 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
OSMANLI TOPLUMUNUN HZ. MUHAMMED HAKKINDAKİ
BİLGİ KAYNAKLARI ÜZERİNE
BİR BİBLİYOGRAFYA DENEMESİ
An Annotated Bibliography of the Sources of Knowledge
on Prophet Muhammad in the Ottoman Society
Özet
Seyfettin ERŞAHİN*
Bu makalenin amacı Osmanlı Toplumu'nun Hz. Muhammed
hakkındaki bilgi kaynakları ile ilgili bir bibliyografya denemesi
ortaya koymaktır. Anlaşıldığı kadarıyla Osmanlı toplumu da
Hz. Muhammed hakkında İslam medeniyetinin geleneksel
bilgi kaynaklarına baş vurmuştur. Bunların başında Arapça ve
Farsça'dan tercüme edilen eserler gelmektedir. Buna ilaveten
Hz. Muhammed hakkında Türkçe çok sayıda manzum ve mensur eser telif edilmiştir. Biz genel bir değerlendirmesini yapıp
konu ile ilgili temel çizgileri belirlemeye çalıştık. Özellikle siyer
dalında kaleme alınmış Osmanlı muhiti klasikleri niteliğindeki
çalışmaların kısa tanıtımlarını yaptik. Bu eserlerden hareketle
Osmanlı toplumunun Hz. Muhammed ile algılarının da daha
çok duyguya dayalı ve tasavvufi mahiyette olduğunu tespit
ettik.
Anahtar Kelimeler
Hz. Muhammed, Hz. Peygamber, Siyer, Türkçe Siyer,
Osmanlı Toplumu, Bibliyografya
İslam medeniyetinde Hz. Muhammed'i konu alan
ilim dalları esas olarak hadis, siyer, meğâzi, şemâil,
delâil, hasâis ve İslam tarihi şeklinde gelişmiştir. Kaynağı siyer olan manzum ve mensur eserler Türkçede
önemli bir yekûn teşkil etmektedir. Bunları Mevlid,
delâilü'n-nübüvve, hasâisü'n-nübüvve, şemâilü'n-nübüvve, mirac-nâme, hicret-nâme, hilye-i şerife, esmâ1 Nebi, neseb-i Nebi, mu'cizât-1 Nebi, Gazavât-1 Nebi
ve kısas-1 enbiya kitapları olarak tasnif edebiliriz.¹
Osmanlı toplumunun Hz. Muhammed hakkındaki
bilgi kaynaklarının tespitine yönelik bu bibliyografyanın oluşturulmasında büyük oranda İstanbul Kütüphaneleri Tarih-Coğrafya Yazmaları Katologları, I. Türkçe
Tarih Yazmaları, (İKTCYK I) (Maarif Vekâleti, İstanbul, 1943), Kültür Bakanlığı Milli Kütüphane Başkanlığı Türkiye Toplu Yazmalar Katoloğu CD I-II (2004)
ve Eski Harfli Türkçe Basma Eserler Bibliyografyası
CD'sinden yararlandık. Hz. Peygamber hakkında Os-
* Doç.Dr.,Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Yardım, Ali, Peygamberimiz'in Şemâili, Altınoluk yay., İstanbul 1998,
s.19-45; Çelebioğlu, Amil, Eski Türk Edebiyatı Araştırmaları, "Türk
Edebiyatında Manzum Dini Eserler", adlı makale MEB, Ankara 1998,
356-361.
Abstract
The aim of this article is to compile an annotated bibliography of the sources of knowledge in the Ottoman Society on
the Holy Prophet Muhammad. As understood, The Ottoman
society mainly applied for the knowledge on the Prophet
Muhammad the traditional sources of the Islamic civilization, most of which were translated from Arabic and Persian
literature. Additionally, a lot of Turkish books were written in
rhyme and prose about the Prophet. We tried to evaluate and
expound the main lines in the Ottoman understanding of the
Prophet Muhammad. Especially we pointed out the Turkish
sira literature. We concluded that the Ottoman Society's understanding of the Prophet Muhammad was mainly based on
emotional and mystical elements.
Keywords
Prophet Muhammad, sira, Turkish sira, Ottoman society,
bibliography.
manlı coğrafyasının tamamında okunagelen eserlerin
tümünü tespit ettiğimiz iddiasında değiliz. Ancak konu
ile ilgili temel çizgileri ve eserleri belirlediğimizi düşünüyoruz. Özellikle siyer dalında kaleme alınmış Osmanlı muhiti klasikleri niteliğindeki çalışmaların kısa
tanıtımlarını yapmayı da uygun bulduk.
I. Siyerler
Türklerin kendi dillerinde yazdıkları ilk siyerin adı
ve tarihi henüz kesin olarak tespit edilememekle birlikte, çoğu dinî konuda olduğu gibi siyerde de Fars
edebiyatından etkilendikleri ve ondan çeviriler yaptıkları söylenebilir. Farslar bu yönde daha erken adım
atmışlar, 512/1118'de "Ünsü'l-İslam" adlı anonim
siyer kitabını yazmışlar, 620/1223'te İbn Hişam'ın
(8.213/828) Siyer'ini çevirmişlerdir.2 Bu süreçte Arapça veya Farsça siyerlerin çevirisi yapılabileceği gibi,
müstakil Türkçe siyerler de yazılmış olabilir.3
2 el-Shaman, Messad Süveylim Ali, Türk Edebiyatında Siyerler ve İbn
Hişam'ın Siyer'inin Türkçe Tercümesi, Basılmamış doktora tezi, Ankara Ü. İlahiyat Fakültesi Kütüphanesi, no. 29318), Ankara 1982, s.
XXVII.
3 Köprülü, F., Türk Edebiyatı Tarihi, Ötüken yay. İstanbul 1982, s.162.
İSLÂMÎ ARAŞTIRMALAR DERGİSİ, CİLT: 18, SAYI: 3, 2005, Sayfa: 335-358, ISSN 1300-0373, TEK-DAV
SEYFETTİN ERŞAHİN
Batı Türkleri bağlamında, bilinen Türkçe ilk tercüme-telif siyer 14. yüzyılın ikinci yarısına, ilk telif siyer
de 17. yüzyılın ilk çeyreğine aittir. İlk tercüme eser Erzurumlu Mustafa Darîr'in (ö.736/1393) Ebu'l-Hasan
el-Bekrî (ö.694/1295) ile İbn Hişam'dan (ö.218/833)
tercüme yoluyla 790/1388'de tamamladığı "Sîretü'nNebî"dir.4 Uzun süre yaygın olarak bu çalışma sonraki Türkçe siyer edebiyatını da etkilemiştir. Türkçe ilk
telif ve özgün siyer de, nispeten güvenilir kaynaklara
dayanan Alaşehirli Kadı Veysî'nin "Siyer-i Nebî" sidir.
Bu eser halk tarafından beğenilmiş ve büyük şöhret
kazanmıştır.5
Osmanlı toplumunu esas alarak söylersek 19. yüzyılın başlarına kadar yazılan Türkçe telif siyer-i nebi
sayısı, manzum ve mensur olmak üzere 16 kadar, 19.
yüzyıldan 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar neşredilen
siyer sayısı 20 civarındadır.
Osmanlı Türkleri Hz. Muhammed hakkında bilgiye ulaşabilmek için Arapça ve Farsça siyerleri kendi
dillerine kazandırmışlardır. Mütercimlerin çoğu çeviriye esas olarak klasik İslam siyerleri yerine çağdaşlarının Arapça veya Farsça eserlerini tercih etmişlerdir.
Bu, nedeni araştırılması gereken bir konudur. Bunun
yanında çoğunlukla serbest çeviri yapmışlar, gerekli
gördükleri yerlerde ihtisar veya izah yoluna gitmişlerdir. Mesela Şair Baki, Şâfi mezhebine mensup
Kastallanî'nin Mevahib'ini tercüme ederken Hanefi
mezhebine ve Osmanlı toplumuna uygun izahlarda
bulunmuştur.
Siyer çevirilerinin üç tanesi, Cami'nin Şevahid'i
Molla Miskin'in Meâric'i ve el-Kastalani'nin el-Mevahib'i tasavvufi nitelikli eserlerdir.
Çevrilen siyerlerin başlıcaları şunlardır:
1. İbn Hişam (ö.218/833) es-Siretü'n-Nebeviyye,
2. İmam Tirmizi (279/892), Şemâil,
3. Kadı lyaz (ö.544/ 1149) Kitabu'ş-Şifa bi Tarifi
Hukukıi'l-Mustafa,
4. Ebu'l-Hasan Ahmed b. Abdillah el-Bekri
(ö.694/1295) Siyretü'n-Nebi / el-Envar ve Miftahü'sSürür ve'l-Efkâr fi Meulidi'n-Nebiyyi'l-Muhtar / İntikalü'l-Envari Mevlidi'l-Mustafa el-Muhtar ve Mucizatühü ve Mağazih,
5. Saduddin Kazeruni (ö.758/1357) Siyer / elMünteka fi Mevlidi Mustafa,
6. Abdurrahman Molla Cami (ö.898/1492) Şevahidü'n-Nübüvve,
4 bkz. Mustafa, Erkan, Siretü'n-Nebi (Tercümetü'd-Darir), Basılmamış
doktora tezi, danışman, Hamza Zülfikar, DTCF, 2127, II cild.
5 Öztürk, Nuran, Siyer-i Nebi ve Siyer-i Veysi: Dürü't-Tâc fi Sireti Sahibi'l-Mi'rac, Basılmamış doktora tez, danışman Cihan Okuyucu, Erciyes
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kayseri 1997.
336
7. Cemaleddin Suyuti (ö.911/1505-6) Hasais-i
Kübra,
8. Şihabuddin Ahmed el-Kastalani (ö.923/1517)
el-Mevahibu'l-Ledünniye fi Minahi'l-Muhammediye,
9. Cemalüddin Ataullah b. Fadlullah el-Hüseyni
eş-Şirazi (8.926/1520) Ravzatü'l-Ahbab fi Sireti'nNebi ve'l-'Al ve'l-Ashab,
10. Molla Miskin (ö.954/1547) Meâricü'n-Nübüvve fi Medarici'l-Fütüvve,
11. İbrahim Halebî (ö.1191/1776), Nazmu's-Sireti'n-Nebeviye.
1. Türkçe Siyerlerin Yazılış Gayeleri
Siyerler başta padişah olmak üzere üst düzey bürokrasiye yaranmak, göze girmek, paye elde etmek
gibi dünyevi, Hz. Peygamber'in anlamak ve anlatmak
gibi uhrevi gayelerle yazımış ve hemen çoğu siyerde
samimiyet ile sadelik esas alınmıştır.
Siyerlerin yazılış veya çeviri gayesi esas olarak şu
yönlerden önem taşımaktadır:
1. Müellif / mütercimin gayesini, nasıl bir Hz. Muhammed anlatmak istediğini, siyer anlayışını, rivayetler haberler karşısındaki tutumunu göstermesi;
2. Yönetimin siyer ilmine bakışını ve siyer yazıcılığından beklentilerini göstermesi;
3. Kamuoyunun bir siyer kitabından beklentisini
ve nasıl bir Hz. Muhammed algısı içinde olduğunu
göstermesi.
Mütercim / müellifin gayesini; mesela, Koca Nişancı Celalzade'nin eserinde açıkça bulmaktayız. Çeviriyi Kanuni'nin emri ile yapan mütercimin gayesi,
böylesine yararlı bir siyeri her kesimin anlayabilmesini
sağlamaktır.
Yönetimin gayesini de Darir ortaya koymaktadır:
Darir'in siyer ile ilgilenme emrini veren Memluk sultanı Mansur'un gayesi hazırlanacak eserde Hz. Peygamber'in sureti ve sireti, ilim, adalet, marifet, enbiyanın
ve evliyanın sözleri bulunsun ki okuyucuya ve dinleyiciye eğlence olduğu gibi yüreğine kuvvet versin.6
Şair Baki de Sokullu Mehmed Paşa'nın emri ile
yaptığı çevirinin gayesini şöyle ortaya koymaktadır: 1.
Din ehlinin güzel ahlak sahibi olması ve kurtuluşu Hz.
Peygamber'i öğrenmekle mümkündür. 2. Kastallanî-
'nin kitabını, hem muhtevasının üstünlüğü hem de
âlimler ve halk tarafından muteber ve maruf olması
bakımından tercih etmiştir.7
7
Mahmud Magnisavî de siyerciliğe eğilme ve tercüKarahan, Leyla, Erzurumlu Darir, MEB, İstanbul 1995, s.7.
Kastallani-Baki Tercümesi, Mevahib, s.10-11.
OSMANLI TOPLUMUNUN HZ. MUHAMMED HAKKINDAKİ BİLGİ KAYNAKLARI...
me gayesini 1. Hz. Peygamber'in şefaatini tahsil, ve
2. Kastallanî'nin muteber ve maruf olması şeklinde
ortaya koymaktadır:
Altıparmak Muhammed Efendi de tercüme gayesini Hz. Peygamber'in şefaatini tahsil etmek, sadaka-ı
cariye yapmak, hayır ile anılmak ve halka yararlı olmak şeklinde belirtmektedir.
2. Türkçe Siyerlerin Kaynaklar
Yukarıda sıraladığımız, 18. yüzyıl sonuna kadar
kaleme alınan, Türkçe siyerlerin Arapça ve Farsça
başlıca kaynakları şunlardır:
1. Ali b. Muhammed el-Maverdi, (ö.450/1058) A'-
lamü'n-Nübüvve; 2. Ali el-Kari, (ö.1014/1605), Şerhi Şemâil-i Şerif; 3. Ayni, Bedreddin, (ö.855/1451),
Şerh-i Sahih-i Buhari, 4. Begavi, Hüseyin b. Mesud (ö.517/1123) Mealimü't-Tenzil, 5. Beyhaki,
(ö.458/1065) Tarih; 6. Buhari, Sahih; 7. Bulkani,
Ömer b. Reslan, (ö.893/1488); 8. Cami, Abdurrahman (ö.890/1492) Şevahidü'n-Nübüvve; 9. Diyarbekiri, Hüseyin, (ö.960/1552) el-Hamîs fi Ahvali
Enfesi'n-Nefis; 10. Ebu'l-Hasan Ahmed b. Abdillah
el-Bekri (ö.694/1295) el-Envar; 11. Fahreddin Razi,
İsmetü'l-Enbiya, 12. Handemir, Habibü's-Siyer; 13.
İbn Asakir, ( .571/1176); 14. İbn Hişam (ö.218/833),
es-Siretü'n-Nebeviyye; İbn İshak, (8.151/ 768) Sire,
15. İbn Kesir, es-Siretü'n-Nebeviyye; 16. İbn Sa'd
(6.230/845), et-Tabakatü'l-Kübra, 17. İbn Seyyidin'n-Nas, (ö.734/1333) Uyûnü'l-Eser fi Fûnini'lMegâzi ve's-Siyer; 18. Halebî, İbrahim b. Mustafa
el-Halebi el-Mudari (ö.1191/1776), Nazmu's-Sireti-
'n-Nebeviye: Şerh-i Nazm-ı Sire; 19. İbrahim en-Nehai, (ö. 96/714); 20; İbrahim ez-Zecac (ö.311/923),
Ma'ani'l-Kur'an; 21. Iraki, Ziyauddin (ö.806/1404)
ed-Dürerü's-Seniye fi Nazmi's-Siyeri'z-Zekiye, 22.
Kadı Iyaz (6.544/1149) eş-Şifa; 23. Kastalani, Şihabuddin Ahmed (ö.923/1517) el-Mevahibu'l-Ledünniye fi Minahi'l-Muhammediye; 24. Kazeruni,
Sadeddin, (ö.954/1547), Siyer-i Kazeruni / el-Münteka; 25. Külaî, Süleyman b. Musa (ö.634/1236)
el-İktifa fi Megazi'l- Mustafa; 26. Menavi, Abdurrauf
(8.1032/1622) Futuhatu's-Subhaniye (ed-Dürerü'sSeniye şerhi); 27. Molla Gürani, (ö. 893/1488) Tefsir;
28. Molla Miskin (ö.954/1547) Delâil-i Nübüvvet-i
Muhammedî ve Şemâil-i Fütüvvet-i Ahmedî / Meåricü'n-Nübüvve, 29. Müslim, Sahih; 30. Semerkandi,
Ebu'l-Leys (ö.393/1003) Tefsir, 31. Sıbt ibnu'l-Acemi, (ö.841/1437), Nuru'n-Nibras; 32. Süheyli, Abdurrahman, (ö. 581/1185), er-Ravdu'l-Unuf; 33. Şeyhzade, Muhammed b. Mustafa el-Kucevi, (ö. 951/1544)
Rahatu'l-Ervah (Kaside-i Bürde Şerhi); 34. Şirazi,
Asiluddin Abdullah b. Abdurahman, (ö.884/1479)
Dürcü'd-Dürer; 35. Şirazi, Cemalüddin Ataullah b.
Fadlullah el-Hüseyni, (8.926/1520) Ravzatü'l-Ahbab
fi Sireti'n-Nebi ve'l-'Al ve'l-Ashab, 36. Taberani, 37.
Taberi (ö. 310/922), Tarih, 38. Tirmizi, Sünen, Şemâil, 39. Vakidi (ö.207/822); 40. Zehebi.
3. Türkçe Siyerciliğin Genel Karakteri
Bu listede yer alan eserlere baktığımızda Osmanlı
siyer yazıclıığının genel karakteri hakkında bazı kanaatlere varmamız mümkündür.
1. Osmanlı siyer yazıcılığı menkıbe, abartılı haber
ve hikâye ağırlıklıdır. Listede açıkça görüldüğü gibi, Türkçe siyer yazıcılığının doğuş yıllarında Ebu'l-Hasan el-Bekri gibi, muhtemelen vaizlik mesleğinin bir
gereği olarak, abartılı ifadelere, uydurma rivayetlere,
asılsız haberlere ve hikâyelere çokça yer veren bir
müellifin eserinin tercümesi edilmiş olması bilimsel siyercilik açısından bir talihsizlik sayılabilir. Darir'in bu
tercümesi uzun yüzyıllar Osmanlı siyer yazıcılığında
şekil ve muhtevayı belirlemiştir.
2. Osmanlı siyer yazıcılığı tasavvufi niteliklidir.
Kastallani'nin Mevahib'i ve Molla Miskin'in Meâric'i
gibi tasavvufi nitelikte eserler de Türkçe siyer yazıcılığının içerik bakımından büyük ölüçüde tasvvufi muhtevada gelişmesinde etkili olmuştur. Bu eserlerin Türk
toplumu üzerindeki etkisini, kütüphanelerde yazmalarının ve baskılarının yaygınlığı ve çokluğu açıkça ortaya koymaktadır.
3. Osmanlı siyer yazıcılığında delâil-hasâise önem
verilmiştir. Tirmizi'nin Şemâil'i, Cami'nin Şevâhid'i
ve Suyuti'nin Hasâis'i gibi daha çok delâil-hasâis türü
eserler de Türk siyer yazıcılığının özellikle bu yönde
teksif olduğunu göstermektedir. Söz konusu eserler
de hem yazma hem de baskı olarak Türk okuyucuya
yaygın şekilde ulaşmıştır. Bu gelişmenin baş amilinin
O'na duyulan muhabbet ve aşk olduğu söylenebilir.
Arpaguş, Muhammediye, Envaru'l-Aşikîn ve Kara Davud gibi popüler eserlerden hareketle Osmanlı toplumunun Nur-i Muhammed'i üzerine bir peygamberlik
anlayışı ve Hz. Muhammed algısı geliştirdiğine işaret
eder. Daha çok Şiilik ve tasavvufun beslediği bu anlayışa göre söz konusu nur, Hz. Adem'den başlayarak
sırasıyla peygamberlere geçerek Hz. Muhammed'e
ulaşmıştır. Dolayısıyla Hz. Muhammed ruhen ve bedenen olağanüstülüklerle donatılımış, olağanüstü hayat yaşamış bir peygamberdir. Mucizevi bir hayat sürmüş ve pek çok mucize göstermiş olan Hz.Peygamber
vefat etmiş olmakla birlikte kabrinde elan diridir.8
Bu durum, bir yönüyle siyer ile meşgul olan müellif-mütercimlerin tercihi olduğu gibi bir yönüyle de
Osmanlı toplumunun nasıl bir Hz. Muhammed beklentisi ve algısına sahip olduğunu göstermektedir.
4. Türkçe siyerlerin sayıca az olmasının en önemli
sebebi siyerin kolları Hilye gibi alanlarındaki eserler ile yine bu kategoride
değerlendirilebilecek olan Muhammediye, Envaru'lAşikin vb. kitapların halk tarafından daha çok beğenilip okunması ve Darir'in eserinin etkisini uzun süre
devam ettirmesine bağlanabilir.
5. Bu dönem Osmanlı siyer yazıcılığının, bilimsellik hususunda İslam siyerciliğini nitelik ve nicelik
yönlerinden çok ileri götürdükleri söylenemez. Türk
siyercilerin bu ilme katkısı, daha çok siyer kitaplarının
nazm edilmesi, ihtisarı, bablara ayrılması ve teferruatla yazılması şeklinde olmuştur.
6. Genelde dinî konular özelde bazı siyerler de dâhil Hz. Peygamber ile ilgili eserlerin daha çok manzum
yazılmasının başlıca sebeplerini merhum Çelebioğlu
şöyle sıralamaktadır:
a. Nâzımın şair oluşu veya bu sahada eser verme
arzusu,
b. Tercüme eserlerde aslının da manzum oluşu,
c. Tâlîmî konularda manzum yazma geleneğinin
mevcudiyeti,
d. Nazire yazma geleneği,
e. Kolay okuma ve ezberleme.
7. Türk siyercilerinin meslek ve meşrepleri de değişiklik göstermektedir. Tarihçilik yanında şair, edebiyatçı, fakih, mutasavvıf, siyasetçi, tefsirci siyerciler
de sıkça rastlanmaktadır. Siyer konusuna her dönemin ünlü Türk şair ve yazarları, sözgelişi, Darir, Baki,
Karaçlebizade Abdülaziz, Celalzade Mustafa, Veysi, Nabi, Abdülbaki Arif, mütercim Asım gibi, tercüme
veya telif bir eser vermeye çalışmışlardır.
a. Tercüme Siyerler
1. el-Envar / Siyer-i Ebu'l-Hasan el-Bekri
Tercümeleri
1.1. Tercümetü't-Darir ve Takdimetü'zZahir (Siret-i Nebi)
Mütercim: Mustafa Darir (ö.736/1393)10
Mısır ve Memluk sarayı o önemde Türk kültürünün
geliştiği ortamların başında geliyordu. Türkçe ordu ve
sarayın resmî dili idi. Türkçe'den başka dil bilmeyen
Çelebioğlu, "Türk Edebiyatında Manzum Dini Eserler", s.350.
10 Mustafa b. Yusuf b. Ömer Darir el-Erzene'r-Rûmî (Erzurumlu Kadı)
Mustafa Darir (ö. 736/1393) doğuştan âmâ olduğu için Türkçe Gözsüz
ve aynı anlamdaki Darir lakabıyla anılmıştır. "Mevlevi", "Şeyh" gibi unvanlarla da anılan Darir'in Meveleviliğe mensup veya muhabbetli olduğu sanılmaktadır. İlk tahsilini doğum yeri Erzurum'da alan Darir güçlü hafızası ile Arapça ve Farsça yanında İslami ilimleri de öğren- miş, 779/1377'de Mısır'a gitmiştir. Buradan 790/1388'de İskenderiye'ye geçmiştir. Oradan da ailesi ile birlikte Karaman'a döndü. Dört
yıl sonra 795/1393'te Şam'a dönmüş ve Halep emirinin himayesinde bazı eserler kaleme almıştır. Darir'in bundan sonraki hayatı hakkın- da bilgi bulunmamaktadır. Leyla Karahan, Erzurumlu Mustafa Darir, MEB, İst. 1995, 2-9.
338
sultanlar Türk âlim, sanatçı ve ediplerini koruyorlardı.
Bu siyaset Mısır'ı Türk dünyasının kültür merkezlerinin
başına geçirmişti. Anadolu ve Türkistan başta olmak
üzere Türk dünyasının çeşitli yerlerinden pek çok alim
ve edebiyatçı Mısır'a geliyordu. Darir de 779/1377'de
sultanlara yakın olmak için Mısır'a gitmiş ve Memluk
sarayına girmeyi başarmıştır. O, Mansur Alaaddin Ali
b. Şaban b. Hüseyin'in (778/1376-783/1380) meclisinde beş yıl geceleri meliklerin tarihi, sahabenin gazveleri ve Mısır, Irak Şam gibi ülkelerin fethini anlatmış,
eserini Sultan ez-Zahir Seyfeddin Berkuk'a takdim etmiştir. 11
Çeviri sebebi: Darir'e siyer ile ilgilenme emri Sultan Mansur Ali b. Şaban b. Hüseyin'den gelmiştir.
Sultan bir gün o'na şu ricada bulunmuştur:
Gel iy Gözsüz bana sire söyle / Kim anda süret ü
hem siret olsun
Hem anda ilm anılsun adl anılsun /İçinde mani vü
ma'rifet olsun
Bize eğlence olsun dinlemekde/Yüregümüze dahı
kuvvet olsun
Hem anda enbiyânun evliyânun / Sözi söylensün
ü hoş rahmet olsun. Karahan 7'den iktibas.
Bunun üzerine Darir, "şeyhü'l-İslam, hülasatü'lenam müslümanlıga pişdar, din ulusı, mezheb mu'teberi, allame-i âlemiyan” gibi lakaplarla andığı Mısır'da yüksek dini makamda bulunan Erzurumlu hemşehrisi
Şeyh Ekmeleddin Muhammed b. Muhammed Mahmud el-Babirti'ye (Bayburtlu) (ö. 786/1384) giderek
konuyu aktardığında ondan şu cevabı almıştır:
Eydür ey miskin yöri gel şâd olup / Kim senün bir
genc açıldı yüzüne
Gönlüne bir nûr virdi Hak Çalap / Bahmadı göz- süzlügüne gözüne
Var Resûlün siresini söylegil / Sa'at eyle ol sözi kendüzüne
Söyler isen ol nurı şerh eylegil / Kim güneş hayran ola kendüzüne Karahan 8'den iktibas.
