 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Başkanlık sistemi
4 Ocak 2005 01:00
Başkanlık sistemi ilk olarak Turgut Özal zamanında ortaya atılmıştı. Özal, şiddetli başkanlık taraftarıydı. Sonra Süleyman Demirel döneminde konuşuldu. Demirel, bir dönem muhalif, bir dönem taraftar oldu. En son Tayyip Erdoğan devrinde gündemde bir parlayıp bir sönüyor. Erdoğan, bu meseleye doğrudan doğruya çok seyrek olarak temas etmekte... Dolaylı temaslarsa hızlandı. Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu ve Adalet Bakanı Cemil Çiçek, sık sık tartışma açmaktalar. Bunların Tayyip Erdoğan'ın bilgisi dışında olması uzak ihtimaldir. Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça başkanlık sistemi daha fazla ısınacağa benziyor. Son tartışma esas olarak Cumhurbaşkanı Sezer'in seçim sistemindeki yüzde 10 barajını haksız bulmasındaki haklı itirazdan kaynaklandı. Buna karşılık AK Parti kurmayları, barajın yüzde 5'e düşmesi halinde siyasi istikrarın bozulacağından söz ediyorlar. AK Partililer, barajın yüksekliğini teorik olarak kabul etmekteler. Ancak, başkanlık sistemi düzenlemesiyle bu haksızlığın giderilmesi halinde istikrara halel gelmeyeceğini iddia etmekteler. Doğrusu bu izahı kavramak şimdilik zor ama gerçek şu, AB barajın düşmesi için var gücüyle dayatacaktır. Kimsenin şüphesi olmasın. O halde, AK Parti'nin mevcut meclis çoğunluğunu bir daha yakalaması imkânsızdır. 2007'de yine tek başına iktidar olur. Fakat bu çoğunlukla değil. Onun için şu avantajı fevkalade iyi kullanması gerekir. Eğer başkanlık sistemi diyorlarsa vakte dikkat etmeli.. Önümüzdeki yasama dönemlerinde bu kadar rahat olamazlar. Peki, Türkiye için başkanlık sistemi gerekli mi, faydalı olur mu? Mevcut yapının adı "parlamenter sistem"dir. Ancak o da eksik. Parlamenter sistemde bir bakıma üst yasama grubu olarak senatonun da olması lazım gelir. Bu yok. Ancak olmaması hayıflanılacak değil, memnun olunacak bir durum. Halihazırda şu veya bu kadar çift başlılık olmakta. En hayati konularda bir bakıyorsunuz kanun Çankaya'dan dönmüş. Başkanlığa geçildiğinde bakanlar dışarıdan seçilecek. Başkanla meclisin aynı dengede olacağı ise şüpheli. Başkanlık bizim tarihi devlet yapımıza daha uygun. Zaten cumhuriyet devrinde de karizmatik cumhurbaşkanları Çankaya'da iken fiilen başkanlık sistemi işledi. Ne var ki bu mesele çok su kaldıracak, çok münakaşa edilecektir. AK Parti'nin AB'yi bile bunun için istediği, rejimi ele geçirmek niyetiyle takıyye yaptığı, bu maksatla başkanlık sistemi peşinde koştuğu gibi ucuz fikirler ortaya atılacaktır. Başkanlık sistemine geçmek... Gerçekten tarihi bir olay, bir büyük devrim olacaktır. Devlet çarkı o zaman süratlenir. Aslolan halkın menfaatiidr. CHP'de Sarıgül ihtilali CHP Parti Yüksek Disiplin Kurulu, inanılmaz sürpriz bir karar aldı. Herkesin beklediği Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül'ün partiden ihraç edilmesiydi. Tersine, bu kurul, parti yönetiminin kesin ihraç talebini radikal bir kararla reddetti. Bu red kararıyla Mustafa Sarıgül, genel merkeze karşı büyük bir güç kazandı. İnsanlar, güçlünün yanındadır. Artık bıçaklar çekilmiştir. Saflar, kamplar belli olacak. Baykal veya Sarıgül'den biri gidecektir. İşin tuhafı Sarıgül'ün bir bakıma CHP'ye "Türk-İslam sentezi"ni teklif etmesidir. Bu model, bu aşı tutar mı? Ankara çok sesli ve çok renkli olacak.
.
İnsan
5 Ocak 2005 01:00
Tsunami" denen dev dalgaların altında kalarak felaketin en büyüğünü yaşamış kadınların bazıları, bu defa da bir başka felakete uğramaktalar. O kadınlar, şimdi de tecavüze maruz kalıyorlar. Tecavüz, şeklen insan, esasta ise insandan aşağı birtakım kişiler tarafından yapılmakta. Ancak, ne kadar hazindir ki İstanbul'da da böyle bir talihsizlik yaşandı. Büyükşehir belediyesi, güney Asya'daki dram dolayısıyla Taksim eğlencelerini iptal etti. Buna rağmen binlerce genç yine oradaydı. Ufukta toplumsal bir tehlike sezmiyor musunuz? Bu nevi eğlencelerin faşingleşme tehdidi altında olduğuna dair bir kaygınız yok mu? Çünkü o toplantıda da güya bu ülkenin delikanlıları olan onlarca mahluk, aç kurtlar gibi iki misafir genç kıza saldırdılar. Alman faşinglerinde, Rio karnavallarında gönüllü yapılanları bu gençler, zorla gerçekleştirmeye kalkıştılar. Güney Asya'daki mütecavizlerle İstanbul'daki saldırganların tıynetleri aynı bozuk mayadan. Oradakiler de buradakiler de yamyamları utandıracak kadar düşük karakterli. Niçin, neden yaratılmışların en üstünü, yüksek derecelerden bu derekelere düştü? Baktığınızda bu gençlerin hepsi bakımlı. Hepsinin elinde cep telefonu. Hepsinin cebi paralı. Hepsi pahalı sigara içmekteler. Hepsinin kalacağı evi var. Evlerinde çok kanallı televizyonlar bulunuyor. Hemen hepsi meslek sahibi. Belki arabaları bile mevcut. Güney Asya'dakilerin de farklı olacağını sanmıyoruz. Bunları öyle sıradan serseri olarak görüp savamazsınız. Bunları maganda, şehir eşkıyası, varoşlu, gettolu, köprü altı zibidisi diyerek hafife alamazsınız. Artık münferid vak'alar yaşanmıyor. Sürüleştiler. Sürü vahşeti ile saldırmaktalar. Türkiye'dekiler de aynı, dünyadakiler de. İnsanlık aynı ortak suçu işlemekte. Felaketin hemen ertesinde dünyanın bir çok köşesinden hiç bir şey olmamış gibi yine Puket adasına, buranın gece kulüplerine, barlarına, plajlarına, eğlence merkezlerine koşanlarla tasvir ettiğimiz tipler arasında sadece tahsil, para ve sınıf farkı vardır. Kapitalizm, insandan insani tarafını söküp aldı. Ortada hareket eden bir heykel veya robot var. Bencil, hayâsız, utanmaz, vurdumduymaz, gamsız vefasız, gününü gün eden insan tipleri. Günümüzün ekonomisi, iletişim anlayışı, sanatı, futbolu, müziği, şehirciliği, küreselleşmesi, kültürü vs vs. ortaya bu mahlukları çıkarttı. İnsanı insan yapan değerler çoğalacağına dumura uğradı. Çünkü insanın cebi, midesi, libidosu taştı. Ruhu, kalbi ve mânevi tarafı ise susuz barajlara döndü. Buyurun işte eseriniz. Sadece tüketen mahluk. İnsan bu mu? Bunlara "insan" demek, insana hakaret olur.
.
Tam çöküş olmadan tedbir alınmalı
7 Ocak 2005 01:00
SSK Okmeydanı Hastanesi, İstanbul'un en kalabalık caddelerinden birinin üzerindedir. Buradan her geçişimizde neden tek yön uygulaması yapılmadığını hep hayretle hatırlarız. Sözünü ettiğimiz cadde gündüzleri öylesine yoğun trafiğe sahiptir. Fakat akşam ve geceleri de kalabalıktır. İşte gecesi, gündüzü böylesine işlek bir caddenin kenarında insanın kanını donduran inanılmaz gaddarlıklar yaşanıyor. 24 yaşında bir hemşire, saat 22.00'de adı geçen hastaneden çıkmış evine gidecek. Taksi tutmak için yan sokağa sapar sapmaz şehir magandası bıçağı boynuna dayıyarak sürüklemeye başlıyor, genç kız, kurtulmak için mücadele ederken parmakları kırılıyor, buna rağmen saldırgan vaz geçmeyip burnunu taşla kırıyor ve zavallının ırzına geçiyor... Bu menfur vak'a, 5 Ocak 2005 tarihinde cereyan etmiş. Öncekileri sıralamaya gerek yok. Son hadise, yılbaşı gecesi vahşi sürülerin Taksim'de iki turist kızı taciz etmelerinden sadece bir hafta sonra yaşanıyor. Önce İstanbul'un ortasında Taksim'de binlerin içinde tecavüz teşebbüsü, sonra yine İstanbul'un ortasında Okmeydanı'nda gayet işlek bir cadde kenarında vukubulan tecavüz... Acaba mağdurenin imdat çığlıklarını işiten olmadı mı? Çok işiten olmuştur ama işitmemezlikten gelmişlerdir. Artık İstanbul sokaklarında öldüresiye adam dövülüyor fakat kimse müdahale edemiyor. Çünkü insanlar sindirildi. Millet korkuyor. Arabanızla kırmızı ışıkta durduğunuzda başınıza nelerin geleceğini bilmiyorsunuz. Midelerin dolup kalblerin boş kalması, senelerce dinin, dindarın aşağılanması bu günleri hazırladı. Irza geçmeler, bir telefon için trenden adam atmalar, kapkaçlar, ev basıp 3 yaşındaki çocuğu bile katletmeler birbirini takip ediyor. Bu bir mânevi çöküntü tezahürüdür. Toplumda suçlular, sabıkalılar, ahlaksızlar kol geziyor. Maç magandası, şehir eşkıyası, mafya, tinerci, tombalacı, kumarbaz, yankesici, kapkaççı, hırsız, rüşvetçi ve ırz düşmanları... Kaldırımlarda yürüyenlere bakınız, herkes gölgesinden ürkmekte. İnsanlar sanki kaçıyor. Büyük alışveriş merkezleri bile ipsizlerin hakimiyetinde. O merkezlerde bir kanapeye iliştikten 5 dakika sonra etrafınız sarılır. Cezalar yetersiz. Mahkumiyetler komik. İnsana yatırım yok... O halde suçlu yalnızca o saldırgan, saldırganlar değil. Suçlu herkes. Suçlu, yetersiz ceza mevzuatı, yerli- yersiz af kararı çıkartmış olanlar, tedbir almayan idare, asfalt-kaldırım- konser seviyesini aşamayan arabesk mahalli zihniyetler, vıcık vıcık program ve fotoğraflarıyla cahil- cühelayı şehvetperest hale getiren paraperest medya ve söylenemeyen bir çok sebep... Emin olunuz bu sel, tsunamiden beter. Ne 60 milyar dolarlık ihracat çare olur, ne AB. Onun için tam çöküş olmadan tedbir alınmalı. Mesele, MGK'da görüşülecek kadar ehemmiyetlidir..
.
Türkiye'yi, Türkleri ve İslâm âlemini Hıristiyanlaştırma çabaları
10 Ocak 2005 01:00
Hıristiyan misyonerlerinin topraklarımız üzerindeki propaganda faaliyetleri, 19. asrın ikinci yarısından beri devam ediyor. Bugünkü bir çok prestijli kolejin temeli o günlerde atılmıştır. Hastanelerinin, ticarethanelerinin varlık sebebi de aynıdır... Bizde bu misyonerlik faaliyetlerinin arkasında yalnızca Vatikan var sanıldı. Doğrudur. Vatikan var ama tek başına o değil. Büyük devletler de var. 20. yüzyılda dünyanın neredeyse yarısı ateizm rejimleriyle yönetildi. Bazı devletlerse laikliği vesile ederek dinle aralarına mesafe koydular. Bunlardan bazıları laikliği yumuşak şekilde uyguladı, bazıları dinsizlik şeklinde. Felsefi, sosyal ve siyasi çalkantılar Türkiye'yi de çok derinden etkiledi. Türkiye, resmen ateizmi benimsememişti. Fakat laiklik, dönemine ve iktidarına göre farklı anlayışlarla tatbik edildi. Toplum, 3 tesirin arasında kaldı. Bir tarafta dinden soğutma faaliyetleri yaşanıyor, din ve dindarlar horlanıyordu. İkinci olarak Arap sosyalizmine tepkiden doğmuş bir tuhaf din bu topraklara şırınga edilmeye çalışılıyor, üçüncü olarak da İslamiyet içten fethedilerek reforma uğratılmak isteniyordu. Balkanlar ve Orta Asya aynı şanssızlığı yaşadı. Oralar 70 yıl ateist komünizm rejim altında kaldılar. Türkiye'nin de dahil olduğu Osmanlı coğrafyasıyla doğu Müslümanları hemen hemen aynı süreci yaşadılar. O eski sağlam dini tahsil ve terbiye almış nesiller kaybolmuş, yeni nesiller kendi dinlerinin yabancısı olmuşlardı. Balkanlardan, Afrika'ya, Kafkaslardan Ortadoğu ve Orta ve Uzak Asya'ya kadar Müslümanlardaki bu zayıflığı, hisseden misyonerler, o mânevi boşluğu Hıristiyanlıkla doldurmaya çalıştılar ve çalışıyorlar. Vatikan ve batılı devletler, kilise, Türkiye'yi, Türkleri ve İslâm Âlemini Hıristiyanlaştırma gayretinde. Avrupalıların Diyarbakır'ı bu kadar sevmeleri sadece siyasi sebeplerle değil. Bugüne kadar gerek coğrafyanın bu tarafında Osmanlı devleti ve gerekse coğrafyanın doğusunda Timur imparatorluğu gibi sünni devletlerin dikkati ve Şahı Nakşibend, İmamı Rabbani ve Mevlana Halid gibi büyük İslam alim ve mutasavvıflarının çalışmalarıyla bu gayretler tonlarca altın, milyarlarca sterlin ve dolar harcanmasına rağmen boşa çıktı. Şahı Nakşibend Muhammed Behaeddini Buhari ve takipçileriyle Orta Asya, İmamı Rabbani Ahmed Faruki Serhendi hazretleri ve takipçileriyle Güney Asya, Mevlana Halidi Bağdadi hazretleri ve takipçileriyle de Anadolu, Balkanlar ve Ortadoğu korunmuştur. Devlet adamı olarak da bütün bu coğrafyada Sultan Abdülhamid'in unutulmaz büyük hizmetleri oldu. Dün, ilim kaleleri, ulema ve evliya, o kalelerin beyleri, dizdarları, sipahileri olduğu için korkacak bir durum yoktu. Bugün o kaleler yok. Bugün Türkiye, Türkler ve İslam âlemi, Hıristiyanlaştırma tehlikesine maruz. Kürt kardeşlerimizi, Alevi kardeşlerimizi azınlık gösterme sinsiliğinin arkasında bile bu niyetler yatmakta. Kürtlerle Alevileri Hıristiyanlaştırarak Türkiye'yi ortasından bölmek istiyorlar. Halbuki Kürtler, Şafii olup sağlam Müslümanlardır. Alevilerse ehlibeyt aşkıyla dolu Müslüman Türklerdir. Irak'ta tehlikeli olan durum, askerî işgalden ziyade, Hıristiyanlaştırma çalışmaları. Somali bundan dolayı aç bırakılıyor. Bir yerde savaş veya felaket olması misyonerlere bayram gibi geliyor. Bosna'da binlerce bebeği kilisenin himayesine aldılar. Güney Asya'da da ailesiz kalan çocuklar aynı akıbete maruz kalacak. Dinler arası diyalog, dinler arası savaş yok. İslamiyet'e, Müslümanlara karşı böyle bir plan var. Misyonerler bugün daha çok imkâna sahip. Radyo-televizyonlar da ellerinde. Artık dünyanın küreselleşmesi ve hürriyetlerin hiçbir çağda olmadığı kadar artmasıyla diledikleri gibi hareket etmekteler. AB şüphesiz ki hep vermeyecek. Bazı alanlarda da alıp götürecek. Türkiye'yi yönetenler yaşanan gelişmelerle nelerin yapılması gerektiğini çok iyi tahlil etmeliler. Laiklik yeniden ve pratiğe daha cevap verir tarzda yorumlanmalı, Diyanet fonksiyonel hale getirilmelidir. Din elden gitmez. Din münferiden ve mücerred olarak hep var olur. Elden giden milletler ve devletlerdir. Hindistan bir zamanlar bir İslam devletiydi. Bunu kaç kişi bilir. Şu prensibi unutmamalı: Hayat memat meseleleri karşısında mutlak hürriyet, mutlak tarafsızlık olmaz.
.
Haliç kültür vadisi
18 Ocak 2005 01:00
Bir zamanlar, daha doğrusu yakın zaman önce Kazlıçeşme deri fabrikalarıyla birlikte İstanbullunun sağlığını tehdit eden Haliç, şimdi kültüre beşiklik etme yolunda. İnsanın aklına geldikçe tüyleri diken diken oluyor. O pis, kirli, çamurlu günlerinde Haliç'in toprakla doldurulması dahi teklif edilmiş, ya kabul görseymiş? Haliçsiz bir İstanbul, muhakkak ki noksan kalır. Haliç'i çıkmaz bir sokağa benzeterek bir isim vermek gerekirse çıkmaz Boğaziçidir. Nitekim temizlik arayışlarında ortaya atılan tekliflerden biri de Karadeniz'le birleştirmekti. Nedense bu teklif üzerinde durulmadı. Belki de o söylenti doğruydu, halk arasında Haliç'in altında tarihi eşya, hazineler olduğu konuşulmaktaydı. Güya o zamanlar Japonlar, çıkacak eşyaya sahip olma karşılığı temizlemeye talip olmuşlarmış. Belki de Karadeniz'den gelen coşkun suyun Haliç'te ne varsa alıp açık denizlere götürmesinden korkulmuştur. Altın Boynuz da denen Haliç, o kokan günlerinde ne tarihteki şöhretine ne bu isme layıktı. Şimdi yeniden eski ihtişamlı vakitlerine dönme yolunda. Haliç, her iki yakasından da iyileşiyor, müzeler, parklar, gezi alanları, açılmakta, kültür merkezleri kurulmakta. Bir dönem bu güzel maviliği kirleten Sütlüce Mezbahası artık bir kültür sarayı olma hazırlığında. Haliç için çok şey yapıldı. Balık tutulmakta, sandallar yarışmakta, rüzgârın Haliç suyunu bir ipeği silkercesine katlaması insana hayal gibi geliyor. Daha çok da yapılacak var, kuzeye doğru gittikçe eski günler hatırlanıyor. O en eski güzel günler değil, kötü günler. Kuzey Haliç de acilen temizlenmeli. Keza her iki yakadaki binaların hele hele tarihi binaların elden geçmesi şart. Haliç belediyeleri, Fatih, Beyoğlu, Eyüp, Kağıthane belediyelerinin dayanışma içinde Haliç'e dair fikir birliği yapmaları lazım. Ancak her şey belediyeler, resmi kuruluşlar ve sanat sever işverenlerden ibaret değil. İstanbullu şehrine sahip çıkmalı. Artık şu "nerelisin hemşehrim" lakırdısı bitsin. İstanbul bir medeniyetin adıdır. O medeniyete mensup olmak bir şereftir. Ne var ki mensup olmak için benimsemek ve hazmetmek icap eder. Aynalıkavak Kasrı'nın ne olduğunu ve nerede bulunduğunu bilmeyene tabiî ki İstanbullu denemez. İstanbul medeniyetini meydana getiren ana unsurlardan biri Haliç'tir. Bundan dolayı Haliç'in bir kültür vadisi olarak projelendirilmesi isabetlidir. Fakat bunu yaparken ne arabesk ne yozlaşmış kültür. İkisini de istemiyoruz. İstanbul ortaya çıkartılmalı. İstanbul yaşamalı.
.
İnançsızın kriz günleri
21 Ocak 2005 01:00
3 Hafta kadar önceki mühim bir haber, dünya gündeminin aşırı yüklü olmasından dolayı üzerinde yeterince durulmadan unutuldu. Haberi bir kere daha hatırlatalım. Mevzuumuz bir İngiliz filozof. Bu adam, 82 yaşında. Bu yaşına kadar ateist. 82 Yaşına girince vicdanında sakladığını açığa vurmaktan kendini alamıyor. O vakte kadar ateist olarak hayat süren bay filozof, birden "affedersiniz, diyor, Allah vardır, bugüne kadar fikirlerimi benimseyip de arkamdan gelenlerden özür dilerim". Herhalde bay filozofun takipçileri yıkılmıştır. Bundan büyük şok olamaz. Kim bilir ruh halleri hangi karmaşık halde. İç dünyaları muhakkak ki sarsıntı ve çalkantılarla doludur. Aslına bakarsanız her ateistin, tanrı tanımazın, imânsızın ruh dünyaları aynı çalkantılar içinde. Ancak bunu kendilerinden bile saklarlar. İnanç boşluğunun meydana getirdiği azabı kendilerine dahi itiraf edemezler. Bunu itiraf yürek ister. Ateistler iki türlüdür. Birinciler, anadan-babadan ateisttir. Allahsız ve kitapsız olarak büyütülmüş, sonra kendileri de aynı yola devam etmişleridir. Diğerleri ise dinden sonradan irtidat etmiştir, dönmüştür. Bunlara teknik söyleyişiyle "mürted" denir. Birinciler bir miktar gamsız olabilir. Onların vicdanları nasırlaşmış, metafizik ufukları kararmıştır. Kendilerine kurdukları oyuncaklı dünyada bir şeylerle meşgul olarak zaman öldürürler. Asıl felaket ikincilerin halidir. Belli bir yaştan sonra dini reddederek kendini hiçliğe, boşluğa, yokluğa fırlatmak kolay değildir. Zira hiçlik, boşluk yokluk dahi mutlak anlamda yoktur. Zerreden galaksilere her şey sonsuz kudret sahibi yüce Allah'ın tasarrufunda. Bayram günlerindeyiz. Bugün üstelik bir de Cuma. Bayram üstüne bayram... Her sınıf, çeşit, grup, ırk, renk ve milletten Müslüman, din kardeşleriyle bayramlaşıyor. Ziyaretler yapılmakta, telefonlar açılmakta, mektuplar yazılmakta, mesajlar çekilmekte. Böylece toplum kendi kendini rehabilite ediyor, iyileştiriyor, toksinleri atıyor, kendini yeniliyor. Bu sosyal aktivitenin içindeki her birey, sanki dünyaya yeniden geliyor. Bayramın meydana getirdiği sevinç ve huzur, ev ev sokak sokak yer yüzüne yayılmakta. Millet ve daha geniş anlamda ümmet olma idraki yaşanıyor. Ateist bunlardan mahrum. Kendi kendinin önünü kesiyor. İnanmadan tebrikleşse riyakârlık yapmakta. Tebrikleşmese kaosa sürüklenmekte. Bir tasavvur ediniz. Bayram gelmiş. Milyonlar erkenden camiye koşuyor. Daha sonra ailesiyle akrabasıyla eş-dostla bayramlaşıyor. Bir sevinci paylaşıyor. Tanıdığı tanımadığı nice insan için dua ediyor, tanıdığı tanımadığı nice insandan dua alıyor. Bunlar olurken ateist kendini büyük annesinden, komşusundan, mesai arkadaşından, ortak değerlerden koparıyor. O insanın rahat olması mümkün mü? Ateistin düşünmesi gereken şudur. Bu kadar milyar insan, yüce Allah'a, Peygamberlere inanırken akılsız da yalnızca kendisi gibi bir avuç şüphezede mi akıllı? Bayramlar, inanç sahipleri için mutluluk, ateistler, inançsızlar içinse kriz günleridir. Ateizm, intihardır. Zaten çok ateistin sonu da bu şekilde bitmekte. Her ateist şunu düşünmelidir. Ya bir gün kendileri de "affedersiniz yanılmışım" demek zorunda kalırlarsa?! O halde yanılıp yanılmadıklarını neden bugünden sorgulamazlar. Ateizm insanın kendi kendine işkence etmesidir. İşkence insanlık suçuysa önce bu büyük suç üzerinde durmalı. Onun üzerinde durmak bütün insanlığın borcudur..
.
Anmak, vefa göstermektir
25 Ocak 2005 01:00
-Güney Asya'yı unutma- Uğur Mumcu, kendi fikrinin samimi müdafii namuslu bir aydındı. Hayat görüşümüz, her alanda örtüşmeyebilir ama tam bağımsızlık ve benzeri konularda elbette hemfikiriz. 12 yıl evvel bombalı bir saldırıyla hunharca öldürüldü. Adaletin ayıbına bakınız ki faillerin kim olduğu hâlâ meçhul. Artık çok da önemli olmasa gerek. Vaktinde tecelli etmeyen adalet, adalet değildir. Zaman onu gösterdi ki katilin ceza almasından ziyade mağdurun kavuştuğu itibar daha makbul. Uğur Mumcu, sevenlerinin itibar halesinde. Maktul, bu kadar seveninin olduğunu herhalde bilmiyordu. O, bir kere daha anılıyor. Mezarı başında tören, adına temsiller, programlar, yürüyüşler vs. yapılmakta. İsmi, seneler evvelinde bir çok yere verilmişti... Önceki gece eşimle birlikte Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'nun önünden geçiyorduk. Eşim, buranın hâlâ öğretmen okulu olup olmadığını sordu. "Bilmiyorum, dedim, ama bildiğim başka bir husus var, bu okula üstelik tek başına da değil eski unvanıyla birlikte Ahmet Kabaklı ismi verilmişti, post modern darbe döneminde kaldırıldı." Evet, öyle olmuştu, DYP iktidarında MEB Mehmet Sağlam, O'na "Şeyh'ül Muharririn" pâyesinin verildiğini gösteren plaketi takdim ederken önce elini öpmüş, sonra da Kabaklı Hoca'nın bir ömür öğretmenlik yaptığı o tarihi mektebin kapısına ismini yazdırmıştı. Sonrası malum.. Bugün de malum... Biz bunları konuşurken ertesi günün Uğur Mumcu'nun ölüm yıldönümü olduğunu bilmiyorduk. Tam denk geldi. Böylece insan kıymeti nasıl bilinirmiş, kendi varlığına nasıl sahip çıkılırmış bir kere daha görülüyor, Uğur Mumcu'yu, Abdi İpekçi'yi ve ötekilerini ananlar farkında olmadan vefa dersi vermekteler. Uğur Mumcu, bu ülkenin siyasetçisinin, bürokratının, gençliğinin, aydınının çok sinsi, çok planlı ve çok alçakça tezgâhlarla birbirine düşürüldüğü o kötü günlerde öldürüldü. Her iki taraftan öldürüldü. Çok kere iki taraf birbirine kırdırıldı. Aynı doğruları farklı biçimlerde söyleyenler birbirine düşman edildiği için biri diğerini işitmiyorlardı. O dönemde bir "solcular" vardı bir de onun karşısında olanlar. Onlara bazen "sağcı" dendi, bazen "milliyetçi", bazen "milliyetçi-muhafazakâr". Adı her ne olursa olsun, iddialara nazaran sol enternasyonaldı, diğerleri daha yerli. İki taraf da çok kayıp verdi. İki taraftan da faili meçhul yoluyla çok yetişmiş insan gitti... Bu ülkenin "solcu" denilen vatandaşları, ölenleri, öldürülenleri gidenleri unutmadılar, onları bayraklaştırdılar. Diğerleri ise vefa göstermediler, kaygıları olmadı, bir üzüntü yaşamadılar. Üç İhlas bir Fatiha okumakla kendilerini vazifesini yapmışlık rehavetine kaptırdılar. Daha ne olsundu bu okumalar öncesinde de cenaze namazına katılmışlardı. Bunlar, Ahmet Kabaklı misalinde olduğu gibi bir tabelayı bile yerinde tutamadılar. "Sağ"ın dışındaki her kişinin ismi bir yerde yaşıyor, Vedat Nedim Tör adına bile müze var. "Sağ"ın sahip çıkması bile ürkekçe. Mesela, "Küçük Ayasofya Necip Fazıl Kısakürek Kültür Merkezi" gibi kompleksli gariplikler sergileniyor. Solcu, şu veya bu dediğiniz insanlar mı daha vefalı... Vefayı kimseye bırakmayanlar mı? "Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz!.." Onun için S. Ahmed Arvasi ve Yalçın Özer'in bu yıl Türkiye gazetesinde hakkıyla anılmış olmasına çok memnun olduk. Onlardan biri 12 Eylül, diğeri 28 Şubat'ın gadrine uğramış solcu da sağcı da olmayan seçkin insanlar. Fakat hatırlanmaları, hâtıralarının yâd edilmesi gazete haberi ve bir iki makaleyi aşmalıydı. Ölüsüne de dirisine de sahip çıkanlar, dâvâlarının bayrağını burca dikerler. Vefasızlık acısı, kurşun acısından beterdir. Vefa, tohum gibidir, toprağa düşer ve çoğalır. Vefasızlıksa zehir gibidir...
.
ABD'nin büyük hatası
28 Ocak 2005 01:00
- Güney Asya'yı unutma- ABD'nin süper devlet olması II. Cihan Harbi'nden sonradır. Bu rol, o tarihe kadar İngiltere'de idi. Acaba hiç düşünüldü mü? Kore'de kızıl Çin'e karşı savaşırken Türkiye yanında yer almasaydı ABD o savaştan galip çıkabilir miydi? Amerika savaşı kaybetseydi bugünkü mevkiinde olabilir miydi? Kore zaferi ABD'nin dünyadaki nüfuzunu tescil ettirmiştir. Böylece süper güç rolünü SSCB'ye kaptırmadı. Aksi tez ileri süreceklere Vietnam'ı hatırlatırız. Arada kıyas kabul etmez üstünlük olmasına rağmen aynı Amerika Vietnam'dan perişan şekilde ayrıldı. Desteğimiz Kore'den ibaret değil. Türkiye, SSCB'nin güneye inmemesi için duvar oldu. Bu fedakârlığımız 5 bin evladımızı kaybetmemize yol açmıştır. SSCB, Boğazları aşıp Akdeniz'e, Kafkasları geçip doğuya inebilseydi bugün belki de devam ediyordu. Dünya bugün farklı bir konumda olurdu. Bunun gibi Türkiye, NATO'da yer alarak da Amerika'ya sayısız menfaatler temin etmiştir. Bu savunma teşkilatında olmasaydık NATO, Avrupa'yı Varşova Paktı'na karşı korumakta zorlanırdı. Liste uzayıp gidebilir. İşbirliği sadece Türkiye açısından değil ABD açısından da ihtiyaç. İşte Amerika bu Türkiye'yi harcıyor. Daha da açık ifadeyle cezalandırmakta. II. Körfez harekâtında hükümetin gayretine rağmen TBMM, ABD askerinin Anadolu topraklarından Irak'a girmesine izin vermedi. Halbuki Washington bunu kesin görüyordu. Her türlü hazırlığını da bu plana göre yapmıştı. Aksi varit olunca hayal kırıklığına uğradı. Ondan sonra Kürtlere sarıldı. Minicik Irak Kürdistanını 72 milyonluk Türkiye'ye tercihi böylesi bir hissi sebebe dayanmakta. Sen yardımcı olmasan da ben bölgede varım, istediğimi de yaparım demek istiyor. Fiili durum bu iddiayı yalanlamakta. Daha seçimler arifesinde Amerikan askerleri büyük kayıplar vermeye başladılar. Yarın bazı devletlerin mukavemet kuvvetlerini el altından destekleyeceklerini tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok. O zaman Irak'taki halini düşünmeli. Washington'un Türkiye'yi gözden çıkartarak, Irak Türkmenlerini harcaması, PKK'yı koz olarak saklaması, bir avuç Kürde Kerkük'ü tepsi içinde sunması vahim hatadır. ABD Türkiye'nin desteği ile süper güç olmadı fakat süper güç kaldı. Dostluğunu kaybetmesi halinde ise bu gücü tehlikeye girecektir. Vakit henüz geç değil. 48 Saat içinde Irak politikası tekrar gözden geçirilebilir. Türkiye, her şeyi dedi. Ya anlaşılmıyor veya kaale alınmıyor. Fakat Türkiye, son derecede ciddi. Ankara'nın güvenliği Kerkük'ten geçer. Onun için her türlü sonuca göre her türlü hazırlığını tamamlamış vaziyette.
.
CHP'nin akıbeti
31 Ocak 2005 01:00
CHP, bu kurultayı ile sadece kendini küçük düşürmedi, Türkiye'yi de dünyaya mahcup etti. Bir parti kurultayı için daha kötüsü düşünülemez. Rakip taraflar, "Allah yaratmış" demeden düşmana saldırma hıncıyla vuruyorlardı. Böylesine berbat bir kurultay demokrasi tarihimizde ikinci kere yaşanıyor. İnşallah üçüncüsü vaki olmaz... İlkel manzaralar kurultay salonunda kaldı, arkada ise ciddi bir soru doğdu: CHP'nin akıbeti ne olacak? Her canlı gibi o da bitiyor mu? Birkaç ihtimal akla gelmekte: Birinci ihtimal, Deniz Baykal'la Mustafa Sarıgül barışır ve parti hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam eder. Ağır ithamlar, ölçüsüz sözler ve malum meydan kavgasından sonra böyle bir netice imkânsıza yakın. İkinci ihtimal, Mustafa Sarıgül, yeni bir parti kurar, yanındaki milletvekilleriyle partisi meclise girer. Partileşmekten ziyade bir partinin varlığını devam ettirmesi daha önemli. Diğer önemli bir husussa grup kuracak kadar milletvekilinin Sarıgül'e destek olup olmayacağı. Üçüncü ihtimal, Mustafa Sarıgül'ün arkadaşlarını da toplayarak DSP'ye geçmesi. Böylece CHP'de gerçekleştiremediğini DSP'de yapabilir. Nitekim Bülent Ecevit, ihtirazi kayıtla da olsa CHP'lileri DSP çatısı altına çağırmaktadır. Sarıgül ve ekibi DSP'ye gider mi? Mustafa Sarıgül, uzaktan kumandayla parti yönetmeye yanaşmayacağı için bu ihtimal de zayıftır. En kuvvetli ihtimal Mustafa Sarıgül'ün CHP'de kalıp hedefine ulaşmasıdır. Nazari planda böyle. Destek oyları beklenenin üzerinde çıkmıştır. "Galip sayılır bu yolda mağlup" şiiri hatırlanabilir. Ne var ki Deniz Baykal, kendisine "isyan eden" bu rakibini tez zamanda yeniden yüksek disiplin kuruluna vererek partiden ihraç çaresine bakacaktır. Gerçi o zaman da yeni gelişmeler ortaya çıkabilir. Eğer böylesine kırıcı bir mücadele olmasaydı. Bugünün Şişli Belediye Başkanı bir sonraki kurultayda CHP'nin başına geçebilirdi. Nitekim CHP genel başkanı Deniz Baykal da çekilme niyetinde olduğunu, daha evvel de çekildiğini, yerine genç bir politikacıyı seçeceklerini dile getirdi. Fakat Baykal açısından bu asla Sarıgül değildir. Netice itibariyle CHP yönetim kadrosunda değişiklik olmamıştır. Fakat ana muhalefet partisi fena yara almıştır. Bu yara bu partiyi yaşatır mı? Akla gelen sorulardan biri de bu. Her canlını akıbetine mi uğruyor? CHP'nin de eski genel başkanı olan Bülent Ecevit'e bakarsanız "Türkiye'de artık CHP diye bir güç kalmamıştır." CHP taraftarı artık bıkma ve ümidini kesme noktasına geldi. O kurultay manzaraları sandık başında tabii ki hatırlanacaktır. Buna rağmen siyasette kan davası olmaz. Siyasette hakikaten "dün dündür, bugün bugündür". Sarıgül biraz daha sabredebilseydi iyi olurdu. Onun hatası sabırsızlığı. Sarıgül hakkında erken yola çıkma telaşı eleştiri sebebi olacaktır. Keza Deniz Baykal da eleştirilecek. Eğer Mustafa Sarıgül, CHP genel başkanlığına aday olmasaydı iddia edilen yolsuzluklar yine aynı üslup ve sertlikle dile getirilecek miydi? CHP akıbeti itibariyle her ihtimale açıktır. Tabiatta boşluğa yer yok. CHP muhalefet boşluğu bırakırsa o boşluk bir şekilde dolar.
.
Türkiye bilişimle kalkınıyor
1 Şubat 2005 01:00
On dokuzuncu asırla yirminci asırda başımıza gelen felaketlerin temel sebebi sanayi inkılabını kaçırmamızdır. Sultan Abdülhamid sanayi inkılabını yakalamak için yenilikleri vaktinde takip ederek ânında Türkiye'ye transfer ediyordu. Telefon, telgraf, havagazı, elektrik, demiryolu, otomobil onun zamanında hayatımıza girmiştir. Bu yüzden hep karalandı. Daha sonra iki cihan savaşının arasına sıkıştık. Savaşlarla perişan olduk. Sanayi inkılabıyla aramız açıldı. Türk siyasetinde sanayi lafının edildiği demlerde ise artık sanayi kaba kol işçiliğine dönmüştü. Bu yüzden Turgut Özal, ağır sanayie değil bilgi topluma, bilgisayar teknolojilerine dikkat çekti. Bilgisayarın bilhassa gençler arasında tanınması için vergi tenzilatları dahil elinden geleni yaptı. Bu alandaki yenilikleri çok yakından takip etti ve bizzat kullandı. Hiç şüphesiz ki Turgut Özal'ın takipçisi Tayyip Erdoğan'dır. Bugün Turgut Özal'ın düşüncelerini kurduğu parti değil fikrini yoğurduğu parti hayata geçirmektedir. Başbakan, topluma Ümraniye'nin silikon vadisi olacağını, burada bir Tekno Kent kurulacağını açıkladı. Bu açıklama, alışıldık bir basın toplantısıyla olmadı. Dünyanın 1 numaralı yazılım şirketi Microsoft'un kurucusu Bill Gates'i davet ettiği toplantıda dile getirdi. Bu hamle AK Parti hükümetinin bu güne kadar altına imza attığı bütün başarılara eş değerdedir. Zaten öyle olduğu için Bill Gates 4 saatliğine de olsa Ankara'ya gelmiştir. Microsoft'tan verilen bilgiye göre Gates'in çalışma ajandası 1.5 yıl önceden tesbit edilmektedir. Türkiye ziyareti, Mısır ziyaretiyle Almanya ve Çek Cumhuriyeti ziyaretleri arasına sıkıştırılmıştır. Ancak maksat hasıl oldu. Hem Bill Gates'in hem yerli sanayicilerimizin hem de kamuoyunun dikkati çekilmiş oldu. Bill Gates, Tekno Kent'in ilk kiracısı olmak istediklerini haber verdi. Bundan daha önemli bilgiler de vermekte. Türkiye, bu projenin tatbikiyle birlikte 79 ülkeye merkezlik yapacak. Afrika , Orta Doğu, Orta Asya İstanbul'dan yönetilecek. Bilişim sektörü 5 milyon gencimize yeni iş kapısı olacak. Ülkemiz, bilişim teknolojisinde AB ülkelerine hizmet verecek. Bu mevzuda Microsoft Türkiye Genel Müdürü Çağlayan Arkan'ın söyledikleri de üzerinde düşünülmeye değer. Adı geçen genel müdür, böylece Türkiye'nin turizm ülkesi olmaktan çıkıp servis veren ülke olacağına dikkat çekiyor. Bu cümle üzerinde durulmaya değer. Gates'in de dediği gibi bilişim hedeflerimiz için en büyük avantajımız genç nüfusumuz. Hindistan 1 milyarlık cüssesiyle bu atağı yapabildiğine göre Türkiye haydi haydi başarır. Bilişimdeki devrimimiz sanayi ve endüstri imkânlarımızla buluştuğunda Türkiye hak ettiği yeri alacak, sanayi devriminin kayıpları telafi edilecektir Türkiye sevdalılarının tarihten alacağı var. Gidişat gayet iyi... Aman savaş gibi bir tuzağa düşmeyelim. Şu istikrarı, kalkınma hamlesini çeyrek asırda bir yakalıyoruz
.
BAŞBAKAN DOĞRU SÖYLÜYOR
2 Şubat 2005 01:00
Irak'ta beklenen 30 Ocak seçimleri yapıldı. Fakat buna ne kadar seçim denir? Ülkenin ana nüfus unsurlarından sünniler, seçimi boykot ettiler. Böylece meydan şiilerle Kürtlere kaldı. Biri bir dini akımın adı diğeri bir ırkın. Gelin elmayla armudu toplayın. Toplanmaz. Bundan böyle beklenen Irak'ın şii güdümüne gireceği. Fakat orada da kalmayacak. Kürtler, Kerkük de dahil sadece Kuzey Irak hakimiyetiyle yetinmeme niyetindeler. Önlerine bir fırsat çıkmış kullanacaklar. Irak'ın hem başbakanlığını hem cumhurbaşkanlığını alma hevesindeler. Zahir formülleri şu; Barzani başbakan, Talabani cumhurbaşkanı. Yahut hiç olmazsa bunlardan biri. En azından birinin gerçekleşme ihtimali hiç uzak değil, güdümlü yönetim ve işgalcilerle pazarlık halindeler. O zaman şii unsur bunu hazmedecek mi? Ya sünniler, onlar ne yapacak? Ortada "seçim" adlı aldatıcı bir başarı var. Bu yalancı başarı gerçek sonuçlar verecek. Irak'ı iç çatışmalar bekliyor. Bundan dolayı ABD dışişleri bakanı Condoleezza Rice, Türkiye'de olacak. O gelmeden evvel de savunma bakanlığı müşaviri Douglas Feith Ankara'nın kapısını çaldı. Müşavir, İncirlik'le ilgili yeni talepleri dile getirmekte. Daha rahat hareket istemekteler. İkinci talebi ise ordumuzun Irak ordusunu eğitmesi. Böyle bir ordu var mı? TSK'nın onu kurması ve/veya eğitmesi isteniyor. Acaba neden İngiltere, Amerika, vs. işgal orduları değil de Türk ordusu? Diğer taraftan Kerkük hassasiyeti olanca sıcaklığıyla devam etmekte. Kürtlere bakılırsa Kerkük yüzde 68 seçim sonucuyla tamam. Ankara'da Dışişlerinde, Genelkurmayda, Başbakanlıkta tam bir diplomasi savaşı veriliyor ve verilecek. Abdullah Gül'ün Çin'e gidişi, İsrail Genelkurmay Başkanının gelişi tesadüf değil. Irak'ın ne olacağı, komşumuzu nasıl bir geleceğin beklediği meçhul? Neyse ki Türkiye, bütün birimleriyle uyanık ve ayakta. Bütün ihtimaller hesaplanıyor. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın dünkü sözleri altına imza atılacak cinsten yüzde yüz haklı bir konuşma: Düzeni tesis etme iddiasıyla bölgeye gelenler, yangına sebebiyet verdiler. Komşudaki yangın diğer komşuya sıçrar. Onun için bizimkiler ne deseler haklılar. Buna rağmen sorumlu devlet adamı soğukkanlılığından uzaklaşmamalarını bekliyoruz. Ne korkaklık, ne çılgınlık. Şu doz iyi. Diplomasi savaşını var güçleriyle sürdürsünler fakat bir Enver Paşa heyecanının nelere mal olduğunu da asla unutmasınlar
.
ABD ile düşman mıyız?
3 Şubat 2005 01:00
Amerika Birleşik Devletleri ile düşman değiliz. Düşman da olmamamız lazım. Bırakınız düşmanlığı, dostluk bozulmamalı. Düşmanlık akıl kârı değil. Hangi düşmanlıktan kim ne kazanmış? Türkiye bir taraftan daha düne kadar etrafını çevreleyen düşmanlıkları dostluğa kalbetme gayretinde iken diğer taraftan bin türlü iş birliği içinde olduğu ABD ile düşman olamaz. Peki münasebetler neden tatsız, hatta gergin, hatta diş gıcırdatır hale geldi? Kaval çalmasını bilmeyen çoban sürüye kurt getirirmiş. George W. Bush Türk-Amerikan dostluğunu böylesi kekremsi duruma soktu. Buradaki ayrıntıya dikkat etmek gerekir. Bir memleketteki bir yönetimle o memleketin kendisini, devletini birbirine karıştırmamalı. Sadece Türkiye'de değil, dünyanın birçok ülkesinde Amerikan aleyhtarlığı yükselişte. ABD'nin de dünyanın da şanssızlığı şurada: Bill Clinton gibi karizmatik bir liderden sonra Amerika'nın başına George Bush gibi psikolojik baskı altındaki bir politikacı geldi. Nedir o psikolojik baskı? Bush, kendini babası Bush'u aşma zorunda gördü. Çünkü mahkeme kararıyla seçim kazanmıştı. Başkanlığı hak ettiğini, oraya layık olduğunu isbat ihtiyacındaydı. Bunu da babasının yapamadığını yapmak suretiyle gösterecekti. Babası Bush, ilk Körfez harekâtında Saddam Hüseyin'i devirememişti. Yeni Bush, Saddam'ı devirecekti, bu hedefe kilitlenmişti. Hedefe giden her yol mubahtı. Onun için nükleer silah masalı okundu. Varılan nokta ise ortada. Bush desinler için ortalığa dökülmüştü. Öfkeyle kalkmıştı. Zarar işte ortada. Gençler ölüyor. Ekonomiler de beraber ölmekte. Irak'ta bugün ölü sayısı 100 bin civarındadır. Bir o kadar da ilk savaşta öldü. Dünya Güney Asya'ya ağlıyor ama savaş tsunamisi Irak'ı 10 yıl arayla iki kere vurdu. Harekât bölgeye bir de siyaseten zarar vermekte. 1 Mart tezkeresi geçmedi diye Bush'un tepesi attı. Bu defa da kendini yeni bir psikolojinin buhranına kaptırmıştı. Türkiye'yi cezalandırma hevesinde. Kafaya çuval geçirmeler, Kürtlere amorti bilet uzatmalar vs. ondan. Fakat Türk devleti akıllı davranmak mecburiyetindedir. Eksi ve artılar soğukkanlılıkla tesbit edilmeli. Bush'un kötü yönetimi yüzünden ABD ve komşumuz, din kardeşimiz, akrabamız, dünkü vatandaşımız Kürtlerle aramızı bozamayız. Kızan kaybeder. G.W. Bush'un kaybı kızmasından. Amerika kaybetti, daha da kaybedecek. Bize düşense ikna politikası gütmek. En küçüğünden en büyüğüne bütün muhataplarımızı ikna edeceğiz. Kerkük, petrol, Kürt devleti, sünnilerin yönetime katılması gibi her hususta. MGK'nın teklifi isabetlidir. Kürt parlamentosuna "kontenjandan" vekil, kabineye dışarıdan bakan tayin edilebilir. Sünnilerin Anayasayı hazırlayacak komisyona girmesi de mümkün. Bu teklifi resmi politika haline getirebiliriz. Kerkük konusundaki isteğimiz belli, istisnai statünün korunması. Kürtlerin federe devletine de bir şey demiyoruz. İstek ve tekliflerimiz gayet makul. Barış taarruzu ile bu makul teklifleri herkese anlatmalıyız. Şu veya bu nisbette savaşa bulaşmış bir Türkiye, AB ile müzakerelere başlayamaz. Kimse masaya oturmaz. İç piyasa ile savaş, dış piyasa ile diplomasi yapılmalı.
.
Yusuf Halaçoğlu
4 Şubat 2005 01:00
Yusuf Halaçoğlu, bir tarih profesörü. Kendisiyle tâ asistanlık yıllarından beri arkadaşız. Şu ân TTK/Türk Tarih Kurumu başkanı. Daha evvel İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesinde tarih hocalığı, Marmara Üniversitesi'nde rektör yardımcılığı, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü yaptı. Mevcut görevine ise 11.5 yıldan beri devam etmekte. Her görevinde uzun süre bulundu. Aynı zamanda vel-d bir kalem. Ermeni Tehciri, Ahmet Cevdet Paşa'nın Tezkiresi gibi eserlerin sahibi. Bu kadar başarı tesadüfi değil. Birkaç sebebi var. Birincisi çalışkan bir insan. İkincisi bir vatanperver, Türkiye sevdalısı. Üçüncüsü uygulamalarında tarafsız. Aksi olsaydı bir kurumda bu kadar kalamazdı. Aşağı yukarı 20 yıldır üst derecede bir bürokrat olarak devlette hizmet vermekte. Bu zaman zarfında her çeşit iktidar geldi geçti. 28 Şubat gibi keskin bir devir yaşandı. Fakat kimse Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu'yla alakalı aleyhte tek kelime etme ihtiyacı duymadı. Hakkında bir tasarruf hiç bir idarenin aklından geçmedi. Çünkü o, devletin, milletin menfaatlerine zerrece halel gelmesin diye geceli gündüzlü, yurt içi ve yurt dışında çalışmakta. Eğer bugün Başbakanlık Devlet Arşivleri diye bir daire varsa bu borcu merhum Prof Dr. İsmet Miroğlu ve Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu'na borçluyuz. Turgut Özal ve bu iki insan olmasaydı devlet arşivleri şimdi çoktan çöplük olmuştu. Türk Tarih Kurumundaki faaliyetleri ise birinci sınıftır. Ermeni iddiaları başta olmak üzere tarihe ışık tutan değerli etkinlik ve yayınlar yaptı ve yapmakta. Daha geçen ay, günü önceden belli olduğu halde Ermeni tarihçiler, Viyana'da karşısına çıkma cesareti gösteremediler. Halaçoğlu TTK'da iş başına geldiğinden beri ana yurt ve Osmanlı Coğrafyasındaki eser ve izlerimiz için titizlendi onların yaşaması için ter döktü, çalıştı, çalışıyor Bu kadar başarılı bir bürokrat, insafa sığmaz tarzda kaç gündür medyanın sütun ve köşelerinde yıpratılmakta. Yıpratılmayan bir Halaçoğlu kalmıştı. Artık herkesin gözü aydın. Şahsi bir sevinci kursağında bırakıldı. Dün kendisiyle konuştuk. Son derecede üzüntülüydü. Sadece kendisi değil kardeşi de manşetlere taşınmıştı. Medya mensubu hakim değildir. Yargısız infaz yapmaya hakkı yok. Gazeteci haber yapar, kanaat önderi fikrini yazar. Ondan ötesi iftira ve karalama olur. Bir ilköğretim öğretmeni bile TTK'nın başında 11.5 sene kalsa hangi arşivi nasıl açtıracağını, nasıl tasnif ettireceğini, mahkeme kararını nasıl icra ettireceğini, vasiyeti nasıl yerine getireceğini bilir. Yusuf Halaçoğlu, bütün bunları meşruiyet, ciddiyet ve disiplin içinde yerine getirmiştir. Medya ne yazık ki bir konuyu ya kapkara gösteriyor veya magazinleştiriyor. Halaçoğlu gibi insanlar bu millete çok lazım. İnsan kaynaklarımız böylesine harcamayalım. Bir husus daha var. Medya bir de diğer ihtimali düşünse... Acaba Prof. Halaçoğlu, dış mihraklar tarafından mı hedef alındı? Meyveli ağaca taş atılması boşuna değil. Medya bir kere daha kullanılmış olabilir.
.
Yargıtay'ın tarihî içtihadı
7 Şubat 2005 01:00
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, bir bozma kararı münasebetiyle yarınki düşünce dünyamız için fevkalade ehemmiyette bir içtihada vardı. Ceza Genel Kurulu, 47 sayfa tutan gerekçeli kararıyla bu büyük meselenin adeta kitabını yazdı. Kalem, mikrofon ve kürsü kullanan herkes, Yargıtay'a teşekkür etmelidir. Alt dereceli mahkemenin mahkumiyet, temyiz mahkemesinin de tasdik kararını bozan karar, inanılmaz derecede cesur tezler ihtiva etmekte. Bu süreci başlatan makamsa başsavcılık. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da ayrıca teşekküre layık. YCGK, üstelik hayli sert bir yazı hakkında bu kadar müsamahakâr bir hüküm verdi. Zaten içtihadı da o merkezde. Bırakınız sert bir konuşma veya yazıyı. Şok edici bir görüş dahi cezalandırılamaz. Yeter ki suç işlemeye teşvik olmasın. Bu husus içtihadın ana fikir noktası, belkemiğidir. Herkes her türlü fikrini, kanaatini söyleyecek fakat kimse hiçbir sebeple suç kışkırtıcılığı yapamayacak. Bir başka dikkat çekici taraf da "kamu düzeni" mefhumu. Bugüne kadar bilip kabul edilen, kamu düzeninden kasdın devlet düzeni olduğuydu. Artık meselenin kitabını yazan Yargıtay öyle düşünülemeyeceğini, bu düşünceye istinat ederek resmi ideoloji dayatılamayacağını beyan etmekte. Bu kararı kaleme alırken yıldırımlara muhatap olacaklarını tabiî ki tahmin ediyorlardı ama hukukçu vicdanını konuşturan adamdır. Yargıtay'ın bu ictihadı Türk fikir hayatı için bir doğum tarihi, dönüm noktasıdır. Bu olgunluğa vardığımız için pişman olmayacağız. YCGK Laiklikle de alakalı görüşler serdetmekte. Buna dair dedikleri de bir cümlede dile getirilebilir, toplum, laikliği benimsemiştir, bu müesseseyi ayrıca ceza kanunlarıyla korumaya ihtiyaç yoktur. Misal olarak da bir zamanların meşhur 163. maddesini vermekte. O kanun kaldırıldı, yerine bir düzenleme getirilmedi. Fakat bundan dolayı da hiçbir zarar ziyan doğmadı. Bu itibarla, Yargıtay'ın ictihadını üç noktada toplayabiliriz. Suça teşvik unsuru taşımayan her fikir, alabildiğine ifade hürriyetine sahip olmalıdır. Mücerred bir kamu düzeni iddiası ile resmi ideoloji dayatması yapılamaz. Toplumun laikliğe karşı bir tavrı yoktur, laikliğin tehlikede olduğu ileri sürülemez, bundan dolayı da ceza maddesiyle korunmasına gerek yoktur. Bunlar ne anlama geliyor? Bütün aydınların ortak bir kanaati vardır: Bizde devlet, vatandaşa itimat etmez, devlet öz vatandaşına şüpheyle bakar. İşte yüksek mahkeme o itimatsızlığı, o şüpheyi kazıyıp yok ediyor. Diğer yorum ise şu olabilir, Yargıtay, Anayasanın kanun önünde herkes eşittir, hükmünü laf olmaktan çıkartıp hayata geçirmekte. TC vatandaşı herkes, bu ülkeyi, bu ülkenin insanlarını ve geleceğini sevmekte diğerinden farklı değildir. Bir hadise, gelişme, ihtilaf karşısında herkes dilediği gibi görüşünü, fikrini, düşüncesini hiçbir baskı, korku, tehdit altında kalmadan yazabilmeli, söyleyebilmeli. Bunun ne demek olduğunu en iyi bizim gibi fikir ve kanaatini, değişik basın unsurlarıyla açıklayanlar bilir. Türkiye bir ayıptan kurtuluyor. Onun için Yargıtay alkışlanmaya değer. Bu karar, AB yolundaki Türkiye'nin elini kuvvetlendirmiştir. Bundan böyle fikir dünyamız daha zenginleşecektir. Hep şikâyetçi olmuşuzdur, az okuyoruz diye. Fikirlerin ima ve işaretlerle dile geldiği bir memlekette çok okuma olmazdı. Bu içtihad, tarihî bir karardır. Artık, eski TCK gibi onun zincirler sallanan 141, 142, 163, 312. Maddeleri de tarihin tozlu arşivlerinde. Ferdin, bireyin önem kazandığı bir Türkiye'nin kapıları aralanıyor.
.
Powell, Rice ve istikbaldeki bizimkiler
8 Şubat 2005 01:00
Condoleezza Rice da selefi Colin Powell gibi Afrika asıllı Amerikalı. Biz Türkler, onlara zenci diyoruz. Tabiî şu halleriyle saf zenci değiller. Powell, birinci körfez harekâtında genelkurmay başkanıydı, ikincisinde dışişleri bakanı oldu. Rice ise ikinci harekâtta başkanın danışmanıydı. Şimdilerde makamına henüz oturmuş dışişleri bakanı. Acaba, ABD yönetimi kökleri Afrika'ya dayanan insanları bilhassa mı hariciyesinin başına getirmekte? Amerika bununla dünyaya bir mesaj mı vermekte? Eğer öyle ise darsısı Kızılderililerin başına. Bakarsınız bir Kızılderili bakan bir gün devleti adına kendi ırkından özür diler. Çok değil 25-30 yıl öncesinde Amerika'nın ciddi bir zenci problemi vardı. Zenciler, kamu görevi alamazlardı. Ne vali olabilirlerdi, ne parlamenter. Onlar ikinci sınıftı. Beyazlarla aynı otobüse binmeleri bile mümkün değildi. Kim bilir, Powell ve Rice'ın kendileri olmasa bile aile büyükleri ne acı hatıralara sahiptirler. Amerika o insanlık ayıbını aştı. Nasıl aştığını da çok kimse fark etmedi. Zenci veya Afrika asıllılar görüldüğü gibi genelkurmay başkanı ve bakan dahi olabilmekteler. Acaba yönetimin arkada bıraktığı bu ayıbı beyaz halk da aynen kabullendi mi? Çok mesafeler alındığı halde problem tamamen ortadan kalktı denemez. Buna rağmen zenciler, zenci asıllılar artık eski muamelelere layık görülmemekteler. Buna rağmen Powell'ın da Rice'ın da yüzünde, bakışlarının derinliğinde bir hüzün yok mu? Onlar muhtemeldir ki bulundukları mevkiyle geldikleri kökler arasında kalmaktalar. İcra etmeleri gereken fonksiyonla anne-baba, büyük-anne, büyük-babalarının anlattıkları arasında izahı mümkün olmayan psikolojiler içindeler. Powell belki de bunun için şahin olamadı. Rice belki de onun için şahin diye takdim edildiği halde şahin rolü oynayamıyor. Rice, nasıl takdim edilmişti? Hakkında neler yazılmıştı? Cerbezeli, haddini aşan, muhteris, yırtıcı bir politikacı!.. Beklenen buydu. Tersi oldu. Karşımıza çıkan Rice ile rivayet edilen Rice aynı değildi. Maske mi takmıştı? Sanmıyoruz. Bir kenara yazınız. Prof. Dr. Condoleezza Rice da şahin olamadığı için bir zaman sonra ayrılmak zorunda kalıp üniversiteye dönecektir. Mahcup, biraz tedirgin, muhakkak gülmeye çalışan Condoleezza Rice'ı takip ederken bunları hatırladık. Hatırladığımız başka bir husus daha vardı. O da bizi alakadar etmekte... 1960'larda Avrupa'ya giden işçilerimizin torunlarından yarın bakanlar da çıkacak. Onlar, Almanya, Belçika, Hollanda vs'yi temsil edecekler. Zaman zaman Türkiye'nin menfaatleriyle bakanın vatandaşı olduğu devletin menfaati çatışacak. O gün ne olacak? Ne bekliyorsunuz? Ne olmalı? Bunu göreceğiz, bunlar yaşanacak. O tarihteki Türk isimli Alman veya Danimarkalı bakanın ruh hali Powell ve Rice'dan farklı olacak mı? Hassasiyet, ince nokta şurada: Afrika kökenli Amerikalıların ataları gemilerle Afrika'dan getirlip pazarda satılmış insanlar. Bu zavallı insanların köklerine dair kendilerinden sonra gelen nesillere geldikleri yerlere dair bir şuur aşılamaları mümkün değildi. Fakat Türkler öyle değil. Mümkünse Avrupa'daki bütün Türkler, yaşadıkları memleketin vatandaşı olsunlar. Ama kökler kaybolmasın. Devlet de onları kaybetmesin. Yarın bir Alman bakanla Türk bakan aynı ismi taşıyabilir. Benzerlikler yalnızca renkte ve isimde kalmamalı. Kök... Kökler... kökler kurumamalı.
.
Orta Doğu barışı
9 Şubat 2005 01:00
Beyazsaray, Yaser Arafat'ın ölümünün ardından İsrail'le Filistin'in uzlaşmaları için kolları sıvadı. ABD dışişleri bakanı Condoleezza Rice, Türkiye'den sonra İsrail ve Filistin'i ziyaret etti. Filistin'e destek vaadinde bulundu. Daha evvel ABD başkanı G.W. Bush da Filistin devletinin kurulacağı haberini duyurmuştu. Meselenin bir Amerika'yı alakadar eden tarafı var bir de Filistin'le İsrail'i. Amerika. BOP/ Büyük Ortadoğu Projesi gereği kayıtsız şartsız müttefiki İsrail'in selamette olmasını isteyecektir. Suriye, İran ve Irak'la şu veya bu kadar meşgul veya çarpışan bir ABD müttefikinin gücünün dağılmasını istemez. Filistin ve İsrail tarafına gelince, bu işin can damarıdır. 1948'den beri çarpışıyorlar. Son 4 yıldan bu yana ise manzaralara yürekler dayanmıyor. Filistinliler her türlü insanlık haklarından mahrum kaldılar. Bunu TRT 1 "Kırılma Noktası" haber programıyla bir kere daha uzun uzadıya gözler önüne serdi. TRT ödüllerin en güzeline layık bu programı 3-5 kere daha göstermelidir. Filistin'deki dram şüphesiz ki vicdanı olan herkesi rahatsız etmekte. Onun için Şarm el Şeyh'de Mısır devlet başkanı Hüsnü Mubarek'in ev sahipliğinde Filistin devlet başkanı Mahmud Abbas, İsrail başbakanı Ariel Şaron ve Ürdün devlet reisi Abdullah bin Tallal'ın iştirakiyle bir araya geldiler. www.haberkuşağı.com haber portalinin yazdığına göre zirvede barış ümidi doğmuştur. Hatta görüşmeler o kadar sıcak geçmiş ki Şaron Abbas'ı kendi çiftliğine bile davet etmiş. Hadise Mahmud Abbas'a açılmış bir kredidir. Bu fırsatı iyi değerlendirirse milletine hizmet etmiş olur. Muhakkak surette Filistinli grupları ikna etmelidir. İsrail de o yeni utanç duvarından derhal vaz geçmeli. İnsanlık demirperdeden kurtulmuşken İsrail şimdi beton perde ile milyonlarca Filistinli'yi temerküz kampına topluyor. Keza taraflar taş ve mermi saldırlarından da vaz geçmeli. Her iki taraf da geçmişi arkada bırakarak yepyeni bir geleceğe yönelmeli. Filistin ve İsrail barışı sadece kendilerine değil, bütün bölgeye lazım. Türkiye'ye gelince. Yeni vizyondaki Türkiye neden Şarm el Şeyh'de yoktu, zirve neden İstanbul'da yapılmadı? Abdullah Gül orada olmalıydı. Vakit tamamen geçmiş değil. Barış belgesinin altında bizim de imzamız bulunmalı. Türkiye dahil müdahil bütün devletler bu sefer kesinkes barışı temin etmeliler. Yarım asrı aşkın zamandır kan akıyor. Kime ne faydası oldu? İsrail'in toprakları genişledi fakat huzuru kaldı mı? Filistin gerçekten devlet olabildi mi? Sulh, barış hükümlerin en güzelidir. Barış, diyalogla temin edilir. Başlayan bu diyalogla yeni bir devre girilmeli. Herkesten çok Filistinli çocukların, kadınların buna ihtiyacı var.
.
Türk, Kürt, Arap vs...
10 Şubat 2005 01:00
Türkiye'nin, Türklerin başı hep dertte olsun isteniyor. Başımızda bir gaile olsun ki dönüp etrafımıza bakamıyalım. Başımızda kara bulutlar dolaşmasa barış, dostluk ön plana çıkacak. Bu da Türkiye'nin güçlenmesi demek olur. Dünyaya hükmedenler, Türkiye alabildiğine büyüyüp zenginleşsin istemez. Başımız hep birileriyle dertte oldu. Bu birileri daima komşumuzdu. O komşularımızın çoğu da dün aynı toprakları paylaştığımız milletler. Yunanistan, Bulgaristan, Suriye, Kıbrıs Rumları, Ermenistan, hatta Sovyetler zamanında Gürcistan. Şimdi Ermenistan ve kısmen Kıbrıs dışında bütün ihtilaflar, düşmanlıklar dostluğa döndü. Tabiî bu dönüş kendiliğinden olmadı. Siyasi iktidarlarımız bu yönde güzel çalışmalar yaptılar. Böylece bölgemiz son 175 yıldır yaşanmadığı kadar bahar havasına kavuştu. Bu havanın bazılarına gayet iyi geleceği bazılarını ise hasta edeceği malumdur. Onun için her ân başımıza yeni dertler sarılmak istenecektir. Hükümetin, askerin buna karşı çok uyanık olması gerekir. Başımıza sarılması muhtemel yeni gaile Kuzey Irak. Son zamanlarda lüzumsuz bir didişme içindeyiz. Barzani veya Talabani bir laf ediyor, dışişleri bakanımız veya bakanlık sözcüsü hemen cevap yetiştiriyor. Kimdir bu adamlar? Irak'taki iki partinin başkanı. Irak'taki iki sıradan parti başkanı bir çok rüyalar görebilir. Tabanlarına mesajlar verebilirler. Onların her dediğini ciddiye almaya lüzum var mı? Hele hele yaptığımız iyilikleri ikide bir başlarına kakmak! Hiç güzel değil. Muhatap aldıkça büyütürüz. Görmezden mi gelelim? Aksine çok iyi takip edelim. Onlar çok rahat kullanılabilirler. Ezilmişlik duygusu içindeler. Bu duyguyu taşıyanların istismar kolaydır. Onun için bize düşen eski düşmanlıkları dostluğa çevirmişken yeni düşmanlıkları engellemektir. Zıtlıkları değil, müşterek tarafları ön plana çıkartalım. Biz bir zaman Yunanlıyı, bir zaman Bulgarı, bir zaman Rusu, bir zaman Arabı, bir zaman Kürdü vs. vs. hakir görme durumunda değiliz. Herkes kendi milletini daha sever. Bundan daha tabii de bir şey olamaz. En kolay yol savaştır. İki taraf savaşa tutuşur, biri mağlup olur, iki taraf kaybeder. Barışta ise iki taraf kazanır. Asarız keseriz ağzı küçüklere yakışır fakat Türkiye gibi sorumluluk sahibi devletler böyle konuşmazlar. Hatta Kandil dağındaki eşkıyadan dolayı ABD ile bozuşmak dahi düşünülmeye değer. Amerika'yı bazı mevzularda sıkıştıracaksak daha esaslı sebepler bulmalıyız. Şimdi yapılacak olan ne? Bağdat'taki Arap, Süleymaniye'deki Kürt, Kerkük'teki Türkmen, Açe'deki Müslümandan daha uzak değil. Oralara giderek ne iyi ettik. Bu gidiş gelişler daha da sıklaşmalı. Dünya küçülmüş. Oralara gitmeli ama "savaş tsunamisi"ne duçar olmuş Irak halkına da kucak açmalı, Bağdat'a, Süleymaniye'ye, Kerkük'e de gitmeli. Açe'ye Osmanlı Sultanının fermanı, saydığımız illere ise kendileri gitmişti. Başbakanla dışişleri bakanını iş adamları heyetleriyle beraber o eski vilayetlerimizde din kardeşlerimizle, eski vatandaşlarımızla aynı fotoğraf karelerinde görmek istiyoruz. Bunu yapmak Kerkük'e askerle girmekten daha zordur. Mühim olan zoru başarmak. Zorlukları aşmak mecburiyetindeyiz. Önce niyet, sonra karar sonra icraat
.
Yer yüzü kaymak tuttu
11 Şubat 2005 01:00
Böyle bir salınıp durmalar hariç tutulursa İstanbul'a uzun senelerdir kar düşmüyordu. Son senelerdeyse giderek bereketlenmekte. Bu sene geçen seneden fazla yağdı, uzun sürdü. Herhalde seneye daha da fazla olur. Bol kar yağan yarım asır evvelinin İstanbul'u nüfusun az, ağaç ve yeşil alanın fazla olduğu dönemlerdi. Karın hiç yağmadığı veya az yağdığı zamanlarsa adeta işgal ve talan günleri. Bu dünya incisi şehir, son yıllarda yağmur ve kar yağışı bakımından giderek zenginleşti. Çok değil 20 yıl evvel her yaz barajlar çekilmiş olur, o gündeme sıkça su problemi girerdi. Çünkü İstanbul'da su gerçekten problemdi. Ramazan aylarında bile musluklar, ev halkına günlerce utanarak bakardı. Onun için bu günlere şükür. Kar bol yağıyor. Yaz bereketli olacak, barajlar su dolacak. Buna rağmen heyecanlı muhabir haberi nasıl veriyor? "Beyaz kâbus!.." Laf ola beri gele. Bu tabir güzel değil. Bunu söyleyenler kâbusun ne olduğunu bilmiyorlar. Halbuki asıl fark edilmesi gereken çocukların kardan adam yapmayı bilmedikleri. Kar yağmaya yağmaya hayata kattığı renkler unutulup gitmiş. Kömür gözlü havuç burunlu kardan adamlar şimdi bize küs olsalar gerek. Yeni nesiller onların torunlarına sahip çıkmıyorlar. Karın yağmasıyla son senelerde normal iklim şartlarına yeniden kavuşur olduk. Kardan kelebekler göçmen kuşlar misali yeniden geldiler. Bir yerde ağaç yoksa kuş da yoktur, sincap da yağmur da kar da. Karsız, yağmursuz, kuşsuz hayvansız, arısız, kelebeksiz hayat çorak ve zevksizdir, yavandır. İstanbul'un ağaçlanması yağmuru ve karı geri getirdi. Şimdi o ağaçlar hayvanlarını da beklemekte. İstanbul daha da ağaçlanmalı. Ancak, vesilesi doğmuşken değinmeden geçemeyeceğiz, Palmiye, İstanbul ağacı değildir, bu ağacı tercih yanlış oldu. Şimdi de sarıp sarmalanıyor ki bahara çıksın. İstanbul'un ağacı, erguvandır, akasyadır, manolyadır, ıhlamurdur, çınardır, iğdedir, at kestanesidir, çamdır, duvarlarda mor salkım, bahçelerde fil bahridir. Palmiyeler, İBB'nin yanlış uygulamaları oldu. Bir de yanlış projesi var. Hayırsız adaya semâzen heykeli dikmek. Çok hayırsız bir düşünce. Bir kere o sembol Konya'nın. İkincisi Hz. Mevla'nın dönüp dönmediği en azından tartışmalı bir konu. Karla ilgili diğer fikirlere gelince: Bir kış ülkesi olduğumuz halde dünkü ve bugünkülerle kar için yazılan şiirler iki elin parmakları kadar bile değil. Kar Şiirleri Güldestesi mümkün mü? Şüpheliyiz. Karla yaşamaya alışacağız. Yalnızca Sibiryalı, Finlandiyalı değil, Erzurumlu, Vanlı, Kafkaslı da karla yaşıyor. Onların 6 değil, 8 ayı kış. Onun için İstanbul'un nâzenin havasından kurtulup karlı kışlı havalara alışmalıyız. Batı vilayetleri bundan böyle hesap kitaplarını kara göre yapmalılar. Kar yağdı diye bir hafta tatil olmaz. Senenin yarısı, hatta üçte ikisi kar, kış, buz, üstüne üstlük bir de yoksullukla geçen şehirler ne yapsın? Yer yüzü kaymak tutmuş... Karsambaç yiyenler, bunu hâlâ bilenler var mı acaba? Kar, aynı zamanda Türkçe'mizde bir deyimdir, "kar gibi beyaz". Bu sözle neler anlatılmaz ki!.. Ay ışığında ayak basmamış karda bata çıka, terleye terleye gıcır gıcır yürümek, nasıl bir duygudur plaza çocukları bunu bilmez. Fikir hayatımızın fukaralaşmasında karsız kışların payı yok mu dersiniz? Karsız hayat, kârsız hayattır.
.
Türkmenistan, kardeş ülke
17 Şubat 2005 01:00
Türkmenistan, 6.5 milyona yakın nüfusa sahip. Dağılımı şöyle; Türkmen Türkleri, yüzde 94, Özbek Türkleri 2, Kazak Türkleri 1, Ruslar 1.8, diğerleri 1.2... Türkmen Türkçe'si resmi dil. Halkın yüzde 92.8'i sünni Müslüman, yüzde 5.1 Hıristiyan. Türkmenler, Türklerin Oğuz boyundan geliyor. Ülke 1860'da Çarlık Rusya'sının hakimiyetine girmiş, 1924'de Türkmenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurulmuş. Türkmenler, Göktede mevkiinde Ruslara karşı mücadele ederken 29 bin şehid vermişler. 1927'de Türkmen lideri Cüneyd Han Sovyet kuvvetleri karşısında son çatışmasını da kaybedince ülkeyi terk etmek zorunda kalmış. Türkmenistan uzun SSCB işgalinden sonra 27 Ekim 1991'de bağımsızlığını ilân etmiştir. Başkanlık sistemiyle yönetilmektedir. Devlet başkanı, Sapar Murat Türkmenbaşıdır. Türkmenistan'a her gidişimizde bu kardeş ülkeyi biraz daha gelişmiş buluyoruz. Burada 6 bin gibi çok az sayıda Türkiye Türkü yaşamakta. Türk şirketleri inanılmaz işlere imza atmışlar. Çalık Holding'e bağlı Gap İnşaat, Aşkâbâd'ın önemli bir yüzdesini tek başına inşa etmiş. Diğer şirketlerimiz de keza yüz akı eserler vermişler. Ortaya konan mimari gerçekten şahsiyetli. Çimento, tekstil ve kâğıt fabrikasına kadar dev kompleksler yapılmış. Bunlardan bazılarına Türk şirketleri, Türkmen devleti ve yabancı markalar hissedar. Çalık grubunun son eseri, Türkmen Sement/Çimento fabrikasıyla Yaşlık Kâğıt Fabrikası oldu. Ahmet Çalık'ın Türkmenbaşı nezdinde itibarı yüksek. Türkmen devlet başkanının bir Türk müteşebbisini şu sözlerle takdimi hepimizi fevkalade memnun etti: "Ahmet Çalık, Türkmenistan'da bir çok inşaatlar yapıyor. Biz onun yaptığı işlerden çok memnunuz. Hiçbir yerde haramlık ve rüşvetçililk yapmadan, yaptırmadan çalışıyor. İnşaatları pahalı yapmıyor, dünya fiyatlarına uygun yapıyor." Türkmenbaşı'nın açılıştaki şu sözleri ise tarihi vesika hükmündeydi: "Özellikle Türk kardeşlerimize söylemek istiyorum. Biz kanımız bir olan iki devlet bir millet, eski zamanlar burası Oğuz Han'ın yazlık yerleriydi. O zamanlar, Hazar Denizinden dolayı burası dağ etekleri ormanlarla çevriliydi. Oğuz Han Sır-Derya'da kışları geçirirdi, burada ata vatanda yazları yaşardı. Tabiat değişti sular çekildi, fakat halkın aklında kaldı ki burası 'Oğuz Han'ın yaşadığı yerlerdir. Bizim köklerimiz bir. Şimdi Türkler buraya gelip çimento fabrikası inşa edip bize yardım ediyorlar. Ben size, Türk kardeşlerime bir kez daha derin minnettarlığımı bildiriyorum. Burası ata vatanınız, burada dedelerinizin kanı var, sizin için de bizim için de mukaddes toprak." Türkmenbaşı'nın bu samimi sözlerini Türkmen Milli Müzesindeki şu 3 harita desteklemekte. Haritalardan birinin üzerinde "Büyük Selçuklu Türkmen İmparatorluğu" diye yazmakta, ikinci haritada Anadolu Beylikleri Türkmen Beylikleri olarak gösterilmekte, üçüncü haritanın üzerinde de "Büyük Türkmen Osmanlı İmparatorluğu" yazmakta. Türkmenistan, Türkmenbaşının gayretleriyle dilini Rusça'dan ayıklamakta. Türkiye Türkçesi ile Türkmenistan Türkçesi her gün biraz daha kaynaşmakta. Türk televizyonlarını takip etmekteler. Bu bakımdan televizyonların aşırılıklardan kaçınarak ortak dilin kurulması için dikkatli olmaları lazım. Ayrıca Türk kablolu kanalında Azeri televizyonu gibi Türkmen ve diğer Türk Cumhuriyetleri televizyonları da yer almalı. Türkmenistan, her bakımdan yeniden inşa oluyor. Bu inşa oluş, Aşkâbâd'ın merkezinden başlamış çevreye doğru yayılmakta. Buna rağmen daha çok iş var. Şehirlerarası yol ve trafik düzeni diye bir kavram henüz gelişmemiş. Başşehrin muntazam caddelerine mukabil şehir dışındaki yollar tekrar yapılmaya muhtaç. Başkentte kadınların yol kenarlarında toz toprak içinde temizlik yapmaları da yürek sızlatıcı. Türkiye'den 2500 km ötede Orta Asya'nın ortasında bir küçük Türkiye daha var. Bu ülkenin güzel insanları tarihte çok çekmiş fakat bütün acılara rağmen dillerini, dinlerini, an'anelerini unutmamışlar. Türkiye'ye karşı hangi kardeşlik hisleriyle dolu olduklarını bizzat hürmetli Türkmenbaşı dile getiriyor. Artık Ankara siyasetinde sıra Orta Asya'ya gelmiştir. Başbakan sayın Tayyip Erdoğan tez zamanda iş adamlarıyla birlikte Orta Asya'ya gitmeli. Gezinin ilk konağı da Türkmenistan olmalı. Türkiye, vaktinde olması gereken şekilde yerini almazsa boşluğu başkaları doldurur. Dedelerimiz, büyüklerimiz, Sultan Sencer, Hoca Yusuf-i Hemedanî bizi beklemekte.
.
Nereye gidiyoruz?
18 Şubat 2005 01:00
Bütün bu olanlar bir çürümenin, bir kokuşmanın mı haberi? Ne oluyor, nereye gidiyoruz? TGRT'de Serap Ezgü'nün sunduğu "Sizin Sesiniz" başta olmak üzere bazı televizyon programları, insanı dehşete düşürecek cinsten dramatik hayat maceralarını nakletmekte. Şöyle düşünüyoruz. Bu programlar demek ki içtimaî bir ihtiyaca cevap vermek için doğdu. Anlatılanlar bazen vahşet, bazen ihanet, hemen her zaman vicdansızlıklarla dolu. Bu programları yapanlar, belki seyredenler nasıl uyuyabiliyor. Şu var ki bu programlar bugün itibariyle televizyonların en işe yarar verimleri. O programcılar ombudsman görevi yapmaktalar. Bir bakıma sosyal doktorlar. Televizyonlarda kadını erkeğiyle bir kısım vatandaşlarımızın hangi dejenerasyon sınırına dayandıkları gözler önünde. O programlar, çığlık çığlığa ailenin tehlike altında olduğunu haber vermekte. Yalnızca televizyonlardaki mi? Daha neler var. Hepsini yaşamaktayız. Gasp, hırsızlık almış başını gidiyor. Kendilerine çocukların emanet edildiği çocuk yurtlarında o çocukları korumakla mükellef devlet memurlarının yapmadığı rezalet kalmamış. Bir başka rezaletse 18 yaş sınırı. 18 yaşını bitiren çocuk kapı önüne bırakılmakta. Sokak çocukları, tinerciler, alkol, kumar, uyuşturucu, fuhuş almış başını gidiyor. Balık baştan kokar. İlk defa bir eski başbakanla bakanları yolsuzluktan dolayı hakim önünde. Generaller, kuvvet komutanları, Yargıtay başkanları yolsuzluktan yargılanmakta. Bazı dev ilaç firmaları doymuyor, bazı SSK müdürleri doymuyor. Enerji ihalelerine, SSK ihalelerine süper yolsuzluklar karışıyor. Buna rağmen SSK'lar aynı statüde kalsın diye yürüyüşler yapılmakta. Sanki içi kanalizasyon atığı dolu bir balon aniden patladı da ortalığı pislik kapladı. Televizyon ekranından sokağa, devlet dairesine, üst derece bürokrat ve devlet adamlarına kadar her tarafı lime lime. "Kara mizah" diye bir tabir vardır. Bu da tam zıddıyla "kara gerçek". Toplum şu ân kendine dört bir yandan tutulan aynalara şaşkınlıkla bakmakta. Cevabı aranan soru şu: Kim, nerede, niçin hangi hatayı, işledi ki... Bunlar yaşanmakta. Bunlar yaşanırken bir başka kepazelik "zorunlu din dersi kaldırılsın" buyruğu. Kim diyor? AB... Bu cemiyet, bu halk kendisi olmaktan çıktıktan sonra AB'ye girilse ne olur, girilmese ne olur? Soruyu tekrarlayalım. Bütün bu olanlar bir çürümenin, bir kokuşmanın mı habercisi? Evet!!!
.
Erkan Mumcu ne yaptı?
21 Şubat 2005 01:00
Isparta milletvekili Erkan Mumcu, Kültür ve Turizm Bakanı iken Adalet ve Kalkınma Partisiyle bakanlıktan istifa etti. Bu kopuş iki bakımdan kayda değer. Birincisi sayın Mumcu, gençliği ve dinamizmiyle karizmatik bir isimdir. İkincisi AK Parti suyundan değildir, bu suya sonradan katılmıştır. Murat Başesgioğlu, Cemil Çiçek, Ali Coşkun, Abdülkadir Aksu, Ertuğrul Yalçınbayır gibi eski ANAP'lı ve Hüseyin Çelik, Necati Çetinkaya, Tayyar Altıkulaç gibi eski DYP'lilerle birlikte AK Parti'de yer almakla bu partinin entegrasyonu için değerli katkıları olmuştur. Uzun yıllar Milli Görüş çizgisinde siyaset yapıp türlü meşakkatlere katlanan genç kadro, yeni bir yapılanmayla milletin önüne çıkarken kendini sigorta ettireceği acentelere muhtaçtı. Onlar, AK Parti vitrininde yer alarak bu teminatı sağlıyor, parti de kendini isbat imkânı bularak vurulmak istenen damgadan kurtuluyordu. Bundan dolayı AK Parti genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan, aralarına katılmak suretiyle partisine hizmet veren bu politikacıların çoğunu bakan, komisyon başkanı vs. gibi mühim mevkilere getirmiştir. Gelmeyenlerse bugün dahi bakanlık beklemektedir, mesela Necati Çetinkaya. Erkan Mumcu, MHP'ye gönül yakınlığı duyan, fakat Turgut Özal takipçisi olmaya çalışan bir ANAP'lıydı. Siyasi bağnazlıkları aşarak siyasetçiyi ortak paydalar etrafında buluşturmak niyetiyle söylemler geliştirmekteydi. Mesut Yılmaz'ın rakibiydi, onu rahatsız etmekteydi. Genel başkanıyla açık-kapalı kavgası çok oldu. Ancak Erkan Mumcu da tıpkı İlhan Kesici gibi risk alamadı, son hamleyi yapamadı. Partinin genel başkanlığına oynayacağına yokuş aşağı giden ANAP kamyonundan yakınından geçen yeni model bir kamyona atladı. AK Parti'nin ihtiyacı vardı, kendisini havada yakaladılar. İki kere de bakanlıkla taltif edildi. İlkinde MEB olduysa da bütün doğrularını bir anda hayata geçirmek gibi gayretlere girince büyük rahatsızlıklar doğdu. Bakanlıktan alındı. Alınışı zaten şüpheyle bakılan partiyi kurtarmak içindi. Tasarruf haklıydı. Buna rağmen Kültür Bakanlığına getirildi. İstifa tarihine kadar da bu bakanlıktaydı. Eğer Mumcu'nun eski partisiyle yeni partisindeki başarılarını mukayese etmek gerekirse "ANAP dönemi" daha başarılıydı denebilir. Az evvel de dile getirdiğimiz gibi Milli Eğitim Bakanlığında zamansız açıklamalarıyla devleti ürkütmüştür. İkinci kere geldiği makama ise ısınmadı. Bunlardan başka bir de parti yönetimi daha da ötesi sayın Erdoğan'la ters düştü. Tayyip Erdoğan'ın partisine hakimiyetiyle Mesut Yılmaz'ın hakimiyeti aynı değildir. Erdoğan tam hakimdir. Bu meyanda Başbakan Tayyip Erdoğan'ın hatasına da işaret etmek lazım. 3 Kasımdan sonra Abdullah Gül başkanlığında kurulan kabine iki-üç değişiklik dışında aynen devam ediyor. Değişiklik gecikmiş ve nihayet bir bakanın hem mevkiinden hem partisinden istifasına kadar vak'alar yaşanır olmuştur. Eğer kabine değişikliği vaktinde yapılsaydı şu hadise olmazdı. Veya en fazla bir milletvekili istifa etmiş olurdu. Erkan Mumcu bundan sonra ne yapabilir? Yeni bir parti kurarsa şansı yoktur, kendini tüketir. ANAP'ın başına geçerse ne yapar? Çok şey yapamaz. Tabela partisiyle ne yapılabilir? Zamanında ANAP'ta kalsaydı genel başkan olup kendi yolunu açabilirdi. Mumcu, şimdi herhalde ANAP ve DYP tabanını toparlamak istiyor. DYP'liler neden arkasından gitsin? Mehmet Ağar, gayet iyi çalışmakta, sorumlu muhalefet yapıyor. DYP bir sonraki seçimde grubuyla TBMM'dedir. Erkan Mumcu DYP'ye girmeyi de düşünmeli. O zaman AK Parti'ye gitmeyen ANAP'lıları da çeker. Böylece ANAP'la DYP'nin fiilen birleşmesine hizmet etmiş olur. Herkesin genel başkan olması şart değil. AK Parti'den adam koparmaya çalışmak ise yakışıksız olur. İki kere bakanlık yaptığı bir siyasi hareketi karalamak da yakışıksız olur. Türkiye uzun yıllar istikrar arıyordu Bugün yaşanan istikrar bir parti istikrarı değil, Türkiye'nin istikrarıdır. Para darlığına rağmen piyasalar çökmüyorsa siyasi istikrardan dolayı. İstikrarı bozmak Türkiye'ye kötülüktür. Onun için Mehmet Ağar böyle bir yola baş vurmadı, transfere tevessül etmedi.. Üstelik Mumcu'yu istifaya teşvik edenlerin ardı sıra gelecekleri de şüphelidir. Nereden, nasıl bakarsanız bakınız bu hadise genç yaşta şöhret olup politika merdivenlerinin üst basamaklarına tırmanmış bir kimsenin başının dönmesidir. Aydın Menderes, İlhan Kesici gibi Erkan Mumcu da aynı resimde yer aldı. Hata büyük. Her partiden onlarca örnek sayılabilecek bu isimlerden bazıları inadından, bazıları hırsından, bazıları aşırı tedbirciliğinden, bazıları geldikleri yeri unutmalarından kendi kendilerini cezalandırdılar. Onların şahsında ülke kaybetti. Şüphesiz ki kaliteli siyasetçi hele vasıflı devlet adamı kolay yetişmiyor. Hep demişizdir "kopan kaybeder". Erkan Mumcu, ciddi kopuşlar gerçekleştirse dahi aynı hakikat mevzubahistir. Ortada bir Ferruh Bozbeyli tecrübesi var. 1969'da 41 arkadaşıyla Adalet Partisinden koptu. Demokratik Parti kısa sürede dağılıp gitti. Sayın Bozbeyli çok senelerdir köşesinde. Süleyman Demirel'se Çankaya'ya kadar çıktı, bugün dahi gündemde. Kopup kaybedenlerin son misali İsmail Cem'dir. Erkan Mumcu, partisinde kalıp yanlışları düzeltmeye çalışsaydı daha yerinde olurdu
.
Aydınlarımız
28 Şubat 2005 01:00
Onunla hava alanında karşılaştık. Hal hatırdan sonra bir sıkıntısını dile getirdi. Rektörün, edebiyat fakültesindeki kürsüsünü lağvettiğini anlatıyordu. Bunu yapan rektör hakkında ağır ithamlarda bulunmaktaydı. Mevzuyu Taha Akyol'un da yazdığını söyledi. Frankfurter A. Zeitung da rektörü kınayıcı mahiyette bir makale yayınlamış. Herhalde alkışlayacak hali yoktu. Ne demek bir kürsünün lağvedilmesi? Mağdur profesör, "Makaleyi fakslasam siz de bir yazı kaleme alır mısınız?" dedi. Göndermesini, inceleyeceğimizi söyledik. Seyahat sonrası faks gelmişti. Dönem, 28 Şubat dönemiydi. Toplum bir kere daha kamplara ayrılmıştı. Alman gazetesi çok ağır yazıyordu. Yazıyı dikkatle okuduk. Haylice suç unsuru vardı. Onları ayıkladıktan sonra olduğu gibi sütunumuza aldık . Halbuki böyle bir davranış hiç adetimiz değildi. Bize emanet olan bu sütunu hiçbir zaman hiç kimsenin kalemine tahsis etmemiştik. Bu defa prensibimizi bozuyorduk. Çok tartışılan bir rektör, bir üniversite hocasını görevden almakla yetinmiyor, kürsüsünü de yerle bir ediyordu. Yazı, gazetede yayınlandıktan aylar sonra bir mahkeme tebligatı aldık. Hakkımızda tazminat davası açılmıştı. Ne var ki rektör kendisi adına değil üniversite adına bizi dava ediyordu, davacı üniversiteydi. Yazının üniversite adına yazılmış olduğunu farz ediyordu. Bu bir tipik "üniversite benim" zihniyetiydi. 105 milyar lira istenmekteydi. Ekonomik kriz ortamına girmiştik. Değil 105 milyar, 105 milyon bile bulunmuyordu. Tebligatı alınca aynı zamanda İslamî bir kuruluşun İstanbul Yıldız'daki şubesinin de başında olan profesörü aradık. Elinde bir delil varsa mahkemeye arz edilmek üzere göndermesini rica edecektik. Toplantıdaymış. Buna rağmen telefona çıktı. Durumu özetledik. Bu profesörü hakkıyla tanımamıza vesile olan çok şaşırtıcı bir cevap aldık. Aynen şöyle demişti: "Rahimciğim ne olursun beni bu işe bulaştırma, adam zaten benimle zıtlaşıyor!" Sanki biz kendimiz için rektör hakkında yazmıştık. Canımız fevkalade sıkıldı, fakat tek kelime etmedik. Sadece mahkemeye delil gerektiğini, bunun için aradığımızı söyledik. Bıkkın bir ses tonuyla bakacağını, bulursa göndereceğini haber verdi. İlk dava reddedildi. Bir süre sonra tekrar bir tebligat aldık. Bu defa davacı, üniversite değil rektördü. Yine 105 milyar istenmekteydi. Gazetemizin avukatları davayı takip ediyorlardı. Nihayet bir gün davanın bittiğini bildirdiler. Mahkeme davacı lehine 500 milyon lira ödememize hükmetmiş. Arkadaşlar buna rağmen temyiz etmişler. O günden bu güne 1 yıldan fazla zaman geçti. Geçen hafta bir icra tebligatı aldık, tazminat miktarı, mahkeme masrafı vs. olmak üzere 1 milyar civarında bir paranın ödenmesi isteniyordu. Dava açıldıktan bugüne kadar kendisine destek verdiğimiz o profesörle birçok kokteyl ve resepsiyonda karşılaştık, sohbetlerimiz oldu. Asla sormadı. Delilden bahsetmedi. "Dava ne oldu, bize düşen bir şey var mı?" gibi basit insanî hasletleri dile getirmedi, kendini zora, zahmete sokmadı. Biz de tek kelime etmedik. Bu arada seçimler yapıldı, hükümet değişti mezkûr kimse milletlerarası İslamî bir teşkilatın başına getirildi. Şimdi Cidde'de. Dava devam ederken bir gün Sepetçiler Kasrında bir kokteyl vardı. Bir bayram öncesiydi. Bir ara rektörle aynı grupta buluştuk. Üç kişi beraberdik. Rektör yanımızdaki iki kişiyle bayramlaştı gidiyordu, durdurduk, "Bir dakika hocam dedik, üç kişinin olduğu yerde iki kişiyle bayramlaşıp üçüncüyü ihmal etmek nerede yazılı? Şöyle bir otur da konuşalım..." Akşamın loşluğu içeriye koyuluk katıyordu. "Bizi tanıyor musunuz?" dedik, "Hayır" dedi. Hakikaten tanımıyordu. Bu kadar yıl yazıp çizen, radyo, televizyon program yapan bir insanı Türkiye'nin en büyük üniversitesinin başındaki kimse tanımıyordu. Konuşmamızdan anladık ki medyayı tek taraflı takip etmekteydi. İsmimizi söyledik. Aceleyle, "Türkiye gazetesindeki Rahim Er mi?" dedi, "Tâ kendisi" dedik, biraz tedirgin olmuştu. En ufak bir nezaketsizlikte bulunmadık. Yukarıdaki hadiseyi aynen naklettik. "Niçin o yazıyı yazmadan bana telefon etmediniz, o şahıs doğru söylemiyor" dedi. Ve uzun uzadıya dediğini delillerle isbata çalıştı. Başka bir şey daha söyledi. Ama bugün uluslararası bir diplomatımız için o cümleyi buraya yazamayız. Neden önce kendisini aramadığımız sorusu haklı olabilir. Fakat biz zamana karşı yarışıyoruz. O şansa daima malik olamıyoruz. Buna mukabil kendisi dava açmadan işin iç yüzünü bize bildirebilirdi. Aynı şekilde sütunumuzda ona da yer verirdik. Konuşmamız hayli sürdü. Rektöre bu denli keskin laikçilik yapmanın yanlışlığını, başörtülülere böylesine peşin hükümle yaklaşmanın sakatlığını anlattık. "Dört duvar arasına kendinizi hapsedip dünya oradan ibaret sanıyorsunuz. Bakınız oturmuş sohbet ediyoruz, birçok konuda da düşüncemiz paralel, diyalogdan neden kaçıyorsunuz?" dedik. Hiç haram yemediğini vs. bahsetti. Karşılıklı telefonlarımızı aldık. Ziyaretine gideceğimizi kendisine söyledik. Bugüne kadar gitmedik. Dava bitmeliydi. Dava bitmeden bir gelişme oldu. O rektör hakkında korkunç bir iddia ortaya atıldı. Bir yabancı ilim adamının kitabından kendisi yazmış gibi kitabına intihal yaptığı söyleniyordu. Çalma ithamını yalanlayamadı. İddia sahiplerini mahkemeye veremedi. Zaten kamuoyu önünde çok tartışılıyordu. Üst makam onu görevden aldı. Şimdi köşesinde. Bunları niçin anlattık? Biri dindar, değilse muhafazakâr bir profesör; diğeri laikçi, değilse ulusalcı bir rektör. İkisi de bu ülkenin insanı. Ne dersek diyelim ikisi de bu ülkenin aydını. İşte aydınlarımızın muhteşem sefaleti. Türkiye'nin problemi okuma yazma bilmeyenler değil, aydınlar. Aydınların muhteşem sefaleti en büyük derdimiz.
.
Irak parçalanır
1 Mart 2005 01:00
Irak işgal edilirken Saddam Hüseyin ordularının müthiş bir direniş göstererek müttefik ordularına kan kusturması bekleniyordu. Bunu bizzat işgale gelen kuvvetler de beklemekteydi. Fakat gelişmeler hiç de öyle olmadı. Bütün dünya bir sürprizle karşılaştı. Irak silahlı kuvvetleri, kısa bir zaman içinde adeta yok oldu. İran'la 8 yıl dişe diş savaşmış, tecrübeli bir ordu kaybolup gitmişti. Basra tarafındaki direniş sayılmazsa işgal orduları neredeyse elini kolunu sallayarak Irak topraklarına girdiler. Bu kolay fetih, işgalcileri zafer sarhoşluğuna kaptırdı. Acaba bu bir taktik miydi? Direniş bilhassa mı olmadı? Meseleye bu tarafıyla hiç bakılmadı. Devrin Irak iktidarı, gelen düşman dalgalarına karşı koyamayacağını anlayarak ordusunu yer altına çekmiş olamaz mı? Böyle bir tahminin yanlış olma ihtimali kadar artık doğru olma ihtimali de var. Irakta bütün aleyhte faktörlere rağmen mukavemet daha bir kuvvetlenmekte. İşgalciler her gün biraz daha zora girmekte. Adına ister milli mücadele densin, ister terör, isterse başka bir şey. Irak'ta sabotaj, kundaklama, intihar saldırısı ve benzeri eylemin olmadığı gün yok. Dün zirveye varıldı, 125 civarında ölü var. Mukavemetçilere, direnişçilere kim yardım ediyor? Onları kim organize etmekte? Şaşırtıcı soruyu tekrarlayalım, Irak ordusu, halkı ve şehirleri mahvetmemek için bilhassa mı Amerikan, İngiliz ve öteki işgal güçlerini topraklarına, içerlere çekerek gerilla, milis harbine başladılar. Bu mümkün olamaz mı? Galiba mümkün. Mümkün ki süper güç ordularına rağmen Irak direnebilmekte. Ne seçimler çare oldu, ne ithal demokrasi, ne başka bir şey. Bir Kürt liderinin Irak devlet başkanlığına gelmesi de yangına benzin sıkmak olacak. Talabani, özellikle TSK'yı yumuşatmak için Laikliğe olmazsa olmazlık vurgusu yapmakta. Bu kurnaz adam, yakında Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılığını da dile getirirse şaşmayınız. Irak'ta iç içe iki savaş var. Biri Iraklıların savaşı, diğeri Kürtlerin gayet ince taktiklerle yürüttüğü bağımsızlık savaşı. Amerika çekilse bu defa da Araplarla Kürtler gırtlak gırtlağa gelecek. Kürtler o zaman bir kere daha bizden yardım isteyecekler. Netice itibariyle meseleye hangi tarafından bakarsanız bakınız ortada bizim için dikkatli olunması gereken bir manzara var. Bundan sonra "ABD ile aramız mı bozuluyor?" sözleri daha da abartılacaktır. O söz bir taktik olabilir. Kusurlu, mahcup çıkartılmak istenmekteyiz. Türkiye'ye kusur yüklenecek ki 3 Mart tashih edilsin. Washington şüphesiz ki devleti, ordusu, gücü kalmamış bir ülke karşısında çaresiz duruma düşmek istemez. Irak daha karışıyor. 125 civarında ölü Ankara'yı düşündürmeli. Ankara bütün ihtimallere göre her şeyi yeniden gözden geçirmeli. Irak'a yeniden çekilmek isteneceğiz. Hiç bir şey olmazsa Kerkük karıştırılarak mecbur bırakılabiliriz. Irak, parçalanmaya doğru gidiyor. Görünen o ki eski tahminlerin aksine 3 değil 2 parça olma ihtimali daha kuvvetli. Temenniler, hakikatleri değiştirmeye muktedir değildir. Ankara istediği kadar Irak'ın toprak bütünlüğü desin. Başkaları ise parçala ve hükmet diyor. Tarih hep böyle seyretti. Bir kere daha seyrediyor.
.
Başbakan "Kara Kıta"da
2 Mart 2005 01:00
Türkiye'nin bugünkü en büyük avantajı istikrarıdır. İstikrarın kaynağı güçlü siyasi yapı. Ancak güven ortamı yalnızca siyasi çoğunlukla elde edilmedi. İçeride iskisadi tedbirler alınmadan evvel dışarıdaki itibar yükseltildi. AK Parti, daha hükümeti kurmadan Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve arkadaşları Avrupa başkentlerini dolaşıp projelerini anlattılar. Daha sonra bu ziyaretler, hükümet kurulduktan sonra defalarca tekrarlandı. Keza ABD ziyaret edildi, Rusya ziyarete edildi, bazı Ortadoğu ülkeleri ziyaret edildi. Başbakan en son Endonezya'daydı. Şimdi de Afrika'da. Önceki hükümetler zamanında da bu kadar sık olmasa bile saydığımız ülkelere gidilirdi. Fakat Endonezya, Malezya vs. gibi, Afrika da ihmal edilmiştir. Oysa tıpkı Endonezya gibi Afrika memleketlerinde de Türklerin tarihten gelen büyük itibarları var. Endonezya ve çevresindeki memleketler gibi Afrika'daki Müslüman memleketlerde de yakın tarihlere kadar İslam Halifesi sıfatıyla Osmanlı padişahları adına hutbe okunurdu. Hâlâ devam ettirenler olabilir. Afrika denince biz hep kuzeyi ile alakadar oluruz. Biz Türkler için Afrika, Mısır, Libya, Cezayir, Tunus ve Fas'tan ibarettir. Halbuki bir orta Afrika ülkesi olan Sudan'a kadar uzanıp asırlarca adaletle idare etmişiz. Kudrete bakınız ki Azerbaycan'ı da Somali'yi de aynı paşa almıştır, Özdemiroğlu Osman Paşa. 1508'de fethederken de "1911'de terk ederken de oralarda şehidler verdik. Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı alıp emaneti mukaddeseyi hilafet müessesesi ile birlikte İstanbul'a getirmesi başlı başına tarihi bir hadisedir. Yavuz Sultan Selim, "Mısır'ı aldık amma Sinan'ı verdik" sözüyle büyük kumandanı Sinan Paşa'nın şahadetine müteessir olmuşsa da netice çok büyüktür. Trablusgarp Harbinden sonraysa Afrika ile adeta her türlü alakamızı kestik. Kıta yarısına kadar hükümdarlığımızda olduğu halde. Bizden sonra oralar batılı sömürgecilerin at oynattığı, misyonerlerin adam avladığı bâkir topraklar haline geldi. Sonunda da o acı gerçek oldu. Afrikalı düşünür, kısacık cümlesiyle her şeyi anlatıyor. "Misyonerler, Afrika'ya geldiğinde onların elinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı, bize gözlerinizi kapayıp dua edin dediler, kapadık, bir süre geçip gözlerimizi açtığımızda bizim elimizde İnciller onların elinde topraklarımız vardı". Ecdadın bizzat gittiği veya tesirinin uzandığı her yere varmak zorundayız. Bu bizim tarihi, milli dini, ekonomik ve insanlık borcumuz. Onun için Afrika ziyareti isabetli olmuştur. Geç kalınmış bir ziyaret. Türk müteşebbisi Orta Asya gibi Afrika'ya da girmeli. Afrika ekonomik göstergelerimizde yer almalı. Dünyada var olduğumuzu isbat zorundayız. Bu sebeple kabuğumuza çekilemeyiz. Afrika'yı tekrar keşfetmeliyiz. Zenginleştikçe istikrarımız artar. Biz zenginleşir fakat paylaşırız, diğerleri zenginleşse de doymazlar
.
Danimarka'ya dikkat!
3 Mart 2005 01:00
Bertel Haader, Danimarka Eğitim Bakanı. Hükümetinin büyük ortağı Liberal Parti'nin güçlü isimlerindenmiş. Partisi liberal ama kendisi farklı kafada. Her bakan oluşta yabancılarla uğraşmayı huy edinmiş. Asimilasyon için elinden geleni yapıyor. Öncülük ettiği önceki düzenlemelerle bayağı mesafe almış. Son hüneri yabancıları Hıristiyanlaştırma projesi. Proje resmen böyle bir isim taşımıyor ama varacağı sonuç orası. Danimarka'da 60 bini Türk, 300 bin Müslüman yaşamakta. Haader gibilerin derdi bu yabancılar. Müslüman kalmalarına tahammül edemiyorlar. Adı geçen bakan bir kanun tasarısı hazırlamış. Kanunlaşırsa Müslüman çocuklar da aynen Hıristiyan çocuklar gibi 9 yıl boyunca mecburi olarak İncil eğitimi alacaklar. 9 yıl bir dinin telkinleri altında kalan körpecik çocuklar, hangi bilgi birikimiyle kendi dinlerini muhafaza edebilirler? Aynı zamanda din eğitiminden sorumlu bakan da olan Haader, "Hıristiyan olsun olmasın her çocuk İncil dersleri alacak, İncil menkıbeleri öğrenecek" diyormuş. Haber, Danimarka'da çıkan Türk gazetelerine ait. Temenni ederiz ki yalanlansın. Fakat çok zor. Çünkü taslağın arkasındaki asıl cambaz, koalisyona dışarıdan destek veren Halk Partisi. Bu parti, kilit durumda olduğundan dediğini yaptırıyor. Tasarısının meclisten geçme ihtimali çok yüksek. Hadise tam bir rezalet. Bir taraftan Kopenhag kriterleri diyeceksiniz, bir taraftan böylesi işler sergileyeceksiniz? Hem de ne zaman? AB'nin Türkiye'ye dayatma yaptığının ertesinde. AB, "zorunlu din derslerini kaldırın" diye abes üstü saçma bir dayatmayla Ankara'nın karşısına dikilme fütursuzluğunu gösteriyor. Alın işte din dersi. "Kopenhag kriterleri" deyip duruyordunuz. Kopenhag neresi? Danimarka'nın başşehri. Fakat hale bakınız ki AB medeniyetinin başşehrinde hukuk devleti değil de çoğunluk zorbacılığına tevessül edilmekte. Ankara haberi asla hafife almasın. Kopenhag kriterlerinin merkezinde on binlerce çocuk ailelerine rağmen din değiştirmeye sürükleniyor. Bertel Haader, Danimarka'da bir zihniyetin temsilcisi Bu çağ dışı zihniyetin yaptığı yanına kâr mı kalacak? Türkiye, bu tasarıyı geri çektirtmelidir. Kanunlaşırsa iş işten geçer.
.
Eylemler, 1968'i hatırlatıyor
9 Mart 2005 01:00
Ülkede her şey güllük gülistanlık değil. Fakat vatandaş yarınından emin. Türk parası, para olma haysiyetine kavuştu. Makro planda dev hamleler yaşanmakta. En mühimi enflasyonun düşmüş olması. Daha da düşeceğini ümit etmekteyiz. Bütün bunlara rağmen refah tabana yayılmadı. Ceplerde para yok. 3 Kasım seçimlerinden 3 gün önceydi... Müstakbel başbakanla istikbali konuştuk. O gün AK Parti Genel Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan, iktidara geldiklerinde ilk 3 yıl vatandaşın cebinin para görmeyeceğini söyledi. Bize verdiği bu haberi daha sonra değişik zaman ve zeminlerde de dile getirdi. Nitekim geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada 2005 ve 2006'nın refah yılı olacağını dile getirdi. Vatandaş, bu sözlerin farkında. Sabırla bekliyor. Çünkü vatandaş da hükümetin elinde sihirli değnek olmadığını bilmekte. Bir dokunuşla yılların ihmal, hata, peşkeş, borç ve kötülükleri ortadan kalkamaz. Bugün en büyük avantajımız siyasi istikrar. Siyasi istikrar, ekonomik istikrara yol açtı. Dünyadaki itibarımız fevkalade yüksek. Yatırımcılar hem Türkiye'den yurt dışına gitmekte ve hem de yurt dışından Türkiye'ye gelmekte. Yarım asra yakındır sürüp duran AB'den müzakere tarihi alınması bile başlı başına bir başarı. Burada hükümetin başarılarını tek tek sıralayacak değiliz. Zaten başarıların da yanlışlıkların da herkes farkında. Buna rağmen toplama bakılır. İyilikler hatalardan fazla... Böyle olduğu halde şu günlerde hava karartılmaya çalışılıyor. Sokağa baktıkça 1965-1968 arasını hatırlıyoruz... İktidarda tek başına Adalet Partisi var. Süleyman Demirel başbakan. Yüzde 5'lik kalkınmayla bir darbeyi yaşamış memleket sür'atle gelişmekte. Ama ne yazık ki 1969'da AP tam ortasından bölündü. Sebep 1968 olayları. Masum gençlik gösterileri şeklinde başlayan eylemler ihtilal teşebbüslerine kadar gitti. Ne kalkınma kaldı, ne tek başına iktidar. Endişemiz o ki birtakım kirli niyetliler bu günleri o günleri benzetme peşindeler... Sanki o siyah beyaz film tekrar vizyona sokulmak isteniyor. Eylemci kadınların hırpalanması ondan, köhnemiş SEKA'da ısrar ondan, dünya kadınlar gününün ideolojik hırçınlığa bürünmesi hep ondan. AK Parti'den istifalar bile istfham uyandırıcı... Hükümet çalışıyor, iyi niyetliler, şüphesiz ki öyle ancak şer odakları da çalışmakta. Her şey basit olaylar şeklinde başlar. "Yollar yürünmekle aşınmaz" fakat bir bakılır ki yürünecek yol kalmamış. Allah, o günleri bir daha göstermesin. Tedbir alınırsa olmaz. Bizim nesillerin 1968'leri unutmamız mümkün değil.
.
Bir mektup
10 Mart 2005 01:00
Önce şu mektubu okuyalım: "Merhaba, Ben Gülyaz, 16 yaşındayım ve size bu mektubu yazmak içimden geldi. "Ermeni Tehciri" doğum günüm için hediye edilmişti. Her gün okuyup anneme anlatırdım. Bu kitabı okumaktan çok gurur duyuyorum. Okumadan önce her Fransız gibi soykırıma ben de inanmıştım. İnanmak istememiştim ama gerçek diye kabul etmiştim. Fransızlar tabii ki Türkleri suçluyorlar. Haksızlığa kızıyorum. Keşke kitaptaki bütün bilgileri herkes öğrenip inansa. Bu konuda Jacques Chirac'a uzunca ders vermenizi çok isterim. Hepinize çok teşekkür ediyorum ve selamlarımı yolluyorum. Gülyaz." Mektup, TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu'na hitaben yazılmış. Prof. Dr. Halaçoğlu'nun "Ermeni Tehciri" isimli kitabını BKY-Babıali Kültür Yayıncılığı, çıkartmıştı. Bu kitap nasılsa biri eliyle doğum gününde Gülyaz'a ulaşmış. Fransız vatandaşlığına giren bir ailenin çocuğu olduğu anlaşılan Gülyaz, mektubu bir Fransız şehrinden gönderiyor. Gülyaz soyadı. Adını yazmamız uygun olmayabilir. Bir delikanlı. Bu delikanlının samimi ifadelerinden anlaşılıyor ki Fransız mekteplerinde bütün karşı koyma arzularına rağmen propagandanın tesirinde kalmış ve istemeye istemeye soykırıma inanmış. Sonrasını biliyorsunuz. Kitap eline geçince bölüm bölüm okuyup annesine anlatmış. Cümleye dikkat etmişsinizdir, "bu kitabı okumaktan çok gurur duyuyorum". Belli ki nefes alıp rahatlamış Fransız vatandaşı olduğu halde öğretmenleri, arkadaşları kim bilir neler demekte. Mektubu neden buraya aldık? Yurt dışındaki Türk nüfustan bile propagandalara kananlar vardır. Bir kitap bir Gülyaz'ı kurtardı. Ya diğer on binler ne olacak? Bırakınız Avrupalıları, dünyalıları, Ermenileri kendi çocuklarımızı bile kaybetmeye başlamışız. Birinci sebep bunu haber vermek için. İkincisine gelince herkes konuşur, en büyük de tezimizdir, üstelik de doğrudur, "bırakalım bu mevzuu tarihçiler tartışsın!!!". Öyleyse nerede ilmi çalışmalar. Neden bu gibi eserler desteklenmez? Neden Türkiye'yi tanıtma denince hep dans, gösteri, davul, zurna hatırlanır? Neden bu meselenin romanları, hikâyeleri, piyesleri, destanları yazılmaz? Yazılmaz çünkü hiçbir teşvik, ödül, destek yok. Şu kitaba dahi BKY sahip çıkmasaydı, unutulup giderdi. Ama çerden çöpten kitaplar yüz binler basılır da böylesi değerli eserler hâlâ 2 binlerde seyrederse Ermeni meselesi başımızı daha çok ağrıtır. Ne olur gelin... Ermenilerin şarkta, Yunanlıların garpta, İtalyanların, Fransızların Cenup'ta, İngilizlerin vs. İstanbul'da yaptıkları için edebiyat yarışmaları düzenleyelim. Düşmanlık için değil. İnsanlığa ortak miras olsun, hakikatler su yüzüne çıksın diye. Fakat her dalda birinciye bir daire verilecek. Ödül böyle olur. Diğer dereceler de buna yakın olmalı. Bunu devlet yapabilir. Ne diyoruz? Kitaplı kalkınmadan geçmeyen hiçbir kalkınma kalıcı olamaz.
AP, Nasreddin Hoca'yı tanıyor mu?
11 Mart 2005 01:00
Türk milletinin yetiştirdiği dahilerden biri de Nasreddin Hoca'dır. Nasreddin Hoca merhumun nükteleri Türk dünyasının her tarafında anlatılıyor, fakat böyle bir dehayı dünya tanımıyor. Eğer Avrupalı, bizim William Shakespeare'i bildiğimiz kadar Nasreddin Hoca'dan haberdar olsaydı AP'nin şu polisi kınama kararı karşısında "hırsızın hiç mi suçu yok?" dediğimizde kastımızı anlarlardı... Hoca'nın evine hırsız girmiş. Hadiseyi haber alan komşular, açık kapısının önünde toplanmışlar, her kafadan bir ses gelmektedir: -Hocam, kilidi neden daha sağlamından takmadın? -Neden kapıyı dayaklamadın? -Neden o kadar derin uyudun? Sorular uzayıp gidince Hoca, karşı soruyu yapıştırır. -Yahu komşular insafa gelin, suçlu sadece Hoca mı, hırsızın bir suçu yok mu? 6 Mart günü polis, gösteri yapan kadınlara karşı iyi davranmadı. Keşke o manzaralar yaşanmasaydı. Zaten niyet, dünyaya bu manzarayı göstermekti. Polisin oyuna gelme ihtimali çok yüksek. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. 6 Martta gösteriler yapılıyor. Sebep bir gün sonra AB troykasının toplanacak olması. Şüphesiz ki o kadınlar da kullanılmakta, kışkırtılmakta. Geçmişte hep böyle yapılmıştı. Gösteri, açılan bayraklardan, fotoğraflardan belli ki ideolojikti. Buna rağmen tekme, tokat, cop, dayak çok yakışıksız, yersiz. Hiç kimsenin gördüklerinden memnun kaldığını tahmin etmiyoruz. Ancak polis de insan. Polis dediğiniz nihayetinde 20'li yaşlarında gençler. Bu gençlerin üzerine dalgalar halinde insanlar gelirken heykel gibi hissiz durmaları çok zor. Onun için Avrupa Parlamentosu'nun Türk Polisini "aşırı kaba davranış" göstermekle suçlaması tarafsız bir tavır değildir. Hiç olmazsa daha kibar bir dil kullanabilirlerdi. Göstericilerin hiç mi suçu yok, bütün suç polisin mi? Neden İçişleri Bakanlığı'ndan veya Emniyet Genel Müdürlüğü'nden bilgi alınmadan kınama yoluna gidildi. Eğer bilgi alınsaydı kanaatleri daha değişik olurdu. Dayandıkları delil, ekrandaki görüntüler. Peki kınamacılar, gösterinin bütün bandını baştan sona izlediler mi? AP, Türk polisine karşı yargısız infaz yapmıştır. Avrupa'da bunların daniskası görülüyor. O zaman neden sesleri çıkmıyor? Türk Polisi 200 binlik bir kitledir. İki kişi yüzünden bir koca camiayı suçlamak haksızlık.
.
Çanakkale geçilseydi
17 Mart 2005 01:00
Meşhur sözleriydi, "Çanakkale geçilmez!" dedelerimiz bunu demiş ve hakikaten Çanakkale geçilmemiştir, geçilememiştir. Böyle dedikleri için değil, böyle inandıkları için, inançlarının gereğini ödedikleri için. Bedel olarak 253 bin şehid vermek suretiyle. Öyle ki bu harbin her 10 şehidinden biri yedek subaydır. O zamanlar lise mezunları yedek subay olabiliyordu. 1915 yılında iki Türk okulunun lise son sınıfları mezun verememiştir. Biri çok bilinir, Galatasaray Lisesi. Diğeri hiç bilinmez, Erzincan Askeri Lisesi. Bu iki lisenin son sınıf talebeleri topyekun şehiddir. Bırakınız 253 bini şu tablo dahi başlı başına destanlıktır. Yüz binlerce genç insan, Çanakkale ve Gelibolu topraklarına düşerek hayatlarını vermişler. Şüphesiz ki yaralı olup da daha sonra ölenler de var. Bu 253 bin Türkiye için çok önemli. Şöyle izah edelim. Osmanlı Türkiye'si böyle bir taarruza maruz kalmasaydı bu gençlerle kalkınması başka türlü olurdu. Türkiye o gün sadece şehid vermedi. Yetişmiş kadrolarını da kaybetti. Ne var ki o gençler, o ordu, o millet bir derin şuur idrakine sahipti. Çanakkale bir kapıydı. Eğer o kapı geçilir, o surlar aşılırsa İstanbul düşecekti. İstanbul'un düşmesiyle de Anadolu elden giderdi. Çanakkale geçilseydi Türk milleti, esarete düşerdi. Bu sebeple o mübarek ve mukaddes savaşın kahramanlarına karşı ödenmez borçlarımız var. Yalnız tarihi doğru olarak vermek, çarpıtmamak lazım. Çanakkale tek başına dahi bir millet için şeref olmaya yeter. Onu yanlış anlatmak şehidlerin kemiklerini sızlatır. Bu sene Çanakkale'ye karşı alakayı memnuniyet verici çapta buluyoruz. Ancak endişemiz filmlerle çarpıtmalar yaşanması. Hümanizm milli olanı sarsmamalı. Buna sebebiyet verilmemeli. Zaten bir başka alanda hümanizm adına lüzumsuzluklar yaşamaktayız. Hani nerede ise Anzak askerlerine, vatanımızı işgale gelen düşman askerlerine şükran duyulacak. Halbuki onlar yok etmeye gelmişlerdi. Yenemediler, yenildiler ama böyle muamele görmekteler. Hayır, onların mezarlarını tarümar edelim demiyoruz. Böyle bir barbarlık kimsenin aklından geçmez. Şehidlerimiz gölgede kalmasın, onların hakkı yenmesin. Onlar sanki suç işlemiş muamelesi görmesin istiyoruz. Öyle bakınca emperyalizm devam etmekte. O gün dünyanın dört bir tarafından toplanıp sömürmek için geldiler, şimdi de kültürel sömürü yapmaktalar. Hamaset değil hakikat. Hakikatı taş gibi de olsa görelim üzerinde düşünelim. 253 bin şehidi rahmet ve minnetle anıyoruz. O kahramanları yetiştiren anaları babaları minnet ve dualarla anıyoruz. Vatan Çanakkalelerle vatandır. Yoksa arsa değil. Bize bu vatanı bırakanlara kıyamete kadar gelen nesiller de minnet duyacak. İşte bu minnet duyguları körelsin, ayıplansın diye o ihanet lafları bir tahakküm, bir istihza cümlesi olarak kullanılmakta, "vatan, millet, Sakarya". Kim bu değerleri hafife alırsa haindir. Bugün bunu yapanlar yarın da Çanakkaleyi aynı şekilde küçültmeye kalkarlar. Onun için Anzak'ın ön plana çekilmesi kaygı vermekte. Hem vatan, hem millet, hem Çanakkale, hem Sakarya mübarektir. Sakarya'nın hep yüzüstü sürünmesini isteyenler o şekilde gevezelik yapmaktalar.
Şehzadebaşı Karakolu
18 Mart 2005 01:00
Bir zamandır dikkatimizi çekmekteydi, şimdiki adı Adnan Menderes Bulvarı olan Vatan Caddesi'nden yoncaya doğru otomobille çıkarken Edirnekapı Şehidliği'nin batı yamacında mezarlar görür olduk. Eskiden orası bir arazi görünümündeydi. Evvelsi gün baktık aynı yerde bir de abide yükseliyor. Bir abide ve yamaç boyunca sıralanmış şehid kabirleri. Artık E 5'ten geçenler ve E 5'e çıkanlar şehidlerle göz göze gelecekler. Dünkü haberler, bu manzaranın sırrını çözdü. Yol yapımına giden Çanakkale şehidlerinden bazı kahramanların yattıkları yerler tekrar düzenlenmiş. Dahası da var ki bu fevkalade mühim. 47 Yıllık bir fasıladan sonra aynı kabristandaki karakol şehidleri de yâd edilmeye başlanmış. Devleti âli Osman'ın Harbi Umumiyi kaybettiği kat'iyyet kesbedince payitahta girmiş İngiliz askerleri, Harbiye ve Bahriye Nezaretlerini işgalin ardından sabaha karşı Şehzadebaşı Karakolunu basarak uykudaki 6 Türk askerini süngüleyip şehid etmişler. Bu katliam, bu millet tarafından 1958 yılına kadar törenlerle hatırlanır. Fakat millet, önce halk sonra da toplum olmaya yüz tuttukça unutulmaya başlanır. 1958'den sonra böyle bir tören yapılmaz. Tâ evvelsi güne kadar. Evvelsi gün tarihi bir fotoğrafa şahid olduk. I. Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon, İstanbul Valisi Muammer Güler, İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş ve asker, gazi ve İstanbullular'dan bir hey'et Şehzadebaşı Karakolu şehidlerinin huzurunda saygı duruşundalar. Çünkü...O altı şehidin defni ile o mezarlığa şehidlik denmeye başlanır. Şehidler, bugün de oraya gömülmektedir. Şehidlerimiz, orada ölüler arasındaki gerçek diriler gibi yatmaktalar. Evvelsi günkü törenin öncesi de var. Katliamın vuku bulduğu karakol çevresi temizlettirilir. Daha sonra da yeniden başlanan bu tören yapılır. Tören, muhakkak ki yalnızca I. Ordu Komutanı Tolon Paşa'nın fikri değil. Genelkurmayımızın tasvibi olmadan icrası imkân dışıdır. Tarihe karşı, şehidlerimize karşı kadirşinaslık gösterilmiştir. Şehidlerin huzurunda bir konuşma yapan Kurmay Albay Burhan Hasırcı'nın sözleri ise bu memlekette dün, bugün ve yarın yapılan her nevi kötülüğün unutulmadığı ve unutulmayacağının billurdan ifadesidir: -İngilizler, Türkleri tarih boyunca Anadolu'dan atma fikrini taşımıştır. Karanlıklar içindeki İngiliz askerleri, bir yılan sessizliği ve tilki kurnazlığıyla karakolu kuşatarak askerlerimizi şehid ettiler. Bu tören, bedendeki ruh gibi bütün her şeye rağmen cemiyette asil bir ruhun içten içe yaşadığını göstermekte. Elbette, şehidimize, gazimize, mazimize, hatıramıza, vatanımıza, ezanımıza sahip çıkacağız. Biz, yerden bitmedik. 18 Mart 1915 Çanakkale Zaferi, Osmanlı devletinin var olduğu devrin bir eseridir. 16 mart 1920 de Osmanlı devletinin var olduğu bir devrin eseri. 16 Mart 2005'teki tarihi tören ve 18 Mart 2005'teki 90. Yılında Çanakkale anmaları ise Türkiye Cumhuriyeti devrinin eserleri. Bunlar nedir? Devlet hayatının sürekliliğine ait işaretler..
.
Coğrafyanın tsunamisi
28 Mart 2005 01:00
Bugünkü gençlerden çoğu için SSCB meçhul bir kısaltmadır. Halbuki Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği anlamına gelen bu 4 harf, 15 sene evveline kadar dünyanın ikinci süper gücüne işaret ediyordu. Dünyaya komünizm ihraç eden ve meşhur Kızılordusuyla çevreye korku salan bu güç, 15 sene evvel dağıldı. Buradaki "dağıldı" kelimesine dikkat etmeli. Dağıtılmadı, dağıldı. Son SSCB devlet başkanı Mihail Gorbaçov, dünyayı "yeniden yapılanma" anlamına gelen Rusça bir kelimeyle tanıştırdı, "perestroika". SSCB'nin bitme sürecine girdiğini müşahede eden Gorbaçov, devleti tekrar inşayı hedef alarak onu yumuşak bir geçişle hemen hemen hiçbir zarara uğratmadan kurtardı. SSCB'nin dağılması Rusları için son değil, kurtuluş olmuştur. Bu neticeyle hem dünya komünizan bir tehditten kurtuldu, hem de Ruslar, Rusya Federasyonu ismiyle ana gövdeyi kurtardılar. Ne var ki bu kurtuluşlar bir başka noktada boşluk bıraktı. SSCB, dünya dengesinde terazinin diğer kefesini meydana getirmekteydi. İşte bugün Asya coğrafyasında yaşanan kargaşanın püf noktası da burada. SSCB'nin tarih sahnesinden çekilmesiyle doğan boşluğun yol açtığı fırtına yeni kopmaya başlamıştır. Tıpkı...Tıpkı Osmanlı devletinin tarih sahnesinden çekilmesiyle doğan boşluğun açtığı ziyanlar gibi. Konuyu bir soruyla biraz açalım. Osmanlı devleti de bir yeniden yapılanmaya gidemez miydi? Sırf bu soru açısından bakıldığında Osmanlı yöneticilerinin böyle bir ferasete sahip olmamaları eksikliktir. Ancak, onlar bunu yapamazlardı. Osmanlı coğrafyasında ana vatan ve sömürge kavramı yoktu. Bu sebeple hedef, bütünü kurtarmaktı. Devrin erkânı da bunu yapmaya çalıştı. Bir başka söyleyişle Osmanlıda anavatan Anadolu'dan ibaret değildi. Bu sonradan ittifak edilmiş bir fikirdir. Dolayısıyla Osmanlı yönetiminde olanlar haklıydı. Bütün mülk anavatandı. Yahut şöyle de düşünmek mümkündür. Tanzimat bir yeniden yapılanma arayışıdır, cumhuriyet yeniden yapılanmadır. İşte bu Osmanlının tarih sahnesinden çekilmesiyle ağırlıklı olarak 4 bölge bugün de devam eden sarsıntılara maruz kaldı. Balkanlar, Kafkaslar, Orta Doğu ve Akdeniz havzası. Irak ve Filistin'de şu gün yaşananlar o boşluğun eseridir. Kırgızistan olayları ise SSCB'nin dağılmasının eseri. 1 ay kadar evvel Türkmenistan'daydık. Heyette bulunan şimdi tv yorumcusu eski büyükelçi Yalım Eralp, bize Amerika, "burayı rejimi değiştirsin diye zorluyor" dedi. O günlerde ortada hiçbir anormallik yoktu. Şimdi ise Kırgızistan'dan sonra hepsinin adı geçer oldu. Aslına bakarsanız Gürcistan ve Ukrayna diye lafa başlamak yenidir. Gürcistan ve Ukrayna'yı Kırgızistan'ın takip edeceğini o sırada hiç kimse söylemedi. Kimse de böyle bir malumata sahip değildi. Hadise en zayıf eski SSCB ülkelerinden birinde başlamıştır. Dikkat edilecek husus şudur. Sovyetler dağılırken bu devlet başkanları yine yerlerindeydi. Bugün hareket tâ Moğolistan'a Azerbaycan'a, Belarus'a kadar sıçramıştır. Acaba gaye, eski Sovyet cumhuriyetlerine demokrasi getirmek mi yoksa Rusya Federasyonunu yeniden süper güç olma hayalinden tamamen uzaklaştırmak mı? Maksat ilki, gaye, diğer başka niyetlerle birlikte ikincisidir. Eski Sovyet Cumhuriyetleri diken üstünde. Uralların doğusu, batısı güneyi karışacak gibi. Esas gümbürtü bizatihi Rusya Federasyonu karışırsa çıkar. Unutmayalım. Bugünkü Rusya Federasyonu dünyanın en geniş coğrafyasına sahip devlettir. Bu devlet 20 ayrı ülkeden meydana geliyor. Vladimir Putin'le birlikte Rusya Federasyonu, sembolden öteye geçemeyen BDT denen Bağımsız Devletler Topluluğu harekete geçmeye başlamıştı. Anlaşılıyor ki demokrasi gelecek, hürriyet gelecek diye SSCB tam manasıyla dağılacak. Artık bu dağılma değil, dağıtma olacak, bütün neticeleriyle birlikte ortadan kaldırılacak. Bu dağıtmadan ziyan görecek iki devlet Rusya Federasyonu ve Türkiye Cumhuriyetidir. Hele hele Rusya Federasyonu da aynı sürece tabi tutulmaya kalkışılırsa işin sonunun nereye varacağını, bunun bize hangi zararları açacağını şimdiden tahmine çalışmak ve tedbirler almak lazım. Asya'da, sadece Rus nüfuzu değil, Türk nüfuzu da kırılmaya çalışılıyor. Peki Aktör kim? Soros Vakfı bunu tek başına yapacak kudrette mi? Yoksa o taşeron firma mı? Bu plan BOP'un neresinde? Neden şu günlerde Masonlar çok satan gazetelerde, hacimli kitaplarda arzı endam etmeye başladılar? SSCB Çarlık Rusyasının devamıydı, Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğunun devamı. Çarlık çöktü. SSCB dağıldı. Şimdi dağıtılıyor. Osmanlı çöktü. Sevr ise batının vazgeçmediği projesi. Üstelik bazı devletlerin Lozan'ın altında imzaları yok. Coğrafyanın tsunamisi geliyor. Ne dersiniz AB gemisine bir ân evvel atlama gayretinin altında bu endişe mi yatmakta? ..... Lütfen BKY Web sitesini ziyaret ediniz: www.bky.com.tr
.
Yamalı bohçaya dönmesin
29 Mart 2005 01:00
Hatadan dönmek fazilettir. Yeni TCK'nın ihtilaflara yol açan maddeleri tekrar TBMM genel kuruluna geliyor. Bu maddeler, daha ziyade basın-yayınla alakalı olanlar. Haber alma hakkı, haber yapma hakkı ve fikir hürriyetini ihtiva ve ihata etmekte. Buna dair çalışmalar, Adalet Bakanlığında sürdürülüyormuş. Bir benzer çalışma da iktidar ve muhalefet partilerine mensup vekillerden meydana gelen bir komisyon tarafından icra edilmekteymiş. Bu komisyon, yeni TCK'nın ihmal ettiği veya üzerinde hakkıyla durmadığı konuların TCK'ya dahil edilmesi için çalışma yapmaktaymış. AK Parti'den yapılan açıklamaya göre iki çalışma da önerge tarzında genel kurula iniyormuş. Sözümüzün başında da dediğimiz gibi hatadan dönmek fazilettir. İnat ve lüzumsuz ısrar kaybettirir. Bu bakımdan gelişmeler müsbet. Fakat bir temel kanun düşününüz ki 75 yılda bir yapılabiliyor. O da bu kadar münakaşaya yol açıyor. Bu münakaşalar sonunda da meclise önerge denen teklif verilecek. "Şu sayılı kanununun şu sayılı maddesinin değiştirilmesine dair kanun". Türk hukuk mevzuatı böylesi özürlerle, ayıplarla, çirkinliklerle doludur. Madem ki değiştirmeler, ıslah çalışması yapılacak o halde adamakıllı gerçekleşsin. Evet iktidar cephesinden gelen itiraz doğrudur. Herkes zina maddesine kapıldı, sonunda da çarpıldı. Dünyaya nizamat verenler kendileri için hazırlanan kanuna bakmadılar. Bu bakımdan kusur sadece kanunu yapanlarda değil, onun muhatapları, medya mensupları da kusurlu. Bu doğru, lakin maksada hizmet etmiyor. Maksat, milletimize yaraşır dört başı mamur bir ceza mevzuatı tanzim etmek. Bunu hayata geçirme fırsatı kaçmak üzere. Bu ıslah istasyonu son durak. 31 Aralık tarihine kadar tehir yapılsın. Kanun, itirazı olan herkesin görüşü alınarak uygulanabilir hale getirilsin. Ayrıca kopya kokan, çelişen, boşlukta yer işgal eden maddelerin gereği yapılsın. Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in dediğine katılmak mümkün değil. Dediğinden anlaşılan şu. İlk elde itirazlara sebebiyet veren maddeler düzeltilir sonrasında doğan boşluk ve aksamalar Yargıtay ictihadlarıyla telafi olur. Bu göç değil ki yolda düzelsin. Hatta "yasa" da değil kanun. Bu kanun bir medeniyet projesinin parçası olarak büyük bir iddiayla hazırlandı. Fakat aceleye geldi. Hatadan dönülmüşken, kuru inatlaşmaya izin vermemişken şu iş yarın tekrar tekrar dönüp o maddeyi de değiştirelim, buna da ilave yapalım, zaruret, mecburiyet ve zaman israfına aralık kapı bırakmasın. Bırakılırsa TCK da anayasa gibi yamalı bohçaya döner.
.
Kimin hazinesinden kime yardım?
30 Mart 2005 01:00
Bir vatandaş milletvekili seçildikten sonra bir başka partiye geçebilmeli mi? Bu soru demokrasi tarihimiz kadar eski. Üzerinde çok tartışıldı, çok konuşuldu. Sonunda da 1982 Anayasası yasaklayıcı hüküm getirdi. Artık bir kimse vekil seçildiği partiden gayri bir partiye transfer olamayacaktı. Bu madde yerden göğe kadar haklıydı. Zira dürüst politikacı olarak ünlenmiş liderler marifetiyle 11'ler denen olaylar yaşanıyor, otel lobilerinde tıpkı futbolcu satılır gibi milletvekili satılıyordu. Şu kadar farkla ki futbolcu meşru yoldan milletvekili gayri meşru yoldan satılmaktaydı. İşte böylesi illegal, yollarla hükümetler kuruldu. O hükümetler milletin başını dertten derde soktu. Onun için 1982 Anayasası haklıydı. Fakat bu haklılık '90'lı yılların ortalarına kadar sürebildi. Bu tarihte anayasada değişiklik yapıldı. Yeniden transfer dönemi açıldı. Transfer kelimesini geniş anlamda alıyoruz. Seçildiği partiden bir başka partiye geçmenin tamamını kastetmekteyiz. O madde değişmemeliydi. Uzun yıllar sonra böyle bir ahlaki mecburiyet gelmişti. Fakat ömürlü olmadı. Halbuki transfer veya başka partiye geçme, seçmene saygısızlıktır. Bir partiye oy veren vatandaşın oyunu tam zıddı bir partiye taşımaya kimin ne hakkı olabilir? Son seçimlerde seçmen meclise iki parti gönderdi. Zahiri sebep koalisyona öfke. Neticede bunun büyük ağırlığı da var ama temel sebep, yüksek baraj . Barajın yüzde 10 olması en sonunda bugünkü siyasi dalgalanmaları tekrar huzurlara taşıdı. Birtakım milletvekilleri seçildikleri partiden koparak bir başka partiye gitmekteler. Bir milletvekilinin buna hakkı olamaz. Partisini beğenmeyen siyasetçinin iki hakkı vardır. Ya istifa eder veya bağımsız olur. Çünkü yüzde 90 milletvekili kendi faziletinden değil partisinin markasından dolayı Ankara'ya gitmekte. Şu günkü manzara eskisinden daha az kötü değil. Sağda da solda da bazı vekiller partilerinden kopup bazı tabela partilerine gidiyorlar. Gidemezler mi? Ahlaken iki şıktan birini tercih etmeleri gerekir. Lakin anayasa engel olmuyor. O halde gidebilirler. Herkesten üstün fazilet beklemek olmaz. İyi de sonuçta olan, yine millete olmakta. Bu defa da tabela partilerine trilyonlar akacak. İşte buna kimsenin hakkı yok. Kim, niçin kuruşa muhtaç vatandaşın parasını tabela partilerine veriyor? O partilere kesinlikle karşı değiliz. Mücadelelerini yapsınlar. Yaşasınlar, yollarına devam etsinler. Seçimlere girsinler, o zaman hazine yardımı almaları hakları. Bugünse öyle bir hak ve meşruiyet yok. Onun için iktidar ve muhalefetin kanuna karşı hile hükmündeki bu transferli, akçeli işleri önlemek gayesiyle tedbir alması yerindedir. Hazine imkânı bu kadar mı beleş? Devletin malı hâlâ mı deniz?
.
Kiralık vicdanlar
8 Nisan 2005 01:00
Haberin kaynayıp gitmesinden korkarız. Haber şu, 4 bin Türk genci Amerikalılar hesabına savaşmak için Irak'a gitmişler. İçlerinden bazıları daha sonra nedamet duyarak geri dönmüş. Türk medyası da çok muhtemeldir ki Türk resmi makamları da bu pişman olan paralı askerlerin itirafları üzerine rezaletten haberdar olmuşlar. Şayet böyle ise çok yazık. Hadise korkunçtur. Bir başka memlekette olsa yer yerinden oynar. En azından 4 bin genç elden gitmiş demek. Bu gençlerin isyan edip Kandil Dağına çıkanlardan ne farkı var? Onlar da aynı nüfus kâğıdını taşımakta. Komşumuz Irak işgal ediliyor. Amerikan askerleri ölüyor. Bunun üzerine işgal kuvvetleri ilan veriyorlar. Bizim gençler de o ilanları görerek dolar karşılığı vicdanlarını kiralıyor, Amerikalılar yerine ölmeye gidiyorlar. Suç evvela bu gençliğin vicdanlarına mâneviyat alt yapısının döşenememesinde. İkinci olarak da işsizlikte. Komşumuz, gün geliyor bir sebeple işgale uğruyor. İşte bizim demekten hicap ettiğimiz bu gençler işgalciler hesabına o bölgeye paralı asker olarak gidiyorlar. Aksini düşünelim. Anadolu işgal edilseydi de Iraklı gençler işgalcilerle birlikte bize kurşun sıksalardı ne derdik? Anzaklara dediğimiz gibi "centilmenler savaşı" mı derdik? Onların heykelini mi dikerdik? İşgalcinin ABD, Rusya, İran olması önemli değil. Önemli olan bir kısım gençlikteki vicdani çöküş. Evet, bu bir çöküştür. İnsan açlıktan sürünse de böylesine bayağılaşamaz. Paralı katillerin de mazeretleri var. Korkarız ki Irak'a kaçak yollardan gidenler itirafçıların dediğinden de fazladır. Aynı olsa bile nerede ise bir kolordu miktarında illegal asker yollamışız. Eh, artık ABD'nin, Bush'un Ankara'ya sitem edecek hali kalmadı. İşte tezkerenin reddine rağmen 4 bin aslan gibi, çakı gibi kahraman Türk genci ölmek için emirlerine vermişiz, daha ne isterler? Türk dışişleri, askeri ve sivil istihbarat, bu ne yaptığını bilmez sergerdeleri toplayıp getirmelidir. Getirildiğinde görülecektir ki o gençlerin çoğu ya tecilli veya asker kaçağıdır. Bir çoğu üniversite mezunudur, yabancı lisan biliyordur. Bir yanda kapkaç, gasp, bir yanda kiralık vicdanlar. Peki, bu ne suçu? Askeri suç mu, ekonomik suç mu, ahlaki suç mu? Yalnızca kalıp düşünülür, ruh ihmal edilirse varılacak nokta budur.
.
Yükselen milliyetçilik
11 Nisan 2005 01:00
Şimdilerde yükselen milliyetçilik konuşulmakta. Ne oldu da birden bire millî çıkışlar yaşanmakta? Merak mevzuu bu. Asıl sorulmayan sorularsa daha derin merakları taşımakta. Türkler, ırkçılığa mı kayıyor? Anti semitizm, anti Amerikanizm mi gelişiyor? Bu tahlillerin arkasındaki hayretin sebebi ırkçı kitaplarla komplo teorisi kitapların rağbet görmesi. O kadar da değil. Mersin ve Trabzon'da yaşanan hadiseler. Mersin'de nevruz günü bazı çocuklar eliyle Türk bayrağı yakılmaya çalışıldı. Bu çirkin harekete verilen tepki tahminleri aştı kantarın topuzu Trabzon'da kaçtı. Trabzon olayları bir alarmdı. Sorular da ondan sonra geldi. Çünkü milliyetçiliği besleyen kitaplar satmasa da komplo teorisi taşıyanlar ve Nazi kitapları alaka görmekteydi. Aydınların ciddi kaygıları bundan sonra başladı. Zira, Türkiye, 6-7 Eylül 1955'te birtakım feci olaylara sahne olmuştu. Bu müessif hadiselerin çıkış sebebi bir yalan haberdi. Neticede Türkiye Rumları, yüzlerce yıldır yaşadıkları toprakları terk ederek Yunanistan'a gitmiş, ne buralı kalmış, ne oralı olmuş ve fakat kesinlikle mağdur olmuşlardı. Mersin olayları da ne olduğu nasıl başladığı, hatta nasıl geliştiği çok net bilinmeyen menfur bir hareketti. Bugün Türk aydınlarındaki endişe üç boyutludur. İçeride anti semitizm denen bir Yahudi aleyhtarlığının başlaması, anti Amerikancılığın düşeceğine tırmanışa geçmesi ve 15 yıl devam eden düşük yoğunluklu savaşta Türk ve Kürt vatandaşların PKK terörü ve onun meydana getirdiği çevre şartlarından şiddetle kaçınmalarındaki başarının bu defa tekrarlanamamasıdır. Herkesin asla unutmaması geren hakikat şu, bu millet, bir imparatorluğun devamıdır. Başkaları, bir çok eza-cefa aşağılanmayı hazmedebilir ama Türkler hazmetmez. İsyan şiirlerindeki çığlık bundandır. "Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar" ile "Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!" gibi. Daha onlarca örneği var. Türkler, ne medeniyet adı altında gelenlerin canavarlaşmasını istemekte ve ne de kendi vatanında paryalaşmak. Bu duygular infilak ederse maazallah felaket olabilir. Peki kabahat kimde. Kesinlikle Kürt kardeşlerimizde değil. Kürtlerle Kürtçüleri en kesin hatlarla birbirinden ayırmalı. Kürtçüler, bölücü çalışmalarıyla çok tahrik ettiler. İsrail, Türklerin de mukaddes belde ve mabedleri olan şehir ve mekânları 50 yıldır incitmekte, Türklerin dünkü vatandaşı, bugün din kardeşi olan Filistin Arapları, tarihte nadir rastlanır kötülüklere maruz kalmakta. Bu yaşananlar Türklerin vicdanını kanatmaktadır... Türkiye'de yaşayan herkes Türk üst kimliğine sahiptir. Bu kimlik dünkü Osmanlı kimliğinin muadilidir. Irkçılık ilkelliktir. Türkçülük, yakın tarihte kalmış bir kavramdır. Ancak vatanperverlik daima var olacak geniş bir mefhumdur. İçine din, dil, toprak ve vazgeçilmez bütün değerler girer. Türklerin üzerine sürekli gelinmesi meşru müdafaa refleksine yol açmakta. Onun için ilgili herkesin çok dikkat etmesi gerekir. Bakınız Amerikan medyasında şu gün dahi Türklere "nankör" iması yapan makaleler çıkmakta, diziler Türklerin itibarıyla oynamakta, Mescid-i Aksa aşırı sağcı Yahudiler tarafından işgalle tehdit edilmekte. Irak'ı işgal eden ABD, İngiltere, Filistin'i işgal eden İsrail, Kürtçüler ve tabii ki AB temsilcileri dikkat etmeliler. Ancak aynı şekilde milliyetçiler, Kuvva-yı milliyetçiler, ulusalcılar, ülkücüler, vatanperverler ve konuşan ve yazan herkes de dikkat etmeli, sorumlu olmalı. Enflasyonu tekli rakama düşüren, kalkınma hızında dünya rekoru kıran, iş adamlarıyla Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar yayılan, İslam âleminde sözü geçen, AB'den müzakere tarihi almış, sadece Amerika'da 10 bin çocuğu lisans üstü eğitim alan 75 milyonluk dev bir ülkeyi içerden veya dışardan tökezletmek isteyen çokları olabilir. Bu oyuna gelmek bu millete en büyük kötülüktür. Onun için Türkçülük de Kürtçülük de anti semitizm de anti Amerikancılık da sadece zararımıza olur. Biz, uzak yakın her meseleyi görüşerek, konuşarak çözmek zorundayız. Neşemizi de kederimiz de, sevincimizi de öfkemizi de ölçülü biçimde ortaya koyacağız. Öfkeyle kalkan ziyanla oturur. Bakınız I. Cihan Harbi şartlarında neler yaşadığımız halde 1915 Ermeni tehcirinin sıkıntılarını temizlemekle meşgulüz. Bir kere düşmüşüz. Tam da ayağa kalkarken kimse geri itenlere yardımcı olmasın. Hisler değil, akıl, şuur ve bilgi ön planda olmalı.
.
Cezayir'in Osmanlı hasreti
12 Nisan 2005 01:00
abancılaşmış aydınlarımız, ya anlamıyorlar veya anlamak işlerine gelmiyor. Onun için Türkiye'nin Orta Doğuda ne işi var, Afrika'da ne işi var? Gibi sorular sormaktalar. Türkiye'nin Orta Doğu'da, Afrika'da, Kafkaslarda, Balkanlar'da çok işi var. Bu saha Osmanlı Coğrafyası. Bu sahayı mutlaka nüfuzumuz altında tutmak zorundayız. Bu bizim Anadolu'ya kapanıp kalma veya dünyaya açılma meselemizdir. Küçüklüğe rıza veya devleşmeye azmetme niyeti. Böyle bir strateji Avrupa'yla, dünyayla entegre olmamıza da mani değil. Bundan dolayı Türk başbakanı, dışişleri bakanı, iş adamları bu sahadalar. Bu yüzden Suriye'ye de yakınız, Sudan'a da. Dışişleri bakanımız Abdullah Gül'ün Cezayir ziyareti, dediğimiz ve demediğimizle bütün gerçeği ortaya koymakta. Sayın Gül, Cezayir'de cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika tarafından devlet başkanlarına mahsus ağırlama ile misafir edilmiştir. Yemekte yaptığı konuşma ise fevkalade manidardır. "Sizin Cezayir'den gitmenizi biz istemedik. Osmanlı, güçlüydü, fakat aynı zamanda da engin hoşgörüye dayanıyordu. Bu düzeni İngiliz Milletler Topluluğu gibi yeniden canlandırabiliriz. Sizin Afrika'ya açılan kapınız olalım." Sayın Buteflika, ayrıca Cezayir'in BM'de Türkiye'nin Güvenlik Konseyi Üyeliği ile Kıbrıs konusunda da destek olacağına dair de söz vermiş. 1.5-2 yıl evvel "Osmanlı Milletler Topluluğu" diye bir yazı yazmıştık. O günlerde bir davet üzerine Prof. Dr. Yılmaz Altuğ'la aynı yemekte buluştuk. Yılmaz Hoca, açıkladı, meğerse kendisi yıllar evvel bu mevzuda ABD'de doktora yapmış. Akıl için yol bir. Biz de yazımızda Buteflika'nın misalini vermiştik. Mesele Osmanlıcılık yapmak, Osmanlıyı diriltmeye çalışmak gibi tatbiki gayrı kabil düşünceler değil. Fakat elimizin altında 1.5 asırdan 5 asra kadar idare ettiğimiz onlarca devlet ve kavim var. Bu devlet ve kavimlerin Osmanlıdan sonra sömürgecilikten sosyalizme kadar tatmadıkları, yaşamadıkları rejim kalmadı. Hepsi de gördü ki en müreffeh zamanlarını Osmanlı hilali altında geçirmişler. Bazıları bunu itiraf mertliğini gösterdi. Bazıları sustular. Susanlarda ise halklar aynı gerçeği fısıltı halinde dile getirdiler. Bu sebeple bizim Macaristan'dan Yemen'e, Azerbaycan'dan Yunanistan'a kadar eski teb'amız olan milletlerle karşılıklı anlayış içinde dost olmamız, dost kalmamız ve dostluklar geliştirmemiz lazım. Türk-Yunan ihtilafını yıllarca başkaları körükledi. Türk-Ermeni ihtilafını da aynı kaynaklar körüklemekte. Başkasının düşman yapmak istediğini biz dostluğa çevirmeye çalışalım. Bugün Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devletinden bile daha avantajlı durumda. Osmanlı, Orta Asya'ya uzanamıyordu. Şimdi hem Osmanlı Coğrafyası hem Türkistan Coğrafyası üzerinde nakış nakış çalışmamız mümkün. Onun için Cezayir'de Irak'ta, Türkmenistan'dayız. Hükümet tabii ki bunu bizim kadar net ifade edemiyor. Cezayir Osmanlı hasretinde. Şüpheniz olmasın ki hepsi aynı hasrette. Hasret kavuşmanın habercisidir. Fincancı katırlarını ürkütmeden çok akıllı gitmeli. Bir yabancılar var bir de onların beslemeleri. Her türlü kötülük ve iftiraya başvurabilirler. Geri kalmış ülkelerdeki bazı aydınlar, sömürge askeri gibidir.
.
Çin ve Hindistan dünyanın yarısı eder
13 Nisan 2005 01:00
Gelecek bilimciler, geçen asrın sonlarından beri 21. Yüzyılda dünyanın ağırlığının Atlantik ötesinden Asya-Pasifik eksenine kayacağına dair tahminler yürütmekteydiler. Fütürologlar/gelecek bilimciler, falcı değil, onların yaptığı, verileri birbiriyle kıyaslayarak neticeye gitmek. İşte o bilim adamlarının dedikleri yavaştan yavaşa ortaya çıkmaya başladı. Çin ve Hindistan stratejik ortaklığa gidiyor. Çin Başbakanı Wen Jiaban ile Hindistan Başbakanı Manmohan Singh, Yeni Delhi'de bir araya geldiler. Vaki buluşmayla iki devlet, sınır ihtilaflarında karşılıklı tavizler vererek bir anlaşmaya gidiyorlar. Ayrıca iki toplumun refahı için bir çok anlaşmalar yapma yoluna da gittiler. En dikkat çekici olansa stratejik ortaklık. Buna dair de imzalar atıldı. Hindistan başbakanı dünya düzenini yeniden şekillendireceklerini açıkladı. Bu buluşma, atılan imzalar, ortaya konan hedef, son zamanların en kayda değer gelişmelerinden biridir. Muhtemeldir ki istikbalde bu yakınlaşmaya çok atıf yapılacaktır. Dünya düzenini yeniden şekillendirmek çok iddialı bir söz. Konunun ehemmiyetinden dolayı ABD rahatsız oldu. Belki de BOP/Büyük Ortadoğu Projesi böyle bir beklentiden dolayı hayata geçirilmeye çalışılıyor. ABD, Çin devinin önünü kesmek için Orta Doğudan Güney Asya'ya doğru uzanmak istiyor olamaz mı? Fakat herhalde işin içine Hindistan'ın da karışacağı Amerikan politikacılarının görüşlerini de aşmış bulunuyor. Çin bir tehlike olarak görülüyordu, Hindistan'la ortaklığa gideceği de biliniyor muydu? Tabii henüz ortada bir şey yok. Bunlar pembe temenniler de olabilir, iyi hazırlanılmış projeler de.. Amerika elbette ikinci ihtimale ağırlık verecektir. O takdirde oyunu bozma yoluna gider. Neler yapabilir? Pakistan'la Hindistan savaşa tutuşabilir. II. Dünya Savaşında atomla cezalandırdığı Japonya'yı Çin'in üstüne salabilir, Amerika'daki Çin ve Hind nüfusu takibe alınabilir vs... Hadisenin bir de Rusya Federasyonu ile Türkiye'yi alakadar eden tarafı var. Eğer Rusya da böyle bir ortaklığa dahil olursa ortalık gerçekten karışır. Rusya pazarlık yapacaktır. Kimden daha fazla ne koparırsa onun yanında yer alır. Rusya kârlı konumda. Türkiye'ye gelince, böyle bir macerada yer almamız beklenemez. Ya Rusya da dahil olursa? Şartlar, Ankara'yı düşündürebilir. Onun için Washington, Türkiye'yi zinhar küstürmesin. Üstelik ister istemez Orta Asya ülkeleri de etkilenir. Onların etkilenmesi en azından dolaylı olarak bize tesir eder. Dünya ticarette Çin'in çöplüğüne döndü. Şimdi de Hindistan'ı yanına alarak yer küreye yön verme isteğinde. Çin ve Hindistan dünya nüfusunun yarısına yakın. Herkes buna göre düşünsün. Asya Pasifik ekseni süper güç olmaya soyunuyor.
.
Hep "keşke" dendi
14 Nisan 2005 01:00
Dillerde aynı pişmanlık kelimesi "keşke"... İnsan Hakları Komisyonu üyeleri, linç tehlikesi yaşayan eylemcilerle cezaevinde görüşmüşler. Eylemciler "keşke..." ile başlayan pişmanlık duygularını dile getiriyor "zamanlama yanlıştı, keşke bildiri dağıtmasaydık". Hem zaman yanlıştı, hem mekân. Mersin'de bayrak sancısı yaşanırken neden Trabzon? Trabzon'da F Tipi Cezaevi yokken neden bu il? Belli ki doldurulmuşlar. Hep böyle oldu. Genç insanlar, birtakım ateşli vatan kurtarıcıları tarafından kışkırtıldı. Onlar öldü, linç oldu, hapislerde süründü, hayatları kaydı, hayata küstüler. Diğerleri işlerine baktı, hatta köşe oldular, zirveye tırmandılar. Solcu gençler de milliyetçi gençler de aslında aynı ortak kaderi paylaştılar. Herkes kendi açısından vatanı kurtarmaya kalktı. Fakat vatan aynı yerde kaldı, kendileri battılar. Bu gerçeği fark edişleri ise çok geç oldu. Gerçekle yüzleştiklerinde kendi yüzlerini tanıyamadılar, o yüzde yılların ıstırabı ve derin hayal kırıklıkları vardı. '68'in siyah beyaz filmi bir kere daha sahneleniyor. Halbuki kayıp hayatlar, kayıp yıllar bizim hayatlarımız, bizim yıllarımız, bu toprakların erozyonu. Bir hakkı medenice kullanmak varken niyetler ve hareketler saptırılıyor. Kim yapıyor bunu? Bu ülkenin başbakanı bile "düğmeye basıldı" diyor. Kim düğmeye bastı ise o, onlar yapıyor. Bu sebeple ahmaklık edip tuzağa düşmenin âlemi yok. Ne bildiri dağıtmakla vatan kurtulur. Ne engel olmakla. En azından üniversite talebesi olan o gençlerin hiç mi kafası çalışmadı, biri bile soramadı mı, "neden Trabzon, ne işimiz var Trabzon'da, sakın bir Pontus ihanetine alet ediliyor olmayalım?" diye. Herkes ayrı hassasiyetlere sahip. Kürdün ayrı, alevinin ayrı, Türkün ayrı hassasiyetleri bulunmakta. Bunlar konuşulacağına sokağa taşınıp vuruşma ve huzursuzluk çıkartılıyor. Derken ölenler, hapse düşenler, hayatı kayanlar, ardından sökün eden pişmanlıklar. "Keşke yürüyüş yapmasaydık, keşke bildiri dağıtmasaydık, keşke kurşun sıkmasaydık". Her şey berbat olduktan sonra "keşke" demenin kime ne faydası var? Bir milletin hayatında bu kadar keşke fazla: - Keşke Varlık Vergisini koymasaydık, keşke 6-7 Eylül olmasaydı, keşke Menderes ve arkadaşlarını asmasaydık, keşke Deniz Gezmişleri idam etmeseydik, keşke Yılmaz Güney hakimi katletmeseydi, keşke Abdi İpekçi öldürülmeseydi, keşke Veli Can Oduncu'nun hayatına hapishanede kıyılmasaydı, keşke PKK'ya kanılmasaydı, keşke rektörler selama duracak denmeseydi, keşke Kudüs gecesi olmasaydı, keşke 28 şubat yaşanmasaydı, keşke başbakanın kafasına anayasa kitabı fırlatılmasaydı, keşke Irak'a kuzeyden girilseydi, keşke alkollü araç kullanılmasaydı... Bu manzara normal mi? Anormal olduğu için 50 yılda 50 bin insan, 500 milyar dolar kaybettik. "Keşke" diyecek yeni mağluplara ihtiyaç yok.
.
Merhamet peygamberi
21 Nisan 2005 01:00
Sevgili Peygamberimizin birçok üstün hususiyetleri var. O, peygamberler dahil, bütün insanların her bakımdan üstünü. Dünyanın sonuna kadar gelecek hiçbir kimse hiçbir bakımdan O'ndan üstün değil. Allahü teâlâ, merhametlilerin en merhametlisi, kuluna öz anne babasından daha şefkatli. Allahü teâlânın kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı en son Resul olan Muhammed Mustafa -sallallahü aleyhi ve sellem- ise âlemlerin rahmet vesilesi. Peygamberimiz, bu vasfından dolayı bir merhamet ummanı. Efendimizin birçok fazilet ve iyilikleri sayılmakla bitmez. Zaten bizzat kendi ifadeleridir, güzel ahlakı tamamlamak için gelmiştir. Üstünlüklerinin en üstün tarafı ise merhametleridir. Sevgili Peygamberimizin hayatları tedkik edildiğinde en evvel göze çarpan şaşılacak kadar engin sabırları, akıl almaz merhametleri ve tarifsiz güzel ahlaklarıdır. Öfkelenmemeleri, kimseyi incitmemeleri, herkese iyilik yapmaları hep merhametlerinin mahsulüdür. Savaşta kötülük gördüğü düşmana beddua etmesi teklif edildiğinde "bilmiyorlar, bilseler böyle yapmazlar" demeleri meşhurdur. Eşlerine, çocuklarına, hizmetçilerine, komşularına, ve herkese daima merhamet üzredirler. İslamiyet'in kısa zamanda dünyanın dört bir yanına sür'atle yayılmasındaki sır, O'nun bu özelliğindendir. İnsanları renkleri, boyları, soylarıyla değerlendirmemiştir. Nerede ise herkesin bildiği bir menkıbedir, buna rağmen tekrarda fayda var. Bir gün sokakta bir kız çocuğunu ağlar vaziyette görüp de sebebini sorunca bir Yahudi'nin hizmetçisi olan çocuğun zeytinyağı almaya giderken şişeyi düşürüp kırdığını ve korkudan geri dönemediğini öğrenirler. Bunun üzerine çocuğun elinden tutup Yahudi'ye giderler. Yahudi, kapıda şanlı Peygamberi görünce şaşırır. Efendimiz, vaziyeti naklettikten sonra şişe bedelini ödemeye hazır olduklarını, çocuğa ilişmemelerini rica ederler. Yahudi, Sevgili Peygamberimizdeki tevazu ve merhamete hayran kalır ve derhal Müslüman olur. Şu gün insanlığın en fazla muhtaç olduğu merhamettir. İnsanlık merhamet hissini kaybetti. İnsanlık O'ndan, Sevgili Peygamberimizden uzaklaşmakla merhamet, acıma hissinden, hasletinden uzaklaşıp gaddarlık, katılık, zulüm hatta vahşet batağına saplanmıştır. Cinayet, hırsızlık, gasp, kapkaç, dolandırıcılık, bencillik ve daha istenmedik, ne varsa bunların esas sebebi merhametsizliktir. İnsanı insan yapan sadece fiziki tarafları değil, kalbi varlıklarıdır. Sosyalizm, komünizm, kapitalizm, cümlesi insandan bir şeyler aldı götürdü. O'na dönmek, onun ahlakıyla ahlaklanmak, onun ahlakını yaymaktan başka çare yoktur. Reçete onun ahlakı, çare O'nun merhametidir. Eğer merhamet yaşasa, acıma hissi kaybolmasaydı işsizlikler, savaşlar, yoksulluklar bu çapta olur muydu? İnsan, huzursuzluk ve stres girdabına düşer miydi? Bir güzel ecdat levhasıdır ki duvarları süsler: -Ğariki bahri isyanım dahilek ya Resulallah/ isyan denizine batmışım imdat, merhamet ya Resulallah...
.
İmzasız mektup, yargısız infaz
22 Nisan 2005 01:00
Kısa bir süre evvel bu sütunda "Askerliği konuşma vakti" ismiyle bir yazı kaleme aldık. Söylenmek istenenler, iki ana başlık altında toplanabilir. Birincisi mevcut yapıda tadilata gidilerek sürenin kısaltılması. Bu geçiş safhasıdır. İkincisi ise esas görüşümüz, ordunun profesyonelleşmesi teklifi. 500 bin üniversite mezununun profesyonel asker olarak TSK bünyesine alınmasını teklif ediyoruz. Bunları ele alırken de ordunun dövizli askerlik, kısa dönem askerlik, yedek subaylık, koruculuk gibi parçalardan kurtulması gerektiğini dile getirdik, jandarma, yedek subaylık ve astsubaylığın kaldırılmasına işaret ettik. Çünkü ortaya koyduğumuz sistem tamamen farklı. Bu sistemde okuma bilmeyen delikanlı köyden alınıp ona okuma yazma öğretilmeyecek. Ordunun lisan bilen, mesleği askerlik olan elemanları bulunacak. O yazımız, bir değerli astsubay okuyucumuzu çok incitmiş. Aklımızın ucundan dahi geçmeyen ithamlar bize mal edilmekte. Biz astsubaylığa bir şey demiyoruz. Bizim de kıymetli astsubay dostlarımız var. Mevzu, müessese olarak ordu. Çağ teknoloji ve insan kalitesi olarak bir yerlere gelmiş. Her gün onlarca bazen yüzlerce mail alıyoruz. Bedelli askerliğin çıkmasını istiyorlar vs. Biz de bu meyanda fikirlerimizi dile getirdik. Kaldı ki jandarma subaylığı ile bizim de yıldız takarak teğmen rütbesiyle terhis olduğumuz yedek subaylığın da kaldırılmasını da teklif ettik. Şayet böyle bir uygulama çıkarsa mevcut jandarma subaylarıyla astsubayların nasıl istihdam edileceği ayrıca konuşulur. Jandarmanın bilhassa büyük şehirlerde ihtiyaç olmaktan çıktığını herkes kabul etmekte. Keza yedek subaylık, adayın hayata giden yolunu kesmekte. Astsubaylık, ihtiyaç olunan sahalarda sözleşmeli sivil memurluğa dönüşebilir. Bunlar iyisi kötüsüyle şahsi fikrimiz. Üstelik yazıda TSK'nın da kadro azaltarak 500 bine ama tamamen profesyonel hale getirilmesini teklif etmekteyiz. Ortaya koyduğumuz görüşlerden kimse rahatsız olmadı, aksine bir emekli general telefon açarak kendisinin de tamamen aynı görüşte olduğunu söyledi. Fakat zarfın üzerindeki damgadan İpsala'da görev yaptığı anlaşılan bir astsubayımız çok incinmiş. Her şey mümkün, biz anlatamamış olabiliriz, okuyan yanlış anlayabilir. Yadırgadığımız gerçekten saygı ile kaleme alınmış mektupta isim, imza, adres, mail gibi irtibat imkanlarının olmayışı. Bu şuna benziyor, biri size bir telefon açıyor, bir şeyler söylüyor, itham ediyor fakat sizin iki kelime etmenize fırsat vermeden telefonu suratınıza kapatıyor. Halbuki önce dinlemek lazım. Bu imkânlardan mahrum bırakmak, yargısız infaz gibi değil mi? Bir mektup geliyor, bir de bakıyorsunuz ki büyük emek vererek ülkeniz için kaleme aldığınız görüşlerde başka niyetler aranmış. Size ait olmayan fikirleri yakanıza iliştirmeye kalkan insana ulaşmak istiyorsunuz, ne mümkün? Elinizde yalnızca itham dolu satırlar taşıyan dilsiz bir mektup var. İmzasız mektup, yargısız infaz gibimize geliyor. Halbuki telefon açarak da niyet sorulabilir. Kastımız daha sağlıklı, verimli müesseseler. Daha evvel de kaymakamlığın kaldırılması gerektiğini, belediye başkanlığıyla valiliğin birleştirilmesini yazmıştık. Kimse alınmadı. Az evvel dediğimiz gibi başka alınanlar da olmadı. Şu alınganlık dahi bir şeylerin habercisi değil mi? Burada yazmamızın sebebi fikirlerimizi herkesle paylaşmak için. Tabiî ki okuyanlar karşı görüşlerini bildirecekler. Ne var ki lütfen imza. Çekinmeye mahal yok. Bize yazılan emanettir. Emanete ihanet olmaz.
.
Ermenilere Anzak modeli -l-
25 Nisan 2005 01:00
Dünya, küresel birliğe gitmekte. Hemen her devlet barış arayışında. Buna Avrasya'nın eski komünist bloku dahil. O blokun dışındaki Çin dahi bugün sosyalistliğini bir kenara bırakmış, dünkü Maoculuğu aklına getirmeden yer kürenin her yanında ticaret rüzgârları estirmekte. Avrupa yekpâreliğe doğru çabalamakta. Türkiye ile birlikte hemen her Avrupa devleti hatta Akdeniz'de kıyısı olan Fas gibi bazı Afrika devletleri bile AB'ye girme isteğinde. Dünkü iki düşman, komşu Türkiye ile Bulgaristan, yine dünkü iki düşman komşu Türkiye ile Suriye, Türkiye "peki" dese konfederal bir siteme dahi gidecek kadar yakınlaştılar. Dünkü iki düşman Türkiye ve Yunanistan'sa Kıbrıs dahil, Ege dahil her türlü ihtilaflarını halletmek için iyi niyetli arayışlar içindeler. Daha yolun başındalar ama çalışıyorlar. Bu iyi niyetin son örneği, Atina'nın kendilerinde misafir Türk askeri öğrencilerinin odalarına hakaret dolu yazılarla kirletilmiş Türk bayrağı bırakılması hadisesi üzerine resmen özür dilemesidir. Çünkü bu "iki düşman komşu" kavramı sun'idir. Bulgaristan, Yunanistan ve Suriye sömürgeci devletler tarafından Türkiye'ye karşı kullanıldıklarını anladılar veya anlama yolundalar. Bütün taraflar için düşmanlıkla geçen yıllar heba olmuştur. Zaten genel olarak milletler düşman olmadı, ihtilaflar hep resmi planda kaldı. Diğer taraftan dünkü en büyük düşmanımız Ruslarla bugün en yakın dostuz. Türkler Rusya'yı imar ediyor. Türkler Rusları, Ruslar Türkleri yeniden keşfettiler. Bütün bu misallerin içinde en ibretlik olansa Anzak vak'asıdır. Çanakkale Zaferinin 90. yılındayız. Avustralyalılarla Yeni Zelandalılar/Anzaklar bir kere daha Gelibolu'dalar. Aradaki çok uzak mesafeye rağmen bu milletler, ölülerine sahip çıkıyorlar. Anzaklar savaştan sonra anladılar ki İngiliz iğfaline uğramışlar. Kendileriyle hiçbir ihtilafı olmayan bir memlekete boşu boşuna saldırmışlar. Onların pişmanlığını ölülerine topraklarımızda mekân tahsisi ile ödüllendirdik. Şimdi Çanakkale topraklarında bir yanda aziz şehidlerimiz bir yanda bize sığınmış düşman askerleri yatmakta. Tarihteki en çetin ve en fazla kayıp verdiğimiz nadir muharebelerden birine sebebiyet verenlerin torunlarını her sene misafir etmekteyiz. Bu netice Türklerle Anzakların kendi tarihleri sevmelerine engel değil. Bu milletler tarihin bir dönemine takılıp kalmadılar. Ruslarla sadece Osmanlı tarihinde yaptığımız savaşlar çeyrek asır tutmakta. Yunan ve Bulgar ordularıyla da savaştık. Suriye bizden toprak istedi. Bu gerçeklere rağmen bugün ne bütün bunlarla ne Avustralya ve ne de Yeni Zelanda ile düşmanız. Çünkü dünya, savaşa değil, barışa, düşmanlığa değil dostluğa gidiyor. Onun için ABD de yapsa dünya Irak harekâtını sevmedi, benimsemedi..
.
Ermenilere Anzak modeli -ll-
26 Nisan 2005 01:00
Barışa koşunun, eski düşmanlıkları unutmanın tek istisnası Ermeniler. Ermeniler, dinmez bir kan dâvâsındalar. Halbuki bu millet, Osmanlı Türkünün "millet-i sâdıka" dediği, itaatkâr ve san'atkâr bir ırk. Anadolu'nun fethinden 19. asrın sonlarına kadar bir arada gayet mükemmel bir hayat sürmüşüz. Tanzimat'tan sonra onları hariciye nazırlığı dahil en hayati bakanlıklara dahi getirdik. Sonra bu sâdık millet, Türklerin yedi düvel ile çarpıştığı bir zamanda o güne kadarki sadakatine tam zıt bir tutumla Rusların ve batının oyununa gelerek bizi arkadan vurdu. Süngülerle hamile kadınların karnından ceninler çıkarttılar. Köyler ateşe verildi. Müslüman ahaliyi camilere doldurarak diri diri yaktılar. Olanları burada anlatmaya ne yer müsait ve ne de yürekler dayanır. Tabii ki bunları topyekun Ermeni milleti yapmadı. Azgın Ermeni çetelerinin zulümleridir. Neticede Müslüman halk, kendini müdafaa zorunda kalmıştır. Devrin hükümeti, Müslüman halkı saldırılardan korumak için tedbirler aldı. O gün Ermeniler bize karşı kullanıldı. Bugün de kullanılıyor. Tehcir/göç ettirme hareketlerinin olduğu devirde jenosit/soykırım diye bir kelime yoktu. Bunu batılılar uydurdu. Hükümetin, imha/soykırım niyeti olsaydı tehcir yapılır mıydı? Osmanlı devleti, yedi cephede yedi düvelle çarpışırken kendi öz teb'asından bazı hainler düşmanla iş birliği yaparak Müslüman ahaliyi arkadan hançerlediler. Bunun neticesinde şiddetin şiddete yol açması kadar tabii bir şey olamaz. Şu var ki Türkler, Kürtler, Müslüman Osmanlılar mağdur taraftır. Soykırım kelimesi, 1940'ların başında ortaya atıldı. Soykırım iddiası 1960'larda ortaya çıktı. Türk hariciye mensupları, 1970'lerde şehid edilmeye başlandı. Bunlar da gösteriyor ki Ermeniler, teb'amız/vatandaşımız olduğu zamandaki gibi bugün de emperyalist devletler tarafından tahrik edilmekte, kullanılmakta, Türkiye'nin kalkınma, dünya devleti olma azminin önü kesilmek istenmektedir. Ermeniler olmasa başkası başımıza musallat edilecek. Nitekim ASALA terörü bitince PKK terörü devreye sokulmuştu. Artık Ermeni aydınlarının, devlet adamlarının gerçekleri görmesi lazım. Eski ihtilaflı komşularının tamamı Türkiye ile dost olurken Ermenistan'ın bir asır evvelinde kalmasının mantığı var mıdır? Ankara, Erivan'a mektup yazarak el uzattı. Bu el tutulmalı, kan dâvâsı terk, Azerbaycan toprakları tahliye edilmelidir. Türkiye'ye bir şey olmuyor. Olan Ermenilere olmakta. Diaspora romantikleri kendi keyfindeler. Ermenistan ise kimsesizler yurduna döndü, bu gidişle daha da kötü olacak. Aklı selimle hareket etseler biz kapıları da açarız sınırları da. Rusya, Bulgaristan, Suriye, Yunanistan gibi Ermenistan da komşumuz. Komşulukta sıkıntıya katlanma mecburiyeti de var. Dünkü düşman Anzaklara gösterdiğimiz hoşgörüyü Ermenileri, orta ve ortak noktaya zorlayarak onlara da gösterebiliriz. En azından "iki tarafta da hata ve kayıplar olmuştur, fakat bunlar dünde kaldı" denebilir. Bu noktadan sonra da "Türk ve Ermeni Kayıpları Anıtı" gibi tarihe müşterek bir acı hatıra dipnotu düşebiliriz. Kürde Ermeni'ye vs. İsveçli, Fransız değil, biz sahip çıkalım. Her sene aynı korkulu rüyayı görme endişesi bıktırdı: -Batılı başkentler soykırımı tanıyacak mı? Küçükler tanıdı. Sırada "düveli muazzama" var. Onlar, tanıma kılıcını başımızda sallandırıp duruyorlar. Bahsettiğimiz bu Anzak modelini, Ermenilere de tatbik ederek silahlarını ellerinden alalım
.
Zaman halleder
27 Nisan 2005 01:00
Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin, türban konusunda kanuni düzenleme yapılamayacağını söyledi. Mahkemesinin mutlu gününde bu hususta hassasiyeti olan misafirlerin önünde böyle bir konuşma yapmaya ihtiyaç yoktu. Davet sahibinin misafirlerinin tamamına eşit davranması bütün kültürlerde adı konmamış bir mecburiyettir. Üstelik söze "şahsi görüşüm" diye başlanıyor. Türkiye'nin şahsi görüşlerin niza sebebi yapılmasına değil huzur ve istikrarın devamına ihtiyacı var. Bir incitici konuşma yapıldı da ne oldu? Kime ne faydası dokundu? Hiç kimseye. Aksine gerginliğe yol açtı. Başbakan Tayyip Erdoğan, bu sözler üzerine önce cevap verdi sonra resepsiyona katılmadı. Sadece başbakan cevap vermedi. TBMM başkanı, dışişleri bakanı, adalet bakanı da mahkeme başkanını cevaplandırdılar. Ermeni soykırım iddiaları batılı başkentlerde bir bir revaç bulurken, terörist başının AB kanunları sebebiyle yeniden yargılanması istenirken beklerdik ki bunlar gündem olsun, hukuk konuşulsun, Türkiye'nin önündeki bu hukuki zorluklara dair şahsi veya mahkemenin ürettiği çözümler milletle paylaşılsın.. Bunlar yerine iç tartışmalara yol açıldı. Halbuki bugüne kadar her makul insan, türbanın lehinde de aleyhinde de olanlara problemi kaşımamalarını tavsiye etti. Konu kilitlenmişti, ancak zamanla hallolacaktı. Gerçek bu iken Anayasa Mahkemesi başkanının muhtemel kanuni düzenlemeyi itibara layık görmemesine hayret etmemek mümkün değil. Doğmamışa don biçildi. Seversiniz veya karşı olursunuz, türban, Türkiye'nin bir gerçeği. Türkiye, İslam devleti farz edilmeyebilir. Lakin kesinlikle İslam ülkesidir. Halkın hemen tamamı Müslüman. Eğer halk şâman olsaydı burası şâman, Hindu olsaydı Hindu memleketi sayılırdı. Fransa belki Hıristiyan devleti değildir ama pekala bir Hıristiyan ülkesidir. Memleketler, orada yaşayanların ırklarıyla o ırkların mensup oldukları dinlere göre zikredilirler. İslam ülkesi olan Türkiye'de çok ciddi bir hanım nüfus, başlarını örtmekteler. Bu onların aynı zamanda özgür bireyler olarak da tercihleridir. Bir kısım vatandaşlarımızın inançlarından kaynaklanan tercihlerinden dolayı örtünmeleri pratikte birtakım problemlerle karşılaşmıştır. Öyle ki başbakan ve bazı bakanlar dahi bu problemin çıkmazında kaldılar. Eşleriyle bazı davetlere gidemiyorlar. Gitseler, hanımlar kapıdan çevrilecek, dünyanın önünde mahcup duruma düşeceğiz. Onun için çözümsüzlüğü zamana terk ederek eşsiz icabet gibi doğru bir yol buldular. Bir dönem çok kaşındı, keskin kamplaşmalar oldu. Gerginlikler, zıtlaşmalar sadece kaybettirdi. O günlerin geri dönmesine yol açmak hatadır. Neticede devlet olarak bu meseleyi şu veya bu şekilde çözmek zorundayız. Üstelik ihtilafları çözen, merci mahkemelerdir. Mahkemeler, hakimler problem çıkartmaz. Şehirleşmenin önümüze getirdiği türban meselesini kanun değil zaman halledecek.
.
Türkiye Ermenileri harekete geçmeli
29 Nisan 2005 01:00
Ermeni asıllı Türk vatandaşlarımızın sayısı ne kadar olursa olsun. Dünyada gündem oluşturacakları, baskı yapacakları kanaatindeyiz. Yer kürenin değişik bölgelerinde Ermeni şiddeti estirilmekte. Diaspora güdümlü daha doğrusu sömürgeci devletler güdümlü hareketler, devletleri tesir altına almakta. Amerika'da Kongre'ye tazyik ediyorlar. Erivan makul hareket etmiyor. Bunların sonucu olarak Ermeni iddiaları haklı bulunup Rusya, Polonya, Almanya gibi ülkeler ya soykırımı tanımaktalar veya tanımak üzereler. Soykırımı tanımak Türkiye'ye "katil" demektir. Bu defa da Ermeni kartıyla Türkiye tökezletilmek istenmekte. Türkiye Ermenileri, bu saldırgan ve müfteri tavır karşısında sessiz kalamaz. Türkiye refahı yakalarsa bütün vatandaşlarıyla yakalar. Türkiye kaybederse bütün vatandaşları kaybeder. Türkiye Ermenilerinden bir şikâyetimiz yok. Böyle bir problemimiz de yok. Bir Müslüman vatandaş Türkiye'de hangi haklara sahipse bir Ermeni vatandaş da aynı haklara sahip. Okulları, mabedleri, gayrı menkulleri, gazeteleri, tüccarları, politikacıları, seyahat hürriyetleri, pasaport hakları var. O halde bu varlık, var olduğunu göstermeli. Ermeni manivelası kullanılarak Türkiye yerinden oynatılmak istenirken Ermeniler neden sessizliği tercih etmekteler? Belki iki arada kalıyorlar. Fakat mutlaka tercihlerini yapmaları lazım. Zaten yapmışlar da. Onlar bu ülkenin çocukları. O halde dışarıdan gelen her tehlikeyi onların da görmesi, karşı koyması lazım. Neden Ermeni vatandaşlarımız soykırımı tanıyan devletler aleyhine protesto gösterileri yapmıyorlar? Neden Ermenistan'ın sağduyulu hareket etmesi için yürüyüşler yapılmıyor? Bunlar ve daha niceleri yapılabilir. Gazete ilanları da verebilirler. Para engeline takılmasınlar, medya yardımcı olur. Bu ülkenin her ferdi gibi Ermeniler de susmamalı. İstekleri medeni şekilde duyurmanın yolları var. Bu yollar sonuna kadar kullanılmalı. Ermeni patrikliği basın toplantıları yapmalı. Dış ülke liderlerine ziyaretler düzenlenmeli. Ermeni aydınları Ankara'yla Erivan arasında elçi olmalı. Kanı kanla yumazlar sözünü her Ermeni de biliyor olmalı. Bu bir Anadolu sözü. Bir asır evvel ne olmuşsa olmuş. Bu kin, bu kan, bu nefret nereye kadar? İşte Türkiye, biz arşivlerimizi açtık, Ermenistan da diğer devletler de arşivlerini açsınlar diyor. Bunu en yetkili ağız ilân etmekte. Bunları söyleyen Başbakan, "Türkiye, tarihiyle de yüzleşmeye hazır" diyor. Daha ne diyebilir? Türkiye Ermenileri, harekete geçerek Türkiye'nin yanında olduklarını göstermeliler. Bu bir zarurettir. İhmali mümkün değil.
.
İşte tarafsız İsviçre
2 Mayıs 2005 01:00
Türk çocuklarına ilköğretimden itibaren İsviçre devletinin tarafsızlığı öğretilir. Bu bizim yanlışlarımızdan biridir. Bir hususu karıştırıyoruz. Onların kendi aralarındaki tarafsızlıklarıyla kendi dışlarındakilere karşı tarafsızlıkları farklı. Mutlak tarafsızlık diye bir şey olabilir mi? Olamayacağını bizzat İsviçre gösterdi. TTK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, geçen sene mayıs ayında Türk cemaatinin daveti üzerine Zürih Kantonunda Ermeni meselesine dair bir toplantıya iştirak eder. Sayın Halaçoğlu, İsviçre'de de tezlerini vesikalara dayalı olarak dile getirir, soykırım olmadığını delillerle açıklar. Türk Tarih Kurumu Başkanı, bilahare yurda döner. Halaçoğlu'nun konuşmasından 5 ay sonra Zürih Kanton meclisi, soykırımın kabul edilerek uygulanmasına dair bir karar alır. Bütün ceza sistemlerinin temel düsturlarındandır, ceza mâkable şamil olmaz/geçmişe yürümez çıktığı tarihten sonraki suçlara tatbik edilir. Hukuk fakültelerinde Türk gençlerine hukukun abidelerinden biri olarak gösterilen İsviçre'nin Zürih Kanton savcılığı, bu temel hukuk şartına rağmen aralıkta aldığı kararı, mayıs ayına doğru geriye yürüterek fikrini, elindeki belgeleri dinleyicilere açıklamış olan bir misafir ilim adamı hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkartır. O kadarla da kalmazlar. Yusuf Halaçoğlu için kırmızı bülten tanzim etmek maksadıyla Türk hariciyesinden nüfus kayıt bilgilerini isterler. Hariciyemiz talebi tabiî ki elinin tersiyle iter. Fakat İsviçre bu ayıbı nasıl temizleyecek? "Bana ne kantonun marifetiydi" deyip işin içinden sıyrılmaya mı kalkışacak? Kanton, dışişlerinde başına buyruk mudur? Bu bir milletlerarası skandaldır. Bu bir yargısız infazdır. Bu ilme, fikir hürriyetine, insan haklarına hürmetsizliktir. Bir tarafta soykırım gibi bir millete isnad edilecek en ağır itham yapılacak, diğer tarafta bu isnada karşı müdafaa hakkı kullanılamayacak. Bu mudur İsviçre adaleti? Bir kurumun başkanı, bir üniversite hocası üstelik vazifesi gereği fikrini, açıkladı, elindeki belgeleri gösterdi diye hakkında gıyabi tevkif müzekkeresi kesiliyor. Hadiseden bir ay evvelinden haberdardık. Fakat gelişmeleri bekledik. Ne yazık ki İsviçre merkezi hükümeti, skandalı engellemeyerek Zürih Kantonuna uyma ayıbını işledi. İsviçre şimdi özür dilemelidir. O zaman medeni olduğuna dair inancımız sarsılmaz. Şu haliyle mutaassıp bir Hıristiyan devlet manzarasında. İster misiniz Yusuf Halaçoğlu bir dış seyahatinde tutuklansın? Ne yapmalı, 100 Türk aydını gidip, İsviçre'nin merkezinde Ermeni soykırım iddiaları yalandır!. Diye bu tanıma kararlarını protesto mu etmeli? Ne olacak bu tanımaların sonu? Uruguay'dan Lübnana'a kadar devletler, Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu gibi teşkilatlar, diasporaya, Ermeni propaganda ve tazyikine boyun eğdiler. Türkü, Kürdü, Ermenisi ile Türkiye sevdalıları nerede? Avrupalı Türkler nerede? Papua Yeni Gine de tanıdığında ayıksanız da fayda vermez. Türk Tarih Kurumu Başkanı hakkındaki bu cür'et çok şeyin habercisidir.
.
Sertlik, sertliği davet ediyor
3 Mayıs 2005 01:00
Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin'in mahkemesinin kuruluş yıldönümü gibi mutlu günlerinde bir kısım vatandaşlarımızı rahatsız edecek bir konuşma yapması yanlış oldu. Toplum, sessiz bir mutabakatla türban problemini zamana bırakmıştı. Herkes konuya dair özen gösteriyordu. Ülkenin böyle bir problemi vardı, fakat kilitlenme de vardı. Çözümü haydi deyince olacak cinsten değildi. Bu sebeple tansiyonun düşmesi şüphelerin ortadan kalkması lazımdı. Onun için kimsenin türban lafı ettiği, gündeme bunu sokarak gerginlikler meydana getirdiği yoktu. Sayın Bumin ileriye dönük bazı beklentilerden midir nedense sürpriz bir şekilde unutulmuş bir meseleyi kaşıdı. Halbuki ılımlı bir yapısı vardı. Bereket versin ki toplumda sağduyu hakimdi. Kimse kendine taraf olmadı. Hatta çok yakın akrabaları dahi kendisini kınadılar. Neticede Anayasa Mahkemesi Başkanı da olsa insan hata edebilir. Bu bir faydasız konuşma kabul edildi. Böyle kabul edildiği için de unutuluyordu. Ancak unutulmaya yüz tutan bir konuşma bu defa TBMM başkanının sözleriyle yeniden tartışılmaya başlandı. Besbelli ki sayın Arınç, biz iktidarız Anayasa Mahkemesini kapatırız dememiş ve demiyor. Teorik izahat yapmakta. İcraatla teori karışınca işte ortaya böyle bir kaos çıkmakta. Hazreti Mevlana'nın dediği meşhurdur. "Sen ne söylersen söyle, söylediğin karşındakinin anladığı kadardır." Bülent Arınç, başkanı da olmak itibarıyla meclisin hukukunu müdafaa ediyor. TBMM'yi ezdirmek istemiyor. Niyet böyle olsa da sözler başını alıp gitti. Kırıcı bir çıkışa sert karşılık verilmişti. Cevaba cevap mahiyetinde sertlik tekrar sertliği davet etti. Halbuki Türkiye, sertlikten sert günlerden çok çekti. Bu ülke liderlerinin cenaze namazlarında küslüklerini bozmadıkları günler gördük. Bunları en iyi yaşları dolayısıyla Mustafa Buminler, Bülent Arınçlar bilir. Elbette TBMM, milleti temsil eder. Üzerinde hiçbir beşer iradesi yoktur. Olmamalı. Vesayet altına girmemeli. Ancak her türlü tasarrufun da hukuka uygun olması şart. İşte yeni TCK. TBMM'den geçti. Buna rağmen yürürlüğü tehir edildi, çünkü kanun yapma hatası var. Anayasa Mahkemesi, 1960'larda hangi niyetle ihdas edilmiş olursa olsun bugün geldiği konum anayasal bir kurum olmasıdır. Bu demek değil ki kimse Anayasa Mahkemesi'ni tartışamaz. Hayır Bülent Arınç da başka tez sahipleri de bu hakka sahip. Ne var ki zamanlama mühim. Nitekim biz de TGRT'deki Entelektüel Boyut Programında "Anaysa Mahkemesi lüzumlu mu?" diye bir açık oturum yapmıştık. Farklı düşüncelerdeki Anayasa hocaları saatlerce görüş beyan ettiler, seyirciler katıldı. Hadiseden çıkacak ders şudur. Devlet kurumlarının başındakiler, devleti zora sokacak, devlet kurumlarını karşı karşıya getirecek her türlü söz ve davranıştan uzak durmalılar. İktidar partisinden devlete gidenler ise ayrıca hükümeti de düşünerek onları zora sokacak her şeyden sakınmalılar. Bir söz bazen ormanı ateşe veren yanık izmarit gibidir. Yunus Emre dururken sözü fazla uzatmanın anlamı var mı? Söz ola kestire başı, Söz ola kestire savaşı, Söz ola ağulu aşı, Bal ile yağ eder bir söz.
.
Sahtekâr kim?
4 Mayıs 2005 01:00
Türkiye'nin esas gündemi ne Mustafa Bumin'in laiklik kaygısı ve ne de Bülent Arınç'ın Anayasa Mahkemesi kavgası. Hakiki gündem, eğitim sistemi. Tatile az bir zaman kala bir gerçek bir kere daha hatırlandı. O değişmez gerçek, yine manşet, yine konuşulmakta. Lise son sınıflar, derse değil, dershaneye gidiyor. Ortadaki sıkıntı bu. Talebe, devamsızlıktan sınıfta kalmamak için de rapor almakta. İddiaya göre bir rapor borsası meydana gelmiş. Ortada inkârı mümkün olmayan bir sahtekârlık var. Ama, sahtekâr kim? ÖSS imtihanlarında müfredattan soru çıkmadığı için mecburen dershaneye giden talebe mi? Onlara göz yuman öğretmen ve okul müdürleri mi? Bu raporları tanzim eden hekimler mi? Öğretmen ve okul idarecilerinin kabahati olamaz. Karşılarına usulüne uygun olarak alınmış sağlık raporu gelince ne yapabilirler? Raporu tanımamaları mümkün mü? Doktorlara gelince. Her meslekte o mesleğin suyunu çıkartanlar vardır. Buna rağmen her hekimin parayla rapor sattığını söylemek insafsızlık olur. Raporlar, doktorların manevi baskı altına alınmasıyla temin edilmekte. Çocuk, mutlaka dershaneye gitmek zorunda. Derse gitse dershane aksayacak. Onun için dershanenin aksamadan devamı gerekmekte. Dershane aksayacağına ders aksasın. Bu sebeple kim nereye ulaşabilirse hatırlı, etkili isimler araya konup raporlar yazdırılıyor. Bu arada parayla satan yok mu? Vardır. Ya öğrenciler? Onlar mı sahtekâr. Hayır onlar hiç sahtekâr değil. Ne yapsın bu çocuklar? Müthiş bir koşu var. Bu koşuda ipi göğüslemek hayat-memat meselesi. Müfredat, üniversite kapısını açamıyor. Onun için böylesi hileli bir yola müracaat zorunda kalmaktalar. Sahtekâr ne öğretmen, ne öğrenci, ne doktor. Eğitim sistemi. Sistemin değişmesi lazım. O nasıl sistem ki dershane fiilen okulu aşmış durumda. Üniversiteye okul değil, dershane aday hazırlıyor. Geçenlerde YÖK bir karar almıştı. Üzerinde durulamadı. O karara göre hukuk fakülteleri 5 sene olacak. YÖK'ün gerekçesi şu, ilköğretim ve liselerde talebe hakkıyla yetiştirilmemekte. Bu yüzden hukuk gibi insan hayatı ve cemiyetle çok yakından alakalı bir disiplinde ilk yıl, hazırlık sınıfı okutulacak. Hazırlıkta yalnızca yabancı dil değil, diğer öğeretilmesi gerekenler de öğretilecek. Vaziyete bakınız... Öyle bir orta öğretim sistemi var ki taban inanmıyor, tavan inanmıyor. Peki siyasi irade inanmakta mı? O da inanmıyor. Ama siyasi irade, köklü bir değişiklik yapmaya kalkınca da vaveyla kopuyor. Çünkü insanlar insanlara, kurumlar kurumlara şüpheyle bakmakta. Şüphe huzurun düşmanı. Kavgaların sebebi bu şüpheli bakış. Köklü bir değişiklik olmazsa bu sahtekârlık sürer gider. Okullar dershanelere satılsa olmaz mı? Dershaneler, sınıfları boşalttığına göre rağbet kime? Evet, bir kere daha teklifimizi yapıyoruz, okullar dershanelere satılsın. Özelleşme, eğitim alanına da hakim kılınmalı. Bir öğrencinin istikbali, hiç şüphesiz ki elindeki telefondan daha kıymetli. Kıyas kabul etmez. Telefon şirketleri özelleşiyor, okullar neden özelleşemesin?
.
Almanlarla yol almak
5 Mayıs 2005 01:00
19 Asrın sonlarından beri dönem dönem Almanlarla birlikte oluyoruz. İttihat Terrakki'nin bariz vasıflarından biri de Almanya meftunu olmaları. Bu bizde hastalık. Her devirde farklı ülkelere düşkünlük yaşanmakta. Halbuki hastalık derecesinde düşkünlük değil reel politika güdülmeliydi ve güdülmeli. Almanlarla 1. Cihan Harbinde omuz omuzaydık. Onlar yüzünden savaşa girdik ve koskoca bir imparatorluğu Almanya mağlup sayıldığı için biz de mağlup farz edilerek kaybettik. II.Cihan Harbinden sonra '60'lı yıllarda ise bu harpten perişan olarak çıkmış Almanya'nın kalkınmasına oraya yüksek miktarda çalışan göndererek emeğimizle katkıda bulunduk. Şimdilerde münasebetlerimiz çok iyi. Almanya hudutları içinde 3 milyon civarında Türk yaşamakta. Bu Türkler, 60 bin küçük ve orta ölçekli işletmeye sahip. Bahse konu işletmeler, 350 bin işçiye iş vermekte. Orada yaşayan vatandaşlarımızın yatırımları 6.5 milyar Euro tutuyor. Diğer taraftan 1100 Alman şirketi Türkiye'de faaliyet gösteriyor. Bunların ticaret hacmi ise 7.5 milyar Euro. 2004'te gelen Alman turist 4 milyon kişiyi bulmuş. Bu bir dış ülkeden aldığımız en yüksek turist sayısı. En fazla ihracatı Almanya'ya yapmaktayız. Yurdumuza daimi olarak yerleşen Alman sayısı 50 bini bulmuş. Türkiye'de Recep Tayyip Erdoğan'ın, Almanya'da da Gerhard Schröder'in iş başına gelmelerinden sonra bu iki liderin birbirlerine gösterdikleri sıcak dostluğun da tesiriyle Türk- Alman münasebetleri daha da zenginleşmiştir. Şu gün Türkiye'nin en yakın AB destekçisi Almanya'dır. Bu yakınlaşmada şüphesiz ki iki ülkede faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları, iş adamları ve ticari kuruluşların da büyük rolü var. Türk-Alman Ticaret ve Sanayi Odası, geçen yıl ilk toplantısını Almanya'da yapmıştı. İkincisi Türkiye'de yapılmakta. TD-IHK'nın başbakan Gerhard Shröder'le birlikte 600 civarında Alman iş adamını Türkiye'ye getirmesi büyük başarıdır. Resmi, gayrı resmi gayretlerle varılan noktada iki ülke arasındaki ticaret hacmi, Türkiye'de bürokratik işlemlerin muamele ve süre olarak asgariye indirilmesinin de etkisiyle yüzde 25 artışla 20 milyar euroya ulaşmıştır. Ne var ki bu bile küçük. Unutulmasın ki yalnızca Türk-Alman Tic. San. Odası/TD-IHK üyesi şirketlerin toplam yıllık cirosu 500 milyar euronun üzerinde. İstanbul'daki konuşmacılardan Federal Parlamenter Müsteşarı Gerd Andres'in söyledikleri çok içtendi. Bu yüzden de çok alkış aldı. Misafir vekil, AB'ye atıfla "sakın vaz geçmeyin" dedi. Bilhassa bu misafirimizin söyledikleri fevkalade dostâneydi. Son sözü ise hayli çarpıcı oldu " Almanya'nın Türkiye'ye ihtiyacı var". Şüphesiz ki iki memleket de birbirine muhtaç... Orta Avrupa'nın merkezi gücüyle Orta Doğunun merkezi gücünün buluşması sadece kendi milletlerine değil, Avrupa ve dünyaya da çok şeyler katacaktır. Bir asır evvelki iş birliği felaketle sonuçlandı. Bu defa saadet bekliyoruz.
.
Yüzüncü yılda yüz milyonluk Türkiye
6 Mayıs 2005 01:00
Türkiye adlı imparatorluk mirasçısı ülke, bugün sayılanı ve sayılamayanı ile 75 milyon. Türkiye nüfusunu 2023'te sayılanı ve sayılmayanı 100 milyon farz edebiliriz. Bugün hükümetlerimiz 70-75 milyonun dertleriyle uğraşmaktalar. 2023'teki hükümetlerimiz 90-100 milyonun dertleriyle uğraşacaklar. Bugünkü hükümetlerin de nesillerin de başta gelen görevlerinden biri 2023'ün Büyük Türkiye'sini inşanın şartlarını oluşturmaktır. 2023'e gelindiğinde Türkiye aynı yüz karası yaftaları boynunda taşıyamaz. "Geri kalmış ülke", "kalkınmakta olan ülke". Yerin dibine batsın bu tarifler. O günkü Türkiye, Kore veya Macaristan'la değil devrin süper gücü kim veya kimlerse onlarla kıyas edilmeli. Yakışanı süper güçlerden veya hiç olmazsa bölgenin en kudretli devletlerinden biri olmaktır. Önümüzde mes'eleler var. Avrupa Birliğine girmek. Ermenistan ve Güney Kıbrıs dahil bütün komşu devletlerle her türlü problemi tarihin arşivlerine terk ederek yarınlar için çalışmak. Dünyanın tam kalkınmış 8 ülkesiyle kalkınmamış ülkeleri arasında köprü olmak. Tüccarımız, mühendisimiz, müteahhidimizle birlikte Asya, Ortadoğu, Balkanlar ve Afrika'ya açılmak. İşsizlik problemine sür'atle çare bulmak. Bilişim sektörünü zorlamak. Bilişimle sanayi devriminde kaybettiklerimizi telafi yoluna gitmek. Bilişim sektöründe Pakistan, Hindistan ve benzeri coğrafyalarla iş birliğine gitmek. Beyin göçünü tersine çevirmek. Türkiye şehirlerini etraf ülkelerin sağlık merkezleri haline getirmek. Üniversitelerimizi dünya standartlarına kavuşturmak. Milyonlarca öğrenciyi çekmek. Gençlerde tarih ve milli kültür şuurunu geliştirmek. Bunları besleyecek zengin bir Türkçe'yi inşa etmek. Türkçe'yi dünya dili yapmak. Okuma alışkanlığını geliştirmek. Müslümanlıkta Selçuklu ve Osmanlı atalarımız gibi orta yolda olmak. Siyaseti siyasetçilere bırakmak. Sanat, siyaset, edebiyat, fikir, kültür ve sporda dünya ile yarışan kendinden emin nesiller yetiştirmek.. BM'de Güvenlik Konseyi daimi üyeliğini ele geçirmek. Tamamen profesyonelleşmiş asgari yarım milyonluk bir TSK meydana getirmek. Kendi otomobilini, uçağını, tankını, füzesini, nükleer gücünü, atom silahını yapabilen bir Türkiye olmak. Kişi başına milli geliri en yüksek birkaç devletten biri haline gelmek. Şüphesiz ki irili ufaklı devletler, şuramızdan buramızdan çekiştirecekler. Hiç mühim değil. Bu çekiştirme her zaman vardı. 21.Asırda da sürecek. Mühim olmaması şundan. Biz içte çelik gibi sağlam olur ve dünya ile amansız bir şekilde yarışırsak mühim değil. Eğer yine Kürt, Alevi, şu bu diye bölünmeler devam ederse o zaman çok mühim. Çalışmak, herkesin yaptığı. Biz, çalışmaktan da öte koşacağız. Fakat biz çalışırken başkaları boş durmayacak. Belki 2023 dünyasında başka süper güçler ortaya çıkacak. Bölge dengeleri değişecek. Sıcak savaşların yerini ekonomik, ticari, bilişim savaşları alacak. Hudutlar kalkacak. Belki de AB diye bir şey kalmamış olacak. Ve belki de ve herhalde ve muhakkak Suriye, Ermenistan, Gürcistan, İsrail, Azerbaycan, Kıbrıs, Bulgaristan, Yunanistan, Makedonya, vs Türkiye ile aynı çatı altına toplanmış olacaklar. Onun için Osmanlı Milletler Topluluğu bir ân evvel hayata geçmeli. İnsan yarınları bilemez. Tahmin eder ve çalışır. Hayalperest olmak yanlış, büyük düşünmekse elzem. Büyük düşünen cesur olur. Altın beyinli cesur yürekli, milli şuuru tam gençlerle dünyada var olduğumuz göstermemiz lazım. Pişman mı olduk? Nerde o güzel slogan? 21. Asır Türk asrı olacak!. Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar... 2023'e kadar... Çin dünyayı istila etmeden biz Çin Seddi'ne dayanmalıyız. 1923 dünyasında hak etmediği bir yere, milyonlarca km2'den küçücük bir coğrafya ve 13 milyonluk nüfusa düşürülmüş Türkiye'nin hakları böyle geri alınır. İsteyen küçük Türkiye'ye razı olsun. İsteyen Büyük Türkiye ideali için koşsun. Zafer daima büyük düşünenlerindir.
