ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026
Merhum, 1952 yılında NATO toplantısı için Fransa'ya gider. Bir ara Paris büyükelçisini yanına çağırarak; - "Osmanoğulları ailesinin Paris'te yaşıyor olması gerek. Bunlar ne yer, ne içer, ne ile geçinir?" diye sorar. Büyükelçinin hanedan hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığını gören Menderes, büyük bir hayıflanma içerisinde; - "Sana 24 saat mühlet! Ya Osmanlı ailesinin adresi ile ya da istifanla gelirsin" der.
Bir müddet sonra büyükelçi adresle gelir. Hanedanın ziyaretine giden Menderes, gördükleri karşısında çılgına döner. Devlet-i Aliye'nin ulu Hakanı Sultan Abdülhamid Han'ın 60 yaşındaki kızı Ayşe Sultan ve diğer Osmanlı hanımları, Paris yakınlarında bir bulaşıkhanede Fransızların bulaşıklarını yıkamaktadırlar. Menderes gözyaşlarını tutamaz. Ayşe Sultan'ın ellerine sarılır ve; - "Anne ne olur affet bizi, geç geldik" der. Ayşe sultan sürgünden otuz yıl sonra gördüğü bu vatan evladına; - "Sen kimsin"? diye sorar. Menderes de; - "Ben Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanıyım" der. - "Ben başbakanım" sözünü duyan koca sultan sevinçten öyle bir çığlık atar ki kalbi duracak gibi olur, bayılır.
Menderes Türkiye'ye döner dönmez doğruca Cumhurbaşkanı Celal Bayar'a çıkar. - "Osmanlı hanımlarını bulaşık yıkarken gördüm. Onların Türkiye'ye dönmeleri için af kanunu çıkaracağım" der. Celal Bayar da; - "Adnan Bey sus! Sakın bu konuyu bir daha başka yerde açma, malum gazeteler tahrikiyle silahlı kuvvetlerin içindeki cunta Türkiye'de ihtilal yapar" der. Menderes cebinden çıkardığı bir mektubu masanın üzerine bırakarak dışarı çıkar. Mektupta şunlar yazılıdır: - "Analarının ve babalarının Fransa da hizmetçilik yaptığı bir ülkenin başbakanı olmaktan utanç duyuyorum, istifamın kabulünü arz ederim. Adnan Menderes." Menderes'in istifadan vazgeçmesi için epeyce uğraşılır ve hanedan hanımlarının yurda dönmelerine izin verilmesi şartıyla Menderes istifadan vazgeçer.
Dönüş: İstanbul'a dönenler arasında Sultan II. Abdülhamid'in hanımı ve kızı da vardır. Bir sabah erken saatte Beşiktaşta evlerinin kapısı çalınır. Kapıyı Abdülhamid'in kızı Ayşe Sultan açar. Gelen kişi Menderes'tir. - "Şayet kabul buyururlarsa Valide Sultan'ı görmek isterim" der. Başında tülbent elinde tespihiyle Menderes'i karşılayan Müşfika Kadınefendi; - "Berhudar olasın evlâdım, hoş geldiniz..." der. Başbakan da; - "Teşekkür ederim Valide hazretleri; hoş bulduk..." demesinden sonra Müşfika Kadınefendi; - "Beyefendi, niçin önceden haberimiz olmadı? Böyle, hazırlıksız ve gâfil avlandık" der. Menderes de; - "Zararı yok efendim. Bendeniz elinizi öperek hayır duanızı almak ve bir ihtiyacınız olup olmadığını öğrenmek için geldim" der. Ayrılırken daha sonraları Yassıada da onun da hesabının sorulduğu şişkince bir zarf bırakır. İşte Menderes'in amansız suçlarından birisi budur!..
Onu derin bir saygı ve sevgi ile yad ediyoruz..''Selâmun alâ men ittebeâl Hüdâ''
''Analarının ve babalarının Fransa da hizmetçilik yaptığı bir ülkenin başbakanı olmaktan utanç duyuyorum, istifamın kabulünü arz ederim. Adnan Menderes Alıntı !
( ALİ ŞAHİN REİS !
.
BU ŞERREFSİZ OĞLU ŞERREFSİZ DE AZ VEBALLİ DEĞİLMİŞ!
İstanbul hükümeti de Frenkler tarafından davet edilmiş. Onlar da bir heyet-i murahhasa gönderecekler. Gayri tabii bir şey. Bir Türkiye değil, demek iki Türkiye var. Frenkler bunu mahsus yapıyorlar. Orada bizi birbirimize vurduracaklar. İstanbul ile Ankara arasında bir muhabere ve münakaşa açıldı. Tevfik Paşa Sadrazam. Baktım ki, mesele mühimdir. İstanbul vazgeçmiyor. İki muarız heyet-i murahhasa düşmanın karşısına gideceğiz. Düşmanla uğraşacağız, birbirimizle uğraşacağız. Meclis bunun fecaatini anlıyor. Herkes telaşta... Mustafa Kemal de öyle... Meclis’te hararetli müzakereler oluyor. Meclis artık öyle heyecana düştü ki İstanbul hükümeti aleyhine atıp tutuyorlar. Fakat yapılacak çareye dair söz yok. Düşündüm. Meseleyi ciddi bir surette halletmek lâzım. Suret-i halli buldum. Millet Meclisi burada ya. Padişahlığı lağvederiz. Bu suretle Padişah da, İstanbul hükümeti de kalkar. Biz kalırız. Kısa ve kolay bir hal şekli. Benim eski yıllardan beri bir mukaddes emelim vardı. Bu da devlet ile dini birbirinden ayırmak idi. Bence Türkiye’nin felâketlerinin en mühim sebebi lâik olmaması idi. Avrupa’daki her devlet de terakki ve selâmet yoluna girmek için evvelâ kilise, yani dinle devleti birbirinden ayırmışlardır. Terakki için bu yoldan geçmişlerdir. Bu yol bizim için de zaruri idi. Hatta Ankara’da ilk hükümet teşekkül ederken Meşihat’ın kabineye sokulmamasına yani Şer’iye Vekâlitinin ihdas edilmemesine çok çalışmıştım. Sebebi dini devletten ayırmaktır. Din kendi mukaddes mevkiinde dursun. Hükümete karışmasın. Milletin dünyevi ve uhrevi saadetine çalışsın. Hükümet de dine karışmasın. O da bu sayede serbestlesin, terakki etsin. “Burada münasebeti yok ama bu işi de bu suretle hallederim”, dedim. Hilâfetin lağvını hiç hatırıma getirmiş değildim. Lağvını bilâkis muzır görürdüm. Yalnız onu hükümetten ayrı bir kuvvet haline koymak lüzumuna kaniim. Hatta onu takviye etmek lâzımdır. Bu sebeple hilâfeti müstakil ve dini bir halde ibka etmeyi düşündüm. İşte bu suretle iki kuşu bir taşla vuracağız. Hem artık hareketleriyle iler tutar yeri kalmayan padişahı, bu hanedanı ve padişahlığı izale ediyorum. Bunlardan milli intikamı alıyorum. Hem din ve devleti ayırıyorum. Devleti laik yapıyorum. Veliahd Abdülmecid’i Ankara'ya davet ettiğimiz vakit gelmediğini görünce bu aileye büyük bir düşmanlık ve intikam duygusu beslemeye başlamıştım. Onun cezasını veriyorum. Hem de İstanbul hükümetinin murahhas göndermesi imkânını kaldırıyorum. Celsede Tevfik Paşa ile muhabere ile müzakereler oluyor. Ben hemen Meclis’in kapı yanındaki odasına çekildim. Düşündüğüm takriri yazıyorum. Bir çırpıda yazdım. Ben yazarken birkaç mebus geldiler. Arkamdan okudular. Ben de bitirdim. Dediler ki, biz de bu takrire imza koyalım. “Pekiyi!” dedim. Koydular. Derken akın akın mebuslar geldiler. “Aman biz de bu takrire imza koyalım. Bizim de böyle mühim bir takrirde imzamız bulunsun” dediler. İmza seksen kadar oldu. Derken Rauf da geldi. Koşuyor, “Takririni göreyim. Şuna ben de imza koyayım” dedi. Verdim. Okudu. Padişahlığın lağvı cümlesini zayıf buldu. “Şöyle yazalım” dedi. Baktım kuvvetli bir kelime, kabul ettim. Benim kelimemi çizip o kelimeyi koydu. Haline baktım pek keyifli idi. Odadan çıktım. Koridorda Mustafa Kemal’e rast geldim. Dedim: “Ben böyle bir takrir veriyorum. Artık İstanbul hükümeti kalmaz. Mesele kolayca ve cezri olarak hallolunmuş olur. Sabahtan beri niye uğraşıp duruyorsun?” Okudu, bir daha okudu. Nihayet ben de imza edeyim dedi. Hatta imzası aşağılardadır. Hemen içeriye koştum. Müzakere ateşli bir surette devam ediyor. Takririmi verdim. Derhal okundu. Reye kondu. Kafalar kızgın idi. Böyle müthiş bir şeyi yapmak için en müsait bir an idi. İttifak-ı ârâ ile kabul edilip şiddetle alkışlandı. Yapılan iş mühim ve müthiş bir inkılâp idi. İstanbul Heyet-i Murahhasa meselesi kökünden hallolundu. Celse de mesele de bitti. Artık herkes elimi sıkıyor. Beni tebrik ediyordu. Samiin locasında Fransız mümessili Miralay Mojen de varmış. Epeyce müddettir, Fransız mümessilini Ankara’ya kabul etmiştik. Mümessil Mojen idi. Celse dağılınca Locadan indi. Yanıma geldi. Elimi eline aldı. Ve dedi. Dediği aynen şudur: “Meclis’in bugünkü hali müthişti. Havasında fazla elektrik vardı. Meselenin nasıl halledileceğini merakla bekliyordum. Sizi tebrik ederim. Mustafa Kemal İzmir’e girdi. Büyük zafer kazandı. Evet, fakat, bu senin yaptığın çok büyüktür. Bu millet Mustafa Kemal’i unutabilir. Fakat seni unutamaz.” Ertesi günü takririmde hilâfet meselesinin eksik olduğunu görerek buna dair birkaç madde hazırlayıp gazete ile neşrettim. Ve Meclis’e yeni bir takrir vererek ilâvesini rica ettim. İkinci Grup buna da itirazlar yaptı. Nihayet bir encümen toplandı. Benim altı maddemi üç madde halinde hülâsa edip asıl takririme ilâve ettiler. Ve bu maddeleri ikinci grup zabıtnameye kendi marifetleri olarak geçirttiler. Ben kızdım. Encümende reis bulunun Müfid Hoca ve Mustafa Kemal: “Adam bırak, zararı yok” dediler. Ben de artık ses çıkarmadım. Zaten takrir ilk verildiği zaman o heyecan içinde ittifak ile kabul edilmişti. Üstündeki seksen imza ekseriyete yakın idi. Encümene bile hacet yoktu. Fakat ikinci gruptan birkaçı aksi propaganda yapıyordu. Mustafa Kemal bunları ölüm ile tehdit etti sustular. Bu karar İstanbul’a tebliğ edildi. İstanbul hükümeti dağıldı.
Dr. Rıza Nur’un LOZAN HATIRALARI, s.26-29
ROCKEFELLER VAKFI ....
TÜRKİYE'DE NE İŞ YAPAR...
Sabetaycı Yahudi bir ailenin çocuğu olan Kasım (Nebioğlu) Gülek, Rockefeller Vakfı'nın Türkiye'ye yönelik başlattığı bursa ilk layık görülenlerdendir.
"OLTADAKİ BALIĞIN YEME İHTİYACI YOKTUR" diyecek kadar açık sözlü biri olan ve şeytani bir inancı dolayısıyla da şeytani zekâya sahip David Rockefeller'den, 1926'da ilk bursu Mehmet Baki, Mehmet Hami Güven, Behaddin Faik Kökdemir, Ahmet Tevfik Vassaf alırken, Kasım Gülek ise 5 yıl sonra, 1931 sezonunda burs alanlar arasına girecektir.
Bu burs o gün bugün devam etmekte olup, Sami Süleyman (Gündoğdu) Demirel siyasete girdikten sonra Süleyman Demirel olacaktır.
Bülent Ecevit, Deniz Baykal, Mümtaz Soysal, Mete Tuncay, Ergun Özbudun, Halil İnalcık, Yıldız Kenter, Bilge Karasu (Carasso) bu bursları alan bazı meşhurlardır.
Vatikan Kasım Gülek'i iki kez nişana layık görür. İlki 1968'dir. Gelişme Milliyet Gazetesi'nde "PAPA KASIM GÜLEK'E NİŞAN VERDİ" başlığıyla çıkar ve haber şöyle devam eder:
"Adana bağımsız Milletvekili Kasım Gülek, Papa VI. Paul tarafından Vatikan'da özel olarak kabul edilmiştir. Papa bu arada "Milletlerarası
Anlaşma alanındaki hizmetlerinden" övgüyle bahsederek, Kasım Gülek'e bir nişan verdi."
İkinci olarak da Papa II. Jean Paul tarafından 1996'da "The Order of Saint Gregory the Great" nişanı verilir. BU nişan Papalığın en önemli nişanıdır.
Gülek ailesi zaman zaman Vatikan'ı ziyaret etmeyi sürdürmüştür. Bunlardan biri 12 Aralık 1981'de gerçekleşmiş ve Papa 2. Jean Paul ile görüşmeler yapmıştır. Aynı zamanda Gülek'in akrabası olan gazeteci Refika Leyla Umar Gülek çiftinin evlilik ve Patrik tarafından takdis edildiğini söyledi.
Kaynak: Gülen Şeytanlar Tarihi (Pavlus'tan Sabetay Sevi'ye, Sion'dan Fetö'ye Kripto Fitnecilerin Tam Listesi)
Kemal Özer, sayfa: 312-313
.
.
BİR NARSİST İÇİN SADAKATSiZLiK SADECE ONUN İÇİN VARDIR.
Bir narsist için sadakatsizlik bir hata değildir...
Bu benim ayrıcalığım.
Eğer hile yapıyorsa, onu küçümsüyor.
Ya haklı çıkar ya da senin hatan yapar.
Ama eğer sen yapsaydın,
Sadece duygusal olarak olsa bile,
Bu affedilemez bir ihanet olurdu.
Çünkü bu sadakatle ilgili değil,
Bu güçle ilgili.
Kuralların başkaları için geçerli olduğuna inanıyor.
kendisi için değil.
Çifte standartları aşktan doğmaz,
egodan doğar.
Üstün hissetme ihtiyacından
ve senin üzerinde hakları var.
Bunu anlamak onunla yüzleşmek için değil,
Uyandırmak için.
Çünkü kontrol ve eşitsizliğin olduğu yerde,
Aşk yok.
GASLIGHTING SİZİ DARBEDEN KIRMAZ, SENİ KAPATIR.
Gözle görülür bir darbe olarak değil, aklında duran sürekli bir şüphe olarak gelir.
Birisi hissettiklerinin gerçek olmadığını hatırladığının yanlış olduğunu, sorunun sende olduğunu söylediğinde başlar.
Yavaş yavaş sezgilerine güvenmeyi bırakıyorsun.
Aşırı tepki veriyor musun, çok hassas mısın, acının var olup olmadığını merak ediyorsun. Ve farkında olmadan hissetmek için izin istemeye başlarsın.
Gaslighting acımasız çünkü seni kendinden ayırıyor.
Sadece gerçekleri inkar etmekle kalmıyor, içsel deneyimlerini de inkar ediyor. Kim olduğun kesinliğini çalıyor ve seni kendi zihninde yabancı yapıyor.
Gaslighting yapan açıklığa kavuşturmak için değil, ustalaşmak ister.
Diyalog istemiyor, kontrol istiyor. Ve sesinin onunkinden daha değersiz olduğuna inandığında bunu başarıyor.
Ama bir şeyin uyandığı kutsal bir an vardır.
Kendinden şüphe etmeden önce zaten bildiğini hatırladığın bir an. Vücudun bunu hissetti, kalbinin bunu kaydettiğini acının bir anda ortaya çıkmadığını.
Gaslighting'in iyileşmesi eve dönmektir.
Kimse onaylamasa bile, "Bu benim hissettiğim ve geçerli" demeyi öğrenmektir. Manipülasyonun aşındırdığı iç güveni yeniden inşa etmektir.
Ve işte serbest bırakan gerçek:
Kafan karışmadı, kafan karıştı.
Zayıf değildin, insandın.
Haksız değildin, susturuluyordun.
Sesini geri kazandığında gaslighting gücü kaybeder.
Ve bu sessiz cesaret eyleminde gerçekliğinize yeniden sahip olursunuz.
Çünkü sana güvenmek gurur değildir.
Bu onurdur.
İyileştirme.
Kleptomani bir dürtü bozukluğudur: kişi gereksiz yere çalar ve sonra genellikle suçlu hisseder.
Narsistler ise dürtüsüyle değil hak hissi ile çalar: Aldığı şeyi hak ettiğine inanır ve gerçek suçluluk hissetmez.
Narsist sadece maddi şeyleri değil aynı zamanda enerji, zaman, fikir, tanınma ve özsaygı da çalabilir. Hareketlerini haklı çıkarıyor, zararı inkar ediyor ve karşısına çıktığında genellikle gaslighting kullanıyor.
Narsisizm ve kleptomani bir arada olabilirler ama aynı şey değiller:
Kleptoman kontrolünü kaybediyor
narsist kontrol uygular
Bu farkı anlamak, kendinizi suçlamayı bırakmanıza ve istismar modellerini tanımanıza yardımcı olur.
Aşırı iltifatların ardında ne saklıdır?
Hepimiz her zaman "mükemmel" iltifat eden birini tanıyoruz. İltifat et, yücelt, yücelt... Ama bir şeyler yerine oturmuyor. Psikoloji, duygusal cömertliğin bir parçası olmaktan çok, sürekli yağcılığın gerçek bir değerlendirmeden ziyade kontrol, güvensizlik veya manipülasyon dinamiklerine yanıt verdiğini uyarıyor.
Fark açık: Gerçek övgü gerçek nitelikleri özel ve gerçeklerle tutarlı olarak açıklar; yalakalık aşırı, tekrarlayıcı ve stratejiktir. Tanımak değil, etkilemek istiyor.
Ölçülmeden yalakalık yapan birinin aklında gerçekten ne var?
Sosyal psikolojiden bu yana, yalakalık baskı yönetimi (impression yönetimi) dahilinde incelenir: başkalarının bizi nasıl algıladığını kontrol etmek amacıyla yapılan davranışlar. Sorun, bu strateji sabit ve orantısız olduğunda ortaya çıkar.
~Manipülasyonun psikolojisi: Karanlık üçlü:
Kişilik psikolojisinde yapılan çeşitli araştırmalar aşırı yağcılığın Karanlık Üçlü'nün özellikleriyle ilişkili olabileceğini işaret ediyor: narsisizm, makyavelizm ve sub klinik psikopatlık.
Bu durumlarda iltifat seni iyi hissettirmek için değil, yalakayı olumlu bir şekilde konumlandırmak için. Zorunlu bir karşılık vermenin bir yolu olarak çalışır: "Kendini bana borçlu hissetmen için seni övüyorum" İltifat duygusal bir değiş tokuş parası haline gelir.
~Sahte empati ve derin güvensizlik
Her yalakalık soğuk hesaptan doğmaz. Çoğu durumda öz değer eksikliğinden kaynaklanır. Özsaygısı düşük insanlar savunma mekanizması olarak iltifatlara başvuruyorlar: Kendileri için değerli hissetmeyerek kabullenmeyi satın almaya çalışıyorlar.
İçeriden gelen mesaj genellikle bilinçsiz ama net: "Duymak istediklerini söylersem beni reddetmezsin; eğer seni yükseltirsem bana ihtiyacın olur" Burada yalakalık gerçek bir empati değil, duygusal olarak hayatta kalma odaklı bir simülasyondur.
~Aralıklı güçlendirmenin zehirlenmesi:
Daha zararlı dinamiklerde yağcılık, sevgiyi geri çekme ile birleşir. Önce heyecanlanır, sonra soğur. Davranışsal psikolojide aralıklı güçlendirme olarak bilinen bu kalıp duygusal bağımlılık yaratıyor.
Yalakalık yapan zayıf noktaları tespit eder, diğerinin özsaygısını artırır ve sonra övgüyü geri çeker, kafa karışıklığı ve onay ihtiyacı yaratır. Böylece iltifat iletişim olmaktan çıkar ve kontrol haline gelir.
~Bir erkek bir kadına çok yağ çektiğinde (ya da tam tersi):
Aşırı yağcılık genellikle ilgi veya romantizm ile karıştırılır. Ancak psikolojik olarak idealleştirmeyi, hızlandırılmış baştan çıkarma veya duygusal hakimiyet girişimlerini gösterebilir. Sağlıklı ilişkiler gerçekçi tanınma üzerine kurulur, sürekli yüceltme üzerine değil.
Yağcılık ikiyüzlülük mü?
Her yalakalık ikiyüzlülük değildir, ancak söylenenler ile yapılanlar arasında devamlı bir tutarsızlık olduğunda, iltifat sahteye dönüşür. Ahlaki psikoloji açıktır: Uyumlu olmamak güveni aşındırır, her gerçek bağın temelidir.
İyi bir tarafı var mı?
Çok belirli bağlamlarda, ılımlı bir yalakalık sosyal kayganlaştırıcı olarak işe yarayabilir: gerginliği yumuşatma, anlaşmaları kolaylaştırma veya sınır durumlarında motive etme. Anahtar niyettir. Eğer amaç kişisel çıkar değil de ortak refahsa, manipülasyonu bırak.
••Gerçek sadakat dürüstlükle ifade edilir, yalakalıklarla değil. Gerçek bir an için rahatsız edici olabilir; yalakanın yalanı ise uzun vadede bozuluyor.
Duygusal olgunluğun erdemleri abartmaya veya gerçeği süslemeye ihtiyacı yoktur. Tanı, değer ver ve saygı duy... Yağ çekmeye gerek yok.
Bir narsist kendi olmayan bir şeyi alırsa -para, nesneler, fikirler, zaman, duygusal enerji-- bunu kendi içinde haklı çıkarır. Onun zihninde bunu hak ediyor.
Bu yüzden birçok narsist:
izin istemeden başkalarınınkini alıyorlar
Zararı en aza indirir veya inkar eder
Onlarla yüzleşildiğinde öfkelenirler
"onları kışkırtmak" için başkalarını suçluyorlar
Bu dürtü değil, hukuk duygusu.
Bir narsist çocuklarını sever mi?
Bir çocuğun sevilmeye ihtiyacı olduğu şekilde değil.
Narsist "seni seviyorum" diyebilir, ancak sevgisi genellikle koşullandırılır. Çocuğun itaat ettiği, hayran olduğu, sorgulamadığı ve bir rol oynadığı sürece sev: imajının uzantısı, başarısının bir ödülü veya hayal kırıklıklarının depozitosu olmak.
Oğlunu olduğu gibi değil, ona hissettirdikleri için seviyor.
Oğul egosunu onaylamak için parladığında, yakınlık vardır.
Çocuğun ihtiyaçları, duyguları veya sınırları olduğunda reddedilme, eleştiri veya sessiz ceza ortaya çıkar.
Sorun tamamen sevginin eksikliği değil, olgun ve empatik bir şekilde sevememesi. Narsist kendini çocuğun yerine koyamaz, çünkü kendi çözülmemiş yarasına hapsolur.
Oğlu için bu son derece kafa karıştırıcı:
Kontrol, küçümseme veya umursamazlıkla karışık sevgi anlar. Aşkın acıttığına inanmayı öğren, bunu hak etmek için çaba göstermeli, onda bir şeylerin yanlış olduğuna.
Ama kötü bir oğul değil.
Sevmeyi asla öğrenemeyen yetişkin incindi.
Bunu anlamak zararı haklı çıkarmaz ama oğlunu haksız bir yükten kurtarır:
yeterli olmadığı düşüncesi.
İyileşmek, ebeveynin veya annenin değişmesini beklemekten vazgeçmek anlamına gelir,
ve kendine asla sürekli gelmeyen bir şeyi vermeye başlayın:
Koşulsuz ilgi, onaylama, saygı ve sevgi.
Çünkü gerçek aşk talep edilmez, pazarlık edilmez ve kontrol olarak kullanılmaz.
Gerçek aşk korur.
Ve eğer bir narsistle büyüdüysen şunu unutma:
onun sevme becerisi senin sevilme yeteneğini tanımlamaz.
Yine de gerçek bir bağ yok.
Narsist samimiyet kurmak için evlenmez.
Tedarik için evleniyor:
varlık, dikkat, statü, kolaylık.
Bu yüzden bu oluyor:
– yanında uyuyor ama seni dinlemiyor
– çatı paylaşıyor ancak duygusal sorumluluk yok
– sadakat istiyor ancak gerçek arkadaşlık sunmuyor
Eşlik ediyor...
Ama duygusal olarak kopuk.
Bağlılık onu yaklaştırmaz.
Onu kendi içine kilitliyor.
Duygusal hayatta kalma modunda yaşa:
– egosunu korur
– savunmasızlıktan kaçınır
– se refugia en fantasías externas
– gösterilmediğinde bile yanlış anlaşılmış hissediyor
Ve bu arada,
Onunla birlikte olan iki kişinin yalnızlığını taşır.
Bu senin cesaretsizliğinden bahsetmiyor.
Onun orada olamamasından bahsediyor.
Bir ilişkide olabilirsiniz
ve derin bir yalnızlık hissetmek
diğeri sadece kendisi için var olduğunda.
Bu rahatsız edici gerçeğin adını ver,
ama serbest bırak:
Çok şey istediğin için değildi,
Biriyle birlikteydin.
gerçekten paylaşmaktan aciz
Nevzat Tandoğan, 1929-1946 yılları arasında hem Ankara Valiliği hem de Ankara Belediye Başkanlığı görevlerini birlikte yürüten, Cumhuriyet tarihinin en tartışmalı bürokratlarından biridir. Tek parti döneminin "devletin sert yüzü" olarak bilinir.
Tandoğan döneminin en çok tepki çeken uygulaması, "Görüntüyü bozuyor" gerekçesiyle köylüler ve kılık kıyafeti "modern" bulunmayanların Ankara'nın merkezi olan Ulus ve Kızılay'a sokulmamasıydı.
Ayağında çarık, şalvar veya potur olan, kıyafeti yıpranmış köylüler, polis ve zabıta kontrol noktalarından (özellikle Bentderesi civarından) geri çevrilirdi.
Bu uygulama, devlet ile milletin arasını açan travmalardan biri olmuştur.
Bu yasakçı zihniyetin en bilinen sembolü, ünlü halk ozanı Aşık Veysel'in yaşadığı olaydır. Aşık Veysel, Cumhuriyet'in 10. yılı için yazdığı destanı Atatürk'e okumak üzere Sivas'tan yola çıkıp Ankara'ya gelir. Ancak kılık kıyafeti "pejmürde" bulunduğu için Ulus'taki Karaoğlan Çarşısı'na (bugünkü Anafartalar civarı) girmesi engellenir.
Zabıtalar Aşık Veysel'in sazını kırarak şehirden zorla çıkarmıştır. Bu olay, CHP yönetiminin halk kültürüne ve Anadolu insanına bakışındaki kopukluğun simgesi olmuştur.
Nevzat Tandoğan, devletin her şeye hakim olması gerektiğine inanan otoriter bir zihniyete sahipti. Dönemin üniversite öğrencisi (sonradan siyasetçi) Osman Yüksel Serdengeçti ile yaşadığı diyalog tarihe geçmiştir.
Bir protesto veya siyasi olay nedeniyle makamına çağırdığı Serdengeçti'ye şu meşhur sözleri söylediği kayıtlara geçmiştir:
❝Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lazımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz.
Sizin iki vazifeniz var;
Birincisi, çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek.
İkincisi, askere çağırdığımızda askere gelmek.❞
Tandoğan, Ankara'da adeta "tek adam" yetkisiyle hüküm sürmüştür. Sokakta nasıl yürüneceğinden, esnafın vitrin düzenine kadar hayatın her alanına müdahale ettiği bilinir.
CHP'nin halka bakışının vücut bulmuş hali olan Nevzat Tandoğan, Dr. Neşet Naci Arzan cinayetini örtbas etmeye çalıştığı ve yetkisini kötüye kullandığı iddialarıyla mahkemeye çağrıldı. Hakim karşısında "sanık" muamelesi görmeyi ve sorgulanmayı gururuna yediremeyerek 9 Temmuz 1946'da evinde intihar etti.
.
PADİŞAH ANNELERİ "YABANCI" MI?
Ben bu işin gerçeğini yazmaktan sıkıldım, fakat bazıları Osmanlı padişahlarına ve annelerine aynı iftiraları atmakta sıkılmadılar… Hâlâ "Padişah anneleri yabancıydı" diye saldırıyor, hakaret yağdırıyorlar. Gerçi "Ahmağa verilecek en güzel cevap sükûttur", ama serde "lâzlık" var, dayanamıyorum.
Devrim kaçmış kulaklara da girsin diye, bir kez daha bağırıyorum: Osmanlı bir "ırk" devleti değildir. Osmanlı'nın "ortak payda"sı İslâm'dır. Osmanlı lisanında, "yabancı" demek, "Avrupalı gayr-i Müslim" demektir. Binaenaleyh, "Padişah anneleri yabancıydı" demek, gerçeği yansıtmaz, çünkü tamamı "Müslüman"dır ve bu kimlikleriyle anne oldular.
Yetiştirdikleri çocuklara bakın: 36 padişahın 30'a yakını ileri derecede âlim: Aralarında kurra hafızlar, şairler, günde beş-altı saat aralıksız Kur'an okuyanlar, ramazanda itikâfa girenler, şeyhe abdest suyu dökenler, Hırka-i Saadet Dairesi'nde sabahlayanlar var...
Bu padişahları, "yabancı uyruklu" diye küçümsenmek istenen cariye-anneler doğurup yetiştirdi. Cariyenin yetiştiği yer ise "Harem Okulu"dur.
Cariyenin yetişme süreci uzun ve zor bir süreçtir. Padişah hasekisi (zaman zaman hatun, kadın, kadın efendi, ikbal diye de anıldılar) olabilmesi ise büsbütün zordur. Bunun için Harem'de üst düzey öğrenim görmüş olması yetmiyor, ayrıca gizli-açık tüm sınavlardan başarıyla geçmesi ve dini/ insani mükellefiyetlerini eksiksiz yerine getirmesi gerekiyor.
O kadar ince elenip sık dokunuyor ki, bir kerecik sabah namazını kazaya bırakan cariyenin üstü çiziliyor. Padişaha eş olarak seçilmesi ihtimali ortadan kalkıyor. Sadece hizmetçi olarak değerlendiriliyor. Bu yüzden Harem'deki cariyeler inanç ve ibadet konusuna müthiş özen gösteriyorlar.
Hem kalfalar cariyeleri izliyor, hem de cariyeler bir birlerini… Her davranışları Valide Sultana (padişahın annesi ve haremin komutanı) anında rapor ediliyor.
Cariyenin eğitimi sekiz yıl kadar sürüyor. Bu süre içinde gece-gündüz çalışıyorlar. Hem dinin, hem dünyanın tüm incelikleri öğretiliyor. Musikiden nezakete, temizlikten çocuk yetiştirmeye kadar gerekli bilgilerle donatılıyorlar.
Zaten çocuk yaşta Harem'e alınıp eğitildikleri için, eski dünyalarından ve eski inançlarından üzerlerinde hiç bir iz kalmıyor.
"Ya kalmışsa?" diye sorulabilir. Mümkündür. Ama bunu bilmemize imkân yok. Bunu ne biz bilebiliriz, ne de Hürrem Sultan'ı "gizli Hıristiyan" gösteren romancılarla dizi filmciler...
Ancak eski dininde kalmak isteyen cariye padişaha takdim edilmez. Sadece saray hizmetçisi olarak hayatına devam edebilir. Baskı filan görmez.
Osmanlı Padişahlarının tamamının annesi cariye değildir. Yüzde 40'ı kadarı Türk anneden, kalan yüzde 60'ın yüzde 30 kadarı Arap ve Boşnak gibi Müslüman annelerden, yüzde 30 kadarı da sonradan Müslüman olmuş cariyelerden dünyaya gelmiştir.
Siyasi evlilikler yapan Orhan Gazi (Bizans Prensesi Asporça Hatun ve Theodora), Yıldırım Bayezit (Sırp Kralı Lazar'ın kızı Olivera Despina) ve II. Murad (Sırbistan despotu Brankoviç'in kızı Mara Hatun) dışında Hıristiyan bir kadınla evlenen padişah yoktur. Olsa da fark etmezdi: Din cevaz veriyor, ama padişahlar bu konuda titizlik gösterdiler.
"Yabancı" dediğiniz annenin oğlu Sultan I. Murad, Kosova Meydanı'nda Haçlıları yendikten sonra şehit oldu…
Sultan Yıldırım Bayezid, annesinin soyundan gelenleri Niğbolu'da perişan etti…
Aynı Padişah, namazlarını cemaatle kılmadığı için Molla Fenari tarafından azarlandığında sustu, hukukun üstünlüğü karşısında eğildi.
Sultan Çelebi Mehmed, bir başka Türk Sultanı'nın (Timur) param parça ettiği ülkesini derleyip toparlayarak, âdeta yeniden kurdu…
Sultan II. Murad, Varna'yı Haçlılara dar etti. Ayrıca Fatih gibi bir evlat yetiştirdi. İstanbul'u fethedeceğine inandığı oğlunun önünü açmak için de en verimli çağında tahttan feragat etme faziletini gösterdi.
Yavuz Sultan Selim, İstanbul'u "Dar-ül Hilafe" (Hilafet Merkezi) yaptı…
YAVUZ BAHADIROĞLU
.·
Narsist biriyle mahkemeye gitmek, hayatınızda verebileceğiniz en iyi veya en kötü karar olabilir.
Bir narsisti ifşa etmek zor bir iştir.
Narsist biriyle mahkemeye gitmek, hayatınızda verebileceğiniz en iyi veya en kötü karar olabilir. Bir narsisti ifşa etmek zor bir iştir.
Başkalarını masum olduklarına ikna etme ve inandırma yetenekleri göz önüne alındığında, onlardan öne geçmek gerçek bir beceri gerektirir. Her zaman her şeyin sizin suçunuz olduğunu ve her şeyi sizin mahvettiğinizi söyleyeceklerini bilmek önemlidir.
Narsist biriyle mahkemeye gitmek, hayatınızda verebileceğiniz en iyi veya en kötü karar olabilir. Bir narsisti ifşa etmek zor bir iştir. Başkalarını masum olduklarına ikna etme ve inandırma yetenekleri göz önüne alındığında, onlardan öne geçmek gerçek bir beceri gerektirir. Her zaman her şeyin sizin suçunuz olduğunu ve her şeyi sizin mahvettiğinizi söyleyeceklerini bilmek önemlidir..
Narsistler, mağdurun suçlu olduğuna ve hayatlarının kendileri gelip mahvedene kadar mükemmel olduğuna başkalarını ikna etmeye çalışırlar. Hakimler ve jüriler insanlara bir narsisti kilometrelerce uzaktan bile tanıyabileceklerini söylerler, ancak bu her zaman o kadar basit değildir. Bazen bir narsisti mahkemede ifşa etmek için harika bir avukat, öfkeli bir mağdur ve savunmasız bir narsiste ihtiyaç duyulur.
Mahkeme süreçlerinin oldukça müdahaleci ve kişisel olduğunu hatırlamak önemlidir; bu nedenle mahkemede bir narsisti yenme şansı yüksektir. Bu makale, mahkemede bir narsisti yenmenin birçok yolunu size anlatacaktır.
1. Kural: Narsistin mahkemede söylediklerine asla tepki vermeyin.
En iyi niyetli insanlar bile bazen kendileri hakkında saçma iddialar veya söylentiler duyduklarında kendilerini tutmakta zorlanırlar. Narsisist kişi müstehcen şeyler söylediğinde sakin kalmanız ve üzülmemeniz şiddetle tavsiye edilir. Avukatlar ve diğer mahkeme yetkilileri, duygularınızı kontrol altında tuttuğunuzu hakime ve jüriye göstermenin ne kadar önemli olduğunu vurgularlar.
Ani tepkiler vermek, jürinin sizi narsist olarak görmesine neden olabilir. Mahkemede bir narsisti alt etmenin yolu, eleştiriyi kabul ettiğinizi ve kusurlarınızın farkında olduğunuzu göstermektir. Öte yandan, duygusuz görünmek de istemezsiniz. Dengeyi bulmak çok önemlidir. Avukatlar genellikle mağdura sakin bir yüz ifadesi takınması için rehberlik eder ve onu eğitir.
Bu acıyı çekmenin verdiği üzüntüyü ifade etmek için doğru zamanı bulmaya çalışırken, jürinin diğer tarafın tepkilerine bakacağını da biliyorlar.
Narsistler, kimsenin kendileri hakkında mükemmelden daha az bir şey düşünmesini istemezler. İşte bu noktada avukatlar, mahkemede bir narsisti nasıl yeneceklerini ve narsistlere doğru ifade sorularını nasıl soracaklarını bilirler. Bu sorulardan bazıları şunlar olabilir: "Narsist eş, çocuklara empati gösterebiliyor mu?" Veya "Üç aydır çocuklarınızla konuşmadığınız doğru mu?" Bu tür yönlendirici sorular, narsisti kızdırmak ve dikkat çekmek amacıyla kasten sorulur. Boşanma davalarında avukatlar, bu tür soruların bir narsisti boşanma mahkemesinde yenmenin yolu olduğunu birçok kez bilirler.
Narsisist öfkeyi körüklemek için çocuklarla ilgili sorular soracaklar. İlk ifadelerine veya diğer tanık ifadelerine aykırı veya uyuşmayan sorular sormak istiyorlar. Mahkemede bir narsisti alt etmenin yolu, kusurlarını ortaya koymaktır. Avukatlar, hakime ve jüriye, narsisizmin bu karmaşaya neden olan şey olduğunu ve mağdurun bu davada gerçekten mağdur olduğunu kanıtlamak istiyorlar.
Ayrıca, eğer çocuklar söz konusuysa, narsist davranışlarının çocukların hayatlarını nasıl olumsuz etkilediğini de göstermek istiyorlar. Avukatlar saldırgan davranışlar arıyorlar. Jüri üyelerinin gerçekten bir narsistle karşı karşıya olduklarına dair fiziksel kanıt istediklerini biliyorlar. Bunu kanıtlamak bazen zor olsa da, ancak doğru ifade alma soruları ateşi yakabilir.
3. Adım: Her şeyi belgeleyin.
Avukatların mahkemede narsist birini nasıl yeneceğine yardımcı olan şeylerden biri de kanıt ve belgelemedir. Avukatlar, mesajlardan e-postalara ve hatta mağdura yazılmış mektuplara kadar her şeyi isterler. Sözlü veya fiziksel istismarın her türlü belgesini ararlar. Ayrıca manipülasyonun veya kanıtlanmış herhangi bir gaslighting'in önemli ipuçlarını da ararlar. Bazen narsist mahkeme dışında iletişim kurmaya çalışır ve avukatlar bu tür etkileşimlerin belgelenmesinin önemini vurgularlar.
Ayrıca telefon görüşmelerinin kaydedilmesinin önemini de vurguluyorlar. Narsist bazen kurbanı o kadar değersiz görür ki, telefon görüşmelerinin kaydedildiğini aklına bile getirmez. Bu düşünce yapısıyla kurbanı arayabilir, tehdit edebilir veya sözlü olarak taciz edebilir. Bunun kendilerine ters tepebileceğinin farkında değillerdir. Avukatlar, narsisti sürekli olarak gündeme getirecek her türlü olumsuz iletişimi arıyorlar. Ayrıca kurbanların tanık ifadelerinin ne kadar önemli olduğunu bilmelerini istiyorlar.
Genellikle en az bir kişinin mağdurun istismara uğradığını bizzat gördüğünü veya duyduğunu bilirler ve bu kişilerin ifadelerini belgelemek önemlidir. Mahkemede bir narsisti yenmenin bir diğer harika yolu da, arkadaşlarının veya ailesinin iletişim kurma girişimlerini belgelemektir. Bazen narsist sizinle şahsen iletişime geçmeye çalışmaz, bunun yerine üçüncü bir kişiyi işin içine katar ve avukatlar daha fazla araştırma yapmak için bu kişinin adını ve narsistle olan ilişkisini isteyecektir.
Videoda daha önce de belirtildiği gibi, avukatlar dışarıdan tanıklara bayılırlar. Çoğu zaman, en az bir kişinin istismarı gördüğünü veya duyduğunu bilirler. Telefon görüşmelerini duymuş, manipülasyona tanık olmuş veya mağdurun vücudunda izler görmüş olmaları fark etmez; bu kişilerin mahkemede konuşmasının ne kadar önemli olduğunu bilirler. Eğer ellerinde narsist ile mağdur arasında herhangi bir belge, iz fotoğrafı veya mesaj varsa, bunların hepsini ortaya koymalarını isterler. Bazen bu kadar kanıt, mağdur için bir zafer anlamına gelebilir.
Narsistler, istismarlarının başkaları tarafından bilindiğinin farkında olmayabilir ve bu, mahkemede bir narsisti alt etmenin bir yoludur: diğer tarafları işin içine katarak onları şaşırtmak. Narsistler genellikle dış etkilerden veya ilişki meselelerine karışmaktan hoşlanmazlar, bu nedenle genellikle her şeyin sadece kendileri ve kurban arasında geçtiğine inanırlar. Bu, narsistleri korkutmanın ve onların savunmasız bir yönünü ortaya çıkarmanın bir yoludur.
5 numara: Sessiz kalma taktiği.
Narsistler ilgiye bayılır. Ayrıca görmezden gelinmekten, önemsenmemekten ve sevilmediklerini hissetmekten nefret ederler. Bu yüzden mahkemede bir narsisti alt etmenin en iyi yolu sessiz kalmaktır. Bu taktik en iyisidir çünkü narsistler bunu insanlara karşı kullanmayı severler ama kendilerine karşı kullanılmasını sevmezler. Bu, onların aklınızdan geçenleri, onları hala sevip sevmediğinizi, onları düşünüp düşünmediğinizi, hatta başkalarına onlardan bahsedip bahsetmediğinizi öğrenme isteğini artırır. Eğer onların dramına boyun eğmezseniz, bu durum sıkıntıya ve narsistik öfkeye yol açabilir.
Avukatlar, bir narsistin size hissettirdiği duyguları ona da hissettirerek onu yıpratabilirler. Kontrolsüz olmaya alışkın değillerdir ve sessiz kalma taktiği, istedikleri ilgiyi onlardan mahrum bırakarak potansiyel bir öfke patlamasına yol açabilir. Narsist, mahkemede kurbana bağırabilir veya "Eğer beni dinleseydin ve sana söylediğim gibi davranmasaydın bu olmazdı!" diyebilir. Bu, narsistin normalde ilişkinin kontrolünü elinde tuttuğunu ve kurbanın doğruyu söylediğini gösterecektir.
