ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026
ehlisunnnetde
Görseller
Türkler ve mezhebi! - Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
YouTube
Türkler kurduğu devletlerde neden Hanefiliği seçti? | @gundemotesi 417. Bölüm
YouTube
Türklerin İslamiyete Giriş Süreci Nasıl Şekillendi? | Prof. Dr. Aydın Usta VAV TV
YouTube
Türkler ve mezhebi!
Posted on
Türkler 650’li yıllardan itibaren Müslümanlarla karşılaşmaya ve İslamiyet’le tanışmaya başladı. Bu irtibat şahıslar düzeyinde yaklaşık iki asır sürdü. Aynı zamanda devletler arasında savaşlar da vuku buldu. Bu savaşlarda genelde İslam devleti galip geldi. Bazı hakanlar İslâm’ı kabul etti. Türklerin savaşçı kişilikleri Emevilerin dikkatini çekmişti. Türkleri paralı asker olarak ordularına almaya başladılar. Bu durum İslam’ın Türkler arasında yaygınlaşmasını kolaylaştırdı. Böylece tüccarlar, askerler ve genelde Hanefi mezhebine mensup tasavvuf erbabının etkileri ile önemli miktarda Türk’ün İslam dairesini girdiği görülüyordu. Fakat iki devlet arasında vuku bulan savaşlar genel bir kabulü zorlaştırmaktaydı. Bu sırada Yahudi ve Hıristiyanlarda Türkleri dinlerine katabilmek için yoğun bir çaba sarf ediyor hatta hakanlar nezdinde görüşmeler yapıyorlardı.
Fakat onların düşünceleri bilhassa halk arasında revaç bulmuyordu. Zira “teslis”i savunan Hıristiyan inancı “tek tanrı”ya iman etmiş bulunan Türkler nezdinde alaya dahi konu olabiliyordu. Hıristiyan rahiplere; “tanrı üç ise anası kim”, “babası kim”, “neredeler”, “ölen tanrı olur mu?” gibi alaycı sorular yöneltiyorlardı.
Yahudiler ise para gücü ile hakanlar üzerine çalışıyordu. Nitekim Hazar Kağanı Yahudilik inancını kabul etmiş ise de emri altındaki Türkler hiç rağbet etmediler.
Fakat yukarıda belirttiğim faktörlerle Türk kabileleri arasında İslamiyet günden güne yaygınlaştı.
İslam’ın neş’etinden üç yüz sene sonra bu defa hakanlar tebaasına uymak durumunda kalacak ve İslam’ı tetkike başlayacaktı. “Bütün güzellikler İslamiyet’tedir” vecizesine uygun olarak araştırdıkça hayran kalacaklar ve hayranlık onları imana taşıyacaktı.
Nitekim ilk Müslüman Türk hakanı olarak Almış Han tarihe geçecekti.
Almış Han, Abbasi halifesi ile de iyi ilişkiler kuracak ve hatta adını zamanın halifesinin adını kendisine İslami bir isim olarak (Cafer) kabul edecekti.
Almış Han nam-ı diğer Cafer bin Abdullah’ın tarihî anekdotlardan Hanefi mezhebine mensup olduğunu kesin olarak bilmekteyiz. Karahanlılar, Gazneliler, Babürlüler, Selçuklular ve Osmanlılar hep Hanefi mezhebine mensup idiler. İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri hepsinin önderi oldu. Bin yıl boyunca Hanefi mezhebine uygun olarak idarelerini, din ve devlet işlerini düzene koydular.
Sormak lazım: Ne kaybettiler? Dünyanın en muazzam medeniyetlerine imzalarını attılar.
Osmanlı’nın gücünün kırılması ile birlikte Batı hayranlığı hortladı. İlk düşmanlık mezheplere yöneltildi. Müslümanların birlik ve beraberlikleri kırıldı. Müslümanlar mezhep taassubu ile suçlandı. Bin yıllık önderlerini unutan Türkler şaşkın bir şekilde kalakaldılar!..
Yerine göre sabah-akşam Türk İmparatorluklarından bahsedeceksin fakat onların en önde gelen rehberini tanımayacaksın! Hatta bir kısım ilahiyatçılar için söylüyorum, “o da kimmiş ben ondan daha ileriyim” diyerek cüce aklınca bir köşeye atacaksın.
Behey tersi dönmüş ahmak! “Üç kişi takibe aldı, beş kişi beni izledi” diyerek kibrinden yanına varılmıyor.
Eşrefoğlu Rumî hazretlerinin:
Nice senin gibilerin
Gülüp geçti sakalına
İfadesine düçar olarak üç gün sonra unutulacaksın.
Oysa hafife aldığın mezhep imamlarımız 13 asırdır Müslümanları bir ve beraber tutmakta dünyanın dört bir tarafındaki müminler onların ictihadları ile yönlerini belirlemektedirler.
Öyleyse Müslüman evladı itikattaki ve ameldeki mezhep imamlarını çok iyi tanımalı mezhepsizlere prim vermemelidir.
İmam-ı Azam Ebû Hanife
Ebû Hanife künyesiyle ve İmâm-ı Âzam sıfatıyla meşhur olan Numan bin Sabit, 700 yılında (h. 80) Kûfe’de doğmuştur. Kaynaklarda nesebi hakkında farklı rivayetler yer almaktadır. Tercih edilen görüşe göre Ebû Hanife’nin dedesi Zuta, babası ise Sabit idi. Hazreti Ömer (v. h. 23/m. 644) zamanında Müslüman olmuş, aslî vatanı Kabil’i terk ederek Kûfe’ye yerleşmiştir. Kendisinin Kabil veya İran asıllı olduğu söylenmektedir. Yine kökeninin Nesa, Tirmiz ve Enbar gibi bazı yerlere dayandığına dair bilgiler de bulunmaktadır.
Zuta, Kûfe’de iken küçük yaşta olan oğlu Sabit’i de yanına alarak Hazreti Ali’yi (v. h. 40/m. 661) ziyarete gittikleri de kaynaklarda belirtilmiştir. Zuta ziyareti sırasında Hazreti Ali’ye un, bal ve su ile yapılan ‘faluzece’ isminde bir tatlı ikram etmiştir. Hazreti Ali de Sabit ve zürriyeti için hayır duada bulunmuştur.
Ebu Hanife’nin dedesi Zuta ile babası Sabit ticaretle meşgul olurdu. Hazreti Ali’nin duasına mazhar olan Sabit, kumaş ticaretinde çok para kazanmıştır. O, oğlu Ebu Hanife’nin en güzel bir şekilde yetişmesini arzu etmekteydi. Bunun neticesi olarak Ebu Hanife küçük yaşta Kur’ân-ı kerimi ezberlemişti.
Hıfzından sonra daha çok babasının manifatura dükkânına giderek işlerinde kendisine yardımcı olurdu. Bu arada ondan ticareti ve ticaretin kurallarını öğrenmiştir.
Bu sırada Kûfe’nin en büyük fakihlerinden biri Ebu Amr eş-Şa’bi (v. 104/722) idi. O sahabiden yüz beş şahısla görüşmüş ve sohbetlerine ermişti. Ebu Hanife’nin babası Sabit ile ülfet ve muhabbeti vardı. Zaman zaman yanlarına vardığında Ebu Hanife’nin üstün zekâ ve meziyetlerine şahit olmuştu. Bir gün kendisine “Seni zeki, ilme kabiliyetli ve hareketli bir genç olarak görüyorum. İlme ve âlimlerin meclisine devam etmeyi ihmal etme” demişti. Ebu Hanife sonradan bu konuşmanın kendisine tesir ettiğini ve böylece ilim tahsiline yöneldiğini nakletmiştir.
Nitekim Şa’bi’nin bu teşvikiyle bir taraftan babasından tevarüs eden kumaş ticaretini devam ettiren Ebu Hanife diğer taraftan hiç aksatmadan ilmî faaliyetlere yönelmiştir. O, ilim yolunda çok sayıda üstattan istifade etmiştir. Bu sayının dört bin olduğunu söyleyenler vardır. Bu âlimler içerisinde Ebû Hanife’nin yetişmesinde en çok katkısı olan Hammad bin Ebi Süleyman’dır. (v. 120/738)
Tahsilinin ilk yıllarında daha çok akaid ve kelam konularına yönelen Ebu Hanife daha sonraki yıllarda ise fıkıh alanına yoğunlaşmıştır. Fıkha yönelmesinden sonra da kelam ve akaide olan ilgisini kesmemiş bu alanla ilgili ictihadlarını ortaya koymaya devam etmiştir. Ebû Hanife’nin hem kelam hem de fıkıh ilmindeki üstünlüğü birçok âlim tarafından belirtilmiştir. İmam-ı Şafii’ye (v. 204/820) göre insanlar kelamda Ebu Hanife’ye muhtaç oldukları gibi fıkıhta da Ebu Hanife’nin çocukları konumundadırlar.
Ebû Hanife, 102/720 yılından itibaren hocası Hammad’ın vefatına kadar, on sekiz yıl boyunca onun ders halkasına devam etmiştir. Hocasının bulunmadığı zamanlarda ona vekâleten ders vermiştir. Hammad vefat ettiğinde kırk yaşında bulunuyordu. Hocasına sağlığında hizmet edip büyük hürmet gösterdiği gibi vefatından sonra kıldığı her farz namazdan sonra anne babasına dua ettiği gibi ona da dua etmiştir. Hürmeti o derecede idi ki, hiçbir zaman ayaklarını hocasının evinin bulunduğu yöne doğru uzattığının görülmediği kaynaklarca ifade edilmektedir.
Hammad’ın dışında Ebu Hanife’nin hocaları arasında Ata bin Rebah (v. 114/732), Muhammed el-Bâkır (v. 114/733) Zeyd bin Ali (v. 122/740) ve Ebu Muhammed Abdullah bin Hasan (v. 145/762) gibi meşhur âlimler zikredilmektedir. Tasavvufta hocasının ise Cafer-i Sadık hazretleri olduğu hatta Ebu Hanife’nin, “Levle’s-senetân le heleke’n-Nu’mân (Son iki yıl olmasa Numan helak olmuştu)” sözünü onun için söylediği rivayet olunmaktadır.
İmam-ı Azam Ebu Hanife’yi tanımaya ve tanıtmaya devam edeceğiz…
TEFEKKÜR İmamlar şâhıdır Ebu Hanife İmam oldu bize dinde Hanife
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil 28.10.2022 Türkiye Gazetesi
Türklerin İslamlaşma Süreci ve Mehepçilik
İslam ve Hayat (Prof. Dr. Hasan Onat - Prof. Dr. Sönmez Kutlu) Türkmeneli TV 20 Oca 2017 tarihinde yayınlandı
Turan Kültür Merkezi Süleymaniye Kürsüsü faaliyetlerimize, 2 Nisan 2022 Cumartesi günü 14.00’te, İ.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Konferans Salonunda, İ. Ü. İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Dalkılıç’ın verdiği “Türklerin Benimsediği Mezhepler” başlıklı konferansımızla devam ettik.
Prof. Dr. Mehmet Dalkılıç konferansına temel olacak şu hatırlatmaları ortaya koyarak konuşmasına başladı:
Dinlerin yayılması ve sürekliliği, mevcut medeniyetlerle yüzleşmesi, yeni bir medeniyet kurması ve sosyal değişmeler karşısındaki tepkisi, mezhepler ve tarikatlar kanalıyla olmuştur.
Bütün mezhep ve tarikatlar yayıldıkları alanda miras aldıkları eski inançları da bünyelerine eklemek suretiyle bölgeye intibak etmişlerdir.
Muhammed’in sağlığında mezhep ve tarikat oluşumundan söz etmek doğru olmaz; ancak onun çevresinde, manevi şahsiyetinin de etkisiyle kendi doğallığı içerisinde oluşan bir cemaatten bahsetmek mümkündür.
Bütün Türk tarini boyunca Türk devletlerinin dinî bir siyaseti olmuştur. Dünyada bugün İslam adına bir kaynak varsa, İslam medeniyeti varsa, Müslümanlık varsa buraya borçludur.
“Eğer siz Allah’ın dinine uymazsanız, sizi götürürüm, yenisini yaratırım.” ayetini de delil gösteren Mehmet Dalkılıç, Türklerin İslamlaşmasının sadece Türk tarihi açısından değil, dünya tarihi açısından da muhteşem bir dönüm olduğunu, Türklerin medeniyette, insanlıkta, tarihte canın kutsallığını, malın kutsallığını, ırzın kutsallığını, hayatın kutsallığını, dinin kutsallığını ve aklın kutsallığını evrensel bir beyanname olarak dünyaya öğrettiğinin altını çizdi.
Türklerin Müslüman olduktan sonra karşılaştıkları; Sünnilik-Hanafilik-Maturîdilik , Evzailik, Mürcie, Kerramiye, Şiilik-İsmaililik- İsnaaşeriyye-Caferilik-Zeydilik, Haricilik mezheplerinden benimsediklerinde kendi kaynaklarının ve özelliklerinin ön plana çıktığını belirten Dalkılıç, Türklerin benimsediği mezheplerin nasçı değil akıl taraftarı olduğunu, ama nassı da bir kenara bırakmadığını söyledi.
Konferansının ilerleyen bölümlerinde Türklerin İslamı kabul edişini ve İslam’ın Türk coğrafyası Seyhun Ceyhun ırmakları civarında birçoğu Türk asıllı olan büyük din bilginlerince nasıl yorumlandığını, Karahanlılar, İdil Bulgarları, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde devlet siyaseti ve din yorumcuları tarafından nasıl geliştirilip yayıldığını mezhepler bağlamında birçok isim ve akım üzerinden türlü ayrıntı ve örneklerle ortaya koyan Mehmet Dalkılıç, Türklerin ağırlıklı olarak akılcı ve gelişmeye açık mezheplerden Sünnilik-Hanefilik ve Maturidiliği benimsediğini vurgulayarak konuşmasını tamamladı.
.TARİHTE TÜRKLER, İSLÂMİYET VE MEZHEPLERİ AHMET VEHBİ ECER* Bumin Kağan tarafından 552 yılında kurulan Göktürk Devleti (552-745) dönemi, Türklerin dinî inanışlarının vesikalandırılabilinen en eski bir dönemi sayılabilir. Zira o dönemden bize kadar gelebilen, ilkinin 732 yılında dikildiği bilinen Orhun Abideleri önemli bilgileri ihtiva etmektedir. Orhun Abidelerindeki Tanrı ile ilgili sıfatlara bakıldığı zaman O'nun yaratıcı, buyurucu, lütfedici, yükseltici, bağışlayıcı, düzenleyici, kudretli, bahşedici, öldürücü, bilgi verici, koruyucu, kendi kendine benzeyen,1 öncesiz ve sonrasız2 olduğu görülür. Abidelerdeki bu sıfatları topluca göz önünde bulundurduğumuz takdirde, Tann'mn madde ve şekil olmaktan uzak, ezelî ebedî, yüceler yücesi, ölümsüz, tek, kendi kendine benzeyen bir ilah olduğu söylenebilir. Bu niteliklerine sahip Tek Tanrı inancına İslâmî kaynaklar H aniflik inancı demektedirler.3 Kur’an-ı Kerim’e göre ise Haniflik İslâm * Yrd. Doç. Dr., Erciyes Üniversitesi öğretim üyesi. 1 Bu husus Bilge Kağan Âbidesi'nin doğu cephesinde "Tengri Teg Tengri", yani "Tanrı gibi Tanrı" ifadesinden çıkartılabilir. Bkz. Muharrem Ergin, Orlıun Abideleri, İstanbul 1970, s. 17,61. Tann'mn ezelî (öncesiz) ve ebedî (sonrasız) oluşu Göktürk Abidelerinde: "Zamanı Tanrı yaşar, insanoğlu hep ölmek için türemiş" cümlesiyle ifade edilir. Bkz. Ergin, a.g.e., s. 14. 3 Haniflik için bkz. Şaban Kuzgun, İslâm Kaynaklarına Göre Hz. İbrahim ve Haniflik, Ankara 1985; Şehristâni, el-Milel v'en-Nihal, Kahire, ?, s. 229 vd.; Seydişehirli Mahmud Esat, Tarilı-i Dîıı-i İslâm (Medlıal), İstanbul 1329, s. 269 vd.; A. Vehbi Ecer, İslâın Tarihi Dersleri, Kayseri 1991, I, s. 60-62; İsmail Cenahoğlu, "Kur’an-ı Kerim ve Hanifler", A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Ankara 1963, sayı: 12, s. 81-92. 486 AHMET VEHBİ ECER Dininin diğer bir adı olmaktadır.4 Ayrıca Tek Tanrı'ya inanmak İlâhî (Semâvî) dinlerin ilk şartıdır. Bu dönem Türk toplumunda peygamberlik, cennet-cehennem, ahiret, kıyamet günü, iyilik yapanlann cennete gideceği... gibi inanışların bulunduğu,' Kur’an'da savunulan ailevî ve ahlâkî değerlere sahip olduğu gözlenmektedir. Bu tesbitler Türklere de İlâhî din tebliğcisi bir peygamberin geldiğinin işareti olabilir.6 Böyle bir varsayım Kur’an-ı Kerim'de geçen "Her topluluğun (ümmetin) bir peygamberi vardır",7 "(Ey Muhammed!) Sen sadece bir uyarıcısın... Geçmiş her ümmet içinde de bir uyarıcı bulana gelmiştir",8 "Ey Muhammed! Senden önce birçok elçileri uluslarına gönderdik...",y "Ey Muhammed! Andolsun, senden önce bir çok elçiler (peygamberler) gönderdik; sana onların kimini anlattık, kimini anlatm ad ık ...... gibi ayetlere de uygun düşmektedir. Türkler, son peygamberin getirdiği mesajlara tamamen ters bir inanış ve yaşayış içinde bulunmadıklarından, başka ifadeyle, eski inanış ve yaşayışlarıyla11 İslâm Dininin 4 Bakara Sûresi/135; Nisâ/125; en-Nahl/120-123; el-Beyyine/5; el-En'ânı/79, 161; Yunus/105; er-Rum/30; el-Hacc/31. 5 Ecer, a.g.e., s. 105-111; Faruk Sümer, "Türklerin Islâmiyete Girmeleri", Türk Dünyası Tarilı Dergisi, H aziran/l990, sayı 2, s. 5-9. 6 Bkz. "Türklerin Eski İnançlarında İlâhî Din İzleri", Töre Dergisi, Şubat/l983; sayı: 41, s. 62-64; A. Vehbi Ecer, "Türklerin Müslüman Olmalarında Eski Dinî İnançlarının Rolü", Milli Kültür Dergisi, N isan/l991, sayı: 83, s. 42-44. 7 Yunus/47. 8 Fâtır/23-24. 9 Er-Rum/47. 10 Mü'min/78. 11 Eski Türk Dini ile ilgili olarak bkz: Hikmet Tanyu, Türklerin Dinî Tarihçesi, İstanbul 1976; İbrahim Kafesoğlu, Eski Türk Dini, Ankara 1960; A. Vehbi Ecer, "Türklerin Eski Dini Hakkında Söylenenler", Töre Dergisi, Aralık/1982, sayı: 129, s. 13-15; İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, Ankara 1977; Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, İstanbul 1971; I - II; Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, İstanbul 1971, I-II; İbn Fadlan, Seyahatname, Çev: R. Şeşen, İstanbul 1975; Emel Esin, İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi ve İslama Giriş, İstanbul 1978; Ümit Haşan, Eski Türk Toplumu Üzerine İncelemeler, Ankara 1986. TARİHTE TÜRKLER, İSLÂMİYET VE MEZHEPLERİ 487 inanç ve ahlâk ilkeleri arasında paralelliklerin varolması sebepleriyle12 İslâm Dinini büyük bir heyecanla benimsediler. İslâmiyetin Türkler arasında, öncelikle Mâverâiirınehir bölgesinde Emevî valisi ve komutanı Kuteybe b. Müslim'in (670-725) bu bölgedeki valilik döneminde (705-715) yayılmaya başladığı, 713 yılında, Buhârâ'da, vali tarafından bir cami yaptırıldığı, Cuma namazlarına katılımı artırmak için para bile dağıtıldığı bilinmektedir.1. Ancak Emevilerin ırkçı, adaletsiz, sert, insafsız ve İslâm Dininin ana prensiplerine zıt uygulamaları İslâmlaşmayı yavaşlatmış, bazı direnişlerin çıkmasına kanların akmasına sebep olm uştur.14 Emevilerin son Horasan Valisi Nasr b. Seyyar (666-748) 12 . Eski Türk inançları ile İslamiyet arasındaki paralellikler hakkında bkz: Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, Ankara 1978; Bahaeddin Ögel, Tiirklerde Devlet Anlayışı, Ankara 1982, Önsöz ve s. 224-225; E. Ruhi Fığlalı, "Din ve Türkler", Türk Münevverinin Fikir ve İman Zemini, (Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı Akademik Toplantıları Metinleri) İstanbul 1988, 13-18; İsmail Hami Danişmend, Türkler ve Müslümanlık, İstanbul ?, s. 52-98; Tahsin Ünal, Türk'ün Sosyo-Ekoııonıik Tarihi, Konya 1975, s. 230 vd.; Orhan Tüıkdoğan, Türk Tarihinin Sosyolojisi, Ankara, ?, s. 273 vd.; Hakkı Dursun Yıldız, İslâmiyet ve Türkler, İstanbul 1976, s. 3-10; Hakkı Dursun Yıldız, "Türkler ve İslâmiyet", Orta Doğu Gazetesi, 21-22/Ekim/1974; Hakkı Dursun Yıldız, "Türklerin Müslümanlığı Kabulü", Kubbealtı Akademi Mecmuası, Temmuz/1983, sayı: 3, 9-23; A. Vehbi Ecer, "Türklerin İnançlarında İlâhî Din İzleri", Töre Dergisi, Şubat/l963, sayı: 141, s. 62-64; A. Vehbi Ecer, "Türklerin Müslüman Olmalarında Eski Dinî inanışlarının Rolü", M illî Kültür Dergisi, Nisan/ 1991, sayı: 83, s. 42-44. Kuteybe b. Müslim'in faaliyetleri ve döneminin kaynaklan için bkz: Muhammed Aslan, Kuteybe b. Müslim ve Zamanı, (Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü (basılmamış yüksek lisans tezi), Kayseri 1986; Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefküresi Tarihi, İstanbul 1969,1, s. 137. 14 Kısa.bilgi için bkz: Nesimî Yazıcı, İlk Tiirk-İslâm Devletleri Tarihi, Ankara 1992, s. 26-29; "Emeviler Peygamber evlatlarına yaptıkları zulümleri ile olduğu kadar İslâm'ın müsavilik esaslarına aykırı olarak da, Müslümanların kalplerini kırmış ve nefretlerini kazanmışlardı." Turan, I, s. 138; M. Şemsettin Günaltay, Müslüman Araplarla Türkler arasında çıkan çatışmaların sebeplerini şöyle anlatır: "...Türklerin, Haccac Zalim kumandanlarına karşı gösterdikleri isyan ve mukavemet, İslâmiyete karşı değil, bu kumandanlann gayri İslâmî muamelelerine karşı olmuştur. Türk, Kur'an dinini ruhuna uygun bulmuş, fakat Mervan-Zadelerin yapmak istedikleri şekilde millet-i mahkûme mevkiine inmeye tahammül edememişlerdi... Türklerle Emevi kumandanları arasında vukua gelen müthiş arbedelerin hakiki sebebini bu noktada aramalıdır." M. Şemseddin, Maziden Atiye, İstanbul 1339, s. 118- 119. 488 AHMET VEHBİ ECER kendinden öncekilere göre ılımlı, birleştirici, hoşgörülü bir siyaset izlemiş, ordusunu Türklerle takviye etmiş, kızını Tuğ-Şad'a vermiş, Soğd'luların eski yurtlarına dönmesini sağlamıştır. Valinin bu tutum ve siyaseti Türkler arasında İslâmiyetin yayılmasını hızlandırmıştır.15 Ancak bu dönemde İslâm Dininin kelâmî ve felsefî esaslarının öğrenilmesi istenmiyor, "sünnet olmak, Kur'andan bir sure okumak ve İslâm'ın farzlarını yerine getirmek" yeterli sayılıyordu.16 Bu sebeple Emeviler döneminde Türklerin arasında mezhep farklılıkları ve mezhep propagandası bahis konusu olmadı. Türkler arasında yayılan Müslümanlık "özel bir tür" idi. "Büyük bilginlerin Müslümanlığı değil, halk arasında sevilen gezgin din adamlarının, çeşitli kültür düzeyindeki tüccarların ve sınırdaki askerlerin sunduğu bir M üslümanlıktı".17 Bu sebeple, "bu dine yeni katılan Türklere sunulan Müslümanlık, mezhepler arasındaki başkalıkları anlamalarına ya da hangi inancın hangi mezhebe ait olduğunu bilmelerine olanak verm eyen... evrensel ve ilkel bir M üslümanlıktı".18 Emevilere tepki biçiminde ortaya çıkan Abbasî ihtilâli yönetimdeki olumsuzlukları giderdiği gibi, Türk-Arap ilişkilerinin düzelmesini ve İslâmiyetin Türkler arasında yayılmasının hızlanmasını sağladı. 751 yılında yapılan Talaş Savaşı, Prof. Dr. Fuat Köprülü'nün ifadesiyle, Maveraünnehir'in "mutlaka İslâmlaşarak İslâm Medeniyeti dairesine girecek, Türkler de bu yeni medeniyete girmiş olacaklardı".19 Gene Köprülü'nün yazdıklarına göre 960 yılında "Seyhun Türklerinden ikiyüzbin çadır halkı, İslâm dinini kendi arzularıyla kabul ettiler".20 Bu kabul edilişte, daha önce işaret 13 Nasr b. Seyyar için bkz: Mehmet Yıldırım, Nasr b. Seyyar ve Zamanı, Kayseri 1990 (Basılmamış yüksek lisans tezi, Erciyes Üniversitesi.). 16 Turan, I, s. 138. 17 Claude Cahen, OsmanlIlardan Önce Anadolu'da Türkler, Çev: Yıldız Moran, İstanbul 1979, s. 27. 18 Cahen, s. 28. 19 Mustafa Ilhan, Köpriilü-Zâde Mehmed Fuat ve Türkiye Tarihi, Kayseri 1991 (Basılmamış yüksek lisans tezi), s. 48. 20 İlhan, 57: Bkz: Turan, I, s. 150, 159. TARİHTE TÜRKLER, İSLÂMİYET VE MEZHEPLERİ 489 ettiğimiz, Türklerin İslâm öncesi ahlâk ve inançları ile İslâm dinindeki değer yargıları arasındaki paralelliklerin yanında "ahîlik", "gazilik" teşkilâtlarının ve sofîliğin önemli rolleri olmuştur.21 Gene bu dönemde itil Bulgar Devleti (920), Karahanlılar (945), Gazneliler (963) Selçuklular (1038) gibi Türk İslâm Devletlerinin kuruldukları görülmektedir. 23 M ayıs 1040 tarihinde Selçukluların Gazneli Devletini22 "Dandanakan" Savaşında yenmesiyle Selçuklular, Türk-İslâm Devletlerinin büyükleri arasına girdi. Tuğrul Bey Dandanakan Savaşından sonra Selçuklu Devletinin Sultanı ilân edildi, kom şu devletlere fetihnâmeler gönderildi.23 Müslüman Türklerin bu dönemde Şiî İranlIlarla kültürel ilişkileri vardı. Bugün bile aramızda kullanılan ibadetlerle ilgili birçok dinî terimler (namaz, âbdest, azrâil, peygam ber...gibi) Farsçadan geçmedir. Şiî eğilimli İranlılarla bu kültürel yakınlıklarına rağmen Türkler, sünnî idiler.24 İtikadda, 862-944 yılları arasında yaşayan 21 İlhan, s. 54 vd. 2 1 Fazla bilgi için bkz: Erdoğan Merçil, Gazneliler Devleti Tarihi, Ankara 1989. Bkz: Kerimüddin Mahmud el-Aksarayî, Selçukî Devletleri Tarihi, Çev: Feridun Nafiz Uzluk-M.N. Gencosman, Ankara 1943, s. 109; İbrahim Kafesoğlu, Selçuklu Tarihi, İstanbul, 1972. s. 27vd.; M. Altay Köymen, Tuğrul Bey ve Zamanı, İstanbul 1976, s. 16 vd.; Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-Islâm Medeniyeti, İstanbul 1969, s. 67 vd. "4 Ehl-i sünnet ve'l-cemaat veya sünnî tabiri Hz. Muhammed'in sünnetlerini (uygulama ve tavsiyelerini) yerine getiren ve peygamberin arkadaşlarının (ashab'ın) uygulamalarına uygun hareket edenlere verilen bir addır. "Peygamberin İslâm'ın temel konularını anlama ve benimseme tarzı"dır. Bkz: Yunus Şevki Yavuz, "Ehl-i Sünnet", T.D.V.t.A. (Türkiye Dinayet Vakfı İslâm Ansiklopedisi), X, s. 525-530; Aylık Dergi'nin "Ehl-i Sünnet Özel Sayısı"nda (Ankara 1985,1-II) konu ile ilgili "Prof. Dr. Mehmed S. Hatiboğlu ile Bir Söyleşi" (s. 27-38), "Prof. Dr. Hüseyin Atay'la Bir Söyleşi" (s. 135-145), "Doç. Dr. Sabri Hizmetli İle Bir Söyleşi" (s. 146-152) başlıkları altında önemli bilgiler verilmektedir. Ayrıca bkz: E. Ruhi Fığlalı, Çağımızda İtikadı Islâm Mezhepleri, İstanbul 1980, s. 54-58. 490 AHMET VEHBİ ECER Ebû Maıısıır Muhammedi el-Mâtiiridî es-Semerkandî'nin kurduğu mezhep25 olarak bilinen "Mâtüridiye" mezhebini,26 muamelâtta (ibadet ve hukukî işlerde) da Ebû Hanîfe'nin kurduğu Hanefî mezhebini27 benimsediler. Bu her iki mezhebin de akla değer vermesi, uygulamada zaman ve şartların gözönünde bulundurma kolaylığını ön plânda tutması, insan iradesine değer verm esi... sebepleriyle Türkler arasında hızla yayıldı. İslâm Dininin ehl-i sünnet mezheplerinden M atüridîlik ve Hanefîlik mezheplerini benimsemeleri, onları mezhep taassubu içine sokmadı, siyasî faaliyetlerinde Hanefîlik ve Matüridîlik ön plânda yer almadı, durup dururken Hanefîlik ve Matüridîlik anlayışlarının yayılması için savaşılmadı. Ancak, Tuğrul Bey'in zamanında Abbasî Halifesinin egemenliğini tehdit eden Şiî Batınî mezhebe mensup bulunan Büveyhî'lere karşı28 tavır alması Sünnîliğin savunulması şeklinde algılanmıştır. Abbasî halifesi Kâim Biemrillâh 1044 yılında Büveyhilerin saldırganlıklarını önlemesi için ünlü bilginlerinden Ebu'l Haşan elM âverdî'yi24 Tuğrul Bey'e elçi olarak gönderdi. Daha sonra onu Bağdad'a davet etti.30 Tuğrul Bey de önce, Büveyhî Sultanı Celâl'iid-Devle'ye bir elçi Mezheb, gidilen yol anlamına gelen bir kelimedir. Terim olarak dini anlama, yorumlama farklılığım ifade eder. İnançla ilgili anlama farklılıklarına Arapça'da makale ve fırka, ibadetlerle ilgili anlama farklılıklarına da mezlıeb denilir. Türkçe'de her ikisine de mezhep denilmektedir. Kendi aralarında siyasî, itikadî, fıkhî olmak üzere bölümlere ayrılır. Ehl-i sünnet ve ehl-i sünnet dışı mezhepler şeklinde tasnifler vardır. Bkz. A. Vehbi Ecer, İslâm Mezhepleri Tarihine Giriş, Kayseri 1980. Ebu Mansur Muhammed el-Matüridî, dinî inançla ilgili konuları akıl ve nakil (Kur'an ve sünnet) arasında denge kuran, aklı küçümsemeyen bir metodla anlatan ve İslâm ilm-i kelâmının kurucularından olan biridir. Bkz. A. Vehbi Ecer, Türk Din Bilgini Maturidî, Ankara 1978. 27 Ebu Hanife ve Hanefîlik için bkz. Muhammed Ebu Zehra, Ebu Haııife, Çev: Osman Keskioğlu, Ankara 1962. Büveyhilerle ilgili kısa bilgi için bkz. K.V. Zettersteen, "Büveyhiler", ÎA, II, 843- 845; Erdoğan Merçil, "Büveyhiler", TDVÎA, VI, 496-500. 30 Köymen, Tuğrul Bey ve Zamanı, 22-46; Kafesoğlu, Selçuklu Tarihi, 33 vd.; Seyfullah Korkmaz, Tuğrul Bey Zamanında Selçuklu-Islâm Dünyası ilişkileri, Kayseri 1991, s. 31-36 (Basılmamış yüksek lisans tezi). TARİHTE TÜRKLER, İSLÂMİYET VE MEZHEPLERİ 491 göndererek, Halifeye ve Bağdad halkına iyi davranmasını bildirdi ve bu hareketiyle Halifeden yana olduğunu ortaya koydu. Tuğrul Bey, Halife için bir başka tehlike durumunda olan Bağdad'ı zaptetmek, Selçukluların Suriye ve M ısır'a ilerleyişini durdurmak şartıyla M ısır Fatımî Devletiyle anlaşma yapan31 Arslan el-Besasırî (Öl: H-451-M-1060) gailesini32 ortadan kaldırarak M ısır Fatımi Devletini ele geçirmek amacıyla Bağdad'a yöneldi. Yolda, seferinin amaçlarından birinin de "Mısır'ı, orada bulunan yabancı elinden (yani Şiî-Fatımîlerden) çekip almak ve minberlerinde Abbasî Oğulları adına hutbe okutmak"3’ olduğunu açıkladı. Tuğrul Bey'in bu hareket tarzının Fuat Köprülü tarafından şöyle değerlendirildiğini görüyoruz: "Filhakika (gerçekte) bütün Selçukî hükümdarları Tuğrul'dan başlayarak ehl-i sünnet akidelerini ve bilhassa Hanefîliği şiddetle müdafaa etmişler v e.. .bunu değişmez bir esas olarak kabul etmişlerdir."34 Batılı bilginlerden H.A.R. Gibb ise Tuğrul Bey'in, dolayısıyla Selçukluların, Batı îran ve İrak'a yönelmelerini politik bir olay olarak görür ve bu politik amacı ise "hilâfetin şiî kontrolünden kurtarılması" şeklinde açıklar.35 Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu da Tuğrul Bey'in Abbasî Halifesinin davetini kabul etmesi ve Büveyhi'leri ortadan kaldırmasının mezhep taassubu ile ilgisi olmadığını şu cümlelerle anlatır: "Burada Şiîliğe cephe alma ile devletteki dinî tolerans prensibi arasında bir çelişki bahis konusu değildir. Çünkü daha ortaya çıktığı andan itibaren siyasî vasıf kazanmış olan Şiîlik, XI. yüzyılda Fatımiler tarafından, bu Şiî devletin maddî-manevî desteği ile, Sünnî İslâm memleketlerini karışıklığa düşürmek için en kuvvetli silah olarak kullanılıyordu. Irak ve güney İran'ı 31 Bkz. Henri Laoust, Les Chismes Dans L'Islam, Paris 1965, s. 173-174. Bkz. Erdoğan Merçil, İstanbul 1977,1, s. 37-45. 33 İbnü'l-İmrânî, el-înba fi Tarih il-Hülefa, yayınlayan: Kasım es-Semerrâî, Leiden 1973, s. 189; Korkmaz, s. 46. 34 Aykın, s. 112. 35 Gibb, s. 36. 492 AHMET VEHBİ ECER ellerinde tutan Büveyhiler (932-1055) Abbasî Halifelerini tahakkümleri altına almışlardı ki, bu durum, büyük bir çoğunluğu sünnî olan Doğu-İslâm ahalisini ziyadesiyle tedirgin etmekte id i..."36 Arslan el-Besasirî'nin Bağdad'ı ele geçirmesi, Abbasî Halifesini tutuklaması olayları üzerine yeniden Bağdad'a gelen Tuğrul Bey,37 Halifeyi kurtardı ve Arslan Besasirî'yi bozguna uğratarak öldürttü. (1060) Böylece, daha önce (1058), "doğunun ve batının hükümdarı" ilân edilen Tuğrul Bey, "muhteşem bir Türk düğünü"38 yaparak Halifenin kızı ile evlendi (1062). Selçuklu Devletinin "yakın-doğuda dinî anlaşmazlıkları giderici, asayişi yerleştirici vasfı ile de sarsılmaz bir siyasî teşekkül olarak gelişmesini"39 sağladı. Bütün bu başarılar Sünniliğin zaferi olarak algılandı. Özellikle Tuğrul Bey'den sonra (öl: 1063) Selçuklu yöneticileri, "İslâm dünyasını Sünnîlik bayrağı altında birleştimeyi başlıca, gayelerinden saymışlardır".40 M. Fuat Köprülü Türkiye Tarihi adlı eserinde bu konu ile ilgili olarak şunları yazar: "Bütün Selçuklu Sultanları, Tuğrul Bey'den başlayarak ehl-i sünnet akidelerini ve bilhassa Hanefîliği şiddetle savunmuşlar, kurdukları İslâm İmparatorluğu için bunu, değişmez bir esas olarak kabul etmişlerdir".41 Ancak bu satırların hemen altında: "Selçuklu Sultanları Türk geleneğine uyarak Ermeni, Gürcü, Rumlara karşı gayet anlayışlı bir din siyaseti takip etmişler, onları inanç ve âdetlerinde serbest bırakıp, himaye etmişlerdir. Ermenî, Süryanî, Gürcü müverrihleri kendilerinin mezhep törenlerini engelleyen zalim ve mutaassıp BizanslIların elinden kurtardıkları için Selçuklu Sultanlarını çok iyi yad ederler. Bütün bu açıklamalar, Selçukluların her 36 İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, Ankara 1977, s. 320. 37 Bu olayların ayrıntıları için bkz. Korkmaz, 37-67; Köymen, Tuğrul Bey ve Zamanı, s. 46-54. Köymen, Tuğrul Bey ve Zamanı, s. 46. 39 İbrahim Kafesoğlu, Selçuklu Tarihi, İstanbul 1972, s. 42. 40 Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 320, 41 İlhan, s. 140. TARİHTE TÜRKLER, İSLÂMİYET VE MEZHEPLERİ 493 hususuta olduğu gibi din siyasetlerinde de ne kadar akıllı hareket ettiklerini göstermektedir"42 cümleleri yer almaktadır. 26 Nisan 1064 yılında tahta geçen Sultan Alp Arslan'ın Sünnî Halifenin yanında yer aldığı, Halifenin BizanslIlara karşı yapılan M alazgirt Savaşında Alp Arslanı desteklediği, ona cesaret veren mektuplar gönderdiği bilinmektedir.43 Çünkü Malazgirt Savaşında yalnız Selçuklu Devleti değil, "îslâm Dini de savunulumş"44 olarak algılanmaktadır. Bu sebeple olmalı ki; "1071 yılı Ağustosu'nun 26. Cuma günü İslâm dünyasının Abbasî Halifesi Kaim Biemrillah'a tabi olan kısmında bizzat Halifenin hazırlattığı bir dua minberlerden halka okunuyor"45 ve bu hutbede bizzat Alp Arslan'ın ismi geçen şu cümleler yer alıyordu: "Tanrım! İslâm sancağını yükselt ve ona yardım et!...M üm inlerin emirinin burhanı olan sultan Alp Arslan'ın dilediği yardımı esirgeme ki, o, bu sayede hükmünü yürütsün, şanını yaysın ve zamanının güçlükleri karşısında kolayca yerinde tutunabilsin. Senin dinini şerefli ve yüce, onu lütufkâr ve her zaman devamlı tesir icra eden desteğinden mahrum etm e... Ordusunu meleklerinle destekle..."46 Bütün İslâm Dünyasını heyecana getiren bu savaş, İslâm tarihinin ilk dönemindeki Kadisiye ve Yermük Savaşlarına denk tutulmuş,47 Alp Arslan'ın bütün İslâm Dünyasında ehl-i sünnetin savunucusu olduğu yayılmıştır. Daha 1070 yılında, Halep'te Mirdasoğulları Devleti hükümdarı M ahm ud’un Şiî 4~ İlhan, s. 140. 43 Köymen, Alparslan ve Zaınanı, İstanbul 1972, s. 55; M. Altay Köymen, "Anadolu'nun Fethi ve Malazgirt Meydan Muharebesi", Malazgirt Zaferi ve Alp Arslan, İstanbul 1971, s. 67-142 (MEB yayını). 44 Köymen, Alparslan ve Zamanı, s. 55. 45 Salahattin Tansel, "Malazgirt Savaşı Hakkında", Malazgirt Zaferi ve Alp Arslan, s. 13-26. Köymen, Alparslan ve Zamanı, s. 56. 47 Mükrimin Halil Yinanç, "Sultan Alparslan Zamanında Bizansa Yapılan Gazalar ve Anadolu Fütühatı", Malazgirt Zaferi ve Alp Arslan, s. 27-66. 494 AHMET VEHBİ ECER M ısır-Fatımi Devleti adına okuttuğu hutbeyi değiştirmeye karar vermesi olayı sırasındaki davranışı O'nun Sünnîliğin savunucusu olduğunun kabullenildiğini göstermektedir. Mahmut, Halep ileri gelenlerini toplayarak şöyle bir konuşma yapar: "Mısır Fatımî Devleti artık çökmüştür. Halbuki tehditkâr tavırlarıyla korku içinde bulunduğumuz devlet (Selçuklu Devleti) yeni ve kuvvetlidir. Onlar kanlarını sizin de mensup olduğunuz Sünnîlik uğruna akıtmaktan çekinmiyorlar. Hutbede onların adlarını ikame etmek akıllıca bir hareket olur..."48 M irdasoğulları Devlet Başkanının bu konuşmasında Alp Arslan'ın / Sünnîliğin savunuculuğunu yaptığı vurgulanmakta, hakikatta Halep halkının inançlı bir Şiî taraftarı olmadığı da ortaya çıkmaktadır. Siyasî baskı ve korkudan dolayı Halep halkı ve devlet başkanının Şiî taraftarıymış gibi göründükleri anlaşılmaktadır. Ancak Tuğrul Bey'den ve Alp Arslan'dan itibaren Sünnîlik, "...başta Selçuklular olmak üzere, diğer Türk siyasî kuruluşlarının resmî mezhebi durumuna yükselmiştir".49 Alp Arslan döneminde, O'nun bilge veziri Nizam ül-Mülk diye ün kazanan Haşan b. Ali b. İshak (1018-1092), Selçuklu Sultanlarının bu dinî siyasetlerini benimsemiş ve "Sünnîliği halk arasında ilim ve tedris yollarından yaymak ve yerleştirmek gayesiyle'00 Nizamiye medreselerini kurmuştur. Prof. Dr. Hüseyin Gazi Yurdaydın, "Medreselerin Açılmasını Zorunlu Kılan Sebepler" başlığı altında bazı sebepler saydıktan sonra şunları yazar: "Bilindiği gibi bu sırada Irak, Suriye ve Mısır, Büveyhî ve Fatımî idaresi altındaydı. Bu iki hükümdarlık sülâlesi Şiî idi. Bunlar yaptıkları propagandalarla Şiîliğin yayılmasına çalışmışlardır. Bu iki sülâlenin ortadan 48 Köymen, Alparslan ve Zamanı, s. 120. 49 Kafesoğlu, Selçuklu Tarihi, s. 158. 50 İbrahim Kafesoğlu, "Nizâmü’l-Mülk", İA, IX, s. 329-333. TARİHTE TÜRKLER, İSLÂMİYET VE MEZHEPLERİ 495 kalkmasından sonra gelen Sünnî Selçuklular ve Eyyübiler, halka gerçek imanı öğretmek düşüncesiyle medreseleri kurdular".51 Alp Arslan ve onun veziri Nizam ül-Mülk birlikte İslâm toplumunun Sünnî inanca göre yenilenmesine çaba gösterdiler. Alp Arslan, hakimiyet ve saltanatının "İslâmiyetin ve Sünnîliğin zaferine bağlı bulunduğuna"52 inanıyor, Nizam ül-Mülk de Siyaset-Name adlı eserinde "Türk karakterine uygun" ve "Türk Devletleri için geçerli olabilecek nitelikte"53 yönetim teorisi geliştiriyordu. Nizam ül-M ülk bu eserinde kendi yaşadığı çağa ait akımlardan (Karmatî, Hürremî, Bâbekî, İsm ailî...gibi) ve onların yanlışları ve zararlarından bahseder, bilgi verir.54 Hüseyin Gazi Yurdaydın, İslâm Tarihi Dersleri, Ankara 1971, s. 73; Nizamiye medreseleri ile ilgili kanaate Prof. Dr. M. Altay Köymen, Nizamü'l-Mülk'ün Siyaset-Nâme tercümesinin "Önsöz"ünde itiraz eder ve şunları yazar: "Alp Arslan zamanında bir düzine şehirde açılan üniversiteler haksız olarak Nizamiye Medreseleri adı ile anılır olmuştu. Oysa, son zamanlarda Türkiye dışında ve içinde yapılan araştırmalarda, batıdan aşağı-yukarı yüzyıl önce temelleri atılan Selçuklu üniversitelerinin, Türk Devlet anlayışına dayanılarak, Alp Arslan’ın emri ile ve devlet parası ile kurulmuş burslu-yatılı yüksek eğitim ve öğretim müesseseleri oldukları anlaşılmıştır. Nizam ül-Mülk'ün rolü, Alp Arslan'ın emrini büyük bir başarı ile gerçekleştirmiş olmaktan ibarettir... XX. yüzyıla kadar İslâm medeniyetine yön vermiş olan ve bu müesseseleri kurma şerefini bir kişiye. Nizam ül-Mülk'e mal etmek yersizdir." Nizam ül-Mülk, Siyaset-Nâme, yayınlayan: M. Altay Köymen, Ankara 1982, Önsöz, s. 11. 52 Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti, İstanbul, 1969, s. 149. 53 Claude Cahen, İslâmiyet, Çev: E. Nermi Erendor, Ankara 1990, s. 236. 54 Merhum Mehmet Altay Köymen, yayınladığı Türkçe Siyaset-Name'At anılan batini mezheplerle ilgili bölümleri, din tarihçilerini ilgilendirdiği gerekçesiyle atlamıştır. Bkz. Önsöz, s. 15; Ancak Dergâh Yayınevi yayınlan arasında neşredilen Nurettin Bayburtlugil tercümesinde bu konuları eksiksiz bulmak mümkündür. Bkz. Nizam ül-Mülk, Siyasetııâme, çev: Nurettin Bayburtlugil, İstanbul 1981 (M. A. Köymen'in kitaba almadığı konular 257- 259, 282-284, 285, 315, 316, 324 sayfalan arasındadır). 496 AHMET VEHBİ ECER Sultan Alp Arslan'ın 25 Kasım 1072'de ölümü üzerine oğlu Melikşah (1073-1093) sultan ilân edildi. Döneminde Ahsâ ve Bahreynde karışıklık çıkartan K a rm a tîle rin başarılı bir mücadele yapıldı Ehl-i sünnet dışı olup devleti yıkmaya, parçalamaya yönelik faaliyetleri bulunan Bâtınîler (îsmaililer) ile şiddetli bir şekilde uğraşıldı. Ancak Prof. Dr. Osman Turan'ın tesbitlerine göre Melikşah, "tebaasının din ve mezhep hürriyetlerine son derece saygı gösteriyordu... Irak'ta Eş'arîler ile Hanbelîler arasında da münakaşa ve kavgalar oluyordu. Melikşah ve Nizam ül-Mülk, bu durumda, Ebu İshak Şirazî'ye gönderdikleri bir mektupta, Nizâmiye M edreselerini bir mezhebi korumak için değil, ilmi himaye etmek ve yükseltmek maksadı ile kurduklarını... belirtiyorlardı. Bu suretle fikir ve vicdan hürriyetine ne derece bağlı bir siyaset takip ettiklerini gösteriyorlardı."56 1087 yılından sonra M ekke ve M edine Fâtımîlerin etkileri ve baskılarından kurtarıldı. Haşan Sabbah ve Batınî propagandaları engellendi.37 Otuz sekiz yaşında, 20 Kasım 1092 tarihinde ölen veya öldürülen38 Melikşah'tan sonra Sultan M ehmet Tapar (1105-1118), bir araştırıcımızın ifadesiyle, "Haçlılar ve Bâtınîlere karşı tertip ettiği cihat harekâtıyla Sünnî İslâm dünyasında gönüllere taht kurmuş ve haklı bir övgüye mazhar olmuştur."59 53 Karmatîler (Karamita diye de anılır) Şiî-Bâtınî İsmailîlerin bir kolu sayılmaktadır. Onlar oruç tutmazlar, namaz kılmazlar, içki içerler ve en yakın akrabaları ile evlenmeye cevaz verirler, suçsuz yere adam öldürürler, istediklerinin mallarım yağmalarlardı. Bugünkü deyişle terörist idiler. Kâbe'deki Hacer ül-Esved’i yerinden çıkarttılar ve 20 yıl yerine koymadılar. Bkz. R. Dozy, Tarilı-i İslâmiyet, çev: Abdullah Cevdet, İstanbul 1910, II, s. 350 vd; Muhammed Hammadî, Batıtıilerin ve Karmatilerin İçyüzü, Çev: İ. Hatip Erzen, Ankara 1948; Bendeli Cevzî, Min Tarih il-Harekât il-Fikriyye fil-İslâm , Beyrut, ?, s. 159-218; Nizam ül-Mülk, Siyasetnâme, Çev: N. Bayburtlugil, s. 285-315; L. Massignon, "Karmatiler", İA, VI, 352-359; Mustafa Galib, A'lâın ül-İsttıailiye, Beyrut 1964. 56 Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkiiresi Tarihi, İstanbul, 1969,1, s. 198. 57 İbrahim Kafesoğlu, Sultan Melikşah, İstanbul 1973, s. 119-128. Bkz. Kafesoğlu, Selçuklu Tarihi, s. 70; Kafesoğlu, Sultan Melikşah, s. 188-190; A. Vehbi Ecer, "Türkân Hatun", Erciyes Üniversitesi Iiâhiyat Fakültesi Dergisi, Kayseri 1989, sayı: 6, s. 176; Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, s. 172; Ahmed b. Mahmud, I, s. 155. 59 Abdülkerim Ozaydın, Sultan Muhammed Tapar Devri Selçuklu Tarihi, Ankara 1990, s. 151. TARİHTE TÜRKLER, İSLÂMİYET VE MEZHEPLERİ 497 Sultan Melikşah'm ölümünden sonra Tarkân Hatun'un ihtiraslarıyla60 siyasî bir buhran ve sarsıntı baş gösterdi.61 Bu buhranlı dönemde "Sultan iila'zam", "Cihan padişahı" ünvanlarıyla anılan Melikşah'm oğlu Sultan Sencer (veya Sancar) (1118-1157) devletin düzenini yeniden kurdu. "İslâm Dünyasının büyük bir kısmında hükmü yürüyen, her tarafta hutbelerde ismi okunan'"'2 Sencer'in ölümüyle Büyük Selçuklu Devleti tarihe karıştı. Bu büyük devlet adamından sonra Halife-Sultan mücadeleleri ve yeni bölünmeler ortaya çıktı.63 Selçuklular döneminde faaliyete geçen medreselere paralel olarak felsefî-tasavvufî görüş tarzının teşkilâtlandığı ve geliştiği görülmektedir. Bu akım daha çok Türkmenler arasında gelişti, yayıldı. Zira bir tarihçimizin ifadeleriyle: "Selçuklu Sultanları, İslâmî siyaset bakımından Sünnîliği savunmalarına rağmen, göçebe Türkmenler, zahiren İslâmiyeti kabul etmekle beraber, eski millî geleneklerin tesiri altında idiler.64 Bu sebeple İslâm fakihlerinin ve kelâmcılarının mantıkî ve felsefi görüşlerinden ziyade "eskiden kudsiyet verdikleri ozanlara benzeterek"65 Ahmet Yesevi'yi (öl: 1166) ve onun dervişlerini benimsediler. Çünkü bunlar Türkçe konuşuyorlar, "Türk boylarına kendi mantık ve dilleriyle İslâmî inanç ve esasları tasavvuf aracılığıyla yaymaya"66 çalışıyorlardı. Ahmet Yesevi ve dervişleri İslâm 60 Ecer, aynı makale; Ahmed b. Mahmud, I, 155 vd., II, 51 vd. 61 Sultan Melikşah’m ölümünden sonra Selçuklu Devleti dörde bölündü: A) Büyük Selçukluların devamı (1194'e kadar) olan Irak ve Horasan Selçukluları; B) Kirman Selçukluları, 1092-1187; C) Suriye Selçukluları, 1092-1117; Ç) Anadolu Selçukluları, 1092- 1308. 62 Kafesoğlu, Selçuklu Tarihi, s. 82. 63 Bkz: Turan, Selçuklular Tarihi, s. 193-203; Kafesoğlu, Selçuklu Tarihi, s. 84-85; Hakkı Dursun Yıldız (Redaktör), Doğuştan Günümüze Büyük Islâm Tarihi, İstanbul 1988, VII. s. 183 vd. 64 Yurdaydın, s. 75. 6> M. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 1966, s. 14. 66 Ahmet Yaşar Ocak, Kalenderîler, Ankara 1992, s. 24. 498 AHMET VEHBİ ECER Dinin özünün, yani İslâmî inancın (akaid'in), tevhid'iıı ve Tanrı aşkının hakimiyeti dışındaki eskikliklere hoşgörü ile bakarak birleştirici, sevdirici özellikleri ön plâna çıkartarak dini sevdirdiler. Türkçe İlâhîler ve şiirler okuyan Ahmet Yesevî'nin dervişlerini Türkler, eski, İslâm öncesinde "dinî kudsiyet verdikleri"67 alp, kam ve ozanlara benzeterek68 coşkuyla benimsediler. İslâmî onlardan rahatlıkla öğrendiler. Zira, bunların anlattıkları, Türk toplumunun millî geleneklerine uygun, kucaklayıcı bir dinî görüştür. Alpler, Alp-gazi ve Alp-Erenler Müslüman-Türk kahraman tipini temsil ettiler ve fazilet timsali, erdemli, örnek kişilerdiler.69 Ahmet Yesevi'nin isimsiz takipçileri olduğu gibi Hacı Bektaş Velî (1209-1270), Yunus Emre (1240- 1320) gibi70 isimleri ebedileşen kilometre taşları da vardı. Bu Yesevî Köprülü, Türk Edebiyatında, s. 14; Esin, s. 89 vd. 68 Alp ve Alp-Eren ile bunların özellikleri için bkz: M. Fuad Köprülü, "Alp", /A, I, s. 382; Orhan F. Köprülü, "Alp", TDVİA, II, 585; Cahid Baltacı, "Alp-Eren", İslâmî Bilgiler Ansiklopedisi, İstanbul 1981, 1, s. 195-196; Mehmet Demirci, "Osmanlı Devletinin Kuruluş Devresinde Mutasavvıfların Yeri", Kubbealtı Akademi Mecmuası, Ekim/1984, sayı: 4, s. 16- 24; Mehmed Demirci, "Tarih Şuuru ve Derviş Gaziler Hakkında", Türk Dünyası Tarih Dergisi, Ekim /1988, sayı: 20, s. 46-50; Mehmet Şeker, Fetihlerle Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması, Ankara 1991, s. 102-116; Ümit Hassan, Eski Türk Toplumu Üzerine İncelemeler, Ankara 1986, s. 179-189; Mustafa Uslu, "Ahmet Yesevi Dervişlerinin Sosyal Felsefesi", Erciyes Dergisi, Mart/1992, sayı: 171, s. 23-25; Ömer Lütfı Barkan, "Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskân ve Kolonizasyoıı Metodu Olarak Vakıflar ve Temlikler-İstilâ Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler", Vakıflar Dergisi, İstanbul 1974, sayı: 2, s. 279-304; M. Fuad Köprülü, Osmanlı imparatorluğunun Kuruluşu, Ankara 1972, 146- 153; Nuıkal Kumsuz, "Kilit Romanında Alp-Eren Tipi: Sarı Hoca", Din Öğretimi Dergisi, Mart/1992, sayı: 33, s. 57-59; A. Vehbi Ecer, "Saru Saltuk'tan Ahmed Kuddusî'ye", Millî Kültür Dergisi, Haziran/1990, sayı: 73, s. 57-59. 6) Esin, a.g.e., s. 89. 70 A. Vehbi Ecer, "Ahmed Yesevi'de Dinî Tolerans ve Anadolu'da Etkileri", Milletlerarası Hoca Ahmed Yesevi Sempozyumu Bildirileri, (26-29 Mayıs 1993) Kayseri 1993. s. 101-113. TARİHTE TÜRKLER, İSLÂMİYET VE MEZHEPLERİ 499 Dervişleri Alp-Eren'ler adını almışlar, savaşmışlar. Gerektiği zaman ticarete ahlâk ve disiplini getiren ahlâk savaşçıları olarak "Ahîler" adını almışlardır. Anadolu Selçukluları ve Beylikler dönemlerinde medreselerde İslâm Dininin Sünnî inancı öğretilmekte ise de halkın çoğunluğu, özel ve sade bir İslâmiyeti yaşıyorlar, yaptıkları işlerin ve ibadetlerin hangi mezhebe uygun olduğunu bilmiyorlardı. Prof. Dr. Hüseyin Gazi Yurdaydın bu dönem halk M üslümanlığı ile ilgili olarak şunları yazar: "...Türkm enler, İslâmiyet içinde Sünnîlik, Şiîlik şeklinde ortaya çıkan İlâhiyatla ilgili tartışmaların uzağında idiler."71 Prof. Dr. Faruk Sümer bir makalesinde, "Oğuz eli'nin ezici çoğunluğu Anadolu'ya geldi ve bu suretle Türkiye doğdu... 1071'deki Malazgirt Savaşından sonra Anadolu ile Türkistan arasında bir göç kanalı meydana geldi. Bu kanaldan aşağı-yukarı 200 yıl içinde oğuz Türklerinin büyük bir çoğunluğu Anadolu'ya göç etti"72 diye yazar. Bu göçlerle birlikte Anadolu'ya çok sayıda gelen dervişler (Alpler, Alp-Erenler, Abdallar) hem İslâm Dinini kendi metotlarıyla ve anladıkları biçimde yaydılar, hem de Osmanlı Devletinin kurulmasında büyük rol oynadılar.73 Bu göçler sonunda tasavvuf! akımın temsilcileri olan Yesevî Dervişleri halkla senli-benli, halkla el ele, Anadolu'yu yaşanır yurt haline getirme azmi ve gayreti içinde, oluşturdukları dinî ve İktisadî kurumlarıyla, millî kültür ve değerlerini canlı tutarak Anadolu toplumunu oluşturdular. Anadolu'yu Müslüman Türk yurdu haline getirdiler.74 Diğer taraftan, yerli halka inançlarını değiştirmeleri konusunda hiçbir baskı yapmadılar. "Yerli halktan sadece itaat ve devlete sadakat"75 istediler. Anadolu'ya girdikleri zaman etnik grupların inanışlarına Yurdaydın, a.g.e., s. 84. 72 Faruk Sümer, "Anadolu'ya Yalnız Göçebe Türkler mi Geldi?", Belleten, XXXIV/ 96, (1960), s. 567-594. 73 Köprülü, Osmanlı imparatorluğunun Kuruluşu, çeşitli sayfalar. 74 A. Vehbi Ecer, "Yunus Emre Döneminde Anadolu'nun Vatanlaşması", M.E.B. Din Öğretimi Dergisi, Eylül-Ekim 1992, sayı: 36, s. 16-28. 75 İsmet Parmaksızoğlu, Türklerde Devlet Anlayışı, Ankara 1982, s. 11. 500 AHMET VEHBİ ECER hoşgörü ile baktılar. Bir tarihçimizin çok güzel tesbit ettiği gibi, "ne Ermenilerin, ne Nasturilerin, ne de M elkit ve Yahudilerin dinlerini değiştirerek zorla İslâma sokulmalarından yana oldular."76 Ancak bu yerli halktan bazıları İslâm Dinini benimseyerek Türkleşti. Bir yabancı yazar bu konuyu şöyle dile getirir: "Selçuk Türklerinin sonuna kadar Müslüman olarak kaldıkları söz götürmez. Ancak hiçbir zaman bağnazlığa yer vermedikleri de bir gerçektir. Selçukluların bıraktıkları sanat eserleri bu iddiayı kanıtlayan birer belgedir... Anadolu'nun ebedî Türk yurdu olması, burasını fetheden Selçuk Türklerinin engin kültürleri, geniş toleransları, büyük bir inandırıcı ve sürükleyici güçleri karşısında yerli halkın Türk dilini, Türk dinini ve Türk ülküsünü benimsemesi sonucunda meydana gelmiştir."77 Türkler İslâm Dinini din olarak seçtikten sonra bu dine büyük bir heyecanla sarıldılar. Büyük ölçüde İslâm Dininin korunması ve yaşamasında samimi hizmetlerde bulundular. Herşeyden önce Müslümanları yok etmeye yönelik Haçlı hücumlarını büyük bir cesaretle göğüslediler. Ayrıca M üslümanların büyük bir çoğunluğunun benimsediği İslâmiyetin, Sünnî kesiminin içinde oldular. Bu Siiıınî mezhebe karşı olan mezhepleri, siyasî birliği bozucu olarak gördükleri için onlara karşı çıktılar. O dönemde M üslümanların birliğinin temsilcisi olarak görülen halifenin ve halifenin temsil ettiği Sünnî inancın koruyucusu rolünü üstlendiler. Zira ehl-i sünnet dışı mezhepler, daima devleti parçalamaya, birliği bölmeye, yıkmaya, siyasî otoriteyi ele geçirmeye yönelik siyasî muhtevalı, terörist bir görünüm içinde idiler. Türkler, siyasî güçlerinin artmasını, Islâm Dünyasında itibarlarının yükselmesini, otoritelerinin tanınmasını İslâm mezheplerinden ehl-i sünnetten yana olmakta gördüler. Yoksa kuru bir mezhep taassubu içine girip Hanefılik-M atüridîlik mezheplerinin yayılması için savaşmadılar. Ancak siyasî bir nitelik kazanmış olan, siyaset ve siyasî otorite için alet 76 Parmaksızoğlu, a.g.e., s. 57. 77 Friedriche Kari Kienitz, "OsmanlIlardan Önceki Anadolu Türklerinin Politik ve Kültür Bakımından Dünya Tarihindeki Önemi", Belleten î, 1/196 (1986), s. 279-289. TARİHTE TÜRKLER, İSLÂMİYET VE MEZHEPLERİ 501 edilen Şiî-Batınî mezhepler, İslâm ülkelerini karıştırdıkları, birliği bozdukları için Türkleri karşılarında buldular. Türklerin bu tavırlarında, İslâm dünyasındaki hakimiyet ve saltanatının bunlarla yapılacak bir mücadeleye, yani, İslâmiyetin ve Sünnîliğin zaferine bağlı bulunduğu inancı büyük ölçüde rol oynadı.
“Türkler; sadece siyasal değil, dinsel emperyalizmi de reddederler.”
“Türk İslam’ının” mahiyetini tanımak istiyoruz. Bu amaçla, Kur’an varken, Peygamber Hadislerinin derlenmesine Türklerin öncülük etmelerinin “nedenselliğini” tespit edeceğiz Nedensellik; olgu, obje ve olayın sonucunun bir nedeninin olduğunu ifade eden felsefi terimdir.
Hadis Derleyicisi Türkler
Sünniliğin “Kütüb-i Sitte (altı kitap)” adlı en muteber Hadis külliyatı derlemesini başlatan alimlerin çoğunluğu Türk’tür. Bu külliyatın ilki;“Sahih-i Buhârî” diye bilinen “El-Camiu’s-Sahih”in derleyicisi Buhari(M. 810-869), Özbekistan Buharalı Türk’tür. Diğeri; “Es-Sünen” de denilen “el-Cami’u’l-Kebîr” adlı “Sünen-i Tirmizi”nin derleyicisi, Özbekistan “Tirmiz” şehrinden Tirmizi(M. 824-892), Türk’tür. Üçüncüsü;“Süneni Ebi Davud”, Süleyman Sicistani(817-889), Horasan Sistan’lı Türk’tür. Dördüncüsü; “Sünen-i Nesai”nin derleyicisi Ahmed ibn Şuayb en-Nesaî (830-915), Horasan’ın Nesa kasabalı Türk’tür.
Henefilik ve Türkler
Türk İslam’ının içinden çıktığı Hanefilik Mezhebi’nin oluşumunda Türklerin katkısını biraz tanımak gerekir. Hanefîlik; kurucusu, Arap asıllı olmayan Nûman bin Sâbit Ebu Hanife (699-767)’dir. O, Sünnilik akaidinin de temellerini atmıştır. Fakat X. asırdan itibaren Türk alimler, Hanefilik mezhebini devralmışlar ve Mâverâünnehir’de “Türk Hanefiliği” oluşturup ağırlıklı olarak Türklerin mezhebi olmuştur. İslam’ın Sünnî mezheplerinin nüfus açısından en çok olanıdır. Başta Türkiye, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan gibi Türk ülkelerin mezhebidir. XI. asırdan itibaren başta Selçuklular olmak üzere, daha sonra gelen mesela;Osmanlı Türk Devletlerinin resmi mezhebi olmuştur.
Türk Hanefi Mezhebini oluşturan Bazı Türk Alimlere Bakalım:
Türk Debûsî, Pezdevî ve Serahsî, Hanefî fıkıh Usulü’nün kurucuları kabul edilirler. Ebû Zeyd b. Îsâ ed-Debûsî (öl. 1039), Semerkant’ın Debûsiye köyünde doğdu. Tasavvuf alanında da eser telif etmiştir. Ebü’l-Hasen Ebü’l-Usr el-Pezdevî (1010-1089), Buhara Nesef-Pezdelidir. Ebû Bekr Şemsü’l-eimme es-Serahsî (öl. 1090), Türkmenistan Serahs’lıdır. Alâüddîn b. Ahmed el-Kasani (öl. 1191); Orta Asya Fergana bölgesinde Seyhun nehrinin kuzeyinde yer alan Kâsân’da doğdu. Burhâneddin el-Mergînânî (1117-1197), Mâverâünnehir Fergana Mergīnân şehrindendir. Ebû Hafs Necmüddîn Ahmed en-Nesefî (1068-1142), Buhara Semerkand Nesef’lidir. Türkler, Hanefi Mezhebi vasıtasıyla, Arap orijinli “Sünni İslam”dan ayrıştılar. Milli din sahibi olabilmek için; milli fıkıh ve itikat mezheplerine sahip olmak gerekir. Türkler, bu amaçla, Matüridiliği ürettiler.
Matüridilik
Türkler, itikatta da milli mezhep olarak Mâtürîdîliği ürettiler. Kurucusu, Ebû Mansûr bin Mahmûd el-Mâtürîdî (863-944)’dir. Özbekistan Semerkantlı Türk asıllı alimdir. Hanefîlik Mezhebi’ne mensuptur. Hanefilik ve Matüridilik Türkler için birlikte gider ve ikisi birbirinden ayrılamazdır. Nitekim Hanefîlik Mezhebi mensupları, itikatta Mâtürîdîdirler. Türkler, böylece, itikatta da, Arap asıllı Ebü’l Hasan Eş’arî (873-935)’nin kurduğu itikadi Eşarilik mezhebinden ayrışarak tamamen kendi fıkıh ve itikat mezheplerine sahip oldular.
TASAVVUFUN İLK TEORİSYENLERİ TÜRKLER
“Türkler; Allah’la fiziksel ve zihinsel değil, duygusal bağ kurarlar.”
“Türk tasavvufu, İslam dini içinden gelip milli kimliği korumak girişimidir.”
IX. asırdaki Hadis derlemesi, bir asır sonra Türk Tasavvufunu doğurmuştur. Nitekim rivayete göre “Sûfî” lakabıyla ilk anılan ilk zât olan Câbir b. Hayyân (721-815), Arap asıllı değil, ya Türk ya da Farisi Horasanlıdır. Yine “El-Lüma’” adlı ilk tasavvuf eserini yazan, Ebû Nasr b. Muhammed es-Serrâc(ölm. 988), Horasanlıdır. Onun eseri, sonraki tasavvuf eserlerinin temel kaynağı olmuştur. Bundan kaynaklanarak tasavvuf eseri yazan; Muhammed b. Hüseyin es-Sülemî (937-1021) Horasan Nişabur’ludur. Abdülkerîm el-Kuşeyrî (986-1072) Horasan’da yetişmiştir. Hücvîrî (11. asır), Türk kenti Gazneli’dir. Yani Tasavvuf teorisi Batı Türkistan’da çıkmıştır. Buhara, Semerkant ve Taşkent gibi Türk şehirlerini içeren “Fergana Vadisi” pek çok mutasavvıf yetiştirmiştir. Mesela; Türk kökenli Ahmed Yesevi (1093-1166) ve Abdulkadir Geylani (1077-1166) gibi mutasavvıf kişiler, 12. asırda bu bölgede tasavvuf ve tarikat alt yapısını yaptılar. Böylece, Türkistan Türkleri, bu asırdan itibaren, milli karakterine uygun olan Tasavvuf ile İslam’ı kitleler halinde kabul etmeye başladılar. Tasavvuf, Şiiliği ve Sünniliği sentezleyen “Türkmilli dini”dir. Tasavvufun, bu dini üretmesinde “Hadisliteratürü” önemli rol oynamıştır.
TARİKATIN İLK KURUCULARI TÜRKLER
Tarikat; tasavvuf teorisinin pratiği için kurumsallaşmasıdır. Teorisi üretilen her şey, pratiğe dökülür. Zaten teori, pratik için üretilir. Uygulanmayan teorinin değeri yoktur. Beyinde; teori yer etmez ve davranışları yönetmez, ama uygulama eder. Aslında pratik yoksa öğrenme de yoktur. Bütün beyinler uygulama ile öğrenirler. İnsanlara, “ahlaklı olun,” demekle insanlar ahlaklı yapılamazlar. Ahlak, insanın diğer varlıklarla ilişkisi ise, bu ilişkiler uygulanarak aralarında “bağ kurmakla” gerçekleşir. O nedenle, savunulan ahlaki değerler uygulanarak bağ kurmakla öğretilmesi sağlanmalıdır.
IX. asırda derlenen Hadislerin, bir asır sonra 10. asırda doğurduğu tasavvuf teorisi, bir asır sonra XI. asırda Tarikatları oluşturmaya başlamıştır. Hadislerin derlemesi gibi, Tasavvuf teorisinin pratiği olan tarikatı da Türkler kurdular. Hadisler sayesinde Arap kaynaklı İslam algısından ayrışan Türkler, “tasavvuf-tarikat” adlı “milli din” ürettiler.
Türk tarikatlaşmasında; Türklerin ve Farsların İslam öncesi “atalarkültü” ve diğer Şaman inançlarının tasavvufa etkisi açıktır. Hindistan Budizmi ve Hinduizmi ile etkileşim, tarikatçılığa etkili olmuştur. Yunan filozofu Eflatun ve “Öteki dünya” konusunda uzman “mysterie” denilen,“Demeter” adlı “tarikatın” etkisi vardır.
İlk Türk Tarikatçıları; Yusuf Hemedani
Tarikat oluşumunun temeli, Yûsuf el-Hemedânî (1048-1140)’dir. Türkmenistan Hemedan’lı Sünni Hanefi alimidir. Onun vasıtasıyla, Türkler, ileride “Türk İslam’ını” üretecek olan “Anaakım Sünni İslam”dan tarikat vasıtasıyla süzülmeye başlarlar. Tarikat, Orta Asya Horasan ve Maveraünnehir bölgelerinde tasavvufun temellerini atan Yusuf Hemedanî’nin kurduğu “Hâcegân Tarikatı”yla başlamıştır. Onun Merv’deki “tekkesi”, “Horasan’ın Kâbesi” ismiyle ünlenmiştir. Buhara bölgesinde “dört halife” tayin etti. Bunların ikisi, ilk iki tarikatın kurucusu olacaktır. Biri;“HocaAhmed Yesevi (1093-1166)”, “Yesevilik” tarikatının mimarıdır. Daha sonra bundan “Bektaşilik” tarikatı doğdu. Diğeri; “Abdülhalik Gucdüvânî (1103-1179)”,“Nakşilik” tarikatının temelidir. Bektaşilik, Arap orijinli Alevilik’ten, Nakşilik ise, Arap Sünniliğinden Türk ayrışmasıdır.
Yeseviyye Tarikatı; Ahmed Yesevi
Yûsuf el-Hemedânî’nin halifelerinden biri olan “Hoca Ahmet Yesevi (1093-1166)”, tarihte bilinen ilk büyük Türk mutasavvıfı unvanını taşır. İslami ilimlerle ilgili güçlü medrese eğitimi almıştır. Orta Asya “Yeseviyye” tarikatının mimarıdır. İslam inancını, Türk gelenek, inanç ve yaşam tarzı ile sentezlemeye çalışmıştır. Arapça ve Farsçayı çok iyi bilmesine rağmen eserlerini anadili olan Türkçe vermiştir. Bir yandan tasavvuf esaslarını, tarikat adap ve erkânını öğretmeye çalışırken diğer yandan da İslâm’ı, Kur’an’ı, Hadisleri ve Ehl-i Beyt’i Türklere sevdirmeye çalıştı. Bu sayede, Türkistan Türkleri, XII. asırda İslam’ı kitleler halinde kabul etmeye başladılar. Türbesi, Kazakistan’ın “Türkistan” kentindedir.
Nakşibendiyye; Abdulhalik Gucduvani
Buharalı Abdülhâliḳ Gucdüvânî (1103-1179), öğrencisi ve halifesi olduğu Yusuf Hemedani’den öğrendiği tarikat esaslarını belirlemiş ve sistemleştirmiştir. Bu oluşum, iki asır sonra 14. asırda, Buhara’da Buharalı Türk “Hâce Bahâeddin Nakşibendi (1318-1389), “Nakşibendilik” adıyla Türk tasavvuf tarikatını kurdurdu. Ebu Bekir silsilesine dayalıdır. Nakşilik, Arap Sünniliğinden Türk ayrışmasıdır. Fakat daha sonraları, özellikle 18. asırda Halid-i Bağdadi sayesinde Nakşilik, Türk tarikatı olmaktan uzaklaşmıştır.
Alevilik
Alevilik; Ali, Ehl-i Beyt ve On İki İmamları önemser. Câferiyye Şiiliği ile ortak noktalara sahiptir. Alevi öğretileri, yerel Türk dünya görüşüyle harmanlandı. Şiilik alaşımlı Türk usulü dindir. Arap orijinli “Alevilik”’ten Türkler, “Bektaşilik” tarikatı vasıtasıyla ayrışmaya başlar.
Hanefilik, Arap Sünniliğinden Türk ayrışmasıdır.
Türk Aleviliği; Türklerin, Arap Aliciliğinden ve Fars Şiiliğinden ayrışmasıdır.
Tasavvuf ve tarikat; Türklerin Sünnilikten ayrışmasıdır.
Hanefi Sünni Türk İslam’ının ürünü Tarikatın, “Bektaşilik” olduğu ortaya çıkıyor.
Bektaşilik; Türklerin, Sünniliği ve Şiiliği sentezleyerek Türk İslam’ını kurmalarıdır.
Tarikatlar, silsilelerini, genellikle; Hz. Ali ve Hz. Ebû Bekir gibi kişiye dayandırırlar.
Nakşibendilik Ebu Bekir’e, Bektaşilik ise Ali’ye dayandırır.
Bektaşilik; Hacı Bektaşi Veli
“Bektâşîlik Tarikatı” adını, “Horasan Ereni” kabul edilen “Hacı Bektaş-ı Veli (1209-1271)”den alır. Silsilesini Ali’ye dayandırır. Tasavvufun ilk kurucularından Türk “Yusuf Hemedani”nin öğrencisi, müridi ve halifesi Türk “Hoca Ahmed Yesevi (1093-1166)”nin kurduğu “Yesevîlik Tarikâtı”nın Anadolu’daki uygulayıcısıdır. Bektaşilik, Arap orijinli Alevilikten Türk ayrışmasıdır. Hümanist esaslı öğretidir. Amacı, “İnsanı kâmil” olarak tanımlanan insana ulaşmaktır.
Hacı Bektaş Veli, XIII. asırda Anadolu’ya gelerek bugünkü Hacıbektaş’ta tarikatının dergâhını kurmuştur. Anadolu’nun Türkleşmesinde ve Müslüman olmasında büyük rol oynamıştır. Bektaşiliğin ürünü Horasanlı Türkmen dervişi Taptuk Emre (1210-1215) ve dervişi, Anadolulu Yunus Emre (1240-1320)’nin düşünceleri, “Türk milli din” anlayışını ifade eder. 14. asırdan itibaren 19. asırda lağvına kadar Osmanlı ordusu “Yeniçeri Ocağı”nın, tarikatı yapıldı. Türklerin yaşadığı Rumeli’nin tamamı, mezhepte Sünni, Tarikatta Bektâşî idi.
Bektaşilik, 16. asırda, yine Horasanlı Türkmen “Balım Sultan” tarafından “on iki imam” inancına yönlendirildi, Türk milli dininden uzaklaştırıldı ve Türklerin ilgisi azaldı. Fakat Bektaşilik, hep Türk tarikatı olarak kalmıştır. Türkler, hiçbir ideolojinin, dinin ve mezhebin fanatiği olmazlar. Onlar; onur, gurur ve arazi fanatiği olurlar. Bu test ile Türk olan kişi tespit edilebilir.
Tekke, Türbe, Kümbet
Tarikat, Peygamberin konutunun yanındaki “suffe” denilen yapıyı esas alır. Bundan dolayı; Kuran’ın, “cmi inşa ediniz,” şeklinde bir tane ayet içermediğini, Peygamberin de cami inşa etmediğini, cami inşasının “Emeviler (661-750)”le başlatılmasını delil göstererek cami inşa etmez.. Türkler, merkezinde türbe, bir yerinde mescit olan tekke inşa ederler. Türklerde “Atalar kültü” egemendir. O nedenle, “Allahevi Kabe”yi tavaf ederken, Hacerülesved’e dokunma mücadelesinde kendisini itekleyenlere, kendi ifade kalıplarıyla “küfreder,” ama “Peygamber Kabrini ziyaretinde, türbe olarak gördüğünden ağlar,Tekke; insanların barındıkları, aşevi, çamaşırhane, hamam içeren ve ibadet, ayin, sohbet, zikir yapılan mekandır. Türbe; saygın ve kutlu veli kişilerin gömüldüğü anıtsal mezardır. Kümbet; Anadolu Selçuklu Hanedanı zamanında yapılan özgün yapılı anıt mezarlardır. Genellikle büyük devlet ve din adamları için yapılmıştır. Zaviye; daha çok kırsal alanlarda kurulan küçük tekkedir.
Türk İslam’ı; HAST
“Kuran, insanın maddi duygularına, tasavvuf manevi duygularına hitap eder.”
“Dişgüçcüler maddi arzularıyla, içgüçcüler manevi duygularıyla davranırlar.”
“Türk İslam’ı”, Türk-İslam sentezidir. İslam’ın Türk gelenek, inanç, yaşam tarzı, dili, ifade kalıpları, algısı, düşünme biçimi ve duygularıyla uyumlu sentezidir. Bütün yeni ürünler, sentezle üretilirler. “Sentez yapamayan beyin, hiçbir ürün üretemez.”
Türklerin ürettiği Türk-İslam sentezi dine; “Hanefi-Sünni-Türk Tasavvufu”nun akronim kısaltılmışı ile “HAST” denilebilir. Horasan Türk Erenlerinin eseridir. HAST, “WASP” ile benzerdir. WASP; “Beyaz Anglo-Sakson Protestan (White Anglo-Saxon Protestant)” demektir. İngilizler, içinde bulundukları “Anaakım Katolik Hristiyanlıktan” Protestanlık vasıtasıyla ayrıştılar. O, yetmedi, Protestanlıktan ayrışarak “Anglikan Kilisesi” adıyla kendi “milli dinlerini” kurdular. Türkler de, onlardan 5 asır önce aynen böyle yapmışlardır. Önce anaakım Ortodoks Arap İslam’ından Sünnilik’le, sonra Sünnilikten Hanefilikle ayrıştılar. Tasavvuf ile de “Türk milli dini” ürettiler.
Anadolu Müslümanlığı
“Türk milli dinine”, “Anadolu Müslümanlığı” adı verilir. “Din, adalet, barış ve insan hakları” şeklindeki dört evrensel değerin, İslam’ın temizlik, vicdan sahibi olmak, misafirperverlik ve saygı gibi Anadolu Türk gelenekleriyle sentezini ifade eder. Yani İslami usulle “ahlaklılık”tır. Dini, ahlaklı olma amacının aracı olarak görür. Bu anlayışın zıddı; dini amaç olarak ve amaç için ahlaksızlığı mubah görmektir. İslam adı altında Araplaşmamak ve Türk milli kimliğini korumaktır. Bu Müslümanlık, dinadamı değil, erenleri kullanır.
Anadolu Erenleri
“Anadolu Müslümanlığı”, “erenler” vasıtasıyla İslam ahlakı yaşanarak üretilmiştir. Eren; kendisini Tanrı’ya adamış, ahlakı içselleştirmiş, özümsemiş ve onunla oluşarak “insan-ı kamil” olarak Tanrı’ya ermiş kişidir. Bu özelliğiyle, 13. yüzyılda, Anadolu’nun Müslüman olmasına katkıda bulunanlara “Anadolu Erenleri” denilir. Çoğunluğu, Horasanlı Yusuf Hemedani (1048-1140) ve öğrencisi “Hoca Ahmed Yesevi (1093-1166)”nin dervişleridir.
Yani 9. asırda Türklerin yaptığı Hadis derlemesinin bir asır sonra ürettiği tasavvuf, iki asır sonra XII. asırdan itibaren Anadolu’nun Müslümanlaşmasını üretmiştir. XIII. asırda, Orta Asya “Türk-İslam tasavvuf dini”, Anadolu’da, başta Hacı Bektaşi Veli (1209-1271) olmak üzere, Horasan Erenlerinin ürünü “Anadolu Eren Türkmen” dervişleriyle tecelli etmiştir. Onlar, İslam şeriatını, tasavvuf ahlakıyla bağdaştırmış, kendileri bizzat yaşayarak yaşayarak içselleştirmiş ve toplumun görsel eğitsel örnekle manevi önderleri olmuşlardır.
Türkçe İbadetin Felsefesi
“Her sonucu mutlaka bir içkin neden doğurur.”
Hadislerle “Milli Türk İslam’ı” üretme teşebbüsü, bin yıl sonra, ibadetlerin Türkçe yapılması sonucunun nedeni olmuştur. Türkler, egemen kılmak amacıyla dünyayı fethetmek için fiziksel olarak verdikleri İslam dinine bin yıl hizmet sonucunda, ahreti de fethetmek hedefine ulaştılar. Ahreti fethetmenin hakları olduğu kanaatine vardılar. Bu, halk tabiriyle, “Allah’ın zihinsel olarak sağ kolu olmakla” mümkündür. Allah’ın sağ kolu olmak, dilin Allah’a ibadetlerde kullanılarak kutsal yapılmasıyla olur. Böylece, İslam’ı hazır elde eden Arapları bertaraf edip Allah’ın sağ kolu olmak istediler. İşte Türkler, bu amaçla, Türkçe dilini kutsal yapmak için Türkçe ezan ve ibadet başlattılar. Kuran şöyle der: “Dillerinizin ve renklerinizin muhtelif olması Allah’ın ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, bilenler için ibretler vardır.” Rum, 22.
SONUÇ
Kuran Hadisler; Hadisler Tasavvuf; Tasavvuf Tarikat, Tasavvuf ve Tarikat birlikte Türk İslam’ı sonucunun nedeni olmuştur. Nitekim Tasavvuf ve tarikatlar, Hadislerin toplanmasından sonra doğmuşlardır. Zaten dinlerin mistik yapısı, tasavvuf doğurur. Türklerin, “milli din” kurmak isteği, Hadisleri toplama sonucunun nedeni olmuş mudur? Her millet, her şeyini kendi algı kalıplarına dökerek “milli” yapmak ister, dolayısıyla, nedeni olmuş olabilir.
Aslında Türklerin tasavvuf ve tarikatçıları da, tarihte hiç “dışgüçcü” olmamışlar, hep “içgüçcü” olmuşlardır. Din konusunda da öyledirler. Kendileri bir din icat edemediler, ama İslam’dan kendi duygu, düşünme, karakter ve kültürleriyle, yan, zihniyetiyle doku uyumlu “milli din” ürettiler. Bunu, bin yıl önce, Kuran ile değil, Hadislerle yapmaya giriştiler. Kuran, peygamber merkezli olduğu için şeyhli tasavvuf oluşumuna cevaz vermez. Bu nedenle, “Hadis tedvini” yaptılar. Bu, Türk İslam’ı, ya da Arap olmayan anlamında “Acem İslam’ı” üretme çabasıdır.
Türklerin, Kuran’ı yüksek yere asıp, tercümesini okumamaları nedensiz değildir. Nedeni, Kuran’ın, “milli din” üretme teviline engel olması düşüncesidir. O nedenle, istedikleri tevili yapabilecekleri “Hadis” adıyla ürettikleri ikinci referans kaynağı sayesinde Türkler ve Farslar, Arap olmayan Müslümanların “milli dini” olan “tasavvufu” ürettiler.
Tasavvuf ve Ağaç Sembolik Metaforu
Metafor; mecaz demektir. Mecaz; benzetme, teşbihtir. Tasavvufu, ağaç metaforu ile ele alalım. Ağaç; kök, gövde ve taçlardan oluşur. Kökleringörevi; ağacı toprağa bağlamak ve topraktan beslenmek için su gibi erimiş mineral tuzları ağaca absorbe etmektir. Gövde; kalın tabaka “diri odun” ile içindeki “öz odun” gibi iki tabakanın eşgüdümüyle oluşur. Hiçbir şey tek tabakadan oluşmaz. “Diri odun”, köklerden yapraklara kadar besini ileten hücrelere sahiptir. Aynı zamanda, ağacın yıkılmaması için destek görevini üstlenir. “Öz odun ağaca mekanik görevi görür. Mekanik; fiziksel nesnelerin hareketiyle ilgili demektir. Taç kısmı; dallar ve yapraklardan oluşur. Ağacın solunumunu sağlamak, yaprakların görevidir.
Ağacın toprak altı ve toprak üstü organları arasında gelişme için sağlam dengeli bağ vardır. Yapraklar; köklerden gelen suyu, havadan aldıkları karbondioksit ile işleyerek ağacın büyümesine, ürün vermesine yarayan asimilasyon maddelerini meydana getirir. Bu işlevini fotosentezle yapar. Fotosentez; kökün aldığı karbondioksit ve şeker gibi mineralleri enerjiye dönüştürmek amacıyla, Güneş ışığı ile sentezlemektir. “Kimyasal bağ” kurmaktır. Meyve, son üründür. Bütün canlılar, meyve ürünü vermek için varlardır. Meyve, yeni nesil ürün üretmek için tohumdur. Yeni ürün üretmeyen her oluşum, hazırı tüketiyordur, yok olacaktır.
“Allah’ın eseri olan doğadaki değişmez sistemi (Sünnetullah)ni “ağaç” sembolize eder.”
Aslında insanların kurdukları bütün kurumlar, ağacın mekanizması ile aynıdır. İslam’ı bir ağaç sembolüne benzetirsek; Kuran ve Sünnet, İslam gövdesinin kökleriyle aldığı besin zemini kaynağıdır. Mezhepler, kalın dallarıdır. Şiilik ve Sünnilik şeklinde iki kalın dal vermiştir. Tasavvuf, iki kalın dalın ince dallarıdır. Şeyhler, fotosentezi yapan yapraklarıdır. Müritler, tasavvufun meyveleridirler.
Ağaç; alttan su, üstten Güneş ile sürekli beslenmelidir. Aldığı suyu her gün gelen yeni “Güneş ışığıyla” fotosentez yaparak var olabilir. Din ve tasavvuf da öyledir; kaynaklarından alınan bilgiler, insanlığın ürettiği yeni fikir ve bilgilerle sürekli fotosentezlenip beslenmelidir. “Varlık sebebi” olan işleviyle ilgili yeni fikir ve bilgiyle sürekli çağına göre yenilenmelidir. Yenilenmeyip sadece tüketilen her varlık mutlaka yok olacaktır. Ağacın yaprakları gibi olan şeyh ve müritler, “insan-ı kamil” olma sorumluluğunu yerine getirmelidirler. Aksi takdirde, hazırı satarak kendi halkını sömüren “iç sömürgeci” olurlar ve mutlaka yok olurlar. Bu sömürgeciliğe, “ekonomik ensest ilişki” adı verilir. Bu, en büyük “vatan ve halk hainliği”dir,
“Bütün ürünler sentezle üretilirler.”
“Yeşil kalmak için fotosentez şarttır.”
“Bütün oluşumlar bağ kurmakla gerçekleşirler.”
İnsan-ı Kamil Üretmek
Tarikatların hemen hepsi;“varoluş sebebi (raison d’etre, reason of existence)” olarak “insan-ı kamil” üretmek olduğunu iddia eder. Bu, davranıştan önce, davranışı yapan failin ve öznenin “erdemli” olması demektir. Bu işlevini göremezse yok hükmündedir ve zaten doğal kanun gereği ayıklanıp yok olacaktır. Çünkü “varoluş sebebi” gerçekleşmiyor. Varoluş sebebi gerçekleşmeyen her varlık yok olmaya mahkumdur.”
Tekkelerin Kapatılması
“Tasavvuf, tarikatlıktan çıkıp cemaat olunca problem oldu.”
Asıl işlevlerinden sapmaları nedeniyle, Türkiye’de 1925’te yasayla bütün tekke ve zaviyeler kapatılmış, tarikat etkinlikleri yasaklanmıştır. Asıl işlevini kaybeden her hücre, vücudun varlığını yok eden “kötü tümöre” dönüşür. Her kötü tümör sürekli temizlenir.
“Tercih, beynin dışavurumudur. Çünkü beyin, kendisine uygun olanı tercih eder.”
“Dil felsefesine göre; din, yabancı dil ile özümsenemez.”
“Sadece Hadislerle amel eden “Selefilik Hareketi” de, aslında Türk İslam’ını yaşıyor.”
Türkiye’nin yapması gereken işlem, milli karakterine uyumlu “HAST” akronimli Türk-İslam’ının teorisini ortaya koymak ve geliştirmektir. Şu doğal kanunu bilmek gerekir; doku uyumu olmayan hiçbir şey vücuda tutmaz. Yine şunu herkes bilmelidir ki; felsefe, bilim ve teknoloji alanlarında olduğu gibi, “dini alanda” da zihinsel düşünme işimiz var. Fakat “zihinsel düşünme” zor işlem olduğu için yapmaktan sürekli kaçınılıyor. Bunu yapmada; çağdaş sistematik düşünüşü yakalamış “ilahiyat” ve “sosyal bilim” teorisyenlerine ihtiyaç vardır. Bu teorisyenleri yetiştirmek şarttır.
O nedenle, “sistematik düşünme” yapabilen fen, sosyal ve ilahiyat gibi her bilim dalının felsefecisini yetiştirecek “Felsefe Üniversitesi” kurulmalıdır. Bu zihinsel işten kaçtığımız sürece, ayıklanıp yok olacağız. Mevcut eski kafayla buraya kadar! Bundan sonra bu kafa ile gidilemeyecektir. “Artık işler koldan çağdaş kafaya geçmiştir.”
Bu yapılamadığı için; ne idüğü belirsiz, 1500 yıldır tüketilerek içleri boşaltılmış ağız ve vücutla ifa edilen geçmişin sembolik değerleri eğitim sistemine koyulmaktadır. Bunlar işe yarasaydı koca “Osmanlı İmparatorluğu” çökmezdi. Bu, boşuna uğraşıdır. Yunus Emre’nin söylemiyle, “ha bir kuru emektir.” Bu, aslında Türk toplumunu Araplaştıramıyor da, sadece insanlığın 5 bin yıl önce ürettiği “Mezopotamya Kültürüne” geri götürmek oluyor.
Aslında tasavvuf, tarikatlaşınca örgütleşti ve çeteleşti. Her örgüt, çeteleşir. Çete; yasa dışı işler yapmak amacıyla bir araya gelmiş topluluktur. Çete, insanları yağmalar. Üstelik kul hakkını yiyen ve yediren siyasal iktidarlar döneminde halkın çok hakkını yer.
Tarikatların zenginleşmelerine karşı değiliz. Ama Devlet eliyle, bütün millet bireylerinin eşit “kul hakkı” ve “hukulibad” olan milletten toplanan vergilerin, “fırsat eşitsizliği” ile tarikatlara ayrıcalık tanınarak verilmelerine karşıyız. Böyle haksız zenginleşme, haklı kazancı da “haram” yapar. Bu parayı alan tarikat da veren yetkili de “kul hakkı yiyerek” haram işliyor. Ben, benim payımı yiyene ve yedirene “helal etmiyor, haram ediyorum.” Halk söylemiyle, “Haram, zehir zıkkım olsun!” “Hayrını görmesinler, başlarına bela olsun!” diyorum. Milyonlarca mağdurun her gün böyle söylediği müşahade ediliyor.
Tarikatlar, zenginlikle hele de haram olanıyla “varolmanın” sürdürülebilir olmadığını bilmelidirler. Çünkü onların “varoluş sebebi”, zengin olmak değil, “insan-ı kamil” üretmektir. “Varoluş sebebi” dışına çıkan her varlık, hem doğa kanunu hem de o kanunu koyan “Hukukullah” nedeniyle yok olmaya mahkumdur.
Kalp gözü açık atalarımız; “Kimsenin ahı kimsede kalmaz.”“Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste,” diye boşuna dememişlerdir. Tasavvufun “keşfalemi”, hakkımızı yiyenlerin ve yedirenlerin akıbetlerinin çok kötü olacağını gösteriyor.
Beyinler özneldir. Her beyin kendi algısını, veriyi kendi sistemiyle işleyerek kendisi üretir.
Başka beynin ürettiği algıyı almaz.
Bir beynin ürettiği algıyı başka beyinlere dayatmak boşuna uğraşıdır.
Her vücut, vitaminini kendisi üretir, başka vücudun ürettiği vitamini tiksinir.
Bir beyin verici kulesi yapılıp gidin ona kablolu veya kablosuz bağlanın denilmemiş. Üstelik israf denilmemiş, her vücuda bağımsız beyin verilmiştir.
Başkasının beyninin israfına neden olmak kimin haddinedir! Ne hakla? Hangi yetkiyle?
Çağımız, kişilerin iş bulması için bireysel beyinlerin girişimci olması gereken çağdır.
Artık başkasının, başkasına iş vermesi sona ermektedir.
“Tasavvufun Türklerce tutulması, karakterlerine uygun şekilde dini kolaylaştırmasıdır.”
“Tasavvuf din öğretimi değil, ahlak eğitimidir.”
“Türklere, köktenci ve İslamcı gibi başka din algıları empoze etmeye çalışmak boşuna uğraşıdır, tutmaz, onlara zaman ve enerji kaybettirmekten başka hiçbir şeye yaramaz.”
“Dini, kimlik yapmaya çalışmak, milli kimlikle sorunlu olunduğunu açığa çıkarır.”
Türkler, târihleri boyunca herhangi bir dînî taassup içinde olmamışlar ve genellikle diğer din mensuplarına hoşgörüyle yaklaşmışlardır.
İslâmlaşma sürecinden hemen evvel Türkler arasında Göktanrı inancı yaygındı; bununla beraber Maniheizm, Budizm, Hristiyanlık ve çok az da olsa Yahûdilik dinini kabul etmiş olan Türkler de vardı. Göktanrı inancının bir kutsal kitabı, ibâdet şekli ve bir mâbedi yoktu ancak inanç esasları İslâm’a epeyce benzerlik gösteriyordu.
Din değiştirme, basit bir hâdise değildir ve kısa sürede olacak bir şey de değildir. Türk boylarının İslâm’ı kabulü de bir anda, kısa sürede olmamış; yaklaşık 300 senelik uzunca bir zaman diliminde gerçekleşmiştir. Türklerin İslâm’ı kabulü, târihin önemli hâdiselerinden biridir. Doğrusu, Arapların İslâm’ı yayma amacından ziyâde başka coğrafyaları ve milletleri egemenlik altına alma, fazladan vergi toplama çabaları ve Türklerle uzun yıllara yayılan, çetin savaşlar yapmaları gibi sebepler İslâm’ın Türkler arasında yayılmasını geciktirmiştir.
Müslüman Arapların Türk topraklarına ulaştığı evrede (7 – 9. yy) Türkler arasında siyâsî birlik yoktu çünkü güçlü ve büyük bir Türk devleti yoktu. Türkler, Çin Seddi’nden Orta Avrupa’ya, Sibirya yakınlarından Hint Yarımadası’na kadar çok geniş bir coğrafyada dağınık halde, farklı bölgelerde ayrı gruplar halinde yaşamaktaydılar. Kafkasların kuzeyinde Hazarlar, Türkistan’da; Türgişler, Karluklar, Oğuzlar, Uygurlar ve Göktürkler varlık göstermekteydi.
Türklerin İslâm’la/ Araplarla ilk karşılaşmaları, Hz. Ömer döneminde başlamıştır. 4 Halîfe döneminin ardından, Emeviler döneminde Araplarla Türkler arasında (Talas Savaşı’ndan sonra da devam eden) yaklaşık 150 yıl boyunca ara ara sürecek olan, bâzen oldukça kanlı ve çekişmeli savaşlar olmuş; bu hâl, kısmen Abbasiler devrinin başlarında da devam etmiştir. Türkler, zorlama yoluyla/ kılıç zoruyla Müslüman olmamışlardır. Müslüman Arapların Türklere açık bir üstünlüğü yoktu. Göktanrı inancının İslâm’a benzerliği, Abbasilerin Türklere yönelik olumlu politikaları ve bireysel İslâmlaşmanın uzun yıllara yayılan örnek oluşturan etkileri ile 10. yy. da Türklerin büyük çoğunluğu Müslümanlığı kabul etmiş hâlde idiler.
Türk Müslümanlığı:
İslâm, son ilâhî din olarak elbette tektir; ancak milletlerin İslâm’ı anlama ve yaşama tarzları arasında farklılıklar vardır. Milletler, millî kültürlerinin etkisiyle dînî algılar, buna uygun/ göre o dinin belli bir yorumunu, mezhebini benimserler. Türk Müslümanlığı denilen olguda bu çerçevede yaşanmış ve yaşanmakta olan bir gerçeklik, bir din tasavvurudur. Türklerin İslâm anlayışı, kendilerine özgüdür; Arapların veya İranlıların İslâm anlayışı ve yaşantısı ile Türklerin İslâm anlayışı ve yaşantı tarzı arasında bazı hususlarda belirgin farklar vardır. Türkler, İslâm’ı kendi kültür ve gelenekleriyle uyumlu bir şekilde anlamış ve yorumlamışlardır; ancak bu bir sentez değildir, bir yorum, algı, anlayış ve yaşantı tarzıdır. Türk Müslümanlığı, ehl-i sünnet anlayışı içinde Hanefî – Mâturîdî – Yesevî ekolü olarak târif edilir.
Türkler, ağırlıklı olarak ehl-i sünnet anlayışı içinde orta yolda olmuş, dinde aşırılıktan uzak durmuş; ibâdet, eylem, hukuk gibi uygulamalarda Hanefîliği; îtikat, inanç alanında Mâturîdîliği benimsemişlerdir. İslâm’ın kabulü sürecinde millî – İslâmî bir tasavvuf okulu olan Yesevîliğin önemli etkisi görülmüştür. Türkler, Hâce Ahmed Yesevî ve bağlılarının gayretleriyle, daha çok tasavvuf yolu ile İslâm’ı kabul etmişlerdir.
Kurulan ilk Müslüman Türk devletleri/ Türk Milleti, büyük bir çoğunlukla Hanefî – Mâturîdî anlayışı benimsemişler ve bu anlayış sonraki Türk İslâm Devletleri döneminde de devam etmiştir. Bâtınîlik, Hâricîlik, Mûtezile gibi ehl-i sünnet dışı görülen anlayışlar, Türkler arasında kabul görmemiştir.
Türkler, İslâm’ı Karadeniz’in kuzeyine ve Avrupa’ya ulaştırmışlar; Karadeniz’in kuzeyinde Kırım, Avrupa’da Kosova, Bosna, Makedonya gibi bölgelerde İslâmlaşmaya vesîle olmuşlardır. Özellikle Avrupa’da Türklük ile İslâmlık o kadar özdeşleşmiş ve eşleştirilmiştir ki İslâm’ı kabul eden kişiler için “Türk oldu” denilmiştir. Avrupa’da hâlen Türk denilince akla İslâm, İslâm denilince akla Türk gelmiştir.
Türk Müslümanlığının Üç Boyutu:
1.Hanefîlik:
Türklerin büyük çoğunluğu, amelde/ fıkıhta, İmam-ı Âzam Ebu Hanîfe’nin mezhebi olan Hanefîliğe bağlıdırlar. Ebu Hanîfe, Arap değildi; Türk veya İranlı olduğuna dâir farklı görüşler vardır. İmam-ı Âzam lüks, israf ve zulüm yaptıkları, İslâm’dan uzaklaştıkları gerekçesiyle Emevi idârecilerini sert bir şekilde eleştirmekte, uyarmakta idi; Emevi idârecileri de zaman zaman ona baskı yapmakta, zorluk çıkarmakta, cezalandırmaktaydı. İmam-ı Âzam, Emevilerden zulüm gören ehlibeyte sevgi ve saygı beslemekte, Emevilere karşı ehlibeyti desteklemekteydi. O, hayatı boyunca bilgiye, ilme, ilim öğrenenlere değer vermiş; sâhip çıkmış, desteklemiş ve cehâleti yermiştir. Ebu Hanîfe ve sonrasında âlim mertebesine yükselen büyük öğrencileri, akılcı ve örfe yer veren (İslâm’la ters düşmeyen örf) anlayışlarıyla tanınmışlardır. Buna göre akıl ve örf, dinin anlaşılmasında ve yorumlanmasında, yaşanan problemlerin çözümünde önemli bir yere sâhiptir. İslâm, akla ve örfe önem verir. Akılcılık, dinamizmi sağlar, şartlara uygunluğu gözeterek, kıyas/ benzetme yoluyla hüküm vermeyi kolaylaştırır. İmam-ı Âzam, Kur’an’la açıkça çelişen hadisleri dikkate almamış, kullanmamıştır. Çünkü ona göre Hz. Muhammed’in, Kur’an’a aykırı söz söylemesi mümkün olamazdı. İmam-ı Âzam’ın akılcı metodu kullanması, yer yer örfü baz alması ve bâzı hadisleri kullanmaması, bâzı dînî gruplar/ bilginler tarafından çok sert eleştirilmesine neden olmuştur. İmam-ı Âzam aşırı/ fanatik, ötekileştirici İslâmî yorumları ve o yorumlara bağlı olan kişi ve grupları eleştirmekte, yaptıklarını yanlış görmekteydi. Bu çerçevede o, daha hoşgörülü bir anlayışa sâhipti. Yorum farklılıkları nedeniyle Müslümanlar arasında ayrım ve ötekileştirme yapılmasına karşı çıkmakta idi. Yâni dinde akılcı, kolayı tercih eden, nispeten özgürlükçü ve hoşgörülü, birlik ve kardeşlik yanlısı bir tavra sâhipti. Bu anlayış, Araplar arasında kabul görmemiş, tutulmamıştır. Karahanlılardan Osmanlılara kadar (9.yy. – 19.yy.) Türk İslâm Devletleri’nin hukuk ve cezâ sistemi (hayatın nasıl yaşanacağı, ibâdetlerin nasıl yapılacağı), Hanefî mezhebine göre düzenlenmiştir.
2.Mâturidîlîk:
Türkler îtikat alanında büyük çoğunlukla İmam Mâturîdî’nin mezhebini benimsemişlerdir. İmam Mâturîdî, Türk’tür. Türklerin yetiştirdiği büyük bir din bilginidir; îtikat/ kelam âlimidir ve aynı zamanda tefsircidir. İmam-ı Âzam’ın anlayışına/ metoduna ve mezhebine bağlıdır. İmam Mâturîdî, İmam-ı Âzam’ın îtikadi görüşlerini geliştirmiş, sistemli bir hâle getirmiştir. Âmentü’de belirtilen imânın esaslarını, ehl-i sünnet çizgisinde, vahye bağlı bir akılla, akılcı metotla temellendirmiş, ehl-i sünnet dışı yorumlarla fikrî mücâdele etmiş; âdeta, hayatını İslâm’ın doğru anlaşılmasına adamıştır. Ona göre Allah’ın varlığı ve Allah’ın birliği (tevhit) akılla bilinebilir. Akıl, iyinin ve kötünün, faydalı ve zararlının ne olduğunu bilebilir; akıl, dinde önemli bir dayanaktır. Mâturîdî, tasavvufta yaygın olan keşf ve ilham, sezgi yolu ile elde edilen bilgilere îtibar etmemiştir; ona göre keşf, ilham ve sezgi, güvenilir bilgi elde etme yolu değildir. Ona göre imânda taklit değil tahkik önemlidir, değerlidir. Mümin, bilgili olmalıdır; neye, niçin, nasıl inandığını delilleriyle bilmelidir. Mâturîdî anlayışa göre dünya ve âhiret ayrı alanlar değildir; dünya, âhirete hazırlık yeridir. Âhiret, dünyanın uzantısıdır. Türkler, bu çerçevede, Mâturîdîliği benimsemişken Araplar, İmam Eşarî’nin mezhebini/ Eşarîliği benimsemişlerdir. Eşarî, Mâturîdî kadar akla önem ve değer vermemiş, dinde aklî yorumlara pek îtibar etmemiştir. İkisi arasında inanca dâir bazı konularda bu çerçevede aralarında bâzı farklar vardır. Mâturîdî anlayışın egemen olduğu bölgelerde bilimsel ve teknolojik çalışmalar daha yaygın ve canlı idi.
Yesevîlik:
Yesevîlik, Pir-i Türkistan olarak bilinen, Hâce Ahmed Yesevî’nin kurmuş olduğu Türk İslâm tasavvuf okuludur. Bağlıları yönüyle millî, inanç yönüyle İslâmî bir tarîkattır. Türkler arasında tutulmuş, kabul görmüştür. Türkler büyük ölçüde onun ve dervişlerinin gayretleriyle, dâvetiyle İslâm’ı sevmiş, benimsemiş ve kabul etmişlerdir. Ahmed Yesevî, iyi bir medrese eğitimi almıştır. Hanefî fıkıhçısıdır. Bir ara medresede hocalık yapmış, daha sonra sûfîliğe yönelmiş; hayatını, milletine Türklerin İslâmlaşmasına adamıştır. Yesevîlik, sosyal yönü güçlü, sosyal ahlâkın ön planda olduğu, insana değer veren bir tarikattır. Ahlâkı, dinden ayrı/ kopuk görmemiş, ahlâkın güzelleşmesi, kişinin bu yolla olgunlaşmasını amaçlamıştır. Yesevîlik’te doğruluk; cömertlik, misâfirperverlik, yardımlaşma, paylaşma, çalışkanlık ve güvenilir olmak gibi ahlâki erdemler ön plandadır. Araplar arasında tasavvuf pek yer bulmamış, az da olsa Araplar arasında yer tutan tarîkatlar; dünyaya, eşyaya, çalışmaya karşı mesâfeli olmuşlardır. Yesevîlikte dünya – âhiret dengesi, ölçülü bir kıvamda kurulmuş ve korunmuş; çalışmak, üretmek, paylaşmak ve cömertlik öğütlenmiş ve yaşanmıştır. Ahmed Yesevî’de, ayrıca, güçlü bir peygamber ve ehlibeyt sevgisi de vardır. Yesevîlik, Türkistan’da neşet edip Anadolu ve Balkanların, Türkleşmesi ve İslamlaşmasında etkili olmuştur. Türkistan’dan Anadolu’ya yapılan göçlerde Yesevî dervişlerinin gelen Türk boylarına rehberlik yaptıkları da bilinmektedir. Bununla beraber Ahi Evran, Yunus Emre ve Hacı Bektâş Veli’nin anlayışları, Ahmed Yesevî’nin anlayışıyla paralellik arz eder; Ahilik ve Bektâşîlik’te Yesevîliğin etkisi görülür.
Türk Müslümanlığının Karakteristik Özellikleri:
Türk Müslümanlığının belirgin/ ayırt edici bazı özellikleri vardır; bunları kısaca şöyle ifâde edebiliriz:
a. Ehl-i sünnete bağlılık:
Türkler Hâricîlik, Mûtezile, Bâtınîlik gibi aşırı dînî anlayışlardan uzak olmuş, orta yol kabul edilen ehl-i sünnet anlayışına bağlı olarak yaşamışlardır.
b. Ehlibeyt sevgisi:
Türkler Hz. Peygambere ve soyuna bağlılık ve sevgi beslemişler; onların hatıralarına değer vermiş, saygılı olmuşlardır.
c. Diğer dinlere ve İslâmî yorumlara hoşgörülü olup onları ötekileştirmeme:
Türkler, târih boyunca, diğer din mensuplarına ve farklı İslâmî yorum ve mezheplere bağlı Müslümanlara, onlardan gelen bir saldırı veya savaş hâricinde, genellikle hoşgörüyle yaklaşmışlardır.
ç. Akılcı olması, akla, ilme ve bilgiye önem vermesi:
Türkler, Kur’an ve sahih sünnete bağlı olarak güncel meseleleri akılla yorumlamışlar; toplumsal, ekonomik, hukukî, siyâsî vb. düzenlemeleri ilme (bilhassa fıkıh ilmi), akla ve bilgiye uygun bir biçimde yapmışlardır.
d. Ahlâka, özellikle sosyal ahlâka, sosyal yardımlaşma ve dayanışmaya önem vermesi:
Ahlâk, dinden ayrı görülmemiş, dindarlığın ahlâkî boyutu bir kenara itilmemiştir. Cömertlik, misâfirperverlik, doğruluk, dürüstlük, edep gibi erdemler öğütlenmiş, övülmüş, nesiller boyunca yaşanmış ve yaşatılmıştır.
e. İnsana değer vermesi:
Türkler târih boyunca din, dil, ırk, mezhep vs. ayrımı yapmadan bütün insanları ‘‘Allah’ın kulu ve emâneti’’ olarak görmüşler, ötekileştirme yapmamış, farklılıklara rağmen birlikte yaşamanın en güzel örneğini sergilemişlerdir. İnancından, yaşantısından dolayı kimseye rahatsızlık/ zarar vermemişlerdir.
Sonuç:
Ahlâkın, kültür ve medeniyetin temelinde büyük ölçüde dinler vardır. Türk İslâm medeniyetinin özü/ ruhu, Türk Müslümanlığıdır. Türk İslâm medeniyeti, Türk Müslümanlığına uygun olarak şekillenmiş/ kurgulanmış bir medeniyettir.
Selçuklular döneminde kurulan Nizâmiye medreselerinde yer tutan Eşarî anlayış, Osmanlı’nın 15.yy. da Arap ve Afrika bölgelerine ulaşması, oraların yönetimini ele geçirmesi üzerine Arap bölgelerinden gelip Osmanlı medreselerinde ders vermeye başlayan âlimler, Türkistan’daki Türklerle Anadolu Türklerinin bağının/ aradaki ilişki ve etkileşimin büyük ölçüde kopması gibi sebeplerle Mâturîdî anlayış unutulmaya yüz tutmuş; Anadolu’da belli bir ölçüde Eşarî – Mâturîdî sentezi gibi yeni bir durum ortaya çıkmıştır. Türk toplumu, hâlen bu formda (Eşarî – Mâturîdî sentezi) bir anlayış içerisindedir. Öte yandan Nakşibendîlik, Kadirîlik vs. tarîkatların Anadolu’da yaygınlaşması ile Türklere özgü; millî İslâmî tarîkat olan, dünya – âhiret dengesini kurabilmiş, sosyal ahlâkı, çalışkanlık, yardımlaşma ve cömertliği ön planda tutan, insana değer veren Yesevîlik Anadolu’da tutunamamış, Âhîlik ve Bektâşîlik biçiminde bir süre etkisini sürdürmüşse de unutulmuştur.
Türk Müslümanlığı, 9- 15. yy. arasında yaşanmış, etkisini göstermiş bir gerçeklik olarak zaman içerisinde unutulmuş, etkisi kaybolmuştur. Son yıllarda akademik çevrelerdeki faâliyetlerle tekrar gündeme gelmeye başlamıştır. Türk dünyasının kendi aslî kaynaklarına, millî kültürüne sâhip çıkması, bu çerçevede Türk Müslümanlığının iyi kavranması, öneminin anlaşılarak bu yönde bir bilinç ve canlanma olması daha aydınlık yarınlar için gerekliliktir.
Türk Müslümanlığının Mahiyeti, Kaynakları ve Temel Değerleri
İslam, yayıldığı coğrafyada karşılaştığı farklı kültür ve medeniyetlerle güçlü bir etkileşime girmiştir. Bu kültürlerdeki insanlığın ortak mirası olan değerleri korumuş ve yeni bir medeniyetin inşasında onlardan istifade etmiştir. İslam’ı benimseyen topluluklar, Allah’ın gönderdiği ilahî dini ve onun kaynağını kendi ihtiyaçlarına, bilgi ve kültür düzeylerine göre birbirinden farklı anlamışlar. Bu durum onların dini yaşama biçimlerine ve dindarlıklarına da yansımıştır. Tarihsel süreçte bundan en fazla nasibini alan milletlerden birisi Türk toplumu olmuştur. Onlar, İslam algılarının inanç, ahlak, ibadet ve sosyal ilişkiler boyutu, kendileri tarafından oluşturulmuştur. Kendilerine özgü bu İslam yorumuna ve dindarlık biçimine Türk Müslümanlığı adını vermekteyiz. Başka bir ifadeyle İslâm’ın Türk kültürü ve örfü ile mezc olmuş, bunlar vasıtasıyla yorumlanmış hâli ve yaşanmış biçimidir. Türk Müslümanlığının mahiyeti, kaynakları ve genel özellikleri, nev-i şahsına münhasırdır. Bu makalede günümüz tartışma konularının başında yer alan Türk Müslümanlığı sorunu, Türklerin tarihsel dinî tecrübesinden ve dinî düşünce dünyasından hareketle analiz edilecektir. Günümüzde Türk Müslümanlığının imkânının tahlili başka bir makaleye bırakılacaktır.
a. Türk Müslümanlığının Mahiyeti
İslam, Hz. Adem’den son peygamber Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberlere vahiy yoluyla gönderilen dinin adıdır. İslam, Allah’ın akıl sahiplerini kendi iradeleriyle dünyada iyiliğe ve mutluluğa, ahirette kurtuluşa ermeleri için gönderdiği ilahî kurallar bütününden oluşur. Bu din, Hz. Muhammed’e gelen vahiylerin toplamını içeren Kur’an ile birlikte kemale ermiş, Hz. Muhammed’in örnekliği ve önderliğinde inanç, ahlak, ibadet ve muamelat boyutu ile hayata geçirilmek suretiyle tarihsel bir gerçeklik kazanmıştır. Akıl sahibi insanlar için gönderilen İslam, insanın yaratıcısı, kendisi ve toplum ile sağlıklı ilişkiler kurmasına yardımcı olur. Ayrıca insanın anlamlı bir varoluş bilinciyle hareket eden ahlaklı bir birey olmasına ve onun çabalarıyla iyiliklerin hâkim olduğu bir toplum oluşturmasına destek olur. İslam’ı diğer dinlerden ayıran en önemli özellikleri arasında aklilik, fıtrata uygunluk, güç yetirilebilirlik ve yaşanabilirlik, evrensellik, zorluğun kaldırılması, kolaylaştırıcılık, barış ve güven; zarara, zulme ve haksızlığa karşı direnmek, yıkıcı değil yapıcı ve yaratıcı olmak ve benzeri vasıflar bulunmaktadır. Bu sebeple İslam’ın bütün emir, yasak ve tavsiyeleri, insanların can ve mal güvenliği, düşünce özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, özel hayatın mahremiyeti ile nesillerin ahlaki gelişimini korumaya yöneliktir.
Hz. Muhammed, bu dinin hayatın içerisinde nasıl yaşanacağını örnek uygulamaları ile bize göstermiştir. İslam, ortaya çıktığı Arap Yarımadası’nın sınırlarını aşarak dünyanın çeşitli bölgelerinde yayılmaya başladığı süreçte, gelenek ve görenekleri, dinî, kültürel ve ahlaki değerleri Araplardan farklı milletler ve topluluklarla karşılaşmıştır. İslam, bu toplumların dinî, toplumsal, siyasi, iktisadî ve kültürel hayatında köklü değişim ve dönüşümlere sebep olmuştur. Diğer yandan bu toplumlar, sahip oldukları ve içinde yaşadıkları farklı siyasi, toplumsal, psikolojik, iktisadî, kültürel ve coğrafî şartların ve ortamların etkisiyle İslam’ı farklı şekilde anlamaya, anlamlandırmaya, yorumlamaya ve yaşamaya başlamışlardır. İslam, bu toplumları derinden etkilerken İslam kültür ve medeniyeti de onlardan etkilenmiştir. Böylece aynı dinle ilgili çok sayıda farklı algılar, yaşam biçimleri ve İslam anlayışları ortaya çıkmıştır. İslam’ın değerler sitemi, kendisine inanan milletlerin tarihsel dinî, ahlaki ve kültürel değerlerinde önemli değişim ve dönüşümlere sebep olmuştur. Bunun sonucunda İslam’ın farklı anlayıp yorumlayan fırka, mezhep, tarikat ve benzeri yeni dinî-toplumsal veya dinî-siyasi yapılar ortaya çıkmıştır. Bu yapılar, içinde doğdukları toplumun siyasi, toplumsal, iktisadî ve dinî değerlerini tamamıyla terk etmemişler. Bilakis onları İslam’ın değerleriyle sentezleyerek kendilerine özgü bir dinî tecrübe oluşturmuşlardır.
Hz. Muhammed’in hayatında vahyin öncülüğünde kurumsallaşan İslam dini ile onun vefatından sonra gerek Arap toplumunda gerekse diğer toplumlarda İslam’ın inanç, ahlak, ibadet ve muamelat boyutu ile ilgili geliştirilen beşerî ve toplumsal yorumların varlığı tarihsel bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Bu yorumların inanç ve siyaset ile ilgili olanlarına siyasi ve itikadî mezhepler (fırkalar), ahlak boyutu ile ilgili olanlarına tasavvufî oluşumlar, ibadet, gündelik hayat ve hukuki boyutla ilgili olanlarına amelî-fıkhî mezhepler, felsefi boyutu ile ilgi olanlara felsefi mektepler adı verilmiştir. İslam’ın etkisi, bunların dışında sanat, estetik, musiki, mimari, siyaset, kültür, bilim, medeniyet ve diğer alanlarda da görülmüştür. İslam’ın değerler sitemi ile etkileşime girdiği toplumların değerler siteminin sentezinden oluşan düşünce/yorum geleneklerine ve fikri/beşerî kurumsallaşmalara İslam düşüncesi veya İslam Medeniyeti adını veriyoruz. İslam düşüncesinde ortaya çıkan mezhepler, tarikatlar ve cemaatlerin her birinin temsil ettiği belli bir zihniyet ve dünya görüşü vardır. Onların buna göre şekillenmiş İslam anlayışları, İslam yaşayışları, Müslümanlık tarzları ve dindarlık biçimleri söz konusudur.
Toplumların kendine özgü oluşturdukları çeşitli dindarlıkları, Batılı araştırmalarda olduğu gibi, “Türk İslamı”, “Arab İslamı”, “İran İslamı” ve benzeri şekilde tanımlamak veya kavramsallaştırmak toplumbilim açısından yanlıştır. “Türk Müslümanlığı”, “Arap Müslümanlığı”, “Fars Müslümanlığı”, Hint veya sayılabilecek diğer Müslümanlıklar, sosyolojik açıdan delaleti olan kavramlardır. Dinî açıdan bu Müslümanlıkların tamamı İslam kaynaklıdır, ancak bunların hiçbirisi din değildir. Dolayısıyla tek bir İslam ve birden fazla Müslümanlık tarzı ile karşı karşıyayız. Müslüman ülkelere yapılacak kısa süreli müşahedelerde dahi, bunun yansımalarını gözlemlemek mümkündür. Aynı şekilde toplumların sözlü ve yazılı dinî kültürüne de yansımıştır. Özellikle Türk toplumlarının ürettiği yazılı dinî edebiyat ve sözlü gelenek, bunun ispatı ile ilgili verilerle doludur.