Siyer konusunda bir tercüme yapmaya karar veren Darir hangi eseri çevirmesi gerektiği konusunda
ön araştırma yapmış, İbn Hişam ve Ebu'l-Hasan elBekrî arasında kararsız kalınca Şeyh Ekmeleddin'e
"Ey müşkül olan işleri halledici Resul'ün sireti kitabın
iki kişi şerh eylemişdür. Her birisi elvan acaib garaib
söz söylemişdür. Birisi Ebu'l-Hasan el-Bekri, birisi İbn Hişam rahmetullahi aleyhima -Darir’e ol iki rivayetin hangisini söylemeye işaret edersiz? diye durumu arz
etmiştir. Bunun üzerine Şeyh'ten şu cevabı almıştır: "İbn Hişam, kalan müfessirler gibi ol dahi bir tefsir
11 Banarlı, Nihat Sami, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, I, 387; Karahan, 6.
OSMANLI TOPLUMUNUN HZ. MUHAMMED HAKKINDAKİ BİLGİ KAYNAKLARI...
idubdür. Ama Kur'an tefsirini siyer tarikasında söyle- yübdür. Kur'an'ın sebeb-i nuzulını, hadis-i nebevinin sebeb-i vurüdini şerh eyleyübdür. Beliğ lügatler, müş- kil ibarâtlar tansuk hikayâtlar kitabında derc edipdür. Pes öyle olsa İbn Hişam kitabı tercüme kılmah anı amm-ı kavme söylemek katı müşkil ola... Lakin Ebu'l- Hasan el-Bekrî'nün rivayeti haber-i vahidden haber-i
mütevatirden cem oluptur. Ta kim amm-ı halâik mis- kin-mu'tekad kavm kim söz fehm idemezler, ol amm-1
halâik maslahat içün ol fadıl, ol kamil bu rivayeti asan söylemişdür. "12
Darir, bu kayıttan anlaşıldığına göre Ebu'l-Hasan
Ahmed b. Abdillah el-Bekri'nin (ö. 694/1295) önemli miktarda uydurma rivayet içeren Arapça el-Envâr
ve Miftahü's-Sürür ve'l-Efkâr fi Mevlidi'n-Nebiyyi'lMuhtar adlı eserini tercümesine esas almıştır. Ancak bazı yerlerde tashih, tadil ve ilaveler yapmış, kimi zaman İbn Hişam'ın Sire'sine başvurmuştur. Eserin Dil, Tarih Coğrafya Fakültesi Kütüphanesi Muzaffer Ozak I bölümünde numara 967'de kayıtlı nüshası varak
50'de bu husus şöyle belirtilmektedir: “... İbn Hişam rivayetini dâhi bu tercüme kitabında derc etti.... Ol iki
ulunun kavli bir yerde bulundu ve ol iki dürlü rivayet
bu Türki tercümesinde bulundu".13 Nitekim günümüz Türkçe'si ile yayınlanan popüler metinde de bu ifadeye yer verilmiştir.14
Bu durumda Darir serbest çeviri yoluyla Türkçe'ye kazandırdığı Tercümetü't-Darir ve Takdimetü'z - Zahir (Siret-i Nebi)' adlı eserini önce Sultan Berkuk'un
huzurunda sözlü olarak şerh etmiş sonra Sultan'ın em- riyle yazıya geçirip ve 790/1388'de sunmuştur.15 Eser müstensihler tarafından 5-6 cilt olarak düzenlenmiştir. 16
Yukarıdaki değerlendirmedeki bazı unsurlar Şeyh Ekmeleddin'in kendi fikri olması yanında Darir tara- fından kabul edilmesi ve başta Memluk sarayı olmak üzere Türkçe konuşan kamuoyunun beklentileri bakı- mından da önem arz etmektedir. Şeyh, İbn Hişam'ın
siresini tefsir olarak nitelendirmekte "beliğ lügatler, müşkil ibareler, tansuk hikâyeler“in bulunduğu bu ki- tabı çevirmek ve halka anlatmanın zor olacağını iddia etmektedir. Öte yandan “haber-i vahidden haber-i mütevatirden cem olan" ve "asan söylenen" Ebu'l12 El-Shaman, s. XLI-XLIl'den naklen.
13 El-Shaman, XLV'den naklen.
14 Gürtunca, M. Faruk, İstanbul 1977.
15 Karahan 17.
16 Yazmaları: Ali Emiri Ef. (Millet ktb) no. 313, 314, 315, 720; Fatih ktb no. 4271, 4272, 4273, 4274, 4396, 4404; Nuruomaniye ktb no. 3348; Hacı Mahmud Ef. (Süleymaniye ktb) no. 4301, 4361, 4491; Çelebi Abdullah Ef. (Süeymaniye ktb) no. 251; Hüdayi (Selim Ağa ktb) no. 98. İstanbul Kütüphaneleri Tarih-Coğrafya Yazmaları Kаtologları, I. Türkçe Tarih Yazmaları, (İKTCYK I) Maarif Vekaleti, İs- tanbul, 1943, V. Fasikül, 404-410. Darir'in eseri hakkında doktora yapılmıştır. (Mustafa Erkan, Sitetü'n-Nebi, Ankara Üniversitesi Sosyal
Bilimler Enstitüsü, Yeni Türk Dili, 1986) Eser M. Faruk Gürtunca tarafından sadeleştirilerek (Kitab-ı Siyer-i Nebi I-III, İst. 1977; ayni yayın Doğuş yayınevi tarafından altı cilt halinde) yayınlanmıştır.
Hasan el-Bekri'nin eserini, sıradan halkın "maslahatı
için" çevirmenin daha uygun olacağını salık vermek- tedir. Ancak bilinmektedir ki Ebu'l-Hasan el-Bekri'-
nin uydurma rivayetlerle dolu eserinin zaman zaman
okunması dâhi bazı ulema tarafından hoşgörü ile kar- şılanmamış ve yasaklanmıştır.17
Türkler tarafından uzun zaman sevilerek okunan
bu çeviri sonraki Türkçe siyer edebiyatını da etkile- miştir. 18 Nesir olarak yazılan eserin içinde çok sayıda
manzum parça bulunmaktadır. Özellikle Hz. Muham- med'in doğumunu anlatan 55 beyitten oluşan üç bö- lümlük mevlid Türk edebiyatının ilk manzum mevlidi kabul edilmektedir,19
Muhteva: Eserde esas olarak Hz. Muhammed'in
hayatı ile Şam'da medfun enbiya, sahabe ve evliya
anlatılmaktadır. Düzenli bir içeriğe sahip olmayıp fasıl
ve hikâyeler şeklinde olaylar abartılı bir şekilde anla- tılmıştır. Birinci cilt: Tercüme sebebi, Sultan ez-Zahir Seyfeddin Berkuk ve “ravi" Ebu'l-Hasan El-Bekri'nin
medhi, Fatiha, kelime-i tevhid ve bazı surelerin sebebi nüzulü, Dört halife, Hasan ve Hüseyin'in medhi, Hz. Muhammed'in nübüvveti, nurunun yaratılışı, viladeti, nesebi, bi'setinden önceki olağanüstü hâller, İslam'ın Mekke'de yayılışı, Hz. Muhammed'in Kureyş müşrik- lerinden gördüğü karşılık ve bazı mucizeleri. İkinci cilt: Hz. Muhammed'in bazı mucizeleri, Zeyd b. Harise,
17 Ebu'l-Hasan el-Bekri siyer ve futuhatla ilgili eserler yazmıştır. Asıl mes- leği kasaslık olan el-Bekri kendini "ravi" gibi göstererek asılsız haberler
ve hikâyeler uydurmuş, bu tutumundan dolayı da ağır şekilde tenkit edilmiştir. Söz gelişi, Muhammed b. Ahmed ez-Zehebi (ö. 748/14389)
onu uydurmacılıkla suçlamış ve güvenilir olmadığına işaret etmiştir. Zehebi, Mizanü'l-İtidal fi Nakdi'r-Rical, Kahire, 1325. I, 53. İbn Hacer el-Askalani (ö. 852/1449) hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştır: "Ahmed b. Abdullah b. Muhammed Ebu'l-Hasen el-Bekri, yalancı bir deccal, hiç olmamış olayları uyduran, cahil, hayasız birisidir. Haberlerini senedsiz rivayet etmiştir. Şimdilerde Kitabu'l-Envar ve....ve... gibi eserleri satılıyor. Meşhur eserlerinden biri de ez-Zirve fi's-Sireti'n-Ne- beviye'dir. Bu eserde hiç bir gazveyi gerçeğe uygun olarak anlatma- mış, bütün ravileri -asıl veya ek olsun- sahteliktir." el-Askalani, Lisa- nü'l-Mizan ve Tahrirü'l-Mizan, Haydarabad, 1329, 1, 202. Celaleddin el-Suyuti (ö. 911/1505) de söz konusu siyer hakkında "Kitabın çoğu
batıl ve yalandır, okunması caiz değildir" fetvasını vermiştir. es-Suyuti, el-Hâvi fi'l-Fetevā, Kahire 1352, I, 369. İzmirli İsmail Hakkı da el-Bek- ri'yi sahtekâr yazarlar arasında saymakta, İbn Hacer el-Haytemi'ye (ö. 972/1564) atfen "Siret-i Bekri kitabının okunması caiz değildir, zira
batıl ve kizbdir" fetvasını hatırlatmaktadır. İzmirli İsmail Hakkı, Siyer-i Celile-i Nebeviye, İstanbul 1332, s.82, 94.
18 Yazıldığı tarihten itibaren çok sevilerek okunan bu eser Osmanlı mu- hitinde büyük takdir ve ilgi toplamıştır. Yavuz Sultan Selim Mısır seferi dönüşünde İstanbul'a getirmiş, 1003/1594-5'te III. Murat 6 cilt olarak
yazdırarak saray kütüphanesine koymuştur. Bu nüsha 284.930 akçe
harcanarak 814 tane değerli minyatür ve çeşitli tezhiple süslenmiştir. Söz konusu nüshanın içinde 456 minyatür bulunan 3, 4 ve 5. Ciltleri
mütareke yıllarında kütüphaneden çalınmıştır. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'nde şimdi 1, 2 ve 6. ciltler bulunmaktadır. Çalınan ciltlerden üçüncüsü New York Spencer Kolleksiyonu, dördüncüsü Chester Beatty Kütüphanesi'nde bulunmakta, diğerinin akıbeti bilin- memektedir. 4. Cildin bir kopyası ise Türk İslam Eserleri Müzesi'nde korunmaktadır. Beşinci cilt dışındaki minyatürleri Zeren Tanındı Siyer-i Nebi (Istanbul, 1984) adıyla yayınlamıştır. Emel Esin, "Prof. Dr.
Necati Lugal'in Tedris Ettiği Terceme-i Dariri ve Bu Eser İçin Yapılan Resimler", Necati Lugal Armağanı, Ankara 1968, ss. 247-260; Kara- han, 18-19.
19 Banarlı, 367–368; Karahan, 18.
339
SEYFETTİN ERŞAHİN
Ebu Ubeyde vs'nin Müslüman olmaları, vahyin başlaması ve Bi'set. Üçüncü cilt: Mirac, Hicret, Muhacir ve
Ensar'ın kardeşliği ve Medine'de kardeşçe yaşamaları.
Dördüncü cilt: Hz. Fatıma'nın viladeti, yetişmesi, annesi Hz. Hatice'nin vefatı, bazı mucizeler, Bedir, Uhud
gazaları. Beşinci cilt: Seyf b. Mugire'nin İslam'a girişi,
Beni Mutalik, Bedir-i Kübra, Huneyn, Tebuk gaza ve
seferleri, Mekke'nin fethi, Hz. Muhammed'in vefatına
kadar bazı olaylar.
1.2. Siyer-i Nebi
Mütercimi: Muhammed20
Manzum olarak 1 Rebiü'l-Ahir 872 / 30 Ekim
1467'de tamamlanan eser Türkçe siyerlerin en genişlerindendir. Muhtevası bakımından Darir'in siyerinin
nazma geçilmiş şekli gibi olmasına rağmen ondan hiç
bahsedilmemektedir. Yazar bir yerde Ebu'l-Hasan elBekri'yi kaynağı olarak şöyle zikretmektedir.
Bü'l-Hasan-i Bekri rivayet eyledi / Mevlidi böyle
hikâyet eyledi
Hasan babası ol Bekri rivayet / Eydür ol vaiz-i
Basri rivayet
Bazı yerlerde de “ravi eydür" veya “ravi hikâyet
eyledi" ifadeleri ile el-Bekri'yi kastetmektedir.21
Şair Muhammed'in Siyer'i Süleyman Çelebi'nin
Vesiletü'n-Necat'ına benzemektedir. Zira iki eserin
kaynağı da Darir'dir.
Mesnevi tarzındaki eserin üslubu sade ve samimi
olup halka yönelik olarak yazılmıştır. Eser iki cilttir.
Yazma nüshalarının çokluğu halk tarafından da çok
sevildiğini göstermektedir.
Muhteva: Birinci cilt: Tevhid, Münacat, Nat-1 Peygamberi, Hz. Muhamed'in nurunun yaratılışı, viladeti,
doğumu sırasında meydana gelen olağanüstü olaylar,
Hz. Muhammed'in gençliği, evliliği, Hz. Hatice'nin
methi, vahyin başlaması, Hz. Ebu Bekir, Osman ve
Ömer'in Müslüman olmaları, Mirac, Hz. Muhammed'-
in bazı mucizeleri, nübüvvetin ikinci yılında meydana
gelen olaylar, Hicret, Hz. Ebu Eyyüp el-Ensari hikâyesi, Mikdad b. Esved ve Meyyase binti Cabir hikâyesi, Bedir, Uhud ve Hayber gazveleri. İkinci cilt: Amr
b. Madikerb'in muharebesi ve İslam'a girişi, Halid b.
Velid'in Müslüman oluşu, Gurâb Kalesi'nin alınışı, Hz.
Ali'nin cenkleri, Medine'nin fethi, Huneyn gazvesi, Hz.
Muhammed'in bazı mucizeleri ve gazaları, vefatı.
Siyer'in çeşitli kütüphanelerde yazma nüshaları
olduğu gibi, asıl metinden oldukça sapmalar olmakla
beraber iki defa da baskısı yapılmıştır.22
20 Hakkında, 9./15 yüzyılda yaşaması dışında fazla bir bilgi bulunmamaktadır.
21 El-Shaman, L.
22 İstanbul, 1308/1809, s. 675; İstanbul 1976, yeni harflere aktaran M.
Sezgin.
340
1.3. Tercümetü'l-Müntahâb min Siyeri'rResûl
Mütercimi İbrahim Ganim Efendi (1230/1815'ten
sonra)
Siyer, C. Evvel 1230/Nisan 1815'de Ebu'l-Hasan
el-Bekri'nin eserinden çevrilmiştir. Mukaddime'de şu
fadeler yer almaktadır: "Erbab-1 kemal ... be-nam-i
ma'dud her hâl Ebu'l-Hasan el-Bekri nâm fadilu'l-efdalin manzum olarak tertip eylediği Siyer-i Nebi'nin
ala vechi'l-icmal fusullarından tahric ü tahrire bu fakir
adimü'l-istida..."
Tek nüshası Veliyuddin Efendi'de no. 2729'da
kayıtlıdır. 23
Muhteva: Okunaklı olmayan 7 varaklık bu küçük
risale bir Mukaddime ve dört fasıldan oluşmaktadır.
Muhtasaran Hz. Muhammed'in başlangıçtan Hz.
Hatice ile evliliğinine kadar olan hayatı anlatılmıştır. Fasıllar: I. Fasıl: Zuhur-i viladeti-Nebevi; II. Fasıl:
Mucib-i Saadet Efendimiz Mübarek Cisimlerine arız
vece-i remedi beyanıdır; III. Fasıl: Ebu Cehil ile Güreş
Tutup Resûl-i Ekrem'in Galip Gelmesi; IV. Fasıl: Resûl-i Ekrem'in Hatice-i Kübra ile Tezvic ve Bahira'nın
İslam'a Girdiği ve Sayyar-i (sair) menakıb-ı makale...
havidir."
2. Şevahid-i Nübüvve-i Cami Tercümeleri
2.1. Tercüme-i Şevahidü'n-Nübüvve
Mütercimi: Lamiî Çelebi (ö. 938/1532)24
Lamiî; II. Bayazıd zamanında Abdurrahman Molla Cami'nin (ö. 898/1492) Sevahidü'n-Nübüvve adlı
Farsça eserininin çevirisini, sonunda bulunan manzumedeki ebced hesabına göre, 915/1509-10'da tamamlanmiştır. Dili dönemine göre oldukça sadedir. 25
Çeviri sırasında “esnad-ı sahiha ile kütüb-i muteberede irad olunan ahbar ve asârdan" bulduğunu
tercümesine kattığını ifade etmektedir. Nitekim 9. varakta da "Bu fakir dâhi ... isnad-ı sahih ile kütüb-i
muteberede irad olunan ahbar ve asardan bulduğumu dercettim" ifadesini kullanmaktadır.
23 El-Shaman, XCV.
24 Şeyh Mahmud b. Osman b. Ali el-Nakkaş Lamiî Bursa'da doğmuş
ve yine burada ölmüştür. Ahaveyn ve Fenarizade'nin derslerini takip
etmiş, Nakşibendiye ulularından Emir Buhari'nin tasavvuf terbiyesine
girerek el almış, daha sonra Bursa'da şeyh olmuştur. Manzum, mensur telif ve tercüme otuz eser vermştir. Abdülkadir Karahan, "Lamiî",
İA, VII, 10-15; Ömer Okumuş, "Cami, Abdurrahman", DİA, VII, 98;
Ali Asgar Hikmet, Cami Hayatı ve Eserleri, trc. M. N. Gencosman,
Ankara 1994, 294-297; Tezkirelere Göre Divan Edebiyatı İsimler Sözlüğü, haz. Haluk İpekten ve arkadaşları, Ankara 1988, s.260
25 Yazmaları: Hekimoğlu Ali Paşa (Millet ktb) no. 724; Pertev Paşa (Millet ktb) no. 312; Reşid Ef. (Millet ktb) no. 1214; Esad Ef (Süleymaniye
ktb) no. 2221; Nuruosmaniye ktb. no. 3385; Fatih ktb no. 4276; Şehid Ali Paşa (Süleymaniye ktb) no. 1857; Hacı Mahmud Ef. (Süleymaniye ktb) no.4307, 4387; Hüdayi (Selim Ağa ktb) no. 52. İKTСYK,
387-391. Basımı. İst. 1294, Matbaa-i Amire, cüz 1-8, 441s.
OSMANLI TOPLUMUNUN HZ. MUHAMMED HAKKINDAKİ BİLGİ KAYNAKLARI...
Muhtevast: Yedi rükünden oluşan eserin Mukaddimesinde nebi ve resul kavramlarının izahı, birinci rükünde Hz. Muhammed'in doğumundan önceki irhasât
hâlleri, ikinci rükünde Hz. Muhammed'in doğumundan peygamberliğine kadar hayatı, üçüncü rükünde
peygamberliğinden-hicrete kadarki dönem, dördüncü
rükünde hicretinden ölümüne kadarki hayatı, beşinci
rükünde ölümünden sonraki olaylar, altıncı rükünde
ashab evlad-ı resul, yedinci rükünde tabiin, tebai tabiin ve sofiyeden bazı meşhurlarının hâlleri.
2.2. Şevahidü'n-Nübüvve Tercümesi
Metercim: Abdülhalim Halimi Ahizade (ö.
1013/16045)26
Tercüme 1009/1600-1'de tamamlamıştır.27
Muhteva: Eser bir mukaddime ve yedi rükün üzere düzenlenmiştir. Nebi ve resul kavramları arasındaki
fark ile Hz. Muhammed'in doğumundan önceki irhasât halleri, peygamberliğine kadar hayatı, peygamberliğinden-hicrete kadarki dönem, gazveler, mucizeler,
vefatı ve ölümünden sonraki olayları içermektedir.
Ayrıca al, sahab ve tabiin ile tebe-i tabiin'nin bazı
meşhurlarının hal tercemeleri bulunmaktadır.
2.3. Şevahid'in, Edirne Muradiye vakfı mütevellisi Balıkesirli Senayi Çelebi tarafından da mucizeler,
on iki imam ve bazı ashabın menkıbelerini içeren bÖlümleri 962/1554-5'te kısmen çevrilmiştir.28
3. Meâricü'n-Nübüvve-i Molla Miskin Tercümeleri
3.1. Meâricü'n-Nübüvve fi Medarici'l-Fütüvve Tercümesi / Delâil-i Nübüvvet-i Muhammedi ve Şemâil-i Fütüvvet-i Ahmedî
Mütercimi: Koca Nişancı Celalzade Mustafa Çelebi (ö. 925/1567)29
Calalzade bu eseri, çağdaşı olan Muiniddin Muhammed/Molla Miskin'nin (ö. 907/1501-1) Farsça si26 Beyzavi tefsirine haşiye yazmış olan Sadi Çelebi'nin torunlarından
Ahizade, Kazasker Mehmed Efendi'nin oğludur. O, 936/1529-30'da
İstanbul'da doğmuş, Ebussud Efendi'den ders almış, müderrislik ve
mollalıklarda bulunmuş kazıaskerliğe yükselmiş, 1013/16045'te İstanbul'da ölmüştür. Ahizade'nin başta fıkıh omak üzere çeşitli sahalarda
eserleri bulunmaktadır.
27 Yazmaları: Çelebi Abdullah Ef. (Süleymaniye ktb), no. 243; Laleli
(Süleymaniye ktb), no. 2023; Ali Emiri Ef. Şer'iye kısmı (Millet ktb).
no. 1033; Hekimoğlu Ali Paşa (Millet ktb), no. 723; Köprülü ktb, no.
722, 1062; Nuruosmaiye ktb, no. 3386; Zihni Ef. Ktb (Beyazıt U. Ktb),
no. 920; Halet Ef. (Süleymaniye ktb), no.185; Esad Ef. (Süleymaniye
ktb), no. 286; Fatih ktb, no. 4275; Hacı Mehmud Ef. (Süleymaniye
ktb), no. 4376. İKTCYK, 365-369
28 İKТСYК, 365.
29 El-Shaman, LXI-LXII; Gökbilgin, "Calal-zade", İA, III, 61-63: Bursalı
Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, İstanbul 1342, III, 37-38; İ. H.
Uzunçarşılı, "Onaltıncı Asır Ortalarında Yaşamış Olan İki Büyük Şahsiyet: Celal-zade Mustafa Salih Çelebiler", Belleten, XXII, S. 87, 1958,
ss. 391-422; Celia J. Kerslake, "Celalzade Mustafa Efendi", DİA, VIІ.
260-262; İKTCYK, 403-404
yerinden, birinci nişancılığı sırasında Kanunî'nin emri
ile çevirmiştir.30 Bu, Molla Miskin'in eserinin Türkçeye
ilk çevirisidir.
Çeviri sebebi: "... Farisi lisan ile beyan olunmuş
ekser-i ehl-i Rum ol zeban ile me'nus olmayup, favaid-i âmu olup herkes Hulasa-i Mevcud'un ol - aleyisselatü vesselam- ta ibtidadan intihaya varıncaya vuku
bulan ahval-i saadet meallerini ittila edip, mezkur kitab-1 müstetab Türkiye tercüme olunmak daiyesi hatır-i atir içün helecan eyledi".
Calalzade, çeviri sırasında bazı konularda ihtisar
yapmış, kimi zaman bir konuda bir rivayet ile yetinmiştir. Mükemmel sayılabilecek bir üslupla kaleme
aldığı çevirisinde çok sayıda şiire yer vermiştir.
Muhteva: Mukaddime, dört rükün ve bir Hatime-
'den oluşmaktadır. Mukaddime'de hamd, tevhid ve
münacat, birinci rükünde Hz. Muhammed'in nurunun
yaratılışı ve intikali, ikinci rükünde Hz. Muhammed'in
doğumundan nübüvvetine kadar hayatı, üçüncü rükünde vahyin inişi, Mirac ve Hicret'e kadar olaylar,
dördüncü rükünde Hicret'ten Hz. Muhammed'in vefatına kadar gazveler, muharebeler ve diğer olaylar;
Hatime Hz. Muhammed'in mucizelerine ayrılmıştır.
3.2. Meâricü'n-Nübüvve Tercümesi / Delâil-i Nübüvvet-i Muhammedî ve Şemâil-i Fütüvvet-i Ahmedî
Mütercimi: Altıparmak Mehmed b. Mehmed
(ö.1033/1623)31
Molla Miskin'in32 siyerinin ikinci çevirisi olup
1032/1622'den önce bitirilmiştir. Güzel, sade bir üslupla yapılan bu çeviri çok tutulmuş, Celalzade'ninkinden daha yaygın hale gelmiştir. Bu konuda Altıparmak şöyle demektedir: "...Vazıh beyan ile tabir,
ihtiyar olundı. Ta kim sagir ü kebir vazı' ve şerif müstefid olalar."
30 Yazmaları: Fatih ktb. 4289; Ali Emiri Ef. (Millet tb) no. 1131 İKTCYК,
403-404.
31 Üsküblü Çıkrıkçızade Mehmed'in oğludur. Memleketinde okuduktan
sonra Bayazıd Bayramiye tarikatı şeyhlerinden Cafer Baba'ya intisap
ederek şeriat ve tarikat ilimlerini öğrenerek İstanbul'a gelmiştir. Bir
süre Fatih Camii'nde tefsir ve hadis dersleri okutmuş, sonra Misır'a
giderek ders vermiş, buranın ulemasının takdirini kazanmış, Hicaz'a
gidip-gelmiş, Mısır'da yine ders okutmaya devam etmiş orada vefat
etmiştir. bkz.. Bursalı, I, 212; M. Süreyya, Sicilli Osmani, IV, 148
32 Mu'înü'd-Din Muhammed Emin bin Muhammed Ferahi Hirevi
Mu'înü'l-Miskîn veya Molla Miskîn olarak da bilinmektedir. Iran'ın
tanınmış hadis âlimlerindendir. Otuz bir seneyi bulan hadis tahsili
süresince her Cuma Herat şehrindeki Ulu Camide halka vaaz ve irşatta bulunmuştur. Bir müddet bu şehrin kadılığını da yapmıştır. Molla
Miskin'in siyer, tefsir ve hadis ilimlerinde bir çok eseri bulunmaktadır.
Bunlardan bazıları şunlardır: 1. Bahru'd-Dürer (tefsir), 2. Ravdatü'lVa'ızîn (kırk hadis mecmuası), 3. Kısas-1 Musa (Hz. Musa'nın hayatına
dair), 4. Ahsenü'l-Kasas (Hz. Yusufun Kur'an-ı Kerim'deki kıssasını
konu alan tefsir ve tarih birleşimi bir eserdir) 5. Me'aricü'n-Nübüvve
fi-Medârici'l-Fütüvve' dir. Dostlarının ricası üzerine Peygamberimiz'in
hayatı hakkında, başlangıçta küçük bir risale olarak kaleme aldığı bu
eserini, görülen fevkalade rağbet üzerine zamanla genişleterek 25 yılda tamamladığı fevkalade bir hål tercümesi durumuna getirdi.
341
SEYFETTİN ERŞAHİN
Altıparmak Muhammed Efendi'nin Farsça'dan 16.
yüzyılda Türkçe'ye çevirmiş olduğu bu eser Batı Türklerinin Peygamberimiz Hz. Muhammed hakkındaki
bilgi kaynakları arasındaki özgün yerini günümüzde
dahi korumaktadır 33
Altıparmak, ".. pes ol kitabı Türkçeye tercüme
edüp vâzıh beyan ile ta'bîr ihtiyâr olundu. Tâkim,
sagîr ve kebîr, vadi' ve şerif müstefid olalar"34 diyerek tercümenin dili ve üslubunu ortaya koymaktadır. Gerçekten 15. yüzyıl Osmanlı Türkçesinin divan
nesri örnekleri göz önünde bulundurulduğunda sade
bir Türkçe ile tercüme edildiği söylenebilir. Bununla
beraber çok sayıda Arapça ve Farsça dinî kavram ve
terkip kullanmıştır.
Çeviri amacı: "...sin-i hadd-i vukûfa vâsıl ömr-ü
inhitât ve zebûle nâil oldum (yaşım sonlara doğru
ilerledi, ömrüm çözülmeye ve dökülmeye başladı).