6. Madde: Mahkemeye artık zorbalığa maruz kalmayacağınızı gösterin.
Narsistler kendilerini diğer insanlardan aşağı hissetmekten hoşlanmazlar. Onlara boyun eğmeyen insanlardan hoşlanmazlar. Mahkemede, mağdur olarak siz, sadece mahkemeye değil, narsiste de onlarla işinizin bittiğini gösteriyorsunuz. Narsistler bir durumun kontrolünü kaybettiklerini düşündüklerinde öfkelenirler, bu nedenle birçok insanın önünde sevgililerini kaybetmek öz saygılarını ve sakin kalma yeteneklerini olumsuz etkileyebilir. Sizin özgüveninizin arttığını gördüklerinde kendilerine olan güvenleri azalır.
Onlar sizin onlara boyun eğmenizden beslenirler ve hakime ve jüriye kontrolün sizde olduğunu ve karşı koyduğunuzu gösterdiğinizde, narsistin davranışlarında bir değişiklik görebilirler. Sert, konuşkan ve çelişkili bir ses tonuyla görünebilirler. Avukatlar, size hangi ses tonlarını kullanmanız gerektiği, hangi beden dilini sergilemeniz gerektiği ve sorulara nasıl doğru cevap vermeniz gerektiği konusunda rehberlik ederek ve eğitim vererek, mahkemede bir narsisti nasıl alt edeceğinizi bilmenizi isterler.
7. Madde: Duruşmadan önce bir terapistle görüşün.
Duruşmadan önce bir terapistle görüşmek ve ilişkide yaşananlar hakkında onunla konuşmak, mahkemede bir narsisisti yenmenize yardımcı olabilir. Terapist, evde gerçekten neler olup bittiği hakkında doğru ve tarafsız açıklamalar yapabilir.
Bu kişiler, mağdurun gerçekten narsisizmin kurbanı olup olmadığını ve uzun süreli istismarın belirti ve özelliklerini gösterip göstermediğini mahkemelere anlatabileceklerdir. Bu, mağdurun narsiste karşı mahkemede açacağı davayı güçlendirebilir; çünkü narsisist, mağdurun kimseyle konuşmasını hiç beklemiyorsa, bu durum mağduru şaşırtabilir.
Narsisist, bir uzman tanığın, narsisist hakkında duyduklarından yola çıkarak ve onun mağdurun hayatını nasıl olumsuz etkileyeceğine dair profesyonel görüşünü hakime ve jüriye anlatması karşısında şaşkına dönecektir. Bu, avukatların narsisti olabildiğince kötü göstermelerine yardımcı olabilir.
.
'Atatürk diktatörlük kurdu'
Ahmet Altan, Mustafa Kemal Atatürk'ün ve arkadaşlarının bir diktatörlük kurduğunu dile getirdi.
25 Kasım 2011 02:00
T24 - Ahmet Altan, Mustafa Kemal Atatürk'ün ve arkadaşlarının bir diktatörlük kurduğunu dile getirdi. Altan yazısında ''Halkın büyük bir çoğunluğunun desteğine sahip olmayan, Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’ndaki birçok silah arkadaşının bile karşı çıktığı bu diktatörlüğü ayakta tutabilmek için çok ciddi baskı yöntemleri uygulamak zorundaydılar.'' dedi.
Taraf gazetesi yazarı Ahmet Altan'ın ''Tarih ve yalanlar'' başlığıyla yayımlanan (25.11 2011) yazısı şöyle:
Tarih ve yalanlar
Bana Türkiye’de en tehlikeli üç mesleğini say deseniz, ben size, “bomba imha uzmanlığı, madencilik ve tarihçilik” derim.
Diğer iki meslek yeryüzünün her yerinde tehlikelidir ama tarihçilik sadece bizim ülkede ya da bizimkine benzer ülkelerde tehlikeli bir meslek haline gelmiştir.
Tarihçilik neden tehlikelidir peki?
Çünkü tarihî gerçekleri söylediğinizde “Kemalizm” denen diktatörlük sistemini havaya uçurursunuz.
Kemalizm, üç büyük “sahte tehlike” üzerine bina edilmiştir.
İrtica, Kürtçülük ve komünizm.
Mustafa Kemal ve arkadaşları, bir “diktatörlük” kurdular.
Halkın büyük bir çoğunluğunun desteğine sahip olmayan, Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’ndaki birçok silah arkadaşının bile karşı çıktığı bu diktatörlüğü ayakta tutabilmek için çok ciddi baskı yöntemleri uygulamak zorundaydılar.
“Kendimizi ve iktidarımızı korumak için baskı yapıyoruz” diyemedikleri için bu “baskıları” meşru gösterecek nedenler bulmaya mecburdular.
Hem o günkü ortamda yandaş edinebilmek, hem de bu diktatörlüğün sorgulamayan kulları olarak yetiştirilecek yeni kuşakları ikna edebilmek için “baskı nedenlerine” ihtiyaçları vardı.
İrtica konusunda, İttihatçıların da alabildiğine sömürdüğü hazır bir “neden” bulunuyordu ellerinde.
31 Mart ayaklanması.
Yandaşlarını, her an bir irtica ayaklanması olabileceğine ikna edebilmek için Kemalistler de 31 Mart ayaklanmasını kullandılar.
Bu “ayaklanma” çok büyük bir ayaklanma olarak gösterildi.
Gerçekleri bilmeyenler 31 Mart’ta “geniş halk yığınlarının ve ordunun irticacı kanadının” ayaklandığına inandırıldılar.
Bu, yalandı.
31 Mart’ta “kimin kışkırttığı” hâlâ bilinmeyen bir ayaklanma girişimi oldu gerçekten ama bu “büyük bir ayaklanma” değildi.
Sadece, “bu ayaklanmaya kaç asker katılmıştı” diye sormak bile size gerçeği gösterir.
Bu “korkunç ve büyük” ayaklanmaya yalnızca “bin beş yüz ile üç bin arasında” asker katılmıştı, başlarında bir komutanları bile yoktu, bir taktikleri, bir stratejileri bulunmuyordu, dağınıktılar, disiplinsizdiler...
Ve, onlar ayaklandığı sırada İstanbul’da koskoca Birinci Ordu bulunuyordu.
İttihatçılar, Birinci Ordu’nun harekete geçmesine izin vermediler.
Şehri, din adına ayaklandığı söylenen ve tüfeğini bir şişe içkiye satan “sarhoş bahriyelilere”, softa çavuşlara ve yağmacılara terk ettiler.
Sonra da Harekât Ordusu ile İstanbul’a gelip iki gün içinde “büyük ayaklanmayı” bastırdılar ve iktidara yerleştiler.
İttihatçılar bunun “muazzam” bir ayaklanma olduğunu söylediler, Kemalistler de aynı yalanı sürdürdüler.
Bugüne dek uzanan bir “irticacı ayaklanma” korkusu yarattılar.
İkinci yalan Kürtlerle ilgiliydi.
Kürtleri, “bu ülkenin efendileri Türk’tür, Türk olmayanların yapacağı tek iş hizmetçiliktir” zihniyetiyle ezdiler, Kürtlerin bir gün mutlaka “ayrılacaklarına” inandıkları için o bölgeye yatırım yapmadılar, Kürtleri kontrol altında tutabilmek için feodal yapıyı sonuna kadar desteklediler ve bütün hakları inkâr edilen Kürtlerin her ayaklanmasını “emperyalizmin” bir oyunu olarak gösterdiler.
Kürt ayaklanmalarını olduğundan daha büyük ayaklanmalar olarak yansıttılar ve bunu alabildiğine kullanarak ülkenin her yanındaki muhaliflerini susturdular, bir kısmını hapse atıp, bir kısmını idam ettiler.
Kürtlerin de bu ülkenin vatandaşları olduğunu, Türkler kadar bu ülkede hakları bulunduğunu asla söylemediler, ayaklanmaların bu haksızlıktan kaynaklandığının konuşulmasını yasakladılar.
Ve, son otuz yılda da yaptıkları gibi kendi baskılarını sürdürebilmek, “vesayet rejimlerini” yaşatabilmek için “Kürt tehlikesini” öne sürdüler, Kürt meselesinin gerçeğinin anlatılmasına izin vermediler.
Üçüncü sahte tehlike komünizmdi.
Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı sırasında Sovyetler Birliği’nden hem parasal, hem askerî destek aldı, buraya Sovyet generalleri geldi, savaş bittikten sonra Sovyetler’den uzaklaştı.
Bir avuç komünisti yakalayıp hapse attı.
Arkasından gelenler, Atatürk’ün imzasını taklit ederek “komünizm her görüldüğü yerde ezilmelidir” türünden sahte belgeler üretip, bu “atasözünü” ülkenin her yanına astılar.
Ülkede “çok büyük” komünist bir hareket varmış gibi bir görüntü yaydılar.
Bu gerçekleri benden çok daha iyi ve çok daha derinlemesine bilen tarihçiler bunları anlatsalardı, Kemalist diktatörlüğün üzerine kurulduğu “sahte” kolonlar çökerdi, onun için önce tarihçileri susturup, yalan bir tarih yazdırdılar.
Bu yüzden tarihle ilgili gerçeklerin ortaya çıkması bu ülke için çok önemlidir.
Ortaya çıkan her gerçek, bizi biraz daha özgürlüğe, eşitliğe ve demokrasiye taşır.
.
UYAN EY MÜSLÜMAN UYAN SLOGAN ATMAYI BIRAK ARTIK...!!
90 Senedir Hiç Bu Kadar Kudurmuyorlardı.
Çünkü Devlet ve Millet Onların Kontrolündeydi.
Şimdi Biz Özümüze Döndükçe, Onlar Deliye Dönüyorlar
"Türk vatanında, Türk oğlunun gırtlağını sıkan yahudinin pençesini hâlâ görmeyen Türk aydınına bilmem ne demeli?"
Ne idik Ne Olduk, Samiha Ayverdi, Sayfa: 102
Kim bu müslüman gibi görünen Sabetaycılar? (okuyunca hayrete düştüğüm en az 10 isim var)
Osmanlı’ya sığınan, toprağımızı vatan sayan ve yüzyıllar boyu özgürce yaşayan Yahudiler!
Bir bölümü bu süreçte dillerini, dinlerini, kültürlerini koruyor.
Ama görüntüde Müslüman gibiler. İşte bu yüzden onlara “dönme” deniyor…
Sabetaycılar genelde etkin, zengin ve birbirine çok destek olan bir gurupturlar.
Müslüman gibi görünüp inşallah, maşallah, Allah deseler de müslümanlardan hoşlanmazlar.
Aleviliği benimsemiş gibi görünürler. Mezarları ne müslüman, ne hristiyan ne de yahudi mezarına benzer.
Çoğu İstanbul Şişli, Nişantaşı ve Teşvikiye bölgesinde yaşarlar.
Türkiye'ye yön veren bürokrasi, sanatçı, sporcu, iş adamı ve ünlülerden bazı sabetaycıların listesi.
Sağlamasını yapmak isteyenler için kaynaklar aşağıdadır.
Ali Balkaner,
Alp Yalman,
Bezmen’ler,
Cem Boyner,
Çapa Ailesi (Çapamarka)
Dinçkök,
Eczacıbaşı,
Feyyaz Berker (Tekfen),
Kazım Taşkent (Yapı Kredi),
Koç Holding,
Kutman Ailesi (Doluca Şarapları)
Manisalı Elginkan Ailesi (ECA),
Özgörkey Ailesi (İzmir Pepsi)
Refik Baydur,
Rumeli Holding (Uzanlar) ,
Şarık Tara- Şadi Gülçelik (ENKA),
Ulusoy Ailesi (Ulusoy Taşımacılık),
Zorlu Ailesi,
Ali Kırca,
Altan Öymen,
Ali Sirmen,
Abdi İpekçi,
Altan Erbulak,
Ali Baransel,
Ayşe Arman,
Bilgin Ailesi,
Cengiz Çandar,
Cüneyt Ülsever,
Coşkun Kırca,
Can Ataklı,
Cenk Koray,
Canan Arıtman,
Cüneyt Arcayürek,
Çetin Emeç,
Defne Samyeli,
Emre Kongar
Fikret Bila,
Gülgün Feyman,
Güneri Cıvaoğlu,
M. A. Birand,
Nasuh Mahruki,
Osman Saffet Arolat,
Oğuz Aral
Pakize Suda,
Reha Muhtar,
Rahşan Ecevit, (Gerçek adı Raşel)
Simaviler
Turhan Selçuk
Tekin Aral
Uzanlar
Uğur Dündar,
Ali Fuat Cebesoy,
Bülend Ulusu,
Bülent Akarcalı,
Besim Tibuk,
Burhan Özfatura,
Fahri Korutürk,(eski cumhurbaşkanlarından),
Fatin Rüştü Zorlu,
İsmail Cem İpekçi, (Gerçek adı Samuel)
Kemal Derviş,
Lütfi Kırdar,
Nazlı Ilıcak
Nazım Hikmet,
Ömer Seyfettin,
Ragıp Gümüşpala,
Rauf Orbay,
Şükrü Sina Gürel,
Tansu Çiller(eski başbakanlardan).
Ziya Gökalp,
Aytaç Yalman (eski KKK)
Çevik Bir (em general)
Ali Fuat Cebesoy,
Fahri Korutürk,
Fethi Tevetoğlu.(megastar Tarkan ın dedesinin kardeşi)
Falih Rifkı Atay. Mina Urgan’ın üvey babası. Kemalizmin mihenk taşlarından.
Altan Erbulak,
Ayşe Kulin,
Ayten Gökçer,
Ajda Pekkan,
Aysel Gürel,
Alpay,
Bülent Ersoy,
Bora Gencer,
Barış Manço,
Bülent Ortaçgil,
Cem Davran,
Can Gürzap,
Cemil İpekçi,
Çetin Tekindor,
Çiğdem Talu,
Doğa Rutkay,
Derya Alabora,
Enis Fosforoğlu,
Engin Noyan,
Fazıl Say(piyanist),
Gönül Yazar,
Haldun Dormen,
Halikarnas Balıkçısı,
Halit Ziya Uşaklıgil,
Halit Refiğ,
Hande Ataizi,
Hulusi Kentmen,
İdil Biret,
Kerem Alışık,
Kenan Kalav,
Levent Kırca,
Leyla Gencer,
Levent Yüksel,
Müşfik Kenter,
Mustafa Alabora,
Mehmet Ali Alabora,
Mehmet Ali Erbil,
Müjde Ar,
Melih Kibar,
Metin Serezli,
Mustafa Denizli,
Neşe Erberk,
Nevra Serezli,
Nisa Serezli,
Orhan Pamuk,
Oya Başar,
Orhan Gencebay,
Oya Küçümen,
Okan Bayülgen,
Pakize Suda,
Perran Kutman,
Rutkay Aziz,
Reşat Nuri Güntekin,
Sertap Erener,
Şemsi İnkaya,
Tarkan,
Tuncel Kurtiz,
Yıldız Kenter,
Yakup Kadri Karaosmanoğlu,
Zeki Müren,
Zeki Alasya,
Lütfi Kırdar : Sağlık Bakanı (1957-1960) Milletvekili, Eski İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı (1938-1949)
Ali Doğramacı (Bilkent Rektörü)
AHMET TANER KIŞLALI ( d. 10 Temmuz 1939, Zile, Tokat – ö. 21 Ekim 1999, Ankara). Türk siyaset bilimci, siyasetçi (eski kültür bakanı), yazar ve öğretim üyesi)
Emre Kongar (Reşit Emre Kongar, 13 Ekim 1941'de İstanbul'da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Şişli Terakki Lisesinde gördü,NTV de yorumcu)
İhsan Doğramacı,
İlhan Tekeli
Kemal Gürüz,
Murat Belge,
TOKTAMIŞ ATEŞ
Nurettin Baransel : Orgeneral, 6. Genelkurmay Başkanı (1954-1955), Kara Kuv. Komutanı,
Orhan Seyfi Orhon: Beş Hececiler Şairi, gazeteci- yazar, milletvekili (1946-1950)
KAYNAKLAR :
İbrahim Alaettin Gövsa, Sabatay Sevi isimli eseri, Milenyum Yayınları ISBN 9758455060
Evet, Ben Selanikliyim Türkiye Sabetaycılığı, Ilgaz Zorlu, Belge Yayınları, Temmuz 1999 ISBN 9753441750
Evet, Ben Selanikliyim Türkiye Sabetaycılığı Makaleler, Ilgaz Zorlu, Zvi-Geyik Yayınları, 2001 ISBN 975851606X
Efendi: Beyaz Türklerin Büyük Sırrı, Soner Yalçın, Doğan Kitapçılık
Efendi 2: Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı, Soner Yalçın, Doğan Kitapçılık
Yahudi Türkler Yahut Sabetaycılar İki Kimlikli, Gizli, Esrarlı ve Çok Güçlü Bir Cemaat, Mehmed Şevket Eygi
Gizli Din Taşıyanlar, Yorgo Andreadis
Temel Garip Todoron (Anadolu'nun Gizli Tarihinden Sayfalar), Yorgo Andreadis
Selanik 1850-1918 Yahudilerin Kenti ve Balkanlar'ın Uyanışı, Gilles Veinstein
Sabetay Sevi ve Sabetaycıların Gelenekleri, Avram Galanti (Abraham Galante)
Yahudi Türkler Yahut Sabetaycılar İki Kimlikli, Gizli, Esrarlı ve Çok Güçlü Bir Cemaat, Mehmed Şevket Eygi
Tekelistan, Yalçın Küçük
Dönmeler Âdeti : Selanik'te Yaşayan Sabataycıların Gizli Hayatı Hakkında 120 Yıl Önce Yapılmış Bir Araştırma; Ahmed Safi, Ilgaz Zorlu Zvi-Geyik Yayınları ISBN 9758516124.
Gerchom G. Sholem / The Mystical Messiah: Sabbtai Zwi/ Princeton Uni. Press 1977
Gerchom G. Sholem / On the Kabbalah and its Symbolism / Schocken Books 1965
Gerchom G. Sholem Mojor Trends in Jewish Mysticism / Schocken Books 1995
The Jews of Khazaria Kevin Brook ISBN 074254981X
Unomastica Alla Turca, Hakan Erdem, konuyu araştıranlar ile gırgır geçen bir kitap
İlber Ortaylı, "Osmanlı Modernleşmesi ve Sabetaycılık", Alevi Kimliği, (Ed. T. Olsson), İstanbul 1999, Tarih Vakfi Yayınları.
.ABD'nin Venezuela petrolüne çökmesinin ardından;
Gelelim Türkiye için can alıcı soruya...
Akdeniz'deki 30 milyar varil, 1.5 trilyon dolarlık petrol
ve bir o kadar doğal gaz ne olacak?
ABD-İngiltere ve diğer batılı sömürgecilerin
bu kaynaklara göz diktiğini biliyoruz.
Yunanistan ve İsrail'in ABD ve Avrupa sömürgeciliğinin
taşeronları olduğunu da biliyoruz.
Haçlı ve Siyonist ittifakın Müslüman Türk Milletine
bu kaynaklardan hakkına düşeni
vermek istemediklerini de biliyoruz.
Son 20 yılda Erdoğan iktidarlarının bağımsız politikalarla
Yerli ve Milli savunma sanayisini, dolayısıyla ordusunu
eskisinden çok daha güçlü hale getirdiği de bir gerçek.
Batılı sömürgeciler Haçlı ve Siyonist ittifak,
Türkiye ile savaşmanın onlara çok büyük
maliyet üreteceğini de biliyorlar.
Öyleyse amaçlarına ulaşmak için,
batılı sömürgecilerle uyum içinde çalışacak
bir başka deyişle mandacı, iş birlikçi yönetime ihtiyaçları var.
15 Temmuz FETÖ darbe girişiminin ardından
silahlı güçlerimiz olan, TSK ve Emniyet içindeki
hainlerin ayıklanması ile darbe yaptırma ihtimalleri
neredeyse sıfırlandı.
BIDEN'ın muhalefeti dizayn edip destekleyerek
iş birlikçi bir koalisyonu seçimle iktidara taşıma planı
halen yürürlükte.
İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum yönetimini
iş birliğine yönlendiren ve etrafımızı kuşatmaya çalışanlar;
ABD ve Avrupalı sömürgecilerin ta kendileridir.
Bakmayın siz Trump'un
Türkiye ve Erdoğan'la ilgili övücü sözlerine.
Akılları sıra Türkiye'nin gardını düşürmesini sağlayacaklar.
Ama Devletimizi yönetenler, her tür senaryo için
hazırlıklarını yapıyor.
Onlar bize karşı rol yaparken
biz de onlara karşı rol yapıyoruz.
Akdeniz'deki hak ve menfaatlerimizi korumak amaçlı
geliştirilen MAVİ VATAN projesine
"MASAL" diyen bir ana muhalefetimiz var.
"Maalesef Türkiye Azerbaycan'a silah gönderiyor" diyerek
ülkemizi batılı efendilerine şikayet eden bir CHP var.
İngilizlere bir metres edasıyla "Terk edilmiş hissediyoruz"
diye sitem eden bir CHP başkanı var.
Tıpkı Venezuela'da olduğu gibi, emperyalist devletleri
müdahale etmesi için "bize demokrasi getirin"
diye çağıran iş birlikçiler var.
Bu azgın azınlık 150 yıldır batılı sömürgecilerin
yük beygiri olmayı kabullenmişler.
Sömürgeciler dışarıdan yük beygiri iş birlikçiler içeriden
çabalarıyla en büyük Müslüman Türk Devleti olan
Osmanlıyı parçaladılar.
Türkiye iş birlikçilerin engellemesine rağmen
küllerinden doğarak bağımsız ve güçlü bir Türkiye
olmanın kritik eşiklerini atladı.
İçimizdeki emperyalist iş birlikçilerine fırsat vermeyerek
ülkemizin bekasını teminat altına alabilir,
çocuklarımıza tam bağımsız güçlü bir Türkiye bırakabiliriz.
Dünyanın geldiği bu noktada, hiç bir vatanseverin,
parti ve ideoloji taassubu ile iş birlikçilere
destek verme lüksü yoktur.
.
Sarıkamış'ın sonu... Savaş alanından kaçan Gagauz Enver, emrindeki son askerleri de harcadı... OSMANLI ORDUSU SARIKAMIŞ ÖNÜNDE RUSLARA TESLİM OLDU. 9 VE 10'UNCU KOLORDULARDAN SAĞ KALMIŞ OLAN 108 SUBAY VE 80 ER, RUSLARA ESİR DÜŞTÜ. Fotoğraflar: Sarıkamış önlerinde Rus Ordusu'na teslim olan Osmanlı askerleri. Sağ üstte Gagauz Enver ve altta Enver gibi son anda cepheden kaçan uydurma paşa Hafız Hakkı. 4 Ocak 1915. 111 yıl önce bugün. Enver'in cepheden kaçmasından bir gün sonra Hafız Hakkı, ordu karargahına gelerek elde kalan birliklere (bunlar 1.500 kadar askerdi) ricat emri verdi. 9 ve 10'uncu kolorduların 85 bin 727 askerinden 80 bin 727'si Allahüekber dağlarında donmuş, 3 bin 500'ü 6 günlük çarpışmada şehit olmuş ve elde kala kala bu 1.500 asker kalmıştı. Ancak ricat için çok geç kalınmıştı. Onları kuşatan Rus birlikleri taarruza geçtiler. Uydurma paşa Hafız Hakkı atına atlayarak kurşun yağmuru altında cepheden son anda kaçtı. Perişan durumdaki aç askerler, saat 15 sıralarında düşmana teslim oldu. 9'uncu Kolordu Komutanı Miralay İhsan (Ali İhsan Sabis), Kolordu Kurmay Başkanı Yarbay Köprülülü Şerif (İlden), 17'nci, 27'nci ve 28'inci tümen komutanları dahil 108 subay Ruslar tarafından tutsak alındı. 80 asker, 8 at, kundağı parçalanmış bir dağ topu ve 3 makineli tüfek te Rusların eline geçti. Yarbay Köprülülü Şerif Bey sonradan şöyle yazacaktır;
“Enver Bardız‘a kaçtı. Ordunun başarıyla savaştığını söyledi. Yalanlar söyledi ve Hadik‘li Kürd Paşa‘nın yardımıyla Pasinler‘e, oradan Erzurum‘a atladı. Katil, bütün evlâtlarını dişlediği, boğup yediği Erzurumluların gözüne gözükmedi. Vali Tahsin Bey‘in sağladığı bir kızağa büzülerek ürkek ve sinsi Sivas‘a defoldu. Bu iki canavar (Enver ve Hafız Hakkı Paşalar) 80 bini aşkın vatan evlâdını Sarıkamış ormanlarının korkunç derelerinde, Allahuekber dağının ıssız vadilerinde karlara gömdüler ve kaçtılar”
Not: Köprülülü Şerif Bey, kara gömülen 80 bin asker derken 9 ve 10'uncu kolorduların dağlarda donarak şehit olan tümenlerini, alaylarını kast ediyor... Bir de Ruslara cepheden saldıran 11'inci Kolordu ve 5 bin askerden oluşan bağımsız süvari tümeni var...
Burada da bir facia var. Anlatacağım...
Kaynak:
. Köprülülü Şerif (İlden) “Sarıkamış İhata Manevrası ve Meydan Muhaberesi”,Genelkurmay Askeri Harp Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, İstanbul 1338/ Necmi İstiklal Yayınları, İstanbul,1922.
. Ali İhsan Paşa (Sabis); ”Harp Hatıraları”, C.I-II, Güneş Matbaası, Ankara, 1951
.
ŞÜKRÜ SARAÇOĞLU (1886 -27.12.1953)
(Türkiye Cumhuriyeti ’nin Amerikan Ajanı Olan Başbakanı ) Hayatî, Eserleri ve Ölümü.....
Şükrü Kaya ve Tevfik Rüştü Aras’tan sonra Şükrü Saraçoğlu Dışişleri Bakanı oldu.
Atatürk’ün ölümünden bir gün sonra 11 Kasım 1938’de bakanlığa gelen Saraçoğlu, 1942 yılına kadar bu koltukta oturdu. Ardından da Başbakan oldu.
Fenerbahçe Stadına adını veren Şükrü Saraçoğlu, kendinden öncekiler gibi sıkı bir din düşmanıydı.
Kendisini saklamayan bir dinsizdi.
Onun dinsizliği sadece İslam’a karşı değil, bütün dinlere karşıydı.
Başka sebepleri de var ama Saraçoğlu Türkiye’de yaşayan Yahudilerin de en nefret ettiği adamlardan birisiydi.
Türk asıllı Yahudiler, Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu stadının isminin kaldırılması için kampanyalar başlattı.
İşin tuhaf yanına bakın ki; “Din zehirdir.
Türkiye’den dini tamamen atabilmek için bize 30 yıl lazımdır” diyen Saraçoğlu’na bu ülkenin Müslümanları bırakın tepkiyi, gıkını bile çıkarmadı.
Millet meclisi kürsüsünden "din zehirdir!" diyebilecek kadar cüretkâr ve küstah olan bu adam, yuhalanmak yerine alkışlandı.
İşte o dönemin vekillerinin ve ahalisinin halini anlayın.
Bu dinsize Yahudiler bile tepki gösterirken, Bizim Müslümanlar sus pus oturdular.
Saraçoğlu baktı ki kimseden ses çıkmıyor, Bu kez Mübarek Peygamber Efendimize saldırdı.
Eşref Edip Fergan'ın Kara Kitap adlı eserinde şöyle diyor;
Meclis kürsüsünden Celal Bayar'a şöyle hitap etmiştir "Şuna emin olunuz ki, memlekete kızıl tehlike bu sefer Muhammed'in bayrağı altında sokulacaktır."(Fergan, a.g. e. Sayfa :55)
1923'de milletvekili olan Saraçoğlu, CHP ideolojisine gönülden inanmış eski bir ittihatçı olarak en üst makamlara yükseldi.
1950 yılında CHP'nin yenilgisinden sonra siyasi hayattan çekildi seçimi kaybettiğinde siyaseti temelli bırakacak kadar fanatik bir CHP’liydi.
Yakın dostu olan ve aralarında oynadıkları satranç maçlarının ünlü olduğu İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanlığı döneminde, siyasal yaşamının en önemli görevlerine atandı.
Bu görevlerden ilki 1938 ile 1942 arasında, Celal Bayar ve Refik Saydam hükûmetlerinde üstlendiği Dışişleri Bakanlığı oldu.
Şükrü Saraçoğlu 1942 yılında Başbakan oldu.
Başbakanlığının ilk icraatı, büyük tantanaya sebep olan Varlık vergisiydi.
Varlık Vergisi, 11 Kasım 1942'de TBMM'de kabul edildi ve 12 Kasım 1942'de yürürlüğe girdi.
Kanunla, İkinci Dünya Savaşı döneminde olağanüstü kazanç ve servete sahip olan kişilerden bir defaya mahsus olmak üzere vergi alınmasını öngörülüyordu.
Vergilerin % 93’ü gayrı Müslim ve ecnebi, % 7’si Müslüman mükelleflere yüklendi.
Aralık 1942 ve Ocak 1943 arasında İstanbul’da gayrı Müslimlere ait binlerce taşınmaz mülke haciz yoluyla el konulup haraç mezat satıldı.
İcrada satılan malları devletin belirlediği verginin altında kalanlar, çalışma kamplarına yollandı.
27 Ocak ile 3 Temmuz 1943 arasında, Varlık vergisini ödeyemeyen gayrı Müslimlerden oluşan toplam 1229 kişi çalışmak üzere Erzurum Aşkale’ye, 900’ü Eskişehir Sivrihisar’a yollandı.
Bu kararlar sadece içimizdeki Yahudi ve Ermenileri değil dünyayı ayaklandırdı.
9 -13 Eylül 1943 tarihlerinde New York Times gazetesinde Türkiye’deki Varlık Vergisi uygulamasını eleştiren bir dizi yazı başladı.
İnönü Hitler’e ve Almanya’ya yakın duruyordu.
Bu zulüm Hitler’e yalakalık için yapılmıştı.
Amerika’nın Hitler’i devireceği ve Almanya’nın yenilme ihtimali belirince; CHP hükümeti apar topar henüz tahsil edilmemiş olan Varlık Vergisi borçlarının silinmesine karar verdi.
Aşkale ve Sivrihisar’a sürgüne gönderilen Yahudilerden sağ kalanlar, yaklaşık on aylık esaretten sonra evlerine yollandı.
Şükrü Saraçoğlu, Türkiye’den dini tamamen kaldırıp, yerine Türkçülüğü koyarak millete dinini unutturmak istiyordu.
Bu yüzden Türkçü görünüyordu.
Ancak devlet kadrolarına komünistleri alıyordu.
O dönemdeki CHP yönetiminin düşüncesi bu idi.
Dini kaldırırken yerine başka bir şey koymak gerektiğine inanıyorlardı.
Kısaca esas meseleleri Türkçülük değil, dini unutturmaktı.
Dönemin Başbakanı Şükrü Saracoğlu 5 Ağustos 1942'de TBMM'de yaptığı konuşmada şunları söyledi;
Biz Türk'üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız.
Dönemin Türkçüleri Saraçoğlu’nun riyakârlığını keşfetti.
Devletin her tarafına "komünist" kadroların yerleştirilmekte olduğunu gören Türkçü Nihal Atsız, Şükrü Saracoğlu'na iki açık mektup kaleme aldı.
Mektupta bazı isimleri şikâyet etti.
Şikâyet ettiklerinin arasında Ahmed Cevad Emre,
Sabahattin Ali,
Sadrettin Celal Antel, Pertev Naili Boratav ve Hasan Âli Yücel de vardı.
Hasan Ali Yücel gibi bir komünist, Milli Eğitim Bakanı yapılmıştı...
Açık mektuplarda adı geçen Sabahattin Ali, Nihal Atsız’ı mahkemeye verdi.
26 Nisan 1944'te Ankara'da başlayan ilk mahkeme,
3 Mayıs 1944'e ertelendi.
3 Mayıs’taki mahkeme salonuna giremeyen gençler, komünizm aleyhtarı sloganlar atarak Ulus Meydanı'na doğru yürüyüşe geçti.
Gençlerin gösterileri polis şiddetiyle dağıtıldı.
Pek çok genç yaralanıp hastaneye kaldırıldı.
Çok büyük zulüm ve işkence gördüler.
Bu gösterilerde 165 üniversiteli genç tutuklanıp hapse atıldı:
CHP, milliyetçi gençlerin başına demir yumruk indirdi…
Ülkücü görünen Meral Akşener şimdilerde CHP’nin bu zulmünü tamamen unuttu.
Unutmakla kalmadı ülkücüleri, bitmiş CHP’ye koltuk değneği yaptı.
Neyse devam edelim.
Prof. Dr. Zeki Velidî Togan, Hüseyin Nihal Atsız,
Reha Oğuz Türkkan, Nurullah Barıman,
Cihat Savaşfer,
Nejdet Sançar,
Alparslan Türkeş,
Cebbar Şenel ve
Cemal Oğuz Öcal’a EYT İLE EMEKLİLİK PROBLEMİ ÇÖZÜLENLERE HAYIRLI OLSUN. Türkçülük Bayramı buradan gelir.
3 Mayıs aslında, CHP’nin ülkücüleri kırıp geçirdiği zulmün tarihidir.
Gelelim tarihi skandala.
Yazar ve Araştırmacı Aytunç Altından korkunç bir iddiada bulundu; Şükrü Saraçoğlu ABD ajanıydı.
Aytunç Altındal Sabah Gazetesi’ne verdiği röportajda o günleri şöyle anlattı…
II. Dünya Harbi sırasında İstanbul'da casuslar savaşı yaşanıyordu.
Devrin Başbakanı Amerikalılara casusluk yapıyordu. Bunu da bir tek Cumhurbaşkanı İnönü biliyordu.
1941'lerde Türkiye ile Almanya arasında bir saldırmazlık paktı imzalandı.
Anlaşma, bizim Başbakan Refik Saydam döneminde imzalanıyor.
İsmet Paşa Cumhurbaşkanı, diyor ki "Biz Almanlarla her zaman dostuz, onlara saldırmayız."
İlginç bir şey oluyor ve Refik Saydam aniden ölüyor... Ki bu da ilginçtir, yerine Başbakan olarak Şükrü Saraçoğlu geçiyor.
Türkiye'ye de bir kod veriliyor.
Türkiye'nin kodu: Yellow, yani sarı...
“Türkiye” demiyorlar yazışmalarda, sadece 'yellow' diyorlar.
Bir de, çok ünlü bir Türk yöneticiye kod verilmiş, o da; 'Harem'
Yazışmalarda Harem kod adlı birisi var Türkiye'de yani.
Yellow ‘un sorumlusu Harem diye geçiyor adam x
“Harem” Başbakan Şükrü Saraçoğlu...
Dönemin Başbakanının ta kendisi.
İnönü cumhurbaşkanı, Saraçoğlu başbakan o dönemde. "Sarı'dan -yani Haremden- gelen bilgiye göre..." diyor ABD kaynakları.
Sonuçta Harem, yani Şükrü Saraçoğlu, ABD istihbaratına bilgi ulaştırıyor!
Bu belgeler Amerika tarafından iki yıl önce açıklandı. Ama Türkiye'de hiç duyan ve yazan olmadı.
Şükrü Saraçoğlu Time dergisinin kapağında yer alan 3. Türk’tür.
Şükrü Saraçoğlu’nun ölümü korkunç oldu.
”Din zehirdir. Türkiye’den dini tamamen atabilmek için bize 30 sene daha lazım.
Memlekete kızıl tehlike bu sefer Muhammed'in bayrağı altında sokulacaktır.” diyen Şükrü Saraçoğlu, Parkinson hastalığına yakalandı.
Hiç kimseyi tanımaz, söylediklerini hatırlamaz oldu.
Kaslarda sertlik nedeniyle şiddetli ağrı çekiyordu. Ağrıları o kadar dayanılmaz olmuştu ki; inim inim inliyor ve sürekli bağırıyordu. Bütün apartman bağırtısından uyuyamaz olmuştu.
Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’nun ibretlik ölümünün canlı şahitlerden biri Mehmed Ali ismindeki hocaydı.
Ailesi son anlarında dua okuması için çağırmıştı. Mehmet Ali Hoca o anları şöyle anlattı;
Ben ömrümde böyle bir şey görmedim.
Adamın öyle korkunç, simsiyah, kömür gibi bir suratı var ki, bakılamıyor. Öyle bir ıstırap içinde, öyle bir bağırıyordu ki, korku ve heyecandan dilim dolaştı bir şey okuyamadım.
Biz içeri girdikten beş dakika sonra öldü.
Öldükten sonra bizi dışarıya çıkardılar, ben aşağıya indim.
Kapıcı Hafız Efendi, “yoksa öldü mü” diye sordu. “Evet” dedim.
Bunun üzerine ellerini açarak; “Hey ya Rabbi, bu apartman kurtuldu ya.
İğneler vuruluyor, ilaçlar veriliyor, ama adam sabahlara kadar bağırıyordu.
Kimse uyku uyuyamaz oldu” dedi.
Şükrü Saraçoğlu’nun ölüm şeklini görünce; “Allah’a ve peygamberine karşı savaşanlar, dünyada aşağılayıcı bir cezaya uğrarlar.
Âhirete ise onlar için büyük bir azap vardır.” Mealindeki Ayeti Kerime aklıma geldi.
Bu arada biliyorsunuz uzun bir süredir Fenerbahçe’de işler iyi gitmiyor.
Sadece Ali Koç döneminde değil, Aziz Yıldırım döneminde de Fenerbahçe taraftarının yüzünü bir türlü güldüremedi.
Aziz Yıldırım bu durumu BÜYÜYE bağlayıp, stada büyü bozucular bile getirdi.
Aziz Yıldırım uğursuzluğu büyü yerine stadın isminde arasaydı, Fenerbahçe bu hallere düşmezdi..
Alıntıdır.
SEVGİLİ LAİK ARKADAŞLAR,
LÜTFEN SONUNA KADAR OKUYUN
24 yaşına kadar ben de sizin gibi süper süper cahil bir laiktim... Laikliğin tüm öğretilerini ilahi bir mesaj gibi öğrenir, ezberler kurucu iradeye tapardım... Ancak her aklı başında insanın hakikate sırtını dönemeyeceği ve her yalanın kendini ifşa edeceği bir an vardır... Ve bu an'a ulaşmam uzun sürmedi... Kendi içimde bunun çelişkilerini gelgitlerini, artçı şoklarını yaşadım elbet... Ayrıntıya girmiyorum...
Bugün sizler gerçekten bir hayal dünyasında yaşıyor, bir yalan deryasında sürükleniyorsunuz... Çünkü Siyonizm tarafından zihinleriniz ele geçirildi ve mankurtlaştırıldınız... Arkasından gittiğiniz adamların çoğu sabetay, mason, ecnebi dönme, ajan ve kriptolar...
Sistematik olarak 150 yıdır sizi kendi devletinize, dininize,, kültürünüze ve değerlerinize düşman edip ecnebi yaşam tarzına, ahlaksızlığa, çıplaklığa, kumara, içkiye, fuhşiyata ve şeytani olan her şeye alıştırdılar...
Tarihinizi İngilizlere yazdırıp sizi atalarınızdan tiksindirdiler... Dilinizi Ermeniler eliyle tarzancaya çevirip sizi düşünemez, kavrayamaz, analiz, sentez yapamaz; değerlendiremez hale getirdiler... Yazınızı değiştirip hakimiyet kurduğunuz İslam coğrafyasıyla bağınızı kopardılar... Bin yıllık imparatorluk arşivini yok ederek sizi köksüz bıraktılar... Halifeliği kaldırarak hakiki İslam'ı öğrenmenizi engellediler ve bir yığın sahte tarikatin, cemaatin, şeyhin, filozofun, refırmistin ortaya çıkmasına zemin hazırladılar... Eğitiminizi önce Alman sonra da Amerikalı yahudilere teslim ettiler...
(Bugünkü müftedatın temel felsefesi hala o yahudilere dayanıyor...) Bugün işlemeyen adalet mekanizmasını da çeşitli batılı devletlerden devşirdiler...
Şu çelişkiye bakın ki siz bugün bütün bunları asla ve kata sorgulamadan kendinizden emin bir şekilde ve taşlaşmış bir beyin-kalp kombinasyonuyla Ebu Cehil hayatı yaşıyorsunuz. Bir yahudiden bir hıristiyandan daha şedit daha kat'i daha kav'i bir şekilde İslam'a ve Müslümanlara saldırıyor, kin kusuyorsunuz... Ama öldüğünüzde devrilmiş bir kütük gibi kendinizi İslam'ın musalla taşında buluyorsunuz...
Akıllanmaz mısınız?
Anlatacak çok şey var ama anlayacak hiç kimse yok... Ben biliyorum ki bu yazıyı da boşuna yazıyorum... Değişmeyeceksiniz... Ve başkalarının size tayin ettiği bu küfür bataklığında ömrünüzü tamamlayıp öleceksiniz... Ve öldüğünüz an hakikate, uyanacaksınız... Ancak iş işten geçmiş olacak... Size orada taptığınız, kutsadığınız, peşinden gittiğiniz hiç kimse ya da hiç bir şey yardım edemeyecek...
Ebedi hayatını kaybedenler için acı bir son...
Ne diyor Rabbimiz:
“Kıyamet günü Firavun kavminin önüne düşecek, onları ateşe götürecektir. Götürülen yer ne kötü bir yerdir!” (Hud: 98)
KÂNİ
(1.12.2025) @öne çıkar
.
SİYONİZM
Osmanlının son dönemine kadar yahudi teba dünyanın bir çok bölgesine dağılmış durumdaydı. Bunlar ticaretle uğraşarak zenginlemişlerdi. Bulundukları ülkelerdeki ekonomileri ele geçirmiş siyaset üzerinde söz sahibi olmuşlardı. Zaten zihinlerinin hep bir köşesinde olan arz-ı mevud, yani vadedimiş toprakları ele geçirme, ideali için yeterli güce ulaştıklarını düşünenlerin sayısı oldukça artmıştı.
Bu amaca yönelik organize oldular. Bulundukları ülkelerde kendilerine engel teşkil edebilecek siyasetçi, bürokrat, gazeteci, televizyoncu, şirket sahibi, kanaat önderi vs. kim varsa ya satın aldılar ya da başka bir yolla bertaraf ettiler.
Arkasından Osmanlıyı yıkmak için harekete geçtiler. 1800 lü yılların sonlarında Osmanlıyı yıkıp Filistinde bir Yahudi devleti kurama amacında idiler. Ancak cennet mekan Abdulhamit Han hazretlerinin eşsiz zekası ve devlet adamlığı sayesinde 30 yıl kadar emellerine ulaşamadılar. Plan 30 yıl sarkınca kendi içlerinde çözülmeler oldu. Bu nedenle 1940'lı yıllara kadar emellerine gerçekleştirecek kudrete erişemediler. Abdulhamit Han'ın varlığı planlarını 50-60 yıl sekteye uğrattı.
Osmanlı yıkıldıktan sonra bunlar Filistin'den toprak satın almaya ve gizli gizli kendi tebasını filistine toplamaya çalıştılar. Ancak bulundukları ülkelerde belli bir refah seviyesine ulaşmış olan yahudiler Filistin'e gelmek istemiyordu. Bunun üzerine annesi bir yahudi olan Alman dikdatör Hitler'e katliam emri verdiler. Hitler asıl yahudi ırkında olmayan çoğunlukla Hazar Türklerinden oluşan ikinci sınıf Yahudilere katliam uyguladı. Bu durum yahudiler arasında büyük bir infiale neden oldu ve böylece Filistin topraklarına akın akın Yahudi göçü başladı. Arkasından Israil terör devletini kurdular ve böylece amaçlarının birinci safhasına ulaşmış oldular.
