğine inanmasa veya öldükten sonra kedi, fare veya bir bitki gibi tekrar dünyaya geleceğine inansa yine cennetlikmiş!
Yani bir adam Allah vardır ve birdir gibi bir düşünceye sahip olsa ama imkanı olduğu halde araştırmayıp Peygamberimize inanmadan, İslam dinine girmeden ölse cennetlikmiş!
Peygamberimiz zamanında, özellikle Yahudiler Peygamberimizi kendi çocuklardan daha iyi tanıyorlardı. Bu hakikat ayet-i kerimede şöyle belirtiliyor:
“Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (Peygamberi) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Böyle iken içlerinden bir takımı bile bile gerçeği gizlerler” (Bakara 146)
Böyle olduğu halde Peygamberimiz Yahudi ve Hıristiyanları İslam dinine davet etmiş, Kur’an-ı kerimde de Peygamberi tanısa bile inanmayan, inkar eden ehli kitabın cehennemlik olduğu beyan edilmiştir.
“Şüphesiz, kitap ehlinden ve müşriklerden inkar edenler, içinde ebedi kalıcılar olmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar, yaratılmışların en kötüleridir.” (Beyyine 6)
Yazar kendisi ile de çelişmektedir. Öncelikle verdiği misal “Peygamberin risaletine ulaşamayanlar” olduğu halde sonra işi Peygamberi tanıyanlara kadar getirmektedir.
HEZEYAN ÖTESİ BİR YAZI!
Değerli Gönül Dostları! Öncelikle şunu beyan edelim ki, bir kişinin Allah vardır ve birdir demesi, Peygamberimize ve getirdiğine iman şartı ile birlikte Müslüman olması gerekir. Yani burada asıl mesele Müslüman olmaktır. Çünkü müslüman olmayan kurtuluşa eremez.
Dikkat ettiyseniz Kur’an-ı Kerimde çeşitli ayetleri bir araya getirdiğimizde Allah’a, Resulüne, meleklerine, kitaplarına ve diğer iman hususlarının inanmanın zaruriyetinden bahsedilirken kişinin, Allah katında kabul edilmesini ise MÜSLÜMAN olmasına yani İslam dinine girmesine bağlamıştır.
“Şüphesiz ki Allah katında tek din İslam’dır…” (Al-i İmran 19)
“Peki onlar, Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde her ne varsa -istese de istemese de- O’na teslim olmuştur ve O’na döndürülmektedirler.” (Al-i İmran 83)
“Kim İslam’dan başka bir din ararsa asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de hüsrana uğrayanlardandır.” (Al-i İmran 85)
Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Necaşi ve diğer krallara yazdığı mektupta da “İslam Dinine” davet etmiştir:
“Allah’ın kulu ve Rasûlü Muhammed’den, Bizans’ın Başı Herakliyus’a. Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun… Bundan sonra ey kral, seni İslâmiyete davet ediyorum. Müslüman ol……”
Görüldüğü üzere kişinin Allah’ın varlığını ve birliğini idrak etmesi yeterli olmuyor. Kişi İslam’a girmeden kurtulmuyor. İslam dinini çeşitli vasıtalarla bütün dünyanın tanıdığı şu dünyada böyle bir idrakin hiçbir değeri kalmıyor.
“Allah, kimin göğsünü İslam’a açmışsa, artık o, Rabbinden bir nur üzerinedir” (Zümer 22) Diğerleri ise karanlıklar içerisindedir.
KELİME OYUNLARI İLE KANDIRMAYIN HALKI!
Nedendir bilinmez cennet ve cehenneme kimin gireceği konusunu işledikleri zaman “fetret ehlini” (Allah’ın dininin ulaşmadığı insanlar) ileri sürerler ve öyle bir yazı kaleme alırlar ki, yukarıda gördüğünüz gibi kelime kalabalığında herkesi sokmuşlar cennete. Adama sormazlar mı: “Nedir bu fetret ehli ile işiniz?”
Öyle ya adı üstünde fetret ehlidir ve Allahu Teala’nın dini ve Peygamberi o dönemde kendilerine ulaşmamıştır. Onların böyle bir fetvaya da amel edemeyecekleri için ihtiyacı yoktur. O halde nedir derdiniz?
Derdiniz kafa karıştırmaktır…
Allem edip kallem edip lafı fetret ehline getirip fetvayı verirsiniz:
“Günümüz dünyasının yarısı Allah Resulü’nü tanıyor, tanıyanların da yarısı yanlış tanımaktadır. Bunlar arasında herhangi birisi aklıyla Cenab-ı Mevla’nın varlık ve birliğine ulaşsa, ancak O’nun Peygamberi hakkında malumat sahibi olmadan vefat etse hüküm aynıdır”
LA İLAHE İLLAH DİYEN CENNETE GİRER!
Yazar daha fetret ehli konusunda bile fikir yürütmekten başka bir delil getiremese de bu hadisten yola çıkarak ağzındaki baklayı çıkarıyor: “Zaten Allah (Celle Celaluhu) bizi, ne cennetin ne de cehennemin kapısına bekçi tayin etmiştir! Aynı zamanda cennet, bize miras kalan üç dönümlük bir alan da değildir ki başkasının oraya girmesi bize tahsis edilen alanı daraltmış olsun! Bizim yapmamız gereken, bu işin hakikatini anlamaya çalışmak, ihtilaflı gibi duran yerleri te’vil ve mucibince amel etmektir.”
Yazara sormazlar mı ki: “Cennete kimseyi sokmamak bize kalmadı da herkesi doldurmak, Allah’ın giremez dediğine de girer demek size mi kaldı?”
Allah’ın dinini savunmayı “cennette yer kavgasına” çeken yazar bir de ihtilaflı(!) olan yerleri te’vil edip mucibince de amel edecekmiş… Sizin te’viliniz ancak bu kadar olur.
Bir kere Peygamberimizin “La ilahe illallah diyen cennete girer” sözünün muhatabı kimdir bunu bilin. Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifi neden söylemiştir bunu bilin. Bunları bilmez iseniz, bilmediğinizin cahili olup konuyu ihtilafı zannedersiniz. Sonrada kendi yolunuza (size dayatılan diyalog oyununa) göre tevil edip hataya düşersiniz…
Hadis-i şerif İslam’daki tevhid inancının ve imanın bir hulasası niteliğindedir. Bir kişi Allah’a ortak koşmadan “İhlas suresinin” manasında ifade edilen hakikat gibi temiz ve pak bir inanç ile ölürse, imanını bu halde muhafaza eder ve kurtarırsa cennete girer demektir. Yani hadis-i şerifin muhatapları Müslümanlardır. Bu konunun kaynağı olan ayet şudur:
“Şüphesiz Allah kendisine şirk koşulmasını kesinlikle affetmez, şirk dışındaki günahları dilerse affeder. Kim Allah’a şirk koşarsa gerçekten büyük bir günah işleyerek iftirada bulunmuş olur.” (Nisa 4/48)
Görüldüğü gibi hadis-i şerif ayeti tefsir, ayet de hadis-i şerifi teyit etmektedir.
Sahabe-i kiram bu hususta Resulüllah Efendimize ısrarlı sorular yöneltmişler ve kesin cevaplar almışlardır. Mesela onlardan bir tanesi de şudur:
Ebû Zer’den (Radıyallahü anh) anlatıyor:
Rasûlullah’ın (Saiiaiiahü aleyhi ve seilem) yanına geldim, üzerinde beyaz bir elbise vardı ve uyuyordu. Sonra konuşmak için tekrar geldim, yine uyuyordu. Bir müddet sonra tekrar geldim, baktım ki RasûluMah uyanmış, dizinin dibinde oturdum. Bana dedi ki:
“Bir kul Allah’tan başka ilâh yoktur der ve bu iman ile ölürse kesinlikle cennete girer.”
Ben ona:
“Zina etse de, hırsızlık yapsa da mı?” diye sordum.
Rasûlullah şöyle buyurdu:
“Evet, zina etse de, hırsızlık yapsa da.,” (Müsned-i Ahmed)
Bu müjdenin Müslümanlara olduğu aşikardır. Hadis-i şerifin ravisi devamla şöyle demektedir:
“Daha sonra Hazreti Peygamber’in (Sallallahü aleyhi ve sellem) huzurundan ayrıldık ki bunu insanlara müjdeleyelim. Yolda Ömer b. Hattab (Radıyallahü anh) karşımıza çıktı, (olayı öğrenince) bizi Rasûiullah’a geri getirdi ve i(Ey Allah’ın Rasûlü! Buyurduğunuz müjdeli haber insanlara duyurulduğu takdirde buna güvenirler (de ibadeti azaltabilirler), ” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah sükût etti (bir şey demedi).
Bu hadis-i şerife göre bir mümin ne kadar günahkâr olsa da şirk bulaşmamış bir iman ile ölmesi halinde cennete girecektir. İşlediği günahları kabir, mahşer gibi sıkıntılar temizlemedi ise (Allah’ın rahmeti ile affettikleri hariç) cehennemde yanacak ve nihayetinde muhakkak cennete girecektir. Yine bu konuyu izah eden bir haidis-i şerif şöyledir:
“Kalbinde bir arpa (tanesi) ağırlığınca hayır (yâni iman) bulunduğu halde “lâ ilahe illallah diyen herkes cehennemden çıkacaktır. Keza: kalbinde bir buğday (tanesi) ağırlığınca iman bulunduğu halde “Lâ ilahe illallah” diyen herkes cehennemden çıkacaktır. Kalbinde zerre ağırlığı kadar hayır iman bulunup da “Lâ ilahe illallah” diyen herkes de cehennemden çıkacaktır.” (ibni Mace, Zühd)
Bu manayı destekleyen başka bir hadis-i şerif şöyledir. Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), şirk üzere ölmeyen ve kalbinde zerre kadar imanı olan Müslümanlara şefaat edecektir.
Bize Ebû Bekr ibnu Ayyaş tahdîs etti ki, Humeyd et-Tavîl şöyle demiştir: Ben Enes(ibn Mâlik) ten işittim, şöyle dedi: Ben Peygamber(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den işittim, şöyle buyuruyordu: “Kıyamet günü olduğunda (Allah tarafından) umûmî şefaate ben me’mûr edilirim.
Ben:
– Yâ Rabbi, kalbinde hardal tanesi kadar îmânı olanları cennete koy! diye niyaz ederim.
Bunlar cennete girerler. Sonra ben:
– Yâ Rabbi, kalbinde hardal tanesinden daha az îmânı olanları da cennete koy! diye şefaat ederim”.
Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere “La ilahe illallah diyen cennete girer” hadis-i şerifi Müslümanları muhatap almaktadır. Sahabe, tabiin, muhaddisler, müfessirler bundan başka bir mana çıkarmamışlardır.
Yazar devamla şöyle diyor: “Zira söylemediği bir beyanı Allah Resulüne izafe ederek hakkında hadis uydurmak ne ise O’nun beyan buyurduklarını da yok saymak aynı şeydir”
Peygamberimizin söylemediği bir hadisi uydurmak çok büyük günah da, o hadisi kendi keyfinize göre yorumlayıp kafirlere uyarlamak günah değil mi? Bir de sanki bu hadis iddialarına delilmiş gibi “yok saymanın” da büyük bir vebal olacağını söylüyor.
DİYALOG OYUNU DEVAM EDİYOR…
Evet, biz bütün bu kelime oyunları arasında dayatılan “Müslüman olmayanlar da cennete girer” mesajından anlıyoruz ki, bunlar “dinler arası diyalog” oyununa devam ediyorlar. Başlattıkları ihaneti görmezden geliyor, kendilerini Peygamberimizi tanıtan gönüllüler gibi lanse ediyorlar. Halbuki dinler arası diyaloğun amacının Müslümanlaştırmak olmadığını herkes biliyor..
Fıkıh üstadı olarak kabul ettiğiniz ve Abant Plaformunda alkış tuttuğunuz konuşmasında Hayrettin Karaman ne demişti:
“Bütün insanların Müslüman olmaları’ dinin, Kur’ân’ın hedefi değildir.” (Polemik Değil Diyalog, s. 41);
“Müslümanların çoğu ‘Peygamberin, bütün din sâliklerini İslâm’a çağırdığına’ inanırlar”(Polemik Değil Diyalog, s. 35);
“Peygamberimiz ‘Yahudiler mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor, ‘Hıristiyaanlar mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor.”(Polemik Değil Diyalog, s. 35);
“Diyaloğun hedefi, tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı” (Polemik Değil Diyalog, s. 36);
“Kur’ân-ı Kerîm’de Ehl-i Kitab’la ilgili devamlı vurgulanan şey; Allah’a iman, âhirete iman ve amel-i salihdir. Kur’ân birçok âyette bunu söylüyor; yani ‘Peygambere iman edin’ demiyor.” (Polemik Değil Diyalog, s. 37);
Diyalog toplantılarında ne oluyor? Bakın bir misal: OKUMAK İÇİN TIKLAYIN
Diyaloğun sonucu nedir? İŞTE VİDEOSU:
[youtube http://www.youtube.com/watch?v=zfUJoN4uhW0?rel=0]
.
Oda Tv, İmamın hizmetinden rahatsız oldu!
Karanlık “oda”dan dünyaya açılan zihniyet, Cami imamının çocukları camiye çekmek için başlattığı “tablet bilgisayar” dağıtımından rahatsız oldu.
Yozgat’ın Akdağmadeni ilçesine bağlı Dayılı Köyü Camisi İmamı Cebrail Öztürk, 180 vakit camiye gelen çocuklara tablet bilgisayar hediye etmeyi düşünmüş. Amaç çocukları camiye alıştırmak. Çünkü 40 gün kılınan namaz Allah’ın izniyle ruhen bir tesir bırakıyor.
Uygulama meyvesini vermiş. Çocuklar daha imam camiye gelmeden namaza geliyorlarmış. Sabah namazında bile 50 kadar çocuk camide hazır oluyormuş. Ne güzel bir tablo değil mi?
ODA TV’NİN DİN HASSASİYETİ (!)
Manzaradan rahatsız olan Oda Tv sormuş: “Namaz kim için kılınır” diye. İmamın uygulamasını “akıllara zarar” olarak nitelendiren zihniyet anlaşılan bu işe çok bozulmuş.
Namaz kılan bir çocuk zaten ne için namaz kıldığının tam olarak farkında değildir. Ya anne ve babasından gördüğü için ya da ailesinin ısrarı ile kılar namazını. Zaten Peygamberimizin de çocukların namaza alıştırılması için emri vardır.
Dolayısıyla tablet için bile camiye gelmiş olması Müslümanlar açısından sevinilecek bir durumdur. Namaza ve camiye alışması için, en azından o havayı teneffüs etmesi için güzel bir fırsattır. Çünkü daha aklı başında ergenler bile camiye gelmez olmuştur.
İmam Efendiyi uygulamasından dolayı tebrik ediyoruz…
Oda Tv’ye de biz bir soru sormak istiyoruz: “Kimin karşısında esas duruşa geçilir, karşısında esas duruşta durulmaya layık olan kimdir” bunun cevabını verin bakalım.. (kapak)
www.ihvanlar.net
.
AYDINLIK GAZETESİ İRTİCA HABERİ UYDURUNCA…
Aydınlık Gazetesi, irtica yaygaraları yapacak ya, Uzaktan çekilmiş, ne olduğu tam olarak anlaşılamayan belki de montaj olan resimler ile bir haber yapmış. Habere göre İzmir’in en işlek yerlerinden Kordon ‘da cübbeli kişiler tebliğ yapıyorlarmış. Açık kadınlara Allah’ın emirlerini anlatıyor, açık kadınlara Allah’ın emri gereği kapanmalarını söylüyorlarmış. Haber eğer doğru ise o kardeşlerimiz kutlarız. Çünkü ayeti kerimede: “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz. Kitap ehli de inansalardı elbette kendileri için hayırlı olurdu. Onlardan iman edenler de var. Ama pek çoğu fasık kimselerdir.” (Al-i İmran 110)
“Onlar kendilerine hatırlatılanı unutunca biz de kötülükten alıkoymaya çalışanları kurtardık. Zulmedenleri yoldan çıkmaları sebebiyle, şiddetli bir azapla yakaladık.” (A’raf 165.)
Ancak haberin masa başında yapılan uydurma bir haber olduğunu içeriğini okuyunca anlayabiliyorsunuz. Haberde şöyle diyor:
“iki sarıklı kişi, Kordon boyu yürüyerek oturan herkese ‘aleykümselam’ diyor…..”
Bir müslüman karşılaştığı kişiye, ister otursun, ister ayakta olsun “Selamun Aleyküm” (Allah’In selamı üzerinize olsun) der. Karşıdaki kişi bu selama “ve Aleyküm Selam” (Sizinde üzerinize olsun) diye karşılık verir.
İşte çelişki burada. Bu tebliğcilerin ilk olarak “Aleyküm selam” demeleri akıl ve mantık ile bağdaşmıyor. Bir hoca değil, avam bir kimse dahi karşısındakine “Aleyküm selam” diyerek selam vermez. “Aleyküm selam” ile selam alınır.
Bu noktadan çıkarak Aydınlık Gazetesinin ya da dayandığı kaynağın bu haberi masabaşında hazırlamış olma ihtimali kuvvetleniyor. Çünkü bu büyük bir cahillik örneğidir. Din cahilliğinin eşsiz örnekleridir. Taraf Gazetesi’nin Hazreti Zeynebi, Hazreti Ali’nin (Radıyallahu anhuma) eşi göstermesi gibi.. Güler misiniz, ağlar mısınız…
Ama dediğimiz gibi eğer tebliğci kardeşlerimiz usulünce İslamı tebliğ ediyorlar ise ne mutlu onlara. Allah sayılarını arttırsın…
www.ismailaga.info
.
CUMHURİYET GAZETESİ VE ULUSAL KANAL DERİYE DOLANDI
Çağdaşlık adına dini değerleri alaya alan, inkar eden zihniyet kurbanın derisine dolandı. Kurban ibadetini çağdışı olarak görenler deri derdine düştü.
Cumhuriyet Gazetesi’nin Haberi şöyle: İsmailağa Cemaati bazı bölgelerde kurban derisi toplamış. Deriyi Türk Hava Kurumu toplaması gerekiyormuş. Neden İsmailağa Cemaati toplamış!
Bu hükmün yönetmelikten kaldırılıp, THK zorunluluğu olmamasına rağmen her yıl aynı tantanayı gündeme taşıyanlara sormak lazım:
Siz değil misiniz bu ülkede kurban kesilmesini vahşet, barbarlık olarak nitelendirip, bu ibadeti yerine getiren Müslümanlara hakaret eden?
Her yıl kurban kesim manzaraları üzerinden, kan resimleri üzerinden milletin dini inançlarına hakaret den siz değil misiniz?
Ne oldu da birden deri sevdasına tutuldunuz?
Eğer karşıysanız kurbanın kendisine de, derisine de, gerisine de karşı olursunuz. Yok eğer biz kurbana karşıyız ama menfaat sağlayabildiğimiz noktalarda bütün imkanları kullanırız diyorsanız siz “din istismarcılığının” portresini çiziyorsunuz.
Sizin derdiniz tarikatçılar değil mi? Derileri Satanistler toplasa sorun olmayacaktı…
Siz görmezden gelseniz de bu ülkede İsmailağa Cemaati ve benzerleri vardı, var olmaya da devam edecek. Bu varlık hiçbir hükümete bağlı olmadığı gibi, hiçbir güç sebebiyle de Allah dilemedikçe zail olmayacaktır.
“Siz yokken biz vardık!”
www.ismailaga.info
.
CİHAN HABER AJANSININ HAÇ AŞKI
Kurulduğu günden beri, Dinler Arası Diyalog buluşmalarını gündeme taşıyan Cihan Haber Ajansı ilginç bir habere daha imza attı: Hilal Gökyüzünde haç ile buluşmuş!
Daha önce hilal ile yıldızın aynı kare içinde olmasını haberlerde görmüştük. Vatan ve bayrak ilişkisinde bayrağın gökyüzündeki görünümü denilebilirdi. Ancak bu haberi ne ile izah edersiniz?
O HİLAL ORADAN YİNE GEÇECEK, SİZ YANLIŞ YERDE DURUYORSUNUZ
Habere en anlamlı tepki Milli Gazeteden geldi. Milli Gazete, haberin yılın en tuhaf haberleri listesine girmesi gerektiğini ifade ederken şöyle ekledi:
Düşünebiliyor musunuz, ulusal bir haber ajansı bir haber servisi yapıyor. Bu foto-haberde medeniyetler harmanlanıyor, yerdeki haçla gökyüzünde hilal özenle bütünleştiriliyor… Medeniyetler diyaloğu için aranan simge de bulunuyor. Vatandaşlar da bu muhteşem(!) manzarayı izlemeye koyuluyor.
gönül ister ki, bu haber sadece masum bir gaf ola! Sormadan geçemeyeceğiz: Bu haber, bu mizansen neye ve kime hizmet ediyor!? Asırlar boyu olduğu gibi, o hilal oradan yine geçecek. Kesin olan şu ki, siz yanlış noktada duruyor, yanlış kadraj peşinde koşuyorsunuz..
YAZIK!…
Bırakın bu haç sevgisin, bırakın bu haç aşkını… Hilal ile haç temsilinde İslam ile Hıristiyanlığı birleştirme, harmanlama çabasını bırakın. Bunlar beyhude işler. Ekber Şah yapamadı siz mi yapacaksınız? Tarihte bu kadar örnek var hiç mi ibret almazsınız? Kendinize gelin, özünüze dönün…
www.ihvanlar.net
.
YENİ ŞAFAK YAZARI HİLAL KAPLAN KİLİSEDE POZ VERDİ