Diledim ki, benden sonra âmm-i nâsa nafi' ve cümle uşşâka şâmil bir eser koyam; ta kim ba'de 1-mevt
amelim munkâtı' olmaya. Bu kitabı her bârki okuyanlar ve dinleyenler bir fatiha ile bu fakiri yâd ve hayır
dualanıyla dilşâd edeler." "... Anın lutf-u keremi hazînesinden me'muldur k i kabul buyurup şefât-i uzma
ve inayet-i a'lâsına mazhar olup hîn-i intikâlde telkîn-i
şehâdet ve "yevme tüblâ's-serâir" (Târık-9) de idrâk-i
şefâat müyesser ola."35
Osmanlı devrinde tasavvufi akımların en hareketli olduğu ve Peygamberimiz'in hayatının bir ibadet
vecdi içinde tekkelerde, zikir halkalarında ve sohbet
meclislerinde okunup anlatıldığı dönemlerde tercüme
edilen bu eser, meclislerin başucu, müridlerin el kitabı
durumundadır. Eserde sık sık, "ey derviş, ey arif, ey
sadık, ey aşık bil ki..." denilerek başlanan hitaplardan
ve yer yer Hallac-1 Mansur, İbrahim Havvas, İmam
Harkanî, Mu'az Râzî, Cüneyd Bağdadî gibi daha birçok tasavvuf büyüklerinin sözlerine ve görüşlerine
yer verilmesi de bunu göstermektedir. Ayrıca eserin
kaynaklarının önemli bir kısmının tasavvufi veya irşada yönelik eserler olması da tasavvufi bir siyer kitabı
özelliği taşıdığını göstermektedir.
Muhteva: Eserde, yine aynı amaca hizmet edecek nitelikte, günlük hayattan sahneler temsiller, geç33 Yazmaları: Nuruosmaniye ktb no. 3083, 3084, 3085, 3086, 3087:
Ayasofya ktb no. 3020; Laleli (Süleymaniye ktb) no. 2038; Fatih ktb
no. 3288, 4287; Hacı Mahmud Ef. (Süleymaniye ktb) no. 4298,4299.
4308, 4331, 4334, 4375; İbrahim Ef (Fatih ktb) no. 678; Atıf Ef. Ktb
no. 1821, 1822, 1823; Şehid Ali Paşa (Süleymaniye ktb) no. 1946;
Veliyüddin Ef. Ktb no. 2352; Bayazıd U. Ktb no. 5256; Selim Ağa ktb
no 759; Hamidiye (Murad Molla ktb) no. 925; Esad Ef. (Süleymaniye
ktb) no. 2260; Çelebi Abdullah Ef (Süleymaniye ktb) no. 241; Hüdayi
(Selim Ağa ktb) no. 59, 1039. İKTCYK, 391-400 Baskıları: İst. I. Cilt
1257, II cilt 1290: 1306: 1327-28'de Tarih-i Taberi kenarında. Yeni
harflerle de baskıları yapılmıştır. Mearicü'n-Nübüvve / Altıparmak
Peygamberler Tarihi, sad. A. Faruk Meyan, İst. 1976.
34 Altıparmak, Me'aricü'n-Nübüvve Tercümesi, s.5.
35 Altıparmak, s.5-6.
342
miş hayattan örnekler hikâyeler, bunlardan çıkarılan
ince tesbitler, nükteler, düşündürücü ve ikna edici
yorumlar hikmetler, güzellikleri süsleyen renkler
misali letâifler ve bütün bunlardan çıkarılan tenbihât, işârâtlar ve beşârâtlar yer almaktadır. Bütün bu
sahneler belli derecede didaktik ve felsefi önem de
taşımaktadır.
Eser, bir mukaddime, dört rukün ve bir hâtime
üzerine tertip edilmiştir. Beş bölümlük mukaddimenin
her bölümünü Peygamberimiz'in 12 Rebi'u'l-Evvel'-
inde doğmuş olmasının bereketine on ikişer yönü ile
tertip edildiği belirtilmektedir.36
Buna göre beş fasıldan oluşan mukaddime, her
biri on iki madde olmak üzere toplam altmış maddeden oluşmaktadır.
Birinici Rükün: Peygamberimiz'in nurunun bütün âlemder önce yaratıldığı ve âlemin bu nurdan
halk olduğu anlatılarak onun nurunun Hz. Amine'ye
intikaline kadar dolaştığı yedi peygamber Hz.Âdem,
Hz.Şit, Hz.İdris, Hz.Nuh, Hz.Hud, Hz.İbrahim ve
Hz.İsmail hakkında bilgi verilmekte, zaman zaman
Hz.Muhammed'in onlardan üstünlükleri vurgulanmaktadır.
İkinci Rükün: Peygamberimiz'in doğumundan
peygamberliğine kadarki olayları (Peygamberlere ve
meleklere verilen müjdelerden bahsedilmekte), doğumundan önce meydana gelen olağanüstü haller,
çocukluğu, gençliği, evlenmesi, seyahatleri, Kâbe hakemliği anlatılmaktadır.
Üçüncü Rükün: Peygamberimiz'in kırkıncı yaşından (peygamberliğinden) Hicret'ine kadar meydana gelen olaylar açıklanmaktadır. Vahy kavramı,
nüzulü ve keyfiyeti hakkında bilgiler verilmektedir.
İlk müslümanlar ve gördükleri eziyetler, Habeşistan'a hicret ve peygamberliğin başlamasından itibaren
yıllara göre olayların tasnifi yapılarak anlatılmaktadır. Özellikle bu rukünde Mirac olayı hikmetlerine ve
letâifine ve acâibine değinilerek detaylı bir şekilde
anlatılmaktadır.
Dördüncü Rükün: Peygamberimiz'in hicretinden
vefatına kadarki olaylar anlatılmaktadır. Başlangıçta
Hicret ayrıntılı bir şekilde anlatıldıktan sonra, olaylar
birinci yıldan itibaren kronolojik sıraya göre ele alınmaktadır. İslam'ın cemaatten devlete kurumları ve kuralları ile tesisinde verilen mücadeleler, yapılan harpler, anlaşmalar, zaferler ve Hz. Muhammed'in vefatı
söz konusu edilmektedir.
Hatime: Peygamberimiz'in muteber hadis ve
siyer kitaplarında zikrolunan mucizeleri anlatılmaktadır.
36 Altıparmak, s.6.
OSMANLI TOPLUMUNUN HZ. MUHAMMED HAKKINDAKİ BİLGİ KAYNAKLARI...
4. Mevahib-i Ledünniye-i Kastallani Ter- cümeleri
4.1. Mealimü'l-Yakin fi Sireti Seyyidi'l- Mürselin
Mütercimi: Abdülbaki Mahmud Baki /Şair Baki (ö. 1008/1599-1600)37
Eser, Şihabuddin Ahmed el-Kastalani'nin (ö. 923/1517) el-Mevahibu'l-Ledünniye fi Minahi'l-Mu- hammediye adlı kitabının çevirisidir. Baki, çeviriye ve- zir-i azam Sokulu Mehmed Paşa'nın emir ve fermanı ile başlamış ve 987/1579'dan önce tamamlanmıştır.38
Çeviri sebebi: "Hiç şüphesiz Peygamber Efen- dimiz'in eserlerini incelemek, sözlerini okumak ve haberlerini dinlemek, ümmetin, hâl, ahlak ve dav- ranışlarının düzelmesinin sebebi, din ehlinin kurtu- luşunun şartıdır. Bu sebeple siyer âlimlerinin eser ve haberlerini nakleden büyüklerin -Allah onlardan razı olsun- hepsi o hazretin doğru gidişi, seçkin davranışı, övülen ahlakı ve beğenilen vasifları hakkında, imkân elverdiğince, beyan levhasına satırlar dizip nice mute- ber kitapları zuhurun gelinköşküne çıkararak cilveger etmişlerdir. Bilhassa İslam'ın ve müslümanların şeyhi, Hakk'a süluk yollarının ve yakîn menzillerinin mürşi- di, Rabbanî âlim, milletin ve dinin güneşi, Mevlana Ahmed Hatib el-Kastallanî eş-Şafi, (Allah onu Firdevs cennetlerinde oturtsun ve bağışlasın) Hazreti'ne nis- pet edilip Mevahib-i Ledünniye bi'l-Minahi'l-Muhammediye adıya isimlendirilen ve hayırlı arkadaşları ta- rafından doğruluğu tasdik edilen nefis kitabı ki halk arasında faziletinin çokluğu ve meziyetinin üstünlüğü ile büyük bir şöhret ve sözsüz bir itibar bulmuştur. Bu kitap üslübunun güzelliği ve manasının lezzeti ile as- rın âlimlerince makbûl ve zamnın büyüklerince metbû olmuştur. Gerçekten bu güzel kitap, misk kokulu bir yasemin yüzün nikabıdır ki güzel ifadesi ve tatlı söz- leri, işitilmemiş fıkralar anlatan bir kimse gibi gönle ferahlık vericidir. ... Fakat onun kapalı manasının gönül açıcı sureti, Arapça ibarelerinin perdesi arkasın37 İstanbullu ve Fatih Camii müezinlerinden Mehmed Efendi'nin oğlu- dur. İstanbul'da tahsilini tamamladıktan sonra Süleymaniye müder- risliğine atanmış; Mekke, Medine ve İstanbul kadılıklarında bulunmuş, Kanuni, II. Selim, III. Murad ve III. Mehmed'in iltifatlarını kazanmış. ilmiye mesleğinin en yüksek payesi olan Rumeli Kadıaskerliği'ne ka- dar yükselmiştir. Maliku'ş-Şuara, Sultanu'ş-Şuarâ unvanına nail ol- muştur.
38 Yazmaları: Fatih ktb, no. 4293, 4294, 4295, 4296; Nurusmaniye ktb, (ct: 1-2), no. 3253, 3254, 3255, 3257, 3258, 3259, 3260; Aşr Ef.
- Reisülküttab (Süleymaniye ktb), (ct: 1-2), no. 710; Laleli (Süleymaniye ktb), (ct: 1, no. 666, ct: 1-2, no. 2024; Veliyüddin Ef. Ktb, (ct: 1-2), no. 518; Esad Ef. (Süleymaniye Ktb), no. 440; Hacı Mahmud ef. (Süleymaniye ktb) no. 4225, 4326; Yeni Cami-Hadice Turhan (Süleymaniye ktb), no. 900; Atif Ef. Ktb, no. 1743; Şehid Ali Paşa (Süleymaniye ktb), no. 1858; Hamidiye (Murad Molla ktb), пo. 402, 403; Ayasofya ktb, no. 3157. İКТСҮК, 374-358. Baskıları: İki cilt olarak basılmıştır. I. Cilt 1261; II.cilt 1313-1316; 1322-1326'da da iki cilt halinde üç defa basılmıştır. Yeni harflerle sadeleştirmeli yayın, sad. H. Rahmi Yananlı, Mevahib-i Ledünniye bi'l-Menahi'l-Muhammediye Tercümesi, I-II, İstanbul, 1983.
da ve garip istiarelerin örtüsü altında gizli ve örtülü kalıp insanların gözüne nur bahşedici, umumun ve seçkinlerin hatırına sevinç saçıcı olmaktan uzak düş- tüğü için bu hakir... Abdüllbaki niyet gayret ve kesin olarak kasd eyledi ki, beyan kaleminin parmakları ve tıbyan kaleminin parmak ucu ile manalarının ay ışınlı yüzünden ve güneş pırıltılı yanaklarından örtülü olan yerlerin örtüsünü kaldırıp iştiyak erbabının nazarını ve şevk aynalarına bakanların gözlerini aydınlatsın..."39
Çeviri metodu: Baki çeviriyi yaparken çok sayı- da kaynağa başvurup, Kastalani'nin Şafi mezhebine uygun olarak yazdığı bölümler ve değerlendirmeleri mensubu olduğu Osmanlı Devleti'nin resmî mezhebi durumundaki Hanefi mezhebine göre değiştirmiş- tir, bazı tafsilatı çıkarmış, gerekli ve zorunlu gördüğü yerlerde ilaveler yapmıştır.40 Nitekim mütercim bunu şöyle itiraf etmektedir:
"Netice olarak, o şerefli kitabın içine almış oldu- ğu ayet-i kerimeler, meşhur tefsirlerde yazılmış olan
en doğru görüşler üzere en açık ifadelerle tefsir olun- duktan sonra mühim yerlerde yazılması gerekli olan Hanefi fıkhının meseleleri ki adı geçen Şeyh kendi mezhebine uyma yolunu tuttuğu için ihmal etmiştir- öncelikle hazırlanıp fetva kitaplarından açık bir dille nakledilerek yerli yerince yazıldı. Hadisler ve eser- lerden ölçü sahiplerinin ölçüsünde ve büyük imamların itibar mihenginde sıhhat bulmuş olanlar beyan sayfasına geçirilip senedinde meçhul bulunan ve is- nadı âlimler arasında makbul olmayan münker kavil
ve muteber olmayan nakillerden sakınmak gerektiği için din imamlarının tayin buyurdukları üzere gelen rivayetlerin zaaf, kuvvet, fesad ve sıhhatlerine işaret kılındı. Ayrıca söylenmesi üzüntüye sebep olan fuzuli kavillerden, manasız tafsilattan tecrid edilip muteber haşiye ve açıklamalarda mevcut olan tahkik ehlinin sözlerinden bazı faydalı esaslar ve endişeleri giderici cevaplar katılarak bağlandı."41
"... Sözün kısası, söz konusu kitaptaki ayet-i ke- rimeler meşhur tefsirlerdeki en sahih görüşler üzere apaçık ifadelerle tefsir edildikten sonra, önemli yerler- de Hanefi fıkhının meseleleri -ki adı geçen Şeyh kendi mezhebine uyma yolunu tuttuğu için ihmal etmiştir- öncelikle hazırlanıp fetva kitaplarından açık bir dille nakledilerek uygun yerlere yazıldı. Hadisler ve eserlerden ölçü sahiplerinin ölçüsünde ve büyük imamların itibar mihenginde sıhhat bulmuş olanlar beyan sayfasına geçirilip senedi meçhul ve isnadı âlimler arasında makbul olmayan münker kavil ve muteber olmayan nakillerden sakınmak gerektiği için din imamlarının tayin buyurdukları üzere gelen rivayetlerin zaaf, kuv39 Mevahib-Yananlı, s.10-11.
40 Köprülü, Fuat, “Baki", İA, II, 251; Çavuşoğlu, Mehmet, “Baki", DİA, IV, 540.
41 Mevahib-Yananlı, s.13.
343
SEYFETTİN ERŞAHİN
vet, fesad ve sıhhatlerine işaret kılındı."
Hatta bu ifadeye dayanarak Baki'nin Hanefiliğe
göre tadil yaptığını söyleyebiliriz. Baki daha çok kitabın 9. Maksadını oluşturan Peygamberimiz'in İbadetleri bölümünde sık sık Hanefi mezhebine atıflar
yapmıştır.
Baki Arapça ve Farsça dizelerle süslediği Önsöz'de
Hz. Peygamber'i şöyle nitelendirmektedir: “... sıdk ve
vefa ufkunun güneşi, ıstıfâ (seçilme) göğünün cisimleşmiş nuru... ‘Allah tarafından, bir nur ve her şeyi
açıklayan bir kitap geldi' (Maide 15) hasebince varlık
evinin aydınlatıcı çırası olan şeriatın ışığı... 'Artık Allah'a, O'nun elçisine ve indirdiğimiz nura iman ediniz
(Tegabun 89) hükmünce şuhûd meydanlarının yakıcı
ışık saçan çırası kılınmakla kevn ve mekân arsasını,
zemin ve zaman açılarını, zaman sırrının parıltılarına
mazhar, hayr ve iyilik ışıklarına da kaynak..."42 "O resuller devleti yurdunun sultanı ... günde beş nöbet davetinin sesi, yedi iklimin sakinlerinin kulaklarına kadar
ulaşıp tebliğinin gereği olan merasimi içinde toplayıcı
olan nice yeşil kubbeler yükseltti. O imam-ı ümem /
ümmetlerin önderi, mukteda-yı rusûl/resullerin öncüsü, hümam-i Hümâ-kadr / Himmeti Hümâ kuşu gibi
kıymetli, Hadiyi'sübül / Yolların rehberi, Firistâde-yi
Hâss-1 Perverdigâr / Allah'ın has habercisi, Resânende-i Hüccet-i Üstüvar / Sağlam ve kuvvetli delillerin
ulaştırıcısı, yakınlığa eriş ve mahremiyete giriş yarışının başta gelen usta binicisi, Zirve-i la-mekân-ı mekânet/ Mekânszılık mekânının zirvesi, Mirac-1 melâik-i
âsitânet / meleklerin miracının eşiği, 'Elbette sen yüce
ahlak sahibisin' (Kalem 4) yüce makamında bulunan,
hasların hassı ve 'Ben Allah ile beraberim' halvet sarayı yakınlarının kafile başı, geniş ve apaçık anlayış,
biliş ve kavrayış yollarının meş'alecisi, 'Biz seni ancak
âlemlere rahmet olarak gönderdik' (Enbiya 107) sofrasının, âlemlere rahmet nimetleri ikram eden cömert
sofrabaşıcısı, kulların doğruluk ve kurtuluş yollarının
hidayetçisi, iman ehlinin ellerinden tutup Kıyamet gününde ikamet edecekleri evlere götüreni, Rabb'in parlayan nuru, Kur'an'ın her şeyi kendinde toplayan sırri, 'Elbette sen, gönderilen elçilerdensin (Bakara 252)
büyüklük nişanı fermanını elinde tutan, 'Elbette sen,
gerçeği apaçık bildiren bir doğruluk üzeresin' (Necm
79) unvanının adaletli hüccet ve burhanını üzerinde
taşıyan "43
Muhteva: Eser on maksat ve har maksatta bazı fasıl ve kısımlara bölünmüştür.
Birinci Maksad (1 fasıl): Peygamberimiz'in nebilerin başlangicı ve sonu olması: Burada Hz. Muhammed'in nurunun her şeyden önce yaratılması, doğumu,
sütanneye verilmesi, Şam seferi, vahyin gelişi, aşikâre
42 Mevahib Tercümesi, I, İstanbul, s. 7.
43 Mevahib tercümesi, s. 7-9.
344
davet, ilk Müslümanlar, Akabe görüşmeleri, Hicret,
ensar ile muhacir arasında tesis edilen kardeşlik, ezan,
savaşa izin verilmesi, Hz.Muhammed'in gazveleri ve
seriyeler anlatılmaktadır. "Nebilerin Sultanı Efendimiz
Hazretleri'nin ezeller ezelinde gönül açıcı risalet tacı ile
her şeyin başlangıcı olan nübüvvet yüzüğünün kaşını
Nebiler Hatemi ile süslediğinin beyanıdır."
İkinci Maksad (10 fasıl): Peygamberimiz'in İsimleri, Nesebleri ve Yakınları üst başlığı altında on fasıldan
oluşmaktadır. Burada Hz.Peygamber'in ailesi özel hayatı ve özel eşyası söz konusu edilmektedir. "O Hazret'in Kur'an-ı Azim'de Tevriye/ Tevrat, Incil, Zebûr
vesair semavi suhuflarda ve Peygamber Efendimiz'in
kendi hadislerinde geçen şerefli isimlerinin beyanındadır. Ayrıca ulu evladı, temiz zevceleri, amcaları,
halaları, sütkardeşleri, ebeveyninin baba ve anaları,
hizmetkârlar, köleleri, azadlıları, muhafızları, kâtipleri, İslam ehline gönderdiği şerefli mektupları, etraftaki
meliklere vaki olan yazışma suretinin güzelliği, Hakk'-
in her tecelli ve ihsanına razı olan ahlakı ile kendisinden razı olunan hasletleri beyanındadır."
Üçüncü.Maksad (3 fasıl): Peygamberimiz'in Yaratılışının Kemali, Suretinin Güzelliği, Sevilen Ahlak ve
Hasletleri başlığı altında şemâil anlatılmaktadır. "O
Hazret'in yaratılışının mükemmelliği, suretinin güzelliği, razı olunan ahlakı ve hasletleri beyanındadır."
Dördüncü Maksad (2 fasıl): Peygamberimiz'in
gerçek peygamber olduğunu gösteren mucize, İşaret ve
Kerametler başlığı altında delâil-inübübbe, hasais-i nübüvve ve alamü'n-nübüvve türü bilgiler verilmektedir.
"O Hazret'in nebiliğinin doğruluğunu ve resullüğünün
gerçekliğini gösteren parlak mucizeleri, apaçık ayetleri, hususiyetleri ve eşsiz kerametleri beyanındadır."
Beşinci Maksad: Peygamberimiz'in Miracı başlığını
taşımaktadır. "O Hazret'in Mirac payesi ile benzerlerinden üstün olup Hazret-i İzzet katında türlü konuşma
ve müşahade hediyeleri ile seçkinliği beyanındadır."
Altıncı Maksad (10 fasıl): Peygamberimiz'in Peygamberliğinin Sübutuna Tanıklık Eden Ayetler başlığı
altında Kur'an'ın konu ile ilgili ayetleri ortaya konmaktadır. "O Hazret'in ulu Kur'an ve yüce Furkan'-
da nebiliğinin doğruluğuna ve resul olarak gönderildiğinin gerçekliğine şehadet eden kerim ayetlerin
beyanındadır. Ayrıca resullüğünün gerçekliği, yerinin
ve derecesinin yüksekliği üzerine vaki olan yeminler,
sünnetine uymanın ve emrine itaat etmenin gerekliliğine ilişkin olan deliller, O'nun hakkında nebilerden
alınan söz ve misaklar, Tevrat, İncil ve diğer semavi
kitaplarda türlü türlü tazim ve tebcil ile güzel zikrinin
geçtiği bayanındadır."
Yedinci Maksad (3 fasıl): Peygamberimiz'e Muhabbetin ve Sünnetine Riayetin Gerekliliği. "O Hazret'in muhabbetinin ve sünnetine uymanın gerekliliği
OSMANLI TOPLUMUNUN HZ. MUHAMMED HAKKINDAKİ BİLGİ KAYNAKLARI...
beyanındadır. Keza soyuna, ashabına ve kendisine
uyanlara muhabbetin gerekli olduğu, salat ve selam
etmenin hükümleri beyanındadır."
Sekizinci Maksad (3 fasıl): Peygamberimiz'in Hastalıklara İlacı, Rüya Tabiri ve Gaybdan Haber Vermesi. "O Hazret'in dert ve hastalik sahiplerine ilacının
zikri, rüya tabir etmesi ve gaibten haber vermesi beyanındadır."
Dokuzuncu Maksad: Peygamberimiz'in İbadetleri.
"O Hazret'in taat ve ibadetleri, zikir ve duaları beyanındadır."
Onuncu Maksad (3 fasıl): Allah'ın Peygamberimiz'i Kendine Daveti. "Hak Tealâ Hazretleri'nin O Hazret'i kutluluk bahçesine ve dostluk yakınlığına davet
etmekle nimetini tamamladığının ve yüceliğini kemale
erdirdiğinin bayanındadır."
Hatime.
4.2. el-Mevâhibbü'l-Ledünniye bi'l-Minehi'l-Muhammediye Tercümesi
Mütecimi: Mahmud Magnisavî (muhtemelen
10/16 yüzyıl)44
Söz konusu çevirinin herhangi bir yerinde el-Mevâhibbü'l-Ledünniye'nin başka bir çevirisiden bahsedilmediği göz önünde tutulursa Baki'ninki ile aynı zamanda yapıldığı söylenebilir. Kastalani siyerinin ikinci
Türkçe çevirisidir.45
Çeviri sebebi: Dibace'de şöyle açıklamaktadır:
"Bu fakir, kesirü't-taksir Mahmud Magnisavi hakirin dâhi hatırına hutur ider idi ki, ben fakir dâhi ol Vücud-i Mükerrem (sas) hazretlerinin vasf-ı şerif ile vesilei şefaat tahsil idem lakin ne gûne vasf eyleyeyim ve ne
tarikle mübaşeret ideyim diyü tahayyur ve tereddütte
iken Cenab-ı Vacibü'l-Atâyâ tarafından bu kalb-i zaife
ilham olundu ki el-Mevahibü'l-Ledünniye ismi ile müsemma kitap ki Şeyh Allame Ahmed b. Muhammed
Ebi Bekr el-Kastallani eş-Şafi hazretlerinin telifidir ki
anı tercüme eyleyüp lisan-ı Türkiye nakl eyleyeyim...
gerçi bundan akdem husus-i mezburde bir kaç telif
olunmuştu, lakin kimi mevzun derc olmakla fehminde
suubet var kimisi de dahi akval-i zaife derc olunmuş.
Amma ki kitab-ı mezbur kibar-ı ulemai muhaddisinden şeyh-i mezburun telifi olup nakl eylediği rivayât
ve ahbar-ı sahihadır. Binaanaleyh bu tarafa tevcih-i
hatır kılındı. Amma bu kitaba nazar eyleyenler lisan-1
Türkidedir diyu nazar-ı hakaret itmeyeler."46
44 Mütercim hakkında bilgi bulunmamaktadır Bununla beraber
998/1596'da Manisa ve 1003/1594'te Şam'da müftülük görevlerinde
bulunup 1005/1596'da vefat eden Manisalı âlimin mütercim olabileceği ileri sürülmektedir. Nev'izade Atâi, Hadaiku'l-Hakaik fi Tekmitüş-Şakayık, İstanbul 1268, 407; M. Süreyya, Sicill-i Osmani, IV, 315; el-Shaman, LXIV.
45 Yazmaları: Konya Müzesi no. 1170; Topkapı Sarayı Müzesi R. 319.
46 El-Shaman, LXV.
5. İbn Hişam'ın Siyer-i Nebi Tercümesi
Mütercimi: Aydınlı Eyyüp b. Halil (ö. 986/1578)47
Eyyüp 986/1578'de İbn Hişam'ın siyerini açık,
sade, Arapça ve Farsça terkip ve kelimelerden mümkün olduğunca kaçınarak çevirmiş ve III. Murad'a
sunmuştur.48
Çeviri metodu: İbn Hişam'ın Arapça metinindeki
İbn İshak'a ait rivayetleri çevirmiş, İbn Hişam'ın eklemelerini dışarıda bırakmıştır. Bununla beraber, bazı
yerlerde İbn Hişam'ın rivayetlerine yer vermiştir. Ravi
silsilesi bazen aynen bazen kısaltılarak çevrilmiştir.
Çeşitli rivayetlerin bulunduğu bir konuda rivayetlerden bir veya birkaçını tercih ederek çevirmiştir. Bazen da rivayetleri bir ifadede özetlemiştir. Arapça bazı
cümleleri açıklamış, İbn Hişam'daki Arapça şiirleri
çevirmediği gibi bir kısmını Türkçe nüshasına da almamıştır. Hz. Peygamber ile ilgili olmayan, daha çok
Bi'set öncesine ait bazı olaylar ve rivayetleri atlamıştır. Çeviride bazen takdim ve tehir yapmıştır. Bazen
Arapça kelime ve ibareleri iyi anlayamamış veya yanlış okumuş, dolayısıyla tercüme yanlışlıkları yapmıştır.
Her bölümü bir dua ile bitirmiştir. Bu haliyle Eyyüb'-
ün eseri muhtasar bir çeviri niteliğindedir.
Çeviri sebebi: "Eyyüb'ün Kazvini'den yaptığı
Arapça çeviriyi gören şehzade Murad ondan başka
bir çeviri daha istemiş, bunun üzerine Eyyüp rüyasında bir aziz şeyh görmüştür. Şeyh ona "Madem ki
sen bu kadar güzel tercüme yaparsın, şimdi de gel Hz.
Peygamber'in siresini Türk diline tercüme et. Dünya
ve ahirette büyük sevap kazanmış olursun ve Kıyamet
gününde Hz. Peygamber'in şefaatine nail olursun."