.
Üniversite adına yüz kızartıcı
13 Mayıs 2005 01:00
Universite adına, ilim adına yüz kızartıcı bir davranış. İzzet Baysal Üniversitesi Vakfı, üniversiteye bir mühendislik fakültesi açacaktır. Bu maksatla bir temel atma tarihi tesbit edilir. Törene Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı sayın Recep Tayyip Erdoğan davet edilir. Başbakan, bu kadar yoğun iş trafiği içinde zaman ayırır ve davete gider. O, gider ama adı geçen üniversitenin rektörü bay Yaşar Akbıyık, törene katılmaz. Çünkü o çağdaştır. Uygardır. Laiktir falan. Ha az kalsın unutuyorduk. Aynı zamanda İzzet Baysal'a da bağlıdır. Bunu nereden öğreniyoruz? Başbakan, kendisi geldiği halde rektörün tenezzül etmediğini öğrenince haklı olarak vekil dahi göndermeyen bay rektörü kınar. Bu kınama üzerine "üniversite yönetimi" imzasıyla bir karşı açıklama yapılır. Üniversite yönetimi, belli ki üniversite senatosu değil, bay rektör, bay dekan ve bay bazı Prof.'lardan oluşan bir aynı kafadan insanlar topluluğu. İşte bu topluluk, başbakana karşı gıyaben efelenen rektörlerini yalnız bırakmaz ve böylesine tutarsız, mesnetsiz, mantıksız, tepeden tırnağa Atatürk istismarı mahiyetinde, müteveffa İzzet Baysal'ın ismini dahi gereksiz bir münakaşaya bulaştıran o açıklamayı yaparlar. Şüphesiz ki bu kabalık, aynı zamanda üniversitenin sahibi durumundaki vakfı da zora sokmuştur. Hiçbir rektörün, hiçbir dekanın, hiçbir Prof.'un, mrofun böyle bir çıkışa hakkı yok. Oraya davetli olan ülkemizin başbakanı. Bu başbakanın partisi, ismi, aidiyeti hiç önemli değil. Kim olursa olsun. Onun bir sıfatı ve temsil ettiği bir devlet var. Tayyip Erdoğan'ın yerinde faraza bir Ermeni vatandaş başbakan olsaydı yine bu yazıyı yazardık. Ayıp, T.C. devletine karşı işlenmiştir. Peki... Üniversiteler yol geçen hanı mı? Rektörlerin çiftliği mi? İzzet Baysal Üniversitesi, kimin çiftliği? Buna YÖK karar vermeli. YÖK'ü göreve çağırıyoruz. Böylesine ucuz politika yapan bir ekip, bir ilim yuvasının başında kalamaz. Gitsin Yekta Güngör Özden'in ismini hatırlayamadığımız partisine girsin orada beğenmedikleri başbakana karşı istedikleri gibi muhalefet yapsınlar. O zaman kendilerine "bay" değil "sayın" diye hitap ederiz. Veya istifa etsinler. İstifa şerefli bir harekettir.
.
Harput
16 Mayıs 2005 01:00
Elazığ dışında Elazığlı olmayan gözlemcilerin objektif tesbiti şudur. "Elazığ, doğunun kalesidir, o olmasaydı doğuyu kaybederdik." Elazığ'ın her yerde güzel bir imajı var. Ancak oraya gittiğinizde halledilmesi şart yığınla problemle karşılaşıyorsunuz. Bunlar iki kısımda toplanabilir. Birincisi Harput'a dair olanlar, ikincisi Elazığ'ın meseleleri... Harput, bir dönem bütün bölgenin merkeziydi. İsmi de "Harput Eyaleti". Harput Eyaleti, 19. asrın ikinci yarısından sonra yerini, daha sonra "Elazığ" denecek olan "Mamuret'ül Aziz Eyaleti"ne bıraktı. Bundan sonra da devamlı geriledi. Bizans, Arap, Selçuklu, Artukoğlu, Osmanlı devirlerini yaşamış Harput, muazzam bir mimari zenginliğe sahip. Bir o kadar da ilim-irfan yuvası. Birçok büyük zatın türbesi burada. Harput, hayli âlim, evliya, edebiyatçı, asker ve devlet adamı yetiştirmiştir. Divan edebiyatının merkezlerinden biriydi. Harput, bugün, kültür, inanç, tabiat ve tarih turizmine açık bir şehir. Yatırımlarla kış turizmine kavuşması da mümkün. Kalede çayınızı içer, yemeğinizi yerken Keban suyunun aşağıda uzayıp gittiğini görürsünüz. Bu esnada ciğerlerinize çoktandır hasretinde olduğunuz misk gibi temiz hava dolar. Harput, Elazığ'ın ruhudur. Yaşaması lazım. Harput olmazsa Elazığ'ın mânâsı kalmaz. Onun yaşaması sadece kendisi için, Elazığ için değil Türkiye için de zaruri bir ihtiyaç. Ne var ki bu ülkenin çocuklarına Harput Ulu Camiî'nin kırmızı tuğladan mamul eğri minaresinden evvel Pisa Kulesi öğretilmiştir. Turistlerimiz dünyayı dolaşmış, Anadolu'nun Harput ve benzeri hazinelerinden gafil kalmışlardır. Bunda turizmcilerin büyük sorumluluğu vardır. Bu milletin kadınlarına dünyanın en güzel kokulu Harput Gülü'nden evvel Paris kokuları tanıtılmıştır. Dünyanın en harika gül reçeli de Harput Gülü'nden yapılır. Harput, Anadolu'nun nirengi noktalarından biridir. Son zamanlarda hakkında bine yakın lisans, lisans üstü ve doktora tezi yapıldığını haber verirsek ne demek istediğimizi daha iyi anlatmış oluruz. Doğu Beyazıt'ı, Sarıkamış'ı, Malazgirt'i, Ahlat'ı, Tillo'yu, Hasankeyf ve benzerlerini çıkartırsanız, bütün doğu kuru bir toprak parçasına dönüşür. Böylesine mübarek ve muhteşem bir tarihi şehrin mahalle haline getirilmesi çok yanlış olmuştur. En kısa zamanda itibarının iadesi şânı gereğidir. Müşahedemize göre Harput'un üç esaslı derdi var. Eskiden Elazığ'dan oralarda Yukarışehir de denen Harput'a doğru-dürüst yol yoktu. Bu defaysa Harput ana gövdesine ziyan verecek şekilde çift yol yapıldı. Yeni yol, yol olarak şüphesiz ki çok güzel. Lakin denge bozulmuştur. Mimari zevk, estetik ve tarihî dokuya aykırılık hemen göze çarpmakta. Rahatsızlığın bir şekilde telafi edilmesi gerekir. İkincisi Elazığ'dan, ovadan Harput'a baktığınızda artık önce Harput'u değil, kalenin hemen dibine dikilmiş bir okul binasını görmektesiniz. Harput, Elazığ üzerine kanatlarını açmış, onu koruyan muhteşem bir kartal gibidir. Elazığ'da yaşayan, oraya yolu düşen herkes, hemen neredeyse her ân o kartala da bakar. Bina, kartalı gölgelemekte, bu durum da Elazığlıyı üzmektedir. Ağaçlandırma veya alınacak başka tedbirlerle bu ön plana çıkışın önlenmesi lazım. Üçüncü ve esas mesele ise Harput'un Karacaahmet gibi bir kabristana dönüşmesi. Harput'ta Arap Baba, Fatih Ahmed Baba, İmam Efendi, Seyyid Ahmed Çapakçuri, Beyzade Hazretleri gibi birçok ulu kişi yatmaktadır. Bu sebeple Elazığlılar öteden beri ölülerini bu zatlara yakın mıntıkalara defnettiler. Bu definler, artık o hale geldi ki baskın manzara kabristan oldu. Eğer mezar yeri satışları ve definler devam ederse "Harput" yalnızca bir isimden ibaret kalır.Onun için belediye, yapabilirse son 25 senede vuku bulmuş satış ve definleri iptal etmeli, usulüne uygun nakiller yapmalı, yeni definlere asla izin vermemelidir. Bu büyük zenginliğimiz, bir devrin eyalet merkezi, mutlaka bir koca kabristan olmaktan kurtarılmalı. Tabii bunlar yapılırken Kültür ve Turizm Bakanlığı, Elazığ Belediyesi'ni yalnız bırakmamalı, hükümet, mahalli yönetime tam destek olmalıdır. Harput Kalesi, doğunun da kalesidir. Şahlanan atının üstündeki Balak Gazi bugün de ufuklara bakarak nöbetine devam etmektedir.
.
Elazığ
17 Mayıs 2005 01:00
Elazığ, Anadolu'nun Türkler tarafından fethinden beri düşman ayağı basmamış bir şehrimizdir. Doğunun kalesidir. Çok miktarda asker, emniyet mensubu, hukukçu, bürokrat vs. yetiştirdiği halde ticarette, iş hayatında emsalleriyle boy ölçüşecek üstün başarıyı gösteremedi. Elazığ'ın büyük iş adamı, tüccarı az. Nostalji, folklorik hayat, gerçek hayatın yakasını bırakmadı. Bugün, Elazığ, layık olduğu yerde değil. Halbuki Elazığ'ın kalkınması bölgenin kalkınmasıdır. Haritaya baktığınızda onu bir uçağa benzetebilirsiniz. Ama buranın yıllardır çözülmeyen bir hava meydanı problemi vardır. Mevcut pistin büyütülmesi gerekiyor, hepsi o kadar. Böylece büyük uçaklar inip-kalkabilecektir. Elazığ, 20 bin talebesiyle Türkiye'nin en iyi üniversitelerinden birine sahip. Tıp fakültesi İstanbul'dakilerden geri değil. Keban Barajı, memleketin enerji kaynağı. Dünyanın en kaliteli mermeri Vişne Mermeri adıyla Elazığ'da çıkmakta. Öküz Gözü, Boğaz Kere gibi isimleri olan en makbul üzümler, Şavak Peyniri, Mollaköy Kavunu, Kuyulu Çileği, bu toprağın bereketli mahsulleri. Harput mutfağı, içli köftesi, ekşili köftesi, Harput Çorbası, tırnak ekmeği ve benzerleriyle fevkalade zengin. İstanbul'da satılan içli köftenin bahsettiğimiz köfteyle alakası yok. Harput, turizm potansiyeli vaat etmekte. Yer altı mağaraları bu bölgede. Elazığ'da birçok içme ve şifalı su var. Her sene Hazar Şiir Akşamları'nın yapıldığı, derinliklerinde batık bir kenti de barındıran Hazar Gölü ve etrafındaki Sivrice, gemilerin işlediği Keban Gölü, dünyanın seçkin tabiat manzaralarıyla yarışacak güzellikte. Elazığ, saydığımız ve sayamadığımız bu kadar imkân ve farka rağmen il sıralamasında bırakınız üste çıkmayı, yerini koruyamadı. İstenen kalkınmayı gerçekleştirebilmek için hükümete, Elazığ milletvekillerine, dışarıdaki Elazığlı iş adamlarına, Elazığ medyasına ve halka görevler düşmekte. Elazığ kalkınırsa çevre iller de kalkınır. Bu sebeple hiç olmazsa icracı bir bakan Elazığ'dan olmalıdır. Kimsede belediye iktidardan değil diye eşit muamele yapılmadığı gibi bir kanaat uyanmamalı. Şu pist meselesi mutlaka halledilmeli. Elazığ milletvekilleri de tuttuklarını koparmalılar. Elazığ'daki aktivitelere zaruri durumlar hariç telgraflarıyla değil, bizzat iştirak etmeliler. Kendilerine büyük iş düşmekte. Fırat Havzası Gazeteciler Cemiyeti, Fırat Üniversitesi ve çeşitli kuruluşlar, imkânlarını zorlayarak bir dizi faaliyet düzenliyorlar. Bunlara hem destek, hem alkış gerekli Dışarıdaki Elazığlılar, Adana, Ankara, İstanbul, Avrupa ve Amerika'dadır. Onlardan büyük iş adamı, tüccar olanlar el birliği yaparak Elazığ'a fabrikalar açmalı, yatırımlar yapmalıdır. Kimsenin "benden sonra tufan" demeye hakkı yok. Geçmişteki bazı teşebbüslerin istenmeyen sonuçlar vermesi, her teşebbüsün aynı akıbete uğrayacağını göstermez. Elazığ medyasına gelince. Elazığ'da bir hayli gazete, radyo ve televizyon var. Buradaki iş adamları gibi onların da şirketleşmesi lazım. Mahalli medya el birliği ederek "Harput" ismiyle güçlü bir bölgesel gazete çıkartabilirler. Asgari 25 bin tirajlı böyle bir gazete dikkate alınır. Aynı şekilde televizyon ve radyolar da "Harput Tv" ve "Harput Fm" ismiyle birleşebilir. Teklifimiz şu, Elazığ medyası tek şirket çatısı altında toplansın. Bu şirketin gazete, radyo ve televizyonu olsun. Gazete, bölgesel yayın ve dağıtım yapsın. Televizyon, Antalya, Bursa, Ankara medyası gibi kablolu yayına geçsin. Türkücüler Urfa'dan, sunucular, Elazığ'dan çıkmakta. "Harput Tv", "Harput Fm" sunucudan programcıya kadar sıkıntı çekmeyecektir. İnsan unsuru mevcut, fakat ne yazık ki sermaye unsuru nâmevcut. Elazığ halkına gelince. Asıl vazife onlarda. Artık folklorik devir aşılarak taş gibi gerçeklerle yüzleşmeli. Eğer bu vaziyet sürerse, vilayetiniz, bir zaman sonra dünkü kazası tüccar şehirlerden birine bağlanır. Bu duruma düşmemek için çok çalışmalı. Birlik, beraberlik, dayanışma geliştirilmeli. Her alanda önce Türkiye, sonra dünya ligine çıkmalı. Ecdadın mirası tükeniyor. Şanlı bir maziye mukabil kısır bir hâl yaşanıyor. 'Ah-vah'la bir yere varılmaz. Hedef, birlikte kalkınma ve hak edilen refahı yakalama. Bu gayeye varmak için de "ben" değil, "biz" fikri yerleşmeli.
.
Soğuk savaşta ikinci perde
20 Mayıs 2005 01:00
1900-1950 Döneminde doğan nesiller, sıcak savaş yıllarının çocukları. 1950-1990 Arasında doğan nesillerse soğuk savaş döneminin çocukları. 1990-2000 Geçiş sürecidir. Veya bu döneme "Perestroika/Yeniden yapılanma" da denebilir. Dar açıdan Rusya, geniş açıdansa dünya yeniden şekillendi. Nitekim şu gün sözü edilen Büyük Ortadoğu Projesi, yeniden yapılanmanın bir mahsulü. Şayet Sovyetler Birliği çökmeseydi dünya tek kutuplu kalmayacak, Irak işgali ve BOP gündeme gelmeyecekti. 2000 ve devamı ise hangi dönem? Bu dönem, büyük şölenlerle milenyum olarak ilân edildi. Aslında kavram Hıristiyani. Fakat Katolik Papanın bir kısım İslam ülkelerinde alaka görmesi gibi bu kavram da alaka gördü. İslam kültüründeki elf/bin yıllık zaman diliminin mukabili. Fakat tutmadı. Onun yerini globalleşme/küreselleşme aldı. Küreselleşme, Yeni Dünya Düzeni'nin eseri sayılabileceği gibi YDD apayrı bir kategoriye oturtulabilir. Keza YDD gibi Yeni Dünya Düzensizliğinden de söz edilmekte. Her ne ise bunlar girift problemler. Gerçek olan şu: Dünya, tek kutuplu kalmıştır. Sancılar, işgaller ve harpler bu neticenin eseridir. Yer küre de bunun farkında. O itibarla dünkü SSCB'nin bıraktığı boşluk doldurulmak istenmektedir. Boşluğu kim dolduracak? SSCB mevcutken de Çin-Rus çekişmesi durmazdı. Her ikisi de hakiki sosyalizmin kendinde olduğunu iddia ederdi. Çin, dünden de güç alarak boşluğu doldurma hevesinde. Bu hevesi hayata geçirmek için de Hindistan'dan yararlanmak istiyor. Rusya Federasyonunun Vladimir Putin'le ne yaptığını bilen bir Rus milliyetçisine, bir lidere kavuştuğu ortadadır. Putin, başta olur yahut olmaz. Olursa daha da kuvvetli ihtimaldir. Büyük bir ihtimalle RF-ABD önümüzdeki 5 yıl içinde kaldıkları yerden soğuk savaşa devam edeceklerdir. Bunun ilk belirtileri ufukta görülmüştür. Rusya Federasyonu, tam ayağa kalkmadan ABD, önünü kesmek istiyor. Çünkü, süper güç olmuş bir RF, BOP'a çomak sokar. George Bush, Amerikan savunma bakanlığına uzayı silahlandırma talimatı vermiştir. Amerika, böylece uzaydan istediği noktayı vuracaktır. Belki bu da BOP'un bir parçası. Olayı batılı kaynaklar yazıyorlar. Onların naklettiğine göre Putin, Amerika'nın bu düşünceden vaz geçmesini, vaz geçmediği takdirde icabında zor kullanacağını söylemiş. Bu gelişmenin tam bu noktasına bir mim koyup bekleyiniz. Önümüzdeki 5 yıl yeni fırtınalar esebilir. ABD'nin meselesi BOP, Rusya ve Çin'in meselesi ise ikinci süper güç olmak. Yeniden yapılanma, yeni Dünya Düzeni, Milenyum vs dendiyse de -herhalde- kaçınılmaz olarak soğuk savaşta ikinci perde açılacak.
.
Medyanın dalları
23 Mayıs 2005 01:00
İsmi önce matbuattı. Matbuat döneminde az sayıda ve az sayfalı siyah beyaz gazetelerle samimi fakat şanssız mecmualar vardı. Bu '70'lere kadar olan zamandır. Sonra basın dönemi başladı. Gazeteler renklendi, sayfaları arttı. Dağıtım ağı genişledi. Mecmualar, dergi oldu. Onlar da renklendi. Buna rağmen yine de şanslı değillerdi. '80'ler, '90'lara dönerken hayatımıza özel radyo ve televizyonlar dahil oldu. O zaman medya kelimesi de sözlükte kendine yer açtı. Kelime, önceleri yalnızca televizyonlar için kullanıldı. Sonra hepsi için medya dendi. Özel radyo ve televizyonlar önce korkuttu. Yer yer aynı televizyon ve gazeteyi aynı sermaye çıkartsa da gazeteler başlangıçta rahat değildi. Halbuki bu bir yanılmaydı. Dünyanın gelişmiş memleketlerinde çok sayıda, çok sayfalı, bir kaç milyon satışlı gazeteler çıkmaktaydı. Aynı memleketlerde çok kanallı, onlarca televizyon da vardı. Üstelik oralarda bizdekinin aksine milyon satışlı dergiler de yayınlanıyordu Hal böyle iken önceleri bir çok aydın hatalı düşündü. Bir çok tahmin ve yorumlar yapıldı. Bazılarına göre radyo ve televizyonların çoğalıp hayata hakim olmasıyla gazete ve dergiler bitecekti. Dergicilik ayrı, o hakikaten ülkemiz adına bir ayıptır. Gazetelere gelince, gazeteler, bazı tahminlerin aksine daha zenginleştiler. Şimdi yeni bir dönem başlıyor. Şimdilerde gazeteler kendilerinden emin şekilde yollarına devam etmekteler. Radyolar, demokratik hayatın da gerçek aynaları. Her fikir sese dönüşmüş durumda. Televizyonlara gelince. Televizyonlar, önce emekleme dönemi yaşadı. Sonra ne satarsam tutar esnaflığı. Şimdi zorlu bir dönem başlıyor. Türk televizyonculuğu asıl bundan sonra kendi içinde yarışacak ve dünya ile boy ölçüşecek bir sürece girmekte. Artık TV seyircisi stajını bitirdi. Ne satılırsa almıyor. Alınması gerekeni, seyredilmeye layık olanı takip etmekte. Diğer taraftan iletişim teknolojisi TV ile durmadı. Taş baskıdan ofset baskıya, taş plaktan radyoya, sessiz filmden televizyona geçen insanlık, dumanla haberleşmeden de telefona geçti. Hiçbir teknoloji, haberleşme teknolojisi bilişim kadar sür'ate sahip değil. Artık masa telefonundan ziyade cep telefonu hayata hakim. Cep telefonu sınırları, şehir farkını işte olup olmama kavramlarını yıktı. Bilişim teknolojisine dayalı internetin keşfi, medya dünyasında yeni ufuklar açtı.. Şimdi matbuatın son durağı internet gazeteciliği. Telefon hattının olduğu her yerde internet gazeteciliğine ulaşmak mümkün. İnternet gazeteleri, televizyonla yarışıyor. Haberi ânında girebilmekte, hemen yorum yapabilmekteler. Gazetelerse basıldıktan sonra sabittir. O yıldırım baskılar, ikinci baskılar artık sadece basın tarihini alakadar etmektedir. İntenet gazeteleri, haberi ânında vermek bakımından gazetelerden daha ileriler. Yaygınlık bakımından da televizyon daha yaygınlar. Okuyucu ile interaktif ilişki noktasındansa her ikisinin çok önündeler. Buna rağmen kâğıda basılan gazeteler, bir kere daha güçlenecektir. Dün radyo ve televizyonun yaptığını bu defa da internet gazeteleri, gerçekleştirecek, gazeteleri daha iyisi için araştırmaya zorlayacaklar. İnternet gazeteciliği, gazeteciliğimizin gelişmesi bakımından büyük bir fırsat olabilir. Yıllardır şikâyet edilen bir çok konular bu yolla aşılabilir. Anadolu medyası kendini ifade imkânı bulabilir. Mesleğe taze kan olacak bir çok yeni imzaya kaynaklık yapabilir. O halde insanın haber alma ihtiyacı ve yorumlama zaruretinden dolayı medya gövdesinden gazete, dergi, radyo, televizyon dallarından sonra internet gazeteciliği diye yeni bir dal sürgün vermeye başlamıştır. Gazeteden televizyona, dergiden internet gazeteciliğine kadar bütün medyamızın önünde duran 3 büyük mesele vardır. İnandırıcılık, reklamın âdil paylaşımı ve dünya ile rekabet. Dördüncü kuvvet, televizyonculukla kabuğunu kırmış, internet gazeteciliği ile dünyanın her tarafına yayılmıştır.
.
Pompacı, çalıyor mu
24 Mayıs 2005 01:00
Şöyle bir hayal ediniz, eşiniz ve çocuklarınızla birlikte Anadolu'nun ıssız yollarından birinde seyretmektesiniz. Çevrede tabiat dışında bir şey yoktur. İçinizde yapacağınız ziyaretin mutluluğunu hissetmektesiniz. O mutluluğu yaşarken birden ürperten bir gerçekle yüz yüze gelmişsiniz. Arabanın benzin göstergesi kırmızı çizgidedir. Mutluluk, yerini tedirginliğe bırakır. Arabadakilere belli etmeseniz de huzursuzluk başlar. Zira etraf tenhadır. Gideceğiniz yol çoktur. Görünürde benzin istayonu yoktur. Kendi kendinize sorarsınız "acaba en yakın istasyon ne kadar mesafede?" Bunu önce içinizden sorar, sonra mırıldanır, sonra arabadakilerle paylaşırsınız. Şehirde 1 km gidince hemen girdiğiniz benzin istasyonları bu kadar önemlidir. Bu önemi değerli kılansa pompa hizmetleri. İnsan için su neyse araç için de yakıt o. Bunlar apaçık gerçekler. Fakat bir de madalyonun diğer yüzü var. Halk arasında yaygın bir kanaat vardır. "Pompacı çalıyor!" Bunu her pompacının, her istasyonun yaptığını söylemek yanlıştır. Fakat bu kanaat o merkezdeki bahsettiğimiz iddianın devamı da var. "Benzinciler, aslında kazanmıyor, pompadan çaldıklarıyla geçiniyorlar". Böyle bir iddiaya katılmakta zorlanırız. Ama bazı durumlar olur ki onların şüyuu vukuundan/ söylenti haline gelmesi meydana gelmesinden beterdir. Aksine ne denirse densin böyle bir rivayet, halk arasında yaşamakta. Kabahat kimde, halkta mı? Hayır. Yüzdesi her ne olursa olsun bu suiistimali yapanlarda. Onları meslektaş olarak aralarında barındıranlarda. Ancak -yanlış anlaşılmasın- mevzubahis olan yalnızca depoya benzin dolduran, bir noktada emir kulu işçiler değil. Asıl onların başındakiler sorumlu. Tüketici koruma dernekleri "pompalı soygun" diye gündeme gelen bu meseleyi tartışmaya açtığında akaryakıt temsilcileri alakasız bir başka konuya atıfta bulunmaktalar. Mukabil bir tez olarak petrol kaçakçılığını dile getiriyorlar. Bu usul yanlıştır. Eğer öyle olursa problem tencere diyaloğuna döner. Madem petrol kaçakçılığından haberdarsınız öyleyse neden töhmet altında kalmadan evvel savcılıklara ihbarda bulunmadınız? Vatandaşta pompa hırsızlığına maruz kalma kanaati çok yüksek. Arabaya benzin dolarken sürücünün pompanın yanında dikilmesinin sebebi bundan. Zira itimat edip de kandırılmamış sürücü yok gibidir. Şüphe şudur, ya az benzin verilmekte veya hava basılmakta vs. Böylesine aldatılmışlık psikolojisindeki vatandaş, bakanın da açıklamasıyla şüphe bir kenara söylentiye daha da kesin şekilde inanacaktır. O halde ortada halli gereken çok ciddi iki dert vardır: Birincisi pompa denetimi. Pompanın mutlaka kontrol altına alınması, her türlü çalıp-çırpmanın, dolaylı hırsızlığın önlenmesi şart. Akaryakıt istasyonları her şeyleriyle yeniden ele alınmalı. Bu şartı yerine getirme borcu yalnızca bakanlığa değil mesleği icra eden esnafla, meslek kuruluşlarına da düşüyor. Diğer mesele ise petrol kaçakçılığı. Adli makamlar, canı sıkılan akaryakıtçıların dediğini ihbar kabul etmeli. Akaryakıtçılar, kamyonla, vapurla ve her yolla yurda kaçak mazot ve benzin sokulduğunu ilân etmekteler. Sonuçta toplumsal bir dramı görmekteyiz, hemen her alanda mesleki yozlaşma yaşıyoruz. Para ihtirası sebebiyle nice meslek ayağa düştü.
.
Necip Fazıl
26 Mayıs 2005 01:00
Necip Fazıl Kısakürek, sadece şair değildir. Onu yalnızca şair olarak tanıtmak küçültmeye teşebbüstür. Hem şair, hem mütefekkir, hem tiyatro yazarı, hem senaryo yazarı, hem romancı, hem hikâyeci, hem deneme yazarı, yayıncı ve gazetecidir. Ayrıca, üstün bir hatip, projeleriyle siyasetçi, teşkilatçı, polemikçi, nükte ve aksiyon adamı. Şiirinin edebiyat semasında ilk parladığı dönem. Ona "bir mısraı bir millete şeref vermeye yeter" diyenler, daha sonra "sabık şair kendine yazık etti" diyeceklerdir. Çünkü "Allah" demenin suç sayıldığı bir dönemdir. Necip Fazıl, "Allah" demeye başlamıştır. O yüzden göklere çıkartılan bir san'atkâr, bir zaman sonra yok farz edilmiştir. Necip Fazıl, gördüğü bütün ihanetlere, nankörlüklere, vefasızlıklara rağmen fikrinde ve yolunda sabırla, sebatla ve inatla direnme kudretini göstermiştir. Ademe/yokluğa mahkum edilmiş. Adı mektep kitaplarından kazınmış. Cemiyette unutulsun diye her şey yapılmış fakat o tek kişilik bir ordu halinde eserler vermeye devam etmiştir. Tam bir dâvâ ve gönül adamıdır. Necip Fazıl, tek parti devrinin mağdurudur. İsmet İnönü'yle sürekli çekişmiştir. Tek parti döneminde üstelik de "Türklüğe hakaret" gibi abes üstü abes bir suçlamayla hapse atılması bu devir için tek başına kâfi ayıptır. Hapis hayatı ömrünün onda biri, fakülte hayatının iki katı kadardır. Adnan Menderes'le, dosttur, Süleyman Demirel'le devir devir yakınlaşıp uzaklaşmalar yaşamıştır. Alparslan Türkeş'le samimi yakınlıkları vardır. Turgut Özal onu zaten "üstad" kabul eder. ANAP şekillenirken Özal, Necip Fazıl'ın fikirlerinden istifade etmiştir. Fakat ne var ki ömrü Turgut Özal'ın iktidar olmasına yetmemiştir. Kendisi dünyasını değiştirmiş, fikirleri iktidara gelmiştir. Sadece bu tarafıyla değil, kendine yarım asır evvel "sabık şair" diye yafta yapıştırmaya kalkanlar da "Perdeler" şiirini dinleyince "sen sabık değil, hakiki şairsin" diyerek geç de olsa, güç de olsa yenmiş bir hakkı yeniden teslim etme zorunda kalmışlardır. Necip Fazıl, Türkçe'nin büyük şairidir. Mazlum bir milletin inançlarının kalkanıdır. Fikir namusu şahikadadır. Eserleri gerçekten bir millete şeref verecek kalitededir. İngilizce yazsaydı bugün bütün dünya kendisini tanırdı. Veya şöyle diyelim, Cengiz Aytmatov, Rusça yazmasaydı şimdi Kırgızların bildiği mahalli bir romancı kalırdı. Hazreti Mevlana Farsça yazmasaydı belki de tanınmazdı. O halde Kültür Bakanlığına görevler düşüyor. Bakanlık, şaraplı, çengili dans, folklor, festivalden ziyade böylesi kalıcı işlere imza atmalı. Necip Fazıl'ın kitaplarından hiç olmazsa 10 tanesi dünya dillerine çevrilmelidir. Bugün başlansa gelecek ölüm yıldönümüne yetiştirilir. Aynı şekilde Milli Eğitim Bakanlığı da 100 Temel Eser arasına Çile'yi almış olmakla vazifesini ifa etmiş sayılmaz. Yukarıda bazı siyasilerle nispetini dile getirdik. Bugünkü iktidarı, Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Hüseyin Çelik diye tek tek sıralamaya gerek yok. Onların tamamı Necip Fazıl merhumun deyimiyle Büyük Doğucu'dur. O pınardan içerek yetişmişlerdir. Bu sebeple şüphesiz ki Necip Fazıl'a karşı derin borçları var. Bu borç nasıl ödenir? Dünya şu vasıfların onda birine sahip edebiyatçılarına, san'atkârlarına, mütefekkirlerine karşı hangi minnettarlıkla mukabele ediyorsa onun yapılması gerekir. Eserleri dünya dillerine çevrilmeli, eserleri okullarda okutulmalı, Necip Fazıl müzesi, kütüphanesi kurulmalı ve muhakkak surette bir üniversiteye ismi verilmelidir. Bunları yapmak Necip Fazıl Kısakürek'e bir şey kazandırmaz. O, müdafaa ettiği fikirler uğruna son nefesini mahkum olarak vermiş bir kahramandır. Hapishanede ölmediyse aldığı bir doktor raporu yüzündendir. Halbuki iddiası artık bütün tarihçiler tarafından yazılıyor. Ömrü çilelerle geçti. Her dâvâ adamı gibi bir mum misali kendini yakarak çevresini aydınlattı. Bu sebeple Necip Fazıl adına yapılacaklar bir milletin, emek verdiği nesillerin vefasını ortaya koyar. Bir milleti yönetenlerin kalitesini gösterir. Böyle isimler zor yetişir. Çok yetişmesi için hayatlarında da mematlarında da değerleri bilinmeli. İlk Sultan'üş şüara Baki, kıymet bilinmemekten şikâyetçiydi. Aynı şikâyeti ikinci Sultan'üş Şüara Necip Fazıl'da da gördük. Değerlerini futbolcu, şarkıcı, mankenden ibaret gören milletler, dünya ailesinde yer alamaz. Dostoyevsky'nin, Balzac'ın, Shakespeare'nin karşısına koyacak isimleriniz yoksa siz de yoksunuz. Kültürel kalkınması olmayan milletlerin kalkınması güdük kalır. Bugün keçi boynuzu kemirenler yerine fikir üreten mütefekkirlerimiz olsaydı, ne Huntington meydanı boş bulurdu, ne Ermeni ırkçıları. Hatta PKK bile bu çapa varamazdı. Kalem ve kelam büyük ihmale uğramıştır. Bu büyük hatanın terki gerekir. Dünkü kahramanları hürmetle analım, fakat yeni kahramanlar yetişecek zeminleri de hazırlayalım.
.
Rumeli Hisarı ağlıyor
30 Mayıs 2005 01:00
Fetih Haftasındayız. 29 Mayıs münasebetiyle 'Fetih Bayramı'nı idrak ediyoruz. Bu defa geçmiş yıllara nazaran fethi daha bir şuurla kutlamaktayız. Bu neticede toplumun tarihe yönelmesinin, tarih merakının artmasının büyük bir rolü var. Kökü derinlerde kalan bir ağacın filiz vermesi gibi yetişen nesiller bir arayışa başladılar. Bunlar müsbet gelişmeler. Fakat bu gelişmelere rağmen menfi manzaralar da var. İstanbul'un fethinin sembolü nedir? Fethin sembolü ne İstanbul surlarıdır ne Topkapı Sarayı. Biri Bizans'tan kalmıştır. Diğerinin fetihle alakası yoktur. 29 Mayıs 1453 Zaferinin sembolü Boğazkesen Hisarı'dır. Diğer adıyla Rumeli Hisarı. Bu hisar, kale 52 günde inşa olunmuştur. İnşa sebebi, Karadeniz üzerinden gelecek haçlı yardımlarını Boğaziçi'nde durdurmaktır. Hisar, Sevgili Peygamberimizin -aleyhisselam- mübarek isminin baş harfinden dolayı kufi harfle "mim" şeklinde yapılmıştır. İstanbul'un sahip olduğu muhteşem miraslardandır. Türkün 52 günde ne eserler verebileceğine dair dehasının mahsulüdür. Hisarın ortasına altından bir mühür kazınırcasına bir de mescid nakşedilmiştir. Bu mescid bugün ayakta mı? Hayır, sadece bir kırık minaresi var bir de kutlu fetih askerinden başlayarak asırlarca mü'minlerin Rablerine secde için alınlarını yere koydukları secdegâh.. Halbuki eser defalarca tamir görmüştür. Buna rağmen o mescid, hiç bir devirde asli haline iade edilmemiştir. Aksine sanki koca İstanbul'da müzik sahnesi olacak yer kalmamış gibi mescid zemini, secde yeri her yaz şarkıcılara sahne yapılmaktadır. Bu düşüncesizlik, en evvel ecdada hürmetsizliktir. Hem hatıralarına hem kendilerine. İstanbul'u borçlu olduğumuz o askerin bir çoğu kalenin önündeki Kayalar Mezarlığında yatmaktadır. Mezarlık bitişiğinde çılgınca eğlenmek her dinde nahoş karşılanır. Bu sebeple yıllardır üzgünüz. Mevzuu bir çok kereler kaleme aldık. Fakat bir süre evvel dinlediğimiz bir haber üzüntümüzü kat kat arttırdı. Bölgenin belediye başkanlarından biri anlattı. Onun kullandığı kelimeyi kullanmayacağız. Şu kadarını söylememiz kâfi. Fatih Sultan Mehmed Han'ın eseri, İstanbul fethinin sembolü, o harika eser Rumeli Hisarı gayrı ahlaki işlerin döndüğü bir talihsiz mekân haline getirilmiş. O halde İBB'ye, İstanbul Emniyetine, Vakıflara, Kültür Bakanlığı'na ve Başbakanlığa acil görevler düşmektedir. 1- Aynı zamanda yüksek ses vuruşlarıyla sur bedenlerine de ziyan veren müzik etkinliklerini Rumeli Hisarından kaldırmak. 2- Rumeli Hisarı Mescidini yeniden inşa etmek. 3- Polisten devriyeler kurarak mübarek mekânın loş köşelerinde ahlaksızlıklarını icra edenlerin kökünü kazımak. Fatih, şehid ve gaziler o zaman bizden razı olur. Rumeli Hisarı ağlarken onun sahibi bizden hoşnut olabilir mi
.
Türkiye, yoluna devam edecek
31 Mayıs 2005 01:00
AB anayasası için sandığa giden Fransız seçmen, "hayır" dedi. Bu netice bekleniyordu. Buna rağmen referandum neticesi "şok" olarak karşılandı. Şok sayılmasının sebebi Fransa'nın AB'nin kurucularından olması. Fransa devlet başkanı Jacques Chirac, bir yıl evvel çoğunluktaki mecliste oylama ile neticeye gideceğine ileriye dönük başkanlık hesapları uğruna kumar oynadı. Her kumar gibi bu "kumar" da kaybedildi, Fransızlar anayasaya red oyu verdiler. Niçin red? Ortak kanaat şöyle. Fransa'da ve Avrupa kıtasında işsizlik artmıştır. ABD'nin sürece karışması vesayet gibi telakki edildiğinden reaksiyon görmektedir. Türkiye'nin de AB'ye girmesine muhalefet edilmektedir. 70-75 milyonluk dev bir Müslüman nüfustan ürkmekteler. Her ne kadar referandum, Türkiye'nin AB'ye üyeliğine dair doğrudan bir oylama olmadıysa da çok farklı da olmadı. Bazı yorumcularsa çıkan neticenin uzun vadede Türkiye'nin lehine olacağını ileri sürmekteler. Her ne olursa olsun. Sonuç, beklenmeyen olmasa da istenmeyen bir tablodur. İşin kötü tarafı, Fransa'nın da Avrupa Birliği'nin de ikinci bir planı yoktur. En azından bugün için yok. Uzun zamandır konuşulan ve sonucu önceden tahmin edilen böylesi ciddi bir meselede B planı olmaması şayanı hayrettir. Türk halkı da Türk hükümeti ve finans çevreleri de gelişmeyi soğukkanlılıkla karşıladılar. Yapılması gereken de buydu. Hakikaten referandum Fransa'nın iç işidir. 3 Ekimde başlayacak müzakereler AB ile yapılacak. Türkiye'nin muhatabı AB ve Fransa, Almanya gibi üye devletler. Böyle olsa bile ortaya yine de küçümsenmeyecek bir pürüz çıkmıştır. Bir halkın çoğunluğu "sizi istemiyoruz" demektedir. Onların böyle konuşmaları kendileriyle de kalmayacak. Fransa'daki tavır, Hollanda, İngiltere, Almanya'yı da etkileyecek. Üstelik Almanya, iktidar değişikliğine de gidiyor. Erken seçim sonrası kurulacak yeni iktidar Türkiye'nin tam üyeliğine karşı bir heyetten meydana gelecek. Nitekim Fransa'da referandumun, Almanya'da seçimlerin dolaylı da olsa Türkiye aleyhine tecelli etmesi bazı aydınları "bu iş bitti" fikrine sürüklemiştir. Onlara göre iki kurucu büyük devlete, Almaya ve Fransa'yı aşarak AB'ye tam üye olmamız mümkün değildir. Bu karamsar tahmin orada kalsın. Fakat bir başka gerçek Türk hariciyesinin dile getirdiğidir. Bu aleyhte gelişmeler müzakerelere tesir etmeyecektir. Nitekim bir başka aydın grubu da Portekiz ve İspanya misallerini vermekteler. Haksız da değiller. Aynı avam Avrupalı onları da Avrupalı saymıyordu. Bugün AB içinde etkin konumdalar. El ne derse desin, kim ne derse desin. Biz hangi yoldayız ona bakalım. Doğru yoldaysak ne gam. Mühim olan tarih alarak müzakereleri başlatmaktı. Müzakereler başlayacaktır. Müzakereler başlayınca da yıllar sürecek. O zamana kadar köprülerin altından çok sular akar. Avrupalı kendisi de biliyor ki Türkiye tarihte Avrupa'daydı. Bugün de milyonlarca nüfusuyla Avrupa'da.. Türkiye'nin Türk hükümetinin işi hep sıkı tutması, her halükârda geri adım atmaması gerekiyor. Diğer taraftan ABD de bunu bir fırsat sayacaktır. Son zamanlarda Türk kamuoyunda kaybettiği prestijini Türkiye'nin AB'ye girmesi için Avrupa devletleri nezdinde diplomatik baskılar yaparak telafi etmeye çalışacaktır. Amerikan hükümet sözcülerinin iddiası yabana atılamayacak cinsten. Türkiye'yi dışlamanız tehlikeli bir medeniyetler çatışmasına davetiye olur demekteler. Avrupa ve AB imtihanda. Sağduyu mu, fanatizm mi kazanacak? Sağduyunun kazanmasıyla insanlık kazanacaktır.
.
Eski dost düşman olmaz
8 Haziran 2005 01:00
Washington'un rahatsız olduğu konuların başında "Türkiye'deki Amerikan karşıtlığı" geliyor. Bu aşırı bir alınganlık. Memleketimizde şu gün için bir Amerikan aleyhtarlığının olduğu doğrudur. Fakat bu aleyhtarlık inişe geçmiştir. Başbakan Erdoğan ve Başkan Bush görüşmesi başta olmak üzere iki taraf hey'etleri arasındaki müzakerelerin Türk halkını tatmin etmesi durumunda daha da gerileyecektir. Bu karşıtlık veya aleyhtarlık gerçeğini iyi tahlil etmek lazım. Türkler, Amerikan düşmanı mı? Eğer öyle olsaydı ziyareti sırasında Bill Clinton'ı o kadar sempatiyle karşılamazdı. George Walker Bush'u bile nazik bir ev sahipliğiyle ağırladı. Türk kamuoyunun, halkın Amerikan yönetimlerinin yanlış icraatlarına tepki vermeleriyle Amerikan halkına düşmanlığı birbirine karıştırmamalı. Amerikan halkında da medyasında da Türkiye'dekinin on katı ağır tenkitler yapılmakta. Onlar da mı Amerikan karşıtı? Uzun yıllara dayalı büyük bir dostluk zedelendiyse bunun sorumlusu Amerikan yönetimidir. Bu yönetim, sadece Türkiye'de değil, bütün dünyada kendi ülkesine puan kaybettirdi. Birinci sebebi, nükleer silah iddiasıyla Irak'a girdiği halde iddianın asılsız çıkmasıdır. Türklerin rahatsız olduğu konularsa daha da özel. İmamı Âzâm ve Hazreti Ali türbelerinin açılan ateşten yara alması, din, kültür, tarih, komşuluk bağlarıyla bağlı olduğumuz Irak halkının yer yer çok ağır muamelelere maruz kalmaları, Türk askerlerinin Süleymaniye'de hakaret görmesi, hele dünyayı ayağa kaldıran Ebu Garip İşkenceleri, PKK'ya karşı hiçbir tedbir alınmaması. Bunları onlarca misalle çoğaltmak mümkün. Saydıklarımız olurken Türk halkı alkış tutamazdı. Başbakanın iki çift lafı ve birkaç yazı ile birkaç yürüyüş dışında bir şey de yapılmadı. Buna rağmen tuhaftır ki ABD alınmış. Sadece Amerikan yönetimi değil. Medyası da. Medyada bir süre evvel Türkleri aşağılayan makaleler çıktığı gibi Türk başbakanı, bakanları oradayken bugün dahi berbat yazılar kaleme alınmakta. Bir süper gücün bu kadar alınganlığı fazla. Amerikalılar böylesine alınacaklarına nerede ne gibi hata yaptıklarını soğukkanlılıkla tahlil etmeliler. Dünkü bir Amerikan gazetesinde hâlâ "ortada Osmanlının büyüklüğü kalmadı" diye yazı çıkabildi. Makalenin devamı da incitici ifadelerle dolu. Ne yazık ki bir kısım Amerikan politikacılarıyla bir kısım Amerikan medyası Türkleri de Türkiye'yi de Türk tarihini de bölgeyi de tanımıyorlar. Şüphesiz ki milletlerin, devletlerin hassasiyetleri olur, bu hassasiyetler alınganlıklara da yol açabilir. Ancak onların makul seviyede seyretmesi lazım. Günü gelince de unutulmalı. Türkiye'nin hassasiyet gösterdiği meselelerden bazılarını yukarıda sıraladık. Amerika'nın hassasiyeti ise tezkere problemi. Hakikaten Amerikan askeri, aylarca İskenderun açıklarında bekletildi. Sonunda tezkere red oldu. Ne var ki bu hükümete rağmen oldu. TBMM'nin kararı. Bize göre de tezkere geçmeliydi. O red ile çok şey kaybettik. Fakat oraya takılıp kalmak yanlış. Washington, tezkereyle, meşhur "Amerikan karşıtlığı"na takılmış gidiyor. Aynı üslupla devam ederse kimse bir şey kazanmaz. Amerika'nın karşısında dostluğu geliştirmek, pekiştirmek isteyen bir Türk hey'etinin olması şanstır. Yeni sayfalar açılabilir. Açılmalı da. Yeni sayfalar açılmalı, Türk milletini rahatsız edecek, bölgeyi rahatsız edecek yeni vahim hatalar da işlenmemelidir. Bunlar olursa Türkler neden Amerikan aleyhtarı olsun? Bizim geleneğimizde esas dostluktur. Üstelik eski dosta daha fazla değer verir, "her şeyin yenisi dostun eskisi" deriz. "Eski dost düşman olmaz" deriz. Tekrar ediyoruz, Amerika'ya düşen, Türkiye'yi, Türkleri anlamaya çalışmaktır. Amerikan gazeteleri ne yazarsa yazsın. Bir imparatorluğun mirasçısı olduğu fikri bu milletin genlerine işlemiş. Selef, haleften hürmetli davranmasını bekliyor
.
Sonuç başarılı
9 Haziran 2005 01:00
Amerika'da bir gazeteyle televizyonun ortaklaşa yaptırdıkları yeni bir kamuoyu araştırması yayınlandı. Anket neticesine göre halk, Irak'ı "yeni Vietnam" olarak görmekteymiş. Aynı ankete nazaran yüzde 55 kamuoyu başkanın dış politikasını tasvip etmiyormuş. Daha ilginci şu, ankete katılanlara göre Bush yönetimi ülkeyi bölüyormuş. Amerikan yönetiminin Amerikan halkı nezdindeki prestiji bu iken, o yönetim, Türk Amerikan dostluğuna da gölge düşürmüşken Türk hükümetinin vaki ziyareti George W. Bush ve ekibi için nimet olmuştur. Farklı görüşleri ilk elden almış oldular. Böyle bir görüş teatisi, en evvel Amerika'nın iyiliğinedir. Orada her şey paradır. Yönetim, tek kuruş harcamadan ekibimizden Türk-Amerikan, Amerika-Irak, Amerika-Suriye, Amerika-İran, Türkiye-Irak-Suriye-Yunanistan-İran-AB-Afganistan gibi konularda çok değerli teklif, fikir ve projeler aldılar. Bunları bir düşünce kulübünden kaça alırlardı, ne kadar sağlıklı olurdu? Böylece muhtemelen Amerika, bölge siyasetinde revizyon yapacak, Suriye başta olmak üzere bazı ülkelere karşı tutumlar yumuşayacaktır. Bu ziyaret sonucu Irak'ta daha gerçekçi politika güdülmesi beklenebilir. Makul, adil, kan dökmeyi durduran politika ya bulunacak veya yüzde 55 çok daha yukarılara çıkacaktır. Amerika'nın yapacağı akıllı davranış şudur: Afganistan, Irak ve Suriye'yi Türkiye'ye ihale etmek. Bizim yerimize Kürdistan ikame etmeye kalkmak Washington için cinnet olur. Evvelsi gün bizzat Amerikalılar Irak halkının temayüllerini açıkladılar. Her gruptan halk, Türkiye'ye sıcak bakmakta. Aynı bakış, Suriye ve Afganistan'da da var. Şu gün Türkiye ile Suriye son 40 yılda hiç olmadığı kadar dost. Amerika, Suriye'nin üstüne daha fazla giderse, bu ülke meclisinin Türkiye'ye ilhak kararı alması sürpriz olmasın. Şu zirveden çıkan neticeyle Beyazsaray BOP hayalini bile daha ayakları yere basar hale getirebilir. Öbür taraftan anti Amerikanizm, anti semitizm gibi sözlerin de takdim edildiği gibi olmadığına herhalde kanaat getirilmiştir. Keza hassas problemlerimiz KKTC'nin tecridden kurtarılması ve PKK'yla mücadelede de Türk tarafının istekleri rağbet gördü. 3 Ekim öncesi Washington'un tam desteğini almış bir Ankara'nın AB müzakerelerinde eli çok güçlü olacaktır. Şu bir global dünya vakıası, Amerika, bu bölgede bir devletle birlikte olmak zorundadır. Tarih, coğrafya ve şartlar onun Türkiye olduğunu gösteriyor. Vietnam sendromu, Amerikalının korkulu rüyasıdır. Beyazsaray, o kaçınılmaz şartlara mutlak riayet ederek halkının psikolojisine dikkat etmeli. Türkiye açısından ziyaret kazançlı olmuştur. Amerika için de öyle...
.
Aksi de olabilirdi
10 Haziran 2005 01:00
Bir dönem, Türkiye'nin istisnasız bütün komşularıyla arası bozuktu, bunlardan bazılarıyla da düşmandı. İşte o zamanlarda ABD en yakın dostumuzdu. Belki o günlerde şimdiki gibi "stratejik ortaklık" sözüne çok fazla vurgu yapılmıyordu ama iki devlet arasında su sızmaz ortaklık yaşanıyordu. Türk Amerikan münasebetlerini ilk sarsan gelişme "Johnson Mektubu"dur. O mektup, kırıcı olmuştu. İkinci sarsıntı ise Kıbrıs Harekatı üzerine konan ambargoyla geldi. İlkinde itibarımız yara aldı, ikincisinde iktisadımız. Uzun seneler süren ambargo yüzünden milletçe büyük sıkıntılar yaşadık. Fakat mektup ve ambargo menfiliklerine rağmen ilişkiler zarar görmedi. Bir bakıma onlar hayata aksettirilmedi. Üçüncü sarsıntı ise 1 Mart 2002'de yaşandı. Tarihe "1 Mart Tezkeresi" diye geçen meşhur hadisede TBMM, hükümete katılmamış, ABD'ye beklediği izni vermemişti. Böylece Türk-Amerikan ilişkilerinde 55 yılda 3 hassas dönem görüyoruz. İkisinde mağdur taraf Türkiye'dir. Türkiye mağduriyetini sinesine çekmiş, bunu dostluğa zarar verici bir çekişme konusu yapmamıştır. Dostluk bu fevkalade olgunlukla devam etti. Aradaki bazı gelişmeleri ise adeta görmezden geldi, içerde seslendirilse bile resmen dile getirilmedi. Ne zaman ki 1 Mart Tezkeresi reddoldu, her şey değişti. ABD mağdur olmasa da mahrum kalmıştı. Bunun neticesinde de ilişkiler giderek soğudu. Bu defa ABD kaybetmişti. Türkiye hep sineye çekmişti. Dostluk bunu emreder. Ortaklık veya dostlukta bazen de kayıplar vardır. Ancak anlaşılan daima kazanmaya alışmış Amerika, bu sonucu içine sindiremedi. Amerikan ve Yahudi karşıtlığını kafaya taktı. Halbuki o aleyhtarlıklar hep vardı. Soğuk savaş dönemindeki sol Amerikan düşmanlığı bugün nerede? O günlerde militanlar, Amerikan elçisinin arabasını yakıyor, İsrail elçisini kaçırıyorlardı. Bunlar olurken, duvarlar Amerika aleyhine ağza alınmaz sloganlarla doluyken, sokaklar hemen her gün "kahrolsun Amerika" ve "go home" haykırışlarıyla inlerken bile Washington alınganlık göstermiyordu. İşte tam soğuyan ilişkiler buz tutacakken Ankara, harekete geçti. Üstelik Amerikan medyasıyla dizilerinde de pekâlâ Türkiye düşmanlığı, işleniyordu. Türk hükümetinin ziyaret talebi ve Amerikan hükümetinin de davetiyle gerçekleşen zirve üzerine o soğukluk bugün yerini ılık bir havaya terk etmiştir. Varılan netice küçümsenemez. Kıbrıs, Irak, Afganistan, Suriye, AB, BOP, PKK. Hangisinde kaybettik? Bush, Rice'a Erdoğan'ın ricası üzerine bizzat talimat verdi. Büyük ihtimalle Ercan-New York seferleri başlayacak. Irak hakkında gelinen bu noktada çok farklı bir yorum yok. Aklı selim kanın durmasını emrediyor. Amerikan devlet başkanı, Afganistan için Türk başbakanına teşekkür etti. Suriye mevzuunda Türk tezi ağır bastı. Türk tezi, Amerika'nın dışlama politikasına mukabil telkinle demokratikleşme ilkesine dayanıyor. George Bush, Tayyip Erdoğan'a AB için destek vermeye devam edeceklerini en net şekilde ifade etti. BOP konusunda ABD'yle ortak hareket edeceğiz. Ancak bu BOP Beyaz Saray'ın daha evvel gördüğü beyaz rüya değildir. Irak'a müdahale gündemde iken şöyle diyorduk. "Önleyemiyorsan gir ve kontrol et". BOP için de aynı mantık geçerli. Büyük Ortadoğu Projesi, tamamı Müslüman, üçte ikisi Osmanlı mülkü topraklara dair bir uygulama fikridir. Biz burada tarafız. Müdahil olmak zorundayız. Türkiye, bu zirvede, sadece PKK meselesinde beklediğini alamadı. Ancak hiçbir şey alamadı değil. En azından şiddetli rahatsızlığını dile getirerek dikkat çekti. Ayrıca, Amerikan karşıtlığıyla Yahudi karşıtlığının toplumun genelinde değil, her toplumda olduğu gibi marjinallerde bulunduğunu söyleyerek muhataplarını zımnen de olsa insaflı olmaya çağırdı. Böylece sayın Tayyip Erdoğan ve ekibinin sayın George Bush ve ekibiyle yaptığı bu tarihi zirve bir dostluğu kurtardığı gibi bizim için yukarıdaki menfaatleri de temin etmiştir. Bütün bunlardan ötürü "stratejik ortaklığa vurgu yapıldı-yapılmadı gibi yersiz nefes tüketmelere gerek yok. Zaten stratejik ortaklık dediğiniz nedir? Soyut bir anlayış. Tefsire ve bakışa bağlı. İlla o kelimenin geçmesi şart mı? Bir de aksini düşünün: Ankara'nın randevu isteği en haşin bir üslupla geri çevrilmiş, Türk-ABD dostluğu bitmiş, Washington, Ermenilere soykırım yaptığımızı ilan etmiş, Kandil Dağı çevresinde PKK'yı devletleştirmiş, örgüt Güney Doğu'yu haritasına almış, Kuzey Irak'ta ayrıca bir Kürt devletini tanımış, KKTC'yi gayrı meşru ilan etmiş, AB'ye kabulümüzün imkânsız olduğunu söylemiş, Ege'yi tamamen Yunan sahası saymış, Lozan'da zaten imzası olmadığını hatırlatmış, Orta Asya Cumhuriyetlerini oradaki Türklerle Türk varlığı aleyhine kışkırtmış vs. vs.vs. Yeni sayfanın lekelenmemesine herkes özen göstermeli. Bu zirve ile sağduyuyu tercih edenleri tarih takdir edecektir
.
Yollar ayrılıyor mu?
13 Haziran 2005 01:00
Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Beyazsaray ziyareti, yapılması gereken bir seyahatti. Sebep ne olursa olsun bir dünya devletiyle aramız şekerrenge bürünmüştü. Halbuki o devletle ekonomiden askeriyeye kadar onlarca dalda münasebetimiz vardı. Dahası hemen yanı başımıza yerleşmişti. Bölgeyi toptan etkileyecek yeni projeler peşindeydi. Burukluğun devam etmesi Türkiye için de bölge için de hiç iyi olmayacaktı. Bundan dolayı başbakan başkanlığında bir heyetimizin ABD'ye giderek muhataplarıyla konuşmaları fevkalade isabetli olmuştur. Bir yerde ihtilaf varsa o ihtilaf konuşarak halledilir. Türk- Amerikan dostluğu, belki de bir daha 1 Mart tezkeresi öncesindeki sıcaklığa dönemeyecek. Fakat bu ziyaret öncesi soğuklukta da kalmayacak. Bu ziyarete kadar Türkiye, Amerika'nın ısrarla dile getirdiği "Amerikan karşıtlığı" fikri sabitinin farkında değildi. İki devlet yönetimleri arasında bir şeyler yaşanmış, iki ülkede de tenkitler yapılmıştı. Amerika'da Türkiye ve Türkler hakkında yazılıp çizilenler burada Amerika için söylenenlerden kat kat fazla iken onlar müthiş bir alınganlık göstermekteymiş. Ziyaret tarafların birbirlerini dinlemeleri için fırsat oldu. Yapılmayıp soğukluğun giderek husumete dönüşmesi daha mı iyi olurdu? Tehlikeye giren dostluğu bitirmek mi, kurtarmak mı daha kıymetlidir? Bugün kurtarılan AK Parti-ABD dostluğu değil. Türkiye-ABD dostluğudur. 3 Ekim öncesi Amerika'yla ortak görüntü vermek fena mı olmuştur? Buna rağmen ziyaret, bazı kalemler tarafından yerden yere vuruluyor, küçümseniyor, alay ediliyor. Bunlar iki çeşit. Birinciler, ilk günden beri Tayyip Erdoğan ve AK Parti muhalifleri. Bunlar, fikir, inanç, zihniyet olarak başbakanla partisine hasımdır. Ne yaparsa yapsın affetmezler. Dün aleyhte yazıyorlardı, bugün de o yolda devam etmekteler. Kendi mantıkları içinde samimi davranıyorlar. Onlara iki yüzlü denemez. Diğerleri ise mutlaka şaşırtmıştır. Seçimlerden önce Recep Tayyip Erdoğan için en galiz hakaretleri yapıyorlardı. 4 Kasım 2002 sabahı çok keskin bir viraj alarak ağız değiştirdiler. Başbakanla partisini yere-göğe koymuyorlardı. Ne yazık ki iktidar sarhoşluğu niyetleri görmeye engel oldu. Bu menfaat bezirgânlarıyla olmak şeref telakki edildi. Hakiki dostlar bir kere daha uzağa düşmüşlerdi. Şimdi cicim ayları bitiyor. O iyi gün dostu yazarlar, gazeteciler, televizyoncular ziyareti de sonuçlarını da başbakanı da hafife almakta, sonucu küçümsemek bir tarafa inkâr etmekteler. ABD karşısında şahsiyetli duruşa asla tahammül edemiyorlar. Sanki her biri Amerikan milliyetçisi. Çünkü ABD, AK Parti'den büyük, Bush, Erdoğan'dan daha önemli. İyi gün dostları, buraya kadar destek oldular. Ya işleri bitmiş veya ümitleri kesilmişti. Bundan sonra daha da sertleşmelerini bekleyiniz. Ziyaretin en değerli sonucu bu oldu, maskeler düştü, iyi günlerin riyakâr dostlarıyla yollar ayrılıyor. Bir musibet bin nasihatten evladır.
.
Şahsiyetli duruş
17 Haziran 2005 01:00
ABD ile ortaklıktan öte tabiiyet sevdalısı mandacı münevver, ziyaret sırasında Türk başbakanının teslimiyetçi bir siyaset gütmemesinden rahatsız oldu. Hırçınlıkları, Amerikan tarafını bile şaşırtmış olabilir. Dayandıkları fikir, bazı batılı aydınların iddiaları. Onlara göre Türkiye, istikamet değiştirerek doğuya yönelmiştir. Tezatları âşikârdır, hem bizimle olamıyorlar, hem bizsiz yapamıyorlar. Bu iddia, ahmaklık eseri değilse maksatlıdır. Türkiye, tren katarı değil. Türkiye, tarihin derinliklerinden gelen bir ülke, birbirini takip eden birkaç imparatorluğun devamı, Asya ile Avrupa'yı buluşturan köprü ve çok yönlü bir memlekettir. Varolduğumuz coğrafyanın pırlantadan yüzük taşıyız. Ne ABD ile ne AB ile yolculuğumuz, komşularımızı, diğer menfaatlerimizi, bu coğrafyanın gerçeklerini göz ardı etmemizi emreder. Başbakan Tayyip Erdoğan, Washington'da Suriye için az baskı görmedi. Suriye denen neticede Anadolu'nun bir parçası. Suriye'si, Irak'ı, ve öteki Ortadoğu devletleri yanlış adamlar tarafından yönetilebilir. Fakat bu oraların ahalisine ait bir suç mu? Kim, o diktatörleri ceberut sistemleriyle birlikte o mazlum insanların tepesine dikti? ABD'den dönen başbakan, işgalden kurtulmasında payımız olduğu görülmeyen Lübnan'a gitti. Dışişleri bakanımız, iki ay evvel Cezayir'deydi. Abdullah Gül, orada devlet başkanı protokolü ile ağırlandı. Bu defa da Türkiye Cumhuriyeti başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Lübnan'da devlet başkanı gibi misafir edildi. Başbakan Erdoğan, Libnan'da Arap Ekonomi Zirvesi'nin şeref konuğuydu. Türkiye, Turgut Özal'dan sonraki en parlak günlerinde. Eğer, biz, dünün zihniyet artığı mandacı münevverlerin dümen suyuna girip yalnızca bir veya bir kaç devlete kapılansaydık bugün hesaba katılmazdık. Bugün dış dünya ile temaslarımızda ihracattan diplomasiye kadar her alanda sevindirici noktadayız. Bütün bunlardan dolayı yalnızca ABD, AB ile yetinemeyiz. Karadeniz, Orta Asya, Ortadoğu vs. ile alakalı her türlü kuruluş, topluluk ve konferansla da alakamız devam etmelidir. Osmanlı Milletler Topluluğu, vaz geçemeyeceğimiz bir projedir. Düşününüz ki Arap Ekonomi Zirvesine ev sahipliği yapan Lübnan'ın Çankaya'sının adı Osmanlı Türkçe'sidir, eser Osmanlının mülküdür, Sarayı Kebir
.
AB'de her an her şey olabilir
20 Haziran 2005 01:00
Önce anayasasını yapamadı, şimdi de bütçesini çıkartamıyor. Anayasasını yapamayan "devlet" olamaz, hazırladığı bütçe kanunu meclisinde tasvip görmeyen hükümetler düşer. Avrupa Birliği bir ay gibi kısa zaman içinde bu iki olumsuzluğu birden yaşadı. Gerçi kuruluş, henüz bir devlet değil, bildiğimiz anlamda hükümeti de yok ama bunlardan tamamen uzak da değil. Parlamentosu icra organı vs. mevcut. AB, bir ekonomik topluluk olarak doğdu, birkaç adımdan sonra bugünkü birlik statüsüne kavuştu. Nihai hedefi ise konfederal diyebileceğimiz bir siyasi yapıydı. Şayet bu yapı hayat bulsaydı başta Türkiye olmak üzere gireceklerle birlikte 600 milyonluk bir nüfusa sahip olacak, Dublin'den Van'a kadar genişleyecekti. Böylesine bir modern imparatorluk geliyordu. Ona süper güç de denebilir. Peki bu süper güce izin verilir miydi? İşte bu AB bugün dağılma işaretleri veriyor. Yoksulluk, işsizlik vs. muhakkak ki etken. Fakat diğer etkenler daha ağır basmakta. Bir kere ABD neden durup dururken üstelik de kendi desteğiyle kendine rakip çıkartsın? Buna kim olsa müsaade etmez. Diğer taraftan AB içinde ana devletler arasında çekişmeler var. Buna liderlik çekişmesi denebilir. Bu devletler Fransa, İngiltere ve Almanya. Artık, Fransa Almanya'yı, Almanya Fransa ve Hollanda'yı, İtalya hepsini suçlamakta. İngiltere AB'de oldu fakat kenardan kenardan yürüdü. Onun için birinci öncelik AB değil, ABD. Parasını tedavülden kaldırmadı. Şu gelişmeler yaşanırken İtalya'da da tekrar lirete dönmek için mücadele başlatıldı. AB'nin hem kendisinin hem de kafasının karışmasındaki en ağırlıklı sebeplerden biri de Türkiye'nin üyeliği meselesi. Hatta esas sebep bu denebilir. Türkiye 40 yıldır "ha" "hı" metoduyla oyalanıyor, biraz üstlerine gidince "imtiyazlı ortaklık" teklifi masaya getirilip zaman kazanılıyordu. Ne zaman ki bugünkü hükümetle çok kararlı bir şekilde meselenin üzerine gidip tam üyelik için müzakere tarihi aldık, işte o zaman Avrupa halklarının en azından çoğunluğunun Türkiye ve Türklere bakışlarındaki fanatiklik ortaya çıktı. AB imparatorluk olmadan, kemale ermeden zeval yaşayacağa benziyor. Bugün manzara şöyle, merkezde tam üyeler var. Bunlar artık birbirlerine suçlamaktalar. Suçlamaların cereyan ettiği memleketlerde iktidarlar Türkiye aleyhtarlarıyla yer değiştirmekte. İkinci halkada üyeliği kesinleşmiş olanlar bulunuyor. Üçüncü halka müzakereye başlayacak olanlar. Geçimsizlik, liderlik kavgası, siyasi polemik, Hristiyan fanatizmi, açlık, işsizlik, nüfus gerilemesi gibi sürüyle dertle uğraşan AB ile her halükârda 3 Ekimde müzakereler başlayabilir. N e var ki yıllarca havanda su dövebiliriz. Bu tehlike göz ardı edilemez. Giderek kafalarda aynı soru yer etmeye başlıyor, "AB yaşayacak mı?" Bir zaman sonra kopmalar da başlarsa dönem başkanı bir sabah "AB sizlere ömür" diyebilir Kopmalar, ana devletlerden beklenmeli... Ankara, bütün ihtimallere göre hazırlanmalıdır.
.
Erkan Mumcu'nun teklifi
21 Haziran 2005 01:00
ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu, çok yerinde iki teklif yaptı. Doğrusu da bu. Körü körüne muhalefet ilkelliktir, muhalefet, aynı zamanda çözüm üretir.. Erkan Mumcu, Başbakan Tayyip Erdoğan'a "referandum yerine gelin güç birliği yaparak anayasayı değiştirelim" diyor. Başbakanın referanduma gideceğini sanmıyoruz. O bir imkânı hatırlatmaktı. Referandumu artı ve eksisi ile iyi düşünmek lazım. ANAP genel başkanının teklifinin özü şu. İktidar 356, ANAP, 13 milletvekiline sahip. İkisi birlikte 369 yapar. Bu da anayasayı değiştirecek kesin çoğunluk demek. İki teklif şunlar, YÖK'ü kaldırarak türban meselesini halletmek, cumhurbaşkanlığı seçimi problem olmadan tedbir almak.. ANAP genel başkanının tespiti isabetli, baş örtme ihtiyacında olanlar toplumda sıkışıp kalmıştır. Bu sıkışıklığı aşmak gerekli. Problem, iki partinin iş birliği ile aşılır. Böylece YÖK ya tamamen kaldırılır veya mevcut dayatmacı şekilden çıkartılır. Kaldırılması en doğrusudur. Devlet içinde devlet kurumlara ihtiyaç yok. Aslında böyle bir anayasa değişikliğinde Anayasa Mahkemesinin de ıslahı ele alınmalı. Unutulmasın ki baş örtme ihtiyacından doğan problemler vicdanları kanatmaya devam ediyor. En son Erzurum ve ÖSS'de yaşandı. Manzaralar insanlık ayıbı. Mumcunun cumhurbaşkanlığına dair dedikleri de aslında bir çok kere tekrarlanan gerçeklerin bir kere daha dile getirilmesi. Ya başkanlık, yarı başkanlık sistemi veya şimdiki gibi kalması fakat cumhurbaşkanlarını halkın seçmesi. Bu teklifler AK Parti tarafından göz ardı edilmemeli. Muhalefetten geldi, hele kendilerinden kopan eski bir arkadaşları yaptı diye yok sayılmamalı. Artık askeriyeden objektif üniversitelere kadar herkes baş örtmenin kavga sebebi sayılmasının terkini istemekte. Toplum kendi içinde mutabakata varmıştır. Bir avuç tutucu, geneli bağlayıcı olamaz. Teklife DYP de mutlaka tam destek olmalı. AK Parti, ANAP, DYP meclis başkanlığına paralel önergeler verirler, bunlar birleştirilir. DYP yardımcı olmasa bile ANAP'la birlikte anayasa değişikliği yapılabilir.. Baş örtülülerin yaşadığı bitmez kriz bitirilmeli. Cumhurbaşkanlığı seçimi kriz haline gelmeden önüne geçilmeli.
.
İtiraf ediyorum!
22 Haziran 2005 01:00
Üniversitede yirmi yıl kadar öğretim üyesi olarak çalıştım. Şimdi bir itirafta bulunacağım. Aslında bu itirafı 90'lı yılların başında bir muhalefet parti liderine yapmıştım. "Bu bir devrim olur eğitimde" diye heyecanlanmıştı adamcağız. Ama ben yine de bu itirafımı dar çerçevede insanlara anlatmıştım hep. Ama bugün itirafımı açık olarak yapıyorum. Ayrıca bu itiraf Ömer Söztutan'ın köşesine sığmayacak kadar büyük bir itiraf! Derse girdiğim ilk gün tahtaya (o zamanlar "kara tahtaydı" şimdi malum "white-board" oldu) titrimi, adımı soyadımı, dersin adını yazar, altına da "Bu sömestr bu dersi almak durumunda olan bütün öğrenciler peşinen 50 puan alarak bu dersten geçmişlerdir" yazar ve imzamı çakardım! Öğrencilerin şaşkın bakışları altında derse başlar devam ederdim. Ara verdiğimde bütün öğrenciler etrafımı sarar. Biraz önce tahtaya yazdığım taahhüdün ciddi olup olmadığını sorarlardı sıkına çekine. Doğru ya bu, yönetmeliklere aykırı bir durumdu. Gerçi hiçbir dersten kalan olmuyordu sonunda ama bunu önceden deklare etmek ne mânâya geliyordu. Açıklardım: "Evet hepiniz şu anda bu dersten elli puan aldınız. Söz ağızdan çıkar. Ancak elli puanın üzerinde not almak için; yapacağım imtihanlarda sorduğum sorulara, muhakeme yeteneğinizi kullunarak cevap verip vermediğinize bakarım. Cevabınız doğru olsa da ifade tarzınızla kendi beyninizi kullanarak cevap verdiğinize beni inandırırsanız notunuz yükselir. Aynı şekilde derste anlatılanların tam aksine yanlış bir cevabı da muhakeme ederek verdiğinizi anlarsam yine yüksek not alırsınız." Sonra da vize ve final imtihanları için öğrencilerin kendilerine soruları hazırlatırdım. Ancak bana bu soruları beğendirmek zorundaydılar. Bütün sınıfın mutabık kalacağı soruları hazırlarken de bayağı çalışırlardı derse. Sonuçta zaten elli puan "torbada keklik" olduğundan rahat bir ortamda düşünüp, irdeleyip, fikir üretip cevap vermeye çılışırlar böylece aktif ve katılımlı bir havada neşe içinde bir şeyler öğrenirlerdi. O günleri yaşayanlar bilirler bunu. Öğretim hayatım boyunca hiçbir zaman test imtihanı! yapmadım. Beyinleri dumura uğratan bu sistemin hep karşısında oldum. Ve olmaya devam edeceğim. Bu satırların kaleme alınmasını sağlayan Sabah gazetesinin değerli köşe yazarı Sayın Ergun Babahan'a teşekkür ediyorum. Üniversite imtihanları akabinde bu konuyu yıllardır hasretini duyduğum bir şekilde, gerçekten veciz bir tarzda ortaya koydu... "Farklı bir şeyler yapabilmek" Şirketlerin, ülkelerin kalkınması ve büyümesi için gerekli olan "farklı bir şeyler yapabilmek" artık teknolojiden ziyade insan beynine ve gönlüne bağlı. Anaokulundan itibaren test mantığıyla "a, b, c, d, hiçbiri" formatına göre şekillendirilen beyinlerle farklı bir şeyler ortaya koymak artık mümkün değil. "Bırakalım insanımızın beynini uyuşturan bu sistemi, onlara öğrenen bireyler olarak yetişmeleri için yardımcı olalım. Bu kafayla dünyadaki sıralamada ilk beşyüzde bile yer alamayan üniversitelerle hiçbir yere varamayız. Herkesi; kapasite, kabiliyet, vizyon ve hevesleri istikametinde değerlendirerek faydalı kılacak yepyeni anlayışlara yönelmeliyiz, gerekirse her şeyi göze alıp eğitim sistemimizi baştan sona 'Kuvantum anlayışına' uygun olarak yeniden şekillendirmeliyiz!" desem duyan olur mu acaba? Ne dersiniz?
.
Yeni bir Viyana Bozgununa tahammülümüz yok
22 Haziran 2005 01:00
Avrupa Birliği Komisyonu eski Başkanı Romano Prodi, bir İtalyan gazetesine verdiği beyanatta adeta parodi yapmış. Daha evvelden müsbet tavırlarıyla tanıdığımız Prodi, "Türkiye'nin üyeliği tekrar düşünülmeli" demiş. Tezi de şu "kısa ve orta vadede Türkiye'nin üye olması için gerekli şartlar ortada mevcut değil". İtalyan sol muhalefet parti lideri de olan Romano Prodi tarihe de atıfta bulunuyor "Anne Türkler geliyor diyen bir kültürün mensubuyuz." Prodi, İtalya'dan çok AB'nin kendisini kaygılandırdığını dile getiriyor. Aynı kişi AB'deki krizin avrodan değil genişleme sürecinden ileri geldiğini iddia ediyor. Ilımlı bir isim olan Prodi'nin bu çıkışı İtalyan iç siyasetinde hemen yankılar buldu. Liretçi milliyetçiler, 'nihayet gerçeği gördü' kabilinden konuşmalar yapmaktalar. Onları diğer Avrupa liderleri takip edecektir. Bunlar ne anlama geliyor: Birincisi... Artık Avrupalı ılımlı liderler bile AB'de kriz olduğunu kabul etmekteler. AB'nin istikbali tartışılır olmuştur. En parlak beyinleri bile krizin genişleme sürecinden doğduğunu düşünmekteler. Bu noktada da sebep olarak Türkiye'yi görüyorlar. Türkiye'yi yakında daha da suçlayabilirler. Halbuki düne kadar 58. ve 59. hükümetler döneminde TBMM'nin yaptığı reformları övmekten bir hal oluyorlardı. İki... 3 Ekim öncesi Avrupa fanatizme kaymakta. Ilımlılar bile tutucu olarak Türkiye'nin sinirlerini bozmaya çalışmaktalar. Masaya oturmadan önce müzakerecilerimizi yıpratmak isteyebilirler. Allah'tan ki Ali Babacan serin kanlı bir insan. Üç... AB şansımız her gün biraz daha zayıflamakta. Türkiye'nin AB'ye girmesine taraftar olan İngiltere başbakanı hariç diğerlerinin neredeyse tamamı yönetimden gidecekler. Onlar gittikten sonra önümüze sağır kapılar çıkacaktır. Bu noktada da iki ihtimal beliriyor... Birincisi... Zaten Türkiye girmeden AB dağılacaktır. İkinci ihtimal... AB daralacaktır. Türkiye'yi almadıkları gibi bazı zayıf devletleri de durduracaklar. Ne demiştik? Bütün yumurtaları tek sepete koymayalım. Çok seçenekli çalışmak zorundayız. Medeniyet projesine bakınız bugün dahi "anne Türkler geliyor" sözü bir şekilde gündeme geliyor. Müzakere zaman zaman münakaşa, belki de kavga haline dönüşecek. Kararlı olmaktan vaz geçmeyelim. Korkmayalım, sinirlenmeyelim, sinmeyelim. Üzerine üzerine gidelim. Onlar vaz geçsinler. İşimiz çok zor. Bir kısım halktan başka yeni liderler, hatta Prodi gibi eski liderler de karşımıza geçiyor. Bilmiyoruz ki Avrupalı samimi dostlar yetecek mi? Çok dikkatli olalım, çürük tahtaya dikkat edelim. Yeni bir Viyana Bozgunu yaşamaya tahammülümüz yok. Tarih suçlu olarak Avrupalı fanatiklerle Avrupa fanatizmini yazsın.
.
İran'ın tercihi
27 Haziran 2005 01:00
İran'da cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı. Bu seçim son zamanların en önemli dış gelişmelerinden biri. Bölgenin yarınlarına dair gelişmelere yol açabilir. İran halkı 70 yaşındaki reformcu Haşimi Rafsancani yerine 49 yaşındaki muhafazakâr Mahmud Ahmedinecad'ı seçti Dünya, eski cumhurbaşkanlarından, ABD'ye müsbet mesajlar yollayan Rafsancani'nin kazanmasını bekliyordu. Bu beklenti açısından seçim sürpriz yapmıştır. O kadar ki Ahmedinecad oyların yüzde 61.69'unu, Rafsancani 35.92'sini aldı. Arada yüksek fark var. İranda'da bizde olduğu gibi nüfusun yüzde 70'i 30 yaşın altında. Üstelik seçmen yaşı 15. Gençlerin liberal hayattan yana olmaları bekleniyordu. Aksi oldu, tavizsiz muhafazakâr Mahmud Ahmedinecad kazandı. "Biz, devrimi demokrasi getirmek için yapmadık" ve "ABD ile münasebetler düzelmese de olur" diyen bir adayın İran'a cumhurbaşkanı olmasının sebepleri şöylece sıralanabilir. İran, derin devleti, Ahmedinecad'ın kazanması için hukuktan sandığa kadar bütün imkânları kullanmıştır. Tahran belediye başkanı olan Mahmud Ahmedinecad, fikirlerinde samimi, hayatında mütevazıdır. Maaşıyla geçinmiş, makamını zenginleşme fırsatı yapmamıştır. Halkın "cumhurbaşkanı seçildiğinde saraya taşınacak mısın?" sorusuna "her İranlı'nın sarayı olduğunda ben de saraya taşınırım" demiştir. Bu söz daha önceki alçak gönüllü hayatla birleşince halkı derinden etkilemiştir. Buna mukabil Rafsancani zenginleşmiş olarak görülüyor. Ahmedinecad, ayrıca İslam dünyasına dair haksızlıklara çektiği dikkatle de oylarını arttırdı. Bilindiği gibi BM "daimi üye" sıfatına malik kurucu 5 devletin işareti istikametinde çalışmaktadır. Türkiye de bu uygulamadan rahatsızdır. Ahmedinecad, daimi konseyde 1.5 milyarlık İslam dünyasından da temsilci olması gerektiğini seçim meydanlarında dile getirmiştir. Sürprizin diğer sebebi bizzat Amerika'dır. Amerikanın BOP çerçevesinde sürekli olarak İran'a göndermeler yapması, açıkça veya örtülü biçimde tehditler savurması İran'ı bu çizgiye itmiştir. ABD bunu istemeden de yapmış olabilir, isteyerek de. Şayet tersi olup da Rafsancani kazansaydı Washington'un İran'a müdahale arzusu rafa kalkardı. Şimdi basit bir sebepten dolayı bu ihtimal gündeme gelebilir. Zaten "ABD ile münasebetler düzelmese de olur" diyen yeni cumhurbaşkanı o kadarla da kalmayarak "İran nükleer silaha sahip olacaktır" demekte de bir beis görmüyor. Seçim sonuçları her ne olursa olsun. Bu İran halkının tercihidir. İran, önce Tahran belediye başkanlığında denediği din adamı olmayan birini yüksek oyla devletin başına getirmiştir. Dünya bu tercihe saygı duymalıdır. Nitekim AB tasvibini, Putin ve bazı komşu ülkeler de tebriklerini dile getirdiler. Haberlere bakılırsa Beyazsaray rahatsız. Türkiye'ye gelince, bizde Sünni, orada Şii kadrolardan meydana gelse bile iki ülkede de muhafazakârlık yükselen değerdir. İnsanlar birbirlerinin tesiri altında kaldıkları gibi devletler de birbirlerine etki etmekteler. İran komşumuzdur. Üstelik ayrı rejim ve derin inanç farklarına rağmen asırlardır ne sınır ihtilafımız, ne büyük bir ihtilafımız olmuştur. Ahmedinecad yönetimi Rusya ve Türkiye ile ilişkileri sıcak ve verimli tutmaya mecburdur. Putin, Erdoğan ve Ahmedinecad bir akrandır. Medyamızla siyasi arenalarda "molla" gibi küçültücü ifadeler kullanmaktan kaçınmak lazım. Bir komşumuzun evi dahilinde ne giydiği, nasıl yaşadığı bizi alakadar etmez. Biz, milletimizin çıkan neticeden nasıl faydalanacağına bakalım. Dün İran'a ne kadar ihracat yapıyorduk, şimdi ne kadar yapabiliriz buna odaklanalım. Bölgenin laiklik komiseri olmamız ülkeye zırnık fayda temin etmez. Orada yeniden muhafazakâr bir dönem başlıyor, bizde muhafazakâr demokrat bir iktidar var bunun getireceklerini kaçırmamalı. Hatırlanacaktır, bir olağanüstü dönemde İran'dan doğalgaz almamıştık. Sebep rejimiydi. Sanki gaz vanalarından sarıkların tülbentleri akacaktı. Bunu yapanlar bir zaman sonra AB'ye karşılık İran ve Rusya ile ittifaka gitmemizi teklif ettiler. Bu tezatları tekrarlamayacağımıza eminiz. Ancak sağdan soldan milli çıkarlarımıza aykırı laflar gelebilir. Ailelerde akrabayı, devletlerde komşuyu seçme hakkı yoktur. Biz bir bölgedeyiz, o bölgedeki komşularımızla komşuluk hukukuna yaraşır bir hayat süreceğiz. ABD ile dost veya stratejik ortak olmamız komşularımızla kötü veya düşman olmamızı gerektirmez. Herkesin yeri ve kıymeti farklı.
.
Hayat, 9 köşeli
1 Temmuz 2005 01:00
Türkiye gazetesinin dünkü Kültür-Sanat sayfasındaki çıkan mühim bir haberi gözlerden kaçmış olma ihtimaline binaen bir de makale çerçevesinde tahlil etmek istedik. Bir ABD araştırma şirketi olan Nop World Culture, aralık 2004-şubat 2005 tarihleri arasında 30 memlekette 13 yaşından büyük 30 bin kişiyle görüşme yapmış. Verilere göre dünyada kitap okuma şampiyonluğu haftada 11 saatle Hindistan'da. Adı geçen ülkenin son senelerde slikon vadileri, yazılım merkezleri, çağrı merkezleriyle yıldızının yükselmesi boşa değilmiş. En çok kitap okuma sıralamasında Hindistan'ı sırasıyla Tayland, Çin, Filipinler takip ediyor. Filipinlerde bir Filipin vatandaşının haftalık kitap okuma süresi 7.6 saat. Türkiye'ye gelince, 20. sıradayız. Bu sıra, Suudi Arabistan ve Mısır'ın altında. Kaç saat olduğu haberde yazılı değil. Editör ya kızdı, veya utandı. ABD, Almanya ve Kanada da az okuyor. En az okuyansa Kore. Televizyon seyretme alışkanlığına gelince. Tablo tersine dönüyor. En fazla televizyon seyreden, haftada 22.4 saatle Tayland. Bunu Filipinler, Mısır ve Türkiye takip etmekte. Haftada kişi başına düşen ortalamayla 20.2 saatle 4. sıradayız. Bir başka ifadeyle televizyon seyretmeye kitap okumanın 5 katı vakit ayırıyoruz. Buna mukabil okuma birincisi Hindistan TV seyretmede 27. sırada bulunuyor. Radyo dinleme nasıl? Radyo, Güney Amerika'nın gözdesi. Sıralama Arjantin, Brezilya, Güney Afrika, Çek Cumhuriyeti diye gidiyor. 5. sırayı Türkiye ve Tayland bölüşmekte. Bir Arjantinli haftada 20.8 saat radyo dinliyor. Bir Türk 13. 3 saat. Bir de internet dökümü var. İş dışında interneti en fazla kullananlar haftada 12.6 saatle Tayvanlılar. Türklerse haftada 10.6 saati internet karşısında geçirmekte. Bu defa Polonya ile 7.'liği paylaşmaktayız. İlk dört şunlar Tayvan, Tayland, İspanya, Macaristan. Kısaltırsak, Türkiye, televizyon seyretmede 4., radyo dinlemede 5., internet takibinde 7., kitap okumakta 20. basamakta. Bu şu demek. Türkler, radyodan vaz geçmemişler, interneti keşfetmişler, televizyonla uyuşmuşlar. Kitaba gelince. Bu meseleyi iyi araştırmak lazım. Acaba kabahat okuyucuda mı, ona okunacak kitap sunamayan yayıncıda mı? Her ikisinde olmalı. Bir zamanlar kitap okunmuyordu, şimdi de kötü kitap okunuyor. Bizde gazete hangi kalitedeyse satan kitap da o kalitede. Araştırmaya keşke sinema, gazete ve dergiler de dahil edilseydi. Göze, kulağa, beyne ve kalbe hitap eden bu 7'li kitap, gazete, dergi, radyo, televizyon, internet ve sinema çağımız insanını yönlendiren temel sebeplerdir. Diğer iki sebepse klasik unsurlar okul ve mâbet. Hayatımız 9 köşeli. Bunlara hakim olan hayata hükmetmekte. Araştırmada Uzak Asya dikkati çekiyor. Dengeyi en güzel onlar kurmuşlar. Denge neye ne kadar zaman ayırma anlamında. Problem zamana hükmetmeye dayanıyor. Zaman deli kısrak gibi. Siz galipseniz ne âlâ. O galipse, geçmiş olsun.
Mehmet Öz'ün anlattığı, yaptığı ve yapamadığı
5 Temmuz 2005 01:00
Kelimenin doğrusu kalp değil "kalb". Fakat, biz TDK öncülüğünde kalp diyoruz. Halbuki kalp para da diyoruz. Birincisi "kef"le ikincisi "kaf"la. Aralarında telaffuz itibariyle incelik kalınlık var. Bundan da ehemmiyetli olan kalp, daha ziyade tedavülden kalkmış para için kullanılır, "kalp para" denir. Bir diğer husus mânâ ile alakalı. Anadolu'nun en azından belli yörelerinde "yürek" sözü kalb veya kalp için değil mide için kullanılır. Hasta hekime "yüreğim ağrıyor" dediğinde vaziyet o kadar da net değildir. Hekim yeniyse hastanın kalbini tedaviye muhtaç zanneder, hasta ise midesinin şifa bulmasını beklemektedir. Düne dair bir çok şeye nefretle bakan aydınlar arasında ise yürek, kalp demektir. Oysa "kalbimi kırdın" deriz de yüreğimi kırdın demeyiz. Buna mukabil esef edilecek bir hadiseyi "anasının yüreği yarıldı" diye naklederiz. Keza, dil ırkçıları hariç, mütehassısları dahil herkes, yürek ameliyatı değil de kalp ameliyatı der. Halbuki ameliyat edilen kalb değil, yürektir. Kalb, gönüldür, duygu dünyasıdır, hekimi aşar. Dünyada ilk kalp ameliyatı 1967 yılında Güney Afrikalı doktor Chiristian Bernard tarafından yapıldı. Bundan iki yıl sonra da ilk insan Ay'a inecekti. O günlerde ikisi de bize uzaktı. Kalb ameliyatı yapacak hekimimiz yoktu. Ay'a gitmek zaten bahis mevzuu değildi. Şimdi bir çok kalp doktorumuz var. Bunlardan bazıları dünya çapında. Bazıları da beyin göçü sebebiyle dış dünyadalar. Dolayısıyla bize yabancı iki çok mühim merhaleden birini kat edeli seneler oluyor. Kalp ameliyatı nerde ise sıradan ameliyatlar gibi oldu. Ay ise hâlâ uzakta. Ama buna dair de sevindirici gelişmeler de olmakta. HKK İbrahim Fırtına, uzaya astronot göndermek için resmi makamlara müracaat ettiklerini haber veriyor. Neden olmasın? Kısa bir zaman evvel uydumuz da yoktu. Şimdi birden fazla. Uydumuz olmasaydı Telekom kaç para ederdi? Bizim dünya çapındaki kalp hekimlerimizden biri de Dr. Mehmet Öz. Doktoru geçen hafta bir ana haber bülteninde ilgi ile dinledik. "Ceviz yiyin, fındık yiyin, yemeklerde 50 yıl evveline dönün" dedi. Sigara tehlikesini hatırlattı. Haftada 1 saat tempolu yürüyüş yapmayı tavsiye etti. Bir sözü fevkalade doğruydu. "Birine kızabilirsiniz, fakat nefret etmeyin". Kalp doktorunun söylediğinden anladığımız şu oldu ki nefret aynı zamanda nefret duyana, onun kalbine ziyan vermekte. Nefret hissi herhalde en fazla kıskançlık halinde görülmekte. Cümleyi baş tarafla buluşturalım. Mehmet Öz'ün bu dediği tasavvufi bir tariftir. O halde değerleri yerli yerine oturtalım. "Kalb" gönlün bir başka izah şekli ve tasavvufa dair bir kavramdır. Haberin sonuna doğru sunucu son zamanların oldukça fazla sağlık sömürü unsurlarından yogayı da sordu. Mehmet Öz, çevik bir hareketle kalktı fiili olarak tarife başladı. Gösterdiği neydi? Herkesin yoga dediği. Dr. Öz de yoga diyordu. Hayır bu bir bozulmuş namaz kılma şekliydi. Tekbirden secdeye kadar tamamı aslına yakın. Hele bir de "sabahları da güneşe bakılacak" deyince bir zamanların hak dinlerinden birinin yerelleşerek dünyaya yeniden yayıldığına tam karine oldu. Her semavi din güne erken başlamayı emreder. Şunu diyemez miyiz? Dünya çapındaki hekimimiz Dr. Mehmet Öz, yürekleri tedavi etmekte ama o yüreğin içindeki kalb, gönül daha başka müdahalelere muhtaç.
.
Neo klasik İstanbul
6 Temmuz 2005 01:00
10 bin mimar İstanbul'da. Seçkin misafirler, dünyanın en büyük organizasyonu olan 22. Mimarlık Kongresi dolayısıyla şehrimizdeler. İstanbul'un seçilme sebebi "doğu ile batı, güney ile kuzeyin buluşma noktası ve yer kürenin merkezindeki kent olmasından dolayı". İstanbul, artık buna benzer, kongre ve konferanslar mekânı. Üniversite yıllarımızda kapalı spor salonu olan "Lütfi Kırdar" şimdi kongre ve konferanslara ev sahipliği yapmakta. Dünkü top yankılarının, seyirci çığlıklarının yerini bugün üretilen fikirler, teklifler ve alkışlar almakta. Kongrenin başladığı gün İstanbul sağanak yağışlıydı. Bazı evleri su bastı, bazı arabaları sel götürdü, bazı vatandaşlar yollarda kalıp ıslandı. Bu manzarayı 'mimarlara mahcup olduk' diye düşünmek mümkün. Farklı bakmak da mümkün. Tam da mimari konuşulurken İstanbul adeta problemlerini haber verdi. Sanki İstanbul dertlerini konuşmaları için 10 bin mimar davet etmişti. Yalnızca resmi toplantıda değil, yemeklerde, 3'lü, 5'li görüşmelerde muhakkak ki bütün gayretlere rağmen sıfırlanamayan İstanbul'un yer altı ve yer üstü meseleleri dile getirilmiş, dünyanın en önemli mimarlarının tavsiyeleri alınmıştır. Kadir Topbaş'ın mimar olması da bu bakımdan avantajdır. Zaten mimarlar çeşitli vesilelerle basına da konuşmuşlar. İkisinin dedikleri dikkatimizi çekti. Biri New York Üni. Kentsel Tasarım Yüksek Lisans Programı Yöneticisi Prof. Michael Sorkin. Yekten Gökkafes'i ele almış. Tesbiti hazin. "Dünya üzerindeki en kötü 10 binadan biri". Binanın yanlış yere yapıldığını dile getiren Sorkin'in şu sözü çok düşündürücü. "Bu bina İstanbul'a karşı işlenmiş bir suçtur." Mimar, yarından tezi yok binanın yıkılmasını da istiyor. İsviçreli mimar Mario Bota da meslektaşını tamamlar şekilde düşünceler dile getirmekte. "İstanbul'un kimliğini bozmayan binalar yapın". Bu söz kalbimizi kanattı. İstanbul kimliğinden o kadar çok şey kaybetti ki. Bu kaybın arkasında Osmanlı düşmanlığı vardı. Bir dönem iflah olmaz şekilde o düşmanlık yaşandı, İstanbul mahalleleri, evleri, binaları dantel gibi işlenmiş konakları en hoyrat, hatta vahşice bir biçimde kullanıldı, yakıldı, yıkıldı yok edildi. Beldemizin asıl derdi işte o kimlik. Yapılması gereken şudur. Elde kalmış olan tarihi ve tabii dokuyu bir maya gibi kullanarak İstanbul'u yeniden inşa etmek. Islahı mümkün olanları tarihî ve tabiî dokuya uydurmak, mümkün olmayanları tereddütsüzce ortadan kaldırmak. Bir tarafta plazalar yükselecek, bir tarafta minareler. Anadolu yakasından baktığınızda artık sadece ufkun şiirini okuyan kubbe ve minareler görülmüyor. Hayatın önündeki insanı haber veren kuleler de çağın simgesi olarak zevkle seyrediliyor. İstanbul ufku sentezi yakaladı. Neo klasik mimariye en güzel örneklerden birini iki hafta evvel Bağcılar'da gördük. Nikâh ve kültürel etkinliklerin yapılacağı Halk Sarayı sanki tarihten kalma. Halbuki yeni bitmiş bir bina. Dün atalarımız muhteşem eserler verdiyse bugün çocukları olarak biz neden devam ettirmeyelim? Yetki sahibi mimarların İstanbul'da toplanma gerekçesini unutmayalım "dünyanın merkezindeki kent". Neo klasik İstabul'u inşa için hiçbir engel yok. 10 bin mimarın her biri 10 dakika İstanbul'u düşünse ortaya çok değerli projeler çıkar. Fikirleri sağıp İstanbul'u yeniden "İstanbul yapalım". Bu hepimizin vazifesi.
.
Konuşturmam, yaptırmam, sattırmam zihniyeti
7 Temmuz 2005 01:00
Bugün Necdet Calp ismini kaç kişi hatırlar? Kendisi bilinmediği gibi Halkçı Parti diye bir parti de mevcut değil. 12 Eylül 1980 sonrasındaki ilk genel seçimler oluyordu. Turgut Özal, ANAP'ı kurmuştu. Karşısındaki partilerden biri de genel başkanlığını Necdet Calp'in yaptığı Halkçı Parti'ydi. Ortanın solundaydı. O günlerde televizyon olarak sadece tek kanallı, siyah-beyaz TRT vardı. Parti başkanlarının ekrana çıkıp tartışmaları inanılmaz bir heyecandı. Tartışmalardan biri de Turgut Özal'la Necdet Calp arasında yaşandı. Özal bir ara "köprüyü de satacağım" dedi. Kastettiği 1. Köprüydü. Zaten 2.'sini kendisi yapacaktı. Maksadı da köprü için hisse senetleri çıkartıp pazarlamaktı. Fakat Calp, bir türlü anlamadı ve masayı yumrukladı "sattırmam!!!". Aynı zihniyet, daha evvel de aynı köprü için "yaptırmam!!!" diye masaları yumrukluyor, mitingler tertipliyor, sütunlar dolusu makaleler yazıyordu. Bugünkü nesillere yurdumuz aydınları, bir zamanlar Boğaziçi'ne köprü yapılmasına karşıydılar desek muhtemelen inanmayacaklardır. Aynı aydınlar, daha sonra köprü gelirleri için hisse senedi çıkartılıp piyasaya sürülmesine de karşı çıktılar desek iyice şaşıracaklardır. Bu sattırmam ve yaptırmam zihniyeti aynı kökten gelmektedir. Onlardan evvel de "konuşturmam" zihniyeti hakimdi. Türk Ceza Kanununun 141, 142, 163 ve 312. Maddesiyle konuşmaya muhalefet ediliyordu. Muhalefet edilse iyi. Düşünen, düşündüğünü söyleyen derhal "konuşturmam" asabiyetiyle cezalandırılıp hapislerde çürütülüyordu. "Konuşturmam" tarih içinde küçük bir telaffuz değişikliği ile aynen devam etmişti. Bir zamanların şanlı Yeniçerisi bozulmaya başlayınca istemediği her fikre "konuşturman urun" diye nara ile karşılık vermişti. Aynı nara bugün yine meydanlarda. "Telekom'u sattırmam!!!" Mitingler ve yürüyüşler yapılmakta. Karşılarına çıkıp izaha kalkışan olsa "konuşturmayın vurun!!!" diyeceklerdir. Şüphesiz ki bu vatandaşlarımız, vatansever insanlar. Milliyetçiler. Ama çağı anlamakta zorluk çekiyorlar. Aslında çağ da değil. Hayatın gerçeklerini. Yabancı sermaye her devirde makbul. Köprü ne oldu satılmadı mı? Telekom da satılacak, fakat o milli kurum burada, bir yere gittiği yok. Uluslararası, tecrübe, sermaye ve işletmecilik geliyor. Tabii ki yatırdığı karşılığında kâr edecek. Ancak vergi de verecek. Garip bir iddia da şu. Arap sermayesine hayır!.. İngiliz, Yunan, İspanyol, Amerikalı daha çok Arap sermayesi çekerken bizdeki itiraza bakınız. Paranın milliyeti yoktur. Keşke Türk sermayesi alabilse ama tek başına alabiliyor mu? Biz, yabancı sermayeye kapıları kapatırsak, diğer ülkeler Türk sermayesine neden izin versin?
.
Zafer ve hüsran
8 Temmuz 2005 01:00
İngiltere Başbakanı Tony Balir, tam da inişe geçmişken 3 ayrı başarıya arka arkaya imza attı. AB krizlerle çalkanırken birliği sakinleştirdi. Ayrıca Türkiye lehine konuşarak bir haksızlığa da karşı durdu. Bu noktada Fransa'ya fark atmıştı. İkinci olarak 2012 Olimpiyatlarını Londra'ya taşıdı. Dünya medyası olayı "zafer" olarak vasıflandırdı. Fransa ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'a ikinci kere fark atmıştı. Diğer önemli bir başarısı ise G-8'leri İskoçya'da bir araya getirmesiydi. İşte bu Blair, sür manşetlerde gülerken, G-8'ler İskoçya'da ağırlanırken Londra, dün terör saldırıları ile şoka girdi. Metro ve otobüslerde arka arkaya defalarca bombalar patlamış, ölenler ve yaralananlar olmuştu. Başbakan ilk ânlarda bir şaşkınlık yaşadı. Daha sonra yaptığı açıklamalarla vaziyete hakim olmaya başladı. Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül'ün de dediği gibi inşallah bizim yıllar yılı terörden ne çektiğimizi ve çekmekte olduğumuzu şimdi daha iyi anlamaktadırlar. Terör işte bu. İnsanlar sabah kalkmış işine gücüne gitmekte. Fakat otobüste, metroda, yolda birden vahşi patlamalarla hayatını kaybetmekte veya sakat kalmakta. 3 İhtimal mümkün. Birincisi şu, teröristler, dünyanın en gelişmiş 8 ülkesini protesto edebilir, George W. Bush'un "önce Amerika" sözüne kızabilirler. Fakat bunun için sivilleri hedef alıp onları hayatından etmek mi lazım? Böyle bir saldırıyı kim, ne maksatla yaparsa yapsın ismi vahşi terördür. Eğer dünyanın fakir ülkeleri adına yapılıyorsa Londra'nın kabahati ne? Daha bir hafta bile olmadı. Londralı "Live 8" ismiyle dünya çapında bir müzik organizasyonu tertipleyerek Afrika'nın açlarına tercüman oldu, onlar adına para toplandı. İkinci ihtimale gelince Irak'taki işgal sebebiyle yapılıyor olabilir. Böyle bile olsa saldırı terör olmaktan kurtulamaz. Irak dâvâsına fayda temin etmez, sadece düşman kazandırır. Üçüncü ihtimal, Avrupa'nın kendi iç hesaplaşması şeklinde görülebilir. Yahut bir başka sebeptir. Her ne ise. Neticede işinde-gücünde kimseler öldürülmüştür. Hiç bir haklı sebep bu neticeyi mazur, makul ve masum gösteremez. Küreselleşme, vahşi kapitalizm, adaletsizlik, tüketim toplumu, fakir-zengin uçurumu, merhametsizlik vs. son asırda dünyanın başına "terör" diye bir bela sarmıştır. 11 Eylül'de New York, İspanya, İstanbul ve sonunda Londra. Muhakkak sırada bir başka dünya şehri var. Hadisede izahı zor olan Londra polisinin tedbirsizliğidir. Teröristler, çok rahat çalışmışlar. Blair, zaferini yaşayamadan hüsran yaşadı. Londra'ya geçmiş olsun diyoruz. Ancak hiç kimse hiçbir şehir halkına "aman dikkat!" diyemiyor. Çünkü tehlikenin ne zaman ve nerede yaşanacağı meçhul. Öyleyse küreselleşen dünya kendine şunu sormalı: -Nerede hata yaptım ki bu bela karşıma çıktı?!.. Ne var ki bu sorulmayacak. Onun yerine saatler boyu konuşulacak, kilo metrelerce yazılacak. Bir zaman sonra hadise unutulacak. Her yer süt liman görülürken bir gün yine bir yerlerde patlama olacak. Keşke olmasa ama temenni tedbir değil ki
.
İstanbul hırsız kaynıyor
13 Temmuz 2005 01:00
İstanbul'un hep güzelliklerinden söz etmekteyiz. Bir de madalyonun diğer yüzü var. Şehrimizde çirkinlikler de cereyan etmekte. Onları da görmemiz lazım. Görmeli ve göstermeliyiz. İstanbul, yalnızca fuhuş tehdidi altında değil. Bu dünya markamız aynı zamanda hırsızlık tehdidi altında. Caddelerimiz, mahallelerimiz hırsızlar tarafından parsellenmiş. Bir caddeye dadanınca oranın ne kadar dükkânı varsa sıradan girip soymaktalar. Mahalleye dadanınca da ev ev o mahalleyi soyuyorlar. Hırsızlığa minibüslerle gelmekteler. Yanlarında her türlü kesici-delici alet bulunuyor. Ezkaza biri şahit olup müdahale edecek olsa o vatandaşa gözdağı verip sindirmekteler. Hırsızlık suçunda patlama var. Dükkânlar soyuluyor, evler soyuluyor, otomobiller soyuluyor, yankesiciler tarafından vatandaşlar soyuluyor. Alarm, çelik kapı, pencere demiri, sigorta bir tedbir ama bunlar hırsızlığı ortadan kaldırmıyor. Cezalar ne yazık ki her devirde yetersiz. Çok nüfuslu bazı yöre aileleri adeta suçlu yetiştirmekte. Toplumun "Rahşan Affı" adını taktığı mânâsız idari kararlar suçları birkaç kere katladı. Hapishaneler ihtisas kulübü gibi. Sokak çocukları suçlulara insan kaynakları görevi yapmakta. Kopenhag kriterlerine uyulacak diye polis kimseye ilişemiyor. Bunlar ve daha onlarca sebep yüzünden İstanbul, fuhuş, hırsızlık, gasp, uyuşturucu, türlü mafya çetelerinin eline kaldı. Üç hafta evvel açılışını yaptığımız MOBESE kameralı sistemini tez zamanda yaygınlaştırmalı. Varlığından kitlenin hiçbir haberi yok. 22 milyon YTL yatan güzel bir proje beklenen faydayı vermeli. Vatandaşlarımızın da kâfi miktarda şuur ve sorumluluk sahibi olması lazım. Okul kaydında istenen 20 lira için haklı olarak feryat eden vatandaş komşusunun 20 bin liralık malı çalınırken umur etmiyor. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diyen, bir gün o yılan tarafından sokulur. Her şey polisten beklenemez. Suç öncesi ve sonrasında mağdurlar, şahitler çarşı esnafı, mahalle sakinlerinin iş birliği yaparak resmi makamları tedbirlere zorlamalı. Diğer taraftan devlet bu erozyona toprak kaymasına gösterilen kadar olsun alaka göstermeli. Adi fuhuş, sosyete fuhşu, adi kumar, sosyete kumarı, adi hırsızlık, milyon dolarlık hırsızlık, gasp, dolandırıcılık, nitelikli dolandırıcılık... Eğer bunlar çürüme habercisi değilse, gerçek erozyon bu değilse çürüme nedir? Aile, mahalle, cami, okul, iş yeri, bütün hayat su sızdırmakta. Beyefendisi, hanımefendisi, Türkçe'si ve tabiî ve tarihî güzellikleriyle maruf İstanbul'umuz bakınız nelerle bir arada zikredilmeye başlandı
.
Tehdit büyük
14 Temmuz 2005 01:00
Vakıa PKK bir süreçten geçti, bazı militanlar, maceranın sonunun olmadığını görerek koptular. Üst seviye kadrolardan dahi kopmalar yaşandı. İki sene kadar sessiz geçti. Örgüt bitmese bile ona yakın bir halde kabul edildi. İsim değiştirme gibi arayışlara dahi yöneldi. O arada devlet bazı deneme adımları attı. Türkçe kursları açtı, TRT televizyonunda Kürtçe yayınlar başlattı. Hükümet, doğu ve güneydoğu vilayetlerini destek kapsamına aldı, cumhurbaşkanı dahi seçimlerde barajın düşürülmesini teklif etti vs. Buna rağmen bir süredir, üstelik de ortada silaha sarılmaya sebep olacak hiçbir menfi durum yokken PKK militanları yine yol kesme, köy basma, katliam ve adam kaldırma gibi azgınlıklara başladılar. Son olarak bir er memleketine giderken otobüsten indirilerek kaçırıldı. Haber çok acı. Hayır bir askerin kaçırılmasını kast etmiyoruz. O elbette acı. Daha acı olansa bölgedeki askerlere otobüs yolculuğunun yasaklanmış olması. Yasağın isabeti kaçırılma olayı ile isbatlanmış oldu. Baş müzakereci Ali Babacan, dış medyaya mülakat veriyor, dediği şu. "Güneydoğudaki terör cehalet ve fakirliğe dayanmakta". Siyaset icabı yapılmış bir konuşma olmalı. Fikir bir dönem için doğruydu. Ama bundan böyle PKK'lıları altınla tartsanız bölücülükten vaz geçiremezsiniz. Birkaç nesil kaybolmuştur. Hakikati böylece görüp tedbiri ona göre almalı. Nitekim hükümet sözcüsü Cemil Çiçek, esef verici kaçırılma üzerine "Irkçı terör Irak'tan kaynaklanıyor" diye net bir haber verdi. Aynen doğrudur. Bunun üzerine mi, tesadüf mü nedendir bilinmez hemen arkasından ABD'den bir açıklama yapıldı. "Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye'nin kendi topraklarında kalmak kaydıyla bölücü terörle mücadele etmesini normal karşılamaktadır. Bu mücadele, insan haklarına riayet edilip içerde kalmak kaydıyla tavrımız değişmeyecektir." Hükümet sözcüsü belli ki sınır ötesi müdahaleyi ima etti. Washington da bunun üzerine veya bu ihtimal üzerine işte bu çıkışı yaptı. Üstelik de bir derkenar düşülüyor, "insan hakları." Seyyal bir kavram. 1 Mart 2003 günü tezkereyi engelleyerek Irak'a girişimizi önleyenler bayram edebilirler. Hükümet-Ordu-Devlet, yeniden gemi azıya alan ve artık bölgesel güç gösterilerine kalkışarak İran, Irak, Suriye ,Türkiye dörtgeninde sosyalist bir Kürt devleti kurmak isteyen ve bu suretle de birliğimiz için vahim adımlar atan PKK için kaynağına uzanarak yapılması gerekenin arayışında fakat işte manzara. Önü kesilmiş durumda. Bir tarafta stratejik ortaklık, muhakkak sürmesi gereken dostluk. Bir tarafta mutlaka korunması gereken vatan bütünlüğü. Bölücü örgüt konumdan şiddetle istifade etmektedir. Vatandaşın kafası karışık. Bize tevcih edilen sorulara tatmin edici cevap veremiyoruz. Bölücü başı İmralı'da kuş sütü ile ağırlanmakta, örgüt yönetim kadrosu fire vermekte. Peki bu örgütü kim, nasıl yönetiyor? Veya tam çökme devresine giren örgütü kim nasıl ve ne zaman tekrar ayağa kaldırdı? Kamuoyunun bilgilendirilmeye ihtiyacı var.
.
Şekere hasret çocuklar
15 Temmuz 2005 01:00
Savaşların yükünü çocuklar çeker. Bütün dünyada da Irak'ta da. Masanızdaki şekerliği misafirinize tutmanız ne kadar sıradan bir harekettir. Bir alışkanlığı tekrarlarsınız. Halbuki savaşın çocukları şekere hasrettir, bir tek şekere. Irak'ta her saat dramatik manzaralar yaşanıyor. Kaç bininci kere bombalar patlıyor, kaç yüzüncü kere çocuklar ölüyor. Bir tarafta on binlerce mil ötelerden kopup gelmiş askerler. Bir tarafta, karşılarında güneşin kavurduğu, yoksulluğun kavurduğu, savaşın yorduğu çocuklar. Askerler, çocuklara şeker uzatıyorlar. Çocuk bu. Saf su gibidir. Kanması kolaydır. Önce almak istemezler. Yüzleri şaşkındır, yüzleri güneş yanığıdır, dişleri apaydınlık. Karşılarında askerler şeker uzatır, onlarsa sanki ellerini arkalarına saklarlar. Şeker uzatan miğferli adamların omuzlarında, bellerinde silahlar vardır. Küçüklerin zihinleri karışır. Karşılarında kendilerine gülen bu sarışın adamlar, babalarını ağabeylerini, amcalarını öldürmüşlerdir. Evet, onlar öldürdüler. Nasıl oluyor da şimdi şeker uzatıyorlar? Kocaman avuçlarda renk renk albenili şekerler vardır. Önce içlerinden biri bir şeker alır, almaz, sanki hızla kapar. Fakat ne teşekkür eder, ne bir şey. Bu onun protestosudur. Şekeri alır, arkasını döner, kağıdı açmaya çalışır. Bunun üzerine hepsinin küçücük eleri kâğıtlı şekerlere uzanır. Tam bu sırada korkunç patlamalar olur, herkes bir tarafa savrulur, intihar eylemcileri devreye girmiştir. Hiçbir çocuk elindeki şekeri tadamaz. Aylardır o tada hasrettirler. Şekeri avuçlarına almış, kâğıdını açıyorlardır. Sıcaktan parmakları yapış yapış bile olmuştur. Eylemciler, şekeri verenleri de alanları da kendilerini de öldürürler. Ortalık ceset doludur. Şekerler yerlere saçılır. Bir zaman sonra şekere hasret çocuklar minik tabutlara konur. Buruşuk kâğıtlardaki şekerler, kavurucu güneşin altında eriyordur. Erimiyordur, şekerler o çocuklara hasret ağlıyordur. Vatanları işgal edilen çocuklar hep bunu yaşarlar. Şekerler, savaş çocuklarının renkli rüyalarıdır.
.
Azerbaycan'ı diğerleri takip etmeli
18 Temmuz 2005 01:00
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Başbakan Recep Tayip Erdoğan'ın Bakü ziyareti esnasındaki taahhüdüne sadık kaldı. Aksi düşünülemezdi fakat dişli devletlerin baskılarından dolayı fikrin hayat bulmaması akla gelebiliyordu. Azerbaycan Türk Cumhuriyeti, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne dün 20 Temmuz Barış ve Özgürlük Bayramı münasebetiyle 9 milletvekilini yolladı. Bu seyahati 22 Temmuzdaki bir iş adamları hey'etinin ziyareti takip edecek. Bu tarihte kardeş ülkenin her sahada önde gelen yatırımcıları KKTC'ye gidecekler. 31 Temmuzda ise Bakü-Lefkoşa uçak seferleri başlayacak. Azerbaycan'ın en güçlü özel hava yolu şirketi Ercan'a tarifeli seferler düzenleyecek. Bütün bunlar yarım asırdır Rum baskısı, batı ambargosu ve politika düzenbazlığıyla azaba eş tecrid yaşayan KKTC halkına yardıma koşmak demektir. KKTC Türkleri, kendileri gibi uzun zaman bir başka milletin boyunduruğu altında yaşamış kardeşleri tarafından yalnız bırakılmıyor. Azerbaycan ilk adımı attı. İnşallah diğer adımlarda tökezlettirilmez. Eğer bir tökezleme, engelleme yaşanmazsa dördüncü adımda KKTC tanınacak demektir. Elde edilen başarı Türk Başbakanının Azerbaycan devletini ziyareti münasebetiyle bura yetkililerinin Kıbrıs meselemizi birinci ağızdan dinlemelerine dayanmakta. O halde sırada diğer Türk cumhuriyetleri olmalı. Sayın Erdoğan KKTC'den ibaret tek maddelik bir gündemle Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan ve Kazakistan'ı ziyaret ederek dâvâmız tafsilatlı biçimde anlatılmalı. Tataristan Muhtar Cumhuriyeti dahi bu maksatla ziyaret edilebilir. KKTC'nin diğer süreçleri yine sürsün. Ama 5 Türk Cumhuriyetinin KKTC'yi tanıması için de her şey yapılsın. Tabii ki çeyrek asırlık problem çeyrek günde hallolmaz. Buna rağmen bu yol ısrarla kullanılmalı. Türk Cumhuriyetlerinde belli mesafe alınınca da İslam memleketlerine dönmeli. Bu konuda İslam Konferansı Teşkilatı mühim roller üstlenebilir. Genel Sekreterliğin Türkiye'de olmasının ne demek olduğu tam anlaşılmalı. Nitekim KKTC artık KTD/Kıbrıs Türk Devleti unvanıyla İKT toplantılarında yer almaktadır. Hadise KKTC'deki 250 bin kişiden ibaret değil. İstanbul'un küçük bir ilçesi kadar olan bu nüfus, her halükârda Türkiye'de geçinir. KKTC'ye yardım, iyilik, destek, ada Türklerinden ziyade Türkiye ve dolayısıyla Türk Cumhuriyetleri ve mutlaka İslam âlemine iyiliktir. Adanın kaybı Türkiye'nin Akdeniz'i kaybı demektir. Böyle bir kayıp Türk ve İslam dünyasını birinci dereceden alakadar eder. Kıbrıs adasını önce Müslüman Arapların sonra da Müslüman Türklerin fethettiği unutulmamalı.
.
Rusya ile derin dostluk
19 Temmuz 2005 01:00
Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'la Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin 7 ay içinde dördüncü kere bir araya geldiler. Bunda hiç şüphesiz iki liderin gençliklerinin büyük payı var. Her iki lider de yaşlı haleflerinden sonra iş başına geçtiler. İlk buluşmadaki çekingenlik, yerini kısa sürede sıcaklığa bıraktı. Rusya ile tarihte ilk defa 15 yıldan beri dostuz. Öyle görünüyor ki bu dostluk gelişerek gidecek. Buna hem Türkiye ve hem de Rusya Federasyonu muhtaç. İki imparatorluk bakiyesi bugün ortak menfaatlerde buluştular. Halbuki Rusya ile cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki kısa dönem hariç tutulursa tâ 1990'lara kadar münasebetlerimiz çok kötü gitti. Rusya bizim için bir kâbustu. Belki onlar için de biz öyleydik. Çarlık döneminde de sosyalizm zamanında da iki devlet diğeri için tehlike arz ediyordu. 1990'da komünizmin çökmesinden sonra şartlar değişti. Artık ne çarlar vardı, ne kızıl çarlar. Türkiye ise Özal reformlarını yaşadığından zaten dünyaya açılıyordu. Türkler, kuzeylerinde bir dünya olduğunu ilk defa keşfettiler. Bu keşiften sonra Türk iş adamları, mühendis ve mimarları Rusya'yı adeta imar ettiler. Rus halkı Türk mağazalarıyla çağdaş dünyayı tanıdı. Rusya Federasyonu-Türkiye Cumhuriyeti münasebetleri 1990'dan sonra her hükümet döneminde bir parça gelişme kaydetti. Fakat AK Parti iktidarlarında ivme kazandı. Son buluşma gayrı resmi olmasına rağmen iki tarafın terörden kültüre, ihracattan Kıbrıs'a, enerjiden turizme, KEİ'ye/Karadeniz Ekonomik İşbirliği'ne kadar seslendirdiği onlarca konu bundan böyle daha da olgunlaşarak devam edecektir. Muhakkak dikkatlerden kaçmamıştır. İlişkilerimiz ticareti aşacaktır dendi. Bu herhalde bir yerlere mesajdır. PKK terörü ile yalnızca kendi hudutların içinde mücadele edebilirsin, bunu yaparken de insan haklarını ihmal etmemelisin ikazı alınır, Kandildağı umursanmaz ve bunun sonucu olarak da her gün omuzlarda tabut taşınırsa mağdur konuma düşen stratejik ortak mecburen alternatifler geliştirir. Bize kalırsa Soçi mesajları sadece ABD'ye değildir. AB'ye de mesajlar verilmektedir. İyi mi yapılıyor. Kozlarınız ne kadar fazlaysa o kadar güçlü olursunuz. Türkiye Rusya derin dostluğa doğru gidiyor. Tahminlerin ötesinde iş birliği yaşanabilir.
.
Sınır ötesi harekât
20 Temmuz 2005 01:00
Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Ankara'daki basın toplantısında önemli bir açıklama yaptı. Buna göre ABD, PKK'nın lider kadrosunun yakalanması için direkt emir vermiş. Emrin ne zaman ve kime verildiğini henüz bilmiyoruz. Ancak kayda değer bir gelişme. Irak'ın işgali üzerine ABD aleyhtarı hava dağılırken bu defa da PKK eylemleri hız kazandı. Vatandaşın algılama şekli çok dikkat çekici. O, gelen her tabuttan süper gücü sorumlu saymakta. Amerika elbette bu kanaatin farkında. Ondan olmalı ki böyle bir emir verme zaruretini hissetti. Yoksa daha evvel Türk hükümetlerinin mükerrer talepleri hep kulak ardı edilmişti. Bakalım bu defa ne kadar samimi davranacaklar. İnşallah yine hüsrana uğramayız. Nitekim Başbuğ Paşa sözlerine bir ek yapma ihtiyacı da duydu. Amerika bu emri verdi ama Kuzey Irak'a harekât düzenlememize karşı gönülsüz. Buna rağmen, ikinci başkan, Türkiye'nin kararlı tavrını da dile getirdi. Irak, bir şey yapmazsa sınır ötesi operasyon haktır. Türkiye'nin meşru müdafaa hakkı doğar. Irak, müdahale için Irak meclisinin muvafakat vermesi gerektiğini söylüyor. Bu görüş tabii ki bağımsız bir devletin hakkı. Ne var ki aynı Irak, Kuzey Irak konusunda tam bir çelişki içinde. Irak, Kuzey Irak'ta sınırları bekleyemiyor. O iş peşmergelere ait. Devlet başkanı Kürt, dışişleri bakanı Kürt, Kuzey bölgesi Kürt kolluk kuvvetlerinin hakimiyetindeki bir Irak'ta terörist sızmaların önüne geçilmesi çok zor. Aynı zorluk muvafakat için de mevzubahis. Halbuki PKK'lılar sınırlarımızı aşıp eylemler düzenlemekte, sabotajlar yapmaktalar. Gerçekler başbakan, içişleri bakanı, dışişleri bakanı ve nihayet genelkurmay tarafından dile getirildiği halde ABD'li yetkililer farklı düşünmekteler. ABD'nin Avrupa'dan sorumlu bakanı Dan Fried Washington'da Turgut Özal'ı anma toplantısında sınır ötesi operasyonun çok doğru olmayacağını söyledi. Ölen Türk askeri, ziyan gören Türk malı. Zarar eden Türk hazinesi. Huzuru kaçan Türk milleti. Şüphesiz ki Kuzey Irak'a müdahaleye çok hevesli değiliz. Ancak ortada önlenemeyen fiili bir durum var. Normalde ABD Kandildağına operasyon düzenleyerek problemi çözebilir. Yapmıyor. O yapmazsa Irak zaten yapamaz. O zaman da "hak" doğar.
.
Arınç ve Başbuğ'un medya değerlendirmesi
21 Temmuz 2005 01:00
TBMM Başkanı Bülent Arınç'la Genelkurmay II. Başkanı Org. İlker Başbuğ aynı gün medya hakkında konuştular. Bu konuşmalar farklı mekânlarda ve farklı sebeplerle yapıldı. Konuşmacılar birbirinden habersizdi. Bülent Arınç, yeni RTÜK heyetini kabulünde televizyonları ele alma zarureti hissetti, dilekçe komisyonuna çok sayıda şikâyet yapıldığını söyledi. Arınç, Zahid Akman yönetimindeki yeni ekibin, halkın ruh sağlığıyla yetişmekte olan nesillerin ahlakını bozan, müstehcenlik ve şiddet ihtiva eden program, film ve her türlü yayına müsaade etmemelerini tavsiye ederek bunun fikir ve basın hürriyetine müdahale olmadığını dile getirdi. İlker Başbuğ'sa basını bilgilendirme toplantısında terörle mücadelenin milli çapta ve milli bir dava anlayışıyla topluca yapılması gerektiğini bu itibarla medyaya büyük görevler düştüğünü, haber ve yorumların bu niyet ve sorumlulukla yapılmasını temenni etti. Başbuğ, hem gazeteler, hem televizyonlar üzerinde durarak iyi ve kötü örnekler vermişti. Keza Arınç da verdiği örneği "gibi" ekiyle çoğaltmıştı. Bir çok televizyon çizgiyi aşmış durumda. Bazı gazete de bilhassa ekleri, ön ve arka kapak fotoğraflarıyla aynı anlayıştalar. Müthiş bir bozulma yaşanıyor. Müstehcenlik vıcık vıcık. Her haberde gerekli özenin gösterildiği de söylenemez. Bir misal: Özel okullar imtihan sonuçları açıklanıyor. Her yarım saatte bir güneydoğudan hiçbir çocuğun kazanmadığı söylendi. Bazen iller isim isim sayılıyor. Haber doğru fakat üslup yanlış. Kazanan yerler verilince zaten maksat anlaşılır. Ayrıca bir bölge veya bazı illeri rencide etmeye gerek var mı? Reklam, film, program haber... her ne varsa belli seviye, milli birlik anlayışı ve aile ile çocuk ve gençleri koruyucu mahiyette yapılmalı. Basın hürriyeti elbette. Fikir hürriyeti mutlaka. Ama kokuşmuşluk, seviyesizlik, para uğruna her şeyi mubah sayma ahlaksızlığı asla. Böyle bir yayıncılık dünyanın hiçbir yerinde yok. İşte ABD. MTV'nin bir klibini yasakladı. Ne vardı o klipte? Sadece mukayese. 11 Eylülde terörden ölenlerin sayısı ile AIDS'li, aç, evsiz ve işsiz insan sayılarını mukayeseli olarak veriyormuş. Hepsi bu. Fakat anlatılan gerçek de olsa Amerikan ulusal çıkarlarına aykırı bulunduğu için durduruldu. Sadece 1 kere yayınlanmış. Ne yazık ki medya, parasını aldığı millete iyilik yapamıyor. İyiliğe kötülükle karşılık vermekte. Dejenerasyon çok büyük. O kadar ki Meclis ve Genelkurmay şikâyetçi. Halk zaten şikâyetçi. Bu bizim kangrenleşmiş meselemizdir.
.
İhanet
22 Temmuz 2005 01:00
İhanet, insan soyunun işlediği en âdi fiillerden biridir. Eşe, arkadaşa, şirkete, vatana... karşı olabilir. Bu fiili işleyene hain denir. Zıddı sadakat veya kahramanlıktır. Son günlerde bir "hain" furyasıdır gidiyor. Furya, "Vahdettin hain değil miydi?" sorusuyla başladı, hız kesmeden devam ediyor. Tartışmanın çıkma sebebi, Bülent Ecevit. Eski başbakan, ilerlemiş yaşında Osmanlı tarihi yazmaya karar vermiş. Kitap bitmek üzereymiş. Ecevit tarih kitabında "Vahdettin hain değildi" diyormuş. Kendisiyle yapılan röportajda da son padişaha hiçbir zaman hain demediğini ayrıca dile getiriyordu. Bunun üzerine klasik CHP'liler, klasik solcular, bazı laikçiler Ecevit'i topa tutmuş durumdalar, demediklerini bırakmıyorlar. Bazı hususların üzerinde durmak gerekiyor: Bir kere, tarih kitabı yazmak ihtisas ister. Ecevit'in aktif siyasetten çekilmesiyle bu kitabı yazdım dediği zaman süresinde Osmanlı tarihi yazılamaz. Olsa olsa nakil yapmıştır. Buna rağmen böyle bir tartışma çıktı. Niçin? Sebebi çok basit, reklam. Kitabın çıkacağı medya grubu, ince bir taktikle konuyu reklam malzemesi yaptı. Kitap çıkınca satış patlaması yapabilir. Trilyon harcansa bu reklam olmazdı. İkinci husus, Ecevit, belki Sultan Vahdettin için doğrudan doğruya hain dememiştir ama muhaliflerine "bunlar Vahdettinci" gibi ithamlar yaptı gibimize geliyor. Hafızamız bizi yanıltsa bile şu soruya ne cevap verecektir? Bu yaşa kadar neredeydi? Filozof Rıza Tevfik, Sultan Abdülhamid'e karşı 31 Mart Vak'asını düzenleyenlerden biridir. Zaman kendisine ne kadar hata ettiğini gösterir. Hastanede son nefesini vermeden önce Necip Fazıl'a haber yollar. Misafiri gelir, ona bir kâğıt uzatır. Bu bir şiirdir, sonradan meşhur olan "Sultan Hamid'in Ruhundan İstimdat". Ecevit'inki de o misal. Üstelik Ecevit'in Türkçe'si tarih kitabı yazmaya elverişli değildir. Ayrıca tarih kitabı da şiir kitabı kalitesindeyse orada kalsın. Buna rağmen niyet ne olursa olsun meselenin tartışılması faydalı olmuştur. Bir diğer husus. Mustafa Kemal Paşa'yı Anadolu'ya Sultan Vahdettin'in gönderdiğini bütün tarafsız tarihçiler 50 senedir yazmaktadır. "İhanet ettiği" iddiası ise bir yakıştırmadır. Böylesi ithamlar, bir dünya klasiğidir. Rejimler değişince yeni rejimler kök salabilmek için önceki rejim ve kişileri suçlarlar. Yoksa adama "neden devirdin?" diye sorulur. Vahdettin'in vatanı terk etmesine gelince, hata olmuştur. Evet, ölüm tehditleri alıyordu, dönme ümidiyle gitmişti ama yine de İngiltere'ye iltica ederek gitmesi yanlıştır. Hata ile ihaneti karıştırmaksa ahmaklıktır. Bugün dahi bir Türk devlet adamına galiz ifadelerle saldıranlar Nazım Hikmet mevzubahis olunca farklı kampta ve kanaatte yer almaktalar. Sistem bir tarafa bir padişah için "hain" diğer tarafa da bir şair için "hain" dedirtti. Sağcılar da Nazım için yıllarca hain deyip durdular. Oysa Nazım Hikmet Ran yurt dışına çıkmasaydı öldürülecekti. Kimsenin kimseye "yerinde kal seni öldürsünler" demeye hakkı olamaz. Bu noktada Padişahla şair aynı çizgidedir. Buna rağmen biz, aynı zamanda halife de olan Vahdettin keşke yerinde kalsaydı, İstanbul'u terk etmeseydi diyoruz. Bir de ilginç bir taraf var. Bülent Ecevit malumu ilan edecek. Kitabı şimdiden büyük bir satış şansı yakaladı. Halbuki aynı meselede Necip Fazıl, bir kitap yazdığı için mahkum olarak öldü. Necip Fazıl Kısakürek, "Vahidüddin" isimli eserinden dolayı yargılanıp mahkum oldu, kitap yasaklandı. Yargıtay kararı tasdik etti. Yazar, ancak Ayhan Songar'ın hapse giremez raporuyla bir kere daha hapishaneye atılmaktan kurtuldu. Eğer rapor almasaydı içerde ölecekti. Bizim Vahdettin için keşke gitmeseydi dediğimiz gibi eminiz ki bazıları da Necip Fazıl için "keşke bir doktor raporuna sığınıp kurtulacağına hapiste ölseydi" dediğini duyar gibiyiz. Hadiseler kendi zamanlarında değerlendirilir, keşkelerle değişmez. Doğru tarih hadisenin üzerinden bir asır geçtikten sonra yazılabilir. Dünya budur. Bazıları tarih yapar, bazıları tarih yazar, bazıları para kazanır. Bütün mesele her hal-ü kârda namuslu olmak. En başta da fikir namusu gelir. En büyük ihanet fikir ihanetidir. İhanetin bu türlüsünde bir kişi veya kuruma değil yüzyıllara kötülük yapılır.
.
Terörün hedefi İslamiyet
25 Temmuz 2005 01:00
Hâdise, terör olmayı da aşıp katliama dönüştü. Ne sivil umurlarında, ne çocuk ne kadın, ne işinde gücünde insanlar. Yolcuyu da vuruyor, otelinde istirahat edeni de dükkânında ticaret yapanı da. Hasan Sabbah esrarkeşleri gibiler, hedef gösteriliyor o kadar. Bu hedeftekilerin dini, dili, cinsiyeti yaşı hiç mühim değil. Bir gün New York'u vuruyorlar, bir gün Madrid'i, bir gün İstanbul'u, bir gün Tokyo'yu, bir gün Londra'yı. Şarm el Şeyh ikinci kere dehşeti yaşadı. Kim bu caniler? El Kaide olduğu söyleniyor. Acaba doğru mu? Şayet doğru ise el Kaide kim? "Cihad" ettiğine inandırılmış cahiller. İslamiyet, bütün dünyada bir yükseliş süreci yakalamıştı. Halen de öyle. Bu yükselişin önü ne ile kesilebilirdi? Modern haçlı taktikleri bulunmalıydı. Birileri yetiştirilip ortalığa salınacak, bu figüranlar, gözlerini kırpmadan kitleleri katledecek, fakat yaptıklarını İslamiyet'e hizmet zannedecekler. Bu inanıştaki kısa akıllıların dinimize verdiği zararı hiçbir güç, kuvvet ve fikir veremezdi. İnsanların İslamiyet adına hareket ettiğine inanmış bu katillerin yaptıklarını görüp de İslamiyet'e yakınlık duymaları mümkün mü? İslâm düşmanları, kim bilir hangi merkezde böylesi müthiş bir planı hayata geçirdiler. Dediklerimiz, ilk anda zor kabul edilebilir. Ancak tarihte örnekleri çok. Kuvvetle muhtemeldir ki tarih bizi de doğrulayacak. Aksini iddia edenin, bunun mümkün olmadığını söyleyenin şu sorulara cevap vermesi gerekir. Hunharca katliamlar yapan bu teröristler neden yakalanmazlar? İstihbaratın, elektroniğin, teknolojinin bu çapta geliştiği bir zamanda yerlerinin, haberleşmelerinin, para hareketlerinin tesbit edilmemesi imkân ve ihtimal dışıdır. El Kaide veya başkası. Neticede vicdanlar, eylemci teröristlerin İslamiyet adına hareket ettiğine inanmakta. Bu ince planı kim yapabilir, hangi merkez, hangi devlet bu şeytani taktiği uygulatabilir? Yapanlar bir değil birkaç merkezdir. Şu kadarını söyleyelim. Bu bir savaştır. Ve bu savaş İslamiyet'e karşı açılmıştır. Figüran, piyon, maşa.. adına ne derseniz deyiniz, sahnedeki failler kullanılarak karıncaya bile merhametle muameleyi emreden bir dine karşı nefret uyandırılıyor mu siz ona bakınız. Oyun büyük, tavizsiz ve esrarengiz. Fakat hedef belli: İslamiyet. Hedefi vurmak için her yol mubah görülmekte.
.
Ecevit, fikrini söyledi hainler listesine girdi
26 Temmuz 2005 01:00
Deniz Baykal'ın dediklerini kendisine hiç yakıştıramadık. Bir parti lideri çok daha sorumlu konuşmalı. Yerini kaybetmeme ihtiyacındaki CHP genel başkanı bir süredir popülist sözler sarf etmekte. Hançere gücüne dayalı ağırlıksız bu tür konuşmalardan sonuncusunu Bülent Ecevit hakkında yaptı. Söylediği şu, "Atatürkçüyüm dedi ihanet etti". Artık Bülent Ecevit de hainler listesindedir. Deniz Baykal ve bir avuç ak saçlıya göre Vahdettin haindir, ona "hain değil" diyen Bülent Ecevit de haindir. Sultan Vahdettin'e yüzlerce aydın hain değil diyor. Onların hepsi hain. Öyle mi? Seviyeye bakınız. Bir ihtimal aklımıza gelmekte: Acaba Bülent Ecevit'i son Osmanlı padişahı hakkında düşünmeye biz mi ittik? Ne alakası var? Alakası şu. 1993 senesi, eski liderlerin siyasete girme yasağı yeni kalkmış. DSP genel başkanını davet ettik. Diğer misafirimiz Yıldırım Akbulut. TGRT'nin ilk canlı yayın programında iki eski başbakanla birlikte güneydoğuyu konuşuyoruz. Bülent Ecevit bir ara "Sevr Andlaşması" dedi. Müdahale zorunda kaldık. "Sayın Ecevit, biliyorsunuz Sevr bir projedir, bir taslaktır. Alt kademelerde imzalanmış fakat devrin devlet başkanı Sultan Vahideddin tarafından reddedilmiştir. O imzalamayı reddettiği için de yürürlüğe giremedi." Misafirimiz, bunun üzerine sürçü lisan ettiğini fark ederek sözünü düzeltti ve bizi teyid etti. Bilindiği gibi Bülent Ecevit nâtamam tarih kitabında son padişahın hain olmadığını söylüyormuş. "Daha evvel de hiç hain demedim" diyor. Yayınevi iyi bir fırsat yakalamasından dolayı reklam yoluna gitmiş olabilir. Fakat Bülent Bey samimi. Nitekim laikçi, ve kökten Atatürkçü çevreler ona terbiye hudutlarını aşarak saldırdılar. Buna rağmen geri adım atmadı. "Osmanlı Padişahı Vahdettin'i değerlendirmek için dönemiyle ilgili bütün ayrıntıların incelenmesi gerekir. Aman kurtulayım da İngiltere'de refah içinde yaşayayım gibi bir niyeti olduğunu tasavvur bile edemiyorum. Ayrılırken de devleti soymamıştır. Biraz daha insaflı olmalı." Bülent Ecevit, hain listesine girmeyi göze alarak fikrini söylemiştir. Bir kısım adamlarsa dün peşinden koştukları bir insan şahsi kanaatini açıkladı diye onu ihanetle suçluyorlar. İşte memleketimizde fikir hürriyeti, düşünce özgürlüğü, serbest tartışma ortamı. Bir eski devlet adamı için sövmek serbest, hakkını teslim etmek yasak. Giyotinciler, Bülent Ecevit'i de kara listeye aldı. Dalkavuk olmak çok kolay. Yiğitlik, ihanet ithamını göze alabilmekte.
.
Dış Türkler Bakanlığı
28 Temmuz 2005 01:00
2000 başlarından beri Almanya, Hollanda, Belçika gibi Avrupa devletlerinin meclislerinde Türk milletvekilleri var. Yunanistan'da öteden beri olmaktaydı. Yunanistan, Osmanlı toprağı. Batı Trakya komşumuzda kaldı. Orada Müslüman Türk nüfus yaşadığından meclise vekil gönderdikleri oluyor. Buna mukabil Almanya ve diğerlerinin tarihten gelen miras durumu mevcut değil. Buralara 1960'larda giden işçilerimizin çocukları, yaşadıkları devletlerin meclislerine senatör veya milletvekili seçilmekteler. Onları seçenler yalnızca Türk asıllılar değil. O ülke mensupları da oylarını bu Türkler lehine kullanmaktalar. Şöyle bir düşünülürse varılan neticenin büyüklüğü hemen anlaşılır. Avrupalıların beğenmedikleri işleri yapanların evlatları, bugün Avrupa parlamentolarında kanun teklifi vermekte, bakanlardan hesap sormakta, hükümetlerden açıklama yapmalarını istemekteler. Yunanistan'ınkine benzer hal Bulgaristan'da yaşandı. O da eski Osmanlı toprağı. Bulgaristan'da da Türkler tarihten gelmekte. Son seçimlerle birlikte Türkler, parlamentoya girmek, kilit konumu yakalamakla kalmadılar, Hak ve Hürriyetler Partisi'nden 4 milletvekili bakanlığa da getirildi. Galiba bu ilk defa yaşanıyor, Türkler, Avrupa'da üstelik 4 kişi gibi az olmayan bir sayı ile bakan da oluyorlar. Bulgar ırkçıları, Bulgaristan haritasını Türk bayrağı şeklinde boyamışlar. Bu güzel harita gazetelerde yer aldı. "Bulgaristan Türkleşti" demek istiyorlar. Sözün burasında bir hatıramızı sizinle paylaşmak istiyoruz. 7 yıl kadar evvel olmalı. Türkiye'nin Bulgaristan'ın da aralarında olduğu komşu ülkeleriyle konfederasyona gitmesi gerektiğine dair bir makale kaleme almıştık. Akıl için yol bir tabiî, aynı tarihlerde Türkiye ile yakınlaşmak isteyen Bulgar yönetimi, Cumhurbaşkanı Demirel'e "konfederasyona gidelim" demiş. Bugün "Vahideddin en az 100 sene daha hain bilinmeli" diyen Demirel o gün "hele durun adama yaptırmazlar" diye karşılık vermiş. Şunu söylemek istiyoruz, inanç ve kültür birliğinin, tarihin, nüfus yapısının ve coğrafyanın emri her ne ise o zuhur eder. Avrupa'daki Osmanlı Topraklarında da Avrupalı Türklerin yaşadığı Avrupa devletlerinde de olan budur. Eminiz ki bir dönem sonra Almanya, Hollanda, Belçika, Danimarka gibi memleketlerin hükümetlerinde de Türk asıllı bakanlar yer alacak. Hatta Kıbrıs Türklerinden dolayı aynı keyfiyet İngiltere'de bile yaşanabilir. Şüphesiz ki Avustralya'da da bunlar görülecek. 3 Ekime hazırlanan hükümet bu avantaj ve gelişmeyi herhalde değerlendiriyordur. Daha doğrusu bu bir devlet politikası. Kanada, Amerika, İngiltere'den Avustralya'ya kadar uzanan Türk kuşağı dışarıdaki gücümüz ve sesimizdir. Üstelik bu milletvekillerindeki düzgün Türkçe fevkalade. Vatan muhabbetleri de öyle. Kara Avrupa'sı veya AB toplamında hemen hemen grup kuracak sayıdayız. Tek yerde değiller ama sayı da önemli. Mesela hiç düşünüldü mü? Gerçekte kaç vekil çıkartabilecekken kaçlarda seyrediyoruz? Bu insanlar seçim propagandası yaparken biz ne gibi bir destek verdik?. Kara Avrupa'sından sonra ilk ele alınması gereken ABD ve Kanda mı olmalı Avustralya mı? Hepsi birden. O halde? O halde "Dış Türkler Bakanlığı" bir zaruret değil mi? "Dışişleri Bakanlığımız var, gayet de iyi çalışıyor" denebilir. İtirazımız yok. Lakin. Yetkiler dağıtıldıkça imkânlar çoğalır, hız artar. Belki böyle bir bakanlık olsaydı Irak'ta da Türkmenler birlik içinde hareket eder, Irak meclisine temsilci gönderir bakan da çıkartırlardı. Lafa gelince 4 milyon, icraata gelince sıfır. Sebep organizasyonsuzluk. Üstelik bir de koca Orta Asya'ya yayılmış müstakil, muhtar veya esir Türk devletleri de var. Eğer Dış Türkler Bakanlığı kurulamıyorsa o zaman Dışişleri Bakanlığı bünyesinde "Dış Türkler Müsteşarlığı" ve "Orta Doğu Müsteşarlığı" hayata geçirilmeli.
.
Kendimizi keşfetmek
29 Temmuz 2005 01:00
Tatil deyince yazın deniz sahiline gidip güneşte yanmak sanılıyor. Bu anlayış, dünkü Türklerde yoktu. Selçuklu ve Osmanlı da Anadolu'daydı. Onlar da bugünkü denizlerimizle iç içeydiler. Ama deniz yanmak için değildi. Yüzmeyi en iyi bilirlerdi ama bronzlaşma diye bir dertleri olmazdı. Gerçi bu güneşte yanmak veya bronzlaşma da ilaç kullanmak gibi. Bir ilaç çıkıyor, herkes onu kullanıyor. Hekimlerin gözdesi o ilaç. Sanki onu alan ölümsüzlük iksiri içmiş olacak. Ortalama bir 10 yıl böyle gidiyor. 10 yıl sonra beklenmedik bir haber. İksir ilacın zararlı olduğu yazılıp çizilmekte. Şu güneşte yanma meselesi en az 60 yıldır moda. Fakat şimdi birden bire bunun ne kadar fena olduğu konuşulmaya başlandı. Acaba orada da insanlar insafsızca kullanılmakta mı? Güneş yanığı kremleri, yağları vs vs bir rant ve kavga sebebi mi? İş, insan düşmekte. İster ilaç ister deniz. Yüce Allah insana akıl vermiş. Aklı kullanıp kobay muamelesi görmemeli. Nitekim bazı kimseler, deniz turizmini terk ederek dağ, orman ve çiftlik turizmine yöneldiler. Evet, hemen bir çok alanda olduğu gibi tatil kavramında da gerekli kültürü yakalamış değiliz. Hadi sene içinde mesai sebebiyle fırsat olmadığını farz edelim. Tatilde de ziyaret edilemez mi? Oraları gezmek, görmek saklı hazinelerden haberdar olmak, onlarla donanmak tatilde de mümkün değil mi? Elbette mümkün, yeter ki tatil anlayışımızı kumda uzanmak zevksizliğinden kurtarıp ona seviye kazandıralım. Müzelerden söz ediyoruz. Ülkemiz, müzeler diyarı. Açık hava müzeleri, saray müzeleri, kültür müzeleri, askeri müzeler, özel müzeler var. Tarih zenginliğimiz beraberinde sergilenecek servetler de getirmiş. İstanbul'u düşünelim. Topkapı Sarayı, Dolmabahçe Sarayı, Yıldız Sarayı, Beylerbeyi Sarayı, Aynalıkavak Kasrı, Ihlamur Kasrı, Küçüksu Kasrı, Abdülmecid Efendi Konağı, Türk İslam Eserleri Müzesi, Hat Müzesi, Resim ve Heykel Müzesi, Divan Edebiyatı Müzesi. Çini Müzesi, Halı Müzesi, Askeri Müze, Deniz Müzesi, Atatürk Müzesi, İtfaiye Müzesi, Arkeoloji Müzesi, bütün Selatin Camileri, Yedikule Zindanları, Anadolu Hisarı, Boğazkesen Hisarı, Kız Kulesi, Galata Kulesi, Yerebatan Sarnıçları, Sultanahamet Çeşmesi başta olmak üzere tarihi sebiller, Kapalıçarşı, Çamlıca Tepesi, Nakkaş Tepe, eski Dar'üşşafaka Lisesi, Boğaziçi, Haliç, Dikilitaş, Çemberlitaş, Nuruosmaniye Kütüphanesi, Beyazıd Devlet Kütüphanesi, Ragıppaşa Kütüphanesi, Millet Kütüphanesi, Basın Müzesi, Karikatür Müzesi, Osman Hamdi Bey Müzesi, Tevfik Fikret, Yahya Kemal, Sait Faik, Hüseyin Rahmi adına müzeler, Rahmi Koç, annesi Sadberk Hanım Müzeleri, Sakıp Sabancı Müzesi, Miniatürk, El Sanatları Çarşısı, İstanbul Modern Müzesi, Pera Müzesi, Aziz Mahmud Hüdai, Muradı Münzevi, Mehmed Emin Tokadi, Merkez Efendi, Sümbül Efendi türbeleri, Ahmed Cevdet Paşa, Gazi Osman Paşa ve Şeyh'ül İslam türbeleri, Barbaros Hayreddin Paşa Türbesi, Yuşa Tepesi, Padişah türbeleri, Hazreti Eyüp Sultan Külliyesi, Eyüp Sultan, Fatih, Üsküdar, Eminönü, Beşiktaş ilçeleri, Edirnekapı Şehidliği, Karacaahmet ve Eyüpsultan Kabristanları, Sultan Camilerinin Hazireleri, ahşap konaklar, merdivenli yokuşlar, tarihi çınarlar, Horhor, Çağlayan ve Kadıköy'deki antikacılar, İstanbul Üniversitesi Merkez Binası, Marmara Üni. Rektörlüğü, Haliç, Boğaziçi saymakla bitmez. Peki, bunları niçin saydık? Hiç değilse isimleri duyulsun. İstanbul'da doğup da bir kere dahi deniz görmemişler var, diğer yakaya adım atmamışlar var. "Kendi semtindeki şu eserleri görmemişler de var" demeyeceğiz. Onu şöyle demeli, "kendi semtindeki müze, kütüphane, tarihi eserleri görmüşler de var". Bir de bir kısmını saydığımız bu yerleri ziyaret ederek hayatı renklendirmeyi denemeli. Tamamına bir ömrün yetmesi gayretli olmaya bağlı. Üstelik şimdi ayağımıza kadar sergiler geliyor. Güler Sabancıyı tebrik etmeli. Son 300 yıllık dünya kıyafetlerinden sonra SSM'de şimdi de Picasso'nun 135 parça eseri meraklılarına açılıyor. Üstelik bunlardan bazıları ilk defa gün ışığına çıkmakta. Picasso ailesinin Sabancı ailesine itimat ve SSM'yi yerinde görerek muvafakat vermesi ülkemiz adına şereftir. Bu eserleri, sergileri, camileri, sebilleri, müzeleri görmeli. Tatil deniz kenarında, otel havuzunda tıkış tıkış olmak, internet zevzekliği, pahalı lokantalarda yemek yemek, pahalı alışveriş merkezlerinden bir şeyler almak ve maç muhabbetinden ibaret değildir. Bir de şu güzellikler var. İstanbul sanki bütünüyle müze. Yalnızca İstanbul mu? Hemen her yöremiz, ilçelerimiz, bazı köylerimiz bile. Kendimiz keşfetmek zorundayız. Keşke şöyle bir mecburiyet olsa. Ayrı bölgelerden en az 5 vilayeti gezmemiş olana turistik olarak yurt dışına çıkış izini verilmese. Türkiye'yi tanımayan dünyayı tanısa ne olur?
.
Tanıdık mı, tanımadık mı?
1 Ağustos 2005 01:00
Türkiye, AB ile Gümrük Birliği Sözleşmesini 1995'de imzalamıştı. O günden bu güne 10 yıl geçti. Bu zaman zarfında AB'ye 10 yeni devlet dahil oldu. Yeni üyelerden biri de Kıbrıs Rum tarafı. 3 Ekim'de müzakereler başlayacak. Avrupa Birliği tarafı, müzakerelerin yolunda gitmesi, bizim cephemizden beklenen faydanın beklenen zamanda elde edilebilmesi için adı geçen Gümrük Birliği'ne bu 10 devletin de alındığına dair bir ek protokol imzalamamızı istedi. Uzun zamandır bu istek gündemimizdeydi. Zira ortada bir problem vardı. Bizim "Rum Kesimi" AB'ninse "Rum Cumhuriyeti" dediği siyasi varlık da böylece o gümrük andlaşmasının şümulüne alınmış olacaktı. İktidarda kim olursa olsun vaziyet netameliydi. Bir çatal kazık söz konusuydu. Nihayetinde bir hal tarzı bulundu. 10 üyeyi gümrük birliğine dahil edecek fakat Kıbrıs Rumlarını devlet olarak tanımadığımızı bir beyanname halinde ilân edecektik. Öyle de yapıldı. Başka çare yoktu. Eğer AB hedefse. Bu bir medeniyet projesi ise. O zaman kendileriyle olmak istediğimiz insanlar bize bir mükellefiyet yüklüyorlardı. Onlarla gümrüklerle alakalı kolaylıklar getiren bir sözleşme imzalamıştık. Ancak aradan zaman geçmişti. Şimdi genişleyen birliğin diğer üyelerine de aynı hakkın tanınması gerekliydi. Şunu söyleyelim: İktidarda hangi siyasi ekip olursa olsun. AB'ye girme arzusundaki her hükümet, eli mahkum olarak bu protokolü imzalayacaktı. Hükümet protokolü imzalamış, fakat iki şarta da bağlamıştır. Bunlardan biri az evvel de dediğimiz gibi tanımama beyanı, diğeri de TBMM'nin tasdik iradesi. Meclis tatilde.Tahminler, tasdik edeceğinden yana. Buna rağmen belli olmaz. 3 Mart tezkeresinde olduğu gibi bir sürpriz çıkabilir. Temennimiz böyle bir şeyin gerçekleşmemesi. Olursa bunun dolaylı anlamı AB'ye reddiyedir. Ortalık çok karışır. İmzanın tanıma anlamına gelmediği batılı bazı hükümet adamlarıyla teknik kişiler tarafından da açıklandı. İktidar cephesi zaten ısrarla bunu müdafaa etmekte. Ek protokol, ana metne bağlı devletler arası siyasi bir metindir. Her siyasi metin aynı zamanda hukuki dayanaklara sahiptir. Hukukta metinlerin bir lafzı vardır, bir de ruhu. Ayrıca her ana ilkenin istisnası mevcuttur. Aslolan yeni üyelerle imzadır. Kıbrıs Rumları AB'ye girmese de ek protokol imzalanacaktı. Meseleyi Rumlara hasretmek yanlıştır. Lafzıyla bakınca bir tanıma görülüyor. Ancak, niyet önemli. İrade beyanında bulunan, imza koyuyor fakat metne muhalefet şerhi de koyuyor. Üstelik Türkiye, bu yol haritasını ilk günden açıkladı. Eğer AB için önce imza sonra ihtirazi kaydı ifade eden deklarasyon kabulü mümkün olmayan bir tasarruf telakki edilseydi o takdirde baştan itiraz ederlerdi. Onun için işi tanıdık-tanımadık inatlaşmasına sürüklememeli. Ek protokolü imzalamak lehimize mi değil mi? Hatta Gümrük Birliği ne? Faydalı mı zararlı mı? Eğer zararlıysa Rumlar olsa da olmasa da zararlı. Daha ufuklu bakmalı. Yalnızca Rumları görüp her şeyi ona kilitlemek siyasi magazin olmakta. Kıbrıs, bir çıkmazdaydı. Gerçekçi politikalarla kronik rahatsızlık tedavi edilmekte. Aslında ek protokolün imzalanması 72 milyonun birkaç yüz bine bir hoşgörü mesajıdır. Bundan sonra Rumların bir mazereti, Türkiye'nin başkaca mükellefiyeti kalmamıştır. Bu imza KKTC'nin istiklal beyannamesidir. Bıktıran Rumların nazını artık kimse çekemez. Ya Rumlar, Birleşik Kıbrıs Devletinde alt eşit devlet olarak Türkleri tanıyacak veya dünya KKTC'yi tanıyacaktır. Bu böyle sürüp gidemez.
.
Kürtlere dair gündem
2 Ağustos 2005 01:00
Bir tarihte işlenen hatalar, bir zaman sonra büyük veballer olarak geri dönüyor. 70'li yıllardaki sol hareketlerin sorumlusu 27 Mayıs darbesidir. Bugünkü Kürt hareketinin sorumlusu ise 12 Eylül darbesi. Vaktinde cevaplandırılan basit istekler, kitleleri tatmin edecekti. TRT'de Kürtçe müzik çalmak için 30 bin kişinin ölmesi mi lazımdı? Oysa bu kurumda kurulduğundan beri her dilden hatta çingenece müzik icra olunmakta. 12 Eylülden sonra kanunla Kürt olmadığına karar verilmişti. Bizde böylesi tuhaflıklar yaşanırken Paris'te İsveç'te Kürt Enstitüleri araştırmalar yapmaktaydı. Onun için Turgut Özal iktidara gelince Kürtçe konuşma yasağını kaldırdı. O zamana kadar tezgâh altından yok satan Kürtçe kasetler, yapımcıların elinde kaldı. Turgut Özal, "Kürt enstitüsünü biz kuralım" dedi. İlmi araştırmadan neden korkulsun? Şimdi Kürtçe dil Kursları '80'lerin Kürtçe kaset akıbetini yaşıyor. Bu Kursların sahipleri ortak basın açıklamasıyla kursların yürümediğini ilân ettiler. Hadise ticaridir. Talep olmayınca arz sona erer. Fakat kurs haberini başka haberler takip ediyor. Takip eden haberler, hiç de memnuniyet verici değil. Avrupa Parlamentosu, eylül ayında AB, Türkiye ve Kürtler adında bir Konferans yapacakmış. Konferansa kimlerin katılmasından ziyade sebebi önemli. Neden böyle bir konferans icap etti? Niçin kasım değil de eylül? Bir alıştırma mı? Kıbrıs'ta artık söyleyecek sözleri kalmadı. Bu defa güneydoğu mu kaşınacak. Tarihin 3 Ekim öncesi olması tesadüfi olabilir mi? Diğer taraftan PKK, Kerkük'te büro açıp flama astı. Daha kısa bir zaman evveline kadar Kerkük Türkmen şehri biliniyordu. Şimdi manzara ortada. İşte 12 Eylül'ün vebali. 1984'de ilk PKK eylemleri başlayınca "3-5 çapulcu" deyip küçümsediler. Kürt varlığı ve Kürtçe kanunla yasaklandı. Kürt'e "ne mutlu Türküm diyene " dedirtildi. O tarihten tam 10 sene sonra ise devlet, Kürt kimliğini tanıdı. Fakat geç olmuştu. İşte diğer haber: Türkiye, Irak ve ABD'li diplomatlar Washington'da toplanarak Türkiye'nin aradığı PKK'lıların teslimi mevzuunu görüşecekler. Halbuki PKK, Irak'ta genel seçime katıldı. Bu gibi toplantılar yapılmalı ama kendimizi de kandırmamalıyız. Neticede verilecek rapor bellidir. "Aranan PKK'lılar Irak'ta bulunamamıştır". Hani Abdullah Öcalan da seneler senesi Şam'da bulunamıyordu, tıpkı onun gibi. Amerika, PKK meselesini elinde bir koz olarak tutmaktadır. Irak hükümetinin Kürtler üzerinde herhangi bir müeyyide gücü kalmamıştır. Bunları görmeli, şunu işitmeli. Kuzey Irak'ta müstakil bir Kürt devleti konuşulmaktadır. Buradaki Kürtler artık yüzde yüz bağımsız devlet istiyorlar. Türkiye karşı karşıya olduğu gerçekleri iyi okumalıdır. Kendi Kürt'ümüze hakkıyla sahip çıkmalıyız. Senelerin yanlışları sür'atle düzeltilmelidir. PKK 20 yıldır çalışıyor. Dışarıdan destek alıyor. Buna rağmen istediği konumda değil. Kuzey Irak'taki Kürtler tam bağımsızlık isterken Türkiye'de Kürtçe kurslarının ilgisizlikten kapanması mutlu bir gelişmedir. Her şey bitmemiştir. Problem milletlerarası platforma taşındıkça iş zorlaşır. Bugün kuzey Irak'ta bir Kürt devleti ilân edilmiyorsa Irak'ın tamamında Kürtlerin söz sahibi olmasından. O nüfuz ortadan kalkınca kuzey Irak'ta müstakil bir Kürt devleti ilan edilir. İki yıllık bir zaman içinde böyle bir gelişme yaşanabilir. Kürt devletini ilk tanıyanlar da herhalde ABD ve AB devletleri olur. İşte o zaman Kandil dağını dağıtır ve aranan PKK'lıları teslim ederler. Çünkü o şartlarda PKK artık marjinal sayılır.
.
İşler giderek zorlaşıyor
3 Ağustos 2005 01:00
Avrupa Birliğini teşkil eden devletlerin her biri Türkiye'ye karşı ne kadar samimi? Ankara, acaba bir tasnif yaptı mı? Samimiler, mesafeli duranlar ve tam karşı olanlar. Hayrettir, Avusturya hep inatla karşı oldu. Hiç şüphe yok ki bu bir şuur altı tepkisi. Viyana kuşatmaları ve Viyana'nın düştü düşecek vaziyetini hiç unutmamışlar. Almanya ve İtalya samimi görünüyor. İngiltere yakınlık gösteriyor. AB Gümrük Birliğini yeni 10 üye lehine genişletmemizi istedi. Türkiye, baştan tavrını belli etmişti. Genişleme yapılacak fakat Kıbrıs Rum tarafı tanınmayacaktı. Nitekim imzadan önce ve sonra başbakan ve daha alt seviyede bir çok AB'li gümrük birliğini imzalamanın tanıma anlamına gelmediğini açıkladılar. Türkiye, imzayı müteakiben bir beyanname neşrederek vaki gelişmeye rağmen Rumları tanımadığını beyan etti. Hal böyle iken önce Avusturya daha sonra da Fransa ve şüphesiz ki Yunanistan bir aday ülkenin bir üye ülkeyi tanımaması gibi sakil bir durum olamayacağını iddia etmeye başladılar. Bunları daha başka devletler de takip edecektir. Kabul etmeli ki Türkiye'nin konuya dair şartları çok sağlam değil. Sınırlı ticaretle tanıma benzeri bir adım atıyor, siyasi bakımdansa hiç tanımıyoruz. Her ne olursa olsun, limanlarını açmayan, tanımıyorum diyen bir devlet var. Her genel kaidenin istisnası olur. Üstelik tanıma prosedürü farklıdır. Buna rağmen AB üyelerinden bir kısmı dünkü duruşlarının tersi bir manzara sergilemeye başladılar. Bu üyeler, Türkiye Cumhuriyetini köşeye sıkıştırmak istemekteler. Halbuki Türkiye'nin tanımaması Annan'ın planını hayata geçirmek için bir fırsattır. Türkiye aleyhtarı devletler bizim aleyhimize konuşacaklarına, bizi yadırgayacaklarına Kıbrıs Rum hükümetini sıkıştırsınlar. Çözüm, düğüm sandıkları bu noktada. Ancak onlar, meseleye ya eski Yunan kültürüne duydukları romantizmle veya eski Türk düşmanlığıyla bakmaktalar. Şimdi AB en azından zihniyet olarak iki kamp. Bir kısmı Türkiye üzerine düşeni yaptı, 3 Ekim için hiçbir engel kalmadı diyor, bir kısmı ise yukarıdaki lafları ediyor. Bu lafları edenlerden Yunanistan ve Avusturya'yı anlamak mümkün. Peki Fransa'ya ne dersiniz? Ülkemiz, kalkınıyor. Ekonomik göstergeler iyi. Ne var ki her gün yeni bir kuşatma ile karşılaşıyor. ABD ile sıkıntıları var. AB bir o yana sallanıyor, bir bu yana. Irak başlı başına dert. Kürt meselesi azmakta. Kıbrıs, güney yüzünden halledilemiyor. Bir taraftan yalnızlık söz konusu bir taraftan toplu hücum. ABD kaybedilir, AB yakalanamazsa ne olacak? Seçeneklerimiz var mı? Ne dersek diyelim, ne yaparsak yapalım, karşımıza engeller çıkartıyorlar. ABD ayrı ayıp ediyor, AB ayrı. Üstelik gelecek batı başkentlerinde daha da muhalif iktidarlar olacak. Türkiye'nin bazı işleri dâvâ edinmesi bunları iç politika malzemesi yapmaması lazım. İşler giderek zorlaşıyor. AB sürekli ipe un seriyor. 3 Ekim yaklaşırken yeni bahaneler çıkartılıyor. İrademizin çelikten, sinirlerimizin sağlam, duruşumuzun kavi olması lazım.
.
Dilinizden utanmayın!
8 Ağustos 2005 01:00
Bir zamandır bu ilânı okuyor olmalısınız, gazetelerde çıkan ilânlar, yarım sayfa ebadında. İlânda bir meşhurun okuyucuya muzip bir edayla dilini çıkarttığını görmektesiniz. Metinde büyük harflerle "dilinizden utanmayın" dendikten sonra 4 küçük satır yer alıyor. "Türkçe dünyanın en köklü, en zengin ve en güzel dillerinden biri. Onu yabancı sözcüklerle kirletmeyin. Türkçe kullanın!" Sonra da dilini çıkartmış ünlünün fotoğrafı altında bu kişinin de dilinden utanmadığına dair dudaklarınızda hafif bir tebessüm uyandıracak bir not yer alıyor. İlânın altında da bir açıklama var: -Bu kampanya, dilimizde yaşanan kirlenmeye dikkat çekmek amacıyla RYD tarafından hazırlanmıştır. RYD yöneticilerini tebrik ediyoruz. Dilimizde hakikaten kirlenme var. Bazı kimseler, Türkçelerinden utanmaktalar. Özenenler, utananlardan da fazla. Yaşadığımız bir eski hastalık. Devrine göre temasta olunan lisanlar ön plana çıkartılmakta. Bu bazen Arapça'dır, bazen Farsça, bazen Fransızca, bazen masa başında uydurulmuş yapmacık aydın Türkçe'si. Şimdi İngilizce revaçta. Denizler kirlendi. Çevre kirlendi. Kalbler kirlendi. Ve dilimiz kirlendi. Bu kadar kirlilik içinde temiz iş yapmak mümkün mü? Diller, tabiî ki diğer dünya dilleriyle alışveriş içinde olurlar. Kelime verir, kelime alırlar. Dilini sevmekle, dil ırkçılığı farklı şeyler. Türkçe'yi koruma adı altında ırkçılık yapılıp büyük zararlara yol açıldığı zamanları da gördük.Yanlış budama ağacı öldürür. Bir dili o dili işleyen yazarlar, şairler, sanatçılar geliştirir. Zengin dili olmayan milletlerden büyük yazar, fikir adamı ve dünya çapında isimler çıkamaz. İstiklallerde, bağımsızlıklarda önce dil kaybedilir, özenti, gün geçince aidiyete dönüşür. Biz bir imparatorluğun çocuklarıyız. Türkçe, "Devlet-i ebed müddet" ana fikrinin akıp giden ırmağı, can suyumuz berrak kalmalı. Binlerce yıl öteden gelen Türkçe kelimelerimiz var. Buna karşılık doğu ve batı dillerinden kelimeler de Türkçe'mizde mevcut. Vaktiyle bir ihtiyaçtan dolayı dilimize girmiş bu kelimeler de arık Türkçe'nin malı. Onları yabancı saymak mümkün değil. Bugün özenti, bilhassa sokak tabelalarında, ticarette, televizyon, bilişim ve iletişim sektöründe görülüyor. Cemiyet, ticaret ve imkânlar çoğalınca özden uzaklaşmalar artmakta. İngilizce yabancı dil dersi mutlaka lazım. Fakat İngilizce tedrisat yanlıştır. Okul kitaplarındaki Türkçe çok mühim. Buna bakanlığın âzâmi dikkat etmesi gerekir. Keza haber dili de öyle. Televizyonların ana haber bültenleri çok kere dikkatsizce hazırlanmakta. Sunanlar bu dikkatsizce hazırlanmış haberi daha da bozarak vermekteler. RTÜK'ün Türkçe'ye dair de görevi olmalı. Türkçe konusunda yapılması lazım gelen hususlardan biri de orta noktada buluşmak. "Türkçe" anlayışımız farklı olabilir. Ancak aslolan Türkçe kaygısıdır, dilimizi sevme, onu yaşatma ve zenginleştirme arzusu. Seçilen kelimeler yazarın üslup anlayışından ileri gelebilir. Bir yazıda "konu" da "mevzu" da "dil" de "lisan" da "harp" de "savaş" da geçebilir. İstanbul'da bir caddenin ismi "Millet", bir semtinki ise "Ulus"tur. Halbuki "marjinal" yerine "aşırı" diyebiliriz. Buna karşılık "yanıt" bir aydın uydurmasıdır. Neden cevap kelimesini katledelim? Yüzlerce yıldır eser verdiğimiz kelimeleri Türkçe'den çıkartırsak o eserleri bir kere daha öldürürüz. Böyle bir yazı kaleme alacağımızı bilmiyorduk Dün sabah Sirkeci'deki Büyük Postane'nin alınlığında kûfî çini harflerle "Posta ve Telgraf Nezareti" yazılı olduğunu okuduğumuzda doğrusu bir hoş olduk. Tarihimize yabancılaştık. Bari dilimizle yabancılaşmayalım. Problemlerimizden biri de mütercimlik meselesidir. Bakınız tercümanla mütercim farklı kavramlar. Mütercim kitap çevirendir. Üniversitelerin ilgili bölümlerinin zengin dil dağarcığına sahip mütercimler yetiştirmesi şarttır. Bunun gibi köşe yazarları, programcılar, Türkçe hassasiyetine sahip olmalıdır. Köşe yazarının diğer adı da "kanaat önderi". Yazar, sahip olduğu sütundan sayısını bilmediği nisbette okuyucuya hitap etmekte. Hem ele aldığı mevzu, hem üslup ve hem de Türkçe'si bakımından kendini ağır mükellefiyet altında hissetmelidir. Bu noktada sıkı bir eleme yapılsa her nasılsa bir kalem sahibi olmuş bu insanların bir çoğu dökülür. Yemek, yalnızca karın doyurmaz, aynı zamanda "damak tadı" denen bir lezzet unsuru da taşır. Yazı, makale, kitap, kuru fikir vermekle vazifesini yapamaz. Bunlar bir tad, çeşni ve lezzet de sunar. Süleymaniye, sadece namaz kılınan bir mekân değildir, o ve benzerleri muhteşem eserlerdir de. Hepimizin meselesi, Türkçe'yi muhteşem kılmaktır. İnsan kelimelerle düşünür. Türkçe, muhteşem olursa, muhteşem romanlar, şiirler, mimari eserler verilir, büyük devlet adamları yetişir. Kanuni Sultan Süleyman'ın Cihan Padişahı iken o kadar iş arasında devâsâ bir de divan telif ettiğini bir hatırlayalım. Osmanlı Sultanı, "muhteşem" unvanına bilek gücü kadar fikir gücü sebebiyle de kavuşmuştur. Söz doğrudur: Dilinizden utanmayın! Türkçe, dünyanın en köklü, en zengin ve en güzel dillerinden biri.
.
İşsiz reisler
9 Ağustos 2005 01:00
Ankara Ticaret Odası sürekli bir aktivite içinde. Toplumu aydınlatacak, icraya yardımcı olacak çeşitli teklif ve dosyalar hazırlıyor. Sinan Aygün başkanlığındaki ATO, önceki iktidarlar döneminde ne yapıyor idiyse bugün de aynısını yapmakta. Duruşu gayet düzgün. Gelişine destek verdi diye iktidara yaranma gibi küçültücü tavrı yok. İsabetli işlere omuz vermekte. Eksiklere dikkat çekmekte. Yanlışları dile getirmekte. ATO, son çalışmasında aile reislerinin durumuna parmak basmış. Rapor yürek yakıcı cinsten. İnsan, sanki feryat ve figanlar işitmekte. Tam 1 milyon 51 bin aile reisi işsiz. Bu kadar insan, sabah kalktığında kahvaltısını yapıp işine gidemiyor. Hanımıyla çocuklarıyla vedalaşamıyor. Bu kadar insan, her sabah çaresizlik içinde uyanıp, çaresizlikle kıvranıyor. Bir tarafta geçim derdi. Bir tarafta çocuklar. Bir tarafta kira. Bir tarafta kabarmış borçlar. Bodrumlarda, Antalyalarda Marmara ve Ege'nin 5 yıldızlı otellerinde, denizlerin kızgın kumlarında su gibi para harcanırken, bazıları borsada 1 saatte zengin olurken, 1 milyon 51 bin hane, her sabah gözyaşı döküyor, her akşam hüznünü katmerleştiriyor. Her aileyi 4 kişi sayarsanız karşınızda 5 milyonluk bir kitle var demektir. En büyük terör işsizliktir. Aç adam kendini mazur görür. Koca koca yetişkin insanlar yıpranıyor. Aileler sarsılıyor. Hırsızlık, kapkaç, dolandırıcılık suçlarındaki patlamada elbette vahim çapa varan işsizliğin rolü büyük. Gizlisiyle-açığıyla nüfusun onda biri işsiz. Bazısı aile reisi, bazısı üniversite mezunu, bazısı meslek sahibi vs. Bir de çalıştığı halde yarını için teminatı olmayanlar var. Bunda da yüksek vergi politikaları menfi rol oynamakta. Hükümet, dile getiremediyse de enkaz devralmıştı, olanca gayretiyle çalıştı ve çalışmakta. Ancak, işsizlikte ciddi bir gerileme yok. Kapkaç, hırsızlık, uyuşturucu, fuhuş, kumar almış başını gidiyor. Enflasyon düşse de, ekonomi düzelse de, para paraya benzese de bu imkânlar cemiyette belli irtifalardan aşağıya inmiyor, refah tabana yayılamadı. Şurada seçimlere 2 yıl kaldı. Acil, çok acil tedbirler gerekli. Kuruş israf olmamalı. Belediyeler, şu şarkıcı-türkücü gazino kültüründen sür'atle uzaklaşmalı. Bir tarafta açlar, bir tarafta kuş sütü eksik açık büfeler. İşsizlik, sorumsuzluk, orta direğin çökmesi ve manevî kriz gündemde. Sayın Tayyip Erdoğan'ın böylesi meselelerde ne kadar hassas olduğunu biliyoruz. Onun için bunları bizzat takip etmeli, ipin ucunu çok sıkı tutmalıdır. İpin ucu kaçarsa vay halimize. Bir memlekette milyonlarca aile reisi, akşamları eve dönerken ailesine ekmek götüremiyorsa -Allah saklasın- orada tehlikeli gelişmeler olur!
.
PKK rüşvetine dikkat
10 Ağustos 2005 01:00
İran'da PKK uzantısı partiye operasyon düzenleniyor. Bu hem kötü, hem de iyi haber. Kötü olması şundan. Terör örgütü bölgesel çapa ermiş. Irak'ta da PKK uzantılı partiler var. Bir Abdullah Öcalan, mülkiyede talebe iken tahsilini bırakarak tek başına bu organizasyonları yapabilir mi? Öcalan, Ağca'nın bir başka versiyonudur. İyi habere gelince, İran'ın bölücü partiye operasyon düzenlemesi. Daha iyi haberse Washington'dan geliyor. Türkiye, Irak, ABD temsilcileri bu başkentte buluştular. Varılan karar mucibince TSK ve Amerikan ordusu, PKK'yı kuzey Irak'tan temizlemek için söz birliği etmişler. Tam bu sırada başbakan Tayyip Erdoğan, aydınlardan bir kısmını Ankara'da kabul ediyor. PKK konuşulacak. Çaresiz gençlerle çaresiz belediye reislerinin çıkmazları dile getirilecek. Çaresizden kastımız şu, bundan bir süre önce bir okuyucumuz arayarak bir yazımızdan dolayı teşekkür etti. Kürt olduğunu söyleyen telefondaki ses, şöyle demişti: "Çaresiz kaldık, Türkler bölücü, Kürtler hain diyor". Bu hale düşmüş belki on binlerce vatandaşımız mevcut. Yine tam bu sırada başbakan Diyarbakır'a gidiyor. Bu seyahat, Diyarbakır belediye başkanının Abdullah Öcalan'ın yerine oynayıp oynamadığını anlamakta yardımcı olacaktır. Bu seyahat, aynı zamanda hükümetin mevzua dair sivil, sosyal ve gerçekçi tedbir, teklif ve projelerini de ortaya koyacaktır. Fikirler, uygulamaya konduktan bir süre sonra da kuzey Irak'ta silahlı müdahale yaşanacaktır. Bütün bunlar olurken hükümetin de askerin de halkın da dikkatlerinden kaçmaması gereken olaylar var. 3 Mart tezkeresiyle Irak'a giremeyen taraf, kuzey Irak'ta müttefik bir devlet kurduruyor. Artık kuzey Irak dediğimiz Kürdistan'ın parası ve basaportu da var. Bayrağı, meclisi, okulları vs. zaten vardı. Hava yolları da devreye girdi. Futbol takımı bile top koşturmakta. Tanju Çolak'a teknik direktörlük teklifi götürdüler. Bu ne demek? İzaha muhtaç değil. Bağımsız bir Kürdistan'ın ilânı için az kalmıştır. Alıştırma, hazırlık kısacası geçiş dönemindeyiz. ABD, İsrail gibi kendisine tam sadık bir müttefik devlet oluşturuyor. Üçüncü halka olarak Ermenistan ayağa kaldırılabilir. Tıpkı el Kaide gibi PKK'nın da miadı doldu. Önce "istiklali tam" sahibi bir Kürt devleti garantiye alındı, sonra PKK'nın temizlenmesi konusunda bizimle iş birliği yapılıyor. Kuzey Irak operasyonu, kurulacak Kürt devleti için bize verilen bir rüşvettir. O kadar mı? Hayır. Dahası da var. Mehmetçik eliyle Kuzey Irak, PKK'dan temizlenip Kürdistan'a dikensiz gül bahçesi bırakılacak. Hükümetin, hariciyenin, askerin, diplomatların çok uyanık olması lazım. Bu günlerde bizim "Güney Kıbrıs" dediğimiz "Rum Cumhuriyetini tanı" diye Ankara'ya baskı yapmaktalar. Çok olmayan bir zaman sonra da "Kuzey Irak" dediğimiz "Kürdistan'ı tanı" diye de bastıracaklar. "Kürdistan" meşrulaştırıldıktan sonra bölgede daha da tehlikeli gelişmeler olabilir mi? Hükümetin bugünden alacağı tedbirlerle o tehlikeli gelişmeler önlenir. Kürt meselesini çözerse bu hükümet çözer. Başbakan bizzat bir güneydoğu milletvekili. Daha mühimi bu iktidar meseleye ırk açısından bakmıyor. Hükümet artık acil ve çok önemli tedbirler getirmeli. Başbakanın cuma günkü konuşması yüreklere su serpecek, kalblerde ümitler yeşertecek cinsten olmalı.
.
Güneydoğu, devletin müşfik yüzünü tanıyacak
11 Ağustos 2005 01:00
Ermenilerin klasik Osmanlı dönemindeki adı "milleti sadıka" idi/ sadık millet. Klasik dönemde sadık olanlar, modernleşmenin başlangıcı Tanzimattan sonra hain oldular. Neden hiç kafa yormadık? Ermeniler niçin Rus ve İngilizlere kandılar? Bütün kabahat onlarda mı? Onlar, bir çok zenaatta esas gücümüzdü. Demek ki kötü yönetim, yönetim zaafı veya yönetim boşluğu, Ermenileri, bu toprakların düşmanlarına yem yapmıştı. Sonuçta onlar da çekti, biz de çektik. Kürtler, yalnızca sadık millet değildi. Onlar aynı zamanda sadık ümmetti. Vatanına, dinine kalpten bağlı tertemiz insanlardı. Nerede şehit bir Türk varsa yanıbaşında bir de Kürt vardı. Ancak o günlerde bu millet, Türk-Kürt diye ayrılmıyordu. Kürtleri de cumhuriyet dönemindeki yanlış yönetimler, yine bu toprakların üzerinde gözü olanlara yem yaptı. Tek parti devrinin zulmü, bölgelerarası uçurumlar, bölge halkını horlamak, aşağılamak, alay mevzuu yapmak, tertip isyanlar çıkartmak, yoksulluk ve cehalet, bugünleri hazırladı. Böylece 30 bin vatan evladı Türkü ve Kürdüyle toprağa düştü. İki taraftan ölenlerin anaları, bu toprakların feryadü figanı oldu. Hep konuşup-yazarız, Çanakkale'de ölen her 10 kişiden biri yedek subaydır diye. Bu 30 bin de aynı şekilde yetişmiş insan. PKK'nın dışarının bir tezgâhı olduğunu anlamayan artık kıt akıllıdır. Derin yara tam kapanıyor derken ve üstelik de idari kadroları dağılmış, başsız kalmışkın terör örgütü tekrar canlandı. Bu ülkenin yeniden 30 bin yetişmiş insanını kaybetmeye, yeniden 150 bin dolar ziyan etmeye ve yeniden 25 senesini öldürmeye tahammülü yoktur. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın milli birlik ve bütünlük içinde demokratik cuhhuriyet vurgusuyla meseleyi tahlil etmesi doğrudur. Demokrasiye dayanmayan cumhuriyet oligarşik rejimdir. Anlaşılan o ki devlet kendini sorgulamaktadır. Her akıllı varlık, gerektiğinde "nerede hata yaptım?" diye kendine sormaktan çekinmez. En evvel ırkçı yaklaşım reddediliyor. Sonra silahın tek çözüm olmadığı vurgulanıyor. Ve en mühimi her türlü problemin demokratik çerçevede ele alınacağı haberi veriliyor. Bunları söyleyen Türkiye Cumhuriyeti başbakanı. Başbakan dünkü Ankara toplantısında ılımlı, dengeli, gerçekçi ve soğukkanlı tavrıyla iki arada sıkışıp kalmış güneydoğu insanı için ümit olmuştur. Bu yaklaşım tarzı, cuma günü Diyarbakır'da önemli müjdeler verileceğine de işarettir. Güneydoğu, devletin şefkatli yüzünü bu ölçüde belki de ilk defa tanıyacak. İnşallah, 12 Ağustos 2005 Tarihi bir dönüm noktası olur, hainlerin elinden propaganda silahları alınır, devlet-millet kaynaşmasına gidilir. Kürt başka, Kürtçü başkadır. Her Kürdü PKK'lı, her örtülüyü ideolojik bir partili görme vahameti sür'atle terk edilmeli. Vücudun hasta uzvunu dikkatle tedavi gerekiyor. Mesele, aydını, askeri sivili hükümetiyle herkesi alakadar etmekte. Önce Ermeniler yem oldu. Sonra bir kısım Kürtler. Allah göstermesin bir bölünme halinde topyekûn yem olur ve yok oluruz. Halbuki, Türkiye dün olduğu gibi bugün de her türlü din, dil ve ırktan bölge mensubu için teminattır. Türkiye, çökerse Orta Doğu yerin dibine batar.
.
Onlar da aydın mı?
12 Ağustos 2005 01:00
Hadise, aydınlar, bildiri yayınladı, aydınlar, başbakandan randevu istedi, aydınlar başbakanla görüşecek, aydınlar başbakanla görüşüyor, aydınlar başbakanla görüştü şeklinde takdim edildi. Bu bir yanlıştı Çünkü, haberin bu şekilde kullanılması Türkiye'deki aydınların ismi sayılan zevattan ibaret olduğu intibaını vermekteydi. Eğer öyle olsaydı bu battığımızın resmen tescili olurdu. Türkiye'de bütün aydınlar topu topu 12 kişi midir? Nitekim mezkür aydınlar da garabeti baştan fark ettikleri için "aydınlar" sıfatını istemediler. Buna rağmen onları bu şekilde takdim etmek isteyenler "aman efendim estağfirullah, siz aydınsınız" diye ısrarla yanlışı sürdürdüler. Bu takdim şekli hemen kıskançlıkları davet etti. Hakikaten aydınlardan bir kısmı hayırlı bir iş yapmışlardı. Yaptıklarının özü bir Anadolu deyimidir: -Kanı kanla yumazlar, kanı suyla yurlar. Karşımızda artık asla hafife alınamayacak bir Kürt problemi vardır. Yeniden ve hızlı biçimde kan akmaya başlamıştır. O halde öncelikle silah bırakılmalı ve mesele ortak akılla çözülmelidir. Başbakan, mealen bunu diyen aydınları kabul etti. Her şey canlı yayında cereyan etti. En muhalif gazetenin yazarı bile toplantıdan sonra başbakanı takdir etti. Recep Tayip Erdoğan, yaptığı konuşmada devlet adamı sorumluluğunu ortaya koydu. Sonra da ülke için bir şeyler yapma gayesiyle çırpınan aydınlardan orada hazır olanlar konuştular. Sözcü Gencay Gürün de diğerleri de aklı başında sözler söylediler. Onlar da aydın sorumluluğu içindeydiler. Çarşamba öğlendeki bu toplantının akşamından itibaren dedikodu, kıskançlık ve haset çarkları dönmeye başladı. Bunlar her kesimden geliyordu. Şüphesiz ki onlar da aydındı. Fakat duygularına mağlup olmaktaydılar. -Siz kimsiniz? - Lüzumsuz bir toplantı. -Bu toplantıdan hayır çıkmaz. -Zaten başbakan, duymak istediklerini dinledi. -Bunlar PKK'ya aracılık yapıyor. Tabii son iddia sahipleri düpedüz iftira etmekteler. Evet, ortada iki hata vardır. Birincisi dediğimiz gibi memleketin biricik aydınlarının bunlardan ibaret olduğu havasının yayılması. İkincisi ise iştirakin dar tutulması. Bu hata da hükümet tarafından geliyor. Aydınları dinlemek bir ihtiyaçsa bunu adam akıllı organize etmek gerekirdi. Buna rağmen hareket ve Başbakanın kabulü iyi olmuştur. Eğer "siz kimsiniz?", "bu toplantıdan hayır çıkmaz", "bunlar PKK aracısı diyenler" davetli olsalardı emin olunuz şişeler dolusu mürekkep harcayarak ballandıra ballandıra toplantının faziletini anlatacaklardı. Davet edilmeyince ne diyorlar? Onlar da aydın mı? Öz, hakiki, gerçek aydın biziz. Elbette böyle demiyorlar ama yalnızca dilleri böyle demiyor
.
Kürt meselesi
15 Ağustos 2005 01:00
Başbakan Tayyip Erdoğan, Toplu Konut İdaresi'nin tapu dağıtma töreninde bulunmak için Diyarbakır'a gitti. Başbakan, daha evvel de bu şehrimizi ziyarete niyetlenmiş fakat seyahat, güvenlik sebebiyle tehir edilmiş. Erdoğan, Diyarbakır'da Ankara'da bir kısım kanaat önderlerini kabulünde söylediklerini tekrarladı. Dedikleri, esas itibariyle tek bayrak tek devlet ve tek millet ana fikrine dayanmaktadır. Recep Tayyip Erdoğan, çerçeveyi çizdikten sonra diğer konularda ılımlı, dengeli ve birleştirici açıklamalar yaptı. AK Parti, mahalli seçimlerde Diyarbakır'da aldığı oylarını artırmıştı. Bu seyahatten sonra bugün bir seçim olsa 3 Kasım 2002'ye göre bir misli artış yaşanacağından şüphe olmasın. Bu partimiz, güneydoğuda birleştirici rol oynamakta. Ülke bütünlüğünü muhafaza adına bir talih. Partinin kim olduğu mühim değil, fonksiyonu çok ehemmiyetli. Son gelişmeler üzerine muhalefet partileri Başbakana yüklenmekteler. Ağır tenkitleri iki sebebe dayanmakta. Birincisi, bir başbakanın ilk defa Kürt meselesi demesi. İkincisi ise demokratik cumhuriyet sözü. Bu ihtilaf ya bugün halledilecek veya yarın çok geç olabilir. Cesaretle hastalığın adını koymak neden yanlış olsun? İç basında her gün bir çok kalem aynı tabiri yazmakta, konuşmakta. Dünya siyaset ve medya arenalarında keza aynı cümle sıkça kullanılmakta. Kelimeler değil, icraat ön planda olmalı. Hastalığı görmemek, onu saklamak, başka isimler vermek, hastalığı sadece azdırdı. Güneydoğu Meselesi veya Kürt Meselesi ne derseniz deyiniz. Ne yapıyorsunuz ona bakılır. Başbakan, her ihtilafın illa bir adı olacaksa dedikten sonra artık yaygınlık kazanmış tabiri kullandı. Muhalefet partilerimiz, kelimelere takılacağına teklifler üretse daha iyi yapar. Bu büyük sıkıntı partiler üstüdür. Şu acı gerçek görülmeli. Muhalefet Diyarbakır'da sıfır çekmektedir. Bu şu demektir. Eğer AK Parti de olmasa DEHAP, orada tulum çıkartacaktır. Kaldı ki bu muhalefet 2.5 yıl önce iktidardı. Probleme dair konuşanlar mes'uliyetini unutmamalı. Acaba, ateş püsküren liderler, aynı sözleri Diyarbakır'da bir basın toplantısı veya mitingte de tekrar edebilirler mi? Veya Diyarbakır, kendilerini davet etse onlara anlatacakları bir projeleri var mı? Muhalefetin ikinci itirazına gelince. Başbakan ne dedi? Daha çok demokrasi üreten cumhuriyet. Demokrasisini olgunlaştırmayan, insan hakları, hürriyetler, eşitlik ve çağdaşlık nimetleriyle donatmayan bir cumhuriyet, zümre hakimiyetine dayalı bir düzen olur. Devletin nimetlerinden semiren elit bir azınlıkla onların kulları mı, refahı tabana yaymış bir devlet mi? Başbakanın güneydoğu insanını sevgiyle kucaklayan tavrı, muhalefete karşılık, bölgede, yurt çapında ve dünyada kabul gördü. Bu iş burada kalmamalı. Güneydoğuda hangi hizmetler yapılacaksa onlar sür'atle hayata geçirilmeli. Kanaat önderleri gibi parti liderlerine de bilgi verilmeli. Her ne olursa olsun, ismine ne derseniz deyiniz mesele, neticede milli mutabakatla çözülecektir. Ortada ağır bir hasta var. Hasta başında miras kavgası yapmanın anlamı yok. Herkes, ne konuştuğunu iyi tartmalı. Dedikleri kimin işine yarıyor ona bakmalı. Soğukkanlılıkla insafın ön planda olması gerektiği günlerdeyiz. Daha düne kadar başbakanın bile artan oylarına rağmen bu şehre girememesi tüyler ürperticidir. Başbakan gidemezken yabancı diplomatların buradan çıkmadığı unutulmasın. Yakalanan yumuşak hava sürdürülmeli. Recep Tayyip Erdoğan, ne kadar sert konuşurlarsa konuşsunlar muhalefete kesinlikle aynı üslupla cevap vermemelidir. Asabileşen kaybeder. Kayıplar, parti planında kalsa neyse, 1829 Yunan İsyanından bu yana bölüne, küçüle Meriç Nehri ile Ağrı arasına sıkışmış bir memleketin yeniden ufalması gibi uluslararası bir ihanet mevzubahis. Bütün dert, bu oyunu bozmakta. Bu da bir bölge halkını karşına alarak değil, yanına çekerek hallolur.
.
Çekilir gibi yapmak
16 Ağustos 2005 01:00
İsrail'in Gazze şeridinden çekilmesi, o çekilirken Yahudi sakinlerin direnmeleri dünya gündeminde. Ariel Şaron'un akıttığı onca kan ve göz yaşından sonra birden bire böylesi bir jest yapması doğrusu şaşırtmıştı. Hatta, "acaba, dedik, bu bir başlangıç mı? İsrail 1967 yılı öncesi hudutlarına mı dönecek? Golan tepelerini de terk edecek mi? Filistin devlet başkanı Mahmud Abbas'ın dediği gibi Doğu Kudüs ve diğer işgal altındaki Filistin vatanını da bırakacak mı?" Kasap lakaplı Şaron nasıl olmuştu da birden bire politika değiştirmişti? Zihnimizden ihtimaller geçiyordu. Herhalde ılımlı Mahmud Abbas, güttüğü siyasetin meyvelerini topluyordu. Bir ihtimali daha düşünmeden edemedik. Acaba bir eş zamanlı kurma mı söz konusuydu? 1 Mart Tezkeresini reddettiği için affedilmeyen Türkiye'ye rağmen kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurduran süper irade, Ortadoğunun nesiller boyu büyük dramı olan Filistin'de de kan ve göz yaşına son veriyor, orada da müstakil bir Filistin devleti mi kurduruyordu? Bu ihtimal doğru olsaydı, şu faraziyeyi yürütmüş olacaklardı. Filistin devletinin kurulmasına memnun olacak Türkiye, Kürt devletine karşı çıkamayacaktı. Kim bilir belki bu ihtimallerden bir veya bir kaçı yine vardır. Fakat konuya dair araştırmayı derinleştirince bir kurnazlıkla karşılaşıyoruz. İsrail, sırtındaki yükü indiriyor, ağırlığından kurtulmanın adını da terk ettim koyuyor. İsrail'in veya başbakan Ariel Şaron'un yeni hedefleri var. Bırakınız '67 öncesine dönmeyi, tersine hudutlarını genişletme niyetindeymiş. Bu maksatla işine yaramayan Gazze şeridini bırakmış gibi yapıyor, dağınık güçlerini toparlıyor. Buna mukabil, Gazze yine havadan ve denizden kuşatması altında kalacak. Yine istediği zaman işgal edebilecek. Üstelik Filistin'in tek komşusu Mısır'la da hududu ortadan kalkacak. Keza İsrail, istediği zaman Gazze'in suyunu elektriğini kesebilecek, işçi geçişlerini önleyecek. Devamı da var. Şaron daha başka düşüncelerini de tatbik etmek istiyor. Batı Şeria'yı kantonlara ayırarak "parçala ve yut" kaidesi gereği onları birbirinden koparacak. Filistin için olumsuz şartlar böylece uzayıp gidiyor. Bu durumda Filistin'de kan durur mu? Şiddet biter mi? Filistin devlet yönetimi alabildiğine yumuşak. Şaron yönetimi ise sadece sert değil, aynı zamanda kurnaz. Filistinlinin hakkını kim arayacak? Şimdi saf dünya kamuoyu, "İsrail, çekildi daha ne yapsın, bu Filistinliler de ne geçimsiz insanlar" diyecek. Ama gerçekler böyle değil. Gerçekleri kim nerde nasıl anlatacak? BM'de veto edilemeyen, kınanamayan bir İsrail varken böylesi göz boyamalar ve sinsi planlarla Ortadoğu'ya barış gelir mi? Ortadoğu huzuru İsrailli Yahudilerin sağduyusuna bağlı. İsrail kendini bir türlü işgalci psikolojisinden kurtaramıyor. 1948'de kurulan bir devletin bu kadar düşmanı olmamalı. İsrail nerede hata yaptığını kendine sormalıdır.
.
Yeni yüzyıl ne getirdi?
17 Ağustos 2005 01:00
Dünya onu ne kadar da büyük ümitlerle beklemişti. Lütfen hatırlayınız. 1999 yılına girdiğimizde aynı zamanda geri sayım süreci de başladı. Ekranlar, gazeteler, her gün ilân ediyorlardı. 364 gün kaldı, 340 gün kaldı. 295 gün kaldı... gibi. Kalan 2000'e giriş tarihiydi. 2000'e girmekle milenyum'a girilecek, insanlık bütün dertlerinden kurtulacaktı. Şimdi, siz de aldatıldığınızı anlamış olmalısınız. Dünya, Hıristiyani bir propaganda ile kandırıldı. Hepimiz kandırıldık. Hani cumhuriyetin ilk yıllarından kalma bir şarkı vardır "Dertlerden kurtulursun gezsen Anadoluyu". Bu bir hayaldi. Milenyuma giren insanlığın dertlerden kurtulacağının da hayalden başka bir şey olmadığı bugün çok net biçimde görülüyor. Dünya, Hırıstiyan taassubuna alet edilmiş o kadar. Nerede o neş'e, hoplayıp zıplamalarla kutlamalar, karşılamalar? Aynı neş'e ve sevinç gösterileri bugün tekrar edilebilir mi? Milenyumu yaşamaktayız diye sevinen, bunu ilan eden kişi, zümre, millet gördünüz mü? Mümkün değil. Çünkü... Milenyum sanki ne beklendiyse aksine vesile oldu. Zelzeleler arttı. Daha 17 Ağustos 1999'da Marmara Depremi bir gece yarısı vurdu. Her şey 45 saniyede bitti. Felaket, 40 bin vatandaşımızın hayatına mal oldu. Sonrasında bütün dünyada depremler yaşandı ve yaşanmakta. Açlık, aldı başını gidiyor. Bugün, milenyumdan 5 sene alınmışken Afrika'da 40 milyon kişi açlık tehlikesiyle karşı karşıya. İnsan kaçakçılığı eskinin köle ticaretini arkada bıraktı. İşsizlik, her memleketin başının ağrısı. Cinsi sapıklık, zina önlenemez çapta. Cehalet diplomayla kazanılır oldu. Alkol, uyuşturucu, sigara tıbbı mağlup etti. İşte İngiltere. Demokrasinin beşiği olduğu söylenir. Eğer demokrasi rüya gibi bir dünya hayatı vaad ediyorsa beşikteki bu manzara ne ile izah edilebilir? İngiltere'de her 25 çocuktan 1'i babasından değil de bir başka erkekten. Ahlak etik olduktan sonra düşüş, ses hızını aştı. Yine İngiltere'de alkol sebebiyle meydana gelen ölüm nisnbeti son 5 yılda yüzde 20 miktarında çoğalmış. İngiltere demokrasinin beşiği. Fakat aynı zamanda futbolun da çıkış mekânı. İşte bu futbol memleketinde holiganlar sanki batıl bir "futbol" dini kurmuşlar. Satanistler gibi bir şey. Maça satırlarla ve ölmeye gidilen bir dünyada siz neden bahsediyorsunuz? Ya seyirciler? Bir büyük oyunun figüranı oduklarını anlayacaklar mı? Hırsızlık, adisi, çetesi, gaspı, kapkaçı ile dünyayı tehdit eder hale geldi. Bunlar belalardan bela beğen cinsinden. Onlarda papaz, ahlaki düşkünlükte yakalanıyor. Bizde müezzin kendi camiini soyuyor. İnsanlık merhametten uzaklaştı. Kapitalizm daha da vahşileşti. Tekelleşme aynı zamanda gaddarlığı getirdi. Bizim hırsızlık dediğimiz fiili işleyenler onu artık mubah saymakta. Aç it fırın yıktıktan sonra alışkanlık kazanıyor. Harpler, bahaneye dayanarak çıkartılmakta. İşte Irak, demokrasi götürülecek, nükleer silahlardan temizlenecek, diktatörlükten kurtulacaktı . BM'nin daha evvel dediği gibi nükleer silah çıkmadı. Demokrasi ise lafta kaldı. Her gün 50-100 kişi arası hayatını kaybetmekte. Saddam'a özlem çeken kitleler varsa bu suç kimin? Sadece savaşlarda değil, trafik ve uçak kazalarında, alkol ve uyuşturucu neticesi de her gün yüzlerce kişi can vermekte. Artan hastalıklara ne dersiniz? Tehlike sadece AIDS değil. Hepatitler, kanserler patlama yaptı. Ne lüks arabalar, ne ferah evler, ne marka giyimler, ne pahalı cep telefonları... Ve ne de kuyruklu yıldızın dünyaya yaklaştığında vurulduğu çağdaki kuyruklu yalan milenyum... Bunlar ve plazalar, hipermarketler... Mutluluk getirmedi. İnsanlık her gün biraz daha özünden kaybediyor. Bu devrin insanı yalnız. Bu devrin insanı, ekranın cenaze namazı kıldıramadığını, tabut taşıyamadığını henüz düşünmedi. Hiç bir "chat"in gerçek dostluğun yerini alamadığını kavrayamadı. Sokaklar uyur-gezerler gibi telefon gezerlerle dolu. Açık teşhircilerle "İslamcı" teşhircilere ne dersiniz? Milenyum, insandan kendisini alıp kopardı. Milenyum, bir koca yalan... Kandırıldık. Hormon, meyveden, sebzeden ekmeğe kadar yayıldı. Ekmek, sanki süngerleşti. Zaman döne döne gidiyor. Herkes tüketiyor. Zaman da insanı tüketiyor.
.
Deprem, yangın, Formula ve İstanbul
18 Ağustos 2005 01:00
17 Ağustos 1999 ayrılığının yıl dönümü münasebetiyle İstanbul'a dair deprem senaryoları yine gündemde. Bir çok faraziye üzerinde durulmakta. İstanbul, bir tehdit altında mı? Uzmanlar, muhtemel tehditten söz etmekte. Şehrimizde bir deprem olursa ziyan görecek yerlerin başında sur içi İstanbul'u gelir. İstanbul Belediyesi'nin önündeki meselelerden biri de eski şehri yenilemektir. Suriçi İstanbul'u, eski şehir yenilenmeye muhtaç. Bu şehir esas İstanbul'dur. İstanbul Türkiye'nin özetidir. İstanbul'un özeti de sur içi... Sur içi, Fatih, Aksaray, Şehremini, Yedikule, Eminönü, Süleymaniye, Beyazıt, Sultanahmet gibi tarihi semtlerdir. İstanbul'u İstanbul yapan değerlerin yüzde 90'ı buralardadır. Bu saydığımız yerler, saymadığımız komşu semtleriyle birlikte yılların ihmali altında. Sur içi, yıllar yılı çıkan çoğu kasıtlı yangınlar ve kötü inşaatlarla hak etmediği bir manzaraya bürünmüştür. Yolları, binaları, caddeleri, evleri yeniden elden geçmeyi beklemektedir. Binaların büyük çoğunluğu bir depremi kaldıracak cinsten değil. Apartmanlara sonradan ilave edilen son katlar, büyük tehlike arz etmektedir. Deprem dünyanın her tarafında oluyor. Fakat bizde felakete dönüşüyor. Çünkü binalar bir felaket. Bu felaket binalar bilhassa eski ahşap evlerin yerinde yükselmiştir. Sokaklar dar, binalar eski ve zayıf. Bir depremde ne olacağını düşünmek dahi istemiyoruz. Biz düşünmek istemesek de görevi düşünmek olanlar bunu düşünmeli. İstanbul tanınsın diye Formula-1 İstanbul'da yapılıyor. Bu ve benzeri dünya çapında organizasyonlarla turistler gelecek. Peki bu turistler nereyi görmeye gidecek? Eski İstanbul'u. Saraylar, camiler, kubbeler, türbeler, çınarlar, çarşılar burada. Tarih, zaman burada nefes almakta. Sur içi yer yer mahcup edecek manzaralarda. Binalar, üstelik tarihî eserler, yıkık dökük, temizlik eksik, yollar bozuk, kaldırım yok. İstanbul'u tanıtmak için trilyonlar harcayıp yarışlar yapıyor, ancak bizi dünyaya tanıtacak tarihî miras için hiç bir yatırım yapmıyoruz. Bu farkında olunmayan bir tezattır. Turist, Kemerburgaz'a, Bahçeşehir'e, Beykoz Konaklarına değil, ağırlıklı olarak sur içiyle tarihî mekânlara gidecektir. Tarihî İstanbul, deprem tehlikesi altındadır. Ayrıca bu İstanbul'da sokaklar da dardır. Dolayısıyla sur içi İstanbul'u aynı zamanda yangın tehlikesi altındadır. Nitekim itfaiye dar sokaklara girememektedir. Bu itibarla yangın söndürme uçaklarının alınması iyi olmuştur. Bunun gibi dar sokaklara girebilen itfaiye araçları da satın alınmalı. Dileriz hiç deprem olmasın. Hiç yangın çıkmasın. Formula-1 kentimize çok turist çeksin... Sur içi, ihmalden, deprem ve yangın tehlikesinden çıkartılsın. Mahcubiyetten kurtarılsın. İBB kolları sıvamalı
.