Diyalog gönüllüleri, hıristiyanlığı sempatikleştirme ve “namazımı da kılarım, kiliseye de giderim” anlayışını yaygınlaştırmak için kilisede poz vermeye devam ediyor. Bunu hem de başörtülü bir bayan yapıyor. Aynı Stv kanalının dizisinde çocuğun “Müslüman olmayanlarda cennete girebilecek mi?” sorusuna “Allah yapılan iyilikleri karşılıksız bırakmaz” cevabını başörtülü kadına verdirdikleri gibi.
Yeni şafak gazetesinin yazarının haçın önünde ellerini birbirine kavuşturarak verdiği poz ve şekli de gayet açık bir mesaj veriyor…
Daha öncede hükümetten Beşir Atalay Kıbrıs’ta bir kilise ziyaret etmiş, mum yakmış ve dilekte bulunmuş, Emine Erdoğan da ziyaret ettiği kilisede mum yakarak poz vermiş, Ahmet Davutoğlu da Almanya’da bir kilisede mum yakmıştı. Ayrıntılara Google’da arama yaptırarak ulaşabilirsiniz.
Devlet yetkililerinin bu davranışını siyasi bir hamle olarak değerlendirenler var. Ancak “dinler arası diyalog” faaliyetleri ile dinleri birleştirme çabalarının olduğu şu günlerde bu hareketleri masum bir siyaset malzemesi olarak karşılamak mümkün değildir.
Kimseyi iman yönünden tenkit etmiyoruz, bu gün oynanan dinler arası diyalog oyununa alet olunmaması gerektiğini ifade ediyoruz.
YENİ ŞAFAK
Cübbeli Hoca’ya attığı iftiradan tazminata mahkum edilen Yeni Şafak gazetesinin PKK ile iç içe olan yazarları da habervaktim.com tarafından deşifre edilmişti.
Piyasadan toplatılan “Polemik Değil Diyalog” adlı kitabında Yahudi ve Hıriistiyanların iman etmelerinin şart olmadığını ve Peygamberimizin de bunu emretmediğini söyleyen Hayrettin Karaman’ın da içinde bulunduğu gazeteden bakalım daha neler çıkacak…
Zaten gazetenin sahibi olan şirketin adı herşeyi açıklıyor “Diyalog Gazetecilik A.Ş”
NAMAZIMI DA KILDIM, KİLİSEYE DE GİTTİM
[youtube http://www.youtube.com/watch?v=7izPrBsBoVU]
BAŞI ÖRTÜLÜ KADINA SÖYLETİLEN SÖZ
[youtube http://www.youtube.com/watch?v=e3rJ8SjEyBc]
.
HABERTÜRK GAZETESİ’NDE GAZZE SKANDALI
Habertürk.com’da Türkiye’nin yanı sıra diğer ülkeler ve illerine dair Hava Durumu raporları yayınlanıyor.
İstediğiniz ülkeyi ve şehri seçip, sonraki 4 günün tahmini hava durumunu görebiliyorsunuz.
FİLİSTİN HİÇ YOK
Habertürk’ün okurlarına sunduğu sistemde ülkeler arasında Filistin’in yer almaması dikkat çekiyor.
GAZZE İSE İSRAİL ŞEHRİ OLARAK GÖSTERİLİYOR
İsrail’e tıklanıldığında ise önünüze çıkan “şehirleri” arasında Gazze’nin de bulunduğunu görünüyorsunuz. Yani bir Filistin şehri olan ve yıllardır Siyonistlerin kuşatması altında bulunan Gazze, İsrail şehri gibi gösteriliyor.Habertürk’ün Hava Durumu sisteminde, İsrail işgali altındaki Filistin’in Batı Şeria bölgesinde bulunan Ramallah da İsrail şehri olarak gösteriliyor.

İSRAİL FİLİSTİN’İ BÖYLE YUTTU
Bu tablo, 1947’ye kadar haritalara Filistin olarak yansıyan bölgede o tarihten bu yana dengelerin Siyonistlerin lehine değişmesinde medyanın rolünü ortaya koyuyor.

Habervaktim.com/Özel
.
Yeni Şafak’ın promosyon kitabında Peygambere ağır iftira
Yazının sonunda soracağımız soruyu bu sefer başında sormak istiyoruz. Efendimize, diyalog adına iftira atılan bu kitabı Yeni Şafak Gazetesine promosyon olarak kim vermiştir? Yeni Şafak gazetesinin böyle bir iftira ve oyundan haberi var mıdır?
Bu sorular cevap bekleyedursun biz “DİNLER ARASI DİYALOG” adına düşülen hezayan ve o yüce Peygambere atılan iftiraya gelelim.
Bakın, Yeni Şafak Gazetesi, promosyon olarak verdiği kitapta atılan iftira ve yapılan ihanete nasıl ortak oluyor?
Dağıtılan kitap “Gönül Tahtımızın Eşsiz Sultanı EFENDİMİZ” adında siyer kitabı…
Kitabın yazarı ise: Dr. Reşit Haylamaz
Muştu yayınlarını tarafından basılan kitabın “Cennet” başlığı altında sayfa 252’de şöyle deniliyor:
…Ancak O’nun hedefi, öncelikle bütün insanları rahmet ve şefkatle kucaklayıp, ümmeti arasında da, kelime-i tevhidin ikinci yarısını söylemekten kaçınarak kendisini kabul etmese bile “La ilâhe illallah” diyen herkesi buraya getirmekti. Çünkü O, “Kim, Lâ ilâhe illallah derse, cennete girer.” buyuracaktı. Daha baştan O (Sallallahu aleyhi ve Sellem), bunun için yaratılmış ve onun için de, ilk yaratıldığı hâlde gelişi sona denk getirilmiş; peygamberlik güftesine kafiye koyacak Son Sultan olduğu için de, bedeniyle ruhunun buluşması risâlet açısından en sona bırakılmıştı. (Gönül tahtımızın eşsiz sultanı Efendimiz/ Sayfa 252)
Yazarın kitabı zaten kendi yorumlarıyla yazılmış. Bir delil, bir ispat yok. Amaç “dinler arası diyalog” oyununda katkı sahibi olmak.
“KENDİSİNİ KABUL ETMESE BİLE”
Yazar geçinen zat, bölümün ortasında içindeki gerçek niyeti kusuyor ve: “kendisini kabul etmese bile “La ilâhe illallah” diyen herkesi buraya getirmekti. Çünkü O, “Kim, Lâ ilâhe illallah derse, cennete girer.” buyuracaktı.” diyor.
Her zamanki nakaratı şimdi başka bir yazardan duymuş oluyoruz. Hep vurguladığımız gibi bunlar, Dinler arası Diyalog tuzağı kapsamında “iman şartını indirgemek” faaliyetleridir, Hıristiyan ve Yahudileri cennete sokma sapıklığının satın alınmış kalemlerden akan mürekkebidir.
RESULÜLLAH İKİNCİ KISIMI AÇIKLAMAKTAN KAÇINMIŞ!
Şimdi iftiranın boyutunu gözler önüne serelim. Bunun içinde öncelikle Rabbimizin şu ayeti Kerimelerine bir göz atalım. Allahu Teala kelime-i tevhidin ikinci kısmını Fetih suresinde bizzat zikrediyor:
“Muhammed Allah’ın Resulüdür.”(Fetih 29)
Sonra bu görevi yani kelime-i tevhidin ikinci kısmını tebliğ etmesi için emir buyuruyor:
“De ki; ey insanlar! Ben sizin hepinize Allah’ın resulüyüm. O Allah ki, göklerin ve yerin bütün mülkü O’nundur. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Öldüren de, dirilten de O’dur. Bundan dolayı gelin, Allah’a ve resulüne iman edin. Allah’a ve Allah’ın bütün kelâmlarına iman etmiş bulunan o ümmî peygambere, evet ona uyun ki, hidayete erebilesiniz. (A’râf / 158)
Yukarıdaki ayete göre Resulüllah Efendimiz “Allah’a ve resulüne iman edin. Allah’a ve Allah’ın bütün kelâmlarına iman etmiş bulunan o ümmî peygambere, evet ona uyun ki, hidayete erebilesiniz” ile yani Kelime-i Tevhidin İki kısmını da tebliğ ile görevlendirilmiş ve bunu bütün insanlığa tebliğ etmesi kendisine emredilmiştir.
Bu Allah’ın bir emridir…
Şimdi bir insan kalksa ve “Peygamberimiz ikinci kısmı açıklamaktan sakındı” dese; Resulüllah’ın, Allah’ın emrine rağmen, kendine göre bir yorumlama yapıp bu emri yerine getirmekten kaçındı demek istemiş olur ki, Resulüllah’a çok büyük bir iftira etmiş olur.
Yazar bozuntusuna göre Resulüllah Efendimiz kendini kabul eden veya etmeyen ama “La ilâhe illallah diyen herkesi” getirmek için “Ben Allah’ın Resulüyüm” demekten kaçınmış…
Böyle bir saçmalığı da ilk defa duymuş olduk….
Lailahe İlallallah diyen herkes Allah’ın bir olduğunu kabul eder. Ve bunu Allah’ı sevdiği için yapar değil mi? İşte Allah’u Teala buyuruyor ki:
“De ki: eğer siz Allahı seviyorsanız hemen bana uyun ki Allah da sizleri sevsin ve suçlarınızı mağfiretle örtsün, Allah gafurdur, rahîmdır”(ÂLİ İMRÂN – 31)
Gördüğünüz gibi Sevgili Peygamberimiz, kelimenin birinci kısmını söyleyenlere de “kendisine tabi olmalarını” tebliğ etmesi için emrolunmuştur. Bunların aksini söylemek çok büyük bir iftiradır.
Bu nedenlerle kitabın yazarı Reşit Haylamaz öncelikle Resulüllah efendimize iftira etmekten şu Hadis-i Şeriflere muhatap olmaktadır:
“Benim üzerime söylenen yalan, bir başkası üzerine söylenen yalan gibi değildir.” [Müslim, Mukaddime: 4; Tirmizî, İlim: 9; Buhârî, Cenâiz: 34. ]
“Bile bile benim adıma yalan söyleyen Cehennemdeki ye¬rine hazırlansın.” [Buhari İlim: 38 Cenâiz: 34; Ebû Dâvud İlim: 4; Müslim Mukaddime: 1; Tirmizî İlim: 8. İmam Taberâni Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi (İsmail Mutlu) Mutlu Yayınları: 1/104.]
ALLAHA İFTİRA
Yazar bir cümlede İslam adına yapılabilecek en büyük hataları yapıyor. Hem Peygambere ve Hem de Allah’a iftira ediyor.
Resulüllah’a “La ilahe illallah diyen herkesi getirmek için, Kelime-i tevhidin ikinci kısmını söylemekten kaçınmak” ile suçlayan yazar en başta alıntıladığımız kısımda bakın ne diyor: “Daha baştan O (sallallahu aleyhi ve sellem), bunun için yaratılmış ve onun için de, ilk yaratıldığı hâlde gelişi sona denk getirilmiş”
Yani Allah (Celle Celaluhu) haşa sanki Resulüllah’ı, kendisini kabul etmese bile “La ilahe illallah” diyen insanlarıgetirmek için yaratmış! Yaratılışının sebebi buymuş…
Yukarda zikredilen (A’râf / 158) ayetinde ise emir açık ve net…
Allah’a da iftira eden yazar bu sefer şu ayetlere muhatap oluyor:
“İslama davet edilirken Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim de kim olabillr? Allah da zalimler topluluğunu muvaffak etmez.”(Saff 7)
“Bir yalanı Allah’a iftira edenden daha zalim kim olabilir? Bunlar, Rablerinin huzuruna çıkarılacaklar, şahitler de: «İşte bunlar, Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir!» diyeceklerdir. Haberiniz olsun, Allah’ın laneti zalimleredir.” (Hud 18)
Yazar ayrıyeten Allah (Celle Celaluhu) ile peygamber (sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimizin arasını ayırmaktan şu ayete muhatap oluyor:
“Muhakkak o kimseler ki, Allah Teâlâ’yı ve O’nun peygamberlerini inkar ederler ve Allah Teâlâ ile peygamberlerinin arasını ayırmak isterler ve, «Bazısına imân eder ve bazısını inkâr eyleriz,» derler, ve bunun arasında bir yol tutmak isterler. İşte onlar hakiki kafirdirler.”(Nisa 151)
Görüyorsunuz ayetler gayet açık ve net… İnkara, dalavereye, sahtekarlığa yer bırakmıyor. Zalimin zulmünü, yalancının yalanını anında meydana çıkarıyor ve inkarcıyı mahvediyor.
Kardeşlerimiz…
Siz müslüman kardeşlerimiz zaten uyanıksınız Elhamdülillah, hak ile batılı ayırt edebiliyorsunuz ama bilmeyen kardeşlerimiz var. Böyle dinci yazar geçinen ve “menfaat uğruna” Allah’a ve Peygambere bile iftira atmaktan çekinmeyen bu gafilleri her yerde deşifre edelim. Edelim ki, bu müdafaade bir payımız olsun.
Yazarada acilen tövbe edip, kitabın toplatılması veya insanların uyarılması için açıklama yapmasını tavsiye ediyoruz. Çünkü böyle durumlarda sadece tövbe etmek yeterli olmayıp, insanlara ulaşan hatanın telafisi gerekmektedir…
Biz tebliğ görevimizi yaptık… Sizlerde şahitsiniz….
www.ihvalar.net
.
Din kültürü kitabında Laiklik propagandası
Okulların din kitaplarındaki skandalları say say bitmiyor. Nerem doğru ki diyor artık eğitim sistemi. DİĞER YAZILARA BURADAN BAKABİLİRSİNİZ
Din kitabında çocukların dini hayatına dair dersler verilmiyorken din kitabında bir de “laiklik” bölümü açıp, dinin neden devletten ayrıldığını çocukların zihninde meşrulaştırma gayreti içerisine girilmiş. Yani bir çocuk bu sayede “din dersi”nde gördüğü “laikliğin” dini bir olgu olup, gerekli ve lazım bir şey olduğu kanaatine varacak ve böylelikle İslami bir devlet yönetimini içinden de olsa istemeyecek böyle bir dava gütmeyecektir. İşte kitaptan görüntüler:






.
Dostoyevski'nin Budala'sında Peygamberimize hakaret
Rus roman yazarı. Çocukluğu sarhoş bir baba ve hasta bir anne arasında geçiren Dostoyevski yazdığı bir romanda Peygamberimize ağır hakaret ediyor.
Peygamberimizin “miraç” hadisesini konu alıp, Peygamberimizin o güzel ismini kirli kitabın pis sayfalarının lağım akan satırları arasına alıp, Peygamberimizin sara geçirip su testisini döktüğünü zırvalıyor.
Elbetteki bu İslam düşmanlarının ne yazdıkları bizi çok da bağlamıyor ve lakin bu soysuzlara itibar edip kitaplarını okuyan insanlar var. Ve ülkemizde de “dünya klasikleri” adıyla itibar edilir durumda. Okumayın, okutturmayın…

Hadi adam diyelim ki kulaktan dolma bilgilerle roman yazarken böyle bir adiliğe imza atmış. Ya bilerek Peygamberimizin hadislerini, mucizelerini ve faziletlerini inkar eden PROF etikeli ilahiyatçılara ne diyeceksiniz?
Onların da bu adamdan aşağı kalır yanı var mı acaba?
www.ihvanlar.net
.
Milli Eğitim Bakanlığı'nın Avrupa Birliği tanıtma yarışması

.
12. sınıf ders kitabında Dinler arası diyalog skandalı
Okul kitaplarındaki skandallar zincirini sizlere aktarmaya devam ediyoruz. Çok daha önce (Paralelcilerle ortak hareket edildiği zaman) ders kitaplarında Dinler Arası Diyalog serpiştirmelerini sizlere aktarmıştık. Zehri kısa kısa vermeye başlamışlardı.
Şimdi ise resmen Papa’nın izniyle diyalog oyununu yapan Paralelcilerin açtığı yoldan gidildiği ve boyutlarının da genişletildiği görünüyor.
Yani artık diyalogculara gerek kalmadan, Milli Eğitim Bakanlığı çocuklarımızı zehirlemeyi başarıyor.
İşte size okul kitabından şok olacağınız örnekler. Örneklerde dinler arası diyaloğa ve dinler arasındaki ORTAK ÖZELLİKLERE vurgu yapılıyor ki bu da bildiğiniz gibi yine diyalogcuların çokça dillendirdiği bir şeydi. Hatta “amentüde ittifakımız var” diyen yahudi aşığı yazarları bile vardı. İşte o sakandallar:






HOŞGÖRÜ MASALLARI!
Kaba bir tabir olacak ama Ulan adamlar senin dinini yok etmek için bu zamanın tüm imkanlarıyla haçlı savaşı başlatmış durumda, sana ve dinine diş biliyor, bir kaşık suda boğacak, sen ise “hoş görü masallarıyla” dinler arası ortak noktalardan bahsediyorsun.
UYARILAR DİKKATE ALINMIYOR
Diyalogculara darbe vuruluyor diye “dinler arası diyalog” zırvasının bittiğini zannetmeyin. Görüldüğü gibi okul kitaplarında bu ihanetler halen daha mevcut.
Yetkililer maalesef Müslümanların uyarılarını dikkate almıyor ve dikkat ettityseniz daha önce cılız ifadelerle konulan diyalog safsatası şimdi resimlerle desteklenerek allanıp pullanmış bir vaziyette konuluyor.
www.ihvanlar.net
.
Ders kitabında 5 mezheb skandalı devam ediyor
Lise kitabında mezheplerin 5’e çıkartılarak Caferiliğin de mezhepler arasında sayılma skandalını ilk olarak biz sitemizden deşifre etmiştik. BURADAN BAKABİLİRSİNİZ
Milli eğitim Bakanlığı 2013-2014 eğitim yılında basılan kitaplarda bulunan ve tepki toplayan bu skandalı 2014-2015 yılında da devam ettirdi.
Caferiliğe ve ayrıntılarına büyük bir bölüm ayrıldığını görüyoruz.


NEDEN KULAK VERMİYORLAR?
Ehli Sünnet hocaefendiler Şia, şiilik gibi tehlikelere dikkat çekerek bu saçmalığın olmaması gerektiğine dikkat çekiyorlar ve uyarıyorlar. Yüzyıllardır Ehli Sünnet anlayışıyla İslam’ın ana caddesinden ilerleyen milletin yeni yetişen nesillerine inanç yönünden fitne tohumları ekiliyor.
Bu uyarılar dikkate alınmalıdır. Alınmıyorsa samimiyetsizliğe ve hatta başka odaklara hizmet edildiğine hükmedilir.
www.ihvanlar.net
.
7. sınıf din kitabında ALEVİLİK skandalı
Ne oluyor, ne yapılmaya çalışılıyor? Milli Eğitim kimlerin elinde ve neye hizmet ediyor?
7. sınıf din kitabında tam manasıyla skandal yaşanıyor.
Aleviliğin İslam’dan ayrı bir şey olmayan İslam’da da en faziletli yollardan biriymiş gibi sunulan din kitabında çocuklarımızın zihinleri bulandırılıyor.
YARIM SAYFA NAKŞİLİK, 6 SAYFA ALEVİLİK
Kitapta dikkati çeken ilk husus İslam’da itikadi olarak mevcut bulunan Maturidi ve Eş’ariliğe, tasavvufi olarak Mevlivile, Yeseviliğe ve Nakşiliğe yarımşar veya bir sayfa ayrılmasına karşılık Aleviliğe 6-7 civarında sayfa ayrılmış olması. Ve aleviliği bütün ayrıntıları ile ele almış olması.
TASAVVUFİ BİR YOL GİBİ İSLAMİ GÖSTERİLİYOR
Kitapta yapılan en büyük oyun Bektaşi Veli’yi de Ahmet Yesevi’nin talebesi olmasını ele alarak, Aleviliği Bektaşilikle birlikte sunması ve Yesevilik gibi bir tasavvufi yol olarak lanse etmesi.