İkinci dünya savaşından sonra sermayeyi İngiltereden ABD'ye taşıdılar. Yani siyonizmin merkez üssü ABD oldu ve o tarihten bu güne güçlerine güç katarak dünyayı yöneten devletler üstü bir yapıya dönüştüler. Osmanlı yıkıldıktan sonra bunlara dur diyecek hiçbir güç kalmadı. Bugün nerede bir zulüm ve katliam varsa bilin ki bu işte siyonizmin parmağı vardır.
Günümüzde bunlar 300 aileden (aile şirketinden) oluşan ve dünya nizamını elinde tutan bir yapıya sahip. Bunların altında devletler, devletlerin altında istihbarat servisleri ve onların altında da terör örgütleri var.
Bu 300 aile her gün telekonferansla toplantı yapar ve hangi ülkede darbe yapılacak, hangi ülkeye ekonomik krizle saldırılacak, kime suikast yapılacak, hangi ülkedeki uyuyan hücre harekete geçirilecek, nerede, kime ne yapılacak... gibi dunya ile ilgili kararlar alır ve emri altındaki devletleri, gizli servisleri, törör örgütlerini harekete geçirerek dünyayı kana, gözyaşına, fitneye ve zulme boğarlar.
Türkiye'de her on yılda bir darbe yapmak suretiyle milleti yokluğa açlığa ve hiçliğe mahkum eden vesayet yapılanmaları da bunların uşağıdır. Masonik bir örgüt olarak kök salan FETÖ münafığı ve avanesi de bunların uşağıdır. Arz-ı mevud sınırları içinde bulunan Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesini karıştıran PKK'da... Irak'ta sözde islam devleti olarak ortaya çıkıp Suriye'de kök salan IŞID terör örgütü de bunların emrindedir, Afganistandaki El Kaide, Somalideki El Şebab ve dünyanın dörtbir yanına dağılmış ülkelere musallat edilen diğer terör örgütleri de... hepsi bunların uşağıdır.
Bunlar öyle bir güçtür ki, canına susamamış hiç kimse bunların karşısına çıkamaz. Amerikan başkanı bile bunlardan çekinir. Nitekim Kennedy suikastini de bunlar yapmıştır.
Buna çoğu kişi üst akıl der. Hayır buna en iyi verilecek isim Şeytani akıldır. Çünkü bunlar Çeşitli ritüellerle ve seanslarla Şeytan'la irtibata geçerek ondan emir alırlar. Satanizmin çıkış noktası bu ritüellerin alt sınıfa yayılmasıdır.
Bunlar öyle güçlüdür ki, dünya üzerinde bütün zeki insanları devşirerek kendine hizmet ettirmek suretiyle bilmi ele geçirmişlerdir. En etkili en öldürücü en dehşet verici silahları (biyolojik, kimyasal, nükleer, termonükleer) ürettirmiş ve dünyayı hegemonyası altına almışlardır.
Gıda ve ilaç sektörü ellerindedir. Gıdaların genetiğiyle oynamak ve envai çeşit katkı maddesi kullanmak suretiyle hastalıkları artırmış, hasta insanlara ürettiği ilaçları satarak büyük vurgunlara imza atmışlardır. (Allah cc. Kuran'da şöyle buyurur: Onlar ekini ve nesli bozmak için çırpınırlar)
Medya sektörü ellerindedir. Karşısında olanları itibar suikasti ve algı operasyonlarıyla yok etme, kendine hizmet edecekleri parlatıp idol yapma konusunda üstün bir yeteneğe sahiptirler. (Türkiye'deki Erdoğan nefretinin mümessili bunlardır)
Bunların her ülkede siyasetçi, bürokrat, gazeteci, akademisyen, sanatçı, İş adamı, kanaat önderi vb. çevrelerde fonladıkları, satın aldıkları, kendilerine hizmet eden adamları vardır. Hatta çoğu köşe yazarının yazısını dahi bunlar yazar gönderir.
Bunların her ülkede masonik yapılanmaları vardır. Bir kişide işık gördüler mi ona teklifte bulunurlar, "Gel bizim mason kardeşimiz ol, senin her konuda önünü açalım" derler. O kişi bunu kabul ederse onu yükseltirler ve kendi amaçları için kullanırlar. (Diyelim ki siz bir gazetecisiniz sizde ışık gördüler. Sizi önce mason locasına kaydederler. Daha sonra sizi yükseltir gençlere idol yaparlar. ondan sonra medya patronu yaparlar ve kanallarınızda müslüman topluma ahlaksızlık ve fuhşiyat pompalatırlar.)
Bunların sağdan soldan, kemalistten, koministten, dindardan, ataistten, imamdan öğretmenden geniş bir yelpazede adamları vardır. Vakıflardan, derneklerden, sendikalardan, meslek odalarından, iş adamı birliklerinden, sivil toplum kuruluşlarından fonladıkları ve kullandıkları çok sayıda müessese vardır. Emrindeki şahıs ve kuruluşları yeri geldiğinde o ülkenin hükümetlerine katşı kullanırlar. (Gezi olaylarını hatırlayın)
Ülkelerdeki ensest ve eşcinsel yapılanmalar, feminizm hareketleri, hayvan hakları adı altında yürütülen faaliyetler, azınlık hakları adı altında yapılan çalışmalar, moda sektörü, sinema sektörü, dizi film sektörü, reklam sektörü spor ve bahis sektörü gibi sektörlerin neredeyse tamamı bunlara hizmet eder. (Bu kuruluşlarda faliyet gösterenler çoğunlukla kime hizmet ettiğini bilmez.)
Bunlar ellerindeki bu büyük medya gücü ve nüfus alanlarının genişliği sayesinde toplumları ahlaksızlığa, fuhşiyata, şiddete, kargaşaya ve teröre sürüklerler. Bunu yaparken de BARIŞ, DEMOKRASİ, ÖZGÜRLÜK, EŞİTLİK, KADIN HAKLARI, HAYVAN HAKLARI, MODERN KADIN, BİLİNÇLİ BİREY gibi kulağa hoş gelen ve her kesimden alıcısı bulunan kavramları kullanırlar.
Bunların en çok korktuğu şey imanlı bir müslümandır. Çünkü imanlı bir insana hiçbir algı işlemez. Bu nedenle eğitime özellikle önem vermişler ve ülkelerin eğitim sistemini siyonizme hizmet edecek bir paradigmayla yeniden yapılandımışlardır. Frud, Maslow, Pavlov, Piaget gibi bir çok eğitim bilimci yahudidir ve bugün Türkiye ile müslüman ülkelerin bir çoğunda bunların eğitim model, yöntem ve stratejileri uygulanmaktadır.
Yeniden dünya düzenine gelecek olursak, 16. yüzyılda serbest piyasa ekonomisine geçilmesiyle ilk adımın atıldığı ve 21. yüzyıla kadar çok sayıda ekonomik buhranla ilerleyen; öte yandan Yahudi hegomonyanın para ve insan üzerinde tam kontrolu sağlayamadığı kapitalist sistemden başka bir sisteme geçme fikri uzun süredir şeytani aklın gündeminde olan bir konu.
Bu arada çıkış noktasında Arz-ı Mevud olarak hedeflenen gaye; gücün ele geçirilmesi ile birlikte bütün yer küre ve üzerine çip yerleştirmek suretiyle tam kontrolun sağlanacağı 500 milyon kadar kimliksiz, kişiliksiz, cinsiyetsiz, dinsiz, imansız, hiçbir değeri olmayan, hiçbir kutsala inanmayan, yeme içme ve cinsellik için yaşayan köle insan olarak güncellenmiş durumda.
Ancak geriye kalan 7 milyar 500 milyon insanı nasıl öldüreceklerine dair hala ortak bir görüşe vardıkları söylenemez. İşte tam burada Covid devreye giriyor.
Covid iki nedenle şeytani akıl açısından pilot uygulama özelliği taşıyor. Birincisi ileride yüzde doksan dokuz ölümcül bir virüs yayarlarsa kendileri açısından oluşabilecek en iyi ve en kötü senaryo ne olabilir, diye araştırıyorlar. İkincisi aşıyı bir çip olarak düşünürsek, aşıya verilen tepkileri ölçüp ilerde takmayı düşündükleri çipler için bir veri tabanı oluşturup insanların itiraz edemeyeceği argümanları belirlemeye çalışıyorlar.
Yazılacak çok şey var ancak çok yoruldum. Düzeltmeleri bile yapmayacağım.
Son olarak şunu söyleyeyim. Allah bu şeytani yapıyı yerle yeksan edecek ve müslümanlara zaferi nasip edecek. Önemli olan biz bu şeytani düzenin bize dayattığı hayatı mı yaşayacağız, yoksa çocuklarımızı islama göre yetiştirip Allah yolunda mı olacağız? Butün mesele bu.
Allaha Emanet...
KÂNİ (Kaan YILDIZ)
.
Libya’lı İslam Tarihi Profesörü Ali Muhammed Sallabî’nin bir televizyon konuşmasından alınan bir bölümün tercümesi;
"Tarih tekerrür ediyor, ders alın ey akıl sahipleri:
Eğer Allah, sonra da Osmanlı Devleti olmasaydı Arap Yarımadası şimdi bir Portekiz ya da İspanya sömürgesi olurdu.
Eğer Allah, sonra da Osmanlı Devleti olmasaydı, Kuzey Afrika şimdi bir Hıristiyan toprağı olurdu.
Eğer Allah, sonra da Osmanlı Devleti ve onun şerefli, mücahid, yüce sultanları olmasaydı, Araplar şu anda ya Hıristiyan ya da Şii olurlardı. Bu geniş Arap toprakları muhtemelen Portekiz, İspanya, Fransa, Hollanda, İngiltere ve İtalya’ya bağlı silme Hıristiyan bölgeler ve eyaletler olurdu. Diğer bazı bölgeleri de İran’a bağlı vilayetler olurdu.
Şunu bilelim ki, Osmanlı’nın; 1517 ile 1917 yılları arasında Portekiz, Hollanda ve İngiltere işgallerine karşı Yemen’i, Haremeyn’i (Mekke ve Medine) savunurken verdiği kayıplar ve şehitler onun Avrupa fetihlerine karşı verdiği şehitlerden ve kayıplardan çok daha fazladır.
Sonra da kalkıp Osmanlı Devletini haksızca ve iftira ederek Arap ülkelerini işgal etti, zenginliklerini sömürdü (o zaman petrol
yoktu/bilinmiyordu), Arapları köleleştirdi ve cahil bıraktı diye itham ediyorlar. Oysa bu doğru değildir.
Şimdi şöyle bir soru soralım: Bunlar Osmanlı Devletini bu yalanlarla kim adına suçluyorlar? Osmanlı Devleti yıkılalı bir asır oldu, Araplar bu uzun süre içerisinde neyi başardılar?
Hiçbir şey başaramadılar, sadece bu uzun süre boyunca Batının sömürgesi(Osmanlı'nın engellediği) oldular. Sonuçta Arap halklarını onlar fakirleştirdiler, cahil bıraktılar, sömürdüler, onları birbirleriyle boğazlaşan, birbirlerini öldüren, gruplara ve kabilelere ayırdılar. Oysa onlar Osmanlı Devleti sayesinde tek millet, tek toprak ve tek yürek idiler.
Yapmayın! Osmanlı’nın cihatla, İslam bayrağını dalgalandırmakla geçen 500 yılını son 50 yıldan ibaret görmek haksızlık değil midir?
Yapmayın! Yüz milyondan fazla insanın onlar sebebiyle İslam’ı seçmiş olmasını görmezden gelmemiz haksızlık olmaz mı?
Yapmayın! Şia mezhebinin Arap ülkelerindeki yayılmasına karşılık Osmanlı’nın rolünü görmezden gelmemiz haksızlık olmaz mı?
Yapmayın! Endülüs’ü savunan yegâne devlet olan ve kovulan pek çok Endülüslüyü kurtaran, Tunus ve Cezayir gibi ülkeleri İspanya işgalinden kurtaran Osmanlı’ya sövmemiz haksızlık olmaz mı?
Yapmayın! İslam Dünyasına karşı düzenlenen yirmi beşten fazla Haçlı Seferine tek başına karşı koyan, onları geri püskürten ve nihayet Tunus gibi Cezayir gibi ülkeleri İspanya işgalinden kurtaran Osmanlı’ya sövmemiz haksızlık olmaz mı?
Yapmayın! En son Sultanı Filistin’in korunmasının bedeli olarak tahtını veren ve onu Yahudilere bırakmayan Osmanlı’ya sövmemiz haksızlık olmaz mı?
Yapmayın! Arap eğitim programlarının Bayezid’i, Selim’i, Abdülhamid’i, Kanuni’yi zikretmemeleri, üstüne üstlük, öğrencilerimizin Osmanlıyı sömürgeci olarak bilmeleri haksızlık olmaz mı?
Yapmayın!
Programlarımızda çocuklarımıza Fransa’nın ve İngiltere’nin faziletlerini öğretirken,
Arap ülkelerini kast ederek: Eğer biz bu topraklardan çekilirsek, oralar gelecek yüz yıl boyunca İslam’ı da, istikrarı da tanıyamazlar… Dediği gibi olmadı mı?
Allah ümmetin izzetini ve dinini koruyan Sultan Abdülhamit Han’a ve diğer İslam önderlerine rahmet eylesin.
Biz kesin olarak inanıyoruz ki, Osmanlı Hilafeti İslam Hilafetinin bir devamıdır. Bazılarında görülen hatalar bireysel tasarruflardır ve bunlar asla ümmeti de, Hz. Ebubekir’den Sultan Abdülhamit’e herhangi bir İslam Hilafetini de lekelemez."(Alıntı)
(Çeviren: Faruk Beşer)
.
Dersim’i 1937'de bombalayan Yavuz Sultan Selim'miydi acaba !!!
Keçilere dahi acımamış ve yaptığı katilamı, bir röportajda övünerek anlatmış bir kadın pilot...
M.Kemal'in manevi kızı Sabiha Gökçen :
" Dersim'i [Tunceli] acımasızca bombaladım..."
M.Kemal'in manevi kızı olarak bilinen Sabiha Gökçen, Dersimli'leri bombalarken duyduğu hazzı, 1937' de Tan Gazetesi'nden Ahmed Emin Yalman'a şu cümlelerle ifade ediyor :
" Dersim’deki uçuşlarım daha heyecanlı olmuştur. (….) İnsan evvela bombalarını atıyor. Sonra canlı görürse, makineli tüfeğe müracaat ediyor.
Çarpışma meydanında canlı hedef üzerine bomba atmak insana hiç acımak hissi vermiyor. İnsan yalnız aramayı, vurmayı düşünüyor. "
Sabiha Gökçen, Dersim’i nasıl bombaladığını 1956 yılında verdiği bir başka röportajda şöyle anlatıyordu :
"Canlı ne görürseniz ateş edin emrini almıştık. Dersim’i acımasızca bombaladık. Asilerin gıdası olan keçileri dahi ateşe tutuyorduk. "
Dersim'in, yani Tunceli'nin nüfusu o yıllarda 110 bin kadarmış. Resmi rakamlara göre 13 bin civarında ölü sayısı var. Fakat gayri resmi rakamlara göre bunun iki katı bir sayı söz konusu.
Amacının dışına çıkan bu harekat, neredeyse bölgeyi yok etmek gibi bir çılgınlığa dönüşmüş. Maalesef gaz da kullanılmış bu harekatta ve bu gazlar toplu ölümlere yol açmış.
Sabiha Gökçen ya da Hatun Sebilciyan...
Bu gerçeği değiştimiyor.
O tarihte sadece ve sadece tek bir parti vardı : CHP
Cumhurbaşkanından, Başbakana harekata dair tüm imzaların altında CHP vardı.
Bu bir tek parti zulmü olarak Cumhuriyet tarihine geçti. Fakat bu zulme uğrayanlar ne gariptir, şehirlerinde her seçimde cellatlarını uzak ara ve rakipsiz olarak birinci seçmeye devam ediyorlar.
Bu gerçekte ayrı bir garabet durum olarak değişmeyeceğe benziyor...
Alıntı
.
SATILAN FABRİKA VE DEVLET BİNALARI ;
1991-2002 ARASINDA, ANAP, DSP, DYP, CHP-SHP, MHP, RP HÜKÜMETLERİ, HANGİ İŞLETME VE FABRİKALARI SATTILAR?
İngilizler İstanbul'u işgal etmeyi dikte ettirerek istifası istenilen kişi...
Musul'da ordunun başında iken silahları İhtilaf Devletleri'ne vermeyip gerillalara veren kişi..
Daha sonra devre dışı....
10-Selahaddin Adil Paşa..Çanakkale'de,Milli Mücadele'nin tüm alanlarında..
Güney Cephesi,Sakarya Savaşı ve 1923 yılında İstanbul'u teslim alan kişi ve
hemen emekli edildi ve tarihten silindi...
11-Çerkez Ethem..Batı Cephesi'nde büyük kahramanlıklar gösterip
Tüm isyanları bastıran kişi..
Sonu;canını kurtarmak için isyan etmeden Yunan tarafına kaçması ve tarihten silinmesi....
12-Fahrettin Paşa’Ömer Fahrettin Türkkan)..Medine müdafaasını yapan komutan..
Daha sonra köy gibi olan Kabil’e elçi olarak gönderilip unutturulmuş…
İlave olarak da şu şöhretli insanlar..
İsmail Canbolat,Dr.Nazım,Ali Şükrü,Kara Vasif,Mustafa Suphi,Deli Halid gibi say sayabildiğiniz kadar...
...SON OLARAK Kemalist Prof.Dr.Yalçın Küçük'ten bir alıntı :
"Benim en büyük yazı alanındaki hizmetim Milli Mücadele'nin TEK KİŞİ SAYESİNDE KAZANILMADIĞINI İNSANLARA HATIRLATMADAKİ BAŞARIMDIR"....
İyi düşünmeler:)))))))
Sabri Çolak
.
Mustafa Kemal Paşa’nın koruma birliği komutanı, Giresun’lu, “Öncü Kuvvacı” Gazi Milis Yarbay Topal Osman’ın kellesinin kestiler, bir çukura attılar, sonra çukurdan kazıp aldılar cesedi ayaklarından astılar TBMM’nin önüne. Niye?
Trabzon Mebusu Ali Şükrü Beyi 27 Mart 1923 Salı günü öldürdü gerekçesiyle!
Trabzon’da 1 Temmuz 1922’de Kayıkçılar Kahyası Yahya Kaptanı öldürdü diye.
Her şeyden önce Topal Osman’ın Yahya Kaptan cinayetini işlemediği kesinleşti. Çünkü cinayeti işleyen ve de bunu 77 yıl sonra Günaydın Gazetesine 1 Aralık 1977’de Yahya Kaptanı kendisinin öldürdüğünü açıklayan, Muhafız Tabur Komutanı İsmail Hakkı Tekçe ve iki adamıydı!
Gelelim Ali Şükrü Bey cinayetine. Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey, Lozan’da Musul’un Misak-ı Milli sınırları dışında bırakılmasına karşı çıkıyordu bazı mebuslarla birlikte. İsmet Paşa, Lozan görüşmelerini ve üzerinde anlaşmaya varılan maddeleri açıklamak için İsviçre’den dönmüş, TBMM’de milletvekillerine bilgi veriyordu. Savaş tazminatı ödememiz konusunda anlaşma sağlanmış diğer konular masada bırakılmış, İsmet Paşa ve heyet geri dönmüştü. Müttefikler, hele de İngiltere, Musul’un kesinlikle Misak-ı Milli sınırları içinden çıkarılmasını istiyordu. İsmet Paşa bu isteği geri çevirmenin görüşmelerin kesilmesine neden olacağını, Musul vilayetinin çözümünü geriye bırakmayı, Lozan Antlaşması imzalandıktan sonra, bir yıl içinde İngilizlerle bir çözüme varılabileceğini söyledi. Ve kızılca kıyamet koptu. Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey, Musul konusunda direnenlerin başını çekiyor, hükümeti istifaya davet ediyor, tartışmalar bitmek bilmiyordu. Ali Şükrü Bey, yani muhalif mebusların önderi, “bu heyet Mehmetçiğin süngüsüyle Lozan’da kazanılan zaferi heba etmiştir!” diyerek TBMM’den ayrıldı.
Derken 27 Mart 1923’te Ali Şükrü Bey kayboldu ortalıktan! Polis Ankara’nın altını üstüne getirdiyse de bulunamadı Ali Şükrü Bey. Sonunda kuşkular Çankaya Muhafızı Giresun Alay Komutanı Topal Osman üzerinde yoğunlaşmaya başladı. Çünkü, Topal Osman’ın ruh gibi ahbabı Mustafa Kaptan polisle görüşürken “Osman Ağa, Ali Şükrü Bey’i evine davet etmişti en son. Salı akşamı Ali Şükrü Bey’i ben götürdüm Osman Ağa’nın evine. Yediler, içtiler sonra Ali Şükrü Bey nereye gitti bilmiyorum.” dedi. Mustafa Kaptan o saat tutuklandı, bu da Topal Osman’ın saklanmasına neden oldu. Saklanmakla tabi, sanık konumuna düşüverdi. Ve 1 Nisan 1923’de Topal Osman’ın saklandığı ev sarıldı, on sekiz saatlik çatışmadan sonra Topal Osman yaralı olarak yakalandı. Ancak Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir ve de Fevzi Çakmak’ın yıllar sonra belirttiklerine göre Topal Osman, “bazı çok önemli açıklamalarda bulunacağı için Muhafız Tabur Komutanı İsmail Hakkı Tekçe tarafından başı kesilerek öldürüldü; yanındaki 12 Giresun uşağı da katledildi; tümü oracığa, bahçeye gömüldü.”
Ali Şükrü Bey’in günlerdir aranan cesedi, birdenbire, Topal Osman’ın öldürülmesinden bir gün sonra, 3 Nisan 1923’de, Muhye Köyü sınırlarında, Topal Osman’ın evinden yedi yüz metre ötede bulundu. Cinayeti işleyenler, gene birçok milletvekili vemilli mücadele paşasına göre, hem Topal Osman hem de Ali Şükrü Bey’den bir çırpıda kurtulmuştu. TBMM’ye verilen bir önergeyle Topal Osman’ın cesedi topraktan çıkarıldı, başı olmadığından, meclisin kapısına ayaklarından asıldı. Peki, Ali Şükrü Bey niye öldürüldü? Neden suç salt Topal Osman’ın üstüne kaldı? Bunu bir başka zamana bırakalım ve İsmet İnönü’nün şu ipucu gibi sözüne kulak verelim: “Ulu Tanrı’dan, ‘kış uykusuna yatmış yılana güneş yüzü göstermemesini’ dilerim.”
(Meraklısına Not: H.İ. Dinamo-Kutsal Barış-Teoman Alpaslan-Topal Osman Ağa)
Pkk'nın ilk oluşum temellerinin atıldığı 1974 Ankara Tuzluçayır toplantılarında başbakan Chp'li Ecevit'ti.
1978 Diyarbakır Fis köyünde Pkk'nın ilk kuruluş toplantısı yaptığında başbakan yine Chp'li Ecevit'ti.
Pkk'yı kuran 22 komünistten 10 tanesi Chp'li Türk'tü.
1991 yılında Pkk'yı meclise sokan Chp (Shp) idi.
1983 yılında Pkk'nın ilk silahlı kahpe eylemini gerçekleştiren Kızılbaş Mahsun Korkmaz'ın heykelini Diyarbakır Lice'ye dikenler Chp'liydi.
Tunceli'de tören birliği askerleri arasına dalarak kendini patlatıp 8 askeri şehit eden ilk canlı bomba Malatyalı Kızılbaş Zeynep Kınacı'nın heykelini Tunceli'ye dikenler Chp'liydi.
Bingöl karayolunda otobüslerden indirilerek kahpece şehit edilen 33 sivil askerimiz için Pkk'yı kınamayanlar Chp'lilerdi.
Başbakan Tansu Çiller döneminde tutuklanan Pkk'nın vekilleri için protestolar ve eylemler yapan Chp'lilerdi.
Seçilmiş türbanlıları meclisten atan, HdPkk'lıları da seçilmiş diye mecliste tutan Chp'lilerdi.
Türkiye'ye getirildikten sonra idam cezası verilen 50.000 insanın katili Öcalan ile binlerce Pkk'lı terörist ve diğer bölücü silahlı komünist sol örgüt militanlarını hapisten çıkaran Rahşan Affı ile affeden Ecevit'ti.
Chp bunları yaparken Türkiye'de ne Ak Parti diye bir parti, ne de Tayyip diye bir başkan vardı.
Taksim Gezi, Kobani, Suruç ve Ankara Garı Olaylarında Pkk'lılar ile elele ülkeyi yakıp yıkan Chp'lilerdi.
Karakollar basılıp, yoldan geçen emniyet araçları tonlarca patlayıcı ile patlatıldıktan sonra parçaları dahi bulunayan 20-25 gencecik çocuğun içi taşlarla doldurulmuş tabutları şehitliğe götürülürken "İki futbol takımı kadar gereksiz adamı bizim hevaller buhar etti" diye paylaşım yapanlar Chp'lilerdi.
Amerika'nın güdümünde, Amerika'da, Pkk ile toplantılar yapan Chp'lilerdi.
Taksim Gezi tutmayınca Kandil'e çıkıp Pkk'ların hem yatak dostu hem de militanı olan Kırmızı fularlı kaşarlar Chp'lilerdi.
Genel Başkan Yardımcıları dahil HdPkk meclise girsin diye ailecek oy verenler Chp'lilerdi.
Pkk ile bağlantıları delilli olarak belgelenen Hdp'li milletvekillerinin yargılanmasına hayır oyu kullanan Chp'lilerdi.
HdPkk meclise girdi diye etli pilav dağıtan, davul zurna çaldıranlar Chp'lilerdi.
HdPkk'lılarla beraber kahkahalar atıp beraber iyi salladık diyenler Chp'lilerdi.
Teröristlere destek için mahkemelere koşa koşa giden milletvekilleri Chp'lilerdi.
Asfalta tonlarca patlayıcı döşeyip onlarca asker polis şehit eden hendekçilere destek çıkanlar Chp'lilerdi.
Türkiye Pkk'ya teşekkür etmelidir diyenler Chp'lilerdi.
ODTÜ'de bir elinde Atatürkçü Düşünce Derneği pankartı diğer elinde Pkk Göreve pankartı taşıyanlar Chp'lilerdi.
Özerklik doğunun hakkı diyenler Chp'lilerdi.
Sınır güvenliğini sağlama almak, sözde Kürdistan kurulmasın diye Suriye'ye girmemizi eleştirenler Chp'lilerdi.
Pkk'lıların babalarını öldürürseniz onlarda size karşılık verir diyen milletvekilleri Chp'lilerdi.
Kandil tertemiz Pkk'lılar yerlere izmarit bile atmıyor diyen Chp'lilerdi.
OHAL'e karşı çıkıp hayır diyen Chp'lilerdi.
HdPkk'lı vekillerin tutuklanmasına karşı çıkan, cezaevlerinde ziyaret edip Türkiye'yi Avrupalı sahiplerine şikayet eden Chp'lilerdi.
Kadıköylere kadar taziye çadırları açtıran milletvekili ve belediye başkanları Chp'lilerdi.
Pkk'lı teröristler için onlar pikniğe çıkmış masum köylülerdi diyen Chp'lilerdi.
TSK'nın teröristlere karşı yaptığı operasyonları eleştirip, insansız silahlı hava araçları (SİHA) savunmasız teröristleri öldürüyor diye hükümeti suçlayanlar Chp'lilerdi.
Ankara, İstanbul, İzmir, Almanya, Avusturya, Belçika, Hollanda da beraber eylem ve miting yapan; sözde Adalet Yürüyüşünde birlikte yürüyen Chp'lilerdi.
Cezaevindeki HdPkk'lılara destek ziyareti yapanlar Chp'lilerdi.
Hendek ve Afrin Operasyonları sonrası Hdp'nin oyları yüzde 2'ye düşmüştü.Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında Amerikanın tavsiyesiyle kravatlı terörist Demirtaş'ı cilalayıp parlatıp, her evden oy verilmesi genelgesi yayınlayarak Hdp'nin oylarını yüzde 11'e çıkarıp meclise sokan yine Chp'lilerdi.
Her seçimde Hdp ile ittifak yapan, Pkk'lıları Kadıköy, Maltepe, İzmir, Adana gibi onlarca yerde aday gösteren Chp'lilerdi.
Dün Moskof için, bugün Amerika için bizi öldüren ve ülkeyi bölmeye çalışan elbetteki Chp'lilerdi.
Pkk, kendisi gibi kökü dışarıda olan Chp zamanında kuruldu.Chp zamanında meclise sokuldu.Chp zamanında affedildi.Chp zamanında idamlardan kurtarıldı.HdPkk'lılar tutuklandığı zaman Pkk'lılardan çok Chp ve Chp'liler tepki gösterdi.Her kapatılan Pkk partisi sonrası yeni açılan partiye destek verenler Chp'lilerdi.Hdp kapatılsa bile ismi değişip yenisi kurulacak kravatlı teröristlere destek verenler yine Chp ve Chp'liler olacak.Chp'ye oy veren 13 milyon kişiden bir tanesinin Pkk veya Dhkpc için kötü yazdığını ya da konuştuğunu gördünüz mü? Bunların vatan millet demesi, genelev sermayesinin ben bakireyim demesi gibidir.Karakollar basılıp 25-30 asker, polis şehit edilmesi haberlerinin kesilmesine bile çok üzülüyorlar.
Okullarımızda 1. Cihan Harbi'ni kaybetmemizin asıl sebebi olarak "Araplar'ın bize ihânet etmeleri ve bizi arkamızdan vurmaları" öğretildi.
Hatta, 1. ve 2. Kanal Harekâtlarımız'da, 15.000 Askerimizi kaybetmemizin asıl müsebbiplerinin, Araplar olduğu öğretildi. İngilizler ise, "orada tesâdüfen bulunan ve çelik-çomak oynamakta olan masum çocuklar"dı !...
1. Cihan Harbi'nde bize tek ihânet eden, Şerif Hüseyin'dir ve onun da etrâfında, 350 bedevi vardır; hepsi bu kadar...
Şerif Hüseyin'in verdiği en büyük zarar, Hicaz demiryolu hattını tahrip etmesidir.
Şerif Hüseyin, hiçbir Osmanlı askerinin kanına girmemiştir. Esâsen, buna gücü de yoktu.
Filistin Cephesi'nde bizim 3 Ordumuz (4., 7., ve 8. Ordular) ve 75.000 Askerimiz vardı. Bu orduların, Eylül 1918 ortalarında taarruza geçen İngilizler karşısındaki hezimet ve esâretlerinin sebebi olarak, Şerif Hüseyin'i ve 350 adamını göstermek, sadece ve sadece, Osmanlı'ya asıl ihânet eden Kemal ve İsmet paşaların ihânetlerini gizleme/ örtme ve aynı zamanda, Arap ve Türk müslüman birliğini ve kardeşliğini ifsâd etme (bozma) maksatlıdır.
"Bizim resmi tarih kitaplarımızda "Araplar bize ihânet ettiler" diyerek, bizi Araplar'a düşman edenler..., Araplar'ın resmi târih kitaplarında da "Türkler bize ihânet ettiler" diyerek, Araplar'ı da bize düşman ettiler !"
"İngilizler, Kanal Harekâtlarımızda ve bilâhare bu "Nablus Cephesi" harekâtlarında esir aldıkları binlerce Osmanlı askerine yaptıkları işkenceleri ve katliâmları, "bunları Araplar yaptı" diye yaydılar !" Devamı 2'de
"ALLAH'ın (C.C.) kanunları" demek olan Şeriât'ı, Araplar mı kaldırdılar ?!
İçkiyi, işreti, faizi, zinâyı bu ülkede Araplar mı serbest bıraktılar ?!
Almanlar, İngilizler, İtalyanlar uçak ve otomobil yaparlarken, TÜRKİYE'de rakı şarap bira fabrikalarını Araplar mı kurdular ?!
"İstikbâl göklerdedir" lafına inanıp ta, uçak yapmaya kalkan Nuri Demirağ ile Vecihi Hürkuş'a, Araplar mı engel oldular ?!
Top, tabanca, tüfek ve bunların mühimmatlarını imâl eden Nuri Killigil'i, fabrikası ile birlikte, Araplar mı havaya uçurup, kockoca adamdan geriye 5 Kg. et ve kemik parçası bıraktılar ?!
LOZAN İhânet ve Hıyânet Andlaşmasını Araplar mı imzaladılar ?!
Hilâfeti Araplar mı kaldırdılar ?!
İslâm Âlemini Araplar mı başsız bıraktılar ?!
Kendi Millî Hukuk nizâmımızı atıp ta, Almanya'dan, İsviçre'den, Fransa'dan, İtalya'dan "hukuk ithâl edenler" Araplar mı idi ?!
"Cumhuriyetle birlikte, sizin Allahınızı da tahtından indirdik !" diyenler, Araplar mı idi ?!
"Cumhuriyet fazilettir - En iyi rejim cumhuriyettir - Hâkimiyet bilâ kayd-ü şart Milletindir" dediğiniz halde, Cumhur'un önüne "seçim sandığı koymayanlar" Araplar mı idi ?!
Güney Cephemizde 7., 8., ve 4. Ordularımızın başlarında Arap komutanlar mı vardı, İngiliz taarruzları başlayınca firar eden komutanlar kimler idi ?!
Cephe çökünce, 30 Ekim 1918'de Mondros Mütârekesini ve bilâhare de Sevr Andlaşmasını imzalamak mecbûriyetinde kaldık.. Şimdi "Sevr'i Osmanlı imzaladı, Sevr kötü idi, Lozan iyidir" diyenler, o beğenmedikleri Sevr'i, kimlerin yüzünden imzaladığımızı biliyorlar mı ?!!
Esâsen Sevr'in bir "hukukî kıymeti" de yoktur ; çünkü Cennetmekân Sultanımız Mehmed Vahideddin, bu andlaşmayı imza etmemiştir. Binâenaleyh, Sevr hukuken bir "muâhâdenâme" (andlaşma) hüviyeti kazanmamıştır.
Evet, şimdi herkes vicdânına sorsun; Bu ülkeye, Osmanlıya ve bu millete asıl ihâneti ve hıyâneti kim ve kimler yapmıştır ?!
Ve, bu "Arap düşmanlığı"nı yayanlar ve köpürtenler kimlerdir, kimlerin adamlarıdır, kimler tarafından yemleniyor-sulanıyorlar ?!
Kıymetli dostlarım, bu mesele ve yakın târihimizle alâkalı bütün meselelerde, en doğru ve mufassal (ayrıntılı / teferrûâtlı) bilgileri, merhûm büyük mücâhid târihçimiz Kadir Mısıroğlu'nun kitaplarında ve YouTube'daki videolarında bulabilirsiniz.
Son zamanlarda içimizdeki bazı "Hayim Naum torunları" ( KOCH Ailesi ) Türkler ile Arapları, Türkler ile Kürtleri, Kürtler ile Arapları birbirlerine düşürmek ve bölgede bir "kan denizi" oluşturmak için, ellerinden geleni yapıyorlar !"
Son derece tehlikeli ve sinsi provokasyonlar yapıyorlar !
Amman haaaa !
Bütün bunların karşısında bizim yapmamız icap eden en doğru ve en güzel şey, işi "sahibine havâle etmek"tir..
Yani, Devletimizin selâhiyetdâr makamlarına (Jandarma, polis, savcı) haber vermek, onlara yardımcı olmak, onların işlerini yapmalarını zorlaştıracak bir tavır içerisinde kat'iyyen olmamak, sosyal medyada karşımıza çıkan paylaşımların "doğruluklarını tâhkik etmek", insanlar arasında korku, panik, ye's, ümitsizlik gibi hislerin yayılmasına sebep olabilecekleri paylaşmamak ve asla moralimizi bozmadan, işimize gücümüze devam etmektir.
Bu ülkeyi idâre eden, hakikaten mümtaz ve müstesnâ bir "A Takımımız" var ; onların ehliyetlerine de, liyâkatlerine de, ferâsetlerine de inanalım ve güvenelim. Esâsen bu muhteşem ekip, 21 senedir kendilerini yüzlerce defa da isbat ettiler.
Binâenaleyh, sarsılmayalım, yalpalamayalım, yerimizden oynamayalım ve Okçular Tepesi'ni kat'iyyen terketmeyelim.
Nihâi zaferin bize müyesser olmasının sırrı, başımızda bulunan ve düşmanlarımızın da oklarının hedefinde olan bu kıymetli kadronun arkasında "dağ gibi durmamız"dır ve Rabbimiz, biz ancak böyle "dağ gibi durur isek" zafer müyesser edecektir. Âdetullah budur ve târih boyunca da hep böyle olmuştur !
GÖREV BÖLÜMÜ: SAKARYA'DA SAVAŞI FEVZİ PAŞA YÖNETECEK...
ATTAN DÜŞEN MUSTAFA KEMAL İSE, ONUN TELEFONDA ANLATTIKLARINI MECLİS'E AKTARACAK
Fotoğraflar: Solda Fevzi Paşa'nın Sakarya Savaşı'nı anlattığı kitabı.
Sağda Mustafa Kemal ve atı... 14 Ağustos 1921. 102 yıl önce bugün... Sakarya Savaşı’nın başlamasına 9 gün var.
Mustafa Kemal güya Başkomutan ama savaş alanına gitmemek için Fevzi Paşa'nın sözcüsü olmayı kabulleniyor.
Savaş boyunca cephe gerisinde Ankara'da kalacak. Nasıl olur demeyin.
Erkan-ı Harp Reisi Fevzi Bey (Çakmak) tarih vermeden anlatıyor:
“Mustafa Kemal Paşa atından düşmüş ve kaburga kemiklerinden biri kırıldığından ister istemez hastaneye yatmıştı.
Bundan sonra ordunun başında yalnız kaldım… Yunanlılar büyük bir kuvvetle hızla ilerliyorlardı.
Hedefleri Eskişehir’den sonra Ankara’yı ele geçirmekti… Ben sürekli olarak cephede duramıyor, fırsat buldukça Ankara’ya gelerek savaş durumu hakkında gerekli bilgileri veriyordum…
Meclisi sakinleştirmek benim için gitgide güç oluyordu. Bu sıralar Mustafa Kemal Paşa’ya ne kadar ihtiyacım vardı.
Ama dediğim gibi o hala hasta yatıyordu.
(Yunan Ankara’ya yaklaştıkça) Benim artık Ankara’ya gelmem son derece zorlaşmış bulunuyordu.
Bu işi yani Meclis’in moralini yüksek tutma işini Mustafa Kemal Paşa’ya bırakmıştım.
Daha doğrusu O, kendi isteği ile hasta hasta bu görevi üzerine almıştı.
Cephedeki durum ise gitgide ağırlaşıyordu. Düşmanın ilerleyişini oldukça yavaşlatmıştık.
Onları ağır ağır meydan savaşının kabul edeceğimiz Sakarya önlerine doğru çekiyorduk..
Kaynak: Murat Sertoğlu. Mareşal Fevzi Çakmak açıklıyor… Sayfa 57/58/59/60
.
KÜLTÜR ANLAŞMASI DEĞİL,
SÖMÜRGE ANLAŞMASI.
1947-1949 fulbright ve kültür alaşmaları,Müslüman Türk gençliğine yahudilik eğitimi verilmesi için ABD ile yapılan anlaşmadır.Biz küfürle eğitildik.Halen devam edilmektedir.B Una" Milli eğitim"diyenlerde "Milliyetçılık"şuuru yoktur.BU devam ettiği sürece T.C.Asla istiklal sahibi ülke değil,İsrail sömürgesidir.
Alıntı- Adil Küçükay
EĞITIM SISTEMI VE MARSHALL PLANI
II. Dünya Savaşı'nın bitmesinden önce Amerika, Avrupa ülkelerini ve diğer ülkeleri dizayn etmek için Marshall planı hazırladı. Savaştan dolayı büyük ekonomik sıkıntı çeken ülkeler, Amerika'nın yardımları sayesinde 4-5 yıl nefes aldı. Ondan sonra borçları geri vermek için Amerika'dan yeni borçlar almak zorunda kaldılar. Bu vesileyle Avrupa ülkeleri ve Türkiye, Amerika'nın yönlendirmeleri sonucunda ekonomik, siyasi, eğitim, tarım ve bütün alanlarda Amerika'nın isteğine göre şekillendi.
Dolayısıyla Türkiye'de de (27 Aralık 1949)eğitim komisyonları kuruldu. Eğitim alanındaki düzenlemeler sağlandı ve Türkiye'ye yardımlar yapıldı. Yardımlar Amerika’nın istediği alanlarda harcandı.
Kahire'de yapılan anlaşma ile Türkiye'nin eğitim programı Amerika'nın kurmuş olduğu komisyonun yetkisine girdi. Anlaşmanın 1.maddesinde Türkiye'de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu namı altında bir komisyon teşkil edildi, bu komisyon, anlaşma hükümleri dairesinde Türkiye Cumhuriyeti hükümeti tarafından temin edilen paralarla finanse edilir.
Bu komisyon Türkiye Cumhuriyeti ve Amerika Birleşik Devletleri hükümetleri tarafından tanınır. Anlaşmanın 5. maddesine göre komisyon 4 Amerikalı 4 Türk'ten oluşur. Amerikan büyükelçisi ise komisyonun fahri başkanı. Kararlar oy çokluğu ile alınacaktır. Oylar eşit çıkarsa kararı Amerika Büyükelçisi verir. Bu komisyon vasıtasıyla eğitim planları yapılır.
Okullarımızda eğitimden çok oyalama teknikleri uygulanmıştır. Halkımızın ihtiyaç duyduğu programlar yerine ihtiyaçtan uzak olan programlar yapılmıştır.
Kendi ülkelerinde kimya, fizik, biyoloji, matematik gibi dersler ön plana çıkarılırken Türkiye'deki okullarda ise spor yarışmaları ön plana çıkarılmıştır. Müzik, resim gibi dersler en önemli dersler haline getirilmiştir. Hangi okula giderseniz bir sürü kupayı görürsünüz. Kupalar hentbol, basketbol, futbol, voleybol vb gibi yarışmalarda elde edilen kupalardır. Hiçbirinde matematik, fizik, kimya, biyoloji gibi derslerin yarışmaları yapılmamaktadır.
Bizim her şeyden önce ortaokuldan itibaren okullarımızı kimya, fizik, biyoloji, matematik okullarına çevirmemiz gerekir. Bu okullardan mezun olan şahıslar kendi alanlarındaki liselere kayıt yapılmalı. Oradan da üniversitelerdeki bu bölümlere kayıtları yapılmalı. Dolayısıyla üniversiteden mezun olan bir kimyager her türlü temizlik malzemelerini yapabilmeli.
Fizikçi birçok alanda yeni keşiflerde bulunmalı.
Biyolog ilaçları bulabilmeli.
Sanayi alanındaki kalifiye elemanlar, okullardan temin edilmeli.