Eyyüp uyanınca Manisa III. Murad Camii'ne gitmiş
şükür namazı kılarak hemen orada İbn Hişam'ın siyerini tercümeye başlamış ve 12 R. Evvel 986/19 Mayıs
1578'de tamamlamıştır.49
6. Siyer-i Kazeruni Tercümeleri
6.1. Sahâifu’l-İber ve Letâifu's-Siyer / Siyer-i Kazerunî Tercümesi
Mütercimi: Vahyizade Mehmed b. Ahmed İzniki
( . 1018/1606)50
Kazerunî'nin Sahâifu'l-İber ve Letâifu's-Siyer adlı
siyerinin ilk Türkçe çevirisidir. Vahyizade, Daru'l-Ha47 Aslen Aydın Nazilli'li olan Eyyüp iyi eğitim görmüştür. Manisa sancağında görev yapan Osmanlı şehzadesi Murad'a Zekeriye el-Kazvini'nin (ö. 682712589 Acaibu'l-Mahlukât ve Garâibu'l-Mevcudât adlı
eserini Arapçadan çevirerek 977/1569'da takdim edip gözüne giren
Eyyüp söz konusu şehzadenin 982/1574'te tahta çıkmasıyla İstanbul'a gitmiş ve hayatını sürdürmüştür. Osmanlı kültür hayatının altın çağı
olan 16. yüzyıl yaşayan Eyyüp münşilik görevi yanında iyi bir şair idi.
48 Mustafa Fayda, "İbn Hişam", DİA, XX, İstanbul, 2000, 73..
49 Bu çeviri Mes'ad Suveylim eş-Şa man tarafından doktora tezi olarak
hazırlanmıştır El-Shaman, CII-LXII.
50 Vahyizade hk. bkz. Bağdadi, Hediye, II, 268; Atâi, Zeyl, 598; Bursalı,
1, 182.
345
SEYFETTİN ERŞAHİN
dis'te müderris iken 18 Ramazan 1003 / 27 Mayıs
1595'te tamamlamıştır. Üslup sadedir.
Sebeb-i tercüme: "... Acem lisanını bilmeyenlere
bile faidesi amm ü şamil oldugı cihetinden" ifadesi
genel okuyucuya Hz. Peygamber'i anlatmak olduğu
anlaşılmaktadır.
Muhteva: Mukaddime, dört kısım (her kısım birkaç bab) ve Hatime'den oluşmaktadır. Mukaddime:
tercüme sebebi ve kitabın muhtevası; Birinci Kısım (8
bab): Hz. Muhammed'in nurunun bütün mahlûkattan
önce yaratılması; İkihci Kısım (9 bab): Hz. Muhammed'in peygamberliğine kadar hayatı; Üçüncü kısım (9
bab): Peygamberliğin Mekke dönemi; Dördüncü kısım (11 bab): Hicret, Medine hayatı, gazveler; Hatime
(7 fasıl): Mucizeler, hukuk ve hasais vs.51
6.2. Siyer-i Kazeruni Tercümesi
Karaçelebizade Abdülaziz Efendi (ö. 1068/1657)
Siyer-i Kazeruni Tercümesi:52 Bu çeviriyi kardeşi
ve aynı zamanda hocası olan Karaçelebizade Mehmed Efendi'nin ricası üzerine yapmış ve IV. Murad'a (1032/1623-1049-1640) ithaf etmiştir. Saduddin Muhammed b. Mesud Kazeruni'nin el-Muntaka
fi Siyeri'n-Nebi / el-Münteka fi Mevlidi Mustafa adlı
siyerinin çevirisi olan bu çalışma büyük ihtimalle
1041/1631'den önce gerçekleştirilmiştir. Söz konusu
çeviri Vahyizade'nin eserinden daha yaygın olarak
okunmuştur.53
Muhtevası: Eser dört kısım, kısımlar çeşitli bablar
ve bir Hatime üzerine tertip edilmiştir. Birinci kısım (8
bab): Hz. Muhammed'in nurunun büütün mahlukattan önce yaratılışı; İkinci kısım (9 bab): Hz. Muhammed'in peygamberliğine kadar hayatı; Üçüncü kısım
(9 bab): Hz. Muhammed'in Mekke'deki paygamberlik
hayatı; Dördüncü kısım (11 bab): Hz. Muhammed'in
hicreti, Medine hayatı ve gazveleri; Hatim (7 fasıl): Hz.
Peygamber'in mucizeleri ve ona sevgi ve itaatin gereği.
7. Siyer-i Halebi Tercümeleri
7.1. Şerhu Kasideti'l-Halebi / Siyer-i Halebi Tercümesi
Mütercim Ayıntablı Seyyid Ahmed Asım Efendi
(8. 1235/1820)54
51 El-Shaman, LXVI-LXVII.
52 Kazeruni'nin,Arapça eseri mechul birisi tarafından Farsçaya çevrilmiş.
Karaçelebizade de Farçadan Türkçeye çevirmiştir bkz. İKTCYK 1, V.
Fasikül, 359, dipnot 1.
53 Yazmaları: Ayasofya ktb. No. 3242; Hacı Mahmud Ef. (Süleymaniye
ktb). No. 4368; Şehid Ali Paşa (Süleymaniye ktb). No. 1856; Hacı
Mahmud Ef. (Süleymaniye ktb). No. 4318; Nuruosmaniye ktb. No.
3339; Hekimoğlu Ali Paşa (Millet ktb). No. 866; Hamidiye (Murad
Molla ktb). 923; Esad Ef. (Süleymaniye ktb). No. 2286. İKTCYK I, V.
Fasikül, 359-361; El-Shaman, LXXXI
54 Asım Efendi Antep'te ilk tahsilini alıp Arapça ve Farsçaya vukufiyet
346
Ragıp Paşa hocası diye ünlü İbrahim b. Mustafa
el-Halebi el-Mudari'nin (ö. 1190/1776) 63 beyitlik
Arapça Nazmu's-Sireti'n-Nebeviye adlı eserinin ilk
Türkçe çevirisidir. Bu eser Arap edebiyatında çok ünlü
olmamakla beraber III. Selim namına Asım Efendi tarafından çevirilmiştir ve padişaha ithaf edilmiştir. Eser
matbu nüshadaki bir ibareden dolayı İzahü'l-Meknun
olarak da tanınmıştır.55
İbrahim Halebi'nin eserini başlangıçta, belki de
Hz. Peygamber'in altmış üç yıllık ömrünü sembolize
etmek için bu sayı kadar beyit olarak kaleme almış
daha sonra bunu Şerh-i Nazm-1 Sire adıyla şerh etmiştir. Mtercim Asım Efendi de bunu tercüme etmiş
bu esnada bazı ilaveler yapmıştır.
Üslup hakkında Mukaddime'de şöyle denmektedir: "Kaldı ki umde-i meram, zabt-ı vekayi-i hazret-i
Seyyid'il-Enam ve ifade ve istifade-i amme-i havas ü
avam olmağla merhum Veysi ve Nabi gibi tekellüfât-1
münşiyane ve teşeddükat-ı sühanverane vadilerinde
sarf-ı licam ve herkes şinas olan zeban-zed ve me'nus
ibaret iltizamıyla tercümesine i'mal-i yera'a-i ihtimam
olmuştur."
Muhteva: Hz. Muhammed'in bütün mahlukattan
önce ruhunun yaratılışı, viladet, şakk-1 sadr, Ebu Bekir
ve Ömer'in viladetleri, Hz. Muhammed'in annesinin
vefatı, babası ve dedesinin hayatları, Hz. Muhammed'in gençliği, Ficar olayı, Yemen seferleri, Hz. Hatice
ile evliliği, vahyin başlaması, Mekke'yi İslam'a davet,
İlk Müslümanlar, mucizeler, Mirac, Hicret, seriyyeler
ve gazalar, zevceleri, mektupları, heyetler, Mekke'nin
fethi, sahte peygamberler, vafat.56
7.2. Şerhu Kasidetü'l-Halebi Tercümesi
Mehmed Efendi (ö. 1216/1801'den sonra)
Halebi'nin Şerh-i Nazm-ı Sire'sinin ikinci çevirisidir. Mütercimi hakkında Yeniçeri ocağında kâtip olarak çalışması dışında fazla bir bilgi bulunmamaktadır.
Çeviri 1216/1801'de Bağdat'ta bitirilmiştir. Eserin
Arapça metni kırmızı, Türkçesi siyah mürekkeple yazılmıştır. Tek nüshası İngiltere'de British Museum'da
no. 7869'de kayıtlıdır.57
8. Ravzatü'l-Ahbab-ı Şirazi Tercümesi
Ravzatü'l-Ahbab fi Sireti'n-Nebi ve'l-'Al
ve'l-Ashab Tercümesi
kesb ettikten sonra İstanbul'a gelmiş ve daha çok dil çalışmalarına
ağırlık vermiştir. Farsça Burhan-ı Katı adlı sözlük ile Arapça Kamus'u
tercüme tmiştir. Mütercim'in Fransızcayı da iyi bildiği maruftur. Yedi
eseri bilinmektedir. M. F. Köprülü, "Asım", İA, I, 665-673; Bağdatlı, İzah, 1, 116.
55 Yazmaları:Atıf Efendi ktp, no. 1742; Esad Ef. (Süleymaniye ktb), no. 2299. İКТСYK 369-370. Baskısı: İlk baskısı 1205/1790'da yapılmıştır. İkincisi Bulak, 1248, ss. 405.
56 El-Shaman, XCII-XCIV.
57 El-Shaman, XCIV.
OSMANLI TOPLUMUNUN HZ. MUHAMMED HAKKINDAKİ BİLGİ KAYNAKLARI...
Mütercimi: Magnisavi Benlizade Mahmud (ö. 1138/1725 veya 1140/1727)58
Ataullah b. Fazlullah il-Hüseynî Eş-Şirazî [Cemal Hüseynî] Cemalüddin Ataullah b. Fadlullah el-Hüseyni eş-Şirazi'nin (ö.926/1520) Ravzatü'l-Ahbâb fi Siye- ri'n-Nebî ve'l-Âl ve'l-Ashâb adlı eserinin 1106/1693'de tamamlanmış çevirisidir.59
Muhtevası: Ravza üç maksad üzere düzenlenmiş- tir: I. maksad: Hz. Muhammed'in hayatı, II. Maksad Hulefa-ı Raşidin ve ashabın ileri gelenleri, III. Maksad Hz. Hasan ve Hüseyin'in hayatları, Emevi ve Abbasi halifelerini içerir.60
9. el-Vefâ-i İbnu’l-Cevzi Tercümesi
el-Evfâ fi Tercemeti'l-Vefâ / Siyer-i Nebi
Mütercim: Ahmed Neyli Mirzazade (ö. 1161 /
1748)61
Eserin aslı Bağdad'lı Abdurrahman ibnu'l-Cevzi'-
nin (ö. 597/1200) Arapça el-Vefâ fi Fazail'l-Mustafa'- sıdır. Tercüme 486 baba bablar da çeşitli fasıllara ay- rılmıştır. Hz. Muhammed'in nurundan, silsilesinden,
doğumundan, hayatından, mucizelerinden, vefatın- dan ve ashabının faziletlerinden bahsetmektedir.62
10. İşraku't-Tevarih-i Kadı Aduddin b. Abdurrahman Tercümesi
İşraku't-Tevarih Tercümesi / Zübdetü't- Tevarih
Mütercim: Gelibolulu Mustafa Ali.
Eser, Kadı Aduddin b. Abdurrahman'ın
(8.756/1355) İşraku't-Tevarih'inin genişletilmiş çevi- risidir. Muhteva: Bir mukaddime ve dört tabakadan oluşmaktadır. Mukaddime'de nebi, resul ve ulu'l-azim peygamberlerin hangileri olduğu ve sayıları; birinci ta- bakada Hz. Âdem'den Hz. İsa'ya kadarki peygamber- ler; ikinci tabakada Hz. Muhammed ile evlad veak- rabasından; üçüncü tabakada aşere-i mübeşşereden, dördüncü tabakada İmam Gazali'ye kadarki büyük imamlardan, muhaddislerden ve diğer âlimlerden bahsedilmektedir.63
58 Bursalı, II, 31; M. Uluçay, Manisa Ünlüleri, Manisa 1946, 24; Keşfu'z- Zunun, 1, 922-23.
59 Baskıları: İstanbul, I-III, 1268/1851; İstanbul 1281/1864, 1-II; İstanbul 1288/1871, Matbaa-i Âmire, (II. Cilt, 1+471.
60 El-Shaman, LXXXII-LXXXIV.
61 Mütercim, İstanbul kadılarından Mehmed Efendi'nin oğludur. İyi bir eğitimden sonra müderrislik, kadılık yapmış, Anadolu ve Rumeli ka- ıdaskerliklerine yükselmiştir. Âlim ve şair bir zat idi. Telif ve tercüme eserleri bulunmaktadır.
62 Yazmalan: Beyazıd U, ktp, no. 5266; Pertev Paşa (Millet ktb), no. 488; Klıç Ali Paşa (Süleymaniye ktb), no. 738; Halet Ef. (Süleymaniye ktb), no. 66; Nuruosmaniye ktb, no. 736. İKTСҮК, 371-372.
63 Yazma nüshaları: Reşid Ef. (Millet ktb) no. 663; Hamidiye (Murad Molla ktb) no. 948; Hacı Mahmut Ef. (Süleymaniye ktb) no. 4505 İKТСYK, 337-338.
b. Telif Siyerler
1. Manzum Siyer-i Nebi
Müellifi: Amasyalı Münirî İbrahim / Mehmed Çele- bi (ö. 927/1520)64
Türkçe siyerlerin en hacimlisi olan eser yedi cüz- den oluşmaktadır.
Kaynakları: Çeşitli yerlerde İbn İshak ve Ebu'l-Hasan el-Bekri'ye atıflarda bulunmuştur. Bundan dolayı el-Bekri'nin siyerinin, hatta Darir'in manzum çevirisi kabul edilebilir. Yazma nüshası: Topkapı Sarayı, K. 994, K. 995.65
2. Dürrü't-Tac fi Sireti Sahibi'l Mirac
Müellifi: Alaşehirli Kadı Veysi (9691561- 1037/1628)66
Türkçe ilk telif ve özgün siyer olan ve 1037/1628'de yazılan natamam bu eser güvenilir kaynaklara dayan- maktadır. Türkçe siyerlerin en güvenilirlerinden olup kendinden sonrakileri etkilemiştir. Türkiye ve dışarıda çok sayıda baskı ve yazma nüshası bulunmaktadır.67
Muhteva: Eser easen Mekki ve Medeni olmak üzere iki kısım (cilt) halinde kaleme alınmıştır. 23 ma- kalelik birinci kısım Hz. Muhammed'in doğumundan Hicret'e kadar olan Mekke dönemini, 14 makaleden
oluşan ikinci kısım ise Hicret'ten Bedir Savaşı'na ka- dar olan dönemi içermektedir.
64 Bursalı, II, 409; Hüseyin Hüsameddin, Amasya Tarihi, III, 248.
65 el-Shaman, LVI-LVIІІ.
66 Asıl adı Üveys b. Mehmed olan yazar Veysi mahlası ile tanınmıştır. Kadı Mehmed Efendi'nin oğlu olan Veysi, Alaşehir'de doğmuştur. İlk medrese eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul'a gelen Veysi, bu- rada dönemin ünlü âlimlerinden Salih Efendi ve Ahmed Efendi'den ders almıştır. Osmanlı coğrafyasının çeşitli yerlerinde başta kadılık olmak üzere çeşitli görevlerde bulunmuş, sekiz yaşında Üsküp'te ölmüş- tür. Yabancı kelimeleri çok kullanan Veysi'nin dilini anlamak zordur.
Mensur eserlerinde bile teşbih, istiare, tenasüb, seci ve cinas gibi edebi sanatlara sıkça rastlanır. (M. Kanar, "Veysi", İA, XIII, 308) Metin Arap- ça, Farsça terkipler ve üslup bakımından ağır olmakla birlikte halk ta- rafından müellifin samimiyetinden dolayı yaygın olarak okunmuştur. (Banarlı, 681)
67 Yazmaları: (toplam 53 tane) Aşir Ef. - Reisü'l-Küttab (Süleymaniye ktb) no. 800/2; Veliyuddin Ef. Ktb no. 884, 885, 886; Ali Emiri Ef. (Millet ktb) no. 347, 348; Ayasofya ktb no. 3192, 3246, 3247; Laleli (Süleymaniye ktb) no. 2058; Reşid Ef. (Millet ktb) no. 1326; Fatih ktb no. 4403; Şehid Ali Paşa (Süleymaniye ktb) no. 1895/1, 1896; Bağdatlı Vehbi Ef. (Süleymaniye ktb) no.1242; Aşir Ef (Süleymaniye ktb) no.258; Selim Ağa ktb no. 803, 804, 805; Nuruosmaniye ktb
no. 3348, 3349, 3350, 3351/1, 4220/1; Esad Ef. (Süleymaniye ktb) no.2188, 2285, 2289, 2291; Pertev Paşa (Millet ktb) no. 487/1; Hacı Hammud Ef (Süleymaniye ktb) no. 2290, 4320, 4322, 4274, 4323, 4386, 4389; Bayazıd U. ktb no. 208, 5252, 5253; Hekimoğlu Ali Paşa (Millet ktb) no. 769/1; Nazif Paşa (Süleymaniye ktb) no.1170; Atiıf Ef. Ktb no. 1764, 1765, 1766; Halet Ef. (Süleymaniye ktb) no.731; Hafız Ahmed Paşa (Köprülü ktb) no. 235/1; Asım Bey (Köprülü ktb)
no. 391; Daru'l-Mesnevi (Murad Molla ktb) no. 363; Arif Ef. (Mol- la Murad ktb) no. 162; Hamidiye (Molla Murad ktb) no. 957, 963; Hüsrev Paşa ktb no. 417. İКТСҮК, 419-435. Baskıları: Tashih eden, Sadullah Said Amedî, Kahire 1245/1829, Bulak Matbaası, 126+114; 1248/1832'de Zeyl-i Nabi ala Siyer-i Veysi adıyla Nabi zeyli ile be- raber Bulak'ta,1286/1869'da Veysi'nin diğer eserleri Habname ve Şehadetname ile birlikte yayımlanmıştır.
347
SEYFETTİN ERŞAHİN
Birinci kısmın 1. makale: Hz. Muhammed'in şeceresi, 2. makale: Zemzem kuyusunun bulunup temizlenmesi, 3. makale: Abdullah'ın Amine ile evlenmesi,
4. makale: Hz. Muhammed'in adları ve lakapları, 5.
makale: doğumu, 6. makale: Nuşirevan'ın adaleti hakkındaki hadis hususunda bir değerlendirme, 7. makale: süt anneye verilmesi, 8. makale: Şam yolculuğu
sırasında Rahip Bahira ile karşılaşması, 9. makale: Hz.
Hatice ile evlenmesi, 10. makale: Kâbe'nin tamiri, 11.
makale: ilk vahyin gelişi, 12. makale: İslam'a davet,
13. makale: müşriklerin Hz. Peygamber'e sözlü ve fiili
sataşmaları, 14. makale: Habeşistan'a hicret izninin
çıkışı, 15. makale: Habeşistan'a hicret ve Amr b. As
ile Ammara b. Velid'in müslümanları geri götürmek
için Necaşi'ye müracaatı, 16. makale: Hz. Hamza, 17.
makale: Ömer ve cinlerin Müslüman oluşları, 18. makale: müşriklerin Ebu Talib'e müracaat ederek yeğeni
Hz. Muhammed'i himayeden vazgeçirme girişimleri,
19. makale: müşriklerin boykot ilanı ve Ebu Talib'-
ib ölümü, 20. makale: Taif seferi ve dönüşte cinlerin
Müslüman oluşu, 21. makale: Mirac, 22. makale: Hz.
Peygamber'in Medinelileri İslam'a daveti, 23. makale:
Hicret.
İkinci kısım 1. makale: Hz. Peygamber'in Hicret
yolculuğu, Kuba Mescidi ve Medine'ye ulaşması, 2.
makale: Yahudi haham Abdullah b. Selam'ın Müslüman oluşu, 3. makale: Selman-1 Farisi, 4. makale:
Selman'ın Müslüman olmak için Hz. Peygamber'e getirilişi, 5. makale: ezanın meşru kılınışı, 6. makale: konuşan bir kurdun Hz. Peygamber'den haber vermesi,
7. makale: Hz. Ali ile Hz. Fatıma'nın evlendirilmesi, 8.
makale: cihad / kıtal ayetlerini inmesi, 9. makale: seriyyeler ve gazveler, 10. makale: Hz. Hamza'nın bazı
büyük savaşları, 11. makale: kıblenin değişmesi, 12.
makale: Ebu Cehil ve bazı din düşmanlarının helak
olması, 13. makale: Kureyş eşkıyasından Umeyr b.
Cüheymi'nin Müslüman olmaları, 14. makale: Asman
binti Mervan adında Yahudi bir kadının Ümeyr b. Adi
tarafından öldürülmesi.
Süslü ve sanatlı nesri güzel örneklerinden olan
Dürretü't-Tac'da 65 Türkçe, 28 Arapça ve 209 Farsça beytin yanında ayetler, hadisler ve Arapça, Farsça
ibareler bulunmaktadır.
Kaynakları: Veysi; siyer, tarih, tefsir, hadis ve
sözlükler başta olmak üzere pek çok kaynağa başvurmuştur. Başlıcaları: İbn İshâk (ö. 151/768) Sîretu
İbn İshak, İbn Hişam (ö.218/833) es-Siretu'n-Nebeviyye, Fahreddin Razi, İsmetü'l-Enbiya, İbn Kesir, es-Siretü'n-Nebeviyye, Taberi, Tarih, Kadı lyaz
(8.544/1149) Şifa; es-Süheyli, (ö. 581/1185) er-Ravdu'l-Unuf; İbn Seyyidin'n-Nas, (ö.734/1333) Uyunu-
'l-Eser; Sibt İbnu'l-Acemi, (ö.841/1437) Nuru'n-Nibras; el-Diyarbekiri, Hüseyin (ö.960/1552) el-Hamis;
el-Kastalani (ö.923/1517) el-Mevahib; el-Kazeruni,
Sadedin (ö.954/1547) Siyer-i Kazeruni; Molla Muin
Miskin (ö.954/1547) Mearic; eş-Şirazi, Asiluddin
(ö.884/1479) Dürcü'd Dürer; eş-Şirazi, Cemaleddin
(8.926/1519) Ravzatu'l-Ahbab,68
Zeyilleri
a. Siyer-i Veysi Zeyli
Ataullah Nev'i-zade Atâi (ö. 1045/1635)69
Veysi'nin siyerine zeyl olarak başlattığı eserini Bedir gazvesinden başlayarak yazmaya başladığı eser
ölümü üzerine sekiz yaprak olarak yarıda kalmıştır.
Atâi eserin başında şöyle demektedir: "... Malum
ola ki, bu hilalde eimme-i fenn-i siyer takdim ü tehir-i
vekayi ve tayy-i zikrü tahrir-i sevânih-i badayi cihetinden ihtilafat-ı kesire etmişlerdir. Bu hakir intihab-1
ezvâh ve esahhve intika-ı ma iştehere ve sahh ihtiyar
etmiştir."70 Bu çalışmanın kütüphanelerde çeşitli nüshaları bulunmaktadır. Yazma nüshası: Ali Emiri Ef.
(Millet ktp), no. 352/1.
Atâi'nin başlıca kaynakları: İbn Seyyidi'n-Nas,
Uyun; Diyarbekirki, Hamis; Handemir Habibü's-Siyer; Eş-Şirazi, Abdullah b. Abdurahman, Dürcü'dDürer; Molla Miskin, Mearic.71
b. Siyer-i Veysi Zeyli
Nabi (ö.1124/1721) de muhteviyat ve edebiyat
bakımından önemli iki zeyil kaleme almıştır. Nabi'-
nin birinci zeyli Hicretin ikinci yılında Benu Kaynuka Olayı'ndan başlayarak Mekke'nin Fethi'ne kadar
geçen zamandaki Hz. Muhammed'in gazvelerini içine
alır. Bundan yirmi yıl sonra kaleme aldığı Zeyl-i Zeyl-i
Nabi adlı ikinci zeyil Mekke'nin fethinden hicri 9. yıla
kadar olan dönemi içine alır. İlk zeyli 1245/1829'da
Veysî'nin siyeri ile birlikte, 1284/1867'de de ayrı olarak Bulak'ta yayımlanmıştır. İkinci zeyil ise yayımlanamamıştır, çeşitli kütüphanelerde nüshaları bulunmaktadır.
Nabi'nin telif sebebi:
Ümidim halkdan Nabi ne ihsan ü ne tahsindir
Mücerred hidmet-i Peygamberi de şevk-i mutlaktır
Tekâpû-i siyerden arzu-ı kalb-i mahzunum
Rıza-i sûrûr-i alem kabul-i Hazret-i Hak'dır. 72
68 el-Shaman, LXIX-LXX; Mustafa Erkan, "Dürretü't-Tac", DİA, X, 33
Siyer-i Veysi hak, bkz. Nuran Öztürk, Siyer Türü ve Siyer-iVeysi: Dürrü't-Tac fi Sireti Sahibi'l-Mirac, Doktora tezi, T.C. Erciyes Üniversitesi
Sosyal Blimler Enstitüsü, Kayseri 1997.
69 Kadiasker ve şair Nev'i Efendi'nin oğludur. Babasından ve döneminin
ulemasından dersler arak iyi bir tahsil görmüştür. Rumeli ve birkaç
yerde kadılık yapmış en son Üsküp kadılığından ayrılıp İstanbul'da
ölmüştür. Atâi, âlim, şair ve tarihçidir. Çok sayıda eserinden Şakayık-1 Numaniye Zeyli ve Hamse'si meşhurdur.
70 El-Shaman, LXXIII.
71 İКТСҮК, 373; Osmanlı Müellifleri, III, 95; el-Shaman, LXXII-LXXIII.
72 Matbu nüsha 4; el-Shaman LXXV.
348
Nabi'nin başlıca kaynakları:
OSMANLI TOPLUMUNUN HZ. MUHAMMED HAKKINDAKİ BİLGİ KAYNAKLARI...
İbn İshak, İbn Hişam, Vakidi, ez-Zühri, İbn Sa'd
(6.230/845), Taberi eş-Şirazi, Ataullah b. Fadlullah
(ö.1999/1595) Ravzatu'l-Ahbab; Cami (ö.890/1492)
Şevadidü, Molla Muin Miskin Mearic; el-Kazeruni,
el-Münteka; El-Diyarbekiri (ö 960/1552) el-Hamis
fi Ahvali Enfesi'n-Nefis; el-Külai, Süleyman b. Musa
(ö.634/1236) el-İktifa fi Megazi'l- Mustafa; el-Begavi,
Hüseyin b. Mesud ( .517/1123) Mealimü't-Tenzil,
Buhari, Taberani, Beyhaki, Zehebi Mizan.73
c. Siyer-i Veysi Zeylinin Zeyli
Nazmi-zade Hüseyin Murtaza Efendi (ö.
