ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026
ehlisunnnetde
ÖZEL
Tasavvufun eğitimdeki yeri
3 Nisan 2021 02:00
A -
A +
İslamiyetin ilk temel ekolü Hâce-i cihân Efendimizin halka-i tedrisinde yetişen Eshâb-ı suffadır (suffe). Efendimiz tarafından Mescid-i Nebevî’nin duvarına bitişik olarak kurulan bu ilk mektep ve dolayısıyla sonrasındaki medreseler teamül olarak câmi ve mescitlerle beraber mütalaa edilmiştir.
İslâmiyet’in dışında, Hristiyanlıkta, Mûsevîlikte Budizm’de veya felsefî ekollerde tasavvuf yoktur. Kabalacılık (Yahûdî mistisizmi) veya benzerleri gizemcilik olup farklı bir hadisedir. Meditasyon ve yogalar tasavvufla ilgisiz konulardır.
Mistisizm asla tasavvuf kelimesinin karşılığı değildir
Onuncu ve on ikinci asırlarda felsefî akımların müdahalesiyle zihinlerdeki karmaşayı gidermek için özellikle “Kelâm ilmi” büyük bir boşluğu doldurmuştur. İslamiyetin zuhuru yıllarındaki ari ve katkısız iman ve akait, özellikle Aristo mantığı ile klasik sorgulayıcı ve münakaşacı usûlüyle, metodolojik ve kuramsal bir zemine çekilmeye çalışıldı. Bu devirlerin en ünlü âlimi İmâm-ı Gazâlî’nin felsefe ve Bâtıniyye’nin akılları çelen iddialarına verdiği cevaplar ve mantığı müspet ilimle koordineli kullanışı, o zamanın bilimle karışık spekülatif teşebbüslerini çürütmekle kalmadı, zihinlerdeki bulanıklığı kaldırıp âdeta sanki yeni bir tecdit hareketini başlattı. Bu, Ebubekri’s-sıddîk hazretlerinin birinci bin tecdidinin mührü gibiydi. Bu hareket, İmam-ı Rabbâni hazretlerinin tecdidine kadar İslâm’ın doğru itikat üzere kalmasını sağladı.
O dönemde Hristiyanlar sarsıcı bir paraloji (mugâlata, safsata) ile Hazreti İsa aleyhisselâmın mahlûk olmadığını, yâni yaratılmadığını (mevcûdü’n-bi’zât) olduğunu, hâşâ kendi varlığından mevcût olduğunu iddia ederlerken, buna Müslümanları tenakuzda bırakabilecek bir delil gösteriyorlardı: Kur’ân-ı kerîmde Hazreti İsa için geçen “kelimetullâh” (Âl-i İmrân, 3/39, 45; Nisâ 171) lâfzını esas kabul eden Hristiyan teologları “Kelâm, Allah’ın sıfatlarından olup mahlûk olmadığına göre “Kelimetullâh” olan Hazret-i Îsâ da mahlûk değildir” diyorlardı. İmâm-ı Gazâlî hazretleri Kur’ân-ı kerîmin kelâm-ı zati olarak mahluk olmadığını, ama Mushafların mahlûk olduğunu beyan etmiştir. Bu konuda ifrat ve tefrit arasında kalan Müslümanlar, Kur’ân-ı kerîmin mahluk olduğunu veya Mushafların bile mahlûk olmadığını savunmuşlardır. Mûtezile’nin en büyük hatalarından birisi de Kur’ân-ı kerîmin mahlûk olduğunu savunmalarıdır.(Zemahşerî gibi )
Felsefecilerin ve bâtıl ekollerin kalp, ruh ve nefis konularında kendi fikirlerini ileri sürerlerken bazı âlimleri de kendi daireleri içine çekmişlerdir. Fahredin-i Râzi ve İmâm-ı Rabbâni hazretlerinin önemle üzerinde durdukları âlem-i emr ve âlem-i halktır. Kur’ân-ı kerîmde “Böyle sana emrimizden bir rûh nefyettik” (42 Şûrâ /52 ) ifadesinden (hareketle), mânâ da onu sana vahyi ile gönderdik demektir. Bunun gibi ona ruh denmesi kalplere hayat vermesindendir. (Beydâvî Tefsîr, Kâdî Beydâvî, c.4, s. 588.) Burada büyük müfessir, açıkça kalp ve ruhun irtibatını ve ruhun âlem-i emrden olduğunu beyan eder.
ESHÂB-I SUFFFA VE SONRAKİ YILLARA OLAN TE’SÎRİ
İslâmiyetin ilk temel ekolü Hâce-i cihân Efendimizin halka-i tedrisinde yetişen Eshâb-ı suffadır (suffe). Efendimiz tarafından Mescid-i Nebevî’nin duvarına bitişik olarak kurulan bu ilk mektep ve dolayısıyla sonrasındaki medreseler teamül olarak câmi ve mescitlerle beraber mütalaa edilmiştir. Bu mekânda genellikle bekâr, genç ve yoksul Sahabiler barınır ve ders alırlardı. Bunlar Kur’ân-ı kerîmi Efendimiz veya Efendimizin tahsis ettiği hocalardan öğrenirler, sonra muhtelif yönlere giderek tebliğ ve tedriste bulunurlardı. Bunlara “kurrâ” da denirdi. Bu itibarla “Suffa”ya “Dârü’l-kurrâ” da denilmiştir. Evlenen ve Suffâ’dan ayrılanların yerine yenileri gelirdi. Bu taifenin en büyüklerinden olan Ebû Hureyre (radıyallâhü anh) “Benim fazla hadis rivayet edişim garipsenmesin. Çünkü Muhâcir kardeşlerimiz çarşı pazardaki ticaretiyle, Ensâr kardeşlerimiz tarla ve bahçelerindeki ziraatıyla meşgul olurlarken Ebû Hureyre, Efendimizin mübarek sözlerini ve nasihatlerini hıfzediyordu.” (Tecrîd Tercemesi, 7/47 )
Hadîs ve rey ekollerinin en büyük temsilcilerinden Abdullah bin Ömer ve Abdullah ibn Mes’ud hazretleri Suffa’dandı. Ayrıca, Bilâl-i Habeşî, Selmân-ı Fârisî, Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Ammâr bin Yâsir, Mikdâd bin Esved, Huzeyfetü’l- Yemânî, Ebudderdâ, Ebâ Eyyûb el-Ensâri gibi daha birçok Sahâbî bu mübarek tedris sistemiyle yetiştiler (Rıdvânullâhi teâlâ aleyhim ecmaîn).
Sahâbe hazretleri Suffa’da Efendimizin sohbetleriyle kemâle erip çoğu zaman aç kalıp, hiç bir dersi kaçırmayarak ve hiçbir namazı cemaatsiz kılmayarak yüksek derecelere erişen İslâmiyet’in ilk melek-sûret mümtaz şahsiyetleridir.
Kısaca şunu söyleyebiliriz. Sahâbe-i kirâmın hepsi çok muhteremdir ve kemâl mertebelerine ulaşmıştır. Fakat Eshâb-ı Suffa Efendimizin daha özel talebeleridir. Hayatlarını ilme ve sohbete değişen bu yüce insanlar, İslâm’ın ilk tedris ve medrese sistemini de Efendimizin önderliğinde bina etmişlerdir.
TASAVVUF KELİMESİNİN MENŞEİ
Eski Yunancada “suf” hikmet demektir; “feylesuf” kelimesi de buradan gelir. Filâ-sûfa hikmet seven demektir (Philosophie Yunanca filos dost, seven; sophie, sofia, hikmet köklerinden türetilmiştir. Yâni hikmet seven demektir.) Veya Peygamberimizin Sahâbilerinden olan Eshâb-ı Suffe’ye nispet etmişler ve bu ismin oraya dayandığını sanmışlardır. (Suffa, ehli softan gömlek giyerdi) Kamîs yani gömlek giyen için “takammese” denildiği gibi… “Risâletü’l- Kuşeyriyye” adlı eserin sahibi (İmâm Kuşeyrî ) bu tabiri kabul etmez ve der ki: O zaman bu kelime hırka giymek olur ki, bu sâdece sufilere mahsus bir gelenek değildir.
Bazılarına göre saflık arınmışlık anlamına gelen “safâ” da mümkün görünmemektedir. Yâni bu kelimeden tasavvuf türetilemez. Dolayısıyla bu oluşum da Arabî dilbilgisi kurallarına uygun değildir. Kimileri de yan yana dizilmiş insanlar grubu manasına gelen “saff”tan türediğini iddia etmişlerdir. Bu kelimeden de gramer olarak tasavvufu türetmek mümkün değildir.
Risâle-i Kuşeyriyye’de kelimenin kökü düşünülmeksizin tek tek dervişlere “sûfî” ve bu gruba da “sûfiyye”, bu yola girmeye kalkışan kimseye “mutasavvıf”, gruba da “mutasavvife” denilmiştir. Bu kelimenin Arap dilinde ne bir köküne ne de bir kuralına rastlanmıştır.
El-Hikmetü’l-ilâhiyye’deki gibi gerçek sûfî i hikmete ermiş ve ârif-i billâh olmuştur. “Tasavvufsuz Allah’ı tanımak mümkün değildir. Tasavvuf gerçek anlamda Allah’ı tanıma ile ilgili olarak küllî (genel) karakterli bir yüce usûldür.” (El- Munkızü Mine’d-Dalâl, Muhammed Gazâlî, Şerh Eden, Prof. Dr. Abdülhalîm Mahmûd, S. 219 vd.)
Tasavvuf İslâmî kemâlatın dört ana maddesini de ihata eder. Bunlar, şerîat, tarikat, hakikat ve marifettir. Burada birinci basamak yâni Şerîat-i Muhammediyye olmadan tasavvuf olmaz. Bâtıldır. Her sûfî önce ilmihâl bilgilerini öğrenmelidir. İmâm Mâlik hazretlerinin buyurduğu gibi: “Fıkıh ahkâmını öğrenmeden tasavvufla uğraşan zındık olur. Fıkıh öğrenip tasavvufu inkâr eden sapık olur. Hem ahkâm (fıkıh) hem esrar (tasavvuf) bilgilerini öğrenen insân-ı kâmil olur.”
İslâmiyet’in dışında, Hristiyanlıkta, Mûsevîlikte Budizm’de veya felsefî ekollerde tasavvuf yoktur. Kabalacılık (Yahûdî mistisizmi) veya benzerleri gizemcilik olup farklı bir hadisedir. Meditasyon ve yogalar tasavvufla ilgisiz konulardır. Ruhi arınma veya spiritüel detoks denen şeyler İslamiyetle alakasızdır. Spiritüel detoks denen şey, ruhi arınma veya tatmin olmaktır. Hâlbuki “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olur” (Ra’d / 52.) Kalbin âlem-i emrdeki yakın komşusu ruh olduğu için bu tatminde beraberlik vardır.
MİSTİSİZM TASAVVUF MUDUR?
Mistisizm asla tasavvuf kelimesinin karşılığı değildir. Mistisizm lügatlerde “gizemcilik” olarak geçer. En geniş anlamıyla “Allah ile veya bir kutsal varlıkla içten ve kişisel bağ kurmaktır” diye de tarif ediliyor. Burada gizemciliği “sırrî” veya “esrar” diye anlayıp tasavvufla bağdaştıranlar büyük hata yapıyorlar. Esrâr, Risâletpenâh Efendimizin “Esrâr-ı Rabbâniyyesi”nden Ebûbekri’s-sıddîk ve Alî kerremallâhü vechehten nübüvvet ve velâyet tarikiyle seyr-i sülûkün üçüncü kademesi olan “sırr”ın temekkününde sübût bulur (Sır kademesine yerleşmek). Bu olmadan “hafi” ve “ahfa” derecelerine vasıl olunamaz. Bunlar olmadan da “fenâ” hâsıl olmaz. Bunların tek şartı da İslâmiyet ve “Ehl-i sünnet” îtikâdıdır.
O hâlde İslâmiyet dışında tasavvuf olamayacağına göre “İslâm Tasavvufu” tabiri de yanlıştır.
Mistisizm Yunanca “Myein” teriminden türetilmiştir. Aklın ve mantığın erişemediği tabiatüstü durumları sezgilerle arama yani intüistyonist hâlle anlamaktır. Mistisizmi dinle ilgilendirmek uygun değildir; bir inanç, prensip veya dogma da değildir. Aslında onu panteist düşünceyle (tabiatçilik) bağdaştırmak daha uygundur. Dolayısıyla evreni hâşâ Allah’ın bir parçası olarak görmek veya küllî evren şuuru gibi telakkiler mistisizmle birlikte düşünülürse de tasavvufa göre bu düşünceler küfre girer. Bu ifadeyi yani “Tanrı’dan bir parça” söylemini “Lâ mevcûdeillallâh” ile bağdaştırmak mümkün değildir. Çünkü Allahü teala küllî ve cüzi kavramların dışında zât-ı ehadiyyeti ile mevcuttur. Yâni muhâlefetü’n-li’l-havâdistir. Yarattığı hiçbir mahlûkla benzerliği yoktur. Bu sırri ve deruni izah gerektiren bir ifadedir. Rabbimizin mahlukatla illiyet bağı yani nedensellik bağı mevcutsa da, sebepler dünyası Allahü telanın muradıyla böyledir. Hazreti Havvâ sebeple yaratıldı ama Hazreti Âdem’de veya Hazreti İsa’da illiyet yani sebepler yoktur. Onun “kün” emriyle bila sebep âlem-i kevn ü fesad (dünya ve kâinat) var olmuştur.
İLÂHİYYÂT KELİMESİ NEREDEN GELDİ?
Lügatlerde “Tanrıbilim” olarak geçen “Teoloji” Yunanca “ Theos Logos” ifadesinden gelir. Asıl konusu tabiatüstü güçler olmakla birlikte dinî epistomolojiyi (dinî temel ilimleri) ve vahiy sistemini inceler. Bir diğer yönüyle Allah’ın varlığı ile ilgili konuları inceleyen bir felsefî disiplindir. Kelâm ilminde özel ıstılahlar olarak “ilahiyât ve nübüvvat geçer. Ama ilahiyât bu amaçla kullanılmamıştır.
İlahiyât fakülteleri evvelâ “Yüksek İslâm Enstitüsü” olarak kuruldu. Medreselerde ve genel teamülde ilimler ikiye ayrılır ve bunlara beden ve din ilimleri denirdi. İlmî ıstılahta din ilimleri, “ulûmı dîniyye” olarak geçerdi. Yâni ilâhiyat parantezindeki özel mana ile yalnız “Tanrıbilim” zâten ulûm-ı dîniyye terimine hiç uymaz. Bu geniş parantezde öncelikle bugünkü metodolojiye tekâbül eden “usûl” ilmi çok önemliydi. Bu yüzden usûl-i tefsir, tefsir; usûl-i hadîs, hadîs; usûl-i fıkıh, fıkıh; kelâm, akait ve ilm-i kıraat gibi ilimlerden başka kelâm ilmi zât-ı ulûhiyetin deruniliğini, mevcudâtın hikmetlerini, sıfât-ı ilâhiyyeyi inceleyen bir bilim dalıdır.
Buna rağmen!!!
Kelâm ilmiyle uğraşan kişinin diğer dallarda ve bilhassa fıkıhta fakih olması gerekir.
“Kelâm ilmiyle uğraşan hep şüphe içindedir.” “İmam Ahmed)
“Fıkıh öğrenmek her Müslüman’a farz-ı ayndır.” (İbn-i Âbidîn)
“Tasavvuf sâyesinde iman sağlanmıştır. Akıl, delil ve ispat ile kuvvetlendirilen iman böyle sağlam olmaz.” (İmâm-ı Rabbânî )
Zaten kelâm ilmi dehriyyun, maddiyyûn,(mateyalist ve dünya ehli ) felsefiyye ve Hristiyanlara karşı geliştirilen yüksek seviyeli, aklı, şeri delillerle takviye eden bir münakaşa, mübâhase ve delillendirme yoludur.
Hristiyan dünyası teoloji fakültelerinde genelde Agnostik (bilinmezlik) Tanrı düşüncesi ve teslis akidesi (Üçlü Tanrı) veya “deizm” (Peygambersiz din) hâkim olduğu için, onlarda felsefe en çok uğraşılan bilim dalı olmuştur. Zaten kelam ilmi de bu batıl fikirleri çürütmek için kullanılmıştır. Hristiyanlar için agnostik tabiri biraz ağır kaçabilir ama “baba, oğul ve rûhü’l-kudüs” teorisini başka nasıl izah edebiliriz? B. Russel gibi ateist agnostiklerin dünyadaki tesiri çok geniştir, ama kiliseyi etkilememiştir.
Batı’da teoloji fakülteleri, felsefeyi esas alıp üçlü Tanrı fikrini ispat etmeye çalışırken, ilahiyat fakültelerimiz de felsefe ağırlığını terk edip, bir amaca dayalı olarak yazılan Batı kaynaklı İslâmî eserlere pek itibar etmemelidir. Tekrar buluşabilmek ümidiyle...
.
XXXXXXXXX
Dalâletten adım adım hidâyete
6 Ocak 2024 02:00 | Güncelleme :6 Ocak 2024 01:27
A -
A +
Türkler İslâmiyetten evvel dünyâyı idâre etme ve cihân hâkimiyeti peşindeydi. Oğuz Kağan’ın vasiyeti ile bu amaç “Türk cihân hâkimiyeti” mefkûresi olarak nitelendirilmiştir. Sonra bu mefkûrenin İslâmiyetle aldığı şekil ve formül “İ’lâ-yı kelimetullâh” olmuştur.
Türkler İslâmiyeti yayarken en büyük yardımcıları tarîkatler ve sûfiyye olmuştur. Ahmed Yesevî ile birlikte Anadolu’yu ışıl ışıl yapan Somuncu Baba, Hacı Bayram-ı Velî, Hacı Bektâş-ı Velî ve Yûnus Emre gibi sûfîler Türklerdeki Sünnî i’tikâdın perçinleyicisi oldular.
Türklerin sınırlarının büyümesinde esas güç, fütûhât olmuştur.
Dokuzuncu asır Orta Asya Türk coğrafyasında dînî, millî, lisânî ve siyâsî büyük değişimin birinci kademesinin başladığı târihtir. 840 yılı neden bu kadar mühimdir? Bu târihte Kırgızlar Uygur Hânedânı’na son verdiler. Bu gelişme Türk târîhi için yüzyılların değişimidir. Bu olayla, bu önemli târihle birlikte Hunlardan beri büyük, köklü, şanlı Türk Kağanlığı’nın merkezi olan Orhun bölgesi coğrâfî ve siyâsî gücünü Doğu Türkistan’a bıraktı.
Şer gibi görünen bu yıkım, ileride yepyeni bir İslâmî Türk devlet geleneğinin başlangıcı olacaktır.
Kırgız saldırıları sonucunda bir kısım Uygur Türkleri tarım havzasına yerleşerek Çin medeniyetinden de etkilenip yerleşik hayâta geçmeye başladılar. Bu Türklerin ilk meskûn (yerleşik) hayat tecrübesidir.
Orhun bölgesinde savaşlardan bîzâr olan Göktürkler, Ötüken’de oturup kervan, kâfile göndermeyi, ticâret yapmayı “Kitâbelerde” de dile getirmişlerdir:
“Ötüken yir olurup arkış tirkiş ısar neng bungug yok. Ötüken yış olursar benggü il tuta olurtaçı sen.”
Türk milleti Ötüken’de oturup kervan kâfile göndersen (ticâret yapsan) ne sıkıntın olacak? Ötüken’de oturursan ebedî yurt tutacaksın. (Profesör Dr. Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, 1986 s.88)
Başlangıçta Çiğil, Karluk, Yağma gibi Türk boylarının temelini oluşturan Karahanlı Hânedânı da Doğu Türkistan’ın batısında Balasagunve Kâşgâr gibi sonradan yeni ufukların açılacağı Türk Dünyâsı şehirlerine yerleştiler. Bu yerleşik medeniyet temâyülü bozkır kültürünün aksine onları yerleşik dinlerden olan Mani ve Buda dîni etrafında birleştirdi. Kapalı mekânı, belli kurallı ibâdetleri olan bu şehir dinleri, Türklerin İslâmiyet’e geçişlerini de kolaylaştırdı.
SATUK BUĞRA HAN
920’de Karahanlı Devleti’ni kuran Satuk Buğra Han, Müslümanlığı da kabûl ederek devletin dîninin de İslâmiyet olmasını sağladı. Türklüğü ve İslâmiyet’i büyük şeref addeden Buğra Han, önceki adlarını da terk etmeyerek Allâh’ın kendisine lutf u keremi olan İslâmiyetin yüceliği ve keremini ön ad alarak Abdülkerîm Satuk Buğra Han olarak târihe geçti. Türk İslam ülküsünün böylece ilk mîmârı da bu yüce han oldu. Bu gelenek uzun süre devâm ettirildi. Büyük Selçuklu Sultânı Tuğrul Bey’in de ilk adı Rükneddin, kardeşi Çağrı Bey’in adı da Dâvud Çağrı Bey, Alparslan’ın ilk adı da Muhammed, yine Selçuklu sultanlarının adları da Muhammed Berkyaruk, Tapar Bey’in ön adı da Muhammed, Sultan Sencer’in ilk adı da Ahmed’dir.
Anadolu Selçuklu Devleti ile bu gelenek değişmiş ve sultanlar genelde mitolojik Îran adlarını almaya başlamışlardır. Türklerin o zamanki yakın komşuları Sünnî Îran’ın etkisinde kalmaları tabîî bir olaydı. Dilimizde hâlâ birçok İslâmî kavramın Farsça olması da bundandır. Sonra bu akım, edebiyâtımızı da uzun süre etkisi altına alacaktır.
KABÛL EDİLEN DİNLER VE YENİ MEDENİYET DÂİRELERİ
Bir dînin kabûlü yeni bir medeniyet dâiresine girmek demektir. Bu dâirelerin ilklerinden Budizm’de üç ayrı dünyâ kabûl edilmiştir. A) İnsan, hayvan ve ruhlara âit yaşadığımız dünyâ, B) Tanrı’nın bulunduğu dünyâ, C ) Buda’nın yaşadığı mutlak boşluk dünyâsı.
Gerek Budizm gerekse diğer bâzı dinler Mani ve Konfüçyüs vb. dinler zâten Türklerin savaşçı ruhlarına hiç uymadığı için bu dinlerde Türkler hep iğreti ve kısa süreli kalmışlardır.
Atalarımız Çin’in 2000 yıllık felsefî devlet dîni olan KonfüçyüsDîni’ni devlet dîni de yapmamışlardır. Sonra Âteş-perestlik de Türkler tarafından kabûl edilmiştir.
Totemizm Türklerde diğer kavimlerin aksine bir din gibi kabûl görmemiştir. Kadîm Türklerde daha çok bozkurt, Oğuz Türkleri’nde kartal,baykuş gibi yırtıcı kuşlar saygı duyulan ama tapınılmayan varlıklar olarak görülür.
X. yy.da Abbâsîler döneminde de Türklerin yaşamış oldukları bölgeleri gezen Arap bilgini İbn Fadlân, Başkurt Türklerinin bir kısmının, yılan, balık ve turnaya taptıklarından söz etmektedir.
XI. yy.da Arap târihçilerinden Ebû Saîd Gerdizî de Kırgızlar içerisinde inek, kirpi, saksağan ve şâhine, hattâ güzel ağaçlara tapanların olduğunu da bildirmiştir.
Türklerde fetişizm (şüpheli ise de) Şintoizm’e hiç rastlanmamıştır.
Atalarımız bir ara Hind dînlerinden Hinduizm’e inanıp “Veda” esaslarını da kabûl etmişlerdir. Bu dinde de tabiat güçlerinin ilâhlaştırılması esastır. (Faydalanılan makâle: Murat Navdar, Kadim Dinler ve Türklerin Kadim İnançları Hakkında Genel Değerlendirme, İnternational Kazakh-Turkish University, Named H.A. Yasavî, s,1-11, 2015)
KARAHANLI YILDIZI
10. yy ortalarından XII. yy sonlarına kadar Orta Asya’da Tanrı Dağları çevresinde Mâverâünnehir’e, Kansu’dan Aral Gölü’nün batı kıyılarına kadar uzanan geniş sahada hüküm süren ilk Türk-İslâm devleti Karahanlılardır.
Bir derûnî yaradan bahsedersek, Türkleri genelde başka devletler değil, yine bir diğer Türk devleti yıkmıştır. Bu "kural" burada da tahakkuk etmiş, önce Doğu ve Batı Karahanlılar olmak üzere ikiye ayrılan devlet, ataları Göktürkler gibi parçalanıp bölünerek yıkılma yoluna girmiştir.
Göktürkler 630’da Doğu ve Batı Göktürkler olarak ikiye ayrılarak 680 yılına kadar Çin hegemonyasını kabûl etmiş ve 744’te bir Türk devleti olan Uygurlar tarafından yıkılmışlardır.
Doğu Karahanlılar, devletlerini önce Balasagun’a sonra da Kâşgâr’a taşıdılar ve sonunda Karahıtaylar tarafından yıkıldılar. Karahıtaylar, Moğol asıllıdırlar.
Karahanlı Devleti’nde boy olarak Karluk, Argu, Türgiş ve Yağmalar bulunmaktaydı.
Devletini Mâverâünnehir’de devâm ettiren Batı Karahanlılar, önce Selçuklulara, sonra da Karahıtaylara mağlup oldular. 1212’de de Harerzm’ler tarafından devletlerine son verildi.
Gaznelilerin durumu daha farklıdır: Orta Asya’da X. yy.da kurulan bu devlet, Afganistan, Horasan, Pencap ve genelde Hindistan çevresinde, en mühimmi de çoğunluğu Türk olmayan unsurlardan kurulmuştur. Sâmânîlerin vâlisi iken bunlarla ilgisini kesen Sebük Tigin,Tuharistân ve Gur bölgelerini hâkimiyeti altına alarak özellikle Hindistan ve dış güç bölgelerine İslâmiyet’i yaymak için mücâdele vermiştir. Târihte ilk def’a Gazne hükümdârı “Sultân” unvânını almış sonra bütün Kuzey Hindistân’ı hâkimiyeti altına alarak burada İslâmiyeti yayma adına şanlı cihâdlar yapmıştır.
BOZKIR, KUT, TÖRE
Karahanlı Devleti’nde idâre bozkır kültürünün etkisi altındadır. “Kut ve töre” vazgeçilmeyen kurallar bütünü olarak yine ön plândadır.
Bu anlayış Türkler tarafından hiç yadırganmamış, Kağanlara önce kut (tanrısal güç) verilmiş, sonra sultânü’l-İslâm ve sonra da “zıllullâhi fi’l-âlem” (Allâh’ın güç ve irâde verdiği yönetici) anlamında kullanılmış ve bu anlayışla İslâm’ın ortak otoritesi ve Resûlullâh Efendimizin emâneti Hilâfet’i ihrâz etmek için acele etmemişler, ama bu emâneti ellerine geçirince bütün İslâm dünyâsının maddî ma’nevî hâmîsi olmuşlardır.
Türkler İslâmiyetten evvel dünyâyı idâre etme ve cihân hâkimiyeti peşindeydi. Oğuz Kağan’ın vasiyeti ile bu amaç “Türk cihân hâkimiyeti” mefkûresi olarak nitelendirilmiştir (Oğuz Kağan muvahhitti). Bu anlayış Kâşgârlı Mahmûd’un “Dîvânü Lugâti’t-Türk” adlı büyük eserinde de görülür: “Tanrı devlet güneşini Türklerin burcunda doğurmuş, göklerdeki dâirelere benzeyen devletleri onun saltanâtı etrâfında döndürmüş, Türkleri yeryüzüne hâkim yapmıştır.” (Prof. Dr. Abdurrahman Güzel, Süleyman Hakîm Atâ’nın Bakırgan Kitabı Üzerine Bir İnceleme, Öncü Basımevi, s.19, Ankara 2007)
Görülüyor ki Türklerde devlet anlayışı İslâmiyetten sonra da aynı minvâl üzeredir. Türk İslâm devletlerinde devletin işleyişi Osmanlılarda da ve hattâ son devre kadar meselâ adliye sisteminde de görülmüştür. Adâletteki bu sistem, şer’î ve örfî yargıdır. Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, Sultan II. Abdülhamîd döneminde yürürlüğe girmiş ve örfî hukûkun ne kadar önemli olduğu bir kere daha gözler önüne serilmiştir. Bilinen 5000 yıllık Türk târîhinin vazgeçilmez “Törü”sü yâni töre olarak varlığını sürdürmüştür. (Örfî hukuk)
Törü yâni töre varlığını asırlardır sürdürürken “kut” yerini şerîatin yetki verdiği pâdişâha ve onun adlî ve şer’î dairesine bırakmıştır. Pâdişâhların hilâfetleri de “kut”tan başka bir şey değildir. (Allâh adına hüküm sürme)
CİHÂDIN GÜCÜ
X. ve XII. asırlarda Türklerin sınırlarının büyümesinde ve sonrasında esas güç hep fütûhât yâni cihâd olmuştur. İslâmiyet’ten önceki Türk devletlerindeki “daha çok deniz daha çok toprak” yerini “daha çok İslâm beldesi ve daha çok Müslüman nüfus” zihniyetine terk etmiştir. Yâni “Cihân Hâkimiyeti” mefkûresinin İslâmiyetle aldığı şekil ve formül “İ’lâ-yı kelimetullâh”tır. Kısacası “deyr-i küfrün üstüne rekz-i hilâl” (Kiliseler üzerine putların yerine İslâm’ın hilâlini dikmek) ve Hazret-i Ömer ile zirveleşen adâleti, Kânûnî adı verilen Muhteşem Süleymânla zulmün burçlarında dalgalandırmaktı.
Karahanlılar sâdece Maverâünnehir ile yetinmeyip sonradan Buhâra, Semerkand ve Kâşgâr’ı da İslâm dâiresi içine almış ve Türklerdeki yayılma ve Türklük güveni İslâmiyet’in fütûhât ve Yüce Rabb’imizim Müslümânlara va’di olan “zafer” duygusuyla birleşince müthiş Türk-İslâm potansiyeli vücut bulmuştur. Asker sefere çıkarken nevbet ehli “Nasrün minallâhi ve fethün karîb” diye nidâ ediyor ilk sağ adımlar bu zafer inancıyla atılıyor, sonra nevbetçi Rabb’imizim büyük müjdesini haykırıyordu. “Ve beşşiril mü’minîn” Saff Sûre-i celîlesi 13. âyette Allâhü te’âlâ zafer ordularına va’dinden şaşmayan müjdesiyle şöyle diyordu: Allâh’ın yardımıyla zafer yakındır. Mü’minleri müjdele!
ANADOLU SÛFİYYESİ
Türkler İslâmiyeti yayarken en büyük yardımcıları tarîkatler ve sûfiyye olmuştur. Ahmed Yesevî ile birlikte Anadolu’yu ışıl ışıl yapan Alâeddîn-i Erdebîlî’nin halîfesi Hâmid-i Aksarâyî (Somuncu Baba) ve onun da talebesi Hacı Bayram-ı Velî ve onlara tekaddüm eden (önceleri) Hacı Bektâş-ı Velî ve Yûnus Emre gibi sûfîler Türklerdeki Sünnî i’tikâdın perçinleyicisi oldular. Bu gönül ehli insanlar Türkmenlerin saf ve sâde dili ile va’z ü nasihatler ediyor, Şerî’at-i garrâdan aslâ tâviz vermeden Yüce ve azîz Peygamber’imizin “Güçleştirmeyin kolaylaştırın, korkutmayın müjdeleyin” sözleriyle saf ve temiz Türkmenlerin gönül tellerini titretiyorlardı.
XI. asırda çığ gibi büyüyen Kâdirîlik, Kübrevîlik Ekberîlik ve Yesevîlik, sonraki Sünnî tarîkatlerin de dayanağı olmuştur.
İSÂMÎ TÜRK ALFABESİ (ELİF BA)
Türkler Müslüman olunca bu yeni medeniyet döneminde Uygur yazısını belli bir süre kullanmışlardır...
Türklerin İslâmiyet’i kabûlü öyle bir inkılâbdır ki, giderek 10 asır sürecek olan yeni bir alfabe (İslâmî Türk alfabesi) yepyeni bir edebiyâtın müjdecisi olmuş, bozkırın deli ve hür rüzgârları olan Türkleri rahle önüne oturtmuştur.
Tekkelerde yeni bir eğitim dönemi başlamış, dervişân tekkelerde zikirle sûfî olurken, meydânı-ı gazâda gâzî olmuş, elleri kalem tutmakta mâhir olduğu gibi kılıç tutmakta da aynı hüneri göstermişlerdir. Yılların alp-erenleri post-nişîn (tarikat şeyhi) olmuşlar, asırlardır dalâlette kaybettikleri yıllarını cihâd ile değerlendirmişlerdir.
Artık sûre ve âyetlerin satır-altı Kur’ân tercümeleri, İslâmiyet için bu serdengeçti kavme Rablerinin ne dediklerini de anlatıyordu. Yılların saf ve temiz Deli Dumrulları artık kuru bir cengâver değil, Hazret-i Ali şecâatinde birer mücâhid oluyorlardı.
İşte bu anlayış, Gazneliyi, Selçukluyu, Osmanlıyı sûfî alperenler yapan bu rûh, Orta Asya ilk Müslüman Türklerinin İslâmiyet adına yazdıkları ilk eserlerin riyâsız ve üstün heyecân potansiyelini taşıyordu. Bu eserler Yusuf Has Hâcib’ın Kutadgu Bilig’i Kâşgârlı Mahmûd’un din, dil, terim, coğrafya ve destan örneklerini barındıran lugât eseri Dîvânü Lugâti’t-Türk’ü, Ahmed Edîb Mahmûd Yüknekî’nin Atabetü’l-Hakâyık’ı, Ahmed Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet’i hep sonraları hazırlayan müjdeci mektuplar gibidir.
Îslâmî Türk alfabesi yepyeni bir cihângîr devlet, yepyeni bir edebiyat, hâsılı yepyeni bir medeniyet meydana getirmiştir. Hiçbir zevk, bir kitâbı aslından okumak gibi heyecan veremez. Çeviri ve transkripsiyonlar (bir harfi ses değerleriyle ve şekilleriyle başka bir alfabeye aktarma) veyâ transliterasyon (bir harfi başka bir alfabeye yeni şekille aktarmak) aslının rûhunu aslâ veremez. O eserler yeni nesiller tarafından okunabilir mi? Ba’de harâbi’l-Basra, mezâ mâ mezâ, (Basra harâb olduktan sonra, zâten geçen geçti) Yâni iş işten geçti. Yıkım büyük, ama çok büyük oldu.
Kısaca Cemâl Süreyâ’nın “Ağlarım hâtıra geldikçe gülüştüklerimiz” mısrâını, fâtihalarla şanlı mâzilerdeki mütebessim ecdâda gönderiyorum. Onlar kazandı biz kaybediyoruz; yine de Allâhü te’âlânın rahmetinden ümit kesmiyoruz.
.
Medîne’den Türkistân’a inen nûr
20 Ocak 2024 10:00 | Güncelleme :26 Ocak 2024 10:13
A -
A +
Sahâbe-i kirâm başlangıç savaşlarını yapıp (Bedir, Uhud vb.) İslâm’ın sancağını dikip perçinlediler. Sonra Asya içlerine kadar dağıldılar. Bu maksatla bu nûr elçileri bir meltem rüzgârı gibi Orta Asya’nın sert havasını yumuşattılar. Hıra Dağı’ndan Tanrı Dağları’na hidâyet köprüleri kurdular. Medîne hurmalıklarının letâfetini Ötüken Ormanı’nda estirdiler. Aral, Baykal göllerinin acılığını zemzem ile giderdiler.
Türklerden Sahâbe’den olan var mı, bu açıklığa kavuşmuş değildir. Kesin olmayan bilgilere göre ilk Türk Sahâbe Ebû Ubeydullâh Süreyc Et-Türkî’dir. Dede Korkut’taki Bügdüz Emen’in de Efendi’mizin yanına gidip İslâm’ı öğrenen ilk Türk olduğu söylenir.
Türkler alp-eren olunca genlerinde olan asâletle mükemmelliğe ulaştı.
Eski rivâyetlerde, mitolojilerde, esâtîrde (mitolojide), masallarda hazîneler gizlenmiştir ve bu hazîneleri ejderhâlar bekler; buralara yaklaşmayı engelleyen tılsımlar vardır. Oraya ulaşmak çok zordur. Bu yol ölüm tehlikesi olan mâcerâlarla doludur.
Bu masalımsı kurgu muhtevâsı hazînelerde, düşüncelerle bile ulaşılması güç hedeflerde olağanüstü kahramanların destânî karakterlerine şâhit oluruz. Bu kahramanlar hep hayâl ürünüdür; insanlar da bunları bilir ama bunları hâlâ yâd etmekten, okumaktan, hattâ film konuları yapmaktan zevk duyar.
Efsâneler bâzen dînî hüviyet de kazanarak yılların hâfızasına mühür vururlar. Bu meyânda Türk, Îran, Hind, Mısır ve Yunan destanlarında dînî bir hüviyet de bulunduğu için, bunlarda yıllara meydan okuyan bir dik duruş görürüz. Modern devir insanları mitolojilerin gölgesinden bile etkilenerek bunların esâtîrî (mitolojik) adlarını özel adlarında, modern kuruluşlarda ve tesislerde yaşatmaya devâm ediyorlar.
TÜRK MİTOLOJİSİ
Türklerin ilk millî destânı “Yaratılış ve Türeyiş” de ilk “büyük tanrı” Kayra Kan (han) Ülgen, Altay Türklerinin en büyük tanrısı olarak gösterilir. İnanışa göre, bu Ülgen Tanrı, yerin yaratılmasından önce suların üstünde kaz gibi uçardı. İnsanı ve dünyâda var olan her şeyi yaratan ve evrenden önce var olan, kâinâtın başını ve sonunu belirleyen Tanrı olarak inanılır. O erlik şeytânı da yaratmıştır. (hâşâ ve kellâ estağfirullâh) (Duran R. Türk Mitolojisi, 2012, R. (Ed ) Mitoloji ve Din Üzerine (Ünite 6) Eskişehir Anadolu Üniversitesi Yayınları)
Ayrıca Türk Mitolojisinde Aan Alakçın Katun, Aan Darkan Katun, Karlık, Kayberen, Kayra Kan, Kut, Suyla, Ülgen, Umay Ana, Ayıısıt, Ayzıt Katun, Utkuuçı, Yağız Yir ve Yayıkh gibi tanrılar ve tanrıçalar da vardı.
Genelde bütün eski kavimler kendilerine gönderilen peygamberlere ulaşamadıkları için veyâ onlara inanmadıklarından kendi sosyal-şuur üretimi olan tanrı ve tanrıçalara inanmışlardır. Biliyoruz ve inanıyoruz ki her kavme bir peygamber görevlendirilmiştir. İşte insanlık başlangıçtan beri ister vahyî dinlere, isterse de kendi sosyal-şuur üretimi bir dîne veyâ bir o dînin tanrı veyâ tanrılarına inansınlar, bunların çoğunluğu, rûhun ölümsüzlüğünü kabûl etmişler veyâ cezâ-mükâfât muhtevâlı fizik ötesi bir kavrama inanmışlardır. Yine mühim bir gerçek de şudur: Her kavim ister vahyî ister sosyal-şuur üretimi dinlere inansınlar, ibâdet etmişler, belli düzenler kurmuşlar, kurban törenleri tertip etmişler (insan da dâhil) ve başıbozuk yaşamamışlardır.
Peki, buradan nereye varabiliriz? “Elest Bezmi”nde bütün ruhlar yaratılmış, insanlar henüz insan sûretine bürünmemiş, ana rahmine ruhlar verilmeden önce Yüce Rabb’imizin varlığını kabûl etmiş ve “şâhit olduk” demişlerdir. İşte bütün bu ilâhî cevher olan rûhun varlığında bu ilâhî sözleşmenin izleri bulunduğu için, ya vahyî dinlerde veyâ tevhîd akîdesine bağlı olan İslâmiyet’in dışındaki insanlar, ruhlarında o sözleşmenin izlerini gayr-i şuurî bir vaziyette idrâk ederek bir tanrı arayışına girmişlerdir.
TEVHÎDE ENGEL FELSEFÎ EKOLLER
Tevhîd akidesi dışındaki insanların bir din ve tanrı arayışı çok eski zamanlardan beri var olan felsefe ekollerinin sisleri arasında kalmıştır. Felsefî ekoller genelde din-tanrı bağlamındaki inanç ve akîdelere set çekerek, bilhassa Dogmatiklerin kozmik, epistemolojik (bilginin kaynağı mes’elesi) ve özellikle de matematik alanındaki teorileri çok eski yıllardan beri insanları etkilemiştir. Özellikle Aristo, 11. asır İslâm dünyâsında îmânî yıkımlara sebep olmuştur. MÖ 400’lü yıllarda yaşayan Sokrat, Plâton ve Aristo’nun etkileri özellikle, Demokritos, Pisagor, Epikür, Heraklitos, Hipokrat, Parmenides ve devâmında aynı etki altında kalan Immanuel Kant, René Descartes, Batlamyus, Copernikus dışında özellikle İslâm Dünyâsı’nda İbni Sînâ, Fârâbî ve İbn Rüşd gibi düşünürler de bu ekolün geniş te’siri altında kalarak aykırı fikirler ileri sürmüşlerdir. Bu tehlikeli akıma set çekmek isteyen büyük İslâm âlimi İmâm Gazâlî hazretleri “Tehâfütü’l-felâsife” (Felsefenin Tutarsızlığı) adlı eseri ile mü’minlerin îmânına sâhip çıkmaya çalışmıştır. Hâlbuki Gazâlî hazretleri, onların ilmî gerçeklerinin çoğuna katılmakla birlikte Tevhîd akidesine ters düşen konulara karşı çıkmıştır. İlmî konulara karşı çıkması zâten mümkün değildir, çünkü kendisi din ilimlerinde mütebahhir (deryâ) olması yanında fen bilimlerinde (pozitif ilimlerde) de emsalsiz bir âlim idi.
Felsefenin bu müthiş etkisi düşünen insanlarda düşünce sistemi geliştirmekten ziyâde, kendileri gibi formel düşünmeyi telkîn ediyordu. Bu etkilerinden dolayı insanların tanrı arayışlarındaki politeizmden (çok tanrıcı) monoteizme (tek tanrıcılık) ve sonra da ateizme (tanrıtanımazlık) tek istikâmetli bu gidiş, asırlara yayılsa da sonunda özellikle Pozitivizm ile bugünkü çıkmaza saplandı.
Bu ekoller aklın saflığını bile tartışarak bilimin şüpheciliğine ve sonunda insan varlığının şüpheciliğin tarzlarını ve süreçlerini anlamaya çalışmış ve “varoluşçuluk” kanalına girmiştir. Bu konu ilk olarak Alman düşünür Martin Heidegger tarafından ortaya atılmakla birlikte, özellikle Fransız filozof Sartre’ın bu tarzı plâstik ve edebî san’atlere uygulanması ile Egzistansiyalizm, Kierkegaard, Franz Kafka, Alber Camus, Andre Gide’in popülerliği ile edebiyatta da çığır açmış, Türk Edebiyâtı’nı ve tabîî ki Türk düşünce sistemini de etkilemiştir.
Orta Çağ’ın dînî ekolü olan Skolastik Felsefe, kilise aracılığı ile rakip tanımaz bir “Demokles Kılıcı” olmuşken, Rönesans,Reform ve nihâyetinde Fransız İhtilâli altında silinmiş ve yerini Pozitivizm’in tanrıtanımazlığına bırakmış ve aslında “scola” yâni okul eğitim sistemi ve Hristiyanlığı ferdî eğitim sistemi ile geliştirmek isteyen bu ekol aslında Batı’nın katı Kilise sisteminden kaçış ve dinsizliğe kadar giden bir yol izlemiştir. Bu tepki zamanla Batı’nın dinden kopmasına sonrasında Pozitivist felsefe sonucu Materyalizm’le ve onun ekonomik-felsefî sistemi sonucu Komünizmle tanışmış ve Marksizm ile milyonlarca insanın ölümüne sebep olan bir heyûlâya dönüşmüştür. Artan nüfusla ilgili açlık ve işsizlik gayr-i ahlâkî uygulamalar ve eş cinsellik küresel bir tehlike arz etmeye başlamıştır.
DÜNYÂ BEŞ OYA MI KALDI?
Dünyâyı parselleyen güçler çok yönlü saldırılarla gezegenimizi kutuplaştırıp çeşitli yollardan menfaat devşirmeye devâm ediyorlar. Eski devirlerin toprak ve yayılmacılık savaşları, yerini etnik-ekonomik-dînî savaşlara bırakmıştır. Soğuk savaş ve siyâsî entrikalar dünyâyı boğmaktadır. ABD ekonomik-dînî (Evangelizm-Siyonizm) AB ekonomik, İsrâil dînî-millî-ekonomik (Siyonizm), Îrân dînî-ekonomik (Şiâ yayılmacılığı) ve ekonomik olarak dengeleri öyle bozdular ki, yaklaşık 70 yıl dünyâya kan kusturan komünizm bile bunların yanında âciz kaldı!.. Kızıl Yıldız’ı yok edip yerine modern Gamalı Haç’ı yâni AB Bayrağını, Magen David (İsrâil’in altı köşeli yıldızı) ve petro’dolar saldırısı ile yeni ve Postmodern bir Haçlı Seferi başlattılar. Bunlar Hitler’in, Stalin’in, Mussolini’nin, Ho Chi Minh’in zulümlerini sümen altı ettiler. Dünyâ Sağlık Teşkilâtı kurallarını hiçe sayıp hastanelere, okullara bomba yağdırdılar, savaşanlar yerine çocuk, bebek ve savunmasız kadınları öldürdüler. Tabîî ki bunları Avrupa Parlamentosu, AB üyeleri ve dünyâyı beşe bölen zihniyet, kendisini dünyânın muhtarı sanan ABD’nin himâyesinde ve desteğinde yaptı. Yâni İslâm dışındaki bütün dinler vahşette birleşti; kısaca o müthiş hakîkat bir def’a daha tecellî etti. Küfür tek millettir. Sadaka Resûlullâh!
İslâm’ı yanlış uygulayan ve Ehl-i sünnet dışına çıkan İslâm ülkeleri birbirlerine düşman oldular. En mühimi de insanların gözünde bu mübârek dîni kurtuluş vesilesi olmaktan çıkardılar.
TÜRKLERİN KURTULUŞ ŞİFRELERİNİ BULMASI
Türkler sırlı hazîneye 10. asırda kavuştular. Şanlı Sahâbe’nin sınır tanımayan teblîğ seferlerine ulaşan atalarımız, bu mübârek dinle bu asırda tanıştı. Asya bozkırlarının bu cengâver, bu ele avuca sığmayan alpları, İslâmiyet’le tanışıp alp-eren olunca genlerinde var olan asâlet, merhamet, adâlet ve tavâzû ile mükemmelliğe ulaştı. Artık onlar “Lâ şerefe a’lâ minel İslâm” (İslâmiyet’ten üstün şeref yoktur) düstûrunu benimseyerek Müslümanlığı yayma misyonunu da üstlendiler.
Türklerden Sahâbe’den olan var mı, bu açıklığa kavuşmuş değildir. Kesin olmayan bilgilere göre ilk Türk Sahâbe Ebû Ubeydullâh Süreyc Et- Türkî’dir. Dede Korkut’taki Bügdüz Emen’in de Efendi’mizin yanına gidip İslâm’ı öğrenenin ilk Türk olduğu söylenir.
Sahâbe-i kirâm başlangıç savaşlarını yapıp (Bedir, Uhud vb.) İslâm’ın sancağını dikip perçinlediler. Sonra Asya içlerine kadar dağıldılar. Hind’e, Çin’e; Türkistan’a gittiler. Bu maksatla bu nûr elçileri bir meltem rüzgârı gibi Orta Asya’nın sert havasını yumuşattılar. Hıra Dağı’ndan Tanrı Dağları’na hidâyet köprüleri kurdular. Medîne hurmalıklarının letâfetini Ötüken Ormanı’nda estirdiler. Aral, Baykal göllerinin acılığını zemzem ile giderdiler. Tek eksikleri İslâmiyet olan Türk kavmine İslâmiyet’i öğrettiler.
Tılsımı açmak ve şifreyi bulmak kolay değildi. Bu kilidi açmak için ilâhî bir yol gerekiyordu. Bu delişmen kavmi muvahhid (Allâh’a ve onun şanlı Peygamberi’ne inanan) yapmak için bir seçilmiş gerekiyordu. O da Ahmed Yesevî hazretleri idi. Nasıl seçildi bu velî kul, o menkıbeye bir göz atalım. Adı üstünde, nakledilen bir menkıbedir. Burada bakmamız gereken kurgu ve telâkkîdir. Bâzen mânâ lafzın (sözün) önüne geçer:
Bir gazâ gününde Sahâbe-i kirâm aç kalmış, Resûlullâh Efendimizden yiyecek istemişlerdi. Cebrâîl (aleyhisselâm) onlara cennetten hurma getirmişti. Hurmaları yerken bir tânesi yere düşmüş Cebrâîl de (aleyhisselâm) “Bu hurma sizin Türkistan ümmetinizden Ahmed Yesevî kısmetidir” haberini vermişti.
Hazret-i Muhammed (efendimiz) hemen Aslan Baba’yı -Onun da bu menkıbeden Sahâbeden olduğu zannediliyor- çağırmış bu hurmayı ona vermiş ve “Benden sonra Ahmed adlı bir çocuk doğacak, o ümmetimin seçkinlerindendir bu hurmayı ona ver!” buyurmuş.
Efendi’mizin duâsıyla Aslan Baba asırlarca yaşamış, bütün dünyâyı aramış, sonunda Türkistan’a gelerek Yetîm Ahmed’i bulmuştu. Bu sırada Ahmed, Yesi’de mektebe gidiyordu. Aslan Baba çocuğa selâm verdi. Çocuk selâmı alırken “Ey baba, emânetiniz hani?” diye sordu. Aslan Baba bu beklemediği sorudan şaşırdı “Ey velî, sen bunu nereden biliyorsun?” diye hayretle sordu. Çocuk “Allâh bana bildirdi” cevâbını verdi. Sonra adını sordu, Ahmed olduğunu anladı ve emâneti sâhibine teslîm etti. Aslan Baba hem onun mürşidi oldu hem de eğitimi ile uğraştı. (Prof. Dr. Abdurrahman Güzel, Süleyman Hakim Ata’nın Bakırgan Kitabı Üzerine Bir İnceleme, Öncü Kitap, Ankara 2007, s.179, Ankara)
Hoca Ahmed Yesevî, Aslan Baba’nın vefâtıyla İslâmî ilimlerin merkezi Buhârâ’ya gider. Orada büyük mutasavvıf Şeyh Yûsuf Hemedânî’ye intisâb eder. Hoca Ahmed Yesevî ondan sülûk âdâbını, zâhir ve bâtın ilimleri öğrenmiştir. Bu olay aslında Türk’ün kutlu yolunun da başlangıcıdır. Ahmed öyle bir şeyhe intisâb eder ki kendisinden sonra Türkler onun sâyesinde Ehl-i sünnetin göz bebeği “Altın silsile”ye sıkı sıkıya bağlandılar.
O, Şeyh Hemedânî’ye intisâbını kendi “Hikmetler”inde şöyle anlatır:
“Ben yirmi yedi yaşta pîr buldum /// Eşiğinde yaslanarak izini öptüm /// O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.”
Hemedânî hazretleri Irak, Horasan, Mâverâünnehir ülkelerinin çeşitli şehirlerinde halkı irşâd ile uğraşmış, ilk iki halîfesi Hoca Abdullâh-ı Berkî ve Hoca Hasan Andâkî’dir. Andâkî’nin vefâtından sonra dördüncü halîfesi Abdühâlık Gucdüvânî’ye bırakarak Türkistan’a, Yesi’ye dönmüştür. Yesevî hazretleri Hemedânî hazretlerinin halîfelik makâmını da kazanmış ve Türkistan’da binlerce mürîdânı etrâfına toplanmıştır. Yesevî, onların anlayacağı basit Türk diliyle saf Türklerin kalbine îmân nakşediyor bozkırın ser-âzâd Türkmenlerine, dizi dibinde ilim ve îmân aktarıyordu. (Faydalanılan Kaynak: Prof. Dr. Abdurrahman Güzel, Ahmed Yesevî’nin “Fakrnâme”si Üzerinde Bir İnceleme, Öncü Kitap, Ankara, 2007)
Görülüyor ki bu yol çetindi ve bu ni’mete kolay ulaşılmamıştı. Rabb’imiz Türk’ün boynuna İslâm’ı yüceltme ve yayma vazifesini yüklemişti. Bu görevi bin yıl eksiksiz yapan atalarımız, bid’atsiz Sünnî ekolün en büyük temsilcileri oldular…
.
Anadolu’yu yurt yapan fetihçi dervişler
3 Şubat 2024 02:00 | Güncelleme :3 Şubat 2024 02:03
A -
A +
Bir toprağı sâhiplenmenin en mühim unsurlarından biri de nüfustur. Kayıların bu toprakları yurt edinmelerinde de kalıcı nüfus probleminin çözümünde de yerleşik dervişlerin sâbit tekke ve zâviyeler açmaları çok önemliydi. Anadolu’ya gelen asker ve savaş ruhlu erenler, bu toprakların yurt olmasını sağlamışlardır.
Bir toprağı yurt yapmak, kendi kültürünü yerleştirmek kolay bir hâdise değildir. Kayı’nın Anadolu’ya girip yurt tutup yerleşmesinde Türkistan geleneği olan erenler, sûfîler, zâviyeler, çok önemli bir rol oynamışlardır.
Osmanlı Devleti’nin net Sünnî-Hanefî-Mâtürîdî anlayışı vardı.
Çok köklü bir yapıya sâhip olan Osmanlı Devleti, varlığını sürdürebilmek için kuruluşundan yıkılışına kadar hep savaşmak zorunda kalmıştır. Bu durumu normal olarak görmek lâzımdır. İlk Çağ ve Orta Çağ, kavimlerin devamlı birbirleriyle savaştığı zamanlardır. Aslında çağımız da dâhil olmak üzere milletler savaşmaktan hiç vazgeçmemişlerdir. Özellikle eski çağlarda savaşmayan durağan kavimler silinip gitmişlerdir.
Yunan ve Makedonlar Orta Asya Türkistan’a kadar gitmişler; Makedonyalı Büyük İskender Hint ülkesini aşarak Türkistan topraklarına kadar gitmiştir. Sezar da Roma’yı tahkîm (kuvvetlendirmek) için Mısır’a kadar gitti. Batı Hunları Roma’yı zapt etti; Göktürkler doğu, batı, kuzey, güney uçlarına kadar genişlediler.
Hâsılı yaşamak ve yaşatmak ve büyümek isteyen kavimler sınırlarını genişletmek ve imkânlarını çoğaltmak için hep savaştılar. Yâni insan varsa savaş da hep var olacaktır.
Müslümanlar Medîne’de toprağa sağlam basabilmek için önce Mekke müşrikleriyle sonra da diğer müşrik Arap kabîleleri ile, Yahûdî ve Bizans’la hep savaşmak zorunda kaldılar. Sonra da İslâm’ı teblîğ etmek ve cihâd için kıta’aları aştılar.
Soy atalarımız Orta Asya’dan Anadolu’ya gelinceye kadar savaşarak çeşitli devletler kurdular, devletler yıkıp taçlar giydirdiler. Bunların hepsi kavimlere toprak ve prestij kazandırıyordu.
MOĞOL BELÂSI
Şimdi savaşı devamlı ilke edinip dünyâya hükmetmeye çalışan Cengiz’in misyonu neydi, düzen vermek miydi, barış sağlamak mıydı? Tabîî ki bunların hiçbirisi değildi. Hırs, kin, zulüm, yakıp yıkma, medeniyet ve insanlık düşmanlığı… Akla gelenler bunlar. Moğol zulmü öyle bir belâ idi ki geçtiği yerlerden hayat izlerini siliyorlardı. Nâmık Kemal şöyle diyor: “Moğol, Harezm ülkesini zapt ettiği zaman her Tatar’ın (Moğol) idâm ettiği adam yirmi dörde bâliğ olmuştu. Merâga’da bir Tatar karısı bir saray halkını ale’l-umûm (hepsini) katletmiş ve hiçbirinden mukâvemet değil, tahlîs-i cân (can kurtarmak) için bir hareket-i mezbûhâne (direnme karşı) bile görmemişti. Tatarlar uğradıkları yerlerde mesâcid-i İslâm’a (mescitlere) bârgîr (beygir) bağlar, mekaabir-i şühedâda (şehit kabirlerinde) işret meclisi (içki meclisi) kurar(lardı). (Nâmık Kemâl, Evrâk-ı Perîşân, Terceme-i Hâl-i Emir Nevrûz, Kostantîniyye, 1302, (1886) Matbaa-i Ebuzziyâ, s.
Şimdi Cengiz’inki de savaş, Harezm’in, Selçuklunun Osmanlının yaptığı da savaş. Türkler İslâmiyet’ten evvel de Cengiz’in yaptıklarını hiç yapmadı. İslâmiyet’ten sonraki savaşları ise zâten İslâm’ın yayılmasını gâye edindiği için adâlet en çok gözettikleri prensip olmuştu. Kısacası Türkler târihin hiçbir döneminde zulüm yapmadılar. Zevk için insan öldürmediler.
ANADOLU’YA GİRİŞ
Türklerin Anadolu’ya girişi Alparslan ile başlamış, bu mücâdelenin başaktörü olan Bizans, Osmanlının en büyük sıkıntısı olmuştur. Zâten Anadolu, Bizans (Rum) demekti. Onun için Anadolu’ya Diyâr-ı Rûm denmiştir. Türkler Anadolu’ya girmeden önce Fâtımîlerle, Anadolu’ya girince de Bizans ve Moğol’la savaşmak zorunda kaldılar. Halep’te başlayan toprak edinme mâcerâsı Pasinler’e kadar uzanmış ama geldikleri Orta Asya topraklarına dönmek istemeyen Kayı Anadolu’da bir sâbit mekân tutmak istemiştir. Asya’da olduğu gibi Moğol belâsı burada da başlarında idi. Orta Asya Türk illerinden Îran’a, Bağdat’a kadar yayılan bu belâ Anadolu’yu ve Selçukluyu da hükmü altına almıştı. Konya’ya bağlı olmasına rağmen önce bağımsız bir topluluk gibi yaşayan Kayı, civâr obaların da desteğini alarak Bilecik’e, Söğüt’e kadar dayanmıştı. Civâr obalar da Orta Asya’dan gelen Türk boyları idi. Obalar giderek büyüyor ve merkezî yerlerde ticâretin önemi idrâk edildiği için pazarlar açılıyordu. Şunu da belirtmekte fayda var: Bizans bu pazarların ve ticâret yollarının hemen tamâmına sâhip olduğu için zengin ve müreffehti. Muhtelif noktalardaki tekfurlar bağımsız devletler gibi kuvvetli, fakat hepsi de Bizans’a bağlı idiler. Tekfurlar sağlam kalelerde yaşıyorlardı. Gerçi Osmanlı Anadolu’ya gelmeden bu muhkem kalelere pek de ihtiyaçları yoktu; Anadolu’nun kesin hâkimi idiler.
Alparslan’ın Romen Diyojen’i büyük bir fidye karşılığı serbest bırakıp yüklü bir servete ulaşan Büyük Selçuklu ve sonrasında, Anadolu Selçukluları bu i’tibar ve zenginliklerini koruyamadılar. Bir yandan Bizans bir yandan da Moğol Anadolu ve Îran’daki Türk nüfûzunu kırmıştı.
Ticâret, ayakta kalabilmek için savaş kadar gerekli idi. Tâ İpekyolu’na uzanan ticâretin önemini Kayı çabuk kavradı. Çobanlık, gezicilik ve yörüklük isterken, ticâret sâbit ve kalıcı mekân istiyordu. Ne var ki tutulmuş ticâret pazarları kuvvetli tekfurlukların elinde idi. Kulacahisar, Atranos, Yarhisar, Söğüt, Bilecik, Lefke, Domaniç ve Eskişehir kaleleri hep Bizans’ın elinde idi. Yâni fetih olmadan ne ticâret ne de yerleşik hayât mümkündü.
Pazar rekâbeti de Kayı ile Bizans’ı rakip yapıyordu. Barbar Moğol’un, ticâretle, ilimle, estetikle hiçbir yakınlığı yoktu. Civâr obalara yağma yaparak mal devşiriyorlardı. Moğollar zâten niçin savaştıklarını niçin toprak aldıklarını da bilmiyorlardı. Trans hâlinde kan dökmek ve yayılmak tek hedefleri idi. Hiçbir ortak noktaları olmamalarına rağmen Bizans ile bu çapulcu Moğol sürüleri Kayı’ya karşı ittifak kuruyorlardı. Bu arada Kayı kendi soy beylikleri arasında bile tam bir birlik kuramıyordu. Kayı, hiçbir otoritesi kalmamasına rağmen hâlâ Konya’ya bağlılığını sürdürüyordu.
Münferit beyliklerden en kuvvetlisi olması hasebiyle Germiyanoğulları bağımsızlığını îlân edip Yâkup Bey de sultânlığını kurduğunu açıklıyordu. Bu durumda ayakta kalabilmek için ya Kayı gibi Moğol’la ve Bizans’la savaşmak ya da onlarla gizli anlaşma yaparak savaşmamak durumunda idi. Bu durumda da Kayı’nın karşısında olmaları gerekiyordu.
YURT TUTAN DERVİŞLER
Bir toprağı yurt yapmak, kendi kültürünü yerleştirmek kolay bir hâdise değildir. Kayı’nın Anadolu’ya girip yurt tutup yerleşmesinde Türkistan geleneği olan erenler, sûfîler, zâviyeler, çok önemli bir rol oynamışlardır.
Bir toprağı sâhiplenmenin en mühim unsurlarından biri de nüfustur. Kayıların bu toprakları yurt edinmelerinde de kalıcı nüfus probleminin çözümünde de yerleşik dervişlerin sâbit tekke ve zâviyeler açmaları çok önemliydi. Anadolu’ya gelen asker ve savaş ruhlu erenler, bu toprakların yurt olmasını sağlamışlardır. Bu grupları şöyle sıralamak mümkündür: 1- Horasan Erleri, Ahmed Yesevî bağlıları, Yesevîler. 2- Osmanlı’nın temel kurucuları, dervişler, abdallar. 3- Anadolu yiğitleri (Ahîler).
Kayı kâfire karşı cihâd ederken bunu duyan savaşçılar her yerden gelip Kayı’ya katılıyorlardı. Bunların içinde âlimler, din adamları ile çulsuzlar ve sâdece mal mülk kazanmak için gelenler de vardı.
DEVLETE DOĞRU
Süleymân Şâh ve oğlu Ertuğrul Gâzî’nin cihâd rûhu genç Osman’a da ilhâm veriyordu. Bu arada henüz Anadolu ve Sûriye Anadolu Türkleri resmî hükümdârı olan Selçuklu Sultânı III. Alâeddîn, Osman Bey’e kendi kılıç hakkı ve fethi olan Karahisâr’ı ve diğer bütün Türk beyleri ile aynı seviyeye getiren emîrlik ünvânını verdi.
[Burada emîrliği iyi anlamak lâzım. Türklerin Asya kolunda bir gelenek vardı. Kurulan devletlerin başına bir Moğol sultan olarak oturtulur, ama asıl yönetim gücü komutan ve sultan, emîr unvanıyla anılırdı. Altınordu Devleti kurulduğu zaman devletin başında bir Moğol olan Sultan Mahmûd oturmakla birlikte Timur’un ünvânı “emîr”di. Tabîî ki bütün yetkiler onun elinde idi.
[Hattâ Göktürklerin büyük kağanı Bilge Kagan için bâzı târihî kaynaklarda Moğol prensi dendiğini görürüz.]
Osman Bey her cum’a, pazar meydanında kâdılık yapıyor ve sâdece tarafsız kalmıyor, siyâsî bakımdan Hristiyanlara müsâmahakâr da davranıyordu. Osman Bey’in himâyesinde aradıkları adâleti ve ilgiyi bulan Hristiyanlar, Rum halkını ve ticâretini Karahisâr’a çağırıyorlardı. (De Lamartine, Aşîretten Devlete, Türkiye Târihi I. cild, Tercüman 1001 Temel Eserleri Yayınları s. 63, İstanbul)
DERVİŞÂN KATEGORİLERİ
Osmanlının kuruluş döneminde Abdalân Dervişleri içinde Alevî kökenli mistik dervişler de vardı. Osmanlı Devleti’nin net Sünnî-Hanefî- Mâtürîdî anlayışından dolayı, Anadolu’ya gelen bu Abdâl veyâ Bâtınî mistiklerin çoğunun Sünnî sisteme adapte olduğu görülmüştür.