Öğrenciler iş yerinde çalışırken ders görmeli. O zaman eğitim başarı olur. Mezun olanlar pratik eğitim görmedikleri için sıkıntı çekiyorlar. Elektrik mühendisi elektrikten anlamıyor.
Yabancılar, ekonomiyi, eğitimi, siyasetimizi, tarımımızı yönlendirdikleri sürece bizler başarı elde edemeyiz. Hatta başarılı olduğumuz alanları sabote etmek için ellerinden geleni yaparlar.
Son dönemlerde İHA, SİHA'ları başka ülkelere sattırmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Çünkü Amerika dünyadaki birçok ülkenin ekonomisini kontrol ediyor ve ondan habersiz başka ülkelerle alışveriş yapamazlar.
Marshall yardımları sayesinde Amerika, ürettiklerini ihraç edebileceği pazarlar buldu. Bu ülkelerdeki sanayi ve teknik gelişimi engelleyerek kendine bağımlı birer uydu haline getirdi. Ayrıca Amerika'nın elde ettiği en büyük kazanç, doları dünyada kullanılan para yaptı.
Marshall yardımı sayesinde Türkiye uçak sanayinden tarıma, makine sanayiden eğitim alanına kadar her alanda Amerika kontrolüne girdi. Küçük Amerika olacağız derken Amerika'nın uydusu oldu.
Eğitim, ABD kontrolünden çıkarılmalı. Yerli ve milli olmalı.
(Yazıyı kalemi alan İlhan Günay öğretmeni tebrik ederim.)- Ali Erkan Kavaklı
.
Görünmeyen Duvarlar
Astsubay–Subay Gerilimi ve Türkiye’nin Kurumsal Çıkmazı
Türk Silahlı Kuvvetleri’nde yıllardır süregelen astsubay–subay ilişkileri, yalnızca askeri hiyerarşinin bir konusu değildir; devletin genel işleyişine, toplumsal algılara ve adalet anlayışımıza sirayet eden bir zihniyet sorunudur. Bu zihniyet, adım adım işleyerek astsubayları bugünkü en kötü konumuna sürüklemiş, hak kayıplarının zeminin hazırlamıştır.
Üstünlük Dayatmasının Kökleri
Subay camiası, görevdeyken olduğu kadar emeklilikten sonra da çoğunlukla “ben subayım” diyerek astlarından itaat ve ayrıcalık bekleyen bir duruş sergilemiştir. Bu, bir istisna değil; kökleşmiş bir davranış biçimidir. Kibirli üstünlük anlayışı yalnızca TSK içindeki dengeyi bozmakla kalmamış; toplumun hiyerarşik yapısını da zehirlemiştir. İşte bu “üst–alt” dayatması, astsubayların sistematik biçimde değersizleştirilmesine atılan ilk taş olmuştur.
Konfor Alanı ve Tarihî Fırsatın Kaçırılması
Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde bu anlayışın kurumsal sonuçları net biçimde görüldü. Generaller, kurumlarının bağımsızlığını savunacak dirayetli bir duruş sergilemek yerine çoğunlukla kendi kariyer hesaplarına yöneldi; “filanca gidiyor, önüm açılıyor” beklentisiyle sessiz kalmayı tercih ettiler. Konfor alanlarını terk etmeyen bu yaklaşım, ordunun bütünlüğünü koruyacak stratejik reflekslerin gelişmesini engelledi ve sonuçta her biri teker teker tasfiye edildi. Astsubaylar için bu süreç, üst kademenin kendi çıkarlarını öncelemesi nedeniyle alt kademeye daha da ağır yük bindirilmesinin ve görünmez konumlarının pekiştirilmesinin yeni bir adımı oldu.
Sert Disiplin ve Sessizliğin Bedeli
Üst kademede konforunu koruyanlar sessiz kalırken, alt kademedeki astsubaylar için disiplin zinciri ses yükseltmeyi imkânsız hale getirdi. Astsubayların görevdeyken hak talep etmesi yasaların sertliği nedeniyle neredeyse imkânsızdır; bu nedenle ses ancak emeklilikten sonra sivil toplum örgütleri aracılığıyla çıkabilmektedir. Ancak “kafes sistemi” öylesine güçlüdür ki, sadece orduda değil; devletin bütün kademelerine sirayet etmiştir. Son on yılda birçok meslek grubu ücret ve imtiyaz kazanırken, astsubaylar tam tersi hak kayıplarına uğramış; yakın tarihin en düşük ücret düzeyine itilmiştir. Yani sessizliğe mahkûm bırakılan astsubaylar, hak ettikleri payı değil, tam tersine kaybı yaşamıştır.
Toplumun Gizli Rövanşı
Bu tabloya bir de toplumun astsubaya bakışı eklenmektedir. Astsubayların omuzlarındaki gerçek yük kamuoyunda yeterince anlaşılamamaktadır. Çünkü astsubayların kendini anlatmasına fırsat verilmemiştir. Hatta toplumun astsubaya yönelik gizli bir rövanşı, adını koymadığı bir rekabeti vardır. Birçok meslek grubu astsubayla kendini kıyaslamış; astsubaylık kolay girilen, kolay para kazanılan bir meslek gibi gösterilmiştir. Oysa gerçek tam tersidir: Yoğun sorumluluk, ağır disiplin ve ciddi bir eğitim süreci vardır. Bu yanlış algı, astsubayların zaten içeride bastırılmış sesine toplumdan da değersizleştirme yükü bindirmiştir. Böylece haksızlık zincirine yeni bir halka daha eklenmiştir.
Kendi Kurumunda Başlayan Görünmezlik
Astsubayın görünmezliği aslında kendi ailesi olan Türk Silahlı Kuvvetleri içinde başlar. Orduyu kamuoyuna anlatan dizi, film, belgesel ya da tanıtım kampanyalarına bakıldığında, hep ön planda subay figürleri vardır; astsubay neredeyse hiç yoktur. Kahramanlık sahnelerinde, karar anlarında, kamuoyunun zihninde hep subay vardır; astsubay ise geri plana itilmiştir. Bu, bilinçli bir tercih olarak yıllardır sürdürülmektedir. Dolayısıyla astsubay, daha kendi kurumunda yok sayıldığı için toplumun gözünde de tanınmaz hale gelmiştir. Bu görünmezlik, astsubayların haklarını aramasını zorlaştıran en önemli eşiklerden biridir. Çünkü varlığı bile gölgede bırakılan bir sınıfın emeğini, sorumluluğunu ve adalet talebini kamuoyuna anlatması baştan engellenmektedir.
Görünmez Kimlik ve Sessiz Baskı
Astsubay kimliği daha öğrencilik yıllarından itibaren baskıyla törpülenmektedir. “Sen kimsin, sen ne bilirsin, sana düşmez; düşünme, emredileni yap” anlayışı, astsubayı hem içeride görünmez kılar hem de dışarıda kendini ifade etmesini engeller. Sivil insanlar bu baskıyı anlamakta zorlanır; çoğu zaman böyle bir şeyin olabileceğini hayal bile etmezler. Yüksek makamlara gelen astsubay kökenlilerin çoğu da bu nedenle kimliklerini gizleme eğilimi göstermiştir. Çünkü halihazırda verdikleri mücadelenin yanında bir de astsubaylık kimliğini taşımak, omuzlarına yeni bir yük bindirmektedir. Bu da astsubayların görünürlüğünü daha da zayıflatmış ve bugünkü haksızlıkların devam etmesine katkı yapmıştır.
Statükodan Yeni Elitlere
AKP iktidarına kadar bu ülkenin görünür elitleri subaylar ve generallerdi. Ergenekon ve Balyoz süreçleri bu tahakkümü kısmen sarsmış olsa da görünmez bir şekilde statüko hâlâ sürmektedir. Bunun yanına yeni elitler eklenmiştir; polis teşkilatının elit kadroları, adalet mekanizmasının elit çevreleri… Ancak en büyük sorun, liyakat yerine sadakatin temel ölçüt haline gelmesidir. Sadakatle yükselen kadrolar, ehliyet ve adalet yerine dar grup çıkarlarını öne koymakta; bu da ülkenin geleceğini tehdit eden hastalıklı kararların alınmasına yol açmaktadır. Bu süreç de astsubayların zaten kırılgan olan hak mücadelesini daha da zayıflatmakta; onların taleplerinin duyulmasını imkânsız hale getirmektedir.
Kimliklerin Görünmezleştirilmesi
Sonuçta tablo açıktır: Astsubay kimliği, sistemli bir biçimde görünmez kılınmaktadır. Görevdeyken sessizliğe mahkûm edilen, emeklilikten sonra ise hâlâ gölgede bırakılan astsubayların iradesi, toplumsal bellekte hak ettiği yeri bulamamaktadır. Her aşamada üstüne yeni bir ağırlık eklenmiş, bugünkü haksızlıkların temeli böyle örülmüştür.
Astsubayların Hak Ettiği Yere Gelmesi
Türkiye’nin daha güçlü bir orduya, daha adil bir devlete kavuşması için çözüm açıktır. Öncelikli olarak;
Astsubay eğitimi acilen lisans seviyesine çıkarılmalıdır. Çünkü astsubaylardan beklenen görev ve sorumlulukların karşılığı, önlisans değil; lisans düzeyidir.
Eğitim, özlük hakları ve görev sorumluluklarında eşitlik sağlanmalıdır. Yapay ayrımlar yerine liyakat temel alınmalıdır.
Astsubayların ücret kayıpları telafi edilmeli, çağdaş seviyelere yükseltilmelidir.
Ortak kurumsal kültür yeniden inşa edilmelidir. Karşılıklı saygı, adalet ve güven esas alınmadıkça ne ordu ne de devlet gerçek gücüne kavuşabilir.
Astsubayların görünmez kılındığı bir sistem, yalnızca onların değil; bütün toplumun kaybıdır. Her bir tarihsel süreç, her bir yanlış tercih, her bir sessizlik bugünkü adaletsizliğin taşlarını üst üste koymuştur. Şimdi yapılması gereken, bu yapıyı yıkıp yerine eşitlik ve liyakat temelinde yeni bir düzen kurmaktır.
1926’da helikopter üreten Türkiye’yi bu üretimden vazgeçiren irade kendisinin ilerici, çağdaş ve laik olduğunu söylüyor.
Nuri Demirağ’ı perişan edip 1936’da dünyada uçak üretebilen 6 ülkeden biri olan Türkiye’yi uçaksız bırakan irade kendisinin çağdaş ve laik olduğunu söylüyor.
Silah üreten ve Filistin’e destek verdiği için fabrikasıyla havaya uçurulan Nuri Killigil’i yok eden irade kendisinin ilerici, çağdaş ve laik olduğunu söylüyor.
Uçak bombası üreten Şakir Zümre’yi tehditle soba üretmeye zorlayan irade kendisinin ilerici, çağdaş ve laik olduğunu söylüyor.
Bunlar geçmişteydi. 70 yıl boyunca Türkiye’yi geri bırakmayı başardılar. Ve bu irade ilerici, çağdaş ve laik olduğunu söylemekten geri durmadı.
Aynı irade bugün iha-sihaya engel olmaya çalıştığı gibi, her şeye de engel olmaya çalışıyor.
Yeter ki Türkiye kalkınmasın; biz çağdaş, laik ve ilericilik palavrasıyla pardon sloganıyla aya bile gideceğimizi bilelim.
100 yıldır ilerlemeye mani olan ittihat ve terakki artıkları, çok ilginç bir şekilde sürekli Müslümanları “millet aya gidiyor sen başörtüsü takıyorsun” yaftasıyla suçlayıp kendilerini bir türlü ne olduğunu anlamadığımız ve bir türlü görme imkânı bulamadığımız o bahsettikleri ilericilik sloganının arkasına izleyip sadece çığırtkanlık yapmakla varlıkları devam etti. Çok garip.
Fakat ben bu maddi geri kalmışlığın tartışmasız faillerinin bu beyinsizliklerinden bahsetmeyeceğim. Konumuz başka.
Bu millete düşmanlıkları şeytanı şeytanlığından utandıracak seviyede olan bu güruhun verdikleri zarar keşke maddi terakkiyi engellemekle kalsaydı.
Maddi eksiklik bir şekilde telafi edilebilir.
Lakin öyle bir zarar veriyorlar ki, şeytanı emekliye ayırdılar bu memlekette.
Önce milyonlarca kilometrekare toprağımızın elimizden çıkmasına neden olan ve Çanakkale’de yüz binler insanımızı katleden İngiliz’e Fransız’a düşmanlığı unutturdular. Hasmımız hısımımız oldu. Kut savaşını bile kutlamaktan vazgeçtik İngiliz hatırına. İngiliz’in aşkına Araplara düşman olduk, Filistinlilerin toprak sattığına inandırıldık, tıpkı Vahdettin Han’ın hain olduğuna inandırıldığımız gibi.
Etrafımızdaki her devlete düşman olduk, sadece Avrupa ile ticaret yaptık rahmetli Özal gelene kadar. Oraların sahibi olduğumuz ve orada yaşayanların düşman değil kardeş olduğunu unutturdular bize.
Bosnalıları manen öldürdüler yalnız bırakmakla. Elçilik caminin avlusunda diye içeri girmeyen, bu şekilde laikliği koruyan bir İnönü’ye katlandı bu memleket.
Sapıklığı meşrulaştırmak için münasip yerleri yırtılıncaya kadar bağıran parti liderleri bu memlekette yaşadı yaşıyor hala. Ülkedeki açık saçıklık, resmi olarak açık saçıklığın merkezi olan Avrupa’yı geçti. Her türlü sapıklık laiklik korumasına alındı, devam ediyor…
80 yıldır Manukyanın arkasından nal toplayan işadamları, iş yerine milli eğitimi hizaya getirmek için girişimlerde bulunmayı hiç ihmal etmediler. Sanayici sıfatıyla bakanı ziyaret eden iş kadını, büyük bir öz güvenle Manukyanın arkasında nal toplamakla görevli olduğunu unutup, en önemli uzmanlık alanları olan eğitimin yerlileşmesini bir yıllığına durdurmayı teklif edecek kadar vazife şuurunda olduğunu gösterdi. Tebrik etmek lazım. Ne de olsa eğitim sanayicilerin işidir, onlar daha iyi bilirler bu işi, başka kim bilebilir ki?…
Bu kadar mı?
Daha asıl konuya gelmedim.
Niçin her şey bu memlekette olması gerekenin tersi oluyor?
Oynaşını eve almak için kocasını şikâyetle evden attıran ahlaksız kadını koruyan bu kanun müsvettesini de kim çıkardı?
Kadının beyanı esas diyerek kadınların tamamını ahlaklı ve erkeklerin tamamını da ahlaksız ilan eden ve Samanyolu galaksisinde henüz açıklaması bulunmayan bu kanun müsvettesini de kim çıkardı?
Ömür boyu nafaka diyerek erkeği evlenmekten vazgeçirerek aile kurmaya büyük bir darbe vurarak, gayri meşru ilişkilerle nüfusu artan Fransa’nın bile nüfus artışının gerisine tarihte ilk defa bu milleti düşüren bu kanun müsvettelerini de kim çıkardı?
Kadın cinayetlerinin sebebini araştırmadan, çareyi erkeğe verilen cezayı artırmakta bulan, ne doğruysa onun tersini yapan, erkeği ruhsuz odun olarak hayal edip tanımlayan bu kanun müsvettelerini de kim çıkardı?
Dul iken evlenen kadının babasından kalan maaşını tamamen keserek, bunun doğruluğuna bizi bile inandırıp evlilikleri azaltan ve gayri meşru evlilikleri artıran bu kanun müsvettesini de kim çıkardı?
18 yaşından önce gayri meşru ilişkiye özgürlük deyip, sonra 16-17 yaşında anne-babasının izniyle nikâh kıyanı tecavüzcü kabul edip binlerce insanı suçsuz yere hapse sokan bu kanun müsvettelerini çıkaranlar da kim?
Nikâh kıymadığı sürece istediği kadar fuhşiyatı kanun koruması altına alıp, sonra bunların geçimini üzerine almak denen nikâhı kıyınca “aileyi koruma kanununu” onun hapsine sebep gösteren bu kanun müsvettelerini çıkaranlar da kim?
Cevap çok açık aslında. Hani beni devletimiz bir başka devlete casus olarak gönderse ve dese ki, “görevin o milleti yok etmektir”, vallahi izleyeceğim program bugüne kadar Türkiye’de uygulanan programdır.
Başarısı tescilli. Hem uygulanmış hem sonuç alınmış.
Ecdadın ahlakı yok edilmiş, yerine de hiçbir şey konmamış. Sonuç sokakta ortada.
Bunların müsebbiplerini tebrik etmek lazım.
Başarmışlar.
İslam’ın bayraktarı olan bir milletin ruhunu söküp hadım etmişler.
Gençlerin ideali Avrupa’ya kaçmak.
Mevcut eğitim bu milleti gencine sevdirmiyor, hatta nefret ettiriyor.
Kim yaptı bunları?
Bizim insanımız tabi ki.
Öyle ya bu kanun denen saçmalıkları burada İngiliz Fransız oylamadı ya.
Bizimkiler oyladı.
Kim o bizimkiler?
Bizim dilimizde dinimizde münafık diye bir kavram var.
Kimdir münafık?
Ekseriyetle ehli kitaptan olup kendini Müslüman gösteren insan görünümlü iki ayaklı şeytan türü.
Bizim adımızı taşır, bizim aramızda yaşar.
Şahdamarımızı hissettirmeden koparır.
Bizim insanımızın görüşüymüş gibi basında vs her yerde yaygara kopartır.
Münafıklığın hakkını verir.
Ama münafık, adı üzerinde Müslüman ve Türk görünümlüdür.
En iyi işi de Müslümanların arasında yapar.
Çaktırmadan.
Sol görüşlüsü de var ama en azılısı sağ parti içindedir.
Kurt gövdenin içindedir.
Hırsız içeridedir.
O yüzden kapı kilit tutmaz.
Dindarsın ama bu kanun nasıl desteklenir yav dediğimiz her kanunun arkasında Müslüman kılığıyla o cehennem odunları bulunur.
Ortaya çıkarılmadıkları sürece milletin ham maddeten hem manen boğazını sıkmaya ve milleti gavurlaştırmaya devam edecekler, zaten büyük bir iştahla devam ediyor Manukyanın nal toplayıcıları.
Onlar her yerde her kılıktalar.
.
Tarihe M Kemal'in manevi kızları olarak geçen kadınlardan Zehra Aylin'in sır ölümü...
M.Kemal'in manevi kızları olarak bilinen kadınlardan, soldan sağa Rukiye Erkin, Sabiha Gökçen, Afet İnan ve Zehra Aylin...
Zehra Aylin’in ölümü sır ve muammadır.
Resmi tarihin her sır ölüme verdiği iki hüküm burada da kendini gösterir :
İntihar veya kaza...
Zehra Aylin, M.Kemal'in ilk manevi kızı olarak Çankaya Köşkü'ne yerleşmişti. Fakat fazla yalnız kalmadı, çünkü M.Kemal gittiği yurt gezilerinden manevi evlat denilen kızlarla dönmekteydi.
Zehra Aylin, eğitim için gittiği yurtdışından Türkiye'ye dönerken 1935'te Fransa'nın Amiens şehrinde trenden kendisini atarak, henüz 23 yaşında intihar etmiş veya kaza sonucu ölmüş resmi tarihe göre.
M.Kemal’in çevresinden her nedense eksik olmayan iki kelime : İntihar ve kaza...
Zehra Aylin'in daha çok intihar ettiği idda ediliyor. 23 yaşında hayat dolu, hayalleri olan bir insan niye intihar eder ?
Sebep ne ?
Zehra Aylin'in ölümü Türkiye'de asla büyük bir gündem olmamıştı ama, Fransa'da Zehra Aylin'in ölümü ciddi bir gündem olmuştu. Amiens şehri halkı Zehra Aylin'in cenazesi için şehrin meydanını hıncahınç doldurmuştu.
Vali, Belediye Başkanı ve üniformalı komutanlar saf saf dizilmişler, bando ve merasim kıtası yerlerini almıştı.
Zehra’nın fotoğrafları eşliğinde hazin sonuyla ilgili dünya basınında haberler yapılmıştı.
Çünkü o M Kemal'in manevi kızı, hatta Türkiye''nin Osmanlı geçmişinden dolayı "Prenses" olarak biliniyordu.
İlgi ve alaka bundandı.
Paris’te cenazeyi Fransa Cumhurbaşkanı’nın özel temsilcisi ve diğer ülkelerin elçileri çelenklerle karşılamış. Oradan geçilen Marsilya’da da törenler olmuş. Cenaze burada özel olarak hazırlanan vapuruna konup İstanbul’a doğru yola çıkarılmış.
Vapur uğradığı limanlarda yine elçiler tarafından resmî törenler ve çelenklerle karşılanmış. Tıpkı deyim yerindeyse bir devlet başkanının eşine, bir first lady'ye gösterilecek ilgi alaka ile.
Ta ki İstanbul’a kadar…
Bunca görkemli törenden sonra cenazeyi taşıyan gemi, sabaha karşı vardığı İstanbul limanında vali, birkaç devlet zevatı ve tabutu taşıyacak dört hamal tarafından karşılamış.
Cenaze aynı gün Teşvikiye Camii’ne götürülmüş, oradan da Maçka Mezarlığı’na.
Zehra’nın ölüm haberini Türkiye’de gazeteler birinci sayfalarından, fazla ayrıntıya girmeden duyurmuş.
Zehra Aylin'in ölümü ile ilgili bilgiler aşağı yukarı böyle. Burda benim aklıma bir soru geliyor. Bir insan manevi evladı yaptığı, Çankaya Köşkü'ne yerleştirdiği bir insanın cenazesine neden katılmaz ?
Neyse sorular çok ama kısa kesmek gerek.
Burada ünlü Time dergisi, Zehra Aylin’in ölüm haberini 2 Aralık 1935'te şöyle vermiş :
“Türk haremini ortadan kaldıran diktatör [ Derginin ifadesidir ] Kemal Atatürk, hiçbir hükümdarın sahip olmadığı kadar evlatlık kıza sahip.
Geçen hafta, beş evlatlık kızından biri olan minyon, kahverengi gözlü, kısa kesilmiş kuzguni siyah saçlı bayan Zehra, Calais-Paris treninden düştü ve kafatası kırılarak yaşamını yitirdi.
Londra yakınlarındaki St. Margaret Okulunun müdiresi ‘ Onun vatan hasreti çektiğine dair en ufak bir düşüncemiz yoktu. Tiyatroya yoğun bir ilgisi var gibiydi. diye konuştu. Paris’teki Türk Elçiliği ise ‘Muhtemelen kasvetli kasım havaları onu depresyona soktu ’ yorumunu yaptı."
M.Kemal'in manevi kızı olarak bilinen Zehra Aylin’e ait Maçka Mezarlığında olması gereken mezarı maalesef bugün kayıptır, yeri belli değildir.
■ Yorum kısmına Zehra Aylin'in ölümü ile ilgili iki görseli ve Zehra Aylin’in cenazesinin olduğu 2 Aralık 1935 günü, M.Kemal'in geçirdiği gün ile ilgili Cumhurbaşkanlığı Nöbet Defteri görselini atıyorum.
3 günlük nöbet defterini gösteren bu görselde M.Kemal'in kalkış saatlerine de dikkat edin...
* Ata'nın "şeceresi" (soy kütüğü) hakkında bir bilgin var mı ? Bunun emmisi, dayısı, halası, teyzesi, dedeleri, kuzenleri yok muydu ?!
Cinsi, cibilliyeti, sülâlesi, aşireti kimdir, nereden gelmişlerdir, bir bilgin var mı ?!
Yoksa Ata'nı Leylekler mi koydu anasının kucağına ?!
Ki, ondan ötesine gidemiyoruz ?!
* Trablusgarp, Bolayır, Çanakkale, Filistin'de onbinlerce mehmetçiğimizi düşman mitralyözlerine doğrattığından haberin var mı ?!
* Suriye'de bir milyon, Gazze'de 70.000 müslümanın küffâr tarafından şehid edilmesinin en büyük sebebinin, senin Ata'nın bu cephede ordusunu İngilizler'e teslim edip te kaçması olduğundan ve İtsrail Devleti'nin kurulmasına sebep olduğundan haberin var mı ?!
* Bu ihânet ve hıyâneti müteâkiben Kasım 1918'de İstanbul'a gelip te, "tevkif etmek (tutuklamak) üzere kendisini arayan" ( ?!!! ) İngilizler ile 6 ay gizli görüşmeler yaptığından haberin var mı ?!
* Ata'nı Anadolu'ya kimin gönderdiğinden haberin var mı ?!
* Lozan Muâhâdenâmesi imzalanmadan önce, "bizim vatanımız" olan toprakların nereleri ihâta ettiğinden haberin var mı ?!
* Lozan Muâhâdenâmesi'ni ve Boğazlar Sözleşmesi'ni (1936'da Montrö Sözlesmesi olarak revize edildi) okudun mu, kaç maddedir, bunlarla ne verildi ne alındı, haberin var mı ?!
* Inkılaplar'dan (Devrimler) önce, 300.000 kelimeden fazla bir lisânımız vardı, şimdi 3-5 Bin kelimelik bir kuş / kurbağa lisanı ile konuştuğumuzdan ve buna râğmen, meslekleri bizzat "öğretmenlik" olan nicelerinin bile, konuşurlarken ve yazarlarken, Türkçemiz'in kafasını gözünü yardıklarından haberin var mı ?!
* Atanız ile ABD'li 15'lik "çıtır" Zsa Zsa Gabor'un "aşk mâcerâsı"ndan haberin var mı ?!
Google amcana bir sor bakalım, ne cevap verecek ?!
* İngiliz şapkası giymedikleri için" idam edilen onbinlerce insanımızdan ve top ateşine tutulan şehirlerimizden (Rize ve Diyarbakır) haberin var mı ?!
..............
Hadi biraz daha beriye geleyim :
* Bodrum'da yaşayan 60 yaşında koyu Atatürkçü kadının, 65 yaşındaki Atatürkçü sevgilisi bir yıldır, 8 yaşındaki erkek torununa tecavüz ediyor, çocuğa tenbihi :
"sakın kimseye söyleme !"
Bunu duydun mu ?!
Duymadın !
Çünkü, O sapık, çok koyu bir Atatürkçü !
* Tunceli de, parkta, özürlü çocuk yaşlı ve sakallı biri tarafından taciz edildi, bunu da duymadın, çünkü o sakallı, sapık bir Alevi Dedesiydi !
Sakallı "sünni" olsa duyulur, filmi bile çekilirdi !
* 2007 yılında ortaya çıktı ; Aziz Nesin Vakfı'ndaki çocuklara yıllardır tecavüz ediliyormuş ; duydun mu ?!
Elbette duymadın, çünkü, sapık eğitmenler komünist idi !
* Ensar Vakfı sapığının kim olduğu ortaya çıktıktan sonra kimse konuşmadı..
Niçin ?..
Çünkü, Gazi Mustafa Kemal İlkokulu'nda öğretmenlik yapan 52 yaşındaki sapık Muharrem Büyüktürk Kuran okumasını dahi bilmeyen ateist, komünist, CHP'li çıktı !..
* Sinan Sardoğan 25 yıl boyunca yüzlerce kadını tâciz etmiş, 12 yaşındaki erkek çocuğa tecavüz etmiş, Kayıtlara girmeyen, işlem yapılmayan ve de şikâyetçi olmayanlar harici kayıtlara giren "resmî" olarak 23 dosyası olmasına rağmen hep serbest kalmış. Cezaevinde hiç yatmamış.
Niçin ?
Çünkü, o sapık, bir Tokat Alevisi !
Öldürdüğü 65 yaşındaki Alevi kadın komşusu kaybolmasa, muhtemelen yine duymayacaktın !
* Kemal Kılıçdaroğlu'nun 32 yaşındaki 3 çocuklu öz yeğeni Hıdır Çakmak sahibi olduğu marketin deposu ile inşaatta para çikolatayla kandırdığı 4 çocuğa aylarca tecavüz etmiş, elbette onu da duymadın !
Çünkü, O bir Tunceli Ermeni Alevisi !
Bulgar mültecisi Muharrem İnce'nin evli kadın ve o kadınların kızlarına attığı mesajları da muhtemelen duymadın !
* Evli Nesrin Baytok ve evli Deniz Baykal'ın hikâyesini muhtemelen duydun...
Fakat herkes "hiçbirşey olmamış" gibi yoluna / evliliğine devam etti, değil mi ?!
* Voleybolcu metres'ine servet veren evli EkRum Bizansiti'nin bu "icraatından" hiç bahsediliyor mu sizin mahallede ?!
Bahsedilmez, çünkü böyle şeyler sizin mahallede "vak'a-i âdiye" (normal, sıradan, herkesin yaptığı cinsten bir olay) !..
............
Mâmââfih, hakikatte "yaşananların" belki milyonda bir'i mesâbesindeki bu rezâletler, aslında Ata'nızı ve sizin de tam olarak "Atatürkçü olduğunuzu" isbat ediyor !
Binâenaleyh, elbette sizin zihniyetiniz ve "ulu önderiniz" ile "evimiz ayrı, yolumuz sapa" !..
Ben "elhamdülillah Müslümanım", küfr'e de kâfir'e de zerre kadar meylim ve muhabbetim olmaz !
1- DÜNYA UYUŞTURUCU PAZARI 1 TRİLYON DOLARLIK kapasiteye ulaştı,
bu kara para da dünyanın en zengin ailelerinin küreselcilerin denetimsiz off-shore adalarında kurduğu bankalarda-finans şirketlerinde toplanıyor
sonra New York ve Londra'da küresel şirketlerin bankalarına yatıyor…
2- PAGAN KÜRESELCİLER tüm yayın organları eşcinselliği destekliyor,
son birkaç yıl içinde bir anda tüm dünyada birden eşcinsellik patlaması yaşandı,
PAGAN KÜRESELCİLER eşcinsellik için sivil toplum örgütlerine de destek olmaları için milyarlarca dolar bağışlıyor…
3- PAGAN KÜRESELCİLER “Netflix” gibi tüm platformlarında diziler, filmler, çocuklara çizgi filmler bir anda eşcinsellik pompalayan senaryolarla dolduruldu,
gazeteler her yerde eşcinsellik için "Özgürlük" diye anırdı,
eşcinsel evlilikler ülkelerde serbest bırakıldı, eşcinseller devlet başkanı yapıldı, ABD Başkanı Biden eşcinselleri çalışmak üzere Beyaz Saray'a taşıdı…
4- CIA kontrolünde üretilen, satılan ve parası PAGAN KÜRESEL şirketlerin bankalarına taşınan uyuşturucu sayesinde büyüyecek eşcinsel sayısı ile DÜNYA NÜFUSUNU AZALTMAYA ÇALIŞAN bir PAGAN aklı vardır,
yani hem bankalardaki kasalarını uyuşturucu parası ile dolduruyorlar hem de bu parayla sapık hedeflerine ulaşıyorlar…
5- ABD'de yaklaşık 14 MİLYON YETİŞKİN “LGBT” OLARAK TANIMLANDI ve HER 6 GENÇTEN BİRİ EŞCİNSELDİR ve yine ABD’de yılda 120 bin kişi uyuşturucudan ölmektedir,
YouTube yayınında konuşan ELON MUSK, cinsiyet değiştirme ameliyatı olmadan önceki adı Xavier olan çocuğu ile ilgili yaşadığı süreçte "KANDIRILDIĞINI" söyledi, Elon Musk, kendisine çocuğunun " İNTİHAR EDEBİLECEĞİNİN" söylenmesi sonrası endişe ile ergenlik engelleyici ilaçların kullanımına onay verdiğini söyledi Musk; "BU NEDENLE OĞLUMU KAYBETTİM" dedi ve bu olaydan sonra "woke akıl virüsünü" yok etmek için kendisine söz verdiğini vurguladı…
6- Elon Musk, X'ten "Avrupa ölüyor" diyerek doğurganlık haritası yayınladı, doğum oranlarının nasıl geriye gittiğini duyurarak, küresel LGBT kampanyası tehlikesine dikkat çekti,
PAGAN KÜRESELCİLERİN EN ÇOK SEVDİĞİ, İNSAN ÖLÜMLERİNİN BOL OLMASIDIR, işte bundan dolayı TÜM SAVAŞLARI da SONUNA KADAR DESTEKLİYORLAR...
"Tarihçi Mete Tunçay yazmış, tarihçi Cemil Koçak da ondan aktarmış, biz de gazeteci Engin olarak kendi okurlarımızı haberdar edelim.
Diyor ki Profesör Tunçay:
"Vefatından bir buçuk yıl öncesine değin, Atatürk bütün Türkiye'nin en büyük toprak sahiplerinden ve zenginlerinden biriydi. Bu servet ona miras kalmamış, aylıklarının arttırılmasıyla da oluşmamıştır.
Bilinen iki kaynak, kurtuluş savaşı yıllarında Hint HİLAFET Komitesi'nin Ankara'ya yolladığı 600 bin liraya yakın yardımla, daha ileriki yıllarda eski Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa'nın TC uyrukluğuna girerken CHP'ye bağışladığı 900 bin lira dolaylarındaki paradır."
Allah Allah, CHP vatandaşlığa girmek için başvuranlardan para mı alırmış?
Profesör Koçak da şöyle devam ediyor:
"Tunçay'ın aktardığına göre Hindistan'dan gelen paranın 120 bin liraya yakın bölümünü büyük taarruzdan önce Batı Cephesi Komutanlığı'na harcamış, geri kalan paranın çoğuyla, yaklaşık 250 bin liralık kısmıyla İŞ BANKASI'NI kurdurmuştur.
Bankanın da hissedarı olmuştur."
Koçak kendi görüşünü şöyle açıklıyor:
"Burada ilginç olan husus, Hindistan'dan gelen yardımın doğrudan 'Atatürk'ün kişisel hesabı' olarak benimsenmiş olmasıdır. Eğer Hasan Rıza Soyak'ın anılarına bakılacak olursa, bu gayet tabii karşılanmış olmalıdır.
Çünkü harcanmayan para, Atatürk'e bizzat Bakanlar Kurulu kararıyla geri verilmiştir.
Soyak, Atatürk'ün çiftlik arazilerini de bu parayla satın aldığını yazmaktadır." Şimdi de bilançoya ve terekeye geliyoruz: "Atatürk öldüğünde İş Bankası'ndaki hesabında 1,5 milyon liradan fazla nakit parası ve 120 bin lira civarında İş Bankası hissesi bulunmaktaydı. Başkaca hisselerinden 25 bin lira nakit parası daha vardı."
O zamanın parasıyla... "Altın devir" parası...
Paranın para olduğu dönem.
Şimdi... Çeşitli sorular sorulabilir.
"Cumhuriyet Halk Partisi'ne bağışlanan bir para Atatürk'ün kendi parası mı sayılmış?" sorusunun cevabı evettir.
"İş Bankası Hintli Müslümanlar'ın kurtuluş savaşımıza gönderdikleri yardımla mı kurulmuş?" sorusunun cevabı da kısmen EVET'tir.
"Atatürk Orman Çiftliği de mi bu paranın bir kısmıyla kurulmuş?" sorusunun cevabı da EVET.
Bugün yerine Ak Saray yapılan arazinin temelinde Hintli Müslümanlar'ın "Hilafet" Komitesi'nin parasının yatması, tarihin ilginç bir cilvesidir.
Deyip geçeceğim, ben soru sormayacağım. "Koskoca Büyük Önder'in ülkenin en büyük toprak sahiplerinden ve en zenginlerinden biri olması doğal mıdır?" sorusunu ayakkabı kutusu araştırmacılarına bırakıyorum.
"CHP'YE VERİLEN PARA NASIL OLUYOR DA ATATÜRK'ÜN ŞAHSİ PARASI SAYILIYOR?" sorusuna ister Kılıçdaroğlu cevap versin, isterse Tarhan Hanım.
Çünkü nasıl olsa "Koskoca Büyük Önder banka sahibi olur mu, bankacılıkla uğraşır mı?" sorusunu daha önce sordum, cevap alamıyorum. "Koskoca Büyük Önder bira, turşu, yoğurt, ayran, dondurma, beyaz peynir ve kaşar peyniri üretimiyle uğraşır mı?" sorusuna cevap alamadığım gibi."
.
25 Nisan 1915 tarihinde başlayan Çanakkale savaşlarını Yarbay /Albay Mustafa Kemal kazandı zanneden cahiller var… 18 Mart Deniz Savaşı'na katılmayan Mustafa Kemal, Çanakkale kara savaşlarının çoğuna da katılmamıştır.
MUSTAFA KEMAL, ÇANAKKALE KARA SAVAŞLARINDA KATILDIĞI HİÇBİR SAVAŞI KAZANAMADI. İNGİLİZ ASKERLERİNİ DENİZE FALAN DA DÖKMEDİ. BU KOCAMAN BİR YALANDIR.
1- 18 Mart Çanakkale Deniz Savaşı: Mustafa Kemal yoktu…
2- 25 Nisan Gelibolu çıkartmaları: Pınariçi Koyu, İkiz Koyu, Tekke Koyu, Ertuğrul Koyu, Morto Koyu çıkartmaları ve çarpışmaları… Mustafa Kemal yoktu…
3- 25 Nisan Kumkale çıkartması: Mustafa Kemal yoktu…
4- 26 Nisan Seddülbahir Kalesi çarpışmaları: Mustafa Kemal yoktu…
5- 28 Nisan 1915… 1’inci Kirte Savaşı: Mustafa Kemal yoktu…
6- 1-2 Mayıs 1915… Kirte Osmanlı taarruzu: Mustafa Kemal yoktu.
6- 2 Mayıs 1915... 2’nci Kirte Savaşı: Mustafa Kemal yoktu…
7- 4 Haziran 1915… 3’üncü Kirte Savaşı: Mustafa Kemal yoktu…
8- 10 Haziran 1915… Bağ Savaşları: Mustafa Kemal yoktu…
8- 28 Haziran 1915… Zığındere Savaşı: Mustafa Kemal yoktu…
9- 21 Haziran 1915… 1’inci Kerevizdere Savaşı: Mustafa Kemal yoktu.
10- 13 Temmuz 1915… 2’nci Kerevizdere Savaşı: Mustafa Kemal yoktu…
HİÇ Mİ YOKTU?
Çanakkale’de 19'uncu yedek tümen komutanı Mustafa Kemal’in katıldığı savaşlar…
25 Nisan Arıburnu çıkartması: Mustafa Kemal vardı. Küçük bir çarpışma oldu. İngiliz birlikleri kıyıya tutundu. Siper kazdılar ve yerleştiler… Bu bir savaş değildi.
1- 19 Mayıs 1915- Büyük Arıburnu Taarruzu. Taarruza 19’uncu Tümen de katıldı. Mustafa Kemal'in birlikleri, 4 tümenlik saldırı gücünün sağ kanadını oluşturuyordu. Tamamı lise öğrencilerinden oluşan 2'nci tümen neredeyse tamamen şehit oldu ve Mustafa Kemal ve tümeni yenildi…
2- 8 Ağustos 1915… 1’inci Anafarta Savaşı. Mustafa Kemal bu savaşa komutan olarak katıldı ve İngiliz saldırısını durdurdu…
"Kurulan Askeri Bir Diktatörlüktü. Cumhuriyet de Bunun Kamuflajıydı."
Hafî Türkiye Komünist Fırkası ve Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası Genel Sekreteri Salih Hacıoğlu:
"Mustafa Kemal Paşa'nın muhalifler hakkında bir planı vardı: Kendisine muhalefet eden her şahsı İngiliz casusluğuyla itham ederdi."
Erden Akbulut & Erol Ülker, Hafî TKP ve THİF Genel Sekreteri Salih Hacıoğlu, 2020, s. 55
31 Aralık 1919
Erzurum'daki 15'inci Kolordu Kumandanı Kâzım Karabekir, Ankara'daki Mustafa Kemal'e zata mahsus ve pek acele telgraf gönderdi.
İngiliz Yarbay Alfred Rawlinson, (i) hilafet-saltanatın ayırılmasını, (ii) hükümet merkezinin İstanbul'dan Anadolu'ya taşınmasını ve (iii) cumhuriyet idaresinin kurulmasını istemiştir.
Karabekir, millet tarafından hazmedilemeyecekleri vechile mezkûr 3 hususun gerçekleştirilemeyeceğini Rawlinson'a beyan etmiştir.
T.C. Dışişleri Bakanlığı, Türk Diplomatik Arşivi Belgelerinde Millî Mücadele Diplomasimiz (1919-1920), 2023, s. 438-439.
Şerh: Mustafa Kemal, İngiliz Muhafazakârların taleb ettiği üç hususu da tatbik edecektir.
m. kamal, ingilizlerden valilik istiyor
Kasım 1918
Beyoğlu, Pera Palas
Mustafa Kemal Paşa'dan İngiliz Albay Heywood'a:
❝..Britanya idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri.. salâhiyet dahilinde hizmetlerimi arzedebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmıyacağını bilmek isterim...❞
Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, 1971, s. 98
Cemil Koçak:
❝Cumhuriyet, bazılarının iddiasına göre, Osmanlı'nın "kulluk sistemi"ne son verdikten sonra, "kulluk sistemi"nin öngördüğü seçim yasasını ve sistemini sürdürdü.
Tek-parti döneminde seçim, atama anlamına geliyordu.
...önce Cumhurbaşkanı, CHP Değişmez Genel Başkanı olarak partisinin milletvekillerini seçiyor, ardından milletvekilleri de Meclis'te kendilerini atayan Cumhurbaşkanı'nı (yeniden) seçiyorlardı.
Cumhurbaşkanı anayasaya göre yetkileri kısıtlı devlet başkanıydı. Fakat Cumhurbaşkanı aynı zamanda CHP Değişmez Genel Başkanı'ydı da. Yetkilerini Cumhurbaşkanı olarak değil, fakat parti başkanı olarak kullanıyordu.❞
Cemil Koçak, "Geçmişiniz İtinayla Temizlenir", 2013, s. 99-101-102
"İstendiği kadar “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" densin, "halk egemenliği"nden söz edilsin, “seçimler" den bahsedilsin, Mustafa Kemal döneminde bu kavramlar, diktatörlüğün gerçek yüzünü gizlemek amacıyla kullanılmıştır. 1924 Anayasası ölü doğmuş bir metin olarak kaldı.
Yerini CHF'nin (Cumhuriyet Halk Fırkası) tüzüğü aldı. Mebus tayinleri Mustafa Kemal tarafından bizzat yapılıyordu. Meclise girecek tüm üyelerin bir tek kişi tarafından seçildiği koşullarda, serbest seçimlerden ve hakimiyetin millete ait olduğundan söz etmek mümkün müdür?
Herhalde, "Hakimiyet kayıtsız şartsız Mustafa Kemal’in ve onun yakın çevresinindir."
Fikret Başkaya/Paradigmanın İflası
Rıza Nur:
❝Mustafa Kemal, Hilâfet meselesini ve ilgasını Nutkunda Sahife 511'den itibaren izah ediyor. İsmet'e olan telgrafındaki şu cümleler nazarı dikkatimi celbetti: "İstanbul'da milletin boğazından kesilmiş paralarla yapılmış birçok saraylar ve içindeki birçok eşya ilh..." Hey gidi, bunu söyleyen adam!.. Üç-dört yıldır o saraylara yerleşti. Her yerde çiftlikler, binalar elde etti. Ankara'da o koca çiftlik miletin parası ile meydana geldi. Bunun için istida ile Ziraat Vekâletinden bile elli bin lira aldı.