1136/1722)
Bu çalışma Nabi'nin zeyline zeylidir.74 Bu zeyil
Amr b. As ve Halid b. Velid'in seriyyelerinde Hz. Peygamber'in ölümüne kadar olan devreyi ihtiva etmektedir. 75
d. Tıflî Ahmed Çelebi (ö. 1255/1839) Zeyli:
Ahmed Çelebi, Nabi ve Nazmizade'nin değinmedikleri veya yeterince aydınlatmadıklarını iddia ettiği
bazı olayları aydınlatmak için yazmıştır. Bunlar Mekke'nin Fethine tetimme, Huneyn ve Taif gazveleri, ganimetlerin taksimi, umrenin yerine getirilmesi ve Mekke'ye dönüş, Hz. Peygamber'in oğlu Hz. İbrahim'in
doğuşu, Kab b. Züheyr hadisesi, Tebük gazvesi ve Abdullah b. Selül'ün helakı, Hz. Ebu Bekir'in hac emirliği, Habeş kralı Necaşi'nin ölümü ve Hz. Peygamber'in haccı gibi konulara eğilmiştir. Veysi'nin üslubuyla
kaleme alınan bu çalışmanın tek nüshası Madina Arif
Hikmet Kütüphanesi'ndedir. (nr. 40/242)
Telif gayesi:
"Ya Rabb bana melek-i sühani ram eyle / Ol mülkde hükm kımam am eyle,
Zeyl-i siyer-i Mustafavidir fikrim/Tekmilinin ashabını ilham eyle."76
Telif sebebi: "Evvela, eser-i nadire-perver Veysi-i
merhumu pişnihâd ve niru-i feyz-bu-i ruhaniyetinden
istiane ve istimdad ve saniye: mârru'z-zikr merhum
Nabi-i hoş lehcenin nakş-i kitabe asman revak ve itibar ve iştihar eylediği zeyl-i na-tamam berâʼât-i irtisam
tekmil ve mertebe-i salise de tezyile tahrik-i hâme-i
himmet ve citihad berle pâ-nihade-i şevâri-i şuru olan
73 El-Shaman, LXXIV-LXXV.
74 Yazmaları: Ali Emiri Ef. (Millet ktb), no. 353; Nuruosmaniye ktb, no.
3309, 3351/3; Şehid Ali Paşa (Süleymaniye ktb), no. 1895/3; Hacı
Mahmud Ef. (Süleymaniye ktb), no. 4377; Hamidiye (Murad Molla ktb) no. 942; Hasan Fehmi Paşa (Bayazıd U. Ktb) no. 125; Nafiz
Paşa (Süleymaniye ktb) no. 1177; Hekimoğlu Ali Paşa (Millet ktb) no.
769/2; Hüdayi (Selim Ağa ktb) no. 1885; Hafız Ahmed Paşa (Köprülü
ktb) no. 235/3. İKTCYК, 383-387;
75 Kanar, s.308-309; Erkan, s.33-34.
76 El-Shaman, LXXVIII.
sibak-ı kasabu's-sebak hilye-i fesahat..."77
e. Süleyman Talip Zeyli
Hassa ordusu silahşörlerinden Koçhisarizade Talib
zeylini 1206/1792'de kaleme almıştır. Nabi'nin birinci
zeylinin zeyli niteliğindedir. Benu Kaynuka Gazvesinden Hudeybiye Musalahası'na kadar olan dönemi ele
alır. Tek yazma nüshası Berlin Kraliyet Kütüphnesi'ndedir (nr. 1049)
Bunlara ilaveten, Bosnalı Abdülkerim Sami Efendi'nin (ö. 1096/1684) de bir zeyil yazığı söylenmişse
de bir nüshası bulunamamıştır. Ayrıca Ragıp Paşa'nın
(ö. 1176/1763) Huneyniye adlı gazavatnamesi Veysi-
'ye bir zeyl olarak düşünülmüştür.78
3. el-Favayihü'n-Nebeviye fis's-Siyeri'lMustafaviye
Karaçelebizade Abdülaziz Efendi ( . 1068/ 1657)
O, siyer üzerinde çalışmış Osmanlı müelliflerinden
birisidir. Bu konuda biri çeviri ikisi telif olmak üzere üç
eseri bulunmaktadır.
1. el-Favayihü'n-Nebeviye fis's-Siyeri'l-Mustafaviye/Siyer-i Aziz Efendi: Bahislerin hepsi “Fâ'ihâ" diye
sıralandığı için kitaba Fevayih adı verilmiştir. Karaçelebizade'nin siyere dair telif eseridir. Seciyeli ve sanatlı
bir üslup kullanılmıştır.79
Muhteva: Bir mukaddime, kırk beş fâ'iha ve bir
bab olarak düzenlenmiştir. Hz. Muhammed'in nesebi, viladeti, Şam seferi, evlenmesi, vahyin başlaması,
İslam'ın Mekke'de yayılışı, Peygamberliğin Mekke dönemi, Hicret, gazveler, ve seriyyeler, Hayber muharebesine kadar olaylar, eser h. 7. yılda bitmektedir.
2. Ravzatü'l-Ebrar: Kısas-1 enbiya ve genel tarih
niteliğindeki bu eser bir cilt dört kısımdır. Söz konusu
çalışma 1056/1646 yılına kadar gelmektedir. Süslü ve
sanatlı bir üslupla kaleme alınmış ve sultan İbrahim'e
sunulmuştur. Bu eser basılmıştır. Bulak, s.637.80
4. Siyer-i Nebi
Müellifi: Riyazî Mehmed b. Mustafa (ö.
1054/1644)
Eserin varlığı bilinmekler beraber hakkında bilgi
olmadığı gibi nüshaları da bulunamamıştır.81
77El-Shaman, LXXVIII-LXXIX.
78 Katip Çelebi, Keşfu'z-Zunun, I, 738 vd, 754, 819; Bursalı, II,477 vd.;
Erkan, 334.
79 Yazmalanı: Murad Molla ktb. No. 1436; Hamidiye (Molla Murad ktp)
No. 956; Halet Efendi (Süleymaniye ktb). No. 734; Aşir Efendi (Süleymaniye ktb). No. 259; Atıf Efendi ktb. No. 1760/2. İКТСҮК, I, 257-
259.
80 El-Shaman, LXXXII-LXXXII, Keşfuzunun, II, 1294; Bursalı, III, 120;
F. Babinger, "Abdülaziz Efendi", İA, 1, 64-65.
81 el-Shaman, LXXXI; Gönül Apay, "Riyazi", İA, IX, 751-53; Bursalı, II,
183
349
SEYFETTİN ERŞAHİN
5. Nüsha-i Kübra fi Viladeti Hayri'l-Vera
Müellif Mehmed Dede (Seyyid) 82
Muhteva: Eser bir mukaddeme, üç bab ve bir
hatimeden oluşmaktadır. Mukaddeme: Hz. Muhammed'in doğum günününe hürmetin yararları, birinci
bab: Nur-ı Peygamber'in her şeyden önce yaratıldığından, ikinci ve üçüncü bablar: Hz. Muhammed'in
doğumundan ve hayatından; hatime: vefatından bahsetmektedir.83
6. Siyer-i Nebi Aleyhi's-Selam
Müellifi: Abdülbaki Arif Efendi (ö. 1125/1713)84
Natamam olan eseri Damat İbrahim Paşa'nın emriyle Arif Efendi'nin damadı Faiz Efendi el-Hüseyni Reсер 1131/Мayıs 1719'da bitirmiştir. Eser manzumdur. 85
Arif Efendi eserini Türkçe, Arapça ve Farsça beyitlerle
süslemiştir. Bu eser dönemin ünlü bestekârlarından
Niznam Yusuf Efendi tarafından bestelenmiştir.
Muhtevası: Peygamberliğin dördüncü yılına kadardır. Manzum bir mukaddime ile başlar. Hz. Muhammed'in nurunun yaratılışı ve intikali, Hz. Muhammed'in nesebi, Fil olayı, Abdülmuttalib'in çocukları, Hz.
Muhammed'in viladeti, Hz. Muhammed'in sütanneye
verilmesi, Şakk-ı sadr, Hz. Amine'nin vefatı, Seyf b.
Zi'l-Yezan'ın Hz. Muhammed'in peygamberliğini tebşiri, Şam seferi, Ficar savaşı, İkinci Şam Seferi, Kâbe'nin
tamiri, Taiyn-i Bi'set-i Muhammed, vahyin inişi, Varaka b. Nevfel'in haberi, İlk müslümanlar, Peygamberliğin dördüncü yılı olayları. Eser burada bitmektedir.
Kaynakları: İbrahim ez-Zecac (ö.311/923) Ma'ani-
'l-Kur'an; Ali b. Muhammed el-Maverdî (ö.450/1058)
A'lamü'n-Nübüvve; Süheyli, Ravdu'l-Unuf; Beyhaki
(ö.458/1065); İbn Asakir (ö.571/1176); İbn Seyyidinnas (ö.734/1714) Uyunu'l-Eser; İbrahim en-Nehai
(ö.96/714).86
7. Mevhibe-i Seniye mine's-Sireti'z-Zekiye
Ahmed b. İbrahim Tobhanevi (ö. 1183/1769'dan
önce)
82 Şeyh Mustafa'nın oğludur. 17. yüzyıl âlimlerinden olup birsüre kadılik
yapmış, Reşahat-ı Aynı'l-Hayat'ı 1098/1686'da tercüme etmiştir.
83 Yazmaları: Molla Murad ktb no. 1446; Düğümlü Baba (Murad Molla
ktb) no. 527; Nuruosmaniye ktb no. 3218, 3449. ТКТСҮК, 401-402
84 Müellif, Mahzen Katibi Mehmed Efendi'nin oğludur. Çeşitli yerlerde
kadılık yapmış, kadıskerliğe yükselmiş ve 1125 / 1713'te İstanbul'da
ölmüştür. Faziletli ve geniş kültürülü olan Arif Efendi güzel yazı yazardı. Tarih, siyer, fıkıh, nahiv, beya ve edebiyata dair 13 kadar eseri
bulunmaktadır. Arif Efendi'nin bir de manzum Miracname'si bulunmaktadır
85 Yazmaları: Hüsrev Paşa ktb. No. 414; Nuruosmaniye ktb, no. 3310,
3336, 3337; Atif Ef. Ktb, no. 1760/1; Hamidiye (Murad Molla ktb),
no. 954, 955; Halet Ef. (Süleymaniye ktb), no. 733; Hacı Mahmud
Ef. (Süleymaniye ktb), no. 4400.
86 El-Shaman, LXXXIV-LXXXVI; Bağdatlı, İzah, II, 33; Bursalı, I, 362;:
Uzunçarşılı, "Değerli Türk álimi ve güzel Sanatlar Üstadı Abdülbaki
Arif Efendi" Belleten, XXII/85, ss. 101-105; Mustafa Uzun, "Abdülbaki
Arif Efendi", DİA, I, 195-198; İKTСYK I, V. Fasikül, 362-365.
350
Muhtasar bir siyer olup 1183/1769'dan önce telif
edilmiştir. İKTCYK'da (s. 370) bu eserin Kastallani'-
nin Mevahib'inin kısmi tercümesi olduğu belirtilmektedir. 87
Muhtevası: Hz. Muhammed'in nuru, viladeti, isimleri, nesebi, vahyin inişi, ilk müslümanlar, Hz. Peygamber'in cismi, sıfatları ve ahlakı, mucizeleri, gazveleri, amcaları, halaları, zevceleri, evladı, vefatı.
Eserin muhtevası hususunda İKTCYK'da (s.370)
da şu kayıtlara yerverilmiştir: Hz. Muhammed'in hatemü'l-enbiya olarak gönderilmesi, bütün peygamberlerin en büyüğü olması, hicret, gazveler, evceler,
evlad, vefat gibi konulardan bahsedilmektedir.
Tobhanevî uydurma rivayetlerden kaçmaya çalışmıştır:
"... Abdurrauf el-Menavî der ki Celal Suyutî Feteva'sında şöyle zikr-i nakl ve rivayet eder ki Ebu'l-Hasan el-Bekri, Kitab-ı siyer'inde Resulullah (sas) ahval
ve hikayat ve kasasından her ne zikr ittiyse batıl ve
kizbdir, anı kıraat caiz değildir. İmdi anun siyerinni ve
bu makule kasas kitaplarını okumadan ve bunlardan
nakl ve rivayet etmekten hazar gerekdür" 88
Kaynakları: Kastalani, Mevahib; Iraki, Ziyauddin
(8.806/1404) ed-Dürerü's-Seniye fi Nazmi's-Siyeri'zZekiye, el-Menavi Abdurrauf (ö.1032/1622) Futuhatu's-Subhaniye (ed-Dürerü's-Seniye şerhi); Şeyhzade, Muhammed b. Mustafa el-Kucevi, (ö.951/1544)
Rahatu'l-Ervah (Kaside-i Bürde Şerhi); Ayni, Bedreddin (ö.855/1451), Şerh-i Sahih-i Buhari, Ali elKari, (ö.1014/1605), Şerh-i Şemâil-i Şerif; el-Bulkani,
Ömer b. Reslan, (ö. 893/1488); Molla Güranî, Ahmed,
(ö.893/1488) Tefsir; İbn İshak, Siyer, es-Semerkandî,
Ebulleys (ö.393/1003) Tefsir.
8. Siyer-i Nebi
Seyyid Mehmed Hâkim (ö.1184/1770) İstanbullu
olan müellif Hocagândan olmuş ve cebeciler kâtipliği,
maliye tezkireciliği ve vakanüvislik, ruznâmecilik gibi
görevlerde bulunmuştur. Tarih-i Vekâ'i adlı bir eseri
bulunmaktadır. Siyerinin yazmalarından biri Viyana
Milli Kütüphanesi'nde no. 1255'te kayıtlıdır. 89
9. Mazum Siyer-i Nebi / Şerafetname
Seyyid İbrahim Hanif Bey (ö.1189/1775)90
87 Yazma nüshaları: Bayazıd U. Ktb no. 5313; Murad Molla ktb no.
1301; Laleli (Süleymaniye ktb) no. 217. İКТСҮК 370-371.
88 El-Shaman, LXXXVI-LXXXIX.
89 Franz Babinger, Osmanlı Tarih Yazarları ve Eserleri, trc. Ç. Üçok, Ank.
1992, 327-328)
90 İstanbul'lu şairlerden olan müellif daha çok hadis ve siyer konularında yazmıştır. Tatar Ahmed Efendi'den tasavvufun zikr-i hafi usülünü
öğrenmiş, Mevlana'dan çok etkilenmiş ve Mevleviliğe intisap etmiştir.
Eserlerini Arapça ve Farsça terkiplerle süslemişse de akıcı bir üslup
kullanmıştır.
OSMANLI TOPLUMUNUN HZ. MUHAMMED HAKKINDAKİ BİLGİ KAYNAKLARI...
Mesnevi tarzındaki siyerin bir adı da "Şad olup aşk1 salât hamedan / Razı olsun bu Şerefnâme'den" dizelerinde geçtiği gibi Şerefnâme'dir. Mevlevi olan müellif
siyerinde Mesnevi'den çok sayıda beyit almıştır.
Söz konusu eserin aslı üç cilt olmasına rağmen
eldeki eksik iki cilt bulunmaktadır. İlk cilt 20 Şevval 1205/22 Haziran 1791'de tamamlanmıştır.
Bu manzum siyer bazı yönlerden Veysî'ninki ile
benzerlikler göstermektedir. Söz gelişi her ikisi de
Mekkî ve Medenî olarak ayrılmıştır. Nitekim Seyyid
İbrahim Hanif de dizelerinde Veysî'nin eserinden sitayişle bahsetmektedir:
İtdi ashabı Siyer nakl-ı eser / Her biri bir gûne virdi
çün haber
Lik Veysî be-nam u müştehir / İtdi bir kaç kavl-i
ahar ihtiyar. 91
Muhteva: Birinci cilt: Münacaat, nat-ı şerif, müctehid imamların menkıbeleri, Hz. Pir'in (Mevlana Celaleddin) medhi, Sultan Selim'in (III. Selim, 1203/1789-
1222/1807) medhi, müellifin ebeveyninin medhi, telif
sebebi, Hz. Muhammed'in nurunun yaratılması ve intikali, nesebi, ebeveyni, Zemzem kuyusunun kazılması, viladet ve olağanüstü olaylar, Şam seferi, nübüvvetin alametleri, Hz. Hatice ile evlenmesi, mucizeleri, ilk
müslümanlar, Habeşistan'a hicret, Hz. Hamza ve Hz. Ömer'in müslüman olmaları, Mirac, Hicret, Ebu Eyyüp el-Ensari olayı, Abdullah b. Selam olayı, Selman
el-Farisi olayı, Muhacir ve Ensar arasındaki kardeşlik,
gazalar. İkinci cilt Hicret ile başlar ve gaza-i Muhammed b. Mesleme el-Ensarî ile biter.
İbrahim Efendi, bazı yerlerde sadece icmalen işaret etse de siyerinin kaynakları hakkında kesin bir kanaat oluşmamaktadır.
Yazma nüshaları vardır.92
Seyyid İbrahim Hanif Bey'in Hz. Muhammed ile
ilgili diğer çalışmaları:
a. Hülasatü'l-Vefa fi Şerhi'ş-Şifa: Kadı Iyaz'ın Şifa-
'sının Türkçe çevirisi ve şerhi olan bu eseri mütercim
1148/1735'te bitirilerek Şeyhulislam İshak Efendi'ye
ithaf etmiştir. İbrahim Efendi bilim çevrelerinde ve
halk arasında takdir gören bu çalışmasından dolayı
"Şarih-i Şifa" ünvanına kazanmıştır. Esere Şeyhulislam Ishak Efendi, İstanbul Kadısı Mehmed Esad Efendi ve Anadolu Kazaskeri Mirzade Ahmed Neyli Efendi
birer takriz yazmışlardır. Baskıları: Bulak, 1257; İst. İki
cilt 1314-1317. Yazmaları vardır.
b. Ed-Dürretü'l-Esma fi Beyani Ebheli's-Sema:
Hz. Peygamber'in yüz kırk adınını türkçe şerhi olan
91 El-Shaman, XC.
92 El-Shaman, LXXXIX-XCII); İpekten, TDEİS, 183-184
bu eser 1172/1758'de tamamlanmış ve dönemin şeyhülislamına takdim edilmiştir.
c. Menhecü'l-Edib fi Şerhi Ünmüzeci'l-Lebib: Suyuti'nin Hz. Peygamber'in hasâisi ve şemalilini dair
Ünmüzecü'l-Lebib fi Hasâisi'l-Habibi adlı muhtasar
eserinin çeviri ve şerhidir. 1179/1766'da yazılmıştır.
d. Esmau Ehl-i Bedir | Esami Ashabı Bedir:
1150/1737'de yazılmıştır.93
10. Siyer-i Nebi
Semâhat (ö. 1204/1789-90)
Aslı adı Ömer olup Yenişehir Fenar şeyhi Hasan
Dede'nin oğludur. Konya, Edirne ve Murdiye Tekkesi
ve Kasımpaşa'da şeyhlik yapmıştır.94.
11. Manzum Siyer-i Nebi
Abdülfettah Şefkat Efendi (1242/1826)
Mesnevi tarzında III. Selim zamanında kaleme
alınmıştır. Tek yazma nüsha Berlin'de MS.Or.Quart
no. 1786.
Şöyle başlar:
Matla'-1 dibace-i nazm-ı kerim / Oldı bismillahirrahmanirrahim
Heyet-i tuğra-ı menşur-ı ilah / Nakş-ı bismillahdur
bi-iştibah
Taki tebfiz ide ol emr-i güzin / Nass ile tebliğ-i
hükm-i müreslin
Âleme necm-i hidayet olalar/Rehber- rah-ı inayet
olalar.95
c. 19. Yüzyıldan İtibaren Yazılan Siyerler
1. Siyer ve Ensab-1 Nebi ve Menâkıb-1 Ashab: Mehmed Sa'id b. Pir Osman (1234/1818'den
sonra)96
2. Ahsenü'l-Ahbar: Ahmed Vehbi Efendi (ö.
1235/1819'dan sonra), 1235/1819'da yazılmış olan
eser Mekke-i Mükerreme evsafından başlayıp Mülük-i
Acem ile bitmektedir.97
3. Ziyaü'l-Cinân ve Şifaü'l-Cenân: İbrahim b.
Ahmed Tokadi (ö. 1255/1835) Yazma halinde.98
4. Siyer-i Nebi Aleyhissalât-i ve's-Selâm: Hakkı, İstanbul 1305/1888, Matbaa-i Ebüzziya, 59+1 s.
93 Süreyya, M.,Sicilli Osmani, II, 258; Ş. Sami, Kamusul-Alam, II, 1993;
Cemil Akpınar, "Hanif İbrahim Efendi", DİA, XVI, 39-42..
94 Ipekten, TDEİS, 436.
95 Bursalı, II, 265-266; Shaman, XCVII.
96 Bursalı, III, 195; El-Shaman, XCVI; Bursalı, III, 195.
97 Bursalı, III, 23; El-Shaman, XCVI-XCVII.
98 Bursali, III, 195; El-Shaman, XCVIII.
Saklanan Tarihimiz yada Osmanlı Hakkında Bilmek İstemedikleriniz
Son dönemde artan Osmanlı dönemine odaklanmış kitaplar, araştırmalar, romanlar, sinema filmleri ve televizyon dizileri neredeyse günlük hayatımızın bir parçası oldu. Toplumumuz bir anda eski şaşalı günlerin yad edilmesi gerçeğiyle yüzleşti. Ancak gerek yazıılı gerekse görsel bu çalışmaların totalinin belirli bir ideolojik çevrenin ürünü olduğu unutulmamalı. Bu kitapların yazılmasının, filmlerin çekilmesinin ve dizilerin çevrilmesinin bir gayeye uygun işler olduğu dikkatten kaçmamalıdır. Nedir bu gaye?
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu devrimsel bir hareketin sonucudur, malum. Elbette her devrimde olduğu gibi Türk Devrimine de karşı çıkanlar olmuştur. Ancak devrim karşıtlığı ile sultan yalakalığı arasındaki ince çizgi ne zamandır kayboldu gitti. Türk Devrimi sırasında Mustafa Kemal’in ve yoldaşlarının yaptıklarını eleştirmek başka bir şey toplumcu bir değişimin önüne geçip insanlığın rezil bir tasviri olan kan bağı ile devam eden sultan tiranlığını övmek başka bir şey. 12 Eylül darbesinin Türk-İslam Sentezi saçmalığının bir tezahürü olarak Osmanlı devrine karşı bir Ecdat Hamaseti eğitim sistemimize sızdı. Şimdi ise o sızıntının yeşerttiği ormanlarda meyve toplanıyor.
Osmanlı Devletine karşı bakışın Mustafa Kemal’in vefatı ve tek parti rejiminin yıkılmasının ardından başlayarak günümüze kadar tam ters doğrultuda değiştiği gözlerimizin önündedir. Türk Devrimcileri için Osmanlı yıkılmaya yüz tutmuş, geri kalmışlığın pençesindeki, idari ve askeri olarak çökmüş, zihnen hiç var olmayan bir hayalin bedbaht bir temsilcisiydi. Ancak son elli yılımızda ve özellikle 12 Eylül darbesinin yerleştirdiği yaygın görüşe göre Osmanlı bir cihan imparatorluğu, bir hoşgörü timsali ve muazzam bir askeri güçtü. Bu iki görüşün de gerçeklerden çok kişilerin yada kurumların ideolojik doğruları olduğunu düşünüyorum. Önemli olan gerçeklere ulaşmaktır. Gerçekten Osmanlı neydi? Buna cevap vermek kolay değil. Ancak gelin işe yukarıda bahsettiğim 12 Eylül sonrası yükselen Yeni Osmanlıcılığın bir tezahürü olduğunu düşündüğüm son dönemde artan kitap, roman, film ve dizilerde göremeyeceğiniz gerçeklerden başlayalım.
Osmanlı hanedanlığının tarihsel gelişimi, hepimiz bildiği üzere bir sınır boyu olmasının yarattığı tarihsel fırsatları değerlendirmesine bağlıdır. Anadolu’daki diğer beylikler kendi içlerinde ve birbirleriyle giriştikleri mücadele ile uğraşırken, Osmanlı’nın akıllı şehzadeleri kafir topraklarda at sürüyordu. Hanedanlığın bir devletten bir imparatorluğa dönüşmesi de aslında bu Anadolu’dan uzak durma politikasına bağlıydı biraz da. Anadolu’nun kendi içindeki çatışmalardan, etnik çeşitlilikten, ideolojik, politik ve ekonomik karmaşa ve kaostan uzak durdukça Osmanlı beyleri hâkimiyet alanlarını genişletmiş bir cihan imparatorluğu kurmayı bilmişlerdir. Anadolu’ya uzaklığın bir göstergesi olarak Osmanlı beylerinden hiç birisi Müslüman ve Türk (Anadolulu) bir kadınla evlenmemiştir.
Osmanlı zihniyeti sarayla kan bağı ile bir başka ailenin daha yükselmesine izin vermiyordu. Zira Anadolu’dan bir aileden kız almak(!) demek saraya dünür olmak anlamına gelecekti. Osmanlı sarayındaki gelişmiş harem sisteminin nedensel bir ayağı da aslında Anadolu ile dünür olmama düşüncesi yatar. Çünkü geçmişteki örneklerde de görüldüğü gibi dünür ailelerin sarayın gölgesinden yararlandıkları ve kimi zaman saraya kafa tuttukları vakidir. Yine Osmanlı ailesi Anadolu coğrafyasında ve üzerinde yaşayan diğer etnik unsurlardan haz etmezdi. Anadolu’nun kıyıları dışında iç merkezlerinde bir medeniyet kurulamayacağına emindi. Ekonomik yatırımlarını ve politik yaklaşımlarını genellikle getirisi yüksek limanlara, mısır yada balkanlar gibi uzak eyaletlere yönlendirirdi. Anadolu’daki gelişmemişliğin arkasında yatan yegane unsur elbette Osmanlı’nın bu bakışı olduğu söylenemez. Ancak temel unsurlardan biri olduğuna da şüphe yoktur. Osmanlı Anadolu’ya sempati beslemez, ata toprağı olarak görmezdi. Ancak bugün ağızımızın suyunu akıtan dönem kitap ve filmlerin hiç birinde Anadolu’nun bu terk edilmişliği üzerinde durulmaz. Yirminci yüzyılın başına kadar yolu, suyu, elektriği olmayan Anadolu köylerinden söz açılmaz.
Azınlıklar
Bugün de kimi zaman nükseden “içimizdeki yabancılar” algısının kökenlerinin Osmanlı’ya kadar götürmek mümkün. Osmanlı fethettiği onca toprağa, egemenliği altına aldığı onca halka ve tebaasındaki olanca etnik çeşitliliğe rağmen asla azınlıklara karşı hoş görü beslememiştir. Son yüzyıllarına kadar Batı’nın kışkırtmalarıyla yayınladığı fermanlardan önce azınlık yabancıdan öte bir anlam taşımazdı. Bu durum Osmanlı ile aynı zaman-mekan çizgisindeki ortaçağın bütün imparatorluklarında aşağı yukarı hep aynıydı. Bu çağın özelliğidir kuşkusuz. Ancak nedense Osmanlı’dan söz açılınca bir “hoşgörü”söylemidir sürer, gider.
