 |
|
|
 |
 |
ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Ebü'l-Hasan El-Harakânî
Prof. Dr. Abdulhakim Yüce
Tasavvuf, bir ölçüde beşerî sıfatlardan sıyrılarak, melekî vasıflar
ve ilâhî ahlâka bürünerek, mârifet, muhabbet ve zevk-i rûhânî
yörüngeli yaşamaktır
|
Tarih sayfalarına isimleri altın harflerle yazılan şahsiyetler vardır. Bu şahsiyetlerin, Peygamberler ve onların yol arkadaşlarından sonra en önde gelenleri, engin bir ibadet, tefekkür, irşad ve mücahede/mücadele hayatı yaşamış mânâ erleridir. Yetiştirdikleri mürid ve talebeleri, bizzat kaleme aldıkları veya konuşmalarından talebeleri tarafından derlenen yol gösterici eserleri ve yaşadıkları hayatları ile bu şahsiyetler, asırlar geçse de hep hayırla yâd edilmiş, örnek alınmış, bazı vefakârlarca hemen her duada hatırlanmış ve duaların kabulüne vesile edilmişlerdir. Bazı gaybî işaretlerden ve yaşanan tecrübelerden hareketle, bu şahsiyetlerin bir kısmının vefatlarından sonra bile mânevî tasarruflarına inanılmıştır. İşte yazımıza konu edindiğimiz Ebü’l-Hasan Harakânî de bu mânâ erlerinden birisidir.
Horasan ve Tasavvuf
Harakânî’nin yaşadığı dönem ve coğrafya, tasavvuf tarihinde yüzyıllar boyu insanlığa rehberlik eden büyük mutasavvıfların yetiştiği önemli bir dönem ve bölgedir. Horasan bölgesi bugün İran, Afganistan ve Türkmenistan devletlerince paylaşılan geniş bir coğrafyanın adıdır. Genelde İslâm kültürü ve medeniyetinin mayalandığı en bereketli topraklardan olan Horasan, Tasavvuf tarihi açısından da önemli bir merkezdir. Tasavvuftan söz edildiğinde akla hemen Horasan erenlerinin gelmesi, bunu bariz bir şekilde göstermektedir.
Sözkonusu dönem değişik millet ve kabilelerin birbirleriyle tanışıp kaynaştığı, dolayısıyla muhtelif kültürlerin buluştuğu bir dönemdir. Bâtınîlik ve Karmatîlik gibi bâtıl cereyanlar, Ehl-i Sünnet kelâm mezhepleriyle amelî mezhepler ve ardından felsefî cereyanlar hep bu dönemlerde sistemleşmiş ve yaygınlık kazanmışlardır denilebilir. Şi’a’nın da o bölgede ve dönemde belli ölçüde teşkilâtlandığı hesaba katılmalıdır.
Bu dönemde tasavvuf da fıkıh, kelâm, hadîs ve tefsir ilimleri gibi ayrı bir disiplin hâlinde inkişaf etti. Hakîm Tirmizî’nin (320/932) Hatmu’l-Velâyesi, Ebû Nasr Serrac’ın (378/988) el-Luma’ı, Kelâbâzî’nin (380/990) Taarruf’u, Ebû Talip Mekkî’nin (386/996) Kûtu’l-Kulûbu, Kuşeyrî’nin (465/1072) er-Risalesi, Hucvirî’nin (470/1077) Keşfu’l-Mahcub’u gibi ilk klâsik tasavvufî eserler bu dönemde kaleme alındı. Zühd döneminde pek kullanılmayan veya henüz ortaya çıkmayan ilk tasavvufî kavramlar da bu dönemin mahsulüdür. Bu dönemde mutasavvıflar insanın kalb, vicdan ve nefis gibi mekanizmalarını tahlil etmekte, onlarla ilgili hâlleri beyan ederek insan ruhunun geçeceği makamlardan bahsetmekte, kalb tasfiyesi ve nefis tezkiyesi gibi konuları daha derinlikli bir şekilde gündeme getirmekteydi.
Horasan’da Ahmed b. Harb (234/848), Hatem-i Esamm (237/851), Ahmed b. Hadraveyh (240/854), Ebû Talip Nahşebî (245/859) gibi mânâ erleri tevekkül ve fütüvvet ağırlıklı olan Horasan tasavvuf mektebinin ilk temsilcilerini oluşturmaktadırlar. Horasanda bu dönemde gelişen fütüvvet genellikle şecaat, mürüvvet, sahavet ve kerem mânâlarını taşımakla beraber, îsar, kendini hizmete feda, başkalarına eziyet vermeme, iyiliği yayma, sızlanmayı bırakma, makam tutkusundan uzaklaşma ve nefisle mücadele gibi anlamlar kazanmıştır.1
İşte Harakânî, mânevî üstadı Bayezid-i Bistamî’den yaklaşık doksan sene sonra bu bölgede ve bu yoğunluktaki bir tasavvuf ortamında dünyaya gözlerini açtı.