Fakat şurası da unutulmamalı ki bu gayr-i Sünnî mistiklerin târih boyunca bu inançlarını muhâfaza ederek bugün de Anadolu’nun birçok yerinde kimliklerini koruduklarını da görüyoruz…
Geçiş dönemlerinde bâzı açıklanamayan durumlar da olmuş, Sultan onları muhtemelen denemek için Bursa’da meskûn Geyikli Baba’ya “arak / rakı” fıçısı göndermiş fakat Geyikli Baba bu bunun reddetmiş hattâ namaz kılmayan bâzı müridlerini te’dîb için onları sopayla dövdüğüne dâir rivâyetler de yaygındır. Hatta bâzı Abdâl Babaları seccâde-nişîn ve ehl-i salât (namaz ehli ve seccâde oturanları) vasıflarla anılmaları da bu cümledendir. (Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı İmparatorluğunda Marjinal Sûfîlik, Kalenderîler, XII.-XIV. yy.lar, Timaş Yayınları, İstanbul)
[Osmanlı aslen Hanefî-Sünnî bir devlet yapısına bağlı olmasına rağmen Alevî-Bektâşî gayr-i Müslim mistiklere pek müdâhale etmemiştir. Eğer aksi olsaydı bunların Anadolu’da barınmaları pek mümkün olmazdı. Yine de bunların rahat hareket edebilmek için şehir dışlarını, yaylaları veyâ Balkanları tercih ettiklerine şâhit oluruz.]
“Ayrıca gayr-i Sünnî kimliğiyle bilinen Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli) Vilâyet-nâmesi’nde erenlerin içki içmedikleri, şer’î kuralları çiğnemedikleri zinâ yapmadıkları ve kimsenin malına göz dikip rencide etmedikleri dile getirilir.” (Ali Fuat Bilkan, Osmanlı Zihniyetinin Oluşumu, İletişim yayınları, 2018, İstanbul, s.252)
14. yy.da Anadolu’ya gelen İbni Batûta şöyle demektedir: “Halk İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin mezhebindendir. Hak te’âlâ ondan râzî olsun. Hepsi Ehl-i sünnettir. Aralarında ne Kaderî ne Râfızî ne Mu’tezile ne de Hâricî bulunmaktadır. Yine Allâh bu fazîletleriyle (onu) diğer insanlardan üstün kılmıştır.” (İbni Batûta Seyâhat-nâmesi, Trc. Sait Aykut, İstanbul, 2005, s. 274)
Özellikle Molla Fenârî’nin ilk Şeyhulislâmlığı ile birlikte devletin şer’î nizâmı, Türk milletinin Hanefî i’tikâdının kökleri, aynı zamanda devlet üst nizâmı da olmuş, cihâda aynı hızla devâm edilmiştir.
Köprülü’nün şu ifâdesi de çok önemlidir: Bununla berâber Türk hükümdarları İslâm akîdelerine çok bağlı kaldıklarından, Hanefîliği o kadar kuvvet ve kanâatle kabûl etmişlerdi ki, esâsen Türk milletinin ictimâî vicdânından doğan bu teâmül ve tarzdan İslâm arasındaki ayrılığın, Râfızîlik ve i’tizâlin (Mu’tezile) umûmîleşmesine mânî oluyor, diğer taraftan (bunun) bir netîcesi olarak (bu sisteme) derin ve samîmî bir uyma görülüyordu. (M. Fuâd Köprülü, Türk Edebiyâtında İlk Mutasavvıflar, DİB Yayınları, Ankara 1991, s.18-19)
.
Niye hep inkâr!
17 Şubat 2024 02:00 | Güncelleme :17 Şubat 2024 01:15
A -
A +
Ne yazık ki Sultan Abdülazîz’i şehît ettiler, Sultan Abdülhamîd’e olmadık zulümleri yapıp Osmanlıyı tükettiler. Yapılan her mükemmelliği yok sayıp inkâr ettiler. Bütün bu hareketler Avrupa patentli provokasyonlardı. Zîra aslında Sultan Mahmûd icraatlarıyla Avrupa Osmanlıyı bir savaş devleti olmaktan ziyâde artık yeni ve modern bir devlet olma yolunda rakîp olarak görmeye başlamıştı.
Osmanlı başta ithâl kavramlara yabancıydı. Çünkü “adâlet” devletin, mülkün temeli idi.
Sloganlar özellikle düşünmeyen kafalara hükmeden boş kalıplardır.
Toplumların en vazgeçilmez değerleri hak da olsa bâtıl da olsa dînî inançlarıdır; onlara açıkça cephe almak zordur. Hele dinlerin kökleştiği halkın ve devletin merkezlerinde birleştiği mânevî tasavvurlara, inanmayanlar bile saygılı görünmek zorundadır. Yoksa toplumda değer kaybederler.
Her konu tartışılabilir; yönetimler, sülâleler, güçler… Fakat kökleşmiş inançları tartışmaya açmak zordur.
Dinler eğer ticârî amaçlara yönelikse onların yıpratılması daha da zordur. İşte bu yüzden müşriklerinin her şeyi olan Mekke, aslen bir ticâret merkezi olarak bölgenin dînî odağı olmakla birlikte açık bir pazar, kâr kapısı ve değişik kabîlelerin tanışma ve buluşma yeriydi. İbâdet mekânlarında elbette ticâret de yapılabilir ama “Bir de biz görelim” düşüncesi ile yapılan umrelere dikkat! Seyahat kâfileleri ile özel tasarım sosyetik moda tarzlarıyla umre yapmak, bu ibâdetin rûhuna aykırıdır.
Târihte din değiştirmiş devletler de vardır. Bu dönemlerin tek söz ve kut sâhibi kağan veyâ diğer yöneticilerin tercîhi çok önemliydi. Bögü Han’ın tercîhi ile Maniheizm’e geçen Uygurlar veyâ Satuk Buğra Han’ın İslâmiyeti seçmesi bunlara örnek olabilir.
Orta Çağ’ın Yeni Çağ’a dönüştüğü dönemlerde kral veya diğer monarkların din değiştirmeleri pek mümkün değildir.
Protestanlığın Katolikliğe üstünlüğünün mutlak gücü, bu Ortodoks zihniyetin heterodoks sisteme saldırıları ve mevcut Papalık ve Kilise otoritesinden geliyordu. Fakat bu büyük dînî reform zamanla Katolik zihniyeti öyle sarstı ki Lâtin ve Slâv ırklar dışındaki Avrupa, Protestan veyâ türevleri olan Anglikan, Kalvinist veyâ Cizvit oldular. Bu Luther asıllı hareket, Katolikliğin ve Kilisenin en büyük dayanakları olan mezarlarda istavrozun kaldırılması, günah çıkarmanın iflâsı ve ruhban sınıfının evlenmesi gibi yeniliklerdi ki, o zamana kadar düşünülmeyen değişikliklerdi. Bu yüzden Avrupa veyâ genelde mezhep, Batı dillerinde religious sect, doctrine şeklinde geçer. Yâni bir ayrı din veyâ doktrin gibi kabûl edilir. En aykırı hâlleri de Papalığı tanımamalıdır.
OSMANLIDA KÖKLÜ DEĞİŞİM
Kayıların Anadolu fetihleriyle buralara yerleşmeleri, özellikle de 15. asırda şeyhülislâmlığın Molla Fenârî Efendi ile resmî statü elde etmesiyle devlet, Hanefî Mâtürîdî bir veçhe kazandı. Bu bir baskılama değil devletin teşkîlâtlanmasıyla ilgili bir husustur. Artık 13. ve 14. asırdaki Bâtınî-Hurûfî ve 16. yy.daki Şah İsmâîl’in dâîlerinin propagandaları ile Anadolu’da yerleşme imkânı bulamasa bile Yörük Türkmenler arasında yayılan Alevîlik şehir merkezlerinde ve yönetimde yer bulamadı…
Peki, Osmanlı toplumunda veyâ asıl îtibâriyle devlette din nasıl tartışma ortamına çekildi? Osmanlı toplumu ve hattâ devleti, kendi dışındaki olaylara kapalıydı. Avrupa’daki ekonomik ve işçi hareketleri de Osmanlının umurunda bile değildi. Rönesans ve Reform Osmanlı için hiçbir şey ifâde etmiyordu. Asıl tetikleyici hareket 1789 Fransız İhtilâli’ydi.
NE EFSUNKÂR İMİŞSİN EY HÜRRİYET!
Osmanlıyı rayından çıkaran kelime “hürriyet”ti. N. Kemal “Hürriyet Kasîdesi”nde “Ne efsunkâr imişsin âh ey dîdâr-ı hürriyet //// Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten” (Ne büyülü bir kavramsın ey hürriyetin güzel yüzü, esâretten kurtulduk ama şimdi de aşkının esîri olduk) demektedir.
Bu şiir 2 Haziran 1876’da Vakit gazetesinde yayımlanmıştır. Yâni I. Meşrûtiyet’in i’lânından sonra yazıldı. Nâmık Kemâl’in esâret dediği Rus esâreti falân değildir. Saltanat’tan bahsediyor. Ne büyük bir esâret(!)
“Fransız İhtilâli”nin rûhunda ‘adâlet’ kelimesi de önemli bir kavramdı. Çünkü evvelinde “Kilise” için adâlet” ve “hürriyet” yok hükmünde idi. Sonra bu kavramlar İhtilâlin özü oldu. Osmanlı başta bu ithâl kavramlara yabancıydı. Çünkü “adâlet” devletin, mülkün temeli idi. “El adlü esâsü’l-mülk” (Yâni milletin devletin temeli adâlettir.) Hadîs-i şerîfi veyâ -Hazret-i Ömer’in sözü de olabilir- Osmanlı’nın özü idi.
“Gençler o zamanki Osmanlıyı Pâris yapmaya özendiler.” Bunlar bir nevi medeniyet hummâsına tutuldular. Onlara göre medeniyet ilim ve fen olmaktan ziyâde saltanâtı halkla paylaşmak yâni “meşrûtiyet” ve Avrupâî yaşayıştı.
OSMANLI ISLÂHÂTA KAPALI MIYDI?
İlmî, askerî ve ekonomik olarak köklü değişmeler Sultan Abdülmecîd döneminde başlamıştır. Aslen büyük hamleci Abdülazîz ve siyâsî dehâ Abdülhamîd Han dönemine bakmadan bu genç yaşta vefât eden dâhî pâdişâh Abdülmecîd dönemini iyi tanımak lâzımdır. Sonrasında Genç Osmanlının devâmı olan İttihâdcılar, devleti büyük bir basîretsizlikle I. Dünyâ Harbi’ne sokarak en büyük ihâneti yaptılar.
Ne yazık ki Sultan Abdülazîz’i şehît ettiler, Sultan Abdülhamîd’e olmadık zulümleri yapıp Osmanlıyı tükettiler. Yapılan her mükemmelliği yok sayıp inkâr ettiler. Bütün bu hareketler Avrupa ve Mason locaları patentli provokasyonlardı. Zîra aslında Sultan Mahmûd icraatlarıyla Avrupa Osmanlıyı bir savaş devleti olmaktan ziyâde artık yeni ve modern bir devlet olma yolunda rakîp olarak görmeye başlamıştı. Bunlara ilâveten yeni sanâyi’ ana maddesi petrolün de vatanının Osmanlı mülkünde olduğunu anlamışlardı. Abdülhamîd petrolün ehemmiyetini şuurla idrâk etmiş, hunhâr Avrupa’ya direnmeye çalışıyordu. O zamanda dünyâ fitnesi olma yolunda paketlenip servis edilen Filistin mes’elesine bütün Avrupa sâhip çıktı. Ne münâsebetle!? Tabîî ki bir İsrâil devleti kurup Orta Doğu’da bir petrol kanalı açmak için… Yine şunu da çok iyi anlamak lâzım: Genç Osmanlılar ve İttihâdcılar bu yıkım hareketinde en az Batı kadar suçlu ve şuurlu idiler.
SLOGANLAR VE ATEŞLEYİCİ FAKTÖRLER
Sloganlar özellikle düşünmeyen kafalara hükmeden boş kalıplardır. Bu kalıp lâflar düşünmeye ve akla değil hislere hitâb eder; tansiyonları yükseltip terörü tetikler.
Hastalıklar, virüsler gerekli hayat ortamı bulamazlarsa yaşayamazlar. Aynı viral bir hastalık gibi yayılan toplum düzenine yönelik hareketler, kendilerini besleyip geliştiren bir halk kesimi ve uygun mekânları bulup burada yuvalanır ve çoğalırlar.
Osmanlı toplumu homojen (tek yapılı) bir millet değildi. İçlerinde bir sürü Rum, Ermeni, Sırp, Hırvat, Bulgar ve diğer gayr-i müslim halk ve Müslüman topluluklar da yaşıyordu. Bunların hepsi de gayr-i müslimler de dâhil devlet ricâli ve nâzır (bakan) bile oldular. Ermenilere “Millet-i sâdıka” (sâdık millet) denilmiştir. Emniyet içinde yaşadılar ve ümmetten çok zengin oldular. Bu grubun bir ayağı dâimâ Avrupa’da idi. 19. yy.da Osmanlı gençleri bu karantina bölgesine girdiler, önce sekülarizm, sonrasında da ateizm mikroplarını kendi ülkelerine taşıdılar. Osmanlı kendisinden emin bir devlet olduğu için bu mikroplara karşı savunma sistemlerini geliştirmedi. Bu Avrupâî donörler (mikrop taşıyıcılar) ilk müsâit mekânlarda yerleştiler ve ürediler. Bu mekânlar Selânik ve Pera (Beyoğlu) idi.
Osmanlı ordusu halka bir kontra güç olarak kurulmadı ve olağanüstü hâller dışında da bu amaçla kullanılmadı. (Celâli ve Yeniçeri isyanları gibi). Sultan Abdülhamîd’e karşı kurulan eşkıyâ gürûhu Hareket Ordusu, halka ve devlet askerlerine karşı kullanılırken onlardan çok daha güçlü olan “Hassa Ordusu”nu kullanmayan Abdülhamîd Han kan dökülmesini istemediği için Necemeddîn-i Kübrâ hazretleri gibi kadere teslîm olmuştur.
DARBELERİN ŞİFRELERİ
İttihâdcılar ve Hareket Ordusu, Osmanlı ve sonrasındaki bütün askerî darbe veyâ benzeri baskıların başlangıcı olmuştur.
27 Mayıs 1960 İhtilâli, 12 Mart 1971 Muhtırası,12 Eylül 1980 darbesi, 28 Şubat 1997 Süreci, 27 Nisan 2007 e-Muhtırası… Bunlardan 1960 ve 1980’de ordu iki defa yönetime el koymuş, 1971 ve 1997’de hükûmeti istifâya zorlamıştır. Nihâyet 15 Temmuz 2016’da yine en kapsamlı ordu kalkışımı olmuş ve 252 vatandaşımız şehîd edilmiştir. Ne gariptir ki bütün darbelerde sebep hep “irticâ” yâni açıkça söyleyemedikleri “İslâmiyet” olmuştur. Hiçbir darbenin amacı Türkiye’nin refâhı, kalkınması olmamış, tam aksine her darbe milletimize milyonlarca dolar ziyâna sebep olmuş, her darbe bizi en az 50 sene geri götürmüştür.
Abdülazîz’in şehâdeti ve Abdülhamîd’in tahttan indirilmesi bu gelecek darbelerin şifreleri idi. Her kalkınma hamlesi dış güçler ve onların kuklaları Genç Osmanlılar ve İttihâdcılar tarafından engellenmiştir.
Abdülmecîd Han’la başlayan modern teknoloji ve fennî tekâmül ve buna bağlı olarak açılan mektepler göz ardı edilemez. Onun tâkipçisi Abdülazîz çıtayı daha yukarı çekince, hayâtından olmuş, sonrâsında asrın en siyâsî pâdişâhı Abdülhamîd Han Siyonizm’in açık hedefi hâline gelmiş, Osmanlının ipi onunla çekilmiştir.
28 Şubatçılar “Bu süreç bin sene devâm edecek” dediler ama daha evvel 1876 1. Meşrutiyet ve Jön Türkler ile İttihâdcıların 1908 2. Meşrûtiyet hareketi ve Osmanlının yıkılışı, Hılâfet’in ilgâsı, kânunla hiçbir alâkası olmayan ve üst mahkemesi bile bulunmayan İstiklâl Mahkemeleri ile başlayan süreç bütün darbelerin şifresi durumundadır.
HAMLELERİN BÂNÎSİ ABDÜLMECÎD HAN
“Osmanlı hiçbir şey bırakmadan yıkıldı, düyûn-i Umûmiye’yi başımıza dert olarak yıktı” diyenlere evvelâ Sultan Abdülmecîd dönemini hatırlatmak isteriz: Bunlara ilk sözümüz şu olacaktır. İnkârcılık en sefîl sığınaktır. İlmî hiçbir delîli olmayan, geçmişi karalamaktan başka sermâyesi bulunmayan insanların mantıksız sözleridir inkârcılık.
Şimdi Abdülmecîd dönemi icraatlarının birkaçını hatırlatalım: Osmanlıda ilk telgrafı bu Sultan kurmuş ve Balkanlardaki askerlerle telgraf yoluyla hasbıhâl etmiştir. Telgrafı bugünkü nesil bilmez ama bu sistem o günün on-line bağlantısı gibidir.
Adana-İzmir arasındaki ilk demir yolunu da yine aynı pâdişah yapmıştır.
Her ne kadar ekonomik gücün zayıflaması gibi düşünülse de piyasa hareketlerinin canlanmasında oldukça önemli olan kâğıt para (bank note) onun zamânında basılmıştır. Unutulmamalı ki dünyânın en geçerli parası olan dolar da kâğıt paradır. Bu faaliyetlerin yürütülmesi amacıyla istihdâma yönelik bir sürü insan ekmek parası kazanmıştır. Bu istihdâm için modern mektepler açılmış; bu dönemi Avrupa bile hayretle seyretmiştir.
Yine bu yıllarda modern ordunun yuvası Harp Akademisi açılmış, bilimin en üst mekânı Dârülfünûn (İstanbul Üniversitesi) yine bu dönemde yeni kimliğine kavuşmuştur. (Prof. Dr. Fehâmeddin Başar ve daha birçok ilim adamı İstanbul Üniversitesi’nin kuruluşunu Sultan Fâtih dönemine kadar indirirler.)
Dârülmuallimîn (erkek öğretmen okulları), ziraat, orman ve ebe mekteplerini de hatırlamak lâzım.
Osmanlıda tarım ve hayvancılık da önemlidir. Ziraat okulları ve ormancılık okulları da bu zamanda açılmış, ilk def’a ormanlar geniş kapsamlı koruma altına alınmış ve devlet kesilecek ve seyreltilecek orman alanlarını resmî olarak belirlemiştir. Bu arada Fâtih’in “Ormanlarımdan bir yaş ağaç kesenin başını keserim” sözü her ne kadar korkutucu gelse de bugünkü ekolojik dengede bunun ne kadar önemli olduğunu kaydetmeye bile lüzum yoktur.
Yine Cağaloğlu’ndaki o günün en modern lisesi Vâlide Mektebi de bu döneme âittir.
İlk gazete bu aralar açılmıştır. Kezâ ilk devlet yıllığı “Salnâme”ler de onun zamânına aittir.
“Şirket-i Hayriyye” yâni İstanbul vapur işletmelerini açan da bu sultandır.
Zamânın en önemli akademisi “Encümen-i Dâniş”i kuran da bu hamleci pâdişâhtır. Bu akademinin yaptığı önemli hizmetlerden birisi de ilk resmî gazete “Takvîm-i Vakâyi’”in kurulmasıdır. Dârülfünûn’da okutulacak kitaplar da bu akademide basılmıştır.
Encümen-i Dânişin açılış konuşmasın Reşîd Paşa yapmış ve şöyle demiştir: “Velînîmet Efendimiz Encümen-i Dâniş’in küşâdını (açılışını) emr ü fermân buyurdular.”
Sultan Abdülmecîd Galata Köprüsü’nü de yaptırmış, Mecidiyeköy semtini de o kurmuştur. Köle ticâretini ilk yasaklayan da odur.
Şimdi şöyle düşünelim: Abdülmecîd’den sonra gelen ve gerçekten Avrupa’yı yakalayacak olan iki ıslâhâtçı pâdişâhtan Abdülazîz şehîd edilmeyip Abdülhamîd Han, dönemindeki Rum ve Ermeniler, Emanuel Karasso ve Sandanski hempâları İTC’liler olmasaydı bu devlet o zaman Avrupa ayârında bir devlet olamaz mıydı?
Ama önce Avrupa sonra da yerli işbirlikçiler koskoca Osmanlıya kıydılar. Yıllar sonra “Gezi Olayları”nın baş fâillerinden birinin dediği gibi: “Mes’ele ağaç mes’elesi değil, bunu hâlâ anlamadınız mı?
Mes’ele asrın tek Ehl-i sünnet devleti Osmanlıyı yıkıp yerine Avrupa’ya entegre olmuş bir yeni devlet kurmaktı. Osmanlının petrolüne el konulmuş ve Siyonizm’in görünen yüzü İsrâil devletininin temelleri atılmıştı. Başardılar. Heyhât. Yazık ki yazık!
.
Tarih içinde din devlet münasebetleri
2 Mart 2024 02:00 | Güncelleme :2 Mart 2024 06:18
A -
A +
Hristiyanlık doğrudan bir devlet yönetimi getirmediği için Kilise dîni paravan yaparak halkı istediği gibi yönetiyordu. Timurlular, Harezmşâhlılar, Bâbürlüler, Gazneliler, Selçuklular ve Osmanlılarda ise din-devlet ayrımı diye bir mesele söz konusu değildi. Halk, devlet adamları ve askerî sınıf hep dindar olduğundan kendi dışında da olsa İslâm halîfesine bağlıydılar.
İlk Çağ toplumlarında din, sistemin içinde bir halk uygulaması olup bir doktrin veyâ devlet yönetimine bir alternatif değildir. Çoğu İlk Çağ kavimlerinde din agnostik (tam bilinmeyen) bir baskılayıcı uygulama olsa bile devlet sistemi içinde yer almıyordu. Tapınmalar, adaklar genelde herkes veyâ kağan, bey, hakan ve diğer yöneticiler tarafından kabûl edildiği gibi algılanıp uygulamalar buna göre yapılıyordu.
Bâzı toplumlarda maddî yönden güçlenen din temsilcileri, yönetimleri baskılamak istediler. Bunun en açık örneği eski Mısır’da görülmüştür. Amon Tapınak Râhipleri ve baş râhip ayrı bir devlet gibi zenginleşip halkın dînî duygularına dayalı alternatif (paralel) bir devlet gibi davranıyorlardı. Devleti yöneten firavunlar da Tapınakla iyi geçindiği sürece hiçbir problem çıkmıyordu.
Budist toplumlarda râhipler genelde şehir dışlarındaki tapınaklarda ayrı bir koloni gibi yaşıyorlardı. Bu râhiplerin veyâ Budist din güçlerinin devlet yönetimiyle bir ilgileri yoktu. Yöneticiler de kendilerine duâ eden din adamlarını koruyorlardı. Sıcak bölgede yaşayan bu din adamları basit bir örtü kullanıyorlar ve bitkilerle beslendikleri için dünyevî bir sıkıntıları da olmuyordu. Râhipler genelde her gün beş veyâ on kilometre yol katedip yerleşim merkezlerine geliyor, boyunlarına asılı teneke kutulara yeşillikler veyâ zaman zaman da lüks olarak pirinç topluyorlardı. Halk da bunu buşi (sadaka) olarak kabûl ediyor ve seve seve veriyorlardı. Evlenmiyorlar, az yiyorlar, basit yaşıyorlardı. İhtiraslardan uzak oldukları için devlete problem olmuyorlardı.
Maniheistler ve Brahmanlar da genelde bunlar gibi yaşıyorlardı.
Kısacası bu din mensupları devletin istediği gibi yaşadıkları için hiçbir probleme sebep olmuyorlardı.
Mecûsîlikte de durum bundan farklı değildi.
Eski Roma ve Yunan’da tanrılar mitolojik bir güç olarak hem halk hem de devlet tarafından kabûl görüyorlar, aralarında bulunan yarı insan tanrılarla da bütünleşerek problemsiz yaşıyorlardı.
Eski Türklerde kağan kut sâhibi olduğu için “tanrısal güç taşıdığından” hiçbir sözüne îtirâz edilmez ve devlette tek güç onun elinde olurdu. Bu devletlerde dînin sembol ve rûhâni temsilcisi olan şamanlar kağanın psikolojik destekçileri gibiydi. Şamanist devletlerde de müteşekkil bir dinden bahsedilemezdi. Şeriatleri, cemaatleri veyâ tapınak gibi mekânları yoktu. Dînî kurallar çok baskıcı törelerden ibâretti. Töre kağana da halka da şamana da hâkimdi.
Köklü bir kurallar dîni olmayan Tengricilik veyâ Kök Tengri dîni Moğollarda da Türklerde de aynı uygulamalara sâhipti. Bunlarda din bir rehabilitasyon ve özellikle de motivasyondu. Zâten fazla bir yaptırım gücü (müeyyideler) yoktu.
VAHYÎ DİNLERDE DURUM VE İSLÂMİYET
Semâvî dinlerde peygamberler belli bir ilâhî düzeni te’sîs etmek için gönderildiler. Kendilerine gelen vahiyler şeriat kapsamında olup her peygamber bir önceki peygamber ve onun şeriatinin mütemmimi oluyordu. Dolayısıyla resuller ve onları uygulayan nebîler aynı zamanda toplumu yönetme mes’ûliyetini de yükleniyorlardı. Hüküm Allâh’ındı ve Allâh’ın elçileri o hükmü îfâ etmekle görevlendiriliyordu.
Hazret-i Âdem ilk insan ve ilk peygamber olarak geldiğinde onun zamânında bu gelen vahyî dinden başka din olmadığı için alternatif de yoktu. Evlâdı ve soyundan kırk bin kişiye hem resul hem de yönetici oldu.
Daha sonra gelen peygamberler zamânında halk arasında bâzı kişiler isyân edip onları tanımadılar. Bunlar içinde büyük yöneticiler de vardı. Kur’ân-ı kerîmde bu isyanlarından dolayı Rabb’imizin gazabına uğramış kavimlerden Hazret-i Hûd’un kavmi Âd, Hazret-i Sâlih’in kavmi Semûd, Hazret-i Şuayb’in kavmi Eshâbü’l-Eyke, Hazret-i Nûh ve Hazret-i Lût’un kavimleri, Fir’avunlar, Nemrûdlar, Hâmânlar, Kârûnlar hepsi helâk oldular.
Efendimiz zamânında da Ebû Cehil, Ebû Leheb, Hristiyan râhip Ebû Âmir, K’ab bin Eşref, Nâdir ibnü’l-Hâris, Velîd bin Mugîre gibi kişiler isyan hâlinde oldular.
Hazret-i Peygamber’den îtibâren teşekküllü devlet kurulmuş, ondan sonra gelen Hulefâ-i Râşidîn ve diğer İslâm halîfeleri devleti hep aynı sistemle yönetmişlerdir.
HRİSTİYANLIKTA DURUM
Hristiyanlıkta söz sâhibi olan Kilise ve yöneticiler arasında çok eski zamanlarda otorite çatışmaları başlamıştır. Orta Çağ’ın Kilise taassubu ve baskısı, zulme dayalı devlet yönetiminin din adamlarıyla ortak hareket etmesi, Papa’nın veyâ Patrik’in hatâsız kabûl edilmesinden dolayı halk üzerindeki otoritelerini sarsıyordu. Kilise’nin gerek engizisyon cezâları gerekse aforoz silâhı çok güçlü olduğu için biriyle halkı diğeriyle özellikle yönetim kademelerini âdetâ rehin almış gibiydi. İşkenceler de akıllara durgunluk verecek derecede korkunçtu.
Kilisenin otoritesi zâten Rasyonalist filozofların fikirleriyle zedeleniyordu. Çünkü Rasyonalizm’de doğru bilginin kaynağı akıldır. Bu akımın en önemli sîmâları Sokrat, Platon, Aristoteles, Fârâbî, Descartes ve Hegel’dir.
Hegel, Descartes ve Immanuel Kant’ın akılcılığından etkilenmiş o da özellikle Martin Heidegger’i etkilemiştir. Hegel Kant’ın imkânsız olduğunu söylediği şeyi gerçekleştirmiş yâni rasyonal bir metafizik kurmuştur. O esas hukuk felsefesinin de kurucusu olduğu için ferdî yönelimleri esas alır ki bu Kilise’nin ipini çekmek gibidir. Ferdiyetçilik, hür düşünce esâsen felsefenin temel prensibi olduğu için Kilise’nin yönlendiren baskılayıcı düşünme sistemini ve hür düşünceyi savunan felsefî ekoller kilisenin en büyük engelleyici faktörü oldular. Pozitivist akım bütün dinlere ve her tür tanrı fikrine de karşı bir düşünce sistemi geliştirdiğinden eğer Rönesans, Reform ve Fransız İhtilâli olmasaydı Batı asla lâik olamaz ve Orta Çağ ilkelliğinden kurtulamazdı.
Felsefe X ilâ XII. yy.larda İslâm dünyâsını etkilese bile Tevhîd akîdesini yıpratamamakla birlikte akâidde büyük sıkıntılara sebep olmuştur. Fakat İslâmî mütefekkirlerde felsefî akımlara karşı geliştirilmiş olan kelâm ilmi kuvvetli bir parad olduğu için 19. yy’a kadar Pozitivizm ve diğer ateist sistem Osmanlıda pek te’sirli olmadı.
LÂİKLİK BÖYLE ORTAYA ÇIKTI
Kilise’nin giderek müsbet bilimden ayrılması, hattâ buna tam anlamıyla karşı çıkması halkı giderek Kilise’den uzaklaştırıyor ve bu kurum sık sık eleştiriliyordu. Başlangıçta sırf duygusal olan Kilise karşıtlığı Fransız İhtilâli ile objektif bir hâle dönüştü. Bu karşıtlık zamanla siyâsî bir nitelik de kazandı. Artık Kilise mallarına el konuluyor, râhipler, papazlar bile normal bir vatandaş olarak görülüyordu. Buna karşı koyanlar kamu hukûkuna göre yargılanıyordu. Okullar, kadınların durumları, Dreyfus olayı Batı’da artık din işleriyle devlet işlerinin ayrılması düşüncesini ortaya çıkarıyordu. Yânî baskıcı ve zâlim, Kilise lâikliğin halk tarafından benimsenmesinin aslî fâili olmuştur. Özellikle “La ligue des dorits de i’homme etdu citoyen” (İnsan ve yurttaş hakları birliği) 1898’de kuruluyor ve yepyeni ufuklar açıyordu. Gittikçe gelişen olaylar işçi sınıfını güçlendirdiği için burjuva, bu sınıfı Kilise’nin karşısında konumlandırmaya çalışıyordu.
Hristiyanlık XIII ve XIV. yy.larda en saygın dönemini yaşamıştır. Sonrasında bu kurumun komün çıkışları Kiliseyi burjuvanın hedefine koymuştur. Öyle ki Kilise bu dönemlerde kendisine devletin önüne çıkarmıştır.
Aslında İslâm dışı bütün yaşayışlarda var olan sınıf ayrılıkları halkı zâten birbirine düşman ediyordu. Bu toplumlarda halk kastlara (bölünmüş farklı topluluklar) ayrılmış; burjuva güçlü, kilise burjuvaya muhtaçtı. Burjuva yanlarında çalışan işçilerin haklarından keserek Kilise’ye vergi veriyor, boğaz tokluğunu bile kazanamayan bu sınıfın kanını burjuva ve Kilise berâber emiyorlardı. Ayrıca râhiplerin gayr-i ahlâkî tutumlara ve râhibelere uyguladıkları cinsel istismarlar da giderek artıyordu. Halkın sesi olan ozanlar sürgün ve büyük cezâlara rağmen bu durumları açıkça dillendirmeye başladılar.
Görüldüğü gibi dînî hüviyetini kaybeden ve zulüm ve baskı aracı hâline gelip devlet içinde devlet olan Kilise’yi etkisiz kılacak tek çâre “lâiklik” olarak görülmüştü. Bunun amacı ve mantığı bu baskıcı güçten hem devleti hem de halkı kurtarmaktı.
Anlaşıldığı üzere Orta Çağ Kilisesi devleti bir sistem üzerine oturtarak yönetmeyi düşünemezdi. Böyle gelişmiş bir din devleti statüleri de yoktu. Devlet demek burjuva-Kilise ortaklığı ile halkı adâlet ve ekonomik yönden baskılayıp, maddî avantaj yönünde tartışılmaz otoriteyi de sağlamaktı.
İSLÂM-TÜRK TOPLUMUNDA DURUM
İlk müteşekkil İslâm Türk devleti Karahanlılar olmasına rağmen, İlteber Almış Han’ın 921’de kurduğu Bulgar-Türk devleti kısa ömürlü olduğu için nazar-ı i’tibâra alınmayarak diğer uzun ömürlü Türk devletleri söz konusu edilmiştir. Timurlular, Harezmşâhlılar, Bâbürlüler, Gazneliler, Selçuklular ve Osmanlılarda din-devlet ayrımı diye bir mes’ele söz konusu değildi. Halk, devlet adamları, askerî sınıf hep dindar olduğundan kendi dışında da olsa İslâm halîfesine bağlıydılar. Abbâsîlerden i’tibâren dînî üst otorite olarak Hılâfet makâmını bir zirve statüsünde kabûl etmelerinden coğrâfî de olsa bir total İslâm birliğinden söz etmek mümkündü. Gerçi Hılâfet Osmanlıya geçinceye kadar Türk toplumlarında dışa bağlı Hılâfet kabûlü dînî bir mükellefiyetten geliyordu; idârî bir hüviyeti yoktu.
Hazret-i Peygamber Efendi’mizle birlikte İslâmî devlet statüsü de oturtuldu. Dört Halîfe dönemi, Hılâfet makâmının uygulama dönemi başlangıcı olup 1924’e kadar bu sistem işlemiştir. Tabîî ki uygulamalarda sıkıntılar Emevî Devleti ile başlamış ama sistem sorgulanmamıştır. 1517’de Yavuzla birlikte Hılâfet, mütevâzı fakat vakûr hâliyle Hulefâ-yi Râşidîn’e yakışır şekilde işlemiş ve Osmanlının fetih ve ihtişam dönemine yakışır parlak bir dönem yaşamıştır.
İslâmiyet din-devlet bütünlüğü içinde olduğu için yönetimi bütün olarak ihâta ediyor ve adâlet, mülkiyet, mîras, evlenmeler, talak (boşanmalar) zımmî ve müste’men hakları (İslâm toplumuyla devamlı veyâ geçici zamanlı yaşayan ticârî ve diğer amaçlı gayr-i Müslüm tebaa) hep bu şer’i hukûkun ve Hılâfet’in büyük devlet bünyesindeki varlığından kaynaklanan müeyyidelerin emniyet ve himâyesinde idi.
TUTUNMAYA ÇALIŞAN KİLİSE
Hristiyanlık doğrudan bir devlet yönetimi getirmediği için Kilise dîni paravan yaparak icrâyı bağlıyor ve halkı istediği gibi yönetiyordu.
Mûsevîler bu konuda daha din-devlet görünümünde olmalarına rağmen, Hristiyanlıkta bunu görmek mümkün değildi. Bu yüzden Avrupa, lâiklik öncesinde bir din devletleri topluluğu değil; dînin baskısında kaotik bir yapılanmaydı. Din, öyle şümullü kullanılıyordu ki Avrupa Hristiyan ülkeleri coğrafyasına “Kristendum” deniliyordu. Yâni Hristiyan coğrafyası… Fakat Katolik-Protestan ayrışmasıyla doğan mezhepler ayrı bir din gibi kabul ediliyordu. Bir Katolik aslâ bir Protestan kilisesinde ibâdet etmediği gibi bir Protestan da Katolik kiliseler gitmiyordu. Papalık da yarı itibârlı bir duruma düşürülmüştür. Yâni sâde Katolik rûhânî lider…
Bu durumda şunu özellikle belirtmekte fayda var: Bugünkü Avrupa’da lâiklik lüzumsuz bir kuruluştur. Orada artık ne Kilise din işlerini devlete hâkim kılmak gibi bir düşünce içine girebilir, ne de böyle bir düşünceyi halk ciddîye alır. Yâni Kilise, Batı’da dînin bir mekân içine sıkıştırılmış romantik ve sembolik hâlidir. Hafta sonları ikindi vaktinden sonra devlet adına yüzyıllardır değişmeyen gelenekle kıyılan nikâhlar ve vaftiz törenleriyle Kilise ayakta durma savaşı vermektedir. Resim ve heykellerin müzesi hâlindeki antik kiliseler büyük bir turistik câzibe merkezleri olduğu için Kilise artık bir art-antik mekânlara dönüşmüştür. Her ne kadar varlıklarını sürdürebilmek için kilise içerisinde pop konserleri de verse, LGBT destekçiliği de yapsa, Kilise artık Orta Çağ hüviyetinden çok farklıdır. Sinema sektörü bile Kilise’nin değişen çehresini objektif olarak ortaya koyan filmler yapmaktadır. Meselâ “Yırtık Râhibe” adlı film bunun en açık örneğidir. Eseri 1992 Amerikan müzikal suç komedi filmidir. Whoopi Goldberg akla en son gelecek olan sessiz bir manastıra saklanan bir salon şarkıcısıdır. Manastırda aykırı davranışlarıyla birçok râhibeyi kandırıp ruhsuz kilise korosunu danslı ve varyete usulü bir koroya dönüştürür. Fakat garip olan şudur ki Hristiyan topluluk bunu hiçbir şekilde tepkiyle karşılamamıştır. Çünkü onlar da Kilise’nin düştüğü durumun farkındadırlar. Yâni bugünkü Batı Kilisesi onların aynası gibidir. Ne eksik ne fazla…
.
Kararsızlıkla heba olan yıllar
16 Mart 2024 02:00 | Güncelleme :21 Mart 2024 13:28
A -
A +
Tanzimat devrinde çocuklar Fransızca öğreniyor, piyano çalıyorlar ama şeyhlerin ellerini öpmeye de devam ediyorlardı. Hem mesîre yerleri hem eğlence yerleri dolup dolup taşıyor; tekkeler ve zâviyeler de hiç boş kalmıyordu. “Hem dînimi yaşarım hem eğlenirim, ben Avrupâî bir Osmanlıyım” tezi yaygınlaşıyordu.
Osmanlıyı ilk büyük dönüşüme sokan Tanzimât’ın başta gelen paşalarının hepsinin iyi bir din eğitimi aldığı bilinir. Tanzimât’ın en bilinen sîmâsı, tam mânâsıyla Batıcı Reşîd Paşa da medrese çıkışlıdır. Cevdet Paşa muhafazakâr ıslâhatçıdır. Âlî ve Fuâd Paşalar Avrupâî kimlikleri ile tanınırlar.
Cevdet Paşa aslen ilmiyye sınıfındandır; yâni kıymetli bir şahsiyettir. Kazaskerlikten mülkiye sınıfına geçiş yaparak vezîr olmuştur. Her eseri ciddî bir çalışma olan Cevdet Paşa, târihçiliği, hukukçuluğu (Mecelle) ve dînî varlığıyla da öne çıkan bir figürdür.
Cevdet Paşa, Osmanlının çöküşünü hazırlayan ve müsbet ilimden giderek uzaklaşan Süleymâniye Medresesi’nin molla takımına çekidüzen vermiştir.
Cevdet Paşa, bütün pürüzlerine rağmen Reşîd Paşa’yla iyi geçinmişti. Reşîd Paşa da Cevdet Paşa’nın yanında olmasından memnundu. Aslında Cevdet Paşa muhâfazakârlar ile reformcu-yenilikçiler arasında bir ara bulucu, bir köprü vazîfesi yapıyordu. Paşa, Batıcılıkta sınır tanımayan Âlî ve Fuâd Paşalarla ters düşüyor ve onlara da bayağı yükleniyordu.
Cevdet Paşa’nın kızı Fatma Aliye Hanım ilk modernist Osmanlı kadın tiplerindendir. Şâir Nigâr Hanım’dan daha muhâfazakâr ve daha dindardı. Babasının fikirlerini destekliyor, Osmanlı ile Batı kültürü arasında gidip gelmesine rağmen o, bir Osmanlı aydınıydı. Diplomat eşleriyle teşrîfât kuralları çerçevesinde görüşen, seçkin yabancı elçilerin hanımlarının aradığı üst kademe bir Osmanlı hanımefendisi idi.
TANZÎMÂT ÇEVRELERİ
Bu devirde çocuklar Fransızca öğreniyor, piyano çalıyorlar ama şeyhlerin ellerini öpmeye de devâm ediyorlardı. Hem mesîre yerleri hem tiyatrolar hem eğlence yerleri, Pera (Beyoğlu) mekânları dolup dolup taşıyor; tekkeler ve zâviyeler de hiç boş kalmıyordu. “Hem dînimi yaşarım hem eğlenirim, ben Avrupâî bir Osmanlıyım” tezi yaygınlaşıyordu. Osmanlıcılık varlığından pek fazla tâviz vermiyordu. Özellikle Nâmık Kemâl’in varlığını hissettirmesiyle Osmanlıcılık yeni bir boyut kazanmıştı. Bu devrin aydınlarının İslâmiyet veyâ Osmanlı ile açık bir karşıtlığı yoktu. Genelde Fransız İhtilâli’nin Avrupa’yı saran “hürriyet”in büyüsüne kapılmışlardı. N. Kemâl’de Reşîd Paşa kadar idârî bir reform inâdı yoktu. Ama dış (İngiliz ve azınlık) destekli “Koca” lâkaplı Reşîd Paşa tam bir inkılâpçı idi.
Tanzimât öyle tipler sahneye sokmuştur ki koskoca Osmanlı târihinde bu misillü karakterlere rastlanmaz: Reşîd Paşa kutup başıdır. Yetiştirmesi Şinâsî hem pozitivist hem de saltanat karşıtıydı. Üstâdı Reşîd Paşa bile onun kadar pervâsız değildi; bir gidişte Avrupa’nın tutkunu olmuş, Batı felsefesini pozitivist fikirlerini Osmanlı toplumunda savunur hâle gelmiştir. “Şâir Evlenmesi” adlı tiyatro eseri görücü usulü evlenmeyi tenkît eden bir eserdir.
Âzerî yazarlarından Mirza Fethali Ahundov, kapalı kadın hayâtını sorgulayan ve kadınların evde değil çalışma hayâtında olmasını ve okumasını savunan belki ilk kişidir. 1880’lerde Rusya Müslümanlarından bir grup “Âlem-i Nisvân” (Kadınlar Âlemi) adlı ilk feminist gazeteyi çıkartmışlardır.
“Cevdet Paşa’nın kızı Fatma Âliye Hanım ve Şâire Nigâr Hanım’ın başını çektiği Beyoğlu hayâtı ve kadınlı erkekli alışverişlerini Cevdet Paşa (zenperestlik (hovardalık) ve muâşaka (âşıktaşlık, flört) olarak görür ve tarafdâr olmaz.” (İlber Ortaylı, Osmanlı Düşünce Dünyası ve Tarihyazımı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2023 s. 109)
Fuâd Paşa, Reşîd Paşa’nın dahliyle siyâsete atılmıştır. Sultan Abdülazîz döneminde iki kez sadrıa’zam olmuş ve on yıl hâriciye nâzırlığı yapmıştır. Âli Paşa da beş defa sadrıa’zam olmuş ve saltanâtın hep karşısında durmuştur. Hâriciye siyâsetinde çok etkili olan Tanzîmat paşalarındandı. Âlî Paşa Fransız Medenî Kânûnu’nun kabûl edilmesini isteyen ilk Osmanlı aydınıdır. (Ortaylı, age, s 124)
“Tanzîmat, Reşîd Paşa’nın mutlakıyetçiliği ile başlayıp Midhat Paşa’nın anayasalcılığı ile noktalandı. Aydınlar arasında geçişlerde lâik-ulusalcı Şinâsî, Modernist-İslâmcı Nâmık Kemâl, İslâmcılık-lâiklik, Türkçülük- Osmanlıcılık arasında gidip gelen Ali Suâvî Efendi dikkat çeker.” (Ortaylı, age, s. 129-130)
Bu devrin en net görünümüne Ali Suâvî Efendi’de şâhit oluruz. O, halkın alafranga yaşarken bile şeyhlerin elini öpüp tekkelere gittiğini görünce hem şapkalı hem sarıklı, yabancı bir kadınla metres hayâtı yaşayıp câmilerde vaaz eden bir profildi. Sonraki dönemlerde şiddete dönüşecek olan hürriyet eylemlerinin de öncülüğü yapmış ve Çırağan Baskını’nda öldürülmüştür.
Âlî Paşa’nın Bâbıâlî’deki baskılı rejiminden sonra bundan nefret edenler “istibdâd” kelimesini ilk defa kullandılar. Bu kelimeyi genç Türk politikacılarının kullanmalarına rağmen Abdülhamîd’in hal’ fetvâsında bile geçmediğini görürüz.
EDEBÎ MÎRAS
Tanzîmat’la başlayan yeni bir edebî anlayış ve icrâmız vardır. 1840’lara kadar klâsik edebiyat anlayışımız yâni nesir ve nazmımız eldeki verilerdir. Şiirlerin yanı sıra mesnevîler, menâkıbnâmeler, vakâyi’nâmeler belli bir dönemden sonraki seyâhatnâmeler nesir örneklerindendir. Genelde Yâsin ve Tebâreke (Sûre-i mülk) tefsirleri de nesirde bolca kullanılmıştır. Özellikle 18. asırda revaç bulan münşaâtlar da nesir örneklerindendir. Ama bunların hiç birisine orijinal ve bağımsız metin olarak bakamayız. Eski edebiyâtımız bağlayıcı bir disipline sâhipti. Kişisel üslûp özellikle şâirlerin çok üstün kabiliyetlerinden kaynaklanıyordu ama gerek ölçü gerekse mazmunlarda şahsî bağımsızlık söz konusu olamazdı.
Yine de edebiyâtımızın geniş ölçüde yararlandığı Kur’ân, hadîs, tefsîr, siyer-i Nebî (Efendimizin hayatına âit metinler) mevlidler ve mi’raçnâmeler bulunmaz kaynaklarındandır.
Dünyâ devletlerini çoğunda olmayan klâsik eski mitoljiler (destanlar) bâzı milletlerin vazgeçilmez malzemeleri olmuştur. Sözlü olan bu destanlar Türklerde de çoktur. Destanlar özgün malzemeler olduğu için üzerlerine başka metin yapılandırılamıyordu.
“Fakat Arap nesrinin bambaşka bir avantajı vardı: Arap nesri dikkate değer bir kütüphâne bırakmıştır. Araplar (edebiyâtlarında) yalnız kendi dillerini kullanıyorlardı. (Bunların) nesri medeniyet ve kültürün kuruluşu devrinde teşekkül etmişti. İlk büyük kitâpları (ilâhî kelâm) Kur’ân gibi her bakımdan mütekâmil bir eser olduğundan ellerinde bu dilin kolaylaştırıcısı ve tamamlayıcısı âyet, hadîs, kibâr kelâmı Arapçadan alınmış mısrâ ve beyitlerle teşrîfât ve merâsim cümleleri de ortaya çıkıyordu.” (Ahmet Hamdi Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyat Tarihi, Çağlayan Kitabevi, Beyoğlu İstanbul, 3. Baskı, 1967, s. 48-49)
Türkler târihe Orhun Âbideleri gibi olgun bir nesir eseriyle girmişti. (Bunlar) o devre göre gelişmiş bir nesirdir. (Orhun Kitâbeleri taşlara yontulduğu için tafsîlâtlı değil kısa ve kesik cümlelerden oluşur. Yollug Tigin bu durumda belki de Türklerin ilk vak’anüvisi kabûl edilmelidir.)
MÜHTEDÎ VE SIĞINMACILARDAN GELEN FENNÎ DESTEK
Batı tarzı bir askerî teşkilât ve bu ordunun mühimmât ve stratjik mevzilenme plânlanmasında 15. Louis ile anlaşamayıp Osmanlıya sığınan Batılı bilim adamlarının rolü çok farklıdır. I. Mahmûd devrinde Avusturya’da Prince Eugene de Savoy’a sığınan ve sonra onunla anlaşamadığı için Türkiye’ye (Osmanlı mülküne) gelen Comte de Bonneval adlı Fransız zâbiti Müslüman olduktan sonra Humbaracı Ahmed Paşa’nın riyâseti altında topçu sınıfının ıslâhı için bâzı tedbirler alır.
Yine III. Mustafa devrinde aslen Macar olan bir Fransız ajanı Baron de Tott orduyu ıslâh çalışmalarına katılır. Tophâne ıslâhı, Mühendishâne Mektebi’nin kuruluşu ve Tott’un bu mektepte verdiği dersler oldukça önemlidir. (A.H. Tanpınar Age. S.13,14)
TANZÎMAT FİKRİNİN HALKA YAYILMASINDA PAŞALARIN ROLÜ
Tanzîmât önce ricâl (devlet adamları) arasında iken yavaş yavaş halk yaşayışına da yansır. Bu hâl evvelâ belli mekânlarda görülür. Mustafa Fâzıl Paşa’nın Çamlıca yolundaki köşkünün karşısında yaptırdığı halka açık bahçe bir nevi ilk “millet bahçesi” gibi halkın i’tibâr ettiği mekânlardan olur. Bunun diğer önemli bir yanı da Beyoğlu dışında halka açılan ilk farklı alandır. Paşa’nın köşkünün bahçesi Fransız usûlü peyzajı ile de Avrupâîdir.
Aslen alafrangalık Şehzâdebaşı, Bayazıd ve Akasaray’daki şehzâde konaklarında iken Anadolu’ya da (Anadolu yakası) bu alafranga sistemin yansıması Çamlıca ve Boğaz’daki koru ve gezi alanları da halkı değişik bir atmosfere çekiyordu.
BİR DİĞER ISLAHATÇI: MÜNİF PAŞA
Ahmed Cevdet Paşa’nın muhâfazakâr ve ıslâhatçı bir ilmiyyeci ve umûr-ı devleti (devlet işleri) hakkıyla tedvîr eden (yöneten) tutumu yanında, çocukluğu Mısır’da Mehmed Ali Paşa’nın (yanına geçen) ve buradaki yeniliklere şâhit olan, Mühendis Emîn Efendi’den Fransızca öğrenen bir Münif Paşa vardır. Paşa bâzı eserleriyle Türk muâşeretine Tanzîmat damgası vuranlardandır. Onun “Muhâverât-ı hikemiyye” adlı kitâbı Fenelon, Fontenelle ve Voltaire’den topladığı diyaloglardan meydana gelmiştir. Bu eser genç beyinlerde fırtınalar estirmiştir. Pek geniş bir etki alanına sâhip olmadığı düşünülse bile Hâmid’in ve N. Kemâl’in eserlerinde izlerini görmek mümkündür. Münif Paşa tercümeleriyle ahlâk problemini tartışmaya açan ilk yazardır.
Aslında yıllardır İslâm’ın ahlâk prensiplerini temel kural olarak alan bir toplumda Batı felsefesinin etik (ahlâk) prensipler Batı ahlâkının bir yaşayış sistemidir ki bunun zamanla hiç de ahlâkî olmadığı günümüzde sâbit olmuştur. Edebiyat târihlerinde Şinâsi’den çok bahsedildiği için Münif Paşa biraz sönük kalmıştır. Muhakkak ki etkisi Şinâsî’den fazla olmuştur.
DEĞERİNİN ÇOK ALTINDA BİR İSİM: İBRÂHİM ŞİNÂSÎ
Şinâsi’nin her şiirinde gayr-i İslâmî bir söyleyişe rastlamak mümkündür:
“Aceb midir medeniyet resûlü dense sana /// Vücûd-ı mu’cizin eyler taassubu tahzîr. /// İnanmayım mı gönülden tenâsüh-i rûha /// Eğer bu âleme gelmişse sana nazîr. (Sana medeniyet peygamberi dense şaşılır mı? Mûcize olan vücûdun taassubu meneder. Bu âleme senin kadar üstün bir insan gelmiş denirse ben tenâsühe [ruhların ölümden sonra başka bir bedende yaşaması] nasıl inanmayayım.) Bu durumda önce ölen bir dâhinin Reşid Paşa’nın ruhunda tekrar yaşadığına inanmak istemektedir.
Şinâsî, Pierre Boyle, Fontenelle, E. Renan, Montesquieu ve pozitivist August Comte’un tesîrinde kalmış ılımlı ihtilâlci, pozitivist ve tam bir Batı hayrânıydı.
ŞARKLA GARB ARASINDA BOCALAYAN BİR TANZÎMAT MÜTEFEKKİRİ: ZİYÂ PAŞA
Bu arada iki devir arasında “ne yârdan ne serden vazgeçemeyen” kültürde şarklı, yaşayış meyli garplı olan bir diğer yazar ve şâir de Ziyâ Paşa’dır. Paşa, şiirinde tür ve şekil olarak dîvân tarzını benimseyen fakat hikemî söyleyişleri ile dönemin en büyük şâiridir. Bu alanda onun Terci’ ve Terkîb-i bendleri şiirimizde bir zirve olarak kabûl edilmelidir. Bu şiirler tasavvuf erbâbının da ilim sâhiplerinin de dikkatini çekmiştir. Bâzı beyitleri vecîze kabîlinden dillerde hâlâ dolaşmaktadır. Önemli bir külliyât tutan şiirlerinde insanın hiçliği ve âcizliği mükemmel bir üslûpla dile getirilmiştir. Meselâ Terci’-i bendi’nin her bend sonunda tekrarlanan: “Sübhâne men tehayyere fî sun’uhu’l-ukûl /// Sübâne men bi kudretihî yu’cizü’l-fuhûl.” (San’atiyle yarattığı eserlerle akılları hayrete düşüren, kudreti ile akılları âciz bırakan Allâh’ı tesbîh ederim.) Bu beyit, bend beyti olup zikir gibi tekrarlanır. Aklı asla küçümsenmez ve yüceltilir ama ilâhî sırlarda bâzı durakları aşamaz.
Veyâ yine “Mülkünde Hakk tasarruf eyler keyfe mâ yeşâ ///İsterse kevni yok eder isterse var eder.” Bu şiirde de Allâh’ın irâde ve “lâ yüs’el” gücüne isnat vardır ki tamâmen İslâmîdir ve devrin pozitivistlerinin tabîî oluşum tezine tam bir antitezdir.
Kaderden kaçılmayacağını, bir teslîm olmuş Müslüman îmânı ile dillendirir: “Yoktur siper bu kubbe-i fîrûze fâmda ///Zerrât cümle tîr-i kazâya nişânedir.” (Bu fîrûze renkli gök kubbede bir sığınak yoktur; her zerre kazâ oklarının nişânı durumundadır.)
Bu şiirin bir başka versiyonu 641’de Basra’da doğan büyük Arap şâiri Ferezdak’a da isnâd edilir: “El felekü kasiyyün // El havâdisü sihâmün// El hedefü insânün// El Râmü hüvallâh // Eyne’l-meferr” (Felek bir yaydır, hâdiseler oklardır, hedef insandır, atan da Allâh’dır, -o zaman- nereye kaçarsın?)
Hâsılı Tanzîmat, Osmanlının aklını karmakarışık etmiştir.
Orta Doğu’da seküler yâni din ibâresi bulunmayan lâik ülkeler sâdece Sûriye ve Türkiye’dir.
Avrupa’da lâik olmayan ülkeler: İngiltere, İzlânda, Norveç ve Vatikan’dır.
ABD’de lâiklik Fransa gibi değildir. Din ve devlet iki ayrı saygın yapıdır. Resmî işlerde İncil üzerine yemin edilir. “Tanrı Amerika’yı korusun” her yerde bütün resmî kuruluşlarda geçerli bir duâ ifâdesidir.
Türkiye’de halkın %95’i Allâh’a inanır. Araştırmalara göre ülkemizde en çok ateist %11 Ege’de, %10 İstanbul’da, %7 Akdeniz’de bulunur.
.
Türk devletsiz kalmaz
31 Mart 2024 02:00 | Güncelleme :31 Mart 2024 02:13
A -
A +
Türkler öyle geniş bir coğrafyaya yayılmışlardır ki kıtalar onlara hep yurt olmuştur. “Dünyâ atımın nalları altında ezildi” sâdece destânî bir söyleyiş değil, ayniyle vâkî bir hakîkattir. Asya, Avrupa, Arap yarımadası, Afrika’nın kuzey ve iç kısımları, Hind Denizi, Kafkaslar, Karpatlar, Nil, Tuna, Volga, Hazar Denizi ve Mâverâünnehir hep Türklere yurtluk etmişlerdir.
Türkler, kendi yelpâzesinde uzun soluklu veyâ kısa dönemli devletler kurmuş, geniş coğrafya alanlarına yayılmış, bâzen bir devletin hükmü altında yaşamışsa da sonunda yine bağımsızlığına kavuşmuştur.
Türkler İslâmiyeti buluncaya kadar hiç istikrar bulmadılar!
Türklerin kendileriyle bütünleşen üç madde başlığı vardır: Bunlar yurt (vatan), töre ve dindir. İl ve töre ilişkisi o kadar önemlidir ki yurt varsa mutlaka töre de vardır. Eski Türk devletlerinde töre ve din birleşmiş gibi görünür. Kağan, han, bey ilin ve törenin koruyucusudur.
Türkler herhangi bir şekilde girdiği toprağı mutlakâ yurt edinmiştir. Bu yüzden “Türk balası kurt olur, bastığı yer yurt olur” denmiştir.
Târih boyunca ister bağımlı ister bağımsız Türklerin mutlakâ devleti olmuştur. Adı kağan, kan, han, bey, başbuğ, sultan, pâdişah veyâ her ne olursa olsun devletine sâhip çıkmış ve devleti candan aziz bilmiştir.
Türk, kendi yelpâzesinde uzun soluklu veyâ kısa dönemli devletler kurmuş, geniş coğrafya alanlarına yayılmış, bâzen bir devletin hükmü altında yaşamışsa da sonunda yine bağımsızlığına kavuşmuştur.
Türkler öyle geniş bir coğrafyaya yayılmışlardır ki kıt’alar onlara hep yurt olmuştur. “Dünyâ atımın nalları altında ezildi” sâdece destânî bir söyleyiş değil, ayniyle vâkî bir hakîkattir. Asya, Avrupa, Arap yarımadası, Afrika’nın kuzey ve iç kısımları, Hind Denizi, Kafkaslar, Karpatlar, Nil, Tuna, Volga, Hazar Denizi ve Mâverâünnehir hep Türklere yurtluk etmişlerdir. Mukaddes beldelerin (Haremeyn) hâdimliğini de şerefle üstlenmişlerdir.
Kağanlık (kanlık, hanlık) Hunlardan Karahanlılara kadar devâm etmiştir. Sonradan Anadolu’da evvelâ küçük devletçikler yâni beylikler kurmuşlardır.
19. ve 20. asırlarda Rusya ve Çin idâresi altında muhtar (özerk) cumhûriyetler meydana gelmiştir. Genellikle sultanlık, emirlik, hanlık pâdişahlık ünvanlarını kullanan Türkler Batılı ünvanları nadiren kullanmışlardır. En büyük Türk Devleti olan Osmanlılarda Hılâfetten sonra halîfe sultan ünvânı da kullanılmıştır.
DEVLET BAŞA…
Türk geleneklerine göre eski Türk devletlerine sultan bir Moğol olur ama yönetim emir denen han-komutanının elinde olurdu. Emîr Timur gibi…
Türk yönetimlerinde şüphesiz en prestijli olanı devlettir. Bu meyanda Türkler devlet, imparatorluk, kabîle federasyonu, hânedanlık, boy, hanlık-kağanlık, atabeylik, I. Anadolu Beylikleri döneminde II. Anadolu Beylikleri dönemlerini yaşamışlardır.
Geçici hükûmet ve cumhûriyetler, Bağımsız Türk devletleri, Sovyet Cumhûriyetleri, Çin Özerk bölgeleri olmak üzere bâzı geçişkenliklerle 150’den fazla Türk idâresi, bölgelerinde hükümrân olmuştur.
İLLE DE YURT
Türklerin yurt ve mekân olarak coğrafî bölgeleri de şöyle sıralayabiliriz: Asya’da, Türkistan-Çin, Moğolistan, Hindistan, Avrupa, Hindistan ve Çin Asya kıt’asında olsalar bile Türk’ün ata toprağı Orta Asya’dan ayrı düşünülmemiştir. Bunun benzeri olarak yapılan değerlendirmede Mâverâünnehir, Hazar bölgesi, Anadolu, Îran, Afganistan, Horasan, Kırım, Azerbaycan’da hanlık ve diğer devletler …
Sovyetlerde bir dönem Asya’da 13, Çin’de 6, Dağıstan’da 1…
Bağımsız Türk Devletleri Anadolu 1, Kıbrıs 1, Asya 5,
Çağdaş Özerk Cumhûriyetler Asya 5
Özerk bölgeler Avrupa 1, Asya 8, Çin 6…
İSLÂM ÖNCESİ VE SONRASIDEVLET VE KURULUŞ AD VE ŞEKİLLERİ
Burada bir açıklama yapmak gerekir. Bâzı kuruluşlar federasyon veyâ devlet olarak da geçer. Yine devletler de imparatorluk veyâ sultanlık olarak da geçebilir. Kategoride Türk âdetlerine uymayan sâdece iki krallık göze çarpar.
Orda: Moğolca bir terim olup Türklerde ordo veyâ ordu şeklinde geçmiştir. Göçebe Türklerde klân karşılığı olarak kullanılmıştır.
Kabîle federasyonu: Birden fazla kabîleden oluşan toplumlarda en güçlü olan kabîle önderliğinde meydana gelen şekle kabîle federasyonu denilir. Kuzey Vei, Tatar K. Türgiş K
Hânedanlık: Bir dizi hükümdar veyâ devlet adamının dâhil olduğu geniş ve nüfuzlu sülâledir. Örnekler: Birinci Chao H. Kuzey Liang H. Xia, Dai H. II. Chao H.
Kuzey Zou H. Avşar H, Anadolu Selçuklu Devleti (H). Aşina H. Azerî Hânedanlıkları. Batı Götürk Kağanlığı (H). Buhâra Emirliği (H), Delhi Sultanlığı (H). Gazne Devleti (H). Karamanlı H. Halacîler, Harezmşâhlar, Kaçar H. Karakoyunlular, Kavalalılar H. Leo H. Osmanlı H. Tolunoğulları, Mengücüklüler.
Hânedanlıkların çoğu sülâleye dayalı olduğu için hânedanlık aynı zamanda devlet olarak da geçer: Osmanlı Hânedanlığı veyâ Devleti gibi…
Boy Devletleri: Göktürkler, Uygurlar, Bulgarlar, Selçuklar, Karamanoğulları, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Oğuzların farklı boy devletler
Kağanlıklar-hanlıklar: Seyanto H. Kuzey Zou H. Sabir H. Tuhâristan H. İdil Bulgar H. Birinci Bulgar H. Göktürk Kağanlığı, Batı Göktürk K. Doğu Göktürk K. 2. Doğu Göktürk K. Avar K. Uygur K. Kırgız K. Kazan Sabir H. Astra han H. Hazar K. Şeybânî, Taşkent H. Yarkend H. Yedi Şehir Uygur H. Hive H. Hokand H. Çağatay H. Sibir H.
Beylikler: Anadolu beylikleri: Anadolu Türkmenlerinin 1071’deki
Anadolu’nun batı ucunda İznik’i başkent edinen sonradan da Haçlı Seferleri sebebiyle başşehri Konya’ya taşıyan, Orta Anadolu’da merkez olarak devâm eden, Anadolu Selçuklu Devleti’nin zayıflaması ve yıkılmasından sonra başlayan beylik, II. Dönem Anadolu Beylikleri devridir.
Osmanlı Devleti’nden evvel kurulan beylikler, Büyük Osmanlının altyapısını oluşturmuştur. Ve diğer altyapı hizmetlerini Anadolu’nun hemen her yerinde kurulan beylikler bu toprakların her yerinde yol, köprü, kervansaray, imârethâne, şifâhâne, câmi, mescid, medrese ve kütüphâne yaparak Osmanlıya hazırlamışlardır. Askerlik ve vergi hizmetlerini de aksaksız sürdüren bu kuruluşlar hep Türklerden oluşmaktaydı.
Osmanlının sonradan Rumeli topraklarına yatırım yapması bâzı kişilerce tenkît edilip “Osmanlı Türklere değil Rumeli’ye daha çok hizmet vermiştir” fikri çok büyük bir yanlıştır. Anadolu mülkü Anadolu Selçuklu ve Beylikler zamânında zâten bir hayli îmâr edilmişti. Ayrıca gerek evlâd-ı fâtihan gerekse uç ahâlisi de Osmanlı tebaasıydılar. Bugün çoğu yıkılmış olsa bile Avrupa’da Türk izleri hâlen câmi, köprü, kütüphâne, yol olarak atalarımızın hâtırasını ayakta tutmaktadır. Ayrıca Bosna, Arnavutluk, Makedonya’da yaşamakta olan Osmanlı bakiyesi din ve soy silsilemize hizmet veren Osmanlıyı şükran ve rahmetle yâd etmek borcumuzdur.
Atabeylikler: Atabeylik sistemi ilk def’a Selçuklularda görülmüş ve daha sonra Türk beyliği yapılanmasında bulunmuş bir sistemdir. Atabey, pâdişahların oğulları için belirleyici, kendini yetiştirmiş, din ve devlet işlerine hâkim kişiler arasından seçilen, şehzâdelerin eğitimini yapan bilge kişidir. Örnek olarak; Salgurlar (Îran), İldenizoğulları (Âzerbaycan) Börioğulları (Şam), Zengîler (Musul), Beg-Teginoğulları (Erbil),
Sultanlıklar: 1029-1157 yılları arasında hüküm süren Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları, Bengal Sultanlığı bu kuruluşlara örnek teşkil eder.