Sosyolojik açıdan, herhangi bir dinin o dini benimseyen toplum üzerindeki tezahürleri, yeni bir din değildir, o toplumun kendilerine özgü bir dindarlık inşasıdır. İslam’ın Türk toplumu üzerindeki tezahürlerini esas aldığımızda da Türklerin İslam’la karşılaşmalarından itibaren kendilerine özgü üretmiş oldukları İslam algısı ve bir dindarlık söz konusudur. Başka bir ifade ile Türklerin kendilerine özgü bir Müslümanlık tarzları vardır. Bu bakımdan İslam’ın Türk toplulukları üzerindeki tezahürleri ve onların İslam’ı yaşama biçimlerini tanımlayacak toplumsal karşılığı olan en iyi kavramsallaştırma “Türk dindarlığı” veya “Türk Müslümanlığı”dır. Köklü bir tarihe ve kültüre sahip toplumlar, farklı din ve kültürlerle karşılaştığında, sosyolojik açıdan “içselleştirme”. “özümseme” ve “dışsallaştırma” kavramlarıyla ifade edilen üç aşama söz konusudur. Güçlü kültür, diğerini mutlaka dönüştürmek ister. Fakat Türk toplumları, İslam inancını kendi iradesiyle benimsedikten sonra onun değerlerinden derinden etkilenmiş olmasına rağmen, kendi değerlerini bütünüyle terk etmeyerek İslam’ın değerlerini kendi bakış açısıyla yeniden ifade etme yoluna gitmiştir.
Milletlerin sahip oldukları maddi ve manevi değerleri, onların bazı mezheplere yönelmelerine veya kendi İslam anlayışları ve dindarlıklarını oluşturmaya sevk etmiştir. Örneğin Türk toplumlarının, genel olarak akli ve ahlaki dindarlığın ağır bastığı Hanefî-Maturidî-Yesevî anlayışa, kısmen Mutezile’ye yönelmesi; Farsların İslam öncesi dönemin etkisiyle Batınî yaklaşımı temsil eden Şia’yı (Onikiimamiyeyi ve Caferiliği) benimsemesi; Arap dünyasının genel olarak Hz. Peygamber sonrası ilk üç neslin kabilecilik ve asabiyete dayalı oluşan İslam algısına (Malikilik, Şafiilik, Hanbelilik, Zahirilik ve sonraki dönemde Eşarilik) yönelmeleri böyle bir durumla izah edilebilir.
Tarihsel süreçte İslam dünyasında pek çok dindarlıklar ortaya çıkmakla beraber, en genel anlamda belli zihniyetlerin milletlerin ortak değerleriyle birleşmesi sonucu, ilk üç neslin (Selef) kutsallaştırılan dinî geleneği ve kültürünün hâkim olduğu Arap Müslümanlığı/Dindarlığı; aklın, akli ve ahlaki değerlerin ağır bastığı Türk Müslümanlığı/Dindarlığı ve belli bir soy veya şahıs karizmasının ağır bastığı Şiî irfancılığına dayalı Fars Müslümanlığı/Dindarlığı olmak üzere üç önemli Müslümanlık tarzı veya tipi ortaya çıkmıştır. Bunları üç tarz-ı dindarlık: Zahiri Dindarlık (Arap Müslümanlığı), Batınî Dindarlık (Fars Müslümanlığı) ve Akli-Ahlaki Dindarlık (Türk Müslümanlığı) olarak kavramsallaştırabiliriz. Yukarıda sıralanan dindarlık veya Müslümanlık tarzları, birbirinin zıddı olmayıp bir arada yaşaması mümkün benzer cinsten yorumlardır. Hepsini birleştiren, Tevhîd, Nübüvvet ve Ahiret inancından oluşan İslam inanç ortak paydasıdır. Birbirlerine karşı kin, nefret ve düşmanlık beslemedikleri, birbirlerini dönüştürmedikleri, İslam’ı temsil iddiasında olmadıkları, İslam ile kendilerini aynileştirmedikleri sürece ve genelde insanlığın özelde Müslümanların sorunların çözmede birlikte hareket ettikleri veya yeni bir medeniyet inşasında yarıştıkları sürece, bu dindarlıklar çeşitlilik ve zenginlik olarak işlev görecektir.
Bu üç İslam anlayışından birincisi, metinlerin zahirine ve ilk üç neslin yaşayışının şekilsel boyutuna takılıp kalan Zahiri İslam algısını; İkincisi, metinleri belli maksatlara ve ahlaki değerlere uygun olarak akılla tevil eden Akılcı İslam algısını; Üçüncüsü ise ilahî sırlara ve gizli bilgiye sahip karizmatik siyasi kişiliklere veya Sufi şeyhlere bağlanmayı savunan Batınî-İrfancı İslam algısını temsil etmektedir. Bu üç Müslümanlık tarzından birincisi İran’ın, üçüncüsü Suudi Arabistan’ın millî ideolojisi hâlini almıştır. İkincisi ise Hanefî-Maturidilik olarak Türkiye’de ve Türk Cumhuriyetlerinde dinî kimliğin ayrılmaz bir parçası olarak görülmektedir.
Türk Müslümanlığı kavramı ile ilgili, bugüne kadar, pek çok tanımlama yapılmış ve isteyen istediği anlamı yüklemeye çalışmıştır. Bu durum kavram ile ilgili büyük bir karmaşaya ve anlam kirliliğine sebep olmuştur. Bu konuda yapılan bazı ciddi hatalara dikkat çekmek istiyorum.
Birincisi, Türk Müslümanlığı, inanç boyutu olmakla beraber, hak-batıl veya sapık-kurtuluşa eren paradigmasına dayalı karşı tarafı görmezden gelen veya kendileri için toptan kurtuluş vadeden sırf inanç merkezli itikadî bir sınıflama değildir. Çünkü İslam’ın temel felsefesinde hiçbir şahsa, aileye, millete veya dinî bir gruba özel imtiyaz tanınmamıştır. Bu İslam algısında, insanların Müslüman olup olmamaları kendi özgür iradelerine bırakılmıştır. Çünkü kendileri de isteyerek ve millî iradeleriyle İslam’ı benimsemişlerdir. Zorlamaya ve cebre yer yoktur. Kurtuluş ve sorumluluk bireyseldir. Dinde, temsil değil, hayırda ve dünyayı ıslah etmekte yarış vardır. Hiç kimse yaptıklarının hesabını Allah’ın karşısında vermeden ne cennete ne de cehenneme girecektir.
İkincisi, bu kavramsallaştırma, Müslümanlığın etnik bir sınıflandırması olarak değerlendirilemez. Türk milletinin, İslam’ı kendi tarihsel ve kültürel birikimine uygun olarak anlayıp yaşaması tecrübesini ifade eder. Dolayısıyla Türk Müslümanlığı, Türk toplumunun müşterek ortak İslami kültürünü; itikadî sistemi, ahlaki değerleri ve fıkıh anlayışından oluşan İslam algısını ve yaşam biçimine karşılık kullanılmıştır. Tabii ki tarihin değişik dönemlerinde Türk topluluklarının veya Türk âlimlerin İslam algılarında vahdet-i vücudcu sufi algı veya zahirî anlayış etkili olmuştur, ancak bunlar Türkistan’dan Anadolu’ya taşınmış değildir, Horasan ve Anadolu’da hazır bulunmuştur.
Üçüncüsü, Türk Müslümanlığı Sünniliğe, Osmanlı Sünniliğine veya Aleviliğe indirgenemez. Çünkü farklı yorumlara saygıyı telkin etmekte ve yorumun olduğu yerde tekfire yer olmadığını savunmaktadır. Bu yaklaşım, “zat-ı alinize diyeceğim yok ama fikrinize karşıyım” veya “72 millete aynı gözle bakmayı” öneren bir hoşgörüyü içermektedir. Ayrıca akli ve ahlaki değerlere bağlı kaldıkları sürece Yesevî geleneğe mensup Alevilik-Bektaşiliği ve Sünni gelenekten akılcı-yenilikçileri içine alacak kadar geniş şemsiye bir kavramdır. Osmanlı döneminde yazılan Erkannameler başta olmak üzere Bektaşilere ait yazılı ve sözlü edebiyatta, Ebû Hanife ve Ahmed Yesevî olan ilgi ve bağlılık bunun açık göstergesidir.
Dördüncüsü, bu kavramın Türkiye’de 28 Şubat sürecinde tartışmaya gelmesi sebebiyle bazılarının anladığı gibi, “toplum mühendisliği” veya “İslam’ın reformasyonu” olarak tanımlanması doğru değildir. Çünkü Türklerin İslam’a girmesinden günümüze kadar yaşadıkları dinî tecrübenin adı olan Türk Müslümanlığı, Hanefilik, Maturidilik ve Yesevîlik olarak Cumhuriyet Dönemi’nden çok önce oluşmuştu.
Beşincisi, diğer ırk ve din mensuplarını dışlamak gibi bir içeriğe sahip değildir. Yaratılanı yaradandan ötürü sevmek esastır. Hatta Osmanlı Dönemi’nde Türk ismi bir ırkın isminden çok Müslüman yerine kullanılmıştır. Balkanlarda bu algının hâlâ devam ettiğini görüyoruz. Orhan Gazi, Anadolu’da fethettiği yerlerdeki gayr-i Müslimler, onun adil uygulamaları karşısında, “Nolaydı da bunlar bize daha önce bey olaydı” demişlerdir. Bu Müslümanlık tarzında, akıl ve akli yorumlara saygı duyulur, ahlaki değerleri sahiplenilir. Bu bakımdan tarih boyunca diğer din mensuplarıyla ilişkiler evrensel insani değerler ve hukuk çerçevesinde yürütülmüştür.
Altıncısı, Türk Müslümanlığı, günümüzde bazı araştırmacılarca Osmanlı dinî tecrübesi olarak da tanımlanmaktadır, ancak bunu son 600 yıla hapsetmek veya Osmanlı’ya indirgemek doğru değildir. Çünkü bazı dönemlerde Sünni irfancılığın ve Nizamiye medrese geleneğinin etkisiyle Türk Müslümanlığı kimliğinde önemli kırılma ve değişimler yaşanmıştır. Osmanlı İslam tecrübesinde bunların izlerine rastlanmaktadır.
b. Türk Müslümanlığının Tarihsel Kaynakları
İslam’ı ilk benimseyen toplumların tarihsel süreçte kurumsallaştırdıkları dinî düşünceleri, tecrübeleri ve dindarlık biçimleri genel olarak pratik uygulamalar üzerinden amelî-fıkhî; inanç konusunda siyasi ve itikâdî; bireysel dinî tecrübeler konusunda tasavvufî-ahlaki olmak üzere üç farklı boyutta tezahür etmiştir. Aynı durum Türk toplumlarının İslam algısı ve Müslümanlık tarzında da görülmektedir. İslam’ın inanç, ibadet-muamelat ve ahlak alanları Türklerin toplumsal, dinî ve kültürel yapısına, toplumsal ihtiyaçlarına uygun olarak yeniden yorumlanmış ve her üç alanda bilgi gelenekleri oluşturulmuştur. Birbiriyle sıkı sıkıya ilişkili olan ve iç içe geçen bu gelenekler Türk dindarlığın itikadî, amelî ve ahlaki cepheleri olmak üzere üç boyutunu temsil eder. Bu dindarlığın amelî cephesi Hanefîlik, itikadî cephesi Maturidilik ve Tasavvufî-ahlaki cephesi Yesevîlik olarak kurumsallaşmıştır. Türk dindarlığının üç boyutu temsil eden bu kimlikler, birbirini tamamlayan tek bir kimlik hâline gelmiştir. Maveaünnehir’den başlayıp Avrupa’ya ve Afrika’nın en ücra köşelerine kadar Allah’ın kelamını yaymayı amaç edinen bu akılcı din anlayışı, bin yılı aşkın bir süre İslam medeniyetinin gelişmesinde ve İslam’ın dünyaya tanıtılmasında başat rol oynamıştır. Bu üç geleneğin Türklerle ve Türk Müslümanlığı ile ilişkisine kısaca değinmek istiyorum.1
1. Hanefîlik
Türklerin İslam tasavvurunun önemli unsurlarından biri olan Hanefîlik, Ebû Hanife’nin fikirleri etrafında oluşan bir fıkıh mezhebinin adıdır. İsmini, mezhebin esaslarını belirleyen Ebû Hanîfe(150/767)’den almıştır. Ebû Hanife ve öğrencileri, itikadî ve fıkhî sorunların çözümünde akla ve akıl yürütme yöntemlerine önem vermeleri sebebiyle Akıl Taraftarları (Rey Taraftarları) olarak adlandırıldılar. Hanefîlik, İslam’ın doğu coğrafyasıyla ve özellikle Türk bölgeleriyle özdeşleşmiş bir mezheptir. Farklı ırk ve milletleri içinde barındıran bu coğrafyada Hanefîlik, özgürlüğe ve hoşgörüye önem vermesi, serbest düşünce ve görüşlere açık olması dolayısıyla halkın yoğun ilgisiyle karşılaştı. Türkistan’da yerleşik hayatın köklü bir şekilde kurumsallaşması ve devlet geleneğinin yerleşmesi, İslam’ın yayıldığı dönemde de bu hayat tarzının devamını gerekli kılmaktaydı. Bu sebeple bölgede kurulmuş olan, genelde merkezî otorite Abbasilere bağlı, özelde mahallî devletlerin çoğu, hukuki ihtiyacı karşılayacak sistem olarak Hanefîliği gördüler. Devlet geleneğine sahip toplumlar, kurdukları yeni devletlerde, çoğunlukla bu mezhebi tercih ettiler. Çünkü bu mezhep devletin ihtiyaç duyduğu iç hukuk ve devletler hukuku alanında son derece gelişmiş bir hukuk sistemine sahipti. Hanefîlik, insana ve insani değerlere büyük önem veriyordu. İslam’ı bir kabilenin dinî olarak değil, bütün insanlığa gelen ilahî bir mesaj olarak anlıyordu. Türkleri bu mezhebe çeken, Ebû Hanife’nin din anlayışı, özgürlükçü ve hoşgörülü görüşleri olmuştur. Çünkü Hanefîlik bu bölgede değişen siyasi ortamı ve yaşanan olayların gerçek sebeplerini ve sonuçlarını dikkate alarak halkın gerçek ihtiyaçlarına uygun çözümler üretmeyi, mevcut şartlarla daha iyi mücadele edebilmeyi çok iyi başardı.
Hanefîlik, sivil bir fıkıh hareketi olarak Kufe’de başlamıştı. Ebû Hanife, dinî bilgi üretme süreçlerinde siyasetten uzak durmaya çalıştı. Sorunları kendi yetiştirdiği oldukça donanımlı bir grup alimle, akli yöntemler kullanarak ve enine boyuna tartışarak çözmeye çalıştı. Herkesin fikrini aldıktan sonra kendi görüşünü ortaya koyardı. Diğer görüşleri asla yok saymazdı. Bazen görüşlerinde tek kalır bazan Ebû Yusuf ile bazen İmam Muhammed veya diğerleri ile aynı görüşte birleşirdi. Bu durum Hanefiliğe, büyük bir zenginlik kattı. Çünkü her konunun birden fazla çözümü vardı. Bundan dolayı Hanefilik, sadece Ebû Hanîfe’nin görüşlerinden oluşan ve tek imamı olan bir mezhep değildi. İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Züfer gibi başka imamları da vardı. Bu özelliği dolayısıyla Hanefîlik, mezhepler arasında, mezhepiçi çoğulculuğu temsil eden tek mezheptir. Bu geleneğin Türkistan’da devam ettirildiğini görmekteyiz. Hanefîliğin bu çoğulcu yaklaşımı, ekol içinde “Belh Meşayıhı”, “Buhara Meşayıhı”, “Semerkand Meşayıhı”, Merv Meşayıhı” ve “Fergana Meşayıhı” olarak tanımlanan farklı eğilimlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
Hanefilik, altın çağını Karahanlılar döneminde Türkistan bölgesinde yaşamıştı. Hatta Türkler, Hanefîliğe o kadar sıkı sıkıya bağlandı ki bazı tarihçiler onların İslam’a girişinden “Hanefî dinine girme”2 olarak söz etmişlerdir. Maveraünnehir kültür havzası, genelde İslam fıkhının, özelde Hanefî fıkhının gelişmesine önemli bir görev üstlenmiştir. Çünkü Türkler, Hanefîliğin Fıkıh usulünü ve Füruu fıkhını âdeta yeniden yazmışlardır. Örneğin Karahanlılar döneminde toplam üç yüze yakın fakih çıkmış ve bunların büyük bölümü bu topraklardaki eğitim kurumlarında yetişmişti. Karahanlılar döneminde ilim merkezleri durumunda olan elliyi aşkın şehir vardı. Bunların en önemlileri Buhara, Semerkand, Nesef, Kâş, Uşrusana, Ferğana’dır. Müslüman olduktan sonra İslam’a çok çabuk intibak eden Karahanlılar, Hanefî fıkıh tarihi açısından bir dönüm noktasını temsil eder. Bu konuda müstakil bir araştırma yapan Kavakçı, Karahanlılar döneminde 300’e yakın İslam hukukçusu ve 350’ye yakın eserin kaleme alınmasını Türklerin sonraki tarihini etkilemesiyle ilgili şu tespitleri yapar:
“Müslüman Türklerin ilim ve irfanıyla İslâm’a ve hususiyle İslâm Hukukuna intibakları ve 300’e varan İslam hukukçusu yetiştirmeleri, hatta onların fıkha dair eserlerinin 350’den fazla oluşu fevkalâde calib-i dikkattır. Bu hal onların ileride kuracakları Türk-İslam İmparatorluklarına ne derece layık olduklarını göstermekte idi. Fetva kitaplarının 20 kadar olduğu 350’den fazla Fıkıh eserinin % 98’i Hanefî Fıkhına dâirdir. Filhakika, Mâvarâ’ al-Nahr, Hanefî mezhebinin kal’ası olmuştur. Öyle ki, bu mezhebi, hususiyle Hanefî Fıkhını Mâvarâ’ al-Nahr mezhebi ve Fıkhı saymak mümkün olsa gerektir. …”3
Türkler tarafından yazılan fıkıh kitapları, Horasan, Anadolu, Balkanlar ve Kafkaslar’da dinî-toplumsal hayatın işlediği hukuki zeminini oluşturmuştur. Maveraünnehir fıkıh havzasında yazılan bu eserler, daha sonra bu bölgelerde yıllarca medreselerde okutulmuş, üzerine yüzlerce şerh ve haşiye yazılmıştır.
Sonuç olarak üç kıtaya hâkim olan Türklerin son bin yıllık tarihinde, milyonlarca kilometre karelik bir coğrafyada onlarca farklı etnik yapıdan gelen toplumların hukuki sorunlarını çözebilme başarısını Hanefîlik mezhebine borçludur.
2. Maturidilik
Türklerin İslam anlayışı ve dindarlık algısının inanç boyutunu Maturidilik oluşturur. İslam kültür ve medeniyeti açısından en önemli gelişmelerden biri Türkistan kültür çevresinde, IV./X. asırda yeni bir kelamî geleneğin doğmasıdır. Akıl Taraftarlığının Ebû Hanife’den sonraki önemli temsilcilerinden birisi olan İmam Mâturîdî, Ebû Hanife’nin fikirlerini geliştirerek köklü bir kelam ekolünün oluşmasını sağladı. Türkistan’da kurulan bu kelamî gelenek, onun adına nispetle Maturidilik olarak adlandırıldı. İslam inancının esaslarının tespiti ve ona yöneltilen eleştirilerin çürütülmesi için akıl ve vahyi birlikte kullanan bu ekol, Türkistan coğrafyasında yetişmiş mütekellimlerce kurumsallaştırıldı. Maturidilik, Hanefîlikle birlikte Türk toplumları arasında yayıldı ve günümüze kadar korunmaya çalışıldı. Türkistanlı alimler, meydana getirdikleri zengin edebiyatla Maturidiliği bu coğrafyada yaymakla kalmadı Balkanlar’a ve Kafkasya’ya kadar taşıdılar.
Türk bilginlerinin tamamına yakını Maturidî mezhebine mensuptur. Onlar yazdıkları eserlerle İslam kelamının gelişmesine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Türk kelamcılar, sadece kelamla ilgili değil, diğer alanlarda da eserler yazmışlardır. Osmanlı medreselerinde görev alan Hızır Bey, İbn Kemal Paşa, Hayali Ahmed Efendi, Gelenbevî, Akkirmanî gibi pek çok alim Maturidiliği Eşariliğe karşı müdafaa etmiştir. Aynı şekilde Tatar ceditçilerinden Mercanî, Kursavî, Rızauddîn b. Fahreddin, Musa Carullah, Gaspıralı ve diğerleri de Maturidiliği savunan ve onun görüşlerini yaymaya çalışanlar arasında yer almıştır. Balkanlarda da Maturidî geleneği benimseyen alimler yetişmiştir. Kısaca Türk dindarlığın itikadî boyutu Maturidilik tarafından temsil edilmiştir.
Maturidiliğin dışarıdan ithal bir fikrî sistem olmadığı, Türkistan’da Türk toplumunun ve Türk aklının ürettiği bir kelamî anlayış olduğu, konunun uzmanları tarafından benimsenen bir husustur. Bu gerçeği, en güzel şekilde merhum Yusuf Ziya Yörükân şöyle dile getirmektedir: “Maturidilik, İslam harsının Türk muakelesinden süzülmüş ve İslam esaslarının Türkler tarafından işlenmiş din fikriyatına müstenid resmî mezheptir.”4 Türkler arasında propaganda ve dâîlik sistemi yoluyla ithal olarak yayılmak isteyen anlayışlar olmuştur. Bunlardan bazıları İsmailik gibi, Şiilik gibi, Haricilik gibi ekollerdir. Ama bunlar Türk kültüründe ve Türk din anlayışında kalıcı bir yer edinememişlerdir.
3. Yesevîlik
İsmini Türkistanlı büyük mutasavvıf ve alim Ahmed Yesevî’den alan Yesevîlik de Maveraünnehir Türk kültür havzasında üretilmiştir. Türklerin İslam’ı kabulleri ile beraber Orta Asya’da başlayan en erken sufilik geleneğini birinci temsilcileri, Yesevî ocağında ve Hanefî-Maturidî medreselerde eğitim gören Türkistan Erenleri olmuştur. Ahmed-i Yesevî (öl. 1167), Türk halk sufi geleneğinin kurucusu sayılır ve bu yüzden de Pîr-i Türkistan diye nitelendirilir.5 Ahmet Yesevî, İslam’ın mesajlarını o günün insanının anlayacağı bir sadelikte Türkçe yazarak özellikle konar-göçer hayat yaşayanlar üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Yesevîlik ile ilgili önemli araştırmalar yapmış olan Fuat Köprülü, Yesevîliği, “bir Türk sûfisi tarafından hâlis bir Türk muhitinde kurulan ilk büyük Türk tarîkatıdır.” şeklinde tanımlamıştır. Ahmet Yesevî, tasavvufî sisteminin merkezinde koyduğu dört kapı kırk makam anlayışı ile İslam’ın inanç, ibadet ve ahlaki ilkelerini yazılı kültürden uzak göçebe Türk kavimlerinin kavrayacağı şekilde sistemleştirdi ve bu ilkeleri, onların hayat felsefeleri hâline getirdi. Bu sebepler Yesevîlik, İslam’ın ahlaki değerlerini konar-göçer topluluklar arasında yaymaya çalışan bir ahlak hareketi olarak da görülebilir.
Yesevîlik, XIV. Yüzyılın sonlarına doğru Maveraünnehir’de teşekkül eden ve genelde Türk coğrafyasında etkili olan Nakşibendiliğin ve XV. asırda Anadolu ile Balkanlarda teşkilatlanan Bektaşî geleneğinin doğuşuna kaynaklık etmiştir. Ahmet Yesevî’nin bu etkisi sebebiyle kendisine Hâce-i Türkistan unvanı verilmiştir.6 Yesevîlik, gerek Ahmed-i Yesevî’nin sağlığında, gerekse vefatından sonra, halifeleri Hakîm Ata (öl.1186), yani Süleyman Bakırganî, Mansur Ata (öl. 1119), Saîd Ata (öl. 1281), Hacı Bektaş Veli ve diğer Yesevî dervişler yoluyla gelişerek bütün Türkistan’da, Harezm, Horasan, Azerbaycan ve İran’da yayıldı.7 Moğol istilasıyla birlikte, büyük göç dalgalarıyla Anadolu’ya girmekle kalmadı Balkanları da etkisi altına aldı.8 Yesevîlik, sadece kendi milletine mensup insanların Müslüman olmasını sağlamamış Avrasya coğrafyasında yaşayan pek çok milletin de İslamiyet’e girmesini kolaylaştırmıştır. Ticaret kervanlar ile beraber seyahat eden Buhârâ ve Semerkand Medreselerinde yetişen dervişler ve din adamları, ilgili topraklarda yaşayan insanların gönüllerini fethederek ve akıllarını aydınlatarak bu toprakları fetih için hazır hâle getirmişlerdir.9 Maveraünnehir’de üretilen Yesevîlik, kendine özgü bir zühd anlayışı geliştirerek Safevî tekkesi ve diğer bazı sufi oluşumlar gibi Şiiliğe ve aşırı batınî yorumlara karşı kendini korumasını bilmiştir.
Hanefîlik, Maturidilik ve Yesevîlik, Türklerin dindarlık tecrübesinde etle tırnak gibidir. Akla, bilime, hukuka ve ahlaka önem vermeleri dolayısıyla İslam medeniyetinin aklileşme ve evrenselleşme sürecine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Bu üç fikri yapının birbiriyle uyumu, hayata ve sorunlara inanç, ahlak ve sosyal hayat açısından bir bütünlük içerisinde bakmayı sağlıyordu. Türkistan ilim havzasında kelam, tasavvuf ve fıkıh birbirinden ayrı gelenekler ve fikir sitemleri olarak işlemiyordu. Fakih, zahid ve mütekellim aynı medreselerden ilim alıyorlardır. Anadolu’ya Türk göçleriyle gelen ulemaya baktığımızda onların bu üç vasfı bir şahsında topladıkları veya bu vasıfları taşıyanlarla birlikte sorunları çözdüklerini görüyoruz. Türk sufi geleneği, Hanefîliğe ve Maturidiliğe bağlı kaldığı sürece özgünlüğünü korumuş, kişilerin ahlaklı olmasına, toplumda iyiliklerin hâkim olmasına hizmet etmiştir. Bu geleneklerden uzaklaştıkça dergahlar ve tekkeler dışına çıkmamış, sadece oraya gelenlere hizmet etmiştir. Bu da onların hayattan, sanattan ve düşünceden kopmalarına sebep olmuştur.
Türkler, gittikleri bölgelerde bu üç gelenek yoluyla İslam’ı yaymıştır ve gönülleri fethetmiştir. İslam medeniyetine asırlar boyu hizmet eden Selçuklu ve Osmanlı gibi büyük devletlerin kurulması, bu üç anlayışın rehberliğinde başarılmıştır. Türk Müslümanlığını Kuzey Müslümanlığı olarak tanımlayan medeniyet tarihçilerinden Arnold Toynbee, 1955 yılında yazmış olduğu ve Kaliforniya Üniversitesi Saint Diyago kütüphanesinde saklanan çok gizli damgalı bir araştırmasında, Suud merkezli Selefi-Vehhabi ve Mısır Merkezli Eşarilik’ten oluşan Güney (Arap) Müslümanlığını kabile şeyhleri üzerinden kontrolünün kolay olduğunu söyleyerek Mustafa Kemal gibi isyancılar çıkarabilecek ve batı medeniyeti için alternatif olabilecek “Semerkand-Buhara-İstanbul eksenindeki Hanefî-Maturidî Türk Müslümanlığına” karşı dikkatli olunması gerektiğini yazmıştır.10
c. Türk Müslümanlığının Ortak Değerleri
Türklerin Müslüman olmadan önceki tarihleri ve kültürleri hakkında bilgi veren kaynaklar, onların yerleşik hayata geçen ve devlet kuran boylarda, tek Tanrı inancının varlığından, aklı Tanrı’nın bir “kut”u olarak görmelerinden, ilme saygı göstermelerinden, özgürlüklerine ve vatanlarına düşkünlüklerinden, ahlaki değerlere sahip olduklarından bahsetmektedir. Türklerin İslam ile şereflenmelerinden sonra gerek Ebû Hanîfe’nin öncülüğünde oluşan Hanefîlik gerek İmam Mâturîdî’nin fikirleri etrafında sistemleşen Maturidilik ve gerekse Ahmet Yesevî ve onun adına nispetle kurumsallaşan Yesevîlik’te tezahür eden bazı ortak değerleri ele almak istiyorum. Ancak günümüzde akıl düşmanlığını Kur’an’ın bir emri imiş gibi gösteren anlayışın hezeyanları ve sefaletine karşı akıl ortak değerine biraz geniş yer vereceğim.
1. Akıl Taraftarlığı
Akıl insanlara iyi ve kötüyü, yararlı ve zararlıyı, güzel ve çirkini ayırt edebilmek için Allah tarafından verilmiş bir yetenektir. İnsanların sorumlulukların kaynağı akıldır. Çünkü dinî bilgiye ulaşmada en güvenilir iki kaynakta birisi akıl, diğeri nakil (vahiy)dir.11 Bir üçüncü delil duyulardır. Akıl sadece dinî bilginin değil ahlaki bilginin de kaynağıdır. İnsan, ahlaki iyi ve kötüyü aklıyla bilir. Akıl; vahiy, duyular ve haberlerle elde edilen bilgilerin doğruluğunun sağlamasını yapan bir ölçüttür. Gerek duyu yoluyla gerekse haber yoluyla bilgi edinirken akıl gereklidir. Duyuların yetersiz kaldığı durumlarda ve doğru bilgiyi yalandan, gerçek peygamberi de sahte peygamberden ayırmada akıl yürütmek zorunludur.12 Akılla vahiy asla çelişmez. Aklın mutlak doğru ve zorunlu gördüğünü, vahiy de doğru görür. İmkânsız gördüğünü, vahiy de imkânsız görür. Bu yüzden Kur’an’da akla ters düşen akılla çelişen bir şey yoktur. Kur’an, Hz. Muhammed’in peygamberliğine ait akli bir mucizedir. Aklın birden fazla seçenek sunabileceği konularda vahiy rehberlik etmiştir. Aklın bilgi edinme gücü ve alanının sınırlı olduğundan eşyayı ve hadiseleri, bütün yönleriyle ve her şeyi teferruatıyla bilemez. Ama bu durum aklı, güvenilir ve doğru bilgiye ulaştıran bir kaynak olmaktan çıkarmaz. Akıl yürütmeyi reddeden kimse, çelişkiye düşmüştür.
Kur’an’ın dışındaki bilgiler ve haberler “aklî delillere ve Kur’an’a aykırı olduklarında, reddedilmelidir.”13 Akıl yoluyla elde edilen bilgilere “Akliyyât” denilir. İnsanlarda bulunan azaların kendine özgü şükrü ve ibadeti vardır. Aklın ibadeti, onun tefekkürü ve fikir üretmesidir. Vahyin ve onu getirenin doğruluğu akıl ile bilinir. Allah’ı varlığının bilinmesi, aklen vaciptir. Allah’ın birliğine ulaşmada, ahlaklı olmada ve kullukta/şükürde mazeret söz konusu değildir. Akıllı Allah’a inanmakla, ahlaklı olmakla ve şükretmekle yükümlüdür. İnsan aklı, bu konularda vacip ve haram koyabilir. Mesela yaratıcının varlığının gerekliliği şeklinde bir hükmü (vâcibu’l-vücûd) akıl koymuştur. Şirkin ve cehaletin haramlılığını akıl koymuştur. Aklın, terbiye edilmeye ihtiyacı yoktur. Nefsin terbiyeye ihtiyacı vardır. Vahiy, aklı değil nefsi terbiye için gönderilmiştir. Akıl, küllilerde yanılmaz. Cüzilerde yanılabilir, ama onu da ya kendisi veya başkası ya da vahiy düzeltebilir. Ahiretin varlığı da akılla gereklidir. Akıl, Allah’ın bir hüccetidir. Gerçeğe ulaşmak ve doğru yolu bulmak için aklı kullanmak, Allah’ın bir emridir. Görüşlerin ve inançların doğruluğu onunla anlaşılır.
Türk toplumlarında akla önem vermek ilmin, felsefenin, tefekkürün gelişmesini ve İslam medeniyetinin inşasını sağlamıştır. Farabî, İbn Sina, Birunî, Sadruşşeria, Kâtip Çelebi ve benzeri pek filozof, mütekellim ve alim yetişmiştir. Farabî, ilk muallim Aristo’dan sonra insanlığın ikinci muallimi olarak görülmüştür. Birunî’nin yaşadığı asır, onun ilme katkılarından dolayı “Birunî asrı” olarak isimlendirilmiştir. İlim farz, cehalet haram kabul edilmiştir. Kadının ilim hakkı, kocalık haklarından daha üstün görülmüştür.
Türk Müslümanlığının kurucu metinleri olan Hanefiliğin fıkhî, Maturidiliğin kelamî ve Yesevîliğin tasavvufî metinleri aklın, akıl yürütmenin, tevilin, istihsanın ve kıyasın önemini yücelten örneklerle doludur. Ahmet Yesevî Kur’an ve hadisten anladıklarını akli hikmetler olarak divanında toplamış, Yunus Emre, bir tür akıl destanı olarak kaleme aldığı Risâletu’n-Nushiyyesi, aklı canın, gönlün ve ruhun üzerinde bir konuma yerleştirmiştir. Ona göre, gönül mülkünde ruhanî ve nefsanî olmak üzere iki sultan vardır.14 Bu sultanların üzerinde vücud kalesinin sultanı akıldır.15 Aklı başında olan hayır ve şerri birbirinden ayırır.16 Gönül aklı yoldaş edinirse sultan olur.17 Eğer gönül akıl tarafını tutarsa ve ikisi bir işi ortaklaşa yaparlarsa düşman hiçbir şey elde edemez. Bunu bir şiirinde şöyle dile getirir:
Eger ‘akıl başdayısa gönül de ol tuşdayısa
İkisi bir işdeyise düşman bana kâr eylemez18
Türk Müslümanlığının diğer edebî metinlerinde de akıl taraftarlığının güçlü bir şekilde savunulduğu görülmektedir. Örneğin Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig adlı eserindeki tiplemelerden biri olan Ögdilmiş aklıdır.19 Zaten Farabî ve İbn Sina felsefî metinleri, akılcılığın şaheserlerini temsil eder. Fars Müslümanlığının Batınî-Şiî metinlerinde ve Arap Müslümanlığının Zahirî-Selefî metinlerinde, genel olarak akıl taraftarlığı değil akıl aleyhtarlığı hâkimdir. Şiî metinlerde imamın aklı hâkimdir, başkalarının imama veya Merci-i taklitlere uyması şartı vardır.
Kutadgu Bilig’de aklı öven onlarca söz vardır. Onlardan bir kaçına burada yer vermek istiyorum:
“Onun için akıl, bilginin ve kılgının (eylemin) temelidir. İdareciler akıllı olmak, akıl danışmak ve aklını iyi kullanmak zorundadır.” 20
“Akıl yüceltir, bilgi büyütür. İnsan her ikisi sayesinde saygı görür. Bütün saygı ve itibar akıl içindir. … İnsanın insanlığı akıl ile tayin edilir. Akıllı olan asalet kazanır. … En çok beğenilen işler akıllıca yapıldığı için takdir edilmiştir. Aklın azını küçümseme, yararı çoktur.”21
“Akıllı insana aklı yeterli bir eştir. Akıl senin için iyi bir arkadaş, bilgi de çok merhametli bir kardeştir.”22
“Allah insanı yaratırken akıl ve gönül bağışlar. … Kısacası akıl ve gönül Allah vergisidir, amma bilgi insanın kendi emeğidir. … Akıl Allah vergisidir. … İnsan akıl sayesinde Allah’ın verdiği nimetlere ulaşabilir. Akıl, insan için her türlü erdemin başıdır.” 23
“Akıl insan için bir ölçüdür. … Akıllı insanın davranışları doğru ve yaptıkları ölçülüdür.” 24
“Akılsız ölü gibidir. Akıllı ise diridir. Her türlü iyilik akıldan gelir.”25
“Akıllı, doğrudur; hareketinin temeli doğruluktur. Dili ve sözü yumuşaktır. Akıllı insan yavaş, telaşsız, dayanıklı ve sabırlıdır.”26
2. Özgürlük, Ailenin Mahremiyeti ve Vatan Sevgisi
Türk toplumlarında özgürlük hayati bir önem taşımaktadır. İslam’ın vecibelerini uygulamak insanların özgürlüğüne bağlıdır. Özgür olmak pek çok ibadetin yerine getirilmesinin şartı olarak görülmüştür. Örneğin özgürlüğün olmadığı ve vatanın herhangi bir parçasının işgal edildiği durumlarda Cuma ve Bayram namazı kılınmamıştır. Bu durumda genel seferberlik ilan edilir ve kadın-erkek herkes özgürlüğünü savunmak için silaha sarılır. Kadınların, savaşa katılmaları için anne-babalarından, kocalarından izin almalarına gerek yoktur.
Bütün ibadetlerde insan iradesi ve ihtiyarı şart koşulmuştur. İrade ve ihtiyarın bulunmadığı iman ve küfür geçersiz, ibadet ve taat faydasızdır. İnsanın sorumluluğu, onun cüz-i iradesinin sonucudur. İnsan iyiliği veya kötülüğü seçmekte hürdür. İnanmak ve inanmamak insanın özgürlüğüdür. İnsan, yaratılmamış cüz-i iradesiyle iyi ve kötü seçeneklerinden birisini seçer ve Allah’ın verdiği güçle o fili yapar. Kul fiilinin sahibidir. Allah, ise fiili yaratandır.
Türklerde özgürlük, aile ocağı ve vatan tutkusu ile bunların sonucu olan devlet de önemli bir unsurdur. İslam öncesine ait Orhun Yazıtları’nda vatanın kutsallığından bahsedilir ve Ötüken için kutlu ötüken ifadesi kullanılır.27
İslam öncesi dönemde var olan ailevî değerler Müslüman olduktan sonra da devam ettirilmiştir. Toplumun ve devletin en küçük ve en güçlü birimini, üyeleri kan bağı ile birbirine bağlı olan aile oluşturmaktaydı. Türklerde erkek evlada büyük önem ve değer verilmekle birlikte, kadına da kısıtlayıcı engeller konulmazdı. Ailenin bütün işlerinde kadın da görev alırdı. O, erkekler gibi ata biner, silah kuşanır ve avcılık yapardı. Ailenin namus ve iffeti son derece önemliydi.28 Ana hakkı Tanrı hakkıydı. Hatta ana-babanın hayır dualarını almak bir gelenekti.29 Aile’nin mahremiyeti ve ocağın devam ettirilmesi önemliydi. Milletin bekası bunların, sağlam olmasına ve devamına bağlıydı. İslami şahsiyet aile ocağında töre ve ahlaki değerlerin yaşanmasıyla şekillenirdi.
Türk toplumlarındaki bu özgürlük tutkusu ve vatan aşkı Müslüman olduktan sonra da güçlü bir şekilde devam etmiştir. Türk yurtlarını İslam’la tanıştıran Kuteybe b. Müslim, Türklerdeki güçlü özgürlük ve vatan duygusunu şöyle ifade etmiştir: “Vallahi, onlar vatanlarına yabanda bağlı develerden daha fazla iştiyak duyarlar.” Zira deve Oman’da iken Basra’daki yerini vatanını ve yerini özler. Her şeye basarak, her vadiyi çiğneyerek ancak ömründe bir defa geçtiği yollardan tekrar memleketine gelir.” 30
Türklerle karşılaşan ve onları tanıma fırsatı bulan ilk dönem İslam bilginleri ve coğrafyacıları Türklerdeki özgürlük fikri ve vatan sevgisi ile ilgili önemli bilgiler vermektedir. Örneğin Yezîd b. Mazyad, Türklerdeki özgürlük anlayışının ne kadar güçlü olduğunu şöyle ifade eder:
“Allah’a yemin olsun ki, Türk eli kolu bağlı olarak bir kuyuya atılsa mutlaka bir çaresini bulup kurtulur.” 31
3. İnsan Sevgisi ve İnsana Saygı
İnsanlar, aynı maddeden yaratılmıştır.32 Bu sebeple kadın ve erkekler arasında yaratılış açısından farklılık değil eşitlik vardır. Hiçbir insanın, yaratılış ve nesep yönünden bir başkasına asla üstünlüğü yoktur. Çünkü insanlar en güzel şekilde yaratılmıştır. Aynı nefisten yaratılan kadın ve erkekler birbirinin kardeşidirler. İnsanlar, İslamiyet ve insaniyet açısından kardeştirler. Birincisi, bütün insanlar, insan olmakta (ademiyette) birbirinin kardeşidir. Ancak Müslümanlar, İslam’a mensup olmaları sebebiyle birbirinin din kardeşidir.
İnsanlar arasındaki üstünlük kendi iradesi ile hayra yönelmek, iyilik yapmak ve ahlaklı davranmaktadır. Allah, bütün insanları aynı cevherden yarattığı için, hiçbir insan cevheri bakımından diğerinden üstün değildir. Üstünlük sadece salih amel işlemekle sağlanır.33 İnsanın diğer varlıklardan üstün kılınması, onun en güzel şekil ve görünümde akıl sahibi bir varlık olarak yaratılmasındadır. 34 Buna rağmen insanlar, farklı arzu ve tabiatlara sahiptir. Çünkü insanlar tek bir arzu ve tabiatta yaratılmamıştır. Eğer insanların arzu ve istekleri aynı ve tek bir şekilde olsaydı gelişme (menafi’) ve kültür (mearif) yok olurdu.35
İnsanlar, doğuşta günahsızdır. Mümin ve kâfir olarak doğmazlar. Bu vasıfları sonradan kazanırlar. Her bir insan, inanma ve inanmama özgürlüğüne sahiptir. Yani insan için inanmak da inançsızlık da bir haktır. Bu düşünce özgürlüğüne ve insana saygının bir gereğidir. Bu sebeple, kâfirler, küfürleri sebebiyle öldürülemez. Çünkü Allah’a karşı işlenen küfrün cezasını, insan veremez. Küfrün sahibini Allah, ahirette sorgulayacak ve cezasını verecektir. 36
İnsan, Allah tarafından en güzel şekilde yaratıldığı için saygın bir varlıktır. İnsanların farklı düşünmesi, şirk koşması veya küfür fiilini işlemesi, onu varlık olarak necis kılmaz. Yani müşrik ve kâfirler, varlık olarak (ahval) necis olamaz. Necis olan ve kınanan onların küfür fiilleri ve ibadetleridir.37
Allah, insanı güç yetirebileceği şeylerle sorumlu tutar. Dolayısıyla insanlar, dinde güç yetirilemeyecek şeyle asla sorumlu tutulmazlar. Herhangi bir şeyle sorumlu tutulmanın öncelikli şartı, emredilen veya yasaklanan şeyin, insanın yerine getirebileceği türden olmasıdır. Buna göre, insanları güç yetiremeyeceği ibadet ve taatlerle veya yapamadığı şeylere karşılık daha ağırıyla cezalandırmak dinin sorumluluk mantığına aykırıdır.38
Ahmet Yesevî, insanın Allah tarafından yaratılan saygın bir varlık olarak kabul ettiklerinden dolayı, insanın şerefinin korunması, onun incitilmemesi, açlık ve yoksulluğa terk edilmemesi, yetim ise sahip çıkılmasını öğütlerler.39 Çünkü fakir, yetim ve kimsesizin genelde halkın rızasını kazanan Hakk’ın rızasını kazanır. Hatta Hacc’a gitmeğe niyetlenen kimsenin Allah’ın evi olarak görülen Kabe’ye, yani Allah’ın huzuruna kul hakkı ile ve kul rızasızlığı ile çıkmaması gerekir.40 Ahmed Yesevî, insanları incitmemeyi, kalp kırmamayı, onlara yapılan haksızlığa direnmeyi, inançsız bile olsa onlara saygı gösterilmesini salık verir:
Sünnet imiş, kâfir de olsa, verme zarar
Gönlü katı, gönül inciticiden Allah şikayetçi41
Yusuf Has Hacip, insanın bu dünyada varoluş amaçlarından birinin diğer insanlara insanlık yapmak olduğunu şu şekilde açıklar: “Yürü, insanlık yap; insanlara karşı insanlık yap. İnsana bu ad, yaptığı insanlık yüzünden verilmiştir. İnsanlık yapmayan insan değildir. Şekil ve görünüşte insan gibi olsa bile hayvan gibi davranana insan denebilir mi?” 42
İnsan sevgisi ve ona saygı, Yunus’un şiirlerinin ana temasını oluşturmaktadır. Yunus Emre’nin yüreği içten ve samimi bir insan sevgisi ile doludur. Onun bu sevgisinin kaynağı Allah sevgisine dayanır. Çünkü Yaradan’ı sevdiğimize göre, onun yarattığını sevmemek olmaz. Bundan dolayı “Yaratılmışı severiz, Yaratandan ötürü” demiştir. Allah’ın hakiki sevgisine nail olan insan, başka insanlara kin gütmez, düşmanlık beslemez, onları incitmez ve cümle alem kardaş olur.43 İnsanoğlu, bu dünyaya birbiriyle kavga etmeye, birbirine karşı kin ve nefret beslemeye değil tanış, biliş olmaya, sevmeye ve sevilmeye gelmiştir. İnsanlar arasında, din, dil ve cinsiyet ayrımı yapmaksızın yetmiş iki milleti sevmek, onlara hoşgörüyle yaklaşmak gerekir. Çünkü yetmiş iki milletin yaratıcısı birdir. Hiç kimse hor ve küçük görülemez. İnsan gönlü Kabe’den daha değerlidir. Gönül yıkmak Kabe’yi yıkmaktan daha ağır bir günahtır. Gönül yıkanların ibadetlerinin hiçbir değeri yoktur. 44
Ahlaki değerler, insan sevgisi ve ona saygının bir parçasıdır. Türk kültüründe ve İslam’da öncelikli bir yere sahiptir. Büyüğe saygı ve küçüğe sevgi Türk kültürünün önemsenen değerlerin başında gelir. Kaşgarlı Mahmud, Türk’ü tanımlarken onun vasıfları arasında şu ahlakî değerleri saymaktadır: “… Bunların yanı sıra Türklerin güzellik, sevimlilik, tatlılık, edep, büyükleri ağırlamak, sözünü yerine getirmek, sadelik, öğünmemek, yiğitlik, mertlik gibi öğülmeye değer, sayısız iyilikler görülmektedir.”45 Kutadgu Bilig’de ise, “büyüğü büyük tut, onun itibarını gözet, sana da devlet ve ululuk, saâdet gelir.”( 4151. Beyit) denilmektedir. Başka bir yerde, “Gayret et; küçüklerin sana tahakküme kalkışmalarına meydan verme, onlarla ağız şakası yapma, diline hakim ol.” denilerek küçüklere nasıl davranılacağı ile ilgili ilkelerden söz edilir. ( 4184. Beyit)46 Türk kültüründe “cömert” ve cömertlik anlamında kullanılan ve tamamen ahlaki bir niteliğe işaret eden “akı” veya “akılık”, tarihsel süreçte Ahilik veya Fütüvvet teşkilatı olarak kurumsallaşmıştır. Ahilik geleneğinde, bir ahide bulunması gereken niteliklerin başında cömertlik ve eli açıklık gelmektedir.
4. İman-Amel Ayrımı
İman, Allah’ın varlığı ve birliğini, resulün getirdiklerini kalp ile tasdik etmektir. Bu tasdikin kesin bilgiye dayanması, inananın inancını sağlam bilgi ve sağlam delillerle desteklemesi şarttır. İmanda taklit mazur görülemez.47 Hakiki iman, kişinin özgür iradesi ve ihtiyarıyla gerçekleşen akli imandır. Şartlı ve şüpheli iman olmaz. Kişi Allah’ın birliğini, Hz. Muhammed’in resul olduğunu gönülden benimsemekle mümin ve Müslim sıfatını kazanır. İmanın Allah’ı sevmek, ona saygı duymak, tevekkül, kibri terk etmek gibi kalbî/duygusal hasletleri de bulunmaktadır. Ancak bu duygusal hâllerin durumu, müminin psikolojik durumuna göre değişebilir. Değişmeleri dolayısıyla onlar, imanın asıl rükünleri değildir.
Ameller imanın bir parçası olmayıp imanın dışında birer farzdır. Amellere inanmak ayrı, farz olduğunu bildiği hâlde yerine getirmemek ayrı şeydir. Farz olduğuna inanmayan kâfir, farz olduğuna inandığı hâlde yerine getirmeyen günahkâr mümin olur. Onlara göre namaz, oruç, zekât, hac iman değil, imanın dışında birer farz veya İman ve İslam’ın ilkeleridir (şerâi’). İslam’a girmenin şartı ameller olmayıp Allah’ı tasdiktir. İnsanlar, amelleri terk etmekle mümin vasfını kaybetmez, ama tasdiki kaybetmekle iman vasfını kaybeder. Ameller imanın bir parçası olmadığı için amelleri işlemekle iman artmaz, onları terk etmekle veya günah işlemekle de azalmaz. İnsanların farzları işlemeleri iman etmiş olmalarından dolayıdır. Yoksa imanları farz olan şeyleri işlemiş olmalarından doğmuş değildir. Müslümanlar tasdikte, yani imanlarında birbirine eşit, fakat amellerde birbirinden farklıdır. Birinin imanı diğerinden daha üstün veya daha az değildir. Farklılık sadece amellerde söz konusudur. İman ismini kazanan bir kimse aynı zamanda İslam ismini de kazanmıştır. Yani bütün Müslümanlar mümin, bütün müminler de Müslüman’dır.
Bir Müslüman işlediği büyük günahı sebebiyle imandan çıkmaz ve küfre de girmez. O, bu dünyada hakiki mümindir. Yalnız işlediği günahı dolayısıyla fasık, yani ahlaksız mümindir ve Allah’ın cezalandırma tehdidinin muhatabıdır. Böyle birinin ahiretteki durumu Allah’ın dilemesine kalmıştır; Allah isterse onun günahını bağışlar, isterse cezalandırır. İnsan, ne günahından dolayı ümitsizliğe kapılıp korku içerisinde ne de affedileceği ümidiyle ümit içerisinde yaşamalıdır. İnsan korku ve ümit arasında bir tavır takınmalıdır.
5. Din-Şeriat Ayrımı
Din, Allah’ın Nuh ve diğer bütün peygamberlere tavsiye ettiği Allah’ı birlemek (tevhîd) ve ona ibadet etmekten ibarettir. Bu din peygamberlerin hepsi için, tek ve aynı dindir. Elçilik görevini üstlenen bütün peygamberler ve nebiler, tevhid, Allah’a kulluk ve ahlaki ilkelerden oluşan ortak ve tek bir din üzeredirler. Fakat onların şeriatları ve hukuki hükümleri birbirlerinden farklıdır. İnanç ve itikat anlamına gelen din, şeriattan ayrıdır. Şeriat, ibadetler, emir ve yasaklar ile diğer dinî hükümleri içerir. Peygamberler, ibadetlerin miktarını ve sınırını bildirmek için gelmiştir. İman dindir, dinler ise inanılan inançlardan ibarettir. İnançların bulunduğu ve varlığını kendisiyle sürdürdüğü yer kalptir. Tasdikin baskı ve cebir altında tutulamayan mahiyeti ise kalpte bulunan tarafıdır; çünkü imanın bu noktasına herhangi bir yaratığın tahakkümü nüfuz edemez.
Mâturîdî’nin fikri sisteminde din, hiçbir dış etkinin baskısı ve zorlaması altında kalmaksızın özgür iradeyle ve kalbî tasdikle gerçekleşen bir inançtır. Bu din, Allah katında mutlak olan, neshedilmeyen ve değişmeyen hak din İslam’dır. Çünkü İslam, bütün akılların gerekli kıldığı ve bütün yaratıkların yaratılışının şehadette bulunduğu bir dindir. Bu itibarla “mutlak yol” Allah’ın yolu; “mutlak din” Allah’ın dini; “mutlak kitap” Allah’ın kitabıdır. O, bu dini “tevhid dini”, “hak din”, “hanif dini”, “fıtrat dini”, gerçek ve burhana dayanan, kesin delil ve hüccetlerle ayakta duran “akıl dini” olarak tanımlar.48
Mutlak dinin içerisine, tevhid, inanç esasları, ibadetin sadece Allah’a ait olması, Allah’a şükrün zorunluluğu ve ahlaki ilkeler girmektedir. Dinin unsurları, akılla bilinebilenlerle (Akliyyât) birebir örtüşmektedir. Farîzalar, hadler, emir ve nehiylerden oluşan şeriat, Peygamberin geldiği dönemin şartlarına ve toplumsal maslahatlara göre oluşturulan değişen toplumsal boyutu ifade etmektedir. Din kalbin fiili iken şeriat diğer azaların filidir ve daha çok duyulara hitabeden haram-helal gibi hususları ilgilendirir. Ancak kıyamete kadar bir başka Peygamber gelmeyeceğinden Hz. Muhammed’in şeriatı, başka bir şeriat tarafından asla nesih edilmeyecektir.
Mâturîdî’ye göre, sabit unsurlardan oluşan din, hiçbir dönemde değişikliğe uğramaz; ancak değişebilen unsurlar içeren şeriat, peygamberden peygambere değişir. Bütün Peygamberlere aynı din indirildiğinden dinde nesih ve değişiklik olmaz. Şeriatlara gelince, birbirinden farklı şeriatlar vardır. Aslında belli dönemin şartları içerisinde şekillenen şeriatın, beşerî ve ilahî olmak üzere iki yönü vardır. Bu sebeple Mâturîdî, bir şeriatın kendi içinde de neshin olabileceğini kabul etmiştir. Fakat ona göre, nesih “ bir hükmün yürürlükten kaldırılma vaktinin açıklanmasıdır. Allah herhangi bir hükmün süresi bittiğinde geçici, süresi belirli yeni hükümler ve şeriatlar koyar. Bunu da bazen bizzat kendisi kitabıyla bazen de Resulü’nün diliyle açıklar.” O, şeriattaki herhangi bir hükmün varlık sebebinin ortadan kalkması veya süresinin sona ermesi durumunda beşerî müdahaleyle yani içtihatla bir hükmün sona erdirilebileceğini söyler. Hz. Ömer’in kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlara (Müellefe-i Kulûb) zekâttan pay verilmesinin iptalini örnek verir ve ayetten şöyle bir sonuç çıkarır: “ Bu ayette, hükmün uygulanmasına gerekçe oluşturan mananın/maslahatın yok olması sebebiyle içtihatla neshin olabileceğine dair bir delil bulunmaktadır.” Bu olay için, “ ictihadî nesih” kavramını kullanan ilk kişi Mâturîdî’dir. Şerî’ hükümlerde neshin ne zaman ve nasıl olacağını aklın yetkisine bırakmış ve şöyle demiştir: “ Nesihten kaçınmanın aklen imkânsız hâle geldiği durumlarda nesih caizdir; nesihten kaçınmanın aklen mümkün olduğu durumlarda ise caiz değildir.” 49
6. Diyanet Siyaset Ayrımı
Mâturîdî, bu iki kavram arasında kesin bir ayrıma gider. O, “ İslam toplumunu yönetecek kişinin (İmâm) Kureyş’ten olması” rivayetini bu yolla açıklar. Şöyle ki hilâfetin Kureyş’e tahsisi, diyaneten değil siyaseten doğrudur. Çünkü dinî açıdan, imam olacak kişinin öncelikle Allah’tan en çok sakınan, insanların problemlerini çözmede en basiretli ve onların yararına olan şeyleri en iyi bilen birisi olması gözetilmeli ve bu şartları taşıyan kim olursa olsun imamete getirilmelidir. Ayrıca malların ve ırzların emanet edileceği kişilerde takva özelliğinin aranması da bunun delilidir. Çünkü bu görevi takva vasfı ile yerine getirebilirler. Bu bakımdan diyanet açısından gözetilmesi gereken şey takvadır.50 İmamların Kureyş’ten olması, dinî olmaktan çok siyasi ve sosyolojik bir tercihtir. Çünkü imamet dinî bir yönü olmakla beraber daha çok idari, hukuki ve siyasi bir konudur. Bu yüzden imam olacak kişinin takvanın yanı sıra küçük düşürülmemiş ve nefret edilmeyen bir soydan olmasına ihtiyaç vardır; insanların kendilerini güçlü ve saygın olarak bildikleri bir soya verilmesi de bundandır. Kısaca Siyasi yetki melikleri/emirlerin elindedir, diyanet yetkisi ise Nebilerin elindedir.51
Halife veya devlet başkanları, Müslümanların meşveretiyle seçilir. Yani Halifeler, yetkilerini halktan alır. Siyasi erkin kaynağı ilahî değil beşeridir. Halife, Allah’ın, resulünün veya İslam’ın temsilcisi değil, Müslümanların temsilcisidir. Yönetici atamakta asıl olan liyakat ve ehliyettir, dindarlık değildir. Devlet başkanlarının hutbelerde, adil veya Şah, Şehinşah ve Allah’ın yeryüzündeki gölgesi ve benzeri sıfatlarla övülmesi, hutbeyi okuyanı dinin dışına çıkarabilecek bir durumdur. Küfür ve şirk tanımlamaları, kişilerin inancı veya inançsızlığı ile ilgilidir. Devlet, kâfir veya mümin olarak tanımlanamaz. Musa Carullah, bu tanımlamaların yanlışlığına dikkat çekerek, “Devletin imanı adalet; küfrü zulümdür.” demiştir. Ebû Hanife ve İmam Mâturîdî, zulüm yapan yöneticilere karşı çıkmışlar ve onlarla oturup kalkmayı eleştirmişlerdir. Akıl, iyi ve kötüyü bilebileceği için, neyin zulüm neyin adalet olduğunu da bilir.
7. Peygamber Sevgisi
Türklerde Peygamber sevgisi diğer Müslüman topluluklardan farklıdır. Onlar, Peygamber sevgisini kuru ve sözde bir muhabbet olarak görmemiştir. Bu sevgi toplumsal hayatın her alanına yansıtılmıştır. Hz. Muhammed’in adı her anıldığında bir saygı ifadesi olarak ona salat ve selam okunması bu bilincin ve sevginin en somut ifadesidir. Durmuş Hocaoğlu’nun ifadesi ile bu sevginin örtesinde bir “aşk”tır.
“Türkler için Muhammed Resulullah (salât ve selâm O’na olsun) sadece bir din vazıı, sadece ezelî-ebedî hakikatlerin tebliğcisi değildir; bunu da kapsayan ve fakat aşan, çok daha fazla ve çok daha derin bir anlam taşımıştır; O, Türkler için, adetâ herşey demek olmuştur. Türklerin, İslam’ın peygamberine, Allah Elçisi’ne duydukları sevgi bir “aşk” düzeyindedir.”52
Peygamber sevgisinin Türklerin kültürel hayatlarındaki yerini ortaya koyan önemli yansımalarından bir diğeri de yeni doğan çocuklar için seçilen isimlerin, Hz. Muhammed veya onun ailesiyle bir şekilde irtibatlı olmasıdır. Erkek çocuklar için seçilen isimler arasında, Ahmed, Mahmud, Mehmed, Mustafa, Resul ve Ekrem gibi doğrudan Hz. Muhammed’i hatırlatan veya Ali, Hasan ve Hüseyin gibi onun en yakınlarına matuf isimler bulunmaktadır. Kız çocukları için ise Hatice ve Ayşe gibi Hz. Muhammed’in hanımlarından veya Zeynep, Rukiye, Fatıma veya Ümmü Gülsüm gibi kızlarından birinin isimleri tercih edildi.
Öte yandan Türklerde Hz. Muhammed’in isminin doğrudan kullanılmayıp yerine Mehmed’in tercih edilmiş olması Peygamber sevgisine gösterilen titizliği gözler önüne sermektedir. Bunun sebebi, çocuklara kızgınlık ve öfke anında farkında olmadan ağızdan kötü ve çirkin sözlerin dökülebileceği, adı Muhammed olması durumunda da bunun Hz. Muhammed’e bir saygısızlık ifade edeceği endişesidir.
Türklerin Hz. Muhammed sevgisini nesilden nesile aktarma çabası, bu sevginin sürekli canlı tutabilmesinde oldukça etkili oldu. Bu doğrultuda daha dünyaya gözlerini yeni açmış bebekler için Peygamber sevgisini içeren “Ninni Muhammed’im Ninni! Ninni Can Ahmed’im Ninni!” gibi ninniler söylendi. Mevlid geleneğinin Türk toplumsal hayatında bu kadar yaygın olmasının onlarda bulunan derin bir peygamber sevgisinin ürünüdür. Mevlidlerin Hz. Peygamber’in doğum kutlamalarının dışına taşarak özellikle çocukların doğumu, erkek çocukların sünneti sırasında ve düğün, asker uğurlama esnasında okunan bir gelenek hâlini alması bu gerçekle birlikte düşünüldüğünde son derece anlamlıdır.
Hz. Muhammed’in gül ile sembolleştirilmesi, Türklerin toplumsal ve kültürel yaşamlarında Peygamber sevgisini oldukça farklı bir boyuta taşıdı. Türk İslam edebiyatında Hz. Muhammed’in sevgisini konu edinen Ahmediye, Muhammediye, Mevlid-i Şerif ve benzeri türden pek çok eser yazılmış olması, bu sevginin edebî göstergesidir.53
Günümüzde Türk topluluklarının yaşamakta olduğu dindarlıklar incelendiğinde, geleneksel Türk Müslümanlığının dindarlık ve İslam algısını oluşturan pek çok ortak değerin kaybolduğu ve Türk Müslümanlığı olarak tanımlanamayacak müslümanlıkların ortaya çıktığı görülecektir. Bu dindarlığın belirleyici dinamiklerinden Hanefîlik ve Maturidilik, içi boş sembolik bir kimliğe dönüşmüştür. İslam dünyasında Hanefî-Maturidî olduğunu iddia eden grupların çoğu, bu geleneğe yabancılaşmış, akıl, felsefe ve sanat düşmanı olmuştur. Bugün gönül ehli ve irfan ehli olduğunu iddia edenler, Yunus’un tersine, aklı dost ve yoldaş edinmeyi bırakmışlardır. Mâturîdî’nin bir bilgi kaynağı olarak kabul etmediği ilham ve keşifle, menkıbelerle Müslümanların dinî duygularını istismar etmeyi meslek edinmişlerdir. Ayrıca önüne geleni tekfir eden ve dışlayan bir din dili kullanmaktadırlar. Akla ve fıtrata yabancılaşmaktan dolayı, Türk Müslümanlığını oluşturan inanç, ahlak ve eylem birlikteliği, fikir ve davranış arasındaki uyumluluk (mantık) bozulmaya başlamıştır. Bazı kesimler ise Türk Müslümanlığını veya Maturidiliği ulusalcı ideolojinin bir aracı hâline getirme gayreti içine girmiştir. Hanefîlik ve Maturidilik, İslami değerlerin yenilenmesi ve evrensel değerlere dönüşmesi için önemli bir şanstır. Ancak Türk Müslümanlığı, akılcı ve reyci yönteme dönerek Kur’an ve aklın rehberliğinde önce kendisini yenilemelidir. Çünkü günümüzde Hanefî-Maturidîlerin temsil ettiği gelenek güncellenmediğinden, sorun çözme işlevini yitirmiş, hatta sahte temsilcilerinin elinde sorun hâline gelmiştir. Bunun için klasik Hanefî, Maturidî ve Yesevîliğe ait kaynakların eleştirel süzgeçten geçirilerek akılcı geleneğin yeniden inşası hayati bir önem taşımaktadır. İmam Ebû Hanîfe ve İmam Mâturîdî yanılmaz şahsiyetler değildir. Onların bugün gelip sorunlarımızı çözmeleri de söz konusu olamaz. Dolayısıyla bizim için asıl önemli olan sorunların çözümünde onların kullandıkları akılcı metodu kullanmak ve yeni bir İslam medeniyeti kurma hamlesini başlatmaktır.
————————————
Atıf:
Türk Yurdu, Haziran 2017 – Yıl 106 – Sayı 358 ......... prof sönmez kutlu
.Türkler ve İslamiyet Murat Özbay* A. Türklerin İslam' dan Önceki İnanç Sistemleri İslam Dini, yedinci asrın başlarında Arap yanmadası'nda Hz. Muhammed tarafından tebliğ edildiği dönemlerde, bu yeni dinle karşılaşan Türkler de ferden İsliıniyet' i kabullenıneye başlamışlardı. Ancak Türklerin kitleler halinde İsliıniyet'i kabulleri ise onuncu asırcia gerçekleşmiştir. Bilindiği gibi Türkler arasında, İslam olmadan önce de pek yaygın ve sürekli olmamakla beraber çeşitli inanç ve dinler görülmekteydi. Bu cümleden olarak Divan-ı Lügati't-Türltde bazı Türk kavimleri arasında; Nom, Tayın, Yalvaç, Totem, Yada, Sata, Kam, Şamanizm .. vb. gibi inanç sistemlerinin belirtilerinden bahsedilmekteydi. (1) Ayrıca; Bartold, Eberhard, Radloff, Babinger; Duda, ]ansky, Röhrborn, R. R. Amt, M. F Köprülü, 1. Kafesoğlu, A. inan, B. öge!, H. Tanyu.. vb. bilim adamlarında gördüğümüz gibi bazı Türk kavimleri arasında; Mani, Budizm, Musevilik, Hiristiyanlıltın da çok kısa bir zaman dilimi içinde girdiklerini, fakat İslamiyet'in gelmesiyle bunların %90'ın üstünde büyük bir kısmının da müslüman olduklarını görmekteyiz. Bunun yanında Altaylar ve Yakufların ise hala eski Türk dinlerinden kalma bazı irikadi inançlarını da yaşatmaya dem etmektedirler. Gök-Türk abidelerinin girişindeki; "Üstte mavi gök, yerde yağız yer yaratıldıkta, ikisinin masında insanoğlu yaratılmış. insanoğlunun üzerine atalann Bumin Kağan ve İstemi Kağan, kağan olarak otuT?nuşlar." şeklindeki , gerçekten muhteşem ifade, yağız yeri, mavi gökleri ve insanoğlunu yaratan bir Tanrı'nın varlığı inancını, çok net olarak bildirmektedir. Tengri kelimesi ise bu zamanlarda, aıtık sadece Tanriya tahsis edilmiş bulunmaktadır. Bu inancın bu özelliği, Tanrı'nın Türk Tanrı sı olarak düşünülmüş olmasıdır. O'na; ibadet edilir, dua edilir ve kurban kesilir. Bu, bir milli dindir ve adı gök Tanrı dinıöir.<2) Türklerin bundan sonraki geçici dönemlerde kabul ettiği dinlerin isimleri ise şöyledir: Budizm: Hindistan'da hakim olan Kuşanlar hanedanı ve Ak-Hunlar Budist idi. GökTürk hakanı Tapu Han'da Budist dinine girmiş, ancak halk bu inanca fazla itibar etmemiştir. 860 yılında Kansu'ya, yerleşerek burada bir devlet kuran Sarı Uygurlar da Buda dinini kabul ederler. Maniheizm: İran'da başlayıp, Sasanilerin baskısı ltında bir kısım mensupları, daha hoşgöıülü oldukları bilinen Türk ülkelerine göçen Mani dini, buralarda etkili olmuştur. Uygur Hanı Begü Han, Çin seferinde yarunda getirdiği rahiplerin etkisi ile Mani dinini resmen kabul eder. Bu din, Uygurlar ve kültürü üzerinde derin etki yapmıştır. Uygurlarda; Hrıstiyanlık, İslamlık, Gök Tann dini ve Mani dini bir arada yaşamıştır. (") Doç. Dr., Gtızi Oniversttesl Gazi Eğilim Fakı1llesl Oğrellm Qvest. (1) Kaşgarlı Mahmud (Çev. B. Atalay), Diı•tm-ı Lıigali'I-Tıırk, Ankara l937, c. ı, s 157, 274, 433; c. m, s. 3, 33, 137, 159, 169, 218, 359, 377. (2) Başlangıçtan Gflnı1mı1za Bıi ı1k Tılrk Klasikleri (B.T.K), İstan bul 1985, C. 1, s. 8. Musevilik: Aynı asırlarda batıda Hazar Hakam da musevi dinini resmen kabul eder; ancak, halk genellikle Müslümanlık ve Hırıstiyanlığa da yönelir; Gök-Tanrı dini de devam eder. Hıristiyanlık: Sekizinci asırcia Maveraü'n-nehir civarında Zerdüştlük ün yayıldığı görülür. Doğu Türkistan'da Uygurlar arasında ise Hıristiyanlık ın Nasturilik mezhebi görülür. Dokuzuncu as rda Batı'da Bulgar Hanları Hrıstiyanlığı seçer. Bir kı ım Bulgarlar ise müslüman olarak İtil Bulgar Devleti'ni kurarlar. Balkanlar'a geçen Kıpçak ve Oğuzlar'ın da Hnstıyanlaşt ğı görülür. Peçenekler de ise Hnstiyanlık ile Gök-Tanrı dini birlikte yaşamaya devam ederler 1061 yılında Hazar Haru Hnstiyan olur, Hazarlar arasında yine çeşitli dinler bir arada yaşar.G) B. Türklerin İslamiyet'e Geç erinden Önce Araplada Karşılaşmaları Bilindiği gibi Türkler, İslaroiyein zuhurundan önce de Araptarla bazı bak mlardan temas ve çatışma halindeydiler. Bun arın bu bereberliktelikleri, Türklerin İslam dinini ilk dönemlerden itibaren tanırnalanna ve müslüman malarına vesile olmuştur. Şimdi bu birliktelikleri kronolojik olarak sa anekdotlarla vermeye çalışalım. 1. Hz. Muhammed'den Önce Türk-Arap Münasebetleri Türkler ile arapların doğrudan doğruya olmasa bile ilk temas arı İslamiyet'in ortaya çıkmasından önce Sasani İmparatorluğu ile V. asrın sonlarına doğru başlamıştır. Sasani Hükümdan Kavad (488-541)' ın Eftalitlerin yardımı ile tahta çıktığı ve Saltanatı boyunca onların nüfuzu altında kaldığı bilinmektedir.<4) Yine Sasani hükümdan Nuşirevan (541- 579) doğuda kendisi için bir tehlike gördüğü Gök-Türkler ile iyi geçinmeyi prensip kabul ederek, Gök-Türk Hakanı'nı kızı ile evlendi. Bu evlilikden dünyaya gelen oğlu ve halefi IV. Hürmüz (579-596), sima ve seeiye itibariyle İran ılara benzemed ği için "Türk oğlu" diye akablandırılmıştır.<5> Nuşirevan devrinde VI. asrın 2. yarısında (570) Yemen'e yapılan sefer sırasında İran ordu safları asında Türklerin bulunduğu rivayet edilmektedir.<6> TV. Hürmüz'ün başkumandanı Behcim Çı1b1n in ordusunda 588 yılında Gök-Türk Hakanı BagaHakan ile yaptığı muharebede Arap birliklerinin de bulunduğu kaynaklarda geçmektedir.m Daha sonraki yıllarda ise Behram ÇGbfu'in birlikleri arasında çok sayıda Türklerin bulunduğu görülmektedir. Hüsrev Perviz (590-628) ilk yıllarda İran ın iç durumlanndan faydalanan Gök-Türk birlikleri İran içlerine girmişler, Rey ve İsfahan'a kadar iler ernişlerdir. Büsrev Perviz bundan sonra Türklerle dostane bir politika izleyerek Bizans İmparatorlu üzerine yürür ve 619'da İran orduları Kadıköy'e kadar gelir ve Bizans'a ağır bir darbe vurur, fakat şehri ele geçiremez. (8) Bizans imparatoru Heraklios, GökTürklerle ittifak yaparak İran'a karşı taarruza geçerek Medain'e kad::ır ilerledi. Aynı zamanda Gök-Türk Hakanı Tung-Yabgu (619- 630)'da harekete geçti Rey ve İsfahan'ı ele geçirdi.<9) Demek oluyor ki İslam öncesinde Türklerin Araptarla münasebetleri Sasani im- <3) Bth11k Tı1rk Klasik/eri, C. 1, s. 9. (4) Hakkı Dursun Yıldtz, lsMm(}'Ct ı'!! 7iirklcr, Istanbul 2000, s. 205 25; Taberi /, s. 883; Z. V. Togan, Uınııml Tı1rk Taribi'ne Giriş, "' İst:ınbul 1970, C. 1, s. 72. ~ (5) O. ll. Yıldız, a.g.c., s. 25; 7'aberl/, s. 988; Togan, rı.s .e., s. 72. 8 (6) O. fl. Yıldız, a.g.e., s. 24. N (/) O. H. Yıldız, a.g.c., s. 26. !;: (8) Burada Ankebuı Suresi a.'2'deki "Rumlar mağlup oldu, rakaı ~ yakın bir senede galip gelecekler" mealindeki bu 5ycı müslümanların ehl-1 kitap Bizans'ı, Mccusi lran'a tercih edileceğine 'g dair bir elmlh niteliğindedir. O. H. Yıldız, a.g.e., s. 26. z (9) D. ll. Yıldız, a.g.e., s. 26. !;: parateriuğu aracaılığı ile başlamaıştır ki bunları Cahiliye Devri Arap şiirinde de bulmak mümkündür. Bu durum özellikle Hassan b. Hanzala, Nabiga el-Zubyani, Avs b. Hacar ve Şamman b. Zirar.. vb. şiiirierin şiirlerinde Türklerden, daha ziyade askeri yönlerini, kahramanlıklarını belirtir şekilde bahsettikleri ilk temasın askeri yönden olduğuğunu göstermektedir. Cl O) 2. HzMuhammed Dönemi ve Türkler Burada Hz. Muhammed'in Türkler hakkında söylediği hadislerden birkaç örnek vermek istiyoruz. Bilindiği gibi bu konuda elimizde bulunan ilk Türk kaynağı ise, Kaşgarlı Mahmud'un Divan-ı Lügati't-Türk'üdür. Bunun dışında bu sallada Ramazan Şeşen ve Zekeriyya Kitapçı'nın da araştırmaları bulunmaktadır. İşte bu araştırmalar neticesinde ortaya çıkan bu hadisleri üç noktada gruplandırmaya çalışalım: Bunlar Türklerdir. Allah 'a yemin olsun ki, atlannı müslümantann camii direklerine bağlayacak/ar. " - "Türkler Amid'e iner/er. Dicle ve Fırat'dan su içerler ve Elcezire'de dolaşırlar. Şam halkı şaşkınlıktan onlara bi1· şey yapamaz ... " - "Mil/etimin mülkünü en evvel Kantura (bununla Türkler kasdedilmekıedir) nesli zaptedecektir." - "Türkler Size dokunmadıkca siz de onlara ilişmeyiniz, çünkü milletimin mülkünü en evvel Kantura oğullan alacaktır." - "Allah 'ın ihsanlarını milletimin elinden en evvel Türkler alacaklardır. •(ın 3. Türk Kavmi ve Türk Dili hakkındaki hadisler - "Benim bir or·dum vardır. Ona Türk adı verdim. Onlan doğuda yerleştirdim. Bir 206 ı. Türkler iyi geçinmeyi ve onlarla mü- kavme gazaptanırsam Türkleri o kavmin üzecadele etmemeyi tavsiye eden hadisler: - Türkler size dokunmadıkca siz de onlara dokunmayaınız. - Türkler size dokunmadıkca siz de onlarla dost geçininiz. - Rabeşiler size dokunmadıkca siz de onlara dokunmayınız. - Tü1·kter size ilişmedikçe siz de onlara i/i.şmeyniz. 2. Türkler ile Araplar arasında birçok mücadelenin olabileceği, Türklerin Irak, Suriye ve İstanbul u fethedeceği ve hakimiyeti Araplardan alacağı belirtilen hadisler: - "Ümmetimi, geniş yüzlü, küçük gözlü, yüzleri deriden kalkanlar gibi olan bir kavim önünde sürecek. Onlar üç defa Arap yarımadasına kadar varacaklar. Birincisinde kaçan kurtulut; ikincisinde bazısı kurtulur, bazısı mahvolur, üçüncüsünde ise kökleri kazınır. rine yollanm." - "Her kim ki Türklerin diline sığınırsa onu kendilerinden sayıp her türlü tehlikeden kurtarıyor/ar. Bunun içindir ki, Türk olmayanlar da Türk diline sığınmakta ve bu vesi!e ile zat-a1· ve ziyandan kurtulmaktadırlar." Ben Buhara nın, sözüne güvenilir bir imamından, ayrıca Nişaburlu bir imamdan işittim, ikisi de senedlerle bildiriyorlar ki Peygamberimiz, Kıyamet alametleriyle, ahir zaman fitnelerini ve Oğuz Türklerinin ortaya ÇtkacakJarını bildirirken - "Türk Dili'ni öğreninizi Çünkü on/ann uzun sürecek bit· saltanatları olacaktır·. " buyurmuş diyor ve şu muhakemeyi yürütüyordu: (10) D. H. Yıldtz, a.g.e., s. 27; Bu beyitler için bak: Ramazan Şe· şen, Eski Ara.plar'a Göre Turkler, Tllrkiat Mecmuas~ İstanbul 1969, C.XV, s. 12 vd. (ll) D. H. Yıldız, a.g.e., s. 27; R. Şeşen, a.g.m.; !smail Hami Danişmend, 7ilrk Jrkı Niçin Mılslııman 0/rmışdur?, İstanbul 1959. s. 139, 141 vd. "Bu hadis doğru ise Türk Dili'ni öğrenmek vacib demektir. Eğer uydurma ise (o zaman da) akıl ve iz'an bunu icab ettirir''.(l2) Bu tür örnekleri çoğa ltmak mümkündür. Bilindiği gibi ancak biz konumuz itibariyle, Türklerin Araplada doğrudan doğruya temasları Hz. Peygamber'den sonra Horasan'ın fethiyle başlamış ve Maveraü'n-nehr'in fethi esnasında çetin savaşlar şeklinde gelişroiştir. Yukanda vermeye çalıştığımız Arap şiiri ve Hz. Muhammed'in hadislerindeki Türklerle ilgili rivayetler, Arapların peygamber devrinde Türkleri tanıdığı ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Taberi, müslümanların Hendek Muharebesi'ne hazırlandıkları sırada, Peygamberin bir Türk Çadırı'nda (Kubbetü'l-Türkiye) oturduğunu bildirmektedir.03) Meşhur hadiscilerimizden Müslirn ise, Peygamber'in bir Türk Çadın'nda itikafa çekildiğini rivayet etmektedir. 04) 3. İlk Fetihler Sırasında Türk-Arap Münasebetleri Hz. Muhammed'in vefatından sonra Hz. Ebu Bekir ile başlayan slam fütühatı başlıca üç yönde gelişti. Onlar da: Doğu'da İran, Batı 'da Kuzey Afrika, Kuzey'de ise Suriye ve Anadolu idi. İslam orduları, karşıJarına çıkan iki büyük imparatorluk ordularını da dinlemeden ilerlemelerine, fütuhata devam ediyorlardı. Hana Bizans'a karşı kazanılan zaferler neoicesinde bütün Suriye ve Elcezire İslam Devleti'nin sınırları içine girdi. Halife Hz. Ömer (634-644) zamanJannda varılan hudud bölgesi, sonradan büyük değişikliklere uğramadan asırlar boyunca İslam Bizans mücadele bölgesi haline geldi. Diğer tarafdan bugünkü Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinden kuzeye doğru ilerleyerek Kafkaslar'a vardılar. Bu fetihler esnasında İslam orduları Horasan, Maveraü'nnehr ve Taharistan bölgelerinde Türkler ile karşılaşmışlar ve uzun müddet onlarla mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Nihavend Savaşı'nı (642) takip eden aylarda, doğu İran fethini müteakip müslüman kuvvetlerine Horasan ve Toharistan'ın yolu açılmıştı. Abdullah Amir'in öncü kuvvetlerinin kumandanı olan Ahnef b. Kays Horasan'a girerek Herat, Nişabur ve Serahs ı zaptetdikten sonra Merv üzerine yürüdü. Son Sasani hükümdarı III. Yezducerd buradan Merv el-Rlıd, oradan da Belh ve nihayet Ceyhun'un ötesine kaçtı. Müslüman kuvvetleri Belh'i ve Nişabuı"'dan Toharistan'a kadar bütün Horasan ı ele geçirdiler. Ahnef, Merv el-Rı1d'da karargah kurdu. Yezducerd, Araplara karşı tek başına mukavemet ederoiyeceğini anlayınca Türk hakarundan, Fergana ve Sogd ahalisinden yardım istedi. Bu müttefık kuvvetler Belh'i müslümanlardan geri alarak Merv ei-Rüd'a kadar ilerlediler. Ahnef zor durumda kalmasına rağmen bir harp bilesi ile bu kuvvetleri geri çekmeye mecbur etti. Böylece Arap ordulan slamiye in zuhurundan sonra ilk defa karşı kar ıya gelmiş luyorlardı. Hz. Ömer'in şehid edilmesinden sonra, Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinde de bazı fetihler yapılmış, fakat dahili karışıklılar sebeiyle istenilen fetihler yapılamayıp, özde mevcut sınırların korunması sağlanmı rır. m> Yedinci asrın başlarından itibaren müslüman araplarla Türk boyları arasında bazı temas ve çatışmaların başladığı görülür. Bu baş layış, aynı zamanda Türklerin de ferden müslüman olmaya başladıkları bir dönemdir. Sekizinci asırda da özellikle 751'de müslümanları Ortaasya'dan kovmak üzere ge- (12) N. S. Banarh, Resimli Tllrk Edab(ıatı Taı;bl, Istanbul 1971, C. I, s. 251; Ka~garlı Mahmud (Çev. Besim Atalay), Dluan-ı Lıigam-Türk (upkı basım) Ankara,1940. C. , s. 2, 3, 4; M. F. Kôprülü, Edcb~>VJI Araştınnalan, s. 35-37; Caferoğlu, Alımeı. Kaşgarlı Mahmud. (1000 Temel Eser), ~anbul 1970, s. 30. (13) O. H. Yıldız, a.s.e., s. 28-29; Taberi. ı. s. 1468. (14) D. H. Yıldız, a.s.e., s. 29; R. Şeşen, a.g.m. (15) D. H. Yıldız, a.g.a., s. 29·30. 207 208 len büyük Çin ordusu ile İslam ordusu Talas'ta o çağın en büyük savaşına tutuşurlar. Türkler ise müslümanlar tarafını tutunaı Çinliler kaybeder, zafer müslümanların olur. Bu tarihi silah arkadaşlığı, Türklerle müslümanlar arasında ciddi bir yakın aşma vesilesi ve İs Iam'ın Türkler vasıtasıyla da yayılmasına yeni bir başlangıç olur.06) Dokuzuncu asırdan itibaren ise, Abbasi sarayı ve ordusunda Türk soylu asker ve komutanlar görülmeye başlar. Dönemin Abbasi halifesi Mu tasım Türk askerlerinin ahlak ve seeiyelerinin bozulmaması için onları Türkistan'dan özel olarak getirttiği Türk kızlarıyla evleodirir ve onların mensup olduklan boylara göre de başlarına kendi soylatından kumandanlar tayin eder. Böylece yüksek kumandanlık ve idarecilik mevkine gelen Türk soylularının, yer yer halifeye bağlı müstakil devletler kurduğu görülür. Bu cümleden olarak Mısır ve Suriye'deki Tolunoğullar, İhşidoğulları ve Azerbaycan yöresindeki SaaıoğuUan bu tür devletlerdir.<m C. Türklerin Müslüman Oluşlan Bilindiği gibi Türkler, Gök Tanrı dini'nden itibaren dini hayatlarında; tek Tanrı, öte dünya, Uçmag (Cennet), Tamu (Cehennem), kıyamet günü (ulug gün), hesap verme, adalet ... vb. dini kavramları zaten kullanıyorlardı. Bu kavramlar, daha sonra Türklerin islam olmalanndan sonra da aynı muhteva içinde kullanılmaya devam edildiği göıülüyordu. Bu sebeple İslamiyet in getirdiği bütün değerler, dini kavramlar tereddütsüz kabul edilip kullanılıyordu. Ortaasya'da Türkler arasında İslamiyetin münferiden yayılmaya başladığı ilk dönemlerde Mengü Kağan'ın İslam Elçisine verdiği cevap ise, Türklerin İslamiyet ile ilk karşılaştıklan dönemdeki dini inançlarını tereddütsüz bir şekilde ortaya koyuyordu. Mengü Kagan şöyle cevap veriyordu: "Biz tek bir Tanrı ya inanır ve taparız. O 'nun emri ile yaşar ve ölürüz. Dünya ahit·ette mücazat ve mükafat da O'na aittir. Tanrı, görünen ve görünmeyen her· şeyin htllikidir. Allah sizlere kitaplar gönderdi; ama siz onların yazdıklarını tutmazsınız. Bize de gaib'i bildiren Karnlar verdi; onların dediklerini yapar ve huzur içinde yaşarız. •ns) Sözleri, Türklerin islam öncesinde de tek Tanrı inancını ortaya koyuyordu. İşte bu inanç sistemi içinde Türklerin İslaıniyet'i kabulleri de kolay oluyordu. Bu cümleden olarak Türkler arasında Hz. Muhammed döneminden itibaren bir İslamiaşma hareketinin başlayıp, onuncu asırda da kitleler halindeki İslamiaşınanın tamamlanmış olduğu görülüyordu. Bu husus destanlanrnız ve tarihi verilecimizde açık bir şekilde anlatılıyordu. A. Destanlarımızda Türklerin İslamtaşma Hareketi Bilindiği gibi Türkler, göçebe hayatlannın icabı olarak Müslüman olmadan önce, muhtelif medeniyet zümrelerine sahip oldukları gibi çeşitli itikat sistemlerini de beniınseınişlerdir. Türkler, bu dönemlerinde de tek Tanrı inancına sahip bulunuyorlardı. Ayrıca olağanüstü halleri ve manevi üstünlüğe sahip mutasavvtf-vell kişilerin kerametierine de inandıkları ve onlara karşı da büyük bir saygı duydukları bilinmekteydi. İşte bu inanç çerçevesinde Türklerin İsHim öncesi ve İslam1 dönemi destanlan ve kaynak eserlerinde dinl-rasavvufi düşüncenin oluşmaya ba ladığı da görülmekteydi. Şöyle ki; 1. Oğuz Kağan Destanı: Oğuz Kağan Destanı nın İslami şekli diye isiınlendiıilen bu yeni versiyonda konumuz itibariyle mühim olan nokta şudur: İslami şekilde Türk Milleti'nin en eski ata ının adı, doğrudan doğruya 1ürktür. Nuh (16) Bılyı1k Türk Klasikleri, C. 1, s. 13. (17) Bılvı kTü k Klasikleri, C. , s. 12. (18) Bıı:ı~lk Tilrk Klasikleri, C. 1, s. 11. Peygamber'in birinci tarunu olan Türk, babaı Yafesin ölümünden sonra !sık Göl civarında yerleş iş; ilk çadırı o yapmış; Türklerin tarihi onunla başlamıştu.09> 2. Satuk Buğra Han Destanı: Türkler arasında, miladi IX-X. asularda söylendiği anla ıl n Satuk Buğra Han estanı nda; "Karahanlı rın ilk Müslüman Büyük Türk Hakanlığı olma şe efi şöy e anlatıl maktadır: Hz. Muhammed, kanadlı Burak surında göklere yükseldiği Mirac Gecesi'nde gök katlarında eski ve ünlü peygamberleri görmü tü . Bunlar arasmda nıyamadığı bir zatı Cebrail'e göstermiş, O'nun hangi peygamber olduğunu so rmuştu.Cebrail : "Bu peygamber değildir. Bu, sizin ahirete intikalinizden 333 yıl sonra dünyaya inecek bir ruhtur; Türkistan'da sizin etininizi yayacak bu ruh, Abdülkerim Satuk Buğra Han'ın ruh udur. n cevabını vermişti . Hz. Muhanuned buna çok sevindi. Yere döndükten sonr.ı her gün, dinini Türk ülkelerine yayacak bu insan için dualar etti. Dünyaya peygamber zamanında gelip onunla görüşmek saadetine rm ş arkadaşlan (sahabesi) İs am nunınu Türkistan'da yankıJ andıracak bu mutlu ruhu gözleriyle görmek istediler. Hz. Muhammed, nların niyazlarını kabul etti, dua etti. Hemen, başlarında Türk başlıkları bulunan, silahlı, kırk tlı selam vererek yaklaşmış. Bunlar Satuk Buğra Han'ın ve arkadaşla nnın ruhları idi. Selam verip yaklaşırla . n (Bu olaydan üç asu sonra) Satuk Buğra Han, Kaşgar Su tan nın oğlu olarak dünyaya geldi. Doğduğu gün yer deprenmiş; ağ yamaçlarındaki kaynaklar kaybolmuş; mevsim kış olduğu halde bahçeler, çayırlar çiçeklerle örtülmü tü . FalCJiar, bu çocuğun büyüyünce müslüman olacağın ı söylemi lerdi. Bu sebepten onu öldürmek istdiler. Fakat annesi; "Onu müslüman olduğu zaman öldürürsünüz! diyerek çocuğunu bu ölümden kurtardı .... " Sonra Satuk Buğra Han bir gece rüyasında gökten bir adamın indiğini ve kendisine Türkçe olarak; "Müslüman ol, dünya ahairetini kurtar .. " dediğini görür; uyanu ve Müslüman olur.(20) 3. Ahmed Yesevi Menkabesi: Bir gaza gününde Hz . Muhammed'ın ashabı aç kalmış, peygamberden yiyecek temiş er& Allah'ın Resulü dua tmiş ve Cebdiil, onlara Cennet'den hurma getirmi ti. Hurmala rı yiyorlarken bir tanesi yere düşmüş, Cebrail de; "Bu hurma, sizin Türkistanlı ümmetinizden Ahmed Yesevi'nin kısmetidir·. " haberini vermişti. Hz. Muhammed, hemen Arslan Baba'yı çağırmış, hurmayı ona vermjş ve: "Benden sonra Ahmed adlı bir çocuk doğacak, O, ümmetimin seçkinlerindendir; git onu bul ve bu hurmayı. ona ver .. " buyurmuştu. Yine Peygamber'in duasıyla Arslan Baba asularca yaşamış, bütün dünyayı aramış, sonunda Türkistan'a gelerek yetim Ahmed'i bulmuştu. Bu su·ada Ahmed, Yesi'de mektebe gidiyordu. Arslan Baba çocuğa selam verdi. Çocuk selam ı lırk ; ''Ey Baba! emanetiniz hani?" diye sordu. Arslan Baba bu beklemediği sorudan şa şudı: "- Ey velf! Sen bunu nereden biliyorsun?" d iye hayrelle sordu. Çocuk; "-Allah bana bildi,·di! cevabını vercti. Sonra adını sordu, Ahmed olduğunu anladı ve emaneti sahibine teslim etti. Arslan Baba, hem O'nun mürşidi oldu, hemde O'nun eğitim ve öğretimi ile meşgul oldu.<m 209 «> (19) Banarlı, N. S., Resimli Tr7rk Edcb(ıvw Tarihi. istanbul 1971, "' ~ (20) ~~~;:ı;. : S., a.g.c., C. , s. 268; Bflyt1k Tıirk Klasikleri, C. ~ 1., s. 13. •? (21) KöprOIO, M. F., 'll'lrk Edeb(Vllltrıela lik Mutasavvrj/or, Ankara ,... 1976, s. 28-29; Oanarlı, N. S., a.g.a., C. 1, s. 276-277; Ahmed ·z Yesevi, D/IJ{m-t Hikmet. s. 75-77. ~ Burada görülen şudur ki, Türkler, İslami dönem destanlarınuzda ve menkabelerimizde İslamiyeri birinci el, Hz. Muhammed'den al mı ardır. B. Tarihi Verilerde Türklerin Müslüman Oluşları Türk toplumu ba langıçta çeşidi itikadi sistemlerin içine kısmen girm şti. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Türkler arasında; Budizm, Maniheizm, Şamanizm .. vb. gibi değişik inanç ensuplarına rastlaruyordu.<22) Hatta Bizans ordulannda az sayıda Hı rıstiyan Türklerin bulunduğunu, Oğuz Türkleri arasında bir ara Hıristiyanlığın çok kısa ve sınırlı bir zaman dilimi içinde yayılma istidadı gös er iğini, fakat yayıl madığıru; Teshir ve Gürkan Nehri Havzası nı Türklerden birkaçının Ze düşt mezhebini kabul edenlerin bulunduğu nu ;(23) Hazarların Musev1 olduğu , Hazarlar ile coğ afi münasebetleri bulunan Kıpçaklar ve Oğuzlarda 1\ırani tesirierin görüldüğü210 nü biliyoruz.{2'Ü ..... % Yedinci asırda İslamiyet'in arap yanmadasın a Hz. Muhammed tarafından yayılmaya başlaması Türkler tarafından büyük bir özlemle takip ediliyordu. Ancak Türklerin İslamiyetle vicahen karşılaşmalan ikinci Halife Hz. Ömer (634-644) zamanında yapılan fetihlerle lmuştur. Bilindiği gibi Türkler, başlangıçtan beri tek Tanrı inancına sahip bulunuyorlardı. Bu bakımdan onların müslüman olmalan da kolay oldu. Türklerin yedinci asırdan onuncu asra kadar münferiden, onuncu asırda da kirlerler halinde müslüman oldukları görülüyordu.C25) e Türklerdeki bu münferit ve kitle halindeki islamiaşma hareketini kısa anekdotlarla vermeye çalışalım: ~ l.Türklerin Münferit Olarak i Müslüman uşlan ·:ı r- Yedinci asır Türklerle Müslüman Arap- ~ lar arasında temas ve çatışma arın başlad ğı bir dönemdir. Aynı dönemlerde Türkler arasında münferit İslamlaşma hareketlerinin baş ladığı görülür. Ancak Müslüman Araplann fetihler sebebiyle ilerleyişleri ve bulunduklan bölgelerde yeni Müslümanlara ge eği gibi sevgi, hoşgörü ve adil davranamamaları görülür. Ayrıca Emevi yönetiminin aşırı Arapcılık taassubu içinde bulunmaları sebebiyle yeni Müslüm nları rencide ederler. şte bu durumlar sebebiyle de bu bölgelerde bu yeni Müslümanlada Emevi yöneticiler arasında karşıl ıklı bir karşı akımın geli şmes ine yardımcı olurlar. Türklerin münferit İslamiaşma hareketinin başlaması hilafetin Abbasilere geçtiği dönemden itibaren hızlandığı görülür. Zira bu dönemde Arap olmayan Müslümanlara karşı da bir yakın alaka artar, müslümanlar arasında daha adil ve uyumlu bir devre başlar. IDiafetin Abbasilere geçmesi es asında ve sonrası dönerolerde Müslüman Türklerin fıilen yer aldıkları da görülür. Ayrıca 751'de Talas Savaş nda Türklerin Çinlllere karşı; Müslümanların tarafını tutınaları ve bu sebeple Çiniiierin mağlub olmalannda da Türklerin yardımları ın büyük olduğu görülür. Bu yardırnlaşma dolayısıyla Türklerle Müslümanlar arasında bir yakınlaşma ve am' ın Türkler arasında münferiden de olsa yayılmasına bir vesile olur ki, böylece Türkler arasında bir slamiaşma hareketi de başlamış olur. Halife'nin slam'a davet mektuplanna da; Maverau'n-nehr, Merv, Kaşgar, Aksu, İnsicab, Semerkant, Taşkent, Fergana, Buhara ... vb. sınır bölgeleri ve mahalli idareleri tarafın dan da olumlu cevaplar alırur<26) ve münferit İslamiaşma hareketi onuncu yüzyıla kadar da devam eder . (22) KöprOIU, M. F., Anadolu'da lslamiyet, Tılrk Yıırdu, C. V, lstan· bul 1925, s. 287-288; 7/lrk Edcb(yall Tarihi, istanbul 1981, s. 48. (23) Bardhold, Oruıasya 7iirk Tllribl, 3. Ocrs, s. 37. (24) Köprl\10, M. F., a.g.m., s. 288. (25) GOzel, Abdurrahman, Dlrıi TtıSllvvufl Tı1rk Edebiyatı, Ankar.ı 2000, s. 70. (26) Dilyı1k Tılrk Kltıslk/erl, C. 1, s. 12. Türkler, bir yandan da Bizanslllara karşı Anadolu'daki Uç boyları olan Erzurum ve Malatya'dan Tarsus'a kadar çekilen hat üzerine yerleştirilirler. Bu da gösteriyor ki, Anadolu'nun da kapıları ilk günlerden itibaren TürkIere açılmaya başlar ki, Alparslan da 1071'de Anadolu'nun Türkler adına tapusunu alır. 2. Türklerin Kitleler Halinde Müslüman Oluşları Türkler arasında kitle halinde ilk müslüman olanlar Volga Kazan havalisindeki İtil Bulgarlandır. Tuna Bulgarlarının Hıristiyanlığı, Hazar Han'ın museviliği, Uygur Han'ın Mani dinini kabul ettiği sıralarda Büyük Bulgarların hanı da Müslümanlığı kabul eder ve topyekün Müslümanlığa girerler. İkinci ve büyük hadise; Karahanlı hanı Satuk Buğra n'ın 920'de Müslüman olması ve bütün teb'asına İslamiyeri seçmesidir. Türkler arasında, Satuk Buğra Han'ın rüyası ile menkabeleşen bu olayla Karahanlılar ilk Müslüman Türk Bakanlığı olma şerefıni kazanırlar. Büyük Türk kitleleri bu arada Karluk boyu Müslümanlığına girer. 960'larda ise üçüncü büyük hadise gerçekleşir ve Oğuzlar Müslüman olurlar. Tarihler, ikiyüzbin Çadır halkının toptan Müslümanlığa geçtiğini kaydeder. Onuncu asnn sonlarına yaklaşıldığında, Türk boylarının yurtlarının hemen tamamına yaklnı Müslüman olmuş bulunuyorlardı.(27) Netice: Türklerin Müslümanlığa geçişleri; yedinci asrın başlarından itibaren münferiden başlar ve kitle halinde de onuncu asırda gerçek eşir. Demek oluyor ki, Türkler, onuncu asırda Ortaasya'da hiçbir zorlama olmaksı zın kendi seçimleriyle kitleler halinde İslam'a geçmişlerdie Türklerin İslam'a geçişi Türk tarihi açısından önemli olduğu kadar, dünya tarihi açısından da oldukça önemlidir. Bir Ermeni tarihçi; "Dünya, Türkleri taşımaya kafi gelmiyordu" derken, başka meşhur bir tarihçi olan Karabacek de bu konuda Türkleri kasdederek; "Dünya tarihinde Türklüğün islama intisabı kadar başta önemsiz görünen, fakat sonunda büyük tesiri olan başka bir hadise gösterilemez. Bu öyle bir tarihi olayın başlangıcı idi ki, Arap Cihan devletini kökünden sarstı ve sonunda Doğu Haifeliği nin muhteşem binası yıkıldı •(28) demektedir. Türklerin İslam'a geçişlerindeki önemli faktörlerden biri de uluhiyyet anlayışındaki yaklnlıktır. Bilindiği gibi her dinin esası, bu konudaki inancıdır. Türklerin ilk dönemlerden beri tek Tanrı inancına sahip oldukları bilinmektedir. Bu konuyu pekçok tariçinin kaydettiği gibi bir Süıyani tarihçi de; "Türkler daima tek bir Tanrı ya inanıyor ve Arapların da aynı Allah 'a inanmaları onların dinini kabule sebep oluyordu" demektedir . . Türklerin, İslam'ın tevhid inancına koşmatan, bir akide değiştirmeden çok, inançların temizlenme, yükselme, rinleşme, aydınlanma, birlik ve beraberliğe ulaşma, sevgi ve hoşgörü sahibi olma niteliğini taşımaktadır. Bilindiği gibi Türkler mizaçiarı itibariyle kendilerine uygun olmayan hiçbir unsuru kabul etmezler. Bu cümleden olarak Türklerin, daha önce, bazı doğu dinlerinin de kendi tabiatlarına uymadığı, kendilerini uyuşukluğa sevkettiği gerekçesiyle reddettikleri bilinmektedirler. Hatta Gök-Türk Hakan ı Tapu Han, Buda dinine girmesine kendi halkı itibar etmeyince Buda dini de Türkler arasında fazla yayılamamıştır. Halbuki Türk . boy arı bütün yaşayışlarında hareketli, hayatı tanzirnde sade 211 m ~ ıe ufukları kazanmış; yeni bir enerji patlaması gi- ·~ p ve aksiyona yönelik tabiatı ve tarihi birikimleri, İslamiyet in kabulü ile çok derin ve zengin (}.7) Bilyük Türk Klasikleri, C. 1, s. 12·13. (28) Gü.zel, A. , a.g.e., s. 71; Rasony, Laszlo, Taribtcı Tı"lrklflk, An· kara 1971, s. 158. ..... 212 bi tesir etmiştir. Türklerin İslamiyer'e geçişleri ile beraber Türk tarihinde daha geniş bir aksiyon, şevk ve hareket başlam ştır. Türklerin İslam'a geçişlerinden sonra da onlann dünya görüşlerinde, devlet yönetimi bakımından temel ölçülerden biri de adalet olmuştur. Yani hakimiyetin kaynağı ve meşruiyeti, adalet fikrine dayandırılmıştır. Adalet fikrinin kaynağı ilahi, ölçüleri ise İslam1'dir. "Adalet mülkün temelidir" sözü bu anlayışın ifadesidir ve mülk, devleti, hakimiyet hakkını ifade eder. Adaletin karşırı ise zulum'dür. Milli kültürümüzde; "Bir memleket küfr ile yaşar, fakat zulüm ile durmaz" sözü bir darb-ı mesel olmuştur ki bu anlayışın, üstün bir hukuk şuuıunu getireceği tabiidir. Nitekim Hz. Ömer'in; "Ben Allah 'ın ve Resulü 'nün yolundan saparsam ne yaparsınız?" sorusuna cemeatin, "Seni kılıç!anmızla doğrulturuz." cevabı, bu yüksek hassasiyeti dile getirmektedir. Bu şuur, özellikle Osmanlılar döneminde, şeyhülislamlık şeklin de kurumlaşacak ve haıp kar.ır annda bile "Jetıe almafJ' gibi, henüz asnınızın bile ulaşamadığı bir seviye kazanacaktır. İslamiyet ile Türk kültiliündeki dini telakki ve kavramların kolay intibakını, daha birçok noktada görmek mümkündür. Bu cümleden olarak İslam öncesi Türklerin inancındaki; Karnların yerini "İslam velileri, dervişler" alır; halk ezanlarının yerini "atalar, baba"lar alır; güç ve kahramanlığı temsil eden Alpler, "Alp-erenler" olur ve bu muhteva kazanmada; ruh, ölüm, ahiret, Cennet, Cehennem inançları da aynen devam eder. Bu kavramlar dal1a da zenginleşir, berraklaşır; Tanrı, Uçmag, Tamu, yükünç (namaz), yuzuk (günah), yek (şeyta ) .. vb. gibi dini kavramlar peşpeşe kullanılma ya devam eder. Böylece müslümanlık Türk boyları arasında milli uur ve birliğin gelişmesinde en büyük etken ve giderek de milliyet şuurunun gelişmesinede adeta tek ölçüsü olma haline dönüşür.<29) Bu inanç ve duyguJarla Türkler, İslaroiyet'i kabul eder, yaşar, yaşatırlar. Hiçbir zaman taassuba kaçmazlar, İslam'ın kelime ınanasındaki "teslimiyet" ile herkesin; "Allah'a, peygambere, vatanma, mil/etine, bayrağına, anun/arına, ai/esine .. vb. '/erine teslimiyet'i" anlar. Türklerin anladığı İslamiyet, Kur'an-ı Kerim'in dini ve bilimsel yönüyle ifade ettiği İslaroiyet'tir. Bunda; hurafe, taassub, gericilik, tembellik, miskinlik, kavgalı olma, karşı gelme, bilimsizlik, gayri ahlakilik, İslam düşmanlığı, zulüm, iftira, yalancılık, vefasızlık, saygı sızlık, çeşitli iftira ve yalanlarla bazı masum kişileri yoketme senaryo arı hazırlamalar .. vb" asla bulunmaz. Burada ancak; adalet, saygı, sevgi, hoşgörü, yarınını bugünden daha ileriye götürecek, kendi toplumunu çağın üstüne taşıyacak ve bütün insanlığın yararına olan bilimsel araştırmalar yaparak bu uğurda yükselme bilinci vermek, devletin ve milletin bölünmez bütünlüğünü sağlayıcı çal şmalar yapmak, devletin teb'ası ile, teb'anın da devleti ile uyum içinde olmalarıru temin etmek, birlik ve beraberlik içinde mutlu bir dünya yaratmak, .. vb. mutlak, güzel ve başarılı hasletler vardır. (29) Bı1yük ıi:lrk Klasik/ort, C. 1, s. 13-14.
..TÜRKLERİN İSLÂMLAŞMA SÜREÇLERİNDE MEZHEPLERİN
ve TARİKATLARIN YERİ Doç.Dr. M. Saffet SARIKAYA* Giriş Türk-Arap münasebetleri dolaylı da olsa Ġslâmiyet'in ortaya çıkmasından önce mevcuttu. Hz. Muhammed‟in Türklerin varlığından haberdar olduğu bilinmektedir. 1 Onun Türkler hakkında söylediği iddia edilen sözlerinin sıhhati ne kadar tartıĢmalı olursa olsun, Hicri I. asırdaki Müslümanların Türkler hakkındaki kanaatlerini yansıtması bakımından tarihi bir değere sahiptir.2 Arapların Türklerle Hz. Ömer devrinde baĢlayan teması3 sonraki yıllarda artarak devam etmiĢtir. Emevîler döneminde Türk-Arap iliĢkileri genellikle askerî mücadelelerle geçmiĢ; Emevî hanedan ve valilerinin, cizye ve harac yoluyla elde edilen vergi geliri tamahı4 yüzünden Mâverâunnehr‟de Ġslâm‟ın yayılması hemen yok denecek seviyede kalmıĢ, çeĢitli zorlama ve teĢvik gayretleri sonuç vermemiĢtir. Talas savaĢını (134/751) müteakip ve Abbâsîlerin doğuda takip ettikleri politikaların sonucu Türkler Araplarla daha yakın iliĢkiler kurmuĢlardır. Bu iliĢkiler öncelikle askerî gayelere matuf olarak yapılmıĢ, Türklerin savaĢçı özelliklerinden istifade edilmiĢtir.5 Mu'tasım'ın (218- 227/833-842) kendisi için Türklerden özel bir ordu teĢkil etmesi bunun açık bir tezahürüdür. Emevîlerin aksine Türklerle iliĢkilerin dostane bir tarzda yürümesi, ticarî faaliyetlerin doğrudan yapılarak giderek artması ve gezgin derviĢlerin faaliyetleri, Türkistan‟da Ġslâm‟a olan ilgiyi artırmıĢtır. Bununla birlikte Ġslâm, Türkler arasında ancak Sâmânîlerin (279-395/892-1005) gayretiyle III-IV/IX-X. asırlarda Sîr-i Derya ötesine, doğuya doğru yayılmıĢ ve Balasagun‟a kadar dayanmıĢtır.6 Aynı dönemde Harezmliler vasıtasıyla ve doğrudan Kafkasya üzerinden Araplarla ticarî iliĢkiler kuran Ġtil Bulgar Hanlığı, Müslümanlığı kabul eden ilk Türk devleti
* Süleyman Demirel Üniversitesi Ġlahiyat Fakültesi Ġslâm Mezhepleri Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi. 1 Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi, 3. baskı, Ġstanbul 1979, 215-217; Emel Esin, "Türklerin Ġslâmiyete GiriĢi", Tarihte Türk Devletleri, Ankara, 1987, I, 287-288. 2 Turan, Selçuklular ve Ġslâmiyet, 3. baskı, Ġstanbul 1993, 10. Bu sözler hakkına bk. Câhız, Fezâilü'l-Etrâk, Türklerin Faziletleri, çev. R. ġeĢen, Ankara 1988, 73-74, 85. 3 Ġbnü'l-Esîr, el-Kâmil Fi't-Tarîh (Ġslâm Tarihi), red. M.Tulum, Ġstanbul, 1987, III, s 35-36,40. Câhız, 85. 4 Esin, "Türklerin Ġslâmiyete GiriĢi", 289. Bunun tek istisnası halife Ömer b. Abdülaziz‟dir. Emevîler döneminde Türklerin Müslümanlarla iliĢkileri hakkında bir monografi için bk. Zekeriya Kitapçı, Orta Asya'da Ġslâmiyetin YayılıĢı ve Türkler, 3. baskı, Konya 1994. 5 Arapların Türklerin savaĢçı özelliklerini takdir ettiğine dair örnekler için bk. Câhız, 61-93. 6 V. Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, haz. K.Y. Kopraman-A.Ġ. Aka, Ġstanbul 1975, 76; Turan, Türk Cihan Hakimiyeti, 228; Faruk Sümer, Oğuzlar, 4. baskı, Ġstanbul 1992, 59. 2 olarak kabul edilir.7 Karahanlıların Türkistan‟da Satuk Buğra Han‟ın önderliğinde bir Müslüman Türk devleti kurmaları, Ġslâmiyet'in geniĢ Türk kitleleri tarafından kabulünü kolaylaĢtırmıĢ;8 Türkler III/X. asrın ikinci çeyreğinden itibaren kitleler halinde Ġslâm‟ı benimsemeye baĢlamıĢlardır.9 Ġslâm, Maverâünnehr ve Horasan'da görülen ve daha sonra Anadolu'ya da göçecek olan Oğuz boyları arasında, IV/X. asrın ikinci yarısından itibaren yayılmaya baĢlamıĢtır. F. Sümer, Gerdîzî‟ye atfen “Oğuzlar arasında Ġslâmiyetin ancak XI. asırda hakim bir din haline gelebildiğini” ifade etmektedir.10 Ġbnü'l-Esîr de 435/1043 olaylarında Müslüman olan yirmi bin çadır göçebe Türklerden bahsederken sadece Tatar ve Hıtayların Ġslâm'ı kabul etmeyen Türk zümreleri olarak Çin'de oturduklarını haber verir.11 Türklerin ĠslâmlaĢmasına paralel olarak Gazneliler, Selçuklular, HarezmĢahlar gibi Müslüman Türk devletleri birbirini müteakip kurulmuĢtur. Mâverâunnehr, Batı Türkistan ve Volga havzasındaki bu ĠslâmlaĢma hareketi, Doğu Türkistan‟a pek ulaĢamamıĢtır. Bölgede hakim olan Uygur Türkleri VIII. asırdan beri geliĢmekte olan Mani ve Burkan dinleri tesirinde kalmıĢlardır. Onların Ġslâmiyet ile karĢılaĢmaları ancak Moğol istilasını müteakip olmuĢtur. Moğollar Budist Uygur “bahsı”larının tesirlerinde kalmıĢlar ve bu tesirler Ġslâm kültürüne de sirayet etmiĢtir. Tuğluk Temür‟ün 754/1353‟de Ġslâm‟ı seçmesi Uygurların ĠslâmlaĢmasını hızlandırmıĢ ve bu süreç IX/XV. asır boyunca devam etmiĢtir.12 Türklerin ĠslâmlaĢması yerleĢik kültür, göçebe ve yarı göçebe kültür grupları arasında nispeten farklı diyebileceğimiz boyutlarda geliĢmiĢtir. Esasen bu yayılma süreci sosyolojik yatay farklılaĢma normlarıyla örtüĢür.13 Merkezi teĢkil eden Ģehir, kasaba vb. yerleĢim birimlerinde devletin himayesinde ve eğitim geleneğine bağlı olarak Kitâbî din anlayıĢına paralel bir ĠslâmlaĢma yaĢanmıĢ; çevrede, yarı-göçebe ve göçebe zümreler arasında ise Kitâbî dinden farklı "popüler Ġslâm" Ģeklinde ifade edilebilecek bir Müslümanlık yayılmıĢtır. Bu durum büyük ölçüde kendilerini dine hizmete adayan gezgin derviĢler vasıtasıyla vuku bulması nedeniyle zamanla dinî hayat, tarikatlar Ģeklinde kurumlaĢan tasavvufî düĢünceyle bütünleĢen bir yapılanma arz etmiĢtir. Ancak iki çizginin de birbirine paralel geliĢtiklerini, temelde aynı inanç
7 Emel Esin, "Türklerin Ġslâmiyete GiriĢi", 268; ġaban Kuzgun, Hazar ve Karay Türkleri, Ankara 1985, 94-96; Ünver Günay-Harun Güngör, BaĢlangıçtan Günümüze Türklerin Dinî Tarihi, Ġstanbul 1997, 225-229. 8 Turan, Selçuklular ve Ġslâmiyet, 167 vd; Sümer, "Türklerin Ġslâmiyete Girmeleri", Türk Dünyası Tarih Dergisi, S. 42, 1990, 7-9. 9 Ġbnü‟l-Esîr, VIII, 460. Ayrıca krĢ. Barthold, Dersler, 273-274; Turan, Türk Cihan Hakimiyeti, 237, 239; Sümer, Oğuzlar, 59. 10 Sümer, Oğuzlar, 60. 11 Ġbnü'l-Esîr, IX, 396-397. 12 Emel Esin, "Türklerin Ġslâmiyete GiriĢi", 304-305. 13 Ünver Günay, Din Sosyolojisi, Ġstanbul 1999, 287 vd. 3 kalıplarına ve motiflerine sahip olduklarını söylemek mümkündür. Zira bu gruplar, dinin ve devletin bekâsı için birlikte mücadele etmekten geri durmamıĢlardır. Türklerin Müslüman olmaları II/VIII. asırlarda baĢlamakla birlikte, geniĢ kitleler halinde IV/X. asrın ikinci yarısında Ġslâmiyet kabul edilmiĢ ve özellikle göçebe zümreler arasında ĠslâmlaĢma süreci IX/XV. asra kadar devam etmiĢtir. Bu süreçte Ġslâm dünyasında kendini gösteren Sünnîlik, ġîîlik ve tasavvufî akımlar Türklerin de ĠslâmlaĢmasında etkin olmuĢtur.14 Bu nedenle konu, bu üç akım çerçevesinde Ģekillendirilecektir. Ġlk olarak, Horasan ve Mâverâünnehr coğrafyasında önemli bir güce sahip olan, zamanla Türklerin millî mezhepleri haline gelen Hanefî-Mâtüridî ekolü geniĢ bir muhtevayla ele alınacak; bununla birlikte Sünnîliğin dıĢında görülen Kerrâmî ve Mu'tezîlî hareketlere de iĢaret edilecektir. Ġslâm aleminde Sünnîliğin yanında ġîîliğin de Türkler arasındaki etkinliği üzerinde durulacaktır. Nihayet Ahmed Yesevî'nin Ģahsında simgeleĢen Türk tasavvuf geleneğinin ĠslâmlaĢma sürecindeki rolü ve Anadolu'ya uzayan boyutları tespite çalıĢılacaktır. Hanefî-Mâtürîdî Ekolü Ġmam-ı Âzam Ebû Hanîfe Numan b. Sâbit (150/767) Kûfe'nin kültürel yapısı içinde rasyonel, hürriyetçi bir zihniyetle yetiĢmiĢ ve görüĢlerini de aynı doğrultuda ortaya koymuĢtur. O, fıkhî ve itikadî görüĢleriyle yaĢadığı dönemde ehl-i re'y'in önemli bir temsilcisi olmuĢtur. Ġman açısından bütün inananları eĢit kabul ederek mevâlî arasında taraftar bulan Ebû Hanife, insanın, kendi iradesiyle yaptığı fillerinde hür olduğunu, dolayısıyla davranıĢlarından sorumlu olduğunu ifade ederek resmî otoriteyle ters düĢmüĢtür. Bununla birlikte Horasan destekli olarak iktidara gelen Abbâsîler onun talebesi Ebû Yusuf'u Kâdı'l-Kudâtlık görevine getirmiĢler, böylece Hanefîlik, amelî mezhep olarak ülke genelinde yayılma imkanı bulmuĢtur. Bununla birlikte Horasan ve Maverâünnehr'de Ebû Hanife'nin fıkhî görüĢlerinin yanında itikadî görüĢleri de gündelik politikadan uzak duran ve sınır boylarında cihad ve irĢad faaliyetlerine iĢtirak eden Mürcie tarafından temsil edilmiĢtir.15 Ġman-amel ayrımından hareketle Müslüman olduğunu söyleyen herkesi Mü‟min kabul eden ve diğer Müslümanlarla eĢit gören Mürciî anlayıĢ, II/VIII. asrın baĢlarından beri bölgede kabul görmüĢ;16 giderek geliĢerek IV/IX. asrın baĢlarında Mâtürîdî'nin Ģahsında sistematik bir düĢünce ekolüne dönüĢmüĢ17 ve Ehl-i Sünnet'in ikinci büyük
14 Günay-Güngör, 197. 15 Sönmez Kutlu, Türklerin ĠslâmlaĢma Süreçlerinde Mürcie ve Tesirleri, Ankara 2000, 197 vd. 16 Wilfred Madelung, "Horasan ve Maverâünnehr'de Ġlk Mürcie ve Hanefîliğin YayılıĢı", çev. S. Kutlu, AÜĠFD, XXXIII, 240-247. 17 Mâturîdî, Kitâbu't-Tevhid, nĢr. F. Huleyf, Ġstanbul 1979, Huleyf'in Mukadimesi, 5; Kutlu, 273-274. 4 kolunu teĢkil etmiĢtir. Nitekim Ebu'l-Leys es-Semerkandî (373/983) Sünnîlik için ilk defa Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat terimini kullanarak bunu açıkça ifade etmiĢtir.18 Horasan ve Maverâünnehr coğrafyası Sâmânîler zamanında (277-389/892-999) hemen her yöne ulaĢan ticarî hayatı, yükselen ekonomik seviyesi, kültür ve medeniyet hayatının inkiĢafı ile altın çağını yaĢamıĢ;19 Türklerle ticarî münasebet kuran tüccarlar, Ġslâm‟ın Türkler arasında en ücra yerlere kadar ulaĢmasına vesile olmuĢlardır.20 Müslüman olan bu Türkler, hem ülke sınırlarının korunması, hem de kendi ırkdaĢlarına örnek olma iĢlevini üstlenmiĢlerdir. Öte yandan Sâmânîlerin, Huttal ve Buhara‟daki Budist viharalarından mülhem olarak oluĢturdukları ilk medreselerde,21 ülke genelinde yaptırdıkları cihad faaliyetleri yanında medrese iĢlevine de sahip ribatlarda22 ilmî faaliyetler ciddî boyutlara ulaĢmıĢtır. Öyle ki III/IX. asrın baĢlarında bölgedeki Sünnî âlimlerin sayısı dört yüze ulaĢmaktaydı.23 Bu ilmî faaliyetlere bazı derviĢlerin ferdî irĢad faaliyetleri eklenmiĢtir. Dünya nimetlerinden uzaklaĢmıĢ, kendilerini Ġslâm'ı yayma görevine adayan bu derviĢler uzak coğrafyalarda serbestçe dolaĢarak dinî tebliğ ve irĢad faaliyetlerinde bulunuyorlardı. Sonraki dönemlerde Ahmed Yesevî‟nin Ģahsında tarikat halinde sistemleĢen bu tasavvuf geleneğinin bölgedeki ilk mümessilleri, Ġbrahim Ethem(161/771) ve ġakîk Belhî(196/811-2)‟dir.24 Sâmânîler Sünnîliği benimsemiĢler, resmî atamalarda Hanefî ulemaya öncelik tanımıĢlar; dinî siyasetleri gereği bu mezhebin dıĢında kalan mezheplerle mücadele yolunu tutmuĢlardır. Türkler böyle bir ortamda karĢılaĢtıkları Sünnîliğe, samimiyetle tâbi olup, Ehl-i Sünnet yolunda büyük bir gayretkeĢlik içinde kendilerini halifenin yeni koruyucuları olarak sayıp Ġslâm'ı iç ve dıĢ tehlikelere karĢı desteklemek ve savunmakla sorumlu sayan bir mefkureye sahiptiler.25 Nitekim, rivâyete göre Emîr Ġsmail b. Ahmed(279-295/892-907), bölgedeki âlimleri toplayarak, sapık fikirlerin yayılma tehlikesine karĢı Sünnî inancın yorumlanmasını istemiĢ; bu görevi üstlenen Ġshak b. Muhammed el-Hakim es-Semerkandî(342/953)‟nin yazdığı “Sevâdü’l-‘Azâm” Sünnîliğin amentüsü ve ilmihali olarak resmî kabul görmüĢtür.26 Ebû Mansur Muhammed b. Muhammed b. Mahmud el-Mâtürîdî (333/944), Irak‟taki EĢ‟arî ekolünden farklı olarak
18 E.Ruhi Fığlalı, Çağımızda Ġtikadî Ġslâm Mezhepleri, 4. baskı, Ankara 1990, 55. 19 Claude Cahen, Ġslâmiyet, çev. E.N. Erendor, Ġstanbul, 1990, 196. 20 Faruk Sümer, "Türklerin Ġslâmiyete Girmeleri", 7-9. 21 Barthold, Dersler, 77-78; Esin, Ġslâmiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi ve Ġslâmiyete GiriĢi, Ġstanbul 1978, 151. 22 Köprülü, "Ribat", Vakıflar Dergisi, c. II, 1942, 272-273. Esin, "Türklerin Ġslâmiyete GiriĢi", 290; Kitapçı, Orta Asya'da Ġslâmiyetin YayılıĢı ve Türkler, 115-116. 23 Hakîm es-Semerkandî, Sevâdu'l-Âzam, Ġstanbul 1877, 39. Ayrıca krĢ., EmrullahYüksel, "EĢ‟arîler ile Mâturîdîler Arasındaki GörüĢ Ayrılıkları", Ata. Üni. ĠĠFD, S.4, Erzurum 1980, 96. 24 Esin, Ġslâmiyeten Önceki, 150-151. 25 Lewis, HaĢiĢiler, çev. A. Aktan, Ġstanbul 1995, 27. 26 Madelung, 247. 5 muhafazakar kelamcıların formalizmiyle Mutezîle‟nin rasyonalizmini uzlaĢtıran, Ebû Hanife‟nin eserlerinde ortaya koyduğu inanç esaslarını sistemleĢtiren bir mezhep oluĢturmuĢtur.27 Y. Ziya Yörükân'ın Türk Sünnîliği28 diye ifade ettiği Mâtürîdîliğin görüĢlerini ana hatlarıyla belirtmekte fayda mülahaza ediyoruz. Ġmâmu'l-Hudâ Mâtürîdî Hanefî âlimlerinden aldığı inançları, aynı doğrultuda geliĢtirerek29 Ebu'l-Hasen el-EĢ'arîye göre daha doyurucu, makul ve anlaĢılır bir inanç sistemi ortaya koymuĢtur. O, inançların oluĢumu ve delillendirilmesinde naklin yanında akla da değer vermiĢ;30 aklı kullanmanın gerekliliğini vurgulamıĢ, aklı kullanmaktan vazgeçmeyi Ģeytânî vesvese olarak nitelendirmiĢtir.31 Zira, aklını kullanan insan, inançlarının bilincinde ve farkındadır. Nitekim el-Mâtürîdî, kiĢinin inançlarının tahkîki olması gerektiğini belirterek, taklidi reddeder.32 GörüĢlerini Kur'an merkezli olarak ortaya koyan el-Mâtürîdî, Kur'an'da çeliĢki olmayacağından hareketle onu bir bütün olarak anlama; ayetleri birbiriyle açıklama usulünü benimsemiĢtir.33 Bunun tabiî bir neticesi olarak Kur'an'da Allah'a izafe edilen haberî sıfatları te'vil etmeksizin kabul ederek, "biz sadece ayette Allah'ın murad ettiğine iman ederiz, teĢbihi nefy eder, hiçbir yorum yapmadan ilahî murad ne ise ona iman ederiz", diyerek bu konuda Selef bilginlerine uyar.34 O, EĢ'arî gibi Allah'ın zâtına nispet edilen sıfatları ispat etmiĢ, kadere imanı, ahiret ahvaline dair ayet ve hadis ile sabit olan hususları kabul etmiĢtir. 35 Ġrade hürriyeti konusunda meseleyi ontolojik olarak ele alan Maturîdî, fiilin Allah'a izafe edildiği takdirde yaratma; insana nispet edildiğinde ise kesb adını aldığını ifade ederek,36 kulun iradeye dayalı fiillerinde hür ve seçici ve yaptıklarından sorumlu olduğunu vurgulamıĢ;37 diğer taraftan Ebû Hanife gibi, yapılan Ģeylerin (amel) imandan farklı olduğunu kabul etmiĢtir. Çünkü ona göre, iman kalbî bir eylemdir, psikolojik bir olgudur ve kalb ile tasdik ibarettir. Dil ile ikrar kiĢiye Müslüman muamelesi yapmak için gereklidir.38 Bu iman tanımı bütün mü'minleri eĢit
27 Günaltay, "Selçuklular Horasan‟a Ġndikleri Zaman Ġslâm Dünyasının Siyasal, Sosyal, Ekonomik ve Dinî Durumu", Belleten, c. VII, 1943, 81-82, 84-85; Günay-Güngör, 206. 28 Yusuf Ziya Yörükân, Ġslâm Akâid Sisteminde GeliĢmeler, nĢr, T. Yörükân, Ankara 2001, XXXIV. 29 Huleyf'in Mukadimesi, 8. 30 Mâturîdî, 4. 31 Mâturîdî, 135-136. 32 Mâturîdî, 2-4; Huleyf'in Mukadimesi,26-27. 33 Yüksel, 97-98; A.M. Eyyub Ali, "Mâturîdîlik", Ġslâm DüĢüncesi Tarihi, éd. M.M. ġerif, çev. A. Ünal, Ġstanbul, 1996, IV, 298-300. 34 Mâturîdî, 74. 35 Bekir Topaloğlu, Kelam Ġlmi GiriĢ, Ġstanbul 1981, 124-125. 36 Mâturîdî, 225-226. 37 Bu konuda detaylı bir inceleme için bk., M. Saim Yeprem, Ġrade Hürriyeti ve Ġmam Mâturîdî, Ġstanbul 1980, 275-310. 38 Mâturîdî, 389, 395. Ayrıca krĢ, Kutlu, 278-279, 281. 6 kabul eden evrensel ve engin bir hoĢgörünün eseridir; Türkler bu hoĢgörü anlayıĢına eski dinlerinden aĢinadırlar ve tarihin her döneminde bunu sergilemiĢlerdir.39 Hanefî-Maturîdî mezhebi Ebu'l-Leys es-Semerkandî (373/983); Sadru'l-Ġslâm el-Pezdevî (493/1100); Nureddin es-Sâbûnî (580/1184); Ebu'l-Maîn en-Nesefî (508/1114) gibi âlimler yetiĢtirmesine rağmen Ġslâm aleminde hak ettiği Ģöhreti bulamamıĢtır. Bunda Ebû Hâmid elGazzâlî (505/1111) ile birlikte âlimlerin bu iki mezhebin arasını tefrik etmeksizin birlikte değerlendiriĢi ve Bâtınilikle mücadele ortamında EĢ'arîliğin resmî mezhep haline geliĢi etkin olmuĢtur. Zamanla muhtemelen resmî otoritelerin menfaati gereği, EĢ'arî siyasî doktrin ve kaderci (fatalist) zihniyet topluma yerleĢmiĢtir. Maturîdîlik Osmanlılarda yeniden canlanma fırsatı bulmuĢ; Ġbn Hümâm (861/1457), Hızır Bey (863/1458), Kemâleddin Beyâzî (1078/1687) gibi âlimler yetiĢmiĢse bile, M. ġ. Günaltay'ın da belirttiği gibi Mısır fethinden sonra Ezher'den getirilen ulemanın etkisiyle XVI. asrın ikinci çeyreğinden itibaren skolastik kaderci anlayıĢ devlete ve topluma yerleĢmiĢ, ilmî düĢünce büyük ölçüde körelmiĢtir.40 Tarihte Ġtil Bulgarları41 ve Karahanlılar‟dan itibaren devlet kuran Müslüman Türklerin hemen hepsi42, devletin dinî politikasında Sünnî-Hanefî mezhep çizgisinde kalmıĢlar, diğer Ġslâm mezhepleriyle mesafeyi daima korumuĢlardır. Daha Sâmânîler zamanında 931/942'de çeĢitli telkinlerle ġîîliğe meyleden bir emîr, Tolun Üge komutasındaki bir ordunun hareketiyle görevden alınmıĢ ve yerine yeni bir emîr getirilmiĢtir.43 Daha sonra kurulan Türk devletlerindeki hanedanlar Abbâsî halifelerinden emirlik beratları alarak ve ona bağlılıklarını belirterek Sünnî çevre içinde kalmıĢlardır. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, halifenin ricasıyla Bağdat'a sefer düzenleyerek ġîî Büveyhî tasallutunda bulunan Abbâsî hilâfetine eski itibarını iâde etmiĢ ve halife tarafından "Doğunun ve Batının Sultanı" unvanıyla taltif edilmiĢtir.44 Sultan Alparslan zamanında gerek vezir Nizâmülmülk ile sistemli hale getirilen ve eğitim ağırlıklı olarak yapılan Batınîlikle mücadeleler,45 gerekse devletin askerî hedefleriyle Selçukluların “Kızıl Elma”sı Mısır
39 Günay, "Anadolu'nun Dinî Tarihinde Çoğulculuk ve HoĢgörü", Erdem TürklerdeHoĢgörü Özel Sayı I, Ankara 1996, 192-193. 40 Günaltay, "Selçuklular Horasan'a Ġndiklerinde Ġslâm Dünyası", 80, dipnot:40. 41 III/X.yy‟ın sonlarında Bulgarların çoğu Ġslâm‟ı benimsemiĢlerdi ve her köy, kasaba ve Ģehirde Kur‟an okulları mevcuttu. Esin, "Türklerin Ġslâmiyete GiriĢi", 268; Günay-Güngör, 225-229. 42 Karakoyunluların istisna olarak ġîîliği benimsediğini ileri süren görüĢler varsa da Sümer ve Bosworth bunu ihtiyatla karĢılar ve dönemin kaynaklarındaki bilgilerin kesin olmadığını ifade eder. Bk., Sümer, "Karakoyunlular"md., ĠA, VI, 304; Bosworth, Ġslâm Devletleri Tarihi, 210. Diğer bir istisna olan Safevî Devleti, Türk bir hanedan önderliğinde kurulmuĢ olmasına rağmen, Ġslâm‟dan farklı evrensel dinlere giren Türk boylarının milliyetleri kaybetmelerine benzer bir Ģekilde, zamanla büyük ölçüde milliyetlerini kaybetmiĢlerdir. 43 Turan, Türk Cihan Hakimiyeti, 227. 44 Ġbnü'l-Esîr, IX, 462 vd.; M. ġerafeddin Yaltkaya, "Selçuklular Devrinde Mezâhib" ,Türkiyât Mecmuası, c. I, Ġstanbul, 1925, 115 vd. 45 Günay-Güngör, 247-248. 7 Fatımî devleti olmuĢtur. Nitekim Alparslan, hutbeyi Abbâsî halifesi el-Kâim bi-emrillah adına ve ezanı Sünnîlere göre okutmaya baĢlayan Mekke emîrine iltifat ederek, hazineden tahsisat ayırmıĢ; aynı Ģeyi Medine emîrinin de yapması halinde ona da gerekli tahsisatı ayıracağını bildirmiĢtir.46 Olayın duyulmasından sonra Halep emîri de Alparslan'dan çekinmesi sebebiyle aynı yola baĢvurmuĢtur.47 Sultan Sencer Samerra'ya geldiği zaman, bu beldede her Cuma günü ġîîlerin dönmesini bekledikleri Mehdî için hazırladıkları ata yaklaĢarak "bu at bende emanet kalsın, imam her ne zaman zuhur ederse teslim ederim" diyerek ġîîlere zarif bir cevap vermiĢtir.48 C. Cahen, Anadolu Selçuklularının Sünnîliğinin, Büyük Selçukluların saldırgan ve yayılmacı Sünnîliğinden farklı olduğunu ifade etmesine rağmen, akrabalarının mirasçıları olarak Sünnî geleneği devam ettirdiklerini ve Anadolu‟daki kültürel ortamın Sünnî-Hanefî yapılanmaya sahip olduğunu ifade eder.49 Yeni padiĢahlar, Abbâsî halifelerinin gönderdikleri beratlar ve hakimiyet alâmetleriyle meĢruiyetlerini ilan etmiĢler; bize kadar gelen meskûkatlarında Sünnî motifler kullanmıĢlardır. Yeni fethedilen Ģehirlerin kadısı da hilâfet merkezi tarafından atanmıĢtır.50 ġehirdeki dini hayat, Kitabî din anlayıĢının hakim olduğu cami ve medrese çevresinde Sünnî-Hanefî formda yaĢanmıĢtır. TaĢrada da, cuma namazının Ġslâmî hayatta vazgeçilmez bir vecîbe oluĢu ve pazar ihtiyacı, yeni yerleĢim birimlerini oluĢturmuĢ, Ģehirlere benzer mezhebî yapılanma popüler din boyutunda sürdürülmüĢtür. V-VII/XI-XIII. asırlar arasında Anadolu‟ya gelen âlimlerin ve din hizmetlilerinin inanç yapıları, bize intikal eden az sayıdaki yazılı eserin muhtevası, bu dönemde Anadolu‟daki Sünnîliğin hakimiyeti ortaya koymaktadır. Konya'ya elçi olarak gelen ġ. es-Sühreverdî(632/1234)'nin Necmüddin Dâye(654/1256)‟ye "Ey genç! Dindar, ilim ve tasavvufa bağlı ve erbâbını koruyan Alaeddin Keykûbad'ın himayesine gir; onu ve halkı faydalandır" 51 diye öğüt vermesi ve Ömer b.