Ziraat Vekâletinin bütün traktörlerini Konya ovasında halk için çalışırken, Vekâlete 20 bin lira nakliye masrafı yaptırarak çiftliğine getirdi. Amele, memur, benzin hep Vekâletten... Bunu bana Konya meb'usu Hoca Musa Kâzım yana yakıla anlattı. Ankara Ziraat Mektebinin talebe ve muallim hey'etini çiftliğine nakletti. Orada amele gibi çalıştırıyor. Bu esnada Konya meb'usları traktörlerin alınmasına söylendiler. Ama ne fayda?.. Ankara'daki çiftliği halkın elinden arazisini alarak yaptı. Çiftliğin uzunluğu önünden geçen şimendiferle yarım saattir. İki yerli hanedandan, Alişanzâdeler bizzat bana anlattılar. Bozok Salih gelip çiftliklerinin Gazi'ye satılmasını söylemiş. Onlar razı olmamışlar. Birgün Salih tapu memuru ile gelmiş. "Çiftliğiniz iki bin lira kıymetinde imiş Parayı alın, takriri verin!" demiş.
Razı olmamışlar. "Sonra mahvolursunuz!" demiş, imzayı basmışlar.❞
Rıza Nur, "Cumhuriyet Devrinin Perde Arkası", 2010, s. 27-28
.
Bir hafta önce İngilize teslim ettiği Halep'e tek başına geri döndü ve 7'NCİ ORDU KOMUTANI TUĞGENERAL MUSTAFA KEMAL, İNGİLİZ ORDUSU'NA TESLİM OLDU. KILICINI COLONEL W. P. FARR ALDI
Fotoğraflar: Solda Mustafa Kemal İngiliz üniformasıyla. Sağ üstte İngiliz Başkomutan General Allenby, Mustafa Kemal'in teslim olduğu Anzak Generali MacAndrew ve altta kılıcını teslim ettiği Colonel Farr... 2 Kasım 1918. 107 yıl önce bugün. Mustafa Kemal’in Arap milislere esir düştüğünü ve 1.000 altın (21 milyon lira) fidye vererek kurtulduğunu geçen hafta anlatmıştım. Mustafa Kemal, artık sıfırı tüketmişti. Esaretten kurtulmasından bir hafta, Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından 3 gün kadar sonra bu defa İngilizlere kendisi teslim oldu. Nasıl mı?
“Bu arada Halep’te Baron Otel’in süitinde kalan Mustafa Kemal, emrinde 8 bin askeri olmasına rağmen daha fazla kan dökülmesini istemediği için olacak, şehri savaşmadan teslim etti ve Halep’in 40 mil dışında kamp kurdu. Anzak askerlerinin kumandanı General Harry Chauvel, kendisine asker gönderip teslim olmasını istedi. Mustafa Kemal gülerek, “Söyle Chauvel’e kendisi gelsin alsın” dedi. Fakat birkaç gün sonra gelip, (bir başka Anzak generaline) General MacAndrew’a kendisi teslim oldu… İngiliz Başkomutan Allenby, Mustafa Kemal'in ordusuyla savaş alanından kaçarak kendilerine büyük bir zafer hediye ettiğini yani savaşı onun sayesinde kazandıklarını elbette biliyordu. Zaten, Mustafa Kemal'i Aubrey Herbert'in evindeki akşam yemeğinde şahsen tanımıştı. Duruma müdahale etti. Emri üzerine General Macandrew, Mustafa Kemal’i serbest bıraktı ve onu lüks bir arabaya bindirip Adana Tren İstasyonu'na uğurladı…”
Kaynak: Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş. Sayfa 344 / 345 / 346
.
SEZAİ KARAKOÇ
Şair-yazar ve düşünür Sezai Karakoç üstadım; dinimizin, ahlak anlayışımızın, örf, adet ve göreneklerimizin gereği bütün güzellikleriyle uygulanan, dostluğun, muhabbetin, Muhammed sevgisinin en güzel bir şekilde yaşandığı bir Anadolu kasabasında 1933 yılında dünyaya merhaba dedi.
Babası, Birinci Dünya Savaşı sırasında Kafkas cephesinde, dedesi Plevne Savaşında bulunmuş, mertlik ve yiğitlikleriyle tanınmış vatansever kişilerdir. Annesi dinine, yuvasına, milli ve manevi değerlerimize saygıda kusur işlemeyen, Anadolu kadının cümle fedakârlıklarını, çalışkanlığını, Allah’a kulluğunu gördüğümüz, evladını inançlarımızın öğütlediği gibi yetiştiren bir ev hanımıydı.
Düşünür, şair ve yazar üstadımız; daha ilkokul öğrenciliği yıllarında Battal Gazi kitaplarını, Muhammediyeleri okuyup
peygamber kıssaları dinleyen, okul ve eğitimle ilgi kuran, ilk şirini lise üçte yazan, Büyük Doğu dergisinde müstear isimle yazdığı Sabır isimli şiiriyle ilk defa okurlara ulaşan (1), liseden sonra “mutsuzluğun şantiyesi” dediği büyük şehirde üniversite tahsiline yönelen, dersleriyle, şiirle, sanat ve edebiyat ile uğraşan, yazdığı şiir, deneme ve araştırmalarla Türk edebiyatına eskimez, pörsümez güzellikler armağan eyleyen, adı binlerce kişi tarafından bilinen, şiirleri, yazıları, eserleri hayranlık derecesinde beğenilerek okunan bir ustadır. Hakiki mânada usta bilinen birçok ustanın üstadıdır.
Düşünür, şair ve yazar kimliği ile birbirinden güzel şiirler, denemeler yazdı, birbirinden kıymetli araştırma çalışmalarını okurlarının ilgi ve alakasına sundu. En önemli konularda en etkili ve bilgilendirici konuşmalarıyla en temiz yüreklerde en samimi bir şekilde sevildi, benimsendi. Sadece ülkemizde değil İslam ülkelerinde de haklı bir şöhrete ulaştı.
İnsanlığın Yaşadığı Buhran, Ahlak Buhranıdır
Tüm hayatını “diriliş nesli”nin yetişmesine adadığını, okurlara ulaştırdığı Diriliş dergisiyle necip milletimize ve ümmete hayati öneme sahip bilgiler sunduğunu bildiğimiz üstadımız, birbirinden değerli tespitlerde bulundu. “İnsanlığın yaşadığı buhran, ahlak buhranıdır. Ahlaktan, manevi değerlerden, cümle faziletlerden uzaklaşan insanlık, dünyayı adeta cehenneme çevirmiş, yılanların, akreplerin, tilkilerin, domuzların görüntüsü halindeki davranışlarıyla yaşadığı coğrafyayı yaşanılmaz eylemiştir.” dedi özetle.
Yaşanılan coğrafyayı yaşanılmaz eyleyen insanların aksine, Sezai Karakoç üstadımız, “Ne doğulu, ne batılıdır. Onların dışında ve üstüde kendi başına var, suigeneris, aklın iki prensibini de yapıları ve şiddetleri ölçüsünde çalıştıran, temelinde özdeşlik prensibi bulundururken çelişmezliği bir yapı prensibi olarak koruyan, mutlakçılık ve rölativizmin altın sulh noktasını yakalamış, geçmişle gelecek arasına soylu çelik köprüyü kumuş bir din ve dünya görüşüdür” (2) dediği İslam ile insanlığı tanıştırmaya çok uğraşmıştır.
Üstada göre, “Doğu sadece anatomi ve Batı sadece fizyoloji iken, İslam canlı bir vücuttur. Diğer bir deyişle doğu natürmort, batı non-figüratif, İslam portredir.” (3)
Bizler sürekli batılılaştırmayı düşünmemiz sebebiyle bir türlü sağlıklı kültür ve medeniyet hamlelerine ulaşamadık.
Hâlbuki bizim görevimiz, kendimizi, kendi kültür ve medeniyetimizi hakkıyla tanımak, Anadolu’yu, Anadolu insanını doğru anlamak, Anadolu insanın iman, gayret ve fedakârlığını doğru değerlendirmekti. Karakoç’un deyimiyle “Anadolu’yu dinleyelim, Bu ses materyalistlerin sandığı ve çizdiği gibi, küfürlü, utanmaz, kaba cırtlak değildir. Bu ses senfonidir.” (4)
Özetle bu senfonide güven, Allah’a bağlılık ve ideal mânada kulluk, merhamet, saygı, sevgi ve zafer sesleri vardır.
Bu senfonide, kılıcın kahramanları, daha çok ruhun, sanat, fikir ve ekonominin, şiirin, ahlakın ve dinin kahramanları vardır.
Bakış Açısı ve Kelimelerin Seçimi Çok Önemlidir
“Sermayeyi, eşyayı, malı, parayı, ünü putlaştıran kişi, özgür değil” diyen ve ruhun kapalı pancurlarını aralamayı önemseyen, “ Alınteri insan huzurunun temel taşıdır.” görüşüne inanan, “Kendini gören kendini aşamaz” (5) sözünü dillendiren şiir ve yazı üstadına göre edebiyatta bakış açısı ve kelimelerin seçimi çok önemlidir.
Üstadın deyimiyle, “İnsanoğlunun dünyadaki yerini, işini ve eserini, tavrını ve tesirini belirleyen belli başlı ruh odaklarından biri de, bakış açısıdır.” Edebiyatçı, yazar önce sağlam bir bakış açısı kazanmalı ve sonra bu bakış açısı doğrultusunda dillendireceği konuları ışıklı, sıcak, temiz ve etkili kelimelerle okurların ilgisine sunmalıdır. “Güzel eserler güzel kelimelerle yazılır. “
Yazarımızın tespitiyle, bu konuda üniversitelerin ve dil öğreticilerinin görevi fevkalade önemlidir.
Üniversiteler, gazeteler, dergiler, radyo ve televizyon yetkilileri özellikle bilmelidirler ki, milletleri kendi varlıklarının bilincine erdiren en etkili kültür planı, edebiyat sayesinde hedefine ulaşır. Edebiyatı uzun süre ihmal eyleyen halklar zamanla
unutulurlar (6)
Cehaletin karanlığından kültür ve medeniyetin aydınlığına
ulaşabilmek için, edebiyatçı her türlü engeli aşmasını bilmeli, zorluklar karşısında ürkmeden, yılmadan okumalı, yazmalı, çalışmalıdır. Hiçbir zaman taklitçiliğe sapmamalı, doğruların takipçisi özelliğini her şartta korumalıdır.
Sezai Karakoç, Ortadoğu Konusuna Bir Hayli Değinmiştir
Sezai Karakoç üstadım, eserlerinde ve yazılarında Ortadoğu konusuna da bir hayli değinmiştir. Ortadoğu coğrafyası “ Bir medeniyet ocağıdır.” (7), kendine özgü bir şekilde kemikleşmiş ve bütünleşmiş bir yapıdadır. “Büyük peygamberlerin yurdudur.” (, “O, türlü medeniyetleri kendi ruhunda demleyen, dinlendiren sabırlı bir ruha sahiptir.”(9) demiştir.
Ortadoğu İnsanı Şunları İyi Bilmelidir
“İslam devletlerinin, hele Ortadoğu ülkelerinin bir pakt ve blok etrafında toplanması kadar gerekli, realist, kazançlı, ikinci bir dış politika projesi bulmak” (10) zordur.
“Ortadoğuluların Kur’an nefesiyle, peygamberlerin nefesiyle dirilmeleri” (11), “aşırı tutkuların lekeleri, putlaştırma lekeleri ve kötü ahlak nakışlarından” (12) arınıp kurtulmaları gerekir.Kaliteli aydınların çoğaltılması fevkalade önemlidir.
İslam ülkelerinin birbirine ilgi duyması, karşılıklı ziyaretler, haberleşmeler, ticaret, siyasi, ekonomik ve kültürel kuruluşların
artırılması (13), her ülkede İslam için çalışanların eserleri ve görüşlerini öbür ülkelerde tanıtmak (14) şarttır.
Batı Konusundaki Görüşleriyle Binlerce Kişi Bilgilendirmiştir
Tanınmış yazar, şair ve düşünürlerimizin hiç şüphesiz en önemlilerinden birisi de Sezai Karakoç üstadımızdır. Sezai Karakoç üstadım yazdıklarıyla binlerce kişiyi Batı konusunda bilgilendirmiş, okurlarını Batıyı daha doğru bir şekilde tanıma şansına eriştirmiştir. Eğer bugün Batı ile ilgili bir şeyler biliyorsak, bu bilgilenmede Sezai Karakoç üstadın da bir hayli payı vardır.
Üstadın yazdıklarından hareketle söylersek “Batı medeniyeti öncelikle bir tehlike medeniyetidir… Tehlike, her medeniyet için bir korku iken, Batı medeniyeti için bir yaşayış sebebi”dir. (15)
Batı medeniyetinde “hürriyet, eşitlik, sevgi gibi kelimeler”(16), sadece birer fantezidirler
Batılılar, henüz kendilerinden başkasını insan sayma, sayabilme anlayışına ulaşamamışlardır. “Batı, insan derken “Batılı”yı kasteder.” (17)
Batılılar, Kızılderilileri, Doğuluları, Asya ve Afrikalıları, zencileri insan kimliğiyle düşünmek erdeminden yoksundur. (18)
Batı, başka insanlar ve ülkeleri dost ve insan olarak değil, sadece zengin hammadde kaynakları soyulup talan eylenebilir topluluklar gibi görmektedir
Avrupa ne zaman dirilmişse, insanlık o vakit bunalmış, zulme uğramış, türlü türlü haksızlıklarla karşılaşmıştır. ( 19)
Batının Teknikteki Üstünlüğü Bir Örümcek Ağıdır
Batının teknikteki gelişmesini, ahlakı, şahsiyeti yok eyleyen bir silah şeklinde değerlendirdiğini özellikle belirten yazarımız, Batının bir-iki yüzyıllık bu teknik üstünlüklerini Müslümanların üzerlerine ördükleri örümcek ağına benzetmektedir. (20)
Müslümanların ve geri kalmış ülke insanlarının üzerine ördükleri bu örümcek ağı ile insanlar ve toplumlar batılılaştırılmak istenmektedir.
Üstadın bu konudaki tespiti özetle şöyledir:
Batı, batılılaştırmayı düşündüğü toplumlara önce sembollerin unutturuyor. (21)
Bu özelliğini, sadece bizde değil, iki yüz yıldır batılılaştırmaya çalıştığı doğulu ülkelerde de uyguladı, Batı. (22)
Batılılaşmış Aydınlar, Batılılaşmanın Dışında Bir Çözüm Tanımıyorlar
Batının, batılıların dışındaki aydınlara yönelik sinsi ve insafsız çalışmaları neticesinde, batılılar dışındaki toplumlarda, batılılaşma dışında bir çözüm bilmeyen, öğrenmeyen aydınlar kuvvetlendi. Bu aydınlar problemlerden kurtulma noktasında batılılaşmanın dışında bir çözüm tanımıyorlar. Kendi değerlerinden çözüm yollarına ulaşma çabalarını “irtica”, “gericilik” şeklinde isimlendiriyorlar. (23)
Batıda her Gazete Mutlaka Bir Devletin Hedefleri Doğrultusunda Okurlarına Ulaşır
Batılılar, kendi değerlerine karşı düşünüş ve çabaları “irtica” ve “gericilik” şeklinde isimlendirme çalışmalarında gazete, dergi ve diğer cümle kitle iletişim vasıtalarından faydalanmayı çok iyi bilmekte ve özellikle gazeteleri bu hedeflerine ulaşmada ustaca değerlendirmektedirler.
Üstada Göre Batı ve Batılılara Karşı Öncelikli Görevlerimiz
Üstadın özellikle ve öncelikle tembihi, Batının bizlerle ve diğer ülkelerle ilgili sinsi ve planlı çalışma ve gayretlerini görüp en kısa bir zamanda uyanmak, kendimize ve kendi değerlerimize bütün ciddiyetimizle kararlı ve şuurlu bir şekilde yönelmek, Batının hiçbir zaman bizlere dostça davranmayacağını bilmektir.
İkinci iş de, İslam ülkeleriyle birleşmeyi gerçekleştirmektir. Şimdi İslam ülkeleri, ufak ufak lokmalar halindedir, batı kargası için. O ise kendine bir kuşbaşı ziyafeti düşünmekte ve buna göre hazırlanmaktadır. İslam ülkelerinin birliği, samimi dostluğu, gayret ve çabaları, Batı ve batılıları mutlaka en azından bir süreliğine menfi emellerinden caydırır.
Üçüncü iş, uzun vadede hazırlıktır. Hem kültürel hem de manevi sahalarda, hem teknik hem de kuvvet gerektiren sahalarda İslam ülkeleri kimliğimizle kendimi koruyabileceğimiz bir seviyeye ulaşmak ve “Kurtuluş ve ilerlemenin temel şartı birliktir” gerçeğini her zaman aklımızda tutmak ve bu gayeye uygun bir şekilde yılmadan, yorulmadan çalışmaktır. (24), İslam ve İslam medeniyetini layıkıyla bilmek bildiklerimize uygun davranmak ve yaşamaktır.
İslam Medeniyeti, İnsanlık Medeniyetinin En Üstün Hâlidir
Öncelikle İslam, her şeyden önce peygamberleri tanrılaştırmadan tanıtan, peygamberlik özelliklerini ve yaşantılarını mucizeleri ve çileleriyle tam bir gerçeklikle tespit eyleyen, insanlığa en kıymetli bir örnektir.
İslam ve İslam medeniyeti ilgili yazdıkları her daim saygıyla okunan üstadın görüşlerinden anladığımız: “İslam medeniyeti… İnsanlık medeniyetinin en mükemmel ve en üstün halidir.”
(25)
O’na göre bu medeniyet, o güne kadar ki nice görüşleri inceleyip kendi özüyle yoğurmak suretiyle gerçeğin ve tüm insanlığın medeniyeti özelliğini kazanmış ve bu özelliğini bir daha elden bırakmamış (26), İslam aydınlarının gayretli çalışmalarıyla insanlığa birçok faydalı eser, güzellik armağan eylemiştir.
İslam Aydınları Her şeyden Önce Allah’a İnanır…
İslam milletinin şerefli mensubu Müslümanlar ve Müslüman
aydınlar “Her şeyden önce Allah’a inanır, öteki dünyaya inanır, yeniden dirileceğine, hesap gününe inanır… İnandıkları Allah’ın huzurunda secdeye yönelirler, insanlara kulluğu kabul eylemezler, malı, faydayı, parayı tanrılaştırmazlar… Cümle
ibadetlerinin gereğini en samimi bir şekilde uygularlar.
Ahlakları da batılı ahlakından farklıdır. Yerinde konuşmaktan, doğruları mertçe dillendirmekten korkmazlar, korkuları sadece Allah karşısındadır. Sabırlıdırlar, tevekkül eylerler, Hak ve Müslümanlar uğruna fedakârlıkları sonsuzdur. (27)
İslam Bir Aydınlar Dinidir, Bilmek Müslümanın Birinci Ödevidir
“İslam bir aydınlar dinidir. Onun için bilmek Müslümanın birinci ödevidir.” (28)
Üstadımızdan özetleyerek söylersek; bilmekten korkmamak, tembelliğin telkin eyleyeceği cehaletten kurtulmak, Kur’an’ı ve bütün en önemli İslâmî eserleri okumak, karanlıkta kalmış insanların dünyalarını aydınlığa kavuşturmak, En değerli İslam âlimleriyle en değerli eserlerinin sayfalarında buluşup bu eserleri okumak niyetiyle sabahlamak; İslam aydınlarının ihmal eylemekten sakınmaları gereken hususlardır. (29)
Ruhumuzu Kilitleyen Batıdır
Ruhumuzu kilitleyen Batıdır. Batının ruhumuza engel teşkil eyleyen bu kilidinden en kısa bir zamanda kurtulmak, daha başka kilitlerle bizleri engellemeye çalışanlara kararlı ve inançlı bir mukavemet göstermek, ruhumuzun ferahlaması yönünde azimle, gayretle çalışmak, İslam aydınlarının vazgeçilmez görevlerindendir. (20)
Tarihi Yürüten Tek Din İslamdır
Elbette, “İslamiyete “vakit dini” dense yeridir. Öbür dinler tarihi sürüklemişlerdir, tarihi yürütememişlerdir. Tarihi yürüten
tek din İslamdır” (31) gerçeğini de duymalı ve tam hakkıyla benimsemelidirler, İslam aydınları.
Görevlerimiz Fevkalade Önemli ve Lüzumludur
Üstadın önemle duyurmaya çalıştığı, kavramamız için uğraştığı, birçok yazılısında dillendirdiği görevlerimiz vardır ve bu görevlerimiz fevkalade önemli ve lüzumludur.
Bu konuda şiir ve yazının üstadı Sezai Karakoç üstadımdan
özetle şunları söyleyebiliriz:
İçten ve dıştan tepkiler bizleri bunaltsa bile kendi doğrultumuzda ilerlemekten hiçbir zaman vazgeçmemeliyiz. Kutlu
meşaleyi her daim elimizde ve yüksekte tutmayı bilmeliyiz. (32)
Zayıf omuzlarımızdaki Kafdağı heybetindeki emanetin gereğine uygun bir şekilde inançla, ilimle, bilgiyle, kültürle, mesuliyet hisleriyle, sabır ve gayretle donanmalıyız.(33)
Bu dünyayı öteki dünya ile tanıştırmalı (34, ötelerin ötesine
hazırlıklı ve yeterli bir üslup geliştirmeliyiz. Zamanı bereketlendiren, tarihi ve uygarlığı sağlamlaştıran sabır ahlakını ziyadesiyle kuvvetlendirmeliyiz. (35)
Her şey Allah için, her şey Allah’a doğru prensibini bütün samimiyetiyle benimseyip kabul eyleyenlerin (36, kendi ruhunu o yüce ve ebedî ilkelerin ışığında tazelemeye ve diriltmeye niyet eylemiş fedakâr, korku nedir bilmeyen, adanmış insanların her daim kazanacağını bütün insanlara duyurabilmeliyiz. (37)
Netice
Sezai Karakoç üstadım, öncelikle hakiki mânada bir düşünür ve yazar kimliğinin sahibidir.
Düşünür ve yazar kimliği ve özelliği ile bugüne kadar binlerce kişi tarafından okunan İslâm’ın Dirilişi (1967), İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü (1967), Dirilişin Çevresinde (1967), Yazılar (1967), İslâm 1967), Kıyamet Aşısı (1968), Mağara ve Işık (1969), Allah’a İnanma ve İnsanlık (1970), Ölümden Sonra Kalkış (1970), Ruhun Dirilişi (1974), Çağ ve İlham I (1974), Yitik Cennet (1976), İnsanlığın Dirilişi (1976),Diriliş Neslinin Âmentüsü (1976), Çağ ve İlham II (1977), Gündönümü 1977), Çağ ve İlham III (1980), Makamda (1980), Diriliş Muştusu 1980), Çağ ve İlham IV (1986), Düşünceler I (1986), Fizik Ötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi I (1995), Fizik Ötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi II (1995), Fizik Ötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi III (1995), Yapı Taşları ve Kaderimizin Çağrısı I (1996), Yapı Taşları ve Kaderimizin Çağrısı II (1996), Unutuş ve Hatırlayış (1996),Varolma Savaşı (1997), Düşünceler II (Kurumlar) vs
gibi birbirinden kaliteli eserler yazmıştır. (38)
İsimleri sıralanan bu eserlerinde insanlığın problemleri ve çözüm yollarını göstermiş, özellikle Batı, Batı karşısında İslam aydınlarının görevleri, Batı medeniyetinin özellikleri, Batılıların özellikleri, batılılaşma olayı, Ortadoğu ve özellikleri, Ortadoğu’nun bugünkü durumu, İslam, İslam medeniyeti, İslam aydınlarının özellikleri, İslam ülkelerinin birliği, diriliş ve diriliş
erlerinin özellikleri, ahlak, ahlak buhranı gibi konuları doğru ve anlaşılır bir şekilde, aydınlık cümlelerle, kendine özgü bir
üslupla yazmış, ismi sıralanan konuları meraklılarının ilgi ve
istifadesine sunmuştur.
Yazar Mehmet Erdoğan’ın “Modern Türk edebiyatının en büyük şairlerinden biridir.” dediği şiir üstadı Sezai Karakoç’un şiirleri, Büyük Doğu, Hisar (1951-54), Mülkiye (1952-53), İstanbul (1963-57), Şiir Sanatı (1955), Hamle (1955), Pazar Postası 81957-58), Türk Yurdu (1959), Hür Söz (1961), Soyut (1965), Hilal (1965) ve Diriliş (1960-92) gibi dergilerde okurlarına ulaştı.
Birbirinden değerli şiir kitapları, Körfez (1959), Şahdamar (1962), Hızırla Kırk Saat (1967), Sesler (1968), Taha’nın Kitabı (1968), Gül Muştusu (1969), Şiirler 1 (Hızırla Kırk Saat) (1974), Şiirler 2 (Taha’nın Kitabı, Gül Muştusu) (1974), Şiirler 3 (Körfez, Şahdamar, Sesler) (1974), Şiirler 4 (Zamana Adanmış Sözler)
Şiir ve yazı üstadı yazarımızın hikâye, eleştiri, tiyatro, röportaj, konferans, inceleme ve araştırma türlerinde de eserleri de bulunmakta ve bu eserleri de okuyucuları tarafından layıkıyla
ilgi görmektedir.
Hülasa Sezai Karakoç üstadım; her daim millî ve manevi değerlerimizden beslenen, okurlarına yürekten ve yüreklice seslenen, sürekli kendini aşma çabasıyla çalışan, yazan, dinine, dününe, “diriliş ülküsü”ne sadık, imanlı, ahlaklı, bilgili, kararlı bir şiir ve yazı üstadıdır. Şiir ve yazılarıyla temiz gönüllere taht kurmuş üstadımdır.
Allah’tan dileğim; daha nice nice yıllar yaşaması, daha nice
nice birbirinden kaliteli eserler yazmasıdır.
Allah sağlık, mutluluk ve başarılarını daim eylesin.
Amin.
Faydalandığım Kaynaklar:
1) Bkz.İhsan Işık, Sezai Karakoç. Resimli ve Metin Örnekli Türkiye
Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi, Cilt: 5, Ankara
2006, s.2013
2) Sezai Karakoç, İslam. 6. Baskı, İstanbul 1989, s.94.
3) Sezai Karakoç, a.g.e. s. 94.
4) Sezai Karakoç, Günlük Yazılar 1 Farklar. 4. Baskı, İstanbul 1986, s. 8
5) Sezai Karakoç, Diriliş Muştusu. 2. Baskı, İstanbul 1985, s.40
6) Ayrıntılı bilgi için bkz, Sezai Karakoç, Günlük Yazılar 4 Gün
Saati, İstanbul 1986,s.9
7) Sezai Karakoç, Dirilişin Çevresinde, 4. Baskı, İstanbul 1988,
s.76
Sezai Karakoç, a.g.e. s.77
9) Sezai Karakoç, Günlük Yazılar 2 Sütun, 4. baskı, İstanbul 1986,
s. 589
10) Sezai Karakoç, a.g.e., s.104
11) Sezai Karakoç, a.g.e., s. 255
12) Sezai Karakoç, a.g.e., s.74
13) Sezai Karakoç, a.g.e., s. 67
14) Sezai Karakoç, a.g.e., s. 67
15) Sezai Karakoç, Diriliş Çevresinde, 4. Baskı, İstanbul 1988 s. 56
16) Sezai Karakoç, Günlük Yazılar 3 Sûr, İstanbul 1986,s.46
17) Sezai Karakoç, Günlük Yazılar 4 Gün Saati, İstanbul 1986, s.137
18) Sezai Karakoç, A.g.e., s.137
19) Sezai Karakoç, Günlük Yazılar 3 Sûr, İstanbul 1986, s. 51
20) Sezai Karakoç, Dirilişin Çevresinde, 4. Baskı, İstanbul 1988, s.44
21) Sezai Karakoç, Günlük Yazılar 2 Sütun, İstanbul 1989, s. 41
22) Sezai Karakoç, A.g.e., s.408
23) Sezai Karakoç, Dirilişin Çevresinde, 4. Baskı, İstanbul 1988, s.53
24) Sezai Karakoç, Günlük Yazılar 3 Sûr, İstanbul 1986, s. 58
25) Sezai Karakoç, düşünceler 1, İstanbul 1986, s. 17
26) Sezai Karakoç, Günlük Yazılar 4 Gün Saati, İstanbul 1986, s.57
27) Sezai Karakoç, Günlük Yazılar 2 Sütun, İstanbul 1989, s.143
28) Sezai Karakoç, A.g.e., s. 399
29) Sezai Karakoç, A.g.e., s. 399
30) Ayrıntılı bilgi için bkz, Sezai Karakoç, A.g.e., s. 48, 483,484
31) Sezai Karakoç, dirilişin Çevresinde, İstanbul 1988, s.98
32) Sezai Karakoç,Diriliş muştusu, İstanbul 1985, s.8
33) Sezai Karakoç, A.g.e., s. 16
34) Sezai Karakoç, A.g.e., s.78
35) Sezai Karakoç, A.g.e., s.90
36) Sezai Karakoç, Gündönümü, İstanbul 1985, s.8
37) Sezai Karakoç, A.g.e., s.25
38) Bkz.İhsan Işık, Sezai Karakoç. Resimli ve Metin Örnekli Türkiye
Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi, Cilt: 5, Ankara
2006, s. s.2021
39) Bkz.İhsan Işık, Sezai Karakoç. Resimli ve Metin Örnekli Türkiye
Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi, Cilt: 5. Ankara
Sürekli olarak Atatürk ve silah arkadaşlarının üstün başarılarından bahsederler ama
O silah arkadaşlarının başına neler geldiğini hep gizlerler..
Baştan ifade edeyim ki;
Mustafa Kemal kendisini Kamal Atatürk yapan tüm silah arkadaşlarını savaş sonrasında medeni ölü haline getirmiştir..
Yani Mustafa Kemal'in önünü açan tüm sivil ve askeri kişilere hayatları dar edilmiştir.
Önceden Mustafa Kemal'in önünü açanlardan birisi olmasaydı bugün tarihte Atatürk diye birisi olmayacaktı.
Arşivinize almanızı isteyeceğim bilgileri tek tek yazayım ki;
Atatürk ve silah arkadaşları güzellemesi yapanların yüzlerine çarparsınız...
Bir kere Mustafa Kemal Anadolu'ya gitme diye bir niyeti yoktu.
Hedefi Enver Paşa'nın yolunu takip edip Saray'a damat olmak ve Harbiye Nazırı olmaktı.
Padişah Vahdettin Mondros Antlaşması sonucu ülkenin işgal edilmesinden kurtulması için
Anadolu'dan bir başkaldırının olması için strateji geliştirir.
Önce ülkenin her tarafına kolorduları yerleştirir ve bunları koordine edecek kişinin saptanması için devletin üst kademesine görev verir.
Şimdi bu görevden hareketle bakınız neler yazacağım?
1-Devletin üst kademe bürokratlarının İstanbul-Erenköy toplantısında Anadolu'ya gönderilecek komutanın Nuri Paşa(Killigil) seçilir ama
Toplantıda olması gereken Refet Paşa öncesinde İngiliz Büyükelçisine uğrar ve zar-zor otomobille toplantının çıkışında heyeti yakalar.
"-Kimi seçtiniz cevabına karşılık Nuri Paşa denilince tekrar toplantıya girilir ve liste başına bu sefer MUSTAFA KEMAL yazılır.
Yani Refet Paşa olmasaydı Anadolu'ya Mustafa Kemal değil Nuri Paşa gidecekti ki Bakü Zaferi komutanı idi.
2-İngilizlerin baskısı ile 8 Temmuz 1919 gecesi Mustafa Kemal'in görevden alınıp İstanbul'a getirilmesi ve tüm görevlerinden azledilmişken;
Kazım Karabekir'e verilen emirle"Mustafa Kemal'i tutukla ve İstanbul'a gönder" emrini yerine getirmez ve
Karabekir Mustafa Kemal'e 8-9 Temmuz 1919 gecesi "Kolordumla emrinizdeyim Paşam!" der ve desteğini verir.
Yani Kazım Karabekir isteseydi Mustafa Kemal'i tutuklar ve İstanbul'a gönderirdi ki Mustafa Kemal'in tüm görevleri Karabekir'e verilmişti...
3-Fevzi Çakmak Paşa Mustafa Kemal'in İstanbul'a gelmek istemediği için Erzurum'a gidip tutuklamak isterken Kazım Karabekir Fevzi Çakmak'ın bulunduğu Sivas'a kendisine telgraf çeker ve Mustafa Kemal'in tutuklanması yanlıştır ve o devlet için çalışmaktadır der ve ikna eder ve de Fevzi Çakmak Paşa geri döner..
4-25 Eylül 1919'de İngiliz Generali Sall Flood"Biz Kuvayi Milliye'ye karşı hiçbir tavır almayacağız ve işlerine karışmayacağız.İsterseniz Anadolu'daki askeri güçlerimizi çekebiliriz der ve Eskişehir,Samsun,Ankara ve Merzifon'daki güçlerini İstanbul'a taşırlar..
5-İngilizler 16 Mart 1920'de İstanbul'u resmen işgal ederken 18 Mart 1920'de İstanbul'daki Meclis-i Mebusan'ı basarlar ve Ankara'daki Meclis'in önünü açarlar.
Çünkü Mustafa Kemal 19 Mart 1920'de İstanbul'aki milletvekillerinin ve yeni milletvekillerinin Ankara'ya gelip Meclis'in açılacağını söyler.
Yani İngilizler Meclis-i Mebusan'ı basmasaydılar Ankara'daki Meclis'in açılması hayaldı...
6-Fevzi Çakmak'ın İstanbul'u terkedip Mustafa Kemal'e katılmak istediğini Ali Fuat Paşa Mustafa Kemal'e bildirir ama Mustafa Kemal ise
Fevzi Çakmak'ı geri gönder,der..Ali Fuat Paşa Mustafa Kemal'i ikna eder ve Fevzi Çakmak Ankara'ya gelir ve de Milli Mücadele'ye katılır ve
Sakarya Savaşı'nı kazanarak Mustafa Kemal'in önünü açar..
Sakarya Savaşı'nı Fevzi Çakmak kazanmasaydı Enver Paşa Batum'dan içeri girip sevk ve idareyi ele alacaktı....
7- Ali Fuat Paşa'nın komutanlık yaptığı 20.Kolordu Konya Alaşehir'de iken İstanbul'daki Genelkurmay'a ve hükümete haber vermeden
orduyu Eskişehir'de bulunan İngiliz güçlerine rağmen o yol üzerinden Ankara'ya intikal ettirir ve Sivas'ta sıkışan Mustafa Kemal 27 Aralık 1919'da güvenliğin alındığı Ankara'ya gelir...
8-..Sakarya Savaşı öncesinde alınan üst üste yenilgiler sonrası"bu iş Mustafa Kemal ile olmuyor veliaht 2.Abdülmecid'i Ankara'ya çağırıp başımıza geçsin" diye feryat eden milletvekillerinin dediğini Mustafa Kemal epey bir direnmeden sonra kabul eder ve Yümni Üresin Paşa ile 2.Abdülmecid'e bir davet mektubu yazar ama İngilizler 2.Abdülmecid'in Dolmabahçe Sarayı'nın dışına çıkmaması için tüm önlemleri alır ve 2.Abdülmecid Ankara'ya gidip sevk ve idareyi ele alamaz..
9-Sakarya Savaşı öncesinde başta Rusya,Fransa,İtalya ve İngiltere'nin bedava ve parayla silah ve para yardımlarının yanında Doğu'da Ermenilere hayatı dar eden ve doğu topraklarımızı garanti eden Kazım Karabekir ordunun yarısını Mustafa Kemal'e gönderir.Yunanistan'a 14 Nisan 1921'de yardım etmeyi kesip Yunanlıları Anadolu'da kaz yolunması gibi çırılçıplak bırakan İngilizler olmasaydı Sakarya Savaşı kazanılmayabilinirdi..
10-İstanbul ve Vahdettin işgal kuvvetlerinin elinde olmasına rağmen 1 Kasım 1922'de Saltanat kaldırıldığında zerrece kendilerini korumamışlardır.Ama aynı işgal güçleri Vahdettin'i zor duruma düşürüp Mustafa Kemal'in önünü açmak için zaman geldiMustafa Kemal'in isyanını bitirmek için Vahdeddin'in büyük ordu kurmasına izin vermediler;
zaman geldi Meclis-i Mebusan'ı bastı,zaman geldi Ankara'da Meclis'in açılmasına tarafsız kaldı ve zaman geldi İstanbul'daki silah depolarından Ankara'ya uçak dahil her türlü silahların kaçırılmasına göz yummuştu..
Bütün bunları yazdıktan sonra Milli Mücadele'de başarılar gösteren paşalara neler olduğuna da kısaca değinelim..
İzmir suikastı bahane edilerek Kazım Karabekir,Ali Fuat Paşa,Rauf Orbay ve Refet Bele gibi en önemli komutanlar evlerinen tek tek alınarak Ankara Emniyeti'nde yerlerde yatırılarak İzmir'e mahkemeyi çıkarılıyordu.Bunlar idamla yargılanacaklardı.
Bu yargılanma esnasında Karabekir taraftarı olan askerler hem mahkeme salonunda ayakta ve silahlı olarak beklemekte hem de uçaklarla "eğer Karabekir'e idam verilirse hem mahkemeyi hem de Ankara'yı bombalarız" diye broşürler atıyorlardı.Hakimler korkusuyla beraat kararı verir ama Çeşme'de bulunan Mustafa Kemal hakimleri yanına çağırır ve çok sert tepki gösterdiğinde hakimler pencereden kaçarak oradan uzaklaşırlar..
Milli Mücadele'deki tüm kaliteli paşa ve milletvekilleri devlet tarafından sürekli takip ediliyordu.
Hele hele Kazım Karabekir öylesine zor durumda kalmıştı ki,
Kayınpederinin yardımıyla Erenköy'de harap halindeki bir evi alır ama camlarını takacak parası yoktu.
İlaç alacak parası bile yoktu.
100 kişilik polis güçleri evi basarak 90 çimento torbasını dolduracak evraklar veya belgeler alınır.Bunların hâlâ daha nerede oldukları belli değildir..
Size tavsiyem Kazım Karabekir'in şiiri olan İKİ DAMLA GÖZYAŞI'nı okuyun da biraz hüzünlenin..
Diğer tüm paşaların durumu da aynı koşullarda idi.
Mesela Refet Paşa limon satarak hayatını devam ettirirdi..
Ölen milletvekillerinin maaşları verilmiyordu.
Mesela milletvekili Kara Vasıf suikastten beraat eder ama 1931'de öldüğünde ailesine maaşı ta 1948'de bağlanır.
Yani demem odur ki Mustafa Kemal başta Kazım Karabekir olmak üzere Rauf Orbay gibi önemli kişilere çok ağır hakaretler ederek hem aşağılar hem de yanından ve yönetimden uzaklaştırmıştır..
Bütün bu bilgiler bilinmesine rağmen kemalist olanların Atatürk'e saygı duyup bu paşaları tenkit edeceklerine sürekli olarak Atatürk ve silah arkadaşları der dururlar.
Bu ne paradoks yahu!
Sizin o çok sevdiğiniz Atatürk'e olan saygınız nerelere uçtu?
Siz var ya sizler!
Oportünizmin dibini yaşayan bir kitlesiniz.
Yalan mı?
Sabri çolak
.