Kimse Müslüman mahallesinde yaşanan her adi olayda önce Rum mahallesinin zan altında kaldığını söylemez. Yangın çıksa önce o köy, kasaba yada şehirdeki azınlıklardan kurtulmak gereğinin halk tarafından konuşulduğunu kimse söylemez. Müslüman olmayanların mülk sahibi olmayacağından, tımara giremeyeceğinden, askere gidemeyeceğinden, oy kullanamayacağından bahsedilmez. İlk nüfus sayımlarında sadece Müslüman Erkeklerin sayıldığından bahsedilmez. Hadi geçelim başka dinden olan azınlıklara karşı güdülen ayrımcı politikaları Osmanlı kendi azınlıklarına karşı da asla hoşgörülü olmamıştır. Osmanlı zamanında Kürtler, Aleviler, Bektaşiler ve Nasiriler o yüceltilen hoşgörüyle değil nefret dolu azınlık politikaları ile karşı karşıya kalmıştır. Ne yazık ki günümüzün yeni Osmanlıcıları Osmanlı bir tiranlıktan çok yad edilmesi gereken kutsal bir imparatorluk olarak gördüğünden bu konulardan bahsetmezler.
Kadınlar
Ne Osmanlı sarayında ne de Osmanlı toplumunda kadının ne adı ne de sanı vardı. Bugün koca koca kitaplara, filmlere konu olan gördüğümüz tek tük kadın figürleri dışında bütünsel bir sınıf olarak kadının varlığı hiç gözlenmemiştir. Erkeklerden tarafından kurulan ve erkekler için varlığını sürdüren bir dünyada kadına ve kadın düşüncesine yer yoktur. Bir mal gibi alınır satılır kadınlar. Köle pazarları sadece sarayların ve hanedan mensuplarının değil sıradan ailelerin, esnafların yada devlet memurlarının da uğrak yeridir. Osmanlı toplumu köleci bir toplumdur. Afrika’dan, Arap diyarlarından, Slav topraklarından beyaz, sarı, kara derili on binlerce köle hem iş gücü hem de cinsel sömürü malzemesi olarak ithal edilir.
Kadının hukuken varlığı yok hükmündedir. Tek başına şahitliği kabul görmez. Evlenmede, boşanmada, çocuk sahibi olmada, cinsel ilişkide iradesi aranmaz. Kadın sadece erkeğin gönüllü kölesidir. Erkek otur değince oturur, kalk dediğinde kalkar. Osmanlı kadınları örtünmekle yükümlüdür. Örtüsüz kadınlar etrafta göremezsiniz. Rum ve Ermeni kadınları da örtünmek zorundadır. Yoksa kargaşa çıkar. Osmanlı gözünde kadın kapalı mekanlarda sadece sahibi olan erkeğe görülmesi gereken bir nesneden öte bir şey değildir. Toplumun olanca sarmalanmışlığına rağmen yine de tacizin, tecavüzün, zinanın önüne geçilemez. Erkeğin kadına tahakkümü sınırsızdır ama yine de erkekler birbirlerinin malı olan kadınları paylaşamamaktadır. Erkeklere evlerindeki eşleri, cariyeleri, köleleri yetmemiş metresler edinmişler, umumhanelere dadanmışlar ve yine de zina yapmışlardır. Ama bunların hiç birisini o film, kitap ve dizilerde göremezsiniz.
Ganimet
Son dönemin anlı şanlı kitaplarında, filmlerinde, dizilerinde, romanlarında olmayan konulardan bir tanesi de ganimet mevhumudur. Osmanlı bir fetih devletiydi. Devletin ayakta kalmasını sağlayan en önemli gelir kaynaklarından birisi ganimetti. Hatta on sekizinci yüzyılda yaşanan durgunluk için gösterilen gelir kayıplardan birisi olarak da fetihlerin yavaşlaması nedeniyle azalan ganimet gelirleri olarak söylenir. Söylenir de ganimetin ne olduğu tam olarak tarif edilmez bizim hamasi tarih algımızda. Ganimet fethedilen bir ülkenin yada şehrinin satıp alınabilecek her türlü nesnesidir. İslam dini açısından da bir sorun yaratmayan bu uygulamaya göre şehri ele geçiren askerlere komutanları üç gün mühlet verirdi ki şehir ganimetleri toplansın.
Ganimet olarak neler toplanmazdı ki; kadınlar, oğlanlar, köleler, sıradan vatandaşların evleri, mülkleri, kıymetleri, yiyecek içecek maddeler, giyim kuşam gereçleri, savaş ile ilgili yada ilgisiz herkesin parası, altını vs. Şehre giren askerler ele geçirebildikleri paraya dönüşebilecek değerli bütün canlı yada cansız nesneleri toplardı. Şehirdeki kadınlar, cariyeler ve köleler talan edilirdi. Askerlerden arta kalanlar ise canlarını kurtardığına şükretmekle kalırdı. Zira bir şehri, ülkeyi ele geçiren askerler için ganimet doğal bir hak olarak algılanırdı. Büyük barış dini İslam’ın da ganimeti helal kıldığını unutmadan not edelim. Ganimetten elde edilen kazançlardan belirli bir oranda devlete de pay aktarıldığını belirtmek gerek. Ayrıca köle pazarlarının en önemli girdi kaynağı da bu ganimetlerdi. Ele geçirilen insanlar köle olarak satılmak üzere aracılara pazarlanırdı. Ne yazık ki bu çizdiğim vahşi tablodan bir tanesini bile Osmanlıyı anlatan son dönem eserlerinde göremezsiniz.
Devşirmecilik
Osmanlı toplumsal dokusunun çok katmanlı bir yapıya sahip olduğu hepimizin malumudur. Ancak bu dokunun da homojen olduğu söylenemez. Modern bakış açılarımızla algılamamız oldukça güç olan bu ortaçağ toplumundaki en bağnaz yapılarından birisi de devşirmecilikti. Zira devşirmeciliğin ana amacı saraya adam toplamak olarak özetlenebilse de devşirmeceliğinin toplumda yarattığı dalgalanmalar ve halklar üzerinde bıraktığı travmatik yapıdan pek bahsedilmez. Özellikle balkanlarda yapılan bu uygulama ile birçok aileden çocukları koparılmış ve zorla Osmanlı sarayına götürülmüşlerdir. Bugün çoğunlukla bu işlemi sanki o çocuklara altın tepside sunulmuş bir fırsat gibi gösterilmeye çalışılsa da evinden yerinden yurdundan edinilen bu çocukların zorla Müslüman yapıldığı, sünnet edildiği, Türkçe öğretildiği ve iradelerine başvurulmadan sarayda istihdam edildikleri dikkatten kaçırılmak istenmektedir.

Ortaçağın karanlık dinamiklerinin, eğitimsizliğin ve kısıtlı iletişim olanaklarının insan zihninde yarattığı bir yanılsama ile kimilerinin öz evlatlarının devşirilmesinden memnun olduğu söylenebilir ancak olayın öbür boyutu çok acıklıdır. Kendi halinde sıradan bir köy hayatı yaşarken 5 ile 10 yılda bir köye çocuk toplamak için gelen dinleri ve dilleri yabancı, elleri silahlı askeri birliklerin hayvan seçer gibi boyuna, kilosuna, dişlerine ve cinsel organlarının fiziki yapılarına göre çocuklarınızı alıp götürmelerini bugünün hangi ebeveyni normal karşılayabilir. Bu normal bir şey değildir. Ortaçağda bile. Aileleri için evlerinden asker zoruyla alıp götürülen çocuklar artık ölmüş sayılırdı. Çünkü dönemin iletişim olanaklarında evlatların daha akıl başlarında değilken götürüldükleri köylerini, ailelerini hatırlayıp bulmaları çok zordu. Devşirmelerden sadece çok küçük bir yüzdesi büyük makamlara ulaşabilmiş, onlar içinde de kendi kökenlerini unutmayan çok küçük bir kesimi de ailesini bulabilmiştir. Ancak geri kalan çok büyük bir çoğunluk devşirme kimliksiz, kişiliksiz ve hayasız bir ömür sürmüştür.
Devşirme Osmanlı sarayını ayakta tutan en önemli sistemlerden birisidir. Devşirmecilik ile sarayın yetişmiş insan ihtiyacı saray içindeki okullarda gideriliyor. Aile, kimlik ve geçmiş gibi özlemleri olmayan tamamıyla Osmanlı’ya kendileri adamış robotlaşmış bir yönetici sınıfı ortaya çıkıyordu. Bu yönetici sınıfının kayırmacılık yapacak, rüşvet alacak, olaylar ve kişiler arasında ayrımcılık yapacak öz benlikleri olmadığından saray yönettiği onlarca etnik sınıfı bir tebaa olarak tutabilmiştir. Devşirmelerin sanki yerden bitme gibi kökensiz, aidiyetsiz oluşu onların üzerine kurulmuş olan saray bürokrasisini uzun yüzyıllar boyunca ayakta tutabilmiştir. Ancak bu sistemin dayandığı vahşi yöntemler ortaya konulmadan devşirmeciliğin ne olduğu anlaşılamaz. Bugün yaşadığımız bu anlaşılmazlığın nedenlerinden birisi de budur.
Osmanlı’da Sınıf
Osmanlıya bakan günümüzün yobazı, Osmanlı toplumunun sınıfsız bir yapı olduğu ısrarla söylemeyi tercih ederler. Ancak bu sözlere pek itibar edilmemek gerektiği aşikardır. Zira Osmanlı çok açık bir şekilde sınıflardan oluşmuş, çok katmanlı, çok kimlikli, İslam sosuna bulandırılmış Türk kökenli Ortaçağ tiranlığından öte bir şey değildir. Osmanlı toplumu içindeki yönetici, idareci, askeri sınıfları yada on yedinci yüzyıldan sonra palazlanan küçük burjuvazi ve toprak ağalarını kast etmiyorum. Elbette bunlar da bu karmaşık toplumun sınıfları olarak sayılmalıdırlar. Ama öncelikle Osmanlı’nın sınıflarını aynı Marx’ın işaret ettiği gibi ezilen ve ezen olarak ayırmak gerektiğini düşünüyorum.
Osmanlı’daki ezenlerin ellerinde silahları çok çeşitlilik göstermiştir. Kimi ezenler dini, kimisi siyasal otoriteyi, kimisi askeri yetkileri ve son olarak da kimisi elde ettiği sermayeyi kullanarak ezilenleri ezmeyi tercih etmiştir. Ancak Osmanlı’da da bir ezen, ezilen ayrımının olduğu açıktır. Osmanlı ve bütün diğer bütün tiranlıklarda eline gücü geçiren diğer güçsüzleri ezmeye ve sömürmeye başlamıştır. Bu insanlığın acı bir tarafıdır. Ancak bu böyledir. Nasıl Roma, Bizans, Çin, Hind, Maya, İngiliz imparatorlukları bir barış toplumu değilse Osmanlı imparatorluğu da barış toplumu değildir. Ortaçağ bilek gücünün insan aklını esir aldığı bir dönemdi. Osmanlı da bu çağın bir yansımasıdır. Askerler, katipler, kadılar, memurlar, sermayedarlar, büyük esnaflar, küçük burjuvalar ellerinden geleni ardına koymayarak halkı soyup soğana çevirmeye ve keselerini doldurmaya çalışmışlardır. Bu çalışmalarında ise kötülükleri, bitmek bilmeyen hırsları ve acımasız yöntemleriyle tarihe geçmişlerdir.
Osmanlı’ya yaşadığı zaman ve mekandan bağımsız bakan, inancı ve düşüncesiyle geçmişte yaşanmış yanılsamaları kendilerine umut sanan kaybolmuş bir neslin evlatları olarak bugün biz, sayın seyirciler, önümüze sunulan barış ve hoşgörü toplumu yalanına inandırılmaya çalışıyoruz. Osmanlı kitaplarında, romanlarında, filmlerinde yada dizilerinde hiçbir zaman Osmanlı’nın ezen ve ezilen tabakalarını göremeyiz. Veri toplayan azılı memurları, eli kanlı tımar sahiplerini, milletin sırtından otlanan rüşvetçi sermayedarları, hilekar ve düzenbaz küçük esnafı ve savaş dışındaki zamanlarında Osmanlı kentlerinde serkeşlik yapan başı bozukları göremeyiz. Çünkü bu yaratılmak istenen “Osmanlı Barışı”hayaline uymaz. Böyle bir görüntü bugünkü işleri için geçmişimizle oynayanların işlerine gelmez.
Osmanlı Haremi
Osmanlı Sarayındaki en gizli kapaklı, dış dünyaya en saklı yer muhakkak harem dairesiydi. Osmanlı padişahlarının aşk yuvası genel olarak yeni dönem Osmanlıcılarının elinde bir"eğitim yuvası" olarak tasvir edilmesine alıştık. Ancak haremin gizli dünyasının sadece Osmanlı sarayına has bir durum olmadığını da belirtmek gerekir. Bu dönemin bariz bir özelliğidir. Parası, kudreti ve iradesi olan erkekler kendilerine özel bu aşk yuvalarını inşa etmişler ve içine kapattıkları kadınlarıyla türlü fantezilere girişmişlerdir. Osmanlı toplumu için harem bir erkeğin en dokunulmaz yeriydi. Kimse ne saraydaki nede basit erkeklerin evlerindeki minyatür harem daireleri ile ilgili konuşmazdı. Toplum zihninde ortak bir gizlilik anlaşmasına varılmış gibi herkes bilir ama kimse dile getirmezdi. Ülkemizdeki cinsel tabuların devamı; sanırım, o devirlerden bu yana aynı süreklilikle devam ediyor.
Harem sadece kadınların cinsel ilişki için kapalı kapılar ardından zorla tutulduğu bir kurum olmaktan ziyade sadece efendilerinin hizmetinde olan kölelerin erkeği eğlendirmek için dans, sanat, şiir ve müzik gibi çeşitli alanlarda dersler verilen eğitim enstitüleriydi. Ancak bu eğitimin tek bir amacı vardı o da erkeği memnun etmek. Osmanlı tarihi çoğunlukla erkeklerden dinlemekteyiz. Bir kadının Osmanlı sarayını nasıl anlatacağını kimse merak etmiyor. Kendi istekleri dışında haremde zorla tutulan köleler, cariyeler, gözdeler ve karılar. Padişaha hoş görünmek için bütün gün didinip duran bir köle grubu ve bu grubu methiyeler düzen dışarıdaki erkek tarihçiler, sanatçılar ve gezginler. Erkek, erkek tarihçi ve erkek toplum için harem elbette masum bir eğitim kurumu olabilir ancak kadın için haremin ifade ettiği değer bambaşkadır. Ve bu değer asla Osmanlıcılar tarafından yansıtılmaz.
Aradan geçen onca zaman sonra bile bugün harem dehlizlerinde yitip giden yaşamlardan geriye kalanlar gün yüzüne zor da olsa çıkmaktadır. Evlerinden, ailelerinden, yurtlarından zorla kopartılıp getirilen bu kadınlar demir parmaklıkların, kalın saray duvarlarının sakladığı en kuytu bahçelere sadece bir adamın zevki için tıkılıyordu. Orada bilmedikleri bir dili ve dini zorla öğreniyorlar ve bütün ömürleri boyunca sadece bir adamın eğlencesi için durmadan gerdan kırıyor, şarkı söylüyor, şiir ezberliyor ve güzel görünmeye çalışıyordu. Doğum kontrol yöntemlerinin olmadığı bir çağda, modern doğum tekniklerinin bilinmediği bir dönemde yaşayan bu kölelerin kaç tanesinin gebe iken öldüğü, ne sıklıkla gebe kaldığı, sık gebelik sonucunda acılı hastalıklara kaçının yakalandığı ve kaçının sırf erkek evlat vermediği yada hiç evlat veremediği gerekçesiyle hunharca katledildiği bilinmiyor. Harem dairesi bir kadın tarafında yazılmadıkça bunlar bilinemeyeceği de bir gerçek. O güne kadar biz sıradan tarih okuyucuları erkek tarihçilerin göstermek istedikleri ve batılı erkek seyyahların görmek istedikleri gibi "masum bir eğitim kurumu" olarak tasvir edilmiş haremi okumaya devam edeceğiz.
İsyanlar
Osmanlı devletinin hükümranlık yılları boyunca neredeyse en çok uğraştığı sorun isyanlardır. Osmanlının uğraşmak zorunda olduğu isyanların çıkış noktaları o kadar çeşitlilik gösterir ki azınlıkların çıkardıkları, askerlerin çıkardıkları, Anadolu’da çıkan isyanlar, Osmanlı soylu kişilerin taht hırsıyla çıkardıkları, işgal edilen yeni yerlerin halkının vergi ve idare sorunları nedeniyle çıkardıkları, on sekizinci yüzyıl sonrası sıklaşan ulusal isyanlar gibi. İsyanları saymaya, sıralamaya ve sınıflandırmaya özellikle eğilmek ve uzmanlaşmak gerekir. Ne yazık ki Osmanlı tarihçileri arasından isyanları odak noktasına alan çalışmaların azlığı dikkat çekmektedir. Osmanlı barışı öyle büyük bir yanılsama yaratmıştır ki ardı ardına patlayan isyanlar incelenmemektedir.
Tarihçilerimizin Osmanlı’yı bilimsel sınırları zorlayan bir anlayışla benimsemeleri nedeniyle İsyanlar gayet yolunda giden işlerin bir anlık sapması gibi görülmekte ve ciddiyetle ele alınmamaktadır. Oysa Osmanlıların uğraştıkları isyanların incelemesiyle ortaya çıkacaktır ki Osmanlı; tarihin hiçbir devrinde barış ve huzur içinde yaşamamıştır. Ya padişah yeni topraklar için sefer düzenlemektedir yada bir yerlerde baş gösteren bir isyanı bastırmaktadır. Tarihimiz savaşlar kadar ardı ardına patlak veren isyanların üzerine yürüyen orduların ve baş gösteren iç savaşların tarihidir. Ancak bu gerçekler de konuşulmak, yazılmak, tartışılmak ve gösterilmek istenmez. Zira bu gerçekler Osmanlıcılarımızın tezahürlerindeki mutlu mesut Osmanlı rejimine uymamaktadır.
Kan Yoluyla Aktarılan Yöneticiliğin Sorunları
Osmanlı devleti bir mutlakıyet rejimidir. Egemenlik kayıtsız şartsız padişahın elindedir. Padişah kutsal bir takım işaretlerle tebaanın başına tanrı tarafından atanmıştır. Padişahın varlığını, iradesini ve idaresini sorgulamak demek tek ve sorgulanamaz olan tanrıyı sorgulamak demek olacağından buna asla izin verilmez. Bunun hiçbir istisnası yoktur. Bir padişah vefat edip dünyadan ayrıldığında arkasından gelecek olan padişahın seçimi veraset sistemi ile yapılır. Padişahın oğullarından en büyüğü yada son zamanlarda olduğu gibi Osmanlı hanedanlığının en büyüğü payitahta oturur. Ancak bu her zaman teoride olduğu gibi sorunsuz işlememiştir. Kimi zaman oğullar arasında çıkan taht kavgaları bir yana en büyük oğlun yöneticilik vasıflarından yoksun olması, sıradan kararları dahi alamayacak insani becerilerden yoksun olması yada yaş itibariyle her türlü etkiye açık olması durumunda da işletin veraset kuralı payitahtın zora düşmesine neden olmuştur.
Modern toplumların asla uygun göremeyeceği akli melekelerinden yoksun kimselerin güç ve iktidar sahibi olması Osmanlı’da sık sık ortaya çıkmıştır. Zihinsel becerileri gelişmemiş, bırakın toplumu kendisini dahi yönetemeyen, beceriksiz ve akılsız birçok padişah Osmanlı sarayından geçmiştir. Ancak son dönemin şaşalı Osmanlı kitaplarında, romanlarında, filmlerinde bu tür kimseleri göremeyiz. Saray bu eserlerde muazzam işleyen kurumlar gibi gösterilir, kadınlar güzel ve genç, padişahlar yakışıklı ver karizmatiktir. İslami motifleri oldukça yüksek, aslında olduğunun aksine insani hatalardan ve kişisel beceriksizliklerden arındırılmış bu yalan dolanlarına rağmen gerçekte Osmanlı saraylarında dolaşan yöneticilerin kan yolu geçmesi nedeniyle iktidara gelmiş birçok akılsız, beceriksiz ve hasta insan vardı. Doğal ve insani olarak verasetle aktarılan padişahlıkta hastalıklı, hatalı ve küçük yaştaki hükümdarların olmasıdır zaten. Gerçekte de olan buydu. Ama gösterilemez o ayrı.
Taassup
Osmanlı devletinin teknik anlamda bir din devleti olmadığını söylemeliyiz. Dönemlere ayırıp her bir parçayı birbirinden bağımsız değerlendirsek bile tarihin hiçbir döneminde Osmanlı asla tek başına şeriatla yönetilmemiştir. Padişah buyrukları, kemikleşmiş gelenekler ve ahalinin yargısı kimi zaman şeriatla baş başa kimi zaman ise ondan daha da fazla idarede, yargıda ve toplum yaşamında egemen olmuştur. Aynı dönemdeki batılı toplumlarda ise İncil dışında bir egemenlik zinhar mümkün görünmüyordu. Ancak gerek ilk Türk-İslam devletlerinde gerekse son dönem Anadolu Türk beyliklerinde şerri hukuk her zaman örfi yani geleneksel hukukla birlikte yürümüştür. Bu durum batının aksine Türklerde egemenliğin sadece Tanrı katından kaynaklanmadığına bir işaret sayılabilir.
Ancak bu duruma rağmen Osmanlı toplumu koyu bir taassubun içinde kaybolmuştu. Ortaçağın genel havası içinde imparatorluk tebaası yeniye ve yenilikçilere büyük öfke besliyordu. Yeni fikirlerin kaynağı, dayanağı yada başarısı önemli değildi. Önemli olan eldeki verilerin (bu anlamıyla dinin, geleneklerin, var olan kurulu düzenin) ve bu verilere dayandırılan egemenliklerin yitirileceği endişesidir. Bu nedenle Osmanlı toplumu akranları olan Avrupa, Arap yada Asya toplumlarından ne daha ileri ne de daha geriydi. Kurulu düzenin varlığının ehemmiyeti bilimin gelişmesine engel olduğu gibi en ufak bir yenilik talebinin kılıç zoruyla yok edilmesi, başının ezilmesi geriğini doğuruyordu. Ne yazık ki acı taassup gerçeğini de kitaplarda ve ekranlarda göremeyiz.
Sonuç olarak söylemek isterim ki televizyonlarda, kitaplarda ve sinema salonlarında büyük bir ihtişamıyla gösterilen, dini ve milli motiflerle köpürtülen seyircilerini büyülen bu eserlerin genel bir güdünün sonucu olduğunu düşünüyorum. 12 Eylül 1980 darbesiyle ülkemize egemen olan Türk-İslam düşüncesinin tezahüründen başka bir şey olmayan bu “Yeni Osmanlıcılık” ışığında Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun düşünsel nedenleri, devrim ve devrimin nedenselliği es geçilmektedir. Osmanlı’ya, Osmanlı adaletine, Osmanlı barışına ve Osmanlı huzuruna yapılan bu vurgunun gerçekçi olmadığını, yalan ve yanlışlarla örtülmüş süslü bir gösteri olduğunu düşünüyorum. Bu gösteri, kimilerinin düşündüğü gibi geçici bir moda değil ne yazık ki. Sistemli ve yükselen bir grafikle artan bilinçli bir tercihtir. İşte asıl korkutucu olan da bu.
Yararlanılan Kaynaklar:
1) Osmanlı İmparatorluğu Tarihi - Robert Mantran - 2007
2) Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi - YKY - 1999
3) Türkiye Tarihi - Cem Yay. - 2000
4) Osmanlı Tarihi Nasıl İncelenir? - Suraiya Faroqhi - 2002
5) 19. Yüzyıl İstanbul'unda Gayri Müslimler - Pinelopi Stathis - 1999
6) Din ve Politika - Server Tanilli - 2008
7) Osmanlı'dan Cumhuriyete - Hamdi Can Tuncer - 1992
8) Müslümanlar ve Azınlıklar - Justin McCarhty - 1998
9) Devlet-i Aliyye - Halil İnalcık - 2009
10) Osmanlı Kimliği - Taner Timur - 2010
11) Modernleşmenin Eşiğinde Osmanlı Kadınları - Madeline C. Zilfi - 2009
12) Kenya'dan İstanbul'a Kölekıyısı - Mustafa Olpak - 2008
13) Kayıp Cennet: Smyrna 1922 - Giles Milton - 2009
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
Burada çok kısa bir sûrette tahlîl etmeye çalıştığımız bu gerçekler ve onların Dünya’nın geleceğine te’siri uzun uzadıya anlatılması gereken ehemmiyetli bir meseledir. Burada “Türkiye, İslâm Âlemi ve Siyonizm’in geleceği” ne dâir birkaç husûsu kısaca arz etmek istiyorum
Gitgide dehhâmeleşen Siyonizm zulüm ve istismârının, tarihte bir çok ülkede ve pek çok kereler müşâhede edilegelmiş olduğu sûrette, ciddî aksülamellerle karşılaşması mukadderdir. Üstelik bu defa bu aksülameller Araplara mahsus ve“millî” vasfında değil, âlemşümûl bir karakterde zuhûra gelecektir. Dünyanın globalleşmesi, siyonizme hep fayda sağlayacak değil ya!..
Diğer taraftan İsrail’in Kudüs gibi, üç dine âid bir mukaddes toprak üzerindeki ısrarlı iddiası Müslümanlar kadar, Hıristiyanların da bu hususta hareketlenmesine sebep olacaktır. Daha şimdiden, İsrail’in -itibar olarak- dönüşe geçmiş olduğunu söyleyebiliriz. Zira O, bütün insanlığa karşı -adetâ- müşahhas bir husûmet ve nefret hedefi hâline gelmiş bulunmaktadır.
Türkiye ise, aksine yeniden büyük bir şahlanışın arefesindedir. Bu görüşü haklı kılan esbâb-ı mûcibe ve onun fiiliyâttaki tezâhürlerini anlatmadan önce İsrail, Türkiye ve İslâm Âlemi’nin geleceğine dair düşünceleri iki ayrı perspektiften inceleyelim:
a- “Hıttîn Korkusu” Perspektifinden
b- Kader Perspektifinden
A- “Hıttîn” Korkusu Ve Bunun Âmil Olduğu Plân
Ortadoğu coğrafyasına yabancı bir unsur olarak yahudilerden önce hristiyan Batılılar gelip yerleşmişlerdi. Onların âkıbeti yahudilerin tarih boyunca kulaklarına küpe olmuş ve onlar gibi yok edilmek korkusuyla kendilerini dâimâ bıçak sırtında hissetmişlerdir.