Görüldüğü üzere Aleviliği bir tasavvuf ekolü olarak lanse ediyorlar. Tasavvuf istismarı bu şekilde devletin kitaplarına da girmiş oluyor. Yani koskoca Milli Eğitim Aleviliği hak bir yolmuş gibi gösterebilmek için TASAVVUFu istismar ederek tasavvufun arkasına sığınıyor.

Ve işin ilginç tarafı alevilikte yapılan herşeyi yorumlayarak İslam ile ilişkilendirmeye çalışmışlar.
Kimse sormamış bunlar neden farzıyyeti ayet ve hadis ile sabit olan, yolundan gittiklerini iddia ettikleri Hazreti Ali ve evlatlarının hiç bırakmadığı NAMAZ‘ı kılmazlar, Yine ayet ile sabit olan RAMAZAN ORUCUNU tutmazlar?
Ve Kur’an-ı Kerimde ayetler ile övülüp, Peygamberimizin müjdelerine nail olup en yakınında bulunan sahabelere, Peygamberimizin sevgili eşlerinden Hazreti Aişe”ye (Radıyallahu anha) düşmanlık ederler?
Bu mu sevgi yolu, bu mu tevazu yolu, bu mu hikmet yolu?
Siz kimi kandırıyorsunuz be hey gafiller?
Alevilik inancındaki batıllıkları orataya koyacakları yerde batıl olan bir yolu Hakk olarak gösterme gayreti içine giriliyor.
Yuh artık diyoruz, yazıklar olsun diyoruz…
www.ihvanlar.net
.
Ali Şeriati'nin Peygamberimize hakareti
Kitabının ön sözünde niyetinin “Bir Müslüman olarak değil tarafsız bir insan olarak Muhammed’in görüntüsünü sergielemek” olduğunu söyleyen İranlı düşünür Ali Şeriati’nin kitabında şu ifadeler yer almaktadır: “Muhammed’in Ali hakkındaki sükutu onu tarihte savunmasız bırakacaktır.”
“Acaba Muhammed, … Ali’yi kollamayacak mıdır? …sükutuyla …o acımasız tarihin eliyle paymal etmeyecek midir? “…nitekim öyle de oldu. Onu tarihte en kötü adam olarak tanıttılar.” (Ali Şeriati, Muhammed kimdir?, s.322)
Bazılarının “üstad” olarak gördüğü Şeriati’nin bu görüşlerinin dindeki yeri nedir?
Resul-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in varlığına münasip düşmeyen ve layık olmayan şeyleri izafe eden kişi kafir olur. (Bezzaziye)
Bir kimse, Efendimiz’i ayıplasa kafir olur. Efendimiz’in huyuna noksanlık nisbet eden kimse kafir olur. Efendimizin aleyhine dua eden kimse de kafir olur. Çirkin ifade ve lafızlarla Resul-i Ekrem’e hakaret eden kişi kafir olur. Efendimiz’i küçültmek maksadıyla başka bir şeye benzeten kimse kafir olur. (Bedir Şerhi Reşid)
“Peygamberimiz’in şahsına noksanlık nisbet eden kafir olur.” (Hüseyin Aşık, elfaz-ı küfür)
Advau’l Beyan tefsirinde (s. 352) şöyle geçer: “(İslam dinine girmek hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur; onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara içinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu, büyük kurtuluştur.” (Tevbe s. 100)
Bu ayette Allahu Teala açıkça Muhacir ve Ensar’ın evvelkilerinden ve onlara güzellikle uyanlardan razı olduğunu beyan etmektedir. Onlara küfreden ve onlara kib besleyennin sapık olduğu, Allahu Teala’ya muhalif olduğunu Kur’anî delilden anlıyoruz. Çünkü o, Allah’ın razı olduğu kişiye nefret etmiştir. Şüphesiz Allah’ın sevdiğine buğzetmek; Allah’a karşı zıtlık, isyan ve başkaldırıdır.
Ali şeriati’nin kendine özgü bir fars milliyetçiliği görüşü vardır. Sahabeden Hazreti Ebubekir (Radıyallahu anh), hazreti Ömer (Radıyallahu anh) ve hazreti osman (Radıyallahu anh) hakkında kullandığı ifadeler, klasik şii yaklaşımının Şeriati’nin düşüncelerine etkisini bariz bir şekilde yansıtmaktadır. (Ebubekir Sifil, Sana Dinden Sorarlar, s. 589)
AYNI KİTAPTAN SAPKINLIKLAR
“İslam ordusu ilk defa en çetin savaşlarından birinden dönüyordu, gururlu ve muzaffer olarak” Gurur!? Bu çok çirkin bir huy ve özelliktir. (S. 42)
Uhud Harbini anlatırken şöyle diyor: “Osman firar etmişti, Ömer ve Ebubekir ortalıkta görünmüyordu” (s. 65)
(Hakk Dinin batıl Yorumlarına Cevaplar) – www.ihvanlar.net
.
İstanbul Üniversitesi İlahiyat kitabında mason Abduh Skandalı
İstanbul Üniversitesi İlahiyat kitabında rastlanılan skandalı, bir takipçimiz vesilesiyle sizlere sunuyoruz. İlahiyatlardaki tehlikenin boyutu gözler önüne sermesi açısından önemli bir haber niteliği taşıyor.
Bu Tefsir Metinleri diye bir kitaptır.
Bu kitapta sözde tefsir olarak okutulan, örnek metin olarak gösterilen REŞİT RIZA ve ABDUH da var.
“Reşit Rıza’nın zahidane bir hayat yaşadığı ve mescitlerde irşat hizmetlerini yürüttüğü bilinmektedir.“ diyor kitapta,
Masonluğu tescilli olan Abduh’un izinden gittiği dahi söyleniyor kitapta.
“Rızanın Kuran-ı Kerim-i tefsir etmekteki amacı İslam toplumunu ıslahı için bir bilgi ve telkin kaynağı elde etmekmiş.Tefsirinde İmani konularda nass’sa müracat etmiş Reşit Rıza. Bunlar da kitapta yazıyor.
İşte kitaptan bazı görünümler:


PEKİ GERÇEK NEDİR?
İşte gerçekler… İslam mücadelesi ile yeni tanışan gençlere örnek olarak sunulan, kitapta yere göğe sığdırılamayan zatların iç yüzlerini resimlerin üzerine tıklayarak görebilirsiniz:



.
İlahiyat fakültesi ilk dönem İslam tarihi kitabında TAHRİF HAREKETLERİ
Sitemizi de yakından takip eden bir kardeşimiz iman feraseti ile, okuduğu fakültedeki ders kitabından yanlışları tespit etmiş ve bizimle paylaşmış. Belki böyle yüzlerce skandal var kitaplarda ve akıllara “ilahiyat nereye gidiyor” sorularını getiriyor. İşte kardeşimizin kendi ifadeleri ile o tespitler:
1-putları evliyalar gibi düşündürüp sefaat şirk denilmiş

2-peygamberimizin dedesi abdulmuttalibin hubel putu önünde kuralım çekip kurban kesmek istemesini yazıyor. Halbuki sevgili peygamberimiz dedelerinden hiç birinin putlara tapmadığını söylemiştir. Ayrıca “altı parmak peygamberler tarihi”nde bile kabede hanif birisine gidip kura çektirdiği yazıyor. Bu durum gerçekten çok sıkıntılı

3-Bu fotoğrafı görünce gayet açık göreceksiniz, doğum tarihi muteber kitaplarda 12 rebiulevvel geçerken, neden insanları saptırmaya çalışıyorlar?

4-Tefsir alimleri bile elbiseni temiz tut diye yazar ve açıklarken, nefsini arındır nasıl bir mealdir? Sahih bedeni diyor, ilahiyat kalbini diyor.

5- Mescidde folklor gösterisinden bahsediyor, detay lazım yoksa insanlar şimdi ki oyun havası gösterilerini kullanır.

6-Peygamberimizin vefat tarihine baktığınızda aslında 12si olması gerekirken 13ü yazdığını göreceksiniz.

7-Hz.Ali’nin Fatima değil Zeyneb adında kızı vardır, yanlış basım yapılmış demektir, dikkat edilmesi lazımdı.

.
Lise sosyoloji kitabında akıllara zarar din tarifi
Değerli gönül dostu Numan Aydoğan Ünal Bey aradı; telefonun diğer ucunda hayli dertliydi. Kendisine liselerde okutulan bir sosyoloji kitabı intikal etmiş. İncelemiş ve bizi aramış. Rica ettim. Kitap geldi. Okudum ve beynimden vurulmuşa döndüm.
Kapağında “sosyoloji” yazan ve M.E.B meşaleli logo olan bir ders kitabı. İki yazarlı. Yazanlar, üstelik de sosyolojiyi tarif etmekte de acze, sefalete düşmüşler.
Dil, tarif edilemeyecek kadar berbat. Kurbağaların vraklaması, bu kitaptaki Türkçe’ye göre bir şiir, bir destandır. Asla ihmali mevzubahis olamaz, asla taviz verilemez ama haydi diyelim ki Türkçesinden vazgeçtik. Fakat felaketin asıl cinayet çapına ermişi de var. Bu güya sosyoloji kitabında din, baskı unsuru olarak, muamma olarak gösterilmekte.
Hangi maksada hizmet ettiği meçhul 975-11-2523-5 ISNB numaralı bu çalışmanın kayıtlarından 2006’dan beri talebelerin zihnini bulandırdığı anlaşılıyor.
AK Parti iktidarı ve bu kitap!
AK Parti MEB/Milli Eğitim Bakanlığı ve bu kitap?
İnanılması çok zor bir tezat!
Birkaç iktibas yapabiliriz:
e-Din Birliği: Genel olarak din, “insanların anlayamadıkları, karşısında güçsüz kaldıkları doğa ve toplum olaylarını, tasarladıkları doğaüstü, gizemsel nitelikli güçlerle açıklamaya yönelme” olarak tanımlanabilir. Diğer etkenlerde olduğu gibi aynı dinî inanca sahip insanlar arasında bir yakınlık ortaya çıkar. Bu yakınlaşma doğal olarak benzer davranışlara neden olur. Böylece din, millî varlığı şekillendiren etkenlerden biri hâline gelir.
Yukarıdaki paragrafı, kitabın 96. sayfasından aynen aldık. Tırnak içindeki iddiaya lütfen dikkate diniz. Buna göre Allah, Peygamber, vahiy reddolmaktadır. Din -hâşâ- insanların tasarladığı ve “doğaüstü gizemsel nitelikli güçlerle açıklamaya yöneldiği” bir muammadır.
Bu sözde kitap, Türkiye MEB müfredatında okutulmaktadır. Bu vatanda dinin adı ise İslamiyettir. Kaldı ki hiçbir semavî din bu şekilde tarif edilemez. Buna rağmen bu kitabı yazan kimseler, dinimize hakaret etmekte, MEB da gençleri, bu kitaptan sorumlu tutmaktadır.
165. sayfadaki bir okuma parçasından:
“….engizisyon silahı elinden alınan kilise sonunda dinsel işlevini ön plana çıkarmak, asıl kimliğine dönmek yoluna gitmiştir. Bu olumlu gelişmenin Gazâli’nin “Felsefeye Yıkım” çağrısıyla, ussal ve eleştirel düşünceye kapılarını kapatan İslam dünyasında yankı bulması bir yana, Atatürk’ün çağdaş uygarlığa yönelik devrimlerine karşın ülkemizde bile kitlesel olarak yeterince algılandığı söylenemez.”
Ne denmek istendiği açık-seçik bellidir. Ayrıca satır satır izaha gerek yok. Korkunç bir İslam, ecdat ve mazi düşmanlığı yapılmakta.
İmamı Muhammed Gazali gibi dünya tarihinin gelmiş geçmiş en soylu kafalarından birine saldıran bu zavallılar, hakşinas görünmek için 43. Sayfada “İbni Haldun doğu düşüncesinde parlak bir istisnadır” diye yazmaktalar. Aslında burada da hinlik var. İbni Haldun’un sosyolojinin kurucusu olduğu kaydedilmediği gibi O’nu doğu düşüncesiyle sınırlayarak över gibi yapıp yine ikinci sınıf saymaktalar. Onlara göre İslam dünyasında hiçbir ilim adamı çıkmamış, ama; nasılsa istisnaî olarak İbni Haldun yetişmiştir. Aynı özürlü mantık, 219. sayfada da Ayasofya’nın cami olduğu dönemde diğer kültürlerin yok sayıldığı iftirasını atmaktadır.
Bu bir tomar kâğıdı buraya aynen aktaramayız.
MEB, bu kitabı acilen geri çekmeli ve bu vesileyle bütün sosyal ilimler ders kitaplarını inceden inceye elden geçirmelidir. Belli ki birileri hile veya rüşvetle böyle bir tahribata geçit verme ihanetini işlemişler.
26.11.2014
Kaynak: http://www.turkiyegazetesi.com.tr/rahim-er/583474.aspx
.
Bu senenin 7.sınıf türkçe DERS kitabında sex skandalı
Bilinçaltı mesajlarını artık hepiniz biliyorsunuz. Mesela 25. karenin çizgi filmlerde nasıl uygulandığını görmüştük. BURADAN BAKINIZ
Gözlerin görmeyip beynin algıladığı bilinçaltı mesajlarının çocukların ders kitaplarına kadar girmesi gerçekten endişe verici… İşte o resim