Kürt meselesinde din kardeşliği unsuru
19 Ağustos 2005 01:00
Türkiye'nin Kürt meselesine dair köklü, kalıcı ve gerçekçi politikalar üretmesi şart üstü şarttır. Vatan bölünmezliğinin devamı bu politikalara bağlı. Bu cümleden olarak yapılması mutlak olan iki çalışma şunlardır. Birincisi... Kendi Kürt unsurumuzun Türkiye'ye bağlılığını pekiştirmek. Bu ülkede yaşayan her Kürt, diğer alt kimlikler gibi birinci sınıf vatandaştır. Bu vatandaşlarımız, dün olduğu gibi icap ettiğinde yarın da bu memleketin değerleri uğruna şehit olmayı göze alabilmeli. Severek askere gitmeli, isteyerek vergisini vermeli. Bunu yaptıracak olan şefkatli devlettir. Devlet, çekinmeden geçmişiyle hesaplaşmalı. Hatayı da ortaya koymalı fazileti de. İkinci hususa gelince... Kuzey Irak'taki Kürtleri de dışlamamak. Şii Türkmen'i dışlama hakkına sahip olmadığımız gibi Sünni Kürdü dışlama hakkına da sahip değiliz. Bu meselede işlenmiş kusurlardan biri şudur, vatan parçasının kopma raddesine geldiği günlerde dahi hiç bir yetkili, etkili, yönetici, hiç kimse, "biz aynı dinin mensubu değil miyiz?" diye sormadı. Bunun sebebi laikliğin anlamından saptırılması. Parçalanma tehlikesinin yaşandığı günlerde dahi taraflara Müslüman olduğunu hatırlatmaktan kaçınmanın ne kadar sakat bir anlayış olduğunu görmek gerekir. Kimseden İslamcılık yapmasını beklemiyoruz. Zaten dinimizde böyle bir müessese yok. İhmal edilmiş bir imkândan istifade edelim istiyoruz. Türkiye Kürdü ile aynı toprakları, aynı tarihi, aynı kültürü paylaşan eşit vatandaşlarız. Fakat fiili planda en mühim unsur hepimizin Müslüman olmasıdır. Camide aynı safta omuz omuza durmanın, aynı iftarı paylaşmanın ne demek olduğunu idrak etmeli. Eğer vatan bölünmediyse bu mânevi hayatın çok hakkı var. Irak Kürdü ile Türkiye Kürdü'nden farklı olarak sadece vatandaşlık bağımız yok. Diğerleri onlar için de mevzubahis. Onlarla da en yakın tarafımız din kardeşliğimizdir. Devlet, bu en kuvvetli unsuru hem içerde hem dışarda ihmal etti. Eğer bugün din unsurundan istifade edilmezse bir zaman sonra bu imkân da kalmaz. Belli yaşlara kadar olan Kürtler akranı Türkler gibi dinine bağlıdır. Oysa PKK, genç Kürtlerde bu bağı yok etmek için her şeyi yaptı. Artık bir PKK'lıya "din kardeşi değil miyiz?" demek her hangi bir anlam ifade etmemektedir. PKK dinsizleştirme politikası güderken biz aksini yaparak bu oyunu bozamadık. Buna mukabil, Irak veya kuzey Irak veya mahalli ifadeyle Kürdistan Kürdüne "siz de biz de Müslüman değil miyiz?" diye sorsanız "elhamdülillah Müslümanız" karşılığını alırsınız. O zaman muhatabınıza şunu diyebilirsiniz? "Öyleyse bu ayrılık, gayrılık niye?" "Birlikte rahmet ayrılıkta azabı ilahi vardır" kültürünü hayatınızdan, dilinizden, maksadınızdan çıkartırsanız geriye sadece silah kalır. Zorla da güzellik olmaz. Güzellik birliktedir. Birlik kardeşlikle tesis olur. Radyo tv'ler ne dilde yayın yaparsa yapsın. Mühim olan bunların anlatılması. Bunlar herkese anlatılmalı. Ondan sonra Kuzey Irak'ta hangi tarz siyasi oluşum gerçekleşse fark etmez. Biz kapılarımzı çekinmeden açalım, vize vs uygulamayalım. Türkiye Kürdü de Irak Kürdü de kardeşimizdir. Gönüller açılırsa bu kapılardan zarar gelmez.
.
Judodan F-1'e
22 Ağustos 2005 01:00
Kurtköy, dün, bayram yeri gibiydi. İstanbul'un eskiden hayli uzak olan bu semti, önce bir hava meydanı sonra da milletlerarası çapta bir otomobil yarış pistine kavuştu. Güzel bir eser inşa edilmiş. Organizasyonun yurdumuza getirilmesi de bir o kadar güzel. Emeği geçenler, fazlasıyla tebrike layıklar. Bununla beraber, piste girince fark ettiğimiz bazı noksanlıkları da dile getireceğiz. Kuleler, uzak doğuyu değil, lale şeklindeki ödüllerde olduğu gibi İstanbul'u, milli motiflerimizle Türkiye'yi hatırlatmalıydı. Çalışmalar, henüz bitmemiş olduğundan telafi edilebilir. Bu başarının altında hiç şüphe yok ki muhafazakâr demokrat bir ekibin imzası var. Bu ekip, siyaset alanında çok düştü kalktı. İyi kötü günler yaşandı. Sonunda işte böylesine dünya çapında dev eserlere imza atılır oldu. Bu tecrübeye, olgunluğa kavuşuldu. Kazanan neticede yurdumuzdur. Türkiye, bu tip eser ve faaliyetlerle yıldızlaşmakta. Neden olmasın? Nokia, 400 bin nüfuslu bir Finlandiya şehri. Bu devlet, bu küçücük şehri bir telefonla dünya markası yaptı, biz, niçin 15 milyonluk İstanbul'u bir dünya markası yapmayalım? İstanbul, markalaşırsa Türkiye yıldızlaşır. F-1 İstanbul'un markalaşmasında atılan adımlardan biri. Bunlar, aynı zamanda şehirleşme kültürümüzün de tarihi. Sözünü ettiğimiz muhafazakâr demokrat kitle, önceleri ecdat sporu diye yalnızca güreşe yakındı. Biraz vakit geçince judo ve sonu do ile biten uzak doğu sporlarına ilgi duydu. Şimdi ise yarışan otomobillerin hızı gibi bir hızla çağdaş sporun en ileri noktasına sıçradı, F-1'i yakaladı. Bu başarı daha başka başarılara da yol açacaktır. Yeter ki sen ben kavgalarına düşülmesin. İkilikler, fitneler çıkmasın. Böylece Türkiye, kalkınacaktır. Ekonomiden spora kadar her alanda kalkınma yüzdelerini zorluyoruz. Zaten başımıza örülmek istenen çoraplar da bundan. Beykoz Çayırından Kurtköy Pistine, Judo'dan Formula-1'e varıldı.Türkiye, kalkındıkça sevinen dostlarımız olacak fakat türlü tuzaklar hazırlayan düşmanlar da geri durmayacak. Eksiklerden söz ettik, fakat söylemediğimiz bir eksik daha var. Yarış pilotları da çıkartmalıyız. Yıldız bir Türkiye'nin her alanda yıldızlara ihtiyacı var. F-1 en az 7 yıl daha Kurtköy'de yapılacağına göre pilot yetiştirebiliriz.
.
İstanbul, AB'nin merkezi olamaz mı?
23 Ağustos 2005 01:00
Formula 1, İstanbul'dan "vın", "vın" diye geçti. Eskiden "vın turizm" diye mizahi bir söz vardı, söz, hayat buldu. Büyük Yarış'la turizm, belki müthiş bir patlama yapmadı ama en azından hareketlendi. Şimdi Formula 1'e dair değerlendirmeler dinliyoruz. İstanbul Park'a gidiş konusunda bazı ziyaretçilerin şikâyetlerini mübalağalı bulduk. Evinden zahmet edip erken çıkan hiç bir problemle karşılaşmadı. Ancak dönüş gerçekten azap olmuştu, Gebzeleri dolaşmak zorunda kaldık. Erken gidebilir, fakat erken çıkamazsınız. Toplu taşımacılığa önem verilmeli, raylı sistem, İstanbul Park'a ulaşmalı. Tesislerden ayrılırken VİP kulelerine bir kere daha baktık. İçeri girerken bunları ilk defa görmüş, yazımızı da onlardan birinde yazmıştık. Ayrılırken anladık ki bu kuleler yalnızca uzakdoğuyu hatırlatmıyor, onların mabed mimarileriyle de örtüşüyor. En acil müdahale bu kulelere olmalı, yerlileşmeli, millileşmeli. Hesap-kitap cümlesinden olarak dün İstanbul Valisi Muammer Güler'in basın toplantısı vardı. Vali Bey, İstanbul, 2010'da kültür başkenti olacak diyor. Yanlış... İstanbul, hep merkezdi. Bu vasfı ön plana çıkacak. Valimizin 2012 Avrupa Futbol Şampiyonasına talibiz sözüne ise canu gönülden iştirak ediyoruz. Basket organizasyonu keza neden olmasın? Kısa bir zaman evvel Formula için de "siz fakir milletsiniz, böylesi organizasyonları yapamazsınız" demişlerdi. Onlar, böyle dedikçe bizim bazı aydınlarımız on yıllar boyunca hep inandı, millete aşağılık kompleksi aşıladı. İşte o kuleler de bu duygudan dolayı rahatsız etmekte. Böylesi organizasyonlar, dünya çapındadır. Dolayısıyla şu-bu iktidardan önce topyekun milletin başarısıdır. Bu gözle görülmeliydi. Oysa Muhsin Yazıcıoğlu hariç, parti liderleri, üst bürokratlar, bir çok iş adamı, askerler yoktu. Bu da bir noksanlık. Bir de bu vesileyle bir yetki karışıklığına kısaca temas etmeliyiz. Bu mevzuda basın toplantısı hakkı kimin? Valinin mi, belediye başkanının mı? Belediye başkanı kupa dağıttı. Vali de basın toplantısı mı yapıyor? Sayın Muammer Güler'le sayın Kadir Topbaş'ı tenzih ederiz. Bu mesele bir idari problem. Valilik ve belediye başkanlığının aynı kişide toplannması gerektiğine açık bir senettir. Gelelim son sözümüze... Bazen ufukları zorlamak iyidir. Pistte Formula 1'in tırlardan birinde çıkan bir risalesini gördük. Bir karikatür dikkatimizi çekti. Bir yarış otomobili, Türkiye ile AB arasında köprü oluyordu. Yanlış mı? AB'ye girmek hiç dert değil. Ağırlıklı olarak İstanbul olmak üzere Marmara Bölgesi hemen hemen AB standartlarında. 6 bölgeyi de aynı seviyeye çıkartttık mı pazarlık sırası bize gelir. Şimdiden plan yaparak AB'lilere şu teklifi götürebiliriz. Türkiye, 2015'de AB'ye tam üye olmalı, merkezinizse 2023'te İstanbul'a taşınmalı. Biz, 2023'te AB başkentliğine hazırız. Büyük düşünün. Dünya çok küçük. Brüksel olur da İstanbul olmaz mı?..
.
Terör neden Trabzon'u seçer?
24 Ağustos 2005 01:00
Bir yıl kadar evveldi, bazı mahkum yakınları, Trabzon'u çalışma mekânı olarak seçmiş, F Tipi Cezaevlerine karşı eylem yapmaya kalkmışlardı. Halk o gün onlara müsaade etmedi. Tabii bu müsaade etmemek bir hayli gürültülü olmuş, kitle psikolojisi aleyhte gösteri yapanları alıp götürmüştü. Çünkü Trabzon'da F Tipi Cezaevi yoktu. Aradan o kadar zaman geçtikten sonra bakıyorsunuz teröristler, yine Trabzon üzerinde çalışmaktalar. Maçka operasyonundan uzmanlar eliyle elde edilen netice bu. Teörist denen eşkıya grubu Maçka ilçesinde yakalandı ama hedefin Tarbzon olduğu sorgulama sonucu ortaya çıktı. 8 ilin terör uzmanlarının katıldığı sorguda elde edilen bilgiler dehşet verici. Trabzon'da şiddetli patlamalarla büyük hasar vereceklermiş. Bir komiserin uyanıklığı ile tehlike atlatıldı. Ancak belli ki bunun devamı gelecek. Burada püf noktası şu soru: Neden Trabzon? Öyle ya, Trabzon'da bölücü örgüt sempatizanı yok. Şu yok, bu yok. Aksine Trabzon, dindarlık ve Türk milliyetçiliği vasfı ile ön plana çıkmış şehirlerimizden biri. Bunu teöristlerle onların ipini ellerinde tutanlar da biliyor. Buna rağmen Sevr'in Pontus diye bir emeli var. Bazıları, muhal olsa bile hayallerinden vaz geçmediler. Batının fanatikleri Sevr'i unutmadılar, unutamıyorlar. Tarbzon'da bir tane bile Rum kalmamış olsa bile bu güzel şehrimizi rahatsız edip ismini terörle birlikte anılır yapmak istiyorlar. Halkı göçe zorlamak sinsiliği içindeler. Son senelerde tek tük Lazca yayın kıpırdanışı da tesadüf olamaz. Bunun gibi Yunanistan'ın her yıl bu çevreden burslu talebe alarak Atina'da okuttuğuna dair bilgiler de işitiyoruz. Neden Trabzon? Bu soru, neden Kürtler demeye benziyor. Neden güneydoğu, neden Kürtler? Biliyorsunuz Kürt meselesi kaşınmadan, bu dereceye getirilmeden önce Alevi meselesi çıkartılmaya çalışılıyordu. Bazı yerlerde hadiseler olmuştu. Neyse şükür ki Alevi yurttaşlarımız tuzağa düşmediler. Problem, mevzii ve kısmi kaldı. Onun üzerine zaten asrın evvelinen sürüp gelen Kürt sızıntısını benzine kibrit çakar gibi ateşe verdiler. Geniş Kürt kitleleri de her türlü oyuna rağmen bölücü ihanetine destek olmadı. Sebep bu... Alevilik konusunda ayrımcılık, bozgunculuk yapamadılar, PKK çıktı. Şimdi PKK sun'i teneffüsle ayakta kalmaya çalıştığından alternatif kozlar üretme peşindeler. Güneydoğu olmazsa Kuzey Doğu... Güneydoğu'ya dış müdahale yaptırılamadı. Trabzon'da tarihin bir döneminde Pontus diye bir devlet kuruluymuş diye Trabzon'u üs seçip Sevr'i hortlatmak niyetindeler. Şüphesiz ki bu uzun vadeli bir çalışmadır. Dönem dönem karşılaşabiliriz. Bu noktada İstanbul yöneticilerinin dikkatini çekmek istiyoruz. Ne alakası var? Çok var, sur içini boşalttırmayın. Sur içini meskun mahal olmaktan çıkartmayın, sur içini müzeleştirmeyin. Göçü tersine çevirin, Fatih, Yavuzselim, Çarşamba, Draman, Balat gibi yerleri cazip hale getirin. GAP bölgesinde gizli tapu satışları cereyan ettiği gibi burada da cereyan etmekte. Güneydoğuyu aziz vatan topraklarından koparmak isteyenler, Trabzon'u unutmadı, 1453'ü ise hiç affetmediler.
.
Camiye casus!
25 Ağustos 2005 01:00
İslamiyet'i terör kaynağı, Müslüman'ı da terörist göstermek isteyenlerin planları tutuyor. Arz kürenin İslam olmayan kesimlerinde Müslümanlara şüphe ile bakılmakta. Şüphe bir tarafa, onlara göre bir kimse Müslüman'sa potansiyel teröristtir, bir gün eylemini yapar. Böyle saçma mantık olur mu? Olmaz, fakat bu mantık kasten geliştirildi. Hıristiyanlığı İslamiyet karşısında ayakta tutma mücadelesinin makro ölçekli neticesi. Batıda insanlar, her yıl önemli sayılarla İslamiyet'e giriyordu. Bu şeytanî buluşla o tercihin yolu kesildi. Dinleri terör kaynağı, kendileri terörist bir dünyaya kim katılır? O kadar ki bu hava tâ Avustralya'ya kadar yayıldı. Avustralya başbakanıyla eğitim bakanının dediklerini hayretle okuduk. Avustralya'da 280 bin Müslüman yaşıyor. Dörtte biri Türk olan Müslümanlar, bu memlekete adeta can suyu oldular. Avustralya'yı kalkındırmakta çok büyük emekleri var. Şimdi o emekler hatırlanmıyor. Bir fikir ortaya atılmış. Camilere casus sokulması tartışılıyormuş. Halk arsında mümkündür, bunlar dile gelebilir. Ayıp olan Avustralya'yı temsil edenlerin de aşağılık fikre iştirak etmeleri. Başbakan John Haward teklife destek vermiş, esas itibariyle dini hürriyet taraftarı olduklarını ifade ettikten sonra güvenlik sebebiyle cami hatta cemaatler arsına casus sokmalarının mümkün olduğunu söylemiş. Eğitim bakanı Brenda Nelson ise "ya sev ya terk et!" demiş. Zaten Avustralya hükümetinin cami ve cemaatler arasında adamları yok mu? İmkânsız ama yok olduğunu kabul edelim. Bir başbakan, bu kadar patavatsızca tedbir alır mı?.. Menfaatlerin bahsettiğin yönde ihtiyaç gösteriyorsa bunu kimseyi rahatsız etmeden yapabilirdin. Bu beyanatlardan sonra 280 bin, Avustralyalılar için artık ötekidir, yabancıdır, düşmandır. Halbuki aynı başbakan yarın seçimlerde bunların kapısını çalacaktır. Bundan sonra Avustralya'da hadiseler çıkarsa mes'ulleri bu iki zattır. Bakanın dedikleri ise dalkavukluk. Başbakanla halka dalkavukluk yapmakta. Ne demek "ya sev ya terk et!" Yarın Türkler Çanakkale'ye yığılıp "dedelerimizi katl ve vatanımızı işgal etmeye gelen Anzakların burada ne işi var, ölüleri dahi topraklarımızda kalamaz" dese suç kimin olur? Bir başka husus. Bir Türk dahi bunu dese kınanır.. Batı ise giderek bu havaya kapılmakta. Bir düşününüz, Recep Tayyip Erdoğan ve Hüseyin Çelik bizdeki yabancılar veya gayri Müslimler için benzer konuşmalar yapsalardı neler olurdu? Adeta tepki yağardı. Onlar için çıt çıkartılmayacak. İşin garibi üzerlerine ölü toprağı serpilmişcesine Müslümanlar da susacaklar.
.
2071 Kızıl Elma
26 Ağustos 2005 01:00
Köklü değerlerimiz, "Vatan, Millet, Sakarya" denerek bazı şom ağızlarca alay mevzuu yapılır. Ya böyle denir veya "vatan millet-edebiyatı" diye sözde küçümseme edaları gösterilir. Ortaya yeni övünme sebepleri koymadan sırf geçmişe dayanmak tabiatiyle eksiktir. Ancak bunları toptan reddetmek de dostluk değil. Vatan'la alay ederek bu kavramı yok etmek, dünya vatandaşlığını ön plana çıkartmak, milletle alay ederek alt kimlikleri, ulusları ön plana almak, Sakarya ile alay ederek Anadolu'yu yüz üstü sürünmeye mahkum kılmak kötülüklerin en büyüğü. Hedef basittir... Vatansız, milletsiz ve Sakarya'sız kalmamız. Bu sinsi bir idealdir. Elbette böyle konuşan herkes bu fikirde değil. Ama gafiller, hainlerin maşasıdır. Mesele öylesine yozlaştı, kıymetler öylesine aşındırıldı ki "vatan ve millet" dediğinizde bazı ablak yüzleri neş'e bürümektedir. Onlar için bu kelimeler Temel fıkrasına eş olmuştur. Eğer bu topraklarda her sene binlerce genç İslamiyet'ten çıkarak din değiştiriyorsa, binlerce genç vatan aşkından kopuyorsa, millet, medya öncülüğünde sür'atle dejenerasyona gidiyorsa bahsettiğimiz ve benzeri ince çalışmaların rolü büyüktür. Onun için hem vatan, hem millet, hem Sakarya... Ve hem de... Ağustos diyoruz. Ağustos ayı, Türkün fetih ve diriliş ayıdır. 1071 Büyük Fetihtir. Anadolu kapıları bu fetihle ebediyyen Türk'e açılmıştır. Devlet-i ebed müddet mayası 1071'le Sakarya'ya çalınmıştır. 1922 İse diriliştir. Emperyalistler, Sevr tasallutu içindeyken, işte o alay konusu yapılmak istenen millet, her türlüğü yokluğa rağmen Malazgirt'ten Sakarya'ya, Tuna'dan Yemen'e bu mübarek vatan topraklarının her karışında ter dökmüş, devleti ebed müddet fikrinin devamı için on binlerce şehid ve on binlerce gazi vermiştir. Toprağı sıksan şüheda fışkıracağı tesbiti sadece bir şair teşbihi değil, hakikatin tâ kendisidir. Eğer bunlar hamasetse yaşasın hamaset. 26 Ağustos 1071 Cuma... 26 Ağustos 2005 Cuma... Bu ne muhteşem tarih. Bir düşününüz, 1000 Yıl aynı topraklarda vatanım diye yaşıyorsunuz. Öyleyse... 2071 Hedefiniz nedir? 1453, 1071'i tamamlayıcı unsurdur. 2071'e gelince; bu tarih, Türkün tekrar cihan devleti rüyasının gerçekleşme takvimi, Sakarya'nın ayağa kalkma zamanı olmalıdır... Öyleyse: Okullarda genç kalblere bu aşkı yerleştirmeyen milli eğitim müfredatı neye yarar. Bu aşkın peşindeki müfredat da öğretmen de bakan da baş tâcımızdır.
.
Menderes Türel, Antalya'nın şansı
29 Ağustos 2005 01:00
Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı, Menderes Türel'le geçen cumartesi tanıştık. Daveti üzerine güneyin turizm merkezindeydik. Öğlen yemeğinde bir grup meslektaşla uzun bir görüşmemiz oldu. Önce Menderes Bey, kendini, Antalya'yı ve yaptıklarını anlattı. Sonra bizleri dinledi, intiba ve tekliflerimizi aldı... Bizim Başbakan Recep Tayyip Erdoğan için bir tespitimiz vardır. Bunu birkaç kere dile getirmiştik. Bir kere daha tekrarlayalım: Tayyip Bey'in iki temel hususiyetinden biri adam seçme kabiliyeti, diğeri de dostlarına gösterdiği vefa. Menderes Türel, Antalya için fevkalade bir tercih. Başkan hakkındaki hükmümüzü birkaç kelime ile şöylece ifade edebiliriz: Mütevazı, güler yüzlü, çalışkan. İlk iki özelliğini kendisini tanıyınca, üçüncüsünü Antalya'yı gezip, yollar, çevreyle uyumlu alt geçit ve kavşakları görünce anladık. Anketlerden öğrendiğimiz hususiyeti ise dürüstlüğü. Antalya halkı, belediye reislerini dürüst buluyor, ona inanıyor. Menderes Türel, aileden Antalyalı. Bu da başarısının arka planındaki avantajı. Türel ailesi, Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi çizgisinden geliyor. Önceki partiler zamanında muhafazakâr insanlar, bazı vicdan mahrumu karikatüristler tarafından şalvarlı, fırça sakallı, kazma dişli çizilirlerdi. O zihniyet, başlangıçta AK Parti'yi de aynı şablona oturtmaya çalıştıysa da Tayyip Erdoğan, Menderes Türel gibi yüzlerle buna fırsat vermedi. Yerli değerlere bağlı, fakat dünya ile de entegre kadrolar, Türkiye'nin ümirtleridir... Başkanın bir sözü hoşumuza gitti. İlk seçildiğinde başbakana şunu der; "Ben, hiçbir vakit ağlamayacağım, eğer bir gün buraya gelip ağlarsam, o zaman bilin ki hakîkaten ağlanacak haldeyim". Menderes Türel, mecbur olduğu için veya yapacak başka bir işi bulunmadığından dolayı değil, belediye hizmetlerini sevdiğinden bu makamda. İnsanların hayırlısının insanlara faydalı olduğuna inanmışlardan. Türel, şunu diyor; "Burası Deniz Baykal'ın memleketi olduğundan Antalya'da muhalefet çok sert. Bana her şeyi söylediler, fakat dürüstlüğüm için bir şey diyemediler". Bir idarecide aranan en vazgeçilmez şartlardan biri emin olmasıdır. Zaten halk anketlerde bu tarafı bilhassa öne çıkartmış. Menderes Türel, geçen seçimlerde yüzde 35 oy almış. Umumi kanaat o ki bir başkası aday olsaydı, AK Parti sıkıntıya düşerdi. Halbuki bugün seçim yapılsa iktidar partisi, yüzde 13 daha fazla oy alacak görünüyor. Antalya'nın en büyük problemi göç. Bu ilimiz göç almakta birinci. Göçler, ağırlıklı olarak güneydoğudan. Gecekondu ve varoş gerçeği burayı da kuşatmış. AK Parti, seçimlerde HADEP'ten iki kat fazla oy almış. Bugünse Kürt asıllı hemşehrilerinin arasına giren, düğünlerine iştirak eden, kimseyi tefrik etmeyen başkanları sebebiyle güneydoğu asıllı Antalyalıların AK Parti'ye teveccühleri daha da yukarılara çıkmış. Bunun anlamı şudur; çaresiz kalan insanlara yeni imkânlar sunarsanız selim akılları galip gelir. Menderes Türel'in tek meselesi göç değil. Birçok projeleri var. Onlara ilave ettiğimiz teklifimiz şu oldu: Antalya'nın dışarıdan bakınca imajı deniz ve çıplaklık. Çıplaklığın rahatsız edici bir hal aldığını herkes söylüyor. Bu tarafıyla Antalya, bir Rio olma tehdidi yaşayabilir. Bu ihtimal, Antalyalıları korkutmakta. Oysa yaygın kanaatin aksine bu kent, denizden ibaret değil. Enfes Torosları, yaylaları, köyleri, zengin mahalli kültürü, Yörükleri vs. de pekâlâ diğer kalem turizm faktörleri. Artık dünyanın yöneldiği bu tarım, kır, köy, tabiat turizmi de geliştirilerek, Antalya turizmi tek boyutlu olmaktan çıkartılabilir. İnsanlara isimlerinin tesiri olurmuş. Merhum Başvekil Adnan Menderes'in adını taşıyan Menderes Türel, onun gibi şantiye adamı, halkın içinde. AK Parti, Antalya'da gelecek belediye seçimini garanti görebilir. Menderes Türel, Antalya için şanstır. Projelerinin bir kısmını çok kısa zamanda hayata geçirmiş, onları gördük, diğerlerini de sür'atle tatbik etmek için gayret sarf ediyor. Antalya, bir dünya markası olma yolunda. Yalnızca denizini tanıtabilmiş bir Antalya, bu imkânlara kavuştuysa diğer zenginliklerini de dünyaya açtığında neler olmaz. Belediye başkanlarımız, hayırda yarışıyorlar..
.
Öfke
30 Ağustos 2005 01:00
Amerika Birleşik Devletleri 11. tayfununu yaşıyor. Her yıl 1 Haziranda başlayıp 30 Kasımda biten tayfun, bu defa tam bir felaket. Dünyalı, Mars'a gidebiliyor, bu yakın komşuya yatıya giderken arıza yapan uzay aracını tamir de edebiliyor, kuyruklu yıldızın kuyruğunu yüz binlerce km uzaklıkta iken bir Kangal köpeğinin kuyruğunu keser gibi bombalayabiliyor, fakat öfkeden yelleri kabarmış bir rûzgâr önünde acze düşüyor. Bu acz yüzünden New Orleans'lı, şuralı-buralı bîçare 3-5 milyon ABD'li yurtlarını-yuvalarını bırakmış kaçmaktalar. ABD, yahut nâm-ı diğer süper kuvvet, tayfun felaketi altında. Avrupa, orman yangınları ve sel baskınlarından çekiyor. Uzak doğu, Japonya'sı, Endonezya'sı vs. depremler dolayısıyla beşik gibi. Ortadoğu, gök gözlü batılıların işgali altında... Uzmanlara göre tayfunlar, seller yangınlar, küresel ısınmanın sonucu. Peki depremler neyin sonucu? Gök gözlü işgaller neden? Dahası var... Hastalıklarda hem de onulmaz hastalıklarda patlama yaşanıyor, bu niçin? Tabiata çok fazla karışıldı, tabiatta tabiî denge alt-üst. Bu doğru muydu? O ayrı dert, şu ise bir illet...güçlünün haklı olması hiç bu kadar meşrulaşmamıştı? Para niçin her şey oldu? Aileler küçülüyor, insanlar yalnızlaşıyor, hastalıklar artıyor. Alışveriş merkezleri tüketim tapınaklarına dönüyor. Müzik, futbol vs. bazıları için batıl tarikatler ahlaki değerler ayaklar altında. Papa, hâşâ "zillullahi fil ard"mışcasına, buna dair mesaj kodlarıyla mâneviyatta Afrikalı ölçüsünde aç 1 milyon Avrupalı'ya inanç rüşveti veriyor, sanki cennetin anahtarları dağıtılıyor, bilgisayar hafızası silinir gibi kimin ne haddine ve ne hakkına olduğu düşünülmeden günahlar siliniyor. İstanbul dahil, dünya metropollerinde milyonlarca kişi sokaklarda yatıyor. Aç, tokun halini bırakınız anlamayı duymuyor, görmüyor bile. Terör, şiddet, kapkaç, hırsızlık ve benzerlerine kuduz aşısı da bir şey yapamıyor. Dünya huzursuz. Dünya huzura hasret. İnsan doydukça hoyratlaştı. Önce ben, sonra yine ben dedi, diyor ve diyecek. Tabiatla oynadı, ziraatle oynadı, hayvanatla oynadı. Süs köpeklerinin çoğunun yüzüne bile bakılamıyor. Aksine ihtiraslarına rağmen, güzelleşme adına dökmedikleri para kalmayan sosyete dilberlerinin de yüzlerine bakılamıyor. Meyveler, sebzeler hormonlu. Çocuk, kreşin dört duvarı arasında işteki annesine hasret, kadın işteki kocasının ihanetinden endişeli. On binlerce öğrenci, okulda arkadaşı daha kötüsü öğretmeni tarafından taciz ediliyor. Acaba tek sebep küresel ısınma mı? Küresel ısınma neden? Bir miktarını saydığımız bu sebeplerin hiç mi tesiri yok. Bunlar vahim vak'alar değil mi? Bir tayfun bir kere zarar verir geçer, yangın da öyle, sel de, zelzele de. Fakat kendini kaybeden insanlık, yitirdiği değerleri ne zaman, nerede nasıl bulacak? Sanayi devrimi, uzay devrimi, bilgi devrimi... Hiç biri löselimi bir çocuğun ıstırabı yanında beş para etmez. İnsana faydalı olmayan bilgi, kimin ne işine yarar? Hekimler beslenmede 50 yıl evveline dönün demeye başladılar. İster misiniz hemen her alada o alanın mütehassısları aynı şeyi söylesinler. Biz az şey diyeceğiz. Komşuluğu hatırlayın, akrabalığı yaşatın. Esnafı öldürmeyin. Mahalle bakkalını tekelleşen sermayenin dişleri arasına atmayın... Para tek şey değil, her şey hiç değil. Kardeşlik var, dostluk var, merhamet var. Vefa var. Acıma var. Dua var. Gözyaşı var. Bunlar varsa insanlık var. Bunlar olsa da olmasa da ölüm var. Bunları düşündürmeyen sistem, tahsil, doktora orada kalsın. O zaman tayfun olmazsa sel, beğenmezseniz deprem, olmadı, terör, biraz kapkaç, derken cinayet, yahut harp, darp, işgal. Dünya sarı öküzün boynuzları üstünde olamaz ama terazinin horozunun üstünde olduğuna şüphe yok. Adalet olmayınca çok şey bozuluyor. Tayfun, sel ve ötekileri bir öfkenin habercileri.
.
Nereden geldiği belli olmayan
31 Ağustos 2005 01:00
Balkonunda oturan genç kadın, kına gecesine katılan genç kız, düğünde bulunan erkek anasının kucağındaki bebek, nereden geldiği belli olmayan kurşunlarla ölüyor. Maçta kurşun, kına gecesinde silah, düğünde şarjör boşaltma, sünnette havaya ateş açma. Hadise silah, kurşun, mermi, ateş, kovan sözleri etrafında dönüp duruyor. Anladık. At, avrat, pusat. Pusat, bugünkü silah. Ama istenen bu mu? Düpedüz cinayet işlenmekte. Rakamlara bakınız. 2004 yılında bu yolla 37 adam öldürülmüş, 202 yaralama vak'ası olmuş. Türkiye'de 600 bin kişi ruhsatlı silah sahibiymiş. Bir o kadar da ruhsatsız silah sahibi olabilir. Ruhsatlısı ruhsatsızı ile mermi yakılmakta. Aslında yakılan milli servet. Bir anlık delilik ve havaya giden paralar. Yalnızca paralar gitse neyse. Çok kere sağlıklar, hayatlar da gitmekte. Yapılacak olan nedir? Evvela bu ruhsat mevzuatını yeniden tanzim etmeli. Devlet, ruhsat sahiplerini her birinden 1.5 milyar lira harç alınan bir kaynak olarak görmemeli. Taşıma veya bulundurma, silah ruhsatı, ancak zaruret çapında ihtiyacı olanlarda bırakılmalı, diğerlerinden toplanmalıdır. Bunu yaparken de milletvekilleri ön ayak ve örnek olmalı. Ne demek milletvekilinin silah taşıması?.. Düşmanı kim, niçin taşır, bugüne kadar kaç milletvekiline silahlı saldırı olmuş, kaçı kendini koruyabilmiştir? Silaha bulaşanlara halk arasında maganda vs. gibi aşağılayıcı lakaplar verilmekte. O halde başbakan Recep Tayyip Erdoğan, milletvekili lojmanları gibi bu işe de behemehal el atmalıdır. Vatandaş, kabadayı veya maganda değil vekil seçiyor. Onun için milletvekillerinden de silahlar geri alınmalıdır. Trafik polisinde dahi silah lüzumsuz. Kör kurşuna gitti. Maganda kurşunuyla öldü. Serseri kurşun ufacık çocuğa kıydı ve benzeri cümlelerden gına getirdik. Bu mesele bir sosyal problemdir. Serseri kurşunmuş. Kurşun serseri olur mu? Onu atan serseri. Şahsiyet bozukluğu çeken klinik vak'alar cemiyette gayet rahatça yaşamakta, kendilerini ispat için de kurşun yakmaktalar. Halbuki çok kere canları, hayatları yakmakta, yuvaları karartmaktalar. Bundan dolayı ülke, dengesiz adamların poligonu olmaktan çıkartılmalı, hükümet, işi tez zamanda gündemine almalıdır. İlk yapılacak olan da 550 tabancanın toplanması ve cezai müeyyidenin ağırlaştırılmasıdır.
.
Aileyi kurtarmazsak yarınlar daha da kötü olur
1 Eylül 2005 01:00
Cemiyette müthiş bir patlama var. Ne patlaması? Patlama her alanda. Magandalık, holiganlık, mafyalık, dolandırıcılık, hırsızlık, kapkaç, taciz, kumar, ahlaksızlık... Bunlar ve onlarcası yıllar yılı özendirildi. Şimdi şikâyet edilmekte. Problem en nihayetinde aileye dayanıyor, cemiyet, aile üzerinde yükselmekte. Ailenin sağlam olduğu devirlerde cemiyetler, onlara bağlı olarak da milletler sağlamdır. Müslüman Türk ailesi, dünyanın en güzel aile örneğiydi. Üstüne aile yoktu. Dünyanın en güzel evlatlarını yetiştiren o aile, şimdiki gibi karı-koca ve 1 çocuktan ibaret değildi. Cemiyetimizi mahveden sebeplerin başında çekirdek aile hayatını tercih etmemiz gelmektedir. Önce büyük anne-babaların, bazı yakınların aynı çatıyı paylaştıkları aile şekli terk edildi, sonra mahalle hayatı kayboldu. Bunlara bir de apartmanlar katıldı. İnsanlık tarihinin en büyük şanssızlıklarından biri 'apartıman hayatı'dır. Geniş ailelerden kurulu mahalle hayatında herkes, birbirini tanırdı. Mahallenin hatırı sayılır, sözü dinlenir büyükleri vardır. Bunlar tabiî kontrol mekanizmalarıydı. Önce aileler küçüldü. Sonra mahalle hayatı ortadan kalktı. Sonra da yalnızlıklar başladı. Bunlar da ferdî bunalımlara, sosyal cinnetlere yol açtı. Etrafı çevrili siteler bahsettiğimiz mahalleler değildir. Karı-koca ve 1 veya 2 çocuk düzeni sürdükçe konut problemi çözülemez. Her zaman talep olacak, talep olunca da fiyatlar daima el yakacakatır. Aileden büyük anneler, büyük babalar çekilince, gelinler, damatlar onları istemeyince o boşluğu gazete, radyo televizyon dolduramadı. O yaşlı insanlar aile içinde denge unsuruydu. Tecrübeleriyle çekirdek devlette bilge kişilerdi. Çekirdek devlet, yerini çekirdek aileye bırakınca çok değer yok oldu. Halbuki aile büyükleriyle bir milletin hayatı, kültürü, geleneği nesilden nesile devredilir, zenginlikler yaşanırdı. Çekirdek aile öncesi olmayan, büyüğü bulunmayan ailedir. Ne plaj, ne kafe, ne stadyum, ne marka giyimler, ne pahalı lokantalar hiç biri çare değil. Bir üniversite mutlaka araştırsın... 18. asırda üstelik de koca imparatorlukta boşanma yaşanmış mı, 19. asırda yaşanmış mı? 20. asırda manzara ne? Son 25 senede nasıl bir sür'at kazanmış? Son 5 senede hangi korkutucu hale gelmiş. Boşanma haktır. Lakin makbul değildir. Onun için boşanma hoş karşılanmamış, bu sebeple de aile hayatı sağlam bir cemiyet devam edip gelmiştir. Şimdi boşanmalar almış başını gidiyor. Aile fren tutmamaya başladı. O yetmezmiş gibi nikâhsız yaşamalar olağanlaştı. Fuhuş 13 yaşlara kadar düştü. 50 yıl öncenin yemeklerine dönün diyen doktorlar gibi... Sosyologlar, din adamları, psikologlar da geleneksel aile yapımıza dönün çağrısı yapmalıdır. Nikâhsız hayat kesinlikle önlenmeli, boşanmaların önüne geçilmeli, nineli-dedeli hayatın zenginliği anlatılmalıdır. Çocuk, ahlakı, terbiyeyi, vefayı, fedakârlığı önce ailede öğrenirdi. Tekrar bunu tesis etmeliyiz. Çocuk mutlaka, helal ve haram kavramlarından haberdar olmalı, bunlar, kalblere nakşedilmelidir. Artık, geçmişimize sünger çekmekle çok büyük hata ettiğimizi kabul ve itiraf etmeliyiz. Her şey bitmiş değil. Vakit varken aileyi kurtaralım. Aileyi kurtaramazsak, bütün istenmedik durumlar artarak devam edecektir. Onun için eğitim sistemi gözden geçirilmeli. Televizyon, evdeki tehlike olmamalıdır. Televizyon düzeltilmezse her tedbir pansuman hükmünde kalır. İnsan, yiyen, içen, üreyen ve üreten robot değildir. İnsana insanlığını iade etmek lazım
.
Tıpta üçüncü dönem
2 Eylül 2005 01:00
Bir zamanlar tedavi için varsa yoksa eczane ilaçları söz konusuydu. Hemen neredeyse her doktor, her hastaya torba torba ilaç yazardı. Halk gözünde en çok ilaç yazan doktor, en iyi doktordu. Bu yüzden doktorlar doldurmak zorundaydılar. Dünyanın parasını tutan bu ilaçlardan bir kısmı kullanılır, kalanı bir zaman sonra "günü geçmiş" diyerek çöpe atılırdı. İşin garibi doktora gidip ona inanmayan hasta psikolojisiydi Yıllar yılı milyar dolarlar, tekel halini almış yabancı ilaç fabrikalarına aktı.. Telkin ve tavsiyeler göre tek şifa kaynağı eczane ilaçlarıydı. Otlarla tedavinin adı "koca-karı ilacı" dua okumanın adı ise "üfürükçülük"tü. En azından 20 nesil bu şekilde ziyan gördü. Sonunda batı nebatlarla tedaviye, tabiata döndü. Bu dönüş, bizde ilk zamanlar görülemedi. İlk teşebbüsler yasaklarla engellendi. Alternatif tıbbi malzemeler bizde aktar dükkânlarında yasaklanırken, Avrupa'da eczanelerde satılmaktaydı. Sonunda bizde de meşruiyet kazandı. Ne var ki bu yolu da yabancı firmalar kapatmış durumda, aslan payı yine dışarı gidiyor. Birkaç yıl evvel otlarla, bitkilerle tedaviye dair yazmıştık. O yazıda eczane ilaçlarından otlarla tedavi dönemine geçildiğini bunu duayla tedavi döneminin takip edeceğini dile getirmiştik. Hatta geçen hafta Antalya'da bu fikrimizi bazı okur-yazar insanlarla paylaşmıştık.. Akıl için yol bir. İşte gazete manşetleri. İşte dünyadan uzman doktorların dedikleri. Kanser ve kalb hastalıkları için duayla tedaviye başlanıyormuş. Amerika'da bu yolla çok iyi sonuçlar alınmış. Bunun üzerine Türkiye sağlık bakanlığı da harekete geçmiş. Konuşturulan doktorlar hastalara dua etmelerini tavsiye etmekteler. Tıp fakültelerinde otlarla tedavi ve hastaya dua telkini mevzuunda dersler konulacağından söz edilmekte. Tabii ki dinden din adamından istifade edilmeli. Geç bile kalındı. Tabiat boşluğa müsaade etmez. Hintli, Çinli, Koreli bir çok misyoner, terapi, yoga vs gibi sihirli kelimeler adı altında hem vatandaşları yolmakta hem de propaganda yapmaktalar. Alternatif tıp, dua derken eczane ilaçlarından vaz mı geçelim diyoruz? Hayır. Modern tıbbın insanlığa hizmet için nasıl çırpındığını ve ne muazzam mesafeler aldığını görmemek mümkün mü? Buna rağmen bu tıbbın çaresiz kaldığı ânlar, hastalıklar ve vak'alar olabilmektedir. İşte böylesi durumlarda otlardan faydalanmak duanın gücünden yararlanmak mümkündür. Keşke bunu Amerika, Avrupa yaptığı için yapmasaydık. Çok önceden kendi ilmimiz, kendi şahsiyetimizle gerçekleştirebilseydik. Ne yazık ki tek tipçi zihniyet sağlıkta dahi on yıllarca baskı uyguladı. Hastası için çırpınan bir hekim onunla konuşurken "Allah, şifalar versin" dahi diyemedi. Bu kadarcığını diyenler dahi kara listeye girer, akademik hayatları tehlikeye düşerdi. Otlar, nâ ehil ellere kalınca koca karı ilaçları denmişti. Dua nâ ehil dillerde temsil edilince üfürükçülük dendi.. Fakat tıpta da büyük hatalar işlendi.. Her ne ise yanlışın neresinden dönülse kârdır. Ama şu da bir acı hakîkat:. Ağzı dualı eli şifalı insanlar o kadar azaldı ki. Şimdi yapılması gereken şudur, modern tıbbın vardığı ileri teknoloji ile yer yüzündeki nimetlerle yüce Allah'ın duada saklı kudretini birleştirmek. Tıbbın hedefi tektir: Hastayı iyileştirmek.
.
New Orleans utancı
5 Eylül 2005 01:00
Tayfunda boğulmuş, açlıktan ölmüş insanların sellerde yüzen cesetleri, ölülerle yan yana uzanmış bitkin diriler, kokan cesetler, salgın hastalık tehdidi, yağmalanan dükkânlar, hırsızlıklar, gasplar, evsiz-barksız kalmış yarım milyon civarında çocuk, aç, sefil ve kimsesiz yaşlılar, bir kere daha ikinci sınıf muamelesi yapılan zenciler, felaketle boğuşan bazı kadınlarla kızların bir de tecavüz alçaklığını yaşaması.. Bu berbat manzaralar, ABD'nin New Orleans şehrinden. Katrina adı verdikleri bir fırtınanın vuracağı günler öncesinden ilân edildi. Ama felakete karşı bir tedbir alınmadığı görülüyor. Felaketin duyurulması üzerine 3.5 milyon insanın bölgeden kaçtığı haber verilmişti. Geride kalanlara adeta "ne haliniz varsa görün" deniyor. Ne vaktinde yardım yapılmış. Ne emniyet tedbiri alınmış. 21. Asırda böylesine dehşet verici bir kargaşa. Bütün bunlara karşı merkezî hükümetin bulabildiği en acil çare Irak'tan dönen 300 askerin bölgeye sevki. Lousiana'nın kadın valisi bu askerlerle istifa etmeyip hâlâ görev başında olan polislere vur emri vermiş. Savaştan gelen askerin psikolojisi ne haldedir? Buna hiç bakılmadan New Orleans'a gönderiliyor. Hayret edilecek bir durum değil mi? Sadece o değil ki her türlü tedbir konusunda gecikmiş Beyazsaray'ın böylesine acze düşmüş olması da dünyayı hayrete düşürdü. Amerikan hükümetinin kendi halkına karşı bu kadar beceriksizlik göstereceğini kimse tahmin edemezdi. Bir vurdumduymazlık düşünülemeyeceğine göre ortada acz, şaşkınlık, çaresizlik ve beceriksizlik var demektir. Bir düşününüz, bu hükümet Irak'a medeniyet götürme iddiasındaydı. Yakılmış, yıkılmış, talana uğramış şu bahtsız Irak bile New Orleans kadar kötü bir hayata sahip değil. Tayfun sadece New Orleans'ı değil, Washington'u, Beyazsaray'ı G.W. Bush ve ekibini de vurdu. Amerika'da bugün seçim olsa Bush'un hali nic'olur? Önce Vietnamlaşan Irak, sonra yüz kızartan New Orleans. Washington burnunun dibindeki kendi felaketzede halkına yardımda zorlanınca kim yardıma koşuyor? İnanması zor fakat işte gerçek. Saraybosna, Srilanka, Singapur gibi birtakım üçüncü dünya ülkeleriyle 1 milyon dolarlık bağışla bir şarkıcı. ABD Senatosu 10.5 milyar dolarlık bir yardımı akıl edebilmiş. Üstelik 11 milyar bile yapamamışlar. Bu destek teşebbüsünde CNN'deki acil yardım çağrılarıyla New Orleans zenci belediye reisinin Bush'a "tepemizde Air Force 1 ile dolaşarak derdimize derman olamazsınız" diye çıkışması ve açıklamalarında alenen sövüp-saymasının da rolü var. Bunlar bir başka memlekette olsaydı hükümet, ya istifa eder veya istifa etmek zorunda kalırdı. Çok yüz kızartıcı, çok utandırıcı bir manzara. Bir genç kadın, kendisi de aç, çocuğu da. Tam bir dilim ekmek bulurken ekmeğin elinden alınması, kendisinin kirletilmesi gibi felaket içinde felaketler. ABD'nin bir tarafında bunlar yaşanırken diğer tarafında televizyon karşısına karşı ayaklarını uzatmış, kuru yemiş eşliğinde içkisini yudumlayarak maç seyreder gibi alakasız hislerle haberleri takip eden Amerikalılar. Bu ne vahşettir böyle!.. İşte 21. Yüzyıl insanlığı.
.
Çok tehlikeli tahrikler
6 Eylül 2005 01:00
3 Ekim AB Müzakereleri yaklaşırken bunlar tesadüf mü? Önce Fatih Camiinde toplanan bir grubun gövde gösterisine kalkışması. Hemen ertesi günü durup dururken bazı grupların İstanbul ve Mudanya'da Abdullah Öcalan'ı zorla ziyarete yeltenmeleri. Bozüyük tepkisi. Bunlara paralel gelişen Telafer olayları. Fatih Camiindekiler bayat mal satan bir tezgâhın mahsulü. Tertip olduğu o kadar sırıtmakta ki. Benzer nümayişler 1 asır evvelinde de yapılmıştı. Bir kısım yobazlar, ayaklanarak Fatih Camii içinde, çevresinde silah sıkarak "şeriat isterük!" diye bağırmışlardı. Halbuki şeriat bütün müesseseleriyle yürürlükte, başta ise Yavuz Sultan Selim'den bu yana "Türklerin Hakanı ve Müslümanların Halifesi" unvanına sahip II. Abdülhamid vardı. Buna rağmen anılan slogan refakatinde bu yürüyüş olmuş, cami, aldığı kurşun yaralarını günümüze kadar saklamıştı. Kürt meselesi de esasında bir tezgâh. İnsanlar, duyguları harekete geçirilerek tahrik edilmekte. Tahrikçiler neredeyse maksatlarına varıyorlardı. Yüreğimiz ağzımıza geldi. 20 yıl boyunca görülmeyen müessif hadiselere az kalsın en ümitli günlerde şahit olacaktık. Meseleyi kaşıyanların oldum olası niyetleri Türkiye'de bir Türk-Kürt çatışması çıkartmaktır.. Dini meselelerde de Kürt meselesinde de bugün en ılımlı, en sağduyulu yaklaşımlar sergileniyor. Hal böyle iken sorumsuz hatta çılgın eylemler yapılmakta. Bunlarla ne İslamiyet'e hizmet olur ne Kürtlere. Sadece bozgunculuk yapılır, fitne çıkartılır. Türkiye kaybeder, Türkiye kaybedince de herkes hep birden kaybeder. İçerde bu kaygı verici olaylar yaşanırken zaten karmakarışık olan Irak'ta işler daha da karıştırılıyor. Çok hince planlar uygulanmakta. Bir Türk şehri olan Telafer hedef seçilmiş. Sünni ve Şii Türkmenler birbirine düşürülmek isteniyor. Bir Türk şehrinde ikisi de Türk olan şia ve ehli sünnet itikadındaki Iraklıların birbirbirini boğazlaması, Türkiye'nin başına gaile açmak isteyenlerin tertiplediği iblisçe bir oyundur. Üstelik oyun içinde oyun. Hem çatışma hem kaçışma. Kendini bilen herkesin son derecede uyanık olması şart. Türkiye'de Türk'le Kürt, Irak'ta Türkmen'le Türkmen vuruşsun istiyorlar. Tezgâhın görünmez tarafında olanlar Türkü de Kürdü de Arabı da sünniyi de şiayı da elbette sevmiyor. Umurlarında bile değil. Şu gerçeği kimse unutmasın. Türkiye merkezli olarak bölge üzerinde oyunlar oynanmakta. Bu emperyalist oyunlar 200 yıldır süre geliyor.. Onlar bir damla petrol için her şeyi yaparlar. İşte yapmaktalar. Fırsat vermemek, mel'un bir fikre figüran olmamak her ırk, inanç ve dinden her bölge insanının vazgeçilmez görevi.
.
Yüce Divan hakkı Yargıtay'ındır
7 Eylül 2005 01:00
Memlekette kapışmayan bir onlar kalmıştı, en nihayet mahkemeler de kapıştı. Yargıtay Başkanı Osman Arslan, adli yıl açış konuşmasında Anayasa Mahkemesine bir çok tenkitler yöneltti. Anayasa Mahkemesi'nin hakîkaten kendisine "mahkemeler mahkemesi" gibi bir yapı kazandırmak isteyip istemediğini bilmiyoruz. Anladığımız kadarıyla adı geçen mahkeme, vatandaşların doğrudan şikâyetlerini alarak onlara bakmaya da talipmiş, Yargıtay tarafı buna kızmakta. Yargıtay başkanı bu noktada haklı sayılamaz. Böyle bir imkân olsa AİHM'e müracaattan evvel üst dereceli bir iç mahkemeye gidilmiş olur. Böylece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine giden dâvâ sayısı düşer, Türkiye'nin ödediği tazminat da azalır. Keşke Yargıtay Başkanı konuyu dağıtmayıp yalnızca bu "Yüce Divan" meselesini gündeme getirseydi. Sayın Arslan bir yetki bahsi ile varlık konusunu aynı münakaşa zeminine getirdi. Anayasa Mahkemesine lüzum var mı? Bu soruyu biz de TGRT'deki Entellektüel Boyut programında masaya yatırarak söz sahiplerini konuşturmuştuk. Yüce Divan sıfatı kimde olmalı? Sorusu ise ayrıdır. Mevzua dair çok yazdık. Daha başka kimseler de yazdı. Yüce Divan Mahkemesi sıfatıyla muhakeme hakkı Yargıtay'ındır. Bu fikir etrafında adeta mutabakat oluşmuştur. Bu babdaki itirazlarında Yargıtay başkanı haklıdır. Ancak koskoca Yargıtay başkanının böylesine hayati bir meselede fikir serdedebilmek için 1 yıl beklemesi de yanlıştır. Neden daha evvel, makale, konuşma, basın toplantısı ve benzeri yollarla görüşlerini ortaya koyup tezini savunmadı? Anayasa Mahkemesi hey'eti jüri benzeri bir vasıfta. Her hakim hukukçu değil. Hukukçu olanlar da ceza hukukçusu değil. Bunlar doğrudur. İhtisasın bu kadar öne çıktığı bir çağda ona da ben bakarım buna da ben bakarım mantığı yanlıştır. Hele bu mahkemenin hükümleri 1 yıl gibi uzun vadelerde yazdığı iddiası ise tüyleri diken diken edecek cinstendir. Problemi çözmek basit. Yargıtay Ceza Dairelerinden seçilecek hakim ve savcılarla Yüce Divan Mahkemesi teşkil edilebilir. Bunu hayata geçirecek kanuni düzenlemeyi AK Parti iktidarı yapmalıdır. Osman Arslan'ın da dediği gibi Anayasa Mahkemesi kurulurken yapılan hatada ısrarın bir anlamı yok. Bu mahkeme, 27 Mayıs askeri darbesinin atmosferinde kurulmuştu. Artık hatadan dönülmesi gerekir.. Anayasa Mahkemesi münhasıran TBMM faaliyetlerini denetlemeli, Yüce Divan da yolsuzluk, usulsüzlük, devleti dolandırmak gibi devlet ve hükümet adamlarının işledikleri öne sürülen vahim, fahiş iddiaları karara bağlamalıdır.
.
Fitne logosunun parçaları
8 Eylül 2005 01:00
Geçen yıl müzakere tarihi alıp almayacağımızı tartışıyorduk. 17 Aralıkta bu tarihi alınca sevinç büyük oldu. 3 Ekim 2005'de müzakereler başlayacaktı. Şimdi geri sayım sürecindeyiz. Fakat endişe duyanlar var, "acaba müzakereler başlayacak mı?" Müzakerelerin başlayacağı kesin. Ne var ki bazı vatandaşlar yanılıyor. Müzakerelerin başlaması Avrupa Birliğine girmemiz demek değil. Bu bir pazarlık başlangıcı.. Ucu açık. AB'ye tam üye olacağımız 10 seneden evvel mümkün görünmüyor. Müzakereler başlayacak ama pürüzlü başlasın isteyenler var. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün ifadesiyle bunlar içerde de dışarda da mevcut. Kendilerine göre hesaplar içindeler. Dikkat çekmek, masaya bir şeyler koymak niyetindeler.. Bazıları aktör, bazıları piyon. AK Parti, özellikle de başbakan Tayyip Erdoğan'ın "Kürt meselesi" diyerek hastalığı adıyla anmasından sonra Güneydoğuda tırmanışa geçti. Bunu gören PKK ve DEHAP yok yere olaylar çıkattılar. İstanbul, Mudanya, Bozüyük, Mersin taşkınlıkları tükenişin göstergesidir. PKK ve güdümündekiler yıkılışa doğru gittikçe daha da hırçınlaşacaklar. Logonun bir parçası PKK diğer parçası Hizb-üt Tahrir. Bu örgüt de bir hayalin peşinde. Nereden nasıl toplanmışlarsa onlar da gösteri yaptılar. Nedense bu toplantıyı meydanlarda değil de cami önlerinde yapıyorlar. Bir ânlık saman aleviydi. Polis müdahale etmeli miydi? Polisin bu kadar suçlanması haksızlıktır. Takdir hakkını kullandı ve müdahaleyi lüzumsuz saydı. Ancak elebaşıları sırra kadem basmamalıydı. Onları takip ve yakalamak gerekirdi. Logonun diğer parçası, Kerkük ve Telafer karıştırılarak Irak'tan ilave ediliyor. Bir parça da Ermeni meselesidir. Yine durup dururken bir tuhaf akrabalık tartışması başlatıldı. Bir diyanet eski başkanının müteveffa bir Ermeni patriği ile kardeş olduğu ileri sürülmekte. Aynı isimdeki diyanet eski başkanları iddiayı reddediyorlar. Buna rağmen velev ki doğru olsa ne çıkar? Tehcirde birçok Ermeni çocuğun yetimhane ve Müslüman ailelerin yanında kaldığı doğrudur. Bunlar Müslüman Türk olarak yetiştirilmiştir. Bazı yetişkinler de Müslüman olmuştur. Bazıları samimiyetle İslamiyete girmiş, bazıları sureta Müslüman görünmüştür. Bu malumat sır değil, herkes bilmekte. Şu günlerde ortaya getirilmesi ise şüphe uyandıracak cinsten. PKK kendi iddialarını hangi sebeple gündeme taşıyorsa Ermeniler de bu gibi sıradan olayları aynı sebeple gündeme taşımaktalar. Maksat Ermeni iddialarına zemin hazırlamak, destek ve delil bulmak, iddiaları güçlendirmek... En tehlikelisi PKK ve Ermeni çıkışlarıdır. Onları Telafer'de sünni-şii Türkmen çatışması takip eder. Veya Kerkük'te Kürt-Türkmen savaşı. En zayıfı ise Hizb-üt Tahrir. Bu bir dış kaynaklı kışkırtma. Hiç bir aklı başında Müslümanı kandıramazlar. Üzerinde durmaya değmez. Türkiye geri sayımdayken, müzakerelere çok yaklaşmışken Ankara'yı tökezletmek istiyorlar. Halkın veya ülkücülerin devletin yerine geçerek cezalandırma teşebbüslerine girmesi ise fitneye yardımcı olmaktır. Bize kalırsa polisin Fatih Camii avlusunda bir şey yapmaması da bu fikre dayanıyor. Tahrikler, kışkırtmalar devam edebilir. Kürt, Türk, Türkmen, sünni, alevi, şii herkes çok uyanık olmalı. Yanlış hareketler şerre, fitneye alet olmaktır.
.
Osmanlı coğrafyasına sahip çıkarak büyümek
9 Eylül 2005 01:00
Mesele Osmanlıcılık yapmak değil. Zaten Osmanlının Osmanlıcılık gibi bir derdi yoktu. Türkçülük, Osmanlıcılık, İslamcılık, Osmanlı devletinin tarih sahnesinden çekilmesinden bir adım evvel devrin münevverlerinin kendi dünya görüşlerine dayanarak buldukları ütopik kurtuluş reçeteleri. Bu reçetelerin hiç biri faydalı olamadı. Zaten sonu "..ist", "izm"le biten bu ve benzeri mefhumlar, ithal fikirlerdir. İthal malzemeyle yapılan ameliyatlar işe yaramadı ve yaramıyor. Bugün Osmanlı, alnının akıyla tarihteki yerini almıştır. Geriye Türkiye Cumhuriyeti isminde bir evlat ve Osmanlı Coğrafyası dediğimiz bir muazzam dünya bırakmıştır. Bu evladın o coğrafyadan istifade etmesi gerekir. Böylece "hayr'ül halef olacak. Böylece yer kürede layık olduğu mevkiye kavuşacaktır. Şu gün dikkate alınan bir devletiz. Ancak bu bize yetmez. Büyük devlet, ondan da evvel muazzam devlet olmamız lazım. Hedeflerimizi tekrarlayalım. Birkaç kere yazdık daha çok yazacağız. Bazı projeler yıllar yılı konuşularak hayata geçer. İnsanlar, büyük fikirlerden önce ürkerler. Alışmaları, kabulleri zaman alır... 2015 AB'ye tam üyelik. 2023 İstanbul'un AB'nin başkenti olması. Dönüşümlü de başkent olunabilir. Neden sadece Brüksel? Başkentler, 3 veya 5 yılda bir üye devletler arasında değişebilir. 2071 Cihan devleti olma tarihimiz. Bu tarih, 1071'de Anadolu kapılarından girmemizin bininci yılıdır. 26 Ağustos 2071 tıpkı 26 Ağustos 1071 gibi Cuma gününe tesadüf etmektedir. Yüce Allah'tan duamız odur ki o gün inşallah yine ismi Alparslan olan bir Türk devlet adamı bütün yer yüzüne Türkiye'nin bundan böyle tekrar cihan devleti, süper güç olduğunu ilân eder. Bütün hesap-kitaplarımız bu tarihler esas alınarak yapılmalıdır. Bunlar bizim yol haritamızdır. Bu yolda mesafe almamızın temel şartlarından biri Osmanlı Coğrafyasına sahip çıkmamızı emretmektedir. Bu büyük Türkiye rüyasıdır. Bu rüyanın hakikat olması, ortak çalışmaya bağlıdır. Televizyonlar, gazeteler ve her türlü medya mutlaka milli eksende yayın yapmalılar. Milli eğitim müfredatı nesilleri bu fikre hazırlamalı. THY ve hava yollarımız Osmanlı Coğrafyasının şehirlerini kapı-komşu yapmalı, turizm, bu zenginliği fark etmeli, tüccarlarımız o şehirleri mesken tutmalı, sinemamız bu coğrafyanın müşterek kıymetlerinden eserler çıkartmalı, yazarlarımız bu coğrafyanın hamurundan, çamurundan haberdar olmalı, hükümetler, yalnızca ekonomik kalkınmaya değil, ahlaki kalkınmaya da öncelik vermeli, aile, gençlik ve sosyal hayat dejenere olma tehlikesinden kurtarılmalıdır. Zaten "Sakarya" da kendi yatağında işte bu yönde akıyor. Bu akışı, engelleyen Türk, Kürt, Arap her kim olursa olsun şeksiz ve şüphesiz haindir. Okullarımız açıldı, 15 milyon çocuk ders başı yaptı. Onlara çok şeyler veriliyor. Çok şeyler de verilmeli. Ancak bir şey var ki mutlaka verilmeli: İdeal. Yukarıdaki tarihlerden ilk ikisi AB'nin dağılması veya bizim reddetmemizle gerçek olmayabilir. Fakat 2071 mutlaka zamanın alnına bir altın mühürle nakşedilmeli. Türkiye Cumhuriyeti, cihan devleti olursa dünya yeniden huzurla tanışır. Çünkü Osmanlının gitmesiyle huzur da gitti. Sahnedeki şu sömürgeci devletlerle huzurun gelmesi hayaldir. Türkiye devletinin büyümesi dünyanın da iyiliğine olacaktır.
.
Yolculuk başladı
12 Eylül 2005 01:00
Bu ne yolculuğu? Hayırlı olsun, bu yolculuk, tahsil yolculuğu. Ömrün en uzun, en mühim, en meşakkatli ve daha birçok "en"le izah edilecek seyahati. Üstelik, bu yolculuk tek başına da yapılmıyor. Ortada bir yolcu var ama ona refakat eden bütün bir ale. Anne sırtında çocuğun çantası yavrusunun elinden tutmuş istikbale doğru koşturmakta... Eylül yine geldi, 14 milyon çocuk yolculuğa çıktı. Ailelerde tatlı bir telaş. Bir çok aile ise sıkıntı içinde. Böylesi ailelere devletin yardımcı olacağı haberini aldık, keşke önceden düşünülseydi Bu yolculukla bazı çocuklar, oyun çocuğu olmaktan çıkıp okul çocuğu dönemine geçiyorlar. Bazıları ise artık "çocuk" kelimesi ile anlatılamaz. Bakmaya kıyılamayacak yakışıklı genç çağına giren onlar artık üniversite adayı. Zaten düşündükleri de liseden çok üniversite. İlköğretim ve liseli 14 milyon çocuk, hedefteki üniversite için koşuya başladılar. 14 milyon onlar, 3 milyon üniversite öğrencisi. 17 milyon, büyük rakkam. Sadece ilköğretim ve liselerin yekunu dahi bir çok devletin nüfusundan fazla, Son senelerdeki büyük sıçrayışımızda gençlerin büyük rolü var. Bunu iki fedakâr zümreye borçluyuz. Biri yemeyip yediren, giymeyip giydiren aileler diğeri de saygıya layık öğretmenler. Dünyaya açılmamızda eğitim, ticaret ve siyasi iradeler pay sahibi. Fakat buna rağmen eğitimin yüzlerce problemi var. Çünkü bu yolculuğun sonunda yüzü gülen o kadar az ki... Üniversite kapıları herkese açılmıyor. Önünde kapı açılan dahi çok şanslı değil. Artık yalnızca İngilizce bilmek sıradan bir hadise. İki lisan bilen çok iyi üniversitelerde doktora yapmış üniversite mezunları piyasada kabul görmekte. Hatta yurt dışı doktoralar aranmakta. Hatta hatta onlardan da en iyileri seçilmekte. Sosyal hayatta çok iyilerle çok kötülerin kalıp orta direğin erimesi ne kadar tehlikeli ise eğitimde de çok iyilerle çok kötülerin kalması o kadar tehlikeli. Çok iyiler yüzde 1, iyiler de yüzde 2 eder yüzde 3 geri kalan gizli işsiz. Bugün büyük yolculuk başladı. Okullar, kurslar, kitaplar yardımcı kitaplar, şunlar bunlar. Bütçeler dayanmıyor. Sonunda ise sevinç ve bayram yerine büyük hüsran. 2005'te ilk defa eğitim hayatına adım atan küçükler, lisans üstü eğitimi de hesaba katarsak 2023'te hayata başlayacaklar, Acaba başlayabilecekler mi? Yoksa o gün diplomalı işsiz sayısı daha da artmış mı olacak? Bunların düşünülmesi lazım. Tanzimatı da katarsak 100-150 yılda eğitim sistemi, hâlâ diplomalı işsiz fabrikası gibi çalışırsa bu çok düşündürücü olur. Diğer taraftan o bahsettiğimiz iyi yetişmiş küçük zümrenin belli bir bölümü de beyin göçü le yurt dışına gitmekte. Öbür taraftan ara eleman sıkıntısı had safhada. Hem onların hakkı yenmekte. Hem meslek okulları cazip hale getirilmemekte. Bölgeler arası farklılıklar vs. de hesaba katılırsa eğitimin kendisinin, okulların öğretmenlerin derdi çok. Bu dertler ortadan kaldırıldıkça Türkiye'nin yarınları daha aydınlık olacaktır. Bunlardan habberdar, bir hükümet iş başında. O hükümetin eğitim bakanı Hüseyin Çelik bu dertlerle kavrulan bir idealist. Problemlerin nesiller boyu sürüp gitmesinde, 6 ayda bir bakan bir buçuk yılda bir kabine değişmesi ve zayıf hükümetlerle yönetilmemizin büyük rolü var. Eğitimdeki istikrar, paradaki istikrardan bin kere daha önemlidir. Eğitimin her türlü meselesinin mutlaka masaya yatırılması gerekir. 3 yılda neler halloldu, neler kaldı, ne zaman nelere çözüm getirilecek? Az bir zümre iyi yetişir, kalanlar diplomalı cahil diplomalı işsiz olursa 15-20 yıla yazık olur. Ticarete bunun yarısı kadar emek veren çok daha iyi noktalara gelir... Çocuklar, gençler: İyi yolculuklar!.. Koşun, durmayın, durursanız düşersiniz. Anne-babalar: Siz bu çocuklar için varsınız. Ona göre yaşayın. Öğretmenler: Çocuklarımız, çocuklarınızdır. Bu ülkeyi yönetenler: Bu çocuklar yarınki Türkiye'dir. Eğer yüzde 1-2'lik iyi yetişmiş gençlerle bir sıçrama gerçekleştirdiysek bunu yukarılara çekersek neler olmaz? Siz de bu fikir için, bu fikrin hakikat olması için varsınız. Biz de doğruları görüp söylemek için... Yolunuz açık olsun
.
Darbeler hep kaybettirdi
13 Eylül 2005 01:00
Geçen Cuma günü Türk-Alman Diyalog Evi'ndeki bir toplantıdaydık. Körber Vakfı Almanya'dan 11 gazeteci getirmişti. Onlar, masanın bir tarafında, bizler diğer tarafındaydık. Konu Türkiye'nin AB'ye girmesine dairdi. Bir Alman meslektaşın sorusu en azından bir kısım Avrupalının Türkiye'ye hâlâ ne gözle baktıklarını göstermesi bakımından düşünülmeye değer. Alman gazeteci mealen şöyle sormuştu: -Siz AB'ye girmek istiyorsunuz ama ya bir askeri darbe yaşarsanız ne olacak? Türkiye'ye bugün dahi bu şekilde bakılması, ismimizin bugün dahi darbelerle yan yana getirilmesi hiç de kabul edilebilir bir imaj değil. Batılı bizi darbelerle birlikte hayal ediyor. Bu imajdan sür'atle kurtulmamız lazım. Hiçbir darbe fayda getirmedi... Sultan Abdülaziz'e yapılan darbe sonucu 1876 Harbi patladı, Avrupa'daki topraklarımız elden çıktı. Sultan Abdülhamid'e yapılan darbeyi Balkan ve I. Dünya Harpleri takip etti, İmparatorluktan Anadolu coğrafyasına çekilmek zorunda kaldık. Hesapsız maddi ve mânevi ziyanlara uğradık, yetişmiş nesiller boşu boşuna kaybedildi. 1960'ta Adnan Menderes'e yapılan darbe üzerine sol hareketler yaktı-yıktı. Kalkınma hız kesti. Kıbrıs çıkmaza girdi. AB'ye o günlerde hemen girebilecekken kapı kapandı, bu günlere kadar geldik. Sosyal, siyasi ve kültürel kaosa düşüldü. XX. Asırda bir başvekil'i asma cehaletini yaşadık. Süleyman Demirel'e karşı yapılan 12 Mart Darbesi ile partilerüstü hükümet garabetine düştük. 20 yaşındaki çocukları komünist veya faşist oldukları iddiasıyla ipe yolladık. Kalkınma tökezledi.. Türkiye, margarin yağı, ampul, benzin, çocuk maması sıkıntısı çekmesiyle bir Afrika ülkesi konumuna geriledi. 12 Eylül darbesiyle anarşi bıçak gibi kesildi. Fakat süngü gölgesinde anayasa yapıldı. Siyasetin duayenleri siyasetten men edildi. Sıfırdan demokratik hayat başladı. Sokak hareketleri durdu ama PKK'nın doğmasına yol açan ilk kıvılcımlar görülemediği için bu defa da dağ hareketi başladı. 28 Şubat sosyal sancılara yol açtı. Bu dönemin iktidar kadrolarının sorumluları, bugün hakim önünde olmakla başka izahata gerek yok.. 12 Eylül'ün yıl dönümündeyiz. Aslında "yıl dönümü" sözü dahi insana gîran gelmekte. Son yıllarda askeri ve sivili ile Türk toplumu hemen her alanda inanılmaz çapta demokratikleşti. Süreç devam ediyor. Devam eden süreci baltalayacak her çıkış ülkeye kötülüktür. Kimse kendini başkasından daha vatansever görmemeli. Vatanı satan yok...Bütün darbelerin dayanağı bu iddiaydı. Ancak her defasında bir süre geçince çürüdü. Sultan Abdülaziz şehid, Sultan Abdülhamid dahi sayıldı, Adnan Menderes'in itibarı devlet töreniyle iade edildi, devlet özür dilemiş oldu, Süleyman Demirel cumhurbaşkanı yapıldı. 28 Şubat kadroları 3 Kasım 2002 tarihinde sandığa gömüldü. Bir devlet hayatında bu kadar deneme-yanılma yeter. Darbeler hep kaybettirdi. Bugün darbe tehlikesi yok. Fakat o kötü imaj üzerimizde. Bu lekeyi kazımak lazım. Bu da daha fazla demokrat olmak ve daha fazla sivilleşmekle mümkün.
.
Suikastler
14 Eylül 2005 01:00
Su-i kast, birine karşı nefret ve kin gibi kötü düşüncelerle hareket ederek onu yaralamak, sakat bırakmak veya öldürmek için teşebbüse geçmek demek. Fail, daha ziyade öldürme niyetiyle yola çıkar. Böyle bir fiil, ceza kanununda adam öldürmeye teşebbüs veya adam öldürmeye tam teşebbüs olarak değerlendirilir. Öldürme fiili olunca suikastten değil, katilden söz edilir. Faile de suikastçi değil, önce "zanlı", suç sabit olunca da "kaatil" denir. Bu berbat fiil, insanlık tarihi kadar eskidir. Vatandaşlar arasında olduğu gibi devlet adamlarına, yöneticilere karşı da işlenir. Dünyanın her tarafında devlet, hükümet adamları bu yolla hayatından olmuştur. Vatandaşlar arasındakiler, nefsi, hissi ve cehalet sebeplerine dayanabilmektedir. Devlet yöneticilerine, yazarlara vs karşı işlenenlerdeyse arka planda yerli-yabancı başka güçler bulunabilmektedir. Sultan Abdülhamid'e karşı Ermeniler bombalı suikastte bulunmuşlardır. Mahmut Şevket Paşa bu yolla hayatından olmuştur. Atatürk, İzmir'de suikaste uğramıştır. Süleyman Demirel'e, Turgut Özal'a ve daha bir çok devlet, hükümet ve medya mensubuna karşı suikastler vuku bulmuş, bunlardan bazıları ölümle neticekenmiştir. Mesela Amerikan devlet başkanı John F. Keneddy, Mısır devlet başkanı Enver Sedat, gazeteci Çetin Emeç, Abdi İPekçi, Uğur Mumcu, İlhan E. Darendelioğlu... Suikastler çok kere muamma olarak kalır. İzmir sukastı, Kartal Demirağ'ın yaptığı Özal suikastı, Abdi İpekçi cinayeti bunlardan bazılarıdır. Bazen aydınlandı zannedilen bile karanlıktadır. En son suikast teşebbüsü Kütahya'da yaşandı. Mustafa Bağdat, 32 yaşında. Doğu Anadolu'dan gelen şehidlere dayanamadığı için başbakanı öldürmeye teşebbüs etmiş. Suç aleti olan tabancayla cürmü meşhut halinde yakalandı. İlk sorguda tutuklandı. yalnız mı, azmettiren var mı, bir yabancı ajansın kiralık adamı mı? Bunlar belki ortaya çıkar. Suikastlerde tetiği çeken el çok kere kiralıktır, veya ateşe atılmıştır. Heyecanlarından, dengesizliğinden, ihtirasından, paraya düşkünlüğünden vs. vs istifade edilir. Bir zaman sonra derin pişmanlıklara düşer ama iş işten geçer. Allah korusun, eğer, başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a karşı yapılmak istenen teşebbüs tatbik fırsatı bulsaydı Türkiye'de huzur ve isitikrar şiddetle tehlikeye girerdi. Bunu yapanlar da aslında neticeyi tahmin etmekteler. Fakat beyinleri yıkanmakta, fikri sabitle haklılık hastalığına yakalandıkları için kendilerini de ülkeyi de belirsiz bir geleceğe sürükleyebilmekteler. Büyük geçmiş olsun. Tayyip Beye de memlekete de. Korkumuz o ki 3 Ekim gelinceye kadar netameli işler çıkabilir. Çok dikkatli olmak lazım. Ortalıkta psikopat ve zaafla malül sürüyle insan var. Bunlar tetikçi olarak kullanılabilir. Bir kere teşebbüs edildi, bir kere daha edilebilir, bugün başbakana karşı, yarın başkalarına yapılabilir. Kalkınan, büyüyen, güçlenen Türkiye'nin düşmanları boş durmayacaktır. Ahmaklar, eksik olmayacağına göre tetikçi bulmakta sıkıntı çekmezler. Allah, fırsat vermesin.
.
Bağdat yıkılıyor
15 Eylül 2005 01:00
Türkiye, nasıl İstanbul'sa Irak da Bağdat'tır. "Bağdat yıkılıyor" demek "Irak yıkılıyor" demektir. Bağdat, İslam medeniyetinin tarihi ve tabii güzelliklere sahip müstesna bir merkeziydi. O güzellikler darbımeseller halinde Türkçe'mize girmişti. Zira Bağdat, 86 yıl önce aynı zamanda bir Türk şehriydi. "Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz" diyorduk. Artık diyemeyiz...En azından çok uzun bir süre denemez. Bu şehir, tarihte ikinci kere en kötü günlerini yaşıyor. İlkini Moğol hükümdarı Hülagü'nün istilası üzerine görmüştü. Bu Moğol barbarlığı, tarihin hafızasından kıyamete kadar silinmeyecektir. Çünkü Fırat ve Dicle ırmaklarından biri insan kanından kırmızı, diğeri Irmağa atılan binlerce nadide el yazması eserden dolayı günlerce mavi akmıştır. Tarih, tekerrür etti. Bağdat kütüphanesiyle müzesi, işgalciler tarafından yağma edildi. Sokaklar kan gölü. Artık, Bağdat'ta Irak'ta iş çığırından çıktı. Irak'ın parçalanması kaçınılmaz görünüyor. Bir ülke halkı şu veya bu sebeple, şu veya bu tarafın baskınlarıyla her gün kitleler halinde kurşuna diziliyor, intihar saldırılarıyla öldürülüyor, bombalar patlatılarak ortadan kaldırılıyor. Bunlar yapılırken de askeri hedef, meskun mahal, sivil, çocuk- kadın gibi ayırımlar ortadan kalkmış. Batı medeniyetinin temsilcileri, "petrol" denen nâmert zenginliği keşfettikten sonra 19. Asrın başlarından itibaren bu bölgeye tebelleş oldu. Osmanlı imparatorluğunun tasfiyesinin sebebi de petroldür. Süper güçken önce İngilizler bölgeyi istila etti. Süper güç ABD olunca bu defa da onlar geldiler. Bağdat yıkılıyor, yanıyor, talan oluyor. Bağdat kan ağlıyor. Çocuklar, analar, yaşlılar göz yaşı içinde... İnsanın ümitsiz kalması kadar vahim bir netice olamaz. Şimdi Irak halkının tek ümidi mânevi süper güçte. Bağdat'ın yer altı serveti sadece petrol değil. Bağdat toprağında çok ulu kişiler de yatmakta. Hazreti Ali, Hazreti Hüseyin, Abdülkadiri Geylani, İmamı Âzam Ebu Hanife, Oniki İmam, şehidler, Cüneydi Bağdadi, Bişri Hafi, Marufu Kerhi... kum gibi âlim, evliya ve şehidler var. Bağdat, Irak halkı onlara sığınmakta. Başka çareleri kalmadı. Bu halk ne talihsizmiş, nasıl bir günahları varmış? Önce batının desteğiyle Saddam Hüseyin yıllarca ezdi. Sonra batı ondan kurtarma bahanesiyle bu müstesna şehri işgal etti. Batılı işgal ederken tarihin en kuyruklu yalanını söyledi. Bağdat'ta nükleer güç vardı, Irak bundan kurtarılacaktı. Şimdi Irak halkı, Bağdatlı analar yüreklerini paralayarak feryat ediyorlar: -Medet yâ Abdülkadiri Geylani!!!... Bağdat sokaklarını dolaşanlar evlerden gelen bu sesleri duymaktalar. İşgal bir büyük hataydı, Celal Talabani gibi tuhaf adamları Irak'ın başına getirmek başka hata. O topraklar bu kadar hatayı birden kaldırmaz. Kukla Cumhurbaşkanı Talabani, ABD askeri gitmesin diye eteklerine yapışıyor. Vietnam diyorduk. Hayır, hayır, Irak, ABD için Vietnam'dan beter olmaya doğru gidiyor. Vakit tezken keşke bir ân evvel çekilse. Kör inat kime ne kazandırmış ki Bush da kazansın? Eğer, Amerikan hükümeti, sağduyunun sesini değil de Celal Talabani ve şürekâsını dinlemeye devam ederse bundan herkes ziyan görür. Hem de çok ağır ziyan. Bağdat'ın yıkılması sessiz-sedasız olmaz
.
Vakıf eserlerin dirilişi -I-
19 Eylül 2005 01:00
Vakıf, bir niyeti, bir fikri, bir hizmeti devam ettirmek gayesiyle bir mal varlığını o niyetin, fikrin, hizmetin emrine tahsis ederek bir hayrın, bir güzelliğin ebediyyen yaşamasının yolunu açmak, amel defterini kapatmamak demek. İslâm tarihi bakımından Sevgili Peygamberimiz'e - sallallahü aleyhi ve sellem- kadar gider. Efendimiz, kendi hurma bahçelerini vakfetmişlerdir. O günden bu yana imkânı olan Müslümanlar, türlü hizmet unsurlarıyla başta insan olmak üzere mahlukatın ihtiyaçları için eserler vakfetmişlerdir. Evkaf, bütün İslam memleketlerinde vardır. Vakıf fikri Selçuklu döneminde ayağa, Osmanlılar zamanındaysa şâhâ kalkmıştır. Aşevi, hastane, sebil, kervansaray, cami gibi vakıflar, bilinen meşhur vakıflardır. Göçmen kuşları, yolda kalmışları, evlenecek kızları, okumak isteyenleri himaye ederek gereğini yapan, okkasında mürekkep kalmamışlara mürekkep temin eden vakıflarsa bir o kadar çoktur. Selçuklu ve Osmanlı medeniyeti birer vakıf medeniyetidir. Osmanlıda okuldan hastaneye kadar hemen her ihtiyaç, vakıflar yoluyla "sivil toplum" tarafından karşılanmıştır. Bir dönem ne yazık ki bu medeniyete, vakfa ve vakıf eserlerine hoş olmayan nazarla bakılmıştır. Bu bakışın hakim olduğu o şanssız günlerde bu eserler kapanın elinde kalmış, ihmal edilmiş, satılmış, yakılmış, yıkılmış, maziye karşı vahim suçlar işlenmiştir. Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı Türklerinde herkes için vakıf kurarak kendi çapında hizmet, hayrı-hasenat yolu hep açık tutulmuştur. Vakıf eserlerin bolluğu bu yüzdendir. Bir çok eserin bânisi hanımlardır. Bugünse mevzuat, vatandaşın önünü kesmektedir. Günümüzde bir kişinin vakıf tesis edebilmesi için asgari 400 milyara ihtiyaç vardır. O kadar hoyratlığa rağmen bazı şehirlerimiz, yine de vakıf eser kaynamaktadır. Bunlardan biri de Edirne'dir. Serhat şehrimiz Edirne, İstanbul'un kapısı gibidir. Bursa'dan sonra ikinci payitahtımız/başşehrimizdir. Edirne, İstanbul'un kapısı gibi, İstanbul'a çok yakın, fakat İstanbullu Edirne'ye karşı hayret edilecek bir ilgisizlik içindedir. Niçin? Kanaatimiz o ki Edirne denince bugüne kadar zihinlerde uyanan hayalden dolayı. Edirne hep Selimiye Camii Şerifi ve Kırkpınar Güreşleriyle hatırlandı. Onun dışında hatırlanan Edirne harap tarihi yapılar şeklindedir. Bu bir zamanlar için doğruydu. Ancak Edirne, artık Türkiye, Bulgaristan, Yunanistan, Makedonya havzasının merkezi olmaya doğru gidiyor. İhmal edilmiş bir şehir nasıl oldu da bölge merkezliği konumuna geldi? Bu şeref, başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a, Vakıflardan sorumlu başbakan yardımcısı Mehmet Ali Şahin ve Vakıflar genel müdürü Yusuf Beyazıt'a ait. Yusuf Beyazıt, çok isabetli bir seçim olmuş. Esasında bir hukukçu. Tarihe sevdalı çok çalışkan bir güzel insan. Ekibiyle birlikte kısa sürede muazzam işler başarmışlar. Bu ekip, himmet bekleyen her yere koşmuş. Edirne, Bursa, Adana, Kütahya, Kars, Erzurum, Harput, her tarafa. Bir yandan eserler ihaleye çıkartılarak aslına uygun hale getirilmiş, diğer taraftan çalınan vakıf eserler yurt dışlarından, müzayedelerden zekice tedbirlerle geri alınmış. Yusuf Beyazıt, bunları, işgal altındaki vakıf eserleri kurtararak, kiraları makul seviyelere yükselterek, boş vakıf arazilerini değerlendirerek gerçekleştirmiş. Bir yerden tek kuruş yardım aldığı yok. Eseri yapmak kadar yaşatmak da kıymetli. O eser, eserler, hele dedelerimizden ninelerimizden kalan yâdigârlarsa. O eserler hele akıllara durgunluk verecek güzellikteyse.
.
Vakıf eserlerin dirilişi -II-
20 Eylül 2005 01:00
Çok rahatlıkla "vakıf adam" diyebileceğimiz Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt, hizmetlerini anlatırken en küçük rakam olarak 1 trilyondan söz ediyor. Hizmetleri içinde daveti üzerine Edirne ve Gelibolu'yu gördük. Bunları görmekle eski Edirne hayalimiz tamamen değişti, harap olmuş Edirne'nin yerini mamur bir şehir aldı. Misafir olarak bir Kervansaray'da kaldık. Odanıza çekildiğinizde bir düşünüyorsunuz ki sizden 500 yıl evvel de atalarınız bu odada okumuş-yazmış, istirahat etmişler. Orta bahçeye çıktığınızda asırları aşmış ulu çınar ağacınız, günümüzün çok devletinden daha uzun ömürlü olduğunu görüyorsunuz. Çarşılara gidiyorsunuz Boydan boya bayraklar asılı bu çarşılar, keza 600 yıldır faaliyette. Edirne'yi, yapılan muhteşem hizmetleri tek tek anlatmamız, yeniden imar edilen Selçuk Hatun Camii'ni, Süle Çelebi Camiini, Ekmekçizade Kervansarayını, külliyeleri, Balkan Şehîdliğini yeniden yapılan Bulgar kilisesini, tamir programına alınan sinagog ve diğerlerini burada tek tek dile getirmek mümkün değil. Sadece Trakya Üniversitesi Sultan II. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi'ni bir cümleyle tanıtmaya çalışacağız. Bu külliye, o devride şu şekilde inşa edilmiş, hastane, tıp fakültesi, cami, yemekhane, hamam, depo vs. Asırlarca hizmet ettikten sonra şimdi müze. Müze haliyle de yüzümüzü ak etmiş. Avrupa Konseyi, 2004 Yılı Avrupa Müze Ödülü'nü bu müzemiz kazanmış. İmkânı olan vatandaşlarımız lütfen tatil için yurt dışına veya Bodrum'a güney'e kaçmasınlar. Edirne'yi görmeyen "Türkiye'de yaşıyorum" demesin. Fetih şehîdleri hariç, bu serhat vilayetimizin sadece müdafaası uğruna yaşları 18-25 arası olan 300 Bin Anadolu evlâdını burada şehîd vermişiz. 400 Camiden 40'ı Vakıflar'ın bu olağanüstü gayretiyle kurtarılmış. Fakat Tunca nehri hâlâ temizlik, devâsâ Yeni Saray/Saray İçi ise devletin alakasını beklemekte. Yusuf Beyazıt ve ekibinin dur-durak bilmeyen gayretleriyle Edirne'de tarih yeniden dirilmiş. Buna şükrediyoruz. Ancak sahipsiz eser, tamirden bir vakit sonra yine ziyan olur. Edirne il idaresinin evvela Edirne merkezini ağır tonajlı kamyonlardan ve bilahare de trafikten kurtarması, hükümetin kendiliğinden gelişen bölge ticaret merkezi keyfiyetini desteklemesi, restore edilen eserlere halkın sahip çıkması, tatilcilerin Edirne gibi tarihi mekânları ziyareti için turizm şirketlerinin çalışma anlayışlarını tekrar gözden geçirmesi şarttır. Turizmimizin çeşitlenmesi gerekiyor. İnanç ve tarih turizmi hazır vaziyette. Mimari eserler ortada, yeniden hayat bulmuşlar. Bunun gibi gönül mimarlarımız da var. Konya'da hazreti Mevlana, Bursa'da Emir Sultan, Siirt'te İbrahim Hakkı hazretleri, Ankara'da Hacı Bayramı Veli hazretleri, İstanbul'da Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri gibi Edirne'de de Hasan Sezayi hazretleri var. Ancak, incelik şurada, ibadetle turistik eğlence karıştırılmamalı. Tamir gören eserler için katrilyonlar harcanmış. Fakat Muradiye Külliyesi gibi vakıf binaları hırsızlık tehlikesi altında. Cemaati olmayan cami, misafiri olmayan kervansaray, yemek çıkmayan imaret ruhsuz kalır. Vakıflar sonuncusunu vakıf senedine uygun olarak işletmekte ve her yerde olduğu gibi Edirne'de fakir-fukara, garip gurebaya birkaç çeşit yemek çıkartmaktalar. Kervansaraylarsa turizm şirketlerine kalıyor. Edirne de diğer iller de yalnızca tarihi eserden ibaret değil. Mesela grup vakti en iyi Meriç üzerindeki kameriyeden seyredilmekte. Camilere gelince, bunları doldurmak Edirnelinin, Marmara Bölgesi insanının ve mutlaka Diyanet İşleri Başkanlığınındır. Hassasiyet gösterilmesi gerek bir husus da şu. Bu tarihi eserlerde içki satılmaması, servis yapılmaması. Bunlar vakıf eser, vakfedenin kemikleri sızlar. "Vakıf Bedduası"na muhatap olunur. Cami içinde içki servisi caiz olmadığı gibi bu mübarek mekânlarda da caiz değil. Vakıflar genel müdürü Yusuf Beyazıt'tan ayrıca şu müjdeyi de aldık. Sadece Türkiye'deki vakıf eserler eski haline getirilmeyecek. Osmanlının hükümran olduğu ülkelerdeki eserlerimizin restorasyonu için de Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinde bir Vakıflar Yurt Dışı Müdürlüğü ihdas edilmesi için çalışma yapılmaktaymış. Bir de hükümete tavsiyemiz var: Bu hizmetler tek elde toplansın. Bir kısmı Vakıflarda, diğerleri Kültür Bakanlığında, bazıları belediyelerde. Bu bir dağınıklık ve kargaşaya yol açıyor. Son söz: Dün, bugün, yarın dengesini kurmadan büyük devlet olamayız
.
Şöhretin bedeli
21 Eylül 2005 01:00
Şöhret, müthiş bir yük. Ateşten gömlek giymek gibi bir şey. Herkes şöhreti taşıyamaz. Buna rağmen çok insanda şöhret olma arzusu önlenemez şiddettedir. Şöhretin içinde desinler isteği çok ileri derecede yer alır. Sesi güzel desinler, boyu güzel desinler .vs. Onun için Sevgili Peygamberimiz -aleyhisselam- "şöhret âfettir" buyurmuşlardır. Buradaki kastımız şöhret olmak için uğraşmışlara, şöhret hastalarına dair. Ülkesi için, insanlık için çalışırken iradesi dışında tanınmış sima haline gelenleri şöhret sınıfına dahil etmemek lazım. Aslında zor bir bahis üzerinde fikir yürütüyoruz. Bugünün insanına, hele günün şu günün nesline şöhretin tehlike olduğunu kabul ettirmek son derecede zor. Çünkü bir çok şey ona endeksli. Evden kaçan kızların, alkole düşenlerin köprü altında yatanların ve daha buna benzer nicelerinin başlarına gelen bu şöhret olma ihtirasındandır. Onlar, önce şöhret sarhoşu, sonra alkol sarhoşu oluyorlar. Medya, spor sinema ve kitleye tesir eden hemen her vasıta şöhret arzusunu kamçılamakta. Eskiden sinema birinci faildi. Sonra sahne, onun yerini aldı. Şimdiyse televizyonlar. Televizyonlarımız ne yazık ki seçici davranmıyor. Televizyonda yerlilik unsuru bir türlü hakim hale gelemedi. Bir format batıda reyting yapmışsa hiç tereddütsüz Türkiye'ye de taşımaktalar. Bunların bir çoğu havadan-sudan programlar. Zaman öldürmekte, keçi boynuzu kemirmekteler. Bunları yaparken de aileyi, gençliği bozuyorlar. İsim isim sıralamaya lüzum olmayan bu yayınlar, hayatla yeni tanışan nice gencin başını yedi. Dizide oynamak, sahnede şarkı söylemek, manken olmak, güzellik kraliçesi seçilmek için, onlarca genç kız mahvolmakta. Bunların bazısı şöhretin daha ilk basamağına bile çıkmadan, o yola girmişken mahvolmakta bazısı da şöhretin son basamağını da arkada bıraktıktan sonra. Ya şöhret olamadığı için kendilerini içkiye kumara alkole vermekte veya hayatlarına kıymaktalar veya şöhret olup da bir zaman sonra unutulduktan sonra. Nice "yıldız" günü gelince izbelerde ser-sefil şekilde can vermekte. Ne aile hayatı ne düzgün bir meslek. Artık ne alkış vardır, ne hayranlar. Kaç kişi şöhret olup da mutlu olmuş? Siz hiç o kitlelerin uğruna kendilerini paraladıkları şarkıcıların-türkücülerin biriyle konuştunuz mu? Ah bir konuşsanız neler işitirsiniz. Bu bir çark. Birileri nefsin hoşuna gittiği için şöhret olmak istiyor, birileri bu isteği paraya çeviriyor. Şöhret olmak isteyen de şöhret olmuş da çok zaman o rantçıların oyuncağı. O rantçılara mafya deniyor. Ne yazık ki şöhret çarkının hemen tamamı mafyanın sevk ve idaresinde. Bunlar katı, vicdandan nasibi olmayan kimseler. Gencecik delikanlıların hayatları kararmış, ölmüşler, canlarına kıymışlar, onların ana-babaları canlı cenaze haline gelmiş hiç oralı olmazlar. Bir tarafta reyting için her yolu mubah sayanlar, bir tarafta rant denen gayrı meşru kazanç için belinde tabanca dolaşanlar, bir tarafta şöhret budalası cahil çocuklar bir tarafta çarşaf çarşaf alkollü içki reklamları. Bir sosyal krize doğru gidiyoruz. Aileyi kurtarmazsak felaket uzakta değil. Bir tarafta şöhret yapmak isteyen kurtlar, bir tarafta şöhret olmak isteyen kuzular. Diğer tarafta şöhret enkazları. Şöhret yapma mafyası, fuhuş mafyası, uyuşturucu mafyası ve daha bir çok mafya iç içe çalışmakta. Çok fazla politize olduk. Esas gündem bu olaylar. Bunların mutlaka durdurulması lazım. Ailesi çökmüş, gençliği bitmiş bir millet, AB'ye girse ne olur girmese ne olur. AB'ye yalnızca sağlam ekonomiyle değil, esas itibariyle sağlam ahlak, sağlam aile ve sağlam gençlikle girmek lazım. Yoksa girsek bile erir tükeniriz
.
İktidarın eğitim seferberliği -I-
26 Eylül 2005 01:00
Cumartesi günü Bahçeşehir Üniversitesi'nin 2005/2006 Eğitim-öğretim yılına giriş merasiminde üniversitenin mütevelli hey'et başkanı Enver Yücel, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın yaptıkları konuşmaların her biri altı imzalanacak cinstendi. Mühim projelere temas edip, değerli fikirler ortaya koyduktan sonra her üçü de hiç farkında olmadan aynı ortak noktada buluşuyordu... Bir üniversite sahibinin, bir milli eğitim bakanının ve bir başbakanın ortak noktaları şikâyetti. Bu ülkede öyle tuhaf engeller vardı ki. Onları üniversite sahibi de bakan da başbakan da aşamıyordu. Burası çok önemli. Köhne mevzuattan, küflü zihniyetten, kör taassuptan, kıskançlıktan, neme lazımcılıktan, dünyayı tanımamaktan ve buna benzer sürüyle sebepten ne'şet eden bu engellere rağmen anlatacağımız hizmetler yapılıyorsa onlar olmasa kim bilir neler yapılır? Üniversite açılışındaki konuşmalardan öğrendik ki vakıf üniversitelerinin öğrenci sayısı genele kıyaslandığında bir şey değil. Vakıf veya yaygın adıyla özel üniversite sayısı da fevkalade az. Halbuki bir çok üniversite açmak isteyen kişi ve kurum var. Peki neden açamıyorlar? Yukarıdaki sebeplerden. Başbakan, kürsüden üniversite kurmak isteyenlere her türlü yardımı yapacaklarına dair söz verdi. Bu söz kadar daha kıymetli olan bir de soru ortaya koydu. Sorunun özü şu, neden sadece vakıf üniversitesi de özel sektör üniversitesi değil? Tayyip Beyin de dediği gibi ilköğretim ve liselerde özel teşebbüse izin var. Sıra üniversiteye gelince vakıf şartı dayatılıyor.Yukarıda mevzu ettiğimiz zihniyetin bir başka hırçınlığı. Üniversiteye giriş meselesi özel üniversiteler çoğaltılarak halledilemez mi? Muhakkak ki tek çözüm bu değil. Fakat çok mühim bir unsur. 12-13 Yıl emekten sonra bir gencin, boynu bükük, hayalleri yıkık vaziyette üniversite kapısından dönmesi, hem ona, hem ailesine çok pahalıya mal olmakta. Bu bedeli mutlaka devlet ve cemiyet de ödüyor. Tabiî ki kaliteli üniversite tahsiline giden yol, kaliteli ilk öğretim ve lise eğitiminden geçiyor. Aynı gün öğleden sonra başbakanın yaptığı okul açılışına da iştirak ettik. Buradaki "okul açılışı" cümlesi yanıltıcı olmasın. Türkiye kabuk değiştiriyor. Bir yılda inşa edilen okul sayısı 1,3, 5, 50 değil. Aynı ânda 1001 okulun açılışı birden yapıldı. Bu bir masal değil gerçekti.
.
Eğitim seferberliği -II-
27 Eylül 2005 01:00
1001 Okul, birden Türk Milli Eğitimi'nin, Türk istikbalinin hizmetine sunuldu. "Masal Değil Gerçek, 1 Yılda 1001 Okul" sözleriyle AKM'den 1001 Okulun açılışı yapıldı. Önce 7 Bölgeden birer vilayetteki okulumuz açıldı, sonra diğer açılışlar gerçekleşti. Böylece 1001 hatta daha fazla eğitim kuruluşu evlatlarımıza hediye ediliyordu. Bütün ders kitaplarının hediye edilmesi gibi. Veliler, 3 yıldan beri kitapçı önlerinde paralarıyla sıkıntı yaşamaktan kurtuldular. Ancak hadisenin bir başka tarafı daha vardı. Bu okul binaları artık o eski bildiğimiz cinsten değildi. Milli Eğitim Bakanlığı Yatırımlar ve Tesisler Daire Başkanlığı, Prof Dr. Abdussamet Arslan yönetiminde "harika!" denmeye layık mimari güzellikler yakalamıştı. Hem 1001, doğrusu 1300'e yakın okul, aynı ânda açılıyor ve hem de "gelenekten geleceğe eğitim yapıları ve mimari projeler" ismiyle bu binalar, Selçuklu, Osmanlı ve evrensel mimarinin buluştuğu bir üslupla inşa edilerek resmi planda belki de ilk defa "Cumhuriyet dönemi mimari tarzı" ortaya konuyordu.. Binalar çok zevkli. Depreme dayanıklı. Sınıflar 30 kişilik. Bilişime bilhassa önem verilmekte. Engelli öğrenciler için asansör yapılmış. Şu kadarını söyleyelim. Şu bir kısmını saydığımız imkânlarla artık devlet okulları bir çok özel okuldan ileridir. Ancak, eğitim, tek başına bina değil. O mühim bir unsur. Daha ehemmiyetli olansa öğretmen. Öğretmenler de stajyer, uzman ve başöğretmen şeklinde sınıflandırılmış. Marifet iltifata tabidir. Eğer en iyi maaşı öğretmen alırsa üniversiteyi en iyi derece ile bitirenler öğretmenliği tercih edecek, başka işlerdeki bir çok öğretmen mesleğine dönecektir. Bundan böyle ikinci iş yapmadan geçinemeyen fedakâr öğretmen devri kapanmalı, aldığının hakkını vermeye çalışan öğretmenler devri başlamalıdır. Bu devir başlamış olmalı. Tabiî ki 14 Milyon civarında talebesi, on binlerce öğretmeni ve binlerce binası olan bir bakanlık her zorluğu, sıkıntıyı bir ânda aşarak bütün ihtiyaçları hemen karşılayacak durumda değil. Ama o yolda çok ileri mesafeler alınmış. İlk olan sadece 1001 Okulun bir ânda açılması, gelenekten geleceğe uzanan güzelim mimari projeler değil. Cumhuriyet tarihinde ilk defa en yüksek bütçe payı milli eğitim bakanlığına ayrıldı. Böylece ilk defa eğitim seferberliği, savunma seferberliğini geçti. Başbakan Tayyip Erdoğan, bu seferberlikle bizzat meşgul olmakta. Bundan dolayı iş adamlarını ikna ederek onlara okullar yaptırmakta. Bu hükümetle birlikte eğitime katkı payının tamamını vergiden düşme yolu açıldı. Hayırsever, hamiyetperver iş adamlarımız, parasının yerine harcandığını gördükçe inşallah hayırda yarışacaklardır. Eğer yarın çocuklarımızın dünya ile yarışmasını, bu yarışmada önde olmasını istiyorsak bunları yapmamız lazım. Hükümet, bakanlık, iş adamı ve işte kalem sahipleri el birliği ile istikbali inşa etmeye gayret etmekteyiz. Şimdi sıra öğretmenlerle öğrencilerimizde
.
İMP
28 Eylül 2005 01:00
Bu kısaltmayı ilk defa görmektesiniz. Fakat bundan sonra çokça karşılaşabilirsiniz. "İMP" İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığı Metropoliten Planlama ve Kentsel Tasarım Merkezi demek, bu uzun ismin rumuzu, İMP. İki gün önce İMP'deydik. Bina, Tepebaşı'ndaki eski fuar alanı olan yer. 3 Katlı ve toplam 10 bin m2. Hakkında tafsilata girmeden evvel İstanbul için başkandan dinlediğimiz bazı ön bilgileri nakletmeliyiz. Okullar açılırken trafikte korkulanın yaşanmaması yeni açılan 12 geçide bağlanıyor. 80 yeni geçit daha yapılacakmış. Çobançeşme'de genişleyen yol, Küçükçekmece'ye kadar devam ediyormuş. İkitelli'deki Ekspres yol iyileştirilecekmiş. Başkan Kadir Topbaş'ın verdiği makro bilgilerse şöyle... İstanbul, 50 yIlda 12 milyon göç almış. Avustralya'nın başkenti Camberra 10'ar yıllık gözden geçirmelerle 200 yıl önceki şehir planıyla yönetiliyormuş. Bizde ise plan yok. Plan olmadığı için geçmişte gecekondulaşma meydana gelmiş. Plan olmadığı için Göztepe Parkına cami yapılması gibi bir mesele gündeme gelmiş. Halbuki, Fransa eski kültür ve iletişim bakanı ve TV5'in başkanı Jean-Jacques Aillagan ile Torino imar merkezi mimarı Paolo Verri İstanbul için şöyle diyorlar "İstanbul, Avrupa'nın geleceğini en fazla etkileyecek şehirdir". Sayın Topbaş'ın bu noktada bir de çığlığı yükselmekte "ovalar bitti". Ovalar bitti derken Bursa Ovası dahil bütün bölgeyi kastediyor. Başkanın feryadının sebebi şu, 35 santimlik bir toprak 1050 yılda meydana gelmekte. Toprağın şahikasına sahip ovalara kazık çakılır gibi apartmanlar dikildi. Büyükşehir başkanı İstanbul'un farklı bir tarafına dikkat çekmekte. Bununla İstanbul dünyanın merkezi sözünün isbatı da yapılıyor. Şu şehirde mesai saati dahilinde dünyanın her tarafıyla görüşmek mümkün. Sadece telefon için öğleden önce veya sonrası beklenir... Kadir Topbaş, İstanbul'un belediye hizmet alanının 3,5 misli büyüdüğünü haber verdi. Bir de sürprizi var. İBB, gayrımenkul yatırım ortaklığı/GYO kuruyor. Raylı sistemin tamamı yap işlet devret metoduyla satılacakmış. Şu misal ilginçti, Seul'de belediye hizmeti yapan 10 bin otobüs var, fakat hiç biri belediyenin değil. Ve bir de ağızları hayretle açtıracak bir bilgi, şehrimizde her gün 10 milyon insan hareket halinde. Öyleyse bu nüfusta, bu alanda, bu hareketlilikte ve dünyanın merkez noktasında yer alan beldemiz plansız ve programsız olarak yönetilemez. İnanılması çok zor. Lakin bilgi notlarında yazmakta. İstanbul'un ne geçmişte, ne bugün, uzak veya yakın plan ve projeksiyonu yok. İBB şunu diyor "İstanbul'un bugünkü problemlerinin tamamı plansız şehirleşmeden kaynaklanmaktadır". Planlı döneme geçilmesi zaruretti. Bunu da bir mimar belediye başkanın yapması gerekirdi. Çünkü, 2045'te Türkiye 95-100 milyon, İstanbul onun dörtte biridir. İşte bu ve benzeri yığınla meseleden dolayı İMP kurulmuş önceki günkü toplantıda işin ehli olanlar, hakkı teslim etmek cümlesinden şöyle dedi. "Dünyanın hiç bir yerinde bu çapta bir kent tasarım merkezi yok.". İMP, dünle yarın arasında sağlam köprüler inşa etmeyi hedef almış. Mekân, son derecede modern dizayn edilmiş, sanki yer altında bir dünya kurulmuş. Binada 5000 insan çalışacak. Bunların 300'ü iş başında. Bu faaliyete aynı zamanda Belediye-üniversite beraberliği de denebilir. 14 sektör ve 22 alt sektör grubunda çalışılacak. Galataport dolayısıyla yalnızca Karaköy-Kabataş hattı değil, Karadeniz maden ocaklarından Kartal sanayi bölgesine kadar İstanbul, konutları, çarşıları meydanlarıyla karış karış ele alınmakta, plana bağlanmakta. Sur içine gelince, müze şehir oluyor. İstanbul bir zaman sonra şu beton yığınlarından kurtulabilir. İki kıtayı birleştiren, tarihten gelen, kültürleri buluşturan zengin gelenek ve görenek şehri, bütün bu güzelliklere layık. İnşallah yapılacak kanuni düzenlemelerle planlar, kalıcı olur, İstanbul kazanır, Türkiye kazanır. Şu söz, çok isabetliydi: Hissedilirseniz etkilersiniz. Hayallerimizi tekrarlayalım: 2015'te AB'ye girmiş Türkiye. 2023'te AB'nin başkenti olmuş İstanbul. 2071'de süper güç haline gelmiş Türkiye. İMP, hayallerin rüyaların kâğıda dökülmüş müstakbel hikâyesi. Her gerçek hayalden doğar.
.
Avrupa yalpalıyor
29 Eylül 2005 01:00
AP dün Strasbourg'daki merkezinde toplandı. Türkiyey'e karşı farklı tavırlar var. Hemen belirtelim. Avrupa Parlamentosu'nun kararları tavsiye mahiyetinde. Buna rağmen Avrupa'ya tesir eder. Dün alınan kararlar ilk ânda anlaşılacak kadar net değil. Şöylece özetleyebiliriz: -Türkiye Ermeni soykırımını tanımalı. -İmtiyazlı ortaklık olmaz. -Türkiye'ye yol açacak olan Gümrük Birliği Ek Protokolü sonra görüşülsün. -3 Ekimde müzakereler başlayabilir. -Şayet, Türkiye, Kıbrıs Rum tarafını tanımazsa müzakereler askıya alınmalı. -AB konseyinin daha evvel aldığı karar gereği KKTC'ye uygulanan tecrid son bulmalı. "Avrupa" dediğimizde yekpâre bir fikri bütünlük ortaya çıkmaz. Parlamento da öyle. Çeşitli siyasi görüş sahipleri değişik zamanlarda yanımızda veya karşımızda olmaktalar. Fakat Muhafazakârlar daima cephe vaziyetinde. Hırıstiyanlık kaynaklı, dine dayalı bir muhalefet söz konusu. Türkiye'nin muhafazakârları AB'ye girmeyi isterken, Avrupa'nın muhafazakârları kapıları daha bir sıkıca kapatmaktalar. Dün ek protokol müzakerelerinin yapılmaması ve Ermeni soykırımı tanınsın sorumsuzluğu bundan dolayı. AB'ye girebilmemiz için ermenileri hiç sebepsiz yere kesip bir ırkı ortadan kaldırdığımızı kabul ve ilân etmemizi istedikten sonra diğer bütün maddelerin hiç bir mânâsı kalmamaktadır. Tabii Rumları tanıma şartı hariç. O da garip. Müzakereler başlasın, ancak konuşmalar devam ederken Ankara, Rumları tanıdığını beyan etsin, yoksa askıya alınsın deniyor. Avrupa, Türkiye'nin hızlı bir reform sürecinden sonra hazırlıklı bir şekilde karşısına çıkacağını tahmin etmediğinden açmaza düşmüştür. Artık oyalama imkânları yok. Bazıları samimi olsa da Hırıstiyan grup gayet katı. Evet, AP kararları tavsiye mahiyetinde ama bize karşı taşıdıkları şu hisler de bir gerçek. Düne kadar Rum tarafını tanıyın diyorlardı. Şimdi isteklerine Ermenileri de katarak talebi hayli ağırlaştırdılar. Türkiye'de Ermenilere soykırım yaptığımızı kabul edecek ne hain bir hükümet vardır ne de hain bir meclis. Türkiye, Avrupa'da daha çok kavga ve münakaşalara sebep olacak, en az 10 yıl AB gündeminin başında yer alacaktır. Bu esnada hezeyanlar da göreceğiz iltifatlar da. Birine papuç bırakmayalım, diğerine kanmayalım. O halde!... Ali Babacan, nasıl bir ekip kurdu? Türkiye'nin müzakere ekibi kaç dev adamdan meydana geliyor
.
Sinirler daha da gerilecek, müzakere ekibimiz buna göre seçilmeli
30 Eylül 2005 01:00
Hadise giderek zoraki ortaklığa dönüşmekte. Avusturya düpedüz kan dâvâsı güdüyor, Avusturya, Viyana kuşatmalarını unutmamış. Fransa olmadık kurnazlıklar yapıyor, kendilerinden uçak almamız dahi onları razı etmedi. Bu devlet Avrupa'da sarsılan prestijini korumak için İngiltere ve Almanya'ya karşı Türkiye üzerinden güdük politikalar peşinde. Bazı Avrupa Birliği kurumları hezeyan manzaraları sergilemekte. Avrupa Parlamentosu 10 ay içinde tanınmaz hallere bürünmeyi göze alabiliyor. Aynı mevzuda önce kabul sonra da red için eller havaya kalkıyor. Fert planında bazı birlik hükümet ve devlet adamları koyu Hırıstiyan taassubundalar. Şu son mantık dışı olayı ne ile izah edersiniz? Türkiye, Ermenilere soykırım yaptığını kabul etmeliymiş. Bu kabul ön şart sayılmalıymış... Ne karşılığı? AB'ye dahil olabilmemiz için... Zekânın böylesi akla ziyan. Rum tarafını tanımayı vs saymıyoruz. Avrupalılar bir türlü anlıyamıyorlar. Türkiye, 1352 senesinden beri Avrupa'da ve Avrupalı. 1960'dan beri ise Türkler Avrupa'nın her noktasında. Artık Avrupa'da seçimlerin kilit faktörü Türklerdir. Son Almanya seçimlerinde kendinden emin Angela Merkel'i merkepten düşmüşe döndüren sebep Türk oylarıdır. Avrupa'nın olmadığı müstakbel bir Avrupa emekliler kıtası olacaktır. Bu kadar üste gelinmez. İstemeyen mertçe "hayır" der. O kadar. İpe un sermenin anlamı yok. Ne var ki bunlar birer realite. Bazı Avrupalı sözde dostlar bir gün Rum, bir gün Kürt, bir gün Ermeni, bir gün Alevi kartı ile karşımıza çıkmaktalar. Kavrayamadıkları bir başka keyfiyet de bu saydıklarımızın ötekilerle beraber bu ülkenin insan unsurunu teşkil ettiğidir. Peki böylesine zoraki ortaklık ne kadar ömürlü olur? Orası belli değil. Zaten Türkiye'nin AB'ye girmesi bir dönüm noktası olacaktır. Ya Türkiye girecek veya AB parçalanabilir. Veya Türkiye girdikten sonra da niza çıkabilir. Tabii bunlar geleceğe dair tahminler. Hiç biri olmayabilir de. Her halükârda yolumuza devam edeceğiz. Türkiye, AB'ye girse de girmese de kazançlı çıkan biz olacağız. Şu da bir hakikat, 3 Ekim öncesi koparabildikleri kadar taviz koparma peşindeler. Müzakereler daha başlamadan en üst perdeden gürültü çıkmaya başladı. O gürültü daha da şiddetlenebilir. Masadan kalkıp oturmalar bile görebiliriz. Bu sebeple Baş Müzakereci Ali Babacan'ın çok kavi bir ekibinin olması gerekir. Müktesebatı zengin, lisanı güzel, sinirleri sağlam bir kadro gerekiyor. Ali Babacan isabetli bir seçimdir. Kendisini seçenler risabet kaydettiler. Şimdi sıra tarihi bir hizmet yapacak olan Ali Babacan da.
.
Antalya'da iki film festivali
3 Ekim 2005 01:00
Antalya, eylülün son haftasını sinema şenlikleriyle geçirdi. "Antalya Film Festivali", 42. yaşını idrak ediyor. Bu yıl bir de "1. Uluslararası Avrasya Film Festivali" başlangıç yaptı. Antalya'nın çeşitli mekânlarında çeşitli filmler gösterildi. Biz ancak Espandos Antik Tiyatrosundaki ödül törenine gidebildik. Tören, bu işin imza sahiplerinden olan Kültür Bakanı, Türsak Başkanı ve Antalya Büyükşehir Belediye Başkanının iştirakleriyle yapıldı. O kadar mı? Hayır. Herhalde rahat 3 bin kişi alan tarihi tiyatro lebaleb doluydu. Türk sinemasının hemen bütün yüzleri oradaydı. İlaveten eş zamanlı olarak bir milletlerarası film festivali de icra edildiğinden dünyanın muhtelif ülkelerinden yönetmen ve oyuncular da vardı. Antalya Film Festivali, rüşdünü isbat etmiş durumda. Bir etkinliğin değişen nesillere rağmen 42 yıl devam etmesi mühimsenecek bir devamlılıktır. Bırakınız ödül alan oyuncuyu, filmi gerçekleştiren yönetmen ve yapımcıyı, bugün jürilerdeki bazı isimler dahi Antalya Film Festivali başladığında henüz dünyaya gelmemişti. Bu vesileyle bir endişemizi dile getirmeden edemeyeceğiz. Acaba bu iki festivalin eş zamanlı olarak iç içe yapılması doğru mu? Birbirlerini engelleme ihtimali yok mu? Biri diğerini gölgelemez mi? Belki nisan ve eylül gibi ayrı tarihlerde olması daha isabetli olabilir. Antalya Film Festivali, bir çok tecrübeli yabancı sinemacının da yaptıkları konuşmalarda dile getirdikleri gibi bir dünya markası olma yolunda. O halde dünyaya bu isimle açılmak daha mı iyi olurdu? Fakat diğerinin de ismi fevkalade "Avrasya Film Festivali". Şu etkinlik bile Türkiye'nin hangi stratejik konumda bulunduğunu tek başına göstermekte. Antalya Film Festivali'nde Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması, Ulusal Belgesel Film Yarışması, Ulusal Kısa Film yarışmasıyla Yıldızların Altında ve Türk Sinema Tarihinden Seçmeler şeklinde faaliyetler oldu. 1. Avrasya Film Festivali çerçevesindeyse yine uzun metrajlı film yarışması başta olmak üzere Avrupa, Asya, İpekyolu Filmleri gibi başlıklarla bir çok gösteriler beyaz perdeye geldi. Yerlilerde olduğu gibi yabancılarda da Kore'ye varıncaya kadar filmler, yönetmenler takdire layık bulundular. Türk Sinemasına ömür harcamış hayatta olan ve olmayan sinemacılara vefa gösterildi. Zaten ödül alanların bencillik göstermeyip ustalarına teşekkür etmeleri çok insanî bir davranıştı. Bütün bu olanların içinde bizim en fazla dikkatimizi çeken kısa metrajlılar oldu. Bunların yönetmenleri 20'li yaşlarında gençler. Bu gençler, aynı zamanda mektepli. Bu genç imzaları, yarınki Türk sinemasının dünya devleri olarak görmek istiyoruz.. '90'lı yıllardaki 5-10 saniyelik reklam filmleri, kısa zaman sonra uzun metrajdaki iddialarımızın habercisiydi. Nitekim 2000'li yılların başında uzun metrajda dünya sinemasıyla yarıştık, zaman zaman onları gişe rekorlarıyla arkada bıraktık. TV'lerin akşam yayınlarında yabancı diziler, yerli diziler karşısında tutunamıyor. Bu genç yönetmenlerle onları takip edecek kardeşlerinin bayrağı daha yukarılara taşıyacaklarına inanmak istiyoruz. 7. Sanatta da dünyadaki yerimiz alacağız. Kaçınılmaz şart sinemada inanç, tarih, gelenek ve benzeri yerli değerlere bağlılıktır. Ulu bir gövdeden çıkılırsa evrensele ulaşmak, göğü kuşatmak mümkün olur. Onlardan bir örnek vermek gerekirse. Gencecik bir kız. Giyim kuşamıyla sokakta görseniz nakledeceğimiz duyarlıkta olduğuna ihtimal vermezsiniz. Zarfın aldattığı bir geçiş dönemindeyiz. Melis Birder, 38 dakikalık filmiyle "Onuncu Gezegen/Bağdat'ta Yek Başına" filmiyle savaş şartlarında hayatını idame ettirmek zorunda kalmış Kevkeb adındaki bir genç kadının Bağdat'ta her gün yaşadığı korku, sevinç ve ümitlerden örülü trajik portresini anlatmakta.
.
Viyana aşıldı, 3 Ekim tarih oldu
4 Ekim 2005 01:00
AB'ye müracaatımız 2004'te 41 yılı buluyordu. 41, daha doğrusu ilk müracaatımız olan 1959'u esas alırsak 45 yıl olmuştu. Yarım asra yakın zamandır AET, AT ve sonunda AB adını alan birlikle temas halindeyiz. Böylesine bir süreçten sonra geçen sene 17 Aralıkta müzakere tarihi almamız büyük sevinç vesilesi olmuştu. Arka arkaya gelen krizler, meydana gelen depremlerden bunalan millet kendine geldi. O günden bu yana 3 Ekim 2005 bekleniyordu. Fakat 2/3 Ekim tarihleri arası gece ve gündüz çok uzadı. Viyana sancısı yaşanıyordu. 17 Aralıktaki sevinç, her ân hüsrana dönebilirdi Gözler, dikkatler, pazar akşamı Lüksemburg'daydı. AB Bakanları, bu küçük memlekette önce akşam yemeği yiyecek, sonra müzakere çerçevesini konuşacaktı. Avusturya, diğer 24 devlete verebileceği kadar sıkıntı verdi. Herhalde dışişleri bakanları yediklerinden de bir şey anlamadılar. Ortada tuhaf bir manzara vardı. 24 ülke orta çapta bir devlet olan Avusturya'yı ikna edemiyordu. Uzunca süre her şey sisler gerisinde kaldı. Türkiye'de halkın ümitleri tükenmek üzereydi. Akıllara şüpheler yığılmaya başlamıştı: Avusturya, Hırvatistan'ı bahane ediyordu. Yoksa diğer 24 devlet de Avusturya'yı mı bahane etmekteydi? Viyana üçüncü kere bize yaptığını yapacak gibiydi. Tarihin ve talihin aleyhimize dönmesi Viyana önlerinden boynu bükük dönmemizden olmuştu. Şimdi o tarih ve talih tersine çevrilecekti. Yiğit düştüğü yerden kalkar. Türkiye, eteklerine düştüğü Viyana kalesinden zirveye tekrar Viyana üzerinden çıkacaktı. Avusturya da bunu seziyordu. AB'ye giriş kapısını açacak müzakerelerin başlamasını Viyana'nın rövanşı gibi telakki etti. Onun için inatla direndi. Tek başına 24 devlete kafa tuttu. Fakat sonunda kerhen de olsa kabul etti. Türkiye, 42 yıl veya diğer hesapla 46 yıl sonra müzakere tarihini aldı. Tabii ki önceki iktidarların da hak ve emekleri var ama bu zaferin altındaki imza AK Parti iktidarına aittir. İktidar ilk günden son dakikaya kadar işi gayet ciddi tuttu. Başbakanın pazar günü Kızılcahamam'da yaptığı konuşma Avrupa'nın kulaklarına küpe oldu. Türkiye'nin girmesiyle ya medeniyetler buluşacak veya AB ilelebet Hristiyan kulübü olarak kalacaktı. Türkiye'nin AB'ye girmemesinin ne demek olduğunu dönem başkanı İngiltere iyi kavradı. Türkiye kaybedilirse İslam âlemi, Kafkaslar, Orta Asya da kaybedilecekti. Halbuki birliğe girdiğimizde Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın dediği gibi AB küresel bir güç olacaktı. Türkiye'nin AB'ye dahil olmasıyla Avrupa, Amerika ve Pasifik arasında sıkışıp kalmayacaktı. Tarih sancılı doğdu. Önemli olan sancılı değil, sağlıklı doğumdu. Doğum sağlamdır. Sağduyu galip gelmiştir. Ülkemiz için hayırlı, AB için de geçmiş olsun. Orta çaplı bir Avusturya AB'ye kök söktürdü. Onun istediği gibi bir netice çıksaydı AB beş paralık olurdu. Bütçesiz, anayasasız bir AB bir de istikbalsiz kalacaktı. Türkiye artık Avrupa'nın istikbalidir. Çerçeve Belgesi, 3 Ekim'de tam gününde çıktı. Belgede imtiyazlı ortaklık gibi bir söz dahi yok. Ankara'nın hiçbir değişikliği kabul etmemesi vakar ve kararlılık ifadesidir. Hazmetme kapasitesi ise bizim meselemiz değil, teknik bir cümle. Direnen Viyana bu defa aşıldı, 3 Ekim tarih oldu. Şimdi hedef tam üyelik. 2015 tam üyeliği kazanma tarihimiz olmalı, buna kilitlenmeliyiz. Bu nihai zafer kuvvetli, istikrarlı, uzun ömürlü iktidarlarla olur. Türkiye o tarihe kadar iktidar değiştirmeyi aklından geçirmemelidir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, dışişleri bakanı Abdullah Gül ve hariciye kadrolarımız, 3 Ekim zaferi için çok koşturdular, bu sebeple tebrike layıklar. Şimdi koşma sırası Baş Müzakereci Ali Babacan ve ekibinde. Müzakereler daha az çetin olmayacak. Herkes iyi hazırlansın
.
Bu hükümet iki dönem daha lâzım
5 Ekim 2005 01:00
Milletimizin 3 günden beri başının daha dik, kendine güveninin daha fazla olduğunu hissediyoruz. Zira aslan gibi bir hükümetimiz var... Tenkide gelince yapılsın, eksikler dile gelsin..Sıra takdire gelince çekingen davranılsın. Neden? Şunu-bunu derler... Kim ne derse desin. Allah, ömür verirse gelecek yıl sütun sahibi olmamızın 30. yılını idrak edeceğiz. Yazdıklarımız da konuştuklarımız da ortada. Bu zaman zarfında inanmadığımız hiç bir fikre imza atmadık, doğru bildiğimizi de ortaya koymaktan çekinmedik. Bu prensipten hareketle söylüyoruz. Aslan gibi bir hükümetimiz var... Niçin gösterilen bir muvaffakiyeti takdir etmeyelim? Tersine, başarıları takdir edelim ki hayırlar, güzellikler artsın. Dile kolay... Sene 1959, Adnan Menderes hükümeti, Avrupa Ekonomik Topluluğu için müracaat ediyor. Sene 2002, AK Parti, iktidara geldiğinde mesele 43 yıldır gündemde, sürüncemede. Bu zaman zarfında 3 müsbet, 1 menfi olay cereyan etmiş. 1962'de toplulukla Ankara Sözleşmesini imzaladık. "42 Yıl" denmesi bundan dolayı. 1987'de Turgut Özal, vatandaşlara doğrudan doğruya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine müracaat hakkı getirdi. Gerçi AİHM, bizatihi AB kurumu değil ama AB'yi teşkil eden Avrupa'nın en etkili hukuki kuruluşu, Avrupa Konseyi'ne bağlı. Diğer müsbet gelişme 1995'teki Gümrük Birliği Andlaşması. Menfi olana gelince...O gün, ismi AT olan AB'nin "gelin Yunanistan'la beraber sizi de birliğe alalım" davetinin reddedilmesidir. Devrin başbakanı Bülent Ecevit, "onlar ortak, biz pazar olacağız" kaygısıyla bu daveti geri çevirmişti. Nereden bakarsak bakalım... Uzun bir hikâye, kaç hükümet, kaç dışişleri bakanı, kaç başbakan, kaç cumhurbaşkanı geçti. Bu zaman zarfında 3-4 darbe, 4 ekonomik kriz yaşandı. 70 sente muhtaç günlerden, bir dilim ekmeğe muhtaç kriz ortamlarından geçildi. Kaderin cilvesine bakınız. 4 Ekimde, bizim müzakerelere başlama kararı verdiğimiz günün sabahında 28 Şubatın başbakanlarından biri Yüce Divandaydı. İşte o zamanlardan müzakere yapmaya karar vermiş bir Türkiye'ye... Evet, müzakere tarihi almadık. Müzakere yapmaya karar verdik. Son söz Ankara'da söylendi. Kabul eden biz olduk, hükümetimiz oldu. Bütün diplomatik görüşmeler, siyasi temaslar, konuşmalar, tartışmalar hepsi şahsiyetli bir üslupla yapıldı. Milletimizin vakarı hakkıyla temsil edildi. Teklifler karşısındaki tavır net gösterildi "hiç bir değişikliği kabul etmeyiz". Bundan dolayı imtiyazlı ortaklık dayatması, artık küf kokan Ermeni iddiaları, Rum kurnazlığı ne varsa hepsi bu kararlılığımız önünde yok oldu. En güzel netice alınmıştır. Dün de dediğimiz gibi Türkiye, Avrupa'nın istikbalidir. Viyana'ya giderken de asmaya-kesmeye gitmiyorduk. Yine istikbali olacaktık. Macaristan ve Polonya'nın AB'ye girmemizi hararetle desteklemeleri bu tezimizin isbatıdır. Tam üye olmamızla iki ayrı dünya, iki medeniyet buluşacak, kültürler, renkler ve hayatlar zenginleşecektir. Ali Babacan'ın o efendi haliyle tam üyelik müzakerelerini çok iyi götüreceğine inanıyoruz. Lakin ortada çetin bir süreç var. Bu itibarla Abdullah Gül'ün Lüksemburg'da dediğini iyi anlamak lazım: "Bundan sonra her bakanın ilk işi AB müzakereleridir". 3 Ekim ikbalden idbara düşmüş bir milletin yeniden doğrulma tarihinin başlangıcıdır. Meseleyi iyi okumak lazım. 3 Kasım-3 Ekim sürecinde ülkeye önemli başarılar kazandıran bu hükümetin devam etmesi lazım. Güzel bir atasözü vardır... -Dere geçerken at değiştirilmez, der. Tam üyeliği kadar Recep Tayyip Erdoğan hükümetlerinin devam etmesinde zaruret görüyoruz. 2007'de seçim yapılacak. 2012'de yine seçim olacak. Bu iki seçimde de AK Parti'nin iktidarda kalması gerekiyor. O halde vazgeçilmez hayalimizi tekrarlayalım: Büyük konuşmak ne haddimize fakat büyük düşünmek görevimiz: -2005 Avrupa Birliği tam üyeliğinin kazanılması -2023 İstanbul'un AB'nin başkenti olması. -2071 yılının 26 Ağustos Cuma günü tekrar cihan devleti, süper güç olduğumuzun dünyaya ilânı.
.
Aydın şaşkınlığı
6 Ekim 2005 01:00
Bizim aydınımız ne yazık ki halktan hep uzakta oldu. Halka, halkın değerlerine tepeden bakmak aydın olmak sanıldı. Bu aydın tipi yüzümüzü batıya döndükten sonra türedi. Tanzimat aydını da, meşrutiyet aydını da cumhuriyet aydını da günümüz aydını da büyük çoğunluğuyla başka gezegenlerin insanı. Halk bir tarafta o bir tarafta, halk neye inanıyorsa o aksi yönde. Aydın şakınlığının son örneğini 2-3 Ekim günlerinde bir komedi seyreder gibi yaşadık. Aşağılık kompleksindeki aydınımız, Avrupalıların söz, tavır, üslup ve sadakat anlayışları karşısında şaşırdı, bocaladı. Duyduklarını gördüklerini izahta zorlandı. Sonunda şu hükme vardı. "Biz Avrupalı gibiydik, onlar bizim gibiydi". Bravo, deha çapında bir tesbit. İşte aydınımızın kıymet hükmü. Şu sözün sakatlığına bakınız. Düzeltilmesi mümkün değil. Oldum olası biz böyleyiz Avrupalı da öyle, fakat aydın denen o azınlık bunu yeni keşfediyor...Yıllardır anlaşılmayan gerçek bu. Aşkın gözü kördür derler. Gerçeği görmez. Batıya körü körüne meftun aydınımız birden şoke oldu. Zira onun gözünde Avrupalı hata yapmaz, yalan söylemez. Lafı eğip bükmez, ne kadar iyi haslet varsa hepsine malik, ne kadar kötü huy varsa hepsinden münezzeh. Böyle inandığı için müzakere alma mücadelesinde Avrupalı siyasetçilerin yaptıklarını bir anlık farz etti. Onun için biz-onlar kıyaslamasını yapmakta. Halbuki herkes kendi köklerine bağlı. Herkes kendi menfaatlerini ön planda tutmakta. Bu sebeple de ne lazımsa yapılıyor. AB'ye daha girmeden faydaları görünmeye başladı. Aydın cakasındaki adamlarımız, lisan bilmesine, dünyayı takip etmesine rağmen kimseyi tanıyamamış. Çünkü peşin hayranlık içinde. Peşin karalama olmasın, fakat peşin hayranlık da olmasın, genelleme hiç yapılmasın. Batı iyi, doğu kötü. Böyle hakikat olur mu? Ne var ki 1.5 asırdır işlenen bu fikir. Beyinler bununla yıkandı. Sonunda da ortaya çeyrek bilemediniz yarım aydınlar çıktı. Bir zamanlar yabancı hayranı monşerler vardı. O günlerde münevver denirdi. Demek ki kelimeler önemli değil.Temsil kabiliyet ve kapasiteleri önemli. Münevver, aydın, entellektüel... Veya başka bir şey. Mesela akademisyen, mesela gazeteci, vs... hangi millette o milletin nimetleriyle yetişip de küfranı nimet eden sorumlu sorumsuzlar vardır? "Onlar bizim gibiydi, biz onlar gibiydik", abes cümlesi, yer altı ve yer üstündekileriyle birlikte bir millete hakarettir. Aydınımız şu günden tezi yok kendini sorgulamalı. Zaten AB'nin büyük faydalarından biri bu olacak. Efsane bitecek, büyü bozulacak. Küçüklük, aşağılık kompleksindeki yarım-yamalak aydınlar uyur gezerlikten kurtulacaklar. Türk aydını, kendi ülkesini, milletini, medeniyetini... Ve dolayısıyla kendini bulacak. Yaptığı haksızlığı fark edecek, yersiz hayranlığına hayıflanacak.
.
Irak'ta ramazan
7 Ekim 2005 01:00
İnsanın bir şeyi kanıksaması kadar kötü ne olabilir? Kanıksamak, umursamaz olmak demek. Hadise, ilk vuku bulduğunda dehşete düşüyorsunuz, fakat durmayıp devam ediyor. O devam ettikçe hassasiyetiniz köreliyor. Bir gün geliyor ki aynı hadiseyi duymuyor ve görmüyorsunuz. Bugün, dünya, Irak'a karşı bu vaziyette, orada yaşananları duymuyor ve görmüyor. Oysa işgal devam ediyor. 1 Damla petrol, 1 damla kandan daha değerli. Bir ülkenin refahının devamı için bir başka ülkenin geleceği kararmakta. Zayıf ülkenin petrol yataklarına oturmak niyetiyle bir bahaneyle orası işgal ediliyor, halk birbirne düşürülüyor, silahlar, bombalar, eylemler durmuyor. Şüphesiz ki Iraklı da insan. Iraklı çocuklar da diğer dünya çocukları gibi günahsız. Iraklı kadınlar da ana. Iraklı kızların da namusu var. İşte mübarek ramazan ayındayız. "İslâm âlemi" oruçlu. Zengin iftar sofraları pür neş'e beş yıldızlı otelleri renklendiriyor. Ne var ki acı gerçekler de duyan kalbleri burkuyor, yer kürenin neresinde kan varsa Müslüman kanı akmakta, yer kürenin neresinde işgal varsa İslam memleketi işgal altında, yer kürenin neresinde fakirlik varsa Müslümanlar fakir, yer kürenin neresinde, açlık varsa Müslümanlar aç. İslâm âlemi, bu manzarada kutsal ayı yaşamakta. İslam âleminde İslâm ahlakının reddetiği "gemisini kurtaran kaptan" bencilliği iliklere işlemiş. Bu yüzden Irak kanıksandı, artık görülmüyor. Irak halkı, iki ateş arasında, işgalcilerden zarar gördüğü gibi bombalı eylemlerinden de zarar görmekte. -Ne yapılabilir, ne yapmalı? İşte bütün mesele bu soruyu sormakta. Şu kadar İslam memleketi var. Bu memleketler, en azından şu 3 ay için ateşkesi temin edebilirlerdi, kimsenin hatırına bile gelmedi, öyle bir derdi olmadı. İki ay geçti gitti. Hiç olmazsa Ramazan ayında, bundan sonra, bayramdan evvel kan dursun, dehşet dinsin. Devri cahilliyede bile haram aylara hürmeten savaş yapılmazdı. İslam Konferansı Teşkilatı , kendisine üye devletleri Birleşmiş Milletler nezdinde harekete geçirerek ateş kes için ne lazımsa yapmalıdır. Yıllardır işgal yaşayan, sürekli kayıp veren Irak halkı birazcık nefes alabilmeli. Ölü vermeyen sakatı olmayan bir Irak evi mevcut mu acaba? Irak Müslümanlarının da endişesizce sahura kalkmaya, oruç tutmaya, camiye gitmeye, iftar açmaya, yolda yürümeye, alış-veriş yapmaya hakları yok mu? Bunu her Müslüman ve her yetki sahibi kendine sormalı. Iraklı da insan, o da insan haklarına sahip. İslam Konferansı Teşkilatı kendiliğinden harekete geçmezse Türkiye, teşvik etmeli, öncülük yapmalıdır. Veya Türkiye, doğrudan Beyaz Saray'la temas kurarak ateşkes ilân ettirmelidir. Bu bir şeref olur. AB Müzakerelerinin başlamasıyla itibarı artan Türkiye'nin barış mimarlığı ile o itibar katlanacaktır. Neme lazımcılığın yerini "din kardeşimin derdi benim derdimdir" fedakârlığı almalı. Vicdanlarda bu hassasiyet yer etmelidir. Eğer bir sebeple ateşkes ilân edilirse barışın devamı gelebilir. Ramazan ve bayram bunun için en güzel fırsat
.
İnsan hayatı üzerinden para kazanmak
11 Ekim 2005 01:00
İnsan yaşadığı sürece para kazanmak zorunda. Bazı çalışanlar maaşlıdır, bazısı serbest iş yapar. İnsanın para kazanmasından daha tabii bir şey olamaz. En meşru haklarından biridir. Hatta para kazanması değil kazanmaması kınanacak bir haldir. Bir şartla, kazancın meşru olması kaydıyla. Bir deprem daha yüreklerimizi dağladı. Bir ramazan günü Pakistan perişan oldu. 40 bin ölü 60 bin yaralı var. Şimdilik 100 bin insan. En fazla kayıp Keşmir bölgesinin merkezi Muzafferâbâd'da. 2.5 milyon kişi de evsiz. Herkesce malum olan bu bilgilerle yazımızın ilk paragrafının, para kazanmanın alakası ne? Pakistan'da deprem olduğunu ilk defa yabancı bir tv kanalında gördük. Felaketi öğrenince aklımıza hemen müteahhit hatası geldi. Çünkü orası da bir doğu ülkesi. Her doğu ülkesinde olduğu gibi meslek hileleri şüphesiz ki Pakistan'da da yaygındır. Tahminimiz doğru çıktı. Depreme, zelzeleye dair bir çok teknik tafsilat verilmekte. Hindistan kıtası Asya'nın altına kıvrılmak istiyor, katmanlar çarpışıyormuş gibi. Bu tesbitleri yapan deprem profesörleri buna rağmen deperemin sağlam binayı değil inşaat kusuru ihtiva eden dayanıksız binayı yıktığını dile getirmekte ve müteahhitleri suçlamaktalar. Aslında hata değil, cinayet. İnsanın yaşadığı mekânlarda malzeme hırsızlığı yapılır mı? Doğu ülkeleri bu alanda esef edilecek bir ahlaki çöküş içinde. Rüşvet, hırsızlıklara, hilelere hatalara kapı açmakta, göz yummakta. Malzemeden çalmanın sebebi rüşvet. Depremin sebebi hırsızlık. Elbette dürüst, namuslu, çalışkan müteahhitlere bir sözümüz yok. Nitekim Marmara depereminin de faciayla sonuçlanması aynı sebeptendir. Halbuki Türkiye'nin lokomotif sektörü inşaatçılık. Dünyaya açıldığımız esas sektörlerden biri. Bunlar doğru. Ne varki bu depremler de doğru. Evet, 7.6 yüksek bir yer kıpraşması. Peki, aynı veya daha şiddetli deprem Japonya'da olunca neden bina yalnızca küçük hasar görüyor, kimsenin burnu kanamıyor? Kalkınmış, gelişmiş ülkelerde insan daha kıymetli. Aynen böyle. Geri kalmış veya kalkınmakta olan memleketlerde sadece iş gücü değil bizatihi insan ucuz. Bu yerlerde deprem, binalardan evvel vicdanlarda olmuş. Para hırsıyla çalışan müteahhit karton gibi inşaatları yapıp çatıp teslim etmekte. Sonra da karşımızdaki felaketler meydana gelmekte. İnsan hayatını hiçe sayan bu kimseleri hangi canlı sınıfına dahil etmeli. İşte son örnekteki acıları içindeyiz. Okullar yerle bir. Pakistan, bir neslini diyelim ki bin tane müteahhidin sorumsuzluğuna teslim etti. Kaç kişilerse o müteahhitlerin insan hayatını hiçe sayarak para kazanma ihtirası gencecik ömürleri bitirdi.. Eğer vicdanlardaki deprem durmazsa bu felaketler bitmez. Onun için herkesten evvel müteahhitlik meslek odaları harekete geçmeli, meslek ayıklanmalıdır. Nerede? Bütün doğuda, İslam âleminde. İslamiyet neyi emrediyorsa bazı Müslümanlar, nedense tam aksini işlemekte. Pakistan depremi üzerine ilk dakikadan itibaren Türk Hükümeti, TSK, Türk Kızılayı takdire şayan bir gayret sergilediler. Kızılay, iyi bir temsil kabiliyeti ortaya koymakta. İran'ın geçiş iznini 10 saat geciktirmesine rağmen Kızılay Pakistan'a ulaşan ilk yabancı yardım ekibi oldu. Keza gönüllü kuruluşlarımız da iş başındalar. Pakistan, ivazsız ve tavizsiz dosttur. Bu kardeşlerimiz her zaman yanımızdalar. Şimdi sıra bizde, ya 28 68'le SMS yollayarak veya Kızılay'ın bütün bankalardaki 28 68 Nolu hesabına para yatırarak müteahhitzede Pakistanlılara yardımcı olmalıyız. Dostluk, kardeşlik, insanlık bunu emretmekte.Tafsilatı www.kizilay.org.tr adresinden alabilirsiniz.
.
Sen yazmaya mecburdun
12 Ekim 2005 01:00
Attila İlhan'ı da kaybettik, Attila İlhan da terki dünya eyledi. Yazar, fikir adamı, romancı, senarist, gazeteci ve şair. Bilhassa şair, aşkı mısralaştıran delikanlı. Yazmaya adanmış bir ömür. Şair öldüğünde 80 yaşındaydı. 80 yılın en az 50 yılını düşünmekle, duymakla, yazmakla doldurmuş bir insan. Bu uğurda yaşanan 141'ler, şimdi bilmeyenler 141 de ne? diyebilirler. Eski Ceza kanununun 141, 142 ve 163. Maddeleri vardı. İlk ikisiyle sol, sonuncuyla sağ cezalandırılırdı. Onun için daha gencecik yaşında hapisle tanıştı. Gencecik yaşında hapishane duvarlarını çiziştiren o Attila İlhan, dün ölümüyle birinci haberdi. Ölüm tabii ki hüzün verir. Fakat bir şairin, yazarın ölümünün birinci haber olması ülkemiz adına sevindirici. Attila İlhan'ın ölümü sanki bir üçgenin eksik tarafını tamamladı. Tüyap'ta kitap fuarı devam ediyor. O devam ederken gündemde bir tartışma yaşanıyor, Orhan Pamuk. AB genişleme komiseri Olli Rhen, Pamuk'u evinde ziyaret ediyor. Bu arada Orhan Pamuk'un nobele adaylığı nobel komitesinde tartışma konusu oluyor. Bunlar gündemdeyken de Attila İlhan vefat ediyor. Tüyap'ı uzak bulabilirsiniz. Orhan Pamuk'u sevmeyebilirsiniz. Attila İlhan'la alakanız olmayabilir. Lakin saydıklarımız, benzerleriyle birlikte bu memleketin zenginlikleri. Biri etkinlik olarak, diğerleri yazarlar olarak. Değerli olan bu ülkenin ve bu ülkenin yazarlarının, düşünen adamlarının olması. Ondan daha değerlisi ise kalemini namusluca kullanan aydınların mevcudiyeti. İnsanların fikrinden korkmayınız. Namuslu mu değil mi ona bakınız. Ve insanlara yanlışlarını düzeltme fırsatı veriniz. Fuarlarla, dâvâlarla, ölümlerle edebiyatçılar, romancılar, fikir adamları da artık konuşuluyor. Attila İlhan, ilk haber olmakla Yunus'tan beri süre gelen bir geleneği sanki bitirdi. Bir garip ölmedi, ölümü üç günden sonra duyulmadı. Attila İlhan şüphesiz ki şair. Şüphesiz ki deneme yazarı. Şüphesiz ki fikir adamı. Kendi iddiasına göre de bir Marksist... Saplantıları var. Ancak görüşleri kendine ait. Hatası da şerefi de. Televizyon sohbetleri müthişti. Bir Türkiye sevdalısıydı. Hem Marksist, hem Türkiye sevdalısı. Attila İlhan ideolojik kalıpları aşıyordu. Arı dil ırkçılığına kapalı Türkçesiyle cildlerce eser verdi. Garipliğe bakınız ki üniversiteyi terk etti, ama üniversite hocaları kendisiyle mülakat yaptı. Kalem tabii ki akademik unvandan üstündür. Şair, meşhur şiirinde "ben sana mecburum" der. O aslında yazmaya mecburdu. Söyleyecek sözü olan yazmaya mecburdur. Attila İlhan'ın söyleyecek sözü vardı. Çünkü tefekkür ediyor, sebepleri tahlil ediyor, sebep, sonuç arasında illiyet bağı kuruyordu. Ân gelir, herkes ölür, Attila İlhan da ölür. İnsan ölmeye de mecburdur. ........ Son umut kırılmıştır kaf dağı'nın ardındaki ne selam artık ne sabah kimseler bilmez nerdeler namlı masal sevdalıları evvel zaman içinde kalbur saman ölür kubbelerde uğuldar bâkî çeşmelerden akar sinan an gelir -lâ ilâhe illallah- kanunî süleyman ölür görünmez bir mezarlıktır zaman şairler dolaşır saf saf tenhalarında şiir söyleyerek kim duysa / korkudan ölür -tahrip gücü yüksek- saatlı bir bombadır patlar an gelir Attila İlhan ölür
.
Sermaye ırkçılığı
13 Ekim 2005 01:00
Türkiye, Turgut Özal zamanında bir dönem Arap turist akınına uğradı. Ne var ki toplumun bir kesiminde cahilce bir anlayış devam etmekteydi. Emperyalizm, imparatorluğu parçalamakla kalmamış "ileride ne olur ne olmaz" düşüncesiyle aynı çatının eski mensuplarını birbiri aleyhine de çevirebilmişti. Bu bir kesim, oldum olası Arapları küçük gördü. Hatta bununla kalmadı, gelen Arap turistlere karşı hile yapılmaya başlandı. Evler bir kaç kat fazlasına kiraya veriliyordu. Taksiye bindiklerinde bire beş para alınıyordu vs. Sonunda bu düzenbazlığı anladılar ve gittiler. Şimdi yalnızca Yalova Termal'de görülüyorlar. Halbuki bir ânda muazzam bir akın olmuştu. Diğer turistlerin aksine Araplar layıkıyla para harcıyorlardı. Şimdi Başbakan Tayyip Erdoğan'ın gayretleriyle bir Yahudi bir de Arap müteşebbis Türkiye'ye geldi. Yahudi, Sami Ofer, Galata Port'u inşa edecek. Dubai Veliahd Prensi Şeyh M. bin Raşid el Mahdum ise bir çok dev projeleri hayata geçirecek. Muhalefet, Sami Ofer Yahudi, Raşid el Mahdum ise "şeyh" olduğu için huzursuzluk çıkartmakta. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Dubai'ye gittiğinde Deniz Baykal, Ankara'dan seslendi "ne işin var orada?!!" Allah Allah. Orası burası var mı? Türkiye bütçesi açık vermekte. Bunun tek çaresi yabancı sermaye gelmesi. Nitekim kısa süre sonra Veliadh, Türkiye'ye geldi. Bir misafirin ramazan ayında Müslüman bir memlekete iftarlık hediye olarak hurma getirmesi dahi bizim aklı evveller tarafından istihza mevzuu yapıldı. Fakat o 5 milyar dolarlık yatırım yapıyor. Çünkü Raşid bin el Mahdum, Sultanahmet Camiinde Recep Tayyip Erdoğan'la teravih namazını kılarken şüphesiz ki aynı zamanda bir hasretin bitmiş olma ânının zevki içindeydi. 5 milyar dolar iki tane Erdemir yapar. Erdemir veya diğerlerinin yerli sermayeye satılması bir şey değil. İçerdeki para el değiştiriyor. Mühim olan dışardan para gelmesi. İspanya, Yunanistan veya ABD, ülkesine 5 milyar dolarlık yatırım yapan müteşebbisin heykelini dikerler. Bizde ise hakîkaten sermaye ırkçılığı yapılmakta. Ofer Yahudiymiş. ırkından bize ne? Öyleyse Vakko ve Alarko'yu İsrail'e yollayalım! Raşid bin el Mahdum'u ise tarikat şeyhi zannetmekteler. Onun için laikliğe vs. vurgu yapılma tuhaflığına düşülmekte. Hiç alakası yok. O bir unvan, sıfat. Buna rağmen CHP genel başkanı, başbakanı yüce divan aday adayı gösteriyor. Şu muhalefet midir? "Seçime gideceksin, oradan da gideceksin, yüce divana da gideceksin!!!" Neyse ki idamlar kaldırılmıştı. Onun için Tayyip Bey şükretsin. Kalkmamış olsaydı sözün devamında "... ipe de gideceksin!!!" denebilirdi. Irkçlığın bildiğimiz şekli, insanlığı II. Cihan Harbi denen bir felakete sürükleyerek dünyayı büyük ölçüde yoksulluğa düşürdü. Dilde ırkçılık Türkçe'yi fakirleştirdi. Şimdi de sermayede ırkçılık yapılarak geri kalmışlık zincirlerini koparmamıza mani olunuyor. Ne yapmalı, hükümet, başbakan nasıl davransın? Asla polemiğe meydan vermesinler, tartışmaya girmesinler. Yabancı sermaye iki gün dinler üçüncü gün geldiği gibi gider. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın muhalefete cevap vermesini doğru bulmuyoruz. Sözlü kavgalar, sonunda sokak kavgalarını getiriyor. O manzaralardan çok çektik. Öylece 70 sente muhtaç olmuştuk. Hükümet doğru yoldadır. Arkasındaki millet desteği 3 Ekimden sonra artarak devam ediyor. Bugün seçim olsa AK Parti 400'ü aşar. Onun için şüphe, tereddüde düşmeden yola devam... Bazen sükût en iyi cavaptır.
.
Muhalefet yapmak
14 Ekim 2005 01:00
Meşhur sözdür, "iktidar, her ülkede bulunur, muhalefetse demokrasilerde olur". Muhalefet, demokratik siyasi hayatın olmazsa olmaz şartıdır. Aksi tek parti diktatörlüğü olur. Devletin yapısı ister meşrutiyet olsun isterse cumhuriyet fark etmez. Muhalefetin de unsurları var, evvela muhalefet iktidarda olmayan siyasi partiler şeklinde telakki ediliyordu. Demokratik hayat, iş hayatı, hürriyetler geliştikçe muhalefet zenginleşti. Artık bütün dünyada medya, entelektüeller, sendikalar, sivil toplum kuruluşları hatta sermaye de bir muhalefet. Buna rağmen muhalefet fonksiyonu iktidarda olmayan siyasi partilerdedir, bu vazife onlara ait, "muhalefet" denince onlar anlaşılır. Diğerleri daha ziyade kendi alanlarında söz söyleyen, bir probleme dair görüş beyan eden unsurlar. Muhalefet partileri "meclis içi" ve "meclis dışı" diye ikiye ayrılmakta. Meclise girmiş partiler de ana muhalefet olan ve olmayanlar şeklinde ayrılıyor. Şu gün Türkiye'de hakkıyla, layıkıyla muhalefet var mı, yapılmakta mı? Buna evet denmesi zor. Dünyada köprülerin altından çok sular aktı. Zihniyetler, anlayışlar değişti. İktidar etme, yönetme şekillerinde farklılıklar oldu. Türkiye için konuşursak iktidar çağa daha fazla entegre oldu. Aynı tekamülü, ilerlemeyi, esnekliği muhalefette göremiyoruz. Muhalefetimiz bugün de yarım asır öncesinin tutumunda. Muhalefet, artık sadece kınamak, bağırmak-çağırmak, kuru-sıkı tehdit etmek, öfkelenmek, hamaset sergilemek, polemiğe girişmek değil. Yarım asır evvel bunlar alkış toplamış, taraftar bulmuştur. O zamanlar demokratik hayatımız yeni seçmen tecrübesizdi. Bugün öyle mi? Seçmen dünyayı tanır oldu. Hele okumuş-yazmış yeni nesiller boş lafa kulak asmıyor. Boyun damarlarını şişiren, ağzı köpürten alnı terleten parlak nutuklar devri bitmiş, particiliği mutaassıp taraftarlık şeklinde devam ettiren insanlar kalmamıştır. Kimin ne ürettiğine bakılıyor. Teklif ne, üretilen fikir nerede aranan bunlar. Muhalefet denetleme kurumudur. Eksiği, hatayı, tehlikeliyi görüp haber verecek, fakat aynı zamanda kendi tekliflerini de ortaya koyacaktır. Artık teklif üreten, proje geliştiren parti rağbet görecektir. Her parti iktidar adayıdır. Her partinin iktidar yolunda ülkenin iç-dış sosyal ekonomik, eğitim.yüzlerce meselesine dair teklifler üretmesi, dosyalar hazırlaması, projelerini toplumla paylaşması gerekir. Yoksa modası geçmiş, asarım-keserim üsluplarıyla bir yere varılmaz. Muhalefet takdir de edebilmeli. Bir iktidarın bütün icraatları yanlış olamaz. Bu sebeple muhalefet takdir edilecek yerde bu cesareti gösterebilmeli. Takdir edilecek yerde bu takdir esirgenmezse muhalefet yapıldığı zaman denilenler daha fazla ciddiye alınır. Meclis içi ve meclis dışı bir çok muhalefet partimiz var. Değişen zamanı, gelen yeni nesilleri, dünya ile bütünleşmeyi görerek yeni muhalefet üslupları geliştiren partiler başarılı olacaktır. Kısacası hırçın değil, sağduyuya dayalı muhalefet lazım
.
Yom kippur, ruhban okulu vs...
17 Ekim 2005 01:00
Sevgili Peygamberimizin -aleyhisselam- seriye tabir edilen ilk askeri birliği uğurlarken onlara şu emri verdiklerini daha evvel birkaç kere yazmıştık: -Gittiğiniz yerlerde kadınlara, çocuklara, yaşlılara, din adamlarına ilişmeyeceksiniz!.. Savaşta bile onlara dokunulmuyor. Türklerin asırlar boyu uyguladığı İslam hukukunda tam bir dini hürriyet vardır. Hal böyle iken bugün birkaç Yahudi'nin kendi dini bayramında dükkânını kapatması günün haberi haline gelebiliyor. "Yom Kippur" diye bir ismi duymamıştık. Şimdi ise manşetlerde. Yom Kippur, Yahudilerin af olduklarına inandıkları kutsal günleriymiş. Bu günlerde yemez-içmez, nefslerini bazı isteklerden alı koyarlarmış. Bundan dolayı da o günlerde çalışmazlarmış. Bu tarih 13 Ekime tesadüf etmekteymiş. 13 Ekim günü bazı alışveriş merkezlerindeki bazı mağazalar, "dini tatil münasebetiyle kapalı" olduklarını yazmışlar. Dikkatler bundan sonra çekildi. Haberler bu yüzden yapıldı. Halbuki bu mağaza yetkilileri yaptıkları açıklamalarda hadisenin yıllardır süregeldiğini söylediler. Ancak bir küçük fark var. Sözcüler, o farkı dile getirmemişler. Geçmiş yıllarda bu ilânlar mağaza vitrinlerine asılmıyor, belki ticaret yaptıkları merkezlerin yönetim birimlerine haber veriyorlardı. Peki bu yıl neden aleniyete döktüler? Sebep belli AB ile müzakerelerin başlaması. Bu bizim ayıbımızdır. Yahudi, Rum Ermeni vs. bir avuç azınlığımız var. Dinlerinin emirlerini serbestçe yaşamalılar. Bu serbestliğe kavuşmaları için AB'ye tam üyelik sürecinin başlaması şart değildi. Almanya veya bir başka dünya ülkesinde bir Türk iş adamı ramazan ve Kurban Bayramlarımızda dükkânını kapatamıyor mu? Uzun ömürlü imparatorluklar kurmamızın hikmeti adalet, dini hürriyet, insan haklarının zirvede olması ve benzeri faziletlerden ötürüdür. Vatandaş bu rahatlığı Kopenhag kriterleriyle vs. hissetmemeliydi. Elbette herkes kendi dini bayramını bütün vecibeleriyle yerine getirebilmeli. Keza şu Heybeliada Ruhban Okulu problemi. O okul bugün kurulmadı. Osmanlı Türkleri bizden daha mı az düşünceli veya vatanseverdi? Orada 5-10 Ortodoks din adamı yetişecekse bundan niçin ürkelim? AB baskı yaptıktan sonra Rumların isteklerini karşılarsak daha mı doğru olur? Aynı şekilde ekümeniklik meselesinden de çekinmemize gerek yok. Biraz İslam ve Türk tarihine eğilmeliyiz. Bir bakalım aynı mevzularda dedelerimiz neyi nasıl tatbik etmiş, kime karşı nasıl davranmışlar? Yanlış siyasetlerle avantajı dejavantaja çeviriyoruz.
.
YÖK, rektör, mahkeme ve eşitlik
18 Ekim 2005 01:00
Rektörler, yarın YÖK'te olağanüstü olarak bir araya geliyorlar. Sebep? Bir üniversite rektörünün tutuklanması. Ve mevcutlu olarak götürülürken kendisine layık olmayan biçimde davranıldığı iddiası. Bir rektör. Türkiye'nin 71 kişisinden biri. Şerefse daha ne olsun? Fakat rektörün adı büyük bir para yolsuzluğuna karıştı. Savcılık aylardır çalışmakta. Nihayetinde mahkeme tutuklamaya karar vermiş. Bu durumda ve YÖK'ün konuya dair toplanması üzerine ortaya çapraşık bir hal çıkıyor. Birincisi, Yüksek Öğretim Kurumu'nun bir mensubuna sahip çıkma keyfiyeti. İkincisi devam eden bir davada mahkemenin tesir altına alınma endişesi. Bir kimse ne kadar mümtaz bir mevkide olursa olsun, ne kadar varlıklı bulunursa bulunsun nazari olarak onun da suç işleme ihtimali vardır. Rektör, tevkif edildiğine göre demek ki önce savcı ciddi şüphelere kapılmış, sonra da hakim, savcının iddialarını yerinde görmüştür. Bilindiği gibi tutuklama mahkumiyet değildir. Sanığın kaçma veya delilleri ortadan kaldırma ihtimali varsa hakim tutuklama, tevkif talebini kabul eder. Burada da o yapılmıştır. YÖK, Her ne kadar bir meslektaşını, himaye gibi anlayışla karşılanacak bir mecburiyet içindeyse de mahkemeye tesir etmemeye de âzâmi dikkat etmelidir. Eğer her meslek odası, kuruluşu sanık mevkiindeki kendi üyesini kayırmaya kalkarsa ortada bağımsız mahkeme diye bir değer kalmaz. Bakınız şu günlerde bir deniz kuvvetleri komutanı da yargılanıyor, fakat genelkurmay toplanmadı. Eğer YÖK, sanık, mevcutlu olarak götürülürken hırpalandı da bunun peşindeyse bu hususu bilhassa dile getirmeli, o çizgiyi aşmamalıdır. Çünkü kolluk kuvvetlerinin sanığa kötü davranması da ayrıca suç. Sonunda mesele adliye ile üniversitenin kapışması da dönmemeli. Sanık ziyan görebilir. Doğrusu şudur: Kim olursa olsun herkes kanunlar önünde eşit olmalı. Tatbikat kitabı doğrulamalı.. Nitekim az evvel dediğimiz gibi şu ân eski bir kuvvet komutanı yargılanıyor, eski bir başbakan ve birkaç bakan da yargılanıyor. Onlar yargılanırken herkes susmuş mahkemenin sonucunu beklemekte. Konuşan sadece taraflar, iddia makamı, müdafaa makamı ve sanıklar. Duruşma hakimi dahi yalnızca dinliyor. Öyleyse üniversite hocaları da susmalı ve neticeyi beklemeliler. Bugün mesleki heyecanla edecekleri bazı laflar yarın kendilerini mahcup edebilir. Yarın suçluyu kayıran konumuna düşebilirler. Halbuki rektör şu ân sadece sanık. Mevzuu alevlendirmek onun için iyi değil. Bir şeyin şüyuu vukuundan beterdir. Sabredilse belki de yarın rektörün makamına döndüğü görülecektir. Böyle yapmayıp da iş ilmiye adliye çekişmesine döker, oradan da siyasi kast niyetleri aranırsa doğru hüküm engellenebilir... O zaman da ya sanık zarar görür veya cemiyet. İkisi de makbul değil.
.
Bırakınız özel okullar çoğalsın
19 Ekim 2005 01:00
Ülkemizin çapıyla özel okul sayısı ters orantılı. Bunun tarihi sebebi sermaye düşmanlığına dayanmakta. Şayet 1970'li yıllarda özel yüksek okullar kapatılmasaydı bugün özel üniversite miktarı rahatlıkla 100'ün üzerinde olurdu. O günlerde akıl almaz sloganlar söylenmekteydi. Toprak işleyenin su kullananın, gibi. Yine o günlerde Boğaz'a köprü yapılmasına ateş püskürülüyordu. Köprü düşmanlığı solculuğun vazgeçilmezlerindendi. Şu gün, gün 24 saat trafik sıkıntısı yaşayan bir İstanbul sakini bu dediklerimizi kavrayamaz. O mantık özel okulları kapattı. Veya mahkeme kararıyla kapattırdı. Kaybeden Türkiye oldu. Bir zamandır vakıf üniversiteleri o tarihi hatayı telafiye çalışıyor. Takdirle takip ediyoruz ki bazı vakıf üniversiteleri Türkiye'nin markaları arsına girmeye başladı. Ancak sayıları az. Özel okullar da öyle, onlar da az. Çünkü özel okullar ağır ekonomik külfetler altında. Halbuki ister ilköğretim-lise isterse üniversite, açılan her özel eğitim kurumu devletin sırtından yük almakta. Hükümet bir taraftan resmi okulları binası ve eğitimiyle iyileştirmeye çalışırken bir taraftan da özel okulların çoğalmasına mani olan mevzuat engellerini kaldırma çabasında. Mesela özel okullarda okuyan fakir çocukların parasını devletin karşılaması gibi. Özel okula yapılan ödemelerin vergiden düşmesi gibi. Özel okul sahipleri vergi ve sigorta benzeri yüklerin de hafifletilmesini bekliyorlar. Haklılar. İnanıyoruz ki şartlar elverdiğinde bunlar da yapılacaktır. Her iyilik bir ânda ele geçmez. Diğer taraftan resmi okul taraftarı sendikalar da günümüze gelmeliler. Doğrudur, suyu akmayan kaloriferi yanmayan okullar acı bir hakikat. Ama onlar da iyileştirilecek. İncelik şurada, iyi kötüye benzetilmemeli... Kötü iyinin seviyesine çıkartılmalı. Keşke ilköğretim-lise ve üniversitesiyle bütün eğitim kurumları özel olsa. Devlet sadece denetlese, hesap sorsa. Türkiye imkânlarının pazarlanması yalnızca dışarıda değil, içeride de olmalı. Özel okullar arttıkça eğitimde kalite yükselecektir. Özel okullar arttıkça sokakta küskün dolaşan genç sayısı azalacaktır. Eğitimde nihai hedef şu olmalıdır, üniversite imtihanı olmayan, dileyen gencin dilediği üniversiteye girdiği bir Türkiye.
.
Hayırlı yolculuklar
20 Ekim 2005 01:00
Türkiye'nin AB'ye üyelik müzakerelerinde ilk tarama toplantısı, bugün AB'nin merkezi Brüksel'de başlıyor. Böylece Türkiye'nin AB Yolculuğu da resmen başlamış oluyor. Bu ilk tarama toplantısı Bilim ve Teknoloji alanında olacak. Toplantıya Milli Eğitim, Sanayi Bakanlıklarıyla YÖK ve TÜBİTAK'tan 30 kişilik bir Türk hey'eti katılıyor. AB yetkilileri hey'etimize bilim ve teknolojideki AB müktesebatına dair malumat verecekler. AB mevzuatıyla Türk mevzuatı karşılaştırılacak. Yapılan açıklamaya göre söz konusu alanda iki tarafın kanunları arasında fazlaca bir farklılık yokmuş. Bugünkü toplantıyı 14 Kasımda yine Brüksel'de yapılacak olan "Bilim ve Araştırma Toplantısı" takip edecek. Hayırlı olsun diyoruz. Hayırlı yolculuklar. Şanssızlık şuradaki uğruna bu kadar çetin mücadeleler verilen AB için ilk tarama buluşmasının üniversiteyi doğrudan alakadar eden Bilim ve Teknoloji sahasında yapılırken Türkiye'de bir rektörün tutuklanmış olmasıdır. Ondan bin beter şanssızlık ise YÖK'ün devam eden bir yargılamayı hiçe sayarak ortaya izahı zor bir tavır koyması, bir adi suçu siyasi maksada dayandırmak istemesi. Buna rağmen zaman zaman orada veya burada bir çok nâhoş hadiseler cereyan etse bile bu yolculuk yıllar boyu sürüp gidecektir. O kadar ki gündemde devamlı surette bu taramalar, müzakereler yer edeceğinden zamanla bunlar haber dahi olmayacaktır. Çünkü ortada 10 yıl saydığımız bir zorlu yolculuk var. Bu yolculuğun zorluğu deve veya atla yapılmasından dolayı değil. Zaten yolculuk lafı da izafi. Ortada yolculuk vs. yok. Katedilecek işler çok vakit alacağından böyle tarif ediliyor. Tekrar edelim. Bu yolculuk çetin cereyan edecektir. Her zaman bu ilk taramada olduğu gibi mevzuat neredeyse birebir çakışmaz. Bazen de her şey aykırı olabilir. İşte bu ve benzeri durumlarda çalışılırken sinirlerin çok sağlam olması gerekir. Bir şey daha gerekir. Uzmanların layıkıyla seçilmiş olması. Baş müzakerecinin maiyetinde binlerce iyi yetişmiş uzman olmalı. Yarım asrı aşkın bir zamandan sonra tam üye adayı olarak masadayız. Buna Türkiye'de bir sevinenler bir de üzülenler var. Üzülenler vatanın satıldığı iddiasında. Böyle bir hüküm güzel değil. Bu defa da AB taraftarı AB muhalifi diye bölünme olmasından korkarız.
.
Hukukçular da Van'a gitsin mi?
21 Ekim 2005 01:00
Türkiye, bir hukuk devleti ise bir mahkeme nasıl linç edilmekte? Van 100. Yıl Üniversitesi rektörünün adı bir yolsuzluk olayına karıştığı için tutuklandı. YÖK tutuklamaya ateş püskürüyor. Önce rektörleri Ankara'da topladı. Sonra aynı rektörlerle Adalet Bakanının odasına girdiler. YÖK Başkanı Erdoğan Teziç'in konuya dair tutumu da sözleri de çok yanlış. Şunu diyor: -Bu rektöre sahip çıkmak, cumhuriyete sahip çıkmaktır. Katıksız mübalağa örneği. Erdoğan Teziç'in iddiaasına göre adı geçen rektör, Van Üniveristesini çağdaşlaştırdığı için bunlarla karşılaşmakta. Bir üniversitenin mazisine zımnen hakaret ediliyor. Kim rektörün başını derde soktu? Tabiî ki iktidar. Nasıl olur? Mahkemeler iktidarlardan talimat mı almakta? Böyle bir iddia mahkemeleri töhmet altına sokmuyor mu? İddianın kastı bu. Rektör, bir takım hamle ve yenilikler yapmış, yapılanlardan rahatsız olan AB maskesi arkasındaki gerici AK Parti iktidarı, Yücel Aşkını hedef seçtiğinden onu tutuklatmıştır. Yücel Aşkın bahane. Politika yapılmakta, siyaset yoluyla alt edilemeyen iktidar kuşatılıyor. AB Muhalifleri, tutuklama meselesine sarılacaklar. Onun için işin içine cumhuriyet-laiklik, ilericilik-gericilik gibi alakasız sözler katılmaya başlandı. Halbuki Ankara'da bunlar yaşanırken Van'da hukuki bir işlem daha yapılıyordu. Rektör, bir üst dereceli mahkemeye müracaatla tutuklama kararının kaldırılmasını talep etti. Talep reddedildi. Demek ki bir mahkeme daha tutuklamayı lüzumlu görmüş. YÖK çok yanlış yapıyor, Erdoğan Teziç, YÖK'ün itibarını tehlikeye atıyor. Yarın mahkumiyet olur, karar, bütün dereccattan, kademelerden geçtikten sonra hüküm kesinleşirse ne olacak? YÖK, O zaman ya bu kararı tanımadığını ilân edecektir. Buna hak ve yetkisi yok. Veya bir suçluyu korumuş olacaktır. Biz asla davanın esası üzerinde değiliz. Her sanık aksi sabit oluncaya kadar masumdur. Tutuklama hüküm değil. Temenni ederiz ki Yücel Aşkın da beraat edebilsin. Bunları hiç yaşamamış olsun isterdik. Ancak insanın başına her şey gelebilir. Müsnet suçun iftira mı hakikat mi olduğunu mahkeme tesbit edecektir. Kötü olan bir mesleki kuruluşun kendi mensubu tutuklanınca adliye üzerinde kurmaya çalıştığı baskı ve ortadaki niyettir. Yapılabilirse önce mahkeme sonra iktidar linç edilecek. Gözler önünde bunlar cereyan ettiğine göre perde arkasında kim bilir neler olmakta neler dönmekte. Şimdiden sonra tutuklama talebinde bulunan savcı, kararı veren mahkeme, itirazı reddeden hakimin başına bir şey gelirse bunun hesabını kim verecek? YÖK kanunsuzluk içinde. Muhakeme sonunda sanık beraat etse bile kamu vicdanında mahkum olacaktır.. Zira vatandaş, YÖK baskı yaptı, mahkeme beraat verdi diye düşünecektir. Buna rağmen hadise siyasi tırmanışta. İşte CHP de karıştı. Bazı köşe yazarları dahil oldu. Yarın gençler sokağa dökülebilir. 27 Mayıs 1960 Öncesini hatırlıyoruz. Demokrat Parti, ondan da önce Adnan Menderes düşmanı bir kısım profesörler, önce üniversite gençliğini, sonra harbiyelileri kandırmış, askerin zihni bulandırılmıştı. Sağ duyu hakim olmazsa bu gidişat o günlere çıkar. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve iktidarı çok uyanık olmalı. Mesele katiyyen hafife alınamaz. İşte bakan odasında gövde gösterisi yapan rektörler pazar günü de Van'a gidiyorlar. Sebep zahiren bir meslektaşlarına destek vermek. Hukuk desteği verebilirlerdi. Fakat bu bir eylem. Mahkemeyi caydırmaya, geri adım attırmaya matuf bir davranış. Üniversite tekrar sokak hareketlerine yol açıyor. Onlar bir meslektaşları için yürürse yarın da başka sanığın bağlı olduğu kuruluşlar yürüme hakkına sahip olur. Sanık Yücel Aşkın'ın meslektaşı rektörler yürürse o mahkemeyi teşkil eden savcı ve hakimlerin meslektaşı avukat, savcı ve hakimlerin de yürüme hakkı doğmaz mı? Hukukçular bunu yapmazlar. Sorumlu kimse yapmaz. Yapanlarsa Türkiye'ye kötülük yaparlar..
.
Pakistan bizi karşılıksız seviyor
24 Ekim 2005 01:00
Pakistan milleti, Türk milletini ivazsız ve garezsiz, karşılıksız sevmektedir. Bu aşk, müşterek bir maziye dayanmakta. Yirminci asrın ortalarına kadar Pakistan diye ayrı bir bölge yoktur. Hint Müslümanları vardır. Şu günkü coğrafyada Pakistan bize uzak gibi. Halbuki Orta Asya'nın güneyinde. Onlarla bizi birbirimize kaynaştıran bir çok zenginliklere sahibiz. Aynı dine mensubuz. Urduca'da yığınla Türkçe kelime var. Hint Müslümanlarıyla Orta Asya Müslümanları asırlarca iç içe yaşamışlar. Bu arada bu kavimleri aynı çatı altına alan devletler tarih sahnesine çıkmış. Netice itibariyle oralarda güzel hatıralar bırakmışız. On dokuzuncu asrın ortalarına kadar Hint Müslümanlarının Gürganiyye isminde büyük bir devletleri vardır. Mühim hizmetleri olan bu devleti İngilizler ortadan kaldırdılar. Aynı İngilizler, Gürganiyye'den yarım asır sonra da Osmanlı devletine musallat oldu. Kurtuluş Savaşımızda Hint Müslümanlarının yaptıkları yardım meşhurdur. Halbuki o sırada devletleri yoktur, işgal altında yaşamaktaydılar. İngilizlerin Gürganiyye devletini yıkmasından sonra müstemleke, sömürge idaresi başladı. Daha sonra bölgede Hindistan ve Pakistan diye iki ayrı devlet kurdurdular. Müteakiben de Pakistan'ı, Bangladeş ve Pakistan diye bir kere daha parçaladılar. İngilizlerin girdiği her yerde olduğu gibi burada da Keşmir diye ihtilaflı bir bölge kaldı. Kıbrıs misali. Bugün Hindistan'ın da Pakistan'ın da resmi dili İngilizce. Gürganiyye'nin bakiyesi olarak Hindistan'da da Pakistan kadar Müslüman nüfus var. Değerli devlet adamı ve büyük Türk dostu Ziya'ül Hak'ın şahadeti Pakistan için de İslâm âlemi için de şanssızlık olmuştur. Pakistanlılar/Hint Müslümanları, o kadar sadık dosttur ki sömürge rejimindeyken bile kendilerini Londra'daki Kraliçe'ye değil İstanbul'daki Halifeye tabi sayarlardı. Sultan Abdülhamid bu tabiiyeti fevkalade bir şekilde değerlendirmiştir. Kardeş Pakistan'a karşı vefa borcumuzu unutamayız. Endonezya'nın Açe bölgesindeki depremde çok iyi bir imtihan verdik. Aynı başarıyı Pakistan'da da göstermeliyiz. Şu mübarek ramazan günü Pakistan 100 bin civarında evladını kaybetti. Bir o kadar yaralı olabilir. Maddi yıkım büyük. Bir nesil yok oldu. Dünya, layıkıyla alaka göstermiyor. Bayrama zor şartlar içinde acılarla girecekler. Bu kara günde kardeşimizin yanında yer almayacaksak ne zaman alacağız? Türk Hükümeti üzerine düşeni yaptı. Sıra millette. Bir teklifimiz var: Herkes, 5 Pakistanlıyı iftara davet ettiğini farz etsin. 5 kişiye bir lokantada kaç liraya yemek verilebiliyorsa o kadar para Kızılay'ın bütün bankalarda açtığı 28 68 numaralı hesaba yatırsın veya aynı numaraya cep telefonuyla ödesin. Pakistan/Hint Müslümanları yardım etmese kim bilir kurtuluş savaşımızın seyri ne olurdu? Gün kardeşlik günü. Pakistanlı depremzedenin acısını kalbimizin tam ortasında duymalıyız. Pakistanlı bizi karşılıksız seviyor, aşkla seviyor. Hakkıyla karşılık vermeliyiz.
.
Cihannüma'dan Dubai Towers'a
25 Ekim 2005 01:00
Dubai İnternational Properties 5 Milyar dolarlık yatırımının ilk 500 milyon dolarlık paketi için İstanbul Büyükşehir Belediyesiyle imzaları attı. Buna göre Levent'teki eski İETT garajına iki gökdelen iş merkezi yapılacak. İstanbul Belediyesi, GYO/ gayrımenkul yatırım ortaklığı kurarak bu işin yüzde yirmisine ortak oluyor. İBB başkanı Kadir Topbaş'ın açıklamasına göre yüzde 20'nin yüzde 49'u ise halka açılacak. DIP Yönetim kurulu başkanı Muhammed el Gergawi ise 5 milyar dolarlık yatırımı 10 milyar dolara çıkartabileceklerini dile getirmekte. 300 Metre yükseklikteki "Dubai Towers İstanbul"un inşaatına 2006'da başlanacak, 2008'de bitirilecek. Bunlar ilk İstanbul kuleleri değil. İstanbul'la kule mimarisi arasında ilginç bir kader bağı var. Devlet, Topkapı Sarayı'ndan yönetilirken kabinenin toplandığı mekânın tam üstünde semaya doğru bir kule yükselir. Bunun adı Cihannüma'dır. Sanki bu kule aşağıda toplanan devlet erkânına ayna vazifesi yapar, ona bakar âleme nizam verirler. Beyazıt'ta üniversitenin bahçesinde bugün Beyazıt Kulesi dediğimiz yangın kulesi vardır. Askeri alanda modernleşmenin başladığı III. Selim devrinde Kandilli'de bir mektep inşa edilir. Kuleler mektebin alameti farikasıdır. Halk ona "Kuleli Lisesi" der. Dubai Towers İstanbul, Arap sermayesiyle yapılacak bir kule. Fakat Arap sermayesinin İstanbul'a inşa ettiği ilk kule bu değil. Hidiv Kasrı da Arap sermayesinin bir hediyesi, denebilir. İstanbul'da Bizans'tan, Cenevizden kalma kuleler de var. Kız Kulesi, Kıztaşı, Çemberlitaş ve Galata Kulesi gibi. Dikilitaş ise mısırdan getirilme, o da Arap diyarından. Şehrimizde Kuleli diye bir çok semt, durak ve yer adı bulunuyor. Fetihten evvel İstanbul'da kuleler yükseliyordu. Fetihten sonra Osmanlı zamanında da devam edilmiş. Son bir buçuk asırdaysa kulelerden vaz geçilmiş. Onların yerini apartman çirkinliği almış. Şimdi bu tarz, alışveriş kuleleri, modern zamanların, kalkınmışlığın birer sembolü. Dünyanın en yüksek iş kulesi Malezya'da. Demek ki bu kule, gökdelen mimari, esasen İslam medeniyetine mahsus. Bu medeniyetten neş'et ederek dünyaya yayılmış. Şundan dolayı. Minare, bizatihi kule. Minare mimariinde zirveye vardık, orada bıraktık. Geçenlerde Vakıflar'ın davetlisi olarak Edirne'ye gittiğimizde hey'et olarak Selimiye Camii'nin minarelerine de çıktık. İnsan inanamıyor. Selimiye zarafetinde eser bırakan bir milletin evlatları şu çirkin apartmanları nasıl inşa eder, onlara nasıl katlanır. İstanbul silueti değişmiyor fakat zenginleşiyor. Veya değişmemeli, fakat zenginleşmeli... Minareler, Kubbeler, Kızkuleleri, Sultahamet Çeşmeleri yerli yerinde. O yerli yerinde olan kalıcı büyük eserler, sanki yeni eserlere randevu veriyor, onları aralarına kabul ediyor. Böylece Mecidiyeköy, Levent, Maslak hattında Türk ve yabancı sermayenin inşa ettiği yeni kuleler yükseliyor. Yabancı sermayenin gelmesinden korkmayalım. Fakat İstanbul üzerine titizlenenelim. Dünyada bir tek İstanbul var. Bu hamleler aynı zamanda İstanbul'un çağı yeniden yakalama arayışları, İstanbul'un yeniden inşası olmalı, ancak İstanbul kendisi de kalmalı. İstanbul'un bir ruhu var o ruh örselenmemeli, yok olmamalı. Bu kuleler yükselmeli, lakin bütündeki ahenge dikkat ederek. Trafik de düzene girmeli semt pazarı da. Cadde mağazacılığı da yaşamalı, gökdelen mağazacılığı da. Sonunda İstanbul, İstanbullu ve Türkiye kazanmalı. Cihannüma'dan Dubai Towers'a uzanan yolculuk dünyanın merkezine çıkmalı.
.
Kardeşlik sınır tanımaz
2 Kasım 2005 01:00
Bayrampaşa Belediyesi, bu ramazanda çok hayırlı bir işe imza attı. Atılan bu imzanın bir çığır açmasını dileriz. Başkan Hüseyin Bürge, ekibi ve hizmeti geçen herkes takdire ve tebrike layıklar. Bayrampaşa Belediyesi, "kardeşlik sınır tanımaz" sloganıyla yola çıkarak "Bereket Konvoyu" eliyle 8 ülke ve 25 şehirde iftar yemekleri verdi. Böylece Macaristan ve Romanya hariç hemen bütün Osmanlı Avrupası gezilerek buradaki kardeşlerimizle buluşuldu, aynı sofra paylaşıldı, yüce Allah'a birlikte el açılarak dualar edildi. Biz bu hizmetin son iki gününe katılabildik. Bir tarihlerde sadece Sovyetler Birliğini, Demirperdeyi ve Balkanları bilirdik. Şimdi kader, Türk milletinin önüne büyük bir fırsat çıkarttı. Aynı gün içinde sahuru Bakü'de yaptık, iftarı Zenica'da açtık, sahuru Sarayova'da yaptk, iftarı İstanbul'da açtık. Bunlar, 1990 öncesini yaşamış olanlar için ancak rüyadır. Bir rüya hakikat olmakta. Bu itibarla İslâm, Osmanlı ve Türk coğrafyasındaki bu neşvünemayı derinden hissetmemiz, hiç bir şeyi kaçırmamamız şart. Tabiatta boşluğa yer yoktur. Biz o boşluğu kaçırırsak onları itikatta Vehhabilik, ekonomide Almanya doldurmakta. Balkanlar, Kafkaslar, Orta Asya ve İslâm âleminde ehli sünnet bayrağının düşmemesi lazım. Bizi bir arada tutan bu ruhtur. Bu ruhu kaybeden İslam milletleri ya asimile olmakta veya esir. Bosna Hersek gezimizin ilk gününde Zenica'da iftar yaptık. Bir spor salonundaydık. İkinci gün Mostar'a gittik. Akşam Sarayova'da iftar açtık. Yine bir spor salonundaydık. Ne yazık ki kardeşlerimizle İngilizce anlaşabilmekteyiz. Osmanlı çocuklarının bu halden sür'atle kurtulması lazım. İlk şartı söyledik, ehli sünnet/sünni itikad ayakta tutacak tek güçtür, bu bir. İkinci şart saydığımız İslam, Osmanlı ve Türk coğrafyasında İstanbul Türkçesi'nin ikinci lisan olması. Üçüncü şartsa para. Türk parası, ne Azerbaycan'da geçiyor, ne Saraybosna'da. Korkarız ki küçük çekişmeler büyük meseleleri görmemize mani olmakta. Toparlarsak: İslam, Osmanlı ve Türk dünyasında var olmamız üç şarta bağlıdır. Doğru inanç, ehli sünnet itikadı. Temiz dil, analarımızın konuştuğu İstanbul Türkçesi. Bu dünyada itibar edilen sağlam TL. Bosna Hersek girift siyasi yapıda bir federal devlet. Cumhurbaşkanı yok, onun yerine kendini genel vali gibi gören bir İngiliz var. BM temsilcisi bu İngiliz'in Müslümanlara çıkartmadığı zorluk yok. Mesela, Mostar Köprüsü yapılırken "Ezan Taşı"nı yerine koydurtmamış. Ezan Taşı, o köprünün inşasından beri, müezzin efendilerin üstünde günde beş vakit ezan-ı Muhammediyi okudukları bir tarihi hatıra. Ülke, 3.5 milyon nüfusa sahip. Bunun yarıdan biraz fazlası Müslüman Boşnaklar. Aslında çok daha fazlaymış, fakat savaşta yurt dışına çıkan Boşnakların çoğu dönmemiş. Kalan nüfusu Hırvatlar ve Sırplar teşkil etmekte. Başşehir Sarayova'da Boşnak nüfus yüzde seksen. Türkler var mı? Yok gibi. Zaten bütün Balkanlar'da ve tabii ki Anadolu'da "Türk" denince Müslüman kasdedilmekte. Boşnakların yüzde seksen kadarı Karaman ve Konya asıllı. İskân siyaseti icabı buraya yerleştirilmiş Türklerin torunları. Bu Türkler zamanla Boşnaklaşmışlar. Bosna Hersek, çok güzel bir memleket. Fatih Sultan Mehmet aynı yıl içinde önce Trabzon'u sonra burayı fethetmiş. Bu bölge sanki Fatih, sanki Üsküdar, sanki Eyüp Sultan. Minare ve kubbeler burada da gönülleri ferahlandırmakta. O güzelliği tabiat güzelliği ikmal ediyor. Tabiat Bosna'da tek kelimeyle şâhane. Bosna'nın en güzel köşelerinden biri Mostar şehri. Sarayova'nın remzi/sembolü Gazi Husrev Bey Külliyesi. Mostar'ın sembolü ise Mostar Köprüsü. Mimar Sinan'ın talebesi Mimar Hayreddin'in eseri. Harp patlak verdiğinde çarpışmalar Boşnaklarla Hırvatlar arasında cereyan etmektedir. Hırvatlar, önce Boşnaklara destek olurken daha sonra onlar da Boşnaklara saldırırlar. Bu arada Hırvat çetelerine yazılmış paralı asker bazı Boşnak gençleri Hırvat saflarından Boşnak saflarına karşı savaşmaktadır. Haliyle bunlardan bir kısmı ölür. Aileleri onları Mostar'a getirirler. Fakat Mostar Müftüsü tıpkı Sütçü İmam gibi tavrını koyar. "Bunlar Müslümanlara karşı savaşmıştır. Cenazelerini kılmayız, kimseye de kıldırtmayız!" Hakikaten onların cenaze namazları eda edilmez. Bunun üzerine Hırvatlardaki diğer Boşnak gençler firar ederek Boşnak ordusuna iltihak eder ve savaşın gidişatı değişir. Mostar Köprüsü Mostar'ın remzi dedik. Lakin savaş sırasında köprü Hırvatların topçu ateşiyle yıkılır. Boşnak askerlerinin içi kan ağlar. Ateşin açıldığı dağın tepesine hemen bir havan topuyla mukabele ederek bir kaç Hırvat'ı vururlar. Şimdi o bir kaç Hırvat'ın öldüğü tepeye 30 m yükseklikte kocaman bir haç dikilmiş. Bir tehdit unsuru gibi yükselen o haçı İspanya katolik kilisesi diktirmiş. Eğer bir gün Bosna Hersek'te tekrar çarpışmalar çıkarsa sebebi bu haç olacaktır. Çok, ama çok rahatsız edici. Mostar'da Boşnaklar ve Hırvatlar fiilen ayrılmış durumda. Şehrin batı yakası Hırvatlarda. Hırvatlar bir Osmanlı Camiinin yanına kulesi 100 metre yükseklikte olan bir katedral dikmişler. Kulenin bitmesi üzerine sevinç içindeki bir Hırvat, komşusu Boşnak'a lafla sataşınca bu Boşnak'ın verdiği cevap çok manidardır. Hırvat şöyle der: "Sizin hiç bir caminizin minaresi 100 metre değil". Boşnak mümin ise derhal cevaplandırır "Sizin kuleleriniz ne kadar yüksek olursa olsun bizim minarelerimizn hilaline yetişemez, çünkü bizim minarelerimizn hilali göktedir". Bayrampaşa Belediyesi bu hizmeti gelecek yıllarda tekrarlamalı. Diğer belediye başkanları da farklı ülkelere bilhassa dedelerinin geldiği topraklara benzer hizmetleri taşımalı, aynı coğrafyanın insanları yeniden aynı sofra etrafında toplanmalılar. Çünkü kardeşlik sınır tanımaz
.
Azerbaycan'a dair
3 Kasım 2005 01:00
6 Kasım Pazar günü Azerbaycan'da seçimler var. Azeri lehçesinde seçime seçki denmekte. Bu bir meclis seçimi. Devlet başkanlık sistemiyle yönetilmekte. Bu itibarla seçimlerle başkan ve "nazır" adı verilen bakanlar değişmeyecek. Mecliste de köklü bir değişiklik beklenmiyor. Azerbaycan'a içerden bakıldığında siyasi atmosfer dışarının aksine çok sakin. İlham Aliyev'le geçen haftaki başkanlık sarayı görüşmemizde matbuat mensupları hemen her şeyi sordular. Devlet başkanının verdiği bilgiye göre yeni bir seçki mecellesi tanzim olmuştur, seçim mevzuatı hazırlanmış. Namzetler, tv'den serbestçe seçim konuşması yapacaklardır, ki biz buna şahit olduk. Keza meydan mitingleri mümkün. Türkiye dahil değişik ülke ve kuruluşlardan iki bine yakın seçim müşahidi seçimleri takip ederek rapor verecekler. Seçmenin parmağına çıkmaz boya da sürülecek. Bu seçimler Azerbaycan'ın demokrasi imtihanıdır. Büyük bir imtihandalar. Her ne kadar ortalıkta "turuncu devrim", "halk devrimi" gibi laflar edildiğine dair iddialar dolaşmaktaysa da muhalefet demokratik hayatın diğer ayağıdır. Buna rağmen iktidarın muhalefete tahammül etmesi gerekmekte. Tabii ki muhalefet de mes'uliyetini unutmadan, kargaşaya sebep olmadan iktidara talip olmalı. Bu mealdekil fikirlerimizi Azerbaycan'ın ilk özel tv'si olan Space tv'deki açık oturumda da aynen dile getirdik. Azerbaycan'ın 1 numaralı meselesi olanca ehemmiyetine rağmen seçkiler değil. Azerbaycan'ın meselesi, Dağlık Karabağ'dır. "Yukarı Karabağ" da denen bölgeyi Ermeniler ele geçirerek 7 vilayeti işgal etmişlerdir. Şimdi Aşağı Karabağ Azerbaycan'da iken Yukarı Karabağ düşman elinde. Bunun neticesi olarak ortaya 1 milyon kaçkın/mülteci ve göçgün/muhacir çıkmıştır. 8 milyonluk memlekette bunun ne vahim bir durum olduğunu izaha gerek yoktur. 750 bin muhacir/göçmen işgale uğrayan 7 şehirden, 250 bin kaçkınsa Dağlık Karabağ'dan. Bu insanlar, her türlü medeni imkânlardan uzak şartlarda hayatlarını idame ettirmeye çalışmaktalar. Bazıları ev demeye bin şahit isteyen derme-çatma kulübelerde, bazıları tren vagonlarında barınmaya gayret etmekteler. Buralarda kadınları dinlemelisiniz. Her biri bir ıstırap anıtı. Bu sözde evlerde, tren vagonlarında çocuklar dünyaya gelmiş. O şartlarda bile Türkiye sevgisi öylesine derin ki yakınlık gösterdiğiniz bir çocuk size hemen "hangi takımı tutuyorsun?" diye soruyor. Onlar da buradaki çocuklar gibi BJK'lı, FB'li, GS'li vs. Sakın ola ki önce siz cevap verip dünyalarını yıkmayasınız. Bir ân onlarla birlikte aynı takımlı olmalısınız. Peki nasıl olmuş da 2 milyonluk Ermensitan, 8 milyonluk Azerbaycan'ı yenebilmiş. Dinlediğimiz malumattan şu sonucu çıkardık. Anlaşılan Sovyetler, dağılacağını anlayınca devrin Moskova'sı Erivan'a her türlü tank, top ve silahı yığmış. Türkler, Ermenilerle tanka karşı tüfekle muharebe etmek zorunda kalmışlar. Bugün Erivan'ın arkasında hem kuzey var hem batı. İşgal ettiğiniz şehirleri boşaltın dendiğinde "Dağlık Karabağ'ı tanıyın öyle" cevabını vermekte. Orayı güya müstakil devlet yapmış. Ancak kendisi bile tanımıyor. İlham Aliyev, mülakatımızda Ermeniler çekilirlerse dağlık Karabağ'ı muhtar/özerk hale getireceklerini, dünyada bunun misalleri olduğunu söyledi. Nitekim Nahcivan da özerk. Bu kadar mutedil yaklaşılmasına rağmen Ermenistan yönetimi inanılmaz bir katılık içinde. Ermeni halkı da bundan bezmiş. Her gün 25-30 aile ülkesini terk etmekte. Bu durumda ihtilaf kilitlenmiştir. Emperyal güçler, Azerbaycan'ı Ermenistan üzerinden köşeye sıkıştırmak istemekte. Zira Azerbaycan, zengin petrol ve yer altı kaynaklarına sahip. Yakın geleceğin zengin ülkesi. Bakü-Ceyhan kemerinden/hattından sonra Azerbaycan'ın geliri milyon değil milyar dolarla ifade edilecek. Türkiye'den gelen tren Tiflis'ten geçip Bakü'yü arkada bıraktıktan sonra Orta Asya'ya kadar gidecek. Onun için Ermenistan'a karşı sulh/barış taarruzunda bulunmamız şarttır. Dışımızdaki dünya Azerbaycan'ı Dağlık Karabağ diyerek, Türkiye'yi de soykırım diyerek geriletmek istemekte. Türkiye, Azerbaycan'ın adeta her şeyi. Herkesin dilinde "iki devlet, tek milletiz" sözü bir "iftihar" cümlesi olarak dolaşmakta. İlham Aliyev, A.Necdet Sezer ve R. Tayyip Erdoğan'la danıştığını matbuata/medyaya açıkladı. Azeri yetkililer şunu demekteler "Neyimiz varsa paylaşmaya hazırız". İlham Aliyev de "burası sizin de vatanınız, Türkiye de bizim vatanımız" diyor. Buna rağmen Türk hükümetinden daha fazla ziyaret, alaka ve iş birliği beklemekteler. Bunu devlet başkanından sokaktaki vatandaşa kadar herkes istiyor. AB ile meşgulken burayla tatmin edici şekilde bir meşguliyet olamamış. Doğan kısmî boşluğu iş adamlarımız doldurmakta. Bütün Türk dünyasında olduğu gibi iş adamlarımız Bakı/Bakü'de de gayet iyi ticari faaliyetler içindeler. Türkiye ile Azerbaycan arasında köprü olmuşlar. Acilen bir Türk Dünyası zirvesinin yapılması gerekiyor. Bunu İlham Aliyev de büyük bir arzuyla dile getirdi. KKTC'ye dolaylı tanıma anlamına gelen resmi hey'et ziyaretiyle tayyare/uçak seferi yapmalarından dolayı da fevkalade memnunlar. İlham Aliyev, Türkiye-Azerbaycan münasebetlerini "dünyada benzersiz" olarak tarif etti. Azerbaycan, Türkiye için çok büyük ehemmiyete haiz. O, Kafkaslar'daki kalemiz ve kapımız. Azerbaycan, Orta Asya'ya giden yoldaki konağımız. Azerbaycan, kurtların iştahını kabartmakta. Onlarınsa Allah'tan sonraki tek teminatları Türkiye. Sarıkamış'ta bir kış günü 90 bin şehidi işte bu Azerbaycan ve diğer kardeşlerimiz için vermiştik. Türk milleti onları hiçbir zaman yalnız bırakmadı. Yalnız değilsin Azerbaycan...
.
68 Olayları da Paris'te başlamıştı
7 Kasım 2005 01:00
Paris, alt-üst, Paris'te arabalar yanıyor, insanlar ölüyor, vitrinler parçalanıyor, yağma yaşanıyor.10 gün kadar önce iki siyahî genç polisten kaçarken bir trafo merkezinde elektrik çarpmasıyla can verdi. Hadiselerin çıkış sebebi bu müessif vak'a. O ölenler de zenci ama insandı. Yüz binlerce Afrika asıllı haberle sarsılıp gözyaşı dökerken İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy, bu göçmenlere hakaret etti. Ağır hakareti hazmetmeyen kara öfke bunun üzerine patladı. Yangına dönüşen genç ve dinamik öfke, 10 gündür Paris'i yalayıp yutmakta. 1968 Olayları da böyle başlamıştı. O olaylar da Paris'te çıkmıştı. Sömürüye isyan eden gençlik, Paris'te ayaklanmıştı. Sadece arabalar yakılmıyordu. Kendini yakan gençler de vardı. Vitrinler kırılıyor, polisle kanlı çatışmalar oluyordu. Bu çatışmalar kısa sürede dünyanın diğer merkezlerine sıçradı. Yeryüzü şu veya bu köşesinde çeyrek asır bu çatışmaları yaşadı. Yalnızca Türkiye 5 bin evladını toprağa verdi. Paris'ten sadece moda yayılmaz. Bu nev'i eylemler de yayılır. İşte ilk örnekleri de sahnede. Brüksel'de ilk kıvılcımlar çaktı, polise gözdağı verildi. Arjantin'de ise daha büyük arbedeler vuku buldu. Paris'tekiler olmasa bile Amerikan Zirvesi yine olaylara yol açacaktı. Fakat Paris'in şiddet parfümü Arjantinli eylemcilere güç verdi. Eğer Paris yangını durmazsa hadiseler Bakü'ye de sıçrayabilir. Neden Paris? Paris batı medeniyetinin merkezlerinden biri. Medeniyet trafosundan kurtuluş reçeteleri dağıttığını söyleyen bir merkez, bugün elektrik trafolarında yoksul insanları kavuruyor. Biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar sözü meşhurdur. Batı emperyalizmi doğuyu sömürmeye devam etmekte. Ya Asya-Afrika ülkelerinin yer altı kaynaklarını veya insan enerjisini sömürmekteler. Bütün kavgalar bundan. İnsanlar hem sömürülüp hem de hakaret görünce o zaman isyan patlak veriyor. Bir zamanlar Afrika'dan gemilerle taşıdıkları adamları köle olarak satanlar bugün onlara "pislikler" diye hakaret etmekteler. Halbuki batı medeniyetinin harcında onların da teri var. İnsanın rengi kara olabilir. Lakin ter siyah değildir. Dileriz dünya, 68 Olaylarını bir kere daha yaşamasın. O gün dünyayı yönetenlerin dilinde sosyal adalet, şu-bu diye tatlı laflar vardı. Bugün de var. Fakat riyakâr batının bu lafları açları doyurmuyor. Göçmenleri işsizlikten kurtarmıyor. Enkazla iç içe kalmışlar donmaktan kurtulmuyor. Kaç batılı devlet adamı Perviz Müşerref'in sözlerine kulak astı? Pakistan devlet başkanı, eğer bu zelzele batıda olsaydı böyle vurdumduymaz davranmazdınız diyor. Dikkat ediniz...sarı salgın Çin'le kara öfke Afrika arasındasınız. On yıllarca afyon yutturulmuş sarı adam, on yıllarca hayvan muamelesi gören kara adam. Ekonomik veya sıcak savaşla ezilen üçüncü beşinci, sonuncu dünya ülkeleri. Bir tarafta ihtişam. Diğer tarafta sefalet. Paris ve Zenci, New York ve Zenci, Londra ve Pakistanlı, batı ve orta doğulu, dünya ve Çinli. Batı, medeniyetler çatışmasını kendi elleriyle hazırlıyor. Bu batı ne zaman akıllanacak, ne zaman insafa gelecek, ne zaman adaletle tanışacak? Batı, dönem dönem hem kendini yakıyor, hem dünyayı.
.