Kısaca Hayatı
Ebü’l-Hasan Ali b. Ahmed el-Harakânî, Horasan bölgesinin batısındaki Bistâm’a bağlı Harakân’da2 dünyaya geldi. Hicrî 352’de (963) doğduğu kabul edilir. Kaynaklarda ümmî olduğu ve Bâyezîd-i Bistâmî’nin (234/848) mânevî bir işareti üzerine Kur’ân okumaya başladığı kaydedilmektedir. Harakân’dan Bistâm’a gidip Bâyezîd’in türbesini ziyaret eden Harakânî’nin Bâyezîd-i Bistâmî’nin ruhaniyetiyle terbiye edildiği yani üveysî olduğu ve şeyhinin Bâyezîd olduğu kabul edilir. Nakledilen bir menkıbeye göre Bâyezîd Hazretleri Harakân’dan büyük bir velî çıkacağını önceden haber vermişti. Bistamî her yıl bir kere Dehistân’da şehit mezarlarının bulunduğu kumluk tepeyi ziyarete giderdi. Harakân’dan geçerken durur ve derin nefes alırdı. Müritleri, “Biz farklı bir koku almıyoruz.” dediklerinde onlara şu cevabı verirdi: “Ben bu köyden bir erin kokusunu almaktayım. Bir er gelecek, adı Ali, künyesi Ebü’l-Hasan, benden üç derece önde olacak, aile sıkıntısı çekecek, çiftçilik yapacak ve ağaç dikecek.”3
Bazı kaynaklar ise Harakânî’nin Ebü’l-Abbas el-Kassâb’ın müridi olduğunu, Kassâb’ın onun hakkında; “Benden sonra ziyaretçilerim ona yönelecekler.” dediğini kaydeder.4
Ebû Saîd Ebü’l-Hayr’ın Harakânî’yi ziyarete gittiğinde meclisinde susmayı tercih ettiği, “Neden konuşmuyorsun?” sorusuna, “Bir hususta iki tercümana gerek yok.” diye cevap verdiği nakledilir. Ebû Saîd Ebü’l-Hayr’ı bast, kendini kabz ehli olarak nitelendiren Harakânî’nin Ebû Saîd’in büyük önem verdiği semâ ve rakstan hoşlanmaması aralarında meşrep farkı bulunduğunu gösterir.
Eserinde Harakânî’ye geniş yer ayıran Attâr, Abdülkerîm el-Kuşeyrî’nin, “Harakân’a gittiğimde Ebü’l-Hasan’ın heybeti ve haşmeti bana o kadar tesir etti ki, dilim tutuldu.” dediğini nakleder. Kuşeyrî’nin er-Risâle’sinde bir sözü dışında Harakânî’ye yer vermemesi Harakânî’nin şatahât5 türü sözler sarf etmesine hamledilebilir. Nitekim Harakânî’nin vaaz ve nasihatlerini, bazı sözlerini, münâcât ve menkıbelerini ihtiva eden Nûrü’l-’Ulûm’u ile Attâr’ın Tezkiretü’l-Evliyâ’ adlı eserinde onun birçok müteşabih ifadeleri nakledilir.
Tabakât kitapları İbn Sina ve Gazneli Mahmud gibi zâtların Harakânî’yi ziyaret etmek için Harakân’a geldiklerini kaydederler. Hattâ Mevlâna’nın Mesnevî’sinde daha detaylı olmak üzere, birçok tabakat kitabında İbn Sina’nın ziyareti sırasında cereyan eden şöyle bir hâdise de anlatılır: İbn Sina birkaç arkadaşıyla Harakânî’yi ziyarete gelir. Ancak evde olmadığını söyleyen hanımı sözlerine bir de “Eğer onun için geldiyseniz ziyaretiniz boşuna gitmiştir, o sır sahibi olduğunu iddia eden bir delidir.” şeklinde incitici cümleler de ekler. “Geri dönelim, onu en iyi bilen hanımıdır.” diyen arkadaşlarını ikna ederek orman tarafına yönelen İbn Sina ve beraberindekiler, karşıdan odunları bir hayvana yükleyip gelen Harakânî’yi görürler. Yaklaştığında bineğin bir aslan olduğunu anlar ve hanımından duyduklarıyla tezat teşkil eden bu durumu sorarlar. O da: “Evdeki kurdun sıkıntısını çekmeyene dağdaki aslan hizmet etmez.” cevabını verir.
Gazneli Mahmud’un, Harakânî’yi ziyareti sırasında da cereyan eden bazı konuşma ve hâdiseler, farklı unsurlar katılarak ama özü değiştirilmeden birçok kaynakta zikredilmiştir. Detaya girmeden şu şekilde özetlemek mümkündür: Şeyh Harakânî’nin şöhretini duyan Gazneli Mahmud, adamlarıyla birlikte, biraz da onu imtihan maksadıyla Harakân’a gelir. Sultan, yanına geldiğinde Şeyh Harakânî, ona özel bir ilgi göstermediği gibi, ayağa da kalkmaz. Sultan bazı sorular sorar ve şeyhi sınar. Aldığı tatminkâr cevaplar ve şeyhin mehabeti karşısında irkilir, endişesi sevgi ve saygıya dönüşür. Şeyhe bir kese altın ihsanda bulunmak isterse de, Harakânî bunu reddeder. Bu sefer, ‘ondan bir hatıra olsun diye’ herhangi bir eşyasını ister. Harakânî de sultana bir gömleğini verir. Görüşme tamamlandıktan sonra sultan, veda ederken Şeyh Harakânî onu ayakta uğurlar. Sultan, şeyhin kendisini yolcu ederken ayağa kalktığını görünce sorar:
— Efendim, geldiğimizde ayağa kalkmadınız; ama yolcu ederken ayaktasınız. Sebebini öğrenebilir miyim?
— İlk gelişinizde padişahlık gururu ve bizi imtihan niyetiyle geldiniz. Ama şimdi tevazu hâliyle ayrılıyorsunuz. Tevazu hâline saygı gerekir.
“Bana nasihatte bulun.” demesi üzerine Harakânî: Dört şeye dikkat et; takva, cemaatle namaz, cömertlik ve halka şefkat, cevabını verir.6
Nakşibendiyye silsilesinde önemli bir yer verilerek altın zincirin7 bir halkası sayılan ve üveysîliği üzerinde özellikle durulan Harakânî, Aynülkudât el-Hemedânî, Necmeddîn-i Dâye, Attâr, Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî gibi büyük mutasavvıfları derinden etkilemiş; Ebû Abdullah Dastanî (417/1026), Ebû Abdullah El-Ensarî el-Herevî (481/1089), Kuşeyrî (465/1072), Ebû Said Ebü’l-Hayr (440/1049) gibi meşhur zâtlara üstatlık veya yakın arkadaşlık yapmıştır. Harakânî’nin 10 Muharrem 425 (5 Aralık 1033) tarihinde vuku bulan ölümünden sonra da tesiri uzun süre devam etmiştir. Hattâ o, tasarrufu8 devam eden sayılı zâtlar arasında sayılmıştır.