DİĞER KİTAP DEŞİFRELERİNE BAKMAK İÇİN TIKLAYIN
.
İmam Hatip kelam kitabında İbn-i Teymiyye Skandalı
Çocuklara din eğitimi alanının gelişmesini fırsat bilen İslam düşmanı odaklar, dinini yeni yeni tanıyan yavrularımızı İslamın özü olan Kur’an ve Sünnetten uzaklaştırmak için atağa geçtiler. Bunun neticesinde ders kitaplarına İslam adına İslam dışı bilgiler sokulmaya başlandı. İmam hatipteki mezhepsiz hocaları ve tehlikeleri sizlere ara ara aktardık. Bunlardan bir tanesini (Caferiliği hak mezhep olarak göstermelerini) gündeme de getirmiştik. BURADAN BAKABİLİRSİNİZ
Şimdi de İmam Hatip kelam (akaid) kitabında İslam inanç sistemine ilk bidatleri sokan, müteşabih ayetleri fütursuzca yorumlayarak Peygamberimiz ve Eshabının yolundan ayrılan İbn-i Teymiyye’nin övüldüğünü ve çocuklarımıza doğru bir kaynakmış gibi sunulduğunu görüyoruz.
İşte o bölüm:
Peki İbn-i Teymiyye nasıl bir alim? Güvenilir mi?
İŞTE İBN-İ TEYMİYYE HAKKINDA SİTEMİZDEKİ YAZILAR
.
Mimar Sinan'a Mihrimah Sultan ile aşk iftirası – Romanlara dikkat
Önceleri Romanlara bakılarak senaryo yazıp dizi çekerlerdi. Şimdilerde ise uyduruk senaryolara bakıp roman yazar oldular.
Her önüne gelen, tarihi bir karakter seçip, sağdan soldan duyduğu yarım yamalak bilgi ile roman yazıyor, seçtiği tarihi karakteri kendi hayalindeki karaktere büründürerek gerçeği ile alakası olmayan bir kişilik olarak yansıtıyor. Şehvani duyguları aşk zannedenler, aşkın adını da kirletiyorlar.
Bildiğiniz gibi Osmanlı Devleti’nin en büyük şahsiyetlerinden biri olan Kanuni Sultan Süleyman Hazretlerini konu alan ahlaksız bir dizi çekmişler ve bütün tepkilere rağmen uyduruk senaryolara devam etmişlerdi. İslam Şeriat’ın en güzel tatbik edildiği zaman dilimlerinden biri olan Kanunî devrinin halk ve saray hayatını, İngiliz Kraliyetinin halkı ve saray yaşantısı gibi göstermeye çalışmışlar, insanların zihnindeki BÜYÜK OSMANLI algısını, Cumhuriyet dönemi palavralarıyla paralel düşen “kadın düşkünü, zampara padişah” yalanları ile yıkmak istemişlerdi.
Bu tip kara propagandaların romanlara da yansıdığını görüyoruz…
Roman aslında bir kurgudan ibarettir. Ancak tarihi bir karakter ele alınacaksa bunun üzerine kurgu yapılamaz, gerçeklerin anlatılması gerekir. Yapılması gereken şey hikayede oluşan boşlukları o zamanın ve zeminin şartlarına göre doldurmaktır…
Ancak son zamanlarda özellikle Osmanlı devrinde yaşamış önemli şahsiyetleri konu alan romanların gerçeği yansıtmak şöyle dursun büyük iftiralar ile dolu olduğunu görüyoruz.
MİMAR SİNAN HAZRETLERİNE İFTİRA
Bunlardan size sadece bir misal vereceğiz.
“İki Cami arasında aşk” adı ile yazılan, sözde “mihrimah ile Sinan” aşkını(!) anlatan “Mürvet Sarıyıldız” adında şahsın yazdığı bir roman. Romanda Mimar Sinan’ın yanında Osmanlı’ya ve Padişaha da iftiralar mevcut. En başta dediğimiz gibi: “senaryodan yola çıkılarak oluşturulan bir romandan” ancak bu kadarı beklenebilirdi…
Romanda dünyanın zekasına hayran olduğu Mimar Sinan hazretlerinin Kanunî Hazretlerinin kızı Mihrimah Sultan’a aşık olduğu, Prut nehrine bu aşk nedeniyle 13 günde köprü yaptığı, diğer Mimar başının hasetten hasta olup öldüğü, Mihrimah Sultan Cami’sine de bu aşkı yansıttığı, yaptığı eserleri “ismim duyulsun, herkes bilsin” için yaptığı gibi iftiralar başlıca göze çarpanlar arasında. Şimdi size bu iftiralardan birkaç tanesini sunalım:
KANUNİ’YE İFTİRA İLE BAŞLIYOR
“Padişah ise düşünceli bir halde hem Preveze’den gelecek olan haberi bekliyor hem de bir an önce nehri aşarak gözünün nuru payitahtta ve güzeller güzeli şahı Hürrem’ine kavuşmak istiyordu” (A.g.e s.13)
Payitaht ve Hürrem Kanunî hazretlerinin kavuşmak için can attığı yermiş. Daha en başında Muhteşem Yüzyıl adlı ihanet dizisinin senaryosunun romana dökülmüş hali olduğu çok açık bir şekilde görülüyor. Ömrünü at üstünde seferde geçiren bir padişahın gözünün payitahtta değil şahadette olduğunu anlamayacak kadar cahil insanların kurguları olduğu belli oluyor.
“Saray kurallarına pek uymasa da Kanunî, kendisine uğur getirdiğini düşündüğü kızını, seferlerde genelde yanında götürüyordu” (A.g.e s.15)
Yazar, Mimar Sinan ile Mihrimah Sultan’ı karşılaştıracak ya! O’nu da sefere katıyor. Bunu da “Kanunî’nin uğur getireceğine” inanmasına bağlıyor…
Böyle bir saçmalık işte ancak romanlarda olur… Onlar bir kızın, nalın, çivinin uğur getireceğine inanacak kadar imanı zayıf, Allah’a tevekkülü noksan insanlar değildiler… Katıldıkları savaşlarda da tek amaçları ilayı kelimetullahın yükselmesi ve şahadet şerbetini içmekti.
Tarihin derinliğine ve o dönemin yaşam tarzına vakıf olanlara mizah gibi gelecek bu girişten sonra sonra yazar, Mimar Sinan ile Mihrimah’ı dere kenarında karşılaştırıp şöyle diyor:
“Mührimah’ı düşündüğünde kendinden geçiyordu. At üstünde gitmesini, sarı saçlarını, narin parmaklarını hatırladı. Yüzünün güzel duru beyaz güzelliğini, tebessüm ettiğinde yanağında oluşan o küçük gamzeyi….. tekrar takrar hayal etti.” (A.g.e. s.33)
Osmanlı’nın özellikle o dönemlerinde değil bir kadının saçını görmek, yüzünü görmek bile imkansızdı. Kadınlar tesettüre tam riayet ederlerdi. Mimar Sinan ise o kadar asker içinde Padişah’ın sefere getirdiği(!) kızının sarı saçlarını, yüzünü, parmaklarını görmüş… Ve aşık olmuş… Hep onu hayal eder olmuş…
Gördüğünüz gibi hem Mihrimah Sultan’a İslamın tesettür emrini yerine getirmediği iftirası atılıyor, Mimar Sinan Hazretlerine ise “harama bakmak” iftirası atılıyor.
Bunları sırayla sayıp cevap verecek değiliz. Kitap baştan sonra saçma sapan kurgu, yalan ve iftiradan ibaret… Biz Mimar Sinan hazretlerine bu ve benzeri kitaplar ile atlan iftiralara cevap vereceğiz.
MİHRİMAH SULTAN CAMİİ’NDE AŞKINI MI YANSITTI?
Öncelikle şunun altını kalın bir çizgi ile çizelim. Mimar Sinan Hazretlerinin, Mihrimah Sultan’a aşık olduğu yönünde hiçbir tarihi kayıt yoktur. Bu büyük bir yalandır. Kendisi ile Mihrimah Sultan arasında 35 yaş fark vardır. Bunun dışında saray ve haremin bu ihanet dizilerinde yansıtıldığı gibi olmadığını zaten biliyoruz. Mimar Sinan’ın bile padişahın kızını görmek bir yana, hareme girmek gibi bir lüksü de olamazdı. Dahası, bahsettiğimiz devlette padişahın yüzüne bakmak da uygun görülmezdi. Bu durumda Sinan’ın kendisinden neredeyse 35 yaş küçük olan Mihrimah Sultan’ı görüp aşık olmasını bırakın, bazı rivayetlerde geçtiği gibi bu hanımsultan tarafından huzura çağırılmış olması bile imkansız.
Gelelim camiye…
Mimar Sinan, yaptığı camiye bir kadının eteği silüeti vermiş, Edirnekapı tarafında bir cami daha yaptırmış ve güneş ordan batarken Mihrimah camiinden ay doğuyormuş. Bu aşkının bir ifadesiymiş!
Mihrimah Sultan, gerçek tarih kayıtlarında geçtiği üzere çok hayırsever bir hanımdır. Devletin imkanlarını halkın refahı için kullanmaya çalışmış ve bir çok eserler yaptırmıştır. Mesela “Ayn-ı Zübeyde” suyunu nakleden su yollarını tamir ettirerek, mubarek beldelerin ve hacıların su ihtiyacının karşılanmasını sağlamıştır.
Mimar Sinan, yaptığı eseri kimin adına yapıyorsa ona bir alamet bırakan çok zeki bir mimardır. Mihrimah Sultan Camii ile halkına Allah rızası için büyük faydaları olmuş bir kişiye tabiri caiz ise jest yapmıştır. Eserdeki incelik onun Mihrimah Sultan’a aşık olduğunu değil ancak hürmetini ifade eder.
Bakınız mesela kaptanı derya adına yaptığı Piyale Paşa camisinde hiçbir cami de yapmadığı bir şey yapmış, minareyi caminin ortasına oturtmuş, camiye bir gemi silueti vermiştir. Buna bakarak Mimar Sinan’ın paşaya da aşık olduğunu mu iddia edeceksiniz? Elbette hayır. Dolayısıyla bu büyük bir iftiradır…
ALLAH AŞKI İLE YANAR VE İSLAM DAVASI GÜDERDİ
Batılıların hayran kalıp, akıl sır erdiremeyip kalem kağıt yırtıp, saç baş yoldukları Selimiye Cami’ni Allah’ın izniyle yapan Mimar Sinan tarihe altın harfler ile geçen şu sözleri söylüyor:
“Hıristiyanların mimar geçinenlerinin: “Müslümanlara galebemiz var; Ayasofya’nın kubbesi gibi bir kubbe devlet-i İslamiyye’de inşa olunamamıştır!” dediklerini duymuştum. Bu sözler, nice bir zaman şu fakirin gönlünde bir acı ukde olup kalmıştı. Nihayet Rabbimin izniyle Selimiye’nin kubbesini Ayasofya’dan altı zira yüksek, dört zira geniş bina eylemekle kefere-i fecerenin mimar geçinenlerine galebe çalmış olduk”
Her taşında bir sır gizlenen ve görenlerin hayran olduğu Selimiye caminin minarelerinin neden böyle uzun olduğu sorulunca Koca Sinan şu cevabı vermiştir:
“Bu topraklara düşman giremeyecektir; girse de duramayacaktır! Çünkü bu minareler, kıyamete dek: “Bu ülke Müslüman Türklerindir” diye arşa kadar haykıracaktır.”
İşte ruh… İşte iman… İşte Koca Sinan…
Derdi, davası, gayesi, maksadı İslam…
ALLAH DOSTUYDULAR
Bu zatlar aynı zamanda Allah’ın samimi kulları idiler. Mimar Sinan’ın yaptığı eserlerdeki inceliğin nereden geldiğini şu kayıt daha iyi gösterecektir.
Kanuni Sultan Süleyman Han, Süleymaniye camisinin inşasına karar verdiği zaman Resulüllah Efendimizi rüyasında gördü. Hazreti Peygamber, ona caminin nereye yapılacağını göstermekten başka caminin iç ve dış unsurları hakkında da bir takım talimatlar vardi. Bunları “Minberi şuraya, mihrabı şuraya, kürsüyü de şuraya yapasınız!” şeklinde tafsilatlı bir şekilde ifade buyurdu.
Büyük bir sürur ve heyecanla uyanan Kanuni, Alemlerin Efendisi’ne salavat getirerek gözyaşları içinde Cenab-ı Hakk’a şükretti. Ertesi gün ilk iş olarak derhal Hazret-i Peygamber’in işaret buyurduğu mahalle giderek Mimarbaşı Koca Sinan’ı oraya çağırdı ve buraya bir cami-i şerif yaptıracağını söyledi. Koca Sinan da, zaten bu teklifi bekliyormuşcasına Sultan’a:
“Devletü Sultan’ım! Camiyi bu yere şu minval üzere yaparız; mihrabı şurada, kürsüs de şurada olur” diyerek Kanuni’ye rüyasında vaki olan Peygamberimizin mübarek ifadelerini tekrarladı.
Bunun üzerine Kanuni, mütebessim bir şekilde Sinan’a bakarak:
“Mimar başı! Haberli gibisin” dedi.
Koca Sinan başını edeple önüne eğdi ve aynı rüya-yı sadıkayı kendisininde gördüğünü izhar sadedeinde:
“Sultanım! Sizin hemen arkanızda idim!” dedi.
İşte Allah dostu bir padişah ve mimarı… Yapacakları eserleri bile Resulüllah’ın tarif ettiği kutlu insanlar…
Yine tarihi kayıtlara geçtiği üzere Süleymani’ye camii inşa edilirken Frenk Krallarından biri, caminin içinde kullanılması için kaliteli bir mermer göndermişti. Ancak Koca Sinan, bu durumdan, yani gayr-i Müslim bir kralın cami inşaatına yardımcı olmasından şüphelenerek mermeri yardırdı. İçinden imalat esnasında hususi bir şekilde işlenmiş bir haç çıktı. Mimar Sinan bu haçı herkesi üzerine basması için müşahade edilebilen bir yere koydurdu.
ÖVÜNMEYİ SEVMEYEN TEVAZU ABİDESİ
Süleymani’ye camiinin açılışını Mimar Sinan’ın yapmasını isteyen Kanuni’ye, Koca Sinan şöyle demiştir: “Sultanım! Hattat Karahisarî bu cami-i şerifi hatlarıyla tezyin ederken gözlerini feda etti. Bu şerefi ona bahşediniz.”
Yaptığı muazzam camiye kendini hatırlatacak bir imza bile koymamış, kabrini bile Süleymaniye külliyesinin dışında inşa ederek tevazuunu da eseri gibi kıyamete kadar göstermiştir.
Selimiye Camii’ni tamamladığında adının kitabeye yazılması teklifine ise şöyle cevap veriyordu: “Ben kim oluyorum ki Allah’ın evine ismimi koyayım!..”
ALDANMAYIN-KANMAYIN!
Tarihi bilmeyenlerin yazdığı tarih romanlarına aldanmayın. Mesela bakınız İskender Pala da edebiyat alanında usta bir yazardır. Ancak tarihi bir roman yazmış ve okurlarını hayal kırıklığına uğratmıştır. BURADAN BAKABİLİRSİNİZ
Sizler, bizler bu konularda şuurlu olmaya çalışıyoruz ve biliyoruz ama belki çevremizde bu gibi iftiralara inanan insanlar vardır. Onları da şuurlandırmak ve dinimizi, ecdadımızı müdafaa etmek için iyi bir araştırmacı olmamız, Ehli sünnet tarihçileri dinleyerek gerçeklere vakıf olmamız gerekiyor. Şehid Bayram Hocamızın da üstüne basarak dediği gibi: “Bir Müslüman din, dil, tarih” bilmelidir.
Ayrıca ecdadımızı savunmak bizim boynumuzun borcudur. Bu gün şu vatan üzerinde ezanlar okunuyorsa onların gayretleri iledir ve küffar bu toprakları ele geçirse bile barınamıyorsa yine onların ihlasları ve bereketleri hürmetinedir.
www.ihvanlar.net
.
Ali Şeriatî’nin hac kitabı sapıklıkları ve cahillikleri
Ali Eren Hocaefendi yeni çıkan “Dinde Deformistler” adlı eserinde Ali Şeriati’nin “hac” kitabına el atıyor ve bakın neler çıkıyor neler…
(Mobilden girenler için resimlerin yüklenmesi biraz vakit alabilir)





ALİ ŞERİATİ’NİN CAHİLLİKLERİ
Ali Şeriati’nin cahilliklerine gelince:
a) Haccın başlangıcının zilhiccenin 9. günü olarak anlatıyor. (s. 79)
Hâlbuki hac, Zilhiccenin 8. günü Mina’ya çıkmakla başlar…
b) “Adem doğduğu zaman” (s. 84) diyor.
Hazreti Adem doğmamış, topraktan yaratılmıştır…
c) “Hacda ilk hareket Arafat’da başlar” (s. 86) diyor.
Yanlıştır, hac Mina’da başlar…
d) Şeytan taşlamak için toplanacak taşları şöyle tarif ediyor: “cevizden daha küçük, fındıktan daha büyük” (s. 101)
Yanlıştır. Doğrusu şöyle: Nohuttan büyük, fındıktan küçük. Milyonlarca hacı cevizden küçük taş toplasa Mina’da taş dağı meydana gelir.
f) “Demek Allah için insan kurban etmek yasak oluyordu. Oysa geçmişte bu, yaygın bir dini gelenek ve ibadetti.” (s. 135)
Dini gelenek derken hak dini kasdetmektedir. Oyda hak dinde insan kurban etmek gibi bir gelenek ve ibadet yoktur.
g) “Şimdi her şey sona erdi. Nerede? Mina’da!” (s. 46)
Yanlış. Hac Mina’da bitmez. Çünkü daha ziyaret tavafı yapılacaktır.
h) “Bu gün zilhiccenin onu. Kurban Bayramı, Hacc sona erdi.” (s 146)
Yanlıştır. Hac sona ermemiştir. Taşlama devam etmektedir. Ondan sonra da farz olan ziyaret tavafı var.
i) “Bu üç günde (bayramın üç günü) Mina bölgesinden dışarı çıkmak yasak! Kabe’yi tavaf için bile geceleyin dışarı çıkmaya hakkın yok.” (s 147)
Bunlardan başka kitabında Peygamberlerin isimilerini herhangi bir insandan bahseder gibi zikrediyor. “Aleyhisselam” gibi ifadeler kullanmıyor.
Acı olan bir gerçek var. Oda şudur: Böyle sapıklığı ve aynı zamanda cahilliği aşikar olan birisi nasıl olur da takip edilir? Nasıl olur da savunulur?
Bunu da sizin değerlendirmenize bırakıyoruz…
www.ihvanlar.net
.
Diyanetin ilmihalinde BÜYÜK HATA
İhvanlar.net sitemizin şuurlu takipçilerinin gözünden artık hiçbir şey kaçmıyor. İşte bir takipçimizin reddiyesi:
Türkiye Diyanet Vakfı yayınlarının yayınladığı ve bu ilmihalin ilmi müşavere-redaksiyon heyetinde yahudi hristiyan müslüman olmadan cennete girer diye kitap yazan Hayreddin Karaman ve Alİ Bardakoğlu gibi başkanlığı zamanında ehli sünnet dışı işlere müsade veren insanların da bulunduğu 2. ciltlik ilmihalin 2.cildindinde sahife 207 de diyorki

Delil 1: Şahitlerin iki erkek veya bir erkek iki kadın olması gerekir. Tek şahitle nikâh geçerli olmaz. Çünkü hadiste “Bir velî ve iki adaletli şahit olmadıkça nikâh olmaz.” Buyurulmuştur. (Ebû Dâvud Nikâh,19 , Zeylai 2/2..)
Delil 2 : İmam-ı Muhammedb.Hasan,İmam Malik kanalıyla Ebu Zübeyr el-Mekki’den şöyle rivayet etmiştir: Ömer(radıyallahu Anh)a bir adam ile bir kadın dışında kimsenin şahitlik yapmadığı bir evlilik getirildi de o “Bu,gizli bir evliliktir.Ona izin vermiyorum.Başta söylemiş olsaydım,şimdi sizi recmederdim” dedi [El-Huce3/229]
Delil 3: Yine Muhammed b.Hasan, İbrahim-en-Nehai’den şöyle rivayet etmiştir: Ömer b.Hattab nikahta bir erkek ile iki kadının şahitline izin verdi.İmam-ı Muhammed sonra şöyle dedi: Bizde bu görüşü alıyoruz. Bu, Ebu Hanife’nin de görüşüdür.
Delil 4: İmam-ı Muhammed, İbrahim-en-Nehai’den şöyle rivayet etmiştir :
sadece bir erkek ve bir kadının şahitlik yaptığı bir nikahın tarafları Ömer(radıyallahu Anh)a getirildiğinde:
{هذَا نِكَا حُ السِّرِّ، وَلَأُ جِيزُهُ}“
İşte bu gizli nikahtır,ben bunu caiz görmüyorum” (İmam-ı Malik,el muvatta,no:1960, 3/767) diyerek şahitlerin yeterli olmaması halinde kıyılan nikahı gizli nikah saymıştır.Demek ki şahitlik yeter sayısının en aşağısı olan adede ulaşılsaydı yani bir erkeğin yanında iki kadın şahit bulunsaydı bu nikahı gizli saymayacaktı [Cübbeli Ahmed hoca Nişan ve Nikah ahkamı s.163]
Delil 5: Şahitsiz nikâh sahih olmaz. Mezheplere göre farklıysa da, Hanefi’de, ya iki erkek veya bir erkekle iki kadın şahit olmazsa nikâh geçersiz olur. Hanefî’de, şahit olarak, âkil ve baliğ Müslüman iki erkek veya bir erkekle iki kadının bulunması lazımdır.[R. Nasıhin, Ni’metül İslam, imam-ı Serahsi el-Mebsut, Mülteka]
Delil 6: (Nikâhın sahih olması için), nikâhları kıyılanların her ikisinin (veya vekillerinin) de birbirinin sözünü işitmeleri ve eğer nikâhlanacak olan kadın müslüman olursa, şahitler; her ikisinin (eş olacakların) sözlerini işitmekle beraber iki mükellef (akil baliğ olmuş) her erkek veya mükellef,bir hür erkek ve iki hürre kadının hazır bulunmaları şart kılındı [Mülteka,c.1,nikah bahsi]
Delil 7:
İLGİLİ FETVALAR (Osmanlı şeyhulislamları)
Zeyd’in, Hind’i Tezevvüc ettiği nikâh meclisinde Zeyd ve Hind’din iaşka ancak Amr hazır olsa, o nikâh sahih olur mu?…
ELCEVAP… Olmaz (zira şart olan iki erkek veya bir erkek iki kadın şahit olarak bulunmamıştır).
[FEYZULLAH ve ALİ EFENDİ FETVALARI., 26]
İki şahit huzurunda olmayan nikâh sahih olur “mu?… ELCEVAP… Olmaz.
[ABDIRRAH1M EFENDİ FETVALARI], C. 1, 153
Zeyd, Hind’i mehir konuşmaksızm şahitler huzurunda nikahlarsa. bu nikâh sahih olur mu?…
ELCEVAP… Olur. [ABDURRAHİM EFENDİ FETVALARI, 153]
Zeyd. Hind’i nikâhla almak istediğinde erkeklerden kimseyi şahit dikmeyip ancak Zeynep ve Haticenin huzurlarında nikâhlasa, Hind, Zeyd’in nikâhlısı olur mu?…
ELCEVAP… Olmaz. [FEYZULLAH EFENDİ FETVALARI, 27]
Nikâhın sahih olması için iki mükellef erkek veya mükellef bir erkekle ilci kadının hazır bulunması şart olduğundan nikâh sahih olmaz.
Birinci fetvada şahit bir. ikinci fetvada da iki kadın bir erkek menzilinde olduğundan yine bir şâhİt huzurunda nikâhlasa sahih olmaz.
Bu sahih olmayan nikâhla Zeyd Hind’i fasit olarak nikahladıktan sonra Hind’e üç talak boş ol dese, ve Hind’i Hüllesiz tezevvüç etmesi caiz olur mu?…
ELCEVAP… Olur. [ALİ EFENDİ FETVALARI, 26]
Yukarıda huccet getirilen alimler Osmanlı şeyhulislamlarıdır.
(Aşağıda bakınız.Hayatları)
—ALÎ EFENDİ “Çatalcalı” “rahmetullahiteâlâ aleyh”: Osmânlı Şeyh-ülislâmlarının kırküçüncüsüdür. 1041 de Çatalcada doğdu. Dördüncü Muhammed
hân zemânında, 1084 [m. 1673] de Şeyh-ül-islâm oldu. Onüç sene sonra azl edildi. 1103 [m. 1692] de vefât etdi.(Alî efendi fetvâsı) meşhûrdur. 167, 901.
— FEYZULLAH EFENDİ “rahmetullahi teâlâ aleyh”: Erzurumludur.
Şemseddîn-i Tebrîzî soyundandır. Osmânlı şeyh-ul-islâmlarının kırkaltıncısıdır.
Edirnede 1115 [m. 1703] senesinde şehîd edildi. Medrese, kütübhâne, mektebler
yapdırdı. Feyzullah Erzincânî, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdînin (İ’tikâdnâme) kitâbı-
nı türkçeye terceme etmiş 1323 [m. 1905] de vefât etmişdir.
—ABDURRAHİM EFENDİ “rahmetullahi teâlâ aleyh”:1716 rınOsmanlı şeyhulislamı.İyi bir fıkıh alimi olan Abdurrahim Efendi’nin fetvaları. Feteva-yı Abdürrahim adıyla iki cilt halinde neşredilmiştir.Şer’i-Arfi uygulamaya ait pek çok fetvayı ihtiva eden eser,Osmanlı dönemi fetva mecmualarının önemlilerinden biri kabul edilir.Özel kütüphanesini Fatih Camii’ne vakfeden Abdurrahim Efendi’nin ayrıca Ceridetü’l-feraiz ve Ta’likat Cela’l-Beyzavi adlı iki eseri daha vardır
Bütün muteber din kitaplarında da şöyle deniyor: Nikâhın sahih olabilmesi için, iki Müslüman erkeğin veya bir erkekle iki kadının şahit olarak bulunmaları şarttır. (El-İhtiyar, Dürr-ül-muhtar, Hidaye, Hindiyye, Dürer, Mecmua-i Zühdiyye, Menahic-ül-ibad, Nimet-i İslam)
Değerli Kardeşimize emeklerinden dolayı teşekkür ediyoruz..
www.ihvanlar.net
.
Lise Din Kitabında Diyalog Skandalı
Din Ders kitabında göreceğiniz bu kısım, Dinler arası diyaloğun ve bu kapsamda uydurulan “İbrahimi dinler” gibi kavramların asıl amacını ortaya koyuyor.
LİSE DİN KİTABINDA “İBRAHİMİ DİNLER” SKANDALI