46 Ġbnü'l-Esîr, X, 68-69; Yaltkaya, "Selçuklular Devrinde Mezâhib", 117. Mekke emîri için defaten 30.000 bin dinar ve her sene 10.000 dinar gönderilmesi va'd edilmiĢ; Medine için ise, defaten 20.000 dirhem ve her sene için 5.000 dirhem va'd edilmiĢtir. 47 Ġbnü'l-Esîr, X, 70-71; Yaltkaya, "Selçuklular Devrinde Mezâhib" 117. 48 Yaltkaya, "Selçuklular Devrinde Mezâhib" 118. Suveru'l-Ekâlim'den naklen. 49 Cahen, "Le problème du Shî„ısme Dans l'Asie Mineure Turque Pré-Ottomane", Le Shî'sme Ġmâmite, Paris 1970, 117; aynı mlf, Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, 245 vd. Müellifin Selçuklular hakkındaki bu kanaatine katılmak mümkün görünmemektedir. Selçuklularda diğer Türk devletlerinde olduğu gibi geniĢ hoĢgörü sahibiydiler, ancak dinin, devletin ve halkın bekasını tehdit eden unsurlara karĢı mücadeleyi de bir görev addediyorlardı. O dönemde bu tehdidin en belirgin destekçileri ise Mısır Fatımîleri ve onların Ġran‟daki uzantıları olan Alamut Batınîleriydi. Bu bağlamda Selçukluların geçmiĢ tecrübelerden de istifade ile ġîî-Batıni devlet ve gruplarla mücadelesinden daha tabii bir Ģey olamazdı. Bu mücadelenin gerekliliği konusunda Nizamülmülk‟ün değerlendirmelere bakılabilir. Bk. Siyasetnâme çev. N. Bayburtlugil, 2.baskı Ġstanbul 1987. 257-259 50 Kadılar ile ilgili nadir menĢûr örneklerinden bazıları Turan tarafından neĢredilmiĢtir, bk., Türkiye Selçukluları Hakkında Resmî Vesikalar, 2. baskı, Ankara 1988, 41-47, XXXVI-XLI arasındaki beĢ vesika. 51 Turan, Türk Cihan Hakimiyeti, 299. 8 Muhammed es-Sâvî‟nin eserinde “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mezhebini yaymak için diyar-ı Rum’a geldiğini” ifade etmesi bunun örneklerindendir.52 Türkler, yaĢadıkları bölgelerde, Sünniliğin yanında az da olsa gayr-i sünnî mezhep cereyanlarının tesirinde kalmıĢlardır. Horasan ve Mâverâunnehr‟de Mürciî, Kerrâmî ve Mutezîlî düĢünce mensupları, Sünnî hakimiyeti ve ġîî potansiyeli yanında az da olsa yer bulabiliyorlardı. Mürciî düĢüncenin Maverâünnehr'deki konumundan zamanla Hanefî-Maturîdî çizgisinde ifade edilmesinden yukarıda bahsetmiĢtik. Kerrâmiye, Sufiyâne yaĢayıĢı halk arasında yaptığı vaazlarla basit halk kitleleri arasında taraftar toplamayı baĢaran Ebû Abdullah Muhammed b. Kerrâm(255/869) tarafından oluĢturulan bir fırkadır.53 Horasan ve Kuzey Hindistan'da Ġslâm dininin kökleĢmesinde büyük rol oynayan.54 Kerrâmîler inançları kaynaklarda kısaca, Allah‟a cisim nispet ederek O'nu teĢbihe yöneliyorlar, imanı sadece ikrardan ibaret sayıyorlar ve aynı anda iki imamın varlığını kabul ederek Ali ve Muaviye'nin imametlerine cevaz veriyorlardı.55 Kendi fikirlerini kabul etmeyenlere karĢı, özellikle Mutezîlî ve ġîîlerle ilmî münazaralar yapan, fakat baĢarısız olduklarında agresif bir tavırla taraftarlarını ve halkı kıĢkırtan Kerramîlerin dini tebliğ ve gayr-i müslimlerle cihadı teĢvik gayretleri, esasen Sünnî olan Gazneliler tarafından takdirle karĢılanmıĢ ve teĢvik görmüĢtür.56 Kerrâmî, Ebû Bekr Muhammed b. Ġshak Sebuktekin zamanında itibar görmüĢ, 402/1012-3'de bölgeye gönderilen Fatımî-ġîî dâisi Tuhterî'nin yargılanması ve öldürülmesinde etkin olmuĢtur.57 Daha sonra Gazneli Mahmud tarafından NiĢâbur emirliğine getirilmiĢ, ancak ġîîleri takip ve cezalandırırken gösterdiği taassup ve bazı suiistimaller halk arasında rahatsızlığa yol açınca görevinden azledilmiĢtir. Ġnanç esaslarını aklî metotla sistemleĢtiren ve böylece haklı olarak kelâm ilminin kurucusu unvanını alan Mutezile, muhtemelen Abbâsîlerle birlikte bölgede görülmeye baĢlamıĢtır. Mutezîlî Sümame b. el-EĢres(234/849)'in Türklerle savaĢtığı ve onların elinde bir müddet esir kaldığı bilinmekle58 birlikte, mezhebî faaliyetleri hakkında bilgi bulunmamaktadır.59
52 Osman Çetin, Anadolu'ya Ġslâmiyetin GiriĢi, 2. baskı, Ġstanbul 1990, 104, Sâvî‟nin "Akâid-i Ehl-i Sünnet"adlı risalesinden naklen. 53 Ebû Abdullah Muhammed b. Kerrâm, Sicistanlıdır, NiĢabur, Belh, Merv, Herat Gur, Gazne ve Horasan'ın köylerinde faaliyet göstermiĢ, Mekke ve daha sonra Kudüs‟e giderek burada ölmüĢtür(255/869). Bk. ġehristânî, el-Milel ve'n-Nihal, tah., M.Kîlânî, Beyrut 1986, I, 32-33; Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, çev. E.R. Fığlalı, Ankara 1990,160-161; M.ġerafeddin, "Kerrâmîler", DFĠFM, sene:3, S. 11, Ġstanbul, 1929, 1-3. 54 Henry Laoust, Ġslâm'da Ayrılıkçı GörüĢler, çev. E.R. Fığlalı-S. Hizmetli, Ankara 2000, 135. 55 Kerrâmiyye'nin görüĢleri için bk., ġehristânî, I, 108-113; Bağdâdî, 161-168; M.ġerafeddin, "Kerrâmîler", 6 vd.; Henry Laoust, 135-136. 56 Margoliouth, "Kerrâmiye", ĠA, VI, 595; M. ġerafeddin, "Kerrâmîler", 4-5; Günaltay, "Selçuklular Horasan’a Ġndikleri Zaman Ġslâm Dünyası", 86. 57 Günay-Güngör, 238; Kutlu, 239-240. 58 Bk. Câhız, 75-76. 59 Kutlu, 167. 9 Bu bölgede yetiĢmiĢ en önemli Mutezîlî âlim Ebu'l-Kâsım el-Ka'bî(319/931)'dir. O, Bağdat'ta yetiĢmesine rağmen memleketine döndükten sonra da görüĢlerini yaymaya devam etmiĢ, uzun süre el-Mâtürîdî ile tartıĢmıĢ ve birbirlerine reddiyeler yazmıĢlardır.60 Ebu‟l-Hasan elEĢ‟arî(324/92)'nin kendilerinden ayrılmasından ve onlar aleyhine reddiyeler yazmasından sonra popülaritesini yitiren Mu‟tezile fırkası, ġîî fırkalar içinde bölgede özellikle Zeydiye fırkasıyla birlikte ve kısmen de müstakil olarak varlığını sürdürmeyi baĢarmıĢtır.61 Büveyhî veziri Sahib Abbad'ın teĢvikiyle Rey‟e yerleĢen Kadı Abdulcebbar(415/1025-26)'ın, burada oluĢturduğu Mutezîlî mekteple, V/XI. asırdan itibaren Harezm ve Horasan‟da belli bir olgunluğa eriĢmiĢ ve muhtemelen Moğol istilasına kadar varlığını devam ettirmiĢtir.62 Tuğrul Beyin veziri Mahmud b. Mansur el-Künderî(456/1063)‟nin Mutezîlî olduğu bilinmektedir. O, bölgedeki ġîî faaliyetleri bahane ederek camilerde bidat ehlinin lanetlenmesi ve takibi için Sultan'dan aldığı izni kullanarak Ġmâmu'l-Haremeyn Ebu'l-Meâlî el-Cüveynî(478/1085) ve KuĢeyrî(465/1072) gibi Sünnî âlimlerin bölgeyi terk etmesine sebep olmuĢ, ancak Sultan Alparslan ile birlikte gözden düĢmüĢtür.63 Yine Arap dilinde bir otorite kabul edilen ve el-KeĢĢâf adlı tefsiriyle Ģöhret bulan Ebu'l-Kâsım Mahmud b. Ömer el-Harizmî ez-ZemahĢerî(538/1144) nisbesinden de anlaĢılacağı gibi Harezmli bir Mu‟tezîlîdir. Aslında Mutezile gibi bilimsel, felsefî ve kelamî bir çok akımları birleĢtiren bir fırkanın Türkler arasında taraftar bulabilmesi, Türklerin sadece “gaza Müslümanlığı” veya “halk dindarlığı”nı ifade eden Ġslâmî zihniyetin ötesinde, karmaĢık felsefî ve itikadî problemleri de tartıĢan bir kültür seviyesine sahip olduklarını gösterir.64 Farabî ve Ġbn Sînâ gibi Ġslâm felsefesi tarihinin ve meĢĢâî felsefenin önde gelen iki büyük üstadının Türkler arasından ve onların yaĢadıkları bölgelerden çıkması bu kültürel olgunluğun bir ifadesidir. Şîî Mezhepler ġîîlik, Hz.Peygamberden sonra imâmetin nass ve tayinle Ali b. Ebî Tâlib(40/680) ve evladına ait olduğunu ve bunun kıyamete kadar devam edeceğini ileri süren ve onlara bazı insan üstü vasıflar yükleyen topluluklara verilen müĢterek addır.65 ġîîlik I/VI. asrın baĢlarında doğuĢuyla birlikte mutedil ve müfrit pek çok fırkalara ayrılmıĢtır.66 ġîîler, önce Emevîler sonra Abbâsîler tarafından siyasî nedenlerle takip ve baskı altında tutularak, muhalif bir anlayıĢla ve
60 Huleyf'in Mukaddimesi, 6; Kutlu, 167. 61 Kutlu, 167-168. 62 Nyberg, "Mûtezile", ĠA, VIII, 761; Laoust, 200. 63 Ġbnü'l-Esîr, X, 45-46. Ayrıca bk., M. ġerafeddin, "Selçuklular Devrinde Mezâhib", 101 vd., makalede vezirin, bilhassa ġafiîlere ve EĢ'ârîlere karĢı mücadeleleri anlatılır. 64 Günay-Güngör, 198. 65 ġîîliğin tanımı hakkında bk., 5; ġehristânî, I, 146-147; E.R. Fığlalı, Ġmâmiyye ġîası, Ankara, 1984, 9-13; Hasan Onat, Emevî Devri ġîî Hareketleri, Ankara, 1993, 15. 66 ġîî fırkaların baĢlıcaları Keysâniyye, Zeydiyye, Ġmâmiyye(ĠsnâaĢeriyye), Ġsmâîliyye'dir. Bu konuda bk., Nevbahtî, Fıraku'Ģ-ġîa, Necef 1936, 17 vd.; Bağdâdî, 26; ġehristânî, I, 147. 10 illegal olarak, devlet merkezine uzak Kuzey Afrika, Mısır, Ġran coğrafyasında faaliyet göstermiĢlerdir. Türklerin Müslümanlarla karĢılaĢtıkları ilk dönemlerden itibaren çeĢitli ġîî-Batınî isyanların içinde aktif olarak yer aldıkları, bazı araĢtırmacılar tarafından ileri sürülmüĢtür.67 Abbâsî yönetiminden Ebû Müslim‟in intikamını almak amacıyla meydana gelen mahallî nitelikli bu ayaklanmaların çoğu, Ġslâm‟a bir kaç yüzyıldan beri zoraki teslim olmuĢ Ġran‟da, II-IV/VIIIX. yy arasında zahiri Ġslâm cilasına rağmen, özünde hala ZerdüĢtî, Maniheist ve Mazdekî kalmıĢ çevrelerden kaynaklanmıĢtır.68 137/754-5 yılları arasında Sinbad adlı NiĢapur‟lu eski bir Mecusi, etrafına sözde Müslüman olmuĢ bir çok Mazdekî ve ġîî toplayarak isyan etmiĢ;69 aynı yıllarda baĢka bir Ebû Müslim taraftarı olan Ebû Ġshak et-Türkî(137/754-5) de isyan etmiĢ;70 Horasan‟da 150/767‟de Üstad-ı Sîs71; 159-161/775-777 yılları arasında Mukanna‟ isyan etmiĢlerdir.72 201/816‟da Azerbeycan‟da ayaklanan Bâbek el-Hurremî adlı bir Ġranlının isyanı tam 22 yıl Halife Me‟mûn ve Mu‟tasım‟ı meĢgul etmiĢtir.73 Bu isyanlar görülen ortak inanç motifleri Ebû Müslim‟in ölmediği, ve mehdî olarak geleceği, bazen isyana kalkıĢanların nübüvvete varan iddiaları ve bazen Tanrının, isyan liderine hulul etmesi gibi ilhâdî, Ġran kültüründe görülen yakın akraba evlilikleri, içki ve zinanın mübah oluĢu gibi ibâhî nitelikte inançlardır.74 Bu isyanlar Sünnîliğe değil, Abbâsî merkezî iktidarına karĢı geliĢtirilmiĢ hareketlerdir.75 Bu isyanlardaki Türk katılımını değerlendirirken, Türklerin Ġslâm‟ı kabullerinin bilhassa IV/X. yy‟ın ikinci çeyreğinden sonra yoğunlaĢtığı gerçeğini gözden kaçırmamalıyız. Nitekim Bağdâdî, Mukana‟nın isyanına yardım eden Türklerin inanmamıĢ Halaclar olduğunu açıkça belirtmektedir.76 Babek isyanında yer alan Halaclarında aynı Ģekilde inanmayan Türkler olması kuvvetle muhtemeldir. Sınır bölgelerinde oluĢan bu isyanlara Türklerin hangi oranda katıldıkları ve iddia edilen görüĢlere ne kadar bağlı oldukları Ģüphelidir.77 Türklerin bu ve benzeri isyanlara
67 Örneğin bk., M.F. Köprülü, "BektâĢîliğin MenĢe‟leri" Türk Yurdu, c. II, Nu:8 1341, 125-126; Ġrené Mélikoff, Abû Müslim Le "Porte-Hache" du Khorassan, Paris, 1962, 61; A.YaĢar Ocak, Babaîler Ġsyanı, 2. baskı, Ġstanbul 1996, 154. 68 Mélikoff, 61. 69 Mes‟ûdî, Mürûcu’-Zeheb, tah. M.M. Abdulhamid, Beyrut, trz, III, 306; Ġbnü‟l-Esîr, V, 392-393. 70 Ġbnü‟n-Nedîm, el-Fihrist, tah. Ġ.Ramazan, Beyrut 1994, 418; Mélikoff, 56-57. Ebû Ġshak Ġranlı olmasına rağmen, Türkler arasına elçi olarak gönderildiği için "et-Türkî" diye anılıyordu. 71 Ġbnü‟l-Esîr,V, 477; Mélikoff, 56-57. 72 Ġbnü‟l-Esîr, VI, 42-53; Bağdâdî, 200-201; ġehristanî, I, 153-154. Mélikoff, 57-58. 73 Ġbnü‟n-Nedîm, 417; Nizamülmülk, Siyasetnâme, 317-324. 74 Bu zümrelere nispet edilen görüĢler hakkında bk., Nevbahtî, 46-52; Bağdâdî, 198-206. 75 Ocak, Babaîler Ġsyanı, 154. Bu isyanların tarihi bakımdan incelendiği yeni bir monografi için bk., Cem Zorlu, Abbasîlere Yönelik Dinî ve Siyasî Ġsyanlar, Ankara 2001, özellikle 123-166. 76 Bağdâdî, 200. 77 Ġbnü‟l-Esîr Üstâd-ı Sîs‟in etrafına üç yüz bin kiĢi topladığını söylerken (bk, el-Kâmil, V, 477), Köprülü bu isyana üç yüz bin Oğuz‟un iĢtirak ettiğini söyler. "BektâĢîliğin MenĢe‟leri", 126-127. 11 katılmasında, ekonomik kaygıların ön planda olduğunu düĢünüyoruz. Çünkü bu dönemde, Batı Türkistan‟da Türk siyasî otoritesinin zayıflamıĢ, mahallî güçlerin türemiĢtir. Böyle durumlarda otoriter kontrolden uzaklaĢan, kendi baĢlarının çaresine bakmak durumunda kalan göçebe ve yarı-göçebe kitle için, önemli geçim kaynaklarından birisi olan savaĢ ve yağmayı, üstelik de düĢmanları olarak kabul ettikleri bir devlete karĢı sürdürmek, bulunmaz bir fırsattır. Nitekim Türkler bu dönemde çıkan diğer isyanlara da katılmıĢlardır. Onların savaĢçı kimliği, sadece isyanlar için değil, Abbâsî ordusu içinde bile yer almalarını sağlamıĢtır. Babek isyanını bastıran Abbâsî ordusu Türk askerlerinden mürekkepti ve baĢlarında komutan AfĢin bulunmaktaydı. Kaynaklarda zındıklık ithamıyla yargılandığı nakledilen ve ZerdüĢtîliği vurgulanan AfĢin‟in, saray içindeki siyasî çekiĢmelerin kurbanı olduğu dikkatli bir mütalaa ile anlaĢılmaktadır.78 Horasan, gerek Zeyd b. Ali (122)‟nin isyanından sonra taraftarları tarafından buraya kaçırılan oğlu Yahya‟nın Emevî takibi sonucu Kerbelâ benzeri bir facia ile öldürülmesi(125/743); gerek Abbâsî isyanında Horasan‟dan hareket eden Ebû Müslim‟in etrafında oluĢturulan menkıbeler çerçevesinde Ehl-i Beyt sevgisi ve taraftarlığıyla bezenip; Kum ve MeĢhed merkezli olarak çeĢitli beldelerdeki nakîblerin teĢvikiyle ġîîliğe mütemayil bir potansiyele sahipti ki, Sünnîsiyle ġîîsiyle Türklerde Ehl-i Beyt sevgisinin oluĢması bu potansiyelle ilgilidir.79 Zeydîler Taberistan, Cüzcan ve Deyleman bölgelerinde tutunarak çeĢitli mücadelelerden sonra Hasan b. Zeyd liderliğinde Alevî-Zeydî bir devlet kurmayı baĢarmıĢlardır (250-319/864-943).80 Harun ReĢid zamanında bölgede isyan eden Yahya b. Abdillah Maverâünnehr'deki Türk Hakanına sığınıp onun yanında iki buçuk yıl kaldığına81 göre bölgedeki mücadeleleri esnasında Türklerin Zeydîlerle iliĢkiler içinde olmaları kuvvetle muhtemeldir. Ebû Dülef, 331/992‟de, Türkistan‟ın doğusunda ve Tibet yakınlarında, Yahya b. Zeyd neslinden bir beyin idaresinde “Alevî” bir topluma rastlamıĢtır. “Alevî” diye isimlendirilen bu Türkler, Hz. Ali‟yi, gök Tanrısının Arap karĢılığı saymakta ve Ġmam Zeyd‟e ait bazı hatıraları muhafaza etmekteydiler. E. Esin, bu topluluğun “Bagraç” Türkleri olduklarını ve KaĢgarlı‟nın haritasında gösterdiği Alevî bölgesinin bunların meskun oldukları yer olabileceğini ifade etmektedir.82
78 AfĢin ile ilgili rivayetler hakkında bk. Ġbnü‟l-Esîr, VI, 446-454. Ebû Zehra bunu Mutezîlîlerin bir baĢarısı gibi nakletmektedir. Bk., Tarihu’l-Mezâhibi’l-Ġslâmiyyîn, 142-147; Yıldız ise olayın arkasındaki siyasî nedenleri irdelemiĢtir. Türkler ve Ġslâmiyet, Ġstanbul 1976, 96-105. 79 Esin, "Türklerin Ġslâmiyete GiriĢi", 293; M.Rami Ayas, Türkiye’de Ġlk Tarikat ZümreleĢmeleri Üzerine Din Sosyolojisi Açısından Bir AraĢtırma, Ankara, 1991, 27. 80 Ġbnü'l-Esîr, VII, 114-116, VIII, 71-73; Komisyon, DoğuĢtan Günümüze Büyük Ġslâm Tarihi, Ġstanbul 1987, V, 457-463. 81 Büyük Ġslâm Tarihi, V, 459; Kutlu, 162. 82 Ebû Dülef Seyahatnâmesi, çev. R.ġeĢen, Ġstanbul 1995, (Ġbn Fazlân Seyahatnâmesi içinde), 89; Esin, "Türklerin Ġslâmiyete GiriĢi", 293, 304; ġeĢen "Bağraç" kelimesini "Buğraç" okuyarak, bunlarla Karahanlıların kastedildiğini, fakat onların Sünnî olduklarını ifade ile Ebû Dülef‟in malumatına itibar etmiyor. Bk., aynı yer 12 Ġncelediğimiz kaynaklarda Bagraç Türklerinin akıbeti ve Batı‟ya göçtüklerine dair bir bilgiye rastlayamadık. Sâmânîler döneminde Kuzey Afrika‟da devlet kurmayı baĢaran ve Abbâsî hilâfetiyle rekabete girerek kendilerini halife olarak lanse eden Ġsmâîlî-Fâtımîler83 , kurdukları dâîlik sistemiyle kendi fırkalarını ve imâmetlerini Ġslâm ülkelerine propaganda ediyorlardı. Horasan ve Mâverâunnehr de bu propaganda faaliyetlerine maruz kalmıĢ bölgeye III/IX. Asrın ortalarından itibaren dâîler gönderilmeye baĢlamıĢtır. Bölgeye ilk olarak Rey yakınındaki Kuleyn köyüne yerleĢen Halef bölgeye gelmiĢtir84 Daha sonra Ahmed b. Halef, Gıyas, Ebû Hâtim er-Râzî gibi kiĢiler daveti devam ettirdiler.85 Ġsmâîlîler, Hüseyin b. Ali Mervezî ve talebesi Muhammed b. Ahmed en-Nesefî(veya NahĢebî)'nin gayretleriyle Sâmâniler arasında önemli bir yekûna ulaĢmıĢ, emîr Nasr b. Ahmed'i etkileyerek resmî görevlere getirilmiĢlerdir. Bunun üzerine ordudaki Türk komutanlar Sipehsalar'ın emirliğe geçmesi üzerine anlaĢıp bir isyan tertip etiler. Ancak isyanı zamanında haber alan Nasr'ın oğlu Nuh olaya müdahale etmiĢ; bununla birlikte, emîr Nasr b. Ahmed oğlu lehine tahtından feragat etmek zorunda kalmıĢ, Nuh NahĢebî'yi âlimlerle bir araya getirmiĢ, yapılan münazarada ilzam edilmesi sonucu pek çok Ġsmâîlî ile birlikte öldürülmüĢ, ve malları yağmalanmıĢtır (331/942-3)86 Daha sonra Ebû Mansur Abdurrezzak'la yeniden güçlenen ve tehlike teĢkil eden Ġsmâîlîler, âlimlerin ikazıyla takip edilip çeĢitli mücadelelerden sonra VeĢmgîr tarafından ortadan kaldırılmıĢlardır (353/964). Nizâmülmülk bundan sonra Horasan'da tek Karmatî'nin kalmadığını ifade etmiĢtir.87
Dipnot: 153. Ancak Karahanlıların menĢe‟i ve Karahanlılarda görülen Buğra ve Arslan ünvanlarının Karlukların iki büyük boyu olan Yağma ve Çiğillerin ongunları olduğu göz önüne alınırsa (bk, O. Pritsak, "Karahanlılar" md., ĠA, VI, 252-253.); etimolojik benzerlikten hareketle yapılan bu izahı kabullenmek mümkün görünmemektedir. 83 Bâtıniyye, Ġslâm düĢünce tarihinde hakikati ifade eden bâtının ancak masum bir imamın öğretmesiyle (talimiyle) bilinebileceğini ve kurtuluĢun zamanın imamına bağlanmakla mümkün olduğunu kabul edip, nassları te‟vil eden ve Ġslâm‟ın temel hükümlerini bütün Müslümanların anlayıĢından farklı yorumlayarak din anlayıĢlarını inkar ve ibaha sınırlarına kadar götüren, son derece gizli bir Ģekilde teĢkilatlanmıĢ örgütler vasıtasıyla merkezî idareye karĢı giriĢilmiĢ isyan faaliyetlerinin baĢını çeken siyasi grupları ifade eder. Bâtıniyye H.III.yy‟ın ikinci yarısından itibaren münhasıran, Ġmam Ca‟fer Sadık‟tan sonra yedinci imam olarak onun büyük oğlu Ġsmail‟i (142/759) tanıyanlar ve imameti onun neslinde devam ettirenleri ifade etmiĢtir. Bu nedenle onlara Ġsmailiyye de denilir. Bk., Ahmet AteĢ "Batıniyye" md., ĠA, II, 539 ve Avni Ġlhan "Batıniyye" md., DĠA, V, 191. 84 Nizamülmülk, 286-287; S.M. Stern, "The Early Ġsmâilî Missioneries in the Nort-Vest Persia and in Khurâsân and Transoxania", Studies in Early Ġsmâ'ilism, E.J.Brill, Leiden 1983, 190-191; Farhad Daftary, The Ismâ'îlîs, Cambridge 1990, 120. Deylemî Horasan dâîsinin eĢ-ġârânî diye tanındığını ondan daveti Hüseyin b. Mervezî'nin aldığını söyler, bk., Beyânu Mezhebi'l-Batıniyye, nĢr. R.Strothman, Ġstanbul 1939, 21. 85 Nizamülmülk, 287-290; S.M. Stern, 194-201;F.Daftary, 121-123. 86 Nizamülmülk, 291-299. Ancak Ġbn Nedîm olayı biraz farklı nakleder. Ona göre emîr Nasr, ömrünün sonlarında hastalanmıĢ ve bunu Ġsmâîlîleri desteklemesinden dolayı ilahî bir ceza olarak algılayıp piĢmanlık duymuĢtur. Yerine geçen oğlu Nuh da Ġsmâîlîleri tedip edip cezalandırmıĢtır. el-Fihrist, 234. Konuyla ilgili değerlendirmeler için bk, Barthold, Moğol Ġstilasına Kadar Türkistan, çev. H. D.Yıldız, Ankara, 261-263. 87 Nizamülmülk, 303-309. 13 V/XI. asrın sonlarında ġîî-Bâtınîler Kuzey Ġran Alamut merkezli Sabbahîler (HaĢîĢîler) vasıtasıyla Müslümanlar arasında terör ve anarĢi havası estirmiĢler, önemli devlet büyüklerinin ve âlimlerin ölümüne sebep olmuĢlarıdır.88 Nizariyye koluna mensup Hasan Sabbah 483/1090‟dan itibaren ed-Dâvetu’l-Cedîde denilen yeni bir teĢkilatlanmaya gitmiĢtir. BaĢlangıçta Mısır‟a bağlı olarak kurulan bu teĢkilat, kısa zamanda Mısır Fatımî reislerinin otoritelerinin zayıflamasıyla müstakil hareket etmeye baĢlamıĢ ve Suriye‟ye kadar uzanan bir dâî teĢkilatı oluĢturmuĢtur.89 Ġsmâîlîler, Alamut ve civarı ile Suriye‟nin sahil bölgelerindeki bazı kalelerin dıĢında hakimiyet sağlayamamıĢlardır. Onlar ancak, cahil, akılsız veya ukalâ, mukaddesatı inkar eden bazı felsefeciler ve adi suçluları kendi görüĢleri için kandırabilmiĢler 90 Bu nedenle halk arasında kitlesel olarak yayılma imkanı bulamamıĢlardır. Bununla birlikte özellikle Suriye'deki Ġsmâîlîlerin gerek bölgedeki Türkler arasında gerekse dâîler vasıtasıyla Anadolu'ya gelen Türkler arasında etkin olduğuna ve hatta Türkiye ġîîliği benimsediklerine dair görüĢler bulunmaktadır.91 Burada resmî iliĢkiler bazında bir rivayeti değerlendirmek istiyoruz. "KutalmıĢ oğlu Süleyman Süleyman ġah doğu sınırlarını emniyet altına almak gayesiyle bizzat Kilikya üzerine bir sefer düzenlemiĢ; 475/1082 senesinde Tarsus‟u fethetmiĢ ve TrablusĢam‟da kadı-hükümdar olan ġîî Ġbn Ammar‟a müracaat ederek yeni fethettiği bu Ģehir için kadı ve imam-hatip istemiĢtir.”92 Bu rivayet, Selçuklu hanedanı arasındaki rekabeti göstermesi bakımından önemlidir. Zaten bu rekabetten istifade etmek isteyen Fatımîler daha önce de Ġbrahim Yınal‟a ve KutalmıĢ oğullarına siyasî destek sözü vermiĢler, onları akrabalarına karĢı kıĢkırtmıĢlardır.93 Aslında bölgedeki melikler ve komutanlar arasında bazen fiilî mücadeleye dönüĢen rekabet ortamında tarafların bu nevi bir desteğe yönelmeleri tabiidir. Nitekim Süleyman ġah‟ın bölgede güçlenmesine binaen TutuĢ, Müslim ve Artuk arasında 1085
88 Davetü'l-Cedîde hakkında geniĢ bilgi için bk., Ġbnü‟l-Esîr, VIII, 25-50; Cüveynî, Tarih-i CihangüĢâ, çev. M.Öztürk, 2. baskı, Ankara 1998, 512-577; Deylemî, Beyânu Mezhebi’l-Bâtıniyye, 19-25; Gazzalî, Bâtınîliğin Ġç Yüzü, çev. A. Ġlhan, Ankara, 1993; 23-90; Lewis, 33-55; Günaltay, "Batınîlik Tarihi", DFĠFM, S.8, 1-27; Yusuf el-Ğavânime, Ğulâtu’Ģ-ġîati’l-Batıniyye fi’Ģ-ġam, Ürdün, 1981 22-41; F. Daftary, 324-434. 89 Lewis, 60 vd.; F.Daftary, 385-392. 90 Bu konuda bk., Bağdâdî, 228-233; Gazzâlî, 20-23; Deylemî, 25-26. 91 Bu iddia sahiplerinden birisi F. Babinger‟dir. O iddiasını Orta Asya‟dan baĢlayan bir teĢeyyü‟ fikriyle temellendirmekte ve Anadolu‟daki bazı sanat eserlerinde tezahür eden ġîî motiflerle desteklemektedir. Bk, "Anadolu‟da Ġslâmiyet", DFEFM, S.3, 1922, 191 vd. Ancak mesela Barthold gibi araĢtırmacılar, Orta Asya‟daki Sünnî yapılanmayı ortaya koymuĢ, ve bu yapı büyük ölçüde değiĢmeden Anadolu'ya aksetmiĢtir. Bk., Türkistan, bilhassa Ġkinci Bölüm (194-343). Köprülü‟nün "Anadolu‟da Ġslâmiyet" DFEFM, S 4-6, 1922, makalesi de Babinger‟i tashih niteliğindedir; resmî makamların ġîîliği benimsedikleri fikri reddedilirken Anadolu‟daki ġîîliğin farklı kaynakları gösterilir. 92 Sıbt Ġbnü‟l-Cevzî, Mirâtü’z-Zaman, (kayıp Uyûnu't-Tevârih'ten naklen Selçuklularla ilgili bölüm), haz. A. Sevim, Türk Tarih Belgeleri Dergisi, c. XIV, S. 18, Ankara 1992, 234. Ayrıca krĢ, M. Halil Yınanç, Türkiye Tarihi Selçuklular Devri Anadolu'nun Fethi, Ġstanbul 1944, 116; Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, 3. baskı, Ġstanbul 1993, 69-70. 93 Yınanç, 50; Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, 70. 14 yılı baĢlarında MelikĢah‟ın tabiîyetinden ayrılma, TutuĢun “Sultan”lığını benimseme ve ġîî Fatımî hilâfetine tabi olmak üzere bir ittifak yapılmıĢtır.94 Dahası Suriye bölgesinde Abbâsî veya Fatımî hilâfetinin bölgedeki hakimiyet potansiyeline göre, mahalli idarecilerin sahip oldukları Ģehirde hutbeyi Sünnî veya ġîî halifeler adına okuttukları vakidir. Dolayısıyla bu nevi teĢebbüsleri Ģartlara göre oluĢan siyasî manevralar olarak değerlendirmek gerekir. Nitekim C. Cahen de “Atsız, Artuk, ve KutalmıĢ’ın oğulları, Ģüphesiz her türlü dinî fırka meselesine ilgisiz kalıyor ve menfaatleri gerektirdiği vakit, sadece zararsız ġîî Ġbn Ammar ile değil fakat Fatımîlerin yayılmacı Ġsmailiyye mezhebiyle dahi iĢbirliği yapmaktan çekinmiyorlardı” 95 diyerek, bunu ifade etmektedir. Süleyman ġah 477/1084‟de Antakya fethini müteakip, Ģehrin büyük kilisesini camiye çevirterek, 120 müezzine ezan okutmuĢ ve Cuma namazını kılmıĢtır. Onun, MelikĢah ve Abbâsî hilâfetine fethini müjdelemesi,96 önceki davranıĢının siyasî niteliğini göstermektedir. M.H. Yınanç, onun Tarsus‟taki tavrında Fatımîlerle oluĢacak ticarî münasebetleri de göz önüne almıĢ olabileceğini ifade eder97 ki, Tarsus ve Trablus‟un liman Ģehirleri olması dikkate alınırsa, deniz yoluyla yapılan ticaretten anlayan bir hukukçunun kadılığı ve tecrübesinin Müslümanların lehine olacağı aĢikardır. Bâtıniyye fırkasının inanç bakımından etkilediği ve daha sonra Anadolu‟da varlıkları görülen fırkalar, Nusayrîlik,98 Ehl-i Hakk ve Yezîdîliktir. Bu fırkalardan Yezîdilik, VII/XIII. asrın ikinci yarısından itibaren oluĢum sürecine girmiĢ Güney Doğu Anadolu'nun dağlık bölgelerinde, Kuzey Irak, Ġran Kürdistanı ve Azerbeycan taĢrasında varlığını sürdürmüĢ, Emevî gulüvvü olan ve adeta bölgedeki ġîî oluĢuma tepki olarak ortaya çıkan bir fırkadır.99 Ehl-i Hakk
94 Ali Sevim, Suriye ve Filistin Selçukluları Tarihi, 2. baskı, Ankara 1989, 98-99, 114-115. 95 Cahen, Türklerin Anadolu’ya Ġlk GiriĢi, çev. Y.Yücel-B.Yediyıldız, Ankara 1992, 56. 96 Yınanç, 123; Sevim, 109-112. 97 Yınanç, 117. 98 Nusayrîlik, Muhammed b. Nusayr‟a nisbet edilen, IV. yy‟da Bâtıniyye‟den ayrılarak Hüseyin b. Hamdan elHasîbî tarafından sistemleĢtirilen ğalî bir fırkadır. OluĢumunu tamamlamasından itibaren Fatımîlerin baskısıyla Suriye‟nin dağlık bölgelerine çekilerek, Antakya civarında günümüze kadar varlıklarını sürdürmüĢlerdir. Daha geniĢ bilgi için bk., Adanalı Süleyman Efendi, Kitâbu Bakûrâti’s-Süleymaniyye, Beyrut, 1863 (içinde Kitâbu'lMecmu' neĢredilmiĢtir); Massignon, "Les Nusayris", Opera Minora, Lübnan 1963, II, 619-624; A.Bedevî, Tarihu’l-Mezâhibi’l-Ġslâmiyyîn, Beyrut, 1973, II, 423-502 (ilgili kısımda Kitâbu Diyâneti'n-Nusayriyye neĢredilmiĢtir); Ahmet Turan, Les Nusayris de Turquie dans la Region d'Hatay, (Dr. De III.e cycle) Paris 1973; Fığlalı, Ġtikâdî Ġslâm Mezhepleri, 141-143. 99 Yezîdîlik, ġeyh Adî b. Müsafir(557/1162)‟e nisbet edilen Adeviyye tarikatının sonraki asırda torunu ġeyh Hasan b. Adî(654/1254)‟den itibaren sapık inançlara yönelmesiyle oluĢan bir fırkadır. Daha fazla bilgi için bk., M. ġerafeddin, "Yezîdîler", DFĠFM, I, 1926, 1-35; Abbas Azzavî, Tarihu’l-Yezîdiyye ve Aslu Akîdetihim, Bağdad, 1935; R. Lescot, Enquete sur les Yezîdis de Syrie et du Djebel Sindjâr, Beyrut, 1938; Mehmet Aydın, "Yezîdîler ve Ġnanç Esasları" Belleten, LII, 1988, 33-74; Ahmet Turan, Yezîdîler, Samsun, 1993. 15 da, Yezîdilerle aynı coğrafyada Sultan Sohak'a nispet edilen ve muhtemelen Yezîdî aĢiretlerinin düĢmanı aĢiretler arasında benimsenme imkanı bulmuĢ bir fırkadır.100 Fırkaların uluhiyyet ve kâinatın yaratılıĢı ile ilgili inançları ġîî-Batınîlerin nübüvvetin sürekliliğiyle ilgili inançlarının farklı formlarda ifade edilen değiĢik versiyonlarıdır ve bu Ģekliyle eski Mezopotamya'daki Gnostik inançların, Sâbîîliğin ve Yeni Eflatuncu felsefenin yeni yorumlarla güncelleĢtirilmesinden ibarettir.101 Daha önemlisi her üç fırkada yaratılıĢ bakımından kendilerini diğer insanlardan ayrı kabul ettikleri için ġîî-Batınîlerden farklı olarak yayılmacı değil, içine kapalı toplum yapısına sahiptirler. Nitekim Massignon, Nusayrîlerin kendi gruplarına ait sayıyı sınırladıklarını ve bu sayıya IV/X. asırda ulaĢıldığını102 belirtir. Bu fırkaların sahip oldukları inançlar bakımından Anadolu Alevîliğine tesirlerinden söz etmek imkansızdır. Bununla birlikte gelenek, örf ve adet benzeri inançlarda grupların az da olsa birbirlerini etkilediklerini belirtmeliyiz. Ne zaman ortaya çıktığı bilinmemekle beraber Toroslar‟daki Tahtacılar‟da görülen Selman-ı Fârisî‟nin takdisi103 bölgesel yakınlıktan dolayı Nusayrî tesirini hatırlatmakla birlikte, Nusayrîlerin Selmân‟a yükledikleri fonksiyon ve bunun bazı Bâtınî zümrelerine yansıyan Ģekline -ki buna “Sîniyye” denilir104 Tahtacılarda rastlanmaz. Nitekim yaptığımız araĢtırmada, menkıbeye göre, Selmân-ı Fârisî, Türklere Ġslâm'ı öğreten ve onlara Dede Korkut'u eğitici olarak tayin eden kiĢi olarak kabul edilmektedir105 Bu menkıbe ġeref Han‟ın Kürtlerin menĢe‟i ile ilgili naklettiği menkıbeyle benzerlik gösterdiği gibi106 tarihî vakıalara da uygundur. Hazar Türkleriyle ilk savaĢan komutanlar arasında Selmân b. Rabîa'nın adı geçmektedir.107 Kanaatimize göre Selmân adının Türkler arasındaki Ģöhreti de bu olaylarla ilgilidir. Ancak zaman bu adı daha
100 Ehl-i Hakk, 671/1272‟de doğan, 716/1316‟da mezhebini yaymaya baĢladığı rivayet edilen Sultan Sohak diye bilinen Ġshak'ın kurduğu bir fırkadır. Mezhep mensupları, Hanedân-ı Heftegâne adıyla yedi büyük aileden Sâdât-ı Hanedân-ı Hakikat denilen yedi pîr tarafından idare edilmiĢlerdir. Sultan Sohak‟ın ölümünden sonra beĢ ailenin ilavesiyle sayı on ikiye çıkarılmıĢtır. Bunun için Ehl-i Hakk mensubu her fert bu on iki aileden birine bağlanmak zorundadır. GeniĢ bilgi için bk., Minorsky, "Notes sur la Secte des Ahlé-Haqq", RMM, S.40, 1920, 20-97; S. 41, 1921, 205-302; Hamid Algar, "Ehl-i Hakk", DĠA, X, 511-513. XIV. yy‟ın baĢlarından itibaren tarih sahnesinde görünmelerine rağmen bazı araĢtırmacılar Sultan Sohak ile Baba Ġshak‟ın isim benzerliğinden hareketle Ehl-i Hakk‟ı Babâîliğin bir uzantısı gibi görmüĢlerdir. Örnek olarak, bk., C. Ġbrahim Vefâî, Ehl-i Hakk ve Edebiyatı, Ġstanbul, 1978,(yayınlanmamıĢ Dr. Tezi), 8-14. Ancak tarihi hadiselerin geliĢimi ve o dönemin kaynaklarında bunu telmih edecek bir bilginin bulunmayıĢı, böyle bir iddianın asılsızlığını ortaya koymaktadır. Fırkanın oluĢum sürecinden hareketle, ancak XV. yy‟dan sonra kendileriyle iliĢkiye giren aĢiretleri etkilemiĢ olacağı tahmin edilebilir. 101 Bu konuda bk, YaĢar Kutluay, Ġslâm ve Yahudi Mezhepleri, Ankara 1964, 213-214; Ġrfan Abdulhamid, Dirâsât fi'l-Fırak ve'l-Akâid, Bağdat 1967, 51-55; Fethi M. Zağbî, Ğulâtu'Ģ-ġîa, Tanta 1988, 632-643. 102 Massignon, "Les Nusayris", 620-621. 103 Süleyman Fikri, "Teke Vilayetinde Tahtacılar", Türk Yurdu, V, Mayıs 1927, 486-487. 104 Massignon, "Selman Pâk et les Premices Sprituelles de l‟Islam Ġranien", Opera Minora, II465-470. 105 Kırzıoğlu, Kıpçaklar, 213, (Tevârih-i Cedîd-i Mir‟ât-i Cihân‟dan naklen). 106 ġeref Han, ġerefnâme, çev., M. A. Avni, Kahire 1962, 16. 107 Ġbnü‟l-Esîr, III, 33 vd. 16 meĢhur olan diğer bir sahabeyle Selmân-ı Fârisî'yle özdeĢleĢtirmiĢtir. Selmân‟ın Hz.Ali‟nin yakınlarından oluĢu, fütüvvet ehlince meslek pîri sayılması108 ve Alevî ananesindeki “Kırklar Meclisinde” nakîb rolü üstlenmesi109 onun adının takdis edilmesini kolaylaĢtırmıĢtır. ĠsnâaĢeriyye ġîîliği, imamların ziyaretgâhları çevresinde ve Abbâsî hilâfeti tarafından oluĢturulan nekâbet kurumuna binaen özellikle seyyidler ve nakîbler etrafında kümelenerek varlıklarını korumuĢlardır. Selçuklular, Sünnîler kadar mutedil ġîîlere karĢı da bir ayrım siyaseti gütmüyor; seyyidleri ve Ģerifleri himayelerine alıyorlar; Alevîlere hangâh ve hatta medrese inĢa ediyorlardı. Kısaca halifelere küfr etmeyen mutedil ġîîler, Türkler sayesinde tam bir hürriyet ve himayeye mazhar idiler.110 Bu nedenle Türklerin bu fırkayla karĢılaĢması ve onların inançlarından etkilenmeleri tabiîdir. Özellikle Azerbaycan'da yaĢayan Türklerin, ilk dönemlerden itibaren ġîîliği benimseyen Deylemlilere111 komĢu olmalarının bu mezhebe ilgilerini artırmıĢ olması muhtemeldir.112 Ancak, Spuler'in de ifade ettiği gibi, ġîîliğin takiyye prensibiyle faaliyetlerini gizlemelerinden dolayı, sadece resmî iliĢkilere yansıyan unsurların tespiti mümkündür, halk arasında ġîîliğin hangi ölçüde hakim olduğu ise bilinememektedir.113 Resmî olarak ĠsnâaĢeriyye ġîîliği, VI/XII sonlarında Abbâsî halifesi en-Nâsır lidinillah(saltanatı: 575- 622/1180-1225)'ın siyasî gayelere matuf olarak ġîîliğe meyletmiĢ ve ġîî faaliyetlere fırsat vermesiyle kendilerini gösterme fırsatı bulmuĢtur.114 Bu fırsat, Nâsıruddin et-Tûsî(672/1274) ve talebesi Allâme el-Hasan b. Yusuf Ġbni'l-Mutahhar el-Hıllî(726/1326)'nin gayretleriyle canlanmıĢ ve bazı Moğol Hanlarının himayesiyle devam etmiĢse de; ĠsnâaĢeriyye ġîîliğinin, Türkler arasında bariz etkilerini görmek için IX/XV. asırda ġeyh Cüneyd ile baĢlayan Safevî hanedanının Anadolu'ya yönelik propagandalarını beklemek gerekecektir. Bu propagandaların arka planını ise VI/XIII. Asır Anadolu'sundaki dinî-tasavvufî hareketler oluĢturmaktadır. Tasavvufî Hareketler Ġslâm düĢünce tarihinde tasavvuf, ortaya çıkıĢ tarihinden itibaren fıkıh ve kelâm ekolleriyle sıkı bir birliktelik içinde geliĢmiĢtir.115 Göçebe ve yarı-göçebe Türklerin
108 Bk., Sarıkaya, XIII-XVI. Asırlarda Anadolu'da Fütüvvetnâmelere Göre Dinî Ġnanç Motifleri, Erzurum 1993 (yayınlanmamıĢ Dr., tezi), 72-73. 109 Kırklar Meclisi hakkında bk., Buyruk, nĢr., S.Aytekin, Ankara, tarihsiz, 7-12; Noyan, BektâĢîlik Alevîlik Nedir?, 65-67. Kırklar Meclisinin prototipini oluĢturan daha realist bir rivayet için bk., A. Gölpınarlı, "Burgâzî ve Fütüvvetnamesi, ĠÜĠFM, XV, 1953-4,136. 110 Turan, Selçuklular Tarihi, 317; aynı mlf, Türk Cihan Hakimiyeti, 264. 111 Günaltay, "Selçuklular Horasan'a Ġndiklerinde Ġslâm Dünyası", 82-84; Lewis, 36. 112 Zeki Velidî Togan, Umumî Türk Tarihine GiriĢ, 3. baskı, Ġstanbul 1981, 170-171. 113 B. Spuler, Ġran Moğolları, çev. C. Köprülü, 2. baskı, Ankara 1987, 268. 114 en-Nâsır hakkında bk., Cüveynî, Târîh-i CihanguĢâ, 559-561; Celaleddin es-Sûyûtî, Târîhu'l-Hulefâ, Beyrut trz., 413-421; F. Taeschner, "al-Nâsır li-Din Allah" ĠA, IX, 92-93. 115 Laoust, 136. 17 ĠslâmlaĢmalarında gezgin sûfî ve derviĢler önemli rol oynamıĢlardır. Bunda sûfîlerin hayat prensipleri kadar, Türklerin eski dinlerinden bildikleri din adamlarına sevgi, saygı ve takdis anlayıĢının116 etkisi olmuĢtur. Nitekim Kamların Türk toplulukları arasındaki rolü, ĠslâmlaĢma sürecinde gezgin derviĢlere, tarikat Ģeyhlerine ve pîrlere atfedilmiĢtir. Böylece ata, baba, dede denilen, belli aĢiretlere mensup, zamanla seyyid nisbesi de verilen velî tipi ve bunların etrafında Kitâbî din anlayıĢından farklı velî kültü oluĢturulmuĢtur.117 Böylece Türklerin ĠslâmlaĢma tarihinde onlara dinlerini öğreten Aslan Baba, Korkut Ata, Çoban Ata gibi azizler hep var olmuĢlardır.118 Sûfiyâne görünümleriyle halk vaizi olarak faaliyet gösteren Kerrâmîlerin Gazneliler tarafından benimsenmesi de bu anlayıĢın eseridir. Bunların yanında Gazalî(505/1111)'yle birlikte Sünnî itikat ile barıĢan tasavvufî düĢünce, yerleĢik kültüre mensup çevrelerde de geliĢerek varlığını sürdürmüĢ, çoğu kere resmî kabule mazhar olmuĢtur. Türkmen göçebeler arasında en fazla taraftar bulan ve münferit derviĢlik faaliyetinin ötesinde tarikat haline gelip teĢkilatlanan tasavvuf hareketi Hoca Ahmed Yesevî (562/1167)‟nin kurduğu Yesevîliktir. Hâce Ahmed Yesevî menkıbeye göre bir sahâbî olan Arslan Baba‟dan nasîp almıĢtır.119 Hz. Ali neslinden olan, Hacegân‟dan Yusuf Hemedâni'nin terbiyesinde yetiĢen120 Hoca Ahmed Ġslâmiyetin evrensel değerlerini kavrayarak, Mâturîdî'nin itikâdî düĢüncede yaptığını tasavvufî düĢüncede yapıp, Türklere kendi örf ve gelenekleriyle örtüĢen, anlaĢılır bir dinî zihniyet sunmuĢ; dini, Türk ruhuna uygun, millî unsurlarla anlayıp yorumlamıĢtır.121 Dîvan-ı Hikmet'inde, Kitab ve Sünnet‟e bağlı bir din anlayıĢını Maturîdî ekol çerçevesinde, edebî kaygıdan ziyade öğreticiliği esas alarak, halk Türkçe‟siyle didaktik ve manzum bir Ģekilde dile getirmiĢtir.122 Onun Orta Asya'da yaktığı meĢale Türkmenler arasında dolaĢan ve onlarla beraber Anadolu'ya gelen derviĢler tarafından söndürülmeden canlı tutulmuĢtur.123 Türkiye Selçukluları Devleti de onların geliĢine zemin hazırlayıp Ģehir merkezlerinde cami, medrese, tekke, imarethane vb. sosyal yapıları inĢa edip buraların idamesi için gerekli finansman, vakıflar tahsis edilerek sağlamıĢ; taĢrada ise çeĢitli kervansaraylar, hangâhlar, sınır boylarındaki ribat benzeri derbendler, tekkeler inĢa ve imar edilerek buraları gönüllü kimselerle
116 J. Paul Roux, Türklerin ve Moğolların Eski Dini, çev. A. Kazancıgil, Ġstanbul 1994, 93-94. 117 Köprülü, Türk Edebiyatında Ġlk Mutasavvıflar, 4. baskı, Ankara 1981, 18-19; Roux, Türklerin ve Moğolların Eski Dini, 57. M. Eröz, günümüz Alevî kültüründeki dede ve babalarla, eski Türk dinindeki kamlar arasında geniĢ bir karĢılaĢtırma yapmıĢtır, bk., Türkiye'de Alevîlik ve BektâĢîlik, Ankara 1990, 257-286. 118 Köprülü, Ġlk Mutasavvıflar, 19; Ocak Kalenderîler, 23-24. 119 Köprülü, aynı eser, 28-29. 120 Köprülü, aynı eser, 62-63, 64-65. 121 Yakıt, "Hoca Ahmed Yesevî ve Türk DüĢünce Tarihindeki Yeri", SDÜĠFD, I, 1994, 10-11. 122 Kemaleddin Eraslan, Hoca Ahmed Yesevî ve Divan-ı Hikmet’inden Seçmeler, Ankara, 1991, 30-31, 36-37. 123 Bk. Köprülü, aynı eser, 174-180; Bayram, agm., 540-543. 18 doldurmuĢ, civarlarındaki toprakların iĢlenmesi sağlamıĢ ve buralarda yerleĢenlere bazı vergi muafiyetleri sağlamıĢtır.124 Bu dönemde Anaolu'ya gelen meĢhur sûfîlerden bazılarını Ģöyle sıralayabiliriz: Medreselerin hakim olduğu Ģehir çevrelerinde Muhyiddin Arabî(ö. 638/1241), Bahauddin Veled(ö.625/ 1228), Burhanuddin Muhakkik-i Tirmizî(ö.637/1240), Evhaduddin Kirmanî(ö.634/1237), Necmüddin Dâye(ö.654/1256), Ahi Evren(ö.659/1261), Mevlâna Celaleddin Rûmî(ö.672/1273), Sadruddin Konevî (ö.672/1273), Ebubekr Niksârî(ö.?), Fahruddin Irâkî(ö.685/1289) vd.125; taĢrada, köylü ve göçebe nüfus kitlesi arasında ise Baba Ġlyas (ö.637/1240), Hacı BektaĢ Velî(ö.669/1270), Sarı Saltuk(692/1293), Barak Baba(ö.707/1307), Yunus Emre(ö.720/1320), Aybek Baba, Kumral Abdal, Abdal Murad, Abdal Musa, Geyikli Baba126 gibi Ģeyh ve derviĢlerin talimleri doğrultusunda yayılmıĢtır.127 XIII. asır Anadolu'sunda tasavvufî düĢünce Ġbnü'l-Arabî kaynaklı vahdet-i vücûd, Horasan Melâmîliği ve Irak sûfîlerinin zühd anlayıĢlarının etkisinde tarikatlaĢma sürecine girmiĢ, Sühreverdiyye, Mevleviyye, Kübreviyye, Halvetiyye, Kalenderiyye, Haydâriyye, BektâĢiyye gibi tarikatlar oluıĢmuĢtur. Ancak taĢrada, Türkmenler arasıdaki oluĢum, baĢlangıçta dönemin sosyal Ģartları içinde farklı bir tepkiyle, Babaî Ġsyanıyla kendini göstermiĢtir(637/1240). Baba Ġlyas ve halifesi Baba Ġshak önderliğinde, mesiyanik karakterdeki bu isyan, Doğu ve Orta Anadolu‟daki nüfus kesafetinin artması, sosyal ve iktisadî dengelerin bozulması, siyasî yönetimin keyfîliği ve devletin halkına yabancılaĢması neticesi ortaya çıkmıĢ, bölgedeki Türkmenlerin çoğunun iĢtirak etmiĢ ve KırĢehir Malya ovasında kanlı bir Ģekilde sona ermiĢtir.128 Kendisi hakkında bugün de çok fazla bir Ģey bilmediğimiz ġeyh Ebu‟l-Vefa‟nın halifesi Baba Ġlyas yaĢayıĢı ve faaliyetleriyle tipik bir halk sufîsi, aĢiret velîsidir.129 Torunu Elvan Çelebi‟ye göre Baba Ġlyas, kendilerinin de atası olan Dede Ğarkın‟ın halifesi ve onun izniyle diğer dört halifesiyle birlikte Rum diyarına gelmiĢtir.130 Babaî hareketi, dinî bir hareket olmadığı gibi, ġîîlikle de bir alakası yoktur. Ocak, hareketin Ġsmâîlîk tesirinde kaldığına dair “en ufak bir veriye” rastlanmadığını belirtiyor.131 Bâbâî bakiyeleri daha sonra diğer Türkmen sûfîleri gibi BektâĢîlikle bütünleĢerek varlıklarını sürdürmüĢlerdir.
124 Barkan, Kolanizatör Türk derviĢleri, 299-302; Turan, Vesikalar, 66, 79; Ocak, "Zaviyeler", 267-268. 125 Köprülü, aynı eser, 195 vd.; Ayas, 47-48; Fığlalı, Türkiye’de Alevîlik BektâĢîlik, Ankara 1990, 102-103. 126 Vefat tarihleri zikredilmeyen bu erenler VIII/XIV. asrın ilk yarısında yaĢamıĢlardır. 127 Köprülü, Ġlk Mutasavvıflar, 205-207; aynı mlf., "BektaĢîliğin MenĢe’leri", TY, II, S.8, 1341, 133-135; aynı mlf., "Ġslâm Sûfî Tarikatlarında Türk-Moğol ġamanlığının Tesiri", çev., Y.Altan, AÜĠFD, XVIII, 1970, 148-152; Togan, age, 333-335; Fığlalı, Türkiye’de Alevîlik BektâĢîlik, 104-117, 127-132. 128 Ocak, Babaîler Ġsyanı, 37 vd. 129 Ocak, aynı eser, 101-105, 130 Elvan Çelebi, Menâkıbu’l-Kudsiyye fî Menâsıni’l-Ünsiyye, haz., Ġ.E.Erünsal-A.Y.Ocak, Ġstanbul, 1984, XLIIXLIII, beyit, 190, 194, 208-210. 131 Ocak, Babaîler Ġsyanı, 146-147. 19 VI/XIII. asırda Türkler arasında en yaygın ve etkin oluĢum Ģüphesiz Ahilik olmuĢtur. Fütüvvet geleneğine bağlı ġeyh Nasîru‟d-Din Mahmûd b. Ahmed el-Hoyî Ahi Evren (ö.659/1261)‟in Ģahsında temsil edilen Ahilik, eski Türk akılık ve alp geleneğinin, Arap ve Ġran fütüvvet idealiyle Ġslâmî bir sentez içinde birleĢip Anadolu‟da ortaya çıkan kurumlaĢmıĢ Ģeklidir. Örgütlenme biçimiyle Ģehir halkıyla göçebe halk arasında köprü vazifesi132 de gören Ahilik, Anadolu‟da Ģehirli-göçebe dinî hayatını bir ölçüde birleĢtirmeyi baĢarabildiği için, bu dönemdeki dinî tezahürleri büyük ölçüde bünyesinde toplamıĢtır. Ahiler, Moğol istilasına karĢı özellikle Orta Anadolu‟da örgütlenerek diğer Türkmenlerle birlikte bir savunma hattı oluĢturmuĢ;133 XIII. asrın ikinci yarısından sonra Ģehirlerin mahalli idaresinde söz sahibi olarak halkın asayiĢ, sükun ve huzurunu temine yönelik çaba sarf etmiĢlerdir. Ahiliğin klasik tarikat örgütlenmesinden farklılık arz etmesi, mensuplarının Mevlevîlik, BektâĢîlik, Halvetîlik, Rufâîlik gibi tarikatlara da intisap etmesine fırsat sağlamıĢtır.134 Dahası Ahilik IX/XV. asrın ikinci yarısından itibaren esnaf loncası haline gelinceye kadar fütüvvet geleneğine bağlı olarak esnafların yanında derviĢleri, askerleri, ulema ve umerâyı da bünyesinde barındırmıĢtır. Esnaf loncası haline gelip yarı resmî bir yapıya büründükten sonra ise, taĢradaki zaviyeler büyük ölçüde Alevî-BektâĢî derviĢleri tarafından doldurulmuĢtur. Bu itibarla Alevîlik ve BektâĢîlik, Ahiliğin zaviye geleneğinden, erkan ve adap olarak pek çok unsur ve inanç motifi almıĢtır. Fütüvvetnâmelerde yer alan, merasimler esnasında veya çeĢitli merhalelerde talibin bilmesi gereken sorular ve cevaplar ile ilgili fasıllar, BektâĢîlikte musahiplik adını alan Fütüvvetnâmelerde yol ata ve yol kardeĢ edinme diye anlatılan erkan, kırklar cem‟i ile ilgili rivayetler ve Ģedd kuĢanma, hırka, tâc gibi özel giysiler hakkındaki yorumlar Fütüvvetnâmelerden BektâĢî-Alevî literatürüne geçen motifler arasındadır.135 Anadolu‟ya gelip zaviye sahibi olan ve Yesevî geleneğine bağlı derviĢlerden birisi de Mevlânâ ve Ahi Evren‟in çağdaĢı Hacı BektaĢ Veli (669/1270-71)‟dir.136 O, Baba Ġlyas'la görüĢmesine rağmen, isyan teĢebbüsünü tasvip etmeyip Sivas-Kayseri-KırĢehir üçgeninde dolaĢarak KırĢehir yakınlarında karar kılmıĢtır. Vilâyetnâme‟sinde onun seyyid olduğu
132 Sabahattin Güllülü, Ahi Birlikleri, 2. baskı, Ġstanbul 1992, 30-34. 133 Bayram, Ahi Evren ve Ahi TeĢkilatının KuruluĢu, Konya 1987, 102 vd. 134 Bk., Sarıkaya, agt., 93 vd. Ancak siyasî tercihler bakımından Konya‟da Ahi-fütüvvet ehlinden bazılarının Mevlevîlikle mücadele halinde olduğu bilinmektedir. GeniĢ bilgi için bk., Bayram, 89-96. 135 Bu konuda bk. Sarıkaya, "Ahilik Kültürünün Alevîliğe Yansıyan Boyutları", II. Antalya Yöresi Ahilik El Sanatları Sempozyumu, Antalya 11 Ekim 2000, 18-28. 136 Ahmed Eflâkî, Ariflerin Menkıbeleri, çev. T.Yazıcı, 2.baskı, Ġstanbul 1989, I, 411; AĢıkpaĢazâde, AĢıkpaĢaoğlu Tarihi, nĢr. N.Atsız, Ġstanbul 1985, 195.J. Kingley Birge, BektâĢîlik Tarihi, çev. R. Çamuroğlu, Ġstanbul, 1991, 36-56; Y. Nuri, Öztürk, Tarihi Boyunca BektâĢîlik, Ġstanbul 1990, 53-54; Fığlalı, Türkiyede Alevîlik BektâĢîlik, 140-142. 20 nakledilir.137 Hacı BektaĢ, hayatının kalanını Suluca Karahöyük‟te geçirmiĢ, “Hatun Ana”ya el vermiĢ ve vefat etmiĢtir.138 Tarikat Hatun Ana‟dan Abdal Musa vasıtasıyla devam etmiĢtir. Kendisine nispet edilen eserler, onun medrese tahsili gördüğünü, Ģer‟î ilimlere vakıf olduğunu, Arapça ve Farsça bildiğini göstermektedir. Eserlerini, Makâlât, Kitâbu’l-Fevâid, ġerh-i Besmele, ġathıyye, Hurde-nâme, Üssü’l-Hakîka Ģeklinde sıralayabiliriz.139 En fazla bilinen ve nüshası bulunan eseri Vilâyetnâme‟ye göre Molla Sadeddin tarafından Türkçeye çevrilen Makâlât‟ıdır.140 Hacı BektaĢ da tıpkı Hoca Ahmed gibi, hitap ettiği Türkmen kitlesine, Ġslâmî inançları karmaĢık felsefî izahlardan uzak, basit ve anlaĢılır Ģekilde ahlâkî öğütlerle birleĢtirerek akılcı ve anlaĢılır bir üslupla açıklamıĢtır.141 O, dönemin geleneğine uygun olarak görüĢlerini Ģeriat-tarikat-marifethakikat kapılarının onlu makamları halinde açıklayarak sunar.142 Sonuç Bütün bu açıklamalardan sonra diyebiliriz ki, Türkler, Ġslâm'la karĢılaĢmalarından itibaren bu dinin zihniyet bakımından kendi dünya görüĢlerine, örf ve geleneklerine uygunluğunun hissederek onu benimsemeye baĢlamıĢlardır. Bu benimseyiĢ, sıradan bir kabulün ötesinde bütün benlikleriyle onu özümseme, kavrama ve anlama Ģeklinde tezahür etmiĢtir. Böylece onlar, daha ilk dönemlerde Ġmam Mâturîdî'yle Ġslâm'ın düĢünce ve inanç bazında; Hoca Ahmed'le ise duygu ve yaĢama bazında kendilerine uygun bir yorumunu yapmıĢlar, kendilerine has bir Türk Müslümanlığı oluĢturmuĢlardır. Bununla birlikte Türkler, diğer mezhep ve tarikat hareketlerine de kayıtsız kalmamıĢlar, oluĢturdukları kültür çevresinde Sünnî-Maturîdî mezhebin dıĢındaki mezheplerle temas ederek onların fikirleri tartıĢma fırsatı bulmuĢlardır. Esasen Türkler, sahip oldukları geniĢ hoĢgörüyle asla inançlarında fanatizme varacak bir taasuba sahip olamamıĢlar, kendilerinin dıĢındaki düĢünce ve inançları hoĢgörüyle karĢılayarak onlarla bir arada yaĢama öz verisini göstermiĢlerdir. Ancak Türkler, Ġslâm'a ve kurdukları devletlerine zarar vereceklerine inandıkları, özellikle ġîî-Batınî kökenli hareketlere karĢı tavır almaktan onları takip etmekten ve zararlarını bertaraf etmekten geri durmamıĢlardır.
137 Menâkıb-ı Hünkâr Hacı BektaĢ Veli, Vilâyet-nâme, haz. A. Gölpınarlı, (tıpkı basım) Ġstanbul 1990, 1. E. CoĢan, bu nispetin doğru olabileceğini belirtir, bk., Hacı BektaĢ Velî Makâlât, Ġstanbul trz. XXI-XXII. 138 AĢıkpaĢazâde,195. Müellif Hacı BektaĢ‟ın irĢat için Bacıyân-ı Rum‟u seçtiğini belirtir. 139 Bk., Bedri Noyan, BektâĢîlik Alevîlik Nedir?, 3. baskı, Ġstanbul, 1995, 37-42; Fığlalı, Türkiye’de Alevîlik BektâĢîlik, 159-160; Güzel, “Hacı BektaĢ Veli”, Kadri Eroğan Hacı BektaĢ Veli Armağanı, Ankara, 1997, 30- 31. 140 Eser üzerinde en ciddi çalıĢma M.E. ÇoĢan tarafından akademik bir araĢtırma olarak yapılmıĢtır. Hacı BektaĢ Velî Makâlât. 141 Öztürk, Tarihi Boyunca BektâĢîlik,99 vd.; Fığlalı, Türkiye'de Alevîlik BektâĢîlik, 168-178. 142 Hacı BektaĢ Velî Makâlât, 19-22, 23-28, 29-30.
I. TARİH Türk Soyu ve Tarihi, Ortaya Çıkışı, Yayılışı, Kolları, Kurdukları Devletler. Herodotos’un milâttan önce V. yüzyılda doğu kavimleri arasında zikrettiği bir kavim için kullandığı Targita isminin Türk kelimesinin ilk şekli olabileceği ileri sürülmüştür. İskit topraklarında oturdukları söylenen Tyrkaeler, Tevrat’ta adı geçen Yâfes’in torunu Togharma, eski Hint kaynaklarında bildirilen Turukhalar, Thraklar ve Troialılar’ın Türk adını ilk defa taşıyan kavimler olduğu sanılmıştır. İslâm kaynaklarında bildirilen İran Zend-Avesta rivayetleri içerisinde Hükümdar Feridun’un oğlu Turac (Tur-Turan) ve Yâfes’in torunu Türk’ten türeyen nesil de Türk adını ilk alan kavim diye düşünülmüştür. Ayrıca İran-Turan mücadelelerinde zikredilen Efrâsiyâb da (Alp Er Tonga) bir Türk başbuğu kabul edilmektedir. Çin kaynaklarında geçen ve Hun Hükümdarı Mo-tu’nun kabilesinin adı olarak gösterilen Tu-ku’nun (T’u-ko) Türk anlamına geldiği, bu kelimenin milâttan önce 209’da kaynaklarda yer aldığı bazı araştırmacılar tarafından ileri sürülmüştür. Türkçe’de cins ismi şeklinde eskiden beri bilinen türk kelimesinin Altaylı (Seyhun nehrinin kuzeyi) kavimleri ifade etmek üzere 420 tarihli bir Pers metninde ve 515 olayları dolayısıyla “türk Hun” (kuvvetli Hun) tabirinde geçtiği bilinmektedir. Türk kelimesine kaynaklarda çeşitli anlamlar verilmekle birlikte 1911 yılında neşredilen Uygurca bir belgede “kuvvet ve güç” mânasına geldiği görülmektedir.
Arkeolojik kazı neticeleri Türkler’in en eski anayurdu konusunda bazı ip uçlarını ortaya çıkarmış, nihayet 1950’li yıllarda yapılan yeni çalışmalar sonunda Altay dağlarının kuzeyi ile Sayan dağlarının güneybatısı arasındaki bölgenin en eski Türk yurdu olduğu anlaşılmıştır. Buna göre Minusinsk bölgesindeki Afanasiyevo ile (m.ö. 2500-1700) Andronovo (m.ö. 1700-1200) kültürleri eski Türk yurdunun Proto-Türkleri’nin temsilcisidir. Milâttan sonra X. yüzyıla kadar Moğolistan’ın doğusundaki Kerulen ırmağından Macaristan ovalarına uzanan geniş saha Türk boylarıyla meskûn iken daha sonra Ortadoğu Türk göçlerine sahne oldu. Türkler’in çok sayıda kavimle temasları neticesinde Türk ismi yanında boy adları farklı milletlerin kaynaklarında çeşitli şekillerde yazılmıştır. Türk adı, 542 yılında tarih sahnesine çıkan ve 552’de bağımsızlığını ilân eden Göktürk (Kök-Türk) Devleti’yle resmî bir kimlik kazandı. Aslında bu devletin adı Kök-Türk değil Türk’tü ve bazan yazıtlarda Türük şeklinde yazılıyordu. Moğolistan’da kurulan Türk devleti kısa zamanda bütün Orta Asya’yı, Kuzey Çin’i ve Tibet’i hâkimiyeti altına aldı. Daha sonra Kore’den Karadeniz’e kadar Kafkaslar’ın kuzeyini ve Kuzey Afganistan’ı kendine bağladı. Böylece hem Doğu (Çin, Tibet, Kore) hem Batı (Bizans) kaynaklarında Türk Devleti adıyla geniş yer edindiği gibi Orta Asya da Türkiye diye anılmaya başlandı. Türk Devleti 745’te yıkılınca topraklarının doğu kanadında Uygur Devleti, Dokuz Oğuz boylarının üzerinde hâkimiyet kurup idareyi sürdürdü. Batı Göktürk topraklarında ise önce çeşitli boy toplulukları Türgiş (Türkiş/Türkler) adıyla varlıklarını devam ettirdi. 766’da Türgiş siyasî birliği ortadan kalkınca Oğuzlar, Tanrı dağları-Çu-Yedisu havzasından Siriderya (Seyhun) boyu üzerinden Mangışlak’a ve İdil’e (İtil) kadar dağınık halde yaşadılar. Oğuz adı bu dönemde ön plana çıksa da Türk kimliklerinden dolayı İslâm kaynaklarında Türkmen, Rus kaynaklarında Tork adıyla anıldı. Üç kıtada hüküm süren Osmanlı Devleti’ne Batılılar Türk Devleti adını veriyordu. Türkiye tabiri daha VI. yüzyılda Bizanslılar tarafından Orta Asya için kullanılıyordu. Yine Bizanslılar IX ve X. yüzyıllarda Volga’dan Orta Avrupa’ya kadar uzanan sahaya da Türkiye adını vermişlerdi. XI-XII. yüzyıllarda Mısır ve Suriye’ye Türkiye denirdi. Anadolu ise XII. yüzyıldan itibaren Türkiye olarak tanınmaya başlandı. Orta Asya yaklaşık 4000 yıl, Anadolu ise 1000 yıldır Türkler’e vatan vazifesi görmektedir.
Milâttan Önce Türk Göçleri. Ortaçağ’ın sonuna kadar yayılmalar / toplu göç hareketleri Türk kavimlerinin en karakteristik özelliklerindendir. Anayurttan (Andronovo bölgesi) ilk göç hareketi milâttan önce 1700’lü yıllarda Altay ve Tanrı dağlarına olmuştur. Milâttan önce 1300’lerde Kazakistan ve Mâverâünnehir’e doğru bir hareketlenme söz konusudur. Milâttan önce 1100’lerde Çin’in kuzeyindeki Kansu-Ordos bozkırlarına bir göç gerçekleşmiştir. Don nehrine doğru yayılma hareketi milâttan önce 1500’lerde meydana geldi. Aynı tarihlerde Baykal gölü civarına bir başka göç vardır. Milâttan önce 1000’li yıllarda bir Türk grubu Kuzey Hindistan’a gitti. Altaylar ve Sayan bölgesini terkeden bir başka kitle Ural dağları ve Sibirya yöresine çekildi. Milâttan önce 52’den sonra Chih-ch’i Hunları Ötüken bölgesinden Batı Türkistan yöresine (Güney Kazakistan ve Fergana) geldiler.
Milâttan Sonra Türk Göçleri. Hunlar, I. yüzyılın sonlarından II. yüzyılın ortalarına kadar Orhon (Orhun) bölgesinden Güney Kazakistan bozkırlarına yayıldılar. 375’ten sona Orta Avrupa’ya, Uar-Hunlar Afganistan ve Kuzey Hindistan’a, Ogurlar Güneybatı Sibirya’dan Güney Rusya’ya (461-465), Sabarlar Aral’ın kuzeyinden Kafkaslar’a (V. asrın ilk yarısı), Avarlar Batı Türkistan’dan Orta Avrupa’ya (VI. asır ortası), Peçenek, Kuman-Kıpçak ve Uzlar (Oğuzlar) Hazar denizinin kuzeyinden Doğu Avrupa’ya ve Balkanlar’a (IX-XI. asır), Bulgarlar Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlar’a ve Volga nehri kıyılarına (668’den sonra), Macarlar’la birlikte bazı Türk boyları 830’dan sonra Kafkaslar’ın kuzeyinden Orta Avrupa’ya göç ettiler. 359 ve 373 yıllarında Hunlar’dan bir kitle Kafkaslar yoluyla Anadolu, Suriye ve Azerbaycan’a geldiler. Oğuzlar XI. yüzyılda Mâverâünnehir üzerinden İran’a ve Anadolu’ya yayılırken Uygurlar, Orhon nehri bölgesinden İç Asya’ya (840’ı takip eden yıllarda) göç ettiler.
Hunlar’dan Önceki Durum. Altaylar’da milâttan önce 3000 yıllarında Oğuz tipinde brakisefal bir ırk yaşıyordu. Ziraata çok az yer veren bu kavmin kuzeyinde Sibirya’da Mongoloid ırklar hâkimdi. Milâttan önce 2500-1700 arasında Güney Sibirya’yı etkileyen Afanasiyevo kültürünün Altay kültüründen doğduğu düşünülmektedir. Daha sonraki devirlerde hemen bütün Orta Asya’ya (Doğu ve Batı Türkistan) yayılan Altay kültürü Proto-Türk kültürünün ilk temsilcisidir. Bu kültürün yayılmaları neticesinde Kuzey Çin’de Sarı ırmağın üst taraflarında milâttan önce 2000’den itibaren Yang-shao kültürü ortaya çıktı. Milâttan önce 1700’lerden itibaren Orta Asya’da göçebe ve savaşçı bir kavmin hâkimiyeti görülmeye başlar. Antropologlar tarafından “Andronovo insanı” denilen bu kavmin kültürü Sibirya’nın milâttan önce 1700-1200 tarihleri arasındaki Bronz devrine işaret eder. Bu kültürün kalıntıları ilk defa Yenisey nehrinin baş taraflarındaki Minusinsk bölgesinde bulundu. Andronovo insanı ziraat ve hayvancılıkla geçiniyordu. Atın kullanılması ve demirin işlenmesi Andronovo kültürünün dünya medeniyetine bir armağanıdır. Andronovo kültürünün gelişmesi ve yayılması aynı zamanda Proto-Türk yayılması ve gelişmesini göstermektedir. Bu kültür Altaylar’da devam ettiği sırada Minusinsk bölgesinde milâttan önce 1000 yıllarında Karasuk kültürü adı verilen yeni bir kültür görülmeye başlar. Milâttan önce 800’lerde Altaylar’da ve Minusinsk civarındaki bozkırlarda atlı göçebeler tamamen hâkim olmuştur. Bazı Moğol boylarının da atlı göçebeler halinde yaşadığı anlaşılmaktadır. Bu tarihlerde Karasuk kültürü, yerini Altaylar’da Mayemir kültürü ve Minusinsk’te Tagar kültürüne bıraktı.
Türkler’in İslâm’dan Önce Asya’da Kurdukları Devletler. Asya Hun İmparatorluğu. Türkler’in kurduğu ilk devlet olan Hunlar’ın ortaya çıkışının tarihi kesin şekilde belli olmamasına rağmen efsanevî Çin kayıtlarına göre bu tarih milâttan önce 2255’lere kadar götürülebilir. Bu dönemde Hunlar’ın adı kaynaklarda farklı biçimlerde yazılmış, Çin kaynaklarında Yen-yün, Hsien-yün şeklinde kaydedilmiştir. Milâttan önce 318 tarihli bir antlaşma metninde geçen Hsiung-nu kelimesinin Hun adının karşılığı olduğu milâttan sonra 311 yılına ait Soğdca bir metinden anlaşılmıştır. Milâttan önce 2255-318 yılları arasında -pek açık olmamakla birlikte- Hunlar’ın atalarına dair bazı belgeler mevcuttur. Belgelerde Hunlar’ın atalarının Çin’deki hânedanlarla ilişkilerine yer verilmektedir. Hunlar’ın atalarının Çin’e akınları neticesinde Çin’deki Lung-shan kültürünün yerini Yang-shao kültürü aldı. Yang-shao kültürü demirin kullanımı, atın evcilleştirilmesi ve gök kültü dolayısıyla bozkır özellikleri taşımaktadır. Bu kültürün siyasî sahnede temsilcisi Chou Devleti’dir (m.ö. 1122-255). Bu devlet zamanla Çinlileşmiştir. Diğer taraftan Çin’e Hun akınları asırlarca devam etti. Bu akınları durdurmak için milâttan önce 780’li yıllarda Çin Seddi’nin ilk temelleri atıldı. Hunlar’la savaşlarda başarılı olamayan Çinliler, milâttan önce 247-221 yıllarında Çin Seddi’nin inşasını tamamladılar.
Adı bilinen ilk Hun hükümdarı (Şan-yü) T’ou-man’dır. Milâttan önce 221 yılında Hun tahtında görülen T’ou-man zamanında Çinliler, Hunlar’ı yenerek Kuzeybatı Çin’den çıkardılar. Bu durum Hunlar’ın Orhon, Selenge, Onon, Ongin gibi ırmakların havzasında (Moğolistan) güçlenmelerine yol açtı ve imparatorluğun temeli atıldı. Mo-tu milâttan önce 209’da babası T’ou-man’ı öldürüp Hun tahtına çıktı ve devletini güçlendirmeye başladı. Önce doğuda kendilerini tehdit eden Tung-hular’ı, ardından güneydeki Yüe-çiler’i yendi. Daha sonra Kuzeybatı Çin’deki atalarının eski topraklarını alarak devletini ekonomik açıdan kuvvetlendirdi. Ayrıca Orta Asya’da Kırgızlar, Ting-lingler gibi yirmi altı boyu ve devletçiği kendine bağladı, devletini geniş bir imparatorluk haline getirdi. Milâttan önce 199’da çok büyük bir orduya sahip Çin imparatorunu kuşatıp büyük tehlike yaşattı, bu yüzden Çin kaynaklarında en az bin yıl sürecek bir ölümsüzlüğe kavuştu. Devletin sınırları Kore’den Aral gölüne, Baykal gölünden Çin Seddi’ne ve Doğu Türkistan’ı içine alacak şekilde Tibet’e ulaştı. Tamamını işgal edecek güçte olduğu halde Çin’i ele geçirmedi; Çinliler’e üstünlüğünü kabul ettirdi ve onları vergiye bağladı. Milâttan önce 174 yılında Mo-tu’nun ölümünden sonra oğlu Chi-yü (Lao-shang) zamanında (m.ö. 174-160) ve Chi-yü’nün oğlu Chün-ch’en’in saltanatının (m.ö. 160-126) ilk yirmi yılında Hun üstünlüğü sürdü. Ancak onun ve diğer devlet adamlarının başarısız idaresine Çinliler’in entrikaları da eklenince yenilgiler başladı. Çin’e karşı askerî üstünlüklerini milâttan önce 119’daki savaşta kaybeden Hunlar milâttan önce 56 yılına kadar bağımsızlıklarını korudular. Çinliler’le savaşmalarının yanında ülke içinde onların müttefikleri Wu-huanlar, Hsien-piler, Ting-lingler, Wu-sunlar’la mücadele ediyorlardı. Milâttan önce 56’da tahta çıkan Ho-han-ye ülkesi için tek kurtuluş çaresinin Çin’e bağlanmak olduğunu düşünüyordu. Buna karşı çıkanlar davalarını kaybedince hükümdarın kardeşi Chih-ch’i liderliğinde Batı Türkistan’a göç ettiler. Burada ayrı bir devlet kurdular; ancak milâttan önce 36’da üzerlerine gönderilen kalabalık Çin ordusuna karşı direndilerse de neticede yok edildiler. Doğuda kalanlar, Ho-han-ye liderliğinde Çin’in siyasî üstünlüğünü tanıyarak varlıklarını sürdürdüler. Milâttan önce 8 yılında Hun tahtına geçen Wu-chu-liou devrinde Çin’e olan bağımlılık sona erdi. Kuzey Çin’i yerle bir eden akınlar düzenlendi. Milâttan sonra 13’te yerine geçen kardeşi ve diğer hükümdarlar devrinde bu durum devam etti. Ancak milâttan sonra 46 yılında Hun ülkesinde çıkan büyük bir kıtlık yüzünden devlet zayıflamaya başlayınca hükümdar ekonomik bakımdan Çinliler’le anlaşmak zorunda kaldı. Wu-sunlar’la Çinliler’in ortak harekâtı neticesinde ülke karışıklığa sürüklendi ve milâttan sonra 48’de kuzey ve güney olmak üzere ikiye ayrıldı. Çin’e bağlanmayı reddeden Kuzey Hun Devleti ekonomik güçlüklerle uğraşıyordu. Bunların akınları karşısında Çinliler barış istemek zorunda kaldılar. Kuzey Hunları’nı savaş meydanında yenemeyen Çinliler doğudaki Hsien-piler’i, batıdaki Ting-lingler’i ayaklandırdılar. Zor durumda kalan Kuzey Hunları’nın hükümdarı savaşta ölünce kabilelerin çoğu Çin’e itaat etti. Yeni bir kıtlık daha baş gösterdiğinde çöken Kuzey Hun Devleti milâttan sonra 93 yılında tarihe karıştı. Milâttan sonra 48’de Çin’e bağlanan Güney Hun Devleti ilk zamanlarında silik durumdaydı ve Çinliler daha çok Kuzey Hunları ile uğraştığı için arada kalmışlardı. Kuzeydeki devlet yıkılınca Çin’e karşı bazı güçsüz akınlar düzenleseler de genelde onların baskısı altında yaşamak zorunda kaldılar. Milâttan sonra 303 yılına kadar varlıklarını bu şekilde sürdürebildiler. Bunun yanında bazı kuvvetli Hun boyları Kuzey Han, İlk Chao, Son Chao, Kuzey Liang, Hsia gibi küçük Hun devletlerini kurdular ve milâttan sonra 439’a kadar varlıklarını korudular.
Akhun (Eftalitler) Devleti. Milâttan sonra 350’li yıllarda Juan-Juan Devleti’ne bağlı Uar ve Hun adlı iki Türk kabile grubu Altaylar yöresindeki yerlerini terkederek Güney Kazakistan bölgesine geldi. Burada yaşayan Hun kitlelerini Avrupa’ya sürdüler. Ardından güneye yönelip Afganistan’da Tohâristan civarına ulaştılar. Bu yeni devlet daha sonra Mâverâünnehir ve Çu havalisini, Semerkant civarını aldı. Arkasından hâkimiyetini Hazar denizi ve güneyine kadar genişletti. Onların ilk hücumları neticesinde Sâsânî İmparatorluğu büyük sarsıntı geçirdiyse de iki ülke arasında barış yapıldı. 359’da Âmid’i (Diyarbakır) kuşatan İran ordularına Akhun kuvvetleri yardımcı olmuştu. 420’den sonra Akhun-Sâsânî ilişkileri yeniden bozuldu. Akhunlar’ın Eftal (Abdel) hânedanından Kün-han, İran’ın iç işlerine karışarak nüfuzu altına aldığı veliaht Fîrûz’u Sâsânî hükümdarı yaptı (457). Ardından Kuzey Hindistan’a yönelip Gupta Devleti’ni dağıttı (470 dolayları). 484’te Ceyhun kıyılarında mağlûp edilen Sâsânîler’e ait Herat bölgesi Akhunlar’ın eline geçti. Yıllık vergiye bağlanan Sâsânîler ekonomik bunalıma düştüler. Bu arada patlak veren Mezdek isyanında (486) bütün İran’daki asiller ve din adamları öldürülüp evleri yağma edildi. Aile müessesesi tahrip edildikten başka İran baştan sona yakılıp yıkıldı. Şah Kubâd, Akhunlar’ın yanına sığındı. İsyanı bastırmak için 30.000 kişilik bir süvari birliğini İran’a gönderen Akhun hükümdarı, Sâsânî Devleti’ni kurtardı ve Şah Kubâd tekrar tahtına oturdu. Hoten, Kuça, Aksu, Kâşgar tarafları Akhunlar’ın eline geçti. Kâbil’de oturan Tegin unvanlı Toramana bütün Kuzey Hindistan’ı zaptetti. Toramana’nın oğlu Mihiragula ordusunda birçok fil bulunduruyordu. Kuvvetinden dolayı Mihiragula en azametli Akhun hükümdarı olarak görünmektedir. 557’de Göktürkler ile Sâsânîler’in ortak hücumu neticesinde Akhun Devleti yıkıldı ve toprakları iki devlet arasında paylaşıldı. Hükümdarların “hakan” unvanını taşıdığı Akhunlar’da Afganistan bölgesinde oturup Kuzey Hindistan’ı idare eden prenslere “tegin” unvanı veriliyordu.
Tabgaç Devleti. IV. yüzyılın ikinci yarısında Çin Seddi’nin kuzeyinde yaşayan Tabgaçlar (385-550) daha sonra güneye doğru indiler ve Tai (P’ing-ch’eng) şehrini merkez yaptılar. Aynı tarihlerde onların güneyinde bir Hun boyu, eski hükümdarlık ailesinden gelen Liu Tsung’un yönetiminde Lo-yang şehrini ele geçirip He-nan’ın kuzeyi, He-pei’in güneyi ve Shan-hsi’de hüküm sürmekteydi. Liu Tsung’un ölümünden sonra toprakları parçalandı. 350 yıllarında Kuzey Çin’e hâkim olan Ch’in hânedanının yıkılmasıyla bölgede Tabgaç hâkimiyeti güçlenmeye başladı. Tabgaç Hükümdarı Kuei zamanında (386-409) Hsien-piler’in bir kabilesi olan Mu-junglar mağlup edilerek büyük miktarda toprak kazanıldı. Bu sırada kuzeyde Juan-Juan Devleti oldukça güçlenmişti. Tabgaçlar, Juan-Juanlar’la 150 yıl kadar süren mücadeleden galip çıkınca T’ai-wu devrinde (424-452) bugünkü İç Moğolistan’a hâkim oldular ve kuzey bölgelerinde üstünlüğü sağlayarak düşmanları bertaraf ettikten sonra batıya yöneldiler. Batıya doğru genişlerken Yüeh-pan, Kâşgar, Kuça, Turfan gibi merkezleri ele geçirdiler ve doğu-batı ticaret yolunu kontrol altına aldılar. 460 yılına kadar büyüyen, Güney Çin’de bazı bölgeleri zapteden Tabgaç Devleti, Çinliler’in gittikçe artan miktarda devlet memuriyetlerine getirilmesi, ayrıca Budizm ve Konfüçyanizm’in etkisiyle Çinlileşme’ye başladı. Bu asimilasyon sebebiyle ortaya çıkan isyanlar sonucunda Tabgaç Devleti, merkezleri Honan’da Doğu Weileri ve Ch’ang-an’da Batı Weileri olmak üzere ikiye ayrıldı (534); doğuda Kuzey Ch’i sülâlesi (550-577), batıda Chou sülâlesi (557-581) kuruldu.
I. Göktürk Devleti. Türk adını resmî devlet ismi olarak ilk defa kullanan Göktürkler önce Hsien-pi asıllı Juan-Juanlar’ın vasalı idiler. O sırada Altay dağlarının güney eteklerinde yaşıyor ve demir üretimi yapıyorlardı. Menşeleri konusunda kaynaklarda çeşitli efsaneler bulunan Göktürkler 542’de tarih sahnesinde yer aldılar. Çince metinlerden ve arkeolojik kazılardan anlaşıldığına göre Göktürkler’in kökeni Altay dağlarının kuzey bölgelerine dayanmaktadır. Kaynaklardaki bir başka ifadeyle Hunlar’ın kuzey kolundan geliyorlardı. 542 yılı civarında Kuzey Çin’e akın yapabilen Göktürkler 545’te Çin’deki Batı Wei Devleti’yle ilk resmî ilişkiyi kurdular. Ardından Bumın liderliğinde Töles boylarını kendilerine bağlayıp hem askerî açıdan hem nüfusça güçlerini arttırdılar. Bumın, Juan-Juan Devleti’ni yıktı ve yerine bağımsız Göktürk Devleti kuruldu (552). İl Kağan unvanını alan Bumın, kuruluşun ilk yılında ölünce yerine büyük oğlu Kara tahta geçti ve devleti büyütmeye çalıştı; onun da 553’te ölümü üzerine kardeşi Mukan tahta oturdu. Yirmi yıl kağanlık yapan Mukan zamanında Göktürk Devleti çok parlak bir dönem yaşadı. Doğuda Kore’den batıda Karadeniz’e kadar uzanan sahada yaşayan Töles ve kuzeyde Kırgızlar gibi Türk boyları ile yabancı kavimler bu devlete bağlandı. 557’de Akhun Devleti’ni yıkarak Batı Türkistan’ı tamamen ele geçirdiler ve tarihî İpek yoluna hâkim oldular. Batıdaki fetihler, Mukan’ın amcası İstemi Yabgu kumandasındaki ordular tarafından gerçekleştiriliyordu. Bu arada Kuzey Çin’de bulunan Chou ve Ch’iler üzerinde ağır baskı kuruldu; Mukan Kağan her iki devletten faydalandı. Ülkenin batısını Tanrı dağlarının kuzeyindeki Aktağ’da oturan İstemi Yabgu idare ediyordu. İstemi Yabgu, Sâsânîler’le arası açılınca Bizans İmparatorluğu ile temasa geçti ve 567 yılında İstanbul’a bir elçi heyeti yolladı. Bu heyet tarihte Orta Asya’dan İstanbul’a gönderilen ilk elçilik heyetidir. Buna karşılık Bizanslılar da İstemi Yabgu’nun merkezine elçi yolladılar. Göktürk-Bizans ittifakı Sâsânî İmparatorluğu’nu zor durumda bıraktı ve daha sonra İslâm kuvvetlerinin İran’ı fethetmesini kolaylaştırdı. Tibet’in doğusundaki T’u-yü-hun kavmi Göktürk ordularına boyun eğmişti. Mukan Kağan’ın 572’de ölümü üzerine kardeşi Taspar kağan oldu. Çok gelişmiş bir devletin başına geçen Taspar devleti yeniden teşkilâtlandırdı; küçük kağanlıklar ihdas ederek devletin çeşitli yerlerini oğullarına ve yeğenlerine verdi; kendisi büyük kağan oldu. Taspar Kağan da Çin devletlerine karşı baskı politikasını sürdürdü. Ancak büyük bir hata yaparak Budizm’e meyletti ve başşehir Ötüken’de bir Buda mâbedi inşa ettirdi. 581’de hastalandığı zaman bir hata daha yaptı; Türk geleneğine uymayan veraset şekliyle Göktürk tahtına ağabeyi Mukan’ın, annesi Türk olmayan oğlu Ta-lo-pien’i aday gösterdi. Aynı yıl ölünce halk Ta-lo-pien’i kağan olarak kabul etmedi. Devlet meclisinde yapılan müzakereler neticesinde Kara Kağan’ın oğlu Işbara tahta geçti. Bu hükümdarlık tartışmaları sırasında I. Göktürk Devleti sarsıldı ve devletin ileri gelenleri arasında derin ayrılıklar ortaya çıktı. Batı tarafını babası İstemi Han’dan sonra idare etmeye başlayan Tardu anlaşmazlıklardan faydalandı. Çinliler’in kurt başlı sancak gönderip tahrik etmeleri sonucu 582’de Batı Göktürk Devleti’nin bağımsızlığını ilân etti.
Doğu Göktürk Devleti. I. Göktürk Devleti ikiye ayrıldıktan sonra Işbara, Doğu Göktürk Devleti’ni yönetmeye devam etti. Çin entrikalarının ardı arkası kesilmediğinden iç savaş çıktı. Zor durumda kalan Işbara, Çin’den yardım alabilmek için 585 yılında Suei hânedanının siyasî üstünlüğünü kabul etti. 587’de ölümünün ardından kağan olan kardeşi Baga ertesi yıl bir savaş esnasında okla vurularak öldü. Işbara’nın oğlu Tou-lan tahta çıktı. 593 yılından itibaren Suei (Sui) üstünlüğünü tanımayarak karşı hücuma geçen Tou-lan Kağan’ı Çinliler yine bir başka Göktürk prensi Ch’i-min’i kullanmak suretiyle zayıflattılar. Ayrıca Töles boyları isyana teşvik edildi, çıkan isyanlar neticesi 601 yılında Tou-lan öldürüldü. Bir süre Batı Göktürk Kağanı Tardu, Doğu Göktürk Devleti’ni de yönetti. Ancak Çinliler onu hayvanlarını ve askerlerini zehirlemek suretiyle güç durumda bıraktılar. Yine Töles boylarının isyanı neticesinde Tardu ülkesinde kontrolü tamamen kaybetti ve T’u-yü-hunlar’a sığınmak zorunda kaldı (603). Aynı yıl Ch’i-min, Çinliler’in desteğiyle Doğu Göktürk tahtına geçti. Fakat başşehri güneyde Çin sınırına yakın bir noktada idi. 609 yılına kadar Suei hânedanına bağlı olarak hükümdarlık yaptı. Ölümünden sonra oğlu Shih-pi tahta geçti ve başarılı bir kağanlık dönemi geçirdi. 619 yılına kadar önce devletin itibarını kurtardı. Devleti çok kuvvetlendirdiği gibi 615’te Çin imparatorunu Yen-men Kalesi’nde kuşattı. Ardından Çin tarihinin en parlak devleti sayılan T’ang İmparatorluğu’nun kuruluşuna yardım etti. Babasının aksine Çin’e hükmedercesine bir siyaset uyguluyordu. 619’da ölümü üzerine yerine geçen kardeşleri Ch’u-lo (619-621) ve İl (Hsieh-li) (621-630) devirlerinde devlet gücünü daha da arttırdı. Fakat 625’ten sonra tekrar başlayan Çin entrikaları, 627 yaz mevsiminde yağan kar neticesinde çıkan kıtlık ve törenin Türk asıllı olmayan vezirler tarafından bozulması devletin yıkılmasını hazırladı; 630’da Doğu Göktürk Devleti Çinliler tarafından ortadan kaldırıldı.
Batı Göktürk Devleti. Tardu 582’de doğudaki büyük kağanlıktan ayrılıp kendi başına hüküm sürmeye başladı. Onun idaresinde Kuzey Afganistan’la İran’ın kuzeydoğusu hâkimiyet altına alındı. Daha sonra İran’daki taht mücadelelerine karışan Tardu bu ülkenin içlerine gönderdiği ordular sayesinde zaferler kazandı. 598 yılından sonra Doğu Göktürk Devleti’ne ve Çin’e yöneldi. Tardu, özellikle Çin hesabına casusluk yapan T’u-li (daha sonra Ch’i-min) isyanının bastırılmasında Doğu Göktürk Kağanı Tou-lan’a yardım etti ve 603 yılına kadar kağanlığını devam ettirdi. Yerine torunu Ch’u-lo geçtiyse de milletine karşı sert tutumu yüzünden boylar isyan edince 612’de Çin’e sığındı. Orada Çinliler adına Koreliler’in isyanını bastırdı. Fakat onun Çinliler’in hesabına kazandığı başarılar Doğu Göktürk Kağanı Shih-pi’nin nefretine yol açtı. Sonuçta Çinliler’in ihanetine uğrayarak Shih-pi Kağan’a teslim edilip öldürüldü. Ch’u-lo Kağan 611 yılında Çin’e gidince Tardu’nun diğer torunlarından She-kuei kağan oldu. Yeni kağan önce dağınık Türk boylarını bir araya getirdi. Batı Göktürk Devleti’nin hem siyasî sınırlarını hem askerî gücünü dedesi Tardu zamanındaki seviyesine çıkardı. She-kuei’in ölümünün ardından yerine küçük kardeşi T’ung Yabgu geçti. Kaynakların özellikle çok zeki, cesur, taktikçi bir şahsiyet olarak tanımladığı bu kağan ülkedeki bütün boyları devlete itaat ettirdi. Hindistan’ın Keşmir bölgesini idaresi altına aldı. İpek yolu üzerindeki bütün Soğd şehirleri onun hâkimiyetine girdi. 623’te Batı Göktürkleri’nin bir savaşta Sâsânîler’i yenmesi İslâm dünyasında önemli etkiler bıraktı. 630 yılına doğru ülkedeki huzursuzluklar artmaya başladı. Aynı yıl amcası Bagatur, T’ung Yabgu’yu öldürdü ve yerine geçmek istedi. Fakat devlet bu sırada büyük bir karışıklığa sürüklendi. Neticede Batı Göktürk Devleti de Çin’e bağlı birçok beyliğe ayrıldı.
Göktürkler’in Fetret Devri. Her iki Göktürk Devleti 630’da Çin esaretine girmiş bulunuyordu. Bu durum Türk milletine çok ağır gelmiş ve VIII. yüzyılda yazılan Orhon yazıtlarında acı bir şekilde vurgulanmıştır. Yazıtlara göre Türkler, Çin’in entrikaları, Türk hükümdarlarının başarısız yönetimi ve Türk milletinin hükümdarlarına itaatsizliği yüzünden Çin’in esaretine girmiştir. Çinliler, 630 yılından sonra bir kısım Göktürk halkını kuzey eyaletlerine yerleştirmek suretiyle idare etmeye çalıştılar. Göktürk ülkesini beyliklere parçalayıp ellerinde tutuyorlardı. Çin hâkimiyetine karşı birçok Türk beyi isyan etti. 648’de Ch’e-pi baş kaldırarak bağımsızlığını kazandı. Ancak Çinliler ona karşı diğer Türk boylarını ayaklandırdılar ve çeşitli hilelerle onu etkisiz hale getirdiler. 650 yılından sonra Çinliler Orta Asya’yı ellerinde tutmak için yeni bir yol denediler. Göktürk ülkesinde çeşitli askerî valilikler kurularak Çinli askerî valiler tarafından yönetilmeye başlandı. Buna rağmen Göktürkler arasındaki istiklâl ateşi gün geçtikçe artıyordu. 670’li yıllarda Türkler kuvvetlenmeye başladı. Ordos’ta isyan eden Türk Prensi Ni-shih-fu yenilerek Çin başşehrine götürüldü ve orada idam edildi (679). Yine Göktürk soyundan A-shih-na Fu-nien elli üç arkadaşı ile birlikte 681’de katledildi. Bu arada Göktürk hânedanından Kutluğ bağımsızlık savaşına girişti ve başarılı oldu (682).
II. Göktürk Devleti. Kutluğ, yardımcısı Tonyukuk ile birlikte Çinliler’e ardarda darbeler indirdi; hem kendi gücünü arttırdı hem diğer Türk boylarını onların elinden kurtardı. 682’de Ötüken’de Oğuzlar yenilip devlete bağlanınca Kutluğ, İlteriş unvanıyla Kağan ilân edilerek II. Göktürk Devleti resmen kurulmuş oldu. Pekin’den Kansu’ya kadar uzanan bütün Kuzey Çin bölgelerine Türk akınları başladı. 682-687 yıllarında buralara toplam kırk altı sefer düzenlendi. 692’de ölen İlteriş Kağan’ın yerine, oğulları Bilge ve Kültigin küçük olduğundan kardeşi Kapgan geçti. Kapgan tahtta kaldığı yirmi dört yıl boyunca politikasını sürekli Çin’i baskı altında tutmak, Çin’de dağınık halde yaşayan esir Türkler’i kurtarmak, Orta Asya’da yaşayan Türkler’i Göktürk Devleti’ne bağlamak şeklinde üç temel üzerine oturttu. 695 yılına kadar doğudaki K’i-tanlar’ı ve Çin’i baskı altına almayı başardı. 696-697’de Kırgızlar’ı devlete itaat ettirdi, ardından Türgişler’e yöneldi. Bu arada Göktürkler’in isteklerini yerine getirmeyen Çin’e karşı büyük bir sefer düzenlendi. Türk orduları Şantung ovasına ve Yeşil nehre (Yang-ts’e) kadar uzandı. Bu yılın sonuna doğru ülkenin batı tarafındaki Türgişler tamamen Göktürk birliğine katıldı. Ardından Batı Türkistan’a yönelen Kapgan ve beraberindeki Tonyukuk, Bilge ve Kültigin gibi kumandanlar idaresinde Türk ordusu 701’de Demirkapı’ya (Temir Kapıg) ulaştı. Ertesi yıl Tangutlar’a ve bazı Soğd kolonilerine boyun eğdirildi. 709 yılına kadar uzak bölgelerdeki Basmıllar, Çikler, Azlar itaat altına alındı. Ancak daha sonra Kapgan Kağan’ın anlaşılmaz sert tutumu yüzünden devlete bağlı boyların çoğu ayaklanmaya başladı. İsyan eden Kırgızlar 710’da yeniden devlete bağlandıysa da birçok Türk boyu gidip Çin’e sığındı. Bayırku boyunun isyanının bastırılmasının ardından Kapgan Kağan, Ötüken’e geri dönerken yanına fazla asker almamıştı. Söğüt ormanından geçerken Bayırkular’ın saldırısına uğradı ve öldürüldü. Kesik başı orada bulunan bir Çinli casus tarafından Çin başşehrine götürüldü (716). Onun yerine geçen oğlu İnel başarısız kağanlığı yüzünden tahttan indirildi. Yerine İlteriş’in oğlu Bilge kağan oldu. Bilge Kağan ilk iş olarak boyların isyanını bastırdı. Çok uzun mücadelelerden sonra devletin birliği yeniden sağlandı. Bilge Kağan, Çinliler’le iyi geçinmeye çalıştı ve iki ülke arasında dostluk kuruldu. Bilge’nin Çinliler’in etkisinde kalarak Budistleşme ve şehirleşme teklifi devlet meclisi tarafından reddedildi (723). Tonyukuk yazıtında Göktürk Devleti’nin yeniden kuruluşu ve bağımsızlık için çekilen sıkıntılar, verilen mücadelelerden bahsedilir (bk. ORHON YAZITLARI). Bilge Kağan’dan sonra başa geçen kağanlar yetersiz kaldığından devlet kısa zamanda zaafa uğradı. 742’de isyan eden Basmıl ve Uygurlar, Göktürkler’i bozguna uğrattılar; 745 yılında tamamen yıkıldılar. Artakalanların bir kısmı Çin’in kuzeyinde 941 yılına kadar varlığını sürdürdü.
Uygur Hakanlığı. Uygurlar, Töles boyları arasında bir kabile olarak görünmektedir. Bunlardan ilk defa Töles boylarının 603 yılından sonra Göktürkler’e karşı isyanı münasebetiyle bahsedilir. Uygurlar, 627-646 yılları arasında bağımsızlığını koruyan Sir Tarduş siyasî birliğinin içinde yer aldılar ve 648’de Çin’e bağlandılar. 682’de II. Göktürk Devleti kurulunca Dokuz Oğuzlar’la birlikte bu devlete tâbi oldular. Dokuz Oğuzlar’a Uygurlar da katılıp On Uygur adıyla anılmaya başladılar. 740 yılından sonra II. Göktürk Devleti iç karışıklığa sürüklenince Uygurlar, Basmıllar ve Karluklar’la ittifak yaparak onlara karşı ayaklandılar ve mağlûp ettikleri Göktürkler’i yenerek Basmıl Kağanlığı’nı kurdular. Basmıl Kağanlığı fazla yaşamadı. Uygurlar 744’te Basmıllar’ı bozguna uğratıp Ötüken Büyük Uygur Kağanlığı’nı kurdular; ardından Orhon-Selenge merkez olmak üzere Moğolistan coğrafyasını hâkimiyetlerine aldılar. Bu esnada Uygurlar dokuz kabileden oluşuyordu. Moyen-çor zamanında Uygurlar güçlerinin zirvesine ulaştılar. Şine-Usu yazıtına göre batıda Altay dağlarının güneybatı eteklerinde yaşayan Karluklar ile Çu ve Talas nehirleri bölgelerindeki Türgişler üzerine yapılan seferlerle Uygur Devleti’nin sınırları Siriderya nehri kıyılarına kadar uzandı. Çik boyu da Uygurlar’a bağlandı. Merkezde Selenge nehri kıvrımında oturan Sekiz Oğuz ve Dokuz Tatarlar tamamıyla itaat altına alındı. Moyen-çor Kağan tahta çıktığı zaman isyanlar yüzünden zor durumda kalan Çin’deki T’ang hânedanına yardımda bulundu (758). Bögü Kağan 764’te Maniheizm’i kabul etti. Alp Ulug Bilge Kağan zamanında Karluklar’ın isyanı bastırıldı, Tibetliler Doğu Türkistan’dan uzaklaştırıldı ve Kırgızlar tamamen devlete bağlandı. Alp Ulug, Turfan’a ve Doğu Türkistan şehirlerine büyük önem verdi. 821’de Kün Tengride Ülüg Bulmış Alp Küçlüg Bilge kağan oldu. Bu yıl entrikalar ve suikastlar yüzünden Uygur tarihinin önemli bir dönüm noktasıdır. Özellikle kağanın evlendiği Çinli prensesin faaliyetleri sebebiyle iç huzur sağlanamadı. 824’te kağanın ölümü üzerine yerine kardeşi Ho-sa (Hazar Tegin) ve onun yerine 832’de Hu Tegin başa geçti. 839’da bazı devlet adamları tahtı gasbetmek istediler. Bunu farkeden Hu Tegin onları öldürttü. Bu sırada seferde olan Kürebir buna çok öfkelenerek ayaklandı ve Hu Tegin öldürüldü; Ho-sa Tegin kağan ilân edildi. Hu Tegin’in ölümüne üzülen ve Kürebir’e kızan Uygur kumandanı Külüg Baga, Kırgızlar’la anlaşıp 100.000 süvarinin başında merkeze hücum etti. Ho-sa Tegin’i ve Kürebir’i öldürdü. Kağanlık otağı yakıldı ve Uygur Devleti sona erdi (840).
Kan-chou Uygur Devleti (Sarı Uygurlar). Yıkılan Uygur Devleti’nin halkı ve idarecileri etrafa dağılarak küçük şehir devletleri kurdular ve İpek yolu ticaretinde etkili oldular. Bunlardan biri Sarı Uygurlar adıyla da bilinen Kan-chou Uygurları olup T’ang hânedanıyla iyi ilişkiler tesis ettiler. Çin imparator kızları ile Uygur kağanları arasındaki evliliklerle akrabalık bağları kuruldu. Sarı Uygurlar siyasî yönden 940’tan sonra Hıtaylar’ın (K’i-tan, Liao), 1028’den sonra Tangutlar’ın, 1226’dan sonra Moğollar’ın nüfuz sahası içinde kaldılar. Bugün halen Kuzeybatı Çin’de yaşayan Uygurlar onların soyundan gelmektedir.
Turfan Uygur Devleti. 840’ta çevreye dağılan Uygur boylarından bir kısmı batıya giderek Beşbalık, Turfan, Hoço, Kâşgar taraflarında yerleşti. Bunlar son Uygur kağanının yeğeni Mengli’yi kağan seçti. Tibet’ten endişe duyan Çin yeni Uygur Devleti’ni tanıdı. Devletin kışlık merkezi Kao-ch’ang (Koço), yazlık merkezi Beşbalık idi. Kaynaklarda önemli şehirlerinin isimlerine göre geçen bu Uygurlar bazan da hükümdar adlarına göre Arslan Han Uygurları veya İdikut Uygurları ismiyle kaydedilmiştir. Turfan Uygur Devleti ticaret yolları üzerinde bulunduğundan ekonomik bakımdan gelişti. 911’de bağımsız hale gelen Uygur Devleti güneyde Tibet, Batı Türkistan’da Karluk bölgesiyle sınırlıydı. 1209’da Cengiz Han’a bağlanıp 1368 yılına kadar Çağataylılar idaresinde varlıklarını sürdürdüler. Günümüzde Doğu Türkistan Uygur Özerk Bölgesi içinde yaşamaktadırlar. Bu Uygur topluluğu yerleşik medeniyet unsurları bakımından çok değerli eserler vermiştir.