Paris ikazı
8 Kasım 2005 01:00
İnanılmaz gibi ama Paris yanıyor. Sanki II. Dünya Harbi günleri. 3500 araç ateşe verilmiş. 800 kişi nezarete alınmış, bunların yarıya yakını tutuklanmış. Suçları cezayi ehliyeti olmayan çocuklar işlemekte. Fransa'da 5 milyon Müslüman yaşıyor. Çoğunluk Kuzey Afrikalı. Onların çoğu Cezayirli. Işıltılı Paris'le bu insanların hayat sürmeye çalıştığı varoşlar arasında hiçbir benzerlik yok. Cezayi ehliyete sahip olmayan çocukların dedeleri, Kuzey Afrika'da Fransızlara karşı savaşmış insanlar. Varoş çocukları o savaşları, sömürge günlerini dinleyerek büyüyorlar. Emperyalist kuvvetler bir gün denizi aşarak gelmiş memleketlerini işgal etmişler. Ruhlarda zaten o işgalin, sömürge günlerinin dinmez acıları zonkluyor. O savaşlarda mesela Cezayir milyonlarca evladını kaybetti. Libya öyle, diğerleri öyle. Bir zamanlar savaşla, sömürüyle perişan edilen nesillerin torunları bugün Paris'in varoşlarında her türlü medeni şarttan mahrum olarak yaşamakta. Kibirli Fransız bunları aşağılıyor. İşsizlik yüzde 50'lere varmakta. Üstüne üstlük, tekrar tekrar ezilmiş bu kitlenin inanç ve değerleri hırpalanmakta. Paris'le varoş arasında uçurumlar var. Tarihten beri sürüp gelen haksızlıklar, adaletsizlikler yaşanmakta. Adalet layıkıyla tevzi olunmazsa sonunda patlamalar olur. Sebep şudur-budur. Mühim değil. Evet, isyan yeni meydana geldi ama onu hazırlayan sebepler asra dayanmakta. Eylemin oluş şekli Filistin'i hatırlatıyor. Aynı küçük yaşta çocuklar, aynı şiddet. Hak yenilince insanları kimse tutamıyor. Fransa'nın bir şanssızlığı da içişleri bakanı. Nicolas Sarkozy, yangına benzin sıktı. AB sürecinde bize de sıkıntı vermişti. Bari vaktinde istifa etse veya yerinden alınsa. Yoksa bu yangın bütün Avrupa'yı sarabilir. Varoş olmayan memleket yok gibi. Televizyonlarda ışıltılı dünyalar, plazalarda ışıltılı dünyalar, bulvarlarda ışıltılı dünyalar. Varoşlarda ise utanç manzaraları. Manzara Fransa'ya mahsus değil. Her tarafta aynı. Her şehrin bir vitrin semtleri bir de arka mahalleri bulunuyor. Eğer bu yangın yerinde söndürülemezse can-mal güvenliği diye bir şey kalmaz. Sosyal devlet, sosyal adalet sadece kanun maddesi olarak kalmamalı. Kalırsa işte bunlarla karşılaşırız. Bugün Paris yanar, yarın başka yer. Sadece kendi rahatını düşünen benciller dünyada rahat bırakmıyorlar. Sorumsuz yayınlar, ekonomik uçurumlar kışkırtıcı olmakta. Varoş merkezi basmadan herkes aklını başına toplamalı. Ne var ki Avrupa hükümetleri hâlâ vahametin farkında değiller. Paris yanıyor, yangın mahalleye sirayet edebilir.
.
EN TEHLİKELİ İNSAN, AÇ İNSANDIR
9 Kasım 2005 01:00
Fransa'daki olayların tarihteki sömürge günlerinden, inanç farklılığından, sosyal sebeplerden kaynaklanan bir çok unsuru var. En başta geleni ise ekonomik uçurum. İki kere işsizler. Birincisi iş bulamadıkları için işsizler, ikincisi de Müslüman oldukları anlaşılınca iş verilmediği için işsizler. Tek kavuşabildikleri meslek spor ve müzik. Paris gibi çağdaş medeniyetin merkezlerinden sayılan bir şehirdeki rezaleti görüyorsunuz. Bir tarafta refah ötesi toplum, bir tarafta sürünenler. Bu hayat bir yerde kopacak, isyan bir yerde patlak verecekti, öyle de oldu. Fransa cumhurbaşkanıyla hükümet derin şaşkınlık içindeler. Daha doğrusu bütün Fransa şaşkın. Orada artık parfüm kokularına yanık kokuları karışmakta. Fransız hükümeti tam 55 yıl evveline giderek o günlerde çıkartılmış kanunlara sığınarak sokağa çıkmayı yasaklıyor. Cumhurbaşkanı, başbakan, içişleri bakanı adeta meçhule karşı savaş açıyorlar. Anlaşılan modern bir devlette yel değirmeni hücumu göreceğiz. Jacques Chirac, "onlara Fransa'nın güçlü olduğunu göstereceğiz" diyor. Bu öfke, Anadolu'yu, Cezayir'i, Libya'yı işgal etmeyi kendinde hak gören mantığın eseridir, kendini birinci sınıf diğerlerini ikinci sınıf sayan anlayıştır. Cezayir'de taş üstünde taş bırakmayıp, Paris'e sözde soykırım anıtı dikenlerin üslubudur. Tabii ki alâkasız insanların canına malına ziyan verilmesi hiçbir şekilde tasvip edilmez. Fakat kitle çığırından çıktı mı sonuç böyle olur. Yapılması gereken buna meydan vermemekti. Sürekli ezilme, sürekli işsizlik, açlık ve mesleksizlik başka nereye çıkardı? Hadisenin bütün kalkınmış dünyaya, dünyanın kaymağını yiyen refah ötesi toplumlara ders olması lazım. Demek ki Fransa bile olsa, karşıdaki Fransız kibri de olsa Paris de olsa bir gün aç, işsiz ve horlanmış kitleler, alevden sellere dönüp önlerine çıkanı yakıp yıkarak ortalığı yangın yerine çevirebiliyorlar. O zaman köleler efendi kadar mağrur, efendiler köle kadar zelil olabiliyor. Şu dehşet tablosunun 1789 Fransız ihtilalindeki Bastil hapishanesi baskınından ne farkı var? O gün kraliçe aptalca konuşuyordu " ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler". Bu sözün sahibi yine de "Onlara Fransa'nın güçlü olduğunu göstereceğiz" diyen cumhurbaşkanından daha merhametlidir. "Onlar", dışlanmışlığın itilmişliğin adı. Nicolas Sarkozy'nin çirkin tarifiyle "pislikler". Bir içişleri bakanı, politikada zirveyi hedef almış biri nasıl böyle konuşur? Bu berbat söz tabii ki sahibini bitirmiştir. Doğu dünyasına, İslam âlemine bakışını Türkiye'nin AB'ye girişindeki tutumuyla sergileyen bu adam, öz vatandaşı varoş insanlarına karşı ise kinini ortaya koydu. Hadisenin yatışması temennimizdir. Şüphesiz ki Paris insanlığın ortak mirası. Tek taşı ziyan görmesin isteriz. Ne var ki ahmak yönetimler bu ziyana yol açtılar. Eylem, 68 Olayları gibi yayılırsa dünyayı mahveder. Her hükümet ders almalıdır. Şehirleşme süreçleri, bölgelerarası farklar, göçler, ekonomik dengesizlikler hemen her metropolde böylesi varoşlar meydana getirmiştir. Bir ülkenin ne nimeti varsa eşit ve adil şekilde bölünmesi lazım. Külfet varoşa, nimet merkeze olursa varoş bir gün merkezi basar. En tehlikeli insan aç insandır. İnanmayan Paris'e baksın. Kâşâneler bir ânda viraneye dönüyor.
.
AB'den takdirler, tenkitler ve tavsiyeler
10 Kasım 2005 01:00
Avrupa Birliği Komisyonu, Türkiye ile alakalı İlerleme Raporuyla Katılım Ortaklığı Belgesi'ni aynen kanbul etti. Kavramlar kelimeler tercüme edilerek dilimize kazandırıldığından "ilerleme Raporu" ve "Katılım Belgesi" ilk ânda net ve açık şekilde anlaşılmıyor. Kısacası şu... İlerleme raporu, bir karne. Türkiye'nin AB yolunda son bir yılda yaptıklarına bakış, not verme. Katılım belgesi ise istekler, tavsiyeler yazısı. Her iki vesikayı tek metne irca ederek mütalaada bulunmak icap ederse AB'nin değerlendirmesi şöyle özetlenebilir. Evet; ama...muhatabımız birlik böyle diyor. Hükümetin ekonomik alanda yaptıkları takdir edilmekte. Bu evet kısmına giriyor. Fakat, reformlarda bir rehavete gidildiği, yorgun düşüldüğü söyleniyor. Bunların dışında daha bir çok alanda istekler sıralanmakta. Üstelik de sıralanan işlerin 1-2 yıl içinde gerçekleştirilmesi bekleniyor. Hukuk reformlarından, komşularımızla münasebetlere, basın ve fikir hürriyetinden yeniden yargılanmalara, azınlık mallarına, dokunulmazlıklara kadar. Esasında ortaya konanlar yeni şeyler değil. Bunların yüzde 90'ı hatta daha fazlası hemen her gün gündemde. Fark şuradaki bu defa topluca karşımıza geldi. İsteklerin bir kısmını AB talep etse de etmese de Türkiye hayata geçirecektir. Bir kısmı zamanla hallolur. Bir kısmının yapılması ise mümkün değildir. Dolayısıyla Türkiye'nin yoluna devam etmesi lazım. Şimdi raporun tamamı yayınlandıktan sonra ilgili her kişi ve kurum mesele üzerine konuşacaktır. AB konuştu, takdirini de tenkidini de yaptı. Sıra Türkiye'de. Türkiye'de hükümet başta olmak üzere herkes fikrini söyleyecektir. Müzakerelerin çetin geçeceği zaten belliydi. Ne var ki ideallerle hayat farklı. AB'nin Türkiye'den şu istediklerinin ne kadarı tam üye kaç memlekette tatbik olmakta? Eğer öyle olsaydı bugün Fransa'da sokağa çıkma yasağı hortlamazdı. Haksızlıklar, eşitsizlikler, kötü muameleler birtakım insanları isyan noktasına getirdi. AB'nin dikkat etmesi gereken şudur. Her devletin farklı dokuları var, kendine mahsus hassasiyetleri olmazsa olmazları var. Muhakkak ki bir AB ortak paydasında buluşacağız. Ancak farklılıklar da yok sayılamaz. Mesela İngiltere AB ortak parasına geçmemiştir. Eğer karşılıklı iyi niyet ve anlayış sürdürülürse alınacak yol kısa zamanda kat edilir. İlerleme Raporu ve Katılım Belgesi, bugünden itibaren gündemin ana maddelerinden biridir. Ele aldığı hemen her konu uzun uzadıya tartışılacaktır. Ne var ki AB, ilgili komisyonları, kurumları da objektif olmalılar. Türkiye'de hakkında dava olan yazar 2 kişiden ibaret değil. Keza başörtüsü çıkmazda olan bir problemdir. Ona niçin hiç temas edilmemekte? Rumlara, Ermenilere kapı ve limanlarımızın açılması istenirken, Ermenistan'ın Dağlık Karabağ'da yaptıklarına uzaktan bile olsa niçin işaret edilmemekte? AB bildiğini okuyacaktır. Türkiye'ye düşense yere sağlam basmak. Bazı yapılanlar takdir edilmektedir. Bazıları eksik bulunmakta. Eksikler telafi edilir. Sıra gelmemiş olanlar hayata geçirilir. Mümkün olmayanlarınsa neden yapılamayacağı izah edilir. İkna edilir. Netice itibariyle müzakereler başlamıştır. Var olan, yapılmış olan konuşulmakta. Tartışarak ortak doğrulara varılır. Tarih alınmasaydı, müzakereler başlamasaydı ne konuşulacaktı? Yol uzun, harita karışık. Buna rağmen azimle devam.
.
Sosyal çürüme
11 Kasım 2005 01:00
Sosyal çürüme korkutucu çapa doğru gitmekte. Sivilcelerle uğraşmayı bırakıp daha yüksekten bakmalı, bütünü görmeli. Suç işlemede fren boşaldı. Suçlar alt tabakalarda başka türlü işlenmekte, üst tabakalarda başka türlü. Neticede bir cemiyet kaybediyor. Herkesin başına polis dikemezsiniz. İyi tahsil de her şey değil. İyi semtte oturma, ekonomik refah da. Kanuni tedbirler nereye kadar? Kolluk kuvvetlerinin ulaşamayacağı yerler, zamanlar vardır. Kanun bir müeyyide unsuru. Ancak mânevi müeyyideler de var. Neden ramazan aylarında suç işlenme yüzdeleri düşüyor. Eminiz ki cuma günleri de diğer günlerden daha az suç işleniyordur. Kandil günleri de böyledir. Temel yanlışlardan biri laikliğin yıllar yılı çarpıtılmasıdır. İnsanı, yetişen nesilleri dinden soğutur, uzaklaştırır ve habersiz kılarsanız olacağı buydu. Kişi bozulunca aile bozulmakta, aile bozulunca bir milletin geleceği tehlikeye düşmektedir. Polisiye vak'alar bir tarafa. Ekonomik hortumlar da orada kalsın. Zaten fuhuş, cinayet, gasp vs her gün gazetelerde. İbret için tv'lerdeki kadın programlarına bakmak kâfi. Bu programların 10 dakika seyri her şeyi anlatmaya kâfi gelecektir. Vahim olan cemiyetin bütün yapılarıyla su alması. Moderni muhafazakârı, hepsi düşündürücü vaziyette. Boşanma ayıp olmaktan çıkmış. Ayıplar azalınca kayıplar çoğalmakta. Bakım evleri anasız-babasız çocuklarla dolu. Bir tarafta anasız babasızlar, bir tarafta analı-babalı yetimler. Merhamet duygusu, utanma hissi giderek yok olmakta. Bunlar olmayınca, kişi Allah'tan korkmayınca kanundan mı korkar? Bu gidişat iyi değil. Adaletsizlik, haksızlık, ahlaksızlık hepsi iç içe. Köyden şehire kontrolsüz göç bir sebep. Ekonomik uçurumlar bir sebep. Mânevi değerlerin örselenmesi bir sebep. Şöhret olmayı körükleyen yalancı ışıltılar bir sebep. Suçlulara gelince din adamı, öğretmen, anne-baba, politikacı, medya, eli kalem tutan herkes. Bir sosyal çürümeye doğru gidiyoruz. Nesiller bozuluyor. Aile çatırdıyor. Nesillerini kaybeden, aileyi kaybeden bir millet ayakta kalabilir mi? Manşetler sadece suçlamakta. Sadece suçlamaktla nereye varılır. Önce soğukkanlı teşhis, sonra tedavi gerekli. Türkiye'nin birinci önceliği aileyi kurtarmaktır. Aile kurtulursa çocuk kurtulur. Yoksa sosyal çürüme gün gelir durdurulamaz. Küresel şartlar, AB tam üyeliği ancak sağlam aile, sağlam toplum dokusu ve sağlam sosyal yapıyla karşılanabilir. Kapısı kilitsiz evlerden çelik kapılara demir pencereli günlere geldik. Ağzında bir düdük, elinde bir sopa bulunan bekçi babadan zırhlı emniyet güçlerine geldik.
.
Aile içi şiddete son
14 Kasım 2005 01:00
Son dönemlerde başlatılan en isabetli kampanyalardan biri "aile içi şiddete son" ismini alan kampanyadır. En önemli sosyal varlığımız aile. Aile varsa öteki zenginliklerimiz mevzubahis, aile yoksa geleceğimiz dahil her şey tehlikede. Sadece cehaletin değil, modern zamanların da aileden çok değerler alıp götürdüğü bir vakıadır. Onun için aileyi korumaya, kurtarmaya, geliştirmeye dönük her faaliyetin desteklenmesi, topluma mal edilmesi gerekir. Aile içi şiddet veya ailede şiddet çoğunlukla iki türlü. Kadına karşı şiddet ve çocuklara karşı şiddettir. Bunlar şiddet görenler. Şiddeti yapansa ağırlıklı olarak koca veya baba veya ağabey. Tabiî annenin de çocuğa karşı şiddet göstermesi söz konusu. Şiddet, en nihayet kuvvetlinin zayıfa hükmetmesidir. Dehşet kelimesi ile aynı kökten geliyor. Karşılığı terör. Dolayısıyla aile içi şiddetin diğer adı ailede terördür. Kocanın kadına ve ebeveynin çocuğa şiddetleri. Şiddetin türlü maksatları olmakta. İtaat ettirmek, söz dinletmek gibi. Bir de şiddetin sebepleri var. Eğitimsizlik, örf adet, şüphe vs. Şiddetin şekillerine gelince. Dayaktan işkenceye kadar uzanabiliyor. Şu fikrin beyinlerde yer etmesi gerekmekte. Şiddet bir terbiye usulü değildir, insan dahil hiçbir mahluka karşı uygulanamaz. Şiddet veya dehşet yahut terör sevgiyi, muhabbeti şefkat ve sıcaklığı öldürmekte. Şiddetle ne kadın ideal kadın olur, ne evlat hayırlı evlat. Şiddet uygulayan sadist duygularını ön plana çıkartmaktadır. Böylece farkında olmasa bile üstünlüğünü, bencilliğini, farklılığını göstermeye çalışmakta. Şiddet, sonuçta hiçbir fayda getirmiyor, ya içten içe kin ve düşmanlıkları bilemekte. Ve/veya silik, pısırık çevre ile uyumsuz, problemli insanlara yol açmakta veya evden kaçmalarla ve bu kaçmaların hapishanelere, randevu evlerine, uyuşturucu batağına kadar giden türlü neticelerini doğurmaktadır. Bu sebeple aile içi şiddeti ortadan kaldırmak maksadıyla yapılması gereken ne varsa onları hayata geçirmek lazımdır. Bunun da en kalıcı yolu aileyi bütünüyle ele almaya bağlı. Aileye kim ve neler tesir etmekte? Bunlardan hangileriyle hangi şartlarda çalışmalı? Sorgulama çekirdek aileye varıncaya kadar yapılmalıdır. Hem gelir, hem eğitim hem sosyal seviyesi düşük bir ailede istenmedik durumlarla karşılaşma yüzdesi tersi ailelere göre kat kat fazladır. Aile devrimizde en fazla medyanın etkisindedir. Medya, çocuk ve bilhassa gençlerin ruh hallerini göz önüne almazlık edemez. Beyaz camdaki sanal hayatla gerçek hayat bir değil. Ne var ki yapılan yayınlarla o yalan hayatlar, bir hakikat gibi sunulmakta. Öyle olunca da gençler, bende, bizde ailemizde neden yok arayışına girerek huzursuzluğu ateşlemektedirler. Gençler sözüne tecrübesiz genç kadınlar dahildir. Böylesine köklü, yaygın ve zor bir meseleyi tek başına medya ve okul ortadan kaldıramaz. Bu gibi sosyal vahametleri düşünenlerin mutlaka ve mutlaka camiyi de görmeleri gerekir. Bir cuma hutbesinin kitleler üzerindeki olumlu tesiri başka hiçbir sözle ölçülemez. Hedef çocuğu, kadını kurtararak aileyi kurtarmak olduğuna göre bütün toplumsal enstrümanlardan istifade etmek zorundayız. Psikolog, öğretmen, imam ve yazar dörtlüsü birlikte düşünülmelidir. Hatta bunlara muhtarla belediye başkanını da katmalı. Böylece insan yalnızlıktan aile çaresizlikten kurtulur. Çünkü meselenin sosyolojik, ekonomik, psikolojik, eğitim, dini, şehircilik gibi birçok tarafları var
.
Şemdinli düşündürmeli
15 Kasım 2005 01:00
Fransa'da çıkan olayların güneydoğuya sıçramasından endişe etmiştik. Bundan dolayı geçen haftanın 4 gününü Fransa'da yaşananlara ayırdık. Nitekim gelişmeler bizi doğruladı. Şemdinli çok garip bir şekilde karıştırıldı. O kargaşayı çıkartanlar asla vatansever olamaz. Olsa olsa bir berbat düzenin sürüp gitmesinden nemalanan çıkarcılar veya hükümeti zora düşürmek isteyen katı ideolojik saplantıdaki dar görüşlülerdir. Hamdolsun hadiseler yatıştı. Fakat arkada bıraktığı görüntülerin çok iyi tahlil edilmesi gerekir. Mesele kitlelere mal olmuştur. Senin milli marşın orada yok. Bayrağın kerhen var. Askeri mekânlara varıncaya kadar taşlanmaktasın. Çok kayıp yıllar yaşandı. Neyse ki siyasi irade bu defa gayet sağlamdı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ilk ândan itibaren çok net konuştu. Başbakan bu tavrı ortaya koymasaydı bugün Şemdinli, hatta topyekûn doğuda manzara çok keder verici olabilirdi. Şemdinli'yi bir ikaz kabul edelim. Bir dönüm noktası sayalım. Şemdinli'de yaşananlar ve arkasından gelen Diyarbakır mitingi herkesi düşündürmelidir. Yarının çok geç olmaması için bu şerden hayırlar çıkartmanın yoluna bakmalıyız. Unutulmasın ki Fransa, Şemdinli ve AİHM üst üste çakışmıştır. Bu tesadüf müdür? Doğu insanı, bu memleketin en sadık evladıydı. Yine öyle olanlar var. Fakat çok kaygı verici çapta kayıplar da var. Durup düşünmek lazım. Nerede hata yapıldı, bugünlere nasıl gelindi? Bir hesap-kitap, muhasebe yapılması şarttır. Bu vak'anın mazisi asra yaklaşmakta. Onun için kısa zamanda halledilemez. Önce hatalar, yanlışlar görülmeli. Seneler senesi doğu insanı horlandı. Fıkralara konu yapıldı. Kıro dendi. Kürt'ten evliya koyma avluya gibi bir laf ağızlarda dolaştı. Kürt, alavare-dalavere mevzuu yapıldı. Doğu sürgün yatağı oldu. Liyakatsiz, rüşvetçi ve merhametsiz memurlar devleti orada sopa, dipçik ve soygun olarak tanıttılar. Yatırımlar bakımından senelerce ihmal gördü. Doğu-batı farkı uçurumlar doğurdu. Misalleri uzatmak mümkün. Sonrasındaysa işin içine yabancı ajanlar, yabancı devletler dahil oldu. Çıkan yangın küçümsendi. En tabii istekler kanunla yasaklandı. Kısa zaman sonraysa aynı istekler kabul edildi. Böylece devlete zikzaklar çizdirildi. Her şey bitmeden, iş işten geçmeden tedbirle alınmalıdır. Müşterek taraflar ön plana çıkartılmalı. Dün Türklerle Kürtleri bir arada tutan en sağlam harç İslamiyet'ti. Bu harç her iki tarafta zayıflatıldı. Ama her şeye rağmen yine ümit onda. Ekonomi iyileştirilsin. Ne var ki maddeyle kalplere hükmedemezsiniz. Kürtlerle Türkleri yine bin yıl bir arada yaşatacak kuvvet İslamiyet'tir. İşte isbatı. İşte Mostar dağındaki 4 şehit Kürt kardeşimiz. Sene 1993. Bosna'da Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatlarla çarpışmaktalar. Dünya seyirci. Türkiye'den gizlice gönüllüler gidip Boşnak Müslümanlarla omuza omuz savaşmaktadır. O gönüllüler her bölgeden. Nitekim ilk şehit olanların arasında Batmanlı, Siirtli, Diyarbakırlı ve Bitlisli 4 Türkiye Kürdü de vardır.. Mostar nehrinin dağ eteğinde bir düşman bombası Boşnak kardeşleri için gelen bu dört yiğit delikanlıyı paramparça eder.. O dört Kürt gencini Bosna'ya hangi kuvvet, hangi duygu alıp götürmüştü? Çanakkale'ye neler götürmüşse onlar. Kurtuluş savaşına neler götürmüşse onlar. Bırakınız kız alıp-verdik yavanlığını. Bu ülkenin Türkü ve Kürdü din kardeşidir. Allah'ı, Peygamberi, Kıblesi bir... Vurgulanacak hakikat budur. Eğer bu birliği tesis ederseniz diğerleri onu takip eder. O zaman vatan birliği, bayrak birliği, İstiklal Marşı da gelir. Dediklerimiz bu toprakların has değerleridir. Hem bu realiteyi hem şu dramı görmeliyiz. Kürt ana da Türk ana da ölen evladını şehit saymakta..
.
Bunlar sosyal çürümenin parçaları
16 Kasım 2005 01:00
Rektör ve genel sekreter yardımcısı yolsuzluk iddiasıyla tutuklandılar. YÖK yargıyı hafife alarak rektörlerle gövde gösterisi yaptı. Bu yanlıştı. En azından teorik olarak rektör de olsa bir insan suç işleyebilir. Adliye şüpheyi yerinde görüp dava açmışsa sonuç beklenmeliydi. Fakat o safhada da başka yanlış geliyor. Zanlı ya suçsuz çıkarsa? Onun için yargı zanlının mağduriyetini de düşünmek zorunda. 4 ayda açılmayan bir dava ile adalet daha baştan geçikmiş oluyor. Savcı gecikmenin farkında olsa bile davayı yetiştiremediğinden dertli. Sebep adliyenin yükünün fazlalığı ve bürokrasi çarkının hantallığı. Sonuçta dâvâ açılmıştır. Ama içerdeki bir kişinin intiharından sonra. Bir öğretim üyesi öldürüldü. Değil bir doktor profesör bir kedi bile nasıl öldürülür? Bir doktor hele bir hoca kolay mı yetişiyor? Bir kişi göz altına alındıysa da öldüren ve öldürme sebebi henüz meçhul. Akla şunlar geliyor. Alınan parayla verilen hizmet birbirini karşılamadığı için bir hasta yakını bu çılgınlığı işlemiş olabilir. Veya bir hasta yakını gördüğü muameleyi hazmedemediği için bu cinayet işlendi. Çok esef edilecek bir hadise. Bununla beraber bazı doktorların hasta ve hasta yakınlarına çok kötü davrandıkları da herkesçe bilinen bir gerçek. Hastanın şifa bulmasının yüzde 50 sebebi hekimin şefkatidir. Hakikaten müşfik hekimler, hastane personeli var. Ancak hastayı para kazanılan bir eşya sayanlar da var. Böyle doktorlar, sabahları devlet veya eğitim hastanelerinde başka kişiliktedir, öğleden sonra özel hastanede başka kişilikte, akşam kendi muayenehanesinde başka. Milli Takımımız İsviçre'de İsviçre milli takımıyla maç yaptı ve kaybetti. Hepimiz üzüldük. İmparator lakaplı bir teknik direktörün takımı bu kadar kötü oynamamalıydı. Kazanmalıydık. Almanya'da maç yapmamız İstanbul'dan farksız olacaktır. Fakat kazanmak bizim hakkımız olduğu kadar İsviçre'nin de hakkı. O halde rövanş için gelen misafir futbolcuları gümrükte saatlerce bekletmeyi, otobüslerini yumurta yağmuruna tutmayı, otele girişlerinde yumurta atmayı hangi mazeretle izah edersiniz? Aynısı İsviçre'de bize yapılsaydı razı olur muyduk? İşte size dört çürüme misali. Üniversite dünyasından, adalet dünyasından, sağlık dünyasından ve spor dünyasından. Rektörümüz ceza evinde. Savcımız vicdan azabında. Profesörümüz kabirde. Seyircimiz aklını yitirmişlere mahsus taşkınlık içinde. Bunlar sosyal çürümenin en açık, net, tartışmasız, canlı örnekleri. Çare bulunmadığı takdirde devamı da gelecek. Okutmuş akademisyen yapmışız, rektör yapmışız, savcı yapmışız, teknik direktörlük için her imkânı vermişiz. Fakat!!! Vaziyet ortada. En üst tabakada en üst miktarda suiistimalden söz ediliyor, geç gelen adalet intihara yol açıyor, hasta bizzat doktordan yaka silkiyor, doktor başındaki onlarca hastadan bunalıma giriyor, bir profesör insafsızca katlediliyor, misafir gümrükte bekletilerek hakkı yeniyor. Bunlar gündemde olduğu için haberdarız.. Medya dünyası, sinema dünyası, eğitim dünyası, imalat dünyası, politika dünyası daha farklı değil. Ondan sonra da bu memlekette cumhuriyet başsavcılığı yapmış adam, gidin dininizi internetten öğrenin diyor. Bu zihniyet, bu mantık, bu ideolojik cehalet bu memlekette var oldukça, İslamiyet'in zaruretine inanılmadıkça İslam ahlakının çare olduğu kabul edilmedikçe daha çok suiistimaller, intiharlar, sonunda pardon denilen mahkumiyetler, azarlanan hastalar, öldürülen doktorlar, milletini mahcup eden seyirciler, dağılan yuvalar olur. Ne var ki saf, temiz Müslümanlıkla millet arasındaki engel de "İslamcılar". Onlar da çürümenin diğer parçası. Yüce Allah, bu millete acısın.
.
Recep Tayyip Erdoğan; belediye başkanlığından devlet adamlığına
17 Kasım 2005 01:00
Recep Tayyip Erdoğan, o günkü partisinin İstanbul il başkanlığıyla siyaset sahnesinde göründü. Milletvekilliği parti merkezi tarafından engellendi. Şüphesiz ki bir insan olarak o gün vekil seçilemediği için üzülmüştür. Fakat, kader, ezelde yazılanı bir gergef gibi işliyordu. Milletvekilliğine taş konması onu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına taşıdı. İstanbul gibi Türkiye ile özdeşlemiş, vitrin bir şehre muhafazakâr bir ismin başkan olması kendini ilerici gören çevrelerin tüylerini diken diken etti. Hemen dedikodu makinaları çalışmaya başladı. Ortalığa korku yayıldı. Belediyede çalışan kadınların kılık kıyafetlerine müdahale edilecekti. Bir zaman bu tedirginlik yaşandı. Kimseye ilişilmedi, kimsenin zevklerine karışılmadı. Ne var ki bir başka alanda yanlışlık yapıldı. Kaldırımlar yeşile boyandı. Bu hareket mezar taşlarının, türbelerin yeşile boyanması kadar yanlıştı. Medya ve muhalif çevreler ayağa kalktı. Her şey iyi giderken yersiz bir iş yapılmıştı. Neyse ki hatada ısrar edilmedi... Tayyip Erdoğan, daha sonraki çalışmalarıyla İstanbul'a unutulmaz büyük hizmetler yaptı. Belediye başkanlığı, siyaset dünyasında böyle bir icraat adamının varlığını tescil ettirdi. O günlerdeydi. MÜSİAD genel merkezinde 10-15 kişiyle bir toplantı yapıldı. Toplantı basına kapalıydı. Recep Tayyip Erdoğan bir konuştu. Şunu diyordu "bir rektörün, üniversite kapısında bekleyerek talebesine selama durması doğru mudur?" Aslında o gün her şey anlaşılmıştı. Bu ekip liderlerinden kopacaktı. Vakti bekleniyordu. Böyle bir fırsatı 28 Şubat getirecekti. Partisi kapanmadan kopsaydı, kaybederdi. Halbuki 28 Şubatta parti kapanmış, taban başsız kalmıştı. Ancak o ara belediye başkanlığı devam ederken Siirt'te şu meşhur şiir okuma olayı yaşandı. Devrin şartları iyi tartılmamıştı. Şiiri okudu, hapse girdi. Öküz altında buzağı arayanlar hukuku bir tarafa bırakmışlardı. Sonrası malum... Koalisyon dönemi. Erken seçim...Ve AK Parti'nin tek başına büyük bir çoğunlukla seçilmesi. Birtakım çevrelerde tüyler yine diken dikendi. Ama, AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın seçim sonuçları üzerine ekrana çıkarak yaptığı kısa konuşma endişeleri ortadan kaldırdı. Taraftarlarına sükûnet tavsiye ediyordu. En mühimi ise AB için çalışacaklarını söylemiş olmasıydı. Daha başbakan olmadan hemen bütün Avrupa ülkelerini dolaştı. ABD Başkanı Bush'la görüşmesi millette memnuniyet meydana getirdi. Çünkü bu millet, AB aile fotoğrafı için gidip fotoğrafta kaybolan temsilcilerinden dolayı kırıktı. Süper güç lideri karşısında onun gibi ayak ayak üstüne atmış liderini görünce bunu kalpten alkışladı. Ne varki parti kurmuş seçim kazanmışsa da başbakan olamıyordu. Ara seçim ve türlü tedbirlerle engeller aşıldı. O devre arkada kaldı. Ekonomiye disiplin getirildi, enflasyon 50 yıl geriye atıldı, içte stikrar, dışta itibar elde edildi. Müzakere için tarih alındı ve nihayet müzakereler başaldı. Bütün bunlar, hepsi Recep Tayyip Erdoğan için imtihandı, stajdı, kurstu. Türlü badireler atlata atlata gelen bu insan son bir hafta içinde 4 ayrı tavrıyla artık hükümet adamlığından da öte devlet adamı olduğunu isbat etti. Biri Şemdinli kaosu münasebetiyle oldu. "Bu olayları kim yapmış olursa olsun, ucu nereye varırsa varsın sonuna kadar takipçisi olacağız, yapan bedelini ödeyecektir" dedi. Bu tereddütsüz söz ve sağlam duruş doğuyu tatmin etmiştir. Lafı dolandıran bir konuşma yangını büyütebilirdi. Diğer net tavrı, dik duruşu AİHM'nin kararı karşısında oldu. Yine tereddütsüzdü. Kararı tahlil etti. Bazıları mal bulmuş mağribi gibiyken, başbakan hayır bu ferdi bir davadır, o kişiyi bağlar dedi. Nitekim o ilk ândaki yaygaradan sonra gelişmeler kendisini doğrulamaya başladı. Üçüncü cesur tavrını Danimarka'nın ikiyüzlülüğü üzerine başbakan Rasmussen'le yapacağı basın toplantısını iptal etmekle gösterdi. Sen devlet olarak hem bir örgütü gayrı kanuni sayacaksın hem de başbakanlar seviyesindeki toplantıya o örgütün taktisyeni bir televizyonunu davet edeceksin. Bütün bunlar olurken de Hafız Esat'ın dün Suriye'de yaptığı gibi bilmiyorum veya basın hürriyeti diyeceksin. Öyleyse merkepten düşmüşe dönersin. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın son muhkem duruşu ise aynı Danimarka'da bir gazetenin Sevgili Peygamberimiz'e -aleyhisselam- hakareti üzerine oldu. Bu edepsiz gazete Efendimize sataşan karikatürler yayınlamış. Tayyip Erdoğan, meseleye sahip çıkarak taraf olduğunu gösterdi. Eğer daha evvel olsaydı, Türkiye'yi temsil edenler sadece fotoğrafta kaybolmayacak böyle bir terbiyesizlik karşısında "biz laik bir ülkeyiz" gibi akıl, mantık, iz'an dışı laflarla hadiseyi geçiştireceklerdi. Bütün bu tereddütsüz konuşmalar, net tavırlar, sağlam duruşlar gösteriyor ki Recep Tayyip Erdoğan, artık aynı zamanda devlet adamıdır. Kaldırım boyası yanlışlığından bu günlere. İnsan, tekâmül eden varlıktır. En büyük ihtiyacımız yetişmiş insan. Bu ihtiyaç, en fazla devlet adamlığı katında kendini gösteriyor. Politikacı, milletvekili, bakan olmak mümkün. Devlet adamı olmak, bunlardan öte.
.
Ha gayret her şeyi berbat etmeye az kaldı
18 Kasım 2005 01:00
İstikrar neyimize, sağlam ekonomi neyimize, enflasyonun tek hanelere düşmesi neyimize, döviz problemi olmaması neyimize, emeklinin biraz daha insanca yaşaması neyimize, dış itibarın yükselmesi neyimize, yabancı yatırımcıların gelmesi neyimize. Müsbet, doğru, güzel ne varsa neyimize. Enflasyon azacak, Türkiye içine kapanarak, dünyadan kopacak. Tekrar dışarının beş kuruşuna muhtaç olacağız. Kavgalar eksik olmayacak, huzur bozulacak. Akşam sokağa çıkılamayacak. Eğitimimiz de ekonomimiz de dibe vuracak. Şom ağızlı safsata kumkuması demagog politikacılar adım başına karamsarlık nutukları atacaklar. Arzu edilen bu Türkiye mi, dünkü Türkiye mi? Alışmış kudurmuştan beterdir. Bir kere yüksek enflasyona, ekonomik krize, faizi faizle ödemeye, her gün kan gölü sokaklara alıştık. Bölgesinin yıldızı Türkiye neyimize gerek. Yabancı yatırımcının ülkemizde, bizim AB'de, Orta Doğu'da , Orta Asya'da ne işimiz var. Başbakan hata ediyor. Ankara'da sandalye eskitip cilalı demeçlerle ülke yönetmek varken ne diye oradan oraya koşup göz önlerini balonlaştırıyor? Kimsenin tehlikeyi gördüğü yok, içeride de dışarıda da tehlike var. Durup dururken karanlık bir Şemdinli senaryosu sahnelendi. Olaylar, her gün bir ilçeye sıçrıyor. Bizzat Hakkâri valisinin söyledikleri dehşet verici. "Halk, silahlı. Halk, bizi değil DEHAP'lı belediye başkanlarını dinliyor." Gelişmeleri nasıl görmezsiniz? Giderek işgal kuvvetlerine dönüyorsunuz. Huzurunuz nasıl kaçmaz? Bu bir vahim tablo. Diğeri. Suriye. Dışişleri bakanı Abdullah Gül, Beşar Esad'ın dikkatini çekmek için Şam'a kadar gitti. Irak'tan sonra Suriye de işgalin eşiğinde. Sırada Azerbaycan olduğuna dair şüpheler var. İran'ın işgal edilerek Azerbaycan'la birlikte şii Azeri Türkleri Anadolu'ya, Anadolu'daki Kürtleri de Kürdistan'a katarak Sünni dengemizi sarsmak gibi bir planın kapalı kapılar ardında konuşulabildiğini kimse aklından bile geçirmiyor... Varsa yoksa "ulema" kavgası. Cühelaya da yakışan budur. Başbakanın dediği nazari olarak doğru. Bilirkişi mütalaası davaların selameti bakımından lazımdır. AİHM Eksik yargılama yapmıştır. Fakat bu fikrin fiili planda tatbiki çok zor. İlminde ittifak edilecek İslam âlimi nerede? Şu tv palyaçosu sözde ilahiyatçı ve güya profesörler mi ulema? Onların sözüyle amel edilir mi? Onun için bir kısım kalemşörlerle CHP ve ANAVATAN partilerinin mevzua dair yaptıkları katıksız laf ebeliğidir. Haydi Deniz Baykal'ı anlamak mümkün. Tabanına mesaj vermek zorunda. Yoksa orada kalamaz. Ya Erkan Mumcu'ya ne demeli? İlk denecek "yazıklar olsun" sözüdür. Eski CHP ağzıyla konuşan bir ANAVATAN partisi lideri kimden, hangi tabandan oy alacaktır? Ülkenin bir parçası kopmanın eşiğinde, bir komşumuzdan sonra diğer komşularımız işgal sıralamasında, coğrafyamızla bin yıllık yapımız üzerine oyunlar oynanıyor. Kimse oralı değil. Varsa ulema yoksa cühela. Ha gayret her şeyi berbat etmeye az kaldı? Her şey berbat olsun ki Recep Tayyip Erdoğan şu başarılı işlerin şerefine kavuşamasın. Halbuki kazanan ne O ne de AK Parti. Kazanan Türkiye. Gelin de kıskanca anlatın. Tarih boyunca da hep kıskançlıktan dolayı kaybetmedik mi? Kıskançlık, entrikayı getirdi, entrika kargaşayı.
.
Kadına dayak
21 Kasım 2005 01:00
Sosyal gündemde kadına dayak tartışılıyor. Bu mevzu, oldum olası insanlık ayıbı. Kadın, tarihten beri bizim toplumda dayak yer. Keza kadınının dayak yemediği hemen hiçbir cemiyet yok. Dayak atanda sadistçe bir güç gösterisi vardır. Kaba kuvvet örneği, üstünlük kompleksinin aşağılık sarhoşluğundadır. Halbuki erkek, evleninceye kadar anasına, evlendikten sonra eşine muhtaç varlıktır. Kadın, anadır, eştir, eş adayıdır. Kadın ve erkek birbirini tamamlayan varlıklardır. Birinde olan özellikler diğerinde bulunmaz. Kadın eli değmeyen ev ve hayat kuru ve kısırdır. Kadın, hayatı düzenleyen ve güzelleştirendir. Sevgili Peygamberimiz -aleyhisselam- kadınlarını adeta el üstünde tutmuştur. Keza "cennet anaların ayakları altındadır" buyurmuştur. Bununla ana rızası almadan cennete girmenin mümkün olmadığını ifade etmekteler. Erkek hayatta ya kendi anası veya çocuklarının anasıyla muhataptır. İşte bu kadın hayatın mihveridir. Dünya sanki onun etrafında döner. Sevgili Peygamberimiz, kızları Fatıma Hazretlerini Hazreti Ali'ye verirken bir eşi/Fatıma validemizi, kocasına hizmetçi, diğer eşi/ Allah'ın Aslanı Ali'yi zevcesine köle olarak takdim etmişlerdi. Bu ölçü, esasında "insanım" diyen herkesi fakat mutlaka "elhamdülillah Müslüman'ım" diyen şanslı kimseleri bağlar. Buna rağmen kadın bizim toplumumuzda çok zaman ve çok mekânda farklı muamele görmüş, horlanmış, dövülmüş-sövülmüş, hatta yer yer esir gibi çalıştırılmıştır. Bu tarihte de modern zamanlarda da böyle. Anadolu'da kadın adeta zulüm yaşamıştır. Ne var ki aynı kötülük en kalkınmış kentlerimizin en kalkınmış muhitlerinde dahi yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. Bu bir yüz kızartıcı ayıp. Kadına dayak. Bebeğe dayak Çocuğa dayak. Öğrenciye dayak.. Zanlıya dayak. Mahkuma dayak.. Hayvana dayak. Ağaca, çiçeğe dayak; onların dayağı da koparmak, kırmak, hırpalamak. Dayak kadar, ondan bile beter bir aşağılama da kadını sömürmek, istismar ve şehvet oyuncağı yapmaktır. Onu soyarak, teşhir ederek, müşterek tüketim malı yaparak, cinsel meta derekesine düşürmek en kötü dayaktan, en yüz kızartıcı küfürden bile beter bir kötülüktür. Döven, söven, üzen, kıran, koparan, şehvet planlamacılığı yapan biri şüphesiz ki insani vasıflarından çok şey kaybetmektedir. Bu noktada büyük eksiğimiz şudur: Dayak üzerine çıkan yazılara, fikirlere bir bakınız. Kaçında dini bir atıf, referansa ve dayanak göreceksiniz? Halbuki bu bir ahlaki problemdir, temelinde insanca yetişme şartı aranmalıdır. Kul hakkından haberdar olma keyfiyeti şarttır. Bakınız bir hatırlatma. Abdest alan birinin suyu yüzüne sertçe çarpması caiz değildir. O halde nerede kaldı çocuğunun, eşinin, öğrencisinin, veya yolda münakaşa ettiği birinin yüzüne vursun? Dinimizde münakaşanın kendisi yasak. Kul hakkından haberdar olanın eşi dahil kimseye eli kalkamaz. Bir başka hatırlatma, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki "mümin güler yüzlü, münafık çatık kaşlı olur". Çünkü dinimiz birine çatık kaşla bakmayı dahi haram etmiştir. Üçüncü hatırlatma, İslam dininin büyük müceddidi/yenileyicisi İmamı Rabbani Hazretleri, "kalb kırmak, Kâbe-yi şerifi 70 kere kazma kürekle yıkmaktan büyük günahtır" buyurmaktadır. Bu kimse, ister eş, ister arkadaş, ister Müslim, isterse gayrı Müslim olsun fark etmez. Fıkıhta Müslim hukuku, gayrı Müslim hukukundan önce gelir. Nezaket, terbiye, ahlak, hürmet gibi değerler fakirleştikçe şiddet azar.. Dayak, bir şiddet şeklidir. Sövmek, hakaret etmek de şiddettir, cinsel istismar da şiddettir... O halde dilimize, gündelik hayatımıza, gündeme haram, helal, caiz, İslam ahlakı gibi kavramaların girmesi lazımdır. Bunlar kitap sayfalarından, hayata geçmelidir. O zaman müeyyideler içselleşir, vicdanileşir. Yoksa dayak devam eder. Kadın şehvet oyuncağı olur, boşanmalar artar, aile su alır, kapkaç, hırsızlık ve benzeri suçlar zelzeleden daha tehditkâr çapa fırlar. Her şey insanın huzuru için. Çekingenlik neden? Korku niçin? Atalar ne güzel demiş: -Kork, Allah'tan korkmayandan. Allah'tan korkan biri, insanı da hayvanı da nebatı da sever. "-Hepimiz din kardeşiyiz, bu ayrılık gayrılık niye?" diyerek güneydoğuyu,"Kul hakkı var, Allah'tan korkmak hepimize farz, kalb kırmak caiz değil, hiçbir canlıyı incitemezsin" diyerek aileyi, kadını, nesilleri hatta hayvanı ve tabiatı kurtarabiliriz. Bunlarla benzer imkânları kullanmak neden zor? Bu sözlerin telaffuzu, aydınlarımızın kabulü neden laikliğe aykırı olsun? Bir kısım aydınlarımız sömürgeciler gibi. Kendi yerli değerlerinden kopmuşlar. Diğer taraftan İslamiyet'in temsilcileri de iyi atlara binip maveraya yollanmışlar. Ortalık çöle dönmüş. O zaman ulemanın bırakınız kendisinden kelimesinden bile korkma paranoyasıyla karşılaşır olduk. Halbuki toplumlar, maddi ve mânevî kıymetlerin ikisi ile birlikte ayakta kalır. Mânevî gücümüzü hiçbir kaygıya kapılmadan değerlendirmeliyiz. Her şey vatandaşın huzuru, milletin ve devletin bekası için. Kadını dövülen, evi soyulan, genç kızı fotoğraflar, filmler ve medya ile ortalık malı olarak kullanılan bir cemiyette ekonomik servet istediği kadar iyi olsun, orada gelecek tehlikededir. Her şeyi ve hepimizi sorgulama vaktidir.
.
Türkler âdil, Kürtler akıllı olmalı
24 Kasım 2005 01:00
Bu çatı çökerse herkes altında ezilir. Birlik bütünlük ve mevcudiyetimizin muhafazası için. Kürtler, hayal görmemeli, Türkler gerçeği kabul etmeli. Türkler âdil, Kürtler akıllı olmalı. Anayasaya kurucu unsur olarak girmek, resmi dile Kürtçe'yi de katmak, federatif bölge olmak ve benzeri arzular sadece hayaldir. Bu istekleri, hiçbir kuvvet, Türk milletine dayatamaz. Kabulü asla mümkün değildir, isterse arkasında 7 değil 14 düvel, birkaç süper güç olsun. İmparatorluk döneminde eyaletler de böylece elden çıkmıştı. Ancak Kürtlerin kimliğini serbestçe ifade, dilini konuşma, kültürünü yaşama, özel okulunu, radyo-televizyon ve gazetesini kurma hakkı serbest olmalıdır. Zaten bunlara dair hayli imkânlar verildi. Rahat durulsa daha da verilecektir. Buna mukabil Türkçe bütün zamanların tek resmi devlet dilidir, bayrak tektir, başkent tektir. Elde kalan bir avuç vatan kat'iyyen parçalanmayacaktır. Bölgeye dair, bölge insanının haklarına dair çok yanlışlar yapıldığı herkesçe kabul edilmekte.. Bunları yazıp konuşmaktayız. Hükümet de kabul etmekte. Yeni bir sayfa açılmak isteniyor. Hükümet, bu makul çizgide olduğu için başbakan, Şemdinli olayları için ilk günden "yapan bedelini öder" dedi. Bu söz adaletle hareket edileceğinin haberidir. Tabiî ki hayat bulması lazım. Bu derdi kim başımıza sararak kalkınmayalım diye paçalarımıza sarıldıysa ortaya çıkartılmalı. AB'ye muhalefet tezgâhı mı, bölücü ihanet mi, ajan işi mi, kontrol edilebilir terör ahmaklığı mı? Senaryo ve senaristler teşhir edilmeli. Susurluk, Yüksekova çetelerine Şemdinli Çetesi ayıbı eklenmemeli Türkler, adalet imtihanında Kürtler akıl imtihanında. Mahkemeden ısmarlama değil, vicdanları tatmin eden tarafsız bir karar çıkmalı . Buna karşılık Kürtler de akıllanıp evlerine ve işlerine dönmeli. Jetlerin cenaze üstünde uçması doğru olmamıştır. Ama buna yol açılması da doğru olmamıştır. Ortak çatı, ortak vatan Türkiye Cumhuriyeti Devletine değil de Irak'taki bir özerk bölgeye, bu ülkenin hükümeti yerine o özerk bölgenin işgal güçleri emrindeki adamlara güvenilirse, o hayalle Mersin'de başka yerlerde bu taşkınlıklar devam ederse bu günler çok aranır. Türkiye, Kürt vatandaşlarının kalbine ay yıldızlı bayrak aşkını nakşedebilecek mi? Problem öylesine zor bir hale geldi ki. O zoru aşmak için müşterek değerler nelerse onları ön plana çıkartmalı. Her şeye rağmen hakim olan, şefkatle davranmalı. Türkler âdil. Kürler akıllı olmalı. Kardeşlerin birbirine düştüğü yerde kazanan daima düşmanlar olmuştur. Nüfusumuz 10 milyon dünyadaki itibarımız düşük, ekonomimiz perişan olsaydı bu gibi meseleleri hiç tanımayacaktık. Halbuki bakınız 3 problem dönüşümlü olarak karşımıza çıkmakta, Kürtlük, Ermenilik, Alevilik. Korkuları şu: -Ya yine dünyaya hükmederlerse? Türkiye, yeryüzünde layık olduğu mevkie kavuşursa bu şeref, bu memleketin her ferdinedir ve her ferdi de istifade edecektir.
.
Tüyler ürpertici
28 Kasım 2005 01:00
İddia tüyler ürpertici, dünya medyasından hükümetlere, onlardan Avrupa Konseyine kadar yayılan bu iddiaya göre CIA, 11 Eylül 2001'den sonra Romanya, Almanya, Kosova, Ürdün, Azerbaycan, Kanada gibi bazı memleketlerde gizli hapishaneler kurmuştur. Mevzubahis teşkilat, 7 ayrı paravan uçak şirketi faaliyete geçirerek bu şirketlerde toplam olarak 33 uçak uçurmaktadır. Ortaya çıkmaya başlayan belgelere göre Amerikan gizli servisi, Orta Doğu, Avrupa veya başka ülkelerde şüphelendikleri kimseleri kaçırıyor. Kaçırılan bu kişiler, paravan şirketlere bağlı uçaklarla ya değişik ülkelerde kurulmuş CIA kamplarına veya işkencenin serbest olduğu devletlere götürülmektedir. Kaçırılmış mağdurlar, en nihayet şüpheli sayılabilir. Buna rağmen vatandaşı olduğu, yahut yaşadığı memleketin polisiyle mahkemenin haberi yoktur. Kaçırılıyor ve işkence sorgularından geçiriliyor. Bu kimseler kaç yıl geçerse geçsin hakim önüne çıkartılmamaktadır. Bazı gazeteciler, Kosova'da küçük bir Guantanemo sayılabilecek bir yeri görmeyi başarmışlardır. Bazı basın mensupları ise o kamp hapishane veya işkence yerlerinde tutulmuş 2-3 kişiyi bularak konuşturabilmişlerdir. Buralara düşenler daha sonra asla bilgi veremiyorlar. Hadise, tüyler ürpertmekten de öte korkunçtur. Çünkü insanların kaçırılıp kendi ülkelerinde işkence edildiğini ülkeler bilmemektedir. Almanya konuya dair Washington'dan bilgi istemiştir. Avrupa Konseyi, hadiseye el koydu. Bu konsey şimdi uzay fotoğraflarıyla delil toplamakta. Bu arada sonuncusu bu ay içinde olmak üzere Türk hava limanlarının da iki kere kullanıldığı dile getirildiği haber yapılmaktadır. İkincide şüpheli uçak teknik izin isteyerek Kurtköy Havalimanına inmiş fakat burada birkaç saat değil, bir buçuk gün kadar kalmıştır. İşkence uçağı daha sonra bu zulmün serbest olduğu ileri sürülen Mısır'a gitmiş. Eylem, dünyayı karıştıracak, devletleri hükümetleri zora sokacak bir hukuk tanımazlık, bir keyfilik örneğidir. Zira bazı devletler farkında olmadan yataklık yapmış olmaktalar. Büyük bir skandalla karşı karşıyayız. Avrupa Konseyi ve bu işe bulaştırılmış devletlerin sormaları gereken sorular şunlardır. -CIA tam olarak hangi tarihten beri adam kaçırmaktadır? -Bugüne kadar nereden kaç kişi kaçırılmıştır? -Bunlardan kaçı hayatını kaybetmiş, kaçı sakat kalmış kaçı zindandadır? -Bu işlerde kaç ajan kullanılmaktadır? -İşkence yapılan bu illegal kamplar kaç tanedir ve nerededir? -İşkenceci taşeron ülkeler hangisidir? Eğer dünyada insan hakları denen bir kavram varsa bunlar sorulur. Eğer her isteyen mafya metodlarıyla dilediği yerden şüphelendiği kimseleri kaçırırsa dünya yaşanmaz olur. O zaman mahkemelere, işkencenin yasaklandığına dair uluslararası andlaşmalara ne gerek var? Şüpheleniyorsan şikâyet edersin. Hayır ben sorgulayacağım. Bu imtiyaz var mı? Yoksa neticeyi görelim.
.
Bizi bir arada tutan harç İslâmiyet'tir
29 Kasım 2005 01:00
Bazıları, başbakanın güttüğü siyasete kızarak Türkiye'nin de bir gün Yugoslavya olabileceğine dair korkularını dile getirmekteler. Bilindiği gibi Yugoslavya, Balkanları terk etmemizden sonra kurulmuş, değişik ırklardan meydana gelen bir devletti. Birliği Tito, şahsiyetiyle ayakta tutmaktaydı. Diktatör ölünce Yugoslav halkı birbirine düştü, kanlı savaşlar oldu, belli başlı ırklar kendi devletlerini kurdular. İspanya yolunda Recep Tayyip Erdoğan'a Yugoslavya benzetmesi hatırlatılınca başbakan şöyle söylüyor. "Orada her etnik unsurun kendi dini, ibadethanesi var. Ama biz yüzde 99'u Müslüman olan bir ülkeyiz. Bizi bir arada tutan sağlam harç da işte bu Müslümanlıktır." Yıllardır ağza alınmayan hakikat buydu işte. Güneydoğunun koptu-kopacak hale geldiği günlerde dahi ülkeyi yönetenler, bu mealde bir sözü sarf etmekten kaçındılar. Onlara göre dine atıfta bulunmak laikliğe aykırı davranmak olurdu. Nitekim sayın Erdoğan'a da seslendirdiği bu gerçekten ötürü sataşanlar çıkacaktır. Umursamaya gerek yok. Bir fikri herkesin kabul etmesi muhaldir. Herkes aynı kapasite, vizyon ve nasipte değil. Şemdinli ziyaretinde ahaliye hitap ederken bu derin mânânın kapısını aralamıştı "Yaradılanı severiz, Yaradandan ötürü". Yunus Ermeyi hatırlatmıştı. Yunus Emre, aynı zamanda Kürdün, Lazın, Çerkezin de gönül adamıdır. "Şol Cennetin Irmakları"nı bu Müslüman unsurların hepsi söyler. Fakat aynı Müslüman unsurlar, Haçlılara karşı gösterdiği büyük kahramanlıktan dolayı Selahaddin-i Eyyubi'yi de çok severler. Başbakan, uçakta yukarıdaki cevabı vermiş, mutlak hakikatten bahsetmiş, lakin tamamını dile getirmemiştir. Tayyip Erdoğan, her halde hakikate alıştırıyor. Sözün tamamı şudur: -Biz, bu memleketi teşkil eden bütün unsurlarla birlikte Müslüman'ız. Allah'ımız, kitabımız, Peygamberimiz, kıblemiz birdir. Bunlar denmese bile kalbden kalbe yol var. Mesaj alınıyor. Şemdinlili, Hakkârili, Yüksekovalı, başbakanlarının niyetini iyi okumuş ve ona kendisini bile şaşırtan ölçüde alaka göstermişlerdir. Tek harç İslamiyet'tir. Türkler üzerinde de Kürtler üzerinde de yıllarca yıkıcı çalışmalar yapıldı. Maksat işte buydu. Müşterek unsuru aradan çekip kardeşi kardeşe düşürmek. O yıpranmışlığı sür'atle telafi etmeli. Camiye girene, cenazeye gidene, bayramlaşana, selam verip geçene ırkı sorulmuyor. Şu gün dahi bir memurun, polisin, subayın, öğretmenin güneydoğunun herhangi bir ilinde, ilçesinde camide namaz kılarken görüldüğünde halk tarafından bağra basılacağına kimsenin şüphesi olmasın. Bu birleştirici unsurla, İslamiyet'in birliği, kardeşliği emreden, ayrılığın azap olduğunu haber veren telkinleriyle bin yıl tek milletin mensubu olduk. Milletin bir anlamı da din demektir. Aynı kıymetlere bağlı kalarak aynı mekânlarda aynı zamanlar birlikte hayat sürebiliriz. Bunlar olunca alt kimlik üst kimlik gibi tariflere ihtiyaç kalmaz. Osmanlı Türkleri, sadece Müslüman unsurları değil, gayrı Müslim unsurları da çok geniş bir coğrafyada uzun asırlar boyu bir arda yaşatmışlardır. Atalar, bunu başarırken torunların üstelik de Müslüman 2-3 unsuru bir arada tutamaması ayıpların ayıbıdır
.
Roj tv, Bizim Radyo, Kürtçüler, komünistler ve yersiz korkular
1 Aralık 2005 01:00
Bir aydır gündemimize bir de Roj tv diye bir tartışma girdi. Daha evvel farklı isimlerde yayın yapan malum bir kanal. Gül televizyonu demek. Bu imaj size neyi hatırlatıyor? Bu yakınlarda kurulan Kürt partisinin ambleminde ne var? Gül. O halde, o televizyon bir sancının parçası. Üstüne gidildikçe reklamı olmakta. Kendisi bizzat isteseydi bu kadar gündemde kalamazdı. Şu ân dahi çok kimse, "nasıl bir şey acaba?" diyerek seyretme arzusundadır. Bugünkü elektronik dünyada bu gibi yayınları kesmek hayli zor. Ütelik birtakım dostlukları da bozmakta. Peki ne yapmalı? Dilediği gibi bölücülük mü yapsın? Hayır buna müsaade etmemeli. Ancak işte Danimarka örneğinde görüldüğü gibi diplomasi her zaman her şeyi çözemiyor. Bu probemi ortadan kaldıracak olan kendi alanında tam rekabettir. Roj veya başka bir tv, bu televizyon kanallarını takip eden her Kürt, Kürtçü değildir. Caz, vals, tango vs. az da olsa bir kısım vatandaşların ihtiyacı. Onları yasaklasanız bile bu insanlar bir yolunu bulup yine müziklerini, oyunlarını icra edeceklerdir. Kürt dilinde ürünler de bir kısım Kürt asıllı vatandaşlarımızın ihtiyacı. İtalyanca'dan Fransızca'ya bu dillerde müzik düşkünü olanlar yok mu? O halde yapılması gereken mantıklı ve soğukkanlı harekettir. Hakkıyla rekabet daha gerçekçi davranış olur. Kabul edelim ki bu konuda TRT'nin vebali doğmuştur. Bu resmi fakat hantal kanal, Türkçe dışı yayınlarda hiç de iyi imtihan vermedi. Öyle haftada 45 dakika gibi sürelerle kimi tatmin edersiniz? Bir kitle, Roj tv veya başka bir kin saçan kanalı seyredip bileneceğine öz değerlerimize bağlı fakat Kürtçe yayın yapan bir kanalla doğrulardan haberdar olsun. Bu itibarla RTÜK de artık incelemesini bitirmeli. Hangi radyo ve tv'ye Kürtçe izni verecekse versin. Bunlar yapılırsa o zaman Roj veya aynı kaynağın bir başka sesinin akıbeti ne olur? "Bizim Radyo"ya döner. Sovyetler zamanında "Bizim Radyo" isminde Doğu Almanya'dan Türkçe çıkış yapan çirkin sesli bir radyo ülkemizi komünist yapmak için Türkçe propaganda yapıyordu. Ne oldu? şimdi o radyoyu hatırlayan var mı? Emin olunuz Kürtçülük de Roj tv de moda. Dün Bizim Radyo, Moskova Radyosu, Tiran ve Sofya Radyoları ütopya peşindeydi, bugün bunlar. Komünistlik gibi Kürtçülük de Bizim Radyo gibi Roj tv de bir gün unutulup gider. Yeter ki dediklerimiz yapılsın... Yeter ki kalkınma hızımız ve kardeşlik gayretlerimiz eksilmesin. Türkiye'nin nimetlerini bırakıp da Kuzey Irak'a gidecek kaç tane akılsız Kürt çıkar. Aksine kapılar açılsa oradan buraya akın başlayacaktır. Anadolu bölgemizin eksenidir. Bu coğrafyanın orta direğidir.
.
İsrail subayları Kuzey Irak'ta
2 Aralık 2005 01:00
İtalyan La Stampa gazetesinin yazdığına göre İsrail emekli subayları, ziraat mühendisi, tarım uzmanı gibi unvanlarla özerk Kürdistan'dalar. La Stampa haberini İsrail'in Yediot Ahronot gazetesine dayandırmakta. Habere göre "onlarca" emekli Yahudi subay Kuzey Irak'ta Kürt subayları yetiştirmektedir. Subaylarla Kürt yetkilileri Deny Yaton tanıştırmıştır. Bu kişi, eski bir MOSSAD başkanı. Halen de İşçi Partisi milletvekili. Verilen bilgiye göre İsrailli emekli subaylar "Z" bölgesi denen gizli bir bölgeye yerleşmiştir. Burada Kürt askerleri teröre karşı eğitmektedirler. Koordinasyonu el'an Yatom ismindeki şirketin ortaklarından İsrailli iş adamı Shlomy Michaels devam ettirmektedir. Haber, İsrail savunma bakanlığı tarafından tekzip ediliyor. Yalanlama haberini de La Stampa vermekte. Ancak bu tekzip aynı zamanda doğrulama. Tekzipte bundan bir kaç ay evvel "Z" bölgesinin bir hava taarruzuna maruz kalma ihtimali ortaya çıkınca bölgenin boşaltıldığı ve yahudi askerlerin oraya gitmelerinin yasaklandığı ileri sürülüyor. Demek ki bir dönem orada oldukları resmen kabul edilmekte. Şimdi de orada olduklarını inkârdan daha tabii ne olabilir? Hadise, izaha muhtaç olmayacak kadar açıktır. Burada, İsrail'e, Yahudi'lere diyecek hiçbir şey yok. Yaşadığı bölgede var olmanın, devlet gibi devlet olmanın şartlarını yerine getirmekteler. Belli ki adım adım sona yaklaşan özerk, muhtar Kürdistan İsrail'den yardım talep etmiştir. Veya İsrail böyle bir teklif götürmüştür. Tarım uzmanı, mühendis vs. göstermelik sözler. Elbette aralarında genç emekliler olabilir. Ama görüldüğü gibi hadisenin içinde MOSSAD vardır. Bu mesele, İsrail'in müstakbel emniyetini teminat altına alma çalışmalarından biridir, Kürtleri şimdiden minnettar bırakma operasyonudur. Şüphesiz ki Irak'ın işgali yalnızca nükleer silah mevcudiyetinden dolayı değildi. İsrail için tehdit oluşturan Saddam Hüseyin rejimini yıkmak temel hedeflerdendi. İran'ın, Suriye'nin kılıç altında tutulması da bundan. Buradan Türkiye'nin çıkartması gereken dersler vardır. Türkiye İsrail'le iyi geçinmekte. Buna karşılık Irak Kürt yönetimiyle zaman zaman sıkıntılar doğuyor. Bu sıkıntıları bertaraf ederek iyi diyalog ve iyi münasebetleri kurmanın yoluna bakmalıyız. Kürt kardeşlerimizi Yahudi devletine muhtaç duruma düşürmek takdir edilecek bir netice değildir. Bu itibarla Kuzey Irak'a hava seferi başlatmamız yerinde olmuştur. Türk müteahhitleri bu bölgeyi de imar etmeli. Kürtlerin de dikkatli olmaları icap eder. Mossad'tan yardım alarak asker yetiştirmek kime karşı? Bunlar boşa çabalar. Bölgeden bir gün ABD gideceği gibi Yahudi subaylar da kalmayacaklar. Zaten resmen orada olmadıklarını dile getirmekteler. Onun için Kürtlerin de Türklere karşı sevgilerini eksiltmemeleri gerekir. Türklerle Kürtler meseleyi geniş çapta değerlendirmeli. Geçmiş dönemlerde sıkça haber yapıldı. O haber şuydu "İsrail, paravan isimlerle GAP bölgesinden toprak almakta". GAP'tan arazi alan veya alma niyeti taşıyan insanlar Kuzey Irak'tan almaz mı? O zaman ortaya tamamlanmış bir logo çıkmıyor mu? Hani eski bir masal vardır... İsrail'e mal edilir. Nil'den Fırat'a Büyük İsrail. Yüz yıl evvel de İsrail'in kurulması bir masaldı. Eğer, Kürt-Türk, Arap-Kürt vs diye bir birbirinize düşerseniz belki yüz yıl sonra da o masal hakikat olur. O zaman bölgede bugünün Filistin olabilirsiniz. Her Müslüman unsur kendi sorumluluğunu bilmeli. Dün Osmanlıya silah çekerek İngilizlerle saf birliği yapmış kavimler, bugün ne kadar pişmanlar. Aynı pişmanlığı yarın da Kürtler yaşamasın. Dostunu seçemeyen devlet olamaz. Bir bayrak, bir marş, göğüs nişanları, tören yürüyüşleriyle devlet olunmaz.
.
En güzel lâle İstanbul'da yetişir
5 Aralık 2005 01:00
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü, bir yarışma başlatıyor. Çağrı şöyle "İstanbul'un 'en güzel lâle'lerini seçiyoruz! Siz de katılın kazanın!" Şu günlerde ekilecek lâle soğanları nisanda açacaklar. İlkbaharın ikinci ayında size merhaba diyecek lâlelerinizin fotoğraflarını yarışmayı yapan adrese yollayacaksınız. Bunların içinden en güzel 100 lâle seçilecek, 100 kişi 300'er YTL para ödülü kazanacak. Tarihinde "Lâle Devri" diye isimlendirilen bir zaman dilimine sahip başka bir millet yoktur. Devirlere ismini verecek kadar zengin kültürüne sahipken yirminci yüzyıldan itibaren nesillerimiz lâleyi tanımaz oldu. Türlü-çeşitli renkteki zarif çiçeğimizi Hollanda'ya kaptırmıştık. Tarih kitaplarında Lâle Devri anlatılıyor, edebiyat kitaplarında lâle şiirleri, şairleri okutuluyor. Sıra para kazanmaya gelince Hollanda, lâle ihracatından Türkiye bütçesi kadar para kazanıyor. Gelmiş-geçmiş hükümetler, biraz dikkat etselerdi lâle bizim petrol gelirimiz olabilirdi. Yakın maziye kadar lâleden tarih öncesinden söz edilir gibi bahsediliyordu. Hayatımızdan çekilmişti. Vatanına, toprağına hasret lâlemiz, çini, halı, perde deseniyle bazı araştırmacıların kitap konusundan öte geçemiyordu. Lâlemiz, 1980'lerin ortalarına kadar bahçelerde, parklarda, cadde kenarlarında, pencere önlerinde yoktu. Bu tarihlerde ilkin Emirgân Korusu'na ekilir oldu. Devrin belediyesi öncülük etmişti. İstanbullular Emirgân'a lâle görmeye gidiyorlardı. Çok heyecanlanmıştık. Sonra gelen belediyeler bu güzelliği şehre taşıdılar. Bu arada geleneksel el sanatlarına ilgi artınca ebru çalışmalarında da lâleyi görür olduk. Lâle, duvarlarımızı süslemeye başladı. Onunla da kalmadı ülkemizi tanıtma cümlesinden olarak Türkiye sembolü yapıldı. Keza yakalarda yerini aldı. Buna rağmen bu çalışmaların yetmediğini görüyoruz. Yakanızdaki lâle rozetini "bu ne?" diye soruyorlar. İBB'nin lâleyi yarışmalara açması tam isabettir. Lâle, hem estetik, hem ekonomik unsur. Bütün İstanbul, kıştan sonra lâlelerle donatılmalı. Bunu sadece İstanbul değil, lâlenin yetişebildiği her il, her belediye yapmalı. 10 yıl sonra lâle ihracatında Hollanda'yı yakalamalıyız. Çelişkiyi az daha genişleterek tekrarlıyoruz: Tarihteki bir döneme üstelik de yirminci asırda "Lâle Devri" demişiz. Nedim'den Ahmet Haşim'e, Yahya Kemal'e kadar lâleyi mısralarına nakşeden şairlerimiz olmuş. Buna rağmen işte o yirminci asır, onu hayatımızdan çıkartmış. Demek ki savaşlar, sosyal çalkantılar, siyasi çekişmeler bilinenlerin ötesinde tahribat yapmakta. Mesele bir belediye faaliyetinden ibaret kalmamalı. Hükümet, lâle yetiştiren ziraatçılara sahip çıkmalı, lâle ihraç edenler biz süre vergiden muaf olmalı, gelen yabancı hey'et mensuplarının yakalarına lâle rozeti takılmalı, lâleyi motif olarak camda, halıda, ebruda kullanan san'atkârlara yarışmalarla hediyeler verilmeli, orta öğretimde takdir alan her talebe bir lâle rozetiyle sevindirilmelidir. Köy adı lâle, semt adı lâle, cami adı lâle. Tarih dilimimiz lâle. Cami çinisindeki motif lâle. Duvardaki tablo lâle. Hatta kasabımız, işkembecimiz lâle. Mezar taşımızdaki süs dahi lâle. Ama yüz milyarlar Hollanda'ya. İnsanlar lâleyi tanımıyor. Lâleyi sevmek ve sevdirmek herkesin görevi. En güzel lâlenin İstanbul'da yetiştiğini bütün dünyaya göstermeliyiz. En gayretli olması gerekenler "Lâle" ismini taşıyan hanımlar. Haydi Lâle abla. ..... www.istanbulunlalesi.com www.istanbulagac.com 0212-4276027
.
Azerbaycan gibi Kuzey Irak'a da sahip çıkma siyaseti üretmeliyiz
6 Aralık 2005 01:00
Azerbaycan'a giden kendini Erzurum'da gibi hissediyor. Kuzey Irak'a giden de kendini Diyarbakır'da gibi hissediyor. Cümledeki "gibi" benzetmeleri fazladır. İnsan kendini öyle hissediyor. Bu şu demek... Yabancı bir yere gitmemişsiniz. Bunlardan biriyle ırk ve kültür bağımız var. Diğeriyle din bağımız. Türkiye Cumhuriyeti'nin murisi olan Devlet-i aliyyeyi Osmaniyye bir milletler mahşeridir. Bu mahşerde her unsur ya din, veya ırk veya tabiiyyet bağıyla merkeze bağlıdır. Bu itibarla Azerbaycan'la daha da yakınlaşmalıyız. Mesela vize uygulaması hiç güzel değil. Her halükârda kardeş Azerbaycan'ın yanında yer almalıyız. Bu strateji inanç, kültür, tarih fonksiyonlarından başka ekonomik zaruretlerin de sonucudur. Onun gibi Kürdistan özerk idaresine de sahip çıkmalıyız. Aynı şartlar orası için de mevzubahis. Yersiz endişeye kapılmayalım. Türk asıllı Kürt vatandaşlarımıza inanmıyor muyuz? Genelleme yapmak yanlış olur. Güneydoğu'daki vatandaşı yersiz bir genellemeyle topyekun Kürtçü, bölücü, ayırımcı, tefrikacı sayarsak öyle olmayanları da aynı yere itmiş oluruz. Acaba Kuzey Irak'a kapıları tamamen açsak ne kadar Kürt gidip oralara yerleşir? Gidenler bir kasaba halkı tutar mı? Şunu hatırlayalım: Saddam Hüseyin zamanında biz Türkiye Cumhuriyeti olarak, Ankara olarak adına ister Kürdistan veya yumuşatarak özerk Kürdistan veya Kuzey Irak diyelim aynı bölgeye, sahip çıkıyor, Baas zulmüne karşı buranın mazlum insanlarını koruyorduk. Mesut Barzani ve Celal Talabani hariciyemizin verdiği kırmızı pasaportlarla dünyaya açılıp nefes alabiliyorlardı. Halepçe katliamını biz medyayla dünya gündemine taşıyorduk. Bunlar bir vakıa. O halde neden şimdi bu tavır? Palana saldıran öfkeli adam konumuna düşmüyor muyuz? Zorluğumuz şurada. "Ankara'nın güvenliği Kerkük'ten geçer". Bu bir doğru. Diğer doğru ise Kuzey Irak halkı ile yakınlığımız. azerbaycan gibi onlarla da kardeşiz. Kültür, din, tarih hatta tasavvuf bağlarıyla kompleks bir yapımız var. Kürt asıllı dini lider, on binlerce Türke, Türk asıllı dini lider onbinlerce Kürde rehberlik yapabilmekte. Biraz derine gidince bir bakıyorsunuz ki her ikisi de Orta Asya'daki bir Türk şehrinin yüzük taşı misali bir büyüğüne bağlılar. Bunları göz ardı etmeyelim. Daha dün o halk, İstanbul'daki devlet reisinin ismini besmeleyle telaffuz ediyordu. Bir selamı şâhane ile yer yerinden oynuyordu. Önce dinleyelim. Ne diyorlar? İsteklerinin ne kadarı makul? Elde kalabilmiş müşterek taraflarımız neler. Şunu da tartışalım... İbrahim Tatlıses Kuzey Irak'a gittiğinde konserine binlerce kişi toplanıyor, sevgi gösterisinde bulunuyorlar. Tarkan Tevetoğlu gitse farklı manzara mı yaşayacak? O halde Tayyip Erdoğan, niçin gitmesin? Bunda çekinecek ne var? Bize kalırsa gitmeli de. En iyi müdafaa tarruzdur. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de Kuzey Irak'a gitmeli, gidebilmeli, böyle bir niyetleri olduğunda onlar taşlanmamalı. Çiğ politika yapılmamalı. Eğer böylesine cesur ve gerçekçi siyaset güdemezseniz o zaman Şemdinli'ye gitmek haber olur. O zaman Kuzey Iraklı Ankara'yı değil, Washington'u esas alır. Hükümet adamlarımızın Azerbaycan'a gitmesi ne kadar lazımsa Kuzey Irak'a gitmeleri de o kadar lazım. Biz bu coğrafyada asırlar ve asırlar boyu adalet, kardeşlik, eşitlik ve diyalogla hükümran olduk.. Onun için "Türk eşittir Müslüman" oldu. Daha 1990'larda bile bir Sırp Bosna'da bir Boşnak öldürdüğünde "Boşnak öldürdüm" demiyordu, "bir Türk öldürdüm" diye seviniyordu. Düşmanlık üretemeyiz. Kinleri besleyemeyiz. Buna hiçbir değerimiz müsaade etmez. Kırgınlığı ortadan kaldıracak olan biziz. Roj tv güneydoğuda beş bin evde varsa Türk televizyonları Kuzey Irak'ta 50 bin evde var. Kuzey Irak da Azerbaycan da bizimdir. Süleymaniye'yi, Bakü'den nasıl ayırırız? Şehirlere bakınız. Süleymaniye, Mahmudiye vs. Bunlar kimin Padişahının adları? İstanbul'da Mecidiyeköy, Kuzey Irak'ta Süleymaniye, Tokat'ta Reşadiye. Yaşasın kardeşlik. Yaşasın sevgi. Yaşasın birlikte yaşayıp birlikte büyümek.
.
Mortgage, mort olmasın!
8 Aralık 2005 01:00
Ağzımızdan yel alsın, felaket tellalığı, ne yaptık ne de yaparız. Testi kırıldıktan sonra akıl veren çok olur. Önceden uyarmak istiyoruz. Çünkü çok alana şark kurnazlığı hakim. Son yüzyılımız mağduriyetlerle dolu. Bazı heveskârlar ortaya çıkıp devleti savaşa sokmuş harpzede olmuşuz. Şu günkü ağır manzaranın büyük kısmı hâlâ sahile vuran dalgalar yüzünden. Sonra büyük yangınlar semtleri yalamış-yutmuş. Herikzede olmuşuz. Laleli'deki Tayyare Apartmanlarının ilk ismi Herikzede Binalarıdır. Şimdiki Merit Oteli. Ardından otomobil ve motorlu taşıtlarla tanışmışız. Onların hayatımıza girdiğinden bu yana trafik kazalarında birinciliği kimseye kaptırmadık. Ne kanun kâr ediyor, ne nasihat. Böylece sonu gelmez bir biçimde kazazedeyiz. Diğerlerini dün yazmıştık. Bankerzede, bankazede, kartzede vs. diye. En sonuncusu internetbankacılığızede, onu da haber verdik. Bu hakikatler acı tablo halinde karşımızda dururken konutzedeler endişesine kapılmamak mümkün değil. Ne yazık ki bizde hayırlı teşebbüslerin şeytanlığını yapanlar çok olmakta. Nitekim konut meselesinde de geçmişte çok mağduriyetler yaşandı. Para alıp kaçanlar... İnşaatı yarım bırakanlar. Binası tez zamanda çökenler. Malzemeden çalanlar... Bunlar hep görüldü. Marmara zelzelesinde binaların yerle bir olmasının sebebi belli. Bir güven ortamındayız. Allaha şükür istikrar yerinde. Enflasyon düşüyor. İpoteğe dayalı uzun vadeli borçlanma sistemi mortgage daha kanunlaşmadan inşaat şirketleri ve bankalar yarış halindeler. Faizler devamlı indirmekte. En nihayet yüzde 1 de arkalarda kaldı. Ev almak gibi mübrem bir ihtiyaç. Dünyada mekân, ahirette imân en esaslı ata sözlerimizden. Kazazede olmak ne kadar kolaysa ev sahibi olmak o kadar çok zordu. Bu yüzden milyonlar ev sahiplerinin insafına kalmıştı. "Ya öde ya çık!" sözü dünyanın en berbat laflarından biridir. Bu ülkenin yüzbinleri her ay başında bu sözü ya işitiyor veya işitecek diye korkuyor. Onun için aman ha, sakın ha AK Parti iktidarı gözünü kulağını dört açsın. Bütün dikkatini toplasın. Evle oynamak yangınla oynamaktır. Affedilmezler. Vatandaş dolandırılmasın. Dünyanın her tarafında tutmuş bir sistem burada şeytani zekâlıların oyununa gelmesin. Kredi ucuz, sigorta pahalı gibi saf insanlar oyuna gelmesin. Bir de konutzede mağduriyeti yaşamayalım. Böylesine bir hücum hüsranla biterse o zaman mağduriyet değil facia olur. Mortgage, mort olursa dünyanın yüzüne bakamayız. Heyecana gerek yok. Vatandaş daha bir şuurla hareket etmeli. Unutulmasın talep olmasa ne keredinin ne evin bir değeri olur. Her alıcı, satıcının velinimeti olduğunu unutmasın.
.
Sancılı doğum
9 Aralık 2005 01:00
Kimse endişeye kapılmasın. Yaşadıklarımız, bir büyük doğumun sancıları. Arı uğultusu ondan. Bir büyük düşüşten sonra, bu bir yeniden ayağa kalkma çabasıdır. Yeniden doğrulma hamlesidir. Büyük sofraya dağılmış aile fertlerinin gelme isteğidir. Bu bir kopma, bölünme, parçalanma değil, tekrar toplanma, yeniden buluşma, bir daha kucaklaşma ve kenetlenme arayışıdır. Ancak, o hasretin adı, baba ocağında, büyük aile çatısı altında toplanmanın, toparlanmanın adı konamıyor. Şuuraltı dünyasında yaşananlar başka, dile gelenler başka. Anadolu, doğum sancısında. Irmaklar denize hasret. Deniz kavuşmaya. Kırım, Anadolu'ya bakıp ne kadar için için yanıyorsa, Kürdistan da aynı yangında. Türkiye, Anzak telakkisinde kutsal topraklarmış. O halde Cezayir toprağı, Mohaç toprağı, Irak toprağı Türkler için ne? Fıkıhtaki bir ictihada nazaran. Bir yer, tarihin bir döneminde İslam beldesi olmuşsa orası ebediyen dar'ül İslamdır. Sürekli İslam beldesi için zaten söz yok. On dokuz ve yirminci asırların felaketlerinden biri de ırkçılık cereyanları. İmparatorluklar bu yüzden un-ufak oldu. İkinci cihan harbinin başlı başına sebebi şovenizmdir Alman üstün ırk fantezisi bir çılgın adam eliyle erd küreyi ateşe verdi. Dünya, bilhassa İslam âlemi ve bilhassa da Osmanlı Coğrafyası, on dokuz ve yirminci yüzyıl şoklarını yeni yeni atlatıyor. Sayıklama zamanlarından geçiyoruz. Nekahetten çıkmak üzereyiz. Henüz kimin ne dediği, kimin ne istediği belli değil. Bu devreyi şuurlanma olgunluğu takip edecektir. Bizim Ermenistan'dan, Kıbrıs Rum tarafından, Kuzey Irak'tan vs. korkma, çekinme, endişeye kapılma gibi bir lüzumsuz tavrımız olamaz. Eğer Anzak askerlerinin yattığı Anadolu toprakları onlar için kutsalsa. Mübarek Türk askerinin kanının düştüğü Mora, Girit, Romanya, Bağdat, Kudüs ve ötekileri ve daha niceleri, elbette ve muhakkak bizim için kutsaldır. Anadolu doğum sancısında. Türkiye dirilişin, doğruluşun, uyanışın sarsılışında. Kimse kopamaz. Kopan kaybeder, kopan küçülür. Kopanı İmamı Şafii Hazretleri, Selahaddini Eyyubi, İmamı Cüzeyri reddeder. Aksine, tersine kopmuşlar dönme arayışında. Fakat bunu söyleyemiyorlar, söyletmiyorlar. Ankara, eski büyük aileyi derlemek, aynı sofra etrafında buluşturmak borcunda. Bu büyük bir misyon. Ufuklar bunu emrediyor. Anadolu çınarı, yeniden dört bir yana kol salacaktır. Şeyh Edebali Hazretlerinin rüyası bitmedi. Budanan o yüce çınar yeniden yeşile durdu. Dallar uzamakta. Yollar bizi bekliyor. Küçük kavgaların değil büyük davaların erleri olalım. Kerkük de bizim Erbil de. Diyarbakır da Bursa gibi medeniyetimizin nirengi noktalarından. Biz derken bu coğrafyanın unsurlarını kast ediyoruz. Biz aynı bahçenin gülleriyiz. Dünyanın dört bir yanına giden Türk başbakanı niçin Kuzey Irak'a gidemesin? O bir yanlış karardı. Türk askeri, işgal için değil, yerinden kontrol için, denge için, adalet için Irak"a gidecekti. Gidemedi. O gidemediyse devleti yönetenler gitsin, gitmeli. Bir gayenin kaç türlü imkânla tecellisi mümkünse denenmeli. Anadolu'nun bütün Osmanlı Coğrafyasında hakkı var, emeği, teri var. Oraların da burada, bu sofrada yeri var. Dirlik olalım. Birlik olalım. Kavi duralım. Hasetin yerini hasret alsın. Kardeş kardeşe düşman olabilir mi? Yirmi birince asır tabii ki asrımız olacaktır. Sular bulanmadan durulmaz.
.
Fehmi Çetinkaya
12 Aralık 2005 01:00
"Yârân-ı Harput" diye bir topluluk. Harput dostları, bu toplulukta bir araya geliyorlar. İsmini merhum Ahmet Kabaklı koymuştu. Faaliyetleri farklı mekânlarda devam ediyor. Dünkü vuslat, Çetinkaya'nın Dudullu'daki merkezinde gerçekleşti. Toplantı sebebi Fehmi Çetinkaya'yı anlatmaktı. Başarılı bir insan, hayatta iken yâd edilmek suretiyle kadirşinaslık gösteriliyordu. Fehmi Çetinkaya, iş hayatına 1957 yılında Adana'da 25m2 büyüklüğündeki bir dükkânda gömlek imalâtıyla başladı. Bunun bizzat şahidiyiz. Adana Kuruköprü'deki o dükkân, şu ân dahi gözümüzün önünde. Gömlek dikme isteği, terzi olan annesinden dolayı. Elle çalışan dikiş makinesinin çıkarttığı sesler, kerpiç damda ona sanki ninni olmuştur. Annesinin diktikleri takdir gördükçe küçük Fehmi de terziliğe hayranlık duyar. Ticaretteki başarısını ise babasının nasihatlerine borçlu. Fırat nehri kenarındaki bir köyde bakkallık yapan bir insan, oğlunu ârifane nasihatlerle hayata hazırlamaktadır. Fehmi Çetinkaya 18 yaşındadır. Terzilik öğrenmek için İstanbul'a gelecektir. Veda sırasında büyüğünün elini öpmek üzere eğilir. Baba, şunları söyler. "El öpmek o kadar mühim değil. Mühim olan dediklerime riayet etmendir. Gittiğin yerde içki içmeyeceksin, kumar oynamayacaksın, kimsenin namusuna bakmayacaksın. Haydi şimdi nereye istersen oraya git, bunlara riayet edersen muvaffak olursun. Ama birini dahi işlersen hüsrana uğrarsın, dünyanın neresinde olursan ol ben de peşini bırakmam". Fehmi Bey, 1 yıl İstanbul'da Müslim, gayrı Müslim terzi ustaları yanında sanatın inceliklerini kavrar. Sonra da Elazığ'a, Baskil'in Kadıköyü'ndeki babasının yanına döner. Anlaşılan babası oğlunun mesleği layıkıyla kavradığına kanaat getirir ki bir süre sonra ona 4 bin lira sermaye verir. Fakat İstanbul'a değil Adana'ya yollar. "Adana'ya git, orası bize daha yakın" der. Fehmi Çetinkaya, dükkânı açtığında tek başınadır. Baba, oğlunu ziyarete gelir. Sohbet sırasında sorar. "Gömleği kaça dikeceksin?" "Piyasa 20 lira ben de 20 liraya dikeceğim". "Olmadı, der baba, sen 10 liraya dikecek, fakat asla hile yapmayacaksın". Fehmi Bey itiraz edecek olur. "Maliyeti 7 buçuk lira". "Olsun der baba, 2 buçuk lira yeter." Oğul, büyük sözü dinler. Seri halinde siparişler birbirini kovalar. Baba, evladını vicdanına ticaretin üç altın prensibini nakşeder. "Bereket azdadır, israf haramdır, kanaat bitmez-tükenmez hazinedir." İşler geliştikçe babası 3 ayrı zamanda gelir ve her defasında bütün tasarruf edilen parayı götürüp memlekette fakir-fukaraya sadaka olarak dağıtır. Bunlar, Fehmi Çetinkaya'yı 3 kere iflasın eşiğine getirir. "Baba niçin böyle yapıyorsun?" dediğinde "oğlum temel atıyorum, temel sağlam olsun, yer-gök dua üstüne, sen duayı az mı görüyorsun, herkes sana dua ediyor" der. İşler geliştikçe diğer kardeşlerini de etrafına toplar. Onlara harçlık değil satmaları için gömlek verir, satar kârını alırlar. Ticaretini önce Adana'da sonra İstanbul'da büyütür. 1957'de günde 1 adetle başlayan gömlek üretimi bugün yılda 2 buçuk milyona varmıştır. Konfeksiyonun diğer dallarında da yüz binler ve on binlerle ifade edilen sayılarda imalat yapmaktalar. Mağazalarda 82 bin çeşit mal satılmakta. Yıllık ciro 250 milyon dolar. Fehmi Çetinkaya, Yârân-ı Harput toplantısında yaptığı teşekkür konuşmasında bugüne kadar hiçbir işçinin maaşının ikinci güne kalmadığını, hiçbir çeklerinin dönmediğini, banka kredisi hiç almadıklarını söyledi. Şu gün yurt çapındaki imalat ve satış alanları toplamı 150 bin m2. 2006'da İstanbul ve değişik illerde dev mağaza ve alış-veriş merkezleri açıyorlar. Bugün Çetinkaya mağazaları sayısı 20, bunu önümüzdeki 10 yılda 100'e çıkarttıktan sonra yurt dışına açılmayı düşünüyorlar. Fehmi Çetinkaya'ya Kanada, Almanya vs. "gel" diyor. Sebep, bu hükümetlerin 1 vatandaşlarına daha iş imkânı temin etme arzusu. Sayın Çetinkaya, başarıyı inanç ve azme bağlıyor. İnanç ve azimle çalıştıktan sonra engelleri aşmamak için bir sebep yoktur. Dürüstlükten şaşmamak gerektiğine işaret ediyor. Çünkü babası daha hayata atılırken "hile yapmayacaksın" demişti. Bizim gözlemimiz ise ilaveten şudur: Birlik, beraberlik, ailenin bir kişi etrafında pervane olması. Buna rağmen şöyle düşünmemek mümkün değil. Faraza Fehmi Çetinkaya, aklı ermeden babasını kaybetseydi acaba bugün bu isimde bir iş adamı olur muydu? 60 yıl evvelinde Baskil'in bir köyü. Orada bir bakkal. Fakat muhkem bir ahlak ve müthiş bir ticari zekâ. Kıyıda-kenarda kalmış o insanları bile kim, nasıl yetiştirdi? Başarı işte o sistemde, o ahlakta. Biz şu gün dahi bir mirası tüketiyoruz. Eğer o sistemi yeniden hayata kazandırırsak daha birçok iş adamı çıkar. Hayırlı evlat yetiştiren güzel insanlara rahmet olsun, selam olsun.
.
İstanbul Avrupa'nın kültür başkenti
14 Aralık 2005 01:00
İstanbul'un Avrupa'nın kültür başkenti seçilmesi veya seçilmemesi söz konusu. İstanbul'un tercihi için ne lazımsa yapılmalı. Bazı gayretler var ama, gündem öylesine yoğun ki böyle bir arzu sıradışı kalabilir. Olimpiyatlar için ne kadar uğraşmıştık. Buna rağmen oyunları İstanbul'a alamadık. Hiç değilse bu defa başaralım. İstanbul, Avrupa'nın da Asya'nın da dünyanın da en eski şehirlerinden biri. Hem Doğu Roma'nın hem Osmanlı Devletinin merkezi. Cenevizden bugüne izler var. İstanbul, bütün Türkiye'nin diğer kefesidir. Yalnızca Türkiye'ye hitap etmez. Onun havzasında bugün de Osmanlı coğrafyasının kalbi atmakta. Türkiye, şehirler sultanının öncülüğünde kalkınmakta. Sanki başrol oyucumuzdur. Tarih, tabiat, ticaret medeniyetler buluşması hep İstanbul'da. Asya ile Avrupa'yı el ele tutuşturan tek şehir. Giderek daha çok dünyaya açılmakta. Yabancı yatırımcıyı çeken mıknatıs İstanbul'dur. Dubai Kulelerini Arap nefretine çevirenleri yadırgıyoruz. Paranın milliyeti olmaz. Tarihi İstanbul manzarasını korumak kaydıyla onun yanı sıra elbette çağın getirdiği yeni manzarlar olabilir. Oluyor da. '60'larda-'70'lerde Boğaziçine köprü yapılmasına garez duyan zihniyet bugün yeni mimariye yüklenmekte. Yermelere takılmadan yola devam etmeli. CIA, FBI temsilcileri, Irak seçimleri gelip geçicidir. İstanbulsa kalıcı. Al Baraka Türk, yirminci kuruluş yılı münasebetiyle önceki akşam bir ödül töreni düzenlemişti. İstanbul, Van, Trabzon gibi illerimizden dereceye girenler oldu. Bunun gibi Kahire, Şam, Bağdat'tan da derece alanlar vardı. Her kim hangi alanda İstanbul'da bir yarışma, konferans, panel sempozyum, festival vs. vs. etkinlik yapsa dünya oraya akmakta. Bize düşen bu akışı çoğaltmak. Renklendirmek. Onun için İstanbul, behemehal Avrupa'nın Kültür Başkenti olmalı. Zaten öyle. Yapılması gereken kabul ve ilan, tescildir. Önce kültür başkenti. 2023'te ise AB'nin başkenti. Hedefimizi zaman zaman hatırlayalım: 2015 AB'ye giriş tarihimiz, 2023 İstanbul'un AB'nin başkenti olması, 26 Ağustos 2071 Cuma, Türkiye Cumhuriyeti'nin Cihan Devleti olduğunun ilânı. Korkma, büyük hayal et, büyük düşün
.
Yılın hukukçuları
15 Aralık 2005 01:00
Hukuka saygı" sözü lafta kalıyor. Şayet öyle olmasaydı Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın'la alakalı olarak vazifeli mahkemeye böylesine baskı yapılmazdı. Davanın açıldığı günden beri adliye baskı altında. Gerçi sorsanız kimsede böyle bir niyet yok. Hakikaten de bu niyeti taşımıyor olabilirler. Fakat neticede ortaya baskı çıkıyor. Yargı sürecine psikolojik müdahale. Hey'etin mânen yıpranmadığını kim söyleyebilir. Kim olursa olsun TC vatandaşı bir insan hakkında ciddi ithamlar var. Bu ithamlar, önce savcılığa sonra hakimliğe intikal etmiş. Savcının talebi üzerine mahkeme, tutuklama kararı vermiş. İtiraz yapılmış, üst dereceli mahkeme itirazı reddetmiş. Böyle olduğu halde ilk günden itibaren YÖK'ten baroya, bir kısım köşe yazarlarından CHP'ye kadar müdahale yoluna gidildi. Dava milletlerarası platforma taşınmaya, AB desteği alınmaya kalkışıldı. Yücel Aşkın'ı destekleyen bu grup, dün mahkeme salonunun içini ve dışını doldurdular. Temenni ederiz ki sayın Aşkın beraat etsin. Lakin bundan sonra beraat kararı verilmiş olsa bile bu karar gölgelenmiş olacaktır. Şu düşünceyi önleyemezsiniz: -Baskı yapıldı beraat etti. Zaten güç arkasızlara yetirilir. Bunu dedirtmemek lazımdı. Davayı siyasileştirdiniz. Sanığın mahkumiyet alması halinde sokaklarda, mahkeme koridorlarında gövde gösterisi yapanlar ne diyecekler? O zaman suçlu koruyan duruma düşmeyecekler mi? veya "bu kararı tanımıyor muyuz" diyecekler. Öyle bir hakları var mı? Bu kadar yazılı, sözlü, fiiili baskıya rağmen mahkeme heyetinin hiç oralı olmadan gayet soğukkanlılıkla işine devam etmesi her türlü takdire layıktır. Kimse emekliliğini istemedi, kimse istifa etmedi, kimse mazeret beyan etmedi, rapor almadı. Üstelik bildiğimiz, görüp-işittiklerimizden ibaret. Bir de bunun tehdit, gözdağı tarafı olabilir. Nihayet hukukçu da can taşımakta, onun da eşi ve çocukları var. Onun için... Van 3. Ağır Ceza Mahkemesini teşkil eden bütün heyeti buradan yılın hukukçuları ilân ediyoruz. Buna layıklar. Bu sayın hukukçuların içeriden ve dışarıdan gelen baskılara rağmen kılı kırk yararak tarafsız bir değerlendirmeyle en isabetli kararı vereceklerinden kimsenin şüphesi olmasın. Adliyeye inanç yoksa her şey bitmiş demektir
.
Aydınların günahı
20 Aralık 2005 01:00
Orhan Pamuk hakkında herkes konuştu, bir Ermeni vatandaş da konuştu. Aruoba ailesinden bir hanım, Orhan Pamuk'u reklam yapmakla, kitaplarını satmak için Ermenileri kullanmakla itham etti. Bu haber bültenlerde bir kere görünüp kayboldu. Öyle midir? Mevzubahis kişinin yaptığı pazarlamaya dönük sansasyonel bir tezgâh mıdır? Bilmiyoruz. Bizim bildiğimiz bu üslubun yeni olmadığı. Bu bir Tanzimat üslubudur. Tanzimat döneminde de Namık Kemal'ler, Mithat Paşa'lar, şunlar-bunlar, padişah aleyhine, devlet aleyhine konuşur, sonra da kanun takibatından kurtulmak için İngiliz, Fransız sefaretlerine sığınır veya sığınmaya teşebbüs ederlerdi. Orhan Pamuk, yurt dışında kendi ülkesini karaladı. Türkler'in 1 milyon Ermeni ve 30 bin Kürt kestiğini ileri sürdü. İddiasını isbat etmesi gerekirdi. Sözünün arkasında duramadı. Türkiye'ye avdetinde tevil ve inkâr yoluna saptı. Orada kalsa iyi ederdi. Öyle yapmadı. Yurt dışına çıkınca aynı sözleri tekrarladı. Peki, Türkiye hukuk devletiyse bu hukuk sadece güçsüzlere, gariplere, arkasızlara mı işleyecek? Yoksa sahiden kanun önünde herkes eşit mi? Bu milleti canilikle itham eden biri elbette isbat için mahkemeye çağrılacaktı. Ne var ki tartışılan yazar, bir yanlış yaptı. Mahkemeye yalnız gitmedi, yanına AB temsilcilerini de aldı. Zaten artık moda olmuştu. Yücel Aşkın yargılanacaksa barolar, akademisyenler, politikacılar, Orhan Pamuk yargılanacaksa AB temsilcileri mahkeme salonunu doldurarak hey'et üzerinde mânevi nüfuz kullanacaklar. VİP usulü muhakeme. Aslında savcılar, hakimler, yargılamaları ikiye ayırmalılar, ayağına gidilecek "a" sınıfı zanlılar, mahkemeye çağrılacak "b" sınıfı sanıklar. Böyle adalet işleyişi olmaz. Orhan Pamuk, bir tezat içinde. Hem AB'ye taraftar, hem AB muhaliflerinin elini güçlendiriyor. Mahkeme önündeki saldırılar elbette çirkindi. Ancak bunun tek kabahatlisi o kızgın kitle mi? Bu kadar esere imza atmış bir aydının böylesine düşüncesizlik sergilemeye hakkı var mı? Çıkan kargaşa ve huzursuzluk Türkiye'ye kaybettiriyor. Yazar, "çeker giderim" diyor. Peki kalanlar ne yapacak. Bir aydın "benden sonra tufan" diyebilir mi? Efendim dâvâ açılırsa AB müzakereleri askıya alabilirmiş. AB bu kadar mı çerden çöpten? Neden Irak'ta Filistin'de Paris'te ölenler görülmez? Suçlu bu ülkenin mürekkep yalamışları. Her yeniliğe "istemezük" diye karşı çıkan gerileme dönemi yobazları. Suç işledikten sonra Avrupa elçiliklerine iltica eden Tanzimat münevverleri Avrupalının gözüne girmek, onlardan aferin almak için tarihine, mazisine, milletine kıyan Cumhuriyet aydınları. Bizim aydınlarımız hep günahkârdı, hep de öyle gidiyor. Çünkü aydınımız yerlileşemedi. İsmi, ister münevver olsun, ister aydın, ister entellektüel, fark etmez, bunlar zarf
.
Bir kere daha seçim barajı
21 Aralık 2005 01:00
Seçim barajı bu defa da TÜSİAD yüksek istişare kurulu toplantısında dile getirildi. Önce TÜSİAD Başkanı Ömer Sabancı konuya dair konuştu, sonra Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer. Ömer Sabancı, seçim barajının yüksek olduğunu, bu yükseklik sebebiyle seçmenin temsilcisinden koptuğunu, seçim sürecine girmeden evvel barajın mutlaka bir kaç puan düşürülmesi gerektiğini söyledi.. Cumhurbaşkanı bu fikre destek verdi. Yüzde 8 veya 7 gibi bir kaç puanlık bir düşmenin olabileceğini fakat aşırı düşmenin hükümet kurmada sıkıntılara yol açabileceğini belirtti. Hem TÜSİAD başkanı, hem Cumhurbaşkanı haklıdır. Yüzde 10'luk bir baraj, milli iradeyi temsile layıkıyla fırsat vermemektedir. Bu baraj Kürtçü parti endişesiyle konmuştur. Kalkınmış memleketlerde de baraj bulunmaktadır. Ancak oralardaki yüzde 5'lerde seyretmekte. Türkiye'de yüzde 5 şimdilik çok zor görünüyor. Yüzde 7 veya 7.5 olabilir. Artık Kürtçü kaygısı yaşamamak lazım. Şemdinli virajını alan Türkiye sağlam yoldadır. Mühim olan vatandaşa verilen program ve onda uyandırılan itimat. AK Parti, güneydoğudan ciddi mânâda oy alabilmiştir. Kürt asıllı Türk vatandaşları tercih ettikleri partiyi mecliste görememişlerdir. İşin garipliğine bakınız ki MHP'ye oy veren kitle de partisini meclise gönderemedi. Bir bakıma "Kürtçüler" ve "Türkçüler" aynı akıbeti yaşadılar. Keza diğer bir milliyetçi parti olan DYP de meclis dışında kaldı. Böyle bir manzarayı demokratik bulmak mümkün değil. Bu sebeple Anayasanın, partiler kanununun, seçim kanununun ve diğer ilgili mevzuatın gözden geçirilmesi icap eder. Şimdi hemen hatırlanacak şudur? -İktidar partisi buna sıcak bakar mı? Bakacağı kanaatindeyiz. Şüphesiz ki barajın düşmesi aleyhine olacaktır. Şu günkü çoğunluğu yakalayamayacaktır. Fakat daha sağlıklı demokratik ortam oluşacak ve meclis, çok sesli bir yapıya kavuşacaktır. Şu gün mecliste güçlü bir muhalefet olduğunu, en azından her zaman olduğunu kimse iddia edemez. Aslına bakarsanız yapılması gereken yepyeni bir anayasadır. Seçim kanunu, partiler kanunu ve anayasa bir paket halinde ele alınarak yeniden yazılmalıdır. Şu yüzde 10'lar vs. olağanüstü dönemlerin ürünü. Kanunlarla anayasaya gelince değişe değişe tanınmaz oldular. Mademki AB'ye girilecek. O halde bu baraj düşecektir. Böyle bir barajla AB'ye dahil olmamız muhaldir. Kapıdan dönmektense kendi gerçeğimizi görüp kendi eksiğimiz ikmal edelim. Fikirler meclis zemininde tartışılsın. Problemlere o çatı altında çareler üretilsin.
.
Beyaz Türkler
22 Aralık 2005 01:00
Şu sıralar bu deyim dikkatinizi çekiyor olmalı. Bu isimde Türkler var mı? Yok... Fakat esasında onlar fiilen mevcut. Kelime, "Beyaz Ruslar"dan gelme. Hatta bu isimde bir Rus devleti de var. Avrupa'nın ortasında olduğu halde bu Belarus veya Beyaz Rus devletinin sesi soluğu çıkmaz. Eh, demek ki derdi kaygısı yok. Beyaz Türklerinse sesi soluğu çok çıkar. Bunlar Türkiye'nin elitidir. Kendilerini öyle farz ederler. Tanzimattan bu yana, kültür ve ekonomik gücü, kısacası parayla sosyal hayatı ellerine geçirmişlerdir. Demokrasiye inansalar da demokratik sonucu içlerine sindiremezler. Bazen tatlı su solcusu olurlar. Bazen hızlı AB'ci. Bazen AB muhalifi. Geçim gibi bir dertleri yoktur. Onlar kendilerini "biz" diğer vatandaşları "onlar" diye ayırırlar. Bunlardan bazıları sanki başka gezegende fakat mutlaka fildişi kulededir. Kendilerini adeta Türk milleti içinde üstün ırktan sayarlar. Herkes için kavga konusu yapılan bir çok mes'eleyle tenezzülen, lütfen alakadar olurlar. Yumurtadan çıkıp da kabuğunu beğenmeyen civciv görgüsüzlüğü ile Anadolu'yu beğenmezler. Siyasetçiyi beğenmezler. Bakanı, başbakanı bile burunlarlar. Küçük dağlar, tapulu mülkleridir. Medyayı tasnif ederler. Kendilerini adeta ölümsüz görürler. Başka türlü konuşup, başka yaşarlar. Vicdan, insaf, milli kıymet, ülkeye aidiyet gibi kavramlar yanlarından bile geçmez. Kadehlerindeki kırmızı şarap, güneydoğuda şehit düşen askerin kanından daha önemlidir. Onlar için işittikleri bir asker kaybı "Yaa?!...Vah vah"tan ibarettir. Bir beyaz Türkler var. Bir de onlara özenenler. Onlara ayakçılık yapanlar. Hayır asla karıştırmayın, "Beyaz Türk" denilenler burjuva sınıfı değildir. Burjuva sınıfına zaten ihtiyaç var. Henüz teşekkül de etmedi. Bunlar bu milletin hemen her şeyine tepeden bakanlar. Ondan kopmuşlar, yabancılaşmışlar. Keza bu beyaz Türkleri, millileşememiş aydınlarla da karıştırmayın. Onlar aynada kendine hayran bakan. Her nev'i sıkıntıdan âzâde bir sınıf. Peki, beyaz Türkler varsa bir de beyaz olmayan Türkler mi var? Yoksa siz zenci Türklerden habersiz misiniz? Halbuki size öyle bakılmakta. Bu ülkenin bütün külfet, yük, dert ve sıkıntılarını yaşa.. Sıra nimetlere gelince orada kal. Güç, beyaz Türklerde. *** Antalya yükselen yıldız Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel, dün İstanbul'daydı. Akdeniz kenarından gelen Antalya sevdalısı bu genç adam, Boğaz kıyısında Antalya'yı anlattı. Antalya, Türkiye'nin bacasız fabrikası. Tek başına bütün Türkiye'ye gelen turistin yarısını çekmekte. İstanbul bu yıl 3 milyon kadar turist ağırlamışken Antalya 7.5 milyon civarında misafire ev sahipliği yapmış. Antalya otellerinde 400 bin yatak var. Halbuki bütün Mısır'daki yatak saysı 100 bin. Güneyin bu sıcak şehri, şu ân 20 bin turisti kabul edecek kapasitede. Menderes Türel, hayli bilgi verdi. Antalyada 4 ayrı çeşit fuar ve festival yapılmakta. Bu yıl, Antalya, turizm hizmetiyle ülke ekonomisine 6 milyon dolar katkıda bulunmuş. Ulaşım, raylı sisteme geçiyor. Bu yıldız şehrimiz, bütün Akdeniz havzasında rakipleri içinde liderlikte ikinci sırada yer almakta. Başkanın korkusu lüzumsuz zevzekliklerle turistleri kaçırmamız. Rus ve Avrupa gazetelerinde bizdeki dedikodular bile haber yapılmakta. Menderes Türel, av, kongre, fuar, golf, ırmak yarışı, köy turizmi gibi dalları da Antalya'ya kazandırmak istiyor. Projesi iki temele dayanmakta. 1- Turizmde kaliteyi Yükseltmek 2- Turizmi çeşitlendirerek 12 aya yaymak.
.
Eyvah kavga
23 Aralık 2005 01:00
Her şey olmasa bile çok şey gayet iyi gidiyordu. Allah'a şükür halen de iyi gitmekte. Huzur ve istikrar var. Nicedir buna hasrettik. Bir Ecevit döneminin 1970'lerdeki margarin yağına hasret, elektrikten mahrum günlerini dehşetle hatırlarız, bir de 2001'in koalisyon günlerindeki krizleri. 17 Ağustos 1999 Zelzelesi, toplumu 2000-2001 Krizleri kadar sarsmadı. Yer kıpraşması 45 saniye sürdü ve bitti. Ölen ölmüş, kalan kalmıştı. Krizlerdeyse milyonlar, ölüp ölüp dirildi. Etkileri bugün de devam etmekte. Şöyle bir dünden bu yana bakalım... II. Dünya ve tek parti günlerinden sonra huzuru, 1950'de yakalamışız. 10 yıl devlet terörü ve savaş korkusuyla geçmiş. Yakalanan huzur 10 yıl sürmüş. 1960'lara girerken öğrenci hareketleri başlamış. 1960'ta bir askeri darbeyle her şeyi kaybetmişiz. Darbe kanla bitmiş. Sonra 1965'lerde huzuru tekrar yakalamışız. Sadece 5 yıl kadar sürmüş. 1970'lere girerken talebe hareketleri ve iktidar bölünmeleriyle huzuru bitirmiş. 1971'de tekrar askeri darbe gelmiş. Bu defa da gençler dar ağacında can vermişler. Bütün 70'li yıllar kayıp ve felaket günleridir. Kaybı 1980 Askeri darbesiyle durdurmaya çalışmışız. Nihayet 1983 genel seçimleri ve Turgut Özal, Anavatan. 1993-2002 arası 10 yıl yeniden kaybedilmiş, yele verilmiş, toprağa gömülmüş günlerdir. Son olarak 3 yıldır huzur ve istikrar içindeyiz. İyi çalışan, iyi giden bir hükümet iş başında. Geçmiş 55 senenin yarısı israf olmuştur. Bunun herkes farkında. İş adamı da farkında siyasetçi de... Öyleyse bu kavga neden? Evet, dışarıdan baktığımızda bir rektörün tutuklanması şık değil. Fakat bu memlekette hukuk da var mahkeme de. Mahkeme öyle uygun görmüş. Bir yazar ülkesi için bu kadar ağır konuşmamalıydı. Vahim hata işledi. Buna rağmen özür dileyeceğine aksi yolu seçti. O halde hesabını vermekle mükelleftir. Özgürlük başıboşluk değil. Mahkemeler zenci Türkler için ayrı, beyaz Türkler için ayrı çalışamaz. TÜSİAD bunu bilmekte. İş adamlarımız, haydi haydi bilmekte. Lakin TÜSİAD kendi ayağına sıkıyor. Seçim barajına dair konuşmaları isabetlidir. Ancak Mustafa Koç'un "Yücel Aşkın'a reva görülen muamele" sözü yakışıksızdır. Reva menfi bir kelime. Zulmü ifade eder. Kimse rektöre bir şey yapmıyor. Yapılanlar bir hukuk işleyişidir... Yukarıda bahsettiğimiz ampulsüz, elektriksiz, benzinsiz, mazotsuz, margarinsiz.... yokluk günlerinde Bülent Ecevit'i TÜSİAD, gazete ilanlarıyla devirmişti. O da bir darbe oldu. Acaba TÜSİAD, yine aynı niyette mi? Hayır, kat'iyyen ihtimal vermiyoruz. Ancak nedense o toplantının konuşmacıları, çoğunlukla tribünlere oynadılar. Tercihleri, popülizm oldu. Beyaz Türklere mesaj verdiler. Konuşma ve değerlendirme tarzları yanlıştı. Fakat başbakan Tayyip Erdoğan'ın çıkan problemi sükunetle karşılamaması da yanlıştır. Keşke daha itidalle davransaydı. İşte özetini verdik. Zaten herkes de biliyor. Darbe, devirme, sokak hareketi, kavga, ne zaman bu memlekete zerrece hayır getirdi. Ortada bir Kürt çıkmazı varken. Irak gailesi her gün daha da berbatlaşırken. İran ve Suriye konuşulurken. İşsiz sayısı bugün bile milyonlarla ifade edilirken. Asgari ücret iç burkarken. Kim hangi hakla kavga edebilir? Lütfen herkes sussun. Ve düşünsün. Ne oldu nazar mı değdi bize? 3 ay daha böyle devam ederse ne yabancı yatırım kalır ne AB? O zaman, şimdi hiç istenmeyen erken seçim, çare olarak düşünülür. Yapmayınız.
.
Şuur
26 Aralık 2005 01:00
Meşhur hadiseyi bir kere daha nakledelim. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, II. Viyana Kuşatması'nı kaybedince elde kalan birliklerle Belgrad'a çekilmiştir. Ağır bir mağlubiyet yaşanmıştır. Kimsenin ağzını bıçak açmamaktadır. Edirne'deki Padişah'tan ölüm fermanı gelir. Kara Mustafa Paşa çadırındadır. Cellat içeriye girer. Paşa, vaziyeti anlar. O ân söylediği söz, Viyana fethi kadar kıymetlidir. Kelleyi verecektir. Fakat sahip olduğu devlet şuuru akıllara durgunluk verecek çaptadır. Viyana eteklerinden dönmüş Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, celladına der ki: "Yerdeki halıyı kaldırın, devlet malıdır, kanımla kirlenmesin!" Şuura bakınız. Bozguna uğrayan Sadrazam Paşa, başına geleceği bildiği halde sahip olduğu engin şuur sebebiyle, kaçmaz, başka devlete iltica etmez, askerlerini de yanına alarak isyan etmez. Kellesini vurmaya gelen hey'eti katletmez, onları rehin almaz. Ortak kararı ifade eden Padişah iradesine mutlak şekilde itaat ederek kaderine razı olur. Eğer, Merzifonlu, o gün bozgundan sonra bir de isyan çıkartsaydı devletin hali nice olurdu? Belki de Osmanlı devleti 3 asır evvel inkıraz bulurdu. Bugün yeryüzünde Türkiye diye bir devlet olmayabilirdi. Hem imparatorluğun 3 asır daha yaşamasını. Hem de devlette devamlılığı, bugünkü hürriyetimizi bir şuura borçluyuz. Devlet şuuru. Bu şuur, sahibine yerine göre farklı sözler söyletir "ya devlet başa ya kuzgun leşe!" veya "ya Bizans beni alacak veya ben Bizansı alacağım!" gibi. Önce kelime yok edildi. Şuur kelimesi yerine "bilinç" dendi. Bilinç, şuurdaki derinliği vermiyor. Olsa olsa pilici hatırlatır. Şuursuzluğun böylesi tahminlerin ötesinde ziyanlara yol açtı. Devlet şuuru kendi kendine meydana gelmiyordu. Onu besleyen diğer müstesna unsurlar vardı. Din şuuru, millet şuuru, vatan şuuru, namus şuuru vs. Beyazıt Kulesini de Süleymaniye minaresini de, Boğaz Köprüsü'nü de ayakta tutan mimari hesaplar vardır. Dengeyi muhafaza eden, eseri ayakta tutan o hesabı alt-üst edecek bir müdahale kuleyi de minareyi de köprüyü de çökertir. Devlet şuurunu besleyen sosyolojik hesap din, millet, vatan ve namus ve benzeri şuurlardır. Bunları yok ederseniz neticesinde şehid olma fikrini de öldürürsünüz. Bir Mehmetçik modelini şuuraltından kazımaya kalkarsanız askerliğin temeline dinamit koyarsınız. Bunlarla oynanması devleti sarsar. Eğer bu değerler yerli yerinde değilse alt kimlik üst kimlik gibi tartışmalar kendine zemin bulamaz. Havada su dövülür. Ne yazık bütün bu mukaddes değerler şu gün zedelenmiştir. Hatta yer yer istihza malzemesidir. Dün besmelesiz ağza alınmayan kıymetler bugün hoyratça alay edilmektedir. Önce şuur kelimesi tahrip edildi. Sonra o mefhumun işaret ettiği değerler biçildi. En sonunda da devlet şuuru katledildi. Bir millet tarih sahnesinden böyle silinir. Şuurunu kaybeden insan ne ise devlet şuurunu kaybeden milletler de odur. Din, tarih, vatan, millet, namus, şehidlik, Mehmetçik, devlet şuurunun yapı taşlarıdır. Bu taşlar dökülmeye yüz tuttuğu içindir ki hırsızlıkta, kapkaçta, rüşvette, alkolde, uyuşturucuda, fuhuşta, bencillikte, suiistimalde patlama meydana geldi. Onlarca yıl emek verilip değiştirilmesine rağmen ceza kanunları acze düşmüştür.
.
İstanbul
27 Aralık 2005 01:00
Türkiye nüfusunun dörtte biri İstanbul'da. Bu göç seyrine göre daha da artacağa benziyor. Dolayısıyla İstanbul'un işleri herhalde bitmez. Bütün Marmara bölgesi İstanbullaşıyor. Bu dahi bir zaman sonra yetmeyebilir. Tabiatıyla insan, doğduğu yeri bırakıp doyduğu yere doğru gidiyor. Köyler şehirlere, şehirler İstanbul'a akmakta. İstanbul, dün cazibe merkeziydi, bugün cazibe merkezi, yarın da cazibe merkezi olmaya devam edecek. Esasında mevzubahis olan cazibe Anadolu'dan da ibaret değil. Türkiye'nin hitap ettiği bütün havzanın merkezi. Dikkat çekecek sayıda bir zenci nüfus İstanbul'da dolaşıyor. Ayrıca, Rus var, Ukraynalı var, Orta Asyalı, Balkanlı, Kafkaslı var, Avrupalı var, Uzak Doğulu var. Hayli kaçak işçi çalışıyor. Bunların birçoğu zamanla İstanbullu olacak. Başka unsurlar da İstanbul'a taşındı. Dünkü İstanbul'da hayal edilemeyecek sayıdaki Caferi bugün İstanbul'u yurt tuttu. İstanbul, her yıl bir Sivas kadar büyümekte. Bu meşhur bir sözdür. Fakat galiba eskidi. Şimdi çok daha fazla büyüyor olmalı. İstanbul, hem yurt içinden hem yurt dışından göçler almakta. Artık ABD'ye gidenler de fırsatını bulunca geri geliyorlar. Düne kadar sadece yurt içi göçler olurdu. O zaman vize çare diye düşünülebilirdi. Belki yine düşünülebilir. Ama, yurt dışından gelenler için nasıl bir vize uygulanacak? Hakikaten bir ciddi problemle karşı karşıyayız. İstanbul, dev yatırımları yutuyor. Arkasından koşmak, yetişmek mümkün değil. İç-dış göçler, yerli-yabancı turistlerle İstanbul resmi nüfusun çok üstünde. Dile getirdiğimiz halin İstanbul'un asayiş düzeninde çok kötü bir etkisi görülmekte. Ne yapılacak, nasıl bir tedbir alınacak ki bir yerde frene basılmış olsun? Dikkatlerden kaçmamıştır. İstanbul'un tamamı artık büyük şehir. Bu karar ve tatbikat iyi oldu. Ancak, İstanbul'u değişik vilayetlere bölmek yanlış olur. Kimsenin aklından geçmemeli. İstanbul, Anadolu ve Avrupa yakasından meydana gelen bir yapıdadır, hep de öyle kalması gerekir. Zaten bütün Marmara bölgesi İstanbullaşırken, İstanbul'u ayrı idari birimlere taksim etmek nafile bir çaredir. Evvela iç göç engellenmeli. O da herkesi doğduğu yerde tutmakla mümkün olabilir. Köyler boşaldı. Şebeke suyu, elektriği, yolu mektebi olduğu halde dört tane yaşlıdan başka kimsenin kalmadığı köylerin ne olacağı ayrı problerm. Bazı şehirlerde nüfus gerliyor. İstanbul, büyüdükçe büyüyor. Büyüyen bir metropolün dertleri de tabiatıyla büyümekte. Şair Nedim, İstanbul'u "Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedadır" diye tarif ediyordu. Yirminci asır topyekun şanssızlığımız oldu. Savaşlar, her bakımdan İstanbul'u da vurdu. İstanbul, yirmi yıla yakın bir zamandır eski güzelliğini yakalama peşinde. Şunu kabul etmeli ki bu güzellik burada dururken İstanbul hep cazibe merkezi olacaktır. Göç önlenemez. Sıfırlanamaz. Hiç değilse makul sınırlarda kalsa.
.
İdealizm öldü mü?
28 Aralık 2005 01:00
Batıda idealizmin ölmediği bir gerçek. Son örneği de çok taze. İspanyolların Real Madrid takımı, Kuzey Irak'ta futbol okulu açıyormuş. Başında da bir papaz bulunuyor. Aynı takımın dünyanın muhtelif yerlerinde 14 kadar daha okulu varmış. Futbol okulu gibi su götürür bir çalışma. Ve bu çalışmanın milletlerarası plana taşınması. Hele hele Irak gibi savaşın cereyan ettiği bir memleketin ihtilaflı bir bölgesinde futbol okulu kurulması. Bunlar hesapsızlığın değil, bir planın eseri. Aynı İspanyollar, Mostar dağına da bölgenin Müslüman unsurunu çok rahatsız eden devasa bir haç dikmişler, bunu görmüş ve yazmıştık. İspanya ve Bosna, İspanya ve Kuzey Irak. Birinin dağına haç dikiyor. Diğerinin şehrine futbol okulu açıyor. Bunların hiç biri İspanyol hükümetinin doğrudan aktivitesi değil. Haçı İspanyol kilisesi dikiyor. Okulu bir futbol kulübü kuruyor. Savaştan çıkmış bir Bosna'da Müslüman, Hırvat ve Sırplar arasında yaralar sarılacağına kör parmağım gözüne kabilinden şehrin tepesine saplanan bu haç, tam tersine savaşı körüklüyor. Halbuki o haç/salip parasıyla insanların iş sahibi olacakları bir işletme açılabilirdi. Bosna gibi hatta ondan bin beter şekilde Kuzey Irak'ın işe, iş yerine ihtiyacı var. İspanyol onların yerine futbol okulu açıyor. Başrolde barış gönüllüleri, onların da başında papaz. Futbol, Kuzey Iraklı Kürt'ün ihtiyaç sıralamasında belki 500. sırada gelir. Olsun. Bunlar İspanya milli menfaatlerini alakadar etmez. İdeal sahibi devlet, kiliseyi, futbol kulübünü, sivil toplum kuruluşunu hedef seçtiği noktaya gönderip orada lazım gelen her türlü çalışmayı yapar. İspanya deyip geçmeyiniz. Avrupa'nın öteki ucunda Türkiye'ye çok benzeyen bu ülke ile tarihten beri süre gelen ilişkilerimiz var. Bu ilişkilerden bazıları Endülüs Müslümanlarına kıyılıp, Endülüs medeniyetine kasdedilmesi gibi fevkalade üzüntü vericidir. Bazısı ise kültürel çapta. Mesela Cervantes bizde en çok okunan batılı yazar sıralamasında şüphesiz ki ilk 10'a girer. Şu günlerde dahi İspanyol ressam Picasso'nun resimleri SSM'de sergileniyor. O haçlar, futbol okulları, yazarlarını, ressamlarını gündemde tutmak dünyaya "varım" mesajıdır. Avrupa'nın bir Almanya, Fransa, İngiltere gibi birinci lig devletleri var. Bir de İtalya İspanya gibi ligin sonlarında yer alan devletleri. Eskiden o sıralarda Portekiz, Hollanda vs. de yer alırdı. Ki her biri kendi çapında sömürgeciydi. Bu sıralama, Türkiye açısındandır. Latin Amerika ülkelerindeyse İspanya ve Portekiz ilk sıralarda. Oralarda İspanyolca ve İspanyol medeniyeti birincidir. Nitekim bir ara ABD'de bile İspanyolca hani neredeyse birinci dil olup İngilizceyi devirecekti. İşte o haç ve o futbol okulu bu iddiadaki bir devletin eseri. İspanya futbol bahanesiyle Kuzey Irak'a adım atıyor. Ümidi şu olamaz mı? Bir gün Güney Amerika gibi Kuzey Irak'ta da birinci dil İspanyolca olabilir. Bunlar Katolik ruhun eseridir. Türkiye, bu noktada çok kötü vaziyette. Ruha giden bütün yollar tıkandı. İnsanın hep, sürekli, biteviye hayvani tarafı desteklendi. İşte Kapıkule. Utandıran bir rüşvet kepazeliği, rezil bir zina halkasıyla kenetlenmekte. Orası öyle de başka yerler yok mu? İcra daireleri, tapu daireleri, trafik, ihaleler vs. vs. rüşvetten âzâde mi? Yiyen, içen, çiftleşen, idealsiz, kaygısız, dertsiz, tasasız insanlar memleketine dönüyoruz. Tahsilse en iyisi, lisansa var. Fakat ruh yok. Ruh olmayınca ideal hiç olmaz. Türkiye'nin en köklü milli eğitim hedefi ideali yaşatmak, ayağa kaldırmak ve nesillere aşılamaktır. Ama nasıl, ama nerede, ama ne pahasına?
.
Adalet teklerse, toplum düşer
29 Aralık 2005 01:00
Davanın hissi olmaması gerekir. Ameliyata hazırlanan hekim, bir düşmanıyla da karşılaşmış olabilir. Ona düşen o ân şahsi hesap değil, insan hayatını kurtarmaktır. Ameliyatı yapacaktır. Aynı şekilde adalette de hislerle hareket olamaz. Mahkeme hey'etinin, ihsası reyini belli etmesi red sebebidir. Son günlerde adaletimiz çeşitli yönleriyle tartışılmakta. Katil tesadüfen yakalanınca katil zanlısı olarak 37 gündür içerde yatan gencin masum olduğu anlaşılıyor. Böyle bir netice şüphesiz ki üzücü. O insana 37 gün 37 sene gibi gelmiştir. Acaba katil yakalanmasaydı ne olacaktı? Orhan Pamuk meselesi büyük gürültülerle adliyeye taşındı. Hiç hoş olmayan manzaralar gördük. Dünya medyası o mazralarla Türkiye'yi gösterdi. Dosya şimdi adalet bakanında. Çok büyük ihtimalle dava açılmayacak. Çünkü AB'yi etkilemesi söz konusu. Netice? Adliye yıprandı. Yücel Aşkın meselesi de çok tartışıldı. Halen de tartışılıyor. Artık hadise ideolojik boyutlara taşındı. Mahkemelerin serbetçe karar verme hakkı adeta elinden alındı. Daha başka davalar da var. Bunlar da önce iç kamuoyuna sonra dünya kamuoyuna taşınıyor. Dışarıya taşınan bu davalarla Ankara zorda kalmakta. Tuhaftır, bu tip davalar azalacağına artmakta. Son gelişme Joost Lagendijk'le alakalı. Bu isim, Türkiye-AB Parlamento Komisyonu eş başkanı. Hakkında henüz dava açılmadı. Bir şikâyet üzerine savcılık soruşturma başlattı. Kararı mahkeme verecek. Ancak bunu dünyaya anlatmak çok zor. Açılmış bir dâvâ gibi görülüyor. Şanssızlığa bakınız ki Lagendijk, bir Türkiye dostu. Türkiye'nin AB'ye girmesi için en fazla mücadele edenlerden. Ama TSK hakkındaki konuşması da bir şanssızlık. Ne var ki değerler farkı yaşıyoruz. Onların hassasiyetiyle bizimki apayrı. Onların ordu değerlendirmesiyle bizimki aynı değil. Hükümet muhakkak ki son zamanlardaki bu artı-eksi adalet haberlerinden, dâvâların Türkiye'nin başına sıkıntı olmasından rahatsız oldu. Onun için dışişleri bakanı Abdullah Gül, dün bir açıklama yaparak bu davaların çoğuna mesnet teşkil eden 301. maddenin değişebileceğini haber verdi. Buna da memnun mu olmalı, memnun olmamalı mı düşünülecek bir konu. Bir kanun çıktığından kısa süre sonra değişiyor. Böylesine çürük yapılı kanun olur mu? Olursa hukuk teknisyeni onu tatbik eder. Masasındaki kanun, "dâvâ aç" diyorsa savcı, hakim onu tatbik eder. O zaman da maşeri vicdan türlü şekillere rahatsızlık duymakta. İşte ortaya böylesi sakillikler çıkıyor. Adalet tekliyor. Adalet teklerse toplum düşer. Yeri gelmişken şunu da söylemeli. Açılmış bir dava hakkında mahkemeye tesir etmek maksadıyla yazmak, çizmek konuşmak yasak. Ne var ki şu davalarda yasak defalarca delindi. Öyleyse burada bir yanlışlık yaşanıyor. Kanun zayıf için değil, herkes için vardır. Teklifimiz şu. Bu kanun da kaldırılsın. Nasılsa davalar devam ederken isteyen istediğini yazıp konuşabiliyor. Bunu serbest hale getirelim. Sahiden böyle olsa ne fark eder? Hakimler o kadar zayıf insanlar mı ki iki çift laf veya iki sütun yazının tesiriyle kanaat değiştirsinler. Üstelik ortada bir de müdafaa gerçeği var. Avukat, doğrudan doğruya mahkemeye tesir etmeye onu yönlendirmeye çalışmakta. Vazifesi bu. Öyleyse neden bir yazar, hatip veya vatandaş da bir davanın isabeti veya isbatetsizliği üzerine konuşamasın?
.
Özel okullar hem dertli, hem kaygılı
30 Aralık 2005 01:00
Türkiye'deki toplam özel okul sayısı hâlâ 2 bini aşmış değil. Orta öğretimdeki bütün özel okul öğrencisi yüzde 2'yi bulamıyor. Köklü bir devlette, eğitimi asırlara dayanan bir sistemde bu sayılar ne kadar garip. Hepsi hepsi yüzde 1.9 özel okul talebesi var. Bunlar da nisbeten hali vakti yerinde olan ailelerin çocuklarıyla burslu okuyanlar. Hükümet, özel okullara 10 bin öğrenci sevk edecekti fakat teşebbüs iyi saatte olsunlara takıldı. Türkiye'de ne yazık ki bugün bile özel sektör düşmanlığı yapılıyor. Düşmanlığın başta gelen iş kollarından biri de özel okullar. Özel okullar zengin çocuklarına hizmet veren yerler olarak görülmekte. Ve dolayısıyla bazılarınca husumet duyulmakta. Halbuki akıllı olan husumet duyacağına bu imkânı tabana yaymaya çalışır. Türkiye Özel Okullar Birliği Deneği geçen hafta genel kurul toplantısını yaparak yeni yönetimini seçmiş. Yeni hey'et, dün bize de geldiler. Dr. Rüstem Eyüboğlu başkanlığındaki hey'etle uzun uzadıya konuştuk. Başbakanın da bu hey'eti dinlemesi lazım. Çok dikkate değer fikirleri var. Haksızlıkları dile getirmekte, taleplerde bulunmaktalar. En çarpıcı haksızlık şu. Devlet, bir dershane bile inşa eden hayırsever vatandaşın yaptığı masrafın tamamını vergiden mahsup etmekte. Bu isabetli uygulamanın benzerlerine de teşmil olması gerekmez mi? Bir vatandaş, tek dershane yapıyor. Özel okul sahipleriyse bina, sosyal tesis vs şeklinde bir külliye meydana getiriyor. Sonra da bu kurumu öğretmenden hizmetliye eleman alarak istihdam sahası açıyor. Öğretmen ve yardımcı hizmetler çalışanı olarak özel okullarda 60 bin kişi ekmek yemekteymiş. Bunu 4 kişilik aile fertleriyle çarptığınızda karşınıza kocaman bir tablo çıkar. Taşıma yapanlar bu rakama dahil değil. Onun için özel okullar vergiden muaf tutulmalarını istemekteler. Aslında Milli Eğitim Bakanı da buna sıcak bakmakta. Ama hadise maliye bürokratlarında kilitlenmekte. Şu gün orta öğretimde bir talebe devlete takriben 2000 YTL'ye mal oluyor. Devlet, özel okullardan vergi almayınca okul ücretleri düşecek. Böylece orta sınıf da çocuğunu rahatlıkla bu okullara yollayabilecek. Böylece hem devletin sırtındaki yük hafifleyecek ve hem de yeni öğretmen istihdamı mümkün olacak. Hatta daha enteresan teklifleri var. Özel okula giden çocuğun ücretini devlet versin diyorlar. Buna dair dünyadan çeşitli örnekler sunmaktalar. Bunlar dertleri... Gelelim kaygılarına: Milli Eğitim Kanunu değişiyormuş. Değişmesi gerekiyorsa değişir. Ancak, orada bir 7. madde var ki onun değişmesi Türkiye için tehlikelere yol açabilir diyorlar. Kaygıdan da öte ülkemiz adına, yarınlarımız ve çocuklarımız adına korku duymaktalar. Yeni yapılacak kanunla yabancılar da Türkiye'de okul açabilmekteymişler. Yabancıdan kasıt azınlık mektepleri değil. Doğrudan doğruya yabancı. Şimdi yok mu, açamıyorlar mı? 10 kadar varmış, açabiliyorlar. Ama sadece yabancı çocukları okutabilmekteler. Değişiklikten sonra Türk çocuklarının da bu okullara kaydı mümkün olacakmış. Şüphesiz ki o okullar kendi milli kültürlerine göre eğitim verecekler. Zaten zor güç ayakta duran özel okullar bir de karşılarına böyle bir rekabet çıkarsa herhalde dayanamazlar. Milli Eğitim camiası, Türkiye'nin en büyük teşkilatı. Bu teşkilatın dertleri çok. O dertleri azaltmanın yollarından biri özel okulların dinlenmesi, meselelerinin paylaşılması, kaygılarının telafi edilmesi. Ve elbette vergi alınmaması. Ve elbette yabancı sermayeye "evet". Lakin kantarın topuzu kaçmasın
.
.XXXXXXXXX
Kahraman meçhul çocuk
2 Ocak 2006 01:00
İnsan, şu sosyal ve ahlaki çöküntü karşısında bir ân için her şey bitti mi? diye sormaktan kendini alamıyor. İhtiras, bencillik duyguları almış başını gitmiş. Bir tarafta açlar, yoksullar, bir tarafta yılbaşı çılgınları. Kimsenin kimseyi düşündüğü yok. Ama, bir mektup, kahramanlar soyunun bugün de devam ettiğini gözler önüne serdi. Mektuptan artık haberdar olmalısınız. Kütahya'nın Tavşanlı ilçesinden bir yiğit yavru, Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref'e bir mektup yazıyor. Mektupta bin lira vardır. Çocuk bu parayı Pakistanlı depremzedelere yardım için göndermiştir. Mektubu bir kere daha okuyalım: -Ben fakir bir evin oğluyum. Babam yok, annem hasta. İki milyon ekmek paramız vardı. Bunun size bir milyonunu gönderiyorum. Çünkü ben bugün çöpten ekmek buldum. Akşam iftarı onunla yapacağız. Bu bir milyon lira ile depremdeki çocuklara ekmek alın. Bu para helaldir. Pul parası da vereceğim için paranın hepsini gönderemedim. Özür dilerim. Kahraman ne ismini yazmış, ne adresini ne okulunu. Türkçe bilen Pervez Müşerref mektubu okuyunca ağlamış. Talimatıyla Türkiye'den bir çocuğun yazdıkları Pakistan devlet başkanlığı sitesinde yayınlanmaya başlamış. Mektubu şöylece tahlil edebiliriz... Bu çocuk, Bedir, Çanakkale, İstiklal Harbi kahramanlarının torunu olduğunu isbat eden bir ruh asaletine sahiptir. Karakteri gereği kendini saklayacak kadar olgundur. Halbuki babası vefat etmiş, annesi hasta bir çocuktur. Hepsi hepsi iki milyon liraları vardır. Günlerden ramazandır. Bu para ekmek paralarıdır. Belki de fırına giderken çöpte bir ekmek bulmuştur. O akşamki ekmek ihtiyaçları karşılandığı düşüncesiyle o ân fırın yerine postane yolunu tutmuş ve malum mektubu kaleme almıştır. Meçhul kahraman çocuk muhtemelen 5. veya 6. sınıfta gibi görünüyor. Bu çocuk, o şartlarda oruç tutmaktadır. Bu çocuk, babasızken ve çöpten ekmek toplayacak kadar da yoksulken aynı ümmetin dünyanın öbür ucundaki mensuplarının derdiyle hemdert olarak varlığını paylaşmaktadır. Hükümetten ricamızdır: Bu kahraman çocuk, ne yapıp ederek bulunsun. El yazısından anlaşıldığı gibi mimar olma kabiliyetine sahiptir. Belki zelzeleye ilgi duymasında yıkılan binaların o kabiliyetine tesirinin de payı vardır. Kendisi bulunsun, annesinin tedavisi yapılsın. Bu pırlanta ruhlu çocuk, Türkiye'nin en iyi okulu her neresi ise oraya verilsin. Mümkündür ki istikbalde dünya çapında bir mimar kazanacağız. Tavşanlı Belediyesi, bu çocuğun adını okuduğu okula versin Kütahya Belediyesi, en büyük iki caddeden birine çocuğun babasının diğerine annesinin adını versin. Bu haslette evlat yetiştiren anne babalar için ne yapılsa azdır. Perviz Müşerref'e de teşekkür etmeliyiz. Şayet o mektubu yayınlamasaydı nereden haberdar olacaktık? Türkiye'den insan manzaralarına bakınız: Bir tarafta tinerci çocuklar. Bir tarafta çöpten ekmek toplayanlar. Bir tarafta bu milletle hiçbir alâkası kalmamış dejenere tipler. Bir tarafta bütün serveti olan iki milyonunun yarısını paylaşacak kadar cömert ve daha fazlasını veremediği için özür dileyecek kadar asil çocuklar. * Pakistan'da kış burayla mukayese olmaz. Kış ve Kurban Bayramı. Ve yeni yıl. Ve yeni yılda su gibi para harcayanlar. Peki, siz ne yapacaksınız Pakistanlı evsizler, barksızlar için, yoksullar açlar, çıplaklar için? Dünya Pakistan'a duyarsız. Siz de mi hissizsiniz? Şu kahraman çocuğun yazdıklarını okuyup da hâlâ taş gibi hislerle etrafına bakanlara yazıklar olsun.
.
Viyana sancısı
3 Ocak 2006 01:00
Avusturya cephesinden sanki 3. Viyana kuşatması yapılıyormuş gibi bir hava yayılıyor. Avusturya hükümeti, AB dönem başkanlığını İngiltere'den aldı. Alır almaz da başbakan Wolfgang Schüssel ve Dışişleri Bakanı Ursula Plassnik vasıtasıyla dünya medyasına konuşmaya başladılar. Dedikleri özetle şu: -Türkiye, geri kalmış bir ülke. Üstelik kalabalık. Hem Müslüman da. Türklerle müzakereler asıl şimdi başlayacak. Bu tarih şubat veya mart olabilir. Müzakerelerin ne zaman biteceğine gelince hiç belli değil, ucu açık. Türkiye'nin tam üyeliğine kesin gözüyle bakılamaz. İmtiyazlı ortak da olabilirler. Sözleri ve niyetleri bu. Bir de gayretleri var: AB dönem başkanı Avusturya'nın başbakan ve dışişleri bakanı, Türkiye Cumhuriyeti'nin önüne set çekerken başkalarına yol açmaktalar. O başkaları Romanya, Bulgaristan, Hırvatistan ve yeni müracaat eden Makedonya devletleri. Bunlara yaklaşık tarihler de veriyorlar. Romanya ve Bulgaristan 2007'de, Hırvatistan 2008'de ve Makedonya da ondan hemen sonra. Yarım asırdır bekleyen Ankara'ya "kolay gelsin" demekten başka ne düşer? Hırvatistan'ı zahir Bosnasarayı'nda yaptıklarından dolayı mükafatlandırmak istiyorlar. Tartışılması gereken şudur: Bu Avrupa Birliği ismindeki kurum bu kadar zayıf mı? Her dönem başkanı onu istediği tarafa çekebilir mi? Böyle kurum olur mu? Bir kurumun prensipleri olmaz mı? Belli ki Avusturya tarihi ve dini sebeplerden dolayı Türkiye'ye karşı sert tavır koymakta. Hâlâ 1683'ü unutmamış. Osmanlı Türkleri, Viyana'dan dönmüş olsalar bile Avusturya'nın şuur altı bugün de o korkuyu yaşamakta. Sanki Türkler AB'ye üye olmuyor da AB'yi fethe gidiyor. Halbuki kendi aralarında da bir dünya dolusu mezhep, ve ırk çatışmaları yaşadılar. Onların iç boğuşmaları Türkiye ile muharebelerinin on katı. Buna rağmen Hırvatistan'a "evet", Türkiye'ye ise "belki, evet ama fakat şey" teraneleri. Geçenlerde seyrettiğimiz bir tiyatro oyunu Bosna savaşında ırzına geçilen bir kadının buhranlarını konu almaktaydı. Bir sahnede yazar, mağdure kadının ağzından şöyle haykırıyordu "Allah cezasını versin bütün 'amma'ların!" Üstelik de bu bir Avusturyalı yazardı. Avusturyanın bu yaptığı olgun bir davranış değildir. Tarih, tarihçinin malzemesidir. I. ve II. Viyana Kuşatmaları müşterek tarihimiz. Benzerlerini Macarlarla da yaşadık. Onlar kendi ordularını yenen Kanuni Sultan Süleyman'ın heykelini diktiler. Bir kere düşünmek lazım. Viyana AB için ebedi dönem başkanlığını ele geçirmemiştir. Dolayısıyla bütün hile ve hünerler devreye sokulsa bile müzekere sürecimizi topu topu 6 ay geciktirebilirler. Bu arada herhalde Ankara da armut toplamakla meşgul olmayacak. Dönem başkanı bile olsa Avusturya tek karar mercii değil. Onun için bay Schüssel ve bayan Plassnik'in yaklaşım tarzı yanlıştır. Türkiye ile dostluğu geliştirme yerine soğuk duruşları tercih etmek Avusturya'ya sadece ziyan verir. Bu başbakanla dışişleri bakanı, tutumlarını Avusturya'da yaşayan binlerce Türk'e nasıl izah edecekler?. Fırsatçılık güzel değil. Yakışmıyor da. Türkiye için "geri kalmış vs" tabiri kullanmaları ise inciticidir
.
Türkiye'nin işgal görmüş başka illeri de dava açabilir
4 Ocak 2006 01:00
Hatay'ın İskenderun ilçesinden tarih öğretmeni Yavuz Menderes Canpolat ve edebiyat öğretmeni Osman Özay'ın Fransa aleyhine birer milyar avroluk maddi ve mânevi tazminat dâvâsı açtıkları gündemden düşmemeli, hafızalarda tam yer etmeli. 29 Ekim 2005'te AİHM'e sunulan dâvâ dilekçesindeki gerekçe şudur: -12 Kasım1918 Tarihli Mondros ateşkes andlaşmasının imzalanmasından yalnızca 13 gün sonra Hatay, Fransızlar tarafından işgal edilmiştir. 20 yıl süren bu işgal sırasında şehrimiz yer altı ve yer üstü servetiyle sömürülmek suretiyle imkânlarımız Fransa'nın menfaatine kullanılmıştır. Bu sebeple bölge halkı ekonomik olarak geri kalmıştır. Ayrıca insanlar katledilmiş, Dörtyol, Kırıkhan, Altınözü gibi ilçeler yakılmıştır... Böyle bir dâvânın şimdiye kadar düşünülmemesine esef etmeli. AİHM dâvâyı usul bakımından kabul etmiş. Bundan sonra esasa dair görüşme olacaktır. İşgale uğrayan yalnızca Hatay, İskenderun, Kırıkhan da değil. Adana, Maraş, Antalya, Urfa, Antep, Kars, Erzurum, İzmir, Yalova, İstanbul vs. vs. işgalciler de sadece Fransızlardan ibaret değil. İngilizler, Ruslar, Yunanlılar, İtalyanlar, "bütün akvamı beşer". İşgal edilen yerlerde ev-bark, mal-mülk ve hayatlar mahvedildi. İnanılmaz zulümler ve kıtaller işlendi, servetler çalındı. İşgal devletleri bunu bir tek İstanbul'da, Hatay'da, bugünkü Anadolu'da yapmadılar. İmparatorluğun o zaman vilayetimiz olan birçok şehrinde tekrarladılar. Şam, Halep, Beyrut, Trablusgarp, Batum, Cezayir gibi yerlerde korkunç işler yaşandı. Bu sebeple bir Fransız yazarı Georges-Marc Beanamou, Cezayir'de yapılanları "Bir Fransız Yalanı" ismiyle kitaplaştırmaktan kendini alamadı. İşgalciler zulümleri yaparken de Ermeni ve Rum gibi azınlıklar kullanıldı. Buna rağmen mazlum bir millet olarak biz susmaktayız. Ama sustukça üstümüze geliyorlar. Fransa'nın, İskenderun, Beyrut, Şam, Maraş'ta ne işi var, Cezayirli ne yapmıştı? Hal böyle iken Ermenileri kışkırttılar. Paris'te güya soykırım heykelleri dikildi. Ermeni taşkınlarına destek verdiler. O halde Fransa bu dâvâyı hak etmiştir. O iki öğretmen tebrike layıklar. Tarihi kurcalayarak düşmanlık çıkartmak gibi bir teklifimiz yok. Ancak, en iyi müdafaanın taarruz olduğundan da haberdarız. Bize düşmanlık yapana yardımcı olan o düşmanlığa ortak olmuş olur. Dün Anadolu'yu işgal ederken yakıp-yıkan, talan eden insan ve hayvan öldüren hangi devletler idiyse onlar malumumuzdur. Bu devletlerden Ermeni meselesi şu-bu diyerek kim üstümüze gelirse vatandaşlarımız o devlete karşı dâvâ açabilmelidir. Her işgal görmüş vilayetin, kasabanın, köyün buna hakkı var. İki tane Rum Kıbrıs'ta dâvâ açabiliyorsa siz niçin aynı imkânı kullanmayacaksınız? Rumların Kıbrıs'ta yaşadıklarıyla Türklerin İzmir ve çevresinde çektikleri mukayese edilebilir mi? Hep dâvâlı, hep hesap veren.. Hep boynu bükük... Hep tazminat ödeyen biz olmayalım.
.
Irak yanıyor, Iraklı ölüyor
5 Ocak 2006 01:00
Irak'ta her şey mahvolma yolunda. Her şey, alt-üst ve her şey şirazesinden çıktı. Artık, seçim, devlet, hükümet bir şey ifade etmiyor. Etmesi için seçimin istikrar, hükümetin tedbir, devletin huzur getirmesi lazım. Ne huzur var, ne emniyet. Ne zaman hangi köşeden bir kurşun geleceği, ne zaman nerede bir sabotaj olacağı, ne zaman nerede bir intihar saldırısı yapılacağı belli değil. Eğer bir ülkede cenaze alayı bile intihar saldırısına maruz kalıyorsa orada her şey dehşet verici demektir. Hakikaten de öyle, Irak'ta her şey dehşet verici. Çünkü devamlı surettte ölenler artmakta. Hem intihar saldırıları çoğaldı, hem hayatını kaybedenler. Irak sanki bir soykırıma tabi. Ülke yanıyor Iraklı ölüyor. Üstelik bu ölümler öyle 3-5 de değil. Her gün birkaç düzine ölüm vuku bulmakta. Bunlar ölü sayısı, bir de sakat kalanlar var. Acaba bu bir tesadüf mü? Yoksa zaten bu netice elde edilmek için mi çalışılıyordu? Kimin kimi öldürdüğü belli değil. Bu kaosta bile sinsi hesapların varlığı apaçık görülmekte. Mahvolmuş bir memleket, bir de üstüne üstlük mezhep kavgalarına sürüklenmek isteniyor. Irak öylesine içinden çıkılmaz hale geldi ki fail kim, mağdur kim belli değil? Türkiye Büyükelçisine silahlı saldırı bile bir hain planın eseri. Bu berbat tablonun etrafa sıçramasından korkarız. Onun için bir ân evvel sükûnetin evdeti gerekir. Sükûnetin avdeti için de işgal acilen bitmeli. Bu işgal kime ne kazandırdı? ABD mi, İngiltere mi, kim kazandı? Hiç kimse kazanmadı. Saddam Hüseyin külliyen kaybetti. G.W. Bush da kaybetti. Amerikan kamuoyu araştırmaları iktidarın puan kaybını gözler önüne sermekte. Çünkü Amerika'nın verdiği asker zayiatı resmi açıklamaların üstünde. Anaların ağlaması bitmeli. Iraklı ana da Amerikalı ana da ağlamasın. Fakat ağlıyorlar, bu gidişle daha da ağlayacaklar. Gelişmelere bakılırsa ağlayanlar da hızla artacak. Buna rağmen ABD'nin İran'ı, Suriye'yi vurma hesapları içinde olmasını anlamak ve makul bir mantıkla izah etmek mümkün değil. Bu sebeple: Türkiye'de bırakınız seçim vaktinde yapılsın. Cumhurbaşkanlığı meselesi vakti gelince konuşulsun. Bir ânda ateş çemberi içinde kalabiliriz. O gün dahi istikrarımızı korumak zorundayız.
.
Sebep
6 Ocak 2006 01:00
Kuş gribinden ölüm vak'aları, hangi haberle çakıştı? Şu haberle "Türkiye, maganda kurşunuyla ölüm vak'alarında dünya birincisi. Daha bu "şampiyonluk, vatana-millete hayırlı olsun" demeye kalmadı ki kuş gribinden ölen çocukların haberi geldi. Üstelik de ölenler iki kardeş. Kuş gribinden ölüm yurdumuzda. Trafik kazasında zaten birinciliği kimseye kaptırmıyoruz. Dünya kupasına katılamadıysak ne gam. İşte maganda şampiyonluğu, işte trafik. Bunlar neden bizde? Niçin beşik salıntısındaki bir zelzele bile vuruyor? Neden bizde maçlara döner bıçaklarıyla "ölmeye ölmeye" gidilir? Sevdiği kız kendisini istemeyince o sözde âşık nasıl olur da bir ânda canavarlaşıp aynı kızı katleder? Şu saydığımız ve saymadığımız nice müessif gerçeğin altında ya cehalet veya yoksulluk vardır. Cehalet ve yoksulluk birçok defa da birleşir. İşte son örneğini hep beraber yaşıyoruz. Şu kadar ikaza rağmen baba hasta hayvanları kesip çocuklarına yediriyor. Çocuklar kesilmiş tavuğun başıyla bir oyuncak gibi oynuyorlar. Dahası da var. Ölüm haberi üzerine saklanan tavuklar ortaya çıkartılıyor. Bu da katmerli cehalet. Bütün resmi açıklamalara rağmen vatandaş, hasta olduğu ilân edilmiş hayvanını teslim etmeyip saklıyor. Belki de onlarca ölümün eşiğinden döndük. Tabiî şu psikolojik hakikati de göz ardı etmeyelim. Bu memlekette bugün bile vatandaş bir yerlere inanmamaya devam ediyor. Maganda haberlerinden sonra bu defa da kuş gribi ölümleriyle dünya gündemindeyiz. Buna rağmen milyonlarca turist çekebiliyorsak büyük başarı. Ya turistler dikkatsiz veya ekiplerimiz harika. Peki çare ne? Eğer düşman cehalet ve yoksulluksa bunlar nasıl yenilecek? Okuma-yazma öğretmekle cehalet halledilmiş oluyor mu? Herhalde hayır. Sadece okuma-yazmayla cehalet ortadan kalkmaz. Aslında bunlar birbirini körüklemekte. Cehalet yoksulluğu, yoksulluk cehaleti. Öncelikle cehaletin tepelenmesi lazım. O ise ayrı bir dert. Öyle ki diplomalı cahilimiz de haylice. Hem şöhret, hem cahil, hem diplomalı olansa her gün ekranlarda. Şimdi ne kadar olmasa turistte bir tereddüt uyanacaktır. Hadi onu bir şekilde hallederiz diyelim. Tavukçuluk sektörü ne olacak? Korkarız ki bu sektör büyük zarar görecektir. Daha ötesini yazmaya dilimiz varmıyor. Sektörler ekonominin dişlileri gibi. Biri kırılırsa hepsine ve sonuca etki eder. Onun için resmi kişiler demeç verirken marka tavukçuluğun karıştırılmaması gerektiğini daha net, daha anlaşılır ve daha yüksek sesle söylemeliler. Ah cehalet, ah yoksulluk. Kendi yakınlarını öldürüyor, uzaktakilerini de işsiz bırakıyor. Sevgili Peygamberimiz'i -aleyhisselam- şu mübarek cuma gününde çokça salevatla hatırlayalım. Konuya dair ne buyuruyorlar? -Cahil, şeytanın oyuncağıdır. -Sonraki ümmetimin zenginliğiyle iftihar edelim. O halde bu cehalet ve geri kalmışlık bize yakışıyor mu? Tembellik hastalığı devam ettikçe cehalet de yoksulluk da devam eder. Temel sebep, esas virüs tembellik.
.
Sağ cenahın iflah olmaz aşağılık kompleksi
9 Ocak 2006 01:00
Bu ne mene bir hastalıktır ki devirler değişir. İktidarlar değişir. Kıyafetler değişir. Paranın yeri değişir. Fakat bir türlü şifa bulmaz. Bir dış seyahat dönüşü bir makamın basınla alakalı görevlileri her kimlerse işte onlar, uçakta bir grubun gazetecilerine adeta minnettarlıklarını ifade etmişler. Diğerleri bundan gocunmuş, incinmiş. Haklıdırlar. O organizatörlerin seyahatlerine katılan bütün misafirlerine teşekkür etmeleri bir nezaket kaidesidir. Ancak aynı konumdaki meslek erbabından bazılarına teşekkür etmemek veya onları geçiştirmek, buna mukabil bir diğer gruptakilere adeta ihsan ettiniz, lutfettiniz, bahşettiniz cinsinden yerden temennalarla selam vermek fevkalade ayıplanılacak bir davranıştır. Evet, bu bir hastalıktır. Bu hastalığın ne zaman iyileşeceği de bilinmez. Kişilerde de şirketlerde de merkezi idarelerde de mahalli yönetimlerde de görüldü ve görülmekte. Bazen korkularından bunu yaparlar. O ânki tavırları aman şerrine lanettir. Aleyhlerine yazılma endişeleri vardır. Muhatabın merhametine sığınırlar. Diğerleri nasılsa "bizden"dir. Bazen kendilerine statü arayışlarından küçülürler. Öbür taraf da az riyakâr değildir. Bir bakarsınız dün ağız dolusu küfredenler, bugün iktidar olana yanaşmış ve yamanmışlardır. Düne kadar zıt cephelerde olanlar bir ânda yağlı-ballı kesilirler. Ondan sonra senin sağcın, muhafazakârın vs. kendini daha farklı göstermek için onlarla yan yana fotoğraf vermeyi bir genel kabul göstergesi sayar. Bu memlekette bir zamanlar bir devlet adamı eşi bir travestiye yakın olmayı, onunla aynı mikrofona şarkı okumayı şeref telakki etmiştir. Aynı vahim hata tekrarlanırsa yazık olur. Biz tren istasyonuyuz. Politika katarları, zaman içinde önümüzden dizi dizi geçip gitmekte. Bu istasyonda kimleri görmedik ki? Diğer tarafı idare edelim derken bir bakıyorsunuz ki etrafınız dalkavuklarla sarılmış. Dostsuz kaldığınızı fark edemiyorsunuz. Fark ettiğinizde ise çoktan trenden düşmüş oluyorsunuz. Sağda aşağılık kompleksi, solda riyakârlık var. Esasında her ikisi, her ikisinde mevcut. Daha açarsak sol batıya, sağ, sola karşı kompleksler içinde. Onun için yaranma davranışlarında. Sola gelince bir kullanma, kendine yontma ânı, saati, vakti gelince de süpürüp atma alışkanlığındadır. Liderlerde etraf çok çok çok mühim. Adamı vezir de eder, rezil de. Etrafı çevirenler şahsi aşağılık komplekslerini liderin sırtından geçinerek tatmin yoluna giderler. Halbuki fikir namus ve haysiyetine sahip olanlar hariç bu ülkenin solu da sağı da aynı kumaşın parçasıdır. Tut birini vur öbürüne. Testi kırılır... Faturayı ise lider öder.
.
Unutma
10 Ocak 2006 01:00
Akrabalarını, komşularını muhtaçları unutma. Hastalığa yakalanma pahasına iki tavuğundan vazgeçemeyen doğulu yoksulu unutma. O yoksulun hastalıklı tavuk kafasından başka oyuncağı olmayan çocuğunu unutma. Sakat kalmış Mehmetçiği unutma. Bir kaza sonucu yatağa mahkum olmuşları unutma. Bir ticari kazayla iflas etmişleri unutma. Sokaklara mahkum, gidecek yeri olmayanları, sokak çocuklarını unutma. Hastanedekileri, hapishanedekileri unutma. Doğu Türkistan'ın hürriyete hasret Türklerini unutma. Irak'ta gün gün eriyip yok olan Iraklı dindaşını unutma. Somali'nin aç Müslümanlarını unutma. Bir menfaati olmayınca kalkınmış dünyanın dönüp bakmadığı Pakistan depremzedelerini unutma. Topu topu iki liracıkları varken çöpte ekmek bulunca bir lirasını Pakistan depremzedelerine yollayan Tavşanlılı küçük meçhul kahramandan ders almayı unutma. Ermenilerin yerinden yurdundan ettiği Azerbaycanlı kaçgınların ve göçgünlerin hangi utanılası şartlarda yaşadıklarını unutma. Mostar'da deden Kanuni Sultan Süleyman'ın adını taşıyan hilal şeklindeki köprü etrafında toplanmış Boşnak Müslümalara tepeden tepeden bakan devâsâ haçın niyetini unutma. İşgal korkusu çeken Şamlı kardeşini unutma. Filistinli Müslümanın çilesini unutma. Buruk sevinçler içindeki Gümilcineliyi, baba toprağında misafir Kırımlıyı, "ah vatan" dediğinde ciğeri tutuşan Ahıskalı Osmanlı Türkü'nü, Çeçenistanlıyı unutma. İslam dünyası geri kalmış Türk dünyası geri kalmış... Çünkü Türkiye geri kalmış. Bunları unutma. İslam dünyası geri kalmış, Türk dünyası geri kalmış. Çünkü Türkiye başlarından olmuş. Bu tarihi hakikati uykularında bile unutma. 26 Ağustos 2071 mübarek Cuma gününü hiç unutma. O gün dünyaya ilân edeceğin şanlı beyannameyi unutma. Bir avuç köksüzün, soysuzun, haysiyetsizn, cibilliyetsizin unutulmaması gereken bunlar ve daha onlarca meselemiz varken bayram olmasına dahi aldırmadan yurt dışına içkiye, kumara, zinaya koşmasına bakma. Onlar her devirde vardı. Senin büyük baban, ninen, I. Dünya Harbinde, Kurtuluş Savaşında cephede aç ve susuz can verirken onlar İstanbul otellerinde işgal kuvvetleri komutanlarıyla kadeh kaldırıyor, kadınları işgalci subaylarla vals yapıyordu. Şair o günküler ve bugünküler için haykırmakta: "Çatla Sodom Gomore, patla Bizans ve Roma". Sodom ve Gomore'nin, Bizans ve Roma'nın ahlaksızlıkta papucunu dama atanlara bakma. Öz yurdunda garipliğinin, öz vatanında paryalığının artık yettiğini, ayağa kalkman, doğrulman, dikilmen ve ben de varım demenin şart olduğunu unutma. Sen kendine, dinine, diline, soyuna, tarihine, ilmine, ideallerine ve insanlığına bak. "Hala Hatun"un hangi yaşta Larnaka'ya, Eyüp Sultan'ın İstanbul'a niçin geldiğini, Osmanlı Ordusunun Mohaç'a, Mora'ya ve Viyana'ya hangi sebeple gittiğini unutma.. Unutan unutsun, unutan utansın. Sen unutma. Ayda 75 liralık burs için 75 kapı aşındıran üniversiteliyi unutma. Kitabını alamayan genci, barınacak yeri olmayan talebeyi unutma. Bacası tütmeyeni, aylarca bir tike ete hasret aileleri unutma. Kapısı açılmayan garibi unutma. Üzerinde hakkı olanları unutma. Sana emek vermişleri unutma. sana dua edenleri unutma. Makamının mevkiinin geçici olduğunu unutma. Her kudretin bir sonu olduğunu unutma. Ölülerini de dirilerini de unutma. Lokman Hakîm Hazretlerinin buyurduklarını hiç unutma: -Yaptığın iyilikleri unut, sana yapılan kötülükleri unut. Ölümü ve Allah'ı unutma. Bunları ve bunlarla birlikte onlarcasını unutmazsan, unutmuyorsan bayramın kutlu olsun. Sen bayramı hak etmişsin.
.
Sorumlu yayıncılık
11 Ocak 2006 01:00
Bir medya mensubu olarak öz eleştiri zarureti hissetmekteyiz. Bir hafta-on gündür artan bir şiddetle kuş gribi haberleriyle iç içeyiz. Sabah-akşam bu haberi okuyoruz, dinliyoruz, seyrediyoruz. İtiraf etmeli ki içimiz dışımız kuş gribi laflarıyla doldu. Artık bunaldık. Haberi bu kadar büyütmeli miydik? Heyecanlı haberler, yerinden muhabirler, konuşan uzmanlar. Aynı laflar çalkalanıp durmakta. Haberin dozu kaçarsa inandırıcılığı uçar. Her şey ortada: Cehalet, yoksulluk ve tembellik iç içe geçmiş. Tembellik yoksulluğu, yoksulluk cehaleti, cehalet pisliği desteklemiş. Ve sonunda bu veba çıka gelmiştir. "Kuş gribi" denen tavuk vebası tarihte ilk defa ortaya çıkmıyor. Göçmen kuşlar ilk defa buradan geçmiyor. Buna rağmen bu manşetler, ana haber vaveylası nedir? Şüphesiz ki ölümler, üstelik ölenlerin çocuk olması haberleri tetikledi. Buna rağmen her halükârda sorumlu yayıncılığı unutmamak lazım. Yayıncı, "haberimden ötesi tufan" diyemez. Merak ediyoruz, acaba Endonezya'daki dev su baskınlarında, Pakistan'daki zelzelede onların basını ülkelerini zora sokacak bir fotoğraf, film, haber yayınladılar mı? Başkası versin veya vermesin bizim yurdumuzu zora sokacak malzemeyi fark etmemiz ve ona göre davranmamız şarttır. Pire deve yapılmasa bile ortada şiddetli bir mübalağa olduğu saklanamaz.. Bu medyamızın biraz da rekabet yarışı sebebiyle eski bir tutumudur. Hadiseyi büyütür. Halbuki her şey kendi ölçüsünde değerlendirilmeli. Bağıran manşet dünyada bizden başka yerde yok. Tek sütunluk haber de manşete taşınıyor diğeri de. Basın hürriyeti, şeffaflık bu değil. Onlarla sorumsuzluğu karıştırmamalı. Otokontrol mekanizması daima devrede olmalı. Bunlar olmayınca da inandırıcılık kalmıyor. Habercinin işi haber vermektir. Yorumcu o haber üzerine tahlilini yapar. Fakat haber verme karalamaya, yorum aşağılamaya dönüşürse orada bir mesleğin çığırından çıkması söz konusu olur. Kuş gribi, önce medyasıyla siyasetçisiyle hafife alındı. Sonra da havalarda uçuldu. Bu mübalağa, burayı dünya gündemine hastalıklı ülke olarak takdim etti. Hem beyaz et sektörümüz zarar gördü, hem turizmimiz, hem itibarımız. Bu iki sektördeki bilhassa beyaz et sektöründeki kaybı çok acı çekebiliriz. Adı geçen son sektör krize girerse bütün sektörler payını alır. Hastalığın çıkmasından çok takdim şekli Türkiye imajını zedeliyor. Uzun gayret ve masraflarla imajımızı bir parça düzeltiyor, sonra da bir hatayla onu yerlere seriyoruz. Ne yazdığımıza ne yaptığımıza ne konuştuğumuza dikkat etmeliyiz. Aile reisinin de devleti yönetenin de dördüncü kuvvet maliklerinin de sorumluluğu var. Herkes mes'uliyetini müdrik olursa her şey daha düzgün gider.
.
Kuş gribi mi, biyolojik savaş mı?
12 Ocak 2006 01:00
Gariban köylünün evinin önündeki bahçede, arsada kümes hayvanları yetiştirmesinin engellenmesini doğru bulmuyoruz. Köyler zaten boşalıyor. Oralarda kalmış 4 yaşlıyı 4 tavukla meşgul olmaktan da mahrum edersek köyler külliyen biter. Onun gibi zaten hiper marketler önünde can çekişen bakkaliye esnafını açıkta yumurta satıyor diye yaka paça edersek bir asırdır bu cemiyetin yükünü çeken bakkal amcaya nankörlük etmiş oluruz.. Aynı yumurta naylonlanınca kapalı, kartona konunca açık mı olacak? Tuhaf bir uygulama eşiğindeyiz. Jandarma köylünün zabıta bakkalın yakasına yapışabilir. Yapılacak kanuni düzenlemeyle 60'lık köylü ile mesleksiz bakkal her ân suç işler duruma düşebilirler. Hukuk devletinin yerini kanun devleti alırsa demokrasi tek parti rejimiyle takas eder. Sanki gafil avlandık. Tek suçlu ne köylü ve ne de bakkal. Tavuk vebası ilk defa da yaşanmıyor. Bu işin içinde iş var. İlk günden şüphelenmiştik. Ancak dile getirmedik. Yadırgadığımız çok bilmiş medyanın farfara ve yaygara yapması fakat işin bu tarafına hiç eğilmemesi. Hatırlayacaksınız bir buçuk sene kadar evvel Çin'de "Sars" denen bir salgın illet ortaya çıkmıştı. Hava öyle karartıldı ki bu Sars hastalığı, hem Çin'i ve hem de bütün dünyayı kasıp kavuracak ve yer yüzünde neredeyse bir tek canlı kalmayacaktı. O sırada Çin, henüz mallarıyla dünyayı istila etmemişti. Yalan yeli bir süre esti sonra kaybolup gitti. Ne Çin'e bir şey olmuştu ne de Maçin'e. Bu yalanın yaklaşmakta olan Çin iktisadî istilasına karşı uydurulmuş olduğunu şimdi idrak ediyoruz. Ne var ki korkunun ecele faydası olmadı. Sars unutuldu, sarı istila ise gerçek oldu. Çin, Japonların 1960-'80 arasında yaptıklarını tekrarlamakta. Kalkınmış devletler Çin musibetiyle başları dertteyken bir de Türk kasırgası yaşamak istemiyorlar. Türkler, 3 yıl içinde yüzde 80'lik enflasyondan yüzde 8'lik enflasyona geçtiler. Türkler, yer yüzünün her tarafına yayıldı. Soğuk savaştan sonra Rusya ile sıcak münasebetlere girdi. AB kapılarını kanırtmaktalar. Türk ve İslâm âlemindeki itibarımız fevkalade. Bütün aleyhte propaganda ve çalışmalara rağmen Kuzey Irak ve Irak için en dost ülke yine Türkiye. Şam sıkıştığında Ankara'dan ilhak izni isteyebilir. Bölgenin yıldızı bir Türkiye doğuyor. Yıldız daha da parlayacağa benzemekte. Yirmi birinci asrın Türk asrı olma ihtimali can-ciğer gibi göründüğümüz ülkeleri bile tedirgin etmekte. Hal böyle olunca önümüzün kesilmesinden daha tabiî ne olabilir. Bunun için yapılacak savaş bellidir. Irak Kimyevî silah bahanesiyle mahvedildi. Türkiye biyolojik silahla vuruluyor/olabilir. Çünkü her şeye rağmen PKK tutmadı. Türk ve Kürt kardeşler birbirlerinin gırtlağına sarılmadı, iç harp çıkmadı. Biyolojik savaş ihtimalini ilk günden kamuoyuyla paylaşmak erkendi. Şimdi ise şüpheler çok ciddi. Bir hastalığın yayılma seyri ve yolu vardır. Kuş gribi denen bu tavuk vebası aynı ânda Ağrı, Aydın, İstanbul'a sıçrayabiliyor. Hayır bu işin içinde bir hinlik, hainlik var. Onun için medya bıraksın şu mübalağayı da biraz meselenin bu tarafını konuşalım. Türk turizmi, hayvancılığı, ekonomisi ve iş gücümüz çökertilmek isteniyor. Önümüzü kesmek için her şey yapılır. Bir gün PKK çıkartılır. Bir gün biyolojik savaş. Bölücü terörde 30 bin, Marmara depreminde 40 bin kişi kaybeden, 2001-2002 Ekonomik krizinde dibe vuran bir Türkiye, bugün kalkınma hızında, enflasyonda kişi başına gelirde, iç istikrarda dış itibarda sürekli pozitife doğru seyrediyor. Türkiye'nin gelişme pozitifini hastalığın pozitifiyle negatif yapmak isteyenlere dikkat. Biraz da böyle bakalım. Tedbirleri buna göre alalım.
.
Öcalan ve Ağca
13 Ocak 2006 01:00
Mehmet Ali Ağca, 1979'da Abdi İpekçi'yi öldürdü. 21 Yaşındaki bir üniversite öğrencisinin neden meşhur bir başyazarı katlettiği hâlâ bir bilinmez. Sebep ya çok basit veya çok karışık. Kullanıldığı ihtimali ise çok yüksek. Kim kullandı? Sorusu ise karşılıksızdır. Bazen esen hava kullanır. O hava şartlar icabı estirilir. O günkü Türkiye'de sol-sağ kavgaları zirvededir. 12 Eylül 1980 Darbesi evvelidir. Nerede ise herkesle hasımdır. Abdi İpekçi, "İpekçi" ailesinin bir mensubudur. Bir zümre bunlara "dönme" diye bakmaktadır. O günlerde her taşın altında Mason, her çıkan olayın arkasında dönme tasavvur etme gibi bir rüzgâr estirilmekteydi. 1952 Yılında lise talebesi Hüseyin Üzmez, Malatya'da "dönme" diye şöhret bulmuş bir başka başyazarı tabancayla vurup yaraladıktan sonra 1979'da Malatyalı bir üniversite talebesi M. Ali Ağca, yine dönme diye konuşulan Abdi İpekçi'yi vurup öldürmüştür. Ağca, 5 ay sonra şaşırtıcı bir şekilde cezaevinden kaçtı. 1981'de neden, niçin, kimin adına bilinmez bu defa Roma meydanında papayı vurdu. Sonra vurduğu Katolik din adamıyla görüşmeleri oldu. Sovyetlerin anti komünist bir papayı ortadan kaldırmak için Bulgar gizli servisi eliyle tetikçi kiraladığı söyleniyordu. İlginçtir, papanın cezaevinde müstakbel katilini ziyaret etmesi gibi Ahmet Emin Yalman da hastaneden taburcu olunca hapishanedeki Hüseyin Üzmez'i ziyaret etmiştir. Papa idama mahkum olan Ağca'yı affetti. Fakat Yalman'ın böyle bir selahiyeti olmadığı için Üzmez'e lisan öğrenme ve üniversite bitirme tavsiyesinde bulunmuştu Ağca iki kere idamdan kurtuldu. Kaçtıktan sonra 1980'de Türkiye'de idama mahkum oldu. Ancak gerek idamı gerekse gasptan aldığı 36 yıl hapsi 1991, 1999 afları ve TCK'nın değişmesi tahliyesini gerçekleştirdi. Şimdi münakaşalı şekilde serbest. Ancak durumu Adalet Bakanının müdahalesiyle Yargıtay'da. Bir yanlış hesaplama olup olmadığına dair nihai kararı yüksek mahkeme verecek. Ağca 2000 Yılında İtalya'dan Türkiye'ye iade oldu. Tarihin şu seyrine bakınız aynı İtalya'da bir zamanlar da Cem Sultan mahkumdu. Evet, o iltica etmişti. Şeklen mahkum değildi ama esasta mahkumdu. Aynı İtalya'da bir zamanlar 1998-99'larda da Abdullah Öcalan vardı. Öcalan, Türk askerinin zorlamasıyla Şam'dan çıkartılınca Önce Moskova'ya inmiş, Atina'ya gitmiş, daha sonra Roma'ya gelmişti. Türkiye'nin bastırmalarıyla da Roma'dan çıkartılma zorunda kalmıştı. ABD'nin desteğiyle Kenya'dan Türkiye'ye iade oldu. Bu iade Ecevit'i iktidar, Türkiye'yi krizlik yaptı. Öcalan, 30 bin kişinin katilidir. Ağca 1 kişinin. Ağca 1 gasp 1 yaralama yapmıştır, Öcalan'ın adamları sayısız. Buna rağmen tuhaftır ki şu gün Ağca, neredeyse Öcalan'dan daha fazla hırpalanıyor. Oysa biri adi suçlu diğeri siyasi suçludur. Öcalan yargılanırken taraftarları otobüs otobüs taşınıyordu. Ağca tahliye olduğunda 5 tane gariban bir Türk bayrağı altında kendilerince bir şeyler yapıyorlardı. İtalyan sorgu savcısının dediğine bakınız. "Ağca çok şey biliyor? devlet korumalı". Peki çok şey bildiğini bu hakim nereden biliyor. Ağca'nın dışarıya daha adım atarken dedikleri için ne düşünürsünüz? "İtalyanlar bana 50 milyon euro ve kardinallik teklif ettiler. Roma'da kardinal olacağıma Afrika'da maymun olmayı tercih ederim." Öcalan da Ağca da herhalde sırrı bir asır sonra çözülecek muammalardır. Ölenlere yazık oldu. 30 bin Türk vatandaşına da Abdi İpekçi'ye de.
.
Komşu ve dost arasında kalmak
18 Ocak 2006 01:00
Ne İran, ne Suriye ve ne de bir başka komşumuzla kötü olamayız. Bazı komşularımızla seneler senesi çekişmeliydik. Şu günkü barış ortamını zor yakaladık. Barışı kurmak kadar korumak da kolay değil. Nereden icap etti bu sözler? İran tartışılıyor. İhtilaf mevzuu uranyum, nükleer silah. Bağdat filminden sonra Tahran filmi vizyona giriyor. Film, Hollywood yapımı. İran sineması da güçlü ama karşıdaki güç daha etraflıca. Yine denetçiler lafı ortalıkta dolaşmaya başladı. Bu arada CIA ve FBI temsilcileri de geçen ay Ankara'ya âni bir ziyaret yapmışlardı. İyi yaptılar da neden geldikleri Ağca'nın tahliyesi kadar muamma kaldı. Belli ki Ankara'ya niyetlerini açtılar. Bu defa galiba daha ihtiyatlılar. O ne demek? Şu demek: İkinci Körfez Harekâtı'nda ABD inanılmaz bir stratejik hata işledi. Mersin'den Trabzon'a kadar bir hat çekip ötesindeki topraklarımızı bu harekât için kullanmayı arzuladı. Anadolu sanki ikiye bölünüyordu. Ermeni ve Kürt "amali" oldum olası böyle bir hat peşindeler. G.W. Bush yönetimi bu gerçeği atladı. Washington büyük bir gafletle her türlü hazırlığını buna göre yaptı. İskenderun, Mardin, Muş gibi vilayetlerde yerler kiralandı. ABD'nin Türkiye topraklarından Kuzey Irak'a, yahut Irak'a girmesinin TBMM'de reddedilmesindeki sebep, 1 Mart Tezkere olayındaki öz, psikolojik unsur budur. Hata Amerikan makamlarınca herhalde anlaşıldı ki bu defa Ankara ziyaretleri son derecede gizli geçti. Her ne olursa olsun. Türkiye böyle bir saldırıda taraf olamaz. ABD, İngiltere, göstermelik olarak da bir iki küçük BM üyesi, İsrail bir araya gelerek "uluslararası güç" adıyla komşularımızdan herhangi birine müdahale etmesini tasvip edemeyiz. Türkiye'de halk zaten ortaya konan bahanelere inanmıyor. Uranyum, nükleer, silah şu bu... Bu film gişe yapmaz. Daha evvel görülmüştü. Kurtlar Vadisi-Irak ise her bakımdan tavan yapar. İran'ın BM Güvenlik Konseyi'ne sevki de bir şey değil. Güvenlik Konseyi kimlerden müteşekkil? Öyle bir mahkeme ki davacı, şahit ve hakim aynı kişilerden meydana geliyor. Bu tarza Ziya Paşa isyan etmekte. İşin esası menfaat. İran, Japon ve Çin petrol ihtiyacının önemli bir kısmını karşılıyor. Batılı güçler, İran'ın GK'ne sevkini isterken Rusya ve Çin karşı çıkmakta. Demek ki bir savaş halinde saflar belli. ABD İran'ı vuracak mı? Şayet vurursa bundan sadece İran ve bölge değil Amerika da çok zarar görecektir. Irak'taki vaziyetleri ortada. Buna rağmen İran ve Suriye'nin üzerine böylesine bir ısrarla gidilmesini anlamak kolay değil. Esasında vurursa bu defaki ilk değil ikinci ABD-İran savaşı olacaktır. Birincisi her ne kadar Irak-İran arasında olduysa da 8 yıl süren bu savaşta Saddam Hüseyin'in arakasındaki kuvvet Amerika'ydı. O zaman maşa kullanmıştı. Dostlarımızın hatırı için komşularımızla kötü olamayız. İkisinin yeri ayrı.
.
Kitap çöplüğü
23 Ocak 2006 01:00
Eskiden kendimizi kitap okumamakla suçlardık. Kalıp söz de şuydu "bizde kitap okunmuyor ki". Bu söz el'an da edilmekte. Bununla birlikte son senelerde kitaba bir yöneliş var. Ne var ki televizyonlardaki müthiş kalite kaybı aynen kitap dünyasında da yaşanıyor. Sektör, kendini bulmadan yozlaşmayla, magazinleşmeyle, çarpıklaşmayla tanıştı. Kitap yayıncılığında bir hücum gözleniyor. Önüne gelen kitap yazmakta, rastgele kitap tercüme edilmekte, aklı esen yayıncılık yapmakta. İsteyen kitap yazmamalı mı? Manken kıza, berber kalfasına kitap yazmak "memnu" mu olmalı? Hayır. Kalemi yeten herkes yazabilir. Tercüme tekelleşmeli mi? Ona da hayır. Yayıncılık ağır şartlara mı bağlanmalı? O da değil. Peki? Pekisi şu... Hakikaten yakın tarihlere kadar kitap tirajlarında dünya sonlarındaydık.Yayın sayısı mahcup etmekteydi. Tercüme edilen kitap azdı. Türkçe'den çevrilense yok gibiydi. Yayınevi sayısı keza dünya ortalamasının altındaydı. Şimdilerde bir kıpırdanma yaşanıyor. Ciddi tirajlar görülüyor. Yayınevleri reklamlar veriyor. Buna rağmen meseleyi mercek altına aldığınızda farklı bir manzara önünüze çıkmakta. Her satan, kitap değil. Konuşulanların, satanların tamamı olmasa da bir çoğu magazin. Şunu hatırdan çıkarmamalı, her deste kâğıt, eser değil. Gerçek kitap eserdir. Okuyucunun, tüketicinin aldatılması söz konusu. En olmaması gereken meslekte göz boyamacılık yaşanmakta. Kötü kitap, esere geçit vermiyor. Kadın kimlerle düşüp kalkmış, hiç sıkılmadan bunları yazıyor. Bir yayınevi aynı sıkılmazlıkla basıyor. Dağıtım şirketi dağıtıyor, kitapçı satıyor. Fuhşu, cinsi sapıklığı, aldatmayı özendirenden daha nice sapıklıklara kadar sözde kitap. Bunlara "kitap" demek, "eser" demek kitaba hakarettir. Bazısı ahlak düşmanı, bazısı Türkçe düşmanı, bazısı Türkiye düşmanı. Bir de din, İslamiyet düşmanları var. Onlardan bazıları doğrudan saldırmakta, bazıları dindar gibi görünüp içten bozmakta. Eğer bunlara dikkat etmezseniz kendinize, çocuğunuza yahut bir sevdiğinize zarar vermiş olursunuz. Kitap alırken dikkat edilecek temel husus, yazar ve yayınevidir. Yazarı tanıyorsanız problem yok. Yayınevini tanıyorsanız yine problem olmayabilir. İkisini de tanımıyorsanız gözü kapalı kitap almayınız. Herkesle konuşur musunuz? Herkesi evinize misafir alır mısınız? Diğer taraftan tercüme işi de bir dert. Doğru-düzgün Türkçe bilen mütercim sayısı çok az. Yabancı dili bilmek yetmiyor. O yabancı dil karşısında Türkçe'ye de bihakkın vakıf olmak gerekmekte. Mütercim, bu şarta malik değilse kitabı değil, kelimeyi tercüme ediyor. Ticarette Çin mallarının memleketi çöplüğe çevirmesi gibi fikir, kültür, edebiyat hayatında da özensiz, dikkatsiz, zararlı yerli-yabancı kitaplar, bir başka çöplüğe yol açıyor. Kitap yayıncılığında da televole başladı. Kitap her şeyden evvel mal değildir. Bizatihi ticari emtia değildir. Kitap bir hizmet unsurudur. Tembellikten kaçarken kirlenmeyle karşı karşıya geldik. Bunu önleyecek birinci âmil, bayağılığa tenezzül etmeyecek yayınevleridir. Kitap kitaba benzemeli. Okuyan, o kitabı okumadan önceki seviyesiyle okuduktan sonraki seviyesi arasında bir farkı hissetmeli. Rastgele kitap, rastgele tercüme, rastgele satış bir furya, bir geçiş dönemidir. Bu dönem de bitecek heveskârlar yolda dökülecektir. Böylesine değerli bir sektörü dejenere etmeye kimsenin hakkı yok. Görüldüğü gibi, televizyonlardan gazetelere, kitaplara kadar yayın dünyamızda toplumu her cephesiyle alakadar eden çok ciddi hastalıklar mevcut. Hastalık kuş gribinden ibaret değil. Bu hastalık daha tehlikeli.
.
Yalçın Özer
25 Ocak 2006 01:00
Yalçın Özer, rahmeti Rahman'a kavuşalı 4 yıl olmuş. Bir kere daha hayret halindeyiz. Zaman ne çabuk geçiyor yahu!.. İnsan aklı, zamanın ne olduğunu çözemedi ki geçip geçmediğini bilsin. Sağlık memuru bir babanın oğlu. Kayseri doğumlu, fakat Maraş'ta büyüme. O yüzden Maraşlı bilindi. Sonradan "kahraman" unvanını alan Maraş'ı çok severdi. Maraş ona herhalde bir edebiyat zevki vermişti, bir acı biber lezzeti, bir de Maraş otu tadı. Liseden sonra iki yıl Erzurum'da Ziraat Fakültesinde okumuş. Ama sağlıkla haşir-neşir aile, hekim olmasını istemektedir. Zaten Erzurum'da fakülteden çok, fakülte kütüphanesinin müdavimidir. Ziraat Fakültesindeki devre arkadaşları Vedat Beyit, İsmail Tiryaki ve kendisinin o günleri anlatmalarından çıkarttığımız şudur. Yalçın Özer, Erzurum'da "kıdemli" bir talebeyle tanışır, Nevzat Şeker. Yakınlarda kaybettiğimiz ve bu dünyada ne yazık ki tanışmamız kısmet olmayan Nevzat Şeker, "bambaşka" bir insandır. Bu "bambaşka" vasıflandırması onu tanıyan herkesin müşterek kelimesi. Yalçın Özer'le Nevzat Şeker sanki Mevlana'yla Şems gibidir. Maraş'ta Necip Fazıl'ı tanır. Erzururm'da İmamı Rabbani Hazretlerini bulur. Ailenin ısrarıyla tekrar üniversie imtihanına girer, İstanbul tıbbı kazanır. Tanışmamız tıbbiyeye kayıt için İstanbul'a gelmesi üzerinedir. O sırada biz de hukuk birinci sınıftayız. Erzum tahsilini dolu dolu yaşamıştır. Nevzat Şeker'le birlikte Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Sedat Umran, Kafka, Rilke, Rimbaund ve kim varsa devrilir. 1970 Aralığında tanıştığımızda Necip Fazıl'ın Çile ismindeki şiir kitabının tamamını ezbere biliyordu. Harika şiir okurdu. Yalçın Özer, kitabı seyretmezdi, süs eşyası olarak kullanmazdı. Kitabı eze eze, büke büke, kanırta kanırta okurdu. Okuduğu kitabı beyninin kıvrımlarına nakşederdi sanki. Daha sonra o kitapla alakalı bir mesele geçse ilgili bahsi en fazla iki çevirişte bulurdu. Geceler onundu. Kirada kaldığı talebe evlerinde disiplinli dostları vardı. Zeki Tıraş, Hasan Doğar, İsmet Anaç, Zekai Celep vs. Bir de ondaki rengi, kokuyu ve farkı sezip çay eşliğinde sabahlara kadar dinleyen dostlar. Kamil Kanlıdere'ler, Haşmet Çağırgan'lar, Nazım Umarusmanlar. Başka sevenleri de vardı. Küllük dönüşü şöyle bir uğrayan Celal Er, misafirlerine Horhor Caddesi üstündeki evinde sessizce çiğköfte yuğuran Ekrem Er gibi. 12 Mart Muhtırası yeni verilmişti. Fikir hayatı bir kere daha kavruktu. İsmail Hakkı Sağırlı ve A. Reşit Avanoğlu'nun sahipleri olduğu Berekât Yayınevi bünyesinde Sıla isminde amatör bir edebiyat dergisi çıkardık. Dergi, herhalde 3-5 sayı sürmüştü. Halbuki ortam öylesine müsaitti. Ne var ki sosyal ve siyasi şartlar berbattı. Akranlarımız sol-sağ diye ayrılmış birbirlerini kurşunluyordu. Tıbbiyenin son sınıfına geldiğinde bir gün Enver Ören Bey'e giderek Yalçın Özer'in Türkiye gazetesine yazı yazabileceğini arz ettik. Kendisinin bundan haberi yoktu. Önce "Ümit" köşe başlığıyla yazmaya başladı. Sonra başyazar oldu. İyi keşfetmiştik. Çünkü daha evvel sadece sohbetlerimiz vardı. Ölümünden evvel adeta başyazı kalıbından kurtuldu. Bu yazıları daha serbestti, kendini ve düşüncelerini daha iyi ifade edebiliyordu. Çeşitlilik kazanan yeni üslubuyla daha çok sevildi. Bu arada TGRT'de programlar da yapıyordu. Bir süre tabiblikle yazarlığı birlikte götürmüştü. Pratisyen hekimdi. Ancak teşhisleri müthişti. İnanılmaz derecede hafif iğne yapardı. Doktor olunca büyük muhabbet duyduğu Enver Ören, kendisine şunu dedi: "Reçeteleri besmeleyle yaz." Turgut Özal, Yalçın Özer'i çok sevdi. Kendi ifadesiyle solda Çetin Altan'ı, sağda Yalçın Özer'i takdir ediyordu. Daha sonra iktidar olan DYP'ye çok hakkı geçti. Fakat Tansu Çiller vefasız davrandı. Onu milletvekili yapacağına hiç şansı olmadığı halde İBB'ye aday gösterdi. Karlı bir Ankara gününde vefat ettiğinde rakibi olmasına rağmen Recep Tayyip Erdoğan Bağlum'a, kabrine kadar gitti. Kardeşi Metin Özer'i çağırarak ailesinin bir ihtiyacı olup olmadığını sordu. Yalçın Özer, altın beyinli, altın kalbli bir insandı. Güler yüzlüydü. Terbiye tabiî haliydi. Soylu bir kafaydı. Bir başka memlekette olsa kim bilir nerelere varırdı... Cahit Zarifoğlu'nun dediği gibi "bir değirmendir bu dünya". Öğütüp duruyor. Şimdi şu yazıda adı geçenlerin bazısı toprak altında, bazısı veda durağında, bazısı hayatla son kozlarını paylaşmakta... "Kimbilir nerdesiniz geçen dakikalarım? Kim bilir nerdesiniz? Korkarım yıldızların düştüğü yerdesiniz geçen dakikalarım". Siz mazlum olmayı mı, zalim olmayı mı tercih edersiniz? Dünya, zalimlerle mazlumların hikâye kitabıdır.
.
Nükleer enerji şart
26 Ocak 2006 01:00
Önce Rusya, sonra İran, ardından tekrar Rusya, Türkiye'ye sattıkları doğal gaz vanalarını kıstılar. Rusya, Ukrayna ile kavgalı. Bu iki devlet çekişirken biz sıkıntıya düşüyoruz. Tam o hatta problemi çözdük derken bu defa İran durup dururken gaz şantajına başladı. "Şantaj" diyoruz çünkü "ağır kış şartları" bahane. İran, Türkiye'ye ABD ile kendi aleyhine herhangi iş birliğine gitmesinin pahalıya mal olacağına dair gözdağı veriyor. Türkiye'nin böyle bir niyeti yok. Ancak öyle tahmin ediyoruz ki CIA, FBI temsilcilerinin Ankara, kara kuvvetleri komutanıyla MGK genel sekreterinin Washington ziyaretleri Tahran'da rahatsızlık meydana getirdi. Bu rahatsızlıkta keza İran'dan üst seviyede yapılmak istenen ziyaretlere hemen kapı açılmamasının da rolü var. Nerede ise bütün ısıtmamızı doğal gaza bağladık. Böyle bir neticenin mahzurlu olduğu ortada. Bu arada iki hakikat daha var. Mesut Yılmaz hükümeti zamanında Rusya'dan gazı çok fahiş bir fiyatla aldık. Halbuki Türkmenistan, oradaki söyleyişle nabit gazı nerdeyse bedavaya satmak istiyordu. Bu teklif kabul görmedi. Kabul edilmediği için de Sefer Murat Türkmenbaşı bir Aşkâbâd ziyaretinde devrin enerji bakanı Cumhur Ersümer'i gazetecilerin önünde fena şekilde haşladı. Türkmenbaşı Türkiye'nin menfaatlerini daha fazla düşünüyordu. Yılmaz'la Ersümer şimdi yüce divandalar ama Rus gazı hâlâ pahalı. Bir de nazla satmaya başladılar. Bu işin sonu yok. Bugün olmazsa bir gün vanalar tamamen kapanır. Öyle bir kış günü bütün Türkiye donar. Onun için bu kısmalar iyi oldu. Bir musibet, bin nasihatten evladır. Böylece meselenin bu tarafını hep birlikte düşünmeye başladık. Mutlaka kendi kendimize yeter hale gelmeliyiz. Eğer nükleer santraller kurulsaydı çoktan kendimize yeterdik. O zaman dışarıdan dövizle tabii gaz alma mecburiyetimiz olmazdı. Bugün paramızla sıkıntıya düşmeye başladık. Enerji Bakanı Hilmi Güler bu işleri iyi bilen bir insandır. Acilen bu nükleer santral meselesini hükümete mal etmelidir. Komşu, komşunun külüne muhtaç demişler de komşu komşunun ateşine muhtaç dememişler. Herkes kendi ateşini kendisi yakmalı. Mutfakta tenceresi kaynamayan, çocuğunun maması pişmeyen bir Türkiye. Böyle bir Türkiye'yi tahayyül etmek istemiyoruz. Bugünden tezi yok bu projeye kafa yoralım.
.
Belediye memnun etti
27 Ocak 2006 01:00
İstanbul'un tamamı artık büyük şehir. Bu büyük şehrin bir ucu Şile'de, diğer ucu Silivir'de. Bir ucu Tuzla'da, diğer ucu Çatalca'da. Bu kadar geniş bir alanda 15 milyon civarında insan yaşıyor. Mexico City, Tokyo, Kahire gibi dünyanın en kalabalık merkezlerinden biri. Burada dünya zenginler klasmanında insanlar olduğu gibi dünya sürünenler klasmanında insanlar da var. Belediye bunların tamamına hizmet veriyor. Boğaziçindeki yalıya da varoştaki kuş yuvası benzeri fakirhaneye de. İşte o muhteşem istanbul böyle bir diyar. Onu herkes, her devirde taşı toğrağı altın olarak görecek. İstanbul, göçü hiçbir gün sıfırlayamayacak. Ülke çapında, böylesine geniş, böylesine nüfuslu ve farklı farklı insan gruplarına malik böyle bir şehri idare etmek kolay değil. İstanbul, İmparatorluğun minyatür hali. Aksini düşünelim Şu karda İstanbul şayet kötü yönetilseydi durum ne olurdu? O zaman Kadir Topbaş'ın ölümlerden ölüm beğenmesi gerekirdi. Nitekim İstanbul'u yönetenler 2004 kışında zor anlar yaşadılar. Geçen sene ve bilhassa bu sene 2004'ten ders alındığı ortada. İstanbul valiliğiyle belediye başkanlığı el ele vererek 24 saat çalışmak suretiyle İstanbulluyu rahat ettirdiler. İBB bütün kurumlarıyla iyi çalıştı. Yolların kapanmasına hiç fırsat verilmedi. Modern makineleri görmek bile vatandaşa moral kazandırdı. Ekranlardan kimse "nerede bu belediye?" diye bağırmadı. Ara caddelere bile müdahale edildi. Kendi kabahatinden dolayı yolda-belde kalanlara yardıma koşuldu. Kızılay da örnek çalışmalar göstererek seyir halindekilere kumanya dağıttı. Artık halktan kopuk bir kızılay değil, halkla bütünleşmiş bir Kızılay görüyoruz. Darısı THK'nın başına. Aynı şekilde il milli eğitimin vaktinde aldığı kararlarla çocuklar karda-kışta perişan edilmedi. AKOM güzel çalıştı, meteoroloji çok güzel çalıştı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin hizmetleri ortada. Onları tek tek sıralamaya gerek yok. Kadir Topbaş'ın reyting yaptığı herkesin ortak kanaati. İstanbul öyle bir şehir ki iktidarın buradaki başkanı iyi iş yaparsa merkezi hükümet de kazanıyor. Başarısız olunca da merkezi hükümetin başı ağrıyor. Bir aksamada gözler valiye değil, belediye başkanına çevriliyor. Hesap ondan soruluyor. Başarılar hep sürmeli. Son 10-15 yılda şehrimize herhalde iki milyondan fazla ağaç dikildi. Dikilen bu ağaçlar yetiştiler. Bundan böyle İstanbul bir kış kenti kabul edilmeli. Mevsimine göre ya bol kar veya bol yağmur bekleyebiliriz. Önümüzdeki seneler de aynı başarı tekrarlanmalı. Fakir-fukara hiç unutulmamalı. Belediye başkanının ilçe başkanları, vali, emniyet müdürü ve milli eğitim müdürü ve diğer idarecilerle bir koordinasyon içinde çalışması az şey değildir. Eski İstanbullular bilirler. Bunlardan bir kaçının birbiriyle çatışması sonucu vatandaşın zor günler yaşadığı da olmuştu. İyi iş yapıldığında medyada ses çıkmayıp da aksilik olduğunda pirenin deve yapılmasını tasvip etmiyoruz. Vatandaş dua ediyorsa, biz de teşekkür etmeliyiz. Her başarı karşılığı görmeli ki güzellikler çoğalsın. Kar yağdı, fakat hayat devam etti. Normali budur. Kuzey Avrupa ve Kuzey Amerika'da hayat devam etmiyor mu?
.
Bu edepsizlik, Kopenhag Kriterlerinin neresinde yazılı?
6 Şubat 2006 01:00
İfade hürriyeti, insanın bir baskı altında kalmadan düşüncelerini serbestçe dile getirebilme hakkıdır. Ancak, daha ilkokulda öğretilir ki bir kişinin hürriyeti başka bir kişinin hürriyetinin başladığı noktada biter. Bu sebeple bir karikatüristin bir Peygamberi şeytan şeklinde, terörist şeklinde çizme terbiyesizliği asla ve asla fikir hürriyeti değildir, basın hürriyeti değildir, ifade hürriyeti değildir. Bu yapılan bir mesleğin icrası olamaz, bu yapılan ağır bir hakarettir. Hem bir Peygambere hem de onun ümmetine hakaret edilmektedir. Aklı başında bir ülkede, aklı başında yöneticilerin olduğu bir devlette böyle bir vak'ayla karşılaşınca o ülke yönetimi hemen gerekli tedbirleri alır, özür diler ve havayı yumuşatır. Danimarka böyle yapmadı. Böyle yapmadıkları gibi bir Peygamberin değil, aslında yapanın gerçek halini resmeden o karikatürler, inadına inadına diğer Avrupa memleketlerindeki gazetelerde de yayınlandı. Onunla da kalmadılar, İslam dünyasında protestolar başlayınca Danimarka Başbakanı Rasmussen bu protestoları yapanlara gözdağı vermeye kalkıştı. Bu fitne niçin çıkartıldı? Şimdi sorulması gereken bu. Neden durup dururken bir Peygambere sataşmak istendi? Bu bir tesadüf mü? Kafasına esti de bir karikatürist herhangi bir gün birdenbire böyle bir karikatür mü çizdi? Asla mümkün değil. Zaten dengesiz bir karikatürist bunu yapsa bile gazete basmazdı. Gazete bassa diğer Avrupa gazeteleri baskıları tekrarlamazdı. Ortada çok sinsi bir oyun var. Sözde karikatürler, hac günlerinde çizilmiştir. Bu şuna benziyor, cemaat tam secdeye gittiği sırada camiye giren bir edepsiz onların üstüne şarap döküyor. O karikatürler şu benzetmeden bile binlerce kere beter bir hakarettir. Onlarla İslam âlemi, Müslümanlar galeyana getirilmek istendi. Dikkat ediniz oyunun ilk sahnelendiği yer Kopenhag Kriterlerinin hayat bulduğu Danimarka'dır. Önce bu kriterlerle Danimarka batı medeniyetinin zirvesi olarak takdim edildi, örnek gösterildi, hayranlıklara zemin hazırlandı sonra da bu çirkeflik yapıldı. Avrupa yobazlığı neyin peşinde? 1- Türkiye'nin AB'ye girmesini önlemek istiyorlar. 2- Vaktiyle İspanyolların Endülüs Müslümanlarını vahşi katliamlarla İber Yarımadasından kazıyıp atmaları gibi şimdi de Avrupa'da yaşayan velev ki oraların vatandaşları bile olsa Müslümanları söküp sürmek istiyorlar. Ne yapmalı? Protestolar olabilir. Ancak, kitleyi hele böylesine hassas bir mevzuda kontrol zor, kışkırtıcıların sızma ihtimali yüksektir. Ondan daha müessir olan ekonomik müeyyidelerdir. Ekonomik eylemlere gitmeli. Danimarka başta olmak üzere bu karikatürü yayınlayan bütün ülkelerle ekonomik bağları kesmeli. Bankalarındaki paralar çekilmeli. Turist olarak gitmemeli. Onlardan tek çöp satın almamalı. İş adamlarına ihale vermemeli. Petrol dahil hiçbir şey satmamalı. Bu memleketlerde çalışan Müslümanlar 1 ay süreyle işi bırakma eylemleri yapmalı. Asıl onlar yaşadıkları memleketlerde protestolar düzenlemeli. Türkiye ve diğer İslam ülkerindeki medya bu karikatürleri yayınlayan memleketlerin ipliğini pazara çıkartan yayınlar yapmalı, belgeseller yayınlamalı. Türkiye ve diğer İslam ülkeleri hükümetleri masaya yumruğunu vurmalı. Bundan 125 sene evvel de Paris benzer bir tiyatro kepazeliğine sahne olunca Abdülhamid Han, Sevgili Peygamberimize -aleyhisselam- dil uzatan oyunu alaşağı ettirtmişti. Şu âna kadar hükümetlerimiz sadece kınıyoruz lafıyla yetinmiştir. Tavır konması bekleniyor. Vatandaş tatmin olmayınca ihkakı hakka kalkışır. Bu da oyuna gelmek, tuzağa düşmek olur. Onun için Türk hükümeti de diğer hükümetler de daha aktif olmalı. Öncelik ve öncülük Türk hükümetinindir. Müzakere süreci hak takibine mani değildir. Artık bıktıran mal beyanı tartışmaları bir kenara bırakılarak kalblerimizi kanatan bu meseleye sahip çıkılmalı. Başta Türk gençleri, hukukçular olmak üzere herkes bu karikatürleri yayınlayan gazetelerle onlara müsamaha eden devletleri AİHM'ye vermelidir. Böyle bir dava o mahkemenin de mahkeme olup olmadığını ortaya koyacaktır. Hadisenin mânâ planındaki özü şudur: İsa aleyhisselam bizim de Peygamberimizdir. Fakat Hıristiyan dünyası, Kâinatın Efendisini -aleyhisselam- Peygamber olarak kabul etmiyor. Onun için içlerinden bazıları cami duvarını kirletmeye kalkışmakta. Yapılan, iflas etmiş bir ahlakın tezahürüdür. Bu edepsizliğe ve ona destek verilmesine, sahip çıkılmasına şaşmamak lazım. Erkeğin erkekle evlendiği, itlerin evlat, karı-koca yerine geçtiği bir cemiyetten başkası beklenemezdi. Korkaklar mertçe fikrini söylemek yerine işte böyle davranırlar.