Burada bâzı Türk devletlerine özellikle göz atmak lâzım. Bunlardan özellikle Moğol İstilâlarından sonra veyâ başka şekillerle kurulup Türk olmadıkları iddiâ edilen bazı Türk devletlerine bakalım:
Böri Şam Atabeyliği (1117-1154): Tuğtekin ahfâdından ve ırsî hükümdarlar tarafından i’lân edilen devlet bir Türk kuruluşu olup yine Zengîlerle birtakım anlaşmazlık olmasına rağmen, Haçlılara bir hayli zorluklar yaşatmışlardır. Böri kurt demek olup, kurt kürkü başlığı takarlardı. Zengîler tarafından bunlara son verilmiştir.
Zengîler (1127-1259): 12. ve 13. yy.larda Mezopotamya ve Sûriye’de hüküm sürmüş bir Türk devletidir. İlk hükümdârı İmâdeddin Zengî’dir. Eyyûbî Devleti’nin kuruluşunu da bu Zengîler sağlamıştır. Kudüs Fethi’nde lojistik altyapı Zengîler tarafından te’mîn edilmiştir.
Timur Hanlığı: 1370-1627 Emîr Timur tarafından kurulmuştur. Timur Türk Moğolların Barlas boyundandır. Moğol soylu Türk devletlerinden Timur ve Çağatayların dilleri Türkçe olduğu gibi Türk Dîvân edebiyâtının en güzel örneklerini de vermişlerdir.
İSLÂMİYET’TEN EVVEL TÜRKLERİN EN YAYGIN DÎNÎ İNANIŞLARI
İslâm’ı kabûl edene kadar Türkler çok değişik dinlere inanmışlardır. Genel ve yaygın eski inanışlar zâten bütün topluluklarda aynıydı. Bunların çoğunda dinler ritüeller ve kültler şeklinde olmakla birlikte zâten tam bir dinde bulunması gereken şeriat, cemaat ve kapalı mekândan mahrumdu. Kitâbî bir mükellefiyet de yoktu. Mûsevlik ve Hristiyanlıktan evvelki bâzı beşerî dinlerde de meselâ Budizm veyâ Mecûsîlikte kitap veyâ tomarlar görülür. İslâmiyetle Türkler tam bir kimlik kazanmışlar ve bu dinde de sâbit-kadem olmuşlardır.
Şimdi Türklerin hangi dinlere hangi çoklukla tâbî olduklarına bir göz atalım: Tengrici-Kök Tengrici 57, Hristiyan 5, Mûsevî 5, Müslüman 129, Budist, Brehmen, Manihaist 9…
TENGRİCİLİK-KÖK TENGRİCİLİK
Bu iki başlık aslında bir madde altında toplanabilir. Tengricilik ve Tengrizm Avrasya steplerinde ortaya çıkan Şamanizm ve Animizm’e dayanan bir inançtır. Bunlarda Tengri sonsuz göğün sâhibidir. Adak, ad koyma törenleri vardır.
BUDİST TÜRKLER
Uygurlarda yerleşik hayâtı benimseyen Türklerde Budizm görülmüştür. Göktürklerin de bir kısmı Budizm’i kabûl etmelerine rağmen 2 yüz yıl sonra 763’te Uygur Kağanı Bögü Han’ın Mani dînini kabûl etmesiyle bu din Türkler arasında yayıldı.
Göktürk Kağanlığının kurucusu Bumin Kağan’ın ikinci oğlu Muhan (Mukan) Buda tapınağına âit bir yazıtta Budist olarak kayda geçmiştir. Ayrıca Manihaizm, Şamanizm, Animizm ve Zerdüştlük de bu inanç sistemleri içinde yer almıştır.
MÜHİM BİR HATIRLATMA
Burada çok önemli bir açıklama yapmak gerekiyor: Resim ve heykeller bütün ilkel dinlerde vardır. Bu dinlerde ikonizm (nesnel varlık) çok önemlidir. Çünkü bu inanç sâlikleri görmek istedikleri objektif bir varlığa tapınmayı tercîh etmişlerdir. İnanç gaybîliği objelerle birleşerek mânevî olma vasfını kaybetmiştir. İnsan elinden çıkan objeler tapınma cismâniyeti taşıyınca onu yapan insan ve bu “tanrısal” varlık arasında dünyevî boyut daha net ortaya çıkmaktadır. En nihâyetinde tanrısını yapan yine insan, bu yaptığı cisme tanrılık izâfe eden yine insan. Tam bir paradoks…
İslâmiyet öncesi Arap’ta da tam bir heykel tanrılar çokluğu yaşanıyordu. İşte İslâmiyet bu yüzden, tam da dînî olan bu algıyı kesinlikle yasakladı. Heykel ve resim tamâmen ilkel ve İslâm öncesi şirk maddesi olduğu için yasaklandı.
Bugünkü Hristiyanlıkta büyük kiliselerin tabloları ve heykelleri tamâmen dînî sembol ve motiflerdir. Gerek Hazret-i Îsâ, gerekse Hazret-i Meryem tablo ve heykelleri, Allah’ın Hazret-i Âdem’i yaratma ve -hâşâ- Tanrı’nın sûreti ve eli Vatikan’daki Sistin Şapeli’nde bulunuyor. Michelangelo bu ve benzeri heykel ve resimleri ile muharref (bozulmuş) Hristiyanlığı bir resim ve heykel müzeciliğine dönüştürmüştür. Yine Michelangelo’nun Bizim Lady Kilisesi’ndeki Brugelli Madonna (Meryem ve kucağında Hazret-i Îsâ) heykelleri ve diğerlerinde anatomik soyutlama ile gayr-i ahlâkî tasvirler Hristiyan kilise ve lâhitleri süslemektedir. Din adına anatomik çıplak figürler bir tapınağın tapınma objeleri durumuna getirilmiştir. “İnsanlar bu figürlere ‘Tanrı’ diye tapınmıyorlar, onlarda gizli espriye tapınıyorlar” ifâdesi hiç de doğru değildir. Kiliselerin çoğunda mihrap(!) kısmında en çok bulunan motif Hazret-i Meryem ve kucağındaki bebek Îsâ’dır. Göklerdeki babamız (Hâşâ) Tanrı ve diğer sâhibetü’l-iffet ve’l-bikr (iffet ve bekâret sâhibi) Hazret-i Meryem ve oğlu Hazret-i Îsâ tapınılan kişiler olduğu için Hristiyanlar şirkin batağına saplanmaktadır.
Eski Türklerde de mezar taşı dikme geleneği vardır. Mezarların başına ölen kişinin veyâ öldürdüğü ünlü kişilerin heykelleri dikilirdi ki buna da “balbal” denirdi. Göktürklerde erkek mezar taşına “taş baba” kadın mezar taşına ise “taş nine” denilirdi. Bu heykel ve süslemelere “kamennaya baba” da denirdi. Her ne kadar Türkler heykel ve resme tapmasalar da mezarlara heykel ve resim geleneği vardı:
“Türbesini, resmini, kitâbe taşını maymun yılında yedinci ay yirmi yedinci günde bitirdik.” (Prof. Dr. Muharrem Ergin Orhun Kitâbeleri, 8. Baskı, s.31, Kuzeydoğu Cephesi. Boğaziçi Yay. İst. 1986.)
“Bilge Kağan Kitâbesi’ni Yollug Tigin yazdım. Bunca Türbeyi, resmi, sanatı… kağanın Yollug Tigin ben bir ay dört gün oturup yazdım, resimledim” (Age, Güney- doğu Cep. S.51)
Hattâ Göktürklerde “türbeleri” süslemek ve resim yapmak için “Çin kağanının yeğeni Çang General geldi.” Age. Orhun Âbideleri Kuzey Cephesi 30-12
Kısacası Türkler İslâmiyeti buluncaya kadar hiç istikrar bulmadılar. İslâmiyet Türklere biçilmiş bir kaftan gibiydi. Bu kaftanı giydiler ve dünyâ beyi oldular.
.
Türkçülük Osmanlının yıkılışında etkili oldu mu?
13 Nisan 2024 02:00 | Güncelleme :13 Nisan 2024 02:02
A -
A +
İttihâd ve Terakkî’nin Türkçülüğü, Cumhuriyet Türkçülüğü, 1944 Turancı Türkçülüğü ve nihâyet Ülkücü hareket Türkçülüğü hepsi birbirinden ayrıdır. Bir ideoloji ham bir fikir olarak aynı minvâl üzerinde olmasına rağmen nasıl farklı olabilir? Aslında farklı değil, çok farklı demek lâzım!
Bir milletin yıllarca içinde bulunduğu kültürünü, örf ve âdetlerini, bayramlarını, yazılı ve sözlü edebiyat ürünlerini baskıcı bir şekilde değiştirirseniz, o milletin eksenini kaydırmış olursunuz. Kültür alt yapısı yıllar geçse de, değişik medeniyet dâirelerine girilse de, hattâ düşman işgâline uğrasa bile kolay kolay değişmez. Kültür milletin mânevî gen haritasıdır. Bu mîrâsı değiştirirseniz veyâ buna teşebbüs ederseniz bünyeye uygun olmayan kan vermiş olursunuz.
Türklerin din ve medeniyetlere dayalı inanç ve yaşayış değişmeleri olmuştur. Ama değişmeyen şeyler de vardır: Atalar kültü ve töre-inanç bağlılığı…
İslâmiyetten evvel töre ve din aynı çerçevede bulunmuştur. Şer’î sistemden evvel töre, dînî yaptırımları içine alıyordu. Töre mi kağan mı sorusuna hiç şüphesiz “töre” cevâbı verilecektir; çünkü kağanın “kut”u da töre kaynaklıdır. İslâmiyette de durum değişmemiştir. Töre yerine şeriat, kağan yerine, han, hâkan, sultan, bey, emir veyâ pâdişah geçmiştir. İslâmî uygulamalarda da kurallar yânı şer’î müeyyideler hiç şüphesiz yönetenden önce gelirdi.
SEKÜLER SİSTEMLER
Demokratik ve lâik-seküler sistemlerde yönetici anayasanın verdiği haklar kadar yetkilidir; din veyâ töre belirleyici değildir.
İslâm öncesinde veyâ sonrası monark ülkelerde “atalar kültü” töre ve sonrasında şeriat, toplumların yapısıyla veyâ köklü inkılâplarla zayıflar hattâ unutturulur. Hâlbuki geçen nesil yâni “selef” Türk kültüründe çok önemlidir. Dedeler torunlara yol göstericidir.
Atalar kültü bağlamında babadan oğula geçen idâre îcâbı eski yöneticilerin dirâyet ve cesâreti, oğullara ve torunlara örnek olmuştur. Amcalar da baba yarısı olarak aynı saygıyı görmüşlerdir. Göktürk Kitâbeleri’nde şu örnekler bu konuda açıklayıcı durumdadır: “Babam kağan öylece ili töreyi kazanıp uçup gitmiş.” (Prof. Dr. Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, 8. Baskı, BK/D 13, s.36 Boğaziçi Yay. 1986)
“Amcam kağan ile doğuda Yeşil Nehir’e Şantung Ovası’na kadar ordu sevk ettik.” (Age, Orhun Abideleri BK /D 15 s.37)
“Türk milleti yok olmasın diye Babam İlteriş Kağan’ı annem İlbilge Hatun’u göğün tepesinden yukarı kaldırmış.” (Age, Orhun Abideleri, BK / D, 10, s.36)
Oğul atadan görmeyince sufra çekmez. Oğul atanın yeteridür; iki gözinün biridür. Devletlü oğul kopsa ocağınun közidiür. (Evlât babadan görmeyince yemek yedirmez. Oğul babanın yerini tutan iki gözünün biridir. Hayırlı evlât yetişse ocağın ateşi gibidir.) (Dede Korkut Kitabı, Doç Dr. Muharrem Ergin, Ankara Üniv. Basımevi s.V, 1964)
Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey de atası Ertuğrul Gâzî’yi ve dedesi Süleyman Şâh’ı aynı vesîleyle yâd eder. Osmanlının son pâdişahları bile sık sık Osman Bey’i, Fâtih’i ve Kânûnî’yi “dedem” şeklinde anmışlardır.
Monark idârelerin çoğunda saltanat veyâ yönetim babadan oğula geçer. Türk yönetimleri hep böyle olmuştur.
Tek yöneticilerde vatan toprağı onların mülkü olarak kabûl edildiği için, kendi mülküne sâhip çıkma şuuru ile mülkiyet ve kutsallık bütünleşmiştir.
Demokratik rejimlerde seçimlerle yönetici kadrolar tamâmen değiştirildiği için liderler kânunların verdiği haklar çerçevesinde inisiyatif kullanabilirler. Yasama ve yürütmenin kararlarını yüksek mahkeme (Anayasa Mahkemesi) bozabilir.
Bizde Göktürklerden Osmanlıya kadar savaşlarda zafer de hezimet de kağana veyâ sultâna âitti.
BATI SERMÂYESİ
Tanzîmat’la başlayan sultan yetkilerinin aşırı kısıtlanması bâzı olumsuz olayları da berâberinde getirmiştir. Meselâ hazînenin yetersizliği, Balkanlardaki isyanlar, Arap diyarlarındaki karışıklıklar, Osmanlının bu arada savaşa girmesini engelleyen en önemli faktörlerdi. Rusya’nın savaş açmak için aradığı fırsat Osmanlı devlet adamları tarafından Ruslara âdetâ altın tepsi içinde sunuldu. İngiliz kuklası Reşid Paşa’nın türlü entrikalarla Osmanlıyı 93 (1877-78) Harbi’ne sokması devletin hem büyük toprak kayıplarına hem îtibar kaybına hem de çok büyük borçlanmasına sebep oldu. II. Abdülhamid’i savaştan korkmak veyâ kaçmak isterdi diyenler şu gerçeği görmemektedirler: O dönemin en büyük risk faktörü 300.000 kişilik ordudur; Osmanlının en az nüfuslu askerî gücüdür. Sultan o dönemlerde devletin gücünü bildiği için savaştan dâimâ kaçar, ufak kayıplarla barış yapmayı tercih ederdi. Çünkü savaşa girse hem asker kayıpları hem toprak kayıpları hem de büyük mâlî kayıplar, barışta verilenlerin kat kat üstünde olur ve devlet îtibârı zedelenirdi.
1854 Kırım Harbi’nden sonra ilk defa Osmanlı dış piyasalara 20 yıllığına borçlandı.1875’deki bu istikraz (borçlanma) ile mâliyenin iflâs borçları plânlandı. Bu ilk borçlanma “Ramazan kararnâmesi” olarak bilinir.
Sonra 20 Aralık 1881’de “Muharrem Kararnâmesi ve Düyûn-ı Umûmiyye” gelir.
Düyûn-ı Umûmiyye’de Sultan II. Abdülhamîd’in borç fâizlerindeki indirimi büyük başarı olarak kabûl edilir. 1854 ve özellikle 1878 (93) Harbi bu borçlanmalarda büyük sebep teşkil etmiştir.
Abdülhamîd Han tahta çıktıktan en az 5-6 sene sonrasına kadar Genç Osmanlı-Jön Türk cuntasıyla yeterince uğraşamamıştır. Bu dönemlerde tahtı kendine ipotekli gibi gören Midhat Paşa, Abdülhamîd’e âdetâ isteklerini zorla dayatmıştır. Aslında vâlilik dönemlerinde gâyet başarılı olan Midhat Paşa, bir atabey gibi Sultan’ı avucunun içine almak istemiş, başta başarılı olmuşsa da sonrasında Koca Sultân’ın gazabından kurtulamamıştır. Zâten I. Meşrûtiyet de idâreyi zaafa uğratınca ömrü çok kısa olmuştur.
BURJUVA VE ETNİK MİLLİYETÇİLİK
Aslında Tanzîmat’la ellerini güçlendiren gayr-i Müslimler Meşrûtiyet’le iyice palazlandılar. Osmanlıda burjuva sınıfı (tâcirler ve sermâye sâhipleri) daha ziyâde bu gayr-i Müslimlerdi. Müslüman tebaa dahâ ziyâde toprak ve el san’atleriyle uğraşıyordu. Milliyetçilik torağa bağlı unsurlarda daha geç geliştiği için ilk etnik hareketler de gayr-i Müslim tebaadan geldi. Bu yüzden Türklerde, Araplarda ve hattâ Ermenilerde bile milliyetçilik olayları çok sonradan başlamıştır. 93 Harbi’nden sonra Jön Türklerle başlayan milliyetçilik, Balkan yenilgileriyle Osmanlıcılık yönüne doğru dönmüştür.
Osmanlılardan evvel değişim rüzgârları Avusturya-Macaristan, Rusya İmparatorlukları olmak üzere genelde birçok imparatorluklarda yaşanıyordu. Toprağa dayalı ekonomi yerini ticârete bırakmaya başlayınca bu değişim kaçınılmaz oluyordu. Osmanlıda Bizans artığı Venedik ve Ceneviz kolonileri 15 ve 16. asırlarda bile Galata’da âdetâ bir merkantalist (tüccar) devlet gibi yaşıyorlardı.
NİHÂYET BANKACILIK
Avrupa, sermâyeyi hem teknik hem de pratik olarak ilmî alt yapıyla birleştirip hızla kalkınmaya başladı. İlmî alt yapı olmadan teknoloji ve üretimin mümkün olmadığını anlayan önce Abdülazîz ve sonra Abdülhamîd Han ya şehîd edildi veyâ tahttan indirilerek sürüldü. Çöküşü yeteri kadar sermâye olmamasına bağlayan Osmanlı, ta 1847 yılında banka tuzağına mahkûm oldu. Avrupa’nın para alıp para satan pazarlarını yâni bankaları kurdular. 1847 yılındaki ilk bankayı J. Alleon ve Th-Baltazzi devlet desteğiyle Bank-ı Osmânî’yi (Bank-ı Dersaâdet’i) kurdular.
Devlet finansmanına kısmen cevap verdiği için Tanzîmat’a hız kazandırmak üzere 1856’da Osmanlı Bankası kuruldu. Bunun katılımcısı İngiliz sermâyesi idi. Bank-ı Osmânî (Ottoman Bank) 1862’de ilk istikrâzı (borçlandırma) yüklenen de Fransız mâlî grubu Banque de Paris et des Pays-Bas ortaklığıyla 1863’te İstanbul’da Bank-ı Osmânî-yi Şâhâne adıyla kurulmuştur. Bankalar İngiliz ve Fransız ortak sermâyeleri ile kurulmuş, borçlandırma yoluyla Osmanlının gırtlağına çökmüşlerdir.Yâhûdî destekli İngiliz ve Fransız sermâyeleri, Osmanlıyı batağa çekmiştir.
TÜRKLEŞMEK Mİ BAŞKA BİR ŞEY Mİ?
Hiçbir sosyal hareket birdenbire meydana gelmez. Rönesans ve Reform olmasaydı ne Protestanlık kurulur ne de 1789 Fransız İhtilâli olurdu.
Osmanlıda inkılâp süreci Şinâsî, Nâmık Kemal, Âgâh Efendi gibi birinci dönem Tanzîmatçılarla başlamış, önce romantik, sonra realist ve İTC ile post modern ve tabanı pek belli olmayan Avrupâî bir Osmanlıcılık ve sonra da 1908’lerde de Türkçülük hareketleri ile ümmet kavramı unutturulmuştur.Ziyâ Gökalp’ın “Türkleşmek, İslamlaşmak Muâsırlaşmak” adlı eserinde. III.Selim’le başlayan muâsırlaşmayı doğru tesbît etmişse de İslâmlaşmak Osmanlı toplumunda neyi ifâde eder ki? Batılılaşmak gibi yeni bir kavram mıdır İslâmlaşmak? Toplum hem ümmetçi hem de Müslümandır. Hılâfet’in kaldırılmasına kadar da İslâm’ın temsilcisi idi.
Muâsırlaşmak Osmanlıya o dönemlerde eğer ilaç olsaydı Âkif “Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar” der miydi? “Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz. Medeniyyet denilen kahbe hakikat yüzsüz” sözleri düşünmeden mi söylendi? Âkif, muâsırlaşmayı Batılılaşmak olarak mı yoksa özellikle II. Abdülhamîd’in ısrarla sürdürdüğü Batı teknolojisi üzerine dayalı bir akım olarak mı gördü?
Gökalp, bu yazı serisini 1913 ve 1914 yıllarında Türk Yurdu ve İslâm mecmualarında yayımladı. Yâni İTC’nin Türkçülük politikası yıllarında yazdı. Çanakkale Şehitlerine şiiri ise daha sonra yazılmıştır. Önemli olan şu ki Batı bu savaşla gerçek hüviyetini göstermiştir.
İTC ile başlayan siyâsî Türkçülük, imparatorluktan çıkmak üzere olan bir millette pek anlaşılamamıştır.
Gökalp’la başlayan Türkçülük, Moiz Kohen ve Leon Cahun gibi Yahûdî yazarların desteği parantezindedir. Turan fikri o zaman bir ütopya olsa bile her Türk’ün gönlünde yatan bir kutlu rüyâ gibidir. Bugün bile hâlâ gerçekleşmeyen bu rüyâ ancak siyâsî ve ticârî antlaşmalar çerçevesindedir. Türk Devletleri Teşkîlâtı da belki atılmış en önemli adımdır.
Parçalanmaya yüz tutan devleti ayakta tutmak için 20. asır başlarında İslâmlaşmak tek çâre görülmüştür. Hılâfet sancağının hükmü cârî olan bir zamanda, Abdülhamîd başka ne düşünebilirdi ki? Tamâmen Batı eğitimiyle yetişen Âkif de rast gele aynı ideolojiyi savunmamıştır.
DÖRT TARZ-I TÜRKÇÜLÜK
Osmanlı Devleti anâsır-ı muhtelifeden (farklı unsurlar, milletler, dinler) meydana gelmişti. Bir beylikten kurulu devletin mayası Oğuz-Türkmen-Kayı Boyu idi. 15 ve 16. yüzyıllarda artık çekirdek Türklük olmakla birlikte Balkanlar, Arap ve Fars ülkeleri, Kafkas halkları ile bir ümmet-millet şekline dönüştü. İstiklâl Savaşı’ndan sonra Anadolu’da kurulan ilk Türk devleti gibi yine tek unsurdan ibâret kalmadık. Gayr-i Müslim azınlıklar yine bizim milletimiz olarak yaşıyordu. Tabîî imparatorluk geleneğiyle ve mecbûren tek ırk esâsına dayalı devlet olamazdı.
İttihâd ve Terakkî’nin Türkçülüğü, Cumhuriyet Türkçülüğü, 1944 Turancı Türkçülüğü ve nihâyet Ülkücü hareket Türkçülüğü hepsi birbirinden ayrıdır. Bir ideoloji ham bir fikir olarak aynı minvâl üzerinde olmasına rağmen nasıl farklı olabilir? Aslında farklı değil, çok farklı demek lâzım!
İTC Türkçülüğü daha ziyâde dil yönünden öne çıkmaktadır. Ömer Seyfeddin, Ziyâ Gökalp ve Hüseyin Câhid Yalçın bu sistemde dilde sâdeleşmeyi düşündüler. Ziyâ Gökalp’ın ve Ömer Seyfeddin’in dil anlayışları gâyet mâkuldü.
Cumhûriyet dönemi Türkçülüğünde Batı tarzı inkılâplarla Türk kültür ve töresi ikinci plâna atıldı. Bu dönem Türkçülüğü âdetâ İslâmiyet’e bir alternatif olarak anlaşıldı. Bir takım inkılâp aydınlarının kabûlü dışında ideolojik bir baskı gibi algılandı.
1944 Turan Türkçülüğü, sosyal gerçeklere dayalı bir antitez olarak doğdu. Tamâmen bir anti-komünist hareketti. Türkiye’de Türkçüler en ağır cezâlara çarptırıldılar. Bu hareket de bir elit milliyetçi grubun hareketiydi. Halk bunu da pek anlayamadı.
Son dönemin en önemli hareketi yine bir Türkçülük olmakla berâber İslâmî karakter alt yapılı Türk İslâm Ülkücülüğü idi. İşte bu hareket uzun yıllar mihverine oturamayan bu kutlu akımı doğum sancıları çeken 1940-1970 arası darmadağın olan Türk tefekküründe yeni bir çığır açtı. Hilmi Ziyâ Ülkenlerin, Nihal Atsızların, Osman Yüksel Serdengeçtilerin, Gâlip Erdemlerin, Osman Turanların, Necip Fâzılların, Erol Güngörlerin, Peyâmî Safâların sabırla yoğurdukları hamurun mayası idi. Şuurlu bir Türk milliyetçisi ve sosyoloğu Seyyid Ahmed Arvâsî, Ötüken’le Haremeyn’i, Buhâra ile Konya’yı, Semerkand’la İstanbul’u; Ebâ Eyyûb ile Abdülkerim Satuk Buğra Han’ı, Ahmed Yesevî ile İmâm-ı Azam’ı, İmâm Busîrî ile Edîb Ahmed b. Mahmûd Yüknekî’yi, Hâlid B. Velîd ile Fâtih Sultan Muhammed Hân’ı gönüllerde birleştirdi. Artık Türk milliyetçiliği ve ülkücülüğü tam karakterini kazandı. Şereflerin en büyüğü İslâmiyetle bu dînin bayraktarı Türk milleti iki sevgili gibi bir daha hiç ayrılmamak üzere kucaklaştı, bütünleşti.
İşte Osmanlıya çâre olması mümkün olmayan Türkçülüğün yol haritası böyle teşekkül etti.
.
Devlet idarelerinin değişkenlikleri
27 Nisan 2024 02:00 | Güncelleme :27 Nisan 2024 03:48
A -
A +
Milletlerin teşkilatlı şekli olan devletler hep aynı mı kalmış, hep aynı idari şekilleri mi göstermiştir? Bu asla mümkün olmamış, çeşitli idari şekiller meydana gelmiştir. Kuruluşlar, ilerlemeler, bölünmeler, istilalar, başka bir devlete tâbi olmalar ve din değiştirmeler… Hepsi binlerce yıllık tarihimizde yaşadığımız izzet ve zillet sarkacındaki periyotlardır.
Göktürklerin kuruluşu, (552) sonra yayılışı, ardından Çin’e tâbi’ olup istilâ dönemi yaşayıp bölünmeleri (630), Çin’le benzeşmeleri ve çöküşe geçmeleri (744) hep bize açık bir ders mahiyetindedir.
Sistemler değiştikçe idari şekiller üzerinde polemikler de artmıştır.
Canlı varlıkların değişmez bir kuralı vardır: Değişmek. Bünyede hücre yenilenmeleri, rejenerasyon; hattâ cansız varlıklarda bile tabîî dejenerasyonla meydana gelen yeni oluşumlar hep bir şeyi işaret ediyor: Değişmek. Âlem-i mümkinât dediğimiz bu âlem hep tahavvülâta (hâlden hâle geçmek) tâbi’dir. Denizler karalara yer vermiş, birleşik kıtalar boğazlarla ayrılmış, dağlar ufalanmış kumullar meydana gelmiştir. Nutfe, alaka sonra cenin (fetus) meydana gelmiş ve organların teşekkülü ile insan oluşmuştur…
Peki, milletlerin teşkilâtlı şekli olan devletler hep aynı mı kalmış, hep aynı idârî şekilleri mi göstermiştir? Bu aslâ mümkün olmamış, çeşitli idârî şekiller meydana gelmiştir.
Devletlerin idârî şekillenmelerinde, ibtidâ (kuruluş, başlangıç), inkılâb (bünye ve idâre değiştirme), ihtilâl (kanlı ve tedhişli idârî değişimi), istihâle (bir idâreden veyâ dinden başka bir şekle giriş), tebeddül (başka bir hâle dönüş), tedennî (aşağı inme, gerileme), tâbiiyyet (başka bir devlete tâbi’ olmak), istihâle (bir hâlden başka bir hâle geçiş), izmihlâl (çöküş), inhitât (aşağı inmek), tederrüb (alışma, yakınlaşma ), terakkî (ilerleme), taklîd (benzemeye çalışma), istîlâ (düşman tarafından zabtedilmek), musâlâha (sulh, barış yapmak), mütâreke (karşılıklı silâh bırakmak) irtidâd (İslâmiyet’i terk etme) gibi hâllere rastlanır…
Bu saydığımız değişmeler çoğu devletlerde ve dolayısıyla Türk devletlerinde de yaşanmıştır. Yukarıdaki terimlere bakarsak çoğu birbirine benzer ama aralarında farklar vardır. Kuruluşlar, ilerlemeler, din değiştirmeler, bölünmeler, istîlâlar, başka bir devlete tâbi’ olmalar, iç isyanlar hepsi binlerce yıllık târihimizde yaşadığımız izzet ve zillet sarkacındaki periyotlardır.
Türk târihinde Asya ve Batı Hunları’nı veyâ Sakaların, devletleri iclâline râm eden (boyun eğdiren) ve benzerlerinin istilâ döneminden sonra en deşifre târihimiz olan Göktürkler, bütün gelecek Türk devletlerinin yaşayacağı safhaları birer birer yaşayıp bize âdeta devletlerimizin gen şifrelerini sunmuşlardır.
Göktürkler, başkaldırmanın, tefekkürün devlet kutsiyetinin, törenin, kutun, esâretin, bölünmenin, millet emânetinin ne olduğunu yaşayarak bize ders vermişlerdir. 552-744 târihleri arasındaki bu sayfaların bize bir ibret nümûnesi olması gerekmektedir. Göktürklerin ibtidâsı (552) sonra yayılışı, sonra Çin’e tâbi’ olup istilâ dönemi yaşayıp bölünmeleri (630), Çin’le benzeşmeleri, inhitât ve izmihlâle (çöküşe) (744) geçmeleri hep bize açık bir ders niteliğindedir. Maalesef dedelerin yaşadıklarını torunları da hep yaşamıştır. Kitâbelere baktığımızda bunları belge olarak şöyle sıralayabiliriz:
-Kuruluş dönemi
“Yedi yüz er olup ilsizleşmiş, kağansızlaşmış, milleti câriye olmuş, kul olmuş milleti Türk töresini bırakmış milleti, ecdâdımın töresince kurmuş…” (Prof. Dr Muharrem Ergin, Orhun Âbideleri, KD/ 13-14 s.22 Boğaziçi Yay. 1986 İstanbul)
-İ’tilâ (yükseliş) ve istîlâ (yayılma) dönemi
“Doğuda Şantung Ovası’na kadar ordu sevk ettim, denize ulaşmama az kaldı, Güneyde Dokuz Ersin’e kadar ordu sevk ettim, Tibet’e ulaşmama az kaldı. Batıda İnci Nehri’ni geçerek Demir Kapı’ya kadar ordu sevk ettim. Kuzeye Yir Bayırku’ya kadar ordu sevk ettim. (K. G 3/ 4 Age Orhun.)
-Musâlaha (sulh, barış) dönemi
“Bu yerde oturup Çin milleti ile anlaştım.” (KG.4 / 5 s. 18 Age Orhun.)
-Esâret ve tâbiiyyet (Çin’e benzeme, uyma)
“Türk beyler Türk adını bıraktı Çinli (Çinlileşmiş Türk beyleri) Çin adını tutarak Çin kağanına itâat etmiş.” (BK D 7, s.34 Age. Orhun)
-İzmihlâl (yok oluş) dönemi
“Teslîm olduğu için Tanrı öldürmüştür. Türk milleti öldü, mahvoldu, yok oldu.” (T. 1. Taş. B.4 s. 52. Age Orhun)
Bey ve milleti birbirini çekiştirdiği için il yaptığı ilini elden çıkarmış. (KD, 5,6,7 s.25 Age Orhun)
-Esâret ve isyân dönemi
“Böyle deyip Çin kağanına düşman olmuş ama tertip ve tanzîmini iyi yapamadığı için yine teslîm olmuş.” (KG, 10, s.68 Age, Orhun.)
KARDEŞ KAVGALARI VE KATİL KÂNUNNÂMESİ
Türk târihinin şeref sayfalarını oluşturan Karahanlı, Gazneli, Selçuklu ve Osmanlı Devletleri’nde de bu durumlar yaşanmıştır.
Karahanlılara (932) kadar Türk devletleri İslâm’la tanışmamıştır. İdil (İtil) Bulgar Devleti (921) kısa ömürlü olsa da târihin ilk Müslüman Türk devleti olma şerefini yaşamıştır.
Göktürkler örnek alınarak diğer Türk devletlerindeki durumlara bir göz atalım: Dünyânın dört kıt’asında egemen olan Selçuklu ve Osmanlı Devletleri de ataları Göktürklerin yaşadıklarını aynen yaşamışlardır.
Göktürk Devleti kuruluşunda ve ileriki dönemlerdeki kardeşler uyumu başarının en açık delîliyken, özellikle Osmanlıda erken dönemlerde bu uyum yakalanamadığı için sıkıntılara sebep olmuştur. Kardeş kavgaları devleti yıkılma safhasına kadar yaklaştırmış sonunda “Kardeş katli kararnâmesi”yle bunun önüne geçilmiştir. İlk bakışta acımasız gibi görünen bu kânunun en önemli madde başı “nizâm-ı âlem için” ifâdesidir. Bu sihirli kelimeler, devlet için yârdan da, serden de, evlâttan da geçilir tezinin açık göstergesidir.
Fetret Devri kardeş kavgalarının devleti nasıl tehlikeye soktuğunun en acı örneğidir. Bu sıkıntılı aralık, Yıldırım Bâyezid’in hayattaki beş oğlundan dördü arasındaki taht kavgaları sebebiyle 1402’den 1413’e kadar süren kargaşa dönemidir. Yıldırım’ın oğulları Emir Süleymân, Mûsâ Çelebi, Îsâ Çelebi ve Çelebi Mehmed’in hepsi pâdişâh evlâdı olduğu için kendilerini tahta vâris olarak görmeleri normal bir hâdisedir. Bu yıllar henüz çok yeni olan Osmanlı Devleti’nin Ankara Savaşı’nın doğurduğu bir kargaşa dönemidir. Emîr Timur Müslüman olduğu için Osmanlıya çok zarar vermekle berâber devlete esâret veyâ kesin tâbiiyyet yaşatmamış, devleti işgâl etmemiş, dolayısıyla devletin dâr-ı İslâm statüsü değişmemiştir. İşte bu savaş sonunda kardeşlerin her biri ayrı devletler kurarak devlet içinde devlet olmuş ve birlik bozulmuştur.
Türk devletlerinde vatan hânedânın mâlı olduğu için bu ortak malda “ülüş” (paylaştırma) sistemi esastı. Oğuz Kağan ölmeden evvel topraklarını oğulları arasında pay etmişti. Bu, çok geniş coğrafyalarda devletin toprak ve idârî birliği için geçerli bir sistemdi. Osmanlı şehzâdelerini, sancakbeyliği ve vâliliklerle ferdî yönetime hazırlıyorlardı. Yanlarında umur-dîde (görmüş geçirmiş) bir devlet adamı (lâla) yardımcı olarak bulunurdu. Şehzâdeler hem bu bölgeleri eyâlet gibi yönetir hem de devlet tecrübelerini artırırlardı.
İHÂNETE AF YOK
Kuruluş döneminde Osman Bey amcası Dündar Bey’i öldürmeseydi Osmanlı kurulmadan yıkılabilirdi; çünkü Dündar Bey Bizans tekfuru ile anlaşmış ve devletine ihânet etmişti.
Çelebi Mehmed de Fetret Dönemi’nde kardeşleri ile arsında geçen savaşlarda çok sert davranmış, Mûsa Çelebi’yi savaşta yenmiş ve onu öldürmüştür. Ayrıca bu savaş fitnesi yüzünden bir hayli insan da ölmüştür. Kitâbelerde bunun benzeri devre “bulgak” yâni bulanıklık devir diye geçer.
İşte bu yüzden Fâtih, “Kânunnâme”si ile devleti ayakta tutmuş ve fitne ve fetretten korumuştur. Bâb-ı sâni faslına bu konu ile ilgili koydurduğu Kânunnâme şöyle idi: “Her kimesneye ki evlâdından saltanat müyesser ola karındaşların nizâm-ı âlem içün katletmesi münâsibdür. Ekser ulemâ dahi tecvîz etmişdür (olur vermiştir). Anunla âmil olalar (böyle davransınlar).” Bu kânun yaklaşık 150 yıl devâm etmiş, 1603 yılında Osmanlı tahtına geçen I. Ahmed, kardeşi Mustafa’yı öldürmeyerek ekber ve erşed (büyük ve aklı başında) sistemi denilen bu uygulama ile yeni bir dönem başlatmıştır.
1617 yılında Sultan I. Ahmed öldüğünde oğulları olmamasına rağmen hânedânın en yaşlı üyesi kardeşi I. Mustafa tahta geçti. Bu Göktürkler döneminde de uygulanan ekber evlât sistemiydi.
ZAMÂNA UYULMALI MI; NASIL?
Mecelle’de “Ezmânın tegayyürü ile ahkın tegayyürü inkâr olunamaz” ifadesi geçer. (Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, s.27, mad.39 Dersaâdet Matbaası, İstanbul, 1322)
Burada zamânın değişmesi ile hükümler de değişir diyor. Değişen ahkâm, şer’î ve i’tikâdî hükümler değil, âdetlere âit bid’atlerdir. Yâni asrın getirdiği teknik ve günlük yaşayış argümanlarıdır.
Çağlarla birlikte sistemler de değiştikçe idârî şekiller üzerinde polemikler de artmıştır. Lâik ve seküler sistemde insanlık pragmatizm (faydacılık), epikürizm (maddeci ve hazcı sistem) kıskacında kalmış ve hedonik (sâde zevk için yaşama) bir dünyâ görüşünün esîri olmuştur. Tabîî ki bu sistemlerde din, insanlık, ahlâk, merhamet, yardımlaşma ve vatanseverlik hep ikinci hattâ üçüncü planda kalmıştır. Bu durumlarda özellikle Yeni Çağ ile başlayan idârî ayrışmalarda ve hukûkî alanda ileri çıkan madde başlıkları nelerdi?
Milletlerarası hukûkun teşekkülünde bâzı eserler yazılmakla birlikte dünyâda bu sahada yazılan ilk eser VIII. asırda İmâm Ebû Hanîfe’nin talebesi Muhammed Şeybânî’ye âit “e’s-Siyerü’l-kebîr” adlı kitaptır.
Meşhur Fransız hukukçusu Henri Bonifis der ki: “Devletler hukûkunun esâsı Hâfız-ı Şîrâzî’nin şu iki mısraındadır: “Âsâyîş du kîtî in du harfest, bâ dûsitân mürüvvet, bâ düşmenân müdârâ.” (İki âlemin emniyeti şu iki sözdedir: Dostlara mert davranmak, düşmanları idâre etmek.)
ÇOK DEVLET TEK MİLLET
Şer’î sisteme göre dünyâ iki kısma ayrılır: Dârü’l-İslâm ve dârü’l-harb. Müslümanların hâkim olduğu ve şer’î hukûka göre idâre olunan memleketler-velev ki Müslümanlar ekseriyette olmasın- dârü’l-İslâmdır. Ayrı hükûmetler tarafından idâre edilse bile yine buralar İslâm ülkeleri sayılır. Yâni bir yerde tek vatan olarak telâkkî edilir. Meselâ Osmanlı Devleti ile Mısır’daki Memlûk ve Hindistan’daki Gürgâniye devletleri dârü’l-İslâm’dır. Bir Müslüman’ın dârü’l-harbden dârü’l-İslâm’a gelince sınırlardan geri çevrilmesi mümkün değildir. Hâlbuki şimdi umre için bile Suûdî Arabistan’a giden Müslümanların izinsiz ve para alınmadan bu ülkeye girmeleri mümkün değildir. Bu durumda Osmanlı dârü’l-İslâm’ın son tipik nümûnesidir.
Dârü’z-zimme: Önceden Eflâk ve Boğdan gibi Müslümanların yaşamadığı ama İslâm hâkimiyetinde olan memleketler dârü’z-zümmedir. Buralar da dârü’l-İslâm’a dâhildir.
Dârü’l-bagıy (bagy): Meşrû hükûmete isyân edenlerin mülküne dârü’l-bagy denir. Buralar da Dârü’l-İslâma dâhildir. 1908-1918 Osmanlı devleti gibi. İstanbul, 1919-1922 arasında Ankara hükûmetini böyle görmüştür.
Dârül-ridde: İktidârı Müslümanlıktan dönenlerin (mürtedlerin) ele geçirdiği yere riddîler mülkü (dârü’l-ridde) denir ve burası da dârü’l-harbe dâhildir.
Dârüs-sulh: Dârü’l-İslâm ülkeleri ile aralarında anlaşma bulunan memleketlere dârü’s-sulh denir. Osmanlı Devleti’nin yükselme devrinde Fransa ve vergi veren Gürcistan gibi ülkeler dârü’s-sulhdür. Buralar da dârü’l-harbe dâhildir.
BİR BAŞKA FETVÂ
Hanefî İmamlardan Ebû Yûsuf ve İmâm Muhammed’e göre ayrıca Mâlikî ve Hambelîlere göre bir yerde şer’î hukûkun kaldırılmış olması oranın dârü’l-harbe dönüşmesi için kâfidir. Mal ve can emniyetinin bulunması bir yeri dârü’l-İslâm yapmaz. Müslümanlar dârü’l-harbde de emniyet içinde bulunabilirler. İbni Âbidîn “Emân” bahsinde “Had ve kısas icrâ edilmeyen yer dârü’l-harbdir.” der. Kûhistânî “Bir beldede hâkim, şer’î hukûka göre hükmetmiyorsa orası dârü’l-harbdir der. (Câmiirumûz)
Bir dârü’l-İslâm gayr-i Müslimler tarafından işgâl ve fethedilip burada şer’î hükümler tatbîkine izin verilmişse orası dârü’l-İslâm sayılır.
İspanyollar bir müddet Endülüs’te şer’î hukukun tatbîkine izin vermişlerdi. Hindistan, Kıbrıs, Tunus gibi yerlerde Şerî’atin tatbîkine izin verilmiştir. Bunun yanında Moğol ve Haçlı istîlâsında İslâm beldeleri darü’l-harbe dönüşmüştür. (Dârü’lharb ve diğer son konularda Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’nin “Devletler Hukukuna Müslümanların Hizmeti” adlı makâlesinden genişçe yararlanılmıştır. www.ekrembuğraekinci.com)
.
Ey Türk pişmân ol, kendine dön!
11 Mayıs 2024 02:00 | Güncelleme :11 Mayıs 2024 00:48
A -
A +
Türk kadınlarına “al yanaklı” denmesinin derin bir manası vardır. Yanak yâni yüz ardan, hayâdan kızarır. Türk kızları tarih boyunca iffetleriyle, nâmuslarıyla tanınmıştır. Şimdi geleceğimizi kurtarmak için Orhun Abideleri’ndeki uyarılara kulak vermemiz lazımdır: “Türk bodun, erttin ökün!” (Ey Türk milleti pişmân ol ve kendine dön!)
İbni Battûta “Türklerde kadın şahsi asalet timsâli sayıldığı için şeref ve haysiyetini ihlâl edecek bir harekette bulunmaz. Türklerin asîl kadınları vardır” der.
İslam’dan önceki Türk töresinde de hırsızlık ve zinaya en ağır cezalar veriliyordu.
Milletler aynı canlı teşekkülleri gibi bir hücre oluşumuyla başlayıp iskelet ve kas sistemleriyle hayata bağlanırlar. Bu bünyeyi ayakta tutan aslî maddeler; proteinler, karbonhidratlar, yağlar, vitaminler ve minerallerdir. Milletleri de ayakta tutan dil, din, kültür, töre ve yurt gibi birleşenlerdir.
Millî oluşumda dil, birinci faktördür. Lisan, toplumları en çok birleştiren ve şuur düzeyi en yüksek argümandır. Toprağını yâni yurdunu kaybeden milletler dahi dilleri sâyesinde ayakta kalabilmişlerdir.
Türk dilinden belli bir zaman diliminde ayrılarak kopuk dil (lehçe) şeklini alan Yakut (Saha), Bulgar ve Çuvaş lehçeleri ile birlikte, bu topluluklar da Türklerden kopuk hâle gelmiştir. Bunlar diğer Türk şiveleri gibi değildir; bu lehçeleri bağımsız dil sayan uzmanlar da olmuştur. Çuvaşça ve Yakutça veyâ Karaim Türkçesi’ne göre, Bulgar lehçesi Türk dilinden tamâmen kopuk hâldedir. Bunları şunun için belirttik: Bu lehçe veyâ dilleri kullanan ve dili Türkçeden kopuk olan Türk halklarının çoğunluğu Müslüman değildir. Macarlar (Hunlar?), Fin-Ugor (Finliler?) Bulgarlar Hristiyan; Yakutlar, Hristiyan-Şamanist; Karaimler Mûsevîdirler. Yalnız Gagavuzlar dillerini korumalarına rağmen Hristiyandırlar.
Demek ki ayrı bir dil dâiresinde olan kavimler aynı zamanda kâhir ekseriyetle (büyük bir çoğunlukla) ayrı bir dîne de bağlanmış olanlardır.
Dili en çok destekleyen de töredir. Töre âdetâ milletlerin gen şifreleri gibidir. Töreler hem sözlü hem de pratik olan yaptırımlardır. Semâvî dinlerin devreye girmediği yerlerde dil-töre bütünlüğü sistemin kurucusu ve yönetici gücüdür.
Milletler toparlama sürecine ulaşınca en vazgeçilmez unsurlardan biri de yurt yâni vatan olmuştur. Vatan dil ve törenin uygulandığı alan olduğu için ona kutsiyet de eklenmiştir.
SEMÂVÎ DİNLER VE DEĞİŞEN HAYATLAR
Türkler değişik dinler ve hayatlar dâiresinde olmakla birlikte, İslâm’ın kabûlü ile deneme yanılma dönemi bitmiş, bünyesinde bütün kutsal kavramları ve fazîletleri toplayan İslâmiyet dairesine girmişlerdir.
Toplumlar bir dîne mensûp olunca esas olan ona tam teslimiyetle bağlanmaktır. Çoğu eski kavimler hak olmayan dinlere de bu şekilde bağlanmışlar, hattâ o dinlere insanlar bile kurbân etmişlerdir. Dağdan, taştan, güneşten, aydan, hayvanlardan, fırtınalardan, denizlerden hâsılı bütün tabîat varlıklarından medet umup onları ilâh olarak görmüşlerdir. Tam açıklayamadıkları ruh ve dünyâ ötesinden (âhıret) dolayı dünyâ bunlar için esas mekân hükmünde olmuştur.
En eski topluluklarda bile bir din gerçeği olduğu için milletler, kavimler bir din dâiresine girmekte zorlanmamışlardır. A veyâ B dînini, dinsiz yaşamaya tercîh etmişlerdir. (Aslında semâvî dinler Hazreti Âdemle başlamıştır.) Semâvî dinlerin dâiresine girmeyen toplumlarda müteşekkil bir yaşayış şekli olmamakla birlikte ilkel dinler, daha ziyâde adrenalin ve emosyonel ritüelleri (heyecan ve motivasyon) hâvî olduğu için bu hedonikleri ritm ve danslarıyla trans hâle geçiren bir teatral hareketler bütünlüğüydü.
Semâvî dinlerin ilk büyük hakîkatleri yâni Tevrat ve İncil hükümleri, eski fetişist, animist ve natüralist tatbîkatlerden dolayı kolay benimsenememiştir. Bu yüzden kitâbî din, resûl, nebî ve ümmetleri çok büyük sıkıntılar çektiler; peygamberleri ve inananları da katledildi. Kral ve firavunlar kendi dünyâ saltanatlarının sona ermesinden korktukları için ilâhlık iddiâlarında bulundular. Toplumlarına sahte cennetler va’dettiler. Hak din sâliklerinin çoğu hayattayken dinlerinin zafere ulaştığını göremeden vefât ettiler. Aslında İslâmiyet kemâl sancıları çekerek doğuma hazırlanıyordu. Dünyâ tam bir kargaşa ve düzensizlik hâlindeyken sahte dinlerin bütün putları yıkıldı. Kisrâ sarayları yerle bir oldu. Mecûsîlerin sönmeyen ateşleri söndü. Kâbe’de yıllarca el üstünde tutulan putlar ayaklar altına alındı. Nihâyet son din geldi. Sistemin gerektiği gibi kurulup işlemesi lazımdı… Yönetici gerekliydi… Halk (ümmet) gerekliydi… Her kuruluş varlığını yönetici ve ona tam inanmış kitlelerle korur. Gerek bu dînin son Peygamberi ve onun Eshâbı seçilmişlerdendi. İnsanlardı ama insanüstülerdi. Çok eziyet çektiler, fakat yarın ne olur diye düşünmediler. Geleceği belirleyen Allâh’tır. Onlar içinde bulundukları zamânı yaşadılar. İşte bunun için tek bir hücreden dünyâyı kaplayan bir bünye meydana geldi. Bu bünyenin kalbi Mekke, rûhu Medîne idi. Bu bünye 150 sene sonra rûhunu ve kalbini teslîm edebileceği yeni bir bünye arıyordu. Mübârek Peygamberimizin ve Selef-i sâlihînin yolundan giden bu kavim Türklerdi. Hazreti Peygamber bunlara Kanturaoğulları (Benî Kantura) demişti. Rivâyetlerde Kantura Hazreti İbrâhim’in câriye olan hanımından gelen soydur. Hâlbuki Yâfes ondan çok daha önce yaşadığına göre bu teori tam açıklanamamıştır. Câriye ile Hazreti İbrâhîm’in evlâdından gelmesi durumuyla Hazreti İbrâhim’e mensûb Yâfes’in evlâtlarından biriyle evlenmiş bir kızın kastedilmiş olması Türklerin mezkûr evlilikten hasıl bulunması da mümkündür. Burada Türklerin nereden geldiğinden daha önemlisi, İslâmî haritada nerelere geldikleridir. Türkler İslâmiyetten evvel de cesur, işkence etmeyen, “Köktengri” de olsa bir tanrı inancına sâhip olan, törelerine bağlı, savaşı toprak ve töre için yapan, düşmanına bile merhametli, bir toplumdu.
Zıtları cem’eyleyen Rabb’imiz, ahlâkın, insanlığın, fazîletin, merhametin, mânevî değerlerin olmadığı bir yerde, bunların tam zıddı olan en yüce ahlâk, en üstün insanlık, fazîletlerin tamâmı, zulmün yerini merhametin aldığı, en şerefli ve en yüce duyguların tamâmını kapsayan bir dîni, yâni İslâm’ı yine bu topraklara gönderdi.
Kısa zamanda Arap ve Afrika kıt’alarına yayılan, 8. yy.da Avrupa’ya uzanan bu dînin en girift, en hırçın ve gaddar müşriklerin ve putperestlerin yaşadığı Asya kıt’asına da Sahâbe efendilerimiz teblîğ için gelip çoğu şehîd oldu ve hemen hemen geri dönen bile olmadı.
TÜRK ATALARIMIZ GÖREVİ DEVRALIYORLAR
Artık bu coğrafyada bir millet bu dîni tek inanç ve yönetim şekli bilip bütün müeyyideleri ile fetih bayraklarını açıp, insanların ayaklarındaki şirk ve putperestlik prangalarını kırarak, insanlığı İslâmiyet’in hürriyet havasıyla tanıştırıyordu. Türkler artık bu dînin yeni bayraktârı ve “Tevhîd-i Bârî”nin mübârek neferleri olmuşlardı. O ne saf ne şüphesiz bir inançtı. Bu millet artık “zâlike’l-kitâbu lâ raybe fîh”in tam müttekileri olmuşlardı.
Kuru cihangirlik, balbal dikme, sembol ve heykel yapma yerini artık sâdece “i’lâ-yı kelimetullâh”a bırakmıştı. Artık bölge yoktu, diyâr yoktu, kıta yoktu, sınır yoktu… Bir tek ideal vardı: Bütün dünyâya “Tevhîd” kelâmını yaymak ve semâlarda dinmeyen o ulvî sadâyı yâni “Ezân-ı Muhammedî”yi sonsuza kadar dinletmek ve “Râyet-i Nebeviyye”yi ümmete sâyebân “gölgelik” yapmaktı.
Bu yüce millet İslâmiyetin bütün emirlerine “ale’r-re’si ve’l-ayn”, “baş göz üstüne” diyerek tâbi’ olmuştu. Süleyman Çelebi 15. asırda beyne’l-İslâm (Müslümanlar arası) dünyânın en çok okunan medhiyyesini “Mevlid-i Nebî”yi (Vesîletü’n-necât ) yazmıştır. Çelebî kendi şahsında bu azîz neslin o Resûl’e ümmet olmasını en büyük devlet addetmiştir. “Hizmetin kıldığımız izzet yeter/// Ümmetin olduğumuz devlet yeter” diyerek dünyâya i’lân etmiştir.
TÜRKLER İSLAMİYET’TEN EVVEL NASILLARDI?
Atalarımız önceleri Müslüman olmamalarına rağmen iffetli bir hayat yaşıyorlardı. Meselâ zinâ ve hırsızlığa en ağır cezâlar veriliyordu. Domuz yemiyorlardı. Politeizm (çok tanrıcılık) yoktu. Esir alınan kadın ve kızların ırzlarına aslâ tasallut edilmiyordu. Hâlbuki Cengiz, esir kızların her 300’ünü yüzbaşılarına hediye olarak verirdi.
Zinânın Türk töresinde cezâsı mutlak ölümdü. Bu cezâ onlar için çok önemli olan âile yapısını korumaya dayalı idi.
İslâmiyet’te çok gündeme getirilen “teaddüd-i zevcât” (birden fazla kadınla evlenme) Türklerde de uygulanmış mıdır? Bir kere bu evlilik ne bir emir ne de bir tavsiyedir. Sosyolojik şartlara bakmaksızın zaman kesişimi yapmadan olayları tahlîl etmek aslâ mümkün değildir. Bu ayrı bir konudur. “Meselâ Türk’ün atası Oğuz Kağan da amcasının üç kızıyla evlenmiştir.” (İsmâil Hâmi Dânişmend, Türk Irkı Niçin Müslüman Oldu, Burak Yay. S. 83-84-85, İstanbul, 1994.)
TÜRKLERİN ÖNCEKİ ÂDÂBI
İslâmiyetten evvel Arabistan’da, kadınlar ve erkekler son derece âdâb ve ahlâk dışı yaşarlardı. Hâlbuki Türkler İslâmiyet’ten evvel de iffetli idiler. Îranlı müellif Kerdîzî “Zeynü’l-ahbâr” adlı eserinde Karluk Türklerinden bahsederken “Mâlumdur ki Türk kadınları çok ahlâklı ve ismetlidirler.” der. (Age. Türk Irkı…s.86)
İslâm öncesi Araplarda bir erkeğin alacağı kadının haddi yoktu… Her erkek istediği kadar mahbûbelerle (sevgili) gayrimeşrû münâsebette bulunurdu. Fuhuş bir meslek olarak şâyi’ (yaygın) idi. Evli kadınların çocuk dünyâya getirmek için başka erkeklerle münâsebetdâr olmasına müsâade edilirdi. Kadın baba veyâ kocasının hiçbir mîrâsına sâhip olamazdı. (Age. Türkler, s.88)
Eski Arap’ta güzel bir zürriyete sâhip olmak isteyen bir erkek, karısını bir çocuk peydâ edinceye kadar başka bir erkekle yaşamasına müsâade eder ve bu çocuk kadının meşrû kocasına âit sayılırdı. (Age. Türk Irkı. s. 88)
Profesör Joseph Schacht’ın belirttiği nasslarda “verâset hukûku da dâhil olmak üzere, âile hukûku Kur’ân’ın muhtelif yerlerinde dağınık bir hâlde olmakla birlikte, hemen hiçbir noktası eksik kalmamak şartıyla teşrih edilen (açıklanan) yegâne kazâî (hukûkî, idârî) mevzûdur. Bu sâhada (Kur’ân-ı kerîm) en fazla kadınlara, çocuklara, akrabâya, ev adamlarıyla câriye ve kölelere nasıl muâmele edileceğinin tesbîtine ehemmiyet veriyor” der.
Stanley Lane-Poor ise şöyle der: “Muhammed’in kadınlara âit hususlarda yaptığı derecelerde mühim değişiklikleri hiçbir büyük vâz’ı-ı kânun (kânun koyucu) yapmamıştır.” (Age. Türk Irkı, s. 91)
Eski Türk hukûkunda talâk (boşanma) hakkı erkekte olmakla birlikte kadının da boşanma talep etmeye hakkı vardır.
Türk Hukuk Târihi bir kadının boşanma isteği için gerekli maddeleri şöyle sıralar:
Kocanın kendisine fenâ muâmele etmesi
Başka bir kadınla gayr-ı meşrû münâsebette bulunması
Kudretsizlik (adem-i iktidâr, cinsî gücün olmaması) (Sadri Maksûdî Arsal, Türk Hukuk Târihi TTK Yay. s.337, 2015 İstanbul)
İslâmiyette meselâ kadın da nikâh sırasında “boşanma hakkına” sâhip olma yetkisi ister ve alır.” Geniş anlamda bir fitneye sebep olmamak için bu konuya fazla yer verilmemiştir.
Hristiyanlıkta “Kilise nikâhı”nın feshedilemeyeceği ilân edilmiştir. Bu sıkı kurala “Katolik nikâhı” da denilmiştir. Bu kural son zamanlarda gevşemiştir. Talâk yâni boşanma hoş bir şey değildir; buna rağmen insan hayâtının bir parçası olmuştur. Efendimiz de talâkı müstahsen (iyi, güzel) bulmamıştır.
İbni Battûta “Türklerde kadın şahsî asâlet timsâli sayıldığı için şeref ve haysiyetini ihlâl edecek bir harekette bulunmaz. Türklerin asîl kadınları vardır” der.
Türk kadınlarına “al yanaklı” denmesinin de bir derin anlamı vardır. Yanak yâni yüz ardan, hayâdan kızarır. Türk kızları iffetleriyle, nâmuslarıyla tanınmıştır. Ancak Tanzîmat’la başlayan Avrupâî hayatla, kızlarımızın “al yanakları” izâle edilmeye çalışılmıştır. “Hayâ îmandandır” hadîs-i şerîfine muhâtap olan “bir nesli mahvettiler” bâri geleceğimizi kurtarmak için yine şifrelerimizin uyarılarına kulak verelim: “Türk bodun, erttin ökün” (Ey Türk milleti pişmân ol ve kendine dön) (Age. Orhun Âbideleri, KD 22)
Bu metinde titre ifâdesi yoktur. “Ökün” ve “ertin” hemen hemen aynı anlamda olup “pişmân ol ve kendine dön”dür.
“Bir zamanlar biz de millet hem ne milletmişiz,/Gelmişiz dünyâya milliyet nedir öğretmişiz…/Yıktı bin mel’ûn kalem nânmusu bizler uymadık./ Susmak evlâdır deyip sustuk… Sanırsın duymadık.”
Ey yüce millet, yıllardır sen, sen olmaktan çıkarıldın. Türklüğün de Müslümanlığın da zedelendi. Bu iki büyük şerefe tekrar dön, pişman ol ve sana bu şereflerini unutturanları sakın unutma!
.
Dünyada ve Türklerde köy ve şehir hayatı
25 Mayıs 2024 02:00 | Güncelleme :25 Mayıs 2024 03:44
A -
A +
Türkiye’de cumhuriyetin ilk yıllarında köylülerin Ankara’daki Ulus ve Kızılay semtlerine girmeleri yasaktı. Âşık Veysel bile elinde sazıyla geliyor ve Atatürk Bulvarı’na sokulmuyordu. Köylü, Demokrat Parti Hükûmeti ile kimliğine kavuştu. Şimdi gelin “Köylü milletin efendisidir” tezini uzun uzun düşünelim!
Türklerin Müslümân olmasından itibaren kurdukları hemen bütün devletler dârü’l-İslâm’dır. Bu safha 932’den geçtiğimiz asrın başına kadar devâm etmiştir. Başlangıç dönemlerinde her ne kadar anayasa yoksa da töreler bu hükümler çerçevesinde idi. 1909 ile 1920 arası devr-i şektir. İttihat Terakki Cemiyeti (İTC) her ne kadar Hılâfet ve şer’î sisteme karşı gibi görünmese de gelecek için altyapı hazırlığının yapıldığı dönemdir.
Türk devletlerinde şer’î uygulamalar yalnız devletlerde değil, Anadolu Beylikleri’nde de devâm etmiştir. Hattâ Şâh İsmâîl zamânına kadar bu Îran topraklarında da böyledir.
932’den beri dînî kurallar “yalnız devleti idâre etmek için kullanılmıştır” demek yanlış olur. Müeyyideler mecbûrî yaptırımlardır. İslâmiyeti hayâtına tatbîk edenler için müeyyideler ya sözlü ya da yazılı uygulamalardır. Hâlbuki İslâmî uygulamalarda halkın şuurlu veyâ şuursuz uyguladığı sistem “örf”lere dayanır. Örfler şer’î hukûkun önemli ayaklarından biridir. Okuma yazması olmayan insanlar veyâ şehir dışlarında (belde) yaşayan kırsal alanlarda (sahra) yaşayan için yazılı kânunlarla sözlü kânunlar arasında uygulanış farkları vardır. Çünkü beldevî (şehir) hayâtı ile, sahravî (köy) hayâtı birbirine hiç benzemez. Kalabalık yerlerin sosyal ve karmaşık düzeni, birbirinden kopuk yaşayan sahra (daha ziyâde yayla ve mezraa) düzeninden çok farklıdır. Sahra ve mezralarda merkezî otorite ile bağlantı yok denecek kadar azdır. Köylerde ise örfler yazılı müeyyidelerden daha geçerlidir. Şehirlerle bağlantılı olan köylerde giderek kentleşme başlayınca töreler de yerini yazılı müeyyidelere terk etmeye başlamıştır. Önceleri köylerde hırsızlık, ırz, nâmus ve kavga daha azken şehirleşme süreci olan köylerde bu düzen hızla zedelenmiştir. Eski Başbakanlardan Bülent Ecevit’in “köykent” projesi ABD’de uzun yıllar uygulanan bir proje gibidir ama o da bizde yanlış anlaşılmıştır. ABD’de yaşayan halk üç gruptur: Kentli, köykentli, geniş anlamda çiftçi.
BATI’DA VE BİZDE KENTLEŞME FARKI VE KÖYLÜLÜK
1760’larda Büyük Britanya’daki Sanâyî Devrimi 1820-1840 yılları arasında kıta Avrupası’na ve ABD’ye de yayıldı. ABD’de halk sanâyî devrimi ile yerleşim alanlarında da değişime gitti. Şehirlerde yaşayanlar, dolar zenginleri, Sicilya mafyası, mâden sâhipleri; çevreden 15-20 km şehir dışında yaşayan, bahçe içi müstakil evlerde oturan fakat şehir hayâtını sâde iş çevreleri için kullanan zenginler; tarım alanlarının bolluğu yanında ve buna ilâveten 1850’li yıllarda Batı Virginia ve Pennsylvania’da petrol bulunmasıyla makineleşen tarımla zengin olan çiftçiler, diğer yandan geniş otlakların olduğu bölgelerde Michigan vs. yerlerde hayvan çiftlikleri kurarak zengin olanlar diye sınıflayacağımız kütleler türedi.
İngiltere’de Cardif kömür mâdenlerinin bulunmasıyla insanlar sefâlet ve köleliğe itilirken, bunların sırtından zengin olan İngiliz soyluları ve Almanya’da Ruhr Havzası sanâyî bölgesinde başlayan yepyeni bir işçi-patron ayrışımını doğuruyordu. Burada da kol gücü işçisi ile sanâyici zenginler arasında sınıf ayrımı derinleşiyordu.
Türkiye’de cumhûriyetle başlayan ilk dönemlerde sanâyi ve genel şehirleşme olmadığı için halkın %80’i köylerde yaşıyordu. Tarım arâzileri geniş olmakla birlikte modern ziraat olmadığı için verim fazla değildi. Buna rağmen nüfus oranı îtibâriyle köylü doyuyor şehirlere de yetişmeye çalışıyordu. Özellikle 1950’lerde başlayan hızlı sanâyileşme hamleleri köylüyü yavaş yavaş şehirleşmeye itiyordu. Tarlasını satan, şehir sefâletine saplanıyordu. Şehir banliyölerinde bulunan bahçe tarımı arâzileri bir bir yok oluyor, yerine derme çatma düzensiz ve zevksiz bir şehirleşme başlıyordu. Köyünden kopup sırtında yorganı ve tahta bavulu ile hiçbir güvencesi olmayan köylüler gündelik işlerde çalışmak için oradan oraya koşuyor; ev, bark ve çoluk çocuğundan uzak bir mâcerâ gibi olan hayâtını böyle sürdürürken, siyâsî sû-iistîmallerle yapılan bir garip gecekondu şehirleşmesi başlıyordu.
Bu durum, dünyânın sanâyileşme devrelerindeki nüfus atığıydı. ABD’de Harlem River Park, Harlem Nehri boyunca güneydeki 145 h Street’ten 369 th Regiment Armony yakınındaki 135 Street’e kadar uzanan Manhattan Waterfront Greenway’ın bir kısmıdır. Aralarında bir sefâlet duvarı çizilmiş gibidir. Birinde lüks ve refah, diğerinde açlık, yoksulluk ve sefâlet vardır. Bu Amerika kıt’asındaki hemen hemen bütün Lâtin ülkelerinde geçerlidir.