Kırgızlar. İslâm öncesi dönemde Yenisey nehrinin kaynaklarının doğduğu yörede yaşıyorlardı. Onların Çin ve İslâm dünyasından çok uzakta olmaları yüzünden haklarında yeterli bilgi bulunmamaktadır. Asya Hunları’na milâttan önce 199 yılından evvel bağlanan Kırgızlar’ın Çin kaynaklarında isimleri Ke-K’un ki-ku, Kien-Kun, Gen-gün, Gegun şeklinde kaydedilmiştir. Milâttan önce 48’de bir defa daha Hunlar’a tâbi olmak zorunda kaldılar ve milâttan sonra 558’de Göktürk Devleti’ne bağlandılar. 648’de Göktürkler’in zor durumda kalmasından faydalanıp Çin ile siyasî münasebet kurdular. Kırgızlar ancak 840 yılında Büyük Uygur Devleti yıkılınca bağımsızlıklarını kazanabildiler. 920’de doğudan gelen Karahıtaylar onların devletini ortadan kaldırdı ve Ötüken’den eski yurtlarına, Altay dağlarının kuzeyi ile Sayan dağlarının kuzeybatısına sürüldüler. Daha sonra kurulan Moğol İmparatorluğu’na katılarak onların ordusunda yer aldılar.
Türgişler. 630’da Batı Göktürk ülkesinde Kağan T’ung Yabgu’nun öldürülmesi üzerine ülke iç karışıklığa sürüklenmişti. Başı boş kalan çeşitli boylar 635’te kendi aralarında teşkilâtlanarak Türgişler’i meydana getirdiler. Buna rağmen başlarında daima Batı Göktürk hânedanına mensup beyler bulunuyordu. 634’te Batı Göktürk hânedanından Işbara ülkesini on boya bölmüş, her boya birer ok verilmiş, bundan sonra unvanları On Şad ve On Ok şeklinde söylenmeye başlanmıştır. Boylar arasında dördüncü boy olarak tarihte ilk defa 651’de Türgiş adı geçmektedir. VII. yüzyılın ortalarında onları Ho-lo-shih çor adlı başbuğ yönetiyordu. 656’dan sonra bir kısmı Isık Göl taraflarına göç etti. Çin hâkimiyeti altında iken zaman zaman ayaklandılar. Nihayet II. Göktürk Devleti’ne bağlandılar. 720 dolaylarında Emevîler’le Mâverâünnehir için mücadele ettiklerinde başlarında Su-lu Kağan vardı. 737’de bir kumandanın suikastı sonucu Su-lu öldürülünce Türgiş Devleti birliğini koruyamadı. Çinliler, 751 yılında Emevî-Karluk iş birliğine karşı meşhur Talas Savaşı’nı kaybedince bölgeden çekilmek zorunda kaldılar. Uygur Devleti’nin baskısına mâruz kalan Türgişler (735-756) kendi içlerinde Sarı Türgişler ve Kara Türgişler olmak üzere ikiye ayrıldılar. Bunlar kendi kağanlarını tahta geçirip karşılıklı savaştılar. 766’da Karluklar batıya doğru hareket ederek Suei-ye (Tokmok) civarını ele geçirdiler. Neticede Türgişler, Seyhun boylarına doğru göç ettiler. Bir kısmı Tanrı dağlarının güneyindeki Karaşar civarına gitti.
Tarih sahnesinde ilk defa 627 yılında görülen Karluklar, Orta Asya tarihinde önemli rol oynamıştır (bk. KARLUKLAR). Göktürk Devleti’nin 630’da merkezî hâkimiyetinin çökmesiyle birlikte ön plana çıkan Oğuzlar da tarihte önemli rol oynamış bir Türk boyudur (bk. OĞUZLAR).
Doğu Avrupa’daki Devletler ve Boylar. Avrupa Hunları. Asya’daki Büyük Hun İmparatorluğu’nun zayıflamasının ardından Batı ve Kuzey Kazakistan bozkırlarında bir Türk nüfusu yığılması meydana geldi. Buradaki Cim, Emba ve Yayık ırmakları civarı iki asırdan fazla Hun boylarına yurtluk yaparken kalabalık yüzünden otlakları yetersiz hale geldi. İdil (İtil) nehrinin doğusundaki bazı Hun grupları bu nehri geçerek 330-350 yıllarında Kafkaslar’ın kuzeyinde Kuban ve Terek nehirleri arasındaki bozkırları istilâ ettiler. 370’li yıllarda İdil boyundaki Hunlar’ın başında Balamir vardı. 374-375’te onun önderliğinde Hun kitleleri İdil nehrini aşarak batıya doğru ilerlemeye başladılar. Önce Alanlar yerlerinden batıya doğru sürüldü. Arkasından Ostrogotlar ağır bir yenilgiye uğratıldı. Bunlar batıya kaçınca meşhur kavimler göçü başladı. Birçok kavim yer değiştirdi ve Avrupa’da yeni bir etnik durum ortaya çıktı. 378’de Edirne civarında yapılan savaşta Vizigotlar’la Hunlar, Bizans’ı yenip imparatorları Valens’i öldürdüler. Avrupa âleminin Hunlar’ın savaş tekniği karşısında başarısız kalması ve onların çok üstün askerî usulleri kıtayı baştan başa dehşete düşürdü. Bu arada Basık ve Kursık liderliğinde Hunlar’dan bir grup 395-396 yıllarında Anadolu’ya akın yaptılar. Kafkaslar’dan Doğu Anadolu’ya girerek Erzurum, Malatya ve Çukurova’ya kadar ilerlediler. Antakya ile Urfa’yı kuşatıp Suriye’ye girdiler. Kudüs’e kadar uzanarak geri göndüler. Hunlar’ın merkezi 400 yılı civarında İdil’den Orta Avrupa’ya nakledildi. Hunlar, Tuna’ya ulaşınca kavimler göçünün ikincisi başladı. Rua liderliğindeki Hunlar, Orta Tuna ve Tissa havzalarını hâkimiyetleri altına aldılar. Çeşitli Cermen ve Slav kavimleri Hunlar’a itaat etti. V. yüzyılın ortalarına doğru Orta Avrupa’dan Hazar denizinin doğusuna kadar uzanan bir Hun Devleti ortaya çıktı. Rua 433’te ölünce Hunlar’ın başına Muncuk’un oğulları Attila ve Bleda geçti. İki kardeşin idaresi on bir yıl kadar sürdü. Bu dönemde Balkanlar’da Bizanslılar’a ait bazı kaleler Hunlar’ın eline geçti. Attila, Akatir ve Ak Ogur (Şarogur) isyanlarını bastırdı. 445 yılında Bleda ölünce Attila tek hâkim oldu. Devleti daha da genişleten Attila’ya doğuda Aral gölünden batıda Ren nehrine kadar otuzdan fazla kavim bağlanmıştı. 447’de çıktığı büyük Balkan seferinde Attila, bozguna uğrattığı İmparator Theodosios’la 6000 libre altın savaş tazminatı ve 2100 libre yıllık vergi karşılığında barış yaptı. Bu savaşta Hun ordusu iki koldan ilerleyerek Sofya, Filibe, Preslav, Lüleburgaz ve Büyükçekmece’ye kadar ulaştı. Seferden bir yıl sonra Bizans’ın kendisine hazırladığı suikasttan kurtulan Attila bu devleti kontrol altına aldığından yönünü batıya çevirdi. Yıllar önce kendisine gönderilen Honoria’nın nişan yüzüğünü bahane ederek Batı Roma İmparatorluğu’nun yarısını veya devletin idaresine katılma hakkını istedi. Bunun reddedilmesi üzerine sefere hazırlanan Attila, Batı Roma kumandanı Aetius ile Galya’da Campus Mauriacus denilen yerde karşılaştı (Haziran 451). Yirmi dört saat süren savaşta her iki taraf ağır kayıplar verip geri çekildi. Attila maksadına ulaştı ve Batı Roma’nın asker kaynağı Galya tahrip edildi. Sayısı 200.000’i bulan Hun ordusunun yarısı Cermenler ve Gotlar’dan oluşuyordu. Ertesi yıl ilkbaharda İtalya seferine çıkan Attila, Kuzey İtalya’yı istilâ etti. Dehşete kapılan Roma imparatoru Roma şehrini terketmeye karar verdi; ancak Papa Leon’un gelip kendisine yalvarması, vergi ve Prenses Honoria’nın nişan yüzüğünü teklif etmesi üzerine Attila ordusunu toplayarak İtalya’dan geri döndü. Attila’nın 453’te ölümüyle yerine oğlu İlek geçti. Fakat Avrupa Hun Devleti çözülmeye başlamıştı. Gerek İlek’le kardeşleri arasındaki taht mücadeleleri gerekse Cermen kitlelerinin isyanları kısa zamanda devletin dağılmasına yol açtı. İlek, Gepid kralıyla yaptığı savaşta öldürüldü. Diğer oğlu Dengizik 468 yılında Bizanslılar’a yenildi ve esir düştü; İstanbul’a getirilerek idam edildi. Üçüncü ve küçük oğlu İrnek kendisine bağlı bazı gruplarla Karadeniz’in kuzeyine döndü. Burada yaşayan Ogur Türkleri ile karışıp Bulgarlar’ı meydana getirdiler.
Avarlar. Avarlar’ın aslı milâttan sonra 350’li yıllara kadar gitmektedir. Bu tarihte Uar-Hunlar’ın bir kolu Tohâristan, Tanrı dağları, Kuşan bölgesini, Mâverâünnehir’i ve Soğdiana’yı ele geçirerek Akhun (Eftalit) Devleti’ni kurmuştu. Bu devlet 557 yılına kadar yaşadı. Uar-Hunlar’ın kuzey kolu Göktürkler karşısında tutunamayınca önce Kafkaslar’a, ardından Karadeniz’in kuzeyine, nihayet Orta Avrupa’ya ulaştılar. Bunların Moğolistan’ın doğusunda ortaya çıkan ve büyük bir devlet kuran Juan-Juanlar’la ilgisi yoktur. Aslında Apar adı altında bu boy Kültigin yazıtında bir yerde geçmektedir. 572’de Mukan Kağan öldüğünde onun cenazesine katılanlar arasında Avarlar da vardı. Bizans ve Slav kaynaklarında Abar, Avar, Abari gibi isimler verilen boyun 557 yıllarında Sabarlar’ı yenip Bizans sınırı Azak kıyılarına geldiği görülmektedir. Kafkasya’ya geldiklerinde Alanlar’ı kendilerine bağlayan Avarlar, 558’de Bizans’a elçiler göndererek topraklarında yerleşmek için bir bölge talep ettiler. Ayrıca Bizans sınırlarını koruma ve karşılığında bir miktar vergi alma teklifinde bulundular. O sırada Balkanlar’da Ogurlar’la uğraşan İmparator Iustinianos teklifi kabul edip onlarla bir anlaşma yaptı. Bunun üzerine Avarlar, Karadeniz kıyısında ve Kafkasya’daki Sabarlar, On Ogurlar ile bir Slav kabilesi olan Andlar’ı mağlûp ederek sınırlarını Aşağı Tuna’ya kadar genişlettiler. Volga ile Tuna arasındaki Türk boyları da Avarlar’ın hâkimiyetini tanımıştı. Karpatlar’a kadar ilerleyen Avarlar, Tuna’nın batısındaki Longobardlar’la anlaşıp Doğu Macaristan’da Gepidler’i itaat altına aldılar. 568’den itibaren Longobardlar’ın Kuzey İtalya’ya göçmesiyle Macaristan toprakları Avarlar’a kaldı. Böylece Avarlar imparatorluklarını Orta Avrupa’da iyice güçlendirmiş oldular. Batıda Franklar’ı yendikten sonra güneyde bugünkü Belgrad ve Eszék (Ösek) gibi Bizans’ın önemli sınır şehir kalelerini ele geçirdiler. Avarlar’ın en güçlü dönemi Bayan Kağan zamanıdır. Bayan, devlet merkezini Tuna ile Tisa nehirleri arasında stratejik bakımdan önemli mevkiye naklederken sınırları Dinyeper’den Elbe’ye, Adriyatik’ten Kuzey denizi sahillerine kadar genişletti. 565 yılında Bizans’ta çıkan karışıklıklardan faydalanan Avarlar onlardan büyük paralar aldıkları gibi Karadeniz kıyısındaki kaleleri kuşatıp bölgeden topladıkları esirleri Batı Roma İmparatorluğu’nun boş arazilerine yerleştirdiler. Trakya ve Makedonya’daki Avarlar, Selânik kapılarına dayanıp şehri kuşattıklarında İran savaşlarından dönen Bizans orduları karşı hücuma geçince geri çekildiler. Tisa nehrine kadar takip edilen Avarlar’ın imdadına Bizans ordusunda patlak veren Fokas isyanı yetişti (602). Avarlar, Bizans’a karşı Longobardlar’la birlikte hareket ettiler ve 616’dan sonra İtalya’ya akınlar yaptılar. Ayrıca Slav ve Bulgarlar’dan oluşan kuvvetlerle Dalmaçya, Orta Yunanistan ve Peloponez’e kadar girdiler; Bizans İmparatoru Herakleios büyük paralar karşılığında barış yaparak Selânik’i kurtardı (619). 626 yılında Sâsânîler’le ortaklaşa gerçekleştirilen İstanbul kuşatmasında Bizans çok zor anlar yaşadı. Herakleios, Hazarlar’dan yardım istemek için Doğu Karadeniz bölgesinde iken İran ordusu Anadolu’dan geçip Boğaziçi’ne kadar ulaştı. Diğer taraftan Bulgar ve Slav birlikleriyle takviye edilen Avar ordusu Balkanlar ve Trakya’dan geçip Bizans surları önüne geldi. İki ateş arasında kalan Bizans çaresizlik ve ümitsizlik içinde iken Avarlar’ın emrindeki Slavlar, Bizans’ın kışkırtmasıyla onlara karşı isyan etti. Donanmanın bulunmayışı sebebiyle muhasaradan bir netice alınamadan geri dönüldü. Tehlikeyi atlatan Bizans’ta o gün bayram ilân edildi ve yüzyıllarca kurtuluş günü olarak kutlandı. Bu durum Avarlar’ın nüfuz kaybetmesine yol açtı. Nitekim Alpler ile Dalmaçya’daki Slavlar’ın ve 630’da güvenilir müttefikleri Bulgarlar’ın isyanları Avarlar’ı zor durumda bıraktı. Bunlara Avar kağanının zamansız ölümü eklenince durum iyice karıştı. Bulgarlar kağanlık makamı üzerinde hak iddia ettiklerinde isyan bastırıldı; fakat On Ogur Bulgarları bağımsızlıklarını ilân ederek Dinyester ırmağının doğu kısımlarını ele geçirdiler. Tuna Sava bölgesiyle kuzey kısımları Slavlar’da kalınca Orta Macaristan topraklarına sıkışıp kalan Avarlar her geçen gün biraz daha zayıfladılar. 791 yılından itibaren yaklaşık on beş yıl Frank İmparatoru Büyük Charles’ın din savaşlarına direnen devlet 805’te parçalanarak dağıldı. Avarlar kısa zamanda Hıristiyanlaşıp dillerini kaybederek kalabalık kitleler içerisinde eridi.
Sabarlar. Batı Sibirya ile Kafkaslar’ın kuzey bölgeleri arasında önemli rol oynayan Sabarlar, Bizans tarihlerinde Sabar, Sabir, Savir; Ermeni, Süryânî ve İslâm kaynaklarında Savir, Sabir, Sibir diye geçmektedir. Filologlar Sabar kelimesini “sab-ar” şeklinde açıklamıştır; “sapan, yol değiştiren, serbest olan” anlamına gelmektedir. Sabarlar’a ait bilinen kişi adlarının tamamı Türkçe’dir (Balak, İliger, Boarık gibi). V. yüzyıl Bizans tarihçisi Priskos’un verdiği bilgiye göre isimleri ilk defa Batı Sibirya’ya göç eden kavimler arasında geçmektedir. Buna göre güneydoğudan gelen Avarlar karşısında tutunamayan Sabarlar batıya yönelmiş ve Altaylar ile Ural arasındaki düzlüklerde yaşayan Ogurlar’ı yurtlarından çıkarıp Tobol-İşim ırmakları çevresine yerleşmiştir. VI. yüzyıl başlarında Bulgar gruplarını kendilerine bağlayarak İdil-Don nehirleri arasında ve Kuban nehrine uzanan sahaya yayıldılar. Böylece Bizans ve Sâsânî imparatorluklarına komşu oldular. Bu sırada Bizans ile savaşan Sâsânîler’in tarafında yer alan Sabarlar, Bizanslılar’ı meşhur hakanları Balak’ın idaresinde mağlûp ederek Ermenistan bölgesine akınlar düzenlediler. Anadolu’ya girip Kayseri, Ankara, Konya yöresine kadar ilerlediler. Sonraki yıllarda çıkarlarına göre Bizans’ın ya da İran’ın yanında yer aldılar. 557’de Avarlar’ın çok sert hücumuna mâruz kalan Sabarlar dağıldılar. Hâkim oldukları bölge Göktürkler’in batı koluna bağlandı. Güney Kafkasya’daki yurtları da Bizanslılar’ın kontrolüne girdi (576). Bölgede dağınık halde yaşayan Sabarlar VII. yüzyılda Hazar Devleti’nin kuruluşunda yer aldılar. Hazar toplulukları arasında önemli bir yer tutan Belencer ve Semender boyu Sabarlar’a dayanmaktadır. Hazarlar VII-XI. yüzyıllar arasında Karadeniz ile Kafkas dağlarının kuzeyinde ve İdil (Volga) nehirleri dolaylarında hüküm sürdüler (bk. HAZARLAR).
Büyük Bulgar Devleti. Ogurlar’ın Karadeniz’in kuzeyinde Hun kalıntılarıyla karıştıktan sonra kurdukları devlete Büyük Bulgarya (Magna Bulgaria) denildi. Kurucusu Kurt’tur (Kobrat, Kobratos, Kuvratos). Doulo sülâlesine mensup olup Asya Hunları’nın T’u-ko hânedan ailesine bağlanmaktadır. 630 yılında Orta Asya’da Göktürkler’in fetret devrine girmesiyle Hazarlar gibi Bulgarlar da Büyük Bulgar Devleti’nin bağımsızlığını ilân ettiler. İmparator Herakleios zamanında Bizans ile sıkı münasebetler kurdular; ancak devlet uzun yaşamadı ve kurucusunun 665’te ölümünün ardından şehzadeler arasındaki mücadeleden faydalanan Hazar Hakanlığı’nın baskısı sonucu parçalandı. Otuz Ogurlar’ın çoğunluğunu oluşturduğu grup kuzeye çekilerek İdil Bulgarları Devleti’ni tesis etti. Kurt’un oğlu Bat-Bayan, On Ogur Bulgarları’nın ve Macarlar’ın başında Hazarlar’a tâbi olarak Kafkasya’daki yurtta kaldı. Bulgar kitleleriyle Tuna’ya yönelen diğer oğul Asparuh (Espereh), Balkanlar’a geçip (668) Tuna Bulgar Devleti’ni kurdu (679). İdil Bulgar Devleti, İdil-Çolman (Kama) sahasında XV. yüzyıla kadar yaşadı. Devletin merkezi Bulgar şehridir. İslâmiyet’i resmî din olarak kabul eden ilk Türk devleti İdil Bulgar Hakanlığı’dır (bk. İDİL BULGAR HANLIĞI).
Tuna Bulgar Devleti. Asparuh’un Bizans’ın direnmesine rağmen Dobruca’nın güney bölgesinde kurduğu Tuna Bulgar Devleti, Bizans yanında Avarlar’ın hücumlarına da karşı koydu. 681’den itibaren Tuna Bulgar Devleti’nin sahası Besarabya ile Dobruca’dan başka Kuzey Bulgaristan’a, doğuda Karadeniz’e, güneyde Balkanlar’ın geçitlerine ve batıda İsker nehrine kadar uzanıyordu. Tuna Bulgar Devleti 688’den itibaren uzun yıllar Bizans’la mücadele etmek zorunda kaldı. Kurum Han 814’te İstanbul’u kuşattığı sırada öldü. Yerine geçen oğlu Omurtag Han (814-831) Bizans’la otuz yıllık anlaşma imzaladı. Bu anlaşma Bulgarlar’a güneyde sükûn, Bizans’a da mallarını gümrük ödemek şartı ile kuzeye sevkedebilme imkânı sağlıyordu. Omurtag Han bu arada Franklar’la da mücadele etti. Tuna-Sava-Drava havzasını alıp Maroş nehri vadisindeki, Orta Avrupa’nın Roma devrinden beri terkedilmiş olan en büyük tuzlalarını işletmeye açmak suretiyle devletine büyük servet kaynağı kazandıran Omurtag Han zamanı Tuna Bulgarları’nın en parlak devirlerini teşkil etti. Kurulan şehirler, saraylar, köşkler, su yolları, âbideler, Pliska ve Preslav şehirleriyle Madara kasabası civarında yüksek bir kaya üzerinde Kurum Han’ın 40 m2’lik yeri kaplayan kitâbeli kabartması o çağlardan günümüze kalan bir hâtıradır. Fakat yerlilere oranla az olan Bulgar Türkleri arasında Slavlaşma başladı. Slavlaşma, Malamir (831-836) ve Presiyan (837-852) dönemlerinde hızla arttı. Boris Han’ın 864’te Ortodoksluğu resmen kabul ederek, o zamana kadar tek Tanrı inancını benimseyen Bulgarlar’ı hıristiyanlaştırması ile tamamlandı. Boris, Mikhail adını aldı. 869-870 İstanbul kiliseler toplantısında Bulgar kilisesinin müstakil piskoposluk olarak Katolik kilisesi temsilcilerince tanınması üzerine Roma’nın Balkan yarımadasındaki iddialarının sona ermesiyle Türk devleti karakterini tamamen kaybedip Slav, Bizans kültür çevresine girdi. O güne kadar kullanılan Türkçe han unvanı da Boris’in halefi Simeon (893-917) tarafından “çar”a çevrildi.
Peçenekler. IX. yüzyılın ilk yarısında Hazar-Uz baskısına dayanamayan Cim ve Yayık boylarındaki Peçenekler, kalabalık kitleler halinde İdil nehrini aşıp 860-880 yıllarında Don-Kuban bölgesine geldiler. Buralarda yaşayan Macarlar’ı yerlerinden çıkardılar. Peçenekler’in daha önceki tarihleri hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. 889-893 yıllarında Don’dan Dinyeper’in batısına kadar uzanan sahaya hâkim oldular. Peçenekler’in buralarda sekiz boy halinde yaşadığı bilinmektedir. Bu boylar Ertim (Erdem), Yula, Çor, Külbey, Karabay, Tolmaç, Kapan ve Çoban’dır. Adlardan bazıları eski Türk unvanlarıdır (Yula, Çor, Külbey, Kapan = Kargan). Ertim, Çor ve Yula boyları birlikte hareket edildiğinde idareci durumundaydılar, bunlara Kenger (Kangar) denilmekteydi. XII. yüzyıla gelindiğinde boy sayısı on üçe yükseldi. Hazarlar, Uzlar (Oğuzlar), Macarlar ve birtakım Fin kabileleriyle Slavlar, Peçenekler’in komşularıydı. 900’den 1036 yılına kadar on biri büyük çapta olmak üzere birçok seferde bulundular. 968’de Kiev’i kuşattılar ve Knez Svyatoslav’ı mağlûp ederek öldürdüler. 992, 996 ve 1015 yıllarında Ruslar’ın hücumlarına karşılık verdiler. Bu sayede Peçenekler, Ruslar’ın Karadeniz’e inmelerini engellediler. Bu durum Bizans’ın menfaatlerine uygun düşüyordu. 915’te başlayan Peçenek-Bizans dostluğu İstanbul’dan gönderilen elçiler ve hediyelerle bir müddet devam etti. Peçenekler, Bizans’tan kumaş, baharat, boya, süs eşyası ve mücevherat alıyor, karşılığında bal mumu, tutkal, kıymetli deri satıyordu. Peçenekler’i İdil ötesi yurtlarından çıkaran Uzlar’ın batıya doğru ilerlemesi üzerine Peçenekler’den bir kısmı 942-970 yıllarında Macaristan’a yerleşti. Asıl kitle batıya doğru kaymaya başladı. XI. yüzyılın başlarında Peçenekler, Dinyester boyuna indi. Bu durum onların Don bölgesindeki hâkimiyetlerinin zayıflamasına yol açtı. Bundan istifade eden Ruslar, Peçenekler’e 1036 yılında ağır bir darbe vurdular. Bu tarihten sonra Peçenekler, Tuna boylarına geldiler, Tuna nehri Peçenekler ile Bizans arasında sınır oldu. Arkalarında Uz baskısı şiddetlenince Peçenekler Balkanlar’a doğru kaymaya başladılar. Bazı boylar Bizans ile anlaşarak sınır bekçiliği yapıyorlardı. 1048’den sonra pek çok Peçenek Bizans hizmetine girdi. Bunlar arasından Anadolu’ya gönderilenler de oldu. Anadolu’da Peçenekler’le ilgili birçok yer adı Bizans tarafından yerleştirilen bu Peçenekler’e aittir. Bunlardan bir kısmı 1071 Malazgirt Savaşı’nda Alparslan tarafına geçerek Bizans’ın yenilmesinde rol oynadı. 1050’den itibaren Edirne çevresi, Trakya’nın Marmara’ya kadar olan sahilleri Peçenekler’in hücumuna mâruz kaldı. İzmir Beyi Çaka, İstanbul’u zaptetmek için Peçenek başbuğları ile ittifak yaptı. Ege’de donanması ile Çaka Bey, Marmara sahillerinde Selçuklular, Edirne’de Peçenekler, İstanbul’u kıskaç içine almak üzere anlaştılar (1091). Çok zor durumda kalan Bizans’ın imdadına Kumanlar (Kıpçaklar) yetişti. 1060 yılından itibaren Peçenekler’e ait Karadeniz’in kuzeyindeki sahayı işgal eden Kumanlar 1080’lere doğru Tuna boylarına kadar ilerleyince Peçenekler’le aralarında büyük bir düşmanlık baş gösterdi. Rus knezleri önceleri bu durumdan yararlandığı gibi Bizanslılar da faydalanmanın yollarını buldular. Meriç nehri kenarında Bizans’a kesin bir darbe indirmeye hazırlanan Peçenekler, Bizans’ın tahrikiyle çok kalabalık Kumanlar’ın saldırısına uğradılar. Lebinium’da yenilip tamamen ezildiler (29 Nisan 1091). Böylece siyasî tarihleri sona eren Peçenekler’den geri kalanlar çeşitli bölgelere dağıldılar. Bir kısmı Macaristan’a gitti ve Peşte çevresiyle Fertö’de yerleştirildi. Bir kısmı Uzlar ve Kumanlar arasına karıştı. Balkanlar’da kalanların çoğu Vardar nehri boyunca yerleşti. Makedonya’daki Meglano-Ulahlar’ı ile Sofya etrafındaki Şop-Bulgarları’nın Peçenek neslinden geldiği söylenmektedir. Anadolu, Sırbistan, Rusya, Macaristan ve Kafkaslar’da bazı yer adları ile halk efsanelerinde Peçenekler’in hâtıraları yaşamaktadır. Orta Macaristan’da ele geçen meşhur Nagy-Szent-Miklós hazinesinin altın kapları üzerindeki Göktürk alfabeli yazıların Peçenekler’e ait olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca Güney Rusya’da Poltava’da bulunan Perescepine hazinesi de onlara aittir. 150 yıldan fazla Karadeniz’in kuzeyinde yaşayan Peçenekler’den her biri kendi başbuğunun idaresinde boy teşkilâtı çevresinde kaldı ve bir devlet kurulamadı. Fakat savaş ve müdafaa durumlarında ortak hareket edebildiler. XI. yüzyılın ortalarında Turak adında bir başbuğ on bir Peçenek boyunun başına geçtiyse de bütün boyları hâkimiyeti altına alamadı.
Uzlar. Oğuzlar’ın batı kolu Uzlar, Rus yıllıklarında Tork (Türk), Bizans kaynaklarında Uz diye geçmektedir. 860’lı yıllarda Peçenekler’i İdil ötesindeki yurtlarından çıkarıp oraya yerleştiler ve daha sonra batıya doğru ilerlediler. Kiev Knezi Vladimir’in müttefiki olarak 985’te İdil Bulgarları’na karşı yapılan sefere bazı Uz grupları da katıldı. Yalnız bunların Kiev bölgesine göçleri 1036’da Peçenekler’i yenmelerinin ardından gerçekleşti. Doğu Avrupa sahasında kısa bir dönem faaliyet gösteren Uzlar hakkında diğer Türk boylarına göre çok az bilgi bulunmaktadır. Bugün Moldavya’da yaşayan, dil ve kültürlerini büyük ölçüde muhafaza eden Gagauz Türkleri’nin bunların kalıntıları olduğu tahmin edilmektedir (bk. OĞUZLAR). Batı Göktürkler’e mensup bir Türk kavmi olan Kıpçaklar da (Kumanlar), Peçenekler ve Uzlar gibi Güneydoğu Avrupa bozkırlarında bir devlet kuramadılar (bk. KIPÇAKLAR).
E. Chavannes, Documents sur les Tou-kiue (Turcs) occidentaux, St. Petersburg 1903, tür.yer.
K. Dieterich, Byzantinische Quellen zur Länder- und Völkerkunde, Leipzig 1912, II, tür.yer.
O. Franke, Geschichte des chinesischen Reiches, Berlin 1930-36, I-II.
Akdes Nimet Kurat, Peçenek Tarihi, İstanbul 1937.
a.mlf., IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Ankara 1972.
a.mlf., “Bulgar”, İA, II, 781-796.
W. M. McGovern, The Early Empires of Central Asia, North Carolina 1939.
O. Lattimore, Inner Asian Frontiers of China, New York 1940.
W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları (trc. Nimet Uluğtuğ), Ankara 1942.
a.mlf., “Şato Türklerinin Kültür Tarihine Dair Notlar”, TTK Belleten, XI/41 (1947), s. 15-26.
F. Altheim, Attila et les Huns, Paris 1952.
J. R. Hamilton, Les ouïghours à l’époque des cinq dynasties d’après les documents chinois, Paris 1955.
Liu Mau-tsai, Die chinesischen Nachrichten zur Geschichte der Ost-Türken (T’u-küe), Wiesbaden 1958, I-II.
Gy. Moravcsik, Byzantinoturcica, Budapest 1958.
A. Zajaczkowsky, Karaims in Poland, Warszawa 1961.
a.mlf., “Hazar Kültürü ve Varisleri” (trc. Çağatay Bedii), TTK Belleten, XXVII/107 (1963), s. 477-483.
Attila ve Hunları, İstanbul 1962.
Constantine Porphyrogenitus [Konstantinos Porfirogennetos], De Administrando imperio (ed. Gy. Moravcsik, trc. R. J. H. Jenkins), Washington 1967, II, tür.yer.
Bahaeddin Ögel, İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara 1962.
a.mlf., Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, Ankara 1982.
a.mlf., “İlk Töles Boyları: Ugur, Ting-ling ve Kao-ch’ê’ler”, TTK Belleten, XII/48 (1948), s. 795-831.
a.mlf., “Doğu Göktürkleri Hakkında Vesikalar ve Notlar”, a.e., XXI/81 (1957), s. 81-137.
İbrahim Kafesoğlu, “Tarihte Türk Adı”, Reşid Rahmeti Arat İçin, Ankara 1966, s. 306-319.
a.mlf., Türk Millî Kültürü, İstanbul 1987.
D. M. Dunlop, The History of the Jewish Khazars, Princeton 1967.
C. Mackerras, The Uighur Empire (744-840), Canberra 1968.
M. Mori, Historical Studies of the Ancient Turkic Peoples (in Japanese), Tokyo 1967.
L. Rásonyi, Tarihte Türklük, Ankara 1971.
O. Maenchen-Helfen, The World of the Huns, Berkeley 1973.
L. Bazin, Les Calendriers turcs anciens et medievaux, Lille 1974.
a.mlf., “Turks”, EI2(İng.), X, 687-689.
L. Kwanten, Imperial Nomads: A History of Central Asia, 500-1500, Pennsylvania 1979.
P. B. Golden, Khazar Studies, Budapest 1980, I-II.
a.mlf., “Turks”, EI2(İng.), X, 689-693.
Th. J. Barfield, The Perilous Frontier, Cambridge 1989, tür.yer.
V. V. Barthold, Moğol İstilâsına Kadar Türkistan (haz. Hakkı Dursun Yıldız), Ankara 1990.
a.mlf., “Turks”, EI, IV, 900-908.
R. Grousset, Bozkır İmparatorluğu: Attila, Cengiz Han, Timur (trc. M. Reşat Uzmen), İstanbul 1993.
Ahmet Taşağıl, Gök-Türkler, Ankara 2004, I-III.
a.mlf., Çin Kaynaklarına Göre Gök-Türkler, Ankara 2004.
Şerif Baştav, “Sabir Türkleri”, TTK Belleten, V/17-18 (1941), s. 53-99.
O. Pritsak, “Die Sogenannte Bulgarische Fürstenliste und die Sprache der Protobulgaren”, UAJ, XXVI (1954), s. 218, 220.
Türkler’in İslâmiyet’i Kabulü. Câhiliye devri şairleri Nâbiga ez-Zübyânî, Hasan b. Hanzale ve Şemmâh b. Dırâr’ın şiirlerinde ve darbımesellerde Türkler’den bahsedilmesi, Türkler’le Araplar arasındaki ilişkilerin Câhiliye dönemine kadar uzandığını göstermektedir. Ayrıca çeşitli Türk kavimlerinin İslâm öncesi dönemde İran ve Arap hâkimiyetindeki topraklara geldiği ve onlar hakkında bilgi edindiği anlaşılmaktadır. Nitekim Hazar Türkleri zaman zaman Derbend’i geçip Hemedan ve Musul’a kadar ilerlemişlerdir. Sâsânî Hükümdarı Enûşirvân (531-579) Bâbülebvâb (Derbend) seddini Hazar akınlarına karşı yaptırmış, Kuzey İran’da yaşayan Ağaçeri, Sûl ve Yazur Türkleri’ni Azerbaycan’a göçe zorlamıştı. Eftalitler (Akhunlar), Halaçlar ve Karluklar’ın bir bölümü Afganistan ve Sîstan (Sicistan) topraklarına yerleşmişti. Sâsânî ordusunda Türkler’in yanı sıra Araplar da vardı. VII. yüzyılda Sâsânîler’le Bizanslılar arasındaki savaşlarda Göktürkler, Hazarlar ve Avar Türkleri önemli rol oynamıştı. Eski Arap şiirinden, halkı korkutmak ve Türkler’den uzaklaştırmak amacıyla çıkarılan şâyialardan Araplar’ın Türkler’i cesur, acımasız ve İslâm dininin geleceği açısından tehlikeli gördükleri anlaşılmaktadır. Bir rivayete göre Türkler Araplar’ın elinden iktidarı alacak, ancak kâfir oldukları için Allah’ın gazabına uğrayıp mahvolacaktır. III. (IX.) yüzyılda Câhiz, Türkler’in İslâm’ın yardımcısı ve halifelerin en yakın adamları olduklarını söyleyerek Türkler’e haksızlık edildiğini ileri sürmüştür (Hilâfet Ordusunun Menkıbeleri, s. 85).
Hadislerde Türkler. Türkler hakkında Kütüb-i Sitte’de ve diğer hadis kaynaklarında çeşitli rivayetler yer almaktadır. Bunların yanında Türkler aleyhine ifadeler içeren bazı hadisler ve sahâbeye atfedilmiş asılsız haberler de vardır (geniş bilgi için bk. Şeşen, TM, XV [1969], s. 15-29). Bunlardan hangilerinin sahih, hangilerinin mevzû olduğu hadis otoritelerinin yapacağı ciddi çalışmalarla ortaya konabilecektir. Konuyla ilgili hadisleri üç bölümde ele almak mümkündür. 1. Türkler’in savaşçı niteliklerine dikkat çekerek Türkler’le mücadele ve savaş konusunda sahâbeyi ve sonraki nesilleri uyaran, onlarla iyi geçinmeyi tavsiye eden hadisler: “Türkler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayınız” (Ebû Dâvûd, “Melâḥim”, 8; Nesâî, “Cihâd”, 42). 2. Türkler’in fizyolojik özelliklerinden ve müslümanlarla savaşacaklarından bahseden hadisler: “Siz küçük çekik gözlü, kırmızı yüzlü, basık burunlu, çehreleri sanki örs üzerinde dövülmüş ve üzeri derilerle kaplanmış sağlam kalkanlar gibi bir kavim olan Türkler’le savaşmadıkça kıyamet kopmayacaktır; siz kıldan örülmüş çorap giyen bir kavimle savaşmadıkça kıyamet kopmayacaktır” (Buhârî, “Menâḳıb”, 25; Ebû Dâvûd, “Melâḥim”, 9). 3. Türkler’i Benî Kantûrâ olarak gösteren ve müslümanlarla savaşacaklarını ifade eden hadisler (Müsned, V, 40; Ebû Dâvûd, “Melâḥim”, 10). Bunların dışında Türkler’in Irak ve el-Cezîre’yi zaptedip iktidarı Abbâsîler’in elinden alacaklarını beyan eden hadisler vardır (Kitapçı, Hz. Peygamber’in Hadislerinde Türk Varlığı, s. 243 vd.). Öte yandan VII. yüzyılda İran ve Arabistan’da Türk çadırı kullanıldığı, Hz. Peygamber’in Hendek Savaşı sırasında bir Türk çadırında oturarak hendek kazma işlerine nezaret ettiği (Taberî, II, 568) ve Medine’de bir Türk çadırında itikâfa çekildiği rivayet edilmektedir.
Türkler’le müslüman Araplar arasında VII. yüzyılın ortalarına doğru başlayan ve XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar devam eden ilişkileri mücadele, hizmet ve hâkimiyet dönemleri şeklinde incelemek mümkündür. Mücadele dönemi Hz. Ömer zamanındaki İslâm fetihlerinden itibaren Emevîler’in yıkılışına kadar yüzyılı aşkın bir süre devam etmiştir. Bu mücadelenin sonunda Türk hâkimiyetindeki topraklar müslüman Araplar’ın eline geçmiş, bir kısım Türkler Müslümanlığı kabul etmiştir. Hizmet dönemi Emevîler’in son zamanlarında başlamış, daha sonra Abbâsî halifeleri cesaretiyle temayüz eden Türkler’i kendi hizmetlerine almış, özellikle Me’mûn ve Mu‘tasım-Billâh devrinden itibaren Türkler hilâfet ordusunun en önemli unsuru haline gelmiştir. Ayrıca yönetim kadrolarına yükselerek Abbâsî halifeliğinin siyasî ve idarî hayatında büyük hizmetler görmüştür. Dandanakan zaferinden sonra Selçuklu Türkleri, Sünnî İslâm dünyasının hâmiliğini üstlenmiş, iç ve dış tehlikelere karşı müslümanları koruma görevini yerine getirmiştir. Selçuklular ve halefleri çok geniş bir sahada hâkimiyet tesis ederek çeşitli imparatorluklar kurmuş, genelde siyasî, idarî ve askerî bakımdan İslâm dünyasının rakipsiz hâkimi olmuştur. Bu durum I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar devam etmiştir.
Hulefâ-yi Râşidîn Devri Türk-Arap İlişkileri (632-661). Türkler’in müslüman olmasına zemin hazırlayan mücadeleler İslâm fütuhatı sırasında gerçekleşti. Hz. Ebû Bekir, irtidad olaylarını ve isyanları bastırdıktan sonra Sâsânî İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altında bulunan Fırat nehrinin aşağı taraflarındaki topraklara ordu sevketti ve Yemâme’de bulunan Hâlid b. Velîd’i Sâsânîler’e karşı savaşmakla görevlendirdi. Irak cephesi başkumandanlığının kurulmasıyla fütuhat hareketi başlatılmış oldu. Hz. Ömer hilâfet makamına geçince Ebû Ubeyd es-Sekafî’yi 1000 kişilik gönüllü birliğin başında Sâsânî kuvvetleri üzerine gönderdi. Onun şehid olmasıyla Irak cephesi kumandanlığına Sa‘d b. Ebû Vakkās tayin edildi. Kādisiye zaferinin (15/636) ardından İslâm ordusu Sâsânîler’in başşehri Medâin’e, ardından Hulvân’a girdi. 21 (642) yılında Nihâvend zaferiyle İran kapıları müslümanlara açıldı. Hz. Osman döneminde Basra Valisi Abdullah b. Âmir’in öncü kuvvetleri kumandanı Ahnef b. Kays, Nîşâbur ve Serahs’ı fethettikten sonra Merv’e yürüdü. Ceyhun (Amuderya) nehrinin kuzeyine geçerek müslümanların takibinden kurtulan son Sâsânî hükümdarı III. Yezdicerd topladığı kuvvetlerle Belh’i müslümanlardan geri aldı. Merverrûz’a kadar ilerleyip Türk Hakanı Tulu Han’dan yardım istedi, ancak Ahnef b. Kays’a yenilip geri çekildi. Horasan ve Tohâristan’da bazı şehirler Türkler tarafından zaptedildi. Abdullah b. Âmir bölgeyi tekrar fethetti. Bu sırada Kuzey Azerbaycan ve Dağıstan’da Hazarlar, Cürcân’da Sûl Türkleri (Sûlîler), Sîstan’da Eftalitler ve Halaçlar, Bâdegīs’te Nîzek Tarhan, Tohâristan’da Karluklar’a mensup bir yabgu bulunuyordu. Sâsânîler’in yıkılması ve Göktürk nüfuzunun zayıflaması üzerine Mâverâünnehir ve Hârizm’deki mahallî hânedanlar bağımsızlıklarını ilân ettiler. Hz. Osman döneminde müslüman Arap ordusu Gürcistan, Dağıstan, Azerbaycan ve Arrân’a kadar uzanan toprakları ele geçirdi. Azerbaycan’ın çeşitli yerlerine askerî birlikler yerleştirildi. 31 (651) yılında bütün İran İslâm hâkimiyeti altına girmiş oldu. İslâm ordusunun Türkler’le mücadele ettiği ikinci cephe Kafkasya’dır. Azerbaycan ve İrmîniye’nin fethinden sonra müslüman Araplar Hazar Türkleri ile karşılaştılar (18/639). Hz. Ömer, Sürâka b. Amr’ı Derbend’in fethine memur etti. Abdurrahman b. Rebîa el-Bâhilî kumandasındaki ordu Derbend hâkimi Şehrbârâz ile bir antlaşma yaptı ve Şehrbârâz müslümanlara tâbi olmayı kabul etti (22/643). Abdurrahman b. Rebîa, Hazar topraklarına akınlar düzenledi (24-25/645-646). Hazar başşehri Belencer yakınlarında meydana gelen savaşta Arap ordusu yenilgiye uğradı (32/652-53). Bu olayın ardından İslâm dünyasındaki iç karışıklıklar yüzünden Hazar Türkleri ile Araplar arasında önemli bir savaş meydana gelmediği anlaşılmaktadır.
Emevîler Devri Türk-Arap İlişkileri (661-750). Muâviye b. Ebû Süfyân hilâfeti ele geçirince yeni bir fetih harekâtı başlattı. Sîstan’ın zaptına memur edilen Abdurrahman b. Semüre Kâbil, Belh ve Büst gibi şehirleri ele geçirdi (43/663). Abdullah b. Sevvâr, Sind bölgesinde fetihlere girişti, ancak Türkler karşısında mağlûp olunca yerine Mühelleb b. Ebû Sufre getirildi. Mühelleb, Türkler’i yenerek bölgeye hâkim oldu (44/664). Basra Valisi Ziyâd b. Ebîh, Horasan ve Sîstan’a daha planlı bir askerî harekât başlattı. Kûfe ve Basra’dan yaklaşık 50.000 kişiyi Horasan’ın Merv, Herat, Nîşâbur gibi şehirlerine yerleştirdi. Hakem b. Amr el-Gıfârî, Ceyhun nehrini geçip Sagāniyân’a (Çagāniyân) kadar ilerledi ve III. Yezdicerd’in oğlu Fîrûz’u yenilgiye uğrattı. Mühelleb de Türkler karşısında yeni başarılar kazandı. Horasan’ın yeni valisi Rebî‘ b. Ziyâd el-Hârisî, Belh’te çıkan bir isyanı bastırdıktan sonra Kuhistan’a bir sefer düzenledi. Bölgede Eftalit Türkleri’ni mağlûp ederek Ceyhun nehrine kadar ilerledi. Burada Türk Hükümdarı Nîzek Tarhan’ı yendi. Âmül gibi bazı şehirleri fethedip Hârizm’e kadar ulaştı. Böylece Horasan ve Tohâristan topraklarının büyük bir kısmı Emevîler’in egemenliğini tanımış oldu. Ubeydullah b. Ziyâd 54 (674) yılında Beykend’i ele geçirerek Buhara üzerine yürüdü. O sırada Buhara’yı Türk Hükümdarı Bîdûn’un dul eşi Kabaç Hatun yönetiyordu. Kabaç Hatun çevredeki Türkler’den yardım istediyse de Türk birlikleri Ubeydullah karşısında tutunamadı ve 1 milyon dirhem vergi vermek suretiyle Ubeydullah’la anlaşma yaptı. Ubeydullah daha sonra 2000 Türk savaşçı ile Basra’ya döndü; bunlar Basra’da bir isyanın bastırılmasında görev aldı. 56 (676) yılında Horasan valiliğine tayin edilen Saîd b. Osman, Semerkant’a bir sefer düzenledi. Soğd, Kiş ve Nesef halkı topraklarını korumak amacıyla seferber olunca Kabaç Hatun da onlara katıldı, ancak Saîd b. Osman Türk birliklerini bozguna uğrattı. Kabaç Hatun rehineler gönderdi ve itaat arzettiğini bildirdi (57/677). Saîd, Buhara’yı alarak Semerkant’a yöneldi. Ağır kayıplar veren Semerkantlılar kendisiyle anlaştılar. I. Yezîd devrinde Horasan Valisi Selm b. Ziyâd, Semerkant ve Hârizm üzerine yürüyünce (61/680-81) Kabaç Hatun ve Mâverâünnehir’in diğer şehirlerindeki Türkler birlikte harekete geçtilerse de Selm Buhara’ya girmeye muvaffak oldu ve Kabaç Hatun onunla yeni barış antlaşması yaptı. Abdülmelik b. Mervân devrinde Tirmiz’i ele geçiren Mûsâ b. Abdullah b. Hâzim Türkler, Eftalitler ve Tibetliler’den oluşan bir orduyu mağlûp etti; bölge halkı ona itaat arzederek vergi ödemeyi kabul etti.
78 (697) yılında Horasan valisi tayin edilen Mühelleb b. Ebû Sufre’nin faaliyetleri başarısızlıkla sonuçlandı. Onun 82’de (702) ölümünün ardından oğlu Yezîd de yaptığı seferlerden sonuç alamadı ve görevden uzaklaştırıldı. I. Velîd döneminde Horasan valiliğine getirilen Kuteybe b. Müslim Belh’te çıkan isyanı bastırdı (86/705). Ceyhun nehrini geçip Sagāniyân’a yöneldiğinde Sagāniyân hükümdarı bağlılığını bildirdi. Kuteybe’nin hedefi Türkler’in hâkimiyetindeki Tohâristan ve Mâverâünnehir’i fethetmekti. Mâverâünnehir seferine çıkmadan önce Tohâristan eyaletinin hâkimi Nîzek Tarhan’a elçi gönderip hâkimiyetini tanımasını ve müslüman esirleri serbest bırakmasını istedi. Teklifi kabul eden Nîzek Merv’e hareket etti ve aralarında barış yapıldı. Kuteybe, Beykend halkının isyanı üzerine geri dönüp şehri geri aldı ve bol miktarda ganimet ele geçirdi (89/708). Ardından Buhara üzerine yürüyen Kuteybe bir sonuç alamayınca Merv’e döndü. Ertesi yıl tekrar Buhara’ya yürüdü ve şiddetli muhasaradan sonra Buhara’da İslâm hâkimiyeti sağlandı. Kuteybe’nin Buhara’dan ayrılmasının ardından Tohâristan hâkimi Nîzek, Araplar’a karşı ortak bir harekâta karar verdiyse de müttefikleri Kuteybe’ye itaat arzedince kaçarak bir kaleye sığındı. Kuteybe onu yakalayıp Haccâc’ın emriyle idam ettirdi. Buhara’ya hareket eden Kuteybe şehrin bir kısmına Araplar’ı yerleştirdi. 92 (710-11) yılında Sicistan seferine çıktı ve Zâbülistan Hükümdarı Rutbîl ile haraç vermesi şartıyla barış yapıldı. Ertesi yıl Hârizmşah ile bir antlaşma yapan Kuteybe barışı bozan Soğd üzerine yürüyüp bölgenin merkezi Semerkant’ı kuşatınca Semerkant hâkimi Emevî hâkimiyetini tanıdı. Semerkant’ın fethiyle Araplar’ın Mâverâünnehir’deki hâkimiyetleri tamamlandı. Kuteybe 20.000 kişilik bir orduyla yeni bir sefere çıktı (94/713). Şâş, Hucend ve Fergana’nın bir kısmını ele geçirdi, İsbîcâb’a kadar ilerledi; ancak Haccâc’ın ölümüyle (95/714) fetih harekâtını durdurdu. Halife I. Velîd kendisini müstakil bir vilâyet haline getirilen Horasan’a vali tayin etti. Ardından Kuteybe bazı seferler düzenlediyse de Halife Velîd’in ölüm haberini alınca yeni halife Süleyman b. Abdülmelik’e isyan etti ve isyan sırasında öldürüldü (96/715).
Türgiş Hakanı Su-lu Han’ın Semerkant’a sevkettiği ordu Horasan valisini yenilgiye uğratmasına rağmen şehri muhasara edemeden geri döndü. Horasan valiliğine getirilen Saîd b. Amr el-Haraşî zamanında Türgiş hakanını destekleyen Türkler zulme uğradılar ve yurtlarını terkettiler. Saîd kaçanları takip ederek Hucend’de kılıçtan geçirdi (103-104/721-722). Bu olaylar Türkler’in Araplar’a karşı düşmanca duygular beslemesine yol açtı. Horasan valiliğine tayin edilen Müslim b. Saîd 105 (723-24) yılında Fergana’yı ele geçirmek maksadıyla Taşkent üzerine yürüdü, fakat Su-lu Han’ın mukavemeti karşısında geri çekilmek zorunda kaldı. Türk askerleri Seyhun nehri kıyısında kendilerine yetişti. “Yevmü’l-atş” denilen savaşta Araplar ağır kayıplar verdiler. Bunun ardından Mâverâünnehir’deki Emevî hâkimiyeti oldukça sarsıldı. Türkler Esed b. Abdullah el-Kasrî’nin valiliği döneminde Mâverâünnehir’de yer yer üstünlüğü ele geçirdiler. Hişâm b. Abdülmelik, Türgiş Hakanı Su-lu Han’a bir elçilik heyeti gönderip kendisini İslâm’a davet etti. Hakan, İslâmiyet’i kabul ettiği takdirde halkının geçim sıkıntısı çekeceğini söyleyerek bu teklifi geri çevirdi.
Emevîler’le Hazarlar arasındaki mücadele Velîd b. Abdülmelik devrinde başladı. Mesleme b. Abdülmelik 91 (710) yılında Hazarlar üzerine bir sefer düzenleyip Derbend’e kadar ilerledi. 95’te (714) iki sefer daha yaptı. Fetih harekâtında önceki halifelerden farklı bir siyaset takip eden Ömer b. Abdülazîz, Mâverâünnehir ve Türkistan’da ganimet amacıyla yapılan fetihleri durdurdu. Horasan Valisi Yezîd b. Mühelleb’i azlederek yerine Cerrâh b. Abdullah el-Hakemî’yi tayin etti. Hazarlar’ın İrmîniye ve Azerbaycan’da çok sayıda müslümanı esir almaları ve birçok kişiyi öldürmeleri üzerine halife, Hâtim b. Nu‘mân el-Bâhilî’yi Hazarlar’la mücadele etmek için görevlendirdi; Hâtim, Hazarlar’la yaptığı mücadeleyi kazandı. Arap yöneticilerinin insanları İslâm’dan uzaklaştıran uygulamalarına ve haksız vergilere son vermek isteyen Ömer b. Abdülazîz, Vali Cerrâh b. Abdullah’tan İslâmiyet’i kabul edenlerden cizye vergisini kaldırmasını istedi. Mâverâünnehir’deki çeşitli hükümdarlara İslâm’a davet mektupları yolladı. Yeni siyaset kısa sürede sonuç verdi ve Mâverâünnehir halkı İslâm’a girmeye başladı. Ömer b. Abdülazîz, Cerrâh b. Abdullah’tan sonra Horasan valiliğine Abdurrahman b. Nuaym’ı getirdi. Abdurrahman’ın ılımlı politikasından yararlanmayı düşünen Semerkant hükümdarı ile Mâverâünnehir’in diğer hükümdarları Çin’e bir heyet gönderip imparatordan askerî yardım talep ettilerse de bu yardım gerçekleşmedi.
Ömer b. Abdülazîz’in ölümünden (101/720) sonra yöneticilerin Arap olmayan müslümanlara karşı uyguladıkları siyaset birçok şehirde isyanlara yol açtı. Türkler’in de bu isyanları desteklemesi üzerine Horasan Valisi Eşres b. Abdullah olaylara müdahale etti; fakat Ceyhun nehri kıyısındaki savaşta Türk birlikleri karşısında yenilgiye uğrayıp Beykend’e çekildi. Buhara’ya giden Eşres yol boyunca Türkler’in saldırılarına mâruz kaldı. Eşres, Buhara’yı uzun süre muhasara etti ve halifenin yolladığı takviye kuvvetleri sayesinde şehirdeki isyan bastırıldı. Horasan valiliğine tayin edilen Cüneyd el-Mürrî de 112 (730) yılında çeşitli şehirlerde başlayan isyanları bastırmakla uğraştı. Semerkant’taki ordunun kumandanı Sevre b. Hürr’ün yardım talebi üzerine Semerkant’a hareket eden Cüneyd şehre girmeyi başardı. Ardından Türkler, Buhara’ya yürüdülerse de Cüneyd’in yardıma gitmesiyle geri çekilmek zorunda kaldılar. Cüneyd’in Horasan valiliğinden ayrılmasından sonra çeşitli sebepler yüzünden Mâverâünnehir’de İslâm hâkimiyeti zayıfladı. Âsım b. Abdullah’ın yerine getirilen Esed b. Abdullah el-Kasrî, Tohâristan ve Huttel’deki karışıklıklara son vermek istedi; ancak Ceyhun nehri kıyısında Türkler’in saldırılarına uğrayıp ağır kayıplar verdi (118/736). Esed b. Abdullah’ın ölümünün ardından Horasan valiliğine Nasr b. Seyyâr getirildi. Türkler’le iyi ilişkiler kuran Nasr, Semerkant’tan 122’de (740) Şâş’a yürüyerek Bağa Tarkan ile savaşa girdi; Tarkan esir alınıp öldürüldü; Şâş hâkimi itaat arzetti ve Mâverâünnehir’deki Türk baskısı azaldı. Nasr döneminde Tarâz’a kadar uzanan topraklarda Arap hâkimiyeti kökleşti.
Öte yandan 114 (732) yılında el-Cezîre, İrmîniye ve Azerbaycan valiliğine getirilen Mervân b. Muhammed (II. Mervân) Hazarlar’a karşı yürüyüp bazı şehirleri ele geçirdi ve akınlar düzenledi. 119’da (737) 150.000 kişilik bir orduyla Semender’e doğru yola çıkan Mervân b. Muhammed Hazar ülkesine girdi. Hazar hakanı, başkumandanı Tarhan’ı 40.000 kişilik bir orduyla Emevî kuvvetlerine karşı sevketti. Hazar ordusu mağlûp olarak geri çekilince hakan barış teklifinde bulundu. Hazar Türkleri’ne İslâmiyet’i öğretmek için Nûh b. Sâbit el-Esedî ile Abdurrahman el-Havlânî adlı iki âlim bölgeye gönderildi. Emevîler’in Arap olmayan müslümanlara (mevâlî) ikinci sınıf insan muamelesi yapmaları 129 (747) yılında Horasan’da büyük bir ayaklanmanın başlamasına yol açtı. Bu isyanlara Ebû Müslim-i Horasânî önderlik ediyordu. İsyan Emevî hânedanının yıkılması ve Abbâsîler’in iktidara gelmesiyle sonuçlandı.
Abbâsîler Devri Türk-Arap İlişkileri (750-1258). Abbâsîler devrinde Türk topraklarına karşı düzenlenen fetih harekâtı hızını kaybetti. 751 Temmuzunda Araplar’la Çinliler arasında meydana gelen Talas Savaşı, Türkler’in İslâmiyet’i kabulünde önemli bir etken oldu. Türkler’in Araplar’ın yanında yer aldığı bu savaşın ardından Çin artık bir tehdit unsuru olmaktan çıktı. Batı Türkistan’da sarsılan Türk nüfuzu yeniden tesis edildi. Câhiz, Türkler’i hizmetine alan ilk Abbâsî halifesinin Ebû Ca‘fer el-Mansûr (754-775) olduğunu söyler. İbnü’l-Esîr de Ebû Ca‘fer’in, oğlu Mehdî’den Abbâsîler’in iktidara gelmesinde büyük katkıları olan Horasan halkıyla yakından ilgilenmesini istediğini kaydeder. İslâmiyet’i kabul eden Türkler’in Mansûr devrinde Bağdat’ta konuşlandırılan askerî birlikler arasına yerleştirildiği tahmin edilmektedir. Mübârek et-Türkî’nin Halife Mehdî-Billâh ve Hâdî-İlelhak devirlerinde görev aldığı, Kazvin yakınlarında Medînetümübârek adıyla yeni bir yerleşim merkezi kurduğu belirtilmektedir. 139’da (756-57) Malatya’ya yerleştirilen Horasanlı askerler arasında muhtemelen Türkler de vardı. 141-142 (758-759) yıllarında Adana’ya da Horasanlı birlikler yerleştirildi. 162’de (778-79) Hasan b. Kahtabe’nin Bizans’a karşı düzenlediği seferde Horasan askerleri de bulunuyordu.
Halife Ebû Ca‘fer el-Mansûr devrinde Azerbaycan Valisi Yezîd b. Esîd ile evlenen Hazar prensesinin şüpheli ölümü yüzünden Hazarlar’la Abbâsîler arasındaki ilişkiler bozuldu. Hazar hakanı Araplar’a karşı ordular sevketti ve onlara ağır kayıplar verdirdi. Hazar ordusu daha sonra Kafkas dağlarını aşıp İslâm hâkimiyetindeki topraklara girdi. Takviye birlikleri gönderilmesine rağmen Yezîd b. Esîd kumandasındaki Arap ordusu bozguna uğradı. Bunun üzerine halife gönüllülerden oluşan büyük bir orduyu Hazarlar’a karşı sevketti. Sınırlarda kaleler inşa edilip gerekli savunma tedbirleri alındı. Hazarlar aldıkları ganimetlerle geri döndüler. Halife Mehdî-Billâh, Türkistan hanlarına elçiler gönderip onları İslâm’a davet etti; bunların bir kısmı müslüman oldu. Ya‘kūbî, Karluk yabgusunun bu vesileyle İslâm’a girdiğini söyler. İbnü’l-Esîr de Mehdî-Billâh döneminde Oğuzlar’ın bir kısmının İslâmiyet’i kabul ettiğini kaydeder. Şâş halkı III. (IX.) yüzyılda Müslümanlığı benimsedi. Hindistan’dan Hârûnürreşîd’e gönderilen elçilik heyeti halifenin huzuruna çıktığında Türk askerlerinin sarayda yer aldığının kaydedilmesi Hârûnürreşîd’in muhafız birlikleri arasında Türkler’in de bulunduğunu göstermektedir. Herseme b. A‘yen 171’de (787) Ebû Süleym Ferec et-Türkî’yi Tarsus’un tahkimiyle görevlendirdiğinde buraya yerleştirilen askerî birlikler içinde 3000 kişilik Horasan kuvvetleri de vardı. Ayrıca Ön Asya’daki büyük şehirlerde müslüman Türkler bulunuyordu. Bunların bir kısmı ülkelerine döndü, bir kısmı da kendilerine değer veren Halife Mu‘tasım-Billâh’ın hizmetinde kaldı.
Halife Me’mûn, Türkler’i askerî kabiliyetleri ve sağlam karakterleri sebebiyle Arap ve İranlı askerlere karşı bir güven ve denge unsuru olarak hizmetine almaya karar verdi. Onun döneminde kardeşi Mu‘tasım-Billâh Türkistan’dan Türk gulâmları getirtti; Me’mûn’un hizmetinde yaklaşık 3000 Türk askeri görev yapıyordu. Horasan Valisi Abdullah b. Tâhir bölgenin haracını Bağdat’a gönderirken Oğuzlar’a mensup 2000 esiri de yollamıştı. Bunlar arasında Tolunoğulları hânedanının kurucusu Ahmed’in babası Tolun da vardı. Me’mûn’un Merv’den Bağdat’a dönmesinden sonra hilâfet ordusundaki Türkler’in sayısında büyük artış oldu ve Me’mûn bazı isyanların bastırılmasında Türk kumandanlardan yararlandı. Mu‘tasım-Billâh, 4000 Türk askeriyle yola çıkıp Mısır’daki bir isyanı bastırdı. Me’mûn’un 218 (833) yılında ölümü üzerine yerine kardeşi Mu‘tasım-Billâh’ın halife olmasında Afşin, Eşnâş, Boğa el-Kebîr ve İnak et-Türkî gibi kumandanlar önemli rol oynadı.
Mu‘tasım-Billâh döneminde hilâfet ordusunda görev alan Türkler’in sayısının 20-25.000 civarında olduğu, bunların nüfusunun aileleriyle beraber 70.000’e yaklaştığı söylenebilir. Türkler’in sayı ve nüfuzlarının artması yerli halkı rahatsız etmeye başlayınca Mu‘tasım-Billâh hilâfet merkezini nakletmek için Sâmerrâ şehrini kurdurdu. Böylece Türk hâkimiyetinin zirvede olduğu Sâmerrâ devri (836-892) başladı. Öte yandan Türkler’in siyasî ve idarî sahada da önemli görevler üstlenmesi halifeleri onlara karşı tedbir almaya sevketti. Neticede halifeler askerî ve siyasî kudretlerini, Türk birlikleri de sayıca üstünlüklerini ve nüfuzlarını kaybettiler. Mütevekkil-Alellah, Abbâsî devlet adamlarının muhalefetine rağmen Türkler’in desteğiyle hilâfet makamına geçti. Bununla birlikte Türkler’e hep kuşku ile baktı; onun döneminde devletin en güçlü adamlarından İnak et-Türkî bir hileyle öldürüldü. Mütevekkil-Alellah, Türkler’i muhafız birliklerinden uzaklaştırmaya, sayılarını azaltmaya, onların yerine orduya başka unsurlar almaya başladı. Halifenin bu faaliyetlerinden rahatsız olan Türkler onu öldürmeye kalkışınca Boğa el-Kebîr buna engel oldu. Daha sonra Boğa es-Sagīr, Mûsâ b. Boğa el-Kebîr, Hârûn b. Süvâr Tegin, Bâgir et-Türkî gibi kumandanlar Mütevekkil’i katledip iktidarı tamamen ele geçirdiler (247/861).
Mütevekkil’den sonra hilâfet makamına yine Türkler’in desteğiyle Müntasır-Billâh geçti. Müntasır’ın ertesi yıl muhtemelen Türkler tarafından zehirlenerek öldürülmesi üzerine Müstain-Billâh halife seçildi. Müstain, Vasîf et-Türkî ile Boğa’nın kontrolü altındaydı. Sonunda hilâfetten çekildi ve Mu‘tez-Billâh halife ilân edildi (252/866). Maaşlarının ödenmemesini bahane ederek ayaklanan Türk askerleri onu da hilâfetten çekilmek mecburiyetinde bıraktılar. Mu‘tez-Billâh’ın yerine halife olan Mühtedî-Billâh, devlet yönetiminde Türk nüfuzunu kırıp halifeliğe eski itibarını kazandırmak istediyse de başarılı olamadı. Mu‘temid-Alellah devrinde de Türk nüfuzu devam etti. 279’da (892) hilâfet merkezinin Sâmerrâ’dan tekrar Bağdat’a nakledilmesi Abbâsî Devleti’nde Türk nüfuzunun zayıflamasına yol açtı. Ardından Halife Râzî-Billâh, İbn Râiḳ el-Hazerî’yi emîrü’l-ümerâ tayin edince Türk nüfuzu yeniden kuvvetlendi. Bu durum Beckem ve Tüzün’ün emîrü’l-ümerâ oldukları dönemde devam etti.
Türkler’in Kitleler Halinde İslâmiyet’i Kabulü. Türkler’le müslüman Araplar’ın yıllarca devam eden siyasî ve askerî mücadelelerinin yerini büyük ölçüde barış ve sükûna bırakması İslâmiyet’in Türkler arasında hızla yayılmasına zemin hazırladı. Eski Türkler birtakım güçlere inanmakla birlikte asıl bozkır inancı semavî bir mahiyet arzeden, göktanrı dini denilen inanç sistemiydi. Hükümdarlar zaferleri göktanrının inâyetiyle kazandıklarına inanıyorlardı. Türkler’in millî bünyelerine ve karakterlerine uyan İslâm dinini kabul etmeleri, onlara yeni bir atılım gücü kazandırdığı gibi millî varlıklarını muhafaza etmelerinde de önemli rol oynadı. Türkler’in İslâmiyet’i kabulü kavimler göçü ve Haçlı seferleriyle birlikte Ortaçağ’a damgasını vuran üç büyük olaydan biridir. Bu konuda farklı görüşler ileri sürülmekle birlikte Türkler kılıç zoruyla değil kendi istek ve iradeleriyle, çok karmaşık faktörlerin etkisiyle İslâmiyet’i benimsemiştir.
İslâmiyet, bilindiği kadarıyla Türkler arasında ilk defa Kuteybe b. Müslim döneminde Mâverâünnehir bölgesinde yayılmaya başladı. Ancak Emevîler’in, daha fazla cizye almak maksadıyla Horasan ve Tohâristan halkının müslüman olmasını istemediklerine dair rivayetler de vardır. İslâmiyet’i seçen zayıf ve yoksul insanlar hem Emevî idarecilerin hem mahallî beylerin baskısı altında kalıyordu. Süleyman b. Abdülmelik döneminde Horasan valisi olan Yezîd b. Mühelleb, Dihistan’ı fethedip Sul-Tegin’i sığındığı kalede muhasara altına aldı. Sul-Tegin bir süre sonra halifenin huzurunda müslüman olmak istediğini bildirdi ve Sul-Tegin halifenin huzuruna gönderildi. Sul-Tegin, Medine’ye gidip Hz. Muhammed’in kabrini ziyaret etti ve müslüman olduğunu orada açıkladı. Onun İslâm’ı kabulüyle ona tâbi birçok kişi de bu dini benimsemiş olmalıdır. Yezîd b. Mühelleb, Cürcân şehrinde kırk kadar mescid ve Cürcân’ın kuzeyindeki gayri müslim Türkler’e karşı bir set yaptırdı. Ömer b. Abdülazîz bütün tebaaya eşit muamele etme esasına dayanan bir siyaset takip edince İslâmiyet özellikle Mâverâünnehir bölgesindeki Türkler arasında hızla yayılmaya başladı. Onun ardından devletin eski politikasına dönülmesi ve Türgiş Kağanlığı’nın Araplar’la mücadeleye girişmesi Mâverâünnehir’de İslâm’ın yayılışını tehlikeye soktu. Horasan Valisi Eşres b. Abdullah, Türkler arasında İslâmiyet’in yayılması için çalıştı ve bazı kişileri Semerkant civarında halkı İslâm’a davet etmekle görevlendirdi; ayrıca Belh’te bir cami inşa ettirdi.
Bütün müslümanların eşitliğini savunan Mürcie mezhebi, bir bakıma Arap olmayan müslüman unsurların temsil ettiği bir zihniyet ve bir fırka olarak ortaya çıktı. İslâmiyet’in Horasan ve Mâverâünnehir’de Türkler arasında yayılmasında hoşgörüyü ve adaleti savunan bu mezhebin büyük katkısı vardır. Mürcie, Horasan ve Mâverâünnehir’de yeni müslümanlar arasında çok sayıda taraftar kazandı. Türkler’in Mâtürîdîliği benimsemesi de Mürcie’nin uzlaşmacı tavrı sayesinde mümkün oldu (DİA, XXXII, 41-44). Abbâsîler’in iktidara gelmesiyle mevâlîye karşı izlenen politikanın değişmesi Horasan ve Mâverâünnehir’de İslâmiyet’in yayılmasına bir ivme kazandırdı. Halife Mehdî-Billâh Soğd, Tohâristan, Fergana, Üsrûşene, Karluk, Dokuz Oğuz (Uygurlar) ve diğer bazı Türk hükümdarlarına elçiler gönderip onları İslâmiyet’e davet etti. Halife Me’mûn, Mâverâünnehir’de hâkimiyet tesis ettikten sonra özellikle Türk hükümdar aileleri arasında İslâmiyet’in yayılmasına özen gösterdi, Müslümanlığı kabul edenler ödüllendirildi. Halife Mu‘tasım-Billâh’ın gayretleri neticesinde Mâverâünnehir’de İslâmlaşma süreci tamamlandı.
İslâm dininin Türkler arasında asıl yayılması Sâmânîler dönemine rastlar. Sâmânî Hükümdarı İsmâil b. Ahmed 893 yılında Karluklar’ın başşehri Talas’a bir sefer düzenledi, şehri zaptettikten sonra büyük kiliseyi camiye çevirdi. Sâmânî başşehri Buhara’da, ayrıca Özkent, Taşkent ve Sayram’da, Otrar’da (Fârâb-Karacuk) cami-mescidler, türbe ve ribâtlar inşa edildi. İslâmiyet’i kabul eden Türkler, diğer müslüman kavimlerle birlikte gayri müslim Türkler’e karşı cihad harekâtına katıldı. Sâmânîler’in Mâverâünnehir’den gelen göçmenlere yakın ilgi göstermeleri ve onları yeni kurulan şehirlere yerleştirmeleri Türkler arasındaki İslâmiyet’in yayılmasına katkı sağladı. Yenikent, Cend ve Huvâre gibi şehirlerle Talas şehri arasında ticarî münasebetler, Türkler’in İslâmiyet hakkında bilgi edinmelerine ve müslümanları daha yakından tanımalarına zemin hazırladı. Horasan ve Mâverâünnehir’de İslâmiyet’in yayılmasında sûfîlerin de önemli rolü vardır. Şakīk-ı Belhî, Türkler’le görüşerek onların İslâmiyet’i seçmelerinde etkili oldu. İbrâhim b. Edhem de Türkler arasında İslâm’ı yaymak için çalıştı.
IX. yüzyılın sonlarında Ya‘kūb b. Leys, Kâbil ve Gazne’deki Türk beylerini mağlûp ederek bölgeye İslâmiyet’i getirdi. X. yüzyıl başlarında Kâbil ve Gazne’de hüküm süren Türk-Şâhîler Devleti’nin yıkılmasının ardından Amuderya ile Sind arasında yaşayan Türk boyları İslâm’ı kabul etmeye başladı. Ordu şehrinin Türk hükümdarı da Müslümanlığı seçti. Balasagun ile Talas’ın doğusunda bulunan Mirki kasabasında yaşayan Oğuzlar kalabalık gruplar halinde müslüman oldu. Gazne ve Gur bölgesinde yaşayan Halaç Türkleri de İslâmiyet’i benimsedi. Sind’e ve Hindistan’a giren Türkler bu bölgelerde devletler kurup İslâmiyet’i yaydılar. XI. yüzyıldan itibaren bölgede Türk (Turuşka) adı müslüman kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanıldı. Türkler arasında İslâmiyet’i resmî din kabul eden ilk devlet İdil (Volga) Bulgar Devleti’dir. 922’de İslâm’a giren Bulgar Hükümdarı Yeltever (İlteber) Almış, Abbâsî Halifesi Muktedir-Billâh’a bir elçilik heyeti gönderip kendisinden İslâm dinini öğretecek din âlimleri, cami ve kale yapımına yardımcı olacak ustalar istedi; Halife Muktedir bu istekleri karşıladı. İbn Fadlân’ın Seyâḥatnâme’de verdiği bilgilerden İslâmiyet’in IX. yüzyıldan itibaren İdil Bulgarları arasında yayıldığı anlaşılmaktadır. Bunda Hârizmli tüccarlar önemli rol oynamıştır. X. yüzyılda Hazar hakanının Mûsevî olmasına rağmen diğer din mensuplarına hoşgörüyle muamele ettiği, bu dönemde İdil’de çok sayıda caminin bulunduğu ve 10.000 kadar müslümanın yaşadığı kaydedilmektedir.
Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklular’ın İslâmiyet’i Kabulü. Karahanlılar, 893’te Sâmânîler karşısında yenilgiye uğrayarak merkezleri Talas şehrini onlara terkedip Kâşgar’a çekilmek zorunda kaldılar. Sâmânî hânedanı mensupları arasında başlayan mücadele sırasında şehzadelerden Ebû Nasr b. Mansûr kardeşinden kaçarak Kâşgar’a sığındı ve Karahanlı Hükümdarı Oğulçak tarafından misafir edildi. Oğulçak, Artuç ilinin idaresini ona verince Ebû Nasr bir mescid yapmak için yer istedi. Oğulçak’ın yeğeni Satuk da, Artuç’a gittiğinde Nasr tarafından misafir edildi; burada âlim ve sûfîlerin etkisiyle maiyetiyle birlikte müslüman oldu (920-921 veya 944-945). İbnü’l-Esîr rüyasında gökten inen bir kişinin kendisine Türkçe olarak, “Müslüman ol ki dünya ve âhirette selâmet bulasın” dediğini, onun da rüyasında İslâmiyet’i kabul ettiğini ve sabah olunca müslüman olduğunu herkese açıkladığını söyler (el-Kâmil, XI, 82). Abdülkerim adını alan Satuk Buğra Han, Kâşgar ve Atbaşı’nı fethedip Artuç’ta bir mescid yaptırdı ve Karahanlılar’ın batıdaki topraklarında İslâmiyet’in yayılması için çalıştı. Satuk Buğra Han’ın müslüman olması ve Karahanlılar’ın İslâmiyet’i kabulü Orta Asya Türkleri’nin tarihini etkileyen büyük bir hadisedir. Ahmed Yesevî’nin VI. (XII.) yüzyılda İslâmiyet’in Türk toplulukları arasında yayılmasında büyük etkisi oldu. İkinci büyük müslüman Türk devleti Gazneliler, Sâmânîler’in kumandanlarından Alp Tegin tarafından kuruldu. Gazneli Mahmud, Hindistan’a birçok sefer düzenleyerek bölgede İslâmiyet’in yayılmasında önemli rol oynadı.
X. yüzyılda çeşitli ülkelerden Oğuzlar’ın hâkimiyetindeki şehirlere gelen müslüman tâcirlerin, derviş ve şeyhlerin gayretleri sonucu İslâmiyet, Türkler arasında büyük bir hızla yayıldı. İbnü’l-Esîr, 349 (960) yılında 200.000 çadırdan oluşan Türk topluluğunun müslüman olduğunu kaydeder (a.g.e., VIII, 532). X. yüzyılda Oğuz Yabgu Devleti’nde ordu kumandanı olan Selçuk Bey, Oğuz yabgusu ile aralarında çıkan ihtilâf yüzünden Oğuzlar’ın kışlık merkezi Yenikent’ten ayrılıp Türk ülkeleriyle İslâm ülkeleri arasında bir uç şehri olan Cend’e göç etti. Kalabalık Türk kitlelerinin İslâmiyet’i seçtiği bu dönemde Selçuk’un burada 375 (985) yılında İslâmiyet’i kabul etmesi Türk tarihinde bir dönüm noktasıdır. Selçuk Bey, Buhara ve Hârizm’den davet ettiği din adamları vasıtasıyla Oğuzlar arasında İslâmiyet’in yayılmasını sağladı ve Oğuzlar’ın büyük çoğunluğu XI. yüzyılın başlarında Müslümanlığı benimsedi. 435’te (1043-44) Balasagun ve Kâşgar civarında 10.000 çadırdan meydana gelen (yaklaşık 50-60.000 kişi) Türk topluluğunun da müslüman olmasıyla Türkler’in büyük çoğunluğunun İslâmiyet’i kabul ettiği söylenebilir. Kıpçak bozkırlarındaki İslâmlaşma süreci ise XIV. yüzyıla kadar devam etti. İslâmiyet, Doğu Türkistan’da Uygurlar arasında XIV. yüzyıldan itibaren büyük bir hızla yayıldı ve XV. yüzyılın sonlarında Uygurlar’ın tamamı İslâm’a girdi.
Türkler’i İslâm Dinini Kabule Sevkeden Sebepler. Müslüman Araplar’ın Türkistan’da hâkimiyet kurabilmeleri için Türkler’in mutlaka İslâmiyet’i benimsemesi gerekiyordu. Bunu gerçekleştirmek amacıyla siyasî-askerî her yola başvuran Haccâc’ın ve Kuteybe’nin gayretleri sonucunda Mâverâünnehir’de Türk beylerinin hâkim olduğu şehirler İslâm hâkimiyeti altına alındı. Kuteybe döneminde İslâmiyet’i kabul etmeye başlayan Türkler’in büyük kitleler halinde İslâmiyet’i benimsemesi IV. (X.) yüzyılda gerçekleşmiştir. Abdülkadir İnan, Türkler’in İslâm’a karşı değil Arap istilâsına karşı mücadele verdiklerini ve bu mücadelenin sona ermesiyle müslüman olduklarını söyler (Makaleler ve İncelemeler, s. 463). Türk toplulukları arasında İslâmiyet’in yayılmasının fetihlerin yanı sıra dinî, siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel birçok faktöre bağlı olduğu söylenebilir. Bunun yanında ticarî münasebetler, din âlimlerinin, sûfîlerin telkin ve tavsiyeleri gibi sebepler de etkili olmuştur. Ayrıca hakanların ve kumandanların İslâm’ı benimsemesi halkın da müslüman olmasını sağlamıştır. Öte yandan İslâm dininin ortaya koyduğu esaslarla Türkler’in inanç sistemi arasında bir uyumun varlığı da onları İslâm’a yaklaştırmıştır. Türkler’in İslâm dinine geçişlerinin bu din kendi karakterlerine uygun düştüğü için âdeta farkına varılmadan tabii bir seyir içinde gerçekleştiği söylenebilir. Nitekim XII. yüzyılda yaşayan Süryânî tarihçisi Mikhail, “Türk milleti tek tanrıya inanmaktaydı, Araplar’ın da tek Allah’a inanmaları onların İslâmiyet’i kabul etmelerine sebep olmuştur” sözleriyle bu gerçeği dile getirmiştir.
BİBLİYOGRAFYA
Müsned, V, 40.
Câhiz, Hilâfet Ordusunun Menkıbeleri ve Türkler’in Fazîletleri (trc. Ramazan Şeşen), Ankara 1967.
Ya‘kūbî, Târîḫ, II, 435-436.
Belâzürî, Fütûh (Fayda), tür.yer.
Taberî, Târîḫ (Ebü’l-Fazl), I-X, tür.yer.
İbn Fadlân, Seyahatname (trc. Ramazan Şeşen), İstanbul 1995, tür.yer.
İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, I-XII, tür.yer.
G. le Strange, The Lands of the Eastern Caliphate, Cambridge 1905, tür.yer.
M. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar (haz. Orhan F. Köprülü), Ankara 2003.
W. Eberhard, Çin Tarihi, Ankara 1947, tür.yer.
J. Wellhausen, İslâm’ın En Eski Tarihine Giriş (trc. Fikret Işıltan), Ankara 1960.
Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri, Boy Teşkilâtı, Destanları, Ankara 1967.
D. M. Dunlop, The History of the Jewish Khazars, New York 1967.
Zeki Velidi Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş, İstanbul 1970.
a.mlf., “İbn al-Fakih’in Türkler’e Ait Haberleri”, TTK Belleten, XII/45 (1948), s. 11-16.
T. W. Arnold, İntişâr-ı İslâm Tarihi (trc. Hasan Gündüzler), Ankara 1971.
V. V. Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler (haz. Kâzım Yaşar Kopraman – Afşar İsmail Aka), Ankara 1975.
a.mlf., “Mâverâünnehr”, İA, VII, 408-409.
a.mlf., “Sogd”, a.e., X, 736-737.
Hakkı Dursun Yıldız, İslâmiyet ve Türkler, İstanbul 1976.
a.mlf., “Türklerin İslâm Devleti Hizmetine Girmeleri”, MK, I/3 (1977), s. 32-38.
a.mlf., “İslâmiyet ve Türkler”, Diyanet Dergisi (Hicret özel sayısı), Ankara 1981, s. 285-315.
İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, Ankara 1977.
İsmail Hami Danişmend, Türk Irkı Niçin Müslüman Olmuştur?, Konya 1978.
Hikmet Tanyu, Türkler’in Dinî Tarihçesi, İstanbul 1978.
a.mlf., İslâmlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı, Ankara 1980.
Emel Esin, İslâmiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslâma Giriş, İstanbul 1978.
a.mlf., “Türkler’in İslâmiyete Girişi”, Tarihte Türk Devletleri, Ankara 1987, I, 287-320.
a.mlf., “Sûlî’ler: İslâm ile Karşılaşan İlk Türkler”, İTED, VII/3-4 (1979), s. 31-86.
R. Grousset, Bozkır İmparatorluğu: Attila, Cengiz Han, Timur (trc. M. Reşat Uzmen), İstanbul 1980.
Osman Turan, Selçuklular ve İslâmiyet, İstanbul 1980.
R. Mantran, İslâm’ın Yayılış Tarihi (VII-XI. Yüzyıllar), (trc. İsmet Kayaoğlu), Ankara 1981, tür.yer.
Ebülfazl İzzetî, İslâmın Yayılış Tarihine Giriş (trc. Cahit Koytak), İstanbul 1984.
Zekeriya Kitapçı, Hz. Peygamber’in Hadislerinde Türkler, İstanbul 1986.
a.mlf., Türkistan’da Müslüman Olan İlk Türk Hükümdarları, İstanbul 1988.
a.mlf., Orta Asya’da İslâmiyetin Yayılışı ve Türkler, Konya 1994.
a.mlf., Hz. Peygamber’in Hadislerinde Türk Varlığı: Selçuklular, Moğollar, Osmanlılar, İstanbul, ts. (Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı).
a.mlf., “Türklerin Müslüman Oluşu”, Türkler (nşr. Hasan Celal Güzel v.dğr.), Ankara 2002, IV, 263-270.
a.mlf., “Orta Asya Mahalli Türk Hükümdar ve Aristokratları Arasında İslâmiyet: İlk Müslüman Türk Hükümdarları”, TTK Belleten, LI/201 (1987), s. 1139-1207.
Erol Güngör, Tarihte Türkler, İstanbul 1992.
Turgut Akpınar, Türk Tarihinde İslâmiyet, İstanbul 1993.
Erdoğan Merçil, Müslüman-Türk Devletleri Tarihi, Ankara 1993, tür.yer.
Ramazan Şeşen, “Türklerin İslâmlaşması ve Ortaçağ Arap Dünyasındaki Rolü” (İbn Fadlân, Seyahatname içinde, trc. Ramazan Şeşen), İstanbul 1995, s. 188-241.
a.mlf., “Eski Araplara Göre Türkler”, TM, XV (1969), s. 11-36.
Muallâ Uydu, Türk-İslâm Bütünleşmesi, İstanbul 1995.
İsmail Aka, “Orta Asya’da İslâmiyet’in Yayılması ve Ahmed Yesevî Sevgisi”, Ahmed-i Yesevî, Hayatı, Eserleri, Fikirleri, Tesirleri (haz. Mehmed Şeker – Necdet Yılmaz), İstanbul 1996, s. 521-532.
Ünver Günay – Harun Güngör, Başlangıçtan Günümüze Türklerin Dinî Tarihi, Ankara 1997.
Abdülkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler, Ankara 1998.
Hasan Kurt, Orta Asya’nın İslamlaşma Süreci: Buhârâ Örneği, Ankara 1998.
Meryem Gürbüz, Hazar Müslüman İlişkileri (yüksek lisans tezi, 1998), İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Ahmet Yaşar Ocak, Türkler, Türkiye ve İslam, İstanbul 1999.
Sönmez Kutlu, Türklerin İslâmlaşma Sürecinde Mürcie ve Tesirleri, Ankara 2000.
a.mlf., “Mürcie”, DİA, XXXII, 41-44.
Nesimi Yazıcı, İlk Türk-İslâm Devletleri Tarihi, Ankara 2006.
Bekir Biçer, Türklerin İslamlaşma Süreci, Ankara 2007.
Aydın Usta, Şamanizmden Müslümanlığa Türklerin İslamlaşma Serüveni (Sâmâniler Devleti 874-1005), İstanbul 2007.
Fatih M. Şeker, İslâmlaşma Sürecinde Türklerin İslâm Tasavvuru, Ankara 2010.
M. Kmosko, “Araplar ve Hazarlar” (trc. A. Cemal Köprülü), TM, III (1935), s. 133-155.
M. Şemseddin Günaltay, “Selçuklular’ın Horasan’a İndikleri Zaman İslâm Dünyasının Siyasal, Ekonomik ve Sosyal Durumu”, TTK Belleten, VII/25 (1943), s. 59-99.
İsmail Hakkı İzmirli, “Hz. Peygamber ve Türkler”, TTK Bildiriler, II (1943), s. 1013-1044.
Muhammed Hamîdullah, “Çin ile İlk Devir Müslüman Ülkelerinin Temasları” (trc. Yusuf Ziya Kavakçı), İTED, IV/1-2 (1975), s. 142 vd.
Hüseyin G. Yurdaydın, “Türk-İslâm Kültürü’ne Giriş”, Diyanet Dergisi (Hicret özel sayısı), Ankara 1981, s. 249-283.
Türk-İslâm Devletleri. Türkler, geniş Orta Asya bozkırlarında ve Orta Asya’nın dışında birçok devlet kurmuşlardır. Bu faaliyetlerini X. yüzyıldan itibaren girmeye başladıkları İslâm medeniyeti çevresinde de göstermişler, hem İslâm ülkelerinde hem İslâm dünyasının çevresinde yeni fethettikleri bölgelerde birçok Türk-İslâm devleti kurmuşlardır. İslâmiyet’ten önceki Türk siyasî teşekkülleri genellikle boy ve topluluk adlarıyla zikredilirken (Hun, Sabar, Avar, Göktürk, Uygur, Kırgız, Kimek, Türgiş, Bulgar, Karluk, Hazar ve Oğuz gibi) İslâmî dönemde kurulanlar bazan devlet kurucusunun veya onun atasının adıyla, bazan hânedanların taşıdığı unvanlarla, bazan da hânedan isimleri ve hükümdarlık unvanlarıyla tanımlanmış, şehir, bölge ve ülke adlarıyla anılmıştır.
İlk Türk-İslâm hânedanları Türkler’in Abbâsî halifeliğinin hizmetinde bulundukları sırada Mısır’da kurulmuştur. Tolunoğulları ve İhşîdîler adıyla tanınan bu devletlerde ordu ve halk Türkler’e değil yerli unsurlara dayandığı için bu teşekküllerin hâkimiyet kurdukları sahalarda Türk kültürü fazla etkili olmamıştır. İktidarın ordu ve halk bakımından tamamen Türk unsurundan meydana geldiği ilk Türk-İslâm devletleri X. yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştır. Bunlar İdil Bulgar Hanlığı ve Karahanlı devletleridir. Sosyal yapı, sanat ve hukuk sistemi bakımından da Türk olan bu devletler hânedan mensuplarının ve halkın İslâmlaşmasıyla Türk-İslâm devleti niteliği kazanmıştır. Bunlardan özellikle Karahanlılar, devlet yönetiminde İslâmî kurum ve geleneklere yer vererek Türk-İslâm devletlerine doğru bir köprü vazifesi görmüştür. Daha sonra Gazneliler ile devam eden bu gelişme Selçuklular’ın Orta Asya’dan getirdiği kurum ve gelenekleri Abbâsîler, Sâmânîler ve Gazneliler’den aldıklarıyla kaynaştırıp senteze varmaları sonucunda olgunluk safhasına ulaşmıştır. Karahanlı Devleti 840 yılında Doğu Türkistan’da tarih sahnesine çıkmıştır. Bu devlet mensupları kendilerini İlig Hanlar, Hakāniyye, Âl-i Efrâsiyâb gibi adlarla tanıtmıştır. Sâmânîler Devleti’ne son veren Karahanlı hükümdarları, devletin topraklarını Çin sınırlarından Aral gölüne ve Ceyhun (Amuderya) nehrine kadar genişletmişler, bilhassa Orta Asya’daki Türk topluluklarının İslâmlaşmasında önemli rol oynamışlardır. Hânedan üyelerinin 1043-1046 yılları arasındaki mücadeleleri sonucunda devlet Doğu ve Batı Karahanlılar diye ikiye ayrılmış, her iki Karahanlı Devleti önce Selçuklular’a, ardından Moğol kökenli Karahıtaylar’a tâbi olmuş, 1212 yılında tarih sahnesinden çekilmiştir. Dîvânü lugāti’t-Türk ve Kutadgu Bilig gibi temel eserler Karahanlı kültür çevresinde yazılmıştır. Gazne şehri merkez olmak üzere bugünkü Afganistan ve Pakistan topraklarında Gazneliler Devleti kurulmuştur (977). Devletin en büyük hükümdarı olan Sultan Mahmud özellikle Kuzey Hindistan’a peş peşe düzenlediği on yedi seferle bölgeyi fethetmiş, ülkede İslâmiyet’in yerleşmesini sağlamıştır. 431 (1040) yılındaki Dandanakan yenilgisinin ardından batı İslâm ülkeleriyle bağları tamamen kesilen Gazneliler Devleti, Sultan Sencer’in meliklik döneminde Büyük Selçuklu Devleti’ne bağlanmış, Afgan kökenli Gurlular tarafından ortadan kaldırılıncaya kadar (1186) Kuzey Hindistan’da varlığını sürdürmüştür.
Türkler’in İslâm dünyasındaki asıl hâkimiyeti Selçuklu hânedanı ile başlamıştır. Hânedanın atası olan Selçuk Bey X. yüzyılın ikinci yarısına doğru Oğuz Yabgu Devleti’nden ayrılıp maiyetiyle birlikte Cend şehrine yerleşmiş ve burada müslüman olmuştur. Ardından Müslümanlığı kabul ederek Selçuk Bey’e katılan Oğuzlar’a Türkmen denilmiş, Türkmen adı XIII. yüzyıldan itibaren Oğuz adının yerini almıştır. Selçuklu Türkmenleri’nin devlet kurabilmek için Selçuk Bey liderliğinde Cend şehrinde başlattıkları mücadeleyi Selçuk Bey’in oğlu Arslan Yabgu Mâverâünnehir’de devam ettirmiş, torunları Tuğrul ve Çağrı beyler tarafından Horasan’da Gazneliler’e karşı kazanılan savaşlar sonucunda Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşu tamamlanmıştır. Bu devlet bölgesel bir güç olarak kalmamış, başta Tuğrul Bey olmak üzere Alparslan, Melikşah ve Sencer gibi sultanlar sayesinde İslâm dünyasının en büyük devleti haline gelmiştir. Tuğrul Bey, Türkler’in İslâm dünyasındaki hâkimiyetini hukukî bir temele oturtmuş, Abbâsî Halifesi Kāim-Biemrillâh ile iş birliği yaparak 447 (1055) yılında Irak’taki Büveyhî hâkimiyetine son vermiş, Kāim-Biemrillâh da siyasî yetkilerini Tuğrul Bey’e devretmiştir. Selçuklu sultanları İslâm ülkelerinin yönetiminde başarılı olmuş, sosyal, ekonomik, kültürel, dinî ve ilmî alanlara hareketlilik ve İslâm medeniyetine yeni bir dinamizm kazandırmıştır. Sultan Melikşah’ın ölümünden (1092) sonra Büyük Selçuklu Devleti’nde uzun bir iktidar mücadelesi başlamıştır. Bu dönemde İsmâilîler (Bâtınîler) propagandaları, cinayetler ve yeraltı faaliyetleriyle kurulu düzeni sarsacak kadar güçlenmiştir. Öte yandan Haçlılar Urfa, Antakya ve Filistin’e yerleşmiş, bölgede 150 yıldan fazla sürecek bir anarşinin ve huzursuzluğun kaynağı olmuştur.
Sultan Sencer’in ölümü üzerine (552/1157) Büyük Selçuklu Devleti’nin siyasî varlığı sona ermiş, ancak devletin içinden yeni devletler ortaya çıkmıştır. Büyük Selçuklu Devleti’nin siyasî ve kültürel mirasını Kirman (1048-1187), Anadolu (1075-1308), Suriye (1079-1117) ve Irak (1118-1194) Selçukluları devam ettirmiştir. Bu devletler Karaarslan Kavurd, Tutuş ve Mahmud gibi Selçuklu hânedan üyeleri tarafından kurulmuştur. Ayrıca Atabeg Sungur, İldeniz, Tâceddin Böri, İmâdüddin Zengî ve Kutbüddin Muhammed gibi Selçuklu emîrlerinden devlet kuranlar olmuştur. Bunlar Salgurlular (Fars Atabegliği, 1148-1286), İldenizliler (Azerbaycan Atabegliği, 1148-1225), Begteginliler (Erbil Atabegliği, 1144-1232), Tuğteginliler (Börîler / Dımaşk Atabegliği, 1104-1154), Zengîler (Musul-Halep Atabegliği, 1127-1233) ve Hârizmşahlar’dır (1097-1231). Zengîler, Haçlılar’a karşı mücadeleleriyle tanınmış bir Türk hânedanı olup İmâdüddin Zengî ve oğlu Nûreddin Mahmud gibi iki büyük hükümdar çıkarmıştır. Urfa Haçlı Kontluğu’nu ortadan kaldıran Zengîler bölgedeki Haçlı yayılmasını önlemiştir. Hârizm’de kurulan Hârizmşahlar Devleti, Sultan Sencer’in ölümünden sonra bağımsız hale gelmiş ve kısa sürede İslâm dünyasının en büyük siyasî gücü durumuna yükselmiştir. Fakat Sultan Alâeddin Muhammed’in uyguladığı yanlış politika yüzünden devlet Moğol istilâsı karşısında direnememiş ve asıl topraklarını kaybetmiştir. Sultan Alâeddin Muhammed’in yerini alan oğlu Celâleddin Hârizmşah’ın maceralı mücadelesi de Moğol istilâsını durduramamıştır.
Selçuklular’ın siyasal misyonunu, kurum ve geleneklerini devam ettiren bazı devletler Anadolu ve Mısır coğrafyasında kurulmuştur. Büyük Selçuklu Devleti’nin Türk tarihinde oynadığı en önemli rol hiç şüphesiz Malazgirt zaferiyle Anadolu’yu Türkler’e açmasıdır. Bu zaferden sonra Kutalmış oğulları, Artuk, Tutak, Dânişmend Gazi, Mengücük Gazi, Ebü’l-Kāsım, Kara Tegin, Buldacı, Çubuk gibi beyler Anadolu’nun fethine koyulmuş ve kısa sürede Anadolu’nun büyük kısmını ele geçirmiştir. Bu fethin başta gelen özelliği kalıcı bir karakter taşımasıdır; çünkü fetih hareketiyle göç hareketi ve siyasî teşkilâtlanma birlikte yürütülmüştür. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde ortaya çıkan bu devletler şöylece sıralanabilir: Anadolu Selçuklu Devleti (1075-1308), Dânişmendliler (1071-1178), Mengücüklüler (1071-1228), Saltuklular (1071-1202), Çubukoğulları (1085-1113), Çaka Beyliği (1080-1092). Sultan Melikşah’ın 1085 yılında Güneydoğu Anadolu’yu hâkimiyeti altına almasıyla bölgede Ahlatşahlar (1100-1208), Artuklular (1102-1409), İnal (Yinal) oğulları (1098-1183), Dilmaç (Togan Arslan) oğulları (1085-1394) gibi siyasî teşekküller oluşturulmuştur. Artuklular, Osmanlılar’dan sonra Anadolu’da en uzun müddet hüküm süren Türk hânedanı olup Haçlılar’la olan mücadeleleri ve mimari eserleriyle tanınmıştır. Mısır’da da Selçuklular’ın kültürel mirasını devam ettiren devletler kurulmuştur. Nûreddin Mahmud Zengî tarafından görevlendirilen Selâhaddin ve bazı Türkmen beyleri 1171’de Mısır’daki Fâtımî iktidarına son vererek bu ülkeyi ele geçirmiştir. Bunlardan Selâhaddin babasının adıyla anılan Eyyûbîler Devleti’ni kurmuştur. Hâkimiyetini Doğu Anadolu ve Yemen’e kadar yayan Selâhaddîn-i Eyyûbî, Kudüs Haçlı Krallığı’na son vererek Haçlılar’ın bölgedeki etkisini kırmıştır. 1250 yıllarında Mısır’ın idaresi Memlükler’in eline geçmiştir. Memlükler, Moğol istilâsını durdurup geri püskürttükleri gibi Filistin bölgesindeki Haçlılar’ın ve Çukurova bölgesindeki Ermeniler’in son kalıntılarını temizlemişlerdir. Memlük sultanları Karadeniz’in kuzeyindeki Kıpçak bozkırları ve Kafkaslar’dan gelen yeni unsurlarla ordularını takviye etmişlerdir. Memlük Devleti, 1517’de Osmanlılar tarafından siyasî varlığına son verilip topraklarının ilhak edilmesine kadar devam etmiştir.
Türklüğün İslâm dünyasındaki kaderi bakımından en önemli rolü Anadolu Selçukluları oynamış, daha kuruluş devrinden itibaren Bizans ve Haçlılar gibi iki büyük tehditle uğraşmak zorunda kalmıştır. Selçuklu sultanları bu tehditlere karşı başarılı bir savunma yapmış, Anadolu’daki Türk varlığını korumuştur. Malazgirt Savaşı’ndan beri Anadolu’yu geri alma ümidini taşıyan Bizans, Miryokefalon yenilgisinden sonra bu ümidini tamamen kaybetmiştir (572/1176). Selçuklu sultanları tehlikeleri bertaraf ettikten sonra Anadolu’da siyasî birliği kurmaya ve imar faaliyetlerini yoğunlaştırmaya çalışmıştır. Dânişmendli, Saltuklu, Mengücüklü ve Harput Artuklu beyliklerini ortadan kaldırmış, Trabzon Rum İmparatorluğu’nu ve Kilikya Ermeni Krallığı’nı kendilerine bağlamıştır. Selçuklular, Anadolu’nun şehir ve kasabalarını çeşitli eserlerle imar etmişlerdir. Anadolu, XIII. yüzyılda İslâmî hayatın ve Türk kültürünün hâkim olduğu medenî ve zengin bir ülke haline gelmiştir. Ancak Selçuklu sultanları, Bizans ve Haçlılar karşısında gösterdikleri başarıyı Moğol istilâsı karşısında gösterememişlerdir. 1243 Kösedağ bozgunu Anadolu Selçuklu Devleti’nin Moğol hâkimiyetine girmesine yol açmıştır. Bu çöküş ve sömürü devri Selçuklu iktidarının kendi içinde tükenişine kadar devam etmiştir (1308). Çöküş arefesinde Anadolu’da yirmi civarında Türkmen beyliği ortaya çıkmıştır.
Anadolu beylikleri Türk tarihinde ve kültüründe önemli rol oynamış, Anadolu Selçukluları’nın Batı Anadolu, Karadeniz ve Akdeniz bölgelerinde fethedemediği yerleri hâkimiyeti altına almıştır. Anadolu Selçukluları zamanında Doğu ve İç Anadolu’da toplanmış olan Türk nüfusu bu beylikler vasıtasıyla sahil bölgelerine yayılmıştır. Öte yandan bu siyasî parçalanma Türklüğün aleyhine olmuş ve Anadolu’nun savunmasını güçleştirmiştir. Osmanlı beyleri, Türkmen beyliklerini ortadan kaldırmak suretiyle Anadolu’yu Osmanlı Devleti’nin hâkimiyeti altında birleştirmiş, Anadolu’nun siyasî birliği ve bütünlüğü günümüze kadar korunup gelmiştir. Anadolu beyliklerinin Türk tarihinde oynadığı bir rol de Gazneli ve Büyük Selçuklu devletlerinden beri ihmal edilmiş olan Türk kültürünü ve dilini korumalarıdır. Anadolu beyleri devrin ünlü bilginlerini, şairlerini ve ediplerini himayeleri altına alıp onlara Farsça ve Arapça’dan eserler tercüme ettirdikleri gibi Türkçe eserler de yazdırmıştır. Anadolu’da Türk edebiyatının temelini oluşturan bu eserler Türkçe’nin gelişmesinde, Türk millî ruhunun uyanmasında ve Türk mânevî hayatının zenginleşmesinde başlıca etken olmuştur.
Anadolu’da Türkmen beyliklerinin yaptığı işin bir benzerini Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmenleri, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde gerçekleştirmiştir. İran ve Irak’a hâkim olan İlhanlı Devleti’nin XIV. yüzyılın ortalarında parçalanıp dağılması üzerine Karakoyunlu ve Akkoyunlu toplulukları ortaya çıkmıştır. Bunlardan Karakoyunlular, Erciş’i kendilerine merkez edinip Erzurum-Musul arasındaki yerleri yurt tutarken Akkoyunlular, Diyarbekir merkez olmak üzere Güneydoğu Anadolu bölgesine yerleşmiştir. Her iki topluluk Timur istilâsını savdıktan sonra kendi devletlerini kurmuştur. Tamamen Türkmen boylarına dayanan Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletleri Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde daha önce gerçekleştirilen Türkleşmeyi XV. yüzyılda güçlendirerek hedefine ulaştırmıştır. Batılı seyyahlarla Osmanlı seyyahları, Doğu Anadolu’daki yoğun Türkmen nüfusunu göz önüne alarak bu bölgeye “Türkmen ülkesi” adını vermiştir. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın devletin merkezini Diyarbekir’den Tebriz’e nakletmesi, arkasından Fâtih Sultan Mehmed ile girdiği Otlukbeli Savaşı’nda yenilmesi (1473) Doğu Anadolu’daki Türk nüfusunun büyük ölçüde İran’a kaymasına yol açmış, bu durum İran’da Safevî Devleti’nin kurulmasına zemin hazırlamıştır. Şah İsmâil tarafından mezhep ideolojisine (Şiîlik) dayandırılan Safevî Devleti (1501), yoğun mezhep propagandaları sonucunda Anadolu’daki Türkmen kitleleri için bir cazibe merkezi haline gelmiştir. 1501’den itibaren 1925 yılına kadar İran’ı Safevî, Afşar ve Kaçar gibi Türk hânedanları idare etmiştir. Ancak bunları takip ettikleri Şiîlik siyaseti yüzünden daima olumsuz rol oynamışlar, İran Türkleri ile Anadolu Türkleri arasına bir set oluşturarak Orta Asya ve İran’dan Anadolu’ya olan Türk nüfus akışını engellemişlerdir. Bir grup Türk-İslâm devleti Karadeniz’in kuzeyindeki Kıpçak bozkırlarında tarih sahnesine çıkmıştır. Moğol orduları tarafından ele geçirilen Kıpçak bozkırları Cengiz Han’ın torunu Batu Han’a verilmiş, o da Altın Orda adıyla bir Moğol devleti kurmuştur. Bu devlet başta Kıpçaklar olmak üzere Bulgar/Çuvaş gibi Türk topluluklarına dayanmıştır. Hânedanın ve yönetici kesimin İslâmlaşmasıyla devlet kısa sürede Moğol karakterini kaybetmiş ve hızla Türkleşmiştir. Timur’un 1391 ve 1395’teki ağır darbeleriyle sarsılan Altın Orda Devleti iktidar kavgaları neticesinde parçalanmış, Altın Orda’nın mirasını devam ettiren birçok Türk hanlığı kurulmuştur. Bunlar Kazan (1437-1556), Astarhan (1466-1556), Kasım (1445 [?]-1681), Kırım (1441-1783), Nogay (1398-1642) ve Sibir (1556-1600) hanlıklarıdır.
Türk-İslâm devletlerinden biri de Batı Türkistan’da Mâverâünnehir’de kurulan Timurlular’dır. Timur’dan önce Türkistan’da Moğol Çağatay Hanlığı bulunmaktaydı. Çağatay hanları da Altın Orda hanları gibi kısa sürede İslâmlaşıp Türkleşerek Timur İmparatorluğu’nun kurulmasına zemin hazırlamıştır. Timur bütün Batı Türkistan beylerini otoritesi altında toplamıştır. Ardından fütuhata başlamış, Çin sınırından Adalar (Ege) denizine, Kıpçak bozkırlarından Bağdat ve Kuzey Hindistan’a kadar sınırlarını genişletmiş; İran, Irak, Suriye, Anadolu, Azerbaycan, Kafkasya, Kıpçak bozkırları ve Kuzey Hindistan’daki Türk-İslâm devletlerini ve beyliklerini kendine bağlamıştır. Bu büyük devlet Timur’un ölümünden sonra oğulları ve torunları arasında parçalanmıştır. Altın Orda ve Çağatay hanlarının soyundan gelmekle birlikte dil ve kültür bakımından tamamen Türkleşmiş olan bazı beyler Timur’dan sonra Batı Sibirya ile Batı ve Doğu Türkistan’da yeni hanlıklar kurmuştur. Bunlar Şeybânîler (Özbek Hanlığı, 1500-1599), Buhara’da Canoğulları (1599-1785), Hîve Hanlığı (1512-1920), Hokand Hanlığı (1710-1876) ve Kâşgar-Turfan Hanlığı’dır (XV. yüzyıl başları - 1877). Kıpçak bozkırları, Sibirya ve Batı Türkistan’daki hanlıklara Çarlık Rusyası tarafından, Doğu Türkistan’daki hanlıklara da Çin tarafından son verilmiştir. Mâverâünnehir, Hârizm ve Horasan’da kurulan Timurlular ve yukarıda zikredilen hanlıklar gibi Türk-İslâm devletlerinde Türk dili ve edebiyatında, bilim ve sanatta büyük gelişme olmuştur. Bilhassa Çağatay, İlhanlı ve Altın Orda devletlerinin merkezlerinde XIII ve XIV. yüzyıllarda temeli atılan Doğu Türkçesi (Çağatay lehçesi) Timur’un torunları zamanında yazı ve kültür dili olarak gelişmiş, birçok edip ve şair yetişmiştir. Batı Türkçesi’ni de etkileyen Çağatayca’nın en büyük şairi Ali Şîr Nevâî’dir. Nevâî’yi Hüseyin Baykara, Şeybânî Han, Bâbür Şah ve Ebülgazi Bahadır Han gibi hükümdar şairler ve yazarlar takip etmiştir.
Türk nüfusunun ve kültürünün yayıldığı bir diğer saha Kuzeybatı Hindistan coğrafyasıdır. Kuzeybatı Hindistan’da kurulan ilk Türk-İslâm devleti Delhi Sultanlığı’dır. Bu devlet, Gur hükümdarının Kuzeybatı Hindistan’a tayin ettiği Türk kökenli vali Kutbüddin Aybeg tarafından tesis edilmiştir (1206). Aybeg’den sonra Kuzeybatı Hindistan’ı Şemsiyye (1211-1266), Balaban (1266-1290), Kalaç/Halaç (1290-1320) ve Tuğluk gibi Türk hânedanları idare etmiştir. Moğol istilâsını sınırlarında durdurup püskürten Delhi sultanları, Kuzey Hindistan’ı Türk kitlelerine açarak bölgede Türk kültürü ve İslâm dininin yerleşip kökleşmesinde önemli rol oynamıştır. Kuzeybatı Hindistan’da ikinci büyük devlet, Timur’un torunlarından olup Türkçe yazdığı hâtıralarıyla tanınan Zahîrüddin Bâbür tarafından kurulmuştur (1526). Hümâyun, Ekber Şah, Şah Cihan ve Evrengzîb (Âlemgîr) gibi büyük hükümdarların yetiştiği bu hânedan devrinde Bâbürlü Devleti Hindistan’ın en büyük siyasî gücü haline gelmiştir. Bâbürlüler siyaset, sanat ve mimaride de kendilerini göstermişlerdir. Özellikle Osmanlı ve İran Türk hânedanları ile iş birliği yapmaya çalışmış, Mekke şerifine, Yemen imamlarına ve Habeş hükümdarlarına maddî yardımda bulunarak İslâm dünyası ile yakından ilgilenmişlerdir. Şah Cihan, Osmanlı mimarlarının yardımıyla Agra’da bir sanat şaheseri olan Tac Mahal’i yaptırmıştır. Hindistan’da Âlemgîr’den sonra başlayan iktidar mücadeleleri ve iç isyanlar Bâbürlü İmparatorluğu’nun zayıflamasına ve çökmesine yol açmıştır. Öte yandan ticaret amacıyla ülkenin önemli merkezlerine sokulan ve buralarda ticaret kolonileri oluşturan İngilizler bu durumdan yararlanarak Hindistan’ı kendilerine bağlamıştır (1858).
BİBLİYOGRAFYA
Mehmet Altay Köymen, Selçuklu Devri Türk Tarihi, Ankara 1963, s. 7-9.
Cl. Cahen, Pre-Ottoman Turkey, London 1968, tür.yer. (T trc. Yıldız Moran, Osmanlılardan Önce Anadoluda Türkler, İstanbul 1984, tür.yer.).
Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul 1971, s. 196.
a.mlf., Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, İstanbul 1980, s. 295, 355 vd.
İbrahim Kafesoğlu, Selçuklu Tarihi, İstanbul 1972, tür.yer.
a.mlf., Büyük Selçuklu İmparatoru Sultan Melikşah, İstanbul 1973, tür.yer.
a.mlf., “İlk Türk-İslâm Siyasî Teşekkülleri”, TDEK2, I, 237-240, 247-284.
a.mlf., “Ortadoğu’da Kurulmuş Türk Devletleri”, a.e., I, 291-297, 323, 336-343.
a.mlf., “XIV. Yüzyıldan Sonra Orta Asya’da kurulmuş Türk Devletleri”, a.e., I, 451-456.
a.mlf., “Türkler”, İA, XII/2, s. 261-264.
a.mlf. – Mehmet Saray, Atatürk İlkeleri ve Dayandığı Tarihî Temeller, İstanbul 1983, s. 38.
V. V. Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler (haz. Kâzım Yaşar Kopraman – Afşar İsmail Aka), Ankara 1975, s. 143.
Tuncer Baykara, “Doğu Anadolu = Turkmenia (Türkmen Ülkesi)”, Atsız Armağanı (haz. Erol Güngör v.dğr.), İstanbul 1976, s. 61-66.
Faruk Sümer, Safevî Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara 1976, tür.yer.
a.mlf., “XV. Yüzyılda Türk Âleminde Millî Şuurun Canlanması”, TY, sy. 274 (1959), s. 13-15.
Ramazan Şeşen, İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, Ankara 1985, tür.yer.
Salim Koca, Dandanakan’dan Malazgirt’e, Giresun 1997, s. 30-37, 45-48, 66-77, 85, 102-107, 110 vd.
a.mlf., Anadolu Türk Beylikleri Tarihi, Trabzon 2001, s. 8-10, 21 vd.
a.mlf., Türkiye Selçukluları Tarihi (Malazgirt’ten Miryokefalon’a), Çorum 2003, s. XI-XV, 27-30, 85 vd., 142, 195.
a.mlf., “İslâm Medeniyeti Çevresinde Türk İmajı”, Selçuklu’dan Osmanlı’ya Bilim, Kültür ve Sanat: Prof. Dr. Mikâil Bayram’a Armağan (ed. Mustafa Demirci), Konya 2009, s. 53-82.
a.mlf., “‘Diyâr-ı Rûm’un (Roma Ülkesi) Türkiye Hâline Gelmesinde Türk Kültürünün Rolü”, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, sy. 23, Konya 2008, s. 1-53.
Ahmet B. Ercilasun, Başlangıcından Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, Ankara 2004, s. 404-431.
İsmail Kayabalı – Cemender Arslanoğlu, “Tarihte Türk”, TK, XI/130-131 (1973), s. 75-111.
Türkiye Dışındaki Türkler. Türkler’in göçebe bir kavim olması, göçebelikten ancak 1930’lu yıllardan itibaren tamamen vazgeçmesi ya da buna zorlanması sebebiyle Türk uruğları arasında kabilecilik çok geç sona ermiştir. 2002 yılında Rusya Federasyonu’nda yapılan nüfus sayımında yeni Türk grupları ortaya çıkmıştır. Dünyada Türk asıllı kırktan fazla etnik grup bulunmakta ve bunlar farklı isimlerle anılmaktadır. Türkler’e yaşadıkları coğrafyaya göre ad verildiğinden bunlar parçalanmıştır. Son dönemlerde Türkologlar tarafından ortaya atılan bir kavram “Türkçe konuşanlar”dır. Ancak Türkçe konuşanların tamamının Türk olduğu söylenemez. Türkiye dışındaki Türk toplulukları Afganistan, Azerbaycan, Bosna-Hersek, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Çin Halk Cumhuriyeti, Irak, İran İslâm Cumhuriyeti, Kazakistan, Kırgızistan, Kosova, Makedonya, Moğolistan, Moldavya, Özbekistan, Rusya Federasyonu, Suriye, Tacikistan, Türkmenistan, Ukrayna gibi elli değişik ülkede farklı rejimler altında yaşamaktadır. XX. yüzyılın başından itibaren başta Avrupa ülkeleri olmak üzere Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya ve Kanada gibi ülkelere başlayan işçi göçü neticesinde bu ülkelerde de bir Türk varlığı meydana gelmiştir. 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan’ın hürriyetine kavuşmasıyla bağımsız Türk cumhuriyetlerinin sayısı -Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti dahil- yediye yükselmiştir. Ayrıca Rusya Federasyonu’nda Altay, Başkırdistan, Çuvaşistan, Hakas, Kabarda-Balkar, Karaçay-Çerkez, Nahcıvan, Tataristan, Tuva ve Yakutistan olmak üzere on bir özerk Türk cumhuriyeti, Moldova’da Gagauz Özerk Bölgesi ile Çin Halk Cumhuriyeti’nde Sincan-Uygur Özerk Bölgesi bulunmaktadır. Özerklik statüsüne sahip Türk topluluklarının büyük çoğunluğu Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti, Moldova ve Özbekistan’da yaşamaktadır. Rusya Federasyonu’nun İdil-Ural bölgesinde Tatar, Başkırt ve Çuvaşlar; Kafkasya bölgesinde Karaçay-Balkar; Sibirya bölgelerinde Yakut, Tuva, Hakas ve Altaylılar; Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlı Sincan-Uygur Özerk Bölgesi’nde Uygurlar, Kazaklar, Kırgızlar, Özbekler, Salarlar, Tatarlar ve Sarı Uygurlar; Özbekistan’a bağlı Karakalpakistan Özerk Cumhuriyeti’nde Karakalpaklar ve Moldova’ya bağlı Gagauz Özerk Bölgesi’nde Gagauzlar bulunmaktadır. Ukrayna’ya bağlı Kırım Özerk Cumhuriyeti’ndeki Kırım Tatarları’nın ancak parlamentoda temsilcileri bulunmaktadır.
Türkiye dışında yaşayan Türk toplulukları arasında ekonomik, sosyal ve siyasal bakımdan farklılıklar görülmektedir. Meselâ Rusya Federasyonu’nun İdil-Ural bölgesindeki Tatar ve Başkırtlar’ın ekonomik ve sosyal düzeyleri aynı bölgede yaşayan Çuvaşlar’a göre daha ileridir. Batı Türkistan’da bulunan Kazak ve Kırgızlar, Özbek ve Karakalpaklar arasında da aynı durum söz konusudur. Afganistan, Irak, İran, Moğolistan, Sincan-Uygur Özerk Bölgesi ve Tacikistan’da bulunan Türkler’in ekonomik ve sosyal durumları son derece kötüdür. Türkiye, Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi (TİKA) vasıtasıyla Balkanlar, Moldova, Romanya, Moğolistan, Tacikistan, Özbekistan, Afganistan, Kırgızistan ve Kazakistan gibi ülkelerde yoksulluğun ortadan kaldırılması için çeşitli projeler yürütmektedir. Aynı şekilde TÜRKOY kültürel alanda Türk halkları arasındaki iş birliğini arttırmaya çalışmaktadır. Masrafları Türkiye tarafından karşılanan Kazakistan’daki Ahmed Yesevî Kazak-Türk Üniversitesi, Kırgızistan’daki Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi, Afganistan, Türkmenistan, Kazakistan ve Kırgızistan’da faaliyet gösteren ortaöğretim kurumları modern eğitim için çaba göstermektedir. Ayrıca Türkiye’nin çeşitli sivil toplum kuruluşları adı geçen ülkelerde projeler yürütmektedir.
Rusya 1552-1884 yılları arasında İdil-Ural, Deştikıpçak, Sibirya, Kafkasya, Kırım ve Türkistan bölgelerini; Yunanistan, Sırbistan, Karadağ ve Bulgaristan Balkan savaşları sonunda Balkanlar’daki Türk bölgelerini; İngiliz ve Fransızlar I. Dünya Savaşı’nın ardından Musul, Kerkük, Erbil ve Suriye’deki Türk bölgelerini; Çin ise 1949’da Doğu Türkistan’ı işgal etmiştir. Rusya’da 1917 İhtilâli Türkler’in bağımsızlığı için önemli bir imkân doğurmuş, Türkler’in büyük bölümü kendi yarı bağımsız cumhuriyetlerini kurmuştur. Çin ve Rusya’daki Türkler çeşitli dönemlerde şiddet ve baskılara mâruz kalmıştır. 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra beş Türk cumhuriyeti tam bağımsız hale gelmiştir. Türkler yaklaşık 500 yıldan beri farklı halkların egemenliğinde yaşamalarına rağmen milliyetlerini, dillerini, dinlerini ve kültürlerini korumayı başarmıştır. Rus tarihçisi N. A. Aristov’un Türk Halk ve Kabilelerinin Etnik Yapısı ve Sayıları adlı eserine göre (1896) Kuzey Buz denizinden Adriyatik’e kadar olan bölgelerde yaşayan Türkler’in sayısı 26 milyondur. 1897’de Rusya’da yapılan ilk genel nüfus sayımının sonuçlarına göre Rusya’da 13 milyon Türk bulunmaktadır. Diğerleri Osmanlı Devleti, Afganistan, Bulgaristan, Doğu Türkistan, İran ve Romanya’da yaşamaktaydı. Günümüzde Türkiye dışında yaşayan Türkler’in sayısı 100-110 milyon civarında tahmin edilmektedir.
Meshet (Ahıska) Türkleri. Bugün Ahıska Türkü denilen yaklaşık 250.000 kişilik grup Türkiye sınırına 15 km. uzaklıkta Gürcistan’a bağlı Ahıska şehrinin adıyla anılmaktadır. Bunlar nüfusun % 90’ının yaşadığı Özbekistan, Rusya Federasyonu, Kazakistan ve Kırgızistan’da son yıllarda yapılan nüfus sayımlarında kendilerini Türk olarak kaydettirmişlerdir. Sadece Rusya Federasyonu’nda yaşayan 3275 kişi kendini Meshet Türkü diye yazdırmıştır (bk. MESHET TÜRKLERİ).
Altaylılar. Altay Cumhuriyeti’nde yaşayan bu Türk boyunun nüfusu 1926’da 39.062 ve 1989’da 70.777, 2002’de 67.239 kişi idi. 2002’de yapılan nüfus sayımında daha önce kendilerini Altaylı olarak kaydettiren Kumandinler (3114 kişi), Teleütler (2650), Telengitler (2399), Tubalar (1564) ve Çelkanlar (855) bu defa ayrı bir halk şeklinde yazılmıştır. Altaylılar doksan yılda ancak bir kat artabilmişlerdir ve son yirmi yılda nüfusta azalma olmuştur. Nüfusun 62.192’si kendi cumhuriyetlerinde yaşamakta ve cumhuriyetin nüfusunun % 30’unu teşkil etmektedir. Ruslar ise cumhuriyette % 58’lik bir nüfusa sahiptir. Aslında şamanist olan Altaylılar, Ortodoks hıristiyan olarak gösterilmektedir. 1922-1947 yılları arasında Oyrat (Oyrot) dili diye adlandırılan Altayca yazı dili bugün Altay Kiçi (Kiji) diyalektiğini esas almıştır. Masalları, halk şarkıları ve destanları çok zengindir. Altaylı yazar N. Ulagaşev (ö. 1946) bunları toplamaya çalışmıştır. Sovyet devri yazarlarından F. Kuciyak da Altay halk edebiyatını derleyen önemli kişilerdendir. T. Encinov tanınmış Altaylı yazarlardan biridir.