Gördüğünüz gibi önce İbrahimi Dinler diyerek Hıristiyanlığı ve yahudiliği, İslam ile birlikte zikrediyor. Sonra İbrahim Aleyhisselam’ın inanç sistemini, hanif olmanın özelliklerini anlatıyor. Asıl önemli olan kısım ise altı kalınca çizilmiş olan yer. Ne diyor: “İBRAHİM A.S’IN GETİRDİĞİ BU ESASLARI DEVAM ETTİRDİĞİ İÇİN YAHUDİ VE HIRİSTİYANLIK İBRAHİMİ DİN OLARAK NİTELENDİRİLİR!”
Evet, işte dilayog ile yapılmaya çalışılan budur, dedik başımız belaya girdi. Diğer muharref dinleri, geçerliymiş gibi, Hakmış gibi göstermeye çalışmak. Ve maalesef din kitaplarına girmiş. Çocuklarımızı, daha hiçbir şeyden haberi olmayan genç beyinleri etki altına almak istiyorlar.
BU DİNLER İBRAHİMİ MİDİR? İBRAHİM A.S’IN GETİRDİĞİ ESASLAR DEVAM MI EDİYOR? İŞTE PAPA’NIN HAYALLERİNİ YERLE BİR EDEN REDDİYE – TIKLAYIN!
.
REŞİT HAYLAMAZ EFENDİMİZ KİTABINDA AYET TAHRİFATI
Maşallah takipçilerimiz şuurlandı Elhamdülillah.. Artık nerede bir hata görseler anlayacak dereceye geldiler ve bizleri haberdar ediyorlar. Ve bu davada bir katkılarının olmasını istiyorlar…
2. REŞİT HAYLAMAZ VAKIASI
Daha önce Yeni Şafak tarafından promosyon olarak dağıtılan kitabında peygamberimize nasıl iftira ettiğini gözler önüne sermiştik. BURADAN OKUYABİLİRSİNİZ
Şimdi ise bir ayetin nasıl çarpıtıldığına ve üstün zeka (!) oyununa şahit olacaksınız…
Kitabın adı “Gönül tahtımızın eşsiz sultanı EFENDİMİZ”
Kitap, diyalogcuların yayın organları Nil Prodüksiyon ve Burç FM ortaklığında radyo tiyatrosuna da çevrildi. (Diyalogcuların birbirini nasıl tuttuğunun da göstergesi)
Çarpıtılan ayet: Ali İmran 64

Reşit Haylamaz ayete verdiği dip notta 3/65 demiş ama o kadar da incelemeyelim yazım hatası olmuş olabilir…
AYETİN MANASI:
“(Resulüm) De ki:’Ey Kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze gelin. Allah’tan başkasına tapmayalım; ona hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer yüz çevirirlerse, işte o zaman şahit olun biz müslümanlarız’ deyiniz.” (Al-i İmran 64)
Bu ayeti kerimeyi diyalogcu çevreler diyaloğa delil alırlar. Bu ayetin izahı ayrı bir ders. Bunlar minareyi çalacaklar ya kılıf lazım.
Bakın yazar nasıl meal veriyor: “Ey ehli kitap! Gelin, sizinle bizim aramızda müşterek, tek bir kelimede, asgari müşterekte birleşelim; Allah’tan başka hiçbir şeye mabud nazarıyla bakmayalım ve O’na hiçbir şeyi şerik tutmayalım. Sizinle bizim aramızda hiç kimseyi, Allah’tan başkasını Rab yerine ikame edilmiş bir dost olarak görmeyelim.”
Yazar öyle uyanık ki uydurduğu mealin sonuna işaret ettiği dip notta ayetin inişini izah ederek İbni Kesir’i referans veriyor. Yani bir şeyden habersiz iseniz bu manayı ibn-i kesir’in verdiğini zannedebilirsiniz…
Şimdi kardeşlerimiz ayetin kelime kelime manasını vereceğiz. Bakın bakalım yazarın verdiği mana ile uzaktan yakından bir alaka kurabilecek misiniz?
Ye ehlel kitap: Ey kitap ehli
Te’alev: Geliniz
İla kelimetin: Bir kelimeye
Seva-in beynena ve beyneküm: Bizimle sizin aranızda eşit (denk-ortak)
Enla na’büde İllallahe: Allah’tan başkasına tapmayalım (kulluk etmeyelim)
Ve la nüşrike bihi şeyen: Hiçbir şeyi O’na ortak koşmayalım
Ve la yettehize: Edinmesin
Ba’zuna: Bazımız
Ba’zan: Bazımızı
Erbaben: Rabler
Min dünillah: Allah’tan başka…
Bu manaları alın, istediğiniz gibi yerleştirin bakalım Haylamaz’ın vardığı sonuca varabilecek misiniz?
Varamazsınız! Neden? Çünkü sizim kapasiteniz sınırlı!!! Reşit Haylamaz gibi hayal dünyanız gelişmemiş! Ne kadar zorlarsanız zorlayın olmaz.
Hele ayetin son kısmındaki “bazımız bazımızı Allah’tan başka rabler edinmesin” yerine söylediğine bakın:
“Sizinle bizim aramızda hiç kimseyi, Allah’tan başkasını Rab yerine ikame edilmiş bir dost olarak görmeyelim.”
Yazar kelime kalabalığı ile iş çevirmeye kalkışıyor. Ayette mevcut olan kelimeleri büsbütün katlederek kendi istediği manayı veriyor.
BÜYÜK CESARET
Görüldüğü üzere Reşit haylamaz Allah’u Teala’nın ayetini açıkça tahrif ediyor. Mevcut olan kelimeleri bile hazfederek hiç alakası olmayan bir mana ortaya çıkarıyor. Yani kendi hevasına göre yorumluyor. Rabbimizin ayetlerini böyle alenen tahrif etmek çok büyük bir cesarettir. Bu cesaretin kaynağı olsa olsa dünya menfaatidir. Çünkü Rabbimiz, Kur’an ayetlerini tahrif etmeye cüret göstercek olanları bize “menfaatçi” olarak bildirmişti:
“Hakkı batıla karıştırmayın, bile bile gerçeği gizlemeyin.(Bakara, 42)
“Onlar Allah’ın ayetlerini az bir dünya menfaati karşılığında sattılar da Allah’ın yolundan insanları alıkoydular. Gerçekten onlar ne fena iş yapıyorlar!” (Tevbe, 9)
DİYALOGCULARIN İTTİFAKI!
Müştereklerde birleşmeyi savunanları daha önce tanımıştık. Zaman yazarı Ahmet Şahin’in bu konudaki konuşması mevcut. O da: “Allah birdir, Peygamber haktır, ahirete inanıyoruz, müştereklerimiz var, amentüde ittifak etmekteyiz” gibi hezeyanlarda bulunmuştu.
Bizim Yahudi Ve Hıristiyanlarla bir müşterek yanımız yok ama diyalogcuların birbirleri ile çok müşterek yanları var ve her konuda ittifak etmekteler. İstedikleri kadar ayrı ayrı yerlerden, değişik metodlar ile diyalog için çalışsınlar. Söylemleri ile büyük bir ittifak içinde olduklarını ancak kendilerinin de birbirlerinden haberdar olmadığını izhar ediyorlar.
Reşit Haylamaz’ın kimlere hizmet ettiğini daha iyi anlamış oluyoruz.
SİYER KİTAPLARINI KULLANIYORLAR
Dikkat ederseniz Reşit Haylamaz’ın reddiye yaptığımız iki kitap da “Siyer” kitabı Yani peygamberimizi anlatan kitaplar. Anlıyoruz ki diyalog meselesini “Siyer kitaplarında” işleme mevzusuna birileri seçilmiş. Ve görevini icra ediyor.
Peygamberinin hayatını okumak, öğrenmek isteyen nesiller kirli bir oyunun propagandası ile karşı karşıya kalıyor. Hem de hiç farkında olmadan…
www.ismailaga.info
.
OKUL KİTAPLARINDA İSLAM DÜŞMANLIĞI VE DİNLER ARASI DİYALOG
Bu gün gençlik üzerinde hiçbir fonksiyonu olmayan İmam Hatiplerin orta okulunu açtık, içerisinde dinler arası diyalog bölümleri olan siyer dersini koyduk dediler ve kendi ifadeleriyle sizin gazınızı aldılar. Bakın çocuğunuza 1. sınıftan itibaren neler empoze ediyorlar. Görün…
İSLAMİ KIYAFET DÜŞMANLIĞI – BU SAYEDE ÇOCUĞUNUZ SİZDEN NEFRET EDEBİLİR VE KENDİSİNE YENİ BİR YOL ÇİZEBİLİR…


DİNLER ARASI DİYALOG FAALİYETLERİ
.jpg)
MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞINI BU FAALİYETLERİNDEN DOLAYI ŞİDDETLE KNIIYORUZ…
.
Akvaryum Yayınevi’nde Domuz Skandalı
Bildiğiniz gibi İslam’da haram olan domuzu kasaplık et statüsüne alınmıştı. Şimdi de küçük zihinlere test usulü işleniyor.
1. sınıf yaprak test kitapçığından bir kare. Kasap sorusunun yanına yerleştirilen domuza dikkat!…

.
Milli Görüş Avrupa’da (IGMG) neler oluyor?
Avrupa’da yaşayan bir kardeşimiz, elde ettiği bilgi ve bulguları, önemli tesbitlerini bizler ile paylaştı. Yapılanları görünce “Milli Görüş Avrupa nereye gidiyor” veya “yönetim kimlerin eline geçti” diye düşünmeden geçemiyorsunuz.
Merhum Erbakan Hocamızın davası Milli Görüş’ü biz ehli sünnetten taviz vermeyen, siyonizme dur diyebilen, küfre boyun eğmeyen bir yapı olarak biliyoruz. Avrupa’da da Müslümanların yegane buluşma noktası olarak biliniyor. Ancak kardeşimizin dediği gibi bazı yanlış işler var. İnşaAllah bunları düzeltmelerine vesile oluruz…
TEMEL EĞİTİMDE SAPIK KAYNAKLAR ZİRVEDE

Çocuklar için hazırlanan ve temel eğitim düzeyindeki kitaplarda Ehli sünnet akaidine taban tabana zıt görüşleri olan ve yine ehli sünnet alimlerce reddiyeler yazılmış sapıkların görüşlerine yer verilen kitaplar, yetişen nesil açısından bizleri tedirgin ediyor. İşte Avupa’da teşkilatın içerisinde bulunan ve yaşayan bir kardeşimizin hazırladığı bilgiler:
Teşkilatta bu kitap okutuluyor. Okutulan kitapta yukarıda dediğimiz gibi İslam alimleri tarafından sapık görüşlerine reddiyeler yapılan insanlar kaynak olarak alınıyor. Asırlara mal olmuş onca İslam alimi var iken bu kişilerin kaynak alınması gerçekten düşündürücü.

Abdurrahman el-Hümeyyis
Abdurrahman el-Hümeyyis, vehhabidir, bunu ‘Dört imam’in itikadi’ kitabindan anliyoruz. Bu
kitabinda söyle diyor:
‘’Bir kimsenin Allah’a O’nun isimleri disinda baska bir isimle dua etmesi caiz degildir.’’ (s. 9)
‘’Dua edenin ‘falancanin hakki icin’ veya ‘peygamberler ve nebilerin hakki icin, ya da
‘Kabe’nin hakki icin’ gibi sözlerle Allah’a yalvarmasi mekruhtur.’’ (s. 9)
‘’Bir kimsenin Allah’tan gayrisiyla Allah’a dua etmesi dogru degildir. Duada ‘Senin arsinin
izzetle tutundugu yerlerin hürmetine’veya ‘yarattiklarindan birinin hakki icin’ gibi sözler
kullanilmasini kerih görürüm.’’ (s. 10)
‘’O’nun eli, yüzü ve nefsi vardir. Allah’in kitabinda zikretmis oldugu yüz, el, nefis, O’nun
nasilligi bilinemeyen sifatlarindandir. Elinden maksat kudretidir veya nimetidir denilemez.
Zira bu durumda Allah’in sifatlarini iptal etme söz konusu olur. Bu ise mutezile ve
kaderiyye’nin görüsüdür.’’ (s. 11)
‘’Simdi ise nasil olup da bircoklari Allah’in heryerde oldugunu ya da hicbir yerde hatta
alemin icinde olmadigini söyleyebilmektedirler.’’ (s. 13)
‘’Ehli-sünnetin yolu……..Allah’in gökteki Ars’inin üzerinde oldugu,….. ve dünya gögüne de
diledigi gibi inecegini ikrar yoludur.’’ (s. 38)
Ahmed el-Hakemi
Ahmed el-Hakemi, vehhabidir. ‘Sorulu-Cevapli Islam Akaidi’ kitabinda, Ehli-sünnet itikadina
bircok muhalif yanlislar bulunmaktadir. Kitabindaki sapkin görüslerini söyle siralayabiliriz:
‘’Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat; Allah’ın keyfiyeti bizim tarafımızdan bilinmeyen, başka yüzlere
benzemeyen, hakîki anlamıyla bir yüzü olduğuna îmân ve ikrar eder. Ehl-i Sünnet ve’l-
Cemaat; Allah’ın yüzü”nü, zât veya rızâ ile yorumlayıp nassları tahrîf etmez.’’ (s. 13)
‘’SORU 38: Îmânın artıp eksildiğinin delili nedir? CEVAP: Yüce Allah’ın şu buyruklarıdır:…’’
(s. 32)
‘’Ayet-i kerime keyfiyyeti bizim tarafımızdan bilinmeyen hakiki “iki el”i olduğunun
delilidir.’’ (s. 54)
‘’Ayet-i kerime Yüce Allah’ın başka yüzlere benzemeyen, keyfiyyeti bizim tarafımızdan
bilinmeyen, hakiki bir “yüz”ü olduğunun delilidir. Ayet-i kerime Yüce Allah’ın başka gözlere
benzemeyen, keyfiyyeti bizim tarafımızdan bilinmeyen, hakiki “iki göz”ü olduğunun
delilidir.’’ (s. 55)
‘’SORU 65: Yüce Allah’ın fevkıyyetinin (üstte, yukarda oluşunun) Kitâb’tan delili nedir?
CEVAP: Bu hususa dâir açık deliller sayılamayacak kadar çoktur. Bunlardan bir kısmı sözünü
ettiğimiz isimler ile o anlamı ihtiva eden lafızlardır. Kur’ân-ı Kerîm’de yedi ayrı yerde geçen:
“Rahman Arş’a istivâ etti.” (Taha, 20/5)…..’’ (s. 61)
‘’Bu istiva âyetlerinde Yüce Allah açıkça arşın üzerinde olduğunu ifade etmiş
bulunmaktadır. Selef istivayı yukarda olmak ve üstünde bulunmakla açıklamışlardır.’’ (s.
62)
‘’SORU 134: Şefaate îmân etmenin delili nedir? Kimler, kimlere şefaat edecektir? Ne zaman
olacaktır? CEVAP: Yüce Allah, Kitâb-ı Kerîm’inin pekçok yerinde ağır bir takım şartlara bağlı
olarak şefaatin sâbit olduğunu belirtmiştir. Şefaatin yalnızca kendisinin elinde olduğunu,
hiç kimsenin bu konuda herhangi bir pay sahibi olmadığını bize bildirmiştir.’’ (s. 132)
Yusuf el-Kardavi
Kardavi, (Kimseyi taklid etmiyorum) diyor, yani (Dört mezhepten birine uymam) diyor. Bu,
ben mezhepsizim demenin başka şeklidir. Kimseyi taklit etmediğini söylese de, İbni
Teymiyye’ye İmam ve Şeyhülislam diyerek, küçük kitapçığına, ondan 21, talebesi İbni
Kayyım’dan ise 8 tane nakil almıştır. Ebu Hanife ismi iki defa geçiyorsa da, kaynak olarak
değildir.
El-Halal-vel-Haram kitabının önsüzünde, (Kendimi herhangi bir mezhebe bağlamayı uygun
bulmadım. Yalnız bir mezhebin esiri olunmaz) diyor, mezhepleri esaret kamplarına
benzetiyor. El-Halal-vel-Haram kitabı, daha önce çok tenkide uğramıştır. O. Hacı Ömeroğlu,
mezhepleri yıkmaya çalışan Kardavi için (İki işçi, koca Süleymaniye’yi yıkar; fakat onu yapmak
için bir Süleyman ve bir de Sinan gerekir) diyor. (Din, kolaylık üzerine kurulmuştur) diyerek
verdiği çağdaş, asrî fetvalardan birkaçı şöyle:
1- (İnce çorap üstüne mesh caizdir) diyor. Hâlbuki dört hak mezhebin hiç birisinde ince
çoraba mesh caiz değildir. Bugüne kadar hicbir Ehli-sünnet alimi böyle bir fetva vermemistir.
Kolaylık olsun diye, her kolayına geleni yapmak caiz olmaz. Mesela kolaylık olsun diye, vakit
girmeden beş vakit namazı bir vakitte kılmak, dini değiştirmek olur.
2- Mukim olanın, bir özürle iki namazı cem etmesine, (Hanbelî’de caiz olduğu için, ben de
caizdir derim) diyor. Hâlbuki Hanbelî’nin bu hükmünü herkese şamil etmek, asla caiz değildir.
Bir zaruret veya ihtiyaç sebebiyle bir mezhebi bir hususta taklit edebilmek için, o mezhebin o
husustaki mümkün olan bütün şartlarına da riayet etmek gerekir. Şartlarına riayet etmeden
bir mezhebin bir hükmünü almak veya mezheplerin kolaylıklarını toplamak, telfik olup bütün
alimlerin icmai ile haramdır. (Hadika)
3- (Fitil kullanmak orucu bozmaz) diyor. Hâlbuki 4 mezhepte de bozar.
4- (Midye, ıstakoz gibi deniz haşaratı ve denizde kendiliğinden ölmüş balık yenir) diyor.
Hâlbuki kendiliğinden ölmüş balık yenmez. Hanefi’de midye, ıstakoz gibi deniz haşaratı da
yenmez. (Dürer)
Balık, hastalık gibi bir sebeple kendiliğinden ölünce leş olur, insanı da zehirleyebilir. Bir sahih
hadis-i şerif meali şöyledir: (Kendiliğinden ölüp, su yüzüne çıkan balık yenmez.) [Darekutni]
5- (Demir ve diğer madenlerden yapılan yüzükler erkeklere caizdir) diyor. Halbuki bu icma ile
haramdir. Mütercim, dipnotuna, haram olduğunu ilave etmiş. Demek ki, mütercim bile,
Kardavi’nin dine aykırı sözleri olduğunu biliyor. Peki harama helal diyenin kitabı, niye
tercüme edilir ki?
6- (Haşhaş, kenevir ve tütün ekmek haramdır, çünkü bunlar kötü yerlerde kullanılıyor) diyor.
Kötü yerde kullanılınca haram mı olur? Afyon, tıpta çok kullanılır. Halbuki alimlere göre ilaç
olarak az miktarda kullanmak caizdir. (Redd-ül-muhtar)
Kötü yerlerde de kullananlar var diye, haşhaş ekmeye haram denmez. Bu yanlış görüş, şarap
yapılıyor diye üzüm yetiştirmeyi yasaklamaya benzer.
7- (Şâfiî mezhebinde olan halka kolaylık sağlamak için, eti yenen deve, sığır gibi hayvanların
necasetlerinin temiz olduğuna fetva verdim. Kadına dokununca abdestleri bozuluyordu.
Kadına dokunmakla abdestin bozulmayacağını söyledim. Buna da Kur’an ve sünnetten delil
getirdim) diyor. Bu ne demek oluyor? Açıkça, bin küsur yıldan beri Şafiîlerin yanlış yolda
olduğunu, Şafiî âlimlerinin Kur’an-ı kerime ve hadis-i şeriflere aykırı fetva verdiklerini
söylemiş olmuyor mu? Mezhepsiz Kardavi, İmam-ı a’zam Ebu Hanife veya İmam-ı Şafiî gibi
büyük bir âlim olsa bile, ancak (Benim görüşüm bu) diyebilir, fakat yine dört hak mezhepten
birinin hükmüne yanlış diyemez. Hele dinin sahibi gibi, (Şâfiîlere şunu helal ettim) diyerek
mezhepleri bozmaya hakkı yoktur. Şafiî’deki birçok hüküm Hanefi’ye aykırıdır, bu ayrılık da
ümmet için rahmettir, sahih bir hadis-i şerifde mealen söyle buyurulmustur (Alimlerin ihtilafi
ümmetim icin rahmettir), Şafiî âlimleri hiçbir zaman, (Hanefilerin ictihadı yanlıştır) demediler.
Sadece kendi mezheplerinin hükümlerini bildirdiler.
8- (İbni Teymiyye’nin, “Bir anda verilen üç talak, bir talaktır. Evlat, fakir ana babasına zekât
verir. Bir kadın, yol eminse tek başına hacca gider” görüşlerini tercih ettim) diyor. Bu
konularin hepsi İcma-ı ümmet ile sabittir, yani Karadavi burada İcma-ı ümmet karşı geliyor.
9- (Hastaya Kur’an okumak, âyetleri muska şeklinde üstte taşımak haramdır) diyor. Hâlbuki
bunlar sünnettir. Bunu Peygamberimiz ve Sahabeler yapmistir. Hatta Kur’anda Allahu Teala
Kur’anin mü’minler icin sifa oldugunu söyluyor.
10- Hak ve bâtıl mezhep ona göre aynı olduğu için, Zeydiyye mezhebinden olan Şevkani’den
de nakiller yapıyor, Zahiriyye mezhebinden İbni Hazm’ın, enfiye çekmenin, kulağa, burna ve
makattan ilaç vermenin orucu bozmayacağı görüşünü savunuyor. Mezhepsiz Reşit Rıza’ya
müceddid diyor, onu övüyor.