YAŞAR GÖREN HOCAM SÖYLE DİYOR. Türkiye Cumhuriyeti diye bir devlet yok... Hiç olmadı... CUMHURİYETİN KABULÜ DE MUSTAFA KEMAL'İN CUMHURBAŞKANI SEÇİLMESİ DE GEÇERSİZDİR. YOK HÜKMÜNDEDİR. YASADIŞIDIR. MUTLAK BUTLAN VAR. Fotoğraf: Gazeteci Yılmaz Öztuna'nın Türkiye Gazetesi'nde çıkan bilgilendirmesi. 29 Ekim 1923. 102 yıl önce bugün. Televizyonlarda yalanlar fink atıyor. Yalan ama her şey yalan. Söyledileri herşey. Kurdukları tek bir doğru cümle yok. Gazeteler de öyle. Padişahlıktan cumhuriyete geçmek için referandum yapılmalıydı. İttihatçı haydutlar, sanki öğrenci derneğinde tüzük değişikliği yapar gibi, Anayasayı çiğneyip geçtiler. Referandum yapılmadı. Yoklamasız toplanan Büyük Millet Meclisi, gece geç saatlerde önce Anayasa’yı değiştirdi. Anayasa’nın birinci maddesine “Türkiye Devleti’nin şekl-i hükümeti, cumhuriyettir” cümlesi monte edildi. 158 oyla Anayasa mı değişir? Değişikliğin resmi gazetede yayınlanması ve halka ilanı gerekiyordu. Bu da yapılmadı. Sadece 15 dakika sonra bu kez cumhurbaşkanı seçimine geçildi. Mustafa Kemal tek aday olarak seçime katıldı ve salonda bulunan milletvekillerinin oylarıyla üstelik işari oyla Cumhurbaşkanı seçildi. Yani oylar sayılmadı. Resmi açıklamalar oybirliği ile / 158 oyla seçildi, yönündedir. Oysa milletvekili sayısı 333 idi. Ve bırakın Anayasayı değiştirmek / Cumhuriyeti kabul etmek ve cumhurbaşkanı seçmek için gerekli olan üçte iki çoğunluğu, salonda salt çoğunluk bile yoktu. Üçte iki çoğunluk rakamı 217, salt çoğunluk rakamı ise 167 idi. Zaten resmi açıklamalar toplantının 159 kişiyle yapıldığı şeklindedir. ŞİMDİ AYRINTILARA GEÇELİM Cumhuriyet ittifakla kabul edildi diyorlar. 158 milletvekili oy kullandı, diyorlar. Kaç kişi oy kullandı, gerçekte bilinmiyor. Ya geride kalanlar? Onlara haber verilmemişti, onlar muhalif olarak görünüyorlardı. Yangından mal kaçırırcasına, bir gece İsmet Paşa ile Mustafa Kemal Paşa'nın başbaşa görüşmüş karar almışlardı. Cumhuriyet'e itirazları olan, Cumhuriyet'e değil ama bu şekline itirazı olan milletvekilleri o gün çağrılmadı. 29 Ekim günü bunların katılması engellendi. Toplantı, bir grup toplantısı, Halk Fırkası toplantısı şeklinde başladı. Toplantı devam ederken sıralar değiştirildi, şimdi Genel Kurul var, dendi. Saat 20:30 civarında. Genel Kurul'da görüşülmeye başlandı, Halk Partisi'nin kendi toplantısı olduğu için diğerleri katılamadı, Kazım Karabekir Trabzon'da, Rauf Orbay İzmir'deydi. Ve Cumhuriyet, 29 Ekim 1923’te Meclis’te bulunanların işari oylarıyla kabul edildi. [2] Bu karardan 15 dakika sonra ise Cumhurbaşkanı seçimine geçildi ve Mustafa Kemal yine aynı kişilerin oylarıyla Cumhurbaşkanı seçildi. [3] Halbuki Mahmut Goloğlu’na göre Meclis 287 milletvekilinden oluşuyordu. [4] Dursun Gök ise “Ikinci Türkiye Büyük Millet Meclisi Dönemi (1923-1927)” isimli çalışmasında Meclis’e seçilenlerin 287 kişi olduğunu belirledikten sonra istifa ve yeniden seçilmelerle bu sayının 314’e kadar çıktığını açıklamakta (5), ancak hemen ardından II. TBMM mebuslarının mesleki dökümünde Mehmet Turhan’ın “Siyasal Elitler” kitabından yaptığı alıntı ile bu oranı 333 olarak göstermektedir.[6] Peki diğer milletvekilleri neredeydi? Tarihçi Yılmaz Öztuna şöyle diyor: “… Cumhuriyet rejimine geçildi. Atatürk böyle istedi. Bir referandum falan yapılmadı. Zaten cumhuriyet, milletvekillerinin ancak yarısının gece meclis oturumuna katılıp müzakeresiz oylanıp kabûl edildi. Diğer yarısına o oturuma katılmamaları için haber gönderildikten başka, gelmemeleri için evlerinin önüne polis dikildi. 1923 meclisi milletvekili sayısının, cumhuriyet için oy verenlerin iki misli olduğu rakamların belâgati ile açıktır. Üstelik bu, ikinci Meclis’tir.”[7] Mustafa Kemal'in deyimiyle "Kız gibi meclis" Bütün üyeleri tek tek Mustafa Kemal tarafından seçilmiş meclis. İşte bunların yarısının evlerinin önüne polis dikilmiş… Önergede dikkati çeken husus, ‘Cumhuriyet’in ilanından’ değil, ‘Türkiye Devleti’nin hükümet şeklinin cumhuriyet olduğunun açıklığa kavuşturulmasından’ (kullanılan terim ‘tavzih’tir) söz edilmesiydi. Tavzih işi, anayasanın 1'inci maddesine “Türkiye Devleti’nin şekl-i hükümeti cumhuriyettir” cümlesinin eklenmesiyle yapılmıştı. Ancak hemen ardına, daha önceki metinde olmayan “Türkiye Devletinin dini, din-i İslamdır, resmi lisanı Türkçedir” şeklinde yeni bir madde getirilmişti. Bunun muhafazakâr kesimlere verilmiş bir sus payı olduğu açıktı. Ayrıca ‘cumhurbaşkanlığı’ konusuyla ilgili iki yeni madde ile bazı maddelerde de değişiklikler yapıldı. Bu değişikliklerin tamamı geçersizdir, yok hükmündedir. Keellem yekun. Kanun, yoklamasız oylandığından oylamaya kaç kişinin katıldığı, dolayısıyla kaç kişinin oyuyla rejimin ‘cumhuriyet’ olduğu bilinmiyor. Ancak, bundan sonra cumhurbaşkanı seçimine geçilmiş, oturumu yöneten İsmet Bey sonucu şöyle açıklamıştı: “Türkiye Cumhuriyeti için yapılan intihapta reye iştirak eden azanın adedi 158’dir. 158 aza, müttefiken Ankara mebusu Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ni Cumhuriyet Riyaseti’ne intihap etmişlerdir.” Bu sayı rejimin adını koyan kanunun oylamasına katılanların da sayısı olmalıdır. Ancak İsmet Bey, ‘çekimser’ veya ‘ret’ oyu verenlerden söz etmediğine göre, Mustafa Kemal kendisine oy vermişti. Şevket Süreyya Aydemir Tek Adam (C.III) adlı eserinde “159 kişi oya katılmış ve 158 oyla Gazi Mustafa Kemal oybirliğiyle Türkiye Reisicumhurluğu’na seçilmişti. Çekimser kalan tek oy Mustafa Kemal’in oyu idi” diyerek, bu garabeti gidermeye çalışacaktı. Ama asıl garabet, Cumhuriyet’in ilanı oylamasına, TBMM’nin 320 üyesinden sadece 158 veya 159’unun katılmasıydı. Meclis’in tüm üyelerinin bizzat Mustafa Kemal tarafından seçilmiş olduğu düşünülünce fire büyüktü. Sabaha karşı 101 pare top atışı Mustafa Kemal’in teşekkür konuşmasını Afyonkarahisar Mebusu Kamil Efendi’nin okuduğu dua izledi. Ankara halkı, olayı gece atılan silah ve havai fişeklerle öğrendi, ama İstanbul’da kutlamalar, 30 Ekim günü sabaha karşı 3’te Selimiye’den atılan 101 pare top atışıyla yapıldığı için halk büyük korku yaşadı. 31 Ekim günü, Halife Abdülmecid Efendi, Mustafa Kemal’e, dedesinin hükümdarlığını ima eden ‘Abdülmecid bin Abdülaziz Han’ imzalı kuru bir tebrik telgrafı gönderdi. Mustafa Kemal de kendisine aynı kurulukta teşekkür etti. Aynı gün İstanbul’daki Vatan ve Tevhid-i Efkâr gazetelerini ziyaret eden Rauf Bey, Cumhuriyet’in kendilerinin yokluğunda alelacele ilan edilmesinden duyduğu şaşkınlığı belirttikten sonra, olayın İttihatçıların Merkez-i Umumi kararlarına benzediğini ima etti ve hükümetin bu acelenin haklı ve mantıklı gerekçelerini açıklamasını beklediğini ekledi. 13 Ekim’de Sarıkamış’tan ayrılan, Cumhuriyet’in ilanını Trabzon’da iken top atışlarından öğrenen Kazım Karabekir, 10 Kasım’da İstanbul’a vardıktan sonra şu açıklamayı yapacaktı: “Cumhuriyet şeklinin memleketleri yükselten bir şekl-i idare olduğu şüphesizdir. Şahsi saltanatların aleyhdarıyım.” Rauf Bey, Refet Bele ve diğerleri İstanbul’da kalırken, Kazım Karabekir 15 Kasım’da Ankara’ya gelmiş ve Mustafa Kemal’i ziyaret etmek istemişti, ancak hastalık mazeretiyle huzura alınmamıştı. (Mustafa Kemal 1927’de okuduğu Nutuk’ta, bu kararı alırken arkadaşlarına danışma gereği duymadığını çünkü onların da kendisi gibi düşündüklerine emin olduğunu söyleyecekti.) Bu tarihten sonra, ‘cumhuriyet’ tartışmaları, yerini hilafetin kaldırılması tartışmalarına bırakacak, bu tartışmalar aralık ayının sonunda Cumhuriyet’in ilan şeklini ‘düzenbazlık’ olarak niteleyen İstanbul’da bir dizi gazeteci, aydın ve muhalif cemiyetin Ankara’dan gönderilen İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmasıyla tırmanacaktı. Yeni rejimin anayasası ise ancak altı ay sonra hazırlanabilecekti. Not: Cumhuriyeti 2'nci Meclis "kabul" etmiş ve Mustafa Kemal'i 2'nci Meclis Cumhurbaşkanı "seçmiştir" ..TBMM albümünde bugün 2'nci Meclis'in milletvekili sayısı 320 olarak kayıtlıdır. Yani bir kere daha bu seçim geçersizdir. Yok hükmündedir. Yasadışıdır. KAYNAKLAR: [1] Erik Jan Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, (Tercüme eden: Gül Çağalı Güven), Bağlam Yayınları, Istanbul 1992, sayfa 50. [2] TBMM Zabıt Ceridesi, Içtima 28, 29 Ekim 1923, cild 2, sayfa 96. [3] TBMM Zabıt Ceridesi, Içtima 28, 29 Ekim 1923, cild 2, sayfa 99. (Orjinali 119. sayfa) Ayrıca bakınız; Ahmet Cemil Ertunç, Cumhuriyetin Tarihi, Pınar Yayınları, 6. Baskı, Istanbul 2011, sayfa 72. [4] Işıl Çakan, Türk Parlamento Tarihinde II. Meclis, Çağdaş Yayınları, Istanbul 1999, sayfa 86-90. [5] Dursun Gök, Ikinci Türkiye Büyük Millet Meclisi Dönemi (1923-1927), Siyasi, Sosyal, Iktisadi Gelişmeler, Inkılaplar, Olaylar, Tepkiler, Konya 1995, sayfa 12. [6] Dursun Gök, Ikinci Türkiye Büyük Millet Meclisi Dönemi (1923-1927), Siyasi, Sosyal, Iktisadi Gelişmeler, Inkılaplar, Olaylar, Tepkiler, Konya 1995, sayfa 14. [7] Yılmaz Öztuna, “Cumhuriyet’e geçiş biraz sancılı oldu”, Türkiye Gazetesi, 14 Mayıs 2011. . Ayşe Hür https://tr.wikipedia.org/…/TBMM_2._dönem_milletve
Daha Azını Gör
.
MUSTAFA KEMAL'İN İNGİLİZ AJANI OLDUĞUNUN KESİN DELİLİ
Sakarya Savaşı'nın planlarını savaş başlamadan 3 gün önce İngiliz istihbaratına göndereni bulduk...
AĞUSTOS 1921/ BLACK JUMBO, MUSTAFA KEMAL'Dİ...
İNGİLİZ İSTİHBARATI ŞAKA OLSUN DİYE
BLONDE DEĞİL, BLACK DİYE KODLAMIŞTI
21 Ağustos 1921. 98 yıl önce bugün. Sakarya Savaşı'nın başlamasına 2 gün var. Dün, acayip bir şey olmuş ve Fevzi Paşa'nın hazırladığı savaş planları, Black Jumbo kod tarafından Ankara'dan İstanbul'a, General Harington'a telgrafla gönderilmişti. Harington da elindekini yine telgrafla Londra'ya MI6'ya postalamıştı. Ben de bu sabah sormuştum: BLACK JUMBO, 3 PAŞADAN HANGİSİ? Gerçekten sadece 3 ihtimal vardı. Sakarya Savaşı'nın planları ve komutan emirleri Alagöz'deki ordu karargahındaydı. Fevzi Paşa ve Miralay İsmet'in denetimi ve gözetimi altındaydı. Bu belgeler bir de 5 Ağustos'ta Başkomutan yapılan Mustafa Kemal'in elindeydi. O halde; Bu belgeleri İnliliz istihbaratına ulaştıran, bu üç komutandan hangisiydi?
Mustafa Kemal, 12 Ağustos 1921’de Polatlı’da cepheyi denetlerken attan düştü. Kaburgasını kırdı. Hastaneye kaldırıldı. 2 gün sonra istirahat etsin diye Çankaya’ya evine gönderildi. Otomatik olarak Sakarya Savaşı’nın dışında kaldı. Kendine şöyle bir görev edindi. Fevzi Paşa, telefonla cephedeki gelişmeleri ona anlatıyor o da kürsüye çıkıp Meclis’i bilgilendiriyordu. Yani Sakarya Savaşı’nın ve komutan emirlerinin İngilizlere gönderildiği 20 Ağustos 1921 günü tepe kadronun durumu şuydu. Savaş planlarını hazırlayıp Mustafa Kemal’e gönderen ve onay alan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa cephedeydi. Garp Cephesi Komutanı İsmet Paşa da cephedeydi ve bu ikisinin, değil telgrafla uğraşacak, başlarını kaşıyacak zamanı bile yoktu. Zaten Alagöz'de telgraf merkezi de yoktu. Zamanı bol olan sadece Mustafa Kemal idi. Üstelik emri altında bir telgraf merkezi de vardı. İstasyon'da direksiyon binasında. Anadolu Ajansı'nın merkezinde. Hatırlayalım… İngiliz General Harington 20 Ağustos 1921 gecesi saat: 23.35’te, İstanbul’dan Londra’ya çektiği telgrafa “20 Ağustos saat 06.30’a dek alınan bilgiler…” diye başlamıştır. Demek ki, Black Jumbo kod, bütün geceyi Ankara’da telgraf başında geçirmiş, 3 gün sonra başlayacak olan Sakarya Savaşı’nın planlarını, komutanların emirlerini sabaha kadar Harington’a geçmişti…
Üstelik, Black Jumbo… Yunan Harbi boyunca Meclis’in gizli oturumlarında konuşulanları bile İngilizlere geçmeye devam edecektir…
KAYNAK
Murat Sertoğlu,
Mareşal Fevzi Çakmak Açıklıyor. Sayfa 57-62.
Yardımcı Doçent Dr. Süleyman Solmaz
Dr. Nazif Öztürk
Ahmet Yüksel.
Ankara Tarihi ve Kültürü Dizisi. İstiklal Savaşı’nda Ankara sayfa 264
.
Çocuğunuz;
– Varsın, bir çivi bile çakamasın…ama,
dersleri iyi olsun.
– Varsın, omuzlarda cenaze taşıyanlara bön bön baksın…ama, matematiği düzgün olsun.
– Varsın, evin çalan telefonuna cevap veremesin…ama, notları yüksek olsun.
– Varsın, eve gelen misafirlerinizle üç kelime konuşamasın…ama, fen lisesine gitmiş olsun.
– Varsın, ağlayan bir çocuk görünce ona gülsün…ama, sınıfın birincisi olsun.
– Varsın,kendisinin fazladan harçlığı olduğu halde; kantinden simit alamayan çocuklarla alay etsin…ama, öğretmenlerinin gözdesi olsun.
– Varsın, başını okşayıp hatırını soran bir yetişkine dönüp; “ Ya siz nasılsınız efendim…” diyemesin…ama, yabancı dili mükemmel olsun.
– Varsın, oyun arkadaşları olmasın…ama, sınavlarda “on” çeksin.
– Varsın;
– Taziye nedir,bilmesin,
– Başın sağ olsun ne demek, anlamasın,
– Geçmiş olsun kime denir,niçin denir, haberi olmasın,
– Uğurlar olsun, ne anlama gelir farkında olmasın,
– Ama… karneleri süper olsun.
– Evet…varsın, tek dostu olmasın…ama, iyi gelir getiren bir mesleği olsun…öyle mi…
Bu çocuğu bu hale nasıl mı getirdiniz:
– Bandı üç ay geriye sararak, çocuğunuzla “nelerden ibaret” olan iletişiminizi dinlemek ister misiniz;
– “Oğlum, çıkar üstünü-başını…doğru derslerinin başına…
– Kızım, öğrenemedin gitti şu işi…hafta içi sokak-mokak yasak…
– Ne gezmesi…sen önce ödevlerini bitir.
– Oyun mu…gelmeyeyim yanına…
– Geçen dönemin berbat karnesini unuttuğumu sanma…
– Birazdan tek tek bakacağım ödevlerine…
– Yavrum, bıktım ama her akşam ders çalış demekten…
– Şu odanın hali ne küçük bey…
– Hayır efendim…siz de ana-baba olunca her akşam bol bol televizyon izlersiniz…
– Haftaya veli toplantısı var biliyorsun değil mi küçük hanım…
– Çocuklar…kesin şamatayı da elime sopa almayayım…
• Çocuğunuzla bilmem ama,bu tarzınızla kimseyle iletişim kuramazsınız.
• Mesela, çocuğunuz hakkında şunları hiç merak ettiniz mi:
– Elinin neye yatkın olduğunu,
– Gönlünün neler arzuladığını,
– Dilinin neye uyumlu olduğunu,
– Gözlerinin zevkini,
– Hangi oyunlardan hoşlandığını,
– Neleri “merak” ettiğini,
– Arkadaşları ile en çok hangi oyunları oynadıklarını,
– Hayallerinizin suya düşmesi…hep bundandır…canım kardeşim.
Prof Dr: Üstün DÖKMEN
MEVLÜT YAMAN
Ramazan Sucu "Bize ne olduysa, bizden zannettiklerimizden oldu.."
Bu necip milleti Allah'tan, Resul'ünden, tarihinden, ecdadından ve Değerlerinden uzaklaştırıp, çağdaşlaşma adına Şeytan'a ve Batıya yaklaştırarak (asimile edip) perişan ettiler, perişan olasıcalar..
Bundan dolayıda millet neyin helal neyin haram, kimin dost kimin düşman olduğunu bilmiyor.. hatta bilmiyoruz..
Devler cüce, cüceler dev, hainler kahraman, kahramanlar ise Hain, olarak öğretilmiş..
Osmanlı sultanı Abdulaziz'in bileklerini kesip intihar süsü verilerek, Darbe yapan jön Türkler (!) [ittihat Teraki] bizden zannettiklerimiz.
Yine Osmanlı sultanı Abdulhamid'e darbe yapıp, osmanlıyı parçalayanlar..
Milletimizi ve ümmeti perişan edenler
(Enver, Cemal,Hasan ve Talât paşalar (!) bizden zannettiklerimiz..
27 mayıs 1960 darbesini yapıp milli iradenin başbakan Menderesi ve bakanları idam edenler bizden zannettiklerimiz..
Milli iradeye karşı 10 senede bir darbe yapanlar ve 28 şubat darbesi ile Türkiye'nin 291 milyar dolar zarar etmesine neden olanlar, bizden zannettiklerimiz..
Eski Cumhurbaşkanı "Turgut Özalı zehirleyenler, Eşref Bitlis paşamızın uçağına bomba düzeneğini yerleştirenler, siyasilerimizi, brokratlarımızı Aselsan da ki ilim Adamlarımızı da faili neçhul edenlerde bizden zannettiklerimiz..."
15 Temmuz darbe ve işgal girişimi ile ülkemizin en güzüde koruluşlarımızı bombalayıp, milletimizi yiğid evkatlarını, özel kuvvetlerde ve Özel harekat dairesinde görevli 251 Yiğid subay ve polisimizi katledenlerde, bizden zannettiklerimiz.
Hariçte ise Suudi Arabistanda Lawrans, Afkanistanda topal hoca(!) lakaplı Şeyh Ahmet bizden Zannetiğimiz..
Irak'ta Keztizani tarikatı ile Irak silâhlı kuvvetlerinin üst kademesine hakim olup ABD'nin işgalinden evvel ordu birliklerini izine çıkarıp, ABD'nin işgalini kolaylaylaştıranlar da bizden zannettiklerimiz..
ABD Emperyalizmine karşı çıkıp israil'in işgalinde olan Kudüs'ün işgalden kurtulması için Cihad ilan eden,
https://youtu.be/k5NYBszQXFM
Suudi Arapistan'ın eski kralı merhum Faysal'ı şehid eden yeğeni Abdulaziz de bizden zannettiklerimiz..
Mısır'ın seçilmiş Cumhurbaşkanı Prof. Ve Hafız olan Muhammed Mursi'ye ABD'nin ve israilin yardımı ile darbe yapan,
İlk milli tanka Altay isminin verilmesiKonya’da tepki çekti. Konya’da görev yaptığı 1925-1932 yıllarında onlarca ecdatyadigârına zarar veren, medreseleri yıktıran, türbe ve camileri ahır olarakkullanan, sultan kemiklerini köpeklerin önüne atan Fahrettin Altay’ın ismininmilli tanka verilmesi ecdada hakaret olarak algılandı.
Milli savunma alanında en önemli atılımlardanbiri olan tank projesi nihayet gerçekleşti ve ilk portatifi yapılarak,kamuoyuna tanıtıldı. Dünyadaki tanklarda bulunan özellikleri aratmayacaksistemle donatılan tank, Cumhuriyetin ilanından bugüne 89 yıldır milli savunmahasretini de sona erdirdi.
Fakat ilk defa milli bir tankınüretilmesinin yanında dikkat çeken bir konuyu ise tanka verilen isim oldu.Genelkurmay Başkanlığı tarafından ilk milli tanka 5. Süvari Kolordu KomutanıFahrettin Altay’ın ismini verdi. Altay ismi verilmesi ise özellikle Konyalılartarafından tepkiyle karşılandı. Tepkinin nedeni ise Milli Mücadele yıllarındaKonya’da bulunan Fahrettin Paşa’nın ecdat yadigârlarını yıkmasındankaynaklanıyor. Fahrettin Altay, Milli Mücadele’de çok sayıda subay ve askergibi kahramanlıklar yapmış olmasının, İzmir’e ilk giren süvari birliği komutanıolması bir yana Konya’da gerçekleştirdiği anıt vahşeti bugün dahi genç neslinvicdanında rahatsızlık uyandırmaktadır. Bu bakımdan Konyalılara göre böyle birpaşanın isminin milli tanka verilmesini doğru bulmayan vatandaşlar, “Geçmişteonlarca camii ve türbeyi ahır olarak kullanan, medreseleri yıkan, Selçuklueserlerini yok eden birinin isminin verilmesi yanlıştır. ‘Asım’ın nesliyiz,dindar gençlik yetiştireceğiz’ diyen bir iktidara da yakışmamaktadır. Camilerive türbeleri ahır olarak kullanan birinin ismini milli tanka vererek, dindarnesil yetişmez” sözleriyle tepkilerini dile getiriyor.
ASASIYLA DEHŞET SAÇTI
Fahrettin Altay’ın özellikle 1925-1932yıllarında Konya’da yaptığı işlere baktığımızda tepkilerin haklılığı da biranlamda ortaya çıkmaktadır. Özellikle Konya tarihi alanında önemli bir tarihçive araştırmacı olan İbrahim Hakkı Konyalı’nın ölmeden önceki yazılarında (Konyatarihi alanında uzman) Fahrettin Paşa hakkında sert ifadeler kullanmaktadır.Paşa’nın taşıdığı bastonu kastederek, “Camiler, medreseler, minareler birbaston işaretiyle mahvoluyordu. Anadolu’yu Müslüman yapan Selçuklularınpayitahtı Konya’da yıkma ve yok etme cellâdı pervasızca kol geziyordu. AnadoluSelçukluların payitahtı Konya’nın eşsiz tarih yadigarlarının pek çoğu korkunçtahriplere uğramıştır. Bunlar FahrettinPaşa’nın Alâeddin Tepesi’nden verdiği asa işareti ile olmuştur” bilgisini verenKonyalı, Paşa’ya bu yıkımları kimsenin mani olamayacağını belirtmiştir.
MEZAR TAŞLARINDAN TREN YOLU YAPILDI
Fahrettin Paşa zamanında sadece medreseler,türbeler, camiler değil, yazıları, nakışları, süsleri, taçları, serpuşları veşekilleri bakımından eşsiz mezar taşları ve kabristanlar da yok edilmiştir.İbrahim Hakkı Konyalı’nın aktardığına göre bu mezar taşları demiryolu yapımındakullanılmıştır. “Yıkım nedeniyleSelçukluların, Karamanoğullarının ve Osmanlıların çok kıymetli mezartaşlarından hemen hemen hiçbiri kalmamıştır. Saaddin-i Konevi ve GariplerMezarlığı’nın bütün mezar taşları Paşanın emriyle kütür kütür kırılmış yolyapımında ve başka yapılarda kullanılmıştır. Kıymetli Selçuk mezar taşlarınınsayısı birkaç düzineyi geçmez. Bunların bir kısmı müzelerde yer almıştır”ifadelerini kullanan Konyalı en önemli yıkımın ise Alâeddin Camii’ndeki sultanmezarlarında yaşandığına dikkat çekmektedir.
SULTAN MEZARLARI TAHRİP EDİLDİ
Halk arasında da ve araştırmacıların dakabul ettiği bilgiye göre ise Kılıçarslan’ın yaptırdığı Selçuk HükümdarlarıTürbesi’ndeki 6 Selçuk Padişahının cenazeleri Paşa’nın emriyle kaldırtılarakşimdiki Dedebahçesi’nin arkasındaki Taçveziri Türbesi’nin önüne atılmıştır.Kemikleri köpeklerin parçalaması üzerine çöpçüler tarafından toplanan kemiklerbilinmeyen bir yere atılmıştır. Böylece Anadolu’yu Türkleştiren, Müslüman yapan6 Selçuk Hükümdarı’nın kemikleri böylece yok olup gitmiştir.
İNCE MİNARE TAHRİP EDİLDİ
Bugün dahi dünyada önemli bir yapı olarakgörülen İnce Minare Müzesi’nin batı kısmı da sır evinin önünü kapatarakAlaeddin’i göremediği gerekçesiyle Fahrettin Paşa’nın emri ile yıkılmıştır. Buolayı acı gerçeklerle anlatan İbrahim Hakkı Konyalı, o gün bu durumugazetelerde yazdıklarını ve gelen tepkiler üzerine yıkımın durduruludğunu ancakbazı medrese hücrelerinin ise talan edilmekten kurtulamadığını dile getirmektedir.
ECDAD ESERLERİ PAŞA'YA YIKTIRILDI
Araştırmacılar da o yıllarda Fahrettin AltayPaşa'nın ve başta Vali İzzet Bey olmak üzere yerel yöneticilerin teşviki ileçok sayıda ecdad yadigarının bilinçsiz bir şekilde yıkıldığına işaretetmektedir. Ancak, Paşa'nın bu yıkımı gerçekleştirirken siyasi bir düşüncesininolmadığını yerel yöneticilerinin yıkmaya cesaret edemediği eserleri imar adıaltında Paşa'ya yıktırdığına dikkat çekilmektedir.
Doktora tezinde Konya medreseleri konusunaçalışan Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Doç. Dr. Caner Arabacı,Fahretttin Altay Paşa'nın Konya'dabulunduğu yıllarda Vali İzzet Bey’le birlikte tarihi eserleri yıktığınıbelirtmektedir. Altay'ın bu işleri yaparken siyasi bir düşünce içindeolmadığını dile getiren Caner Arabacı, dönemin Konya yöneticilerinin bueserleri yıkmaya cesaret edemedikleri için Paşa'nın askeri kişiliğindenyararlandıklarını aktardı. Arabacı, “Paşa İzmir'e giren ilk komutan olmasınedeniyle halk arasında seviliyordu. Yaptığı işler doğru kabul ediliyordu.Böyle olduğu için de çok sayıda Selçuklu ve Osmanlı eseri Paşa'ya tahripettirilmiştir” dedi.
ALAEDDİN ÇEVRESİ TAHRİP EDİLDİ
Alaeddin çevresinde çok sayıda medreseyiyıktırdığını dile getiren Arabacı, şunları kaydetti: “Bunun yanında evindenalaaddin görülmediği için dünya şimdiki İnce Minare Müzesi'nin batı tarafınıyıktırmıştır. Alaeddin İş Bankası'nınyanında bulunan Nizamiye (Nalıncı) Medresesini yıktırmıştır. Bugün MeramAnadolu Lisesi ve Muhacir Alanı'nın etrafındaki mezarlık tahrip edilmiş vemezar taşları yol yapımında kullanılmıştır. Bu tahrip sonucunda bugün çoksayıda Selçuklu büyüyüğünün mezarı bilinmediği gibi Atatürk Anıtı dahil çok sayıda esere imza atan Konya'nın değeriMimar Muzaffer'in de kabrinin nerede olduğu belli değildir. Mezar yıkımıbunlarla da kalmamıştır. Alaaddin'deki sultan mezarları da tahrih edilmiş vekemikler bugün kültürpark alanı olarak kullanılan Dedebahçesi’ne atılmıştır.Köpeklerin kemiklere hücum etmesi sonucu kemikler çöpçüler tarafındantoplanarak bilinmeyen bir yere atılmıştır” dedi.
BATILILAŞMANIN ACI YIKIMI
O yıllarda 200'e yakın eserin zarargördüğünü aktaran Arabacı, batılılaşma düşüncesi, modernlik adı altında ecdadeserlerine karşı bilinçili veya bilinçsiz şekilde zarar verildiğini 1927'deyasa çıkartılarak Aziziye Camii'nin üç girişinde yer alan Sultan Abdülaziz'intuğraları muçlarla kazındığını sözlerine ekledi.
GÜCÜNÜ AŞIRI KULLANMIŞTIR
KTO Karatay Üniversitesi, Güzel Sanatlar veTasarım Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd.Doç. Dr. Osman Nuri Dülgerler ise dönem içindeki yıkılan eserlerin gönderilenkararnamelerin yanlış anlaşılmasındanve Fahrettin Paşa'nın verilen görevinhandikapına kapılmasından dolayı gerçekleştiğini ifade etti. Dönemin İstanbulMüze Müdürü Halil Ethem Bey'in tarihi yapılar üzerindeki kitabelerin onarımısırasında kitabelerin üzerini mala ve harçla tamir edilmesi, sıvanması üzerineDönemin Milli Eğitim Bakanı'nın tarihi eserlerin korunmasıyla ilgili gönderdiğikararnamede belirtilen “temizleyin” ibaresinin yanlış anlaşılması üzerine çokasyıda tarihi yapı ve mezarın üzerindeki yazıların kazandığını veya harçlakapatıldığını dile getiren Dülgerler, bazı şoven insanların da bu duruma aletolduğuna dikkat çekti. Diğer yandan gücünden ve milli kahramanlığındanyararlanmak isteyen yerel yöneticilerin de Fahrettin Paşa'yı imar adı altındabu yıkıma alet ettiğini aktaran Dülgerler, şunları kaydetti: “1926'daKayalıpark çalışmaları sırasında çok sayıda medrese tahrip edilmiştir. UlviSultan Mescidi ve Türbesi yıktırılmıştır. Bunun yanında Fahrettin Paşa, gücü ve görevininhandikapına kapılarak kişisel yıkım da gerçekleştirmiştir. 1930 yılında MustafaKemal Paşa Konya'ya gelmese ve İnce Minare Müzesi'nin önünden geçmese bugünİnce Minare diye bir yapı kalmayacaktı. Çünkü Altay Paşa evinden Alaeddin'igöremediği için Mesdrese’yi yıktırmaya başlamıştır. Mustafa Kemal Paşa hemenAnkara'ya telgraf çekerek eski eserlerin korunması kararını aldırmıştır.Telgraf üzerine de Konya'daki bir çok yapı yıkılmaktan kurtarılmıştır.Fahrettin Paşa, tüm bunları imar gerçeksiyle yapmıştır. Fakat yaparken demedreseler, mezarlıklar, çeşmeler tahrip edilmiştir.”
DEVAM EDEN YIKIMLAR SONRASINDA DA SÜRDÜ
“Kim iktadara gelmişse, gücü eline almışsabenzer çalışmalara imza atmıştır” diyen Dülgerler, “Medreseler sadece Fahrettinpaşa'nın zamanın da değil, Eski Konya Valisi Avlonyalı Ferit Paşa dönemin debugün İl Genel Meclisi olarak kulanılan Eski Sanayi Mektebi’nin yerinde bulunanSüleymaniye Bedesteni yıkılmıştır. Sadece Muhacir Pazarı, Meram Ticaret Lisesi,Meram Anadolu Lisesi'nin bulunduğu alandaki mezarlıkların kaldırılıp binayapılması Fahrettin Paşa zamanında değil, 1970’li yıllara kadar sürmüştür. TakiEski Konya Belediye Başkanı Yılmaz Kulluk'un mezarlıkları vakıflara devredenekadar. Evet, Fahrettin Paşa döneminde de 20-23 tane tarihi yapı tahripedilmiştir ancak bu tahrip uzun yıllar devam etmiştir. Burada Fahrettin AltayPaşa, kendisine verilen görevi kişisel olarak da kullanmış ve yıkılmayacakeserleri yıkmıştır” ifadelerini kullandı.
DRAMATİK BİR DURUM YAŞANDI
Araştırmacı-Yazar Ali Işık da FahrettinAltay Paşa'nın görev sırasında Konya'da başta İnce Minare Müzesi olmak üzerebirçok Selçuklu ve Osmanlı yadigarına zarar verdiğe dikkat çekti. Sultankemiklerini köpeklerin önüne attırdığını doğrulayan Ali Işık, “Bu halk arasındada bilinen bir gerçektir. Kemikler Dedebahçesi'ne atılmış daha sonra iseçöpçüler tarafından toplanarak bilinmeyen bir yere gömülmüştür.
Ayrıca SultanAbdülaziz’in Alaaddin Camii’ne yaptırdığı bir sanat şahaseri olan Çalar Saatdinamitlerle yıktırılmıştır. Alaeddin'deki Eflatun Mescidi yıktırılmıştır.Alaeddin çevresindeki onlarca medrese ve imarethane tahrip edilmiştir. Buaçıdan o yıllar Konya için dramatik bir dönemi kapsamaktadır. Çünkü o tahripsonucunda bugün çok az bir Selçuklu yadigarı günümüze gelmiştir. Selçuklu'nunbaşkentinde bu durum hakikaten dramatik bir durum oluşturmuştur” ifadelerinikullandı.
FAHRETTİN PAŞA’NIN YIKTIRDIĞI BAZI TÜRBE,MESCİD VE MEDRESELER
Şerafettin Camii yanında bulunan türbe
Nalıncı Baba Türbesi
Karamanoğlu İbrahim Bey İmarethanesi(Kazancı Hoca Medresesi)
Tarihe baktığımız zaman iki farklı Atatürk görüyoruz. Bunlar Cumhuriyet’ten öncesi ve sonrası olarak ikiye ayrılıyor.
Öncesinde bir Şeyhü’l İslam edasıyla İslamı müdafaa eden Atatürk görmenize karşılık sonrasında İslamın ve dinin karşısına dikilmiş bir insan görüyorsunuz. Yazımızın değişmesi, giyim kuşamımızın batılılaştırılması, şapka kanunu, medreselerin kapatılması ve daha bir çok uygulama da bunun bir göstergesi oluyor.
Atatürk Cumhuriyeti kurduktan sonra gerçek düşüncelerini saklamıyor ve her platformda açıklıyordu. İşte o sözlerden bazıları:
…Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. M. Kemal (Kaynak: Söylev ve demeçler, cilt 1, s 389. (1 Kasım 1938′deki son meclis konuşması)
“Suçlu Allah’ın dinidir.”
Kralların ve padişahların istibdadına (baskılı yönetim), dinler mesnet olmuştur. M. Kemal (Kaynak: Atatürkün El Yazmaları, Medeni Bilgiler, s 30.)
“Kuran’ın yasalarını Muhammed yazmıştır.”
Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur’an denir. (Kaynak: Atatürkün emriyle liselerde okutulan tarih kitabı (1938), 2. cilt)
“Din, körü körüne bağlanmaktır.”
Gerçekte dinleri konusunda halkın hiçbir fikri yoktur, din dediği şey, bilinmeyen inanç dizgelerine ve gizle karışık emellere kör bağlılıktan başka birşey değildir. M. Kemal (Kaynak: Atatürkün El Yazmaları, Medeni Bilgiler, Afet İnan)
“Tanrı tarafından gönderildiğini söyleyen adamlar (!)”
Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerin cehaletlerinin yardımıyla utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiğini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur. M. Kemal (Kaynak: Atatürkün El Yazmaları, Medeni Bilgiler, Afet İnan)
“İnsanları Allah değil “tabiat” üretti”
Natür (Tabiat) insanları üretti, onları kendisine taptırdı da… M. Kemal (Kaynak: Atatürkten Düşünceler, Derleyen: Prof. Enver Ziya)
Çünkü malumdur ki, insan tabiatın mahlukudur. M. Kemal (Kaynak: Atatürkün El Yazmaları, Medeni Bilgiler, Afet İnan)
“Duanın faydası yoktur.” M. Kemal
Ali Kılıç (İstiklal mahkemeleri savcısı, merhamet nedir bilmez)anlatıyor: “Meclise geldik. Bir de müezzin geldi. Müezzin ezan okudu. Meclis kapısından içeri girdiğimiz zaman atatürkün önüne sırmalı elbiseler giyinmiş bir imam dikildi. Atatürk ne istediğini sordu. İmam ellerini kaldırarak: “Dua etmeden girilmez!” dedi. Atatürk, “Bu yurt askerin süngüsü ile kurtarıldı ve bu meclis onun gayretiyle kuruldu. Yoksa senin duanla değil! Çekil oradan!” dedi ve imamı eliyle iterek meclise girdi.” (Kaynak: Kemal Arıburnu, Atatürkten Anekdotlar-Anılar)
Aynı M.Kemal yanına hocaları alıp dualarla meclisi açmıştı. Ama artık emeline ulaşmıştı. İktidarı ele almış ve içindekileri alenen dışa vurmaya başlamıştı.
“Arapların dini Türkleri mahvetti”
Türkler, Arapların dinini kabul etmeden evvel büyük bir milletti. Arap dinini kabul ettikten sonra Türk milletinin milli rabıtaları gevşedi; milli hisleri ve heyecanı uyuştu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed’in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde, bir arap milleti siyasetine müncer oluyordu. M. Kemal (Kaynak: Medeni bilgiler ve Atatürkün El Yazmaları, Afet İnan, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1969, s 364-365)
Hocaları toptan kaldırmadıkça hiçbir iş yapamayız. Bugünkü kudret ve prestijimizle bugün bu inkilabı yapmazsak, başka hiçbir zaman yapamayız.
M. Kemal (Kaynak: Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası; Emre Yayınları, Aralık 1991, s 165.)
İnsanlar ilk devirlerinde pek acizdi. Kendilerini koruyamıyorlar, hiçbir hadisenin de sebebini bilmiyorlardı. Kendilerini koruyacak bir kuvvet aradılar. Nihayet insanlık vicdanında bir kuvvet yarattı. O da işte Allah’tır. Herşeyi ondan beklediler, ondan istediler. Hastalıktan, felaketten korunmayı hep Allah’larından istediler. Fakat modern çağlarda insan herşeyi Allah’tan beklemedi. Ancak toplumdan bekledi. Her şeyin koruyucusu insan cemiyetidir. Bizi koruyan, refah içinde yaşatan toplumdur.
M. Kemal (Kaynak: Enver Behnan Şapolyo, Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi, 1932, s 305.)
Masum ve cahil insanları, yüzlerce Allah’a taptırmak veya Allah’ları muayyen gruplarda toplamak ve en nihayet bir Allah kabul ettirmek, siyasetin doğurduğu neticelerdir. M. Kemal (Kaynak: Türk Tarihinin Ana Hatları, 1930, Devlet Matbaası, s 220-221 )
İnsanlar, kurtçuklar gibi sulardan çıktılar en önce… İlk ceddimiz balıktır. İşler daha daha ilerledikçe o insanlar, primat zümresinden türediler. “Biz maymunlarız”; düşüncelerimiz insandır. M. Kemal (Kaynak: Ruşen Eşraf Ünaydın, Atatürk Tarih ve Dil Kurumları, s 53.)
Muhammed, iptida Allah’ın resuluyüm diyerek ortaya çıkmamıştır, bunu düşünmemiştir. Bu düşünce, senelerce mücadele ettikten ve fikirlerini neşreyledikten sonra kendisinde hasıl olmuştur. M. Kemal (Kaynak: Nokta Dergisi, 17 Kasım 1985)
Muhammed’in peygamberliğinin başlangıcına dair birçok eski rivayetler vardır. Bunlar artık efsanelere karışmıştır. Hakikatte peygamberin ilk söylediği Kuran ayetinin ne olduğu malum ve belki de mazbut değildir. Kuran sureleri Muhammed’e açık semada peyda olmuş bir şimşek gibi günün birinde, birdenbire bir taraftan inmiş değillerdi. Muhammed’in söylediği sureler uzun bir devirde dini düşüncelerinin ürünü olmuştur. Muhammed, bu surelere birçok çalıştıktan ve incelemeler yaptıktan sonra edebi şeklini vermiştir. M. Kemal (Kaynak: Afet İnan, Atatürkün El Yazmaları, 2000′e Doğru Dergisi, 8. Sayı, s 15-16.)
“Beyni sulanmış hafızlar”
Türk milleti, bir kelimesinin manasını bilmediği halde, Kuran’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler. M. Kemal (Kaynak: Medeni Bilgiler, Afet İnan, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1969, s 364-365.)
Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız.(Kaynak:İstanbul, Tekin Yayınevi, 1990, s 83-84.)
Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum. Hükümetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir, adeta halkı bir kapana kıstırırlar. M. Kemal (Kaynak: Andrew Mango, Atatürk, s 447.
.
İslam’ı seçmekle çağı seçtim
8 Nisan 1983 günü Karyünes Üniversitesinin konferans salonunda bir büyük ilim adamı, bir büyük yazar Roger Garaudy diyor ki:
Evet, bugün ben Müslümanım. Niçin İslam’ı seçtiniz, diyorsunuz, İslam’ı seçmekle çağı seçtim.
70 yaşındaki Roger Garaudy ki, yıllarca Fransa’da komünist sistemin ateşli savunucusu olmuştu. Üniversiteden siyaset kürsülerine kadar Fransızlara ve Batı dünyasına hep Marksizm’i anlatmış, insanların kurtuluşunu yalnız bu sistemde bulmuştu. Çağımızda Fransız komünistlerinin en büyük "Düşünce mimarı" durumunda idi. Nerede komünistlerin düzenlediği bir miting, konferans ve seminer var, orada Garaudy vardı. Katolik ve Hristiyanlığa karşı, düşüncesiyle, kalemiyle hitabetiyle büyük bir mücadele veriyordu.
Fakat, şimdi o bilim adamı hakikatı anladı. Şöyle diyordu:
(İslam, çağları arkasında sürükleyen bir dindir. Diğer dinler ise, çağların arkasında sürüklendi. Yani, İslam dışındaki bütün dinler zamana uyduruldu. Reforma tâbi tutuldu. Mukaddes kitaplar zamana göre tahrif edildi. Kur'an-ı kerim ise, indirildiği günden beri hep zamana hükmetti. O, zamanı değil, zaman onu izledi. Zaman yaşlandıkça o gençleşti. Bu, çağlar üstü bir olaydır. Bugüne kadar, bunca savaşların bıraktığı korkunç, sosyal, siyasi ve ekonomik sarsıntılardan daha büyük bir olaydır. İslam, materyalizme de, pozitivistlerin görüşüne de, egzistansiyalistlere de hakimdir. Fakat bunlardan hiç biri, İslam’a hakim değildir.
Büyük Peygamberimiz, (Yarın ölecekmiş gibi ahirete, hiç ölmeyecekmiş gibi, dünyaya çalışın) derken, her şeyi anlatmıştır. İslam hem maddeye, hem de manaya hükmetmiştir. Öyle ise, bunların ikisi birbirinden koparılamaz. Nasıl koparılabilir ki, İslam, (İlim Çin’de de olsa gidip bulunuz. İlim ve Fen müminin kaybolmuş malıdır, ara ve bul) diyor. İlmin ve çalışmanın burada sınırı yoktur. İslam, dünyayı saran bu iki olaya sınır koymadığına göre, dünyayı sarsmıştır.
İnsanı, mahlukların efdalı ve en şereflisi olarak bildirirken, onun sömürülemeyeceğini anlatmıştır. İsrafı, gösterişi ve lüksü yasaklayan, kazancı alın terindeki damlacıklarda arayan, biriken sermayeyi fakire ölçülü ve ahlak hükümleri içinde aktaran, faizi, tembelliğe sebep olduğu için yasaklayan ve gayrimeşru serveti böylece imha eden bir sistemler manzumesidir.
İslam, halife ile kölenin aynı hakka sahip olmasını mecbur kılmıştır. Deve olayı vardır ki, bu kralların kılıçlarından daha keskin bir olaydır. Hazret-i Ömer ile kölesi bir şehirden bir şehire giderken deveye sıra ile binerler. Zaman zaman, devenin yularını halife çeker, zaman zaman da köle... İşte adalet ve hukukta İslam’ın devrimidir bu. Marksizm ile kapitalizmin ikisi de, insanı sömüren sistemlerdir. İslam bunlara karşı, insana prestijini iade eden bir semavi dindir.)
Mal bulmuş mağribi gibi pür dikkat bir şeyler geveliyor.