Kazvînî (682/1283), Harakânî’nin kabrinin Bistâm yakınlarındaki Harakân’da bulunduğunu, onu ziyaret edeni şiddetli bir kabz hâlinin istilâ ettiğini söyler. Bistâm’ı ziyaret eden İbn Batûta şehre gelince Bâyezîd-i Bistâmî’nin zaviyesinde kaldığını, Ebu’l-Hasan el-Harakânî’nin kabrinin de bu şehirde olduğunu bildirir.
Evliya Çelebi ise Kars Kalesi’nin 3. Murad devrinde Lala Mustafa Paşa tarafından tamir edildiğini anlatırken bir askerin paşaya aktardığı rüyasını nakleder. Buna göre asker, paşaya rüyasında gördüğü yaşlı bir zâtın kendisinin Ebu’l-Hasan el-Harakânî olduğunu ve makamının9 burada bulunduğunu söylediğini, kendisinden ayağını bastığı yeri kazmasını istediğini anlatmış, bunun üzerine 100 işçi yeri kazmaya başlamış ve üzerinde, “Menem şehîd ü saîd Harakânî” ibaresi yazılı dört köşe bir somaki mermer bulunmuştur. Gaziler, mermeri tekbir ve tevhidle kaldırınca kabir ortaya çıkmıştır. Yaralı pazusuna sarılı makrame ile sırtındaki hırkasının bile henüz çürümediği görülmüş; vücudunun sağ tarafındaki yarası ise hâlâ kanamakta imiş. Gaziler yine tekbirle kabri kapatmışlar. Kalenin içine ilk olarak Lala Mustafa Paşa tarafından Ebü’l-Hasan el-Harakânî adına bir tekke ile bir cami inşa ettirilmiştir. Evliya Çelebi’nin anlattığı bu olay, Kars ve çevresinde Harakânî’nin Kars’ın fethine katıldığı ve burada şehid olduğu şeklinde bir inancın doğmasına yol açmıştır.10 Ancak birçok kaynağa müracaat ederek Harakânî üzerine geniş bir araştırma yapan Hasan Çiftçi, Harakânî’nin Kars’ta vefat ettiği şeklindeki inancın sadece yukarıda aktarılan rüyaya dayanmadığını, bunu destekleyen başka belge ve tarihî rivayetlerin de olduğunu aktararak, bu bilginin gerçek olabileceğini belirtmektedir.11
Harakanî’ye, bazı tasavvufî konulardaki görüşlerini ve veciz sözlerini ihtiva eden Nûru’l-Ulûm adlı bir eser izafe edilmektedir. Ancak ne basılı hâli ne de elyazması elde mevcut olan bu eserin, ismi bilinmeyen bir müridi veya müritleri tarafından vefatından sonra kaleme alındığı şüphesiz gibidir. Zîrâ ümmî olduğu ifade edilen Harakânî’nin eser yazdığına dair hiçbir işaret bulunmamaktadır. Nûru’l-Ulûm’dan Seçmeler adında yazarı bilinmeyen bir çalışma ise değişik dillerde mevcuttur. Öyle anlaşılıyor ki Harakânî’ye ait bilgi ve fikirlerin kaynağı, bu eser yanında, halk arasında sözlü olarak aktarılan malumat veya menkıbeler ve diğer çağdaşı âlimlerin eserlerine aldığı kısa anekdotlardan oluşmaktadır.
Harakânî’den Vecizeler
Ebü’l-Hasan Harakânî’den insanı düşünceye sevk eden, ders veren ve ikaz eden birçok veciz söz nakledilmiştir. Elbette bu vecizeler onun dünya ile münasebetini, takvasını, zühdünü ve Rabb’ine yaptığı kulluğu da bize bir nebze anlatmaktadır. Bunlardan birkaçını zikretmek istiyoruz:
Kimin kapısında bir yıl beklersen, neticede bir gün, gel bakalım, niçin orada duruyorsun der. Allah’ın kapısında elli yıl bekle, sana ben kefil olurum.
Üç hâlden biri ortaya çıkmadan dünyadan gitme: Ya Allah’a olan muhabbetinden dolayı gözyaşların kan olmalı ya O’nun korkusuyla idrarın kana dönüşmeli veya uyanık olduğun hâlde kemiklerinin eriyerek inceldiğini görmelisin.
Kalblerin en aydını içinde mahlûkatın yer almadığı kalbdir. Amellerin en iyisi, içinde mahlûk düşüncesinin olmadığı ameldir. Nimetlerin en helâli kendi gayretinle olanıdır. Arkadaşın en iyisi Hak ile yaşayandır.
Hak Teâlâ kulların paylarını bölüştürdü, her biri kendi payını aldı. Civanmert velilerin payına da hüzün düştü. Civanmertlerin hüznü O’nu O’na yaraşır şekilde anmak isteyip de yapamamalarıdır. Eğer sana hüzünlü olanların hikâyesini anlatırsam yer ve gök kan ağlar.
Tandırdan elbisene bir ateş sıçrasa onu hemen söndürmeye çalışırsın; dinini yakan bir ateşe yani kibir, haset ve riya ateşlerinin kalbinde durmasına neden razı olursun.
Âlim sabahleyin yatağından kalkarken, ilminin artmasını, zâhid zühdünün artmasını ister. Ben ise bir kardeşinin gönlünü neşeyle doldurma ve onu mutlu etme derdindeyim.
Beş çeşit su vardır, civanmertler onların üçünü sever: Birincisi hayat suyu, ikincisi Kevser suyu (…) Dördüncüsü âriflerin hoşlandığı sudur, o muhabbet suyudur. Beşincisi ise Allah’ın sevdiği sudur ki, o da mü’min kulların, özellikle günahkâr kulların gözyaşıdır.