.
Papaz ve imam
7 Şubat 2006 01:00
Haçlı mutaassıbı birtakım batılı okur yazarların karikatürle Müslümanlara saldırdığı günlerde Trabzon'da bir cinayet işlendi. Bu cinayette rahip Andrea Santaro hayatını kaybetti. Toprağı bol olsun. Neden öldürüldüğü belli değil. Karikatür haysiyetsizliğine duyulan ferdi bir öfke olabilir. Cinayeti fuhuş mafyasının yapmış olması da mümkün görülüyor, başka ihtimaller de hatırlanabilir. Belki de Katolik ruhani liderlerin karanlık vuruşmalarından biridir. Nereden bakarsak bakalım ortada şimdilik sebebi ve faili meçhul bir cinayet var. Bu cinayete İtalyan basını insanı hayrete sevk edecek bir soğukkanlılıkla yaklaştı. Katilin akli dengesinin bozuk olabileceğine dair manşetler attılar. Bu tahmin şaşırtıcıdır. Türk polisi, henüz hiçbir açıklama yapmadan, İtalyan gazeteleri niçin böyle yazdı? Önceden biliyorlar mıydı? İtalyan basını soğukkanlı davranırken bizdeki bazı unsurları kraldan çok kralcı oldu. "Bu ne biçim Müslümanlık?" gibi haberler yaptılar. Halbuki daha zanlı ortada yok. Hiçbir delil mevcut değil. Hiçbir ifade alınmamış. Buna rağmen sekiz sütuna karalama. Problem karikatür intikamına bağlanıyor. Elbette bir din adamının hele hele bir tapınakta öldürülmesi asla kabul edilemez. Katiyyen caiz değil. Bunlar bir hakikat. Fakat diğer bir hakikat de bazı medya unsurlarımızın hali. Rahibi öve öve bitiremiyorlar. Şöyle iyiliksevermiş, böyle emsali yokmuş, Trabzonlular ona bayılıyormuş vs. Hem katledilirken kilisede yalnızdı diyorlar, hem de o esnada ibadet etmekte olduğunu iddia ediyorlar. Mademki yalnızdı o zaman öldürülürken ne ile meşgul olduğunu nerden biliyorsunuz? Niçin kimse kalkıp bu Katolik din adamı, İtalya'nın nimetlerini bırakıp da Trabzon'a gelmiş? demiyor. Bizdekiler demiyor ama onlar saklamıyorlar. Bu vesileyle yapılan açıklamalardan anlıyoruz ki Anadolu kâğıt üzerinde paylaşılmış. Projeler yapılmış. Bu projelere göre Anadolu sorumluları var. İddialarına göre Anadolu Hristiyanlığın doğduğu topraklardır, hedef tekrar bu toprakları Hristiyanlaştırmakmış. Onun için müteveffa rahibi İtalya'dan gelip hepsi hepsi 10 kişilik cemaati olan Trabzon yahut -onların söyleyişiyle- Pontus'taki bir eski kiliseye yerleşmiş ve burada açlara, yoksullara yardım için koşturmuş. İşte bu niyette bir rahibe bazı medya unsurları tarafından övgüler yağdırılmaktadır. O övgüleri dinleyen Türk gençlerinin tesir altında kalmaması mümkün değildir. Dahası 10 kişinin katıldığı ayinlere güya Türkler de gitmekteymiş. Bunları yazıp çizenlere, ülkemizi mânen işgale gelmiş bir rahibe böylesine övgüler dizenlere sormalı. Bu topraklarda bir Müslüman din adamı hiç iyilik yapmadı mı? Meslek hayatınızda bir kere olsun onları övdünüz mü? Rahip Andrea Santaro'nun Trabzon'da öldürüldüğü gün, Lübnan'da da imamlar, canlarını tehlikeye atarak öfke içindeki insan selinin önünde durup onları yatıştırmaya çalışıyordu. Üzüntüsünü içine gömüp bir fitneyi söndürmeye çalışan imamları neden görmüyorsunuz? Bizde din adamlığı sanki suçtur. Din adamı yalnızca kötülenmek için yazılır, haber yapılır. Katoliğe gelince hürmet, sünniye gelince kibir... Bu ne tezattır. Anlamak öylesine zor.
.
Rasmussen, dünya huzur ve barışı için istifa etmelidir
8 Şubat 2006 01:00
İki densiz karikatüristin yaptıkları bir hezeyan. Onlara sahip çıkılması ise vahim hata. Hatanın tekrarlanması, kasdi bir davranış. Bir insanın ülkesinin başına başbakan olarak gelmesi kendisi adına büyük şereftir. Geldikten sonra oraya layık olması gerekir. Danimarka başbakanı Rasmussen makamına layık olmadığını göstermiştir. Karikatüristlerin yaptığını ifade hürriyeti sayacak kadar hayattan kopuktur. Sövmenin, hakaret etmenin hürriyeti olamayacağını deliler bile bilirken Rasmussen, yapılanı fikir hürriyeti saymaktadır. Hakareti neşreden gazete özür dilemedi. Başbakan Rasmussen, bunu yapabilirdi, inadında direndi. Yetmedi Avrupa'nın diğer ülkeleri de karikatürleri tekrar basma edepsizliği gösterdiler. Ve böylece istenen oldu. İslam âlemi karıştı. Peygamberlerine sataşılan yüzbinler ayakta. Yarın bu yüzbinlerin milyonlar olmasından korkarız. Türkiye hariç bir çok ülkede şiddetli protestolar yapılmakta. Türkiye'nin AB ortaklığına hoş bakmayan Avusturya aleyhte telkinler içinde. Dikkat edilmesi gereken Danimarka ve Avusturya'nın AB üyeliğimize muhalif olmalarıdır. Türkiye'de kayda değer bir hareketin olmamasını sünni disipline borçluyuz. Ne var ki diğer İslam ülkelerinde protestolar giderek şiddetlenmekte. Zaten o iki ahmak karikatüristi ve Avrupa'nın ufak ülkelerinden Danimarka'nın burnunun ucunu görmekten aciz başbakanı Rasmussen'i alet ederek bir oyunun içine çekenler de bunu istemekteydi. İslam ülkeleri son derecede uyanık olmalı. Bu protestolar haddini aşınca kendilerine ziyan verir. Sefaret kundaklamak yiğitlik değildir. Müslümanlar asla yakıp-yıkmaya tevessül etmemeli. Yapılacak olan ekonomik ambargodur. Karikatürlerin basıldığı memleketlere ekonomik müeyyideler uygulanmalı. Anladıkları lisan paradır. Yoksa yıkılan sefaret binasını yine yıkanların hazinesi yapacaktır. Nitekim Danimarka malları boykot edilince bazı Danimarka markaları sallanmaya başlamıştır. Bu yolda ısrarlı olmalı. Maşa olarak seçilen Danimarka'nın fena hırpalanacağı görülüyor. Rasmussen, şayet Danimarka'yı seviyorsa, dünya huzur ve barışının zedelenmesini istemiyorsa atacağı adım bellidir. Hiç vakit kaybetmeden istifa etmeli. Dünya liderleri Rasmussen'i istifaya zorlamalıdır. Aksi halde yangının nasıl bir seyir alacağı belli değil. I. Dünya Harbinin bir suikast yüzünden çıktığı unutulmamalı. Rasmussen, özür dilemeleri gereken zamanda bunu kabul etmemiştir. Artık o kapı kapandı. Bundan sonra yapılacak tek hareket vardır, istifa. Anders Fogh Rasmussen istifa etmeli. İstifa etsin ve gidip biraz Andersen masalları okusun. Ne hikmetse Avrupa, 50 yılda bir deli çıkartıyor. Hitler'in verdiği zarar unutulmadı. O devirden kalan yangının külleri yeni yeni sönmekteydi. Avrupa kan, ateş ve hakareti neden seviyor? Dünya barışa hasret. İslam, "barış" demektir.
.
Böyle ceza olmaz
9 Şubat 2006 01:00
Bir deyim vardır, "bir şey, haddini aşarsa zıddına inkılap eder" der. Onun için cezanın dahi makul ölçüler içinde olması gerekir. Cezayı kim verir? İlgili makam, merci, mahkeme. Her önüne gelen ceza veremez. Ceza bir müeyyidedir. Sahibi salahiyet olan ceza tayinine ehildir. Ceza verenin hakkaniyetle davranması, hislerine kapılmaması gerekir vs. Ceza, hukuka uymayana hürriyet mahrumiyeti yahut mali mes'uliyetle ödetmedir. Hukukun tatbikat olarak tecellisine adalet denir. Şayet cezada had tecavüz edilirse netice zıdda inkılap, dolayısıyla zulüm olur. FIFA'nın Türk Milli Takımını cezalandırması bu ölçüdedir. Bu ceza adil değildir. Suç ve ceza dengesi tepe taklak edilmiştir. Temenni ederiz ki haksız ceza FIFA üst kurumlardan geri döner. İster istemez aklımıza şu geliyor. -Siz misiniz dünya üçüncüsü olan!!! Sanki böyle diyorlar. FIFA, Türkiye'ye lisanı hal ile bunu söylemiştir. Şayet milli takımımız dünya şampiyonasında bir varlık göstermemiş olsaydı da aynı hatalar yine yapılsaydı acaba bugün bu cezalar verilir miydi? Doğrusu ciddi şüphelerimiz var. "Herkes Türk'e düşman" gibi bir anlayışa taraftar değiliz. Lakin giderek bu tez kuvvet kazanmakta. Bir taraftan Peygamberimiz aleyhine tavır takınılıyor. Tam o esnada tüyleri diken diken eden böyle bir karar veriliyor. Dinden spora kadar adeta bir kuşatma karşısındayız. Bu cümleyi yazarken mutlu değiliz. Ne var ki malum fitne, dünyayı karıştırırken en son olarak dün bir Fransız mizah dergisi o rezil karikatürleri bastı. Güya maksatları ifade hürriyetine destek olmakmış. Bu ne taş kafalılıktır. Binlerce aklı başında insan açıkladı ki hakaretin, sövmenin hürriyeti olamaz. Görülmemiş bir inat sürdürülmekte. Batı psikolojik bir rahatsızlık içinde. Batıda, Avrupa'da nüfus gerilemekte. Aile müessesesi dağılıyor. Uyuşturucu yayılıyor. Ahlak perişan olmakta. Yer altı kaynakları tükeniyor. Her şey madde ve menfaat. Böyle bir dünya, değerlerine ve o değerlerin kaynağı İslamiyete bağlı Türkiye'yi hazmedemiyor. Avrupa Birliği üyeliğimizin önüne çekebileceği bütün setleri çektiler. Fakat bu setler meşru zeminlerde aşıldı. Normal yollardan engeleme çaresi kalmadı. Şimdi böyle bir psikolojiyle tuhaf işler yapılmakta. Onun için futboldan dine kadar bir karşı tavır içindeyiz. Bugün ne yazık ki medeniyetler arası dostluğu bozan batıdır. Küresel bir dünyada herkes iç içe yaşarken düşmanlıkları körüklemek, dostluk yerine kıskançlıkları beslemek, öteki fikrini sabit gale getirmek dünyanın ortak geleceği için endişe veriyor. Kopenhag karikatürleriyle kalbi kırılan 70 milyon, FIFA cezasıyla düşünmeye başlamıştır. Batı ne diyor, niçin diyor? Yoksa onlar bugün de alttan alta Haçlı zihniyetini mi taşımaktalar? Sohbetlerde sorulan budur. Ne böyle karikatür olur. Ne böyle ceza.
.
Kopenhag karikatürleri
10 Şubat 2006 01:00
Sevgili Peygamberimizi o çirkinlikte tasvir etmeye kalkışanlar aslında kendilerini çizmekteler. Bu bakımdan Müslümanların malum edepsizlik karşısında soğukkanlılıklarını kaybetmemeleri lazım. Bu söylediğimiz, benzer bir vak'ada bizzat Resulullah Efendimizin, sallallahü aleyhi ve sellemm, mubarek sözleriyle sabittir. Efendimiz, bir gün eshabıyla sohbet halindedirler. O esnada bir bedevi gelir. Bedevi, çok münasebetsiz bir şekilde durup duruken Kâinatın Sultanına "sen ne kadar çirkinsin" der. O zaman karikatür bilinseydi belki de bu vahşi adam karikatür çizerdi. Eshabı kiram, şaşırır, fakat O'nun huzurunda bulunduklarından susarlar. Sevgili Peygamberimiz, hakareti yapan bedeviye "doğru söylüyorsun" buyururlar. Adam veya adam şeklindeki mahluk, çekip gider. O bir köşeden dönerken, diğer köşeden son Peygamberi anlamakta en ileri idrak sahibi Hazreti Ebu Bekir görünür. Görünür görünmez de pür neş'e halinde kollarını iki yana açarak o devir Araplarının emsalsiz iltifatını yapar "anam, babam sana feda olsun ya Resullallah,sen ne kadar güzelsin!" Peygamberimiz ona da aynı cevabı verirler "doğru söylersin ya kardeşim Eba Bekr!" Hazreti Ebu Bekir, elbette doğru söylemektedir. Zira Kâinatın Efendisi, insanlardan bir, on, yüz... değil, her bakımdan en üstündür. Tabiî çok kısa aralıklarla böyle bir hadiseye şahid olan seçilmişler seçilmişi arkadaşları hayrette kalırlar. Arkadaşlarının hayretini gören Peygamberimizin cevabı, bugünkü karikatüristleri de içine almaktadır: -Mü'min aynadır, ona bakan kendini görür. Danimarkalı karikatüristler de o paçavraları gazetelerinde basıp, televizyonlarında gösterenler de Efendimizin mâneviyat aynasında kendi iğrençliklerini görmekteler. Bu sebeple bir planın sahnelenmesi olan bu kışkırtma karşısında Müslümanların çok uyanık olmaları gerekir. Peygamberimizi resmini çizmek, karikatürünü yapmak... Bu mümkün mü? Ne önceki Peygamberler ne de bizim Peygamberimiz tasvir bıraktı. Bu sebeple O'na izafe edilen bu çizgiler bazılarının safca, düşüncesizce söyledikleri gibi "Hazreti Muhammed karikatürü" değildir. O karikatüristler kendilerini çizdiler. Onlar olsa olsa Kopenhag karikatürüdür. Meseleye böyle bakılmalı ve asla taşkınlık yapmamalı. Zaten maksat Müslümanları kan dökücü, ve terörist göstermek. Bazı İslam ülkelerindeki gösterilerde ne yazık ki ölenler olmakta. Danimarka'daki bir takım kimselere kızıp Afganistan'da şurada burada ölümlere yol açmak asla tasvip edilemez. Protesto ise protesto yapılmıştır. Daha ileriye gidilmesi zarar verir. Bundan sonrası diplomasinin işidir. Akl-ı selimi asla elden bırakmayalım. Şu cuma günü kışkırtmalara karşı hassas olmalı. Bu tip sataşmalar, terbiyesizlikler her zaman mümkün. O kairikatürsitler de onları tekrar yayınlayanlar da sahibinin sesini çıkarmaktalar. Paçamıza saldıranların seviyesine düşemeyiz. Bir zamanlar da zemzem kuyusunu kirletenler olmuş. Bu kervan ebediyete kadar gidecektir. En önde O, arkada ümmeti. Bu yolculuk sürecektir. Danimarkalıdan çok kendimize kızalım. Bu geri kalmışlık prangası ayağımızda oldukça daha çok kimse mukaddes varlıklarımıza dil uzatır. Unutmayınız "fitne, katilden beter günahtır." Bu türlü protestoların Peygamberimizi memnun ettiğini düşünmeyiniz
.
Sultanların huzurunda
13 Şubat 2006 01:00
Kopenhag karikatürleri dolayısıyla ortaya çıkan bir güzelliği fark etmiş olmalısınız. Evvela Danimarka, sonra da hemen her Avrupa ülkesinden birtakım densizler, Sevgili Peygamberimize -aleyhisselam- hakarete yeltenince Türkiye'de de protesto gösterileri oldu. Bunlar yalnızca İstanbul'da yaşanmadı. Protestolar, Muş, Batman, Diyarbakır, Van gibi şehirlerimizdeki vatandaşları da ayağa kaldırdı. Güzellik işte burada. Son senelerde belki de ilk defa doğusu-batısı, kuzeyi güneyi ile tek yürek ve tek ses oluyorduk. Üzerinde durup düşünülmesi gereken budur. Kim, ne, hangi sebep, bu insanları aynı meydanda buluşturdu, birleştirdi? Şerdeki hayır görülmeli. Kürt, Laz, Türkmen, Arnavut, şu bu. Memleket hamurundaki bütün unsurlar, Peygamber aşkında buluşmuştu. On binler, yüz binler aynı sevgi etrafında kenetlenmiş, Peygamberlerine dil uzatmaya kalkışanları kınıyordu. Kürt meselesinde çıkmazda olanların bu imkânı görmeleri şarttır... Hal tarzı belli. Lakin bir ürküntü olduğu da belli. Kürt meselesinin halli, okul önünde başını örten öğretmene bile hayat hakkı tanımayan zihniyetin gerçekleri görmesiyle mümkün. Reçete ortada. Ortak değerleri ön plana çıkartmak. Zihnimiz bu düşüncelerle kaynaşırken bir davet aldık. Kürt asıllı vatanperver bir Türk vatandaşımız, Sultan II. Abdülhamid Han'ın ölüm yıldönümünde bir kadirşinaslıkta bulunuyordu. Merhum Hakan, önce kabri başında yâd edilecek, sonra Eyüp Sultan Camiînde mevlid okunacaktı. Divanyolu'ndaki Sultan Mahmud türbesine biraz erkence gittik. Burası bir Hanedan Mezarlığı. Türbede Sultan Mahmud, Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid yan yana yatıyorlar. Türbeyle bahçede birçok hanım sultan, şehzade ve devlet adamı var. Dakikalar ilerledikçe türbe dolmaya başladı. Gelenler, bu ülkenin toprağıyla karılmış muhtelif vatan evlatlarıydı, Türk, Kürt, Arnavut, Laz, başı açık, başı kapalı, sakallı, bıyıklı, bıyıksız vs. vs... Davet sahibi ırk olarak bizzat Kürt asıllıydı. Ama kimse böyle abes işlerle meşgul değildi. Türbeye her giren önce duasını okuyor, sonra yerini alıyordu. Bir pazar günü erken saatte işçiyle profesör, Kürtle Türk aynı sevgi etrafında buluşmuştu. Demek ki bizi birleştiren temel unsurlar var. Onlar, İslamiyet aşkı, tarih muhabbeti gibi olmazsa olmazlarımız. Bunları özendirmek, geliştirmek ve büyütmek lazım. Ürkmenin anlamı yok. Kimse ümmetçilik ve Osmanlıcılık yapmıyor. Bu devletin Kürt asıllı, Arnavut asıllı, Laz asıllı vatandaşı, Türk kardeşiyle aynı anda ellerini semaya açarak bu millete, bu devlete 33 yıl hizmet etmiş bir Hakanına teşekkür ediyor, ona dua okuyor. Herhalde zikrettiğimiz her iki manzara çok şey anlatıyordur. Bir Çin deyimi, "bir fotoğraf bin kelimeye bedeldir" diyor. Şu protesto gösterileri ve mevlid-i şerif her şeyi anlatıyor. İbret almak lazım. İbret almak artık bir vazife. İbret almalı ve düşmanca hislerden vazgeçmeli. Bu milleti bir arada tutan kıymetler dün olduğu gibi bugün de sapasağlam. Millete müdahale edilmese o güçlü sağduyusuyla sun'i ihtilafları çözecek. Biz üç Sultanın huzurunda bunları düşündük. Bu dini, bu toprağı, bu bayrağı bize bırakanlara rahmet ve minnet. Vefa sahiplerine teşekkür. Vatanımızı bölmeye, bayrağımızı indirmeye, dilimizi köreltmeye çalışanlar gibi anamızın, bacımızın, kızımızın, eşimizin başındaki tâca husumet duyanlara ise teessür. Dostluk, kardeşlik ve sevgi varken bu kin, kim adına ve niçin? Üstelik de hukuk alet edilerek.
.
Irak'ta çocuk olmak
14 Şubat 2006 01:00
Iraklı çocukların İngiliz askerler tarafından coplarla dövülmesi günlerdir ekranlarda. Askerler çocuk ve gençleri hem copluyor hem kahkahalarla gülüyorlar. Ebu Gureyb işkencelerini Amerikan medyası ortaya çıkardığı gibi bunları da İngiliz medyası dünyaya duyurdu. Bir mesleği namusuyla yapanlara teşekkür ediyoruz. Çocukların bu şekilde evire-çevire dövülmesi tüyler ürpertici. Orta Doğuda çocuklar, kadınlar, analar, savaşlardan hep çektiler hâlâ çekmekteler. Filistinli çocuklar savaşlarda doğdu, savaşlarda büyüdü. Bir insan düşünün ki ömrü savaşın içinde geçmiş olsun. Barışı hiç yaşamamış olmak, kurşunsuz, bombasız, işgalsiz gün geçirmemek nasıl bir duygudur acaba? Filistin bir parça düzelir gibi odu. Bu defa devreye Irak girdi. Şimdi Iraklı analar ağlıyor. Iraklı çocuklar coplanıyor. Dünya çocukları oynarken, eğlenirken, ebeveynleri tarafından şımartılırken, kardeşleriyle sıcacık odaları paylaşırken Irak'ın çocukları düşman askerleri tarafından vicdansızca dövülmekte. O çocukların suçu neydi acaba? Onların mutlaka birinin veya hepsinin babası, ağabeyi, amcası düşman tarafından öldürülmüştür. Böyle bir kaybın küçük kalblerde açtığı yarayı unutmamalı. O yaranın acısıyla ya taş atmışlardır veya öfkeyle bağırmışlardır. Başka ne yapabilirler? O çocukların ne tankı var ne tayyaresi ne el bombası. Bu kadarcık hakları yok mu? İşgalci düşman askerlerine küçücük elleriyle alkış mı tutacaklardı? Çiçek mi sunacaklardı? Şimdi merak ediyoruz. "Centilmen" oldukları söylenen İngilizler, askerlerinin bu yaptıkları karşısında nasıl bir tepki verecekler?.. Kaç İngiliz kadın o sadist askerlerin cezalandırılması için yürüyüş yapacak? Peki dünya ne diyecek? Kim nasıl haykıracak? Birkaç yasak savan laftan öte bir şey yapılacağını sanmıyoruz. Ebu Gureyb işkencecileri için ne yapıldı? Sözde ceza aldılar. Sadece göz boyandı. Suçluların yaptıkları yanlarına kâr kaldı. Bu da farklı olmayacak. Çünkü adalet bu kadar. Güçlünün haklı olduğu zamanların adaleti böyledir. Irak'ta çocuk olmak çok zor. Tıpkı kadın olmak, ana olmak gibi. Savaşı o çocuklar çıkarmadı, faturayı onlar ödemekte. Eğer Birleşmiş Milletler, İslam Konferansı Teşkilatı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemeleri ve yeryüzünün diğer sayılı kuruluşları böyle bir hadise karşısında susacaksa neye yarar o kurumlar, kuruluşlar, mahkemeler? Irak'a demokrasi gidecekti. Hürriyet gidecekti. Huzur gidecekti. Gide gide dayak, cop ve haksızlık gitti. Her gün rüyasında dayak yiyen, yediği dayağın korkusuyla yatağından fırlayan bir çocuk ve onun başı ucunda uyuyamayan bir anne. Dünya onların insan olduğunu ne gün hatırlayacak?
.
Tek çare Rasmussen'in istifası
15 Şubat 2006 01:00
Böyle başbakana böyle dışişleri bakanı. "Kel başa şimşir tarak" denir ya o hesap. Danimarka Dışişleri Bakanı Per Stig Moeller, "özür dilemek anlamsız, demiş ve eklemiş, suç işlemedik ki özür dileyelim. Karikatürlerin suç ihtiva edip etmediğine mahkemeler karar verir." Hayret! Dünya gerçeklerinden bu kadar bîhaber bir kişi, küçük de olsa bir devletin hariciyesini tedvirle vazifeli. Çok görmemek lazım. Daha evvel de başbakanı Anders Fog Rasmussen, o rezil karikatürleri yapıp yayınlamayı "ifade hürriyeti" olarak savunmuştu. İsimler, tantanalı. Anders Fogh Rasmussen. Per Stig Moeller... Ama arkası gazel bahçesi. İsimlerin şahsa yüklediği mükellefiyetten eser mevcut değil. Dünya çalkanıyor, medeniyetler dostluğu çatırdıyor. Haşmetlû Danimarka Krallığı'nın umurunda değil. Halbuki, politikacı, kıvrak zekâ sahibi olmak zorunda. Vaktinde özür dilenseydi problem çıkmazdı. Karikatürü başbakanın yapması şart değil. O ülke vatandaşlarının icra etmesi kâfi. Rasmussen, İfade hürriyeti gibi saptırmalarla ayak diredi. O direndikçe de protesto gösterileri alevlendi. Şimdi ülke hükümetleri, yer yer şiddet sergileyen bu yürüyüşleri önlemekte zorlanıyor. Dün, Pakistan ön plandaydı. Buradaki protestolarda İngiliz, Fransız elçilikleri önünde nümayişler yapıldı. Amerikan elçiliği mahsur kaldı. İlk günden beri de birçok ölen oldu. AB ve İKT temsilcileri çare peşindeler. Ancak, hadise telkin safhasını çoktan geride bıraktı. Moeller'in dediği zıddıyla doğru. Bu saatten sonra özür dilemenin anlamı yok. Derde derman olması zor. Artık ortada tek çare var. Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen'in istifa etmesi. Veya Kralın onu yerinden alması. Aslında İstifa etmesi kâfi. İstifa etse, Kral birkaç gün oyaladıktan sonra istifayı kabul etmese bile olur. Şu var ki Danimarka; Kralı, Başbakanı, Dışişleri Bakanıyla hakikatleri göremiyor! Peki bu düveli muazzama niçün durur? ABD, Fransa, Almanya ve dahi İngiltere, bay Rasmussen'i neden istifaya zorlamazlar? Tersi olsaydı, mesela, Suriye'de Papa, karikatürlerle şeytan şeklinde, terorist şeklinde gösterilseydi Beşar Esad'ın başına neler gelmezdi? Bu çifte standart sürdükçe... Dünya, huzura, barışa, dostluğa hasret kalacaktır.
.
Danıştay da özür dilemeli
16 Şubat 2006 01:00
Kopenhag karikatürleri dolayısıyla Danimarka'nın özür dilemesini bekliyoruz. Neden? Çünkü Müslümanlar incindi. Peki, Danıştay'ın başını üstelik de kendi hususi hayatında örten bir öğretmen hanım hakkında verdiği karar ne yaptı, Müslümanları sevindirdi mi? Müslümanlar bundan da son derecede rahatsız oldu. Bu rahatsızlığa rağmen bir protesto yapılmadıysa devlet, dini vecibelerine bağlı on milyonlarca vatandaşa teşekkür etmelidir. Danıştay yanlış yapmıştır. Bir mahkeme yanlış yapar mı? Evet, mahkemeler de yanlış yapar. İdamdan sonra asılanın suçsuz çıktığı olmuştur. Dâvâ devam ederken isabetli bir karar verilebilmesi için tartışılamıyor. Fakat karar verildikten sonra o karar üzerine konuşulabilir. Zira mahkeme hükümleri toplum huzur ve menfaatine olmak zorundadır. Toplumu bölen, birbirine hasım yapan, bir sosyal kesimi aşağılayan karar alınamaz. Dolayısyla kararın keyfi olarak verilmesi gibi bir lüks, hiçbir kişi, şahıs, hakim, hey'etinin hakkı olamaz. Kaldı ki şu karar dahi eksik tahkikata dayanmaktadır. Basit bir trafik kazasında bile bilirkişi incelemesi yapılırken böylesine ihtisas isteyen bir dâvâda neden Diyanet İşleri Başkanlığı'nın görüşü sorulmaz? Karar, hukuki olmaktan ziyade siyasi intiba vermekte. Mümkündür. Bir hakim, kendi hayatında farklı düşünebilir. Lakin bunu ideolojik bir tavırla kullanma hakkına sahip değildir. Aksi halde ne olur? O zaman, o mahkemenin varlığı tartışılır. Bize kalırsa Anayasa Mahkemesi'nin de Danıştay'ın da varlığı tartışılmalı. Hukuk ve ceza mahkemeleri gerekli. Ancak böylesine üst dereceli mahkemeler gerekli mi? Hatta bunlar anladığımız şekliyle mahkeme midir? Yarı idari, yarı siyasi organlar mıdır? Anayasa Mahkemesi, 1960 sonrasının eseridir. TBMM'yi kontrol için kurulmuştur. Danıştay da ondan 100 sene evvel Şûrayı devlet adı altında kurulmuştu. O da kabaca söylemek gerekirse hükümetleri kontrolle vazifelidir. Danıştay, Sayıştay, Anayasa Mahkemeleri lüzum veya lüzumsuzluk noktasından layıkıyla tartışılmalı. Lüzumluysa hak ve yetkileri tekrar gözden geçirilmeli. Eksik yetkileri arttırılmalı. Fazlaları iptal edilmeli. Ama mutlaka hukukun içinde kalmalılar. Biz daha "sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor" diyen sözde Yassıada Mahkemesi'nin ayıbını bile temizleyemedik. Hep konuşulur. "Milletvekili dokunulmazlığı". Doğru. Ne var ki bu üst derecedeki mahkeme hakimlerinin dokunulmazlığı da hatırlanmalı. Bir hakim canının istediği gibi, toplumda fitne ve kargaşaya yol açacak karar verebilir mi? Dahası var. Neden üst derecedeki bu mahkemelerde bir dâvâ devam ederken yazıp çizmek yasak olsun? Onların hakimleri kâfi tecrübeye sahip olmalı. Tekrarlıyoruz. Böyle bir karar karşısında bu toplumda sokağa çıkılmamışsa bu, vatandaşın olgunluğundandır. Vatandaş, bu olgunluğu gösterirken onu rencide eden mahkeme de olsa özür dilemelidir. Özür, kelimelerle olabileceği gibi önceki kararı ortadan kaldıran yeni bir karar şeklinde de olabilir. Çok da iyi yapılır. Kimse de bir şey kaybetmez. Tersine birlik ve beraberliğe hizmet edilir.
.
Orta Doğu'da Türkiye'nin itibarı muazzam
17 Şubat 2006 01:00
Hamas, Filistin'de tamamen demokratik usullerle siyasi seçimleri kazanarak iktidar oldu. Ancak, batının marjinal kabul ettiği bu hareketle Filistin-İsrail problemi nasıl çözülecekti? Seçimlerden sonra bazı kafalar bu suale takıldı. Zira, Hamas silahlı mücadele vermişti. İsrail'i de tanımıyordu. İsrai, bütün batının bir tanesidir. Onu tanımayanı kendisi de tanımaz. Hamas'ın Filistin'de iktidar olması enteresan bir vakte denk gelmiştir. Filistin'in efsanevi lideri Yaser Arafat artık hayatta değil. Ilımlı bir isim Mahmud Abbas, Filistin devlet başkanı. "Kasap" lakaplı İsrail başbakanı Ariel Şaron can çekişiyor. Irak işgali devam etmekte. Bu talihsiz memleketteki insan hakları ihlalleri, işkenceler, insanı kusturacak iğrençlikte. İran'ın vurulması münakaşaları sürüp gidiyor. Densiz, dengesiz, fakat içten pazarlıklı bir takım medya unsurları Sevgili Peygamberimiz'e -aleyhisselam- çizgiyle hakarete cür'et etmekteler. Hamas işte böyle bir vasatta bileğinin gücüyle seçim kazandı. Filistin seçimleri ilân edilip sonuç belli olduğunda Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Tayyip Erdoğan Davos'taydı. Oradan yaptığı açıklama şüphesiz ki Hamas kurmaylarının yüreğine su serpti. Adı konmasa da batıda sanki bu seçimleri gayrı meşru saymak gibi bir temayül seziliyordu. Tayyip Erdoğan, meşru seçimle gelene hakkının verilmesi gerektiğini ifade ettti. Hamas siyasi lideri ve yakın geleceğin Filistin başbakanı dün beklenmedik bir şekilde Ankara'ya geldi. Bu ziyaret, dünkü gündem itibariyle birden Ankara'yı ön plana çıkarttı. AB, ABD, Rusya vs.Hamas'a 3 şart koşuyordu. Silah'ı bırak, İsrail'i tanı, İsrail-Filistin barış andlaşmasını kabul et. Bunlar deniyordu ama, Rusya, bir taraftan da davetiye göderiyordu. Çin sıradaydı. Ankara da Hamas'a aynı şartları söylemekte. Ne var ki biz, mesleye tek taraflı bakmıyoruz. Türkiye, Hamas'a bunları söylerken israil'e de dönüp işgal ettiği Filistin topraklarından çekilmesini de söylüyor. İşte bu doğru tavır. Hamas'ın dünkü ziyaretine yol açmıştır. Moskova, Halid Meşal'ı resmen davet ettiği halde o arkadaşlarıyla birlikte Ankara'yı tercih etti. Memnuniyet verici olan şudur. Hamas, Ankara'ya tam tabi. Ankara ne derse onu yapacaktır. Kimsenin Filistin'i suçlamaya hakkı yok. Köşeye sıkışan, çaresiz kalan marjinal olabiliyor. Mühim olan, şu sonuç. Hamas'ın seçilmesi Filistin-İsrail ihtilafını çözmek için bir fırsattır. Taç giyen baş akıllanır. Hamas, telkinlerimizle aşırılıkları terk edecektir. İhtilafları Türk hükümetinin iradesi çözecektir. Çözüm yeri Ankara'dır. Bu prestij, yüz petrol kuyusundan daha değerli. Ortadoğu'nun merkeziyiz. Kuzey Irak da Anadolu'nun parçası, Filistin de. Kürt'e de biz sahip çıkacağız Arap'a da. Bugünün doğru politikası, Sultan Abdülhamid'in dünkü politikası ile buluşunca Türkiye kazanıyor.
.
Türk Cumhuriyetlerini tanımak gibi
20 Şubat 2006 01:00
SSCB dağıldığında, Türkiye Cumhuriyeti, bağımsızlığını ilân eden Azerbaycan'dan Kırgızistan'a kadar bugünkü Türk cumhuriyetlerini tanımasaydı, şimdi, acaba münasebetlerimiz ne vaziyette olurdu? 15 yıl evvel tarihin seyrini hakkıyla takip ederek, dünyaya istiklallerini ilân eden kardeş ülkeleri "devletsiniz" diyerek ilk tanıyan Türkiye'dir. Bu fevkalade bir başarıydı. Cumhuriyet tarihinin en önemli dış politika stratejilerimizden biridir. Strateji iyi takip edilmiş ve tam isabetle tatbik edilmiştir. O gün sallansaydık, şu-bu merkezin ağzına baksaydık bugün Bakü-Ceyhan enerji koridorumuz olmazdı. Kardeş devletlerle bu samimiyet gelişmezdi. Halbuki bugün hepsiyle gayet iyiyiz. Türkmenistan ve Azerbaycan'la en ileri seviyelerdeyiz. Zamanlamayı harika kullandığımız için bugün Türk Cumhuriyetlerindeki bir numaralı yabancı misyon Türk Büyükelçisidir. Biz, o gün Türk Cumhuriyetlerini tanırken Sovyetlerin varisi olan Rusya Federasyonu, hoş olmayan düşünceler yaşamış olabilir. Ancak tek başına Rusya faktöründen dolayı bir fırsatı kaçırmak gibi vahim bir hata işleyemezdik. Sonra ne oldu? Şimdi hem kardeş Türk cumhuriyetleriyle iyiyiz, hem de Rusya Federasyonu ile. "Hamas, daha hükümet bile kurmadan, silahı bıraktığını açıklamadan Ankara'da ne işi vardı" deniyor? Çok yanlış bir değerlendirme. Unutulmasın ki Recep Tayyip Erdoğan da iş başına gelmeden dünyayı dolaşmıştı. Bugünün başbakanı o sırada Yargıtay'da dâvası olan bir siyasetçiydi. AB müzakere sürecinin temelleri o ziyaretlerde atıldı. Bu bir. İkincisi ve daha mühimi ise Türkiye'de İsrail militanı gibi davranan bazı ufku dar kimselerin bir türlü anlayamadığı hakikat.. Demokratik bir şekilde seçimleri kazanmış bir partinin en güçlü isminin jestini kabul etmeseydik uzun vadede kaybeden biz olacaktık. Jest nedir? Jest şu, Halid Meşal, Moskova'nın davetine rağmen ne orayı ne de şartsız destek veren Tahran'ı tercih etti. O, Ankara'yı tercih etti. İki sebeple, tarihi ve aktüel. Osmanlı ve Abdülhamid. Bugün, Hamas'ı aşağılayan zihniyet, bu millete 33 sene padişahlık yaparak devleti ayakta tutmuş birine Ermeni ırkçılarıyla ağız birliği yaparak "kızıl sultan" diye söverken, Filistinliler ona minnetlerini ifade ediyorlardı. Aktüel sebepse Türkiye'nin şu ân dünyadaki yeridir. Hamas Partisi liderinin Türkiye'ye gelmesi kendisinden istenen "silahı bırak, İsrail'i tanı, barış anlaşmasına sadık kalacağını açıkla" gibi şartlara müsbet cevap vereceğine bir işaretti. Aksi niyette olsaydı, İsrail'e dair neler söylediği ortada olan Tahran'a giderdi. Ankara'ya geldi, fakat Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Meşal'le görüşme programını iptal etti. Halid Meşal, Ankara'da kendisinden istenen şartları Türkiye'nin arzusu istikametinde kabul ettiğini bütün dünyaya ilân edecek, "Ankara, ne diyorsa 'evet' diyecekti". Başbakan randevu vermeyince o da yaptığı basın toplantısında bunu dile getirmedi. İsrail bir fırsatı kaçırdı. Biz daha büyük bir fırsat kaçırdık. Barışın münakaşasız mimarı olacaktık. Buna rağmen Ankara'nın Orta Doğudaki itibarı daha da arttı. Ortaya değerli bir arabuluculuk rolü çıkmıştır. Ankara, 1948'de İsrail'i ikinci tanıyan devlettir. Araplar bundan dolayı çok uzun seneler bize kırgın kaldılar. Şimdiden sonra yaptığımız bu fedakârlık asla unutulmayacaktır. Başbakan görüşememiş olsa bile başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı, Hamas liderini kabul etmiş, onlara nasihatlerde bulunmuş, itidal tavsiye etmiş, tavsiyelerin tamamı muhatap tarafta dikkate alınmıştır. Misafirler resmen ağırlanmıştır. Halid Meşal'le beraberindeki insanlara bakan Türkler kendilerinden birilerini görmüşlerdir. Filistinliler Araplardan çok Türklere benzemektedir. Onlardan bazıları I. Dünya Harbinde oralarda kalan Türk askerlerinin çocuğudur. Nereden bakarsak bakalım İsrail fanatiği medyaya rağmen Türkiye kazançlıdır. Bunu bırakınız batı basınını İsrail gazeteleri bile yazmakta. Terörist diye takdim edilmeye çalışılan, işgal altındaki ülkesi için canını ortaya koymuş vatanperver bir profesördür. Netice itibariyle biz bu bölgenin en kuvvetli devletiyiz. İsrail'i yok saymak gibi akılsız bir politika gütmüyoruz. Filistinlilerin de Yahudilerin de ortak görüşü, bizim onları çok adil şekilde yönettiğimizdir. İki tarafın da farklı sebeplerle bize şükran borçları var. Bunu her fırsatta dile getiriyorlar. Bu ziyarete karşı çıkanlar tepeden tırnağa hata içindeler. Yanıldıklarını yarın görecekler. Eğer yarın Orta Doğu tekrar kan gölü olursa bunun faili bu ziyaretin verimini düşürenlerdir. Aslında ABD ziyaretin faydasına inanmaktaydı. Belki ziyareti alttan alta teşvik de etti.. Ancak bir bakıma hükümet boşluğu yaşayan İsrail, burnunun ucunu göremeyerek hissi bir davranışla kabalaşınca Washington öfkesi kabaranlara yakın durdu. İnşallah demokratik usullerle seçim kazanmış bir parti illegal yollara mecbur edilmez. Türkiye, attığı adımı cesaretle sürdürmelidir. Hükümet, ağzı kalabalık yarı aydınların gürültüsüne papuç bırakmamalı. Gerekirse kimin nereyle hangi cins bağlantılar içinde olduğu açıklanmalıdır. Şunu kimse unutmasın. Türkiye, çöken komünist yapının ardından Türk cumhuriyetlerini tanıma hazırlığındayken devrin Moskova büyükelçimiz "sakın tanımayalım, Sovyetler dimdik ayakta" diyordu. Anti semitizme hayır. Ancak onun gibi anti Arabizme de hayır. Hele hele aşağılık Yahudi sözcülüğüne mutlak hayır. Mahallemizde kavga var. Dövüşenler eski teb'amız. Her biriyle farklı bağlantımız mevcut. Bu kavga herkesten evvel bizi alakadar eder.
.
Diplomatik ayıp
21 Şubat 2006 01:00
Türk hariciyesi BM, AB ve ABD temsilcilerinden sonra İsrail büyükelçisine de malumat vermek istedi. Konu Hamas Partisi lideri Halid Meşal'in Ankara ziyareti... Bu maksatla dün, dışişleri bakanlığı ortadoğu masası genel müdürü Bozkurt Aran, İsrail büyükelçisi Pinhas Avivi'yi telefonla arayarak dışişleri bakanlığına davet etti. Avivi, parlamentodaki and içme töreninde de görüldüğü gibi Hamas'ın İsrail'e karşı olan tavrında bir değişiklik, müşahede edilmediği bu sebeple de brifinge ihtiyaç bulunmadığını ileri sürerek daveti reddetti. Bir yabancı misyon şefinin bulunduğu ülkenin davetine karşı bu şekilde kabalıkla mukabele etmesi diplomatik nezakete uymaz. Hareket 75 milyonu incitti. Devlet, bölge ve ikili menfaatler açısından ilgili taraflardan olan İsrail'e bilgi verme zarureti hissetmiştir. Büyükelçinin evvela bunu görmesi gerekirdi. Sonra da hislerine hakim olması. Türkiye, İsrail'i yok saymıyor. Türkiye, İsrail'i yok saymazken, İsrail de Filistin'i ve dolayısıyla onun demokratik mümessillerini yok saymayı Türkiye'den isteyemez. Dışişleri bakanımız sayın Abdullah Gül çok çok haklı konuştu. Filistin'in, İsrail'in, Kudüs'ün, tapusu, kaydı, krokisi, haritası bizde, Türkiye Cumhuriyetinde. Filistin'le, Filistin-İsrail ihtilafıyla, Hamas gerçeğiyle biz alakadar olmayacağız da İzlandalı balıkçılar mı alakadar olacak! İsrail, Hamas liderinin Ankara ziyaretini kendiliğinden doğmuş bir fırsat kabul etmeliydi. Demekki meşhur Yahudi zekâsı, meçhul Yahudi hissiyatının arkasında. İsrail, barış istemiyor mu, Hamas'ın silahı bırakmasını istemiyor mu? İsrail, Washington'a o Ankara'ya baskı yaptı. Böylece Türkiye'ye tam tabi olma niyetiyle gelen Profesör Halid Meşal'e istediğini söyleme imkânı verilmedi. Ne olacak? Yüz yıldır devam eden, son 60 yıldır dramatik şekilde süren bu kavga, kıyamete kadar mı gidecek? Hep Hamas'ın 60 intihar saldırısı dile getiriliyor. Tabiî ki feci bir son. Neden sadece Hamas görülüyor? İsrail'in devlet imkânlarıyla çoluk-çocuk, kadın demeden Filistinlilere yıllar boyudur ateş kusup kan kusturması, onları katletmesi niçin görülmüyor? Filistin son asrın en dehşet verici dramıdır. Filistinlinin yaşadıkları bir insanlık suçudur. Burada iki taraf var. Biri arkasında ABD ve dünyanın büyük bölümünün yer aldığı İsrail devleti. Diğeri kimi kimsesi olmayan bir avuç garip. Üçüncü tarafsa tabiî hakem konumundaki Türkiye. Bu kavga Osmanlı'nın tezgâhında Yahudilerin de rol aldığı bir oyunla tarih sahnesinden çekilmesinin artçı sarsıntılarıdır. Irak da öyle diğerleri de öyle. Türkiye, mevkiine kavuşmadan taşlar yerine oturmaz. Onun için bu dâvânın halli bize düşer, barışı ancak Ankara getirebilir. Kuvvetli zayıfı ezerse zayıftan makul hareket beklenemez. İsrail, itidalli davranmalı. Haşin, sert, ceberrut, öfkeli bir İsrail kendine de bölgeye de dünyaya da zarar verir. Kimse kuvvetliyim, dilediğimi yaparım keyfiliğinde olamaz. Olsaydı Amerika olurdu. İşte Irak. Filistin Ankara'ya tam tabi. İsrail de tabi olsa asırlık kavga kısa zamanda biter.
.
Nihayet hakikati görmeye başladılar
22 Şubat 2006 01:00
İsrail ve AB'nin arabuluculuğumuzu aynı günde idrak etmeleri ancak "takdiri ilâhî" sözüyle açıklanabilir. Dün, Türkiye'nin Avrupa Birliğine girmemesi için ayak sürüyen ve mevzua dair elinden gelen zorlukları çıkartan Avusturya, AB dönem Başkanı sıfatıyla karikatür krizi için Türkiye'den arabuluculuk yapmasını istedi. Viyana/Brüksel'in bu istekleri, Ankara'ya ulaşırken önceki gün Türk Hariciyesi'nin brifing verme davetini hey-heylerle reddeden İsrail'in Ankara sefiri Pinhas Avivi de AK Parti'nin genel merkezini ziyaret ediyordu. Devirdiği çamı doğrultma isteğindeydi. Hamas Partisi lideri aynı yerde kabul edilmişti. Avivi de dışişleri binasına değil de Balgat'a gitmişti. Bu elbette bir avunmadır. Paylandığı belli. Ümit ederiz ki AB de İsrail de Türkiye'nin bölgedeki yerini, önemini, değerini, vazgeçilmezliğini olduğu gibi ve olması gibi görürler, anlarlar ve anlama yoluna girmişlerdir. Ümit ederiz ki hisleri akıllarını frenlemez. Türkiye AB'ye girmesin. E, peki girmesin. Türkiyesiz, bir dünya başınıza yıkılır, bunu biliyor musunuz? Türkiye, Hamas'ı niye kabul etti? Asarız keseriz, Ermeni iddialarını kanunlaştırırız. Elinden geleni ardına koyan namerttir. Böylelerine verilecek cevap bu. Ermeni iddiaları gibi sabun köpüğü sözleri bir mesele diye karşımıza çıkartıyorlar. İsrail'e de Amerika'daki Yahudi lobisine de sormalı. İyi de İsrail neden Hamas'ı seçime soktu? Bunu asla cevaplandırmazlar. Sebep şu; niyetleri Filistin halkını bölmekti, Aksi oldu. O halde yabancı gözlemciler önünde demokratik bir seçimi kazanmış bir partinin meşruiyetini kabulden başka şık yoktur. Adamına göre demokrasi olur mu? Avusturya tutucu bir tavrı geride bırakıyor. İnşallah İsrail de basiret gösterir. Bu savaşlar, militanlıklar, terörün her türlüsü bıktırdı. Ne tank, tayyare, ne de intihar bombacısı. Bu zekânın, normal gidişatında isbat edilmesi iyi olurdu. Zoru görünce "aman Türkiye!" dendi. Eğer Ankara, araya girmezse karikatür problemi daha tehlikeli bir seyir alabilir. Ne var ki Türkiye'nin araya girmesi de yetmez. O bakan olsa da hiç adam olmamış İtalyan reform bakanı gibi Danimarka başbakanı da en kısa zamanda istifa etmeli veya istifaya zorlanmalıdır. İlk günden yazdık. Rasmussen dünya huzur ve barışı için istifaya mecburdur. İstifa edecek kadar yüreği yoksa barış düşmanlığı yapmış olur. İnatçılığı sadece ihtilafları tırmandırmaz Danimarka ekonomisini de çökertir. Şimdi şu gelişmeler karşısında Halid Meşal'in Recep Tayyip Erdoğan tarafından kabul edilmemiş olmasına bir kere daha hayıflanıyoruz. Aynı tezi tekrarlayacağız, eğer başbakanımız onu kabul etseydi, Prof. Meşal, Ankara'daki basın toplantısında "Türkiye ne diyorsa hepsine evet diyecekti". Türk başbakanını baskı altına alarak bu neticeyi engellediler. Bölgede kan akması bazılarının işine geliyor. Halbuki bizim için insan hayatı kıymetlidir. Bu yüzden Türkiye, her iki problemde de arabulucu olmaya layıktır. Türkiye'nin itibarı artmıştır. Tabiî hakemden fiili hakem rolü istirham edilmekte. Hamas lideri Ankara'da kabul edilirken olayı tv ekranından tekrar tekrar "sersemlik" diye küçültmeye kalkanlar utansın.
.
Yerle bir edilmesi gereken kompleks
23 Şubat 2006 01:00
Bu duygu, bu hal, bu kompleks kaç asırdır yakamıza musallat. Tanzimat sonrası devlet ricali, "acaba düveli muazzama ne der?" kaygısını yaşamış. Rejimlerin bir gecede değişmesiyle her şey süt-liman olmuyor ki. Aynı kompleks, cumhuriyet devrinde de devam etti. Yalnızca kelimeler başkaydı "acaba büyük devletler ne der?" Tabiî ki dünyada tek başımıza değiliz. Bir karar aldığımızda dünya dengelerine dikkat edeceğiz. Bu siyaset gütmedir. Ancak risk almamak, onun yerine korku ve kaygıları geçirmekse son derecede yanlış. Bu yüzden, son çeyrek yüzyıl kadar bir zaman hariç nerede ise bir asır boyunca etliye sütlüye karışmamışız. Bu bir asırdaki dünya rolümüz seyirciliktir. Başkaları icra etmiş, biz seyretmişiz. Böyle olunca da her şeyi dışarıdan beklenmiş. O kadar ki bu gidişat bizim yapamayacağımız, başaramayacağımız kanaatini pekiştirmiş. Sadece askeri silahlarımızı değil, süt tozunu bile dışarıdan almışız. Hayır. Almamışız hibe edilmiş. Oysa alan el, hükmedemez. Çin ve o çevre milletler, Uzak Asya afyonla uyutulmuş, uyuşturulmuş. Çin, tarihin eski uluslarından biri. O uyuşukluk bitince şimdi kasırga gibi esiyor. Düveli muazzama, büyük devletler yahut daha ultra bir söyleyişle süper güçler dünkü afyonkeş kavimden korkar oldular, korkmak ne kelime rüyalarına girmekte. Türkler de tarihin eski milletlerinden. Devletler, imparatorluklar kurmuşuz. Buna rağmen bir talihsiz dönemde bir aşağılık illeti yakamıza musallat etmişler. Bizdekilerin, hususiyetle aydınların afyonu da bu kompleks olmuş. İslamiyet'in set çekmesinden dolayı uyuşturucular sökmeyince dış ve iç ajanlar eliyle bu taktik yürütülmüş. Vardığımız nokta az değildir. Süt tozuna muhtaçlıktan şu günlere geldik. Bunu fark etmeliyiz. Bunu fark ettiğimizde aşağılık kompleksi bitecektir. Bu kompleksin yerle bir edilmesi gerekir. Aydın, hâlâ böyle bir hastalıkla malul olduğundan Hamas liderinin Ankara'ya gelmesini bir türlü kabul edemiyor. Hafsalası almıyor. Küçüklük, iliklerine işlemiş. Onun için Yahudi sözcüsü gibi konuşmakta. Ancak bu duygular bitecek. Eskiden her 10 yılda bir darbe olurdu. Ama bir şey daha olurdu. Her 10 yılda bir aydınlarımız yanılmalarına dair itirafta da bulunurlardı. Darbeler bitti. Yanılmalar ise devam etmekte. Aydını ve avamıyla bu millete yapılacak en büyük iyilik, kendine güven duygusunu aşılamaktır. Bu aşı tutarsa o kompleks yerle bir olur. Bu milletle sözde aydınlar arasındaki fark, sütle uyduruk süt tozu arasındaki fark gibidir.
.
Şiddet tırmanıyor
24 Şubat 2006 01:00
Karikatür krizi, en korkulan manzaraya Nijerya'da yol açtı. Burada camiler ve kiliseler tahrip edilmekte, Müslümanlarla Hristiyanlar birbirini öldürmekte. Karınlar deşilmekte. Ürpertici bir hal. Kim, nerede, ne zaman planladı bilmiyoruz. Danimarka'da aylar evvelinde karikatürler çizildi. Sonra bunlar hemen bütün Avrupa memleketlerinde tekrarlandı. Hadise tam bir kabalıktı. Kastın varlığı kimsenin özür dilememesinden belli. Aksine Papa, haçlı seferi düzenlemeye çağrıldı. lütfen dikkat, Papa da ağzını açıp "o ne biçim edepsizliktir öyle?" diye bir çift laf etme zahmetine katlanmadı. Müslümanlar tahrik edildi, en hassas taraflarından yakalanmak istendi. Oyun devam ediyor. Libya, Pakistan, Endonezya gibi devletlerde polisle protestocu mü'minler çatıştı, ölenler oldu. Ardından bütün dünya, Nijerya'da küçük çaplı bir dinler muharebesine şahit oldu. İnşallah tekrar yaşanmaz... Fakat ne kadar gariptir ki Nijerya daha sükûnete kavuşmadan devreye zavallı Irak sokuldu. İslam ülkelerinde ajanların cirit attığından kimsenin şüphesi olmasın. Irak, evet zavallı, bir memleket bu kadar hırpalanır. Hiç bir şey olmazsa şu Guantanamo mağdurları kâfi. Irak mahvedildi. Ama tatmin olunmuyor. Bu defa şiilerle sünniler çatıştırılıyor. Irak için en tehlikeli olan budur. Irak da Nijerya da her ân iç savaşa gidebilir. Dünya sanki dönüp dolaşıp başa geldi. Hani nerde yeni dünya düzeni? Nerede o milenyum şenlikleri? Günlerdir yazıyoruz. Şu Rasmussen nam kişi istifa etsin diyoruz. Bu istifa, dünya huzur ve barışı adına lazım. Kimse duymak istemiyor. Basit bir istifayla dinler arası, medeniyetler arası savaş durdurulabilir. yapılmıyor. Tam tersine devreye Irak'ta sünni-şii kavgası sokuluyor. Güya sünniler türbe bombalamış. Böyle bir rivayet çıkınca şiiler de cami bombalıyor. Dünkü gün itibariyle Irak'ta her şey çığırından çıkmıştı. Artık Amerikalıya gerek yok. Iraklı birbirini boğazlıyor. Irak günden güne beter oluyor.. Nijerya, Irak, libya vs. Ne hikmetse hepsi de petrol yataklarına sahip ülkeler. Karikatür fitnesi devam etmekte. Rasmussen inadında direnmekte. Saf Müslümanlar, oyuna gelmekte. Irak'lı tam tezgâhta. Aman Türkiye'ye dikkat edelim. Hem karikatür çirkinliğinden dolayı hem de Alevilik için. Alevilik Türkiye'nin bir gerçeğidir. Türkiye'nin bir kısım vatandaşlarında Hazreti Ali ve ehli beyt sevgisinin dolu dolu ifadesidir. Buna rağmen bir zamandır bazı kimseler, Alevilerimiz adına ortaya çıkarak onları sömürmekteler. Rant peşindeki bu adamlar, çok tehlikeli bir şekilde Aleviliği ayrı bir din gibi göstermeye çalışıyorlar. Asya, Afrika ekseninde din, mezhep ve kültür savaşları çıkartılmak isteniyor. Oyuna karşı herkes uyanık olmalı. Demek ki haçlı seferleri hiç unutulmamış. Her şeyi unutanlar bizlermişiz. Yok yere ölen bir Iraklının, bir Nijeryalı'nın Paris'in Kopenhag'ın... sokaklarında tasmayla dolaştırılan köpek kadar değeri yok. Onun için bu adamların, Asyalıların, Afrikalıların. Ortadoğuluların kıymeti harbiyesi ne ki ölü sayıları kaale alınsın? Fakat bu mantık iyi mi? Bu gidişat, bu tırmanış tehlikeli değil mi? III. Dünya Harbi çıkmaz diye bir teminat nerede yazılı?
.
Eyyamı bahardır
27 Şubat 2006 01:00
Bahar günleridir. Tomurcuklar patlamaya, ağaçlar çiçeğe durmaya başladı. İnsanlıksa çıkmaz sokaklarda. Haberler ruhları karartmakta. Etrafta olup biten güzellikler hani neredeyse görülemiyor. Bu yüzden bitmez bir lezzeti sütunumuza taşımayı vazife saydık. Divan şiirinin ne kadar da uzağına düşmüşüz. Neden, nelerden uzağa savrulmadık ki. Es'ad (Vak'anüvis İstanbullu Mehmed): Çekilenler kalur Es'ad bu cihân içre hemân Vakt-i şâdi de gelür mevsim-i mihnet de geçer Ey Esat, sakın ola ki dert etme, yaşadığın sıkıntılar bir gün biter, onların hepsi eski günlerde kalır. Ümitsiz olma, beklemediğin bir vakitte mihnetten kurtularak mutlu olabilirsin. * Fâiz (Edirneli Abdürrahîm): Deryâ-dil olanlarda arâ gevher-i aşkı Her dilde bulunmaz dür-i nâyâb-ı mahabbet Sevgiyi, muhabbeti, samimiyeti herkeste bulamazsın. Sen onu okyanuslar misali engin gönüllere sahip olanlarda ara. Muhabbet, tepeden tırnağa samimiyettir, emsalsiz bir incidir, mücevherdir. * Hüdâî (Üsküdarlı şeyh Aziz Mahmud Hüdâî): İstikamet ehli hıfz-î Hak'dadır ermez ziyan Ânın içün serv'i incitmez beğim bâd-î hazan Doğruluktan ayrılmayanı, Cenab-ı Hak, kötülüklerden koruduğundan o kimse ziyan görmez. Dosdoğru olduğu için servi ağaçlarını sonbahar rüzgârları bile eğip bükemiyor. Rüzgârlar, hışımla esip geçiyor, fakat başı göğe eren serviler, hayatlarına vakarla devam ediyorlar. Yüce Allah'ın sakladığına kim ne yapabilir? * Nâbî (Yusuf): Kitâb-î kaînat esrâr-ı hikmetle lebâlebdir Şikâyet cehlden feryâd bîidrakliklerden Şu kâinat kitabı, ilâhî hikmet sırlarıyla ağzına kadar dolu olduğu halde cahiller, hallerinden şikâyet, idraksizler feryat ederler. * Muhibbî (Kanuni Sultan Süleyman): Saltanat dîdikleri ancak cihan gavgaasıdır Olmayâ bahtü saâdet dünyede vahdet gibi Saltanat, iktidar, zenginlik, hükmetmek en nihayetinde bir cihan kavgasıdır. Halbuki şu dünyada birlik, beraberlik, vahdet gibi iktidar, güzellik ve bahtiyarlık yoktur. İnsana da cemiyete de devlete de ağız tadını veren, hayatı yaşanır kılan bu vahdettir, birlik beraberliktir. Birlikte rahmet, ayrılıkta azabı ilâhi vardır. * On binlerce kitap, milyonlarca mısra kütüphanelerde, arşivlerde.. Okunmuyor, anlaşılmıyor, tat alınmıyor. O fikri, zevki, o lezzeti divan şairlerinin coştuğu bahar mevsiminde ruhlarını şâd etmek, belki de birilerine pencere açmak için birkaç küçük iktibas yaptık. Her şey etrafımızda olup bitenlerden ibaret değil. Bir dünya düşünün ki tarih vakânüvisinden sultanına kadar herkeste üstün edebi anlayış ve kabiliyet var. Nelerden ve nelerden mahrum kalmışız. İstifade edilmeyen arşiv, kapısı açılmayan kütüphane neye yarar?
.
Türkiye, etkin rolde
28 Şubat 2006 01:00
Irak'ta vaziyet her gün daha kötüye gidiyor. En son olarak o korkulan senaryo sergilenmek suretiyle sünni-şii kavgası çıkartıldı. Aslında hem sünnilerin ve hem de şiilerin hürmet ettiği zatların medfun bulunduğu Askeriye türbesi kundaklandı. Ve ne yazık ki saf Müslümanlar birbirlerine düştüler, yüzleri bulan ölümler oldu. Halbuki ne sünni ve ne de şii Oniki İmam'a hürmetsizlik eder. Nerede kaldı ki mezarlarına saldırsınlar. Böyle bir hadise senaryoların en kötüsüydü. Zaten kaç yıldır ölen, öldürülen Iraklı bu defa birbirini öldürmeye başlamıştı. Hadiseye tabii ki seyirci kalınamazdı. Bu itibarla Ankara devreye girdi. Ankara için artık etliye-sütlüye karışmayan politika dönemi bitmiştir. Hamas liderini davet bundan dolayı oldu. Şimdi de Irak başbakanı İbrahim el Caferi Ankara'da. Onu Irak'ın sünni lideri Tarık el Haşimi ile şii lider Mukteda es Sadr takip edecek. Diğer taraftan Türkiye'nin çağrısıyla mart ayında Irak'a komşu ülkeler zirvesi yapılacak. Zirve çok büyük ihtimalle Tahran'da toplanacak. Neden Ankara veya İstanbul olmadığını anlamasak da oyun kurucunun Türk hükümetinin, dışişlerimizin olması fevkalade prestijli bir gelişmedir. Fark, zor zamanlarda ortaya çıkar. Türk hariciyesi, diplomatlarımız iyi çalışıyorlar. Bir taraftan bölege dengeleri var: Mağdurlar ve kavgalılar. Diğer tarafta dünya dengeleri mevcut: Amerika'dan Rusya'ya kadar bir sürü devlet. Öyle oyunlar kuracaksınız ki hem savaş bitecek, hem Filistin ve İsrail memnun kalacak. Öyle dengeler kuracaksınız ki hem Irak kurtulacak hem AB ve ABD rahatsız olmayacak. Böyle bir yapı, sonuç mümkün mü? Uzun ve inançlı çalışmalarla mümkün. Şartlar önümüze çok iyi imkânlar getirmiştir. Bugün herhalde Washington da Tel Aviv de Avrupa başkentleri de şunu teslim ederler. 3 Mart tezkeresinin isabet ve isabetsizliği bir tarafa, Ortadoğu'da içinde Türkiye'nin yer almadığı hiçbir planla barışa gidilemez. Bu sadece Ortadoğu için değil Avrupa açısından da öyle. Karikatür krizinde de türbe olayında da Türkiye'nin ne denli lüzumlu olduğu bir kere daha anlaşılmıştır. Bu rolü iyi üstlenmeli oyunun layıkıyla hakkını vermeli. Günden güne etkimiz artmakta. İnşallah içerde lüzumsuz kavgalarla kendi kendimizi tökezletmeyiz.
.
Ankara Bağdat hattında sürpriz
1 Mart 2006 01:00
Celal Talabani, Irak Başbakanı İbrahim Caferi'nin Ankara ziyaretine öfkelenmiş. İbrahim Caferi, Ankara'ya henüz adım atmışken Celal Talabani, Bağdat'ta oturduğu yerden bağırıp çağırmaya başladı. İddiası şu, Irak'ta anayasaya göre icra kuvveti, devlet başkanı, başbakan, meclis başkanı ve yüksek mahkeme başkanından meydana gelmektedir. Üstelik de daha meclisten güvenoyu almamış bir başbakanın salahiyeti, günlük işleri tedvirden ibaretken diğer unsurların tasvibini almadan kalkıp bir başka ülkeye gidip orada müzakereler yaparak andlaşmalar imzalamasının bir değeri yoktur. Ne derlerdi? Buyur buradan yak!. Biz demeyeceğiz. Hadise şaka kaldıracak gibi değil. Irak kan gölü... Komşular rahatsız. Dünya endişede. Olabilecek en kötü senaryo sahneleniyor. Şii-sünni çatışmaları tezgâhlanmakta. Türbeler kundaklanıyor. Bu durumda güvenoyu almış olsun veya olmasın bir başbakanın yerinde oturup seyirci kalması mümkün mü? Bu itibarla İbrahim Caferi'nin Ankara'ya gelmesi, burada yetkililerimizle görüşmesi isabetli olmuştur. Bunun isabetli olduğunu Talabani de biliyor ama bu kıskançlık neden? Birkaç yerden izin alarak dış temas yapan, yalnızca günlük basit işleri çekip çeviren adama hiçbir yerde başbakan demezler. Bu açıdan Celal Talabani'nin söyledikleri inandırıcı değil. Bir yerelere taşeronluk mu yapıyor? Mademki devlet başkanısın öyleyse akan kanı durdur! Senin bizzat başbakanı göndermen gerekmez mi? Hatta bizzat gelmen şart değil mi? Ülkesi işgal altında, vatandaşları her gün ölen, en sonunda inanç farklısı grupların çarpışmaya başladığı bir memleketin devlet başkanına bakın! Ismarlama başkan bu kadar olur. Galiba kendini hâlâ Kuzey Irak'ta Kürt partisi reisi sanmakta. Tabiî bu arada Ankara cephesinden tuhaf bir durum ortaya çıkıyor. Devlet başkanı tarafından rest çekilen bir başbakanla ne konuşulacak? Konuşulsa dahi alınan kararlar hayata nasıl geçecek? Irak tarafını nasıl bağlayacak? Vaziyeti şöyle görebilir miyiz? Fiilen bölünmüş Irak, İnanç olarak da tehlikeli şekilde bölünmeye gidiyor. En son da siyaseten ağız birliğini kaybetmekte. Bir tarafta direnişçi denen mukavemetçiler, bir tarafta işgal, bir tarafta güya demokratik şekilde iş başına gelmişlerin birbirlerine girmeleri. Yazık Irak'a, günahları ne çokmuş! Önce Saddam Hüseyin, şimdi de bakılamayan bu manzara.. Ve bu bataklığın başında kavga. Türkiye, eninde sonunda müdahil taraf olabilir. Her şey buna göre düşünülüp planlansın.
.
Kaçtı mı kaçırtıldı mı?
2 Mart 2006 01:00
Aynı hadisenin tersini düşünelim: Belçika'da bir kişi, önemli bir holdingin otomotiv grup başkanıyla genel müdür ve sekreterini öldürdükten sonra Türkiye'ye kaçsa, burada da türlü suçlar işleseydi... Türkiye hükümeti, katil zanlısını Belçika'ya vermeseydi... Vermediği gibi orada işlediği suçtan dolayı burada yargılanmasaydı. O zaman acaba halimiz ne olurdu? Avrupa'da ve dünyada kendimize yer bulamazdık. Sene 1996, sene 2006. 10 yıl olmuş hâlâ oyun oynanıyor. Ortada adaletçilik, mahkemecilik, yargılamacılık, katil-polis oyunu oynanmakta. Piyesin sahnelendiği yer Belçika. Bu dâvâ Belçika'yı karikatürleştirmiştir. Danimarkalı karikatürcüler asıl bu olayı yerseler ya!.. Önceki gün Belçika mahkemesi lütfen bir karar verdi. Bu karara göre katil zanlısı, orada işlediği suçlar sebebiyle 4 yıla mahkum oldu. Fakat sözde gözetim altındaki kız bulunamadı. Brüksel AB'nin "payitahtı", bugünkü Avrupa medeniyetinin beşiği. Buna rağmen bu merkez neden, niçin ve nasıl Fehriye Erdal'ı böylesine korur? Türkiye'yi kırma pahasına neden onu himaye eder? Koca bir devlet bir terör örgütünden mi korkuyor, yoksa Türkiye'ye duyulan bir husumet mi var? Veya... Sabancı ailesinin sabrı taşırtılarak ihkakı hakka, açıkçası, zanlıyı vurdurmaya zorladıktan sonra ticari itibarını yerle bir etmek isteyen dünya devleri, rakipleri mi devrede? Yahut Belçika diye övdükleri devlet işte bu kadar. Bütün şansı Avrupa coğrafyasının içinde yer almasından ibaret. Galiba da bu sonuncu şık en doğru tahmin. Esasında bir orta Afrika devleti çapındayken sırf coğrafi konumundan dolayı kıymet kazanmış. Yoksa şu yapılanı hiçbir hukuk kabul edemez. Ancak Belçika hukuku kabul ediyor. 10 sene boyunca oyala, sallan dur, sonunda göstermelik denecek bir ceza ver, bu defa da arka kapıdan kaçırt. Üstelik bu dâvâ bir de temyize gidecek. Güya, temyiz kararı bozmazsa Özdemir Sabancı ve diğer maktullerin katlinden dolayı da orada yargılama yolu açılacakmış. Belçika'nın yargı yolu bizim Bolu Tünelinde beter. Şimdi kafalarda aynı soru. Fehriye Erdal, kaçtı mı, kaçırıldı mı? Vicdanlar "kaçırıldı" diyor. Aksini isbat Belçika hükümetine kalmakta. Bir işsize iş vereceksiniz. Onu çaycınız yapacak kadar yakınınıza alacaksınız o size silahı doğrultup ateşledikten sonra adaletle alay edecek. Gerçekten kabulü zor. Bu manzaraya rağmen Belçika hukuk devleti olduğunu söylese bile kim inanır?..
.
Tehlike, rejim ihracı değil iç savaş meselesi
3 Mart 2006 01:00
İddia şu, Abdullah Gül, Ankara'da Çek meslektaşıyla görüşürken şu mealde konuşmuş. Amerika, Irak'ta siyasi yapı tamamlanmadan çıkarsa bir boşluk doğar, İran etkinlik kazanır, kazandığı etkinlikten aldığı güçle de Türkiye'ye rejim ihraç eder. Sayın Gül, bu haberi tekzip etti. Ancak, haberin tamamı dikkatle okunduğunda Türkiye dışişleri bakanının misafirine şu tesbiti yaptığı ise bir gerçek olarak görülüyor. ABD, hemen çekilirse kaos doğar, bundan da başta Irak olmak üzere bölge ziyan görür. Sohbette Amerika'nın çekilmesi ve tesirlerinin konuşulmuş olduğu nettir. Boşluk doğmasıyla şii dengenin kuvvet kazanacağı, bunun da İran'a yarayacağı da belli ki dile gelmiş. Fakat inanıyoruz ki İran'dan Türkiye'ye rejim ihracı gibi bir kaygı telaffuz edilmemiştir. Dikkatli okuyucularımız, espriyi yakalamışlardır. Şunu rahatlıkla sorabilirler. Abdullah Gül, dolayısıyla Türkiye, ABD'nin Irak'ta kalmasını mı istemekte, veya çekilmesini istemiyor mu? Hiç biri değil. Ortada acı bir tablo var. Artık devlet başkanıyla başbakanı birbrini tanımayan, her gün kimin kimi öldürdüğü meçhul ve her gün yüzlerle ifade edilecek sayıda insanın can verdiği bir komşumuz var. Bu komşumuzu Amerika ve ortakları işgal etmiş, ülke bu hale gelmiştir. Şimdi işgal de olsa bir bu işgal otoritesi bir de onun gölgesinde yaşayan Irak hükümeti, rejimi mevcuttur. Esasında Amerika bir ân evvel buradan kaçmak istiyor. Bir kaç sebepten. Kamuoyunda bıkkınlık başlamıştır. Yakınlarını kaybedenler muhalif cephe meydana getirmekte. Amerikan yönetimimin önünde mahalli seçim bulunuyor. Irak alev alev yanarken mevcut iktidar bu seçimde zorlanacaktır. Bu yüzden bir ân evvel gitmek istiyor. Ne var ki Amerika, gerekli tedbirler alınmadan giderse tufan çıkar. Washington, "benden sonra tufan" diyecek konumda değil. O da tıpkı Ankara gibi, Gül gibi endişeler taşımakta. Amerika'nın kafasında yatan NATO'yu devreye sokarak bir ân evvel kurtulmaktır. Şüphesiz ki bin pişmanlar. Fakat kovan kırılmış, arılar dağılmıştır. NATO'yu devreye sokmak ne demektir? NATO'da ağırlıklı olarak Türkiye'ye iş düşecektir. Tabiî tafsilat ve teferruatı ilerde belli olur. Abdullah Gül'ün "kaos" dediği iç harptir. Bu saydıklarımızdan ötesi hayal. Tahran'da rejim ihracına heveslenen radikaller olabilse de şu şartlarda hükümet prensibi yapılacağını tahmin etmiyoruz. İran'ın Türkiye'ye rejim ihracı tarihte iki dönemde yaşanmıştır. Birincisi orta Osmanlı çağında, bir de Hümeyni zamanında. Birincide Şahkulu adını taşıyan şii propagandistler Anadolu içlerine kadar sızarak büyük manevi tahribat yapmışlardır. İkincisi ise Humeyni'nin sarık ve sakalıyla "İslam cumhuriyeti" etiketine kanan bazı Müslümanlar kendilerini bir takım rüyalara kaptırdılarsa da tez zamanada ayıktılar. Hadise rejim ithali ihracı değil, stratejiktir. ABD kendisinin de bölgenin de başına dert açtı. Şu veya bu sebepten bir harp çıkarsa sonucunu kestirmek mümkün olmaz. İran şiilerden yana bölgeye girebilir. O girerse Türkiye'yi hiçbir güç durduramaz. Vaziyet ciddidir. Dikkatle takibi şart.
.
Polisin imajı
6 Mart 2006 01:00
Polisimiz bugünkü yapıya, etkinliğe ve imaja kolay gelmedi. İlk devirlerde doğru-düzgün tahsil yoktu. Ortaokul mezunları baş komiser yapılıyordu. Tahsili, kültürü tam olmayan insanın beline silah takıp devlet adına çalışma yetkisi verilmekteydi. 40-50 yıl öncesinin Anadolu'sunda polis, korku unsuruydu. Saygı, şeklî ve mecburiyetten idi. Jandarma da öyleydi. 30 yıl evvelinin İstanbul'unda dahi Sansaryan Han'ının tüyler ürpertici hikâyeleri anlatılırdı. Sansaryan Han, eski İstanbul emniyet müdürlüğüdür. Bir kere uğrayan "Allah düşmanımı düşürmesin" duasıyla dışarı çıkardı. İttihad Terakki günlerinin meşhur Bekirağa Bölüklerinin devamıydı. Falaka ve işkence, insana hâlâ reva görülmekteydi. Anarşik olayların başlayıp hız kazandığı '60'ların sonu-70'lerin başında bildiğimiz polisin yanı sıra bir de Toplum Polisi kuruldu. Komünizan hareketler devleti tehdit etmekteydi. Bunun üzerine Adalet Partisi'nin İçişleri Bakanı Faruk Sükân, böyle bir polis teşkilatı kurdu. Bu polis, yıkıcı talebe hareketlerine karşı hakîkaten cansiperâne çalışıyordu. Bugünkü Çetin Altan'lar vs. o zamanlar hızlı sosyalist idiler. Boğaziçi Köprüsüne karşı çıktıkları gibi Toplum Polisine de karşı çıktılar. Başlarındaki miğferden dolayı toplum polisine lakap taktılar, "fruko". Bu bir gazoz adıydı. Kapaklı şişe benzetmesi yapılıyordu. Sadece polise lakap takmadılar. Toplum Polisi teşkilatını kuran bakana da "Zehir Hafiye" dediler, hep öyle yazdılar. İşin asıl acı tarafı üniversite rektörlerinin, mütevelli hey'etlerinin, profesörlerin haliydi. Daha 20'li yaşlarında sözde sosyalist ve güya devrimci, parkalı, sarkık bıyıklı maşa gençler, sağa-sola molotof kokteyli atıp, sağı-solu kurşunladıktan sonra üniversiteye sığınıyorlardı. O zamanki üniversite şehirleri, İstanbul, Ankara, İzmir ve Erzurum'dan ibaretti. Bu dört şehirdeki üniversite sayısı da galiba sadece 6 taneydi. Üniversiteye sığınan failleri yakalamak için polis, bir iki üniversiteye girince vaveyla koptu. En cazgır ses de İstanbul üniversitesinden geliyordu. Üniversite senatoları bir ağızdan bağırmaya başladılar, YÖK, henüz yoktu, "polis üniversiteye giremez!!!" Bu 3 ünlemli haykırış, devrin yıllar alan tartışması oldu. Çünkü imtiyazlı aile evladı bazı rektörler, sonradan hayatının baharında asılan bazı militanlara üniversitelerinde karargâh kurdurmuşlardı. Polis, üniversiteye girmez iddiası hemen karşı tezi de doğurdu "hayır girer". Devrin başörtüsü tartışması başlamıştı. Tartışma ne vakte kadar sürdü? Tâ ki İstanbul üniversitesi rektörünün odası basılıp yakılan koltuğu pencereden sarkıtılana kadar. O esnada rektörün hangi köşeye saklandığını tahmin edebilirsiniz. Bu hadise üzerine işte o unvanlı, etiketli adamlar, senatolar, bu defa yine haykırdılar "polis nerede!!!" Polis, toplumun, yükseliş, duraklama, gerileme, toparlanma, kalkınma gibi dönemleriyle paralel bir seyir takip eder. Hayat, sol-sağ diye keskin şekilde bölündüğünde ne yazık ki polis de en az ikiye bölünmüştü. Cumhuriyet dönemi eğitim, askerlik, maliye vs. gibi emniyet teşkilatında da İmparatorluğun devamıdır. Kelimelerle kıyafetin değişmesi şekle dairdir. Zabit subay olmuş, zaptiye polis. "Zaptiyeler bastı da bizi" bir türküdeki panik olduğu kadar polisin vaki başarısının folklora da intikalidir. Polis, herhalde yeni dönemde bu gibi mahsullerin sesinde yoktur. Yahut biz bilmiyoruz. Dediğimiz isabetliyse ondan şu çıkar, en azından yarım asrı aşkın zamandır polisin karalanmasından takdire imkân olmamış. Şimdi eskilerdeki o ceberut, kat kat enseli, asık suratlı, ağzı bozuk, rüşvetçi, dayakçı polis tipi yok. Hiç mi yok? Olanı da teşkilatın kendisi temizlemeye çalışıyor. Bundan sonra olmayacak mı? Her devride olur, gümrükte, icrada, tapuda vs. gibi orada da olabilir. Yüzde oranı önemli. Varılan noktanın ispatı ortada. Son zamandaki vahim manzaraya bakınız, polis geçim darlığından canına kıyıyor. Kim bilir belki o mağdur insanlar, nerde, ne zaman vicdanıyla cüzdanı arasına sıkışıp da vicdan ve mâneviyat tarafını tercih etmiş, buhranını hayatıyla ödemiştir. Turgut Özal'la birlikte başlayan reformlar cümlesinden olarak devlet adeta yeniden yapılanırken polis, halkıyla barışmaya başladı. O günlerde başlayan iyileştirme faaliyetleri son birkaç senede zirveye çıktı. Eskiden vatandaşın kapısından girmeye korktuğu emniyet binalarında bugün eğitimli, lisan bilen, dünyaya açık pırıl pırıl gençler çalışıyor. Bugün İstanbul taksi şoförü trafik polisinden son derecede memnundur. Ümit ederiz ki diğer şehirlerimiz de böyledir. Bu polisin imajını korumak devletin de vatandaşın da polisin kendisinin de vazifesi. Polis, sosyalist de olsa, başka bir düşüncede de olsa kimseyi coplamasın. İnsana mutlaka insanca muamele etsin. Bekirağa Bölükleri, Sansaryan Hanları tarihin uzak dönemlerinde kalsın. Fakat polis, bir şeyler ortaya koyma adına kin saçan sosyalist göstericiye çiçek verme romantizmi de göstermesin. Amirleri böyle kararlar almasın. Reddedilecek el uzatılmamalı. Keza polis, son ceza kanunu değişikliğiyle bazı zanlılar karşısında adeta seyirci durumuna düşürülmüştür, TBMM bu hatayı derhal düzeltmelidir. Her ne derseniz deyiniz, ister "mülk" isterseniz "devlet", her iki kelimede murat edilen aynı mânâdır, şayet adalet mülkün temeliyse -ki öyledir- polis, o temelde temel taşlarından biridir. Emniyet yoksa kargaşa ve mal-can derdi vardır.
.
Bir kaşık suda fırtına koparmak buna denir
7 Mart 2006 01:00
Hadise, ortada. Çok çok özetlersek birkaç ay evvel Şemdinli'de malum hadiseler yaşandı. Ortalık karıştı. Zanlılar tesbit edildi. Bunlardan biri de bir astsubaydı. Bu astsubay hakkında Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt, "tanırım, beraber çalıştık, iyi çocuktur" dedi. Geçen hafta Şemdinli olaylarının adli tahkikatı tamamlandı. Van Başsavcılığı davalar açtı. Bu arada Org. Yaşar Büyükanıt hakkında da "mahkemeyi etkileme suçu işlediği" iddiasıyla dosyası ayrılarak genelkurmay as. savcılığına yollandı. Tabii ondan sonra da beklenenler yaşanmaya başlandı. Yorumlara bakınız... Paşanın önü kesiliyor... Van rektöründen sonra Paşa. Orduya darbe... vs. Neyse ki sayın Büyükanıt en doğrusunu dedi "böyle bir dâvâdan dolayı yargılanmayı şeref sayarım." İşte o kadar. Ortada bir mevzuat zavalılığı var. O mevzuatın sıkıntısını şu yazıyı yazarken dahi çekiyoruz. Düşününüz, bir insanla hayatınızın bir bölümünde mesai arkadaşlığınız, komşuluğunuz olmuş. Sonra da bir gün onun başına bir iş gelmiş. Tanıyan biri olarak sormuşlar, yahut fikrinizi söylemişsiniz, "tanırım, iyi komşuyduk", "iyi arkadaştı", "iyi insandı..." Ne var bu cümlelerde? Mahkeme hey'eti, hemen etkilendi ve ne diyeceğini, nasıl karar vereceğini mi şaşırdı, eli ayağı birbirine mi dolandı? O nasıl hakim ki bir basit cümlenin altında kalsın? Ne Türkiye'de, ne dünyada öyle bir hakim vardır. Fakat mevzuat, böylesine bir lüzumsuz hassasiyet göstermiş. Ceza mevzuatının ilgili kısımlarının değişmesi lazım. Komutan, eski bir maiyeti için vefa gösterdi. Ayaküstü sorulan bir suale, ayaküstü verilen bir cevap. Sanki hususi basın toplantısı yapılarak yargı yerden yere vurulmuş. Yok öyle bir şey. Sayın Org. Hilmi Özkök'ün böyle bir davaya izin vereceğini beklemek saflık olur. Bir başsavcı bunu bilmeyecek tecrübesizlikte değil. Ne var ki çok büyük ihtimalle o da kendini teftiş kaygısıyla savunacaktır. Halbuki savcı, temiz bir sicille bir ân evvel batıya geçme psikolojiisindedir. Doğu, kaçılacak yer olarak görüldüğü sürece bu gibi problemler eksik olmaz. Hadiselerin çıkması da ondan, neticesi olan dava da ondan. Sürgün yeri olmaktan çıktıysa da kaçılacak yer hali -maalesef- devam etmekte. Kimsede Kara Kuvvetleri Komutanının önünü kesme gibi bir niyet yok. Hele rektörle irtibatlandırmak tamamen alakasız. Orduya karşı darbe ise ayıplanılacak bir ifade, aşırı fırsatçı bir haksızlık. Bir bardak suda fırtına kopartılıyor, hepsi bu. Mevzuat işgüzâr. Bir fikir adamının köşesinde, bir vatandaşın uzatılan mikrofona bir dava hakkında iki çift laf etmesi neden mahkemeye zarar versin? Aksine hakimler okur, dinler belki faydalanırlar bile. Mahkemeye silahlı baskın, önünde şiddetli protesto ile medenice fikir beyanını birbirine karıştırmamak lazım. Buna rağmen aksini düşünelim... Kabul edelim ki Yaşar Büyükanıt, mahkeme önüne çıktı? Dünyanın sonu gelmez. Mahkemeye çıkan zanlıdır, suçlu değil. Dahası var, "dünya muvazzaf genereli dahi yargılayan Türkiye" diyecektir. Nitekim eski Deniz Kuvvetleri Komutanı hakkındaki karar Türk adaletini de TSK'yı da Türkiye'yi de güçlendirmiştir. Şimdi ne oldu, temyiz safhasındaki bir dava için yazdık diye suç mu işledik? Eyvah!.. Hayır kendimiz için değil, pörsümüş mevzuat için eyvah. Kuyuya bir taş düştü 70 milyon çıkartmaya çalışıyoruz. Eyvah!.. Bu eyvah da hepimiz için. Nasıl kuşatılmışız, nelerle uğraşıyoruz?
.
Zımnen darbe çağrısı
8 Mart 2006 01:00
Sayın Deniz Baykal, şu ân faal muhalefet yapan siyesetçilerimizin duayenidir. Hem yaş, hem tecrübe olarak refîklerinden haylice ileride. Hakkını teslim etmek lazım ki yakın tarihlere kadar da gayet dengeli bir denetleme görevi yapıyordu. CHP gibi eskiden hırçın muhalefetiyle şöhret bulmuş bir partiyi aşırılığa kaçmadan çekip-çevirdi. Aslına bakarsanız Baykal'ın bu sağduyulu tavrı partisinde zaman zaman tenkidlere yol açmaktaydı. Halbuki "ana muhalefet", "muhalefet" demek her şeye körü körüne karşı çıkmak değildir. Kendine güvenen muhalefet, isabetli icraata çekinmeden destek olur. Baykal, buna dair bazı işaretler vermişti Bu yüzden iktidar cephesinden kendisine gelen tarizleri fazla bulmaktaydık. Bunu geçenlerde AK Parti İstanbul İl Başkanı sayın Mehmet Müezzinoğlu'yla da konuştuk. Neticede bir ana muhalefet partisi lideri, grubuna, tabanına ve seçmenine de mesajlar verecektir. Bu itibarla Baykal'a ağır şekilde yüklenmenin isabeti-isabetsizliği üzerinde durduk. 3 Kasımdan sonra farklı bir muhalefet anlayışıyla politikamıza olgunluk kazandıran Deniz Baykal, son zamanlarda artık çok mu zor durumda kaldı da ondan mı yoksa yaptığına hakikaten inanmakta mıdır bilmiyoruz, artan bir şiddetle eski CHP, 40-60-70'li yıllar CHP'sinin hırçınlığını benimsedi. Bu üslup değiştirme Van savcısı iddianamesinde zirveye çıktı. Deniz Bey, hukukçudur. Üstelik akademik kariyer sahibi. Hukukun prosedürünü bilir. Buna rağmen 3 gündür söylediklerini hayretle takip ediyoruz. Yargı, canımızın istediği zaman bağımsız, istemediği zaman bağımlı. Böyle bir şey olabilir mi? Bağımsızsa bir savcı velev ki vahim bir hatayla bir iddianame tanzim etmiş olsun. Adı üzerinde bu bir iddia. Kim onu aldı da hüküm verdi. Üstelik sayın Cemil Çiçek'in dediği gibi yeni mevzuata göre mahkeme bu iddianameyi iddia sahibine ide edebilir. Hal böyle iken savcı, sanki hükümetten talimat almış gibi hadiseyi TSK'ya karşı darbe olarak telakki etmek fevkalade kaygı vericidir. Baykal, bunu bir kere dedi. Hadi diyelim ki sürçü lisan etti. Olabilir. Siyasetçi de insan. Üstelik konuşma meslekleri. Nitekim başbakan da zaman zaman sonradan üzüldüğü bazı kelimeler sarf etti. Mühim olan hata değil, hatada ısrar etmemek. Ana muhalefet partisi genel başkanı, evvelsi günkü sözünü dün daha da şiddetlendirerek tekrarladı. Dedikleri şöylece sıralanabilir. 'Bu iddianame orduya darbe teşebbüsüdür, mevzubahis savcı marifetiyle önce Van rektörü tutuklanmış, sonra da K.K. Komutanı'na sıra gelmiştir. Yaşar Büyükanıt hakkındaki iddialar onun genelkurmay başkanı olmasını engellemek için ortaya atılmıştır'. Bu ısrarlı fikrin hedefi nedir? Hükümetle orduyu karşı karşıya getirmek. Çok tehlikeli bir niyet. Hani savcının yaptığına başbakan, bir bakan vs. sahip çıksa hadi neyse? Bir teknik problem önce bütün hükümete sonra bütün ülkeye yayılıyor. Ne demektir "orduya karşı darbe teşebbüsü?" Sayın Baykal, hukukçu olması hasebiyle gayet iyi bilir, hukukta "mefhumu muhalif" diye bir kavram vardır, zıddından mânâ çıkartmak. Sözü şöyle okunmakta, 'bu bir darbe teşebbüsü, ne duruyorsunuz? Meşru müdafaa hakkınız doğdu, onlar darbe yapmadan siz darbe yapın!' ne kadar tehlikeli, ne kadar kışkırtıcı! Din üzerinden politika yapmak caiz olmadığı gibi... TSK, okul, üniversite gibi müesseseler üzerinden de yapılmamalı. Aklıselim ve Türkiye sevgisi bunu engellemeli
.
Kadının kıymetini bilmek
9 Mart 2006 01:00
Anneler Günü, Kadınlar Günü, Babalar Günü... vs. Bu günlere "bir gün için mi kıymet bileceğiz?" diye bakmak mümkünse de öyle bakmamalı. Bir gün dahi olsa kıymet bilmek hiç bilmemekten iyidir. Bu şekilde bir fikir ortaya konduğunda bu defa da haklı bir itiraz gelir: "Zaten bir gün kıymet bilenler, diğer günlerde de kıymet bilenlerdir." Kadın, yalancı, parlak, prizmatik kelimelerle kandırıldı. Eşitlik gibi, özgürlük gibi. Kadın hiç bu kadar sömürülmemişti. Bir kısım kadınlar cinsel meta haline geldi. Müşterek mal oldu. Varılan nokta dehşet vericidir. Bu noktaya kadını kadın yapan değerlere, gün 24 saat, 365 gün saldırılarak varıldı. Namus, iffet, alay mevzuu yapıldı. Nikâh lüzumsuz sayıldı. Kadının podyumlarda, sahnelerde sadece cinsel araç olarak görülüp ekonomilere rant aracı olarak monte edilmesi modern kölelik sistemidir. Milletlerin temeli aile, ailede de kadındır. "Dış güçler" denilenlerle onların yerli uzantılarının bütün hesap-kitabı kadını tahriptir. Bu sebeple genç kızlar üzerine çalışıyorlar. Ekran ve sayfa ürünleri buna dair. Çağdaşlık, uygarlık ve özgürlük yalanlarıyla kadın kendinden çalındı. Bir cemiyet hedefe alınınca sadece ekonomik olarak yıkmıyorlar. Psikolojik ve ahlaken de yıkılmakta. Ne hallere geldiğimizin en iyi göstergesi televizyonlardaki kadın programları. Bunlar çürümüşlüğe ayna tutmakta, alarm zilleri çalmaktadır. O programlara beş dakika bakmak her şeyi anlamaya kâfi geliyor. Kadın bizim medeniyetimizde, tarihimizde, hayatımızda, şehrimizde, mahallemizde ailemizde kıymetliydi. O kıymetli kadın mahvedildi. Bugün kadın çoğunlukla ezilmekte. Kocasıyla birlikte iş için evden çıkan kadın, eve gelince ikinci mesaisine başlıyor. Erkek yatıp uzanırken kadın, gece yarılarına kadar yemek, ev düzeni, çocuk ve diğer işlerle uğraşmakta. Hafta sonları da daha ağır işlerle geçiyor. Bugün kadın her zamandan fazla şiddete maruz. Dün en azından boşanmalar yoktu. Şimdi boşanmalar korkutucu şekilde artmakta. Fuhuş, kumar, uyuşturucu tehlikeli boyutlarda. Tek tek saymaya gerek yok. Tehlike büyük, fakat reçete yanlış yerlerde aranıyor. Kadına en büyük değeri onu yoktan var eden yüce Allah vermiştir. İslamiyet kadını aziz tuttu. Dinimizden, tarihimizden, güzel âdetlerimizden uzaklaştıkça kadın da kaybetti, erkek de kaybetti, sosyal ve milli hayatımız da kaybetti. Halbuki bunlar bizim sigortamızdı. Şehirleşme, dünyaya açılma, iletişim, basın-yayın aynı zamanda yıkımlar da getirdi. Kimse gerçek dışı konuşmasın, kimse tozpembe tablolar çizmesin. Kadın istismar edildi, eşya gibi kullanıldı ve kullanılmakta. Bu tanıtımlar, bu şovlar, bu defileler, bu şöhret hastalığı, bu çıkmalar, bu ayakkabı değiştirir gibi sevgili değiştirmeler, bu partner hayatları, nikâhsız yaşamanın yaygınlaşması çok şeyi alıp götürüyor, kadını, insan ömürlerini, aileleri mahvediyor. Kadın üzerinden vuruyorlar. Aletler, parlak cilalı. Kadın vuruldukça ahlak vuruluyor, annelik vuruluyor, eşlik vuruluyor, çocuklar vuruluyor. Birileri bizimle çok fena oynamaktalar. Kadının kıymetini bilen bir cemiyet, her değerinin kıymetini bilmiş olur. Kadın kurtulursa istikbalimiz kurtulur.
.
TSK'ya dair
10 Mart 2006 01:00
Çocukluğumuzda askerî menkıbeler anlatılırken "rütbeleri söküldü" diye bir tabir kullanılırdı. Bu anlatılan, çocuk yaşımızda dev bir hâdise olup hayalimizi süslerdi. Seneler sonra yetişkin yaşımızda da aynı dev hadiseyi yaşadık. Bir eski kuvvet komutanının hem rütbeleri söküldü ve hem de neyi var neyi yoksa onlara el kondu. Bu hüküm, son yüz yılın en büyük hukuki kararlarından biridir. Ordu evlerine dahi girmesi yasaklandı. Karar, küçük rütbeli biri hakkında verilmedi, bunu görmeli. O bir örnek. Diğerleri de var. İddianame tartışmaları sürerken bir korgeneral mahkemeye verildi. Hemen ardı sıra Bursa'da yolsuzluğa bulaşmış bir albay tutuklandı. Türk Silahlı Kuvvetleri, şöyle bir mantık yürütebilirdi. 'Emekli bir kuvvet komutanı mahkum oldu. Muvazzaf bir kuvvet komutanı aleyhine iddianame tanzim edildi, şimdi ortada sıcak bir mesele varken bir general ve bir albay hakkında da dava açarsak müessese yıpranır, biraz bekleyelim, Büyükanıt Paşa işi sağduyu zeminine otursun, sonra gereğini yaparız'. Bu düşünce tarzız yanlış olmazdı. Ancak, TSK bunu tercih etmedi. İç bünyeye zarar verenleri, kendine çalışanları, yaşına ve rütbesine bakmadan temizlemek için adaleti devreye soktu. Keşke her kurumumuz aynı hassasiyeti gösterse. Kimse kolu kırıp yen içinde bırakmasa. "El-gün ne der" demese. Suçlar örtülmese.TSK yarım milyon nüfuslu büyük bir camia. Onlar da bu memleketin nüfus kumaşından biçilme. Dolayısıyla orada da suçlar işlenebilir, yanlışlıklar yapılabilir. İnsan olan her yerde benzerleri yaşanır. Mühim olan ânında tedbirdir. İşte ordumuzun komuta kademesi bunu yapmakta. Üstelik gelinen seviye, demokratik olgunluk adına sevindiricidir. Eskiden, mesela 5 sene evvel Yaşar Büyükanıt hakkındaki iddianın onda biri ortaya dökülseydi ekranlarda, sert sesli beyanatlar, rap rap yürüyen asker görüntülerinden geçilmezdi. Halbuki bu defa devlet çarkı ve hukuk işletilmiştir. Doğrusu da budur. Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in o sözü veciz oldu. "Ordunun ve yargının yedeği yoktur". Cihan imparatorluğumuzu kaybın ana unsurlarından biri 1826 Vak'ayi Hayriye'sidir. Ordu yedeklenmek istendi olmadı. Hemen mağlubiyetler sökün etti. 1970'ten itibaren patlak veren her sosyal, iktisadi ve siyasi problemin belli vebal yüzdesi 27 Mayıs darbesine aittir. 28 Şubat, askere de sivile de ziyan verdi. Bu sebeple Ordumuza dair herkesin çok sorumlu hareket etmesi lazım. Varlığımızın, istiklalimizin teminatı TSK'dır. Ağır yükler altında. Belki örtülü savaşlar yapıyor. Sırası düşmüşken bugüne kadar kimsenin söylemediğini de söyleyelim. Türkiye'nin bütün şiddetli propagandalara rağmen şia ve Vehhabî olmamasında, bunların ülkemizde mevzi kazanmamasında askerimizin asla azımsanmayacak bir payı vardır. İktidar, adalet, ordu muvazenesi kat'iyyen yıpratılmamalı. Dünya devleti olmamız buna bağlı. Problemlere makro planda bakan bunu düşünebilir, görebilir.
.
Sevgi ve nefret
13 Mart 2006 01:00
Buna "aşk ve nefret" de diyebilirdik. "Sevgi ve nefret" daha geneli ifade etmekte. "Ya benimsin veya hiç kimsenin" çılgınlığına kapılmış eli bıçaklı âşık yine haberlere konu mu, yoksa o tipler eskide mi kaldı? Eskide kalan belki söz ve bıçaktır. Duyguların değişmesi mümkün değil. İnsanla sevgi, aşk ve nefret, muhabbetle nefret arasında şaşılacak yakınlıklar var. Seven nefret eder mi, âşık olan nefret eder mi, muhabbet duyan nefret eder mi? Acaba, hakîkaten o duygu, sevgi mi, aşk mı, muhabbet mi? Yoksa menfaat mi? Sahiplenme duygusu mu? Zaten o bıçaklı portre her şeyi açıklıyor, "ya benimsin ya hiç kimsenin?" Böylesi haberlerin bir de başlangıç cümlesi vardır. "Aşkına karşılık görmeyen çılgın âşık, sevgilisini bıçaklayarak öldürdü". Ya bıçaklayarak öldürmekte, veya tabancayla vurarak yahut boğarak. O nasıl sevgi, aşk ve muhabbet ki böyle bir sonla bitiyor? Eğer sevgi ise, eğer aşksa, eğer muhabbetse zaten karşılığının olmaması lazım. Karşılıklıysa bu bir ticarettir. Bezirgânlıktır. Türk Hat san'atını tekrar ayağa kaldıran insan, merhum Hattat Hamid Aytaç Beydir. Onun gibi Türk tezhîb san'atını ayağa kaldıran da merhum Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver Hoca'dır. İkisi de bu meslekler, san'atlar yokluğa yüz tutmuşken çok sayıda talebe yetiştirerek hakkı ödenmez hizmetler yapmışlardır. Süheyl Ünver Hoca, Prof Dr. Çiçek Derman'ın Antik Dekor şubat sayısında yazdığına göre kendisine kahve geldiğinde şu mâniyi okurmuş "Kahvelerim pişti gel/Köpükleri taştı gel/ İyi günüm dostları/ Kötü günüm geçti gel". Şehvetle aşk, menfaatle sevgi, ticaretle muhabbet iç içe. İnsanlar çok kere ve çok zaman iyi gün dostudur. Onun için deyimlerimizden biri de "düşmeye gör" der. Diğeri "düşenin dostu olmaz" diye ekler. İnsanlar bunu bilirler. Bazı insanlar, bütün akıl, zekâ hatta kurnazlıklarına rağmen bir o kadar da saftır. "Aşkın gözü kördür" hadi onu anladık. Zaten çok kere gençlerin pahalı tecrübesidir. Satılanlar, ihanete uğrayanlarsa çok zaman unvan, etiket, makam, mevki ve iktidar sahipleridir. Sanırlar ki o günler hep böyle devam edecektir. Etraf bir gaflet uykusu gibi sarılır. Herkesin ayrı bir beklentisi vardır. Karşılık alınmayınca da iftira, istifa silahları çekilir. En yakındakiler bazen en büyük ihaneti işlerler. Halbuki bu içten pazarlıkçılar düne kadar âşıktır. Sevgi onlardadır, muhabbet onlardadır. Merkezdeki adam, mâşuk her şeyi kaybedince her şeyi anlar. Halbuki o âna kadar Brütüs'ü yalnızca bir tarih malzemesi kabul ediyordu. Brütüs'ler yok olmaz. Belki azalır, ama eksilmez. Aşkla ihanet arasında. Sevgiyle nefret arasında. Muhabbetle dehşet arasında yakın alakalar var. Bu dünya karşılıksız, menfaatsiz, beklentisiz, ihalesiz, şehvetsiz, parasız, makamsız sevenleri çok zor tanıyor. Onlar, o kadar az ki. Zaten onlara "Mecnun/deli" deniyor. İnsanlık, aklı yele vermişlerle aklı, defter-i kebir gibi kullananların çekişmesi. Çevresini seçemeyenler, etrafını göremeyenler hep kaybettiler. Bu nasıl bir trajedidir ki asırlar boyu sahnede? Onlar da, aldandığını çok geç anlayanlar da ne yapsınlar? O kanun maddesi kim bilir ne vakt yürürlüğe girmiş: "İnsan insanın kurdudur". Fakat orada kalmıyor ki, diğer sayfada öbür madde yazılı, "kurtlukta düşeni yemek esastır". Aman ha, siz siz olun düşmeye görün. Bunun için de Allah için sevenlerle para için sevenleri. İhale kapmak için yaltakçılık yapanlarla kötü gün dostlarını birbirine karıştırmayın. Bazıları tren istasyonu gibidir, bazıları tren katarı gibi. İlk istasyonu unutmayın. Dostlarımıza tavsiyemizdir. At iziyle it izini karıştırmayın. Yarın nefret edecekleri bugünden tanıyın, sakın ola ki onları âşık sanmayın. Âşık, asalak olmaz. Siz siz olun asalaklara hamallık yapmayın.
.
Azerbaycan bir kere daha önemli
20 Mart 2006 01:00
Marmara Stratejik Araştırmalar Vakfı, hususiyetle Türk dünyası ile Türkiye arasındaki münasebetleri daha da geliştirmek için ter döken bir sivil toplum kuruluşumuz. Basın mensubu, iş adamı ve çeşitli mesleklerden 40 kişi, bu vakfın delaletiyle Bakü'deydik. Dünya Azerbaycanlılar II. Kurultayı yapılıyordu. 40 kişi de TBMM'den gelmişti. Kurultay'ın yapıldığı kapalı salon hıncahınç doldu. Hemen her ülkeden Azerbaycanlı oradaydı. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in ihatalı nutkundan sonra Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın layıkıyla yazılmış tebrik mesajı, çok alkış aldı. Yasak savan bir metin değildi. Başbakanımız Türk birliğinden söz ediyordu. Bu söz büyük memnuniyet doğurdu. 18 Mart'ı Azerbaycan'da idrak ettik. O gün, sanki Çanakkale Şehidleriyle Karabağ Şehidleri el eleydi. Evet, farklı mekânlarda ve farklı zamanlarda şehid olmuşlardı. Ancak aynı vatan ve aynı ay-yıldız için can verdiler. Gönülleri aynı, dâvâları birdi. Nitekim salonda Azerbaycan milli marşı okunurken Türkiye Türkleri olarak İstiklal Marşı haricinde bir marşı ilk defa aynı aşkla terennüm ediyorduk. Keza biz, üniversitede gençlere hitap ederken "bayraklarımız" dedikten sonra bir hoş olduk. Hakikaten artık tek bayrağımız yok. Bayraklarımız var. Tek devletimiz yok, devletlerimiz var. Şunu kat'i şekilde bilmeli... Türkiye, Azerbaycan'da çok sevilmekte. Haklı olarak Karabağ meselesinde fevkalade hassaslar. Bir akşam yemeğinde Azeri mebuslarıyla bunu konuştuk. Bazı meraklarını dile getirdiler. Onlara dedik ki: "Asla endişeye kapılmayın, Azerbaycan'ın kabul etmeyeceği, istemediği hiçbir hal tarzını Türkiye devleti de hükümeti de medyası da kabul etmeyecektir." Kıbrıs ihtilafı gibi Karabağ ihtilafı da bizim derdimizdir. Onu da ortadan kaldırmaya mecburuz. Kıbrıs gibi o da ilanihaye sürüp gidemez. Bakü, "payitaht". Lakin İstanbul cümle Türk âleminin payitahtı görülmekte. Ankara ise çözüm üretme merkezi kabul ediliyor. Bakü'nün asla incitilmemesi lazım. Ermeni engelinden sonra Azerbaycan her şeyiyle Türkiye'nin aynen devamı. Türkiye'nin de Azerbaycan'dan istifade edeceği taraflar var. Hayır petrol vs. gibi yer altı kaynaklarını demiyoruz. Zaten onları kardeşçe paylaşmaya hazırlar. Türkçe'yi kasdediyoruz. Ses bayrağımızı Azerbaycan daha bir zengin dalgalandırmakta. Türk dünyasının önünde tek Türkçe meselesi var. Bunun için yapılacak olan İstanbul Türkçe'sinin buralardan takviye edilip işlenmesi sonra da bu Türkçe'nin kabul ve devamıdır. Azerbaycan edebiyatı, mümkündür ki edebiyatımızı tutuşturabilir. Alfabe birliği henüz tam mânâsıyla oturmamış. Farklı harflere çare bulmak lazım. Ters 'e' gibi bazılarını onlar atacak, 'q' gibi bazılarını biz alacağız. Bütün bu fikirler ne kadar hayata geçer? Azerbaycan'a gitmeden evvel MÜSİAD'ın bir mahrem toplantısında Başbakanlık Başdanışmanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu'nu dinledik. Herkes bilsin ki Türkiye eski Türkiye değil. Ankara çalışıyor. Kendi hinterlandımıza giren herkes, her topluluk, ve her merkezle onların a'dan z'ye her derdiyle meşgulüz. Yine Azerbaycan'a gitmeden evvel Bosna'nın İstanbul başkonsolosunun bir çayını içtik. Bu sırada konsolos bey bizden yazmamız için bir ricada bulundu. "Türkler ve Türk iş adamları Bosna'ya giderek gayri menkul satın alsınlar. Bir yerde toprağınız varsa orayı daha çok düşünürsünüz". Bunu Azerbaycan'da da yapmalı. Ancak Bosna'yla vize yokken Azerbaycan'la olması yanlış. İnsan kardeşinin evine bu şekilde gitmemeli. Enver Paşa'nın kemikleri sızlamaz mı?
.
Gelibolu, delidolu
21 Mart 2006 01:00
Mübarek ve muazzez Çanakkale Zaferi'nin günlerindeyiz, bir taraftan o yiğit vatan evlatlarına rahmet dilerken, diğer taraftan kendimize şunu soruyoruz: "Acaba 1915 şartları bugün yaşansaydı, aynı açlık, çıplaklık, yoksulluk bugün de hüküm sürseydi, yedi düvel, yedi yandan hücum etseydi yine aynı zaferi kazanır mıydık?.." Allah, tabii ki o günleri bir daha göstermesin. Ancak, o ulvi feragat, fedakârlık ve kahramanlık tekrarlanır mıydı bilemeyiz. Tekrarlanması için insanın maddeden ibaret olmaması lazım. Sadece yiyen, içen, çıkartan ve çiftleşen insandan kahraman yontulabilir mi? Bu topraklarda bin yıllık bir mirası tüketiyoruz. Hem mirasları yendi, hem o mirası bırakanlara türlü-çeşitli hakaretler yapıldı. Anadolu fethine "işgal" diyebilen zift yürekli sözde aydınlar çıkmadı mı? "İstanbul'da ne işimiz vardı?" diyen kansızlar olmadı mı? Bu ülkede mukaddes dinimizden tarihe, edebiyattan milli olana ne varsa hepsi tahribe çalışıldı. Son oyun Çanakkale şehidlerinin uğruna can verdiği değerlerden aileyi bitirmek. Boşanmalar da en azından kapkaç kadar tehlikeli. Bunlar bizde yaşanırken başkaları, on binlerce mil öteden gelerek tarihlerine de mezarlarına da ölülerine de sahip çıkmaktalar. Bizde tarih şuuru, milli ruh, kısacası soysuzların "vatan-millet-sakarya" diye alay ettikleri ne varsa Çanakkale işgalcileri, bunları bayrak yapmaktalar. Anzaklardan özür dilemeye az kaldı. Köksüzler, nerede ise dedelerimizi "ne kafasız insanlarmış, neden işgali engellemişler, ne güzel olacaktı tâ bir asır evvelinden medeni dünya ile entegrasyona gidecektik" diye itham edecekler. 1915 işgalcileri bugünkü Irak işgalcileridir. Değişen ne? Manzara dünün devamı. Çanakkale'yi, Gelibolu'yu karadan ve denizden aşarak İstanbul'a varmak isteyenler, bu sebeple 253 bin Mehmetçiği toprağa düşürenler, bir nesli ortadan kaldıranlar, kahraman muamelesi görmekte, şehidlerimizle eşitlenmekte. Lozan andlaşmasıyla işgalcilere mezarlıklarına bakım onarım, ağaç dikme gibi haklar verilmiş. Şimdi bunu bütün Gelibolu'ya teşmil etmek istemekteler. Yeni Zelanda başbakanı, 2005'te bunu Türkiye'den resmen istedi. İsteklerini işleyerek geliştirmekteler. Bölgenin orman bakanlığından alınarak kültür bakanlığına devrini talep edecek kadar rahatlar. Anzak torunları, Yeni Zelandalılar, Avustralyalılar Gelibolu'da hükümranlık rüyasındalar. Gelibolu'nun işgale gelen devletlerle işgale uğramış Türkiye tarafından ortaklaşa yönetilmesi için uğraşmaktalar. Orman bakanlığı bölgede dedelerimizin mezarlarını ortaya çıkarıyor diye huysuzlanıyorlar. Bunu hükümet nezdinde de şikâyet konusu yapmaktalar. Bugün hükümet yarın AİHM, öbürsü gün BM. İddialara göre dışişleri de orman bakanlığına men yazısı yollamıştır. Abdullah Gül'ün milli mevzularda bizden farksız olmadığını biliyoruz. Uyanık olmalı. Bürokratik bir ihanete uğramasın. Adına yazılar dolaşmakta. Bunlara tatmin edici bir izahat getirmeli. Gariptir ki Kıbrıs hallolmadan Irak patlıyor. Orası altüst olurken, Türkiye'yi de içine çekme istidadı gösterirken bu defa da Montrö Boğazlar Sözleşmesi gündeme geliyor. Oyun büyük. Kimse uyumasın. Hem aileyle oynanıyor, hem insanla hem vatanla. Bu "tek dişi kalmış canavar" ne doymaz bir canavarmış!..
.
Bu gemi nereye gider?
22 Mart 2006 01:00
Türkiye Mali Müşavirler Odası'nın açıklaması dehşet verici. Aslında dedikleri yeni bir şey yok. Malumu ilân etmekteler. Fakat, malumu ilân bile olsa onu en yakın şahidleri açıklıyorsa orada insan ürperir. Mali müşavirler, kamuda rüşvetsiz iş yapmanın mümkün olmadığını haber veriyorlar. Sözlerini isbat için de bazılarını saymışlar, tapu, gümrükler, icralar gibi. O kadar ki bizatihi makam sahipleri arazi yağması yapmaktalar. Rüşvet almış başını gidiyor denmekte. Mali müşavirlerin bu açıklamaları 20 polisin rüşvetten nezaret altına alındığı güne denk geldi. Hatta iki haber aynı saatte verildi. Polislerden biri de emniyet müdürü. İşte manzara, rüşveti önlemekle vazifeli polisin kendisi rüşvete bulaşıyor. Mali müşavirler odası belli ki bıçak kemiğe dayandığından feryadu figan içinde. Diğer taraftan emniyet, adliye yaşları 6'ya kadar inmiş hırsızlık failleri karşısında çaresiz kalmakta. Kumar, fuhuş ayrı tehdit unsuru. Bu kötülük listesini uzatmak mümkün. Buna rağmen nelerle uğraşılıyor? Bir koca hafta Merkrez Bankası tartışmalarıyla geçti. Merkez Bankasının icraatları, artıları eksileri konuşulsa gam değil. Konuşulan yine baş örtüsü. Bu ülkeyi yönetmek için seçilmiş hükümet, adı geçen bankada başkanlık koltuğu boşalınca oraya birini tayin etmeyi düşündü. Bundan daha normal ne olabilir? Fakat hayır. O kimsenin eşinin başı örtülüymüş. Peki, aynı kimsenin -bu sayın bürokratı tenzih ederiz- eşi manken olsaydı yine aynı patırtı kopacak mıydı? Mümkün mü? Hemen bir magazin mevzuu bulunurdu. Herhalde hükümet bir değerli bürokratı harcamamak ve lüzumsuz bir gerginliği önlemek için fikir değiştirdi. Merkeze başkası gelecek. Yoksa bu yersiz, anlamsız konuşmalar devam edecekti. Neler söylenip yazılmadı? Halbuki yazılacak, konuşulacak neler var. Çürüme her gün artmakta iken bu hal at gözlüklü medyayla at gözlüklü sözde aydınları üstü başı açık bir podyum yürüyeni kadar alakadar etmiyor. Etmesin bakalım. İnsanlar farkında olsa da olmasa da gerçekler hükmünü icra eder. Görülmesi gerekeni yok sayanlar da aynı gemide. Herkes gemide. Enflasyon düştü. Paradan sıfır atıldı. İstikrar kuruldu. Ama bir şey var ki çok acı, ahlak kayıpta. O yükselmiyor. Ahlak düşmekte. Demek ki vicdanlar su alıyor. Sultan'üş şuara/Şairler Sultanı merhum Necip Fazıl, bu kötülüklerin yüzde biri varken "Çatla Sodom Gomore/Patla Bizans ve Roma!" demişti. Şimdi yaşasaydı kim bilir ne derdi? Peki bu sosyal vahamet karşısında bugünün şairleri ne diyor? Herkes gibi onlar da suskun.Tezada bakınız, şairler susmakta, mali müşavirler bağırıyor. Kim... "Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak" diyecek? Korkarız ki hiç kimse.
.
Afrika'ya kayıtsız kalamayız
23 Mart 2006 01:00
İHH İnsani Yardım Vakfı, Türkiye gündemine Afrika'yı taşıyor. Afrika'nın doğusu aç. Son 40 yılın en kurak zamanları yaşanmakta. Somali, Habeşistan, Eritre, Cibuti ve Kenya'da 700 bin kişi ölümün eşiğinde. 11 milyon Afrikalı açlık ve susuzlukla karşı karşıya. Su bulamadığı için idrar içmek zorunda kalanlar bulunuyormuş! Bu tüyler ürpertici bilgiler, hem adı geçen vakıf elemanlarının yerinde yaptıkları incelemelere ve hem de dünya sağlık teşkilatı gibi kuruluşların gözlemine dayanıyor. Bunların çoğu sözde devlet. Hepsi "beyaz adam"ın eski sömürgeleri. "Beyaz adam", onları silahlandırdı ve birbirine düşürdü. Kabile kavgaları ve komşu ülke savaşları buralarda hiç bitmedi. Kendisi beyaz, fakat kalbi kara adam, buralara önce misyonerleri yolladı. Güya medeniyeti taşıyordu. Halbuki dilini ve dinini taşıdı. Dilini öğrettiği Afrikalının eline silahı tutuşturdu. Bugün açlıktan ölen insanların bile derme-çatma evlerine gidip bakınız silah göreceksiniz. Dünya silah sanayiinin çalışması lazım. Beyaz adamın purosu tütmeli, şöminesi yanmalı, metresinin parfümleri her zaman en pahalısından olmalı. Dünyada bir avuç zümre, mamur, müreffeh tasasız, kalanlar derece derece yoksulluk içinde. En feciî Afrikalılar. Afrika bizim komşumuz. Şu sayılanlardan Somali başta olmak üzere bazıları eski topraklarımız. Afrika'ya kayıtsız kalmamalıyız. Ne demek ölümün eşiğinde 700 bin kişi? Ne demek 11 milyon aç? "Bana ne?" diyebilir miyiz, buna hakkımız var mı? "Memleketimizdeki fakirleri doyurduk, sıra Afrika'ya mı geldi?" demek nobranlık olmaz mı? Aynı gökyüzünü, aynı yeryüzünü paylaştığımız milyonlar bu utandırıcı manzarada. Kim ne yapacaksa yapmalı. Gerek resmi ve gerekse gayri resmi herkesin bir yapacağı vardır. "Vah vah" demenin bir faydası yok. Yardımcı olmak lazım. Yardıma koşmak için bir yerde mutlaka zelzele olması gerekmez. Somali'nin Açe'den farkı yok. Türk Kızılayı ve diğer başka vakıflar da harekete geçmeli. Dünya sağır kalsa da biz, hassas olmalıyız. Merhamet, en ulvi insani duygudur.
.
Aşırıya kaçmış kuvvetler ayrılığı, hükümetleri çalıştırmıyor
24 Mart 2006 01:00
Davul, hükümetlerin boynunda tokmaklar birçok, birçok ellerde. Tabiî ki kuvvetler ayrılığı olacak. Ancak şu uygulamayla ölçü çoktan kaçmış durumda. Yarım asra yakın zamandır bunu yaşıyoruz. Sık sık kargaşa ve kavgaya yol açan bu sistem, 1961Anayasa'sının eseridir. "Kuvvetler ayrılığı" denince yasama, yürütme ve yargı sayılıyor. Bu kadar basit ve bundan ibaret değil. İddia ediyoruz. Şayet ölçüsü kaçmış bir kuvvetler ayrılığı düzeni getirilmeseydi Türkiye 12 Mart 1971 Muhtırasını da 12 Eylül 1980 darbesini de kanlı talebe nümayişlerini de dahası, PKK terörünü de yaşamayacaktı. Hükümetlerin kimliği mühim değil. Bugün bu parti yarın başkası olur. Fakat her icra gücü, iş başına geldiğinde kan kaybediyor. Devleti, yönetmekle mükellef olan, hesap vermek mecburiyetindeki kadrolar değil, herkes yönetmekte. Yargı, sendikalar, basın, sivil toplum kuruluşları hatta yabancı etkin çevreler. Onlardan zaman, fırsat ve imkân bulabildiği nisbette de hükümetlerimiz. Şu dağınık tabloya rağmen bir şeyler yapılabiliyorsa "aşk" olsun demek lazım. Fakat sokaktaki adam bu kadar ince meseleleri düşünecek donanımda değil ki. O istemediği her ne ile karşılaşırsa ağzını hükümetle, başbakanla açıyor. Şunu da gözden kaçırmamalı. Kuvvetler ayrılığının unsurları da kendi içinde parça parça. Yargı denince kaç türlüsü var. Keza anayasal kuruluşlar öyle. Bir genç üniversiteye giremeyince hesabı YÖK değil hükümetler veriyor. Kimse vatandaşa Yüksek Öğretim Kurumu'nu, Danıştay'ı, Anayasa Mahkemesi'ni, AİHM, falan sendikayı anlatamaz. O sandıkta kimin için oy kullandıysa onu tanıyıp biliyor. Haklı değil mi? Çünkü yönetme vekaletini bir partiye, onda da lidere vermekte. Manzaraya bakınız. Hükümet eğitim alanında çelme üstüne çelme yemekte. Merkez Bankasına bile dilediği insanı tayin edemiyor. Ormanlarla alakalı mevzuat köşkten dönmekte. YÖK zaten kavgalı. Bunları tek tek sıralamaya gerek yok. Ayıp olan şu. Bu memleketin oy veren kitlesi ikinci sınıf sayılmakta. Onun seçtiği hükümetler de kerhen kabul görüyor. Halkla aydın çekişmesi yaşıyoruz. Saklamanın anlamı var mı? Ama bu problem sür git böyle devam edemez, etmemeli. Zira bu şekilde devam, felaketin habercisi olabilir. Açık ve net söylüyoruz. 1961 Anayasası Demokrat Partiye bir tepki kanunu idi. Kuvvetler ayrılığı denen devlet otoritesini parçalayan sistemle Adalet Partisi hükümetini, Süleyman Demirel'i çalıştırmadı. Onun çalışamaması en sonunda PKK'ya yol açtı. Aşırıya kaçmış kuvvetler ayrılığı prensibini aynen koruyan şimdiki anayasa da AK Partiyi, Tayyip Erdoğan'ı çalıştırmıyor. Bunun sonucunda da korkarız ki PKK maksadına nail olacak. Sistemin kendisi bölüyor buna dikkat ediniz. Bugünkü tökezlemenin bedeli 25 sene sonra çok ağır şekilde çıkıyor. Buna demokratik hayat diyemezsiniz. Onun için acilen sivil ve ülke gerçeklerine uyan bir anayasa yapılmalı. Atanmışlar seçilmişleri istedikleri gibi hırpalamaktalar. Öyleyse Yasama gibi, yürütme mensupları gibi Anayasa Mahkemesi üyelerini, Danıştay üyelerini, YÖK'ü de vatandaş seçsin. "Dünyada böyle bir sistem yok". Diğeri gibi var mı?
.
Sudan
27 Mart 2006 01:00
Sudan, Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı fethi üzerine nüfuz alanımıza dahil olmuştur. Sudan'ı fetih tarihimiz 1821'dir. Mısır Hidivi Mehmet Ali Paşa tarafından topraklarımıza katıldı. Bizden kopması 1885 yılıdır. 35 milyon civarında nüfusa sahip. Nüfusun yüzde 80 kadarı Sünni Müslüman, yüzde 5 civarında Hıristiyan var. Resmi dil Arapça. Türkiye'den bir miktar büyük coğrafyasıyla Afrika'nın en geniş ülkesi. Kızıldeniz'de kıyısı bulunuyor. Cumhurbaşkanı Ömer el Beşir 1989'da darbeyle iş başına geldi. O vakte kadar Sudan darbeler memleketi diye anılırdı. Uzun yıllardır Amerikan ambargosunda yaşadı. Kargaşa döneminde enflasyon yüzde 114 iken. Şimdilerde yüzde 8'lere gerilemiş durumda. Kalkınma hızında 5.9'da seyrediyor. Sudan, Türklerin es son keşfettiği diyar oldu. Şu cümle de -ne yazık ki- doğru olur, "Sudan'ı en son bizimkiler keşfetti" Batı olduğu gibi, üstelik Çin de orada. Bu memlekette 1500 civarında vatandaşımız çalışıyor, iş yerlerimiz var. Artık BM gibi bir şekillenmeye giden Arap Birliği, Hartum'da toplanıyor. Bu konferansa Başbakan Tayyip Erdoğan da katılıyor. Türkiye Cumhuriyeti başbakanı, konferansta bir konuşma yapacak, davetli olduğu için cumhurbaşkanıyla da görüşecek. Başbakan Tayyip Erdoğan, konferansta yalnızca devletimizi temsil etmeyecek. Bilindiği üzre Türkiye başbakanı İspanya başbakanı Zapatero ile birlikte medeniyetler ittifakı eş başkanlığını da deruhte etmekte. Sudan kara listede. Dünya ligine çıkması için mutlaka Türkiye'nin desteğine ihtiyacı var. Diğer taraftan petrol ve tabii kaynakların tekrar tekrar keşfi batının iştahını kabartmış durumda. Buraya sarkıyorlar. AK Parti iktidarı ilk günden beri Afrika'yı dikkate aldı. Çünkü bu kadrolar büyük çoğunlukla Sezai Karakoç'u okumuş insanlardır. Türkiye'de 40 yıl evvelinden başlayarak Ortadoğu ve Afrika gerçeğine dikkat çeken mütefekkir Sezai Karakoç'tur. Başbakan da dışişleri bakanı da devlet bakanı Kürşad Tüzmen de buralara gitti. Afrika, Akdeniz'de kıyısı olan Mısır, Libya Cezayir veya bir başka söyleyişle kuzeyden ibaret, okyanusa açılan batı hakimiyetindeki Güney Afrika'dan da ibaret değil. Bir de serveti çok fakat takati kıt böylesi ülkeler, Sudanlar Nijeryalar vs. var. Büyük baskı altındalar. Osmanlı imparatorluğu zamanında kıt'a, orta Afrika'ya kadar elimizdeydi. Şimdi eski topraklarımızdan Somali açlıkla pençeleşiyor. Kuzey ve güneyin aksine orta kuşak Afrika çok kötü durumda. Afrika'ya kayıtsız kalmamız mümkün değil. Devlet tecrübemizi aktarmalı, kavgalardan kurtarmalıyız. Hem kabile, hem komşu kavgaları yapıyorlar. Kalkınmış devletlerle ihtilafları var. Merhametimizle, adaletimizle, ticaretimizle oralara gitmeli, kara elden tutmalıyız. Elleri kara fakat kalpleri kara değil. Sudan iş adamlarımız için yeni bir kapıdır. Bu seyahatle bu kapı sonuna kadar açılmalıdır... Biz Afrikalıya da insanca davranırız Asyalıya da. Biz sömürmek için değil, kardeşçe paylaşmak için gideriz. Dönüşte Tayyip Beyin aç Afrika'nın sesi olmasını bekliyoruz.
.
Eğitimimiz Dünya tartışmasında
28 Mart 2006 01:00
Dünya Bankası, Türk eğitim sistemini mercek altına almış. Dedikleri Türkiye'de 40 yıldır yazılıp söylenenlerden çok farklı şeyler değil. Aslında Dünya Bankası akıl vereceğine finans sağlasa daha isabet etmiş olur. Bu kesinlikle bir istihza cümlesi değil, samimi söylüyoruz. Belki zaten finans temin ettiği ileri sürülebilir. Demek ki yetmiyor. Elbette tek sebep maddi kaynak yokluğu değil. Türk eğitim problemi on yılların hatta birkaç asrın meselesi. Hadiseyi icranın başındaki iktidarlarla sınırlı düşünmek yanlış olur. İşin içinde zihniyetler, dar ufuklar vs. bin türlü olumsuzluk mevcut. Bakınız şu 10 bin çocuğu kolejlere alma meselesi vardı. Ne olurdu 10 bin çocuk biraz daha kaliteli eğitim görseydi? Engel olundu. Bugün Türk eğitiminin binadan araç-gerece, öğretmene kadar sürüyle derdi bulunuyor. Hakkı teslim etmek lazım, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik fevkalade bir tempoyla, aşkla çalışmakta. Fakat bakanlığın, hükümetin neredeyse aldığı her yeni karar ya yargıdan ya Çankaya'dan dönüyor. Son örnek İHL'lerin açık öğretim imkânına kavuşma fırsatıydı, o da mahkemeye takıldı. Bugün Türk eğitimi fiilen iki başlıdır. Hükümet ve YÖK. Türkiye, mes'ullerle lâyuseller arasında gidip geliyor. Dünya Bankası ÖSS sistemini de tenkid etmekte. Hükümet ÖSS'ye dair ne yapabilir? Şeklen karışması mümkünse de karışamaz, hemen bir yerlere çarpar. Bir kere daha dile getirelim. Türkiye'nin temel gündem maddelerinden biri kuvvetler ayrılığıdır. Kuvvetler ayrılığı, devlette yönetim zaafı doğurmuştur. Cezasını her dönemde yeni nesiller çekmekte. Bu noktada Dünya Bankası haksız değil. Çocuklar kifayetsiz yetiştirilmekte. Her şeye rağmen MEB tam donanımlı 1001 okulu hizmete soktu. Hükümet, vatandaşın mektep veya dershane inşa harcamalarının tamamını vergiden saydı. Buna rağmen sıkı bir eleme yapılsa okulların çoğu sınıfta kalır. Birçok diploma hiçbir şey ifade etmiyor. Eğitim süresi uzun ve kuru. Gençler hayata hazırlanmıyor. Lisan yok. Genel kültür yok. Bir gün başlayıp 15 yıl sonra diploma alıyorlar. O diplomalar da çok kere kapıları açmıyor. Eğitimde mutlaka ara eleman teminine gidilmesi lazım. Şehir yoluna her sene binlerce araba çıkması gibi hayat yoluna da her sene binlerce üniversiteli çıkmakta. Fakat bu mezunlar nerede hangi üstün vasıflarıyla çalışacaklar. Yüzde küçük bir miktarı iyi yetişmekte, diğerleri sıradan eleman. O iyi yetişenlerden birçoğu da dışarı kaçmakta. Eğitimimizin beyin göçünden süreye, öğretmenden bütçeye kadar yığınla problemi var. Bu problemleri biliyoruz. Mutlaka Dünya Bankasının dikkat çekmesi şart değil. Hükümete hükmetme fırsatı verilse... Bu verilmiyor. Kanallar tıkalı. Beyne kan gitmiyor...
.
Ambulans fırsatçıları
29 Mart 2006 01:00
Bizim çocukluğumuzda şimdiki ambulanslara "cankurtaran arabası" denirdi. Bu isim doğru mu? Hiç değilse Türkçeydi. Her ne ise. İsmi "ambulans" da olsa "cankurtaran" da olsa neticede bu vasıtaların ne yaptığı belli. Trafikte de geçiş üstünlükleri var. Gelin görün ki ambulanslar bile İstanbul trafiğinde yol bulamıyorlar. Aslında sırf bu tip sağlık araçlarıyla itfaiye ve polis arabaları gibi geçiş önceliği olanlara ayrı bir şerit ayrılması lazım. Gerçi bazı yerlerde sözde bu tip uygulamalar mevcut ama o şeritleri park halindeki otomobiller dolduruyor. Bir sütun bu meseleye ayrılır mı? Ayrılır, bunlar kalıcı gündem maddeleri. Zaten sahte gündem, "kâzip gündem" esas görülmesi ve üzerinde durulması gereken mes'eleleri örtüyor. Bakınız şu problemde, şu satıra kadar kültürel hayatla şehir hayatına dair kaç noktaya dokunduk. Temas ettiklerimizden biri dil kirlenmesine, diğeri yol kirlenmesine dair. Temel kirlilikse ahlâkta. Ambulansa "cankurtaran" denilen dönemde daha sinyal sesi duyulur duyulmaz trafik iki yana açılırdı. O zamanlar okuma-yazma oranı ancak bugünkünün yarısı kadardıı. Üniversite mezunu yine bugüne nazaran onda birlerdeydi. Zengin sayısı, dünyayı görmüşler, şehirleşmiş nüfus yüzdesi hakeza. Şimdi kaportasında öndeki arabanın aynada doğru okuma ihtimali bile düşünülerek ters şekilde "ecnalubma" yazan modern cankurtaran arabaları bütün bağırtı ve çağırtılarına rağmen kendilerine yol bulamıyorlar. Halbuki bu sırada o araçlarda ya ağır yaralı veya ölümle pençeleşen hastalar var. Fakat büyük şehir insanı, çok şeyi kanıksadığı gibi günde birkaç kere gördüğü bu manzaraları da kanıksamış durumda. Yol açılmaması yalnızca yoğun trafikten dolayı değil, kanıksayan savsaklar, "adam sen de" der. Daha kötüsü, bu yazının kaleme alınma sebebi ise... Fırsatçı ahlâksızlar... Ambulans, o şerit, bu şerit, siren, korna, anons derken zar-zor bir yol açıyor. Sürücü bu kavgada, arkada hasta, hasta yakınları sağlık personeli can mücadelesinde. Yolda ise fırsatçı gözü açıklar. Siz ambulansa yer veriyorsunuz, onlar bütün telaşlarıyla boşalan yolu doldurup tazı gibi seyirtiyorlar. Ne yazık her gün birkaç kere bu vicdansızca tabloyla karşılaşıyoruz. İşte bu basit ayrıntı. Hangi ahlaki, psikolojik sosyolojik ziyanlarda olduğumuzu göstermeye yeter. Ambulansın arkasında boşalan yolu bile menfaat vesilesi yapan seviyesizle, bir genç kızı asansörde döğerek öldüren merhametsiz aynı bütünün parçalarıdır. Eğer trafik kanununda kendini gözü açık sayan bu kimseleri cezalandıran bir madde yoksa lütfen tez zamanda ilave edilmeli. Bazıları ceza olmadan insanlıklarını hatırlayamıyorlar. Şehir canavarları, sadece kapkaççıdan, hırsızdan, katilden ibaret değil. Ambulans fırsatçıları da aynı cinsten mahluklar.
.
Ceyhun'dan Ceyhan'a
30 Mart 2006 01:00
Ceyhun ve Seyhun Türkistan'da iki nehrimiz. Ceyhan ve Seyhan ise Adana'da iki nehrimiz. Atalarımız, Orta Asya'dan Anadolu'ya hicret ettiklerinde sadece topraklarını orada bırakmış, onun dışında kalan kültür ve hayat tarzı namına ne varsa getirmişler. Bunun için Türkiye'de birçok dağ, ırmak, şehir ve köy geldiğimiz yerlerin adlarını taşımakta.. Seyhan ve Ceyhan onlardan iki misal. Anadolu'da nice belediye nice güzel hizmetlere imza atıyorlar. 1. Ceyhan Sempozyumu bir güzel organizasyon. Ceyhan Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü ve ekibi yurt içi ve dışından ilim ve fikir adamlarını toplayarak bir bakıma köklerimizi, bir bakıma dünü ve bugünüyle sosyal, kültürel ve siyasi varlığımızı sorgulatmaktalar. Toplantı gündemi fevkalade yoğun. Her konu başlı başına sempozyum meselesi. Mevsime gelince, Çukurova Karacaoğlan şiirleri gibi. Her taraf yemyeşil. Erguvanlar çiçeğe durmuş. Bir de güzel tesadüf güneş tutulması da aynı güne denk geldi. Güneşi hilal şeklinde görmek Ceyhan'da kısmet olacakmış. Konuşmacıları dinlerken şunları düşündük. Birkaç gün evvel Bakü'deydik. Bakü'de konuşulanlar farklı mıydı? Hayır. Halbuki dünyadaki Azerbaycanlılar bir araya gelmişlerdi. Burada da öyle. Yapılan bir sempozyum fakat Türk milleti merkezli bir toplantı. Türk milletine dair ne varsa konuşuluyor. Hani son zamanlarda bir tesbit var. Yükselen milliyetçilik. Tespit isabetli. Milliyetçilik yükselen değer. Türkçe'den komşularımıza, geri kalmışlığımızdan Ermeni ve Kürt meselesine kadar her şey tartışma mevzuu. Lütfen dikkat ediniz. Bu konuşmalardan Biri Bakü'de diğeri Anadolu'daki bir ilçede yapılıyor. Ancak bundan ibaret değil. Belki de aynı anda 10 merkezde gerçekleşiyordur. Suriye Türkmenlerinin İslam harfleriyle (Oğuzlar) kitap bastırdığını Ceyhan'da göreceğinize ihtimal verebilir misiniz? Anadolu bir şeyleri hazmedemiyor. AB'nin samimi davranmadığından rahatsız. Karikatür krizi sanki milletin Müslümanlık şuurunu bilemiş. Kürt kardeşlerinin bir terör örgütüne itibar etmesindense hayli şikâyetçi. Onun için kendini sorgulamakta. Tarihine dönüp bakıyor. Bu sebeple milliyetçilik yükseliyor. Heyecanlı konuşmalar yapılmakta. Veya TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu gibi son derecede cesur ve gerçekçi tesbitler dile getiriliyor. Türkiye, Ankara ve İstanbul'dan ibaret değil. Anadolu'daki mahalli idareci her şeyin yol, kaldırım vs. yapmaktan ibaret olmadığının idrakinde. Ceyhun'dan Ceyhan'a., Bosna'dan Yenibosna'ya. Herkesin ağzında Selçuklu Osmanlı, Türkiye Cumhuriyeti kelimeleri. Nereden nereye geldiğimiz sorgulanıyor...
.
Diyarbakır
31 Mart 2006 01:00
Kanlı, alevli Diyarbakır olayları, bu ülkeyi seven herkesi çok ciddi şekilde düşündürmekte. Herkes bir şey söylüyor. Anadolu'dayız. Bu söylenenleri bizzat dinlemekteyiz. Sertlik yanlıları var. Fakat hadise, sertlikle çözülmez. Bu bir netameli yüz yıllık problem. Problemin doğup bu günlere gelmesinde ırki, dini, sosyolojik, idari, tarihi bir çok etken mevcut. Dış güçler, esas aktörlerden. Bu dış güçler bazı komşularımızdan tutun okyanuslara kadar uzamakta. Neticede bu ümmet, "ümmeti vahide" iken ırklarla küçültülerek birbirine düşürüldü. Irkçılık hiçbir şekilde çare değil. Daima ve her zaman müşterek unsurları ön plana çıkartmak şart. Endişemiz o ki, kuzey Irak'taki Kürt yapılanmasının benzerini güney doğumuzda yaşama sürecine girdik. Kuzey Irak'taki manzara ortada. Bu neticeye hangi safhalardan gelindiği hafızalarda. Bir gün bize de şu meridyenden ötesinde uçamazsınız diyebilirler mi? Derlerse buna ne kadar hazırlıklıyız? Konfederasyon lafları edildiği, konfederasyon bayrağı adı altında adi bez parçaları dolaştırıldığı unutulmamalı. Asla oyuna gelmemeliyiz. Bizi bir iç harbe sürüklemek istiyorlar. Türk aydınları da Kürt aydınları da buna karşı son derecede dikkatli olmalı. İki taraftan da akil adamlar bulunmalı, aklı selim mutlak şekilde hakim kılınmalı. Olay mutlaka terör örgütü çerçevesinde tutulmalı. Ama ne yazık ki fikir giderek Kürt soylulara yayılmakta. Fikir ve strateji noktasından çok hatalar yapıldığını bu hatalardan dolayı da çok şeyler kaybedildiğini görmek gerekir. Ankara'nın meseleyi çok ama çok önemsemesi ve gerçekçi çözümler üretmesi gerekmekte. Devletin karar unsurları, bu mevzuda tam dayanışma ve kesin görüş birliği içinde olmak borcunda. Tren kaçmak üzere. Akıllı tedbirler alınmazsa her şey bitebilir. Buna tahammülümüz yok. Problem dediğimiz gibi yeni değil. İmparatorluğu bu yolla parçaladılar. Şimdi aynı oyun tekrarlanıyor. Aslında olanları herkes görmekte, ancak ne yapılacağı konusunda ittifak yok. Artık çocuklara, kadınlara kadar yayılma istidadı gösteren bir ideoloji ile karşı karşıyayız. Meselenin bu çıkmaz noktaya gelmesinde geçmiş hükümetlerin, darbelerin işi hafife alan anlayışların büyük kabahati var. Buna rağmen soğukkanlılığı elden bırakmamalı, karamsar olmamalı. Hiçbir şey yokmuş gibi iyimser de olmamalı. Ortada ağır bir hasta var. Ümidimiz o ki hasta, henüz komada değil. Komada olmamasını şans sayarak ona göre çalışmalı. Devlet, müşfik ancak otoriter olmalı. Bölücülüğe, yıkıcılığa, fitneye, tefrikaya, ihanete asla taviz verilemez. Bunu yaparken faillerle geniş kitleyi, anaları-babaları, çocukları, esnafı kısacası vatandaşları, halkı ayırmalı, onları örgütün yanına itmemeli. Senelerdir iki arada kalmış olmasına rağmen halk, hâlâ devletinin milletinin yanındadır. Bölge bu gerçeklere göre yönetilmeli. Tapu memurundan, jandarma komutanına, din adamından kaymakama kadar her devlet görevlisi buna göre seçilmeli. Bir bölgemiz 41 derece ateşle yatıyor. Ankara, iyi düşünmeli. Tank ve tayyare her zaman ve tek başına çare değildir. Tekrar ediyoruz. Zerre kadar bile olsa müşterek tarafları ortaya çıkartıp bunları geliştirmeli. Türk'le Kürt'ü birleştiren temel müşterek bağ İslamiyet'tir. PKK eliyle yetişen sosyalist dinsiz Kürtler halka hakim olmadan Türk entellektüeli, İslamiyet'in neler yapabileceğini görmeli. Zaten bu topraklarda bizi tam bin yıldır bir arada tutan esas harç İslamiyet'tir. Meseleye böyle bakmak İslamcılık değildir. İslamcılık, Türkçülük, Kürtçülük emperyalist Sevrci devletlerin başımıza musallat ettiği ideolojilerdir. İdeoloji ile kardeşlik olmaz, ideoloji böler. Bizimse birlik ve bütünlüğe ihtiyacımız var. Bölünmek değil, büyümek zorundayız. Bunu gelinen dünya şartları emretmekte
.
Mukabeleyi bilmisil
4 Nisan 2006 01:00
Mukabele-yi bil'misil, "aynısıyla karşılık verme" demek, bir hariciye tabiri. Diplomatların dolayısıyla devletlerin nadir kullandıkları kelimelerden. Nadir kullanmak hiç kullanmamak değil. Bazen muhatabın anladığı lisandan konuşmak zaruret olur. Şu Danimarka dediğiniz nedir? Bizim hangi vilayetimiz büyüklüğünde? Diyarbakır kadar bir yer, Diyarbakırımız üzerinden bizi vurmaya kalkışıyor. Dünyaya Kopenhag kriterleri veren, akıl veren, yol gösteren devlete bakın! Önce kepaze karikatürlerle Sevgili Peygamberimiz'e -aleyhisselam- saldırma cür'eti gösterdi. Ardından bölücü bir TV kanalıyla Türkiye'ye fitne ihracına başladı. Acaba Danimarka, bunu tek başına mı yapmakta, arkasında başka devletler de var mı? En küçükleri olduğu için Danimarka kullanılıyor mu? Bunları düşünmek zorundayız. Danimarka'nın başbakanı Rasmussen'e bakarsanız Danimarka, bir hukuk devleti. Her şey hukuk çerçevesinde cereyan etmekte. Bu yüzden malûm televizyona karışmaları mümkün değilmiş. Buna inanmak mümkün mü? Hukuk sadece bahane. Anlaşılmaz olansa şu? Danimarka bizden ne siter? Komşumuz değil ki sınır ihtilafımız olsun. Tarihte kavgamız yok. Üstelik işçilerimiz, birçok Avrupa devleti gibi buranın da imar ve kalkınmasına destek vererek ömür tükettiler. O halde iki ihtimal var. Birini az evvel yazdık, Danimarka maşa gibi kullanılıyor. Diğerine gelince, esasında onu da yazdık, karikatürler ipucu olarak her şeyi açıklıyor. O da şu Danimarka, bir "Haçlı taassubu" içinde. Türkiye, istediği kadar şuyum-buyum desin onlar, İslam dünyasını gövdeye benzetirsek Türkiye'yi omuzlar üzerindeki baş olarak düşünmekteler, kafa kopartılınca gövde bir işe yaramaz. Her ne ise... sonuca bakmak lazım. Sonuçta bir devlet bize zarar veriyor. O da herhalde Belçika'dan yüz buldu. Belçika, bütün ısrarlarımıza rağmen bir teröristi sakladı. Sıkışınca da kaçırdı. Eğer bugün Danimarka'nın yaptıklarını da kabullenirsek yarın bir başka Avrupa ülkesi daha felaket bir adım atar. Öyleyse... Mukabeleyi bil'misil zaruret olmuştur. Biz de Danimarka'ya TV yayını yapalım. Onların hiç mi zayıf noktaları yok. Eğer devlet olarak bunu yapamazsak yapanlar bulunur. Her şeyin bir bedeli var. Olmazsa KKTC'den yapılır. Hatta uluslararası sularda gemiden bile mümkün. Yapmalı ve dönüp sormalı "el mi yaman bey mi yaman?"diye. Danimarka ahmaklık etmekte. Brüksel'in de Kopenhag'ın da bilmesi gerekir ki huzur düğmeleri Ankara'da. Ankara istese Avrupa'yı bir ânda karıştırır. Ancak biz bunları istemiyoruz. Ne var ki televizyon yayınına televizyon yayınıyla mukabele edebiliriz. Değil mi ki Danimarka hükümeti "hukuk" diyor. O halde bu da milletlerarası hukukun tanıdığı caydırıcı bir silah. Gerektiğinde kullanılır.
.
Rüzgâr eken fırtına biçer
5 Nisan 2006 01:00
Kürt'le Kürtçü'yü ayırıyoruz. Bu ülkenin değerlerine bağlı Kürt vatandaşlarımız, diğer vatandaşlarımız kadar kıymetlidir. Kürtçü ise bölücünün adı. PKK'nın talimatlarıyla hareket eden Kürtçüler, işi iyice azıttılar. PKK'ya en evvel Kürt menşeli vatandaşlarımızın dikkat etmesi gerekir. Çeyiz almak için çarşıya çıkmış iki genç kızın kundaklanan otobüsün altında can vermeleri milyonları ağlattı. PKK dış merkezler tarafından el bombası olarak kullanılıyor. Yeni Amerikan muhafazakârlarının yönetimindeki The Washington Post ismindeki gazete Diyarbakır olaylarına müdahale eden Türk ordusu için "federal kuvvetler" diyor. Bunun yazıldığı gün İngiltere'nin tarafsızlık iddiasındaki haber kuruluşu BBC Diyarbakır için "bölgesel başkent" tabirini kullanıyor. Bunlar olurken Liseler giderek artan bir şiddetle kanlar içinde kalmakta. Artık her gün birkaç lisede bıçaklama vak'ası görülmekte. İstanbul'da kısa zamanda 60 civarında otobüs yandı. Şimdi otobüslere sivil polis konması gündemde. Daha bu haberlerin mürekkebi kurumadan Avrupa'da, Türk şirketlerine bombalar atıldığına dair haberler gelmeye başladı. Allah hayr etsin. Vaziyet tedirginlik vermekte. Enflasyonun düştüğü nokta sevindirici. Bütçe sevindirici. Kalkınma hızı sevindirici. Ama asayiş ters yönde seyretmekte. Ana muhalefet partisi, terör ve bölücü faaliyetlerin İmralı'dan yönetildiğini söylüyor. Nasıl yönetildiğini de mutlaka açıklamalı. Anlaşılması mümkün değil. Bir adada Türk güvenlik güçlerinin denetimindeki biri nasıl olur da memleketi parçalayacak işlerin içinde yer alır? Bunun izaha kavuşturulması gerekir. Keza istihbarat birimlerimiz ne yapıyor, neden olaylar patlak vermeden bilgi alınamıyor? Devlete açılmış bir savaş var. Bazı yerlerde devlet dairelerine Türk bayrağının asılamadığı iddia edilmekte. Geniş Kürt kitlesinin tamamının PKK tarafında yer aldığı söylenemez. Ancak gerek sevdirerek ve gerekse korkutarak çok mevziler kazandığı da saklanamaz. Bir ideal çocuklara kadar inmişse beylik laflarla hafife alınamaz. İran elçisinin Kürtçülük mevzuunda Türkiye, İran, Suriye işbirliğine dair söyledikleri tamamen doğrudur. Ne hazindir ki... Dedelerimiz 85 sene evvel, hatta 80 sene evvel, Musul'un, Kerkük'ün, Selanik'in, Batum'un vs. vs. kopmasına dair derin üzüntüler yaşıyorlardı. Şimdi aynı üzüntüler tekrar ediyor. Tezgâh aynı tezgâh, oyun aynı oyun. Aktörler aynı aktörler. Buna rağmen iki sorumuz daha var. Didim'de İngilizlerin dikkat çekecek kadar gayri menkul almaları dahi insanı huysuzlaştırıyor. Acaba terörü körükleyen başka sebepler mi var, AB'ye giden yolu kapamak için mi terör ateşlendi? Kim tarafından? Bizatihi Avrupa dahi olabilir. Diğer soruya gelince. Bu çok ilginç. Acaba, başbakan Tayyip Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkmasını önlemek, için mi bunlar yapılıyor? Herhalde yazıda dile getirilen fikirler bir bütün. Her birinin belli payı var. Sonuçta Türkiye kaybediyor. Gelecek zamanlarımız kaybediyor. En çok kaybedenlerse Kürtçüler olur. Rüzgâr ekmekteler.
.
Alparslan Türkeş
6 Nisan 2006 01:00
Alparslan Türkeş, bizim hayatla tanıştığımız dönemlerin efsane ismidir. Hemen şunu kaydedelim. Bugünkü nesillerin ve elbette gelecek nesillerin üzerinde hakkı olanlardan. Merhum Türkeş'in destani mücadelesi olmasaydı çok muhtemeldir ki Türkiye komünist pençeye düşerdi, o olmasa bölünebilirdi. Yirminci asır emperyalist emellerinin Türkiye'nin önüne getirdiği bu iki tehlikenin defedilmesinde Başbuğ Türkeş ve ona kesin itaat içindeki ülkücü gençliğin karşılıksız fedakârlıklarının payı büyüktür. Bu uğurda az şehid verilmedi. Bir dâvâ, çile ve mücadele adamıydı. Ne '40'lı yıllarda tabutluklara atılıp işkence yapılması, ne '60'lı yıllarda memleketten sürgün edilmesi, ne '80'li yıllardaki hapis Başbuğ Türkeş'i yıldırabilmiştir. Alparslan Türkeş, Rauf Denktaş ve Haydar Aliyev adlı dev lidelerin küçücük topraklardan çıkmış olması başlı başına bir araştırma mevzuudur. İlk ikisi Kıbrıslı, sonuncusu Nahcivanlı. Merhumla 1968 yılında tanıştık. İlk el sıkışmamız Adana'daki Pehlivan Palas Oteli'nin balkonunda oldu. Son görüşmemizse Aşkâbâd'dan İstanbul'a uçan tayyaredeydi. Bir kişi, uçağın merdivenlerine yürürken kolumuzdan tuttu. Kanlı gibi yalvarıyordu. Bir Türk işçisi bir iftira sonucu idama mahkum olmuş, bunu yazarak Türk kamuoyunu harekete geçirip idamı önlememizi rica etti. Mesele uzundu fakat adamcağız onu saniyelere sığdırdı. Uçağa binince önde Türkeş'in oturduğunu gördük. Hemen gidip hal hatır sorduktan sonra bu meseleyi naklettik. Özel kalemine not ettirdi. Biz de gelince yazdık. Aradan bir zaman geçmişti. Bir vatandaşın aradığını söylediler. O idama mahkum gencin babasıymış, Türkmenistan'da hapis yatan oğlu kurtulmuş, teşekkür ediyordu. Belli ki Türkeş merhum, meseleyi Sefer Murad Türkmenbaşı'na intikal ettirmişti. Türkistan'da çok seviliyordu. Bu cümle bugün için ne kadar sıradan. Halbuki '80'li yıllara kadar "Türkistan" diyene Türkçü, ırkçı, kafatasçı damgası vuruluyordu. Bir insanı dünyada da ahirette de en ziyade memnun eden kendisi olsa da olmasa da fikrinin iktidar olmasıdır. Alparslan Türkeş'in bir ömür boyu bin türlü meşakkate katlanarak müdafaa ettiği ve mücadelesini verdiği fikirler büyük ekseriyeti ile devlete, millete ve iktidarlara mal olmuştur. Lider olmak, rehber olmak, yol gösterici olmak budur. Siz yeter ki bütün iyi niyetinizle halis fikirlere sahip olun. Cenab-ı Hak, hiç ihtimal vermediğiniz bir zamanda fırsatlar yaratır... Ne gibi? Alparslan Türke'in yaşadığı gibi... '60'lı yılların başındayız. 27 Mayıs darbecileri Türkeş ve 13 arkadaşını saf dışı etmişlerdir. 14'lerden Türkeş ateşemiliter olarak Hindistan sefaretimizde görevlendirilmiştir. Resmen sürgündür. Hareketin fikir öncülerinden Dündar Taşer ise bir zaman sonra şüpheli bir trafik kazasında hayatını kaybedecektir. Türkeş, birkaç sene sonra yurda gelince CKMP ismindeki partiye girdi. O günlerde CKMP'ye genel başkan seçilecektir. Türkeş de adaydır. Ne var ki kendi ifadesiyle ancak bir-iki oy alabileceğini tahmin etmektedir. O günlerde bir gece saat tam gece yarısı iken evinin zili çalar. Kapıyı Türkeş Bey açar, karşısında selam veren bir subay vardır. Cemal Gürsel, yaverini yollamış Türkeş'i Köşk'e çağırmaktadır. Halbuki konuşmuyorlar. Hatta şu kadarını da söyleyelim. O günlerde halk arasında bir iddia vardı. Gürsel'in âniden bastona mahkum olması Türkeş'le kavgalarına bağlanıyordu. Alparslan Beyin merhum eşi, ne olduğunu merak eder, Başbuğ kısaca izah eder, eşi "gitme" der. Alparsalan Türkeş, "hayır der, gideceğim, o şu ân devletimin başıdır, çağırıyor gitmem lazım." Kısa bir süre sonra Köşk'tedir. Gürsel'in elini öper. Otururlar. Kısa bir hal hatırdan sonra Gürsel sorar "CKMP'de liderliğe aday olmuşsun?" Türkeş "evet" der, "lakin ümidim yok, ancak bir-iki rey alabilirim". İşte tarihin kırılma noktası bu ândır. Gürsel, cebinden bir kâğıt çıkartır ve Türkeş'e uzatır "yarın kongrede bu kâğıdı okuyacak ve sonunda şunu söyleyeceksin 'seçilmesem dahi CKMP'de bir nefer olarak çalışacağıma söz veriyorum". Ertesi gün kürsüde metni aynen okur ve sözlerinin sonunda denilen cümleyi aynen haykırır. Seçim biter, sandıklar açılır. Alparslan Türkeş genel başkandır. İlk MHP tohumu siyasi toprağa düşmüştür. İlk seçimlerde de Adana milletvekili olur. Türkeş bir dâvâ adamı olduğu kadar bir gönül adamıydı da. Merhum Ahmet Kabaklı, DYP'den milletvekili olmuştu. Başkası olsa dostuna kırılırdı. Türkeş, Hoca'yla birlikte seçmen önüne çıkıp ona oy vermelerini rica etmişti. Bundan dolayı Türkeş'ti. Keza Süleyman Demirel'le araları iyiydi. Türkiye gazetesinin sahibi Enver Ören'le çok samimi dostlukları vardı. Bir vesika daha nakledelim... Güneydoğu yine kaynıyordu. Bir toy gazeteci Türkeş'e mikrofonu uzatırken "efendim Türkiye mozaiği" diye söze başlamış fakat Başbuğ kükreyerek lafını kesmişti "ne mozaiği lan?!!!" Bu kelime Tayyip Erdoğan'dan evvel Türkeş tarafından siyasi literatüre sokulmuştur. Tek başına yola çıktı. Bugün milyonlarca seveni var. İnsan lider olmaz lider doğar. Nur içinde yatsın...
.
Mektup, ilk adım
7 Nisan 2006 01:00
Bir mektuptan söz ediliyor, Avrupa Birliği'nin sol kanadından 50 parlamenter başbakan Tayyip Erdoğan'a mektup yollamışlar. Dedikleri, hatırlattıkları, yaptıkları, yapmadıkları, yapacakları ve örtülü tehditleri var. İlginç olan bir devletin başbakanına yazılan mektubun onun eline geçmeden basına sızdırılması. "Güneydoğu meselesi şiddetle çözülemez" diyorlar. Aksi iddiada olan yok ki. Söz doğru, tek taraflı ifade edilmesi yanlış. Bölücü terör örgütü kınanmıyor. Kınanan Türk güvenlik güçleri. Sanki polis ve asker durup duruken bir yerlere müdahale etmekte. Ülkesinin bütünlüğünü muhafaza eden milli güçler ne zamandan beri kınanmakta, şiddet sebebi sayılmakta? "Dostluk grubu" da denen bu parlamenterler, mektupta AB'nin müzakere tarihi vermesi için Türkiye'ye destek olduklarını da kaydetmekteler. Şimdi ise farklı bir anlayıştalar. Böylelerine Türkçe'de "kaşıkla verip sapıyla göz çıkartmak" denir. Gelişmelerden endişe duyduklarını dile getirmekteler. Acaba endişeleri kim adına? Orası meçhul. Sabit olansa AB Komisyonu ve AB Konseyinin kararına atıfta bulunmaları. Bu kuruluşlar şunu demişlerdi "ciddi insan hakları ihlali yapılırsa müzakereler askıya alınır". Daha yazdığımızın mürekkebi kurumadı. Sizlerle bir endişemizi paylaşmıştık, "hadiselerin arkasında AB olabilir." Sanki bizi haklı çıkartıyorlar. Veya Mesut Yılmaz haklı çıkmakta. Ne demişti bu eski başbabakan "AB'ye giden yol, Diyarbakır'dan geçer". Mezkür mektubun bir suretini Avrupa parlamentosyla ilgili kuruluşlara da yollamışlar. 50 Parlamenter az değil. Üstelik bunların tarih tesbit etme sürecinde yanımızda yer aldıkları da düşünülürse işin mahiyeti daha da tatsızlaşır. Bu şu demektir. Tarihi bugün almaya kalksaydık muvaffak olamayacaktık. Halbuki mektubu kaleme aldıkları gün dahi 5 askerimiz şehid oluyordu. Acaba dışişlerimiz hakkıyla kulis yapamıyor, Avrupa kamuoyunu hazırlayamıyor mu? Tek suçlu muhataplarımız mı? Belki de bu parlamenterler kendilerine anlatıldığı gibi, gösterildiği gibi düşünmekteler. Hadise vahimdir. Türkiye'nin tam da "işsizlik hariç, çok problemi çözdüm" diye sevindiği bir vakitte patlak verdi. Dün dost olanlar bile bugün imayla "ya durun veya müzkereleri durdururuz" tehdidini savurabilmekteler. Yine bir kaç gün evvel bir tahminimiz olmuştu. Kuzey Irak'ta yaptıkları gibi bize de belli hava sahasından öteye uçma yasağı getirme ihtimalini de düşünmemiz gerektiğini yazmıştık. Brüksel'de oturup viskilerini yudumlarken Türkiye'ye dair ahkâm kesmekteler. Yolumuza devam edeceğiz. Bir taraftan güvenlik güçleri mücadele edecek. Ancak aynı şekilde ekonomik, sosyal ve ticari tedbirler de alınacak. Öteki parçalarımız da zamanında bu şekilde koparılmıştı. Tarihin tekerrür etmemesi için çok akıllı hareket etmeli
.
Çare
10 Nisan 2006 01:00
Ne hazin bir manzaradır ya Rabbi? Mevlid sesleriyle ağıt çığlıkları birbirine karışmakta. Kâinatın Efendisi'nin mevlidini, doğum gününü idrak etmekteyiz. Onun doğum günü sevincini 7 kıt'a 4 iklimdeki 1.5 milyar Müslüman, bütün kalbiyle idrak etmekte. Sevinç, hem İstanbul'da yaşanıyor hem Taşkent'te hem Urumçi'de hem Jakarta'da hem Kahire'de hem Medine'de hem Süleymaniye'de. Sevinci, O'nun sevincini, son Resulün, insanlığın kurtarıcısının dünyayı teşrif buyurmalarının, karanlığı aydınlığa çevirmelerinin saadetini hem Türk yaşıyor, hem Endonezyalı, hem Malezyalı, hem Arap, hem Afrikalı, hem Kürt yaşıyor. O'nun asırlar asrı beklenen müjdesini alma bahtiyarlığını hem beyaz ırk yaşıyor, hem kara ırk. Onun, fahri kâinatın, evrenin övünme vesilesinin tükenmiş dünyayı ayağa kaldırma coşkunluğunu, kurtarıcı vahyi alma haberini hem Türkçe konuşan yaşıyor hem Arapça konuşan yaşıyor hem Kürtçe konuşan yaşıyor hem Uzak Asya dilleri yaşıyor hem Arnavut hem Boşnak yaşıyor. O, iklimler üstü, ırklar üstü, renkler üstü, diller üstü. İşte bunlar. Bu uçsuz-bucaksız coğrafyanın türlü renk, dil ve ırktaki mensupları, Türkler, Araplar, Kürtler, Zenciler, Endonezyalılar, Boşnaklar ve ötekiler .Hepsi. Bunlar, aslında aynı ismi taşıyorlar, aynı değerlere inanıyorlar. Hepsi Hazreti Peygamberin ümmeti, müşterek adları bu. Hepsi aynı Allah'a, aynı Peygambere, aynı âmentüye îmân etmekteler. Bütün bunlar, bu kavimler, bu renk ve dillerdeki insanlar, 1000 yıl boyunca mübarek Türk milletinin önderliğinde İslam'ın yüce sancağını dalgalandırdılar. Şimdi ise ne hazindir ki mevlid sesiyle ağıt çığlıkları birbirine karışmakta. Kardeş kardeşi vuruyor. Kürt Türk'ü, Kürt Arab'ı, Türk Kürt'ü vuruyor. Halbuki bunlar, aynı gecede, aynı zamanda, farklı mekânlarda aynı sevinci yaşadılar. Herkes, Arnavut da Boşnak da Türk de Çerkez de Kürt de Pakistanlı da Uzak Asyalı da Arap da Zenci de.Tiran, Bosna Sarayı, Gümilcine, Bahçesaray, İstanbul, Bursa, Ankara, Harput, Nahcıvan, Buhara, Kazan, İslamâbâd, Serhend, Ürgenç, Jakarta, Mekke, Medine, Kudüs, Şam, Cezayir, Endülüs, Hartum hep aynı sevinci yaşadılar. Telefonlar, aynı duyguları nakletti. Sevinç birdi, gözyaşı tekti. Niyetler aynıydı. Dualar müşterekti. Açılan eller, yalvaran diller, ümmeti Muhammed'in kurtuluş, selamet, dirlik ve düzeni için yüce Allah'a, Allahü teâlâya dua ediyordu. Öyleyse nasıl olur da bu dinin sancağını 1000 yıl dalgalandıran bir milletin, subayına askerine kurşun sıkılır? Onların canına kast edilir? Bunu yapanlar bizden değildir. Bu gerçeği, işte o doğum sevincini yaşadığımız Sevgili Peygamberimiz -sallallahü teâlâ aleyhi ve selem- haber veriyorlar. Bu bozguncuları, bölücüleri fitne çıkartanları bizzat Allah'ın Resulü reddetmekte. Bu oyun yeni değil. Bu ümmeti, İslamiyet'i, Resulullah'ın aziz ismini yeryüzünden silmek Türk Ordusunu, onu bağrından çıkartan Türk milletini yok etmekle mümkündür. Onun için aynı düşman güçler, dün içimizden bazı ahmakların eline silah vererek onları dağlara saldılar, bizi arkadan vurdurdular. Bugün aynı oyun, Kürtler üzerinden oynanıyor. Oysa gören göz gerek. Dün eline silah alıp Osmanlı Türk devletine isyan edenler, ne Arnavut, ne Arap, ne diğerleri tam müstakil. Kaç tanesi kukla değil? Kürt'le Türk, Türk'le Arap, Arap'la Kürt, Türk'le Boşnak, ne varsa, kim mevcutsa hepsi eşit kardeşler. Kardeş kardeşi öldürür mü? Bu haram değil mi? Bunu yapmak caiz mi? Bu hakîkati Kürtlere anlatmalıyız. Ümmetçilik hayal olabilir. Ümmet şuurundan haberdar olarak bundan faydalanmaksa realist davranıştır. Ortak yan, ortak yön yalnızca budur. Bizi birleştiren, buluşturan, kavuşturan tek unsur aynı Peygamber muhabbetinde kucaklaşmaktır. Her şey bitmeden. Bu muhabbeti, bu şuuru reddeden Kürtçülerin Marksizme dayalı dinsiz anlayışı milyonlarca Kürt kardeşimize nüfuz etmeden uyanmalı ve iş işten tamamen geçmeden bu kurtarıcı ipe sarılmalıyız. Mevlid sesiyle ağıt çığlığının birbirine karışması çelişkidir. Bu zıtlığı görmeliyiz. Türk de görsün Kürt de görsün. Ortak kıymet hazreti peygamberdir, Sevgili Peygamberimizdir, onun sevgisidir, buyurduklarıdır, sallallahü aleyhi ve sellem...
.
Tayyip Erdoğan'ın alması gereken tavır
11 Nisan 2006 01:00
Terörle Mücadele Kanunu, Bakanlar Kurulu'nda imzaya açıldı. Bir sonraki adım, tasarının meclise sevki. Sürecin çabuklaşması gerekir. Bölücü terör, beklenmedik bir ânda vurmaya başladı. Terör, gayri nizami harptir, ne zaman, nerede kime saldıracağı belli olmaz. Terörün arkasında kimlerin olduğu da hemen kestirilemeyebilir. Bazen kestirilir fakat telaffuz edilemez. Terör, depremden beter illettir. Biri, bir kere ocak yıkar. Diğeri her gün yıkar. Daha evvel PKK teröründe 30 bin vatandaşımız kaybettik. Marmara zelzelesinde ise 40 bin kaybımız oldu. Marmara'nın yaraları sarıldı. Artık 17 Ağustos 1999 üzüntü verici tarihi bir hadise olarak hafızlarda yer alıyor. Terör öyle değil. O tekrar hortladı. Terörist, Türkiye düşmanları tarafından tetikçi olarak kullanılıyor. Şayet 2001 krizi devam ediyor olsaydı terör yeniden baş kaldırmazdı. Ekonomik krizdeki bir Türkiye her bakımdan zorda olurdu. Ne zaman ki kalkınma başladı, Türkiye dünyada konuşulur oldu terör, gemi, yeniden azıya aldı. Subaylar, erler, ölüyor, hakimlere suikast düzenleniyor, helikopterler düşüyor, otobüsler yakılıyor.. Bölücü terörün bu defa içerden ve dışardan aldığı destek görmezden gelinemez. Bir kısım bölge belediyeleri üzerlerine düşeni yapmıyorlar. Kuzey Irak'ta muhtar bir Kürt devletinin kurulması terörü cesaretlendirmiştir. Bu sebeple terörle mücadele kanunu âcilen çıkmalıdır. Terörle mücadele kanunu çıkmalı ve Terörle Mücadele Yüksek Kurulu tam anlamıyla çalışmalıdır. İtiraf etmeli ki son eylemler başlayıp da vaziyetin kötülüğü ortaya çıkana kadar TMYK diye bir kuruldan haberimiz yoktu. Bugün dahi kamuoyu ne olduğunu bilmiyor. Şimdiye kadar sesinin hiç çıkmamış olmasını ne izah etmeli? Bu kurul kimlerden meydana gelmekte, hangi usullerle terörle mücadele etmektedir? O halde kanun çıkmalı ve bu kurul layıkıyla devreye girmelidir. Başbakan sayın Erdoğan, hiç yılmadan terörün üstüne gitmelidir. Söyleyeceği söz şu olmalı "ya terör beni bitirecek veya ben teörü bitireceğim". Bu ifade ecdadımızın "ya devlet başa, ya kuzgun leşe!" Düsturunun bir başka deyişidir. Ne yazık ki ülkemizi tehlikenin eşiğine getirdiler. Tabiî acı hakikatler de unutulamaz. Hükümet, devlet çarkını çeviren kuvvetin adıdır. Her şeyden hükümet, dolayısıyla en evvel başbakan sorumlu. Ne var ki devlet aşırıya kaçmış kuvvetler ayrılığıyla sakatlanmaktadır. Terörün bir felaket rüğzgârı gibi estiği şu günlerde dahi bir kısım yargı unsurları, bir kısım yüksek öğretim kurumları vs. hükümetle kavga etmekteler. O yetmezmiş gibi ana muhalefet de işi mübalağa hudutlarına vardırmakta. Halbuki her şeye muhalefet muhalefet değildir. Hayati mevzularda muhalefet değil, iş birliği olur. Varılan gerçek o ki... Enflasyonu bitirmek, paradan sıfır atmak, kalkınmayı ateşlemek gibi çok önemli hamleler yetmiyor. Şayet terör bitirilmezse bunlar da terörle beraber hortlayabilir. Şimdi Başbakan Tayyip Erdoğan'ın hedefinde terör vardır. Son Türk yurduna baykuşlar tünemek istiyor. Arkalarında başkaları yer almakta. Onun için "ya devlet başa ya kuzgun leşe!" düsturundan vazgeçemeyiz. Onun için Tayyip Beyin rüyalarında bile "ya terör beni bitirecek, ya ben terörü bitireceğim" diye sayıklaması lazım. Tek şık ve tek şart var o da ikincisi..
.
İstanbul'a yakışır
12 Nisan 2006 01:00
Herkesin bir dünya markası var, bazılarının gazlı içecek, bazılarının beyaz eşya. Bizim dünya markamız İstanbul. İstanbul, bir zamandır 2010 Avrupa Kültür Başkenti yarışındaydı. Üstüne teke tek gelemedikleri için 1 ay evvel son dakikada Kiev'i karşımıza çıkardılar. Emsalsiz şehrimizden emin olsak bile yine de yüreğimiz ağzımıza gelmedi değil. Neyse ki dün muştulandık, İstanbul, Ukrayna'nın başşehrini arakada bırakarak ipi göğüsledi. Bu hoş fikir, 1985 yılında sinema sanatçısı Melina Merküri ismindeki Yunan kültür bakanının eseri. Fikir önce "çevrim içi" çalıştı. 15 yıl boyunca sadece AB üyesi ülkeler arasında seçim yapıldı. Bu cümleden olarak da Atina, Selanik, Brüksel, Floransa gibi yerler, Avrupa'ya başkent oldular. 2000'den sonra "çevrim dışı"na çıkıldı. Sebep yeni bir bin yıla girmekti. Hatırlarsınız "milenyum" diye bir yalanla gözler boyanmıştı. Hıristiyani bu terminoloji ile insanlığa sahte cennetler vaad edildi, ama sonu sukut-u hayal oldu. Dünya, deniliğine devam etti. Milenyumla beraber Avrupa Birliği dışı devletlerden de şehirler yarışa girmeye hak kazandı. İstanbul işte bu fırsatı değerlendirdi. Açıklanan haber, kasım ayında resmiyet kazanacak. Olimpiyatları İstanbul'a alamadık. 'Formula'yı ise aldık. Şimdi de İstanbul yeniden "başkent". Zaten son 25 yıldır, İstanbul fiilen yazlık başkent. Son 25 yıldır İstanbul'a haylice emek verilmekte. Bu 25 yıl içinde gelen belediyelerden biri hariç diğerleri çok güzel hizmetler yaptılar. Şimdi herkes vicdanının sesini dinleyerek konuşsun. Evet, yol inşaatlarıyla sıkıntı çekilmekte, ne var ki sabrın sonu selamet değil mi? Bu bir. İkincisi, İstanbul'un tamamı Emirgân'a döndü. Biz eskiden lale mevsimi gelince bu nazenin çiçeği görmek için Emirgân Korusu'na giderdik. Halbuki 2006 Nisanında Fatih ana merkez ilçe hariç, Fatih ve Yavuz Selim Camilerinin çevresi ne yazık ki iltifat ve ilgi görmüyor, İstanbul'un hemen her caddesinde üstelik de siyah lale dahil her çeşit lale kilometrelerce uzamakta. Tekrarlayalım, İstanbul dünya markamızdır, medarı iftiharımızdır. Ne yapılsa az. Büyükşehir çalışıyor. Buna şahidiz. Daha da çalışması lazım. Dediğimiz gibi tarihî yarım adanın tam ortası ihmal edilmiş durumda. Ancak tek başına belediyenin çalışması yetmez. İstanbul'un asayiş problemi çok ciddi hallerde. Asayişsizliğin her çeşidi yaşanıyor. Emniyet çalışmıyor mu? Hem de fevkalade çalışmakta. İstanbul en fazla göç alan şehir. Artık su, elektrik, temizlik, ısınma derdi yok. Diğerleri ise mimariden, zehirli atıklardan, asayişe kadar devam ediyor. Bunlar, İstanbul'u yöneten bütün birimlerle İstanbullunun el ele vermesiyle yenilebilir. 2010'a 3.5 yıl var. Şehrimize dair yapılması gerekenler bir kat daha artmıştır. Bırakınız kasım ayını, şu haberden sonra dahi turist sayısında artış olabilir, İstanbul bu yaz misafir patlaması yaşayabilir. Avrupa Kültür Başkenti, huzur diyarı, asude bir yer, İstanbul, ismine, tarihine ve yeni unvanına layık olmalı, dünkü o rüya şehir yeniden doğmalı, rüya hakikat olmalı. Şair Nedim Efendi bir kere daha haklı çıktı.
.
Böyle meşru müdafaa olmaz!
19 Nisan 2006 01:00
İsrail'de intihar saldırısı oldu, Hamas, bunu meşru müdafaa saydı. Elbette yanlış yaptı. Her ne maksatla olursa olsun hiçbir intihar saldırısını kabul etmek mümkün değildir. Kabul etmeyen biz değiliz. Bizatihi dinimiz intiharı haram saymıştır, haram ve büyük günah. Ütüne üstlük bir de müntehir olarak çocuk yaşta biri kullanılıyor. O kadarla da kalmayıp siviller hedef seçiliyor. Niçin? İsrail hapishanelerindeki mahkumlarla dayanışma için. Külliyen yanlış. Zamanlama da yanlış. Nerden nasıl bakarsanız bakınız böyle bir mücadele usulünü tasvip etmek mümkün değildir. Dünya, seçim kazanmış bir teşkilata, partileşme yolunda yavaş yavaş sempatiyle bakılıyordu. İsrail'le destekçilerinin karşı çıkmalarına "fakat onlar da son derecede olgun bir seçim kazandılar" diye itiraz edilmekteydi. Böyle bir dönemde bu yapılır mı? Öyle bir zaman ki tahsisatları kesilmiş, memur maaşları ödenemiyor, kendi polisleri, kendi resmi binalarını işgal etmekte. Tam bu sırada dünyanın nefreti davet ediliyor. Hamas, süratle kararını vermelidir. Ya silahlı milis gücü olarak kalacak veya partileşecekler. Türkiye, Türk hükümeti, onlar için ağır bir risk aldı. Çok da kötü tenkidlere maruz kaldı. Hiç olmazsa Ankara'yı düşünmeleri lazımdı. Mücadele bu noktaya gelmişken akıl kârı olan İsrail'i barışa zorlamaktı. Bunu yapacaklarına İsrail'in eline koz verdiler. Korkarız ki bu zararlı yolda devam edeceklerdir. Ederlerse çok yazık olur. Nitekim akılsızca bir saldırıda 10 İsrailli öldürüldü. Peki İsrail dehşet saçan silahlarla kaç Filistinliyi öldürür? Lider, arkasındakileri pırasa gibi doğratan adam değildir. Lider, aynı zamanda kendine güvenenlerin hayatlarını korumakla mükelleftir. Acaba diyoruz Halid Meşal, Şam'da sürgünde olduğu için mi bunlar meydana geliyor? Sürgündeki bir lider, ne kadar da olsa teşkilatına firesiz şekilde hakim olamaz. Bir de şu var. Ömürleri silahla, ölmekle öldürmekle geçmiş insanları, bir ânda demokratik davranışlar içinde görmek hayatı tanımamak olur. Netice itibariyle bu insanlar, memleketleri işgal altındaki mağdurlar. Mazlum ve mağdur çabuk kanar. Onlar, akıllarından çok hisleriyle hareket ederler. Bu sebeple dünyanın İsrail'i ölçüsüz hareketlerden alıkoyması lazım gelir. Vaziyet onu gösteriyor ki esas itibariyle her iki taraf da İsrail de Filistin de Ankara'ya muhtaç. Bölgede barışı tesis edecek merkez Ankara'dır. Çelişki gibi görünse de şu gün Hamas'a kaşlarını çatıp "oldu mu ya?" deme hakkına sahip olan sadece Türkiye. Hatta belki Hamas yönetim kadrosunu asıl şimdi çağırmak lazım. Tabiî buna kimse cesaret edemez. Fakat, devlet olma, hükümet etme siyaset yapma derslerine ihtiyaçları var. Trafiğe çıkmış acemi sürücünün nereye dalacağı belli olmaz.
.
Özgürlükle başıboşluk karıştırılmasın
20 Nisan 2006 01:00
1789 Fransız İhtilali'nin 3 kavramı vardır, adalet, eşitlik ve özgürlük. Bu kelimeler, İttihad ve Terakki sevk ve idaresindeki II. Meşrutiyet "rejimi"nde Osmanlı Türkçesi'ne adalet, müsavat ve hürriyet olarak girer. Devrin paralarının ön yüzünde Sultan Reşad'ın tuğrayı hümayunu arka yüzünde ise çepeçevre bu 3 azizleştirilmiş kelime vardır. Bunlar, aslında daha sonraki yılların 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül darbe ve muhtıralarındaki meşhur tekerlemeden farksızdır. Asker darbe yapar, dünyaya ilân edilen ilk açıklama şu olurdu: -NATO'ya, Cento'ya bağlıyız. Kelimeler, sloganlar ve tekerlemeler arasında 1.5 asır doldurduk. Adalet, müsavat ve hürriyet sözlerini daha sonra herkese göre demokrasi, herkese göre hürriyet, herkese göre Abdülhamid, herkese göre Kemalizm, herkese göre Atatürk, herkese göre Osmanlı, herkese göre Adnan Menderes, herkese göre Turgut Özal, herkese göre Türk, herkese göre İslamiyet aldı. Böylece kafalar karıştı. Böylece suiistimal kapıları açıldı. Halbuki doğru tektir. Terörle mücadele kanunu çıkıyor. Bu kanun, Türkiye için bir zaruret. Ancak, hükümet cephesi belli bir kaygı içinde. Değişik hükümet mensupları teminat üstüne teminat vermekteler. "Adalet ve emniyet" şartlarından taviz verilmeyecek". Veya "özgürlüklerden" vazgeçilmeyecek gibi. Bu şerhlere lüzum var mı? Demek ki var. Zira dışardan ve içerden muhtemel baskılar gelecek. O baskılar tahmin edildiği için peşinen tatminkâr izahlar yapılmakta. Ne var ki iktidarlar bazen oy kaybetme uğruna bazı icraatları yapmak zorundadırlar. Onların bazı icraatları bütün zamanlar içindir. Geçen hafta bir toplantıdaydık. Yayıncılık tartışılmakta. Dediklerinin özeti şu. Bırakın biz hiçbir kayıt olmadan yazalım, çizelim, konuşalım. Acaba bu doğru mu? Adalet, hürriyet, eşitlik, demokrasi şu-bu... tamam da. Ya diğer değerler? Hayvanlar âleminde bile disiplinler var. Dünyanın herhangi bir yerinde ne kadar hürriyet olursa olsun haneye tecavüz hürriyeti var mıdır, ırza geçme hürriyeti var mıdır? Öyleyse neden vatan bölme, aile yıkma, ahlak bozma hürriyeti olsun? Adı üzerinde. Terör, bir felaket. Normal şartlarda her türlü sabrı göstermiş, ama netice alamamışsın. O zaman anladığı dilden konuşacaksın. Hayır, hayır, iddia asılsız, batıda alabildiğine hürriyet yok. Hiçbir ülkede başıboşluğa müsaade edilmez. Başıboşluğu önce toplum frenler, sonra kanun ve mahkemeler. Dikta, baskı, zulüm ne kadar kötüyse başıboşluk da o kadar kötü ve zararlı. Onun için vazgeçilmez değerler vardır. Bu değerleri korumak için pek tabii hürriyetler kısıtlanır. İnsanlar gibi cemiyetlerin de nefsi müdafaa hakkı vardır.
.
Osmanlı Toplumunda Birlikte Yaşama Sanatı
21 Nisan 2006 01:00
Erciyes Üniversitesi'nin "Osmanlı Toplumunda Birlikte Yaşama Sanatı" ismiyle milletlerarası bir sempozyum tertiplediğini Nevşehir'in sevilen belediye başkanı Hasan Ünver dostumuzun nazik davetiyle haberdar olduk. Nevşehir, Kayseri, Kırşehir, Tokat, Yozgat, Çankırı... Ve ötekiler, öteki güzel şehirler. Bu şehirler, bu seyahatimizde bize şunu öğretti. Onlar, orta direk, Anadolu'yu ayakta tutan güç. Anadolu'nun mülk bekçileri. Toplantıda kime memleketini sorsak bu çevrelerden birinden çıktı. Karlı Erciyes dağına nâzır Kayseri'de yapılan sempozyuma alâka çok büyük. Tertip komitesi, meseleyle uzaktan yakından irtibatı olan her şahıs ve kurumu çağırmış. Ermeni örneğinden hareketle dünkü hayatımızda birlikte yaşama sanatının şartları araştırılıyor. Bir kere isim harika. Birlikte yaşama kabiliyetine kim "sanat" demişse ağzına sağlık. Toplantıya Nehru Üniversitesi'nden Trakya Üniversitesi'ne Ermeni Patrikliği'den yazarlara, araştırmacılara kadar iştirak var. Fakat İstanbul'un fildişi surlar arkasındaki üniversitelerinden kimse yok. Program dosyasının kapağındaki bir küçük cümle aslında her şeyi ortaya koyuyor. Cümle II. Sultan Mahmud'a ait. Padişah diyor ki... -Benim teb'amdan Müslümanları camide, Hıristiyanları kilisede, Musevileri havrada görmek isterim. İşte sır bu ana fikirde. Sadece Müslümanlar camiye gidecek, diğerlerine yasak demiyor. Şunları şurada, şunları şurada "görmek isterim" diye bir temennide bulunuyor. Gitmeyenleri astırırım da demiyor. Deseydi kim ne diyebilirdi? Ancak diyemezdi. Zira Osmanlı fıkha bağlılıkla bir hukuk devletiydi. Anadolu bir şeylerin arayışında. Gayrı Müslim teb'ayla dahi birlikte yaşamanın inceliklerini sorgulayarak bugünlere gelmek istiyor. Atalarımız nasıl yapmış? Bu cemiyet, Ermeni, Rum, Bulgar vs ile asırlarca bir arada yaşamışken nasıl olur da bugün din kardeşi Kürt'le arasına husumetler girer? Kim nerde ne hata işledi? Varsın fildişi surlar gerisindekiler havanda su dövsünler. Anadolu, Üniversiteleri, belediyeleri, valilikleriyle gerçeklerin arayışında. Yeniden birlikte yaşama sanatı keşfedildiğinde her güzellik yeniden başlar. Anadolu'da akan kanın durması lazım. Birlikte yaşamanın sanatı yakalanırsa kan durur.
.
Cumhuriyet ve demokrasi artık Türklerin hayat tarzıdır
24 Nisan 2006 01:00
Cumhuriyet devlet, demokrasi hükümet yönetme şekli. Diğer devlet rejimleri hükümdarlık vs. Demokrasinin zıddı ise dikta, oligarşi şu-bu. Tanzimat, demokrasi ve cumhuriyete atılan ilk adımdır. 1876 Anayasası ile kanuni esasi/anayasa, seçim/intihap, milletvekili/meb'us, meclis gibi mefhumlarla tanıştık. İlk demokrasi tecrübemizdi. II. Meşrutiyetle yenilendi, fakat iyi imtihan verilemedi. Demokrasinin olmazsa olmaz şartlarından biri partilerdir. Muhalefetsiz demokrasi olamaz. Daha evvel meşrutiyet rejimiyle cumhuriyetin ilk yıllarında denemeleri olsa da çok partili hayata geçişimiz esas itibariyle 1945'teki 4'lü takrir üzerine Demokrat Parti'nin kurulması ve sonucu hileli 1946 Seçimleriyle olmuştur. Bu hayatı ne yazık ki 10 yılda bir maruz kalınan darbeler inkıtaa/duraklamaya uğrattılar. Türklerde krallık yoktur. Türkler, tarihin derinliklerinden 1922'ye kadar hakan, sultan, bey ve padişah tarafından idare edilmişlerdir. Bu sebeple bizde hakanlık, sultanlık, beylik, padişahlık vardır. 1876'dan 1922'ye anayasal olarak devlet şekli meşruti monarşidir. Daha da açarsak 23 Nisan 1920-28 Ekim 1923 arası da "riyaset"/başkanlık rejimidir. Bu dönemde padişah başta mevcut olsa dahi savaş içindeki devleti fiilen Mustafa Kemal Paşa yönetmiştir. '60 ve '80 darbelerinde cumhuriyet devam etmiş, fakat darbe liderleri seçilene kadar cumhurbaşkanlığı makamı devlet başkanlığıyla yer değiştirmişti. Şimdi ise arada bir başkanlık sistemi tartışılmakta. Bu idare biçiminde cumhuriyet devam etmektedir, buna mukabil cumhurbaşkanı ve başbakanlık sıfat ve görevleri "başkan" adı verilen seçilmiş kişide toplanıyor. Klasik Osmanlı dönemi de yarı başkanlık rejimine benzer. Başbakan/veziriâzam-sadrazam hükümet etmekte ancak devlet otoritesi kayıtsız şartsız olarak padişahtadır. Bunu 1920-1938 döneminde de görürüz. Atatürk Cumhuriyeti getiren lider olarak her şeye hakimdir. Cumhuriyet ve demokrasiye geçişimiz bir gecede görülen zahmetsiz, külfetsiz rüyalarla olmamıştır. Bırakınız II. Mahmud reformlarını, temelleri tâ III. Selim dönemi Senedi İttifak'ına kadar dayanır. Dönemine göre sancılar, buhranlar da yaşanmıştır. Kan dökülür, idamlar olur vs. Son sancı, 28 Şubat "post modern" darbesidir. Sancıları, 17 Aralık 2005'te AB'den müzakere tarihi almamızla son bulmuştur. Türkler, artık hayat tarzı olarak cumhuriyet ve demokrasiyi hazmetmiştir. Aksine ihtimal vermek hatadır. Belki zaman zaman bazı müfrit davranışlar görülebilir. Bunlar her memlekette yaşanıyor. Hatta onları nostaljik olarak bilhassa elde demokratik hayatın uyumlu tarzıyla alakalı gündeme gelen bazı ihtilafları rejim problemi gibi takdim iyi niyet eseri olamaz. Vatandaşın laiklik diye bir meselesi yoktur. Başörtüsü gibi krizler de yerine oturacaktır. Bu gerçeklerden dolayı bundan böyle cumhuriyet ve demokrasi kavramlarında şüphe dönemini arkada bırakmalıyız. Bundan böyle yapmamız gereken şudur. Dün batıdan alelacele ve olduğu gibi aldığımız bazı kanun ve müesseseleri yerlileştirmek. Türkiye Cumhuriyeti, Türklerin o muhteşem "devlet-i ebed müddet" fikrinin münakaşasız devamıdır. Yüce Allah, kimseyi devletsiz bırakmasın. Osmanlı devleti, tıpkı Selçuklu devleti gibi tarih önünde vazifesini yapıp çekilirken bu millet, en kötü şartlarda dahi 7'den 70'e bütün fertleriyle TBMM ve onun reisinin önderliğinde yeni devletini kurmuştur. Şimdi yapılacak olan bakışları ufka çevirmektir. Ufukta 2023 yazılı. Cumhuriyetin 100. yılı altın çağımızın başlangıcı olmalıdır. Bu sebeple yersiz ve anlamsız tartışmalarla dikkatlerimizi dağıtmayalım. 100. yıla şahlanarak girmemizi engellemek için bölücü fitne besleniyor. Buna karşı herkesin uyanık olması gerekir. Birbirimize güvenmeli ve birbirmizi sevmeliyiz. Başka yol var mı? Kendimizden ibaret değiliz ki. 300 milyonluk Türk ve 1.5 milyarlık İslam âlemi bize bakmakta. Tarihî misyonlar yüklenebiliriz. Büyük iş yapmak, büyük düşünmekle mümkün.
.
Bir başka açıdan Rice
25 Nisan 2006 01:00
Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Ankara'da. Washington, Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül'ün iyileşmesini dahi bekleyemedi. Amerika, son iki başkan döneminde dışişleri bakanlarını hanımlardan seçiyor. Bayan Rice'ın bir hususiyeti var. Bugün Amerika'yı dünyada temsil eden bu hanım zenci asıllı. Bu sade gerçeğin arkasında dikkate alınması gerekenler bulunuyor. Daha 30-40 yıl öncesine kadar Amerika'da ırk ayrımı yaşanıyordu. Condoleezza Rice'ın anası-babası beyazlarla aynı belediye otobüsüne binemiyordu. Onlarla aynı mahallede oturamıyorlardı. Seçimlerde oy veremiyorlardı. Bırakınız devlette önemli mevkilere gelmeyi, vali yapılmıyorlardı. İkinci sınıf insanlardı. İki toplum arasında nefret zirvedeydi. Muhtemeldir ki Rice, aile büyüklerinin maruz kaldıkları muameleleri dinleyerek büyüdü. Böylesine buruk hatıraları olan bir insan şimdi tam inanmış olarak devletine hizmet vermekte. İspanya'da Bask, İngiltere'de İrlanda Amerika'da zenci problemleri vardı. İlk ikisi hâlâ devam etmekte. Amerika ise son derecede ayıp bir krizi çözdü. Kötü uygulama ortadan kalktıktan sonra da zenci asıllı biri bu devleti temsil etmekte. Hadisenin bu tarafını tahlil etmeliyiz. Acaba, Amerika, yaraları nasıl sardı da "zenci meselesi" diye bir derdi kalmadı? Nefret sevgiyle nasıl yer değiştirdi? Amerika'da haksızlıklar yaşanırken Türkiye'de Kürt menşeli vatandaşlarımız, diğer vatandaşlar neye sahipse aynısını edinebiliyorlardı. Hiçbir ayrım yoktu. Ne varsa herkes paylaşıyordu. Ticaret, memurluk, askerlik vergi her yerde eşitlik esastı. Arzu edilmeyen uygulamalar ülkenin her tarafında herkes için görülmekteydi Buna rağmen Kürt problemi doğdu. Muhakkak ki durup dururken meydana gelmedi. Hem dışardan müdahaleler oldu. Hem içerde yanlışlıklar yapıldı. Her ne olursa olsun. Önümüzdeki hedef Kürtleri yeniden kazanmaktır. Bu Osmanlı'da vardı. Babasını idam ettiği genci okutup sadrazamlığa kadar yükseltebildi. Böylece Osmanlı Türkü, hem suçun şahsiliği umdesine riayet etti ve hem de evladı babasının yolunda yürütmedi, o yolun yanlış olduğunu çocuğun kalbine işledi. Problemin temel kaideleriyle alakadar olmalıyız. Diğerleri ortada. İran'a karşı destek talep edilecek. Biz PKK'yı ileri süreceğiz. Sınır ötesi harekât isteyeceğiz. Irak'ın bütünlüğünü savunacağız. Kerkük'ü dile getireceğiz. 4 asırdır hiçbir ihtilaf yaşamadığımız İran ve 4 senedir hiç olmadığı kadar iyi komşuluk ilişkileri içinde bulunduğumuz Suriye ile münasebetlerimizi bozamayacağımızı, Hamas'ın dışlanmasının hata olacağını, Ankara üzerinden Hamas'la temas kurulabileceğini bunun da Filistin-İsrail barışına zemin hazırlayacağını izah etmeye çalışacağız. Kapalı kapılar ardında çetin pazarlıklar cereyan edecek. Zenci Rice, zenci, beyaz ve onlarca ırktan müteşekkil ABD'nin âli menfaatlerini müdafaa etmekte. Hem de nasıl. İşte bunu görelim.
.
Sert tartışmalar hep kaybettirdi
26 Nisan 2006 01:00
Amerikan Dışişleri Bakanı Ankara'da... Güneydoğuya son 6 yılda görülmedik sayıda asker kaydırılmakta. İran-Irak hududuna sıfır noktalarda mevziler kazılıyor, Marksist-Leninist bölücü terör örgütü militanlarıyla askerimiz arasında sıcak temas yaşanıyor. DTP sözcü, hayrettir ki yüzlerini başka tarafa dönme tehdidinde bulundu. Bu tehdit herhalde bir dönemeç noktası. Bu tehditle yeni bir safhaya geçildiği dikkatlerden kaçmamalı. Bunlar varken... İlaveten işsizlilk bir sosyal terör olarak hâlâ yerini korurken, Ankara'da kavga-gürültü manzaraları görülüyor. E, âferin, basiret dediğin böyle olur! Dış politikada sancılar ciddi boyutlarda, işsizlik ciddi boyutlarda... Gasp, hırsızlık, okullarda yaralamalar ciddi boyutlarda. Geçen akşam İstanbul'un Gaziosmanpaşa ilçesindeydik. AK Parti il başkanlığı "gençler buluşuyor, geleceği konuşuyor" isimiyle bir seri toplantılar tertiplemiş. Salon liseli gençlerle doluydu. Konuşmamızdan sonra gençlerin bize yönelttikleri soruların başında okullardaki terör olayları geldi. Liseliler belli ki gözleri önünde cereyan eden hadiselerden yılmışlar. Yılan sadece gençler değil. Arabanızla kırmızı ışıkta durmaya görün, hemen etrafınız çevriliyor. Kaldırımda yürürken tehlikedesiniz. Bunları tek tek sayıp-dökmeye gerek yok. Ülkenin içerde ve dışarda sürüyle meselesi var. Rice, Ankara'ya yalnızca Türk kahvesi içmeye veya Abdullah Gül'e "geçmiş olsun" demeye gelmiyor. Masaya birçok istek ve teklifler koyacak. Süper güçle, kıvrak diplomatik manevralar içinde olacaksınız. Bu şartlarda içerde ve dışardaki hayati meselelerle uğraşacağımıza kalkmışız, laiklik, irtica, Meclis kürsüsünde konuşan delikanlının bıyıkları var mıydı yok muydu bunları münakaşa mevzuu yapmaktayız. Çocuktuk, bunlar vardı, ömrümüz laiklik-irtica tartışmalarıyla geçti. Bu gidişle daha çok neslin ömrü de böyle geçecek. Bu devletin Meclis ve hükümet başkanlarının söylediklerinin altında niyetler aranıyor. Ana muhalefet lideri, 21 yaşındaki bir gencin Meclis kürsüsünde geçlik heyecanıyla ettiği sözlerini dehşet vesilesi yapıyor... Bunları terk etmemiz lazım. Sertlik hiçbir zaman yarar getirmedi, getirmeyecek. Karşılıklı atışmanın, medya aracılığıyla konuşmanın şimdiye kadar kime ne faydası oldu? Herkes, konuştuğu zamanı zemini dikkate almalı. Ankara kavgalaştıkça zayıflar
.
Vizyon belgesi
27 Nisan 2006 01:00
ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın Ankara ziyaretinden sonra siyaset literatürüne yeni bir ibare daha girdi "vizyon belgesi". İbarenin arkasında derin anlamlar aramaya gerek yok. Amerika bununla işi sağlama almak istiyor. Bir kere Türkiye'yi stratejik müttefik olarak görmeye devam etmekte. Üstelik stratejik ortaklığı geleceğe taşıma niyetinde. Buradan çıkan sonuç, Amerika'nın Türkiye ile yalnızca bugün değil, yarın da stratejik ortak kalmak arzusunda olduğu. Planını da yol kazalarına uğratmamak için yazılı vesikaya bağlama düşüncesinde. Konuya dair henüz bizim taraftan bir açıklama olmasa da aksine bir tavır beklenemez. Neticede mevcut olan, yürüyen, fakat yakın bir geçmişte umulmadık biçimde hasar görmüş bir ortaklık tamir ve tevsik edilmekte. Türkiye buna sadece sevinir. Böylece iki tarafın hak ve mükellefiyetleri maddeler halinde tarif edilmiş olacak. Kıbrıs ve İran'ı hariç tutarsak konuya dair 3 şık müzakere edilmiştir. Stratejik ortaklık. Terörle mücadele. PKK ile mücadele. Tabiî Amerika'nın terörist dediği ile Türkiye'nin terörist dedikleri farklı. Burada aynı nokta nasıl bulunur bilemeyiz. Türkiye, PKK'yı işaret etmekte. Rice, PKK için Amerikan resmi tezini bir kere daha tekrarladı. PKK'yı terör örgütü olarak tanımaya devam ettiklerini, terör listesinde olduğunu, PKK ile Türkiye, Irak ve ABD iş birliğiyle mücadele edileceğini açıkladı. Diğer taraftan Rice'ın güzergâhı da dikkat çekmekte. Ankara'dan sonra Bağdat'a gitti. Gariptir ki o Bağdat'ta iken Irak'ın Türkiye'ye nota verdiği iddiaları geldi. Irak, Türk özel kuvvetlerinin Kuzey Irak'a girmekle sınır ihlali yaptığını notaya dökmüş. Hangi Irak, hangi sınır? Irak, Kuzey'de var mı ki nota verebilsin? Rice, Bağdat'tan sonra Sofya'ya gidiyor. Bulgaristan'la 4 üs andlaşması birden yapılacakmış. Burada biraz duralım. Ukrayna ve Gürcistan Amerikan hinterlandı olmuştu. Şimdi halkaya Bulgaristan da ekleniyor. Karadeniz çevrelenmekte. Fikir şu mu acaba? Irak, Türkiye'ye ihale edildikten sonra mı İran vurulacak? Türkiye'nin İran için üs vermesi mevzubahis olamayacağına göre böyle bir taktik mi güdülmekte?. Zaten vaziyet onu göstermekte ki Türkiye olmadan ABD, Irak batağından çıkamayacaktır. Washington, Irak'ı Ankara'ya ya doğrudan ihale edecek veya bunu NATO üzerinden yapacaktır. Netice olarak, Rice, dışarıya sızdığı kadarıyla yumuşak ve yapıcı mesajlar vermiştir. Böylece Türkiye'deki Amerikan aleyhtarlığını kırmak istedikleri açıktır. Bunlar bir misafirin nezaket sözleri mi, bir devlet adamının bağlayıcı ifadeleri mi? Zaman gösterecek.
.