Nedir o?
"Erdoğan bir Amerika projesidir.
Zamanında Abdullah Karslı'nın evinde
Amerika ile yola devam edileceği konuşuluyordu.
Amerika bir proje sonucunda Erbakan'a bir teklif yapar kabul etmez ama
Bu projeyi Erdoğan kabul eder..
Burada temel kriter:İsrail ve Batı'nın çıkarları korunacak ama
siyasal islamın da önü açılacak"diyor..
Allah Allah !
Ey Kemalistler!
Kendinizi çok mu akıllı hissediyorsunuz?
Bak şimdi sizin saçmalıklarınıza karşı neler yazacağım?
Siz 1923 sonrasında halka rağmen Batılı olabilmek için
Elinizden gelen her şeyi yapmadınız mı?
Yapılan tüm devrimler;
Batı kapitalizminin yaşamasına oksijen taşımak değil miydi?
Sadece fötr ithaline ve matbaa alanında ödenen ekonomik bedeli isterseniz bir masaya yatırınız?.
1923 sonrasında bu ülkenin yönetimi islam coğrafyasından ayrılıp
Daha doğrusu bu ülkenin rotası Mekke,Medine,İstanbul,Buhara'dan çıkarılıp
Washington,Roma,Paris ve özellikle Londra'ya çevrilmedi mi?
Bu ülkenin tüm askeri ihtilallerinin arkasında Amerika ve diğer devletler yok muydu?
Bu ülkenin Genelkurmayı'nda NATO şemsiyesi altında CIA masası yok muydu?
Bu ülkenin cumhurbaşkanlarını,Başbakanlarını,MİT Müsteşarını,
Genelkurmay Başkanını, Kuvvet Komutanlarını ve tüm önemli bürokratları Amerika,İngiltere ve İsrail atamıyor muydu?
Bir zamanlar MİT'in başına olan General Fuat Doğu"Ben CIA'nin emirlerini yerine getiren bir bürokrattım" dememiş miydi?
Masonların hemen hemen her alanda devlettte görev yapanları zoraki kendine üye yapmıyor muydu?
Türkiye'yi yönetenler başta NATO ve IMF ile katolik nikah kurmamışlar mıydı?
Bir zamanlar Refah Partisi yükselirken bunu gören
SHP'nin Genel Başkanı Aydın Güven Gürkan'ın
"İslam alemi Refah Partisi'ne yardım ederken
Batılı dostlarımız bize niye yardım etmiyorlar?" dediğini bilmiyor muyuz?
Sayın Erdoğan'ı emperyalistlerin bir projesidir dediğinizde
Yine emperyalistlerin piyonu olarak müslümanlara neler yaptığınıza ve
Sayın Erdoğan'ın içinde olduğu müslümanlara nefes aldırmadığınıza bir bakalım mı?
Milli Nizam Partisi'ni kapatmadınız mı?
Milli Selamet Partisi'ni kapatmadınız mı?
Amerikan Dışişleri Bakanlığı binasında,
TÜSİAD'ın Atina toplantısında ve Fransız masonların aldığı kararlar sonucuna
Refah Partisi'ni kapatmadınız mı?
Zevk için Fazilet Partisi'ni kapatmadınız mı?
Sayın Erdoğan'ın yasal bir şiiri okuduğu için Belediye Başkanlığından alıp
312.madde sonucunda hem siyasi hayatını bitirdiniz
Hem de hapse atmadınız mı?
Son olarak da 2008'e AK Parti'ye kapatma davası açmadınız mı?
Ulan utanmazlar!
Hem hayat hakkı tanımıyorsunuz;
Hem de sizlerin emperyalizme ömrünüz boyunca verdiğiniz tavizlerin çok azını
Mecburiyetten dolayı veren Sayın Erdoğan'a nasıl proje adamı dersiniz?
Utanmaz ve saygısız olarak emperyalistlerin köleleri olan kemalistler!
Siz değil miydiniz?
Bülent Ecevit"hükümet kim olursa olsun iktidar hep CHP'dir"
Türkan Saylan,Yekta Güngör Özden ve Fatih Hilmioğlu"Bu ülkede söz hakkı hep bizimdir..Müslümanlar % 99 oy alsa bile onlara ülkeyi yönetme hakkını vermeyiz" derken
Mehmet Moğaltay"Adliyeye 5.000 alevi ve Atatürkçüleri atadık.Ne yani MHP'lileri alacaktık?" demelerinizi bile biliyoruz..
Şimdi de sonuca bir bakalım.
Sayın Eroğan 2002'de iktiara geldiğinde;
Anaya Mahkemesi'nde,TSK'da,MİT'te,ana akım medyada,emniyette,üniversitelerde,
barolarda,valilerde ve tüm müdürlüklerde bir tane adamı yok iken;
Türkiye'deki siyasi yapıyı organize eden emperyalist güçlere taviz verilmeden
312.maddeden nasıl sıyrılacaktı?
Ülkeyi ve insanları kimlerle yönetecekti?
Bülent Ecevit 1998'de Refah Partisi kapatıldığında:
"Bunların partisini kapatmakla yetinemeyiz.
BUNLARIN KÖKLERİNİ KURUTMALIYIZ"dediğini unuttuk mu sanıyorsunuz?
Sayın Erdoğan 2012'lere kadar verdiği tavizleri bir tarafa bırakarak;
Emperyalistlerin 200 yıllık bu ülkedeki yönetme imtiyazını ortadan kaldırmaı mı?
IMF'yı kovmadı mı?
Arkalarında 13 emperyalist devletin oluğu FETÖ ve PKK'yı bitirmedi mi?
Sayın Erdoğan her alanda devasa devrimleri yaparak
TÜRKİYE'yi KÜRESEL BİR DEVLET YAPMADI MI?
Madem emperyalizmin piyonu olacaktı da;
Neden MİT krizi çıkarıldı,
Neden Gezi Olayı devreye sokuldu?
Neden 17-25 Aralık operasyonları yapıldı?
Neden 2018'de dış finansal operasyon yapıldı?
Neden hendek ve çukur olayları oldu?
Neden 15 Temmuz gerçekleşti?
Sayın Erdoğan bunların bir tanesinden darbe alsaydı
Bırakınız Sayın Erdoğan'ı Türkiye'nin net olarak üniter yapısı darma dağınık olacaktı?
Joe Bien'in,Michael Rubin'in,Emmanuel Macron'un ve Henri Barkey'in gibi kişilerin Sayın Erdoğan için hangi kötü düşünceleri sarfettiklerini bilmiyor muyuz?
Ne yaparsanız yapınız?
Sayın Erdoğan önceleri mecburen taviz verdi ama
Şu ana geldiği nokta:
Bu coğrafyanın şimdiye kadar görmediği bir liderlik ve
Son 300 yıllık emperyalizmin ortadan kaldırılmasındaki paradigmanın sahibidir..
Siz ise Lozan'dan beri hep Batı'nın projesi ve adamı olarak yolunuza devam ediyorsunuz..
Bizim aydınlarımız kadar korkak ve sömürücü olanını göremezsiniz.
Bu aydınlar Atatürk'ün gerçeğini halktan gizledikleri gibi
Atatürk'ün olmayan yaşantısını kamuoyuna zorla dikte ettirirler.
İşin kötü tarafı ise bu düşüncelerini resmi ideoloji haline getirdiler..
Nasıl mı?
Nice kemalist,Atatürkçü,sağcı,solcu,dindar ve liberal kişiler
Aslında Atatürk'ün gerçeğini kabul etmiyorlar...
Atatürk kültü oluşturup vatandaşların dindar liderlerin peşinden gitmeyip
Türkiye'de müslümanların ilkeleriyle bir yönetim olmasındır tek amaçları..
Bunun için her kisveye girmiş entelijansıyalarıyla müslümanları kandırma peşindedirler...
İşin en kötü tarafı ise:
Ne devlet,
Ne ülkeyi yöneten siyasiler,
Ne bürokratlar,
Ne her türlü aydın kişiler ve
Ne de tarih öğreticiliği yapanlar
Böylesine rezalet bir Atatürk tanıtımına karşı tavır alırlar.
Örnek mi istiyorsunuz?
Aşağıda ve diğer videolarında Haydar Baş
Karşısında Kemal Kılıçdaroğlu olduğunda bakınız neleri saçmalıyor?
Haydar Baş:"Atatürk 8 yaşında hafız oldu.
Ankara-Leblebici camiinde her ramazanda ibadetini yapar ve Hatmi Şerif okuturdu.
Hacıbektaşi ve Leblebici camilerinde hutbeler okurdu.
Balıkesir Nasrullah Camii'nde 60 sayfalık hutbe okudu..
Atatürk Elmalı Hamdi Efendi'ye tefsir yaptırarak halka dini hizmet sunmuştur.
Atatürk dindardı ,müslümandı ve Hacibektaşı tarikatındandı..
Anne ve babası Peygamberimiz yani Hz.Ali sülalesinden gelen bir seyit ve Beştaşı Dedesi ii...
1919 yılına Sivas'tan Ankara'ya gelirken 3 gün kaldığı
Hacibektaşı'de Kemalettin Çelebi ile
Cumhuriyeti kurma kararını orada vermişti" diyor..
Deveye sormuşlar neren doğru?
Deve de"nerem doğru ki" demiş...
Haydar Baş baştan aşağı saçmalamış ve bu adama kimse de itiraz etmemiş.
Niye mi?
Yeter ki bir şekilde "Atatürk'ü öv;doğru veya yanlış olması önemli değil.
Önemli olan bizim sömürümüze alan açın" hinliğidir.
Şimdi gelelim Atatürk'ün gerçeğine..
Atatürk islama inanmadığı gibi islamın bu topraklardan silinmesi için her türlü adımı atmış bir liderdir..
Çünkü Atatürk'ün kendi el yazısıyla yazdıkları,verdiği demeçler,konuşmaları ve
Devleti yönetirken aldığı kararlar bunu net olarak bize göstermektedir...
Atatürk ne hafızdı,
Ne camilerde hutbe vermiştir,
Ne tüm ramazanlarda hutbe irat etmiştir,
Ne tüm ramazanlarda ibadet etmiştir,
Ne Peygamberimizin sülalesinden yani Arap soyundan gelmiştir,
Ne de islamın anlaşılması için Elmalı Hamdi'ye tefsir yaptırmıştır.
Bu arada Haydar Baş öylesine ezber konuşuyor ki;
Balıkesir Zağnos Paşa camisini Kastamonu'daki Nasrullah Camisi ile karıştırdığı gibi
Balıkesir Zağnos Paşa camisinde 7 Şubat 1923 ÇARŞAMBA günü yükseklik açısından minbere çıkarak konuşma yapmıştır yani hutbe falan vermemiş...
Devam edelim..
Atatürk ömrünün her safhasında içkiyi seven ve içen bir kişiydi..
Bazılarına göre(Prof.Celal Şengör) her gece bir litre rakı içerdi.
Rakı ile birlikte şarap,viski ve bira gibi alkollü içkilerden de içerdi.
Sadece ramazan ayının Kadir Gecesi'nde alkol kullanmazdı;nerede kaldı her ramazanda ibadet etmesi;KÜLLİYEN YALAN..
Atatürk'ün 1924 yılı sonrasında bir kez olsun camiye gittiğini gösteremezler..
Kur'an'ı tercüme ettirmesinin iki nedeni vardı.
Türkçe ibadet reformu ve vatandaşların Kur'an'ı okuyup ondan tiksinip aldatılmaktan kurtulmaları içindi.
Çünkü Atatürk Kur'an'ın vahiy oluğuna inanmayıp (kendi tabiriyle)
"Muhammed 3 yıl düşündükten sonra Kur'an'ın saçmalıklarını yazmaya başladı" der..
Onun için 1933 ila 1938(aslında İnönü zamanı olan 1948)arasında tüm okullarda ve müesseselerde dini eğitimi vermek YASAKLANMIŞTI...
Atatürk ve arkadaşları arasında namaz kılan bir kişi gösteremezsiniz..
Bir tek ne idüğü bilinmeyen Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Çakmak'ın Atatürk'ün sofralarına eşlik etmeden namaz kılarmış..(Kıldığı namaz başına paralansın tabii) Atatürk islam dinine o kadar uzak oluğuna dair ideolojik yapısı vardır ki;
Bu da onun en doğal yaşam özgürlüğü hakkıdır.
Mesela Atatürk"Dinsiz bir toplumun yaşamayacağını ben de biliyorum.
Onun için Türk'ün DİNİ TABİATTIR"der..
Ünlü kemalist ve ekran yüzü Erdoğan Aydın"Atatürk çağının en ileri derecede ATEİST OLANLARINDAN BİRİSİYDİ"derken
Kemalist gazeteci Can Dündar"Atatürk'ün son yıllardaki ömrü islama savaş açmakla geçmiştir" der.
Demesine derler ama kendilerine en ufak bir tenkit yapıldığını veya
Hapse atılma algısını göremezsiniz..
Yetmedi Haydar Baş'ın söylediklerinin bir benzerlerini
Yüzlerce insanın söylemesine rağmen onlara da bir tek söz söylenmez..
Gazeteci Mine Kırıkkanat"Ben Atatürk'e tapıyorum ve o benim ilahımdır"...
Emekli Pilot Albay Şenay Günay"Atatürk Allah tarafından gönderilen ismi konmamış bir peygamberdir"...
Namık Kemal Zeybek"Atatürk bir evliya idi.Yaptığı her şeyi Kur'an'a ve Sünnet'e bakarak yapardı" demişlerdi..
Ne enteresan şeyler yazıyorum değil mi?
Oysa Atatürk dini inancını,yaşamını ve içki alemlerini toplumdan gizlemeden yapan son derece cesur bir liderdi..
Bir gün en yakını olan gazeteci-milletvekili Falih Rıfkı Atay"Atatürk,hep yabancılar sizin hayatınızı yazıyor.İzin verin de Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile birlikte sizin yaşamınızı ve Çankaya Sofrası'nı yazalım" dediğinde
Atatürk"dünkü eğlenceyi de yazacak mısınız?" sorusuna
F.R.Atay"O kadar özele inmeye gerek var mı?" diye karşıt soru yöneltince
Atatürk"O zaman BEN ANLAŞIMAM Kİ,sizin yazdıklarınızın yabancılardan bir farkı kalmaz" der ve noktayı koyar..
İşte Atatürk bu sözlerin içinde hapsedilmiş cesur bir duruşu vardır..
Asıl sıkıntı nerede biliyor musunuz?
Müslümanların Atatürk'ün dini ve diğer alanlardaki bakışının gerçeğini yazmaya ve söylemeye başlandığında kemalistler ve Atatürkçüler kıyameti koparıyorlar.
Mesela kemalist Erdoğan Aydın Atatürk için "çağının en ileri ateistlerinden biri idi" dediğine tepki göstermeyenlerin
Sıra müslümanların ateist terminolojisi yerine Atatürk kâfirdi dediğinde Türkiye'de değil 7 şiddetinde; 10 şiddetinde bir deprem olur..
Hadi yalan desinler!
.
XXX
İhanet ve ihanetin bedeli...
Fener Rum Patriği Grigoryus'un Rus Çarı 1. Alexandr'a gönderdiği mektup :
"Türkler'i madden ezmek ve yıkmak gayri mümkündür. Çünkü Türkler, çok sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdular ve izzet-i nefis sahibidirler.
Bu hasletleri de dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, ananelerinin kuvvetinden, padişahlarına, kumandanlarına, büyüklerine olan itaat duygularından gelmektedir.
Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Onların bütün meziyetleri, kahramanlık ve şecaat duyguları da ananelerine olan bağlılıklarından, ahlaklarının selabetinden gelmektedir.
Türkler' de evvela itaat duygusunu kırmak ve manevi rabıtalarını kesmek, dini metanetlerini zaafa uğratmak icap eder. Bunun da en kısa yolu, milli anane ve maneviyatlarına uymayan harici fikirler ve hareketlere onları alıştırmaktır.
Maneviyatları sarsıldığı gün, Türkler'i kendilerinden şeklen çok kuvvetli, kalabalık ve zahiren hakim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kuvvetleri sarsılacak ve maddi vasıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olacaktır.
Bu sebeple Osmanlı Devleti'ni ortadan kaldırmak için yalnız harp meydanlarında zaferler kâfi değildir. Hatta bu yolda yürümek, Türkler'in haysiyet ve vâkarlarını tahrik edeceğinden hakikate nüfuz edebilmelerine sebep olabilir.
Yapılacak olan, Türkler'e bir şey hissettirmeden bünyelerindeki bu tahribi tamamlamaktır. "
Patrik Grigoryus, Mora isyanında baş rolü oynamış, Osmanlı'ya ihanet etmiş, fakat bu mektubu ve ihaneti suçüstü ile ortaya çıkmıştı. 1821'de Patrikhane'nin orta kapısında asılarak idam edilmiş, cesedi ibret-i âlem için 3 gün asılı kalmıştı.
Fakat aradan geçen 200 sene, Patrik Grigoryus ve benzerlerinin mektupta yazılanları Türk milleti üzerinde başarıyla uyguladıklarını gösteriyor.
Patriğin idam edildiği kapi, o gün bu gündür kullanılmıyor kapalı tutuluyor. İddiaya göre o kapıda birgün bir Türk büyüğü veya bir din adamı asılmadan bu kapı açılmayacak.
■Fotoğraftaki Patrik, Kurtuluş Savaşı yıllarında Fener Rum Patriği olan, Yunanistan ve Yunanistan'ın Anadolu davasına her türlü desteği veren Patrik, 4.Meletios'a aittir. O da Grigoryus'dan aşağı kalmamış yani.
■Yorum kısmına Fener Rum Patriği Grigoryus'un idam edildiği, 200 seneden fazla zamandır kapalı olan, Patrikhane'nin orta kapısının fotoğrafını atıyorum. Fotoğrafı ben çektim. Kapının kapalı olduğunu öndeki engelden anlayabilirsiniz.
Fotoğrafı bundan bir kaç sene önce bir Fener- Balat gezim sırasında çekmiş ve paylaşmıştım. Bugün tekrar sizlerin bilgisine sunuyorum
.
TÜRK MİLLETİ BÖYLE BİR ZULÜM GÖRMEDİ
Hocanın elini öpüp İstanbul’dan ayrıldım. Ben Kastamonu’ya döndükten bir süre sonra, tekkeler ve türbeler kapatıldı.
Esad Efendinin dedikleri bir bir çıkmaya başladı. Dindarlar göz hapsine alındı. Kur’an kursları yasaklandı. 1928 yılında Harf inkılabı ilan edilince, biz Kastamonu’da iki dehşetli hadiseyle karşı karşıya kaldık:
Vali tellal bağırttırdı:
“Ey ahali! Bundan sonra hiç kimse Arap alfabesiyle okuyup-yazmayacak!
Arap alfabesi yasaklanmıştır. Kimin evinde eski Türkçeyle yazılı kitap varsa getirip vilayete teslim etsin! Evlerinde, dükkânlarında eski Türkçe eser bulunduranlar şiddetle cezalandırılacaktır!
Duyduk duymadık demeyin haaa!”
Halk korku içindeydi. Bazı kimseler, evlerindeki eski Türkçe kitapları, bahçelerinin bir tarafına gömdüler. Bazı kimseler, o kitapların değerine bakmadan götürüp sulara attılar. Bazı kimseler de getirip vilayetteki yetkililere teslim ettiler.(Moğol baskınları ile yakıp yıkılan nice değerli kütüphanelerimizin hikayesi ciğerlerimizi dağlarken o günün şartlarındaki uygulamaya ne demeli)
Gözlerimle gördüğüm dehşetli bir hadiseyi hiç unutamıyorum:
Hacı Kadı Camiinin (Ferhat Paşa Camii) kitaplığında, binlerce kitap vardı ki hepsi de eski harflerle yazılıydı. O kitaplar arasında el yazması çok kıymetli eserler, salnameler, cönkler, divanlar, padişah fermanları, ilim ve fen kitapları da bulunuyordu. Bir gün o eserlerin hepsini, belediyenin gübür (çöp) arabalarına abur-cubur yığarak şehrin dışına çıkardılar ve orada hepsini birden cayır cayır yaktılar. Dersaadetten gelen padişah fermanları, gümüş çerçeveliydi.
Kitap yangınına o gümüş çerçeveli fermanlar da atıldı. Halk üzerinde öyle büyük bir korku vardı ki, oradaki vazifelilerden hiçbiri, cesaret edip de o gümüş çerçeveleri olsun alamadı. Kastamonu, sanki yunan işgaline uğramıştı.
Artık, Kur’an okumak da, okutturmak da suç sayılıyordu.
Sokaklarda zaman zaman şöyle manzaralarla karşılaşıyorduk:
Bekçiler veya jandarmalar önünde bir cami imamı görüyorduk.
Adamın elleri kelepçeli olurdu. Bazen de bilekleri bir dana ipiyle bağlanırdı. Koltuğunun altında suç unsuru olan bir Kur’an-ı Kerim bulunurdu. İmamın yanında da 8-10 yaşlarında üç beş çocuk yürürdü. Adamın suçu: Çocuklara Kur’an okumayı öğretmekti.
Bu kitap yakma işinden sonra sıra vakıf eseri olan camilerimizin satışına geldi.
Diyeceksiniz ki, “vakıf eseri hiç satılır mı? Vakfeden kişilerin maksatları dışında kullanılır mı?” Devir, başka devir beyefendi! Memlekette muhalefet yok!
Muhaliflerin kafaları koparılıyor! Muhalifler zindanlara atılıyor! Padişahlık kaldırılmış ama herkes bir padişah gibi!
Kastamonu’da yaşadığım dehşet verici ikinci hadise vakıf eseri olan camilerimizin satılması oldu.
1930’lu yıllarda şehrin içinde 42 veya 44 camimiz vardı.
Devrin valisi, bu camilerden 33’ünü satışa çıkardı. Satışı istenen camiler arasında, bizim Yılanlı Camimiz de vardı. Onu, belki üç yüz sene önce, benim dedelerim hayır için yaptırmışlar ve halkın ibadetine cami olarak vakfetmişlerdi. Şimdi o yetkili geliyor, sanki Yılanlı Camii kendi babasının tapulu malıymış gibi, onu satışa çıkarıyordu, iyi mi?
Biz kendi camimizi devletten, o zamanın parasıyla beş bin liraya yeniden satın aldık ama onun cami özelliğini katiyen bozmadık. Onu yine cami olarak halkın ibadetine açık tuttuk. Satılan otuz üç camiden, bu gün sadece üç tanesi ayaktadır: Biri bizim Yılanlı Camimizdir. Diğer ikisiyse: Karanlık Camiyle, Keskin Efendi Camii!
Diyeceksiniz ki öteki camiler ne oldu? Onlar, yeni sahipleri tarafından yıkıldılar. Yerlerine ya ev yapıldı ya dükkân ya bahçe!
Şimdi burada belirteceğim önemli bir husus var:
Ben, ömrüm boyunca, çeşitli tecellilere şahit oldum. Vakıf eseri o otuz camiyi devletten satın alarak yıktıranların hepsi de perişan oldular.
Vallahi billahi onlardan kimisi iflas etti. Kimisi, amansız hastalıkların pençesinde inleye inleye öldü. Kimisi zürriyetsiz kaldı. Zamanla dilenenleri bile gördüm. Kimisi de paraya pula rağmen huzurunu kaybetti. Bir lokma ekmeği, ağız tadıyla yiyemedi.
O 1930’lu yıllardı, halk, korkusundan Cuma namazlarına bile gelemiyordu.
Hazin hatıralarımdan biri de şudur: Ben, bizim Yılanlı Camimizde müezzinlik yapıyordum.
Camimizin bir de imamı vardı. Vakit namazların genellikle ikimiz kılardık. Ama Cuma namazı için en az üç kişi olmak lazım!
Cuma vakti girince kalkıp ezan okuyordum. Görüyordum ki üçüncü kişi yok. Kapının önüne çıkıp gelene gidene yalvarıyordum. “Yahu biriniz Allah rızası için gelin de cemaat olup Cuma namazını kılalım!” diyordum.
Halk ürküyor, omuz silkip geçiyordu.
Kastamonu bir gâvur işgaline uğramış olsaydı, halk bu zulme karşı direnirdi. Ama kendi yöneticilerinin zulmü önünde kan kusuyor, “kızılcık şerbeti içtim!” diyordu.
El yazması eserlerimiz, kitaplarımız yakıldıktan, camilerimiz satıldıktan sonra sıra kıymetli halılara ve antika eşyalara geldi.
Size hangisini anlatsam beyefendi? Musa Fakih veya Zihnizâde Camiinin çok güzel ve çok büyük bir halısı vardı.
Bütün Kastamonu, o halının vakti zamanında beş yüz altına alındığını bilirdi. İşte o güzelim halıyı bir gün, Zihnizade Camiinden alıp valinin makam odasına serdiler. İtiraz etmek kimin haddine düşmüş.
Halı, bir süre valinin ayakları altında kaldı. Sonra bir gün nasıl olduysa o nadide halı, vilayet konağından, hem de valinin makam odasından çalınıp gitti. 70-80 metrekare büyüklüğünde bir halıyı tek başına kim dürebilir, tek başına kim omuzlayabilir ve sonra hiç kimseye görünmeden vilayet konağından kim sıvışıp gidebilir?
Hiç kimse, o halının, bir gece yarısı, nasıl kanatlanıp uçtuğunu öğrenemedi!
Hiç kimse, o modern hırsızlık üzerine yürümek cesareti gösteremedi.
Kastamonu halkı “Bizim o antika halımız ne oldu?” diyemedi.
Zamanın Kastamonu valisi de o müthiş hırsızlık üzerinde hiç durmadı.
Sanki odasından, eski, günü geçmiş bir gazete parçası alınıp götürülmüş gibi bir tavır takındı. Polisler, eskici pazarlarında bir-iki dükkâna şöyle bir girip çıktılar, sonra onlar da işin peşini bıraktılar. Halının nerede, kimin evinde dürülü kaldığını çok iyi bildikleri halde oralara yanaşamadılar. Hatta çalınan halının çok yakınlarında nöbet tuttular. Hırsızlığa göz yumdular.
Ah biz ne günler yaşadık beyefendi!
Rabbim, milletimize ve devletimize o karanlık günleri bir daha göstermesin!”
Yavuz Bülent Bakiler
RAKI, BEYAZ LEBLEBİ VE TABANCA KURŞUNU EŞLİĞİNDE ATATÜRK’ÜN SAN’AT VE SAN’ATÇIYA SAYGISI.
Bu yazımı günlerdir san’at kisvesi adı altında insanımızı zehirlemeye çalışan alçaklara karşı seri makaleler yazan ve pek çok arkadaşımın Adil Gerçek olarak bildiği öz be öz abime ithaf ediyorum.
******
Efendim ‘’San’atsız kalmış milletlerin hayat damarlarından bir kopmuştur.’’ Diyen Atatürk, san’atçıya saygı konusunda da Türk Milletine ( Pardon, dilime biberler… ‘’Ulusuna ‘’ diyecektim. ) bu konuda da örnek olmuştur tabii olarak ( yani doğal olarak efendim. )
Nasıl mı?
Yok, biliyorum şimdi bunları yazınca bazıları ‘’ Atatürk Düşmanı Köpek.’’ Diyecek bana, ana avrat küfürler de edecek ama bu sefer elimde oldukça sağlam bir delil var. Yani hiç kimse yazdıklarımdan dolayı bana ‘’Atatürk Düşmanı’’ Diyemeyecek.
*****
Yıl 1936
Atatürk, Dolmabahçe Sarayında o meşhur sofralarından birini kurdurmuş.
Bir taraftan hafiften hafiften demlenirken diğer taraftan Necati Tokyay, Şükrü Tunar, Nubar Tekyay, Selahattin Pınar, Kemal Niyazi Seyhun, Yorgo ve Aleko Bacanos’tan oluşan bir saz heyeti oluşturmuş ama bu saz heyetine bir de solist lazım. Kim olabilirdi bu solist? O sıralarda henüz on sekiz yaşında olmasına rağmen ünü tüm Türkiye’ye yayılmış olan Müzeyyen Senar olabilirdi mesela. Nitekim de öyle oldu.
Atatürk, saz heyetinden Nubar Tekyay’ı, Müzeyyen Senar ve kocası Ali Senar’ın yaşadığı eve gönderdi ‘’ Git ve Müzeyyen Senar’ı buraya getir.’’ Diye.
Allah Allah… Yahu hani sanatçı el öpmez eli öpülürdü? Hani sanatçını ayağa çağrılmaz, ayağına gidilirdi.
Neyse…
Nubar Tekyay, Senar çiftinin evine gitti ve Atatürk’ün, Müzeyyen Hanımı saraya davet ettiğini söyledi.
Müzeyyen Senar’ın hadsiz kocası ‘’Ben de geliyorum ‘’ deyip karısına kuyruk oldu ve alelacele bir şeyler giyinip Dolmabahçe Sarayına geldiler.
Huzura çıktıklarında Nubar Tekyay ‘’ Müzeyyen Senar huzurlarınızda.’’ Dedikten sonra yanındaki sünepeyi de takdim etti. ‘’ Bu da kocası Ali Senar.’’
Atatürk ‘’ Yaa öyle mi? ‘’ dedikten sonra ve muhtemelen içinden ‘’ Ulan hıyar ! Seni çağıran oldu mu? Ne diye takıldın kadının arkasına’’ diye geçirdikten sonra yanındaki koltuğu göstererek ‘’ Buyurun oturun.’’ Dedi Müzeyyen Senar’a. Kocası Ali ise sap gibi ayaktaydı doğal olarak.
Sonra bir şey Atatürk’ün dikkatini çekti Müzeyyen Senar’ın yüzüne bakınca.
“Aaa! Bu saçlarının hali ne?” deyip yaveri ve çocukluk arkadaşı Nuri Conker’e işaret etti; Nuri Conker yanına geldiğinde de kulağına bir şeyler fısıldadı.
Nuri Conker, “Lütfen beni takip ediniz Müzeyyen Hanım,” dedi.
Salondan çıkılıp siyah mermerlerle kaplı büyük bir banyoya gelindi. Müzeyyen Hanım birden korkuya kapıldı.
Nuri Conker “Merak etmeyin efendim, berberimiz Mehmet sadece sizin saçınızı, yardımcısı Rıdvan da eşinizin bıyığını kesecek,” dedi.
Evet yanlış okumuyorsunuz. Sanat ve sanatçılara son derece saygılı olan Atatürk, Türkiye’nin en genç ve en ünlü sanatçılarından biri olan Müzeyyen Senar’ın bir erkek berberi tarafından ( Kendi berberi Mehmet Yaşar ) saçlarının kesilmesini emretmişti ( Saç kesilmesi derken yanlış anlaşılmasın. ‘’Dımdızlak bırakın’’ dememiş. O zamanın modası olan alagarson saç modeli istemiş.)
Velhasılıkelam, Dolmabahçe Sarayının bir banyosunda ( Yüznumara da olabilir. ) Müzeyyen Senar’ın saçları bir erkek berberi tarafından, kocası Ali’nin bıyıkları da berber yardımcısı tarafından kesildikten sonra tekrar salona döndüler.
Atatürk ‘’ İşte mükemmel oldu ‘’ dedi
Allah Allah. Yahu hani sanatçının ne giyeceğine, saçlarını hangi model yaptıracağına cumhurbaşkanları karar veremezdi?
Bir nesye daha deyip devam edelim
Müzeyyen Senar’ın kocası Ali, karısının saçlarının, kendisinin bıyıklarının kesilmesinden son derece rahatsızdı. Bunu direkt olarak söylemesi elbette mümkün değildi ama rahatsız olduğu her halinden belliydi.
San’at ve san’atçıya son derece saygılı olan Atatürk, Ali Senar’ın bakışlarından ve tavırlarından sıkılmıştı ‘’Atın şunu dışarı.‘’ dedi ve anında Ali Senar, saraydan postalandı.
Atatürk daha sonra Müzeyyen Senar’ın elinde tuttuğu defteri istedi. Deftere bakınca da içinde bir sürü şarkının yazılı olduğunu gördü ve sordu: ‘’ Bunların hepsini biliyor musun?’’ Müzeyyen Senar ‘’ Evet’’ deyince meşk başladı.
Atatürk bir taraftan rakısını içip beyaz leblebilerini yerken bir taraftan da Müzeyyen Senar’a eşlik ediyordu.
Bu arada Atatürk, tamamen san’atçıya saygının bir göstergesi olarak Dolmabahçe Sarayının sütunlarına, duvarlarına tabancası ile ateş ediyordu.
Atatürk büyük bir saygı göstergesi olarak bir taraftan rakı kadehini doldur-boşalt yapıp leblebi yerken diğer taraftan şarkılara eşlik ediyordu.
‘’ Haydi şimdi de bir Rumeli türküsü oku.’’ Emriyle Müzeyyen Senar başladı:
Estergon kal’ası bre dilber aman subaşı durak
Aliş’imin kaşları kara
Manastır’ın ortasında var bir havuz
Meşk alemi sabahın ilk ışıklarına kadar devam etti.
Daha sonrası mı?
Sonrasında hiç bir Allah’ın kulu,
‘’ Ulan sanatçı ayağa çağrılır mı?’’
‘’ Bir kadın sanatçının saçları, çağrıldığı yerdeki tuvalette ( ya da banyo olsun ) bir erkek berber tarafından kesilemez.’’
‘’ Bir erkek, karısının yanında böylesine rencide edilmez.’’
‘’ San’atçı şarkı söylerken duvarlara, sütunlara ateş etmek de ne ? Bu nasıl bir magandalık?’’
‘’ Dolmabahçe Sarayı gibi bir ata yadigarının duvarlarına, sütunlarına kurşun sıkmak için insan nasıl bir tarih ve san’at düşmanı olmalı:’’
‘’ Saçımızın şekline bile cumhurbaşkanı karışıyor. Bu ülkede yaşanmaz artık.’’ Demediği gibi Sanatçıya da
‘’ Sabaha kadar sarayda şarkı söyleyen Atatürk yalakası, İktidarın köpeği’’ Diyen olmadı
*****
Şimdi merak ediyorum: Günümüzün cumhurbaşkanı bir sanatçıyı Cumhurbaşkanlığı Sarayına çağırıp ona aynen Atatürk’ün Müzeyyen Senar’a yaptığını yapsa ( Tabii ki Atatürk’ün izinde olaraktan ve dahi sanata saygı sebebiyle..) bizim milletin tepkisi ne olur?
****
Haaa başta da demiştim. Bu sefer ‘ Yalan söylüyorsun hain Atatürk düşmanı köpek!’’ diyemeyecek hiç kimse. Yazdıklarımın yalan olduğunu iddia eden varsa buyursun şu kısa videoyu seyretsin.
Bizi yavaş yavaş, rendeleye rendeleye istedikleri kıvama getirmiş olacaklar ki,
anasınıfı ve ilkokul talebelerinin mezuniyet törenlerinde dahi
İlim kıyafeti diye çocuklarımıza papaz kıyafeti giydiriyoruz!
Evet, o kep ve cübbeler, papaz mekteplerindeki talebelerin ’’Pastör’’lerin kıyafetidir.
“İlim kıyafeti’’ diye bula bula bunu mu buldunuz?
Ya da soruyu mu yanlış sordum? "İlim kıyafeti’’ diye bize bunu kimler kakaladı?!" Ama, aslında gayet de normal...
İngiltere Kraliçesinin sarayındaki uşakların kıyafeti olan smokin-frak-papyon bizde kimlerin kıyafetidir?!
Devlet adamlarının değil mi?
İnanın ki, bunlar kimin eseriyse, bunların sebebi kimler ise, Mübarek Şehidlerimizin bugüne kadar Coppen’in cenaze marşı ile kaldırılmaları da aynı üst aklın eseridir.
Hep söyleriz: "Şehitler ölmez, neden Ayette Cenab-ı Hak öyle haber veriyor.
Onlar, ALLÂH, İslam, bayrak, vatan, namus, istiklal, şeref için can verenlerdir.
Peygamberlikten sonra en yüce, en kıymetli rütbe ve makamdır.’’
Peki, bu aziz insanlara da, bula bula Choppen’in cenaze marşını mı layık gördünüz?!
Bizim Besmelelerimiz, Fatihalarımız, bizim Tekbirlerimiz, Salavat-ı Şerifelerimiz yok mu?!
Bunlar yetmiyor mu?
Daha uygun değil mi?
Ne haldeyiz, buyurun bir muhasebe yapın !!!
MESELA; bugüne kadar ortaokul, lise ders kitaplarında Fahrettin Paşa’nın Medine Müdafaasını hiç gördünüz mü?
Haklı olarak "Kut’ül Amare bize unutturuldu" diyenlerin de gözünden Medine Müdafaası herhalde kaçtı.
Çöl arslanı lakaplı Fahreddin Paşamız, Medine’yi,
sevgili Peygamberimizin Kabr-i Şerif’ini aç ve susuz iki ay İngilizlere karşı müdafaa etti.
Kendisi bir Hazret-i Muhammed aşığıdır. “Ölsek de Ravzanı ruhumuz bekler’’ diyerek, çekirge yiyerek, hiçbir destek almadan İngilizlere direndi...
Bu İman ve kahramanlık destanı, şayet ders kitaplarında yer alsa gençlerimiz bunları okusa, ’’Millî ve Dinî’’ kimlikleri oluşacaktı. Amerika,
hiç buna müsaade eder mi?!
Çanakkale Savaşları bile sadece Anafartalar Zaferine, bir güne sıkıştırılmıştır.
İki büyük cephede, 8,5 ay süren kara savaşlarındaki zaferlerimizin tümü, ders kitaplarında asla yer almamıştır.
Mesela, Nuri Yamut ismi insanlarımızın çoğu tarafından bilinmez.
Ders kitaplarımızda yer almayan Güney Cephesinde, İngiliz ve Fransızlara karşı çarpışan bu kahraman komutan
Gelibolu Kolordu komutanı iken Alçıtepeye gelmiş, birkaç köylüyle beraber binlerce şehidimizin kemik ve künyelerini toplamış, elleriyle kazdığı mezarlara defnetmiştir.
İstanbul’daki iki evini satarak onların parasıyla bu mezarların üstüne bir anıt yaptırmıştır.
NURİ YAMUT anıtı !
Daha sonra genelkurmay Başkanlığı da yapmış ve emekli olmuştur.
1960 darbesine karşı çıktığı için evinde eşinin yanında akıl almaz hakaret ve küfürlere maruz kalmış, sille, tekme, tokat dövülmüş, ikinci kat merdiveninden aşağı atılmıştır..........
"Ne yapıyorsunuz, delirdiniz mi? Ben sizin komutanınızım,
Genelkurmay başkanıyım,
Kemal paşanın silah arkadaşıyım, Çanakkale gazisiyim." dediyse de dinlememişlerdir.
Teğmen Teoman Koman
(80 darbesinin Jandarma genel komutanı )
askeri araca bindirip Yassıada’ya götürmüş, bir hafta sonra da cenazesi eşine teslim edilmiştir.
Yakın tarihimizin bu kahramanlarını, bu olaylarını ders kitaplarımıza koyamadık.
Tarihimizi doğru bir şekilde güncelleyemedik.
Üstelik bu iğrenç cinayetler, yine Amerika, İngiltere, NATO tarafından bize "Demokrasi Bayramı" diye yıllarca dayatıldı.
İngiltere ve Amerika,
Yahudi Baronlar ve Masonlar bizi nasıl taklaya getirmişler değil mi?!
Bu kadarla da kalmadı tabii ki!
1960’tan sonra sahte kahramanlar türettiler.
Mesela,kendisi de Sabetayist Yahudi olan gazeteci Ahmet Emin Yalman,
İzmir’de Yunanlılara ilk kurşunu arkadaşı Hasan Tahsin’in attığını yazdı.
Hasan Tahsin kahraman oldu.
Oysa ki,gerçek adı Osman Nevres olan
Hasan Tahsin de Sabetayist idi.
Yunanlılara kurşun attığı filan da yoktu.
Yunanlılara ilk kurşunu atanın,
saatçi Aziz Efendi,Germencikli İbrahim,Arap Rasim olduğu söylenir.
Yarbay Arif Bey’in ilk kurşunu attığını yaveri Aziziyeli Hoşafoğlu Hüseyin anlatır.
Nazlı Ilıcak ( tam bir Sebatay ) ise,İzmir’in işgalinde,Hükümet Konağından Türk bayrağını Yunanlı subayla birlikte indiren şahsın torunudur,Azılı Sabetayisttir.
İzmir belediye başkanı
Osman Kibar’a "Efendim, sizin için dönme yahudi diyorlar, dönme misiniz? ’’ diye sorduklarında, ’’Evet, 360 derece döndüm.’’ diye cevap verir.
O da Sabetayisttir.
Rahmetli Menderes’in müsteşarı,
Ahmet Salih Korur sabetayist yahudi idi. Hem de ajan, Hem de İşbirlikçi idi.......
Tarihte bazen bir olayın kendisi kadar, o olayın sembolik anlamı da nesiller boyunca taşınır. İngiliz büyükelçisinin arabasının önündeki atları söküp, kendi bedenlerini koşarak Sirkeci’den sefârete kadar arabayı çeken ve kendilerine “Jöntürk” diyen eşeklerin hikâyesi de bunlardan biridir. Bu sahne, sadece bir garabet değil; aynı zamanda bir zihniyetin, bir teslimiyetin ve bir yanlış özgürlük anlayışının en çıplak göstergesidir.
Utanç Veren Cesaret
Atı indirip kendini bağlamak… Normalde insana “aşağılanma” gibi gelen bu davranış, o günün sözde Jöntürkleri için bir gurur vesilesi olmuştu. Kendi iradesini kaybetmiş, efendinin arabasını çekmek için can atan bir ruh hali… Üstelik bunu bir “devrimcilik” yahut “yenilikçilik” kisvesiyle sunmaları, ibretliktir. Bu, özgürlük arayışının değil, özgürlüğü yanlış anlamanın tipik bir tezahürüdür.
Zürriyetin Devamı
Bugün de farklı isimler, farklı yüzler, farklı unvanlarla aynı zihniyetin devam ettiğini görmek şaşırtıcı değildir. Dün arabaya kendini koşan eşekler vardı, bugün ise ekranlara, mikrofonlara, küresel güçlerin çıkarlarına gönüllü bağlanan kalemler ve diller var. Dün sefaretin yolunu açmak için ter dökenler vardı, bugün ise dışarıdan yazılan senaryoları uygulamak için sıraya girenler…
Aynı Ruhu Taşıyan Nesiller
Kendisini “aydın”, “ilerici” veya “demokrat” diye tanıtan bu zürriyetin ortak noktası, kendi halkına yabancı, efendisine sadık bir çizgi izlemesidir. Onların gözünde millet; ya geri kalmış, ya cahil, ya da adam edilmesi gereken bir kitle… Ama iş efendilere hizmete gelince; en sadık köle, en vefalı eşek oluverirler.
Sonuç
Bir zamanlar Sirkeci’de sefaret arabasını çeken o eşekler, aslında sadece bir hayvan sürüsü değildi; zihniyetin, teslimiyetin, aşağılık kompleksinin cisimleşmiş hâliydi. Bugün hâlâ aynı ruhtan türeyen “zürriyetlerle” uğraşıyor olmamız, tarihin bize öğrettiği en önemli gerçeği hatırlatıyor:
Efendinin arabasını çeken, eşekten başka bir şey değildir.