Her kim bu eve gelirse yemeğini yedirin ve adını (dinini) sormayın; zîrâ ruh taşıyan herkes Ebü’l-Hasan’ın sofrasında yemek yemeye layıktır.
Hıyanetsiz nasihat, nasihat ettiğin cemaatten daha üstün olduğunu ima etmek maksadıyla başını dik tutmadığın ve dünyaya karşı tamahkâr olmadan yaptığın nasihattir.
On iki sene nefsimin demircisi idim; kendi nefsimden bir ayna yapmak için onu riyazet ocağına koyuyor, mücahede ateşiyle dağlayarak kızıl hâle getiriyor, sonra onu yerme örsünün üzerine koyarak kınama çekiciyle dövüyordum. Beş sene kendi aynam idim; her çeşit ibadet ve taatle bu aynayı parlatıyordum. Sonra bir sene boyunca kendime dikkatle baktım; kendimde (belimde) gururdan, ucuptan, kibirden ve kendi amelini beğenmekten mamul bir küfür zünnarı gördüm. On iki yıl onu kesmek için çalıştım, nefsin derinliklerinde bir başka zünnar gördüm, beş yıl da onun kesilmesi için gayret sabrettim. Onu nasıl keseceğime bakıyordum, keşif vâki oldu. Halka (mahlûkata) baktım onları ölmüş gördüm ve hepsinin cenaze namazlarını kıldım. Onların cenazesinden döndüm ve yeniden İslâm’a girdim.Kendi ömrüme bakınca, yetmiş üç yıllık bütün ibadetimi bir saat kadar gördüm; günahlarıma bakınca Nuh’un (as) ömründen daha uzun gördüm.12
Alvarlı’nın Şiiri
Sözümüzü, Alvarlı Efe’nin, büyük ihtimalle Harakânî’nin türbesini ziyareti sırasında söylediği bir şiiriyle bitirmek istiyoruz.
Merhaba ey hâmil-i envâr-ı iman merhaba
Merhaba ey hâmil-i envâ-i esrâr merhaba
Merhaba ey muttaki kul bende-i Peygamberi
Merhaba ey mazruf-u ihsan-i Bârî merhaba
Merhaba nûş eyleyen şehd ü şehadet şerbeti
Merhaba ey ferd-i devransın kamuya merhaba
Merhaba ey ol tasarruf menbaının mahremi
Merhaba ey nezd-i Hak’tan ehl-i himmet merhaba
Merhaba ey gayba mâil ol ricalin kişveri
Merhaba ey dâhil-i dergâh-ı izzet merhaba
Merhaba ey kutb-u âlem yâ Cenâb-ı Bu’l-Hasan
Merhaba ey Gavs-ı A’zam Şah-ı Hûbân merhaba
Merhaba ey Kars’a Hakk’ın en büyük ihsanısın
Merhaba ey kıldı zatın burda mihman merhaba
Bu geda vasfından âciz bir nazardır pâyesi
Merhaba ey sâyedâr-ı ehl-i ümmet merhaba13
* YYÜ İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
ayuce@yeniumit.com.tr
Dipnotlar
1. Hasan Kamil Yılmaz, Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, 116 vd. İst. 1994. (Bazı ekleme ve tasarruflarla)
2. Bu gün Harakân İran’ın başkenti Tahran’ın kuzeyindeki bölgede yer alan Simnân vilayetinin Şahrûd ilçesine bağlı bir kasabadır.
3. Attar, Tezkiretu’l-Evliya, II, 201.
4. Tahsin Yazıcı, Ebû Said-i Ebü’l-Hayr, DİA, X, 220.
5. Şath, sarsılma, hareket etme, yürüme, titreme veya gevezelik etme anlamına gelir. Edebiyatta, “hezeliyyât” ve buna bağlı olarak “latife, şaka, eğlence, maskaralık etme” gibi anlamlarda da kullanılmıştır. Tasavvufî bir terim olarak şu şekilde tarif edilir: “Bazı mutasavvıfların vecd ve istiğrak hâlinde kendi irâdeleri dışında, mânâsını düşünmeden söyledikleri, içinde bir iddia ve akla aykırı bir taraf bulunan ve zâhiren şeriata muhalif gibi görünen söz.
6. Attar, Tezkiretü’l-Evliya, II, 209.
7. Tasavvufta, özellikle Nakşibendiyye tarikatında içinde Ehl-i Beytten bir zatın olduğu silsileye altın silsile denir. Bkz: H. Kâmil Yılmaz, Altın Silsile, Erkam Yayınları, İst. 1994.
8. Tasarruf konusunda geniş bilgi için Bkz: Abdulhakim Yüce, Kozmik Yetki: Tasarruf, Tasavvuf (İlmi ve Akademik Araştırma Dergisi), 2005, s. 15, ss. 37–49.
9. Genellikle vefat eden kişinin gerçekten gömüldüğü yere türbe; ancak gerçekte orada gömülü olmadığı halde bazı sebeplerden ötürü meşhur bir zata ait olduğu söylenen türbeye ise makam denilir. Şu sebeplerden ötürü oraya makam denilmektedir: Bir süre orada yaşaması; hayatında birileri tarafından orada görülmesi; birileri tarafından mezarının orada olduğunun rüyada görülmesi ve kazı neticesinde gösterilen yerde bir cesedin bulunması; o zata olan saygının yüksek olması; bulunduğu yerin İslâm toprakları olduğunun pekiştirilmesi; orada o isimle başka bir zatın yatıyor olması ve meşhur zata yanlışlıkla ithaf edilmesi…
10. Daha geniş bilgi ve kaynaklar için Bkz: Süleyman Uludağ, Harakanî, DİA, XVI, 93.
11. Hasan Çiftçi (Doç. Dr.), Şeyh Ebu’l-Hasan-i Harakanî I (Hayatı, Esrleri), 58-73, Ank. 2004.
12. Bu ve buna benzer daha birçok söz için bkz: Hasan Çiftçi (Doç. Dr.), Şeyh Ebu’l-Hasan-i Harakanî I (Hayatı, Eserleri), ss. 216-320.