Azerbaycan Türkleri. Günümüzde Azerbaycan’daki toplam Âzerî nüfusu 8 milyon civarındadır. İran’da yaşayan Âzerîler’in sayısı hakkında kesin bilgi bulunmamakla birlikte nüfusun % 25’ini karşıladıkları, bunun da 15-20 milyon arasında olduğu tahmin edilmektedir. Bağımsızlıktan sonra yüz binlerce İran vatandaşı Âzerî Azerbaycanı’na göç etmiştir. İran’dan ve Rusya Federasyonu’ndan sonra en çok Âzerî Türkiye’de yaşamakla birlikte Türkiye’deki sayıları hakkında da açık bilgi yoktur. 1990 yılından sonra Türkiye’ye gelip yerleşenlerin sayısı 30-40.000 civarındadır. Gürcistan’da 2002 nüfus sayımına göre -Abhazya ve Güney Osetya hariç- 284.753 (1989’da 307.556) Âzerî yaşamakta ve nüfusun yüzde altı buçuğunu teşkil etmekteydi. Kazakistan’da 85.292, Kırgızistan’da 17.300, Özbekistan’da 35.848, Rusya Federasyonu’nda 621.840, Tacikistan’da 3556, Ukrayna’da 45.176, Avrupa Birliği ve Amerika’da da 50-100.000 arasında Âzerî bulunmaktadır. Rusya Federasyonu’nda 1989’da 335.889 olan Âzerî nüfusu 2002’de 621.840’a yükselmiştir. Âzerî-Ermeni savaşı ve ülkenin içinde bulunduğu siyasal ve ekonomik şartlar sebebiyle eski Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği ülkelerinde yaşayan Âzerîler kendi ülkeleri yerine Rusya Federasyonu’na göç etmektedir. Kuzey Kafkasya’da Kabarda-Balkar Cumhuriyeti’nde yaşayan Balkarlar’ın menşei hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüşse de bu toplulukların esas unsurunu Hun, Bulgar, Hazar ve Kıpçak Türkleri’nin teşkil ettiğini araştırmalar ortaya koymaktadır (bk. KARAÇAY-BALKARLAR).
Başkırtlar. Ural dağlarının kuzey ve doğu kısımları ile İdil nehri havzasının kuzey kesimindeki bozkırlarda yaşarlar. Ahmet Zeki Velidi Togan’a göre Başkırtlar’ın aslı Kıpçaklar’a dayanmaktadır. Ruslar’ın 1552’de Kazan’ı, 1556’da Astarhan’ı işgali neticesinde 1557’de Ruslar’ın hâkimiyetine girmişlerdir. 1917 Bolşevik İhtilâli’nden sonra Rusya egemenliği altında yaşayan Başkırtlar Ahmet Zeki Velidi (Togan) liderliğinde “Küçük Başkırdistan” kurma faaliyetlerine girişmişlerdir. Ahmet Zeki Velidi bunun için başta Bolşevikler’e karşı mücadele eden çarlık taraftarlarının lideri General Kolçak ve Kazak millî hareketi Alaş Orda ile iş birliği yapmış, Kolçak’ın yenilerek Sibirya’ya kaçması üzerine bu defa Lenin ve Stalin’le iş birliğini denemiştir. Fakat Stalin, Tatar-Başkırt Sovyet Cumhuriyeti’ni ilân etmiş ve Zeki Velidi’yi azletmiş, Zeki Velidi Türkistan dolaylarına kaçmak zorunda kalmıştır. Bolşevikler, Tatar-Başkırt Sovyet Cumhuriyeti yerine 23 Mart 1919’da Başkırdistan, 1920’de Tataristan Özerk Sovyet Sosyalist cumhuriyetlerini ilân ettirmişlerdir. Başkırtlar’ın 1989’da Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği ülkelerindeki toplam nüfusu 1.449.157 kişi idi. Rusya Federasyonu’nda 2002 yılında yapılan nüfus sayımına göre nüfusları 1.673.389’a yükselmiştir. Kendi cumhuriyetlerinde yaşayanların sayısı 1.221.302, bunlar arasında ana dili olarak Başkırtça’yı işaret edenler 1.135.714 kişidir. Başkırdistan Cumhuriyeti’nin nüfusu 4.104.336’dır; bunların 1.490.715’i Rus, 990.702’si Tatar’dır. Kendi cumhuriyetlerinde azınlık durumunda kalan Başkırtlar cumhuriyetleri dışında çeşitli şehirlerde yaşamaktadır. Ayrıca Kazakistan (1989’da 41.847), Kırgızistan (1100), Özbekistan (3707, 1989’da 34.771 idi) ve Türkmenistan’da (1989’da 4678) 100.000 civarında Başkırt bulunmaktadır. Bunların büyük kısmı 1990’lı yıllardan itibaren Rusya Federasyonu’na dönmeye başlamıştır. I. Dünya Savaşı, 1917 İhtilâli ve ardından iç savaş, Stalin dönemindeki kırım, II. Dünya, Afganistan ve Çeçenistan savaşları Başkırt nüfusunun sürekli azalmasına yol açmıştır. 1990’lardan itibaren Başkırtlar’da millî şuurun canlanmaya başladığı görülmektedir. Başta Ural olmak üzere millî ve siyasî cemiyetler kurulmuştur. Bu tür bir yaklaşım ve Başkırdistan’daki Tatarlar’a baskı uygulama eğilimleri iki kardeş toplumu birbirine düşürmüştür. Ural Başkırt Halk Merkezi, Başkırt Gençler İttifakı ve Başkırt Kadın-Kızlar Teşkilâtı 22-23 Şubat 1991’de Ufa’da V. Bütün İttifak Başkırt Halk Toplantısı adıyla bir kongre düzenlemiş, bu kongrede Başkırt halkının durumu üzerinde durulmuş ve bir bildiri ilân edilmiştir. Ancak Başkırdistan yönetimi Rusya Federasyonu’ndan kopma gücünü gösterememiş ve 31 Mart 1992’de yeni federasyon antlaşmasını imzalamıştır.
Çelkanlar. Altay Özerk Cumhuriyeti’nde yaşayan Türk halklarından biridir. Dağlık Altay bölgesinde bulunan Lebed nehrinin (Çelkan ismi bu nehrin Türkçe adı Çalkandu’dan gelmektedir) kenarlarında yaşadıklarından eski dönemlerde kendilerini Lebedin ve Lebedin Tatarı diye adlandırıyorlardı. Çelkanca, Türk dilinin Uygur-Oğuz grubunun Hakas lehçesine girmektedir.
Çulımlar. 2002 nüfus sayımında 656 kişi tesbit edilmiştir. Tomsk ve Krasnoyarsk bölgelerinde yaşayan Çulımlar’ın anavatanı Çulım nehrinin havzasıdır. Çulımca Türk dilinin Uygur-Oğuz grubunun Hakas lehçesine girmekte, kaynaklarda Melet ve Melet Tatarcası olarak da geçmektedir. Sibirya’daki Dolganca, Kumandinca, Tofaca, Tubaca, Tuvin-todjinca, Çelkanca, Çulımca, Şorca gibi Türk şiveleri yok olmak üzeredir. XIX. yüzyılın sonlarına kadar kendilerini korumayı başaran bu küçük topluluklar günümüzde yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Çuvaşlar. Dil ve din bakımından Türklük’ten uzak gibi görünen Çuvaşlar’ın büyük çoğunluğu Ortodoks, bir kısmı putperesttir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra 24 Ekim 1990’da Çuvaş Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ni ilân ettilerse de 13 Şubat 1992’de Rusya Federasyonu’na bağlı Çuvaş Cumhuriyeti antlaşmasını imzalamak zorunda kalmışlardır (bk. ÇUVAŞLAR).
Dolganlar. Yerkürenin en kuzeyindeki Türk topluluğudur. Kendilerini Dolgan, Tıa-kihi ya da Saha diye adlandırırlar. Tarihî geçmişleri hakkında bilgi yoktur; Ruslar’ın XVIII. yüzyılda bölgeyi ele geçirmesiyle varlıklarından haberdar olunmuştur. 1897’de 1224, 2002’de 7261 kişi tesbit edilmiştir. Krasnoyarsk’ın Taymır Özerk Bölgesi’nde Hatang kesiminde Hatanga ve Heta nehirleri vadisinde (5517 kişi), Yakutistan’da (1272 kişi) hayat sürerler. Büyük bir yarımada olan Taymır bölgesinde sadece 40.000 kişi yaşamaktadır ve bunların 25.000’i Slavyan’dır. Dolganlar kendilerini Yakut ya da bölgenin diğer önemli etnik azınlığı olan Evenkler’den ayırırlar. Dolganca Türkçe’nin Altay grubuna dahildir, bazı bilim adamları ise Yakutça’nın bir diyalekti olduğunu iddia etmektedir. Yakutça, Dolganlar’ın yaşadığı Tundra bölgesinde hâkimdir, bölgede yaşayan diğer Türk olmayan halklar da Yakutça konuşurlar. Dolganlar, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği döneminde yapılan bütün nüfus sayımlarında ayrı bir halk şeklinde yer almıştır. 1979’daki nüfus sayımında % 90’ı ana dili olarak Dolganca’yı işaret etmiştir; 2002 yılında ise bu oran düşmüştür. Yakutlar, Dolganca’nın Yakutça’nın bir lehçesi olduğunu ileri sürdüklerinden okul kitaplarında Dolganca’ya yer vermezler. Dolganca 1970’te Rus harfleriyle yazıya geçirilmeye başlanmış, ilk Dolganca kitap 1973’te yayımlanmış, 1981’de yeni bir alfabe kabul edilmiştir. Son yıllarda bazı edebiyat denemelerinde ve radyo yayınlarında Dolganca’ya yer verilmeye başlanmıştır. Dolganca sadece Petersburg’daki bir pedagoji üniversitesinde öğretilmektedir. Pravoslavyan kilisesi, burada bir misyoner okulu açarak Dolgan çocuklarına hem eğitim vermekte hem din adamı yetiştirmektedir. Sovyet döneminde Şamanizm’in yasaklanmasına rağmen halk arasında bu inanç gizlice yaşatılmaya devam edilmiştir. Şamanizm, aile içerisinde babadan oğula ya da anneden kıza devam ettirilir, silsile kesildiği zaman bunun büyük bir tehlikenin işareti olduğuna inanılır.
Gagauzlar. Bugün Moldova’da yaşadıkları topraklara XVIII. yüzyılın sonunda Balkanlar’dan gelmişlerdir. 1897’de Rusya’da yapılan ilk nüfus sayımında isimleri Besarabya Türkleri diye geçmektedir. Gagauzlar, XV-XIX. yüzyıllar arasında Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetinde yaşamakla birlikte arşiv belgelerinde Gagauz adına rastlanmamaktadır. Türkiye’de binlerce Gagauz Türkü çalıştığı gibi Türk üniversitelerinde okuyan çok sayıda öğrenci bulunmaktadır. TİKA aracılığıyla bölgede çeşitli kalkınma projeleri yürütülmekte, sosyal ve insanî yardımlarla Gagauzlar desteklenmektedir. 1957’den beri Kiril harflerini kullanan Gagauzlar 1993’te Latin harflerine geçmiştir (bk. GAGAUZLAR).
Hakaslar. Kendilerini eski dönemde Tadar diye adlandıran Hakaslar’ın Kırgız ve Sagay kolları vardır. Bunlar Yenisey Kırgızları’ndan gelmektedir. Çin kaynaklarında bu Kırgız boyuna Heges denildiği için aydınlar kendi ülkelerine Hakas adını vermişlerdir. Yazı diline sahip olan Hakaslar’ın dil ve edebiyat enstitüleri mevcuttur. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’ndeki nüfusları 1926’da 45.608 ve 1989’da 80.323 kişi idi. Rusya Federasyonu’ndaki nüfusları 2002’de 75.622 kişi olarak tesbit edilmiştir. Hakaslar’ın büyük çoğunluğu 1991’de kurulan kendi cumhuriyetlerinde yaşamakla birlikte nüfusun ancak % 12’sini (65.421), Ruslar ise % 80’ini oluşturmaktadır. Hakaslar ayrıca Krasnoyarsk bölgesinde (4489), Tuva Cumhuriyeti’nde (1219) ve Rusya Federasyonu’nun diğer bölgelerinde bulunmaktadır.
Karaçaylar. Kuzeydoğu Kafkasya’daki Karaçay-Çerkez Özerk Cumhuriyeti’nde yaşamaktadırlar. Ayrıca Kuban nehri yakınlarında yoğun Karaçay nüfusu mevcuttur. Menşe itibarı ile Kumanlar’dan geldikleri ileri sürülmektedir. Karaçaylar’la Balkarlar aynı soya bağlanıp aynı dili konuşmakla birlikte ayrı cumhuriyetlerde yaşamaktadır (bk. KARAÇAY-BALKARLAR).
Karaimler. Karaimler’in (Karaylar) sayısı Sovyet istatistiklerinde 1926’da 8324 ve 1989’da 2602 kişi gösterilmiştir. 2002’de Rusya Federasyonu’nda 366 Karaim yaşıyordu. Litvanya, Polonya ve Ukrayna’da bulunanların sayısı hakkında bilgi yoktur, ancak 1000-2000 arasında oldukları tahmin edilmektedir. Eskiden yazılı edebiyatları da olan Karaylar’ın bir kısmı İsrail’de yaşamaktadır ve Litvanya’da dinî faaliyetlerini sürdürecek bir sinagogları vardır (bk. KARÂÎLİK).
Karakalpaklar. Özbekistan’a bağlı Karakalpakistan Özerk Cumhuriyeti’nde yaşamakta ve nüfusları sürekli artış göstermektedir (bk. KARAKALPAKLAR).
Kazaklar. Orta Asya’da Hazar denizinden Çin sınırına kadar uzanan topraklarda bulunan bir Türk topluluğudur (bk. KAZAKİSTAN; KAZAKLAR).
Kırgızlar. En eski Türk kabilelerinden biridir. Kırgız adı ilk defa Çin kaynaklarında milâttan önce 201’de Kırk-hun (Tszyan-kun) şeklinde geçmektedir. Kırgızlar Güney Sibirya’nın Yenisey bölgesinde, Türkistan’ın doğusunda, Tanrı ve Pamir dağları eteklerinde yaşamıştır. XVIII. yüzyılın başlarında Yenisey’den ayrılarak bugünkü vatanlarına gelmişlerdir (bk. KIRGIZİSTAN).
Kırımçaklar. İbrânî inancına sahip bir Türk topluluğu olup Türkçe konuşurlar. Kendilerini yahudi ya da Srel (İsrâil) çocukları diye adlandırırlar. 1926’da Kırım yahudisi olarak 6383 kişi, 1959’dan itibaren Kırımçak olarak 1480, 1970’te 1790, 1979’da 3000, 1989’da 1418 kişi idiler. 2002’de Rusya Federasyonu’nda 157, 1989’da Özbekistan’da 173 kişi yaşıyordu.
Kumandinler. Kumandivandı, Kuvantı, Kuvandıg, Kuvandıh gibi isimlerle de anılırlar. Altay Özerk Cumhuriyeti’nde yaşayan Türk halklarından biridir. Dilleri Altayca’ya yakındır; bazı Türkologlar ise Hakasça’nın alt grubuna ya da Uygur-Oğuz grubuna girdiğini belirtmektedir. 1897’de 4092 kişi, 1926’da 6334 kişi olarak gösterilmiş, 2002 yılına kadar olan nüfus sayımlarında kendilerine yer verilmemiştir. 2002’de 3114 kişi oldukları resmî kayıtlara geçmiştir. Altay bölgesi, Altay Özerk Cumhuriyeti ve Kemerov bölgesinde yaşamaktadırlar. Fonetik bakımdan dilleri Şorca’ya ve kısmen Hakasça’ya yakındır. Orta kuşakla yaşlı kuşak dillerini konuşabilmektedir; gençler arasında ise Rusça yaygındır. 1933’te Kumandin Alfabesi isimli bir kitap neşredilmiş, 1990 yılına kadar okullarda Rusça eğitim yapılmıştır.
Kumuklar. Kuzey Kafkasya bölgesindeki en kalabalık Türk nüfusunu teşkil ederler. Büyük çoğunluğu Rusya Federasyonu’na bağlı Dağıstan, Kuzey Osetya ve Çeçenistan özerk cumhuriyetlerinde yaşamaktadır (bk. KUMUKLAR).
Nagaybekler. I. Petro zamanında Ortodoksluğa geçen bir Tatar grubudur. 1926’da yapılan nüfus sayımında ilk defa kaydedilmiş (11.219), daha sonraki nüfus sayımlarında (1939, 1959, 1970, 1989) Tatar olarak yazılmış, 2002’de ise yeniden Nagaybek adıyla (9600 kişi) kaydedilmişlerdir. % 90’ı Rusya Federasyonu’nun Çelyabinsk bölgesinin Nagaybak ve Çabarkul ilçelerinde yaşar.
Nogaylar. Karadeniz’den Aral gölüne kadar uzanan bozkırlarda yaşamışlardır. İsimleri ilk defa 1479 tarihli bir Rus belgesinde geçmekte ve bu ismi Cuci’nin torunu Nogay’dan aldıkları bilinmektedir. Dağıstan’ın kuzey kısımlarında bilhassa Terek havzasında yaşayanlarına Ak Nogaylar denir. Nogaylar’a Rusya İmparatorluğu ve Rusya Federasyonu’nda yapılan bütün nüfus sayımlarında ayrı bir Türk grubu olarak yer verilmiştir. 1875’te sayıları 95.056 kişiydi. 2002’de 90.666 kişi oldukları belirtilmektedir. 1950 yılından itibaren Stavropol bölgesi ve Çeçen-İnguş cumhuriyetlerindeki Nogay okulları, Nogayca çıkan gazeteler kapatılmış, Kızılyar’da kurulan Nogay Öğretmen Okulu’nun faaliyetine 1957’de son verilmiştir. 9 Ocak 1957’de Nogaylar’ın yaşadığı Nogay, Kızılyar ve Tarumov ilçeleri Dağıstan’a, Şelkov ilçesi Çeçen-İnguş Cumhuriyeti’ne, Heftekum ilçesi Stavropol bölgesine dahil edilmiş, böylece Nogay ilçesi dışında azınlığa düşmüşlerdir. Günümüzde Nogay dili ve kültürünün yaşatılmasında bu ilçe önemli rol oynamaktadır. Dilleri Kıpçak grubundadır. Sünnî müslüman olup % 90’ı ana dilini bilmektedir (bk. NOGAYLAR).
Özbekler. Batı Türkistan’ın en kalabalık Türk topluluğudur ve % 85’i kendi cumhuriyetlerinde yaşamaktadır. 1897 nüfus sayımında Sart (968.655), Özbek (726.534), Tarançi (56.469), Kâşgarlı (14.938) ve Türk (440.412) olarak gösterilmiş, 1939’daki sayımda 4.081.096 kişi Özbek diye kaydedilmiştir. Özbekler’in Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’ndeki nüfusu 1959’da 6.015.416, 1970’te 9.195.093, 1989’da 16.697.825 kişiye yükselmiştir. 2000’de Özbekistan’da yapılan nüfus sayımına göre Özbekler’in sayısı 18.959.577’dir. Özbekistan dışında en çok Afganistan’da bulunurlar, sayılarının 2-3 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Ayrıca Tacikistan’da 1.197.841 Özbek yaşamaktadır. Tacikistan’da 1992-1995 yılları arasında yaşanan iç savaş sebebiyle Özbekler’in ve diğer Türk gruplarının büyük bölümü ülkeyi terketmiştir. Bu iki ülke dışında Kazakistan (456.997), Kırgızistan (768.400), Türkmenistan (317.033), Rusya Federasyonu (122.916), Ukrayna (12.353) ve diğer eski Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği ülkelerinde de Özbekler bulunmaktadır. 21 Ekim 1989’da Özbekistan Yüksek Meclisi, Özbekçe’yi devlet dili olarak kabul etmiş ve 1993’te Latin alfabesine geçilmiştir. Ülke yirmi yıldan beri İslâm Kerimov tarafından yönetilmektedir (bk. ÖZBEKİSTAN; ÖZBEKLER).
Şorlar. Kemerov bölgesinde Altay ve Hakas özerk cumhuriyetlerinde yaşamaktadırlar. 1959’da 15.274 ve 2002’de 13.975 kişi oldukları tesbit edilmiştir, sayıları giderek azalmaktadır. Adları literatürde Kuznets Tatarları, Çernevi Tatarları, Mrastı ve Kondomtsı ve Mrasski olarak da geçmektedir. Şor dilinin Türkçe’nin Uygur-Oğuz grubunun Hakas alt grubuna dahil olduğu kabul edilmektedir. Hakasça, Çulımca ve Altayca’nın kuzey lehçesi Şorca’ya yakındır. Şorlar’ın % 70’i 1926’dan 1939’a kadar Dağlık Şor Millî Bölgesi’nde yaşıyordu.
Tatarlar. 2002 yılı nüfus sayımı sonuçlarına göre Rusya Federasyonu’nda Tatarlar, Ruslar’dan sonra ikinci büyük etnik grubu teşkil etmekteydi (5.554.601). Ancak Tatarlar başta İdil-Ural bölgesi olmak üzere federasyonun her tarafında dağınık halde yaşadıklarından 3.779.265 kişilik Tataristan nüfusunun ancak % 45 kadarını (2.000.116 kişi) meydana getirmektedir. Tatarlar, Rusya Federasyonu’nda yaşayan Türk halkları arasında demografik bakımdan en karmaşık grubu oluşturmaktadır. Başta Azerbaycan (30.000), Belarusya (10.146), Kazakistan (249.229), Kırgızistan (31.400), Özbekistan (324.080), Türkmenistan (35.200), Ukrayna (73.304), Tacikistan (19.200) gibi eski Sovyet cumhuriyetlerinde 1 milyon civarında Tatar yaşamaktadır ve dünyadaki toplam Tatar nüfusu 6,5-7 milyondur. Sibirya Tatarları (9611 kişi) ve Astarhan Tatarları (2003 kişi), Çarlık döneminde misyonerlerin baskısı sonucu ya da kendi istekleriyle Hıristiyanlığa geçen ve büyük çoğunluğu halen Tataristan’da yaşayan Kreşin Tatarları (24.668 kişi), Çelyabinsk bölgesinde yaşayan Nagaybekler de (9600 kişi) kendilerini ayrı bir etnik grup olarak kaydettirmişlerdir. Sovyetler Birliği döneminde yapılan nüfus sayımlarında ise kendilerini Tatar olarak yazdırıyorlardı. Tatarlar, 365 yıl (1552-1917) başka bir devletin egemenliği altında yaşamalarına rağmen milliyetlerini, dillerini ve dinlerini korumuşlardır. Bilim adamları Tatarlar’ın millî kimliklerini korumasında İslâm dininin etkisinin büyük olduğunu belirtmektedir (bk. TATARİSTAN; TATARLAR).
Teleütler (Tele-ut, Tele-et). Altay Özerk Cumhuriyeti’nin Şebalin bölgesinde Sema nehrinin kıyısında ve Altay bölgesinin Çumiş ilçesindeki Büyük ve Küçük Baçat nehirlerinin kenarında yaşamaktadırlar. Eski dönemlerde Türkleşmiş bir Moğol boyu oldukları ileri sürülmekteydi. Fakat Türkolog N. Baskakov, Teleüt dilinin Kırgız-Kıpçak grubuyla ilişkilerini ortaya koymuştur.
Tofalar. Tofa adı V. yüzyıl Çin kaynaklarında Toha şeklinde geçmekte olup Yenisey bölgesinde yaşayan bir halk olarak gösterilmektedir. Kendilerini Tofa, Topa, Toha, Tıva diye adlandırırlar. Eski dönemlerde Karagas da denilirdi. Bazı bilim adamları nesillerinin Uygurlar’dan geldiğini söylemektedir. Rusya Federasyonu’nun Sibirya Federal Bölgesi’nde Irkutsk oblastının Nijneudinsk ilçesinin Tofalar ve Verhnegutar (Yukarı Gutar) köylerinde yaşamaktadırlar. Sayıları 150 yıldır 500-900 arasında değişmesine rağmen dilleri ve kendileri yok olmamıştır. Nüfusları 2002’de 887 idi. Tofaca ve Tuvaca Türk dilinin Sayan grubuna dahildir. Türk dilinin arkaik özelliklerini taşıyan Tofaca’yı fonetik, morfolojik ve söz varlığı bakımından Türkçe’nin ayrı bir kolu sayanlar da vardır. 1989 yılına kadar yazısız bir dil olarak varlığını muhafaza etmiş, aynı yıl Kiril harflerinden bir alfabe ihdas edilerek ilkokul birinci ve ikinci sınıflar için Tofaca ders kitapları hazırlanmıştır. Nüfuslarının azlığı, dillerinin yazısız olması, çevrelerinde yaşayan Buryat, Rus, Tuva gibi halkların dillerinin nüfuzu neticesinde Tofaca’nın söz varlığı gittikçe azalmaktadır ve sadece evlerde konuşularak varlığını sürdürmektedir. 2002 yılı nüfus sayımında sadece on dört kişi Tofaca’yı serbestçe konuşabildiğini ifade etmesine rağmen nüfusun % 43’ü ana dili olarak Tofaca’yı belirtmiştir.
Tuvalar. XVIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Moğolistan’ın hâkimiyeti altında bulunan Tuva daha sonra Çin hâkimiyetine geçmiştir. Milliyetçi Tuva halkı nüfusunun azlığına rağmen 1911’de Çin’de Sun Yat-sen liderliğinde yapılan ihtilâli fırsat bilerek bağımsızlığını ilân etmişse de bu bağımsızlık uzun sürmemiş, üç yıl sonra Rusya’nın himayesini kabul etmek zorunda kalmıştır. Rusya’da 1921’de Tannu-Tuva Halk Cumhuriyeti ilân edilmiştir. Sovyetler Birliği, II. Dünya Savaşı sırasında yarı bağımsız Tannu’yu -Tuva Devleti- işgal etmiştir. Bu savaş yıllarında Tuva’nın nüfusu 70.000 civarındaydı. Bunun 50.000’ini Tuvalılar, 16.000’ini Ruslar teşkil ediyordu. 1944 yılına kadar yarı bağımsız kalan Tannu-Tuva Halk Cumhuriyeti 11 Ekim 1944’te Sovyetler Birliği’ne dahil edilerek muhtar bölge statüsü verilmiş, 10 Ekim 1961’de bu statü değiştirilerek Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti olmuştur. 1991’den sonra Rusya Federasyonu içinde bir cumhuriyet statüsü kazanmış ve 1993’te adı Tıva olarak değiştirilmiştir. Tuvalılar’ın nüfusu 1959’da 100.145 ve 2002’de 243.442 idi; 235.313’ü kendi cumhuriyetinde yaşamaktaydı. Rusya Federasyonu’nda bulunan Türk halkları arasında kendi dilini % 99 oranında ana dili olarak gösteren tek halktır. Nüfusları az olmasına rağmen millî benliklerini iyi korumuşlardır. 1930’da yazı dili Latin harfleri esasına göre düzenlenmişti, 1941’de diğer Türk lehçelerinde olduğu gibi Tuvaca için de Kiril harfleri icat edilmiştir. Zengin destanlara sahip olan Tuva halkının en meşhur destanı Keser’dir ve 1963’te neşredilmiştir. Salçak Toka, Sovyet devri yazarlarının en meşhurlarındandır. Tuvalılar şamanistti, sonraları aralarına Moğolistan’ın etkisiyle Lamaizm de girmiştir.
Tuvin-Todjinler (Tuga/Tuha). En eski Türk halklarından biri olup konuştukları dil Tuvaca’nın bir lehçesidir. Tuva Özerk Cumhuriyeti’nin kuzeydoğudaki Tuva-Todja bölgesinde yaşarlar; bölge hayvan ve bitki örtüsü bakımından dünyanın en zengin yerlerinden biridir. Dağlık kesimde yaşadıklarından diğer halklardan tecrit edilmiş durumdadırlar. Arkaik Türkçe yer adları açısından zengin olan bölgede XIX ve XX. yüzyıllarda yer altı ve yer üstü kaynakları bulunmuştur. Bölgeye Ruslar’ın iskânı neticesinde asimilasyon başlamış ve halk ana dilini unutmuştur. 1931’de yapılan nüfus sayımında yerli halk 2115 kişi idi; 2002 yılında sayıları 4442 kişiye çıkmıştır.
Türkmenler. Oğuzlar İslâmiyet’i kabul ettikten sonra Türkmen adıyla anılmaya başlanmıştır. Afganistan, İran, Irak, Suriye gibi çeşitli devletlerin egemenliği altında yaşayan Türkmenler’in sayısı bugün bağımsız bir ülke olan Türkmenistan’da yaşayanlardan daha fazladır (bk. TÜRKMENİSTAN; TÜRKMENLER).
Uygurlar. Doğu Türkistan’da zengin bir tarihe ve köklü bir kültüre sahiptirler. Günümüzde Çin Halk Cumhuriyeti’nin Sincan-Uygur Özerk Bölgesi (14-15 milyon), Kazakistan (224.713), Kırgızistan (48.500), Özbekistan (19.526), Türkmenistan’da (1989’da 1328) ve Rusya Federasyonu’nda (2862), Suudi Arabistan, Türkiye, Amerika ve Avrupa ülkelerinde (15-20.000) bulunmaktadırlar (bk. UYGURLAR).
Yakutlar (Sahalar, Saha ve Uranhay Sahalar). Kuzeydoğu Sibirya’da Yakut Cumhuriyeti’nde yaşamaktadırlar. 1926’da 240.709 kişi olan nüfusları 2002’de 443.852’ye ulaşmıştır (bk. YAKUTLAR).
BİBLİYOGRAFYA
N. Aristov, Ob etniçeskom sostave Tyurkskih plemen i narodnostey, Petersburg 1896, s. 283-456.
S. A. Tokarev, Etnografiya Narodov SSSR, Moskva 1958, s. 410.
S. P. Tolstova, Narodı sredney azii i kakahstana II, Moskva 1963, s. 154-185.
Narodnoe Hozyaystva i Kulturnoe Stroitelstvo Baskirskoy ASSR, Ufa 1964.
Ahmet Temir, “İdil-Ural ve Yöresi”, TDEK, s. 1251-1271.
İsa Yusuf Alptekin, Doğu Türkistan Davası, İstanbul 1981.
İ. Kalmıkov – R. Kereytov – A. Sikaliev, Nogaytsı, Çerkessk 1988, s. 54-61.
Harun Güngör – Mustafa Argunşah, Gagauz Türkleri: Tarih-Dil-Folklor ve Halk Edebiyatı, Ankara 1991.
Nadir Devlet, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi: Çağdaş Türkîler (ek cilt), İstanbul 1993.
a.mlf., “Sibirya’daki Halkların Demografik ve Ekonomik Potansiyelleri”, Sibirya Araştırmaları (haz. Emine Gürsoy-Naskali), İstanbul 1997, s. 25-46.
a.mlf., “Federe ve Muhtar Türk Cumhuriyetleri”, Türkler (nşr. Hasan Celal Güzel v.dğr.), Ankara 2002, XX, 15-47.
D. Şabaev, Pravda o vıselenii balkartsev, Nalçik 1994, s. 23-78.
Nevzat Özkan, “Gagavuz Türk Edebiyatı”, Başlangıcından Günümüze Kadar Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi: Romanya ve Gagavuz Türk Edebiyatı, Ankara 1999, XII, 182 vd.
M. Demidov, Postsovetskiy Türkmenistan, Moskva 2002, s. 12-24.
II. KÜLTÜR ve MEDENİYET 1. Genel. İslâm Öncesi Türk Kültür ve Medeniyeti. Orta Asya’da yapılan arkeolojik araştırmalara göre Türk tarihi milâttan önce 2750 yıllarına kadar geri gitmektedir. İslâm öncesi Türk kültürü göçebelik kültürüyle karıştırılmıştır. Türkler’in ekonomisinin hayvancılığa dayanması, yaylak-kışlak hayatı bu yanılgının başta gelen sebebi olsa gerektir. Türk kültürü göçebeliğin değil bozkır kültürünün özelliklerini taşımaktadır. Türkler’de sistemli bir besicilik, inançta göktanrıcılık, ailede adalet, mâzide tarihîlik, ahlâkta alplik gibi özellikler varken göçebelerde daha çok asalak ekonomi, çok tanrıcılık veya totemcilik, aile çevresini aşmayan bir hâkimiyet anlayışı (aşiret devleti) ve tarihsizlik görünmektedir. Ayrıca Türk maddî kültüründe temel teşkil eden at ve demir de göçebelikte yoktur. Bozkırlarda doğup gelişen bozkır kültürünün sahipleri savaşçı insanlar olan çoban Ural-Altay kavimleridir. At bunlar tarafından ehlîleştirilmiş, demir bunlar tarafından işlenmiştir. Bozkır kültürünün Türkler’e mahsus olduğu son Andronovo kazılarından da anlaşılmıştır. Türk soyundan gelen savaşçı Andronovo insanının kültüründe esas rolü oynayan at ve demirin büyükbaş hayvan yetiştiren yerleşik (köylü) kültüründe (İndogermenler’de vb.), devşirmecilik ve avcılıkla meşgul göçebe kültüründe (Moğollar’da, çöl kavimlerinde) önemli yer tutmaması Proto-Türkler’in bozkır kültürünün gerçek sahibi ve yayıcısı olduğunu göstermektedir.
W. Koppers, atın ehlîleştirilmesi ve atlı-çoban kültürün ortaya konmasının ilk Türkler’e bağlanabileceğini, bu başarının kavimlerin ve diğer kültürlerin gelişmesinde önemli sonuçlar verdiğini, F. Flor, atın binek hayvanı olarak kullanılmasının dünya tarihinde çok önemli ve tarımcı hayvancılığın çok üstünde bir kültür merhalesi teşkil ettiğini belirterek atın Türkler tarafından ehlîleştirilerek insanlığın hizmetine sokulduğunu, W. Schmidt de Türkler’in ata binen ilk insanlar olduğunu kaydeder. At en eski çağlardan beri Türkler’in siyasal, ekonomik, sosyal ve dinî hayatında önemli rol oynamıştır. Türkler sürüler halinde yetiştirdikleri atın etini yer, onu kurban olarak sunar ve özellikle savaş atlarından binlercesini yabancı ülkelere satarlardı. Çin belgelerine göre Hunlar’dan önceki Çin’in kuzey kavimleri atla muharebe usullerini bilmiyorlardı; Çinliler de atı yalnız savaş arabalarında kullanıyorlardı. Okçu Hun savaşçısı küçük yaşta eğitiliyor, büyüdüğü zaman mükemmel bir atlı muharip oluyordu (Ligeti, s. 37, 40). Hunlar at üstünde yer içer, alışveriş yapar, konuşur ve uyurlardı. At başka kavimleri yalnız sırtında taşıdığı halde Hunlar at üstünde ikamet ederdi. VII-X. yüzyıl Bizans kaynaklarında Türkler’in sanki at üstünde doğdukları ve yerde yürümesini bilmedikleri kaydedilmektedir.
Eski Türk kültürünün dünya tarihinde iki önemli etkisinin bulunduğu tesbit edilmiştir. Bunlardan biri besiciliği geliştirmek ve yaymak suretiyle ekonomik, diğeri yüksek teşkilâtçılık yoluyla sosyal etkidir. İnsanların henüz teknik bilgiye sahip olmadıkları devirlerde, yaşayabilmek için coğrafî şartlara uymak zorunda kalan kitlelerden kendilerini toprağa bağlayan tarım bölgelerinde oturanlar ancak çapa, tekerlek gibi küçük aletler icat etmek ve ilkel barınaklar yapmak suretiyle yerleşik kültürün temellerini atarken bozkırda yaşayanlar yine coğrafî şartlar gereği besiciliğe sarılmışlar, böylece kendi kültürlerini oluşturmaya girişmişlerdir. Yerleşik insan, elindeki küçük arazinin sağladığı imkânlarla sınırlı kalmak mecburiyeti karşısında bir nevi tevekküle bağlanırken bozkırlı, sürülerin karnını doyurmak için yeni yeni otlaklar peşinde iklimden iklime koştuğundan dünyayı kendisine dar gören bir tip haline gelmiştir. Yerleşik insan, bir ailenin sınırlı menfaatleri dışında herhangi bir hak davası gütmeye ve daha geniş bir cemiyet yapısının gereklerini düşünmeye ihtiyaç duymazken bozkırlı kalabalık sürüleri türlü manevralarla kışın birbirinden uzak yerlere götürmek, otlakları ve suyu silâhla muhafaza etmek, hayvanları yaylak ve kışlaklarda barındırmak, diğer sürü sahipleriyle anlaşmalar yapmak ve aralarındaki anlaşmazlıkların çözümü için bir hakem heyeti tesis etmek, buna meşruiyet kazandırmak gibi hukukî yollar aramak zorunda kalmıştır. Böylece bozkırlı, çobanlığın geliştirdiği sevk ve idare kabiliyetini, emretme ve itaat alışkanlığını hayvan sürülerinden insan kitlelerine intikal ettirme ve başka bir dünya görüşü elde etme şansına erişmiştir. Bozkırlı unsurlar, zamanla yerli çiftçi-köylü üzerinde hâkim duruma geçerek idarî-askerî teşkilât kurmuşlardır.
Türkler demir madeni sayesinde çiftçi-köylü üzerinde kolayca siyasî hâkimiyet kurabilmişlerdir. Demir çağı bu madenden çok sayıda alet ve silâh yapılması ile başlamıştır. İnsanlık tarihinde bir çağın açılmasına başlangıç teşkil edebilecek miktarda demir madeninin varlığı eski Türk yurdunda farkedilmiş ve işlenmeye geçilmiştir. Demir işleyiciliğinin Orta Asya’daki kesin tarihi bilinmiyorsa da bunun milâttan önce II. binyılın başlarına rastlaması gerekir. Daha o asırlarda Türkler’in geniş sahalara hükmedebilmesi, sürat bakımından atın sağladığı üstünlük yanında vurucu silâh olarak demir aletlerin onlar tarafından kullanılmış olması ile açıklanabilir. Altaylar’ın batısında bol miktarda demir üretildiğini söyleyen W. Ruben, belgelerden hareketle bu Türk sahasının demir kültürünün doğduğu yer olarak kabul edilmesi gerektiğini söyler. Demir (tieh-fa) ve kılıcın (king-lu) Çin kaynaklarında geçen en eski Türkçe kelimeler olduğu unutulmamalıdır. Demir ve demirciliği kutsal mertebeye yükselten bu kültür Türkler’in atalarını diğer topluluklardan çok farklı bir yaşayış tarzına götürmüştür. Savaşçılık kabiliyetlerini iyice güçlendiren demircilik yanında otlak ve su için mücadeleler dolayısıyla metaneti artan bozkırlı, aynı zamanda huzur içinde yaşayabilmek için insanların birbirine saygı duyması gerektiğini öğrenmiş ve kitleleri sürekli barış halinde tutabilmek için toplulukta uyulması zorunlu hukuk düşüncesine ulaşmıştır. Bu ise devlet fikrinin doğuşudur. Türkler, savaşçılık ve hukuk fikri yanında yine at sayesinde sağladıkları sürat ve sahip bulundukları demir vasıtasıyla kendilerine bağladıkları insanları yönetmek üzere siyasî kadrolar teşkil etmiş, muhtemelen ilk kanun koyucu millet olmuştur. Bu kültürün kökeni hakkındaki nazariyeler ve diğer açıklamalar yaklaşık bir tarih tayin etme imkânını sağlamaktadır. Viyana ekolüne göre bu tarih milâttan önce II. binyıl başları olmalıdır. Andronovo kültürünü ortaya koyan savaşçı atlı kavmin milâttan önce 1700-1500’lerde etrafı etkilemeye başladığı ifade edildiğine göre bozkır kültürünün bu tarihte belirgin bir nitelik kazandığı kabul edilebilir. Bu tahmin Viyana ekolünün vardığı sonuçlara, dil araştırmaları neticelerine, arkeolojik belgelere ve antropolojik malzemeye uygun düşmektedir.
Milâttan önce 1700’lerden itibaren ortaya konulup zamanla geliştirilen ve bozkır kültürü denilen Türk kültürünün özellikleri şöylece sıralanabilir: 1. Aile. Türkler, uzun ve hareketli tarihleri gereği çeşitli yerlerde ve değişik dönemlerde farklı sosyal yapılarda görünmekle beraber Orhon yazıtlarına dayanarak İslâm öncesi Türk sosyal yapısını ana hatları ile tesbit etmek mümkündür. Buna göre Eski Türkçe’de “oguş” denilen aile cemiyetin çekirdeği durumundadır. Göktürk devri kitâbelerinde yer alan evlenme tabiri erkek veya kızın baba ocağından ayrılıp ayrı bir ev (aile) kurduğunu gösterir. Bu serbest yaşayan küçük aile tipidir ve kan akrabalığına dayanmaktadır. Aile içi düzen velâyet (dost, yardımcı) anlayışına, ev ekonomisiyle çocuk terbiyesinde başlıca rol oynayan anneye saygı gösterilmesi yanında baba otoritesinin geçerli olduğu bir hukukî temel üzerine kuruludur. Genellikle monogami ve kadının özel mülkiyet hakkı yürürlüktedir. Böylece saygı ve adaletin kaynaştığı eski Türk ailesinde köle ruhu aşılanmayan yeni nesiller yetiştirme imkânı elde edilmiş, kadın her sosyal kademede söz ve karar sahibi olmuştur. 2. Uruğ. Aynı soydan aileler topluluğu olan uruğlar birleşerek boyları kurarlar. 3. Boy. Başında cesareti, ahlâkı, tecrübesi ve serveti dikkate alınarak uruğ başları tarafından seçilen bir bey bulunur. Bey gerektiğinde boyunu silâhla müdafaa edecek askerî güce sahiptir. Buna göre boy bozkır cemiyetinde ilk siyasî karakterli birliktir. Bir ittifaka dahil olan boya “ok” deniyordu. 4. Budun. Boylar ortak çıkarlarını korumak amacıyla aralarında iş birliği yaptıkları zaman budunlar ortaya çıkıyordu. 5. Devlet (il). Türk sosyal yapısında en üst seviyedeki kuruluş olan il (el) müstakil boylar ve budunların tek idare altında toplanmasıyla teşekkül ediyordu. Türk devleti, bozkırlarda dağınık halde yaşayan birçok sosyopolitik ünitenin birbirine bağlanmasından doğan sosyal halkalar birliği tarzında kuruluyordu. Bu durum yerleşik devlet tipinden tamamen farklıdır. Bu devlet tipi, tek bir sosyokültürel çekirdeğin güçlenmesi ve nüfuzunu coğrafî bakımdan genişletmesi şeklinde oluşan yerleşik devletten çok daha avantajlıdır. Zira sosyokültürel nüvenin kudretini kaybederek çöken yerleşik devletin güçlükle toparlanabilmesine veya tarihe gömülmesine karşılık bozkır devletinde merkezî iktidar zaafa uğradığı zamanlarda boy ve budunlar, aynı yerde veya başka bir bölgede yeni ittifaklarla devlet mekanizmasını tekrar işletebiliyorlardı. Bu çok önemli içtimaî-idarî esneklik sebebiyle Türk milleti, zaman zaman mekân ve hânedan değiştirip taşıdığı bu özelliği iyi değerlendiren liderleri sayesinde siyasî kuruluşlarını tazeleyip günümüze kadar sürüp gelmiştir. Tarihte Türk devletlerinin çokluğuna bakarak bunu sosyal düzenin devamsızlığına bağlamak ve Türkler’de devlet hukukunun mevcut olmadığı sonucuna varmak doğru değildir. Tam aksine Türk sosyal hayatını düzenleyen zorunlu kurallar bütünü diye açıklanan örf ve geleneklerin, yazılmamış kanunun (töre) çok önemli bir yeri vardır. Töre özel hukuku olduğu kadar kamu hukukunu da düzenlemekteydi. Hakanın ilk yaptığı işlerden biri töreyi gerekli hükümlerle pekiştirip ülkede yürürlüğe sokmaktı. Mo-tun, Bumın, İlteriş ve Kurum hanlar töreyi gerekli değişikliklerle güçlendirmişlerdir. XI. yüzyılda Yûsuf Has Hâcib’in siyaset kitabı Kutadgu Bilig’e göre töre şu dört ilkeyi içermekteydi: Adalet, eşitlik, faydalı olma, evrensellik. Türk kanunlarında bu ilkelerin dışına çıkılmamıştır. Türk devleti (il) töresiz olmazdı. Dîvânü lugāti’t-Türk’te “İl gider, töre kalır” şeklinde bir Türk atasözü yer alır. Devlet başkanının kim olacağı, nitelikleri, görevleri töreye göre belirlenmiştir. Milletin hürriyeti, ilin istiklâli törenin teminatı altındaydı ve töre hükümlerinin uygulanmasına bağlıydı. Töreye başta hükümdar olmak üzere herkes riayet etmiş, ihmali durumunda millî birlik zedelenmiş, devletin istiklâli sarsılmıştır.
Eski Türkler’de ülke (uluş), hükümdar ailesinin istediği gibi tasarruf edebileceği özel mülkü değil milletin malıydı. Hükümdar onu korumakla yükümlüydü ve idarî yönden hânedan üyelerinin sorumluluklarına verilirdi. Fakat millet malı olduğundan taksim edilmez, daima bütünlüğünü korurdu. Çin yıllığı Shih-chi’ye göre milâttan önce III. yüzyılın sonlarında Türkler’den çorak bir arazi parçasını talep eden Moğol Tung-hular’a Mo-tun millete ait mülkü başkasına vermeye yetkili olmadığı cevabını vermiş, ısrar karşısında savaş açarak Tung-hular’ı yenilgiye uğratmıştı. Türkler’de vatan anlayışı hürriyet ve bağımsızlık fikriyle birlikte yürümektedir. Türkler yalnız hür ve bağımsız yaşadığı toprağı ülke saymakta, bu şartların bulunmadığı yerleri terkedip gitmektedir. Toprağa bağlı yerleşik kültür topluluklarının yerlerinden ayrılmamak için kolayca esarete boyun eğmelerine karşılık Türkler’in esaret ve köleliğe boyun eğmeyip kendilerine hür yurtlar bulmak amacıyla yeni iklimlere doğru yönelmeleri her zaman mümkündü.
Eski Türk devletinde halk yetki ve imtiyaz bakımından tabakalara bölünmüş değildi. Türk kültürünün mânevî havası ve maddî hayat tarzı seçilmiş sınıfların teşekkülüne elverişli olmadığından toplumda aristokrat, köle gibi kademelendirmeler görülmüyordu. Barış zamanlarında eski Türk ilinde herkes dilediği işte çalışmakta, kendi zanaat ve mesleğini icra etmekteydi. Orhon yazıtlarında kısaca belirtilen Türk kozmogonisine göre insanlar arasında soy, dil, din farkları gözetilmediğinden yeryüzündeki “kişi oğlu”nu idare etmek için hükümdar tayin edilen Türk hakanı tebaası olan kitleleri tabakalara bölme hakkına sahip değildi. İnsanlar her yönden birbirleriyle eşitti. Nitekim Kutadgu Bilig’de halk mesleklerine, meşguliyetlerine göre tanıtılmış, asilzadelerden, kölelerden söz edilmemiştir. Bu eserde, Orhon yazıtlarında ve Dîvânü lugāti’t-Türk’te geçen “kul” kelimesi diğer milletlerdeki gibi “her türlü haktan mahrum köle” anlamında değil “başkasına hizmet eden kişi” anlamında kullanılmıştır. Esasen Türkler’de kölelik olmadığından Türkçe’de köle tabiri de yoktur. Bu kelimenin Türkçe’ye sonradan girdiği anlaşılmaktadır; buna ilk defa XIX. yüzyılda Kırım lehçesinde rastlanmıştır. Çin ve Orta Asya Türk devletlerinde, Uygurlar’da ve bazı İslâmî devir kayıtlarında köleyi ifade eden kelime ve tabirler yabancı kültürlerin izlerinden ibarettir. Zira eski çağlarda toprağa bağlı insanlar, yaşamak için zorunlu olan enerjiyi kendi aralarındaki niteliksiz kimselerin kol kuvveti sayesinde sağlıyorlardı. Ekonomisi besiciliğe dayalı bozkır kültüründe ise bu ihtiyacı başta en yüksek kas kuvvetine sahip olan at karşılıyordu. Orman ve köy topluluklarında hâkimiyeti bir defa ele geçiren gruplar türlü zorbalıklarla uşaklık yaptırdıkları kitleleri (Eski Mısır’da, Asur ve Bâbil’de esir sürüleri, Çin’de boyunduruk vurularak çifte koşulan mahkûmlar, Eski Yunan’da Aristo’nun “canlı alet” dediği köleler, Roma’da benzerleri, Hint’te paryalar, Moğollar’da boğollar vb.) hayvanlar gibi kullanmak üzere özel kanunlar çıkarıp sınıf veya kast cenderesinde inletirken insanın kol kuvvetine gerek duyulmayan eski Türk kültüründe özel mülkiyet ve serbest iş esasında gelişen sosyal âdetler zamanla töre hükümleri halinde kanunî kesinlik kazanmıştır.
Tarihî olguların yanında sosyoloji ve etnoloji araştırmaları sınıf anlayışı ve imtiyazlı grupların teşekkülünün, bu arada toprak köleliği ve genelde kölelik ve derebeyliğin doğrudan doğruya toprağa bağlı topluluklarda görülen yerleşik kültürün ürünü olduğunu ortaya koymuştur. Bunların bozkırlı toplumlarla ilgisi yoktur. W. Eberhard ve A. Kollautz gibi etnologların ifadesine göre bozkırlı hayat tarzında gerçek feodalite bulunmaz. Zira imtiyazlı tabakaların teşekkülüne yol açan geniş araziye sahip olma, askerliği meslek edinme ve ruhanîliği temsil etme şartlarının hiçbiri Türk kültüründe gelişme imkânı bulamamıştır. Tarımın ekonomik faaliyet içinde cüzi bir yer tuttuğu bozkır sahasında büyük tarım arazilerinin meydana gelmesi mümkün değildir. İkinci olarak Türk devletinin atın sürati ve demirin vurucu gücü dolayısıyla kazandığı askerî karakter gereği kadın-erkek her Türk iyi savaş terbiyesi almıştı ve daima cenge hazır durumdaydı, dolayısıyla askerlik özel bir meslek sayılmazdı. İnsanlar muharebe ve mücadele alanlarında şahsiyetlerini bulur ve kahramanlıkları ölçüsünde toplumda yerlerini alırlardı. Eski Türk topluluğunda cesur ve iyilik sever, saygılı kişi (alp) ideal insan tipi kabul ediliyordu. Üçüncü olarak eski Türk dini mensupları imtiyazlı değildi; zira Türk sosyal üniteleri dinî karakter taşımıyordu. Orhon yazıtları dahil bozkır belgelerinde din adamlarından bahsedilmemesi bu yönden dikkate değer bir husustur.
Başta hükümdar olmak üzere Türk idarecileri devleti devlet yapan, hakanı başarılı kılan halkın hukukunu gözetmekle yükümlüdür. Millet hakana itaat edecektir, fakat hakanın da millete karşı vazifeleri vardır. Yazıtlarda ve Kutadgu Bilig’de belirtildiği üzere bu görevler tebaa aç ise doyurmak, çıplak ise giydirmek ve sayıca az ise çoğaltmaktır. “Milletten fakir adını kaldırmayan biri nasıl hükümdar olur?” diye sorulan ve Türkler’de bey olmak için hizmet etmek gerektiği belirtilen Kutadgu Bilig’de halkın devlet reisinden adaletli kanun, asayiş ve malî istikrar beklediği anlatılır. Bunları gerçekleştirmek vaadiyle iş başına gelen yönetici icraatından dolayı Tanrı’ya hesap vermek durumundadır. Çünkü Türk düşüncesine göre yüz binlerce veya milyonlarca insanın canı ve malı kendine emanet edilen kişi, Tanrı’nın sevgisine mazhar olarak kitleleri idare etme hak ve salâhiyetini Tanrı’dan almaktadır. Türk kozmogonisine göre, Türk devlet başkanı Tanrı’dan aldığı yetkiyle yeryüzündeki bütün insanları evrensel törenin himayesine alma konusunda kendini görevli sayıyordu. Bu, Tanrı iradesinin gerçekleştirilmesi demekti. Asya Hunları’ndan itibaren Osmanlılar dahil her Türk devletinde yaşatılan bu ideal “güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar” ibaresiyle formüle edilmiştir. Bundan dolayı Dîvânü lugāti’t-Türk’te Türk kahramanı Alp Er Tonga “acun begi” diye gösterilmiştir. Selçuklu sultanları ve bazı Osmanlı padişahları da aynı yolda yürümüşlerdir. Türk hükümdarı, dünya çapında iktidara sahip olmak için ilâhî bağış yoluyla aldığı idare yetkisini (kut) kullanırken daima Tanrı’ya karşı sorumlu bulunduğundan şahsî takdir ve duygularına göre değil töre hükümleri çerçevesinde faaliyet göstermek zorundadır. Türk hükümranlık telakkisini diğer milletlerinkinden ayıran en önemli nokta budur. Devlet başkanının icraatının töre çerçevesinde kısıtlanması Türk hâkimiyet anlayışının aynı zamanda kanunî vasfını ortaya koymaktadır. Töreyi uygulamakda âciz kalan, güvenliği sağlayamayan ve halkı ekonomik sıkıntıdan kurtaramayan hükümdarın beceriksizliğinin sebebi Türk halkınca Tanrı’nın “kut”u ondan geri aldığı inancına bağlanmış, gerektiğinde zor kullanılarak değiştirilmesi meşrû kabul edilmiştir. Bunun bir örneğine 716 yılında Göktürk tarihinde rastlanmaktadır.
Aile ve ordu (sü) eski Türk topluluklarını ayakta tutan iki önemli kurumdur. Türk ordusu hakkında ilk inanılır bilgileri veren Çin yıllığı Shih-chi’ye göre Asya Hun İmparatoru Mo-tun’un bulduğu, Türk siyasî kuruluşlarının tam bir disiplin içinde yürümesini sağlayan onlu sistem önce askerî, ardından sivil alanda uygulanmıştır. Tümen denilen 10.000 mevcutlu birlik sırasıyla 1000’lere, 100’lere, 10’lara ayrılıyor ve her bir grup kumanda zinciri içinde birbirine bağlı olarak eğitiliyor, böylece farklı sayılarda erlerle orduya katılan kitlelerdeki kabilecilik asabiyeti kırılıp ülkenin insan gücü tek bir kuvvet halinde birleşiyor, âdeta bir millî birlik meydana getiriyordu. Sivil görevlerde çalışan, aynı zamanda belirli miktarda askere kumanda eden asker kişiler olduğundan 10’lu düzen cenaze törenlerine kadar tatbik sahası buluyordu (ordu millet). Çağına göre en yüksek nitelikte silâhlarla donatılan Türk orduları, büyük çoğunlukla manevra kabiliyeti yüksek bozkır savaş atlarından meydana gelen hafif süvari birlikleri olduğundan eğitim tarzları ve savaş usulleri ağır teçhizatlı, kitle muharebesi yapan yaya erlerden kurulu diğer milletlerinkinden farklıydı ve süratli oluşu sebebiyle başarıya daha kolay ulaşabiliyordu. Sahte ric‘at ve pusuya dayalı sistem (turan taktiği / kurt oyunu) yerleşik ordular karşısında daima zaferin teminatını teşkil etmiştir. Ordu Türk kültürünün yabancılar tarafından ilk taklit edilen kurumu olmuş, İran’da, Yunan’da, Roma’da, Çin’de, Bizans’ta, Doğu Avrupa’da, Balkanlar’da ve Asya’da çeşitli tarihlerde yürütülen reform hareketleriyle askerî güçler Türk ordularına benzetilmiştir. Savaş zamanlarında yırtıcılığı ile ünlü olduğundan kurda (börü) benzetilen Türk ordusu çeviklik ve sağlamlığını spor faaliyetlerine borçluydu. Okla vuruş yarışları, at koşuları, güreş, cirit, her çeşit top oyunları, bazan hükümdarların da katıldığı yüz binlerce kişi ile çıkılan, çok kere haftalarca devam eden, gerçek askerî manevra niteliğindeki sürek avları kadın-erkek bütün Türkler’ce sevilerek yapılan spor faaliyetleriydi.
Askerî karakteri titizlikle korunan eski Türk topluluklarında savaş aletleri imalâtı yanında yaygın bir sanayi de mevcuttu. Her an savaşabilecek durumda olan kalabalık orduların giydirilmesi, donatılması, beslenmesi, ikmal işlerinin düzenlenmesi bunu gerektiriyordu. Türkler yiyecek ihtiyaçlarından bir kısmını kendileri tarımcılık yaparak temin ediyorlardı. Özellikle Batı Türkleri (Bulgarlar) buğday, arpa, burçak, elma, üzüm yetiştiriyordu. Hunlar darı, buğday, fasulye ekiyor, Göktürkler tarlalarını sulamak üzere kanallar açıyor, Uygurlar üzüm yetiştirip şarap yapıyor, Bulgarlar tuz çıkarıyordu. Bununla birlikte Türkler gıdalarının önemli kısmını komşularından alıyorlardı. Buna karşılık madencilikteki tecrübeleri dolayısıyla altın, gümüş işliyorlar ve tahta oymacılığında, marangozluk, süslemede, at koşum takımları, halı, kilim, keçe imalâtında, dokumacılık ve otağcılıkta üstün kabiliyet gösteriyorlardı. Bozkır Türkleri kendilerine mahsus bir düşünce sistemi ve ahlâk anlayışına sahiptir. Eski Türkler’e at insan ruhunu okşayan iki beşerî imkân sağlamıştır. Biri at üstünde insanın kendini başkalarından daha üstün hissetmesi, ikincisi atın sürati sebebiyle kısa zamanda istenilen yere ulaşabilme özlemini gidermesidir. Bozkırlı Türkler tarihte bu hususları gerçekleştiren ilk topluluk olarak görünmektedir. Üstünlük duygusu cihanşümul devlet anlayışının desteğiyle eski Türkler’de -O. Menghin’in ifadesiyle- beylik gururunu uyandırıyor, ikincisi geniş ufuklara hükmetme arzusunu kamçılıyordu. Bunu fiiliyat sahasına çıkarmak için gerekli araç ise demirdi. Beylik duygusu, insan sevgisi ve gerçekçilik şeklinde özetlenebilecek olan eski Türk düşüncesinin ilkelerini hayat düsturu edinmiş insana “alp” denilmiştir. Alp “yiğit insan” demektir. Cesaretiyle, mücadele ruhunu geliştirici ad verme ve and içme gibi gelenekleriyle alpliğin devamını sağlayan eski Türk topluluğunda debdebe, gösteriş ve servete fazla değer verilmez, yalancılıktan nefret edilirdi. Devletler arası siyasî antlaşmalarda bile sadece söz verilmekle yetinilmesi ve bu sözün başka topluluklardaki yazılı taahhütlerden üstün bir değer taşıması eski Türkler’in bugün de devam eden “söz namustur” telakkisini ortaya koymaktadır.
Türkler’in dikkat çekici bir özelliği de utangaç bir millet oluşudur. Kitâbelere, Çin, Bizans, Latin gibi yabancı kaynaklara göre Türkler savaş meydanında değil rahat döşeğinde ölmekten, ihtiyarlayıp hastalanmaktan utanırlardı. Esir olmak, köle durumuna düşmek, kadınların düşman eline geçmesi büyük zillet sayılırdı. Övünmekten ve övülmekten, verdikleri sözü yerine getirememekten, yalan söylemekten utanırlardı. Eski Türk ahlâkında cesaret yanında ve belki ondan da üstün olmak üzere kötülükten koruyucu, başkalarını aldatmaktan, kurnazlık yapmaktan alıkoyucu, insana namuslu, vakarlı bir hayat düzeni bağışlayıcı utanma duygusu en büyük fazilet sayılmıştır. Bu özellikleri dolayısıyla Türkler hakka saygılı, doğruya hürmetkâr olmuşlar, meşrû devlet idaresine bağlılıklarıyla, uzun ve çok meşakkatli göç hareketlerinde bile bozulmayan törenin disiplin anlayışı içinde nizamcı bir toplum ortaya koymuşlardır. Türk düşüncesinde önemli yeri olan otoriter devlet telakkisinin iki dayanağından biri töreye bağlılık, diğeri devlet kuruluşlarının işleyişine damgasını vuran bu nizamcılıkta dikkatli ısrardır. Türk insanı vehimlerden, hayale dalmaktan hoşlanmamış, teorik ve metafizik konularla uğraşmamıştır. Eski Türkler’in yaşanan somut gerçekliğe duyduğu tutkunlukla bunun tabii sonucu olarak yalnız görülene inanma eğilimi Türk’ün düşüncesini ahlâk ve devlet anlayışı üzerine yoğunlaştırmasını sağlamıştır. Türk devlet anlayışı devletin nazariyelerle değil toplumun eğilimlerine uymakla idare edilebileceği gerçeğine dayanır. Hint düşüncesi en büyük dayanağını Budizm’de bulurken Antikçağ düşüncesi, dünyanın sırlarını öğrenmek için aklı tek yol sayan filozofların ve tabiatı iyi taklit edebilen sanatkârların ortaya çıkmasına imkân hazırlamış, Türk düşüncesi ise daha çok millet sevgisi, Tanrı korkusu, doğruluk ilkeleriyle belirlenen devlet adamı, teşkilâtçı ve idareci yetiştirmiştir. Türk düşüncesi temelde beşerî ve pratiktir.
BİBLİYOGRAFYA
Yûsuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig (trc. Reşid Rahmeti Arat), Ankara 1988, II, beyit nr. 2564, 3031, 4330, 5574-5577.
E. Chavannes, Documents sur les Tou-Kiue (Turcs) occidentaux, St. Petersburg 1903, s. 27, 56.
J. J. M. de Groot, Die Hunnen der vorchristlichen Zeit, Berlin-Leipzig 1921, I, 82, 223.
Gy. Németh, A Honfoglaló Magyarság Kialakulása, Budapest 1930, bk. İndeks.
Akdes Nimet Kurat, Peçenek Tarihi, İstanbul 1937, s. 32 vd., 251.
W. M. McGovern, The Early Empires of Central Asia, North Carolina 1939, s. 214 vd.
R. Grousset, L’empire des steppes, Paris 1941, s. 624.
W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, Ankara 1942, s. 76, 87.
a.mlf., Çin Tarihi, Ankara 1947, s. 69, 163.
a.mlf., “Çin Kaynaklarına Göre Türkler ve Komşularında Spor” (trc. N. T. Uluğtuğ), Ülkü, sy. 87, Ankara 1940, s. 209-215.
a.mlf., “Eski Çin Kültürü ve Türkler” (trc. İkbal Berk), DTCFD, I/4 (1943), s. 25 vd.
B. Szász, “A Húnok története”, Attila nagykirály, Budapest 1943, s. 27.
Sadri Maksudi Arsal, Türk Tarihi ve Hukuk, İstanbul 1947, s. 137-166.
Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri, İstanbul 1951, s. 26-27.
W. Radloff, Sibirya’dan (trc. Ahmet Temir), İstanbul 1956, II/1, s. 116-121.
Liu Mau-tsai, Die Chinesischen Nachrichten zur Geschichte der Ost-Türken (T’u-küe), Wiesbaden 1958, I, 453 vd.
R. Giraud, L’Empire des turcs célestes: Les règnes d’Elterich, Qapghan et Bilgä (680-734), Paris 1960, s. 159.
Erol Tümertekin, Beşeri ve İktisadi Coğrafya’ya Giriş, İstanbul 1962, s. 129 vd.
L. Ligeti, “Asya Hunları”, Attila ve Hunları (trc. Şerif Baştav), İstanbul 1962, s. 37 vd., 40.
P. Váczy, “Hunlar Avrupa’da”, a.e., s. 91 vd.
Bahaeddin Ögel, İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara 1962, s. 33, 139, 147, 163, 218.
a.mlf., Türk Mitolojisi, İstanbul 1971, tür.yer.
H. Freyer, Sosyolojiye Giriş (trc. Nermin Abadan), Ankara 1963, s. 121 vd.
a.mlf., İçtimaî Nazariyeler Tarihi (trc. Tahir Çağatay), Ankara 1968, s. 236 vd.
P. A. Sorokin – A. J. Toynbee, Sosyal Değişmeler Üzerine Denemeler (trc. Erdoğan Güçbilmez), Ankara 1964, s. 2-6.
Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri, Boy Teşkilâtı, Destanları, Ankara 1967, s. 382, 392 vd.
İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, İstanbul 2010, s. 15-336.
a.mlf., “At”, DİA, IV, 26-28.
Hasan Ortekin, “Türkler ve Kayak”, Ülkü, sy. 60 (1938), s. 513-516.
W. Koppers, “Etnolojiye Dayanan Cihan Tarihinin Işığı Altında İlk Türklük ve İlk İndo-Germenlik”, TTK Belleten, V/20 (1941), s. 471.
Osman Turan, “Eski Türklerde Okun Hukukî Bir Sembol Olarak Kullanılması”, a.e., IX/35 (1945), s. 315.
Gyula Moravcsik, “Bölcs Leó Taktikaja, mind Magyar történeti forrois”, Századok, sy. 85 (1951), s. 340, 342.
Ahmet Caferoğlu, “Türk Onomastiğinde «At» Kültü”, TM, X (1953), s. 201-211.
Abdülkadir İnan, “Türk Etnolojisini İlgilendiren Birkaç Terim-Kelime Üzerine”, TDAY Belleten (1956), s. 182 vd.
Nurettin Şazi Kösemihal, “Türkiye’nin Düzeni Üzerine”, İÜ Sosyoloji Dergisi, sy. 21-22, İstanbul 1967-68, s. 221-243.
Bozkurt Güvenç, “Kültür Sınıflaması Denemeleri”, HSBBD, III/1 (1971), s. 9-19.
[Bu madde, müellifin bibliyografyada adı geçen eseri esas alınarak Abdülkadir Donuk tarafından düzenlenmiştir].
İslâmî Dönemde Türk Kültür ve Medeniyeti. İslâm medeniyeti Türkler’in İslâmiyet’i kabul ettiği X. yüzyılda tam anlamıyla teşekkül etmişti. Türkler bu birikime katkılarda bulunmuşlar, tarih boyunca çeşitli devletler kurarak İslâm dünyasını Bizans’a, Haçlılar’a ve diğer istilâcılara karşı korumuşlardır. Müslüman Türkler, Orta Asya ve Doğu Avrupa’da kurdukları Çağatay Devleti, Altın Orda, Kırım, Astarhan, Kazan ve Kāsım hanlıkları, Şeybânîler gibi devletlerde Türk geleneklerine sadık kalmaya çalışmış, buna karşılık Gazneliler ve Selçuklular gibi devletler daha İslâmî bir niteliğe sahip olmuştur. Osmanlılar, hânedanın Türk kökenine kuvvetli vurgu yaparak bir İslâm-Türk imparatorluğu vasfını en açık biçimde ortaya koymuşlardır. Devletin bir hânedanın ortak mülkü sayılması bütün Türk devletlerinin en zayıf yanını teşkil eder. Hânedan mensuplarından kendini kuvvetli hissedenler sultana karşı isyan ettiğinden Karahanlılar, Selçuklular, Timurlular ve diğer Türk devletleri sık sık taht kavgalarına sürüklenmiştir. Osmanlılar bazı tedbirlerle bunu önleyip devletin sürekliliğini sağlamaya çalışmıştır. Müslüman Türk devletleri askerî bir karaktere sahiptir ve ordu devletin en önemli kurumudur. Devletin imkânlarının çoğu orduya harcanıyordu. Kumandanlar toplumda büyük itibar sahibiydi. Sultan ve idareciler, mülkî âmirler ordu ile iç içeydi. Sultanlar ve emîrler kölelerden süvari memlük birlikleri oluşturmuş, bunun sonucunda Mısır-Suriye, Hindistan ve Endülüs’te Memlükler tarafından idare edilen devletler kurulmuştur. Türkler, İslâmiyet’i Mâverâünnehir bölgesinde yaygın olan Sünnî Hanefî mezhebini kabul etmişler, Türk hükümdarları Sünnî Abbâsî halifeliğine bağlı kalmışlar, paralarda ve hutbede halifelerin adını da anmışlardır. Memlük Sultanlığı’na son veren Osmanlılar, hilâfeti benimseyerek bilhassa XIX. yüzyılda bunu Türk ve İslâm dünyasına kabul ettirmişlerdir.
İslâmiyet’i kabul eden Türkler’in alfabeleri, giyim kuşamları, günlük hayatları, takvimleri, kültürleri değişmiş, Türkçe temel yapısını korumakla beraber Arapça-Farsça’dan yoğun miktarda giren kelimelerin karışımı bir dil halini almıştır. Türkler’in İslâm dünyasına hâkim olmalarıyla birlikte cami, medrese, hankah, dârüşşifâ, kervansaray, han, hamam ve kütüphaneler yaygın duruma gelmiş, bugün İslâm dünyasındaki önemli mimari eserlerin çoğu Türkler’in hâkimiyetleri dönemlerinden kalmıştır. İlk müslüman Türk âlimleri eserlerini bilim dili sayılan Arapça ile yazmış, sanatlarını bu dilde icra etmiştir. Basra’da yaşayan Süleyman b. Tarhân et-Teymî ve oğlu Mu‘temir ilk hadis ve megāzî âlimlerindendir. Ünlü zâhid Abdullah b. Mübârek aynı zamanda hadisçiydi. Muhammed b. Sûl’ün torunu İbrâhim b. Abbas es-Sûlî Me’mûn, Mu‘tasım-Billâh, Vâsiḳ-Billâh, Mütevekkil-Alellah devirlerinde Dîvânü’l-inşâ başkanlığı yapmıştır. Câhiz bir ara kendisine vekâlet etmiş, Kitâbü’z-Zerʿ ve’n-naḫl adlı eserini ona ithaf etmiştir. Aynı aileden Ebû Bekir es-Sûlî Arap edebiyatının büyük temsilcilerindendir. Abbâsîler devrinin en önemli edip ve âlimlerinden Feth b. Hâkān aynı zamanda devlet adamıydı ve halifelerin nedimliğini yapmıştır. Câhiz et-Tâc ve Feżâʾilü’l-Etrâk adlı kitaplarını ona takdim etmiştir. Dîvânü’t-tevkī‘ ve Dîvânü’l-berîd başkanlığında bulunan Feth b. Hâkān edebiyat ve siyaset alanlarında değerli eserler yazmıştır. Cebir ilmine adını veren meşhur astronomi âlimlerinden Muhammed b. Mûsâ el-Hârizmî, İslâm tarihinde gözlemlere dayanan ilk coğrafya kitabının müellifidir. Cebir ilminin kurucularından sayılan Abdülhamîd b. Vâsi‘ b. Türk, torunu Ebû Berze, Fergānî, İbn Emâcûr ve torunu Ebü’l-Hasan Ali aynı devirde yaşayan Türk bilginleri arasında yer alır. Fergānî’nin Cevâmiʿu ʿilmi’n-nücûm adlı kitabı Ortaçağ’da Latince’ye çevrilmiştir. X. yüzyılda Fârâb bölgesinde üç büyük âlim yetişmiştir. Bunların en meşhuru olan ünlü Türk filozofu Fârâbî çeşitli konularda eserler yazmıştır. Takıyyüddin Muhammed b. Hasan el-Fârâbî Keşfü’l-ġumûm ve’l-kereb fî şerḥi âleti’ṭ-ṭarab adlı mûsiki kitabının müellifidir. İshak b. İbrâhim el-Fârâbî’nin Dîvânü’l-edeb adlı lugat-şiir karışımı eseri Arapça’nın temel kitaplarındandır. Yeğeni Cevherî Ṣıḥâḥu’l-Cevherî adlı büyük lugat kitabını hazırlamıştır.
Mâverâünnehir’de Karahanlılar döneminde Hanefî fıkıh ekolü en parlak devrini yaşamış, Ebû Zeyd ed-Debûsî, Pezdevî, Halvânî, Şemsüleimme es-Serahsî gibi Hanefî fakihleri bu dönemde yetişmiştir. Kur’ân-ı Kerîm Türkçe’ye ilk defa Karahanlılar devrinde tercüme edilmiştir. Aynı zamanda bir devlet adamı olan Yûsuf Has Hâcib’in siyaset ve devlet idaresine dair Kutadgu Bilig adlı eseri Türkçe’nin en önemli belgelerindendir. Karahanlı sülâlesinden geldiği rivayet edilen Kâşgarlı Mahmud’un Dîvânü lugāti’t-Türk’ü Türk dili ve gramerinin, etnografya ve coğrafyasının bir hazinesidir. Edib Ahmed Yüknekî’nin Atebetü’l-hakāyık adlı eseriyle Ahmed Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet’i, Yesevî’nin talebelerinden Hakîm Ata’nın Bakırgan Kitabı, Âhir Zaman Kitabı, Hazret-i Meryem Kitabı Karahanlı Türkçesi’yle yazılan diğer eserlerdir. Şemseddin Muhammed b. Kays da Tibyânü’l-lugāti’t-Türkî alâ lisâni’l-Kanglî adıyla bir kitap kaleme almıştır. Karahanlılar döneminde mimari gelişmiş, birçok cami, kervansaray, medrese ve türbe inşa edilmiş, bunların bazıları zamanımıza ulaşmıştır. 997-998’de yapılan Arap Ata Türbesi, Karahanlı mimarisinin en güzel örneklerindendir.
Gazneli Mahmud ile oğlu Mesud, İslâmiyet’in Hindistan’da yayılmasına öncülük etmiş, onların zamanında Fars şiiri ve tarihçiliği en parlak devirlerinden birini yaşamıştır. Firdevsî Şâhnâme’yi bu dönemde yazmıştır. Utbî, Ebü’l-Fazl el-Beyhakī, Gerdîzî devrin büyük tarihçileridir. Sultan Mahmud ile Mesud, Ortaçağ’ların en meşhur âlimlerinden Bîrûnî’yi himaye etmiş, Bîrûnî bu sayede Hindistan’a giderek Sanskritçe öğrenmiş, Hindistan kültürü üzerine araştırmalar yapmış, bunların sonuçlarını Taḥḳīḳu mâ li’l-Hind adlı eserinde toplamıştır. Devrin ünlü tabibi ve filozofu İbn Sînâ da Buhara ve Hârizm bölgelerinde yetişmiştir. Gazneliler döneminde Gazne ve Leşker-i Bâzâr çok sayıda mimari eserle bezenmiştir. Bunlar arasında Gazne’deki Anus-i Felek adlı cami, Leşker-i Bâzâr’daki ulucami ile saray Türk mimarisinin önemli eserlerindendir. Sultan Mahmud’un Meşhed yakınında inşa ettirdiği Ribât-ı Mâhî günümüzde ayakta olup ribât mimarisinin en eski örneklerindendir.
Selçuklular, Ortadoğu’da kurulan Türk-İslâm devletlerine örnek olmuş, tevarüs ettikleri İslâm medeniyetini içselleştirmiş ve ona yön vermiştir. Gazneliler’le Selçuklular’da askerler Türk olmakla birlikte bürokratlar İranlı, ulemânın büyük çoğunluğu İranlı-Arap karışımıdır. Bu sebeple yazı dili Türkçe’den uzaklaşmış, yerini Arapça ve Farsça almıştır. İdeal hükümdar tipi olarak eski İran hükümdarlarını alan Selçuklular’da ve özellikle Anadolu Selçukluları’nda İran hayranlığı artmış, sultanlar Keyhusrev, Keykâvus, Keykubad gibi adlar kullanmıştır. Vezir Nizâmülmülk tarafından kurulan Nizâmiye medreseleri uzun süre en büyük ilim kurumu olarak hizmet vermiştir. İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî, Ebû İshak eş-Şîrâzî ve Gazzâlî gibi büyük âlimler Sultan Melikşah devrinde yetişmiştir. Selçuklu sultanları felsefe ve aklî ilimlere ilgi duyarak bu konularla uğraşan âlimleri korumuştur. Selçuklu soyundan Ali b. Muhammed b. Alparslan es-Selçûkī, astronomiye dair Hidâyetü’s-süllâk fî maʿrifeti ḥarekâti’l-eflâk adlı önemli bir eser yazmış, kitabın III. cildi zamanımıza ulaşmıştır (Beyazıt Devlet Ktp., nr. 4632). Sultan Melikşah’ın İsfahan’da inşa ettirdiği rasathânede Ömer Hayyâm ve Ebû Hâtim İsfizârî başkanlığındaki heyet gözlemler yapmış, bu heyet Zîc-i Melikşâhî ile Taḳvîm-i Celâlî’yi hazırlamıştır. Güneş yılına göre düzenlenen Celâlî takvimi en doğru takvimlerden kabul edilir ve bugün İranlılar’ın kullandığı güneş takviminin esasını oluşturur.
Melikşah’ın yanındaki âlimler onun ölümünden sonra Merv’deki oğlu Sultan Sencer’in etrafında toplanmış, Merv, Sencer’in zamanında Horasan’ın merkezi olmuştur. Sultan Sencer’in çevresinde Ömer Hayyâm, İsfizârî, Gazzâlî, Ali b. Zeyd el-Beyhakī, Sem‘ânî, Şehristânî gibi çok sayıda âlim bulunmaktaydı. Merv’de Abdurrahman el-Hâzinî ez-Zîcü’l-muʿteberü’s-Sencerî’yi tertip etmiş, gözlem aletleri hakkında bir risâle yazmıştır. Onun Mîzânü’l-ḥikme adlı kitabı bu konuda İslâm dünyasında kaleme alınan en mükemmel eserdir. Dönemin diğer bir önemli bilgini Ömer b. Sehlân es-Sâvî dört unsur, meteoroloji, optik, pınarlar-kuyular ve madenlerden bahseden er-Risâletü’s-Senceriyye adıyla bir eser kaleme almıştır. Tabip filozof Ebü’l-Berekât el-Bağdâdî ile Ẕaḫîre-i Ḫârizmşâhî adlı ünlü tıp kitabını yazan İsmâil b. Hasan el-Cürcânî devrin diğer âlimlerindendir. Zemahşerî’nin Hârizmşah Atsız b. Muhammed için yazdığı Mukaddimetü’l-edeb Türk dilinin önemli kaynakları arasında yer alır. Dönemin bir âlimi de Bedî‘ el-Usturlâbî’dir ve Irak Selçuklu Sultanı Mahmûd b. Muhammed Tapar’a ithafen el-Muʿribü’l-Maḥmûdî’yi (ez-Zîcü’l-Maḥmûdî) tertip etmiştir. Astronomi aletleriyle ilgili üç eseri de günümüze ulaşmıştır. Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları, Zengîler, Eyyûbîler, Memlükler devrinde çok sayıda mimari eser inşa edilmiştir. Selâhaddîn-i Eyyûbî zamanında Mısır ve Suriye ilim merkezi haline gelmiş ve Bağdat’ı geçmiştir. Eyyûbîler ve Memlükler döneminde büyük gelişme gösteren askerî güç Haçlılar’ın Ortadoğu’daki varlığına son verdiği gibi Moğol ilerleyişini durdurmuştur.
Mısır ve Suriye’deki bilimsel gelişme Memlükler’in sonlarına kadar devam etmiş, eğitim öğretim kurumları çoğalmış, çok sayıda kitap yazılmış, mimari eserler meydana getirilmiştir. Bu noktaya dikkat çeken İbn Haldûn, Selâhaddin devrinden beri bölgede ilmin himaye gördüğünü, Kahire’nin dünyanın büyük ilim merkezlerinden biri haline geldiğini, Türk emîrlerin kurdukları vakıflarla bu gelişmeye büyük katkıda bulunduklarını söyler (Muḳaddime, II, 778). İslâm’ın rönesansı diye nitelendirilen Memlükler devrinde medreselerin sayısı daha da artmış, bütün ilimlerde bir uyanış olmuş, dinî ilimlerin yanı sıra tarih ve tıp alanlarında önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. XII-XIII. yüzyıllarda Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde Artuklular’ın ve Eyyûbîler’in himayesinde çok sayıda ilim adamı yetişmiştir. İbnü’l-Esîr ve Seyfeddin el-Âmidî bunlardandır. İşrâkıyye felsefesinin kurucusu Şehâbeddin es-Sühreverdî, Artuklu ve Anadolu Selçuklu hükümdarlarından himaye görmüş, eserlerinin bazılarını onlara ithaf etmiştir. İsmâil b. Rezzâz el-Cezerî, İslâm tarihinde fizik ilmine dair en önemli eser olan el-Câmiʿ beyne’l-ʿilm ve’l-ʿameli’n-nâfiʿ fî ṣınâʿati’l-ḥiyel adlı kitabını 1205 yılında Artuklular’dan Âmid Hükümdarı Nâsırüddin Mahmûd b. Muhammed b. Karaarslan’a sunmuştur. Bu hükümdar da bizzat felsefeyle ilgilenmekteydi.
Anadolu Selçukluları devrinde Erzincan, Konya, Malatya, Sivas, Kayseri ilim ve kültür merkezi haline gelmiştir. II. Süleyman Şah’ın kardeşi Mesud, Ankara beyi iken çok sayıda edip ve âlim onun yanında bulunmuş, II. Kılıcarslan’ın kızı Gevher Nesibe Hatun, Kayseri’de kendi adıyla anılan dârüşşifâyı yaptırmıştır. Bu asrın başlarında Erzincan’da hüküm süren Mengücüklü hükümdarları da âlim ve edipleri himaye etmiştir. Devrin ünlü bilim adamı Abdüllatîf el-Bağdâdî, Erzincan’a gidip Mengücüklüler’den Alâeddin Dâvûd b. Behram Şah’ın hizmetine girmiş, el-Ḥikmetü’l-ʿAlâʾiyye adlı eserini ona sunmuştur. Hubeyş et-Tiflîsî, Muhyiddin İbnü’l-Arabî, Afîfüddin et-Tilimsânî bu devirde Anadolu’ya gelip Malatya ve Konya’da oturmuşlardır. Anadolu’da Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Sadreddin Konevî, Safiyyüddin el-Urmevî başta olmak üzere çok sayıda âlim ve edip yaşamıştır. Anadolu’dan birçok talebe Merâga, Tebriz,Dımaşk ve Kahire medreselerinde tahsil görmüştür. Dâvûd-i Kayserî bunlar arasındadır. Merâga ekolü hocalarından Kutbüddîn-i Şîrâzî Anadolu’da müderrislik ve kadılık yapmıştır. İlhanlılar devrinde Nasîrüddîn-i Tûsî’nin çevresinde toplanan büyük astronomi âlimleri Merâga Rasathânesi ve Kütüphanesi’nde çalışmalar yaparak değerli eserler ortaya koymuş, Zîc-i İlḫânî’yi tertip etmişlerdir. Merâga Rasathânesi Kütüphanesi’nde 400.000 cilt kitap bulunduğu rivayet edilmektedir. Burada çalışanlar arasında Hüsâmeddin es-Sivâsî, Kemâleddin et-Türkistânî, Muhammed b. Sertâk gibi Türkler de vardı. Yemen’de 1230 yılı civarında kurulan Resûlîler hânedanı da Türkmen asıllıdır. Resûlîler zamanında Yemen, tarihinin en parlak dönemlerinden birini yaşamıştır.
İslâm medeniyetinde felsefe ve müsbet ilimler Timurlular devrinde de parlak bir dönem geçirmiş, Timur gittiği yerlerdeki önemli âlimleri, sanatkârları Semerkant’a götürmüş, onun oğulları ve torunları devrinde Semerkant, Herat gibi şehirler ilim ve sanat merkezine dönüşmüştür. Timur’un torunu Uluğ Bey, Semerkant’ta medreseler ve bir rasathâne kurmuş, burada Gıyâseddin Cemşîd el-Kâşî, Kadızâde-i Rûmî, Muînüddîn-i Kâşânî ve Ali Kuşçu gibi astronomi âlimleriyle gözlemler yapmış, bunların sonuçlarını Zîc-i Uluġ Bey (Zîc-i Gürgânî) adlı eserde toplamış, bu zîc modern zamanlara kadar astronomi âlimlerinin el kitabı olmuştur. Yine Timur’un torunlarından Hüseyin Baykara devrinde Herat bir edebiyat ve sanat merkezi haline gelmiş, minyatürlü ve tezhipli eserler ortaya konmuştur. Ancak felsefe ve bilim alanındaki gelişmeler hükümdarların ilgisine bağlı olarak gelişip duraklamış, felsefe ve bilimi takdir edecek bir toplum oluşmamış, bu ilimlerle ilgilenenler ilmi hadis, fıkıh ve tefsirden ibaret gören mutaassıp ulemâ tarafından horlanıp sapıklıkla itham edilmiştir. Tasavvuf, Türkler arasında Müslümanlığı kabul ettikleri ilk dönemlerden itibaren büyük rağbet görmüş, XII. yüzyılda kurulmaya başlanan tarikatlar toplumlarda yaygınlık kazanmıştır. Ahmed Yesevî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Hacı Bektâş-ı Velî, Bahâeddin Nakşibend başta olmak üzere büyük sûfîler yetişmiştir.
Anadolu’da Battal Gazi Destanı, Ebû Müslim Destanı, Dânişmend Gazi Destanı (Danişmendnâme), Hamzanâme, Saltuknâme gibi destanlar oluşmuştur. Bu dönemde Dede Korkut Kitabı ve Oğuz Destanı da Türkler arasında okunuyordu. Şeyyad Hamza Salsalnâme, Hacı Bektâş-ı Velî Makālât, Ahmed Fakih Çarhnâme adlı eserlerini XIII. yüzyılda Anadolu’da kaleme almıştır. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Farsça eserlerinde Türkçe kelime ve ibarelere yer vermiş, oğlu Sultan Veled Türkçe bazı şiirler yazmıştır. Aynı dönemde Fâtiha ve Tebâreke tefsirleri hazırlanmış, Taberî’nin Târîḫ’inin Bel‘amî tarafından yapılan Farsça tercümesi Türkçe’ye çevrilmiştir. XIV. yüzyılın ilk çeyreğinde Yûnus Emre ve ardından Âşık Paşa yetişmiştir. Orta Asya’da Çağatay lehçesinde, kuzeyde Altın Orda sahasında Türkçe’nin Kıpçak lehçesinde kitaplar kaleme alınmıştır. XIII-XIV. yüzyıllarda Türkçe’nin geliştiği diğer bir bölge Memlük sahasıdır. Bu dönemde Mısır ve Suriye’de Türk dilinin lugatı ve grameri üzerine eserler yazılmış, Arapça’yı iyi bilmeyen Memlük sultanları için Arapça ve Farsça’dan tercümeler yapılmıştır. XIV. yüzyılın ilk yarısında Mısır’a yerleşen Endülüslü dil âlimi ve müfessir Ebû Hayyân el-Endelüsî, Türkçe ve grameri hakkında çeşitli eserler yazmış, bunlardan Kitâbü’l-İdrâk li-lisâni’l-Etrâk günümüze kadar gelmiştir.
Osmanlılar da İslâmî Türk kültürü ve medeniyetine önemli katkılar yapmıştır. Osmanlı ilim hayatı Memlükler, Anadolu Selçukluları, İlhanlılar ve Beylikler dönemindeki ana yapıyı izler. Ayrıca Türkistan’dan Altın Orda sahasına ve klasik Arap coğrafyasına uzanan bir arka planı vardır. Bunların etkisinde Osmanlı ilim ve düşünce hayatı, daha önceki İslâm medeniyetinin bütün unsurlarını bünyesinde barındıran bir sentez özelliği taşır. Edebiyat alanında da yeni ekoller ortaya çıkmıştır. Divan şiirindeki gelişme bunun bir örneğini teşkil eder. Nesir alanında meydana getirilen eserler Türkçe’nin gelişiminde rol oynamıştır. Medreseler, ilimde ve kültürel ilerlemede başlangıçta ciddi bir pay sahibi iken XIX. yüzyıldan itibaren Batı tarzındaki okullar açılmıştır. Osmanlı sanatı önce Doğu, ardından Batı etkisi altında kalmakla birlikte özgür sayılabilecek örneklerle farklı bir yer edinmiştir. Hat sanatı ve minyatür bu alanda öne çıkmaktadır. Mimari eserlerle Osmanlılar, İslâm ve Türk dünyasında seçkin bir konuma sahiptir. Yaygın yerleşme sistemini yansıtan külliyeler bunun en çarpıcı göstergesidir. Mimar Sinan’ın devâsâ eserleri Osmanlı mimarisini zirveye taşımıştır. Osmanlı kültürel ve mimari etkisi üç kıtaya yayıldığı geniş coğrafyada kendisini göstermiş, Balkanlar’da tipik Osmanlı mimari eserleri ve şehircilik anlayışının özgün yansımaları bugüne ulaşmıştır. Balkanlar’daki birçok şehir Osmanlı döneminde kurulmuş ve gelişmiştir. Arap dünyasında da şehircilikte Osmanlı katkısı açık şekilde görülür (ayrıca bk. OSMANLILAR).
BİBLİYOGRAFYA
el-Cahız ve Türklerin Faziletleri (nşr. ve trc. Ramazan Şeşen), İstanbul 2002.
İbn Fadlân, Seyahatname (trc. Ramazan Şeşen), İstanbul 1995, s. 187-244.
Ebü’l-Ferec el-İsfahânî, el-Eġānî, X, 43-68.
İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist, I, 122.
Yâkūt, Muʿcemü’l-üdebâʾ, I, 164-196.
İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, bk. İndeks.
İbn Hallikân, Vefeyât, I, 44-47.
İbn Haldûn, Muḳaddime, Beyrut 1983, II, 778.
Brockelmann, GAL, I, 143; Suppl., I, 218-219.
V. V. Barthold, İslâm Medeniyeti Tarihi (îzah, düzeltme ve ilâvelerle trc. M. Fuad Köprülü), İstanbul 1963.
a.mlf., Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler (haz. Kâzım Yaşar Kopraman – Afşar İsmail Aka), Ankara 1975.
Zeki Velidi Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş, İstanbul 1970.
Cl. Cahen, Osmanlılardan Önce Anadoluda Türkler (trc. Yıldız Moran), İstanbul 1979.
Mehmed Fuad Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi (haz. Orhan F. Köprülü – Nermin Pekin), İstanbul 1980.
Osman Turan, Selçuklular ve İslâmiyet, İstanbul 1980.
Aydın Sayılı, Ortaçağ Bilim ve Tefekküründe Türklerin Yeri, Ankara 1985.
Osmanlı Astronomi Literatürü Tarihi (haz. Ekmeleddin İhsanoğlu v.dğr.), İstanbul 1997, I, XL-LXXVII.
Ahmed Ateş, “Hicrî VI-VIII. (XII-XIV.) Asırlarda Anadolu’da Farsça Eserler”, TM, VII-VIII/2 (1945), s. 107-109, 123.
Ramazan Şeşen, “Onbeşinci Yüzyılda Türkçe’ye Tercümeler”, TTK Bildiriler, XI (1994), III, 899-919.
a.mlf., “Sultan Sencer’in Muhitinde Yaşayan Felsefeciler, Matematikçiler, Tabibler”, a.e., XIV (2005), I, 441-452.
a.mlf., “İlk Devir Osmanlı Âlimleri ve Yazdıkları Eserler”, MÜTAD, sy. 12 (2002), s. 261-292.
İhsan Fazlıoğlu, “Türk-Felsefe-Bilim Tarihinin Seyir Defteri”, Dîvân: İlmî Araştırmalar, sy. 18 (2005), s. 1-57.
İbrahim Kafesoğlu, “Türkler”, İA, XII/2, s. 264-280.
2. Yazı. VIII. yüzyıldan günümüze kadar Türk dilinin yazılı metinlerinde şu alfabeler kullanılmıştır: 1. Göktürk (Orhon) Alfabesi. Türkler’in bilinen ilk alfabesidir. Bununla yazılmış kaynakların önemlileri Orhon yazıtları (Kültigin, Bilge Kağan, Tonyukuk), Moğolistan’da Uygur dönemi yazıtları, Yenisey yazıtları, Moğolistan’da Hoytu-Tamir yazıtları, Kırgızistan’da Talas yazıtları ve Doğu Türkistan yazmalarıdır.
Göktürk yazısı sağdan sola doğru yazılır, harfler bitiştirilmez, kelime sonunda üst üste iki nokta bulunur. Danimarkalı Vilhelm Thomsen’in 1893’te okuduğu Kültigin ve Bilge Kağan kitâbelerinde otuz sekiz harf bulunmaktadır. Bunların dördü ünlü, diğerleri ünsüz ve hece işaretleridir. Ünlülerin her biri iki ayrı sesi karşılar; = a, e; = ı, i; = o, u; = ö, ü. Ünsüzlerden b, d, g, k, l, n, r, s, t, y harflerinin bir kalın, bir ince türü vardır; ç, m, ñ, ny, p, ş, z ünsüzlerinin birer harfi olup bunlarla hem kalın hem ince sesler yazılır. Çift ünsüz işaretlerinden nç, nt hem kalın hem ince ses için, lt sadece kalın lt ünsüzünü gösterir. Hece yerine kullanılan “ok/uk, ök/ük, ık, iç” kelime başında bulunduğunda “ko-/ku-, kö-/kü-, kı-, çi-” hecelerini yazmakta kullanılır. Tonyukuk kitâbesinde “aş” ve “baş” hecelerinin yazıldığı iki işaretle harf sayısı kırk olur. Ayrıca Yenisey yazıtlarındaki açık e(ä), kapalı e(é), kalın ñ, kalın s, kalın ş harfleri, “dem” ve “kış” hece işaretleri; Irk Bitig’de “ot” ve “up” değerinde iki hece işareti, diğer yazıtlarda farklı bir ince “ş” işaretiyle harf sayısı elli olur. Göktürk alfabesi Moğolistan’dan Avrupa’ya kadar geniş bir coğrafyada yayılmıştır. Bu alfabenin kökeni hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. V. Thomsen, Ârâmî veya Pehlevî asıllı olabileceği, fakat bazı işaretlerin ideografik göründüğü; Aristov, Mallitskiy ve Polivanov eski Türk damgalarından üretildiği; Polivanov ayrıca Ârâmî, Soğd ve Pehlevî alfabelerinden de yararlanıldığı fikrindedir. Ahmet Caferoğlu ve Ahmet Cevat Emre bazı kanıtlara dayanarak Göktürk harflerinin eski Türk damgalarından üretilmiş, Türk icadı, ideografik, millî bir alfabe olduğunu ileri sürmüştür.
2. Çin Alfabesi. Türk dilinin Çin yazısıyla kaydedilmiş en eski kelimeleri Hiung-nu (Hun, m.ö. IV-III. yüzyıllar), T’o-Pa (Tabgaç, m.s. IV-VI. yüzyıllar), T’u-küe (Göktürk, VI-VIII. yüzyıllar) ve Moğolistan Uygurları (VIII-IX. yüzyıllar) zamanına ait, Çinli tarihçilerin Çince söylenişiyle yazıya aktardıkları örneklerdir.
3. Mani Alfabesi. Maniheizm VIII. yüzyılda Moğolistan’a yayılınca Uygur Hükümdarı Bögü Kağan 764’te Mani dinini benimsemiş ve bu dini halkına da kabul ettirmiştir. Böylece Uygurlar arasına Maniheizm’le birlikte Mani yazısı da girmiştir. Sağdan sola doğru yazılan otuz dört harfli Mani alfabesi, Ârâmî alfabesinden Süryânî alfabesine geçiş dönemindeki Estrangelo yazısından üretilmiştir. Kelime başındaki o, u için elif+vav; ö, ü için elif+vav+ye; ı, i için elif+ayın kullanılır. Kelime içindeki ı, i sadece ye ile belirtilir. Ünsüzlerin yazımında b-p, k-g, q-ğ, s-ş için ayrı harfler olduğundan Türkçe’nin yazımına Soğd ve Uygur alfabelerinden daha elverişlidir.
4. Soğd Alfabesi. Zerefşân vadisi, Semerkant ve Buhara’da yaşayan Soğdlar (Soğdaklar), Göktürk ve Uygur ülkesinde ticaret kolonileri kurmuş, Zerdüştîliği, Maniheizm’i, Budizm’i ve Hıristiyanlığı benimsemiştir. Kültürlü, zengin bir halk olan Soğdlar, Türkler arasında inançlarını, dillerini ve yazılarını yaymışlardır. Moğolistan’ın Arhangay eyaletinde Göktürk Hükümdarı Muhan (Bukan) Kağan’ın kardeşi Muhan Tigin’in anısına 582’de dikilen Bugut kitâbesinin Soğdca, Güney Gobi’de Sevrey kitâbesinin (763) Soğdca ve Türkçe, IX. yüzyıl başlarında dikilen Karabalgasun yazıtının Türkçe, Soğdca ve Çince ile yazılmış olması Soğdca’nın o dönemde Türkler’in resmî yazışmalarında kullanıldığını gösterir. Sâmî kökenli, on sekiz harfli Soğd alfabesinde ünlüler için elif, vav, ye kullanılır. Kelime başındaki a çift (bazan tek) elif, e tek elif ile gösterilir; o, u için elif+vav; ö, ü için elif+vav+ye, fakat fazlaca elif+vav; ı, i için elif+ye kullanılır. Ünlülerin kelime içinde yazılışı da genellikle böyledir. Ünsüzlerden hırıltılı h (ḫ), kalın ğ (gayın) ayırt edilmez; q harfi h altına bir çengel konarak belirtilirse de çok defa ihmal edilir. Ayrıca b-p, k-g, c-ç, j-z ünsüzleri için birer harf vardır. Soğd alfabesi Türkçe’nin yazımı için elverişli sayılmaz.
5. Uygur Alfabesi. Soğd yazısının işlek türünden VIII. yüzyılda geliştirilerek IX. yüzyılda Koço Uygurları’nca yaygınlaştırıldığından Uygur alfabesi olarak anılmıştır. Günlük hayatta, dinî metinlerde çeşitli ırk ve dinlere mensup kimselerce tercih edilmiş, Türkler’den Moğollar’a ve Mançular’a da geçmiştir. Uygur yazısı da sağdan sola yazılır. Satırlar alt alta sıralanır, yukarıdan aşağıya doğru da yazıldığında satırlar soldan sağa sıralanır. Kâşgarlı Mahmud, Uygur alfabesindeki harf sayısının on sekiz olduğunu belirtir. Bu harflerin üçü ünlü (elif, vav, ye), on beşi ünsüzdür. Elifle a, e; vavla o, u, ö, ü; ye ile ı, i yazılır. Ünsüzlerden b-p, k-g, c-ç, s-ş, j-z sesleri için sadece bir harf bulunduğundan bunlar birbirinden ayırt edilmez. Tek harfle yazılan farklı iki sesi belirtmek için ilgili harfin üstüne veya altına nokta konur; meselâ kalın g üzerine iki nokta konarak q yapılır, b üzerine bir nokta koyunca p olur, ş’yi s’den ayırmak için s altına iki nokta konur; r altına bir nokta konunca z harfi üretilir, z kendisinden sonrakine bitiştirilmez. Uygur alfabesiyle yazılan eserlerin çoğu Budizm, Maniheizm ve Hıristiyanlık’la ilgili olup Çince, Sanskritçe, Toharca ve Soğdca’dan yapılmış çevirilerdir. En hacimli ve en tanınmışları Toharca’dan tercüme edilen Maytrisimit, Çince’den çevrilen Altun Yaruk ve Hüen-tsang Biyografisi’dir. Uygur yazısı, Türkler’in İslâmiyet’i kabulünden sonra Arap alfabesiyle birlikte kullanılarak bazı yörelerde varlığını XVIII. yüzyılın başlarına kadar sürdürmüştür. Kutadgu Bilig’in üç nüshasından biri, Atebetü’l-hakāyık’ın en iyi nüshası Uygur alfabesiyledir. Fâtih Sultan Mehmed’in Uygur harfleriyle yazdırdığı bir yarlığı bulunmaktadır.
6. Brahmî Alfabesi. Hindistan’da Sanskritçe metinlerin yazımı için kullanılan Ârâmî kökenli Brahmî yazısı Orta Asya’ya Budizm inancıyla gelmiş, Toharlar ve Sakalar tarafından geliştirilerek Sanskritçe dinî metinlerin yazımında kullanılmıştır. Doğu Türkistan’ın Turfan yöresindeki Budist Uygurlar bu yazıyı bazı değişikliklerle X ve XI. yüzyıllarda kullanmıştır. Brahmî yazısı soldan sağa doğru yazılan, satırları alt alta sıralanan bir hece yazısıdır. Her işaret ya belirli bir ünlüyü veya bir ünsüzle onu izleyen bir a ünlüsünü gösterir; ka, kha, ga, gha; ta, tha, da, dha gibi. Türkçe’deki ünlülerin yazılması için Brahmî alfabesinde türlü işaretler kullanılır; uzun ve normal ünlüler için on üç işaret; ünsüzler için yirmi sekiz eski, yedi yeni olmak üzere otuz beş hece işareti vardır. Türkçe’deki “ı” ünlüsü için Brahmî alfabesinde belli bir harf veya işaret yoktur. Çok karmaşık olan Brahmî alfabesi Türk dilinin yazımı için uygun bulunmadığından Turfan bölgesinden başka yerde kullanılmamıştır. Berlin’deki Türkçe Brahmî metinleri Budizm, tıp ve takvim konulu 100 kadar yazmadan ibarettir. Bunların hemen hepsi yazma parçaları veya parçacıklarıdır.
7. Tibet Alfabesi. VII. yüzyılda bir Tibetli’nin Brahmî yazısını örnek alarak hazırladığı, soldan sağa yazılan bir hece yazısıdır. Beş ünlü (a, u, e, i, o), otuz ünsüz ve pek çok birleşik işaretten oluşur. Tibetçe, diğer diller gibi yüzyıllar boyunca birçok fonetik değişmeye uğramışsa da yazım kuralları hemen hemen hiç değişmemiştir. Moğolistan’daki Uygur Devleti, Kırgızlar tarafından yıkılınca Uygurlar güneylere gidip Koço ve Kansu bölgelerine yerleşmiş, Tun-huang’da ticaret ve misyonerlik yapan Budist Tibetliler’le ve onların yazısıyla tanışmıştır. Tun-huang’da ele geçen Tibet yazısıyla Uygurca bir Budist ilmihal kitabı Uygurlar’ın VIII ile X. yüzyıllarda Tibet yazısını kullandıklarını göstermektedir.
8. Süryânî Alfabesi. Ârâmî asıllı, yirmi iki harfli Süryânî yazısı sağdan sola doğru yazılır; “âlaf, waw, yôd” ünlü olarak da kullanılır. Harflerin kelime başında, ortasında ve sonundaki yazılışları farklıdır.
Süryânî-Nestûrî misyonerleri X. yüzyılda Hindistan ile Çin’de Hıristiyanlığı ve Süryânî yazısını yaydıkları gibi Orta Asya’da Baykal gölü yörelerinde, Türkistan’ın Yedisu (Semiryeçiye) bölgesindeki Türkler ile Moğolistan’daki Öngüt Türkleri arasında da yaymaya çalışmıştır. Kırgızistan’ın Çin sınırına yakın eski mezarlıklarda XIII-XIV. yüzyıllardan kalma, Süryânî yazısıyla yazılmış mezar taşlarının çoğu Süryânî dilinde, bazıları Türkçe’dir. Süryânî dilinde yazılan kitâbelerde gerek kişi adı gerekse on iki hayvanlı Türk takvimine ait yıl adları olarak birçok Türkçe kelime mevcuttur.
9. Arap Alfabesi. Türk dilinin yazımında kullanılan en uzun süreli ve en yaygın alfabedir. X. yüzyılın ortalarından XX. yüzyılın ortalarına kadar Türkçe’nin çeşitli yazı dillerinde uygulanmıştır. Günümüzde de bu alfabeyi kullanan Türk boyları bulunmaktadır. Arap alfabesi yirmi sekiz harften oluşur; lâm+elif harf gibi eklenirse harf sayısı yirmi dokuz olur. Harfler sağdan sola bitiştirilerek yazılır; elif, vav, ye hem ünlü hem ünsüz olarak kullanılır, kısa ünlüler gösterilmez; fakat Süryânî yazısından esinlenilerek hareke denen yardımcı işaretler kullanılır.
Bazı harfler kendilerinden sonra gelen harflere bitişmez; bunlar elif, dal, zel, ra, ze, vav harfleridir. İranlılar müslüman olup Farsça’yı bu alfabeyle yazınca p, ç, g, j harflerini alfabeye eklemişlerdir. Türkler İslâmiyet’i kabul ederek dillerini İranlılar’ın kullandığı Arap alfabesiyle yazmaya başladıkları zaman Uygur yazısında n͡g olarak gösterilen nazal ñ sesini karşılamak üzere Arap harfi kef üzerine üç nokta koyarak sağır kef veya kâf-i nûnî denen bir harf üretmiş, böylece Türkler’in kullandığı Arap alfabesinde harf sayısı otuz üç (lâmelif ile otuz dört) olmuştur. Bu yeni harf Doğu Türkleri’nde Uygur yazısının etkisiyle yine n͡g olarak yazılmaya devam etmiş, batıda ise üç noktalı kef veya sonraları sadece kef ile yazılmıştır. Doğu ve Batı Türkçesi’nin Arap harfli metinlerinde diğer yazım farkları şunlardır: Doğuda Türkçe kelimelerdeki ünlüler (bazı kelimelerin ilk hecesi dışında) yazılır. Batı Türkçesi’nde önceleri yazılmaz, itinalı metinlerde harekeyle gösterilirdi; sonraki yüzyıllarda ünlülere kelimenin doğru okunmasını sağlayacak kadar yer verilmiştir. Türkçe kelimelerde kelime içinde ve sonundaki e sesi doğu metinlerinde elif ile, batıda gözlü h ile yazılır. Kalın sesli Türkçe kelimelerin başında sad ve tı harfleri Doğu Türkçesi metinlerinde kullanılmaz, Batı Türkçesi’nde kullanılır. Doğu Türkçesi’nde kelime başı k korunduğu için kelime başı g sesinin kâf-i Fârisî denen, üstü çift çizgili kef ile yazılması Batı Türkçesi’nde görülür. Tek nüshası bulunan Dîvânü lugāti’t-Türk ile Kutadgu Bilig’in üç nüshasından ikisi Arap alfabesiyle yazılmıştır.
10. İbrânî Alfabesi. Sâmî kökenli Ârâmî alfabesinden üretilen İbrânî alfabesi milâttan önce IV. yüzyıldan beri dinî ve edebî metinlerde kullanılırken 1948’de İsrail Devleti’nin kurulmasıyla bu devletin resmî alfabesi kabul edilmiştir. İbrânî alfabesi sağdan sola doğru yazılır ve yirmi üç ünsüzden oluşur. Ünlü yerine alef, wâw, he, yôd kullanılır, bütün ünlüleri belirtmek için harflerin altına bazı işaretler konur. Bu alfabeyi Litvanya’da, Polonya’da ve II. Dünya Savaşı sonuna kadar Kırım’da yaşayan Mûsevî Karaylar (Karaim) Türkçe dinî ve edebî metinlerin yazımında kullanmıştır. İbrânî yazısıyla Karay Türkçesi’nde en eski metin XVI. yüzyıldan kalmadır. XX. yüzyıl başlarında Polonya Karayları Latin, Rusya Karayları Kiril alfabesini benimsemiştir.
11. Grek Alfabesi. Grek harfleriyle yazılmış en eski Türkçe kelimeler Bizans kaynaklarında ve bazı kitâbelerde geçer. Bunlardan birkaçı Göktürkler’e, diğerleri Tuna Bulgarları ve Peçenekler’e aittir. Grek harfleriyle Türkçe metinleri daha çok Rumca bilmeyen hıristiyan Karamanlı Türkleri yazmıştır. Bunların kullandığı Grek alfabesi yirmi dört harften oluşur. Grekçe’de c, ç, h, ı, j, ş, ö, ü sesleri bulunmadığından bu sesler en yakın harflerle veya bazı yardımcı işaretlerle karşılanır; dz=c; tz=ç; noktalı sigma=ş; noktalı p=b; beta=v; gamma=ğ, y; noktalı omikron=ö; eta=ı, i; ou=u, ü için kullanılır. Grek yazısıyla Türkçe ilk eserler XVI. yüzyıldan itibaren görülür. Orta Anadolu’da kilise, mezar taşları, çeşme, hamam vb. yapılarda Grek harfli Türkçe ibareler mevcuttur. Matbaada basılan Karamanlıca ilk eser Apanthisma tes Khristia: Gülzâr-ı Îmân-ı Mesîhî adlı kitaptır (1718). Daha sonra Avrupa’nın bazı şehirlerinde, Osmanlı şehirlerinden İstanbul, İzmir ve Zincirdere’de Yunanca’dan çevrilmiş din ve ahlâk konulu 500’den fazla kitap basılmıştır. XIX. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul ve İzmir’de Karamanlıca gazete ve dergiler yayımlanmıştır. Ayrıca Köroğlu, Şah İsmâil, Âşık Garip, Nasreddin Hoca Osmanlıca metinlerden Karamanlıca’ya uyarlanarak Yunan harfleriyle İstanbul ve Odessa’da basılmıştır. Lozan Antlaşması’nın nüfus mübadelesine dair maddesi gereğince 1924’te Karamanlılar Yunanistan’a gönderildiğinde Atina’da Moxacir Sedasi adlı Yunanca ve Karamanlıca bir gazete (1924-1926), 1935’te Baf’ta bir dua kitabı yayımlanmıştır.
12. Ermeni Alfabesi. 406 yılında misyoner Mesrop, Grek alfabesini esas alarak Pehlevî alfabesinden birçok harf ilâvesiyle bu alfabeyi hazırlamıştır. Yedisi ünlü, otuz biri ünsüz olmak üzere otuz sekiz harften oluşur, bitiştirilmeden Grek alfabesi gibi soldan sağa yazılır. XI. yüzyılda Doğu Anadolu ve Kafkasya’daki Bagratid Ermeni Devleti yıkılınca Ermeniler’in çoğu Anadolu’ya, Gürcistan’a ve Kırım’a göç etmiş, Kırım’da XIII-XIV. yüzyıllarda Ermeni ticaret merkezleri oluşmuştur. Kıpçaklar’ın Memlükler ve diğer Türk ülkeleriyle yaptıkları ticarette aracılık eden Ermeniler kiliselerinde, ticarî faaliyetlerinde Kıpçak Türkçesi’ni Ermeni harfleriyle yazmıştır. Böylece Kırım, Ukrayna ve Polonya’da Ermeni Kıpçakçası denen bir lehçe ortaya çıkmıştır. Bunlardan, Kiev Arşivi’ndeki 1559-1664 yıllarına ait Kamenets-Podolsk cemaati belgeleri 1944’te Alman askerleri Kiev’den ayrılırken yanmış, sadece 1930 yılında T. I. Hrunin’in çeviri yazıya aktardığı metinler kalmıştır. Ermeni Kıpçakçası’yla yazılmış başka belgeler Viyana, Paris, Venedik, Breslau, Lviv ve Kraków’daki (Cracow) kütüphanelerde bulunmaktadır. Ermeni harfli Türkçe eserlerin Ermeni Oğuzcası denen kolunu, Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti’nde Ermeni yazısıyla Türkçe yazan Ermeniler’le Kafkasya ve İran’da Ermeni harfleriyle Âzerî Türkçesi yazan Ermeniler’in dili oluşturur. Bunun örnekleri Ermeni âşıklarının eserleri, diğer yazılı edebiyat türleri, çeviriler, gazeteler, dergiler ve mezar kitâbeleridir. Tanzimat’tan itibaren İstanbul’da Ermeni alfabesiyle Türkçe birçok gazete ve dergi yayımlanmıştır.
13. Latin Alfabesi. Türkçe’nin yazımında Latin alfabesini ilk kullananlar Avrupalı misyonerler, seyyahlar, diplomatlar ve bilim adamları olmuştur. İlk örnek, aşağı İdil bölgesindeki Kuman Türkleri arasında Hıristiyanlığı yaymaya çalışan Fransisken mezhebinden İtalyan ve Alman misyonerlerin 1303-1362 yılları arasında istinsah ettikleri Kumanca Codex Cumanicus adlı kitaptır.
Daha sonra F. Argenti (1553), P. Ferraguto (1611), H. Megiser (1612), J. N. de Harsány (1672) Türkçe konuşma kılavuzu ve gramer türünden çeşitli eserler kaleme almışlardır. François à Mesgnien Meninski, Viyana’da yayımladığı üç ciltlik Türkçe-Latince sözlükte (1680) Türkçe’nin yazımında daha sistemli bir yöntem uygulamış, ünlüleri a, e, y (=ı), o, ö, u, ü ile, ç ve ş harflerini üstü aksanlı c ve s ile, c harfini üstü çizgili g ile göstermiştir. Avrupa’da Türkoloji çalışmalarıyla birlikte Latin harfli Türkçe öğretici metinler içeren yayımlar artarak devam etmiştir. Osmanlılar’da ve diğer Türk ülkelerinde Arap alfabesinin Türkçe sesler için yetersizliği ve matbaada karşılaşılan zorluklar alfabe ıslahını gündeme getirmiş, denemelerden olumlu sonuç çıkmayınca 1926’da Bakü’de toplanan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği I. Türkoloji Kongresi’nde Türk dillerinin Latin alfabesiyle yazılması kararlaştırılmıştır. Sovyetler Birliği’ndeki Türk ülkelerinde 1927’den itibaren aralıklarla başlayan uygulama on-on iki yıl sürmüş, nihayet Kiril alfabesine geçilmiştir. Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle bağımsızlığını kazanan Azerbaycan’da ve Türkmenistan’da Latin alfabesi kabul edilmiştir. Türkiye’de Latin alfabesi 1 Kasım 1928’de resmîleşmiştir. Türk Latin alfabesi yirmi dokuz harften oluşur. Ünlüler: a, e, ı, i, o, ö, u, ü; ünsüzler: b, c, ç, d, f, g, ğ, h, j, k, l, m, n, p, r, s, ş, t, v, y, z’dir. Kuzey Kıbrıs’ta, Balkan ve Avrupa ülkelerinde de Türkçe’nin yazımı bu alfabeyle yapılmaktadır.
14. Kiril Alfabesi. Slav dillerinin yazımında kullanılan Kiril (Slav) alfabesini 860’larda Kirill kardeşler Konstantin ve Methodius, Grek alfabesini örnek alarak yapmışlardır. Önceleri kilise metinlerinin yazımında kullanılan bu alfabe zamanla Slav halklarının ortak yazısı olmuştur.
Çarlık Rusyası’nda Türkler’i hıristiyanlaştırmak amacıyla 1769’da Çuvaşlar, 1819’da Yakutlar için Kiril harfli alfabeler oluşturulmuştur. Bazı değişiklikler geçiren Çuvaş alfabesi 1938’de, Yakutlar’ınki 1939’da yeniden düzenlenmiştir. 1938-1940 yıllarında Sovyetler Birliği’ndeki Türk lehçelerinin her birine yazı dili statüsü verilerek Kiril alfabesine dayalı alfabeler yapılmıştır. Türk dilinin sesleri için Latin alfabesi kadar yeterli olmadığı halde Çarlık Rusyası’nda ve Sovyetler Birliği’nde yayımlanan Türk dilli metinlerde birkaç istisna dışında hep Kiril alfabesi kullanılmıştır. Rusya Federasyonu’nda Türk dilini kullanan cumhuriyetlerin pek çoğunda bu alfabe görülmektedir. Bu durumda Kiril alfabesi Türkçe’nin yazılmasında Arap alfabesinden sonra en çok kullanılan alfabedir.
BİBLİYOGRAFYA
Dîvânü lugāti’t-Türk Tercümesi, I, 8-9.
D. Chwolson, Syrisch-nestorianische Grabinschriften aus Semirjetschie (B. W. Radloff, Über das türkische Sprachmaterial dieser Grabinschriften içinde), St. Petersburg 1890, s. 1-168.
V. Thomsen, “Déchiffrement des inscriptions de l’Orkhon et de l’Iénissei, notice préliminiaire”, Bulletin der Dänischen Akademie, Copenhague 1893, s. 285-299.
E. Chavannes, Documents sur les Tou-Kiue (Turcs) occidentaux, St. Pétersbourg 1903.
J. Németh, Die Inschriften des Schatzes von Nagy-Szent-Miklós, Budapest 1932, tür.yer.
R. Rahmeti Arat, “Uygur Alfabesi” (Osman Nuri Ergin, Muallim M. Cevdet’in Hayatı, Eserleri ve Kütüphanesi içinde), İstanbul 1937, s. 665-690.
Ahmet Cevat Emre, Eski Türk Yazısının Menşei, Ankara 1938, s. 1-54.
Gy. Moravcsik, Byzantinoturcica, Budapest 1943, II, tür.yer.
O. Pritsak, Die bulgarische Fürstenliste und die Sprache der Protobulgaren, Wiesbaden 1955, 1-102.
Liu Mau-tsai, Die Chinesischen Nachrichten zur Geschichte der Ost-Türken (T’u-küe), Wiesbaden 1958, I-II.
Ahmet Caferoğlu, Türk Dili Tarihi, İstanbul 1958, II, 114-123.
a.mlf., “Yenisey-Orhon Harflerinin Menşei”, Ülkü, sy. 42, Ankara 1936, s. 443-445.
Ph.TF, I-II, tür.yer.
J. Benzing, “Das Hunnische, Donaubolgarische und Wolgabolgarische”, a.e., I, 685-695.
J. Eckmann, “Die Karamanische Literatur”, a.e., II, 819-835.
a.mlf., “Anadolu Karamanlı Ağızlarına Ait Araştırmalar, I. Phonetica”, DTCFD, VIII/1-2 (1950), s. 165-200.
A. Dilaçar, Türk Diline Genel Bir Bakış, Ankara 1964, s. 170-188.
Heinz F. Wentd, Sprachen, Frankfurt 1968, tür.yer.
Alphabete und Schriftzeichen des Morgen- und des Abendlandes (ed. O. Harrassowitz), Berlin 1969, tür.yer.
Anastas Yordanoğlu, Karamanlıca: Rum Harfli Türkçe Metinlere Toplu Bir Bakış (mezuniyet tezi, 1973), İÜ Ed.Fak.
A. von Gabain, Alttürkische Grammatik, Wiesbaden 1974, s. 9-41.
a.mlf., “Alttürkisches Schrifttum”, SBAW, sy. 3 (1948), s. 1213-1222.
Şinasi Tekin, Eski Türklerde Yazı, Kağıt, Kitap ve Kağıt Damgaları, İstanbul 1993.
Ahmet Bican Ercilasun, Örneklerle Bugünkü Türk Alfabeleri, Ankara 1996.
Talat Tekin, Tarih Boyunca Türkçenin Yazımı, Ankara 1997.
A. von Le Coq, “Kurze Einführung in die uigurische Schriftkunde”, MSOS, XXII (1919), s. 93-109.
3. Dil ve Edebiyat.Dil. Başlangıçtan Cumhuriyet’e Kadar. Türk dili Ural-Altay dil ailesinin Moğolca ve Tunguzca ile birlikte Altay kolunu meydana getirir. Ancak Türkçe’nin bu dillerle ilişkisi akrabalıktan değil benzer özelliklerden dolayıdır. Son araştırmalar tartışmalarda kullanılan dil malzemesinin karşılıklı alıntılardan ibaret olduğunu, Altay dilleri arasında bilimsel anlamda ispatlanmış bir akrabalığın bulunmadığını göstermektedir. Yazılı metinleri VIII. yüzyılın başlarından bugüne kadar kesintisiz takip edilebilen Türk dili günümüzde bazı istisnalar dışında Kuzeydoğu Asya’dan Doğu Avrupa’ya, Kuzey Buz denizinden Basra körfezine kadar çok geniş bir coğrafyada, 2009 yılı verilerine göre yaklaşık 240 milyon insan tarafından konuşulmaktadır. Yazılı eserlerde farklı kültürlerin ve dinlerin etkisiyle değişik alfabeler kullanılmıştır. Türk dili bu kadar geniş bir coğrafyaya yayılmış olmasına, lehçe ve şiveleri arasında farklılıklar bulunmasına rağmen dil bilimi yönünden incelendiğinde ana özellikleri itibariyle yapı birliğine sahiptir. Çeşitli olaylar sonucunda meydana gelen göçler ve bazı bölgelere türlü boyların yerleşmesinden doğan etnik ve kültürel karışmalar dile de yansımıştır. Günümüzden gerilere doğru gidildikçe lehçelerdeki farklılıklar azalır, yakınlıklar daha da belirginleşir.