Hızla sanâyileşen Batı’da en geri kalmış yerler bile bir orijinal patente sâhip olmuşlar ve dünyâya seslerini duyurmuşlardır. Harlemlerin dünyâya tanıttığı bir dans akımı olan Harlem Shake, Salsa’nın ve birçok dans akımının doğduğu söylenen bu klipler şarkı eşliğinde Harlem bölgesinde başlamıştır.
Bir diğer Harlem patentli realite Harlem Globetrotters’tır. New York kentinde kurulmuş, basketbolu şov ve komedi ile birleştiren bir ekoldür. Takımın adının Harlem olması Afro-Amerikan (Afrika kökenli zenciler) topluluğa yönelik olmasındandır.
Jazz (caz) müziğinin geliştirilmesinde ve popüler olmasında katkısı bulunan ve Harlem’de sahne alan Louis Armstrong, Bessie Simith ve Joh Bubless gibi Amerika’nın en popüler sanatkârları Harlem’i parlatmışlardır.
Caz müziği esas itibârı ile Afrika ve Amerikan (zenci) müziği karmaşık nota karışımıdır. Halk müziği derecesinde olup atışmalı olarak da söylenir.
Burada mes’ele şudur: Amerika’da ezilen ve köle olarak kabûl edilen gerek “negro” (Amerikan kökenli zenciler) veya Afrolar (Afrika kökenli zenciler), 200 yıllık ezilmişliğin acısını Amerikalılara çok ağır ödetmişlerdir. Bu toplumun en popüler sporu olan basketbol, boks ve müzikte âdetâ tekelleşmeye gitmişlerdir. Caz zâten onlara âittir. Rap müziği (Rhytmikq Americ an Poetry) yine protest zencilere âittir. Sonra zenciler siyâsete de el atmışlar en üst siyâsî makamlara, hattâ Başkanlığa kadar yükselmişlerdir. Yânî zenci köleler ve köylüler çok kısa bir zamanda popüler olmuşlardır.
Peki ya bizde köylünün durumu nasıldı? 1946’ya kadar köylülerin Ulus ve Kızılay’a girmeleri yasaktı. Âşık Veysel bile elinde sazıyla geliyor ve Atatürk Bulvarı’na sokulmuyordu. (Milliyet, 11.01.2010)
Ayrıca Türkiye Hükûmeti 2 Kasım 1934 târihinden 6 Eylül 1936’ya kadar geleneksel Türk müziğinin radyoda çalınmasını yasaklamıştı.
Bizde köylü ünlü siyâsîler yetişmekle birlikte Türk halk müziği dışında etkili bir kültür faâliyetlerine pek şâhit olamadık. Folklor ve halk müziği son zamanlarda popüler olmaya başladı.
Şimdi gelin de “Köylü milletin efendisidir” tezini uzun uzun düşünelim.
Amerika köylüsünün yükselişini Türk köylüsü ile kıyaslayın. Köylü DP Hükûmeti ile kimliğine kavuşmuştur.
Sanâyileşmenin hızlanması ve özellikle de petrol sâyesinde makineleşme artınca başta Almanya, İngiltere ve Fransa’da otomobil üretim ve ihrâcatı ve diğer sanâyi mâmulleri satışı ile de çalışan insan gücü ülkelerine yetişemez hâle gelince dış ve az gelişmiş ülkelerden işçi alımları başladı. Bu sâyede dünyâ vatandaşlığı denen modern vatansızlık süreci hızlandı. Victor Hugo’nun 1843’te söylediği ve T. Fikret’in de “Haluk’un Âmentüsü”nde terennüm ettiği “Milletim nev’-i beşer, vatanım rûy-i zemîn” sözü vatan ve millet hattâ milliyet duygularını da iptâl ediyordu. Bu söz Batılı hümanistler için normal olabilir; ama bizde aslâ! Hazret-i Peygamber’in “Vatan sevgisi îmandandır” hadîs-i şerifi, Mevlânâ hazretlerinin “Mesnevî”sinde ve İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin “Mektûbât-ı şerîfe”sinde de geçmektedir ki şüphe etmemek lâzım. Batılı için vatansızlık ve milliyet belki pek önemli değildir ama bizim için basit gibi görünse de çok sinsi ve mânâlı sözlerdir. Amaç, Türkleri vatan, millet, milliyet ve din duygularından soyutlamaktır.
KLÂNLARDA VE BOYLARDA MAL SEVGİSİ
Küçük topluluklarda mal mülk sevgisi birinci plânda değildir. Her ne kadar mal ve mülklerin korunmasında “mana” (eski dinlerde gizli güç) önemli rol oynasa da hemen hemen hiç olmayan malların korunması esas îtibâriyle törelerle ilgilidir. Bu bir kanaat değil, yaşayış tarzıdır. Tarım topluluğu olmayan yerlerde, toprak sâdece vatandır; savaşlar da bu toprak yâni vatan için yapılır.
Yerleşik hayâta geçmeyen göçebe toplumlarda (göçebe=göç oba) tarım olmadığı için başlangıçta avcılık geçerli idi. Göktürk Âbidelerinde bu net bir şekilde işlenmiştir:
“Kiyük yiyü tabışkan yiyü olurur ertimiz. Bodun boguzı tok erti.” (Geyik ve tavşan yiyerek otururduk. Milletin boğazı toktu.) (Prof. Dr. Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, T.G.1, s, 92,Boğaziçi Yay. İstanbul, 1986)
KOYUN ESKİ TÜRKLERDE VAR MIYDI?
Eski Türklerde tarım, davar ve mal (küçükbaş ve büyükbaş hayvan) faâliyetlerinin başlama zamanlarında ihtilâf varsa da özellikle hayvan beslemenin hangi Türk boyunda başladığı tam kesin değildir. Türklerin en evvel ehlîleştirip kullandıkları hayvan, attır. Çünkü savaşçı bir kavim olan Türkler av ile geçimlerini sağlarken savaş ve ulaşım için “at” olmazsa olmaz cinsindendi.
Türklerde koyunu ilk defâ kullanan kavmin de net olmamakla birlikte bâzı târihçiler “Hiyung-nu’lar (Hiung-nu) olduğunu söylerler. Kunlara (Hunlara) Çinliler Hiyung-nu demişlerdir. Zâten Türkçe başlangıçta “h” harfi yoktur. MÖ 3. yy ile MS 1. yy’da Doğu Avrasya bozkırlarında yaşayan ve Asya Hunları’ndan bu göçebe kavmin küçük kabîle federasyonu olan muhtemel adı açılım olarak “konylu” (koyunlu) olabilir. Zâten eski kavimlerde de en eski hayvan adlarından biri de “koyun”dur. “ET.de koy-koyn-koyın”; Türkmen T. koyın; Osm. ve Kırım T. koyun; Kazak, Kırgız, Özbek ve Özbek T. koy; Başkırt T. kuyın; Âzerî T. goyun diye geçer.
Ayrıca Türk olmayan kavimlerde de Moğolca konin; Tunguzca köniksa; Kore köy; Fin kainalo şeklinde geçer. (Prof. Dr. Tuncer Gülensoy, Türkiye Türkçesindeki Türkçe Sözcüklerin Köken Bilgisi Sözlüğü, A-N, c. 1, TDK, Yay. S. 549 Ankara 2007)
Demek ki dünyânın hemen her yerinde bilhassa Türklerle irtibatlı olan kavimlerde “koyun” kelimesi benzer şekillerde kullanılmıştır.
Eski kavimlerde hayvanlarla irtibatlı adlar 12 hayvanlı takvimlerde de görülür. Nitekim “Tunghu” kavim adının mânâsı eski Moğolların hepsini ifâde eden Tung-hu sözü için başlıca iki mânâ verilmektedir: Eğer bu deyim Çinceden aynen tercüme edildiyse “Doğu Barbarları” mânâsına gelirdi. İkinci bir fikre göre bu kavim adı “Tung-hu”, “Tunguz” veyâ Türkçe “tonguz=domuz” anlamlarındadır. (Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, 1. C. Kültür Bak. Yay. Kültür Eserleri / 46, s. 170, Ankara 1991)
Türklerin davar (küçükbaş) hayvanlarla uğraştığının en büyük delillerinden birisi de Oğuz Boylarından Akkoyunlu, Karakoyunlu ve Karakeçili adlarıdır.
Çin kaynaklı olduğu bilinen 12 hayvanlı takvimde de koyun ve domuz da vardır.
Şu konu çok dikkat çekicidir. Tunguz kavmi “domuz”la irtibatlı olup Türk Hunlar Hiyung-nu (kony, koyn, yoy) adlarıyla yâni koyunla münâsebettardır. Ve yine Türkler târih boyunca hiç domuz eti yememişlerdir. Yurt veyâ çadırların sıcak ve soğuğa karşı en elverişli yalıtım maddesi olmasına rağmen domuz derisini hiç kullanmamışlardır. Bunun için avladıkları geyik derileri, sonrasında koyun keçi ve daha sonra sığır derisi gönlerine dahi oturmamışlardır. Moğollar Hristiyan olmadan da sonrasında da domuz eti yemişlerdir. Bu hassâsiyet sâdece İslâmiyetle ilgilidir. Demek ki atalarımız başlangıçtan beri İslâmiyet’e yatkın olarak yaratılmıştır. Bugün Orta Asya’da, Müslüman olmayan Türk Gagavuz ve Çuvaş Türkleri domuz eti yemektedirler. Karay Türkler Mûsevî olduklarından onlar da domuz eti yemezler.
Bir diğer mühim konu da şudur: Avrupa’nın bize “barbar” demeleri eski Çinlerin Tung-hular için Doğu Barbarları demelerine bağlıdır. Tung-hular yânini Tunguzlar zâten Türk değildirler. Ural-Altay dil gruplarından Moğol-Mançu-Tunguz dil birliği sâdece yapısal bir benzerliktir; kavimlerle münâsebeti yoktur.
.
Mitoloji, esâtîrü’l-evvelîn ve kıssalar
8 Haziran 2024 02:00 | Güncelleme :8 Haziran 2024 00:43
A -
A +
Hazreti İsa’dan bin yıl önce Homeros’la başlayan Yunan mitolojisi, bütün dünyayı etkilemiştir. Evet, artık kimse bu mitoslara inanmıyor ama modernize edilen mitoslar hayatımızın ta ortasındadır. Hızlı araçlara “Apollo” denmesi ve güzel kadın imajı olarak “Afrodit” kullanımı, bu tezi doğrulamaktadır.
Bizde İslâmî ve Türkçe olmayan Yunan mitolojisi kaynaklı veyâ Lâtince isimler giderek şuursuzca kullanılmaktadır.
Kıta Avrupası’nda modernize edilen mitoloji, sanat malzemesi oldu.
Dünyânın çehresini iki büyük inkılâp değiştirdi: Birincisi İslâmiyetin doğuşu, ikincisi Türklerin İslâmiyeti kabûl edişidir. Bu iki büyük hâdise, bütün dengeleri ters yüz etmiştir.
Hak dinlerin dışında dinlerin değişkenliği çok önemli bir olay değildir. Gerçi ilk insandan beri her devirde bir hak peygamber gelmiştir ama bunlara ulaşamayan veyâ kabûl etmeyenler de çok olmuştur.
Genelde tabiat kaynaklı veyâ totemist, fetişist, animist olan dinler, nitelikli bir ibâdetten ziyâde sosyal davranışlar ya da ritüeller barındırır. Bu dinlerde, halkta bölünmeler veyâ kabulsüzlük söz konusu olmazdı. Bir kavim, oba veyâ federasyonlar her ferdiyle o dîne inanırlardı. Politeist (çok tanrılı) veyâ monoteist (tek tanrılı) de olsa inanç sistemlerinde ne teolojik ne de epistomolojik (bilgiye dayalı) bir temel vardı. Bütün topluluk bir meditasyon ve genelde ritimle belirsiz bir kavrama tapınırlardı.
Monoteizm (kök tengricilik) inancında müeyyideler biraz daha netleşmeye başladı. Dînî müeyyideler yaptırımdan ziyâde törelerle de desteklenince kut’un da desteğiyle kurallar yanında caydırıcılık da netleşmeye başladı. Zâten kut’un sâhibi kağan olunca din artık mutlak uyulan bir sistem hâline geliyordu.
İLK PEYGAMBERLER VE İLETİŞİM
Hazreti Âdem’le birlikte her kavme gönderilen peygamberler her ferde emirler, yasaklar ve en mühimi de mükellefiyetler yüklüyordu. Bu dönemin en önemli mes’elesi devrin şartlarına ve mesâfelere dayalı haberleşme ve etkileşimdi. Belki de bu durumda teblîğ çok zor olduğu için her resûle yardımcı ve onların şerîatlerini yayacak nebîler gönderiliyordu.
Peygamber gelse bile bu sisteme ulaşamayan toplumlarda profan anlayış (dinle alâkası olmayan) sistemler azalmaya başladı. İlâhî dinler dışında kalan toplumlarda ya agnostizm (bilinmezlik) veya animizm, natürizm (genelde geniş tabiat tanrıcılık) yayılıyordu. Burada en önemli konu insanların objektif yâni gördükleri bir objeye tapınma isteğidir. (Hazreti Mûsâ’ya rağmen “Altın buzağı” yapılması gibi…) Hristiyanlık bu sistemden hâlâ kendisini kurtaramamıştır. Kiliselerdeki resim, heykel ve istavroz, bunun en açık delîlidir. İslâmiyet’ten evvel fetişist Araplar da bu durumda idi.
Agnostik, tanrısızlık anlayışı tam bir boşluktu. İnsanlar bir açıortayı bulamadıkları için geniş açı içindeki parsellerde tapınma şekilleriyle yönlerini belirliyorlar daha doğrusu belirleyemiyorlardı.
MİTOLOJİK UNSURLAR
Politeizm çok tanrılı bir din olsa bile objektif bir nesneden sübjektif bir varlığa geçişti ki bu önemli bir adımdı. Politeizmin en büyük zaafı da tanrıların iş bölümleri, kaprisleri ve birbirleriyle anlaşamamaları idi! Bu anlaşmazlık bâzen insanlarla veyâ insan tanrılarla da devâm ederdi. Bu inancın en masalsı anlatımı “mitoloji”dir. İlk çağların bu efsâneleri ileriki çağlarda bütün güzel sanâtleri -özellikle resim heykel ve edebiyat- etkilemiştir. Hint mitolojisi, Îran mitolojisi, Mısır mitolojisi ve Türk mitolojisi hepsi bu çağların hayâl ürünleri, destânî ve masalsı anlatımlar yâni sözlü ürünlerdir. Bununla birlikte sonradan yazıya aktarılan İlyada ve Odise destanları ve Truva Savaşlarıyla dünyâ literatürünü en çok etkileyen Homeros yapımlı Yunan mitolojisidir.
Yunan mitolojisi koroların, dînî âyinlerin ve tiyatroların altyapısını hazırlamıştır.
Kendileriyle savaşmak veyâ karşı koymak mümkün olmadığı için insanlar, mitolojik tanrılardan hep korkmuşlardır. Onların şerlerinden kurtulmak için devreye büyücüler, şamanlar, sihirbazlar ve değişik görevli tiplemeler girmiştir. Bu tipler dînî, sosyolojik ve psikolojik aracılardır. Bu tanrılara kurbanlar hem her hayvandan ve hattâ insanlardan bile olmuştur.
Çoğu toplumlarda bu mitoslar tarihe mâl olduğu hâlde san’at zenginliği açısından artık teatral değerler manzûmesi hâline gelmiştir. Kıt’a Avrupası’nda modernize edilen mitoloji san’at malzemesi olurken, Amerika kıt’asında, Afrika ve Avustralya’da hâlâ bu mitosların etkisi devâm etmektedir.
ELİT EFSÂNE: YUNAN MİTOLOJİSİ
Eski Yunan mitolojisinde diğer mitolojilere göre tanrıların hayâtında bir yabânîlikten ziyâde sanki bir aristokrasi var gibidir! Tanrılar konforlu bir şehir hayâtı yaşarlar! Tabîî ki bu Yunan toplumunun o zamanki yaşayışı ile de ilgilidir. Kendileri şehir hayâtı yaşarken tanrılarına ilkel bir hayat yaşatamazlardı. Greko-Lâtin kültüründe çocuklar bu mitolojik verilerle büyümüşlerdir.
Şüphesiz mitoloji denince ilk akla gelen Yunan mitolojisi olduğu için bunun üzerinde biraz daha fazla duracağız.
Bu mitoloji Hazreti Îsâ’dan bin yıl önce Homeros’la başlamıştır. Homeros kendisinden evvel gelen Yunanlı büyük ediplerin dil ve hayal dünyâsının nasıl kullandığını da gösterir. Bir diğer önemli nokta da bu tanrılar insanlardan kopuk değildir; çünkü onlar da insan sûretindedir. En yakışıklı erkek, en güzel kadın ve en güçlü komutan hep mitolojik unsurlarda vardır.
Sonra heykel ve resimlere konu olan anatomik yönleriyle bir Apollon heykeli atlet vücutlarından esinlenmiş gibidir.
İnsanlar o devirlerde bu tanrılardan korkmakla birlikte hep onların açıklarını ararlardı. Meselâ Ana Tanrıça Hera çok zaman başka tanrılarla sevişirken yakalanırsa bu durum halk tarafından gülümsenerek karşılanırdı!
Yunan mitolojisi bütün dünyâyı etkilemiştir. Evet, artık kimse bu mitoslara inanmıyor ama modernize edilen mitoslar hayâtımızın ta ortasındadır. Hızlı araçlara “Apollo” denmesi, güzel kadın imajı olarak “Afrodit” kullanımı, ulaşım ve “Pegasus” kavramının kullanım çokluğu, bu tezi doğrulamaktadır.
Mitolojide yarı at yarı insan “kentaur”lar da vardır. Veyâ mitolojik teatral unsur olarak “satyrler” yarı keçi yarı insan öyle etkilidir ki, Zeus’un karısına “inek gözlü Hera’m” diye hitâp etmesi hayvanların da mitolojideki etkisindendir.
Bugünkü Yunan Ortodoks sisteminde mitolojinin hiçbir tesiri yoktur; bozulmuş İncil de olsa bu böyledir.
Hazreti Îsâ’dan önce 3. asırda Yunan edebiyâtının merkezi İskenderiye idi.
Romalı yazarlar içinde mitolojiyi en çok kullanan yazar Vergilius (Virgil) idi. O da çağdaşı Ovidius gibi mitolojiye inanmaz ama dolgu maddesi olarak kullanırdı.
Mitolojide bir âile hayâtı görülür. Tanrılar ve tanrıçalar evlenirler ve çoğalırlar. Âileler bir nüfus plânlaması yapmış gibi pek çoğalmazlar. Zâten buna da lüzum yoktu; çünkü onlar ölümsüzdür! Olimpos Dağı’ndaki muhteşem mekânlarında âsûde bir hayat sürerlerdi! “Zeus” (Jupiter) baba, Neptunus, Hades veyâ Pluto da onun erkek kardeşi olarak görürlerdi. Hesla, Zeus’un kız kardeşi, Hera ise onun karısıdır. Hephaistos (Vulkanus) ve Mars da Zeus ile Hera’nın oğludurlar. Hermes ve Artemis de önemli görülen tanrı ve tanrıçalardır!
Bugün gezegen sistemi hâlâ mitolojik adlar taşır. Neptun, Mars, Pluton, Venüs ve Merkür bunlara örnektir.
Hristiyan dünyâsında en çok kullanılan kadın adı Diana’dır. Bizde ünlü bir şarkıcı ve aktrisin oğulları Atlas ve Ares’tir. Ares, Zeus ve Hera’nın oğludur.
Adı deniz anlamına gelen “Pontus” toprak ana ile Nereus’un oğludur. Romalılar da kendilerine Yunan Tanrılarını benimsemişlerdir. Şarap tanrısı Dionysos’un adı Bachus, ya da Lâtince “liber” derlerdi. (Faydalanılan Kaynak, Edidth Hamilton, Mitologya, Çev. Ülkü Tamer, Varlık Yay. İstanbul 1968)
KULLANILAN YABANCI İSİMLERİMİZ HANGİ KAYNAKTAN?
Bizde İslâmî ve Türkçe olmayan Yunan mitolojisi kaynaklı veyâ Lâtince isimler giderek şuursuzca kullanılmaktadır. Bunlara bâzı örnekler verelim: Asia (Asya) Oceanos’un kızı Athena, zekâ tanrıçası, bizde de bir müzik topluluğunun adıdır. Atlas, gökyüzünü taşımakla cezâlandırılan bir tanrı. Apollon’un âşığı Daphne (Defne) çok kullanılan bir kız adıdır. Narkissos, (Nergis) aşktan kaçınan delikanlı. Bizde hep kız adı olarak kullanılır. Selen, ay tanrıçası. Semiramis, efsânevî Bâbil kraliçesi. Sybille (Sibel) Apollon rahibesine verilen ad.
Ayrıca Açelya, Akasya, Fulya, Manolya, Nilüfer, Orkide, İris, Kamelya, Papatya, Lilyum (Lilya) Mimoza, Lavanta, Aylin (Her ne kadar bu isme ay etrâfındaki hâle denilmişse de tamamen uydurma olup İngilizce bir ad ola Eileen’den bozmadır. Bunun okunuşu aylîndir. Sâdece “i” uzun okunur.)
Şimdi bizim atalarımız Müslüman olunca İslâmiyetle Türklüğü şâhâne bir şekilde birleştirip yeni bir format geliştirmişlerdir. “Ne Türklüğümden ne de Müslümanlığımdan vazgeçerim” deyip bunu formüle etmişlerdir: Abdülkerîm Satuk Buğra Karahan, Muhammed Alpaslan, Muhammed Çağrı Bey… Yâhut da Osmanlının kuruluşu veyâ ona tekaddüm eden yıllardaki isimlere bakarsak Türk isimlerini daha sık görürüz: Osman Bey’in babası Ertuğrul, amcaları Sungur Tigin, Gündoğdu, kardeşleri Saru Batu ve Gündüz. Osman Bey’in çocuklarına verdiği isimler: Orhan Bey, Pazarlı Bey, Çoban Bey, Hamdi Bey, Alâeddin Bey… (O zamanda “bey”ler “bek” olmalıdır.)
Görülüyor ki çok zengin bir Türk İslâm kültürümüz ve adlarımız var. Bunları yaşatmak yerine Yunan ve Lâtin’in çöplüğü olmaktan kurtulmamız lâzım değil mi?
KUR’ÂN-I KERÎM’DE MİTOLOJİ (EFSÂNE) VAR MI?
Müsteşriklerin (Oryantalist yâni Müslüman olmayan Doğu Bilimciler) çoğu ve bizim âkıl(!) din bilimcileri (teologlar) bu oryantalistlerin fikirlerini benimseyerek Kitâb’ımızdaki “kıssa”ların mitolojik unsurlar olduğunu veyâ en azından onlardan etkilendiğini savunmuşlardır. Hâlbuki “kıssa”lar Rabb’imizin vahiyleri yâni kelâm-ı ilâhîdir; nasıl bir uydurma efsaneden etkilenebilir ki?
TEVHÎD’E ÂİT
Tabîî ki “Tevhîd akîdesine ters düşen bir şeyin kabûlü îmânî bir mes’ele olduğu için bu mümkün değildir. Mitolojide geçen Tanrı Zeus ve karısı Hera’nın oğulları ve bunların akrabâları geniş bir bölümdür ve hattâ mitoloji bunlar üzerine kurulmuştur. Tanrı babalar ve çocukları… İşte burada inkâr başlıyor:
Yahûdîler ve Hristiyanlar “Biz Allâh’ın oğulları ve sevgilileriyiz” dediler. (Mâide 18)
“Yahûdîler Üzeyr Allâh’ın oğludur” dediler. Hristiyanlar da Mesîh (Hazreti Îsâ) Allâh’ın oğludur” dediler. Bunlardan daha önceki inkârcıların benzer biçimde ağızlarından çıkan sözlerdir. Allâh onları kahretsin. (Gerçeklerden) nasıl da yüz çeviriyorlar.” (Tevbe 30)
“De ki Allâh birdir, tektir, Allâh sameddir (Her şey ona muhtaçtır.) Ne doğurdu ne de doğuruldu. Hiçbir şey ona denk ve benzer değildir.” (İhlâs 1-4)
KISSALARA EFSÂNE DEMELERİ!..
“İçlerinden Kur’ân okunurken seni dinleyenler de var. Onu anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler gereriz. Kulaklarına ağırlık koyarız. Her türlü mûcizeyi görseler de ona inanmazlar Hattâ tartışma üzerine sana geldiklerinde (“Bu Kur’ân evvelkilerin masallarından (esâtîrü’l-evvelîn) başka bir şey değildir” derler.” (En’âm 25)
Yüce kitâb’ımızın bu kadar açık ifâdelerine rağmen kendi aklî delilleri ile buna yorum getirenlerden biri de Muhammed Ahmed Halefullah’tır. Bu Mısırlı yazarın eserinin adı “El Fennü’l-Kasasi Fi’l-Kur’âni’l- Kerîm”dir. Halefullâh “Kehf” Sûresi”ndeki Eshâb-Kehf ve Hazreti Mûsâ kıssalarının mitolojiler üzerine kurulduğunu anlatmıştır. Hattâ, Kur’ân kıssalarında mitoloji olduğunu iddiâ etmiştir. Daha sonra bâzı müellifler Halefullâh’ın yolundan giderek bu teoriye açık destek vermişlerdir. Maalesef İslâm câmiasında bu sapık fikirler İslâm temelli tez hâline gelmiştir. Bu teze katılanlar arsında öncekilerden Muhammed Abduh, günümüz ilâhiyatçılarından başka reformist isimler de bulunmaktadır. (Kısmen faydalanılan kaynak,M. Ahmed Halefullâh, Kur’ân’ın Anlatım Sanatı, Ankara Okulu Yayınları. 238.)
Görülüyor ki ortada Müslümanların îmânını talan etmek isteyen İslâmî yazar karakteriyle bir sürü insan dolaşmaktadır. Dînimizi ve îmânımızı kaybetmemenin tek yolu, asırlardır bizi aydınlatan Ehl-i sünnet din âlimleri ve onların yolunu tâkip eden hakîkî din büyüklerimizin kitaplarıdır. Yol budur, başkası bid’at yâni dalâlettir…
.
Lafını bil de konuş!
22 Haziran 2024 02:00 | Güncelleme :22 Haziran 2024 05:32
A -
A +
İslâmî Türk Edebiyâtı’nın ilk büyük eseri Kutadgu Bilig’de dil ile ilgili ne güzel sözler vardır: “İnsanı dil kıymetlendirir ve insan onunla saâdet bulur; insanı dil kıymetten düşürür ve insanın dili yüzünden başı gider.”
Birçok insan konuşmalarına îtinâ etmediği için zor duruma düşer. Söz ağızdan çıktı mı bir daha geri gelmez. O söz atılan ok gibidir. İsâbet ettiğini ya öldürür ya da yaralar. Silâhtan çıkan mermi de aynıdır. Özür, geçici bir merhem gibidir; yara iyileşse bile izi yıllarca silinmez.
Asırların tecrübelerinden süzülerek gelmiş atasözlerimiz bu mealde bir sürü ibretlik söz barındırır. Aralarına karışmış İsrâiliyyât ve mânâsız olanları da vardır tabîî. Bunlar mutlakâ ayıklanmalıdır.
“Ya hayır söyle ya sus” diyen Efendimiz hesapsız kullanılan kelâmın bizi sıkıntıya sokacağına işâret buyurmuştur.
Hazret-i Yûnus da bir şiirinde “Söz ola kese savaşı,/Söz ola kestire başı,/Söz ola ağulu aşı,/Bal ile yağ ede bir söz” der.
İslâmî Türk Edebiyâtı’nın ilk büyük eseri Kutadgu Bilig’de dil ile ilgili ne güzel sözler vardır: “İnsanı dil kıymetlendirir ve insan onunla saâdet bulur; insanı dil kıymetten düşürür ve insanın dili yüzünden başı gider.”
“Dil aslandır bak eşikte yatar; ey ev sâhibi dikkat et senin başını yer.”
“Dilim bana pek çok eziyet çektiriyor. Başımı kesmesinler ben dilimi keseyim.”
“Sen kendi selâmetini istiyorsan ağzından yakışıksız söz kaçırma.”
“Çok sözden fazla fayda görmedim, ama söylemek de faydasız değildir.”
Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hâcib II, Çeviri Reşid Rahmetî Arat, TTK Yay. 1074 Ankara s. 23
Atalarımız yine ne güzel söylemiş: “Boğaz dokuz bölüm sekiz düşün bir söyle!”
Bir gün Resûl-i kibriyâ Efendi’miz Hazret-i Sıddîk’ı ağlarken gördü ve sebebini sordu. Ona Yâr-ı gârı dedi ki; “Yâ Resûlallâh nasıl ağlamayım. Buraya bir kuş kondu, bir şeyler yedi, sonra öttü ve uçtu gitti…” Efendi’miz de “Bunda ağlayacak ne var yâ Ebâ Bekir?” deyince o sâdık dost “O kuş uçarak geldi bu onun yürümesi gibidir; bundan hesâp vermeyecek. Bir şeyler yedi, bundan da hesap vermeyecek. Sonra öttü yâni kendi diliyle bir şeyler söyledi. O bundan da hesap vermeyecek. Hâlbuki ben bunların hepsinden hesap vereceğim” dedi.
Hikmetli söz; âlime ihtâr (hatırlatma), ârife ilâç, zâhide zikir, velîye istikâmet, idâreciye nasîhat, talibe, öğrenciye vüs’at (ufuk genişliği) câhile külfettir. Bu yüzden sözün değerini söz bilen anlar.
Söz o kadar mühimdir ki, bir kelimeyle kâfir Müslüman olur ve bir kelimeyle (inkâr) Müslüman kâfir olur. (İbâreye kelime de denir. Kelime-i şehâdet birkaç kelimeden meydana gelir.)
Öyle bir tehlike ile karşılaşır ki insan, düşünmeden söylediği öfkeli bir ânında nikâhını da kaybeder.
İnsanın gerçek kimliği konuşunca belli olur. Kapalı bir şişenin içinde gül yağı da necâset de bulunabilir. Şişenin kapağı neyse insanın dili de odur. Dil oynar kokusu (söylediği söz) ortaya çıkar. Ya gül yağıdır ya da necâset.
Yine Yüce Peygamber’imiz “Kişi, dilinin altında gizlidir” buyurmuştur.
FAYDALIYSA KONUŞ, İNSANLAR DA FAYDALANSIN
Faydalı ilim sâhiplerinin bildiklerini söylemeleri de lâzımdır. Bu, insanları doğru bilgiye ulaştırır; bid’atlerden korur; pozitif bilgilerin dînimizin bir kanadı olduğunu anlatır. Bir sohbet, insanı, ciltlerle kitap okumaktan daha bilgili yapabilir. Nitekim Sahâbe Efendilerimiz Yüce Peygamber’imizin sohbetleriyle kemâle ermişlerdir. Kâmil âlimleri dinlemek hem bilgi sâhibi olmak hem de sadra şifâ kazandırmaktır.
Dînî ve ilmî konuşmalar dışındakilere sohbet denmez. Şimdi bunlara “söyleşi” diyorlar. Doğrusu çok da güzel. Konuş da konuş… Kimseye faydası yok. “Kellim kellim lâ yenfâ”...
“Günah kelâm ve müstehcen konuşmaların olduğu yere şeytan taht kurar” derler.
O hâlde ne konuşalım ve nasıl konuşalım? Evvelâ mâlâyânî (boş) konuşmaktan kaçınalım. Unutmayalım ki bir Müslüman dâimâ güzel konuşur. Meselâ iki Müslüman karşılaşınca veyâ telefonla konuşurken aynı zamanda zikir yaparlar Nasıl mı? İşte böyle: “Selâmün aleyküm. Ve aleykümüsselâm, Nasılsınız? Elhamdülillâhi alâ külli hâl. Rabb’im sağlık ve âfiyet versin inşâallâh. Hepimize inşâallâllâh……….. Fî emânillâh (Allâh’a emânet olunuz.) Âmiiiiiine yâ Muıyn. (Âmin, ey kullarının yardımcısı olan Allâh’ım) Yâ, gördünüz mü, var mı ötesi?
AMAN SÖZLERİMİZE DİKKAT!
Konuşurken dilimize sâhip olup küfre düşmemek, günâha girmemek ve boş konuşmamak için dikkat edilmesi gerekenler şunlardır:
Küfür veya günâh olabilecek sözler!
-“Yukarıda Allâh var”. Bu söz Allâh’a mekân isnâd etmektir. Allâh mekândan münezzehtir. Hiçbir mekânla münâsebeti olamaz. Hadîd Sûresi 4. âyette “Nerede olursanız olun o, sizinle berâberdir” buyurulmuştur. Beytullâh, mescid veyâ câmiler “Allâh’ın evi” diye söylense de burada Rabb’imize ibâdet edildiği için böyle denmiştir. Her yer ve evlerimiz de mesciddir, ama toplu ibâdet toplu yerlerde yapılır. Bu bir te’vîldir. Meselâ “yedullâh” Allâh’ın eli” Allâhın kudreti veyâ “vechullâh” Rabb’imizn zâtı olarak bildirilmiştir.
-“Günâhın varsa benim olsun” “Hiçbir günahkâr başkasının günâhını yüklenemez”. Zümer 7. Kul her yaptığının karşılığını görecektir. İster iyi ister kötü… “Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlese onun mükâfatını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük yapsa onun cezâsını çekecektir.” Zilzâl 7-8
-“Yerdekilere merhamet et ki gökteki de size merhamet etsin.” Burada “gökteki” sözü bilerek söylendiğinde küfürdür. Aslı “göklerdeki” olmalıdır. Buradan da kastedilen “Hamele-i arş” melekleridir. “Gökteki” dendiğinde akla ilk gelen -hâşâ- Allâh olduğu için çok tehlikelidir. Zâten melekler kulların bağışlanmaları için Cenâb-ı zü’l-celâl ve tekaddes hazretlerine yalvarırlar: “O hâlde tevbe edenleri ve yoluna uyanların günahlarını bağışla ve onları cehennem azâbından koru.” Gafîr 7
-“Allâh’ın unuttuğu yer” (hâşâ) Özellikle çok sapa bir yere ta’yin olan devlet memurlarının şuursuzca sarf ettiği küfür sözlerdendir. Yarattığı her şey onun ilmindedir. Unutmak, hatırlamak, düşünmek kullara mahsustur. Hâlıkla münâsebetlendirmek küfürdür; illâ ki kasıt olmalı. Gafletle olsa bile tevbe edilmelidir.
-“Kâbe’den maksadın varmaksa yâra ///Kör gibi tapınma kara duvâra” Her ne kadar ayrı bir maksatla söylenmiş olsa bile Kâbe’yi istihfâf ve istiskâl (Hafife alma, küçümseme) vardır. Mescid-i harâm, Kur’ân-ı kerîmde mü’minlerin kıble olarak yönelmesi istenen emr-i ilâhîdir. Orası kıbledir; yâni Rabb’imize bilâ mekân yöneldiğimiz yerdir. Hiç kimse Mescid-i harâm’a tapmıyor zâten. Orası bir ibâdet mahallidir ve ibâdet de ancak Allâhü teâlâyadır. “Yüzünü Mescid-i harâm tarafına çevir. “Bakara 149 ve diğerleri”
-“Haram helâl ver Allâh’ım, garip kulun yer Allâh’ım!” Yüce Kitâb’ımızda harâm ve helâl olanlar belirtilmiş “harâm” veyâ ictinâb etmek masdarı ile ilgili fiillerde “Harremallâhu” veyâ “hurrimet” veyâ “fectenibûhu” şeklindeki emirlerle Müslümanlar haramlar konusunda uyarılmıştır. Gaflet dışında “Ben harâmı de helâli de yerim” diye bunu şuurla söylerse küfür olur. Ne olursa olsun bu tip sözlerden mutlakâ kaçınmak lâzımdır.
-“Sana kurbân olayım yavrum veyâ ablan sana kurbân olsun…”
Kurbân ancak ilmihâl kitaplarında bildirilen hem evcil hem belli bir yaşa veyâ bu yaşa ulaşmış gibi görünen eksik organlı olmayan hayvanlardan olur. Allâh yolunda ölmek, onun dîni ve vatan için ölmek şehâdetle nitelendirilmiştir. Bu da kurbân olmak şekliyle geçmez. “Siz Allâh yolunda öldürülenlere ölü demeyiniz. Onlar mutlaka diridirler ama sizler bunu anlayamazsınız” diye geçer. Bakara 154
Hazret-i İbrâhîm’in rüyâsı ve Rabb’imiz tarafından gerçekleştirilmeyen Hazret-i İsmâîl’in kurbân edilme olayı da çok hikmetli olup, o zamana kadar çok eskilerden beri süregelen “tanrılara” insân kurbân etmenin kesin yasaklanması, Peygamberlerin emr-i ilâhîlere uyması ve Hazret-i İbrâhîm’in mutlak tevekkül ve sabırda ne kadar ileride olduğunu göstermek içindir.
-“ Seninle cehennem ödüldür bana /// Sensiz cennet bile sürgün sayılır. (Söz Cemal Sâfî, beste Selçuk Tekyay)
Bu sözü için Cemal Sâfî’nin tevbe ettiği söylenmiştir. Doğru olmasını temennî ederiz.
Allâh’ın âhırette kullarına en büyük ödülü cennet, en büyük cezâsı ise cehennemdir. Popülizm için veyâ tutunmak için doğru ve güzel şeyler yazmalı. Abartı (mübâlağa) edebî ve mâkul olursa kabûl edilebilir. Ama bu çok zor. Hafazanallâh.
-“Îslâm’ın şart beş, altıncısı da haddini bilmektir.”
“Şimdi öyle bir şey söyleyeyim ki herkes beğensin” kabîlinden sözler tehlikelidir. Rabb’imiz (hâşâ) eksik mi bildirdi ki bir madde de sen ekliyorsun. Evet had bilmek, noksânın bilmek büyük fazîlettir, ama îmânî bir mes’ele değildir ki. “Çeşm-i irfân gibi kâmile mîzân olmaz /// Kişi noksânını bilmek gibi irfan olmaz.”Atâullâh İskenderî, (Kâmil bir insan için insaf gözüyle bakmak en güzel ölçüdür. Bir kişinin kendi eksiklerini bilmesi kadar güzel bir irfan, anlayış yoktur.) İşte bu bahse bu gözle bakarsak haddimizi de bilmiş oluruz.
-“Fala inanma falsız da kalma!”
Fal, remil, sihir ve büyü, büyük günahlardandır. Bugün falcılar, astrologlar mediumlar, gâipden haber vermekte, burçlardan istikbâl kehânetleri yapmaktadır. “Unutmamalı: Efendimiz’in sözleriyle “Külli münecimin kezzâb.” (Bütün müneccimler, falcılar yalancıdır.) Dolayısıyla, tarot, kahve ve diğer bütün fallar günahtır.
BOŞ VE MANASIZ SÖZLER
-“Üzümünü ye bağını sorma!” İşte bu sözlerden birisi. Tehlikeli bir söz. Yerdiğin lokma haram mı, helâl mi, yetim malı mı, gasp, çalıntı, kumar malı mı olup olmadığına bakmaksızın insanın yediği her lokmanın hesâbı vardır. “İbâdet on kısımdır, dokuzu çalışıp helâl kazanmaktır.” Deylemî, Hadîs-i şerîf
-“Evvel can sonra cânan”
Müslüman hodkâm değil diğerkâmdır. (Kendini düşünen değil başkasını düşünen) “Benden sonra tûfan” gibi sözler Müslümân’a yakışmaz.
Âkif Paşa’nın meşhur “Adem Kasîdesi”ndeki o sözü ne kadar tâlihsiz bir beyittir:
“Bermurâd olmıyacak ben, yere geçsin âlem /// Necm ü mihr ü mehi olsun eser-i pây-ı adem” (Ben murâdımı almadıktan sonra bu âlem yere batsın. Yıldız da güneş de ay da yokluk ayağı izinde kalsın.)
Adem Kasîdesi, Âkif Paşa, Mehmed Kaplan, Şiir Tahlilleri, 1963, Anıl Yay. İstanbul, s.7
Hangi ruh hâli insanı bu kadar ümitsiz ve bencil yapabilir?
-“Hayvanlar Allâh’ın sessiz kullarıdır!”
Hayvanlar kul yâni eşref-i mahlûkâttan (en şerefli mahlûk, yâni insan) değildir. Onlar Allâh’ın yarattığı mahlûklardır; kul değildir. İnsanlar gibi aklı olmadığı için mükellefiyetleri yoktur. Âhirette cennet ve cehennem gibi mükâfat veyâ cezâlara muhâtap olmazlar.
-“Sen kalbime bak!”
Bir sürü günah işleyip hiç ibâdet etmeyen insanların kendilerini aldatan en sahte formül: “Sen kalbime bak!” Kalb nazargâh-ı ilâhîdir; orayı ancak onu yaratan Allâhü teâlâ bilir. Ma’siyetle (günahla) onu karartan kalbde nur-i ilâhî ufûl eder (söner) Yüce Peygamber’imiz “Allâh sizin sûretinize ve mallarınıza bakmaz. O sizin kalblerinize ve niyetlerinize bakar” demiştir. O hâlde, o nazargâh olan kalbi Rızâ-yı Bârî ile nurlandırmalıyız.
-“Kaderin üstünde bir kader vardır.”
Kadere inanmak “âmentü”nün gereğidir. Bu ibâre, “kazâ-i muallâk” için (değişebilir kader, sadaka, sıla-i rahm vs.) kullanılmışsa uygun olabilir. “Kazâ-yı mübrem” (kat’î, değişmez kader) kastedilmişse işte bu söz tehlikelidir. Onun üstünde bir kader yoktur. Bu konu bilinmeden bu inceliğe vâkıf olmadan bu kelâm uluorta kullanılmamalıdır.
-“İbâdet de gizli kabahat de gizli!”
Nâfile ibâdetler ve kazâ namazları için gizlilik esastır. Bu yüzden bu namazları evde kılmak daha uygundur; nâfile olan sünnetleri farzlarla birlikte kılmak yaygınlaştığı için câiz görülmüştür. Ama kazâ namazları kulun en büyük ayıplarından birisi olup, bu günâhın telâfîsi ümîdiyle Rabbimizin afvı ve mağfiretiyle bağışlamasını umarak ve tevbe ederek alenî kılınmamalıdır.
Farz ibâdetlerin gizliliği yoktur. Hattâ insanları teşvîk etmek için açıkça yapmalıdır. Fitne ve sıkıntılı günlerde farz namazları da gizli kılmak câizdir.
Günâhı kuldan gizlemelidir. Hak’tan gizlenemeyeceğimize göre mümkünse günâh işlememeye dikkat edilmelidir. Açıktan oruç yiyen birinin şâhitleri hem kullar hem de melekler olur. Telâfîsi biraz zordur.
CAHİLANE YEMİNLER
-“İki gözüm kör olsun ki, Kur’ân Mushaf evliyâ çarpsın, iki gözüm önüme aksın, şuradan çıkmak nasîp olmasın, ölümü gör, Allâh’ın keskin kılıcına gelesin, vallâ billâ…” Bunların hiçbir şekilde yemin değeri yoktur.
Yemin, sâdece “vallâhi, billâhi ve tallâhi”dir. Başka türlü yemin yoktur. Bu sözleri de yerli yersiz kullanmaktan kaçınmak lâzımdır.
-“Hocanın dediğini yap yaptığını yapma!”
Burada kastedilen imamdır. İmam, önder, lider, devlet başkanı, tarîkat şeyhi gibi vazîfeleri yüklenir. Ölümüzde de dirimizde de bizimledir. Hâliyle kâli birbirine uymasa da, istibrâya uyan (tahârete) fakat kebâir günâhı olmayan ve özellikle de bid’at sâhibi olmayan bir imamla cemâate devam etmelidir. “Yaptığını yapma!”nın ifâdesinde onun kıldırdığı namaz da vardır. Burada kasıtlı bir i’tibâr zedelenmesi söz konusudur.
-“Aklın yolu birdir.”
Hangi aklın yolu birdir? Akl-ı sakîm mi, (hayvânî akıl) akl-ı maaş mı, (dünyevî akıl), akl-ı meâd mı,(âhıreti tefekkür eden akıl) ve akl-ı selîm mi? Bunlar için yollar hep ayrıdır. Doğrusu: “Âkıl için yol birdir.” Yâni en az nefs-i mülhime için geçerli olan kâmil mü’minin aklıdır.
Demek ki bizi dünyâda ve ahirette zorda bırakacak sözlerden çok çekinmeli ve söyleyeceğimiz sözü çok düşünmeliyiz.
.
Kula kul oldum aman kurtarınız!
6 Temmuz 2024 02:00 | Güncelleme :6 Temmuz 2024 04:36
A -
A +
Tarihi bilinmeyen kölelik, 15. asır Avrupa’sıyla boyutu tarif bile edilemeyen vahşete dönüşmüştür. Yine çok acıdır ki bunların en büyük destekçileri ve mâlî finansörleri Katolik Kilisesi idi. Onlara göre Hristiyan olmayan, insan bile değildir ve yaşamaya da hakları yoktur!
Bir milletin tarihî seyrinde coğrafya, din ve kültür başka kavimlerle kaynaşma büyük değişmelere sebep olur.
Eski kavimler devamlı seyyal (akıcı) oldukları için izâfî (göreceli) olan hayâtın da çabuk geçmesine sebep oluyordu. Bunların hayatları genelde birbirlerine çok benzerdi. Klân, boy, aşiret, bölünmüş boylar (federasyonlar) ve tabîî ki bitmek bilmeyen savaşlar… Buna dayalı olarak da tarihi tam olarak belirlenemese de tek ticâret metâı savaş esirleri ve esîreleriydi…
ESKİ MEDENİYETLER VE İNSÂNİYET
Yerleşik olmayan kavimlerde temel şehir kültürü yoktur; şehir altyapısı olmayan kavimlerde de bundan bahsetmek zâten mümkün değildir. Zaman zaman bahse konu olan medeniyetler, hep yerleşik şehir hayâtı olan eski medeniyetlerin adıdır.
Mezopotamya medeniyeti hâriç hepsi bölgelerinin ve kavimlerinin bilinen târihiyle sâbitken, Mezopotamya medeniyeti değişik kavimler karışımıdır. Bu medeniyeti tek bir kavme bağlamak biraz zordur.
Mısır, Hint, Yunan, Arap medeniyetleri mahallîdir.
Aztek ve Maya medeniyetleri Orta Amerika’da, İnka medeniyetleri ise Güney Amerika’da kök salmıştır; bu izler Meksika, Ekvador, Peru ve Bolivya’da görülür. Mayalar, Guatemala, Honduras, Belize ve Meksika’nın güney doğusunda ortaya çıkmışlardır. Mayalar, anıtlarını ay, güneş ve Venüs’ün hareketlerini gözlemleyerek ve matematik kullanarak yaptılar. Bunlar çiftçilik ve ticâret yaparak ilk sosyal sınıfları oluşturdular.
ZÂLİM, TABİAT VE MEDENİYET DÜŞMANI AVRUPA
Gariptir ki bugün medenî diye geçinen Avrupalı (o gün İspanyollar) 1572 yılında Vilcamaba’daki son İnka direnişlerini kırarak bu büyük medeniyete kanlı bir şekilde son verdiler.
Mayaların sonunu hazırlayanlar da yine burayı 1690’da işgâl ederek katliâm yapan İspanyollardır.
1775 yılında İngiliz kaptan Cook, Avustralya kıyılarını, Yeni Zelanda’yı ve Hawaii Adaları’nı keşfetti. Şurasını hemen ve açıklıkla belirtelim ki, Avrupalı kâşiflerin amaçları coğrâfî keşifler, ilme hizmet falan değil, doğrudan doğruya oranın yerli halklarını boyunları bağlı köle yapıp şeker kamışı ve diğer tarlalarda ırgat yapmak, sonraları yer altı kaynaklarını zorla ellerinden aldıkları bu mâsumları çeşitli işkencelerle kendi mâden ve diğer yer altı kaynaklarında ölümüne çalıştırmak içindir.
Tarihi bilinmeyen kölelik, 15. asır Avrupa’sıyla boyutu târif bile edilemeyen vahşete dönüşmüştür. Yine çok acıdır ki bunların en büyük destekçileri ve mâlî finansörleri Katolik Kilisesi idi. Onlara göre Hristiyan olmayan, insan bile değildir ve yaşamaya da hakları yoktur! Bunu en güzel açıklayan Jomo Kenyatta’dır. 1964 ile 1978’de Kenya Devlet Başkanlığı yapan Jomo Kenyatta ne diyor: “Beyaz adam geldiğinde ellerinde İncil vardı; bizimse topraklarımız. Bize gözlerimizi kapatarak duâ etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda bizim elimizde İncil, onların ellerinde topraklarımız vardı.”
İşte bu mesele bundan daha iyi anlatılabilir mi? Sonra oralara yerleşip onlara ot ve çamurlardan kiliseler, kendilerine ise modern kiliseler yaptılar. Yerlilerin, efendi beyazların kiliselerine girme hakları yoktu. Bu nasıl bir dindi ki beyaz siyaha üstündü. Hristiyan da olsa köle ve aşağılık bir mal gibi ölümüne çalışmaya mahkûmdu. Bu kural ne Afrika’da ne Asya’da ne Avustralya’da ne de Amerika’da değişti. Beyaz efendilere Allah’ın kulları kul oldular. Bunların çok büyük bir ekseriyetini hâlâ Hristiyan olduklarını gördükçe hayret etmemek mümkün değildir. Gelin İslâmiyete insanlığınız tescîl edilsin! Ne diyor Rabb’imiz: “Ey insanlar, şüphesiz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık, tanışıp bilişesiniz diye sizi ayrı kavim ve milletler hâlinde yarattık, ama biliniz ki en hayırlınız en güzeliniz Allah’tan en çok sakınanızdır. (takvâ sâhibi olanınızdır.)” (Hucurât- 13)
Peygamber Efendimiz ise şöyle buyurmuşlardır: “Kimsenin bağlı olduğu âile, kabîle, kavim ve ırkla övünmeye hakkı yoktur. Çünkü insanların hepsi bir erkek ve bir kadından yaratılmıştır. Hiç kimsenin ana ve babasını seçme hakkı da yoktur. Bu bakımdan insanın kendi kazancı olmayan bir şey ile övünmesi veyâ kınanması doğru değildir.” Bunları duyan ve hâlâ beyaz efendiye ve onun dînine bağlı olan kavimler! Ne diye o bataklıkta durursunuz? Koşun İslâmiyete hür ve tertemiz insanlar olunuz. Hem dünyânız hem âhiretiniz kurtulsun.
YEŞİLLER VE TABİÂT DOSTLUĞU YALANI
Mâsum gözlü, hareket kabiliyetleri kısıtlı olan ve kimseye zararı olmayan foklar asırlardır Newfaunland’ın Atlantik kıyılarında Labrador ve Quebec’in doğusunda St. Lawrence yakınlarında tenha körfezde yavrulamak üzere toplanırlar. Binlerce Kanadalı balıkçı devletin koyduğu kotaya göre 270 bin veya 335 bin fokun derilerini diri diri yüzerek anne ve yeni doğmuş yavrularını vahşîce katlederler. Hâlbuki bir kutup ayısı karnını doyurmak için bir tane fok avlar ve yavrularıyla yer. Hiçbir hayvan zâlim değildir. 2002 yılında basılan Paul Watson’un “Fok Savaşları”nda “Fokların kıyımı yılda bir yapılan kan vaftizidir” diyor…
Zâlimsin Batı, hem de çok zâlimsin! Sonra da kalkıp bizim kurban kesimlerinde çocuk gibi ihtimam gösterilen hayvanlarımıza ağıtlar yakarsınız. Tabîî bizdeki -sofralarından et eksik olmayan- “İrlandalılarımız” onlardan daha çok bağırırlar.
İşte bu fok katliâmının babası Captain James Cook, 1775’te keşif için geldiği(!) bu kıyılarda fok sürülerini görüp âcilen bu büyük keşfini İngilizlere bildirir. O şartlara göre 2-3 sene sonra oraya gelen avcılar 120 bin fok avlarlar. 1900’lü yıllarda gene bu zâlimler yine orada 170 bin balina avlayarak büyük keşiflerini taçlandırmışlardır(!) Neredeyse mâvi balinaların neslinin tükenmesi bu zâlimlerin eseridir. Bir de diyorlar ki: “Balinalar, foklar, yunuslar günde 100 kilo balık yiyorlar; böyle giderse denizlerde balık kalmayacak…” Bre gâfiller, insanların ve bütün canlıların rızkını yaratan Allâh onların rızkını öyle takdîr etmişse sen mi buna mânî olacaksın? Gotların, Vizigotların, Vandalların, Vikinglerin hâin çocukları, sâde Yahûdîler değil hepiniz bütün dünyânın size tahsîs edildiğini düşündünüz ve diğer kavimlerin size köle olmalarını yıllarca hayâl ettiniz, kan dökmekten, zulüm yapmaktan bıkmadınız, zevk aldınız. Müstemlekeciliğe (sömürgecilik) hiç doymadınız. Yoksa ey Fransa senden 12.000 km uzakta olan Avustralya’nın kuzey doğusundaki Kaledonya’da ne işin var?
Falkland Savaşı, Arjantin askerlerinin 2 Nisan 1982’de adayı işgâliyle başladı. İki yıl süren bu savaşta Arjantin 640, İngiltere 255 askerini kaybetti. Arjantin adayı 1767 yılında İspanyollardan devralmıştı. 1883’te İngiltere adayı zorla ele geçirdi ve egemenliğini îlân etti. Bu ülke Güney Atlas Okyanusu’nda Patagonya’ya 480 km uzaktadır. Falkland Adaları, Malvinas Adaları’ndadır. İngiltere ile aralarındaki mesâfe 12.789 km’dir.
Ey Fransa, ey İngiltere! Afrika ve Asya’da gözünüz doymadı 12.000 km uzaklıktaki yerlerde işiniz ne? Orta Doğu’yu parsellediniz, yeni yetme Amerika’yı da bu oyuna kattınız. Rusya çarlık döneminden beri istîlâcı, Çin asırlardır Türk’ümün kanını emmekte. Kripto terör devleti İsrâil kanatlarınız altında zulmün görülmemiş metotlarını deniyor. Tek engel Osmanlıydı; onu yıktınız, meydan boşaldı. Batı sömürgesi gibi davranan Arap ülkeleri bu zulümlere ses çıkarmazken, Hristiyan ülkelerin ehl-i insaf gençleri zulme baş kaldırmaya başladı.
DOMİNYON, SÖMÜRGECİLİK VEYA MÜSTEMLEKECİLİK
Hemen hatırlatalım ki Batı varken sömürgecilik aslâ son bulmaz; bunun asırlarla, milenyumlarla ilgisi yoktur. Batı’nın adi bir alışkanlık hâline getirdiği bu insanlık dışı yönetim birkaç şekilde görülmektedir:
-Etnik sömürgecilik: Sömürülen halkın, sömüren halkın yönetimine girmesi. Toprak altı ve toprak üstü zenginliklerine el konulması.
-Siyasal sömürgecilik: Sömürülen halka uygulanan devlet destekli siyâsî bir harekettir.
-Demografik sömürgecilik: Genelde yok edilen yerel halkın yerine devletlerin oraya kendi nüfuslarını yerleştirmeleridir.
-İktisâdi (ekonomik) sömürgecilik: Başlangıçta basit ticârî ilişkilerden giderek yerli halkın bütün zenginliklerine el koymaktır.
-Kültürel sömürgecilik: Yerli halkın genelde eritilmesi ve istilâcı devletin yerli halkın kültür, dil ve dîninin bozularak yerine kendi kültürlerini ikâme etmesidir.
KÖLELİK VEKÖLECİLİK NİYE ÇOĞALDI?
18. asrın sonlarına doğru büyük çiftlikler gittikçe çoğalıyordu. Buralarda şeker kamışı, baharat bitkileri, sonrası kahve ve pamuk ve bunların yetiştirilmeleri, hasadı, işlenip kullanılır hâle getirilmesi işlemlerinde yerli halk yetersiz kalınca, köleciler Afrika ülkelerinden getirilen zencilerle bu açığı kapatmaya başladılar.
Sömürgecilikte olduğu gibi 18. ve 19 yy.larda kölecilikte de lokomotif ülke İngiltere oldu. Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, kısmen Güney Afrika gibi ülkeler bu çembere dâhil ediliyordu.
Son zamanlarda iyileştirilen hayat şartları sonunda bâzı sömürge ülkeleri kendi istekleriyle sömüren devlet statüsüne girmeyi kabûl ettiler. Meselâ Hawaii’nin ABD’ye, Antillerin Hollanda’ya, Angola, Mozambik ve Makao’nun Portekiz’e katılmaları gibi…
KULUN KULA KULLUĞU
Kölelik yâni insanın insanı rızâsı dışında kullanması en eski çağlara dayanır. Savaşlarda alınan esirler bir tabiat varlıkları olarak tanındıkları için toprakla birlikte satılırlardı. Zevk için öldürülürler, kız ve kadınların ırzlârına tecâvüz edilir ve bunlar tabîî hak olarak görülürdü. Çalışmakta tembellik eden kölenin cezâ olarak çocuklarının elleri kesilir, âilesinden ayrılır; hayvanlara takılan boyundurukla tarla sürdürülür ve boyunlarında zincirler ve ayaklarında da yine zincirler takılı olurdu. Çok çalışıp çok terleyen kölelere yeterince su verilmediği için böbrekleri iflâs eder ve çoğu bu yüzden ölürdü.
İlk çağlarda kölelerin sağlıklı olanları ve güzel kızlar tapınaklarda kurbân edilirdi. Mısır, Roma, Yunan, Îran, Arap ve İlhanlı devletleri kölelerin en merhametsiz davranıldıkları ülkelerdi.
Hristiyanlıkta köleler insan olarak tanındı; fakat haklarında fazla bir iyileştirme olmadı. Rûhânîler arasına girenlere üç yıl sonra azatlık verildi. (Kısmen faydalanılan kaynak,Meydan Larousse, Kölelik, c. 7, si 562, Meydan Yayınevi İstanbul, 1972)
İSLÂMİYET VE KÖLELİK
İslâmiyetten sonra Müslüman olan köleler hemen âzâd ediliyor ve efendisiyle kardeş oluyordu. İslâmiyette en önemli keffâret vâsıtası köle âzâdı oldu. Ağır suçlar ve cinâyetlerde de köle âzâdı birinci derecede geçerli idi. Her ne sebeple olursa olsun kölelerin ırz, can ve nâmuslarına dokunulmaz oldu ve hattâ onlar ev halkından sayıldı. Onlar efendilerinin yediklerinden yiyor ve giydiklerinden giyiyorlardı. Köleler ok, kılıç, yay ve kargı yapmakta kullanılıyor, zanaatkârlara dört yüz dînâr, hâfız olanlara da altı yüz dînâr değer biçiliyordu. Yeni Müslüman sâhipleri bu bedelleri ödeyip onları âzâd ediyordu.
İslâm dünyâsının en önemli köleleri, Bilâl-i Habeşî, Târık b. Ziyâd ve Zeyd b Hârise’dir. (Kur’ân-ı kerîm’de adı geçen tek sahâbe) İslâmiyette savaş esirlerine işkence yapmak, aç bırakmak tahkîr etmek çok büyük suç sayılırdı. “Müsle” (esir ve kölelerin kulak ve burunlarını kesmek ve işkence ile öldürmek) en büyük suçlardandı. Kadın ve çocuk esirlerin öldürülmeleri ve işkence edilmesi çok büyük cezâyı gerektirirdi. Süt emen çocuklar analarından ayrılmaz, çok hafif işlerde çalıştırılır ve beslenmelerine îtinâ gösterilirdi. Bir Hadîs-i şerîfte “Esîr olan ana ile çocuk arasında ayrılık meydana getiren kimse ile en sevdiği arasında kıyâmet günü Allah ayrılık meydana getirir.”
Kurân-ı kerîmde câriye, esir ve köleler için gelen âyette: “Hür olsun câriye olsun hepiniz aynı kökten birer insan mü’minler olarak aynı dînin ve aynı toplumun mensuplarısınız…. İlâ…” (Nisâ 25)
“Allâh’ın kendisine kitap, peygamberler ve bilgiler verdiği hiçbir insan “Allâh’tan sonra bana kulluk edin” diye halkı kendisine çağıramaz.” (Âl-i İmrân 79)
Zeyd b. Hârise,Mute Savaşı’na komutan olarak görevlendirilmişti. Yine Safer ayında Şam bölgesine giderken ordusunda Ebûbekir, Ömer, Sa’d b. Ebî Vakkâs ve Ebû Ubeyde (radıyallâhü anhüm ecma’ın) de bulunuyordu.
TÜRKLER VE KÖLELİK
“MÖ. 300’lerde Çin’de Ch’in yönetiminde dağınık bulunan Hunlar devşirilerek Şan-Tung’da satılmışlar ve Çin’de ilk köle isyânını başlatıp ilk köle devletlerini kurmuşlardır. Bu devlet Chao Sülâlesi Devleti’ydi.”
Köktürk Kitâbeleri’nde kendilerinin Çinlere kul ve câriye olma tehlikesinden bahsedilir. Bu konuda köle alım satımıyla ilgili Köktürklerde bir kayıt yoktur.
“Köle satışı ile ilgili Uygurlar döneminde 14 belge mevcuttur. Harezmşahlarda ve Selçuklularda da kölelik ile ilgili kayıtlar vardır.” (İsmail Parlatır, Belleten Temmuz, 1983, c.47, s.187. Ankara)
Şöyle düşünelim: Brezilya’nın dili neden Portekizce, Arjantin’in dili neden İspanyolcadır? Osmanlının hâkim olduğu Avrupa ülkelerinde Türkçe konuşan bir ülke var mıdır? (Balkanlar zâten Türk’tür) Mes’ele son derece açık değil mi?
.
Yiğit düştüğü yerden kalkar
20 Temmuz 2024 02:00 | Güncelleme :20 Temmuz 2024 05:05
A -
A +
Çölde İslâm pınarını fışkırtan Rabb’im, bizi bu İslâm bayraktârı Türk atalarının yüzü suyu hürmetine eski şanlı mâzîmizin bir kısmına bile döndürse zafer yine bu azîz milletin olacaktır. 3000 yıldır Çin, Hint, İsrâil, Japon eski gelenekleriyle modern dünyânın vazgeçilmez ekipleri olmuşsa, biz de neden atalarımızın şanlı mâzîsine uyum sağlayarak dünyânın en modern milleti olmayalım?
Haydi, yiğit ve asîl Türk milleti! Rabb’inin va’dinin hakk olduğunu bil ve düştüğün yerden kalk! Sâde biz değil, bütün İslâm âlemi de bunu bekliyor.
Türk âile yapısında büyükler âdeta kânun koyucu hükmündeydiler.
Felâketler, zilletler, rezâletler öyle yavaş ilerler öyle gizli gizli gelirler ki anlamak ve tedbir almak mümkün olmayabilir. Sel, heyelân ve zelzele gibi habersizce çöker, yıkar geçer. Sonrası âh-ü feryâd, ama ne fayda!
Türk milletinin asırlardır süregelen fıtrî (doğuştan) bir ahlâk yapısı vardır. Bunun spontane eğitim mekânı ise şüphesiz sağlam bir âiledir. Toplum temellerinin yapısı bu eğitimin sürekliliğine bağlıdır. Gerek çadır ve bozkır kültürü, gerekse sonraki yerleşik Türk âile yapısında değişmeyen bir hiyerarşi vardır: Âile büyükleri âdeta kânun koyucu hükmündeydiler. Dedeler ve büyükanneler torunlarıyla meşgûl olurken aynı zamanda eğitimlerini de verirlerdi. Bu eğitimde saygı esastı. Sevgide aşırı gidilmez, çocuk şımartılmaz, ama bütün gözler çocukların üzerinde olurdu. İlk eğitim âilede alınır, dînî hükümler ve gerekleri öğretilir, çocuk kendi anne ve babasının isimlerinden evvel Peygamber Efendimiz’in hayâtını bir hikâye lezzetiyle öğrenir, sonra da bed-i besmele (ilkokula başlarken mahalle imâmının önüne diz çökerek “besmele-i şerîfe ve rabbîyessir”) ile okula ilk uğurlu adımını atardı. Bu yapı bozulmasaydı bu millet aslâ bozulmazdı. Bunu çok iyi bilen Batı ajanları evvelâ âile yapımızı bozdular. Bunun bozulmasının ilk sebebi yabancı kaynaklı okullardır. Bu okullarda gayr-i müslimler okurken giderek Osmanlı aydınları da çocuklarını bu okullara vermeye başladılar. Burada aslen Hristiyan ve ruhban ağırlıklı eğitim alan asîl millet evlâtlarının genleriyle oynadılar.
1897’de Osmanlı Devleti’ndeki azınlık okulları ve yabancı okullarının sayıları ve milliyetleri şöyleydi: Rum 4390; Ermeni 851; Bulgar 693; Yahûdî 331; Sırp 85; Romen 63; Katolik Rum 60. Toplam sayı ise 6473.
Şimdi anlıyor musunuz neden bu hâle geldik. Başlangıçta azınlıklar için açılmış gibi görünen bu okullarda Osmanlı aydınları kendi çocuklarını okutmaya başladılar. Bu okullarda öğretmenler râhip ve râhibe kıyafetleriyle derse giriyorlar, her sabah derse bir dînî ayinle başlanıyor, her sınıfta mutlakâ bir istavroz asılı oluyordu. (Reşat Nûri’nin Çalıkuşu romanını hatırlayalım)
HIZLI BOZULMAYA GEÇİŞ
Toplumları bozan en mühim sebep taklittir. O bozulma dönemi başlamaya görsün. Süreç çok çabuk gelişir.