Gerçekten Haçlılar, 1095 yılında tertipledikleri bir seferle 1099′da Kudüs’ü zabtedip büyük bir katliâm yaparak buraya yerleşmişlerdi. Kısa zamanda Antakya’ya kadar uzanan bir “Haçlı Krallığı” kurmuşlardı. Fakat İslâm Âlemi’nin o zamanki dağınıklığından istifâde ederek gerçekleştirdikleri bu zafer uzun sürmemiştir. 1187 yılında “Taberiye Gölü”yakınındaki “Hıttîn” adlı tepenin eteklerinde Selahaddin-i Eyyubî tarafından müdhiş bir bozguna uğratılmış, çoğu susuzluktan helâk olmuştur. Haçlıların bu mağlubiyeti üzerine 2 Ekim 1187′de Kudüs’e giren Selahaddin-i Eyyubîinsanlık tarihinde misal teşkil edecek dehşetli bir adâletle Kudüs halkının yaralarını sarmış ve bu kadîm İslâm diyarını yeniden müslümanlara kazandırmıştır. O gece Miraç kandilinin yıldönümüydü. Selahaddin Eyyubî bu vesîleyle afv-ı umûmî ilân etmişse de kılıç artığı Haçlılar, bu eşsiz merhameti bir taktik eseri zannederek kaçıp Akra kalesine sığınmışlardı. Bu kale ve civarında bir müddet daha mukâvemete devam etmişlerse de meşhur Memlük Emîri Sultan Halil tarafından 1291′de kılıçtan geçirilip denize dökülmüşlerdir. Bu topyekûn yok edilme Roma İmparatoru Titus ‘un zaferine benzemiyordu. O Mabed-i Süleyman’ı yıkmıştı, fakat yahudileri kılıçtan geçirip yok etmiş değildi. Ancak müslümanların bu zaferiyle o coğrafî bölgeye hâriçten dâhil olmuş hıristiyan unsur tamamen yok edilip ortadan kaldırılmıştır. Şimdi şu kadar asır sonra yahudiler de aynı coğrafyaya yabancı bir unsur olarak hulûl edip devlet kurmuşlardır. Ancak vaktiyle hıristiyanların yaşadığı mâcerâ dolayısıyla “Hıttîn, yani yok edilme korkusu” her yahudinin şuuraltında derin izler bırakmıştır. Bunun için yahudiler aynı âkıbete uğramamak için sırf Ortadoğu milletleri, hâssaten araplara karşı çeşitli plânlar yapıp geliştirmişlerdir. İsrail Devleti’nin bekasını temin maksadına bağlı olan bu plânlar her ne kadar gizli tutulmakta ise de bunlardan zaman zaman bazı sızıntılar ve bu bâbda bazı bilgiler Dünyâ umûmî efkârının ıttılâına mâruz kalmaktan kurtulamamıştır. Gerçekten İsrail Dışişlerinde vazifeli Oded Yinon ‘un 1982 yılında Dünya Siyonist Teşkilâtı’na bağlı Enformasyon Dairesi’nin ibrânice yayın organı olan “Kivunim” de yer alan bir rapor işte bu sızıntıların en dikkat çekici olanıydı. “1980′lerde İsrail İçin Strateji” adını taşıyan bu rapor, İsrail’in bütün Ortadoğuyu kendi beka stratejisi icabı olarak nasıl şekillendirmek lâzım geldiğini gözler önüne koyuyordu. Ona göre 20. asrın başlarında Ortadoğu’daki devletlerin hududları İngilizler tarafından âdetâ cetvelle çizilmiş olup tamamen sunî bir mâhiyet arzetmekteydi. Mezkûr rapora göre ne Irak’ta bir ırak milleti, ne Suriye’de bir suriye milleti, ne Ürdün’de veya Mısır’da… bir millet olmanın icâbına göre tekevvün etmiş bir siyâsî câmiâ mevcud değildir. Bunlar kâh ırk ve kâh da mezhep itibariyle kozmopolittirler. Bu bölünme İsrail’in Ortadoğu’da tutunması maksadıyla gerçekleşmiş olmasına rağmen bu hususta kâmil bir netice hâsıl olmak için bir kere daha tekrarlanmalıydı. Kısacası İsrail’in etrafındaki bütün devletler ki, buna Türkiye de dâhildir- yeniden birer ikişer ve bazı ahvâlde üçer yeni parçaya ayrılmalı, Osmanlı mirasında teşekkül etmiş olan devletçikler daha da ufalanıp İsrail karşısında mukavemet gücünü büsbütün kaybetmeliydiler. 1982 tarihli bu rapora rağmen, raporun mantığı 1975′ten itibaren fiilen tatbik sahasına konulmuştur. Küçücük Lübnan bu yahudi emeline ilk olarak muhatab olmuş ve onun beş bölgeye bölünmesi planlanmıştır: Hıristiyan Mârûnî, müslüman sünnî, müslüman alevî, dürzî vs. Henüz yaraları kapanmamış bulunan Lübnan iç harbinin derûnî sebebi bu yahudi emeliydi.
Bahsi geçen raporda komşu Suriye’nin de alevî-sünnî, kürt vesâir sûretle en az üçe bölünmesi plânlanmıştır. Bu kader aynen Irak için de mevzubahistir. O da kürt-sünnî ve alevî olarak parçalanacaktır.
Adı geçen rapor Mısır’ın nasıl bölüneceğini anlatırken daha önce diğer arap memleketlerinde vâkî olan bölünmenin bir domino tesiri icrâ edeceği ve bunun aynen Mısır’da, Sudan’da, Libya’da, hatta Libya’nın güneyindeki Çad’da nasıl vâkî olabileceği uzun uzun anlatılmıştır.
İsrail Devleti’nin bekası hesabına plânlanan bu parçalanmanın asıl ve ehemmiyetli mihrak noktası ve hedefi Türkiye’dir. Türkiye de kürtlerle bölünecek bu sûretle Türkiye’nin “arz-ı mev’ud” a dahil olan parçası bilâhare ve daha kolaylıkla yahudinin eline geçebilecektir. İsrail’in Kuzey Irak’taki kürt oluşumuna desteğinina asıl sâiki budur. Fakat İsrail kendisiyle hem-hudud olmayan Yemen, Sudan ve Çad gibi diğer arap memeleketlerinde dahî bölünmenin hangi usûl ve esaslara dayanarak gerçekleştirilebileceğini dakîk bir sûrette planlamış ve zikri geçen rapor üzerinde imal-i fikr eden ve onu geliştiren çeşitli raporlar ve eserler ortaya konulmuştur. (1)
Bugün ortalıkta dolaşan “Büyük Ortadoğu Projesi” aslında yahudinin bu emelini setretmek için ortaya atılmış ve mürevvici Amerika olarak gösterilmiştir. Hiç şüphesiz bu projede Amerika’nın da takip ettiği emeller mevcuddur. Fakat temel sâik İsrail’in bekası endişesidir ki, bu durum ileride anlatılmıştır.
Bütün bu anlatılanlar gerçekleşecek midir?!.. Bize göre hayır!.. Bunlar yahudinin kursağında kalmaya mahkûm birer hamhayaldir. Zira Kur’ânî bir hakikat olarak “Ve mekerû ve mekerallah. Vallâhu hayru’l-mâkirin” , yani “İnsanlar plân yapar, Allah’ın da bir plânı vardır. Muhakkak ki, eninde onunda Allah’ın plânı galip gelir.” Lâkin Allah’ın plânının, yani murâd-ı ilâhînin ne olduğunu bilmek biraz zordur. Bununla beraber imkânsız da değildir. Bugün Âlem-i İslâm kaç asırdır terâküm etmiş bulunan ihmalin doğurduğu istihkâkına kefâret teşkil etmek üzere bedel ödemektedir. Türkiye’deki başörtüsü zulmünden Filistin’de yarım asırdır devam eden mezâlime ve hatta bugün Irak’taki zulümlere kadar bütün olup bitenler İslam Âlemi çapında müslümanların istihkâkını tebdîle medar olacak bir kefâretten ibârettir. Bu kefâret üzerimizdeki celâlî tecellîyi cemâle inkılab ettirinceye kadar devam edeceğe benzer. Bu da uzak değildir. Zira herhangi bir müslümana sırf imanından ve bundaki ısrarında dolayı vâkî zulüm yalnız onun şahsî günahlarına değil; tekmil İslâm Âlemi’nin günahlarına kefâret teşkil eder. Zulüm ne kadar çoğalırsa müslümanların tecellî-yi ilâhîde kahırdan lutfa muhatab olmaları o kadar yakınlaşmış demektir. Şimdi de bu zikrettiğimiz delile munzam dellilerle önce Türkiye’nin, sonra da İslam Âlemi’nin murâd-ı ilâhî icabınca arzedeceği vecheyi bir nebze izah edelim.
B- Kader Perspektifinden Türkiye’nin Geleceği
Bütün Kâinât, bir tiyatro sahnesi gibidir. Onun içinde mevcud tekmil varlıklar da, bir senaryonun eşyası, dekoru ve kahramanları mesâbesindedir. Hepsi de kaderin me’muru ve mağlubudur. Âmil ve fâil oldukları veya mef’ul bulundukları vukuât ve şuunât (realiteler) da murâd-ı ilâhî, diğer bir tâbirle izn-i ilâhî çerçevesinde cereyan eder. Cenâb-ı Hakk’ı “müsebbibu’l-esbâb” yani sebeplerin sebebi, temel sebep bilmenin neticesi olan bu görüş, “cebriye”değildir. Zira cebriyede kul, irâde ve ihtiyâra sahip olmayan sâir mahlûkât derekesinde telâkkî olmaktadır. Halbuki zîşuur olan ins u cin, âriyet gibi iğreti de olsa cüz’î bir iradeye mâliktir. Hiç şüphesiz ilm-i küll sahibi olan Allah, bu cüz’î iradelerden ne sâdır olacağını mutlak bir sûrette bilir. Ancak, bunun ilm-i ezelî ile bilinmesi, bizi kul için bir“cebir” vâkî imiş gibi düşündürmektedir. Bunun sebebi de, insan idrakinin “zamanla mukayyed” olmasıdır. Halbuki, Allah katında zaman yoktur. Cenâb-ı Hakk’ın bir şeyi olmadan evvel bilmesi, bizim olduktan sonra bilmemiz kadar kolay ve tabiîdir.
Nasıl, bir senaryoda onu, tasavvur, tahayyül ve tasnî eden kimse tarafından tesbit edilmiş bir ana fikir ve esas gaye mevcud olursa, bu Âlem’de de böylece bir temel maksad vardır. Vukuât, O, ilâhî olan gaye çerçevesinde ezelden ebede sebep-netice münâsebeti içinde sonsuz bir cereyan ve teselsüle me’mur olarak akıp gider. Ancak, bu akış, üstün bir me’muriyeti olan ins ü cin idraki ile kavranabilen ve kavranamayan bir takım temel kanun ve kâidelere tâbî kılınmıştır. İlâhî tâyinle gerçekleşen ve hep bâkî kalan bu kaidelere, biz bazen “meşiyyet-i ilâhiye” bazen da “tabiat kanunları”der, geçeriz. Bütün varlıkların bunlara -yoluna döşenmiş raylara tâbî olmak mecburiyetindeki trenler gibi- uymak zorunda bulunduğu bedâhât derecesinde bir gerçektir.
Eşyâ (şeyler) ve vukuâtın tanınması da bu kânun ve kâidelerin keşfi nisbetindedir. Bütün ilmî faaliyetler ise, bu keşfin hududlarını genişletmeye çalışmaktan ibârettir.
Şu temel görüş çerçevesinden bakıldığında, sayısız vukuât ve şuunâtın hay-huyu arkasında ilâhî tâyinle mevcud ve cârî, bütün âleme şâmil ve hâkim bir takım kânun ve kâidelerin mevcud olduğu görülür. Bunlardan biri de “ebedî zıtlık” ve bunlar arasındaki galebenin münâvebesi, yani daimî bir tahavvülât ve tebeddülâttır. İlâhî tecellî de bazen “celâl” ve bazen de “cemâl” e revaç vererek, bu mütemâdî değişikliğin asıl sebebini teşkil eder. Bundan dolayı, bu Âlem’de“bekâ” yalnız ve ancak Allah’a mahsustur.
Fizîkî ve tabiî hadiselerde olduğu kadar, sosyal ve beşerî faaliyetlerde de aynen vâkî olan şu keyfiyet, lâyıkı ile kavrandığı zaman, vukuâtın hikmetine nüfûz edebilir ve binnetice bir çok gereksiz telâş ve endişelerden kurtulmak imkânı doğar. Zira bu takdirde değişme seyrinin “celâl” den “cemâl” e mi, yoksa “cemâl” den “celâl” e mi olduğu kavranır. Murâd-ı ilâhî berraklaşır. Allah’ın takdirinin gerçekleşmesine hiçbir mahlûkun güç yetirebilmesi mümkün olmadığına göre, buna sa’y etmenin hacâlet ve sefaletine düşülmez. Sabır ve tevekkülün kemâline ulaşılır. Tecellî nöbeti “cemâl” de ise şükrün, “celâl” de ise sabrın bereket ve huzûruna nâil olunur.
Bununla birlikte şu gerçeğe de işaret edilmelidir ki, vukuâtın asıl sebebi olan murâd-ı ilâhî, bir tek vak’a veya vukuât zincirinin tek bir kesidinin müşâhedesi ile kavranamaz. Belli bir zaman parçası içerisindeki gelişme seyri takip ve tahlil edilmelidir. Zira, her türlü tahavvülât ve tebeddülâtta bir tedrîc kânunu cârîdir. Bu keyfiyet zelzele gibi ânî oluşlarda bile onların hazırlık safhasında yine bâkî ve cârîdir. Diğer taraftan bazen bir tecellînin zâhiri ile bâtını arasında fark da olabilir. Zâhiri “kahır” , bâtını “lütuf” veya bunun aksi olan hâdise ve oluşlar da az değildir. Bunları da zaman çözer!.. Bir eriğe, bir de cevize bakınız!.. Birinin kabuğu taş gibi sert, içi lezzetli meyvedir. Erikte ise bunun tam tersidir. Gündüzden geceye geçişte, karanlıkların âniden Dünya’mızı istilâ edemeyip tedrîcen ve perde perde gerçekleşmesi, bu Âlemdeki bütün tahavvülât ve tebeddülâta hâkim bir meşiyyet-i ilâhiyedir. Sabahleyin şafak sökmesi de öyle değil mi?!..
Bir de şu var ki, bu Âlem’in bir “dâr-ı imtihan” olmasını dileyen Cenâb-ı Hakk’ın asıl sebep olan zâtî irâde ve ihtiyârı -pek az istisnâ ile- mestur ve meknuzdur. Her şey zâhirde mahlûka kâbil-i izâfe bir takım esbâb ile gerçekleşir. Bunu bilen âkil ve ârifler, vukuâta röntgen gibi derinlere işleyen, ve böylece meknûz ve mestur olanı görebilen bir nazarla bakarlar.
Bu temel İslâmî gerçeklerin ışığında Türkiye’nin kısaca, önce geçmişine, sonra da geleceğine bir nazar atfedelim.
1- Geçmişe Bakış:
Türk Milleti’nin İslâm’dan önceki eski asırlarda fârik ve mümeyyiz vasfı harb, darb, cenk, cidâl, kavga ve cihangirliktir. Dünya’da en eski ve en büyük beşerî eser olan “Çin Seddi” bu gerçeğin fiilî bir şâhididir. Bu gün o geçmiş uzun asırların vukuâtına baktığımız zaman, bunun ilâhî bir tanzimle müthiş bir hazırlık, -tâbir câizse- antreman olduğunu görebiliriz. İçinde olsak bunu kavrayamazdık. Zira nefsânî gibi görünen o eski harb-darb faâliyeti sonraki “İslâm Müdâfîliği” için bir liyâkât kazanma safhası olmuştur. Bu artık bellidir. Tıpkı Arapların, İslâm’dan asırlarca evvel başlayan talâkât, belâgat ve edebiyat merak ve hevesleri ile Arapça’yı geliştirerek O’nu ilâhî irâdeyi istiâb edebilecek bir kemâle ulaştırmaları gibi… O eski Araplar da şiir yarışlarında nefes tüketirken, kaderin hesabından habersizdiler. Bu gerçekle, daha küçük çapta da olsa, kendi hayatında karşılaşmamış bir fert tasavvur olunamaz!..
Lütfu setredip saklayan kahra veya celâl içindeki cemâl tecelliye tarihten bir misal verelim:
Mâhud “Moğol İstilâsı” İslâm Âlemi’nin yakılıp yıkılmasına, medenî mâmûrelerin harabeye çevrilmesine sebep olan dehşetli bir kahır tecellisi idi. Zulüm denince ilk akla gelen isimlerden biri olan Hulâgû tarihlerin rivâyetine nazaran, Hilâfet merkezi Bağdat’ta dînî ve ilmî eserleri kerpiç gibi kullanarak kendisine bir saray yaptırmıştı. Ancak bu müthiş kahır ve zulüm istilâsı, önüne katıp sürüklediği “Müslüman Türk” kitleleriyle Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması gibi mes’ud bir neticeye de âmil olmuştur. Böylece, zaafa uğramış İslâm Dünyası’na bir “tâze kan” olarak Türk unsurunun katılmasını sağlamıştır.
Osmanlı Devleti’ni kurmuş olan “Kayı Han Aşireti” de bu sûretle Türkistan’ın “Mahan Bölgesi” nden çıkarak Batı’ya yönelmişti. İlk istikâmetleri an’anevî göç hedefi Cezîretü’l-Arab idi. Bu maksadla Sûriye’ye geçerlerken reisleriSüleyman Şah, Fırat Nehri’nde akıntıya kapıldı. Ayağının atın özengisine takılması yüzünden kurtulamayarak şehid oldu. Aşîret mâteme gark oldu. Süleyman Şah ‘ı Câber’de toprağa verdikten sonra, istikâmetlerinin uğursuzluğuna hükmederek geri dönüp Ahlat’a geldiler. Eğer Sûriye’ye gitselerdi, daha önceki bir çok Türk aşîreti gibi orada kaybolup gidecekleri muhakkaktı. Kiminle mücadele edip de yükseleceklerdi. Etraf hep müslümandı. Ama Ahlat’ta kendisine mürâcaat ettikleri Selçuklu Sultanı onlara yerleşmeleri için Söğüt ve Domaniç ‘i göstermişti. İhtimal buna da canları sıkılmıştı. Zira sürüleriyle bütün bir aşîret takriben bin kilometre bir mesâfeyi kat’etmek mecburiyetinde kalmıştı. Halbuki, önü küffâr olan bu mıntıkada onların cihad gayret ve kâbiliyetlerine -sevk-i kaderle- engin bir saha açılmış oluyordu. Bu kahrın içine saklanmış bir lütuftu. Meknuz ve mestur bir murâd-ı ilâhî idi.
Diğer taraftan Söğüt’e yerleşen Kayı Han Aşireti’nde arka arkaya on lider ( Osman Gazi ‘den Kânûnî ‘ye kadar) dehâ üstü birer şahsiyet olarak tarih sahnesinde mes’ud ve muhteşem rollerini oynamışlardır. İnsanlar evlâdlarının karakter ve kâbiliyetlerini te’min husûsunda bir imkân sahibi değillerdir. Âlimden zâlim doğduğu az görülmüş bir vak’a değildir. Demek ki, kader onları yükseltmeyi murâd edince, her cihetle kendilerine yâr ve yâver olmuştur. Kader yâr ve yâver olunca, bir meziyet bin meziyet kadar randıman sağlarken, bin kusur, belki bir kusur kadar rol oynayabilir. Tıpkı akıntı istikâmetinde yol alan bir kayık gibi… Bir kürek çekmekle, akıntının sür’atine bağlı olarak icabında on kürek çekmiş kadar mesafe kat’edersin. Fakat gidişin akıntıya ters ise, netice bunun aksi olur. İşte beşerî irâdelerin, kadere tevâfukunda böyle müthiş bir bereket mevcuddur. Osmanlı’nın yükseliş hengâmında O’nu ihâta eden hâricî şartların zâtî irâde ve imkânlarından fazla rol oynadığı tarihin sayısız şehadeti ile sâbittir.
Yükselişte olduğu gibi çöküşte de bu kadere ve daha emin bir tâbirle murâd-ı ilâhîye paralel veya ters düşmenin müsbet ve menfî tezâhürleri için söylenecek söz ve verilecek misâl sonsuzdur. Biz burada bu kadarla iktifâ ederek, biraz da geleceğimize atf-ı nazar etmek istiyoruz.
2- Geleceğe Bakış
Bir devlet, üç esas ile büyük ve âlemşümûl bir karakter kazanabilir.
• Âlemşümûl bir mefkûre
• Geniş ve stratejik imkânları hâiz bir ülke
• Kemiyet kadar keyfiyeti de olan büyük bir nüfus
Târihte âlemşümul bir devlet (süper güç) olabilmiş bulunan her topluluk bu üç rüknün, üçüne de mutlaka sahip olagelmiştir. Biz de öyle idik. Bunların hepsini de iç ve dış düşmanların âhengli mesâileri sonunda kaybederek bugünkü mefkûresiz Türkiye hâline getirildik. Burada şu küçülüşün sebepleri veya gerçekleşmesine dâir hiçbir tafsîlâta girişecek değiliz. Bu, olmuş bitmiş bir vâkıadır. Çok değil, bir insan ömrü kadar, yani yetmiş-seksen sene evvel vatanımız onüçmilyon kilometre kare idi. Bugün sekizyüz bin bile değildir. Küçülüşün her mes’eledeki tecellîsi de bu ölçüdedir. Ancak gidiş nereyedir?!.. Mühim olan hâl değil, istikbâldir!!.. Onu tayin edecek husus da zaman ve vukuâtın seyrine hâkim olan murâd-ı ilâhînin vasfıdır. Acaba vukuât, celâlin mi, yoksa cemâlin mi galebesi istikâmetinde bir seyir takip etmektedir?! İşte bu muammâyı çözmek için yine belli bir zaman parçası içindeki gelişmenin tahlili îcâb etmektedir. Zira murâd-ı ilâhînin keşfi, ancak bu sûretle mümkün olabilmektedir.
Bazılarına göre manzara karanlıktır. Mehdi -aleyhisselam- gele ki, işler düzele!… Biz böyle düşünmüyoruz. Bilâkis, İslâm Tarihinin en parlak devrinin önümüzde olduğuna kânîiz. Hele biraz durun bakalım, “Batı Roma’nın Fethi” bize sahih bir hadîs-i şerif ile müjdelenmiş değil midir? Hâmile bir kadının ağrıları, vaz’-ı hamletmeden az önce hadd-i a’zamîye ulaşmaz mı? Gecenin karanlığı en yüksek dereceye ulaştıktan sonra dönüş başlayıp perde perde şafak sökmez mi?! Her kemâli bir zevâl, her zevâli bir kemâlin takip etmesi bu âlemin temel kanunlarından biri değil mi? O halde, sizi bedbinleştiren, menfîliklerin kemâle ermiş, zevâl vaktinin gelmiş olmasıdır. Sevinsenize!..
Bu değerlendirmeyi biraz da kısaca ictimâî vukuât üzerinde tahlil edelim.
İslâm’dan inhirâfın tarihi epeyce eskidir. Ancak su yüzüne çıkışı ve resmî bir görünüş arz etmesi 1839 “Tanzimat Fermânı”yladır. Bu menfî gelişme bilâhare kemâle ermiş (1924) ve bu da 1945 yılında çok partili hayata geçişle dönüş safhasına intikal etmiştir. Dünya siyâsî hâdiselerinin zorlamasıyla başlamış olan bu yeni devrin bâriz husûsiyeti gittikçe hızlanan bir tempo ile mü’minlerin toparlanmakta bulunmasıdır. Bunda dost-düşman herkes müttefiktir. Peki ama, bu gelişme, Türkiye’nin kendi benliğine dönmesini ve mevcud menfîliklerin altından kalkabilmesini te’min edecek bir kifâyette midir? Bunu anlayabilmek için, şu gelişmenin -yukarıda zikri geçen- üç esasa aks edişini bir nebze inceleyelim.
a) Âlemşümûl Mefkûrenin Geri Gelişi
Bizim için büyük devlet olmanın birinci şartı olan mefkûre; tabiî olarak İslâm ‘dır. Çünkü O’nun bizi -her şeye rağmen- yok edilememiş bir alt yapısı mevcud olduğu gibi, zâtî muhtevâsının da matlub neticeyi hâsıl etmeye kifâyeti târihî vukuât ile sâbittir. Ancak O’nun ülkemizde son elli yıl içinde arz ettiği diriliş ve canlanış sür’ati, beşerî irâde ve gayretlerle izah edilemeyecek bir derecededir. Bu da bizim gibi zayıf mü’minlerin mesâilerinin kadere tevâfukundan doğan bir berekettir. Gerçekten, kaderin, -akıntı istikâmetinde ilerleyen kayık misâlinde olduğu gibi- yâr ve yâver olmasından gayri bir sebeple izah edilemeyecek olan şu keyfiyet için size bir mukâyese arz etmek istiyoruz. Tek aşına bu misalin iddiamızı isbata yettiğini ibretle göreceksiniz.
1920 yılında İstanbul düşman işgali altına düşmüştü. İşgal kuvvetleri kumandanlarından biri de Fransız Generali Franse D’Espere idi. Bu zât Fâtih Hazretleri ‘ni taklîden İstanbul’da beyaz bir at ile dolaşmak hevesine kapılmıştı. Lakin bunu nerede yapmalıydı ki, ahâli O’nu alkışlasın!.. Levanten muhiti olan Beyoğlu’nu seçti. Tünelbaşı’nda beyaz bir ata binerek Taksim girişindeki Fransız Konsoloshânesi’ne kadar yürüdü. Beyoğlu esnafı o zaman ekseriyetle rumdu. Rum esnaf, Yunan bayrakları ile donatılmış Beyoğlu’nda Franse D’Espere ‘yi:
“-Zito Venizelos !..” diye bağırarak alkışladı.
Venizelos , o günkü Yunan Başbakanı idi. Bu da “Yaşasın Venizelos!” demekti. Bu durumdan müteessir olan bir Müslüman matbaaya koşup bir İstanbul haritası bastırdı. Bunun üzerinde, mevcud câmileri küçücük sembollerle göstererek bunlara sıra numarası verdi. Altına cetvel halinde bu numaraları sıralayarak karşılarına câmilerin adlarını yazdı. Bu sûretle numaralanmış İstanbul Câmileri bu haritada dokuz yüz otuz küsurdur. Yani bin bile değil!.. Unutmuş olabileceği birkaç küçük câmi ile bu rakamı bin kabul edebiliriz. Haritanın üzerine yazdı ki,
“-Bu şehir kimindir?”
Altında bu soruya yine kendisi cevap verdi.
“-Bu eserler kiminse, bu şehir onundur!..”
Bununla bu şehri biz vatan yaptık, O’nu millî ve dînî eserlerle bezedik, demek istiyordu. Gizlice bunu, Franse D’Espereve Rum şarlatanlarını protesto makamında apartman kapılarından içeriye attırdı.
1920 ‘de bizim İstanbul’daki ikaametimiz 467 sene likti. Bu zaman zarfında, O imanlı insanların fevkalâde gayreti ve cihad serveti ile İstanbul’da inşa ettikleri câmî takriben bin (biraz daha az bile!) imiş. Halbuki 1950′den günümüze kadar şu beğenmediğimiz zayıf müslümanların inşa ettiği câmi adedi iki bin beş yüz dür!.. Zaman 467 yılın onda biri kadar bile değil!.. Onda bir kabul etsek, Osmanlılar’dan 1920′de 25.000 câmî mevcud olması gerekirdi ki, arada bir denge olsun!.. Halbuki bin câmî varmış. Demek ki, bizim mesâimize Cenâb-ı Hakk ecdaddan en az yirmi beş kat daha fazla bereket ihsan ediyor. Buna İmam-Hatip Liseleri ve Kur’ân-ı Kerîm dershanelerini ekleyerek düşünün! Nasıl, kader bize yâr ve yâver değil mi imiş?!… Sevk-i kaderle, akıntı bizim kayığın seyri istikâmetinde değil mi imiş!…
Sakın bu netîceyi betonarmeyle inşaatın kolaylığıyla izâha kalkışmayınız. Zirâ betonarme keşfedilmiş olmasından doğan kolaylığa mukaabil bu zamanda câmi yapımına meyletmeyi imkânsızlaştıracak derecede mânevî mâniler mevcuddur. Lehte ve aleyhteki faktörler mîzan edilse bu devirde aleyhte faktörlerin galebesi herkesçe ve kolayca kabul olunabilir. Anlayana bu bir tek misâl kâfîdir.
b) Geniş ve Stratejik Bir Ülke
Biz tarihte ilk defa 1774 “Kaynarca Muâhedesi” ile büyük ölçüde toprak kaybettik. Kaynarca millî tarihimizde bir dönüm noktasıdır. O tarihten sonra tam iki yüz yıl hep verdik. Kayıplarımızdan bir taş bile alamadık. Tâ ki, 1974 Kıbrıs Harekâtı ‘na kadar!.. Bu tâlih ilk defa 1974′de değişti. Değişti ama nasıl?! Tamamen sevk-i kaderle!.. Şöyle ki:
En büyük ölçüde arazi kaybına uğradığımız Harb-i Umûmî nihayetinde kurulan bugünkü devletimiz, Avrupa karşısında iddiasız ve tâbî bir siyâset tâkibini kendine temel prensip ittihaz etmişti. Bu sebeple Lozan’da gayr-ı tabii hududlara râzı oldu. Kıbrıs ‘ı İngilizler’e, Oniki adayı İtalyanlar’a, diğer bir çokları ile birlikte Antalya’nın önündeki Meis Adası’nı bile Yunanlılar’a terke râzı oldu. “Millî Mîsak” a dahil olan Batum ‘u Ruslar’a, Musul ‘u İngilizler’e, Batı Trakya ‘yı Yunanlılar’a vermekte bir beis görmedi. Bunları kurtarma imkânlarını, sonradan kurcalamayı da Avrupalılar’ın te’dîbinden korkarak büyük bir cürüm saydı. 1944′de Rus esiri kardeşlerimizi hatırlatan bir iki mâsumâne yazıdan dolayı memleketin bir çok münevverini tabutluklarda inletti.