Şok iddia, sert cevap ve tehlikeli tartışma
28 Nisan 2006 01:00
Hadise ancak bu kadar uzun bir başlıkla ifade edilebilir. Terörle mücadele kanunu ne yazık ki gecikmiş bir tedbirdir. Nihayet bakanlar kurulunda imzalanarak genel kurula sevk edildi. Dünkü şiddetli tartışma da bundan sonra geldi. Cumhuriyet Halk Partisi Genel bBaşkanı Deniz Baykal tasarının bu şekliyle kanunlaşması halinde kanunun altıncı maddesinden istifadeyle köhnemiş Marksist-Leninist bölücü örgüt reisinin iki sene sonra İmralı'dan tahliye edileceğini haber verdi. Sayın Baykal'a göre Abdullah Öcalan affediliyordu. İddia, haber merkezlerine bomba gibi düştü. Zira ortada müthiş bir tezat vardı. Terörü engellemek, bitirmek maksadıyla yapılan bir kanun, yıllarca teröre yön vermiş ve halen bir adada mahkumken bile yön vermediği söylenemeyecek birini dışarıya bırakıyor, örgütünün başına gönderiyordu. Ancak hükümet cephesinden cevap gecikmedi. Deniz Baykal'ın basın toplantısının hemen akabinde Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, iddialara cevap verdi. Sayın Çiçek, ortaya getirilenleri külliyen yalanlıyordu. Dediği şuydu, hiçbir Türk, Abdullah Öcalan'ın affını düşünemez. Ardından da Baykal'a yüklendi. Muhalefet liderini eşkıya başı üzerinden siyaset yapmakla suçladı. Cemil Çiçek şu noktada haklıydı. Herkesten görüş istediklerini, bunu ana muhalefetten de istediklerini fakat ana muhalefet lideri hükümete görüş bildirecek yerde basın toplantısıyla böyle bir yola girdiğini söyledi. Şimdi kenara çekilip düşünelim. Mevzubahis olan Türkiye'nin birlik-bütünlüğü. "Büyük Ermenistan'dan" söz ediliyor. "Büyük Kürdistan" deniyor. İçerde bazıları yüzlerini Ankara yerine başka tarafa çevirebileceklerini haber veriyor. Karadeniz Amerikan gölü oluyor. Belki o "Büyük Ermenistan" ve "Büyük Kürdistan" bir konfederasyon halinde tasarlanıyor. Bir zamanlar gafletle "3-5 çapulcu" denenlerin üstüne bugün ordular sevk ediliyor. Sayın sayabildiğiniz kadar. Öyleyse böylesine hassas bir konunun olsun siyasete malzemesi yapılmaması gerekmez miydi? Hakikaten kanun boşluk bırakmış, hükümet üyeleri de hiç hakları olmadığı halde bunu atlamış olabilirler. İddiaları bir ân için gerçek kabul edelim. O zaman ülkenin ana muhalefet lideri vahim durumu hemen başbakana bildirebilirdi. Öyle yapmadı da basın toplantısıyla herkese bildirdi. Ne fark eder? Bazı şeyler vardır ki şüyuu vukuundan beterdir. Bu af tartışmasının açılması tehlikeli olmuştur. Bu ihaneti hangi Türk hükümeti işler? Cemil Çiçek de onu soruyor. Kanuna dair düşünce ve kaygılar ortalığa dökülmemeliydi. Bu tartışmayla örgüt de hapisteki reisleri de düne göre daha bir yüksek moral kazanmıştır. Bundan hiç şüpheniz olmasın. Sayın Baykal, Türkiye muhaliflerinin eline bir koz verdi. Bir zaman sonra bu tartışmanın doğurduğu tortuyu ezip büzüp Ankara'nın önüne koyacaklar. Türkiye kaybettikten sonra partiler kazansa ne olur?
.
1 Mayıslara takılıp kalmak
1 Mayıs 2006 01:00
Ogüzel bahar ayının iki şanssız günü vardı, 1 Mayıs ve 27 Mayıs. 1 Mayıs ihtilal heveskârlarının günüydü, 27 Mayıs darbecilerin. İkisini de 12 Eylül tarihin çöp sepetine attı. Bir darbe, tahayyül edilen bir ihtilalle kanlı bir darbeyi bayram yapan sadistliği ortadan kaldırmıştı. 1 Mayıs Bahar Bayramıydı. Daha sonra bu isme işçi kelimesi de eklendi. Fakat 1965-1980 arası 1 Mayıslar öylesine dehşet günleri oldu ki hadisenin baharla, bayramla şenlikle kutlamayla alakası kalmadı. 1 Mayıslarda Taksim Meydanı başta olmak üzere şehirlerin hayat alanları komünist ihtilalcilerin korku salan eylemlerine sahne olurdu. Komünist sendikacılar zorla işçileri toplar, komünist talebe teşkilatları mankurtlaşmış talebelerle gelir, marjinal partiler onlarla omuz omuza olurdu. Kızıl bayraklar açılırdı. Marx, Lenin, Stalin, Mao, Enver Hoca ve komünist talebe liderlerinin resimleri taşınırdı. O günlerde Taksim de öteki şehir meydanları da boşalırdı. Etraftaki dükkânlar kapanırdı. Hatta şehirler boşalırdı. Üstlerde haki renkli militan parkaları vardı. Bıyıklar sarkık, kaşlar çatık, sıkılmış sol yumruklar havadaydı. Bu havada Enternasyonal başta olmak üzere komünist marşlar söylenir, kin kusan sloganlar atılırdı. İşçi-Köylü iktidarından söz edilirdi. İlk yabancı sermaye bu yüzden kaçtı. Bu yüzden birçok işçi ve talebe hayatını kaybetti. Birçok genç ya üniversiteye kaydını yaptırmadı veya kaydını sildirdi. 27 Mayıs darbesinden sonra yapılan '61 Anayasasının reaksiyona dayalı boşluğundan istifade ederek fırsat yakalayan Kürtçüler, bugünlerde eylemcilere katıldılar. Sovyetler ayakta, Mao hayatta, Demirperde yerinde Soğuk Savaş gündemdeydi... 1 Mayıs bütün dünyada efendice kutlanırken bizde kan akan ihtilal provalarına dönüşmüştü. Resmettiğimiz manzaranın mozaik parçaları vardı. Leninci komünistler, Maocu komünistler, Enver Hocacı komünistler, Kürtçü komünistler, mezhepçi komünistler. Düzeni değiştirecek sonra da kendi aralarında hesaplaşacaklardı. İşçiye insanca yaşama şartları temin edileceğine onun hayat şartlarına aldırış edilmeden işçi üzerinden ideoloji bezirgânlığı yapıldı. Sendika liderliği sendika ağalığına dönmüştü. Bu adamlar tek başına 20-30 işçinin maaşını alıyorlardı. 1 Mayıs dehşet günleri bazılarının hâlâ hayallerinde. Halbuki o günler, bugün bazıları için pişman eden berbat hatıralardır. Fakat pişman olanlar değil, 1 Mayıslardan şahsi veya ideolojik menfaat umanlar tekrar sahnede. Şimdi '60'larda 70'lerde kalmış olanlar, 1 Mayısları yine karıştırma planındalar. İşin kötüsü artık kimse "komünistler Moskova'ya" diye de bağıramayacak. Çünkü Komünist Rusya liberal oldu. Eski demirperde devletleri, NATO veya AB aday ülkesi. Çin ekonomide liberal. Köprülerin altından çok sular aktı. Bizde ise bazıları düne takılıp kalmış. Bayram ve kan, kutlama ve bölücülük nasıl yan yana gelir? Ortada ideoloji varsa olur. İdeoloji için her yol mubahtır. Bazıları 1 Mayıslara takılıp kalmış. "Tıpkı bozuk plak gibi" diyeceğiz ama yeni nesiller plak nedir bilmiyor!..
.
Demirel'in AK Parti'ye iyiliği
2 Mayıs 2006 01:00
12 Eylül 1980 Darbesinden sonra bütün partiler kapatılmış, onların yerine iki parti kurulmuştu. "İki partili demokrasi", devrin bir kısım aydınının teziydi. Kurulan partilerden biri Halkçı Parti'ydi, diğeri Milliyetçi Demokrasi Partisi. O ara Turgut Özal da ortaya çıkarak Anavatan diye bir parti kurdu. Fakat herkesin kesine yakın kanaati oydu ki Turgut Sunalp'in MDP'si Necdet Calp'in HP'sini arkalarda bırakarak iktidara gelecekti. ANAP hesaba bile katılmıyordu. 1983 seçimlerine bu havada gidildi. İşte tam o sırada seçimler arefesinde bir gün devlet başkanı Kenan Evren, TRT televizyonuna çıkarak Turgut Özal hakkında incitici laflar etti, "şuna bakın, her şeyi ben bilirim, ben yaparım diyor, oylarınızı bu adama vermeyin" kabilinden öfkeler saçtı. Kenan Evren'in konuşması üzerine ne kimse bir şey dedi, ne kimse bir şey yazdı. Kimin haddine? Evren "kapattım" diyor gazeteler, dergiler şirketler kapanıyordu. Türkiye böylesine bir suskunlukla 1983 seçimlerine gitti. Hâlâ herkes, Turgut Sunalp'i başbakan olacak diye düşünmekteydi. Evet, Turgut isminde bir Türk vatandaşı başbakan oldu ama... bu kişi Turgut Sunalp değil, Turgut Özal'dı. Daha fazla uzatmaya gerek yok, hikâye malum. Bu hikâyeyi bilenlerin çoğu da hayatta. Ancak bilmeyenler de var. Onun için minik bir tekrar yaptık. Tekrarı yapmamızın sebebi sayın Demirel... Süleyman Demirel, son günlerde muhalefet lideri gibi. Elhak, polemikte üstüne yok. Yaş 80 olduğu halde azimde de üstüne yok. Türkiye'yi dünyayı çok yakından takip ediyor, en mühimi kitap okuyur. Son çıkış ve tahlilleriyle tek başına muhalefet cephesi gibi. Değinmediği konu kalmıyor. Bunlardan bazılarına katılmamak mümkün değil. Bazıları münakaşa edilir. Bazılarında tamamen hatalı. Demirel'i dinlerken şeklen, zahiren halkın AK Parti iktidarının karşısında yer alacağı gibi bir zehaba kapılanlar olabilir. İşte püf noktası tam da burası. Halbuki aksini düşünmek psikolojik gerçeğimize daha uygun. Eski Cumhurbaşkanını dinleyen halktan AK Parti'ye karşı olanlar bile oylarını ona verebilirler. Bu Türkiye'nin üstü örtülü münevver-halk çekişmesinin tipik bir örneğidir. Bizde vatandaş büyüğüne hürmet eder fakat bildiğini yapar. Tıpkı sayın Evren gibi Demirel de bu noktada halktan, onun tercihlerinden, tasviplerinden, beklentilerinden kopuyor. Demirel başka yerde halk başka yerde. Halk, Recep Tayyip Erdoğan'ı anlıyor ve seviyor. Onun için AK Parti yönetimi, moralini bozmasın. Bu millet daima mazlumların yanında yer alır. Ne var ki Demirel olayından çıkartılacak ders de yok değil. Birkaç kere yazıp söyledik. Başbakan Sayın Erdoğan, eski cuhmurbaşkanları, eski başbakanlar, bazı eski bakanlardan bir müşavere heyeti kurup bunlarla 3 ayda bir olsun bir araya gelseydi şimdi bu manzaralar doğmayabilirdi. Ne yazık ki Recep Tayyip Erdoğan'ın kapısı eski devlet, hükümet adamlarıyla, köşe yazarları ve bazı entelektüellere kapalı. Her şey kitlenin önünde konuşmakla olmaz. Bazı insanların birinci ağızdan bilgilendirilmesi neticede başbakanın, hükümetin ve iktidarın lehine olur. Bunları özel kalem, basın sözcüsü, basın müşavirliği gibi karargâh hizmeti yapan birimlerin ifa etmesi gerekirken bir kopukluktur sürüp gidiyor.
.
Zenne Efendi
3 Mayıs 2006 01:00
Zenne" kadın kılığına giren erkeğe verilen isim. Şimdi bir televizyon bir kısım erkek kılıklı kimseleri haraya toplarcasına bir araya getirip program yapma hazırlığındaymış. Bu sözde erkekler, kadın kılığına girerek çocuk doğurmak hariç kadınların yaptığı her şeyi yapacaklarmış. Bu garabet halin adı televizyon programı. Bu programsa rezaleti nasıl tarif etmeli? O zaman travestilerle neden uğraşıyorsunuz? Daha evvel BBG vardı. Sonrasında benzeri programlar başını alıp gitti. Bu türlü yayınların kamu düzeni ve genel ahlakı sarstığına şüphe yoktur. Bu yönüyle böylesi program yapımcıları anayasal suç işlemektedir. Bazı televizyonlar, reyting almak için bu yollara gitmekteler. Bazı gazetelerin biteviye çıplak kadın resmi yayınlaması ayıbına televizyonlar da BBG ve benzeri programlarla destek verdiler. Şimdi işi iyice çığırından çıkartacaklar. Erkekler bir odaya kapatılacak, onlar kaşlarına varıncaya kadar aldıracaklar. Sonra da bunları kendi çocukları ve milyonlarca yetişme yaşındaki çocuk seyredecek. Bir televizyon patronajının bu denli edepsizliği kabulünü anlamak mümkün değil, insanın kanı donuyor. İşin garibi kimseden çıt çıkmamakta. Bir tek AK Parti milletvekili Zeynep Tekin reaksiyon içinde. Bir Adanalı yiğitliğiyle denmesi gereken her şeyi söylemiş. Erkeklerin hukukunu bir hanım müdafaa etmekte. Şüphesiz ki erkekler ayıp etmekteler. Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan Nimet Çubukçu Zeynep Tekin'i yalnız bırakmamalıdır. Neticede bir kanalın reklam pastasından pay kapma uğruna yaptığı sorumsuzluk aileye ziyan vermekte. Onun için RTÜK'ün, Zahid Akman'ın önleyici tedbirler alması gerekir. Türkiye, Dingo'nun ahırı değil. Cinsi sapıklığı özendirecek bir yayın yapma yetkisini kimse kendinde göremez. Bir kere daha tekrarlayalım, özgürlük başıboşluk olamaz. Şayet bu program başlarsa sivil toplum kuruluşlarıyla ilhgili devlet bakanlığı, aile ve gençliği koruma adına tazminat davaları açmalı. Kimin adına? Kanal, zenne efendiler ve RTÜK hakkında. Ayrıca cumhuriyet savcıları da kamu düzeni ve genel ahlakı bozucu yayın yapmak suçundan ceza davası açmalıdır. Seyirci de tepkisini ortaya koymalı. Çocuğunuza zarar vereceklere telefon, faks ve mail yağmuruyla dünyayı dar etmelisiniz. Herkesten evvel de kadın dernekleri harekete geçmeli. Programa konan isimle hanımlık ve hanımefendilikle alay ediliyor.
.
Meşru müdafaa hakkı
4 Mayıs 2006 01:00
Türk askeri, hassas noktalara yığınak yapmakta, hududu bir miktar geçerek mevzileniyor. Konuya dair Genelkurmay Harekât Daire Başkanı Bekir Kalyoncu konuştu. Kalyoncu Paşa'nın konuşmasıyla eski KKK Atilla Ateş Paşa'nın konuşması arasında paralellik görüyoruz. 1999'a gidelim. Türkiye ile Suriye çok gergin. Şam, bölücübaşını barındırdığı halde bunu inkâr ediyor. Bütün diplomatik yollar sınanmasına rağmen netice değişmedi. Bunun üzerine bıçak kemiğe dayandı. Kara Kuvvetleri Komutanı Hatay'da sınıra kadar giderek söylenmesi gerekeni dile getirdi. Suriye, bundan sonra eşkıya reisini kapı dışarı etti. Şu aralar benzer bir gidişat var. Bölücü terör, bir yerlerden düğmeye basılmışçasına birden bire hortladı. Bu yüzden askerimiz, bir süredir Kuzey Irak'a yakın yerlere yığınak yapıyor. Ne yapsaydı? Ordu, herhalde "askeri, sivili, memuru" öldürmeye devam et diyemezdi? Artık meşru müdafaa hakkı doğmuştur. Irak'a ve dolaylı olarak da Amerika'ya Kandildağı'nın merkez yapılmasıyla PKK saldırıları kasdedilerek lisanı hal ile "ya hallet veya hallederiz" deniyor. Eğer 3 Mart Tezkeresi TBMM'-den geçip de Irak'a girseydik. Şimdi bu manzaralarla karşılaşmayacaktık. Ne Kürt devleti kurulacaktı. Ne Iraklı böylesine vahşi muamelelere maruz kalacaktı, ne sebepsiz yere şehidler verecektik, ne de Amerika'yla aramız limoni olacaktı. Sıraladıklarımız doğru fakat mazide kaldı. Bundan böyle Türk milletine düşen meşru müdafaa hakkını kullanmaktır. Bu millet bu hakkını ordusu eliyle kullanacaktır. Şimdiden geri kimsenin Türk milletine bir şey demeye hakkı yok. Sabırsa sabır. Beklemeyse bekleme. Sonuna kadar sabredildi. Sonuna kadar beklendi. Bölgede asayişin tesis, temin ve muhafazası, hem Türk, hem Kürt ve hem de Arab'ın menfaatine. Eğer Türk askeri, Kıbrıs'a gitmeseydi şu günkü güneydoğu, Kuzey Irak ve Irak benzeri kanlı olaylar, Kıbrıs'ta da yaşanmaya devam edecekti. Türk Silahlı Kuvvetleri en kibar şekilde adaya çıktı. 30 yıldır kimsenin burnu kanamıyor. Aynı şekilde Irak'a da kuzeyden girildiğinde ilk anki tenkil/cezalandırma harekâtının ardından sükût, sükûn ve huzur avdet edecektir. Bu sebeple yığınaklara ve beyanatlara rağmen 'bildiğimden şaşmam'a devam ederse bilinki Kandil Dağı da vurulacaktır. Üstelik İran burayı füzelerle vurup eşkıya elebaşılarını dağıtırken kimse Türkiye'ye "sen bekle" deme hakkına sahip olamaz. Nibet Çubukçu hassasiyeti Zenne programıyla alakalı olarak yazdığımız yazı üzerine dün Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu bizi aradı. En tabii görevimizden dolayı sayın bakan, teşekkür ediyordu. Nimet Hanım, çok haklı olarak görmeleri gereken desteğin verilmediğinden şikâyet ediyor. Bu bakanlık, Türkiye'nin en önemli bakanlıklarından biridir. Aile varsa dışişleri, maliye, eğitim bakanlıkları olur. Onun için medyanın da kadın kuruluşlarının da aileye dair her meselede Aileden Sorumlu Devlet Bakalığı'nı yalnız bırakmaması şarttır. Reyting uğruna aile ve insani değerlerini ayaklar altına alan malum programdan dolayı Bakan Çubukçu dün RTÜK'e şikâyet dilekçesi verdi. Zahid Akman ve ekibinin tam kararlı olmasını bekliyoruz. Ne yapabilirler? Hiçbir şey yapamazlarsa bakanlıkla ortak dava açarak mahkemeden tedbir kararı çıkartmaları mümkündür. Bunu RTÜK tek başına da yapabilir.
.
Demirel, özür dilemeli
5 Mayıs 2006 01:00
Ne memleketiz ama. İnsan ihracatından bir türlü bıkmadık. Bir zamanlar "komünistler Moskova'ya" diye bağırırdık. Gün geldi o bağıranlar komünistlerden evvel Moskova'ya tezgâh açtılar. Süleyman Demirel'in malum lafı ettiğinde biz bunu düşündük. Sayın Demirel, benzeri sloganları tedavüle sürmekle maruftur. "Dün dündür bugün bugündür". "Yolllar yürümekle aşınmaz". "Demokraside çareler tükenmez"...gibi. Bu sözlerin yanına şu kötü cümle girmemeli, şu kadar yıl bürokrat, hükümet ve devlet adamı olarak en üst makamlarda bulunmuş ve bugün artık "bilge adam" olarak görmek istediğimiz bir şahsiyet böylesine vahim bir hata işlememeliydi. Başörtüsü, Necmettin Erbakan yönetiminin beceriksizliğinin Türkiye'nin başına sardığı bir problemdir. Simge iddiaları, rektörlerin selama durması gibi biraz yalan, biraz doğru zıtlaşmalarla tâ 28 şubatlara kadar gidildi. Üstüne gidildikçe, kurcalandıkça da halli mümkün değil. Bunu herkes biliyor. Herkesten evvel de Demirel bilmekte. Fakat buna rağmen tuttu bu şekilde konuştu. Başörtülüler gitsin!.. Başörtülüler nereye gidecek? Suudi Arabistan'a gitsin! Suudiyle senin başörtülünün ne alakası var? Eğer o başörtülü olmasaydı şimdi memleketin yarısı vehhabi kesilirdi. Ne ne ile karıştırılmakta, kim nereye itilmekte? Bunlar hiç düşünülmüyor. Başörtülü, anamız, bacımız, kızımız, teyzemiz. Başörtülüler bu ülkenin baş tâcı. Eski başbakan, eski cumhurbaşkanı yangına benzin döktü. Döktü de iyi mi etti? Bir cümleyle bütün mazisini sildi. Onu başbakanlığa cumhurbaşkanlığına taşıyan bugün kendilerine adres gösterilen kitledir. İyiliğin karşılığı bu olmamalıydı. Kem söz sahibine aittir gerçeği bir kere daha yaşandı. Bir kem söz bin karşılık buldu. Demirel için söylenenler anlayanı kahretmeye yeter. Hiç bir gerekçe bu sözü makul gösteremez. Ne hükümeti tenkit. Ne başbakana köşk yolunu kapatmak. Ne merkez sağdaki teşebbüs arayışları, ne ailesinin öcünü alma duygusu. Bu sözün tevil götürür tarafı yoktur. Sözle AK Parti'ye ziyan mı verdi? Aksine SP'li bir kısım seçmen de iktidar partisine yönlenmiştir. Demirel, artık duayen, aksakal konumundadır. Bu konumda görmek istiyorduk. Bu hata bu yaşa yakışmıyor. Özür dilemelidir. Milyonların kalbini kırdı. Ilımlı davranarak çare üreteceğine, demokraside çarelerin tükenmediğini isbat edeceğine yok yere kavga başlattı. Böylece cemaatini azalttı. Turgut Özal'ın cenaze namazını milyonlar kıldı. Demirel, böyle şanslı bir sonu bütün mazisini süngerle silerek yok etti. Dostça, samimiyetle tavsiyemiz özür dilemelidir. Fazilet olur. Eğer "onların namazına da duasına da ihtiyacım yok" diyorsa o başka. Elbette kendisi bilir.
.
Yılın şehri Hakkâri
8 Mayıs 2006 01:00
PKK'nın servis aracına bomba atarak 3 asker çocuğunu katletmesi üzerine Hakkâri il merkezinde en az 10 bin kişi, Türk bayrakları altında toplanarak canilere lanet yağdırdı. Hakkârili, terör örgütünü reddediyor. Toplantı tertip komitesi başkanı Hasan Öztunç, korucu başı. Tarihî miting, gelincik tarlası gibi. Binlerce bayrak ve bir o kadar da protesto pankartı yükselmekte... PKK lanetleniyor. Toplantıya vali, tugay komutanı ve il jandarma komutanı iştirak ettiği halde belediye başkanı, gelmemiş. Bu sebeple Hasan Öztunç, onu kınamakta. Dahası örgüte destek vermekle itham ediyor. Jirki Aşireti resi Mehmet Adıyaman da mitingde bir konuşma yaparak PKK'ya meydan okuyor. "PKK çakalına destek olanları" yerden yere vurarak terörün devam etmesi halinde aşiretlerin inip onları cezalandıracağını sert bir üslupla ilân ediyor. Bu olaydan çıkartılacak dersler vardır. Hakkâri o kadar yoksulluk içindeyken, her sene üniversite girişlerinde en alt sırada kalırken, örgüt baskısı yaşarken bütün güneydoğuya örnek olacak bir davranış sergilemiştir. Esasında Hakkârili, milletinin değerlerine bağlı güzel insandır. Terör ve kargaşa onlara seslerini duyurma yollarını kapadı. Bu itibarla böyle bir miting, fevkalade isabetli olmuştur. İstanbul ve Ankara'dan fikir beyanı kolay. Aslolan ateş çemberi içinde böyle bir mitingi tertipleyebilmek, çıkıp orada konuşmak yürek ister. Bu itibarla meydanı dolduran Hakkârili vatandaşlarla korucubaşı Hasan Öztunç ve Jirki Aşireti reisi Mehmet Adıyaman'ın cesaretleri takdire layıktır. Halkla el ele vererek vatanın birlik ve bütünlüğü için çalışan mülki ve askeri erkân da takdire layıktır. Bu çıkışla Hakkârili üzerine düşeni yapmıştır. 60 bin nüfuslu şehrin hemen bütün yetişkinleri meydana toplanarak PKK'yı ağır söz ve pankartlarla reddettiler. Bu bağlılık, mutlaka, okul, öğretmen, dershane, hastane, doktor ve yatırımlarla karşılık görmeli "Hakkâri Yılın Şehri" ilân edilmelidir. Hakkârili, birlik beraberlik ve vatana sadakat mesajı vermiştir Bu çıkış her türlü iltifata layıktır. Darısı diğer güneydoğu illerinin başına.
.
Aslan gibi Başbakan
9 Mayıs 2006 01:00
Hakkâri'de en az 10 bin kişinin ay-yıldızlı bayrağımızın altında yürümesinden sonra elbette ki bu ilimiz "Yılın Şehri" unvanını hak etti. Hakkâri'nin hemen ardından devreye Diyarbakır girdi. Burada 21 fabrikanın açılışını yapan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı 20 bin kişi dinledi, 20 bin kişi alkışladı. Halk ve Başbakan aynı heyecanı paylaştılar, halk ve Başbakan birlikte sevindiler. Bu iki hadise terörden rövanş almadır. Güneydoğu halkı yiğittir. Fakat yıllara dayalı ihmal içinde. Yıllara dayalı örgüt baskısı ve iki arada kalmışlık yaşamakta. Bir yıl kadar önceydi. Bir yazımız üzerine Kürt menşeli bir vatandaşımız aradı. Teşekkür ediyordu. Makalede birleştirici unsurları ön plana çıkartıyorduk. Bundan dolayı teşekkür etmekteydi. Ancak bu ara bir derdini de dile getirdi ki bu dert bugün birçok Kürt asıllı vatandaşın meselesidir. Okuyucumuz şöyle demişti "İki arada kaldık, Türkler Kürt, Kürtler hain" diyor. Kimsenin geldiği soyu seçme hakkı elinde değil. Mühim olan, maddeten ve mânen bu toprakların değerleriyle karılmak ve yorulmak, yüreğinin Büyük Türkiye için atması. Çare müşterek tarafları ön plana çıkartmaktır. Çare yatırımdır. Çare el uzatmak, aralarına karışmaktır. Çare tam sivil yönetimdir. Çare sevgidir. Şu iki hadiseyi dönüm noktası olarak görüyoruz. Hem de çok nazik bir zamanda. Böyle bir zamanda AK Parti'nin rolü unutulamaz. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın kardeşçe yaklaşımı, muhabbetle kucak açması, samimiyeti görmezlikten gelinemez. Aksini düşünelim, Tayyip Bey, köşeli düşünenler tarafından hapse atılsaydı, seçilemeseydi, AK Parti diye bir ışık yanmasaydı bugün acaba manzara ne olurdu? Bu sebeple dün Tayyip Erdoğan'ın önünü kesenlerin bugün özür dilemeleri gerekir. Yapılması gereken şudur, peşin hükümler terk edilmeli, kişi bilmediğinin cahilidir. Peşin hüküm cehalete yol açıyor. Tayyip Erdoğan'ın da arkadaşlarının da kalbi bu vatan için atmakta. Bu sebeple bir gün Vakıflar Haftası dolayısıyla Adana'da aynı anda 1111 ecdat mülkünün açılışını yaparken ertesi gün Diyarbakır'da 21 fabrikayı hizmete sokup 700 insana iş temin ediyor. Bunların öncesi ve sonrası var, bir gün Bakü'de diğer gün Selanik'te vs. Dünkü başbakan manzaraları ne çabuk unutuldu? Saat başı döviz fiyatı değişen günler, ne çabuk unutuldu? TL'nin hela kapısında dahi zorla geçtiği günler ne çabuk unutuldu? Diyarbakır'da halkla halay çeken, bir başka yerde bir nineye sarılıp fotoğraf çektiren, Avrupa futbol maçında forma giyip top koşturmaya hazırlanan bir Başbakan... Aslan gibi Başbakandır. Eğer daha iyi günlerde değilsek bunun faili tek başına bu iktidar mı? Mirasyediler mi? Hortumcular mı? Lütfen kuvvetler ayrılığı ifrata kaçırılmasın, Cumhurbaşkanı, mahkemeler medya dahil herkes, Tayyip Erdoğan'a yardımcı olmalı. Konuştukça kangrenleşen başörtüsü problemiyle yersiz ev zamansız Köşk tartışmalarıyla kan kaybına yol açılmamalı. Dünya ile yarış halindeyiz. Bölgenin geçit noktalarını tutma mücadelesindeyiz. Onun için bölmek, parçalamak istiyorlar. Kriz devam etseydi, malum örgüt hortlamazdı. Adnan Menderes, Turgut Özal, Recep Tayyip Erdoğan... En çok sevilen 3 Başbakan. İnanmayan anket yapabilir. Tayyip Bey, ilk üçün arasına girme muvaffakiyetini döktüğü terlerle anasının ak sütü gibi hak etmiştir. Allah, razı olsun. O'nu yetiştiren ana-babadan da... O'na vakarla destek olan eşinden de. Hiçbir falso yapmayan çocuklarından da. Etrafında kenetlenen arkadaşlarından da.
.
Medeniyetimizin güzelliğini vakıflara borçluyuz
10 Mayıs 2006 01:00
Vakıflar Haftası bu defa her yıla göre daha bir görkemle kutlandı... 1 ay kadar önce Adana'daydık. Cuma namazı için Yağ Camii'ne gittim. Bu Selçuklu mâbedinin bizde silinmez hatıraları var. Şimdi Adana Asri Mezarlığı'nda yatan babam, bizi belki de ilk defa cuma namazına bu camiye götürmüştü. Bu cami üstün mimari şahaseri kadar yasemin çardağıyla da hafızalarımızda yer etti. Ne zaman, nerede bir yasemin görsek hep orayı hatırladık. O yüzden bu hatıraları yıllar sonra bir kere daha yaşamak için Yağ Camii'ne gittim. Cami, tıraş olmuş, bayramlıklarını giymiş yaşlı bir delikanlı gibiydi. Ama yasemin çardak yerinde değildi. Yaseminlerin sıcak Adana gecelerinde nasıl koktuklarını anlatmak mümkün değil. Namaz saatine az bir zaman kaldığı halde ortalıkta kimseler yoktu. Cami avlusunda bir başımaydım. Nihayet tenhalığın sebebini soracak birini bulabildim. Tamirden yeni çıkmış, ibadete bir hafta sonra açılacakmış. Bir Ramazanoğlu eseri olan Ulu Cami'nin yolunu tuttuk. Başbakan geçen hafta sonu bayramlıklarına kavuşmuş 1111 vakıf eserin açılışını işte o bahsettiğimiz Yağ Camii'nden yapmış. Sultanahmet, Süleymaniye.... ismi televizyonlarda çok geçer ama Yağ Camii bu şansı ilk defa yakaladı. Memnun olmamak mümkün mü? Başbakanla devlet bakanı ve başbakan yardımcısı Mehmet Ali Şahin'i tebrik ediyoruz. Fakat bir kişiyi ve onunla birlikte ekibini de tebrik ediyoruz. Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt, bu büyük başarının arkasındaki kişidir. O ve çalışkan ekibi ecdat yadigarı 1111 eserin altındaki imzadır. Biz davetleri üzerine Edirne'yi görmüştük. Hayalimizdeki o harabe Edirne yıkıldı, onun yerini tarihin şaha kalktığı bir Edirne aldı. Bir kişi deyip geçmeyiniz. Nasıl ki bir kişi bir bombayla onlarca insanı katledebiliyorsa bir kişi hedefe kilitlenerek böylesi işleri başarabiliyor. Recep Tayyip Erdoğan, Mehmet Ali Şahin ve Yusuf Beyazıt üçlüsü ecdadın ruhunu şâd eden işler yaptılar. İhmal, ihanet, kasıt, cehalet, talan, yalan ve zulüm yaşayan ecdat mülkünün yüzü ilk defa layıkıyla gülüyor. Darısı henüz sıra gelmemiş eserlere. Darüşşafaka Caddesindeki Benlizade Ahmed Raşid Efendi Külliyesine, Rumeli Hisarı'ndaki Cuma Mescidine ve cümlesine. Hakikaten öyle, İslam medeniyeti de onun iç halkalarını teşkil eden Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Osmanlı, Timuroğulları, Endülüs ve daha ne nam altında ne meniyetimiz varsa bu medeniyetlerin güzelliğini vakıf inancına, onun hayır yapma, sevap alma teşvikine borçluyuz. Vakıf medeniyeti, doğrudan bir sivil medeniyettir. İnsanlığın henüz keşfeder gibi olduğu sivil toplum hareketinin asırlar evvelki yansımasıdır. Bizim insanımız biriktirip üstüne oturmamış, paylaşmış. Devlet adamı, hükümet adamı, asker, memur hemen herkes vakfetmiş. En hayret edici olansa kadınların vakıf eserleridir. Bugün iftihar ettiğimiz o eserlerin bir çoğu hanımlara ait. Bu kadınlar, dışarda bir işte çalışmadıkları halde bu devasa eserleri nasıl meydana getirip vakfedebildiler? Camiler dahil düne dair gördüğümüz hemen her şey vakıf malı. Ne gariptir ki bir dönem vakıflara düşmanlık beslendi. Üzerlerindeki kitabe ve tuğralar ya kapatıldı ya kazındı. Bugün gördüğümüz eserler, yangın, yıkım, hırsızlık ve soygundan kurtulmuş olanladır. Şimdi bizlere, bugünkü ve bundan sonraki nesillere düşen, medeniyetimize yeni vakıflar kazandırmaktır. Böylece kendi hayatımızı da milletimizin hayatını da kıyamete kadar güzelleştirmiş oluruz. Atalarımız, vazifelerini yaptılar. Biz ne yapıyoruz ona bakalım. Vakıf, emaneti, kulları faydalansın diye sahibine iadedir. Her vakıf eseri dünya durdukça dursun. Niyetler halis olsun, sevaplar bitip tükenmesin.
.
Emperyalizm hayallerindeki Fransa
11 Mayıs 2006 01:00
Fransa, İngiltere...hatta belki ufacık Danimarka emperyalist hayaller içindeler. Bu eski sömürgeciler, yeleleri dökülmüş, dişleri düşmüş, tırnakları çürümüş hallerini zaman zaman unutarak hülyalara dalmaktalar. Gece rüya, gündüz hülya içindeyken de hiç olmadık bir vakitte olmadık sözler etmekteler. Bunlar ve diğerleri 18 ve 19. Yüzyılın fakir memleketlerini talan eden devletleridir. Bugün dahi ucundan kıyısından bunu yapmaktalar. Cümlesi bir tümen veya bir takımla Irak işgalindedir. Bunlar, veren değil alan, götüren, yok eden bir medeniyetin mümessilleri. Şimdi onların yerine başkaları sahnede. Fakat Fransa, İtalya, İngiltere... gün geliyor maziyi hatırlayıp uykuda sayıklamaya başlıyorlar. Halbuki eski günlere dönmeleri artık imkânsız. Artık yalnızca beyazlar değil, sarı beniz, zenci, eskimo, çekik ve kara gözlü de adam. Buna rağmen, bunları çok iyi bilmelerine rağmen inatçılık içindeler. Bazıları coğrafyalarda yayıldıkça, semirdikçe dünkü aslanlar bugün çakal rolüne çıkmaktan dahi utanmıyorlar. Fransa, "soykırım yoktur" diyene hapis verecekmiş. Bunu yapan sadece mezkur devlet değil ki. İsviçre, Almanya vs. her biri değişik bir ırk için aynı müeyyideyi kanunlaştırmış vaziyette. Bir hayvanlar çiftliği komedyası yaşıyoruz. Nitekim sözde tarafsız ve güya medeni İsviçre, TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu bu ülkede iken Ermeni soykırımı olmadığını tekrarladığı için ihraç fazlası adaletlerinin elde kalan malzemesiyle gıyabında Hoca'nın yakasına yapışma densizliğini göstermişti. Ermeniler, Kürtler, İsrailliler... Hepsi lafü güzaf... Hiçbiri ne Fransa'nın ne ötekilerin derdi. Hiçbiri hiçbirinin umurunda değil. Dünkü emperyalistler eski günleri hayal ederek yeni günlerden pay kapmak için bu ırklar üzerinden siyaset yapmaktalar. Hiçbiri Ermeni'nin Kürt'ün Yahudi'nin kara gözüne âşık değil. Bunları kavga malzemesi yaparak doğuya açılmak istiyorlar. Orada petrol ve envai çeşit yer altı serveti var. "Biraz da bize düşer mi?" diye düşünmekteler. Halbuki bugün Ebu Garip Hapishanesinde Iraklı Müslüman'a yapılanlar, dün Cezayirli Müslüman'a reva görülüyordu. Eski-yeni emperyalistler azdıkça doğu milletleri de kendilerine geliyor. Yaptıkları iyiliğin farkında değiller...
.
Şam'da İstanbul
12 Mayıs 2006 01:00
Şam'dayız,. Şam, İslam ve Osmanlı medeniyetlerinin en değerli merkezlerinden biri. O kadar Anadolu ki görmeyene anlatmak mümkün değil. Mimariden şehirleşmeye, yemeklere insanlara kadar Anadolu. Zaten bir çok kişi Türk asıllı olduklarını söylemekteler. Her zaman dedik, bir kere daha tekrarlayalım. Geçmiş dönemlerde komşularla ihtilaflar besleneceğine oralarda Türkçe'nin devamı için yorgunluk çekilseydi çok hayırlı bir iş yapılmış olurdu. Şimdi ise bakıyorsunuz karşınızdaki kimsenin dedesi Türkiye'den gelme fakat kendisi tek kelime Türkçe bilmiyor. Şam 18 milyonluk Suriye'nin üçte bir nüfusuna sahip. Bölgenin bugün de hareket merkezlerinden. Sosyal ve ticari seviye, şehircilik, bizim yakın geçmişteki günlerimiz gibi. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Şam'da bir dizi faaliyet tertipleyerek Şam'la İstanbul arasında yeniden köprü kurmak için hayli etkinlikle buraya geldi. Başta Şam olmak üzere bütün Suriye Türk bayrağı ve Türkiye afişleriyle dolu. Bu rüzgarın ismine "Şam'da İstanbul" konmuş. Herhalde denmek isteniyor ki İstanbul, sadece Anadolu'da değil, Rumeli'de değil, Şam'da da olmalı. Açılışta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'la Şam valisi aynı gerçekleri, aynı ortak duyguları dile getirdiler. İstanbul gövdedeki baş hükmünde. Türk belediyeciliği, kazandığı tecrübe ve bilgi birikimini buralarla paylaşmalı, "Şam'da İstanbul, bunun ilk adımı." İBB başkanı ve Şam valisi konuşurken şunu düşündük. Türk Cumhuriyetleri ile "tek millet iki devlet" iftiharla birbirimiz tarif ederiz. Kayıp yılları ne ile hangi malzemeyle telafi edeceksek onu ihmal etmemek gerek.. Şüphesiz ki bu coğrafyadan bugün de Türkiye sorumlu. Gözler Türkiye'de. Fakat yıllarca araya çelik duvarlar örülmüş. Bir elmanın diğer yarısı devletlerle Mars kadar birbirimizden uzak kalmışız. Bunu aynı kültür dairesindeki halklar değil, emperyalizm hayalindeki yabancılar yapmışlar. Türkiye'de Arapça Farsça, burada Türkçe okullardan kaldırıldıktan sonra yerini yalnızca İngilizce, Fransızcalar almış. Önce lisan girmiş sonra Tüccar. Su Fransa'dan geliyor. Bizse yıllarca Fırat'nın suyunu tartıştık. Şu karikatür krizine kadar süt Danimarka'dan geliyormuş. Neden otomotivimiz Ortadoğu coğrafyasına hakim olmasın? Bizim her sahada dünya markası olmamız buralardan geçer. Koç grubu daha yeni Migros'la Suriye'ye giriyormuş Bütün İslam ve Türk coğrafyasıyla uzaklaşmışız. Kızıl ve vahşi emperyalizm bizleri kardeşlerimizle yabancılaştırmış. Şimdi hasret kucaklaşmaları yaşanıyor. Bu sebeple İstanbul Belediyesinin bu teşebbüsü çok yerinde. Devamı beklenir. Yerimizde oturmayalım. Buna hakkımız yok. 1.5 Milyarlık nüfus ve 1.5 milyarlık nüfusun yaşadığı coğrafya Türkiye'den her alanda liderlik beklemekte. Onun için içerde kavga çıkartan lüzumsuz münakaşalarla vakit öldürten çok büyük vebal altına girer.
.
İpek yolu, inanç yolu
16 Mayıs 2006 01:00
Avrupa Birliği'ne girsek de girmesek de doğuyu ve orta doğuyu ihmalimiz isabetli bir devlet politikası olamaz. Uzun vadeli siyasetimizde AB'ye kabul edilmeme veya bu birliğin dağılma ihtimalini de mutlaka göz önünde bulundurmamız şarttır. Bir ara İpek Yolu bayağı gündemdeydi. Hatta bu cümleden olarak demiryolunu da devreye sokuyorduk. Projenin devam ettiğini tahmin ediyoruz. İstanbul boğazını aşan demir ve kara yolu uygulamalarımızın da hayata geçmesiyle İpek Yolu yeniden tarih sahnesine çıkmış olacaktır. Üstelik bu defa daha kuvvetlenmiş biçimde. O zaman Pekin'den Londra'ya kadar uzayan bir İpek Yolu yaşarız. İpek Yolu gibi İnanç Yolunu da hayata geçirmemiz gerekiyor. Bu yol da dünkü hayatımızda bir şekilde vardı. Türkistan'dan kalkan hacı adayları önce İstanbul'a gelip Eyüp Sultan hazretlerini ziyaret ediyor, İstanbul'da görülmesi gereken yerleri ziyaret ettikten sonra Mekke'ye gidiyorlardı. Balkan Müslümanları da aynısını yapmaktaydılar. İnanç turizmi giderek artmaktadır. Bu sebeple bu işi layıkıyla organize etmek lazım. Şimdi sadece doğu ve Balkan Müslümanlarını değil orta doğu ve Afrika Müslümanlarını da getirebiliriz. Herhalde kimse hacı adaylarının güneyden kalkıp önce İstanbul'a gelmesini teklif ettiğimiz gibi anlamsız bir düşünceye kapılmaz. Doğumuz ve batımızdan gelen hacı adayları dünkü hayattan bir sahne, bu sahne tekrar edebilir. Onun gibi sair zamanlarda da diğer turist gruplar inanc turizmi cümlesinden çekilebilir. İnanç ve merak sahipleri için Türkiye bir derya, yeter ki hakkıyla duyurulsun. Bizdeki kadar inanç merkezi bir başka memlekette olsa neler yapmazlardı. İstanbul'u ve elbette Türkiye'yi yeniden doğu, uzak doğu, orta ve kuzey Afrika'nın merkezi haline getirmeliyiz. Böylece doğudan batıya, batıdan doğuya gidip gelen İpek Yolu trafiği ile güneyden kuzeye, kuzeyden güneye seyreden İnanç Yolu trafiği Türkiye'nin zenginleşmesine yardımcı olacaktır. Bu ne demektir? Bu, Kerkük -Yumurtalık, Bakü- Ceyhan petrol hatlarının kazandırdığını çeşitlendirmek olacaktır. Böylece ülkemiz, İpek Yolu, İnanç Yolu ve petrol yollarıyla tam bir yol çatısı görevi yapacak ve tabii bunun menfaatine kavuşacaktır. Hele hele Turgut Özal'ın fikrini ortaya attığı Barış Suyu projesi hakikat olsa. Tezada bakınız. Şam'a burada Dımeşk diyorlar. Güzel su demekmiş. Şam güzel sularıyla meşhur. Fakat bugün bu Şam'ın içme suyu Fransa'dan geliyormuş. Bizde ise nice sular boşa akıyor. Ne kadar koptuğumuza uzaklaştığımıza en basit misali dün gece yaşadık. En sıradan bir cümle 'lütfen cep telefonlarınızı kapatınız' bu hatırlatma, Türkçe'yle İngilizce ve Fransızca'dan sonra 4. dil olarak duyuruldu. Halbuki Türk gecesiydi. Suriye halkı aynen Türk halkı. Zaten büyük annesi veya babası Türk olmayan yok gibi. Bir çok kimse eski zabitlerimizin torunu. Dedeler Türkçe biliyormuş, ölmüşler, babalar biraz biliyormuş onlar da hemen hemen yoklar. Torunlar hiç bilmiyor. Kaçıncı tekrar olursa olsun, fayda var. Biz komşularımızla düşmanlığa ayırdığımız zamanın onda birini buralarda Türkçe'nin yaşamasına ayırsaydık bugün manzara çok farklı olurdu. Zararın neresinden dönülse kârdır. Buranın iş adamları Türkiye ile ticaret yapmak için sebepler arıyor. Şam, o kadar yakın ki. Erzurum kadar yakın. Van'dan daha yakın. İpek Yolu, İnanç Yolu...Bir de Bağdad Yolu var. Yol, medeniyettir.
.
Yollar
17 Mayıs 2006 01:00
SMS mesajı telefonumuza düştüğünde "Galatasaray şampiyon olmuş" diye yanımızdakilere haber verdik. Türkiye Türklerinin bir takımımızı tutmaları, şampiyon olan takım taraftarının coşması normal. Suriye Türkmenleri için de bunu anlamak kolay. Fakat siz hiç Suriye vatandaşı Galatasaraylı gördünüz mü? Bu, bizim, şekli sınırlarımız dışında spora dair yaşadığımız ikinci olay oldu. İlki Azerbaycan'da kaçkınlar kampında bir çocukla aramızda geçmişti. İkincisine Şam'da şahit olduk. Buradan hareketle küçük bir araştırmayla şu sonuca vardık ki takımlarımızın taraftarları, cetvel mahsulü şekli sınırlarımız içindekilerden ibaret değil. Onlar Yunanistan'da da Suriye'de de Kerkük ve Kosova'da da diğerlerinde de mevcut. Avrupa Türklerini saymak zaten abes olur. Daha çarpıcısını Şam'daki kültür elçilerimizden ve oradaki günlerimizde bizi bir ân bile yalnız bırakmama nezaketi gösteren Zafer Sağıroğlu anlattı. Elçiliğimiz bünyesindeki kültür merkezinde Araplara Türkçe öğretmeliği yapan Zafer Sağıroğlu, bir keresinde Türkiye'ye gelirken Kamışlı'dan bir Suriye Kürt'ü kendisinden dönüşte Galatasaray forması getirmesini rica eder. Şam'da şunu çok derinden hissettik ki İstanbul, Avrasya ve Ortadoğu'nun bugün de fiili merkezidir. Bütün bu dünyayı İstanbul etkilemekte. Eldeki bu imkânlardan haberdar olmamız lazım. Şu imkânlar dünden tevarüs eden zenginlikler. Bize düşense yolları arttırmak, bağları kuvvetlendirmek, gerçekleri görebilmek. Şunu kat'i olarak biliniz ki dışarıda resmedilen "Suriye"nin Suriye ile alakası yok. Spordan Türkçe'ye, ticarete, turizme kadar ne varsa imparatorluk coğrafyasının her karışını nakış nakış işlemeliyiz. Bunu ilgili devletlerle dayanışma, milletlerle dirlik, düzen ve kalkınma için yapacağız. Herkes, Türk'ün de farkında garplıların da. Biz adaletimizle yâd ediliyoruz, onlar zulümleriyle. Gelmişler, yakmış-yıkmış ve kardeşler arasına kalın duvarlar örmüş, kültürlerini hakim kılıp gitmişler. Dün öğle yemeğinde hizmet yapan garson kendini terbiyeli bir şekilde tanıtırken Kürt olduğunu da söyledi. Biz de Kürt, Türk ve diğerlerinin aynı ümmetin mensupları ve tamamının kardeş olduğunu dile getirdik. Bunun üzerine aldığımız cevap tek kelimeydi "elhamdülillah" Krizin ilacı budur.. Tıkanmış, yıkılmış, izleri silinmiş yolları yeniden hayata geçirme durumundayız. İpek Yolu, Hicaz Yolu, Bağdat Yolu, İnanç yolu. Şam'da Halep'te vs. kiminle konuşsak İngilizce anlatmasına mani olduk. "Bizim Arapça, sizin Türkçe bilmemeniz ayıp" dedik. "Arapça anlatın anlarız" dedik. Anlaştık da. Gördük ki onlar da Türkçe'yi anlıyorlar. Televizyonlarımız hatta büyük kısmıyla medya, insanları düşündürmeme cihazları haline geldi. Halbuki bundan böyle İstanbul'daki bir tv yönetim merkezinde yayın planlaması yapılırken bahsettiğimiz coğrafyayı da hesaba katmak zorundadır. Televizyonları gazeteler gibi değil. Hatta internet gazeteleri de öyle. Tarih ve Türkçe şuuru yeniden gündemimize girmeli. Gayretsiz, maksatsız ve hedefsiz bomboş hayatlarla nasıl büyük devlet oluruz? Bağdat Caddesinde çılgınca otomobil koşturan gençlerden kaçı o yolun mânâsını bilmekte? Yapılacak iş çok, yol uzun ve dâvâ büyük. Suriye'ye Arapça öğrenmeye gelmiş çok sayıda aklı başında ve kalbi Türkiye sevdasıyla dolu genç var. Buna mukabil Tunus'tan Suriye'ye kadar Arap dünyasında da gençlerde iş adamlarında Türkçe öğrenme isteklerinin ileri düzeyde olduğu görülüyor. Bu milletin mezhep lideri Bağdat'ta, gönül lideri Şam'da, Peygamberi Medine'de, Anadolu medeniyetinin menbaı Türkistan'da. Bir ulu çınar. Kolları dört bir yana uzayıp gitmiş. Çınar, bir zaman budandıysa her kışın bir baharı yok mudur? Şam meydanında mehter "nevbet ururken" dedesi Türk, fakat kendisi tek kelime Türkçe bilmeyen nice genç ağladı. Mehter çalarken yanımızdaki arkadaş gayrı ihtiyari "80 yıldır ilk defa mehter geliyor" dedi. Bunu der demez hemen yanında 18 yaşlarında bir delikanlı, bir kıvılcımı tutuşturan çakmak gibi telefonunu uzatırken iftiharla konuştu "mehter hep buradaydı.." Ekrandaki hilal ve bozkurt sanki onu doğruluyordu. Rejiminin adı, partisi şu-su busu her ne olursa olsun. Onlarla hiç de ilgilenmedik. Suriye gayet liberal bir hayat içinde. Türkiye'de kavga mevzuu hiçbir şey burada mevcut değil. Beşar Esad, hamleler peşinde. Ticaret erbabı, esnaf, Türkiye ile ticareti, iktisadi münasebetleri geliştirmenin arayışında. Dünkü sömürgeciler buralara dolmadan atik davranmalı. Bütün bu işler için işte o yollar, bu coğrafyanın kan damarları olmalı. Türkiye, bir yürek gibi yeniden atmalı. Ve mutlaka Avrasya ve Ortadoğu'da vize ayıbı kalkmalı. İşler çok, yol uzun olsa da idealist insanlar, azimle, gayretle, sabırla bunları aşarlar. Mesele idealizmi öldürmemekte.
.
Çankaya yolunda dehşet
18 Mayıs 2006 01:00
Kurşunlar, Danıştay II. Daire hakimlerine sıkıldı, fakat zarar gören yalnızca onlar değil. Bu çılgınlıktan hareketle inşallah başka çılgınlıklar yaşanmaz. Herkesin çok soğukkanlı olması, ne dediğine dikkat etmesi gerekir. Neticede iş yargıdadır. Yargı kendini alakadar eden meselede de tarafsız olacaktır. Saldırganın kim olduğu, ne olduğu anlaşılmadan hemen beyanatlar döşenmek yangına kilo kilo benzin dökmektir. Belki ileri derecede bir akıl hastasıyla karşı karşıyayız. Avukatlar akıl hastası olmaz diye tıpta bir tesbit mi var? Belki yabancı servis ajanı. Gelin kenara çekilip değerlendirme yapalım: Bu bir tesadüf mü? Önce her şey yolunda giderken birdenbire ekonomi sancılanıyor, döviz fırlıyor. Sonra tam da ekonominin yatıştığı, korkulacak bir durum olmadığı haberlerinin çıktığı gün üstelik de hakimler görev başındayken ve üstelik de bir avukat tarafından saldırı yapılıyor. Bu bir tesadüf mü? Tam da CHP'nin "sineyi millet" balonu uçurduğu gün bu berbat hadise yaşanıyor... Bu bir tesadüf mü? Ordumuzun Irak hududunu tahkim ettiği günlere denk geliyor. Bazıları hükümeti suça ortak etmeye kalkışmakta. Bunu vicdanla bağdaştırmak imkânsızdır. Hangi hükümet kendi kalbine sıkar? Hükümet neden kendi kalbine sıksın? Akılla, mantıkla izah edilir bir tarafı olabilir mi? Aksine... Aksine, bu vahim olay, Erdoğan Hükümeti'ne dolaylı bir darbedir. Hayalet silahtan çıkan kurşunlar, Türkiye'nin huzuruna, sıkılmıştır. Alparslan Aslan ismindeki şahsın bir maşa olduğuna şüphe yok. O maşayı kullanan eller olduğu kesin. Kafasını doldurmuş, beynini yıkamışlar. Bunu kimin yaptığı en erken 50 sene sonra anlaşılır. Bundan daha ürpertici bir fitne olabilir mi? 40 Yıl kadar evvel Ticaniler diye bir grup vardı. '50'li yılların başında Demokrat Parti iktidara gelince birden bire ortaya çıkmış, heykellere saldırmaya başlamışlardı. Bunun üzerine Atatürk'ü koruma kanunu çıkartılmıştı. Ticanilik, Kubilay tertibinin başka bir versiyonuydu. Şimdi benzer bir tertip yaşıyoruz. Veya yeni bir Mehmet Ali Ağca vak'ası. Veya yeni bir 31 Mart tertibi. Müessif hadisenin dış servislerin marifeti olma ihtimali çok yüksektir. Onun için küçük menfaatleri öne alacak gün değil. Sanığın bunu neden yaptığı? Nasıl yaptığı? Niçin yaptığı? Kimler adına yaptığı? Vak'a anında ne söylediği zamanla ortaya çıkacaktır. Korkumuz o ki bu bir başlangıç olabilir.. Başka türlü üzüntüler de yaşaaybiliriz. Aylardan beridir, hatta 1 yılı aşkın zamandır, Tayyip Bey'in dikkatini çekmeye çalışıyoruz. Gelin görün ki Viyana'dan Şam'a nerede yemek yiyeceğini sormak için yanımızdaki yazara telefon açan bazı özelkalem, sözcü, danışman vs. arada duvar olup, dostlarıyla irtibatı kestiler. Başbakan, şu sütunda cumhurbaşkanlığına dair yazılan yazıların onda birinden haberi olsaydı, bize kulak verseydi şimdi şu sıkıntıyı yaşamayabilirdi. Recep Tayyip Erdoğan, cumhurbaşkanlığını düşünmediğini açıklamalıdır. Her şey bu açıklamanın yapılmasına veya yapılmamasına bağlı.
.
Hepimiz aynı gemideyiz
19 Mayıs 2006 01:00
Danıştay, maalesef silahlı baskın yaşadı. Üye, Mustafa Yücel Özbilgin ne yazık hayatını kaybetti, birkaç hakim yaralandı. Türkiye gündemi karıştı. Her aklı başında vatandaş yaşanan olaylardan üzgündür. Hadise çok büyük, acı çok büyük. Buna rağmen itidali kaybetmemek gerekiyor. Henüz sorgulama safhasındayız. Mesele aydınlanmamıştır. Buna rağmen sorumluluk sahibi bazı yetkililerin akıl ve sağ duyudan ziyade duygularıyla hareket ettiklerini görüyoruz. Asıl böyle zamanlarda ilkeli olmak gerekir. Böyle zamanlarda acı kalbe gömülür, aksine davranış Türkiye düşmanlarının işine yarar. Zaten onların maksadı bu. Onlar, kendilerine bir kişi seçip onu günlerce işledikten sonra kullanırlar. Burada da çok büyük ihtimalle yapılan budur. Diğer ihtimalse sanık Alparslan Arslan'ın saplantı sahibi, psikolojik problemleri olan birinin olması. yahut bir profesyonel. Ağca'nın Mesih olduğunu söylediği iddia edilmişti. Bu zanlının da güya Allah'ın elçisi olduğunu söylediği iddia edilmekte. Bu noktada idialara lütfen dikkat edilsin. Kimse duyduğunu nakletmiyor. Herkes mişli konuşmakta. İşte psikolojik savaş için delil. Bu sebeble hadiseyi kendi şartları içinde ele alıp çözme yerine çatışma ortamına sürüklersek o zaman Türkiye düşmanlarının ekmeğine kendi elimizle yağ sürmüş oluruz. Herkes çok dikkatli konuşmalı. Herkes ne dediğinin farkında olmalıdır. Kin, nifak tohumları ekenler ülkemize büyük kötülük etmiş olurlar. Bir yerlerden düğmeye mi basıldı? Bu çok beylik bir soru olabilir. Buna rağmen sormadan geçmeniz mümkün değil. Türkiye gayet iyi gidiyordu. Türk parasının yurt dışında geçtiğini ilk defa gördük. Birden bire bir Şemdinli hadisesi patlak verdi. Önce Tük-Kürt çatışması denendi. Önce güneydoğunun isyanı tahayyül edildi. Bu gerçekleşmedi. Fakat o tezgâhtan bir tuzak çıktı. Bu tuzağa da ne yazık ki bir savcı düştü. Ardından durduk yerde cumhurbaşkanlığı tartışmaları tırmandı. AK Parti'ye kanca atıldı. Maksat partiyi bölmekti. Bu da tutmadı. Bunun üzerine nisbeten unutulmaya yüz tutmuş türban problemi gündeme taşındı. Sürpriz şekilde "Türbanlılar, Suudi Arabistan'a gitsin" gibi garip laflar edildi. Derken laiklik hisleri tahrik edildi. Her şey yolunda giderken döviz birden fırladı. CHP sineyi millete dönmekten söz etti. Tek başına muhalefet cephesi meydana getirmeye çalışan Süleyman Demirel erken seçim yapılsaydı 27 Mayıs ve 12 Eylül olmazdı dedi. Bu arada Fransa parlamentosunda şu çürük sakız Ermeni tasarısı tasarısı görüşülüyordu. Hepsi iç içe ve üst üste geldi. Hatta Danimarka'nın karikakür rezaleti bile bu işle alakalı olabilir. Milletçe sağlam durmamız lazım. Bu ülke insanlarını sol-sağ diye ayırdılar 5 bin kişi kaybettik. Kürt-Türk diye ayırdılar 30 bin kişi kaybettik. Şimdi de Laik-anti laik diye ayırmaya çalışıyorlar. Bu defa da mı kayıplarımız olsun? Kimin laiklikle ne alıp veremediği olabilir? Tartışmalar biraz da evham kaynaklı. Bu tuzağı mutlaka fark etmeliyiz. Hedefleri iç savaş çıkartmak. Çünkü kalkınan, büyüyen, gelişen Büyük Türkiye istemiyorlar. Kim istemiyor? Kim istiyor ki... Hepimiz aynı gemideyiz. Bir milletin başına gelecek en büyük felaket iç çatışmadır. Kürt-Türk çatışmasını başaramadılar. Daha büyüke oynamaktalar. Her fikirdeki insanlar arasından taassup sahibi, saplantı sahibi, şartlanmış veya ahmak çıkabilir. Bir sanıktan hareketle dindarları veya ülkücüleri yermek, incitmek, hedef göstermek, cenaze namazı için gelmiş hükümet üyelerini bir cami avlusunda protesto etmek bu cinayet kadar ayıplanacak bir mantıktır. Hele hele Türk-İslam sentezi gibi modası geçmiş, 70'li yıllar kavramlarını bugüne taşımak abestir. Hadise, Danıştay'a saldırı, hükümete dolaylı darbe, Türkiye'ye doğrudan kasıttır. Eğer... Olaya böyle bakmaz da sloganlarla hareket edersek devamı gelir.
.
Kaostan hükümet kazançlı çıktı
22 Mayıs 2006 01:00
Danıştay'a yapılan saldırının daha ne olduğu, saldırganın arkasında kimlerin bulunduğu anlaşılmadan hemen her çevre, konuşma ve ithamlarıyla hükümeti adeta linç etmeye kalkıştı. Zaten maktul hakimin cenaze törenine katılan birkaç bakan az kalsın linç edilecekti. Dünyaya kepaze olmanın eşiğinden döndük. Bu manzarayı görmeden herkesin kafasında "acaba, başbakan cenaze namazına mı iştirak etse, yoksa günlük programını bozmasa mı?" gibi bir soru vardı. Bindirilmiş kıta intibaı veren bazı gözü dönmüşlerin yaptıkları görülünce başbakanın haklı olduğu ortaya çıktı. Tayyip Erdoğan, Kocatepe Camiine gitseydi başbakanı tartaklanan ülke imajıyla dünyaya takdim edilecektik. Daha soruşturma bile değil, tahkikat safhasında siyasete kan bulaştığını ilân etmek, hükümeti suçlamak, cinayetin arkasında hükümet olduğunu söylemek hezeyan derekesinde berbat iddialar olmuştur. Bugün görülüyor ki katil zanlısı tek değil. Ortada bir komplo var. Komplocular birden çok fazla. İşin içinde karanlık taraflar mevcut. Kendini devlet sanan adamlar yer altı ilişkilerle bazı dolaplar çevirmekteler. Ne gariptir ki elebaşı konumundaki kişinin ismi fâş olunca bu kişi yaralı olarak, belki de öldü zannıyla bir hastanenin önüne bırakılıyor. Bu arada intihar iddiaları çıktı. İntihar meselesi aynen baskın ve adam öldürme gibi muamma. Temel'i idam sehpasına çıkarttıktan sonra sormuşlar "son sözün ne?" "Bu da bana ders olsun" demiş. Hakimi, askeri, muhalefeti topyekun büyük bir kitle duygusallık şokuna yakalandı. İşte görülüyor ki mesele hiç de basit değil. Bu da bize ders olsun. Deniz Baykal'ın resmettiği tablodan eser yok. Laiklik vurgusu yalnızca evham. Daha soruşturma bitince kim bilir arkasından neler çıkacak. Bu noktada Türk polisini tebrik etmek lazım. İlk dakikadan itibaren elini çabuk tutarak zanlıyı ve arkasındaki örgütü tesbit edip üzerine üzerine gitti. Eğer yumak çözülmeseydi, bugün farklı bir Türkiye'de olurduk. Şimdi hükümet istifa diye bağıranlar mahcup olmalıdır. O demeçleri veren ön yargılılar mahcup olmalıdır. Önümüzdeki günlerde bu davada dehşet verici gelişmeler olabilir. Devlet, sanıkları hapishanede bile iyi korumalı. Deliller yabancı servislere yabancı devletlere kadar gidebilir. Küresel bir oyunla karşı karşıyayız. Dilerdik ki bizden kimse o oyu-nun figüranı olmasın. Ne ise... Her şerde bir hayır var. Bu olaydan hükümet kazançlı çıktı. Halep ordaysa arşın burada. Tarafsız anket şirketleri araştırma yapsın bakalım. Kendi kendine gelin güveyi olup seçim mitingleri yapan CHP nerede? AK parti nerede?
.
Türk'ün Türk'ten başka düşmanı yoktur!
24 Mayıs 2006 01:00
Biz şahsen katılmıyoruz, fakat bizim paylaşmamamız sözün varlığını ortadan kaldırmıyor, söz meşhur "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur." Bu iddiaya inanmak kolay değil. Üstelik çok da garip. Niçin bir kişi veya devlete, ülkeye bütün herkes düşman olsun? Eğer bir kişinin tek dostu dahi yoksa orada durup düşünmek lazım. Bunun gibi 200 civarında devlet, şu kadar kavim, millet, cemiyet, cemaat var fakat Türk'ün Türk'ten başka dostu yok. "Hadi oradan canım" dememek mümkün mü? Türk'ün Türk'ten başka dostu vardır. Dolayısıyla Türk'ün Türkten başka dostu yoktur sözünün kıymeti harbiyesi olamaz, ucuz bir hamaset. Bu malum söz çok edildi. Çok da edilmekte. Buna mukabil o iddianın mefhumu muhalifi hiç dile getirilmedi: Türk'ün Türk'ten başka düşmanı yoktur! Diğeri ne kadar yanlışsa bu o kadar doğru. Bir kişinin kendi kendine ettiği kötülüğü cümle âlem bir araya gelse yapamaz. Şimdi manzara bu durumda. Düşman aramaya ne hacet? Kendi ayağımıza sıktık. Her şey gayet iyi giderken 40 ayrı yerde gedik açıldı. En sonunda da Danıştay problemi çıktı. Bu problemi tezgâhlayanlar kim? Türkçülüğü kimseye kaptırmayanlar. Bunlar şu ân devleti yönetenlerin ekseriyetini Türk saymazlar. Fotokopiler elden ele dolaşmakta. Sadrazamlar itibariyle Osmanlıya da muğberlik yapmaktalar. Halbuki hükümetler görev başına geldikleri ândan itibaren devletin organıdır. Buna rağmen hükümeti zora sokmak maksadıyla mahkeme basıp hakim öldürmek gibi akıl almaz taktikler güdülmekte, buna taktik denirse tabii. Buna rağmen daha hadise patlak verdiği ân mektep-medrese görmüş hanımefendiler, beyefendiler aklına geleni konuştu. Sonunda ne oldu? Piyasalar tedirginleşti. Yabancı sermaye dikkat kesildi. Döviz yapacağını yaptı. Sebep birkaç noktada toplanıyor. AB'nin önünü kesmek. AK Parti'nin önünü kesmek. Tayyip Edoğan'ın Çankaya yolunu kesmek. Malumdur ki bir şey haddini aşarsa zıddına inkılap eder. Haddini aşan, ırkçılığa dönüşen kafatasçı kavmiyetçilik ulusalcılığa yedek malzeme haline gelmekte. İtidal kaybolunca sağduyu yok olmakta. Şu son hadisede Allah, ülkemize acımıştır. Şayet polis suikastçıyı yakalamasaydı bugün çok karanlık manzaradaydık. Onun için ödül verilen polisler bunu fazlasıyla hak etmişlerdir. Ne var ki ki hükümet teyakkuz halini sürdürmeli, hiçbir şekilde ipin ucunu bırakmamalıdır. Yeni oyunlar çıkabilir.
.
Komplocular boş durmayacak
25 Mayıs 2006 01:00
Hatırlayabildiklerimizi sıralamaya çalışalım. Şemdinli bilmecesi, bölücü terörün birden azması, dövizin durduk yerde yükselmesi, sineyi millete dönme tehdidi vs. vs... derken Danıştay baskını patlak verdi. Bu baskın haylice el uğuşturdu. İlk ândan itibaren hükümet suçlanmaya başlandı. Rüzgâra kapılan kitle "hükümet istifa" diye bağırıyordu. Oysa "rüzgâr eken fırtına biçer". Hakikat onlar için de değişmeyecekti. Tayyip Erdoğan başbakan olduğundan beri en zor saatlerini yaşadı. Ancak sorgulama derinleştikçe her şey tersine döndü. Sorumsuzca ithamda bulunanlar, yüzlerini saklayacak yer aradılar. İlk günden itibaren yazdığımız yazılarda da dile getirdiğimiz gibi hadise bir komploydu, hükümete dolaylı darbeydi.. Sıcak darbeler dönemi çoktan geçti. Onun için 28 Şubat post modern darbesi yaşandı. Bu defa da bu nev'i bir darbe oldu. Fakat bomba darbecilerin elinde patladı. Ne var ki kim nerden hangi düğmeye basıyorsa, malum olmadığı halde meşhur olan "şer odakları" kimse ve neredeyse boş durmuyorlar. Zaten Danıştay baskınını tahlil eden sağduyu sahibi herkes hadiselerin devam edeceği korkusunu dile getirdi. Maalesef korkulan olmakta. Önce evvelsi gün it dalaşı ile Ege sema ve denizi dalgalandı. Böyle bir dalaş şaka olsun diye yapılmaz. Bir taraf diğer tarafı taciz eder. Diğer taraf da mukabele eder. Yunanistan'la hava sahası ve kıta sahanlığı problemleri var. Bu problemler 58 ve 59. Cumhuriyet Hükümetlerinin komşularla iyi geçinme siyasetleri sonucu buzdolabına kaldırılmıştı. Şimdi görüyoruz ki hassasiyetler kötü şekilde kaşınmakta. Daha bunları düşünür, yaşadıklarımızı kavramaya çalışırken bu defa da Atatürk Havalimanı kargo bölümü yandı. Resmi makamlar yangının elektrik kontağından çıkmış olabileceğini açıklıyorlar. Elbette bir sebeple olacak. Elektrik kontağı, kundaklama yapılmadığı anlamına gelmez. Adi bir kaza mıdır? Şüpheleri ihmal etmemeli. Bütün bunlar olurken PKK saldırılarının bıçakla kesilmiş gibi durmuş olmasına dikkat ediniz. Nasıl "komplo" demezsiniz. Bir kanlı terör ayağa kalkıyor, bir ferdi terör. Bir ekonomik sarsıntı yaşanıyor, bir elektrik sarsıntısı. Bu kadar tesadüf olur mu? Ortada bir komplo, yani tertip varsa -ki artık herkes bunda müttefik- komplocular boş durmayarak maksatlarına varmak için her yolu deneyeceklerdir. Komplocular içerden ve dışardan. Kullanmaya müsait herkesi kullanacaklar. Bölücü, ahmak milliyetçi, mafya ne varsa. İçerdekiler başbakanın Çankaya yolunu, dışarıdakiler, hükümeti zayıflatarak Türkiye'nin önünü kesmek istemekteler. AK Parti unutmasın ki hesaplardan biri de partiyi içten bölmektir. Onu da deneyeceklerinden şüphe olmasın. Önce küskünler meydana getirilecektir. 1969'da AP'nin bölünmesi sonraki bütün kötülüklerin sebebi olmuştur. Su uyur düşman uyumaz.
.
Fetih Haftası'ndayız
26 Mayıs 2006 01:00
Fatih caddelerinde Türk bayraklarıyla Fatih Belediyesi'ne ait flamalar, sarmaş-dolaş. Böylece Fetih Haftası'nda olduğumuzu kavrıyoruz. Herhalde 29 Mayıs ilk defa bir Fetih Haftası idrakiyle kutlanmakta. Bu sebeple Fatih belediye başkanı Mustafa Demir'i tebrik ediyoruz. Esasında bu başkan bir çok hizmetiyle tebrike layık. Ancak Fatih, şehrin sahibi Fatih Sultan Mehmet ve bir çok padişah, alim, evliya ve tarihi eser burada olduğu halde yılların ihmaline uğramış bir belde. Bu yüzden hizmet kolay değil. Dünyanın her yerinde tarihi şehirlere hizmet kolay değildir. Bu zorluk Fatih için de mevzubahis. Ama Fatih gibi yerler şehri ayakta tutan ana sütunlardır. İstanbul olmazsa Türkiye, Fatih olmazsa İstanbul değerinden çok şey kaybeder. Bu itibarla İBB Başkanı Kadir Topbaş ve Başbakan Tayyip Erdoğan, Mustafa Demir'i yalnız bırakmamalı. Fatih İstanbul'un yüzük taşıdır. Giderek bir Üniversite ve hastaneler merkezi haline gelmekte. Bir de kendiliğinden bir güzellik gelişti. Gelinlik merkezi oldu. Hükümet ve İBB Fatih Belediyesi'ne tam destek vererek bu 3 alanda hamleler yapılabilir. Artık Fetih meselesini ruhu, anlamı ve gayesiyle kutlayıp anlamanın yolları bulunmalı. Sadece bir mehter yürüyüşü, bir resmi konuşma ve surlara sembolik tırmanış törenleriyle kalamayız. Bunlar belki kaldırılmamalı. Belki zenginleştirilmeli. Ama daha başka bir şeyler de yapılmalı. Bunu derken kuru, sıkıcı, panel ve sempozyumları da kastetmiyoruz. Keza bir yanlışlık daha var: İstanbul'un kurtuluşu bayram olarak kutlanmakta. Okullar tatil edilmekte. Fetih tarihi ise okullardan habersiz, gençlikten uzak kutlanmakta. Hem fetih, hem kurtuluş kutlanmalı. İkisi de bizim. Her ikisi de kıymetli. Bir yeri almak ne kadar zorsa elde tutmak da o kadar zor. Bundan dolayı bayramsa ikisi de bayram olmalı. Olmayacaksa ikisi de aynı muameleyi görmeli. Bize kalırsa bayramlar zaten çok. Üstelik İstanbul'un kurtuluşunu da kimse işitmiyor. Bir güne tatil, bayram vs demek mühim değil. Onun taşıdığı mânâyı kalblere işlemek önemli. İstanbul, Sevgili Peygamberimizin -aleyhisselam- yer yüzünde fethini işaret buyurdukları tek şehirdir. Bu güzel beldeyi fetheden kumandan da onun askerleri de gerçekten güzel insanlar. Hem fetih, hem kurtuluş şehit ve gazilerini rahmet ve minnetle Yâd ediyoruz. Şu nimete onlar vesilesiyle sahibiz. İstanbul, kıyamete kadar Türk'ün malıdır. Bütün Türk ve İslam âleminin sembolü, Avrasya'nın merkezidir. İstanbul'u yeniden düşünmeli, Fatih'i tekrar keşfetmeliyiz.
.
Dallas dizilerinden lise cinayetlerine
29 Mayıs 2006 01:00
Bu ülkeyi yönetenler, söz sahibi olanlar, kuvvet paylaşanlar, sivil, asker, kanaat önderi dünküler bugünküler, gelin itiraf edelim, biz bir büyük yanlışlık yaptık. Laiklik-anti laiklik, gericilik-ilericilik, çağdaşlık, uygarlık özgürlük, AB, NATO, şu bu derken zeminin ayaklarımızın altından kaydığını fark edemedik. Yukarıda üst yapıya dair kavga, gürültü münakaşa olurken. Yukarıda gündem farklı iken. Halkın gündemi daha farklı oldu. Gençliğin gündemi ondan da farklı oldu. Bunun adı herkesin bir havadan çalmasıydı. Herkesin bir havadan çaldığı yerde curcuna vardır. Biz, afaki şeylerle meşgulken elin adamı kendi tayin ettiği gündemle kendi gençliğimizi perişan etti. En baştan alalım, siyah-beyaz televizyon büyük bir hevesle hayatımıza girmişti. Fakat kimse demedi ki "bu dükkânda ne satacağız, kimin malını satacağız?" diğer taraftan okullarda hâlâ "yerli malı Türk'ün malı her Türk onu kullanmalı" nakaratları tekrarlanıyor, incir, fındık, kuru üzümle avunuyorduk. Oysa tv adlı tüketim canavarı cemiyete girer girmez çok şeyi alıp götürmeye başladı. Sokakları akşam alacasında ilk tenhalaştıran dizi film Dallas olmuştu. Bir entrikaydı, kimin kimle düşüp kalktığı meçhuldü. Bir yabancı hayat, olanca çirkinliği ile cemiyetin üzerine boca ediliyordu. Sosyal hayat, halı saha maçı yapıyor, kitle hiç farkında olmadan bir şeylere alışıyordu. Dallas'ı sinema izledi. Paris'te Son Tango'yla bu cemiyet, cinsellik, erotizm ve porno yaklaşımlarla tanışıyordu. O zamanlar Beyazıt Meydanı'na bakan bir Marmara Sineması vardı. Sinemanın önü bu film için yüzlerce metre kuyruk oluşturmaktaydı. İlk defa bir sinema filmi için kuyruk görülüyordu. Bu sinemanın önündeki kaldırımda ise 27 Mayıs darbesinin sembolü hürriyet heykeli duruyordu. Her şey böyle başladı. Ne televizyon adlı ne sinema adlı dükkânlarda yerli malı vardı. Üstüne üstlük Paris'te Son Tangolar maymun kabiliyetlilerle aşağılık işleri beyaz perdeye sıçratmış, Yeşilçam seyircisi aile sinemadan kaçmıştı. Böylece değerler televizyonla, reklamla, sinemayla, dergiyle gazeteyle aşındırıldı. Açıkgöz yapımcı, yayıncı, tüccar, rejisör, şehvete, belden aşağıya cinselliğe erotizme, pornoya yatırım yaptı. Teknoloji, iletişim, şu-bu hayatımıza girmiş, yerlileşmeden yabancılaşmıştı. Böylece çizgi aşıldı, hayâ yırtıldı. Yetişen nesillerden çoğu için belden aşağıyı düşünmek birinci öncelik oldu. Gençlik, ailesi, cami, okul, sinema, medya, en sonunda internet ve hayat arasında sıkışıp krizlere kapıldı. Namus bekçiliği mi? Diye soran küstahlar çıkabilir. Elbette. Vatan bekçiliği olur da namus bekçiliği olmaz mı? Namus kişinin vatanıdır. Bozulma büyük, ziyan büyük, toprak kayması dehşet çapta. Suçlu sadece nefsinin elinde savrulan liseli çocuk değil. Herkes suçlu, öğretmenden yönetmene, medya patronundan politikacıya, mahalle muhtarına, cami imamına kadar herkes...
.
Kim kimi kimden kurtardı?
30 Mayıs 2006 01:00
ABD Başkanı George W. Bush akademi mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada Türkiye'nin Amerika sayesinde komünizmden kurtulduğunu söylemiş. Bush, bu konuşmaya neden gerek duydu bilmiyoruz. Belki de diplomasını verdiği askerler arasında bir Türk de olmasından dolayı. Ermeni soykırımından bahseden Revan'daki elçisini yerinden alıp emekli etme jestinden sonra bir denge politikası mı acaba? Yoksa metnin dışına çıkıp o ân aklına geleni konuşma hatası mı? Her ne hal olursa olsun, sonuçta iki ülke münasebetleri için iyi değil. Telaffuz edilmese daha iyiydi. Elçi cezalandırmadan sonra daha başka gönül alıcı adımlar da atılabilirdi. Üstelik bu konuşma Türk başbakanı Washington'a gitmeden evvel yapılmakta. Yoksa bilhassa mı söyledi? Recep Tayyip Erdoğan'a psikolojik baskı mı? Oysa Bush'un temas ettiği, tarihi bir vak'adır. Üzerinde derinlemesine durmak gerekir. 50 yıllık bir zaman dilimini içine alıyor. Öyle bir çırpıda karakuşi hükümlerle bağlanamaz. Şayet bu iyilikse Türkler iyiliğin başa kakılmasından hoşlanmazlar. Kaldı ki ABD o dönemde Türkiye'ye kara kaşından dolayı yardım yapmamıştır. Yardımlar topyekûn Amerikan stratejilerinin bir mahsulüdür. Kendi çıkarları için yardım yapmak zorundaydılar. Dünya iki kutupluydu. İki süper güç vardı. SSCB sürekli biçimde Amerika aleyhine mevzi kazanma taktiğindeydi. Soğuk savaş, berbat bir şekilde sürüyordu. Bu yüzden ABD, Sovyetler'i kuşatmak durumundaydı. Aksini düşünelim... Amerika, Türkiye'ye yardım yapmasaydı Avrupa'nın, Rusya'nın ve Amerika'nın günümüzdeki manzarası ne olurdu? Kuvvetle muhtemeldi ki Kızılordu Akdeniz'e inmiş, Avrupa, büyük kısmıyla Rus işgali altına girmiş ve belki de bugün SSCB yerine Amerika dağılmıştı. Amerika, Rusya'ya karşı bize destek oldu. Bunda birinci derecede kendi menfaati olsa bile doğru. Fakat şu da doğru değil mi? Diğer doğrudan daha kesin doğru: Kore'de çekirge gibi orduya sahip Kızıl Çin'e karşı Amerika'ya kim yardım yaptı? Eğer 1950-52 arası Türk Ordusu Amerika'nın yanında Çinlilere karşı savaşmasaydı? Şimdi üçüncü ihtimali yaşıyor olabilirdik. Üçüncü ihtimal şudur, bugün belki Çin, tek süper güç olarak şimdi dünyayı kasıp kavuruyor olacaktı. Zaten Çin 21'inci yüzyılda 20'nci yüzyıldaki kaybının peşinde değil mi? O gün askerle yapmak istediğini bugün ekonomi ile hayata geçirme peşinde. Bunda da çok yol aldı. ABD, o günlerde süt tozu, eski silah vs. desteği vermişti. Türkler ne yaptı? Kore'de Mehmetçik, sağ-sol kavgalarında 5000 genç, hayatını verdi. Hiçbir tank, hiçbir uçak parçası, parka, süt tozu, canın, kanın, hayatın yerini tutamaz. Bunları günlük nutuk malzemesi yapmak yanlıştır. Kimin, kimi kimden kurtardığını en sağlıklı biçimde tarih yazacaktır
.
Elçiler Çankaya'ya, konsoloslar Başbakanlık Konutuna mı tabi?
31 Mayıs 2006 01:00
Berlin Büyükelçiliğimizde iç içe iki hadise yaşandı. Bir Türk hanım başbakanını bulmuşken bir derdini dile getiriyor. Yüz açıkta iken yalnızca saçları kapatan aynı fotoğrafla Alman makamları pasaport verdiği halde Türk makamları bunu reddetmektedir. Genç hanım bundan rahatsızdır, kendini hakkı yenmiş bir insan olarak görmektedir. Başbakan Büyükelçi Mehmet Ali İrtemçelik'e iddianın mahiyetini soruyor. Bu sırada orada bulunanlar Türkler, büyükelçiyi yuhalıyorlar. Bu yuhalama ne kadar çirkin de olsa iddiayı teyit etmektedir. Hadise, Türk medyasına "Başbakan büyükelçi İrtemçelik'i azarladı" şeklinde intikal etti. Buna dayanarak yorumlar yapıldı, nutuklar çekildi. Hemen İrtemçelik taraftarları ortaya çıktı. Suiistimaller başladı. Sonra anlaşıldı ki bizzat Recep Tayyip Erdoğan, yuhalayan kitleye çıkışmıştır. Fakat bir kere olay "Başbakan büyükelçiyi azarladı" şeklinde takdim edilmişti. Bazıları için tutmayan Danıştay komplosundan sonra bu gelişme hükümeti yıpratmak için bir ümit oldu. Bu arada adı geçen büyükelçi, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'le görüşmek için Çankaya'ya kabul edildi. Bazı iddialara göre İrtemçelik başbakanı şikâyet için Sezer'e gitti. Bazılarına göre malum hadiseden evvel randevu alınmıştı. Doğru, Köşk'ün açıklamasıyla anlaşılır. Köşk bunu yapmalıdır. İrtemçelik de yapabilir. Sonuçta mevzuumuz tatsızdır. Sanki İrtemçelik, Sezer'den talimat almak için Çankaya'ya gitmiştir. Cumhurbaşkanı "istifa et" derse istifa edecektir vs. Her taraftan körüklemeler yapıldı. O kadar ki şu bile söylendi: "Valiler ve elçiler hükümete değil, Cumhurbaşkanına tabi", "çünkü onlar devleti temsil etmekteler"... Bunlar yazılabiliyor. Konuşulabiliyor. Elçiler cumhurbaşkanına, konsoloslar hükümete tabi? Valiler, cumhurbaşkanına, emniyet müdürleri hükümete, defterdarlar cumhurbaşkanına tapu-kadastro müdürleri hükümete tabi. Bu nasıl mantıktır, anlamak zor! Cumhurbaşkanıyla başbakanı kavgalı bir Türkiye'yi neden bu kadar arzu etmekteler? Halbuki bu kavgalar eskiden çok yaşandı. Şimdi o günlere "kayıp yıllar" diyoruz. Demirel-Ecevit örneğinde görüldüğü gibi başbakanla muhalefet lideri kavgalıydı. Cumhurbaşkanı Özal-Başbakan Demirel geçimsizdi. Demirel, Özal'a "Çankaya noteri" Çankaya'nın şişmanı" diyordu. En yakındaki berbat hatıra ise 2001 ekonomik krizi. Sezer, Ecevit'in kafasına kitapçık attı, Ecevit'in sadık yakını bakan Hüsamettin Özkan cumhurbaşkanına ağır laflar etti... Ve böylece meşhur kriz patlak verdi Şu günkü işsizlik o günün acı meyvesi. Ders alınmayan tarih tekerrüre açıktır. Sayın Sezer, havayı yumuşatmalıdır. İki başlılık daima zarar vermiştir. Bazıları kendisini muhalefet lideri gibi kullanmaya çalışmakta. Hatta ellerinden gelse Baykal'a rakip gösterecekler. Belki onu da görürüz. Bu kadar komedinin sahnelendiği memlekette o da olur
.
Bir sütunda deprem haberi, diğerinde çıplak sanatçı fotoğrafı
1 Haziran 2006 01:00
Uzun, upuzun zamandır böyle bir utandırıcı manzarayla karşı karşıyayız. Bazı gazetelerin birinci sayfalarında kabulü mümkün olmayan, insanı son derecede rahatsız eden bir haber anlayışı görüyoruz. En sonuncusunu yeni yaşadık. Daha evvelkiler şehit haberlerimizde vardı. Bir sütunda al bayrağa sarılı şehit tabutları, hemen bitişik sütunda çıplak manken ve sözde sanatçıların dekolte fotoğrafları. Şimdikini ise kitleler halindeki ölüm haberine rağmen dahi gördük. Endonezyada 6.2 şiddetinde deprem olmuş, 5000 civarında insan hayatını kaybetmiş. Bu haber olarak birinci sayfada, fakat hemen yanında en şuh şekliyle bir kadın fotoğrafı. Kadının ya nikâhsızlığı övülmekte veya sevgili değiştirmesi! Nerede kaldı insana saygı? Nerede kaldı ölüm karşısında hassasiyet? Peki Gazeteciler Cemiyeti nerede, Basın Konseyi hani? En sıradan hadiseler karşısnda bile seslerini duyabildiğimiz medya kuruluşları neden böyle bir tezat, çelişki, paradoks karşısında susarlar? Üstelik bunu yapan gazetelerin çoğunun künyesinde Basın Ahlak Yasasına uyma taahhüdü vardır. Bir tarafta bu vatan için hayatını kaybetmiş gencecik askerlerimizin tabutu, onların yürekleri kavrulan anne-babalarının gözyaşları içindeki fotoğrafları, bu fotoğrafların altında veya üstünde ise teşhirci, şöhret budalası sözde sanatçıların iç gıcıklayıcı pozları. Bir yanda 5000 insanın felaket haberi, hemen yanında 40 kişinin artığı tuzu kuru kadınların fotoğrafları. Böyle meslek icrası olmaz. Bir insan olarak şu uygulama bizi rahatsız etmektedir. Şüphesiz ki çok kimseyi de rahatsız etmekte. Fakat duyan dinleyen kim? Çıplak kadın fotoğrafı bir iptila unsuruna dönüşmüş. Sonra ne oluyor? İzaha hacet var mı? Her gün bu haberleri okuyarak büyüyen böylesine duygusuzlaştırılmış nesiller, sonunda sevgilisi ile bir olup öz ailesini öldürebiliyor. Medya sen çok şeyden sorumlusun! Ne olur, herkesi ve her şeyi yazıyorsun gel bir günde kendini yaz! Bu dürüstlüğü göster. Vazgeçtik İslam Ahlakından, bir gün de Basın Ahlak Yasasını tatbik et! Sözlerimizi yadırgayanlar, gazetelerin birinci sayfalarına baksınlar. Bugün 5 şehit haberi var. O haberlerin neyle kirletildiğine dikkat edilsin, şehit ruhlarının azabına dikkat edilsin. Bizim medyanın yerlileşememek gibi kronik bir hastalığı var.
.
Paralel oyun
2 Haziran 2006 01:00
Saldırılar, hem içerden, hem dışardan. İçerde, Şemdinli, Danıştay... derken kendilerine "Atabeyler" adını takmış çoğunluğu subay suikastçı bir grup. Grubun evleri sanki cephanelik. Bu evlerde başbakanın evinin krokisi çıkıyor. Hedefte başbakan Tayyip Erdoğan, danışmanı, mağazalar vs. bulunmakta. Dışar'da Yunanistan'la durup dururken patlak veren bir it dalaşı iddiası. Bizim tarafın it dalaşı değil Yunan uçağının kasdi çarptığı açıklaması. Buna rağmen sağduyulu davranarak krizin önlenmesi. Derken gündeme tekrar meşhur Kardak kayalıklarının gelmesiyle yaşanan anlık gerginlik. Fakat bitmedi. Dün bu defa da bir Yunan gemisi, Türkleri taşıyan bir Panama tankerine çarparak onu batırdı. Muhakkak Ankara ile Atina'yı karşı karşıya getirmek istiyorlar. Acaba bütün bunlar, bu iç ve dış fitne kendiliğinden mi çıkmakta? İçerde zincirleme şüpheli gelişmeler. Bu gelişmelerde suikastten bombalamaya kadar her şey var. Dışarda döne döne tahrik yaşanmakta. Hemen belirtelim ki içerde ve dışarda paralel seyreden bu tezgâh çok belli ki bir yerlerden idare edilmekte. Bunlar ne Türk ve ne de Yunan hükümetinin eseri. Aksine iki devlet hükümetlerinin son senelerdeki samimi yakınlaşmaları bazı merkezleri rahatsız etmekte. Yakında Yunanistan'da da onların Şemdinlisi, onların Danıştay'ı çıkarsa şaşmayın. Tuhaf olan bu vak'aların hiç bir zaman netlik kazanmaması. Hükümet bahanesiyle Türkiye içerden ve dışardan sarılıyor. Derinlerde, diplerde bir şeyler olmakta. Birileri eline silah almakta. Bir tarafta özelleştirmeler yapılıyor, ülkeye döviz, yabancı sermaye girmekte, diğer tarafta bu özelleştirmeler, vatan hainliği, vatanı satmak sayılmakta. Türkiye komşularıyla iyi geçinmekte, onlarla her alanda işbirliğine gitmekte. Ancak bu hamlelerle menfaatleri bozulanlar düşmanlıklar için tezgâhlar tertiplemekte. Hükümet kuşatılıyor, başına çorap örülmek istenen nihayetinde Türk hükümetidir. Bütün Türk muhalefetinin gayet uyanık olması gerekir. Bu çatı çökerse hepimiz altında kalırız. Oyun büyük oynanmakta. Bakınız ne yapıp-ederek dövizi yine fırlattılar. Konut sahibi olma imkânının suya düşmesi için her şey yapılıyor. Meleket için, memleketin huzur, refah, isrtikrar ve kalkınması için çalışanlar var. Fakat memleketi karıştıranlar da var. Bunlardan bazısı şuurlu, bazısı maşa. Oyun içerden ve dışardan eş zamanlı oynanmakta. Bu oyunların tutması halinde Türkiye kaybedecektir. Bütün Türkiye sevdalılarının uyanık olması gerekir. Bu öyle sıradan bir iktidar muhalefet çekişmesi değil. Türkiye, kısa sürede büyük fırsatlar yakaladı. Dışardan ve içerden paralel oyunlarla kaosa sürüklenmek isteniyor. O zaman ne sağlam para kalır, ne istikrar, ne itibar. Ancak Türkiye yol geçen hanı da değil. Bu ülkeyi yönetenler de herhalde gaflet uykusunda değil. Düşman uyumuyorsa dost da uyumuyor.
.
Para kimde?
5 Haziran 2006 01:00
Eskiden para ile asalet arasında bir alâka vardı. Servetle asalet birbirini tamamlardı. Zengin aile aynı zamanda görgülü aileydi. Bu aileleri teşkil edenler, cemiyeti için örnek insanlardı. Onlar, görgüleriyle servetlerini kendilerine yakıştırırlardı. O servet, sanki müşterek mülkmüş gibi bir şekilde ortaklaşa kullanılırdı, cemiyetin hizmetindeydi. Servet sahibi fakat aynı zamanda görgü âbidesi bu insanlar, cemiyetin anası, babası, ağabeyi gibiydiler. Cemiyet onları kıskanmazdı. Hatta onlar cemiyet için sigorta görevi yaparlardı. Bir masaldan bahseder gibiyiz? Bazıları "nerdeymiş bu asil zenginler?" diye sorabilirler, haksız sayılmazlar.. Onların çoğu artık uzak zamanlarda, toprak altında. Son devirlere pek azı intikal etti. Şimdilerde, veya son 25 senede meydan sonradan görme zenginlerle doldu. Servet hamalı bu kişiler, tam da söylendiği gibi. "Hanzo", "kıro" "zonta". Sonradan görmeleri ideali zaten yok da ideolojisi hiç önemli değil. Her kesimden olanı hiç farksız aynı kumaştan. Benzer tarafları görgüsüzlük. Boşa denmemiş "sonradan görme gâvurdan dönme!" diye. Aslında "gâvur"dan dönmenin yadırganacak bir tarafı yok. Üstelik hidayete erdiği için takdir edilmesi lazım. Deyimin doğrusu "sonradan görme gâvura dönme" olmalı. Giyim-kuşamın, oturma-konuşmanın sırıtmaması gibi zenginliğin de sırıtmaması, batmaması, bağırmaması lazım. İnsanlara faydalı olmayan servet kuru hamallıktan başka nedir? Zaten sırıtan zenginlik tez zamanda uçar. Nasılsa bir bahçeye konmuştur. Ya iflasla, yahut bir başka sebeple el değiştirir. En fazla iki nesil devam eder. Görgü temeli olamayan ailenin zengin kalması imkânsızdır. Asalet sahibi zengin ne kadar mütevazı ve sade ise görgüsüz o kadar şımarık ve şamatacıdır. Bunlara "meşru mafya" diyebiliriz. Her nasılsa zengin olanların temel problemlerinden biri servetlerine layık olmalarıdır. Layık olmadıkları servet, kendine başka kapı arar. Ortalık görgüsüzlerle dolu. Sonradan görme zenginler. Şöhret budalası sözde sanatçılar şunlar-bunlar. Biri göğsünü kalçasını teşhir ediyor, diğeri cehaletini. Ahmaklar güruhu. Pahalı yerden yemek, giyinmek oralarda oturmakla elit, zengin, görgülü olunmaz. Öyle olsaydı oralardaki garsonlar, bahçıvanlar, tezgâhtarlar en üst tabakayı teşkil ederlerdi. Sosyologların, şirketlere ders verenlerin üzerinde çalışmaları gereken derslerden biri bu meseledi
.
Erken seçim bahane
6 Haziran 2006 01:00
Son bir yıldaki hemen bütün dalgalanmaların arkasında Çankaya yolunu kesme niyeti yatıyor. Erken seçim teranesi de aynı maksada matuf. İddia sahiplerinin gerekçesi şu "seçim, hiçbir zaman 5 yılda bir yapılmadı". Anayasanın seçimlerin 5 yılda bir yapılacağına dair maddesi asla hatırlanmak istenmiyor. Ortada bu devletin bir anayasası var ama kanunun bazı maddeleri kabul edilirken bazı maddeleri sanki gayri meşru addedilmekte. Şunun bilinmesi lazım, seçmen, bu iktidara 5 yıllığına vekâlet vermiştir. Milletin vaktinden evvel seçim istediğine dair ortada hiçbir emare yok. Millet niyetin farkında. Olup bitenleri kendine hakaret saymakta. Mademki Meclisin bu tabloda şekillenmesini kendisi tercih etmiştir o halde TBMM dilediğini cumhurbaşkanı seçebilmeli. Ağzında dili olmayan milyonların inancı budur. Erken seçime ihtiyaç yok. Bunu derken her şey hallolmuş, ortalıkta problem kalmamış demiyoruz. Demek istediğimiz şu, kim seçim olduğunda her şeyin bugünkünden daha iyi olacağını söyleyebilir? Keşke olsaydı ama, mevcut iktidar kadrosundan daha çaplı ekipler hani nerede? Erken seçim ufukta belirdiği ândan itibaren bürokrasi çalışmaz, rüşvet çoğalır, iş yapılmaz, devlet bir hayli kilitlenir, piyasalar kendi bildiğini okur, enflasyon zincirlerinden boşalır, yabancı devlet temsilcileriyle yatırımcılar ortada muhatap bulamadıkları için gidiş gelişler asgariye düşer. Üzerinde durulmayan bir başka taraf daha var. Bir düşününüz, Amerika, İran'ı vurmuş, Türkiye ise seçimle meşgul. Kafasında sandık kaygısı olan bir iktidar hangi rolü alabilir, kim ona, akıbeti belirsiz bir hükümete böyle bir rol verir? Birçok müessif olayın, tertibin komplonun arka planında hep Tayyip Erdoğan'ın Çankaya yolunu kesme hırsı yatıyor. Başbakan Erdoğan, bu dönem Cumhurbaşkanlığını düşünmediğini açıklasa bunlar bıçakla kesilmiş gibi bitecek. Çok arzu ettiğinden mi, yoksa muhalifleri bir şeylerle oyalansın hükümet de iş yapsın diye mi her nedense bunu açıklamıyor. Seçimlerin zamanında yapılması ilk defa gerçek istikrarın, demokratik olgunluğun yakalandığını gösterecektir. Ancak, ideolojik saplantılar bu nazari değerleri kale aldırmaz oldu. Başbakan, Çankaya'ya talip olmadığını açıklamadığı takdirde kuşatma ahtapotlaşacaktır. Böylece hem hükümet bunalacak, hem ülkede huzur kaçacak, kurumlar arası sürtüşmeler rahatsız edecektir vs. vs... Nitekim Tayyip Bey de o meşhur dramatik "iki gömlek" sözünü etmek zorunda kaldı. Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti'nin başından ayrılırsa partisi ziyan görür. O yolu daha evvel Turgut Özal denedi. Ömrü yetse istifa edip yeniden parti kuracaktı. Denenmişi denemenin faydası var mı? İcraat adamlığını sürdürmek varken neden sembol adamlığa talip olmak? İnatlaşmamalı. Unutmayalım. Atalarımız dünyayı mehter yürüyüşüyle fethettiler.
.
Muradiye sakinlerine selam
7 Haziran 2006 01:00
Berbat olay malum, Van'ın Muradiye ilçesinde 7 kişi, iki turistten erkek olanı bir ağaca bağlayıp kadın olana onun gözü önünde tecavüz etmişler. Muradiye halkı kaç gündür ayakta. Zanlılar sorguya götürülüp getirilirken toplanan öfkeli kalabalık, lince kalkışıyor. Hiçbir linç teşebbüsüne "keşke olsaydı" denmez. Fakat burada hisler zorlanmakta. Muradiye halkı da kendilerini zor zaptetmekteler. Bu nasıl insanlıktır, nasıl vahşettir? Hele bir de kadın zanlının olması, akıllara durgunluk vermekte. Ne var ki burada zanlı veya daha net ifadeyle suçlu, sadece bu faillerden ibaret değil. Ceza hukukunda bir suçu işleyen fail olur. Bir de bazı hallerde o suça teşvik edenler. İkincilere "azmettiren" denir. Bu ve benzeri hadiselerde "asli mânevi failler" var. Onlar toplumun en itibarlı yerlerindeler. Eğer cahil insana varıncaya kadar herkes, gördüğü, duyduğu seyrettiği, okuduğuyla sürekli bir şekilde cinsellik tahriklerine muhatap olmaktaysa, her şey belden aşağıya hitap ediyorsa, her deste kâğıt, fuhuş albümüne dönmüşse o zaman olanlara şaşmamalı, ne ekerseniz onu biçersiniz. Güzel isimli Muradiye hiç hak etmediği halde üstüne çamur sıçradı. Ancak, bu Muradiye'nin değil, Türkiye'nin meselesi. Ve temel meselelerinden biri. Yanlış fikirlere kapılmasınlar. Her yerde sapıklar çıkar. Asıl sapık o cahillere belletmenlik yapanlar. Şu olayın geçenlerde sözde sevgilisiyle bir olup annesini, ablasını, babasını öldüren kızın hunharlığından farkı var mı? Eğer kalbleri ihmal edip, mânevi ihtiyaçları tatmine dair yapılan her teşebbüsü gericilik sayarak yalnızca mideye ve şehvete hizmet verirseniz, ortalığı böylesi canavarlar doldurur. Yaz geldi. Turistler artmaya başlıyor. Bakalım daha ne kadar benzer vakalarla karşılaşacağız? Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye'yi tanıtmaya çalışan her kurum ve kişi o kadar emek, masraf ve alın teri dökerken arada bir ortaya çıkan böylesi aşağılıklar her şeyi mahvediyor. Acaba? Türkiye'yi Tanıtma Fonu devreye sokulamaz mı? Tanıtma film, afiş, kitapçık gibi çalışmalarla yurt dışında yapılmakta. Bunun bir de içeriye hitap eden versiyonu uygulanamaz mı? Şu tecavüz hadiseleri yeni değil ki. Hemen her sene benzerleri olmakta. Bu gelen insanlar en azından misafir. Misafire muamele böyle midir? Bu hangi kitapta, nerede yazmakta. Hani "testi kırıldıktan sonra akıl veren çok olur" demişler. Mühim olan böylesine rezillikler yaşanmadan tedbirler almaktı. İnsanları önceleri inançları terbiye ediyordu, o terbiye kişiyi medeni yapmaktaydı. Osmanlı askeri, fethettiği yerin çeşme başında köyün kızlarını görünce rahatsız olmasınlar diye geri çekilirdi. Bir asır evvelki hayatımızda yabancı "tanrı misafiriydi". İnsanlar misafiri paylaşamazdı. Şimdi ise iki zavallı yabancı canavarlara yem olmakta. Bir "misafir etme" kültürünün ortadan kalkmasa bile eski değerinde olmaması nelere yol açıyor? Biz galiba yaşama üslubumuzu kaybettik. İslam ahlâkı, kötülükler önünde "abs freni"ydi. Fren bozunca, toplum felakete doğru koşmaya başladı. Beter günler gelmeden tedbir düşünülmeli. Yoksa yıkım büyük. Her akşam ve her sabah ateş yağmakta. Nerden? Daha nasıl yazalım?
.
Bir kısım TRT çalışanları
8 Haziran 2006 01:00
Özel televizyonlar hayatımıza girene kadar gündemde en fazla ismi geçen kurumların başında TRT gelirdi. Özel televizyonlar yayına başlayınca Türkiye Radyo Televizyon Kurumu bir ara gözden düştü. O kadar ki reklamları dahi neredeyse bitme noktasına gelmişti. O sırada bir başka açıdan daha tartışılmaktaydı. Özel televizyonların birkaç yüz kişiyle gerçekleştirdiği yayınları TRT 10 bin civarında personelle yapmaktaydı. Bunlardan bazısının bankamatikle maaş almak dışında TRT'yle alakasının olmadığı söyleniyordu. O aralar konuşulan konulardan biri de TRT'nin kanal sayısıydı. TRT bugün olduğu gibi o gün de fazla miktarda kanala sahipti. 1, 2 ve INT dışındakiler tabii ki lüzumsuz. Nedendir bilmiyoruz açık öğretim kanalları, meclis kanalları vs. aynen devam etmekte. Bunları kaç kişi takip eder? Siz hiç açık lise vs. diye TRT yayını kaçırmayan bir öğrenci gördünüz mü? TRT özeller dönemine geçince alışkın olmadığı için ilk zamanlarda rekabette zorlanmıştı. Sonraları bir parça toparlandı. Hatta zaman zaman dejenere olan bazı özel kanallar karşısında daha seviyeli yayın yaptı. Ancak bu hep böyle sürmedi. Zaman zaman da dejenere işlerde özel televziyonlarla yarıştı. TRT yayınlarıyla, insan kaynaklarıyla, kanal sayısıyla ele alınması gerekiyor. Ne var ki kimse de pek dokunamıyor. Halbuki mevcudun onda biriyle şimdikinden daha iyi yayın yapmak mümkün olur. Şu bile üzerinde konuşulması gereken husus, neden özel tv'leri kendi güvenlik elemanları beklerken TRT'yi asker beklesin? Bu şekilde birçok problemi olan TRT'nin bazı çalışanları sokakta. Gösteri yapmaktalar. İddialarının esası iki, kadrolaşma ve dini yayınlarda artma. Eğer üst yönetimi aşan bir kadrolaşma varsa haklılar. Fakat üst yönetimde kalan tayinler her iktidarın hakkıdır. Dini yayınlara gelince. Hani nerde? Kim görmüş? Bu bazı çalışanların itiraz ettikleri halkın istekleri. TRT vergileriyle beslendiği milletin arzusuna uygun yayın yapma yolunda. Tabir caizse daha bir yerlileşiyor. hazmedilemeyen bu tarafı. İdeolojik bir karşı çıkış söz konusu. Bu milletin diliyle, diniyle, geleneğiyle, tarihiyle alakasız yayın yapan TRT daha mı iyiydi? Unutmayınız, TRT'nin bazı ideolojik mensupları bir zamanlar "Anadolu'nun fethi işgaldir" demişlerdi. Şaban Karataş, genel müdür olduğunda ziraat mühendisi bir profesör olduğu için "Şaban Kümese" diye TRT önünde gösteri yapmışlardı. İdeolojik tavır, tayin, yayın hiçbir taraftan olmasın. Onları çok yaşadık. Zaten geniş kitle de işin farkında. 8 bin mensubu olan bir kurumda 50 kişi bir kısım çalışan diye sokağa dökülüyor. Kimi temsil ederler? Bunlara sormalı, burada kaç yıldır çalışıyorsun, bu zaman zarfında ne yaptın, şu kadar meselesi olan kurum için hangi projeleri ürettin?
.
ÖSS ve diğer acı gerçekler
12 Haziran 2006 01:00
Sembol harflerle yönetilen bir çağdayız. DTP, MEB, OKS, ÖSS, ÖSYM, KPDS, YÖK, RTÜK, THY vs. vs... Sembol harflerden bazıları öğrencilerin istikbaliyle alakalı. Bu semboller, öğrenciler ve onlarla birlikte ailelerin kâbusu olmakta. OKS'ler, LGS'ler, ÖSS'ler için ebeveynler yemeyip yedirmekte, giymeyip giydirmekteler. Gençler, makinedeki çamaşır gibi sıkılmakta. Bir talebeye tahsildeyken yapılan masraflar, alt alta yazılıp yıllara bölünse kişi başına birkaç asgari ücret yapar. Bir ömrün üçte biri tahsile harcanıyor. Bir aile nesi var-nesi yoksa o yola döküyor. Sonuçta ya üniversite kazanılamıyor ya istenen dal seçilemiyor veya fakülte bitmiyor yahut bitse bile iş bulunamıyor. O zaman da yeni problemlerle karşılaşıyoruz. Dertlerin tamamını sıralamak mümkün değil. En ehemmiyetlilerinden biri şu, üniversiteyi kazanamayan veya mezun olduğu halde iş bulamayan nice genç sebebiyle beyin ihraç eden ülke durumuna düşüyoruz. Bunun anlamı şudur, talebeyle ailesi, o kadar fedakârlığı zengin bir yabancı devlete hizmet için yapmış olmaktalar. Kimsede böyle bir niyet yok, lakin yaşadığımız acı keyfiyet ayniyle vaki. Hal böyle iken YÖK'ün yıllar ve yıllardır ara eleman yetiştirecek meslek okullarını sırf İHL'lerin önünü kesmek için göz ardı etmesini, ihmal etmesini, onlara şiddetle ihtiyaç varken görmezden gelmesini kabul etmek, makul bir mantıkla izah etmek mümkün değildir. Halbuki birçok fakülte ve açık öğretim yerine yeniden organize olmuş, takviye edilmiş meslek okulları çok daha evladır. Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in teklifine destek veriyoruz. Bakalorya liselere tekrar konmalıdır. Bakalorya, bir liselinin her sene geçtikten sonra son sene okuduğu bütün sınıf derslerinden bir daha imtihan olarak mezun olmasının adıdır. Bizim nesiller, böylece üniversite kapısından içeriye adım attık. Önce bakaloryaya tabi olduk, sonra üniversite imtihanına girdik. Milli Eğitim Bakanı, "son sınıfta bakalorya uygulansın, ÖSS kaldırılsın" diyor. Tabiî bunun her cephesiyle anlatılması, izah edilmesi ve tatmin olunması lazım. Bu ÖSS treni daha fazla yürümez. Netice itibariyle üç harf, bir gencin, onunla birlikte ailesinin ve milletinin hayatına müdahale etmekte. Onun için şu ÖSS kalksın, bakalorya gelsin teklifini konuşalım. Buna YÖK de katılsın. Şu ân en iyimser tahminle 2.5 milyon işsiz var. Bunların çoğu üniversiteli genç. "Oku" dediniz okudular, "lisan" dediniz öğrendiler. Dün kitaplarıyla haşir-neşirken dediğiniz gibi şimdi de "çalış" deyin ki çalışsınlar. Eski çalışmalar, bugünler içindi. Koş koş, sonunda vardığın kapı önünde duvar. Böyle tahsil, böyle eğitim, böyle sistem olmaz. İşin bir de askerlik diye ayrılmaz bir parçası var. Üç çeyreklik ömrün ilk çeyreği işte böylece uçup gidiyor. Sanki insan ömrü 500 yıl da...
.
Türkçe'yi seven herkes, TDK'ya destek olmalı
13 Haziran 2006 01:00
Türk Dil Kurumu Başkanı Şükrü Haluk Akalın'ın açıklamasına göre TDK bugün sayıları onbinlerle ifade edilebilecek şirket ve ticarethaneleri yanlış uygulamalardan caydırmak için bir dizi tedbir almış bulunuyor. Bilindiği gibi sokak ve caddelerimiz buralardan geçen birine ecnebi bir memleketi hatırlatırcasına yabancı isimli tabelalarla dolu. Bunlar bilhassa İngilizce. Hemen her alan gibi bu alanda da kirlilik yaşıyoruz. Azımsanmayacak miktardaki şirketimizin, kuruluşumuzun, ürünümüzün adı bize ait değil, bizim değil, yaban, yabancı. Türkçe, tıpkı bu ülkenin has insanları gibi. Türkçemiz, dilimizdeki ana sütü, Necip Fazıl'ın deyişiyle "öz yurdunda garip". Bir memleket düşünün ki öz insanı ve öz dili azınlık haline düşmüş... Veya haydi daha iyimser olarak söyleyelim, azınlığa düşmek üzere. Aslında bu yeni değil. İmparatorluktan Anadolu coğrafyasına iltica ederken, 500 yıllık vatan toprakları gibi dil zenginliğimizi de bıraktık. Tanzimat'la birlikte yabancı özentisi başladı. Gerileyen milletler kendi dışlarında çareler arar, başkalarına hayran olurlar. Bir dönemse dili Arapça, Farsça terkiplere boğan Fecriaticilere vs. tepkiden dolayı dilde ırkçılık yapıldı. Saf soy gibi saf dilin de olması imkânsızdır. Türklerin İslamiyeti kabulünden beri kullandığımız Orta Doğu kültürlerinden gelen kelimeler düşman kabul edildi, o günkü TDK başta olmak üzere devrin çapsız aydınları Osmanlı Türkçe'sinin muhteşem dünyasına savaş açtılar. Dedelerle torunlar yabancılaştı.Tabiatta boşluğa yer yoktur. Bu harbi umumi üzerine Türkçe'de, lügatimizde uçurumlar açıldı, boşluklar doğdu. Neticede özenti havası ve geri kalmışlığın verdiği ezik duygular yüzünden yukarıda resmettiğimiz manzara ortaya çıktı. Türkçe, her devrin eksilmezleri yabancı uşağı züppelerin sürüklemesiyle Türkiye'de ekalliyet dili muamelesi görür oldu. Ticaret erbabının samimi kanaati odur ki Türkçe isim koysa malı rağbet görmeyecektir. Çok hazin bir tesbit ama bu hüküm maalesef doğru. Sokaktaki insanın çok yakın geçmişe kadar kendi parasına itibar etmediği gibi... Beş yıldızlı salonda konuşan aydın hâlâ kendi diline itibar etmemekte. Devlet, matematik ve fiziği İngilizce öğretirse kime ne diyebilirsiniz? TDK bu cinayetin önüne geçmek için mütevazı fakat mutlaka faydalı tedbirler almış. Kendi arzusu ile ecnebi ismini değiştirip, "tecdidi imân" edercesine onun yerine dükkânına, şirketinin kapısına vs. Türkçe isim yazanlara törenle "Onur Ödülü" verecek, ayrıca çeşitli hediyelerle taltif edecekmiş. TDK bu hareketiyle takdire layık, ancak güzel fikrin yaygınlaşması, cemiyette gerekli tesirleri yapabilmesi, kısacası sonuç alabilmelk için yalnız kalmaması icap eder. Ne var ki politik gündem, magazin gündemi, spor gündemi, asıl konuşulması, düşünülmesi, üzerinde durulması ve gönül sızısı yapılması şart olan meseleleri arka plana atıyor. İşin ehemmiyeti ilgili akademisyenlerin, Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığının, TOBB, İTO, ATO gibi müesseselerin, basın-yayın kuruluşlarının TDK'ya bu hayırlı işte destek olmalarını emretmekte. Fikir ne kadar güzel olursa olsun destek verilmeyince kamuuoyuna mal olmuyor. İsim değiştirerek özüne dönen şirketlerden 10 tanesi TV'lerde haber olsa onu 1000 şirket takip eder. Bu yönde rüzgâr estirmeli. TDK da girdiği bu yolda ısrarla ilerlemelidir. Ayrıca mevzuat da yeniden tanzim olmalıdır. Çok yazdık, bir kere daha tekrarlayalım. Yabancı tabela kullanan, yerli fiyatın iki katına ve kullandığı dilin parasıyla vergilendirilmelidir. Hem kültürel, hem idari, hem edebi, hem ekonomik tedbirlerle Türkçe bu mücadeleden galip çıkar. TDK şu faaliyette bir manken kalçası kadar rağbet görmezse bu ayıp onun değil medyanın olur.
.
Hüda'nın gözyaşları, mutlu çoğunluğun umurunda mı?
14 Haziran 2006 01:00
Hüda kim, mutlu çoğunluk ne? Hüda, bir kız çocuğu. Bu çocuk, geçen hafta sonunda ailesinden 7 kişiyi aynı ânda kaybetti? Zelzelede mi, trafik kazsında mı, yangında mı? Hayır, İsrail askerlerinin füze taarruzuyla. Hüda, Filistinli bir ailenin kızı. Filistinli aile, geçtiğimiz hafta sonu deniz kıyısında piknik yapıyordu. Anne-baba, çocuklar, kum, güneş, deniz, temiz hava ve birlikte olmanın huzuru. Bu huzur içinde bir şeyler yiyip içiyorlardı. Neş'eliydiler, küçük şakalaşmalar yaşıyorlardı. İşte tam o sırada bu güzel tabloyu kıskandılar, onlara bir küçücük huzur ânını çok gördüler. Bir İsrail füzesi, Hüda'nın ailesinden yedi kişiyi Hüda'nın gözleri önünde havalara savurdu. Hüda, bir ânda çöken göklerin altında kaldı. 10'lu yaşlarındaki bir çocuk böylesine bir dehşet tablosuna nasıl dayanabilir, nasıl dayansın, nasıl dayandı? Önünüzde bir kedi araba altında ezilse o gün perişan olursunuz. Bir çocuksa...suçu yalnızca Filistinli olmak olan bir çocuksa bir ânda bütün ailesini kaybediyor. Ailesinden 7 kişi birden kendi önünde paramparça oluyor. Neş'e bir ânda felakete dönüyor. Şimdi o çocuk, gözyaşlarıyla, acılarıyla felaketiyle baş başa... Mutlu çoğunluksa kendi tasasız dünyasında. Yüz binler statlarda, milyonlar evlerde, barlarda, meyhanelerde çerez kadeh ve her figürleri ayrı sayıklanan yeni "Olimpos tanrıları", futbolcular, onların attığı veya atamadığı gollerle ayağa fırlamaktalar. Günler, haftalar bir tekme ve bir meşin topu konuşmakta. Kimin umurunda Hüdacığın gözyaşları, dramı, felaketi? Bir tarafta mazlum milletler. Bir tarafta mutlu çoğunluk. Sadece ülkelerde değil dünyada da orta sınıf çöküyor. Kolalı nesiller, fast-food nesilleri, modern tapınaklar, "olimpos tanrıları" ve atılan goller... Bir tarafta hançeresini yırtarcasına "anne, baba, abla!!! diye bağıran" Hüda'lar, bir tarafta hançeresini yırtarcasına "goool, gool!" diye bağıran mutlu çoğunluk. İsrail gazeteleri kadar olsun duyarlı olamaz mısınız? Nerde sokak köpekleri için belediye basan Türk kadınları? Ey kimsesizlerin kimsesi... Ümitler her zaman ve elbette sende. Hüda, Farsça'da senin adın... Senin adını taşıyan Hüda'yı, Hüda'ları yalnız kom
.
Bu sevda sürdükçe, bu kavga bitmez
15 Haziran 2006 01:00
Türkiye Cumhuriyeti bütçesi çeyrek asırdır ilk defa fazlalık vermekte. Bunu görmemek, buna sevinmemek, ya partizanlıktan ileri gelir veya müzmin kötümserlikten. Her şeye tozpembe bakmak makbul olmadığı gibi her şeye kapkara gözlüklerle bakmak da güzel değil. Gelin hep beraber, el birliğiyle şu haberin memnuniyetini yaşayalım, pozitif duyguların iç dünyamıza kazandırdıkalrını hissedelim. Eskiden bir tevatür halinde işitirdik. Oralar, Kafdağının ardındaki masal diyarlarıydı, bütçenin fazlalık vermesi Japonya gibi devletlere mahsustu. Bunu bizde hayal etmek dahi zordu. Başaran hükümetler kim olursa olsun, neticede elde edilen milletin menfaatine... TL'den sıfırlar artıldı, böyle bir tasarruf nadiren konuşulsa bile mümkün görülmüyordu. Enflasyon, tekli rakamlara düştü. vaad eden olsa dahi kimse inanmazdı. Dış itibarımız yerlerde sürünüyordu. Bazı başbakanlar yaptıkları dış gezilerde ayaklarını sürüyerek aksi yöne giderken başka başbakanlar tarafından kolundan tutularak tören alanındaki yerine çekiliyordu. Bazı başbakanlar şaibeli işlere karıştığı iddiasıyla burnundan darbe alıyordu vs. Lüksemburg'tan dahi 1 milyon dolar isteme mahcupluğunu yaşamış bir devletiz. Geçenlerde bir haber vardı. Arçelik, Fransa piyasasını ele geçirmiş. Başka firmalar Almanya ve başka memleketleri ele geçiriyorlar. Otomotivin merkezi olduk. Hemen her alanda değişik başarılara imza atmaktayız. Evet, bir tarafta asgari ücretin ancak 20 gün gittiği acı gerçeği. Fakat bir tarafta da bu gerçekler var. İkinciler çoğaldıkça birinciler yok olacaktır. 2001 Ekonomik krizinde patronu ve işçisiyle şirket mensuplarının tv programlarına konu olup hep beraber ağladığını unutmamak lazım. Bir Güney Kore şirketi olan LG'nin 125 bin eleman çalıştırdığını işitince içimiz burkulmuştu. Bu Güney Kore'yi biz gidip bir felaketten kurtarmıştık. Ancak daha sonra Koç Holding'in çalışan sayısının 83 bine ulaştığını okuyunca da iftihar ettik. Ahmet Nazif Zorlu, Zorlu Holding'te çalışanların 31 bine vardığını bizzat bize söyledi. Zenginleri çok olan ülke zengindir. Suyu akmayan, elektriği saatle nöbetleşe verilen İstanbul'dan Dünya Kültür Başkenti İstanbul'a varmış olmayı nasıl şükürle karşılamayız?.. Turgut Özal, iş adamlarımızı uçaklara bindirip ülke ülke gezdirdiğinde ufku Ankara surlarından öteye açık olmayanlar arkadan dedikodu yapıyorlardı. Yaşadığımız başarılarda aradaki 90'lı kayıp yıllara rağmen o günlerin büyük payı var. Tayyip Erdoğan bu tarafıyla Turgut Özal'ı takip etmekte. Doğrusu da bu. Mademki herkes dünyanın küresel köy haline geldiğinde müttefik. O halde serbet pazar ve serbest rekabet kaçınılmazdır. Biz niçin nüfusu donmuş AB'den korkalım? En iyi müdafaa taarruzdur. Büyük sevdaların sahibiyiz. Tek başına THY bile nice noktaya o ideallerin bayrağını taşıyor. Güney Amerika'ya, Yemen'e, Orta Asya'ya ,Hindistan'a seferler yapan bir THY. Hava taşımacılığında yapılanlar bile az reform mu? Geriye doğru şöyle bir hesap-kitap yapıldığında nereden nereye geldiğimizi görmemek mümkün değil. Ortada kalkınan, büyüyen ve problemlerini yenen bir Türkiye var. Bu Türkiye, artık sıcak savaşla değil... Soğuk savaşla da değil. Ekonomik savaş ve psikolojik savaşla yenilmek istenecektir. Büyük Türkiye sevdası sürdükçe bu kavga bitmez. Herkes saflarını belli etsin. Her hafta yeni bir sürpriz yaşamayalım. Su uyur düşman uyumaz. Adriyatik'ten Çin Seddi'ne Büyük Türkiye rüyası var oldukça, çileye devam. Artık herkes biliyor ki "Türkiye" kelimesi Osmanlı Ruhunu taşımakta. O dünkü âciz, gölgesinden korkan, hayvancılık memleketi olduğu halde süt tozu ithal eden nesiller yok. Kişi başına 5 bin dolarlara varmışken yolumuzda mayınlar döşeniyor. Daha 10 bin, 20 bin dolarlar var. Bu sevda, "ya devlet başa, ya kuzgun leşe" diyen ruhun dirilişidir.
.
Esmer güzel kadın, yarın başbakan
20 Haziran 2006 01:00
Fark etmiş olmalısınız, devletlerin halkla ilişkilerini de bayanlar icra etmekte. Bilindiği gibi son çeyrek yüzyıldır şirketlerde halkla ilişkileri daha ziyade bayanlar yapmaktalar. Zaten daha evvel böyle bir kurum yoktu. Yaygın kanaat o ki hanımlar bu işlerde daha muvaffaklar. Bu fikirden mi olsa gerek değişik devletlerin hariciye vekilleri bayan. Şu ân hatırlayabildiklerimizi sıralarsak, Yunanistan, İsrail, Amerika dışişleri bakanları kadın. Bir zamanlar bizim dış bakanımız da kadındı. Sonra başbakan da oldu. Şimdi siyasetten uzak. Bir akademisyenken âniden politikaya daldı, sür'atle bir partiye genel başkanı oldu, dışişleri bakanlığı yaptı, başbakanlığa yükseldi. Yıldızı hızla paraldı, çabuk söndü. Yıldızının ışıldadığı günlerde 28 Şubat mağdurlarından merhum Yavuz Gökmen, hakkında "sarışın güzel kadın" diye yazdı. Bu söz lakabı oldu. Şimdilerde Yunanistan'ın dışişleri bakanı Dora Bakoyanni isminde bir hanım. Vefasızlık rüzgârının onu da unutturduğu Dilaver Cebeci, bugün yine Evliya Çelebi üslubuyla günümüz olaylarını "Seyyahı Fakir " nam sütununda hicvetseydi Dora Bakoyanni için "Dur-a Bak-o yana"şeklinde yazardı. Bakoyanni kısa bir zaman önce Ankara ve İstanbul'daydı. Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül'le görüşmeleri oldu. Fener'deki dindarâne halinden rahatsız olmadık, bilakis dinine düşkünlüğünü takdir ettik. Türkiye'de iken verdiği mesajlar, aklı başında, kendisi cana yakın geldi. Dahasını söyleyelim, bayan Bakoyanni, bizde mevcut olan Yunan imajıyla alakasız bir tipte göründü. Halk için "Yunan"dan çok Türk gibi geldi. Şunu unutmamak lazım. Yunanistan dediğimiz dört asır hakimiyetimiz altında yaşamış. Aykırılıktan çok benzerliklerimiz var. Bizlere dışarda İtalyan mısın, Yunan mısın? diye sordukları gibi onlara da mutlaka Türk müsün? diye soruyorlardır. Bu kavga-gürültüler esasında bundan çıkmakta? Ne demek o? Fizik kanunu. Hayır muamma gibi gelmesin. Aynı kutuplar birbirini iter. Bir zamanlar bizde Sarışın Güzel Kadın vardı. Bügün Yunanistan'da Esmer Güzel Kadın iş başında. Aradaki fark şurada Esmer Güzel Kadın çok çile çekmiş. Buna rağmen azmini yitirmemiş. Kültür bakanlığı, Atina şehremaneti derken hariciye vekaletine tırmandı. Sırada başbakanlık görülüyor. Bundan bize ne? Yorgo Papadopulos'u hatırlayalım... Babası ne kadar aksi ve geçimsizse bir önceki dönem bu Yunan dış bakanı da o kadar sempatikti. İsmail Cem'le birlikte ilk Türk Yunan dostluğunun harcını temele koymuşlardı. İki bakan birbirlerine küçük isimleriyle hitap ediyorlardı. Sonra Abdullah Gül de aynı meslektaşı ile aynı sıcak havayı, dostluğu sürdürdü. Daha sonra komşumuzda iktidar değişti. Türk görünüşlü Dora Bakoyanni Yunanistan dışişleri bakanı veya dünyaya karşı halkla ilişkilerini deruhte eden bakanlık makamına geldi. Tam zıddı olsaydı, abus çehreli, laf anlamaz, fanatik biri orada görev yapıyor bulunsaydı. O zaman şu son krizler, it dalaşları, Kardaklar vs. bu kadar hafif atlatılabilir miydi? Onun için hariciye bürokrasimizin Dora Bakoyanni'nin liman ve hava meydanlarımızın Güney Kıbrıs'a açılmasına dair üzerinde çalıştığı teklif paketinin henüz tamamını görmeden "ciddiyetinden şüpheliyiz" demesi çok isabetli olmamıştır. Temenni ederiz bu söz bir yakıştırmadan ibarettir. Ortada aşılması gereken bir büyük problem bulunmakta. Bunlar demirin kerti mantığıyla çözülemez. Taviz de alacağız, taviz de vereceğiz. Esmer Güzel Kadın bir zaman sonra Yunan başbakanıdır. Münasebetlerimizin samimi seyretmesinin yarın çok faydasını görebiliriz. Tabiî şunu unutmamak lazım. Ne kadar Türk'e de benzese, mizah yazarlarımız ismini ne kadar Türkçeleştirse de muhatabımız bir başka devletin temsilcisidir. O devletin menfaatlerini takip edecek. Yeter ki makul davransın, aklı başında ve uzlaşılır olsun. 10 yıl kadar sonra Alman dışişleri bakanı -inşallah- Türk asıllı biri olduğunda ne demek istediğimiz daha iyi kavranacaktır. İyi niyetle çözülmeyecek ihtilaf yoktur. Yeter ki karşınızdaki adam olsun. Ümidimiz ordaki Türk dışişleri bakanı da Yunanlı meslektaşı da her ikisi birden fıtraten güler yüzlü insanlar.
.
İktidar-sermaye diyaloğu
21 Haziran 2006 01:00
Dün, TÜSİAD Başkanı Ömer Sabancı'yla TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Mustafa Koç, Başbakan Tayyip Erdoğan'la görüştüler. Bu ziyaret, keşke daha evvelki gerginlikler yaşanmadan yapılsaydı. İş adamlarımız, görüşmede AB ve piyasalar üzerinde durduklarını açıkladılar. -AB ile yeni bir iletişim stratejisi geliştirilmeli... -Piyasalarla alakalı olarak da orta ve uzun vedeli yeni yapılanmalara gidilmeli. TÜSİAD'ın hükümete tavsiyeleri bunlar. Ayrıca AB siyasetinden taviz verilmeyeceğine dair de emin olduklarını dile getirdiler. Cumhurbaşkanlığı meselesine temas etmediklerini söylüyorlar. Esas gündem çok belli ki AB ve piyasalar. Aksine fikir beyanı olsa bile başbakanın "müzakereler durursa durur" çıkışının Türkiye Sanayici ve İş Adamları Derneği'ni de kaygılandırdığı aşikârdır. TÜSİAD katıksız şekilde AB taraftarıdır. Son zamanlarda hükümete Ömer Sabancı vasıtasıyla her ne kadar ağır tenkidler yönelttiyse de bir ânda papucun tahminlerin ötesinde pahalı olduğunu da gördüler. Bu gördükleri diyalog zaruretini hatırlatmıştır. Zira AB gibi diğer çok mühim konu piyasalardır. İhracatçılar önceleri dövizin düşüklüğünden yakınıyorlardı. Düşük seyreden döviz âniden öyle bir şaha kalktı ki herkes şaşırıp kaldı. Para sihirbazı Soroz'a göre kabahat Tokyo borsasında. Tokyo'da veya bir başka yerde. Netice olarak Türk ekonomisi zarar görmekte. Böyle bir ortamda Ömer Sabancı'nın sık sık mikrofon önünde hükümeti yermesi, başbakanın da cevap vermesi hoş olmuyordu. Halbuki Güler Sabancı, Ömer Sabancı'dan ayrı yerde durmaktaydı. Yeri gelmişken belirtmeden geçemeyeceğiz, Sakıp Sabancı üslubuna Ömer Sabancı değil, Güler Sabancı daha yakın. Ziyaret isabetli olmuştur. Bundan böyle basın yoluyla konuşmazlarsa hayırlı olur. Kim neyi beğenmiyorsa bir araya gelsin. Neticede bir taraf ülkenin iktidarı, diğer taraf paranın iktidarı. Hazır buluşmuşken Kıbrıs, Cumhurbaşkanlığı, ABD'nin Irak ve İran politikalarının bize etkileri de konuşulmalıydı. Çünkü böylesi kabuller istense de sık şekilde gerçekleşmiyor. AB ile iletişim stratejisi çok doğru. Ancak ondan önceki doğru, iş adamlarıyla hükümetin iletişimi.
Erdoğan beklenen açıklamayı geciktirmemeli
23 Haziran 2006 01:00
Erken bir cumhurbaşkanlığı tartışması çıkartarak başbakan Tayyip Erdoğan'ı ringe çekmek istediler. Bu taktik ülke problemleri karşısında alternatif projeler üretemeyen ana muhalefetindi. Ve elbette belden aşağı vurmaydı. Zira tartışmalar çok erken başlamıştı. Cumhurbaşkanlığı seçimini konuşmak için ortada bir sebep yoktu. Fakat CHP şu korkuyu saldı. Bu meclis, cumhurbaşkanı seçerse başbakan köşke gider. Onun köşke gitmesi başörtülü bir hanımın da köşke gitmesi olacaktır. Bu da devletin düştüğü anlamına gelir. Böyle bir mantık hastalıklıdır. Çünkü toplumu biz ve ötekiler diye ayırmakta. Beyaz ve zenci Türkler tefriki yapmakta. Hakikat ne kadar acı olursa olsun... Kabul etmek lazım. Kabul etmek lazım ki belden aşağı vurarak bu tedirginliği uyandıranlar, ksımen de olsa başarıyı yakaladılar. Ana muhalefet, işi-gücü bırakarak cumhurbaşkanlığı meselesini kaşıyıp durdu. Gayesine varmak için erken seçimi bir manivela olarak kullanmak istedi. Son bir kaç ayın paradan silahlı saldırılara kadar istenmedik her meselenin arkasında yukarıdaki sebep vardır. Muhalefet uğraşa-didine iyi gidişi hiç olmazsa frenlemiştir. Tabiî muhalefet kadar bazı medya unsurları da aynı davulu çalıyorlar. Dış sebepler olsa bile içerde bu bir tedirginlik yaşanmasaydı döviz böylesine çılgınlıklar gösteremezdi. Enflasyon sinyal vermeye başlamıştır. AB ile tartışmalar devam ediyor. Kıbrıs ihtilafı bitmek bilmiyor. Güneydoğu durulmadı. Bir yıldan beridir yazıp söylüyoruz. Başbakan konuya netlik getirmelidir. Tayyip Bey, Çankaya'ya çıkmak istiyor mu istemiyor mu? İstemiyorum dese işler bu pürüzlü noktaya gelmezdi. Sadece geçenlerde bir cumhurbaşkanlığı tarifi yaptı, o kadar. Onu da bazıları hiç de doğru olmadığı halde kendini tarif ediyor diye yorumladılar. Türkiye'nin de partisinin de en azından bir yıl daha Tayyip Erdoğan'ın başbakanlığına ihtiyacı vardır. Fakat Tayyip Beyin parti içi kaygıları var. Muhalefet bir taşla bir kaç elma düşürmek istiyor. Recep Tayyip Erdoğan, cumhurbaşkanlığına aday olmayacağını dile getirdiğinde partisinde 3-5 aday birden ortaya çıkacaktır. Bu sıkıntıyı tezkere krizinde yaşadı. Meclis başkanlık seçiminde de yaşadı. Partisini tehlikeye atmamak için ketum davranıyor. Ne var ki şartlar giderek ağırlaşmakta. Partiye bir şekilde mutlaka hakim olmalı, ağırlığını koymalı, kararlar alınmalı vs. Aday olmadığını dile getirmezse yaptıkları bir çok müsbet icraat tehlikeye düşecektir. Hem aday olmadığını, hem de cumhurbaşkanını mümkün mertebe uzlaşarak seçeceklerini açıklamalıdır. Türkiye'nin istikrarı buna bağlı. Her geçen gün aleyhe olmaktadır.
.
.
Siyasette yaz sıcağı
26 Haziran 2006 01:00
Mesut Yılmaz'ın mahkumiyetten kurtulması enteresan bir döneme denk geldi. Adliye kapısından çıkan eski ANAP başkanı politikaya döneceğini haber veriyor. Halbuki son genel seçimlerde partisi sandıkta boğulunca siyasete veda ettiğini açıklamıştı. Aynı akıbete uğrayan Tansu Çiller de aynı yolu benimsemişti. Erken seçim kapısını aralayan Devlet Bahçeli ise bu yönde vaadi olduğu halde daha sonra yerinde kalmayı tercih etti. Üç buçuk yıla neler sığıyor. Mesut Yılmaz, bu zamanı türlü ithamlar altında mahkemeyle Almanya arasında geçirdi. Tansu Çiller'in hiç mi hiç sesi soluğu çıkmadı. Devlet Bahçeli, içten içe çalışarak MHP'yi yeniden barajdan çıkartır durumlara getirdi. Mehmet Ağar, en çok ter döken liderlerden biri oldu. DYP Ağar'la meclise girme şansını yakaladı. Erkan Mumcu, AK Parti hükümetinde bakanken genel başkanıyla ters düşüp ayrıldıktan sonra sadece bir hatıra partisi haline gelmiş olan ANAP'ı ANAVATAN yaparak yeniden meclise soktu. Süleyman Demirel, önceleri hükümete takdirkâr iltifatlarda bulunuyordu. Ufukta cumhurbaşkanlığı meselesi görününce sertleşti ve tek başına muhalefet partisi gibi davrandı. Bülent Ecevit'e gelince. Onun partisi de sandığa gömülmüştü. Karı-Koca kendilerine bir halef seçtiler. Güya siyasetten ayrılmışlardı. Hiç kopmadılar. Bülent Ecevit'in hangi hayati zorlukta olduğu belli olan şu demde bile Rahşan Ecevit, eşinin vasiyetini hayata geçirmeye çalışıyor. Gariptir ki bir taraftan Rahşan Affıyla Mesut Yılmaz'ı kurtarıyor, diğer taraftan Rahşan Ecevit olarak siyasette yeni düzenlemelere gitmek istiyor Sol-sağ demeden bütün cumhuriyet dostları Yılmaz Büyükerşen'in etrafında toplanmalıymışlar. Deniz Baykal, partisini sandığa gömdürmedi. Fakat yeni bir fikir ve proje de getiremedi. Bu yüzden muhalefet cephesinde boşluklar meydana geldi. Bu arada sağlam bir para olan YTL ile tanıştık. Enflasyon düştü. AB ile fiili müzakereler başladı. Yabancı sermaye geldi. Hükümetin notu hep iyi seviyede, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın notu hükümetten de yüksek seviyede seyretti. Fakat Bülent Arınç'ın önemli rol oynamasıyla tezkere krizi yaşanmıştı, ABD ile sıcak dostluklar bitti. Yine Bülent Arınç'ın "laikliği yeniden tarif edelim" sözüyle dehşetli rahatsızlıklar doğdu. Ardı ardına bazı gelişmeler patlak verdi. PKK yeniden saldırıya geçti. Şemdinli'de garip olaylar yaşandı. Van'da bir savcı en ağır mesleki cezayı aldı. İttihadçıların 100 sene evvel toplantı halindeki hükümeti basmaları gibi aynı damarın adamları toplantı halindeki Danıştay'ı bastılar. 100 sene sonra yine kan döküldü. Döviz kış uykusundan uyandı. "Devlet Biziz" diyenlerin ısrarlı "hayır cumhurbaşkanı olmayacağım" açıklamasını beklemelerine rağmen Tayyip Erdoğan bu açıklamayı yapmadı. Onun için erken seçim kapısını zorladılar. Demirel ve Baykal bunu şiddetle istedi. TÜSİAD ve iş adamları "hayır" dedi. Bunu üzerine 'bari cumhurbaşkanlığını kurtaralım' mantığı hakim oldu. Ve Mesut Yılmaz, sürpriz bir şekilde veda ettiği siyasete tekrar döndü. Şimdi, ANAVATAN, DYP, DSP üçgeninde zemin yoklayacakmış. Mesut Yılmaz'ın gayesi ne? Parti mi kuracak, Çankaya'yı mı istiyor? ANAP'ın başında iken de Çankaya'yı istiyordu. Parti kurmaya teşebbüs ederse Mumcu ve Ağar, Rahşan Ecevit rahatsız olacaklardır. DSP'yi Hüsamettin Özkan'la vurur. Dışardan cumhurbaşkanı adayı gösterilmesi için CHP'nin de desteği gerekir. Görünen o ki Mesut Yılmaz'ın kararıyla siyasette taşlar yerinden oynamıştır. Ancak muhtemel denge değişiklikleri, iktidarın karşısında yer alan partiler arasında yaşanacak, buna mukabil iktidarda saflar sıklaşacaktır. Parti kurup kurmayacağını veya ANAVATAN'da kongre isteyip istemeyeceğini şu ânda kendisi de bilmiyor olabilir. Yılmaz herhalde şunu yapacaktır. Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek. Cumhurbaşkanlığı için dışardan da olsa net destek almazsa parti kurabileceği kozunu oynayabilir. Ancak başka faktörler de var. Mesut Yılmaz Alman ekolünden. ABD kendine yakın biri dururken buna razı olur mu? Veya bir başka bakış, 28 Şubatçılar tekrar sahnedeler. Siyaset hayli ısındı, mevsimlerle siyaset arasında bir alaka olabilir mi?
.
Felâket tellâllığı muhalefet değildir
27 Haziran 2006 01:00
Pandoranın kutusu açıldı ve birden bire ne kadar eski tüfek politikacı varsa ağızlarında çürük sakızlarla ortalığa döküldüler. Solo halinde söylüyorlar ama maksatları bir araya gelip koro halinde türkü çığırmak. "Beraber ve solo şarkılar" diye bir usul varsa da beraber ve solo türküler yoktur. Türkü söylemeye Anadolu'nun bazı yerlerinde "türkü çığırmak" denir. Hadi madem ki deyimleri açıklar olduk, Şu "eski tüfek"ten de bahsedelim. Bu tabir solcular içindir. "Eski tüfek" derken çaptan düşmüş, miadını doldurmuş solcular kastedilirdi, Bizse bu defa sözü, geçen asır politikacıları için kullandık. Kafa dengi ve çoğu beşinci sınıf gazetecileri karşılarına alıyorlar. Başlıyor ahbap-çavuş muhabbeti. Çanak sorular, kepçe cevaplarla laf çalkanıp duruyor. Netice,çuval çuval keçi boynuzu bir gram bal. Ne bir yeni fikir, ne proje. Dedikleri tek cümle... "Cumhuriyetin temel kazanımları tehlikede". Laiklik tehlikedeymiş. Laiklik tehlikede olduğu için Cumhuriyet de tehlikedeymiş. Muhalefetin böylesine ayağa düşmesi düşündürücüdür. Böyle giderse Türk demokrasisinin muhalefet ayağı topallamaya devam edecektir. Muhalefet elbette tenkit eder. Fakat dününden ve yarınından emin muhalefet insafla eleştirirken dürüstlükten, hakkı teslimden de vaz geçemez. İftira hiç atamaz. Asılsız mübalağa laflarla memleketin ufkunu karartamaz. Felâket tellâllığı muhalefet yapmak değildir. Bugün bu felâket tellâllığı yapan 20. Asır bakıyesi muhaliflerin dönemleri ya sol-sağ veye Türk-Kürt kavgalarının yaşandığı zamanlardır. Yokluk kıtlık günleridir. Kardeş kardeşe onların döneminde düşman oldu. TL onların zamanında para kabul edilmedi. Kıbrıs o vakit içinden çıkılmaz hale getirildi. AB'yi onlar reddettiler. Maksatları açık. Hükümeti şiddetle tahrik ederek "madem öyle, hodri meydan!!!" dedirtip erken seçime zorlamak. Böylece bu meclisin cumhurbaşkanı seçmesinin önüne geçmek. Bu düpedüz "biz ve ötekiler" ayrımıdır. İnsanı, bu ülke vatandaşını sınıflara ayırmaktır. Beyaz Türkler, bu ülkenin öz çocuklarının, esnafın, kapıcının, köylünün, işçinin çocuğunun bürokraside üst seviyelere tırmanmasını, onların dünyaya açılmasını, milletvekili, bakan olmasını, hazmedemiyor. Aynı beyaz Türkler, merkez lümpenleri, zâdegânlar, Adnan Menderes iktidara gelince "ne yani hasolara-memolar mı memleketi idare edecek?" diyerek iktidarı vermek istememişlerdi. Turgut Özal, seçimleri kazandığında da iktidarı 1 ay geç tesilm ettiler. Recep Tayyip Erdoğan'aysa mecburen verdiler. Çünkü her alanda yangın vardı. İşler düze çıktı... Kafalar kapılardan uzandı. Yaşları elverenler hatırlar. Bülent Ecevit'in Türkiye'yi 1 cente mahkum eden o unutulmaz yokluk günlerinden sonra Süleyman Demirel iktidara geldi. Demirel, bürokratı Özal eliyle meşhur 24 Ocak İktisadi Kararlarını aldı. Ülke komadan çıktı. Tam düzlük göründü ki 12 Eylül darbesi yapıldı. Tarih tekerrür mü ediyor nedir? 28 Şubat ekibi Türkiye'yi üst üste krize soktular. AK Parti iktidarı geldi, çok eksikler, bir çok yanlışlar var ama çok güzel hizmetler de yapıldı. Geçenlerde atılan bir manşet tesadüfen mi, şuurla mı atılmıştı "22 Haziran kararları hayırlı olsun" deniyordu. Dikkat ediniz sandıkzedeler, asker kışkırtıcılığı yapmaktalar. Türkiye'de beyaz Türkler yıkım ekibi. "Öz yurdunda parya"lığa mahkum edilmek istenenlerse enkaz kaldırma ekibi. Dürüst, namusuyla muhalefet yapanlar baş tâcı. Yalan dolandan medet umanlara kimse yüz vermeyecektir. Böyle yapanlar, bu milleti hâlâ tanımamış... Ne demişler? "Sen âlemi kör, herkesi sersem mi sanırsın?"
.
ABD'nin yakınlaşma arayışı
28 Haziran 2006 01:00
Amerika Birleşik Devletlerinin 230'uncu kuruluş yıldönümü münasebetiyle bu devletin Ankara büyükelçisi İzmir'de ilgi çekici bir açıklama yaptı. Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi kurumu Anadolu Ajansı muhabirinin TSK'nın PKK ile mücadelesine dair ülkesinin tavrı üzerine sorduğu soruya büyükelçi Ross Wilson, ABD'nin yapabileceği her şeyi yaptığı hususunda tatminkâr olmadığını söyledi. Ne dersiniz? İlginç değil mi? Hem de çok ilginç. Bir Amerikan sefiri kebiri, PKK ile mücadelemizin mevzu edildiği bir sohbette kendi hükümetinin duruşunun memnuniyet verici olmadığını dile getiriyor. Bu açıklama tabiî ki Türk milletine bir gönül alma mesajıdır. Zira halk bu konuda Amerika'ya kırgın ve kızgın. Irak'ta on binlerce sivil öldürülürken bizim teröristimizin tecziyesi hep savsaklanmakta. Şimdi kış yaz gelsin, yaz olmadı güz olsun, o olmadı seneye... Ondan sonra da neden Türkiye'deki Amerikan aleyhtarlığı bu denli yüksek? Halk şaşmaz sağduyusu ile saklanan bütün hakikatlerin künhüne vâkıf.. Sinemasına gidememiştik, KURTLAR VADİSİ IRAK filmini DVD'den henüz seyredebildik. Bu film, malum, hayli konuşulmuştu. Bir kere peşinen şunu söyleyelim, filmin öyle kabaca Amerikan düşmanlığı vs yaptığı yok. Sinema sanatıyla bir hikâyeyi anlatıyor. Tek fark şuradaki o hikâye, bugün hayatta, yaşamaya devam ediyor. Adı geçen film, layıkıyla yüz akı bir eser olmuş, emeği geçen herkesi kutluyoruz. Belki şu sorulabilir... Irak'taki zulüm olmasa böyle bir film çekilir miydi?. Anlaşılan Wilson, işin şuurunda... Bill Clinton zamanında iki devlet vatandaşları arasındaki muhabbet tavan yapmışken G.W. Bush iktidarında tabana vurdu. Bir türlü de düzelmiyor. PKK, Kandil Dağında kalabildikçe, işgal kuvvetleri Irak'ta yakıp yıktıkça arzu edilen dostluk hayli uzak. Onun için büyükelçinin dolaylı da olsa memleketini nefs muhasebesine tabi tutması ümit verici olmuştur. Amerika'nın düşünmesi lazım. Orta Doğu'da , Orta Asya'da hatta Avrupa'da Türkiyesiz ne yapabilir? Öyle prefabrik devletçiklerle Türkiye'nin boşluğunu dolduramaz. Bu sebeple Ross Wilson'un Türk milletinin hissiyatını, hassasiyetlerini Washington'a taşıması lazım. Şayet dediklerinde samimi ise bizatihi kendi ruh halini devletine ulaştırmalıdır. Bir sefirin düşünmeden, aklına geldiği gibi konuşacağına ihtimal vermiyoruz. Bu değerlendirme bir pişmanlığın dışa sızması olarak görülebilir. Aslında ABD açısından yapılacak olan basit. Irak'ı Türkiye'ye ihale etmek. O zaman kimse kendisine Kandil Dağı'nı sormaz. Bu kanlar da akmaz. Kürtler mi? Onlar da Araplar gibi kardeşimiz. Bay Wilson'dan attığı adımın devamını bekliyoruz. Anketler Beyaz Sarayı korkutuyor ama bir Türk Atasözü de şöyle diyor "eski dost düşman olmaz". Türkiye'nin dostluğunu kazanın. Bu dostluktan ne zaman ziyan gördünüz? Ama "sizi komünist işgalden biz kurtardık" derseniz bilin ki bu milleti can evinden vurup kırıyorsunuz Tıpkı İmamı Âzam'ın kabrini vurduğunuz gibi.
.
İsrail, devlet olgunluğuyla hareket etmeli
29 Haziran 2006 01:00
İsrail, kırılmaz inadı yüzünden hem kendini hem yaşadığı bölgeyi huzursuz etmeye devam ediyor. Elbette bir devlet, esir alınan askeri için karşı tarafa takdirlerini sunmaz. Fakat bu şekilde de davranmaz, davranamaz. İsrail, Filistin'de köprüleri berhava etti. Su kaynaklarını vurdu. Siviller can veriyor. Çocuklar gıdasızlıktan ölmekte. Bunlar yetmezmiş gibi üstüne bir de "askeri bırakmazsanız Filistin'den parlamenter kaçırırız!" tehdidini savurmakta. İsrail, BM üyesi tanınan bir devlet olduğuna göre milletvekili kaçıramaz. Eşkıya, dağa adam kaldırır. Karşısında mücadele verenler, asker kaçırmak gibi yollara sapsalar bile kendisi asla ve asla yukarıda bahsettiğimiz şiddeti ortaya koyamaz. Köprü uçurulduğu için ambulans diğer yakaya geçemiyor, yaralılar ölüyor. Nerede kaldı devlet olgunluğu? Bu savaş, kıyamete kadar sürüp gidemez. İki tarafın da makul bir ortak çizgide buluşması gerekiyor. İsrail için yapılacak olan basittir...67 Savaşından önceki sınırlarına çekilse her şey hallolacaktır. O zaman Türkiye başta olmak üzere dünya, Filistin'e ve konuya taraf Arap devletlerine baskı yaparak sulh olmaya zorlayacaklardır. Şu şartlarda bu mümkün değil. Ortada dengesiz bir güç farkı var. Ezilen taraf milis davranışlara giriyor. Şunu da anlamak mümkün değil. İsrail dışişleri bakanı askerin serbest bırakılması için Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül'den yardım istiyor. Tam bu isteğin Ankara'ya ulaştığı saatlerde devlet eliyle şiddet, kan ve göz yaşı sergileniyor. İsrail hükümetinde ya söz birliği yok veya göz boyanıyor. Yapılması gereken Hamas'ın dışlanması değildir. Bırakınız Ankara onunla konuşsun. Yol göstersin. İtidali, hükümet gibi davranmayı öğretsin. Onun gibi İsrail'le de münasebetler devam etsin. Ona da devlet gibi davranmayı öğretelim. İsrail'de gerçekçilerin her alana hakim olması lazım. Fanatikler söz sahibi oldukça ne İsrail, ne Filistin rahat yüzü görecektir. Kısa vadede Filistin üzülüyor. Ancak uzun vadede İsrail hep üzülecektir. Halbuki atacağı küçük bir adım her şeyi tersine çevirir. Büyük Selçuklu'dan beri Türkmen mülkü Kolan'dan başlayarak 1967 Arap-İsrail harbinde işgal ettiği toprakları iade ederse problem biter. Yoksa çok Yahudi ve Arap ana ağlayacak, çok çocuk babasız, çok kadın kocasız kalacaktır. Türkiye İran'la ABD arasında olduğu gibi İsrail'le Filistin arasında da sağduyunun hakim kılınması için ne lazımsa yapmalıdır. Kıbrıs ve Filistin, meselesiyle ömürler geçti.
.
Siyaset meslek değildir
30 Haziran 2006 01:00
Bizdeki temel yanlışlık herhalde bu fikirde yakmakta. Fikir kökten yanlış. Siyaset meslek gibi idrak edilmekte. Bir kimse kasabasından, şehrinden her nasılsa meclise gitti mi, her şey bitti. O artık Ankaralıdır, Bu "Ankaralı"nın mesleği de "siyaset yapmak"tır. Halbuki siyaset meslek değil hizmet vesilesidir. Millet, geçici süreyle içinden birilerine vekalet vererek yasama faaliyetine iştirak etsin diye başkente yollar. Milletin bunun yapması o kimseye iyilik midir, kötülük müdür? Bu vekilin aklına bağlı. Bir kimsenin bir kere vekil seçilmesi, sürekli seçilmesini emretmez. Gelin görün ki siyasetten ziyade politika adamı olan bazı kimseler, elit olma ve üstünlük evhamına kapılırlar. Hele bir de bakan olmaya görsünler. Artık daima bakan olma peşindedirler. '70'li yıllarda bir sloganı vardı. O söz güzeldi "millet mes'ulü." Milletvekilliğine böyle diyorlardı. Evet, o makamlar vekillik nimetinden ziyade mes'uliyet doğuran yerler. Fakat bunu kaç kişi dert edinir? Çünkü maclise adım atıldıktan, ürkeklik dönemleri geçtikten, hele bir dönem daha seçildikten, hele hele bir de bakan olduktan sonra artık yapılan o iş meslektir. "İşiniz ne?" "Milletvekilliği". Yok öyle şey. Meslek, öğretmenlik, hukukçuluk, hekimlik vs'dir. Doğru, lakin bu doğruyu, 12 yıl, 18 yıl, 24 yıl, bazılarında ömür boyu delege taktikleriyle seçilenlere, darbelere, sandığa gömülmelere rağmen yeniden meclise koşanlara nasıl anlatırsınız? Zira bu meselede de önce "ben" gelir. Her şeyi o bilir, "o bakan da ne anlarmış". Bir bilenden daha iyi bilen olacağını hatırlamazlar. Feragat ve fedakârlıkta bulunmazlar. Gençlere hiç yol açmazlar. Onun için her devirde erken seçim zordur. Bütün dönemlerde, bütün meclislerde, bütün iktidarlarda yükü bir avuç insan sürükler, diğeri kalabalığa uyur. Şu son gelişmeler bu dediklerimizi teyit etmektedir. 3 Kasım 2002'de TBMM şu veya bu sebepten gençleşti. Seçmen söz birliği etmişcesine siyaseti meslek bellemiş kaşarlanmış, şaibelere karışmış, dayak yemişleri... eledi. Onlara bu kadar tamam dedi. Ancak yenilmeye doymayanlar, saçlarını boyamaya devam ettiler. Kapalı kapılar ardında bilgiçlikleri elden bırakmadılar. Çünkü meclise girdiklerinden, Ankaralı olduklarından beri başka bir iş bilmemişlerdi. Bunları bir tartın. Tasnif edin. Kaçı, kaç senede kaç proje üretmiştir? Ürettikleri daha çok laftır. Kafalarından çok çeneleri çalışmıştır. Tekliften çok, ağızları köpürerek saldırırlar. Eskilerin hepsi mi böyle? Hayır, insanın ağzı kurur. Onların kim olduğu biliniyor. Eskiler, vaz geçilen adam olduklarını anlayıp varsa işleri yoksa torunlarıyla meşgul olsun, herhangi bir hayırlı düşünceleri olursa onları yönetimlere bir şekilde duyursunlar. "Mezarlıklar, kendilerini vaz geçilmez adam farz edenlerle doludur" sözü meşhurdur. Yenilerden bazılarının da zamanla bu illete yakalanmalarından korkarız. Bu sebeple zihinlerine iyice yerleştirsinler. Siyaset meslek değildir. Ankara'ya bir süre için gittiler. Bu dönemi iyi değerlendirsinler. Vatandaştan beddua değil, dua almanın yollarına baksınlar. Meb'us'un mes'ul olduğunu hatırlasınlar. Bu millet çenebaz, demagog laf ebesi politikacılardan bıktı "Sağlı-sollu" komedi manzaralarını görünce bunları düşünmemek mümkün mü? Ne dersiniz, hanımlar, beyler?
.
Yahudi düşmanı İsrail
3 Temmuz 2006 01:00
Yahudilerin öteden beri yakındıkları iki konu vardır. Soykırıma dövünür, anti semitizmden dert yanarlar. Birincisinde mekân, Almanya, aktör Hitler'dir. Vahşi iddialar ileri sürülmüş, binlerce roman, tiyatro film yapılarak bu halkın mazlumluğu fikri işlenmiştir. Anti semitizm ise doğrudan doğruya Yahudi düşmanlığıdır. İç içe geçmiş bu iki amil sebebiyle Yahudi ırkının 5 bin yol sonra devletleşmesi demek olan İsrail, sürekli bir reaksiyon üzeredir. Ne kadar teknoloji ile donanmış olursa olsun dünya finans çevrelerinden tutun, medyaya, edebiyata, film sektörüne, ticarete ve daha nelere kadar kontrolünde bulunduğu, bir çok karar merkezine hükmettiği halde Yahudi ırkı tedirgindir, rahatsızdır, sürekli korku altındadır. Bu ruh hali, İsrail'i saldırgan, hak-hukuk tanımaz, başına buyruk ve insafsız yapmıştır. Yahudi milliyetçiliği, tam bir asırdır bölgede huzursuzluk sebebidir. Önce 1908'de Sultan Abdülhamid'i devirerek Osmanlı İmparatorluğunun tarih sahnesinden çekilmesine sebebiyet vermişlerdir. II. Abdülhamid Han yönetiminin devlette yok olması I. Cihan Harbine, Osmanlı Devletinin dünya siyasetinden çekilmesi de II. Cihan Harbine yol açmıştır. İsrail devleti 1948'de kuruldu. O tarih'ten beri bölgede huzur yoktur. İsrail daima hak ettiğinden fazlasına talip ve sahip olmuştur. Şu gün 1967 Savaşından önceki hudutlarına dönse problem büyük ölçüde çözülecektir. Tam tersine el altından Kuzey Irak'la GAP'ta arazi edinme siyaseti güttüğü gündeme geliyor. İstiklalini kazandıktan sonra en az 10 kat genişleyen iki devlet vardır, Yunanistan ve İsrail. Kurulduğundan bu tarafa, İsrail Filistin'le didişmekte. Yakındığı iki temayı bu millet üzerinde tatbik etmekten çekinmeyen İsrail, Filistinlileri devlet olmaktan insanca yaşamaya kadar ne varsa bütün haklardan mahrum ediyor. Hakkı elinden alınmış, zulüm üstüne zulüm gören bu çilekeş insanlar, İsrail'e fiske ile dokunsa İsrail onlara balyozla vurmakta. Önce seçimlerde HAMAS'ı destekledi. Bu partinin kazanacağını tahmin etmemişti. Kazanınca hükümetlerini tanımadı. Döndü El Fetih'e silah yardımına başladı. Maksadı Filistinliyi Filistinliye kırdırmak. HAMAS tecrübesiz bir ekip. Ne kadar haberleri var, kim yaptı bilinmiyor. Ancak iş başında bu ekip olduğu için onlara mal edildi. Bir İsrail subayı kaçırıldı. İsrail zindanlarında bin civarında Filistinli mevcut. Bunlar serbest bırakılsın diye o subay kaçırılmış. Bunun üzerine Tel Aviv, asla devlet olgunluğuyla bağdaşmayacak şiddete başvurdu. Su kaynaklarını bombaladı, Filistinli onlarca mebus rehine alındı, Gazze'de milyonlar ölüme mahkum edildi. Bir tarihte başbakan Tayyip Erdoğan, İsrail'in benzer bir tecavüzü için "devlet terörü" dedi diye çılgına dönmüşlerdi. Peki gelin elimizi vicdanımıza koyalım. Şu yapılan ölçüsüz, dengesiz, insafsız vurup kırmaları hangi kelimeyle izah edersiniz? Yahudiler, sadece İsrail'de yaşayan veya yaşamak zorunda kalmışlardan ibaret değil. Dünyanın bir çok yerinde idameyi hayat etmekteler. Fakat o insanlar çok kere kendi adlarını bile kullanamıyor. Sebebi bahsettiğimiz rüzgâr. Tarihten gelen bu Yahudi aleyhtarlığı Yahudi Irkının devlet olmasıyla makul bir zamanda ortadan kalkacağına aksine İsrail devletinin görülmemiş şiddet politikasıyla kat kat tırmanmıştır. Bir tek kişi, Filistinli, kadın, çocuk, yaşlı ve işinde gücünde insana reva görülen bu yok etme eylemini tasvip edemez. Şayet bugün de dünyada gizli-açık bir Yahudi aleyhtarlığını mevcutsa bunu bizzat İsrail tahrik etmekte. Dünya Yahudileri İsrail'e yardım etmekteler. Yardım ettikleri siyasi varlık kendilerini düşman durumuna düşürmekte. Öyleyse dünya Yahudileri İsrail'in dizginlerini ellerine almalı. Şu vaziyete göre İsrail, Yahudi düşmanıdır. Çünkü vicdanları kanatıp, düşmanları çoğaltıyor. Her Yahudi'nin Filistinlinin maruz kaldığı bu katliamı tasvip ettiğine inanamayız. Dünyaya hükmedenler kılları kıpırdamadan bu olayları seyretse de dünya kamuoyu isyan halinde. Sevgili Peygamberimizin -aleyhisselam- bir hadisleri vardır, şöyle buyururlar "bir kimsenin kendi kendine yaptığı kötülüğü, cümle âlem bir araya gelse yapamaz". İsrail bu durumda. Yahudi'ye en büyük kötülüğü İsrail yapıyor.
.
Irak petrollerindeki haklarımız
4 Temmuz 2006 01:00
BOTAŞ, TBMM'ye 168 sayfalık bir rapor sunarak çok hayati bir meseledeki kayıplarımızı meclisin dikkatlerine sunmuş. Buna göre Kerkük-Yumurtalık boru hattı gayrı faaldir. Irak, tahditli bir ülke olduğu halde BM'nin müsaadesiyle 2003'e kadar buradan Yumurtalık'a petrol sevkiyatı yapılmıştır. 2003'ten beri sevkiyat beklemektedir. Halbuki iki devlet arasında akdedilmiş andlaşmaya nazaran Irak, bu hattan senede asgari 35 milyon ton petrol sevk etme mecburiyetindedir. İradesi kendi elinde olmayan Irak devleti bunu yapamamıştır. Yapamayınca da andlaşma gereği 3 yıl için 500 Milyon dolar tazminat talep etme hakkımız doğmuştur. BOTAŞ, bu paranın tahsili için iki teklifte bulunuyor. Birincisi Kerkük petrollerinden yüzde 2.5 pay almamız. İkincisi de boru hattında bekleyen 4 Milyon tona yakın petrole el koymamız. Mecliste kurulan komisyon, meseleyi incelemiş, diplomatik temaslar olmuş. Irak özel temsilcimiz büyükelçi Oğuz Çelikkol, Wsahington'a giderek haklarımıza mukabil ziyanlarımızı anlatmaya çalışmış... vs. Ancak, ABD zararımızı telafi yönünde adım atmamıştır. BOTAŞ'ı bu cesur ve olması lazım gelen teklifinden dolayı kutluyoruz. Zira istek afaki değildir. Pay isteme hakkımızın 81 Yıllık mazisi vardır. 1925'te yapılan bir andlaşma/muahede ile Türkiye, bütün Irak petrollerinden yüzde 10 Hisse alacaktır. Bu cihetle 1955'e kadar 5.5 milyon sterlin hakkımız doğmuştur. Irak devleti bunun 3.5 Milyon sterlinini ödemiş, fakat 2 milyon strelin bugüne kadar ödenmemiştir. Buradan çıkan çarpıcı sonuç şudur, Türkiye Cumhuriyeti, atası Osmanlı devletinin çekildiği hemen bir çok memlekette şu veya bu şekilde haklara sahiptir. Ne var ki uzun seneler zayıf kalmamız gibi sebeplerle bu haklar tozlu raflarda beklemiştir. Yalnızca Kerkük değil bütün Irak petrollerinde hisse sahibi olmamız keyfiyeti beynelmilel mahkemelere taşınacak bir husustur. Bunun neticesi 1955'te tahakkuk etmiş ödenmeyen 2 milyon sterlinle 1955-2006 seneleri arasında tahakkuk etmiş olanları istemeli, yeni doğmuş 500 milyon dolarla doğacak hakları takip etmeliyiz. Ayrıca Musul petrollerinde Sultan II. Abdülhamid'in şahsen ve Hanedan mensuplarının hakları vardır. Bu hakların her birini tek tek takip edip, dünyanın sayılı hukuk şirketleriyle ortaya çıkartarak talep ve tahsil etmeliyiz. Tabiî ki zor. Ne dediğimizin farkındayız. "Sen bizi savaşa mı sokmak istiyorsun?" diyenler çıkacaktır. "Bunların bazısı öldü" diyecek korkaklar da olacaktır. Biraz etrafımızda olup bitenlerden ders alalım. İsrail, tâ Yakup aleyhisselam zamanındaki iddialarını uğraşa uğraşa hayata geçirdi. Savaşmayalım, fakat kös kös de oturmayalım. En kolayından başlamalı. Son 3 yılda 500 milyon dolar doğmuş. Buna kim, hangi sebeple itiraz edebilir? Adnan Menderes, Kıbrıs'ı dert edinmeseydi bugün oranın da diğer 12 Adalardan farkı olmayacaktı. Sahip çıkılmalı, konuşturulmalı, takipçileri olmalı. Şu paralar alınsa ne işiniz olur IMF kapılarında? İşgalcilerin hakkı olsun, coğrafyanın tabii ve tarihi ve hukuki sahibi yok sayılsın. Buna razı olmayınız. Aksi hukuku inkârdır. Hak verilmez alınır.
.
Töre suçlu da diğerleri masum mu?
6 Temmuz 2006 01:00
Muhtemeldir ki dün akşamdan beri "bir töre kurbanı daha" şeklindeki haberi duyup-okumaktasınız. Bir genç, askerden firar ederek ikamet ettikleri Gazianteb'e gelip kız kardeşini öldürmüştür. Sebep kızın gayrı meşru şekilde hamile kalmış olması. Öldüren ağabey 22 ölen 16 Yaşında. 22 yaşındaki asker firarisi, sabah saat beşte kardeşini yatağından kaldırıp sorgulamış, sonra da pompalı tüfekle onu vurmuştur. Medya, olayı "bir töre kurbanı daha" diye veriyor. Çok sığ, tek taraflı ve umursamaz bir değerlendirme. Üzerinde durulacak çok yön var: Cinayet 7 çocuklu bir ailede işlenmiştir. Cinayet, bir varoş mahallesinde meydana gelmiştir. Aile, bir kaç yıl evvel Şanlıurfa'dan göçmüştür. Kız, ölümü göze almış fakat üzerine doğrultulan namluya rağmen suç ortağının adını söylememiştir. Cinayeti iki yıldır kaçak olan bir kişi işlemiştir. Suç aleti, pompalı bir tüfektir. Vak'a en az beş ayrı açıdan tahlile muhtaçken "töre" diye artık soyut bir varlık gibi takdim edilen eni-boyu-hacmi belirsiz bir muhayyel değere yıkılmakta ve ölenler hep "kurban" diye takdim edilmektedir. Ölenin, onunla beraber bu aşağılık fiili işleyenin hiç mi suçu yok? İşte meselenin püf noktası burası...Bazılarına göre vardır. "Vardır" diyenler, bu görüşlerini ahlaktan, örf ve adetten almaktalar. Onlara göre böyle bir fiil zinadır. "Yoktur" diyenler "hangi devirdeyiz, bir kızlık zarı tutturmuş gidiyorsuyunuz, zina neymiş, zorla olmamak kaydıyla dileyen dilediği ile yatabilir" demektedir. Bir kaç açıdan bakalım... Evvela, ölmek pahasına kız, neden isim vermemiştir? İlk akla gelen bu işi kara sevdalı olduğu bir delikanlıyla yapmış, onun için ketum davranmıştır. Ya daha berbat bir durumsa, tecavüze zorla maruz kalmışsa? İkincisi katil, neden iki yıla yakın zamandır asker kaçağıdır? Bu soru, ensest ilişki ihtimaline kuvvet kazandırmaktadır. Nitekim, belki de söyledi, fakat katil açıklamıyor. Diğer mesele, göç, fakirlik, işsizlik gibi sebeplerdir. Bunlar buna benzer dramatik sonuçlar doğurmaktadır. Bir soru daha, sıkıntı içindeki bu ailede pompalı tüfek ne arar? Bu da insanı yine göçün amillerine götürmekte. Fakirlik yüzünden olduğu gibi terör yahut kan davası sebebiyle de göçmüş olabilirler. Asıl üzerinde durulması gereken... 16 yaşında, henüz ilk gençliğinde bir çocuk. Bu çocuğun bu hallere düşmesi veya düşürülmesi. Ve bu işi yapan yakın veya uzak bir vicdansızn insani yapısıdır. O halde ahlakî çöküş gibi bir meselemiz vardır. Bazılarını frenleyen iç mekanizma kalmamıştır. Bu da cemiyette kaosa yol açmaktadır. Dileyen dilediğiyle yatar diyenlerin sesi çok çıksa da bunların sayısı yok denecek kadar azdır. Varılacak acı son şudur: Aile, cemiyet, gençlik sürekli biçimde yara alıyor. Göç, fakirlik, cahillik, medyanın ışıltılı dünyası vs. bunu kamçılamaktadır. Hal böyle olunca sık sık bu tip cinayetlerle karşılaşıyoruz. Karşılaşınca da "töre kurbanı" deyip geçilmekte. Kimsenin kimsenin canını almaya asla hakkı yok. Ancak, ortada kurban da yok. Acınacak maktuleler, zavallılar var. Böylesi cinayetlerde hayatlarını kaybedenlere "kurban" denince dolaylı olarak "kurban" denen dini görev kötülenmiş olur. Töre, teamül demektir, örf ve adetin her ikisini birden ifade eder. Gelenekten doğar. Bir başka açı şudur. Toplumun önündekilerle toplumun kendisi arasında sessiz bir ihtilaf cereyan etmekte. Toplumun namus, ahlak, aile, bakirelik gibi vaz geçilmez kıymetleri vardır. Bunlar uğruna ölmekte veya öldürmektedir. Doğru mu? Hukuk, "ihkakı hak"ka cevaz vermez, hak sahibi, hakkını bizzat elde etme yetkisine sahip değildir. Borçlunun mekânı basılarak alacak tahsil edilemez. Zanlıyı, zarar gören değil, mahkeme cezalandırabilir. Ancak bunun böyle olması o değerleri ortadan kaldırmaz. Sadece, devlet, onları korumada kişileri tek başınıza bırakmaz. Can alıcı noktalardan birine gelmiş bulunuyoruz: Ceza, zamanında, layıkıyla, vicdanları tatmin edecek şekilde verilmemekte. Töre cinayeti değil, töre kurbanı değil. Bir çürüyüşle karşı karşıyayız. Zina, kampanalar çalmıyorsa sağır kulaklar için daha ne çalmalı? Bu dini, ekonomik, sosoyolojik, ve örfi problemler çözülmezse bu cinayetler artar. Çürüme hız kazanır. Çözümse sosyal dokuya uygun tedbirlerle olur. Azınlığın dayatması çözüm olamaz.
.
Adil yargı
7 Temmuz 2006 01:00
AİHM eski başbakanlardan Necmettin Erbakan hakkında verilen "cezayı bozdu". Refah Partisi lideri, 1994 yılında Bingöl'de yaptığı bir konuşma üzerine 1 yıl hapis ve ve para cezasına mahkum edilince Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gitmişti. Mahkeme, bozma gerekçesinde Türkiye'nin ifade hürriyetini ihlal ettiği ve adil yargılama yapılmadığını yazmakta. Bir konuşmacı ele aldığı konuda hakaret etmedikçe eleştiri yapabilir. Buna tahammül gerekmektedir. Karar sahibi "üst" mahkeme Türkiyenin bu tahammülü göstermediği kanaatindedir. Mahkeme ayrıca 1994'te sarf edilen sözler için 1998'de dava açılmasını da adil bulmamıştır. Bu sebeplerle şikâyetçi sanık Necmettin Erbakan aleyhinde hapis ve para cezasına hükmetmiş DGM'nin kararı bozuldu. Dahası da var. Eski başbakan, Türkiye aleyhine para talebinde bulunmamış. Şayet böyle bir talebi olsaymış AİHM buna da hükmedecekmiş. Bazıları bu mahkemeye peşin hükümle bakıp istenmedik şeyler söyleyebilirler. O mahkeme bizi zorla davet etmedi. AİHM, Avrupa Konseyi'nin bir kuruluşu. Türkiye AK'ye 1949'da kurucu üye olarak katılmış. AİHM yolu ise Turgut Özal zamanında açıldı. Eğer, Özal, bu yolu açmasaydı hâlâ kırılan kollar yen içinde kalacaktı. Türkiye, kendi devlet iradesiyle buraya üye oldu. Böylece mahkeme kararlarını uluslararası denetime açtı. Bu aynı zamanda şu demektir. Bir bakıma istinaf mahkemeleri sistemine geçmiş olmaktayız. Böylesi davalar ortaya çıkınca mahkemelerimiz, bölge mahkemesi işini yapmakta , yargıtay üst dereceli mahkeme olmakta. Artık yargıtay son merci değil. İsteyen için kavaktan öte de yol var. Öğrenci de başbakan da hayatı veya menfaati için lüzumlu saydığında AİHM'ye gidebilmekte. Bir ülkenin, İSO belgesi alırcasına adliyesini AİHM murakabesine tabi tutması güzel. Kendine güveni göstrerir. Fakat diğer taraftan işte böyle çapraz manzaralar da çıkmakta. İçerde bu memleketin vatandaşları, dışarda da başkaları şöyle düşünmekten kendilerini alamazlar. "Bir başbakanın ağzı kapatılırsa, bir başbakan adil yargılanmazsa sıradan insanlar nelerle karşılaşmazlar?" Eski bir başbakan fikir hürriyetinden mahrumluk sebebiyle AİHM'ye gitmek zorunda kalıyor. Mevcut başbakan, kızlarını dışarıda okutmak mecburiyetinde kalıyor. Bir terslik yok mu? Ondan sonra da AB müzakerelerinin zor geçeceğinden söz ediyoruz. Aksi anormal olur. Adliye ve eğitim... Devletin iki temel sütunu. İkisinde de rahatsızlıklar mevcut
.
Bu dramın halli Türkiye ile mümkün
10 Temmuz 2006 01:00
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün Filistin dramı karşısında söylediği bir paragraflık cümle dahi yankısını buldu. Sayın Gül, konuşmasında çok dikkatli bir üslup kullandı. Kelimeleri özenle seçti. Diplomatik dilin dışına çıkmadı. Söyledikleri hülasa olarak şöyle: 'Filistinliler, bütün dünyanın gözü önünde öldürülmektedir. Onlar ölürken dünya seyirci kalıyor. İsrail'in durdurulması uluslararası camianın müdahalesiyle mümkündür.' Filistin dramı da Irak faciası da daha evvelki Bosna barbarlığı Kosova ihtilafı da Kıbrıs çıkmazı da Osmanlı devlet gemisinin tarih ufkunda kaybolmasından sonra kıyıya vuran dalgalardır. İsrail-Filistin kavgası ve ötekiler bıraktığımız boşluktan doğmuştur. Bu boşluğu ne SSCB ve ABD her ikisi ve ne de bugün ABD tek başına doldurabilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu, Roma İmparatorluğunun yerini fazlasıyla alarak nizamı âlemi tesis etmiş, fakat onun kaybolmasıyla Asya-Afrika-Avrupa karanlığa gömülmüştür. Bu karanlıkta adaletsizlik, katliam, gücü yetenin zayıfı yok etme emeli ve taraf tutmalar yaşandı, yaşanıyor yaşanmakta. Bütün bu kötülüklerin ortadan kalkması "Türkiye İmparatorluğu"nun devreye girmesiyle mümkündür. Garplılar Osmanlıya "Türkiye İmparatorluğu" diyorlardı. İmparatorluğumuz kültürel anlamda devam etmektedir. Bir millî hudutlarımız var bir de tarihin miras bıraktığı coğrafya. Bahtiyar eden bir gelişme şudur ki son 25 yıldır kültürel mirasa ticari dinamizm de katılmıştır. Halid Meşal'in Ankara ziyaretinde Abdullah Gül'ün kısa görüşlülük gösterenlere verdiği güzel bir cevap vardı: "İsrail'in, Filistin'in Kudüs'ün tapusu benim elimde. Buralara ben karışmayacağım da kim karışacak?" Hakikat, şeksiz ve şüphesiz böyledir. Bu meseleye biz karışmayalım görüşü asla kabul edilemez. Bir komşumuz diğer komşumuzun evini ateşe vermişken seyirci kalamayız. Bölgedeki bütün dengeler bıraktığımız boşlukla bozuldu. Türk'ün yerini kendisinden başkasının alamadığını zerrece idraki olan herkes anlamaktadır... Yeniden geliyoruz. Kızıl emperyalizmin çökmesi bize yaramıştır. Gündelik dedikodulardan kurtulup hadiselere büyük çapta bakarsak kaderin hangi lütufkârlıklarıyla karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Rolümüzü ıskalamayalım. Bölgedeki bütün ihtilafların barış kuracak aktörü biziz. Başka türlüsünü düşünmek mümkün değildir. Balkanlar'daki, Kafkaslar'daki, Orta Doğu'daki, Orta Asya'daki her türlü savaş, kavga, ihtilafın halli Ankara'nın devreye girmesiyle çözülebilir. Zaten İsrail ve Filistin örneğinde olduğu gibi bütün bu coğrafyada Türkiye'nin hakemliği, etkisi varlık zarureti kabul edilmektedir. Bu açıdan bakınca Kıbrıs, etrafımızı, rolümüzü, büyüklüğümüzü seçemeyelim diye önümüze çıkartılmış bir karartma unsurudur. Onunla meşgul olalım ki fırsatçılar rahat çalışsın. Kürt meselesi de Kıbrıs'ın stepnesidir. Uluslararası camiayı harekete geçirecek olan Türkiye'dir.
.
Zirve toplanmalı
13 Temmuz 2006 01:00
İsrail-Filistin ihtilafı mahiyet değiştirerek savaşa doğru gidiyor. Eğer bu gelişmeler Suriye ve İran'a müdahale için kurgulanmadıysa önlenmesi gerekir. Öyle bile olsa önlememiz gerekir. Bilindiği gibi Hamas, İsrail hapishanelerinde bulunan bin civarında vatandaşının serbest bırakılmısı için bir yanlışlık yaptı. Seçim kazanıp hükümet olan bir iktidar müzakere yapar militanca adam kaçırmaz. Bu yanlışlık başka yanlışlığa davetiye çıkardı. İsrail, devlet olgunluğuyla hareketi düşünmeyerek tavizsiz katı politikasını sürdürüp çok sayıda Filistinli parlamenteri kaldırdı. Bu asker kaçırma ve adam kaldırma çılgınlıkları, iki haftayı geçmesine rağmen sükûnete kavuşacağına saat başı daha da çığırından çıkıp tehlikeli durumlara geldi. Dün, İsrail-Lübnan hududunda çatışmalar yaşanmasının hemen ardından Hizbullah, iki İsrail askerini kaçırdı. Tel Aviv bunun üzerine daha da hırçınlaşarak çok sert karşılık vereceğini açıkladı. İsrail Başbakanı Olmert hükümran bir devletten saldırı geldiği iddiasındadır. Suriye hakimiyetinden yeni kurtulan Lübnan, bu defa İsrail işgaliyle karşı karşıya kalabilir. Lübnan, tecavüz veya işgale uğrarsa Şam, büyük ihtimalle hareketsiz kalmayacaktır. Diğer taraftan Hizbullah Tahran odaklıdır. Hizbullah'ın ezilmeye çalışması İran'ın elini tetiğe götürebilir. Bölge, bunlar veya benzeri daha birçok istenmedik sıcak çatışmaya kayıyor. Tabiî o kayıştan sonra "çatışma", "kavga" veya "ihtilaf" değil harp mevzubahis olacaktır. Orta Doğuda çıkacak böyle bir harp, bir devletin komşuları aleyhine büyümesi anlamına gelir. Bu devlet sürpriz bir hal olmazsa İsrail'dir. Tekrar ediyoruz, muhtemeldir ki Orta Doğu'da hudutların değişmesi senaryosu böylece hayata geçirilmek istenecektir. Bu yüzden acilen bir zirve toplanması icap etmekte. Toplantıyı Türkiye tertiplemeli ve İstanbul, Ankara, Adana yahut Hatay'da yapılmalıdır. Nitekim, Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin ve İngiltere Başbakanı Tony Blair birer gün arayla Başbakan Tayyip Erdoğan'ı arayarak rahatsızlıklarını dile getirdiler. Başbakan Erdoğan da bölgeye giderek taraflarla görüşebileceğini veya onları Ankara'ya davet edebileceğini söyledi. Bütün bunlar bir Orta Doğu Barış Zirvesi toplanmasını şart koşuyor. Bu işin içinde kim varsa, kimin söyleyecek sözü bulunuyorsa zirveye davet edilmelidir. Orta Doğu Barış Zirvesi, Bakü-Ceyhan Enerji Zirvesinden sonra bölgeye dair dalgalandıracağımız ikinci bayrak olacaktır.
.
Petrol bayramı
14 Temmuz 2006 01:00
Azerî petrolünün Gürcistan üzerinden Anadolu'yu kat ederek Ceyhan'ı bulması tarihî bir hadisedir. Hadisenin muazzam çapı düşünülünce bugün bir bayramdır. Çok değil, 15 sene evvel böyle bir şeyden bahseden biri olsa ona ya "Turancı" veya "akıl hastası" denirdi. Birinde hapishaneyi, diğerinde akıl hastanesini görürdü. Sovyetler Birliği'nin önümüzden çekilmesi Türkiye için emsalsiz bir talih, yüce Allah'ın lütfû olmuştur. Azerbaycan petrolünün de Anadoluyla kucaklaşmasıyla petrol, Türkün de yüzüne gülmeye başlamıştır. Bu bir anlamda emperyalizmin yol açtığı haksızlığı düzeltmektir. "Ah bir petrolümüz olsaydı" diye kaç nesil iç geçirip durdu. Kimse etrafımızın petrol denizi olmasına mukabil topraklarımızn kupkuru kalmasına bir türlü akıl erdiremedi. Şimdi ise hükümetlerimizin birbirini takip eden hamleleriyle Anadolu bir enerji yatağı haline geliyor. Kerkük-Yumurtalık boru hattı, Irak'taki işgal sebebiyle her ne kadar şu ân gayrı faal ise de alanında ilk mühim adımdır. Bakü-Tiflis-Ceyhan ile takviye edilmiştir. Böylece petrol ve tabii gaz akımları Türkiye'de buluşmakta sahillerimizden dünyaya açılmaktadır. Şu gün itibariyle Rus gazı, İran Gazı, Irak petrolü ve Azeri petrolü Anadoludadır. Anadolu faydalanacak. Avrupa ve komşularımıza pazarlayacağız. Bu hamleler daha da geliştirilmelidir. Güneyden petrol, mağripten doğal gaz getirilebilir. Daha başka kimlerden petrol alınıp pazarlanabilecekse onlar üzerinde çalışmalı. Kerkük-Yumurtalık boş yere yatar olmaktan kurtarılmalıdır. Bu manzara aynı zamanda köylü toplum olmaktan kurtulup tüccar millet olma olduğumuzun müjdesidir. Petrol ve doğal gaz, incir, üzüm yetiştirmemizin yerini aldığında çok şey değişecektir. Ancak enerji ülkesi olmamız için bunlar yetmez. Nükleer enerji de kısır muhalefete aldırmadan sür'atle hayata geçirilmelidir. "Bayram" diye telakki ettiğimiz hadisenin bir başka tarafı daha var. Görüldüğü gibi komşuların birbiriyle iyi geçinmeleri, ülke vatandaşları gibi insanlığın da hayrına olmaktadır. Gürcistan'a teşekkür etmeliyiz. Azerbaycan'la aramıza Ermeni duvarı ören Stalin ihanetini böylece aşabildik. Sınırlarımızın İngiliz-Stalin darbesinden kurtulması vaz geçilmez hakkımızdır. Diğer taraftan şunu da düşünmemek mümkün mü? Ermeni yönetimi, acaba dünkü manzaraya bakıp kendini sorguladı mı? Şu iş birliğinin içinde yer alan bir Ermenistan bu iştirakin nimetlerinden faydalanacaktı. Erivan hükümetleri böyle yapacaklarına bir asır evvelinin düşmanlıklarını kurcalayıp durmaktalar. Bir gün Ermeni gençleri Erivan'ı kendilerini yoksulluğa mahkum edenlerin başına yıkacaklardır. Keza ders alması gereken diğer merkez İsrail'dir. Ceyhan'da tarih yazılırken İsrail, yanlış üstüne yanlış yaparak kin ve düşmanlıkları biliyordu. Devlet vakarıyla değil, intikam hırsıyla hareket etmekte. Bütün bunlara bakarak gerek Kürt asıllı vatandaşlarımız ve gerekse Kuzey Irak'taki Kürt kardeşlerimiz de hayli kafa yormalılar. Dünya nerden nereye geldi, nereye gidiyor. Hudutlar lafta, şekilde kalmışken bölgede 3 kavim vahim hatalar içinde Yahudi, Ermeni, Kürt. Diğer bir husus da vizelerdir. Bölge insanları bir diğerine kendi vilayetlerine gitme rahatlığıyla seyahat edebilmeliler. Seyahat kolaylığı ticari ve sosyal yakınlıklar getirecektir. Berlin Duvarı vazifesi gören vizeler kaldırılmalıdır. Dünya kültür başkenti İstanbul Avrasya'nın merkezidir. Hazar'dan Akdeniz'e, Ceyhun'dan Ceyhan'a köprüler kuruluyor. Devamı Nil'den Fırat'a atılacak köprülerde. Devamı Tuna'dan Dicle'ye atılacak köprülerde. Bu Petrol Bayramı işle Ankara'nın AB karşısında eli güçlenmiştir. Canı isteyen, Türkiye'yi AB'ye kabul etsin!.... "Nerede kardeşlerin yeşil Nil, mavi Tuna, Giden şanlı akıncı ne gün döner yurduna?" Böylesine inciden mısralarla bu memlekete hizmet edenlerin tâ çocukluklarında, ilk gençliklerinde fikir hamurunu yoğuran Necip Fazıl'la diğerlerine rahmet olsun.
.
BOP için
17 Temmuz 2006 01:00
Olanları başından beri özetleyelim... Amerika'nın 2003 Martında Irak'ı işgal etmesiyle birlikte Türkiye dahil, Kuzey Afrika'dan Orta Asya'ya kadar uzayan bölgede yer alan memleketlerin haritalarını değiştireceği ileri sürülen bir proje gündeme geliyor. BOP/Büyük Ortadoğu Projesi denilen bu planla hudutlar değişecek ve yeni devletler sahneye çıkacaktır. Bu gayeyi gerçekleştirmek için Irak'tan sonra Suriye işgal edilmek istendi. Fakat bütün zorlamalara rağmen makul bir sebep bulunamadığı için istek tatbik edilemedi. Bu defa ağırlık İran'a verildi. İran'la ABD arasında bugün de devam eden atışmalar yaşanıyor. Nükleer silah iddialarına rağmen İran'ı işgal için de bahane bulunamadı. Bunun üzerine "suyumu bulandırdın" metoduna başvuruldu. Bölgede kavga çıkartılacaktı. Önce, İsrail, Filistin kumsalında piknik yapan bir aileyi füzelerle vurdu. Bu katliam üzerine Filistinliler 1 İsrail askerini kaçırdılar. Hamas tuzağa düşmüştü. Askeri kaçırılınca İsrail, Filistinli parlamenterleri rehine aldı. Fakat bununla yetinmedi. Filistin'e ateş kusmaya başladı. Bu zulüm, Hizbullah'ı tahrik etti. Onlar da iki İsrail askerini kaçırdılar. Hizbullah da tuzağa düşmüştü. Merhaleleri bir bir aşan İsrail, eylemini şiddetlendirdi. Filistin'den sonra Lübnan da durmadan bombalanıyor. Petrol merkezleri, yollar ne varsa ateş yağmakta. Suriye çok rahatsız. İran, Suriye'ye ilişilirse karşılığının çok sert olacağını açıklıyor. Bu arada Lübnan başbakanı Türkiye başbakanından ateşkes için yardımcı olmasını istiyor. Taş taş üstünde bırakmayan bomba ve füze ateşine ABD hiç oralı olmamakta. Aksine BM'nin kınama kararı almasını bile engelliyor. İKÖ'nün Arap devletlerinin, İslam ülkelerinin ölüm sessizliği hiç bitmiyor. Türkiye, bu savaşı durdurmalıdır. Savaşa taraf olmadan ateşkesi temin etmeliyiz. Filistin başbakanı da Türkiye başbakanını Filistin'e davet ediyor. Tayyip Erdoğan da daha evvel oralara gidebileceğini veya tarafları çağıracağını söylemişti. Davet, bundan böyle boşuna olur. Ateşkesi temin etmemiz büyük devlet olmamızı tescil edecektir. Ancak bu şeref dahi kaptırılmak istenmez. Unutmayalım ki savaşın durması bizim de menfaatimize. Durmazsa Suriye'nin işgal edilip, İran'ın vurulması yüksek ihtimaldir. Bunların yapılması, ABD'nin devrin cihan devleti İngiltere'nin I. Dünya Harbinden sonra çizdiği haritaları ortadan kaldırarak bölgeyi kendine göre şekillendirmesidir. Alttan alta işlenen "Ilımlı İslam", "dinler arası diyalog" ve "hilafet" meselesi bu eylemin parçalarıdır. Mevcut haritalar, XX. Asırdaki sıcak savaşlar sonrasına ait. Şimdi de soğuk savaş sonrası haritaları çizilmek isteniyor. Bu maksatla ülkeler işgal edilip oralara kendi adamlarını yerleştirerek yeni bir dönem açılma hedefi güdülmekte. Irak işgalinden sonra yarı bağımsız Kürdistan kurulmuştu. Bu eylemler ve bunları takip eden işgallerle bağımsız Kürdistan kurulur. Kurulacak ısmarlama devleti güneyimizden Akadeniz'e açacaklardır. Hayallerdeki bu Kürdistan Irak'ın kuzeyi, Suriye'nin kuzey doğusu ve İran'ın güney batısından meydana gelecektir. Böylece bir taraftan Türkiye ile Suriye hem hudut olmaktan çıkarken bir taraftan da arkada sembolik bir Lübnan bırakarak bilhassa sahile açılan toprakları İsrail ve Kürdistan arasında pay edilecektir. BOP sahnede, Filistin ve Lübnan haritadan siliniyor, haritalar değişiyor. Bizse erken seçim, cumhurbaşkanlığı seçimi, döviz, borsa, laiklik, türban, fındık fiyatları, YÖK gibi konuları konuşuyoruz. Türkler, İstanbul'u fethederken Bizanslılar da meleklerin cinsiyetini münakaşa ediyordu! Bütün bunlar nasıl bir tesadüfse BTC petrol hattının açıldığı zamana denk geliyor. Ve yine nasıl bir tesadüfse Filistin ve Lübnan'da bombalar yağarken Türkiye'de Kürtçü terör birden bire azıyor. Türkiye, İsrail'i kınadıkça güneydoğuda askerlerimiz her gün artan bir sayıda şehit ediliyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, hem doğruyu söyleyip halkın hislerine tercüman olmak, hem de dengeleri koruyup hakem rolünü elden kaçırmamak durumunda. Kolay iş değil. Devlet yönetmek böyle bir şey işte. Bazen can düşmanınıza bile "senden aziz dostum yok" der, ancak millî menfaatlerinizden zerrece taviz vermezsiniz
.
Bu ayıp G-8'lere yeter
18 Temmuz 2006 01:00
Dünyanın en zengin 8 ülkesi, dünyanın 8 patronu. Yerküre nimetlerinin üstünde oturan devletler. Bunlar, Rusya'nın eski adıyla Leningrad olan tarihî St. Petersburg şehrinde toplandılar. Bu toplantı, bir tesadüf mü, değil mi bilmiyoruz ama toplantının İsrail tecavüzüne denk gelmesi manidar. Dünya nimetlerinin yiyicisi bu 8 ülkeye yakışan tecavüzlere karşı çıkarak İsrail'e "dur!" demeleriydi. En azından tarafsız olmalarıydı. Adalete, asalete, insana, insafa, zenginliğe, görgüye, kültüre yakışan buydu. Onlarsa tam aksini yaptılar. Bu 8 ultra beyefendi, "İsrail'in kendini savunmaya hakkı olduğunu" açıkladılar. Bununla da kalmayarak taraf da oldular. Taraf olduktan sonra da saldırıların durması için iki şart öne sürdüler. G-8 Patronları değil de sanki İsrailin 8 avukatı... Dedikleri şu: "İki asker serbest bırakılsın". "Hizbullah saldırıları dursun". Bu sözleri biraz tahlil edelim. Evvela, bir şaşmaz doğru, yalnızca İsrail'in değil, her memleketin kendini müdafaa hakkı vardır. Bu mücerred hakikat, bir tek şartla hak olabilir, ilgili devletin bir tecavüze maruz kalmasıyla. O zaman, mağdur taraf, hukuktan aldığı güçle mütecaviz/saldırgan devlete 'mukabeleyi bilmisil' icabı aynen karşılık verebilir. Dünyanın gözü önünde yaşanan bu dramda, bu cinayetlerde fail, İsrail'dir. Hadiseler, İsrail ordusunun, Filistin kumsalında piknik yapan bir aileye füze ateşi yağdırmasıyla başlamıştır. Buna Filistin devletinin "eline sağlık" demesi beklenemezdi. Fakat asker kaçırmaları da İsrail'in ekmeğine yağ sürdü. Zaten plan da bunun içindi. Hizbullah'ın müdahil olmasına gelince, hukukta her ne kadar "üçüncü kişi lehine meşru müdafaa" diye bir müessese varsa da onların fiili de yine dolaylı yoldan İsrail'e yardım etmiştir. Olup-bitenler karşısında "G-8'ler" adlı komprador takımının tarihten hiç çekinmeyerek "iki asker serbest bırakılsın, Hizbullah saldırıları dursun" lafları, ayıp üstüne ayıp olmuştur. Tarih, yarın bu vahim vebali lanetleyecektir. Yakışanı şöyle bir deklarasyon neşretmekti; "İsrail, parlamenterleri, Hizbullah, askerleri serbest bıraksın, iki taraf da acilen ateş kessin. İhtilaflar, ancak müzakerelerle halledilebilir. Yarım asırdır milyonların hayatına mal olan bu problemi çözmek için üzerimize düşeni yapmaya hazırız" demekti? İsrail, Filistin'i Filistin topraklarından kazırken, silahlar, bebeklere bile ateş kusarken, Lübnan, devlete rağmen içinden bir hizbin hareketi yüzünden altyapılarının tamamını kaybederken susanlar, susarak zulme destek olanlar hangi yüzle böyle konuşabilirler. Acaba bu devletleri temsil edenler, yüz kızartıcı açıklamayı yaparken viskiyi fazla mı kaçırmışlardı?!. Batılı patronları haydi biliyorduk ama...insanı düşündüren Rusya'nın da aynı dümen suyuna girmesidir. Bu batı, bu gidişle dünyaya SSCB'yi aratacak. O aratma Çin'e yarayacaktır. Çin, 50 değil belki de 20 yıl sonra süper güç olabilir G-8 adlı malum insaftaki ülkeler... Güvenlik Konseyi patronu 5 devlet... Ve bunların hakimiyetindeki garip, zavallı ve gücü sadece fakir-fukaraya yeten acınası BM. Birleşmiş Milletler teşkilatı, soğuk savaş sonrasında fonksiyonunu kaybetmiştir. Haksızlığa seyirci kalan, haksızlığa mani olamayıp güçlüye emirelik yapan bir teşkilat olsa ne olur olmasa ne olur? > Akif Gülle içimizi yaktı İsrail'li saldırganlardan beter Türk trafik magandaları şehir içi ve şehir dışında iş başındalar. Bunlarda ne ahlak, ne edep, ne hakka hukuka ve trafik kaidelerine riayet var. Ayakları bir kere yerden kesilmeye görsün, canavarlaşıyorlar. Gönül dostumuz Akif Gülle, muhtemelen böyle bir manzarada ağır yaralandı, Merzifon Belediye Başkanı Hayati İncekul hayatını kaybetti. Bu haberi işittiğimizden beri içimiz yanmakta. İki ay evvel bir grup yazarla birlikte Malta Köşkü'nde Akif Gülle'nin misafiriydik. Bir buçuk ay evvel de bizi aradı, şakalaştık, başbakanla kulaklarımızı çınlattıklarını söyledi. Güzel dileklerle vedalaştık. Cenab-ı Hak'tan kendisine dönen kulu Hayati İncekul'a rahmet ve mağfiret aziz dostumuz, kardeşimiz Akif Gülle'yi ise tez zamanda bu millete bağışlamasını niyaz ediyoruz. Akif Gülle gibi insanlar kolay yetişmiyor.
.