Batı tâlim ve terbiyesi (eğitim ve öğretimi) kendi istikâmetinde milletimizi yönlendirmeye başladı. Şimdi ufak değişmelerle bu eğitim yıllardır devâm ediyor. Mustafa Necâti ile başlayan seküler eğitim ufak değişmelerle devâm etmektedir. Her gelen eğitim bakanı birtakım değişmeler yapsa bile hedeften şaşmış olan oku doğrultamıyorlar. Bu zâten mümkün de değildir. Türk Amerikan Kültür Anlaşması 27 Aralık 1949’da her iki tarafı temsilen Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Fâik Zihni Akdur ve ABD Büyükelçisi George Wadsworth tarafından ABD’de imzalandı.
Bu anlaşma Fulbright anlaşmasıdır. Amaç her ne kadar uluslararası gelişme fırsatı sunmak olsa bile esas gâye uluslararası ve Amerikan temel kökenli Evangelist eğitim plânlı bir programdır. Tabîî çok câzip olan bir bursla taçlandırılmış bir anlaşmadır bu Fulbright!
Batı eğitimi dünyâ eksenli ve pragmatisttir. İnsanlığa hizmet falan bunlar belki de hep son plândadır. Bunu insanlık anlayacak ama zaman geçmiş olacak. Bugün geliştirilen ne idüğü belirsiz aşılar, uzay araştırmaları ve dünyâ düzenini tek eksenli hâle getirmek isteyen ABD plânları her ülkede bilhassa İslâm ülkelerinde ön plândadır. Bizim eğitim sistemimiz de bu dâire içindedir.
Batı eğitim sisteminin ilk amacı âile yapısını dolayısıyla da ahlâkî sistemi dejenere etmektir. Millî olan folklor, edebiyat, müzik ve tiyatroyu uluslararası ajanlarla kültürümüzü bizim olmaktan çıkardılar. Basın ve tiyatro ile başlayan bozuşma hiç düzelmedi diyebiliriz. 1928’de Türk müziğinin hem icrâsı hem de eğitimi senelerce yasaklandı. Ziya Gökalp bile Osmanlı ile bağlantısı olan klâsik ve Türk san’at müziği, şarkı’nın ölmesini, sâdece pop kültürü olan türkünün yaşamasını ister. Zihniyet bu… “Şarkı ölsün yok tasa, Türkülerim söyler yaşar halk dili” Burada amaç türküyü savunmaktan ziyâde klâsik Osmanlı kültürünü imhâ plânıdır; çünkü ‘Dîvân’a bağlı klâsik müzik Osmanlı kokmaktaydı.
Açılan Batı kaynaklı konservatuvarlar, opera, bale ve benzeri okullarla Şark kültürümüz târihe gömülürken, gelişen Batı gelenekleri dâhilinde flörtler artıyor, hemen her mekânda alkol alınıyor, asrın felâketi eş cinsellik sıradanlaştırılıyor. Birçok TV programlarında mutlaka bir eş cinsel bulunuyor… Moda programları tekelleştiriliyor. Film ve her türlü san’at ve spor dünyâsında eş cinsel eğilim plânlı bir şekilde parlatılıyor. Muhafazakâr âile çocukları lâik ve seküler oluyorlar.
BİTEN HAYALLERİMİZ VE HAYÂTIMIZ
Biz ne güzel ne mes’ut bir milletmişiz. Güzel hem çok güzel bir edebiyâtımız, çok üstün bir mîmârîmiz, hassas bir estetiğimiz vardı. Edepten yanakları gül gibi kızaran nâzenin kızlarımız vardı. Kızıl, “kızsıl” kelimesinden gelir. Yâni bu kız yanağı rengidir. Yüz kızarması hayâdandır. Hayâ îmandandır. Hayâmızı, îmânımızı talan ettiler. Âilemizi bitirdiler. Türk milletini bitirdiler. Biz, hâlâ bizi biz zannediyoruz. Biz artık biz değiliz. Ne Göktürk, ne Harezm, ne Selçuklu ne de Osmanlıyız. Kimse aksini iddiâ etmesin, yeni Türkiye’nin yeni milleti yeniden yapılandırılmış bir mutasyondur. İçinde hâlâ Türk ve İslâm olma şerefini yaşatmaya çalışan gayyûr (çok gayretli) bir tâife vardır. “Allâh’tan ümit kesilmez” Müslümanlar 40 kişi ile Mekke müşriklerine kendilerini gösterdiler. Allâh’ın dînine yardım edene de Allâhü zülcelâl ve tekaddes hazretleri de şüphesiz yardım edecektir. Zor mu, çok zor. Çölde İslâm pınarını fışkırtan Rabb’im, bizi bu İslâm bayraktârı Türk atalarının yüzü suyu hürmetine eski şanlı mâzîmizin bir kısmına bile döndürse zafer yine bu azîz milletin olacaktır. 3000 yıldır Çin, Hint, İsrâil, Japon eski gelenekleriyle modern dünyânın vazgeçilmez ekipleri olmuşsa, biz de neden atalarımızın şanlı mâzîsine uyum sağlayarak dünyânın en modern milleti olmayalım? Nasıl Mâverâünnehir’deki atalarımız, fen ve teknolojide dünyâyı aydınlattılarsa, 16. asra kadar nasıl dünyânın en ileri ülkesiysek, neden o mîrâsa sâhip çıkmayalım.
Kimse “Atalarımız, fen ve teknikten bîhaberdi, onun için çöktük” demesin. Modern bilimde özellikle astronomide 12, 13, 14 ve 15 yy.lar Türk asrıdır. Zâten medreselerimizde pozitif ilimlere verilen değer azaldıkça biz Batı’nın gerisine düşmeye başladık. “Düşmanın silâhıyla silahlanmak” esastır. Bunu Batı yaptı. Bizden ilim ve teknik alıp kokuşmuş ahlâk düzenlerini bize verdiler. Dünyâ geçici bir mekân da olsa “Dünyâdan da nasibini unutma” Kasas 77. âyet-i kerîmesi mûcibince bu geçici âlemde düşmana eğilmemek için onlarla aynı seviyeye gelmek hattâ onları geçmek gerekir.
BATILILAŞMADA ORDUNUN YERİ
Eski kavimler devamlı savaş hâlinde oldukları için yaşlı ve çocuklar hâriç eli silâh tutan herkes askerdir. Ziyâ Gökalp’ın “Bütün Türkler bir ordu katılmayan kaçaktır” sözü bir gerçeği yansıtıyordu. Bozkır kültüründe kavimler askerdi. Yönetim ve türevleri hep askerdi. “Tengri dîni”nde ayrıca bir din adamı sınıfı olmadığı için veyâ Şamanizm’de sâdece şaman etrâfında dönen âyinlerde bir dînî sınıf olmadığından diğer gruplar askerdi. Kadınlar asker değillerdi, ama asker gibi eğitim alır, îcâbında toprak savunmasına fiilen katılabilirlerdi.
Yerleşik hayâta geçilmesiyle ordu teşkîlâtı daha düzenli hâle geldi. Göktürklerde Moğol askerî sistemi ve Çin’den alınan teşkilat sistemi ordu teşekkülünde öne çıkıyordu.
Türkler ordu ve mahallî yönetimde o kadar ileri gitmişlerdi ki, Abbâsîler ordu ve askerî vâlilikleri Türklere emânet ediyordu.
Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu Devletlerinde, hattâ daha evvelinde Karahanlılarda, Gaznelilerde ve Tîmûrilerde yâni Osmanlıya gelene kadar halef selef değişiminde babadan oğula üç halef saymak bile zordur. Osmanlıda 2 tekrarlı 36 pâdişah hep baba evlât silsilesidir. Bu ne demektir? Yönetimde devamlılık esastır. Osmanlı bunun için çok, hem çok büyüktü.
Ordu güçlü değilse ne adlî sistem ne mâlî sistem ve diğer birimler ayakta durabilirler. Dar bölgeli devletlerde asker sayısı da kısıtlıdır. Osmanlı Anadolu’dan Avrupa’ya açılınca birden topraklarını fethettiği memâliki (ülkeleri) yönetmekte zorlanmaya başladı. Osmanlının adı Mülk-i Osmânî değil Memâlik-i Osmâniyye’dir. (Tek bir ülke değil ülkeler topluluğudur.)
DEVŞİRMELER VE YENİÇERİ
Yeniçeri oluşumu Osmanlı devletinin fethettiği topraklardan, özellikle Balkanlardan genç ve yetenekli çocukların toplanması ve bunlara mükemmel bir eğitim verilerek üstün bir asker ve bürokrat sınıfı yetiştirme sistemidir. Öyle ki 1400’lerden 1600’lere kadar bütün sadrıa’azamlar bu ocaktan yetişmiştir. Devşirme bürokratlardan Rum Mehmed Paşa, Velî Mahmûd Paşa, Yûnus Paşa, Rüstem Paşa, Sokollu Mehmed Paşa, Kuyucu Murad Paşa ve Pargalı İbrâhim Paşa gibi nice devlet adamları hep bu sistemden yetişmişlerdir. Her ne kadar çocukların zorla alınmaları ve Müslüman yapılmaları bâzı tenkitlere yol açmışsa da özellikle Arnavutlar ve Boşnaklar çocuklarını hayatta kazanamayacakları mevkîlere ulaşmalarından dolayı memnun kalmışlardır. William Gervase’ye göre bu bölge insanları çocuklarını gönüllü olarak Osmanlıya teslîm etmişlerdir. Bu âileler çocukları vâsıtasıyla birtakım servet ve mansıplara da sâhip olmuşlardır. I. Murad zamânında kurulmuş olan bu ocakta çok sistemli ve titiz defter ve soy kütüğü tescil ve zabıtlarının tutulduğu görülür. Bu evrakta çocuğun doğum târihi, doğum yeri, anne ve baba adının yanı sıra eşkâlleri de kaydedilirdi. Bu kayıtlara “Eşkâl Defterleri” denilirdi. Bu defterlere göre devşirme yaş ortalaması 15,3’tü.
Yeniçeri tam disiplinli ve itaatli iken, Osmanlı dünyânın en büyük devleti idi. Bu sistemi mânen elinde tutan başta şeyhülislâmlar ve sadrıa’zamlar menfaat devşirme hırsıyla Yeniçeri ağaları yoluyla ortalara hükmetmeye başlayıp, bu sınıf ticâret ve sokak haraçlarına dalınca, Osmanlı için, bu nice şanlı savaşlar kazanan, mâzîsi şan ve şerefle dolu sınıf, sergerdelerin elinde isyancı bir sınıfa dönüştü. Artık bu sınıfın ilgâsından başka yol kalmamıştı. 400 yıllık paslanmış bir temel çivisini sökmek zor, hem çok zordu. Padişah indirip pâdişah katleden, sadrı’azam ve paşa kelleler alan, yönetilen sınıftan yöneten sınıfa geçen bu zorbalar takımı, Osmanlıdaki şanlı mâzîsini çoktan yerle bir etmişti. Tamam, bu ocak kaldırılmalıydı ama yerine nasıl bir ordu kurulmalıydı?
Batı’nın hâlâ hayretle incelediği 620 yılık bir devleti ayakta tutan sır neydi? Fütuhât mı, ekonomi mi, adâlet mi, neydi bu sır? Belki de bunların hepsi idi. Diğer Türk devletleri dar bölgelerde kurulup fazla genişlememelerine rağmen kısa ömürlü olurken, neydi Osmanlıyı 620 yıl yaşatan sır? Evet, 19. asırdan sonra Osmanlı hızla çöküşe geçti ama Osmanlı 26.000.000 kilometrekare arâzîyi Avrupa’da değil de Asya’da temlîk etseydi, devlet de Hılâfet de yıkılmaz, bu kadîm devlet hayâtiyetini devâm ettirirdi.
Tabîî ki Osmanlının sırrı sâdece Yeniçeri değildir. Yahyâ Kemâl’in “İstanbul’u Fetheden Yeniçeriye Gazel”inde İstanbul’u fetheden Yeniçeri öndedir, ama unutmamak lâzım ki bu fetihte esas pay “Azap askerleri”nindir. Yeniçeri sayısı bu fetihte en fazla 20.000 civârında iken Azap askerleri bunlardan 2,5 kat daha fazladır. Ama bidâyeti nihâyetiyle (başı sonuyla) uyumsuz olan bu teşkîlât aslını koruyamamıştır.
“İşte Yeniçeri gâyesini, dâvâsını, ahlâkını, nizâmını, vücut hikmetini tam kavramış ve bu ölçülere gönülden bağlanmış bir safvet örneğidir. Öyle ki dalkılıç olarak burçlarına tırmandığı kalenin tepesinde ahdine hıyânet etmiş prensin kafasını kesip mızrağına yerleştirir ve mızrağı havaya kaldırıp nidâ eder: “İşte İslâm pâdişâhına verdiği sözü tutmayan kâfir beyi! İşte böylelerini bekleyen âkıbet!..
Bu levhada şuur ve ahlâkın iç içe mükemmel tecellisine şâhidiz.
Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan öteye iki buçuk asır devâm eden vecd ve aşk çağrısına bağlı Yeniçeri, Kosova’da, Niğbolu’da, İstanbul’un fethinde, Çaldıran’da, Mohaç’ta, Viyana önlerinde yazdığı şehnâmelerle insanlık târihinin ruh ve madde bakımlarından en üstün ve en ulvî askeridir; sonra da aynı bakımlardan, yine insanlık târihinin en alçak ve sefîl askeri olacaktır.” (Necip Fâzıl Kısakürek, Yeniçeri, Büyük Doğu Yayınları, Mart 1977, 2. Baskı İstanbul, s.21)
İşte bu yüzden bu yüce devlet yeni bir ordu kurmak, yeni bir bürokrasi vb. şeylerle âdeta Batı’ya mahkûm edildi ve sırf bir kısmı Avrupa topraklarında bulunan bir Sünnî devlet olduğu için Şiâ, Vehhâbî kumpasına bir de iç gâfiller veyâ daha doğru bir ifâdeyle hâinler eklenince bizi düşürdüler ve bir daha kaldırmamak için var güçleriyle uğraşıyorlar.
Haydi, yiğit ve asîl Türk milleti! Rabb’inin va’dinin hakk olduğunu bil ve düştüğün yerden kalk! Sâdece biz değil, bütün İslâm âlemi de bunu bekliyor. Çünkü sen Göktürksün, sen Karahanlısın, sen Harezmsin, sen Selçuklusun ve sen elbette Osmanlısın. “Uyan bu hâb-ı gafletten ey yâreli şîr-i jeyân!” (Ey kükremiş yaralı aslan, bu gaflet uykusundan uyan.)
.
İlim sınırsız mı?
3 Ağustos 2024 02:00 | Güncelleme :3 Ağustos 2024 01:17
A -
A +
İlmî gerçeği aramak isteyen insanlara tâlib-i ulûm (ilim isteyen) denilmiştir. İlim erbâbı, ilmin bölüm bölüm künhüne vâkıf olmak için çok çaba sarf etmişlerdir. Başlangıç dönemi filozofları her konuda ilim sâhibi olma iddiasıyla derûnî hatlar çizmelerine rağmen bu konuda aslâ tam başarılı olamamışlardır.
İnsanoğlu çok karmaşık bir varlıktır. Kendisine verilen hiçbir şeyle yetinmeyen, dâimâ daha fazlasını isteyen, bilginin kaynağını çeşitli yollara bağlayan, kaynaklar arttıkça da bilgi karmaşıklığı yüzünden hep ihtilâfa düşen bir yaratılıştadır. Bu yüzden insandan bahsedilirken “İnsan denen bilmece” diye geçer.
Bilginin kaynağı bahsi yâni “Epistemoloji” başlı başına felsefenin konusu olmuştur. Felsefî ekoller de bu konuyu çoğalttıkça çoğaltmış, kimi aklı, kimi şüpheyi, kimi deneyi, kimi skolastisizmi (Hristiyanlığı), kimi pozitivizmi, kimi sezgiciliği, kimi faydacılığı, kimi spiritüalizm (rûhiyât) kim ide ateizmi veyâ materyalizmi savunmuştur. Gariptir ki bütün bu ekollere inanan bir sürü insan olmuştur. Bütün ekol sâhibi filozoflar en doğru fikrin kendilerine âit olduğunu iddiâ etmiştir.
İnsan nüfûsu artıp yaşama şartları değiştikçe buna bağlı ihtiyaçlarda da artış görülmüş; dolayısıyla da kompleks bir hayâta geçilmiştir.
İnsan tatminleri kolay bastırılan bir varlık değildir. Maddesi doysa rûhu doymaz, rûhu nefse muhâlefet etse, bu sefer nefis isyân eder. Nefis rûhu kendisine râm ederse ve akıl da eğer en az me’âd derecesinde ise ona mânî olmaya çalışır. Kısacası bir muammadır insan.
İNSAN NE İSTER?
Tuhaftır ama çoğu zaman insan ne istediğini de bilmez. Bu durumda insanı ya insan yapan veyâ insan boyutundan çıkaran genelde iki yol karşımıza çıkar. Birincisi doyumsuz bir zevk peşinden koşan ve “Dünyâya bir defa geldik, öyleyse bu hayâtı doyasıya yaşayalım!” diyen epiküryen (hazcı) zihniyet; bir başka kol da gerçeği arayan mütecessislerdir (araştıran).
Hazcı zihin sâhiplerine “hedonik insan” tipi (hayvan-insan), ikinci kola ise aslâ tamâmına sâhip olmayacakları sırlı âlemi keşfetmeye çalışan romantik realistler diyebiliriz.
Hedonik insan yâni akl-ı sakîm sâhibi olan hayvan insanlar, hayvanlardan da daha aşağı olabilirler. Çünkü bunların kalpleri, gözleri, kulakları gerçeğe hep kapalıdır. Nitekim A’raf 179. âyette de “Bunların kalpleri vardır, ama onlarla kavrayamazlar, gözleri vardır, ama onlarla göremezler, kulakları vardır, ama onlarla işitemezler; işte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir, hattâ onlardan daha da şaşkındırlar” buyurur Rabb’imiz. Buyurun hayvan-insan târifi…
İLİM GERÇEĞİ
İlmî gerçeği aramak isteyen insanlara genel olarak tâlib-i ulûm (ilim isteyen) denilmiştir. İlim erbâbı, boyutu sonsuz olan ilmin bölüm bölüm künhüne vâkıf olmak için çok çaba sarf etmişlerdir. Başlangıç dönemi filozofları her konuda ilim sâhibi olma iddiasıyla derûnî hatlar çizmelerine rağmen bu konuda aslâ tam başarılı olamamışlardır. Matematiği esas alan ve kozmografyaya âit bir sürü bilgiler veren filozofların bu derûnî bilgileri, aslâ kabullenmedikleri peygamberlerden duyduklarına şüphe yoktur. Çünkü her peygambere ilâhî bilgiler (ledünnî) ve kozmik (âlem) bilgileri verilmiştir. İlim tam anlamıyla çok bilinmeyenli denklem gibidir. Rabb’imizin bir sıfatı olduğu için halîfesi olan kullarına bu sıfattan ikramda bulunmuştur. Cenâb-ı zü’l-celâl o gün düşünülmesi bile mümkün olmayan muammâ kabilinden bâzı gerçekleri insan için yarattığını beyân etmiştir. Nahl Sûresi 12. âyette (Allâhü te’âlâ) “Sonra geceyi ve gündüzü, güneşle ayı sizin hizmetinize verdi. Bütün yıldızlar da onun emrine boyun eğmişlerdir. Şüphe yok ki aklını kullanan bir toplum için (bunda) nice ibretler, deliller vardır” buyurmaktadır.
Zümer Sûresi 9. âyet’te de mealen “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Hiç şüphesiz akıl sâhipleri bunu idrâk edip anlar.” buyurulmaktadır. İnsan gördüğü şeyi derinliğine incelemek, görmediğini de şüphelerle kurcalamak ister. İnsanın fıtratında bu vardır.
Rabb’imiz kullarını en iyi tanıyan olduğu için zayıf yaratılan kullarına tatmîn olacağı bilgileri sübûtî sıfatlarından yeteri kadar ihsan buyurmuştur. Nisâ Sûresi 28. âyette “Allâh sizin yükünüzü hafifletmeyi diler, insan zayıf olarak yaratılmıştır” buyurur. İlim dediğimiz hazîne onun sâhibine âittir. İnsan bu hazînenin hepsine sâhip olmak isterse zayıf olduğu için bu yükün altında ezilir. Hakîkî İslâm âlimleri, ilmin, Rabb’i anlamada en iyi yolun bu olduğunu bildikleri için onun tahsîline her şeyden çok değer verdiler. Zîrâ Allâhü te’âlâ Fâtır Sûresi 28. âyet-i kerîmesinde “Allâh’tan hakkıyla ancak âlim olanlar korkar” buyurmaktadır. Burada korkmak günahlardan sakınmak ve onu en iyi şekilde tanımaya çalışmak demektir. İlmimiz bizi Allâhü te’âlâya yaklaştırıyor ve öğrendikçe o ilmin sâhibine hürmeten kendimizi daha çok bir hiç mesâbesinde görüyorsak, o ilim faydalı ilimdir. Aksi, ilmin gerçek sâhibine ihanettir.
İLMİN DALLARI VAR MI?
İslâm âlimleri bize 12 ilim dalını beyân etmişlerdir. Bunlardan aklî ilimler matematik, mantık, tıp, münâzara, cedel ve kelâmdır. Dînî ilimler ise Kur’ân ilimleri, hadîs, fıkıh, ahlâk, tasavvuf, ledünnî (yüksek ilâhî bilgiler), mev’iza (va’z ü nasihat), firâset (yüksek ve derinliğine kavrama) ve Fars dilidir,
Filozof Fârâbî de dil ilmini yedi kısma ayırır: A- Müfred lâfızlar (bağımsız ve tekli sözler) mu’cem ve sözlük ilmi. (Mu’cem, kapalılığı giderme anlamındadır). B- Mürekkeb lâfızlar. Türemiş veyâ anlamı genişletilmiş sözlere bağlı ilim (belâgat) C- Müfred kurallar, fıkhî lugavî bahisler (Hukûk-ı İslâmiyye ve İstılâhât-ı Fıkhıyye, Ömer Nasûhî Bilmen’in eseri gibi) D- Mürekkeb lafızlar (Sarf ve nahiv yâni gramer bilgileri) E- Yazı ile ilgili kurallar (ihtiyârî yâni isteğe bağlı hat ilmi,) F- Okumayı tashîh etme ile ilgili kurallar (kırâat ilmi) G- Şiirleri tashîh etme ile ilgili kurallar (aruz ilmi) gibi. (Fârâbî, İhsâu’l-Ulûm, (Nşr, Osman M. Emin) Kahire 1940, Trk. “İlimlerin Sayımı”, Ahmet Ateş Ankara 1955)
Bu bilgileri bir İslâm âlimi olabilmek için hangi bilimlerin lâzım olduğunu hatırlatmak için verdik. Şunun unutmayalım ki, önceki İslâm âlimleri allâme-i bî müdânî (ilimlerine bir şey kıyas edilemeyen) idiler. Birçok İslâm âlimi, “allâme” sıfatını herhangi bir kurumdan almadılar. Dört büyük mezheb imâmı veyâ Teftâzânî gibi bâzı âlimlere bu sıfat verilmiştir. Bu âlimler zü’l-cenâheyn (iki kanatlı, hem din hem de pozitif ilimlerde söz sâhibi) durumunda idiler. Aksi takdirde Bey’ ü şirâ (alışveriş), verâset, genetik, ticârî hukuk, rehin, emânet, nikâh gibi hassas meseleler hakkında hüküm verebilmek için tıp (genetik) trigonometri (Bu çalışmada kıble belirleme yöntemlerine genel bir bakış yapıldıktan sonra özellikle trigonometrik formüller ve kıble saati yöntemi ile kıble doğrultusunun nasıl belirleneceğine ilişkin teorik bilgiler verilmiştir. Zenit uzaklığı için sin t =sin2 sinQ/ cosO^ gibi hassas hesaplamalar), âile hukûku, alış veriş, narh, ihtikâr, fâiz, hangi içecekler ne zaman fermente olarak etil alkole dönüşür ve harâm olurlar vs bunları bilmeden ictihâd etmek ve fetvâ vermek zâten mümkün değildir.
İslâm âlimi olmak için kendi dilini ve Arapçayı çok iyi bilmek gerekir. “Farklılık olsun diye bâzı gereksiz sözler ediliyor: “Kur’ân dili Arapça değil Kur’ân’cadır veyâ Rabb’cadır gibi” Rabb’imiz Yüce kitâbımızı Arapça indirdiğini hâsseten beyân ederken bu neyin gafletidir. Dilin içinde fonetik ve morfolojik (ses ve yapı) unsurları çok önemlidir. Bir dil bu bedî’, beyân, belâgat, fesâhat, talâkat, selâset gibi argümanlarla ile mükemmel icrâ edilebilir. İlim dili halk dili değildir. Bir müfessir veyâ muhaddis hem Arapçayı hem de kendi dilini kusursuz bilmek zorundadır.
Sibeyh Arap dili gramerinin zamânımıza kadar ulaşan ilk temsilcisidir. Künyesi Ebû Bişr’dir. (öl.180 /769) Basra Nahiv Mektebi’nin kurucularındandır. Hocaları Hammâd b. Seleme (muhaddis, nahiv ve fıkıh âlimi), Halil b. Ahmed, Nahiv âlimi olup Aruz vezninin düzene sokulmasında çok önemli bir isimdir. Sibeveyh’in en önemli eseri “El-kitâb” dır. Bu eser sarf ve nahivde (gramer) emsalsizdir.
Şunu defâlarca tekrâr etmekte fayda vardır: Arapçanın bu inceliklerini bilmeyen ve ayrıca 12 ilme de vâkıf olmayan kimse müfessirlik ve muhaddislik iddiâ edemez. Ancak eski kâmil âlimlere mürâcat eden ve onları me’haz gösteren âlimler müstesnâ… İşte onlar isimsiz büyük âlimlerdir. Mütevâzı’ ve hizmet aşkı ile yüklüdürler. Kendilerine İslâm âlimi bile dedirtmezler. Sağlıklarında yazdıkları ve daha doğrusu İslâm âlimlerinden derledikleri kitaplarının yazarı olarak mütehassıs âlimlerin adlarını zikrederler. Şu inceliğe bakar mısınız?
Asrının en büyük âlimlerinden Abdülhakîm-i Arvâsî hazretleri “Biz bir sayının solundaki sıfır gibiyiz; o âlimlerin yanında olsak hesâba gelmezdik; yanlarından ayrılsak anılmazdık” buyuruyor. İşte ilim, işte tevâzû…
Dilin, dinin en büyük malzemesi olduğunu önemle vurguluyoruz. Şu kıssa ne kadar da önemlidir. Asrın en büyük dil bilgini ve “Keşşâf”ın yazarı (Mu’tezile) Zemahşerî, bir gün Kubeys dağı eteklerinde Arplara şöyle hitâb eder: “Ey Araplar, geliniz, dilinizi benden öğreniniz.” Aslen kendisi Harezm bölgesinde yaşayan Fars veyâ Harezmli bir Türk olabilir. “Keşşâf” adlı tefsir, belâgatte zirve sayılmıştır. İşte dili bi-hakkın bilmek böyle bir şey… “Mukaddemetü’l-edeb” yine onun dil alanındaki eşsiz eseridir. Sarf, nahiv, sentaks ve leksik (çekimler, söz dizimi, cümle ve lügat) alanda da şâheserdir. Ama İslâm âlimleri onun Mu’tezile olduğunu bilirler ama eserlerinden faydalanırlardı.
KIRÂAT İLMİ NEDİR?
Kırâat kısaca Kurân-ı kerîmi aslına ve kâidelerine uygun okuma ilmidir. Âlimlerine “kaarî ve bu ilmi öğretenlere de “mukrî” denilmiştir; Kur’ân’ı, seb’a aşere ve (yedi ve on) asıl üzere okumaktır. Bu ilimde “tashîh-i hurûf”da önemli bölümlerdendir ve takrîbde 10 imâmın okuyuşlarını râvileri ile (rivâyet eden, aktaran) birlikte bilmek ve uygulamaktır. Ayrıca her râvînin de ikişer tarîkıne nisbet edilir.
İbn Cezerî’nin takrîbi ihtivâ den bin beyitlik muazzam manzum eserine de “Tayyibe” denir. Mehâric-i hurûf harflerin çıkış yerlerine uygun okunması, tashih-ı hurûf ise bu harf yanlışlarını düzeltilmesidir. Tecvîdi de bunların arasına katarsak bunlar Arap dilinin ses, yapı ve üstün ve kifâyetli anlatım metodudur. Yalnız kırâat ilminde üstâd olanlar İslâm âlimi olma vasfını hâiz olamaz. İslâm âlimi olabilmek için beden ve din ilimlerini (dînî ve pozitif ilimleri) aynı seviyede bilmek gerekir. Kırâat âlimi, fıkıh âlimi olmak başka; müfessir ve muhaddis olmak çok daha başkadır. Tefsîr ve hadis âlimleri mutlakâ pozitif ilimleri de çok iyi biliyorlardı. Şimdi din âlimi olmanın ne kadar zor bir şey olduğunu zannederim daha iyi anlamış olduk.
Mütekaddimûn ve müteahhırûn nedir?
Biz İslâmî sahadaki bütün bilgilerimizi Sahâbe Efendilerimiz’in tâkipçisi olan (mütekaddimûn = öncekiler ve müteahhırûn’a =sonrakilere) borçluyuz. Meselâ İmâm Gazâli ve hocası Cüveynî hazretleri mütekkaddimûn kelâmcılarının son temsilcileridir. Yine, Fahreddîn-i Râzî, İmâm Mâturîdî ve Ebu’l-Muîn en-Nesefî, Ebu’l-Hasen el Bâhilî, İbn Mücâhid, Huseyne’ş-Şîrâzî, Ebû sehl e’s-Sülûkî, Ebû Zeyd el Merzevî bu devrin önemli isimlerindendir (Rıdvânullâhi teâlâ aleyhim ecmain). Esâsen Selef-i sâlihın denen devir, ilk üç nesli içine alır. Bu devir X. asra kadar ilmin çatısını oluşturan hayâtî devredir.
Müteahhirûn âlimlere gelince; Şemsü’l-eimme Halvânî (imamların güneşi), Ahmed e’s-Serahsî, Muhammed el Pezdevî, Ebûbekr el Merganînî’dir (rahmetullâhi te’âlâ aleyhim ecmain).
Şimdi bu sistem unutuldu, nakiller hafife alınıyor, üç tercüme ile Arapçayı bildiğini zanneden kişiler, tefsîr ve hadîs âlimi olabilirler mi? Şu verdiğimiz bilgileri hafife almak bu konunun câhili olmayı gerektirmez mi?
Osmanlının her şeyi edepti. Bir mason olan Şeyhulislâm Mûsâ Kâzım Efendi’nin bile eserini takdîm ederken kullandığı rakîk üslûbuna dikkatinizi çekmek için kitabının başından şu alıntıyı yapıyorum:
“En kısa bir sûresini tanzîrden bütün fusehâ vü bülegâyı âciz bırakan bu ulûm-ı nazariyye ve ameliyyenin ve fünûn-ı celiyye ve hafîyyenin ve ahkâm-ı şer’iyye ve meânî-i ledünniyyenin hakâyık ve dekâyıkını ihtivâ eden ve bi’l-cümle esrâr-ı mülk ü melekûtu ve merâtıb-ı nâsût ve lâhûtu ihâta eyleyen ve’l-hâsıl ulûm-ı evvelîn ve âhırîni câmi’ olan Kur’ân-ı mu’cizü’l-beyânı tefsîre cür’etin bizim gibi âcizlere nisbetle ne kadar küstâhâne bir hareket olduğu beyandan müstağnidir.” (Şeyhulislâm Mûsâ Kâzım, “Tefsîrü’l-Kur’ân, ( Safvetü’l-Beyân ) İstanbul Matbaası, 1335 İfâde-i Mahsûsa)
(En kısa bir sûresi bile bütün belâgat âlimlerini ve fasîhleri bir benzerini yapmaktan âciz bırakan, bu nazarî ve amelî (teorik ve uygulamalı ) ve fennin açık ve kapalı şer’i hükümlerin ve ilâhî sırların mânâlarını, hakîkat ve inceliklerini ihtivâ eden, bütünüyle melekût âleminin dünyâ ve âhıret rütbelerini evvel ve sonraki bütün ilimlerin hepsini bünyesinde bulunduran, varlığıyla insanları acze düşüren bu Kur’ân-ı kerîmi tefsîre cür’et ederek bizim gibi âcizlerin ne kadar küstâhâne bir harekette bulunduğumuzu açıklamaktan çok uzağım.)
Bütün yorum sizlerindir…
.
Kime şikâyet edeyim?
17 Ağustos 2024 02:00 | Güncelleme :17 Ağustos 2024 01:00
A -
A +
Bir asker devlet olan Osmanlıda, nice muazzam galibiyetlere damga vuran Yeniçerilerin zamanla bozulması, devleti çok güç durumda bırakmıştır. Ulemâ bozulan Yeniçeri’ye doğrudan muhâlif olamamıştır. Yeniçeri ile başlayan bozulma, sarayda, ulemâda, a’yanda ve nihâyet halkta Batılılaşma ile kurtulma ham hayallerini giderek kuvvetlendirmiştir…
Osmanlı son zamanlarda dış düşmanlar kadar iç düşmanlarıyla da uğraşmıştır.
Türkler Müslüman olduktan sonra bu medeniyetin sürekliliğine inanarak ve bu dâirenin içinde kalarak en mütekâmil devletleri kurdular.
“İslâm medeniyeti sonuna kadar etrâfında teşekkül ettirdiği kendi altın çağına, ‘Asr-ı Saâdet’e bağlı kalmıştır. Bütün siyâsî teşekküllerinde-meselâ bizdeki Kânûnî devri gibi-husûsî altın çağları vardır.” (Prof. Ahmet Hamdi Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyâtı Târihi, Çağlayan Kitabevi, 3. Baskı, S. XL, İstanbul, 1967)
“Müslüman edebiyatlarının Orta Çağ hikâyelerinden romana geçemeyişi bahsinde de hemen hemen aynı cinsten bir yığın sebeplerle karşılaşırız. Bunların başında yine şüphesiz insanı reel hayâta inanarak sâhip olması gelir. Ayrıca psikolojik tecrübenin yokluğunu da söyleyebiliriz. Dinde günah çıkarmanın bulunması ferdin kendi içine eğilmesini dâimâ meneder. Rus romanının büyük husûsiyetleri Ortodoks Kilisesi’ndeki i’tiraz müessesesine neler borçlu olduğunu biliyor.” (A. H. Tanpınar, Age, s. XLVII)
Yâni söylenen şudur: Hristiyanlıktaki günah çıkarma bir kulun yaptığı bütün çirkin işleri yine bir kul olan papaz veyâ râhibe eksiksiz anlatarak affolunacağına inanmasıdır. Yâni günahkâr bir kulu yine günahkâr bir kul affeder. İspanya’nın başşehri Madrid’de din adamı Alvaro del Portillo’nun aziz ilân edilmesini kutlamak için on binlerce kişi bir araya geldi. Kutlama için meydana gelen papazlar onlarca insanın günah çıkarmasını dinledi. Ayrıca Papa Francis sosyal medyanın dünyadaki gelişmeler üzerindeki etkisini göstererek Twitter (X) üzerinden günah çıkarabileceğini açıkladı. Ayrıca Papa Francis “Eş cinsellik suç değildir” dedi.
İslâmiyette şuurlu bir kul, günahlarını diğer kullardan gizler. Günâhı işleyip ifşâ etmek ayrıca bir günahtır. Bizde bir söz vardır; yarısı doğru yarısı yanlıştır: “Kabahat de gizli, ibâdet de gizli.” Bunun birinci kısmı doğru; fakat ibâdetin farz olanı alenî, (açık) nâfileler riyâ olmasın diye gizli olabilir. Her kul günah işleyebilir. İnsanda nefis vardır ve günaha eğilimlidir. Ama Rabb’imiz günahlardan sonra hemen tövbe etmemizi ve aslâ ümitsiz olmamamızı beyân buyurur. Zümer sûresi 53. âyet: “Ey kendi aleyhlerinde haddi aşan kullarım! Allâh’ın rahmetinden ümit kesmeyin, Allâh (dilerse) bütün günahları bağışlar, doğrusu o çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.”
Ayrıca İbn Mâce’den (radıyallâhü anh) bir nakilde Resûlullâh Efendimiz: “Tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir” buyuruyor; çünkü Rabb’imiz kulunu çok bağışlayan ve çok affedendir.
Peygamberler (aleyhimüssalevâtü vetteslîmât) tebliğci ve şefâatçidirler. Af yetkisi ancak Allâhü zü’l-celâl ve tekaddes hazretlerine mahsustur. Şefâat ise onun izin verdiklerine âittir.
“GÜNAH ÇIKARMA” VE ROMAN!..
Hristiyanlıktaki günah çıkarma psikolojik olarak dışavurumcu bir tavırla işlenen günahı bir başkasına anlatıp paylaşma olayına dayanır. Bizde dert paylaşılır, bölünsün diye; sevinç paylaşılır artsın diye. Ancak zaman gelir günahımızı kendimiz bile hatırlamaktan utanırız. İşte o zaman tek çıkış yolu “Tevvâbü’r-rahîm” olan Rabb’imize ilticadır. O ne güzel Mevlâ, ne güzel bir yardımcıdır.
Batıda, bütün ahlak dışı olaylar, fuhşiyât, gasp hep romanlara konu olmuş hattâ bunları yapanlara “roman kahramânı” denilmiştir. Ne garip bir yaklaşım! İşte bu yüzden ve bu kompleksle, Batı romanında genellikle bir kilise, günah çıkaran veyâ nikâh kıyan bir râhip bulunur.
Bizde roman ve hikâyenin geç tanınması ahlâkî ve örfî tutumumuzun gereğidir. Bize mîzah da geç girmiştir. Şahıslarla alay etmek, anatomik kusurları ile eğlenmek, kusurlarını ifşâ etmek çok büyük günahtır. Hümeze sûresi 1. âyette “Başkalarını arkadan çekiştirip kötülemeyi huy edinen kimse” mezmûmdur (kötülenmiştir) veyâ Hucurât sûresi 12. âyette “Gizlilikleri araştırmayın, birbirinizin gıybetini yapmayın!” buyurulmaktadır. Gizli ve açık olanı ancak Allâh bilir ve o “Settârü’l- uyûb”dur; yâni ayıplarımızı gizleyendir.
Gariptir ki Batı’da meselâ “Sefiller” romanında din adamı yüceltilip onlar aşırı bağışlayıcı ve hoşgörülü olurken, bizde yeni romanda, hikâye ve karikatürlerde en iğrenç tipler, ırz düşmanları, düşman iş birlikçileri hep din adamları olarak gösterilmiştir. Özellikle cumhûriyet ilk devri romanlarında muhtarlar iki arada bir derede kalırken, devrim muhâfızı öğretmenler imamların baş düşmanlarıydı. Halka bir türlü yaranamamalarını kendi yeni tasarım karakterlerinde değil de din adamlarının sözde cehâlet ve yeniliğe karşı tutumlarına bağlarken, dinle bağlantılarını da dinde yeterinden fazla tâvizkâr bir Mevlevî müzisyen ve Şeyh Efendiyle kuvvetlendiriyorlardı.
1850’lerde devlet ve sarayda da Batı ile yakın temas ve Batılı elçi, müzisyen, asker ve diplomatlarla iç içe olma, Beyoğlu (Pera) gezintileri, tiyatrolar, kantolar, mîzah gazeteleri Osmanlıyı giderek Batı’ya benzetiyordu. Bir şeyler hızla değişiyordu Osmanlıda. İşte istenen bu değil miydi? Acaba biz de Batı gibi kuvvetli bir devlet olacak mıydık? Hey gidi Osmanlı!
MÛSİKÎ VE DİN
Bir asker devlet olan Osmanlıda şanlı mâzîsiyle nice muazzam galibiyetlere damga vuran Yeniçerilerin bozulması devleti çok güç durumda bırakmıştır. Ulemâ gücünü kaybetmemek için bozulan Yeniçeri’ye doğrudan muhâlif olamıyordu. Bu cümleden olarak Sultan I. Abdülhamîd devrinde Rumeli a’yânı kuvvetli bir ordunun merkezi kuvvetlendirmesine, kendi menfaatleri zedelenmesin diye hep karşı çıkıyordu. Yeniçeri ile başlayan bozulma, sarayda, ulemâda, a’yânda ve nihâyet halkta da Batılılaşma ile kurtulma ham hayallerini giderek kuvvetlendiriyordu. Bu bozulmanın altyapısında ocağın, dînî uygulamaların ve itikadın da zedelenmesine yol açtığı kesindi. Halk ‘Ocak’tan uzaklaşmak için Mevlevî tekkelerine yönlenmeye başladı.
Mevlevî tekkelerinde yeni icrâ edilmeye başlayan “dînî-tasavvufî müzik”(!) giderek saray müezzinlerini ve imamlarını da dâiresi içine alıyor ve bunlar çok rağbet görüyorlardı. Mevlevîliğin müzikle olan bağlantısı ‘Ocak’tan geliyordu. Ocak 15. asır itibarıyla Rumeli Bektâşî tekkelerinin sihirli dâiresi içine giriyordu.
Bektaşîlik artık Ahmed Yesevî hazretlerinin Sünnî akâidinden uzaklaşıp Orta Asya şamanizminin etkisinde kalıyor, ıklığ ve kopuzlu meditasyonlara tekkelere saz âletleri girmeye başlıyordu. Bu alanda tekke mûsıkîsinin iki üstâdı Dede Efendi ve Zaharya Efendi’dir. Zaharya Efendi, III. Ahmed döneminde (1703-1730) Fener Rum Ortodoks Patrikhânesi Kilisesi korosunda ilâhî okuyan bir râhip ve tanbur icrâcısıdır. Bu şahıs yıllarca âyin, ilâhî, durak, na’at, hattâ ezân bile okur. Fener’de oturduğu mahalleye yakın olan mescidin minâresinde ezan okuyup salâ bile verir. Kendisinin son zamanlarında ihtidâ edip Müslüman olduğu konusunda çıkan haberlere âit hiçbir kayıt yoktur.
MÜEZZİN MAHFİLLERİNDE MAKAMLI İÇ EZAN VE SALEVÂT-I ŞERÎFELER…
Bu arada mûsikî, müezzin mahfillerinin vazgeçilmezi olmuştur. Her rekâtte değişik makamla kırâ’at eden imamlara aynı makamla tasliye eyleyen müezzinler, üç dört müezzinin koro şeklinde yaptıkları tesbîhât ve tehlîlât da artık âdetten görülmeye başlamıştı.
Burada bir konuya açıklık getirmek isterim. Mûsikî başlı başına bir vâkı’adır. Bir sürü Müslüman da mûsikî ile uğraşmaktadır. Bu da ayrı bir fasıl. Ama şu gerçek var: Efendimiz, Sahâbe-i kirâm hezerâtı, tâbiîn, tebeü’t-tâbiîn ve müctehid imamların içinde müzikle iştigâl eden olmamıştır. İslâm ulemâsının kısm-ı a’zamı lehv ve lu’biyatı müziğe bağlamıştır. Bizim işimiz bu konunun dışında ama tekkelere ve giderek câmilere de müzik âletleri sokulması haddi aşmaktır. Sarıyer Müftülüğü Ebûbekir ve Ayazağa Kur’ân kurslarından me’zûn olan 34 hâfızın icâzet töreninde mihrâb önünde bendir ve ney eşliğinde ilâhîler okunmuştur. Mevlânâ ihtifallerinde ilâhi (icrâ) grubunun önünde bir orkestra bulunmaktadır…
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım: Klârnetle ezân okuma (Mustafa Kandıralı) orkestra eşliğinde tasliyeler ve besmeleler. “Ama bunların çoğu ney eşliğinde yapılıyor. Ney (hâşâ) mübârek bir çalgıdır. Onu Hazret-i Mevlânâ çalmıştır” gibi bir sürü bahânelerin hepsi gerçek dışıdır. Mevlânâ’nın ney çaldığını gösteren deliller yoktur. Anlaşıldığı üzere, bizim müzikle uğraşanlara dediğimiz hiçbir şey yoktur. Klâsik Türk mûsikîsi Osmanlı kültürünün ve Dîvân Edebiyâtı’nın türevlerindendir. Bizim derdimiz “tasavvufî müzik”, “dînî müzik” gibi söylemlerdir. Kilisenin vazgeçilmezi klavsen, piyano ve org önündeki koro benzerlerini tekkelere soktular, bâri câmilerimizi koruyalım!..
Kethudâzâde Ârif’den nakledilen şu cümlelere ne denir?
“Yeniçeri zamânında Beyoğlu’nda erganunlu kiliseye gider, yukarıda otururken başımdan kavuğumu çıkarmazdım. Enfiye verirler, odalarına götürürler ve hoşlanırlardı. İngiliz balosuna da giderdim, orada beş altı yüz kara şapkalı Frenk bulunur (o zaman fötr şapkayı yalnız Hristiyanlar giyerdi) benden gayri Müslüman bulunmazdı. Ben beyaz sarıklı kavuğumla otururdum; o kadar Frengin içinde bir Müslüman tuhaf olurdu.” (İbnü’l-Emîn Mahmûd Kemâl İnal, Son Asır Türk Şâirleri, I.S. 38. Age A.H. Tanpınar.)
“GELİN BERÂBER YIKALIM BU OSMANLIYI!..”
Osmanlı son zamanlarda dış düşmanlar kadar iç düşmanlarıyla da uğraşmıştır. Meselâ bunlardan biri de meşhur Hâlet Efendi’dir. Bu şahıs aynı diğer son Osmanlı ricâli gibi Galata Mevlevîhânesi’ne intisâp etti. Rumların kâtipliğini yaparken voyvodalar ve tercümanlar sâyesinde zengin oldu. İngilizlerle gizlice haberleştiği için görevinden alındı ve öldürüldü. Bütün varlığına el konuldu, ama ba’de harâbi’l-Basra (iş işten geçtikten sonra).
İbnü’l-Emîn Mahmûd Kemâl’in “Son Sadrazamlar” adlı 4 ciltlik eserinde Keçecizâde Fuad Paşa’ya âit aktardığı şu cümle her şeyi özetliyor sanırım: “En kuvvetli devlet bizim devlettir. Zîrâ siz dışarıdan biz içeriden yıkmaya çalışıyoruz yine yıkılmıyor.”
Nice ihânet şebekeleri özellikle fitne ateşinin fitilinin yakıldığı Tanzîmâtla birlikte sarayda cirit atmaya başlamıştır. III. Ahmed, II. Mahmûd, Abdülazîz ve nihâyet Abdülhamîd’e karşı yapılan ihânetler belki de dünyâda hiçbir devlete yapılmadı. Jön Türkler, Genç Osmanlılar ve bunların en olgun meyvesi, cinâyetler cuntası İttihâtçılar ve sonrası devâm eden bir sürü ihânetlerle Osmanlıyı yıkıp Türk devletinin kabuğunu değiştirdiler.
1830’dan sonra harp tazmînâtı için Rusya’ya giden Rif’at Paşa İstanbul’a döner dönmez “Devlet-i aliyye’nin yaşaması için Garb’ı taklitten başka çâre olmadığı”nı açıkça söylemişti.
Midhat Paşa da “Benden başkası devleti idâre edemez. Ben olmasam devlet batar” demiştir. Onun ihânet cümlelerinden biri de “Âl-i Osman var da neden Âl-i Midhat olmasın?”dır.
Garip değil midir, Türk devleti Osmanlı imajıyla prestijini son zamanlara kadar korumuştur. “Eski Dışişleri Bakanı İhsân Sabri Çağlayangil’e Cezâyir ziyâreti sırasında yaşlı bir zâtın “Vezir hazretleri, sen neredeydin, 250 senedir seni bekliyoruz” demesi ne kadar mânîdârdır. (Mehmet Ozan Semerci, Târih ve Medeniyet, Sayı 20, Ekim 1995, s, 32-33)
12 Eylül Cumhurbaşkanı Kenan Evren’i İslâm ülkelerinde “Halîfe” diye selâmlamalarına herhâlde bu zât çok içerlemiş olmalıdır.
Harf İnkılâbı’nın Türkiye’de ortaya çıkardığı manzarayı meşhur Arnold Toynbee “A Study of History” isimli kitâbında “Alfabenin değişimi ile Osmanlı kütüphânelerini yıkmaya lüzum kalmadı. Bu kitaplar örümceklerin yuva yaptığı raflarda kaldı” ifadelerini kullanmıştır. (Darbeden Beter Vesâyetler, Nuh Albayrak, KTB yay. s. 154)
Hulâsaten (özetle):
“Hey Rızâ secdeye baş koy da dinle //// Taşlar dile gelsin senin derdinle //// Efsâne söyleyim ağla hem dinle //// O şerefli mâzî meğer masalmış
.
Roman ve romantizmle bozulan toplum
31 Ağustos 2024 02:00 | Güncelleme :31 Ağustos 2024 06:08
A -
A +
Osmanlı aydınları(!?) Batı’yı tanıdıkça onların edebî türlerini önce tercüme ettiler; gazetelerde bunları tefrîka etmeye giriştiler. Sonra özellikle Fransız romanlarının sür’atle neşrine başladılar. Toplumun değişmesinde gazete ve romanın çok büyük rolü olmuştur.
Milletlerin târihleri kadar eski edebiyatları da vardır. Târih, yaşananları bâzen aynen, bâzen de abartarak anlatır. Fakat târih bir milleti ister zafer ister mağlubiyet yönüyle anlatsın, mutlakâ ondan bir ders çıkarılmalıdır. Târihimizin en az 5000 senelik en açık delilleri, Göktürk Devletiyle 6. asırda başlar. Bunun da yazıya geçirilmesi, daha doğrusu taşlara kazınması 724’teki Kültigin Yazıtıyladır. Şüphesiz daha evvel de Yenisey Yazıtları 6.yy’lara kadar inse de azdır ve silinmiştir. Bu Kitâbeler bizim bilinen ilk yazılı belgelerimiz olduğu için çok kıymetlidir. Zaferler, hezimetler, ihânetler, devletin bölünmesi, Çin’e bağımlı olmak, çekilen sıkıntılar, beslenme, her türlü savaşlar, Türk’ün Türk’le savaşması, avlanma, “Kök Tengri”ye bağlılık, (ibâdetler konusunda bilgi yoktur) câsusluk olayları, ölüm karşısında tevekkül, cenâze törenleri ve diğer devlet yöneticilerinin bu törenlere gelmeleri, zamânın boyutsuzluğu, fakir halkın doyurulup zenginleştirilmeleri bu Kitâbelerde tafsîlâtlı olarak anlatılmıştır. Taşa kazındığı için çok kısa cümlelerden oluşan bu metinler edebî bir anlatımla târihi yansıtmaktadır. En ilgi çeken bir diğer konu da Kültigin Kagan’ın yaptıklarını anlatıp: “Yok yoksul milleti zenginleştirdim, bir araya topladım, az olan nüfusumuzu artırdım” dedikten sonra “Azu bu sabımda igid bar gu?” (Acaba bu sözümde yalan var mı?) diyerek halkının te’yîdini istemesidir. Muharrem Ergin, Orhun Âbideleri, Millî Eğitim Basımevi, G.10, s50 İstanbul 1970.
Edebiyâtın sözlü türlerinden olan destanlar ezberlenebilmeleri için uzun manzum (şiir) eserlerdir. Çoğu zaman da bir enstrümanla birlikte söylenmişlerdir. Sonradan yazıya geçirilirken nazım kısmının çoğu nesre (düz yazıya) dönüşmüş ve bir hayli de eklemeler olmuştur. Dünyâ devletlerinin târih derinliklerine dayalı olarak az veyâ çok, uzun veyâ kısa, bir veyâ birden fazla destanları vardır. Yeni yetme devletlerin destanları yoktur. Meselâ ABD’nin bir destânı yoktur. 250 senelik karma bir toplumdan meydana gelen bu devletin dili, târihi, kültürü hep derlemedir. Kuzey-Güney Savaşları olmasaydı anlatacak bir harpleri bile olmayacaktı. Bu meyânda destânı en çok olan millet de Türklerdir. Bu da milletimizin ne kadar eski ve kültür yapısı sağlam bir millet olduğunu gösterir…
İlk çağların kahramanları birbirlerine benzerlik gösterdikleri için destan kahramanlarının tipleri ve yaptığı işler de benzerlik gösterebilir. Bundan da anladığımız kadarıyla milletlerin en eski edebî türleri destanlardır. Bunlara saguları (mersiye, ağıt) savları da (atasözleri) ekleyebiliriz. Tabîî ki bunların hepsi nazımdır. Yunanların meşhur destanları İliada ve OdisseusDestanları, Homeros’un Truva Savaşları’nı anlatan en eski edebî tür olarak göze çarpar.
Roman türü bizde ne zaman görüldü?
Sâde bizde değil, Batı’da da romandan çok evvel tiyatro devreye girmiştir. Roma’da gladyatör dövüşleri ve sonradan tiyatro için de kullanılan amfiteatrlar MÖ 1.yy’a kadar inmektedir.
Genelde ilk roman olarak bilinen Cervantes’in 17. Yy’da yazdığı Don Kişot ilk değildir. Dünyânın ilk romanı yaklaşık 600 yıl önce, takrîben 1010 yılında Japonya’da bir saray nedîmesi olan Murasaki Shikibu’nun yazdığı “Genji’nin Hikâyesi” adlı roman, Japonya’nın ve dünyânın ilk romanıdır.
Batı’da roman, yazılmaya başladığı andan îtibâren en tutulan tür olmuştur. Peki bu tür bizde 19.yy’a kadar neden görülmemiştir. Yâni bizde Tanzîmât’a kadar roman veyâ hikâye neden yoktur. Bu iki yüzyıllık gecikme nedendir?
Osmanlı aydınları(!?) Batı’yı tanıdıkça onların edebî türlerini önce tercüme ettiler; gazetelerde bunları tefrîka etmeye giriştiler. Sonra özellikle Fransız romanlarının sür’atle neşrine başladılar. Toplumun değişmesinde gazete ve romanın çok büyük rolü olmuştur. Yine Batı’nın asırlar öncesine dayanan tiyatro eserleri de tercümelerdeki yerlerini almıştır. Hattâ öyle zamanlar olmuştur ki, bâzı eserler Türk halkının âdetlerine ve örflerine de uygulanmıştır. Buna da adaptasyon dediler. Bu konuda en çok eser veren de Ahmed Vefik Paşa olmuştur. Paşa, genelde Moliere’in eserlerini adapte ve tercüme etmiştir. Bu denemelerde daha ziyâde Moliere’in komedileri tutunmuş, Volter, Fenelon gibi ve bâzı Fransız düşünürlerin eserleri de tercüme edilmiştir.
Aslında Tanzîmat’ın gerisindeki fikir Hristiyanları yüceltme ve Osmanlı toplumunu aşağılama ve hattâ gizlice tanassurdu. (Hristiyanlaştırma) Bunların beyannâmeleri gazete, tiyatro, şiir ve sonra devreye giren ve çok tutulan romandı.
Burada bir konuya da açıklık getirelim: Osmanlı’da “okuma yazma oranı %1 bile değildi” diyenlere şunu hatırlatalım: Şehirlerde ve köylerde çocuklar çok ufak yaşta köy câmilerinde imâmın dizi dibine çökerler, Kur’ân alfabesi olan “elif bâ”yı okurlardı. Bu nedir? Çocuklar o günün alfabesini, yâni okumayı çok ufak yaşlarda öğrenirlerdi. Şimdi çocuklar okuma-yazmayı okul öncesi hattâ ilkokul 1. sınıftan îtibâren öğreniyorlar. İddiâ ediyoruz ki Osmanlı’da okumaya başlama yaşı şimdikinden çok önceydi. Yalnız yazma işi o kadar kolay olmadığı için onu ancak ibtidâîde (ilkokul) öğrenirlerdi. Bu yüzden eski insanların hem okuyup hem yazmaları biraz zaman alırdı ki bu durumda okuma-yazma tâbiri buradan çıkmıştır.
Tanzîmât-ı Hayriyye değil Tanzîmât-ı şerriyye
Tanzîmat denilen o zamânın balans ayârı, İngiliz Reşid Paşa ve ayaktaşları tarafından dayatılan Batı kaynaklı reformlar topluluğudur. Kılıç erbâbından çok, ulemâ paşaları (bunlar gerçekten âlim insanlardı. Reşid Paşa da medrese çıkışlı ulemâ sınıfındandı) tarafından saltanâta dayatılan ve ilk def’a sultânın yetkilerinin bir cunta tarafından baskı ile kısıtlanan hakları, Osmanlı’da ileride olacak felâketlerin başlangıcı gibidir. Nitekim Koca(?!) İngiliz Reşid Paşa’nın has adamı İbrâhim Şinâsî -ki devletin Avrupa’ya gönderdiği ilk öğrencidir- tarafından yazılan bir kasîdede sultâna parmak sallama çok açık bir şekilde görülür. Burada bir beyit çok dikkat çekicidir: “Bir ıtıknâmedir insâna senin kânûnun //// Bildirir haddini sultâna senin kânûnun. (Senin bu kânunun insanlığın kölelikten kurtuluş belgesidir. Bu kânun (aynı zamanda) sultâna da haddini bildirecektir.)
Burada hadd bildirmek tevriyeli (çift anlamlı) kullanılmıştır. Birincisi, saltanat ve hüküm haklarında kısıtlama, ikincisi ise tam bir tehdittir. Sana bu kânun haddini bildirir. Haddini bildirmek: Sert bir karşılıkla uslandırmak, yola getirmek, cezalandırmak. Türkçe Sözlük, TÜRK DİL KURUMU, Ankara 2005 s. 826
Sultan Abdülmecîd’e zorla dayatılan bu uyarlama bir başlangıçtır, İTC, inkılâplar, darbeler, 28 Şubatlar, e-Muhtıra’ların bidâyeti (başlangıç) hep bu meş’ûm (uğursuz) fermandır. Bâzı çok bilmişler Osmanlı’daki bu yenileşme hareketi denen balans ayarlarına Sultanlar da onay verdiler diyorlar. Yalan! Hem Tanzîmat hem de Birinci ve İkinci Meşrûtiyet baskı ve tehditlerle kabûl ettirilmiştir.
Tanzîmâtla Osmanlı aydınlarını ufku açılmış(??!!) gazete, tiyatro, roman çığ gibi çoğalmaya başlamıştır. Son derece basit olan bu eser bile denmeyecek türler, okurların iştihâsını kabartıyordu. Nâmık Kemâl gibi öncüler hemen şiiri bir kenara bırakıp tiyatro ve romana kolları sıvadılar. Osmanlı toplumu 19. yy.’da henüz ahlâkî potansiyelini koruyordu. Halk yine aynı, mütedeyyin, saltanâta ve Hilâfete bağlıydı. Bu yüzden ilk tiyatro ve romanlar daha ziyâde vatanseverlik, hamâset (Vatan Yâhut Silistre) gibi konuları işlemek zorundaydı. Aynı Nâmık Kemâl “Hürriyet Kasîdesi”nde “Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî insâfa hizmetten” (Zâlim avcıya hizmet etmekten zevk alan ancak avcı köpeğidir) gibi ağır sözler söylüyordu. Saltanata bağlı olanları zâlim avcıya (halifeye) hizmet eden avcı köpeği olarak niteliyordu.
Bu Kasîde Abdülazîz tahttan indirildikten sonra sürgünde iken 1876 yılında yazılmıştır. Dikkat çeken bir husus da “hürriyet” kavramı Türk literatürüne bu şiirle girmiştir. Hürriyet, Fransız İhtilâli’nin ve Mason cem’iyyetlerinin dört efsunkâr şifresinden biridir. Diğerleri, müsâvât (eşitlik) uhuvvet (kardeşlik) ve adâlettir.
Ahlâk mes’elesi ve Batı
Batı’nın aslî temeli İlk Çağlarda ve bilhassa Orta Çağlarda “Kilise”ye bağımlı olduğu için hukuk yerlerde sürünüyordu. Tek celseli ve üst yargısı olmayan Kilise mahkemelerinin bir sözü insanları giyotine götürüyor veyâ en ağır işkencelere mâruz bırakıyordu. Adâletin olmadığı yerde ahlâk da olmaz. Yoksul ve hasta olan halk hırsız oluyor, kimsesiz kadınlar da para kazanmak için fuhuştan başka yol bulamıyorlardı. Sözde yasak olan fuhuş sokak başlarında alenî yapılıyordu. Vebâ, pislikten halkı kırıp geçiriyordu. İşte bütün bu pislikleri ve günahları örten ve affeden müessese, kilisenin âciz ve günahkâr papazlarıydı. Hangi günahla gelirsen gel, papaza en ince teferruâtına kadar anlat, sonra da “Affet beni papaz efendi” de papaz da sana “Tanrı senin günahlarını affetti yavrum” desin, pîr ü pâk ol, haydi tamam. “Git yine aynı günâhı işle ben buradayım, affeder dururum” diyecek âciz râhip. Sen kimsin ki Allâh’ın af yetkisini kendinde görüyorsun? Ne büyük ve vahîm bir cehâlet!
İşte bu yüzden roman denen edebî türün malzemesi Batı’da fazlasıyla vardı zâten. Osmanlı-Türk toplumu böyle mi? Son zamanlarda zorla cuntalar tarafından sokulduğumuz harpler, bunlara harcanan paralar, mâliyenin sıfır noktasına çekilmesiyle fakr u zarûretleri yaşamaya başlayan halk… Fakat toplumda bununla ne fuhuş arttı ne de îmânsızlık. Halk yine Rabb’ine mütevekkil, saltanâta ve Hilâfet’e sâdık, çağırıldığında cepheye koşan müstesnâ bir topluluktu. Bir başka, bambaşkaydı benim milletim. Nasıl da bozdunuz, nasıl da kıydınız bu cânım millete?
Askerle ve cuntalarla bu milleti bozamayacağını anlayan Batı ve iç hempâları (ayaktaşları) onları basınla zehirleme yolunu seçtiler. Zamanla tefrîka edilen Batı romanları perde arkalarında iğne oyası yapan, gergef işleyen, annesinin dizinin dibinden ayrılmayan ar ve nâmus âbidesi kızlarımızın; fesini eğip bıyıklarını bükerek, zaman zaman Göksu ve Kâğıthâne’ye gidip bir iki güzel kıza peçe arkasından bakmaktan başka bir şey yapmayan delikanlıların, bu romanlarla kanlarına girdiler. Bugünkü ahlâk dışılığı normal hâle getiren dizi, sinema ve magazin programlarının anası şüphesiz bu romanlardır.
Haydi roman yazın; malzeme bollaştı
Özellikle Edebiyât-ı Cedîde ve ona tepki olarak doğan Fecr-i Âtî ile başlayan tefessühün (bozuşma) silâhı da giderek yaygınlaşan romandır. İlk devrelerin hedefi âile ve ahlâk iken, 1920’lerden sonra hedef, toplum ve din ile, din adamları olmuştur. Bunların gerekçelerini ve delillerini ileride seçtiğimiz roman alıntıları ile gözler önüne sereceğiz.
Batı’nın bu giderek bozulan ahlâkına Katolik ve Ortodoks dindarlar direnmeye başladılar.
Özellikle din ve kilise tanımayan Maximillien Robespiyer ve sonra onun kurduğu Jakobenler Kulübü Fransız Devrimi sonrası baskıcı ve dayatmacı bir dernekti. Jakoben topluluğu İşçi köylü ve alt tabaka halkın oluşturduğu bir komün niteliğinde idi. Dünyânın her yerinde bu tip teşkîlâtlara “jakobenist” denilir ve genelde halk isyanlarının kaynağı olarak kabûl edilir.
Devrimler bâzen halk tarafından (Rusya, Fransa) bâzen de asker ve cuntalar tarafından yapılır. Unutulmasın, her devrim sonraları ahlâkî, siyâsî, hukûkî ve ekonomik çöküşler kaçınılmazdır. Bu herc ü mercler (karışıklıklar) romancılar için büyük fırsatlardır.
Her milletin târihinde fetret (karışıklık) devreleri olmuştur. Tıpta laboratuvar, ekipman ne kadar önemli ise, sosyoloji ve onun halka yansıyan aynası romanda da halkın sefâleti, ahlâkî çöküşler, harp sonrası açlık, yoksulluk, köylerin şehirlere göçüp ne köylü kalıp ne şehirli olamamaları ve bir varoş toplum hayâtı, dînî duyguların giderek zayıflamaları, arka sokak Harlemleşmeleri, derebeylik olarak gördükleri ağalık ve toprak mes’eleleri hep roman yazarları için, bâzen gerçek bâzen de toplumu ayrıştıran ve bölen sol fraksiyon romancıları için bulunmaz bir sömürü aracı olmuştur.
Bu arada az da olsa muhafazakâr romancılar da 1960’lardan sonra seslerini yükseltmeye başlamışlardır.