13. Alvarlı’nın bu şiiri de adı geçen eserin arka kapağında yer almaktadır.
.
|
Bugün 40 ziyaretçi (145 klik) kişi burdaydı!
|
|
|
Takvâ Ehlini Reislerinden: HÂRİS EL-MUHÂSİBÎ
Prof. Dr. Abdulhakim Yüce
Selef-i sâlihîn, her günkü iş ve davranışlarını ya kaydeder veya hafızalarına alır; sonra da bunlar arasında, kalbi endişe ve vicdanî ızdıraba sebebiyet verecek bir kısım nahoş hususları, ileride ruhlarında meydana gelmesi muhtemel gurur fırtınalarına ve ucub girdaplarına karsı dikkatlice kullanır.. ve aynı zamanda günah saydıkları şeylerde istiğfâra sığınır, hata ve inhiraf virüslerine karşı tevbe karantinasına dehalet ederdi.
|
Bu yazımızda, yüzyıllar önce yaşamış, ancak fikir ve düşünceleri günümüzde de, İslâm’ın, özellikle derunî boyutunun, en güzel yorumlarından biri olarak kabul edilen Muhâsibî’nin hayatından söz ettikten sonra, meşhur bir eserinden kısa bir alıntı yapmak istiyoruz. Onu ve fikirlerini daha iyi tanımak için elbette eserlerine ve hakkında yapılmış olan çalışmalara müracaat etmek gerekir.
Muhâsibî’nin tam adı, Ebu Abdullah Hâris b. Esed el-Basrî’dir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte kaynaklar tahminen, 165/871 tarihinde Basra’da dünyaya geldiğini kaydetmişlerdir.1
Çocukluğunu Basra’da geçiren Muhâsibî, ortamın fikrî ve kültürel birikiminden bir süre yararlandıktan sonra, devrin en önemli ilim merkezi olan Bağdat’a göçmüştür. Zengin bir ailenin çocuğuydu, ancak babasının bıraktığı külliyetli miktardaki mirası, babasının kaderî fikirlerinden ötürü almayınca2 geri kalan ömrünü fakir bir şekilde geçirdi. Muhâsibî’nin bu tavrı, onun zühd ve verâ’ının en güzel işaretlerinden sayılmıştır. Zira o, babasından miras bile olsa, şüpheli olanı kabul etmemiştir. Bu olaydan, ilim ehli bir ailede büyüdüğünü anlamak da mümkündür. Çünkü babasının sıradan bir insan olmayıp, kaderî fikirleri kabullenip savunacak derecede bilgili olduğu anlaşılmaktadır.
Muhâsibî’nin, gençliğinde zâhirî ilimleri tahsil ettiğini ve bu ilimlerde ileri seviyelere çıktığını, tabakât kitaplarının, onun hakkındaki şu ifadelerinden anlıyoruz: Zâhirî ilimlerle bâtınî ilimleri cem’ eden3, tasavvuf, hadîs ve kelâmda imam4, bilhassa hadîste fevkalade mahir5, bir kimseydi. Bu seviyede âlim ve otuza yakını günümüze kadar ulaşan, iki yüzü aşkın eserine rağmen Muhâsibî’den çok söz edilmemiştir. Nitekim hayatı hakkında bilinenler, yani tarih ve tabakât kitaplarına geçen malumat, birkaç paragrafı geçmemektedir. Bunun sebebini müellifimizin yaşadığı ortamda arayanlar olmuştur. Çünkü Muhâsibî, biri Ahmed b. Hanbel’in başını çektiği ve Ehlü’l-Hadîs olarak bilinen düşünce, diğeri de, Vasıl b. Ata’nın temellerini attığı Mü’tezile olmak üzere, zıt iki fikir cereyanının hükümferma olduğu bir ortamda yaşadı. Bu dönemde Mu’tezile, devlet desteği görmekte ve fikirlerini zora başvurarak yaymaktaydı. Muhâsibî, hadîsçilere yakın ve onlarla aynı düşünceleri paylaşıyordu. Ancak, Ahmed b. Hanbel onun kelâmî meselelere dalıp, bu konuda bir takım düşünceler ileri sürmesinden hoşlanmamıştı. Gerekçe de, Muhâsibî’nin Mu’tezile’ye reddiye yazarken, onların fikirlerine uzun uzadıya yer vermesi, böylece bid’atçı fikirlerin ümmet arasında yayılmasına sebep olması şeklinde açıklanıyordu. Nitekim Ahmed İbn Hanbel’le aralarına soğukluğun girmesinin ve inziva hayatı yaşamasının sebeplerinden birinin bu olduğu kaydedilmektedir.6
Ancak Muhâsibî’nin, tabir yerinde ise, kenarda kalmasının sebebi sadece bu olmamalıdır. Onun yaşadığı asır, hadîslerin rivayet, hıfz, yazma, toplama ve tasnifiyle uğraşılan ve bu iş için meşakkatli yolculuklar yapılan; aynı zamanda bid’at ve uydurma hadîs tehlikesine karşı, şahısların ve sözlerinin çok ince tenkitlerden geçtiği bir dönemdir. Bu muhaddis ve râvîler, kendi metotlarından ayrılan ve fıkıh olsun, vaaz olsun veya kelâm olsun, hadîs dışındaki bütün ilimleri ve metotları şiddetle tenkit ederek bid’at damgasını vurmaktaydılar. Sünnetin korunması gayesiyle, nassların zâhirine önem veriliyor, hangi sebeple olursa olsun, değerlendirmeler hoş karşılanmıyordu. Kısacası ilim, araştırma ve iyice anlama (fıkıh) değil; hadîs, onun senedi ve metninden ibaretti. Hadîs üzerinde fikir yürütmek, onun sınırlarını aşardı. Ehl-i hadîs, bir âlimin herhangi bir konuda araştırma ve içtihada dayalı bir şey söylediğini veya bir kelâmcının, Allah’ın sıfatlarından birinde bir görüş serdettiğini ya da bir nasihatçinin nefsin hallerinden birini şerh ve izah ettiğini gördüklerinde, hamiyet ve öfkeleri kabarıyor, yaptığına kızıyor ve tenkit ediyorlardı. Cerh ve ta’dil kitaplarında bu tür olaylar az değildir.7
Selefî8 bakış açısı olarak bilinen bu yaklaşımı Muhâsibî az buçuk aşmak isteyince, şimşekleri üzerine çekti. Çünkü o, nefsin halleri, tezkiyesi ve ayıplarının açıklanması konusunda, çok erken devirlerde söz söyleme ve kitap te’lif etmeye başlamıştı. Bu konuların, sadece nasların zahirini değil, tefekkürü bile aşarak, çok ince bir iç gözleme ve daha sonraki dönemlerde çokça sözü edildiği gibi, ilhama ihtiyacı bulunmaktadır. Bu türden bir yaklaşımın selefî bakış açısıyla hoş karşılanmasını beklememek gerekir.