Türkiye tam birlik içinde
19 Temmuz 2006 01:00
Türkiye, Kuzey Irak'a girsin mi girmesin mi? Veya şöyle de denebilir: TSK, Kuzey Irak'a girerek Kandil Dağı'nı vursun mu? İsrail'in Filistin ve Lübnan'ı haritadan silme harekâtını başlattığı ân doğu ve güneydoğu vilayetlerimizde kitleler halinde askerlerimiz katledilmeye başlandı. Hemen söyleyelim, hadise, önce Büyük Kürdistan, sonra Büyük Ermenistan meselesidir. Kürtler, aldatılmakta. Hedef, nihaî olarak Büyük İsrail ve Büyük Ermenistan'dır. Türkiye, sivil ve askeriyle bu niyetin farkında. Muhalefet partilerinin dünkü açıklamaları memnuniyet vericidir. DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar'ın "muhalefetimiz Habur'da biter" ölçüsü alkışa layıktır. Anavatan lideri Erkan Mumcu ve CHP de hükumete samimi destek vermektedirler. Aynı şekilde MHP lideri Devlet Bahçeli'nin Filistin ve Lübnan'ı sadece seyreden BM için söyledikleri altı imzalanacak cinstendir. Destek konusunda sıra medyada. Onun da eksiksiz destek olacağına kimsenin şüphesi bulunmasın. ABD Başkanı Bush, İsrail için "kendini müdafaa hakkı var" diyor. Sıra Türkiye'ye gelince eveleme-geveleme-oyalama yoluna gidiyorlar. Yahudi askeri ölmesin, fakat Mehmetçik ölsün. Bunun kabulü mümkün değildir. Bıçak kemiğe dayanmış, birkaç milim de kemiği kesmiştir. Ankara, Türk hükümetleri en son olarak da Erdoğan Hükümeti, çok sabır gösterdiler. Ne var ki problemin başka ihtimallerini de görmek zorundayız. Binlerce mil öteden gelip Irak'ı ele geçirmiş Washington, sınır ötesi operasyonumuzu asla tasvip etmiyor. Dün Amerikan elçisi Ross Wilson, millî politikamıza karışma pahasına bunu dile getirdi. Tabiî başbakan sayın Tayyip Erdoğan'dan hak ettiği cevabı aldı. Peki bu çekişmenin sonu nereye varır? Şunu sürpriz olarak görmeyiniz. ABD yarın Kuzey Irak için uçuş yasağı koyabilir. Eğer bu yapılır da kırmızı hat hayıflanmasını bir kere daha yaşarsak fena olur. Hükümet ayakta zor durur. Haysiyetimiz beş paralık hale gelir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu noktada taviz vermeyecektir. Olayın şuurunda. Dost dostluğunu ve yerini bilmeli. Düşmanla ittifak eden stratejik ortaklık olur mu? Kuzey Irak'a gireceğiz fakat karşımıza kimler çıkacağı da belli. PKK'lılar, Peşmergeler ve işgalciler. ABD, Türk öfkesini bu noktaya sürüklememeli. Yoksa zaten her şey bu maksatla mı planlanmakta? > THY rüzgârla yarışıyor Dün sabah THY Genel Müdürü Temel Kotil'in kahvaltısındaydık. At binicisine göre kişner. THY güler yüzlüyse bizatihi genel müdür, güleryüzlü olduğundan. Son derecede mütevazı bir insan. Uçak mühendisi. Üniversiteyi Amerika'da okumuş. Burada iki master ve bir doktora yapmış. Doçent olmuş. İTÜ'de rektör yardımcılığında bulunmuş. Bu vasıflarına rağmen tevazu, hatta biraz da mahcubiyet içindeyse ait olduğu inanç atmosferinden. Bir özelliği dikkatimizi çekti. Hiçbir hizmeti kendisiyle başlamış göstermiyor. Bilakis önceki yönetim ve genel müdürlerin yaptıklarını takdirle anıyor. Temel Bey, 2003'te teknik eleman olarak işe başlamış. Verdiği bilgilerden iftihar etmemek mümkün değil. Buna göre, THY akıncı güçleri gibi. Bu millî kuruluşumuz adeta rüzgârla yarışıyor, bayrak koşturuyor. Bilinmesi lüzumlu bazı tafsilat şöyle. 12 bin çalışanı var. 100 uçağa sahip. 2003'te uçak sayısı 60 imiş. Yılda 18 milyon yolcu taşıyor. 2008'e kadar THY'ye 61 yeni uçak geliyor. Bu şirketimiz geçtiğimiz yıl 103 milyon dolar kâr etmiş. THY yüzde 5 kâr marjıyla çalışıyor. Cironun yüzde 70'i yurt dışından. Verimlilik açısından Avrupa'nın en iyi hava şirketi. Küresel çapa ilk defa Turgut Özal zamanında ulaşmış. Haziran ayında zamanında kalkan birinci şirket. Uçuşlar, mesela, Trabzon'a günde 7, Diyarbakır'a 6 kere yapılmaktaymış. Bilet fiyatları yurt içinde yarıya indirilmiş. Yurt içinde günlük taşınan yolcu sayısı30 bini geçmiş. Bir sene içinde toplam 150 bin uçuş yapılmaktaymış. Güvenlik sebebiyle Irak ve Afganistan'a, rekabet yüzünden ön kesildiği için Toronto'ya uçulamıyormuş. Yurt içinde 28, yurt dışında 103 noktaya sefer yapılmaktaymış. THY pilot okulu kurmuş. Üniversitenin teknik bölüm mezunları, burada bir yıl okuduktan sonra pilot oluyormuş. Her sene 100 yeni pilot ihtiyacı doğmaktaymış. 30 pilotu kendi okulundan, 30'u Türk Kuşu'ndan , 15'i Eskişehir Üni. Havacılık Yük. Ok.'dan, 15'ini de emekli askerî pilotlardan temin etmekteymiş. Temel Kotil'in dediğine göre THY artık yüzde 51'i halka açılmış bir özel şirket. Uçamadığı yerlere uçmak, gidemediği yerlere gitmek istiyor. Sürekli büyüme halinde. Ana gövdeye "Turkish" yerine "Türkiye" yazıp altına bu kelimenin çekilmesi daha isabetli olur. Bir ara "Turkey" yerine Türkiye mücadelesi verilmiş, sonra takip edilmemişti. Dünya markamız yok diyorduk. THY ilk dünya markalarımızdan. Yolu açık olsun
.
TBMM toplanmalı
20 Temmuz 2006 01:00
Bizim de içinde bulunduğumuz şu bölgede yer yerinden oynarken milletvekillerimizin tatil yapmaları makul karşılanamaz. İsrail, komşularını haritadan siliyor, hudutlar, zorla değiştirilmek isteniyor. Türkiye'nin Kuzey Irak'a girmesi olanca sıcaklığıyla ortada. Türkiye Büyük Millet Meclisi ise tatilde. Bu olamaz. Bu itibarla muhalefet partilerinin "meclis toplansın" çağrıları haklıdır. Bu haklı talebe AK Parti, grubu bigâne kalmamalı. Mecliste üyesi olan partiler, en büyüğünden en küçüğüne müşterek bir teklifle kısa zamanda olağanüstü toplantıyı gerçekleştirmeliler. TBMM'nin toplanması, herkesten evvel AK Parti ve hükümetin menfaatinedir. Etrafımızda her ân her şey olabilir. Hükümetin bu kritik günlerde Meclisin desteğine ihtiyacı vardır. Sınır ötesi harekât için yetki veren mevzuat ve kamuoyu desteği olsa bile TBMM'nin tasvibi şarttır. Zira bir harekât başladıktan sonra bunun nerede duracağı, ne gibi sürprizler yaşanacağı belli olmaz. Asker, "hükümet talimat verdi, icra ettim" diyecek konumdadır. Şayet, kararlar, TBMM'nin tasvibinden geçerse kimse kimseye bir şey söyleyemez, yapılanlar milletin takdiri olur. Bir karar düşünün ki sadece hükümete ait, arkasında ne muhalefet var, ne basın. Bu kararın tatbiki sıkıntılı sonuçlar doğurur. Şimdi böyle bir durum yok. Ancak, buna rağmen muhalefet TBMM'yi istiyor. Bu isteği göz ardı etmemeli. Tarihteki -Allah benzetmesin- ibretlik numuneler hafızalarda. Birinci dünya harbine iktidardaki İttihat ve Terakki Partisi'nin 3 önderi karar vermiş, Sultan ve meşrutî meclis toplar ateşlendikten sonra harbe girdiğimizden haberdar olmuştu. Bugün destek verenler, yarın hesap sorabilirler. Heyecan baskın gelip yarına güçlü gerekçe vesikaları hazırlama zarureti ihmal edilmemeli. Harekât, şüphesiz ki hükümet için risktir. Bu sebeple bütün hukukî ve siyasî mekanizmalar harekete geçirilmeli. Tek yumruk halinde hareket edilmelidir. Meclisin toplanıp "hükümetin arkasındayız" diye deklarasyon yayınlaması, hem bugün hem yarın için fevkalade isabetli olacaktır. Ayrıca, hakîkaten şu nazik ortamda Meclis üyelerinin tatil yapması içe sinmiyor. Savaş dahil her türlü tehlike varitken tatil olmaz. "Su uyur, düşman uyumaz". Tatil bir bakıma da uyku demektir. Zaten başımıza gelenler hep "uyu uyu yat uyu, yat yat uyu" gafletinden ileri geldi.
.
Kuzey Kıbrıs, Kuzey Irak, kuzey küre
21 Temmuz 2006 01:00
Kıbrıs Barış Harekâtı'nın 32. yıl dönümündeyiz. Kıbrıs, tâ 1875'te İngiltere'ye kiraya verildiğinden beri gündemde. Adnan Menderes, meseyele sahip çıkmasaydı bugün Kıbrıs diye bir şey kalmamış olabilirdi. Kuzey Irak'sa 1920'de Irak'ın elimizden çıkmasından bu tarafa problem. Dünya platformuna taşan birkaç meselemiz mevcut. Kıbrıs, Ermeni tehciri, Kürt olayı. Bir de zaman zaman Ege'de uçuş ve kıta sahanlığı pürüzleri ortaya çıkmakta. Başka ne var? Şu ân pek görülmese de su, ırmaklar da ara sıra tartışılmakta. Esas problem olan üçüdür: Kıbrıs, Ermeni meselesi ve Kürt olayı. Kıbrıs'ı Lozan'da kaybımız kötü oldu. Kiracılık, mülkiyet hakkı olarak tescil edildi, Barış Harekâtı ise layıkıyla yapılamadı. Bir kere savaşa "barış" deme romantizmi yaşandı. İkinci yanlışlık harekâtın yarıda kesilmesidir. Adanın tamamının alınması gerekirdi. Yapılabilseydi hakimiyet, bugün bizdeydi. "Yaptırmazlardı" iddiası zahiren haklı olabilir. Fakat sonuç değişmedi ki. Adanın üçte biriyle yetindik diye bize teşekkür edilmedi veya "barış" dedik diye. Aksine işgalci sayıldık, tamamını fethetmişiz gibi 15 yıl boyunca ambargo yaşadık. KKTC ismi de çekingen şekilde kondu. Doğrusu "Kıbrıs Türk Devleti"dir. Bu devleti, şu pısırık BM'yi aşarak en azından dost devletlerin tanımasını temin edememek büyük eksikliktir. Tanınmadığı için sadece güney Kıbrıs, AB'ye dahil edildi. Tecrid batılı devletlerin sözleri olmasına rağmen kimsenin yüzü kızarmadan devam etmekte. Bütün bunlar, şehitler verdiğimiz, uğruna bütçemizi boşalttığımız Kıbrıs için yapılan harekâtın sakatlanmasından ileri gelmekte. Barış Harekâtı'nın 32. yıl dönümünde Kuzey Irak'a harekât söz konusu. Kıbrıs'tan dersler çıkartıldığını umarız. Bir yanlışlığın tesiri, asrı aşabilmekte. PKK isyanı başladığında elebaşıları "3-5 çapulcu" diye küçümsenmeseydi, Kürtlerin olmadığı kanunla ilân gibi bir tuhaflık yaşanmasaydı olay böylesine azgınlaşmazdı. Kıbrıs, Kürt, Ermeni, hatta su meselesi... Kendimizi hesaba çekelim. Nerede nasıl hatalar işledik. Ders alırsak tarih tekerrür etmez. Harekât, olup bitmekte neticeleri sürüp gitmekte. Kuzey Irak için, Kuzey Kıbrıs iyi incelenmeli. Sıcak kuzey yarım kürede yaşadığımızı unutmayalım. Bu kürede çarpışmalar, çatışmalar, savaşlar bitmez.
.
3 ay mühlet verelim
24 Temmuz 2006 01:00
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kararlı hareket edince ABD meselenin vahametini görmeye mecbur kaldı. Türk hükümetinin 1 ve 2 numaralı isimlerine telefon açan ABD'nin 1 ve 2 numarasının dedikleri, Amerika'nın resmî görüşleridir. Sözlerini şöylece maddeleştirebiliriz. 1- ABD, Türkiye'nin terörle mücadelesinde onunla birlikte hareket edecektir. 2- Bu mücadeleye Irak hükümeti de yardımcı olacaktır. 3- Amerika, durumun acil tedbir alınması gereken çok ciddi bir problem olduğunu kavramıştır. 4- Tehlikeli gidişatın bu şekilde devam etmesi mümkün değildir. 5- PKK terörü ile mücadele için ne lazımsa o yapılacaktır. 6- ABD, bu konuda Türkiye'ye söz verir. "Yeni kavradık, henüz gördük, şimdi anladık"vâri ifadeler politiktir. Hem süper güç olacaksınız, hem de işgal ettiğiniz bölgeden dost bir devlete yapılan kanlı saldırıları, saldırılara maruz kalan devletin her şeyi göze alarak yola çıkması üzerine yeni keşfedeceksiniz. Kimse buna kanacak kadar saf değil. Ancak, artık ortada bir taahhüt var: 'Birlikte hareket edecek ve ne lazımsa yapacağız!' Bir tarafa kaydedilmesi gereken bu iltizamî/bağlayıcı cümledir. Zamanı geldiğinde bu cümlenin yazılı olduğu metni masaya koyarız. Beyazsaray, bu defa savsaklamanın mümkün olmadığını idrak etmiştir. Türk ordusu, havadan ve karadan Kuzey Irak'a girecek ve "ne lazımsa" tek başına yapacaktı. Başbakan Erdoğan'ın Barış Harekâtı'nın yıl dönümünde KKTC'ye gidip Kuzey Irak ve Orta Doğu için buradan dünyaya mesajlar vermesi, Bush'u buradan araması bir planın gereğidir. Türkiye başbakanı bu diplomatik çıkarmayla şunu demiştir: "Türkiye'nin menfaati bir yere girmemizi emrediyorsa oraya girer ve alırız!" Washington bu mesajı almıştır. Yoksa ne olacaktı? Kuzey Irak'ta sadece PKK eşkıyası ile değil Amerikan askeriyle de çarpışma ihtimali doğuyordu. Amerika'yı yönetenler böyle bir ihtimalin önüne geçmekle iyi etmişlerdir. Peki bugüne kadar neden alakasız, hissiz ve sağır davrandılar. Endirekt olarak ceza kesildi. 3 Mart tezkeresinin karşılığı alındı. Peki en yapalım, TSK Kuzey Irak'a girmesin mi? Bu kaçıncı söz, kaçıncı taahhüt? Doğru, lakin, muhatap taraftan gelen bu teklifle tek taraflı ve bir cepheye karşı açacağımız savaşı o cephenin ana unsurlarını yanımıza çekerek fazlasıyla elde etmemiz de mümkün Hazırlıklar durmasın, her ân vuracakmışız gibi tetikte duralım. Hudutlarımızı çok sıkı denetime alalım. İçeriyi kazırcasına temizleyelim. Terör örgütünün barındığı memleketlere diplomatik taarruza geçelim. Lübnan için düşünülen barış gücü meselesinde hakimiyeti elde edecek şekilde pazarlık yapalım. İsrail-Filistin-Lübnan ihtilafında hakem taraf olmanın yollarına bakalım. Amerika'ya da 3 aylık bir zaman tanıyalım. Fakat meşhur deyimimizi unutmayalım. "El elin eşeğini ıslık çalarak arar". Biz gereğini yapmazsak Amerika, kaybımızı ıslık çalarak arayacaktır. Türkçe ve Amerikanca "ıslık" arasında fark vardır. 3 ay gelişmeleri takip edelim. Değişen bir şey olmazsa o zaman balyoz harekâtına girişiriz.
.
Lübnan'da rol alalım mı?
25 Temmuz 2006 01:00
İsrail, Filistin'i vururken Başbakan Tayyip Erdoğan, "ya kendim bölgeye gidecek veya başbakanları Ankara'ya çağıracağım" demiş, fakat eş zamanlı olarak PKK da Türk askerine en zalim mayınlarla pusu kurup şehidler vermeye başlamamız üzerine bu fikir hayata geçirilememişti. Fırsat hâlâ kaçmış değil, Başbakan yine Filistin ve İsrail'e gidebilir. Hatta Beyrut kapısı da kendisine açık. Zira İsrail, Filistin ve Lübnan'a yüz binlerce ton bomba yağdırırken bu iki çaresiz halkın başbakanları canhıraş bir feryatla Türkiye başbakanından ateşkes için yardım istiyorlardı. Türkiye, bir taraftan Kuzey Irak için çalışırken bir taraftan da başbakan ve dışişleri bakanı vasıtasıyla bölgeye müdahil oluyordu. Biz meseleye Arap devletlerinden daha fazla sahip çıktık. Zaten bazı Türk aydınları da bunu anlayamıyor. Biz de bu sütunda hükümetimizden barış zirvesine önayak olmasını, şehirlerimizden birinde zirve toplanmasını teklif etmiştik. İşte o zirve "konferans" adı altında İtalya'da yapılacak. Oyun müthiştir, vuruyorlar, vururken hem düşman eziliyor hem silah fabrikaları çalışıyor. Vuracak bir şey kalmayınca da konferanslar toplayıp istediklerini dikte ettiriyorlar. Haritalar bir kere daha değişiyor. Sonrasında da yıkılan şehirlerin imarı için IMF'ler, Dünya Bankaları eliyle bu milletleri borçlandırarak devreye giriyorlar. Gelinen noktada Lübnana'a barış gücü teşkili konuşulmakta. İsrail, ateş kusarken susan BM her yer yakılıp yıkıldıktan sonra konuşmaya başladı. Barış gücü teşkil edilecek. Şayet Türk hariciyesi, "savaş devam ederken barış gücü olmaz" dediyse büyük hata etti. O güç kurulana kadar savaş diye bir şey kalmayacak, Amerika orada da tam ağırlıkla yer alırsa kendini iyice dağıtmış olur. Irak'ta gittikçe batağa giden bir de Lübnan batağına gömülmek istemiyor. Amerika için bataklık olan Lübnan, Türkiye için olmaz mı? Olmaz, Türkiye'nin tarih, coğrafya, inanç ve kültür yapısıyla Amerika'nınki bir değil. 1 Mart tezkeresinden sonra bir imkânı daha kaçırmayalım. Aslında bu teklif, bir bakıma Irak'ı vurmayalım diye hediye olarak yapılmakta. Diğer tarafın niyeti ne olursa olsun, bizi netice alakadar eder. Evet, haklıyı tutacak, destekleyeceğiz, ama hakem pozisyonumuzu da korumalıyız. Lübnan'da önce barış gücünün rol kurucu esas aktörü olarak, sonra inşaat sektörlerimizle, sonra da ticaretimizle orada yer alabiliriz. Biz batılıların aksine sömürmedik paylaştık. Bölgede kalıcı barış ve huzur Türk askeri, Türk insanı ve Türk adaletiyle mümkündür. Sadece Lübnan'da değil, Irak'ta da rol alalım. Kuzey Irak pazarlığında Irak'ı devralmayı teklif edelim. Tekrarlıyoruz, ABD önünde sonunda Irak'ı Türkiye'ye ihale edecektir. Dünya siyasetini, tarihi, coğrafyanın gerçeklerini biliyorsa bunu yapar..
Evet, her şey BOP içinmiş
26 Temmuz 2006 01:00
Filistin, sanki haritadan silindikten, Lübnan, keza aynı akıbeti yaşadıktan sonra Bush, taraflara ateşkes çağrısında bulundu. Rice, bölgeye gitti. Bu çağrı ve seyahatlerden bir miktar evvel Roma'da konferans toplanmasına karar verildi. Bu konferanslar pek tekin değildir. Osmanlı devleti de bir anlamda Berlin Konferansıyla sonun başlangıcını yaşamıştı. Son olaylarda Hamas da Hizbullah da tuzağa düştüler. Eğer adam kaçırma eylemlerini içlerindeki ajanlar yapmadıysa o zaman çok gafil davrandılar demektir. İsrail, sahilde tatil yapan aileyi füzeyle vurmakla hayli prestij kaybederken adam kaçırmalar işin seyrini değiştirdi. I. Dünya Harbi de bir Sırp prensin katledilmesiyle başlamıştı. Türk Silahlı Kuvvetlerinde bir yürüyüş marşı vardır. Nakaratında "Her şey vatan için!!!" diye haykırılır. Her şey "Büyük Ortadoğu Projesi için..." Manzara da hakikat de budur. Çok yazdık, bir kere daha tekrarlayacağız: İsrail, kumsaldaki sivilleri vurmakla Hamas'ı, Hamas, Yahudi onbaşıyı kaçırmakla İsrail'i, İsrail, milletvekili kaldırmakla Hamas'ı, Hizbullah, iki Yahudi askeri kaçırmakla İsrail'i tahrik ettiler. Bunlarla eş zamanlı olarak PKK da TSK'yı tahrik etti. Washington, Tahran, Şam dalaşmalarıysa zaten devam ediyor. Şu gerçeği de bir kere daha dile getirmekte zaruret görüyoruz... Ortada üç proje çarpışıyor. Büyük İsrail. Büyük Ermenistan. Büyük Türkiye. Filistin, Lübnan, Kürdistan, hep bahane, çerez, oltadaki yem. Amerika, G.W. Bush politikası olarak değil, "USA" siyaseti olarak BOP'ta ısrarlı. Mevcut dünya haritaları II. Dünya savaşı öncesine ait. haritalar petrol esaslı çizilmişti. O zamanki süper güç İngiltere. Veya tarihi yaklaştırabiliriz. Mevcut haritalar soğuk savaş günlerinden. O günlerde süper güç iki taneydi. Şimdi ise tek. Bu tek güç kendi haritasını çizmek arzusunda. Bu defa petrol, su, her türlü yer altı zenginliği mevzubahis Bombalar BOP'a yol açmak için yağıyor. Nitekim Condoleezza Rice, dün İsrail Başbakanı Ehud Olmert'le görüşmeden evvel mesajını verdi. -Yeni Orta Doğunun zamanı gelmiştir. Zaten bunu sahada söylemek için geldi. Şimdi dünya bu kısacık cümleyi tartışacak. Aslında söylenen yeni bir söz değil. BOP haber veriliyor. "BOP'u hayata geçireceğiz" deniyor. Bu projede Türkiye'den toprak koparılıp belki toprak ilavesi söz konusudur. Millî devletin bitmesi planı vardır. Bu şartlarda Türkiye bu projede yer alabilir mi? Bir tarafta AB ümidi, diğer tarafta BOP tehdidi. İşimiz zor. Ne kadar hazırlıklı olduğumuz meçhul. Doğuya doğru uzamış, en eski sınırı bozulmuş, güneydoğusu budanmış, tekli yapısı bitmiş bir Türkiye. Hedef bu olunca bundan böyle Orta Doğuda rolümüz ne olacak? En iyi müdafaa taarruzdur, gerçeğini unutmayalım. Sinen, pusan, ürken kaybeder...
.
NATO bize ne kadar yâr kalır?
27 Temmuz 2006 01:00
Kısaca NATO denilen Kuzey Atlantik Paktı, bir soğuk savaş dönemi kurumu. İkinci Dünya Harbi bitmiş, Cemiyeti Akvam dağılarak yerine Birleşmiş Milletler Teşkilatı kurulmuş, SSCB kısaltmalı Sovyetler Birliği, serseri mayın gibi, başında azgın Stalin bulunuyor. Ne gün nereye saldıracağı meçhul. Faşizm ve Nazizim tarihin çöp tenekesini boylamış ama komünizmin insanlığın yakasından düşmesi için daha yarım yüz yıl geçmesi lazım. Bu sıralar ABD yeni yeni dünya devleti olma durumunda. Onun için kudretli ve haşin Rus komünizmine karşı pek kavi durmak zorunda. Çünkü komünizm sürekli tehditler savurmakta. Bizden de Kars, Ardahan, Boğazlar istenmekte. Deli Petro'nun vasiyeti gereği Ruslar, Akdeniz'e inmek istiyor. Avrupa'nın yarısının Doğu Bloku adıyla bölünüp 'Demir Perde'nin arkasında kalması yetmezmiş gibi Moskova, sporu bile alet ederek dünyanın her yanına rejim ihraç etmekte. Dehşetli heyecana kapılan dünya gençliği dehşetli bir tehdit altında. Bu sebeple birçok milletten oluşan bir set teşkili gerekiyor. NATO'nun kuruluş gerekçesi budur. Yeni dalga kızıl tehdidin hemen eşiğinde duran Türkiye'dir. Bu yüzden Türkiye de NATO'ya girmik ister. Ne var ki müthiş bir nazla karşılaşır. Halbuki 1949'da Avrupa Konseyi'ne kurucu âzâ olarak dahil olmuştur. Bu gerçeğe rağmen kimse oralı değil. Bugün AB'ye dair benzer zahmetler içindeyiz. Bu arada Ankara'da hükümet değişmiş, tek parti devri bitmiştir. Başvekil Adnan Menderes'tir. 150 yıldır devam eden harplerden yorgun ve yoksul düşmüş Türkiye devasa komünizm ahtapotu karşısında yalnızdır. Bu itibarla mevzubahis kuruluşa dahil olma mecburiyetindedir. Bu arada Kızıl Çin, Kore'ye saldırır. Türkiye için şöyle bir ümit doğar. Kore'ye koşup Amerikalılarla omuz omuza çarpışırsak NATO kapıları bize açılabilir. Bu yapıldı. Elin Kore'sinin yazısında-yabanında binlerce şehid ve sakat bıraktık. Bunun sonucunda maksadımıza nail olduk. Bütün bunlar, 1945-52 arasında cereyan etti.1990'da komünizm çöküp SSCB dağılınca ilk akla gelen NATO ne olacak? sorusu oldu. Hakikaten bu kuruluş bir anda lüzumsuz hale gelmişti. Bir yıl kadar boşlukta sallandı. Borsada düşen kâğıt gibi dibe vurmuştu. Ne tesadüf ki tam bu sırada fundamentalizm ve radikal İslam diye kavramlar keşfedildi. Yeni hedef bulunmuştu. NATO bu yeni hedefler için yaşamalıydı. El Kaideler, 11 Eylüller bu hikâyeden sonra birdenbire bitti. Neden anlattık bunları? Başbakan Tayyip Erdoğan, NATO, Afganistan'da nasıl görev yapıyorsa Kuzey Irak'ta da yapmalı, Bir NATO üyesi olarak saldırıya maruz kalmaktayız O halde diğer üyeler yanımızda yer almalı, saldırganı cezalandırmalıyız, diyor. Doğru mu, doğru? Fakat gelin görün ki haklı olmak için bu yetmiyor. NATO bu meselede bize yardımcı olmaz. Bilakis, tam aksine müdahale edersek, girersek vurursak karşımıza dikilebilir. Hayatın zalim cilveleri vardır... Ne yazık ki böyle.
.
Milenyumla cahiliyye devri karşılaştırması
28 Temmuz 2006 01:00
Recep, şaban, ramazan ismini taşıyan Hicrî Takvim aylarına girdik. Bu aylar, dince mukaddes kabul ediliyor. Onun için Müslümanların gözünde aziz. İçinde birçok kandiller, oruçlar var. Bu üç aydan recep ayı, İslamiyet öncesinde de kutsal sayılırdı. Recep, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem "haram" aylardı. Şundan dolayı ki bu aylarda Arap kabileleri kendi aralarında ve Yahudi kabileleriyle ve diğerleriyle savaşmazlardı. En acil çarpışmalar bile bu aylardan sonraya bırakılırdı. Bu aylarda savaş yasaktı. Haram, yasak demek. Böylesine bir ateşkes kültürünün olduğu o günler, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü günlerdi. Devir vahşi, insanlar vahşiydi. Peki bu zaman? Önce yirminci asır faziletleriyle uyutulduk. Çocuktuk anlıyamıyorduk. Halbuki "yirminci asır" denen bir felaket çağıdır. İnsanlık birçok değerini bu asırda yitirdi. Ardından kiliseden alınma bir "milenyum" tütsüsü başımızın üstünde gezdirilmeye başlandı. 1999 bitip 2000'e girerken, 31 Aralık 1999 gecesinin 23.59'unu hatırlayınız. Tam-tamlar çalıyor, havai fişekler hercai renklerle dünyanın her tarafında gök yüzünü papatya tarlasına çeviriyordu. Artık bütün dertler bitecekti. Milenyum her derdin sonuydu. Bir kere daha aldatıldığımızı yine sonradan anladık. Bu parlatılmış kavram, hiç de sanıldığı gibi tarafsız değildi. Hıristiyanî bir misyon taşımaktaydı. O kavramla, o ilânla, o cümbüşle G.W. Bush'un II. Körfez Harekâtı başlarken "bu yeni bir Haçlı Seferidir" sözü arasında illiyet rabıtası vardı. Bu gerçek, bugün net olarak görülemeyebilir. Görülse bile söylenemiyor olabilir. Ancak dünyanın bütün zamanları ve bütün tarihçileri ve bütün eli kalem tutanları ahlaksız değil ya. İşte o ışıltılı, o iki yüzlü milenyum çağında... Bu çağda, bu zamanda... Recep, şaban, ramazan aylarına girerken. Onların ilkinde, ilkin ilk kandilinde... Rağbet ve rahmetin çisil çisil yağdığı gecede, onun öncesinde ve sonrasında. Bebeklerin, Çocukların, kadınların, Annelerin, Elinde silah olmayan savunmasız masumların üzerine tonlarca bomba, yağmur gibi kurşun, alev topu füzeler yağmakta. Milenyumun cahiliyye devrinden beter olduğunu daha nasıl anlatalım? Cahiliyye devrinde ateşkes kültürü varken bu sözde ileri devirde onun zerresi mevcut değil Aslında bunları anlatmaya gerek var mı? Her şey göz önünde değil mi? Zulüm, nerelere çıktı, nerelere vardı? Medet yâ Resulallah!!!
.
Orta Doğu'yu bekleyen yeni tehlike
31 Temmuz 2006 01:00
Rice, 'sivillerin ölmesi, çok üzücü, artık ateşkesin zamanı geldi' demiş. E, bravo nasıl da tek başına bunları görüp söyleyebilmiş! Filistin'de Lübnan'da yıkılmadık ne kaldı ki ateşkes olmasın? Bundan böyle İsrail, savaş uçakları bombalamayı durduracak. BM adlı zavallı kuruluş, dahi bu yönde karar alacak. Diğer daha zavallı kuruluş, İKO da lütfedip Kuala Lumpur'da toplanacak. Hale bakınız Orta Doğuda yer yerinden oynuyor, katliamlar yaşanıyor, ilaç yardımlarına dahi izin verilmiyor. İKO her şey bittikten sonra 3 Ağustos'ta Kuala Lumpur diye adı sanı bilinmedik bir yerde bir araya geliyor. Neden kendi bölgemizde değil? Neden Filistin'de, Ürdün'de, Suriye'de Körfez'de, Türkiye'de değil de Kuala Lumpur'da? İş işten geçtikten sonra dünyanın öbür ucundaki beş yıldızlı bir otelde yer-içer sonra da kokmaz-bulaşmaz bir açıklama yaparlar. Bu meseleler bu kadar ucuz mu?.. Halbuki emperyalizm, ikinci senaryoyu hayata geçirme peşinde. The Guardian ismindeki İngiliz gazetesi, Lübnan'ın Sur şehrinde kaçıncı derecede yetkili olduğu meçhul Hizbullah militanlarını konuşturuyor. Bunların bakışı şu, "İsrail'in kazanması Sünni zaferidir. Böyle bir şey olması Şiileri yeniden çöpçülük yaptıkları eski asırlara döndürecektir". Militanlar, Sünnilerle Yahudileri eş tutan böyle bir hastalıklı değerlendirme yapmışlar mıdır? Çarpıtılmış bir beyanat olabileceği gibi Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün'ün İsrail'in katliamı karşısında bu devleti ayıplayacaklarına Hizbullah'ı kınamaları, onlarda böyle bir nefrete yol açmış olması da düşünülebilir. Yeni tehlike bu nefretin doğuracaklarıdır. BOP planının ikinci safhası ufukta belirmiştir. Birinci safhada İsrail eliyle Filistin ve Lübnan dümdüz edildi. İşlem tamamlanınca önce Bush konuştu "İsrail ve Filistin'in iki devlet olarak yan yana yaşamalarını istiyoruz". Filistin kaldı mı ki devleti yaşasın? Sonra da Rice'ın yufka yüreği kabardı. Çünkü planın diğer parçası bekliyordu. İşte tam bu sırada İngiliz medyası devreye girip militanlardan militanca beyanatlar alınıyor. Şiilerle Sünnileri birbirine kırdırıp Orta Doğuyu çam çırası gibi tutuşturmak istiyorlar. Bunun hayata geçmesi bölgeyi kasıp-kavurur. Kavga, Lübnan'da başlatılır fakat Türkiye ve İran'ın kapıştırılmasıyla hedefe varılır. Yeni İran-Irak Savaşı'nın İran-Türkiye kapışması olması isteniyor! Türkiye karşısında kan kaybetmiş bir İran daha rahat vurulur, İran karşısında hırpalanmış Türkiye'den de daha kolay parça koparılır. Bu iki tarihi ve tecrübeli devlet kışkırtmalara karşı çok uyanık olmalılar. İsrail bombaları düşerken içi kan ağlamayan bir tek Sünni oldu mu ki böyle konuşuluyor? Hayret verici malum resmi beyanatlar, en hafif tabirle basiretsiz laflardır. Kimseyi bağlamaz. Müslümanlar kardeştir.
.
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar
1 Ağustos 2006 01:00
Rahmetli Mehmet Akif Ersoy'un İstiklal Marşı'mızda tasvir ettiği manzara, bir asır sonra yine karşımızda. Yine aynı kan, yine aynı ateş, yine garbın ufuklarını sarmış çelik zırhlı duvar, yine aynı batılı zihniyet, yine aynı sömürme, talan etme, yok etme vahşeti. Aynı haçlı, aynı ordu, aynı emperyalizm. Onların medeniyet dedikleri aslında tek dişi kalmış zalim canavardır. Bu canavar, masum anne ve çocuları Kıbrıs'taki evinin banyo küvetinde hunharca katletti. Maktullerin suçu Türk olmaktı. Bu canavar, Bosna'da binleri toprağa gömdü, suçları Boşnak olmaktı. Bu canavar, Kosovalıları vurdu, suçları Arnavut olmaktı. Bu canavar Yukarı Karabağ'da sivil Azerbaycanlıları öldürdü, suçları Türk olmaktı. Aynı canavar, Cezayir'de soykırım yaptı, suçları Arap olmaktı. Libya'da yaktı yıktı, Ömer Muhtar'ı astı suçları Arap olmaktı. Kırım'ı bir gecede sürgün etti suçları Tatar Türk'ü olmaktı. Ahıskalıları yerinden yurdundan kazıdı, suçları Osmanlı Türk'ü olmaktı. Bütün bunlardan en evvel Anadoluyu yaktı, Adana'yı, İzmir'i, Erzurum'u, Urfa'yı tutuşturdu, suçları Türk olmaktı. Biz Türktük, Araptık, Tatardık, Boşnaktık, Doğu Türkistanlıydık, Afganlıydık, Kıbrıslıydık, Azeriydik. Biz, biz Müslümandık... Onlar için ortak suçumuz Müslüman olmaktı. Haçlı Seferleri hiçbir zaman bitmedi. O sefer bugün mazlum ve bahtsız ve çaresiz Filistin üstüne, zayıf, cılız ve çaresiz Lübnan üstüne yürüyüşte, kan kusuyor, ateş yağdırıyor. Ne sivil diyor, ne bir günlük çocuk, ne dul ne yetim. Onlar sanayi inkılabını bunun için mi yaptılar? Tankları, topları, tayyareleri, silahları bunun için mi keşfettiler? Delikli demir çıktı mertlik bozuldu. Mertlikle beraber insanlık da bozuldu. Nerede o Türk'ün, Arnavut'un, Boşnak'ın, Arab'ın kardeşliği? Nerede belediye 3 tane sokak itini itlaf etti diye ortalığı velveleye veren cazgır kadınlar? Nüfus kâğıdında Müslüman yazsın mı yazmasın mı? Yazsa ne olur yazmasa ne olur? İsrail, ülkeleri haritadan silip masumları biçerken ekran karşısında dansöz yarışması seyredenin nüfus kâğıdının ne kıymeti harbiyesi vardır? Kuzey Kutbunda buzlara sıkışan iki fok balığı kadar olsun şu Filistinli, Lübnanlı çocuklara, kadınlara ilgi göstermeyen Avrupalının, batılının insan hakları, demokrasi, eşitlik demeye ne hakkı vardır? Dün Srebrenitza, bugün Kana... Yarın sırada neresi var? Medeniyet dedikleri tek dişi kalmış canavar, Türk'ü, Arab'ı, Arnavut'u, Boşnak'ı susturmuş. Bu tek dişli medeniyette binlerin, on binlerin saraylardaki süs köpekleri kadar değeri yoktur. İşte insanı eşrefi mahlukat sayanla, tek dişi kalmışların medeniyet fark.
.
Büyükanıt Paşa hakkında
2 Ağustos 2006 01:00
Hükümetin YAŞ toplantısından önce KKK Org. Yaşar Büyükanıt'ı Genelkurmay Başkanlığına tayin etmesi fevkalade isabetli olmuştur. Böylece lüzumsuz tartışmalarla hem Orgeneral Yaşar Büyükanıt ve hem de hükümet yıpranmaktan kurtuldu. Güzel bir manevraydı. Bu manevrayla meşhur iddianameden beri susmayanlara yeni bir fırsat verilmemiş oldu. Buna rağmen şom ağızlılar boş durmadılar. Tam bu sürpriz işlemin gerçekleşeceği günün sabahından itibaren elektronik bir fitne rüzgârı esmeye başladı. Bazı cep telefonlarına mesajlar gidiyordu. Mesajdaki iddiaya göre KKK Org. Yaşar Büyükanıt Yahudiymiş, bu yüzden de ordunun başına getirilmemeliymiş. Aslında bu mesaj da bu iddia da yeni değil. Bazıları için bu bölgede Mesut Barzani'den Yaşar Büyükanıt'a kadar Yahudi olmayan kimse yok. Varsa kalanlar da ikiye ayrılmakta. Bunların bir kısmı Sabatayist, diğerleri de Mason. Bu iddia veya propaganda sahipleri, ekstrem kişilerden mi ibaret yoksa psikolojik bir savaşla mı karşı karşıyayız? Psikolojik savaş yapanların birincileri kullanma ihtimali yüksek. Bölge sıcak. Yahudiye tepki büyük. Bu yüzden çamur at tutmasa da izi kalır, çamur at mide bulanır, sinirler bozulur. Büyükanıt Paşa, şükretsin, kendisine boyundan dolayı Amerikalı da diyebilirlerdi. Ortada deli saçması bir iddia var. Türk Silahlı Kuvvetleri, öğrenci kabul ederken yedi sülalesini araştırmadan birini orduya alır mı? Bu bir. İkincisi, diyelim ki Yaşar Paşa'nın dedelerinden biri hakikaten Yahudi idi. Bu keyfiyet torunu ne kadar bağlar? Kimin atalarını seçme hakkı var. Bu mantıktan hareket edersek Türkiye'de Türkler de azınlığa düşebilir. Aslolan kişinin kendisidir. Onun imanı, tercihleri ve hayatıdır. Yıpranmamış, birkaç kurum ve birkaç isim kalsın. TSK, dünya markamızdır. Bugün etrafımızda kan, barut ve gözyaşı hakimken bizde istikrar ve huzurun devam etmesinde en önde gelen iki unsur hükümet ve ordudur. Her aklı başında vatandaş bunun farkında. Daha silahlı kuvvetlerde nöbet değişimi olmadan ordu ile iktidarın arasını açmaya çalıştılar. Buna devam edebilirler. Uyanık olmalı. Hizmet yolu, dik, çetin ve meşakkatlidir. Mevcut Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök az sıkıntı yaşamadı. Eski Genelkurmay Başkanlarımızdan Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu, KKTC'deki bir törende öndeki bir albayın hedef olmasıyla ölümden kurtuldu. Yaşar Büyükanıt Paşa'yı tebrik ediyoruz. Şu hassas ortamda komuta kademesi emin ellerdedir. Hilmi Özkök Paşa'ya da hizmetlerinden dolayı teşekkür ederiz
.
Arap devletleri imtihanda
3 Ağustos 2006 01:00
"İsrail" dediğiniz 5 bin yıl sonra devlet olma idealine kavuştu. Dünyanın dört bir tarafından Yahudileri getirerek aynı bayrak altında topladı. Onlara aynı alfabeyi öğretti. Dinini en tavizsiz şekilde yaşadı, yaşıyor. Devlet olma şartlarından asla taviz vermedi. Nerede olursa olsun tek soydaşı dahi zarar görse intikamı ağır oldu. Bu yüzden Arap devletleriyle tutuştuğu her savaşı kazanarak kurulduğu zamana göre 15-25 kat daha genişledi. "Efendim, arkasında Amerika var". Bu itiraz doğrudur. Lakin arkasında kim olursa olsun istidadı olmayan bir varlık gösteremezdi. İsrail çalışıyor, Yahudiler, müthiş şekilde birbirlerine tutkunlar. Aslında Amerika, İsrail'in değil, İsrail, Amerika'nın arkasında. Dünyanın her tarafından İsrail'e yardım akmakta. Bu devlet, dünyanın en kulağı delik istihbarat servislerinden birini kurdu. En gözüpek ordularından birini teşkil etti. Türlü yollarla ülkeleri içten kontrole aldı. Arap devletlerine gelince. Onlardan çok azı devlet. Diğerleri sanki devlet. Osmanlı orduları, tek dişi kalmış batılı emperyalistlerle savaşarak İslam'ın izzet ve şerefiyle mukaddes şehir ve mekânları korumaya çalışırken bir kısım Arap aşiretleri, İslamın bayraktarı Türk'ü arkadan vurdular. Biz emperyalizimle onlar bizimle çarpıştılar. Bunun sonucu olarak İngilizler, Arap memleketlerinde kukla devletler kurdular. Bu devletlerin bugün batı bankalarında inanılmaz çapta paraları, batıda yatırımları, ortaklıkları, hisseleri, hanları, hamamları sarayları var. 1 aya yakın bir zamandır Filistin ve Lübnan bombalanıyor. Bu ülkeler Hiroşima'ya döndü. Lübnanlı doktorların haber verdiğine göre İsrail, kimyasal silah kullanmakta. Türk hükümeti, bu katliamın durması için çırpınıyor. Fakat işte o sözde Arap devletleri asla rahatsız olmamaktalar. Halbuki bunlar isteseler neler yapmazlar ki? Banka kasalarının anahtarları onlarda. Petrol vanaları ellerinde. Yunanistan, İspanya, Fransa, İngiltere gibi devletlerdeki turizm yatırımları onlar düşünerek gerçekleştirilmekte. İsteseler, yalnızca şunları kıssalar, kesseler, vazgeçseler bu zalim hareket çoktan dururdu. Onlar, böyle yapacaklarına kalkıp Hizbullah'ı suçladılar. Acze düşmüş BM nasıl ki Orta Doğuda kanlı olaylar cereyan ederken hiç sıkılmadan İran'ı kınama komedisini sergilediyse onlar da daha evvel başka bir şaşkınlık gösterdiler. 'Haşa kuluna zulmetmez Hüdası, herkesin çektiği kendi cezası.' Bu bir ayeti kerime mealidir. Bunu Araplar biliyor. Tarihte İslam coğrafyasını işgalden korumaya çalışan Osmanlı devletine, Halifeye ihanet ettiler. Şimdi de Filistinli, Lübnanlı kardeşlerine kötülük yapmaktalar. Hani siz Sevgili Peygamberimiz'e -aleyhisselam- inanırdınız? Peki, Resulullah, 'bir kötülükle karşılaştığınızda fiilen, gücünüz yetmiyorsa dilinizle, o da mümkün değilse kalbinizle karşı çıkın' demiyorlar mı? Siz bu emrin neresindesiniz? Hiçbir yerinde. O zaman şu hadis-i şerifi hatırlatmak zorundayız: -Kötülükler karşısında susan dilsiz şeytandır. Ey hem Arap hem de devlet olduğunu iddia eden, aslındaysa ne Arap ne de devlet olan lüks-safa sahipleri bir lanete çarpılmanızdan korkarız. Biraz insaf, biraz vicdan, biraz iz'an İstiklal Harbinde kendi elinizle kendi yüzünüze kara çaldınız. Bosna'da sustunuz. Kosova'ya dönüp bakmadınız. Irakta kör oldunuz. Bari bu defa İslam olmanın olmasa, bile insan olmanın gereğini yapın. Bari İKÖ'de Türkiye'ye adam gibi destek olun. Ortaya işe yarar bir karar çıksın.
.
.
Anavatan, Özal zihniyetine dönebilir mi?
7 Ağustos 2006 01:00
Anavatan Partisi Genel Başkanı Erkan Mumcu, ANAP eski genel başkanlarından Mesut Yılmaz'ı İstanbul'daki evinde ziyaret etmiş. İki siyasetçi bir mutabakata varmışlar. Buna göre politikaya yeniden dönecek olan Mesut Yılmaz, siyaseti Anavatan'da yapacaktır. Dediğine bakılırsa Yılmaz'ın genel başkanlıkta gözü yoktur. Yeni nesil siyasetçi yetiştirmek arzusundadır. Müşterek maksatlarıysa Anavatan'ı tekrar Özal zihniyetine döndürerek merkez sağa hakim olmaktır... Görüşmeleri 5 saat sürmüş. Bu buluşmada karşılıklı hatalar ikrar edilerek gönül alınmış. Mesut Yılmaz, 28 Şubat'ın tam destekçisi olduğu için seçmen onu ve partisini cezalandırdı. Bunun üzerine o da politikayı kesinlikle bıraktığını söyleyerek terk-i siyaset ve reis'ül fırka eyledi. 3 Kasım 2002 seçimlerinden evvel Erkan Mumcu, ANAP'taydı. Genel başkan Yılmaz'a karşı şiddetli muhalefet yapıyordu. Çok ağır laflar etti. Mesut Yılmaz'ı yerden yere vurdu. Yenilir yutulur lokmalar değildi. Sonra da AK Parti'ye gitti. Bu partiyle meclise geldikten sonra, önce milli eğitim bakanı oldu, sonra kültür bakanı. İkinci bakanlıkta uzun süre kaldı. Bu bakanlıktayken bu defa da AK Parti ve lideriyle ters düştü. Koptu, ANAP'ın başına geçti. Bitmiş olan partisi marifetiyle etrafına topladığı vekillerle grup kurdu. Ancak bu ara altında kendi imzası olan kararlar da dahil AK Parti ve lideri için ileri-geri sözler etti. Halbuki o günlerde bir bakan arkadaşımız, Mumcu'yu kastederek bize şunu dedi. "Bakanlar kurulu toplantısından sonra ceketinin düğmesini ilikleyerek yüksek sesle bir emriniz var mı sayın başbakanım? diye soran tek kişi Erkan Mumcu'dur". Bir bakanın başbakanına karşı bu şekilde davranışı ayıp mı? değil. Fakat ayrıldıktan sonra o saygının gösterildiği kişiye böyle davranmak yakışıksız. Erkan Mumcu, genel başkan olduktan sonra ekranları ihmal etmedi. Bir siyasetçiden ziyade köşe yazarı gibi konuşuyordu. Bu arada bize göre iki de hata işledi. ANAP'ın adını değiştirdi. Yetmedi, rengini de değiştirdi. Bu tasarruflar öyle ilân edilmese de reddi mirastı. Şimdi ise Özal zihniyetine dönüş imkânlarını aramakta. Ancak yanlış adreslerde aranıyor. Aslına bakarsanız bu arayış da yanlış. Özal, kendisiydi. Zihniyeti de kendine mahsustu. Erkan Mumcu da kendisi olmalı, kalmalı. Bu arada Özal'dan da faraza Napolyon'dan da Timur'dan da istifade etmeli. Kapısını çalıp partisine davet ettiği isimle yola devam arzusu ise seçmen tarafından tasvip edilmeyecektir. O kimse hakkında dedikleri daha kulaklardadır. Bu bir. İkincisi Mesut Yılmaz, beraat etmemiştir. Cezası tecil olmuştur. Üçüncüsü Yılmaz'ın yaşlandığı için rütbe istemediği sözü ikna edici gelmemektedir. Tam siyaset yapacak yaştadır. Bu itibarla Yılmaz, Anavatan Partisi'ne katılırsa bir zaman sonra liderlik kavgası sürpriz olmayacaktır. Kuyruk acısı kıssası unutulmamalı. Erkan Mumcu AK Parti'den kopmakla hata etti. Partinin adını ve rengini değiştirmesi ikinci hataydı. Şimdi üçüncü hatanın eşiğinde. İHA Genel Müdürü Fevzi Kahraman'ın şu anlattıklarını bir kere daha yazmıştık. "Rahmetliyle son seyahati olan Orta Asya ziyaretinden dönüyorduk. Uçakta yan yana otururken bana şunları söyledi: Siyasette 3 yanlışım oldu Mesut Yılmaz'ı partinin başına getirmem, Semra Özal'ı İstanbul il başkanı yapmam, siyasette vefa olduğunu sanmam..." Değerli dostumuz Erkan Mumcu'nun işine yarar diye tekrarladık. Mesut Yılmaz, Erkan Mumcu'ya layık olmadığı muameleler yaptı, biz kendisine destek olduk diye Yılmaz, Entelektüel Boyut ismindeki televizyon programımıza gelmeyi bile kabul etmedi. Dost acı söyler. Erkan Mumcu bize "seni okuyarak büyüdük, dedi, bize Hocam dedi. Bu sözlerinde son derecede samimi olduğu inancındayız.. Zalim politikanın bir yıldızı daha öğütmesini istemiyoruz. Bizim Erkan Mumcu'ya tavsiyemiz şudur: Size tabi olacak arkadaşlarınızla birlikte AK Parti'ye iltihak ediniz. Böylece Tayyip Erdoğan'dan sonra parti genel başkanlığı ve başbakanlık veya Recep Tayyip Erdoğan'ın Köşk'e çıkmaması üzerine Çankaya yolunu yakalayabilirsiniz. Tabiî bunu iş işten geçmeden önce gerçekleştirmeniz kaydıyla. Koparak bu şansları heba ettiniz. Bir ihtimal böylece yine talih yüzünüze gülebilir. Bunlardan birini hayata geçirebilirseniz siyasette üstadlık belgesini almış olursunuz. Merkez sağ rüyaları görmekle bir yere varılmaz. Turgut Özal rahmeti rahmana kavuştu, partisi tarihteki yerini aldı. Vatandaş için ANAP başka ANAVATAN başka. AK Parti ise Türkiye gerçeklerine mahsus bir merkez sağ partidir. Ayrıca şu soruya hangi mantıklı cevabı verebilirsiniz? -Mesut Yılmaz'ı size Tayyip Erdoğan'dan daha yakın kılan sebep nedir?
.
İsrail'inki azınlık psikolojisi
8 Ağustos 2006 01:00
İsrail, bölgede kendini azınlık hissediyor. Bütün dünyadaki Yahudi saysı 13-15 milyon civarında. Bunların çoğu bulundukları memleketlerde ekonomiye hakimler. En güçlü oldukları devlet ABD. Amerikan yönetimleri bunların etkisinde. Buna rağmen azınlık psikolojisini aşamıyorlar. Hani ülkelerde inanç veya ırktan azınlıklar vardır. İsrail'inki de dünyada azınlık psikolojisi. Bu kadar sertlik, bu kadar insafsızlık bu psikolojiden ileri gelmekte. Kendinden emin insanlar vardır, kızgınlıklarında da sevinçlerinde de dengeli davranırlar. Bir de attıkları her adımda şüphe ve korku yaşayanları biliriz. Her şeyleri dengesizdir. İsrail ikincilere benziyor. Aslında Arap devletleri gerçekleri olduğu gibi kabul ederek davransalar, İsrail'e kendilerinden bir tehdit gelmeyeceğinin teminatını verebilselerdi bugün şu manzaralar yaşanmayabilirdi. Yapamadılar, İsrail'i tanımadılar. O da korkudan doğan azınlık psikolojisiyle böylesine çıldırdı. Tek sebep tanımama değil ama dediklerimizin büyük rolü var. Şu yaşananların kime ne faydası olmakta? Filistin, Lübnan zaten kaybediyor. Fakat İsrail de kazanmıyor. Yahudiler de kaybetmekte. Bundan bir süre evvel "Yahudi düşmanı İsrail" diye bir makale kaleme almıştık. Anlatmak istediğimiz buydu. Yahudi'yi, İsrail devletini sevimsiz göstermek, insanların nefret etmesi için başka bir şeye gerek yok. Şu günkü İsrail'i yönetenler, Lübnan'da önlerine ne gelirse bombalatmaktalar. Su arıtma tesisleri bombalanır mı? Apartmanlar bombalanır mı? Bombalanıyor. Lübnan bitmek üzere. Kör dünya sadece seyirci. Bunlar olurken İsrail'in anti semitizmden dem vurması yersizdir. Bu saldırılar sebebiyle Amerika da İsrail de müthiş prestij kaybetti. Bu haksızlıklar devam ettikçe Yahudi aleyhtarlığı da Amerikan aleyhtarlığı da önlenemez. Sebebi başka yerde değil kendi politikalarında arasınlar. Her gün Irak'ta 50-100, Lübnan'da 50-100 kişi can veriyor. Amerika, Irak'ta çamura saplanmışken bir de başına Lübnan krizini açtı. Bölge halkında Hizbullah sempatisi yükselmekte. Akan kanın derhal durdurulması gerekiyor. Ancak bunu durduracak kimse yok. Washington güdümündeki BM karlı dağdan serin. Güvenlik Konseyi, hâlâ evcilik oynamakta. İnsan şunu düşünmeden edemiyor. Bu İsrail'de hiç mi sağduyulu, uzak görüşlü kimse yok? Neden dünya Yahudileri olsun karşı çıkmıyorlar. Yapılan bir savaş değil. Tek taraflı katliam. Halbuki İsrail, 1967'de işgal ettiği topraklardan çekilse zor da olsa barış gelecek. Yoksa şiddet şiddeti davet etmekte. İntihar saldırısı uçağı, uçak füzeyi, o bombayı. Anadolu'da bir söz vardır, şöyle der: "Kanı kanla yumazlar, kanı suyla yurlar". İsrail'in derhal azınlık psikolojisinden kurtularak devlet gibi hareket etmesi lazım. Devlette adalet vardır. İnsaf vardır. Mantık-muhakeme vardır. Bebekleri bile öldüren devlet olur mu? Devlet, su kaynaklarına bomba atar mı? Bir damla kana karşı nehirler dolusu kan akıtılır mı?
.
Bu kompleks İsrail'i bitirir
9 Ağustos 2006 01:00
İsrail, sadece azınlık psikolojisinde değil, aynı zamanda aşağılık kompleksi içinde. Normal insan psikolojisinde olan bir gücün böylesine davranışlar göstermesi imkânsızdır. Anlarız, devletlerin düşmanları olabilir, olmuştur, olacaktır. Düşman kuvvetler çarpışabilir. Ancak, harbin de merdi- nâmerdi vardır. Bölgemizde harp yok. Harp, iki ve daha çok taraf arasında cereyan eder. Hadi daha eskilerini bir tarafa bırakalım. Şimdilerde kör, vicdansız ve ahlaksız dünyanın önünde cereyan eden yalnızca katliamdır. İsrail, bir planı adım adım sahneye koydu. Önce Lübnan Başbakanı Hariri öldürüldü. Bu devlet, buna rağmen karışmadı. BOP icabı bir yerlere bulaşacaktı. Bu defa tuttu deniz kıyısında tatil yapan Filistinli aileye saldırdı. Devamını anlatnaya gerek yok, herkes ezberledi. Şimdi alt yapısına varıncaya kadar Lübnan'ı bombalıyor. Ardından Lübnan resmi binalarını yok edecek. Öbür taraftan dün Filistin meclis başkanını tutukladı. Bir meclis, bir milleti temsil eder. Meclis başkanı eli silahlı milis değil ki tutuklanıyor. Tabiî yine o kör, vicdansız ve ahlâksız dünyada ses yok. Şaşmamak lazım, İsrail, abes, akıl-mantık dışı olan ne varsa onu yapmakta. Bir askeri mi yaralandı? Haydi bir sivil öldürülsün. Bunu ne ile izah etmek lazım? İzahı ortada, azınlık psikolojisi ve aşağılık kompleksi. Nereden çıktı bu "aşağılık kompleksi" lafı? Kendi halindeki Yahudileri tenzih ederiz, hele hele bu ülkenin eşit bireyleri olarak huzur içinde yaşayan vatandaşlarımız sözümüzden çok ötelerdedir, Türkçe'de eskiden bir söz vardı, yine var ama pek kullanılmaz oldu. "Çıfıt". Çıfıt, hilebâz, bozguncu, fesatçı, ortalığı karıştıran demek. Kelime, Yahudiler için kullanılmaktaydı. İsrail, bugün bu fonksiyonu ifa ediyor. Dünyayı fitne ve fesada vermekte. Sanki din kitaplarında haber verilen ateşi tutuşturmakta. 5 milyonluk İsrail dahil 15 milyonluk dünya Yahudileri, 6.5 milyarlık dünyada ne tutar? Yer yüzündeki bütün Yahudileri toplayıp getirseniz İstanbul'un yarısı boş kalır. Tarihten, coğrafyadan, dinden, ırktan gelen küçüklük içindeler. Beş bin yılda bir devlet olmanın korkusunu içlerinden atamadılar. "Ya yine kaybedersek, ya yine topraklarımızdan sürülürsek? " Bu psikolojideki bir devlet ayakta kalamaz. Gövdesine kurt düşmüş ağaç gibi kendi kendini yer. Zaten zulüm, haksızlık, adaletsizlik hiçbir zaman sürgit yaşamamıştır. Azınlık psikolojisi bir taraftan, aşağılık kompleksi diğer taraftan bu gidişle İsrail'i bitirecektir... Bir zaman evvel, daha bu çatışmalar başlamadan "İsrail, devlet olgunluğuyla hareket etmeli?" diye yazmıştık Edemedi, onun için kaybetmeye mahkum. Yalancı zaferler, zafer değil, hezimettir.
.
Türkiye, bu konumunu korumalı
10 Ağustos 2006 01:00
Son olaylar, Türkiye'nin bölgedeki lider devlet mevkiini pekiştirdi. Suudi heyetinin gelişi bundan. Eğer başka yerlerde olsaydık bu seyahat de tehir edilirdi. Suudi kralının Ankara'da bulunduğu saatlerde Irak cumhurbaşkanı yardımcısı da buradaydı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, tarihten, kültürden, nüfus yapısından, silahlı gücünün kudretinden, iş adamının dünya çapında eserlere imza atmasından, ticaretinden, bilişiminden, stratejik yerinden vs. vs... aldığı destekle bölgede müracaat kapısı haline gelmiştir. Başa bela edilen şu PKK densizliği bir kenara bırakılırsa ülkemiz şu ân etrafındaki ateş çemberine rağmen huzur diyarıdır. İstikrarla kalkınmakta. ABD, Irak'ı işgal etti. Suriye'nin üzerine yürür gibi yaptı. İran'la ağız dalaşında. Filistin ve Lübnan onun tasvibiyle haritadan kazınmak isteniyor. Türkiye'de ise sempatisi yerlerde süründüğü halde aleyhte en ufak bir laf edemiyor. İsrail de öyle. Arap devletleriyle çekişmediği, dövüşmediği yok. Buna mukabil Türkiye ile münasebetleri çok iyi. Arap devletleri gerçeği görmüş olmalılar. Bölge liderliği Mısır'la veya bir başka devletle olacak gibi değil. Araplar, bunu hâlâ kavramadılarsa ne diyebiliriz? Ama kavrandığını zannediyoruz. Sıkıştıklarında, dara düştüklerinde canlarını atacakları yer Türkiye'dir. Aynı şey aslında İsrail için de mevzubahis. Suriye, Filistin, Lübnan kimden yardım istedi? Amerika'yı yok sayınız geriye ne kalır? İmparatorluk kavimlerinin birbiriyle didişmesi. İmparatorluğumuzun halefi Türkiye olduğuna göre "durun bakalım" deme mevkiinde olacak olan da biziz. Ne var ki bunu şu günkü dünya şartlarında tek başımıza değil, BM gibi birtakım kuruluş ve devletleri yanımıza alarak yapmamız gerekiyor. Ancak oyun kurucu bizim olmamız şart. Bu "arsanın" asıl sahibi toprağına gecekondu yaptırtmamalı. Hakem konumundayız. Ne yapacaksak neyi, kimi nasıl zorlayacaksak bu pozisyonu bozmadan yapmalıyız. Silahlı mücadele değil, diplomatik savaş vermeliyiz. Türkiye, hükümeti, devlet başkanlığı, askeri, medyası, sivil toplum kuruluşları ve elbette halkıyla şu akan kanı durdurup yerine barışı tesis edebilmeli. Bu kolay değil. Mutlaka kolay değil. Ancak işte bu zorluğu aşabilirsek çok oyunları da bozabiliriz. Deve mi kuş mu, ceylan mı canavar mı olduğu bugün de belli olmayan BOP'un bizi zora sokacak muhtemel tehlikelerinden uzak kalmamız da bu yolla mümkün olacaktır. Tarafsız fakat etliye-sütlüye karışmayan kokmaz-bulaşmaz siyaset değil. Tarafsız fakat haklının yanında hakkaniyetle davranan, hakkı teslim eden gayretli, çalışkan bir devlet. Şu konum Türkiye için şanstır.
.
Boğazı gürültüye boğmak kimsenin hakkı olamaz
11 Ağustos 2006 01:00
Dünyada şehirlerin incisi bir tane, İstanbul, İstanbul'da da İstanbul'un incisi Boğaziçi. Boğaziçi, Montrö Sözleşmesi, 1956'da bittiği halde uzayıp gittiğinden her sene bir kaç kere yabancı gemilerle başı derde girer. Her sene bir kaç yalı hayati tehlike atlatır. Onlar yetmezmiş gibi son çeyrek asırda Boğaz tepeleri apartmanlarla doldu. Çamlıca anten enkazı. Boğaziçi'nin tepelerden itibaren betonlaşması, Çamlıca'nın perişan görüntüsü kabulü mümkün olmayan bir seyirdir. Ne var ki Boğaziçi'nin, hani o dün "Boğaziçi şen gönüller yatağı" diye hakkında şarkılar yakılan mavi saçlı güzelin dertleri bu kadar da değil. Boğaziçi bir kaç yıldır farklı bir kirliliğe maruz. İstanbul Boğazı, gürültü terörünün tehdidinde. Boğaziçi baştan başa bar, disko, meyhane taverna ve daha bilmem ne tasallutunda. Sadece Ortaköy-Arnavutköy sahil şeridinde demin bahsettiğimiz cinsten 571 yer var. Bunların bir kısmı çok ünlü. Oralara bir gecede giren para trilyonlarla ifade edilmekte. Şöhret şımarıklığı, para ve nüfuz sebebiyle kendilerine kimselerin karışamayacağı kanaatindeler. O çok konuşulan dokunulmazlık asıl bu dünyalarda. Zira bir çok etkin ve çapkın kişi oralarda ya kendisi sabahlara kadar eğlenmekte veya oğlu-kızı. Buralar, İstanbul sosyetesinin, gamsız, dertsiz, tasasız, 3 milyonu işsiz bu ülke ve dünya gerçeklerinden, acılarından, açlarından habersiz tuzu kuru zümrenin mekânları. Onlar, sosyete aşireti, azınlık. Onlar için ne Güneydoğuda şehit olan askerin, ne Irak'ta ırzına geçilen çocuğun, ne Filistin'de can veren bebeğin önemi vardır. Gece 23.00'lerden sabah ezanlarına kadar vur patlasın, çal oynasın zevk ayinindedirler.. Bu dejenere merkezleri, bilhassa Boğaziçi'nin Anadolu yakasını, Çengelköy, Beylerbeyi, Kuzguncuk, Kandilli gibi semtlerini susmak bilmeyen yüksek gürültü kirliliği ile taciz ederler. Hoparlörleri, Anadolu yakasına dönüktür, ses oraları yaşanmaz kılar. Geceler çekilmez olur. Uykuya geçemeyen bebek, onun başından ayrılamayan anne, ağrılar içinde kıvranan büyük baba, erkenden işine gidecek çalışan, imtihana girecek öğrenci mutlu azınlığın umurunda değildir. Onlar için her şey, ses, ışık, kıvırtma, kalça ve kadehden ibaret dar bir dünya ve bu dünyanın hazzından, zevkinden ibarettir. Kimin ne umurunda on binlerin ıstırabı? Bu "eğlence merkezi" denen yerler yüzünden geceleri Boğaz trafiği çekilmez hale gelmiştir. Ambulanslar bile işleyemiyor. Elbette bu böyle gidemezdi. Türkiye, hem devlet ve hem de hukuk devletiyse birileri bu başıboşluğa "dur!!!" demeliydi.. Bu ülkede satın alınamayan mangal yürekli adamlar da vardı. Siz aylar boyu cumartesi-pazar geceleri sabahlara kadar Boğazda karadan ve denizden denetleme yapan bürokrat işittiniz mi? Biz işitmemiştik. Çevre ve Orman Bakanlığı, İstanbul İl Müdürü Doç. Dr. M.Emin Birpınar, bakanı, ve bakanlığını da arkasına alarak AB ile uyum çerçevesinde çıkan yeni yönetmeliğin ve mayıs 2006'da yapılan yeni kanununun doğrudan kendisine verdiği yetkileri gözünü kırpmadan uyguladı. Önce ölçümler yaparak ikaz etti, dinleyen olmayınca 100 milyar lira civarında ceza kesti. Sonra kapatma yoluna gitti.. Çünkü Boğaz sakinlerinden 15 bin imzalı şikâyet dilekçesi almıştı. Bu sayı 60 bin kişi demekti. Şimdi Çevre ve Orman Bakanlığı, İstanbul Valiliği ve İBB, bu yerlerin hafta içi gece 24.00'da, hafta sonu da 01.00'da faaliyetlkerini tatil etmelerini istiyorlar. Bazı hakimlerle bazı köşe yazarları buna karşı. Biz külliyen karşıyız. Söz konusu olan açık hava eğlencesidir. Sesin dışarıya taşmaması kaydıyla onlara karışan yok. Öyleyse turizm bahanesi arkasına saklananlar da her gece 22.00'da icrayı sanatlarını bitirsinler. Dünyada da tatbikat bu yönde. 22.00'da hayatın bir de huzur yüzü olduğu fark edilsin. Azınlık, çoğunluğa bunu çok görmesin. Kimin bir bebeği, yaşlıyı ÖSS imtihanına girecek talebeyi rahatsız etmeye hakkı var? Bir soru: Merak ediyoruz.. Defterdarlık, kesilen cezaları tahsil etti mi? Yoksa güç, sadece bakkala, kasaba, küçük esnafa, küçük işletmeye mi yetiyor? Ve son söz, son soru : Neden bu "eğlence merkezleri", uzak muhitlerde değil de İstanbul'u fetheden askerlerin yattığı Rumeli Hisarı önündeki Kayalar Mezarlığı dibinde?. Üzülen, sadece yatağında uyuyamayan vatandaşlar değil, bu şehri bize miras bırakanlar da mezarında rahatsız. Rumeli Hisarı'nın içinde, Cuma Mescidi'nde eğlence, dışında eğlence... Şimdi gelin de Necip Fazıl'ın sesiyle haykırmayın: "Çatla Sodom Gomore Patla Bizans ve Roma"..
.
Mutlu günümüz
14 Ağustos 2006 01:00
Sabah'ın dünkü manşeti haberin mahiyetiyle çelişir haldeydi. Manşet, "Hisar'ın İçine Cami" cümlesiyle sanki bir ihbarda bulunurken muhteva, konser alanına cami yapılıyor vari bir-iki zikzak dışında tarihi seyri özetlemekteydi. Taksime Cami, Göztepe Parkına Cami, Rumeli Hisarına Cami. Burada iki hususu birbirine karıştırmamak lazım. Bir tarihî camiler var, bir de yeni yapılacaklar. Tarihî camiler, kültürel varlıklarımızdır, diğerleri sosyal ve dini ihtiyaçlar. Tarihî camiler, Türkiye içinde de olsa Macaristan, Yunanistan gibi sınırlarımız dışında da bulunsa duruma göre yeniden inşa ederek, tamir ederek koruyarak gelecek nesillere aktarılması gerekir. Vatan değerler bütünüdür. Vatanı araziden ayıran farklar, cami, sebil, şehidlik, saray, müze, kule, meydan, onlardaki eşya, hatta bazen bir ulu çınardır. Verdiğimiz misaller on binlerle çarpılsa çıkan değerler toplamıyla vatan meydana gelir. Rumeli Hisarındaki cami bunlardan biridir. Fatih Sultan Mehmed Han'ın Fetih'ten 1 yıl evvel yaptırdığı bir eser. Bir emsalsiz hatıra. Bu eser, yüz yıl evvel zelzelede yıkılmış. 1980'den beri de cemaat mahalli konser salonu olarak kullanılmakta. Bu faciayı evvela '80'li yılların bir 29 Mayıs'ında gazetemizde haber yaptırdık, son birkaç yılda da hakkında makaleler yazdık. Son yazılarımızdan birine İBB'den açıklama geldi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, resmi adı Cuma Mescidi olan bu mâbedin mahkeme eliyle kendisinden alındığını, tekrar iade edilmesi halinde tamire hazır olduğunu bir açıklama halinde bize yollamış, biz de bu talep ve taahhüdü buradan duyurmuştuk. Mutlu olduğumuz husus işte bu, demek ki belediyeye sadece yıkık bir minaresi ayakta kalmış eseri yeniden ayağa kaldırma imkânı verilmiş. Bu cümleden olarak ihale açılmış, müteahhit firma seçilmiş, firma şimdi faaliyetteymiş, bunun haberi yapılıyor. Yeni bina edilecek camilere gelince. Onu ihtiyaçlar tayin eder. Taksim'e cami çok acil ihtiyaç. Ne var ki iş ibadet niyetini aşıp oy hesabına dönünce gerçekleşemedi. Bu problemi de zaman çözecek. Göztepe'ye cami park meselesinden dolayı çatallaştı. Diğer yeni camilere gelince. Bu alanda ne yazık ki bir kontrolsüzlük yaşandı. Lüzumlu-lüzumsuz yerlere camiler yapıldı. Minare ve şerefe israfına gidildi. Hoparlörleri, vatandaşı ciddi mânâda rahatsız etmekte. Göztepe Camii'nin, Taksim'in aleyhtar kitle bulmasında bu cihazların büyük rolü var. Camilerin kavga sebebi yapıldığı ilkelliklerin geride kaldığını düşünüyoruz. Başta hangi idare olursa olsun Cuma Mescidi gibi ecdat yâdigârı camiler yapılabilmelidir. Yeni yapılacak camilere gelince onlara diyanet, ilgili belediyeler ve diğer ilgili makamlar müştereken karar vermeli. Denilen yerde camiye ihtiyaç var mı, finans kaynağı ne, mimarı tarzı nasıl olacak? vs. gibi... Camiler, mâbedler artık ideolojik çerçeveden değerlendirmemeli. Bakınız Haliç kenarında Bulgar kilisesi var. Demir Kilise de denen bu tapınak şu günlerde tamir edilmekte. Bir Müslüman onun tamirine sadece memnun olur. Zira siz Türkiye'de bir kiliseyi yıkıma terk ederseniz başkası da Rodos Adasındaki bir tarihi güzelliğimizin yok olmasını seyreder. Onun için aynı haberde üstelik sanat tarihçisi olan Erdem Yücel'in Boğazkesen Hisarındaki cami yapılırsa ibadete açılmamalı, açılırsa ikinci Ayasofya olayı yaşanır tarzındaki sözlerini son derecede ayıplıyoruz. Üstelik sanat tarihçisi olan bu insan o caminin tek minaresi kalmışken, cami alanı dans, konser, folklor ve festival pisti olarak kullanılırken nerelerdeydi acaba? En büyük ihtiyacımız, dünya ile entegre fakat yerli değerlerle bezeli aydın ihtiyacıdır. Aydın yabancılaşması senelerimizi ve kıymetlerimiz mahvetti.
.
Lübnan'a asker göndermezsek olmaz
15 Ağustos 2006 01:00
İsrail'in 1 ay süren katliamına göz yuman dünya, en nihayet BM adlı artık varlığı sorgulanmaya muhtaç kuruluş eliyle ateşkes ilân etti. İsrail de bu kararar uydu. Aslında ortada bir trajedi var. Saldıran devlet, yapacağını yaptı, öldüreceğini öldürdü, alacağını aldı bütün bunlardan sonra ateşkes ilân edildi. Her ne ise, yine de ortaya şeklî bile olsa hukukî bir metin çıktı. Bundan sonra üzerinde durulan mesele bölgeye 15 bin kişilik barış gücü konuşlandırılması. Şimdi, Türkiye'de bu karar tartışılmakta. Hariciye, ilk barış gücü sözü edildiğinde savaşın bitmesi şartıyla mümkün olabileceğini dile getirmişti. Daha sonra hükümet de konuya menfi yaklaşmadı ama ihtiyatı da elden bırakmadı. Dün Başbakan Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ve KKK Org. Yaşar Büyükanıt bunu müzakere ettiler. Devletin bölgeye asker sevk etme niyetinde olduğundan kimsenin şüphesi olmasın. Fakat Türkiye, sulh ve sükûnu temin edecek bu askerin sevki için BM'nin daha bir net harita çizmesini, karar almasını bekliyor. Beklenenin teknik ayrıntı olduğu kanaatindeyiz. Behemehâl Mehmetçik gidecek. Bu bayrak, yine oralarda dalgalanacak. Kore'ye gönderdik, Bosna'ya gönderdik, Afganistan'a gönderdik. Hatta Kıbrıs'taki askerimiz bile fiilen barışı tesis etmekte. O halde Lübnan-Filistin-İsrail üçgeninde varlığımızı isbatlamazsak olmaz. Türk askeri, ta Kore'den bu yana dünyanın kendisine takdir ettiği barışı tesis ve devam ettirme vazifesini üstün bir muvaffakiyet ve şuurla ifa etmiştir. Kore'ye giden askerimizin kendi bölgemizde geri durması siyasete de stratejiye aykırı olur. "Kudüs'ün de Filistin'in de tapuları bizde" dedikten sonra her şey biter. Tarihî hakîkat de bu yöndedir. Şu kavga gürültü, katliam ve vahşetin cereyan ettiği topraklar 80 sene evvel Türk yurduydu. Onun için Lübnan Başbakanı Fuad Sinyora davet üstüne davet yapmakta. Oraları 20 yıl süreyle işgal edip sömüren Fransa barış güvercinleriyle arzı endam edip 5 asır boyunca adalet ve insanlık numuneleri sergileyen Türkiye sıradan bir yerlerde kalırsa çok büyük hata işlemiş oluruz. Önce askerimiz, sonra iş adamımız gitsin. Batılılar önce yıktılar şimdi ihale alacaklar. Onların hiçbir müşterek tarafı yokken bizim kültürümüz, çok yerle inançlarımız bir. Biz bu bölgede Nasturi, Keldani, Ermeni, Kürt, Arap vs. vs. vs... düzinelerle ırk, din, mezhep, aşiret ile hepimiz, üç hillalli bayrak altında huzur içinde yaşadık. Sıcak savaş bitti. Stratejik ve ekonomik savaş başlıyor. Aman sakın ola ki ayak sürümeyelim. 15 bin kişinin askerî üstünlüğü de komuta yetkisi de bizde olmalı. Yoksa turist kılıklı askerlerle yeni handikaplar açılabilir. Diğer saydığımız yerlerde olduğu gibi Orta Doğu halkı da Türk askerine güvenecek. Güven unsuru varsa her şey var
.
"Üfürükten tayyare!"
16 Ağustos 2006 01:00
Şöhretlerin hayatları kendilerine ait değil. İnsan adlı muamma varlık, şöhret olmadan evvel herkes kendini tanısın ister. Tanındıktan sonraysa rahat yüzü göremez. Bundan dolayı şu ekranları doldurup da şöhret olmak için olmadık kalıp ve kılıklara girenlere şaşmamak mümkün değil. Şöhret olmak kişinin hayatını pazarlamasıdır. Size özelin kalmaması demektir. Sadece siz değil, başkalarının da hayatınız üzerinde söz sahibi olmasıdır. Bu satırları yazmamıza şöhretli veya diğer söyleyişle ünlü pop müziği icracısı ve aynı zamanda "Minik Serçe" lakaplı Sezen Aksu'nun bir sözü sebep oldu. Bodrum'daki konserinde 2500 kişiye seslenen Sezen Aksu, şöyle demiş: "Benim şanla-şöhretle işim yok. Ne sanat, ne starlık, ne güç... Hepsi yalan, hayat gerçekten insafsız". Sevgili Peygamberimiz'in -aleyhisselam- bir hadîsi şerîfleri vardır. "Şöhret âfettir" buyururlar. Şöhret çok kere yakar-yıkar. Şöhreti ikiye ayırmak lazım. Bir, şöhret olmak için didinenler var, bir de hizmet ederken şöhret olanlar. "Deniz Feneri" diye bir dernek kurarak yurt içi ve yurt dışında binlerce aç, yoksul, felâketzede insana yardıma koşan Uğur Aslan şöhret olmuşsa kendisi ne yapsın? Son olarak bombalar yağarken Beyrut'taydı. Belki böylelerine "tanınmış simalar" demek daha doğru olur. Magazin dünyasındaki şöhret şeksiz ve şüphesiz bir felaket. İhtimal ki Sezen Aksu da bunu dile getirmekte. O şimdi işinin, şöhretinin zirvesinde bir isim. Fakat gidin bir de onun iç dünyasını tanıyın bakalım. Kim bilir orada ne fırtınalar kopmakta. O şöhret, o iş, o zirve kendisinden, hayatından, güzelliklerinden neleri alıp götürmüştür. Bu yüzden bazıları yuva kuramaz bazıları aile hayatını devam ettiremez. Bir sahte dünyadır. Alkışlar da sahte, hayran bakışlar da dostluklar da. Herkes, şöhret olmuşa özenirken o sade, mütevazı bir hayata hasrettir. Çünkü şöhretin hayatında çok kere üfürükten tayyareler uçar. Çok şey sanal, her şey yalandır. Onun için pop starı, sanat da starlık da şöhret de güç de hepsi yalan diye bir manifesto yayınlamakta. Bu Sezen Aksu'nun içten gelen samimi bir çığlığı. Adı Sezen Aksu da olsa bu taş gibi hakikat duyurulmaz. Biraz daha bunlardan dem vursa yavaş yavaş silinir. Bizim bir tek noktaya itirazımız var. Sanat yalan olamaz, yalan olan zaten sanat değildir. Ne Mimar Sinan'ın yaptıkları, ne Nedim'in yazdıkları ne Hattat Hamid Aytaç'ın çizdikleri yalan. Ne El Hamra, ne Süleymaniye, ne Tâç Mahal yalan. Onlar gerçeğin tâ kendisi. Bir kâzip/yalancı şöhret var, "üfürükten tayyare"dir. Bir de kıyamete kadar, hatta ondan öte giden hizmetler, sanatlar, sanatkârlar...
.
45 saniyenin 45 yıl sürdüğü an!..
17 Ağustos 2006 01:00
"Nedir zaman nedir, bir su mu, bir kuş mu?/Nedir zaman nedir, iniş mi, yokuş mu?" Şair böyle diyor. Tefekkürden nasibi olan herkes, zamanı kendi içinde de kendi dışında da sorgulamıştır. Bu tasavvuf ehli için de böyle, metafizk mes'elelere kafa yoranlar için de, pozitivist için de... Peygamberler Peygamberi'nin -sallallahü aleyhi ve sellem- Miraç mucizesini dünya zamanıyla değerlendirenler onu inkâr ederler. Üstelik o muhteşem mucizeyi inkâr edenler, ümmî kimseler değil, bir merkebin çekmekte zorlanacağı kadar ağır diploma sahibi Prof'lardır. Dünya zamanıyla, sınırlı insan akıl ve mantığıyla ölçüp biçip tartıldığında bir ânda Mekke-Medine-Kudüs-Gökler-Öteler, dönüş ve seyahat ve leğende hâlâ durulmamış su hakîkati izaha kavuşturulamaz. Bu terazi bu sıkleti çekmez. İşine gelen inansın, o halde bir dünya zamanı var. Bir de ahiret zamanı. Bütün kâinat, bir ân-ı vahidde tek ânda, nokta gibi, belki o kadar bile olmayan vakitte bir "ol" emriyle halkedildi. Bir ânda da yok edilecek. 17 Ağustos olup da bunları düşünmemek mümkün mü? O gece hepimiz, Marmara bölgesinde yaşayanlar, derin uykularımızdan uyandık, yataktan fırladık. Sanki kıyametten, mahşerden bir sahnedeydik. Her birimiz bir yana savrulduk. Bazımız çocuklarımıza koşmaya çalıştık, bazımız sokağa kaçmaya. Bazıları ânında cansız ceset olmuştu. O âna şahit olanlar, ne uzun, ne bitmez, ne geçmez bir vakti yaşadık. Yer kaynıyor, duvarlar üstümüze üstümüze geliyor, o uğruna ne terler döktüğümüz eşyalar celladımız oluyordu! Hani korkmaz adamlardık. Hiçbir şeyden çekinmezdik? Nasıl da korkmuştuk. Ter alınlarımızda boncuk boncuktu. Nihayet, en nihayet, yer kıpraşması, zelzele, deprem...arzın öfkesi durmuştu. Sonradan öğrendik... O geçmez, bitmez durmaz sandığımız zaman, topu topu 45 saniyeymiş, evet evet, 1 dakikadan 15 saniye eksik bir zaman. 45 saniyede ne yapılabilir ki? Seyahat mi edilebilir? Para mı kazanılabilir, kahvaltı mı yapılabilir? Fakat 45 saniyede 45 bin kişi öldü. Denizler kabardı, yer dev apartman bloklarını yuttu. Katlar katların üstüne yığıldı. Ve böylece tarihin en dehşetli felakertlerinden birini yaşadık. Marmara Depremi olmuştu. 45 saniye sürmüştü... 45 bin kişi ölmüştü. 45 saniyenin acıları ancak 4.5 yılda sarılabilmişti. 45 saniyede hayatlar bitmiş, servetler bitmişti. 45 saniye meğer ne uzun bir zamanmış. Yaşayanlara sorun!..
.
Lütfen eylemi terk et, lütfen silahı bırak...
18 Ağustos 2006 01:00
ABD dışişleri bakanlığı sözcüsü Sean McCormack'ın resmi açıklamasına dışişleri bakanlığımız sözcüsü büyükelçi Namık Tan cevap verdi. Amerikan sözcüsü, kaç yüzüncüsü olduğunu unuttuğumuz çağrılarından birini daha yaptı. Cihan devleti, bir terör örgütüne sesleniyor "eylemlerini terk et ve silah bırak". Namık Tan, haklı olarak, çağrıyı yadırgadık, bu malumu ilandır, tekrar tekrar yapılmıştı, bir kere daha dile gelmekte. Öncekilere kulak asan olmadı ki aynı çağrı bir kere daha yapılıyor, onun için ABD malumu ilan etmesin somut adım atsın meâlinde konuşuyor. Açıklama diplomatik nezaketi içinde kararlı bir ifade. PKK madem ki Amerika açısından da bir terör örgütü neden Amerika'nın terörist ilan ettiği diğer örgütlerin muhatap olduklarına muhatap olmaz? Stratejik ortağımızın bütün yaptığı PKK'yı terör örgütü listesinde göstermekten ibaret. Namık Tan'ın da dediği gibi Irak hükümetinin bir kaç makyajlık müdahalesi oldu. Fakat bunlar o kadar cılız ki. Hiç bir etki uyandırmıyor. Bir sokak ötede kapatılan bir örgüt evi veya kuruluş bir sokak arkada yeniden faaliyete geçmekte. İşin ilginç yanı ABD'nin bu çağrıyı PKK'nın silahlı eyleme geçmesinin yıldönümünde yapmış olması. Bir de böyle bir tuhaflık yaşar olduk. Adı geçen terör örgütü ilk defa ne gün kan dökmüşse bu tarih anılır oldu. ABD'yi yönetenlerin şu kesin hakîkati bilmesi lazım. Türk vatandaşı, Washington'ın PKK ile mücadelede samimi olduğu kanaatinde değildir. Hatta şu veya bu şekilde yardım gördüğü inancında. Dışişleri sözcümüz dahi malumu ilan etme, somut adım at diyorsa ötesini siz düşünün. Bu arada pek anlayamadığımız bir gariplik daha yaşanıyor. Beyazsaray, PKK koordinatörü atayacakmış. Dışişleri sözcümüz, bu bir bakıma bizim isteğimizle oluyor, ancak henüz bir tayin olmadı açıklamasını yapmakta. Bu bilginin devamı da var. Amerikalıların koordinatörü belli olunca Türkiye de koordinatör tayin edecekmiş. İnanınız anlamakta zorlanıyoruz. Ortada sanki bir arabulucu tayini var. İsmine arabulucu değil de koordinatör denecekmiş. Sayın Tan'ın ifadesine göre koordinatör yahut koordinatörler kurumlar arası işbirliği yapacakmış.. Bu haber rahatsız edici, kim ne derse desin. Lütfen eylemlerini terk et, lütfen silah bırak yumuşaklığıyla konuşan bir müttefik. Ve tam bu esnada peşmergelerin ordulaşması. Bu olanlar arasında bir münasebet yok mu? PKK, bu hafta kurulan Kürdistan ordusuna mı katılıyor?
.
Askerin vazifesiyle Kızılay'ın işi birbirine karıştırılmamalı
21 Ağustos 2006 01:00
Şayet 1 Mart 2003'te Irak'a asker göndermemizi de ihtiva eden tezkere, TBMM'den geçseydi bugün, Irak ve Kuzey Irak'taki sonuç çok farklı olacaktı. Irak'ta bu kadar kan dökülmeyecekti. Ebu Garip gibi yüz karası manzaralar, insanlığı utandırmayacaktı. Namuslar, payimal olmayacaktı. "Kürdistan", Türkiye'nin yerine ikame edilmeye çalışılmayacaktı. PKK tekrar hortlamayacaktı. Türkiye ile Amerika'nın resmi planda olmasa bile gayri resmi olarak arası bu kadar kötü olmayacaktı. Çok yazdık "et tekrarü hasen velev kâne yüz seksen" sözü icabı bir kere daha söyleyelim. Birinci ve ikinci körfez harekâtlarına katılmamak son yüzyıldaki en büyük kayıplarımızın başında gelmektedir. 10 yıl içinde iki büyük tarihî hata işledik. Bu yüzden şimdi, Irak ve Kuzey Irak'ta kötünün en iyisini nasıl temin edebiliriz sancılarındayız. Lübnan meselesini masaya yatırırken artık aynı zamanda yakın tarih olan Irak problemindeki rolümüzü, yerimizi, aktif ve pasifliğimizi, kazanç ve kayıplarımızı mutlaka değerlendirmeliyiz. Irak örneğinden hareketle Lübnan stratejimizi kurabiliriz. Daha İsrail, Lübnan'a saldırırken BM barış gücü konuşulmaya başlandı. Mevzubahis güç kuruluyor... Fransa baş çekmekte. Halbuki burada etkin rolde olması gereken TSK idi. Nitekim Fransa'nın öncülüğüne rağmen BM genel sekreteri Kofi Annan, İtalya Başbakanı Romano Prodi, İngiltere Başbakanı Tony Blair, Başbakan Tayyip Erdoğan'a telefon açarak "Türkiyesiz olmaz" çağrısını yapmaktalar. Buna mukabil Ankara, uzun zamandır değerlendirmeyle meşgul. Akıllı düşünene kadar deli dağı aşar. Aynı ayak sürümeyi tezkerede de görmüştük. Lübnan'a asker sevki konusunda muhalefetin görüşü rağbet bulmak üzere. Türk muhalefeti, asker gönderilmesine karşı çıkıyor. "Eğer mutlaka gidecekse istihkâm birliği gitsin" denmekte. Kapalı kapılar ardından sızan haberlere nazaran istihkâm ve sağlık ekipleri gidecekmiş. Kimse kusura bakmasın... Bu üslup, bu karar Türkiye'ye yakışmaz. Bölge liderliği, dünya devletliği böyle olmaz. Eğer böyle yürürsek sadece nal toplarız. İstihkâm, yol, su kanalizasyon çalışmalarını, yetki verin İSKİ gider yapar. Sağlık işlerini Türk Kızılayı zaten deruhte etmekte. Böyle zamanlarda kokmaz-bulaşmaz tavır göstermek uzun vadede zarar verir. Millî menfaatlerimizi baltalar, ceremesini gelecek nesiller çeker. Kendi elinizle Fransa'yı bölgeye mevzilendirmektesiniz. . Kore'ye, Kosova'ya, Bosna'ya, Afganistan'a, Somali'ye niçin gittik? Efendim askerimizin burnu kanamasın, onun için muharip kuvvet gönderemeyiz. Kim bir tek evladımızın ayağı taşa değsin ister? Buna rağmen unutmayalım... Asker, böyle günler için mevcuttur. Bir taarruz olursa elbette def eder. Eğer tek başına asker ziyan görmesin penceresinden bakılırsa yarın birileri de kalkıp güneydoğuya asker gitmesin der. BM'nin muğlak ifadelerini düzelttirelim. Sonra da bölgeye hem muharip ve hem de istihkam birliği gönderelim. Üstelik gidecek Mehmetçik sayısı 600 kişi, iki tabur gibi sembolik sayıda olmamalı. Unutmayınız, bu "büyük savaş"ın taraflarından biri Büyük Türkiye'dir. Bî taraf olan, bertaraf olur. Nitekim Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül'ün "kimse bölgemizdeki gelişmelere seyirci kalmamızı isteyemez son dakika açıklaması dediklerimizi teyid eder mahiyettedir Akıl için yol bir. Akılla duygunun çatıştığı yerde akla öncelik verilir.
.
Köpekler ve Asyalılar binemez
22 Ağustos 2006 01:00
Sözün aslı tâ Lenin zamanına dayanır. Derler ki Vladimir İliç Lenin, o zaman çulsuzun teki. İsviçre'de kaçaktır. Bir parka girip biraz başını dinlemek ister. Fakat kapısında olduğu parkın girişinde bir levha yazılıdır "köpekler ve Ruslar giremez!" Sovyetler imparatorluğuyla Rusya'yı ayağa kaldıran idealist adamın ruh dünyasında bu haksız ihtarın kaç kamçılık tesir yaptığını tahmin edebilirsiniz. Geçen hafta birden bire Londra karıştı. Havada 10 uçak infilak ettirilecekmiş. Teröristler sıvı patlayıcılar kullanıyorlarmış vs. O yüzden yolculuktaki bebeler bile aç bırakıldı. Havaalanları boşaltıldı. Seferler iptal edildi. Eşyalar alıkondu. O gün seferde olmak gibi bir bahtsızlık yaşayanların analarından emdikleri burunlarından geldi. Hadiseyi kim tertiplemişti acaba? İngiliz entelijansiya servisi mi, iş birliği yaptığı diğer servisler ve kendisi mi? Mübalağalı haberlere, şaşkın tedbirlere rağmen takdim edilen terör vak'ası hiç inandırıcı gelmedi. Anketler, soruşturmalar kimsenin oralı olmadığını, inandırıcı bulmadığını gösterdi. Çünkü hadise tam da İsrail'in Lübnan'ı bombaladığı günlere denk getirilmişti. Böylece İsrail'e hak verilsin isteniyordu. Teröristler dünyayı fethetmek üzereydi. Bu yüzden kahraman İsrail de insanlık uğruna kendini feda ederek terör yuvalarını bu arada mesela cenaze namazındaki insanları bombalıyordu. Kahraman İngiltere, kahraman İsrail'e destek olduğu için başına böylesi bir emsalsiz felaket gelmişti. Dünyanın sulu sepken ağlaması umuluyordu. Ne var ki dünya da eski dünya değildi. İnternette bir film dolaşmaya başladı. Film, 11 Eylül saldırısının da tıpkı Londra saldırısı gibi düzmece olduğunu isbatlıyordu. Londra, Tel Aviv'e pirince giderken evdeki bulgurdan olmuştu. Densiz bir senaryo ile en kahraman kahraman ABD de zora düşmüştü. Bu yüzden alelacele Lübnan adlı kum torbası yerinden indirildi. Şıppadanak ateşkes ilan edildi ve dünya gündemi değiştirildi. Buna rağmen bazı ahmak Amerikalılarla onlardan da ahmak İngilizler bu düzmecelere fena halde takılıp kalmışlar. Hâlâ açıkgözlerin bıraktığı yerde otlamaktalar. Amerikalılar uçakta namaz kılan kendi halinde bir yolcuyu yaka paça indirmişler. İngilizlerin yaptığı ise tam bir paranoya. Havaalanında uçak bekleyen bazı Asyalılar birkaç kere arka arkaya kollarındaki saatlere bakmışlar. Adamlar hem esmer, hem Asyalı hem de muhtemelen Müslüman. O halde şaşmaz kimya formülü gibi tam terör tarifine uymaktalar. Bir adam Müslüman'sa... Ve hele bir de Asyalıysa... Namaz kılıyorsa.. Havaalanı yahut mühimce bir binanın yanında arada bir saatine de bakmışsa o elbette teröristtir! Bu korku bu Batı'ya yeter. Annee Türkler geliyor! Bunu tarihte çocuklar bağırmış. Şimdi ise koca koca adamlar "oh my God! That is terrorist!" deyu çığlık atmaktalar. Bazıları bu feryatla rüyalarından bile fırlıyorlarmış. Yakında "air way"lerine "Köpekler ve Asyalılar binemez" diye de yazabilirler..
.
Kürt devletini bırakın, bari Kerkük elden gitmese
23 Ağustos 2006 01:00
Adı Peter Galbraith. Mesleği diplomatlık. İşi Irak'ın Kürt liderlerine danışmanlık yapmak. Bu eski diplomat dün şöyle demiş: "Türkiye, Kuzey Irak'ta müstakil bir Kürt devletinin kurulmasını engelleyemez." Bir diplomatın bu şekildeki ifadesini şöyle okumak lazım "... engelletmeyiz". Nitekim sözünün devamında gayet net: "Kuzey Irak'ta zaten bir Kürt devleti var, günü geldiğinde resmen bağımsızlığını kazanacaktır". Washington idaresinin Kürt devletinin kurulması için yol göstermekle görevlendirdiği anlaşılan bu danışman, değerlendirmelerine şöyle devam ediyor: "Kuzey Irak'ta kurulacak Kürt devletini tehdit unsuru olarak gören geleneksel Türk anlayışı giderek terk edilmekte. Türkiye, şayet Kuzey Irak'ı işgal ederse AB şansını kaybeder. Bunu yapmak yerine Kürt devletiyle iyi ilişkilere girmek daha isabetli olur". Bu cümleler işimize gelmeyebilir, fakat külliyen reddi de yanlış olur. Kuzey Irak'ta bir Kürt devletinin olmadığını farz etmek artık mümkün değil. Bu otonom devletin bir zaman sonra resmen ilan edileceği, görüldüğü gibi, sadece Mesut Barzani tarafından değil, görevli yabancılarca da haber verilmekte. Şimdi neden ilân edilmiyor? Birinci sebep, komşu devletleri, bilhassa Türkiye'yi alıştırmak. İkincisi ise bir devleti çekip çevirecek kadroları yetiştirmek. Hatırlanacağı gibi bir ay evvel de Kürt ordusu kurulmuştu. Daha önce de hava yolları uçmaya başladı. Tasavvur edilen bu devlet ilân edildiğinde ilk tanıyanın ABD, ikincisinin İsrail, üçüncüsünün İngiltere, dördüncüsünün Fransa olacağını, İsveç'in onları takip edeceğini, Rusya ve Çin'in de çok gecikmeyeceğini söylemek kehanet olmaz. Türkiye'nin kaygısına gelince, Türkiye Cumhuriyeti'nin tek kaygısı Kürt menşeli bazı vatandaşlarında uyanacak ilhak arzusu mudur? Danışman, AB yolundaki bir Türkiye'de çoğunluğun bu fikirde olmayacağını ileri sürmekte. Fakat Ankara'da dile getirilmeyen endişe bu değil. Bir adım sonrasında Türkiye ile Kürdistan'ı federasyona zorlayacak dış baskıların zuhur etmesinden endişe edilmekte. PKK'nın da planı bu değil mi? Amerikan işgali Irak'a yaramadı, Türkiye'ye hiçbir faydası olmadı, hatta ABD'ye bile belki istediği nisbette yarar getirmedi. İsmine ister harekât deyin ister işgal bu eylemin mutlak kazançlısı Irak Kürtleridir. O Kürtlere bizim sahip çıkmamızı temenni ederdik. Onlar, kültürümüzün bir parçası kardeşlerimiz. ABD'ye sığınarak birtakım işler yapma mecburiyetinde kalmaktan dolayı çok memnun olduklarını sanmıyoruz. Şimdi bu hadiseler üzerine Türkiye daha yoğun bir diplomatik atağa geçmelidir. Kürt devletinin resmen ilân edileceği dile getiriliyorsa âcilen üzerinde durulması gereken Kerkük'tür. Kerkük üzerine yoğunlaşmak lazım. Buraya dair kalıcı siyaset gütmeli. Musul geçen asrın bu vakitlerinde gitmişti. Şimdi de Kerkük mü gidiyor? Hani yukarıda dedik ya, Kürt devleti, resmen ilanı, tanınması vs. Peki o devlet, başkentiyle birlikte ilân edilirse, Kerkük'ün Kürdistan'ın merkezi olduğu da tanınırsa? Neye ne kadar hazırlıklıyız? Kürt devletinin tanınması, Irak'ın toprak bütünlüğünün tanınmamasıdır. Acaba, bölgede düğmeye basılması bu gelişmelerden sonra mı olacak? 2007'ye doğru Türkiye, dikkatini seçim sathı mailine kaptırmışken bölge hızla savrulabilir.
.
Gül yanlış mı yaptı?
24 Ağustos 2006 01:00
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün İsrail ziyaretinde gayri resmi temaslarının da olduğu ortaya çıktı. İsrail Dışişleri Bakanlığı, Hizbullah tarafından kaçırılan asker ailelerinin bakanla görüşmek istediklerini sayın Gül'e arz ederler. Türk bakan, onları kaldığı otelde kabul eder. Anneler, babalar, bakanımızdan çocuklarının serbest bırakılması için ricada bulunurlar. İsrail, herhalde prestijini düşünerek görüşmenin saklı kalmasını ister. Bu yüzden olay duyulunca bizim dışişleri sözcülüğü ketum davranır. Fakat gizli kalmasını isteyen taraf nedense daha sonra bunu ortaya döker. O zaman dışişlerimiz ve bizzat bakan daha evvel benzeri yaşanmamış bu teması tafsilatıyla dile getirirler. Türk hariciyesinin dediği şudur. Mesele insani çerçevededir, sadece kaçırılan İsrailli askerlerin değil, İsrail hapishanelerindeki Filistinlilerin de serbest bırakılmaları için bakan elinden geleni yapacaktır... Bir kere bunun kınanacak bir tarafı yok. Gizli kalmasına gerek yoktu. Her anne, annedir, her annenin yüreği yanar, ister Arap olsun, ister Yahudi. Savaşlarda bir esir hukuku vardır. İki taraf da esir verebilir. Sonra bunlar karşılıklı temaslarla iade edilirler. Zaten Hizbullah'ın adam kaçırmaktaki maksadı da bu. Dışişlerimizin meseleyi gizli tutması İsrail'le varılan mutabakattan ziyade kamuoyu baskısından ileri geldiğini düşünebiliriz. Halbuki burada iftihar etmemiz gereken bir taraf var. İsrailli aile, çare olarak Türk bakanı görüyor. Hatta aile de değil, doğrudan İsrail hariciyesi böyle görmekte, onun için başlangıçta gizli kalmasını arzulamış. Buna şöyle de bakabiliriz. Biz daha BM barış gücünde yer almadan bile barışı tesis eden asli unsur kabul edilmekteyiz. Türkiye'yi İsrail, Araplar ve bütün dünya istiyor. İsrail, Araplar üzerindeki nüfuzumuza, Araplar, İsrail üzerindeki etkimize bakıyorlar. Bir annenin -kim olursa olsun- gözyaşını dindirmek hem insani hem İslamidir. Fakat mesele bu insani boyuttan ibaret değil. Sevindirici olan, bölgede dara-zora düşenin kapımızı çalmasıdır. Bu itibarla itidal adamı olan Abdullah Gül, doğrusunu yapmıştır. Keşke hiç gizli-saklı tutulmayarak şöyle bir şey yapılsaydı; İsrail tarafından kaç aile kabul edildiyse Filistin tarafından da o miktarda aile otele davet edilip bunlarla ortak bir çağrı yapılsayda. Her şeye rağmen bu kanı, bu zulmü aklı başında, insani duyguları yerinde aileler, anneler, babalar çözecektir. Bir zaman evvel bir Filistinli çocuğu İsrail askerleri vurmuştu. Çocuğun babası, ölen evladının organlarını Yahudi çocuklara bağışlayarak 5 hasta çocuğun hayatının kurtulmasına vesile oldu. Annelerin gözyaşı dinince savaş susar.
.
Tercüme meselesi
28 Ağustos 2006 01:00
Türkiye'de gündem ne sadece Lübnan'a asker göndermek, ne adeta yedeklerden kurulan Basketbol Millî Takımımızın başarısı, ne zenginler sporu Formula 1'in şehrimizde yapılması münasebetiyle 2.2 milyar dünyalının İstanbul'u seyretmesi, ne en feci haber 16 yaşındaki kızın öz annesini öldürdükten sonra içki partisi düzenlemesi ve ne de şarkıcı-türkücü-popçu takımının magazin tezgâhıyla milyonları yörüngeleri etrafında fıldır fıldır döndürmeleri. İktisatta meşhur bir kaide vardır, şöyle der, "kötü para iyi parayı piyasadan kovar". Asıl konuşulması gerekenler bir şekilde gündemden kovulmakta. Gerçek gündem yerine ucuz, sıradan seviyesiz laf yığınları ön plana çıkmakta. Geçen hafta Türkiye'de kitap tercümesi de gündemde tutunmak istendi. Kolay mı? Zaten ele alış şekli de linç felsefesine dayanıyordu. 1991 yılı olmalı, TGRT'yi kurma günlerindeydik. Enver Ören Beyin evinde toplantı tertiplemiştik. O gün, Sabri Ülker vardı, daha sonra 21. yüzyılda bakan olan bir iş adamı ve birkaç kişi daha. Birçok hararetli konuşmalar olmaktaydı. İhlas grubu ilk defa Türkiye'ye özel radyo televizyon getiriyordu. Bunun onlarca halli gereken tarafı vardı. Bir ara sonradan bakan olan dostumuz gayet samimi şekilde şunu sordu; "Enver Bey, merak ediyorum, televizyonu kurdunuz, bir Amerikan filmi oynatacaksınız diyelim, şöyle bir sahne var, kovboy, kapıya tekmeyi vurup bara girerken 'hey garson ver bir bira mı diyecek, ver bir ayran mı?' Enver Ören, "Ver bir bira diyecek tabiî" dedi. Sualin sahibi dinî bir hassasiyetle sormuştu. Fakat bir gerçeği unutuyordu, alkol Müslüman'a haram... Kitap tercümelerinde hizmet adına bazı büyük hataların işlendiği öteden beri bilinmekteydi. Örnekleri de ortada. Kasıt var mı? Mantık, aynen kovboya barda ayran istetme mantığı. Bu bir vakıa. Fakat diğer vakıayı da görmek lazım. Kitabın aslında faraza "Aman tanrım!" diyorsa yayınevi de bunu "Aman Allah'ım!" diye basmışsa bunda ne mahzur olabilir? Mütercim ne yazık ki nerede "Tanrı", nerede "Allah" nerede Cenab-ı Hak" deneceğini bilmiyor. Bakınız televizyonlara "kahretsin" diye bir öfke kelimesi dolaşıp durmakta. Bunun aslı hoş bir temenni olmasa da "Allah kahretsin"dir. Maalesef "Allah" demekten bugün dahi imtina eden zihniyetler mevcut. Kim, neyi kahredecek, öznesiz cümle olur mu? Onun gibi son zamanlarda bazıları "nur içinde yatsın" yerine "ışıklar içinde yatsın" diyorlar. Kelimeleri ön palana alırsak mümkün. Ancak nur ve ışık aynı değil. Sadece kelime tercüme ederseniz yanılırsınız. Nur kelimesinde metafizik boyut vardır. Halbuki konuşmalarımızda muhatabın yakınlık ve yaşına göre hem "gözümün nuru" hem "gözümün ışığı" deriz. Aynı şekilde "Tanrı misafiri" yerine güya din adına hareketle "Allah misafiri" denemez, çağdaş görünmek uğruna "Tanrıya ısmarladık" denemeyeceği gibi. Bir yanlışlık dile getirilirken linç felsefesi güdülürse o zaman da başka rezalet doğar. Oysa Türkiye'nin, Türkçe'nin, yayıncılığın "tercüme" diye devâsa bir meselesi var. Bunun görülmesi konuşulması çare bulunması şart. Tercüme işi felakete doğru gidiyor. Türkçe bir de bozuk tercümeyle harap edilecek. Mütercimlik okulları, evvela Türkçe'yi layıkıyla öğretmek zorundalar. Türkçe bilinmeden bir yabancı eser dilimize kazandırılamaz. Her sene yüzlerce eser Türkçe'ye çevrilmekte. Fakat kaçında doğru Türkçe var? Reklamlarla dikkati çekilen okuyucu kitabı alıyor. Ancak çoğu bitirilmeden bırakılıyor. Tercüme, evvela ana dili zengin şekilde bilerek, ona bihakkın vâkıf olarak yapılır. Sonra eserin aslına sadakat esastır. Şu var ki diline eser kazandırılan milletin vazgeçilmez değerleri ihmal edilemez. Tercüme, kitabı tercüme edilen yazarın kastını, ne demek istediğini anlamak ve anlatmaktır. Yoksa kelimeler tercüme edilmiş olur ki bu da çok zaman komik, anlaşılmaz ve abes sonuçlar doğurur. Yayınevleri, mütercimlik okulları, tercüme büroları, mütercimliği meslek edinmiş olanların bir araya gelmeleri lazım. Evet lazım, gelebilirler mi? Keşke. Ama bir araya gelebilmeleri için şimdilerde sponsor denen güçlü hamilere ihtiyaç var. Kim sponsor olacak? Ne bir petrol şirketi, ne bir telefon şirketi ne bir banka... sponsor olur. Mevzubahis olan Türkçe, ana dilimiz, ses bayrağımız. Falan sanatçının iç çamaşırının müzayedesi yapılsa sponsor kuyrukları oluşur Seks, spor ve müzik... Gündem bunların. Bir parça da siyaset konuşulmakta. Orada ise hatalar zirve yapmakta. Etrafımızı görmezsek bir gün de bu topraklar "elin memleketi" olur. Bugün "elin memleketi" dediğimiz coğrafya 80 sene evvel İzmit, Ankara kadar bizimdi.
.
Bizim iller
29 Ağustos 2006 01:00
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, "elin memleketinde ne işimiz var?" dedi. Sayın Sezer, bir siyaset değil, hukuk adamıdır. Bir meseleye dair şahsi fikrini söylemiştir. O kadar ki bu konuda imzadan imtina, meclise iade veya dava açma salahiyeti yok. Vatandaş olarak konuştu. Her vatandaş gibi cumhurbaşkanının da yanılması mümkündür. Bizim, devletin zirvesi yahut bir kısım muhaliflerimiz olarak Lübnan, Suriye, Azerbaycan, Kosova, Bosna vs.vs. vs... gibi yerlerden "elin memleketi" diye bahsetmemiz fevkalade hatalıdır. Hem a'dan z'ye milli menfaatlerimize aykırıdır, hem de oralardaki soydaş, dindaş, kültürdaş gibi akrabalarımızı incitmiş oluruz. Eğer böyle düşünür, böyle icraatta bulunursak azim bir çelişkiden kurtulamayız. Öbür devletler aklını mı yitirdi? Lübnan'a Fransa 2 bin, İtalya 3 bin asker gönderiyor. O kadar mı? Hayır. Malezya, Bangladeş ve daha nereler ve nereler; lütfen sıkı durun, Nepal asker gönderiyor, Nepal!.. Nepal'in nerede olduğunu az Lübnanlı ve az Türk gösterebilir. İmdi, durup düşünelim. Hem de iyi düşünelim. Fransa'dan, İtalya'dan Danimarka'dan, Lüksemburg'dan, G. Kıbrıs'tan ve bütünüyle AB üyesi devletlerden her nerede, Asya'nın hangi tepesinin ardında ise Nepal'e kadar kendini dünyada mevcut olduğunu isbatla mükellef gören her devlet, Lübnan'a askerini, evlatlarını gönderirken bazı Türk aydınlarının, "elin memleketinde ne işimiz var?" dememiz, ilk ve ikinci tezkere hatalarına üçüncüsünü eklemekte mahzur görmemek demektir... Neyse ki hükümet, doğru olanı yaptı, Lübnan'a asker gitmesine dair tezkere, TBMM'ye sevk ediliyor. Asker sevk etmek veya etmemek Meclis'in kararına bağlıdır. Eminiz ki bu defa milli şuur ağır basacak ve Mehmetçik, dedelerinin şanlı 500 yıl bayrağımızı dalgalandırdığı, adalet ve insanlık kardığı topraklara huzur, istikrar, sulh ve sükûn için tekrar gidecektir. İlginç olan bu gidişi her ırk ve dinden bölge halkının istemesidir. Tezkereye "hayır" diyecek AK Partililer seçilme şansını hiç hayal etmesinler, Her vekil, büyük düşünmelidir. Lübnan da diğerleri de elin memleketi değil. Bir Yemen'e bir Kırım'a nasıl elin memleketi diyebiliriz? Oralarda kanımız, canımız var. Yarınımızı dünsüz inşa edemeyiz... Bizim eller ne güzel eller... Ah, bizim eller ne güzel eller. Bu güzel illeri elin yabanı talan ederken kendimizi kendi hudutlarımızın içine hapsedemeyiz...
.
Zaferler haftasında tarihî karar
30 Ağustos 2006 01:00
26 Ağustos 1071 Muhammed Alparslan'ın komutasında Anadolu'nun fethi, 30 Ağustos 1922 Mustafa Kemal'in komutasında Anadolu'nun kurtuluşu. İki müstesna zafer günü. Mübarek Anadolu toprağına girerken de onu elde tutarken de sayısını bilmediğimiz çoklukta şehidler verdik. Bu toprakların değeri çok yüksek. Daha doğrusu değer biçilemez. Bu coğrafyanın vatan olması vatan kalması bin yıllık nesillerin emsalsiz fedakârlıklarına dayanıyor. "Bu topraklar" veya "bu coğrafya" derken yalnızca şu ânki hudutlarımızı kastetmiyoruz. Bizim bugün bir resmi topraklarımız var, şeklî sınırımız... Bir de kültürel, mânevi alanımız. Selçuklu ve onun mirasçısı Osmanlının fethettiği, asırlarca hüküm sürdüğü topraklar manevî vatanımızdır. Fıkıhta bir içtihat şöyledir. "Bir yer bir dönem dar'ül İslam olmuşsa orası ebediyen dar'ül İslamdır". Bu içtihadı şahsen çok seviyoruz. Bakınız Fransa 29 yıl kaldığı bölgeyi ebedî vatan telakki etmekte. Ona sorarsanız kendini 29 yılla da sınırlı saymaz. Tâ Haçlı Seferlerine gidiyor. Kim bilir İtalyanlar hangi mucip sebeple en fazla asker ve komuta kendilerinde olduğu halde Lübnan'a mevzilenmekte? Bu defa iki meşhur tezkeredeki vahim hatanın tekrarlanmayacağını tahmin etmekteyiz. Ne var ki geç kalındı. İkinci tezkereyi engelleyen ana muhalefet, tebrike layıktır ki bu defa da geç bıraktı. Yakışanı en fazla asker ve komuta bizde olduğu halde Lübnan'a gitmekti. İsrail, yakıp-yıkarken bugün asker göndermekte yarışan bay uygarlar, kıllarını kıpırdatmadılar. Ortada tek çırpınan irade Türk hükümetiydi. Türkiye çırpındı, başkaları şimdi menfaat toplayacak. Bizimkisi kuru menfaatçilik değil. Biz, bölge insanıyla müşterek menfaati, onlar sömürmeyi düşünmekte. Biz OMT/Osmanlı Milletler Topluluğu çerçevesine giren her millet ve toprakla ilgiliyiz. Tarihin şartları, coğrafyanın gerçekleri, insan faktörü her şey bunu emretmekte. Şanlı 26 Ağustosla şanlı 30 Ağustosların haftasında yurt dışına asker sevkine dair tarihî bir karar alınmasını mutlu bir tevafuk/denk gelme sayıyoruz. Şehîdlerimizin ruhlarının şâd olduğu inancındayız. Büyüyeceksek büyük düşünecek, cesur olacak, büyük adım atacağız. Ne demiştik? 3 proje çarpışıyor, Büyük İsrail, Büyük Ermenistan, Büyük Türkiye. Ne yazmıştık? 2015 AB'ye giriş tarihimiz. 2023 İstanbul'un AB'nin merkezi olması. 26 Ağustos 2071 Cuma, Türkiye Cumhuriyeti'nin süper güç olduğunun bütün dünyaya ilânı. "Hayal güzel şey" denebilir. Hayal, her hakîkatin anasıdır. Hayal edemeyenler, hayat süremezler.
.
Rodin'le Atlı Köşk -I-
31 Ağustos 2006 01:00
Evet, orası artık Atlı Köşk değil, orası SSM/Sakıp Sabancı Müzesi. Doğru, fakat içimizden böyle demek geldi. Ek binadan sonra Köşk'ü gezince insan bu duyguya kapılıyor. Önceki gün öğleden evvel SSM'ye Rodin sergisini görmeye gittik, "gittik" kelimesi yanıltmasın. Daha evvel aynı yerde, Sabancı Üni. SSM'nde Picasso'nun sergisi yer almıştı. Madrit Müzesinde gördüğümüz için buradaki teşhire gitmedik. Ancak o etkinlikle ilgili bir hatıramız unutamıyoruz. Bir sabah erken saatlerde AP'den bir milletvekili dostumuzu Sarıköşk'e kahvaltıya götürürken SSM'nin cümle kapısının önünde talebelerin iki taraflı uzun, çok uzun ziyaretçi kuyruğunu görünce, sevindik hem üzüldük. Neden sevinip, niçin üzüldüğümüzü makalenin II. Bölümünde bulacaksınız. Rodin sergisine dönelim. Ona dönmeden önce de Sabancı ailesiyle alakalı bir çift laf edelim. Evvela bizim de nice yıllar önce bu köşeden yazıp teklif ettiğimiz gibi Atlı Köşk'ün müze yapılması isabetli olmuştur. İkinci olarak, bir mülkü müze yapmak yetmez. Oraya hayatiyet kazandırtmak önemli. Picasso, Rodin ve daimi sergi Hat Koleksiyonu gibi aktivitelerle bu müze hayatın içinde. SSM kabristan sessizliğinde değil, her zaman cıvıl cıvıl. Demek ki ailede iyi bir işletmeci mantığı var, müzeciliğe el atınca o da kendini duyurur oldu. Ziyaretimizde müze müdiresi Nazan Ölçer'in yurt dışında olduğunu haber verdiler. Herhalde yeni bir zenginliği getirmenin peşinde. Nazan Hanım, Türk İslam Eserleri Müzesi'nde de benzer hizmetlere imza atmıştı. Auguste Rodin'e gelince. Ne diyeceğiz? İki şey. Biri eserlerine dair, diğeri hususi hayatıyla alâkalı. Eserleri heykeller ve resimler. Ünlü "Düşünen Adam" bu heykeltıraşın insanlığa armağanı. Heykeller daha ziyade tunç. Bir de resimleri var. Sade seyircinin bu resimlerden fazlaca bir şey anladığı söylenemez. Ancak, sergiyi gezdikten sonra şunu fark ediyorsunuz. Bir ömür ve yüzlerce eser. Bu insan sanki gece-gündüz hiç durmamış. Gayri ihtiyari İmamı Gazali hazretlerini hatırladık. Yıldız âlimin yazdıkları, bebekliği dahil ömrüne bölündüğünde bir güne 18 sayfa düşüyor. Çıra ışığında kitap sayfasıyla 18 sayfa. Resim ve heykeller müzenin her 3 katını da alabildiğine doldurmuş. Rodin'in hususi hayatına gelince. Orada bir kadının dramatik hayatıyla karşılaşıyorsunuz.
.
Rodin'le Atlı Köşk -Il-
1 Eylül 2006 01:00
Camille Claduel, bu hanım, Fransız burjuvasından bir ailenin kızı. Rodin'le tanıştıklarında heykeltıraş 40'lı yaşların ortalarında o ise 18 yaşındadır. Önce öğrencisi olur. Sonra modeli. Sonra sevgilisi. Zikzaklı, fırtınalı, kopan-birleşen, kendi içinde çelişen bir hayat. Camille'nin ailesi, kızlarını ahlâka aykırı hayat sürdüğü için reddeder. Rodin, o noktada kendi yüzünden yalnız kalan mustarip bir kadına sahip çıkacağına Camille'yi terk eder. Camille Claduel bir süre sonra tımarhaneye düşer. Aklından olmuştur. 30 yılını orada geçirir, orada ölür. Rodin'se 72'sinde evlenir. Müzenin duvarlarında Alman şairi R.M Rilke'nin A. Rodin'e yazdıklarıyla Rodin'den pasajlar da var. İnsanın kalıbını taklit edip ruhunu ele geçiremeyen usta heykeltıraşın bir yerde şöyle yazdığını görüyorsunuz. Bu sözü duyup da ürpermemek mümkün değil. "Bir kimsenin ruhunu görmek istiyorsanız yüzüne bakın". Şunu mu demek istemiştir acaba? "Bu heykellerin ruhu yok, ama yüzü var, yüzüne bakınca ruhunu da görürsünüz" sözü bizim kültürümüzdeki meşhur deyişle ne kadar da benzeşiyor, "kişinin sureti, sîretinin aynasıdır". "kişinin yüzü kalbinin aynasıdır"... Rodin Sergisi'nden sonra merhum Sakıp Sabancı'nın 20 sene kadar yaşadığı eski evini, Köşk'ü gezdik. Asıl muhteşem müze burası. Fausto Zonaro'dan son Saraylı Veliahd Abdülmecid Efendi'ye, Şevket Dağ'a kadar onlarca orijinal tablo. Hafız Osman ve daha başka birçok müstesna hattatın yazdığı her satırı gözlere sürme Mushah-ı Şerifler, Hilyeyi Saadetler, Fermanlar, Beratlar, Menşurlar, Kasideyi Bürde kitapçığı, kelimeyi tevhid levhaları ve yüzlerce eser üstü eser. Sakıp Bey, tekrar yazılması, yapılması mümkün olmayan bu çalışmaları toplamakla ne iyi etmiş. Yoksa kim bilir şimdi nerelerdeydiler? SSM'den çıkıp yola düştüğümüzde şunu düşündük. Rodin, dünya çapında bir kıymet. Picasso keza öyle. Ya bizim san'atkârlarımız? Hafız Osman, Necmeddin Okyay, Hamid Aytaç, Şeker Ahmet Paşa? Onları ve onlarla beraber binlerce eser ve imzayı hangi dünyalı, daha kötüsü kaç Türk bilmekte? "Kasideyi Bürde" dedik. Kaç Türk vatandaşı bu iki kelimenin neyi ifade ettiğinden haberdar? Kaç dürüst ticaret ehlinin müzenin duvarındaki "el kesbî habiballah" cümlesinin kendisini teşvik ettiğinden malumatı vardır? En berbatı, kaç ziyaretçi bunları okuyabilir? Picasso için yüzlerce metre kuyruk. Rodin'e büyük rağbet. Bu manzaraya sanata ilgi duyulmasından dolayı seviniriz. Peki, ya kendi eserlerimiz, san'atkârlarımız? Kendi şairlerimiz, ressamlarımız, hattatlarımız, yazarlarımız, kitaplarımız, kahramanlarımız? Onları unutulmaktan nasıl kurtaracağız? Sinan'la kim boy ölçüşebilir? Şeyh'ül İslam Yahya'nın bir beytini kim söyleyebilir? İznik Çinileri, bizim heykelimizdir. Değerlerin pazarlanması devrindeyiz, dünyadaki kalitemizi arttırmak için bu şart. Ne var ki onlardan önce bu ülkenin nesillerinin haberdar olması lazım. Temel yerli değerlerle kurulmazsa yabancılaşma kaçınılmaz olur.
.
Basra harap olduktan sonra gerçekleri öğrenmek
5 Eylül 2006 01:00
"Bade harab'il Basra" diye bir deyimimiz vardı, o da unutuldu. "Basra yıkıldıktan sonra" demek. Cumhurbaşkanı, Lübnan için "elin memleketinde ne işimiz var?" diyor. O elin memleketleri için nice civanları feda etmişiz. Bir memleket deyimlerinize, türkülerinize girmişse elin olur mu? Bu bahsettiğimiz sözden başka "ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz!" Yok mu? Var. "Burası Huş'tur yolu yokuştur, giden gelmiyor acep ne iştir?" Diyen Yemen türküsü yok mu? Var. Benzer yüzlerce sebepten dolayı oralar "elin memleketi" değil. Mevzuumuza dönelim. "Bade harab'il Basra" cümlesine benzer bir başka deyimimiz "iş işten geçtikten sonra"dır. Aradan 46 sene geçtikten sonra bir mektubun tam metnini okuyor ve insanda derin teessürler uyandıran gerçeklerle göz göze geliyoruz... Sene 3 Mayıs 1960... Daha düne kadar bu ifadenin ne önemi vardı? Hiç. Fakat dünden beri o da tarihteki yerini aldı. O günlere gidelim. DP kısaltmalı, halkın ağzıyla "demirkırat", resmi ismiyle Demokrat Parti iktidardadır. 14 Mayıs 1950'de ezici bir çoğunlukla seçimi kazanan bu parti, iktidarının 10. yılındadır. Uzun iktidar yılları muhalifler zümresi meydana getirmiştir. Bazıları ise ilk günden beri kanlı-bıçaklıdır. Fakat son zamanlarda neden, nerde ve nasıl yapılmışsa yapılmış, el altından oyunlar, hileler tezgâhlar düzenlenip harekete geçirilmiştir. O meşhur "gizli el" 27-28 Nisanda düğmeye basmış, üniversite gençliği ayaklanmıştır. İşte sona giden bu kötü gidişatın hemen başlangıcında 3 Mayıs 1960 Günü, Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Cemal Gürsel, Başvekil Adnan Menderes'e arz edilmek üzere 15 maddelik dostâne bir mektup kaleme alarak milli savunma vekili Etem Menderes'e verir. Mektup, henüz gün ışığına çıktı. Anayasa Mahkemesi, Yassıada evrakını Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğüne teslim etmiş. Bu makam da onları tanzim ve tasnif ederek araştırmacıların incelemelerine açmış. Cemal Aga, mektubun 1. maddesinde, Adnan Menderes için aynen şöyle yazıyor. "Cumhurbaşkanı istifa etmelidir. Cumhurbaşkanlığına Sayın Adnan Menderes getirilmelidir. Bu muhterem zatı her şeye rağmen milletin çoğunluğunun sevmekte olduğuna kaniim. Bu sevgiden istifade edilerek kırılanların gönülleri alınmalı ve millete yeniden güven telkin edilmelidir". Sıklet merkezi bu maddedir. Celal Bayar reisi cumhurdur. KKK onun istifa etmesini Adnan Menderes'in yerine cumhurbaşkanı olmasını teklif ediyor. Bunun askerin görüşü olmadığını anlamamak mümkün değil. Ortada adı konmamış bir muhtıra vardır. Ne var ki bu yönde adımlar atılmaz. Veya atılmadığını zannediyoruz. Kim bilir daha saklı-gizli neler vardır? Adımlar atılmayınca dün bu mektupta "zatı muhterem" diye söz edilen insan ve arkadaşları için darbeden sonra "kahrolası diktatörler bu dünya size kalır mı?" diye sözde marşlar yazılır. Halbuki mektup şu cümlelerle bitmekteymiş "Sayın vekilim, maruzatım muhakkak ki, çok mühim ve hatta çok cüretkârânedir. Fakat memleket için, millet için, hükümet ve hatta partimizin selameti için dikkate alınması lazımdır ve hatta çok lazımdır. Derin ve sonsuz hörmetlerimi sunarım." Acaba bu mektup, Etem Menderes tarafından olduğu gibi Başbakana arz edildi mi? Kuvvetle muhtemel. O zaman ikinci soru, Bayar mı istifayı reddetti, Menderes mi Bayar'a bu teklifi götürmedi? Acı olan şu ki Yassıada Mahkemesi, yargılama sırasında mektubu sansürlemiş, 1. Maddeyi hiç göstermemiştir. Sonrası malum, bir başbakan ve iki bakan idam edildi. Ülke kendi içine kapandı. Kalkınma hız kesti. Gerilere düştük. Çeyrek asır sonra onların mânevî şahsiyetlerinden devlet töreniyle özür dilendi. Şimdi de belgeler açıklanıyor, yarım yüzyıl sonra mektubun tam metnini okuyoruz. Bade harab'il Basra. Buna rağmen tarih, ibret almak içindir.
.
Kaç Türk ailesinde dede torun karşılıklı rakı içer?
8 Eylül 2006 01:00
Bu sorunun cevabı "hiç"tir. Hiçbir Türk ailesinde saçında tek tel siyah kalmamış bir dede, 20'li yaşlarını süren torunuyla hele hele kız torunuyla rakı içmez. İşte Türk ailesi bu yapıda olduğu için bazı Türk dizilerinde saçında tek tel siyah kalmamış bit pazarlık artist döküntüleriyle şöhret muhterisi bazı kızlar dede torun rollerinde masaya oturmuş karşılıklı bardak bardak rakı devirmekteler. Sorumlu sadece o bayat artistle taze aktris adayından ibaret değil. Yönetmen, yapımcı, yönetim kademeleri ve patronaj makamı da sorumlu. Özelleştirme siyasetini yeniden masaya yatırmak şart oldu. Özelleşmek, serbestleşmek, liberalleşmek, özgürleşmek, başı boş hale gelmek, çığırından çıkmak dejenere olmak, bir avuç doymak bilmez sermayedarın hizmetine girmek olmak değil. Hadi diyelim ki böyle bir mesele teraziye vurulurken din, imân, Allah, Peygamber, helal-haram demek laikliğe aykırıdır. Değil ama bir ân için keskin laikçilerin bu demagojilerine katılalım. Kanunların sıraladığı "genel ahlak", "kamu düzeni", "ailenin korunması", çocuk ve genç nüfusun himayesi" gibi âmir hükümler nerede, savcılar nerede, RTÜK nerede? Bu milleti bozmak, kendisi olmaktan çıkartmak için her fırsat kullanılmakta. Artık "ben vatan sağ olsun" demem diyen analar çıkıyorsa "ben oğlumu Lübnan'a göndermem" diyen babalar görüyorsanız bundan. Çocuğun ordu evinde askerlik yapsaydı iyiydi. Başı örtülü ana, "beni bir çok yere sokmuyor, ama oğlumu kurşuna karşı sürüyorsunuz" diyor mu? Hayır. O, olanca vakarıyla "vatan sağ olsun" , sakallı kocası ise "iki oğlum daha var, onlar da vatana feda olsun" diyor. Sigara için savaş açılmış vaziyette. Sigara çok kötü. Katil adayı olduğu paketlerde yazmakta. Ya alkol, bela sebebi. Buna rağmen alkole dokunan yok. Halbuki cinayetler, kazalar, ırza geçmeler, boşanmalar vs hep alkol yüzünden. Sevgili Peygamberimiz -sallallahü aleyhi ve selem- "içki bütün kötülüklerin anasıdır" buyuruyorlar. Sigarayla alkolün zararları kıyas bile edilemez. Sigara içene, bira, şarap rakı ve bütünüyle alkollü içecekler topluma zarar vermekte. Filmlerde en evvel erkek oyuncular içer gösterildi. Sahneye daha sonra kadınlar ilave edildi. Bu devirdeyse baba-oğul da değil, dede torun karşılıklı kafa çekmekte. Bu tesadüf olabilir mi? Edep, haya, iffet, utanma duygu, aile, millet ve devlet olarak bizi ayakta tutan ne varsa bunları yıkmak için her şey yapılıyor. Öncekilerle şehîdlik inkârına kadar gelindi. Bundan sonra daha beterine, daha felaket manzaralara hazır olunuz. Ak saçlı dedesiyle ekranlarda kadeh yarıştıran nesillerden ne Türk, ne Müslüman, ne aile reisi, ne ana olur. En hızlı çoğalan rakı fabrikaları farkında mısınız? Petrol istasyonunda rakı ve prezervatif satılan bir Türkiye var ortada. Bu AB daha neden korkuyor ki... Çarşaf çarşaf rakı reklamlarını, bu dizileri görmüyorlar mı?
.
Topkapı Müzesi, Dolmabahçe Sarayı...
11 Eylül 2006 01:00
Topkapı Sarayı, yine bir olumsuzlukla gündemde. Mukaddes Emanetler, gerekli ihtimam gösterilmediği için güve ve kurt yenikleriyle tahrip olmaktaymış. Buna Kâbe-i şerîf örtüsü, Sevgili Peygamberimiz'in -aleyhisselam- kılıcı ve birçok nadide eşya dahilmiş. Mukaddes Emanetlere bile sahip çıkamamak, ne utanılacak hâldir?.. Yavuz Sultan Selim, Mısır'ı fethedince, Hilafeti de buradaki Halife'den devralmış ve Emanet-i Mukaddese'yi bu vesileyle İstanbul'a, Topkapı Sarayı'na getirmişti... Bu hadiseden sonra İstanbul aynı zamanda İslam dünyası için Hilafetin de merkezi olarak unvanları arasına "Darülhilafe"yi de ilave etmişti. O günden sonra 40 hafız, Mukaddes Emanetler Dairesinde tâ 1924 yılına kadar geceli gündüzlü Kur'an-kerîm tilavet etmişlerdi. Mehmed Vahidedin dahil tahttaki Halife Padişah, her sene 15 Ramazan-ı şerifte bir merasimle Mukaddes emanetler dairesine gelir, devlet erkânı, ulema, meşayih hazır olduğu halde emaneti mukaddese açılarak daha evvelden bu eşyaların yanına teberrüken konmuş mendil, tesbih gibi şeyler bizzat padişah tarafından misafirlerine hediye edilirdi. Suudi Arabistan kurulunca bir ara Mukaddes Emanetleri istemek gibi bir cür'et gösterdi. Mümkündür ki bizimkilerin Haremeyn-i Şerifeyn bölgesini müştereken idare etmek gibi hakkımızı hatırlatmaları şeklindeki bir sebeple bu talep devam ettirilmedi. Ne var ki bu tarz yüz kızartıcı ihmallerin işitilmesi bazı başkentlere "acaba" dedirtecektir. Lafının dahi edilmesi alnımıza kara leke olur. Ecyad Kalesinin yıkımına mani olamayan Türkiye bir de Mukaddes Emanetleri koruyamaz duruma düşerse itibarı yerlerde sürünür. Şimdi gelelim kaçınılmaz sorulara... Mukaddes Emanetler, neden muhafaza edilemez? Neden güve ve kurt önlenemez? İhmal mi, ihanet mi? Tahsisat mı yok? Eleman mı noksan? Bunlar ve benzerlerinin hiçbiri asla ve kat'a mazeret olamaz. O eşya üzerinde sadece Türk milletinin değil, kıyamete kadar gelmiş ve gelecek bütün ümmetin, bu kadar da değil onlar aynı zamanda tarihî eşya olmaları itibariyle insanlığın hakkı var. Bu vesileyle gelelim kafamızı hep kurcalayan bir başka meseleye... Gerçi Dolmabahçe de zaman zaman benzer tesbitlerle haberlere konu olmakta, onun bakımı da Topkapı'dan daha ileri değil ama biz sormak mecburiyetindeyiz, neden Dolmabahçe "Saray" unvanına sahipken Topkapı "Müze"dir. Neden Dolmabahçe Sarayı TBMM Başkanlığına bağlıdır da Topkapı Müzesi Kültür Bakanlığı'na tâbidir? Eminönü'nde durup gelen geçen 100 kişiye Topkapı'yı göstererek "şurası neresi?" diye bir soruşturma yapınız bakalım sonuç ne çıkacak. Göreceksiniz ki yüzde yüz olarak halk, "Topkapı Sarayı" diyecektir. Tarihin "Saray", halkın da "Saray" dediği bir yere hangi zihniyetin marifetiyle "müze" denmiştir? Topkapı Sarayı da TBMM başkanlığına bağlanmalıdır. Bu onun hakkıdır. Topkapı'ya ikinci sınıf muamele reva görülemez Unutmayınız, Türkiye, İstanbul'dur, İstanbul da Topkapı Sarayı. Topkapı Sarayı, İstanbul'un ruhudur.
.
Başbakan yuhalamak
12 Eylül 2006 01:00
Vezir, veziriâzâm, sadrâzâm, başvekil, başbakan. Bunlar, devlet erkini bir ekiple birlikte çekip çeviren kişiye verilen sıfatlar. Türk hakan yardımcılarının vezir unvanıyla anıldığını okuyoruz. Öyle miydi, daha başka has isimleri var mıydı? Yoksa bu dönemin Türk, Arap vs başbakanları için ortaklaşa bir tarif midir? Bilmiyoruz. Selçuklu devletinde vezir deniyordu. Osmanlı'da ilk zamanlar veziriâzâm, sonraları sadrazam diye anıldılar. II. Mahmud zamanında bir ara başbakan denmiştir. Cumhuriyet devrindeki isimleri 1960'a kadar başvekildi. 1960'tan bugüne başbakan diyoruz. İmkân sahiplerinin dostu da düşmanı da çok olur. Vezir-başbakan tarih sürecindeki bu insanlara yumurta atmadan, lince, suikaste, idama kadar bir çok muamele reva görüldü.. Onun için Turgut Özal, "siyasetçinin iki gömleği vardır, biri bayramlık, biri idamlık" demişti. Nitekim kendisine de bir kongrede Kartal Demirağ, kurşun sıkmış, fakat başarısız olmuştu. Bu bir kitaplık konudur. Birileri vezir-başbakan sürecinde kimlere ne yapıldığını kitaplaştırsa çok iyi olur. Başbakanların devirlerindeki unvanlarıyla yazılıp konuşulması gerektiği kanaatindeyiz. Fatih zamanındaki biri için başbakan demek de Adnan Menderes için başbakan dememeli. O zaman tarih alanında Türkçe'yi kısırlaştırmış oluruz. Bu insanlar ya mutlak monarşilerde ya meşruti monarşilerde, veya cumhuriyet rejimlerinde görev yaptılar, yapmaktalar. Mutlak hükümdarlık rejimlerinde hükümdarın, bizde padişahın nasbı ile oraya geldiler. Seçime dayalı meşruti rejimlerde seçimle sahibi salahiyet oldular. Keza cumhuriyet idarelerinde seçimle başbakanlık koltuğuna oturmaktalar. Mutlak monarşilerde hükümdar mülkün sahibi ve milletin temsilcisidir. Onun vazifelendirmesiyle vezir veya sadrazam devleti yönetme yetkisine sahip olur. Meşruti monarşilerle cumhuriyetlerde ise halk demokratik imkânlarla başvekil veya başbakanı doğrudan doğruya seçer. Bütün hal ve şartlarda hele hele günümüz demokrasilerinde başbakan kesin olarak halkı, milleti temsil etmektedir. Bir partiden gelir, fakat devletin, milletin başbakanı olur.Onun için hangi devirde olursa olsun başbakanlara yapılan her kötü muamele devletedir, milletedir. Mesut Yılmaz'ın burnunun kırılmasıyla neticelenen Budapeşte olayından sonra bu şen'i fiilin bittiğini sanmıştık. Yanılmışız... Görülüyor ki demokratik olgunluk, hazmedebilme kapasitesi hâlâ çok uzaklarda. Pazar günü Ertuğrul Gazi'yi anma törenlerinde Türkiye Cumhuriyeti başbakanına fevkalade çirkin sloganlarla saldırı oldu. O da yetmedi fiili taşkınlık yapıldı. Başbakanın koruması yüzünden darp aldı. O yaralanmasaydı başbakan darp edilmiş olacaktı. Daha evvel tertiplenen 924 Anma töreninde böylesi müessif bir hadise hiç yaşanmadı. Bunu yapan kaba kuvvet ve kaba söz sahipleri ülkücü olamaz. Ülkücüler ve MHP bü ülkenin değerleridir. Ne var ki her kritik safhada böylesi görüntülerle halk ürkütülmektedir. Yavaş yavaş seçimlere giden Türkiye'de vaki bu olaylar yüzünden vatandaş bir kere daha korkutulmuştur. Bu itibarla Devlet Bahçeli dostumuz hem hadiseyi kınamalı ve hem de başbakana geçmiş olsun ziyaretine gitmelidir. Başbakanın adı Recep Tayyip Erdoğan olmasa da bu yapılmalıydı. Böyle bir nazik davranıştan MHP kazançlı çıkar.. Başbakan yuhalamak, etrafını kırıp dökmek ve susmaksa kaybettirir.
.
Ateşkes
13 Eylül 2006 01:00
DTP Genel Başkanı Ahmet Türk'ten sonra Avrupa'da yaşayan bazı Kürt politikacılar da ateşkes çağrısında bulundular. Bu davet, bu çağrı, daha evvel Türkiye'ye ve PKK'ya aynı ânda yapılıyordu. Elbette kabul edilemezdi, zira bugün "ateşkes" denen mütareke, esasında savaş hukukunun bir geçiş dönemi safhasıdır. İki taraf arasında cereyan eder. Halbuki burada bir devletle onun dağa çıkmış bir takım silahlı vatandaşları mevzubahistir. Eğer, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu kabilden çağrılara kulak assaydı o zaman bölücü âsi vatandaşlarını taraf kabul etmiş olacaktı. Bir adım sonrasında müzakere için masaya oturmak gelirdi. Onun için Ankara, iyi niyet eseri gibi gösterilen o çağrıları her defasında asla kaale almadı. Bu defa ise farklı bir gelişme var. Yalnızca terör örgütüne silah bırak, ateş kes deniyor. Bir miktar geriye giderek günümüze gelelim... Bir buçuk ay evvel PKK birden azmıştı. Onun azması ne tesadüftür ki İsrail'in Lübnan'ı vurduğu günlere denk düşüyordu. Bunun üzerine Güneydoğudan hergün 5-10 şehid tabutu gelmeye başladı. Tabutlar göründükçe asablar bozulur oldu. Ahmet Türk'ün sürpriz çağrısı bu günlerde duyuldu. Ne var ki BM'nin Lübnan-İsrail ateşkes ilânının ardından geldiği dikkat çekmekteydi.. Ahmet Türk ve sonrasında Avrupa'da yaşayan Kürt politikacılar niçin bu çağrıyı yapmaktalar, samimiler mi, dinlenir mi? Her gün 5-10 tabutun gelmesi artık büyük gerginliklere yol açmaya başlamıştır. Milliyetçilik savunma iç güdüsüyle sertleşiyor. Gözü olan herkes, bunu görür ve nereye varacağını bilir. Bu endişeyle yapılmış olabilir. Veya iki adım ileri bir adım geri taktiği güdülmektedir. Dinlenip dinlenmeme meselesine gelince. Ahmet Türk, herhalde emanetçi. Avrupa'dakiler de DTP genel başkanı da kendiliğinden bu işlere kalkışamazlar, Bu noktadan bakınca da olaya taktik, oyun, zaman kazanma şeklindeki bakış ağırlık kazanmakta. Türk milletinin kafası karışık, şüphesi çok. İnanamıyor. Kürt menşeli siyasetçiler inanırlılıklarını kaybettiler. Halbuki Ahmet Türk'ün adı-soyadı bu topraklara mahsus bir gerçek.. Adı, islami, soyadı Türk, kendisi Kürt. Eğer örgüte destek olanlar, kanın durması için samimi adımlar atarlarsa bundan bütün toplum kazanır. Barışa Türk, Kürt herkesin ihtiyacı var. Bölücünün anası da Mehmetçiğin anası da ağlıyor. Asıl ağlayansa vatan, geleceğimiz. Böyle bir terör olmasaydı, bugün dış borcumuz yoktu. Olsa bile azdı. Onu da 8.5'lere varmış kalkınma hızıyla kısa zamanda bitirirdik.
.
Papa gelirse
18 Eylül 2006 01:00
İslamiyet'te bütün peygamberleri kabul şarttır. Aksi o kimsenin dinden çıkmasına sebep olur. Yahudilerin İnandığı Musa aleyhisselam ve Hıristiyanların inandığı İsa aleyhisselam bu mutlak kabul çerçevesindeki isimlerdir. Resul olduklarına îmân etme mecburiyeti vardır. Resul, kendisine kitap gönderilmiş Peygamber demektir. Son resul, bizim Peygamberimiz Muahmmed aleyhisselamdır. Bırakınız hakaret etmeyi, İslamiyet'te bir Peygamberin reddi dahi onun mürted olmasına yol açmakta. Bunu en sade bir mü'min bile yapamaz. Yaparsa kaybeder. Mesela bir kimse "ben Müslüman'ım, fakat Yahudileri sevmiyorum onun için Musa'nın peygamberliğini kabul etmem" diyemez. Aynı sözü Hazreti İsa hakkında da sarf edemez. Hıristiyanlık cephesine gelince...Onlar, "...Muhammed'ür resulullah" demedikleri için Müslüman olmamaktalar. Sevgili Peygamberimizi kabul etmiyorlar. "Lâ ilâhe illallah" da demiyorlar. "İsa, Meryem ve Ruh'ül kuds" görüşündeler. Böylece Cenab-ı Hakka ortak koştukları için tevhid ehli olamıyorlar. Hıristiyanlar, yürürlükten kalkmış bir dinin mensuplarıdır. Tabiî kendi tercihleri. Yüce Allah, bütün kullarına iradeyi cüz'iyye vermiştir. Dileyen dilediği yola girer. Müslümanlar, Hıristiyanlara karışmıyor.Yaptıkları iki şey, hidayetleri için dua etmek ve hakîkatten haberdar olmalarına yardımcı olmak. Müslümanlar, bu tavır ve ahlak üzere iken Bir kısım Hıristiyanlar rahat durmuyor. Bu rahatsızlığın temel sebebi Milenyumdur. Kendileri için kutsal üçüncü bin yıla girdiler. Bundan dolayı onlara ait ifadeyle son haçlı seferini başlattılar. Papa'nın Peygamberimizle İslamiyet'e hakaret etmesi de bundan. Kendilerine göre yer kürede de inanç dünyasında da köklü değişiklik bekliyorlar. İslamiyet'in en sıradan Müslüman'a izin vermediğini miadı dolmuş Hıristiyanlık, en tepedeki adamıyla yapmakta. Papa, Müslümanlar gibi inanmayabilir. Ancak en az 1.5 Milyarlık bir koca dünyanın dinine ve Peygamberine iftira etmeye hakkı yoktur. Son haçlı seferinden sonra Peygamberimize karşı bayağı karikatürler yaptılar, şimdi üçüncü olarak ruhani sözcüleri ile bunu tekrarlıyorlar. Eğer bütün Hıristiyanlar, aynı fikirde değillerse o zaman temyiz ehliyeti şüpheli bu yaşlı adamı hemen kınasınlar. Bu kınama işinde hiç ihmali olmaması gereken bir kişi patrikhanenin ruhani lideri Bartalemeos'tur. Bırakın diğer Müslümanları 75 Milyon Muhammedî ile aynı topraklarda yaşamakta. Bu Müslümanlar, kaba sözlerle incitilmiştir. Aynı şekilde kınama yapması gereken bir isim de cumhurbaşkanı Sezer'dir. Çünkü Papa dedikleri kimse aynı zamanda göstermelik de olsa bir devlet başkanıdır. Bu kişi,T.C. vatandaşlarının mânevi haklarına taarruzda bulunmuştur. Bu noktada Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu teşekkürü hak etti.. Daha malum kimsenin lafları işitilir işitilmez diyeceklerini hiç eğip-bükmeden söyledi. Şimdi işin tuhaflığına bakınız ki bu hakaretlerin sahibi resmi davetli olarak kasım ayı itibariyle Türkiye'ye gelecek. Bu davetin iptalinin ülkemiz adına hayırlı olacağı kanaatindeyiz. Böyle bir ziyaret kime ne kazandıracaktır? Sadece kargaşaya yol açar. Muhtemelen protestolar sebebiyle Türkiye karışır, imajımıza zara verir. Bir de ithal huzursuzluk çekmeyelim. Papa, üstelik takke ve cübbesiyle Çankaya köşküne çıkacak. Bir Türk için kamusal alan olabilen Çankaya, sıra Papa'ya gelince niçin serbest alan oluyor? Bu soru daha bir çok benzeriyle beraber o gün sorulacaktır. Randevu bir kavganın habercisidir. Onun için makul bir bahane ile iptali münasip olur.
.
5 yıl iktidar olmak
20 Eylül 2006 01:00
Zaman, ne de yaman akıp gidiyor? "Günler, geçip gidiyorlar/ Kuşlar gibi uçuyorlar" diyen Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri ne doğru demiş. 3 Kasım seçimleri daha dün yapılmıştı, insana öyle geliyor. Halbuki değil. Bir koca 4 yıl arkada kalmak üzere. TBMM, 1 Ekim 2006'da 5. yasama dönemine giriyor. Böylece 22. dönem milletvekilleri, şayet her hangi bir erken seçim kararı alınmazsa 5 yılı tamamlayan ilk parlamenter grup olacak. Bilindiği gibi 1982 Anayasası milletvekilliği süresini 4 yıldan 5 yıla çıkartmıştı. Fakat hiçbir grup ipi göğüsleyemedi. Sadece 19. dönem meclisi 5. seneye girdi ama iki ay sonra erken seçim kararı almak zorunda kaldı. Şimdi tartışılan mevzulardan biri bu mesele. Bazıları, iktidarın asla 5 yılı tamamlamamasını ileri sürmekteler. Onlara göre 5 sene uzun ve tehlikelidir. Bunlar nerede ise iktidarın 4 yıldan sonraki zamanını gayrı meşru ilân edecekler. 4. Yıla girerken de benzer fikirler dile getirilmişti. Bir kısım ehli kalem ve erbabı siyaset erken seçim kararı alınması aklını verip durdular. Ak Parti genel başkanı ve başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bu sözlere kulak asmadı. İşte 5. yıla giriliyor. Öyle görülüyor ki müddet dolacak ve seçimler erken değil vaktinde yapılacaktır. Nedense iktidarın geçen zaman zarfında neler yapıp yapamadığı üzerinde durulmayıp süreye dair konuşulmakta. Halbuki 5 yıl dolduğunda iktidarın hiçbir mazereti kalmayacak "vaktim olsaydı şunu da yapardım" deme hakkı bulunmayacaktır. 5 Yıl sonra "ne dediler, ne yaptılar?" bilançosu çıkartılacaktır. Şu âna kadar genel hatlarıyla başarılı olunmuştur. Enflasyon ilk defa tek haneye düştü. TL para olduğuna inandı. Ekonomiye ve sosyal hayata istikrar geldi. Vatandaş kendi parasıyla ödünç alıp verir oldu. Siyasette çalkantılar yaşanmadı. Bugün dahi seçim olsa kazanacak iktidar partisidir. Asıl başarı bunu 5 yıl sürdürebilmektir. Bir ilke imza atarak 5 yılı ikmal ettikten sonra seçimlerden tekrar 1. olarak çıkarsa o seçim unutulmaz olur.. Şu gün için görünen kuvvetli ihtimal budur. Bu iktidar, komşularımızda sıcak, içeride de zaman zaman düşük yoğunluklu bir savaş cereyan ettiği halde dış politikada itibarlı Türkiye grafiği çizmiştir. Yunanistan'la dostluk münasebetleri daha sağlamlaştırıldı. Suriye ile husumet duvarları yıkıldı. İran, ABD ile hiç iyi olmadığı halde ilişkilerimiz daha verimli noktalara getirildi.. Rusya ile çok samimi yakınlıklar gerçekleştirildi, Bulgaristan'la dostluk pekiştirildi. Irak'la mevcut konumuna rağmen işler dikkatle yürütüldü ticarete devam edildi. İslam ve Arap dünyasıyla yakınlaşma hiç olmadığı kadar sağlam zeminlere oturtuldu. İKT genel sekreterliğini kazanmamız gibi bir mühim muvaffakiyet elde edildi. AB uyum yasaları konusunda hem AK Parti muhaliflerine ve hem de AB üyelerine şaşkınlıklar yaşatıldı. Müzakere tarihi alındı. Kosova, Bosna-Hersek'e destekler sürdürüldü, Balkanlarla yakından ilgilenmeye devam edildi. Kuzey Irak'la köprüler büsbütün atılmadı. Güdülen soğukkanlı devlet siyasetiyle PKK buralarda yasaklanma durumuna getirildi. En büyük sıkıntı ABD ile tezkere meselesinde yaşandı. Fakat redde hükümet değil meclis karar verdi. Kıbrıs şartlar elverdiğince dünya ligine çekildi. Kriz siyaseti yerine reel politik üslup benimsendi. Azerbaycan'la çok güzel yerlere gelindi. Karabağ problemi aynı zamanda Türkiye'nin dâvâsı oldu. Lübnan krizine seyirci kalmayarak faal rol oynandı. Pakistan ve Endonezya'nın acı günlerinde ilk yanlarına koşan kardeşleri biz olduk. En nihayet başbakandan Türk Cumhuriyetleriyle "Türk Devletleri Topluluğu" kurulması teklifi geldi vs. vs vs. Hiç mi hata ve yanlışlar olmadı? İktidar olup da hata yapmamak mümkün mü? Nasıl görülmez? Medeni ülkeler gibi artık bizim de şehirlerimizde sular akıyor, elektrikler kesilmiyor. Çevremiz yeşil. Okul mevsimlerinde kitapçı önlerindeki utandırıcı kuyruklar bitti. Bütçe, çeyrek asır sonra ilk defa fazlalık verdi. Kalkınma hızı uzun senelerden beri yine ilk defa 8.5'i buldu. Fakat ne yazık ki işsizliğin beli kırılamadı. Ailede, gençlikte, ahlaktaki bozulmanın önüne geçilemedi. 5 Yıla muhalefet Tayyip Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkma ihtimali dolayısıyladır. Bu meclis yeni cumhurbaşkanını seçecek. Arkada 4 yılı bırakmış olmasına rağmen AK Parti iktidarı yok denecek kadar az fire vermiştir. Lübnan'a asker sevki oylamasıyla birliğini en net şekilde gösterdi. Dolayısıyla kimin cumhurbaşkanı olacağını AK Parti grubu tayin edecektir. Recep Tayyip Erdoğan kimi isterse o cumhurbaşkanı olacaktır 5 Yıllık yasama yılının tehlikeli olduğunu ileri süren zevatın bir kısmı samimidir. Kanaatleri öyle. Diğer kısmı ise Tayyip Beyin Çankaya'yı garanti etmesinden huylanmaktalar..
.
Eğitilmiş insan
21 Eylül 2006 01:00
Millî Eğitim Bakanlığı İlköğretim 4. sınıftan itibaren lise bitene kadar her talebenin senede asgari 10 kitap okumasını mecbur tutan bir karar aldı. Kararı bütün kalbimizle destekliyoruz. Eğitim tarihimize geçecek değerdedir. Artık veli ve talebeler her sene okul açılışında kitapçı önlerinde kuyruklar teşkil etmekten kurtuldular. Kitapçı kitapçı dolaşmaktan da kurtuldular. Şimdilerde gazeteyle kaplanmış kitabı olan genci düşünemiyoruz. Ders kitapları lüks baskılarıyla ilk günden masa üstlerinde. Bu olay ancak tam kalkınmış ülkelere mahsus bir imkândır. Devlet görevini yapıyor. O halde sıra bizzat talebelerde. Onları motive edecek olansa 3 unsurdur. Öğretmen, aile ve medya. Bu 3 unsurun ders kitabı okumakla, sınıf geçmekle, üniversiteye girmekle her şeyin bitmediğini anlatmaları gerekir. Senede 10 kitap okumayan öğretmen tabiî ki öğrencisi için inandırıcı olamaz. Önce öğretmen okuyacak, önce aile okuyacak, önce medya teşvik edici olacak. Problemimiz eğitilmiş, iyi yetişmiş insan sıkıntısıdır. Bir tarafta 2.5 milyon işsiz var. Bir tarafta iş verenler eleman arayıp bulamıyor. Zira üniversitelerin çoğu hiçbir değeri olmayan diploma vermekteler. Mezunların yüzde 90'ı çok boş. Onun için her öğrenci kitap okumaya alıştırılmalıdır. Zararın neresinden dönülse kâr sayılmalı. Belki birkaç nesil ziyan gördü. Ama ziyana hep katlanmaktansa bir yerden başlamak gerekir. Eğitilmiş 10 kişi eğitilmemiş 100 kişinin işini yapar. Eğitimli 5 milyonluk bir ülke, eğitilmemiş 50 milyonluk ülkeyi her alanda yener.. Eğitimin, eğitilmiş insanın kıymetini anlatacak halimiz yok. Bunu herkes kabul etmekte. Ayrılık fikirlerde oluyor. Bu meseleye hiçbir hükümet, bakan, okul, öğretmen, yazar, programcı, politikacı ve kişi ideoloji katmamalı. İdeolojiler devri bitti. Bilgi çağındayız. Aslında hep bilgi çağındaydık da kaybımızın idrakinde değildik. Bugün vatandaşın da yetişen gencin de bilginin güç olduğunu fark etmesi buna inanması lazım. Her servet kaybedilebilir, bilgi kalır. Entellektüel sermaye, yanmaz, yıkılmaz yok olmaz. İnsan yaşadıkça o devam eder. Üstelik bu sermaye, para-mal-mülk gibi paylaşıldıkça eksilmez, azalmaz, aksine bereketlenir, çoğalır. Onun için ilim rütbesi bütün rütbelerden üstündür. Bir kelime öğretene köle olmayı emreden bir kültür mirası devralanlar ilimde, bilgide dünya liginin altlarında kalmayı çoktan hazmetmemeliydi. Kütüphaneleri dolu kafaları boş milletler elbette geri kalır. Yiğit düştüğü yerden kalkar, ilimden, irfandan/kültürden kaybettik. Kalkınmamız dünyayla yarışmamız kayıplarımız kazanmakla olacaktır.
.
Reaksiyoner ulusalcılık
22 Eylül 2006 01:00
Bu filmi daha önce Orhan Pamuk dolayısıyla görmüştük. En son bir konferanstan çıkışta yumurta atılmış, yuhalanmıştı. Ona da mahkeme önlerinde protestolar yapılıyordu. Ermeni tehcirinde farklı görüşleri olması hazmedilemiyordu. Orhan Pamuk, onca tercüme ve reklama rağmen son zamanlarda reyting kaybetmeye başladı. Bunun üzerine devreye Elif Şafak ismi getirildi, bir ânda şöhret oldu. Sağdan bir gençle evlendirildi. O genç, en güçlü medya grubunun gazetelerinden birinin başına getirildi. Her şey füze hızıyla cereyan etmişti. Orhan Pamuk'u kendi gayreti, çalışkanlığından çok sağın tepkici, aksülamel, reaksiyoner tavırları şöhret etti. Onun için sağın hakkını ödeyemez. Sağ taraf, her eseri için ayrı ayrı tepkiler göstermese, sağcı yazar-çizerler aleyhte karalama yazıları yazmasalardı ismi en azından bugünkü yerinde olmazdı. Aynı sağ, aynı kalemler, aynı kitleler şimdi de Elif Şafak'ı yukarılara taşımakla meşguller. "Acaba ne yazmış ki bu kadar öfkeye yol açıyor?" diyerek kitaplarını satın alanlar yeter. Orhan Pamuk veya Elif Şafak yahut bir başkası yanlış yazıyorsa... Fikirlerini düzeltmesine yardımcı olmak için kim ne yaptı? Hata sadece sövülerek, hakaret edilerek mi tashih edilir? Şu saldıran kitlenin kaçı ismi geçen yazarları okudu? Kaçı yılda kaç kitap okuyor? Halbuki bir araya gelinebilse, konuşulabilse ne kadar da çok müşterek taraf olduğu görülecek. Kişi bilmediğinin düşmanıdır. Senin bildiğinden o haberdar değil ki. Sağ, isterseniz muhafazakâr yahut milliyetçiler deyin, bir çok kere reaksiyoner oldu, kendini bundan kurtaramadı. İlkin ilki de var. Nazım Hikmet için de böyle yapılmıştı. Nazım Hikmet üzerine bu kadar gidilmeseydi bugün taraftarı, seveni bu kadar olmayabilirdi. Sadece "vatan haini, beni Stalin yarattı" gibi aşağılayıcı sloganlarla karalandı, o kadar. Polonyalı olmakla suçlandı. Sebep hapishaneden kaçmıştı. Kaçmasa öldürülecekti, bunu diyen yok. Sağ, veya muhafazakâr kitle yahut milliyetçiler veya yeni adıyla ulusalcılar, bir kere daha yanlış yapmaktalar. Sopayla, dayakla, hakaretle, öfkeyle fikirler değiştirilmez. Tam tersine pekişir. Siz saldıranlar çoğaldığınız gibi saldıraya maruz kalanlar da taraftar bularak çoğalır. Fikri fikirle, eseri eserle ayıklayabilirsiniz. Bu birinci ve vazgeçilmez gerçek. İkincisine gelince Türklük dahil hiç bir kutsal hiç kimsenin tekelinde olamaz. Bir Türk dünyaya bedel değil, her Türk, torunu borçlu doğan geri kalmış üçüncü dünyalı. Siz yanlış bir taktikle başkası dediğiniz, düşman saydığınız insanların üstüne yürüyeceğinize kendi kıymetlerinize sahip çıkın, vefadan yana ne kaybınız var ona bakın. Bu ülkede suikastle ölen sadece Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Çetin Emeç mi? Hayır değil mi, fakat heyhat ki siz bile kendi yazarlarınızı hatırlamıyorsunuz. Sayın desek sayamayacaksınız. Ama o beğenmedikleriniz birini dahi unutturmadılar. Bırakınız insanlar düşünsün, yazsın ve konuşsunlar. İnsan, hata yapabilir, fakat hatasından vaz geçme şansı da olsun. İttihat Terakki'den bu yana her yıl en az 5 yazar ya öldürüldü ya hapislerde çürütüldü. Bir yazarın, hapse girmesi kime, hangi davaya, hangi Türklüğe ne kazandırır? Beşinci kol sadece stratejik alanda faaliyet göstermez. Ajanlar, toplumu karıştıracak hiç bir fırsatı kaçırmazlar. Ufuksuz vatanseverler de onlara maşa olur. Orhan Pamuk veya Elif Şafak veya bir başkaları Türklüğü övse ne yazar karalasa ne çıkar? Kutsallar bu kadar zayıfsa kutsal olamaz.
.
Osmanlı Milletler Topluluğu, Türk Devletler Topluluğu
25 Eylül 2006 01:00
Daha SSCB yıkılırken yaptığımız konuşmalarda Türkiye Cumhuriyetinin karşısına çıkmakta olan fırsatla Osmanlı İmparatorluğundan daha şanslı olduğunu söylüyorduk. Osmanlı, arada İran'ın olması sebebiyle Türkistan'a ulaşamıyordu. Üstelik o zaman Türkistan, doğu ve batı diye ikiye de ayrılmamıştı. Sovyetler Birliğinin çökmesiyle önümüze yeni bir muazzam imkân çıkıyordu. Devlet-i ali Osman bir dikey imparatorluktu, Orta Asya'daki bu gelişmeler iyi değerlendirilirse siyasi olmayan fakat kültürel, sosyal ve ticari bir tecelli ile gevşek bir yatay bir imparatorluğa kavuşabilirdik. Bu görüşlerimizi ilk dile getirmemizin üzerinden 15 yıl kadar bir zaman geçti. Daha evvelinde olsaydı ya bir damga yerdik veya hakkımızda dâvâ açılırdı. Hakîkaten Rus imparatorluğu yıkıldı. Kafkaslar ve Orta Asya'da Türk devletleri kuruldu. Bunları ilk tanıyan devlet olma basiretini gösterdik. İlgimiz dönem dönem hızlandı veya seyrinde gitti ama hiçbir gün durmadı ve kopmadı. Ve en nihayet Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarihi teklifi yaptı. -Türk Devletleri Topluluğu kurulmalı. Osmanlı Milletler Topluluğu teklifini de yıllar evvelinde biz yapmıştık. Her ikisine de ihtiyaç var. Hatta daha fazla teşkilatlarla birlikte olma mecburiyetindeyiz. Bu çok yönlü var olma keyfiyeti, bulunduğumuz konumdan ileri geliyor. Karadeniz Ekonomik İşbirliği ve bazı Müslüman devletleri bir araya getiren D 8'ler anlatmak istediğimize bir misaldir. Biz hem Asyalıyız, hem Karadenizliyiz, hem Balkanlıyız, hem Akdenizliyiz. Hem Türk'üz, hem Müslüman'ız ve hem de Osmanlıyız. Bunların her biri ayrı bir değer, ayrı bir avantaj, ayrı bir kazanç temin eder zenginlikte. Tabiî ki dünyada tek başımıza değiliz. Tabiî ki bu avantajlarımızdan dolayı bazı Kürtler PKK adlı bir illetle malul olmuştur. Ve tabiî ki bu dediklerimiz haydi denince gerçekleşemez. KEİB ve D 8'ler varla yok arası durumdalar. Ama bunlardan Osmanlı Milletler Topluluğu ve Türk Dünyası Devletler Topluluğu pekâlâ kurumlaşabilirler. Osmanlının hüküm sürdüğü topraklarda bugün bir çok devlet mevcut. Bunlarla türlü noktalarda menfaatlerimiz buluşmakta. Zaten Türk devletleri için Türkiye, arabanın motoru gibi. Eski Osmanlı mülkünde olanlar da ekseriya tek başına çok şey değil. Bu büyük avantajları hiç gözden kaybetmemeliyiz. Bunlar ileriye dönük yatırımlardır. İsteyen hayalperestlik diyebilir. Nesillere hayal etmeyi de öğretmeli. Rüya görmeyi de. Gündelik, çerden-çöpten gündemler zihinleri çok fazla meşgul ediyor. Gündem kirliliği gözleri görmez yapıyor. Onun için bazen dağ yamaçlarına çıkıp temiz havada ufukları gözlemeli. O zaman AB'ye ABD'ye mecbur olmadığımızı görebiliriz. O zaman eli mahkumluktan sıyrılıp eşitler konumuna gelebilir, BM Güvenlik Konseyine girmemizin lütuf değil hak olduğunu kendimizden emin biçimde söyleyebiliriz. Bu sebeple dediğimiz yerlere, yatay ve dikey sahaya askerimiz de gitmeli, iş adamımız da paramız da. Türk parasının buralarda mutlaka geçmesi lazım. Bu iki topluluğa giren milletlere vize kolaylığı ve çifte vatandaşlık imkânı projelendirilmeli. Türk Devletler Topluluğuyla Osmanlı Milletler Topluluğunu içine alan coğrafyada güçlenmemiz dünyanın yeniden dengesine kavuşması demektir. Böyle bir netice barış ve huzura kapı açar. Yükselen Çin dalgasını da ancak bu set durdurabilir.
.
Özür dilemek fazilettir
26 Eylül 2006 01:00
16. Benedik mahlaslı papa, dün yazlık konutunda İran, Irak ve Mısır'dan din adamlarıyla Müslüman ülkelerin temsilcilerini ağırladı. Papa, ramazan gelmeden evvel burada tekrarı mümkün olmayan galiz ifadelerle Peygamberimize hakaret etmişti. O sözlerin orijinalinin kendine değil de bir Bizans imparatoruna ait olduğunu ileri sürmenin itibar edilir tarafı yoktur. Böylesine vahim bir davranış ortaya koyan bu kimse şimdi de Müslümanlar ramazanı idrak ederken bu daveti yaptı. Daveti reddeden İslam ülkesi temsilcisi oldu mu işitmedik. Davet esnasında ziyaretçilerden kaçı oruçluydu o da haber verilmedi. Papa, bu vesileyle üstelik İslam ülkeleri temsilcileri yine de nazik davranarak oraya gittikleri halde ne direkt ve ne de dolaylı olarak özür diledi. Sanki herkes kör âlem sersemmiş gibi daha önce yalnızca yanlış anlaşıldığını mırıldanmıştı, o kadar. Halbuki mübarek bir aydayız. Papa mü'minlerin affetme hassasiyetlerinin arttığı şu günlerde özür dileseydi bundan kazançlı çıkan kendisi olurdu. Özür dileme yerine masal okumuş. Dinler arası diyalog, şiddetin her çeşidine karşı çıkmak vs. Dinler arası diyalogun Türkiye'de cılkı çıktı. Bunun arkasında hangi niyetlerin olduğu anlaşılmış vaziyette. En azından Türkiye açısından bu çağrının kıymeti harbiyesi yok. İslam dünyası için de olacağını sanmıyoruz. Ne demek dinler arası diyalog? Yüce Allah indinde din, tektir adı İslam. Bunu Kur'an-ı kerim haber veriyor. Bütün Resullere gelen dinin adı İslam'dır. Öncekiler yürürlükten kalkmış, son din olarak Sevgili Peygamberimiz'e -aleyhisselam- vahyedilen dinimiz kıyamete kadar devam edecektir. Dinler değil, din adamları, devletler, müesseseler arasında görüşmeler zaten vardı. Bundan sonra da devam eder. "Dinler arası diyalog" denince bunun artık bir Hıristiyanlaştırma projesi olmadığını bilmeyen kalmadı. Şiddetin her çeşidine karşı çıkma lakırdısına gelince? Üzülmesin, bay papadan başka herkes karşı çıkmıştı. PKK sivilleri katlederken, Bosna ve Kosova'da yapılmadık zulüm kalmazken, Irak işgal edilirken, Irak'ta her gün sivil, çocuk ve din adamları öldürülürken, Filistin'de sahilde tatil yapan aileler bile vurulurken yufka yürekli papaların sesi çıkmadı. Lübnan, Üstelik önemli bölümü Hıristiyan odluğu halde bombalarla hallaç pamuğu gibi atılırken Benedik, yine duymaz ve görmez oldu. Papalığın sorgulanması gerektiği kanaatindeyiz. Türkiye'de Hilafet, TBMM'nin mânevî şahsına tevdi edilmişken Papalık niçin var? Unvanı niye Papa? Doğrusu "katoliklerin papası" demek değil mi? Sanki dünyanın babasıymış gibi takdim edilmekte. Unvanlara dikkat. Başkan.. Papa.
.
Haritayla oynamak yüksek ölçekli deprem etkisi yapar
29 Eylül 2006 01:00
Haziran 2006'da Amerikalı bir emekli albay olan Ralpf Peters, yarı resmi silahlı kuvvetler dergisi olan Armed Forces Journal'de bir harita yayınlamıştı. Harita, doğu ve güneydoğu Anadolu'daki 18 ilimizi koparıp Kürdistan'a dahil ediyordu. Türkiye, olaya büyük tepki verince ABD yazılıp-çizilenlerin resmi olarak bir bağlayıcılığı bulunmadığını ifadeyle Ankara'yı teskin etmişti. Ancak aynı skandal bu defa Roma'da cereyan etti. Roma'da NATO savunma kolejindeki bir derste Amerikalı muvazzaf bir albay, Türk subaylarının önünde duvara bir harita asar. Ders yapacaktır. Subaylarımız bir bakarlar ki harita, Washington'un daha evvel "emekli bir albayın görüşü, bizi bağlamaz" dediği malum harita. Subaylarımız bu riyakâr harekâtı protesto ederek dersi derhal terk eder ve problemi üstlerine bildiriler. Gnl. Kr. Bşk. Org. Yaşar Büyükanıt, hemen ABD gnl. Kr. başkanı Peter Pace'i arayarak kepazelik için bilgi ister. Kuvvet komutanları da muadilleri olan komutanları ararlar. Karşı taraf gayet soğukkanlıdır. "Bir yanlışlık olmuş" derler. Biz bu haritayı hazirandan önce de işitmiştik. Nihayet patlak verdi. Amerikan ordusunun ders konusu yaptığı haritada Artvin, Elazığ, Şanlıurfa çizgisi hudut olacak şekilde bu vilayetler dahil, haritada Free Kurdistan/Hür Kürdistan diye yazdıkları tasavvur edilen devlete bırakılmakta. Haritada başka ne var? O başkaları da dile getirince en kıt akıllı biri dahi haritanın BOP/Büyük Ortadoğu Projesini ortaya koyduğunu anlar. Bu harita, Türkiye'yi ikiye böldüğü gibi Irak'ı da Sünni Irak, Şii Arap Irak ve Hür Kürdistan diye üçe bölüyor. Aynı şekilde Suudi Arabistan'a da müdahale edilmekte. Mekke ve Medine bölgesi Suudi devletinden koparılarak Mübarek İslam Devleti adıyla müstakilleştirilmekte. Anlaşılan petrolden başka hac gelirine de dolaylı bile olsa el konulmak isteniyor. Bu sun'i devletin başına da ısmarlama bir halife bulacaklarına şüpheniz olmasın. PKK'nın durup dururken azması, Papanın, Peygamberimiz hakkındaki hezeyanları, AP'nin Ermenilerden başka, Pontus ve Süryanileri de dile getirmesi. Sonra bu ihanet haritası ve Celal Talabani'nin taktik lafları. Bunların hiç biri tesadüf değil. Eskiden bir söz vardı, "dost dedik, haçı koynundan çıktı" denirdi. Şimdiki dostların boynunda zaten haç var. Amerika, Büyük Ortadoğu Projesinin peşinde orası malum, peki bu ders NATO çatısı altında nasıl verilir? Başbakan Erdoğan bir keresinde NATO'nun terörle mücadelesinde yanımızda olması gerektiğine dair bir şeyler demesi üzerine böyle bir gelişmede NATO karşımızda yer alır diye yazmıştık. İşte sonuç. Mücadele, Türklere dünyayı dar etmek isteyenlerle Büyük Türkiye ideali peşinde olanlar arasında geçmekte. Artık mızrak çuvala sığmıyor.
.
2023'te de rejimi mi tartışacağız?
2 Ekim 2006 01:00
Amerika'da motorlu taşıt bile kullanmayan Mormonlar var, kimse bu cemaate karışmıyor. Her ülkenin kendine mahsus cemaatleri bulunabilir. Demokrasi, çoğulculuk sisteminin adıysa -ki öyledir- bu insanlara tahammül edilecektir. Tabiî ki herkesin asgari müştereklerde buluşmasını beklemek hakkıdır. Buna rağmen, demokrasilerde tek tip insan modeline zorlamak olmaz. Daha doğrusu hiçbir zaman ve hiçbir zeminde tek tip insan ve hayat yoktur. Mezhepler, içtihatlar dahi bunun ifadesi, ideolojiler bile kendi içinde farklılıklar göstermekte. Mübarek ramazan ayındayız. Türkiye ve dünyada en az bir milyar insan oruçlu. Bizde ülke aydınlarından bazılarının ağzında irtica, İran vs. almış başını gidiyor. Kimsede dininde-diyanetinde olan vatandaşları incitmemek gibi bir kaygı yok. Sözler, beyanatlar, yayınlar fütursuz ve sınırsız. Eskiden "din elden gidiyor, şeriat elden gidiyor kalkın ey ehl-i vatan!" yaygaraları yaşanırmış. Şimdi onun yerini "laiklik elden gidiyor, cumhuriyet elden gidiyor kalkın ey ehli vatan!" çığlıkları aldı. Abdülhamid zamanında ayaklanan bir kısım softa, şeriat bütün şubeleriyle yürürlükte olduğu halde Fatih Camiinde kurşunlar atarken "şeriat isterük!" diye bağırıyorlardı. Marjinal grupları gözde büyütmek, kavga mevzuu yapmak son derecede hatalı. Onlar dün vardı, hatta 1400 sene önce de vardı. Hariciler nedir? Hazreti Ali'ye "tanrı" diyenler kimdir?.. Her devirde böylesi kaba softa ham yobaz, radikal ve yağcı tipler olur. Futbolda bile fanatizm gerçeğini hatırlayınız. Türkiye'nin İranlaşma iddiasına gelince. Gerici, irtica, mürteci gibi laflar nasıl safsatadan ibaret ve yersiz korku mahsulü ise Memleketimizin İran'a dönme kaygısı da o derecede alakasız bir evhamdan başka bir şey değildir. Türkiye, İran olsaydı dini hükümlerin tam anlamıyla uygulandığı imparatorluk günlerimizde olurdu. Tam tersine Osmanlı devletiyle İran asırlarca savaştılar. Osmanlının yaşadığı Sünni İslamiyet'le Şia İslam'ı birbirinden fersah fersah uzaktır. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlının bütün halinde mirasçısıdır. Hiçbir iktidar, mevzubahis arzuyu besleyemez. Muhafazakâr iktidarlar hiç oralarda olamaz. Böyle bir niyet evvela dindar kitlenin oylarını kaybettirir. Osmanlı devleti, 650 yıl şanla şerefle dinimizin bayraktarlığını yaptı. Onun yerini alan Türkiye de bugün aynı konumda. En son misal, Filistin, Lübnan bombalanırken bunun durdurulması için uluslararası diplomasi mekiğini Ankara işletti. Daha evvel Bosna'da Kosova'da aynısı yapılmıştı. Dedelerimiz İslamiyet'i gayet saf ve temiz şekliyle icra etti, en halis niyetlerle yaşadı. Osmanlı Türkleri, bu dini afişe etmedi, gösteriş, reklam konusu yapmadı. Dinimizde zaten "İslamcılık" diye bir müessese yok. "Dinci", "dincilik" hiç yok. Müslüman olmak, doğru amel işlemek var. Bütün sıkıntı din ilimlerinin gündemden kaldırıldığı, hakiki din adamlarının ahirete göçmesinden sonra yenilerinin yetişmemesi dolayısıyla ortaya çıktı. Boşluğu ya cehalet doldurdu veya Mısır gibi ülkelerden sirayet eden reformcu akımlar. Onların İslamiyet'i bizim Selçukluyla birlikte bin sene boyunca yaşayıp müdafaa ettiğimiz İslamiyet değildi. Kimin konuşacağı, ne konuşacağı ve ne zaman konuşacağı çok önemlidir. Ramazan ayında inanan insanları aşağılamak fevkalade kötüdür. Başbakan, orada ABD başkanıyla PKK, terör ve bir dünya dolusu problemi müzakere edecekken burada kendi içinde bile kavgalı bir millet havası vermek, hükümetiyle ordusu çekişmeli intibaı uyandırmak sadece zarar verir, bugünümüze de yarınımıza da zarar verir. Kimin Türk milletinin bugününe veya yarınına zarar vermek gibi bir niyeti olabilir? 70-80'li yıllara göre toplum birbirine çok yakınlaştı ama arada hâlâ dağlar var. Kişi bilmediğinin düşmanıdır. Düşmanlığa değil, dostluğa muhtacız. Şunun şurasında 100. yıla, 2023'e bir şey kalmadı. Aydınlarımızın bir kısmı, hâlâ sağlıksız düşünceler içindeler. Bir rejim bir yüzyılda yerine oturmaz mı? Biz "Büyük Türkiye"den bahsederken bazılarındaki bu kendinden emin olmama duygusunu, devlete şüpheyle bakma halini yadırgıyoruz. * > Mahyadan sonra bayrak Emin Çölaşan'ın Ramazan Bayramını müteakiben minarelerin arasını süsleyen mahyaların yerine Türk bayrağı asılması teklifine destek veriyoruz. Diyanetin, Çölaşan'ın sandığı gibi sudan bahaneler arkasına sığınmayarak bunu memnuniyetle yapacağı kanaatindeyiz. Zira, muhterem Ali Bardakoğlu, bugüne kadarki konuşma ve icraatlarıyla gelmiş-geçmiş en dengeli diyanet başkanlarından biri olduğunu isbatlamış bulunuyor.
.
Temiz bir sayfa açma fırsatı
4 Ekim 2006 01:00
ABD ile 1 Mart 2003 tezkeresinden sonra hayli sancılı zamanlar yaşadığımız herkesçe malum. Birçok misaller verilebilir. İpler kopmadı, köprüler atılmadıysa bunda iki taraf yönetimlerinin her şeye rağmen dostluğu kaybetmemek için sabırla hareket etmelerinin önemli rolü olmuştur. Ancak bu tutum, nâhoş gelişmeler yüzünden Türkiye'de Amerikan aleyhtarlığının yükselmesini engelleyemedi. Birinci sebep, şehit cenazeleridir. Tabutlar geldikçe aleyhte grafik yükseldi. Halk makro planda sorumlu olarak ABD'yi görmekte. Başbakan Tayyip Erdoğan bu havada ABD'ye gitti. Doğrusunu söylemek gerekirse bu ziyaret için Beyazsaray'dan randevu istendiğinde verilmeme ihtimalini dahi düşünmüştük. Gerçi bir önceki yılda G.W. Bush Türkiye'yi ziyaret etmiş, Ortaköy Camii ile Boğaziçi Köprüsünü arkasına alarak dünyaya İstanbul görüntüleri sunmuştu ama sonraki temaslar hep buruk cereyan etti. Zaman zaman örtülü gerginlikler bile oldu. Yine de ne Ankara, ABD'den vazgeçiyor ve ne de Washington, Türkiye'yi gözden çıkarabiliyordu. Türkiye, vazgeçmiyordu çünkü bu netice reel politiğe aykırı olurdu. ABD süper güçtü. Yarım asrı bulan yakın münasebetlerimiz tam da "stratejik ortağız" sözleri yeni yeni telaffuz ediliken her şey tehlikeye girmişti. Hemen şunu söyleyelim, ziyaret, tahminlerin ötesinde başarılı geçmiş görünüyor. Kıbrıs, PKK, Kuzey Irak, Kerkük, Irak, İran, Suriye, Filistin, Lübnan, Darfur, Avrupa Birliği, ülkemizin elde ettiği ekonomik istikrar konuşulan başlıca meseleler. Bizim açımızdan problem, ABD'nin terör örgütüne karşı net tavır almasıydı. Halk samimiyetsizlikten şikâyetçidir. Başbakan da sevilmemeniz bu yüzden mealinde konuştu. ABD başkanının PKK'ya karşı yanımızda yer alacaklarına dair somut vaatte bulunduğu ifade edilmekte. Bizden istenense içinde bulunduğumuz geniş bölgede ABD'yi yalnız bırakmamak. Bu konuda da biz teminat vermiş bulunuyoruz. Amerika, işgal başlarken yapılan sağduyulu tahminlerde dile geldiği gibi Irak'ta batağa saplanmıştır. Afganistan'da sonuç alamamıştır. Hemen her sıcak çatışmada ABD kaybetti. Irak giderek kangrenleşmekte. Dert büyümekte. Siviller ölmekte. Türkiye, ABD'yi terörle mücadelesinde karşısına değil yanına almak istiyor. Kandil dağı ve çevresine onun vizesiyle girebileceğini bilmekte. Keza ABD de İran, Irak, Filistin, Lübnan hatta Darfur, hatta Afganistan problemlerini Türkiyesiz çözemeyeceğinin şuurunda. Bu sebeple geçmişe bir sünger çekilmesi gerekiyordu. Bakalım bu temas ve uzayan görüşmeler, iltifatlar hakikaten hayata da geçecek mi, yeni bir sayfa açılabilecek mi, yeni bir dönem başlayacak mı? Biz "eski dost düşman olmaz" deriz. ABD eski dostumuzdur. Bill Clinton zamanında dostluk zirvede iken halefi George W. Bush devrinde yerlerde sürünür oldu. O halde kabahatli mevcut Washington yönetimine muhalefet eden Türk milleti değil. Beyazsaray, "nerede hata ettim?" diye kendini sorgulaması lazım. Eğer dürüst hareket edilirse bundan hem iki devlet ve hem de bölge halkları istifade eder. Eğer bir zaman sonra Amerikan subayları yine bir toplantıda Türkiye'yi bölünmüş gösteren haritalarla ders vermeye devam ederlerse ziyaretteki şu sözler iyi temenniden öteye gitmez. Açılan beyaz sayfayı kirletmemeli. Amerika çok dikkate etmeli. Türkiye, zaten dikkatli. Başarılı geçmiş görünen ziyaret beklenen sonuçları verirse daha huzurlu bir dünyada yaşama ihtimalimiz artar. Türkiye, geniş bölgemizde çok daha büyük roller almalı, Beyazsaray, bunu desteklemeli ve ayrıca Bush yönetimi şu BOP fantezisini bırakmalıdır.
.
İşte misyonerlik faaliyetlerinin sonucu
5 Ekim 2006 01:00
Hakan Ekinci isminde bir genç salı ikindiden itibaren Türkiye, İtalya, Yunanistan ve Arnavutluk başta olmak üzere bütün dünyayı meşgul etti. THY'nin Tiran-İstanbul seferini yapan uçağının kaçırıldığı haberi, haber merkezlerinde bomba gibi düşmüştü. Kaçırılma işareti, Yunan hava sahasında alınmış, uçak, nöbetleşe değişen iki ülke jetleri refakatinde Roma'ya gitmek isteyen korsanın arzusuna rağmen İtalya'nın Brindisi Hava Meydanına indirilmişti. İlk saatlerdeki teyidsiz haberlere göre eylemciler iki kişiydiler. Papa'nın kasımdaki Türkiye ziyaretini protesto için bu çılgınlığı yapıyorlardı. Saatler sonra gerçek anlaşıldı. Uçağın kaçırıldığı doğruydu ama korsan sayısı ve protesto iddiası asılsızdı. Her şey tam tersi çıktı. Hakan Ekinci, kayıp nesillerden bir mağdurdu. Verilen bilgilere göre Müslüman ismi taşıdığı halde irtidat etmiş/mürted olmuş, İslâm dininden dönmüştü. Hıristiyan olduğu için de vicdani redle Müslüman Türk ordusunda askerlik yapmak istemiyordu. Dolayısıyla protesto/reddedilen Papa değil ordumuzdu. Onun için Papa'dan yardım ve İtalya'dan siyasi iltica talebinde bulunmak maksadıyla uçak kaçırmıştı. Dünya, 4-5 saat Papa'nın Türkiye ziyareti protesto ediliyor, Vatikan'da ziyaret hazırlıkları devam ediyor derken ilk sorgudan hemen sonra mesele aydınlandı. Asıl konuşulması gereken bundan sonrası. Bu noktaya kadar hülasa ettiklerimiz herkes tarafından biliniyor. Bilinmeyen taraf var mı? Bilinmeyen taraf yok, fakat ağır ihmale uğrayan taraf var. Hatırlanacaktır, 10 ay kadar evvel de Şanlıurfa, Trabzon ve Samsun'da birtakım papazlar zuhur etmiş ve biri ölümle biten vak'alar yaşanmıştı. O olaylar şimdikinin tam tersi. Bu sonuncuda Hıristiyan olduğu söylenen bir genç mevzubahis. 1998'den beri kiliseye gidermiş. Din değiştirmiş. Bu yüzden de askerden firar etmiş. Müslüman bir orduda asker olmak istemediği için kaçıyormuş. Eğer akıl hastasıysa zaten mazur. Ancak onu akıl hastası yapan sebepleri irdelemek lazım. Kim hasta etti, nasıl hasta oldu? Sonuçta aldatılarak mağdur edilmiş birini konuşuyoruz. O bu şekilde harcandı. Ya Trabzon'da papaz öldüren genç? O da mağdur. Bu iki genç, yaklaşan tehlike hakkında iki örnektir. Hıristiyanlığa karşı birinde nefret, diğerinde muhabbet uyanmış. Biri papanın temsilcisini öldürerek biri Papaya iltica arzusuyla ziyan oldu. Yıllardır bu misyonerlik faaliyetlerine dikkat çekmekteyiz. Devletin alakalı her kurumuyla tehlikeli problemi mutlaka masaya yatırması lazım. Tertemiz İslam dini, sabah akşam, irtica, mürteci, yobaz şu-bu diye aşağılanırsa arkadan gelen nesillerde soru işaretleri, sarsılmalar, yıkılmalar ve nihayetinde de mânevî çöküntü kaçınılmaz hale gelir. Bir din, son hak din olduğu halde durmadan kötüleniyor, bozulmuş, günü geçmiş bir başka dinse durmadan açılan kilise evi faaliyetleri, radyo, televizyon, kitap vs yayınlarıyla sürekli methü sena edilerek kalblere şırınga edilmeye çalışılıyor. Türk milletini ayakta tutan tek mânevî güç, birliğimizi borçlu olduğumuz kıymet İslamiyet'tir. Eğer bu kilise evleri devam eder, bu kitaplar durmadan dağıtılır, bu radyolar susmazsa daha çok mağdurlarımız olur. Ardından da yıkımlar gelir. Tabiatta boşluğa yer yok. Eğer siz bin yıldır inandığınız İslam dinini karalarsanız yeni nesilleri kendi elinizle tehlikeye atmış olursunuz. Papa, sizin Peygamberinize hakaret ediyor, sizin gencinizse dinini terk edip o Papa'dan yardım istiyor. Sormamak mümkün mü? Yoksa o genç, Papalığın ramazan ayında kullandığı kiralık bir reklam aracı mı? Sonuçta. Bir genç katil, bir genç deli oldu. Sırada daha kaç genç var? Veya kaç bin genç daha kaybolup gitti de kimsenin haberi yok? Bu işe bir delinin macerası olarak bakılamaz. Türkiye dramlarından biriyle karşı karşıyayız. Hakan Ekinci ve benzer yoldaki gençlerin evlerinde bayram yok, yas var, gözyaşı var. Erdem Bayazıt'ın mısraını hatırladık "Sebeb Ey!"
Türkiye-Almanya ittifakı
6 Ekim 2006 01:00
Türkiye'nin AB'ye tam üye olması için samimi gayretler gösteren önceki başbakan Gerhard Shcröder'den sonra seçim konuşmalarında sürekli olarak Türkiye'ye tam üyelik yerine imtiyazlı ortaklık teklif eden Angela Merkel'in Hıristiyan Demokrat Parti'nin başında olarak birinci çıkması burada çok da memnuniyet uyandırmamıştı. Merkel, seçim propagandalarında hayli sert gidiyordu. Neyse ki de koalisyonla iktidar olabildi. Ancak Alman başbakanının tavrındaki Türkiye lehine yumuşama sebebi yalnızca tek başına iktidar olamamaktan kaynaklanmıyor. O zaman da yazmıştık. Taç giyen baş akıllanır. Akıllanmak zorundadır. Başbakan Merkel Doğu Almanyalı. Bir papazın kızı. Protestan. Zaten Hıristiyan Parti lideri. Bunlara rağmen medeniyetler ittifakı ve çok alanda karşılıklı iş birliği için yurdumuzda. Üstelik başbakan Tayyip Erdoğan'la aynı iftar sofrasını paylaştı. Kader, Türkiye ile Almanya'nın yollarını iki kere buluşturdu. İlki Enver Paşa zamanında. O buluşma bize imparatorluğu kaybettirdi. İmparatorluğu kaybımızda Alman hayranlığının büyük tesiri vardır. Yollarımızın ikinci buluşması 1960'ın başlarındadır. Bu defa uğruna dünya savaşına girdiğimiz bir milletin ülkesine misafir işçiler olarak gidiyorduk. O işçilerin çoğu bugün "Avrupalı Türkler" oldular. İkinci, üçüncü nesil, yanlarında Alman vatandaşlarını çalıştıran iş yerleri açtılar. Şimdilerde 5 milyon civarında Müslüman Türk Almanya'da. Bir o kadar da diğer Müslümanlar var. Bugün yollarımız bir kere daha buluşma arefesinde. AB'ye üye olmamız halinde üçüncü buluşma gerçekleşecek. Almanya, İtalya, Türkiye, Rusya doğu Avrupa'nın büyük devletleridir. Bu yüzden Rusya ile olduğu gibi ya karşı karşıya veya diğerlerindeki gibi şu veya bu sebeple yan yana olmuşuzdur. Artık Rusya ile de yan yanayız. 1 Ocak 2007'de Merkel'li Federal Almanya Cumhuriyeti, Avrupa Birliği dönem başkanı oluyor. Bu sebeple hükümetimiz, şansölye Merkel'den destek bekliyor. Merkel, başbakan olup parti dosyalarının yerini devlet dosyaları alınca Türkiye'ye dair bakışında tedrici bir değişim olmaya başladı. Ankara'daki karşılama ve temaslar, İstanbul'daki misafirperverlik, sıcak diyalog ve Türkiye'yi görmüş olma keyfiyeti kanaatinde büyük farklılıklara yol açabilir. Almanya'nın da Türkiye'nin menfaatleri işbirliğinde. En fazla turist Almanya'dan geliyor. Almanya'daki ikinci büyük nüfus Türkler. Bu iki millet dayanışma içinde olmayacak da kim olacak? Bu ziyaretle Almanya, Türkiye'de Türk-Alman Üniversitesi açma imkânına kavuşuyor. Aynı şekilde Almanya'da da Alman-Türk üniversitesi açmalıyız. Keza Almanca okullarımızda seçmeli ders. Alman okullarında da Türkçe seçmeli ders olmalı. Ayrıca Merkel Cuma günkü ilahiyatçılar toplantısında karikatür krizi ve Papa patavatsızlığı üzerine de konuşmalıdır. Medeniyetler ittifakını Türkiye ve Almanya tek başına kuramazlar. Fakat pekâlâ Türkiye-Almanya ittifakı kurulabilir. Ki bu medeniyetler kapısını da aralar.
.
Fransa, entelektüel terörizm peşinde
9 Ekim 2006 01:00
İsviçre'nin ordusu yoktur, çünkü bîtaraftır. Gelin görün ki İsviçre diğer bîtaraf devlet Avusturya gibi Türkiye'ye ve onun muhteşem mazisine karşı tarafsız değildir. Halbuki II. Cihan Harbinden sonra İsviçre'yi İsviçre, Avusturya'yı Avusturya yapan esas sebeplerden biri de Türk vatandaşlarımızdır. Bu diyarlara işçi olarak giden Anadolu çocukları, o memleketlerin öz yurttaşlarının çalışmadıkları işleri bile kabullenerek "gâvurun ekmeğini yiyen gâvurun kılıcını sallar" atasözümüz gereği yaşadıkları topraklara hizmet etmişlerdir. İsviçre ve Avusturya zaman zaman bu insanlara nankörlük ederek Türk milletine karşı hasmane tutumlar içine girdiler. Son örneğini İsviçre'de görmüştük. "Ermeni soykırımı yapılmamıştır" diyenlere hapis cezası veren bir kanun çıkarttı. Kanundan dolayı, Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu, bu memlekette bulunduğu sırada az kalsın onu tutuklayacaktı. Geçen hafta Ankara'da iken mevzubahis kanunu kınadı diye İsviçre adalet bakanını İsviçre basını "alçak!" diyerek tezyif etti. Dediklerine göre bu bakanın siyasi hayatı bitmiştir. Avusturya, tarihte iki kere fetih teşebbüsümüze muhatap oldu. Hadi diyelim o, kuyruk acısını unutamıyor. Ya İsviçre? İsviçre ile hiçbir alışverişimiz olmadı. İsviçre ve Avusturya böylesi gülünçlükler gösterdiler. İkisi de küçük devlet. Fransa ise Avrupa'nın iri kıyımlarından. Fransa nasıl olur da bir İsviçre taklitçisi olur? Evet, o da İsviçre gibi kanun çıkartıyor. Teklif meclislerinde. Kanun çıkarsa orada da "Ermeni soykırımı olmamıştır" diyen hapse girecek. Az evvel işaret ettik, yaptığının bütün abesliğine rağmen Avusturya, Türk düşmanlığında belki mazur sayılabilir. Fakat İsviçre gibi Fransa'nın da bize karşı düşmanca hisler beslemekte hiçbir makul, mantıki ve haklı sebep ve gerekçesi asla ve kat'a yoktur. Kanuni'den başlayarak imparatorluğumuz, kuvvetli olduğu dönemde Fransa'yı hep korudu. Eğer bu himaye olmasa Fransa, bugün belki de Almanya veya İspanya toprağıydı. Keza Anadolu çocukları, İsviçre ve Avusturya gibi Fransa'yı da imar ettiler. Halbuki Anadolu çocuklarının Fransa'yı imar etmeye gittikleri tarihten 2 sene evvel Cezayir'de soykırım yapmışlar, 40 sene evvel de Fransız ordusu Adana, Maraş, Antep, Halep, Şam, Urfa çevrelerinde bugün işgal kuvvetlerinin Irak'taki katliamının bir benzerini işlemişlerdi. Bazı devletlerin Türkiye'ye bir şeyler demeye hakkı olabilir. Ama Anadolu, Orta Doğu ve sömürgelerinde hele hele Cezayir'deki zulümleri ortada dururken ismi geçen devletin Türkiye'ye bir şey demeye kat'iyyen hakkı yoktur. Tek başına Cezayir, utanç olarak yeter. Böylesine kanlı bir geçmişi varken Ermenistan ve bölücü Kürtçüleri kışkırtarak Türkiye'yi zora sokan. Fransa'nın bölgemize dair sinsi niyetleri bulunuyor. Lübnan'a asker göndermesi de bundan. Haçlı günlerinin rüyasını görmekte. Irak'ta 1.5 trilyon dolarlık petrol rezervi var. Onun için Ermenistan ve Kürtler üzerinden bölgeye yerleşerek o da nemalanmak istemekte. Emperyal emellerle böyle bir çıkarı olmasaydı ne umurundaydı Kürt ve Ermeni. Fransa "Ermeni soykırımı yoktur" demeyi suç saymak üzere. Yazar Kenize Murat, manifesto mahiyetinde ağır bir makale neşrederek Fransa'yı protesto etti. Kenize Murat Fransa'yı "entelektüel terörizm" yapmakla itham ediyor. Yazar, entelektüel terörizmi şöyle tarif etmekte: "İnsanlara korkutarak bir konuda istedikleri fikri yazıp söylemeye mani olmak"... Kanun çıkarsa "soykırım yoktur" diyene 5 yıl hapis ve para cezası verilecek. İşte bu Fransa bizden 301. Maddeyi lağvetmemizi istemekte. Herkesi kör, âlemi sersem sanıyor olmalı. 301'i kendi takdirimizle değiştiririz Çifte standart sahiplerinin dayatmalarıyla değil...
Fransa'ya anladığı dilden cevap vermeli
11 Ekim 2006 01:00
Sinirlerimiz alt-üst edilmek isteniyor, günü geldikçe bir bütünün parçaları sahneye konmakta. Bundan bir süre evvel Danimarka'da bir takım çizer bozuntuları Kâinatın Efendisi'ni karikatürize etmek gibi görülmemiş bir rezillik ortaya koydular. Bütün ısrarlara rağmen Danimarka hükümeti özür dilemedi. Üç gün önce aynı devlette yine Sevgili Peygamberimiz için bu defa da yarışma düzenlendi. Başbakan Rasmussen, öncekinin aksine özür diledi ama yarışma televizyonda gösterildi. Henüz iki ay olmadı, Avrupa Parlamentosu, Türkiye'ye şimdiye dek hiç işitilmedik tekliflerde bulundu. Ermeni soykırım iddiaları malum. Fakat bu kurum onunla kalmadı, işin içine Pontus ve Süryani soykırım yalanını da ekledi. Gerçi kararın resmi bir tarafı yoktu ama, metinlere iki fitne daha giriyordu. Sonra AP genel kurulu, iddiayı kabul etmedi. Orası yatışırken Vatikan'ın sakini sesini yükseltti. O da Şanlı Peygamberimiz'e -sallallahi teâlâ aleyhi ve sellem- saldırıyordu. Papa'nın iktibas yaptığı iftira menşei ilginçti. Bir Bizans imparatorundan faydalanıyordu. Hakaretin Bizansla ilişkilendirilmesi tesadüf değildi. Papa, ısrara rağmen özür dilemedi. Özür dilemek bir tarafa Müslüman devletlerin temsilcilerini ayağına çağırdı. Onlara söz vermeden tek taraflı konuştu. Muhatap almıştı, daha ne olsun? O da orada kaldı. Sinsi taarruz durmuyordu, devreye Hollanda girdi. Bu ülkede yaşamakta olan milliyetimizden milletvekili adaylarına bir şart koştu. Türklerin 1915'te Ermeni ırkını ortadan kaldırmak için katliam yaptıklarını kabul etmelerini istiyordu. Redle karşılaşınca adaylıklar silindi. Onu da sineye çektik. Fakat kargaşa durmuyordu. Fransa devlet başkanı Chirac ilkin Revan'a gitti. Orada Ermeni anıtı önünde Türkiye'yi soykırımı tanımaya davet etti. Sonra Fransa'ya döndü. Bu defa parlamento devreye girdi. Sunulan kanun teklifine göre "soykırım yoktur" diyen hapis ve para cezasıyla cezalandırılacak. Oylama yarın. Fransız hükumeti kaçamak tavırlarda. Daha evvel olduğu gibi teklifi kanunlaştırmadan tehir edebilirler. Dikkat edilmesi gereken şudur. Tehir, erteleme yoluna gitmekte. Teklif geri çekilmiyor. Paris, böylece başımızın üzerinde paslı bir kılıç sallandırıyor. Bunun adı şantajdır. Zaten kişilerin yaptığı kanunsuzluğa, gaspa, talana, tecavüze mafya işi, devletlerin yaptığına işgal vs deniyor. Fransa, Ermenileri kullanarak ortadoğuya dair emperyal niyetlerini sürdürme gayretinde. Amerika'ya kaptırmadan önçece de Kürtlerle ilgileniyordu. Kuzey Afrika ile meşguliyetimiz arttıkça hırçınlığı çoğalacak. Akdenizin bir ucunda kendisi, güneyini Kuzey Afrika ülkelerini, doğusunu Lübnan'ı nüfuzuna alarak bir havzayı elinde tutmaya uğraşıyor. Yarın o susunca bu defa bir başka Avrupa memleketi sesini yükseltir. Türkiye, güçlendikçe, hele bir de AB'ye girmekte kararlı oldukça püskürtme hareketleri devam edecektir. Meşru yoldan, hukukla mücadele edemedikleri için bu yollara baş vuruyorlar. Monşer, mertliği ne bilsin? Yapılacak en iyi mücadele şekli sert ekonomik müeyyidelerdir. Para onların her şeyi. Para muslukları kesilince ayıkırlar..
.
.