Biz dünyâ çapında bir romancı yetiştiremedik. Şimdi hemen “Nobel ödüllü yazarımız” var diyeceksiniz. Neyse…
Daha söylenecek çok şeyler var. Tenkit edilen Osmanlı saraylarından lüks rezidanslara, yalılara, villâlara geçip, hayâtının çoğunu dış ülkelerin kumar masalarında harcayan, Kanarya Adaları’nda, âşık oldukları Yunan dostlarının Mikenos’unda kızgın kumlar üzerinde bronzlaşan tenleriyle boy gösteren nev-zuhûr zâdegânların (zenginler) hiç kimseyi kınamaya hakları da yoktur, hadleri de! Bunların hayatları hep romandır. Hem de sefâhat ve ahlâk mahrûmiyeti esas konu olmak üzere… Gayr-i ahlâkî âile ilişkileri, kumar zenginlikleri, mafya ve kara para aklamalar…
İşte yeni neslin îmân ve ahlâktan nasîbi olmayan, lâik ve demokrasi âşığı topluluk. Ey romancılar, bundan daha âlâ konu bulabilir misiniz? Vurun klavyelere; hadi toplumun içyüzünü gösterin diyeceğim, ama siz de aynı fasiledenseniz, bunu nasıl yapacaksınız?
.
Şaşırtıcı değişim
14 Eylül 2024 02:00 | Güncelleme :14 Eylül 2024 04:48
A -
A +
Toplumlar da yıllarca yapılanmış bünyelerini kolay kolay değiştirmezler. Dıştan bir müdahaleye karşı iki savunma silâhı hemen devreye girer: Kültür ve din. Bunlar tahrip edilmedikçe o millet kolay kolay bozulmaz. Tabii bunların bozulması o kadar kolay değildir; yıllarca uğraşmak gerekir.
Fir’avunların piramitleri yaptırırken insan emeğini insanın varlığından nasıl üstün tuttuysa, Batı da aynı sistem üzerinden gitmektedir.
Bir milletin münevver taifesi millî değilse felaketler hazır demektir.
Hiçbir toplum kendi kendine değişmez. Hiçbir canlı organizma hayâtiyetini durup dururken kaybetmez; bunun için mikrobik veyâ bakteriyel yığılmalar ve bölgeyi zararlı unsurların istilâsı gibi etkenlerin olması gerekir. Bünye sağlamken, yâni bağışıklığı dış etkenlere dayanıklı iken, aşıya bile lüzum olmadan kendisini koruyabilir.
Toplumlar da yıllarca yapılanmış bünyelerini kolay kolay değiştirmezler. Dıştan bir müdâhaleye karşı iki savunma silâhı hemen devreye girer: Kültür ve din. Bunlar tahrip edilmedikçe o millet kolay kolay bozulmaz. Tabîî bunların bozulması o kadar kolay değildir; yıllarca uğraşmak gerekir.
Toplumlar yönetime muhtaçtır. Bu yüzden liderler çok önemlidir. Millî rûhu taşıyan liderler toplumla hep barışıktır. Bağımlı ve dış güdümlü liderler bâzen başarılı olup halkını ifsât etseler bile, yıllar sonra millet vicdânında mutlakâ yargılanıp aslî yerlerine indirilirler. Tabîî ki tahrîbâtı düzeltmek o kadar kolay değildir. Bu liderler kendilerini destekleyecek militanlardan ziyâde fikrî fesâd ile yardımcı olacak seçkin bir tâifeye muhtaçtırlar.
Bir milletin münevver tâifesi millî değilse felâketler hazır demektir: “1851’de Türkler arasında gelişen gazetecilik, problemleri efkâr-ı umûmiyeye (kamuoyuna) kolayca mâl eder, memlekette hiçbir devirde görülmemiş bir fikir gerginliği başlar. Zâten 1858’de Reşid Paşa, 1861’de Abdülmecîd’in ölümleri ile Tanzîmât’ın ilk devri kendiliğinden kapanmış bulunuyordu. Reşid Paşa ile bir zihniyet son mümessilini kaybetmiş oluyordu.
1856’dan sonra hayâta istikâmet verenler ise Reşid Paşa devrinde yetişenler, siyâsî terbiyelerini o zaman yapanlardı. Reşid Paşa ile Âlî, Fuad, ve Midhat Paşalar arsındaki fark, evvelâ bir nesil farkıdır. Bunlar gerek siyâsette, gerek yaşayışta, bâzı çizgi ayrılmalarına rağmen daha fazla Garplı ve Garpçı olacaklardır. Âlî ve Fuad Paşaların Avrupacılığı, Fuad Paşa’nın oldukça gizli kalan meşrûtiyetçiliği, aradaki görüş ve mizaç ayrılıklarının üstünden bir noktada birleşirler: Eskiye karşı daha geniş bir tepki…”(Prof. Ahmet Hamdi Tanpınar,19, Asır Türk Edebiyâtı Târihi, Çağlayan Kitabevi,3. Baskı 1967, İstanbul s.124)
İşte size her şeyi açıklayan hikâyenin özeti ve son cümle: “Eskiye karşı daha geniş bir tepki.” Aslında söylenmek istenen tepki, düşmanlık ve nefrettir. Zımnen (dolaylı olarak) Osmanlıya, topluma ve İslâm’a olan tepkidir bu. Hiç mübâlağa yoktur bu sözlerde; bunlar bayrağa “haç” koydurmak bile istediler. (Midhat Paşa)
Tabîî ki bu plânlamalar çok geçmeden acı meyvelerini vermeye başladı. Edebiyât-ı cedîde, bütün hızını -özellikle şiirde Abdülhamîd düşmanlığından alıyordu- yeni bir ufukla milletin huzûruna çıkıyordu. Bu huzûra çıkış milletin huzûrunu da kaçırıyordu tabîî ki. Onlara göre tek çâre bu pörsümüş, kaderci ve miskin ruhtan (hâşâ İslâmiyet’ten!) kurtulup Avrupa’nın atılımcı, hürriyetçi pragmatist ve demokrasi rejimine geçmekti.
Amaçları Avrupa’nın sahte Feminist rûhunu bize taşıyıp kadınları, hürriyet adı altında sokaktan eve girmeyen bir kitle meydana getirmekti. Nitekim bunlar 40 sene sonra acı meyvesini vermiş, saçının telini göstermekten sakınan Nene Hatun’un torunları, balolarda danslarda boy gösteren ve hattâ güzellik yarışmalarında birinci olan kızlarımız yetişti.
Kerîman Hâlis evvelâ Cumhûriyet gazetesinin 1929’da Türkiye’de düzenlediği bir yarışmada Türkiye güzeli, sonra da 1932’de Belçika’da yapılan ‘Dünyâ Güzellik Yarışması’nda dünyâ güzeli seçilmiştir. Soyadı kânunu çıkınca Atatürk bu hanıma “Ece” soyadını vermiştir. Sonra Jürinin, dedesi şeyhülislâm olan bu hanımın dünyâ güzeli seçilmesiyle “Bu hanımın kendisini beğendirmek üzere mayo ile önlerinde olmasının Hristiyanlığın bir zaferi olarak nitelendirildiği ve Osmanlıyı düşürdüğü bu durum ile zafer kazandıkları ve danışıklı dövüş olduğu emekli Darüşşafaka Muallimi Hâlid Turhan’ın anılarına dayanmaktadır. Hattâ “Hatıralar”da bundan fazlası da vardır. Jüri üyelerine şöyle hitâp edilir: “Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa’nın, Hristiyanlığın zaferini kutluyoruz. 1400 senedir dünyâ üzerinde hâkimiyetini sürdüren İslâmiyet artık bitmiştir. Onu Avrupa bitirmiştir. Bu kızı zaferimizin bir tâcı olarak kabul edeceğiz ve onu birinci olarak seçeceğiz. Bu sene güzellik kraliçesi seçmiyoruz. Bu sene İslâm’ı yenmenin zaferini kutluyoruz. Bir zamanlar Fransa’da oynanan dansa müdâhalede bulunan Kânûnî Sultan Süleymân’ın torunu işte mayo ve sutyen ile önümüzdedir. Kendini bize beğendirmek istemektedir. Biz de, bize uyan kızı beğendik. Müslümanların geleceğinin böyle olması temennisiyle Türk güzelini dünyâ güzeli olarak seçiyoruz.”
Bunlara bilmem ki ne demeliyiz? Hicran yarası mı yoksa Feminizmin zaferi mi? Tarlaya tohum at ve bekle. Oradan nimet de çıkar zehir de. 1851’e tarlayı ektiler, sabırla beklediler. Ekenler Tanzîmatçılar, sulayan ve gübreleyenler Abdülhamîd Han’ı deviren Sandanski artıkları ve İTC, ekini biçenler güzellik kraliçeler seçerek Batılı olduğumuzu sanan grup. Hâlbuki batılı olmak bu mu? Onlara göre buydu.
OXFORD VARDI DA BİZ Mİ GİTMEDİK
Osmanlıyı hep tenkit ettikleri nokta, neden sanâyileşmedi? Neden teknolojiyi yakalayamadı? “Urfa’da Oxford Üniversitesi vardı da mı okumadık” sözünün tam da aynısı. Dünyâda teknoloji hangi safhadaydı da Osmanlı onu hemen almadı?
Târihî sürece bir bakalım: Avrupa teknolojiyi hangi târihlerde yakaladı? Rönesansla mı, Reformla mı yoksa Fransız ihtilâli ile mi? İlk teknolojik yaygın ev âletleri ve diğerlerinin yapımını ve kullanılmasını bir gözden geçirelim: Dünyâda ilk traktör 1889’da kullanıldı. 1913 yılında ticârî hüviyet kazandı. Otomobil seri üretimi 1895’te, ilk buzdolabı fabrikası 1914, çamaşır makinası 1908, elektrikli süpürge 1910, televizyon 1930. Peki biz ne zaman televizyon ile tanıştık. Tam 38 yıl sonra 1968 senesinde haftada 3 gün yayınla. Dünyânın ilk denizaltısı 1719 yılında, dünyânın ilk arabalı vapuru olan Sühûlet 1871’de Osmanlı’da yapıldı.
ALKOLLE BATILI OLMA SÜRECİ HIZLI BAŞLADI
Türkiye’de ilk şarap fabrikası da 1925 yılında kurulmuştur. 1930 yılında Gaziantep rakı fabrikası işletmeye açılmıştır. Buna mukâbil Paşabahçe Tekel Fabrikası (bilinen adıyla rakı fabrikası) 1 Ekim 1933’te; Başkent Ankara’da Ankara Tekel Bira Fabrikası1935 yılında açılmıştır. Bugün Türkiye’de 140 kayıtlı şarap üreticisi vardır. Bunlar altı ilâ sekiz milyon litre şarap üretmektedir. 5 Mayıs 2022’de Türkiye’de yılda toplam alkollü içki tüketimi %11 artışla 1 milyar 122 milyon 148 litreye çıkmıştır. İşte olduk Batılı… Bundan da 22 milyar TL kâr yaptık. Daha ne olsun!
Alkol oranları: Birada %3-5, sert biralarda bu oran %12 ye çıkar. Viski %43, votka %45, rakıda %45-50’dir. Şarapta alkol oranı %7 ile %12 oranında değişir. Birayı alkollü içki kabûl etmeyip su yerine içenler şunu bilmelidir ki, 2 bira içen normalde çakırkeyif yâni yarı sarhoş olup bir şişe şarap içmiş gibi olur. Trafik kazalarının en az %15’i alkolden kaynaklanmaktadır.
Dünyâ Sağlık Örgütü verilerine göre cinâyetlerin %85’i; kadına şiddet olaylarının %70’i; tecâvüzlerin %50 si; trafik kazalarının %60’ı alkol kaynaklıdır. Dînimizin haram kıldığı alkolün ne kadar zararlı olduğu çok açık değil mi? Ayrıca Kur’an-ı kerîmde “sâdece “hamr” yâni şarap haram kılınmıştır” sözü de yanlış bir yorumdur. Hamr, tahammür etmek yani fermantasyona uğramak olayıdır. Aslı da “humr” yâni örtü demektir. Aklı izâle edip örttüğü için de harâm olması son derce mâkul değil mi? O hâlde glikoz, etil alkole dönüşünce fermente olur yâni tahammür eder, yani şaraplaşır. Yâni rakı da, bira da, viski de aynı haram grubundandır. İşin garip tarafı bütün kurumlar sigara ile müthiş bir şekilde mücâdele ederken, alkol mâsummuş gibi ona fazla müdâhale edilmez. Yalnız tekel bâyileri dışında satışları yasaktır, ama bu asla kâfi değildir. Gençlik artık su gibi bira içmektedir. Alkol, sigara ve zararlı madde alışkanlıklarının birinci sebebidir.
ALDATICI MEDENİYET KAVRAMI
Genelde Batı medeniyeti ve bizimle bağlantılı Avrupa uygulamaları, alkol, fuhuş, uyuşturucu, LGBTİQ+, ateizm, kadın erkek eşitliği ve lâik sistem üzerine kurulmuştur. Evet bunlar muâsırdır, çağdaştır, kalkınmıştır. Fakat insan mes’ûliyeti bu medeniyette lağvedilmiştir. İnsanlar hedonik (hayvan insan=adall) hüviyetindedir. Sömürü, istimlâk, zayıf devlet halklarını köleleştirme hep bu medeniyetin eseridir. Böyle bir Batılılaşma olmaz olsun!.. Temelinde insan hakları, insan haysiyeti, insan şahsiyeti olmayan böyle bir kalkınma bizden uzak dursun. İslâmiyet’in olmadığı hiçbir sistem insana değer vermez. Fir’avunların piramitleri yaptırırken insan emeğini insanın varlığından nasıl üstün tuttuysa, Batı da aynı sistem üzerinden gitmektedir. Tek fark kendi insanları dışındaki bütün insanları Fir’avun zihniyetiyle köleleştirmek, millî servet ve yer altı kaynaklarına çökmek ve gerekirse yüz binlerce insanı bunun için katletmek…
Eşitliği genelde kadın erkek eşitliği içerikli İstanbul Sözleşmesi ile bize tahakküm etmek istiyorlar. Hiçbir şekilde kadınla erkek bir değildir. Kadınla kadın, erkekle erkek de bir değildir. Eşitlik yaradılıştadır. Hilkatte her varlık mahlûk olarak eşittir. Adâlet önünde eşittir. Rabb’imiz kimini güzel, kimini çirkin, kimini güçlü, kimini de zayıf olarak yaratmıştır. Âlimle câhil bir midir? Hele fizik olarak erkekle kadın hiç eşit değildir. Bunun en açık delîli atletizmdir. Rekorlara bir göz atarsak eşitliğin ne olduğunu daha doğrusu ne olmadığını anlarız:
Erkek yüksek atlama rekoru, Javier Stomayor (CUB) 2,44; Kadın yük. atl. rek. Stefka Kostadinova, 2,10 Bulgar; Sırıkla. yük.atl. rek. Erkek Arman Duplantis 6,25 (SWE); Kadın sır.yük. atl.rek. Jenifer Suhr ABD, 5,03; Erkekler 100 m rek. Usain Bolt (JAM) 9,58; Kadın 100 m rek. Jenifer Griffith Joyner (ABD) 10,49…
Dünyâ bilim insan oranı: Erkek %33; Kadın%12…
Dünyâ yönetimi: Hâlen erkek devlet veyâ hükûmet başkanı: Erkek 79 ülke; Kadın, 21 ülke. (Ülke sayılarında değişme oldu)
Şimdi şu oranlara bakarak yaradılış ve adâlet dışında kadın erkek eşittir diyecek kaç akl-ı evvel vardır? Bu konular çoktan aşıldı…
İstihdâm mes’elesine gelince: Özellikle şirketler sözleşme yaparken kadınsa ilk şart, beş sene evlenmek yok. Çocuk yok. Evli ve çocuklular genelde part-time yâni yarı zamanlı temizlik vb. işlerde çalıştırılıyor. Hadi gelin de kapital sâhiplerine istihdamda kadın erkek eşitliğinden bahsedin.
Kadın erkek eşitliğini savunan Batı, kadınları en pis işlerde çalıştırmaktadır. Komünist bloklarda kadınlar mâden ocaklarında çalıştırılmadı mı?..
Kadına şeref ve haysiyetini verip onlara zor koşulmayacağın emreden İslâmiyetle zorunuz nedir?
Batı’da insan değil, onun emeğini sömürmek esastır.
Batı 100 yıldır Siyonizm’in sis perdesi altında Orta Doğu ve Arap yarımadası ile, Afrika’yı parselleyerek kurtlar sofrasını kurmaya çalışmaktadırlar. Batı sarhoşluğunu atan, yıllarca uyutularak, kandırılarak, oyuncak sanayii bile kuramayan Türkiye, dünyânın sayılı askerî güçlerinden biri olmuştur. Artık bizim için ne NATO, ne de AB hiç önemli değildir. Büyük bir potansiyel olan Türk dünyâsını çarlık hayalleri ile hâlâ kendisine bağımlı sanan Rusya’nın psikolojik baskısından kurtarıp 350 milyon nüfuslu “Turan Türk Birliği” kurulduğunda şüphesiz en caydırıcı güç olacaktır. Artık Çinve Rusya işine gelen ittifaka katılsın. Ama eğer Batı’nın ve ABD’nin karşısında iseler Turan Birliği üyeleri olma ihtimalleri de az değildir. Mâvi Vatan projesi Çar Deli Petro’nun hayallerini allak bullak eden asrın en stratejik plânıdır.
Zâlim Batı, gençlerimizi müzik bağımlısı yaptı. Hem de hangi müzikle? Rap, pop, heavy metal gibi dünyâyı saran bir illetle. Gürültü ile dumura uğratılan beyinler alkol ve uyuşturucu ile ipotek ediliyor, bunun sonucunda bütün rezâletlikler sergileniyor. Açık havada verilen konserlere binlerce kişi toplanıyor, ayakta ritimle kendinden geçen gençler ellerinde biralarla trans hâline geçiyorlar.
Evvelâ nefret kustukları Arab’ın müziğini alıp yeni bir form verip adına Arabesk dediler. Ümitsizlik ve çaresizlik müziği ile gençleri kendi kendilerini jiletleyen zavallılara dönüştürdüler. Yeni bir nesil üredi: Batı parantezindeki gettolar!..
Bu kadar bozulmuş bir nesli toparlamak kolay mı? Rabb’im isterse bu nesil aslına döner, İslâm’ın sancağını yine omuzlar; inanıyoruz ki Oğuz Kağan’ın Üç Okları ve Boz Okları yine hedefe yönelir. Çünkü kuvvetli bir Türk devleti yine bütün cihâna hükmedecektir. Bu hükmediş yalnız silâhla olmayacaktır. Bugünün harp sâhaları fitne dolaplarının döndüğü BM, AB, fikir kulüpleri, masonik cemiyetler, karteller vb.dir. İşte bunlara karşı dimdik durup varlık sebebimizi ispat edince, Türk’ün gücünü yine anlayacaklardır...
.
Çağdaşlar ama medeni de değiller insan da!..
28 Eylül 2024 02:00 | Güncelleme :28 Eylül 2024 06:03
A -
A +
Batı’da yapılan keşiflerde ilmî tecessüs, faydalı olma gibi sâikler mutlakâ vardı. Fakat sonra egemen sınıf o bilgileri insanların aleyhine kullanmadı mı? Meselâ Nobel’i ve dinamiti düşünelim. Alfred Nobel dinamiti 1867’de buldu ve onu nitelikli patlayıcı olarak açıkladı. Peki, genelde bu şekilde mi kullanıldı?
ABD’deki kölelik zamanlarından bir tasvir...
Batı’nın insan hayrına diye yaptıklarının çoğu yalandır. Bu iddiâ biraz sert olsa da vereceğimiz örneklerle bunun doğru olduğu anlaşılacaktır. Tabîî ki tıbbî, teknik buluşları inkâr etmek mümkün değildir. Bu ayrı bir fasıl.
Yüce Peygamberimiz “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır” buyurmuştur. Buradaki hüküm “kâffeten li’n-nâs”tır. Yâni hiçbir ayrım yapmadan bütün insanlara iyilik yapmaktır; faydalı olmaktır.
Batı’da yapılan keşiflerde ilmî tecessüs, faydalı olma gibi sâikler mutlakâ vardı. Fakat sonra faydalı bilgileri yöneten egemen sınıf o bilgileri insanların aleyhine kullanmadı mı? Meselâ Nobel’i ve dinamiti düşünelim. Alfred Nobel dinamiti 1867’de buldu ve onu nitelikli patlayıcı olarak açıkladı. Peki, genelde bu şekilde mi kullanıldı? Sâdece, alanlarda kayaları patlatıp faydalı mekân üretmek için mi devreye girdi? TNT (trinitrotoluen) 1863 yılında Alman kimyâger Joseph Wilbrand tarafından bulundu. 1902’de Almanlar, 1907’de de İngilizler patlayıcı olarak kullandılar. Yâni insanları parçaladılar.
Bugün en yaygın şekilde kullanılan naylon türevleri insan hayâtını tehdit eden en tehlikeli kanserojen maddelerden biri olarak niteleniyor. Naylonu da AmerikalıkimyâgerWallace Carothers 1935’te keşfetti.
Sağlığımızı etkileyen en önemli maddelerden biri de sentetik gübrelerdir. Bunu da bir Alman Yahûdîsi olan Fritz Haber 1909 yılında üretmeyi başardı.
1972’de Paul Berg ilk defa genetiği değiştirilmiş rekombinant DNA’yı keşfetti. (Deoksiribonukelik asit ve bu oluşum bütün canlı organizmaların hücrelerinde bulunan ve canlıların tüm genetik özelliklerini taşıyan moleküldür. Rekombinant DNA ise doğal olarak genellikle birlikte bulunmayan DNA dizilerinin bir araya getirilmesiyle yapay olarak oluşturulmuş herhangi bir DNA molekülüdür.) Bu bilgiler o kadar önemli ki, yapılanlar genetiğimizle nasıl oynandığının açık delîlidir.
GDO’lar (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) tozlaşma yoluyla tabii türlere bulaşarak biyoçeşitliliğe zarar verir. Bunlar öldürücü alerjilere sebep olabilirler. GDO’lu yemler hayvanlarda antibiyotik direncini artırır; dolayısıyla hayvan ölümleri artar.
Ekim tarlalarında kullanılan GDO’lu yabânî ot ilâçları, memeliler için toksik etki ve insanlarda hormonal dengeyi bozma riski taşır.
Sentetik ürünler laboratuvarlarda kimyasal işlemlerle üretilen, kimyasal birleşimler içeren ürünlerdir. Gıdalardan temizlik ürünlerine, ilâçlardan tekstil malzemelerine kadar çok sayıda alanlarda kullanılır.
Evet, atom bombasını Einstein yapmadı ama ABD Başkanı Franklin Roosvelt’e gönderdiği uranyum fizyon bombası teorisini ve enerji kütle ilişkisini açıklayan e=m formülünü özetlediği mektubunda nükleer silâhların kullanılmasına katkı sağladı.
Şimdi en çok sorulan soru şu: Deterjan girmeyen ev var mı? İlk deterjanı da 1917 yılında Alman kimyâger Charles Frederich Gunter bulmuştur. Deterjanların mutfaklara girmesiyle onlarda atık olarak biriken değişik yapılı maddeler, durgun sulara, denizlere, akarsulara karışarak tabiatın dengesini ciddî olarak bozup buralarda yaşayan canlıların toplu ölümlerine, insanlarda da kanserlere sebep olmaktadır.
Zirâî ilâçlar, GDO’su değiştirilmiş ürünler, kromozom sayısı değiştirilmiş buğday hepsi çok zararlı hâle gelmiştir. İnsanlar hâlâ kara ekmekle avutulup dursunlar, buğday beyaz unda da kara unda da aynıdır. Büyük nîmet ekmeğimizi bile bozdular.
Son zamanda pandemi dolayısıyla ortaya atılan ve her zaman tartışma konusu olan aşılar sonrasında beyne pıhtı atması sebebiyle ölen, felç olan ve kalp krizi geçirenlerin sayısı arttıkça insanlarda haklı olarak şüpheler de arttı.
VEHİM OLARAK ÜRETİLEN HASTALIKLAR
Deli dana hastalığı 1990’larda Birleşik Krallık’ta görülmüştür. Sığırlardan insanlara geçebilen ve beynin süngerleşmesine sebep olan sığırlarda koyun keçi ve domuzlarda özellikle meme, uterus gibi bölgelerde bulunan bir hastalıktır. Bu hastalık genellikle Prion adı verilen anormal proteinler içeren dokularını tüketen insanlarda ortaya çıkan prion hastalığıdır. Bu hastalıktan şimdiye kadar ölenlerin sayısı sâdece 145 kişi civârındadır. Tuhaf olan şudur ki, hastalık domuzlarda da görülmesine rağmen bu hayvan hemen hemen hiç gündeme gelmemiştir. Plân açıktır. Batı zenginleri genelde domuz yerine sığır eti tercîh ederler. Çünkü besin değeri sığırda çok daha yüksektir. Bir porsiyon domuz etinde A ve C vitamini ve karbonhidrat da de %0’dır. Yağ 14 mg, kolesterol 80 mg, kalori 242, toplam yağ 14mg’dır. Neden o hâlde domuz eti, deli dana hastalığı ile hemen hemen hiç ilişkilendirilmemiştir. Sebep gâyet açıktır: Kıymetli bir besin olan sığır tüketimini azaltmak ve domuz etine yönlendirmek… Bir batında sığırlar genelde bir yavru yaparlarken domuzlarda bu oran 6-13 arasında değişmektedir. Bu süreçte Türkiye’de domuz kesimi bir hayli artmış özellikle hidrojenize edilmiş jambon gibi gıdalarda %100’e yakın kullanılmıştır. Şimdi deli dananın hikmeti herhâlde anlaşılmıştır. Türkiye’de bu hastalık hiç görülmemesine rağmen bir hayli hayvan da telef edilmiştir
Batı’nın bütün bu yaptıklarının hepsini insanlara hizmet olsun diye keşfetti diyebilir miyiz? Çok zor.
Kanser hastalığı Hipokrat’tan beri bilinmektedir. Bu hastalık 20. asırda tam bir patlama göstermiştir. Ana sebep, şu ana kadar saydığımız insan hayâtına konfor kattığına inanılan, fakat insanların çokça ölümlerine sebep olan ekolojik denge katili sentetik ve kimyasal üretimlerdir.
Şimdi tekrar soralım: Batı bütün bu keşifleri iyi niyetli yaptı diyebilir miyiz? Çoğu da Alman Yahûdîsi bilginlerin imzâsını taşıyorsa…
COĞRÂFÎ KEŞİFLERİN AMACI
Coğrâfî keşifler de ayrı bir mes’eledir. Bunların kâşifleri bunları sâdece ilmî tecessüsle (merakla) yaptılar diyebilir miyiz? Kristof Kolomb, Vasco da Gama, Amerigo Vespucci, Kaptan James Cook vs. çoğu kilise desteğiyle yola çıkmış hem insan neslini mahvetmiş hem de denizlerdeki ekolojik dengeyi bozmuşlardır. Kaptan Cook’un uyarısıyla İngiliz balıkçıları Grönland bölgesinde fok ve balina neslini kurutmuşlardır. Yunus balığı katliamı da cabası. Sebep, bu hayvanlar balık neslini kurutuyorlarmış; çok balık yiyorlarmış. Belki milyonlarca senedir bu hayvanlar bu küçük balıkları tüketemediler de şimdi mi ortaya çıktı bu garip iddiâ. Yunusu ve balinayı yaratan Allâhü teâlâ onların rızıklarını yaratırken küçük balıkların neslinin tükenmeyeceğini bilmiyor muydu? Rabb’imiz Rezzâk-ı âlem değil mi?
Batı’nın çıkardığı savaşlardan çok evvel Roma’da binlerce Hristiyan’ın katline sebep olan sebebi sâde inançtan bilinen, barbar kavimlerin Avrupa’da yaptığı vahşetler, Japonya’da binlerce insanın ölümüne ve bir sürü sakatla birlikte yarası hâlâ kapanmayan zincirleme genetik değişimler ilk atom bombasıyla olmadı mı?
Batı’nın çıkardığı Birinci Dünyâ Harbi’nde 10 milyon insan; İkinci Dünyâ Harbi’nde 80 milyon insan ölmedi mi? Bu iki savaş sonrasında kayıp ve sakatların sayısı aslâ tam olarak belirlenememiştir? Avrupa kendi ayıbını örtmekte mâhirdir? Hitler, Mussolini, Franco gibi zâlim diktatörlerin hangisi Müslümandı? Stalin, Lenin, Çavuşesku, Josip Broz Tito, Erich Honecker ve bir sürü zâlimin hangisi İslam’a inanıyordu?
Artan dünyâ nüfûsundan daha çok doğu ülkeleri etkilenirken pastadan paylarını büyütmek için insan katliamından zerre kadar çekinmeyen Batı değil miydi?
ABD’DE SOYKIRIMLAR
Modok soykırımı (Modok Genocide) Kuzeydoğu Kaliforniya ile merkezi Güney Oregon’da yaşayan avcı ve toplayıcı Modok Kızılderililerine karşı beyazlar tarafından 1851-1873 yılları arasında yapılan katliamdır. Önce kadınlar ve çocuklar kaçırılıp köleleştirilmiş, kendilerine human (insan) diyen beyazlar Kızılderililere subhuman (insan altı) demişlerdir.
Daha evvel Amerika’ya ayak basan İspanyol ve Portekizliler burada geniş ve bâkir bir tarım alanı buldular. Bunu kullanacak insan gücünü de Afrika’dan koparılıp getirilen zenci kölelerden karşıladılar. Buralarda sâdece insan katliâmı yapmadılar. İnsanların ne dinleri ne dilleri ne de kendilerine âit bir kültürleri kaldı. Kuzey Amerika’nın dili, sonradan devreye girip en zâlimi çıkan İngilizlerin dili olan İngilizce, Güney Amerika’da Brezilya’nın dili Portekizce, Arjantin’in dili de İspanyolca oldu. Hadi Kuzey Amerika’da (bugünkü ABD’de ne bir kültür ne bir kitâbî din ne de din ortak bir dil vardı) bugün ABD çoğunu Evangelist Hristiyan(Jewish Christianisme) Yahûdi asıllı Hristiyanlık yaptı. Fakat Yahûdîler İncil’i de kabûl etmezler.
Kızılderililer gibi direnme cesâretine sâhip olmayan Afrikalılar köleliğe boyun eğdiler.
Renkleri kara, savaş bilmeyen ve donanımsız bu insanlar, bu kuvvetli insanlar kendi başlarına bırakılamazdı. Efendilerinin üretimlerine katkı sağlamalıydılar. Önce bunları uçsuz bucaksız Kuzey Amerika topraklarında ırgat olarak çalıştırılmaya başladılar. Bu Afrika zencilerine “Afro” dediler. Birçoğunun çocukları ve eşleri Afrika’da kaldı. Sonra baktılar ki bunlardan iyi verim alınıyor, daha verimli olmaları için çocuklarını ve eşlerini de getirip bir köle kolonisi oluşturmaya başladılar. Günde çeyrek arpa ekmeği, yarım litre su ile sabah gün doğumundan akşam gün batımına kadar çalıştırdılar. Susuzluktan çoğunun böbrekleri iflâs ederek öldüler. Nasıl karşı gelsinler, sırtlarında kırbaç enselerinde çelik namlu…
İNSANLIK AYIBI ABD KÖLELİĞİ
Amerika’nın statüsünü belirleyen Kuzey-Güney Savaşları 1861-1865 yılları arasında yapıldı. Savaşın ana sebebi ekonomik tarıma dayalı güney eyâletlerinde yaygın olarak kullanılan köleliğin, ülkenin Kuzey Amerika’nın batı bölgelerine doğru genişlemesi sebebiyle tartışılmaya başlaması ve sanâyi’leşmiş kuzey bölgelerinde uygulandığı gibi ülkenin bütünündeki yasaklar konusundaki anlaşmazlıklardı.
Güney Amerika’da 19. asır ortalarında çiftliklerde pamuk, tütün ve şeker kamışı yetiştirmek için Afrika kökenli zenci kölelerden faydalanılıyordu.
Batı Amerika’da Abraham Lincoln seçimi kazanınca köleliği kaldırdı ve ABD’den bağımsızlığını i’lân edip Amerikan Konfedere Devleti’ni kurdu.
Kölelik 1775-1873 yıllarında Afrika soyuyla ırkî bir kast olarak kullanılmıştır. Gariptir ama anayasalarında “kölelik” kelimesi hiç kullanılmamıştır.
Başta Amerika kıt’asına sâdece güçlü kuvvetli genç erkekleri köle olarak getiren tâcirler, bu sistemi babadan oğula geçen bir şekille daha da kuvvetlendirdiler.
Afrika’da totemist, fetişist veyâ animist olan bu insanlara başlangıçta hiç dînî telkinde bulunmadılar. Ne de olsa toplu bir ibâdet sistemleri yoktu. Sonra bu kadar büyük bir topluluğu daha iyi motive etmek için bunları Hristiyanlaştırmaya teşvîk ettiler. Râhip bunlara iyi davranıp gönüllerini aldı. Hristiyan olan ve kilisede evlenen kölelere yarım gün izin ve mükâfat olarak fazladan çeyrek arpa ekmeği ile arpa çorbası verdi. Zamanla evlerde çalışan şanslı köle âileleri de ortaya çıktı. Bunlar çalıştıkları âilelere göre bayağı iyi bir hayat yaşamaya başladılar ama iyi fiyat veren bir köle tâcirine, köle baba hiç acımadan âilesinden koparılıp bilinmeyen bir yere gönderiliyordu.
Köleliğin kaldırılmış olmasına rağmen ABD’de 1956’lara kadar zenciler beyazların gittiği hiçbir mekâna giremediler; toplu araçlara binemediler.
1957 yılında Kuzey Karolina’da ilk defa liseye giden zenci Dorthy Counts okula başladıktan dört gün sonra tâcizler yüzünden âilesi tarafından okuldan alınmak zorunda bırakıldı.
Şaşırtan durum şudur: Amerika’da alt insan sınıfı, neandartal human, maymun olarak aşağılana bu siyâhîlerin hâlâ kısm-ı küllîsinin (büyük çoğunluğunun) Hristiyan olmasıdır.
Son verilere göre (2020) ABD’de nüfusun ancak %1,3’ü Müslümandır. Sayıları ise ancak 4.453.000’dir. Maalesef bunların bir kısmı Sünnî akâit dışında, Vehhâbî tuzağındadır. Hâlbuki bunca zulümlerden sonra ABD’de bu oran en az %30’lara varmalıydı. ABD’li zenci ebeveynin çocuklarına ilk verecekleri ders, çekilen kölelik yıllarının bitmeyen acıları olmalıdır.
Yazımızda, daha 20. asırdaki İtalyan, Fransız zulümlerini anlatmadık. Libya ve Cezâyir’de sokaklar hâlâ haçlı postallarının izlerini ve şehit kanlarının kokusunu taşımaktadır. Batı’nın yaptıkları yapacaklarının te’mînâtıdır. İşte Orta Doğu. İşte Evangelizm’in Siyonist misyonerleri ve onlara gönüllü köle olan Batı. Bunlar köleliği o kadar benimsemişler ki, yıllarca uyguladıkları köleliğin, şimdi Siyonist sistem tarafından kendilerine uygulandığını çoğu anlamıyor bile. Yeter ki efendileri İslâmiyete karşı savaşsınlar; onlar her zaman gönüllü köle olmaya râzıdırlar.
.
Tarih içinde ayrı bir tarih
9 Kasım 2024 02:00 | Güncelleme :8 Kasım 2024 23:12
A -
A +
Bazı Osmanlı aydınlarını hayran bırakan birkaç manken ve bir opera oldu. 1930’dan sonra bunların hepsini yaptık. Oratoryolar da besteledik, tiyatrolar da sahneye koyduk. Opera galaları da yaptık. Balolar da tertipledik. Bunlar hepsi bizi kültür olarak Batılı yaptı. Ama yeni yazılan târihimizde bizim kültürümüz hangi sayfalarda gizli kaldı?
Batılı zımmî ve ticâret erbâbının bir nevi koloni hâline getirdiği Pera (Beyoğlu), Osmanlı içinde ayrı bir âlemdi
Batı hayranlığı, giderek rejim hayranlığına ve rejim muhâlifliğine dönüştü.
Dünyâda çok az millete nasîp olan şanlı bir geçmişimiz vardır. Târih insan hayâtı gibidir. İzzet veyâ zillet bir kitabın ön ve arka sayfalarına benzer. Ön kapak zaferle başlarken son kapak hezîmet veyâ zilletle bitebilir. Her ne olursa olsun izzet de zillet de bizimdir. Atalarımızın bize bıraktıkları târihî gerçeklere sâhip çıkarız. Hatâlarıyla ve savaplarıyla… Burada yalnız bir maddeye i’tirâzımız vardır: İhâneti affetmeyiz.
Osmanlıya aristokrat diyenler bilmezler mi ki toprak devletin elindedir ve işleyene verilir. Şahsa ait temellük mülk yoktur. Yâni Avrupa’daki gibi feodalite yoktur. O feodaliteyi savunmak için kurulmuş feodal mâlikler ve onların zâlim bekçileri şövalyelik sistemi hiç olmamıştır. Komünist anayasaların “Toprak işleyenin, su kullananındır” maddesi sâde sözde kalırken, Osmanlı toprağı bir yıl âtıl bırakanın elinden alır ve onu işleyene verirdi. Has, zeâmet ve tımar sistemi Osmanlı toprağında bir karış işlenmemiş toprak bırakmıyordu. Osmanlıda Avrupa’daki gibi ne aristokrasi ne bürokrasi ne de jüristokrasi olmuştur. Yâni Osmanlıda ne seçkinler sınıfı ne devlet büro sınıfı takımı ne de kânunu halkın aleyhine kullanan hukuk takımı olmuştur. Zâten buna şer’î sistem mânîdir.
Târihimizi 1000 yılla güdükleştirip 1071’de Anadolu’ya ayak basmakla sınırlamayız. Hunları, Göktürkleri, Uygurları saf dışı bırakmayız. Karahanlılar ile başlayan Müslüman Türk târihine ayrı bir sayfa açarız. Orta Asya tâbiri yerine Türkistan coğrafyası veyâ “Uluğ Türkistân” demeyi tercîh ederiz. Türkistan’ımızın ana yurdumuz olduğunu aslâ unutmayız. Türkiye’mizi bize devre mülk olarak verdiklerini sananlara yıllardır verdiğimiz dersler ortadadır. Bizden hîle ve ihânetle koparılan vatan topraklarımızı ata mîrâsı olarak görür, gasp edilen hakkımızı istihkâk-ı hak (hakkın elde edilmesi) olarak bilir, sabırla bekleriz. Burnumuzun dibindeki adalara, târih hazînesi Göbeklitepe’den daha çok sâhip çıkarız. Câber Kalesi’nin yurdumuzun parçası olduğunu unutmayız. Ata sözlerimizi kaynak görür bunlarla kültür hazînelerimizin parçaları olduğu gerçeğini dipdiri canlı tutarız. “Halep ordaysa arşın burada”, “Ana gibi yâr Bağdâd gibi diyâr bulunmaz”, “Evvel Şâm, âhir Şâm”, “Bundan iyisi Şam’da kayısı”, “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak”, “Anu Yemen’dir, gülü çemendir, burası Huş’tur, yolu yokuştur” vs.
Ya da içli türkülerimizle terennüm ettiğimiz mahzun nâmeler boşa mı söylendi. “Estergon Kal’ası bre dilber aman”, “Manastır’ın ortasında var bir havuz”, “Kırım’dan gelirim aman atım Arap’tır”, “Sivastopol önünde yatar gemiler”, “Vardar Ovası”… Ya her biri yürek yarası olan Kerkük türkülerimiz, bunlar bize hiçbir şey hatırlatmıyor mu? Ata sözlerimiz başkalarının ataları mı söylemiş? Yanık türkülerimizi bizim adımıza başkaları mı yakmış?
İsrâil “Arz-ı mev’ûd” diyor, Orta Doğu’yu parselliyor. “Dâvûd Koridoru”nu yol geçen hanına çeviriyor. Ata’mız Oğuz Kağan’ın vasiyetini Hunlar, Göktürkler ve Osmanlı atalarımız yerine getirdi; dünyâyı parselleyip güneşi tuğ, gök yüzünü çadır yaptılar. Sonra birileri bizi bir avuç toprağa mahkûm etti. Macaristan, Kosova, Bosna-Hersek, Makedonya, Yunanistan, Bulgaristan Avrupa’daki toraklarımızdı. Orada evlâd-ı fâtihân yaşıyordu. Atalarımızn nakış nakış işlediği çil çil kubbeler, câmiler, mescidler, hamamlar, köprüler nerelerde? Câmi ve mescidler bar ve pavyona çevrildi. Vatandaşlarımıza, dindaşlarımıza, soydaşlarımıza zulümlerin en âlâsı lâyık görüldü.
Dindaşlarımız olan Arap kardeşlerimiz! 450 sene adâletle hüküm süren Osmanlı’nın neyinden incindiniz de Hristiyan düşmanlarınızla bir olup sâhib-i Hılâfet olan Osmanlı’ya sırt çevirdiniz. Ürdün, Lübnan, Sûriye, Mısır, Fas, Tunus, Cezâyir, Haremeyn-i Muhteremeyn (Mekke ve Medîne) bizimle berâberken huzûr içinde değil miydi? Kudüs, Mescid-i Aksâ Yâhûdî’nin postalları altında neden çiğneniyor. Ka’be-yi şerîf’in Altın Oluk’u, Ecyâd Kal’ası, neden öksüz kaldı. Hicâz demiryolunun uzayıp giden Osmanlı hasreti kimleri sevindirdi? Ravza-yı Mutahhara’ya ayak uzatmayı bile edep dışı gören Nâbî’yi kimler rahatsız ediyor.
Şimdi bu mübârek yerler Necdîlerin elindedir. Sahâbe-i kirâm efendilerimizin mezarları bile belli değildir. Nâmık Kemâl bir şiirinde Osmanlı’nın feryâdını ne güzel dile getirmiş.
Nevha 3, Vâveylâ şiirinden: “Git vatan Kâ’be’de siyha bürün ////Bir kolunu Ravza-i Nebî’ye uzat//// Bir kolunu Kerbelâ’da Meşhed’e at//// Kâinâta o hey’etinle görün //// O temâşâya Hakk da âşık olur…”
Nâmık Kemâl’in bu şiirine en ağır tenkit I. Türk Dili Kurultayı’nda tebliğ sunan dilci Rûşenî Bey’den gelmiştir: “… Türk’e ana yurdunu unutturdu. Türk’ü hâdimü’l-Haremeynü’ş-şerefeyn diye Arap çölünün taş ve topraktan yapılmış iki beldesinin hizmetçisi yaptı. İşte Türk’e vatan duygularını ilk aşılayan Nâmık Kemal bile bu şiiriyle Türk’e âhiret koklatmaktan, Türk’ün idealini dünyânın en sefil çöllerine sürüklemekten kurtulamamıştır.” (Doç. Dr. Osman Kemal Kayra, Birinci Türk Dili Kurultayı, Tezler, müzâkereler, zabıtlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1933,ss 1754-1773, V. Uluslararası Türk Dili Kurultayı Bildirileri c.II, TDK,Ankara 20094 Rûşenî Bey’in Zabıtlardaki Konuşması’na yapılan tenkit.)
26 Eylül 1932’de yapılan bu kurultayda sunulan bu bildiri vd. tenkîde çok açıktır. Buraya aldığımız Rûşenî Bey bildirisi bırakın ilmî olmayı, çok sıkıntılı bir tebliğdir. Tanzimât’ın muhâliflerinden Pâris hayrânı, Genç Osmanlı tarafdârı, devlet kademelerinde şeref pâyeleri kazanmasına rağmen Sultan Abdülazîz’e ve Sultan II. Abdülhamîd’e şiddetli muhâlefeti ile tanınmış olmakla birlikte, Hılâfet’e hiç karşı olmamış, târih konusunda özellikle “Devr-i İstîlâ”sıyla tanınan şâirin, iş, bu kutsal beldelere dayanınca nasıl tepki verdiğini görüyorsunuz. Daha Cumhûriyet kurulalı 9 sene olmuş ve bu adı geçen Kurultay’da Osmanlıya ağır tenkitler hattâ hakâretler yapılmıştır. Rûşenî Bey’in mübârek beldeler ve İslâm’ın kıblegâhı, harîm-i ismeti hakkında söyledikleri cidden çok acıdır.
Fakat burada çok önemli bir târihî hatâ vardır. Kutsal Topraklardan Mekke 29.10. 1916, Medîne 13.01.1919’a kadar vatan coğrafyasının bir parçasıdır. Medîne müdâfii Fahreddîn Paşa buraları elden çıkarmamak için destânî bir savunma yapmıştır Kaldı ki 1880 yıllarında Haremeyn, Balkanlar, Yemen, Osmanlı bu kutsal beldeleri Osmanlı mülkü değil miydiler?
Mekke ve Meîne gibi İslâm’ın en kutsal iki şehrine atalarımız iki kutsal belde anlamında Haremeynü’ş-şerefeynü’l-muhteremeyn demişlerdir. Dünyâ coğrafyası ayakları altına serilen Yavuz Sultan Selîm Hân-ı Gâzî, kendisini bu beldelerin hâkimi değil hâdimi görmüşken, siz nasıl bu hâle gelip bu beldelere hakâretler savurdunuz? Bunun bir tek açıklaması vardır: Redd-i mîrâs! Yâni eskiyi her şeyiyle inkâr. Bu şahıs ve benzerlerinin herzeleri tamam da 700’e yakın konuşmacı, dinleyici, icrâ hey’eti buna nasıl sessiz kaldılar?
TÂRİHİ YENİDEN YAZAMAZSINIZ VÂVEYLÂSI
Hilâf-ı hakîkat beyanlara dayalı belgelerin ya tahrîfi veyâ tahrîbi veyâ gün yüzüne çıkarılmamış olanlarıyla yazılan bir dönem târihiyle, bir nesli atalarına düşman ettiler. Hırsız, zâlim, hürriyetleri gasp edenlerin târihi sunuldu bizlere. Târihimizde bir dönem sanki yok sayıldı. Bütün dünyânın en büyük ve en medenî devletini kurmuş olan sâhib-i Hılâfet, hâmî-i mazlûm-ı zevi’l-mezellet, menba’-ı feyz ü bereket, bânî-i mebânî-i hikmet, dâfi’i illet ü zillet, devlet-i ma’delet ü mefharet, sâye-i dîn ü devlet-i ebed müddet olan (Hilâfetin sâhibi, mazlumların ve zilletle ezilenlerin koruyucusu, adâlet ve övgülerin kaynağı, feyiz ve bereket menba’ı, hikmet ve ilim binâlarının kurucusu, illetleri aşağılıkları def eden, ebedî olan din ve devletin gölgesi ) Osmanlı’ya hangi hakla ve yüzle lâf edebiliyorsunuz?
Sonra diyorsunuz ki: “Başka bir târih mi yazıyorsunuz?” Siz yazdınız da ne oldu? Hani gerçek târih? Elbette bir gün gerçek târih yazılacaktır. Kendi inandığınız yalan târihle yüzleşeceksiniz. Ahmed Cevdet Paşa’nın dediği gibi, “Gerçek târih bir karn (yüz yıl) geçmeden yazılmaz”.
AVRUPALI OLMA HAYÂLİ
Osmanlıda Batılı olma hayâli fennî ve teknik buluşlarla ilgili olmamıştır. Batılı zımmî ve ticâret erbâbının bir nevi koloni hâline getirdiği Pera (Beyoğlu), Osmanlı içinde ayrı bir âlemdi. Osmanlı aydınları, saray içindeki yalpalayan taklitçiler Beyoğlu’nda iki tur atmayı bile ayrıcalık addeder hâle geldiler. Sarayda yer alan elçiler, askerî hey’et elemanları, edipler, yeni yetme hânedan elemanlarına bile rol model olmaya başladılar. Bahçıvanlık ve hizmetçilikten yetişip mâikâneye el koyan hizmetçisine imrenen zâdegân sınıfın gibi bir zümre türedi. Avrupa’ya giden bir iki genç bilmedikleri ve yeni keşfedilmiş bir kıt’a gibi Avrupa’yı öve öve bitiremediler. Her Osmanlı aydınını hayâli artık Avrupa görmekti.
Önceleri özenti olarak başlayan Batı hayranlığı, giderek rejim hayranlığına sonra da rejim muhâlifliğine dönüştü. Kanı kaynayan Jön Türkler (aslen ayni kökten Genç Osmanlılar) yeni gelişen sihirli bir silâh gibi görünen gazeteciliği en büyük silâh olarak kendi vatanlarına çevirdiler. Bol malzeme, para, lojistik ve siyâsî desteği sonuna kadar açan Batı, yaralı aslanı kendi evlâtlarıyla vurmak için hiç vakit kaybetmiyordu. Osmanlı Târih’nde yeni açılan Tanzîmât târihi, serüvenimizde bir (mıklep) ayraç olarak ele alınmalı ve Târihî çöküşün aslî sebebi olarak gösterilmelidir. Hiçbir tez, hiçbir görüş bunları iyi niyetli gibi gösteremez. Bunlar olmasa Osmanlıda hânedân zor duruma düşmez, göstermelik Batı senaryosu meşrûtiyetler îlân edilmez ve felâketlerin ve çetelerin müşahhas sayfası İttihâd ve Terakkî Cem’iyyeti kurulmaz, Osmanlı Balkanları kaybetmez, asrın en siyâsî pâdişâhi II. Abdülhamîd Han devrilmez, Hılâfet lağvedilmez ve 620 yıllık târihin gördüğü en büyük devlet yıkılmazdı.
Abdülhamîd tezleri daha çok uzun zaman devâm edecektir. Daha 40 sene evveline kadar övülmesi bile yasak olan bu koca sultânın muhâliflerinin en önde gelen şâir ve filozofu Rızâ Tevfîk, yaptıklarından nasıl nedâmet duymuş ki “ Abdülhamîd’in Rûhâniyetinden İstimdâd” şiirini yazmıştır. ( Abdulhamîd’in mânevî varlığından yardım ) Buraya bu şiiri tekrar yazmayacağım ama en çarpıcı bir iki noktayı belirteceğim:
“Târihler adını andığı zaman/// Sana hak verecek ey koca Sultan /// Bizdik utanmadan iftirâ atan /// Asrın en siyâsî pâdişâhına /// Dîvâne sen değil meğer bizmişiz/// Bir çürük ipliğe hulyâ dizmişiz /// Sâde deli değil edepsizmişziz/// Tükürdük atalar kıblegâhına….. Pâdişah hem zâlim hem deli dedik ///İhtilâle kıyâm etmeli dedik///Şeytan ne dediyse biz belî dedik /// Çalıştık fitnenin intibâhına (uyanışına) …………Milliyet dâvâsı fıska büründü /// Ridâ-yı diyânet yerde süründü//// Türk’ün ruhu zorla âsî göründü/// Hem Peygamber’ine hem Allâh’ına.”
Âh feylesof Rızâ, ne olurdu bu hâli o koca Sultan yaşarken görseydin! Ama bu pişmanlık bile büyük bir fazîlettrir. Çünkü hâlâ hep şeytana “evet” diyen ve devâmlı ihtilâl isteyen grup hiç bitmedi. Şiirin son kısmı gerçekten tüyler ürperten bir i’tirâf-ı lâ yenkati’dir. (Hiç kesilmeyen bir itiraftır). Hep geçerli olmaya devâm eden bir rûhî buhran tezâhürüdür. Milliyet dâ’vâsı güdenler hep sıkıntı çekti, bu dâvâ hep unutturuldu. Diyânet örtüsü hep zedelendi. Dînimiz ve târihimizin aslı hep saklandı. Türk’ün rûhu yıllarca hem Yüce Peygamber’ine hem de Hâlık-ı zî-şânına isyan ettirildi. Hadi bunlara olmadı, yalan deyiniz. Siz unutsanız da târih unutmaz!
SEYÂHATLER BİLE HAYÂL PERDESİ GİBİ…
Osmanlının son devrinde Avrupa’ya seyâhat eden gezginler ve elçilerimiz Batı intibâlarını bir rüyâ gibi bir hayal gibi dillendirirler. Evliyâ Çelebi sâdece bir seyyâh olarak Beçte (Viyana) gördüğü vitrin mankenlerini canlı imiş gibi tasvîr eder. Burada tabîî ki bir hayranlık vardır. Fakat 28. Çelebî’nin opera seyrindeki hayranlığı gibi değildir. 1720 yılında Pâris’e ikinci elçi olarak giden Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi bir operadan hayret dolu izlenimlerini anlatır. O zamanlar Osmanlıda tiyatro da yoktu. Bu bakımdan şaşırması gâyet tabîîdir.
“Meselâ pâdişah kızının bahçesine varacak oldu. Nazargâhımızda olan saray, ân-ı vâhidde (bir anda) kaybolup yerinde bir bahçe zuhûr etti ki, limon ve turunç ağaçlarıyla mâlâmâl (dopdolu) idi. Bir vakit oldu ki tazarru’ ve niyâz (yakarma ve dua) için kiliseye varacak oldu; ol bahçe yerinde der’akab (hemen ) âzîm kilise zâhir oldu. Vb…. (Nihâd Sâmî Banarlı, Metinlerle Türk ve Batı Edebiyâtı III, Remzi Kitabevi, s.33, 1970 İstanbul)
İşte bizim Osmanlı aydınlarımızı hayran bırakan birkaç manken ve bir opera. Biz 1930’dan sonra bunların hepsini yaptık. Ama kalkınmamızı bunlar sağlamadı. Oratoryolar da besteledik, en âlâ tiyatrolar da sahneye koyduk. Opera galaları da yaptık. Balolar da tertipledik. Bunlar hepsi bizi kültür olarak Batılı yaptı. Bunu zâten hiç kimse inkâr etmiyor. Ama yeni yazılan târihimizde bizim kültürümüz hangi sayfalarda gizli kaldı? İşte yeni târihimizde bunu sorguluyoruz.
Osmanlının son devrinde Ermeni cemaatinden Mihail Naum tarafından kurulan Naum Tiyatrosu’nda operalar sahneleniyordu.
.
Besle kargayı…
23 Kasım 2024 02:00 | Güncelleme :23 Kasım 2024 02:42
A -
A +
Özellikle İngilizlerin beslediği Osmanlı kargaları, sâhibinin gözlerini oymuştur. İttihâtçı zulmünün sıfır noktasının bunlardan başladığını bilmeliyiz. Kimdir bu nankör takımı? Halktan mıdırlar, zadegândan mıdırlar, ricâlden midirler, kimdir bu nankörler?
Sultan II. Abdülhamîd’e “Sultânım, Mekteb-i Tıbbiyye-i Şâhâne’yi, mühendishâneleri açtınız ama yarın bunlar hep sizin aleyhinizde çalışacaklardır” dediklerinde, “Biliyorum ama vatanın selâmeti için bu gençlerin yetişmesi lâzım; şahsımdan öte devlet vardır” demiştir. Bu yüksek devlet ahlâkı, son devir Osmanlı sultanlarının ortak düşüncesidir. Sultan Abdülazîz de aynı sıkıntıları yaşamıştır.
Tanzîmat’la başlayan Avrupâileşme yâni Batılılaşma çabaları, Osmanlı Devleti’ni perîşân etmiştir. III. Selîm, IV. Mustafa, II. Mahmûd, Abdülmecîd ve II. Abdülhamîd gibi son pâdişahlar hep bu çileyi çekmişlerdir. V. Murad ile başlayan sonun sonu ise güdümlü yönetim şeklinde geçmiştir. Saltanat ve özellikle de Hılâfet’in ilgâsı endişesi; meşrûtiyetler, yeni esas teşkîlât kânunları, zâten idârî zaafın baş mîmârları olmuştur. Aslında sultânın selâmeti, saltanâtın da selâmetiydi. Yeni her hamlenin saltanat aleyhine olduğu belliydi. Sultanlar devleti kendi mülkü olarak addettikleri için mülkün zarar görmesini zâten istemezlerdi. Meşrûtiyet, yönetimi halk ile paylaşmaktı. Mülkün idâresindeki aksamalar meclise mi yoksa sultâna mı yüklenecekti? Üstelik bu halk arasında külliyetli bir gayr-i müslim nüfus da vardı. Bunların emn ü emânı ve adâletten yararlanmaları zâten Müslümanlar ile aynıydı. Tanzîmat, Islâhât Fermânı ve Teşkilât-ı Esâsiye’ler bu durumda kimin işine geliyordu? Mesele sâdece tüzel haklar mıydı?
Rusların Slavlık ve Ortodokslukla; Avrupa’nın genel Hristiyanlıkla gayr-i müslim tebaa için gayretleri boşuna değildi elbet. Bu reformlarla gayr-i müslimler Osmanlı tebaası olmaktan çıkarılıp Hristiyan dünyâsının bir parçası durumuna getiriliyordu. Bu kışkırtmalar 1821 Mora İsyânıyla orada yaşayan Müslüman Türk katliâmına dönüşmüştü. Fâtih döneminden beri sulh içinde yaşayan Yunanlılar, bu son reformları bir katliâma çevirmişlerdir.
Balkanlarda ise Ortodoks-Slav parantezindeki Sırplar, Hırvatlar, Karadağlar, kısmen Makedonlar Rusların kışkırtmaları ile hep birden isyâna başladılar.
HRİSTİYAN KORUMACILIĞI
Katolik Fransa, Protestan İngiltere ve Almanya aynı düşüncelerle bu isyanlara arka çıktılar. Özellikle Rusların Ortodoks Slavlara istediği daha fazla dînî hürriyet ile elde edilecek ne vardı? Bunlar hangi dînî haklardan mahrumdu? Osmanlı zâten Şeriat’in hükmünce hiçbir kavmin dînine ve diline karışmıyordu. Hiçbir kavim, atalarının dilini ve dînini değiştirilmeye zorlanmadı. Osmanlıların en büyük sadrıa’zamı olarak kabûl edilen Sırp asıllı devşirme Sokullu Mehmed Paşa’nın kardeşi Sırbistan’da en yüksek Hristiyanlık pâyesine Osmanlı tarafından getirilmedi mi? Fâtih Sultan MuhammedHan hazretlerinin lütfuyla Bizans Patriği II. Gennadios İstanbul Rum Patriği olarak tensip edilip kendisine at, hil’at ve asâ verilerek âdetâ vezir rütbesiyle taltif edilmedi mi? Gennadios, yıllarca Aristo felsefesi ışığında Osmanlı mülkünde dersler okutmadı mı? Bu ince siyâset Rumları 1821 Mora İsyânına kadar sâkin ve itaatkâr kılmadı mı? Bütün bu hürriyetlere rağmen 17 Mart 1821’deki Mora Yarımadası’nın Manya Burnu’nda yaşayan Yunanlılar, 23 Eylül’de Tripolis’i ele geçirmişler ve burada yaşayan çoğunluğu Türklerden oluşan ve Yahûdîlerin de bulunduğu topluluğa katliam ve işkenceler uygulamışlardır. Fâtih Hân’ın bu müsâmahakâr hareketini hak etmeyen Helenler zulümlerini kusmuşlardır.
Unutulmaması gereken şudur: Her fitne hareketinin başında İngilizler vardır. Arap ümmetini de Osmanlıya karşı isyân ettirmişlerdir. Her zaman ve her yerde İslâmiyetin en büyük düşmanı İngilizlerdir. Özellikle İngilizlerin beslediği Osmanlı kargaları sâhibinin gözlerini oymuştur. Aşağıda vereceğimiz hiçbir ismi unutmamalı ve İttihâtçı zulmünün sıfır noktasının da bunlardan başladığını bilmeliyiz. Kimdir bu nankör takımı? Halktan mıdırlar, zadegândan mıdırlar, ricâlden midirler, kimdir bu nankörler?
SADECE BATI’YA HAYRANLIK MI?
Osmanlıyı sözde muâsırlaştırmaya, dolayısıyla da yıkmaya çalışan bu Osmanlı beslemeleri ve en yüksek devlet makâmını ihrâz etmiş olanlar kimlerdir? Şöyle özetlenebilir: Hemen hemen Tanzimatçıların çoğu… Fakat biz bunların öncülerini tanıtalım:
MUSTAFA REŞÎD PAŞA (1800-1858):
Osmanlı Hâriciye Nâzırlığı (Dışişleri Bakanı) ticâret ve zenâat nâzırlığı, Abdülmecîd döneminde altı def’a olmak üzere 7 def’a sadrıa’zamlık yaptı. Dört kere hâriciye nâzırlığı, Edirne vâliliği, Pâris ve Londra büyük elçiliklerinde bulundu. Bu şu demek olabilir: Kaht-ı ricâl. Yâni devlet adamı yokluğu. Ama mes’ele sâdece bu değildi. İngilizlerin onu çok tutmaları önemli bir etkendi. Bu yüzden kendisine İngiliz Reşîd Paşa da denmiştir.
ÂLÎ PAŞA (MEHMED EMİN ÂLÎ PAŞA), (1815-1871): Islâhât Fermânı’nın (1856) mi’mârı. Tanzîmât’ın tanınmış sîmâlarından. O günlerde bile lâik olarak tanımlanabilecek olan ricâldendi. Osmanlı milliyetçiliği savunuculuğu sonucu kabinede onun zamânında gayr-i müslimler fazlaca yer aldılar. Aslen Bosnalı olan Paşa Enderun çıkışlıdır. Üç def’a Erzurum, Karaman, Sivas vâlilikleri ve Anadolu Beylerbeyliği yapmıştır. Ayrıca hâriciye nâzırlığı, beş def’a sadrıa’zamlık, Tanzîmât Meclis Başkanlığı ve İzmir ve Bursa vâlilikleri de yaptı.
FUÂD PAŞA (KEÇECİZÂDE) (1815-1871): Tanzîmât’ın en siyâsî lideridir. İki kez sadrıa’zamlık ve 10 yıl hâriciye nâzırlığı yapmıştır. Onun belki en müsbet yönü askerî yüzüdür. O hem ilmiyye hem de seyfiyye paşasıdır. 1887 Elena Muhârebesi’nde “Elena Kahramânı” ünvânını almıştır. II. Abdülhamîd Han kendisine müşirlik (mareşallik) rütbesi tevcîh etmiştir. 1867’de Sultan Abdülazîz’in Avrupa seyahatinde kendisine sorulan “En güçlü devlet hangisidir?” sualine “Şüphesiz ki Osmanlı Devleti’dir; çünkü yıllardır siz dışarıdan biz içeriden yıkmaya çalışıyoruz ama bir türlü yıkılmıyor” demiştir. Hem ironik hem de çok acı bir îtiraf. Paşa, Tanzimât’ın en esprili en siyâsî figürüdür.
MUSTAFA FÂZIL PAŞA (1830-18754): Mısırlı prens ve devlet adamıdır. Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın torunudur. Sultan Abdülazîz’ın yakınlığını kazandı. Ûlâ evvelî (mülkî idârelerden birincisi) rütbesiyle Meclis-i vâlâ âzâlığına seçildi.1858’de vezîr oldu. Sonra maarif nâzırı (Millî Eğitim Bakanlığı) ve mâliye nâzırlığı yaptı. Hâzîne bakanı oldu. Bu görevlerindeki bâzı sû-i istîmâlleri yüzünden Osmanlı topraklarından çıkarıldı. Sonra affedilerek 2. def’a Meclis-i Âliye’ye memur oldu. 2. kere mâliye nâzırı oldu. Ne yazık ki bu Osmanlı beslemesi Pâris’te bulunduğu müddetçe Osmanlının kuyusunu kazan Ziyâ Paşa, Nâmık Kemal, Âgâh Efendi ve Ali Suâvî gibi romantik ihtilâlcilerin mâlî finansörü olmuştur. Onlara ayrıca yüklü bir maaş da bağlayarak fitnelerine yardım etmiştir.
Osmanlı Bankası onun zamânında kurulmuştur. Îngiliz sermâyesi ile kurulan “Bank Ottoman” sonra Fransız sermâyesi ile iştirâkini genişletmiştir. 1865 yılında Galata bankerlerinden alınan yüksek fâizli borç yüzünden dış borç alımına gidilmiş, o da ayrı bir fâiz ve borç yüküne sebep olmuştur.
Burada belki Nâmık Kemâl’i de zikretmek gerekir ama Kemâl onlar kadar etkili olmamıştır.
Bu fasîlenin en enteresan şahsiyeti şüphesiz Ziyâ Paşadır. Peşîmân ü râci-i mütereddid (Pişmanlığı ve bu hatâlardan dönmesi dâimâ şüpheyle ve tereddüdle karşılanan) bu şâir ve devlet adamıma da bir göz atalım:
ZİYÂ PAŞA (1825-1880)
1867’de N. Kemâl ile Londra’da Yeni Osmanlıların yayın organı Hürriyet Gazetesi’ni çıkardılar. Vezir ve Paşa rütbeleriyle Sûriye ve Adana vâliliği yapmıştır. Sürekli olarak hürriyet ve meşrûtiyeti savunmuştur. Tanzîmât edebiyâtının öncülerindendir. Şüphesiz o dönemin en mükemmel şâiridir. Osmanlı ve Batı arasında git-geller yaşamıştır. Tercî’-i Bend ve Terkîb-i Bendleri Tanzîmât-Dîvân edebiyâtı geçişkenliğinin zirvesi gibidir. O, tefekkür edebiyâtımızın mümtaz sîmâlarından ve belki de en başta gelenlerindendir.
Bu şiirlerinde Ziyâ Paşa bugün de hâlâ dilimizden düşmeyen vecîz sözleri, ata sözü ve deyim gibi mütâlaa edilir.