A) Türk Dilinin Yapı Özellikleri. Türk dili kelime yapısı bakımından eklemeli bir dildir. İsim ve fiil kökleri değişmez; yeni kelimeler türetilirken isim veya fiil çekimi yapılırken ekler kelimenin köküne sondan eklenir. Kelime kökleri aslında tek hecelidir; bazan ikinci bir açık hecesi de olabilir. Köklere türlü ekler getirilerek kelime gövdeleri yapılır. İsim kökü veya gövdesi ismin yalın hali olan çekimsiz (nominativ) şeklidir. Fiil kökü ya da gövdesi aynı zamanda fiilin ikinci tekil kişi emir şekliyle aynıdır. Kelime kökü yahut gövdesi genelde daima esas şeklini korur. Köke veya gövdeye eklenen ekler, kök ya da gövde ünlüsünün gerektirdiği ses uyumuna göre ince veya kalın sıradan olur. Yabancı asıllı (alıntı) kelimeler Türkçe’nin ses kurallarına göre biçimlenir. Bu kurallar bütün Türk lehçeleri için geçerlidir.
Kelime Türleri. İsim, sıfat, zamir, fiil, zarf, bağlaç ve ünlemden ibarettir. İsimlerde cinsiyet (erkek, dişi, eşya) veya tesniye (ikililik) yoktur. Bağlaçlar ait oldukları kelimeden sonra gelerek kelimeler ya da kelime grupları arasındaki irtibatı sağlar. Sıfatlar isimden önce gelir. Sayı sözlerinden sonra çokluk eki kullanılmaz. Karşılaştırma çıkma (ablatif) durumuyla yapılır. Yardımcı fiil olarak “imek” (< ermek) kullanılır. Olumsuz hareket için özel bir fiil eki (-ma-/-me-) bulunur. Ayrı bir soru eki (mı/mi) vardır. Bağlaç yerine fiil şekilleri kullanılır.
Ses Özellikleri. a) Ünlüler. Türk dili ünlü bakımından zengin bir dildir. Bütün lehçe ve şivelerde bulunan esas ünlüler şunlardır: a, e, ı, i, o, ö, u, ü, ayrıca bazı kelimelerin ilk hecesinde kapalı e (é). Bu temel ünlülerden başka bir kısım lehçelerde uzun veya daha farklı söylenen ünlülere de rastlanır. Türkçe’de bazı kelimelerin kök hecelerinde eski dönemlerde görülen aslî uzunluklar varlıklarını Türkmence, Halaçça, Horasan Türkçesi ve Yakutça’da günümüzde de sürdürmektedir. Hecelerin büzülmesi ve seslerin düşmesiyle sonradan oluşan uzunluklar ise bütün Türk lehçelerinin konuşma dilinde ve ağızlarında yaygındır. b) Ünsüzler. Türkçe’deki ünsüzler şunlardır: b, c, ç, d, f, g, ğ, h, x, j, k, q, l, m, n, ñ, p, r, s, ş, t, v, y, z. Eski Türkçe’de f, h, j sesleri yoktur. Bunlar Türkçe’ye yabancı kelimelerle girmiştir. Bunların yanında Türkçe kelimelerin başında c, g, ğ, l, m, n, ñ, r, v, z sesleri bulunmaz. İstisnalar bazı lehçelerdeki t- > d-, k- > g-, y- > c- gibi değişmeler veya ses taklidi (mırla-) ya da benzeşmeler (bin- > min-) sebebiyle sonradan ortaya çıkmıştır. Türkçe kelime ve hece sonları çoğu zaman ötümsüz ünsüzü (konsonant) tercih eder; eğer sonda iki ünsüz birlikteyse sondan bir önceki genellikle l, n, r ya da s, ş olur. Kelime kökünde aslî olarak ikiz ünsüz yoktur; kelime başında da çift ünsüz bulunmaz. Kelime sonundaki ç, k, q, p, t iki ünlü arasında ötümlüleşir ve yumuşar. Ancak bazı tek heceli kelimelerde bunun istisnaları görülür. Kelime ve hece sonunda çift ünsüzlerden en sık görülenler şunlardır: lç, lk, lq, lp, lt; nç, nk, nq, nt; rç, rk, rq, rp, rs, rt; st, şt (ölç-, sevinç, ilk, alp, ant, kürk, sarp, üst ...). Türkçe kelimelerde ünlü uyumu gibi ünsüz uyumu da yaygındır. Eğer iki ünsüz kelimede birbiri ardınca bulunuyorsa sonraki ünsüz ses bakımından öncekine dönüşür veya onunla benzeşir; buna benzeşme (asimilasyon) adı verilir. Bu ses olayı özellikle Kuzeydoğu ve Kuzeybatı grubu Türk lehçelerinde daha fazla görülür (bunnar < bunlar gibi).
Vurgu. Türkçe’de her zaman aynı hece üzerinde bulunmayan vurgu genellikle ilk ve son hece üzerinde olup orta hece vurgusuzdur. Türkçe ve yabancı yer adlarının ilk heceleri vurguludur. İstisna olarak sonu Farsça “-stan” ekiyle biten yer adlarında vurgu son hece üzerindedir. Kişi adlarında vurgu ilk veya son hecede olup bunlar hitap durumunda vurguyu tamamen son hece üzerinde toplar. Türkçe’de olumsuzluk (-ma-/-me-), eşitlik (+ça/+çe), araç (+la/+le, +n) ve zarf fiil (+ken) ekleri vurguyu kendilerinden önceki hece üzerine iter. Bazı sıfatlarda mânayı kuvvetlendirmek için kelime başına getirilen tekrar unsurları daima vurguludur: Kapkara, kıskıvrak, büsbütün, bomboş vb.
B) Türk Dilinin Tarihî Devreleri. Türk dili Eski Türkçe, Orta Türkçe ve Yeni Türkçe olarak üç devreye ayrılır. 1. Eski Türkçe (VI-X. yüzyıllar). Türkler’in müslüman olmasından önce Asya bozkırlarında ve Doğu Türkistan’da Tarım bölgesi ve çevresinde çeşitli alfabelerle üretilen anıt ve eserlerin dilini kapsar; Göktürk ve Uygur dönemleri olmak üzere ikiye ayrılır. Bunların yazılı eserleri Moğolistan’da Göktürk hânedanına ait Göktürk harfleriyle yazılmış anıtmezar taşları ile (VIII. yüzyıl) göçebe Uygurlar’ın (745-840) ve Tarım havzasında Koço Uygur Devleti’ni (850-1250) kuran yerleşik Maniheist ve Budist Uygurlar’ın Mani, Soğd, Uygur, Brahmi, Tibet, Süryânî alfabesiyle yazdıkları, çoğu çeviri ve dinî içerikli eserlerdir. a) Göktürkçe. Türkçe’nin grameri hakkında yeterli bilgi edinilecek en eski derli toplu yazılı metinler ikinci Göktürk Kağanlığı devrinde anıt olarak dikilmiş mezar taşlarında bulunmaktadır. Orhon yazıtlarının bulunuşu Türk dili ve tarihine büyük bir ufuk açmıştır. Bu yazıtların birincisi, yaklaşık kırk altı yıl vezirlik yapmış büyük devlet adamı Tonyukuk (Tunyukuk) adına 716-734 yılları arasında, ikincisi 731’de ölen Kültigin için ağabeyi Bilge Kağan tarafından 732’de, üçüncüsü 734’te ölen Bilge Kağan anısına oğlu tarafından 735 yılında dikilmiştir. Bu mezar taşları Moğolistan’da Orhon ırmağı vadisinde bulunduğu için Orhon yazıtları diye adlandırılır (bu maddede ele alınan belli başlı konular ve eserler ansiklopedide ayrıca madde başı olduğundan kısaca anlatılmıştır). Bunlardan başka Göktürk harfleriyle yazılmış anıt veya sade mezar taşları ile el yazmaları da vardır. Bu eserler Moğolistan’da bulunan Uygur dönemi kitâbeleri, Yenisey kitâbeleri ve Hoytu-Tamir yazıtlarıyla Kırgızistan’daki Talas kitâbeleri ve Doğu Türkistan yazmalarıdır. b) Uygurca. Uygurlar 745’te Göktürkler’in hâkimiyetine son verip Ötüken’de Uygur Devleti’ni kurmuşlar, fakat bu devleti Kırgızlar yıkınca Tarım havzasına gidip orada Koço Uygur Devleti’ni oluşturmuşlardır. Koço’daki Uygurlar arasında Maniheizm ve Budizm inancı yayılmış, bu iki dine ait kitaplar Soğd, Çin, Sanskrit, Tohar ve Tibet dillerinden Uygurca’ya çevrilmiştir. Çoğu dinî terim olmak üzere bu dillerden pek çok kelime Uygurca’ya girmiştir. Yenisey ve Orhon metinlerini kapsayan Göktürkçe gibi Uygurca da Eski Türkçe’nin bir devamı olmakla birlikte her iki lehçeyi konuşanların hayat tarzları, inançları ve kültür çevrelerinin değişik olması bu iki lehçede bazı farklılıkların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Ötüken bölgesinde Orhon alfabesiyle yazılmış anıtlarla Tarım bölgesinde Uygur alfabesiyle yazılmış metinler Uygurca’nın ilk örnekleridir. Eski Türkçe devrinde Türkler, Göktürk (Yenisey ve Orhon), Mani, Soğd, Uygur, Brahmi, Tibet ve Süryânî alfabelerini kullanmıştır. Bunlardan en yaygın ve uzun ömürlü olanı Uygur alfabesidir. Uygur alfabesiyle yazılan eserlerin çoğu Budist muhitinde Çince’den, Sanskritçe’den, Toharca ve Soğdca’dan Uygurca’ya yapılmış çevirilerdir. Bunların en hacimli ve tanınmış olanları Toharca’dan çevrilen Maytrisimit, Çince’den çevrilen Altun Yaruk ile Hüen-tsang Biyografisi’dir.
Eski Türkçe’de bazı diyalektlerin olduğu tahmin edilmekteyse de mevcut metinlerle Göktürkçe’de bu diyalektleri tesbit etmek güçtür. Ancak Uygurca’da iki ağız özelliği belirlenmiştir. Göktürkçe’de tek bir işaretle yazılan “ny” sesi (meselâ kony “koyun”) Uygurca metinlerde bir yanda n ile (kon), öte yanda y ile (koy) yazılmıştır. Bu da N-ağzı ve Y-ağzı diye iki ağzın varlığını göstermektedir. Koço ve yöresindeki Mani dini mensupları arasında N-ağzı özellikleri, Buda dinine mensup Türkler arasında ise Y-ağzı özellikleri görülür. Zamanla Y-ağzı yaygınlaşmıştır. Göktürkçe ile Uygurca’nın söz varlığı ve cümle türleri de farklıdır. Göktürkçe’de savaşçı ve göçebe hayatına ait somut kelimelerle kısa ve sade cümleler kullanılırken Uygurca’da yerleşik hayata ait şehircilik, tarım kelimeleriyle soyut kavramlarla ilgili kelimeler, tasvir fiilleriyle süslenen uzun cümleler görülür. Göktürkçe’de isim üslûbunun, Uygurca’da sıfat üslûbunun ağır bastığı söylenebilir. Göktürkçe ile Uygurca arasında bazı ünsüz değişmeleri de olmuştur (buñ > mung “sıkıntı”, biñ > ming “bin”, sebin- > sevin- “sevinmek”, sub > suv “su” vb.). İsimlerin çoğul şekli için Göktürkçe’de umumileşmiş tek bir ek olmayıp topluluk ifade eden birkaç ek vardır (+lar, +t, +an). Bunlardan “+lar/+ler” eki Uygurca döneminde müstakil çokluk eki olmuştur. Eski Türkçe’de de kelime gruplarına sıkça rastlanır. Göktürkçe metinlerde fiiller basit ana cümlelerle ifade edilmiştir. Uygurca metinlerde birtakım yeni ifade çeşitleri görülür.
Batıdaki Eski Türk Lehçeleri. Avrupa Hun birliğinden bazı Türk devletleri veya gruplarına ait az sayıda yazıtlardaki dil de Eski Türkçe kapsamına girer. a) Tuna Bulgar hanlarının şeceresini gösteren isimler listesi. Bizans Grekçesi’nden Eski Kilise Slavcası’na çevrilen Ellinskiy Letopisets (Elen vak‘anüvisi) adlı el yazmaları kodeksi içindeki isimler listesinin iki yazma nüshası Moskova Tarih Müzesi’nde, bir diğeri Petersburg Halk Kütüphanesi’ndedir. Yazmalar XV ve XVI. yüzyıllarda kopya edilmiştir. Listede her bir hanın adı, kabilesi, tahta çıkış yılının on iki hayvanlı Türk takvimine göre hangi yılın kaçıncı ayı olduğunu belirten sayılar Tuna Bulgarcası ile kaydedilmiştir (Pritsak, Die bulgarische Fürstenliste, s. 1-102; Tekin, Tuna Bulgarları, s. 12-25). b) Güney Macaristan’da Nagy-Szent-Miklós’ta bulunan yirmi üç altın kaptaki Grek harfleriyle karışık runik yazılar. Bunlardan yirmi bir numaralı altın tastaki Grek harfli Türkçe dokuz kelimelik Buyla Zoapan yazıtı hakkında Thomsen, Németh, Pritsak farklı yorumlar yapmıştır. J. Németh yazıtın ve dilinin Peçenek Türkleri’ne ait olduğu görüşündedir (Die Inschriften, s. 1-85; Pritsak, Die bulgarische Fürstenliste, s. 1-102; Tekin, Tuna Bulgarları, s. 26-32). c) Preslav ve Çatalar’da (Bulgaristan) Tuna Bulgarları’ndan kalan yazıtlar. Preslav’daki granit bir sütuna kazılmış on satırlık Grek harfli Tuna Bulgarcası yazıt yüksek rütbeli iki kişinin askerleriyle teçhizatının sayımı hakkındadır. Çatalar yakınındaki bir kilisede altı satırlık yazıt ise mermer sütun üzerinde 42 × 40 cm. boyutunda Grek harfli Tuna Bulgarcası’yla yazılmıştır (a.g.e., s. 35-42). VII-IX. yüzyıllarda siyasî varlık gösteren Hazar Türkleri’ne ait bazı isim ve unvanlar Arap, Bizans, Ermeni, Gürcü vb. kaynaklarında geçer. Bunlar Hazar lehçesinin Türk dilinin ş/z özellikli kolundan olduğunu düşündürmektedir. İslâm müelliflerinin Hazar diliyle Bulgar dilinin birbirine çok benzediği yolunda verdiği bilgi bu fikri desteklemektedir. Bu bilgilerden Bulgarca’nın X. yüzyıldan önce r’li değil z’li bir lehçe olduğu anlaşılmaktadır.
2. Orta Türkçe (X-XIX. yüzyıllar). İslâmî dönemde Doğu Türkistan’da Karahanlı Türkçesi’yle (XI-XIII. yüzyıllar) başlar; Mâverâünnehir’de Hârizm Türkçesi (XIII-XV), doğuda Çağatayca (XV-XIX), batıda İdil (Volga) Bulgarcası (XIII-XIV), Kuman-Kıpçak Türkçesi (XIII-XVII), Mısır ve Suriye’de Memlük Kıpçakçası (XIII-XVI), Anadolu’da Eski Anadolu Türkçesi (XIII-XIV) ve Osmanlıca ile (XV-XX) devam eder. Orta Türkçe döneminde Uygur yazısı bir süre varlığını doğuda sürdürmüş, fakat zamanla Arap yazısı yaygınlaşmıştır. Karahanlı Türkçesi’yle yazılan eserler şunlardır: a) Kur’an Çevirisi. Sâmânî Hükümdarı Mansûr b. Nûh zamanında (961-976) Kur’an’ı Farsça’ya çeviren âlimler arasında İsbîcâblı bir Türk’ün bulunduğu, Kur’an’ın Farsça’ya çevrilmesi esnasında Karahanlı Türkçesi’ne de çevrildiği bilinmektedir. Ancak bu nüsha kayıptır; eldekiler ondan çoğaltıldığı anlaşılan XIV. yüzyıla ait nüshalardır. Türkçe çevirinin dil özelliklerinden çeviriyi yapan Türk müfessirin Siriderya’nın aşağısından Talas vadisinden olduğu sanılmaktadır. b)Kutadgu Bilig. İnsanın dünya ve âhirette saadete ermesi için yapması gerekenleri anlatmak amacıyla kaleme alınmıştır. Yûsuf Has Hâcib’in Balasagun’da Karahanlı Türkçesi’yle ve aruz vezniyle yazarak Kâşgar’da 462’de (1069-70) tamamlayıp Tamgaç Uluğ Buğra Han’a sunduğu siyâsetnâme türünde bir eserdir. c)Dîvânü lugāti’t-Türk. Kâşgarlı Mahmud’un Araplar’a Türkçe’yi öğretmek ve Türkçe’nin Arapça kadar zengin bir dil olduğunu göstermek amacıyla Bağdat’ta 466’da (1074) yazıp 470’te (1077) Abbâsî Halifesi Muktedî-Biemrillâh’a sunduğu Türkçe-Arapça ansiklopedik sözlüktür. Eserde 8000 kadar Türkçe kelimeden başka o zamanki Türk dili ve halk edebiyatı ile Türk dünyası hakkında çeşitli bilgiler bulunmaktadır. d)Atebetü’l-hakāyık. Edib Ahmed Yüknekî’nin aruz vezniyle yazdığı, İslâmî öğütlerden meydana gelen eseridir. Nerede ve ne zaman kaleme alındığı belli değilse de dil özelliklerine göre Karahanlı Devleti’nin son zamanlarında yazıldığı tahmin edilmektedir.
Hârizm Türkçesi. Amuderya ırmağının aşağı yatağında kalan (bugün Türkmenistan ve Karakalpakistan) Hârizm bölgesi 712’de Araplar’ın, 1017’de Gazneli Mahmud’un, 1043’te Selçuklular’ın idaresine geçmiştir. Çevredeki bozkırlardan buraya pek çok Türk gelip yerleşmiş, çeşitli Türk boylarının diyalektleri birbiriyle karışarak Hârizm Türkçesi denen bir yazı dili oluşmuştur. Selçuklu valilerinden Atsız b. Muhammed devrinde Hârizm yarı müstakil bir devlet haline gelmiştir. Hârizm Türkçesi özelliklerini içeren eserler şunlardır: a) Mukaddimetü’l-edeb. Zemahşerî’nin Arapça öğrenmek isteyen hükümdar Hârizmşah Atsız için 1127-1144 yılları arasında yazdığı bir sözlüktür. Arapça kelime ve kısa cümlelerden oluşan metnin altına Türkçe veya başka dildeki anlamları yazılmıştır. b) Kısasü’l-enbiyâ. Rabgūzî’nin Mâverâünnehir’deki Ribât Oğuz’da Farsça bir eserden 709-710’da (1309-1311) Türkçe’ye uyarlayarak Çağatay Hanı Tarmaşirin’in emîrlerinden Nâsırüddin Tok Buga’ya sunduğu, çeşitli peygamberlerin hikâyelerinden meydana gelen ve yer yer konuyla ilgili manzum parçalara da yer verilen mensur eser sade bir dille yazılmıştır. c) Muînü’l-mürîd. Hârizm’de 713’te (1313) İslâm adlı bir âlimin (son bölümünü Ürgençli Şeyh Şeref Hoca’nın) yazdığı manzum eser dinî konulardan ve tasavvuf âdâbından bahseder. d) Muhabbetnâme. Hârizmî’nin 754’te (1353) Siğnâk’ta mesnevi tarzında kaleme aldığı eserin biri Uygur, diğeri Arap yazısıyla iki nüshası bilinmektedir. Müstensihlerce dili kısmen Çağatayca’ya uyarlandığından Hârizm Türkçesi’nin özelliklerini yeterince temsil ettiği söylenemez. e) Nehcü’l-ferâdîs. Kerderli Mahmûd b. Ali’nin dünya ve âhiret mutluluğu için gerekli bilgileri vermek amacıyla kaleme aldığı eser halk diliyle ve harekeli nesirle yazılmış metninden dolayı Hârizm Türkçesi’nin en önemli kaynaklarından sayılır. f) Karışık Dilli Kur’an Tercümesi ve Tefsiri. Başı ve sonu eksik olduğundan ne zaman ve nerede yazıldığı bilinmeyen 222 yapraklık bu eseri (Süleymaniye Ktp., Yazma Bağışlar, nr. 3966) bilim âlemine 1990 yılında Nuri Yüce tanıtmış, sonraki yıllarda tamamı üzerinde yüksek lisans tezi yapılmıştır. g) Hüsrev ü Şîrîn. Hârizmli Kutb adlı şair, Nizâmî-i Gencevî’nin Ḫüsrev ü Şîrîn mesnevisini kısaltarak Türkçe’ye çevirmiş ve Altın Orda Hükümdarı Tini Beg Han ile eşi Cemile Han Melek Hatun’a sunmuştur. Mısır’da Berke Fakih tarafından 785’te (1383) istinsah edilen nüshası Paris’tedir. Hüsrev ü Şîrîn hem Hârizm hem Kıpçak Türkçesi özellikleri gösterir (DİA, XIX, 56). h) Mi‘râcnâme. Hz. Muhammed’in mi‘racını anlatan eserin yazarı belli değildir. Biri Uygur yazısıyla Herat’ta 840’ta (1436), diğeri Arap yazısıyla 917’de (1511) Mısır’da istinsah edilen iki nüshası vardır. i) Miftâhu’l-adl. Ahlâkî hikâyeler içeren anonim bir fıkıh kitabı olan eseri J. Eckmann, Hârizm Türkçesi’yle yazılan eserler arasında göstermiştir. Yazı ve imlâda Karahanlı Türkçesi geleneğini devam ettiren Hârizm Türkçesi’nin önemli dil özellikleri şunlardır: İlk hecedeki e’nin (kapalı é) belirtilmesi (bérmek, béş, témek), Arap yazısında üç noktalı ”ڨ“ (w) ile yazılan b-v arası f sesinin yazıda gösterilmesi (tewe “deve”, aw “av”, öwke “öfke”), peltek ḏ (< d) sesinin mevcudiyeti (kaḏğu “kaygı”, iḏiş “kova”), eklerde yuvarlaklaşma, bazı nâdir kelimelerin varlığı.
Çağatayca. Hârizm ve Altın Orda bölgeleri eski kültür merkezi olma durumlarını XV. yüzyıldan itibaren kaybedince Orta Türkçe’nin doğusu ile kuzeybatısı arasında bazı farklılıklar başlamış, doğuda sonradan Çağatayca adıyla anılan Doğu Türkçesi, kuzeybatıda Kıpçak Türkçesi değişik yazı dilleri olarak gelişmiştir. Çağatayca, XIV. yüzyılın sonlarından başlayıp XIX. yüzyıla kadar devam eden ve yerini bugünkü Özbekçe ile Yeni Uygurca’ya bırakan, Orta Asya ve çevresindeki bütün Türkler’in kullandığı zengin ve edebî bir yazı dilidir. Beş asrı geçen uzun süre içinde Çağatayca üç döneme ayrılır. İlk dönemde Sekkâkî, Haydar Tilbe, Yûsuf Emîrî, Lutfî gibi şair ve yazarlar yetişmiştir. Klasik Çağatayca döneminde Nevâî, Hüseyin Baykara, Bâbür gibi şair ve yazarlarla Çağatayca edebî zirvesine ulaşmıştır. Klasik sonrası dönem, Türkistan’daki hanlıklarda yaşayan şairlerin ve yazarların eserlerinde devam eder. Bu dönemin en önemli temsilcisi Şecere-i Terâkime ve Şecere-i Türk’ün müellifi Ebülgazi Bahadır Han’dır. Çağatayca’nın başlıca özellikleri şunlardır: İlk hecedeki kapalı e (é) Çağatayca’da i olur, “kilmek, birmek”; kelime içinde ve sonundaki peltek ḏ (< d) sesi y’ye dönüşür; zamir n’si düşer, “başıda” (başında); p>f değişimi görülür; nesne eki +nı/+ni biçiminde yaygınlaşmıştır. Yapım ve çekim eklerinin başındaki g korunur: -gan/-gen; yaklaşma eki: +ga/+ge, +ka/+ke; zarf-fiil -gınça/-ginçe (-e kadar, -inceye kadar) biçimindedir.
İdil (Volga) Bulgarcası. İdil ırmağı yöresinde devlet kuran ve X. yüzyılda müslüman olan İdil Bulgarları’nın dilinin Tuna Bulgarcası ve bugünkü Çuvaşça gibi l/r Türkçe’si olduğu günümüze ulaşan mezar taşlarındaki Arap harfli yazılardan anlaşılmaktadır. Pek azı XIII. yüzyılın sonlarına, çoğu XIV. yüzyılın ilk yarısına ait mezar taşları Tataristan, Çuvaşistan ve Başkırdistan topraklarındaki eski mezarlıklarda bulunmuştur. Bunlar Moğol istilâsı (1236) sonrasına ait olduğundan daha önceye ait 250 yıllık zamandakilerin Moğollar tarafından yok edildiği tahmin edilmektedir.
Kuman-Kıpçak Türkçesi. Doğu Avrupa’da Karadeniz’in kuzeyindeki Kıpçak bozkırında Altın Orda Devleti topraklarında, ayrıca Mısır ve Suriye’de yazılmış Türkçe eserlerin dilidir. Bu eserler üç gruptan oluşur: Kuman Türkçesi ile ve Gotik harfli iki defterden oluşan Codex Cumanicus (XIV. yüzyıl), Altın Orda, Mısır ve Suriye’de yazılmış Arap harfli eserler (XIV-XVII. yüzyıl), Kırım’da Ermeni cemaatinin arşivlerinde kullandıkları Ermeni harfli Kıpçakça metinler (1559-1664).
Osmanlı Türkçesi. Osmanlı Devleti’nin hükümranlığı boyunca resmî yazışmalarda, edebî ve ilmî eserlerde kullanılan yazı dilidir. Önceleri sade bir Türkçe iken zamanla çoğalan Arapça, Farsça kelime ve terkiplerin Türkçe cümle ve gramer yapısıyla birleşmesi sonucunda ortaya çıkan yapay ve karma bir yazı dili olan Osmanlı Türkçesi üç devreye ayrılır: Eski Osmanlıca / Eski Anadolu Türkçesi (XIII-XV. yüzyıl), klasik Osmanlıca (XVI-XIX. yüzyıl), yeni Osmanlıca (XIX. yüzyılın ortalarından XX. yüzyılın başlarına kadar).
C) Türk Dilinin Tasnifi. XI. yüzyılda Kâşgarlı Mahmud, Türk lehçeleri hakkında bazı bilgiler verir. Türk dilinin tasnifi konusunda XIX. yüzyıldan bugüne kadar I.-N. Berezin (1848), F. W. Radloff (1882-83, 1911), Korş (1910), J. Németh (1917), A. N. Samoyloviç (1926), N. A. Baskakov (1952), M. Räsänen (1949, 1953), R. R. Arat (1953), J. Benzing (1953, 1959), K. H. Menges (1959), N. Yüce (1987), T. Tekin (1989) ve daha başkaları tarafından farklı ya da birbirine yakın tasnif denemeleri yapılmıştır. Gerek dil tarihi gerekse fonetik, morfolojik ve etnik özellikler bakımından coğrafî konumlarını da belirterek bugünkü Türk yazı dilinin gruplarını ve alt birimlerini şöylece sınıflandırmak mümkündür: 1. Güneybatı (Oğuz) grubu Türk lehçeleri. Bu grubun tarihî dönemi Selçuklular ve Beylikler devrinde Eski Anadolu Türkçesi ve Osmanlıca’dır. Bugünkü lehçeleri: Türkiye Türkçesi, Âzerî Türkçesi, Türkmence, Gagauzca; Irak Türkmenleri’nin lehçesi; İran’da Horasan Türkçesi, Fars bölgesinde Kaşkay Türkçesi, Kuzey Kıbrıs ve Balkan ülkelerindeki Türkçe ağızlar. 2. Kuzeybatı (Kıpçak) grubu Türk lehçeleri. XIV. yüzyılda Codex Cumanicus’taki Komanca, Mısır ve Suriye’deki Memlükler’in konuştuğu Memlük Kıpçakçası, Karadeniz’in kuzeyindeki Altın Orda Kıpçakçası bu grubun tarihî dönemini oluşturur. Kuzeybatı grubunun bugünkü lehçeleri şunlardır: Tatarca, Kırım Tatarcası, Başkırtça, Karayca, Karaçayca, Balkarca, Kumukça, Nogayca, Kazakça, Karakalpakça ve Kırgızca. 3. Güneydoğu (Uygur) grubu Türk lehçeleri. Bu grubun tarihî yazı dilleri Eski Uygurca, Karahanlı ve Çağatay Türkçesidir. Bugünkü lehçeleri Özbekçe, Yeni Uygurca, Sarı Uygurca ve Salarca’dır. 4. Kuzeydoğu (Sibirya) grubu Türk lehçeleri. Doğu Sibirya’nın güney kısmında yer alan Türk lehçeleri Altayca, Hakasça, Tuvaca ve Şorca’dır. 5. Yakutça. Asya’nın kuzeydoğusunda Rusya Federasyonu’na bağlı Yakut (Saha) Özerk Cumhuriyeti’nde 510.000 kişi tarafından konuşulur. Türk dilinin aslî uzun ünlülerini koruyan lehçelerinden biridir ve z/ş özelliğine sahiptir. Yakutlar başka kavimlerle karıştıkları için dilleri değişikliğe uğramıştır. Söz varlığında % 32,5 Türkçe, % 26 Moğolca, % 5 Tunguzca ve Samoyedce, % 36,5 bilinmeyen ölü bir dilden alınma kelimeler vardır. 6. Bulgar grubu (Çuvaşça). Çuvaş Özerk Cumhuriyeti’nde ve komşu ülkelerdeki bazı şehirlerde yaklaşık 2 milyon kişi tarafından konuşulur. Çuvaşça X. yüzyılda müslüman olan İdil Bulgarları’nın r/l özelliğindeki dilinin devamıdır. 7. Halaçça. Türkçe’nin en eski bazı özelliklerini koruması bakımından önemlidir. Orta İran’da elli kadar köyde yaklaşık 50.000 kişi tarafından konuşulmaktadır.
BİBLİYOGRAFYA
Dîvânü lugāti’t-Türk (Dankoff), I-II.
Dîvânü lugāti’t-Türk Tercümesi, I-III.
Radloff, Versuch, I-IV.
Doerfer, TMEN, I-IV.
a.mlf., “Das Chorasantürkische”, TDAY Belleten, 1977 (1978), s. 127-205.
Zemahşerî, Mukaddimetü’l-edeb (haz. Nuri Yüce), Ankara 1988.
Ebû Hayyân el-Endelüsî, Kitâbü’l-İdrâk (nşr. ve trc. Ahmet Caferoğlu), İstanbul 1931.
V. Thomsen, “Déchiffrement des inscriptions de l’Orkhon et de l’Iénissei, notice préliminiaire”, Bulletin der Dänischen Akademie, Copenhague 1893, s. 285-299.
J. Deny, Grammaire de la langue turque (dialecte Osmanli), Paris 1921; (Türkçesi: Ali Ulvi Elöve, Türk Dili Grameri: Osmanlı Lehçesi, İstanbul 1941).
J. Németh, Die Inschriften des Schatzes von Nagy-Szent-Miklós, Budapest 1932, s. 1-85.
K. Grönbech, Der türkische Sprachbau I, Kopenhagen 1936, s. 1-182.
a.mlf., Codex Cumanicus, Kopenhagen 1936.
Besim Atalay, Divanü lûgat-it-Türk Dizini “Endeks”, Ankara 1943.
J. Benzing, Einführung in das Studium der altaischen Philologie und der Turkologie, Wiesbaden 1953, s. 61-131.
O. Pritsak, Die bulgarische Fürstenliste und die Sprache der Protobulgaren, Wiesbaden 1955, 1-102.
a.mlf., “Das Kiptschakische”, Ph.TF, I, 74-87.
Ahmet Caferoğlu, Türk Dili Tarihi, İstanbul 1958-64, I-II.
Ph.TF, I-II, tür.yer.
J. Eckmann, “Das Tschaghataische”, a.e., I, 138-160.
A. von Gabain, “Die Sprache des Codex Cumanicus”, a.e., I, 46-73.
a.mlf., Alttürkische Grammatik, Wiesbaden 1974, s. 9-41.
Muharrem Ergin, Türk Dil Bilgisi, İstanbul 1962.
J. R. Krueger, Yakut Manual, The Hague 1962.
Saadet Çagatay, Türk Lehçeleri Örnekleri, Ankara 1963-64, I-II.
A. Dilaçar, Türk Diline Genel Bir Bakış, Ankara 1964.
Yazıki Naradov SSSR-II: Tyurskie yazıki, Moskva 1966.
Talât Tekin, Ana Türkçede Aslî Uzun Ünlüler, Ankara 1975.
a.mlf., Tuna Bulgarları ve Dilleri, Ankara 1987, s. 12-42.
a.mlf., “A New Classification of the Chuvash-Turkic Languages/Türk Dil ve Diyalektlerinin Yeni Bir Tasnifi”, Erdem, V/13, Ankara 1989, s. 129-139, 141-168.
Şinasi Tekin, “Eski Türkçe”, TDEK, s. 142-192.
Farid Sabirzjanovič Hakimzyanov, Yazık epitafiy Voljskih Bulgar, Moskva 1978, s. 1-207.
Mehmet Fuad Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi (haz. Orhan F. Köprülü – Nermin Tekin), İstanbul 1981, s. 198-206.
a.mlf., “Çagatay Edebiyatı”, İA, III, 270-323.
J. Faensen, Sprachen in der UdSSR, Osnabrück 1983.
Ali Fehmi Karamanlıoğlu, Kıpçak Türkçesi Grameri, Ankara 1994.
Nuri Yüce, “Hârizm Türkçesi”, Türkler (nşr. Hasan Celal Güzel v.dğr.), Ankara 2002, V, 793-803.
a.mlf., “Çuvaşlar”, TDAY Belleten, 1994 (1996), s. 205-229.
a.mlf., “Türk Dilinin Ural-Altay Dilleri Arasındaki Yeri”, İA, XII/2, s. 445-456.
a.mlf., “Türk Dili ve Lehçeleri”, a.e., XII/2, s. 468-530.
a.mlf., “Oğuzca”, DİA, XXXIII, 323-325.
M. Erdal, A Grammar of Old Turkic, Leiden 2004.
Timur Kocaoğlu, Karay: The Trakai Dialect, München 2006, s. 1-37.
Türk Lehçeleri Grameri (ed. Ahmet B. Ercilasun), Ankara 2007.
Ahmed Zeki Velidi [Togan], “Hârizm’de Yazılmış Eski Türkçe Eserler”, TM, II (1928), s. 315-345.
Abdülkadir İnan, “XIII.-XV. Yüzyıllarda Mısır’da Oğuz-Türkmen ve Kıpçak Lehçeleri ve «Halis Türkçe»”, TDAY Belleten (1953), s. 53-71.
Reşit Rahmeti Arat, “Türk Şivelerinin Tasnifi”, TM, X (1953), s. 59-139.
Necmettin Hacıeminoğlu, “Hüsrev ü Şîrîn”, DİA, XIX, 56.
Âzerîler. Âzerî Türkçesi. Türkçe’nin Oğuz grubunda yer alan Batı Türkçesi’nin iki büyük kolundan biridir. Kafkasya’nın bazı kısımları, Kuzey Azerbaycan, İran’ın bazı bölgeleri, Doğu ve Güney Anadolu, Irak ve Suriye dolaylarında XIII. yüzyıldan sonra teşekkül etmeye başlamıştır. Zamanla yazı dili şeklinde gelişen Oğuzca’nın bu koluna Azerbaycan Cumhuriyeti’nin resmî dili olması dolayısıyla Azerbaycan dili veya Azerbaycanca dendiği gibi Âzerî Türkçesi adı da verilmektedir. Âzerî Türkçesi’nde genellikle Arap alfabesi kullanılmıştır. Ancak Kuzey Azerbaycan’da 1922’den itibaren kısmen ortaya çıkan Latin harfleri, Bakü Türkoloji Kurultayı’nın (1926) ardından 1929 yılı başlarında resmen kabul edilmişse de 1939 yılı sonlarında Sovyet etkisiyle Kiril alfabesine geçilmiştir. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin ilânından sonra (1992) Latin alfabesi resmen yürürlüğe girmiştir.
Azerbaycanlı bazı ilim adamları Âzerî Türkçesi’nin başlangıcını Oğuzlar’ın bölgeye gelmesinden önceki dönemlere kadar götürseler de bu aslında Oğuzca’nın yazı dili halini almasından evvel Horasan kültür çevresinde geçirdiği bir hazırlık devresi olarak kabul edilebilir. Günümüzdeki şekliyle Âzerî Türkçesi yazılı eserlerini XIV. yüzyıldan itibaren vermeye başlamıştır. Yazı dilinin ağırlık merkezini ilk yüzyıllarda Güney Azerbaycan (Tebriz) teşkil ederken 1813’ten sonraki Rus istilâsının ardından Kuzey Azerbaycan’da Bakü, Tebriz’in yerini almıştır. Rus istilâsı ayrıca Güney ve Kuzey Azerbaycan arasında zamanla dil ve edebiyatta iz bırakan belli ölçüde kültür ayrışmasına yol açmıştır. Nitekim 1930’da İran’da Farsça’nın tek resmî dil olarak kabul edilmesi üzerine ülkedeki Türkler bu tarihten sonra ana dilleriyle öğrenim göremedikleri gibi eser de yayımlayamamıştır. 1979 İran İslâm devriminden sonra Âzerî Türkçesi’yle yayım izne bağlanmıştır (bu konuda geniş bilgi için bk. Gökdağ – Heyet, bibl.). Âzerî Türkçesi bugün Kuzey Azerbaycan, Gürcistan ve Kafkasya’da yaklaşık 10 milyon, İran’da 20-25 milyon kişi tarafından kullanılmaktadır.
Âzerî Türkçesi’nin tarihî devreleri şu şekilde sıralanabilir: a) XIII. yüzyıl Batı Türkçesi içinde teşekkül dönemi; b) XIV-XVII. yüzyıllar yazı dili olarak gelişme dönemi; c) XVIII. yüzyıl ve XIX. yüzyılın birinci yarısı mahallî özelliklerin dile geçişi ve millî dilin oluşma süreci; d) XIX. yüzyılın ortalarından günümüze kadar modern Azerbaycan yazı dili dönemi. 1920’li yıllardan sonra standart yazı dili haline gelen Âzerî Türkçesi’nin bugünkü ağızları şunlardı: 1. Doğu grubu (Kuba, Bakü, Şemâhî [Şamahı], Mugan bölgesi / Sâlyân, Lenkeran). 2. Batı grubu (Kazak, Karabağ/Şuşa, Gence ve Ayrım boyu). 3. Kuzey grubu (Nuha/Şeki, Kutkaşen, Zakatala, Gah, Derbend). 4. Güney grubu (Nahcıvan, Ordubâd, Tebriz, Urmiye, Erdebil, Hemedan). Bunların dışında Irak, Suriye, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun bazı bölgeleriyle İran’da (Kaşkaylar, Aynalılar gibi) Âzerî Türkçesi’nin çeşitli ağızları kullanılmaktadır. Âzerî Türkçesi XX. yüzyılın başlarında Türkiye Türkçesi’yle bütünleşme sürecine girmişse de 1926-1927 yıllarından sonra Rus etkisiyle yeniden Azerbaycan ağızlarına dönülmüştür. Ancak Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Türkiye’den yapılan uydu yayınları, Âzerî Türkçesi’nin yeniden Türkiye Türkçesi’yle bir yakınlaşma dönemine girmesine kapı aralamış görünmektedir. Bugünkü Âzerî Türkçesi’nde otuz iki harf vardır; bunlardan üçü Türkiye Türkçesi’nden farklıdır: Kapalı e: “é”, art damak tonlu ünsüzü g: “q”, art damak tonsuz ünsüzü h (خ): “x”. Türkiye Türkçesi’ndeki normal e sesi “ə” ve k (kef) ön damak ünsüzü alıntı kelimeler hariç sadece ince ünlülerle birlikte kullanılır.
Âzerî Türkçesi’nin Başlıca Özellikleri Şunlardır: a) Ses Bilgisi. 1. Arapça, Farsça kelimelerde kısa ünlüler inceltilir: sabr > səbr, Arab > ərəb, suhan > süxən, sofra > sürfe. 2. Arapça “müfâale” kalıbında olan kelimeler “müfâile” şekline çevrilir: mükâleme > mükâlime, müsâdere > müsâdire. 3. Türkçe kelimelerdeki bütün ka’lar q veya x’ya dönüşür: ayak > ayax, bakış > baxış, korkak > qorxaq, karanlık > qaranlıq. 4. v’den önce gelen a, e düz ünlüleri yuvarlaklaşır: avuç > ovuc, av > ov, kavuş- > qovuş-, mevt > mövt, zevk > zövq. 5. Bazı Arapça kelimelerde kelime başındaki i sesi uzun bir kapalı e’ye çevrilir: i’tirâf > e’tirâf, i‘lân > e’lan, ihtişam > ehtişam; Farsça kelimelerde: pişe > péşe “iş”. 6. b ⁓ m: Bazı kelimelerde ilk seste: ben > mən, bin > min, boncuḳ > muncuk. 7. Kelime başında p/b karışıktır: parmak/barmaq, boz-/poz-, balçık/palçıq. 8. Bazı kelimelerde ilk seste g yerine k kullanılır: geç- > keç-, göç- > köç-, gönül > könül.
b) Şekil Bilgisi. 1. Ünlü ile biten isimlerin belirtme durumu -nı/-ni, -nu/-nü ekiyle yapılır: qapı-nı, ölü-nü, dəli-ni. 2. Özellikle Güney Azerbaycan ağızlarında çoğul ikinci kişi iyelik eki için -z kullanılır: eliniz > əlivüz > əlüz, yüzünüz > üzüvüz > üzüz. 3. İsimden isim yapma eki +çı/+çu ünsüz uyumuna girmez: alverçi “tâcir”, odunçu, yazıçı “yazar, kâtip”. Üçüncü sıra sayı sıfatları “-ımcı/-imci, -umcu” ekleriyle yapılır: birimci, bəşimci, altımcı, doqquzumcu. 4. “-çan/-çən, -yaçan/-yəçən” eklendiği kelimeye “e kadar” anlamı verir: ölənəçən, nə vaqtaçan, gələnəçən, dərəyəçən.
Türkiye Türkçesi’nden farklı olan başlıca takı ve zarf yapıları şunlardır: a) Takılar: tək, təkin, kimi “gibi”; sarı “için, ötürü”; mahsus “ayrıca”; ġabag “karşı”; axı “peki, ama”. b) Zarf yapıları. 1. -akı/-əki: yanakı “bitişik, yandan, yanda olarak”, çəpəki “çabukça, acele”, yanaşı “birlik, birlikte”, 2. -yana: dostyana “dostçasına”, saymazyana “saymayarak, aldırış etmeyerek”. 3. -cək: köynəkcək “gömlekli halde”, sevincək “sevinçli olarak”. 4. -lıgda/-likdə, -lükdə: ikilikdə “ikili olarak”, ayrılıxda, üçlükdə “üçlü halde”. Zaman zarfları: İmdi “şimdi”, həmişə “her zaman”, haçan “ne zaman”, ha vaxt “ne zaman”, bıldır “geçen sene”, dünen “dün”, sabah “yarın”, günorta “öğlen”, bayax “az önce”, qabaxca “önce”, haçandan haçana “ne zamandan ne zamana.” Ora-bura “oraya buraya”, hara “nereye”, yan “taraf, yön”, o tay “o taraf”, bu tay “bu taraf”, qırax “kenar” ise Türkiye Türkçesi’nden farklı olarak kullanılan yer zarflarıdır (ayrıca bk. DİA, XXXIII, 323-324).
BİBLİYOGRAFYA
Ahmet Caferoğlu – G. Doerfer, “Das Aserbeidschanische”, Ph.TF, I, 280-309.
Muharrem Ergin, Azerî Türkçesi, İstanbul 1971.
Tofiq Hacıyev, XX. Esrin Evvellerinde Azerbaycan Edebi Dili, Bakı 1976.
a.mlf. – Kamil Veliyev, Azerbaycan Dili Tarihi, Bakı 1983.
Müasir Azerbaycan Dili, Bakı 1978-81, I-III.
Hesen Balıyev, Azerbaycan Dili, Bakı 1982.
Muhtar Hüseynzade, Müasir Azerbaycan Dili (III. Hisse: Morfologiya), Bakı 1983.
Efrasiyap Gemalmaz, Çağdaş Azerî Türkçesi Metinleri, Erzurum 1986.
Nizami Hudiyev, Azerbaycan Edebi Dili Tarihi, Bakı 1995.
Gülşen Seyhan Alışık, “Azerbaycan Türkçesi”, Türkler (nşr. Hasan Celal Güzel v.dğr.), Ankara 2002, XIX, 227-243.
Bilgehan A. Gökdağ – M. Rıza Heyet, “İran Türklerinde Kimlik Meselesi”, Bilig, sy. 30, Ankara 2004, s. 51-84.
Âzerî Edebiyatı. Azerbaycan sözlü edebiyatı bir yandan Türkler’in tarih sahnesine çıkışına, diğer yandan Türkistan’daki genel Türk kültürüne, bu bölgelerdeki yazılı edebiyat ise XIII. yüzyıldan itibaren Oğuzca yazı diline bağlıdır. Başlangıçta bu edebiyatın yazılı örnekleri Anadolu Türkçesi’yle ortaktı; XIV-XV. yüzyıllardan sonra ayrışma başlar. Azerbaycan edebiyatının muhteva itibariyle Akkoyunlu, Karakoyunlu dönemlerinde kısmen, Safevî döneminde ise daha belirgin şekilde Anadolu edebiyatından farklılaşmaya başladığı görülmektedir. Ancak Dede Korkut hikâyeleri, Erzurumlu Darîr, Kadı Burhâneddin, Nesîmî, Habîbî, Hatâî gibi eser ve şahsiyetleri dönemin ortak edebiyatı içinde değerlendirmek gerekir. Nitekim Nesîmî, Hatâî ve Fuzûlî’nin Anadolu ve Balkanlar’daki etkisi günümüzde de kendini hissettirmektedir. Hatta Nesîmî ve Hatâî, Azerbaycan’dan ziyade Anadolu ve Balkanlar’da özellikle Alevî ve Bektaşî çevrelerinde sevilerek okunmuştur. Azerbaycan edebiyatı zengin bir halk edebiyatına sahiptir. Eski Türk destanlarının kalıntılarıyla Dede Korkut ve Köroğlu hikâyeleri, Âşık Garip, Kerem ile Aslı, Şah İsmâil gibi hikâyelerin ilk defa bu bölgede ortaya çıkması bu zenginliği gösterir. Bazı edebiyat tarihçileri Azerbaycan yazılı edebiyatının önce Arapça ve Farsça olarak başladığını, Türk asıllı Nizâmî-i Gencevî, Katrân-ı Tebrîzî ve Hâkānî-yi Şirvânî gibi isimlerin ilk şairleri olduğunu ileri sürer. Azerbaycan Türkçesi’yle yazılan eserler söz konusu olduğunda XIII. yüzyılın sonu ile XIV. yüzyılın başlarında yaşayan ve sadece iki Türkçe gazeli bulunan Hasanoğlu mahlaslı Şeyh İzzeddin Asfarayânî ilk şair sayılabilir. Kadı Burhâneddin, Erzurumlu Darîr ve Nesîmî XIV. yüzyılın en önemli simalarıdır. Hurûfîliği ile tanınan Nesîmî Hatâî, Habîbî, Fuzûlî gibi birçok şairi etkilemiştir.
XV. yüzyılda Karakoyunlu ve Akkoyunlu saraylarında birçok Âzerî şairi yetiştiği gibi Karakoyunlu Cihan Şah, “Hakîkî” mahlasıyla Türkçe şiirler yazmıştır. Divan’ı ve tasavvufî mesnevileri ile Dede Ömer Rûşenî, Yûsuf u Züleyhâ adlı bir mesnevisi bulunan Hatâî ve Habîbî bu yüzyılın belli başlı şairleridir. Şirvanşahlar ve Safevîler döneminde halk şairlerine önem verilmiş, bunların saraylarında Azerbaycan Türkçesi’yle eserler yazılmıştır. “Hatâî” mahlasıyla hem klasik şiir hem halk şiiri tarzında manzumeler yazan Şah İsmâil’in Türkçe bir divanı, Dehnâme ve Nasîhatnâme adlı mesnevileri vardır. Hece vezniyle sade ve etkili bir dille yazdığı manzumelerinde Hurûfîliğin, Şiî-Alevî inançlarının telkin edildiği görülür. Sahanın ilk âşığı olarak bilinen Kurbânî de bu dönemde yaşamıştır. Kaçarlar devrinde âşık edebiyatı daha da zenginleşerek olgunluk çağına kavuşmuştur. XVI. yüzyılın ilk yarısında Azerbaycan edebiyatı Fuzûlî ile klasik döneme girmiştir. Türkçe divanı, Leylâ vü Mecnûn adlı mesnevisi ve diğer eserleriyle Fuzûlî, Türk edebiyatının her üç dairesinde (Osmanlı, Azerbaycan, Çağatay) sevilerek okunmuş büyük bir sanatkâr olduğu gibi XVIII. yüzyılın sonuna kadar bütün Azerbaycan şairlerini büyük ölçüde etkilemiştir. XVII. yüzyılın en önemli şairleri arasında yer alan sebk-i Hindî üstadı Sâib-i Tebrîzî’nin on yedi Türkçe şiiri günümüze ulaşmıştır. Mesîhî’nin Varaka ve Gülşah, Dâm u Dâne, Zenbûr u Asel adlı mesnevilerinden son ikisi ele geçmemiştir. Kavsî Tebrîzî mistik duygulardan çok dünyevî hazlar, canlı hayat sahneleriyle dolu gazellerini sade bir dille kaleme almıştır. Bu yüzyılda bayatılarıyla meşhur Sarı Âşık ile iyi bir tahsil görmüş olan ve adına Abbas ile Gülgez adlı bir hikâye tertip edilen Tufarganlı Abbas gibi halk şairleri yetişmiştir. XVIII. yüzyılda Azerbaycan Türkçesi bölgede ortak dil halinde kullanılmış, Gürcü ve Ermeniler arasında Türk halk edebiyatı nevileri geniş ölçüde yayılmıştır. Miran ve Sayat Nova gibi Ermeni “aşug”ların Türkçe şiirleri vardır. Ayrıca Köroğlu gibi halk hikâyeleri, bazı âşık şiirleri ve bayatılar Ermeni ve Gürcü alfabeleriyle yazıya geçirilmiştir. Bu yüzyılın bazı şairleri, hece ile aruzu birlikte kullanmak suretiyle hem klasik hem âşık şiiri tarzında manzumeler yazarak Azerbaycan edebiyatının karakteristik niteliklerinden birini ortaya koymuştur. Nitekim Molla Penah Vâkıf her iki şiir dairesini birleştirip kendi adıyla anılan bir edebî mektep oluşturmuştur. Sade bir dille halk edebiyatı nazım şekillerine sadık kalarak şiirler söyleyen çağdaşı Vidâdî’nin Musîbetnâme adlı manzum eseri ahlâkî, içtimaî-siyasî bir taşlamadır. XVIII-XIX. yüzyıllarda dinî mevzular, özellikle Kerbelâ Vak‘ası’na hasredilen mersiyecilik zengin bir mektep haline gelmiştir. XIX. yüzyılda yaşayan Derbendli Kumrî’nin mersiyeleri Şiî-Türk coğrafyasında ve Anadolu Alevîleri arasında Kumru Kitabı adıyla ün kazanmıştır. Nebâtî ile Doğu Anadolu ve Amasya civarında tanınmış Karabağlı Nigârî de önemli şairlerdendir. XVIII. yüzyılda âşık şiiri Hasta Kasım, Âşık Valeh, Baba Şirvânî, Nigâristanlı Sâdık, Âşık Ertünü, Karacadağlı, Şikeste Şîrin gibi temsilciler yetiştirmiştir. Bu yüzyılda çoğu tercüme olmak üzere az sayıda mensur eser de kaleme alınmıştır. Yazarı bilinmeyen, halk diliyle yazılmış Şeyh Safî Menkıbeleri’nde Azerbaycan nesir dilinin geliştiği görülür. Bir halk hikâyesi olan Şehriyar Dastanı da nesir dilinin en güzel örneklerinden biridir.
Modern Azerbaycan Edebiyatı. XVIII. yüzyıldan itibaren Osmanlı ve İran merkezî yönetiminin Azerbaycan’daki etkinliği azalmış, Nâdir Şah’tan sonra çeşitli bağımsız hanlıklar ortaya çıkmıştır. XIX. yüzyıl başlarında Aras nehrinin kuzeyi Ruslar’ın eline geçince 1813 Gülistan ve 1828 Türkmençayı antlaşmalarıyla Azerbaycan, Rusya ve İran arasında ikiye bölünmüştür. Bu sebeple edebiyat yavaş yavaş iki ayrı mektep haline gelmiş, Güney Azerbaycan’da klasik edebiyat gittikçe zayıflayarak daha çok dinî içerikli eserler kaleme alınmıştır. XIX. yüzyılın başlangıcına kadar Azerbaycan edebiyatının merkezi olan Tebriz gerilerken önce Tiflis, daha sonra Bakü öne çıkmıştır. Güney çökmeye devam etmiş, Kuzey Azerbaycan’da Türkiye ve Rusya’nın etkisiyle Batı kültürüne yönelen modern bir edebiyat gelişmiştir. Rus okullarında öğretmenlik yaparken Azerbaycan Türkçesi’nin ilk ders kitabı olan Müntehabât’ı İ. Grigoryev’le birlikte yayımlayan (1851) Mirza Şefî‘ Vâzıh’ın lirik şiirleriyle kazandığı şöhret Rusya’yı aşarak Batı Avrupa’ya ulaşmıştır. General İsmail Bey Gutgaşınlı’nın kadın haklarını ve modern eğitimi ele aldığı Reşid Bey ve Saadet Hanım adlı hikâyesi 1835’te Varşova’da Fransızca yayımlandığından yeni edebiyatın gelişmesinde pek etkili olmasa da Azerbaycan’daki modernleşmenin vardığı noktayı göstermesi bakımından önem taşır.
XIX. yüzyılın fikir hayatı ve modern edebiyat açısından en önemli temsilcisi modern tiyatro yazarı, materyalist ve pozitivist düşüncelere sahip Mirza Feth Ali Ahundzâde’dir. 1850’de yazdığı komedilerinden bazılarının basım iznini alamadığından altı komedi ve Hikâyet-i Yûsuf Şah adlı eserleri 1959’da Temsîlât adıyla yayımlanmıştır. Bu eserleriyle hem modern Azerbaycan edebiyatının hem de yeni Azerbaycan nesir dilinin kurucusu sayılır. Ayrıca edebiyat nazariyesi, fikrî ve edebî tenkit konularında önemli makaleler yazmıştır. Klasik edebiyatın zayıflayarak devam ettiği bu dönemde hezeliyyât tarzındaki manzumelerin oldukça fazla olması dikkat çeker. Mersiyecilik sahasında da canlılık göze çarpar. Dâhil, Kumrî, Lâlî, Râcî, Dilsûz gibi şairler mersiyeleriyle; Bahâr Şirvânî, İsmâil Bey Nâkâm mesnevileriyle öne çıkar. Klasik edebiyatın bu çağdaki en önemli temsilcisi Seyyid Azim Şirvânî, Farsça ve Türkçe şiirler yanında Türkiye, İran ve Azerbaycan şairleri hakkında bir tezkire yazmış, Ekinçi ve Keşkül gazetelerindeki yazılarıyla modernleşme hareketlerini desteklemiştir. Âşık şiiri bu asırda büyük canlılık kazanmıştır. Dönemin en iyi şairlerinden olan Kasım Bey Zâkir oldukça sade dille ve realist bir üslûpla lirik ve samimi manzumeler, sosyal, siyasal, ahlâkî içerikli sert eleştiri şiirleri yazmıştır. Âşık Hüseyin, Âşık Hasan, Âşık Nevrûz, Âşık Abbas, Âşık Rızâ, Bayatlı Abbas, Zeğenli Abbas ve ünü Azerbaycan’ın dışına taşan Âşık Ali Asker (Elesger) bu dönemin belli başlı isimleridir. Modern edebiyatın temsilcilerinden Necef Bey Vezirli Müsibet-i Fahreddin (trajedi), Abdürrahim Bey Hakverdili Ağa Mehemmed Şah Kaçar (tarihî dram), Sultan Mecid Ganîzâde Mektûbât-ı Şeydâ Bey Şirvânî (roman) adlı eserleriyle yeni edebî türlerin ilk örneklerini vermiştir. Neriman Nerimanof da dramları, Bahadır ve Sona adlı romanıyla modern edebiyatçılar arasında önemli bir yere sahiptir.
XIX. yüzyılın son çeyreğinden itibaren basın hayatı canlanmış, sadece Azerbaycan’ın değil Rusya müslümanlarının da ilk gazetesi olan Ekinçi 1875’te Bakü’de Hasanbey Melikzâde Zerdâbî tarafından çıkarılmıştır. Tiflis’te Ziyâ (1879-1880), Ziyâ-yı Kavkaz (1880-1884) gazeteleri neşredilmiştir. Celâl Ünsîzâde’nin yayımladığı Keşkül (önce dergi, sonra gazete olarak 1883-1891) diğerlerine göre edebiyata daha çok yer vermiştir. Mehmet Ağa Şahtahtlı’nın Şark-i Rus gazetesi (Tiflis, 1903-1905) bunlardan daha fazla Rusya müslümanlarına sayfalarını açmış ve geniş bir coğrafyada okunmuştur. Gaspıralı İsmâil’in Tercüman gazetesi, Azerbaycan Türkleri arasında modern fikir ve eğitim faaliyetlerinin gelişmesinde çok etkili olmuştur. 1905 Rus Meşrutiyeti’nin ardından hürriyet ortamında millî basın üzerindeki sansür kısa bir zaman için kalkmış, millî ve dinî cemiyetler kurulmuş, yeni gazete ve dergiler yayımlanmıştır. 1908’de II. Meşrutiyet’ten sonra İstanbul’da ortaya çıkan fikir ve hürriyet atmosferi de Rusya Türkleri’ni büyük ölçüde etkilemiştir. Özellikle Türkiye’de öğrenim gören Azerbaycan aydınlarının bu etkiyi daha da genişletmesiyle 1905-1918 yılları arasında Azerbaycan’da Hayat, İrşat, Füyûzât, Terakki, İttifak, Molla Nasreddin, Yeni Füyûzât, Güneş, Mektep, Açık Söz, Dirilik, Taze Hayat, Yeni İrşat, Seda, Sedâ-yı Vatan, Basîret, Şelâle gibi gazete ve dergiler yayımlanmış, bu arada kitap neşri de artmıştır.
Türkiye’deki İslâmcılık-Türkçülük akımının Kafkasya’daki temsilcileri olan Ağaoğlu Ahmet ve Hüseyinzâde Ali modernleşme hareketlerine yeni bir ivme kazandırarak bölgeyi dış dünyaya açmıştır. Hayat ve Füyûzât’taki makaleleriyle hem fikir hayatının hem modern edebiyatın gelişmesinde önemli rol oynayan Hüseyinzâde Ali, İslâm-Türk medeniyetinin parlak dönemleri ve şahsiyetlerini, Tanzimat ve Meşrutiyet devri Türk fikir ve edebiyatını, Avrupa felsefesi ve edebiyatını, Türklük, Müslümanlık, Avrupalılık şeklinde ifade ettiği bir senteze kavuşturmak için çalışmıştır. Böylece bir yandan Azerbaycan muhiti üzerindeki Rus etkisinin zayıflamasını sağlayarak millî romantik edebiyat cereyanının temelini atarken diğer yandan Gaspıralı İsmâil’in de etkisiyle İslâm-Türk dünyası için bilim ve edebiyat dilinin İstanbul Türkçesi olması gerektiğini savunmuş, Azerbaycan Türkleri’nin de bu Türkçe ile yazmalarını tavsiye etmiştir. Bu edebiyat ve dil anlayışını başta Muhammed Hâdi, Hüseyin Câvid, Ahmed Cevat, Abdulla Şâik gibi şair ve yazarlar olmak üzere Ağaoğlu Ahmet, Mehmed Emin Resulzâde gibi siyasî şahsiyetler de benimsemiştir. Azerbaycan edebiyatında ilk defa vatan, millet, hürriyet gibi kavramları Muhammed Hâdi romantik bir bakış açısıyla, Mirza Ali Ekber (Elekber) Sâbir ise oldukça etkili satirik bir dille işlemiş, Ali Abbas Müznib, İbrâhim Tâhir, Ahmed Cevat Hâdi’yi daha sade bir dille yazarak takip etmiştir. Sovyet döneminden sonra Türkiye’ye kaçan ve ateşli anti-komünist, milliyetçi şiirleriyle tanınan Elmas Yıldırım’ı da bu grubun içinde saymak gerekir.
Millî, romantik ve hümanist edebiyatın önde gelen temsilcisi Hüseyin Câvid aynı zamanda şiirleri ve manzum piyesleriyle devrin en büyük şair ve dramaturgudur. Bahar Şebnemleri, Geçmiş Günler adlı şiir kitapları; Uçurum, İblis, Şeyh San’an, Topal Timur, Siyavuş, Peygamber, İblisin İntikamı gibi manzum piyesleriyle Sovyet döneminde de etkisini sürdürmüştür. Özellikle Bolşevik ihtilâlcilerinin insanlığın kurtarıcısı şeklinde idealleştirildiği bir dönemde büyük bir cesaretle Peygamber dramını yazıp Hz. Muhammed’i döneminde ışık yayan önder ve insanlığın kurtarıcısı olarak tasvir etmiş, bu dramı ve Âzer adlı manzum eseriyle komünist ideolojiyi de eleştirmiştir. 1918 istiklâlini ve Türkiye-Azerbaycan kardeşliğini anlattığı heyecanlı şiirleriyle tanınan, “Çırpınırdın Karadeniz bakıp Türk’ün bayrağına” adlı ünlü şarkının güfte yazarı Ahmed Cevat, Dalga ve Koşma adlı kitaplarıyla millî edebiyat cereyanının temsilcisidir. Mehmed Emin Resulzâde tarafından 1915’te Bakü’de çıkarılan Açıksöz gazetesi Türkleşmek, İslâmlaşmak, muasırlaşmak düşüncesini savunarak Azerbaycan’ı istiklâle hazırlamıştır. Arkadaşlarıyla kurduğu Müsâvat Partisi, Türkiye’nin de yardımı ile 28 Mayıs 1918’de Azerbaycan’ın bağımsızlığını elde etmesinde büyük rol oynamış, fikir ve edebiyat hayatında Türkiye’nin etkisi iyice arttığı gibi millî romantik edebiyat anlayışı güçlenmiştir.
Önderliğini Celil Mehmedkuluzâde’nin yaptığı, Molla Nasreddin mizah dergisi etrafında toplanan aydınların oluşturduğu realist demokratik bir edebiyat ekolü de vardır. Siyasal, sosyal, ahlâkî içerikli satirik yazıları, Ölüler, Anamın Kitabı, Danabaş Kendinin Mektebi gibi piyesleri ve küçük hikâyeleriyle Sovyet öncesi ve sonrası realist, demokrat Azerbaycan edebiyatının en etkili ve sevilen yazarlarından biri Celil’dir. Bu ekol içinde sayılsa da aslında bağımsız bir şahsiyet olarak değerlendirilmesi gereken şair M. Alekber Sâbir, satirik-realist şiirleriyle halkı derinden etkilemiştir. Modern Azerbaycan şiirinin temellerini atan Sâbir’in İran, Türkiye, Tataristan ve Türkistan’da ilgiyle karşılanan şiirleri ölümünden sonra Hophopname adıyla basılmıştır. Onun yolundan giden birçok şair arasında en meşhuru Mirza Eli Möciz’dir. Sovyet döneminde tiyatro eserleriyle büyük başarıya ulaşmasına rağmen rejimin şiddetli baskılarına mâruz kalarak genç yaşta hapiste ölen Câfer Cebbarlı, Azerbaycan tiyatrosuna Edirne Fethi, Trablus Muharebesi, Bakü Muharebesi gibi piyesler; Solgun Çiçekler, Aydın, Nasreddin Şah, Od Gelini, Sevil gibi sosyal ve tarihsel konuları ele aldığı kuvvetli dram eserleri kazandırmıştır. Kız Kalesi adlı manzum hikâyesi meşhurdur. Fikir ve siyaset hayatına gazetecilikle başlayan Üzeyir Hacıbeyli Leylâ vü Mecnûn, O Olmasın Bu Olsun (Meşhedî İbad), Arşın Mal Alan, Köroğlu gibi operet ve operalarıyla dünya çapında şöhrete kavuşmuş bir sanatçıdır. Birkaç nesli öğretmenlik, didaktik şiirler ve yazdığı ders kitaplarıyla eğiten Abdullah Saik aynı zamanda Asrımızın Kahramanı, İblisin Huzurunda, İdeal İnsanlık gibi eserleriyle tanınmıştır.
1920’de Sovyet yönetiminin kurulmasından sonra Azerbaycan edebiyatında sosyalist-komünist içerikli ideolojik eserler gittikçe çoğalmıştır. Bu tarihe kadar maarif ve medeniyet sahasındaki bütün birikim burjuva eseri diye ortadan kaldırılmış veya yok sayılmıştır. Yazarlar komünist Rus edebiyatını örnek alıp eserler yazmaya zorlanmış, böylece sosyalist realizmine dayanan güdümlü bir edebiyat oluşmuştur. 1930-1945 yılları arasında işlenen konuların en yaygını II. Dünya Savaşı’dır. Resul Rızâ, Samed Vurgun, Süleyman Rüstem, Mehmed Rahim, Ahmed Cemil, Osman Sarıvelli, Mikâil Müşfik gibi şairler bu dönemde en olgun eserlerini vermiştir. M. Said Ordubadî, Abdulla Şaik, Süleymani Sâni Ahundof, Seyid Hüseyin, Yusuf Vezir Çemenzeminli, H. Mehdi, Mir Celâl, Mirza İbrahimof hikâye ve romanda; Samed Vurgun, Sabit Rahman, İlyas Efendiyef, Z. Halil, M. İbrahimof tiyatroda öne çıkan isimlerdir. 1945-1954 arasında şiirde Aliağa Vahid, Bahtiyar Vahabzâde, H. Hüseynizade (Hüseyin Ârif), Nebi Hezri Babayef, Mirvarid Dilbazi, Nigâr Refibeyli, İ. Gabil, K. Kasımzâde, E. Kürçaylı, Ali Kerim, İslâm Seferli; hikâye ve romanda Manaf Süleymanof, Hasan Seyidbeyli, Salam Gadirzâde, Yusif Azimzâde, Ali Veliyev, S. Rahimof, Bayram Bayramof, Azize Câferzâde; tiyatroda Sabit Rahman, C. Mecnunbeyov, Settar Ahundov, İlyas Efendiyev, Enver Mehmedhanlı, Şıhali Gurbanof gibi şairler yetişmiştir.
Stalin’in ölümünden (1953) sonra XX. Komünist Partisi Kurultayı’nda alınan kararlar edebiyat ve sanat hayatını belli ölçüde kışla sosyalizmi anlayışından uzaklaştırmış, önce Rus edebiyatında görülen değişiklikler 1960’lı yılların başından itibaren Azerbaycan edebiyatında da kendini göstermiştir. Katı ideolojik yaklaşımlar, sınıf çatışmasına dayalı şablon eserler arka plana çekilerek bir dereceye kadar demokrat, liberal yaklaşımlar sonucunda edebiyatta yeniden insana, cemiyete dönüş, millî konulara yönelme hareketi başlamıştır. 1980’li yılların sonlarında Gorbaçov döneminde daha da genişleyen bu açılım nihayet 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Azerbaycan edebiyatında dünya ile bütünleşme yolunda önemli gelişmelere yol açmıştır. 1960-2000’li yıllar arasındaki edebiyattan kısaca söz etmek zordur. Çünkü bu devir çok renkli, sanatkârlara göre bir hayli değişiklik gösteren zengin bir yelpazeye sahiptir. Bu dönemde genel edebî cereyanlardan çok ayrı ayrı sanatçılardan, farklı üslûplardan, hayata, cemiyete, insana farklı yaklaşımlardan, millî problemlere yönelmeden söz edilebilir. Bunlar arasında öne çıkan sanatçılar şunlardır: Şiirde Memmed Araz, Memmed İsmayıl, Halil Rıza Ulutürk, Abbas Abdulla, Sabir Rüstemhanlı, Nusret Kesemenli, Fikret Goca, Fikret Sadık, Mûsâ Yâkub, Neriman Hasanzâde, Ramiz Rövşen, Vakif Samedoğlu, Vakif Bayatlı, Elekber Salahzâde, Rüstem Behrudi; hikâye ve romanda Ferman Kerimzâde, İsmail Şıhlı, Îsâ Hüseyinov (Muğanna), Anar, Elçin, Ekrem Eylisli, İsi Melikzâde, Sabir Ahmedov, Sabir Âzerî, Çingiz Hüseyinov, Rüstem ve Maksut İbrahimbeyov kardeşler, Yusif Samedoğlu, Mevlüd Süleymanlı; tiyatroda İlyas Efendiyev, Altay Memmedov.
Kuzey ve Güney Azerbaycan edebiyatında dikkati çeken bir özellik de daha çok II. Dünya Savaşı sırasında Sovyet ordularının İran-Güney Azerbaycan’ı istilâsı sırasında Moskova yönetiminin siyasî menfaatler uğruna izin verdiği, fakat daha sonra millî bir ideale bürünen ve artık “cenup mevzuu” olarak adlandırılan Güney Azerbaycan probleminin yaygın biçimde işlenmesidir. Bu ideal İran’daki Türkler’in millî, demokratik hakları, sosyal, siyasal, ekonomik hayatıyla ilgili olduğu gibi Kuzey ve Güney Azerbaycan’ın birleştirilmesi gibi millî bir hedefe de yöneliktir. Sovyet döneminde bu ideali şiirde Memmed Rahim, Süleyman Rüstem, Osman Sarıvelli, B. Vahabzâde, Mehemmed Hüseyin Şehriyâr, Bulud Karaçorlu Sehend gibi şairler; hikâye ve romanda Mirza İbrahimof, Enver Memmedhanlı, Penahî Makûlu, Hamid Mehemmedzâde; tiyatroda İlyas Efendiyef gibi şahsiyetler ele almışlardır. Bu konu günümüz edebiyatında daha serbest ve canlı biçimde işlenmektedir.
XX. yüzyıl Güney Azerbaycan edebiyatı hakkındaki bilgiler Kuzey Azerbaycan’a nisbetle çok daha az ve yetersizdir. 1925’te İran’ın bir Türk devleti olma özelliğini kaybetmesi, ülkede Türk dilinin yasaklanması, siyasal ve kültürel baskıların 1979’a kadar bütün şiddetiyle devam etmesi yazılı edebiyatı iyice zayıflatmıştır; ancak halk edebiyatı ve folklor her zaman zengin ve canlı kalmıştır. İran İslâm Cumhuriyeti’nde yasakların kısmen hafifletilmesi, izinle de olsa Türkçe kitap ve süreli yayınların basılması edebiyatı önemli ölçüde canlandırmıştır. Bunda Dr. Cevad Heyet’in yayımladığı ve yayını otuz yıldan beri devam eden Varlık dergisi ve benzeri yayınların önemli rolü olmuştur (bk. Bilgehan A. Gökdağ – M. Rıza Heyet, sy. 30 [2004], s. 51-84). Dânişmendân-ı Âẕerbâycân adlı Farsça tezkiresinde belli başlı kaynaklardan hareketle Âzerî sanatkârları hakkında verilen bilgileri bir araya getiren Muhammed Ali Terbiyet, Güney Azerbaycan’daki fikir ve edebiyat hayatının çerçevesini çizmiştir. XX. yüzyıl başlarında Mirza Eli Möciz, Habib Sahir, Said Selmasî, E’timad gibi şahsiyetlerden sonra Tebrizli Ali, Bulud Karaçorlu Sehend, Samed Behrengi, Abbas Bariz, Kerîmî, Mehemmed Bîriya, Hâmid Nutki, Sönmez, Savalan ve özellikle Şehriyâr Güney Azerbaycan’da yetişen en önemli edebî şahsiyetler arasında sayılabilir. Şehriyâr’ın “Heyder Babaya Selâm” adlı uzun manzumeleri İran, Türkiye, Irak ve Kuzey Azerbaycan gibi ülkelerde çok büyük ilgi görmüş, Türk coğrafyasında çeşitli nazîreleri yazılmıştır. Uzun zamandan beri kuvvetli bir eser vermemiş olan Güney Azerbaycan edebiyatı Şehriyâr ve Sehend’le canlanıp en yüksek seviyesine erişmiştir. Yakın dönem Güney Azerbaycan edebiyatında eski şiir gelenekleri bazı şeklî özelliklerini korusa da artık realist, lirik, sosyal-siyasal problemlere ve insanın iç dünyasına açık yeni bir şiir anlayışı ortaya çıkmaya başlamıştır. Günümüz Güney Azerbaycan edebiyatçıları, bir yandan eski Doğu edebiyatından beslenirken diğer yandan Avrupa’daki göçmen edebî şahsiyetler vasıtasıyla Batı edebiyat geleneklerini, Kuzey Azerbaycan ve Türkiye’deki çok yönlü cereyanları yakından takip etmektedir. Bu bölgedeki âşık şiiri ve folklor yaratıcılığı da yaygınlığını ve gücünü hâlâ korumaktadır. Türkiye’de M. Fuad Köprülü, İsmail Hikmet Ertaylan bir yana bırakılırsa 1920’den 1980’li yıllara kadar Azerbaycan edebiyatını tanıtan daha çok Azerbaycanlı mülteciler olmuştur. Bunlar arasında Mehmed Emin Resulzâde, Mirza Bala, Vahab Yurtsever, Ahmet Caferoğlu, Turhan Genceî, Selim Refik Refioğlu, Hüseyin Baykara, Haver Aslan gibi isimler çeşitli neşirler yapmıştır.
BİBLİYOGRAFYA
Yusuf Bey Vezirof (Yusuf Vezir Çemenzeminli), Azerbaycan Edebiyatına Bir Nazar, İstanbul 1337.
Feridun Bey Köçerli, Azerbaycan Edebiyatı Tarihi Materyalları, Bakü 1925-26, I-II (bu eserin yeni baskısı: Azerbaycan Edebiyatı [haz. Rugiyye Genbergızı], Bakü 1978-81, I-II).
M. Fuad Köprülü, Âzerî Edebiyatına Ait Tedkikler, Bakü 1926.
a.mlf., “Âzerî”, İA, II, 129-151.
Salman Mümtaz, El Şairleri, Bakü 1927-28, I-II.
a.mlf., Azerbaycan Edebiyatının Kaynakları (haz. Rasim Tağıyev), Bakü 1986 (bu eserin içinde Selman Mümtaz’ın “Azerbaycan Edebiyatı” başlığı altında yayımladığı on altı kitapçık da vardır).
İsmail Hikmet [Ertaylan], Azerbaycan Edebiyatı Tarihi, Bakü 1928, I-II.
Bekir Çobanzade, Azerî Edebiyatının Yeni Devri, Bakü 1936.
Ahmet Caferoğlu, Azerbaycan, İstanbul 1940.
a.mlf., Azerbaycan Dil ve Edebiyatının Dönüm Noktaları, Ankara 1953.
a.mlf., “Die Aserbeidschanische Literatur”, Ph.TF, II, 635-699.
a.mlf., “Modern Azerbaycan Edebiyatına Toplu Bir Bakış”, AYB, IV/37 (1954), s. 40-48.
Mehmet Emin Resulzâde, Çağdaş Azerbaycan Edebiyatı, Ankara 1950.
Hamit Araslı, XVII.-XVIII. Esr Azerbaycan Edebiyatı Tarihi, Bakü 1956.
a.mlf., Azerbaycan Edebiyatı: Tarihi ve Problemleri, Bakü 1998.
Azerbaycan Edebiyatı Tarihi, Bakü 1957-60, I-III.
Feyzulla Gasımzade, XIX. Esr Azerbaycan Edebiyatı Tarihi, Bakü 1966.
Hüseyin Baykara, Azerbaycan’da Yenileşme Hareketleri, Ankara 1966.
Azerbaycan Sovet Edebiyatı (ed. M. Arif), Bakü 1967, I-II.
Cevat Hey’et, Azerbaycan Edebiyat Tarihine Bir Bakış, Tahran 1358-69, I-II.
a.mlf., Azerbaycan Şifahi Halk Edebiyatı, Tahran 1367.
Elyar Seferli – Helil Yusifov, Gedim ve Orta Eserler Azerbaycan Edebiyatı, Bakü 1982.
Azerbaycan Sovet Edebiyatı (ed. E. M. Ağayev), Bakü 1988.
Yavuz Akpınar, Azerî Edebiyatı Araştırmaları, İstanbul 1994.
a.mlf., “Azerî Edebiyatı”, TDEA, I, 258-264.
Mir Celal – Firidun Hüseynov, Örneklerle XX. Asır Azerbaycan Edebiyatı (haz. Kemal Yavuz – Erol Ülgen), İstanbul 2000.
C. Abdullayev v.dğr., Müasir Azerbaycan Edebiyatı, Bakü 2007, I-II.
Bilgehan A. Gökdağ – M. Rıza Heyet, “İran Türklerinde Kimlik Meselesi”, Bilig, sy. 30, Ankara 2004, s. 51-84.
Başkırtlar-Tatarlar. Dil ve Edebiyat. Başkırt Dili. Rusya Federasyonu’na bağlı Başkırdistan Cumhuriyeti’nin Rusça’nın yanında ikinci resmî dili olan Başkırtça, Türk dilinin kuzeybatı kolunun Kuman-Kıpçak grubundandır. Kökleri İdil Bulgarları’na kadar uzanır. Başkırtça bugün yaklaşık 1,8 milyon kişi tarafından konuşulmaktadır. Söz varlığı ve dil bilgisi bakımından bazı morfolojik ve fonetik farklılıklar dışında Tatarca’ya çok yakındır. Alfabesinde dokuz ünlü ve yirmi altı ünsüz, Rusça kelimelerin yazımında kullanılan yedi ayrı işaretle birlikte kırk iki harf bulunmaktadır. Başkırtça’da -lar/-ler’den başka -tar/-ter, -dar/-der, -zar/-zer ekleri de çoğul eki olarak kullanılır. Yaklaşma dışındaki durum ekleri de çok şekillidir. Başlıca ses özellikleri şunlardır: 1. Türkiye Türkçesi’ndeki o ünlüsü u’ya, ö ü’ye; u ünlüsü o’ya, ü ö’ye döner: un “on”, yul “yol”, hüz “söz”; koş “kuş”, kön “gün”. 2. İlk hecedeki e Başkırtça’da i olur: timir “demir”, min “ben”, hin “sen”. 3. s’ler h olur: hıyır “sığır”, alhın “alsın”, birihi “birisi”. 4. Türkçe kelimelerdeki z’ler peltek z (ẕ) olduğu gibi Arapça ve Farsça’dan alınmış kelimelerde birçok d ile bazı z’ler de peltek z olur: äẕabiyat “edebiyat”, äẕip “edip”. 5. Başkırtça’nın önde gelen özelliklerinden biri de ç’lerin s olmasıdır: ös “üç”, sıkmak “çıkmak”, asık “açık”. 6. Kelime başındaki d’ler t olmuştur: tuğız “dokuz”, tuymak “duymak” (Şayhulov, s. 1035-1046). Doğu, güney ve kuzeybatı ağızları, bunların da alt grupları olmakla birlikte çağdaş Başkırt yazı dili doğu (Kuvakan) ve güney (Yurmatı) ağızlarından meydana gelir. T. Baişev (Başkirskie dialektı i ıh otneşenii k literaturnomu yazıku, Moskova 1955), N. Maksutova (Dialektologiçeskiy atlas, Ufa 1983, Obraztsı narodnoy reçi Başkir, Ufa 1988, Başkirskıe govor, Ufa 1996), N. İşbulatov (Başkort dialektologiyahı, I-II, Ufa 1979-1980), S. Mirjanova (Yujnıy dialekt başkirskogo yazıka, Moskova 1979, Severo-zapodniy dialekt başkirskogo yazıka, Moskova 1991), K. Ahmerov (Orfografiçeskogo slovarya başkirskogo literaturnogo yazıka, Ufa 1952), İ. Galyautdinov (Başkort edebi tilinin tarihi, Ufa 1993) ve Z. Uraksin (Rossko-başkirskiy frazeologiçeskiy slovar, Moskova 1989) Başkırt dili üzerine çalışan bilim adamlarından bazılarıdır.
Kiril harflerine göre düzenlenmiş otuz dokuz harfli ilk alfabe Bukvar dlya Başkir adıyla 1892 ve 1898 yıllarında Orenburg’da yayımlanmış, ardından 2500 kelimelik ilk sözlükle 1900 kelimelik ikinci sözlük neşredilmiştir (Orenburg 1898, 1900). 1907’de A. G. Bessenov, kırk bir Kiril harfinden oluşan yeni bir alfabe hazırlayarak Bukvar dlya Başkir adıyla bastırmıştır (Kazan 1907). Ünlü Türkolog Nikolay F. Katanov, Başkırtlar’ın yoğun biçimde yaşadığı Belebey ve Minzele bölgelerine yaptığı geziler 1899 yılında sonunda Azbuka dlya başkırskogo yazıka adıyla otuz üç harflik yeni bir alfabe düzenlemiştir. Başkırtlar’ı hıristiyanlaştırmak için doğu ve güney lehçelerine göre hazırlanan ilk İncil tercümesi 1902’de Kazan’da bu alfabeyle yayımlanmıştır. Kazan Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi iken muhtemelen misyonerlerle tanışarak dinini ve adını Mstislav Aleksandroviç Kulaev olarak değiştiren Muhammed Kulaev, Başkırtça üzerine ilk araştırma yapan bilim adamlarından biridir. Katanov’la birlikte Sterlitamak, Orsk, Katay, Karagay-Kıpçak bölgelerine seyahatler yaparak Başkırt şarkı, hikâye, atasözü ve efsanelerini toplayıp Rusça’ya tercüme etmişlerdir. Ayrıca Kiril harfleriyle Başkırtça otuz dört harflik ilk alfabe kitabını (Osnovı zvukopraiznoşeniya i azbuka dlya başkir) bastırmıştır (Kazan 1912, 1919).
Başkırtça yazı dili 1924’te Ufa’da çıkan Başkortostan adlı günlük gazete ile Tatarca’dan ayrılarak yeni bir kimlik kazanmış, Bilim (1924), Sesan (1927) gibi yayın organları da bu yeni yazı dilinin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Bunları Başkırtça yazılan otuz dört okul kitabı, tiyatro eserleri ve Rusça’dan yapılan tercümeler takip etmiştir. Ancak imlâ problemi çözülemediğinden bu kitapların bir kısmı doğu ve güney bölgelerinin ağızlarıyla, bir kısmı Tatarca basılmıştır. 1923’te toplanan imlâ komisyonu Başkırtlar için ayrı bir Arap alfabesi hazırlamış, bu alfabe Ocak 1924’te Yanı Yul adlı dergide basılarak yürürlüğe girmiştir. N. Tagirov doğu ağzının ilk sözlüğünü yayımlamıştır (Başkort Lügati, 1926). 1920-1940 yılları arasında Başkırt bölgelerine on beş ilmî gezi düzenlenerek ağızlar/lehçeler üzerine ayrıntılı çalışmalar yapılmıştır. Başkırtlar 1928 yılına kadar Arap, 1940 yılına kadar Latin, 1940 yılından itibaren Kiril harflerini kullanmıştır.
Başkırtça Başkırdistan, Tataristan, Komi, Yakut cumhuriyetleri, Perm, Samara, Orenburg, Kurgan, Tümen, Çelyabinsk ve Çitin bölgelerinde, ayrıca bazı eski Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği ülkelerinde konuşulur. 2002 yılında yapılan nüfus sayımına göre Rusya Federasyonu’ndaki Başkırtlar’ın sayısı 1.673.389 kişidir ve bunların 1.379.727’si Başkırtça’yı bildiğini ifade etmiştir. 1926’da Başkırtlar’dan Başkırtça’yı ana dili olarak kabul edenler % 53,8 iken bu oran 1989’da % 72’ye, 2002’de % 82,5’e çıkmıştır. Sovyet döneminde Başkırtça’nın iş hayatında, bilim ve eğitim alanları ile yazılı edebiyattaki işlevi sınırlı idi. Bu dönemde Başkırtça ilköğretim okullarının onuncu sınıfına kadar, yüksek öğretimde ise yalnız Başkırt Dili ve Edebiyatı bölümlerinde öğretiliyordu. Günümüzde Başkırdistan’daki 2942 orta dereceli okulun 845’inde Başkırtça öğretim yapılmakta olup diğerlerinde de mecburi Başkırtça dersleri vardır. Ancak yüksek öğretim dilinin Rusça olması edebî dilin gelişimini ve yaygınlaşmasını engellemektedir. Ocak 1999 tarihinde anayasaya ilâve edilen, “Başkırdistan’ın resmî dili Rusça ve Başkırtça’dır” hükmü cumhuriyette ikinci sıradaki etnik topluluk olan Tatarlar’ın itirazına yol açmıştır.
BİBLİYOGRAFYA
N. X. Maksyutova, Vostoçniy dialekt başkirskogo yazika, Moskva 1976, s. 5-21.
E. F. İşberdin v.dğr., Oçerki istorii başkirskogo literaturnogo yazika, Moskva 1989, s. 12-80.
a.mlf.ler, Başkırt ezebi telenen tarihı, Ufa 1993, s. 3-10.
Ahmet Bican Ercilasun v.dğr., Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü, Ankara 1991, I, 1035-1046.
Nevzat Özkan, Türk Dilinin Yurtları, Ankara, ts. (Akçağ Yayınları), s. 201-205.
Göksel Öztürk, “Başkırt Türkçesi ve Yazı Dilinin Gelişimi”, Türkler (nşr. Hasan Celal Güzel v.dğr.), Ankara 2002, XX, 103-106.
S. F. Mirjanova, Severo-zapadniy dialekt başkirskogo yazıka, Ufa 2006, s. 5-14.
A. Harisov, Literaturnoe nasledie başkirskogo naroda, Ufa 2007, s. 53-65.
Habibe Yazıcı Ersoy, “Başkurt Türkçesi”, Türk Lehçeleri Grameri (ed. Ahmet Bican Ercilasun), Ankara 2007, s. 751-809.
Özkan Öztekten, “Tatar-Başkurt Meselesi ve Başkurtça”, Tarihten Bugüne Başkurtlar (haz. A. Melek Özyetgin v.dğr.), İstanbul 2008, s. 84-89.
Mustafa Öner, “Başkurtça Kısa Dil Bilgisi”, a.e., s. 238-292.
E. F. İşberdin – İ. G. Galyautdinov, “Başkirskiy yazık”, Başkirskaya Entsiklopediya, Ufa 2005, I, 372.
Başkırt Edebiyatı. İdil-Bulgar Devleti zamanında İslâmiyet’in kabulüyle birlikte Arap alfabesini kullanmaya başlayan Başkırtlar’ın daha önceki dönemlere ait yazılı metinleri yok denecek kadar azdır. Gılmetdin Sancar el-Başkırdî, Nasreddin en-Nasırî, Ya‘kūb el-Bulgārî, İdrîs el-Bulgārî, Şems es-Sarâyî gibi âlimlerin Arapça ve Türkçe eserlerinden bahsedilse de bunlardan günümüze ulaşanların sayısı çok azdır. Altın Orda Devleti zamanından kalan Kerderî’nin Nehcü’l-ferâdîs’i (1342), Nizâmî’nin Ḫüsrev ü Şîrîn’inin manzum tercümesi, Hârizmî’nin Muḥabbetnâme’si (1353), Hüsâm Kâtib’in Dâstân-ı Cümcüme Sultan’ı (1368), Seyf-i Sarâyî’nin Gülistan Tercümesi, Başkırt edebiyat tarihçileri tarafından en eski yazılı metinler kabul edilse de bunlar aynı zamanda Tatar edebiyatının da ilk eserleridir. Aslında İdil-Ural bölgesinde yaşayan Tatar ve Başkırtlar’ın yazılı ve sözlü edebiyatı 1920’li yıllara kadar ortaktır. Tatar halk edebiyatında yer alan gazel, beyit ve münâcâtlardan farklı olarak Başkırtlar’da “sesen” diye adlandırılan ozanlar tarafından dumbıra ve kuray eşliğinde söylenen destanlar ve şecereler vardır. Dumbıra XX. yüzyılın başlarında ortadan kalkmış olsa da kuray günümüzde Başkırtlar’ın en önemli halk müziği enstrümanlarındandır. “Kuraycı sesen” diye tanınan Mehdi Kotoş Kıpçâkī (ö. 1849), Gabdullah Ahund adlı mizahî eserinde cehalet ve eğitimsizlik üzerinde durmaktadır. Bu dönemin ozan ve edebiyatçılarının ana teması dinî taassup ve cehalettir. Başkırt ozanlarının en meşhurlarından olan Habrav, Sırpa ve Supura Kazak, Karakalpak ve Nogaylar arasında da tanınmıştır. Kobağoş (XVI. yüzyıl), Bayık Aydar (ö. 1784), Buranbay Yerkey (XIX. yüzyıl) İşmöhemmet Mırzakayev (ö. 1878), Gebıt Argınbay (ö. 1921) gibi ünlü ozanlar da vardır. Alpamış, Akbuzat, İzevkey ile Morazım, Küsek Bey, Karas ile Akşa, Edigey, Ural Batır, Akbak Kola, Kara Yurğa, Kunır Buğa, Zayatülek ile Hıvbılıv, Zihre ile Adlar ve Boz Yiğit destanları çok tanınmıştır. XIX. yüzyılın sonlarında R. G. İgnatyev, V. V. Katarinskiy, A. G. Bessenov, M. V. Lossievskiy, S. G. Rıbakov, M. A. Kulaev gibi araştırmacıların Başkırtlar’ın yaşadıkları bölgelerde halk edebiyatıyla ilgili derlemelerinin bir kısmı Rusça olarak yayımlanmıştır. XVIII-XIX. yüzyıllarda A. Kargalı, H. Salihov, T. Başkırdî, Ş. Zeki, G. Osman, G. Çokriy gibi sûfî halk şairlerinin çeşitli şiirleri günümüze ulaşmıştır. Başkırt asıllı olmakla birlikte ömürleri Türkistan’da geçen Miftaheddin Akmolla Mirsalih Biksurin, Kaşefeddin Şahimerdan, Ebubekir Divayev gibi yazarlar telif ve tercümeleriyle Türkistan ve Rus edebiyatının kapılarını Başkırtlar’a açmıştır.
Rusya’da 1710 yılından itibaren Arap harfli matbaaların kurulmaya başlanmasıyla XIX. yüzyılın sonuna kadar pek çok dinî ve edebî eser Arapça ve Farsça’dan, Çağatay Türkçesi’nden Tatar Türkçesi’ne çevrilerek yayımlanmıştır. Heftiyek (Kur’an’ın yedide biri, 1801), Üstüvânî Mehmed Efendi’nin Üstüvânî Kitabı (1802), Şerâitü’l-îmân, Sadrüşşerîa’nın en-Nuḳāye muḫtaṣaru’l-Viḳāye (1846), Sûfî Allahyâr’ın Sebâtü’l-âcizîn (1846), Hakîm Süleyman Ata’nın Hakîm Ata Kitabı (1846, 1858, 1888), Âhir Zaman Kitabı (1847) ve Bakırgan Kitabı (1857, 1893) adlı eserleri, Risâle-i Kesik Baş (1846), İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn (1847), Şerh-i Fıkh-ı Ekber (1849), Taceddin Yağlıciloğlu tarafından Sebâtü’l-âcizîn’e şerh olarak yazılan Risâle-i Âcizîn (1849), Terceme-i Tûtînâme (1847), Bûsîrî’nin Kasîde-i Bürde (1848), Yazıcıoğlu’nun Envârü’l-âşıkīn (1861), Altıparmak Mehmed Efendi’nin Altı Parmak Kitabı (1861), Kısas-ı Enbiyâ (1861), Kıssa-i Tâhir (1878), Ebü’l-Leys es-Semerkandî’nin Bustânü’l-ârifîn (1880), Keykâvus b. İskender’in Ḳābûsnâme (1882) adlı eserleri bölgede en çok okunan dinî ve edebî eserlerdir. 1880’li yıllardan itibaren Başkırtlar’ın yoğun olarak yaşadığı Orenburg, Kargalı, Sterlibaş, Ufa ve Troitsk gibi yerlerde cedîd mekteplerinin açılmasıyla modern edebiyata yöneliş başlayınca bu eserlerin bazıları önemini yitirmiş, M. Akyiğitzâde, R. Fahreddin, F. Kerîmî, A. İshakî, S. Maksudi gibi yazarların Batı tarzında yazdıkları roman ve hikâyeler daha çok okunmuştur. 1917 Bolşevik İhtilâli’nden önce Başkırtça gazete ve dergi çıkmadığından eserlerini Tatar Türkçesi’yle yazan Şeyhzade Babiç, Mecid Gafûrî, Başkırt ve Tatarlar’ın ortak yazarlarıdır. Mecid Gafûrî’nin Fakıyrlik birle Ütken Tiriklik, Yarlılar yaki Öydeş Hatın (1905), Üvey Çocuklar (1907), Afzal Tahirov’un Satılgan Kızlar (1908), Ziya Ümmeti’nin Atalara Gibret-Yeşlerge Deres (1910), Mazlumalar (1911), Kebir Tuykin’in Yaman Yoldaş (1912), Vesim Sultanov’un Akça Buş Yatmasın (1913) gibi eserlerinde eski medrese hayatı, örf ve âdetler, eğitimsizlik, fakirlik ve yoksulluk temaları işlenmiştir.
İnce, hisli, lirik ve satirik eserler veren Babiç’in Halkım Öçin (1914) ve Kötem (1916) adlı kitapları yanında Yeş Başkurdistan adlı eseri (Orenburg 1928) ölümünden sonra yayımlanmıştır. Alimcan İbrahimov ise bütün şiirlerini toplayarak Şiirler Mecmuası adıyla bastırmıştır (Kazan 1922). 1923’te Sovyetler Birliği tarafından kendisine Başkırdistan halk şairi unvanı verilen, Başkırt ve Tatarlar’ın en sevilen yazar ve şairlerinden olan Mecid Gafûrî’nin Akmolla’nın tesiri altında yazdığı ilk şiirleri sade ve basittir. 1917 Bolşevik İhtilâli’nden önceki ve sonraki yıllarda sosyal konuları işleyen ilk şairlerden biridir. Eşçi, Kızıl Bayrak, Hörriyet İrtesi ihtilâli konu edinen eserlerdir. Tormış Baskıçları ve Kara Yözler adlı romanları, Yoksanmış Tanrı ve Lenin için yazdığı Ul Ülmegendir adlı şiir kitapları Başkırt edebiyatında ilk ateizm örnekleridir. Sibir Timur Yolı, Yeş Gomirim, Milletke Mehebbet yazarın diğer eserleridir. D. Yultıy, Ş. Fidaî, Y. Karim, Ş. Hozaybirzin, Y. Yumayev, S. Yakşığolov, G. İsenbirzin, F. Tuykin, F. Süleymanov, M. Burangolov, N. Niyazbayev gibi yazarlar da sosyalist devrimi savunan şiirler yazmışlardır.
Başkırdistan İlmî Merkezi 1923’te Başkırt edebiyatı ve sanatının öğretilmesi, edebî dilin oluşturulması görevini D. Yultıy, M. Gafûrî, T. Yenebi, İ. Nâsırî gibi yazarlara havale etmiş, Ş. Hodayberdin idaresindeki bu heyet Başkırt dilinin ana lehçelerini ve edebî dilin yazım kurallarını belirlemiştir. Orenburg, Sterlitamak ve Ufa gibi şehirlerde çıkmaya başlayan Başkurdistan (daha sonra Başkortostan) (1918), Sovet Başkortostanı (1918), Kızıl Tan (1918), Tatarca Leninsi (1923), Başkortostan Pioneri (1930) gazeteleriyle Yana Yul (1923), Başkortostan Ukıtıusıhı (1924), Bilim (1924), Henek (1925), Agidil (1930), Pioner (1930) gibi dergilerde yazılan edebî, siyasî ve içtimaî makaleler, yeni Başkırt edebî dilinin halk arasında yaygınlaşmasını ve edebiyatın gelişmesini sağlamıştır. 1917 Bolşevik İhtilâli’nden sonra Ş. Babiç, H. Gabitov, Süleymanov’un önderliğinde kurulan Tulkın isimli edebiyat derneği, yayımladığı H. Gabitov’un Başkort Monaları (1918) ve Ş. Babiç’in Yeş Başkortostan (1918) adlı şiir kitaplarıyla millî Başkırt edebiyatının temellerini atmış, ancak bu hareketin ömrü kısa olmuştur. İç savaş sırasında Başkortostan Heberleri, Kyuryeş ve Kızıl Yul gibi Bolşevik gazetelerinde yayımlanan şiir ve yazıların edebî değeri pek yoksa da yeni doğmakta olan Başkırt edebiyatının ilk örnekleri olmaları açısından önemlidir. 1919’da Başkırt Devlet Drama Tiyatrosu’nun kurulmasıyla M. Burangulov, Niyazbayev, D. Yultıy, H. İbragimov gibi yazarların ilk Başkırtça piyesleri sahnelenmeye başlanmış, bunlardan D. Yultıy’ın Karagul adlı draması (1920), H. İbragimov’un Başmakçı isimli komedisi (1920) daha sonraki yıllarda birçok defa sahnelenmiştir. Ayrıca Yultıy’ın Benim Hatıralarım (1924), M. Gafûrî’nin Şaraf (1922), Kızıl (Yoldız) (1925), T. Yenebi’nin Eş Sıuagı (1926) gibi sosyalist devrimi öven eserleri de sahneye konmuştur.
Sosyalist devrimle birlikte eğitimin yaygınlaşması, üniversite ve yüksek okulların açılması edebiyata canlılık getirmiştir. 1923’te Şairler Birliği, 1927’de Proleter Yazarlar Birliği, 1934’te Yazarlar Birliği kurulmuştur. Bu kurumlar bir taraftan sosyalist ideolojideki edebiyatın gelişmesini sağlarken diğer taraftan yazarlar üzerindeki denetim ve baskıyı ağırlaştırmıştır. Yana Yul (1923), Bilim (1924), Yanılık (1927), Sesen (1927), Ekim (1930) adlı edebiyat ve sanat dergilerinde B. İşemgul, G. Hayri, B. Valid, A. Karnay, S. Agiş, G. Amantay gibi genç yazarlar sosyalist devrimi savunan eserler kaleme almıştır. Devrimi halka daha iyi anlatabilmek için edebiyat bir araç olarak kullanılmaya başlanmıştır. M. Gafûrî, A. Tagirov, D. Yultıy, İ. Nâsırî, T. Yenebi gibi şair ve yazarlar Başkırt halkının Çarlık döneminde çektiği sıkıntıları, iç savaş ve açlık yıllarında yaşananları, komünizmin getireceği güzel günleri Kanlı Yıllar, Kara Yüzler (1925), Hayat Basamakları (1928), Açlık Tırnagında gibi eserlerinde dile getirmişlerdir. Şair S. Kudaş Adada (1927), Batır (1928), Yaz Kütkende (1930) adlı eserlerinde Başkırt köylerindeki sosyalist değişimi, eski ile yeninin mücadelesini realist bir şekilde anlatsa da dönemin edebiyatına korku hâkimdir. Sansür komisyonu eserleri inceleyip dinî, millî ve tarihî konuları çıkararak yayımına izin vermekteydi. İhtilâl, iç savaş, kıtlık yılları ve toprakların kolektifleştirilmesi (kolhoz sistemi) sırasında nüfusun % 25’i yok olmuştur. Bu dramlar edebiyatta yer almadığı gibi 1930’lu yıllardan itibaren kolektifleştirmeyi öven ve yücelten eserler verilmiştir.
II. Dünya Savaşı yılları (1940-1945) Başkırt tarih ve edebiyatında “büyük vatan savaşı” adıyla anılır. Başkırt edebiyatında ayrı bir yeri olan bu savaşta cepheye giden binlerce Başkırt gencinin büyük çoğunluğu geri dönememiştir. Bunların acı hayat hikâyeleri, geride kalanların çektikleri sıkıntılar, cepheden dönenlerin kahramanlıkları hâlâ edebî eserlerde işlenmeye devam edilmektedir. Savaşın başlarında edebiyatın ana konusu halkı savaşa davet, birlik, zafere inandırma, faşizme karşı nefret hissidir. B. Bikbay Vatan Sakıra, N. Kerip Almaşsılar, K. Mergen Bir Gailele ve Minen Gailem, R. Nigmeti Urman Şavlay, K. Kubay Yondoz’u bu amaçla kaleme almıştır. Savaş sonrası dönemde G. Ramazanov, Y. Kolmoy, H. Kerim, M. Gali, E. Bikçenteyev, D. İslamov, Ş. Bikkol, M. Kerim gibi cephede savaşan ve geri dönen yazarlar Sovyet askerlerinin kahramanlıklarını anlatan eserler yazınca “asker edebiyatı” türü ortaya çıkmıştır. Başkırt edebiyatı, 1937-1945 yılları arasında Stalin terörü ve II. Dünya Savaşı yüzünden otuza yakın yazarını kaybetmiştir. Stalin’in ölümü ve Kruşçev’in iktidara gelmesi Başkırt edebiyatı üzerindeki korku ve sindirilmişliği giderememiş, millî ve tarihî konular üzerindeki yasak devam etmiştir. 1960’lı yıllardan itibaren Başkırdistan’ın bir petrol ve sanayi ülkesi olmaya doğru gitmesi yeniden işçi ve mühendis konulu eserlerin yazılmasına yol açmıştır. B. Bikbay’ın Akselen Taşkanda, K. Mergen’in Narış Tav İteginde bu türden eserlerdir. Z. Biişeva’nın Kemhitilgender (1959), Olo Eyik Buyında (1966), Yemiş (1969), F. İşengolov’un Arış Başağı (1968), İr Yegetkey Menen At Başı (1974), Heykelleder Tereler Ösön (1974), Y. Hammatov’un Börtöklep Yıyıla Altın (1965), Akman Tokman (1970), Yeşenle Yey (1973) Başkırt edebiyatına 1960’tan sonra giren üçleme türünün güzel örnekleridir.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla millî ve tarihî konularda eserler yazılmaya başlanmıştır. B. İbahimov Kinziya (1977), Göçebenin Ayak Sesleri (1982) ve Halk Kahramanı (1988) adlı üçlemesinde Pugaçev İsyanı’na katılmış Başkırt kahramanı Kinziya Arslanov’un hayat hikâyesini anlatmaktadır. K. Mergen Börköt Kanatı (1981), Y. Hammatov Tonyak Amurzarı Hır-Derya (1982), B. Refikov Eyerlenmiş At (1990), Terazi (1997), Karasakal (1998), A. Hakimov Dombranın Sesi (1983), G. Husainov Aldar Kahraman Kıssası (1981), Muhametsalim Ümetbaev (1991), Feldmaraşal Pugaçev (1993), Batırşa (2000), N. Musin Batırdan Kalanlar Orada Gömülü (2001) gibi tarihî romanlar kaleme almışlardır. Başkırt edebiyatında en az işlenen konulardan biri Stalin’in 1937-1944 yılları arasında uyguladığı terör neticesinde ölen Başkırtlar’ın hayat hikâyesidir. E. Hekimov’un Öğürme, Rüzgardan Kaçış Yok, M. Heyzerov’un Gitmek İçin Geldim, G. Hisamov’un Kanları Dondu Kaldı gibi eserleri Stalin dönemindeki terörü ve korkuyu, öldürülen binlerce Başkırt’ın hikâyelerini yavaş yavaş gün yüzüne çıkarmaya başlamıştır. 1990’dan sonra yoksul kesimin hayat şartlarının ağırlaşmasının etkisiyle Başkırt edebiyatında yeniden köy hayatı ve işçi sınıfı yer almıştır. E. Gereyev Hikeltele Yuldarzan, G. Allayarov Yer Hulışı, Alhıv Tandar Arkanda, M. Yamaletdinov Hungı Yot, N. Kotdosov Yeşen Yaktıhı, Olo Yul Başı, B. Nogomanov Ezen Kalahın gibi uzun hikâyelerde gelişme devrindeki köy hayatının tezatlarını, B. Refikov Tavzarza Kar İrte Yata, R. Sultangareyev Sıcak Yağmur, N. Geyetbayev Dağa Kar Yağarken, M. Heyzerov Altın Hukmak, G. Hisamov Ösünsü Şartlav, Kötölmegende Ut Tokando gibi eserlerde işçi hayatını anlatmıştır. H. Zaripov gibi yazarlar da kötü yola sapan gençlerin ibretli hikâyelerinde ahlâkî meselelere dikkat çekmiştir.
Ünlü Başkırt şairlerinden M. Kerim’in Aygöl, Diktatöre At Berin, N. Asanbayev’in Kızıl Paşa piyeslerinde 1920’li yıllardaki siyasî olaylar anlatılır. M. Kerim Yeyeüli Mehmut (1981), N. Gayetbayev Höyerkende Şkafga Yeşer, B. Bülekov Ebeyzerge Ni Yetmey, F. Bülekov Katlanıp Os Hin, Olparım vb. eserlerde hayatın çarpıklıkları komedi şeklinde ortaya konmuştur. Başkırt şairlerinin en ünlülerinden Mustay Kerim, II. Dünya Savaşı’na katılmış olup Sovyetler Birliği döneminde pek çok ödüle lâyık görülmüştür. Otrayd Kuzgaldı (1938), Yazgı Tauıştar (1941), Dekabr Yırı (1942), Minin Atım (1943), Şigirzar (1945), Kaytıu (1947), Europa-Aziya (1954), Kız Urlau (1958), Yılgalar Heyleşe (1961), Aygel İli (1967), Mehebettin Dürt Mizgili (1978), Zamanalar (1982) gibi şiir, deneme, hikâye ve piyesleri, Ozon-ozak Bala Sak (1976) isimli otobiyografisi vardır. Eserleri külliyat halinde (I-V, 1971-1973) ve seçmeler yapılarak (I-IV, 1987) yayımlanmıştır. Başkırt edebiyatının diğer bir önemli ismi Nazar Necmi’dir. Damçılar (1950), Yazgı Yır (1951), Huş Heyrüş (1953), Sakırılmagan Kunuk (1954), Garmoncu Dost (1963), Kürşilerge Kunak Kilgen (1972) gibi eserlerinden başka Puşkin, Lermontov, Nekrasov, R. Gamzatov gibi meşhur şairlerden Başkırtça’ya tercümeler yapmıştır.
Günümüzde Başkırdistan’da Yeşlek, Yenşişme, Başkortostan, Kızıl Tan, Ömit, Ataysan, Toratau, Aşkazar, Vatandaş, Agidil, Yadkyar, Tamaşa, Şonkar, Tulpar, Amanar, Literaturniy Başkortostan gibi gazete ve dergiler çağdaş edebiyata yer veren önemli yayınlardır. Başşehir Ufa’da faaliyet gösteren Gilim ve Kitap adlı devlet matbaaları edebiyatın gelişmesine önemli katkı sağlamaktadır. G. Husainov başkanlığında bir heyet Başkort Edebieti Tarihı adlı bir eser hazırlamıştır (I-VI, Ufa 1990-1996). Başkırt edebiyatının en önemli ödüllerinden biri olan Salavat Yulay edebiyat, sanat ve mimari ödülü 1967’den bu yana verilmektedir. 2010’da bu ödülü edebiyat dalında Tanya-Tansulı, Ozıntal adlı eserlerin yazarı Rinat Kamal Elfire adlı eseriyle almıştır.
BİBLİYOGRAFYA
Katalog Knig otpeçatannıx v tipografii imperatorskogo kazanskogo universiteta s 1800 po 1896 (haz. A. Solovev), Kazan 1896, s. 325-435.
G. Batırgereyulı v.dğr., “Başkurt Türkleri Edebiyatı”, Türk Dünyası Edebiyat Tarihi, Ankara 2007, IX, 737-779.
A. Harisov, Literaturnoe nasledie başkirskogo naroda, Ufa 2007, s. 213-340.
A. Abdullina, Poetika sovromennoy başkirkoy prozı, Ufa 2009, s. 14-138.
Tatar Dili. Tataristan Cumhuriyeti’nin Rusça ile birlikte ikinci resmî dili olan Tatarca, Türk dilinin kuzeybatı kolunun Kuman-Kıpçak grubuna dahildir; kökleri İdil Bulgarları’na kadar uzanır. Tataristan, Başkırdistan, Çuvaşistan, Mari, Umdurt, Mordva cumhuriyetlerinde; Samara, Saratov, Orenburg, Nijni Novgorod, Tümen, Tobolsk, Tomsk, Omsk, Çelyabinsk, Ulyanovsk gibi pek çok bölgede ve eski Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği ülkelerinde yaklaşık 7 milyon kişi tarafından konuşulmaktadır. Tatar alfabesinde dokuz sesli (a, e, ë, ı, i, o, ö, u, ü), yirmi sekiz sessiz, Rusça’dan geçen kelimelerin yazımında kullanılan kesme ve inceltme işaretiyle birlikte otuz dokuz harf vardır. Tatar Türkçesi’nin Türkiye Türkçesi’nden ayrılan başlıca özellikleri şunlardır: 1. Tatar Türkçesi’ndeki o, ö daha dar ve kısadır. Ayrıca kısa, fakat geniş söylenen bir i ünlüsü daha vardır. 2. Türkiye Türkçesi’ndeki o ünlüsü u, ö ise ü olur: tup “top”, küz “göz”; u ünlüsü o, ü ise ö olur: koş “kuş”, öç “üç”. 3. İlk hecedeki e Tatar Türkçesi’nde i olur: sin “sen”, kilmek “gelmek”. 4. Kelime başındaki g’ler, k; d’ler t’dir: küz “göz”; tuymak “doymak”, tugız “dokuz”. 5. İki ünlü arasında p’ler b, k(e)’ler g, k(a)’lar ğ olur: yabışmak “yapışmak”, igin “ekin”, sigiz “sekiz”, tuğız “dokuz”, çığarmak “çıkarmak”. 6. Kelime başındaki bazı y’ler c olur: cil “yel”, cidi” yedi, cir “yer”. 7. Arapça asıllı kelimelerdeki ayın sesi ğ’ye döner: ğailä “aile”, şağıyr “şair”. Tatarca’da Orta (Kazan), Batı (Mişer) ve Doğu (Sibir) olmak üzere üç ağız vardır. Çağdaş edebî dil Orta ağzına dayanmaktadır. S. Helfin (Tatar Grameri, 1778), İ. Helfin (Azbuka i grammatika tatarskogo yazıka, 1809), A. Troyanskiy (Kratkaya tatarskaya grammatika, 1814), M. Ivanov (Tatarskaya grammatika, 1842), F. W. Radloff (Phonetik der Nödrlichen Türksprachen, 1882), Kayyûm Nâsırî (Lehçe-i Tatarî, 1895; Kavâid-i Kitâbet, 1892), Alimcan İbrahimov (Tatar İmlası, Tatar Sarfı, Tatar Nahvı, 1911-1916), Cemaleddin Velidî (Tatar Dili Grameri, 1919; Tatar Tilinin Etimolojik Sözligi I-II, 1927-1928), L. Zalyay (Tatar Tilinin Orfoepik Nigizleri, 1953), L. Celey (Tatar Tilinin Tarih Fonetikası Buinça Materialler, 1954), Ş. Ramazanov (Tatar Tili Buinça Oçerkler, 1954), V. Hakov (Tatar Edebi Tili Tarihi Buinça Oçerkler, 1965), M. Zekiev (Tatar Halkı Tilinin Barlıkka Kilüi, 1977) Tatar dili ve ağızları üzerine çalışan bilim adamlarından bazılarıdır.
1722’de Tatarca’ya tercüme edilerek yayımlanan I. Petro’nun hazırlattığı bildiri ilk Tatarca metin kabul edilmektedir. İlk kitap ise 1785’te Petersburg’da basılan, Rusya İmparatorluğu’ndaki vilâyetlerin nizam ve tertibiyle ilgili kanun külliyatıdır. 1801’de Kazan’da ilk Arap harfli matbaanın açılmasıyla Türkçe-Tatarca kitap neşriyatı çoğalmıştır. XIX. yüzyılın sonunda Kazan’daki Arap harfli matbaaların sayısı on beşe çıkmış ve buralarda 180 kitap basılmıştır. 1905’ten sonra Ufa, Orenburg, Moskova, Petersburg, Astarhan, Troitsk gibi şehirlerde Tatarlar tarafından açılan matbaalarda yüzlerce kitap yayımlanmış ve bütün Türkistan’a dağıtılmıştır. 1801-1917 yılları arasında basılan eserlerin dili Türkiye Türkçesi’ne yakındır. İlk Tatar gramer kitabı Sait Halfin tarafından yayımlanmış (Moskova 1778), İbrahim Halfin, eski yazma eserlere dayanarak 1822’de Ahvâl-i Çingiz Han ve Aksak Timur adlı bir eser bastırmıştır. 1824’te Ebülgazi Bahadır Han’ın Şecere-i Türkî’sini neşretmiş, eser Rusça, Almanca ve Fransızca’ya tercüme edilmiştir. İdil-Bulgar Devleti zamanında İslâmiyet’in kabulüyle birlikte Arap alfabesini kullanmaya başlayan Tatarlar’ın ilk döneme ait yazılı metinleri yok denecek kadar azdır. İçinde Bulgar ve Kıpçak dil öğeleri bulunan Kul Gali’nin (ö. 1236) Kıssa-ı Yûsuf’u Tatarca’nın en eski dil yâdigârı kabul edilir. Daha sonra Kerderî’nin Nehcü’l-ferâdîs (1342), Nizâmî’nin Ḫüsrev ü Şîrîn adlı eserlerinin manzum tercümeleri, Hârizmî’nin Muḥabbetnâme’si (1353), Hüsâm Kâtib’in Dâstân-ı Cümcüme Sultan (1368), Seyf-i Sarâyî’nin Gülistan Tercümesi, Altın Orda Devleti ve Kazan Hanlığı devirlerinden kalma yedi adet yarlık ve bitik günümüze ulaşmıştır, bunların dili Çağatayca’ya yakındır.
XIX. yüzyılın sonlarında Tatarca üzerinde Osmanlı Türkçesi’nin etkisi artmış ve edebî dil İstanbul Türkçesi’ne yaklaşmıştır. Şehâbeddin el-Mercânî, Kayyûm Nâsırî, Abdullah Tukay, Fatih Emirhan, Alimcan İbrahimov gibi yazarların öncülüğünde Tatarca neşriyata ağırlık verilse de bu durum 1917 Bolşevik İhtilâli’ne kadar devam etmiş, ihtilâlin ardından yeni Tatar edebî dili meydana getirilmiştir. 1924’te Kazan ve Moskova’da düzenlenen Tatar-Başkırt Öğretmenleri ve aynı yıl Kazan’da düzenlenen Terminoloji kongrelerinde Tatar dilinin geliştirilmesi için başka dillerden kelime alınmasına, Tatarca’nın Arapça ve Rusça kelimelerden temizlenmesine karar verilmiştir. Modern Tatar yazı dilinin en önemli temsilcilerinden Alimcan İbrahimov, Arap alfabesinin değiştirilmesi fikirlerine şiddetle karşı çıkarak İslâm geleneğinin en güçlü vasıtası olan bu alfabenin kullanılmasını Tatar kültürünün sürekliliği ve Tatarca’nın hayatiyeti için bir ön şart kabul ediyordu. 26 Şubat - 5 Mart 1926 tarihleri arasında Bakü’de düzenlenen I. Türkoloji Kongresi’nde bu görüş taraftar bulmamış ve Azerbaycan heyetinin sunduğu Latin alfabesi kabul edilmiştir. 3 Temmuz 1927’de Tataristan Halk Komiserliği Sovyeti, Yanalif (yeni elifbâ) Kanunu’nu kabul etmiş ve Arap alfabesinin yerine Latin alfabesi kullanılmaya başlanmıştır. Alfabe değişikliğine ve daha sonraki dönemde Ruslaştırmaya karşı çıkan binlerce kişi Komünist Partisi’nden ihraç edilmiş, hapis ve ölüm cezalarına çarptırılmıştır. 5 Mayıs 1939’da Tataristan Yüksek Sovyeti Başkanlığı yeni bir kanunla Kiril harflerini kabul etmiştir. Aydınlar 1992’de Latin alfabesine geçmek için büyük mücadele vermiş, Tataristan Parlamentosu 15 Eylül 1999’da Latin alfabesi kanununu kabul etmiş ve 2010 yılına kadar Latin harflerine geçilmesi kararlaştırılmıştır. Ancak Tataristan Parlamentosu’nun bu kararı Rusya Anayasa Mahkemesi tarafından Rusya Federasyonu Parlamentosu’nun 2002 yılında çıkardığı alfabe kanununa aykırı olduğu gerekçesiyle iptal edilmiştir.
BİBLİYOGRAFYA
Ahmet Bican Ercilasun v.dğr., Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü, Ankara 1991, I, 1087-1096.
V. H. Hakov, Tatar Edebi Tili Tarihı, Kazan 1993, s. 209-313.
D. B. Ramazanov, “Tatarskie dialektı”, Tatarı, Moskva 1997, s. 26-34.
Z. N. Kirillova, Tatar tilin deület tili bularak gamelge koyu (20-30’nçı illar), Kazan 2000, s. 13-48.
R. M. Minnullin – K. M. Minnullin, Til Yazmışı Halık Yazmışı, Kazan 2008, s. 189-193.
Tatarskii Yazık, Kazan 2010, s. 5-9.
Erdal Şahin, “Kazan Tatar Türklerinin Latin Alfabesi Mücadelesi”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, sy. 199, İstanbul 2003, s. 42-45.
“Tatarskiy yazık”, Tatarskiy Entsiklopediçeskiy Slovar, Kazan 1999, s. 563.
“Tataristan Respublikası”, Tatar Entsiklopediya Süzlege, Kazan 2002, s. 622-623.
Tatar Edebiyatı. Tatar edebiyatını eski dönem, XX. yüzyıl başı, iki ihtilâl arası (1905-1917), Sovyet dönemi ve yakın dönem gibi devrelere ayırmak mümkündür. Eski dönem hakkında yazılı metinler azdır. Mercânî Müstefâdü’l-ahbâr adlı eserinde Ya‘kūb el-Bulgārî, İdrîs el-Bulgārî, Hoca Ahmed el-Bulgārî, Hızır el-Bulgārî, Alâeddin el-Bulgārî, Ömer el-Bulgārî, Şeyh Muhammed el-Bulgārî, Yûsuf el-Bulgārî, Muhammed el-Kazânî, Süleyman es-Sarâyî, Şems es-Sarâyî gibi âlimlerin Arapça ve Türkçe eserlerinden söz etse de bunlardan pek azı günümüze ulaşmıştır. Altın Orda Devleti zamanından kalan eserler arasında Kerderî’nin Nehcü’l-ferâdîs, Nizâmî’nin Ḫüsrev ü Şîrîn, Hârizmî’nin Muḥabbetnâme, Hüsâm Kâtib’in Dâstân-ı Cümcüme Sultan ve Seyf-i Sarâyî’nin Gülistan Tercümesi bulunmaktadır. Rusya’da 1710 yılından itibaren Arap harfli matbaaların kurulmaya başlanmasıyla XIX. yüzyılın sonuna kadar Kazan’daki çeşitli matbaalarda basılan ve en çok okunan eserlerden bazıları şunlardır: Heftiyek (Kur’an’ın yedide biri) (1801), Üstüvânî Kitabı (1802), Şerâitü’l-îmân, Ahmediyye (1808), İbrahim b. İshak Halfin tarafından yayımlanan Ahvâl-i Çingiz Han ve Aksak Timur (1819), Ebülgazi Bahadır Han’ın Şecere-i Türkî (1825), Risâle-i Ebüssuûd Efendi (1846), Sûfî Allahyâr’ın Sebâtü’l-âcizîn (1846), Risâle-i Kesikbaş (1946), Hakîm Süleyman Ata’nın Hakîm Ata Kitabı (1846, 1858, 1888), Mârifetnâme, Gazzâlî’nin Risâle-i Mühimme, İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn (1847), Câmiʿu’t-tevârîḫ (1847), Ḥilyetü’n-nebî (1848), Bûsîrî’nin Ḳaṣîde-i Bürde (1948), Mevlid-i Şerif (1849), Mu‘cizetü’n-nebî (1849), Şerh-i Fıkh-ı Ekber (1849), Kırk Hadis (1855), Bakırgan Kitabı (1857, 1893), Burhâneddin b. Nasreddin’in Kısas-ı Rabgūzî (1859), Şeyh Sûfî Allahyâr’ın Murâdü’l-ârifîn (1859), Letâif-i Hoca Nasreddin Efendi, Muhammediyye, Envârü’l-âşıkīn (1861), Altı Parmak Kitabı (1861), Ebü’l-Leys es-Semerkandî’nin Bustânü’l-ʿârifîn (1880), Keykâvus b. İskender’in Kābusnâme Tercümesi (1882). Cedîdcilik olarak da adlandırılan modern edebiyatın doğuşuna kadar bunların bir kısmı medreselerde ders kitabı olarak okutulmuştur. Eski Tatar şiirinin önemli temsilcilerinden Abdürrahim Otuz-İmeni (ö. 1835) Osmanlı, Arap ve Fars eserlerinin etkisiyle aruz vezniyle şiirler yazmıştır. Otuz-İmeni’yi izleyen Ebülmenih Kargalı, Hibetullah Salihov, Şemseddin Zeki, Ali Çokrıy gibi şairler de Allah ve insan sevgisini anlatan şiirler kaleme almışlardır.