İngilizler, İkinci Cihan Harbi sonunda bazı müstemlekelerini ve bu arada Kıbrıs ‘ı terk kararı alınca Türkiye burayı dâvâ etmedi. Fakat bizim dışımızda zuhûr eden iki müessir Türkiye’yi Kıbrıs’a sahip çıkmaya zorladı. Bir günlük gazete, sahibinin şahsî bir mes’elesi dolayısıyla Rum düşmanı oldu ve Kıbrıs’ı diline dolayarak O’nun hakkında her gün yazı yazdı. Böylece halkın reyine tesir edeceğinden Türk siyâsîleri Kıbrıs karşısındaki bîgâneliği terke mecbur kaldı.
İkinci mes’ele ise, Rumlar sabırsız davrandılar ve asıp keserek Türkleri yok etmeye başladılar. Teennî ile hareket etseler, Kıbrıs Türkleri’nin Türkiye ve İngiltere’ye hicretini sağlayabilirlerdi. Bu takdirde kimsenin de sesi çıkmazdı. Ama Rumlar’ın Türkleri katliâm etmeleri Dünya’ya yayıldı. Türkiye artık bunu duymamazlıktan gelemedi. Yine de havanda su dövmeye devam edecekti. Fakat Nicos Sampson adında bir Rum komünisti bir ihtilâl yaparak Makarios ‘u devirdi. Kıbrıs, Küba gibi olacaktı. Amerika, Akdeniz’de bir çıbanbaşı istemedi. Bu yüzden Kıbrıs Harekâtı’na yeşil ışık yakıldı. Bakınız nasıl, bizim dışımızdaki sebepler, Türkiye’yi mecbûrî bir yola sokuyor. Musul da aynı cinsten bir oluşa namzettir!.. Batum ve Batı Trakya da!..
Hele Rusya’nın yıkılışından sonra doğan imkânları burada tahlil etmek mes’eleyi gereğinden fazla uzatacağı için sarf-ı nazar ediyoruz.
Fakat bununla Türk ve İslâm Âleminin yükselişte çok büyük bir dönüm noktası olduğunu kabul etmek gerektir.
Demek ki, ikinci rükun olan, ülkede de 1974′ten sonra matlub şekle dönüş vetiresi başlamıştır.
c) Nüfus
Bir devleti büyük ve âlemşümûl kılan unsurlardan biri de nüfustur.
1520 ‘de Kânûnî Sultan Süleyman tahta geçtiği zaman, ülkemizin yüzölçümü on üç milyon kilometre kare idi. Bu arazide yaşayan nüfus, müslim- gayr-i müslim kırk milyondu.
Takriben dört yüz yıl sonra bu nüfus ancak altmış milyon olabilmiştir. Hakikaten Birinci Cihan Harbi’ne tekaddüm eden günlerde devletin yüzölçümü yine onüç milyon kilometre kareydi. Kânûnî’den sonra yirmidört milyon kilometre kareye çıkmış, sonra azalarak tekrar aynı miktara inmiş bulunuyordu. Demek ki, Kânûnî devrinden beri, dört yüz yılda bu kırk milyonluk nüfus, yüzde ellilik bir artışla, ancak altmış milyon olabilmiştir. Halbuki Yunan Harbi’nden sonra elimizde kalan yediyüz seksen bin kilometre karelik bir vatan parçasında ancak on milyonluk bir nüfus yaşamaktaydı. Hem de üst üste devam eden harplerde yıpranmış, ekseriyeti kadın, çocuk ve ihtiyarlardan mürekkepti. Bu gün bu nüfus yetmiş milyondur. Demek ki; yüzde yediyüz nisbetinde bir artış göstermiştir. Hem de dört yüz senede değil, seksen senede!…
Buna bir de şu gerçekleri ekleyerek düşünmek gerekir. Kânûnî devrinde hayat daha ucuzdu. Birden fazla kadınla evlenme nisbeti daha fazla idi. Nüfusun artışını önlemek üzere doğum kontrolü gibi bir ihânet de mechuldü.
Şu sebepler muvâcehesinde Türkiye’nin seksen yıldır arz ettiği nüfus dinamizmini, aklen ve mantıken izah mümkün değildir. Bu durum şuna benzer, köpekler senede iki sefer doğum yaparlar, her seferinde sekiz, on tane doğururlar. Koyunlar ise, senede bir kere doğururlar. Nâdiren iki sefer doğururlar. Ömür itibariyle de ancak köpekler kadar, yani on, onbeş sene yaşarlar. Koyunlar akşam sabah kesilip, yendiği halde köpekler böyle bir katliâma da mâruz değillerdir. Buna rağmen dağlar koyun sürüleriyle doludur. Hani köpek sürüsü!.. Bunda bir kader sırrı mevcuddur. Tıpkı nüfusumuzun dört yüz sene boyunca ancak yüzde elli artmasına mukâbil 1920′den günümüze kadar yüzde yediyüz artmış olması gibi…
Bu bahsi bitirirken Türkiye’nin hem geçmişine ve hem de geleceğine şâmil bir sûrette telakkîye müsteîd olan Kur’ânî bir kıssaya temâs etmek istiyoruz. Hemen hemen herkesin bildiği bu kıssa, Mûsa -aleyhisselâm- ile Hızır -aleyhisselâm- arasında geçmiş olan vak’adır. Önce mâlûmâtımızı tazelemek kabîlinden kıssayı anlatalım ve sonra da bunun bir şablon gibi Türkiye’nin, hem geçmişine ve hem de geleceğine tetâbukunu îzah edelim.
Mûsa -aleyhisselâm- Hızır -aleyhisselâm- ile arkadaşlık etmek istedi. Peygamberler Allah’ın bildirdiğini bilebilirler.Hızır -aleyhisselam-‘a ise Dünya’nın sonuna kadar ömür verilmiş ve Ona “ledün ilmi” ihsan edilmiştir. Bundan dolayıHızır -aleyhisselâm-, Mûsa -aleyhisselâm-‘a kendisi ile arkadaşlık yapamayacağını, zira bazı hareketlerinin O’na ters geleceğini söyledi. O da böyle hallerde kendine bir suâl sormamak va’dinde bulundu. Böylece arkadaş olup, bir yola girdiler. Önlerine bir nehir veya göl geldi. Karşıdan karşıya geçmeleri için orada hazır bulunan ihtiyar bir kayıkçıya ricâda bulundular. Kendisine verecek paraları olmadığından, bu kayıkçı, onları rızâ-yı Bârî için karşıdan karşıya geçirdi. Akşam karanlığı bastırmak üzereydi. Kayıkçı yolcularını indirdikten sonra kayığını kıyıya çekmeye uğraşırken Hızır -aleyhisselâm- orada bir miktar oyalandı. Kayıkçı evinin yolunu tutunca da onun köhne kayığını, kocaman kaya parçalarıyla kırıp sakatlattı. Bu hâdiseyi seyreden Mûsa -aleyhisselâm- canı sıkıldı. Söz vermiş olmasına rağmen i’tizâr ile Hızır -aleyhisselâm-‘ın bu yaptığının sebebini sordu. Çünkü kendilerini bilâbedel karşıya geçirerek iyilik etmiş olan bu ihtiyarın kayığını böylece sakatlatmak akla, mantığa aykırı ve zâhir hâle nazaran yakışıksızdı.
Hızır -aleyhisselâm-, Mûsa -aleyhisselâm-‘a kendisine sual sormamak husûsundaki taahhüdünü hatırlatmakla beraber, durumu izah etmekten geri kalmadı ve:
“-Birkaç güne kadar bu beldede harb çıkacak. Hükümet “Bana lâzımdır” diyerek milletin elindeki atı, arabayı ve kayıkları kendine alacak. Buna “tekâlif-i harbiye” derler. Tekâlif-i Harbiye heyeti, bu kayığın başına geldiği zaman onu, şu sakatlığından dolayı beğenip almayacak. O da böylece ihtiyar kayıkçıya kalmış olacak. Kendisi bunu alâkülli hâl tâmir edip işine devam edebilecek. Bu adamın yetim torunları vardır. Onlara bu kayığın geliriyle bakmaktadır. Hem bu yetimlere bir iyilik olsun ve hem de ihtiyarın bize karşı hareketine bir karşılık teşkil etsin diye kayığı sakatlattım”dedi.
Yollarına devam ettiler. Ve güzergâhta bir köye misafir oldular. Köyde bir âile kendilerini misafir etti. Îzâz ve ikrâmda bulundu. Sabahleyin çıkıp giderken köy meydanında oynayan çocuklar arasında, bu âilenin oğullarını gördüler. Hızır -aleyhisselâm- kendilerine bunca iyilik etmiş olan bu hayırsever âilenin çocuklarının kafasını kopartıp onu öldürdü.
Mûsa -aleyhisselâm- Hızır ‘ın bu tavrı karşısında yine darlandı. Binbir i’tizâr ile bu yaptığının sebebini sordu. Hızır -aleyhisselâm- Ona vaadini hatırlatmakla beraber yine de sualini cevaplandırdı ve:
“-Bu çocuk çok şerîr bir insan olacaktı. Bize iyilik etmiş olan o âile bu çocuk yüzünden rezil rüsvay olacak ve çok ızdırab çekecekti. Onu öldürerek kendilerini büyük bir belâdan kurtardım. Gençtirler; başka çocukları da olur. Hayatları boyu ızdırab çekmektense bu çocuğun ölümünden dolayı birkaç gün ağlayıp sızlamaları çok daha ehvendir.”dedi.
Yollarına devam ettiler. Bir köyden geçiyorlardı ki, o köyün halkı çoluk çocuk büyük küçük kendilerini taş yağmuruna tuttular.
“-Hırsızlar, uğursuzlar, köyümüze niye geldiniz? Defolun!” sayhalarıyla tehdidler savurdular. Bu esnâda Hızır -aleyhisselâm- o köyde yıkılmaya yüz tutmuş olan bir bahçe duvarını alelacele taş yağmuru altında tamir edip düzeltti.
Mûsa -aleyhisselâm- son olarak bu yaptığının da sebebini izah etmesi talebinde bulundu ve hakîkaten Hızır ‘ın işlerine akıl sır ermeyeceği düşüncesiyle, bu noktada birbirlerinden ayrılmalarını kabul etti. Hızır cevâben dedi ki:
“-Senin de gördüğün gibi bu köyün halkı şerîr insanlardır. Burada iyi bir insan vardı. O da öldü. Parasını bu şerîr lerin eline geçmesin diye o duvarın arkasına saklamıştı. Duvar yıkılmaya yüz tutmuş olduğundan saklanmış olan para neredeyse meydana çıkacak ve bu kötü insanların eline geçecekti. Halbuki o adamın yetim çocukları vardır. Bunlar henüz çok küçüktürler. Bu şerîr lerle mücadele ederek babalarının parasına sahip olamazlar. Duvarı tâmir ettim ki, o yetimler büyüyüp güç kuvvet kazanıncaya kadar para saklı kalsın!”
Bu kıssa, Türkiye’nin gerçekleri muvâcehesinde değerlendirilince ortaya şu durum çıkar:
Hızır ‘ın sakatlaşmış olduğu kayık, aziz vatanımız Türkiye ‘dir. Avrupa Birliği bir “Tekâlif-i Harbiye” heyeti gibi onun başında durmuş, kendisini gasbedip yutmak istiyor. Lâkin o da ihtiyar kayıkçının kayığı gibi devralmak hususunda câzip görünmüyor. Bunun sebebi Türkiye’nin 200 milyar doları aşan iç ve dış borçları ile 15-20 milyon işsizi vesâir buna benzer sebeblerdir. Onu bu hâliyle devraldıkları takdirde başlarına belâ olacağını düşünüyorlar. Bu vatanın sahibi olan milletimiz de o ihtiyarın yetimleri mesâbesindedir. Kayığını gasb olmaktan kurtarabilirsek, düzeltip yolumuza devam edebiliriz. İhtiyarın kayığını Hızır , bizim kayığımızı ise Allah sakatlatmıştır. Siz Türkiye ‘yi AB için câzib olmaktan çıkaran borç, işsizlik.. vesâireyi birtakım beceriksiz idarecilerden bilebilirsiniz. Lâkin onlar, kaderin me’mûru ve mağlûbu olduklarını bilmeden doğru yapıyorum zannederek bu neticeye ulaşmışlardır.
Kıssadaki ikinci nokta da Türkiye ‘nin geçmişine ve geleceğine aynen mutâbıktır.
Ahlâkî ve îmânî bozulma, Osmanlı’nın son zamanlarında başlamıştı. Bu o günkü Dünya şartlarının -az çok- tabiî bir neticesiydi. Bir lâğım patlarcasına bu keyfiyette daha sonra görülen fezeyân (taşma), Osmanlı devam etseydi dahî -bu kadar olmasa bile- yine vâkî olacaktı. O zaman bütün bu seyyiât İslâm’ın itibarına zarar verecek ve sanki Onun tatbikâtının tabiî bir neticesi gibi görünecekti. Yâhud da en azından onun bu ahlâkî tereddîyi önleyemediği yolunda bir düşünce revâç bulacak ve bundan da o muazzez dâvâ itibar bakımından zarar görecekti. Bunu şöyle bir misalle anlatabiliriz:
Köylerde gençlerin bir “güveyilik elbiseleri” olur. Düğünden sonra bu elbise saklanır, normal günlerde giyilmez. Ancak şehre inildiğinde hatırlanır. Böyle bir kimse güveyilik elbiselerini giyinerek, büyük bir şehirde ameliyat masasına yatmak için hastaneye müracaat etse, ona bu mûtenâ elbiseyi çıkarttırıp âdî bir pijama giydirirler. Çünkü ameliyat neticesinde kendisinden kan, irin, cerahat boşalacak ve giydiği elbise bunlarla kirlenecektir. Kıymetli bir elbisenin bu sûretle kirlenmesi mâkul görülmez. Pijama ise, iş bitip akıntı kesildikten sonra atılabilir. Bunda bir beis yoktur.
Türkiye ‘de de aynen böyle olmuştur. Ahlâkî tereddînin -mikrop almış bir bünye gibi- yakın bir gelecekte bir mânevî ameliyatı îcâb ettireceği gerçeğinden dolayı, Cenâb-ı Hakk İslâm’ı ref’ etmiş, onun yerine bugün herkesin müştekî olduğu şu düzen teessüs etmiştir. Artık dehhâmeleşen yolsuzluk ve ahlâksızlıklardan İslâm mes’ûl değildir. Çünkü O, iktidar da değildir.
Her türlü seyyiâtın bu bozuk düzene izâfesi istisnâsız bir temâyüldür. Hatta kötülükleri yaza yaza defterler dolduğu için olacak ki, yakın bir geçmişte Tansu Çiller -sevk-i kaderle- “yeni ve beyaz bir sayfa açtığını” söylemiştir. O sayfa ve sayfalar da hortumcuların mârifetleriyle kısa zamanda sonuna kadar lebâleb dolmuş bulunmaktadır.
Bu arada mü’minler, günahlarının kefâretini teşkil edecek eziyet çektikten sonra -murâd-ı ilâhî iktizası olarak- sebepler zuhûr edecek ve ameliyat öncesi gardroba kapatılmış güveyilik elbisenin taburculuk gününde çıkartılıp giyilmesi nev’inden bir tecellîye şâhit olacaktır ki, bugünler o günlerin arefesi mesâbesindedir.
Kıssamızın üçüncü kısmı da aynen Türkiye gerçeklerinin bir fotoğrafı gibidir. Kıssadaki ölmüş iyi insan, Osmanlı ve bizim cedlerimizdir. Bizler de onun geride kalmış yetimleri gibiyiz. Henüz malımıza sahip olacak dirâyet noktasına kadar gelişmemizi tamamlamamış bulunduğumuzdan Allâhu Azimüşşân ülkemiz üzerinde “Settâr” sıfât-ı ilâhiyyesi ile tecelli etmektedir. Bu hulâsatan şu demektir:
Türkiyemiz, aslında çok zengindir. Fakat bu zenginlik, kıssamızdaki duvar altına saklı hazine gibidir. Bunu saklayan duvarı isimlendirmek gerekirse, ona “güvensizlik” diyebiliriz.
Türkiye, 70-80 milyon nüfusuyla Amerika ‘nın takrîben üçte biri kadardır. Amerika’yı üç parçaya ayırarak, Türkiye’yle eşitlesek; o parçaların her birinde halkın elindeki dolar, Türkiye’deki kadar yoktur. Üstelik dolar, Amerika’nın millî parasıdır. Mark vesâir paralar için de durum aynıdır. Şu farkla ki, o ülkelerdeki dolar vs. paralar iktisâdî hayata dâhil ve müessir olduğu halde, Türkiye’dekiler yastık altındadır. Bunun sebebi, Türk halkının kendisini idâre edenlere karşı duyduğu güvensizliktir. Bir Almanın cebinde bir tek dolar bile olmaz. Niye olsun ki!.. Çünkü kendi parasına güveni vardır. Doları Amerika’ya seyahat edecekse gider bankadan alır. Bunun manası Almanya ‘ya giren her doları devlet satın alır. Halk buna itibar etmez. Devletin satın aldığı dolarsa, markın (şimdi euro’nun) değerini takviye eden bir faktördür.
Altın için de durum aynıdır. Bir Alman’ın olsa olsa altın bir evlilik yüzüğü vardır. Alman kadınları, bizim gelinlerimiz gibi boğazlarına liraları dizseler, kollarını bileziklerle donatsalar; kocaları onları bir psikiyatrist doktora götürür. Bunun manası da, ülkeye giren her gram altının devlet tarafından satın alınması ve Alman parasının takviyesine medâr olmasıdır.
Buna ilâveten Türkiye’nin “stratejik madenleri” ni de zikretmek lazımdır. Ülkemizde bilfarz petrol beş bin metre derindeyse, biz onu -düşman telkin ve te’siriyle- üç bin metrelik sondaj makineleriyle arayıp durarak vakit kaybediyoruz. Bu bir kader plânıdır. Çünkü mü’minlerin toparlanmak için zamana ihtiyacı vardır. Onlar bir defa derlenip toparlanarak ülkeye sahip oldukları gün, halkımızla devletimiz arasındaki güvensizlik duvarı yıkılacak dövizler, altınlar işe yarar bir vasata kavuşacaktır. Aynı şekilde toprakların derûnundaki kıymetli madenler de gün yüzüne çıkacaktır.
İlâhî plânı kavramak istîdâdında olmayanların, bütün bu oluşları, Ali’nin Veli’nin zaaflarıyla izah etmeye çalışmaları bir kör döğüşünden farksızdır. Bize düşen vazife, mâruz bulunduğumuz zulümlere sabır ve tevekkülle katlanarak; bunun kendimizin ve babalarımızın günahlarına kefâret teşkil edeceği güne kadar, -kemmiyet ve keyfiyet itibariyle- hazırlığımızı ikmâl etmektir. Zira o dönüm noktasına hazırlıksız yakalanmak da bir başka vebâli ve çileyi mûcip olabilir.
C-Kader Perspektifinden İslâm Âlemi’nin Geleceği
a-Büyük Ortadoğu Projesi
Bugün “Büyük Ortadoğu Projesi” adıyla ortaya atılan dâvâ aslında “İslâm Âlemi Projesi” dir. Bu keyfiyet muhtevâsında Uzakdoğu’daki müslüman memleketlerinden Fas’a kadar pek çok ülkenin mevcud olmasıyla sâbittir. Peki öyleyse neden “İslâm Âlemi” adı yerine “Ortadoğu” sözü kullanılmaktadır. Bu, sadece ve sadece yahudi emellerini setr içindir. İslâm Dünyası’na yeni bir şekil vermek istenmesinin yahudi siyâsî emelleri ve İsrail’in geleceği kadar Amerika’nın müstakbel menfaatleri de rol oynamaktadır. İsrail’in İslam Dünyası’na kendi bekasını sağlamak maksadıyla vermek istediği şekil, bütün müslüman devletleri üçe-beşe bölerek gelecekte hiçbirinin kendisi için bir tehlike arzetmemesi olduğunu daha önce bir nebze izah etmiş bulunmaktayız.
Amerika’nın menfaati ise bu âlemin tabii kaynaklarını istismardır. Şöyle ki, Dünya’da günde seksen milyon varil petrol tüketilmektedir. Bunun dörtte biri Amerika tarafından tüketildiğine nazaran o en büyük petrol müstehlikidir. İstihlâk eylediği petrolün ise ancak on iki milyon varilini çıkarabilmektedir. Bu petrol üreticileri arasında rekor olmakla beraber Amerika yine de “petrol fakiri” dir. Günde beş buçuk milyon varil petrol çıkaran Suudî Arabistan, bunun kendisi yüzden birini bile istihlâk edemediğinden “petrol zengini” sayılmaktadır. Amerika’nın ise günlük sekiz milyon varil dışarıdan satın almak mecbûriyetinde olmaktadır. Bu miktar on yıl içinde on milyon varilin üztüne çıkacaktır. Zira bir çok kuyularında petrol tükenmeye yüz tutmuştur. Amerika, Suud petrolunü “Aramko” adıyla kurduğu bir şirket mârifetiyle çıkartmakta ve bu petrolün yüzde ellisini çıkarma külfeti mukabilinde bedelsiz alabilmektedir. Diğer müslüman memleketlerinde de aynı durumu gerçekleştirmek istemektedir. Bugün onun Saddam Hüseyin ‘i bahane ederek Irak’a girmesinin sebebi budur.
Afganistan’a yerleşme sebebini ise yukarıda izah edildiği üzere Çin ve Hindistan’ı kontrol altında tutabileceği bir üssü’l-harekeye sahip olma ihtiyacıdır. Buna ilâveten o ülkede mevcud bulunan ve yeni keşfedilmiş olan “pallatyum”adlı stratejik madeni ele geçirmektir. İsrail’in İslâm Âlemi üzerindeki plan ve düşüncelerinin yukarıda zikredilen sebeplere ilâveten bir de su ihtiyacına bağlı olduğunu burada ehemmiyetle tebârüz ettirmek gerekir. Gerçekten gelecekte Ortadoğu’da su ihtiyacı artan nüfus muvâcehesinde –daha da çoğalacak ve bu durum bilhassa İsrail için hayatî bir değer kazanacaktır. Bugün onun Golan Tepeleri’nden sağlayabildiği içme suyu tamamıyla kifâyetsiz olduğu gibi çölü yeşertmek gâyesiyle giriştiği teşebbüsler de suya olan ihtiyacını her an arttırmaktadır.
Amerika’yı nice zamandan beri kendi siyâsî emellerine mâhirâne bir sûrette kullanmış olan İsrail, Amerika’nın petrol ihtiyacını bu devlet için bir yem gibi kullanarak onu kendi emellerine paralel bir mevkîye sevkedebilmiştir. Tıpkı 19. asır nihâyetinde İngilizlere yaptığı gibi.. Fakat Amerika, girdiği her Ortadoğu memleketinde bir bünyeye dâhil olmuş yabancı unsur gibi telakkî edilip tevâlî eden yanlışları sebebiyle “Çirkin Amerikalı” hüviyetiyle arz-ı endâm edince emellerine re’sen ulaşmak yerine bir vâsıta aramak mecbûriyetini hissetmiş ve bunun için de Türkiye’yi bulmuştur. Yahudi siyâsî emelleri icâbı olarak bölünmüş olan İslâm Âlemi’ni daha da bölünmüşlüğe müncer olsa bile bir “ağabey”vâsıtasıyla tek elden güdümüne almak ihtiyacı Amerika için an-be-an artmaktadır. Girdiği her yerde istenmeyen bir müstevlî mevkiine düşmekten kurtulamaması, bu ihtiyacı gittikçe vazgeçilmez hâle getirmektedir. Bu sebeplerdir ki, Türkiye’yi onun tarihî mirasını kullanmak sûretiyle bu iş için bir “taşeronluk” a imâle etmeye çalışmaktadır. Son günlerde Türkiye’de laik ve kemalist bir düzen yerine “ılımlı İslâm” adıyla vâkî olan telkinlerin derûnî sebebi budur. Zira laik ve kemalist bir Türkiye, Âlem-i İslâm’da yadırganacağı cihetle bundan vazgeçmesi istenmektedir. Âlem-i İslâm’da Türkiye’yi bir “baş” durumuna getiren böyle bir projenin içinde hilâfetin yeniden ihyâ edilmesi arzusu bile mevzubahistir. Bunun için daha şimdiden gizli gizli çalışmalar başlamıştır. Türkiye’de laikliği ve kemalizmi –âdetâ- bir“din” gibi benimsemiş bulunan bazı çevrelerin “ılımlı İslâm” ifadelerine şiddetle karşı çıkışları, henüz su yüzüne çıkmamış bulunan bu gerçeğe vukûfiyettendir.
Bize gelince, Türk millletinin yeniden ve âlemşümûl bir kudret olmasının önündeki en büyük engel, “sakîm kemalizm ve laiklik anlayışı” olduğuna nazaran, bunların bertaraf edilmesi her türlü hâlukârda zarardan çok kâr tevlid edecektir. Bir tarattan AB, kemalizmin fârik ve mümeyyiz vasfı olan “militarizm” sebebiyle onu reddetmekte, diğer taraftan da Amerika, Ortadoğudaki şahsî emellerine ulaşabilmek için bizi kullanmak istemektedir. Şu durumda Ortadoğu petrollerinin işbaşındaki idareciler tarafından büyük ekseriyetle gaspedilmiş olmasından daha kötü olmayacak bir Amerikan plânına neden karşı çıkalım. Saddam’ın “altmış dört milyar dolarlık” serveti ona gökten mi yağmıştır?!. Etrafındaki insanların devâsâ servetleri de cabası… Demek ki, Irak petrollerini Amerika çıkarsa herhalde Irak halkına bu yerli işgalcilerden daha fazla pay vereceği muhakkaktır. Esâsen Batı ülkeleri her tarafta toprak altında mevcud olan petrolü kasalarında bir ihtiyaç akçesi olarak görmektedirl
.
|
| Bugün 349 ziyaretçi (517 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|