Vereceğimiz az miktarda beyitler onun pişmanlığı ve kendisinin de içinde olduğu Batı hayranlığı netîcesinde gelen yıkımlardan muhtemelen utanç duyduğunu anlatır mâhiyettedir. Son pişmanlık çâre olur mu? Koca devletin yıkılmasına sebep olduktan sonra… Ba’de harâbi’l-Basra…
Beyitleri:
“Eyvâh bu bâzîçede bizler yine yandık//// Zîrâ ki ziyân ortada bilmem ne kazandık.”
(Eyvâh bu oyunda yine biz yandık. Zarar ziyan ortada bir kazancımız var mı?)
Paşa oynanan oyunun maalesef geç farkına varmış.
“Milliyeti nisyân ederek her işimizde //// Efkâr-ı Frenge tebâiyyet yeni çıktı.”
(Milliyetimizi unutarak her işimizde Hristiyan fikirlerine uymamız da yeni çıktı!) (Freng, Batı, Avrupa, Fransız)
Bu iki beyit Ziyâ Paşa’nın Batılılaşmanın hem bir oyun olduğunu hem de Hristiyanların fikrine uyulmakla büyük bir hatâ işlemiş olduklarını kabûl ediyor.
Bir diğer beyit en dikkat çekenidir:
“İslâm imiş devlete pâ bend-i terakkî/// Evvel yoğidi işbu rivâyet yeni çıktı.”
(Kalkınmamıza ayak bağı olan İslâmiyet’miş! Önce böyle bir söylenti yoktu, bu da yeni çıktı.)
Burada Ziyâ Paşa bu oyunun asıl amacının bizi İslâmiyetten uzaklaştırmak olduğunu da anlamıştır.
Şimdi düşünebiliyor musunuz? Osmanlının bu kadar îtibâr ettiği, en yüksek mevkilere getirdiği bu insanlar, Osmanlıya ihânet etmişlerdir. Göz oyan kargalar!
Ziyâ Paşa İslâmiyet’ten uzaklaşmayı belki ancak teorik olarak dile getirmiştir, ama onun bile düşünemediği bu müthiş hakîkat az kalsın tecellî edecekti.
HRİSTİYAN OLSAK MI!
İttihâtçılar bile saltanâtı ilgâ etmeyi ve Hılâfeti kaldırmayı belki düşünmediler, ama Kâzım Karabekir aşırı bir muhâlefette bulunmasaydı bu milleti Hristiyan bile yapacaklardı. Bunda muvaffak olabilirler miydi? Tabıî ki zordu ama yapılan birtakım inkılâplar bu millette imkânsızı yaşatmışsa, hafazanallâh bu da olabilirdi.
İşte meclis dışı birtakım konuşmalar:
“Mahmûd Esad Bey “İslâmiyyet terakkîye (ilerlemeye) mânîdir. Bu dinle yürünmez. Mahvoluruz. Hristiyan olmalıyız.”
Mahmud Esad Bey 1923’e kadar Türkiye icrâ bakanlıkları ve 5. hükûmette de bu görevini yürüttü. Cumhuriyetten sonra İzmir milletvekili seçildi.3. 4. ve 5. dönemlerde adâlet bakanlığı yaptı. Yâni yukarıdaki sözleri söyleyen rast gele bir kişi değildir. Cumhuriyet’in önemli sîmâlarındandır.
Kâzım Karabekir: “Dînimizin İslâm olduğu zâten Teşkîlât-ı Esâsiyye’de yazılıdır. Tevfik Rüştü Bey, hangi kanaati haykıracaksınız, Hristiyanlığı mı?”
Fethi Bey: “Evet Hristiyanlığı! Karabekir! Türkler İslâmiyet’i kabûl ettikleri için böyle kaldılar. Ve İslâm kaldıkça da bu hâlde kalmaya mahkûmdurlar.”
(Ali Fethi Okyar, siyâsetçi, devlet adamı, asker. Serbest Cumhûriyet Fırkası’nın kurucusu.)
Tevfik Rüştü Aras,1920-1939 yılları arasında beş dönem dışişleri bakanlığı yapmıştır
Tabîî ki Karabekir Paşa bu Hristiyan olma isteklerine çok sert çıkmış ve bu milletin İslâmiyetten vaz geçmeyeceğini net bir şekilde söylemiştir. (Kâzım Karabekir, Nasıl Hristiyan olacaktık, Truva Yayınları, İstanbul, 2023)
Aslında bu densizlik Midhat Paşa ile başlamış ve o da bayrağımıza haç (put) koydurmak istemiştir.
Koyu bir İttihâtçı ve Sultan II. Abdülhamîd düşmanlığı ile tanınan Rızâ Tevfîk Bölükbaşı (Feylesof Rızâ) da önceki hallerinden pişmân olarak yaz dığı şiirinde: “Milliyet dâvâsı fıska büründü// /Ridâ-yı diyânet yerde süründü///Türk’ün rûhu zorla âs göründü/// Hem peygamberine hemAllâh’ına”
Bu yazılardaki gerek Ziyâ Paşa’nın ve bâzı şâir ve yazarların “milliyet” kavramları farklıdır. Osmanlıda yapısı îtibâriyle etnik bir milliyetçilik yoktu. Ziyâ Paşa bu kelimeyi dînî ve geleneklere dayalı görüş olarak kullanmıştır. Ama Rızâ Tevfik’de durum başkadır. O, 1949 yılında ölmüş, dolayısıyla 1944 Türkçülük ve Turancılık yargılamalarına da şâhit olmuş, milliyetçilerin örselendiğine ve dînin nasıl aşağılandığına da görmüştür.
HULÂSATEN
Eğer bugün dînimiz ve milliyetimiz için çabalıyor ve kaygılanıyorsak “O devirler geçti, artık böyle bir tehlike olmaz” diyenlere verilecek cevâbımız çok açıktır: 1950’lere kadar ezânı Türkçe okutan ve Kur’ân okumayı yasaklayan zihniyetin mîrasçıları her zaman aramızda yaşamaya devâm ediyor. Olmaz diyenlere 28 Şubat’ı hatırlatmak kâfidir. Yalnız bir te’minâtımız vardır. Bu millet ne dîninden ne de milliyetinden vaz geçer. Olmaz diyenlere de 15 Temmuz şahlanışı kâfidir.
7 Aralık 2024 02:00 | Güncelleme :7 Aralık 2024 06:23
A -
A +
Osmanlının son döneminde edebiyat denince tahrîkin ideolojik deklarasyonu romanlardı. Tanzîmât’ın ortalarıyla berâber bir roman furyası başladı. Osmanlıda önceleri roman ve hikâye yoktu. Osmanlı estetik tablomuzun en renkli göstergesi dîvân şiiri idi.
Romanlar, hikâyeler… Ah bu romantik ajitasyonlar! Gazeteler, tiyatrolar Osmanlıda yeni yetme Tanzîmat gençlerinin edgâsü ahlâmları (karmakarışık rüyâlar)… Gazeteler, tiyatrolar kesmedi, şiirler yetmedi, komiteler, dernekler, dış ülkeler, sahte isimler… Hepsi senin sebeb-i hayâtın olan bu mübârek devleti yıkmak içindi. Kimler, hangi devletler sana neler vadetmediler ki… Bir tarafta dünyâ güçleriyle mücâdele eden, saltanat ve Hılâfet’i korumaya çalışan yalnız, yapayalnız sultân; karşısında ise bin başlı bir ejderhâ, şeytânın ortakları, ihânet şebekesi mason, sabetayist ve İslâm düşmanı nice bin tâife. Sen de hem Müslümân’ım de hem de bu trajik komediye ortak ol!
Batı’da ne edebî olaylar yaşandı. Hiçbirisi devletine ihânet etmedi (Bâzı istisnâlar dışında). Ne ünlü gazeteler dünyâya yön verdi ama devletlerine gölge düşürmediler. Onları basın yoluyla diğer devletlere şikâyet etmediler.
Roman ve tiyatroları dünyâyı düşündürdü, ağlattı, güldürdü, devletlerine yüz çevirmediler.
Daily Mirror, New York Times, The Guardian, USA Today, Washington Post, Der Spiegel, Die Welt, The Sun, Efemerides ve daha birçok ünlü gazete… Acaba hangisi devletine savaş açtı da başka bir ülkede devleti aleyhine yayın yaptı? Hangisi siyâsî rekâbet dışında devletlerine rakîb oldu?
İLK GAZETELER
Osmanlıda çıkan ilk gazete Takvîm-i Vekâyi’dir. İkinci gazete Cerîde-i Havâdis’tir. Bu gazeteler Tanzîmât’ın ilânından sonra çıkarılmıştır. Resmî gazetelerdir. Tercümân-ı Havâdis ise önemli bir devlet ve saltanat muhâlifi İbrâhim Şinâsî tarafından çıkarılmıştır.
Sonra yine Şinâsî, Tasvîr-i Efkâr’ı çıkarmıştır. Kendi ifâdesine göre bunlar halkın anlayacağı açık bir dille kaleme alınmış, insan haklarını savunan gazetelerdir. Devlet bunları hiç yasaklamamıştır.
Sonra çıkan Muhbir’in sâhibi ise çok gariptir. Kendisi okuma yazma bilmeyen Diyarbakırlı Filip Efendi’dir. Sonra bu gazeteyi romantik ihtilâlci Ali Suâvî Efendi’ye bırakmıştır. Bu gazete “Söylenmesi câiz olan her şeyi söylemeye tâlip olan gazete” diye sahneye çıkmıştır. Muhbir ibtidâiyyeden (ilkokul) medreseye kadar eğitimi esas almak iddiâsıyla çıkmıştır. Gazete, yıkıcı fikirleri savununca Mustafa Fâzıl Paşa’nın da’veti üzerine Paris’e taşınmıştır.
Basîret Gazetesi de Osmanlıda çıkan silik gazetelerden biridir.
İbret Gazetesi ilk olarak Aleksan Sarrafyan tarafından 1869 yılında Kevkeb-i Şarkî (Doğu Yıldızı) adıyla çıkıp belki de Şark hareketinin başlangıcını oluşturmuştur. Bu gazete bir ay süreyle kapatılmış, uzun soluklu bir yayın hayâtı da olmamıştır.
Hürriyet 1868 yılında Âgâh Efendi, Nâmık Kemal, Ali Suâvî, Ziyâ Paşa, Nûri, Reşâd ve Rifât Beylerden oluşan bir grup tarafından çıkarıldı. “Yeni Osmanlı Cem’iyyeti” yoluyla Sultan Abdülazîz’e, Âlî Paşa’ya sert muhâlefette bulundular. Bu gazete de Mustafa Fâzıl Paşa tarafından desteklenmiştir. Ah Mısır hidivleri! Osmanlı beslemesi Mustafa Fâzıl Paşa! Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın torunu! Paris’teki Osmanlıya ihânet fitnesini parayla destekleyen kişi!
Muhbir Gazetesi’nden sonra yurt dışında çıkarılan ikinci gazete Hürriyet’tir. 29 Haziran 1868’de bu def’a da Londra’da fitne hayatına başladı. (Faydalanılan Kaynak: Osmanlı Siyâsî Hayâtında Basının Rolü, 19. yy Örneği. Öğr. Gör. Dr. Oğuz Han Öztay, Van Yüzüncü YY. Üniversitesi)
Şimdi mes’ele şu: Osmanlıda çıkan her yeni şey devlete muhâlefet hâlindeydi. Yeni yetme muhâlifler devletle devamlı bir mücâdele içindeydi. Bu yeni yetmeler, Tanzîmatçılar, Genç Osmanlılar, Jön Türkler, İttihâdcılar, el ele halay çekerek bu devleti yıktılar. Halay başında mendil sallayanlar da Masonlar Sabetaistler, Makedon ve Bulgar çeteleri idi. Tek ortak hedefleri Osmanlı Devleti’ni yıkmaktı.
İttihâdcılar bunlardan bir adım ileride idi. Asker dayanışmalı ve daha iyi organize olan bu cem’iyyet bile-isteye bu gruplarla sarmaş dolaş olmuştur. Diğerleri gibi pembe hayalli ihtilâlci değil, iyi yetişmiş militarist bir gruptu. Hem saltanâtın hem Hılâfet’ın veballeri büyük oranda bunların omuzlarındadır.
DİĞERLERİNDE EDEBİYAT BİZDE İHTİLÂL
Bu dönemde edebiyat denince tahrîkin ideolojik deklarasyonu (bildirisi) romanlardı. Tanzîmât’ın ortalarıyla berâber bir roman furyası başladı. Osmanlıda önceleri roman ve hikâye yoktu; huzur ve saâdet vardı. Modernlik ve kalkınma eğer bu argümanlarla sağlanıyorsa, bunlar yokken Osmanlı Devleti dünyânın en büyük en müreffeh devletiydi. Bunlar geldi Osmanlı târ ü mâr oldu. Tekrar söylüyor ve yazıyoruz: Bunların felâket tellâllığını yapmayız. Ne edebiyat ne gazete ne de roman ve hikâye düşmanıyız. Bize ecdâdımızı yanlış tanıtan ve onlara düşman bir nesil yetiştiren bu zihniyete karşıyız.
OSMANLI ESTETİZMİ
Osmanlı estetik (bedîî) tablomuzun en renkli göstergesi dîvân şiiri idi. Son derece hoş, lâtîf, terennümlü ve nezâket timsâli idi. Onda rakîbi istihfâf (rakîbi hafife alma) îmâ ile söz sokma, husûmet yok; bunların yerine letâfet, övgü, devlet adamlarına medhiyye ve tabîî ki en başta da Allâhü te’âlâya tahmîd ve sevgili Habîbine salât ü selâm yer alırdı.
Osmanlıda bugünkü anlamda hikâye yoktu. Bunun yerine destânî mesnevîler yer alıyordu. Leylâ vü Mecnûn, Husrev ü Şîrîn, Kerem ile Aslı, Süheyl ü Nevbahâr gibi aşkın kirlenmemiş en mükemmel tablolarıydı.
Halkın duygularına hitâp eden dînî hikâyeler de vardı. Hayber Kal’ası Cengi, Kesikbaş Destânı, Yûsuf ü Züleyhâ gibi aynen tekrarlanan ve köy odalarında, ocak başlarının vazgeçilmezlerinden olan bu hikâyeleri genelde kıssahanlar okurdu.
Eski edebiyâtımızda genelde buğz, şiddet, bedduâ veyâ iftirâ gibi unsurlar yer almaz, şâirler duygularını en sâfiyâne şekillerde aktarırlardı.
Başkalarını tehzîl, tahkîr veyâ îmâ yoluyla aşağılamak suç ve günah sayıldığı için bu mecrâya dalınmazdı. Aksi durumda Nef’î gibi canlarıyla öderlerdi.
Vakanüvislerin (olay anı târih yazıcıları) yazdıkları harp sergüzeştleri büyük bir zevkle okunur, Efendimize ve şehitlerimiz bol bol rahmetler ve Yâsinler gönderilirdi.
Şehrengizler yazılır, en güzel şehirlerimizin panoraması çizilirdi.
Şehnâmelerde, pâdişahların savaşları anlatılırdı.
Güzellere güzellemeler yazılır, gazel çerçevesine büründürülürdü. Edep dâhilinde kadife yumuşaklığında ay yüzlü güzeller ipekler sarılmış rüyâlarla bizlere hayâl ettirilirdi. Denilebilir ki dünyâda hiçbir güzel, dîvân edebiyâtındaki yüksek iltifâta nâil olmamıştır. Çarşaf, ferâce hattâ peçe altındaki mâverâî güzellik hangi duygularla bu kadar güzel övülebilir. Hayret!
Enderunlu Vâsıf’ın şu beytine ne denebilir: “O gül endâm bir al şâle bürünsün yürüsün ///Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün...”
Veyâ bir şâirin Hazret-i Resûlullâh için “Aşkınla şereflendi hayâtımla memâtım /// devletle geçen ömre nihâyetsin Efendi’m.” (Hayâtım da ölümüm de senin muhabbetinle şeref kazandı. Devletle geçen ömrümün nihâyeti de sensin Efendi’m)
Yahyâ Kemâl’in dîvân şiiri için yazdığı şu rubâî ne kadar güzeldir. “Eslâf kapıldıkça güzelden güzel/// Fer vermiş o neş’eyle gazelden gazele/// Sönmez seher-i haşre kadar şi’r-i kadîm /// Bir meş’aledir devredilir elden ele.” Yâni Divân şiiri kıyâmete kadar bir meşale gibi elden ele devredilir.
Heyhât! Hayfâ! Vâ esefâ! Ama elden ele devredilemedi dîvân şiiri. Osmanlı yüksek kültürü bitti. Kültürsüz, duygusuz, estetizmden uzak bir nesil yetişti. Hayâtı sâde fen ve teknoloji zanneden, kaba bir nesil... İster “x” kuşağı, isterseniz “z” kuşağı deyin.
Harf inkılâbıyla 1000 yıllık edebiyat ve kültürümüzden ve dolayısıyla da 5000 yıllık târihimizden koptuk.
HALK VE DÎVÂN EDEBİYÂTI
İki ayrı mecrâdan akan iki ayrı edebiyat. Biri yüksek ve estetizmin zirvesinde, medrese ve sarayın desteğindeki divân edebiyâtı; diğeri genelde spontane, halkın duygularının dile getiren halk edebiyâtı. Birine klâsik, diğerine popüler edebiyât diyoruz. Aynı akım bütün dünyâda vardır. Müzikte de klâsik ve folk vardır. Dîvân edebiyâtı tasavvufla süslenen Sünnî ekol şiiri; halk şiiri ise pastoral yâni tabiat güzellikleri veyâ güzelleri öven koşmalar veyâ kahramanlık duygularını anlatan koçaklamalar ya da ağırlıkla Alevi-Bektâşi tekkelerinden terennüm edilen saz eşliğindeki nefeslerdi.
Halk edebiyâtının en eski ürünü destanlardı. Sözlü ve manzûm olan bu uzun eserler binlerce yıl eskiye dayanırdı. Destanlar da İslâm öncesi ve sonrası diye ayrılırlar. Bunlardan târihimizi, törelerimizi, âdâbımızı ve vatan sevgisini ve ana babaya saygıyı öğreniriz.
Dîvân edebiyâtının kaynakları tefsir, hadîs, kelâm, siyer, târih ve menkıbelerdir. Şiir ve düz yazılı eserler bu edebiyâtın kapsamındadır.
Osmanlı dönemi edebiyâtında her eser “besmele”, “hamd” ve “tasliye” (Efendimize salât ü selâm) ile başlardı. Bu târih ve diğer eserlerde de aynıydı. Bu arada Râşid Halifeler de (radıyallâhu anhüm ecmain) asla unutulmazdı. Osmanlı Türk toplumu merkezî yaşayışında, düşünüşüyle, san’ati ve edebiyâtıyla tam bir Sünnî-Hanefî Müslüman ümmet bütünlüğünün parçası idi. Coğrafi alan i’tibâriyle diğer hak mezheplere de (özellikle Şâfiî) mezhep kâdısı ve müftîleri ta’yin edilirdi. Gayr-i Müslim tebaanın da dînî faaliyetlerine hak tanıyan bir devletti Osmanlı.
Dîvân edebiyâtındaki tasavvufî unsurlardaki bâzı söyleyişler birçok kişinin tenkîdine de sebep olmuşsa da buradaki metaforu (benzetme ve mecazları) anlamadan suçlamak pek uygun değildir. Arap ve sonrasında Îran kaynaklı dîvân edebiyâtının en güzîde kolu “gazel”di. Bunun konusu da aşk, kadın ve şaraptı. Osmanlının münevver edebiyâtı bu olup, pâdişâhı, paşası, kadısı, hatta şeyhülislâmı da bu edebiyatla uğraşınca bu konularla gazel yazmaları mümkün değildi. İşte bu sebepten bu edebiyâta bir mecrâ buldular. Tasavvufî unsurlar birtakım alegori ve mecazlarla birden renk değiştirdi. Şarap-ilâhî aşk, meyhâne-tekke, muğ veyâ muğbeçe-şeyh efendi oluverdi. Bunu öyle îzâh ettiler ki, meselâ Bağdatlı Rûhî’nin şu beyti birçok şeyi açıklar:
“Sanman bizi ki şîre-i engûr ile mestiz /// Biz ehl-i harâbattanız mest-i Elest’iz” (Bizi sakın üzüm suyu ile sarhoş oldu sanmayınız. Bizim harâbîliğimiz Elest Bezmi’nin sarhoşluğudur.)
Veyâ Kemalpaşazâde’nin: “Iyş u nûş eyle anma gam-ı ferdâyı/// Sana ısmarladılar mı bu yalan dünyâyı (Ye iç yarının tasasını çekme. Bu yalan dünyâyı sana mı ısmarladılar!) Evliyâdan Şeyhülislâm İbn Kemâl (Paşazâde) “Ye iç gerisine karışma. Yarını tanzîm etmek senin değil Allâhü te’âlânın işidir” diyor.
Şimdi bunu anlamadan bu beyte anlam verirseniz İbni Kemâl’e bühtân edersiniz.
A’RÂB-GÖÇEBE TÜRKMEN BENZERLİĞİ
“Kur’ân-ı kerîm’de ‘A’râb’ diye bir ifâde geçer. Bu kelimede bedevîlerin câhilâne hareket ve temennileri bildirilmektedir. Bedevîler, Arabistan’ın sahralarında oturup kendilerine ‘A’râb’ denilen (küfre düşmede ve nifakta daha galizdirler) bu tâife Allâhü te’âlânın ve Resûl’üne indirmiş olduğu şer’î hükümlere, farzların ve sünnetlerin hudutlarına ve ehemmiyetlerini bilmeğe uzaktırlar. Çünkü bunlar medenî merkezlerden uzaklarda bulunmaktadırlar. Âlim kimseler ile görüşememektedirler... Bu Bedevîler muhtelif şûbelere ayrılmışlardır. Şehirlere yerleşen bu bedevîlerin bir kısmı da temiz bir îtikad sâhibi olmuşlardır. Çünkü artık ilim merkezlerine yerleşmişlerdir.” (Ömer Nasûhî Bilmen, Kur’ân-ı kerîm’in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsîri, Hazer Yayınları ve Dağıtım Tevbe Sûre-i celîlesi 97. Âyet tefsîri’nden)
Türkmen: Türk ümmeti şuubâtından bir büyük kavim ki esâsen göçebe hâlinde yaşayıp Âzerbaycan ve Irâk cihetlerinde sâkin olanlardır. (Şemseddîn Sâmî, Kaamûs-ı Türkî, s. 393, Fî 9 Ağustos 1317 Dersaâdet Matbaası, İstanbul)
“Daha Karamanlılar zamânında Babâîlerle Dobruca’ya giden Sarı Saltuk, Buzağı Baba, Geyikli Baba, Barak Baba, Babâî şeyhlerindendi. Selçuklular zamânında Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa, Yavuz’a karşı ayaklanan “Kızılbaşlar” (sürh-serler) hep Babâîlerin devamıdır. Kızılbaş denilmesinin sebebi Şah İsmâil’ın başına kırmızı taç giydirmelerindendir. Alevîler ve Kızılbaşlar Emevîlerin Abbâsîlerin ve Osmanlıların halifeliğini kabûl etmemişlerdir.”(M. Çağatay Uluçay, Öğretmen Kitapları, İlk Müslüman Türk Devletleri Devlet Kitapları, MEB Basımevi 1976, s.290)
Adı geçen topluluğun Sünnî ilim merkezlerinden kopuk yaşamaları ve Hılâfet’e karşı olmalarından dolayı şehir merkezlerinden uzak yerlerde tekkeler kurmuşlar ve görüşlerini geliştirmişlerdir. Şer’i sistemin getirdiği farz ibâdetleri kabûl etmeyip Asya Bozkırlarından getirdikleri ritüelleri bugün de yaşamakta ve yaşatmaktadırlar. Sâde bir Türkçe ile yazdıkları tekke nefesleri, özellikle Pir Sultan Abdal ve Kaygusuz Abdal’ın bâzı İslâm’a muhâlif şathiyeleri vardır
.
Kime göre eski, kime göre yeni?
21 Aralık 2024 02:00 | Güncelleme :21 Aralık 2024 05:11
A -
A +
Çin ve Rusya, 20. asrın en sıra dışı rejimini yâni komünizmi idârî şekil olarak aldı. Genelde dinlere savaş açtılar, ibâdethâneleri baskı altına aldılar ve diğer devletlerle iletişimi asgarî seviyeye indirdiler; fakat alfabelerini değiştirmediler ve dile de müdâhale etmediler.
Yeni yapılanmalar bir temel ararken eskiyi hep yok sayarlar. Bizde bu yapılanmadaki hatâ başlangıcı 1839 Tanzîmât sonrasıdır. Hâlbuki klâsik medeniyetler hep eski temeller üzerine binâ edilmiştir. Esâsında eski diye bir kavram oluşmayıp sâdece medenî temâyüllerde birtakım farklı metotlar gelişmiştir. Bunun en büyük sebebi de kültür altyapısının değişmeyerek medeniyetin tekâmülünde bir aktör olmasına bağlıdır.
Millî tezâhürler, coğrafî değişmeler, istilâlar ve yıkımlar içinde sıkıntılı dönemler geçirirler. Fakat bir milleti tamâmen yok etmedikten sonra binlerce yıldır oluşan kültürü yok etmek mümkün değildir. Çin, Îran, Mısır ve Hindistan gibi devletler binlerce yıllık kültür altyapısını koruyarak yeni dünyadaki yerlerini aldılar. Hâlbuki bunların hepsi çok büyük değişmeler geçirdiler. Fakat bunların hiçbiri aslî kültürlerinden kopmadı.
Çin ve Rusya, 20. asrın en sıra dışı rejimini yâni komünizmi idârî şekil olarak aldı. Normal bir demokratik rejim olmayan komünizm, tabîî ki ihtilâller sonucu yerleşir. Bu devletlerde de böyle oldu. Genelde dinlere savaş açtılar, ibâdethâneleri baskı altına aldılar, diğer devletlerle iletişimi asgarî seviyeye indirdiler; fakat alfabelerini değiştirmediler ve dile de müdâhale etmediler. Mao, Çin’de Batı klâsik eserlerine savaş açtı. Hattâ onları nişan talimgâhında hedef tahtasına bile koydu. Moğolların, Hülâgu’nun Bağdat kütüphânelerinde yaptığı yıkımı ülkesinde Batı eserleri için uyguladı. Fakat Çin’de dînî, kültürel, mistik kültür altyapıyı oluşturan Taoizm’e dokunmadı. Taoizm antik Çin’de ortaya çıkan ve temeli Dao De Jing’e dayanan bir öğretidir. Bu inanış dünyâ işleriyle fazla uğraşmaz. Yine Çin’e ait olan Konfüçyanizm’de sosyal düzen âile ve ahlâkî değerler ağır basar. İkisi de Çin kültürüne âittir. Her şeyi altüst eden Mao, bu temel alt kültür argümanlarıyla fazla oynamadı.
Aynı rejime ihtilâlle geçiş yapan Rusya Batı’ya karşı hem mesâfeli hem de temkinli durdu. Kuzey ve Doğu Avrupa’yı askerî metotlarla istilâ edip onları komünist blok ülkelerine dâhil etti. Artık Çekoslovakya, Polonya, Doğu Almanya, Yugoslavya, Romanya, Bulgaristan, Macaristan CCCP’nin uydusu hâline geldiler. Çoğu Ortodoks ve Slav olan, Kiril’i alfabe olarak kullanan bu devletler askerî emperyalizmin baskısı altında hürriyetlerini kaybettiler, ama dînî ve kültürel alanda pek fazla etkilenmediler. Ekonomi parkurunda asra hiç de uymayan Marksizm’in yıllarca çilesini çektiler. Berlin Duvarı yıkılınca Batı Almanya ile komünist Doğu Almanya arasındaki ekonomik uçurum, bu rejimin ideolojik ve yayılmacı bir sistem olduğunu da gösterdi. Komünist blok ülkeleri “Orak-Çekici” sembol olarak kullandılar. Yönetim sistemleri “Halk Cumhûriyeti” oldu. Millî kültürün ilk tezâhürü 1956’daki Macaristan’da Sovyetler Birliği destekli Stalinist hükûmete karşıydı. Tabîî ki bu direniş kısa bir süre sonra kanlı bir şekilde bastırıldı. 150 bin Macar yurt dışına kaçtı.
Çarlık Rusya döneminin en önemli sanatçıları komünist rejime rağmen değer kaybetmediler. Bayrakları marşları değişti; alfabeleri, dilleri, klasik kültürleri değişmedi. 1821 doğumlu Çarlık Rusya sanatçısı büyük romancı Dostoyevski yine aynı değerdeydi. Aynı şekilde 1799 doğumlu Puşkin de 1809 doğumlu Gogol da edebî ve roman sanatı değerlerini bu rejimde de kaybetmedi. 1840 doğumlu Çaykovski,Sergey Rahmaninof da müzikte Komünist Rusya’nın da iftihârıydı.
Bizde Tanzîmat’la başlayan yenileşme 1839’dan 1920’ye kadar tam bir bocalama, sınama yanılma dönemidir. Batılı olalım, tamam da bunca yıllık târihî ve edebî müktesebâtı ne yapacağız diye düşünmediler bile. Yeni edebî türler deneyen edipler hâlâ dîvân nazım tekniklerini kullanıyorlardı. Batılı olmaya çalışıyorlardı ama onlar ne dil ne mûsikî ne alfabe ne de davranış yönüyle bize benziyorlardı. Batı’ya karşı romantik bir hayranlık başlamıştı. Bir defâ olsun Paris’i görebilmek, monşerler gibi setre pantolon, ceket ve şapka giymeyi öyle istiyorlardı ki… Ama Osmanlı mülkünde bunları ancak gayr-i müslimler giyebiliyorlardı. Bunların yapılabilmesi için milletinden ve kültüründen kopmuş bir öncü tayfaya ihtiyaç vardı.
Bunların yapılabilmesi için Hılâfet ve saltanâtın gölgesinden kurtulmak gerekirdi. Batı’dan “Hürriyet”, “Adâlet”, “Müsâvat” (eşitlik), ve “Uhuvvet” (kardeşlik) gibi kavramları Osmanlıya adapte etmeye başladılar. Sonra bütün azınlık ve çetelerin iş birliği ile yeni anayasalar ve meşrûtiyetler gelmeye başladı. Bunların bir tek amacı vardı: Saltanâtı yıkmak! Gerisi hep lâf ü güzaftı.
Eski medeniyetlerde kültür değişmeleri olmayan bir altyapı üzerine binâ edilirken etnik temizlik de zaman zaman gündeme gelmiştir. Stalin döneminde özellikle Türklere ve Kafkas kavimlerine sürgün ve katliamlar uygulanmış, rejim aleyhtârı 1,5 milyon insan öldürülmüştür. Ayrıca 1940-1953 yılları arasında 46.000 Moldovalı, 61.000 Belaruslu, 571.000 Ukraynalı 119.000 Litvanyalı, 53.000 Letonyalı sürgün edilmiştir. Bunun amacı işçi sınıfı görünümlü askerî bir totaliter rejim kurmaktı. Aslen Gürcü olan Stalin, Rus altyapısına dayanan yeni Sovyet rejiminde Kirille yazılan hiçbir eski esere dokunmadı, Ortodoks Kirilli hiçbir dînî eseri yok etmedi; bir kısmını sakladı, gizledi ama imhâ etmedi. Aynı uygulamayı Mao da yaptı. Dünyânın en zor alfabesi olan Çin alfabesine dokunmadı. Çin dilinde yenilik yapmadı.
Bir milletin dili, edebiyâtı, kültürü ve müziğiyle oynarsanız, o millet sıradanlaşır.
BİZ AYRI BİR MİLLET OLMALIYIZ
Yeni yapılanmanın yeni düşüncesi buydu: Biz artık eski millet değiliz. Batılıyız veyâ öyle olmalıyız. Onlar, biz kendi kültürlerini kabûl etmemiz için kucak açıyorlardı ama hâlâ Müslümandık, hâlâ Kur’ân-ı kerim alfabesini kullanıyorduk. Hâlâ minârelerimizden “Allâhü ekber” sesleri yükseliyordu. Hristiyanların romantik hayâli İslâm âleminin hadîs-i şerîfe dayalı mukaddes fethinin sembolü Ayasofya’dan hâlâ beş vakit ezân okunuyor ve mukaddes emânetler dairesinde hâlâ 24 saat mübârek kitâbımız tilâvet olunuyordu. Batı bizi bunlarla kabûl etmezse biz de onların istediği gibi çakma Batılı olmalıyız. Olduk da… Garip bir millet olduk. Devlet Batılı, millet aynı millet. Saf temiz, Türk ve Müslüman.
Uygulamalar başlamalı ve Batı’yı memnun etmeliydik. Meselâ 2 Kasım 1934’ten 6 Eylül 1936’ya kadar geleneksel Türk müziğinin radyodan çalınması yasaklandı.
1936’da Millî Eğitim Bakanlığı’nın bütün okullara göndermiş olduğu bir genelge ile okullarda Türk müziği eğitimi yasaklandı. Yine aynı genelge ile Dârü’l-elhân’daki (konservatuvar) Türk müziği şûbesi kapatıldı.
Bu olanlar bir kültür ihtilâli değilse nedir? Osmanlının klasik müziğini Arap-Fars etkisi var diye yasakladınız, peki, Orta Asya bozkırlarından esen rüzgârın getirdiği Türk halk Müziğini niye yasakladınız?
Çin ve Rus komünist devrimlerinden sonra bu kültür altyapılarına dokunulmadı. Kiliseler aslâ depo yapılmadı.
GEÇİŞ NESLİ TEMSİLCİSİ: İTTİHÂD VE TERAKKÎ
İTC’nin Türkçülüğünün mîmârı da Yahûdi ve Hristiyanlardı. Moiz Kohen, Leon Kahun, Agop Dilaçar vb. niye bu işe bu kadar önem verdiler? Şimdi sorarız? Nihal Atsız’ın ve Ahmet Arvâsî’nin Türkçülüğü ile bu gayr-i Türklerin ideolojileri bir olabilir mi?
İTC ile başlayıp devâm eden nesilde âdetâ kültürümüz başka bir mecrâya sokuldu. Yeni kurulan “Türk Dili Tetkîk Cem’iyyeti”, Ziyâ Gökalp’ın önderliğindeki “Yeni Lisân” hareketinden çok uzak ve tasfiyeci idi. Hâlbuki “Yeni Lisancılar” dilde mâkul bir reçete sunmuşlardı.
Yeni Türkçede yapılan tasfiye, Arapça ve Farsça kelimelerin dilden atılması amacındaydı. Hâlbuki bu kelimeler 1000 yıllık kültür altyapımızın, edebiyâtımızın, târihimizin ve dînimizin en eski yapı taşıydı.
Hızla gelişen değişmelerle önemli müesseseler lağvedilmeye başladı. Dârü’l-kurrâ ve Dârü’l-hadîs gibi İslâmî ilim yuvaları kapatıldı. Şu ifâdelere bir göz atalım:
VÂLÂ NÛRETTİN’İN ŞAŞIRTAN SÖZLERİ
“Eskiden ilim sâde iki türlü olurdu: Elifli ulûm-ı âliyye ve ve ayınlı ulûm-ı âliyye. Ayınlı ulûm-ı âliyye doğrudan doğruya dîn-i mübînden bahseden ilimdi. Elifli ulûm-ı âliyye ise yüksek ilimleri âlet mesâbesinde öğrenilen ilimlerin hey’et-i mecmuasıydı. Eski zihnimiz bunların hâricinde ilim kabûl etmek istemezdi. Hattâ riyâziyât, şiir miir medrese muvâcehesinde neydi bilir misiniz? Birtakım ma’rifetler boş şeyler sayılırdı; fakat ilmin dışında tutulurdu. Meselâ tentene yapmak bugünkü Dârü’l-fünûn nazarında neyse, edebiyâtla iştigâl zamânın dârü’l-fünûnu olan olan Süleymâniye kürsüleri muvâcehesinde oydu.
Bizden evvelki nesil riyâziyattan edebiyâta kadar, nebâtâttan hayvanâta kadar -medreselerin i’tirâzına rağmen- ilim çerçevesi dâhiline soktu….
Şarlo’nun husûsî hayâtında mağmum (asık suratlı) olduğunu bilmemek, Fâtih’in İstanbul’u fethettiğini bilmemek kadar garip…
Yanings en iyi makyaj yapan aktördür deyin.
-Ne münâsebet Yanings belk en iyi temessül eden (rol yapan) artisttir; fakat en iyi makyaj yapan Lon Şaney’dir.
Sonra sizin Bergsonist yâhut Dürkhaymist olduğunuz gibi, onlar da Greta Garboist veyâ Marlen Ditrihisttirler.”
Vâlâ Nûreddin (Ali Cânip Yöntem, Vâlâ Nûreddin (Vânû), Yepyeni İlimler, Lise 5. Sınıf Edebiyat, Kanaat Kitabevi ile II. Sınıf II. Devre Muallim Mektepleri, 1942, İstanbul, ss. 106-107-108)
Şimdi Vâlâ Nûrettin Batılı olma yolunda aşılması gereken engeller ve bilinmesi gereken yüksek ilimlere(!) bir bakar mısınız? Bunları bilmezseniz, câhildiniz.
MEDRESELER
Eskiden Osmanlıda iki ilim varmış, “Elif” ve “Ayn”lı yüksek ilimler. Ayınlı ilimler din ilimleri; elifli ilimler ise yardımcı ilimlermiş. Eski zihniyet bunlardan başka ilim de kabûl etmezmiş. Matematik, şiir edebiyat medrese engeline takılırmış.
Şu ifâdeleri hayretle okumamak mümkün değil. Evet, Osmanlı medreselerinde esâsen iki aslî ilim okutulurdu, ama Vânû’nun dediği gibi değil.
Yâni ilimler din ilimleri ve beden ilimleri diye ikiye ayrılır. Din ilimleri çok uzun bir süre gerektiren ilimlerdir. Bunlar, ulûm-ı âliyye: İlm-i ahlâk, ilm-i bedî’î, ilm-i belâgat, ilm-i beyân, ilm-i bâtın, ilm-i ezelî, ilm-i ferâiz, ilm-i fıkıh, ilm-i hadîs, ilm-i tefsîr, ilm-i hâl, ilm-i usûl-i fıkıh, ilm-i usûl-i hadîs, ilm-i usûl-i kelâm, ilm-i usûl-i tefsir, ilm-i sarf. Bunlara İlm-i âliyye (yüksek ilimler) denir.
Bunlar ulûm-ı âliyye ve ulûm-ı ibtidâiyye olarak da ikiye ayrılır. Ayın ile başlayanlar aslî din ilimleri, ibtidâî ile yani elifle başlayanlar ana ilimleri öğrenmek için yardımcı olan âlet ilimleridir. Bunlar da sarf, nahiv, belâgat, mantık vb. ilimlerdir.
Ulûm-ı nakliyye din bilgileri, yâni “edille-i şer’iyyedir (Kur’ân-ı kerîm, Hadîs-i şerîfler, icmâ’ ve kıyâs).
Ulûm-ı akliyye ise his organları ile duyularak ve akılla incelenerek ve hesap edilerek elde edilen ilimlerdir. Fen bilgileri ve benzeri ilimler, tecrübî (deneysel) ilimler bu gruba dâhildir. (Dînî Terimler Sözlüğü, Türkiye Gazetesi, Cilt II s.273)
Ayrıca gramer için sarf ve nahiv yâni isim ve fiil çekimleri, isim cümleleri, fiil cümleleri, zamirler, sıfatlar, zarflar, bağlaçlar, fiilimsiler, şartlı çekimler, aktif ve pasif cümleler, bunlar hep sarf ve nahivin konularıdır.
Bunun yanında vâizlere, muallimlere, hatiplere ilm-i hıtâbet çok önemlidir. Ayrıca dînî ilimler içinde yer alan fesâhat, belâgat, talâkat, selâset hem yazı hem de konuşma için açıklık, anlaşılırlık, akıcılık ve bol kelime haznesi gerektiren ilim dallarıdır.
Beden ilimleri ise fizik, kimyâ, metematik, astronomi, tıp, biyoloji, zooloji, teşrih (anatomi) misâhat (arâzî ve kadastro) ilmiydi.
İlm-i mantık ve onunla bağlantılı olan kelâm da uzun bir eğitim dönemi gerektirirdi.
Vâlâ Nûreddin Avrupa’da öğrenim gören iyi yetişmiş bir Osmanlı aydını olmasına rağmen gerek TKP üyesi ve gerekse Nâzım Hikmet’in en yakın dostu olması hasebiyle gerçekleri bilerek saptırmaktadır. Hep yaptılar bunları. Medreselere bühtân eden Vânû, medreselerin ne olduğunu bilmiyor muydu? Nedir medrese, bir bakalım:
İlim âleminde ilk medrese yaptıran Türk ümerasından Nişâbur Hâkimi Emir Nasr b. Sebüktegindir. (M. 1033)
Orhan Bey saltanâtının 3. yılında İzmit’te bir medrese yaptırmıştır.
Osmanlıda hemen başlangıç döneminde câmi ve mescidler de mektep olarak kullanılmıştır.
Fâtih İstanbul’u alınca asrın en büyük medresesi olan Sahn-ı semân’ı (8’li medrese) yaptırmıştır. Câmi yanında yapıldığı için “sahn” medresesi adını almıştır.
Bütün ilimler fenler medreselerde okutulur, hekimler, hâkimler, mühendisler hep buralardan yetişirdi. Topçulukta eğim, zâviye, trigonometri, milyem, barut hakkı, metal ısınma esnemesi, matematik, geometri, metallerin ısıma ve soğuma ile genleşmesi, büzülmeler hep fizik ilmiyle ilgiliydi.
Sağlıkta önce hijyen için her medrese yanında temizlik için evvelâ hamamlar sonra da mekteb-i tıplar açılırdı.
Osmanlı rûhî tedâvî için mescidleri, bedenî sağlık için temizlik yuvaları olan hamamları ve bünye hastalıkları için ise tıp mekteplerini ve kütüphâneleri hep medrese külliyesinde yaptırırdı.
Kânûnî zamanında Süleymâniye civârında tabâbet (tıp) ve riyâziyât (matematik) tahsîli için teşkîlatlı mektepler açılmıştı
Medreselerde Fenârîler, Molla Husrevler, İbn-i Kemâller, Ebussuûdlar , Buhârîler, Nesefîler, Gazâlîler, İbn-i Sînâlar, Tûsîler, Cevherîler gibi büyük âlimler yetişmiştir. (Kısaltılarak kullanılan kaynak, Mehmed Zeki Pakalın, Osmanlı Târih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, II, MEB. İstanbul, 1997, ss. 436-437-43)
Bütün bu gerçeklere rağmen Osmanlıya hele de ilim sahasında iftirâ edenleri sizlere havâle ediyorum. Karar sizindir.
.
Yeni Türk inkılâbı, ihtilâli veya devrimi
4 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :4 Ocak 2025 04:54
A -
A +
Genç Osmanlılar, Jön Türkler ve İTC’nin faâliyetleri sonucunda yeni bir devlet kurulmuştu. Devlet yeni ama millet yine aynı milletti. Emr-i vâkî ile millet değişemez. Çünkü milletin altyapısını kültür oluşturur. 5000 yıllık Türkistan uzantısı olan bir devleti hemen Batılı yapmak o kadar da kolay değildi. O hâlde âcilen değişimler devreye girmeliydi!
“Her”- ist” koltuk değneği olmadan yürüyemeyeceğini îtirâf eden bir zavallıdır. “-İzm”ler birer anachıronizmdir. Yâni kalıplaşan, canlılığını yarı yarıya kaybeden birer konserve düşünce… Batı’dan gelen hiçbir “-izm”mâsum değildir.
Biz ki nassı, mukaddesler dünyâsından kovduk… Avrupa’nın ictimâî ve siyâsî mitosları karşısında apışıp kalmak, bu kendini küçük görmek, bu papağanlaşmak ne için? Unutmamak lâzım ki “-izm”ler ictimâî bir sınıfın müdâfaasıdırlar. İctimâî bir sınıfın, bir milletin veyâ bir medeniyet câmiasının…” (Cemil Meriç, Bu Ülke, Ötüken Yayınları, İstanbul 1975, s. 92)
Yazımıza Cemil Meriç’in mükemmel bir tesbîti ile başladık: “-izm”ler ve Avrupa…
Avrupa, millet ve kültür hattâ din konularında homojen olmadığı için, hizipler birbirine zıt olan “-izm”ler etrâfında halkalaşmış, sosyal sınıfların sermâyesine, fikrî akımlarına, müziğine, her şeyine hâkim olmuş… Nasyonalizm, komünizm, kapitalizm, egzistansiyalizm, natüralizm, realizm, romantizm vs.
Kitâbî dinleri bu kalıba uyduramamışlar. Îsevizm, Mûsevizm veyâ Muhammedizm diyememişler. Denemişler ama tutmamış.
Edebî akımları birtakım kurallarla birbirinden ayırmışlar, felsefî akımlarla birleştirmişler, sonra rasyonalizm demişler, realizm demişler, natüralizm demişler, egzistansiyalizm demişler, parnasizm demişler, sembolizm demişler, demişler de demişler...
İSLÂMİYET VE “-İZM”LER
İslâmiyet’te “-izm”lere yer yoktur. Kur’ân-ı kerîm ve ehâdîs-i nebeviyye, yâni nasslar ile ictihâdlar vardır. Destanlarımızla başlayan sözlü edebiyat ve devâmında bunun içinden çıkan halk edebiyâtında ve İslâmiyetin vukûuyla tekrardan dizayn edilen dîvân edebiyâtında da “-izm”lere yer yoktur. “Alegori veyâ sembol diye üzerimize yapıştırılan sahte etiketlere de yer yoktur. Onlar “teşbîh” ve “istiâre” gibi benzetme san’atları olarak mânâyı tahkîm ederler. Ayrıca “mazmûn” gibi hassas ve aklî melekelere hitâb eden kalıplar da vardır.
Sonra birtakım araştırıcılar “sembol” ve “alegori” diye Şeyh Gâlib’in eserlerine tecâvüz ettiler. Cenâb’da veyâ Hâşim’de neyse ne de Gâlip’le bunların ne alâkası var? Teşbîh ve istiâre san’atlarını görmediniz mi? Bunlara neden “metafor” ve benzeri terimler kullanıyorsunuz? Böyle deyince Gâlib’in eserlerine değer kattığınızı mı zannediyorsunuz?
Peki, Fuzûlî’ye, Bâkî’ye, Nedîm’e romantik deyince değerleri mi yüceldi? O muazzam san’at muhtevâsı bu kelimelerle mi arttı?
Yahyâ Kemâl açıkça dîvân edebiyâtının devâmıdır. Gazelleri, şarkıları, rubâîleri hep bu tarzın açık örnekleridir. O zaman neden ona “Parnas” dediler? Y. Kemâl’in şiirleri parnas ekolünün şiirleri olarak “poesie pure” yâni saf şiirle Paul Valéry’ye mi benzetiliyor? O büyük şâirin şiirleri, kendisinin her zaman gururla belirttiği Osmanlı-Türk medeniyetinin bir nişânesi olarak görülmelidir.
Romanlara gelince; bizde “-izm”ler genelde Servet-i Fünûn’da hızla artan bir tür olarak romanlara kılıf olmuştur. Genelde başlangıç olarak aşk ve sevdâ konuları işlenmişse de sonra Tanzîmât”a kapaklaştırılan ama ne olduğu bile anlaşılamayan “halk için san’at” formülüyle halka dönük romanlara “realist”, sonra daha ileriki safhalarda halkı ve tabiatı konu alan roman türlerine “natüralist” denmiştir. Roman Batı mahsûlü olduğu için bu kalıplarda gösterilmesi normaldir.
Hâlide Edîb ile bayağı gelişen cumhûriyet romanları realist midir romantik midir yoksa ideolojik midir? İlk roman denemeleri el yordamı gibidir. İdeolojik değildir. Romantik veyâ nadiren gerçekçidir.
1960 sonrası romanları provokatif ve ajitatiftir; yâni tahrik eden türdendir. Bunları sonra çok geniş inceleyeceğiz.
Bu romanlarda “Bir devri lânetiyle boğan şâirin sisi” gibi bir buğz ve saldırı vardır. Yeni roman bir misyon edinmiştir: Yeni nesle bir yön çizmek! Bu kesin bir proje açılımıdır. Bu işe mutlakâ Anadolu dâhil edilmelidir. İstanbul’un Boğaz yalılarındaki sefîh hayatı yerine, çorak Anadolu topraklarıyla boğuşan köylü ele alınmalıydı.
Sonra yeni roman halka hitâp edeceği için dili de sâde olmalıydı. Ama hâlâ “Saray ve Ötesi” gibi romanları yazan Osmanlı kalıntısı zâdegânların bir türlü unutamadıkları romanları, hem şehir hayâtını hem de bu hayâtın süslü dilini yansıtıyordu. Meselâ “Aşk-ı Memnû” hâlâ dil yönünden ağır ve hâlâ “Yalı Takımı”nın hayâtını anlatıyordu. Kaldı ki Hâlid Ziyâ 1945’teki ölümünden evvel bâzı eserlerinin dillerini sadeleştirmiştir ama hâlâ eski izleri taşır.
YENİ DÖNEM
Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra yeni devlet, halkı yeni bir sistem ve rejim için dizayn etmeye başladı. Osmanlıda mekân İstanbul’du; yeni devlette mekân Anadolu’ya kaymaya başladı. Anadolu yüzyıllardır kendi kapalı kutusunda yaşıyordu. Savaş kararı alan ve savaşı başlatan veyâ bitiren İstanbul’du ama savaşanlar Anadolu halkıydı. Onlar için önemli olan toprağını ekmek, iki baş sığırını veya üç beş davarını besleyerek bundan faydalanmaktı. İttihâtçılar ile başlayan rejim mes’elesi projenin içine Anadolu’yu da dâhil ediyordu. Tanzimat’la veyâ Genç Osmanlılarla başlayan yeni rejim hayalleri İstanbul ve Anadolu’nun da dışında Avrupa’da faâliyet gösteriyordu. Onların yol haritasında Konya, Amasya, Erzurum, Sivas, Merzifon, Ağrı, Elâzığ veyâ Adana yoktur. Hat bellidir. İstanbul, Selânik sonra geniş alanda Balkanlar, Makedonya veyâ ilk dönemin atlama tahtası olarak kullanılan Kâhire, Paris, Cenevre ve Londra’dır. Anadolu kendi dışında onun da istikbalini etkileyecek olan bu hâdiselerden haberdar değildi.
KIRSAL ALANDAN BAŞLAYAN YOLCULUK
Kırsal bir alandan yine kırsal bir alana yâni Anadolu’ya gelen Oğuz’un torunları, bu alanlarda hem askerlik (çerilik, alplık) hem de çobanlık yapıyorlardı. Merv ve Nişâbur’u merkez olarak kabul eden Büyük Selçuklular, 1071’de Anadolu’ya ayak bastılar. Türkistan’ın özeti Anadolu’da teşekkül etmeye başlamıştı. Efsane bir devlet olacak Osmanlının ataları Kayılar, önce Ahlat’a sonra Viranşehir, Halep ve Karacadağ yöresine yerleştiler. Sonra Ertuğrul ve Dündar Bey’lerle Söğüt ve Domaniç’e yerleştiler. Hedef ve yön hep Batı’yı yâni Bizans’ı gösteriyordu. Belki ilk defa altyapısı gelişmiş bir şehir olan Haleb’i gören Kayı, Söğüt’e gelinceye kadar kırsal alan ve çadır dışı bir hayat bilmedi.
OSMANLIYA GELİNCE
Osmanlılar, her ne kadar Söğüt’te pazar ve çadır dışı hayâta geçmeye başlasa da Bursa’nın fethine kadar modern bir şehir hayâtı yaşamadılar. İstanbul’un alınması hem Türk târihinde hem de İslâm târihinde altın sayfalardan biridir. Şurası muhakkak ki gerek Bursa ve gerekse İstanbul geleneksel Roma mi’mâri ve altyapısına sâhipti. Osmanlıya geçen bu şehirlerdeki değişme İslamlaşan bir yapı, câmi, çeşme, sebil, kütüphâne ve hamamlardı. Böylece ihtidâ eden Konstantinapolis, maddî ve ma’nevi kirlerinden arınmıştı. Artık İstanbul ve taşra vardı. Devreye giren müşahhas Anadolu cephesi sancaklar, zürra’ (tarımla uğraşan köylüler) ve râîler (çobanlar) olarak ayrılıyordu. Pâyitaht idârî merkez olarak aynı zamanda, kazâî (adlî, kazâ, iftâ, mahkemeler), meşihat yani şeyhülislâmlık ve ilim merkezi olarak biliniyordu.
Sancaklar o zamanki şehzâdelerin eğitimlerinde ilk basamak olarak uygulamalı siyâsî akademiler görevi üstlenmişlerdi. Gerek sancak beyliği ve gerekse Anadolu ve Rumeli Beylerbeyliği ile payitaht ve taşra bağlılığı sağlanıyordu.
Anadolu askerlik mevzuunda ordunun silâh gücünün aslını temsîl ediyordu. Oğlunu askere gönderen baba artık bu işi devlete tevdî’ ettiğinden hemen sebeb-i maîşeti (geçim kaynağı) olan toprağına dönüyordu. İstiklâl Savaşı’na kadar seferberlikte yalnız asker çağı gelen gençler askere çağırılıyordu. Bu dönmeden sonra 15-65 yaş arası askere alınmaya başladı.
Köyde kalan 15 yaş altı çocuklar hem babalarına yardım ediyorlar hem de köy mescitlerinde Elif-bâ’ya çöküyorlardı. Büyük Anadolu şehirlerinde de ulu câmiler, medreseler ve kütüphâneler bulunuyordu.
Osmanlı döneminde savaşta maddeten ve mânen etkilenen asliyle İstanbul’du. Anadolu can kayıplarının acı gerçeklerini yaşarken, savaş ve barış kararları hep İstanbul’da alınıyordu. Sevr Antlaşması ve İstiklâl Savaşı’na kadar Anadolu hâlâ tehlikenin pek farkında değildi. Antalya, Antep,Adana düşman istilâsına uğrayıncaya kadar Anadolu acı gerçekle karşılaşmamıştı. Güney ve güneydoğu bölgelerinin İtalyan-Fransız, batı taraflarının İngiliz-Yunan, doğunun Rus işgaliyle Anadolu artık sâde pâyitahtın değil, kendilerinin de bu işin içinde olduklarının anlamışlardı. Devlete verdiği vergide zorlanan köylü artık toprağını, ekinini ve hayvanını düşman kuvvetlerle paylaşmak durumunda kalıyordu.
“Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini /// Yok mu kurtaracak baht-ı kara mâderini” diye Nâmık Kemâl’i böyle feryâd ettiren 1877-1878 Osmanlı Rus savaşıdır. Burada hançer dayanmış bağır İstanbul, bahtı kara anne yine İstanbul’dur. Ufak tefek başlayan Balkan (Rumeli) ayaklanmaları da sonradan tevattun edilen (vatanlaştırılan) evlâd-ı fâtihân topraklarıydı. Ama gariptir ki Namık Kemâl’in feryâd ü figânı, “Hürriyet Kasîdesi” Abdülazîz ve Abdülhamîd’e isyan kalkışmaları dâvetleriydi.
VE İSTİKLÂL SAVAŞI BİTTİ
İstiklâl Savaşının ardından düşman tav’an veyâ kerhen topraklarımızı terk etti. Meclis kuruldu. Yeni Anayasa yapıldı. Hânedânlık ve sonradan Hılâfet de lağvedildi. Böylece yeni kurulan devletin Osmanlıyla zâhiren hiç bağı kalmamıştı. Hılâfet’in kaldırılmasıyla İslâm dünyasından tecrît edildik. Yalnız kalmıştık. Avrupa ile savaşımız yeni bitmişti. İçimize döndük. Yeni düzeni kurma çabaları başladı. Başlangıç hiç de iç açıcı değildi. İsyanlar patlak verdi. Bunun sonunda da bir üst makâmı ve i’tirâzı olmayan İstiklâl Mahkemeleri kuruldu. Sayısı tam belli olmayan bir sürü insan darağacını boyladı.
Bunlara sebep olarak Şeyh Said İsyânı gösterildi. 1925 senesinde Güneydoğu Anadolu bölgesinde merkezî yönetime karşı başlatılan geniş çaplı Kürt ve Zaza aşîretlerinin destek verdiği, bâzı iddiâlara göre Kürt milliyetçileri ve Hılâfet taraftarları ayaklanmışlardı. Bu konuda bir hayli kitap yazıldı. Ama SeyyidAhmed Arvâsî’nin “Doğu Anadolu Gerçeği” adlı kitabı olaya farklı bir açıdan bakıyordu. O kitapta etnik hareket asıl unsur olmayıp, Hılâfet’in ilgâsını sebep olarak göstermiştir. Aslında Şeyh Said bir tarîkat şeyhidir. Nakşîdir. Bu durumda bir etnik ayaklanmaya öncülük etmesi de aslen mümkün değildir. Bu dönemler iç kargaşanın arttığı bir dönemdir.
1925 târihli “Takrîr-i Sükûn Kânûnu” Meclis’e en geniş yetkileri vererek Doğu İsyânı’nın bastırılması amaçlandı. Gözler artık İstanbul’a değil, Anadolu’ya çevrilmişti.
YENİ HAMLELER
İnönü’nün verdiği bir kânun teklifi ile TBMM “Türkiye’nin başkenti Ankara’dır” demişti. Bu kânun 13 Ekim 1923’te kabûl edildi. Böylece Doğu Roma ve Osmanlıya başkentlik yapan İstanbul, yeni rejimin arka plâna attığı bir şehir olmuştu.
Aslında Lozan’dan sonra İ’tilâf Devletleri zâten İstanbul’u terk etmişlerdi. İstanbul yabancı güçler tarafından hiç tahrîp edilmemişti. Kurtuluş Savaşı, Ankara’dan yönetildiği için Ankara başkent olarak seçildi. Aslında Meclis’te İstanbul’un başkent olmasını isteyenler de olmuştu. 1915’te Konya’nın nüfûsu 750.000, İstanbul’un nüfûsu 560.000 idi. Ankara’nın nüfûsu ise 300.000 civârındaydı. Konya Selçuklu’ya da başkentlik yapmış Anadolu’nun en târihî şehirlerinden biriydi. İstanbul’a Anadolu göçü yasaklandığı için homojen ve elit bir nüfûsa sâhipti. Yeni devlet Selçuklu ve Osmanlı gölgesinde olmak istemiyordu.
Ankara başkent ve idârî merkez olunca devlet bürokrasisinin burada teşekkül etmesi dolayısıyla nüfus hızla artmaya başladı. Yeni Devlet Türk dilini ve târîhini araştırma enstitüsü ve kurumları geliştirdi.
Genç Osmanlılar, Jön Türkler ve İTC’nin faâliyetleri sonucunda yeni bir devlet kurulmuştu. Devlet yeni ama millet yine aynı milletti. Emr-i vâkî ile millet değişemez. Çünkü milletin altyapısını kültür oluşturur. 5000 yıllık Türkistan uzantısı olan bir devleti hemen Batılı yapmak o kadar da kolay değildi. O halde âcilen değişimler devreye girmeliydi. Osmanlının İmparatorluk olması dolayısıyla unutuldu gibi görülen Türklük canlandırılmalıydı. O hâlde ilk hamle “Türkçülük” olmalıydı. Ne yazık ki bunun teorisyenleri Moiz Kohen, Leo Cahun gibi Yahûdilerdi.
Ziyâ Gökalp’a kadar Türkçülük sosyolojik bir kavramdan uzak, romantik bir ideoloji olarak belirdi. İslâm dünyâsından hızla kopan yeni devlet, yeni bir Türk dünyâsı kurmak istiyordu.
Kısacası yeni devlet ihtilâlle mi, inkılâbla mı veyâ tâbir-i âhar ile devrimle mi kuruldu. Buna belki çok geçmeden “fikri hür, irfânı hür, vicdânı hür” bir nesil karar verecektir!
.
Yakın târihten ders aldık mı?
18 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :18 Ocak 2025 06:24
A -
A +
Kültür yozlaşması öyle bir şeydir ki, bir küp temiz (tâhir) suya bir damla necâset koymak gibidir. O tertemiz su hemen necîs olur. İşte Tanzîmât’la bu yapıldı. Su bir kere necîs olmuştu. Bu necîs suyu birkaç kez boşaltarak tekrar tâhir etmek mümkünken Genç Osmanlılar, Jön Türkler ve İTC def’alarca suya necâset koydu.
Tanzimat Fermanı, diğer adıyla Gülhane Hattı Hümayunu 1839’da Mustafa Reşit Paşa tarafından Gülhane Parkı’nda ilan edildi.
Tespihin tânelerini tek tek koparmaya lüzum yoktur; imâmeyi koparırsanız tespih dağılır gider…
Başsız, lidersiz devlet olmaz. Tespihin tâneleri homojendir, ama millet homojen değildir. Tânelerin hepsi birbirinin aynıdır, benzeşirler. Her 33’te de bir ayırıcı bulunur. Bu ayırıcılar bölücü değildir. Aslında 33’leri birleştirmek içindir. Bunlar farklı tesbîhâtı belirleyen, farklı sözlerdir. Hepsi de bir imâmeye bağlıdır. Tıpkı ümmet gibi. İmâme, Muhammed aleyhisslâmdır. Farklı 33’ler ise ümmet içindeki farklı ırklardır. Hılâfet ve saltanatta ise imâme, Halîfe-i Müslimîn, rüknü’d-devle veyâ imâdü’d-devle olan sultandır.
Aslında ipi Tanzîmat’la gevşettiler, Genç Osmanlılarla çekmeye başladılar, Jön Türkler ipi kopartmak için Avrupa’dan yandaş aradılar, İttihâdçılar onların aradığı yancıları Avrupa’dan idhâl ettiler. 13 sene sonra da artık “sübha” bitmişti; hem Hılâfet hem saltanat gitti. “Otuz üç”ler çil yavrusu gibi dağıldı. Ne imâme kaldı ne de tesbîh…
Çok iyi biliyorlardı ki bu tespih “habl-i metînd”di. Rabb’imizin “sımsıkı sarılın” dediği İslâmiyet’ti. Bu azîz millet o “habl-i metîn”e sımsıkı sarıldığı zaman “bünyânü’n-mersûs” (birbirine sıkı sıkıya bağlı olan muhkem yapı) gibiydi. Rabb’imiz “velâ teferrakû” (bölünmeyin) dedi, ama bizi parça parça böldüler. Çünkü biliyorlardı ki bu birliktelikte bunları yıkmak mümkün değildi. Sonra dağılan tespih tâneleri, veyl ki “hebâen mensûra” (toz zerrecikleri gibi) dağıldılar
Tanzîmât’ı sakın bir kalemde geçmeyin. Her şey onunla başladı. Boğazımıza ipi onlar geçirdi; İTC o ilmeği sıktı. İlmeği sıkmak için bir sürü iç hâin ve ebedî düşman ile Batı, ilmiği berâberce çektiler.
Kültürün bütünleyici vasfı
Kültür yozlaşması öyle bir şeydir ki, bir küp temiz (tâhir) suya bir damla necâset koymak gibidir. O tertemiz su hemen necîs olur. İşte Tanzîmât’la bu yapıldı. Su bir kere necîs olmuştu. Bu necîs suyu birkaç kez boşaltarak tekrar tâhir etmek mümkünken Genç Osmanlılar, Jön Türkler ve İTC def’alarca suya necâset koydu. Bunu düşmanla savaş yoluyla değil, en etkili yolla yaptılar. Yâni basın, yayın, tiyatro gibi Batı argümanlarını devreye soktular.
Toplum, harplerle, toprak kaybı ile, esâretle birtakım sarsıntılar geçirir, ama kökünü, aslını, kültürünü, dînini kaybetmedikçe ilk fırsatta köklerine döner. Bu meyânda Göktürkler Çin, Mâverâünnehir ahâlisi ve Selçuklular Moğol istilâ ve işgallerine hattâ bölünmelere mâruz kaldılar, ama piramidin uç noktasındaki Kayı (Osmanlı) ile şanlı ve kutlu yürüyüşlerine devâm ettiler.
Tanzîmat bize ders olmadı. Devrin aydınları pusulayı 50 senede kıbleden Batı’ya çevirmeye başladılar. Tek hedef, sultansız, halîfesiz İslâm ve Türk dünyâsından tecrîd edilmiş bir yeni devletti. Yüzde altmışı ümmet, yüzde ellisi gayr-i Müslim olan tebaayı birbirinden ayırıp, imparatorluğun fıtratına hiç uymayan etnisite kaynaklı Türkçülüğe başladılar. “Dînime dahleden bâri Müselmân olsa” kabilinden Yahûdi kaynaklı bir Türkçülükle her şeyi berbâd ettiler. Ne ümmet, ne millet, ne de devlet kaldı.
Yeni devletin gâileleri
İmparatorlukların dağılma süreci iki safhada gerçekleşti. Birinci ve İkinci Dünyâ Savaşları üç büyük imparatorluğu sarstı. Çarlık Rusya, 1. Dünyâ Harbi sırasında Çarlık Rusyâ’ya vedâ ettiyse de 2. Dünyâ Savaşı’ndan sonra SSCB tam bir emperyalist devlet olarak idârî ve ideolojik bir misyonla Doğu Avrupa’yı ipotek altına aldı. İngiltere 2. Dünyâ Savaşı’ndan sonra bâzı müstemlekelerini kaybetti, ama güneş batmayan devlet stratejisini korumaya devâm etti. İki Dünyâ Savaşı’nın en büyük mağlûbu şüphesiz ki Osmanlı Devleti oldu. Devleti yıkıldı, işgâl edildi. Toprakları yamalı bohça gibi parça parça oldu. Hılâfet gitti ve İslâm devletleri üzerindeki himâye-i nebeviyye kayboldu.