Diğer taraftan Muhâsibî, ‘her zahidin zühdü, marifeti; ma’rifeti aklı, aklı da imanının kuvveti ölçüsündedir.’10 der ve kalb, akıl ve amel bütünlüğünü vurgulardı. Tasavvufî tavrına rağmen, aklî yaklaşımı terk etmemiş, hatta aklın kullanılmasını savunmuş ve özellikle Mu’tezile ile olan tartışmalarında, onların akılcı metodunu kullanmıştır. Bu da hadîsçilerin tepkisine sebep olan hususlardan biri olarak sayılmıştır.
İmam Ahmed b. Hanbel ve hadîsçilerin bu tavrından olsa gerek, Muhâsibî 243/867 yılında Bağdat’ta vefat ettiğinde cenazesine, beklenenden çok az kimse katılmıştı.10
Muhâsibî’nin, Gazalî’nin Münkiz’ine bir prototip oluşturmuş olan Vesâyâ adlı eseri, kısmen de olsa, hayatının seyrini değiştiren fikrî olayları konu edinir. Onu etkileyen en önemli şey, ümmetin, her biri kurtuluşun kendi tekellerinde olduğunu iddia eden çok sayıdaki fırka ve alt fırkalara bölünmüş olmasıydı. Hayatının büyük bölümünü bu fırkalar arasında sırat-ı müstakimi aramakla geçirdi. Hakikati bilme ve yaşama iddiasındaki her türlü insanla görüştü, fakat hiç birinden tatmin olamadı. Birçokları, dünyevî makamlar ve menfaatlerle bu işi yapıyorlardı.
Muhâsibî bu durumu şöyle anlatıyor: “Ben derinliğine tefekkür edip, uzun uzun düşünerek, hidayete ulaştıracak bilgi aradım. Daha sonra Allah’ın Kitabı, Resûlü’nün sünneti ve mü’minlerin icmaından anladım ki, haris olmak insanı körleştirir ve böylece onu hak yolu aramaktan engeller, neticede de bâtıla düşürür.”11 Bu düşünce onu, kendisine muhâsibî adını vermeye sebep olan muhâsebe yapmaya ve riyâzetle birlikte ahlâkî dönüşüme sevk etti. Gördü ki, hak ve kurtuluşa götüren yol Allah korkusundan (havf), O’nun emirlerine tabi olmaktan, O’na tam ihlâsla ibadet etmekten ve Resulünün sünnetine tabi olmaktan geçer.12
Eserleri
Muhâsibî, İslâmî konularda yoğun bir te’lif döneminin başladığı asırda yaşamıştır. Hayatını anlatırken kısaca değindiğimiz gibi, bazı saiklerden ötürü, biraz kenarda durması onu çok eser vermeye sevk eden sebeplerden biri olmalıdır. Yetmiş beş seneyi aşkın ömrünü verimli bir şekilde değerlendiren müellifimiz, hepsinin adı ve muhtevası bilinmese bile, iki yüz civarında esere imza atmıştır. Hadîs, tefsir, kelâm ve tasavvufta imam, fıkıhta ise önemli bir yere sahip olan Muhâsibî, en çok tasavvuf konusunda yazmış ve bu arada kelâm ve hadîsle ilgili bir çok konuya da temas eden eserler vermiştir. Er-Ri’aye Li Hukûkillah bilinen en meşhur ve en hacimli eseridir.13
Muhâsibî’nin Tesirleri
Muhâsibî’nin birçok eserinin günümüze ulaşmış olması, onun yaşadığı asırdan itibaren büyük tesirler bırakan, kabul gören ve sevilen bir kimse olduğunu gösterir.
Tasavvuf klasikleri olarak meşhur olan eserlerin hemen tamamında Muhâsibî’nin tesiri açık bir şekilde görülmektedir. Kuşeyrî ve Hucvirî gibi eserlerinde tasavvuf ricalini de inceleyen müellifler, bu bölümlerde Muhâsibî’ye yer ayırdıkları gibi, tasavvufla ilgili konuları incelerken de ondan sık sık söz eder ve alıntılar yaparlar.
Meselâ, Serrac (378/988), vera’, sûfîlerin ilme uyma konusundaki âdâbı, sema’, sıdk, ihlas, kerem ve itibar; Kelâbâzî (380/990), Allah’ın kelâm sıfatı, şükür, vera’ ve mücahede; Kuşeyrî (465/1072), vera’, tevekkül, sıdk, fütüvvet, huluk, muhabbet ve sema’; Hucvirî (470/1077), fakr, rızâ, hal, keramet, gaybet-huzur, iman, muhabbet ve sohbet adâbı; Sühreverdi (632/1234), kendini tanıma, vera’ ve rızâ konularını işlerken Muhâsibî’den alıntılar yapmışlardır.