XX. yüzyılın başında modern Tatar edebiyatı Mûsâ Akyiğitzâde’nin 1886’da yayımlanan Hüsâmeddin Menla (Molla) adlı romanı ile başlar. Zâhir Bigi Günâh-ı Kebîr, Ölüf yaki Güzıl Kız Hadiçe (roman), Rızâeddin Fahreddin Selime yaki İffet, Esmâ yaki Amel, Ceza (hikâye), Fâtih Kerîmî Salih Babaynın Öylenüvi, Bir Şakirt ile Bir Student, Mirza Kızı Fatma, Hıyal mı?, Hakiykat mi?, Kaynana, Sultan Aşkı, Ümid Parahodunda (hikâye), Sadri Maksudi (Arsal) Maişet (roman), Aliasker Kemal Behitsiz İgit, Öç Bedbehit (drama), M. Ayaz İshakî İdilli Öç Hatın Bilen Tormış, İki Yöz Yıldan Soñ İnkıraz, Ul Eli Öylenmegen İdi (hikâye) gibi eserleri modern Tatar edebiyatının ilk örnekleridir.
İki ihtilâl arası dönemde G. İshakî, Fâtih Emirhan, N. Dumavi, S. Remiev, Abdullah Tukay, Dermend, Ş. Kemal, S. Celal, Alimcan İbrahimov, M. Gafûrî, G. Rahim, K. Tinçurin gibi yazar ve şairler Tatar edebiyatını geliştirmek için çeşitli eserler kaleme almışlardır. Günümüzde de Tatar edebiyatının en meşhur şairi kabul edilen ve genç yaşta ölmesine rağmen hem aruz hem heceyle güzel eserler bırakan Abdullah Tukay (ö. 1913) birçok şairi etkilediği gibi kendisi de Nâmık Kemal, Abdülhak Hâmid, Tevfik Fikret gibi Türk; Puşkin, Lermontov, Kolstov gibi Rus şairlerinden etkilenmiştir. M. Ukmasi, Z. Yarmeki, D. Gobeydi, V. Celal, G. Haris, G. Süngati, S. Gabdelman gibi şairler Tukay mektebine mensuptur. Bu döneme ait yazarların çoğu Sovyet devrinin de önemli temsilcileri olup hayat hikâyeleri oldukça trajiktir. Ali Rahim, Aziz Ubeydullin, Fâtih Kerîmî, Cemâleddin Velidi, Âlimcan Şeref, Fethi Burnaş, Alimcan İbrahimov, İbrahim Bikkulov, Lebib Gıylmî, Ömer Tolımbay, Fâtih Seyfi Kazanlı, Şâmil Osmanov, Hasan Tufan, Âlimcan Nigmeti, Kerim Tinçurin, Kavi Necmi gibi yazarlar Stalin döneminde öldürülmüş ya da uzun yıllar çalışma kamplarında yaşamak zorunda kalmışlardır.
Kazan’daki Rus-Tatar öğretmen okullarında yetişen gençler XIX. yüzyılın sonlarında Rusça tiyatro denemeleri yazmaya başlamıştır. 1903’te Kazan’da medrese öğrencileri Aliasker Kemal’in Behitsiz İgit, 1906’da Ufa gençleri A. İshakî’nin Öç Hatın Bilen Tormış piyesini sahneye koymuşlardır. Aynı yıl Kazan’da Nâmık Kemal’den Zavallı Çocuk, Aliasker Kemal’in Tatarca’ya çevirdiği Kızganıç Bala adlı dramı oynanmıştır. Aliasker Kemal’in Birinçi Tiatr, Bülek Öçin, Bankrot vb., A. İshakî’nin Mögallim, Aldım Bīrdim, Tartışu, Zöleyha, Mögallime, G. Kulahmetov Yeş Gomir (Kazan 1908), F. Emirhan’ın Yeşler Tigézsézler (Kazan 1909), İ. Bagdanov’un Pomada Meselesi (Kazan 1968), M. Feyzi’nin Yeşler Aldatmıylar (Kazan 1911), Galiyabanu (Kazan 1916), K. Tinçurin’in Nazlı Kiyaü (Kazan 1915), Ş. Kemal’in Hacı Efendi Öylene (Kazan 1915) ve Fethi Burnaş’ın Tahir-Zöhre (Kazan 1917) gibi komedi ve dramları 1920’li yıllarda pek çok defa sahnelenmiş ve Tatar tiyatrosunun klasikleri arasına girmiştir.
Tataristan’da 1917-1920 arasında Tatarca, Rusça, Çuvaşça, Mari, Udmurt, Macarca, Almanca olmak üzere 130 gazete-dergi çıkarılmış ve millî yazarlar bu işte aktif görev almaya çağrılmıştır. Totaliter rejim güçlendikçe Tatar halkının millî ve mânevî değerlerini zayıflatmak için çeşitli yollar denenmeye başlanmıştır. Kısa süre içinde iki defa alfabe değiştirilip halk 1000 yıllık kendi medeniyetinden koparılmaya çalışıldığı gibi çeşitli merkezlerdeki Tatarca yayın organlarının kapatılması yüzünden yazarlar Kazan’da toplanmaya başlamıştır. Çeşitli baskı ve sindirmelere rağmen M. Gafûrî’nin Eşçi (1920), Kara Yözler (1926), Tormış Baskıçları (1927) adlı uzun hikâyeleri, M. Galev’in Bulanık Yıllar ve Muhacirler romanları, K. Tinçurin’in Süngen Yoldızlar melodramı (Kazan 1923), Zenger Şel (Kazan 1926), N. İsenbet’in Mirkey ile Aysılu, İdeğey dramları, Huca Nasretdin komedisi, M. Feyzi’nin Asılyar, Ak Kalfak piyesleri, H. Taktaş’ın Cir Ulları (Kazan 1923) draması, Alimcan İbrahimov’un Kazak Kızı (Kazan 1923) romanıyla bu yıllar Tatar Sovyet edebiyatının altın dönemi olarak adlandırılmıştır. M. Gafûrî’nin 1921’de İdil-Ural bölgesinde meydana gelen açlık faciasını tasvir ettiği Açlık Tırnagında isimli eseri (Ufa 1923), Alimcan İbrahimov’un Ademner adlı uzun hikâyesi (Kazan 1923) ve Tiren Tamırlar romanı (Kazan 1926), F. Amirhan’ın Şafiullah Ağa hikâyesi, A. Feyzi’nin Flütler, H. Taktaş’ın Mehebbet Teübesi (Kazan 1927), Yugalgan Maturluk (Kazan 1928) adlı eserleri de yeni rejimin getirdiği gerginliği, ruhî ve ahlâkî sıkıntıları dile getirir.
1925’te A. Sadi’ye sipariş edilen Tatar Edebiyatı Tarihi (Kazan 1926) çok sıkı bir denetimden sonra neşredilmiştir. 1922-1924 arasında üç ciltlik Tatar Edebiyatı Tarihi’ni yazan A. Ubeydullin ve A. Rahim edebiyata komünizm açısından bakmadıkları için bu çalışmaya kabul edilmemiştir. Şair M. Celil 1939’da Stalin’e Tatar medeniyetinin acıklı durumunu anlatan uzun bir mektup yazmış ve muhtemelen mektubun etkisiyle Kazan’da Dil, Edebiyat, Tarih Enstitüsü (1939), II. Dünya Savaşı’ndan galip gelmenin etkisiyle de Kazan Devlet Üniversitesi’nde Tatar Tarihi, Dili ve Edebiyatı Kürsüsü açılmıştır (1944). 9 Ağustos 1944’te yayımlanan bir kararnâmeyle Tatar tarihini yücelten eserler yasaklanmışsa da bu iki kurum 1990 yılına kadar Tatar dilinin ve kültürünün gelişmesinde etkin bir rol üstlenmiştir.
1920-1940 yılları arasında A. İbrahimov, F. Burnaş, K. Nemci, H. Taktaş, K. Tinçurin, M. Galeü, Ş. Osmanov, H. Tufan, K. Kutuy, M. Celil, A. Aliş, F. Kerim, N. İsenbet; daha sonraki yıllarda G. Beşirev, A Şamov, İ. Gazi, E. Feyzi, F. Hüsni, M. Emir, E. Yeniki, S. Hekim, N. Arslanov, E. Yerikey, S. Battal, E. İshak, S. Urayskiy, G. Galiev, G. Epselemev, H. Vâhit, A. Rasih gibi yazar ve şairler ön plana çıkmıştır. Bu dönemin nesir ve şiirinde korku hâkim olduğundan millî, dinî ve tarihî konular Tatar edebiyatının ölü temaları arasına girmiştir. Dönemin edebiyat dergileri Yanalif, Bizniñ Yul (daha sonra Kazan Utları), Ataka ve Sovyet Edebiyatı’nda komünist ideolojiye hizmet etmeyen hiçbir eser basılmamıştır. 1934’te Tataristan Yazarlar Birliği’nin kurulmasıyla otokontrol daha da sıkılaşmıştır. Ravil Feyzullin Gıybret Alırlık Ütken Yul adlı eserinde Yazarlar Birliği’ne üye olmanın üniversitede eğitim almak kadar zor olduğunu, ailesinde imam bulunan ya da zengin olanların ne kadar meşhur olurlarsa olsunlar kesinlikle bu birliğe kabul edilmediğini belirtir. İslâmiyet’i horlama ve onunla mücadele etme, tarihî konuları yazamama, iki defa alfabe değiştirme, sosyalizmi ve onun uygulamalarını övmek zorunda bırakılma edebiyatın tabii gelişimini engellemiştir. Ş. Kemal’in Gabbas Galin, H. Taktaş’ın Kileçekke Hatlar, K. Necmi’nin Yaktı Sukmak, Koyaşlı Yangır, F. Kerim’in Cidinci Miç, Tavışlı Tan, M. Celil’in Hat Taşuci, Cihan, Ş. Mannur’un Gaycan Babay adlı eserlerinin ana kahramanları köylü ve şehirli komünistlerdir. Ş. Osmanov Legion Yulı, G. Beşirov Sıvaş, A. Şamov Gospitalde, Bir Mehebbet Turında, H. Sadriy İl Batırları, Biznin Tan gibi eserlerinde Sovyet ülkesi ve bağımsızlık için mücadeleyi ana tema olarak işlemiştir.
Edebiyattaki durgunluğu ve ruhî kuraklığı 1941-1945 yılları arasında II. Dünya Savaşı değiştirmiştir. Bu dönemde edebiyatın ana konusu halkı savaşa davet, birlik, zafere inanma, faşizme karşı nefret hissi olmuştur. Aynı devirde otuz civarında yazarın (M. Celil, A. Aliş, F. Kerim, G. Kutuy, K. Basırov, M. Gayaz, R. İlyas, H. Möcey, D. Fethi gibi) cepheye gitmesi, çeşitli cephelerde savaşan Tatar gençleri için on altı değişik isimde gazete çıkarılması edebiyata bir canlılık getirmiştir. Gençleri cepheye çekmek için çeşitli eserler yazıldığı gibi geride bıraktıklarını ve zaferle dönen askerleri konu edinen eserler de kaleme alınmıştır. Savaş ve insan konusu G. Beşirov’un Namus (1948), M. Emir’in Saf Künil (1959), G. Apsalamov’un Altın Yoldız (1948), Mengilik Kişi (1960) romanlarında; T. İzzet’in İzge Emanet (1946), R. İşmorat’ın Ülmes Cır (1954) dramlarında askerin cesaret, fedakârlık ve kahramanlık tasvirleriyle anlatılmıştır. Savaş sonrası dönemde yetişmiş en önemli yazarlardan A. Yeniki’nin Saz Çeçegi (1955), Eytilmegen Vasıyat (1955), Yürek Sırrı (1957), Tugan Tufrak (1959), Reşe (1962), Töngi Tomçılar (1964), Maturlık (1964), Vöcdan (1968), Kuray (1970) gibi hikâyeleri Tataristan’da en çok okunan eserler arasındadır.
1960’lı yıllardan itibaren eserleri öne çıkan R. Tuhfetullin, E. Davidov, A. Gıylejev, Ş. Möderris, G. Ahunov, H. Fettah, H. Kemal, E. Bayan, F. Afzal, E. Kasımov, Ş. Bikçurin, M. Şabaev, Ş. Galiyev, İ. Yuziev, Ş. Husainov, B. Kemalov gibi yazar ve şairler yaşadıkları dönemin toplumsal ve ahlâkî konularını eserlerinde işlemişlerdir. Sovyet rejiminin az da olsa yumuşamaya başlamasıyla birlikte Tatar halkının eski parlak tarihine olan ilgisi de artmaya başlamıştır. N. İsenbet’in başlattığı tarihî roman geleneğini N. Fettah geliştirmiştir. Konularını İdil-Bulgar Devleti’nin tarihinden seçen yazar İtil Suı Aka Torur (1969), Kul Gali (1973), Sızgıra Torgan Uklar (I-II, 1980-1984) adlı eserleri yazmıştır. Bu gelenek 1980’li yıllardan sonra Tatar edebiyatında en çok ilgi çeken konulardan biridir. M. Habibullin’in Kubrat Han (1985), İlçiye Ülim Yuk (1991), Säimbike Hanbike hem İvan Grozniy (1996), Atilla (2002), R. Muhammediyev’in Sırat Küpiri (1992), R. Batulla’nın Söimbike (1992), C. Rahimov’un Batırşa (1992), F. Latifi’nin Hıyanet (2000) romanları Tatar toplumunun geçmişteki parlak günlerini ve millî kahramanlarını idealleştiren eserlerdir. 1970-1980’li yıllarda İ. Nurullin, M. Mehdiyev, T. Minnullin, F. Yarullin, M. Yunıs, M. Habibullin, E. Galiyev, S. Süleymanov, M. Hesenev, R. Haris, R. Feyzullin, Zölfet, R. Ahmetcanov, M. Eglemev, V. Nurullin, R. Batulla, M. Gali, E. Gaffar, Z. Hakim, R. Veliyev, E. Reşitev, L. Şagıyrcan, H. Eyüp, M. Melikova, R. Gataullin gibi yazar ve şairler Tatar edebiyatının en meşhurlarıdır.
1990 yılı sonrasında Tatar yazarları daha özgür bir ortama kavuşmuş, geçmiş dönemlerde yazılması yasak olan millî ve dinî konuları rahatlıkla yazmaya başlamıştır. 1999-2010 yılları arasında yaklaşık 1500 edebî eser neşredilmiştir. İdil, Meydan ve Kazan Utları bu yıllarda yayımlanan en önemli edebiyat dergileridir. T. Galiullin’in Teübe, Elmek, R. Muhammediyev’in Utlı Taba Östinde, Biz Kırıkbirinçi İl Balaları, Sırat Küpiri, G. Gomer’in Möher, M. Galiyev’in Dogalı İllar, R. Feizov’un Ütken Gomer-Yangan Kümer, E. Galiyev’in Cimirilgen Hıyallar, A. Helim’in Kıybla, Z. Zeynullin’in Uram, At Karakları, Z. Hekim’in Gönah, F. Yahin’in Ahırzaman Peygamberi, G. Tavlin’in Afet, N. Gıymetdinova’nın Küke Tökrigi, R. Kerami’nin Kargışlı Etaplar, L. Badıykşan’ın Mörtet, Ş. Rekıypov’un Bakıy, N. Fettah’ın Kırık Dürtnin May Ainda, F. Safin’in Biik Taunın Başlarında, F. Ziyatdinov’un İzge Yort, M. Yunıs’ın Songı Sulış, A. Vergazov’un Yörek Cir Sorıy, G. Beşirov’un Gıybret, A. Gıylejiv’in Kamış Barmak, Kömeş Tırnak, G. Ahunov’un Timirhannın Kürgen-Kiçirgenneri, H. Kemalov’un Tülenmegen Küz Yeşi, S. Şeripov’un Mehebbet Hakkında adlı roman ve hikâyeleri son yıllarda yayımlanan eserlerden bazılarıdır.
Tatar edebiyatı hakkında N. İ. Aşmarin, İ. Berezin, V. V. Grigoryev ve N. F. Katanov gibi Türkologlar; C. Velidi, R. Fahreddin, A. İbrahimov, A. Ubeydullin, A. Sadi, A. Rahim, L. Gaynanova, L. Celay, M. Gaynullin, M. Gaynetdinov, H. Minnegulov, M. Osmanov, Ş. Sadretdinov, N. Yüziyev, F. Galimullin, R. Ganiyeva, F. Urmançiev gibi Tatar edebiyat tarihçileri tarafından pek çok eser ve makale yazılmıştır. 1971’de başlanan ve 2001 yılında tamamlanan altı ciltlik Tatar Edebiyatı Tarihi, XIII. yüzyıldan günümüze kadar Tatar edebiyatı hakkında yapılmış değerli bir çalışmadır. Tatar edebiyatının en önemli ödüllerinden biri 1958’den bu yana verilmekte olan Tukay ödülüdür. 2008’de R. Gataullin Susau ve Gazeller isimli şiir kitaplarıyla, 2009’da Z. Hekim Tilsiz Küki isimli piyesiyle, Z. Mansurov Gerehetli Yörek ve Künilde Fidai Yaşese adlı şiir kitaplarıyla bu ödüle lâyık görülmüştür.
BİBLİYOGRAFYA
Cemaleddin Velidî, Tatar Edebiyatının Barışı, Orenburg 1912, s. 35-38.
Abdurrahman Sadi, Tatar Edebiyatı Tarihi, Kazan 1926, s. 13-49.
Tatar Megrifetçilik Edebiyatı (haz. Muhammet Gaynullin), Kazan 1979.
İbrahim Nurullin, XX. Yöz. Başı Tatar Edebiyatı, Kazan 1982, s. 14-52.
Karakalpaklar. Dil. Karakalpak Türkçesi, çoğu Özbekistan’a bağlı Özerk Karakalpakistan Cumhuriyeti’nde yaşayan 1 milyonu aşkın kişi tarafından konuşulmakta ve Kıpçak Türkçesi özellikleri taşımaktadır. Bu yönüyle Kazak ve Nogay Türkçesi’ne çok yakındır. Daha önce Arap alfabesiyle yazan Karakalpaklar 1928’de Latin alfabesine geçmişlerse de 1932’den bu yana Kiril alfabesini kullanmaktadır. Bu alfabede on ünlü, yirmi altı ünsüz, üç yarı diftong (yu, ya, yo) olmak üzere otuz dokuz harf bulunmaktadır. 1996’da yeniden kabul edilen Latin alfabesi henüz yaygınlaşmamıştır. Karakalpak Türkçesi’ndeki ses değişiklikleri arasında ç ⟶ ş, g ⟶ v, ş ⟶ s, y ⟶ j en önde gelenleridir: çık- ⟶ şık-, çarıg ⟶ şarık, tag ⟶ tav, sag ⟶ sav, taş ⟶ tas, yol ⟶ jol, yılkı ⟶ jılkı. Eski Türkçe’de mevcut k- ve t- ünsüzleri Karakalpak Türkçesi’nde korunmuştur: kel-, toy-. Arapça ve Farsça’dan giren f sesleri p’ye döner: fil ⟶ pil; damak ñ’si korunur. Ek ünsüzlerinde ötümlü-ötümsüz benzeşmeleri görülür. Meselâ -nIñ ekinin -dIñ, -tIñ; yükleme hali eki -nI’nın -dI, -tI biçimleri de vardır. Araç durumu menen, benen, penen; soru mA, bA, pA biçimleriyle karşılanır. Belirsiz geçmiş zaman için -Gan, -KAn; -Ip; gelecek zaman için -mAKşI, -jAK; şimdiki zaman için -A, -y ekleri kullanılır. Yeterlik al- ile yapılır. Bu özellikler Kıpçak, Karluk ve Altay lehçelerinde de görülür. Karakalpak Tiliniñ Tüsindirme Sözligi’nde (I-IV, Nökis 1982) toplanan Karakalpak Türkçesi’nin söz varlığında Türkçe, Arapça, Farsça, Moğolca, Rusça ve az sayıda Çince kelimeler vardır.
Edebiyat. Karakalpaklar, kendilerine özgü bir yazılı edebiyatın teşekkülünden önce diğer Türkistan Türkleri gibi ortak yazı dili olan Çağatayca ve Hârizmce’de eser vermişlerdir. Karakalpak edebiyatını iki döneme ayırmak mümkündür. a) 1917 Ekim Devrimi’nden Önce. 1917 Devrimi’ne kadarki Karakalpak edebiyatının daha çok sözlü edebiyat çerçevesinde kaldığı söylenebilir. Sözlü edebiyat çok zengindir. Yayımlanmış otuzu aşkın destan, çok sayıda atasözü, deyimler, halk koşukları günümüze kadar gelmiştir. Folklordaki tarihî gerçeklik edebiyat tarihini tamamlamakta ve birkaç dönem halinde şekillenmektedir. 1. En eski dönem. Daha çok büyü olaylarından söz edilen bu dönemin önemli eseri Şeryar (Şehriyâr) destanıdır. 2. Peçenek-Kıpçak dönemi. XI-XII. yüzyılları içine alan bu dönemde ortaya çıkan eserlerden Koblan destanında görüldüğü gibi ağırlıklı olarak dinî inanışlar işlenir ve halk kahramanlarının yiğitliği anlatılır. 3. Altın Orda dönemi. XIII-XIV. yüzyılları kapsayan bu dönem de pek çok destan ve büyü olayları üzerine kurulmuştur. Edige ve Er Şora destanlarının bu dönemde yazıldığı belirtilmektedir. 4. Konrat-Baysın dönemi. XV-XVIII. yüzyılları içine alan bu dönemde hayatın sıkıntıları ve çeşitli meseleler dile getirilmektedir. Bu devirden kalan Alpamış, Mespatşa destanlarında urukları birleştirmek için gösterilen gayretler anlatılmaktadır. 5. Buhara-Bulunğır dönemi. Bu dönemdeki eserlerin ortak özelliği halkı dış düşmanlardan koruma görevidir. Er Ziyvar destanı bu döneme aittir. 6. Hârizm dönemi. Karakalpaklar’ın ilk atalarının ortaya çıktığı Hârizm bölgesinde Karakalpak ozan ve bahşılarının sanatlarını geliştirdiği devirdir. Göruğlı (Köroğlu), Garip Âşık, Sayathan Hemra gibi pek çok âşıklık destanı bu dönemle ilgilidir. Massagetler devrinden gelen Karakalpaklar’la menşe bakımından ilgi kurulan ve en eski devri içine alan eser Karakalpaklar arasında kadınlara büyük önem verdiğini ortaya koyan Kırkkız destanıdır.
Nogaylı döneminin şairleri arasında Soppaslı Sıpıra Jırav (günümüze bazı “tolgav”ları ile anlattığı Edige destanı kalmıştır), Asan Kayğı (tolgavlarında halkın sıkıntılarını ve Altın Orda’nın siyasî durumunu anlatır), Jiyrenşe Şeşen (daha çok hazırcevaplık ve karşısındakini sözle susturma şeklindedir), Dospambet Jırav (XV. yüzyılın sonu ile XVI. yüzyıl başlarında yaşayan bir kumandan) gibi isimler bulunmaktadır. XVI. yüzyıl Karakalpaklar’ın Nogaylı adlandırmasını bırakıp Karakalpak adını kullandıkları devir olup XVI-XVII. yüzyılları da içine almaktadır. Dönemin şairleri geleneksel “tolgav” ve “terme”ler söylemiş, bunları kopuz eşliğinde terennüm etmiştir. Yayık boyundaki Karakalpaklar arasında Dospambet, Kaztuvğan, Yeniderya boyunda Müyten Jıravlar bu devir edebiyatını temsil eden şairler olarak gösterilebilir. XVII-XVIII. yüzyıllarda karışıklıkların, sınıflar arasında adaletsizlik ve eşitsizliklerin artması Karakalpak edebiyatının bu devirde yeni bir döneme girmesine zemin hazırlamıştır. Karakalpak halkı, kendi özgürlük ve bağımsızlığını korumak için adaletsiz yöneticilerle büyük bir mücadeleye girişmiştir. Firdevsî, Nizâmî, Ali Şîr Nevâî, Mahtumkulu gibi şairlerin eserlerinin Karakalpaklar arasında yayılması edebiyatlarının gelişmesinde önemli rol oynamıştır. XIX. yüzyıl Karakalpak edebiyatı ve kültürünün büyük gelişme gösterdiği bir devirdir. Hârizm’e gelen Karakalpaklar yerleşik hayata geçip kendi etnik-millî kültürlerini geliştirmişlerdir. Bu gelişim öncelikle siyasal ve ekonomik hayatın gelişmesiyle olayları şiirlerine yansıtan Künhoja, Ejiniyaz, Berdak, Öteş, Sarıbay, Gülmurat’ta görülür. Bunların şiirlerinde toplumsal eşitsizlik, bağımsızlık ideali, mazlumlara karşı insanî duygu ve düşünceler terennüm edilir. Türkistan coğrafyasında bu devrin en önemli hadisesi Türk halklarının Rusya’ya ilhak edilmesidir. 1873’ten itibaren Hârizm bölgesinde yaşayan Türk toplulukları, bu bağlamda Karakalpaklar Rusya’nın hâkimiyetine girmiş, buralarda yaşayan halkların edebiyatı da Türkistan’da yayılmaya başlamıştır. Edebî eserlerin bir kısmı Kazan’da basılırken 1874’ten itibaren Hîve’de basılmıştır. 1884’te Taşkent’te, 1890’da Semerkant’ta kurulan matbaaların Karakalpak edebiyatının gelişmesine katkısı olmuştur. 1905-1907 yılları arasında Çarlık Rusyası’na karşı ayaklanma hareketleri ve Bolşevik akımının gelişmesi edebiyatı da etkilemiştir. Bu dönemdeki şairlerin ana teması sosyal adaletsizliktir. Bunun yanında insanlık, iyi ahlâk, çalışkanlık, halkın sıkıntılarını paylaşma, sevgi, nasihat gibi temalar işlenmiştir. Şairler hem yaşanılanları terennüm etmekte hem de söz konusu olaylara dayalı fikir ve ideallerini genelleştirmektedir. Bu durum özellikle Omar ve Ayapbergen’in mısralarında görülür. Bu dönemde daha çok lirik ve epik türler, hiciv ve mizah, atışmalar yanında fabl türü de bazı şiirlerde yerini almıştır. Dönemin önde gelen şairleri arasında Omar Süyirbek Ulı, Kulmurat, Sıdık Tokpan Ulı, Annakul, Begjan, Ebdikadir Bekimbet Ulı, Hudaybergen Jebegen Ulı, Kazakbay Hojaniyaz Ulı ve Jañabay gibi isimler bulunmaktadır.
b) 1917 Ekim Devrimi’nden Sonra. 1917 Devrimi, Karakalpaklar’da da dil ve edebiyat açısından yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Ruslar’ın Türk topluluklarının konuştuğu yerel dilleri yazılı dil haline getirme çabası yeni yazı dillerinin ortaya çıkması, “etnisite”ye dayalı bir millî edebiyatın meydana gelmesi sonucunu doğurmuştur. Karakalpaklar da bu çerçevede konuşma dillerini yazı dili haline getirerek bununla edebî eserler ortaya koymuştur. Devrimin şekillendirdiği bu devir edebiyatı için Karakalpak Sovyet edebiyatı tabiri yaygın biçimde kullanılmaktadır. Bu dönem Karakalpak halkının hayatındaki en önemli tarihî olgulardan biri sayıldığından Karakalpak ekonomisi ve kültürü için yeni ve farklı bir başlangıç oluşturur. Karakalpaklar, Sovyet Komünist Partisi siyasetinin gereği olarak yazdıklarını basma imkânına da sahip olmuş, kendi edebiyat ve sanatlarını geliştirme çabası içine girmiştir. Karakalpak Sovyet edebiyatını temsil edenlerin eserlerinde Rus Sovyet edebiyatının klasiklerinden M. Gorki, V. Mayakovski gibi yazarların etkisi açıkça görülür. Bunun sonucunda siyasal lirik şiirlerle sosyal manzumeler gelişip çoğalmış, drama ve tiyatro sanatı teşekkül etmiştir. Karakalpak Sovyet şiiri XX. yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştır. Devrimi ve yeni hayat tarzını terennüm eden Karakalpak şairleri Ayapbergen Muvsayev, Seyfulğabit Mejitov, Kasım Evezov, Karabay Ermanov, Hojamet Ahmetov, Aytbay Metyakubov, Jolmurza Aymurzayev, Asan Begimov’dur. Yeni Karakalpak Sovyet şiiri devrimden önceki Karakalpak şiirinden sosyalist içeriği ve fikrî teması ile ayrılır. Bu dönem şiirinin temaları devrimin zaferi, Sovyet Komünist Partisi’nin siyaseti, zenginlere karşı sınıf mücadelesi, kadın eşitliği, kolhoz hayatı gibi propaganda amaçlı konulardır.
1920’li yılların ortalarında ve 1930’lu yılların başlarında Karakalpak edebiyatında genç Karakalpak drama sanatçıları yetişmiştir. Karakalpak halkının hayatından ilham alan bu sanatçılar ve eserlerinden bazıları şunlardır: Kasım Evezov, Tilek Jolında; Seyfulğabit Mejitov, Ernazar Alaköz, Soñğı Selteñ, Bağdagül; Ebdiraman Ötepov, Teñin Tapkan Kız, Boyavşı Vekil, 900 Gramm. Gelişmenin temelinde 1920’li yılların ortalarında kurulan millî tiyatronun etkisi bulunmaktadır. Bu yıllarda heveslilerden oluşan Tañ Nurı tiyatro topluluğu ilk Karakalpak tiyatrosunun ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bu döneme gelinceye kadar Karakalpak edebiyatında sözlü halk edebiyatı dışında, hikâye ve roman gibi modern anlamda mensur eserler bulunmuyordu. Yeni dönemde Karakalpak nesrinin ilk ürünleri verilmiş, genç yazarlar sosyal ve siyasal hayatın bazı tablolarını küçük hikâye ve eserlerinde, fıkralarında tasvir etmeye çalışmıştır. Ancak bu, gerçek anlamda nesir değildi. Yazarlık tecrübesinin yokluğu, tipleştirme ve sonuçlandırmanın zayıflığı, konu darlığı nesrin gelişmesine imkân vermemiştir. Karakalpak Sovyet edebiyatı gelişmesinin ikinci basamağı sayılan 1930’lu yıllarda biraz daha güçlenmiş, Mırzağaliy Deribayev, Deli Nazbergenov, Nejim Devkarayev, Emet Şamuratov, Bayniyaz Kayıpnazarov gibi yetenekli yazarlar ortaya çıkmıştır. Bu dönemde edebiyat şiir, nesir ve drama türlerinde yeni eserlerle zenginleşmiştir. Söz konusu eserlerdeki temalar vatan, parti, Sovyet ordusu, Lenin, kadın-erkek eşitliği, kolhoz hayatı, kültür ve bilimi teşvik gibi konulardır. Genç şairler ilk zamanlarda görülen küçük şiirler yerine daha uzun şiirler yazmaya başlar. Sovyet yönetimi yıllarında halk şiirinde de büyük gelişme görülür. Sadık Nurımbetov, Abbaz Dabılov gibi halk şairleri bu türün en güzel örneklerini vermiş, yeni dönemi ve bu dönemin lideri Lenin’i öven şiirler yazmıştır. Abbaz’ın “Mavzoleyde”, “Körip keldim”, “Namert Jigit Nege Derkar” gibi şiirleri, “Bahadır” adlı destanı; Sadık Nurımbetov’un “Biziñ Vatan”, “Kızıl Moskva”, “Perzentim” adlı şiirleri halk tarafından çok beğenilmiştir.
II. Dünya Savaşı yıllarında Karakalpak yazarları ateşli yazılarla halkı düşmanla savaşmaya çağırmış, savaştan sonraki yıllarda Karakalpak edebiyatı yeni bir atılım içine girmiştir. Bunda Rus Sovyet yönetiminin aldığı siyasî kararların rolü büyüktür. Bu kararların ardından Karakalpak yazarlarının eserlerinde devrin Sovyet temasına doğru bir dönüş kuvvetle kendini hissettirir. Sosyalizmin kuruluşunu, kolhozlu köyün “bahtlı” hayatını, kolhozcuların çalışkanlığını anlatan eserler arasında Jolmurza Aymurzayev’in Aydın Jol (1955), Emet Şamuratov’un “Bahıtlı zaman” ve “Akşolpan-Palman” manzumeleri; Sovyetler Birliği’nin kahramanı Zoya Kosmedemyanskaya hakkında Beknazarov’un yazdığı “Tanya”, Kayıpnazarov’un “Palvanbek” manzumeleri bu temaların önde gelen örneklerindendir. Bu yıllarda Karakalpak edebiyatına Ibrayım Yusupov, Tilevbergen Jumamuratov, Hojabek Seytov, Tölep Kayıpbergenov, Öserbay Hojaniyazov, Hojamurat Turımbetov, Joldasbay Dilmuratov, Babaş İsmailov, Meten Seyitniyazov, Keramatdin Sultanov, Aytbay Bekimbetov, Devlen Aytmuratov gibi genç, yetenekli yazar ve şairler de katılır. Savaştan sonraki dönemde Karakalpak nesri de gelişme gösterir. Pek çok hikâye ve denemenin yanında ilk defa hacimli nesir örnekleri olan romanların yazıldığı görülür. Kısa zamanda ortaya çıkan romanlar arasında Asan Begimov’un Balıkşınıñ Kızı (Nökis 1958), Jolmurza Aymurzayev’in Emivderya Boyında (Nökis 1958), Tölepbergen Kayıpbergenov’un Karakalpak Kızı (Nökis 1960), Orazbay Ebdirahmanov’un Bosağa (Nökis 1989) sayılabilir. Bunlardan Begimov, Aymurzayev ve Şavdırbay Seytov’un romanları Rusça’ya tercüme edilirken Bekimbetov ile Kayıpbergenov’un romanları Özbek Türkçesi’ne aktarılmıştır. Bu gelişmeler sonucunda Karakalpak nesrinin ön plana çıktığı görülür. Aynı dönemde edebî tenkit ve edebiyat araştırmaları alanında da gelişmeler olmuş, Nejim Devkarayev, M. Nurmuhammedov, Kalli Ayımbetov, Kabıl Maksetov, S. Ahmetov gibi bilim adamları yetişmiştir. Günümüz yazar ve şairleri arasında Ibrayım Yusupov, Tölepbergen Kayıpbergenov, Şavdırbay Seytov, Gülistan Şamuratova, Sarıgül Bahadırova, Gülistan Matyakubova, Saylavbay Jumağulov, Orazbay Ebdirahmanov, Nebiyra Töteşova, Sağınbay İbragimov, Keñesbay Reymov, Bahtiyar Genjemuratov, Patiyma Mırzabayeva zikredilebilir.
BİBLİYOGRAFYA
N. Japakov, Edebiyatımız Hakkında Oylar (İlmiy Makalalar Toplamı), Nökis 1974.
İ. T. Sağitov, Karakalpak Edebiyatınıñ Ösiv Jolları -Edebiy-Kritikalık Makalalar-, Nökis 1979.
A. Zeki Velidi Togan, Bugünkü Türkili Türkistan ve Yakın Tarihi, İstanbul 1981, s. 156-201.
Karakalpak Edebiyatı Tarihi (haz. N. Japakov v.dğr.), Nökis 1983.
S. Ahmetov – S. Esenov, Karakalpakstan Respublikasınıñ Jazıvşıları, Nökis 1995.
S. Ahmetov – K. Mambetov, Karakalpak Edebiyatı, Nökis 1996, s. 3-11, 196-199, 211-224, 242-247.
Karakalpak Edebiyatı (haz. H. Seytov v.dğr.), Nökis 1998.
a.mlf., “Karakalpak Türkçesi”, Türk Lehçeleri Grameri (ed. Ahmet B. Ercilasun), Ankara 2007, s. 545-622.
Başlangıcından Günümüze Kadar Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi: Karakalpak Edebiyatı, Ankara 2003, XXIII, 163, 167, 171, 177, 181, 185, 189, 190, 195.
Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Grameri I -Fiil- Basit Çekim, Ankara 2006.
Karakalpak Destanları: Kırk Kız Destanı (haz. Ceyhun Vedat Uygur), Ankara 2007.
Kırgızlar. Kırgızca, Altayca ile birlikte Türk dilleri ailesi Kıpçak grubunun taşrası olarak nitelenen Doğu alt grubunu oluşturur. Kırgızistan Cumhuriyeti, Özbekistan Cumhuriyeti’nin kısmen Namangan, Endican ve Fergana bölgeleri, Tacikistan Cumhuriyeti’nin bazı dağlık yerleriyle Kazakistan Cumhuriyeti’nin Kırgızistan’a komşu bölgeleri, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Sincan-Uygur Özerk Bölgesi, Moğolistan Halk Cumhuriyeti’nin batı bölgeleriyle Kuzeydoğu Afganistan ve Pakistan’da konuşulmaktadır. Kırgızca’nın bir tasnife göre kuzey ve güney olmak üzere iki, bir diğerine göre kuzey, güneybatı ve güneydoğu olmak üzere üç ağzı vardır. Kırgız edebî/yazı dili kuzey ağzına dayanır. Kırgızca’nın fonolojik özellikleri şunlardır: Çağdaş Kırgız edebî dili öz fonolojik sisteminde sekizi kısa (a, e, ı, i, o, ö, u, ü), altısı uzun (ā, ē, ō, ȫ, ū, ǖ) olmak üzere on dört ünlü ve on sekiz ünsüz (b, c, ç, d, g, x, k, l, m, n, ŋ, p, r, s, ş, t, y, z) bulunur; f, j, şç, ts ve v fonemlerine özellikle Rusça ve alıntı kelimelerde rastlanır. Uzunluk ikincildir: Eski Türkçe aġız > Kırgızca ōz. Kırgızca’da vurgu çoğunlukla son hece üzerinde bulunur. Kelime ve kelime şekilleri ses uyumuna tâbidir. Dudak ünlü uyumu yalnız dar ünlü sesleri (ı, i, u, ü) değil düz geniş ünlü sesleri de (a, e) etkiler: cüröktördögü “yüreklerdeki.” Eski Türkçe’deki d ünsüzü Kırgızca’da y’ye (tod- > toy- “doy-”), kelime başı y ünsüzü c’ye (yol > col) dönüşmüştür. Ayrıca hem Türkçe hem alıntı kelimelerde uzun ünlüler bulunmaktadır. İşenaali Arabeyev, Kazakça’yı Kırgızca’dan ayırt etmek için yazı dilinde uzun ünlüleri ilk defa kullandığını belirtmektedir (Kırgız Alfabesi, 1924). Bu tarihe kadar yazılan eserlerde uzun ünlüler gösterilmemiştir (Diykanov, V/2 [2005], s. 328-329). Kırgızca’nın morfolojisi Türk dili için tipiktir. İşaret zamirlerinin, sonu -l ile biten ve bitmeyeni olmak üzere iki şekli vardır: bul/bu “bu”, oşol/oşo “bu, şu”, uşul/uşu “o”. Olumsuz fiil -ba- (-be-, -bo-, -bö-; -pa-, -pe-, -po-, -pö-) ekiyle kurulur (albaymın “almam, almayacağım”); fakat bazan cok “yok” ve emes “değil” kelimeleriyle analitik yolla da yapılabilmektedir: Eç kimdi körgön cokmun “Kimseyi görmedim”; körgön emestey bolup “görmezlikten gelip.” Söz diziminde analitik fiil yapıları gelişmiştir: okup catamın-okup cüröm-okup oturamın-okup turamın “okuyorum.” Öbekleri birbirine bağlamada bağlaçların kullanılması tipik değildir, bunun yerine birleşik anlatımları kurmada daha çok morfolojik yöntem uygulanır: Kış kelip suu toŋdu “Kış gelince su dondu.” Söz varlığının önemli bir kısmını yansımaların oluşturduğu Kırgızca, uzak akrabası Moğol ve Mançu dillerinden başka diğer Türk lehçelerinden ve akrabası olmayan dillerden etkilenmiş ve kelimeler almıştır. Kırgızca’ya XVI. yüzyıldan önce Moğol dillerinden, Tian Şan döneminde ziraat, bağ bahçe kültürü, ticaret, inşaatçılık gibi alanlarla ilgili Farsça’dan, Kırgızlar’ın Orta Asya’ya gelip din değiştirmeleriyle birlikte dinî-kültürel alanla ilgili Arapça’dan Orta Asya halkları dilleri aracılığıyla pek çok kelime girmiştir. Kırgızlar’ın Ruslar’la teması ve Kırgızistan’ın Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’ne bağlanmasıyla dilde Rusça’nın etkisi başlamış, zamanla bilim, teknoloji, yönetim, siyaset, kültür vb. alanlarla ilgili terimler Rusça’dan veya Rusça vasıtasıyla diğer dillerden alınmıştır.
Rusya arşivlerinde bulunan, millî yazının oluşmasından önce XVII. yüzyılın ikinci yarısı ile XIX. yüzyılın ilk yarısı arasında Kırgızlar’ın önde gelenleri tarafından Rus yöneticilerine gönderilen mektuplar ilk yazı dili örnekleri sayılabilir. İlk Kırgız alfabesi 1924’te E. Arabayev tarafından Arap yazısı esas alınarak hazırlanmış ve 1928’e kadar kullanılmıştır. 1928-1940 arası Latin, 1940’tan sonra Kiril alfabesiyle yazılmaktadır. Kırgızlar’ın yazılı edebiyatına kaynaklık eden çok zengin bir sözlü edebiyat geleneği vardır. Manas, Kurmanbek, Caŋıl Mırza, Kedeykan gibi destanlar, ayrıca hikâye ve masallar, efsaneler, ninniler, tekerlemeler, bilmeceler, atasözleri ve deyimler, dinî ve lirik şiirler (türküler) bu geleneğin ürünleridir. Sözlü geleneğin en eski katmanını hikâyeler oluşturur. Mensur eserlerin önemli bir türü muhteva bakımından zengin masallardır. Bunun yanında geleneksel bir tür olmayan fıkralar da mevcuttur. Manzum sözlü eserler arasında önemli bir yer tutan destanlar diğer türlere oranla daha çok gelişmiştir. Kahramanlık destanlarının en tanınmışı Manas, Semetey ve Seytek bölümlerinden oluşan 500.000 dizelik Manas üçlüsüdür. Bir diğer manzum tür türkülerdir. Anonim olan şiirlerin yanında âşıklık geleneğinin ürünü bireysel eserler de mevcuttur. XVIII-XIX. yüzyıllarda hızla gelişen bu türün temsilcileri arasında B. Kumar Uulu, S. Toktobolot Uulu, Toktogul Satılganov, K. Akıyev, B. Alıkulov, Moldo Niyaz, Togolok Moldo, Moldo Kılıç gibi isimler sayılabilir. Alkış ve kargışlar, atasözleri ve deyimler, bilmeceler, tekerlemeler de sözlü edebiyat ürünleri arasında yer alır. Ancak halk tiyatrosunun sözlü gelenekte yer almadığı görülmektedir. Buna karşılık sözlü çocuk edebiyatı başlı başına bir zenginliktir. Kırgız sözlü edebiyatı ürünlerinin derlenip yayımlanma faaliyetlerini XIX. yüzyılın ikinci yarısından sonra W. Radloff ve C. Valihanov gibi bilim adamları başlatmıştır.
Kırgız yazılı edebiyatı, 1924’te millî alfabenin kabul edilip Erkin Too gazetesinin yayın hayatına girmesiyle ilk eserlerini vermeye başlar. İlk edebiyat ürünleri gazetelerde çıkar. Bu yıllarda Kırgız edebiyatının öncüleri sayılan S. Karaçev, K. Tınıstanov, A. Tokombayev, M. Tokobayev, M. Elebayev, C. Cangırçiyev gibi yazarlar yetişmiştir. 1930 ve 1940’lı yıllarda hemen hemen edebî türlerin hepsinde eserler kaleme alınmıştır. Bu dönemde daha önce Kırgız şiirinde görülmeyen manzumeler için ilk örnekler K. Tınıstanov’un Caŋıl Mırza (1922-1924), Temirkul Ümötaliyev’in Aysuluu (Frunze 1941), A. Tokombayev’in Taŋ Aldında (Frunze 1947) adlı eserleriyle ilk örnekler verilmiştir. Yine bu yıllarda hikâye, uzun hikâye, roman ve piyes türünde eserler yayımlanmıştır: K. Bayalinov’un Acar (Frunze 1928, hikâye), M. Elebayev’in Uzak Col (Frunze-Semerkant 1936, uzun hikâye), K. Cantöşev’in Kanıbek (I-III, Frunze 1939-1948, roman) ve Karaçaç’ı (1928, piyes) gibi. Ancak bu yayınlar çoğunlukla 1917 İhtilâli’ni, Lenin ve sosyalist düzenle ilgili konuları işleyen siyasal propaganda eserleri niteliğindedir. Mensur eserlerle tiyatro türünde yazılmış eserlerde daha çok sosyal konular ele alınmıştır. Kadın-erkek eşitliği, zenginlerin zulmü gibi sorunlara özellikle ağırlık verildiği görülmektedir. II. Dünya Savaşı yıllarında propagandacı üslûba kahramanlık, vatanperverlik gibi temalar eklenir. Şiirde mektup tarzında eserler doğar. Nesirde belgesel ve otobiyografik denemeler yazılır. Bu dönemde edebiyatın gelişmesinde klasik Rus ve Sovyet edebiyatı yanında diğer Türkler’le dünya edebiyatının büyük etkisi olmuştur. Bu devirde C. Aşubayev, M. Elebayev, C. Turusbekov, K. Esenkocayev gibi güçlü şair ve yazarlar savaşta ölseler de Kırgız edebiyatı gelişmesini sürdürmüştür.
1950’li yıllar edebiyatın özüne dönüş yıllarıdır. Kırgız edebiyatını dünyaya tanıtan Cengiz Aytmatov ilk eserlerini bu yıllarda vermiştir. Eserlerde işlenen siyasal propaganda temaları yerini barış, dostluk, insan hayatı ve psikolojisine bırakmaya başlar. Savaş sonrasında cephede ve cephe gerisindeki hayatı anlatan başarılı eserler arasında C. Aytmatov’un Betme-Bet (1957), U. Abdukaimov’un Maydan’ı (I-II, Frunze 1961-1966) sayılabilir. 1960’tan itibaren C. Aytmatov (Birinçi Mugalim, Frunze 1962), T. Kasımbekov (Adam Bolgum Kelet, Frunze 1960), Z. Sooronbayeva (Astra Gülü, Frunze 1973), K. Kaimov (Atay, Frunze 1961), A. Saspayev (Iyık Sezim, Frunze 1985), Ö. Danikeyev, K. Cusupov gibi yazarlar Kırgız nesrine verimli bir dönem yaşatır. Ayrıca roman türünde gelişmeler görülür. C. Sadıkov (Ubada, Frunze 1958), R. Rıskulov (Caz, Frunze 1959), O. Sultanov (Too Kündörü, Frunze 1961), T. Kocomberdiyev (Kızıl Alma, Frunze 1965), M. Abılkasımova (Çolpon, Frunze 1962) gibi şairler başarılı eserler kaleme alır. Yine 1960’lı yıllardan itibaren Kırgız mizahı gelişmeye başlar; tiyatro alanında eserler verilir. 1960-1990’lı yıllarda yabancı dillere yapılan çevirilerle Kırgız edebiyatı dünyaya açılmıştır. Roman türü açısından verimli olan 1970-1980’li yıllarda C. Aytmatov’un Kılım Karıtar Bir Kün (1980), T. Kasımbekov’un Sıngan Kılıç (Frunze 1966) gibi eserleri yayımlanmıştır. 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren bir duraklama gözlense de Kırgız şair ve yazarlarının özgür arayış yoluna girdikleri söylenebilir. Genç şair ve yazarlar arasında üslûp bakımından yenileşmeler görülmektedir. Günümüz Kırgız edebiyatı hayatın yeni, beklenmedik gerçeklerini benimseme sürecini yaşamaktadır. Kırgız edebiyatının en güçlü yazarlarından Cengiz Aytmatov’un yanı sıra tarihî romanlarıyla ünlü T. Kasımbekov, eserlerinde hayatın gerçeklerini kendine özgü yöntemlerle anlatan K. Cusubaliyev okuyuculara yeni romanlar sunmaktadır. S. Eraliyev ve R. Rıskulov gibi şairler de Kırgız şiirini şekil ve muhteva bakımından zenginleştiren isimlerdir.
BİBLİYOGRAFYA
B. Ö. Oruzbayeva, Kırgız Tilindegi Söz Casooçu Affikster, Frunze 1958.
a.mlf. – A. Tursunov, Kırgız Adabiy Tilinin Grammatikası, Frunze 1980.
N. A. Baskakov, Vvedeniye v izuçeniye tyurkskih yazıkov, Moskva 1962.
R. J. Hebert – N. Poppe, Kirghiz Manual, Bloomington 1963.
“La littérature kirghiz”, Ph.TF, II, 760-761.
B. M. Yunusaliyev, “Kirgizskiy yazık”, Yazıki Narodov SSSR, Moskva 1966, II, 482-505.
A. O. Orusbayev – K. T. Toktonaliyev, İssledovaniya po fonetike kirgizskogo yazıka, Bişkek 1991, I-II.
T. K. Ahmatov v.dğr., Kirgizskiy Yazık, Frunze 1975.
T. Sadıkov, Osnovı kırgızskoy fonologii i morfonologii, Bişkek 1992.
Samir Kazımoğlu (Tağızade), Türk Toplulukları Edebiyatı, Ankara 1994, I, 117-247.
Mustafa Öner, Bugünkü Kıpçak Türkçesi, Ankara 1998.
Talat Tekin – Mehmet Ölmez, Türk Dilleri, İstanbul 1999, s. 93-97.
K. M. Musayev – A. A. Çeçenov, “Kıpçakskaya gruppa”, Sravnitel’no-istoriçeskaya grammatika tyurkskih yazıkov, Moskva 2002, s. 216-338.
Orhan Söylemez, “Kırgız Edebiyatı”, Türk Dünyası Kültür Atlası: Türk Devlet ve Toplulukları / A Cultural Atlas of the Turkish World: Turk States and Peoples (haz. Ahmet Taşağıl – Aydın Usta), İstanbul 2003, s. 535-543.
Tuncer Gülensoy, Kırgız Türkçesi Grameri I, Bişkek-Kayseri 2004.
C. Turgunbayev, Kırgız Türkçesinde Sıfat-Fiil Ekleri, Ankara 2004.
Hülya Kasapoğlu Çengel, Kırgız Türkçesi Grameri, Ankara 2005.
a.mlf., “Kırgız Türkçesi”, Türk Lehçeleri Grameri, Ankara 2007, s. 481-542.
Zekeriya Karadavut, Kırgız Masalları, Konya 2006.
L. Ükübayeva v.dğr., “Kırgızistan Edebiyatı”, Türk Dünyası Edebiyat Tarihi, Ankara 2007, IX, 622-662.
Naciye Yıldız, Kırgız Halk Edebiyatı I: Irlar / Ezgili Şiirler-Türküler, Ankara 2007.
Karboz Diykanov, “Baytursunov’un 125. Yıl Dönümüne Armağan: Kırgız Dili ve Akmat Baytursunov” (aktaranlar Ulanbek Alimov – Cıldız Alimova), Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, V/2, İzmir 2005, s. 325-334.
Salican Cigitov, “Kırgız Yazı Dilinin Ortaya Çıkması ve İlk Edebî Örnekler” (aktaran Ulanbek Alimov), a.e., VI/2 (2006), s. 521-524.
M. Tülögabılov, “Adabiyat”, Kırgız Sovettik Sotsialisttik Respublikası: Entsiklopediya, Frunze 1983, s. 357-384.
L. İ. Lebedeva, “Kirgizskiy yazık”, Yazıkoznaniye: Bol’şoy entsiklopediçeskiy slovar, Moskva 2000, s. 222.
Yakut (Saha) Dili ve Edebiyatı. Kendilerini Saha olarak adlandıran Yakutlar’ın dili Rusya Federasyonu’na bağlı Yakut Özerk Cumhuriyeti ile kısmen Rusya Federasyonu’nun Amur, Magadan, Sahalin bölgeleri, Taymır ve Evenkiy Özerk bölgelerinde konuşulmaktadır. Merkez, Vilyuy, kuzeybatı ve Taymır olmak üzere dört ağzı vardır. Edebî dil merkez bölgeleri konuşma diline dayanır. Türkçe’nin kolları içerisinde en çok Tuvaca’ya benzer. Fakat Yakutça ile Tuvaca arasında anlaşılabilirlik yoktur. Yakutça, Türkçe’nin lehçeleri içerisinde özel bir yere sahiptir. Gramer açısından Eski Türkçe’ye yakındır. Dolayısıyla Yakutça’yı diğer çağdaş Türk dillerinden ayıran bulunma durumu için müstakil bir ekin olmaması, ilgi durumunun ortadan kalkışı gibi birçok farklılığın kaynağını Eski Türkçe’de aramak gerekir. Yakut edebî dili öz fonolojik sisteminde sekizi kısa (a, e, ı, i, o, ö, u, ü), sekizi uzun (ā, ē, ī, ı̇̄, ō, ȫ, ū, ǖ) olmak üzere on altı ünlü ve on dokuz ünsüz (b, c, ç, d, g, ġ, h, x, k, l, m, n, ŋ, ń, p, r, s, t, y) bulunur; f, j, ş, şç, ts, v, z fonemleri alıntı kelimelerde görülür. Yakutça birincil uzunlukları korur. Sadece kökte rastlanan beş aslî uzun ünlüye (ā, ī, ı̇̄, ū, ǖ) sahiptir. İkincil uzunluklar kelime ve kelime şekillerinin herhangi bir hecesinde görülebilir. Kelime ve kelime şekilleri ses uyumuna tâbidir. Dilde dört diftong (ıa, ie, uo, üö) vardır. Kelime başı s düşmesi görülür: en “sen”, uu “su”, üt “süt”. Ana Türkçe’deki d fonemi t’ye dönüşmüştür: atax “ayak”, atıır “aygır.”
Yakutça’nın başlıca özellikleri şunlardır: Sayı adı bildiren kelimelerde eski biçimlerde uzun ünlü ve diftonglar ortadan kalkmış (behis “beşinci” < bies “beş”), geç oluşumlarda korunmuştur (biestii “beşer”). Dolaylı hal gövdeleriyle 1. ve 2. çoğul kişi zamirleri iyelik zamirlerine dayanır. Kişi zamirlerinden 3. tekille çoğulun diğer Türk dillerinde örneği yoktur. Dilde pekiştirme zamiri bulunur: beye “kendi(si), özü”. Yakutça’da diğer Türk dilleriyle ortak olan yalın, yükleme (+ı, +nı; +ın: atı “atı”; appıtın “atımızı”), yönelme (+ġa; +ġar: oyuurġa “ormana, ormanda”) ve çıkma (+tan, +ttan: oyuurtan “ormandan”, aġattan “babadan”) durumlarından başka belirsiz nicelik (+ta: uuta agal “su[dan]/biraz su getir”), araç (+nan, +ınan: atınan “atla”, oyuurunan “ormandan”, ıyınan “bir ay sonra”), ortaklık (+lıın; +nıın, +naan: kini Aanıskalıın “o ve Aanıska”, oġolorduun kırcaġastardıın “hem çocuklar hem yaşlılar”), topluluk yükleme (+ları: tıaları “bütün ormanı”) ve karşılaştırma (+taaġar; +naaġar: appıtınaaġar “atımıza kıyasla”) durumları vardır. Söz dizimi Türk dilleri için tipik olmakla birlikte bir dizi özelliğe sahiptir. Dolaysız tümleç yalın, yükleme, topluluk yükleme, belirsiz nicelik veya çıkma durumlarında olabilir. Bir türden öbek öğeleri, +laax şekli (oġonnıordoox emeexsin “yaşlı adam ve kadın”) veya ikki “iki” sayı adı (oġonnıor ikki emeexsin ikki “yaşlı adam ve kadın”) ile teşkil edilir. Bir türden öznelerde özne görevindeki kelimelerin her biri ortaklık hali şekli alır: Oġolorduun, kırcaġastardıın kiiretaxsa sırıttılar “Hem çocuklar hem yaşlılar girip çıktılar.” Söz varlığının büyük bölümünü ortak Türkçe kökenli kelimeler meydana getirmekle beraber daha çok Moğolca ve Rusça’dan olmak üzere Tunguzca ve Samoyetçe’den bu dile girmiş pek çok kelime vardır. Moğolca kökenliler kendi ses özelliklerini korumuştur. 1917 İhtilâli öncesi Rusça’dan giren kelimeler büyük fonetik değişikliğe uğramıştır (bahııba < Rus. spasibo “teşekkür ederim”). Günümüzde kelime girişi, temelde basın yayın yoluyla doğrudan Rusça’dan ve Rusça aracılığıyla diğer dillerden olmaktadır.
Kuzeydoğu Sibirya’nın ücra yerlerinde yaşayan Yakutlar hakkında 1632’de Ruslar tarafından işgal edilinceye kadar herhangi bir bilgi yoktur. Bu tarihten itibaren Rus ve Batılı araştırmacılar ve seyyahlar tarafından Yakutlar’ın tarihi, dili ve folkloru hakkında derlemeler yapılmış, XVIII. yüzyılda bu araştırmaların metinleri neşredilmeye başlanmıştır. Yakutlar’ın XIX. yüzyılın başlarına kadar yazısı yoktur. O. Böhtlingk’in 1851’de yayımlanan (St. Petersburg) Über die Sprache der Jakuten adlı eserinde kullandığı Rus Kirili’ne dayanan alfabeyi bazı değişikliklerle E. K. Pekarskiy ve W. W. Radloff da kullanmıştır. Yakut millî yazısı için S. A. Novgorodov’un 1922’de Rus Kirili’nden hareketle hazırladığı millî alfabe esas alınmış, bu alfabe 1924’te iyileştirilmiş, 1929’da Latin harflerine dayalı bir alfabeyle değiştirilmiştir. Yakutça 1939’dan itibaren Kiril alfabesiyle yazılmaktadır. Yakutlar’ın XX. yüzyılın başlarına kadar yazılı edebiyatları olmamıştır. Buna karşılık destan, masal, efsane, halk hikâyesi, atasözleri ve deyimler, şiir/türkü ve bilmecelerden oluşan çok zengin ve eski bir sözlü edebiyat geleneği vardır. Kahramanlık destanı türü daha az gelişmiş olup destanlar genellikle bir bütünün kısımları şeklindedir ve parça parça söylenir. Üslûpta Moğol etkisi görülür. Yakut sözlü geleneğinde komşu halklar kültürünün yoğun etkisi olmakla birlikte hâkim dünya görüşü / dini Şamanizm’dir. Şaman vaaz, ilâhi ve şiirleri/türküleri yalnız dinî değil aynı zamanda edebî değer taşır. Bunlar genellikle serbest nazım türünde eserlerdir. Yazılı edebiyat, XX. yüzyılın başlarında sözlü edebiyat ürünlerinin derlenip yazıya geçirilmesiyle başlar. 1910-1920’li yıllarda Yakut edebiyatının klasikleri sayılan A. E. Kulakovskiy, A. İ. Sofronov, N. D. Neustroyev gibi yazarlar Yakutlar ve güç hayat şartları, Yakutistan coğrafyası, Şamanizm gibi konularda eserler vermiştir. Bunlardan başlıcaları şunlardır: Neustroyev’in Timir Con Oġoloro (1917) ve Kukaakı Kuluba, Sofronov’un Cadaŋı Caakıp (1919), Taptal (1915-1916) ve Olox Cerebete, Kulakovskiy Irıa-Xohoon (1924-1925, şiirler).
1922’de Yakut Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla ülkede çok köklü değişiklikler olmuş, yeni düzen ve ideolojiyi yerleştirme girişimleri başlamıştır. Aynı yıl S. A. Novgorodov tarafından uluslararası transkripsiyon esasına dayanan millî alfabe hazırlanmış, sosyalist ideolojiyi yaymak için edebiyata el atılmıştır. Dolayısıyla Yakut Sovyet edebiyatı ürünleri neredeyse tamamen didaktik ve propaganda eserleri niteliği taşır. Bütün hayatını komünizm ve sosyalizme adayan bir devlet adamı sıfatıyla P. A. Oyunskiy eğitim ve kültürle ilgili bir dizi kurumun yöneticiliği yanında yazarlık da yapmıştır. Eserlerinden başlıcaları şunlardır: Kıhıl Ooyuun, Culuruyar Ńurgun Bootur (1931-1932 [ilk üç bölüm]), Cerebetten Taxsıı (1938), Uluu Kudaŋsa. Yakut şiirine hece ölçüsünü getiren Oyunskiy, Yakut Sovyet edebiyatının da kurucusudur. Oyunskiy’le başlayan Yakut Sovyet edebiyatı 1920’li yıllarda P. N. Çernıx-Yakutskay, A. A. İvanov-Künde, A. G. Kudrin-Abagıınıskay, N. E. Mordinov – Amma Aççıgıya, S. A. Savvin – Kün Ciribine, G. D. Bes Caraahın-Byastinov gibi yazarlarca temsil edilir. Bu yazarlar tabiat ve köy hayatı, sosyalist düzen, antisosyalizmle mücadele, emekçiler gibi konularda şiir, hikâye, roman, tenkit türünden eserler kaleme almışlardır. 1930-1940’lı yıllarda öne çıkan yazarlar arasında S. S. Yakovlev – Erilik Eristiin, G. İ. Makarov – Cuon Canılı, S. P. Yefremov, E. S. Sivtsev – Tallan Büre, N. D. Sleptsov-Tuobulaxap, M. N. Timofeyev-Tereşkin, T. E. Smetanin, L. A. Popov, D. S. Fedorov-Taas, N. G. Zolotarev-Yakutskay, V. A. Protodyakonov-Kulantay sayılabilir. Sohuççu Üörü, Revolyutsiya Uolattara (1936), Maarıkçaan Iççattara (1942) gibi hikâye ve romanların yazarı Erilik Eristiin, daha çok Östööxtör (1942), İni-Bi (1953), Çuumpu Kıtıl (1954) gibi tiyatro eserleriyle tanınan Yefremov döneme damgasını vuran müelliflerdendir.
II. Dünya Savaşı yılları ve sonrasında yazılan eserler arasında Timofeyev-Tereşkin’in Saxalar Serige, Makarov’un Kıaydıbıt (1946), Smetanin’in Sallaat Sürege (1945), Popov’un Iraax Tıaġa (1947) adlı şiir kitapları, Taas’ın Kıhıl Kömüs Xoruop (1944) ve Kırsaada Uottara (1947), Yakutskay’ın Uottaax Buurġaġa (1943) ve Tayġaġa (1952) adlı romanları, Kulantay’ın Partizan Morozov (1943) ve Mançaarı (1948) adlı tiyatro eserleri zikredilebilir. Bu eserlerde kahramanlık, vatanperverlik, savaş, cephe ve cephe gerisi hayat gibi konular işlenmiştir. II. Dünya Savaşı sonrası (1945-1955) edebiyatta en çok kullanılan edebî türler şiir, roman ve tiyatrodur. Bu yıllar edebiyatın yeniden kurulma dönemidir. Eserlerde halkların kahramanlıkları, barış için savaş, ülke kalkınması, parti ve yöneticileri gibi konular ele alınır. Semen P. Danilov’un Min Doydum (1949), G. G. Veşnikov-Bel Xabırııs’ın Min Kölüönem (1951), S. R. Kulaçikov-Elley’in Xohoonnor uonna Poemalar (1954), İ. İ. Ertyukov’un Iraas Künner (1955) gibi şiir kitapları, D. K. Sivtsev – Suorun Omolloon’un Dramalar (1948) adlı tiyatro eseri, İ. O. Nikiforov’un Sallaattar (1952), M. F. Dogordurov’un Anıgı Loŋkuuda (1952) ve Sofron P. Danilov’un En Dogottoruŋ (1954) adlı romanları bu dönem eserleri arasında yer alır. 1950’li yıllarda kültür politikasında halk lehine gelişmeler olur. Oyunskiy, Kulakovskiy gibi rejimce yasaklanan yazarların eserleri basılmaya ve bütün edebî türlerde eserler ortaya çıkmaya başlar. Çağdaş Yakut edebiyatı olarak adlandırılan son dönem eserlerinde yeni neslin de etkisiyle lirizm, milliyetçilik, düzeni eleştirme, isyan gibi konular öne çıkmıştır. Bu edebiyata kültürel yenilik dönemi edebiyatı da denir. 1960-1970’li yıllarda şiirde yaşlı, orta ve genç nesil birlikte faaliyet gösterir. Bu yıllar özellikle hikâye, uzun hikâye ve roman türlerinin de yükseliş yıllarıdır. Bu dönem Yakut edebiyatı yazarları arasında V. S. Solovev (Ol Kün), N. M. Zobolotskay, A. S. Sıromyatnikova, Y. İ. Şamşurin, İ. E. Fedoseyev (Tammax Uu), R. D. Ermolayev-Bagataayıskay (Kiyitter uonna Uolattar), A. S. Brodnikov (Xoço Xohoona), İ. İ. Tarasov (Taptıır Saxam Tılınan), M. E. Timofeyev (Manaygı Xaar), V. F. Goldarov (İlgeleex Ardax), İ. M. Gogolev (Kün Xayata), M. D. Yefimov (Xotoy Ünküte) zikredilebilir. Son yıllarda öne çıkan yazarlar arasında ise İ. V. Migalkin, N. İ. Bugayev-Buga, A. A. Beriyak, L. D. Nesterova, İ. N. Nikolayev-Uxxan, İ. Sırovatskiy, V. N. Gabrileva ve N. A. Lugurov’un isimleri sayılabilir.
BİBLİYOGRAFYA
O. Böhtlingk, Über die Sprache der Jakuten, St. Petersburg 1851.
W. Radloff, Die Jakutische Sprache, St. Petersburg 1908.
L. N. Haritonov, Sovremennıy yakutskiy yazık, I, Yakutsk 1947.
Ye. İ. Ubryatova, İssledovaniya po sintaksisu yakutskogo yazıka, I, Moskva-Leningrad 1950; a.e., II, Novosibirsk 1976.
a.mlf., “Yakutskiy yazık”, Yazıki Narodov SSSR, Moskva 1966, II, 403-427.
a.mlf., “Yakutsky yazık”, Yazıkoznaniye: Bol’şoy entsiklopediçeskiy Slovar’, Moskva 2000, s. 623-624.
N. Poppe, “Das Jakutische”, Ph.TF, I, 671-684.
S. Katucynski, “Die Jakutische Literatur”, a.e., II, 886-895.
R. J. Krueger, Yakut Manual, Bloomington 1962.
Grammatika sovremennogo yakutskogo literaturnogo yazıka (ed. Ye. İ. Korkina), Moskva 1982.
K. H. Menges, “Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları”, Türk Lehçeleri ve Edebiyatları (trc. Kemal Aytaç), Ankara 1992, s. 81-114.
V. N. Ivanov, “Yakutı”, Narodı Rossii, Moskva 1994, s. 430-432.
M. Fatih Kirişçioğlu, Saha (Yakut) Türkçesi Grameri, Ankara 1994, s. 26-31.
a.mlf., “Saha Türkçesi (Yakutça)”, Türk Lehçeleri Grameri (ed. Ahmet B. Ercilasun), Ankara 2007, s. 1229-1284.
a.mlf., “Saha (Yakut) Türkleri Edebiyatı”, Türk Dünyası Edebiyat Tarihi, Ankara 2007, IX, 814-824.
Y. Vasilyev v.dğr., Saha (Yakut) Halk Edebiyatı Örnekleri, Ankara 1996, tür.yer.
N. K. Antonov, “Yakutskiy yazık”, Yazıki Mira: Tyurkskiye yazıki, Bişkek 1997, s. 513-524.
Samir Kazımoğlu (Tağızade), Türk Toplulukları Edebiyatı, Ankara 1997, II, 26-42.
Talat Tekin – Mehmet Ölmez, Türk Dilleri-Giriş, İstanbul 1999, s. 67-72.
O. A. Mudrak, “Yakutskaya gruppa”, Sravnitel’no-istoriçeskaya grammatika tyurkskih yazıkov, Moskva 2002, s. 661-676.
Orhan Söylemez, “Yakut (Saha) Edebiyatı”, Türk Dünyası Kültür Atlası: Türk Devlet ve Toplulukları / A Cultural Atlas of the Turkish World: Turk States and Peoples (haz. Ahmet Taşağıl – Aydın Usta), İstanbul 2003, s. 114-115.
Türkmenler. Türkmence, Oğuz grubu Türk lehçelerinden olup Türkmenistan, İran, Afganistan ve Kuzey Kafkasya’da Stavropol bölgesinde yaşayan Türkmenler tarafından konuşulmaktadır. Türkmence’ye dair ilk bilgilere XIX. yüzyılda bazı şarkiyatçıların yaptığı çalışmalarda rastlanmaktadır. Bu konuda 1929 yılının sonlarına doğru Aşkabat’ta (Aşkābâd) üç önemli eser yayımlanmıştır: M. Geldiyev ile G. Alparov’un Türkmen Dilinin Grammatikası, A. P. Potseluyevskiy’nin Türkmence’yi öğreten kılavuz kitabı Rukovodstvo Diya İzuçeniya Turkmenskogo Yazıka, A. Aliyev ve K. Böriyev’in sözlüğü Russko-Turkmenskiy Slovar. 1930’lu yıllarda Türkmen dili ve edebiyatıyla ilgili ders kitapları yazılmış, 1940’larda imlâ kılavuzu hazırlanmış ve Türkmence hakkında daha ayrıntılı araştırmalar ortaya konmuştur. Türkmenler yazılı edebiyatlarının başlangıcı olan XVIII. yüzyıldan 1928’e kadar Arap, 1928-1940 yılları arasında Latin, 1940’tan sonra Kiril alfabesini kullanmıştır. 12 Nisan 1993’te Latin alfabesini esas alan yeni Türkmen alfabesine geçilmesi kabul edilmiş, 1 Ocak 1996 tarihinden itibaren resmen kullanılmaya başlanmış, ardından birkaç harfte değişiklik yapılarak 1 Ocak 2000’de tamamen Latin alfabesine geçilmiştir.
Türkmence’nin birçok ağzı bulunmaktadır: Yomut, Teke, Ersarı, Sarık, Salır, Gökleñ, Çovdur, Alili, Nohur, Garadaşlı, Änev, Yemreli, Hasar, Ata, Nerezim, Çandır, Mukrı, Sakar, Bucak, Olam, İğdir, Surhı, Düyeci, Hatap, Eski, Bayat, Hıdırili, Mehin, Çärcev, Mürçe, Kıraç, Burkaz, Mücevür ve Arabaçı. Sovyetler Birliği döneminde edebî dil için Yomut ve Teke ağızları esas alınmışsa da Türkmen aydınları bütün ağızlardan faydalanmayı sürdürmüştür. Eski Oğuzca’ya ait unsurlar taşıyan Türkmence, Çağatayca’nın etkisinde geliştiği için Türkçe’nin Doğu ve Kuzey kolunda yer alan lehçelere ait özelliklere de sahiptir. Türkmence’nin başlıca dil özellikleri şunlardır: Batı Türkçesi’nin diğer kollarında başta v bulunduran kelimeler Türkmence’de b’lidir: baar “var”, bar- “gitmek”, ber- “vermek”; ol- fiili Kuzey ve Doğu lehçelerinde olduğu gibi bol- şeklindedir. Arapça ve Farsça’dan alınan kelimelerdeki f ünsüzleri Türkmence’de p’ye dönmektedir (Far. fermân > permaan, Ar. fikir > pikir, Far. hefte > hepde “hafta”, Ar. insâf > ınsaap). Bunların dışında Batı grubuna giren diğer lehçelerle benzerlik gösteren Türkmence ana Türkçe’deki aslî uzunlukları en iyi koruyan Türk lehçesidir. Bu uzunluklar Türkmence kelimelerin ilk hecesinde bulunur: aaca- “acımak; ekşimek”, aağı “ağıt”, äädik “çizme, edik”, gaaba- “etrafını çevirmek”, oodun “odun”. Türkmence’de dolaylı uzunluklar da epeyce yaygındır. Dolaylı uzun ünlüler kelimelerin ikinci ve daha sonraki hecelerinde görülür. Aslında kısa olan ünlüler, genellikle kök sonu ve ek başında iki ünlünün yan yana gelmesiyle veya ses düşmesi yoluyla uzar: gelyäär “geliyor”, durmaan “durmadan”, geplääp “konuşup”, ülkääni “ülkeyi”, almaamız “elmamız”, gözlääris “bekleriz”, eñrään “ağlayan”.
Türkmen edebiyatının ilk eserlerini zengin bir sözlü edebiyat geleneği oluşturur. Bunlar manzum, mensur destanlar, masallar, atasözleri, bilmeceler ve türkülerdir. Kahramanların iç dünyasına önem verilen destanlar genellikle tipik Türk masallarının özelliklerini taşır. Türkmen halk edebiyatında asırlar boyunca ozanlar tarafından söylenegelen türküler en geniş yeri tutar. Bunlarda sevgi, kahramanlık, tabiat güzelliği gibi konular yer almaktadır. Türkmence’nin yazı dili haline gelmesinden önce bazı Türkmen şairleri Çağatayca şiirler yazmışlardır. Klasik Türkmen edebiyatının ilk orijinal örneklerini Mahtumkulu (ö. 1783’ten sonra) vermiştir. “Pırağı” (Firâğī) mahlasını kullanan şair Türkmen kültürünün zenginliklerini şiirlerinde aksettirmiş, Türkmence’nin ifade imkânlarını genişletmiş ve XIX. yüzyıl Karakalpak şairlerini etkilemiştir. Şiirlerinde Kısasü’l-enbiyâ’lardan, Ömer Hayyâm’ın şiirlerinden ve Firdevsî’nin Şâhnâme’sinden yararlandığı anlaşılmaktadır. Mahtumkulu’dan sonraki en önemli temsilciler Seyitnazar Seydi, Gurbandurdı Zelili, Molla Nepes ve Mammetveli Kemine’dir.
Yeni Türkmen edebiyatına ait ilk ürünler 1920’li yıllarda ortaya çıkmıştır. 1924 yılı başından itibaren ileride düz yazı türünde başarı gösterecek olan Berdi Kerbabayev, Garaca Burunov ve Yakup Nasırlı’nın şiirleri Türkmenistan gazetesinde ve daha sonraki yıllarda Tokmak dergisinde yayımlanmıştır. Dönemin diğer şairleri şunlardır: Oraz Täçnazarov, Hocanepes Çarıyev, Ata Nıyazov, Şalı Kekilov, Aman Kekilov, Amandurdı Alamışev, Hoca Şükürov ve Ruhı Alıyev. 1930’lu yıllarda da şiir edebiyatın temel kolu olma özelliğini korumuş, bu devrede şairler ağırlıklı olarak köy ve kolhoz hayatına yer vermiştir. Dönemin Rusça bilen şairleri Rus edebiyatçılarının eserlerini, diğerleri de Âzerîce, Özbekçe, Tatarca eserleri okuyarak kendi şiirlerini güçlendirmeye çalışmışlardır. Buna rağmen Türkmen şiiri, 1930-1940 arasında sık sık meydana gelen değişiklikler ve uzun süren tartışmalar sebebiyle gelişimini rahat sürdürememiştir. Öte yandan rejimin yanında yer alanlarla karşısında olanların mücadelesi bu yıllarda şiddetlenmiş, hapse atılan şairlerin bir kısmı sonradan öldürülmüştür. 1937’de hapsedilen şairlerden Hocanepes Çarıyev’den 1941 yılından sonra haber alınamamış, Oraz Täçnazarov önce hapsedilip vatandaşlıktan çıkarılmış, 1942 yılında rejimin kurbanı olmuştur. Yazar ve şairlerin sindirilmeye çalışılması ve bir kısmının yok edilmesiyle Türkmen kültürüne büyük bir darbe indirilmiştir. Küçük çapta bazı eserler yayımlanmakla birlikte 1930’lu yıllar Türkmen edebiyatının durgunluk dönemi olarak değerlendirilmektedir. B. Kerbabayev, A. Niyazov, A. Durdiyev, A. Govşudov, G. Burunov ve B. Amanov bu yıllarda yetişmiş edebiyatçılardır. A. S. Puşkin, L. Tolstoy, M. Gorki, V. Mayakovski, Cervantes ve Shakespeare gibi ünlü yazarların çeşitli eserleri aynı dönemde Türkmence’ye tercüme edilmiştir.
Türkmen şair ve yazarlarının birçoğu II. Dünya Savaşı’na katılmış, bunlardan Nurmırat Sarıhanov, Şalı Kekilov, Ata Nıyazov ve Ahundov Gürgenli hayatlarının en verimli çağlarında savaş sırasında ölmüşlerdir. Savaşın getirdiği hareketlilik daha önceki durgunluğu, didaktikliği az da olsa gidermiş, bu yıllarda Türkmen edebiyatı akıcı şiirler kazanmıştır. Savaştan hemen sonraki dönemin şairleri olarak Beki Seytekov, Çarı Aşırov, Aman Kekilov, Gara Seyitliyev, Haldurdı Durdıyev, Gurbandurdı Gurbansähedov ve Tovşan Esenova’nın adları anılabilir. Bunların bir kısmı aynı zamanda nesir türünde eserler vermiştir. Savaşın ardından Rehmet Seyidov lirik şiirler yazmayı sürdürürken Aman Kekilov ve Çarı Aşırov epik şiire yönelmiştir. Pomma Nurberdiyev ve Ata Atacanov, Türkmen toprağı ile bu toprağın gayretli insanlarını şiirlerinde canlandırırken Ruhı Alıyev gezip gördüğü yerlerle ilgili şiirler kaleme almıştır.
1950 yılı başlarında tanınmaya başlayan şairlerden Mämmet Seyidov epik şiir, Allaberdi Hayıdov lirik şiir yazmış, Kerim Gurbannepesov daha çok asker yaşantısını şiirleştirmiştir. Türkmence’de 1956 yılına kadar yalnız üç roman görülür. Bunlar B. Kerbabayev’in Ayğıtlı Adim (Aşkabat 1949), A. Govşudov’un Köpetdağın Eteğinde (Aşkabat 1952) ve Mehr-i Vepa’dır (Aşkabat 1949). 1956’dan sonra B. Kerbabayev Nebitdağ (Aşkabat 1957) ve Gayğısız Atabay (Aşkabat 1965) adıyla iki roman daha yayımlamıştır. 1956-1966 arası çağdaş Türkmen şiirinin parlak dönemidir. Şairler rejim şiirlerinden kısmen kurtulup ülke insanlarını, onların gönül dünyasını ve inceliğini duyarlı bir sembolizmle şiirleştirmeye çalışmıştır. Böylece Türkmen şiirinin teması çoğalmış, duygu yönü zenginleşmiş ve başarılı örneklerin sayısı artmaya başlamıştır. Eski şairler canlandırdıkları tiplerin daha çok dış görünüşlerini ele alırken yenileri onların iç dünyalarına yönelmiştir. 1970’lerde kitap yayımında artış olduğu görülmektedir. Bu yılların önde gelen şairleri ve eserleri şunlardır: Kerim Gurbannepesov, Ayal Bağşı (Aşkabat 1972), Bahar Poeması (Aşkabat 1973); Berdinazar Hudaynazarov, Dövrün Depesindäki Adam (Aşkabat 1967), Buysançlı Baş (Aşkabat 1975), Ene Süydi (Aşkabat 1978); Ata Atacanov, Aylı Ağşam (Aşkabat 1972), Men Size Baryan (Aşkabat 1978); Mämmet Seyidov, Çöl Rovayatı (Aşkabat 1967), Bahar Gündeliği (Aşkabat 1973); Allaberdi Hayıdov, Söhbet (Aşkabat 1967).
1990’lı yıllardan sonra meydana gelen değişiklikler Türkmen edebiyatını etkileyince bağımsızlık ve millî uyanış devri edebiyatı olarak adlandırılan yeni bir döneme girilmiştir. Bu yıllarda nesir tarzında kaleme alınan eserlerde ahlâkî meseleler ideolojik endişeler dışında işlenmeye ve millî ruh ön plana çıkarılmaya çalışılmıştır. Övezdurdı Nepesov’un Ziyarat (Aşkabat 1997) ve Kıyamata-Mağşara Çenli (Aşkabat 1997) adlı eserleri bu yaklaşımın iki örneğidir. Değişik sebepler yüzünden kitap bastırmanın epeyce zorlaştığı bu dönemde Şamırat Tağanov’un Gara Yılğın (Aşkabat 1992), Gara Yılğının Gızı (Aşkabat 1994), Annağulı Nurmammedov’un Älem-Cahan (Aşkabat 1994), Nuhun Tupanı (Aşkabat 1995), Ata Durdıyev’in Keymir Kör (Aşkabat 1995), Saylav Mıradov’un Sayğaklar (Aşkabat 1996) adlı romanları yayımlanmıştır. Gurbanğılıç Hıdırov’un Suv Señrikden Ağanda (Aşkabat 1993) ve Şadurdı Çarığulıyev’in Garpız Düvyän Bağlar (Aşkabat 1994) adlı eserleri hikâye türündedir. Berdinazar Hudaynazarov, Allaberdi Hayıdov, Atamırat Atabayev, Şähribossan Geldimämmedova, Sapar Öräyev, Yılğay Durdıyev, Nurı Bayramov, Nobatğulı Recebov, Annaberdi Ağabayev, Ağağeldi Allanazarov, Kasım Nurbadov, Amanmırat Buğayev, Gözel Şağulıyeva, Kakabay Ilyasov, Atacan Annaberdiyev, Tirkiş Sadıkov, Orazğulı Annayev ve Bayram Cütdiyev gibi şairler şiir yazmayı sürdürmüştür. Şähribossan Geldimämmedova’nın Ene Balık (Aşkabat 1992), Kasım Nurbadov’un Ak Öy (Aşkabat 1993), Atamırat Atabayev’in Başğa Tüysli Goşğular (Aşkabat 1997) adlı şiir kitapları yayımlanmıştır. Bunların dışında şiir, hikâye, deneme gibi türlerin bir arada basıldığı Saylanan Eserler son dönemde ortaya çıkmıştır: H. Ismayılov, Saylanan Eserler (Aşkabat 1990); B. Kerbabeyv, Saylanan Eserler (Aşkabat 1992); A. Atabayev, Nireden Çıktı-Goşğular, Poemalar, Ertekiler, Tercümeler (Aşkabat 1995); A. Ağabayev, Saylanan Eserler (Aşkabat 1998); A. Allanazarov, Gır Atıñ Hovalası-Saylanan Eserler (Aşkabat 1998).
BİBLİYOGRAFYA
L. Bazin, “le Turkmène”, Ph.TF, I, 308-317 (Türkçesi: Efrasiyap Gemalmaz, Türkmence Metinler, Erzurum 1987, s. 1-20).
Talât Tekin, Ana Türkçede Aslî Uzun Ünlüler, Ankara 1975, s. 80-108.
O. Hanser, Turkmen Manual (Descriptive Grammar of Contemporary Literary Turkmen-Texts-Glossary), Wien 1977, s. 3-5, 10-13.
Marat Durdıyev – Şöhrat Kadırov, Dünyädäki Türkmenler -Tarıhı-Demografik Sın-, Aşkabat 1991, s. 36-38.
Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri, Boy Teşkilâtı, Destanları, İstanbul 1992, s. 121-122.
A. Annanurova v.dğr., Türkmenistanıñ Yubilyar Yazıcı Şahırları (Bibliografik Görkezici), Aşkabat 1992, s. 3-160.
Claus Schönig, “Turkmen”, The Turkic Languages (ed. L. Johanson – E. A. Csato), London 1998, s. 261-271.
Mehmet Kara, “Türkmen Edebiyatı”, TDEK2, IV, 159-178.
a.mlf., Türkmen Türkçesi Grameri, Ankara 2005, s. 3-6, 11-14.
a.mlf., “Hazar Ötesi Türkmenleri ve Türkmenistan”, Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi, sy. 14, Ankara 2002, s. 235-252.
Yusuf Nejat Turan, “İran Türkmenleri”, Dr. Baymirza Hayit Armağanı (haz. Rasim Ekşi – Erol Cihangir), İstanbul 1999, s. 255-261.
Salim Çonoğlu, Çağdaş Türkmen Edebiyatının Öncü Yazarlarından Annaguli Nurmemmet’in Romanları, Ankara 2001, s. 19, 46, 99, 146.
Yusuf Azmun, “Türkmencede Aslî ve Dolaylı Uzun Ünlüler”, TUBA, XIV (1990), s. 75-94.
Sapar Kürenov, “Kuzey Kafkasya’daki Oğuzlar”, Türk Lehçeleri ve Edebiyatı Dergisi, sy. 4, Ankara 1995, s. 41-44.
Mehmet Saray, “Türkmenler”, İA, XII/2, s. 668.
Barbara Kellner-Heinkele, “Türkmen”, EI2(İng.), X, 682-685.
Balkanlar’da Türk Dili ve Edebiyatı. Pek çok kavmin uğrak yeri olan Balkanlar’a XI ve XII. yüzyıllarda Peçenek, Kuman ve Uz Türkleri yerleşmiş, XIII. yüzyılda Moğol istilâsından kaçan Sarı Saltuk ile sonradan onun adıyla anılan Türkmen aşireti Dobruca dolaylarında ilk müslüman Türk topluluğunu meydana getirmiştir. Balkanlar’a gelen Türk kavimleri hem uzun süre bu toprakların sahibi olmuş hem de Balkan milletlerinin teşekkülünde önemli rol oynamıştır. Balkanlar’da Avrupa Hunları’nın bu toprakları ele geçirmesiyle başlayan Türk varlığı daha sonra Osmanlılar’la devam etmiştir. Avrupa Hunları, Avarlar, Sabarlar, Peçenekler, Uzlar ve Kuman-Kıpçaklar bu topraklarda varlıklarını XIV. yüzyıla kadar sürdürmüşlerdir. Balkanlar’daki Türk varlığı bu uzun süreçte tabakalaşarak, karışarak günümüzde diliyle, edebiyatıyla, sosyokültürel yapısıyla varlığını devam ettirmektedir. Asıl uzun süreli ve kalıcı ilişkiler ise Osmanlılar’la başlamış, gelişip güçlenerek günümüze de ulaşmıştır. Son 150 yıl içinde Balkanlar’da meydana gelen hadiseler bölgedeki Türk varlığını olumsuz etkilese de hemen bütün Balkan ülkelerinde Türkçe’nin etkin bir dil halinde kullanılmasını engelleyememiştir. Türkçe’nin özellikle Osmanlı döneminde yaygın kullanılışı Balkanlar’da Türk diliyle meydana getirilen zengin bir edebî varlık ortaya çıkmıştır. Etnik bakımdan Türk olmayan şair ve yazarların da Osmanlı döneminden itibaren Türk dili ve edebiyatına katkıda bulundukları dikkat çekmektedir. Balkanlar’daki Yunanca, Makedonca, Hırvatça, Sırpça, Boşnakça, Arnavutça, Bulgarca, Pomakça gibi dil, edebiyat ve kültürler üzerinde Türkçe’nin değişik oranlarda etkisi vardır. Bu yönde uzun süre devam eden Türk hâkimiyeti bir barış sürecini başlattığından bilim, kültür ve sanat alanında dikkate değer gelişmeler meydana gelmiştir. Bugün mevcut pek çok yerleşim yeri Osmanlı Türkleri zamanında kurulmuş, buna bağlı olarak bir şehirlilik kültürü oluşmuştur. Hatta Balkanlar’da günümüzde de Türkçe bilenler “şehirli” (kasabali), Türkçe bilmeyenler “köylü” diye adlandırılmaktadır.
Balkanlar’da Türk Dili. Belgeler, Türk boylarının Balkanlar’da görüldüğü dönemden beri gerek sözlü gelenek gerekse diğer dillerdeki Türkçe kökenli kelimelerin varlığını teyit etmektedir. Özellikle yer adlarında Türkçe kökenli isimlerin yaşaması (Hun, Avar, Kuman-Kıpçak, Kuz, Bulgar, Peçenek vb. Türk boyları) Türkçe’nin Balkanlar’daki varlığını milâttan önceye kadar götürmektedir. Ancak Türkçe’nin yazılı ve sözlü olarak Balkanlar’daki varlığı esas itibariyle 1350’li yıllarda Osmanlılar’ın Rumeli’ye geçişiyle başlamış, XIV-XV. yüzyıllarda yapılan fetihler ve iskânların ardından Türkçe günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Rumeli Türkçesi üzerine çalışan Türkologlar, Rumeli ağızlarını Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayırmaktadır. Buna göre doğu grubu Bulgaristan’da Deliorman, Razgrad, Kızanlık, Târgoviște, Kırcaali (Ardino, Milino ile beraber), Türkiye’de Edirne, Kırklareli, Tekirdağ merkezleriyle Doğu Trakya, Yunanistan’da Batı Trakya (Gümülcine) ve Orestiada’daki yerleşim yerlerini kapsar. Batı grubu Batı Bulgaristan’da Vidin, Köstendil, Mihaylovgrad, Makedonya’da Ohri, Üsküp, Gostivar, Kumanova ve Dinler köyü; Kosova’da Priştine, Prizren, Mamuşa köyü; Arnavutluk’ta Kruya (Krujë), Elbasan, Korçë gibi yerleşim yerlerini içine alır. Rumeli ağızlarının doğu ve batı gruplarını birbirinden ayıran sınır Tuna kenarındaki Lom şehrinden başlayarak doğuya doğru uzanan Vratsa, Sofya, Samakov, ardından batıya doğru uzanan Köstendil şehrinin güneyine ve Ege denizinin sahiline kadar uzanır. Batı grubu için tesbit edilen başlıca özellikler şunlardır: Kelime sonunda ı, u, ü yerine i (alti, oldi, köpri); -mış, -muş, -müş yerine -miş (kalmiş, görmiş, olmiş); belirli durumlarda i yerine ı (benım, elınde, verdım, evınde); yarı ötümlü ġ/g’nin korunması (ayaġi, degenek, köpegi); şimdiki zaman eki -yor yerine -y’nin kullanılması: yapayım, yapaysın, yapay. Batı grubu için tesbit edilen özellikler doğu grubunda yer alan Edirne ve Kırklareli ağızlarında görülmez. Bu ağızların hem Doğu ve Güney Bulgaristan, hem de Uzunköprü ve İstanbul ağızlarıyla ortak yönleri vardır. Bulgaristan’dan İstanbul’a doğru yaklaştıkça Bulgaristan ağızlarını İstanbul Türkçesi’nden ayıran özellikler azalır. Bulgaristan ağızlarında a yerine o/u (boba/buba); e ve i yerine ö/ü (böbek, böber/büber, möme) kullanılır; s ve ş’den önceki k düşer ve ünlüyü uzatır (isik < eksik, işi < ekşi); -acak/-ecek ekinin k’si -dı, -mış ve -sa eklerinden önce düşer (alacadı < alacaktı, gelecemiş < gelecekmiş, yapacasa < yapacaksa). Doğu ve Batı Rumeli ağızlarını birbirinden ayıran belirleyici özellikler daha çok fonetikle ilgili olup kısaca şunlardır: Kelime başı k(a) sesi batı grubunda g(a)’ya dönüşür, doğu grubunda k(a) olarak korunur. Gerek kök gerekse gövde ve eklerde ünlü uyumunun bozularak batı grubunda tek e varyantlı, doğu grubunda e/a/ä olarak üç varyantlı telaffuz edilir; son seste batı grubunda i varyantlı, doğu grubunda ı/i/u/ü dört varyantlı telaffuz edilir. Batı grubunda son seste ı/i değişmesi olur; şimdiki zaman eki -yor, yı olarak görülür; iki ünlü arasında tam ötümlü à korunur. Bunlar doğu grubunda olmayan özelliklerdir.
A) Osmanlı Dönemi. Osmanlı edebiyatında önemli birçok şairin Balkan şehirlerinde doğduğu ve buralarda yetiştiği görülür. Başta Edirne olmak üzere Gelibolu, Bosna, Serez, Vardar Yenicesi, Üsküp, Manastır, Filibe, Selânik, Sofya, Belgrad, Prizren, Priştine gibi şehirler Türk dili ve edebiyatı alanında meşhur şahsiyetlere mekân olmuştur. Şuarâ tezkirelerinde yer alan birçok şairin bugünkü Bulgaristan, Yunanistan, Makedonya, Kosova, Arnavutluk, Romanya, Sırbistan, Karadağ, Bosna-Hersek, Macaristan topraklarında yaşadığı bilinmektedir. Meselâ Bulgaristan bölgesinden çıkan sekseni aşkın Osmanlı şairinden başlıcaları şunlardır: Şûhî, Nizâmî, Gayrî, Ali Çelebi, Aşkî, Cefâyî, Riyâzî, Revnakī, Ahî, Beyânî, Fasîhî, Mestî ve Meylî, Behçetî, Rusçuklu Beyânî, Himmetî, Ferrî, Bahârî, Salâhî, Zarîfî. Günümüzde Yunanistan sınırları içinde kalan Serez, Vardar Yenicesi, Selânik ve Girit Osmanlı döneminde çok sayıda şair yetiştirmiş önemli merkezlerdendir. Buralardan çıkan şairlerden bazıları şöylece sıralanabilir: Dimatokalı Abdülvâsi Çelebi, Halîmî, Hilmî, Râgıb, Ali, İzzet, Moralı Ahmed Paşa, Râsim, Resmî, Sakızlı Fâik, Eğribozlu Sâmî, Giritli İzzet, Nevres. Bugünkü Makedonya’da Debreli Vechî, Dramalı Ârif Mehmed, Gevgilili Bâlî, İştipli Aklî, Sadrî Tâlibî, Kalkandelenli Sücûdî, Fakîrî ve Tuluî gibi isimler zikredilebilir. Ayrıca Üsküp ve Manastır’dan birçok şair yetişmiştir. Ayânî, Firdevsî, Hâfız, Hâver, Kâtib, Keşfî, Merdî, Sabâyî, Sezâyî, Sinan, Vahyî, Veznî, Zuhûrî, Üsküplü Atâ, Dürrî, Fennî, Ferîdî, Hâkî, Hemdemî, Hevesî, İshak Çelebi, İzârî, La‘lî, Mîrî, Mu‘dî, Nâm, Niyâzî, Özrî, Riyâzî, Sıhrî, Vâlihî, Vusûl ve Zârî bunlardan bazılarıdır. Eski Yugoslavya sınırları içinde yer alan Alacahisar, Semendire, Usice, Yenipazar, Belgrad, Prizren ve Priştine gibi merkezlerden çıkan pek çok müellif ve şairden bazıları şunlardır: Mesîhî, Şem‘î, Mustafa Çelebi, Âşık Çelebi, Sünnî, Cenânî, Valî, Sâdık, Ni‘metî, Zikrî, Sâbit, Saîd, Hâlis, Nâşid.
Bosna-Hersek 1463’te Fâtih Sultan Mehmed tarafından fethedildikten sonra Osmanlı Türkçesi’nin kültür alanına giren bölgede birleştirici unsur olan İslâm’ın etkisiyle Türkçe ortak dil olarak kullanılmıştır. XV. yüzyılda buralarda eser verenlerin başında II. Bayezid’in veziri Derviş Yâkub Paşa gelmektedir. XVI. yüzyılda Taşlıcalı Yahyâ, Fevrî, Vasfî, Mostarlı Ziyâî, Vüsûlî, Arşî, Ubeydî, Vahdetî, Nihâdî, Gayretî, Kemterî, Lâmekânî, Şânî ile Sabûhî Osmanlı Türk edebiyatında eser veren Bosnalı şairlerdir. XVI. yüzyılda nesir ustası Matrakçı Nasuh da önemli şahsiyetlerdendir. XVII. yüzyılda Varvarlı Ali Paşa, Hevâyî, Ahmed Çelebi, Nergisî, Derviş, Hüsâmî, Ali Alâeddin, Habîbî, Fevzî, Mîrî, Sâmiî, Mezâkī Süleyman Efendi, Sükkerî, Bezmî, Tâlib, Kâtibî, Kāimî, Vuslatî, Zikrî, Nâbî ile Ahmed Sûdî, İbrâhim Peçûyî, Abdî, İbrâhim, Yûsuf, Hacı Mustafa ve Ömer adlı nesir yazarları görülmektedir. XVIII. yüzyılda Abdullah Mâhir, Sâbit ve Mehmed Reşid, Safî, Hürremî, Ledünnî, Bülbülî, Ebûbekir, Muhlisî, Şehdî, Ahmed Hatem, Kudsî, Mâilî, Meylî, Gurbî, Abdullah Kantemir, Nazarî, Rahmî, Cûdî, İlhâmî, Vehbî önemli şairlerdir. Hacı Nesimzâde, Ahmed, Ömer, Abdullah, İbrâhim Münib, Hüseyin, Muzaffer, Muhammed mensur eser veren Bosnalı şahsiyetlerdendir. XIX. yüzyılda Fâzıl Paşa, Leskofçalı Galib, Hüseyin Avni, Kâzım Paşa ve Hersekli Ârif Hikmet önde gelen şairlerdir. Avusturya hâkimiyetinde iken bu bölgede Türkçe şiir yazanlar arasında Fehmî, Esad, Firâkī, Molla Muhammed, Ahmed, Mehmed Refik, İbrâhim Zikrî, Muhammed Tevfik, Muhammed Kâmil, Yûnus, Remzî, Mehmed Şâkir ve Muhammed Kadri’yi saymak mümkündür.
B) Osmanlı Sonrası. 1911-1913 yıllarında cereyan eden hadiseler Osmanlı coğrafyasında millî kimliklerin ön plana çıkmasına yol açmış ve Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını hızlandırmıştır. Bu süreçte Osmanlı Devleti başta Balkanlar olmak üzere birçok yerde toprak kaybetmiştir. 1911 yılı, Balkanlar’da Tanzimat’tan beri tartışılagelen dil ve edebiyat meseleleri için bir dönüm noktası teşkil etmiştir. Ömer Seyfeddin, Ziya Gökalp, Ali Canip (Yöntem) başta olmak üzere birçok şair ve yazar bir araya gelerek Selânik’te millî edebiyatın başlangıcı kabul edilen Genç Kalemler dergisini çıkarmıştır. 1912-1913 Balkan savaşları, ardından I. Dünya Savaşı, 1919-1922 İstiklâl Harbi süreci Balkanlar’ı da Türk dili ve edebiyatı açısından etkilemiştir. Bu arada Türkler ve diğer müslümanlar İstanbul’a göç etmek zorunda kalmıştır. Göçlerden sonra XX. yüzyılın ortalarına kadar Balkanlar’ın ortak dili olan Türkçe giderek bu topraklarda etkinliğini kaybetmiştir. 1917 Bolşevik İhtilâli, Balkanlar’ı da etkisi altına alınca komünizm burada en şiddetli biçimde yaşatılmıştır. Ancak II. Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkan Yugoslav Federasyonu halklara az da olsa özgürlük tanımıştır. Bilhassa Tito devri Yugoslavya’sında 1944-1945 yılında Üsküp’te Türkçe öğretim için ilk adım atılmıştır. Soğuk savaş döneminde Balkanlar’da yazılan Türkçe eserlerde ağırlıklı olarak Marksist-komünist-sosyalist ideolojisinin yansımaları görülmektedir. 1951 yılında azınlıklara kendi dillerinde öğrenim hakkı tanıyan kanunla birlikte Türk edebiyatı ve kültürü bu topraklarda yeniden canlanmaya başlamıştır.
a) Makedonya’da Türk Dili ve Edebiyatı. Yüzyıllarca Türkçe’ye ev sahipliği yapmış olan Makedonya’da Üsküplü Zârî’den Yahya Kemal’e kadar birçok edip ve şair yetişmiştir. Ancak Üsküplü Şeyh Sâdeddin Efendi ve Manastırlı İzzet Basri Efendi hariç tutulursa 1970’li yıllara kadar Makedonya’da Türk edebiyatının suskun bir dönem geçirdiği söylenebilir. Burada gelişen Türk edebiyatını Osmanlı dönemi, Balkan savaşları sonrası ve çağdaş dönem olarak üçe ayırmak mümkündür. Osmanlı döneminde birçok edip ve şairin yetiştiği Makedonya’da Balkan savaşlarından sonra büyük darbe alan Türk edebiyatı içinde özellikle halk edebiyatı ürünlerinin çok azı tesbit edilebilmiştir. 1949 Mayısında neşredilen Yeni Kadın Dergisi, Birlik gazetesinden sonra en önemli edebî faaliyet sayılır. Ayrıca Şükrü Ramo ve Necati Zekeriya gibi yönetimin güvenini kazanmış Türk yazarlarının şiirlerine yer veren Makedonya Genç Türk Yazarlarının Eserleri adlı kitap bu devrede yayımlanmış (M. Karahasan v.dğr., Üsküp 1949), kitapta Mustafa Karahasan’ın Şaban Hoca adlı dramına da yer verilmiştir. 1950 yılına gelindiğinde Türkçe Birlik gazetesi haftalık olarak yayımlanmaya başlandığı gibi azınlıklar tiyatrosunun içerisinde Türk dramı bölümü de kurulur. Türkçe kitapların sayısı da artmış, önce çocuk dergisi olan, daha sonra Sevinç adı verilen Pioner gazetesi aylık yayın hayatına başlamış, Makedonya Türk Yazarlar Cemiyeti kurulmuştur. Şükrü Ramo, Mustafa Karahasan, Necati Zekeriya, Mahmut Kıratlı, Şevki Vardar, Makedonya’da Yürüyen Duvar (2008) adlı ilk Türkçe romanın yazarı İlhami Emin, Enver Tuzcu, Hüseyin Süleyman, Süreyya Yusuf ve Abdülkerim Sait 1950’li yılların yazar ve şairler kuşağını oluşturur. 1957’de bir diğer çocuk dergisi Tomurcuk yayımlanır. 1960’lı yıllarda önceki kuşakta yer alanlardan bazılarının Türkiye’ye göç ettiği görülür. Nusret Dişo Ülkü, Hasan Mercan, Nimetullah Hâfız ve Naim Şaban bu kuşağın önde gelen temsilcileridir. Sesler dergisiyle edebiyata giren 1970 kuşağının içerisinde Avni Engüllü, Yusuf Edip, Alaattin Tahir, Sabahattin Sezâir, Fahri Ali, Fahri Kaya, Avni Abdullah, Suat Engüllü ve İrfan Bellür yer almaktadır. 1980’li yıllarda Makedonya çağdaş Türk edebiyatında durgunluk yaşanır. 1990’lı yılların başlarında Semra Samet, Biba İsmail, Maber Hüseyin, Nizam Reşit ve Sevim Zeynullah gibi isimler tanınmış şair ve yazarlar arasında yer alır. Son yirmi yıllık süreçte Makedonya çağdaş Türk edebiyatının, Türkiye ile olan ilişkiler ve bilişim teknolojilerinin gelişmesiyle bilhassa Türkler’in yoğun biçimde yaşadığı Üsküp, Gostivar, Struga gibi merkezlerde gerek kurdukları dernekler gerekse yayın hayatına kendi imkânlarıyla kazandırdıkları ve Köprü, Hikmet gibi dergilerle önemli gelişmeler elde ettiği görülmektedir.
b) Kosova’da Türk Dili ve Edebiyatı. Kosova, eski Yugoslav Federe Cumhuriyeti içerisinde son yıllara gelinceye kadar özerk bölge statüsünde kalmış iki yerden biridir. Bu durum Kosova’nın ekonomik ve kültürel bakımdan yeteri kadar gelişememesine yol açmıştır. 1951 yılından itibaren Türkçe öğrenim hakkının verilmesiyle birlikte Kosova’da aynı yıl kurulan Doğruyol Kültür ve Güzel Sanatlar Derneği, Türk kültür ve edebiyatının gelişmesine katkıda bulunan bir Türk enstitüsü haline gelmiştir. 1951 Haziranında Priştine Radyosu’nda başlayan Türkçe haber programlarını Türk sanat mûsikisi yayınları izlemiş, 1969’da Priştine’de Tan gazetesi yayımlanmıştır. 1973’te bu gazetenin yayını olarak çıkarılan Çevren, 1979’da çocuk dergisi Kuş neşir hayatına başlamıştır. Ayrıca Prizren’de Esin adlı kültür ve sanat dergisinin yayımlanması Kosovalı Türkler açısından önem arzetmektedir. Aynı yıl Kosova’nın % 99’u Türk olan Mamuşa köyünde Âşık Ferki Kültür ve Güzel Sanatlar Derneği kurulmuştur. Kosova’da Balkan savaşları sonrasındaki dönemde tasavvufî şiirler yazan Hacı Ömer Lutfî, 1930’lu yıllarda Prizren Gayret Derneği’nde oynanan tiyatro oyunları yazan Durmiş Selina gibi isimler yetişmiştir. Çağdaş Kosova Türk edebiyatının başlangıcını 1950’li yıllara götürmek mümkündür. Bu yılların başında Türkçe’nin öğretilmesi ve yayılması için büyük çaba harcayan Süreyya Yusuf’u anmak gerekir. Ardından Naim Şaban, Nusret Dişo Ülkü ve Nimetullah Hâfız, Hasan Mercan, Enver Baki gibi isimler yetişmiştir. Bunlardan bazıları Makedonya çağdaş Türk edebiyatına katkıda bulunan isimlerdir. Enver Baki aynı zamanda bir hikâyecidir. 1970’li yıllarda faaliyet gösteren şair ve yazarlardan Sadık Tanyol, Râif Vırmiça, Agim Rifat Yeşeren, Hüseyin Kazaz, Özbeyin Aksoy, Melahat Kaçamak, romancı Reşit Hanadan, bestekâr ve söz yazarı Aluş Nuş gibi isimleri saymak mümkündür. İrfan Morina’nın Priştineli Mesihi adlı eseri, Nimetullah Hâfız’ın antolojileri ve bazı akademisyenlerin yaptığı çalışmalar Kosova Türk dili ve edebiyatı açısından önem arzetmektedir.
c) Bulgaristan’da Türk Dili ve Edebiyatı. Bulgaristan Türkleri’nde edebiyat aslında Türkler’in Rumeli’ye geçişleri kadar eskidir. Bugünkü Bulgarca’da Osmanlı Türkçesi’nden geçen 4-5000 civarında kelime mevcuttur. Benö Tsonev, Bulgarian Language History adlı eserinde (Sofia 1919) Bulgarca’da kullanılan birçok Türkçe deyim, atasözü ve özlü söze yer vermektedir. Çağdaş Bulgaristan Türk edebiyatı bir bakıma eski Rumeli Türk edebiyatının bir devamı olarak yazılı ve sözlü örneklerle yaşamıştır. Sofyalı Âşık Hıfzî’nin Plevne Muharebesi Destanı bu örneklerin eskilerinden biridir. II. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle Bulgaristan Türkleri’nin sosyal ve kültürel hayatında köklü değişmeler olmuş, özellikle çocuk edebiyatında şiir türü ön plana çıkmıştır. Diğer taraftan komünist yönetimin baskıları artarken Türk kültürü adına ne varsa ortadan kaldırılmaya, kişilerin isimleri değiştirilmeye çalışılmış, hatta Türkçe konuşmanın yasaklanmasına kadar varan baskılara mâruz kalınmıştır.
Kaynağını bölgenin zengin halk kültüründen alan Bulgaristan Türk şairleri şiirlerinde aruzun yanı sıra hece veznini de kullanmıştır. Çağdaş Bulgaristan Türk şiirinin önemli simaları arasında anılması gereken ilk isim II. Dünya Savaşı öncesiyle sonrasını birbirine bağlayan sanatçılardan Mehmet Müzekkâ Con’dur. Vidinli Mustafa Şerif Alyanak ve Nevrokoplu Mehmet Behçet Perim 1930’lu yıllarda Türkiye’ye göç eden şairler arasındadır. Şiirlerinin asıl teması Bulgaristan Türkleri ve Bulgaristan’ın doğal güzellikleri olan Mehmed Fikri eserlerinde dinî, ahlâkî konuları da işlemiştir. İzzet Dinç de şiirlerinde benzer temaları ele almıştır. Razgrad doğumlu Ahmet Şerifov’un Müjde (1960) adlı bir şiir kitabı bulunmaktadır. Aynı zamanda akademisyen olan Mefküre Mollova şiirlerini bir kitapta toplamıştır (Şiirler, Sofya 1964). Şumnulu şairlerden Mülâzım Çavuşev sade Türkçe ile yazdığı şiirlerinde vatan sevgisini ve tabiat konularını işlemiştir. 1989 göçünde Türkiye’ye gelen Niyazi Hüseyinov’un (Bahtiyar) Köy Yankıları (1964) adlı bir şiir kitabı bulunmaktadır. Razgrad yöresinden Lutfi Demirov’un halk şiiri tarzında söyleyişleri vardır.
1990’da Türkiye’ye göç eden şair Sabahattin Bayramov halen Bursa’da yaşamaktadır. Adresim Şudur (1962) ve Sokaklarım Çağrışımlar İçinde (1966) adlı şiir kitaplarında topladığı manzumelerinde hayal zenginliği ve felsefî çağrışımlar ön plandadır. 1968’de Türkiye’ye göç eden çocuk edebiyatı şairlerinden Dobriçli Nevzat Mehmedov Ayı Dayı (1959), Deniz (1967) ve Üç Beygir (1967) adlı kitaplarında yer alan şiirlerinde daha çok hayvanlar dünyasını ve denizle ilgili öğeleri işler ve bir sevgi şairi olarak bilinir. Çağdaş Bulgaristan Türkleri’nin ileri gelen şairlerinden biri de Ömer Osmanov’dur (Erendoruk). 1989’da Bulgaristan’dan sınır dışı edilince Türkiye’ye gelmiş, Üçüncü Mezar (1989), Ölmeden Ölmek (1991) ve Sabır Duası (1991) adlı şiir kitaplarını yayımlamıştır. Ağırlıklı olarak sıla hasretini işleyen ve Bulgaristan Türkleri’nin mücadelesini savunan Recep Küpçüev’in Ötesi Var (1962) ve Ötesi Düş Değil (1967) adlı iki şiir kitabı vardır. Balkan Türkleri’nin çok iyi tanıdığı şairlerden, halen İstanbul’da yaşayan Mehmet Çavuş Yılların Serenadı (1964), Bulgaristan’dan Sesler (1985) adını taşıyan şiir kitapları ile XX. Yüzyıl Bulgaristan Türkleri Şiiri (1988) adlı bir şiir antolojisinin sahibidir. Daha çok dil bilincini aşılamaya çalışan Ali Bayram Silistreli öğretmen şairlerdendir. 1989 göçünün vatanından ayırdığı Silistreli şairlerden Latif Aliyev’in Bir Bahçeden Bir Bahçeye (1961) adını verdiği şiir kitabında halk şiiri tarzında söyleyişleri vardır. Lofçalı şairlerden Mustafa Mutkov’un Sabah Yolcusu (1965) adlı bir şiir kitabı yayımlanmıştır.
Şiirlerinde daha çok Rodop Türkleri’nin elem ve kederlerini, var olma mücadelesini ele alan Eğridereli Faik İsmailov’un (Arda) manzumeleri Bulgaristan Türkleri için her zaman umut ışığı olmuştur. Tek şiir kitabını Ağarırken Tan (1965) adıyla yayımlamıştır. Özellikle çocuk şiirlerinde başarılı sayılan Mustafa Çetev, Bulgaristan Türkleri’nin önde gelen yayın organlarından Hak ve Özgürlük gazetesinin yazarlarındandır. 1950’li yılların önemli isimlerinden biri de Kırcaali yöresi şairlerinden, Bir Uçtan Bir Uca Memleket (1965) adlı şiir kitabı olan Süleyman Yusufov şiirlerinde heceyi ve serbest vezni kullanmış, özellikle sıla hasreti temasını işlemiştir. Hasköylü şairlerden Durhan Hasanov 1989’da Türkiye’ye göç etmiş olup İnsan Kardeşlerim (1965) adlı bir şiir kitabı vardır. Yine 1989 göçüyle vatanından ayrılan şairlerden Şaban Mahmudov’un Gerginlik (1966) adlı şiir kitabı bulunmaktadır. Razgradlı bir başka şair Latif Karagöz’dür. Halen Türkiye’de yaşayan şairin ilk şiir kitabı Kon Kon Kelebek (1990) adını taşır. Kırcaalili Naci Ferhadof da şiirlerini Dağlı ve Deniz (1965) adlı bir kitapta toplamıştır. İsmail Çavuşev, Ahmet Eminov (Atasoy), Rahim Recebov, Necmiye Mehmedova, Ahmet Kadirov, Nebiye İbrahimova, Hilmi Haşal, Kadriye Cesur son dönemlerde yetişen ve halen sanat hayatını sürdüren şairlerdendir. Türk toplumunun sosyal problemleri, sıkıntıları, acıları, sıla hasreti, vatan ve millet sevgisi, millî duygular ve çocuk duyarlılıkları, tabiat güzellikleri çağdaş Bulgaristan Türk şiirinde ele alınan belli başlı temalar olarak dikkati çeker. Günümüzde Bulgaristan’daki durum Türk dili, Türk kültürü ve edebiyatı açısından düne göre daha aydınlık ve ümit verici görünmektedir.
d) Yunanistan’da Türk Dili ve Edebiyatı. Bugün Yunanistan sınırları içerisinde bulunan Batı Trakya bölgesi Osmanlı döneminde onlarca şairin yetiştiği bir yerdir. XIV. yüzyılda Gazi Evrenos Bey’in Batı Trakya’yı fethiyle bölgeye Konya ve Balıkesir civarından getirilip yerleştirilen Türkler bugün azınlık durumuna düşmüştür. Nüfusu 150.000 civarında kalan Batı Trakya Türkleri son yüzyılda kimlik mücadelesi vermektedir. Lozan’dan zamanımıza gelinceye kadar azınlık statüsünde basın yayın hakkına sahip olan Batı Trakyalılar, Arap ve Latin harfleriyle altmıştan fazla dergi çıkarmıştır. Ayrıca Türkiye’de (Batı Trakya’nın Sesi, Batı Trakya, Yeni Batı Trakya), Almanya’da (Batı Trakya, Yeni Ses, Yeni Adım gazeteleri) yayın organları bulunmaktadır. Yunan arşivlerinde Batı Trakya Türkleri’nin yayımladığı Yeni Ziya, Yeni Yol, Yeni Adım, Balkan, İnkılâp, Milliyet, İtilâ, Yarın, Adalet, Trakya, Ülkü, Müdafaa-i İslam, Hakyol, Sebat gibi dergi ve gazete koleksiyonları mevcuttur. Günümüzde Balkan, Akın, Gerçek, İleri, Aile Birlik, Trakya’nın Sesi, Ortam gazeteleriyle Şafak Yuvamız, Hakka Davet, Arkadaş Çocuk ve Pınar Çocuk dergileri yayın faaliyetlerini sürdürmektedir.
Batı Trakya’da XIV. yüzyıldan başlatılan Türk dili ve edebiyatını Lozan öncesi ve sonrası olmak üzere iki dönemde ele almak gerekir. İlk dönemde divan edebiyatı yolunda onlarca şair ve yazar yetişmiştir. Selânik, Osmanlı devrinde İstanbul’dan sonra Türk kültür ve edebiyatı için önemli merkezlerden biriydi. Halen Batı Trakya Türk edebiyatı faaliyetlerini Yunanistan’da sürdüren şair, yazar ve araştırmacılardan Ali Rıza Saraçoğlu’nun Ey Yağız Toprak, Işık Atatürk, Yarınlar Sizin Olacak, Rodop Yıldızı; Hüseyin Mazlum’un Âşıkların Şahı Benim, Bir Esmere Gönül Verdim, Adres, Biraz Su; Rahmi Ali’nin Ay ve Güneş (hikâye); Hüseyin Ali Babaoğlu’nun Tohum (şiir), Durdur ile Kurkur (masal); Reşit Salim – Osman H. Arda’nın Öyküsüyle Notasıyla Batı Trakya Türküleri; Abdürrahim Dede’nin Batı Trakya Türk Folkloru ile (Ankara 1978) Batı Trakya Manileri (İstanbul 1989) adlı eserleriyle Türkiyeli araştırmacı Feyyaz Sağlam’ın Yunanistan’da (Batı Trakya) Çağdaş Türk Edebiyatı Antolojisi (Ankara 1990), Batı Trakya Çocuk Edebiyatı (İstanbul 1990), Yunanistan (Batı Trakya) Türkleri Edebiyatı Üzerine İncelemeler (I-IV, İzmir 1991-1996), Yunanistan (Batı Trakya) Türkleri Edebiyatında Atatürk gibi eserlerini zikretmek mümkündür. Bunlardan başka Mustafa Tahsin, Reşit Salim, Nâim Kâzım, Hüseyin Mahmutoğlu, Mücahit Mümin, Refika Nâzım, Sâlih Halil, Mehmet Çolak – İbram Onsunoğlu gibi şair ve yazarların dergi ve gazetelerde yayımlanmış çeşitli yazıları bulunmaktadır. Batı Trakya Türkleri’nde en çok görülen edebî tür şiirdir.
Çocuk edebiyatı, halk edebiyatı ve dinî edebiyat Batı Trakya Türk edebiyatının önemli kollarındandır. Son yüzyıl içerisinde oluşan edebiyat aynı zamanda bir huzursuzluk edebiyatıdır. Tiyatro türünde Sevda Peşinde ve Zamane Çocuğu adlı çalışmalar, gezi türünde Mehmet Ârif ve Hasan Hocaoğlu’nun yazıları zikredilebilir. Halk edebiyatında sözlü gelenek süregelmiştir ve bu geleneğe bağlı anonim ürünler halen devam etmektedir. Aşk, hastalık, ölüm, tabiat, doğal âfetler ve yaşama sevinci gibi konular yoğun biçimde işlenmektedir. Halk ozanı olan Mazlum Hüseyin, İmam Kasım, Hüseyin Salihoğlu, Alirıza Saraçoğlu’nun yanında Yakalı Çoban, Âsımî, Dumanlıdağ, Selâmî, Âşık Asilsoy, Haliloğlu, Âşık Zengin gibi başka isimleri de saymak mümkündür. Halk edebiyatı ürünleri içinde destan, masal, türkü, mani vb. türlerin de yer aldığı görülmektedir.
BİBLİYOGRAFYA
B. Tsonev, Bulgarian Language History, Sofia 1919.
Cengiz Orhonlu, “Yunanistan Türkleri”, TDEK, s. 1101.
Abdürrahim Dede, Batı Trakya Türk Folkloru, Ankara 1978.
a.mlf., “Batı Trakya Türklerinde Eski Türk Dini Şamanizm’den Kalıntılar”, II. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, Ankara 1982, IV, 93-108.
Hasan Eren, Balkan Ülkelerinde ve Macaristan’da Türkoloji Çalışmaları, İstanbul 1987.
Rüstem Avcı, “Batı Trakya Türkleri”, Batı Trakya, İstanbul 1989, s. 143-148.
Mustafa İsen, Ötelerden Bir Ses: Divan Edebiyatı ve Balkanlarda Türk Edebiyatı Üzerine Makaleler, Ankara 1997.
Başlangıcından Günümüze Kadar Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi: Makedonya Türk Edebiyatı ve Yugoslavya (Kosova) Türk Edebiyatı, Ankara 1997, VII.
XV. Yüzyıldan Bugüne Rumeli Motifli Türk Şiiri Antolojisi (haz. Ahmet Emin Atasoy), Bursa 2001.
Balkanlar El Kitabı (der. Osman Karatay – Bilgehan A. Gökdağ), Çorum-Ankara 2006-2007, I-III.
S. Dilek Yalçın Çelik, Kosova’da Çağdaş Türk Edebiyatı (1951-2008), Prizren 2008.
J. Eckmann – M. Mansuroğlu, “1959 Yılı Trakya Dialektoloji Gezisi Raporu”, TDED, IX (1959), s. 113-118.
Mustafa Tahsin, “Şiir: Batı Trakya Türk Azınlığında”, Şafak, sy. 17, Gümülcine 1991, s. 14-16.
Feyyaz Sağlam, “Batı Trakya’da 29 Ocak 1988 Millî Direnişi ile İlgili Destanlar Üzerine”, TK, XXX/351 (1992), s. 53-60.