Hayrettin Karaman
Hayrettin Karaman’in Ehli-Sünnet disi bircok sapik görüsleri vardir. Bunlardan bazilarini
kitabindan nakiller ile siralayacagiz:
Hayrettin Karaman ‘’Polemik degil Diyalog’’ kitabinda sapkin görüslerini su sekilde yaziyor:
‘’Bütün insanlarin müslüman olmalari dinin Kuran’in hedefi degildir’’ (s. 41)
‘’Müslümanlarin cogu ‘Peygamberin bütün din saliklerini Islam’a cagirdigina’ inanirlar.’’ (s.
35)
‘’Peygamberimiz Yahudiler mutlaka müslüman olsun demiyor. Hristiyanlar mutlaka
müslüman olsun demiyor.’’ (s. 35)
‘’Diyalogun hedefi tek bir dine varmak, dinleri tek’e indirgemek olmamali.’’ (s. 36)
‘’Kuran-i Kerim’de ehl-i kitabla ilgili devamli vurgulanan sey Allah’a iman, Ahirete iman ve
ameli Salih’dir. Kur’an bircok ayette bunu söyluyor; yani Peygambere iman edin demiyor.’’
(s. 37)
Ve Hayrettin Karaman kendi resmi websitesinde (www.hayrettinkaraman.net) kendisine
Mehdi Aleyhisselam hakkinda sorulan sorunun cevabinda söyle diyor: ‘’Mehdi inancı kesin
bir inanç unsuru/ögesi değildir.’’ Böylelikle Mehdi Aleyhisselamin gelecegine inanmanin farz
olmadigini öne sürüyor.
Yine ayni websitesinde kendisine yöneltilen soruya yanlis fetva veriyor. Soru erkegin kadinla
tokalasmasi hakkinda. Hayrettin Karaman bu soru üzerine kadinin veya erkegin karsi cinsle
tokalasmasinin caiz oldugunu söylüyor ve bunun haram olmadigini söylüyor.
Mevdudi
Mevdudi’nin ‘’Hilafet ve Saltanat’’ isimli mezhebsizlik zehiriyle dolu kitabına bir göz atalım:
1- İslâm’ı Anlamak kitabından imanın şartlarını beşe indiriyor, “Kadere iman” akidesini ve
şartını zikr etmiyor.
2- Tefhimü’l-Kur’ân’da şefaat meselesinde Vehhabîleri ve Selefîleri geçen bir aşırılığa
sapmıştır.
3- Gayri müslimler, müminlere verilmiş bütün medeni haklardan aynı şekilde istifade eder.
(s.58)
[Yanlıştır, bir gayri müslim, mümin kadınla evlenemez, seçme ve seçilme hakkına sahip
olamaz.]
4- Benim nazarımda bütün insanlar eşittir. Bizden olsun veya olmasın. (s.68)
[İnsanlar, insan olarak eşitse de, bir müslümanla bir kâfir asla eşit değildir. Müslüman namaz
kılması için zorlanır, fakat kâfir zorlanamaz. (Ancak müminler kardeştir) âyet-i kerimesine
istinaden bütün vatandaşların eşit olduğu hükmünü çıkarıyor. s.69-70 ]
5- Sahabeden Hz. Sa’ad bin Ubade’ye, farklı ictihadı için kabilecilik taassubu diyor. (s.112)
6- Dördünün değil de, ilk iki halifenin icraatı numune kabul edilir diyor. (s.114)
[Hadis-i şerifte ise, (Benden sonra ihtilaflar çıkınca, sünnetime ve hulefa-i raşidinin sünnetine
uyun! Onlara azı dişlerinizle ısırır gibi sımsıkı sarılın!) buyuruluyor. (Tirmizi, İbni Mace)]
7- Hulefa-i raşidinin aydınlattığı meşaleyi [Hz.] Osman söndürdü diyor. (s.117)
8- İbni Teymiye’den bile nakiller yapıyor. (s.135)
9- [Hz.] Osman’ın siyaseti hatalı idi diyor. (s.141)
10- İslam’ın emrettiği seçim şeklinin modern olmadığını veya modern seçimin İslam’ın
koyduğu seçim sisteminden üstün olduğunu, dolayısıyla Hz. Ali’ye haksızlık yapıldığını
belirtmek için, “Bugünkü modern usullerle bir seçim yapılmış olsaydı Hz. Ali kazanacaktı”
diyor. (s.151)
11- “Talha, Zübeyir ve diğer kan davası peşinde koşanlar” diyor da, şer’i kısas isteyenler
demiyor. Aşere-i mübeşşereden bu iki zatı “kan davası peşinde koşanlar” diye suçluyor.
(s.164)
12- Hz. Ali’nin karşı taraftakilerin şehitlerine hürmet gösterdiğini ve mallarını ganimet
saymadığını yazdığı halde hainliğinden karşı tarafa hücum etmekten kendini alamıyor. (s.167)
13- Resulullahın kayınbiraderi, vahiy katibi Hz. Muaviye’ye uzattığı kirli diline bakın:
Muaviye, Osman’ın kanını istemek hususunda gayri kanuni yolda yürüyordu. (s.169)
Muaviye, Osman’ın katillerinden değil, o zamanın halifesinden kan istiyordu. (s.171)
14- Hz. Osman’ın katilinin Hz. Ali’nin olduğunu söylemesi için, sahabeden 5 tane yalancı şahit
bulundu diye iftira ediyor. (s.173-174)
15- Hakem olayında haklıyı haksızı tespitin, hakemlerin yetkisinde olmadığını, hakemlerin
yaptığı işin tamamen yolsuz ve yersiz olduğunu söyleyerek, bu işe rıza gösteren Hz. Ali ile
bütün Eshab-ı kiramı yolsuz ve yersiz iş yapmakla suçluyor. (s.182-183-187)
16- Hz. Ali’nin, Hz. Osman’ın katline iştirak eden iki sahabiyi vali yaptı diyerek, “İşte Hz.
Ali’nin tek hatalı meselesi budur” diyerek Hz. Ali’yi suçluyor da, ictihadı böyle idi diyemiyor.
(s.187-197)
17- Hz. Ebu Bekir’in Hz. Ömer’i yerine hilafete seçtiği gibi, Hz. Muaviye’nin de oğlunu hilafete
seçmesini yanlış, hatalı ve usulsüz bir fikir olarak söyledikten sonra Eshab-ı kiramın bu işi
aynen kabul etmesini hazmedemediği için Resulullahın arkadaşlarına yükleniyor. (s.197)
18- Hz. Muaviye hakkında ağzına geleni söylüyor, bir defacık olsun Hz. kelimesini bile uygun
bulmadığı halde yaptığı hareketlerin tasvibi için bakın nasıl bir dil kullanıyor: Muaviye iyilikleri
şöyle dursun sahabi olması hasebiyle hürmete şayan bir zattır. Onun hakkında her kim ileri
geri konuşur, ona taan etmeye kalkarsa, o haddini bilmeyen bir kimsedir. (s.204)
19- Hz. Muaviye için, “Politik gayeler uğruna şeriat hükümlerini tahrif etti” diyor. (s.235)
20- Şöyle bir iftira ediyor: “Bu hadise esnasında bin kadar kadın kendi kocalarından başka
kimselerden gebe kaldı.” (s.247)
[Mevdudi, Eshab-ı kiram ve onların çocukları olan Tabiine bu ırz düşmanlığını nasıl layık görür
ki?]
21- Şirkten başka günahların affedilebileceği, Mürcienin (sapik bir mezheb) itikadı olduğunu
söylüyor. (s.302)
Halbuki Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(Allahü teâlâ, şirki asla affetmez ve şirkten başka olan bütün günahları dilerse affeder.) [Nisa
48]
22- İmam-ı a’zamın istisnasız bütün sahabileri hayırla, iyilikle yâdettiğini yazmasına rağmen,
kendisi hain olduğu için Hazret-i Muaviye’ye, Hazret kelimesini bile çok görüyor. (s.326)
23- İslam âlimleri cumhuriyet esasları korunması şartıyla birlik için çalıştılar diyor. (s.360)
24- Sahabiler için, “Bilerek hata yapmaz” diyor ve ictihadi hataları olabilir demiyor. (s.436)
25- Es-sahabetü küllühüm adül, mefhumunun istisnasız bütün sahabiler hakkında varit
olduğunu söylediği halde, yine de çokları adil iş yapmadı, şeriatı tahrif etti diyor. (s.437)
26- Bir hata işlemekle bir kimsenin derecesinin yüksekliğine noksanlık gelemiyeceğini
belirterek “Eshab-ı kirama dil uzatıyorum ama onlara noksanlık gelmez” demek istiyor.
(s.441)
27- “Benim düşüncem şöyle” diyerek kendini, Resulullahın arkadaşlarını, akrabasını hâşâ
hesaba çeken savcı olarak görüyor. (s.443)
28- (Eshabım hakkında konuşulurken dilinizi tutunuz) hadis-i şerifine rağmen Sahabe-i kirama
kusur yüklemeye, hata bulmaya çalışıyor. (s.444)
29- Sapıkların şahitliği kabul edilmediği halde iftiralarına ibni Sebecilerden delil getiriyor.
İntak-ı hak kabilinden mehaz gösterdiği İbni Ebi Hadid’in ehl-i sünnet olmadığını kendi de
itiraf ediyor. (s.445)
30- İbni Kuteybeyi mehaz olarak gösteriyor. İbni Kuteybe’nin ehl-i sünnet olmadığı bir tarafa,
Hz. Ali’yi sevmemek anlamına gelen nasibilikle itham edildiğini belirtiyor. (s.446, 447)
[Sanki Hz. Ali düşmanı olunca sözü senet mi olur?]
31- İbni Teymiye’yi imam diye övüyor. (s.452) [Burada imam, mezhep sahibi büyük âlim
demektir.]
32- İbni Arabi’nin, İbni Teymiye’nin ve Şah Abdülaziz’in Şiileri reddiye hakkında yazdıkları
kitapların mehaz olamıyacağını beyan ediyor. (s.463-464)
33- Kendi fikirlerini yazdıktan sonra, “Kendi icthad-i fikrimi ortaya koysaydım” diyor. (s.463)
34- [Hz.] Osman’ın niyeti değil, düşüncesi yanlıştı diyor. (s.465)
35- Hz. Osman’ın firasetinin noksan olduğunu ispat için, “Herhangi cahil bir insan bile vukuu
muhtemel zararları tahmin edebilir, iyi veya kötü bunlara karşı gerekli tedbirleri almayı ihmal
etmezdi” diyor. Hz. Osman’ın bir cahil kadar bile tedbirli olmadığını söylüyor. (s.467)
36- Hz. Osman’ın Hz. Muaviye’yi uzun seneler valilikte bıraktığı için siyaset ve tedbirinin
hatalı olduğunu, bir valiyi ancak 5-6 sene istihdam edip değiştirmenin münasip olacağını
söylüyor. (s.472)
37- Hz. Osman’ın akrabalarına karşı olan tutumunu zaaf olarak vasıflandırıyor. (s.476)
[Mevdudi’yi savunan müslüman kardeşlerimiz, Hz.Osman’ı savunsalardı kendileri için daha
hayırlı olurdu. Bize ne kadar kızarlarsa kızsınlar, biz Hz.Osman’ı savunuyor ve onun tarafını
tutuyoruz.]
38- [Hz.] Osman, bazı valileri değiştireceğine söz verdiği halde yine yerlerinde bıraktı diyerek,
onu yalancılıkla suçluyor. (s.483)
39- Eshab-ı kiramın en büyüklerinden Amr İbni As hazretleri için, “Bu zatın yaptığı iş, düpedüz
haksızlıktı” diyor. (s.498)
40- Mekke’nin fethinde [Hz.] Osman’ın iltiması ile bir zatın suçundan vazgeçildi diyor. (s.506)
[İltimas, bir haksızlığı meşru kılmak için yapılır. Hz. Osman iltimas yaptı demekle hem Hz.
Osman suçlanıyor, hem de bu iltiması kabul eden Resulullah efendimiz suçlanmış oluyor.]
Üstad Ahmet Davudoğlu hoca, Din tahripçileri kitabında, Mevdudi’yi tenkit ederek özetle
diyor ki:
Felsefe ile meşgul olan Mevdudi, kolay tarafından din âlimi olmaya heves etmiş, dinde
reformcu bir cemaat meydana getirmiştir. Mısır’ın reformcu yazarları onu göklere çıkarırken,
Pakistan uleması da yerin dibine batırmıştır. (s.168)
Mevdudi, ulemasıyla, muhaddisiyle, fukahasıyla bütün İslam âlimlerine cahil demiştir. (s.173)
“Peygamber SAV, peygamberlik farzında kusur ettiği için ALLAH ona istiğfar emretmiştir”
diyor. (s.173)
“Bütün peygamberler günah işlerler” diyor. (s.174)
“Peygamberimiz Kur’anın eşitlik esası ile ameli terk etti” diyor. (s.176)
Mevdudi, Resail Mesail isimli eserinde (s.57 de) “Resulullah Deccalin kendi zamanında
çıkacağını sanıyordu, ama bu zannı üzerinden 1350 sene geçmesine rağmen, peygamberin
zannı doğru çıkmamıştır” diyor. (s.179)
Yazılarında bunlara benzer saçmalar çoktur. (s.178)
Son söz olarak Mevdudi’nin kim olduğuna bakalım:
(Hindistan’daki dinde reformculardan, İngiliz casusu Ebülula el Mevdudi İskoç masonu idi.)
[Faideli Bilgiler s.303] –
Seyyid Kutub
İşte S.Kutub’un yanılgılarının ve ehl-i sünnet inancına uymayan görüşlerinden bazılarının
vesikaları :
1- Seyyid Kutub, bütün kitaplarını müctehid edası içinde yazar.Yani kendisini müctehid yerine
koyar..Bir İmamı Azam (RA) gibi sanır..Tefsirinde geçmiş ehl-i sünnet müfessirinden pek
kaynak göstermez..” Kur’anı kendi reyi ile tefsir edenin yeri cehennem ateşi olsun”[4] hadis-i
şerifini çok iyi düşünmek durumundayız.
2- Bütün kitapları ayet ve hadisten derlemedir.Ayetler herhangi muteber bir tefsire
dayanmaz.Hadislerin yorumu, şahsı tarafından yapılır.Nasih, mensuh, sebeb-i nüzul ilimleri
bilinmeden tefsir işine soyunmak büyük bir musibettir.
3- İcma ve Kıyas tanımaz. Sahabe için bile durum böyledir.Mesela, ‘’eğer bugün bazı kimseler
zekatı kendi elleriyle verebiliyorlarsa, bu İslamın farz kıldığı bir şekil ve nizam değildir ” deme
cür’eti kendisine aittir.[5] Ne var bunda diyenler meseleleri kavramamış insanlardır.Bu sözün
ucu Hazreti Osman (RA) efendimize ve O’nun mübarek ictihadına ve bu ictihad sonucu
oluşmuş, icma-i ümmet, yani Hazreti Osman radiyallahü anh efendimiz zamanında yaşayan
tüm sahabelerin ittifakını reddemeye-Allah bizleri bu sapıklığa düşmekten korusun amingötürür.
Zira Hazreti Osman (RA) efendimiz ictihadıyla altın ve gümüş zekatlarının verilmesini
sahiplerine bıraktı. Bu noktada Seyyid Kutub, hiçbir mezhep imamının demediğini demiş
oldu..Zaten mezhepsizler, mezhepler üstüdür.
Müslüman ümmet, yüzyıllardır, altın, gümüş, para gibi görünmez değerlerini; Hz.Osman –
radiyallahü anh- efendimiz ve sahabe-i kiramın icmaına uyarak zekat olarak veriyorlar. Kutub,
yukarıdaki cümlesiyle hem müslümanları ve hem de sahabeyi, Hz.Osman efendimizi, bu
İslam’ın farz kıldığı bir şekil ve nizam değildir diyerek farzı yerine getirmemekle; İslam dinini
bilmemekle itham etmiş oluyor. Bu ne büyük enaniyet, nefse ve akla güveniştir.. Adam
gözümüzün içine baka baka İslam büyüklerine yaldızlı edebiyatı ile hakaret ediyor. Buna
rağmen bazı aymazlar da Kutub büyük alimdir diyebiliyorlar. (devam edecek)
[1] Ahmed Davudoğlu, Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri
[2] N.Fazıl Kısakürek, Doğru Yolun Sapık Kolları
[3] Ehl-i Sünnet İtikadı, sh: 10 Bedir yayınevi.
[4] Tirmizi
[5] Seyyid Kutub, Cihan Sulhü ve İslam, sh.150-158
4- Yine aynı kitapta “Devletçilik, İslam’ın bu tarafı gereği gibi açıklanmamıştır” ( sh: 13 ) Dört
raşid halife de dahil, gelmiş geçmiş bütün mezhep imamlarını, ulemayı, alimleri
küçümsemek,yok saymaktır bu. Onlar bu mes’eleyi gereği gibi anlatamamışlar da kendisi
anlatmış (!) Bütün alimlerimize iftira atıyor. Onları yani dört halife, Emevi, Abbasi ve Osmanlı
halifeleri, ulemayı bu konuyu atlamakla, yeterince bilmemekle itham ediyor. Demek ki,
Seyyid Kutub, bu dünyaya gelesiye ve sapık kitaplarını yazasıya, kendini mezhepler üstü
allame göresiye kadar, İslam ümmeti İslam’ın devlet mes’elesinden habersizdi !
5- “İslamiyyet diğer dinlerden nefret manasını taşıyan dini taassubu asla kabul
etmez”miş.(Cihan sulhü, sh: 22) İslam’dan başka dinlere mensup olanları sevmemek taassup
olarak gösterilmiştir. Şimdi ben mesela Yahudiyi sevmezsem, Müslüman düşmanı Bush’dan
nefret edersem bu taassupmuş.Ne yani -haşa- sevecek miyiz? “Ey iman edenler ! Mü’minleri
bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin”[1] misali ayetler varken, Filistin kan ağlarken, Irak’da,
Afganistan’da, Doğu Türkistan’da Çeçenistan’da…müslümanlar acımasızca katledilirken, Bush
haçlı savaşı başlamıştır diyerek kan emerken kadınların namusu kirletilirken, biz hümanist
olacağız, Allah için nefret etmekten uzaklaşacağız, Allah’a ibadeti engelleyen tağutlara
taassupta (!) bulunmayacağız öyle mi ?
6- “Tüm insanlar, tanışıp anlaşsınlar, birbirlerini sevsinler diye yaratılmıştır, boğuşup
birbirlerini yesinler diye değil “(aynı kitap) Tüm insanlar birbirini sevemez.”Mü’minler ancak
kardeştir..(Hucurat:10) ‘’Mü’minlerin dostu (velisi) “ancak ALLAH (onun) Resûlü ve rükû
eden, namazı kılıp, zekâtı veren mü’minlerdir.” (Maide :55 ) bir çırpıda aklıma gelen ayet
mealleri nerede, Kutub’un “tüm insanları kardeş” yapma sapıklığı nerede.. Hadis-i şerifte
sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz : “İmanın temeli ve en kuvvetli alameti, müslümanları
sevmek, kâfirleri sevmemektir.”[2].: “Allah’a ve ahiret gününe inanan bir toplumun kendi
babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa Allah’a ve Resulüne muhalefet edip,
düşman olanlara dostluk ettiğini, sevgi beslediğini göremezsin…” buyurulmuştur.[3]
7- “Yeryüzünde yaşayan tüm canlılar arasında bir yakınlık bağı vardır, hepsi bir ailedendir”
(C.Sulhü kitabından )cümlesi de ona ait. Kur’anda Hazreti Lut ve Hazreti Nuh (AS) kıssalarında
“Yarabbi oğlum.. diyecek oluyor, iman etmeyen oğlu için Mevlamız :”O senden değil ”
buyuruyor.Peygamberimiz aleyhisselatü vesselamın getirdiği din, baba ile oğlu karşı, karşıya
getirmedi mi?Akrabalar birbirine kılıç çekmedi mi ?
8-“Devlet yalnız vergi yoluyla değil, şahsi mülkiyetten ihtiyacın gerektirdiği miktarda
karşılıksız, iade etmemek üzere alır..” (C.Sulhü ) Kısa cevabı, bu da komünist sistemlerde