Üzerinde Muhâsibî’nin etkisinin en bariz bir şekilde görüldüğü kişi ise Gazalî (505/1111)’dir. Meselâ, Zahid el-Kevserî, Muhâsibî’nin Gazalî üzerinde etkisinin büyük olduğunu ve er-Ri’aye’sini tamamıyla İhya içine yerleştirdiğini söyler.14
Münavî de şunları söyler: “et-Temimî anlatıyor: Muhâsibî, fıkıhta, tasavvufta, hadîste, kelâmda ve daha başka hususlarda Müslümanların imamıydı. Sayıları iki yüze varan derli toplu ve faydalı eseri vardır. er-Riâye adlı esri, bu konuda sayıları çok olan yazarlar için temel teşkil etmiştir. İhya’da şöyle denilmektedir: Muhâsibî, muamelat ilminde ümmetin en hayırlısı idi. Nefsin ayıplarını, emellerini, afetlerini ve ibadetlerin hakikatlerini araştırmada o, herkese öncülük etmiştir.”15
Daha önce de belirtildiği gibi Gazalî, Muhâsibî ile Ahmed b. Hanbel arasında cereyan eden tartışmayı el-Münkiz adlı eserine almış ve Muhâsibî’nin haklılığını gösteren cümleler serdetmiştir.16 Muhâsibî hakkında doktora çalışması yapan Abdulhalim Mahmud daha da ileri giderek, kendisinden çok sonra gelmesine rağmen Gazalî’nin, onun bir talebesi gibi kendisinden etkilendiğini ifade eder.17
Seyyidu’t-taife olarak bilinen Cüneyd-i Bağdadî (297/909)’nin adeta Muhâsibî’nin elinde şekillendiği ve meşhur Bağdat Tasavvuf Ekolü’nün en önemli şahıslarından, hatta kurucularından sayıldığı hesaba katılınca, onun genel tasavvuf anlayışına ne denli etkili olduğu daha iyi anlaşılır kanaatindeyiz.
Muhâsibî’den Tavsiyeler
Yazımızın bu kısmında, Muhasibi’nin meşhur eseri Risaletu’l-Müsterşidîn’den, kısaltarak bir alıntıda bulunmak istiyoruz. O şöyle diyor:
“Bil ki, Allah’ın kitabı şunları âmirdir:
a. Emir, nehiy, havf ve recâ şeklindeki muhkemleri ile amel etmek,
b. Müteşabihine iman etmek,
c. Emsal ve kıssalarından da ibret almak…
Bunları yaparsan cehalet karanlığından ilim aydınlığına; şüphe işkencesinden yakîn ferahlığına çıkarsın. Rabbimiz konuyla ilgili şöyle buyuruyor: “Allah iman edenlerin yardımcısıdır (velisidir), onları karanlıktan aydınlığa çıkarır.” (Bakara, 2/257)
Bu konuyu, Allah’ın kendilerine üstün bir anlayış (el-Aklu minellah) verdiği kişiler fark eder ve ona rağbet ederler… O kişilerden olmak için,
1. Niyetini sağlam tut ve iradenin (yönünü) iyi bil. Zira ücret (ceza ve mükâfat) niyete göre verilir. Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Ameller niyete göredir ve herkese ancak niyet ettiği vardır…”18
2. Takvâya sarıl. Zira “Müslüman, bütün insanların, elinden ve dilinden selamette olduğu kişi; Mü’min de, bütün insanların, her türlü kötülüğünden emin olduğu kişidir.”19
3. Her hatırda nefsini hesaba çek ve her nefes alışta Allah’ı (Allah’ın koyduğu sınırları) gözet. Hz. Ömer (r.a.) şöyle diyor: “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin, tartıya çıkmadan önce kendinizi tartın, büyük buluşmaya hazırlanın ki o gün hiçbir gizliniz-saklınız kalmaz.”
4. Dinin konusunda Allah’tan kork (havf), her konuda O’ndan ümit (recâ) içinde ol ve başına gelenler konusunda sabırlı ol. Hz. Ali (ra) şöyle der: “Sadece günahlarından kork, sadece Rabbinden ümitli ol…”
5. Bil ki, dinde (imanda) sabır, cesette kafa gibidir. Baş kesildiğinde beden, yok hükmüne geçer. Şahsına yönelik söylenen nahoş ve kızdırıcı bir söz duyduğun zaman affet, görmezlikten gel. Bu tavır, herkesin yapamayacağı önemli işlerdendir. Hz. Ömer (r.a.) şöyle diyor: “Allah’tan havf içinde olan sinirlerine hâkim olur. Takvâ ehli olan ise her istediğini yapmayandır. Eğer kıyamet (hesap günü) olmasaydı durum şu andaki gibi olmazdı.”
6. Yöneliş ve ilgilerine dikkat et. Başkasının kusurlarından çok kendi eksikliklerinle uğraş. Şöyle denilmiştir: “Benzerleri kendisinde olmasına rağmen başkasındaki kusurları gören veya aynısını yaptığı halde bir hatadan ötürü başkasını tenkit eden ve arkadaşını kıran ya da kendisini ilgilendirmeyen şeyi söyleyen kişiye bu yaptığı (günah olarak) yeter.”
7. Tedbiri terk ederek (yani sadece aklına dayanmayarak), aklını Allah için kullan, kudretini kullanmada O’na dayan… Hz. Ali (r.a.) şöyle der: “Ey insanoğlu! Zenginlikle sevinme, fakirlikten ötürü ümitsizliğe düşme; başa gelen bela ve imtihanlara üzülme, rahatlığa da sevinme. Zira altın ateşle tecrübe edildiği gibi salih kullar da sıkıntı ve imtihanlarla denenirler. Arzularına gem vurmadan isteklerine ulaşamazsın. Umduklarına ancak nefsin hoşlanmadığı şeylere sabretmekle ulaşabilirsin. Gayretini sana farz kılınan şeyleri yerine getirmek için kullan.”