Dünyâda ve Türkiye’de yeni olaylar
Toprak mîrî olmaktan çıkınca buna yeni ve yaygın bir sâhip gerekliydi. Feodalite Avrupa’nın belâsıydı. Dolayısıyla monark idârelerden halk cumhûriyetlerine geçiş sancılı bir doğum gibi oldu. Bu konuda da örnek Çarlık Rusya’ydı Topraksız ve işsiz bir kitlenin desteklediği bir halk hareketi büyük bir coşku ve ümitle başladı, dış yüzü işçi köylü hareketi, iç yüzü Yahûdî düzenekli prezidyum saltanâtına dönüşen, bir açık zindan rejimine çevrildi. Adı siyâsî literatürde sosyalizm olan bu rejim aslında kolhozlarda çalışan büyük ırgatların ve vasıfsız işçilerin idâresi olan komün sisteminden başka bir şey değildi. “Toprak işleyenin su kullananın” sloganıyla fakir ve zavallı halkın rüyâsı gibi doğan bu rejim, Marksist ideolojinin uygulayıcısı Lenin ve onun insan kasabı Stalin’le monark idâreleri mumla aratır oldu.
Artık dünyâda yeni bir akım hızla gelişiyordu. Demokrasinin beşiği Avrupa ülkelerinde bile sosyalist maskeli komünist partiler kuruluyor, mâcerâperest gençler bu akımın esîri oluyorlardı.
Bizim de bu akımdan etkilenmememiz mümkün değildi. Yeni devlet, hangi temel üzerine kurulacağını halktan ayrı plânlıyordu. Hılâfetten ve saltanattan koparılan yeni devlette, yeni bir milliyetçilik heyecanla halka benimsetilmeye çalışılıyordu. Halk Evlerive Türk Ocakları bir yanda lâisizm belki de sekülarizm, bir yanda Türkçülükle 1000 yıllık geleneksel İslâm’dan her enstrümanla kopuyordu. Yeni devrimler halka rağmen birbiri ardınca gerçekleştiriliyordu.
Halk lodos yemiş balık gibi olmuştu. İşte bu arada Millî Mücâdele’de de biraz yaklaştığımız Sovyetlerden bir da’vet geldi. Sovyet Hariciye Komiseri Litvinov, Başbakan İsmet İnönü’yü Moskova’ya da’vet etti. İnönü 26 Nisan-9 Mayıs 1932 târihleri arasında bu da’vete icâbet etti. Bu dostluktan bir menfaat umuluyordu. Bu gerçekleşti. Yeni Türk devleti birçok eski düşman Avrupa devletleriyle temâs ediyor, kendisine bir rota çizmeye çalışıyordu. Bu ziyaretten memnûn olanlar da oldu; olmayanlar da. O zaman Kadro dergisi yazarı Yâkub Kadri potansiyelini iyi kullanamayan Türkiye’nin Sovyetleri örnek almasını tavsiye ediyordu.
Kuzey rüzgârları esmeye başlıyor
1940’lardan sonra Türkiye’de hızlı bir Sovyet hayranlığı başladı. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri dağılan Osmanlı’dan sonra feodal beylikler gibi olmuştu. Devletin denetiminden çıkan toprak birtakım mütegallibelerin eline geçmeye başladı. Kimine göre ağa, kimine göre bey olan bu büyük arâzî sâhipleri o dönemde yerden yere vurulduğu gibi değildi. Köylerde otoriteyi sağlayan ve insanlara çalışma mukâbili iş veren bu ağalar yeni ideolojik akımın etkisiyle halkın düşmanı gibi gösterildi. Tabîî ki içlerinde zâlimleri de vardı. Ama halk bunları sayıyor ve onlara asâlet tevdî ediyordu. Yeni sistemde bu yıkılmalı ve toprak ağadan alınıp köylüye verilmeliydi. Komünist blokların büyük sloganı “Toprak işleyenin su kullananındı” 1979 seçimlerinde Bülent Ecevit bile bu sloganı öne sürdü. Evet belki bir toprak reformu yapılmalıydı ama, Sosyalist sistemde olduğu gibi kapanın elinde kalmamalıydı.
1940’lardan sonra Türkiye’de bir Sovyet hayranlığı başladı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki yarı feodal sistem bu sosyalist hayranları için bulunmaz bir kaynaktı.
Okumuş, yarı okumuş özellikle Köy Enstitüsü me’zunları için sosyalizm (aslında komünizm) en uygun sistemdi.
Hâlâ eski sistemle yapılan tarım, tabîî ki pek verimli olamıyordu. Traktör ve benzeri tarım ekipmanları azdı. Bunu derken Batı’da da tarımın tamâmen teknolojik olduğunu savunmak mümkün değildi. ABD’de, teknik tarımın en önemli argümanı petrol olduğu için burada ziraat daha çabuk gelişti. Osmanlı’nın petrol sâhalarına el koyan Batı, zâten tarımı karasabana mahkûm ediyordu. Devlet bitmiş, yeni devlet kurulma safhasında, iç isyanlar patlak vermiş, fakr u zarûret istismâra açık bir ortam meydana getirmişti. Fabrika yok denecek kadar azdı. Zannetmeyin ki Batı o zamanlar fabrikalarla doluydu. Orada ilk sanâyi devrimi 1760’larda başlayıp, 1830’lara kadar devam eder. Esâsen sanâyi devrimi 1840-1870 yılları arasındadır.
Osmanlı’da ilk anonim şirket 1850 yılında Şirket-i Hayriye olarak kuruldu
Türkiye’de Batılı anlamda sanâyi hamlesi 1980’de başlamıştır
III. Selim döneminde (1789-1807) 1793-1794 yılları arasında top, tüfek ve mâden ocakları ve barut üretimi başlamış, 1805’te Beykoz’da kâğıt ve çuha fabrikaları açılmıştır. Osmanlı’dan yeni devlete, Hereke ipek dokuma, Fesâne yün iplik, Bakırköy bez ve Beykoz deri fabrikaları intikâl etmiştir. Bunlar basit şeyler değildir. Sultan Abdülazîz’le başlayıp Abdülhamîd Han dönemindeki hızlı sanâyileşme, açılan yüksek okullar, modernize edilmeye başlayan donanma ve askerî sistemler Batı’yı rahatsız ettiği için Osmanlı’yı yıktılar. Şurası muhakkak ki Osmanlı yıkılmasaydı devrin en gelişmiş ülkeleri arasında yer alacaktı.
1940’larda başlayan sosyalist akım sevdâsı taraftarlarını, yazar kadrosunu ve sempatizanları hızla Kuzey’e, Sovyetlere yöneltmeye başladı. O zaman Himmetgil Emîn’in bir şiirinde dediği gibi: “Garba yönelmeye râzı dilken şimdi de milletçe şimâle döndük.”
Bu, gerçeğin tam da ifâdesiydi; devlet kadrolarında özellikle de eğitimde komünizan faâliyetler hızla çoğalıyordu. Millet Batıya dönmekten şikâyetçiyken Kuzey’in (Sovyetlerin) yandaşı olmak isteyenlerin sayısı hızla artıyordu. Artık sosyalizm basit ve mâsum bir fikir hareketi değildi. 1945’ten îtbâren hemen hemen Doğu Avrupa, Asya Türk illeri bu kızıl hegemonyanım sultasına girmişti. Artık hedef Türkiye idi.
Adım adım sosyalizme
Komünizmin ekonomik ve felsefî karakteri Karl Marks ve Hegel tarafından şekillendirilmiş, Sovyetlerde Lenin stratejist ve Stalin zulüm ve gaddarlığı ile kültür, müzik, edebiyat ve resim san’atinin sahnesi olan Rusya’yı eski hâlinden tamamen çıkardılar; vulgar, barbar, sâdece silâh sanâyiine ve propaganda aracı olarak gördüğü spor ve olimpiyatlara büyük önem veren kısır bir devlet yaptılar.
Henüz grevler dönemine geçmeyen Türkiye’de 1970’lerde büyük grevler dönemi de başladı. Fransa’da 1968’lerde başlayan öğrenci hareketleri hemen ülkemize de sıçradı. Önce amfilerde panellerle başlayan fikrî tartışmalar 1970’lerde kanlı kavgalara dönüştü. Komünizmin gıdası sokak çatışmaları ve grevler giderek yaygınlaşıyor, sineme ve tiyatrolar da bunun yeni tezgâhları hâline geliyordu.
Yeni Türkiye’nin kuruluşunda eskiyle bağların koparılması, dînî duyguların törpülenmesiyle yeni bir gençlik yetişiyordu. Cumhûriyetle gündeme oturtulan Türkçülük ve milliyetçilik dînî hüviyeti olmaması itibarıyla yaygınlaşamadı. Zâten 1944’te de aslen Türkçülük Turancılık olarak bilinen dâvâda yargılanan kişiler aslen o dönemin komünizan faâliyetlerine bayrak açmışlardı. Bunlar ağır cezâlara ve işkencelere mâruz kaldılar. Meydan âdetâ sol faaliyetlere açılmıştı.
Artık dünyâyı hızla saran bir sosyalist (komünist) tek yönlü san’at ve edebiyat gelişiyordu. İşçi, köylü, emekçi, burjuva, patron, ırgat, yoldaş, tavariş gibi terimler yağılaşmaya başladı.
Artık birçok ülkede burjuva diye mal mülk sâhibi veyâ muhafazakâr insanlar kastediliyordu.
Artık Sovyetlerin yeni yüzü ve örnek sosyalist, komünist yazarlar sür’atle parlatılıyordu. Bu cümleden olarak Dimitri Furmanov, Aleksandr Fadayev, Fiodor Raskolnikov, Aleksandr Bezyamenski ve Leopol Averbakh gibi şâir ve yazarlar yeni sistemin ateşli propagandistleriydi. Bunlar Komünist Gençlik Teşkilâtı’nın (Komsomol) öncüleriydi. Bunları dünyâ kamuoyuna Realist akım temsilcileri gibi gösterseler de, bunların gerçek realist yazarlar Stendhal, Balzac ve Flaubert ile benzerlikleri yoktu.
(Kısmen faydalanılan kaynak; Erdoğan Uygur, Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl 9, Sayı1-2, 23-30 Nisan- Ağustos 2005, Ankara Üniversitesi Dil Târih Coğrafya Fakültesi)
Dînî eğitimden kopuk, ezandan ve Kur’ân-ı kerîm’den mahrum yetişen gençlik bu akıma çabuk adapte oldu. Hızla teşkilâtlanan Türk komünistleri özellikle Sosyalist Rusya’nın peykleri olan Balkan ülkelerinde, Sovyetlerde eğitiliyor ve Doğu Almanya’da kurdukları kızıl “Bizim Radyo” ile yayın yapıyorlardı.
Bu yeni ekol alternatif olarak gelişen millî ve ma’nevî değerlere yönelen ve yeni filizlenen gençler ve muhtar, öğretmen, imam çatışmaları ile köyleri ve şehirleri ifsâd etmeye çalışıyorlardı.
Daha sonra üzerinde uzunca duracağımız geleneklere ve dîne saldırı ekolü olarak yetişen yeni lâik yazarlara geçmeden önce asrın gereği gibi görünen sosyalist yazarlar ayrık otları gibi bittiler.
Sözde toplumsal gerçekçilik
Toplumsal gerçekçilik adına basın, roman ve hikâye ile sosyalizme da’vetiye çıkaranlar sü’atle artmaya başladı. Bu grubun belli elemanları şunlardı: Sabahattin Ali, Sadri Ertem, Samim Kocagöz, Kemal Bilbaşar, Orhan Kemal, Kemal Tâhir, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Hasan İzzettin Dinamo, Muzaffer İzgü, Necati Cumalı, Faik Baysal, Dursun Akçam, Abbas Sayar, Cevdet Kudret, Talip Apaydın, Cahit Irgat, Reşat Enis, İlhan Tarus, Cevat Şakir, Mahmut Makal, Bekir Yıldız, Erol Toy, Osman Şahin, Orhan Hançerlioğlu, Vedat Nedim Tör, Erdal Öz, Mehmet Seyda.
Bu yazarların eserlerinde siyâsî ideoloji (sosyalizm) hep ön plândadır.
Roman ve hikâyelerde çok sağlam bir kurgu görülmez.
Eserlerde köylü ağızlarına çok fazla yer verilmiştir.
Yazar okuyucuyu kendi doğrultusunda yönlendirmek ister.
Sokaklar fırçalarımız, meydanlar paletimiz diyerek san’at ve edebiyâtı her mekâna nüfuz ettirmeye çalışırlar.
Şimdi yeni bir ruhla yeni bir nesil yetiştirmek zorundayız. Hiçbir hayırda “geç kalma” diye bir ma’zeret olamaz.
.
Osmanlının yerini kimler doldurdu?
1 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :1 Şubat 2025 02:06
A -
A +
Harf inkılâbından sonra yeni sisteme göre formatlanan “yeni sistem uygulayıcıları”, bir ideoloji geliştirmeye başladı. Belli bir süre sonra Köy Enstitüleri devreye girdi. Kentle münâsebeti olmayan bu okullarda sosyalizme meyilli ve lâ-dînî bir eğitim veriliyordu. Nitekim ileriki yıllarda yetişen sosyalist yazarların menşei de genelde burası olmuştur.
Yeni Türkiye, 1930’lardan sonra enteresan bir bloklaşmaya sahne oldu. 1875’ten sonra doğanlar kendi aralarında fırkalara bölündüler: Medrese eğitimi alanlar ve almayanlar. Sonra bu bölünmeler çoğaldı.
A-Yeni teessüs eden Batı kokan, eskiye karşı dolaylı cepheli, bu hayâtı uzun zamanda bekliyormuş gibi koşanlar; bunların târihî uzantılarında yetişen, eski kültürü, târihi, dîni, alfabeyi reddedip Avrupalı gibi olmak isteyenler, hattâ Hristiyanlığı bile arzû edenler.
B-Medrese kültüründen kopamayıp yeni sisteme de uymak isteyen, önce İTC’li sonra da yeni sisteme uyum sağlamak için Mason localarına bile kaydolanlar. (Şeyhulislâm Mûsâ Kâzım Efendi gibi).
C-Gerek medrese eğitimi almış veyâ almamış olup eski sistemden kopmamak için direnen ve bu uğurda can veren muhâfazakâr grup.
Ç-Dînî boşluğu doldurmak için sun’î olarak üretilen sosyolojik kaynağı belirlenmemiş Türkçülük akımına bağlananlar.
D- Özellikle lâisizme ve sekülarizme veyâ yeni lâ-dînî Türkiye’ye çabuk ayak uyduran grup.
Bu grupların hepsi de birbirinden farklı idi. Ne tuhaftır ki Osmanlıda homojen olan bu millet nasıl da bu kadar tefrikaya düştü.
YENİ PROJELER
Harf inkılâbından sonra başlangıçta okur-yazar sayısı hemen sıfıra müncer oldu. Yeni sisteme göre formatlanan yeni nesil ve sistem uygulayıcıları, yeni bir ideoloji geliştirmeye başladı. Belli bir süre sonra Köy Enstitüleri devreye girdi. Aslında bu proje hemen uygulanmadı; bu uygulama 17 Nisan 1940’ta dönemin Millî Eğitim Bakanı Hasan Âlî Yücel tarafından yönetilmiştir. Bu okullar karma eğitim uygulayıp, imtihanla öğrenci alarak ilkokul öğretmeni yetiştiren okullardı. Beş yıllık eğitim sürecinin yarısı kültür, dörtte biri tarım, dörtte biri de san’at ya da teknik derslere ayrılmıştır. Görüldüğü üzere bir ilkokul öğretmenliği için son derece yetersiz bir eğitimdir. Kentle münâsebeti olmayan bu okullarda sosyalizme meyilli ve lâ-dînî bir eğitim veriliyordu. Nitekim ileriki yıllarda yetişen sosyalist yazarların menşei de genelde burası olmuştur. Fakir Baykurt, Ümit Kaftancıoğlu, Tâlip Apaydın, Mehmet Başaran, Mahmut Makal ve Dursun Akçam gibi yazarlar bu gerçeği doğrulamaktadır.
Bu yeni eğitim sistemi 1917 Rus İhtilâli ile mayalanmışsa da meyvelerini 1945-1980 arası vermiştir. Hızla dünyâya açılan sosyalizmle târîhinden, kültüründen, dîninden uzaklaştılan yeni Türkiye için açık karttı. Millet 1940’lardan sonra hedefi tam açılmayan ve halkın henüz anlayamadığı yeni oluşumda sâdece dînî duyguların örselenmesinden ve hâlâ kulakları tırmalayan “Tanrı uludur”u duymaktan mustaripti. 1960’larda hızla devreye sokulan köy, toprak, ağa, patron, emekli, proleter ve burjuva gibi kelimelerle sosyal hayâtımıza yeni bir jargon giriyordu.
İşçi köylü sistematik komünizmin iki önemli faktörüydü. Bizde bunun bir ayağı olan köylü tamamdı, ama işçi ayağı tam teşekkül etmemişti. İşçi dermek fabrika demekti, grev demekti, direniş demekti. Kullanıma en açık argümandı. 1970’lerde işçi-patron-burjuva “Hak verilmez alınır” sloganlarıyla yeni bir heyecan yeni bir adrenalinle gençler hemen devreye sokuldu. Burjuva ağaları ve sendika patronları değişik bir tezat oluşturuyordu. İşverenle işçi hep karşıya getirilmeye çalışılıyordu.
10. YIL MARŞI NESLİ Mİ?
“Onuncu Yıl Marşı”yla güç alıp inatla direnen lâik seküler kesim, karşılarında alternatif olarak bir karşıt neslin yetişeceğini düşünmek bile istemediler. Bu nesil yavaş yavaş kaybettirilen öz kültürlerine, târihlerine, arı-duru Ehl-i sünnet inancına sarılmak istiyordu. Bunlar başlangıçta kısık sesler, kıt nefesler gibiydi. Kendilerine okutulan yalan târihin doğrusunu hürriyetleri pahasın haykıran birkaç idealist yazar “Yalan Söyleyen Târih Utansın” diyerek ortalığa çıkmaya başladı. Komünizmle Mücâdele Derneği 1950’de Fethi Tevetoğlu, İlhan Egemen Dârendelioğlu vb. vatanseverler tarafından kuruldu.
1916’da kurulan Millî Türk Talebe Birliği 1936 yılına kadar, Türkçü, milliyetçi, Atatürkçü bir kimlikte idi. 1946 yılına kadar bu çizgisini devâm ettiren bu kuruluş, 1960-1965 arası sol kesimin eline geçmiştir. 1960’tan kapatıldığı 1980’e kadar İslâmî görüşe hizmet etti.
Kuruluşu 1948’lere kadar giden 1970’li yıllarda Türkçü bir görüşle ortaya çıkan Türkiye Millî Talebe Federasyonu da sağ kanatta faâliyet gösteren etkili kuruluşlardandı.
GRUPLAŞMALAR HIZLA GELİŞTİ
Aslında 1960’ta Demokrat Parti’nin kuruluşu demokrasi târihimizde mîlâttır. DP’yi kuranlar CHF içindeki dört kişinin takrîr ile kurulmuştu. Takrîr 1945’te verilmişti. Bu takrîri verenlerden Refik Koraltan, Celâl Bayar, Fuad Köprülü ve Adnan Menderes’ler dindar değillerdi. Hattâ Refik Koraltan ve Celâl Bayar belki de İslâm karşıtı idiler. Buna rağmen halkın yıllarca hasret kaldığı 1932’den beri beklediği “Allâhü ekber”i duymaları, bu partiyi bir sonraki ve diğer seçimlerde yâni tâ 1960’a kadar iktidar yaptı. İtihâdcıların askerî kaynaklı usûlü olan ihtilâl, 1960’ta yine devreye girdi. Artık alışılmış bir devir-dâim gündemde idi. İslâmiyet ne zaman biraz kendisini gösterse askerî darbeler hemen devreye giriyordu. Sanki artık seçimler bile halka güven vermiyordu. 1960’tan 28 Şubat 1997’ye kadar darbeler sürdü gitti. “Postmodern” diye adlandırılan 1997 darbesi “irticâ” karşıtı, yâni açıkça İslâmiyet’e karşı denilmeyen bir darbeydi. Mağrur komutanlar “Bu darbe bin yıl sürer” dediler.
İşin en garip yönü de 1925’lerde başlayıp 1940’lara kadar süren irticâî diye adlandırılan yargılamalar, 1944’te Türkçü Turancı yargılamaları, 1925’te Takrîr-i sükûnla yargılanan 38 sanıklı TKP dâvâsında 7-15 yıl arası hapis cezâsı çıktı.
1927’de TKP için başlatılan soruşturmada Nâzım Hikmet ve İsmâil Bilen yargılandı. Bu yargılamalar 1970 ve diğer yıllarda da devâm etti.
İslâm’ı yaşamaya gayret edenler 1924’ten hemen hemen günümüze kadar yargılandılar. Dikkat edilecek olursa bu ülkede Türkçüler-milliyetçiler, komünistler-dindarlar çeşitli sebeplerle yargılanırken dokunulmazlığı olan tek zümre lâik-seküler “10. Yıl Marşı” grubudur.
KANLI İÇ ÇATIŞMALAR BAŞLIYOR
İslâmî grupların gelişmesi “10. Yıl Marşı” grubunu rahatsız etmeye başlıyordu. Seküler-lâik grupla din karşıtlığında yek-zemin olan komünist blok özellikle hızla teşkîlâtlanan “Ülkücü Gruba” karşı net bir cephe oluşturdular.
Daha Ülkücü grubun netleşmediği 16 Şubat 1969 yılında iki karşıt grubun ilk geniş kapsamlı sokak çatışması, Taksim’de 2 kişinin ölümü ile sonuçlanmıştı. Bu olayın sağ kanat temsilcisi Millî Türk Talebe Birliği iken sol gruba âit 78 kuruluş, ABD 6. Filosunu protesto etmek için toplanmışlardı. Esâsında bu bir bahâne idi. Yavaş yavaş patlama noktasına gelen grupların bu ilk kıvılcımı idi. Sol artık komünist slogan atmaktan ve orak-çekiçli bayrak taşımaktan çekinmiyordu.
Fransa’da başlayıp hemen Türkiye’de de kendisini gösteren 1968öğrenci olayları basit amfi forumlarıyla başlayıp sınıf basmalar, tehditlerle genişlerken asıl maksatları belli oldu. Olaylar, önce Çapa Öğretmen Okulu’nda başlarken 1970’te ilk vahşî olay patlak verdi.
O günlerde “komando” diye adlandırılan ülkücü grup, Edebiyat Fakültesi Türkoloji Seminer Kitaplığı önünde Yusuf İmamoğlu ile ilk şehidini veriyordu.
1970’lerde sol fraksiyonlar birbirlerine kesin bir muhâlefet yaşadılar. Sağ grup da Ülkücüler, Akıncılar ve Mücâdele Birliği olarak ayrıştılar. Sağda diğer gruplar kültür mes’eleleri ile uğraşırken Ülkücüler hızla teşkilatlanıp bir ihtilâl rüyâsı kuran komünist blok karşısında direnen tek teşkîlâtlı grup olarak kaldı. Artık Türkiye’de adı konmayan bir iç savaş başlamıştı. Günde 20-30 kişi ölüyordu. Sansasyonel suikastlar da başladı. Sendikacılar, öğretim üyeleri, milletvekilleri, sanâyiciler, iş adamları ve gazeteciler öldürülüyordu. İstanbul’da Rumeli yakasında İstanbul Teknik Üniversitesi solun karargâhı olurken sağ cenâhı da Anadolu yakasında Fikirtepe’deki Eğitim Enstitüsü temsîl ediyordu. Seyyid Ahmed Arvâsî’nin mânevî liderliğini yaptığı ülkücüler bir Alperen hüviyetiyle dimdik duruyorlardı. Hemen hemen her gün bir-iki şehit vermelerine rağmen “Kanımız aksa da zafer İslâm’ındır” diyorlardı.
DESTEKÇİ SOL YAZARLAR
Köy Enstitülerinden beri sabırsızlıkla bekledikleri ortam sol yazarlar için açılmıştı.
1965 genel seçimlerinin hemen öncesinde Başbakan İsmet İnönü, Abdi İpekçi’ye verdiği mülâkat sırasında CHP’nin çizgisinin “ortanın solu” olduğunu söylemişti İnönü gittikçe artan sosyalist akım içinde CHP’yi hem aklamak hem de sosyal demokrat bir parti olan CHP için bir ibrâ edâsıyla bu sloganı ortaya attı, ama bu sonra bir hayli istismâr edildi. Artık ideolojiler çok yanlış bir şekilde sağ-sol diye ayrıştırılmaya başladı. Hâlbuki bu terim, Batı’da bir ekonomi tâbiriydi. Genel yelpâzede ise sol, seküler lâik ve genelde lâ-dînî kesim olurken sağ, her boyutta muhâfazakâr grubu temsîl ediyordu.
Fikir dünyâsında sol cenâhta âdetâ bir patlama yaşanıyordu. Basınıyla, roman ve hikâyesiyle, müzik ve tiyatrosuyla yelpâzenin her kanadını dolduruyorlardı. Sağ, 1920’lerdeki nakavttan daha yeni yeni çıkıyordu. Sağın o zamanlar bir tiyatrosu yoktu. Romancıları yoktu. Gazetecilikte diğerlerine göre biraz kıpırdanma vardı İslâmî grupta. Mehmet Şevket Eygi’nin 1966’da yayın hayâtına başlattığı Bugün gazetesi 1981’e kadar önemli bir açığı kapatıyordu. Necip Fâzıl da Bugün gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Hayâtının en büyük ideali olan “Büyük Doğu”da yıllarca hem yazdı hem hapis yattı. Bu cesur yazar Son Posta, Yeni İstanbul, Bâbâlide Sabah, Bugün, Millî Gazete, Hergün ve Tercüman gazetelerinde de köşe yazarlığı yaptı.
Sağ cenah san’at koridorunu sola kaptırmıştı. Resim, müzik, tiyatro gibi alanlar solun cirit attığı alanlardı.
O günkü şartlarda özellikle kızların tesettürde örnek aldığı Şûle Yüksel Şenler’in yazdığı “Huzur Sokağı” en çok okunan romanlardan biri olmuştu. Eşi Abdullah Kars ile birlikte kurdukları “Elif Tiyatrosu”ndaki “Hazreti Ömer’in Adâleti” mekânı kiralık olarak tutulan Kazablanka gazinosunda oynandı. Zengin Müslümanlar sünnet düğünlerinde bâzan bu grubu da’vet ediyorlardı. Bu cılız çalışmalar fazla bir netîce vermedi. Necip Fâzıl’ın “Bir Adam Yaratmak” eseri de bir patlama yapamadı.
Sol yazarların yazdığı özellikle komedi oyunları Devlet Tiyatroları ve İstanbul Şehir Tiyatrolarında bol seyirci buluyordu. Oktay Arayıcı’nın yazdığı “Seferî Ramazan Bey’in Nâfile Dünyâsı” hem TRT ödülü kazanmış hem de tiyatrolarda sık sık oynanıyordu. Devlet kolluk kuvvetlerini ve bekçi teşkilâtını tezyîf eden bu eser “Cibâli Karakolu”ndan farklıydı.
Rıfat Ilgaz’ın yazdığı “Hababam Sınıfı” bugün liselerdeki rezâletleri gözler önüne seren TV dizilerinin babası sayılmalıdır. Hocalarla alay etmek, devamlı okuldan kaçmak, okulda gayr-i meşrû çocuk dünyâya getirmek, dîvân edebiyâtını hor görmek, sigara ve alkol kullanmak, öğrenci öğretmen aşkları… Ne ararsanız vardır bu eserde. Ne gariptir ki her türlü rezilliği yapan bu öğrenciler “Atatürk’ün Gençliğe Hitâbesi”ni hep bir ağızdan kusursuz söylerler. Garip değil mi?!.
TUHAF BİR MUHÂLİF: MARKSİST BİR OSMANLI
Bu arada bu kadar sol yazar arasında garip bir yazar vardır. Marksist ve Osmanlıcı Kemal Tâhir.
Kemal Tâhir, Marksist ve Asya tipi üretimi savunan bir yazardır. Doğulu insanın Batılı modeli gibi değişmeye çabalamasını insanlığa karşı işlenmiş olan bir suç olarak görmektedir.
Cumhuriyet devrimlerine bakışı da farklıdır: 1880’lerden beri süregelen Osmanlı Batılılaşma isteklerinin devâmı olarak gören yazar, şimdiye kadar ancak giderek kötülükleri saklayan reformların kalıcı olamayacağını düşünüyordu. Zîrâ ona göre inkılâp dediğimiz şeylerle kurduğumuz ilinti katiyen milletin vicdânında yer etmemiştir. Halkın istekleriyle yâni gerçekten kötülüklere süreklilik sağlayan bir hâl almaktadır. Yazar, Hılâfet ve saltanâta da sâhip çıkarak bu makamların Batı’nın istekleriyle kaldırıldığını savunur.
Yazar için Harf inkılâbı Tanzîmat’tan beri süregelen bilinçli tasfiyenin parçasıdır. Ona göre dil devrimi ve harf devrimi halka hiçbir fayda sağlamamıştır.” (Genişçe faydalanılan kaynak:Derviş Erol,Atatürk Devrimleri Karşısında Kemal Tâhir, Cumhûriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1960-1971 arası Türk Romanında Hukûkî Mevzuât (doktora tezi) Edebiyat Araştırmaları Dergisi 34, ss, 312- 342 Nisan, 2023)
.
Muâsır medeniyet mi çağdaş uygarlık mı?
15 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :15 Şubat 2025 04:51
A -
A +
Değişimler, toplum direnişleri şehir ve kültür çevrelerinde teşkilâtlı, kırsal alanda duygusal olur. Şeklî değişmeler orada toplumsal bir sıkıntıdır. Fesi çıkartıp kasket takan köylü buna bir anlam dahî veremezken yılların alışkanlıklarından nasıl soyutlanacakları sosyal bir problemdir.
Şapka inkılabı sonrasında Anadolu insanı...
Millî kopuşu dert edinen herkesin esas mes’elesi kültürdür. Bin bir târifi yapılan kültürün en sâde açılımı nedir diye düşünecek olursak, sâdece “millet” demek kâfidir. Çünkü o, milletlerin omurgasıdır. Din, dil, târih, edebiyat, müzik, destanlar, göçler, istîlâlar, bitişler ve kopuşlar, sonra tekrar dirilişler hep kültür parantezi içindedir. Medeniyet beynelmilel olsa da kültür millîdir. Şunu da belirtelim ki medeniyetleri de etkileyen değişik kültürlerdir. Millîleşen medeniyetler halkıyla daha çabuk bütünleşir.
Biz Asyalı bir kültürün en az beş bin yıllık uzantısı ve bin yıllık da İslâmî medeniyetin filiziyiz.
ZORLA KABUK DEĞİŞTİRME
1839’dan îtibâren hem kültür hem de medenî bir deprem yaşadık. Asyâî gen taşıyan kavmimizi mutasyon bir kültürle Avrupâî yapmaya kalktılar. 1839-1909’lar arasındaki devre, adaptasyon denemeleri ile geçti. 1909-1920 arasındaki döneme harplerin, darbelerin, askerî vesâyetlerin gölgesinde “Bırak böyle kalsın, sonra düşünürüz” devresi diyebiliriz. 1920-1950 arasındaki süreye de “Tek yol lâik Batı” dönemidir denmelidir.
Asyalı bir kavim geçen asırda her şeyiyle Avrupâîleşme sürecine sokulmuştur. Büyük şehir ve bürokrasi çevrelerindeki bu başkalaşımın etkisi çabuk görüldü. İstanbul’da uzun zamandır yaşayan gayrimüslimlerin hayâtı, âdetâ genelleştiriliyordu. Batı tarzı giyinen Osmanlının Avrupa hayranları, kadınlı erkekli artık sâdece Pera’da (Beyoğlu) değil, Fâtih’te, Süleymâniye’de, Üsküdar’da da geziyorlardı. Gayrimüslim jantilerin eğlence mekânları değişik yerlere de açılmaya başladı.
DEVRİMLER VE ANADOLU
Peki, Anadolu bu başkalaşımın neresindeydi? Başkalaşım sâde Batı hayranlığı ile değil, inkılâplarla olur. İnkılâp köklü değişmedir. Sosyal bir depremdir. Devrim, ihtilâl veyâ inkılâp her ne denirse densin imbat rüzgârı esintisiyle değil, fırtınalarla, tsunamilerle gelir. Öyle de oldu. Mahkemeler, kânunlar, zecrî tedbirlerle devrimler oturtulmaya çalışılıyordu.
Değişimler, toplum direnişleri şehir ve kültür çevrelerinde teşkilâtlı, kırsal alanda duygusal olur. Şeklî değişmeler orada toplumsal bir sıkıntıdır. Fesi çıkartıp kasket takan köylü buna bir anlam dahî veremezken yılların alışkanlıklarından nasıl soyutlanacakları sosyal bir problemdir.
Onlara devrimler balolarla, plâjlarla, tiyatrolarla girmedi. Flârmoni orkestrasının ne olduğunu da bilmezlerdi. Yeni baskı kitap ve gazete de yoktu. Kadınları şalvar giyip, çarşaf, keşan ve poşu ve ehram bürünüyorlardı. “Dışarıda ne oluyor bilmiyoruz, ama biz çok şeyde aynıyız” diyorlardı. Ama öyle olmadı. Bir total uygulama olan devrim, Anadolu’ya da girdi. Bölgesel zecrî tedbirler uygulanmaya başladı.
Nöbetçi dikip samanlıklarda gizli gizli Kur’ân-ı kerim öğrenmelerine de bir anlam veremiyorlardı. Ne vardı bunda? Kitâbını öğrenmeye jandarma ve muhtar niye mânî oluyordu? Müfettiş edâsıyla gönderilen öğretmenler baskıyla günde en az bir defâ alıştırmak amacıyla “Tanrı uludur” diye minâre veyâ yüksek bir yerden sözde ezan okutulmasına da köylü bir anlam veremiyordu. Şaşırıp da “Allâhü ekber” dese zâten dipçiği yiyordu.
Dînî eğitim yasaklandı. Dînî eğitim dediysek elif-ba, namaz oruç gibi temel bilgilerden bahsediyoruz.
ÖĞRETMEN MUHTAR İŞ BİRLİĞİ
Kıyâfet devrimi köylü için nedir? Tarlaya, davara, ahıra giden köylü ne giyecek? Ama o da öyle olmadı. “Atma da Hamidiye atma, şapka da giyeceğuk, manto da giyeceğuk!” diyen Rizeli, hüzünlü hüzünlü İpsiz Receb’i ve onun verdiği mücâdeleyi düşünüyordu.
Büyük şehirlerin devrimlere alışması dar bölgelere göre nispeten kolaydı ama köylerde devrimler yabancı dille senaryo repliklerini konuşan yabancı aktörler gibiydi. Yâni bir şeyler ezberliyorlardı ama ne dediklerini anlamıyorlardı.
Ah Anadolu! Ne olduğunu anlamadan bir hâllere giriyordu köylüm. Şehirler “elde bir” diyen zihniyet Anadolu’ya da el attı.
Anadolu muhafazakârdır ama bu yapıyı şuurla değil örfleriyle sâhiplenirler. Bu yüzden onları yönlendirmek gerekir. Bunun da çâresi bulunmuştur: Köylere gönderilen ilk okul öğretmenleri ve tek parti ceberut devrinin ceberut muhtarları… Bir yanlışıyla kırk yıllık köylüsünü zaptiyeye şikâyet eden muhtarlar. Ve arada ezilen elinden hiçbir şey gelmeyen genelde “cer”ci olarak tutulan imamlar.
Yeni öğretmenler genelde öğretmekten çok devrim kurallarını belleten görevliler gibidir. Bunlar ne lâik ne de sekülerdirler. Bunları bilmezler bile. Sâdece görevlerini sadâkatle yaparlar.
İmamlar köyün içinden yetişen, köylüye göre İslâmiyeti biraz tâlim etmiş olanlar veyâ Ramazanlarda “cer”ci olarak tutulup oraya yerleşen civar köy sâkinleridir. Namaz kıldırıp ölüleri gasledip defnederler. Fazla bir bilgiye de sâhip değildirler. Bunların çok az bir kısmı medrese eğitimi görmüşlerdir. Îmanları sağlam, Ehl-i sünnet, nâmuslu insanlardır. Yeni harfleri de öğrenmişlerdir. Genelde 30 hâneli 200 nüfuslu köylerde önceleri kanâat önderi gibi görülen imamlar, öğretmen ve muhtara karşı artık güçsüz durumdadırlar.
Köylerde bile yeni bir nesil yetişmeye başlamıştır. 1940 sonraları Köy Enstitülerinden mezun olup gelen 5 yıllık eğitimli bu yarı câhil öğretmenler, arkalarındaki devlet desteği ile oldukça güçlüdürler. Yeni yetme köylü gençler o zamâna kadar tasavvur bile edemedikleri bir konumdadırlar. Aynı sıradaki bu kızlı erkekli grup, apayrı bir ortamın büyüsü içindedir artık. Köyde yılların otoritesi ağalık sarsılmış, hiyerarşi bozulmuş, örfler ve âdetler kaybolmuş, gençler duygusal imecenin yeni format nesli olmuştur.
DÜNYÂYA YENİ BİR YÖN VEREN 20. ASIR
Bir asır ki sormayın. Medeniyetini (!) heybesinde getiren 20. yüzyıl...
Yirminci asır tam bir paradigmadır. Yeni fakirler ve yeni zenginler türeten bu asır, kültür, inanç ve edebiyatta da büyük değişiklikler yapmıştır. Âileler dağılmış, kimsesiz çocuklar çoğalmıştır. Birinci Dünyâ Savaşı’nın yarım kalan tahribâtını tamamlayan bir âfetti bu 2. Dünyâ Savaşı.
Bu savaş sonunda bütün dünyâda bir trajedi yaşanmıştır. Köylü toprağını, tüccar malını, esnaf tezgâhını, papaz kilisesini, haham sinagogunu, imam da câmiini kaybetmiştir. Esas îtibâriyle 1900’lü yıllar maddî ve mânevî bir yıkımla başlamıştır.
Evlerinden giden binlerce genç ya evlerine hiç dönememiş veyâ yarım yamalak dönmüşlerdir. Esir edilip kamplarda işkenceden ölenlerin sayısı bile bilinmez.
Şehirler yabancılar tarafından işgâl edilmiş, işgalci komutanlar ve askerler âriyet ülkelerinde gününü gün etmekle meşguldürler. Bu Rusya’da da, Japonya’da da, Paris’te de böyledir.
BİRİNCİ CİHAN HARBİNE NEDEN GİRDİK?
Târihçilerin ortak görüşüne göre bizim I. Dünyâ Savaşı’na girmemiz tam bir basîretsizliktir. Komuta kademesi ve bilhassa Enver Paşa’nın uzağı göremeyip Almanlara fazla güvenmesi, bizi girmememiz gereken bir savaşın ortağı yapmıştır. Ülke zâten kaos içindedir. İleriyi görüp bunların savaşa gireceğini anlayan II. Abdülhamid Han en azından asrın en muhkem Çanakkale Tabyaları’nı yaparak psikolojik bir yıkımı önlemiştir. En kritik dönemde Yahudi ve Batı oyunlarıyla tahttan indirilen Abdülhamid’den sonra bu şer ittifâkı meydanı da boş bulmuş ve bu harp sonunda ülkemiz paramparça olmuştur. Bize İç Anadolu’da el ayası kadar bir toprak bırakılmıştır.
Mondros’la silâhlarından arındırılmış, doğusu, batısı, kuzeyi, güneyi işgâl edilmiş bir ülke. Osmanlının düşürüldüğü hâle bakınız. Ey Genç Osmanlılar, Jön Türkler, İttihâdcılar işte ma’rifetiniz! Bâzıları “Bunlar iyi niyetli idiler, vatanseverdiler” gibi sözler ediyorlar. Hangi mütâlaa bunların ayıplarını örter, hangi tefekkür bunların seyyiâtını hasenâta tebdîl edebilir!
Yeni kurulan devlet zâten borçlu ve savaştan mağlup ayrılmıştı. Yeni rejimin aksaklıkları ile boğuşan ve yeni bir kalıba sokulmakla uğraşılan bir toplum vardı.
YENİ ASIR, YENİ EVREN DÎNİ
Allak bullak edilen dünyâya yeni efendiler yeni bir düzen vermeye çalışıyorlardı. Bu yeni düzen 20. asır medeniyeti idi. Halkları yok eden, ülkeleri yamalı bohça hâline sokan, insanları ekonomik bir puta tapmaya zorlayan, büyük devletler arasında izâle-i şüyû’ ile paylaşılan bir dünyâ... Adı 20. yüzyıl medeniyeti. Bizi bizden koparan bu sahte medeniyet için rûhunu verenler neler yapmadılar ki!
Anadolu’nun işgâli sırasında Hristiyan zâbitlerle iş birliği yapıp köylüsünü ihbâr edip vatanı menfaati için satan imam, hacı, eşraf… (Vurun Kahpe’yi hatırlayalım: Devrimci öğretmen Aliye’ye musallat olan İmam Hacı Fettâh ve aynı hisle kavrulan Kantarcıların Uzun Hüseyin, yabancı kuvvetlere vatandaşı ihbâr edip devrimci bir öğretmeni taşlayarak öldürten bu insanlar ne zaman var olmuştur. Hep imamlar ve hacılar mı hâindir? Bir örneği bile var mı târihimizde?)
Batı’ya hayranlık bir hastalık hâlinde Anadolu’yu değil İstanbul’u, şehir züppelerini sarmıştır. İşte Âkif’in şiirinden güzel bir örnek:
“Kadın erkek koşuyor borç vererek Avrupa’ya ///Sapa düşmekte sizin şıklara zannım Asya /// Hakk’a tefvîz (ısmarlamak) ile üç yetişmiş kızını ////// Taşıyanlar varmış buradan baldızını ///Analık ilmi için Pâris’e yüksünmeyerek /// Yük ağır ecri de nisbetle azîm olsa gerek /// Fransız’ın nesi var? Fuhşu bir de ilhâdı (dinden çıkma) /// Kapıştı bunları yirminci asrın evlâdı/// Ya Alman’ın nesi var? Zevki okşayan birası…”
Yine Âkif Çanakkale Şehitleri’ne şiirinde ne anlamlı söylemiş:
“Ah o yirminci asır, yok mu o mahlûk-ı asîl /// ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyla SEFîL ///... Maske yırtılmamsa hâlâ bize âfetti o yüz /// Medeniyyet denilen kahpe hakîkat yüzsüz…
Biz bu medeniyete âşık olduk. Bizi hor ve hakîr gören, bizim 600 yıllık vatanımızı parçalayan, dînimi, diyânetimi elimden alan, ezânımı susturan, ümmeti bizi küstüren medeniyete biz âşık ettiler.
SARAYDAKİ ŞAPKALILAR
Şapka gayrimüslimlerin alâmet-i fârikası idi. Midhat Cemal’in “Üç İstanbul” romanındaki şu bölüm bunu çok güzel anlatır: “İstanbul’da üç şapka vardır: Çamlıca Tepesi’nden evvel bu üç şapka görünür: Rejideki Rambert’in, Düyûn-ı Umûmiyeci Berger’in, şimendiferci Hügnen’in kafasında duran üç serpuş. Osmanlı İmparatorluğu denen uşak odasını bu üç şapka idâre eder. Hidâyet’in konağına bu üç şapkadan biri girdiği gün Hidâyet yerlere kadar eğilir, kafasının durduğu yerde beli titrer. Bu üç adamdan birine bir gün Hidâyet, dostu Sâcit’i: -Türk olmayan Türk! diye takdîm etti.” (Cevdet Kudret, Türk Edebiyatı’nda Hikâye ve Roman 2. İnceleme ve Örnekler, Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e, 1910-1923 Midhat Cemal Kuntay, Üç İstanbul, s.382 Varlık Yay. 1967)
Bizim âşık olduğumuz Batı, teknoloji, fen, ilim değil; kıyâfet, harf, kânun ve Batı tarzı yaşayıştı. Ne de çabuk alıştık bunlara. Ne de çabuk Batılı olduk ne olduğumuzu bile bilmeden! Kirli ayaklarıyla mâbetlerimizi çiğneyen, nâmuslarımızı pâymâl eden bu barbarlara ne de çabuk sarıldık! Nasıl bin yıllık ümmete sırt çevirip darıldık!
ETRÂFIMIZ ÇEVRİLİYOR
Batı, iki Dünyâ Savaşı’yla sistemini oturttu. Selçuklu ve Osmanlı olmayınca Afrika’ya el attılar. Bu insan sûretinde bile görmedikleri vahşîlere (!) medeniyet getirmeliydiler. Haçlı Seferleriyle beceremedikleri işlerini yarım kalmış mel’anetlerini tamamlamalıydılar. Amaçları bu zavallı fakîr halk değil, onların sâhip oldukları yer altı zenginlikleriydi. Başlarına dipçikle dikildiler. Ellerine muharref (bozulmuş) İncil verip boyunlarına haç taktılar. Kendi ritüelleriyle tam tam çalıp dans ederek ibâdet etmeye çalışan bu mutlu insanları perîşân ettiler. Yıllarca bu zavallı insan kafalarından kuleler yaptılar. Onları köle diye kullandılar. Boyunlarına bukağı takıp köpek gibi gezdirdiler. Kendileri zavallı insanların nîmetleriyle çatlayıncaya kadar yediler. Ölmeyecek kadar bir kuru ekmek parçası verdikleri bu zenci halka bir de utanmadan İngilizler “Oh, Thanks my God” Fransızlar ise “Dieu merci, comment puis-je dire-cela” dedirttiler. Aynılarını İtalyanlar ve Hollandalılar da yaptılar. Yâni kendi dillerince “şükürler olsun Tanrım!” dedirttiler.
UYANMA VE DİRENİŞ BAŞLIYOR
Ya şimdilerde neler oluyor? Bu uyanan kavimler tek tek hürriyet bayraklarını dikip bu zâlim medenîleri (!) yurtlarından kovuyorlar. Onlara eski hâmileri Osmanlının çocukları el atıyor. Onların aralarını bulup Batı zâlimlerinin düşman ettikleri kardeşleri barıştırıyor. Onlar artık Türkiye’ye güveniyorlar. Biliyorlar ki bu şerefli kavmin şerefli torunları onları Batı gibi sömürmek için değil, dünyâ barışı için destekliyor.
Dünyâ Türk’ü anlamakta geç kalsa da havada, karada ve denizde şanlı Türk bayrağı dalgalanıyor ve Mehmetçik, Afrika’da Asya’da, Avrupa’da zulme karşı dün Bosna’da, bugün Sûriye’de, Etiyopya’da, Sûdan’da ve diğer yerlerde Müslim gayrimüslim ayırmadan maddî ve ma’nevî desteklerini sunuyor. Bâzıları anlamasa bile 21. asır Türk asrı olmaya artık gebedir. Meşîme-i şebden gün doğmadan neler doğar (Gecenin rahminden sabah olmadan neler doğar).
.
Batı’nın ‘romantik’ silahı
1 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :28 Şubat 2025 22:41
A -
A +
Roman denen edebî tür aslında Kilise’nin “günah çıkarmak” müessesesinden doğmuştur. Günah çıkarmak sonradan bir ifşâ yoluna dökülmüş, günahkâr olan kişi günahlarını râhibe söyleyeceğine kendi nefsine söylemiş, yaptıklarını veyâ yapamadıklarını hayâlhânesinden kâğıda dökmüştür.
Rus romanları biraz daha ahlâkîdir. Bu romanlarda Hristiyanlık da önemlidir.
Roman insanları hayal kurmaya ve teşhîse (şahıslandırmaya) zorlar.
Tanzîmat’la başlayan Batılılaşma sürecinde bu devrin gazeteci ve şâirleri için yeni bir pencere açılmıştı: Roman… Gazetecisi, şâiri bu yeni türü sevdiler. Tiyatro da çok tutulmuştu ama o masraflıydı. Mekân, kostüm vs. bunlar paraya taalluk ediyordu. Roman öyle mi? Bastır ve sat...
Şâir mi, târihçi mi, gazeteci mi, romancı mı, tiyatro yazarı mı ne diyeceğimizi bilemeyeceğimiz Nâmık Kemal hepsini denemiştir. Orta derecede bir şâir, alelusul bir gazeteci ve basit bir romancı olan Kemal’in en başarılı olduğu alan târihçiliğidir. Onun “Evrâk-ı Perîşân”ı bayağı iyi bir denemedir.
GÜZEL BİR TESPÎT
Her Tanzîmatçı gibi Kemal de romanı sevdi. Romanı halkın tutması dışında onları en çok celbeden Batı markalı olmasıydı. Her şeye rağmen ahlâkî hassâsiyeti bakımından onun “Celâleddin Harzemşâh” mukaddimesi incelenmeye değerdir. Kemal burada şöyle der:
“Tarz-ı Cedîd”in (yeni tarz) zuhûrundan beri edebiyatta üç yeni şube meydana geldi ki, biri makâlât-ı siyâsiyye (siyâsî makâleler) biri roman biri de tiyatrodur. Romandan maksat, güzerân etmemişse (geçmemişse) bile güzerânı imkân dâhilinde olan bir vak’ayı ahlâk ve âdât (ahlak ve örfler) hissiyât ve ihtimâlâta (duygu ve olabilirlik) müteallik (alakalı) her türlü tafsilâtıyla berâber tasvîr etmektir.
Avrupalılar roman yolunu o derece ileri götürmüşlerdir ki, bugün bir mütemeddin (medenî) milletin lisânında ahlâka, hattâ bir dereceye kadar maarifçe istifâde olunacak binlerce bulunabilir. Hattâ içlerinde Walter Scott gibi Charles Dickens gibi, Victor Hugo gibi Alexander Dumas gibi meşâhirin (meşhurların) bâzı hikâyeleri (yazarın burada roman ve hikâyeyi aynı görmesi gariptir) şu asr-ı medeniyette medâr-ı mübâhat (övünç vesilesi) olan âsâr-ı muhallededen (ölmez eserlerden) addolunmaktadır. Şâyân-ı ibrettir ki Victor Hugo’nun “Les Misérables” (Sefiller) hikâyesi (aslında roman) daha te’lîf olunurken dokuz lisana tercüme edilmiş, Fransızca birkaç şekilde tab’ olunduktan sonra bir büyücek kıt’ada resimli basılarak 150.000 nüsha satılmıştır.” (Celâleddin Harzemşâh Mukaddimesi, Nihad Sâmi Banarlı, Metinlerle Türk ve Batı Edebiyâtı III, Remzi Kitabevi İstanbul, s.63)
Görüldüğü gibi Batı’da da yeni bir tür olan roman, Tanzîmat’la hemen bize de gelmiştir. Bizim Tanzîmatçılar 19 asır Fransız ve İngiliz romanlarının büyülü dünyâlarına kendilerini kaptırmışlardır.
Bizde ilk roman olarak bilinen Şemseddin Sâmî’nin “Taaşşuk-ı Tal’at ve Fitnat” (Tal’at ve Fitnat’ın Aşkı) Batı roman tarzını andırsa da N. Kemal’in “Mukaddime”de de bildirdiği gibi her şeye rağmen ahlâkîdir. Hattâ Namık Kemâl’in ilk romanı olan “İntibâh” da ahlâka çok mugâyir şeyler göremezsiniz. Neden? Osmanlı toplumu 19 asırlarda bunun ötesini kaldıramazdı ki.
“Sefiller” bütün Batı’da bir anda yayıldı; çünkü Batı’nı ahlâk düzeni ve kilise anlayışı total bir Hristiyan yaşayışıdır. Sen, İslâm ahlâk ve töresi ile Batı’ya roman mı okutacaktın? Biz tamâmen Batı’ya açıldıktan ve hattâ Nobel ödülü aldıktan sonra bile halkımız hâlâ Doğuludur; eksiklikleri da olsa Müslümandır ve dînini ve törelerini alenen tahribine rızâ göstermez. Onun için bizde aslâ ve kat’â Batı skalasında bir romancı olmayacaktır.
Devlet opera ve bale programları elitist bir grubu ilgilendirse bile, halkı hiçbir zaman bağlamaz. Çünkü biz hâlâ Doğulu ve hâlâ Müslüman bir toplumuz.
BATI’DA İNTİKAM ZAMÂNI
Şurasını açıkça belirtelim ki, Batı Orta Çağ’ın baskı ve işkence ile hatırlanan kilise taassubunu hiç unutmamıştır. İlk Çağ’ın felsefe ve bilim duvarını yıkan bu karanlık devirler, Batı için kara bir lekedir. Batı’yı en çok etkileyen şey savaşlar değil, felsefî akımlardır. Batı’yı Batı yapan klasik Lâtin ve Helen kültürünü yok sayan Orta Çağ, onların unutmak istediği bir dönemdir.
Filozoflar delilli veyâ delilsiz Allâh’ın birliğini kabûl etmekle birlikte trinite (teslis, üçlü tanrı) fikrini savunmuşlardır. Bunu anlamak da zordur. Çünkü filozofların dînî mes’elelerle alâkaları yoktur. (Skolastik felsefe hâriç)
Luthercilik veyâ diğer adıyla Protestanlık felsefenin de üzerinde yeni bir reformist din anlayışı getirmiştir. Orta Çağ boyunca tek hükümran fikir olan üçlü tanrı, kilise adına kânun koyan ve uygulayan Papalık (Katolik) sistemini kökünden sarsmıştır.
İSLÂM TOLUMU BU ASIRLARDA NE YAPIYORDU
İslâm toplumunda 11. asırdan îtibâren başlayan müspet ilimlerin ışığı altında bir aydınlanma dönemi yaşanmaktaydı. Batı karanlığa gömülürken, İslâm dünyâsı ilmin aydınlığında muazzam bir devir idrâk etmekteydi. Bu arada felsefe ile uğraşan âlimler oldu ise de Allâh’ın varlığını sorgulama gibi bir yanlışa düşülmemekle birlikte, i’tikâdî konularda bir ayrışma yaşanmıştır. Bu konular tekvin ve rûh konuları ile ilgili kelâm konuları idi. Tabîî, yetişen kelâm âlimleri de bu açığı kapatmakta başarılı oldular.
19. asırda başlayan Batı tarzı sorgulama Osmanlıyı da rahatsız etmeye başladı. Orta Çağ karanlığından çıkan Batı’nın haklı sorgulamaları aslında Osmanlının hiç konusu olmamalıydı. Ama oldu… Yusuf Kâmil Paşa’nın tercüme ettiği “Fenelon’un Mâcerâları” adlı eser, 18. asrın önemli eserlerinden biridir. Bu eser, Batı’da roman hakkında önemli bir ipucudur. Burada Fransa kralının gelecekte eğitimi için 1699’da yayımlanan bu kitap, Yunan mitolojisinden alınarak devletin ve devlet adamlarının nasıl olacağını anlatan bir eserdir. Yunan mitolojisi Batı’nın can suyudur.
Tanzîmat’la birlikte Şinâsî, Ahmed Vefik Paşa, Yusuf Kâmil Paşa ve Direktör Âlî Bey gibi isimler Klâsisizm kapsamında Felsefî ve dînî romantizmin büyüsünde sistemin etkisi altında kalmışlardır.
Hazret-i Peygamber’in başlattığı İslâmî devlet şekli ve devlet adamlığı, kimliğini Kur’ân-ı kerîmin bildirdiği emirler ve Medîne Devleti ile başlattığı sistemden almıştır. Bu sistem 1920’lere kadar da böyle gitmiştir.
11. yy’larda Aristo felsefesi ile Dogmatiklerin kozmik anlayışı ve Eflâtun devletçiliği Nizâmiye Medresesi ve İmâm-ı Gazâlî gibi âlimleri teorileriyle gerçek bir tartışma konusu olmuştur. İslâm âlimleri Dogmatiklerin birçok konudaki ilmî fikirlerini kabûl etmekle birlikte, ba’s ve ruh konularındaki İslâmî akîdeye ters düşen fikirlerle çetin bir mücâdeleye girmişlerdir. Yaklaşık 8 asır yerleşen ve tartışılmayan bu konular, Batı te’sirindeki Tanzîmat’la birlikte tekrâr tartışmaya açılmıştır. Vahdâniyet fikri tartışılmasa da İslâmî objektivizm denilen çarpık fikirler Osmanlı elitlerini düşündürmeye başlamıştır.
BATI NE YAPTIĞININ FARKINDAYDI
Batı, Orta Çağ Kilisesi’ne hep bir intikam hırsıyla bakmıştır. Ferdî hürriyet ve hüviyetleri yok sayan bu çağ, yeni nesil Batı tarafından lanetle anılmıştır.
Avrupa, Orta Çağ’ı hatırlamak bile istemez. Volter bu konuda şöyle der: “Târihin dört mutlak çağını meydana getirenlerden biri olmaktan çok uzak olan Orta Çağ, barbarlık, akıldışılık (irrasyonalite) ve bâtıl inançlardan oluşan bir dönemi ifâde eder. Orta Çağ’ı incelemenin insanlara aptallıklarını hatırlatmaktan başka faydası olmayacağı yönündedir.” Deneme adlı eserinde Volter, “Orta Çağ’ın târihini bilmek, sâdece aşağılamak için gereklidir” der. (Batı’ya Yön Veren Netinler, I, Kökler,/ Orta Çağlar, (+ - 1350) Derleyen Alev Alatlı, Ekim 2010, İlke Eğitim ve Sağlık Vakfı, Kapadokya, MYO, s.205)
Ahlâkî sistemde Orta Çağ ile tam ters düşen yeni Batı’da sistem tamâmen ters işlemektedir. Nikâhın bozulmasını yok sayan ve ters ilişkilere karşı çıkan Vatikan, zâten Protestanlık ile kökünden sarsılırken, bâkirelik ve cins ayrılığı fikri de yeni düzende yerini almıştı. Artık Batı’da fâhişelik diye bir kavram yoktu. Adı cinsel özgürlüktü. Aynı evde nikâhsız yaşayan evli olmayan çiftler partnerlik adı altında devlet güvencesinde yaşıyorlardı. Çocuk doğumları, bitmeye yaklaşan evlilikle berâber son derece azalırken, gayr-i meşrû çocukların sayısı da artıyordu. (Aslında Batı için veyâ Hristiyanlık için gayr-i meşrû’ lâfı yanlıştır. Zâten onların şerîatle yakından uzaktan alâkaları yoktur.) Avrupa nüfûsu onların hiç umursamadığı veled-i zinâ bir topluluk hâline gelmeye başlamıştır.
Batı standartlarını hedef alan toplumumuzda da bu tür gayr-i İslâmî bir nüfus çoğalmaya başladı.
İslâmiyet’in kabûl etmediği dünyâdan el etek çekerek mücerret yaşama demek olan ruhbanlık, Orta Çağ Kilisesi’nin hem prestiji hem de cezâî sistemi olarak geçerli idi.
Yeni yüzyıl Batı’sı, kiliseye âit nikâh ve parlamento yemin törenleri dışında ibâdete âit bütün kuralları hemen hemen yok sayıyordu. Her türlü ahlâksızlığı yapan da boynuna put takıyor, papazlar da aynı şeyi yapıyordu. Kiliseler ikindilerden sonraki nikâhların kıyıldığı bir nikâh bürolarına dönerken, büyük katedraller turistlerin seyir karargâhı olmaya başladı.
Cinsel hürriyet toplumu etkilediği gibi kiliseleri de etkiledi. Artık râhibeler de her türlü çılgınlığı yapabiliyorlardı.
Önceleri kiliselerin sosyal ve siyâsî aktiviteleri yoktu. Orta Çağ’da hukuk da devlet de kiliseydi, ama 1800’lü yıllarla artık ne eski kilise ne de râhip ve râhibeler o eski insanlardı. Eski devirlerin aforoz, engizisyon (Lâtince inquisitio, sorgulama) sistemi de bitmişti.
Batı’nın yeni lâik ve seküler sistemi aslında tam da kendi hayatlarını yansıtır. Kilise’den intikam alırlarken aslî hayatlarına dönmüşlerdir. Zinânın ve homoseksüelliğin tavan yaptığı Batı’da kiliseler bunların dışında kalabilir miydi?
ROMAN TÜRÜ VE KİLİSE
Roman denen edebî tür aslında Kilise’nin “günah çıkarmak” müessesesinden doğmuştur. Her türlü günâhı işleyebilen bir Hristiyan, kilise râhibine yaptığı bütün kirli işlerini anlatır, papaz efendi bunları dinler -bunda tek gizlilik günahkâr ile râhip efendi arasındaki bir kafesli bölmedir- ama her ikisi de birbirlerini rahatça görürler. Papaz kural gereği mücrimin yüzüne bakmazken, mücrim bütün dikkatini ve bakışlarını papaza çevirir ve işlediği her suçu eksiksiz anlatır. Papaz da onu affederek “pîr ü pâk” eyler ve diğer günahları işleme süreci için de startı vermiş olur!
İslâmiyet’te günahlar ancak tövbe yoluyla Allâhü teâlâya açılır. Kul kimdir ki kulun günâhını affedebilsin! Rabb’imiz Kur’ân-ı hakîmde “Ey kendilerine yazık eden kullarım, Allâh’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allâh suçların hepsini bağışlar. Şüphesiz o çok bağışlayıcıdır ve engin bir merhamet sâhibidir.” (Zümer Sûre-i celîlesi 53. âyet meâli) İşte hâdise bu: Kul bir günâh işlerse ve hakkıyla pişmân olursa, onu bağışlayacak ancak Allâhü te’âlâdır.
İşte bu “günah çıkarmak” sonradan bir ifşâ yoluna dökülmüş, günahkâr olan kişi günahlarını râhibe söyleyeceğine kendi nefsine söylemiş, yaptıklarını veyâ yapamadıklarını hayâlhânesinden kâğıda dökmüş ve aslen kendi karakterini veyâ kendi “idolünü” roman figürü olarak canlandırmıştır.
Batı’da Rus romanları biraz daha ahlâkîdir. Rus romanlarında Hristiyanlık da önemlidir. Bunun sebebi de Ortodoks sisteminin romanlara yansıtılmış olmasıdır.
ROMANLARIN SENARYO OLARAK SİNEMAYA TESÎRİ
Roman insanları hayal kurmaya ve teşhîse (şahıslandırmaya) zorlar. Bunlar sinemaya aktarıldığı zaman görsel izleme, teşhis zorlamasını yok ederek sâde olayları tâkibe başlar. Bu yol çok daha etkilidir. (İleride bizdeki roman türünü bağımsız olarak ve genişçe işleyeceğiz.)
Bizde devrin getirdiği popüler sistemin etkisinde din adamlarına ve dindarlara dolaylı saldırılar başlamıştır. Burada şunu belirtelim ki, bizde Batı’daki gibi din doğrudan hedef alınmamıştır. Çünkü her şeye rağmen halk buna hazır değildir. Giderek din adamları ve dindar kesim hedef tahtasına konmuştur.
Bir gazetede 1957 yılında Turhan Selçuk tarafından “Abdülcambaz” adlı çizgi roman o zamanın ham hayâli olan kara sakallı ve cübbeli softalarla(!) çarşaflı kadınları aşağılayan bir serüvendir.
Savaşlar ve istilâlar halkın kültürünü ve dînî duygularını yok edemez; aksine güçlendirir. Fransızlar Maraş’ı istilâ edince bir kadının çarşafını açan Fransız askeri, Sütçü İmam kalkışmasının sebebidir. Bu müthiş mücâhid “hür olmayan yerde Cum’a namâzı kılınmaz” diyerek kıyâmın sembolü olmuştur.
YA BİZİM ROMANIMIZ
Düşmandan gelen saldırılar kültürü, dînî, millî hüviyeti bilakis diriltir; direnç sağlar. Bu, iç otoriteden kaynaklanırsa halk karşı gelemez. Devrimler zamanla ya kökleşir veyâ giderek tartışılır hâle gelir.
Bizim sosyal hayâtımız her şeye rağmen hâlâ Batı benzeri değildir. 1960’lara kadar seküler kesimin beklediği konular, evvelâ sosyalist-komünist akıma uyma, sonra da dînî istihfâf etme (hafife alma) ve Batı hayat tarzına entegrasyon çabaları ile geçmiştir.
Batı gizli oynamaz; hedefi bellidir. O da toplumlarını isteği ve yaşayışı doğrultusundadır.
Bizim toplumumuz hâlâ bir Doğulu ve İslâm karakteriyle Batı’ya teslim olmamak için direniyor. Köylerin şehirlere akmasıyla meydana gelen arabesk kültür bizi bizden alan en tehlikeli gelişmedir. Bir yanda getto-arabesk kültür, bir yanda 10. yıl nesli…
Toplumdan ve dinden kopuk yaşayan bu nesiller yeni romancıların istediği arabesk-getto ve epiküryen (zevk için yaşayan) hayat, yeni roman türünün maalesef tam da konusudur.
Batı’ya açılmaya gerek bile kalmadan bu yeni çapraz kültürün etkisi, ileride daha da başımızı ağrıtacak gibi görünüyor.