vardır.İslam nizamında zekat dışında devlet zorla bir şey alamaz. [4]
9- İslam’a “nazariye” diyor. Lügatlerde nazariyenin manası, doğruluğu ispatlanmamış ilmi
görüşler diye tarif ediliyor. Hani şu Darwin nazariyesi cümlesi gibi. Bu nazariye kelimesi
beşeri, ideolojik şeyler için kullanılır.İslam’ın görüşü diyor, görüş biz kullara ait, doğruluğu
tartışılabilen şeylerdir. Korkunç cürüm! Yoldaşı mason Efgani’de İstanbul’da yaptığı bir
konferansta -haşa- “Peygamberlik sanatlardan bir san’attır” demiş ve ortalık birbirine
girmişti.! Yani bu sanatı öğrenenler peygamberlik yapabilirler,diyebilmiştir.Kelime ve
kavramlar bu kadar önemlidir.Onlar maksatlarını böyle sinsice kelime oyunları içinde
döktürürler.
10- Fizilail Kur’anda, maide suresini güya tefsir ederken : Dört mezhebin ictihadlarını bildirip,
“biz bu hususta imam Malik’in fikrini tercihe şayan görüyoruz” diyerek mezhepsiz ve
mezhepler üstü olduğunu ispat etmiştir. Sen kimsin de mezheplerden birini tercih ederek,
mezhepleri karma yapıp,aklına yatana göre tefsir yapıyorsun.Sen mezhep seçicisi misin
?Maliki mezhebini tercih ederken, diğerleri yanılmışlardır, demeye getiriyor. Yoksa
mezhepleri telfik ederek, mezhepler üstü bir konumla, diğer mezhep imamını tahkir edici
tarz çok çirkindir.Bir kimse kendi mezhebinin içtihadını tercihe şayan görmez, hep doğru bilir
ve amel eder.Başka mezhebin ictihadını tercihe şayan gören, İmam-ı Rabbani efendimizin
buyurduğu gibi, mülhid, yani mezhepsiz olur.
11- Zümer suresi 3. ayetini anlatırken, evliyayı, veliyi, mürşid-i kamilleri reddediyor. Bu da
vehhabiliğine işaret. Mürşid, Allah dostu veli insana puttur diyebiliyor.
12- Bakara suresine başlarken;”Her surenin kendine has bir musiki tesiri vardır..” diyebiliyor.
Kur’anı musiki ve teganni ile bağdaştırmak mı müfessirlik ?
13- “Tefsir ve tevhid alimlerinin bilmesi gerekir ki..” bu cümlesiyle de gelmiş geçmiş cümle
tefsir alimlerini ve imamları, alimleri küçümseyerek, onlara akıl hocalığı tarzında, ukalaca
bilgiçlik taslıyor. Sanki onlar bilememişler gibi..
14- Yine tefsirlerinde “bana göre” ifadesi, fıkıhtan haberi olanlarca oldukça anlamlı. Sen
kimsin, müfessir mi, müctehid mi, muhaddis mi ? hiçbiri..Herkes “bana göre” demeye başladı
mı, ortada ne mezhep, nede din kalır..Oysa icazetli ehl-i sünnetin meşhur müfessirleri bile,
son tahlilde ‘’en doğrusunu Allah bilir’’ demiş, büyüklenme yoluna gitmemişlerdir.
Tabiünden Şabi (rh.a.)’e bir kimse gelip bir sual sorar.O bu konuda Abdullah İbn-i Mes’ud
(RA)’dan bir rivayeti nakleder.Sual soran kimse: “Sen bu konudaki şahsi kanaatini söyle”
deyince, Hz.Şa’bi (rh.a.): Şu adama bakın, ben ona Abdullah İbn-i Mes’ud şöyle dedi
diyorum.O bana şahsi kanaatimi soruyor. Ben dinimi bundan tenzih ederim. Vallahi müzikle
meşgul olmayı, sana şahsi kanaatimle fetva vermeye tercih ederim, diye haykırmıştır.[5]
Hz.Ebubekir -radiyallahü anh- efendimize bir ayetin manası sorulduğunda : “ Ben Allah’ın
kitabından bir şey hakkında Allah-u Tebareke ve Teala’nın murad ettiğinden başka bir şey
söylersem, beni hangi gök gölgelendirir ve hangi yer taşır. Nereye gidebilirim ve nasıl
yaparım? ”[6] buyurarak bu çok ince ve hassas meselenin- hem de peygamberlerden sonra
insanların en üstünü olmasına rağmen- önemini, tasasını bizlere hissettirmeye çalışmıştır.
Allahresulünün nazarına ilişmiş, sohbetiyle yetişmiş sırdaşı Kur’an’ı tefsir hususunda böyle bir
endişe taşıyacak, hiçbir icazeti olmayan, mezhepsiz S.Kutub kendi başına ahkam kesecek, işte
ayrılış noktası..! 15- “Zekat bir vergidir, ancak devlet tahsil eder” Zekat bir vergi değil mali bir
ibadettir ve verileceği yerler belirtilmiştir. Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet İslam
İlmihalinin Zekat başlığında muteber kaynaklar eşliğinde tespitlerinden özet :”Şurası
muhakkaktır ki, “zekat” ile “vergi” arasında teşri kaynağı, gaye, miktar ve harcanacağı yerler
noktasında müthiş farklar vardır. Zekat Allah Teala’nın koyduğu bir ibadettir.. Bu şer’i
hududlara hiç kimsenin tecavüz etmesi veya onu değiştirmesi mümkün değildir.Hanefi
fukahası, Dar’ül İslam’da zalim bir yönetimin koyduğu haksız vergilerin ödenip-ödenmeyeceği
hususunda ihtilaf etmişlerdir… Adil ve zalim bir İslam ululemirinin yönetiminin bulunmadığı
beldelerde; müminler küfür ahkamına muhatap oldukları için “ESİR” hükmündedirler. Küfür
ahkamı memurlarına, zekat ve öşürlerini kat’iyyetle veremezler. Verseler de sahih olmaz.”
Zekat toplama hakkının İslam devletinin başı ululemre ait olduğunu bilmek başka şey, hem
zahiri ve hem de batıni mal olarak tabir edilen, ortada olan; para, altın gibi gizlenilebilen
mallar –ki bu gizlenilebilen kısmı Hz.Osman efendimizin ictihadı ile ancak devlet tahsil eder’e
dahil olmaz, verilmesi, müslüman ferde bırakılmıştır. Seyyid Kutub, Allahresulünün -sallahü
aleyhi vesellemin- damadı, müslümanların üçüncü halifesi ve Peygamberin “raşid
halifelerime uyunuz “ buyurduğu Hz.Osman-ı Zinnureyn’den -radiyallahü anh-ve Müllefei
Kulüb’e artık zekatın verilemiyeceğine ictihadla fetva veren Hz.Ömer -radiyallahü anhefendilerimizden
ve onların bu ictihadlarını ittifakla-icma kabul eden sahabe-i kiram
hazeratından daha mı iyi İslam’ı biliyordu, bilgiliydi ve akıllıydı ? Bu soruya “evet” diyecek bir
ahmak çıkmaz demeyin, nice nasipsizleri şahsen tanıdım ! (devam edecek)
[1] Nisa : 144, Al-i İmran :118-119-120-149; Nisa : 144, Mümtehine : 1-2; Maide : 55-56-57;
Tevbe; 123 gibi sayısız ayet-i kerime mealinin tefsirleri okunmalıdır.
[2] Kimya-i Saadette, İmam-ı Gazali ( Rh.a.)
[3] İbn Kesir, Mücadele suresi: 22
[4] İslami nizamın dökümanı hükmündeki Mecelle madde 95 bunu böyle açıklar.
[5] Sünen-i Darimi, sh: 47
[6] Kenzül Ummal, II/327; No : 4149
Ibn Teymiyye
İbn Battuta, İbn Hacer el-Heytemi, Takiyyuddin es-Sübki, Tacüddin es-Sübki, Kemaleddin
İbnü’z-Zemlekâni, Şihabuddin İbn Cehbel ve Ebu Hayyan gibi muasırı olan alimler tarafından
görüşleri tenkit edilen İbn Teymiyye, hakkında yazılan reddiyelerin de etkisiyle, zamanla ilk
yıllardaki itibarını kaybeder. Osmanlı’nın son dönemlerinde Hicaz’da ortaya çıkan
Muhammed b. Abdulvahhab’ın başlattığı hareket, İbn Teymiyye’nin fikirlerinin yeniden
canlanmasına zemin hazırlar. İbn Abdulvahhab’a nisbetle Vehhabilik olarak tanınan ve
zamanla siyasi bir boyut kazanan hareket Suudi Arabistan Krallığı’nın kurulmasında da etkili
olur.
Kendisini selefiyye olarak tanımlayan “vehhabilik” hareketi zamanla Suudi Arabistan başta
olmak üzere İslam coğrafyasının önemli bir bölümünde nüfuz elde eder.
İbni Teymiyye’nin Mü’min suresinin 36-37. ayetlerinde geçen (Fir’avn’a ait bir sözü) delil
olarak öne sürerek ALLAHü teâlâ için cihet isnad ettiği anlaşılıyor. İbni Teymiyye’nin çağdaşı
olan Ahmed b. Yahya el-Küllabi diyor ki:
“Keşke bilseydim, İbni Teymiyye Fir’avn’un bu sözünden ALLAHü tealanın göklerin ve Arşın
üzerinde olduğunu nasıl anlamıştır? Fir’avn (Musa’nın ALLAH’ı göklerdedir) dememiştir.
Haydi Fir’avn’un dediğinden böyle anlaşıldığını farzedelim. Peki İbni Teymiyye, nasıl
Fir’avn’un zannıyla istidlal eder? …Demek ki İbni Teymiyye’nin, bu ayetten anladığı mana ve
ALLAH’a cihet olduğuna dair itimad eylediği delil, Fir’avn’un görüşüne göredir. Akidesinde
itimad ettiği delil Fir’avn’un zannettiği şey olup o Fir’avn inancının kurucusudur.” (Beraatül-
Eşariyyin, s.120-121.)
Hafız İbni Hacer el-Askalânî, Ed-duraru’l-kâmine isimli kitabında, İbni Teymiyye’nin sahabenin
büyükleriyle ilgili sözleri hakkında alimlerin bazı tenkidlerini nakletmektedir:
“İbni Teymiyye Ömer ibnu’l-Hattab’a üç talak meselesinde ve Hazret-i Ali’ye de on yedi
meselede Kur’anın nassına muhalefet etti diye isnadda bulunmuştur. Hazret-i Ebu Bekir ne
dediğini bilen yaşlı birisi olarak müslümanlığı kabul etti, ama Hazret-i Ali çocukken İslamiyeti
kabul edip bir kavle göre çocuğun İslamiyeti sahih değildir, demesi ve yine Hazret-i Ali
hakkında, kendisi Ebu Cehil’in kızını istemiş ve ölünceye kadar onu severek unutmamıştır,
demesi üzerine alimler ona münafıklığı isnad etmişlerdir. İbni Teymiyye Hazret-i Osman
hakkında (Osman malı severdi) demiş ve (Peygamberden -aleyhisselam- istigasede
bulunmazdı) dediği için ona zındıklık isnad etmişlerdir.”
(Bera’atü’l-Eş’ariyyin min Akaidi’l-Muhâlifin, s.410.)
“Zamanındaki kırk Sünni ulema İbn-i Teymiyye’yi bir fetvada kafir ilan ettiler. Bunların
arasında Muhammed bin İbrahim Şafii, Muhammed bin Ebu Bekir Maliki, Muhammed bin
Ebu Bekir Cerir Ensari Hanefi ve Abdullah bin Ömer Mukaddis Hanbeli vardı.”
(Ed-Durra el Kamina, Ibn Hacer, Bölüm 1 sayfa 147 ,Dakkan)
Takiyyuddin el-Husni ed-Dimeşki (vefat tarihi: h. 829), -ki bazı alimler bu zatın mutlak
müçtehit derecesine kadar yükseldiğini belirtmiştir- başından sonuna kadar ibni teymiyeye
reddiyede bulunduğu “Def’u şubehi men temerrade ve nesebe zalike ilesseyyidi’l-celili’limam
Ahmed” (Mektebu’l Ezheriyye lit-turâs baskısı) isimli kitabının 45. sayfasında şöyle
demiştir: “… böylece onun (ibni teymiyenin) küfrü, üzerine icma edilmiş olmuştur.”
Ibn Battuta’nın seyahat ettiği ülkelerdeki gözlem ve hatıralarını anlattığı “Tuhfetu’n-nuzzar fî
ğaraibi’l-emsar” adlı eseri, İbn Teymiyye ve Onun tecsim akidesi ile alakalı ilginç bilgiler
vermektedir:
‘’Dımaşk şehrinde çeşitli konularda konuşan fakat aklından zoru olduğu anlaşılan Hanbeli
fakihlerinin ileri gelenlerinden Takıyyuddin İbn Teymiyye adında biri vardı. Halka vaaz verir,
insanlarda Ona karşı ileri derecede saygı gösterirlerdi.İbn Teymiyye, yaptığı bir konuşmadan
dolayı fakihlerin tepkisini çekmişti. el-Meliku’n-Nasır’ın huzuruna çıkarılıp, kadılar tarafından
sorgulandı ve hapse atıldı. Yıllarca hapiste kaldı. Bu müddet içerisinde 40 ciltten oluşan ve
adını “el-Bahru’l-muhit” koyduğu bir tefsir kaleme aldı. Annesinin ricası üzerine sultan Onu
serbest bıraktı. İbn Teymiyye, Dımaşk de bulunduğum sırada –önceden- tutuklanmasına
sebep olan ifadeleri tekrar etti: Cuma günü cemaat olarak hazır bulunduğum camide,
insanlara vaaz ve nasihatta bulunurken minberin merdiveninden bir basamak aşağıya inerek
“muhakkak ki Allah Teala benim buradan indiğim gibi dünya semasına inmektedir.” şeklinde
bir cümle sarfetti. Maliki fakihi İbn Zehra söylediklerine karşı çıktı. Cemaatte ayağa kalkıp
sarığı başından düşünceye kadar ona dayak attı. Neticede bir daha tutuklandı ve hapsedildiği
kalede ölünceye kadar tutuklu kaldı. (Muhammed b. Abdillah b. Muhammed İbn Battuta,
Tuhfetu’n-Nuzzar fî Ğaraibi’l-Emsar (Rıhlet-u İbn Battuta), Beyrut, 2004, s. 88.)
Ibn Teymiyye’nin açıkça Allah Tealaya cisim isnat ettiğini söyleyen Zahid Kevseri bu noktada
şunları söylemektedir: “Ebu Hayyan, ‘O’nun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp
kuşatmıştır.’Ayetini tefsir ederken muasırı olan İbn Teymiyye’nin “Kitabu’l-Arş” adlı -kendi el
yazısıyla kaleme aldığı- eserinde şu ifadeleri okuduğunu nakletmektedir: ‘Allah Teala kürsüde
oturmaktadır. Yanı başında boşalttığı yerde ise Onunla birlikte Hz. Peygamber oturmaktadır.”
( Muhammed Zahid el-Kevseri, es-Seyfu’s-Sakîl fî’r-Rreddi alâ İbn-i Zefîl, (el-Akidet-u ve ilm’lkelam
min a’mali’l-imam Muhammed Zahid el-Kevseri içerisinde), (d. not: 1), Beyrut, 2004)
Ebu Hayyan “el-Bahru’l-Muhît”in muhtasarı olan “en-Nehru’l-mâd” adlı tefsirinde de Ibn
Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşlerini tenkit etmektedir. Kitabı tahkik eden Bûran ed-
Dannavî ve Hidyan ed-Dannâvî İbn Teymiyye’ye isnat edilen tecsimle alakalı bölümü
tefsirden çıkartmışlardır. ( Abdulhamid, a.g.e., (d. not: 1), s. 125.)
İmam es-Sübki (v. 756) “es-Seyfu’s-sakîl fî’r-reddi alâ İbn-i zefîl” adlı eserinde, Ebû Hayyan’ın
belli bir dönem kendisinden övgüyle bahsettiği İbn Teymiyye’yi “Kitabu’l-Arş” adlı eserini
okuduktan sonra ölünceye kadar lanetlediğini yazmaktadır. (Takıyyuddin es-Sübki, a.g.e., s.
477-478.)
Şafii ulemasından Şihabuddin İbn Cehbel de İbn Teymiyye’nin tecsimle alakalı görüşlerini
reddeden bir risale kaleme almıştır. Ibn Cehbel eserinin sonunda “İbn Teymiyye’nin sapıklık
ve inadının derecelerini açıklamak için tahrif ve fesadından kaynaklanan açıklamalarını
bekliyoruz.”demesine rağmen Ibn Teymiyye Onun bu meydan okumasına cevap
ver(e)memiştir. (Tacüddin Abdulvahhab b. Ali es-Subki, Tabakatu’ş-Şafiiyyeti’l-Kübra, t.y., IX,
35-91.,Tacüddin es-Sübki, a.g.e., IX, 91)
Hanefî fıkıh alimlerinden, İmam Ebû C’afer et-Tahâvî’nin (vefatı m.933) rahimehullah yazdığı
ve mezhebin üç büyük imamının itikadî çizgisini yansıtan “Akîde”de şöyle denmektedir:
“Allahü teâlâ, varlığı için birtakım sınır ve son noktalar bulunmasından, erkân, aza ve
edevattan yüce ve beridir. Mahlukatı ihata eden altı yön O’nu ihata edemez.”
Molla Aliyyülkârî rahimehullah diyor ki:
“Allahü Teâlâ’nın cisim olduğunu, mekânı bulunduğunu, Allahü Teâlâ üzerine zaman geçtiğini
söyleyen kimse de kâfirdir. Böyle bir kimse için iman hakikati sabit olmamıştır…. Allah bir
mekânda değildir. Yukarıda değildir, aşağıda değildir, başka cihetlerde değildir. Allahü Teâlâ
üzerinden zaman geçmez. Allah bir şeyin içine girmiş değildir, bir şeyin mahalli de değildir.”
(Fıkh-ı Ekber Şerhi)
Ehl-i sünnet alimlerinin bu açık beyanlarına rağmen, İbni Teymiyye’nin kitaplarını okuyanlar
arasında “Allahü teâlâyı yaratıklara benzetmek” temayülünün va başka sapık görüşlerin
yayıldığını görüyoruz. Ebu Hamid bin Merzuk rahimehullah İbni Teymiyye’nin bozuk sözlerini
geniş olarak ele almış ve reddetmiştir. Bera’atü’l-Eş’ariyyin isimli eserinden ufak bir kısmı
burada vermekde fayda görüyorum:
[İbni Teymiyye] Yine mezkur kitabın [Minhacu’s-Sünne’nin] c. 2, s. 29’da (min muvafati
sarihi’l makul li sahih el-menkul) bahsinde der ki:
“Allahü teâlâya bir had (ölçü) olup, ondan başkası miktarını bilmiyor. Haddinin sonu tasavvur
edilmesi hiçbir kimseye caiz değildir. Ama haddi olduğuna ina¬nacak ve hakkındaki bilgiyi
Allahü teâlâya havale edecektir. Allah’ın mekanı için de had vardır. Allah Arş’ının üzerinde,
göklerin üstündedir. İşte bu iki durum, O’nun iki haddidir (sınırıdır).”
“Allah için had vardır, mekanı için de bir had vardır?” dediği bu iki sözünde, Rab¬bi için cisim
isnad ettiğinde, acaba akıllı kimse tereddüt eder mi? Allahü teâlâ ve tekaddes onun dediği bu
yalanından uzaktır. Yine akıllı kimse, İbn Teymiyye’nin, “Onun bir haddi olup kendisinden
başka kimse bilmez”, kavlinden taa “Onun mekanı için de bir had vardır” kavline kadar dediği
bu tabirinin arasında hata ve çelişki olduğunda tereddüt eder mi? Bu söz, “Allah’ın cismi
vardır, ondan başka hiç kimse cismini bilmiyor” tabirinin benzeridir. Allah’a had isbatlamak,
O’na mekan olduğunu söylemek, ancak şeytandan gelebilecek bir kuruntudan başka bir şey
değildir.
Milli-Görüs Genel Merkezin hazirladigi Islam Akaidi ve Fikhi Kitabi
Bu kitap 18-25 yas arasi gencler icin hazirlanmistir ve bu kitap Akaid ve Fikih gibi cok önemli
ve ciddi konular hakkinda yazilmasina ragmen gereken hassasiyet gösterilememis ve
dolayisiyla kitap icerisinde itikadimiza mühalif düsen bircok mühim hatalar yapilmistir.