8. Allah’ın senin hakkında irade buyurduğu şeye razı ol. (…) Bil ki, hayrı ile şerri ile kadere iman etmedikçe imanın tadına varamazsın.
9. Her zaman hakkı, doğruyu işle. O zaman Allah senin nurunu ve basiretini arttırır. Sakın hakkı emredip yapmayanlardan olmayasın. Böyle davranan karşı tarafın günahına ortak olur, Rabbinin azabına duçar kalır.
10. Dostların ve arkadaşların sadece akıllı ve takva sahibi kişiler olsun; sadece basiret sahibi âlimlerle otur.
11. Hakka karşı mütevazı ol ve boyun eğ. Sürekli Allah’ı zikret ki, O’na yakınlık elde edesin.
12. Allah için mü’minlere nasihatte bulun ve işlerini haşyet içinde onlarla istişare et. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Allah’tan haşyet içinde olan ancak âlimlerdir.” Bil ki sana nasihat eden seni sevendir, müdahene eden ise seni aldatandır. Nasihatini kabul etmeyen kardeşin değildir. Hz. Ömer (r.a.) şöyle diyor: “Nasihat etmeyen ve nasihat edenleri sevmeyen kavimde hayır yoktur.”
13. Her yerde doğruyu tercih et, böylece büyük bir ganimet elde etmiş olursun; fuzûlî şeylerden de uzak dur ki başın selamette kalsın. Zira doğruluk iyiliğe, iyilik de Rabbin rızasına götürdüğü gibi, yalan günaha, günah da Rabbin azabına götürür.
14. İhsanla davrandığında mükâfatlandırılacağını, kötülüklerinden ötürü de cezalandırılacağını bilen adamın yaptığı gibi davran, şükrünü devamlı kıl, emelini kısa tut, kabirleri düşünceli bir şekilde ziyaret et ve kalbinle haşir meydanını dolaş.
15. Ey dost! Kur’ân ve din konusunda tartışmaktan sakın.
16. Edepten hiç ayrılma. Heva-i nefse uymaktan ve öfkeden uzak dur. Uyanıklığa sebep olacak işler yap. Yumuşaklığı (rıfk) adet, teenniyi arkadaş, selameti sığınak ve boş zamanı da ganimet bil. Dünya bineğin, ahiret varılacak menzilin olsun.20
Y.Y. Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt.Üyesi
ayuce@yeniumit.com.tr
DİPNOTLAR
1. İbn Hallikan, Vefeyatu’l-a’yan, 1/112; İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-nihaye, 10/297; Attar, Tezkiretu’l-evliya, 128; H. ez-Ziriklî, el-A’lam, 2/153. Ö. R. Kehhale, Mü’cemü’l-müellifîn, 3/174.
2. Ebu Nuaym, Hilye, 10/77; es-Sübkî, Tabakatu’ş-şafi’iyye, 2/274; İbn Hallikan, Vefeyat, 1/112.
3. İbnü’l-Esir, el-Lübab, 3/171; es-Sübkî, a.g.e., 2/275.
4. el-Münavî, Kevakip, 1/218.
5. es-Sübkî, a.g.e., 2/275; el-Askalanî, Tehzip, 2/136.
6. es-Sübkî, a.g.e. 2/39.
7. Ebu Nuaym, Hilye, 10/74.
8. Bu kavramı, daha sonra bir mezhep gibi yaygınlık kazanan ve İslâmî çizgiye muhalif görüşler ihtiva eden selefîlik anlamında kullanmıyoruz.
9. el-Muhâsibî, Risaletu’l-müsterşidîn, 54.
10. İbn Hallikan, Vefeyat, 2/53; Sülemî, Tabakat, 56. Ahmed b. Hanbel’le Muhâsibî arasındaki soğukluğu değerlendiren ve cenazesine sadece dört kişinin katıldığına dair rivayetin şüpheli olduğunu söyleyen Sübkî, görüşünü şöyle dile getiriyor: “Bana göre bu kabil şeyler her bölge ve her devirde alimler arasında, arkadaşında gördüğü bir hatayı tashih etme gayesiyle ve bir içtihat eseri olarak, vuku bulabilir. Fakat Hatib-i Bağdadî ve başkalarının naklettikleri, Muhâsibî kelam ilminin bazı meselelerinde konuşmuş da bu yüzden Ahmed b. Hanbel onu terk etmiş; Muhâsibî de, halkın imama bağlı olduğunu bildiği için, Bağdat’taki bir evde saklanmış ve orada ölmüş, namazını da sadece dört kişi kıldırmış, şeklindeki sözlerin sahih ve vuku bulmuş olması ihtimalden uzaktır. Hafız Zehebî de el-Mizan’da [2/199] buna işaret etmiş ve “Münkati’, aslının olması zor bir hikâyedir,” demiştir.” es-Sübkî, Tabakatu’ş-şafi’iyye, 2/39.
11. el-Muhâsibî, el-Vesâyâ, 14.
12. Taşköprüzade, Mevzuatu’l-ulûm, 2/844.
13. A. Yüce tarafından Kalb Hayatı adıyla tercüme dilmiştir.
14. bk. Abdülfettah Ebu Güdde’nin Risaletü’l-müsterşidîne yazdığı önsöz, 12.
15. el-Münavî, Kevakip, 1/218.
16. Gazalî, el-Münkiz, 165. (A. Mahmud’un şerhiyle birlikte.)
17. A. Mahmud, Üstazü’s-Sairîn, 52.
18. Buharî, İman 41.
19. Tirmizî, İman 12.
20. Muhasibi, Risaletu’l-Müsterşidin, Halep, 1964, (Tahkik: Abdülfettah Ebu Gudde), s.
|
Bugün 67 ziyaretçi (181 klik) kişi burdaydı!
|
|
|
|
|
|
Bugün 124 ziyaretçi (295 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|