Osmanlı, Türk, Türkiyeli
12 Ekim 2006 01:00
Diyarbakır belediye başkanı, İstanbul, dünyadaki en büyük Kürt kenti, ne İstanbul'dan ne Ankara ve İzmir'den vaz geçme niyetimiz var diyordu. Israrla vurguladığı, bu ülke insanının onurlu bir hayat sürmesiydi. İkinciye kimsenin bir şey diyeceği yok. Birinci tesbitini zaten eli kalem tutan herkes yıllardır yazıp durmakta. Aynı esnada Şerafettin Elçi de PKK teröründen Türklerin çok çektiğini fakat Kürtlerin çok daha fazlasını çektiğini dile getirmekte, Kürtlerin, hatta dağdaki PKK'lının büyük ekseriyetinin bıktığını sözlerine eklemekteydi. Bunlar kötü gelişmeler değil. Belki ulusalcı, belki milliyetçi ama şüphesiz ki vatanperver insanlarla Kürt yahut Kürtçü olarak isim yapmış birileri aynı platformda buluşup medenice konuşabiliyorlardı. Can Dündar'ın NTV'deki programında Armağan Kuloğlu'nu da, Osman Baydemir'i de, eski bakanlardan ve bölücülük suçundan hapis yatmış Şerafettin Elçi'yi de dikkatle dinledik. Her birinin söylediklerinde haklı ve doğru taraflar olduğu inkâr edilemez. Şimdilik yapılacak olan o haklı, doğru yani müşterek tarafları ön plana çıkartmaktır. Bu mesele DYP genel başkanı Mehmet Ağar'ın dağda silahla dolaşacağına düzde siyaset yapsın sözü üzerine tekrar gündeme geldi. Ancak Fransa parlamentosunun densizliği yüzünden ortalık tek maddeye kilitlenince arkada kaldı. Önümüzdeki günlerde tekrar konuşulur. Bir kere mehmet Ağar'a boşuna bühtan edilmesin. Ağar, af lafı etmedi. Ortaya bir fotoğraf koyuyor. Üstelik riskini de aldı. Celali eşkıyası da dağdan bir şekilde düze indirilmişti. O isyanlardaki eşkıya sayısı zaman zaman PKK'nın on katı militana ulaşabilmişti. Ortada devlet varsa şu veya bu zamanda şu veya bu şekilde isyanlar da görülebilmekte. O isyanları türlü tedbirlerle ortadan kaldırmak yine devlete düşer. İlanihaye kan akıp gidemez. Silah tek çare değildir. O akşamki konuşmalarda paralel fikirler de vardı aykırı olanlar da. Problemin uluslararası arenaya taşınmadan halli hem Kuloğlunun hem Baydemir'in görüşü. Sosyal iyileştirmeler hem Elçi'nin hem Kuloğlu'nun ortak fikri. Buna karşılık Elçi ve Baydemir Türk milleti diyemediler. Halbuki düne kadar ortak isim Osmanlıydı. Cumhuriyetten sonra onun yerini Türk kelimesi almıştır. Türk kelimesi ilk vakitler belki kavmiyetçi anlamda kullanılmıştı. Fakat bir hayli zamandır elifi elifine Osmanlı kelimesi karşılığıdır. Dolayısıyla kürt ve diğer etnik grupların Türk üst kimliğinden rahatsız olmaları için bir sebep yok. Türkiyeli sözü çok yapmacık. Tutmadı ve tutmaz da.. Buradan hareketle diğer tesbitleri sıralayabiliriz. TRT Kürtlere bir Kürt medyasını dinleme yahut seyretmeye hacet kalmayacak şekilde doğru-düzgün yayın imkânı vermelidir. Türkçe mutlak olarak, aksinin hayal edilmesi dahi mümkün olmayacak şekilde resmi dildir. Devletin kâğıt üstünde veya kelimeyle bölünmesi asla kabul edilemez. Türk bayrağının yanında başka bayrak yükselemez. Eğer hakikaten Kürtler de yorulduysa, PKK'lılar bile usandıysa o zaman gerçekçi olmalılar. Bugün Kürt veya bir başka ırktan biri hangi haktan mahrum? İstanbul aynı zamanda en zengin Kürtler şehri. Olan terör bölgelerindemki gariplere olmakta. Mehmetçikle beraber onlar ölüyor, onlar yoksulluk çekiyor. Evladını kaybeden herkes, hükümet, devlet, TSK herkes artık bu işi bitirmenin çaresine bakmalı. DTP'ye büyük iş düşüyor. Huzur ve barışın tesisinde ciddi rol alabilir. Eğer böyle bir arzusu varsa böylece Türkiye'nin partisi olduğunu da isbatlar. DYP de gerilememeli. doğruların kabul ettirilmesi çetindir. Yeter analar artık ağlamasın. Ana anadır. Türk kadın da ana, Kürt kadın da ana. Evladını kaybetmiş 25 Türk, 25 Kürt ana bir tv canlı yayınında ekranlara getirilse ne iyi olur. Unutulmasın 25 yılda bu fitneye, bölücülükle, terörle mücadeleye harcanan para bütün dış borçlarımıza denktir. Türk soğukkanlı, Kürt akıllı davranmalı. Medeniyetlerarası diyalog güzel, fakat kendi aramızdaki diyalog daha güzel.
.
Orhan Pamuk'un büyük başarısı
13 Ekim 2006 01:00
Orhan Pamuk'u Nobel Edebiyat Ödülü kazanmasından dolayı tebrik ediyoruz. Pamuk'la anlaşırsınız, anlaşmazsınız, beğenirsiniz beğenmezsiniz. O ayrı mesele. Neticeye bakmak lazım. Neticede cildler dolusu kitaplar yazmış, hemen hepsi toplumda konuşulmuş velûd bir kalem. Hakkındaki "en çok satan fakat en az okunan yazar" iddiası doğru olabilir. Kürtler ve Ermenilere dair söyledikleri geniş kitleyi rahatsız da edebilir. Buna rağmen bu ülkenin bir yazarı, Türkçe yazan bir edebiyatçı, Türkiye'ye Nobel ödülü getirmiştir. Kimse Kürt ve Ermeni yakınlığı, Türkiye düşmanlığı dolayısıyla bu büyük başarıyı yakaladığını iddia etmesin. Kıskançlığın âlemi yok. Bir yazarımız hayatta iken uluslararası çapta isim yapmış, kitapları onlarca dile çevrilmiş ve sonunda mükâfatına kavuşmuştur. Herhangi bir daldaki bir sporcu bile bayrağımızı dalgalandırıp milli marşımızı söyletince takdirlerimizi kazanıyor. Peki her sporcunun fikrini biliyor muyuz? Beyin, kastan daha mı az değerde? Darısı sinemamızın başına. Sinemada da Oscar almalıyız. Hedef Oscar olmalı. Böylece olur ki bir gün bilime de sıra gelebilir. Ancak bu gidişle o kadar zor ki. Bizde bilim cübbesi giymişler kafanın dışıyla meşgul. Onun için ilk 500'e giren dünya üniversiteleri listesinde hiç bir üniversitemiz yer alamadı. Bundan utanmak gerekmez mi? Nerede o hant hant konuşan rektörler? Niçin bunu izah etmiyorlar? Bu üniversite raporu yeni açıklandı. Ona üzülürken bırakınız bari Orhan Pamuk'tan dolayı sevinelim. Her alanda dünya ligine çıkmak istemiyor muyduk? Buyurunuz işte altın madalya. Bir zamanlar Türk sağı tarafından ezbere olarak karalanan Nazım Hikmet'in Sovyetler Birliği pençesindeki esir Türkistan'da, bugünkü Azerbaycan, Özbekistan gibi devletlerde okunduğunu, şairin buralarda sevildiğini öğrenince hayret etmiştik. Onlar komünist rejimde esirken sosyalist bir şair nasıl olur da makbul adam olurdu? Asya Türkleri şöyle diyorlardı, "Nazım'ın ideolojisi bizi alakadar etmez, onun mısralarında Türkçe'ye hasretimizi dindiriyoruz". Fransız milli meclisinin ikazlara aldırmadan "şovkırım" yapıp Türkiye'yi üzdüğü gün böyle sevindirici bir haberin gelmesi fena mı olmuştur? Milli Takım'ın küçük bir takım da olsa rakibini 5-0 yendiğinin sabahında bu haberin onu takip etmesi bir mutluluk vesilesi kabul edilemez mi? Başbakanı, Nobel alan yazarı, milli takım teknik direktörü aynı yaşlarda olan bir Türkiye'deyiz. Genç Türkiye bir yerlere koşuyor. Onun için Paris'te şurada burada fosilleşmiş bahanelerle önü kesilmek istenmekte. Dinamik edebiyat, dinamik fikir, dinamik siyaset, dinamik ekonomi, dinamik spor. Bunlar bir bütünün parçaları. Şimdi Orhan Pamuk'a düşen daha bir yerlileşmektir. İngilizce, Fransızca yazarak, Londra ve Paris'te yaşayarak, oraların meselelrini anlatarak Nobel'i hak etmedi. Her kalemde o topraklardaki nice insanın hakkı vardır.
.
Kızmayı ve sevmeyi bilmemek
16 Ekim 2006 01:00
Türkiye, geçen Perşembe günü aynı ânda iki büyük olayla karşılaştı. İkisinde de şaşkınlıklar, yalpalamalar, hatalar yaşandı. Biri Fransız milli meclisinin soykırımı reddedenlere para ve hapis cezası verilmesini derpiş eden kanun teklifinin kabulü. Diğeri de Orhan Pamuk'un Nobel ödülüyle taltif edilmesi. Birinde kızma şaşkınlığı vardı. Diğerinde sevinme... Daha doğrusu bunlar devam ediyor. Bize soykırım çamuru atan bir devletin bizzat kendisi şovkırım yapıyor. O ne demek? Ülkesindeki Ermenilerle, Ermenistan'ın yoksullaşmış vatandaşlarını kullanarak orta doğuda kendine koridorlar açma arzusunda. Ne umurunda Ermeni? Hele bir asır önceki Ermeniler? Fransa'nın yaptığına Türkçe'de "hoş kişi görünmek" denir. Samimiyetsizliğe işaret eder. Dost bir ülkeyi ayağa kaldıracak kadar büyük bir şamatayla bir kanun teklifini meclise getireceksin sonra da görüşme günü vekillerinin beşte dördü meclise gelmeyecek. Görüşmeden önce ve sonra Fransız hükümeti zik-zaklar çizdi. Teklifin arkasında olmadığını açıkladı. Fakat bazı bakanlar oylamaya katıldılar. Şimdi 'kanun' senatoya gidecek. Jack Chirac, senatodan geçmemesi için her şeyi yapacağına dair Tayyip Erdoğan'a söz veriyor. Önceden neredeydin? Fransa tam bir ciddiyetsizlik içinde. Bizde ise şaşkınlıklar yaşanmakta. Tepkimizi nasıl, nerede ve ne ile ortaya koyacağımızı bilemiyoruz. Nobel ödülüne gelince. Malum teklifin Fransa'da kabulüyle ödülün İsveç'te ilânın aynı güne denk gelmesi Orhan Pamuk için talihsizlik olmuştur. Muhalifleri hep kullanacaktır. Ermenilerle Kürtleri kestiğimiz laflarını ettiği için kendisine ödül verildiği sözü hissi olmaktan öteye gidemez. Onlar politik tahminler. Edebi eser değil. Bizzat söyleyen yarın yanıldığını ikrar edebilir. Ödül, Türkçe'ye, Türk Kültürüne ve Türkiye'ye verilmiştir. 30 Yıllık emek, çalışma, gayret ödülü hak etmiştir. İsveç Akademinsin seçimi çapında bir hadisedir. Yazarı için büyük başarıdır. Türk edebiyatı için yelkenlerin rüzgârla dolmasına yol açabilir. Soykırımla alakalı Fransız şovu, şüphesiz ki yaraladı. Ama bir romancımızın Nobel kazanması. onun on katı Türkiye reklamı olmuştur. Bu reklamı trilyonlarla yapamazdık. Onun için ödül töreni canlı yayınla verilmeli. Buna rağmen yüzyılın büyük bir olayına sevinemedik. Bazıları kıskandı, bazıları küçümsedi. Sevinen, memnun olan çok az. Roman formunu batıdan aldık. Onlardan aldığımızla onları aştık. Bir edebiyat olimpiyatı kazanmış bulunuyoruz. Böylece eski-yeni edebiyatçılarımız keşfedilebilir. Yahya Kemal, Abdülhak Şinasi Hisar, Necip Fazıl Kısakürek, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar, Kemal Tahir, Attila İlhan, Sezai Karakoç, Seyyid Ahmet Arvasi, Erol Güngör vs. vs. vs.
.
Sevmek için
19 Ekim 2006 01:00
Birini sevmek, hakkını teslim etmek için onun ölmesi veya hastalanması mı lazım? Bunlar olmadan, insanlar ölmeden, idam edilmeden, hapislerde yatmadan, sürgünlerde hasretle kavrulmadan, hastalanmadan, sakatlanmadan evvel sevgiler, nerelerde hangi kalplerde, kasalarda, hangi cimri sandıklarda kilitlidir? Sultan Abdülhamit, tahttan indirilip sürgüne gönderildi, bir müddet sonra mecburen geri getirildi ama ömrünü hapiste tamamladı. 1918'de hayata veda ederken yolun sonu görülmüş, imparatorluk bitmişti. Bu yüzden caddelerin almadığı kadar kalabalık kitleler, tabutu takip ederken hıçkırarak "bizi bırakıp da nerelere gidiyorsun?" diye soruyordu. Adnan Menderes önce idam edildi, hain ilân edildi. Çeyrek asır sonra ise yine binlerin iştirakiyle devlet töreni yapılarak cenazesi nakledildi. Kendisine türbe yapılıp ismi caddelere, üniversitelere, hava meydanlarına verildi. Turgut Özal'ın ne çok sevildiği ölümüyle ortaya çıktı. Sevildiği biliniyordu. Ne var ki bu kadarını kimse tahmin edemezdi. Camiler, meydanlar adam almadı. Her fikirden insan, cenaze namazında omuz omuza durdu, bütün Türkiye ağladı. Milyonlar oradaydı, ellerde yükseltilen on binlerce pankart vardı fakat onlardan biri herkese tercüman oldu "dindar, demokrat ve liberal cumhurbaşkanı". Bu cümle, bu milletin, cumhurun başındaki cumhurbaşkanı tarifidir. Alparslan Türkeş'in de gerçekte ne kadar sevildiği vefatıyla anlaşıldı. Halbuki hayatı nasıl çetin geçti. Neleri, ne zorlukları, sürgünleri, hapisleri göğüsledi. Partisinin çıkarttığı milletvekili sayısı hep sembolik sayılarda kaldı. Öldüğünde yüz binler tabutunun arkasındaydı. Öldü, boşluğu fark edildi, fikri iktidara geldi. Bu misaller, sanat ve edebiyat dünyasından örneklerle zenginleştirilebilir. Yahya Kemal hayatta iken tek yayınlanmış kitabı olmadı. Ahmet Hamdi Tanpınar düne kadar tutucu biri sanılıyordu. Necip Fazıl, Özal'la başlayan ekiplerle dünya görüşünün iktidar olduğunu göremedi. Cenaze namazındaysa darbe rejimi var olduğu halde insanlar sel olup aktı. Sezai Karakoç, başka bir düşüncenin, ayrı bir dünyanın adamı olsaydı şimdi Türkiye'nin biri şair, biri romancı Nobel almış iki ismi olurdu Her alandan isimler sıralamak mümkün. Bunu ailelerde, iş yerlerinde bile görüyoruz. Değer kaybedilince, yok olunca, elden çıkınca anlaşılıyor. Bu keyfiyeti, başbakan Tayyip Erdoğan'ın hastalanmasında da yaşadık. Hiç beklenmedik kimseler "ağzımız yüreğimize geldi" dediler. Oysa böyle diyenler daha düne kadar ateş püskürüyordu. Demokrasi hata çetelesi tutmak değildir. Takdir edilecek olan iş eser, çalışma, başarı görülebilmeli. Bir gün hazreti Ömer, bir vali tayin eder. Adam, övünmek için olacak ki evlatlarını hiç öpmediğinden bahseder. Hazreti Ömer, "evladına merhamet etmeyen, kimseye merhamet etmez" diyerek tayin kararını iptal eder. Bu katı anlayış bugün de mevcut. Bugün de evladından sevgiyi esirgeyen babalar var. Bir yetimin başını okşamayı bile iş sayan, bu hareketi mükafatlandıran bir din ve sevgisini kalplerine gömen babalar. Adalet, hakkı teslim, merhamet, sevgi. gibi hasletler insanı insan yapan temel unsurlar. Onun için teşekkür kıymetli. Dua kıymetli. Neden illa ölsün veya hastalansın ki hayırla yâd edelim? Takdir, iyiliğe teşviktir, evvela onu yapanı motive eder sonra da benzerlerini çoğaltır. Sevgi, merhamet, takdir sözleri insanı fakirleştirmez, aksine gönlünü zengin, kendini sevilen biri yapar. Tekrar merhamet toplumu olmak zorundayız. Kıskançlık, çekememek bizlerden uzak olsun. Karamsarlık, hep eksiği, hatayı görüp güzellikleri yok saymak bize yakışmaz. Sevgi için ölmek, hastalanmak, karalanmak şart değil. Sevginin cimrisi olmamalı.
.
Türk askeri Lübnan'da
20 Ekim 2006 01:00
Türk Bayrağı, 85 yıl aradan sonra tekrar Beyrut semalarında dalgalanmaya başladı. BM askeri kuvvetleri UNIFIL koordinatörlüğünde hizmet yapacak olan askerlerimiz Eş Şaita bölgesinden başlayarak görev yerlerine mevzileniyor. Lübnan'a kara, deniz ve hava birliklerimiz peyderpey gitmekte. İsrail, güney Lübnan'ı kevgire çevirirken Lübnan başbakanı Fuad Sinyora, başbakan Tayyip Erdoğan'ı arayarak yardım talebinde bulunmuştu. Başbakanın ne lazımsa yapılacağını haber vermesine karşılık muhalefet, bu ülkeye asker gitmesine karşı çıkmış, cumhurbaşkanı Sezer "elin memleketinde ne işimiz var?" demişti. Halbuki ne oralar elin memleketiydi ve ne de gitmememiz doğruydu. Bu sebeple TBMM, yerinde bir iradeyle Lübnan'a asker sevkine karar verdi. Bu karar, Kore gibi, Kıbrıs gibi, Bosna ve ötekiler gibi tarihiydi. Lübnan'da halk, şimdi Müslüman asker görmekten dolayı memnuniyetini dile getiriyor. Tezadı fark etmiş olmalısınız. Hafızalarda taze bir manzara olduğunu sanırız, boyundan adam asılacak gencin biri, geçtiğimiz günlerde uçak kaçırıp İtalya'dan sığınma talebinde bulunmuştu. "Ben Hıristiyanım, Müslüman bir orduda askerlik yapmam" isyanıyla Papa'dan yardım istiyordu. Bugünse "elin memleketi"nin vatandaşları o Müslüman orduyu bağrına basıyor. Artık TSK, geniş bir coğrafya'da bayrak dalgalandıran bir marka haline gelmiştir. Türk askerinin Lübnan'a girmesiyle birlikte Türk Bayrağı Beyrut, Sur, Şaita ve diğer yerlere girecek. Diğer devletlerle birlikte dar anlamda bu memleketin huzur, hudut ve güvenliğini, geniş anlamda ise bölgenin dengelerini koruyacağız. Elbette tek askerimizin ayağı taşa değsin istemeyiz, fakat askerliğin savaş mesleği olduğu unutulmamalı. Risk almadan büyeme olmaz. Üstelik Beyrut ve Lübnan'ın tamamı 85 yıl evvel bizimdi, ortak kültüre sahibiz. Fransa, İtalya, ve daha ne kadar irili-ufaklı devlet, İsrail'e karşı Lübnan'ın yanında yer alırken bizim askerimizin burnu kanamasın hamasetiyle arka planda kalmamız yanlış olurdu. Buna rağmen, Türk muhalefetinin aleyhte yazıp çizmeleri bir miktar çekingenlik meydana getirmedi değil. Olması gereken miktarda asker gidemedi. Esasen İsrail'e karşı korunması gereken sadece Lübnan değil. Asıl himayeye muhtaç olan Filistin. İnşallah bir gün Türk asekri yeniden Filistin'e döner, Filistin'in mazlum milleti ay yıldızla kucaklaşır. Afganistan'dan Bosna'ya, Somali'den Azerbaycan'a Türk askerinin milletlerarası sahada rol alması ona tecrübe Türkiye'ye itibar kazandırmaktadır. TSK, terör örgütüyle mücadele eden tek nizami ordudur. PKK Bugün silah bırkma noktasına kendi arzusuyla gelmedi. Bir güç onu icbar etti. O gücün adı TSK'dır. Onun gibi askerimiz dış görevlerde de tecrübe kazanmaktadır. Biz eminiz ki İmparatorluk coğrafyasının tamamı hasretler içinde. Türk bayrağının varlığı onlara emniyet duygusu vermekte... Hiç bir sahada kendi içimize kapanarak kalamayız. Böyle bir Türkiye büyüme şansını yakalayamaz. Onun için cihan çapında rollerin aktörlerinden olmaktan korkmayalım. İşte Kuzey Irak tecrübesi. Bir çekingenlik nelere mal oldu....
.
Irak'ı sürprizler bekliyor
27 Ekim 2006 01:00
Irak'ın işgali, Saddam Hüseyin'in devrilmesi kime ne kazandırıdı? Irak mı kazandı, ABD mi, İngiltere mi, öteki işgal devletleri mi? Bugün itiraf edilmeyen gerçek o ki bu işgalden kimse kârlı çıkmadı. Kazançlı çıkan sadece Kuzey Irak bölgesi. Bu da tek başına ne Amerika'nın, ne İngiltere'nin beklentilerini karşılar. Zamanı tersine döndürmek mümkün olsa şu tecrübeden sonra G.W. Bush, ne nükleer silah lafını ağzına alırdı ne Saddam Hüseyin düşmanlığını. İşgal başlamadan evvel meselenin psikolojik tarafını tahlil etmiştik. Oğul Bush babasının 10 Yıl önce yapamadığını yaparak onu aşmak istiyordu. Fakat biz dahil olayları takip eden hemen her kalem, Irak'ın ABD için yeni bir Vietnam olabileceğine dikkat çekiyordu. Varılan nokta budur... Irak, Vietnam oldu. Irak, Washington, Londra için çıkmaz oldu. Amerika ve İngiltere'nin kamuoyları nezdinde itibarları, Amerika ve İngiltere'nin Türkiye'yle birlikte bütün ortadoğuda sempatileri yerlere düştü. Amerikan aleyhtarlıkları yükseldi. Bunu ilk defa bir asker dile getirdi. Üstelik onların geleneğinde askerin böyle bir nefs muhasebesi yapma yetkisi de yoktur. Buna rağmen ingiltere genelkurmay başkanı Richard Dannat, "Irak'tan çekilmeliyiz" diye bir çıkış yaptı. Şöyle diyordu " biz, Irak'a davet edilmedik. Başlangıçtaki hoşgörü düşmanlığa dönüştü". Dannat'ın hükümetten sert tepki göreceği beklenirken tam tersine başbakan Tony Blair, aynı fikirde paylaştığını açıklayarak genelkurmay başkanına destek oldu. O kadar da değil... George W. Bush da geçen 3.5 yılın Vietnam savaşına benzediğini kabul etmek zorunda kaldı. "Mutlaka kazanacağız" dedi. Bu mutlaka kazanacağız sözü bile neticeden şüpheyi bütün çıplaklığıyla ortaya koymakta. Çünkü... Demokrasi, adalet, insan hakları ve çağdaş nimetler vaad edilerek girilen Irak'ta her gün 300 kişi ölüyor. Yine başarısızlık itirafında bulunanlardan ABD'nin Irak ordusu sözcüsü Willia Caldwell, son zamanlarda direnişin azalmak yerine yüzde 21 nisbetinde arttığını dile getirmekte. Vaziyet şudur, bugün aradan 3.5 sene geçtikten sonra biz yorumcuların dediğine gelinmiştir. İngiltere genelkurmay başkanı, ABD Irak ordu sözcüsü, ABD başkanı ve İngiltere başbakanı hep birlikte hüsranı kabul ve itiraf etmekteler. Şu vaziyete bakınız.... 3.5 yıl içinde 650 bin Iraklı ölmüştür. Bu sadece ölü. Kayıp, sakat ve cinsi saldırıya uğrayanlar hariç. Verilen sayının yüzde 31'ini koalisyon kuvvetlerinin öldürdüğü kabul edilmektedir. 3 bin de Amerikalı asker hayatından olmuştur. Gelinen şu noktada "koalisyon güçleri" denen efsanenin esamesi kalmadı. BOP unutuldu. Suriye ve Irak konuşulmuyor. Yük, Washington ve Londra'nın üstüne yıkılmış vaziyette. Diğer ufak-tefek işgalcileri ne tanıyan var, ne de onların sesi soluğu çıkmakta. Gelecek seçimleri ingiltere ve ABD iktidarlarının açık ara kaybedecekleri bugünden ilân edilmekte. İngiltere'de muhafazakârlar, Amerikada Demokratlar iş başına gelme hazırlığında. Bush'un elinden gelse Saddam Hüseyn'i hapishaneden çıkartıp gönlünü alarak Irak'ın başına oturtacak. Kim bilir o bile yapılabilir. Çıkartan George Bush olmaz da başka türlü formüller bulunabilir. Bekleyelim, görelim. Ya Saddam Hüseyn'e iadeyi itibar edilir. Veya Türkiye tam anlamıyla devreye girer. Bu Ankara'dan rica edilir. Tahmin dışı hadiseler de hayatın bir parçasıdır.
.
Cumhuriyetten evvel bir buçuk asır
30 Ekim 2006 01:00
Dünyadaki hemen bütün tarihî şehirler aynı tarzdadır. Etrafta surlar. Kale, kule, taş binalar, yüksek kapılı hanlar vs. Aynı devrin cemiyet hayatları, siyasi, iktisadi ve içtimai yapılarıyla birbirini etkilemektedirler. Dünya XX. Yüzyılın ilk çeyreğine kadar imparatorluklar çağıdır. İmparatorluklarda sonun başlangıcı 1789 Fransız İhtilalidir. İhtilali başlatanların bütün dünyada rejim değişikliği gibi bir niyetleri olmamış olabilir. Ama milletlerin, cemiyetlerin birbirlerini etkilemesi gereği meşhur slogan her kalede taşları düşürmeye başlamıştır, adalet, eşitlik kardeşlik. Meşrutiyet Türkiye'sinde bu slogan şöyle tercüme edilmiştir. Adalet müsavat, uhuvvet. Demek istediğimiz o ki milletler sadece mimari yapılarıyla değil rejimleriyle de birbirlerine tesir etmişlerdir. Yukarıdaki gerçekleri daha bir ön plana alırsak imparatorluklardan, krallıklardan, çarlıklardan milli devletler dönemine intikal, yaklaşık olarak 1.5 asır sürmüştür. İhtilal ve Fransa'nın cumhuriyet idaresini kabulü dünyada da cumhuriyet çağına girişin başlangıcı olmuştur. Hatırlayalım, XIX. Asırda Rusya çarlıktır, Avusturya Macaristan imparatorluktur, Almanya imparatorluktur, İngiltere krallıktır, İran şahlık, Hindistan imparatorluk, Japonya imparatorluk, Osmanlı imparatorluktur. Fransa cumhuriyetle imparatorluk arasında gidip gelmektedir. Bütün dünyada devlet denebilecek devletler de aşağı-yukarı bunlardır. Sözünü ettiğimiz o 1.5 asırlık zaman sürecinde bir kere şu kesindir. Mutlak monarşiler bitmiştir. Krallık, imparatorluk ismiyle devam edenler dahi meşruti hükümdarlıklarla kaybolmuşlardır. Şu gün dahi böyledir ve monarşi idarelerinde baştaki hükümdar yalnızca semboliktir. 1789'dan sonraki 1.5 asır, zaten sanayi inkılabını kaybetmiş, nizami ordusunu kendi eliyle topa tutmuş, ağır savaşlar geçiren gerileme dönemindeki Osmanlı İmparatorluğunda en şiddetli şekilde yaşanmıştır. Islahat Fermanı, Yeniçeri ocağının lağvı, Tanzimat'ın ilânı, Ali Suavi isyanı, Anayasa'nın kabulü, meclisin açılması, I. ve II. Meşrutiyetler, darbeler, yabancılara ticari imtiyazların tanınması, hukuk değişiklikleri, son 5 padişahtan dördünün darbeyle devrilmesi vs. Bu arada ilk yabancı etki Fransa'dan gelmişken İttihad ve Terakki iktidarıyla birlikte Almanya nüfuzu kendini göstermeye başlar. Bu nüfuz, cumhuriyetin ilk çeyreğinde İngiliz, son yarım asrında ise Amerikan rüzgârına yerini bırakır. Tanzimat'tan sonra harf değişikliğinden, hukuka, cumhuriyete, hilafetten en radikal konulara kadar birçok alanda tartışmalar, münakaşalar olmuştur. Dolayısıyla Atatürk, bir sabah kalkıp gece rüyada gördüklerini hayata geçirmemiştir. Hayata geçirdikleri belli bir taban bulmuş inkılaplardır. Birçok yaptığının fikrî mecrada öncüsü Ziya Gökalp'tir. Onun fikir babası ise Abdullah Cevdet. Hanedanların sürgünlerinde bile yeni rejimlerin birbirlerine etkisi vardır. Bu olay bizden evvel de Rusya ve Almanya'da vuku bulmuş, hatta vahşice olmuştu.
.
Cumhuriyet, devletimizin yönetim biçimidir
31 Ekim 2006 01:00
Sosyal olayları, siyaseti önceki onlarca vak'a, süreç, çalkantı, yükseliş ve kayıp şekillendirmektedir. Osmanlı klasik rejimini 1839 Tanzimat'ıyla terk etmişti. 1877'de demokrasiye geçti. 1908'de II. Meşrutiyet'le çok partili hayat başladı. Kürtçülük, Türkçülük, Avrupacılık o gün de vardır. Mustafa Reşit ve Mithat Paşalar, Mustafa Kemal'in habercileridir. Görüldüğü gibi tarih bir sel gibi gelmiş ve bir şeyleri yıkmış, bir şeyleri yapmıştır. Biz Türkler devlet kuran milletleriz. Son devlet şeklimiz cumhuriyettir. Cumhuriyeti ilânından çeyrek asır sonra bu defa demokrasi ve çok partili hayatla olgunlaştırdık. Rejim derdimiz, meselemiz yoktur. Hanedan bile sürgünde en perişan şartlarda iken dahi Türkiye Cumhuriyetini incitecek tek kelime söylememe asaletini göstermiştir. Bugün her anlamda istikrarlı bir devletiz. Partiler seçimle iş başına gelebilmekte, cumhurbaşkanlarını TBMM seçmektedir. Bu konuda da ayrıca iki teklif vardır. Başkanlık rejimine geçmek ve cumhurbaşkanını halkın seçmesi. Diğer taraftan 1937'de laiklik prensibi kabul edilmiştir. Aklı başında kimsenin cumhuriyet, demokrasi, laiklikle bir alışverişi yoktur. Bizatihi İslamiyetin devletin yönetim biçimine karıştığı yok. Öyle bir empozesi de yok. İslamiyet, mensuplarının ibadetlerini serbestçe yapmalarını aramakta. Hatta u'lül emre isyanı, fitne ve bozgunculuğu, kaos ve anarşiyi şiddetle yasaklamaktadır. Kilidini zamanın sağduyu anahtarıyla açacağı türban meselesi bir yana bırakılacak olursa bugün Türkiye'de dindarlar her türlü ibadet hürriyetine sahiptir. Daha doğrusu Türkiye İslam dünyasında yine liderdir. Çünkü Osmanlı Müslümanlığı, Türk Müslümanlığı Sünni, ehli sünnet İslamiyet'tir ve orta yoldadır. Aşırı uçlardan uzaktır. Mutaassıp anlayışlar her devirde olmuştur. Kaba softa ham yobazlık Osmanlı'da da Cumhuriyette de vardır. Yarın da olur. II. Mahmud aynı zamanda Halife olduğu halde kendisine "gâvur padişah" denmiştir. Suçu pantolonu getirmek! Evhama gerek yok. Şüphecilik aynı zamanda hastalıktır. Aydınlarımızın hırçın, kavgacı, şüpheci hallerden kurtulması memleketimizin hayrınadır. 4 alanda çok güçlü olmamız lazım, güçlü ekonomi, güçlü ordu, güçlü imân ve güçlü kültür. Ekonomimiz dünden daha iyi, inşallah yarın bugünden de iyi olur, ordumuz medarı iftiharımız, imânımız 1500 yıllık mecrasından saptırılmamak kaydıyla en sağlam harcımız, kültüre gelince çok arkalardayız, kültürde kötüyüz. Japonya'da bir yılda 24 milyar, Türkiye'de 23 milyon kitap basılmakta. Hedeflerimizden şaşmayalım. Hedefimiz, "devlet-i ebed müddet"tir. Bu unvan artık Türkiye Cumhuriyeti içindir. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı'nın bütün müesseselerinin mirasçısıdır. Hedefimizi birkaç kere yazmıştık, tekrarlayalım. 2015 AB'ye giriş, 2023 İstanbul'un AB'nin başkenti olması, 26 Ağustos 2071 Cuma günü, Türkiye Cumhuriyeti'nin tekrar cihan devleti olması. Devlet ortak çatıdır. Devletsizliğin ne olduğunu devleti olmayanlara sormalı. Mesela Filistinlilere...
.
Yolunuz TÜYAP'tan geçsin
1 Kasım 2006 01:00
Şu aralar TÜYAP'ta kitap şenliği var. TÜYAP kitap fuarı, ilk defa 25 yıl evvel Taksim'de Etap Marmara Oteli'nin altında 500 m2'lik bir alanda başlamıştı. Bugün gibi hatırlıyoruz, sıkışık, havasız bir yerdi. Daha sonra Tepebaşı'ndaki oto parka taşındı. Orası önceleri büyük ve ferah gibi geldi ama daha sonra ziyaretçiler terden sırılsıklam olacak kadar çoğalınca yetmedi. TÜYAP, 5 yıldan beri Beylikdüzü'nde 60 bin m2'lik bir mekânda. Bu sene 500 yayınevi fuara katılmakta. TÜYAP, kitap fuarı olarak başladı fakat artık o bir genel fuar markası, 60 bin metrekare her hafta değişik fuar etkinliklerine sahne olmakta. Her yıl bir onur yazarı seçilmekte. Daha evvel bu unvana kavuşmuş Semih Balcıoğlu'nun fuar günlerinde ölmesi ne kadar düşündürücü. Bu yıl onur yazarı edebiyat duayeni Doğan Hızlan. Fuar açılışında Doğan Hızlan da bir anlamda yukarıdaki satırları sıraladı. Birçok konuşmacı gibi onur yazarı da TÜYAP Yön. Kur. Başkanı Bülent Ünal ve Yön. Kur. Üyesi Deniz Kavukçuoğlu'nu tebrik ettiler. Bülent Ünal, teşekkür konuşmasını yaparken hesap ediyorduk. Demek ki bu işlere 35'li yaşlarda başlamış, zamana tahammül ederek 500 metrekareden 60 bin metre kareye ulaşmış. Bu az başarı değildir. Fuarlar ülkemizin bacasız sanayileridir. Kitap fuarı da giderek uluslararası bir karakter kazanmakta. Bulgaristan'dan İsveç'e dek konuklarımız var. Buna rağmen alınması gereken çok da yol bulunmakta. Dünya fuarlarında öyle standlar var ki topyekûn TÜYAP kadar. Bir yayınevi, 500 yayınevimiz kadar yer kiralamakta. Zaten 500 yayınevimizden büyük denebilecek 20 yayınevi çıkmaz. Hatta imkânsız. Hani dertlerimizden biri odur. Bizde ömürlü, asrı devirmiş şirketler yoktur. Bu acı yayın dünyası için de söz konusu. En yaşlı yayınevimiz 3 çeyreklik. Halbuki dünyada birkaç asırlık yayınevleri mevcut. Buna rağmen ümitliyiz. Her türlü kalkınma kültürden geçer. Değilse kalıcı olmaz. Yukarıda "kitap şenliği" dedik. Bu bilhassa kullanılmış bir cümledir. 500 katılımcı diğer dünyadaki bir tezgâh çapında olsa bile TÜYAP kitap fuarı cıvıl cıvıl. Sanki bir bayram yaşanıyor. Tabii burada yayıncının sorumluluğu çok önemli. Fuarın küçüklüğü-büyüklüğü işin kemiyet meselesi. Asıl işte o dediğimiz kalkınma ölçüsü olan kültür, keyfiyetle alakalı. Biz, tesadüfen Nobel Edebiyat Ödülü almış bir ülke değiliz. Dünkü kayıp ve yarınki keşfe muhtaç kültürümüz var. Yayıncının bu şuur ve sorumluluğu unutmaması lazım. Dünle yarın arası köprü olmak görevlerden biri. Kitap dostları evlerine, çocuklar, gençler yarınlarına "eser" götürmeli, lezzet götürmeli, doğru arkadaş, kalıcı dost davet etmeli, bir deste kâğıt değil. Kitap, doğrudan ve bizatihi bir ticari meta olamaz. O, önce mânâ, sonra maddedir. Biz 'Kitapların Kitabı'ndan gelen, "oku" emrine muhatap bir cemiyetiz. Kitaba imânın amentü şartı olan Müslümanlarız. Bütün bu sebeplerle yayınevleri, ticari hırsa kapılmadan, kaliteden taviz vermeden çalışmalılar. Halbuki inkârı mümkün olmayan bir gerçek ki son birkaç yıldır ortalık çöplüğe döndü. Logo imza, imza yayıncının namusu olmalı. Böyle olanlar kalacak, diğerleri kaybedecektir. Türkiye, yayın dünyasına daha yeni adım atıyor. Kaliteli olmayan kalıcı olmaz. Hiçbir paragöz, hiçbir sorumsuz yarınlara kalmamıştır. Her ne kadar şehrin ortasında değilse de TÜYAP kitap fuarına birkaç saatinizi ayırmalısınız, yolunuz oradan geçsin. Tıpkı sorumlu yayıncı gibi siz de sorumlu okuyucu olarak ne aldığınızı iyi bilerek seçim yapınız. Kitap, zamanı taçlandırırsa eserdir. Son söz olarak şunu diyebiliriz. Mümkündür ki "kitap fuarı TÜYAP'tan mı ibaret" diye sorulacaktır. Cami avlusunda fuarı yadırgıyoruz.
.
Şizofrenik ilişkiler teşhisi iyi haber değil
2 Kasım 2006 01:00
Avrupa Birliği'nin Genişlemeden Sorumlu Komisyon Başkanı Olli Rehn, Fransa'da yayınlanan Liberation gazetesinin AB-Türkiye münasebetlerine dair sorularını cevaplandırırken "şizofrenik" kelimesini kullanmış. Rehn'e göre Birlikle Türkiye arasındaki ilişkiler şizofrenikmiş. Hastalıklı, karşılıklı şüpheler içinde, itimada dayanmayan. Muhabir, şunu soruyor "Türkiye ile müzakereler askıya alınmalı mı?" Cevabı şöyle: "Yapması gerekenleri yaparsa hayır." İşte bu cümleden sonra o sözü söylüyor: "Münasebetlerimiz şizofrenik." Olli Rehn, ülkemizden üstüne düşenleri yapmasını, AB'den de adil ve dürüst olmasını istiyor. Rehn, AB'ye bir suçlama da getiriyor: "Avrupa, Türkiye'nin stratejik değerinden habersiz." Röportajda Türkiye'den neler beklediği de var. Tabii bunlar tek başına Olli Rehn'in arzuları değil. Temel hürriyetler, dini hürriyetler, fikir hürriyeti ve benzeri konularda iyileştirmeler istenmekte. MGK'nın daha da sivilleşmesi beklenmekte. Askerle alakalı hiyerarşik düzen kurulmalı denmekte. Rehn bir şeyin farkında. Halkın AB mevzuunda inancının giderek sarsıldığını görmüş. Vurgu yapmak istediği de belli ki bu. Türkler, AB'ye dair giderek hayal kırklığına kapılmakta. Bir kere çok uzun süreler dile getirilmekte. 15-20 yıl kim öle kim kala. Kişi hayatı için düşünülürse doğru olabilir. Fakat devletlerin ömrünü esas almak lazım. Süreyi kısaltmak da çalışmamıza bağlı. Mühim olan, maksat olan da aslında başka bir şey değil, vatandaşı kalkınmış öteki dünya vatandaşları gibi seviyeli ve insanca bir hayata kavuşması. Rehn sadece bunları konuşmamış. Ermeni meselesi vs. hakkında da bir şeyler demiş. Adı geçen diplomat en sağduyulu olanlardan. Belli ki AB'ye kızmakta. Şizofrenik demesi ondan. Adil davranmalıyız demesi, stratejik kıymetini görmüyoruz demesi de ondan. Askıyı reddi meseleye makul bakışının ifadesi... Neticede Rehn birliğin bir temsilcisi. Görüşleri ona aykırı olamaz. Gerçekçi olması ise memnuniyet verici. Türk milletinin bıkkınlığını görmesi, hastalık olduğunu haber vermesi, AB'yi adil ve dürüst olmaya çağırması az şey değildir. Yüzde yüz bizim gibi düşünmesini bekleyemeyiz. Taraftır. Üstelik AB üyesi bir devletin gazetesine konuşmakta. Rehn, hastalığı söylüyor, teşhis koymuş, peki tedaviyi kim yapacak, nasıl yapacak? Hakîkaten kamuoyumuzda "ipe un seriyorlar, ne yapsak bizi almazlar" bedbinliği giderek artmakta. Bunu Olli Rehn gibi yetki sahibi birinin görüp Avrupalılara çıkışması iyidir. Türkiye'nin stratejik değerini görmüyorsunuz demesi diplomasi diliyle "kör müsünüz?" anlamına gelir. Adalete davet de aynı şekilde bir sitem. Bizden nice sonra müracaat eden eski Sovyet peyklerini kabul edip bizi hâlâ türlü bahanelerle oyalamalarını hangi iyi niyetle izah edebiliriz? Birinin hastalığı haber vermesi gerekiyordu. En üst seviyeden dile getirilmesi belki akılları başlara toplar.
.
Felaket geliyorum demez
3 Kasım 2006 01:00
Felaket, geliyorum demez" dememiz beylik bir söz mü oldu bilmiyoruz ama gerçek de bundan başkası değil. Din adamlarının, anlayanların dualarından biri şudur "yarabbi, bizleri âfâtı araziyeden ve semaviyeden koru". Tabiî buradaki "biz" bütün insanlıktır. "Âfât" afetler demek, yerden, gökten gelen afetlerden korunma dileği söz konusu. Şüphesiz ki en azından bazılarının aklına gelmiştir, gelir. Tek başına dua mı? Hayır, sebebe tevessül etmeden, tedbirlerini almadan olmaz. Maddi, fiziki, fiilî sebepler planında her türlü tedbir alındıktan sonra dua da mânevi bir tedbir olur. Bir kaç gündür sel felaketiyle karşı karşıyayız. İçimiz bir kere daha burkuldu. İstanbul, buranın en lüks semtlerinden Kemer Country de sular altında Batman da. Bir çok ölü var, devamlı da artmakta. Maddi hasar hesabını yapmak şimdilik imkânsız Bayramda bile on düzine ölü verdik. Sel, deprem başka memleketlerde de olmakta. Ama nerede oralardaki kayıplar, nerede bizdekiler? Bizde insan hayatından ucuzu yok. Su yollarına, dere yataklarına evler yapılıyor. İstanbuldaki bazı plazalar bile su yollarında. Alt yapıların çoğunda ihmaller, hırsızlıklar mevzubahis. Bazı müteahhitler, sadece bina inşaatlardan değil yol inşaatlarından da kendine yontmakta. Elbette, suçlu tek başına onlar da değil. Felaketlerde vatandaştan, mahalli ve resmi idarelere kadar herkesin payı var. Ancak afetler gelince akıllar başlara toplanmakta. Halbuki vatandaşa rağmen tedbirler alınsa bunlar yaşanmaz. Ne var ki vatandaşa rağmen iş yapmak da çok zor. Hem vatandaştan oy alacak, hem de ona rağmen evini, yolunu değiştirecek, menfaatine dokunacaksınız. Bu yürümüyor. Bu netice demokrasinin yumuşak karnıdır. Bunu yapabilen yönetici kolay yetişmiyor. Zira vatandaş menfaatine dokunulduğunda kendisi sokağa döküldüğü gibi medyayı da ayağa kaldırmakta. Lüks semtler, dev binalar yapanlar alt yapıları da tesis etmeli. Milyon dolarlık veya bir kaç trilyonluk villalarda oturanın da gece konduda oturanın da yolunu belediye yapmamalı. Bunların vergisi aynı olmamalı, mükellefiyeti eşit olmamalı. Bir ülke düşünün ki bir kısmı zelzelede, bir kısmı trafikte, bir kısmı terörde, bir kısmı kan davasında, bir kısmı selde gidiyor. İnsan hayatı Türkiye'de neden bu kadar sıradan? İnsan, eşrefi mahlukat, buna inanıp da bu felaket tablolarıyla karşılaşmak... Tezatlar içindeyiz. Artık, ciddi çok ciddi tedbirler alınmalı. Felaketler derse dönmeli. Zira, hakikaten hiç bir felaket, geliyorum demiyor, akıllı olan felaketi önceden hesap edip ona göre tedbir alır, hayatını, sosyal hayatı ona göre şekillendirir. Haydut, hırsız, akılsız ve halk dalkavukluğu bir araya geldiğindeyse felaketler ne ilk olur, ne son. Biz son manzaraya muhatabız. Şu millet hayatımıza bakınız. Ağladığımız vakit, güldüğümüzden fazla. Yoksa göz yaşlarımız mı sel olup akmakta? Tabut görüntüleri, hangi toplumda bu kadar alışıktır. Üçüncü dünyalıktan bunun için kurtulalım diyoruz.
.
İlerici mübalağa
6 Kasım 2006 01:00
Kategorize etmeler, Türkiye'mize, yıllarımıza çok şeyler kaybettirdi. Hem ekonomik alanda kaybettik, hem insan kaybımız oldu. Yıllarımıza sahip çıkabilseydik bugün dış borcu olmayan, kriz yaşamamış, kalkınma hızı daha yüksek bir ülke haline gelebilir, insan kaynakları kalitemiz daha yükseklerde seyredebilirdi... Kavgalara değil, kof sloganlara değil, yersiz heyecanlara değil, akla, mantığa, sağduyuya ve ortak değerlere inanmaya ihtiyacımız var. Atatürkçü Düşünce Derneğinin öncülüğünde Ankara'da yapılan gösteriyi kaygılarla takip ettik. Yürüyüşe ister bin kişi katılsın, ister on bin, ister yüz bin hiç mühim değil. Üslup önemli. Üslup hınç dolu, nefret dolu. Ortada slogandan başka bir şey yok. Böylesi yürüyüşler, bu atılan sloganlar, ne için, ne adına, ne maksatla yapılırsa yapılsın fayda getirmiyor. Sokaktan ne zaman iyi bir şey çıktı? İster Türklük adına slogan atın, ister sosyalizm adına, ister Atatürk adına, isterse laiklik veya İslamcılık. Kavgalar, sıkılmış yumrukla savrulan sloganlar bütünleştirmiyor, bölüyor, parçalıyor. Çankaya'nın işgali ne demek? Çankaya'da takkeli görmek istemiyoruz nasıl bir hakarettir? Takke bir ibadet eşyası. Bugün milyonlarca Müslüman takke takarak namazını eda etmekte. Bu lafınızla onları incittiğinizin farkında değil misiniz? Tayyip Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkmasını istemeyebilirsiniz. Bu en tabii hakkınızdır. Fakat hakaret edemezsiniz. İşgal diyemezsiniz. Şayet bütün dostça ikazlara rağmen Recep Tayyip Erdoğan başbakanlık gibi bir icra makamını bırakıp da sembolik bir mevkie geçerse işgal mi olur? O zaman TBMM işgalciliğe geçit veren bir müessese mi olacak? Geçmişte Turgut Özal, üstelik de sadece kendi partisinin oylarıyla cumhurbaşkanı seçildiği için Çankaya işgal mi yaşamıştı? Ufuksuzluğun her çeşidi bu ülkeye, yarınlarımıza, zamanlarımıza şiddetle ziyan verdi. Bu mantık, bu yürüyüş, bu sığlık Türkiye'ye sadece ve sadece kaybettirmekte. Son 50 yılımız bu sloganlarla dolu. Onlar için yürüdük, onlar için dövüştük, onlar için öldük. Bir zamanlar "Toplu Namazlar" denen bir eylem vardı? Binlerce kere tekrarlandı, belki milyonlar katıldı. Ne kaldı onlardan, kim ne kazandı? Kendine Atatürkçü diyen, Aczmendi ile aynı üsluba bürünüyorsa fark nerede? Şu manzarada, bu üslupta ve bu sloganla Anıtkabir'de şov yapanla türbeye çaput bağlayan cehalette eşitlenmiyor mu dersiniz?! Mübalağa, abartı, şamata gericide de aynı, ilericide de. Bu insanlar, esasında aynı kumaşın parçaları. Önce zamanları, imkânları, fırsatları öldürüp sonra dövünürler. Bu ülkede bir kısım insanlar böyle işte. Daha başka nasıl anlatmalı?
.
Bülent Ecevit
7 Kasım 2006 01:00
Bülent Ecevit'i nasıl tarif etmeli? Hangi yönünü ön plana çıkartmalı? Müteveffa Ecevit'i tarif çok da kolay değil. Çünkü birçok tarif mümkün. Bu tariflerin çoğu da doğru olur. Dile kolay siyasette 52 yıl. O son yarım asrın politik aktörlerinden. Bu süre zarfında Ecevit'in amansız rakibi Süleyman Demirel'dir. Ecevit'i toprak işleyenin su kullananın, köykent, doğa kanunu gibi Marksist menşeli laflar ettiğinde en keskin cevaplarla hırpalayan ise MHP genel başkanı Alparslan Türkeş oldu. Ecevit, evvela İsmet Paşa'yı deviren adamdır. Bu bir büyük başarıdır. Böylece CHP genel başkanlığına gelişi 1972'dir. Ancak bu tarihten önce 1971'de CHP genel sekreterliğinden istifası söz konusuydu. 12 Mart 1971Muhtırası iktidardaki Demirel Hükümetine verilmişken Bülent Ecevit herkesi şaşırtan bir çıkışla bu muhtıra bana karşı verildi diyerek partisinin genel sekreterliğinden istifa etmişti. İsmet İnönü'nün uzun yıllarında siyasette pörsümüş CHP, Bülent Ecevit'in kaptanlığında 1973 seçimlerinde birinci parti olma şansını yakaladı. Bu çıkış,1977 seçimlerinde yüzde 41 gibi CHP için hayal edilmez bir rakamla tekrarlandı. 1970 başlarından itibaren Ecevit'in yıldızı parladı. Önce Suat Yalaz'ın çizgi romanından kinaye esmer de olmasından dolayı Karaoğlan dendi. Seçim otobüslerinin üzerinde yanında bitmez tutkusu Rahşan Hanım olduğu halde üzerinde mavi gömleği, başında Lenin'den mülhem kasketiyle önce güvercinler uçurur sonra o günler Türkiyesi'nin çok yabancı olduğu kelimelerle nutuklar verirdi. Nutukları ateşliydi, coşturucuydu. Onun için bir kısım halk ve bir kısım gençlik ona "umudumuz Ecevit"dedi. Dağa taşa bu slogan yazıldı. '73 seçimlerinin kazanılması ve '77 galibiyeti böylece gerçek oldu. 1974'te zor-güç de olsa, biraz ortağı Necmettin Erbakan'ın emr-i vakisiyle de yapılsa Kıbrıs'a Barış Harekâtı tertiplendi. '73-77 arasında Marksist eylemler azdı. Türk gençliği sol-sağ diye bölündü. '70-'80 aralığında 5 bin gencimiz kurşunlarla, darağacında vs. öldü. Ecevit'in ortanın solu, demokratik sol gibi kavramları politik literatüre getirmesiyle CHP bölündü, Turhan Feyzioğlu başkanlığında Güven Partisi doğdu. 1974 Seçimlerinden sonra zaferi oya tahvil gibi bir telaşa kapılarak erken seçim kararını zorladı, girdiği seçimleri kaybetti. 1977'de ise öğretmen okullarından iki ayda öğretmen mezun etmek gibi bir facia işlendi. Yine bu yıllar tarihte ender rastlanan yokluk yılları oldu. Her çeşidiyle akaryakıt, ilaç, mama, ampul ve onlarca zaruri tüketim malı bulunmaz oldu. Türkiye, 1 cente muhtaç hale geldi. Yabancı devlet adamları, randevu vermez oldulur. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra rakibi Süleyman Demirel ile birlikte Zincirbozan'a gönderildi. Halbuki bu iki genelbaşkan cenaze namazlarında bile buluşsalar konuşmazlardı. İçerdeyken eşine DSP'yi kurdurdu. Çıkınca başına geçti. Bu aralarda birkaç kere kısa müddetli olarak politikayı bıraktı. 1993'te TGRT'nin ilk canlı yayın programında misafirimizdi. Yini eski başbakanlardan Yıldırım Akbulut ile birlikte Güneydoğuyu tartıştık. Bu programdan önce veya sonra neden CHP'nin başına geçmeyip de DSP'ye ihtiyaç duyduğunu sorduğumuzda "CHP kendine has bir parti, bazı şeyleri değiştiremedim" demişti. Ayrıca 2 Eylül 1997'de yine TGRT'de Entellektüel Boyut programında misafirimizdi. Yayın sonrasında program şeref defterine yazdıkları artık bir hatıra. O yazıda en fazla dikkatimizi çeken imzası oldu. İmzada isim ve soy ismi hiç yok. Sadece zikzaklı çizgiler. Bu biraz da Ecevit'in hayat karakteri. 1990-2000 aralığında ise tek başına hiç iktidar olamadı. Fakat CHP'yi geçebildi. 1999'da Abdullah Öcalan'ın ABD tarafında Kenya'da Türk güvenlik güçlerine teslimiyle iktidar yolu açıldı. Ancak bu yol hiç de yi gelmedi. Kendi teklifiyle Çankaya'ya giden cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'le tartışması üzerine zaten berbat bir şekilde seyreden ekonomide kriz patlak verdi. 2000-2001 Krizi Türkiye'yi inanılmaz ve bugün hatırlandığında bile tüyleri diken diken eden yokluklara, açlıklara sürükledi. Dolayısıyla Ecevit'in iktidar hayatında iki dönem, yokluk yıllarıdır. Bir dönem Türkiye'nin sol çılgınlığıdır. Bunlar ilerde daha tafsilatıyla yazılacaktır. Ecevit, dürüst diye anılmakta. Şüphe yok. Ne var ki 1977 hükümetini 11'ler tabir edilen milletvekillerini AP'den parayla ayartarak kurmuştur. O milletvekillerine rüşvet transferi ödenirken Bülent Beyin haberinin olmaması mümkün değildir. Tarihi şahsiyetleri objektif biçimde değerlendirmek lazım. Hayatındaki vazgeçilmezlerini yukarıda kısmen yazdık. Tekrarlarsak, deforme kasketi, mavi gömleği, sun'i Türkçesi, Remington marka daktilosu ve Rahşat Hanım tutkusu... Şiir yazmıştır. Fakat edebiyat tarihine geçecek bir şair değildir. Romantik yapısı siyasette zikzaklara yol açmıştır. Duyguları bazen mantığını zorladı. Dürüstlüğüyle birlikte kibarlığı da söz konusu edilir. Hatta olağanüstü diye vasıflandırılır. Ama, TBMM'de üstelik de kendisi gibi seçilerek oraya gelmiş bir hanım milletvekiline karşı kullandığı hırçın üslubu kibarlığına gölge düşürmüştür. Köşe yazarı, edebiyat meraklısı, şiir hasretlisi, sadık koca, bir zamanlar milliyetçiliğin 'm'sine bile garezkârken daha sonra bu değere ilgili, eski bakan, eski parti başkanı, eski başbakan...artı ve eksileri çok...İnatları, ısrarları, hayalleri hayatına rehber Bülent Ecevit, artık öteki dünyada. Şimdi kendisi yok fakat ismi siyaset hayatında. Arkasında yarım yüzyıla damgasını vurmuş bir isim bıraktı... Arkada isim ve/veya eser bırakmak bu dünyanın en anlamlı tarafı olsa gerek.
.
Güler Sabancı, doğru söylüyor
8 Kasım 2006 01:00
Sabancı Holding başkanı Güler Sabancı, "Başbakan Tayyip Erdoğan, daha 52'sinde, yaşı genç, icranın başında kalması lazım, böylece başarılı çalışmalarına devam eder" diyor. Recep Tayyip Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkması konusunda iki ana fikir ortaya çıkıyor. Bunlardan biri, Güler Sabancı gibi düşünenler. Bu düşüncedeki insanlar, başbakanlığı icra makamı gördüklerinden Tayyip Beyin yerinde kalmasını, aktif işleri, hizmetleri çekip çevirmesini istemekteler. Onlar için cumhurbaşkanlığı sembolik bir yerdir, bu sebeple genç ve dinamik bir siyaset adamının birçok projeyi yarıda bırakarak 970 rakımlı tepeye tırmanması yanlıştır. Yine bu grup bir şeyi daha tahmin etmekteler; Türkiye karıştırılabilir. Nitekim geçen hafta sokak eylemleriyle bunun provası yapıldı. Erdoğan'ın cumhurbaşkanı seçilmesini şimdiden Çankaya'nın işgali olarak takdim ettiler. Bu bölücü bir fikirdir. Bu keskin tavırlılar öyle bir durumda devletin düşeceği gibi bir hata içindeler. Eskiden "devlet benim" diyen krallar varmış. Şimdi de "devlet biziz" diyen gerçeklerden kopuk yarı aydınlar var. Diğer grup işte bunlar... İki grubun ikisi de Tayyip Erdoğan'ın yerini bir başka arkadaşına bırakarak Cumhurbaşkanı olmasını istemiyor. Ne var ki niyetler başka. İkincilerin elinden gelse başbakanlıktan da uzaklaştıracaklar. Şüphesiz ki başbakan Çankaya'ya layık. Ve yine şüphesiz ki AK Parti'de başbakanlık yapacak birkaç isim daha mevcut. Bununla birlikte vatandaş, Tayyip Erdoğan'ı tanıyor, ona yaslanıyor, onu istiyor. Peki Tayyip Bey, ne diyor? Çankaya'ya gitmek istiyor mu, istemiyor mu? Bu soru esrarını korumukta. Sebebini AK Parti'nin büyük bir il başkanına sorduk. Cevap ilginçti: "Tayyip Erdoğan, ben cumhurbaşkanı olmayacağım derse, partide birçok aday çıkar" dedi. Bu ifadeden partinin huzuru için erken bir açıklama yapmadığı anlaşılmakta. Tayyip Erdoğan, Çankaya'ya çıkmaya hazırlandığında ülkede doğacak kışkırtıcı kargaşayı, çıkınca da partisinin akıbetini tahmin edecek ehliyette. Sadece partisi de değil. Türkiye'nin de kayıpları olur. İsabetli olan şudur, AK Parti, Tayyip Erdoğan, nisanda herkesin az-çok üzerinde anlaşacağı problemsiz, temsil kabiliyeti olan seçkin birini Çankaya'ya göndermeli ama asıl, kasımdaki genel seçimlere çok iyi hazırlanmalıdır. Herhalde AK Parti'nin hedefi iki, hiç olmazsa bir dönem daha hükümeti almaktır. Çankaya'ya çıkmış, fakat hükümeti başka bir partiye kaptırmış bir Recep Tayyip Erdoğan'a Çankaya, ikinci Pınarhisar olur. Düşünülmeyen bu. Artık yavaş yavaş adaylar belli olmalı. Hiç olmazsa ocakta açıklanmalı. Eğer, ilerici mübalağa biraz daha bastırır ve sayın Erdoğan bundan sonra aday olmadığını açıklarsa korkuttuk, kaçırttık denecektir.
.
Yazma aşkı
9 Kasım 2006 01:00
9 Kasım 1976, askerden yeni gelmiş bir genç... Ve 6 yaşında bir gazete. Kader, o genci o gazetenin sütunlarına taşır. 26 yaşında bir genç ne bilir, ne kadar bilir? Ne cesarettir, hem de haftada 7 gün yazmaya nasıl, hangi akılla cür'et edebilir? Bunlar ayrı ayrı doğrular. Ama bir gazete sütununun da kimseye hatır için teslim edilmeyeceği bir başka doğru. İlk yazı, ilk aşk, nereden, nasıl başlanır, fikir nasıl geliştirilir, nasıl bitirilir? O genç ilk yazıyı tam 6 saatte bitirir. Heyecanla ertesi gün beklenir. Ertesi gün, gazeteyi açtığında "Pırıltı" sütun başlığını taşıyan bir köşenin var olduğunu görmek anlatılmaz bir zevktir. O günler kargaşa günleridir. Türkiye kamplara bölünmüştür. Sol-sağ kavgalarının sonu nereye varacaktır bilinmez. İşte o ortamda yazacaksınız. Yazdığınız yazıya benzeyecek, fikir fikir gibi olacak, görüş görüş gibi. Okuyan istifade edecek. Yazmak her zaman zordur ama o ortamda yazmak daha zordu. Pırıltı sütunu daha sonra "Tahlil" kelimesiyle nöbet değişimi yaptı. O da "Entellektüel Boyut"la. Bu arada "Bizim Sayfa" diye bir hizmet var oldu. "Türkiye Çocuk" adı konan başka bir hizmet doğdu. "Sevgili Peygamberim" isminde kitap ve kasetler, daha başka ses bandları yeryüzünde yerlerini aldılar. Derken "TGRT" adlı çılgın hayal hayata geçti. İsmi "Entellektüel Boyut" olan radyo ve televizyon programları yapıldı. Onlar hep soruldu, hep sorulmakta. Sevgili Peygamberim kitapları daha bitmeden klasikleşti. Bu arada sonraki adı "İhlas Net" olacak olan "İhlas Databank" ufukta göründü. Araya "İmparatorluk Coğrafyasında Diplomasi Koşturmak", "Örsteki Ülke Türkiye", "Hayatın Rengi İnsan" adlı kitaplar girdi, ilki üniversitede yardımcı ders kitabı olarak okutuldu, birçoğu kitaplaşma hasretindeki binlerce makale dosyalar doldurdu. Ve son çile BKY. 9 Kasım 1976, ilk disiplinli yazma faaliyeti. Öncesinde zaman zaman çıkmış yazılar var. Fakat trenin kalkma saati 9 Kasım 1976. Tren o gün ufuklara doğru çığlıklar kopararak kalktı. Seyir hâlâ devam ediyor. Pencerelerden her gün dünyanın bir başka manzarası görülmekte. 30 yıl geride kaldı. Bu zaman zarfında kimseye hakaret edilmedi, kimse aşağılanmadı yapılan işin hakkı verilmeye çalışıldı. Hiçbir zaman laf olsun torba dolsun veya sütunu kurtararak gün geçirmek basitliğine tenezzül edilmedi. Üsluba da Türkçe'ye de fikre de azami hassasiyet gösterildi. Daha 18 yaşındaydı. Kararını o zaman vermişti. "Hukuk bitireceğim ve yazar olacağım". 30 yıl boyunca kalem ve kelamıyla insana, Türkiye'ye, insanlığa ve bu memleketin, bu coğrafyanın her türlü değerine sahip çıkmaya, müdafaa etmeye, yol açmaya, ışık tutmaya çalıştı, peşin hükümlü olmadı. Bunları yaparken, eğilmedi, karalamadı, kalemin ve sütunun, sayfanın, kelamın emanet olduğunu unutmadı. Başlamak cür'et ve cesaretti. Devamsa sebat ve tahammül. Yazmak aşktır. Yazmak, evvela kendin içindir, kalemle kâğıtla, buluşmak, konuşmak, dertleşmek için. Yazmak, mektubu şişeye koyup ağzını kapattıktan sonra ırmağa vererek meçhul sevgiliye yollamaktır. Yazmak sevdadır, derttir, neş'edir, elemdir, zaferdir, sevinç ve pişmanlıktır. Her gün kantara çıkmaktır. Zamana kalbinle imza atmak, bugünlere hizmet, yarınlara hesap vermektir. Kalbinde o aşk olmayan 30 yıl, 40 yıl, 50 yıl, 60 yıl yazamaz. Yazmak aşk, yazı, mirastır.
.
Genelkurmay'daki Basın Kokteyli
13 Kasım 2006 01:00
Devrimizin hakim unsurlarından biri de gösteriştir. Daha o noktadan itibaren size nüfuz etmek istenir. Aldığımız zarfların bir çoğu şatafatlıdır. Geçen hafta başında masamıza yığılan mektuplardan biri âdeta kendini gizlemişti. Zarfın üstünde ne gönderen yazılı ne başka bir şey var. Sadece alıcı ismi ve unvanı o kadar. Açtığımızda Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Salih Zeki Çolak'ın bir daveti olduğunu gördük. 9 Kasım gecesi Gazi Orduevi'nde bir basın kokteyli vereceklerinden bahisle bizi de davet ediyorlardı. Öncekilerde olduğu gibi bu defa da kibar bir üslupla karşılandık. Salon girişinde bizzat davet sahibi Genelkurmay Genel Sekreteri Salih Zeki Çolak, bizi istikbal etti. Elimizi sıkıp "Rahim Bey hoş geldiniz, derken, yazılarınızı büyük bir zevkle okuyoruz" dedi. Hemen belirtelim. Tümgeneral denince yanıltmış olmayalım. Genç, en fazla albay görüntüsü veren bir paşamız. Biraz erken gitmiştik. Az sonra medyanın birçok ismi orada oldu. Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt Paşa'nın gelip gelmeyeceği merak ediliyordu. Derken o da göründü. Kısa bir selamlama konuşması yaptı. Bunun bir basın toplantısı olmadığına bilhassa dikkat çekti. Hasbihal maksadıyla yapıldığını, bundan sonra daha sık bir araya geleceğimizi haber verdi. Davetin alçakgönüllülüğünden söz ederken önce "mütevazi" dedi sonra da dil sürçmesini "mütevazi değil, mütevazı olacaktı, Türkçe'yi biliriz" diye düzeltti. Dilimiz için bu hassasiyet açık söylemek lazımsa bizi memnun etti. Daha sonra da etrafında ayaküstü toplanılmış masaları gezdi. Her masada olduğu gibi bizim masada da çeşitli sualler tevcih edildi. Biz şunu sorduk "Amerikan seçimlerinden sonra ABD'nin Irak politikasında köklü değişiklikler bekleniyor. Bu meyanda tedricen asker çekecekler, Irak'ı bize ihale edeceklerini tahmin ediyoruz, ne dersiniz?" Cevap herkese küçük kahkahalar attırdı "ben garip bir piyadeyim, öyle şeylerden anlamam." Cevap politik olmuştu, zaten kendilerine de "politik bir cevap oldu" dedik. Anlamı açıktı "aynen dediğiniz gibi". Bu soru-cevap değişik masalarda yorumlanır oldu. Bir masadaki sohbette bu "Irak ihalesi"ni konuşuyorken sonradan jandarma Komutanlığı Genel Sekreteri olduğunu öğrendiğimiz yine genç bir kurmay albay olan Eyüp Şeker, şöyle dedi "o konuda iki teklifiniz var." Açık söylemek lazımsa birini yekten hatırlayamadık. Bilahare aklımıza geldi. ABD Irak'ı bize ya doğrudan ihale edecekti veya NATO vasıtasıyla. İlk ânda hatırlayamadığımız ikinciydi. Şeker albayın bu cümlesi üzerine kalbimizdeki bir fikir de mecraını buldu. Salih Zeki Çolak Paşa'nın bizi okuduğuna dair söylediklerini davet sahibinin misafirine söylediği iltifat cümleleri sanmıştık. Ancak jandarma komutanlığı genel sekreterinin herhangi bir mevzuda yazdıklarımıza dair yaptığı tasnif, askerin ilgisine kesin delil teşkil etmişti. Bir iki masada daha Yaşar Büyükanıt Paşa'yla olduk. Birinde bir gazeteci, Lübnan'da Türk askerinin nasıl bir muamele gördüğünü sordu. Cevabı herkes bilmeli... "Hiçbir şikâyetimiz yok, gayet iyi. Dünyanın en temiz insanı Anadolu insanıdır. Yaralı PKK'lıyı çadıra sokup başında nöbet tutan Mehmetçik biliyorum. Unutmayın, Afganistan'da sokakta yaya dolaşabilen tek asker, Türk askeridir." Ertesi gün Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Nejat Birinci ile makamında sohbet ediyorduk. Bir nebzecik bunları konuştuk. Sözün bir yerinde şöyle dedik "bize göre Türk Ordusu, sadece Türkiye'nin değil, İslam dünyasının da teminatıdır." Bunun iddialı bir tez olduğunu izaha gerek yok. Nejat Hoca, hiç tereddüt etmeden bizi teyit etti "kesinlikle." Merhum büyük şairimiz Yahya Kemal'in deyimiyle "ordu-milletiz". "Ordu-milletlerin en çok dövüşen en sarpı"yız. Evlatlarına "asker" "paşa" isimleri koyan -mesela- "çavuş" lakabını ulu bir unvan gibi taşıyanlarız. Ordusuyla milletinin arasının açılması felaketlerin en büyüğüdür. Yüce Allah, öyle bir felaketi bu memleketten uzak etsin. Gelecek nesillerin en fazla tarih, Türkçe, devlet, vatan, din ve asker şuuruna ihtiyacı var.
.
Medeniyetler İttifakı
14 Kasım 2006 01:00
Çok yıllar önceydi, adliyede bir duruşma dinliyorduk, zanlı genç tutukluydu, hakim usul gereği ismini sorduğunda dört kelimeyi arka arkaya sıraladı. İşlenen fiille ismin haşmeti ters düşüyordu. Nitekim hakim dayanamayarak patladı "o ne be, İspanyol asilzadesi misin?" Misafirimiz dost İspanya Başbakanı Jose Luis Rodrigez Zapatero'nun adını okuyunca o sahneyi hatırladık. Esas mevzua girmeden iki hususa daha temas edeceğiz. Biri Kofi Annan'la alakalı. Haydi gelin itiraf edin, Annan BM genel sekreteri olduğunda renginden dolayı kendini yadırgamadınız mı? Çünkü böyle alışmıştık. Oysa bugün medeniyetler ittifakı toplanıyorsa bunda onun büyük rolü var. Diğer iki rolse ittifakın eş başkanları Recep Tayyip Erdoğan ve İspanya başbakanı. Henüz hafızalarda olmalı. Kofi Annan'dan evvel Butros Gali diye bir adam aynı makamdaydı. Burnumuzdan getirmişti. Alenen İslam ve Türk düşmanlığı yapmaktaydı. Kıbrıs'ın çözümsüzlüğünde payı yok mudur? Merak ediyoruz. Halbuki ikisi de Afrikalı. O, düşmanlık yaparken Kofi Annan, hep aklıselimi temsil etti. Nitekim Çırağan'daki konuşması da ılımlı, dopdolu ve samimi. Kabahati semavi kitaplara, dinlere değil insanlara bulmak gerektiğini söylüyor. Mevzii, mahalli tahrik, çıkış ve aşırılıkların bir dine, bir millete, bir ümmete mal etmenin yanlışlığına dikkat çekiyor. İnsanlığın barışa, huzura muhtaçlığına vurgu yapıyor. Kofi Annan, Medeniyetler İttifakı ile İstanbul'da, Çırağan Sarayı'nda şahane bir final yaşadı. Hizmetine noktayı böylesine bir teşebbüsle emsalsiz bir beldede koydu. Temas etmek istediğimiz diğer konu ise daha farklı. 10 yıl kadar evvel İspanya'ya gittiğimiz günlere dek İspanya, Türkiye'den çok da fazla görünmüyordu. Aynı şekilde İspanyollar da bizden pek haberdar değillerdi. Madrit'i gezdik. Endülüs'te kendi medeniyetimiz için hüzünlendik. El Hamra Sarayı ve Mezkita dedikleri Kurtuba Camii ile iftihar ettik, bu benzersiz caminin içine bir gecekondu gibi oturttukları katedrali görünce dövündük. Derken İspanyolları yazdık, İspanyayı naklettik. İspanya ile Türkiye, İspanyollarla Türkler arasındaki benzerlikleri izaha çalıştık. Bunları ve daha birçok şeyi günlerce uzun uzadıya kaleme aldık. İspanya'dan devrin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e davet geldi. Kalktı gitti. Eller buluşmuştu. O günlerden bu günlere Don Kişot'un Picasso'nun, Unamuno'nun memleketiyle memleketimiz arasında münasebetler umumiyetle sıcak seyretti, tırmandı. İşte Kofi Annan'ın görevlendirmesiyle bu iki Akdeniz ülkesinin başbakanları şimdi birbirlerini daha iyi anlıyorlar. İkisi de genç. Akil adamların hazırladığı ve BM genel sekreterinin dile getirdiği, Türkiye ve İspanya başbakanlarının tekrar tekrar işaret ettikleri kansız, savaşsız, gözyaşının dindiği bir dünya, Irak'ta, Filistin'de ve dünyanın öteki yerlerinde zulmün bitmiş olduğu, hukukun, adaletin hakim olduğu bir dünya. Bu dünya, medeniyetler ittifakıyla kurulabilir. Eğer bu buluşma olmasaydı, İspanya, AB için Türkiye'ye "sonsuz destek" vermezdi. Ne de olsa Jose Luis Rodrigez Zapatero: Demek ki İspanyol asilzadesi. Asilzadeler sözüne sadık olurlar. Asıl azmaz, bal kokmaz. Bir bohçanın iki ucu gibi Akdeniz'in iki ucunu buluşturalım. Medeniyetlerin kılıçlarını değil karanfillerini ortaya çıkartmalı
.
Avrupa Birliği'nde son manzara
15 Kasım 2006 01:00
En nihayet devâsâ AB, cüce Rum kesimi karşısında gerçekleri görme ümidi vermeye başladı. 500 binlik Rumlar, 500 milyonluk bir koca kitleyi istedikleri tarafa yöneltiyorlar. Rum korumacılığı, eski Yunan hayranlığından doğuyor. Bu durum sanki bitecek. Sanki AB kendini sorguluyor. Paris'te yapılan "AB dışişleri bakanları zirvesi" bir noterler toplantısı olmadı. Şunu demek istiyoruz, Kıbrıs Rum tarafı çaldı, AB temsilcileri söylemedi. Aksine neredeyse hemen her AB üyesi devletin dışişleri bakanı Türkiye'nin vazgeçilmezliği üzerinde durdu. Kıbrıs meselesinin BM'de görüşülmesinin gerektiğini, Türk limanlarının Rum gemilerine açılmamasına Rumların sebep olduğunu, Kıbrıslı Türklerin BM planına uyduğunu söyledi. AB ortakları, bize karşı düne göre daha insaflı ve mantıklı bir görüntü veriyor, Türkiyesiz Avrupa'nın düşünülemeyeceğini dile getiriyorlar. Hatta bunun bir felaket olacağını belirtiyorlar. Nüfusumuzu bile Avrupa için bir avantaj olarak görmekteler. Yergiler yerini övgüye bırakmaya başlamış. İspanya, Portekiz, İtalya, tam destek veriyorlar. Yunanistan keza öyle. Belçika, tutum değiştirmişe benziyor. Hatta Fransa dahi farklı tutumda. Akdeniz'de kıyısı olan devletler kesin destekçi gibi. Diğerleri ise ayıkma emareleri içinde. AB'ye vücut veren devletlerin bazılarında hızlı, bazılarında yavaş bir değişim başladı? İstanbul'da Medeniyetler İttifakı yapılırken Paris'ten gelen haberler, bir tatlı mesajlar demeti mi, samimi sözler mi? Şayet samimilerse veya Türkiye bu kadar lazımsa, Türkiyesiz bir Avrupa'yı felaketler bekliyorsa... AB, Türkiyenin nüfusu dahil her şeyine muhtaçsa o zaman kesin üyeliğimiz için acil tedbirler alınması gerekmez mi? Şüphesiz ki evet. O takdirde süreç hızlandırılmalı, Türkiye, bir ân evvel tam üye olabilmelidir. Bu tarih behemehâl 2015'i geçmemeli. Hem NATO'da kader birliği yapacaksınız, hem İstanbul'u Avrupa'nın Kültür Başkenti seçeceksiniz, hem de üyelik için olmadık engel çıkartacaksınız. Düne kadar böyleydi. Dünden bu yana tutumlar yumuşadı. Ne var ki Türk kamuoyu, AB karşısında giderek şüpheci bir tavır alıyor. Çok nazın usandırdığı gerçeği hemen her dilde mevcut. Medeniyetler İttifakı'nın akil adamları, biraz da AB'ye akıl vermeli. Dünden beri böyle konuşuyorlarsa da yarın ne diyecekleri belli değil. Hakîkatleri mi gördüler, Rumların zihni kodlarını mı çözdüler, yoksa Türk hükümetinin son taviz vermez tutumu karşısında taktik mi güdüyorlar? AB'ye koca Avrupa'ya yakışan samimiyettir. AB'nin Rumlara muhtaçlığıyla... Türkiye'ye muhtaçlığı mukayese edilebilir mi?
.
Ermeni meselesinde yeni yollar
17 Kasım 2006 01:00
Ermeni meselesinin varlığı yüz yıla yaklaşıyor. Meydanı boş bırakırsak 2015'te dünyayı ayağa kaldırmak isteyeceklerini şimdiden tahmin etmek kehanet olmaz. Yüz yıla yakın bir zamandır bu ithamla karşı karşıyayız. Dış dünya Ermenileriyle onlara arka çıkan devletler, jenosit yaptınız dediler, biz hayır dedik. Sonunda jenosit soykırım oldu ama itham değişmedi, aksine genişledi ve koyulaştı. Bu itham karşısında hep müdafaada kaldık. Bırakınız dünyayı, devletimiz, kendi öz vatandaşını bile malumat sahibi yapacak şöyle dört başı mamur bir çalışmayı ortaya koymadı. Konuya dair Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof Dr. Yusuf Halaçoğlu'nun "Ermeni Tehciri" ile "Sürgünden Soykırıma Ermeni İddiaları" isimli iki kitabından başka bu milletin eline bir şey verilmedi. Akademik, ağır ve dar zümrelerin anlayacağı çalışmaları istisna addediyoruz. Kitap yok, piyes yok, film yok, konferans yok, düzenli bir biçimde tertiplenen sempozyum, panel vs yok. Yalnızca bir iddia ve bir red var. -Soykırım yaptınız!!!... -Hayır yapmadık!!!... Elbette yapmadık. Fakat her nedense hep müdafaada kaldık. O kadar ki bir dönem Osmanlıyı bile kabul etmez olmuştuk. Onu tarihte yaşamış fakat Türklerle alakası olmayan bir devlet sayıyorduk Sanki ecdadı inkâr bizi kurtaracaktı. Osmanlının her türlü mirası sana kalıyor. Borçlarını ödüyorsun. Ancak bu gibi problemler karşısında da böyle bir tavrın oluyor. Tutmadı tabiî. Neyse ki zamanla aklı selim galip geldi, değerler yerli yerine oturdu. Hadisenin özü şu, daha evvel "milleti sadıka" dediğimiz bir kısım Ermeni teb'a Ruslarla bazı Avrupa devletlerinin kışkırtmaları sonucu Osmanlıyı arkadan vurdular. Bunun üzerine devlet mecburen onları bir yerden alıp başka yere nakletti. Bu arada kavga-dövüşler cereyan etmiş, kan akmıştı. İki taraftan da ölenler oldu. Adli sistem durmadı. Buna karşılık Türkler, bir ırkı topyekûn yok etmek gibi niyet ve tasavvur içinde olmadılar. Resmi görüşümüz de aydınlarımız da sürekli bunu tekrarladılar. Ne var ki bunun tekrarı, muhalif cepheyi küçültmedi, tam tersine büyüttü. Neredeyse her altı ayda bir, bir devlet, Ermenilerin safına, bizim karşımıza geçti. Son muhalifimiz Fransa. Ermeni soykırımı yaptığımıza dair meclislerinden karar çıkarttılar. Öncekilerle beraber aleyhimizdeki devlet sayısı iki buçuk düzineyi buldu. Daha başkaları da sürpriz bir şekilde ortaya çıkabilir. Öyleyse tuttuğumuz yol, işe yaramıyor, sökmüyor, ikna etmiyor. Bu gidişle dünyada yalnız kalabiliriz. En iyi müdafaa taarruzdur, üstüne üstüne gitmektir. Kendinden emin olan hep savunma yapmamalı, hep dil dökmemeli. Bu itibarla dışişleri bakanımız Abdullah Gül'ün açıkladığı yeni kararımız isabetlidir. Ermenilere dünya kamuoyunun önünde hakeme gitmeyi, tahkimi teklif ediyoruz. Önce hakeme gelmezlerse mahkemeye gidelim. Ancak yine akıldan çıkartmamalı, hukuk yollardan sadece biridir. Hukukla kazansanız da kafaları değiştiremezsiniz. Bir süre sonra o karar unutulabilir. Yeni kararlar çıkabilir. Yayın yoluyla taarruza gitmeliyiz. Hem de en önce kendi vatandaşımızı, orta öğretim ve üniversite gençliğini bilgilendirelim, onları aydınlatalım, donatalım. Sonra dünya çapında sinema eserleri ortaya koyalım, tiyatrolar sahneleyelim, konulu dev ilanlar yapalım böylece dünya, gerçekleri öğrenebilir
.
Kanaat önderi
20 Kasım 2006 01:00
Ulusal çapta yayın yapan "günlük siyasi" gazetelerimiz 15 civarında. Bu gazetelerde yemek tarifinden birçok dala kadar yazan kalemler var. Halkın "yazar" derken kastettiği onlar değil. Her gazete için sayılabilecek yazar, yaklaşık 5 kişidir. Onlar iç ve dış hadiseleri yorumlar, tenkit eder, takdir eder, yol gösterir, can yakar, risk alır, etliye sütlüye karışırlar vs. O halde 15'le 5'in çarpım neticesi 75 kişidir. Bu 75 insan, her gün köşelerinden fikir üretmekte, tahlil ve yorumlar yapmaktalar. Matbuat devrinde günlük yazanlara "fıkra muharriri" deniyordu. Şimdi herkese "yazar." Eskiden yalnızca gazetede yazan muharrir, eser verense müellifti. Fıkra yazılır, eser telif edilir. Onun için bugün dahi kitap hakkına "telif ücreti" denir. "Fıkra" kelimesinde anlam kayması oldu. Günümüzde fıkradan nükte, latife şaka, mizah anlaşılmakta. Daha sonra "köşe yazarı" diye tuhaf bir ibare çıktı. Şimdilerde bu kelime yaşıyor fakat yalnız değil. Yanı sıra yine tuhaf bir terkip olan "gazeteci-yazar" deyimi de kullanılmakta. En son olarak da "kanaat önderi"yle tanıştık. En anlamlısı ve kalem sahibine ciddi mânâda sorumluluk yükleyen sıfat bu olmalı... Fıkra muharrirleri her gün yazıyorlardı. Zamanımızda haftada 5 gün gibi. Bu ülkemize mahsus bir hal. Televizyonlar, hatta radyolarda program yapanlar, hatta hatta internet gazetelerinde yazanlar da neredeyse bu 75 insandan ibaret. Evvela bu insanların hakkını teslim etmek lazım. Yapılan hiç kolay bir iş değil. Sadece dost değil, düşman da kazanıyorlar. Ne var ki kimse de kimseyi böyle bir faaliyete zorlamıyor. Meslekte bir yerliler var, inat, ısrar, sevgi ve sebatla bunu devam ettirenler. Bir de heveslenip bir süre yazıp-çizdikten sonra kaybolup gidenler. Konumuz, birinciler, geçimlerini kalem ve kelamıyla kazanan kanaat önderleri. Dünkü muharrirlerle bugünkü kanaat önderlerini mukayese etmek gerekirse. Dün, onlar belki iki düzine bile yoktu. İmkânları hiç yoktu. Ancak Türkçe'leri muhteşemdi. Biri yazısında bir kelime veya fikir hatası işlese bir başkası kendi sütununda onu perişan ederdi. Onlar, polemik ustalarıydı. Şiddetli kavgaları olur, bu kavgalar günlerce sürebilirdi. Çok okuyucu onlar için gazete alırdı. Okuyucu, yazarının ne yazdığını merak eder, sabah ilk iş olarak onu okur ve hayata ona göre bakardı. Bugün, kaç okuyucu yazarı için gazete alıyordur? Dünküler, belki fakülte mezunları değildi ama edebiyatçıydılar. Bir çoğu romancıydı. Bugünkü kanaat önderleri, köşe yazarları üniversite mezunu. Ne var ki kaçı layıkıyla Türkçe'ye hakim ve üslup sahibi? Burada şöyle bir soru da sorulmalı. "İletişim fakülteleri yazar da yetiştirecek mi?" Yazar, lider gibidir. İkisi de sonradan olunmaz. İnsana düşen var olanı keşfetmektir. Yazar kendini keşfeder. İletişim fakültelerine düşen de keşiftir. Gazete manşettir, gündemi ya tayin eder veya etkiler. Yazarsa yol gösterir. Sütun doldurmak yazarlık değildir. Sütun doldurmak yazarlık olmadığı gibi çok okunmak da kanaat önderliği değil. Yazar, köşe yazarı, kanaat önderi. Sıfatı her ne olursa olsun disiplinleri olan insandır. Fikirlerle uğraşır, kalemin sütunun, ekran ve mikrofonun emanet olduğunu unutmaz. Köşe yazarı olmasa gazeteler bültene dönüşür. Köşe yazarından geçilmeyen gazeteyse daha çok dergidir. Gazete ve elbette televizyon haber ve fikir dengesini kurar. 75 milyonda 75 kişi. Bu çok istisnai bir gerçektir. Sadece medyaya mahsustur. Kanaat önderi için lazım olan hem okunmak hem kalitedir. Çok okunmuş fakat kalitesiz. Okuyanı yok ama kaliteli. İkisi de olmamalı. Kendini okutabilmek. İşte kalemin sırrı.
.
Kanaat önderi
20 Kasım 2006 01:00
Ulusal çapta yayın yapan "günlük siyasi" gazetelerimiz 15 civarında. Bu gazetelerde yemek tarifinden birçok dala kadar yazan kalemler var. Halkın "yazar" derken kastettiği onlar değil. Her gazete için sayılabilecek yazar, yaklaşık 5 kişidir. Onlar iç ve dış hadiseleri yorumlar, tenkit eder, takdir eder, yol gösterir, can yakar, risk alır, etliye sütlüye karışırlar vs. O halde 15'le 5'in çarpım neticesi 75 kişidir. Bu 75 insan, her gün köşelerinden fikir üretmekte, tahlil ve yorumlar yapmaktalar. Matbuat devrinde günlük yazanlara "fıkra muharriri" deniyordu. Şimdi herkese "yazar." Eskiden yalnızca gazetede yazan muharrir, eser verense müellifti. Fıkra yazılır, eser telif edilir. Onun için bugün dahi kitap hakkına "telif ücreti" denir. "Fıkra" kelimesinde anlam kayması oldu. Günümüzde fıkradan nükte, latife şaka, mizah anlaşılmakta. Daha sonra "köşe yazarı" diye tuhaf bir ibare çıktı. Şimdilerde bu kelime yaşıyor fakat yalnız değil. Yanı sıra yine tuhaf bir terkip olan "gazeteci-yazar" deyimi de kullanılmakta. En son olarak da "kanaat önderi"yle tanıştık. En anlamlısı ve kalem sahibine ciddi mânâda sorumluluk yükleyen sıfat bu olmalı... Fıkra muharrirleri her gün yazıyorlardı. Zamanımızda haftada 5 gün gibi. Bu ülkemize mahsus bir hal. Televizyonlar, hatta radyolarda program yapanlar, hatta hatta internet gazetelerinde yazanlar da neredeyse bu 75 insandan ibaret. Evvela bu insanların hakkını teslim etmek lazım. Yapılan hiç kolay bir iş değil. Sadece dost değil, düşman da kazanıyorlar. Ne var ki kimse de kimseyi böyle bir faaliyete zorlamıyor. Meslekte bir yerliler var, inat, ısrar, sevgi ve sebatla bunu devam ettirenler. Bir de heveslenip bir süre yazıp-çizdikten sonra kaybolup gidenler. Konumuz, birinciler, geçimlerini kalem ve kelamıyla kazanan kanaat önderleri. Dünkü muharrirlerle bugünkü kanaat önderlerini mukayese etmek gerekirse. Dün, onlar belki iki düzine bile yoktu. İmkânları hiç yoktu. Ancak Türkçe'leri muhteşemdi. Biri yazısında bir kelime veya fikir hatası işlese bir başkası kendi sütununda onu perişan ederdi. Onlar, polemik ustalarıydı. Şiddetli kavgaları olur, bu kavgalar günlerce sürebilirdi. Çok okuyucu onlar için gazete alırdı. Okuyucu, yazarının ne yazdığını merak eder, sabah ilk iş olarak onu okur ve hayata ona göre bakardı. Bugün, kaç okuyucu yazarı için gazete alıyordur? Dünküler, belki fakülte mezunları değildi ama edebiyatçıydılar. Bir çoğu romancıydı. Bugünkü kanaat önderleri, köşe yazarları üniversite mezunu. Ne var ki kaçı layıkıyla Türkçe'ye hakim ve üslup sahibi? Burada şöyle bir soru da sorulmalı. "İletişim fakülteleri yazar da yetiştirecek mi?" Yazar, lider gibidir. İkisi de sonradan olunmaz. İnsana düşen var olanı keşfetmektir. Yazar kendini keşfeder. İletişim fakültelerine düşen de keşiftir. Gazete manşettir, gündemi ya tayin eder veya etkiler. Yazarsa yol gösterir. Sütun doldurmak yazarlık değildir. Sütun doldurmak yazarlık olmadığı gibi çok okunmak da kanaat önderliği değil. Yazar, köşe yazarı, kanaat önderi. Sıfatı her ne olursa olsun disiplinleri olan insandır. Fikirlerle uğraşır, kalemin sütunun, ekran ve mikrofonun emanet olduğunu unutmaz. Köşe yazarı olmasa gazeteler bültene dönüşür. Köşe yazarından geçilmeyen gazeteyse daha çok dergidir. Gazete ve elbette televizyon haber ve fikir dengesini kurar. 75 milyonda 75 kişi. Bu çok istisnai bir gerçektir. Sadece medyaya mahsustur. Kanaat önderi için lazım olan hem okunmak hem kalitedir. Çok okunmuş fakat kalitesiz. Okuyanı yok ama kaliteli. İkisi de olmamalı. Kendini okutabilmek. İşte kalemin sırrı.
.
Çocuk, genç, aile, sigara, içki vs...
21 Kasım 2006 01:00
Bin yıl yaşasak aklımıza böyle bir şeyin geleceğini asla düşünmezdik. Çünkü biz bu cemiyeti böyle iğrençliklere uzak biliyorduk. Hâlâ da öyle bilmek istiyoruz. Ne var ki uzunca bir zamandan beri çocuk pornosu denen bir edepsizlik sürekli gündemde. Porno, zina, fuhuş kabilinden aşağılıkların Avrupai dilde ifadesi. İşte bu atmosferde "Dünya Çocuk Günü"ne giriyoruz. Bu atmosferde "Sigarayla Savaş" haftasına girdik. Aile dediğimiz Türk varlığının, Müslüman Türk varlığının temeli işte şunlar anne, çocuk, genç ve baba ve varsa, oradaysa büyükler. Yıkıcı faaliyetler, yıkıcı yayınlar, sigara, uyuşturucu, alkol, gayri meşru hayat, aileyi bütün fertleri ve bütün sütunlarıyla sarsmakta. Tez elden tedbir alınması gerekiyor. Cumhurbaşkanından, başbakandan, genelkurmay başkanından en küçük ilçenin kaymakamına kadar, muhtardan öğretmenden, imamdan, medya sahiplerine kadar herkese görevler düşüyor. Çocuk, genç aile, kadın tehlikeler altında. Şiddet, hem içerden ve hem dışardan. İçerden şiddet çok az ailede. Dışardan şiddetse herkese karşı. Bizim cemiyetimizde boşanma bilinmezdi, aldı başını gidiyor. Uyuşturucu hiç bilinmezdi azmış gidiyor. Sigara tüketimi, kumar, içki, fuhuş anormal seyirlerde. Sigara içme yaşı, uyuşturucu yaşı 10'lu rakamlarla söylenmekte. Töre cinayeti dedikleri zinanın diğer yüzü. Fakat orada bile haberler, fuhşu koruyucu bir üslup içinde. Tıpkı sigaraya karşı alkolün dil altından himaye görmesi gibi. Töre dedikleri cinayetlerde sebep üzerinde durulmadan sonuç manşetlere çekilmekte. Bizi tarihten bugünlere taşıyan sağlam aile yapımız oldu. İslamiyet ve onun emir ve yasakları kötülendikçe aile kaybetti. Halbuki dinimiz harcımızdı. Aileyle birlikte de çocuk, genç, kadın herkes kaybetti. İlk kayıp, çekirdek aileyle başladı. Şehirleşme, kaybı hızlandırdı. Modernleşme frenleri boşalttı. Daha küreselleşmenin eşiğinde, AB'nin uzağındayız. Öyle şeyler vardır ki orada kanun, polis, savcı değil mânevi güçler tesir eder. Hepimiz aynı cemiyette yaşıyoruz. Uçak düşerse herkes ölür. Bugün komşuna yarın sana. Bir yerde kesinlikle yanlışlık yapıyoruz. Peşin hükümlerden arınarak bu hatayı, yanlışlığı suçumuzu görmezsek 10 yıl sonra bu cemiyeti tanıyamazsınız. Yanlışlık nerede? Laikliği mi yanlış anlıyoruz, ilericiliği mi bilmiyoruz, gericiliği mi çözemiyoruz, tesettüre mi zulmediyoruz? Hata var ki sonuç korkutucu. Temsil mevkiinde olanlar vebal altında. Dini temsil edenler de diğerlerinin cümlesi de vebal sahibi. Medya ışıltılı yalanlarla özendirmekte. Sanal hayatlar gerçek olan o kaya gibi sağlam ailemizi sanallaştırma yolunda. Bilmeyenleri lügat zahmetinden kurtaralım, "sanal" hayali demek.
.
Kürsü yumruklama
22 Kasım 2006 01:00
Demokrasi, kaçınılmaz olarak çoğulcu ve çok partilidir. Tek partili demokrasi olmaz. Böylesine parti rejimi, diktatörlük denir. Bizde II. Meşrutiyet ve II. Cihan Harbi sonrasında çok partili hayat olmuştur. Cumhuriyetin ilk yıllarındaysa kısa bir deneme yaşandı. 1945'te başlayan çok partililik bugün de devam ediyor. Gerçi arada birkaç darbe olup partiler kapatıldıysa da onları geçici vak'alar saymaktan başka çare yok. Askeri darbelerle ekonomik krizler paralel gitmiştir. Darbeleri hazırlayan sadece sosyal ve siyasi sebepler değildi. Enflasyon, para darlığı, iktisadi güvensizlik vs. darbelere davetiye çıkardı... Bunların artık geçtiğini, ekonomik krizlerin bittiğini var sayıyoruz. O halde bundan böyle darbeler de yoktur. Darbe de krizler de yüz akı olaylar değil. Dünyada kendine yakışan yer arayışındaki bir Türkiye'de böyle niyetler olamaz. Önümüzde yaşayacak sistemin adı demokrasidir. Demokrasi üzerine yoğunlaşmak gerekir. 301 de onunla alakalı, seçim barajı da. Hiçbir kanun maddesi huzur, dirlik, düzenlik ve bekamızdan önemli olamaz. Kaç neslin hayatı 141, 142, 163 rakamlarıyla geçti. Bugün kaç bin kişi bunların ceza kanunu maddesi olduğunu bilir? Çok partili hayat sistemindeyiz. Darbeleri mümkün görmüyoruz... Öyleyse demokratik hayatın nimetlerine kavuşmak, ileri, kalkınmış ülkeler düzeyine çıkabilmek için lazım gelen ne? Bizatihi demokrasi üzerinde çalışmak. Demokrasimizi olgunlaştırmak. Demokrasimiz ham mı? Öyle demek haksızlık olur. Ham değil ancak emsalleri gibi de değil. Burada en fazla yük bu sistemin oyuncuları olan partilere düşmekte. Partilerimize düşen üsluplarını sorgulamaktır. Üslup deyip geçmemek lazım. Köprülerin altından sular akıp gidiyor. Zaman akıp gidiyor. Bugün '60'ların, '70'lerin üslubuyla siyaset olmaz. O devrin siyaseti, yahut politikası daha ziyade tepki üzerine kuruluydu. Fikir üretilmez, karşı tarafın hatası ortaya dökülür, aşağılanmaya çalışılırdı. Herkes hain, herkes vatan satıcı görülürdü. Bu tarz mazi oldu. Artık sizin ne dediğinize kulak veriliyor. Ufkunuza dikkat ediliyor. Onun için gırtlak paralayan, masa yumruklayan üsluba dayalı siyaset bu devirde rağbet görmez. Yeni ne diyorsun? Nasıl diyorsun? Ne zaman diyorsun? Kiminle diyorsun? Bunlar ehemmiyetli. Kürsü yumruklama devri geçmiştir. Bugün kürsü yumruklayan, yarın kendi kafasını yumruklar. Ne kürsü yumruklansın ne de kafa. Yeni fikirler, taze üsluplar gerek. Hayata bakınız en ziyade yumuşak huylu insanlar başarılı olmuşlardır. Kin, haset, öfke, her yerde zararlı, elbette siyasette de zararlı.
.
Diğerkâm olmak
23 Kasım 2006 01:00
Obezite, son kavramsal misafirimiz, şişmanlığa, aşırı şişmanlığa obezite deniyor. Evvela fast-food denen bir yeme kültürüyle tanıştık. Bizim köftemize, patatesimize, ayranımıza rağmen sonu "burger"le biten yiyecekler masaları, elleri doldurdu. Bunlar olurken başka şeyler de oluyordu. Reklamlar hayatımıza girdi. Daha evvel yok muydu? Reklam, radyo döneminde vardı, sadece kulağa hitap ederdi, sonra tek kanallı siyah beyaz televizyon hayatımıza girdi. Esas reklam çağı çok kanallı, renkli ekran dünyasıyla hayata geçti. Bir tarafta küreselleşme, bir tarafta tek kutuplu dünya, kolalı, köfteli, ayaküstü atıştırmalı, kokteylli yemek kültürünün her tarafı istilası. Küreselleşme, kapitalist istilanın işini kolaylaştırdı. Zahire, dış görünüşe önem verilir oldu. Kalıplar takviye olurken kafalar boşaldı. Obezite bir anlamda kendine düşkünlüğün ifadesi. Çağın insanının özelliklerinden yahut kayıplarından biri ben merkezli olması. Boğazına düşkün diğerine alâkasız. Diğer, çevresi, sorumluluk dairesindeki herkes. Cümle bir masal sözü gibi olacak, diğerkâm, başkasını düşünebilen veya daha doğru ifadeyle düşünen ve bunu bir üslup edinmiş olan. Küreselleşme, köklerden kopma insanın bu tarafını da köreltti. İnsan sadece yiyen, içen, giyinen elde eden, kazanan yine elde eden maddeten ve mânen doymayan değildi. Okuyamayan çocuk için, maaşı yetmeyen işçi için, evladını yetiştiremeyen dul için, komşusu için, milleti için ve elbette insanlık için de yaşamadan insan olunur mu? Obezite dış bükey olmak. Bencillik iç bükeyleştikçe dış bükeylik artıyor. Öğrenilmesi gereken, öğretilmesi gereken çok kayıp değerler var. Onlardan biri de yalnızca kendini düşünmemek. Biraz da, bir miktar da başkalarının derdiyle dertlenmek... Diğerkâm olmak. Diğerkâm olmak, insan olmanın öbür adıdır. Sonu burgerle biten yiyecek düşkünlüğüyle mübalağayla tadlandırılmış reklamlarla diğerkâmlık, fedakârlık, diğeri için, başkası için yaşama zevki öğretilemez. Önce ben değil, önce biz kültürüne hasretiz. İş, yeniden gelip aileye, eğitime, cemiyete dayanıyor. O yörede ise kavgalar var. Bu kavga nasıl bitecek, diğerkâmlık nasıl öğretilecek? O ne cami hoparlöründen dehşetle bağıran vaizle, ne de kürsüden "Türkiye laiktir laik kalacak" diye haykıran eylemciyle gelir. Yaşamak lazım. Konuşma yaşa. Lisanı hâl, hâl lisanı, vücut dili, lisanı kal'den, sözden, hitabetten üstündür. Örnek insanlar azaldıkça, ârifler, kâmiller, kayboldukça fukaralığımız artıyor. Münevver, aydın, entellektüel, ümmi irfan ehli kadar olamadı. Çünkü okullarımız, fedakârlığı öğretmedi, kelime olarak da mefhum olarak da "diğerkâm"dan haberdar etmedi.
.
Dünyanın yarısı İstanbul'daydı
24 Kasım 2006 01:00
BF/Uluslararası İş Forumu, İSEDAK/ İslam Konferansı teşkilatı Ekonomik ve Ticari İş Birliği Komitesi ve WEF/Dünya Ekonomik Forumu'nun her üçü aynı tarihte İstanbul'da bir araya geldiler. Bu toplantılara 100 civarında ülke iştirak etti. Demek ki dünyanın yarısına ait idareciler, İstanbul'da. İştirakçi ülkeleri, devlet başkanı, başbakan, bakanlar temsil ediyorlar. Toplantılar sebebiyle Ankara da sanki İstanbul'a yerleşti. İSEDAK'ın açılışını Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer yaptı ve Irak ve bilhassa Kerkük için dünyaya önemli mesajlar verdi. Diğer iki ekonomik forum, başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın konuşmalarıyla açıldı. Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Ali Babacan da dünyaya Kıbrıs, AB, Irak, Ermeni ve diğer milli ve bizi alakadar eden milletlerarası meseleler hakkında bilgiler verdiler. Başbakan ayrıca kalkınma hızımızdaki müsbet seyri, kişi başına düşen milli gelirdeki artışı net ve samimi bir üslupla misafirlere açtı. Misafir konuşmacılar Türkiye için adeta methiye dizdiler. Dedikleri, özetle şu, Türkiye önümüzdeki yıllarda Brezilya, Hindistan ve Çin'le birlikte bir fırsatlar ülkesi olacak. Siyasi istikrar, ekonomik istikrarı da getirdi. Yabancı konuşmacılar, sanki Türkiye başbakanını doğruladılar. Türkiye'nin dışardan bakıldığında, içerden görüldüğünden daha iyi görüldüğü ortaya çıkıyor. Başbakan Erdoğan, ayrıca iş adamlarımızdan söz etti. Memleketimizin sadece yatırım yapılan bir yer olmadığını, müteşebbisimizin Afrika'da sahra altı diyarlarda bile yatırımlarının olduğunu haber verdi. Aynı şekilde misafir konuşmacılar topraklarımızın çok hassas mevkiinden bahsettiler. Avrupa'yla doğumuzdaki her devlet arasında köprü olduğumuzu dile getirdiler. Başbakanımız da teyiden Türkiye'nin AB'ye alınmasının medeniyetler uzlaşmasının fiili isbatı olacağını açıkladı. İlginçtir ki bu toplantıların bir kısmı haberlerde, yorumlarda yer almıyor. Buna mukabil Papa velvelesi başladı. Dahası, Kıbrıs'ta Türk ve Rum öğrencilerin haç gösterme kavgalarıyla dini hassasiyet ve heyecanları yüksek gençlerin Papaya reddiye için demokratik haklarını kullanıp Ayasofya'yı ziyaretle burada namaz kılmaları gündeme girdi. Dünyanın namuslu devlet adamı, hükümet adamı, iş adamı Türkiye'de güzel, çok güzel gelişmeler olduğunu söz birliği halinde anlatıyorlar. Fakat bizde iç siyaset, kısır çekişmelerle meşgul. Çok önemli bir iş adamları derneği başkanı laiklik için bayrağı alıp sokağa düşmekten, birileri içkisiz lokanta ihtiyacındaki milyonlarca vatandaşı düşünmeden belediyenin iki tane içki satılmayan lokantasını rejim için tehlike ilân etmesinden, YÖK'ün MEB'e karşı kutsal savaşına kadar olmadık gariplikler yaşıyoruz. Galiba aydınlar hiç ilişmese bu memleket çok daha rahat kalkınacak ve çok daha fazla huzurlu olacak. Bir zamanlar İslam Konferansı Teşkilatı'nda sadece gözlemciydik. Bu teşkilatın İstanbul'daki bir toplantısı Kur'an-ı kerîm ile açılıyordu. Türkiye devlet başkanı Kur'an tilaveti bitince içeri girdi. Zira orada bulunup mukaddes kitabımızı dinlemesi laikliğe aykırı düşecek diye anlaşılıyordu. Şimdi buna gülüyoruz. 1 Milyon dolar için Lüksemburg gibi bir devletciğin kapısını çaldığımızı ise acı tebessümlerle hatırlıyoruz. Herkesin ne konuştuğunu, ne yaptığını bilmesi lazım. Ortada iyi işler var. Bu hizmetlerin, bu itibarın devamı lazım.
.
Irak'ta iç savaş başlamıştır
27 Kasım 2006 01:00
"Irak'ta iç savaş başladı mı?" dünyanın merak ettiği soru bu. Stratejistlerin verdiği ortak cevap "evet"tir. Korkulan en büyük felaket senaryosu buydu. Artık Irak'ta ölü sayısını takip etmek bile çok çok zorlaştı. İç harp, bir memleketin karşılaşabileceği en büyük felaketlerin başında gelir. Aynı memleket halkının birbirini kırmasından daha korkunç ne olabilir. Anlaşılan o ki Şiiler, Sünni Müslümanların da el Kaide saflarında yer almalarını istiyorlar, bu istek karşılanmayınca da çatışmalar patlak verdi. Şimdi birbirlerinin camilerini dahi yerle bir edebiliyorlar. Şiiler bazı Sünnileri diri diri yakabildiler. Misillemeler birbirini takip etmekte. Manzara dehşet verici. Akıl mantık firar etmiş durumda. Şüphesiz ki onları birbirlerine düşürdüler. İşgal, hedefine varamayınca en son kötülük yapıldı. 2003'ten beri en az 655 bin Iraklı öldü. 1.5 milyondan fazla insan vatanını terk etti. Bir bu kadarı içerde yer değiştirdi. Sakat sayısını çıkartmak imkânsız. İktisadi kaybı bilmek muhal. Zulüm, işkence gören, ırzı namusu yerlerde sürünenleri tesbit etmek mümkün değil. Şimdi de gırtlak gırtlağa birbirlerini öldürüyorlar. Bu memleketin suçu ne? Onlar insan değil mi? Oradaki kadınlar kadın, çocuklar çocuk sayılmıyor mu? Irak'ın, Iraklının suçu, dünya petrollerinin dörtte birine sahip olmak. Osmanlı devleti, petrol için parçalatıldı. Zavallı Irak, bu sebeple işgal edildi. Vahşi batı doymuyor. Onu hiçbir şekilde doyuramazsınız. Şu alevlere, kurşunlara, yapılanlara bakınca şu şekilde düşünmeden edemiyorsunuz "hak, adalet, insaf ve vicdan buharlaşıp uçmuş". Eğer bu iç savaş durmazsa neler olur? Bu soru bizim için hayati kıymettedir. Yurdumuzun bütün ilgili birimlerinin, kurumlarının değişik senaryolar hazırlaması, istihbarat unsurlarıyla her mes'ul mevkidekinin çok iyi çalışması, iç istikrar ve kuvvetli iktidarların devam etmesi şarttır. Seçimler, bizi asla zaafa uğratmamalı. Üstelik hükümete talip bazı politikacılar, muhalefet yapacağız derken "cumhuriyet tehlikede" gibi abesliklere tenezzül etmemelidir. Ne cumhuriyet tehlikede ne laiklik. Neden niçin tehlikede olsun. İleri sürülen hiçbir bahane inandırıcı gelmiyor. Birkaç senaryo düşünülebilir. İç savaş devam ederse İran ve Türkiye'nin biri veya her ikisi mecburen Irak'a girerler. Onların Irak'a girmesi dolaylı biçimde İran'la Türkiye'yi karşı karşıya getirebilir. İran Şiilere açık destek olur. İran ve/veya Türkiye'nin Irak'a müdahil olması, Kuzey Irak'ta bağımsız bir Kürt devletinin ilânı için fırsat sayılabilir. Türkiye, Kerkük ve kurtarılması gereken yerler için var gücüyle asılır, bunu son şans sayabilir. ABD ve işgalciler bölge devletlerinin birbirini iyice güçsüzleştirmesi için seyirci kalırken ya BOP'u hayal etmeye devam eder veya gidişata nazaran şekillenerek bu işten tez zamanda sıyrılmanın yollarını arar. Veya ABD, Kürtleri gözden çıkartarak Irak'ı Türkiye'ye ya doğrudan yahut NATO vasıtasıyla ihale edip bölgeyi sür'atle terk eder. Veya ABD-İngiltere Kürtlere yatırım yaparlar. Bu defa iç savaşa Arap-Kürt çarpışmaları da dahil olur. Hangi zaviyeden bakılırsa bakılsın ortada bizi alakadar eden. Rahatsız eden. Tehdit eden. Ve yaklaşan bir tehlike var, büyüyen bir kriz var. Krizi fırsata dönüştürebilirsek devlet gibi hareket etmiş oluruz. Onun için, demagoji yapan muhalefet ve koalisyon iktidarları Türkiye'nin zararınadır. Bunu şimdiden yazmakta sayısız fayda görmekteyiz. Türkiye, Çin, Hindistan ve Brezilya ile birlikte dünyanın 4 yükselen yıldızından biri olmuşsa, bunu tarafsız dünyalılar dile getiriyorsa, o dünyalılar güven içinde gelip yatırım yapıyorsa, onlarca yılda bir yakaladığımız bir fırsatla karşı karşıyayız demektir. Bir tarafta böyle bir Türkiye, diğer taraftan hemen yanı başımızda iç harp. Kendi içimizdeyse sözde muhalefet uğruna aklıselimden uzak laflar, eylemler, düzmeceler. Çok dikkatli ve çok uzak görüşlü olmak zorundayız. Bölgenin her türlü unsuru ancak Türkiye ile kurtulabilir. Bölge ve elbette dünya Türkiye ile huzurluydu. Yine Türkiye ile huzura kavuşabilir. Birilerinin bunu Amerika'ya anlatması lazım
.
Fener, Vatikan'ı kurtarabilecek mi?
28 Kasım 2006 01:00
Bizde mezhepler, birbirine destektir. Biri diğerine asla kötü gözle bakmaz. Her mezhep haktır, doğrudur, makbuldür. İnsan eliyle şekillendirilmiş Hristiyanlıkta böyle değil. Onda mezhepler birbirine hasım olmasa bile rakip ve farklı dinler kadar uzaktırlar. Mezhep savaşları batının tarihinde önemli bir yer tutar. İstanbul'un fethindeki reddiyenin ne kadar meşhur olduğu malumdur. Devrin Bizans Ortodoks sözcüleri "kardinal külahı görmektense Türk sarığını tercih ederiz" demişlerdi. Bugün görünüşe aldanmamak lazım, Katoliklik/Vatikan kan kaybında. Vatikan'la alakalı skandallar zaman zaman medyaya aksediyor. Batının dinsizi, muharref/tahrif olmuş/bozulmuş Hristiyanlığa karşı haklıdır: Onlarda ateistlik, entellektüelliğin işaretidir. Bizdeki özenme ise kendine, yerli değerlere yabancılaşmanın işareti. Hristiyan dünyadaki aydınlar, papazlar tarafından yazılmış İncil dogmalarına tepki gösteriyorlar. Haklılar, zira teslise hiçbir mantıki izah getiremiyorlar. Batılı aydınlandıkça dinden uzaklaşıyor. Papa, kan kaybetmenin örtülü telaşında, Vatikan'ın gündeminde "dinsizlik" var. Papa, dinler arası diyalog iddiasından önce Hristiyanlık içi mezhepler diyaloğunu tesis etme arzusunda. Türkiye'ye esas itibariyle bunun için geliyor. O "hac" lafları işin makyajı. Emri vaki ile kendini davet ettirdi. Fener Patrikhanesinden imdat istiyor. Papalık, Patrikhaneye muhtaç, bunu görmeli ve gereğini düşünmeliyiz. Vatikan, cemaati neredeyse kalmamış Fener Patrikhanesi'ni "yola getirme", istediği doğrultuda gütme arayışında. Buna dikkat etmek lazım. Bazı istenmedik hallere rağmen Patrikhane, Fatih II. Sultan Mehmet'ten beri elimizin altındaki nüfuz/etki ve yetki imkânıdır. Ekümeniklik ve Heybeli Ruhban Mektebi problemlerinden dolayı Patrikhaneyi Vatikan'a doğru itmemiz çok yanlış olur. Meseleyi cihanşümul çapta düşünüp tedbir ve çareler üretmeliyiz. Rusya, Balkanlar, Avrupa ve Amerika kıtaları Ortodoksluğuna İstanbul'dan tesir etmek varken bir imkânı karşımızdaki bir gücün saflarına katmak hiç akıllılık olmaz. Papa kerhen kabul ediliyor. Çünkü Türkiye, mecbur kaldı da davet etti. Üstelik Çankaya'ya dinsel giysisi ile çıkacak. Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu'nun tavizsiz bir kararlılıkla Papa'yı makamına getirmesi tarihi bir hadisedir. Din adamı 16. Benediktus'un muhatabı Diyanet Başkanımız, ruhani makam Vatikan'ın muadili de Diyanet İşleri Başkanlığımızdır. Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer'in ülkemizi ziyaret eden Vatikan devlet reisinden şunları istemesini beklemek her Türk vatandaşının hakkıdır. 1- Papa, Müslüman bir memleketi ziyareti münasebetiyle bir zaman evvel Sevgili Peygamberimiz -aleyhisselam- hakkında yaptığı münasebetsizliği telafi edecek bir şeyler demelidir. 2- Papa, Fener'in Türkiye'de bir kurum, Patriğin Türk vatandaşı olduğunu unutmamalıdır. 3- Vatikan, Türkiye'ye dönük misyonerlik çalışmalarından vazgeçmelidir. "16. Benediktus" lakaplı Joseph Ratzinger, evvela Patrikhane-Çankaya arasında bir protokol sıkıntısına yol açarak Çankaya tarafından davetini temin etti. Bunu garantiye aldıktan sonra da "Konstantinopol" ziyareti öncesi Bizans İmparatoru Manuel Paleologus'tan bir iktibas yaparak Peygamberimizle dinimize hakaretler etti. Bunlar belli ki bir planın parçaları. Bu sebeple vatandaşlarımız asla taşkınlık yapmamalı. Dünyanın gözü üzerimizde. Bakalım, iç savaşın cereyan ettiği Irak'ta buraya gelmekle onlara bu kadar yakınlaşmışken dindaşlarının işlediği zulmü kınayacak mı? Bunu yapması en basit insanlık görevidir.
.
Bardakoğlu Diyanet'e itibar kazandırdı
29 Kasım 2006 01:00
Bir tarafta Papalık, bir tarafta Patrikhane. Bunlar, Hıristiyan dünyasındaki kurumlar. İslam dünyasında karşılığı boş. O boşluğu Papa'nın Türkiye'yi ziyareti münasebetiyle Diyanet İşleri Başkanlığımız doldurdu. Bir Papa, ilk defa Diyanet makamına çıktı. Diyanet de Türkiye de bu başarıyı öncelikle Başkan Ali Bardakoğlu'na borçlu. Hele Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanı'nın Papa'yı kabulü öncesi Avrasya devletleri din işleri başkanlarını telefonla arayarak istişare etmesi, misafirine aynı zamanda cihanşümul bir karşılıktır. Keşke bütün İslam ülkeleri aranabilseydi. Papa, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'den sonra Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu'nu ziyaret etti. Başlangıçta Papa'nın Türkiye ziyareti konuşulurken programda Diyanet'i ziyaret yoktu. Bu ziyaret, Prof. Bardakoğlu'nun kararlı tavrından doğdu. Papa ile Başkan'ın buluşup konuşmaları gündeme gelince Ali Bardakoğlu, -mealen- şunu dedi "siyasi görüşme olacaksa ben siyasetçi değilim, şayet din adamı sıfatıyla buluşacaksak beni makamımda ziyaret etmeli". Papa'nın Diyanet'i ziyareti 'eşit' makam sahiplerinin buluşması olmakla iyi oldu. Onun gibi Papa'yla başbakan Erdoğan'ın havaalanında bir araya gelmeleri de müsbet bir gelişmedir. Papa'nın Esenboğa teklifini kabul etmesi de iki medeniyet adına kazandırıcı bir adımdır. Hele Başbakanın AB için destek ricası üzerine "Türkiye'yi AB'de görmek isteriz" karşılığını vermesi de müzakerelerin yavaşlayacağı iddialarının ardından ayrıca iyi bir gelişmedir. Esasında Papa'nın altına imza konacak birçok görüşü var. Mesela dinler değil kültürler arası diyalog sözünün doğru olacağını ifade etmesi, laikliğin din yerine konmasının yanlış bir anlayış olduğunu tesbit etmesi, kürtaja karşı çıkması gibi. Kendi adına şanssızlığı 12 Eylül konuşmasıdır. Diyanet İşleri Başkanlığımızı ziyaret, esasında Papa 16. Benekdikt için bir zaruretti. Oradan bütün İslam dünyasına mesaj vermek istedi. Kırdığı kalpleri tamire çalışıyor olmalı. Buna ihtiyacı vardı. Zaten her iki 'Başkan' resmi kabulde beyazlar giymişlerdi. Bununla dolaylı olarak barış mesajları verilmekle kalınmadı sözlü olarak da barış ihtiyacı tekrarlandı. Aynı şekilde Türkiye Diyaneti için de bu ziyaret bir fırsattı. Çünkü bilindiği gibi son zamanlarda batıda İslamofobi iftirası yayılmaya çalışılarak, İslamiyet, Müslümanlar korku sebebi olarak takdim edilmeye çalışılmıştır. Bilhassa 11 Eylül'den sonra bu karalama arttı. Papa'nın o rahatsız edici konuşmayı yapmak için 12 Eylülü tercih etmesi dahi tesadüf olmayabilir. Prof. Bardakoğlu, bu vesileyle, gerek kabulde ve gerekse basın toplantısında dinimizin barıştan yana olduğunu, dinlere hoşgörü ile baktığını ve terörü reddettiğini işleme imkânını bulmuştur. Bunlar canlı yayınla bütün dünyaya duyuruldu. Meselenin şu tarafı da var, Türkiye, Papa'yı Diyanet'te ağırlamakla İslam dünyasına bir başka açıdan da Lider Devlet mesajını göndermiştir. Ankara, sırasını savdı. İstanbul ne yapacak? İstanbul mahcup olursa Türkiye mahcup olur. Onun için herkes dikkatli olmalı. Ankara'da kazanılanlar İstanbul'da kaybedilmemeli.
.
NATO küresel güç
30 Kasım 2006 01:00
Son NATO toplantısı Letonya'nın başkenti Riga'da yapıldı. Toplantıya katılan devlet ve hükümet adamları, gündemin esas maddesini teşkil eden Kapsamlı Siyasi Yönerge'yi imzaladılar. Yönerge denilen yazılı metinde ittifakın önümüzdeki 10-15 yıl içinde takip edeceği stratejiler, değişim süreci ve hedefleri ele alınmakta. Yönerge, kazandırdığı yeni hamle imkânlarıyla SSCB'den sonra miadının bitip bitmediği tartışılan NATO'nun küreselleşme sürecini yansıtmakta. Metin üzerinde altı aydır çalışılıyormuş. Her türlü teferruata dikkat edildiği dile getiriliyor. Böylece NATO'nun "Acil Müdahale Gücü-NFR" kurularak, bu güç, ihtiyaç duyulduğunda terör örgütleri, istikrarsız bazı ülkeler, bölgesel çatışmalar üstüne yollanabilecek. Kara, hava, deniz yolları kullanılabilecek. Acil Müdahale Gücü yollanmadan evvel her defasında oylama yapılacakmış. Böylece NATO, fiilen Birleşmiş Milletlerin askerî birliği haline geliyor. Bu tahminimiz doğruysa, Riga zirvesinin bir adım sonrasında NATO'nun genişlemesi gerçekleşir. İttifak, BM üyesi diğer ülkelere de açılabilir. O açılsa da açılmasa da hakikat şudur, BM, ABD'nin sevk ve idaresindedir. NATO'nun zaten bir numaralı üyesi, Güvenlik Konseyi'nin en önemli devletidir. Dolayısıyla ABD'nin hini hacette "dünyayı arkasına alarak" kurulan "koalisyon güçleri" her ân hazır bulunmuş olacaktır. Bütün bu bilgilerden hareketle. NATO, istediği zaman Irak, Lübnan gibi yerleri vurabilir. Peki İsrail'i de vuracak mı, yoksa sadece Filistin mi vurulacak? PKK ve benzeri örgütleri bekleyen nedir? Amerika, Irak'ta tıkandı. Vietnam'dan beter batağa saplandıklarını artık kendileri de itiraf etmekteler. Daha evvel birkaç kere yazmıştık. Amerika, Irak'tan kurtulmak istiyor. Fakat öyle bir formülle kurtulmusı lazım ki kendine söz gelmesin. Onun için Irak'ı Türkiye'ye ya doğrudan doğruya ihale edecek veya NATO eliyle bunu yapacak. Bu gelişmeye nazaran ikinci şık mevzubahistir. Türkiye, TSK, Kuzey Atlantik Paktı'nın iki numaralı kuvvetidir. Dolayısıyla artık Küresel Güç hüviyeti kazanan ittifakta bize çok önemli roller düşebilecektir. Estonya, Letonya gibi Baltık devletçikleri dünkü SSCB'nin peyk ülkeleridir. Halbuki bu devletler, 2004'ten beri AB'ye tam üyeler. 45 yıl sonra gelip bizi geçtiler. NATO elimizde büyük kozdur. Bu kozu iyi kullanmamız lazım. Sovyetlerin yıkılmasını takiben dağılsaydı, büyük itibar kaybımız olurdu. Şimdi NATO kuvvetlendikçe bize düşen ihtiyaç artacaktır. ABD, NATO'nun eski veya yeni katılacak üyeleri tabii ki kendi menfaatlerini düşünerek oyun kuracaklar. Aksi eşyanın tabiatına aykırıdır. Önümüze yeni bir fırsatın çıktığını tahmin ediyoruz. Böylece İkinci Körfez Harekâtı'nda kaybettiklerimizi şu veya bu nisbette telafi edebiliriz. Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'tan bizzat dinlediğimizi burada nakletmiştik. Afganistan'da sokakta yaya dolaşabilen tek asker Mehmetçiktir. Lübnan'da en rahat olan da bizim asker. Irak'a sulh, sükûn ve huzuru ancak Mehmetçik götürebilir. O zaman elbette kuzey Irak'tan girilecektir. Keza Filistin'de de huzuru NATO şemsiyesi altında Türk askeri tesis eder. Askerimizin 1. Dünya Harbinde çıkmak zorunda kaldığı veya Körfez Harekâtlarında giremediği yerlerde huzur kalmadı. Bu sebeple küresel fonksiyon yüklenen NATO içinde çok mühim roller üstlenebilirz. Hem askerimiz, hem müteahhidimiz, hem tüccarımızla girebilmeliyiz. Risk almadan büyüme olmaz.
.
Papa'yla Patrik'in kucaklaşması
1 Aralık 2006 01:00
Hıristiyan dünya, tarihî bir olay yaşıyor. 1054'ten beri hasım durumda bulunan Vatikan ve Patrikhane, son 40 yıllık dostluk arayışlarında en son noktaya vardılar. Papayla Patrik kucaklaştı. Müşterek deklarasyon yayınlandı. Ayrılığın, hasmâne duruşun zararları dile getirildi. Papa, Patrikhane'yi ziyaret zorundaydı. Dinsizlik çığ gibi artmakta, toprak Vatikan'ın altından kayıyor. Patrik de Papa'yı kabul zorundaydı. Son senelerde var olduğu devlette ekümenikliği, cihanşümul tarafı kabul edilmez olmuştu. Yerli cemaati tükeniyordu. Dünyadan destek almak ihtiyacındaydı. Bu sebeple gerek mevcut Patrik Bartholomeos ve gerekse bir-iki önceki selefi bakışları kendi mezhepleri üstüne çevirmeye başladılar. Yakınlaşma, mükafatını da gördü. 1 milyarlık Katolik dünyanın ruhani lideriyle 300 milyonluk Ortodoks dünyanın ruhani lideri bir araya geldikleri saatlerde Avrupa Konseyi, Bartholomeos'u Cihan Patriği sıfatıyla davet etti. Patrik, 22 Ocak'ta Strasbourg'da Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinde konuşacak. Türkiye, AK'ın 1949'dan beri kurucu üyesi. Patrik konuşurken temsilcimiz salonu terk gibi sakil bir davranış gösteremez. İki mezhep mümessilinin kucaklaşması Avrupa tarafından ödüllendirildi. Türkiye ise sanki ceza gördü. Başbakan Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Necdet Sezer, Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu en üst seviyede ev sahipliği yaptılar. Papa 16. Benedikt de başbakanımızın da ricası üzerine "Türkiye'yi AB'de görmeyi arzu ettiğini" dile getirdi. Bu sözler büyük yankı yaptı. Öyle sanıldı ki AB çevreleri de müzakereler için işi daha olur bir şekle getirecekler. Tam aksini gördük. Sanki Papa'ya inat hareket edildi. 8 müzakere maddesinin kapatılmaması ve 8 maddenin de açılmaması kararını aldılar. Buna sebep güneyli Rumların gül hatırı. Deklarasyon metninde ayrıca sekülerizm, nihilizm ve ateizme de dikkat çekilmekte, eli silah tutanlara "Tanrı adına kimseyi öldürmeyin!" çağrısı yapılıyor. Öldüren tarafların ismen zikredilmesi mümkün olamaz mıydı? Buna rağmen Türkçe'siyle "Allah aşkınıza kimseyi öldürmeyin" dileğine katılmamak mümkün değil. Aynı şekilde dinsizlik, hiçlik duygusu herkesin problemi. Sekülerizm'den kasıtları Türklerin "laikçilik" dedikleri olmalı. İmza törenine Türk gazeteci alınmaması, beyannamenin 7 dilde olmasına rağmen Türkçe metninin olmaması ise ev sahibi millete karşı hatadır. "BM dilleri" denebilir. Fakat Rumca BM dili değil. Yollarda işkenceler yaşayan, bazıları evlerine gidemeyen İstanbul halkının bu kadarcık hakkı olmalıydı.
.
AB'nin samimiyetsizliği sorgulanmakta
5 Aralık 2006 01:00
Avrupa Birliği'ne dair bu ülkenin kaç yazarı, kaç yüz defa yazıp konuşmuştur bilinmediği gibi bu yazıp konuşmaların daha ne kadar ve kaç kişi tarafından tekrarlanacağı da meçhul. İsmi bile kaç kere değişikliğe uğradı. Adnan Menderes zamanında "Müşterek Pazar" dendi. Sonra Avrupa Ekonomik Topluluğu/AET, bilahare de Avrupa Topluluğu ve nihayetinde günümüzdeki ismi Avdupa Birliği/AB... Bizim ilk müracaatımız 1959. İlk mukavele ise 1963'te Ankara'da imzalandı. Ankara Andlaşması'nın altındaki imza, İsmet İnönü'ye ait. 1959'daki müracaat dilekçesiyse Adnan Menderes'in. Eğer, AB ile ilk temasımızı 1959'dan başlatırsak Adnan Menderes kazanmış olur. Onun için her şey 1963'ten başlatılmak istendi. 1959'un üzerine kül dökülüyordu... 1978'de Avrupa, Türkiye'yi birliğe girmesi için davet etti. Fakat Bülent Ecevit, daveti reddetti. Turgut Özal, zamanında dilekçe yenilendi. Tansu Çiller'in başbakanlığında bir tarafından tutunmak için Gümrük Birliği Sözleşmesi'ni yaptık. Sözleşme yaptık ama AB'de istenen reformları yapabileceğimize dair hiçbir ümit yoktu. Ne var ki bir gelişme onları fena şekilde yanılttı. 58, ve 59. Hükümetler işi çok ciddi tuttular. Böylece 17 Aralık 2004'te müzakere tarihi aldık, 3 Ekim 2005'te müzakerelere başladık Hemen hemen yarım asırlık bir hikâye. 83 yaşındaki cumhuriyetin 47 yılını bu meseleyle geçirmişiz. AK Parti hükümetleri, meseleyi ilk günden itibaren çok sıkı tuttular. Ancak bu defa karşımızdaki muhatap samimi bir tutum sergilemedi. Evvela Kıbrıs Rum tarafını AB'ye aldılar. Bu AB tarihinin en büyük hatasıdır. İleride tarihleri böyle yazabilir. Sonra da onu üzerimize saldılar. Sanki biz limanlarımızı onlara açmazsak Rumlar kırılacak. Avrupa ve/veya AB, böylesine haksızlıklar yaptıkça Türkiye'de kızgınlıklar artıyor, ulusalcılık kabarıyor. Bu durum karşısında kararını vermek, samimi davranmak zorunda. AB bir küresel güç mü olacak, yoksa Hrıstiyanlardan müteşekkil kapalı bir kıta mı kalacak? Tren kazası, müzakerelerin durması durmaması bundan sonra gelir. Önce niyet, önce samimiyet, önce net tavır. Bir milletin sabrı bu kadar zorlanmamalı. Daha dün müracaat eden demirperde peykleri Baltık ve Balkan memleketlerini al, seninle komünizme, onlara karşı omuz omuza durmuş Türkiye'yi incitmekten hiç çekinme. Bu yanlış yürüyüşte kaybeden AB'dir. Avrupa'dır. Bir düşününüz, Türk işçisi, 1960'larda Avrupa'ya gitmeseydi bugün seviyeleri nerelerde olurdu? Veya Türkiye 25 sene evvel AB'ye girseydi Avrupa şimdi hangi imkânlar içindeydi? Avrupa'da taassup ön plana çıkmış vaziyette. Ne diyelim? Kendi düşen ağlamaz. Yine Türkçe'nin bir başka deyimini kullanalım "çok naz âşık usandırır". Üstelik Türkiye âşık da değil. Sonunda herkes, kendi yoluna gider. AB yetkilileri bilmeli ki Türkiye'de hemen her mecliste AB, onun samimiyeti sorgulanmakta. Kıbrıs'ın bahane olduğunu dağdaki çobanımız bile biliyor. Bizde ikiyüzlülüğe tahammül yoktur
.
Irak'ta çıkacak salgın hastalıklar, bütün bölgeyi tehdit eder
6 Aralık 2006 01:00
"Irak'ta İç Savaş Başlamıştır" diye yazarken tereddütlerimiz vardı. Ne yazık ki arka arkaya gelen açıklamalar, istifalar, olaylar bizi doğruladı. İç savaş değil, iç savaştan öte vahim bir dramın yaşandığı dile getirildi. En son beyanat, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan'dan. Annan, esmer yüzünü siyaha çeviren bir ıstırapla Irak'ın hangi berbat vaziyetlerde olduğunu açıkladı. Çarpışmalar, iç savaşı aşıp geçmiş. En vurucu ve dramın taraflarını sarsıcı sözleri ise Irak'ın bugün Saddam Hüseyin zamanından daha kötü duruma düştüğüne dair olanlar. Kofi Annan diyor ki: "O zaman hiç değilse çocuklar okula gidebiliyordu." Şimdiyse... Şimdi... Ne okulu!!!... Çocuklar, sadece ölüyor. Irak'ta çocuklar, hayatı tanımadan, gençliğini yaşamadan erkenden ölmekteler. Orada 5 yaş altı çocuklar, ölmeye aday. Irak'ta ilaç, sağlıklı şartlar, yeterli sağlık personeli yok. Bir memleket düşünün ki 40 aydır işgal altında. Her gün en az 100 kişi ölmekte. 40 aydır bomba altında. Kurşun altında. Önce düşmandan bombalar, kurşunlar yedi. Şimdi aykırı taraflar birbirini boğazlamakta. İşgal güçleri acze düşmüş vaziyette. İtalya, askerlerini çekti. Ufak tefek diğerleri zaten kayboldu. İngiltere, güneyde kendi kabuğunda. Bizzat genelkurmay başkanları, teamüllerine aldırmadan sivil otoriteyi yaptıklarının haksız olduğu tenkîdiyle sarstı. Amerika, ordusunu Kuzeye, emin bölgeye çekmek istiyor. O zaman, kuzey de karışabilir. Bu defa Kürt-Arap savaşı da dramda son perde olarak sahnelenir, insanlık utanmadan onu da seyreder. Irak'ta her şey berbatlaştı. Din kardeşlerimiz, dünkü teb'amız, aynı kültür dairesinde olduğumuz, aynı ortak mirası paylaştığımız, insanlar, kadınlar, çocuklar şimdi en son felaketin önündeler. Irak'ta salgın hastalık her ân başlayabilir. "Kış günlerindeyiz" denmesin, oralar sıcak diyarlar. Sular mikropluysa, cenazeler kaldırılamıyorsa, hastalar tedavi edilemiyorsa, bebekler bütün beslenme şartlarından mahrumsa medeniyet timsali Irak, medeniyetin bütün nimetlerinden uzaklara düşürülmüşse orada sâri, bulaşıcı, salgın hastalıklar da gecikmez... Irakta salgın hastalıklar baş gösterirse bütün bölge hastalanmaya hazır olsun. Ne dersiniz... Siz nasıl düşünüyorsunuz? Bir ilâhi ceza mı eşikte yoksa!..
.
İktidar kaybeder
7 Aralık 2006 01:00
Üç hususu AK Parti iktidarı için şanssız gelişmeler olarak görüyoruz. Avrupa Birliği ile müzakerelerin sancılanması. İstanbul trafiğinin Ulaştırma Bakanlığına devir arayışları. Emekliye vefasızlık. AB'ye girme hususunda ümitlerin tükenmesi özellikle elit çevrelerde negatif sonuçlar doğuracaktır. Öyle bir elit destekten mahrumiyet çok şeydir. Başbakan Tayyip Erdoğan, bunu gayet iyi bilmekte. Onun için B ve C planlarımızın olduğunu, duygusal davranmayacağımızı açıkladı. Şüphesiz ki hislerimizi iptal edemeyiz, ancak hisler, aklı örtmemeli. Açıklama rahatlatmıştır. İstanbul trafiğine gelince. Malum, fakat kimi suçlarsınız? Tek başına İBB'yi kabahatli bulmak haksızlık olur. Yollarda genişletilmeyen bir karış yer kalmadı. Bundan böyle İstanbul'u metro kurtarır. Kadir Topbaş, birkaç yüz noktada birden yol çalışması başlatmıştı. Önce kızgınlıklar olduysa da bilahare sabırla beklendi. Bir koca kent yıllarca çile çekti. Evlerimize gitmek, bazı akşamları neredeyse imkânsız hale geldi. İki hafta evvel medya tekrar patladı. Başkan gayet samimi davrandı, teftişte kifâyetsiz kaldıklarını itiraf etti, müteahhitlere ağır para cezaları yağdırıldı. Bir haftadır rahatlama var. Tam bu esnada Kadir Topbaş'ın basına "metroyu Ulaştırma Bakanlığı yapsın" demesi vatandaş tarafından çaresizlik olarak anlaşılacaktır. Halbuki belediye çalışmakta, vatandaş sabretmekteydi. Şimdilerde tam rahatlık başlarken "biz yapamıyoruz" mealindeki bir yılgınlık yanlış olur. İstanbul'un meselesi Türkiye'nin meselesidir. Bütün Türkiye buraya akıyor. Her sene orta çaplı bir vilayet bu metropole dahil olmakta. Her gün 600 yeni araç trafiğe çıkmakta. Açılan yol, gelen araca yetişmiyor. Bu itibarla işin içinde iç göç, ucuz banka kredisi, şehirleşme gibi problemler var. Şayet Başkan, ilk günden şunları İBB, şunları da bakanlık yapmalıdır deseydi olurdu. Ama seçime çeyrek kala bu sözler ağza alınamaz. Bir haftadır bir de emeklilere dair sıkıntısı zuhur etti. Çalışan Bağ-Kur emeklisinden yüzde 10 yerine yüzde 33.5 vergi kesintisi yapılacakmış. 33.5 bazı hallerde yüzde 39.5'e çıkıyormuş. Böylece emekli ya işini kapatacak, veya işten çıkacak yahut emekli aylığı almayacak . Emeklinin aldığı ne ki ne kesinti yapılmakta? Yüzde 10 ortadan kaldırılacağına aksine tevessül haksızlıktır. Hele vekillerin uygulamadan istisna edilmesi yanlış üstüne yanlış. Bu tasarruf, Anayasa Mahkemesinden döner. Bunlar konuşulurken bir de emekli memur için kötü haber geldi. Onlar da 2006 senesine ait ikinci 6 ayın enflasyon farkını alamayacaklarmış. Emekliler tedirgin. Bir ihtiyacı yokken çalışan kaç emekli var? Yüzde 2 çıkmaz. AB mevzuunda duygusal davranılmasın ama emeklilere dair duygulu harekette fayda var. Sıraladığımız konular hafife alınacak cinsten değil. İstanbul'da zorlanan Türkiye'yi kaybeder. Emekli dediğiniz 8 milyon ki tamamı seçmen, aileleriyle bir koca kitle.. Yanlışta ısrar ayrıca yanlıştır.
.
Nobel neden gecikti?
8 Aralık 2006 01:00
Orhan Pamuk'un Nobel Edebiyat Ödülü kazanmasından dolayı bütün medyada ilk kutlama yazısını yazan biz olduk. Zira yazarın kendisinin de daha sonra açıkladığı gibi bu ödül, Türkçe'ye verilmişti. Orhan Pamuk, nihayetinde bir Türk yazarıydı. Sıralamaya giren yalnızca romancı değil aynı zamanda Türkiye idi. Buna rağmen ağır laflara muhatap olabildik. Halbuki Orhan Pamuk'tan dolayı bize sataşanlar, eminiz ki yazarın bir tek kitabını okumamışlardı. Ne yazık ki bizde böyledir. Dostluklar da düşmanlıklar da kulaktan dolma malumata dayanır. Nobel'e Ortadoğu ülkelerinden sonra kavuşmamızın sebebi de bu. İdeolojilerle çok fena hırpaldık, çok fena bölündük. Bugün Kıbrıs'ın Kuzey ve güneyi dünkü cemiyet hayatımızdan daha yakındır. Atlas Okyanusu ile Akdeniz'in suları gibi bir araya geldik fakat karışmadık, konuşmadık. Karışamayınca, konuşamayınca tanışamadık da. Bu büyük ölçüde bugün de devam ediyor. Tutucu olan sanılanın aksine muhafazakâr olarak takdim edilen kesim değil. Bakınız mesela Ahmet Hamdi Tanpınar, muhafazakâr olmayan entellektüelimiz tarafından yeni keşfediliyor. Yıllarca "gerici" ve/veya "kafatascı" yahut kimbilir ne zannedildi. Adına artık sol demek istemiyoruz, laik hiç demek istemiyoruz, "bir kısım aydınlarımız" diyelim, işte onların kendi insanını, kendi değeri keşfetmek gibi bir problemi var. Orhan Pamuk, kendini bir dönem solcu telakki etse de Yahya Kemal'i, Ahmet Hamdi Tanpınar'ı, belki Necip Fazıl'ı, belki Peyami Safa'yı keşfetmesi Nobel kazanmasında çok önemli etken oldu. Bu insanlar, lisanı kullanmada, mantık ve muhakemede, hayal kurmada, tasvirde dünya ile boy ölçüşecek zirvelerdir. Pamuk, dışarıda Tolstoy, Dostoyevski, Proust'un talebesi ise elbette saydığımız mütefekkirlerimizin de talebesi. Bir kısım aydınlarımızın keşfedeceği daha çok isimler var. Cemil Meriç de keşfedilir gibilerden. Onu saymayabiliriz. Ancak Şeyh Galib'i, Cevdet Paşa'yı, Erol Güngör'ü, S. Ahmed Arvasi'yi, Sezai Karakoç'u bilmiyorlar. Bugün Sezai Karakoç ayarında dünyada şair yok gibi. Eğer Nobel almamışsa bu özür onu tanıtamayan ülkemizle tanımayan İsveç Akademisinindir. Eskiden sol, şu-bu denenler, kendi memleketinin bir kısım şair, romancı, yazar, mütefekkir ve benzeri isimlerini tanımıyorsa eskiden sağ, muhafazakâr vs denenler diğerlerini tanıyor mu? Kaçı Nazım Hikmet'i, Yaşar Kemal'i, Orhan Kemal'i hatta Oğuz Atay'ı, okudu, tanıdı? Okunsaydı, orhan Pamuk'tan dolayı hakarete uğramazdık. Okumak, tanımak, tanışmak, aynen kabul etmek değildir. Tanımak zenginleşmektir, Medeniyetler ittifakı peşindeyiz. İnsanları kendi içinde ittifak edemeyen medeniyetler, başka medeniyetlerle nasıl ittifak edebilir? Tanımanın zenginleşme olduğunu bilemediğimiz için kendimize yabancılaştık. Bir gün Entellektüel Boyut programında bir edebiyat tartışması yapacaktık. Konuklarımızdan biri Ataol Behramoğlu olacaktı. Diğerini de Ahmet Kabaklı merhumu düşündük. Ama Kabaklı Hoca, "ben o sosyalistle aynı masa etrafına oturmam" diye diretmez mi? İkna edene kadar akla karayı zor seçtik. Program o kadar güzel geçti, o kadar aynı şeyleri söylediler ki yayından sonra muhabbetle kucaklaşarak ayrıldılar. Türkiye'de birbirine yan bakanlardan nicesi buluşup konuşabilseydi ne kadar yanıldıklarını anlayacaklardı. Mühim olan insanın fikir namusuna sahip olması. Bir insan, meleketine, milletine, insana şu şekilde faydalı olacağına inanır diğeri öbür şekilde. Yeter ki namuslu olsun. İşte bunu ayırdedemedik. Bu yüzden, elmanın diğer yarısı hep uzaklara düştü. Birlik olabilseydik Nobel hem daha çabuk gelirdi hem daha çok olurdu. Bakınız Orhan Pamuk, "Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Nobeli almalıydılar" dedi. Bu bir hakkı teslim değil midir? Aç gezmeyi göze alabilen, okuyan yazan bir gün karşılığını görebiliyor. Orhan Pamuk vak'asının gençleri tetikleyeceğine eminiz. Önümüzdeki 25 yılda en az iki ödül daha alabiliriz. Sinema zaten Oscar için ateşlendi.
.
Serbest düşünce
11 Aralık 2006 01:00
Mustafa Kemal Paşa, son Padişah Mehmed Vahideddin'in kızı Sabiha Sultan'la hayatını birleştirebilseydi Türk tarihinin seyri nasıl olurdu? Enver Paşa, Sultan Mehmed Reşad'ın kerimesiyle evlenmiş ve dolayısıyla "damat" unvanına kavuşmuştu. Bu unvandan aldığı imkânlarla da I. Dünya Harpleri, Sarıkamışlar, şunlar-bunlar olmuştu. Acaba, Mustafa Kemal Paşa da "damat" pâyesine erseydi sonraki zamanlar nasıl bir şekil kazanırdı? Cumhuriyet ilân edilir miydi? İnkılaplar yapılır mıydı? Bunları bilmek imkânsız. Sadece şu söylenebilir. Tâ III. Selim'le başlayan, II. Mahmud'la hız kazanan, Abdülmecid'le Tanzimat reformlarına dönüşüp hayata geçen bir yenileşme rüzgârı vardı. Mustafa Kemal, bir gece yatıp sabahında kalkarak bir şeyler yapmamıştı. Onların birçoğu neredeyse yüz yıldır tartışılan fikirlerdi. Veya şöyle denebilir, Enver Paşa, damat olarak, Mustafa Kemal Paşa damat olamayarak yaptıklarını yapabilmişlerdi. Bu dediklerimiz burada kalsın, çok uzun, kitaplık bir bahis. Ne var ki şunu da sormak lazım. Bu soru yukarıdaki sorunun diğer parçasıdır. Eğer Osmanlı Devleti, devam etseydi NATO'ya girer miydi? AB'ye girer miydi? Klasik Osmanlı düzeni Tanzimat'la bitmiştir. 1839 farkında olmadan 1923'ün habercisidir. Nitekim III. Selim-II. Mahmud çizgisinde Nizâm-ı Cedîd'den söz edilir. Bu Yeni Düzen demektir. Ondan tam 175 yıl sonra Türk solunun da sağının da sloganı nedir? "Bu düzen değişecek!" Keza Abdülaziz zamanında 1856 Islahat Fermanı neşredilir. Tanzimat reformları, Islahat fermanları, Ticaret andlaşmaları, imtiyazlar vs. AB'nin öncüleri gibidir. Tanzimat'tan I. Meşrutiyet'e, 1876'ya kadar ki çok kanun, ticareti, cezası, usulü batıdan alınmadır. Cevdet Paşa, Abdülhamid himayesinde Mecelle'yle yerli bir medeni kanun uygulamasını yakalar. II. Abdülhamid zamanındaki hamleler, modern zamanların icabına göre yapılır. Mimariden üniversiteye kadar bir modernizm devresidir. NATO değişik devletlerin ittifakı. I. Dünya Harbi ne? O da Türkiye ve Almanya'nın başını çektiği bir ittifak. Burada da bir başka soru sorulabilir. Türk Alman ittifakı I. Dünya Harbini kaybetmek yerine kazansaydı? O zaman dünyanın çehresi nasıl bir hal alırdı? Bu soruyu şu soru da takip edemez mi? Enver Paşa I. Dünya Harbinden galip çıksaydı bu defa Cumhuriyeti o mu ilân ederdi? Bunlar da bu kadarla kalsın. Yine kitaplık çapta çalışmalara muhtaç fikir egzersizleri. Şu kadarını söyleyebiliriz. Hedef AB ise Türkiye, spor, sağlık, eğitim, medya, ticaret, gelişmiş insan profili ve en son olarak da edebiyatıyla kısmen de olsa AB'de sayılabilse bile ekonomi, millî gelir dağılımındaki adalet ve hukuk, insan hakları, demokratik olgunluk, siyasi seviye ve yönetimdeki ufukla o çizgi yakalanamadı. Bu da burada kalsın. Bu bahis de öyle, yine uzun, geniş ve derin bir mevzu. III. Selim'den bu yana temel meselemiz şu... İktibasçılık mı, taklit mi, dünya gerçeklerini görüp gereğini yapmak, fakat kendimiz kalabilmek mi? AB'ye karşı çıkanların da endişesi bu. Kendimiz kalamamak. Kendimiz kalabilmek için dış dünyaya karşı kapı ve pencereleri çivileyemeyiz. Kendimiz kalabilmenin sırrı şahsiyetimizi koruyabilmemize bağlı.
.
Zirvede kavga istemiyoruz
12 Aralık 2006 01:00
Biz bu kavgaları çok, ama çok fazla yaşamış nesilleriz. Başbakanla cumhurbaşkanının, ana muhalefet lideriyle başbakanın, muhalefet lideriyle muhalefet liderinin birbirleriyle konuşmadıkları günler gördük. Cenazelerde birbirlerinin yüzlerine bakmadıkları oldu. Şu gün dahi bazı kurumlar arasında sürtüşmeler devam etmekte. YÖK, Milli Eğitim Bakanlığına, Yüksek Yargı organları, hükümete kafa tutmuyor mu? Bu kafa tutmalar neticesi toplumda kangren problemler doğdu. Kim kendinin diğer vatandaştan daha vatanperver, daha milliyetçi, daha hayırlı olduğunu iddia edebilir? Edebilir de ispatı nasıl mümkün olacak? Bunun terazisi yok ki. Onun için aksine bir beyan olmadıkça herkesin bu vatan için çalıştığını kabul etmek gerekir. "Hain, sattı, çaldı" telaffuzu kolay ucuz laflardır. Devlet gücünü, o devâsâ mekanizmayı devletle millet, kurumlarla kurumlar, devletle devletler arası münasebetleri kavga, ihtilaf ve savaşlara dökmeden çekip çeviren, buna memur ve mecbur olan hükümetlerdir. Önümüzde Kıbrıs diye bir problem var. Bu sancı 1875'ten beri devam ediyor. İlkokul çocuğuyduk öğretmenlerimiz bizi bir meydana toplayıp "ya taksim ya ölüm!" diye bağırttılar. 1959'daki Kıbrıs politikamız taksimdi. Sonra olaylar türlü şekil aldı, bugünlere geldik. Şimdi iki devlet politikası birbiriyle çatışıyor. Biri Kıbrıs, diğeri AB. Avrupa Birliğine girmek istiyoruz, Kıbrıs'ı kurtarmak istiyoruz. Fakat dünyada yalnız değiliz. Rumlar az, arkaları ise kuvvetli. Onları AB'ye hemen kabul ettiler. Avrupa kendini eski Yunan'ın eseri kabul ediyor. Bugünlere "en iyi çözüm, çözümsüzlüktür" anlayışıyla geldik. Ancak sonunda da duvara dayandık. 58. ve 59. Hükümetler, bu anlayışı terkle gerçekçi siyasetler gütmeye başladılar. AB'ye girmek bir devlet arzusu olduğuna göre bunu temin hükümetin vazifesidir. Müzakere tarihi alındı, müzakereler başladı. Ama şu yakınlarda da o müzakerelerin devamı tehlikeye girdi. Başbakan Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ikilisi, dönem devleti Finlandiya üzerinden mütekabiliyet esasına dayalı olarak Rumlara bir liman ve bir hava alanı açma teklifini götürdüler. Yapılan izahata nazaran bu fikir henüz ham haldedir. Yazılı belge haline gelmemiş. Sözlü safhada bulunduğu için de Çankaya, Genelkurmay ve diğer ilgili kurumlara bilgi verilip görüş alınmamış. Yahut verilen bilgi layıkıyla anlatılamamış. Veya anlaşılmamış. Şimdi bir çapraz durumla karşı karşıyayız. Bizzat batı basını, hatta Atina, ters köşeye yattıklarından söz ediyor. AB teklifimize sıcak bakmakta. Bunu avantaja dönüştürmek varken kurumlarla hükümet karşılıklı ithamlarla birbirlerini hırpalamaya başladılar. Sert açıklamalar yapılmakta. Bu doğru değil. Kol kırılır yen içinde. Ehemmiyetli olan devlet politikasında mesafe almak. Aşılması gereken dağları aşmak. Usul, erkân, kusur-kabahat sonra konuşulur. Artık çözümsüzlüğü çözüm kabul etmiyoruz. Yeni siyasetimizde gerçekçilik esas olduğuna göre aldıklarımız-verdiklerimiz olacak. Yekûnda kârda mıyız, zararda mıyız ona bakmalı. Başbakan Tayyip Erdoğan vakti gelince elbette haberdar edecektik diyor. Fakat daha mutedil konuşarak demeli. Kabul edelim ki usul hatası işlenmiş. Ne yapalım şimdi, müzakerelere mi devam edelim, kavga mı edelim? Kavga mı? Evlerden ırak olsun. Kavga hep kaybettirmedi mi? Bir keresinde ne demiştik? "Türk'ün Türk'ten başka düşmanı yoktur.
.
AB'nin huysuzluğunu anlamalı
13 Aralık 2006 01:00
AB dışişleri bakanlarının Brüksel'deki toplantısından korkulacak bir karar çıkmadı. Şüphesiz ki dört başı mamur bir netice de değil. Bakanların vardıkları ortak fikir 3 ana noktada toplanıyor. 8 madde askıya alınmış oldu. 26 maddede müzakereler devam edecek. Ocaktan itibaren KKTC'nin tecridden kurtarılması için teşebbüse geçilecek. AB dönem başkanlığı Kıbrıs'ta BM hakemliğinde nihai çözüm için deklarasyon yayınlayacak. 8 maddenin askıya alınması buruk haber. Diğerleri şayet sözlerinde dururlarsa fena haber değil, hatta gayet iyi. AB güzergâhımız bir kere daha açık ve net olarak anlaşılmıştır. Taşlı, dikenli bir yol. Kolay yol değil. Çevre yolu değil. Bu olan bitenleri sürpriz kabul edemeyiz. Müzakerelerin böyle gideceğini hep beraber tahmin etmiş, yazmış ve konuşmuştuk. Şimdi tahminlerimizin doğru çıktığını görüyoruz. Benzer zikzaklarla daha çok karşılaşacağız. Hadise büyük, onun için sancı da büyük. Bu fiilen medeniyetler ittifakıdır. Siyaset buluşmasıdır. Kültürler tanışmasıdır. Ayrı, apayrı ve daha üç çeyrek asır evvel düşman olan milletlerin ortaklık arayışıdır. "Anne Türkler geliyor!" diye büyüyen nesiller bu defa "baba Türklerle ortak olalım mı?" sorusunu sormaktalar. Vaziyet, bir hafta öncesine göre daha rahattır. Bir hafta evvel bir ânda müzakerelerin duracağı şeklinde bir hava yayılmıştı. Şüphesiz ki böyle bir hava en fazla hükümeti tedirgin eder. Hükümet, AB'nin öngördüğü reformları yapmak, müzakere tarihi almak ve müzakereleri başlatmakla yüksek puan toplamıştı. Şimdi ise üstelik tam da seçimlere giderken gerisin geri başlanan noktaya gelseydi bu defa da puan kaybedecekti. Evet, şimdi her ne kadar tam arzu edilen gibi bir netice alınmasa bile sonuç mühimdir. Sonuçta müzakereler devam ediyor. En kötü olarak kabul ettiğimiz 8 madde dahi bir anlamda diğer maddelerin halledilme şartına bağlanmıştır. Her ne kadar Brüksel'den gelen haberi, bazıları "deve" bazıları "kuş" olarak tarif etse de bu haberi bu şekilde okumak gerekir. Bakılacak tek ölçü var: -Müzakereler devam ediyor mu? -Evet! O halde mesele yok. Tren kazası konuşulurken, kazanın olmadığını görmek sevinilecek olay değil midir? Laflarının, tavırlarının blöf tarafını, şantaj olanlarını gözden kaçırmamalı. İçerde sertleşmelere sebebiyet verse de liman, alan açacağız sözü bile böyle bir yumuşamaya sebep oldu. Almayıp da ne yapacaklar? Alacaklar. Ancak hırpalamak, törpülemek, munis hale getirmek istiyorlar. Bir de Avrupa, AB'nin gerçekten devlet politikası olduğuna inanmak istiyor. Türkiye'de iktidar kim olursa olsun AB hedef mi değil mi? Bu noktada da muhalefete hizmet düşmekte
Bir zenci, cumhurbaşkanı seçilebilir mi?
14 Aralık 2006 01:00
Ana muhalefet CHP, 2007 Kasımında yapılacak seçimlerin nisana alınarak cumhurbaşkanını mayısta yeni meclisin seçmesini öteden beri savunmakta. CHP'nin "nisanda seçim" tezine şimdi cumhurbaşkanı da katıldı. Sayın Sezer, iktidar partisine karşı daima tavizsiz davrandı. Artık tavrı giderek daha da netleşmekte. Ulusalcı yayın yapan Kanal Türk'ün kuruluş yıl dönümünde 4.5 saat kalması herkesi şaşırttı. Evvelki günse yeni MHP kadrosunu kabulde iç politikaya dair konuştu. "Türkiye'nin rahatlaması ve gerginleşen ortamın sakinleşmesi için nisan ayında erken seçim olmalı". Cumhurbaşkanının emekli olduktan sonra sıcak siyasete gireceği söylenmekte. Hatta bunun için Ankara'da ofisini hazırlattığı bile ileri sürülmekte. O halde Ahmet Necdet Sezer "Nisanda erken seçim" beyanıyla ulusalcı safta yer aldığını, iktidar partisine, hele hele başbakanla eşine karşı kesin muhalif bulunduğunu dolaylı da olsa ilân etmiştir. Şu saatten sonra geniş kitlelere Çankaya'nın tarafsız olduğunu kabul ettirmek zordur. Diğer hususlara gelince emeklilik sonrası Sezer, ya CHP'ye girer veya MHP davet eder. Yahut bir kısım solcuların da medet umduğu gibi solu toparlamak için liderliğe soyunur. Son şıksa Marmaris'te Kenan Evren'e komşu olması. Bir şekilde talihin desteğiyle Çankaya'ya çıkmak başka Ferhat misali taşları kıra kıra siyaset yapmak çok daha başka. Sezer, kürsüde nutuk atabilir mi, seçmen adaylarını kafile kafile kabul edebilir mi, bir günde 10 vilayet 25 ilçe dolaşabilir mi, halkın anladığı dilden konuşabilir mi? Çok zor. Cumhurbaşkanı olmak lider olmak demek değildir. Buna rağmen herkesin gönlünde bir aslan yatmakta. Halep ordaysa arşın burada. Partilere malzeme olmamasını dileriz. Bunlar varit olsa da şimdilik vatandaşı daha yakından alakadar eden iki mevzu var. Genel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimi. CHP'nin toptan istifa ederek "sineyi millete dönmek" suretiyle AK Parti'yi erken seçime zorlayacağı dahi iddia edilmekte. Pek kolay olmasa bile yine de belli olmaz. Çünkü bir kısım kimseler, Tayyip Erdoğan'ın Çankaya'ya seçilmesini rejimin düşmesi gibi çılgın bir anlayışla idrak etmekteler. Sebep, eşinin başının örtüsü. Öyle görünüyor ki başbakan, Çankaya'ya çıkmaya arzulu. Emine Erdoğan'ın başı kapalı olmasa kimse oralı olmayacak. Hatta memnun olurlar. Zira muhtemeldir ki sayın Erdoğan'dan sonra AK Parti zayıflayacaktır. Türk aydınının paradoksu, açmazı işte burada. Aynı insanın Cumhurbaşkanı seçilmesi veya seçilememesi eşinin sosyal görüntüsüne bağlanıyor. Ülkemizin demokratik olgunluğu bu olmamalı. Ülkemizde bir zenci, cumhurbaşkanı seçilebilir mi? Sistemin adı demokrasi ise neden olmasın? Bırakınız kendisini Emine Erdoğan'a bile -tahsili uyuyorsa- Çankaya yolu kapanmamalı. Cumhurbaşkanı eşi çağdaş görünüşte olmalı lafları yüzde 70'i kapalı olan Türk kadınını aşağılamaktır. Çağdaşlık ne? Kime, neye göre çağdaşlık? Kimin kıyafeti çağdaş, kiminki değil? Atatürk, cumhurbaşkanı iken eşi Latife Uşaklıgil'in başı sıkı sıkıya kapalıydı.
.
Güle güle Kofi Annan
15 Aralık 2006 01:00
Birleşmiş Milletler genel sekreteri Kofi Anan, 1997'de bu göreve geldi. Onun gelmesi iki bakımdan istisnaydı. Bir Afrikalı ilk defa buraya yükseliyordu. İlk defa teşkilatın içinden bir diplomat genel sekreterliğe geliyordu. 1938 Gana doğumlu. Yoksul kıtanın hali vakti düzgün bir ailesinin oğlu. Afrika'nın iki büyük kabilesinden biri olan Fante'ye mensup. Amerika ve Avrupa'nın seçkin okullarında lisans ve lisans üstü eğitim alarak diplomasi merdivenlerini tırmanmış. Selis şekilde İngilizce ve Fransızca konuşmakta. Fante ve bir çok Afrika dilini biliyor. İki evlilik yapmış. İlk eşi Nijeryalı iken ikinci eşi İsviçreli. Her ikisinden de çocukları var. Annan biyografisi yazmayacağız, bir Kofi Anan tahlili yapmak istiyoruz. Siz de bu adamın yüzüne bakınca ezilmiş insanlara mahsus bir ıstırap okumuyor musunuz? Annan'ın güldüğünü hiç gördünüz mü? Sanki hep çile çekmiş bir insan, sancılar içindeki biri gibi. Öyle anlaşılıyor ki Kofi Annan, mensup olduğu ırk ve kıta ile sahip olduğu imkânlar arsında tezatları yaşayan bir karakter sergilemekte. Yetki, servet, imkân zirvelerinde dolaşabilir. Kendisini BM genel sekreterliğine getirdiler. Onu oraya getiren zenginler kulübü. Zenginler kulübü oraya getirdi sonra da emirlerini dikte etmeye başladılar. Kofi Annan'ın halinden öyle okunuyor ki çok kere inanmadığı işlerin altına imza atmış. Vicdanı, zengin devletlerin, fakir ülkelere karşı uyguladığı insanlık dışı muamelelere isyan etmiş olsa bile onların gücü karşısında bir şey yapamamış... BM, Annan döneminde de yalnızca zenginler kulübüne hizmet etti. Hatta Irak ve Lübnan işgallerinde BM fiilen bitti, BM'nin varlığını sorguladık. Bir kötülüğün yanında, yöresinde olup da ona engel olamamak ne demektir? O belki de hepimizden çok bu ıstırabı çekti. Bize öyle geliyor. Bir yanda kendi içinden çıktığı yoksul Afrika, diğer tarafta batılı zenginlerin yıktığı Asya, Ortadoğu kavimleri. Belli ki BM genel sekreteri bütün bunları içine atmış. Onun için Irak'a dair, Filistin'e dair, KKTC'ye dair şimdi konuşmakta. Irak, iç savaştan öte, Saddam Hüseyin zamanından beter halde, hiç değilse o günlerde çocuklar okula gidebiliyordu diyor. Filistinli insanların dramını gözler önüne sermeye çalışıyor. En son olarak da KKTC'ye tatbik edilen izolasyonun kalkması için bir atak yaptı. O kadar ki aldığı tedbirle neredeyse bu taktik veto edilemeyecek. Barış gücü askeri tayinini izolasyonun kaldırılması şartına bağlamış. Bütün bunları 10 yıl sonra, tam da işinin biteceği son ayda mı yapacaktı? Denebilir. Daha evvel neredeydi? Diye hesaba çekilebilir. Daha evvel de aynı yerdeydi. Ancak daha evvel ABD'yi, İsrail'i ve diğerlerini bu şiddetle tenkit etseydi yerinde kalamazdı. Son dakikada bile olsa gerçekleri haykırıyor. Onları hatıratında da yazabilirdi. Şimdi, görevinin başındayken söylemesi her şeye rağmen iyidir. Vicdanının sesini konuşturdu. Kara rengin sesi, mazlumların sesi. Kim bilir belki de hayatı pahasına konuştu. Annan kısa süre sonra ölürse şaşmamalı...
.
2007'yi mahvetmeyelim
18 Aralık 2006 01:00
2001-2002 krizini unutamayız, savaş yıllarına benziyordu. Cumhurbaşkanı, başbakanın kafasına anayasa kitabını fırlatmış, bahaneye bakan piyasalar çökmüştü. Hafızalarımıza kazınan kötü manzaralar, işte ondan sonra sökün etti. Türkiye tekrar 70 cente muhtaç günlere döndü. İşçi ve işverenler birlikte TV programlarına çıkarak gözyaşı döktüler. Yüzlerce, binlerce fabrika kapandı, yüz binler işsiz kaldı. Bütün tafsilatıyla anlatmaya gerek yok. Eğer o felaket dolu zaman dilimi unutulduysa bunu unutanlar zaten her şeye müstahak demektir. Ancak o günlerin unutulmadığına ve unutulmayacağına inanmak istiyoruz. Kriz günleri tarihe mal olmuştur. Araştırmacılar o günlerden birçok neticeler çıkartacaklardır. Biz iki tanesini ön plana alıyoruz: Türk milletindeki dayanışma ruhu ve koalisyonların bu milletin bünyesine uymadığı. Siyaset bilimciler mutlaka tek parti iktidarlarıyla koalisyon hükümetlerini mukayese eden dosyalar hazırlamalılar. Buna ihtiyaç var. Oldum olası çok partili iktidarlar bize yaramadı, bekleneni veremedi, zamanı harcayıp gittiler. Şimdi bazı partilerde yeniden koalisyon hevesleri depreşti. Koalisyonlar, sanki çok iyi iz bırakmış gibi onlara dair tezgâhlar hazırlanmakta. Hayır, Türk milleti koalisyon istemiyor. İstemek, arzu etmek, razı olmak başka, mecbur olmak başka. Giderek bir inatlaşmanın içine giriyoruz. "Seçimler nisanda olacak-kasımda yapılacak" çekişmesi sertleşerek tırmanıyor. 200-2001 felaketinden sonra Türkiye, tek parti iktidarına kavuşmuştu. Anayasa gereği bu iktidarın 5 yıl iş başında kalma hakkı var. YSK seçimlerin 4 Kasım 2007'de gerçekleşeceğini aylar öncesinde ilân etti. İktidar partisi, kalan süreyi tamamlama niyetinde. Muhalefetse seçimlerin nisanda yapılmasını istiyor. Böylece Recep Tayyip Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkmasının önüne geçmeyi planlamakta. Başbakanda öyle bir düşünce olmadığını sezse bunu yapmayabilir. Muhalefet şunu hesap etmekte. Seçimlerde iktidar, bugünkü meclis hakimiyetini koruyamaz. Böylece de Çankaya'ya pazarlık sonucu bir kimse gönderilir. Fakat kamuoyunun gündeminde seçim yok. Millet, hele hele fakir-fukara, orta tabaka geçim derdinde. Halk, tedirgin. 25 yılda bir yakalanan istikrarın elden kaçacağından endişe etmekte. Öyle görünüyor ki başbakanı nisanda seçime zorlamak için akla geldik gelmedik her yol kullanılacaktır. AK Parti, Recep Tayyip Erdoğan, 2007 ile birlikte 5 yılın en tehlikeli dönemecine girmekte. Beşinci yılda ilk 5 ay son derecede düşündürücü. 27 Mayıs 1960'ta "5. ayın 5. günü saat 5'te" sloganıyla darbe yapılmıştı. Ne tesadüftür ki seçim sathı mailine giren Türkiye'de yayınlanmaya başlayan "Hatırla Sevgili" adlı TV dizisi, bu sloganı, hatırlatıyor. 2007'nin erken seçim, cumhurbaşkanlığı seçimi, vaktinde seçim münakaşa, hatta kavgalarıyla mahvolmasından korkarız. 2007 bu şekilde heba olur, sonrasında da koalisyon gelirse böyle bir Türkiye çok şey kaybeder. Koalisyonlarla ancak 3. dünyaya gidebiliriz, dünya ligine değil.
.
Anayasa Mahkemesinin kararına katılmak mümkün değil
19 Aralık 2006 01:00
Cemiyetin birçok alanında kargaşa olabilir. O kargaşaları meşru zeminine hukuk oturtur. Ama hukuk eliyle kargaşa çıkarsa onu kim nereye oturtur? Bir Türk deyimi şöyledir: "Deri kokarsa tuzlanır, tuz kokarsa ne yapılabilir?" Anayasa Mahkemesi, 27 mayıs 1960 darbesinden sonra hukuk hayatımıza girmiş bir kurumdur. Ne var ki her anormal dönemden sonra kurulan müesseseler gibi bu yüksek yargı mahkemesinin de tartışılmaya ihtiyaç duyulan tarafları var. Anayasa Mahkemesi bir ceza mahkemesi mi, iş mahkemesi mi? Hakkında suç iddiası olan bakanı o muhakeme ediyor. Sosyal güvenlik kanununu o iptal ediyor? O halde bizatihi mahkemenin görev tarifinin yapılması gerekir. Bir mahkeme, hem ceza, hem hukuk, hem iş, hem ticaret dâvâlarına bakamaz. Böyle bir uygulama ihtisasa, uzmanlığa aykırıdır. Türkiye'de üç sınıf çalışan var. SSK'lılar, Bağ-Kur'lular, Emekli Memurlar. Birinciler işçi, ikinciler serbest meslek mensubu, üçüncüler zaten belli. Emekli memurların aldığı emeklilik maaşı işçi emeklilerinden, hatta birçok çalışandan çok çok fazla. Bağ-Kur'lularla arada uçurumlar mevcut. Bu mesele, bu üç emekli sınıfın maaşları, sosyal hakları, sağlık problemleri, hastanelerden istifade imkânları senelerin kangrenleşmiş derdiydi. Hükümet, dört yıllık bir çalışmayla bu alanda yeni bir düzenleme yaptı, bütün emeklileri eşit yapıya kavuşturmak için çalışmalar başlattı. Kademe kademe iyileştirmeler oluyordu. "Sosyal Güvenlik Yasası" hükümetin en iyi icraatlarından biri olmuştur. Eşitsizliğin olduğu yerde adaletsizlik var demektir. O adaletsizlik ortadan kaldırılıyordu. Yasa 1 Ocak 2007'de yürürlüğe girecekti. Milyonlarca emekli ümitle beklerken Anayasa Mahkemesi yürürlük tarihine 10 gün kala bu kanunu iptal etti. İptalde memur hakları muhafaza altına alınıyor. Diğerleri, SSK'lılar, Bağ-Kur'lular ne halleri varsa başlarının çaresine bakacaklar. Ağırbaşlılığıyla bilinen Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu, haklı olarak infial içinde. Sendikalar ateş püskürmekte. İşçi sözcüleri Anayasa Mahkemesi üyelerine Anayasa nasihati ediyor. Karar nihai olduğu için ne tashihi mümkün ve ne de temyizi. Bu alandaki üç farklı tatbikatın vicdanları yaraladığını, sosyal dengesizliğe yol açtığını senelerden beri yazıp durmaktayız. Sadece biz değil. Eline kalem alan hemen herkes yazdı. Bu ülkenin hakimleri nasıl böyle bir karar verirler? Mahkeme hükmü, vatandaşın vicdanında red değil, kabul görmelidir. Yargılama bitip son söz söylendiğine göre hukukçuların bu kararı çok esaslı şekilde tartışmaları şart. Hem ortadaki karar ve hem de mahkemenin kendisi tartışılmalı. Her ne olursa olsun millet menfaatine, kamu yararına aykırı düşen bir karar en azından o hükmü veren merci tarafından geri alınabilir, alınmalı. Milyonlarca emekli AİHM'ye dava açarsa bu ne kadar yakışır?
.
Unutulan bir şey vardı
20 Aralık 2006 01:00
Teknolojik keşifler, beraberinde muzırlıklar da getirmekte. Yirminci asrın başlarından itibaren insanlık, sese, işarete, resme dayalı buluşlarla tanıştı. Telgraf, telefon, radyo, telsiz, gramofon, sinema, kaset, video, televizyon, walkman, cd, vcd, dvd vs. İlk ikisi on dokuzuncu asrın sonlarında bulunduysa da kitlelerle teması sonraki asırdadır. Garp/batı âlemi, evvela sanayi inkılabını yaptı. Bunu elektriğe dayalı keşifler takip etti. Yirminci asrın ikinci yarısından sonra elektronik, hakimiyetini kurdu. Yirmi birinci asrın eşiğinde bilişim teknolojisiyle tanıştık. İnternet insanlığın hayatındaydı. Milenyum yalan olsa da internet sahi çıktı. Bu en yeni emperyalizm, artan bir şiddetle insanı avucuna almaya devam edecek. Programlar, yazılımlar, donanımlar, mailler, chatler, saat başı buluşlar ve parayı bile çılgına çeviren ekonomik tayfunlar. Çeyrek asır önce bir buzdolabına kavuşmak rüyalara konuydu. Nice seneler bu rüyayı gören, bir masa telefonu için kaç seneler iç çeken evler, kısa süre sonra radyo, televizyon, video, teyp, telefon, bilgisayar ve nihayet cep telefonlarıyla küçük birer teknoloji parkına döndü. Evlerin kendisi bizatihi "akıllı evler" oldu. Cep telefonları mekân mefhumuna son verdi, sınırlar kalktı. Ama... Ne yazık ki. Binlerce kere yazık ki. Buhar, motor, elektrik, otomobil, telgraf, sinema, tv, internet, mp3, fotoğraf çeken cep telefonu, akıllı ev, çevre yolu, metro derken insan kazanmadı. İnsanın üstünden kazananlar oldu fakat hezar hayf ki insan hep kaybetti, sür'atle de kaybetmekte. Halbuki o sanayi, elektrik, elektronik ve bilişim teknolojilerine paralel olarak diplomalar da yıldızlaştı. En iyi liseler, en iyi fakülteler, çifte lisanlar, yurt dışı eğitimler alındı. Yeni zamanlar insanı, yeni nesiller, gençler, içleri ve dışlarıyla donandı . Bunlar yapılırken bir şey unutulmuştu, kalb. Beyin, cep, ev, çevre doldu, dolduruldu, donatıldı. Sevginin, merhametin ve insanı insan yapan üstün değerlerin merkezi kalb ihmal edildi. Mânevi boşluk meydana geldi. Sanayi inkılabını yakalayamadık, imparatorluktan olduk, şimdi bilişim devrimini kaçırmayalım diye düşünmüştük. Doğrusu buydu. Lakin cebinde tıp diploması olsa da kalbi boş adamlar, o teknolojinin insana hizmet eden değil şehvete tutsaklık yapan tarafını tercih ettiler. Zira hedefte yalnızca para vardı. Paraya giden her yol meşruydu. Doktor oldular, şu oldular, bu oldularsa da çocuğa kıymadan sakınmadılar. Mars'a giden, aynı aletle konuşan, fotoğraf çeken, görüntü nakleden, mail gönderen, müzik çalan milenyum insanı, dünün çobanı kadar faziletli değil. İnsan olmak, aletle, diplomayla, cep telefonuyla olmuyor. Parayla, servetle olmuyor. İnsan, insanlığını kaybetti. İnsana insanlığını, kanunla hatırlatamazsınız.
.
Seçim tarihi değil, milletvekili kalitesi önemli
21 Aralık 2006 01:00
Seçimin erkene alınarak nisanda veya tarih değiştirilmeyerek kasımda yapılması çok önemli değil. İnsan kalitesi her şeyin üstünde. Bir partiyi, bir iktidarı sürükleyen bilemediniz 50 kişi. Mesele TBMM'nin kalitesini yükseltmektir. Yapılması gereken bu. Yoksa "Yüce meclis" demekle meclis yüce olmuyor. Onu yücelten, vatandaşın gözünde, vicdanında büyüten ancak icraatları olur. Bir Japon, Rus, İngiliz, Alman, Fransız, Amerikan meclisiyle bizimki arasında olan her türlü farkı bilmek isteriz. Eksiklerimiz neler, üstünlüklerimiz neler? Normalde mecliste olması gereken birçok kimse meclis dışında. Bu sözümüz bazı eski parlamenterler için de geçerli, hiç meclise girmemiş olanlar için de. Burada genel başkanlara büyük görevler düşmekte. Seçilme yaşının 25 olmasıyla her şey bitmiyor. Adayların dürüst, adil ve objektif kriterlerle seçilmesi gerekir. Seçim sistemimiz ne kadar sağlıklı, seçim kanunu ihtiyaçlara ne kadar cevap vermekte, partiler kanunu tatmin edici mi, anayasa hakikaten bütün yasalara analık edecek çapta, şümulde, derinlik ve ağırlıkta mı? Bu saydıklarımız düzelmeden TBMM'nin kalite meselesi çözülemez. Lider kendine emir kulu değil, icabında yanlışını söyleyebilecek dirayet ve şahsiyette insanları arayıp buldurmalı, bunları aday yapmalı. Böylelerine tahammül edebilen lider, diğerleri alkış makinesi arayan genel başkandır. Milletvekilliği yüksek emeklilik maaşı almak için katlanılmış dört yıllık bir sürgün hayatı değildir. O kapıdan giren bilgisi, şahsiyeti, haysiyeti ve gayretiyle meclisin kalitesini arttırmalıdır. Anketçiler bir sorgulasalar, meclisin insan profili kimi ne kadar tatmin etmekte? Şu 4.5 yıl içinde kaç vekil kaç teklif verdi, kaç vekil kaç konuda ne konuştu, kaç vekil ağzını hiç açmadı? İhale kovalayan vekil yüz karasıdır. Gelecek dönemde kadroları kaliteli olan partiler farkı yakalayacak. Artık dünyayı tanıyan, lisan bilen, olayları layıkıyla tahlil eden nesiller var. Okuyucu, yazarı, asil vekili aştı. AB bir eşikse, bölge lideri olmak hedefse, dünyada söz sahibi olma niyetimiz varsa 40-50 kişinin çalıştığı diğerlerinin değirmende laf öğüttüğü günleri bir daha yaşamamalıyız. Dağarcığı boş, ufuksuz vekil artık bu ülkeye yakışmıyor. Önümüzdeki en büyük problem budur. Seçim takviminden evvel seçilecek insanların kalitesi sorgulanmalı. Emanet mutlaka ehline verilmeli, koltuğu layık olan doldurmalı. Muhakkak ki bu çok mühim mesele sadece partilerin derdi olmamalı, vatandaş da bu dertle dertlenmeli. Sonuçta Ankara'ya giden vekil, vatandaş adına bir şeyler yapacak veya yapamayacak.
.
Sarıkamış'ı yaşamak lazım
25 Aralık 2006 01:00
Biz, 1975'te Sarıkamış'taki 9. Tümen'de askerlik yaparken bu Tümenin SSCB'den gelecek bir istila karşısında onları göğüsleyerek Erzurum'daki 3. Ordu'ya zaman kazandırmak için var olduğu söylenirdi. Ruslarla şimdi dostuz, bu dostluğun nihayete kadar devam etmesini de dileriz ama onlar Çar Deli Petro'nun "sıcak denizlere inin!" vasiyetini hiç unutmadılar. Osmanlı'nın dişlerini sıkarak "Moskof" dediği Ruslarla muharebelerimizi topladığımızda çeyrek asır tutmakta. Bu yüzden Bolu'nun Göktepe köyündeki bir mezar taşında şöyle yazar: "Moskof keferesinden intikam alamadan fedayı can eden alemdar Ali Ağa'nın ruhuna Fatiha"... Viyana, gün dönümü olmuş, talih tersine dönmüş. Felaket çığırı, II. Viyana'dan başlamış. Rusların Yeşilköy önlerine kadar geldiği ve Osmanlı Avrupa'sını kayba sebep olan 93 Harbi bir felaket, Yemen, bir felaket, Balkan Harbi bir felaket, Sarıkamış, 90 bin kayıplı felaket üstüne felaket, imparatorluğumuzu yitirdiğimiz ilk Cihan Harbi emsalsiz felaket. Çanakkale Zaferi arada kalmış bir teselli. Şimdilerde yeni nesillerde bir şuuraltı uyanıklığı görülüyor. Tarihe yöneliş var. Şu sorulmakta "tarihi doğru mu biliyorum? Neden cihan devleti kurdum, niçin kaybettim?" Temenni ederiz ki arayışlar yanlış yönlere gitmesin. Bu sebeple namuslu kalemlerden çıkmış namuslu eserlere ihtiyaç var. Birkaç gündür Sarıkamış'tayız. Kültür Bakanlığı, Kars Valiliği, Bingür Sönmez önderliğindeki Sarıkamış Dayanışma Derneği'nin gayretleriyle Sarıkamış Harekâtı'nın 92. Yıldönümünü idrak, tahlil ve muhasebe etmekteyiz. Kültür Bakanlığı bastırdığı çok güzel afişlerde Harekâtı "Sarıkamış Beyaz Acı" diye isimlendirmiş. TBMM Başkanı Bülent Arınç, bir heyet halinde meclisi temsil için ve Kültür Bakanı burada hazır oldular. Sarıkamış, hayalleri yıkarak bitince Enver Paşa, matbuata sansür getirmiş. O yüzden bu savaş, uzun seneler bilinememiş. Ancak halk, onu kalbinde, aklında, hafızasında, ağıtında, türküsünde bir acı, bir hüzün, bir hicran halinde yaşatmış. Soğanlı'da, Allahü Ekber Dağlarında 90 bin askerimiz, şehid oldu. Onların bazısı buralara yazlık kıyafetlerle gelmişler. İnanıyorlar ki ordu verir. Verilememiş. Bir çoğu hatalı sevk ve idare yüzünden düşman kurşunuyla, bir çoğu donarak bazıları açlıktan ölmüş. Bir miktarı da esir düşmüş, pek azı geri dönebilmiş. Sarıkamış'a Rize'den Kayseri'ye, El'aziz'den Adana'ya kadar yurdun dört bir köşesinden yavrular gelmiş ve karlar üstüne gonca güller misali düşmüşler. Kefenleri kar olmuş. Mezar taşları çam ağaçları. Arkada Pınarbaşı'nın Sindel Köyü'nden 5 oğlundan dördünü şehid veren Avşar Anası Zala Bacı gibi anaların gencecik yaşta dul kalan gelinlerin ahu zarları kalmış... Sarıkamış artık bir ruhtur. O ruhu yaşamak lazım. Ruhsuz milletler ayakta kalamaz. * Yarın, Sarıkamış Harekâtına katılan bir neferimizin anbean yaşadıklarını kendi ağzından burada nakledeceğiz.
.
Bir Sarıkamış gazisinin ağzından harekât
26 Aralık 2006 01:00
22 Aralık 1914 tarihinde, bir kolordu halinde Bardız Yaylası'ndan Sarıkamış'a doğru, dağları aşmak üzere taarruza başladık. İkindi vaktine kadar düz arazide ilerledik. Düşmandan hiç ateş yok. Karşımızdaki dağlarda orman var. Akşama kadar ormana ulaşırsak kısmen başaracağız. İkindiye doğru askerimiz, Rus ateşine yakalandı. Meğerse ormana gizlenmiş ateş menzillerine girmemizi bekliyorlarmış. İşte ne oldu ise bu ânda oldu. Rus askerleri, üç taraftan birden kurşun yağdırmaya başladılar. Müthiş bir ateş yağmuruna tutulduk. Şaşırıp kalmıştık. Toparlanıncaya kadar kırıldık. Toparlansak ne olacaktı sanki? Açıkta yakalandık, Rus ise siperinde. Biz de ateş etmeye başladık amma, kırıldık, bittik. Açıkta yakalanan askerin büyük kısmı şehit oldu. Arazide diz boyu kar var. Kar kandan kızarmıştı. Kısacası fena vaziyette pusuya düşürüldük. Şehit olmayanların da büyük kısmı yaralıydı. Yaralanmayan çok az asker kaldı. Ben de yaralanmayanlar arasında idim. Geceyle birlikte müthiş bir soğuk başladı. Yaralılar kar üstünde yatmakta. O gece yarısına kadar yayla Kur'an sesi ile inledi. Asker Kur'an okumasını biliyordu. Herkes ezbere olarak Yasini bilmese de namaz surelerini biliyordu. Yaralanmış olanlar, kan kaybından soğuktan öleceklerini biliyorlardı. Her nefer, kendi Kur'anını kendisi okuyordu. Sadece Kur'an okunuyordu... Ağlama sesi yoktu. Ağlamak demek, bir ümit beklemek, bir ışık beklemek demektir. Herkes öleceğini biliyor. Ne bekleyecekler, niçin ağlasınlar? Nasıl ki silah altına giderken azığı ile gelme hazırlığına girişmiş idi ise tıpkı onun gibi şehadet kapısından geçmesi kesinleşmiş askerin Allah'ın huzuruna çıkarken de O'nun kitabından birkaç sure okuma hazırlığı vardı. Ben de Yasîn okudum. Gece yarısından sonra ses kesildi, bir koca kolordu susmuştu. O düzlükte, o karanlıkta yalnız kaldım. Nereye gidebilirdim? Soğuktan donabilirdim. Aklıma geldi ki şehidlerin arasına gireyim. Yaralılar, birbirlerinin nefesinden, ısısından istifade için sürüne sürüne karın üstünde kümelenmiş, öylece de şehit olmuşlardı. Bir kümenin içine hatta altına girdim. Onların vücut sıcaklıkları gece yarısına kadar beni donmaktan korumuştu. Yarı geceden sonra şehitlerin vücutları soğuyunca bazı şehitlerin kaputlarını alıp giyindim. Birkaç kat kıyafetle sabahı buldum. Gece ayazı her şeyi dondurmuştu. Sabah oldu, yerimden doğruldum, karın içinde ayağa kalktım. Elbisem hep kan olmuş, şehitlerimizin mübarek kanları elbiseme damlamış, üstüm-başım al kandı. Çevreme baktım. Ses yok. Acaba sağ kimse kalmış mıydı? Yüksek sesle bağırarak künyemi okudum. "Kimse var mııı?" diye seslendim. 200 metre öteden bir kişi daha karın içinden doğruldu. Derken 10 kişi kadar toplandık. Toplandık amma acaba biz sağ mıyız, ölü müyüz? Epeyce tereddüt ettik. Bir türlü bu maddi âlemde olduğumuza kanaat getiremiyorduk. Binlerce kişi önümüzde karın üstünde yatıyor. Belki onlar canlı fakat uyumaktalar. Belki biz şehit olmuşuz da ruhlar âleminden onlara bakıyoruz. Yavaş yavaş hayatta olduğumuza inandık.. Çamlığa girip ateş yaktık. Isındık. Elbiselerimizi temizledik. Silahlarımızı, cephanelerimizi tamamladık. Hadsiz-hesapsız silah sahipsiz kalmıştı. Atlar da telef olmuştu. Tek-tük sağ kalan at, katır vardı. Onlar da karın üstünde yatan arkadaşlarının çevresinde toplanmışlardı. Her halde onlar da şu insanların yanlış işlerine şaşırıp kalmışlardı. İnanıyorum ki bu muharebeyi bu atlar idare etselerdi bu acıklı hale düşmezdik. * Hatıraların sahibi İsmail/İrfan oğlu İsmail, Çayeli Beyazsu Köyü'nden bir Karadeniz çocuğu. İstanbul'da medrese okumuştur. Anlattıklarından biraz sonra Ruslar esir alıp Sibirya'ya sürerler. Esaret dönüşü köyünde imam olur. Camide Sarıkamış Harekâtı'nın şahit olduğu hatıralarını bir dizi gibi cemaate nakleder. 1961 yılında vefat eder. Televizyonlar bu kadar hakîkat varken neden yalnızca hayalden medet umarlar?
.
Sarıkamış'ı anlamak
27 Aralık 2006 01:00
Dünyanın başlangıcından gelip ebediyete giden zaman ırmağında meydana gelen hadiseye tarih deniyor. Ancak o tarihin öncesi ve sonrası var. Tarih tek başına kendinden ibaret değil. Sarıkamış'ı sadece kendisiyle ele alırsanız çözemezsiniz. Sarıkamış'ın hikâyesi Viyana'dan başlar. Viyana'nın kaybı 1826 Vak'ayı Hayriyesiyle biter, kendi ordunu elinle bombalarsın. Artık dağdan yuvarlanan bir kaya parçası gibiyizdir. Ordunun tasfiyesi üzerine yeni ordu inşası zaman alır. Bunu karada ve denizde mağlubiyetler takip eder. Tanzimat ve reformlar 93 Mağlubiyetini önleyemez. İşte o arada İttihat Terakki sahneye çıkar. Önce yer altındadır. Sonra 31 Mart vak'asıyla darbe yaparak devlet idaresini ele geçirir. Sonun başlangıcı II. Abdülhamid'in hal edilmesiyle/devrilmesiyle başlar. Halbuki bu padişah 33 yıl boyunca devleti ayakta tutar. Toprak kaybı olmaz. Devlet, reorganizasyona tabi tutulur. Abdülhamid'e yöneltilen en büyük tenkit baskıdır. Onun yetiştirdiği subaylar kendisini anlayamazlar. Ya baskı denen disiplin olacak veya devlet feda edilecektir. Nitekim ikinci en büyük tenkit hafiye teşkilatı denen istihbarat birimini İttihad Terakki iktidarı, önce lağveder sonra Teşkilatı Mahsusa adıyla daha sert şekilde uygular. İttihat Terakkici "Halaskâranı Zâbitân" unvanlı kurtarıcı subayların düşman olarak devirdikleri padişahı anlamaları için teslim aldıkları imparatorluğu 9 yılda batırmaları gerekir. Devleti 1909'da devralır, fakat 1918'de memleketten firar etmek zorunda kalırlar. Arkalarında yanan bir imparatorluk bırakmışlardır. Şu soruluyor, İttihatçılar hain miydi? Hain olsalar ne yazar ahmak olsalar ne yazar? Hain değillerdi. Ama ahmaklardı. Kadere bakınız ki onların firar ettiği aynı yıl Abdülhamid Han da vefat eder. Halk sabık padişahın arkasından "bizi bırakıp da nereye gidiyorsun?" diye ağlar. II. Viyana Muhasarası niçin ve nasıl yapıldı? Neden kaybettik? Bu 3 soruyu cevaplandırmadan Sarıkamış'ı izah etmek adına konuşup yazmak havanda su dövmek olur. Sarıkamış, büyük hayallerle devletin başına gelen bir grup ihtilalci zabitin/subayın her alanda işledikleri vahim hatalar yüzünden devletin gitmekte olduğunu, toprağın ayakları altında kaydığını görmenin dehşet verici hüznünün doğurduğu telaşla devleti kurtarma arayışıdır. İmparatorluk çocukları imparatorluğun batmasına razı olamıyorlardı. 31 Mart tertip hareketi olmasaydı 1912 Balkan bozgunu olmayacaktı. Balkan bozgunu Sarıkamış faciasının habercisidir. Sarıkamış'ta kaç bin asker şehit oldu tartışmaları zaman öldürmektir. Nesiller boyu Sarıkamış için 90 bin, Çanakkale için 253 bin şehit sayısı üzerinde ittifak edilmiştir. Şimdi bu sayılar aşağı çekilmeye çalışılıyor. Kim ne kazanır? Kafalar bulanır o kadar. 90 bin değil de 9 bin olsa, 253 bin değil de 53 bin olsa ne fark eder? Mühim olan savaşın neden çıktığı, nasıl cereyan ettiği ve sonuçlarının neler olduğunu sağlıklı biçimde tesbittir? Savaşın neden çıktığı, sebeplerinin günü birlik izahı olamaz. Körü körüne yabancı hayranlığını görmemek tarihi eksik yorumlamaktır. Viyana'da talih dönüp her şey tepetakla olunca yabancı arayışları başlar. Önce Fransız hayranlığı, sonra Alman, derken İngiliz ve en sonunda Amerikan. İş birliği ayrı hayranlık ayrı. Bir kere daha şahit olduk ki tarihimiz bilinmiyor. Kısmi izahlar yapılıp yanlış neticelere varılmakta. İyi yetişmiş akademisyenimiz yetersiz. Tarihimiz bugün dahi yazılmaya muhtaç. Fakat tarih adını alan olayın üzerinden yüz yıl geçmeden o tarihi yapanlar tarih sahnesinden çekilmeden tarih yazılamıyor. Halbuki tarihimizin yazılması şart. Kafalar karışık. Her kafadan bir ses çıkmakta. Bugünü izah ancak tarihi layıkıyla yorumlamakla mümkün. Tarihe ideoloji katılırsa doktrin olur. Sarıkamış'ı anlamak kolay değil. Sarıkamış anlaşılmadan Kerkük idrak edilemez. Tarihi tasbit, tahlil ve tefsir eden objektif olmalı ama ruhsuz olmamalı.
.
Kulağa kar suyu kaçması
28 Aralık 2006 01:00
Hayır hayır, bu düşünceler güzel değil. Anormal dönemlerden çok çektik. Başımıza gelenler kendi kendimizle kavgamızdan. Ne Çankaya için ısrarlı olmak iyi. Ne Çankaya yolunu kesmek için alttan alta tertipler planlamak. 10 Yılda bir darbe ve ekonomik krizler paralel gitti. Darbeleri fark ettik, ekonomik krizleri göremedik. İstikrarı ortalama olarak 25 senede bir yakalıyoruz. Bir asrın üç çeyreği neredeyse boşa gitmekte. O sözü gelin bir kere daha hatırlayalım. -Varlık seviştirir, yokluk dövüştürür. Hep yokluktan yoksulluktan birbirimizi kırdık. Her kavga, her olağanüstü süreç sonu hüsranla bitti. Menderes-İnönü, Demirel-Ecevit, Demirel-Özal, Çiller-Yılmaz çekişmeleri arkada hangi hayırlı verimleri bıraktı. Demokrasi rafa kalkınca her defasında istikrar bozuldu. Dünyada itibarımız beş paralık oldu. Herkesin bildiğini tekrara gerek yok. Yapılması gereken basit. Vatandaşın iradesine saygı duyulacak. Her Türk hükümeti neticede bu ülke için çalışmakta. Az çalışır, çok çalışır, şu kadar veya bu kadar başarılı olur. Her ne olursa olsun ülkenin meşru hükümetidir. Kimse kendini bir başkasından daha vatanperver görmesin. İmtiyazlı hiç görmesin. Kimsenin kanı kimseden daha kırmızı değil. Bu istikrar, bu kalkınma seyri, dünyadaki bu itibar kolay elde edilmedi. 5 sene önceki krizli günleri hiç unutmayalım. Dış politikamız, Irak, Kuzey Irak, Kıbrıs, iç politikada karpuz kabuğu yapılmamalı. Korkulu baharlar bekleyerek sonunda her şeyi berbat etmeyelim. Kokulu baharlar, korkulu günler olmasın. Yeni bir seneye giriyoruz. TBMM İlk defa beşinci hizmet ve yasama yılını idrak etmekte. Bu az şey değil. O halde bu meclis konsensüsle, mutabakatla, anlaşarak Cumhurbaşkanını seçmeli. Medeniyetler arası ittifak arayışlarında olup da partiler arası, kurumlar arası diyalog neden olmasın? Birileri ayda birileri marsta değil. Devlet, kurumlarının hemahenk/ahenkli, uyumlu çalışmasıyla güçlenir. Kimse devlet benim demesin. Herkes herkese muhtaç. Sertlik ziyan. Bahara dönük kulaklara kaçan kar suları ürpertici. İşittiklerimiz komplo teorisi olsun isteriz. Demokrasi tahammül rejimidir. Bu ülkenin her fikir ve hayat tarzındaki insanı yine bu ülkenin birinci sınıf vatandaşıdır. Kim nasıl ve hangi tavrıyla Çankaya'ya çıkarsa çıksın. Kimse ürkmesin, korkmasın ne devlet düşer, ne Cumhuriyet zedelenir, ne laiklik bir şey kaybeder, ne de Atatürk için akılsızlıklar sergilenir. Demiştik, tekrarlayalım, 2007'yi mahvetmeyelim, bir kere daha beşinci ayın beşinci günü saat beş romantizmi yaşanmasın. Bazı romantizm maceraları kanla bitmekte. O yol otoban gibi, istesen de dönemezsin. Daha evvel yaşandı da ne oldu? Hangi olağanüstü dönem ardında şan ve şeref bıraktı. Arkada yalnızca pişmanlıklar ve kayıp zamanlar kaldı. Belki önce muhalefet sonra iktidar... Sivil, asker, medya ve sivil toplum kuruluşları hep birlikte bu günlere sahip çıkılmalı. Demokratik düzen, kurumlar zedelenmemeli. Kışkırtmalar azacaktır. Herkes uyanık olmalı. Herkes, hepimiz aynı gemideyiz. Aklı selim, soğukkanlılık böylesi günler için.
.
Tayyip Erdoğan, ters köşeye yatırabilir!
29 Aralık 2006 01:00
Kendi partisi, kendi yakın çevresi dahil büyük çoğunluk, başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığına adaylığını koyacağı, Çankaya'ya çıkacağı kanaatinde. Bu kanaat, ana muhalefet liderinde bir inanç haline gelmiş. Aylar öncesinden beri "şafak sayıyor" demekte. Peki, aday olacak mı, olmayacak mı? Gerçeği, Abdullah Gül'den başkasının bildiğini sanmıyoruz. Tayyip Erdoğan, niyetini yalnızca bu çok yakın arkadaşına açmış olabilir. Başbakanın bütün ısrarlara rağmen her defasında "nisandan önce adayımızı açıklamayacağız" demesi muhalefeti fikri sabite sürükledi. Cumhurbaşkanlığı seçiminin yapılacağı mayıs ayı yaklaştıkça da hırçınlıklar artmakta. Bütün kesimlerdeki bütün muhalifler var güçleriyle taarruz halindeler. Kuzey Irak'ın bile buna vesile edileceği fısıltı gazetesinde okunmakta. En son bir eski 28 Şubatçı savcısı, hukuku zorlama yorumlarla çarpıtarak Çankaya yoluna kasis döşemeye çalıştı. Tayyip Erdoğan'ın bütün bu harala-güreleye bilerek imkân verdiğini sanıyoruz. Rahmetli Turgut Özal, olmadık zamanda olmadık bir laf eder, basını-yayını, muhalefeti-sendikası bu lafı tartışırken O, işine bakar, zaman kazanır, yol alırdı. Hemen her alanda Turgut Özal'ı model alan başbakan Erdoğan, çok kuvvetle muhtemeldir ki karşısındakileri böyle bir mesele ile meşgul ederek işine bakmaktadır. Ne yazık ki muhalefetin hemen her kanadı, hemen hemen hiçbir konuda kamuoyu önüne esaslı bir proje getirmedi. Muhalefet elbette eleştirecektir. O tenkit eder, hükümet istifade eder. Ancak tenkitten başka bir şey olmazsa projeler, alternatifler geliştirilmezse ülke adına kayıp olur. Muhalefet için Çankaya'dan başka iş yok. Tayyip Bey, adayın TBMM'den çıkacağını söyledi. Bu şüphesiz ki kanun değil. Vazgeçilmez prensip de değil. Pekâlâ meclis dışından birini de gösterebilirler. Şüphesiz ki Çankaya'ya çıktığında partisinin sarsılacağını bilmekte. İnsan diktiği bir fidan bile kırılınca üzülür. Nerde kaldı ki kendi eliyle kurup iktidar yaptığı partisini feda etsin. Diğer mahzur, Türkiye'nin sancılanmasıdır. Şu günkü şartlar, bazı neticelere hazır değil. Sayın Erdoğan'ın kendi şahsi arzularını Türkiye menfaatlerine tercih edeceği tahmin edilemez. Ne partisi için, ne Türkiye için "benden sonra Tufan diyemez". Üstelik ortada bir Turgut Özal tecrübesi var. Oraya çıktı, partisiyle ters düştü, inip yeniden parti kurmaya başlamışken ömrü vefa etmedi, eski partisi de kan kaybederek ligin alt sıralarına düştü. Tarihten ibret alınmazsa tekerrür mukadderdir. Üstelik Recep Tayyip Erdoğan, mümin bir insandır, kadere inanır. Kaderinde cumhurbaşkanlığı varsa partisi iktidarda bulunmasa dahi mümkün olabilir. Muhalefetin en büyük kabahati Emine Hanımın baş örtüsünü dillerine dolamalarıdır. Ayıp edilmekte. Bir hanım, inancı gereği tercihinden dolayı sürekli hırpalanmakta. Neden baş örtüsü dillere pelesenk yapılıp da Emine Erdoğan ve çocuklarının düzgün hayatları görülmemektedir. Ne o ne çocukları bir tek laf ve hareketleriyle topluma ters düştüler. Madem sık sık Özal dönemini hatırlıyoruz o halde devrin "first lady"si ile elinin altındaki modern cariyeler "papatyalar"ı unutmayalım. Recep Tayyip Erdoğan, belki çok önceden aday olmayacağını ilân edecekti. Fakat muhalefetin her kesimiyle 1.5 metrelik beze takmaları, bundan dolayı kazan kaynatmaları başbakanı öfkelendirdi. Kimse bir yere tesadüfen gelemez. Tayyip Beyin zekâsını biliriz. Son dakikada muhalefeti şoke edecek bir aday açıklarsa şaşmayınız. Ne de olsa eski bir futbolcu. Kaleciyi ters köşeye yatırabilir. Aday olmayacağı kesin mi? Bizce kesine yakın. Akıl-mantık-sağduyu aday olmasına mani. Kimi aday gösterecek? İsim olarak bilmiyoruz. Kendisi ve yardımcısı sayın Gül'den başkasının bildiğini de sanmıyoruz. Tayyip Bey, yeni yılın ilk haftasında Çankaya'yı düşünmediğini beyan etmelidir. Böylece hem lüzumsuz gerginlikleri önlemiş olur, hem de muhalefetin "bastırdık kaçırttık" deme imkânını elinden alır. Büyük Türk düşünürü Erzurumlu İbrahim hakkı Hazretleri ne diyor: Hak, şerleri hayr eyler/Zannetme ki gayr eyler Mevla'm görelim neyler/Neylerse güzel eyler.
.
.
|
| Bugün 5 ziyaretçi (11 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|