‘’Yüce Allah’in Mirac gecesinde oldugu gibi, Peygamberimiz Aleyhisselam’a, perde
arkasindan hitapta bulunmasi.’’ Burada perde arkasindan konusmaktan murad, Hz. Musa
(Aleyhisselam) ‘in mazhar oldugu gibi, Allahu Teala’nin Kelamini isittigi halde Allahu Teala’nin
Zatini görmemesidir. Fakat burada bu önemli aciklama yapilmamistir. Avrupada Vehhabiligin
yaygin oldugu bu devirde itikadi ilimlere vakif olmayan genclere bu tür meseleler hakkinda
aciklama yapmadan genclere sunmak son derece tehlikelidir ve vehhabilerin ekmegine yag
sürmektir. Bundan dolayi ‘’perde arkasindan’’ diye kullanilan ifade Allahu Teala’nin ‘’perde
arkasinda’’ oldugunu, dolayisiyla O’nun bir mekan icerisinde bulunabilecegi manasini tasir.
Bu kesinlikle yanlistir ve Allahu Teala’ya mekan izafet etmektir.

Sayfa 118: Burada Peygamber efendimizin ‘’dini ilim ve dini olmayan ilim’’ diye ayirim
yapmadigi yazmaktadir. Halbuki bu ikisi arasinda ayirim yapmayi birak, bu ikisi birbirleriyle
kiyas bile edilemez.
Sayfa 118: Burada Ibn Sina ve Farabi övülmüs ve birer Islam Alimi olarak gösterilmis. Halbuki
bunlar felsefe ugruna Islamin bircok temel hükümlerine mühalafet etmislerdir. Maddenin
ezeliyetini savunmak gibi bircok dinden cikaran görüsleri benimsemislerdir.
UYARILAR…
Çalışmayı hazırlayan kardeşimiz daha bir çok konuyu ele almış ancak biz bu kadarı ile yetineceğiz… Kardeşimiz uyarısını şöyle bitiriyor:
Bilinmelidir ki bu kitap avrupa’da yasayan ilimden ve amelden yoksun genclere
hazırlanmıstır. Bundan dolayı itikad bozukluklarına mahal vermeden daha titiz
bir calısma yapılması gerekirdi. Ve bu gencler öyle bir devirde yasıyor ki
Vehhabiler, reformistler ve Ehli-Sünnet dısı akımlar cok aktif bir sekilde faaliyet
gösteriyor. Onun icin normalde gösterilmesi gereken titizligin daha fazlası
gösterilmesi gerekirdi, aksi takdirde birisi bu ifadelerden birini yanlıs anlayıp,
itikadı bozulabilir.
MUSTAFA İSLAMOĞLU UMRE REHEBERİ(!)
Daha önce de konferansa davet edip tepkiler artınca iptal edilen, başta kaderi inkar gibi ehli sünnete 180 derece zıt görüşleri bulunan, babası tarafından bile sapık ilan edilen bir insan da kaynaklar arasında:

DİNLER ARASI DİYALOG’DA NEYİN NESİ OLUYOR?
Milli Görüş’ün bu konuda sağlam olduğu kanatindeyiz. Masaya oturup dini konuları, İslami esasları pazarlık konusu yapmazlar. Ancak yine de bu toplantıların “dinler arası diyalog” adı ile yapılması, bayramlarının kutlanması gibi dinimizce hoş karşılanmayan durumlar var…
HIRİSTİYANLARIN MANEVİYATINA MI KALDIK?


BİZ UYARIYORUZ!
Biz her zaman olduğu gibi uyarıyoruz. Ey Müslüman kardeşlerimiz uyanık olun. Özellikle Avrupa’daki kardeşlerimiz bunları ikaz etsinler, tepki versinler, engellemeye çalışsınlar. İslam’da ehli sünnet kaynaklar tükendi mi ki çocuklarımızın temel eğitimi son devrin sapıklarına kalsın! Çıkarın bu batıl zihniyetli kişileri kitaplarınızdan. Ve “dinler arası diyalog” gibi oyunlara alet olmayın. Avrupa’da yaşayan Müslümanların tek umudu siz kalmıştınız siz bari bozulmayın. Ehli sünnet düşmanları son sürat faaliyet yaparken siz de onların ekmeğine yağ sürmeyin.
www.ihvanlar.net
8. Sınıf Din kitabında Peygamber Skandalı
Çocuklarımız okullarda devlet eli ile zehirleniyor. Çocuklarımızdan Peygamber sevgisi alınmaya çalışılıyor…
Lise din kitaplarında İbrahimi Dinler, Dinler arası diyalog skandallarından sonra şimdi de Peygamberimize karşı psikolojik bir harekatın başladığını tesbit ettik..
Çocuklarımızı nasıl zehirlediklerine bir örnekle şahit olalım..

Kitabın bu kısmına kadar işlenen şey şu: Peygamberimiz de bizim gibi insandır. Yer içer, doğar, büyür vs… Gördüğünüz gibi bizden farklı yönünün sadece Allah’ın O’na vahiy göndermesi, insanlara uyarıcı olması olarak gösteriliyor…
Öncelikle O’na karşı olan görevlerimiz kısmına bakalım. 4 madde sıralanıyor. inanmak, sevmek, anmak, almak… Peki, nerede itaat ve ittiba… Eğer bu bir din kitabıysa dini kaidelere göre hazırlanması icap eder. Bu kaidelerde ya Kur’an-ı Kerimden ya da sünneti Resul’den alınır. Peki Kur’an-ı Kerimde onca yerde “Allah ve Resulüne itaat edin” emri geçmekteyken nasıl olur da “O’na karşı görevlerimiz” başlığı altında bu emir zikredilmez… Allahu Teala Al-i İmran 31. ayette O’na ittibayı kendi sevgisine bağlamışken O’na ittiba neden zikredilmez? Bu birinci mesele…
2. si altı siyah kalemle çizilen cümledir. O içimizden bir beşerdir ama beşerin efendisi, alemlere rahmet olan, Allah’ın ömrüne yemin ettiği tek insan, gönderilen nurdur O.
SEVGİDE AŞIRIYA KAÇMAMAK!
Peygamberimizin bizden farklı yönünün sadece vahiy getirmek olduğunu yazıp arkasından zırvalamışlar: “Peygambere sevgide aşırı kaçmamalıyız”
Peygamberimize sevgide aşırı kaçmamalıymışız!!!
Bunu kime yazıyorlar? 8. sınıfa giden bir gence… Bu gün o gençler bir futbol takımını bile ölesiye savunuyorlar. Bir kız yüzünden cinayet işliyorlar. Bir rapçıya, popçuya delice bağlanıyorlar. Yani hepsinin kendine göre dünyasını değiştiren bir sevgisi ve aşkı var. Ve hemen hemen bütün gençlik böyle. Batıl sevgilerle kalpleri dolmuş durumda.
Böyle bir gençliğe yazdıkları şeye bak! “Peygambere sevgide aşırı kaçmamalıyız”
Ama hiçbir okul kitabında batıl sevgiler hakkında tek bir yazı bulamayız. Futbol takımı tutmanın boş olduğunu, şarkıcı türkücüye sevgi beslemenin ve fanatikleşmenin dinde yeri olmadığını vs… bir yerde göremeyiz. Yine aynı şekilde Atatürk hakkında böyle bir ifade göremeyiz. Aksine öyle bir anlatılır ki kitaplarda onunda bir peygamber olduğunu söylemedikleri kalır.
Yani bir futbol takımını kalp krizi geçirecek kadar sevebilirsiniz, bir kız uğruna intihar edecek kadar sevebilirsiniz, atatürk’ün büstüne saygı duruşu yapmadan okula giremezsiniz, atatürkü her şeyden üstün görebilirsiniz ama KAİNATIN EFENDİSİ HAZRETİ MUHAMMED MUSTAFA (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)‘e sevgide aşırı kaçmamalısınız..!!!
Tabi ki bunu empoze etmeye çalışırlar. Peygambere sevgide aşırı kaçarsanız dinci olursunuz, şeriatçı olursunuz… O’nun gibi düşünmeye, O’nun gibi yaşamaya çalışırsınız. O’nun gibi giyinmeye başlarsınız… Bu ise onlara göre bir tehlikedir…
Bunu da nereden anlıyoruz… Yaptıkları imtihan sorularından… Bakınız aynı kitaptan çıkan imtihan sorusunda ne sormuşlar:

Soruya bakın! En üstteki kitapta O’na karşı vazifeler sıralanmıştı ya, şimdi de soruyor: “hangisi bu vazifeler içinde yer almaz” diye. Tabi ki kitaba göre ve şıklar arasında tercih edilecek olan bellidir: “O’nun gibi giyinmek”
Gördünüz mü bakın asıl dertleri neymiş! O’nun sevgisinde aşır gitmeyin, O’nun gibi giyinmeyin! Dert bu… O’nun gibi olmayın da ne olursanız olun! O’nu aşırı sevmeyin de neyi severseniz sevin…
Çocuğunuzu işte böyle zehirliyorlar…
Bakınız Allahu Teala (Celle Celaluhu) ne buyuruyor: “De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticâret ve beğendiğiniz meskenler size Allah’tan, peygamberinden ve onun yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah fasık topluluğu doğru yola erdirmez.” (Tevbe 24)
Ayete göre Resulüllah Efendimiz bize:
Babamızdan,
Evladımızdan,
Kardeşimizden,
Eşimizden (aşık olduğunuz kadın)
Akrabalarımızdan,
Malımızdan,
Mülkümzden,
Evimizden
Hülasa her şeyden daha sevgili olmalıdır. Eğer böyle değilse; yani bir kişi Allahu Teala’yı ve Resulüllah’ı böyle sevmiyor ise Allah katında fasıklar listesindedir. Fasık: Allah’ın emirlerine aykırı davranan, günahkâr, kötü huylu, kötülük yapmayı alışkanlık hâline getiren kimsedir ve ayetlerde bu vasfa sahip olanlar için tehditler vardır.
Bir hadis-i şerifte aynı konuya temas edilmiştir:
“Üç şey var ki, bunlar kimde bulunursa, o ki, imanın tatlılığını bulur. –Allah ve Resulünü başka her şeyden fazlasıyla sevmesi, kişi ancak Allah için sevmesi, ateşe atılmayı çirkin gördüğü gibi küfre dönmeyi çirkin görmesi.” (Buhari 1/12, Müslim: 66)
Hal böyle iken din kitabındaki bu zırvanın nereden kaynaklandığını anlamak zor değil.. Kitaplarda Şia ve Vehhabi akımlarının tesiri görülüyor. “Din” kitabını “Milli Eğitim” hazırlarsa olacağı budur…
- LİSE DİN KİTABINDA DİYALOG SKANDALI
- DİYANET VAKFI ÇOCUK KİTABINDA SKANDAL
- DİYANET İŞLERİ ÇOCUK KİTABINDA SKANDAL
www.ihvanlar.net
.
Diyanetin ilmihalinde BÜYÜK HATA
İhvanlar.net sitemizin şuurlu takipçilerinin gözünden artık hiçbir şey kaçmıyor. İşte bir takipçimizin reddiyesi:
Türkiye Diyanet Vakfı yayınlarının yayınladığı ve bu ilmihalin ilmi müşavere-redaksiyon heyetinde yahudi hristiyan müslüman olmadan cennete girer diye kitap yazan Hayreddin Karaman ve Alİ Bardakoğlu gibi başkanlığı zamanında ehli sünnet dışı işlere müsade veren insanların da bulunduğu 2. ciltlik ilmihalin 2.cildindinde sahife 207 de diyorki

Delil 1: Şahitlerin iki erkek veya bir erkek iki kadın olması gerekir. Tek şahitle nikâh geçerli olmaz. Çünkü hadiste “Bir velî ve iki adaletli şahit olmadıkça nikâh olmaz.” Buyurulmuştur. (Ebû Dâvud Nikâh,19 , Zeylai 2/2..)
Delil 2 : İmam-ı Muhammedb.Hasan,İmam Malik kanalıyla Ebu Zübeyr el-Mekki’den şöyle rivayet etmiştir: Ömer(radıyallahu Anh)a bir adam ile bir kadın dışında kimsenin şahitlik yapmadığı bir evlilik getirildi de o “Bu,gizli bir evliliktir.Ona izin vermiyorum.Başta söylemiş olsaydım,şimdi sizi recmederdim” dedi [El-Huce3/229]
Delil 3: Yine Muhammed b.Hasan, İbrahim-en-Nehai’den şöyle rivayet etmiştir: Ömer b.Hattab nikahta bir erkek ile iki kadının şahitline izin verdi.İmam-ı Muhammed sonra şöyle dedi: Bizde bu görüşü alıyoruz. Bu, Ebu Hanife’nin de görüşüdür.
Delil 4: İmam-ı Muhammed, İbrahim-en-Nehai’den şöyle rivayet etmiştir :
sadece bir erkek ve bir kadının şahitlik yaptığı bir nikahın tarafları Ömer(radıyallahu Anh)a getirildiğinde:
{هذَا نِكَا حُ السِّرِّ، وَلَأُ جِيزُهُ}“
İşte bu gizli nikahtır,ben bunu caiz görmüyorum” (İmam-ı Malik,el muvatta,no:1960, 3/767) diyerek şahitlerin yeterli olmaması halinde kıyılan nikahı gizli nikah saymıştır.Demek ki şahitlik yeter sayısının en aşağısı olan adede ulaşılsaydı yani bir erkeğin yanında iki kadın şahit bulunsaydı bu nikahı gizli saymayacaktı [Cübbeli Ahmed hoca Nişan ve Nikah ahkamı s.163]
Delil 5: Şahitsiz nikâh sahih olmaz. Mezheplere göre farklıysa da, Hanefi’de, ya iki erkek veya bir erkekle iki kadın şahit olmazsa nikâh geçersiz olur. Hanefî’de, şahit olarak, âkil ve baliğ Müslüman iki erkek veya bir erkekle iki kadının bulunması lazımdır.[R. Nasıhin, Ni’metül İslam, imam-ı Serahsi el-Mebsut, Mülteka]
Delil 6: (Nikâhın sahih olması için), nikâhları kıyılanların her ikisinin (veya vekillerinin) de birbirinin sözünü işitmeleri ve eğer nikâhlanacak olan kadın müslüman olursa, şahitler; her ikisinin (eş olacakların) sözlerini işitmekle beraber iki mükellef (akil baliğ olmuş) her erkek veya mükellef,bir hür erkek ve iki hürre kadının hazır bulunmaları şart kılındı [Mülteka,c.1,nikah bahsi]
Delil 7:
İLGİLİ FETVALAR (Osmanlı şeyhulislamları)
Zeyd’in, Hind’i Tezevvüc ettiği nikâh meclisinde Zeyd ve Hind’din iaşka ancak Amr hazır olsa, o nikâh sahih olur mu?…
ELCEVAP… Olmaz (zira şart olan iki erkek veya bir erkek iki kadın şahit olarak bulunmamıştır).
[FEYZULLAH ve ALİ EFENDİ FETVALARI., 26]
İki şahit huzurunda olmayan nikâh sahih olur “mu?… ELCEVAP… Olmaz.
[ABDIRRAH1M EFENDİ FETVALARI], C. 1, 153
Zeyd, Hind’i mehir konuşmaksızm şahitler huzurunda nikahlarsa. bu nikâh sahih olur mu?…
ELCEVAP… Olur. [ABDURRAHİM EFENDİ FETVALARI, 153]
Zeyd. Hind’i nikâhla almak istediğinde erkeklerden kimseyi şahit dikmeyip ancak Zeynep ve Haticenin huzurlarında nikâhlasa, Hind, Zeyd’in nikâhlısı olur mu?…
ELCEVAP… Olmaz. [FEYZULLAH EFENDİ FETVALARI, 27]
Nikâhın sahih olması için iki mükellef erkek veya mükellef bir erkekle ilci kadının hazır bulunması şart olduğundan nikâh sahih olmaz.
Birinci fetvada şahit bir. ikinci fetvada da iki kadın bir erkek menzilinde olduğundan yine bir şâhİt huzurunda nikâhlasa sahih olmaz.
Bu sahih olmayan nikâhla Zeyd Hind’i fasit olarak nikahladıktan sonra Hind’e üç talak boş ol dese, ve Hind’i Hüllesiz tezevvüç etmesi caiz olur mu?…
ELCEVAP… Olur. [ALİ EFENDİ FETVALARI, 26]
Yukarıda huccet getirilen alimler Osmanlı şeyhulislamlarıdır.
(Aşağıda bakınız.Hayatları)
—ALÎ EFENDİ “Çatalcalı” “rahmetullahiteâlâ aleyh”: Osmânlı Şeyh-ülislâmlarının kırküçüncüsüdür. 1041 de Çatalcada doğdu. Dördüncü Muhammed
hân zemânında, 1084 [m. 1673] de Şeyh-ül-islâm oldu. Onüç sene sonra azl edildi. 1103 [m. 1692] de vefât etdi.(Alî efendi fetvâsı) meşhûrdur. 167, 901.
— FEYZULLAH EFENDİ “rahmetullahi teâlâ aleyh”: Erzurumludur.
Şemseddîn-i Tebrîzî soyundandır. Osmânlı şeyh-ul-islâmlarının kırkaltıncısıdır.
Edirnede 1115 [m. 1703] senesinde şehîd edildi. Medrese, kütübhâne, mektebler
yapdırdı. Feyzullah Erzincânî, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdînin (İ’tikâdnâme) kitâbı-
nı türkçeye terceme etmiş 1323 [m. 1905] de vefât etmişdir.
—ABDURRAHİM EFENDİ “rahmetullahi teâlâ aleyh”:1716 rınOsmanlı şeyhulislamı.İyi bir fıkıh alimi olan Abdurrahim Efendi’nin fetvaları. Feteva-yı Abdürrahim adıyla iki cilt halinde neşredilmiştir.Şer’i-Arfi uygulamaya ait pek çok fetvayı ihtiva eden eser,Osmanlı dönemi fetva mecmualarının önemlilerinden biri kabul edilir.Özel kütüphanesini Fatih Camii’ne vakfeden Abdurrahim Efendi’nin ayrıca Ceridetü’l-feraiz ve Ta’likat Cela’l-Beyzavi adlı iki eseri daha vardır
Bütün muteber din kitaplarında da şöyle deniyor: Nikâhın sahih olabilmesi için, iki Müslüman erkeğin veya bir erkekle iki kadının şahit olarak bulunmaları şarttır. (El-İhtiyar, Dürr-ül-muhtar, Hidaye, Hindiyye, Dürer, Mecmua-i Zühdiyye, Menahic-ül-ibad, Nimet-i İslam)
Değerli Kardeşimize emeklerinden dolayı teşekkür ediyoruz..
www.ihvanlar.net