Kıbrıs’ta Türk Dili ve Edebiyatı. A) Dil. Kıbrıs’ta Türkçe iki ağza ayrılır. Bazı yazarların Kıbrıs Türkçesi dedikleri Kıbrıs ağzı yanında resmî kurumlarda ve ilişkilerde standart Türkçe (Türkiye Türkçesi) konuşulabilmektedir. Konuşma dilinde çeşitli ağızların kullanıldığı görülmekle birlikte Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin yazı dili Türkiye Türkçesi’dir. Kıbrıs Türk ağzı incelendiğinde hem ses hem biçim hem söz varlığı açısından Kıbrıs Türkleri’nin geldikleri yörelerin izlerini bulmak mümkündür. Ancak günümüzdeki Kıbrıs Türk ağzının Anadolu ağızlarından epey farklılaştığı söylenebilir. Bu ayırımın sebebi tarih içinde farklı dillerle etkileşim ve Türkiye Türkçesi ile bağlantının azlığıdır. Kıbrıs’ta Türkçe’nin gelişimi dört döneme ayrılabilir: 1571-1878, 1878-1960, 1960-1974 yılları arası ve 1974 sonrasındaki dönem. Kıbrıs’a Türkler 1571 yılında gelmiş, bu tarihten itibaren Türkçe adada konuşulan iki büyük dilden biri olmuştur. İlk dönemde yönetim Osmanlılar’ın elinde olduğu için Türkçe’nin yönetim ilişkilerinde büyük işlevi vardı. Bu yolla Türkçe, Kıbrıs Rumcası’nı etkilediği gibi 1974 yılına kadar gelen süreçte Kıbrıs Rumcası’ndan Kıbrıs Türk ağzına çeşitli kelimeler girmiştir. Bunun yanında günümüz ağzında kullanılan bazı cümle yapılarının Kıbrıs Rumcası’ndan etkilendiği ileri sürülmektedir. Kıbrıs, 1878-1959 yılları arasında İngiltere’nin egemenliği altında bir sömürge adası olunca yönetimde ve resmî kurumlarda İngilizce ön plana çıkmış, İngilizler’in adaya gelmesiyle birlikte Kıbrıs Türk ağzı İngilizce’den birtakım kelimeler almıştır. Dolayısıyla bu dönemde Kıbrıs Türk ağzı, bir yandan Türkler’in geldiği yörelerdeki dilin özelliklerini taşırken bir yandan da Kıbrıs Rumcası ve İngilizce’nin tesirinde kalmıştır. 1959 yılından sonra İngilizler adadan çekilip 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması ile İngilizce yönetim dili olmaktan çıkmış olsa da eğitim dili olarak varlığını günümüze kadar sürdürmüştür.
1974’te ada ikiye ayrılınca Rumlar’la Türkler’in dil teması sona ermiştir. 1950’li yıllarda Kıbrıs Türk toplumunda artan Türk milliyetçiliğiyle ilgili siyasal eğilimler neticesinde Türkiye ile uyum dile de yansımıştır. Uyum politikaları ve 1974 sonrasında Türkiye ile Kıbrıs arasındaki iletişim ve ulaşım imkânlarının artmasıyla Kıbrıs’ta konuşulan Türkçe, Türkiye Türkçesi’ne dönmeye başlamış, dilde bulunan Rumca ve İngilizce kelimelerde bir azalma olmuştur. 1974’ü takip eden yıllarda Kıbrıs’ta Türkçe açısından bir başka değişim daha gerçekleşmiştir. Adaya Anadolu’nun çeşitli yörelerinden -özellikle Güney Anadolu, Doğu Anadolu ve Karadeniz bölgeleri- göçler sebebiyle Kıbrıs Türk ağzının yanında bu bölgelerin ağızları da kullanılmaya başlanmıştır. Günümüzde Kıbrıs’ta hem Kıbrıs Türk ağzını hem Anadolu ağızlarını hem standart Türkçe’yi aynı zamanda ve mekânda duymak mümkündür.
Kıbrıs Türkçesi fonetik, morfoloji, söz varlığı ve söz dizimi bakımından kendine has özelliklerini yitirmemiştir. Ağzın hemen her konumda ve işlevde konuşulması yaygın biçimde kullanıldığının kanıtıdır. Türkiye Türkçesi’nin standart dilinden farklı birçok özellik Kıbrıs Türk ağzında hâlâ yaşamaktadır. Meselâ bazı Anadolu ağızlarında görülen t > d (tatlı > dadlı), k > g (kavun > gavun), p > b (dolap > dolab), n > ŋ (deniz > deŋiz) gibi ses değişimleri; uzun ünlülerin kısalması (âlem > alem); bazı eklerin (-kan, -sa, -ınca) ve takıların (da, ile) ünlü uyumuna girmemesi bu ağızda yaygın biçimde görülür. Kıbrıs Türk ağzının kendine özgü kelimeleri de vardır: gabsalıvermek “başı boş bırakmak”, lambasuyu “gaz yağı” vb. Bunların yanında “kendi” zamirinin “o” yerine kullanılması: “Guşu aldım, goydum genni/onu/kafese”; +cik ekinin küçültme anlamı dışında kullanımı: “İnecikleri/inekleri/aldı da götürdü ovaya”; -ız kişi ekinin belirsiz geçmiş zaman, şimdiki zaman, geniş zaman, gelecek zaman ve gereklilik kipinde -ık şeklinde kullanılması: “Her gün yürüyüş yaparık/yaparız/; +dir koşacının farklı kullanımı: “Adım Ali’dir/Ali/”; geniş zamanın şimdiki zamanı da ifade etmesi: “Şu anda gider/gitmekte/”; Türkiye Türkçesi’ndeki -mış ekinin az kullanılması ve taşıdığı dolaylılık anlamının -dı ekine yüklenmesi: “1880’de büyük bir kuraklık oldu/olmuş/be bu memlekette”; devrik cümlelerin sık kullanılması, soru cümlelerinin soru ekiyle değil vurguyla kurulması: “Bugün okula gittiŋ/gittin mi/?”; yaklaşma ifadesinin hazır+eylem+emir ekiyle yapılabilmesi: “Hazır kanayım / Az kalsın kanıyordum/”; amaç bildiren cümlelerin iste- eyleminden sonra bir eylem getirilerek sağlanması: “İsterim gideyim / Gitmek istiyorum/”; gereklilik ifade eden cümlelerin lâzım/lüzum+eylem+emir ekiyle oluşturulması: “Lüzum gitsin / Gitmesi lâzım/”; -mış ekinin cümle içindeki yerinin önemli/yeni bilgiyi vurgulamaya yönelik olarak değişebilmesi: “Mış Ali verecek arabayı bana / Ali bana arabayı verecekmiş/”; emir-istek anlamındaki eylem cümlelerinde olumsuzluğun yok kelimesiyle yapılabilmesi: “Yok unudasıŋ babaŋı / Babanı unutma/”; şu, hani, o şu, şu ki ile kurulu yan cümle: “Anladım şu/şu ki/o şu/hani çalışkaŋsın / Çalışkan olduğunu anladım/.” Kıbrıs Türk ağzının özellikleri arasında sayılabilir.
BİBLİYOGRAFYA
Hasan Eren, “Kıbrıs Ağzının Kökeni”, Milletlerarası Birinci Kıbrıs Tetkikleri Kongresi (14-19 Nisan 1969): Türk Heyeti Tebliğleri, Ankara 1971, s. 347-359.
Yıltan Taşçı, Kıbrıs Ağzı Dil Özellikleri, Lefkoşa 1986.
Rıdvan Öztürk, “Kıbrıs Ağzının Kelime Haznesindeki Değişmeler”, III. Uluslararası Kıbrıs Araştırmaları Kongresi, Gazi Mağusa 2000, s. 27-46.
Erdoğan Saraçoğlu, Kıbrıs Ağzı, Lefkoşa 2004.
Ahmet Pehlivan, Aya İrini’den Akdeniz’e Kıbrıs Ağzının Değişimi, Lefkoşa 2004.
Nurettin Demir, “Kıbrıs Ağızlarının Tipik Özellikleri”, Kıbrıs Konuşuyor: Kıbrıs Ağzı Üzerine İncelemeler (ed. Rıdvan Öztürk), İstanbul 2009, s. 17-28.
Musa Duman, “Kıbrıs Ağzı Üzerine Bazı Notlar”, İlmî Araştırmalar, sy. 8, İstanbul 1999, s. 115-130.
Mustafa Argunşah, “Kıbrıs Ağzında Ünlü Değişmeleri”, a.e., sy. 11 (2001), s. 7-27.
Niyazi Kızılyürek – Sylvaine G. Kızılyürek, “The Politics of Identity in Turkish Cypriot Community and Language Question”, International Journal of the Sociology of Language, sy. 168 (2004), s. 37-54.
Ülker Vancı, “The Impact of Oral Language Features in Written Language in Cypriot Turkish”, International Journal of the Sociology of Language, sy. 181 (2006), s. 23-42.
Özlem Savoğlu, “The Intonation of WH-question in Cypriot Turkish Dialect: Evidence of Language Contact”, Advances in Turkish Linguistics (ed. Semiramis Yağcıoğlu – Ayşen Cem Değer), İzmir 2006, s. 563-574.
M. Kappler, “Contact-Induced Effects in the Syntax of Cypriot Turkish”, Turkic Languages, XII/2 (2008), s. 196-213.
L. Johanson, “Türk Dillerinde Odaksıl Şimdiki Zaman İşaretleyicisi ve Kıbrıs Türkçesinde Eksikliği”, Bilig, sy. 49, Ankara 2009, s. 93-100.
B) Edebiyat. Kıbrıs edebiyatını iki farklı çizgide ele almak mümkündür. 1571’de Türkler tarafından fethinden itibaren adada 1980’lere kadar Osmanlı devrindeki eski ve yeni özellikleriyle Türkçe bir edebiyat var olmuştur. Bu tarihten sonra ise günümüz Kıbrıs’ında kendine özgü bir edebiyat gelişmiştir.
Fethi takiben halk edebiyatı ürünleriyle orta oyunu, karagöz gibi seyirlik oyunlar ve divan şiiri buraya da ulaşmış, XIX. yüzyıla kadar edebiyat bu doğrultuda bir seyir takip etmiştir. Nitekim fetihten sonra Lefkoşe’de kurulan mevlevîhâne uzun yıllar adadaki divan şiiri merkezlerinden olmuştur. Ayrıca Kıbrıslı sanatkârlar Türk kültür ve edebiyatının merkezi İstanbul’la irtibat içinde olmakla kalmamış, imparatorluğun çeşitli bölgelerinde görev yapan bu edebiyatla hemhal olmuşlardır. Şuarâ tezkirelerinde Kıbrıslı şairler de yer almaktadır. Kıbrıs kökenli divan şairleri arasında Misâlî (ö. 1607), Mehmed Zekâi, Şeyh Mustafa Siyâhî Dede, Nâib, Şeyh Ârif Efendi, Hızır Dede (Hamdî) gibi isimler anılabilir. Bu konuda öne çıkan son devir isimlerden biri, Sultan II. Mahmud’un Lefkoşe’de 1828’de bir kütüphane kurdurmasının ardından padişaha yazdığı kaside üzerine İstanbul’a davet edilen müderris Hasan Hilmi Efendi’dir. Şair İstanbul’da iken yeni ordunun geçit merasimi hakkında yazdığı bir kaside dolayısıyla “sultânü’ş-şuarâ” unvanıyla taltif edilmiştir. Kıbrıs 1878’de İngiltere’nin eline geçince adadaki müslüman Türk-hıristiyan Rum gerginliği artmış, Âşık Kenzî, bu vesile ile 1883’te “Kıbrıs Destanı” adıyla halk şiirinin en güzel örneklerinden birini ortaya koymuştur. Ayrıca 1890’lı yıllarda Kıbrıs’ta gazete yayımı başlayınca edebiyata bir canlılık geldiği görülmektedir. Ahmed Tevfik Efendi’nin 1896’da çıkardığı Kokonoz ile 1897’de yayımladığı Akbaba adlı mizah gazeteleriyle bunlarda neşredilen edebî ürünler dikkati çeken yayınlardır. Ahmed Tevfik 1901’de Mir’ât-ı Zamân’ı, 1909’da ikinci defa Kokonoz’u çıkarmış, bu yıllarda sayıları gittikçe artan gazetelerde çeşitli edebî türlerde ürünler yayımlanmıştır. Kıbrıs’ta ilk roman Kaytazzâde Mehmed Nâzım’ın Yâdigâr-ı Muhabbet’i (1896), ilk hikâyelerden biri Ahmed Tevfik Efendi’nin “Bir Manzara-i Dilgüşâ”sı (1897), ilk oyun yine onun Hicrân-ı Ebedî’sidir (1895).
Türkiye’de 1870’lerden sonra Batılı-modern edebiyat gelişirken bunun Kıbrıs’a yansıması 1890’ları bulmuştur. Kıbrıs’ta şiir, hikâye ve roman gibi edebî türlerde Tanzimat ve Servet-i Fünûn dönemi Türk yazarlarının etkisini görmek mümkündür. Nitekim Tanzimat devri şairlerinden Ziyâ Paşa 1862’de Lefkoşe valiliğinde bulunmuş, bazı şiirlerini burada kaleme almıştır. Bir diğer Tanzimat aydını Nâmık Kemal 1873-1876 yıllarında Magosa’da sürgün hayatı yaşarken edebiyata meraklı Kıbrıs Türk gençlerinden bir edebiyat çevresi oluşturmuştur. Bunların önde gelenlerinden Kaytazzâde Mehmed Nâzım, Nâmık Kemal’den sonra Recâizâde Mahmud Ekrem’le tanışmış, bir bölümü Rûh-ı Mecrûh adıyla basılmış olan şiirlerini İstanbul’daki edebiyat dergilerinde yayımlamıştır. Ayrıca Servet-i Fünûn topluluğu 1890’lardan itibaren Kıbrıs’taki edebiyat meraklılarını ve onların eserlerini etkilemiştir. XX. yüzyılın başlarında Kıbrıs’ta kültürel etkinliklerin canlanmasında bir kısım Jön Türkler’in İngiltere’nin kontrolündeki Kıbrıs’a gelmeleri veya sığınmaları etkili olmuştur. Vizeli Rızâ İbn Emin ve Şair Eşref bunlardandır. 1919’da Anadolu’da Kurtuluş Savaşı başladığı zaman bu savaş hakkında Kıbrıs Türk halkını bilgilendirmek, Rum propagandasını etkisiz kılmak amacıyla Doğru Yol, Söz, Davul, Vatan, Ankebut ve Birlik gibi gazeteler çıkmıştır. Daha sonraki yıllarda İsmail Hikmet Ertaylan, Rıza Tevfik, İbrahim Zeki Burdurlu, Hikmet İlaydın, Arif Nihat Asya gibi şair ve eğitimciler Kıbrıs’ta bulunmuştur. Rıza Tevfik Serâb-ı Ömrüm adlı şiir kitabını ilk defa 1934’te Lefkoşe’de bastırmış, Lefkoşe Türk Lisesi müdürü İsmail Hikmet Ertaylan Kıbrıs Alfabesi ile Kıraat Kitapları’nı hazırlamış, İbrahim Zeki Burdurlu Lefkoşe (1953), Minnacık Ada (1954), Günaydın Yavru Kıbrıs (1959), Açmıyor mu Kıbrıs’ımın Gülleri (1968) adlı şiir kitaplarını yayımlamış, Arif Nihat Asya, Kıbrıs izlenimlerinden hareketle yazdığı şiirlerini Kıbrıs Rubâîleri adıyla kitap haline getirmiştir (1964).
Kıbrıs’ta şekillenen modern Türk edebiyatı türlere göre şöylece incelenebilir: a) Şiir. Modern anlamda Kıbrıs Türk şiiri Kaytazzâde Mehmed Nâzım ile başlatılır; ayrıca Ahmed Tevfik’in de ismi zikredilmelidir. İngiliz sömürge dönemi Kıbrıs Türk şiirinin diğer isimleri arasında Nazif Süleyman Ebeoğlu, Urkiye Mine Balman, Engin Gönül, Necla Salih Suphi, Pembe Marmara, Semih Sait Umar ve Özker Yaşın dikkati çekmektedir. 1950’lerde Halkın Sesi, Hürsöz, İstiklâl, Bozkurt gibi gazetelerde hem Kıbrıs Türk gençlerinin hem adada öğretmen olarak görevli bulunan Naim Buluç, İbrahim Zeki Burdurlu gibi isimlerin Türkiye özlemini terennüm eden şiirleri yayımlanmıştır. 1950’li yıllarda İstanbul’da öğrenimini tamamlayarak adaya dönen Özker Yaşın, Kıbrıs Türk şiirine yeni bir soluk getirmiş, Bayraktar Destanı (1953), Kıbrıs’tan Atatürk’e (1953), Nâmık Kemal Kıbrıs’ta (1957), Mehmetçik Kıbrıs’ta (1960) ve Atatürk’e Saygı Duruşu (1963) adlı şiir kitaplarını neşretmiştir. Aynı yıllarda Osman Türkay, Kutlu Adalı, Mustafa İzzet Âdiloğlu ve Taner Fikret Baybars dikkati çeken isimlerdir. Âdiloğlu’nun Bacadan Tüten Duman (1952) ve İnsanlardan Ayrı (1953), T. Fikret Baybars’ın Mendilin Ucundakiler (1953) adlı şiir kitaplarında sağlam bir Türkçe görülür. 1950-1960 yılları arasında Kıbrıs’ta millî muhtevalı şiirlerin sayısında artış olur. 1955’te Türkiye’de öğrenimini tamamlayıp adaya dönen Kutlu Adalı şiirleriyle millî bilincin gelişmesine katkıda bulunmuştur. 1959-1961 yıllarında Kıbrıs’ta edebiyat öğretmenliği yapan Arif Nihat Asya’nın öğrencileri arasında şiirle uğraşan pek çok kişi vardır. Bunlardan Süleyman Uluçamgil genç yaşta üslûp ve muhtevası kuvvetli şiirler kaleme almış ve yirmi yaşında şehid düşmüştür (1964). Onun Kıbrıs’tan kuzeye Türkiye sahillerine, Toros dağlarına bakarak yazdığı “Kıbrıs-Türkiye” adlı şiiri bugün dillerde dolaşmaktadır.
Bener Hakkı Hakeri Üç Kere Limasol (1964), Limasol Türk Savunması (1964) ve İkinci Plevne Savunması (1965) gibi şiir-destanlarında 1963-1974 olaylarını işler. Erdoğan Saraçoğlu’nun Oydaşlar adlı şiir kitabı (1966) bu dönemde yalın Türkçe’si ve çeşitli temalarıyla dikkat çeker. Özker Yaşın’ın Kıbrıs’ta Bayrak (1973), Kıbrıs Benim Vatanım (1986); Orbay Deliceırmak’ın Sömürge Çocuğunun Türkiyesi, Dumdum, Dokuzu Beş Geçe, Leylâ ile Köroğlu (1994) adlı eserleri de kaydedilmelidir. Şiirde iç âhenge önem veren Harid Fedai’nin manzumelerinden bir kısmı 1997’de Koza adıyla basılmış, Ahmet Peykan takma adıyla yayımladığı taşlamaları ise gazete ve dergiler arasında kalmıştır. 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından ülkede yaşanan ekonomik ve siyasal değişimler kültür, edebiyat ve sanat temalarında belirleyici olmuştur. 1974 sonrasında modern Kıbrıs Türk şiiri birbirine zıt iki koldan gelişmesini sürdürür. Bir yanda 1950’lerden gelen Rum saldırılarını, 1963 Kanlı Noel’i, Erenköy Savunması’nı ve 1963-1974 savaşını işleyen milliyetçi şiir devam eder ve Özker Yaşın, Rauf Denktaş, Harid Fedai, Kubilay Beliğ, Fikret Kürşat, Osman Güvenir, Mehmet Levent bu kolda eserler verir. 1960’ların sonunda İkinci Yeni şiir hareketinin Kıbrıs’taki temsilcileri Mehmet Kansu ve Fikret Demirağ ile başlayan gerçek üstücü, imgeci, öztürkçe şiir devam eder. Fikret Demirağ, Mehmet Kansu, Neriman Cahit, Neşe Yaşın, Mehmet Yaşın, Gür Genç gibi ikinci şiir kolundaki şairler ise Kıbrıslılık, Akdenizlilik, Kıbrıs’ın Elen-Latin ve Osmanlı tarihi, insanın yalnızlığı, evrensellik-hümanizm, aşk ve barış gibi temalara yönelip kendi kimliklerini “Türk” kelimesini küçük yazarak “Kıbrıslıtürk” diye tanımlar. Bu gruptaki bazı şairler, Akdeniz coğrafyasının karakteristik özelliklerini ileri sürerek bir Kıbrıs milleti ve Kıbrıslılık anlayışına ulaşmışlarsa da genel kabule göre Kıbrıs’ta iki ayrı milletin ve kültürün varlığı bir gerçektir.
b) Hikâye. Osmanlı Türkiyesi’nde Batılı anlamda modern hikâyeciliğin ilk örneği sayılan Emin Nihad Bey’in Müsâmeretnâme’sinin Kıbrıs’ta yeniden basımının (1892) ardından Ahmed Tevfik Efendi bu alanda ilk eserini Bir Manzara-i Dilgüşâ ile vermiştir (1897). Harid Fedai’nin araştırmalarına göre de Kıbrıs’ta Türk hikâyeciliğinin başlangıcı 1897 yılı kabul edilmelidir. Ahmed Tevfik, İstanbul’da o yıllarda hâkim olan Servet-i Fünûn topluluğundan etkilenir ve eserinde onları örnek alır. Kıbrıs’ta basılan ilk hikâye kitabı, Ahmed Nuri Müdürzâde’nin Doktor Hâfız Cemal’in isteğiyle Sanâyi Mektebi öğretmenleri için Rumca’dan çevirdiği yirmi beş-otuz sayfalık Gülünçlü İbret-âmiz Hikâyeler adlı eseridir (1908). Bu kitap binbir gece masalları ve müsâmeretnâme gibi eski hikâyelerin işlevini sürdüren, vakit geçirme amacına yönelik hikâyelerden meydana gelmektedir. Kıbrıs Türk edebiyatında Hikmet Afif Mapolar’ın Son Çıldırış adlı uzun hikâyesini yayımlamasına kadar (1939) başka hikâye kitabına rastlanmaz. 1907’de Sünûhât adlı gazetede çıkan hikâyelerde yine Servet-i Fünûn etkileri görülür. 1913’te neşredilen Seyf gazetesinde yer alan hikâyelerde askerlik, vatan ve şehidlik olgularıyla birlikte Osmanlılar’ın Balkan savaşlarında uğradığı mezâlim işlenmiştir.
Hikâye türüne asıl canlılığını kazandıran husus 1929’da harf inkılâbının gerçekleştirilmesi ve II. Dünya Savaşı’nın ardından peş peşe yayın hayatına giren gazete ve dergilerin hikâyelere sayfalarında yer vermesi olmuştur. Bu dönemde çeşitli gazete ve dergilerde doksan kadar hikâye yayımlandığı tesbit edilmiştir. Hikâye yazmaya 1930’lu yıllarda İngilizce-Rumca-Türkçe yayımlanan Embros adlı dergide başlayan Hikmet Afif Mapolar Toprak Aşkı (1943) ve Kahve Fincanındaki Aşk (1943) adlı eserleriyle Kıbrıs Türk edebiyatının ve hikâyeciliğinin en verimli isimlerindendir. Bu yıllarda Reşat Süleyman Ebeoğlu Çocuk Masalları’nı çıkarır (1947). Argun Fadıl Korkut’un Kızlar Kocasız Kaldı adlı öykü kitabı yayımlanmış (1953), Numan Ali Levent’in Her İkisi (1955), Bir Gelin Aranıyor (1960) ve Kanlı Noel’i (1965) neşredilmiştir. Öykülerinde Samet Mart takma adını kullanan Sacit Tekin’in 1954’te çıkardığı tek öykü kitabı Hokkabaz’dır; daha sonra kaleme aldığı hikâyeler ise Suna Atun tarafından 2007’de gün yüzüne çıkarılmıştır. 1960’lı yıllara gelindiğinde hikâyeler Rumlar’a karşı verilen mücadelenin panoraması niteliğine bürünür. 1965’ten 1980’li yılların başlarına kadar Esat Faik Muhtaroğlu’nun Pilot Ali (1971) adlı eseri hariç Kıbrıs Türk öykü yazarlarının sadece gazete ve dergilerde öykülerini yayımladığı bir ara dönem yaşanmıştır. Bunun sebebi, Rum tedhişinin Kıbrıs Türkleri üzerindeki etkisini arttırmasından kaynaklanan maddî sıkıntılar ve direniş mücadelesinin başlatılmasıyla birlikte öykü yazarlarının ürünlerini kitap halinde basmaya zaman bulamamalarıdır. Gazete ve dergilerde hikâyeleri çıkan yazarlar arasında Semih Sait Umar, Taner F. Baybars, Özker Yaşın, İbrahim Zeki Burdurlu, Bener Hakkı Hakeri, İsmet Kotak, M. Şinasi Tekman, Mehmet Kansu, Osman Güvenir ve Kutlu Adalı’nın isimleri sayılabilir.
1980’li yıllarda Sabahattin İsmail Bir Savaşın Tasviri (1983), Mustafa Gökçeoğlu Dulun Oğlu (1985) adlı öykü kitaplarını yayımlamış, Ali Nesim Şahmaran (1989) ve minimal öykülerinin de yer aldığı Yaşamın Güzelliklerini Keşfedin (2006) adlı eserini ortaya koymuştur. Bekir Kara’nın kitapları Sırlar Ölümsüzdür (1995), Çalkantı (1999) ve Aşka Dair (2006) adını taşır. 1980’li yıllardan bu yana öykü yazanlardan Oğuz M. Yorgancıoğlu’nun Sana Bir Hikâye Anlatayım mı? (1984) ve Ne Farkımız Var? (2002) adlı kitapları çıkmıştır. Öykülerinde Baf ağzını kullanan Özben Aksoy Godaklizmo Cehennemi (1996), Yangı Yangı Limnidi (1997), Cisusa Kaplanı (1998) ve Simbadi Bucağına Gömül (1999) adlı öykü kitaplarıyla dikkati çeker. Öykülerinde toplumun insanlar ve özellikle kadınlar üzerindeki olumsuz yaptırımları işleyen Özden Selenge’nin ilk kitabı Çiçeklenemeyiz Biz Erik Ağacı (1987), ikincisi Geceye Açar Gecetütenler’dir (1993). Fincandaki Kraliçe (1993) adlı bir kitabı da olan yazarın uzun hikâyeye kaydığı son kitabı Boncuklar Senin Olsun adını taşır (2001). Kıbrıs Türk öykücülüğünün son dönemdeki usta kalemlerinden Mehmet Kansu’nun ilk kitabı Bir Elin Sıcaklığını Çaldım adıyla yayımlanmıştır (1995). Şiirsel üslûbunu öykülerine de yansıtan Mehmet Kansu daha sonra Bir Solucanın İntihar Girişimi (1998) ve Yeşil Kurbağa, Yılan, Açlık (2006) adlı kitaplarını çıkarır. Öyküleri hakkında “postmodern” ve “büyülü gerçeklik” tabirini kullanan Mehmet Kansu 1962-2008 yılları arasını kapsayan öykülerinden seçtiği Boşluk adlı son kitabında insanın yalnızlığını ve iç sıkıntısı gibi duyguları işlemiştir. İlk ve Son Resim (2005) adıyla hikâyelerini yayımladıktan sonra Kaybolan Hayat’ı (2008) çıkaran Osman Güvenir realist ve natüralist öyküler kaleme almıştır. Osman Güvenir’in öyküleri Kıbrıs Türkleri’nin Rumlar’a karşı verdiği varoluş mücadelesini, bireysel ve sosyal yaşantısını, Akdeniz coğrafyasını ve Kıbrıs Türk hâfızasındaki yabancı millet imajlarını işleyen özellikleriyle modern Kıbrıs Türk öykücülüğünde yeni bir soluktur. Öyküleri ayrıca sinematografik özellikler taşır; realizm ve natüralizmin kuvvetle hissedildiği hikâyelerinde İstanbul Türkçesi başarıyla kullanılır. Yağmur Yüzünden (2008) adlı kitabın yazarı Gür Genç’in öykülerindeki dil de ustacadır. Modern insanın bunalımı, yalnızlığı ve cinsellik konularına çokça yer veren yazar Kıbrıs Türk tarihi öncesini, adanın Lüzinyan ve Venedik gibi eski dönemlerini de ele alır.
c) Roman. Kıbrıs’ta roman, Nâmık Kemal’in aralarında İntibah’ın da bulunduğu eserlerinin büyük bir kısmını burada kaleme almasıyla başlamıştır denilebilir. Çevresinde yer alan gençlerden Kaytazzâde Mehmed Nâzım, konusu İstanbul’da geçen ve Kıbrıs’ta ilk Türkçe roman sayılan Yâdigâr-ı Muhabbet’i yayımlamıştır (1896). Eseri daha sonra Harid Fedai Latin harflerine aktarmış, Fuad Memduh İngilizce’ye çevirmiştir (2004). Kaytazzâde’nin Leyle-i Visâl adlı yarım kalmış bir romanı daha vardır. II. Dünya Savaşı yıllarında ve savaşın ardından Hikmet Afif Mapolar, Kıbrıs Türk romancılığına âdeta damgasını vurmuştur. Kimisi roman, kimisi uzun hikâye olan Kahraman Kaplan (1936), Son Damla (1937), Diken Çiçeği (1938), Son Çıldırış (1939), Kendime Dönüyorum (1943) gibi eserlerinden sonra 1949-1951 yıllarında Mermer Kadın, Aşk Vadisi, Günah Cehennemi gibi romanlarını İstiklâl gazetesinde tefrika etmiştir. Kıbrıs Barış Harekâtı’nın ardından Ahmet Gazioğlu’nun Kıbrıs’ta Aşk ve Barış (1975), Özker Yaşın’ın Mücahitler (1971) ve Girne’den Yol Bağladık (1976) Kıbrıs Türkleri’nin varoluş mücadelesini ele alırken Sabahattin İsmail’in Savaşların Gölgesinde adlı eserinde (1985) 1930’lardan 1974’lere kadar gelişen olaylar işlenmiştir. Çetin Kasaboğlu’nun Sevdayı İkiye Böldüler (1976) adlı kitabından sonra yayımlanan Fikret Demirağ’ın Şu Müthiş Savaş Yılları (1985) II. Dünya Savaşı’na katılan bir Kıbrıs Türkü’nün anıları üzerine kurulmuştur. Siyaset ve kültür adamı İsmail Bozkurt’un konusunu kendi yaşantısından ve ada Türklüğünden alan Yusufçuklar Oldu mu? (1991) ve Mangal (1995) adlı eserleri dikkat çeker. Mehmet Yaşın’ın Soydaşımız Balık Burcu, Ahmet Tolgay’ın Kıbrıs Çarmıhtan İnerken ve Bekir Kara’nın Bellekteki İzler’i 1990’lı yıllara ait eserlerdendir.
1950’lerden günümüze kadar daha çok şiir ve öykü türünde gelişen Kıbrıs Türk edebiyatında 2000’lerden sonra romanda bir canlanma görülür. Bekir Kara Kavunî’yi (2001), Aşklar, Acılar, Çocuklar ve Torunlar’ı (2005) çıkarırken İsmail Bozkurt Bir Gün Belki (2002) ve Bir Gecede (2005) adlı romanları yayımlar. Romanları Türkiye’de neşredilen İsmail Bozkurt bir yandan Rumlar’ın Kıbrıs Türkleri’ne baskısını, bir yandan 1974 sonrası Kıbrıs Türk toplumu içindeki siyasî çalkantıların açtığı sosyal yaraları işlemiştir. Sana Sevdam Sarı (1998) ve Lâle Yüreğin Beyaz (1999) adlı romanların yazarı Özden Selenge, daha sonra Alkyone Denizkuşu’nu (2003), Mehmet Yaşın Sınır Dışı Saatler (2003), Çetin Kasapoğlu Gökyüzü Uyumasın (2005), Neşe Yaşın Üzgün Kızların Gizli Tarihi (2002) romanlarını yazmıştır. Vreççalı Mida 1’i kaleme alan Özben Aksoy 2006’da Vreççalı Mida 2’yi çıkarmıştır. Kıbrıs Türk kültürü ve folkloru üzerine değerli çalışmaları bulunan Oğuz Yorgancıoğlu Köklerimiz Nasıl Sallandı (2007) adlı romanıyla tanınmıştır.
d) Tiyatro. Geleneksel Türk seyirlik oyunlarının Kıbrıs Türkleri arasında sevildiği ve yaygın olduğu söylenebilir. Kıbrıs Türk geleneksel tiyatro sanatçısı ve yazarı Mehmet Ertuğ’un Geleneksel Kıbrıs Türk Tiyatrosu ve Anılar ve Alıntılarla Geleneksel Kıbrıs Türk Seyirlik Oyunları adlı eserlerindeki bilgilere göre Kıbrıs Türk karagözünde klasik tipler yanında Kıbrıs Türkleri’nin eklediği Sümbül Hanım, Çift Başlı, Üstsüz, Yosma, Lolo, Dönme, Gürzlü, Burunsuz Hımhım, Çarpılmış gibi tipler de bulunur. XIX-XX. yüzyılın tanınmış meddah ve karagözcüleri arasında Meddah Mustafa Efendi, Mustafa Hüseyin Aynalı, Çatozlu Zihni, Mehmed Sâlih Efendi sayılabilir. Kıbrıs’ta Türk meddah ve karagöz oynatıcılığı geleneğinin bugün tek ve son temsilcisi Mehmet Ertuğ’dur. Onun Kıbrıs Türk karagözüne eklediği Nasreddin Hoca ve Keloğlan tipleri de vardır. Kıbrıs Türkleri arasında modern tiyatro ve sahne eserleri hikâye ve romanda olduğu gibi 1890’lı yıllara kadar gider. Ancak bunda da Nâmık Kemal etkisi hissedilir. Kıbrıs’ta tiyatro türünde yazılan ilk eserler Ahmed Tevfik Efendi’nin Hicrân-ı Ebedî (1895) adlı millî dramı ile Kaytazzâde Mehmed Nâzım’ın Safâ yahut Netîce-i İbtilâ adlı oyunudur. Harid Fedai’nin ilk oyunlardan biri olarak andığı, 1898 tarihli L. Şişmenyan’ın Namus İntikamı yahut Dilenci adlı dört perdelik dramının konusu da Kıbrıs’ta geçer. Kıbrıs’ta sahnelenen ilk yerli oyun Nâmık Kemal’in ölümünden yirmi yıl sonra Vatan yahut Silistre olmuştur. 1908’de Magosa Limanı’nın ambarlarından birinde oynanan oyun Kıbrıs Türkleri arasında Türklük ve milliyetçilik duygularını canlandırmıştır.
Türk tiyatrosunun önde gelen isimlerinden Vasfi Rıza Zobu ve arkadaşları 1928’de Kıbrıs’a turneye gelmiş, 1977’de vefat eden Nâzım Ali İleri 1929-1935 yılları arasında Gülizar, Zehirli Çiçek, Kadın Zengin Olursa, Metres Belâsı gibi operetler kaleme almıştır. İsmail Hikmet Ertaylan’ın 1933-1934 yıllarında Lefkoşe Türk Lisesi müdürü iken Efenin Düğünü ile Korsanın Gözdesi adlı iki operet yazdığı bilinmektedir. 1930’lu ve 1940’lı yıllarda Birlik Ocağı’nda (Kardeş Ocağı) başta Nâmık Kemal’den olmak üzere çeşitli oyunlar oynanmıştır. Avukat Ahmet Sait Hoca Efendi’nin 1930’da Elif Hanım Opereti’ni yazmasından sonra 1940’larda Hikmet Afif Mapolar’ın Duman (1935), Meşale (1942), Mucize (1943) ve Altın Şehir (1945) adlı eserleri görülür. 1959’da Özker Yaşın’ın Bayraktar Destanı defalarca sahnelenmiştir. 1963 Kanlı Noel’i ve 1964’te Rumlar’a karşı Erenköy savunmasıyla hareketlenen millî temalı eserler halka direnme gücü vermiştir. 1973 ve 1974’te Kıbrıs Türk Ulusal Sahne Oyunları adı altında iki tiyatro kitabı çıkar. Numan Ali Levent’in Kıbrıs’ta Türklüğü İçin Direnenler (1966), Kutlu Adalı’nın Köprü (1969) ve Üner Ulutuğ’un Kuzeyden Gelen Kartal (1973) adlı eserleri millî oyunlar kapsamındadır. 1970’lerde Bayrak Radyosu’nda yerel Kıbrıs Türk ağzıyla skeçler başlatan Kemal Tunç’un da Kıbrıs Türk tiyatrosunun gelişimindeki katkılarından söz etmek gerekir. Günümüz Kıbrıs Türk tiyatrosuna yönetmen ve araştırmacı olarak Yaşar Ersoy’un emekleri geçmekte, oyun yazarı olarak da Bekir Kara, Ali Nesim, Özden Selenge, Hakan Yozcu gibi isimler dikkati çekmektedir.
Zamanımızda Kıbrıs Türk edebiyatına katkıda bulunanlar arasında Harid Fedai, Mahmut İslamoğlu, Bener Hakkı Hakeri, Oğuz Yorgancıoğlu, Mustafa Gökçeoğlu, Mehmet Ertuğ, Suna Atun, Gülgün Serdar, Ali Nesim, Erdoğan Saraçoğlu önde gelen isimlerdir. Bunların yanı sıra araştırma, bilimsel toplantı, eser yayımı ve ödüller yoluyla hizmet veren, Kıbrıs Türk kültürünün en eski dönemlerinden günümüze kadarki macerasını çalışmalarıyla takip eden iki önemli kurum bulunmaktadır. Bunlardan biri başkanlığını ve kuruculuğunu İsmail Bozkurt’un yaptığı Kıbrıs-Balkanlar-Avrasya Türk Edebiyatları Vakfı (KIBATEK), diğeri kuruculuğunu ve başkanlığını Suna Atun’un yürüttüğü Suna ve Ata Atun Magosa Tarihini Araştırma ve Yazın Vakfı’dır (SAMTAY).
BİBLİYOGRAFYA
Mahmut İslamoğlu, Kıbrıs Türk Folkloru, Lefkoşa 1969.
a.mlf., Kıbrıs Çocuk Oyunları, Lefkoşa 1979.
Oğuz M. Yorgancıoğlu, Kıbrıs Türk Folkloru, Mağusa 1980.
a.mlf., Kıbrıs Türk Çocuk Oyunları, Lefkoşa 1997.
Ali Nesim, Kıbrıs Türk Edebiyatında Sosyal Konular, Lefkoşa 1986.
a.mlf., Batmayan Eğitim Güneşlerimiz, Lefkoşa 1987.
Erdoğan Saraçoğlu, Kıbrıs Türk Halk Edebiyatı ve Folkloru: Bildiriler, Lefkoşa 1986.
a.mlf., Kıbrıs Ağzı, Lefkoşa 2009.
Gülgün Serdar, 1571’den 1964’e Kıbrıs Türk Edebiyatında Gazavatnâme, Destan, Efsane, Kahramanlık Şiiri, [baskı yeri yok] 1989.
a.mlf., Şairlerimiz, Şiirlerimiz, Geçmişten Günümüze Kıbrıs Türk Şiiri, Lefkoşa 2000.
Mustafa Gökçeoğlu, Aynalı’nın Okuduğu Şiirler, Lefkoşa 1993.
Harid Fedai, “Kıbrıs Türk Edebiyatı”, Başlangıcından Günümüze Kadar Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi: Batı Trakya ve Kıbrıs Türk Edebiyatı, Ankara 1997, IX, 215-464.
a.mlf., “Kıbrıs’ta Namık Kemal Kültü”, Namık Kemal Sempozyumu Bildirileri, Gazi Mağusa 1998, s. 89-102.
a.mlf., “Çağdaş Kıbrıs Türk Edebiyatı”, Türkler (nşr. Hasan Celal Güzel v.dğr.), Ankara 2002, XIX, 994-1007.
Yaşar Ersoy, Toplumsal ve Siyasal Olaylarla İç İçe Kıbrıs Türk Tiyatro Hareketi, Lefkoşa 1998.
Kıbrıs Türk Halk Edebiyatında Destanlar ve Ağıtlar Üzerine Bilgiler, Belgeler, Araştırmalar (haz. Bülent Feyzioğlu – Suna Atun), Gazi Mağusa 2001-2003, I-III.
Ahmet An, Kıbrıs’ın Yetiştirdiği Değerler I, Ankara 2002; a.e. II, Lefkoşa 2005.
Kıbrıs Türk Edebiyatında Öykünün 107 Yıllık Kronolojik, Antolojik, Tarihsel Süreci (haz. Suna Atun – Bülent Feyzioğlu), Lefkoşa 2004-2008.
Kıbrıs Türk Hiciv Şiiri Antolojisi (der. Suna Atun – Ata Atun), Gazi Mağusa 2005.
Mehmet Ertuğ, Anılar ve Alıntılarla Geleneksel Kıbrıs Türk Seyirlik Oyunları, Lefkoşa 2007.
Suya Düşen Sancak (ed. Nihat Öztoprak – Bayram Ali Kaya), İstanbul 2008.
Suna Atun, Kıbrıs Türk Kültürü Üzerine Belgeler-Bildiriler, Gazi Mağusa 2008.
Fikret Demirağ, Günümüz Kıbrıslı Türk Şiirinden 20 Şair, İstanbul 2008.
Mimari. Türkler’in İslâmiyet’ten önceki sanatları Hunlar, Göktürkler ve Uygurlar olmak üzere üç bölümde incelenmektedir. Hun devrinden kurgan adı verilen mezar yapıları, Göktürkler devrinden Kültigin, Bilge Kağan ve Tonyukuk anıt külliyeleri, Uygurlar devrinden özellikle Hoço şehrindeki yapı kalıntıları başta olmak üzere Sorçuk ve Bezeklik önemli verilerinin elde edildiği yerlerdir. İslâmiyet’i kabul eden ilk Türk devleti Karahanlılar’da cami mimarisi merkezî planda kubbeli şekilde ele alınmıştır. Minareler silindirik formda aşağıdan yukarıya doğru daralıp yükselir ve kuşaklar halinde süslemelerle kitâbe kuşağına sahiptir. Tirmiz’de Çar Kurgan (1108-1109) adıyla tanınan minare yivli gövdeli biçimde düzenlenmiştir. Mezar anıtları kare planlı olup üzerleri kubbe ile örtülmüş ve çoğunlukla ön cepheleri vurgulanarak ele alınmıştır. Ribât denilen kervansaraylarda genellikle köşeleri kuleli, kare planlı eyvanlı avlulu şemalar ön planda tutulmuştur. Bunlardan Akçakale Kervansarayı (XI. yüzyıl sonu) iki avlulu düzeniyle, Ribât-ı Melik (1078-1079) âbidevî ölçüsü ve anıtsal cephesinin yanı sıra ikinci bölümde merkezî planlı büyük kubbeli planıyla önemlidir. Semerkant’ta Şâh-ı Zinde türbeler mahallesinde kazılarla ortaya çıkarılan ve Karahanlılar’a ait olduğu kabul edilen bir medrese dört eyvanlı avlulu düzendedir. Tirmiz Sarayı da eyvanlı avlulu inşa edilmiş bir yapıdır. Eyvanlı avlulu plan tipinin bölgenin ev mimarisinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır.
Gazneliler devrinden olup günümüze ulaşmayan Gazne’deki Arûs-i Felek Camii kaynakların bildirdiğine göre ahşap direkli ve süslemeliydi. Leşker-i Bâzâr’da saraya bitişik durumdaki ulucaminin (XI. yüzyıl başları) mihraba paralel iki nefli olduğu ve bu iki nefin mihrap önünde bir kubbeyle kesintiye uğradığı kazılarla ortaya çıkarılmıştır. Büyük tahribe uğrayan Gazne şehrinde zamanımıza intikal eden iki minarede altta yıldız biçimli, iri sivri yivli gövdelerin üst kısmının silindirik biçimde devam ettiği eski fotoğraflarda görülmektedir. Sengbest’te kare planlı ve kubbeli Arslan Câzib Türbesi’nin (1028) yanındaki minarenin varlığı bilinen medrese ve ribât ile bir külliye meydana getirdiği, silindirik minarenin çifte minareli bir taçkapıyı şekillendirdiği anlaşılmaktadır. Leşker-i Bâzâr Sarayı (XI. yüzyıl başı) su manzaralı, çeşitli bölümlerden meydana gelen eyvanlı avlulu şemalara sahip yapılar topluluğudur. Gazne’de kazılarla ortaya çıkarılan III. Mesud Sarayı da (1112) eyvanlı avlulu düzendedir. Tirmiz’deki Karahanlı devri sarayı Gazneli döneminde yeniden düzenlenip kullanılmıştır. Günümüze ulaşan tek kervansaray olan Ribât-ı Mâhî (1019-1020) dört eyvanlı avlulu düzendedir ve eyvanların arkada kare planlı odalarla birleşmesi önemlidir.
Anadolu dışında Büyük Selçuklular devrinde camiler mihrap önünde kubbeli mekânların ele alınmasıyla devam etmiş, özellikle 1135’te Zevvâre Cuma Camii’nde uygulanan dört eyvanlı avlulu düzenleme kısa süre içinde vazgeçilmez şema olmuştur. İsfahan Cuma Camii’nde Melikşah’ın mihrap önü kubbeli mekânında (1080) görülen üç yönde üçlü açıklıklı düzenleme daha sonra Diyarbekir Silvan Ulucamii’nde (552/1157) ve Kahire’de Baybars Camii’nde (1267-1269) görülmektedir. Bu devirde ele alınan minareler silindirik formlarıyla Karahanlılar’da başlayan gelişimi sürdürmüştür. Büyük Selçuklu döneminde “Nizâmiye” adıyla tanınan çok sayıda medresenin yapıldığı bilinmekle beraber bunlar günümüze ulaşmamıştır. Harcird (480/1087) ve Rey medreselerinin kalıntılarından yapıların dört eyvanlı avlulu düzende olduğu anlaşılmaktadır. Büyük Selçuklu devri kervansarayları tuğla malzemeleri köşe ve duvar yüzeylerindeki kuleleri, dört eyvanlı avlulu şemaları, dışa taşkın taçkapıları ile Karahanlı ve Gazneli kervansaraylarıyla başlayan gelişmeyi devam ettirmekte olup ribât adıyla tanınmaktadır. Bölgenin coğrafî özellikleri ve siyasî yapısından bu yapıların birer konaklama merkezi işlevi görmekle birlikte kale görevlerini de üstlendikleri anlaşılmaktadır. Ribât-ı Enûşirvân’da (1029-1049) yer alan hamam bölümü bugüne kadar gelen erken bir örnek olması açısından ayrıca dikkat çekicidir. Merv’de Sultankale adı verilen önü hendekli kalenin duvarları yarım daire burçlarıyla takviye edilmiştir. Kale içinde farklı mekânlardan teşekkül eden dört eyvanlı avlulu Selçuklu sarayı (XI. yüzyıl) ve çeşitli yapıların (kışlalar, cuma camii, yerleşim birimleri, havuz, Sultan Sencer’in türbesi) bulunduğu anlaşılmaktadır. Büyük Selçuklu mezar anıtları kümbet ve türbe şeklinde iki farklı tipte inşa edilmiştir. Altta bir mumyalık katı üzerinde silindirik veya çokgen gövdeli yapılar içten kubbe, dıştan külâhla örtülü olup kümbet, kare planlı kubbeli yapılar ise türbe diye adlandırılmaktadır. Kümbetler içinde mimarları bilinen Harekān I (1067) ve Harekān II (486/1093) mimarilerinin yanı sıra süslemeleriyle dikkat çekici eserlerdir. Merv’deki Sultan Sencer Türbesi (1157) anıtsal mimarisi ve süslemesinin yanı sıra çift kubbeli olduğu anlaşılan üst örtüsüyle önemli bir yapıdır.
Büyük Selçuklular’ın sonlarına doğru kurulan atabegliklerde Selçuklu geleneklerinin yanı sıra bölge mimari geleneklerin ele alındığı bir gelişim söz konusu olmuştur. Suriye ve Irak bölgesinde cami mimarisinde bir yenilik görülmekle birlikte Zengîler devrine ait Musul Ulucamii Minaresi (XII. yüzyıl ortaları) tuğla malzemesi, silindirik gövdesi ve kuşaklar halindeki süslemesiyle Selçuklu geleneğini yansıtır. Bu dönemde yapılan medreselerde eyvanlı avlulu plan uygulanmış olup kıble eyvanı enine gelişen mekân düzeniyle cami şeklinde tasarlanmıştır. Şam’da Nûriyye (Nûreddin Zengî) Medresesi’nde (1172) kapının solunda yer alan Nûreddin Zengî’nin türbesi kare planı ve mukarnas dolgulu üst örtüsüyle dikkati çekmektedir; yapı medreselerin bir külliye düzeninde ele alındığına örnek gösterilebilir. Bu durum daha sonra Memlük külliyelerine temel teşkil edecektir. Busrâ’daki dört eyvanlı avlulu Gümüştegin Medresesi’nde (1136) avlu üzerinin kubbe ile örtülü olduğu bilinmektedir. Bu düzenleme kısa bir süre sonra Anadolu’da uygulanacaktır. Dört eyvanlı avlulu şemasıyla Şam’daki Nûreddin Zengî Bîmâristanı (549/1154) erken tarihli tıp eğitimi ve hastahanesiyle Kahire ve Anadolu’da ele alınacak benzer yapıların öncüsüdür.
Azerbaycan bölgesinde atabeglik zamanında inşa edilen eserler kuzeyde Bakü, güneyde Urmiye’yi içine alacak şekilde geniş bir sahada görülmektedir. Çok sayıdaki yapıların içinde özellikle Selçuklu geleneğinde mezar-anıtların ayrı bir yeri vardır. Merâga’daki Kümbed-i Kırmız (1147) kare planlıdır. Kesme taş mumyalığı tuğla gövdesi içten kubbe, dıştan piramidal külâhlı olduğu anlaşılan üst örtüsüyle aynı şehirde daha sonra İlhanlı devrinde ele alınacak Kümbed-i Gaffâriyye’ye öncülük etmiştir. Merâga’daki Kümbed-i Müdevve (1167) silindirik planlı, Urmiye’deki Se Kümbet (1184) içten kare, dıştan silindirik planlıdır. Merâga’da sekizgen planlı Kümbed-i Kebûd’un (593/1197) cephelerinde fîrûze çiniler kullanılmıştır. Hemedan’daki Kümbed-i Aleviyyân (XII. yüzyıl sonu) kare planlı olup köşe kuleli sivri kemerli cephesinde kabarık bitkisel kompozisyonlu alçı süslemeleriyle Anadolu’da taş üzerinde ele alınan süslemelerdeki devamlılığa ışık tutmaktadır. Nahcıvan’da cepheleri zengin süslemeli sekizgen planlı Yûsuf b. Küseyr Kümbeti ile (557/1162) ongen planlı Mümine Hatun Kümbeti (582/1186) Acemî b. Ebû Bekir’in eserleridir. Bunlardan Mümine Hatun Kümbeti’nin yanı başında bir cuma camii ile birlikte külliye programında ele alındığı, önündeki taçkapının çifte minareli olarak düzenlendiği bilinmektedir.
Mısır’da Abbâsîler devrinde hüküm süren Tolunoğulları döneminde inşa edilen İbn Tolun Camii (879) revaklı avlusu mihraba paralel nefli ve mihrap önü kubbeli bir plana sahiptir. Yapıda eğri kesim tekniğinde süslemelerle minaredeki dıştan merdivenli düzenleme Sâmerrâ’daki yapılarla olan etkiler açısından önemlidir. Memlükler devri mimarisi bölge geleneklerinin ön planda tutulduğu eserlerden meydana gelmektedir. Yapılar Fâtımî devri yapılarına göre daha âbidevî şekilde ele alınmıştır. Camiler revaklı avlulu düzende çok ayaklı tipte mihrap önü kubbelidir. Özellikle Baybars Camii (1267-1269) mihrap önünde üç yöne üçlü açıklıklı kubbeli şemasıyla dikkat çekicidir. Dört eyvanlı avlulu planları ile medreseler cami ve türbe bölümleriyle birer külliye halinde inşa edilmiştir. Sebilküttâb diye adlandırılan alt katı sebil, üst katı mektep olan yapılara daha sonra Osmanlı devrinde de rastlanmaktadır. XV. yüzyılda özellikle halife türbelerinde dıştan zengin süslemeli miğfer biçiminde sivri kubbeler görülmektedir.
Anadolu’da inşa edilen ilk camiler Büyük Selçuklular devrine aittir. Dımaşk Emeviyye Camii planını kubbesiz olarak tekrarlayan Diyarbekir Ulucamii (1091) dışında Siirt (1128’den önce) ve Bitlis (1150’den önce) ulucamileri enine nefli ve mihrap önü kubbeli yapılardır. Artuklu camileri, önlerinde bir avluya sahip enine dikdörtgen şemada mihraba paralel neflerden oluşmaktadır. Bu neflerden bir, iki veya üçü mihrap önü kubbesiyle kesilmiştir. Silvan Ulucamii’nde (1157) dört neften üçü mihrap önü kubbesiyle kesilmiştir ve kubbe üç yönde üçlü açıklığa sahiptir. Mihraba paralel üç nefli olup ikisinin mihrap önü kubbesiyle kesilmesinden meydana gelen plana sahip Kızıltepe Ulucamii’nde (1204-1205) avlunun kuzeyinde köşelerde iki minarenin varlığı anlaşılmaktadır. Mardin Emînüddin Külliyesi, Anadolu’da erken tarihli bir külliyedir ve bu açıdan önemlidir. Artuklu medreseleri Anadolu’da açık avlulu medreselerin erken tarihli örneklerini teşkil etmektedir. Eyvanlı avlulu düzende tek veya çift katlı ele alınan yapıların bünyesinde türbelere de yer verilmiştir. Diyarbakır Kalesi Artuklu devri burçları ve kitâbeleriyle önemli bir yere sahiptir. Batman suyu üzerindeki Malabadi Köprüsü’nde (1247) görüldüğü gibi büyük açıklıkları ile köprü mimarisine yenilik getiren Artuklu köprüleri aynı zamanda yol güvenliğini sağlayan karakol görevini üstlenmiştir.
Dânişmendliler devrinde XII. yüzyıla ait Niksar ve Sivas ulucamileri mihraba dik düzenlenmiş nefli ve mihrap önü kubbeli yapılardır. Kayseri Ulucamii paralel nefli olup orta aksta dikeylik vurgusuna sahip büyükçe mihrap önü kubbeli bir yapıdır. Külliye programında ele alınan Kayseri Kölük Camii ve Medresesi (XII. yüzyıl ikinci yarısı) cami-medrese ilişkisi açısından önemlidir. Tokat Garipler Camii merkezî kubbeli ilginç tasarımı ile dikkat çekicidir. Dânişmendli medreseleri, Anadolu’da avlusunun üzeri kubbe ile kapalı medreselerin erken tarihli örneklerini oluşturmaktadır. Tokat (1151-1152) ve Niksar (1157-1158) Yağıbasan medreseleri eyvanlı avlulu şemaya sahiptir ve avluların ortası kısmen açık kubbe ile örtülüdür. Dânişmendli mezar anıtları içinde Niksar Melik Gazi Türbesi (1157) kesme taştan kare planlı, Pazarören Melikgazi köyündeki Melik Gazi Kümbeti ise tuğladan kare planlı, Niksar Kulak Kümbeti (XII. yüzyıl sonları) kesme taş kaplı sekizgen planlı yapılardır. Amasya-Çorum arasında Yeşilırmak üzerinde yer alan Çağlayan (Çalâkçalık) Köprüsü (XII. yüzyılın ilk yarısı) 70 m. uzunluğunda ve altı gözlüdür.
Saltuklular devri eserlerinden Erzurum Kale Mescidi (XII. yüzyıl) kesme taştan mihrap önü kubbeli bir yapıdır ve yanı başındaki tepsi minare ile inşa edilmiştir. Erzurum Ulucamii (1179) kesme taştan mihraba dik yedi nefli ve mihrap önü kubbelidir. Bu dönemden kalan üç kümbetten en ilgi çekici olanı iki renkli taştan inşa edilen Emîr Saltuk Kümbeti’dir. Mengücüklüler devrine ait Divriği Kale Camii (1180-1181) mihraba dik uzanan üç nefli bir yapıdır; orta nef beşik tonoz, yanlar ise dörder kubbe ile örtülmüştür. Kuzeybatıda merdivenle ulaşılan özel giriş hünkâr mahfillerinin erken örneğini oluşturur. Divriği Ulucamii ve Dârüşşifâsı (1228-1229) bünyesinde yer alan türbe ile birlikte bir külliye teşkil etmektedir. İtinalı taş işçiliği olan yapıda cami farklı tonozlara sahip mihraba dik beş neflidir ve mihrap önündeki dilimli kubbesi dıştan kırık piramidal külâhla örtülüdür. Şifâhâne ise dört eyvanlı avlulu ve iki katlı bir yapı olup avlu üzeri kapalıdır. Divriği’de Hâcib Kamerüddin ve Sitti Melik kümbetleri (592/1196) kesme taştan sekizgen gövdeli ve piramidal külâhlıdır. Kemah Melik Mengücük Gazi Kümbeti (XIII. yüzyıl başları) tuğladan, içten silindirik, dıştan sekizgen planlı bir yapıdır. Mumyalık kısmında ortada bir pâyeden yelpaze biçiminde düzenlenmiş örtü sistemi Azerbaycan bölgesi mezar anıtları ile yakın benzerliklere işaret eder.
Anadolu Selçukluları devrine ait yapılardan Kayseri Huand Hatun Külliyesi (1238) cami, medrese, kümbet ve hamam; Konya Sâhib Ata Külliyesi (1258-1283) cami, türbe, hankah, çeşmeler ve hamam; Afyon Çay’da Ebü’l-Mücâhid Yûsuf Külliyesi (1278-1279) medrese, türbe, çeşme, han ve bugün mevcut olmayan hamamdan oluşmaktadır. Kayseri Hacı Kılıç Camii ve Medresesi ile (1249-1250) Amasya Gökmedrese Camii (1266-1267) cami-medrese birleşimi yapılardır. Büyük Selçuklu devri camileriyle yakın benzerlik gösteren Malatya Ulucamii (621/1224), Artuklu camileri gibi enine düzenlenmiş Sinop Ulucamii (Alâeddin Câmii; XIII. yüzyıl başı), mihrap önü kubbeli ve enine nefli iki bölüm halinde Konya Alâeddin Camii (1155-1220) ve mihrap önünde üç kubbeli Niğde Alâeddin Camii (620/1223) bu devrin önemli yapılarındandır. XIII. yüzyıl içinde Konya civarında görülen tek kubbeli mescidler önlerindeki hazırlık mekânları ile dikkat çeker. Aynı yüzyılda Konya Sâhib Ata, Afyon ve Sivrihisar ulucamileri, Ankara Arslanhane Camii ağaç direklidir. Anadolu Selçuklu camileri mihrap önü kubbeleri, enine ve dikine düzenlenen şemaları içinde küçültülmüş iç avluları ya da avlu fikrini verecek aydınlık fenerleri, itinalı taş işçiliğine sahip taçkapıları, ahşap malzemeleri ve dengeli çini mozaik süslemeleriyle düzenli bir gelişmeyi göstermektedir. Anadolu Selçuklu medreselerinde eyvanlı ve revaklı avlunun üzeri açık ve kubbe ile örtülü iki şema görülmektedir. Açık avlulu medreselerden bazıları çifte yapılardır ve tıp medresesiyle şifâhâne olarak inşa edilmiştir. Medreselerde konumu farklı bir birim türbe halinde ele alınmıştır. Ana eyvanın dershane-mescid şeklinde düzenlenmesinin yanı sıra bazan kapalı bir birim, bazan da medreseye bitişik bir mekânın mescid olduğu görülmektedir. İtinalı taş işçiliğine sahip taçkapıları yanında ihtişamlı mozaik çinilere sahip medreseler de bulunmaktadır. 1271’de inşa edilen Sivas Gökmedrese ve Çifte Minareli Medrese ile Erzurum Hatuniye Medresesi (1285-1291) taçkapıları sırlı tuğla ve çini kaplamalı çifte minarelerle ayrıca dikkat çeker. Konya Sâhib Ata Camii önündeki taçkapının da evvelce çifte minareli olduğu bilinmektedir. Han adıyla tanınan Anadolu Selçuklu kervansarayları aynı zamanda kervan yollarının güvenliğini sağlamak amacıyla yapılmış kale görünümlü ve çok fonksiyonlu yapılardır. Sultan hanı diye tanınan yapılar önde geniş bir revaklı avlu, arkada üzeri kapalı bölümden meydana gelmekte, avlu ortasında köşk mescid yer almaktadır. Bu tipin dışında tamamı açık veya tamamı kapalı bölümlerden oluşan hanlar da bulunmaktadır. I. Alâeddin Keykubad zamanında inşa edilen Aksaray Sultan Hanı (626/1229) ve Kayseri Tuzhisarı Sultan Hanı bu tipin önemli yapılarındandır. Mezar anıtları kümbet ve türbeler şeklinde inşa edilmiştir. Cami, medrese, şifâhânelere bağlı olanların dışında bağımsız inşa edilenler de vardır. Mezar anıtlarının bir kısmı genel gelişim içinde kalmakla birlikte bazıları değişik düzenleriyle dikkat çekicidir. Ahlat’ta Selçuklu devri mezarlığı itinalı bir taş işçiliğine sahiptir.
Selçuklu Devleti’nin ortadan kalkmasıyla kurulan beyliklerde bir kısmı Selçuklu mimari geleneğini devam ettiren yapıların yanı sıra yeni denemelerle öne çıkan yapılar da inşa edilmiştir. Selçuklu geleneğini sürdüren Karamanoğulları devri eserlerinde Karaman Alâeddin Bey Kümbeti’nde (793/1391) yivli külâh, Niğde Akmedrese (1409-1410) cephesindeki ikiz kemer uygulaması, Akşehir Seyyid Mahmûd-ı Hayrânî Türbesi (1409) ve Konya Mevlânâ Türbesi’nde yivli kasnakta olduğu gibi farklı tasarımlar da bulunmaktadır. Osmanlılar’la olan ilişkilerinden sonra Karaman İbrâhim Bey İmareti’nin (1432) çinili mihrabında yer aldığı gibi mimari süslemede Osmanlı etkileri görülür. Aydınoğulları’nın eserlerinden Birgi Ulucamii (1312) mihraba dik beş nefli ve mihrap önü kubbeli bir yapı olup mozaik çinili mihrabıyla Selçuklu geleneğini sürdürür. Selçuk Îsâ Bey Camii’nde (1375) mihraba paralel iki nefin mihrap önünde birer kubbe ile örtülü olması ve avlunun batı kapısındaki renkli taş geçmeli süslemesinde Şamlı mimarın etkisi görülmektedir. Ortası havuzlu revaklı avlusu ve hareketli cephe düzeni Osmanlı mimarisine örnek teşkil etmiştir. Biri yıkılmış olan tuğladan çifte minare, Beylikler devrinde Niğde Sungur Ağa Camii’nin (1335) ardından ikinci uygulama olarak ayrıca dikkat çekicidir. Saruhanoğulları döneminde medrese ve türbeyle birlikte bir külliye programında ele alınan Manisa Ulucamii’nde (1366) geniş yer tutan mihrap önü kubbesi (10,80 m.) Osmanlı devrinde merkezî plana geçişin öncüsüdür; revaklı avlu da Osmanlı mimarisine ışık tutan bir deneme şeklinde görülmektedir. Menteşeoğulları döneminde Peçin Ahmed Gazi Medresesi’nde (1375-1376) 17 m. genişliğindeki eyvan kubbesi önemli bir gelişmeye işaret etmekte, yapı taçkapısıyla da dikkat çekmektedir. Bir külliye programı içinde ele alınan Balat İlyas Bey Camii (1404) kare planlı tek kubbeli bir yapıdır ve öndeki geniş kemer içinde üç bölümlü giriş son cemaat yerini hatırlatan bir geçiş yeri olmasıyla ilginçtir. İki sıra pencere düzeni ve geometrik şebekeleri İznik Yeşilcami ile (1378-1392) karşılıklı etkilerin varlığına işaret eder. Germiyanoğulları devrinde inşa edilen yapılar plan ve süslemeleri bakımından Osmanlı mimarisi özellikleri gösterir. İshak Fakih Külliyesi’nde cami kare planlı ve tek kubbeli olup önünde üç birimli son cemaat yeri vardır. Selçuklular’ın kubbeli medrese geleneğini devam ettiren Vâcidiye Medresesi’nin (1314) rasathâne olarak yapıldığı kuvvetle muhtemeldir. II. Yâkub Bey İmareti’nde (728/1428) cami zâviyeli/tabhâneli düzeniyle Osmanlı mimarisi geleneğini yansıtmaktadır. Hamîdoğulları döneminde inşa edilen eserlerde Selçuklu geleneği devam etmiştir. Eğridir’deki Dündar Bey (Taş) Medresesi (1302) bu tipte bir yapıdır. Beyliğin Antalya kolu Tekeoğulları tarafından yaptırılan Antalya Yivli Minare Camii (1378) altı kubbeli bir yapı şeklinde ele alınmıştır. Candaroğulları devri eserleri plan bakımından Osmanlı mimarisi özelliklerini muhafaza eder. Kastamonu’da İbn Neccâr Camii (754/1353), kare planlı kubbeli yapısı ve son cemaat yeriyle İsmâil Bey Külliyesi (1454-1457) Osmanlı etkilerini açıkça belli eder.
İlhanlı hâkimiyetinde Anadolu’daki yapılar Selçuklu mimarisi geleneğinde inşa edilmiştir. İlhanlı sonrasında kurulan Eretna Beyliği eserlerinden Kırşehir Âşık Paşa Türbesi (1332) asimetrik cephesi, hazırlık mekânı ve Kırgız çadırlarına benzeyen kubbesiyle dikkat çekicidir. Kayseri Köşkmedrese (1339) revaklı avlu ortasındaki sekizgen kümbetiyle hankah olarak ele alınmış bir yapıdır. Ramazanoğulları devrine ait eserlerden Adana Ulucamii ve Külliyesi’nde (1508-1541) Selçuklu ve Osmanlı mimarisiyle Zengî ve Memlük mimarisi etkileri bir arada görülmektedir. Dulkadıroğulları dönemi eserlerinde Zengî ve Memlük etkilerinin yanı sıra Elbistan Ulucamii’nde (921/1515) dört yarım kubbeli merkezî planlı şema önemli bir denemedir. Karakoyunlu devri eserlerinden yıkılmış olan Van Ulucamii’nin zengin süslemeli, itinalı bir yapı olduğu anlaşılmaktadır. Tebriz’deki Gökmescid (1465-1466) çini süslemelerinin yanı sıra merkezî plan denemesinin ele alındığı bir yapıdır. Gevaş Halime Hatun (1358) ve Ahlat Erzen Hatun (1396-1397) kümbetleri onikigen planlı olup benzer süslemelere sahiptir. Akkoyunlu devrinin önemli eserlerinden Diyarbakır Şeyh Safâ Camii (XV. yüzyıl ikinci yarısı) merkezî planda sekiz destekli kubbeye sahip bir yapıdır. Hasankeyf’teki Zeynel Bey Kümbeti ile (XV. yüzyıl ikinci yarısı) Ahlat Emîr Bayındır Kümbeti (896/1491) değişik denemeler olarak görülmektedir.
Osmanlı döneminde altı yüzyılı aşan bir sürede inşa edilen eserlerde yeni mimari denemeler ön plana çıkmıştır. Osmanlı devri eserleri kendi tiplerinin gelişimi içinde önemli sayılan özellikler göstermektedir. Tek yapıların yanı sıra külliyeler şehircilik düzenlemelerine sahiptir. Erken devirden itibaren ele alınan külliyelerin ana yapısını camiler meydana getirir. XVI. yüzyılın sonlarından başlamak üzere XVII. yüzyıl içinde medrese merkezli küçük külliyeler de inşa edilmiştir. Şehirlerde yapılan külliyeler dışında menzil külliyelerinde han/kervansaray ve arastanın esas olduğu görülmektedir. 734 (1333-34) tarihli kitâbeye sahip İznik Hacı Özbek Camii ile başlayan tek kubbeli camiler her dönemde inşa edilmiştir. İstanbul Fîruz Ağa (1491), Gebze Çoban Mustafa Paşa (1522-1523) camilerinde genişleyen tek kubbeli mekân Nuruosmaniye Camii’nde (1755) 25 metreyi aşan kubbe ile büyük boyutlara ulaşmıştır. Zâviyeli/tabhâneli camiler Bursa’da Orhan Gazi Camii ile (1339) erken devirde gelişmeye başlamış, Murad Hudâvendigâr Camii’nde (1385’ten önce) üst kata medrese eklenerek yeniden ele alınmış, Bursa Yeşilcami (1314-1324) ve Yıldırım Camii ile (1390-1395) devam etmiştir. Bursa Murâdiye (1425-1426) ve Edirne Murâdiye (1426) camilerinden sonra İstanbul’da Mahmud Paşa (1463-1473) ve Aksaray Murad Paşa (1471-1477) camilerinde de bu şema uygulanmıştır. Çok kubbeli cami tipinin erken örneği Gelibolu Ulucamii’nde (788/1386) görülür. Bu plan şeması Bursa Ulucamii’nde (1399-1400) yirmi kubbe ile anıtsal ölçüye ulaşmış, Edirne Eskicamii’nde (1402-1414) dokuz kubbeli olarak denenmiştir. İstanbul’da Atik Ali Paşa Camii’nde (XVI. yüzyıl başı) küçük ölçülerde, Piyâle Paşa Camii’nde ise (1573) farklı tasarımı ile altışar kubbeli ele alınmıştır. İznik Yeşilcami’de (1378-1392) görülen tek kubbeli harimin kuzeye doğru üç birimle genişletilmesi daha erken dönemde yeni mekân arayışlarının başladığını gösterir. Edirnekapı (Mihrimah Sultan) Camii’nde (1566) merkezî kubbe iki yanda, Eyüp Zal Mahmud Paşa Camii’nde (1580) üç yanda genişletilmiştir.
Merkezî planda ele alınan Eski Fâtih Camii’nde (1463-1470) ana kubbe mihrap yönünde bir yarım kubbeli, ilk Eyüp Sultan (1458-1459) ve Şeyh Vefâ (1476) camilerinde yanlarda ikişer yarım kubbeli, Beyazıt (1501-1508), Süleymaniye (1550-1557) ve Kılıç Ali Paşa (1580-1581) camilerinde mihrap aksında ikişer yarım kubbeli olarak denenmiştir. Süleymaniye Camii’nde merkezî kubbe 27,40 m. çapındadır. Yarım kubbeli şema Üsküdar Mihrimah Sultan Camii’nde (1540-1547) mihrap yönü hariç üç yarım kubbeli olarak, Manisa Murâdiye Camii’nde (1583-1586) üç yarım tonozla uygulanmıştır. Şehzade Mehmed Camii’nde (1544-1548) merkezî kubbe dört yönde dört yarım kubbeli olarak yapılmış, bu şema Sultan Ahmed Camii (1609-1617), Yenicami (1597-1603, 1661-1664) ve Yeni Fâtih Camii’nde (1767-1771) tekrar edilmiştir. Merkezî plana geçişin önemli eseri olan Edirne Üç Şerefeli Cami’de (1437-1447) kubbe altı destekli bir sisteme oturtulmuştur. XVI. yüzyıl içinde Mimar Sinan tarafından Topkapı Kara Ahmed Paşa (1555-1565), Beşiktaş Sinan Paşa (962/1555), Kadırga Sokullu Mehmed Paşa (1572), Üsküdar Atik Vâlide Sultan (991/1583) camilerinde kubbe altı destekli olarak ele alınmıştır. Sinan’dan sonra Cerrah Mehmed Paşa (1593) ve Hekimoğlu Ali Paşa (1734) camileri bu tipin önemli örnekleridir. Merkezî planda sekiz destekli kubbeye sahip yapılar XVI. yüzyılda çokça denenmiştir. Silivrikapı Hadım İbrâhim Paşa (958/1551) ve Eminönü Rüstem Paşa (1555-1561) camilerinden sonra Sinan, Edirne Selimiye Camii’nde (1568-1574) bu şemayı anıtsal ölçüde (kubbe çapı 31,30 m.) uygulamıştır. Daha sonra Azapkapı Sokullu (1577-1578), Fâtih Mehmed Ağa (1585), Mesih Mehmed Paşa (994/1586), Nişancı Mehmed Paşa (1589), Üsküdar Yeni Vâlide (1122/1710), Lâleli (1764) ve Eyüp Sultan (1800) camileri bu şemada inşa edilmiştir.
Osmanlı devri medreseleri açık avlulu şemada olup genelde bir külliye bünyesinde yer almıştır. 1331’de İznik Süleyman Paşa Medresesi ile başlayan gelişimde Merzifon Çelebi Mehmed Medresesi tek başına inşa edilmiştir. Fâtih Külliyesi’nde on altı, Süleymaniye Külliyesi’nde beş, Selimiye Külliyesi’nde ise iki medrese vardır. Beşiktaş Sinan Paşa, Topkapı Kara Ahmed Paşa, Edirnekapı Mihrimah Sultan ve Kadırga Sokullu Mehmed Paşa camilerinde olduğu gibi bazı camilerin avlusu etrafında yer alan medreselerde de avlu ortak kullanılmıştır.
Osmanlı devri mezar anıtlarında padişah türbelerinin önemli bir yeri vardır. Fâtih Sultan Mehmed’e kadar padişah türbeleri Bursa’da, daha sonraki padişah türbeleri İstanbul’dadır. Bir külliyeye bağlı olarak ele alınan hânedan türbeleri kare veya sekizgen planlı kubbeli yapılardır. Kanûnî Sultan Süleyman, II. Selim, III. Murad ve III. Mehmed türbeleri çift kubbelidir. Kanûnî Sultan Süleyman’ın türbesi dıştan revakla çevrelenmiş düzeniyle ayrıca dikkat çekicidir. İstanbul’daki padişah türbelerinden yalnızca Sultan Mehmed Reşad’ın türbesi Eyüp Sultan’da olup diğerleri sur içinde bulunmaktadır. İlk Osmanlı sarayı Bursa’da yapılmışsa da bugün mevcut değildir. Edirne’deki eski ve yeni saraylardan yeni saray geniş bir alanda kurulmuş olup günümüzde harabe halindedir. İstanbul’da Beyazıt’ta eski saray, Sarayburnu’nda Topkapı Sarayı inşa edilmiştir. Eski saray zamanımıza ulaşmamıştır. Topkapı Sarayı XIX. yüzyılın ortalarına kadar çeşitli eklemelerle genişletilmiştir. Ardından Dolmabahçe, Beylerbeyi, Çırağan ve Yıldız sarayları yaptırılmıştır. Bu dönemde ayrıca Boğaziçi zengin yalılarla donatılmıştır. Osmanlı devrinde askerî mimari olarak İstanbul’da Boğaziçi’nde Anadoluhisarı (1395) ve Rumelihisarı (856/1452), Çanakkale Hisarı adıyla bilinen Kal‘a-i Sultâniyye ve Eceabat’ta Kilitbahir Kalesi önemli eserlerdir.
Bulunduğu coğrafyada yapılar belirli bir gelişimi sürdürecek biçimde ele alınmıştır. XVIII. yüzyıldan itibaren mimari süslemede yabancı etkiler devreye girmeye başlamış ve ilk yıllarda Türk sanatı içinde hazmedilerek kullanılmıştır. Bu yüzyılın ortalarında Batı’dan gelen formların arttığı görülmektedir. XIX. yüzyılın sonlarından itibaren tekrar canlanan yeni klasik dönemde (mimaride millî üslûp) Selçuklu ve Osmanlı mimarisinden formlar seçilerek uygulanmıştır. Bu yaklaşım Cumhuriyet’in ilk yıllarında devam etmiştir. 1930’lardan itibaren Batı’dan gelen mimarlar kendilerine tanınan özel imkânlarla çağdaş mimarlık yapıları inşa etmeye başlamıştır. Yabancı mimarlara karşı oluşan tepki sonucunda 1940-1960 yılları arasında ikinci ulusal mimarlık dönemi yaşanmıştır. 1950 sonrasında modern anlayış artarak devam etmiş ve bütünleşen dünyada olduğu gibi günümüzde gökdelenler başta İstanbul olmak üzere ülkemizde de yükselmeye başlamıştır. 1987 yılında tamamlanmış olan Ankara Kocatepe Camii’nde Şehzade ve Sultan Ahmed camilerinde olduğu gibi merkezî kubbe etrafında dört yarım kubbeli şema, Edirne Selimiye Camii’ndeki gibi dört minareyle birlikte ele alınmıştır. 1998 yılında tamamlanan Adana Sabancı Merkez Camii ise Edirne Selimiye Camii gibi sekiz destekli merkezî kubbeli olup Sultan Ahmed Camii’ndeki gibi altı minareli olarak yapılmıştır.
BİBLİYOGRAFYA
Celâl Esad Arseven, Türk Sanatı, İstanbul 1928.
a.mlf., L’art turc, İstanbul 1939.
a.mlf., Les arts décoratifs turcs, İstanbul, ts. (Millî Eğitim Basımevi).
a.mlf., Türk Sanatı Tarihi, İstanbul, ts., I-II.
Doğan Kuban, Osmanlı Dinî Mimarisinde İç Mekân Teşekkülü, İstanbul 1958.
a.mlf., Anadolu-Türk Mimarisinin Kaynak ve Sorunları, İstanbul 1965.
a.mlf., Sanat Tarihimizin Sorunları: Anadolu-Türk Sanatı, Mimarisi, Kenti Üzerine Denemeler, İstanbul 1975.
a.mlf., Osmanlı Mimarisi, İstanbul 2007.
Semavi Eyice, İlk Osmanlı Devrinin Dinî-İçtimaî Bir Müessesesi: Zâviyeler ve Zâviyeli Câmiler, İstanbul 1963.
Sedat Hakkı Eldem, Köşkler ve Kasırlar, İstanbul 1969, I-II.
Suut Kemal Yetkin, Türk Mimarisi, Ankara 1970.
Metin Sözen, Anadolu Medreseleri, İstanbul 1970-72, I-II.
a.mlf., Devletin Evi Saray, İstanbul 1990.
a.mlf., Cumhuriyet Dönemi Türk Mimarisi, [baskı yeri yok] 1996 (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları).
a.mlf. v.dğr., Türk Mimarisinin Gelişimi ve Mimar Sinan, İstanbul 1975.
Oktay Aslanapa, Türk Sanatı, Ankara 1972-73, I-II.
a.mlf., Türk Sanatı, İstanbul 1984.
a.mlf., Türk Cumhuriyetleri Mimarlık Abideleri, Ankara 1996.
a.mlf., Osmanlı Devri Mimarisi, İstanbul 2004.
Cevdet Çulpan, Türk Taş Köprüleri, Ankara 1975.
Ekrem Hakkı Ayverdi – İ. Aydın Yüksel, İlk 250 Senenin Osmanlı Mimârîsi, İstanbul 1976.
Yüksel, Osmanlı Mi‘mârîsi V.
a.mlf., Osmanlı Mi‘mârîsi VI.
Ekrem Hakkı Ayverdi, Türk Mi‘mârîsi ve Dünya, İstanbul 1984.
Gönül Öney, Anadolu Selçuklu Mimarisinde Süsleme ve El Sanatları, Ankara 1978.
Yıldız Demiriz, Osmanlı Mimarisi’nde Süsleme I: Erken Devir 1300-1453, Ankara 1979.
Selçuk Mülayim, Anadolu Türk Mimarisinde Geometrik Süslemeler: Selçuklu Çağı, Ankara 1982.
Semra Ögel, Anadolu Selçuklu Sanatı Üzerine Görüşler, İstanbul 1986.
a.mlf., Anadolu Selçukluları’nın Taş Tezyinatı, Ankara 1987.
Hakkı Önkal, Anadolu Selçuklu Türbeleri, Ankara 1986.
a.mlf., Osmanlı Hanedan Türbeleri, Ankara 1992.
Orhan Cezmi Tuncer, Anadolu Selçuklu Mimarisi ve Moğollar, Ankara 1986.
a.mlf., Anadolu Kümbetleri: Selçuklu Dönemi, Ankara 1986.
a.mlf., Anadolu Kümbetleri: Beylikler ve Osmanlı Dönemi, Ankara 1991, II-III.
Ara Altun, Ortaçağ Türk Mimarisinin Ana Hatları İçin Bir Özet, İstanbul 1988.
Zeki Sönmez, Başlangıçtan 16. Yüzyıla Kadar Anadolu Türk-İslâm Mimarisinde Sanatçılar, Ankara 1989.
Gönül Cantay, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Darüşşifaları, Ankara 1992.
Zafer Bayburtluoğlu, Anadolu’da Selçuklu Dönemi Yapı Sanatçıları, Erzurum 1993.
Başlangıcından Bugüne Türk Sanatı, İstanbul 1993.
Yılmaz Önge, Anadolu’da XII-XIII. Yüzyıl Türk Hamamları, Ankara 1995.
Haşim Karpuz, Anadolu Selçuklu Mimarisi, Konya 2001.
Selçuklu Çağında Anadolu Sanatı (nşr. Doğan Kuban), İstanbul 2002.
Anadolu Selçukluları ve Beylikler Dönemi Uygarlığı (haz. Ali Uzay Peker – Kenan Bilici), Ankara 2006, II.
Anadolu Selçuklu Dönemi Kervansarayları (ed. Hakkı Acun), Ankara 2007.
Hüsrev Tayla, Geleneksel Türk Mimarisinde Yapı Sistem ve Elemanları, İstanbul 2007, I-II.
5. Din. Geleneksel Türk Dini. Türkler’in geleneksel dini, yazılı bir kaynağa dayanmadan göktanrı inancı temelinde kendi kültürel dinamiklerinden doğan ve kuşaklar boyu aktarılarak günümüze ulaşan geleneklerle şekillenmiş inanç ve pratikler bütünüdür. Bu dinin, özünü ruhlara inanışın oluşturduğu Şamanizm ile bir bağı olmadığı gibi günümüzde Kırgızistan ve Altaylar’da ortaya çıkan “tengrizm/tengrianstvo” inanışıyla da bir bağlantısı yoktur. Bu sebeple kamı/şamanı geleneksel Türk dinine özgü bir otorite tipi olarak değerlendirmek doğru değildir. Geleneksel Türk dininin temel unsurları şunlardır: a) Göktanrı. Türkler arasında tanrı inancının çok eskilere dayandığını söylemek mümkündür. Avrupalı bazı araştırmacılar Sumerler’in göktanrısı Dingir ile Türkler’in tanrısı arasındaki paralelliğe dikkat çekmiştir. Doğu Asya’dan Orta Avrupa içlerine kadar hemen her yerde kendini gösteren Türk topluluklarında tanrı inancı merkezî yere sahip olmuştur. Tanrı kelimesi bölgelerin fonetik özelliklerine göre farklılık gösterse de Türkler’in kabul ettiği bütün dinî sistemlerde yer almıştır (Roux, s. 110). Ayrıca Türkler tanrıyı ifade etmek üzere başka kavramlara da yer vermiş, bu amaçla “idi, izi, ugan, çalap, bayat, hudâ, kuday” gibi kelimeler kullanılmıştır. Ancak bunlardan hiçbiri tanrı kelimesi kadar eskiye dayanmadığı gibi onun kadar yaygın kullanıma da sahip değildir. Nitekim Nestûrî Hıristiyanlık yoluyla Türkçe’ye giren çalap/çelebi kelimesi bugün ancak bazı yer adlarında kalmıştır. Orhon yazıtları esas alındığında kâinat düzeninin ve insan kaderinin kendisine bağlandığı, ezelî ve ebedî olan göktanrının daha sonraları antropomorfik özelliklere bürünmekle birlikte bilhassa Göktürkler döneminde yaratıcı, kādir-i mutlak tanrı şeklinde algılandığı görülür. Türkler’de siyasî iktidar ve hâkimiyet kaynağını tanrıdan almıştır. b) Tabiat Güçlerine İnanma. Orhon yazıtlarında eski Türkler’in tabiatçı inanışlarından “yer-su” inancı şeklinde bahsedilir. Yer-sular “ıduk” yani kutsaldır. Dağ, ırmak ve orman gibi tabiat unsurlarıyla bağlantılı yer-su inanışları imparatorluklar döneminde vatan kültüne dönüşmüştür. Kağanlıkların merkezi Iduk-Ötüken ve Tamir suyunun kaynağı Tamag Iduk Baş bu duruma örnektir. Bununla birlikte Türkler’de yer-suların en önemli temsilcisi dağlardır. Dağ kültünün göktanrı inancıyla sıkı bağı vardır. Orta Asya’da dağların adları “mübarek, mukaddes, büyük ata, hakan” gibi anlamlara gelen Iduk, Kuttag, Buztağ Ata, Han Tanrı gibi isimlerle anılmıştır (Eberhard, s. 93). Türkler’in ayrıca ateşe, toprağa, bazı ağaçlara ve ormanlık alanlara kutsallık atfettikleri, bu alanların birer sahibi (iye/izi) olduğuna inandıkları bilinmektedir. Bu inanışlardan bir kısmı hâlâ yaşamaktadır. c) Atalar Kültü. Ölen ataların ruhlarının geride kalanlara iyilik ya da kötülüklerinin dokunabileceği inancı ve kendilerine karşı duyulan minnet hissi, ölmüş ataları yüceltme ve onlara kurban sunma şeklindeki atalar kültünün temelini oluşturmaktadır. Bu inanış günümüzde ölülerin arkasından yemek yedirilmesi şeklinde devam etmektedir. Özellikle türbe ziyaretleri bu inanışın en belirgin uzantısıdır. d) İbadet. Türkler’de en eski ve köklü ibadet kanlı hayvan kurbanıdır. Öncelikle göktanrıya sunulan kurbanı ifade etmek için kullanılan “kergek, kereh, kudayı, allahlık, ıduk, ıyık, tapıg, yağış” kelimeleri kurban ibadetinin önemini ve yaygınlığını göstermektedir. Geleneksel Türk dininde “saçı” ve “yalama” adı altında ağaçlara çaput bağlama âdeti de kansız kurbana karşılık gelir. Ayrıca kaynaklarda Türkler’in her mevsim için bir bayramı kutladıkları bildirilir. Çin kaynakları Göktürkler’de “fu-yun-se” adı verilen ibadethânelerin varlığından söz eder. Türk çadırı da önemli bir ibadet mekânı kabul edilir. Türkler’de düzenli bireysel ibadet bulunmasa da bireysel okunan dualar mevcuttur.
Türkler Arasında Yayılan Dinler. Budizm. Milâttan önce VI. yüzyılda Hindistan’da ortaya çıkan Budizm milâttan önce III. yüzyılda Hindistan dışına yayılmış, önce Baktria (Afganistan) ve Kandehar’a (Pakistan), Baktria’dan Hârizm ve Soğdiyana’ya, ardından Çin’e, 372’den sonra Kore’ye geçmiştir. Ancak Batı Türkistan’da Budizm, Sâsânîler’in desteklediği Zerdüştîlik ve Mani dini karşısında tutunamamış, Doğu Türkistan’ın yerleşik çevrelerinde daha uygun bir ortam bulmuştur. Çin’e doğru uzanan kervan yolları boyunca inşa edilen Budist külliyeleri asırlarca faaliyetlerini sürdürmüştür. Türkler arasında Budizm’in daha çok Mahayana kolu ile (Ulug kölüngü) Lamacılık yayılmıştır.
Zerdüştîlik. İran’dan kaçan Persler yoluyla Türkistan’da yayılan Zerdüştîlik, Orta Asya Türk kültür ve sanatı üzerinde etkili olmuştur. Horasan yöresinde Şul Türkleri’nin Sâsânîler’ce kabul edilen ateş kültünü benimsedikleri ve buradan İslâm’a geçtikleri anlaşılmaktadır. İbn Hallikân, VIII. yüzyıl başlarında Dihistan Türkleri’ni yöneten Sul Tegin ile Cürcân’ı yöneten Fîrûz b. Kul’un kardeş olduklarını ve Mecûsî dinine mensup bulunduklarını belirtmektedir (Esin, s. 246). Bununla birlikte sadece Horasan ve Mâverâünnehir yöresinde değil Hazar kıyılarında da Zerdüştîliğe giren Türkler vardır (Barthold, s. 54).
Maniheizm. Mani dininden Türkçe metinlerde “üç ödki nom” ve “iki yıldız” diye bahsedilir. Uygur Hükümdarı Bögü Kağan, Tibetliler’in hücumuna uğrayan Çin’i kurtarmak için P’u-ku Huei en’in daveti üzerine Lo-yang şehrine girmiş (761-762), dönerken dört Mani rahibini beraberinde getirmiş, büyük ihtimalle Soğdlu olan bu rahiplerden Mani dinini öğrenip kabul etmiştir (Hamilton, s. 5). Bu olay Soğdca Karabalgasun yazıtında geniş yer tutmaktadır. Mani dininin resmî din olarak kabul edildiği Ötüken Büyük Uygur Kağanlığı, Kırgızlar tarafından 840’ta yıkılınca Uygurlar, kitleler halinde yurtlarını terkedip Çin sınırlarına ve daha ziyade zengin ticaret merkezlerinin bulunduğu İç Asya’ya, Beşbalık, Turfan ve Koçu gibi bölgelere göç etmiştir. Mani dini Uygurlar vasıtasıyla yayılmış, onların siyasî güçleri azaldıkça bu din de Orta Asya’daki etkisini kaybederek yerini Budizm’e bırakmıştır.
Hıristiyanlık. Türkler’in Hıristiyanlık’la teması çok eskilere dayanmaktadır. Orta Asya’da Nestûrîliğin tarihi 781 yılında dikilen Singan-fou kitâbesiyle başlatılabilir. Bu kitâbede Nestûrî din adamı A-Lo-Pen’in 635’te Çin’e gelişinden kitâbenin dikildiği zamana kadar Çin’deki Nestûrî kilise tarihi anlatılmaktadır. Nestûrîliğin İran’a geçişi ve diğer ülkelere yayılışı gibi Orta Asya’ya girişi de büyük ölçüde ticaret yoluyla gerçekleşmiştir. Ön Asya’dan başlayarak Mâverâünnehir’in Beykend, Buhara ve Semerkant gibi şehirlerinden geçen İpek yolu ticareti bölgedeki Türkler’in birçok din ve kültürle temasını sağlamıştır (Togan, I, 94; Gumilev, s. 76). Mâverâünnehir’e giren Hıristiyanlık, Zerdüştîlik’le Budizm arasında yıllarca sürüp giden mücadelelerden yararlanarak hızlı bir şekilde yayılmış, kısa zamanda bölgede hâkim din durumuna gelmiştir (Cahun, s. 123). Bişkek ve Tokmok şehirlerinin güneyindeki bölgede ortaya çıkarılan XIII. yüzyıla ait Nestûrî mezarlıklarındaki mezar taşlarının çoğunda haç işareti vardır (Cumagulov, I, 87; Nau, XVIII [1913], s. 3). Bunların yaklaşık 100 kadarında çoğu Süryânîce, bir kısmı Süryânî alfabesiyle Türkçe yazılmış kitâbe bulunmaktadır. Orta Asya’daki Nestûrî hıristiyanlar, Süryânîce’yi ve Uygurca’yı kullanmış, özellikle kitaplarını Süryânî alfabesiyle Uygurca yazmış, Süryânîce’den birçok eseri Türkçe’ye çevirmiştir (İnan, II, 132). Dikkate değer bir husus da mezar taşlarındaki tarihlerde on iki hayvanlı Türk takviminin kullanılmış olmasıdır. Orta Asya’da İslâm fetihleri Hıristiyanlığın gittikçe zayıflamasına yol açmış, özellikle Gāzân Han’ın 1295’te İslâmiyet’i kabulü Nestûrîler’in daha da gerilemesine sebebiyet vermiştir. Barthold’un kaydettiğine göre Uluğ Bey zamanında (XV. yüzyıl) Nestûrîler, artık Orta Asya’da ve özellikle Semerkant’ta bulunmamaktadır. Bu dönemin ardından Nestûrîler’in Orta Asya’daki varlıkları hakkında bilgi yoktur; büyük ihtimalle çoğu müslüman olmuştur.
Mûsevîlik. Hazarlar’ın Mûsevîliği kabulüyle ilgili farklı rivayetler mevcuttur. Bir yahudi kaynağında (Kuzari) Hazarlar’ın Mûsevîliği benimsemesinde Mûsevî, hıristiyan ve müslüman din âlimlerinin Hazar Hükümdarı Bulan Han’ın huzurunda yaptıkları dinî tartışmanın (740) rol oynadığı ileri sürülmektedir. Mes‘ûdî ise Hazar hükümdarının Mûsevî dinini kabulünün Halife Hârûnürreşîd zamanına (786-809) rastladığını, İslâm ülkelerinden ve Rum diyarından gelen yahudilerin de onun himayesine girdiğini bildirmektedir (Mürûcü’z-zeheb, s. 69; ayrıca bk. HAZARLAR). Mûsevîliği kabul eden Türkler’in bir kısmı günümüzde de bu inanışlarını sürdürmektedir. Azerbaycan’da “Dağ yahudileri” adı altında bilinen Karâîler’in tarihi Hazar İmparatorluğu’na bağlanmaktadır. Azerbaycan’ın kuzey bölgeleri ve Kafkas dağları eteklerinde yoğunlaşan Dağ yahudilerinin bu bölgede Bakü ve Kuba başta olmak üzere iki önemli merkezleri bulunmaktadır (Musabeyov, VII/1 [2001], s. 194). Diğer bir Mûsevî cemaati de Kırım’daki Kırımçaklar’dır; bunlar kendilerini Türk kabul etmekte ve Karâîler’in aksine yahudi sözlü geleneğini (Talmud) benimsemektedir.
İslâm. Türkler’in toplu olarak kabul ettiği tek din İslâm’dır. Türkler’in İslâm’la teması bu dinin ortaya çıktığı dönemden itibaren gerçekleşmiş olsa da İslâm’ın Türkler tarafından benimsenme süreci X. yüzyılda başlamış, XIII-XIV. yüzyıllara kadar sürmüştür. Bazı Türk kabileleri ise XVIII-XIX. yüzyıl gibi geç dönemlerde İslâm’ı kabul etmiştir. Türkler’in İslâmiyet’e girmesi Arap müslüman fetih döneminin durakladığı zamana denk gelmektedir. Türkler arasında İslâm’ın yayılmasında ticarî ilişkiler, vâizlerin, tarikat şeyhlerinin telkinleri ve bir arada yaşama gibi etkenlerin yanı sıra o dönemde İslâm ülkelerinin maddî ve mânevî bakımdan diğer toplumlara üstünlüğü de etkili olmuştur. Ayrıca Türkler’deki göktanrı inancı, İslâm’ın ahlâkî kurallarının Türkler’in alplık anlayışıyla örtüşmesi ve Türk cihan hâkimiyeti anlayışına benzer bir anlayışın İslâm’da da bulunması Türkler’in İslâmlaşmasında rol oynamıştır. Türkler’in İslâm öncesinde Araplar’la teması Sâsânî ordusunda yer alan Türkler vasıtasıyla gerçekleşmiştir. Türk-Arap ilişkileri Câhiliye dönemi Arap şiirinde de yankısını bulmuştur (Turan, Selçuklular ve İslâmiyet, s. 10). Dört halife dönemindeki fetih hareketleri Türkler’le müslüman Araplar’ın temasının sıklaşmasına yol açmış, bu ilk ilişkiler savaş yoluyla başlamıştır. Hz. Ömer zamanında İran üzerine yürüyen İslâm orduları Horasan yöresinde Sul Türkleri’yle karşılaşmış, Türkler’le müslüman Araplar arasındaki ilk anlaşma da burada yapılmıştır (Esin, s. 145).
Türkler’in Araplar’la ilişkileri özellikle Emevîler döneminde gelişmiştir. Muâviye b. Ebû Süfyân’ın hilâfete gelmesiyle önce Sind (Pencap) bölgesi zaptedilmiş, ardından ordular Ceyhun (Amuderya) ırmağına kadar ilerlemiştir. Fetih hareketleri sırasında müslüman ordularına karşı direnen Türkler başarılı olamamış, neticede 61 (680) yılında Emevîler Semerkant’ı ele geçirmiştir. Yeni müslüman halktan vergi alınmayacağı, onlara iyi muamele edileceği söylense de bu gerçekleşmemiştir. Baskıcı bir siyaset izleyen Haccâc b. Yûsuf bölgeyi Araplaştırmak amacıyla birçok Arap göçmenini buralara getirip yerleştirmiş ve Arapça’yı resmî dil ilân etmiştir. Ancak bu dönemde de Türkler Araplar’a karşı mücadelelerini sürdürmüştür. 699’da Türkler’in üzerine güçlü bir ordu gönderen Haccâc birçok şehri zaptetmiş, özellikle Hârizm bölgesinde çok sayıda şehir yağmalanmış, 4000 Türk öldürülmüştür. Mâverâünnehir’in tamamen zaptı 705 yılında Horasan valiliğine tayin edilen Kuteybe b. Müslim zamanında gerçekleşmiştir. Ancak bütün mücadelelere rağmen bu dönemde İslâmlaşma dikkate değer bir gelişme göstermemiştir. Kuteybe b. Müslim’den sonra Horasan valiliğine getirilen Yezîd b. Mühelleb zamanında Sul Tegin Müslümanlığı kabul etmiş, Halife Ömer b. Abdülazîz döneminde birçok Türk İslâm’a girmiştir. Fakat Mâverâünnehir bölgesine gelen valilerin Türkler’e karşı uyguladıkları olumsuz siyaset Türkler’in nefretini arttırmış, Araplar Yevmülatş adı verilen savaşta yenilgiye uğrayıp büyük kayıplar vermiştir. Halife Ömer b. Abdülazîz haksız muamelelerde bulunan memurları cezalandırma, vergi sistemini mühtedilerin lehine değiştirme yoluna gitmiştir. Bu dönemde bölgeye gönderilen davetçilerin faaliyetleri Aşağı Türkistan bölgesinin İslâmlaşmasında önemli rol oynamıştır.
Abbâsîler’in iktidara gelmesi önemli bir siyaset değişimini de beraberinde getirmiş, bu dönemde Arap olmayan müslümanlar ordu yönetiminde söz sahibi olmaya başlamıştır. Buna paralel olarak Türk-Arap ilişkilerinde dostane münasebetler gelişmiştir. Ebû Müslim-i Horasânî’nin kumandanlarından Ziyâd b. Sâlih’in kumandasındaki İslâm ordusu ile Çin ordusu Talas vadisinde karşılaşmış, Çin ordusunun yenilgiye uğraması Türk İslâm tarihinin dönüm noktalarından birini teşkil etmiştir. Halife Mansûr, Türkler’e önemli görevler verirken Hârûnürreşîd kendi muhafız birliğini Türk askerlerinden oluşturmuştur. Abbâsîler döneminde Türkler devletin üst kademelerinde de görev almıştır. Bu devirde Müslümanlık tasavvuf yoluyla da yayılmaya devam etmiş, İslâmiyet özellikle Sâmânîler döneminde geniş halk kitleleri arasında yayılmıştır. Sâmânîler gayri müslim Türkler’e karşı akınlar düzenleyen ilk Orta Asya devletidir. Sâmânîler devrinde Buhara İslâm ilâhiyatının en önemli merkezlerinden biri haline gelmiştir. X. yüzyılda İmam Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî’ye paralel olarak İmam Mâtürîdî de Sünnî kelâmcılığın esaslarını ortaya koymuş, aynı dönemde felsefe alanında İbn Sînâ yetişmiştir.
Türkler’in toplu halde İslâmiyet’i kabul etmeleri X. yüzyılda gerçekleşmiş, bu dönemde 10.000 çadır halkı Müslümanlığı seçmiştir (Turan, Türk Cihân Hâkimiyeti, s. 225-226, 231). Ardından İslâm’a toplu halde girişler devam etmiş, Müslümanlığı seçen kitleler aynı zamanda yerleşik hayata geçmeye başlamıştır. Türkler arasında İslâmiyet’in yayılmasında Satuk Buğra Han’ın ihtidâsı önemli rol oynamış, Kınık beyi Selçuk 200.000 çadır halkıyla müslüman olmuş ve Gazi Selçuk adını almıştır. Orta Asya’da Müslümanlık, velîler kültü temelinde oluşan bir halk dindarlığını beraberinde getirmiş, bu inanış bütün Türk topluluklarına yayılmıştır. Türkler, Abbâsîler’in son dönemlerinde bazı küçük devletler kurmuş, bunlardan sonra İdil (Volga) Bulgar Hanlığı, Orta Asya’dan gelen din davetçileri ve müslüman tüccarlar kanalıyla İslâmlaşmaya başlamıştır. Karahanlılar, Satuk Buğra Han’la birlikte müslüman olmuş, bu dönemde Yesevî anlayışını temel alan Haydariyye, Bektaşîlik ve Nakşibendiyye tarikatları kurulmuştur. Selçuklular Müslümanlığı tedrîcî şekilde kabul etmiştir. Selçuklular döneminde sûfîlik gelişmiş, Türk kültürünün bir unsuru olarak varlığını sürdürmüştür. Anadolu’da teşekkül eden ilk müslüman Türk devletlerinin askerî esaslar üzerine kurulması halkın din anlayışına yansımış ve gazâ ruhu kolonizatör Türk dervişlerinin yaşayış ve anlayışlarına hâkim olmuştur. Bu durum Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşmasını sağlamıştır. Selçuklular’dan sonra Anadolu’ya egemen olan Osmanlılar, Müslümanlık anlayışını Balkanlar’a ve Orta Avrupa’ya kadar taşımıştır.
BİBLİYOGRAFYA
Ali b. Hüseyin el-Mes‘ûdî, Mürûcü’z-zeheb: Altın Bozkırlar (trc. Ahsen Batur), İstanbul 2004.
D. L. Cahun, Introduction à l’histoire de l’Asie turcs et mongols, Paris 1895.
M. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar (haz. Orhan F. Köprülü), Ankara 1966.
W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları (trc. Nimet Uluğtuğ), Ankara 1942.
Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, Ankara 1965.
a.mlf., Selçuklular ve İslâmiyet, İstanbul 1977.
a.mlf., Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, İstanbul 1978.
Saadet Çağatay, “Türkçe Dini Tâbirler”, Necati Lugal Armağanı, Ankara 1968, s. 191-198.
Ç. Cumagulov, Yazık Siro-Turkskıh (Nestorianskıh Panıyami-kov Kırgızı), Frunze 1971, I.
M. Eliade, Traité d’histoire des religions, Paris 1974.
V. V. Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler (haz. Kâzım Yaşar Kopraman – Afşar İsmail Aka), Ankara 1975.
Hakkı Dursun Yıldız, İslâmiyet ve Türkler, İstanbul 1976.
Emel Esin, İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi ve İslâma Giriş, İstanbul 1978.
Hikmet Tanyu, İslâmlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı, Ankara 1980.
A. Zeki Velidi Togan, Bugünkü Türkili Türkistan ve Yakın Tarihi, İstanbul 1981, I.
J.-P. Roux, La religion des turcs et des mongols, Paris 1984.
L. Rásonyi, Tarihte Türklük, Ankara 1988.
Zekeriya Kitapçı, Türkistan’da İslâmiyet ve Türkler, Konya 1988.
a.mlf., Yeni İslam Tarihi ve Türkler, Konya 1994, I-II.
Cl. Cahen, Doğuşundan Osmanlı Devletinin Kuruluşuna Kadar İslâmiyet (trc. Esat Nermi Erendor), Ankara 1990, s. 194.
Abdülkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler, Ankara 1991, II.
Nesimi Yazıcı, İlk Türk-İslâm Devletleri Tarihi, Ankara 1992.
L. N. Gumilev, Drevnie tyurki, Moskva 1993.
J. R. Hamilton, Les ouïghours à l’époque des cinq dynasties d’après les documents chinois, Paris 1995.
Ünver Günay – Harun Güngör, Başlangıçlarından Günümüze Türklerin Dinî Tarihi, İstanbul 2007.
F. Nau, “Les pierres tombales nestoriennes des musée Guimet”, Revue de l’Orient Chrétien, XVIII, Paris 1913, s. 3-35.
İbrahim Kafesoğlu, “Eski Türk Dini”, TED, III (1972), s. 1-34.
E. Chavannes, “Le nestorianisme et l’inscription de Kara-balgassoun”, JA, IX (1897), s. 43-85.
R. A. Husseynov, “Bir Süryani Metninde Türkçe Goş Terimi” (trc. Harun Güngör), TDA, sy. 28 (1984), s. 196-197.
Rasim Musabeyov, “Azerbaycan’daki Etnik Azınlıklar”, Avrasya Dosyası, VII/1, Ankara 2001, s. 177-196.
.Türkler Neden Hanefi ve Şii Oldular?
Alparslan Türkoğlu Alparslan Türkoğlu habererk@hotmail.com Tüm Yazıları Yayınlanma : 12 Temmuz 2025 10:05 Paylaş Paylaş Paylaş Sesli Dinle Abbasi devletinin kurulmasından sonra İslam’ı kabul eden Türklerin sayısı hızla arttı. Bugün Tataristan dediğimiz İdil Bulgarlarının yurdunda, Kafkasya’da ve Türkistan’da, birbirlerinden habersiz şekilde Müslüman olan Türklerin hepsinin tercih ettiği mezhep aynıdır: Hanefilik
Mesela Kuzey Afrika’da ve İspanya’da İslam’ı seçenler Maliki, Yemen’de ve İran’da Müslüman olanlar Şafi mezhebini tercih ederken, Türkler çok çok istisnai olan şahsi tercihler dışında, hep Hanefi oldular. İslam’ı Türklerden öğrenen Hindistan, Afganistan, Çin ve Balkan Müslümanlarının da baskın çoğunluğu Hanefi’dir. Türkler ve İslam’ı Türklerin tebliğ ettiği topluluklar dışında, Hanefiliği kabul eden yok denecek kadar azdır. Yani Türkler olmasaydı Hanefilik yok olan yüzlerce mezhepten biri olurdu.
İmam Gazali’ye kadar olan dönemde mezhepler üç ana başlıkta ele alınırdı: Ehli Hadis (Hanbeli, Şafi, Maliki ve Zahiri mezhepleri), Şii (Caferi, Zeydi ve İsmaili mezhepleri) ve Ehli Rey (Hanefi, Mürcie ve Mutezile mezhepleri) Ehli Hadis mezhepler İslam’ın doğduğu topraklarda ortaya çıktı. Bu coğrafya, peygamberimiz zamanındaki dokusunu koruyordu. Müslümanların hepsi Arap’tı. Dolayısıyla Kuran ve hadisler, sorulara ve sorunlara cevap veriyor, insanlara yeterli geliyordu.
Oysa Hanefilik Irak ve İran’da yani sınır boylarında doğdu. İnsanların çoğu atadan babadan Müslüman değildi. Farklı dinlere, kültürlere ve milletlere mensup olanlar İslam’ı kabul ediyor, eski inançları, gelenekleri ve görenekleriyle İslam’a geliyorlardı. Soruları ve sorunları Hicaz’dan çok farklıydı. Mekke ve Medine büyük birer kasabayken Hanefiliğin yayıldığı Bağdat, Kufe, Nişapur, Rey, İsfahan, Tebriz, Semerkant, Herat ve Buhara birer metropoldü. Hayat daha komplike, sorunlar daha farklıydı. Hanefiliğin güçlü yanı reye yani görüşe yani akla önem vermesi dolayısıyla daha esnek olmasıydı.
Meramımı iki örnekle izah edeyim. Ehli Hadis mezheplerinin hepsine göre, namaz kılmayan kişiler iman etseler bile Müslüman değildir. Zira bu mezheplerin doğduğu Mekke ve Medine’de herkes atadan dededen Müslümandı. Herkes namazını kılıyor, kılmayanlarda bunu saklıyorlardı. Oysa yeni Müslüman olanlar için namaz çok zor bir ibadetti. Namaz kılmayanlara ve/veya beş vakit kılamayanlara ‘’Müslüman değilsiniz’’ dendiğinde kimse Müslüman olmazdı. Nitekim Hanefilikte ‘’Ben Müslümanım’’ diyen herkes Müslümandır. İbadet ile imanın ilgisi yoktur.
İmam Şafinin yaşamı iki döneme ayrılır. Hayatının ilk dönemi Hicaz’da ikinci dönemi Kahire’de geçen İmam Şafi, Kahire’de bir süre yaşadıktan sonra Hicazda verdiği hükümlerin çok yetersiz ve sert olduğunu fark ederek ‘’Bundan önce verdiğim hükümlere itibar etmeyin’’ demiştir.
İmam Hanefi ayetleri bağlamını dikkate alarak değerlendiriyor, çok az sayıda hadisi sahih daha doğrusu hüküm çıkarılabilir kabul ediyordu. Bu yaklaşımın doğal sonucu, insanların hayatına daha az müdahale edilmesi ve geleneklerini, alıştıkları yaşam tarzını İslami bir çerçevede sürdürmelerinin mümkün olmasıydı.
Abbasi Devletinin kuruluşundan itibaren büyük kadısı olan ve kırk yıldan uzun süre görevde kalan İmam Yusuf Hanefi mezhebinin kurucularındandır. İkinci imamıdır. İmam Yusuf’un yeni fetih edilen yerlere Hanefi kadılar ataması doğal olarak İran, Horasan, Türkistan ve Deşti Kıpçak’ta Hanefiliğin yayılmasını kolaylaştırdı.
Türklerin İslam’ı kabulünde büyük rol oynayan tarikatların şeyhlerinin ve mensuplarının Hanefi mezhebine mensup olmaları da Türklerin Hanefiliği benimsemesinde etkili oldu. Ehli Hadis mezhepler, tarikatları, İslam dışı kabul ediyorlardı. Şiilikte, Müslümanların Ayetullah mertebesine gelen din alimlerinden birini Taklit Mercii olarak kabul etmeleri farzdı. Taklit Mercii, şeyhin görevlerini üstlendiğinden, tarikatların Hanefi mezhebini benimsemekten başka alternatifleri yoktu. Ancak İmam Eşari’den sonra Maliki ve Şafiilerin tarikatlara yaklaşımı değişti ve bu mezheplere mensup olanların arasında da tarikatlar yayıldı.
Safevi devletine kadar bütün Türkler Hanefi’ydi. Türk devletlerinin tamamı Hanefi hukukunu benimsemişti. Safevi devletini, Osmanlının uyguladığı merkeziyetçi politikalardan ve iskan siyasetinden memnun olmayan ama Osmanlılarla başa çıkamayan, çoğu göçebe olan Türkler kurdu.
Her devletin bir hukuk sistemi olması gerekir. Safevilik devlet kurmadan önce bir tarikattı ve hukuki mülahazaları yoktu. Safeviler devlet kurunca hangi hukuku uygulayacakları sorunu ile karşı karşıya kaldılar. Sünni mezheplerden birini kabul edemezlerdi zira isyan ettikleri Osmanlı, Hanefi yani Sünni’ydi. Şii mezheplerinin İran’da yaygını olan ve İsmaili mezhebinden daha makul çizgideki Caferiliği benimsediler. Bu benimsemeden sonra yoğun Şiilik propagandası başlatıldı. Zaman zaman baskı uygulandı. Hanefi olan Türkler ve Şafi olan Farslarla Kürtler (Lurlar) zamanla Şiiliği benimsediler.
Türklerin Savefilere kadar olan dönemde, Ehli Beyti çok sevmelerine rağmen Şiiliği kabul etmemelerinde, Şiiliğin muhalif bir hareket olması da etkili oldu. Türkler için devlet çok önemlidir. Türk milletinin oluşumunda devlet en etkili faktördür. Devletsiz kalan Türkler yok oluyorlardı. Oysa Şiilik muhalif bir hareketti. Devletleşmek gibi bir iddia taşımıyordu. Şiiler zulüm çok arttığında Mehdinin geri geleceğine inanıyorlardı.
Safevi döneminde zaten kurulu bir devletin olması ve şaha dönüşen şeyhin devletinin Şiiliği önermesi, Türklerin Şiiliği kabulünü engelleyen en önemli nedeni ortadan kaldırdığından, Caferiliğin kabulünü kolaylaştırdı.
Safevilere kadar Müslüman olan Türklerin tamamı Hanefi’ydi. Safevilerden sonra İran ve Irak Türklerinin büyük çoğunluğu Şii oldu. Bugün 35 milyonu İran’da, 7 milyonu Azerbaycan’da, 5 milyonu Afganistan’da, 2 milyonu Irak’ta ve 1 milyon kadarı Türkiye’de olmak üzere 50 milyon civarında Türk, Şii. Bu nedenle Türk devletleri aynı bugün olduğu gibi laik olmalı, mezhep esaslı olmamalı. Bütün mezheplere ve dinlere saygı gösterilmeli. Farklı mezheplere inanmak Türkleri bölmemeli aksine demografik derinlik kazandırmalı.
.Murat Bardakçıİran'ı Şia itikadını ve Türkler'in yönetimdeki rolünü gözönüne almadan değerlendiremeyiz
Dünya tedirgin vaziyette Amerika’nın İran’ı vurmasını bekliyor. Hattâ, Trump’ın Körfez’e yığdığı Amerikan donanması bu yazıyı okuduğunuz sırada, Humeynî’nin sürgünden dönüşünün 47. yıldönümü olan bugün, İran’ın üzerine ateş ve ölüm yağdırmaya başlamış olabilir...
TV’lerimizde günlerdir arz-ı endâm eden İran uzmanları, Ortadoğu üstadları ve diğer stratejistler herşeyden bahsediyorlar ama meselenin temeli olan bazı hususlara hiç temas edilmiyor: İran’ın Şii olmasına ve işbaşında Türk asıllıların bulunmasına...
Meselenin temelinde Şiilik ile Türkler’in İran tarihinde yüzyıllar boyunca çok önemli rol oynamaları ve bu rolün hâlâ devam etmesi yatar...
İran’ı Gazneli Mahmud’dan ve Selçukîler’den buyana asırlarca Türkler idare ettiler. 11. asırda yaşayan ve Farsça’nın en güçlü şairlerinden olan Ferdovsî’nin kaleme aldığı İran’ın millî destanı Şehname’yi Gazneli Mahmud yazdırmıştı! Hasbelkader profesör olan bir zatın şimdilerde moda olan Kürt açılımından parsa kapabilmek maksadıyla geçenlerde Kürt olduğunu iddia ettiği ve Şiilik’i 16. asrın başında İran’ın resmî mezhebi yapan Şah İsmail ile mensup olduğu Safevî Hanedanı, daha sonra iktidara gelen Kaçarlar ve Afşarlar özbeöz Türk idiler. Bu memleketi 11. asırdan 1925’e, yani Pehlevî Hanedanı’nın kurucusu olan Rıza Şah’ın iktidara gelmesine kadar neredeyse bin sene boyunca İranlılar değil, Türkler idare ettiler! Farslar, yani asıl İranlılar memleketin başına ancak 1925’te, Pehlevî hanedanı ile geçebildiler, hâkimiyetleri de sadece 54 sene devam edebildi ve 1979’daki İslam Devrimi’nin ardından işbaşına yine birçok Türk geldi.
TAHRAN’I HÂLÂ TÜRKLER YÖNETİYOR AMA...
Tahran’da şu anda yine bir Türk hâkimiyeti var. Dinî lider Ali Hameney ile Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan aslen Âzerî, yani Türk ve evlerinde Türkçe konuşuyorlar; yani, Donald Trump’ın “düşman” ve “hedef” gördüğü İran’ı yine Türkler idare ediyor!
Hameney’in Âzerî Türkçesi’ni akıcı şekilde konuştuğunun bizzat şahidi idim. 1980’lerde muhabir olarak İran’da bulunduğum sırada zamanın Cumhurbaşkanı olan Hameney ile mülâkat yapmıştım ve mülâkatı baştan sona Türkçe vermişti!
İran’da işte böyle neredeyse on asır boyunca Türkler hakimiyet kurdular ama bu memleket bir Türk devleti olmadı, olamadı! Zira, 25 asır öncesine dayanan devlet geleneği ve kültürel alandaki “Fars” hâkimiyeti “İran üst kimliği”ni teşkil etti ve 16. asırdan itibaren güçlenip resmî mezhep hâlini alan Şiilik, bu kimliğin en önemli unsuru hâline geldi. Üst kimlik sadece Türkler’i ve Türk hanedanları değil, İran’ı teşkil eden bütün etnik grupları, Farslar’ı, Âzerîler’i, Kürtler’i, Belûcîler’i, Lûrîler’i, Araplar’ı, Teleşîler’i, Hristiyanlar’ı ve bölgedeki diğer bütün etnik unsurları “İranlı” yaptı. Bu arada hem İran’da, hem de çevrede konuşulan gayet zengin ve Arapça’ya nazaran daha kolay olan Farsça da birçok dili ve tabiî Türkçe’yi de hayli etkiledi.
1979’da devrilen son Şah’ın dışişleri bakanlarından biri “İran’ı işgal maksadı ile binlerce senedir her çeşit millet geldi... Yunanlılar geldi, Romalılar geldi, Türkler geldi, burada asırlarca hüküm sürdüler ve hepsi bizden birşeyler öğrenip gittiler” derken bu üst kimliği kastediyordu.
İran’da son zamanlarda gittikçe yoğunlaşan İran milliyetçiliği ile Şia doktrinini yeniden ortaya koyup uygulayanlar arasında en başta gelenler de Âzerî, yani aslen Türktür! Şimdilerde yaygınlaşan Arap ve Türk karşıtı ideolojinin başlatıcısı olan ve 1983’te ölen Mahmud Afşar Yezdî, adından da anlaşılacağı gibi Fars değildir; Afşar Boyu’ndan bir Türktür: “Yeni Safevîlik” akımının kurucularından kabul edilen ve iki sene önce vefat eden Dr. Cevad Tabatabaî de Tebrizlidir; yani Âzerîdir;!
Ne tuhaf ve ne hazin değil mi? İran’da şimdi Acem milliyetçiliği ve Şia inancı üzerine inşa edilmeye başlayan yeni doktrin Türkler’in eseri ama sistemin temelinde İranlılık düşüncesi yatıyor!
MİLLÎ VE ROMANTİK BİR İNANÇ
Mesele işte budur, ortada mâzisi neredeyse 25 asır öncesine dayanan eski bir medeniyet ve 16. asırdan sonra Şia inancını millî ve romantik kisve hâline getirmiş bir millet vardır.
Şiî itikadını bir köşe yazısının sınırları içerisinde anlatabilmek mümkün olmadığı için burada sadece birkaç temelinden, meselâ Hazreti Ali’nin soyundan gelen on iki imama bağlılıktan; on ikinci imam Hazreti Mehdî’nin gizlendiğine ve günün birinde ortaya çıkacağına inanmaktan, temelini imamların dünyadaki vekili olan kişinin yolundan gitmenin teşkil ettiği “Velâyet-i Fakih” sistemini kabul etmekten ve şehadetin yüceltilmesinden bahsedebilirim...
İran’da sadece öteki dünya itikadı değil, kişilerin günlük hayatı ve devletin politikası inancın etkisi altındadır. Öyle ki, kısa ve orta menzilli roketler de dahil olmak üzere imal edilen bütün silâhların isimleri, Şia doktrinine ait kavramlardır.
İran’ın özellikle dış politikasını inanç sisteminden ayrı düşünmek mümkün değildir ve Tahran her an yepyeni ve beklenmedik hareketler yapabilir yahut o güne kadar uyguladığı politikalarda anî ve eskiye göre tam tersi değişikliklere gidebilir, hattâ her an Trump ile barışması da mümkündür! Şii olmayanların bu sistemi anlamaları ise aslında hayli zordur ve İran’ın politikalarını ülkeye hâkim olan dinî itikadı gözönüne almadan değerlendirmek de bu değerlendirmeyi yapanları hatâlara sevkeder.
Daha önce de yazmıştım: Açık söylemek gerekirse, İran geçmişte hiçbir vakit dostumuz olmadı! Öyle ki, vaktiyle ezelî ve ebedî düşman olarak gördüğümüz Rusya ile girdiğimiz savaşlardan çok daha fazlasını İran’a karşı verdik, yani İran ile daha uzun müddet mücadele ettik. Rıza Pehlevî şayet devrilmeyip de iktidarda kalsa idi, İran’ın bölgenin en büyük gücü olup başımıza tam bir belâ kesileceği zaten kesin idi. İran’ın nükleer güç olması da en başta bizim için büyük bir tehdit teşkil eder...
Dolayısı ile İran’da olup bitenleri düzgün şekilde yorumlayabilmek için değerlendirmede Şia inancının temel alınması, hâlen Türkler tarafından idare edilen bir ülke olduğunun gözönünde tutulması ve bunların İranlılar’ın artık neredeyse mazoşist bir hal alan acı çekme merakları ve meşhur inadları ile birarada değerlendirilmesi şarttır.