.
Paris'te, Hristiyan mezarlığı Haç altında yatan vatan haini Yılmaz Güney'i hatırlayalım...
Emperyalistlere maşalık yaparak sözde Kürdistan için her bölücülüğü yapan Yılmaz Güney'e Fransa ödülü bölücü olduğu için verdi.
Bugünde ödülleri hala çomarlarına veriyorlar.
Eşi Fatoş Güney'de, "Silahlı mücadelenin halka zarar vereceğini düşünmüyordu. Lüks içinde yaşamadı. Cihangir'de, köşklerde oturup film senaryoları yazmadı" demişti.
Bakın, komünist Yılmaz Güney kimdi.
En lüks semtlerden 1. Levent'te villada oturan Yılmaz Güney, Ermeni Ayhan Işık'la beraber dönemin en yüksek ücreti 75 bin lira alan iki kişiden biriydi. Komünizmi öven köşe yazıları ve öyküler yazardı ama kendisi burjuva hayatı yaşar, son model lüks Amerikan arabalarına binerdi. Ara sıra para sıkıntısı çekerdi çünkü kumar hastalığı vardı. Silaha karşıydı ama sağı solu kurşunladıktan sonra yakalandığında üzerinden çifte silah çıkardı. Hümanistim derdi ama 1974 Ecevit Affıyla hapisten çıktıktan sonra sebepsiz havaya üç el ateş etmesinden dolayı aynı gazinoda yemek yiyen tartıştığı 30 yaşındaki hâkim Sefa Mutlu'nun kafasına sıkıp öldürecek kadar insan düşmanıydı.
Jandarmanın geberttiği bölücü silahlı örgüt THKPC'nin kurucusu Mahir Çayan'ı askerin polisin elinden bir iki defa kurtarıp evinde saklayan oydu. İlk oluşumunu 1974 yılı Ankara Tuzluçayır'da tamamlayan PKK'nın temelleri Doğu Ocakları adı altında 1968'lerde atılmıştı.
Sözde silahlı mücadeleye karşıydı ama böyle toplantıları hiç kaçırmazdı. Sözde komünisti ama sosyalist bir ülkeye değilde, emperyalist yardımıyla kaçtığı hapishaneden kapitalist Fransa'ya kaçmıştı. Sözde birlikten yanaydı ama emperyalist beslemesi "Yaşasın Bağımsız Kürdistan" gibi bölücü sloganları dillendirdikten sonra Fransızlar tarafından Cannes film festivalinde Altın Palmiye ile ödüllendirildi.
Silahlı eylem halka zarar vermez derdi ama kökü dışarıda olan üyesi olduğu sol komünist örgütler 50 bin insanımızı katletti. Üç kere evlendi, üçünü de aldattı. İkinci eşi vatan haini Nebahat Çehre'yi o kadar severdi ki sarhoşken başına bardak koyup silahla ateş ederdi. Sette hoşlandığı liseliyi tâciz edecek kadar da sapıktı.
Hayvanseverdi ama senaristliğini yapıp ödül aldığı "Yol" filminde oynayan atı gözünü kırpmadan öldürecek kadar caniydi. Sözde Müslümandı ama Paris Hristiyan mezarlığında Haç'ın gölgesi altında yatacak kadardı.
.Topal Osman'ı sevmeyenler: Alevi ve Kızılbaşlar, Rum, Yunan, Ermeni, Yahudi; kısaca 7 düvel.
Neden? Ülke işgale uğrayınca, Karadeniz ve İç Anadolu’nun kimi bölgelerindeki vatan haini işbirlikçi ayaklanmaları şiddetle bastırdığı için.
Sağ resimdeki Topal Osman… Balkan Savaşı sırasında yediği kurşunla topal kalmış; Birinci Dünya ve Kurtuluş Savaşları sırası düşmanla çarpışmış; savaşlar sırasında bizi içeriden vuran Ermeni, Rum ve Alevi isyancılara göz açtırmayan, İstiklâl Madalyalı bir kahraman.
Sol resimdekiler yüzyıllardır ajitasyon edebiyatı yapan Alevi Koçgiri Aşiret lideri Alîşir ile hain karısı Zarife… Rus kaşığı ile Coni boku yiyen Amerika ve İngiliz finosu kefere komünistler Jan Dündar, Veli Ağbaba, İbrahim Kaypakkaya, Kemal Kılıçdaroğlu, Maykıl Ali Alabora, Tarkan, Kamer Genç ve İlyas Salmanların dedeleri.
Selçuklu ve Osmanlı dönemi gibi, Cumhuriyet sonrası da kadınlı erkekli değişmeyen ihanet çeteleri. Ermeni, Rum, kimi Kürt aşiretle birleşip, Cihan Harbi sırası Rus, Kurtuluş Savaşı sırası İngilize finoluk yapıp ülkeyi sırtından vuranlar.
Rum Pontos devleti kurma hayaliyle Karadeniz bölgesinde yaklaşık 200 bin Türk’ü katleden Rumlar ile İngiliz destekli Kızılbaş isyanlarını bastıran yiğidin adıydı Giresunlu Topal Osman.
1921-1938 arası Makedon Kamâl, 100 binden fazla Alevi ve Kızılbaş isyancıyı öldürse de, "Biz Müslümanız, Hristiyan değil" diyen Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey gibi bir vatan evladını Giresunlu Topal Osman’a öldürterek, her ikisini de mezara gönderip bir taşla iki kuş vurmuştu.
Tüm ayaklanmalar gibi Dersim operasyonlarını yapma sebebi Güneydoğu-İran-Irak üçgeninde kurulacak Kürdistan devletinden önce seçenek olup aynı bölgede kurulması düşünülen İsrail devletinin önünü açmak, öncelik sağlamaktı.
Hesap sormaya gelen Topal Osman’dan, Latife Hanım’ın çarşafını giyerek kurtulan Makedon Kamâl, bağ evinde kıstırılan Topal Osman’ı öldürmekle yetinmeyip kafasını da kestirmişti.
Şu işe bakın ki bu ülkede çarşafı yasaklayan muhtemel İspanya'dan gelme Makedon Kamâl, Topal Osman'ın elinden köşkte bıraktığı Latife Hanım'ın çarşafını giyerek kaçıp kurtulmuştu.
Kendisinin orada olduğu izlenimini verebilmek için de kaçarken kendinden kısa olan Latife'yi portakal kasasının üzerine çıkarıp bırakmıştı.
İsmail Hakkı Tekçe komutasında bağ evinde kıstırdıkları Topal Osman’ın başını gövdesinden ayırdılar; kafası çuval içinde Meclis’e götürdüler, sonra yapılan uyduruk bir mahkemenin sonucu başsız gövde mezardan çıkarılarak ayaklardan asılarak, teşhir edilip dalga geçilmişti.
Bize bunlar anlatılıyor mu? Elbette ki hayır.
Elbet bu kanunlar bir gün kalkacak. İngiliz’in yazdığı yalan tarihten bu millet kurtulacak. Kim kimdir, kimler haindir, herkes öğrenecek
.Düşünce özgürlüğü, demokrasinin temeli ve ayrılmaz parçasıdır. Düşünce suç sayılırsa, demokrasi olmaz. Eyleme dönüşmeyen düşünce açıklamaları cezalandırılamaz. Anayasa ve yasalardaki düşünce özgürlüğünü kısıtlayan hükümler, altına imza koyulan uluslararası anlaşmalar çerçevesinde değiştirilmelidir. Türkiye, insan hakları alanında evrensel normlara uyum sağlamak için yasalarında gerekli değişiklikleri yapmak zorundadır. Düşünceyi açıklama özgürlüğü ile bağdaşmayan yasa kuralları değiştirilmeli; Anayasa ve yasalar, özgürlüğü engelleyen öğelerden arındırılmalı, özgürlük alanı genişletilmelidir. Düşünce özgürlüğü alanında demokratik değerlere yer verilmelidir.
Okudunuz mu?
Tayyip şiir okudu diye kodeslere tıkan terörist sevici Necdet Sezer söylemişti bunu. Tayyip’in okuduğu şiirin içinde kilise, sinagog, papaz, haham geçse sıkıntı yoktu; cami ve minare olunca tansiyonu yükseldi, tahammül edemedi.
Çankaya'ya gelen misafirleri için Ankara’dan İzmir’e bomboş THY uçağını balık almaya gönderen Yunanistan Serez mültecisi Ahmet Necdet Sezer'den bahsediyoruz.
Sabahın 05.30’unda Ecevit’in "1999 Deprem Vergisi"ni onaylayan Ahmet Necdet Sezer.
Çankaya Köşkü’nde, oğluna Müslümanların kutsal günü Miraç Kandili’nde sürahi boyutu kadehlerle içkili nişan yapan Necdet Sezer.
Ramazan günü Müslümanlara meydan okumak için Anıtkabir’de kameralar önünde su içen, Erbakan’ın partisini kapatan Necdet Sezer.
Yeniden Refah ile Saadetliler şimdi nerede?
FETÖ ve Süleymancılarla beraber Zilletçilerin çadırı altında, Ahmet Necdet Sezer gibi İslam düşmanlarıyla beraber Tayyip’e saldırıyorlar.
.Rahmetli Turgut Özal,
“Sultan Abdülhamid Han devrine bakınca hemen hemen hiç toprak kaybetmemiş ve ülkeyi fevkalade yönetmiş. Sonra 1909-1918 arası bir İttihat ve Terakki gelmiş; ‘Birlik ve Gelişme’ adına da koca imparatorluğu bozuk para gibi harcamış. Tarih nasıl çarpıtılmış, görüyorsunuz” dedikten 35 gün sonra zehirlenmişti.
Tesadüf mü sizce?..
Külüstür bir ambulansla can verene kadar Ankara caddelerinde dolaştırılmış; görevli FETÖ’cü doktor ise soluğu Amerika’da almıştı.
1939 anavatana bağlanan Hatay dahil, 1909’da 4.700.000 kilometrekare olan topraklarımız, peşkeş çekile çekile 1926’da 700 bin küsur kilometrekarelere kadar düşmüştü.
Sultan Abdülhamid tahta geçtiğinde 300 milyon lira olan borcu 30 milyona indirmişti.
Üstelik, 10.000 km uzunluğunda demiryolu hattı çektirdi, 9.000’in üzerinde okul inşa ettirdi.
1914 yılında bile 4 dolar 1 lira ediyordu.
Ama, Makedon Kamâl İttihat Terakkisi, 1909-1918 arasında borcu 400 milyona çıkardı.
Hazineden 300 ton altın da çalındı. Hazineyi boşaltanlardan birisi de Lozan temsilcilerinden Yahudi Haim Naum Efendi’ydi.
.Müslüman Türk katili Makarios heykelleri dikip 560 milyar çalan Pontuslu Rum’dan sonra,
Bekle Makedon Mansur, sıra sana da gelecek!
Bunlar bir şey diyorsa, bilin ki kendileri yapıyor.
Menderes’e, Özal’a, Erbakan’a, Muhsin Başkan’a “uçakla para kaçırdılar” iftirası atanların, ülkenin altınlarını ve paralarını babaları olan İngiltere ya da diğer ülkelere kendileri kaçırdı.
Bizimkiler iftiralarla asıldı, bunlar keyif yaptı.
Pontuslu Rum, oğluna; Makedon Mansur Yavaş, kızına yurt dışında şirketler kurdu.
Beypazarı belediye başkanı iken ilçenin en güzel arazilerini FETÖ’cülere peşkeş çektiği ortaya çıkan; ardından gelen AK Partili belediye başkanının mahkemeye vermesiyle, bir paket sigara parasına peşkeş çekilen arazilerin FETÖ artığı kişilerden geri alınması; İngiltere’ye kaçan FETÖ’cü Suat Kınıkoğlu desteğiyle ABB Başkanı seçilen; 2019 parasıyla 25 milyon liradan aşağı rüşvet kabul etmeyen; “Atatürk olmasaydı İngiliz olurdunuz” deyip kendi kızı ataları İngiliz vatandaşlığına başvuran Makedon mültecisi Mansur Yavaş’ın kızı Çağlayan Yavaş, 2019’da FETÖ’cülerin yoğun olduğu İngiltere’ye yerleşti.
Londra’da 5 yıl kirada kaldıktan sonra, 2024 yılında 465 bin sterline (2025 kuru yaklaşık 27 milyon liraya) ev satın aldı. Çağlayan Yavaş, ata toprağı İngiltere’nin Londra’sında “YVS IT LTD” adlı bir danışmanlık şirketi de kurdu.
Mortgage ile aldığı evin borcunu bir yıl sonra tümden ödese kimsenin ruhu bile duymayacak.
2019 parası bir rüşvet 25 milyon lira, bir konseri 71 milyon liraya kitleyen Mansur'un Londra'daki 27 milyon liralık evinin kredisinin göstermelik olduğunu hiç kimse anlamadı, herkes aptal!
.Lisede Sophokles okuduk; klasik Türk sanat musikisine sövmeyi, Divan şiirini hor görmeyi; buna karşılık devletin yayınladığı kötü çevrilmiş Batı klasiklerine körü körüne hayranlık göstermeyi öğrendik. Sanki Sinan, Leonardo’dan önemsiz; Mevlâna, Dante’den küçüktü; Itrî ise Bach’ın eline su dökemezdi.
Aslında kültür emperyalizminin ilmiğini kendi elimizle boynumuza geçiriyorduk. Ulusal bileşim arama yerine hazır bileşimleri aktarmak hastalığımız tepmişti; o kadar ki, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batılı emperyalizmin örgütlü politikasını uygulamaya kendiliğimizden talip olduk. Stalin ve Beria da haksız ve ahmakça istekleriyle bunu kolaylaştırdılar.
Oysa bir kere yaptığımız Batılılaşmak değildi; ikincisi, Batı bizim sandığımız gibi değildi; üçüncüsü, Batı’nın ulaştığı yer özenilecek bir yer değildi.
Attilâ İlhan
(Hangi Batı)
.Namazla ilgileri olmadığı için bilmezler; hutbe Cuma günü okunur. Kamâl’ın göz boyamak için konuşma yaptığı gün ise 7 Şubat Çarşamba.
Muhtemel İspanya gelme Makedon Kamâl Balıkesir Zağanos Paşa Camii minberinden halka hitâben 7 Şubat 1923'te şöyle konuştu:
"Ey millet, Allah birdir. Şânı büyüktür!.. Allah'ın selâmeti, âtifeti ve hayrı üzerinize olsun!.. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Cenab-ı Hak tarafından insanlara hakayık-ı dîniyeyi tebliğe memur ve resul olmuştur. Kanun-i Esasîsi, cümlemizce malûmdur ki, Kur'ân-ı Âzimüşşan'daki nusûs (nasslar)tur. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dînimiz son dindir. Ekmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, hakikata tamamen tevâfuk ve tetâbuk ediyor. Eğer akla, mantığa, hakikata tevâfuk etmemiş olsaydı, bununla diğer kavânin-i tabiiye-i ilâhiye beyninde (tabiat kanunları arasında) tezat olması îcâb ederdi. Çünkü bilcümle kavânin-i kevniyyeyi yapan Cenâb-ı Hak'tır."
(Atatürk Söylev ve Demeçleri, C. 1, s. 270)
Okudunuz mu?
Allah'ı, dinî İslamı ve Hz. Muhammed'e övgüler düzen Makedon Kamâl bakınız bu konuşmadan altı ay sonra 14 Ağustos 1923'te Ankara Türk Ocağı'nda bakınız nasıl konuşuyor:
“Karabekir, Kur’an-ı Türkçeye çevirttim; millet okusun ve o Arap oğlunun (Peygamberden bahsediyor), ne yaveler yediğini görsün."
Bunu da okudunuz mu?
"Sizler de hep aldatıldık diyorsunuz!" diyenler aha bunlar. Elbet bu kanunlar bir gün kalkacak. Bu millet yalan tarihten, yalanlardan kurtulacak. Kim kimdir, kimlerdendir, herkes öğrenecek.
.İSLAM DÜŞMANI İNGİLİZ T. EDWARD LAWRENCE, ACIMASIZ CASUS
1888'de, Galler'de belirsiz bir babanın çocuğu olarak doğdu. Çok sert ve kaprisli bir annesi vardı. Kardeşi yoktu. En basit hataları bile en ağır biçimde cezalandırıyordu. Annesinin en sevdiği ceza türü, pantolonunu indirerek sopayı kaba etlerine vurmaktı. Acaba gayr-ı meşru ilişkisinin verdiği acıyı çocuğundan mı çıkarmaya çalışırdı?
Lawrence bu cezalar sebebiyle kendisini hiçbir işe yaramaz ve toplum dışı biri olarak görürdü. Kendisini aşağılayanlara nefret duyar ve her firsatta onlardan intikam almayı isterdi.
Bu aşağılık duygusu onu kendisini ispatlamaya sevk etti. 1909'da Oxford Üniversitesi'ni başarıyla bitirdi. Artık biyologdu. Ancak o, bu işte değil, hemen intisap ettiği İngiliz İstihbarat Servisi'nin bir elemanı olarak ünlenecekti.
Evet, onun lakabı artık Arabistanlı Lawrence idi. Önce Kargamış'ta Hitit kazılarına katıldı. Bu çalışmalar ilmî bir araştırma görüntüsündeki casusluk çalışmalarıydı. Başında da arkeolog Prof. Hogarth vardı. Daha sonra Sina'da, Gazze'de ve Akabe'de Osmanlı sınırlarının haritasını çıkaran bir ekiple çalıştı. Birinci Dünya Savaşı başlayınca teğmen rütbesiyle Mısır'a atandı. O coğrafyayı ve Arapları çok iyi tanıdığı için istihbarat işlerinde görevlendirildi.
Bir yıl süreyle savaş esirlerini sorguladı. Türk birliklerinin hareketleri hakkında bilgi topladı. Osmanlı Ordusu'nu tanıtan bir el kitabı hazırladı. İngiliz ajanları yetiştirdi ve yerleştirdi.
1916'da Kutü'l-Ammare'de kuşatılan İngiliz Ordusu'nu kurtarmak için Halil Paşa'yla gizlice görüştü. Paşaya iki milyon İngiliz Sterlini rüşvet teklif etti. Halil Paşa bu parayı reddedince İngiliz Ordusu kayıtsız şartsız teslim oldu.
1916'da (Osmanlı'ya ihanet eden Hz. Ali soyundan Ehli Beyt) Mekke Şerifi Hüseyin'le tanıştı. Dostluğunu ilerletti ve onu Osmanlı'ya isyana teşvik etti. Bu amaçla bedevileri örgütledi ve para yağdırdı. Lawrence daima şerif kılığında dolaşırdı. Böylece Arapların güvenini kazanırdı. Sadece Arap kıyafeti giymekle kalmaz, onlar gibi davranır, hatta birlikte namaz kılardı. Lawrence için İngiltere'nin faydasına olacak her şey mübahtı.
Özellikle de Mezopotamya'nın zengin petrol yatakları için yapılmayacak şey yoktu. Orta Doğu'ya giden yolda ise en büyük Türklerdi, Osmanlı Devleti idi. Osmanlı'yı ayakta tutan güç ise halifelikti. Bu sebeple, halifeliğin temsilcisi olan Osmanlı, tarih sahnesinden silinmeli ve petrole giden yol İngilizlere açılmalıydı. Bu bakımdan Lawrence şöyle diyordu:
"Tek hedef olarak Türkiye'nin paramparça edilmesi düşüncesindeyim."
Lawrence bu düşüncesini gerçekleştirmekte fevkalade başarılı oldu. 1917'de emrindeki Arap birlikleriyle Akabe Limanı'nı ele geçirdi. Hicaz demir yoluna sabotajlar düzenledi. Gündüz yapılan, onarılan kısımları, Lawrence gece baskınlarıyla tahrip ettiriyordu.
Kudüs ve Şam'ın elimizden çıkmasında da önemli rolleri vardı. Lawrence, hayatının birikmiş bütün hıncını ve kinini Türk askerine kusuyordu. Yorgun ve bitap eline geçen esirleri bile sadist bir iştah ile öldürüyordu. Bedeviler de bu şehitlerin başına üşüşüyor, soyuyorlardı.
Hayatının sonuna doğru yazdığı hatıralarında, acımasızlığına mazeretler uydurdu. Acımasızlığın mazereti zaten olamazdı, ama yazdıklarının hepsi de yalandı, yanlıştı ve çarpıtmaydı. Güya Türklerden gördüğü acımasız işkenceler ve cinsel tecavüz, kendisini de acımasız yapmıştı. Bu sebeple Tafas'ta dehşet verici katliam emrini vermişti. Gerçi her şeye rağmen bu korkunç katliamdan dolayı pişmanlık duyduğunu da söylemekten kendini alamamıştı. Ancak bu pişmanlık duygusu, eline düşmüş olan Türk birliğini esir almayarak hunharca öldürtmesini elbette bağışlatamaz. Hele de yanlışlıkla esir alınan iki yüz Mehmetçiğin, daha sonra kurşuna dizdirilmesi, vicdansızlığının en feci örneklerinden sadece biriydi.
Lawrence'ın bir başka görevi de Araplardan bir lider çıkarmaktı. Bu öyle bir lider olmalıydı ki hem halkı peşinden sürükleyebilecek yapıda hem de İngilizlerin dümen suyunda gidecek karakterde olmalıydı. Arsız İngiliz casusu aradığı adamı bulmuştu. Mekke Şerifi Hüseyin'in oğlu Faysal…
İsyancıların cahilliği ve bindiği dalı keser gaflet ve ihanetleri, Lawrence'ın saçtığı İngiliz altınlarıyla yoğunlaştırılarak gelişti. Filistin'de bir İsrail Devleti kurmak için çalışan Siyonistlerle de iş birliği yaparak çalıştılar. Zaten orada bir İsrail Devleti kurmak fikrinin arkasında da İngiltere vardı.
Sonunda Osmanlı yenildi ve Arabistan'dan çekildi. Yerlerine sömürgeci İngiliz ve Fransızlar gelip yerleştiler. Birinci Dünya Savaşı bitmiş, Osmanlı tarih sahnesinden çekilmiş, petrole ve sömürüye giden yol, İngiliz'e açılmıştı.
Lawrence'ın Faysal'a verdiği Arap Krallığı sözü ise çoktan unutulmuştu. Orta Doğu cetvelle, masa başında çizilen sınırlarla paramparça bölünüyordu. Lawrence Araplara verdiği sözde durmamıştı. Dolayısıyla artık aralarında barınamazdı. Zaten oralarda kalması için de herhangi bir sebep kalmamıştı. Zira asıl görevi Osmanlı'nın çöküşünü hızlandırmaktı ve görev sona ermişti. İngiltere'ye döndü. Casusluk görevinden emekli oldu. Onun beklediği, dört başı mamur bir emekli hayatıydı. Ancak kendisini kullananlar ve o âna kadar kesenin ağzını sonuna kadar açıp sayısız altını emrine verenler değişivermişti.
İhanetini tamamlamış olan hain, efendilerince bile itibara değer görülmüyor, bir köşede unutulmaya terk ediliyordu. Belki de ahlarını aldığı masumların bedduaları onu berbat ve perişan bir yalnızlığa, daha dünyada iken mahkûm ediyordu. Lawrence, sapık cinsel eğilimleri sebebiyle evlenememişti. Bakımsız, düzensiz ve pisliğe batmış döküntü bir evde ilgisiz, sevgisiz, mutsuz yaşıyordu. Tek tesellisi, motosikletine binip etrafı turlamaktı. Allah, ona dünyasını cehenneme çevirerek cezasını vermeye başlamıştı. Bu durumu kendisi bizzat şöyle açıklamıştı: "İnsanın, aşındığını ve bir kenara atıldığını hissetmesi çok garip. Benim ki boşa harcanmış bir hayat… Önümde sadece isimsizlik var. İsimsizlik ve hiçlik… Kalan ömrüm, boş ve gereksiz yıllarla dolu…"
Lawrence böylesine bunalımların anaforunda kıvranıyor, kendisini kullandıktan sonra çöpe atanlara kızgınlıklar içinde boğuluyordu. Onun bu kızgınlık ve kırgınlıkla gerçekleri açıklamasından korkuluyor yahut daha ileri giderek tekrar Orta Doğu'ya dönerek aktif bir role soyunmasından endişe ediliyordu. Bu endişeler onun vücudunun ortadan kaldırılmasını gerektirmişti.
İngiliz siyasetinin acımasızlığı bu merhametsiz adam için de harekete geçti. 1935 yılında motosikletine bir otomobil çarptı. Lawrence bir hafta komada kaldı ve öldü. Bu bir kaza değildi. Bir Lawrence'ın bir başka Lawrence tarafından ortadan kaldırılmasıydı. Yani bir zamanlar onu alkışlayanların cinayetiydi.
(Prof. Dr. Sefa Saygılı, Dünyayı Aldatanlar)
(Vehbi Vakkasoğlu, Önce Alkışladılar Sonra Öldürdüler, sss. 240-243)
.Belge 1934
Hadi Anadolu'yu 3,5 sene işgal edip envaî çeşit katliam ve yağmaya girişen, şehitlerimizi yakıp yıkan bebek katili Yunanları affettiniz. Yunan milletvekilerine bedava tren yolculuğu ayrıcalığı tanıyan kanun çıkarmak nedir yahu?
Yatacak yeri yok bu CHP'nin!
Mustafa Armağan
.
MANİSALI SABETAYİST HAİM NAHUM
1835: Hahambaşılık vazifesinin Osmanlı İmparatorluğu'nda tesis edilmiştir.
1839: Tanzimat Fermanı
1856: Islahat Fermanı
1860: Fransız Yahudileri Alliance teşkilatını Paris'te kurmuşlardır.
1865: Yahudi Cemaati'nin örgütsel statüye kavuşmuştur.
1872: Haim Nahum, (Selânikli Sabetayistlerden Balkan mültecisi, anneanne Selanik, babasının dedesi Üsküp, babaannesi Pirçovalı olan CHP'li Özgür Özel'in milletvekili olduğu) Manisa'da dünyaya gelmiştir.
1891: Haim Nahum Idâdi Mektebi'nden mezûn olmuştur.
1893-1897: Haim Nahum Paris'te yükseköğretim görmüştür.
1897: Haim Nahum Alliance Mektebi'nde öğretmenlik yapmaya başladı.
Dünya Siyonist Örgütü kurulmuştur.
1899: Haim Nahum, Sultana Danon ile evlenmiştir.
1898: Haim Nahum, Bulgaristan Hahambaşılığına aday olmuştur.
1901: Hilfsverein der Deutschen Juden teşkilatı Alman Yahudileri tarafından kurulmuştur.
1902: Haim Nahum, Roma Hahambaşılığına aday olmuştur.
1900-1904: Haim Nahum, Yüksek İstihkâm ve Topçu Mektebi'nde Fransızca öğretmenliği yapmıştır.
1907-1908: Haim Nahum, Etiyopya'da araştırmalar yapmıştır.
1908: Haim Nahum, (İttihat Terakki ile birlikte) Osmanlı Hahambaşı vekili olmuştur.
1909: (İttihatçı) Haim Nahum, (İttihat Terakki'nin Abdülhamit'i devirmesiyle birlikte) Osmanlı Hahambaşısı olmuştur.
1909: Haim Nahum'un Etiyopya seyahati.
1910: Haim Nahum, (Yahudilerin yoğun olduğu) Edirne, Selanik, İskenderiye, Kahire, Şam, Beyrut ve İzmir seyahati.
1912-1913: Balkan Harbi
1914-1918: Birinci Cihan Harbi
1917: Cambon Deklerasyonu (4 Haziran)
Balfour Deklerasyonu (2 Kasım)
Kudüs işgal edildi (9 Aralık)
1918: Haim Nahum Avrupa'ya gitmiştir.
1919: Haim Nahum, Morgenthau'yla görüşmek üzere Paris'e gitti. (27 Eylül)
1920: Haim Nahum hahambaşılıktan istifa etmiştir.
1920-1922: Haim Nahum ABD'de Türkiye'nin gayri resmi temsilciliğini yapmıştır.
1923: Haim Nahum Lozan Muahedesi'nde (Mustafa Kemal'in görev vermesiyle) müşavirlik yapmıştır.
1924: Hilafet ilgâ edilmiştir.
1925: Haim Nahum Mısır ve Sudan Hahambaşılığına getirilmiştir.
1929: Haim Nahum Mısır vatandaşlığına geçmiştir.
1930-1934: Haim Nahum Mısır'da Senatörlük yapmıştır.
1939-1945: İkinci Cihan Harbi
1944: Haim Nahum Mısır Yahudileri Tarihi Araştırma Cemiyeti'ni kurmuştur.
1948: İsrail Devleti kurulmuştur.
1950: Haim Nahum'un gözleri kör olmuştur.
1952: Nasır askeri darbe ile iktidara gelmiştir.
1956: Süveyş Harbi ile Yahudilerin Mısır'dan toplu göçü.
.Muhtemel İspanya'dan gelme Makedon Kamâl 1924 yılında Hamidiye Kruvazörü komutanına şöyle demiş:
İlk 5 yılda İnkılabları yaparız.
İkinci 5 yılda kendimizi dünyaya tanıtırız.
Üçüncü 5 yılda İngiliz kralına yurdumuzu ziyaret ettiririz.
(Genelkurmay Başkanlığı Deniz Kuvvetleri Komutanlığı yayını, 1973, s. 171)
Okudunuz mu?
Finali düşman İngiliz kralı yapacakmış. Yaptı da... 1936'ya kadar Boğazlarımızı işgal eden işgalci İngilizin kralı 1936'da Yahudi Rockefeller ile birlikte Valilerini teftiş için ülkemize geldi. CHP'liler ülkenin altınlarını 1934'te İngiltere'ye göndermiş, Ayasofya'yı müzeye çevirmişlerdi. İngiltere'den altınlarımızı 2015 itibari getiren ise PKK, FETÖ, Süleymancı ittifakçılarının sövdüğü AK Partili Damat Berat Albayrak idi. Albayrak bu yüzden içimizdeki Siyonist ve Haçlılar ile çomarlarının hedefi oldu. Elbet bu kanunlar bir gün kalkacak. İngilizin yazdığı yalan târihten bu millet kurtulacak. Kim kahraman, kim hain, kim Yahudi ve Rum, kim Türk herkes öğrenecek.
.Fetullah Gülen kızının hristiyanla evlenmesinde bir mahzur görmüyor çünkü Müslüman değil.
Ali Sürmeli "New York'ta 5 Minare" filmindeki rol modelinin Fetullah Gülen olduğunu söyledi.
Bahar Feyzan sunduğu 50 Dakika programında rol aldığı ve PKK sevici Mahsun Kırmızıgül'ün yönettiği "New York'ta 5 Minare" filmindeki rol model kim?" sorusuna, Sürmeli, "Fetullah Gülen hoca efendi rol modeldi" diye cevap verdi.
"Suriyeliler gitsin" diye twitt atan filmin başrol oyuncularından Şiâ/Alevi Mustafa Sandal İranlı bir mülteci olup Sırp mülteci Emina ile evliydi.
.Vahdettin, İngiliz gemisiyle kaçtı diyen içerideki İngilizler, İngilizin krallarını ve İngiliz gemilerini mahyalar, törenler, alkışlar ile karşıladılar.
Makedon Kamâl Florya Deniz Köşkü projesini 1935 yılı Haziran ve Temmuz ayları 43 günde inşa ettirdi. Bu köşke ilâveten Genel Sekreterlik Köşkü (Beyaz Köşk), Yaverlik Köşkü (Mavi Köşk) ve Misafir Köşkü (Kırmızı Köşk) yaptırdı.
Deniz Köşkü'nde bir kişi misafir etti, ağırladı.
Denize döktük dedikleri İngiltere'nin Kralı VIII. Edward’ı önce Dolmabahçe Sarayı’nda misafir etti, sonraki gün Deniz Köşkü’nün terasında verdiği kokteylle İngilize hizmette kusur etmedi.
17 Kasım 1917 tarihinde kendi çıkardığı Minber gazetesinde ülkeyi işgale gelen İngiliz General Harrington'a en ön sayfadan açık mektup yazan Makedon Kamâl, "Ben İngilizleri çok severim. Türkiye'yi işgale geliyorsunuz. Burada güvenilir Valilere ihtiyacınız olacak. İşte ben buradayım."
Derken;
Makedon Kamâl'ın Beşiktaş ve Şişli'deki evlerini işgalci İtalyanlar ve İngilizler koruyordu. Elbet bu kanunlar bir gün kalkacak. İngiliz gemisine kim/kimler binmiş herkes öğrenecek. Az kaldı.
Atatürk aşığı emekli münafık imam Mehmet Ali Öz'ün kitabında 1877 doğumlu olduğu belgelenen Makedon Kamâl'ın kendisinden 21 yaş küçük İzmir'in meşhur Sabetayist ailesi Evliyazâdelerden Latife Hanım 1975 yılında 77 yaşında göğüs kanserinden öldü. Devlet töreni yapılmadı ama tabutuna Türk Bayrağı örtüldü.
İzmirli Latife'nin cenaze namazı her Sabetayist gibi Teşvikiye Camisinde kılındı, müslümanların Edirnekapı Şehitliği'nde toprağa verildi.
Latife Hanım'ın Ziraat ve Osmanlı Bankası'nda iki kasası vardı. Kasalar, vefatından dört sene sonra açıldı. Cumhuriyet tarihine ait belgeler mirasçılarınca Türk Tarih Kurumu'na verildi.
Sabetayist olan Reşad Kaynar, 1932'de ilk Türk Tarih Kongresinde katiplik yapan tarih hocaları arasındaki 6 kişiden biriydi. 33 derece mason olan Küçük Reşit Paşa'yla ilgili "Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat" adlı kitabı 30 senede yazdığı için Ordinaryüs lakabını torpille alan Yahudiydi.
Latife, Kamâl ile evlendikten sonra ölümüne kadar 5 hatıra defteri tutmuş, defterler Ziraat Bankası'nın kasasına kaldırılmış, bu defterlerde yazılanlar açıklansın diye tartışma başlamıştı.
Sulh Mahkemesi yazılanları tetkik etmek için "kasıtlı" Sabetay Reşad Kaynar'ı görevlendirdi.
Reşad Kaynar'ın, "Bu açıklanırsa Cumhuriyet ve ülke karışır; açıklanamaz!" dediği Latife Hanım hatıra defterleri 2004 yılında açılması vasiyeti 50, daha sonra 100 yıl sonraya 2074'e ertelendi, Türk Tarih Kurumu kasalarına kaldırıldı.
Latife Hanım özel eşyaları içinde nikah yüzüğü çıkmış. Platin. İçinde “Latife 1339” yazıyormuş.
Makedon Kamâl öldüğünde eşyaları arasında olan ve Anıtkabir müzesinde yer alan yüzüğün içinde de “Gazi M. Kemal 1339” yazıyormuş.
Ayrılırken yüzüklerini birbirlerine iâde etmişler.
Yüzükler İnönü hediyesi. Lozan'dan getirmiş. Lozan da ülkeyi satmış, yerine iki yüzük almış.
Tabutuna Türk bayrağı sarılan Latife'nin babası Sabetay Muammer Bey Türkiye'nin sayılı iki üç zengininden. İzmir belediye başkanlığı yapmış masonik İttihat Terakki kökenli bir mason.
Hani şu Osmanlı'yı emperyalistlere pay etmek ve kurulacak İsrail devletinin önünü açmak için İngilizlerce Selânik'te kurulan İttihat Terakki.
Annemin dedesi ile kardeşi Sivas'tan kalkıp savaşa gidiyorlar. Annemin dedesi savaş bitimi 7 senelik nişanlılıktan sonra evlenirken, kardeşi cepheden dönemediği gibi bir mezarı bile yok.
Çünkü, dedelerimize mezar yatırmayıp, işgale gelen Haçlı Anzaklar için 4 tane Anıt mezar yapmakla meşguldü İttihatçı Makedon Kamâl.
Bizim dedeler ile 15 yaşındaki çocuklar, İzmir'i kurtarmak için İç Anadolu'dan kalkıp gittiği Ege yollarında can verirken, İzmir işgal edildiği vakit bizi savaşlara sokan Sabetay Muammer Bey ile Latife ve bütün ailesi Fransa'ya kaçmıştı bile.
Tabutuna Türk bayrağı örtülen Latife, ülkemizi işgal eden Fransa'dan sonra bir başka işgalci düşman İngiltere'ye geçmiş, sonra Fransa'ya dönerek Hristiyan misyoner yetiştiren Fransız Sorbonne Üniversitesine gitmişti.
Bize öğretilen yalan İngiliz tarihinde olduğu gibi Millî Mücadele için değil, Türkiye'de kalıp da gitmeyen Yahudi Babaannesi hasta olduğu için Kurtuluş Savaşı sonlarında yurda dönmüştü.
Kıtır kıtır Türkleri kesen ve doğrayan Yunanlılar, Sabetay olduğu için Latife'ye dokunmamış, bir kurşun sıkılmadığı İngilizin tiyarosu bittikten sonra Yahudi Uşaklıgiller dönüş yapmıştı
..Bir GERÇEK CİHAD hikayesi daha... Belki daha önce okudunuz ama her seferinde ayrı bir lezzet veren bir hayat hikayesi. Cadullah Kurani.
DİL İLE DEĞİL, HAL İLE CİHAD
*** *** ***
Bir Yahudi çocuğun Türk bakkaldan hırsızlığı ile başlar hikaye…
İbrahim Amca bir Türk. Fransa’da yaşıyor ve mütevazı bir bakkal dükkanı var.. daha doğrusu küçük bir marketi...
Ondan alışveriş yapan bir sürü site sakini var dükkanının çevresinde.
Her milletten.. her dinden..her renk ve ırktan pek çok insanlar…
Bu evlerden biri de bir Yahudi aileye aittir. Hadisenin kahramanı 7 yaşındaki Cad.. Yahudi ailenin çocuğudur...
Cad, her gün gelir ve İbrahim Amca’dan alışveriş yapar. Her gelişinde de ona çaktırmadan bir çikolatayı cebine indiriverir.
Bu aylarca böyle devam eder. Bir gün yine gelir, alışveriş yapar.Ama her zaman yaptığı gibi çikolata çalmayı unutur ve dükkandan çıkar…
İbrahim Amca, arkasından seslenir şefkatle:
-Cad, bugün çikolatanı almadın?
Ve uzatır ona her zaman Cad’ın aldığı çikolatayı… Şaşırır çocuk ve
-Biliyor muydun? der hayretle.
İbrahim Amca başını okşar Cad’ın ve:
-Sakın bir daha çalma Cad, hırsızlık büyük bir suçtur. Başkasının hakkına tecavüzdür! Söz ver bana bir daha kimseden almayacağına böyle.
Buraya geldiğinde yine al çikolatanı, ama benden hediye olarak, der şefkatle…
Bundan sonra Cad ile arkadaş hatta dost olurlar. İbrahim Amca 50 yaşında, Cad ise 7 yaşında bir çocuktur. Aradan yıllar geçer. İbrahim Amca bu Yahudi çocuğa hem arkadaş hem baba gibi davranır. Ne zaman Cad’ın bir sıkıntısı olsa, doğru İbrahim Amca’sına koşar.. Onun şefkatli sinesine sığınır. Ailesiyle, arkadaşlarıyla vb. tüm meselelerini anlatır bu dostuna ve nasihatlerini, çözümlerini hayranlıkla dinler ve tatbik eder. Her seferinde İbrahim Amcası çekmecesinden bir kitap çıkarır ve Cad’a vererek..
-Hadi aç bir yeri, der..
Cad’ın açtığı yüzdeki iki sayfayı okur, Cad’a anlatır ve meselesini böylece çözümlerler birlikte. Hayrettir ki, her defasında da teşhis ve çözümler doğrudur!
Dükkandan sıkıntıları bitmiş olarak ayrılır hep. Böylelikle tam 17 yıl geçer..
Cad 24 yaşında koca bir genç delikanlı, İbrahim Amca da ötelere yürüyen bir fani… Ama dostlukları hep bu minval üzere devam etmiştir.
Bir gün emr-i Hakk vaki olur ve İbrahim Amca, Hakk’ın rahmetine kavuşur. Ölmeden önce çocuklarına bir vasiyeti vardır İbrahim Amca’nın..
-İçerideki kendisine ait küçük sandık, hediye olarak bu Yahudi gence verilecektir.
Cad, bu en büyük dostunun ölümüyle yıkılır… Çok ağlar, çok yanar. Artık elinden tutan, meselelerine çözümler bulan, sırdaşı dert ortağı yoktur.
Vasiyet üzerine sandık Cad’a ulaştırılır. Ama ilk anların hüznüyle açmak istemez sandığı. Neden sonra yine büyük bir mesele ile baş başa kalır Cad ve içinden çıkamadığı, çok daraldığı bir vakit aklına İbrahim Amcası ve sandık gelir. Koşar açar sandığı. Bir de bakar ki sandıktan, İbrahim Amca’sının eline verip açtırdığı ve okuduğu, böylelikle problemlerini her seferinde çözümlediği o kitap çıkar.
Kitabı anlamaz, çünkü Arapçadır. Koşar, okutmak için Tunuslu arkadaşına gider. Her zamanki gibi iki sayfa okumasını ve açıklamasını ister ondan. Mesele yine halledilmiştir o kitap sayesinde…
Merak eder Cad..sorar:
-Bu kitap nedir?
Tercüme eden Tunuslu:
-Bu Kur’an-ı Kerim’dir.. Müslümanların kitabı.
Cad şaşırır, şoktadır! Hiç tereddüt etmeden Cad sorar hemen:
-Müslüman olmak için ne yapmalıyım?
Tunuslu gerekeni söyler ve Cad Müslüman olur. Cadullah Kur’anî adını alır ve öyle ilerler, kendini öyle yetiştirir ki bu yolda, sadece Avrupa’da yaklaşık 6000 Hıristiyan ve Yahudi’nin Müslüman olmasına vesile olur… Her geçen gün artar, hidayetine vesile oldukları...
Bu eski Kitab’ı karıştırırken arkasında bir harita çıkar önüne. Orada, İbrahim Amca’nın not ettiği şu ayet vardır:
-Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davette bulun!
Bunun bir işaret olduğunu düşünerek Afrika’ya gider davetçi olarak.
Önce Kenya’ya..sonra Güney Sudan’a oradan Uganda’ya ve komşu ülkelere. 30 yıla yakın dolaşır oralarda.
Afrika’nın sıkıntıları bitmez. Allah’ın izniyle ve onun davetiyle İslam’a girenlerin sayısı milyonlara ulaşır. Ama o Afrika’da hastalanır ve 54 yaşında 2003 yılında Allah’a davet yolunda vefat eder.
Cad’ın annesi koyu bir Yahudi ve üniversitede hocadır.
O da 2005’te Müslüman olur. Yani oğlunun ölümünden 2 yıl sonra, 70 yaşında… Oğlunu Yahudiliğe döndürmek ve ikna etmek için 30 yıl uğraşmış..bütün tecrübesini bilgisini ve gücünü kullanmış ama muvaffak olamamıştır.
İşte budur hakiki din…
Neden Cad hemen Müslüman oldu?
Annesi diyor ki:
-İbrahim Amca 17 yıl boyunca bir kere bile bana “Yahudi” ya da “kâfir” demedi hatta İslam’a gir bile demedi...Ama bir çocuğun kalbinin nasıl Kur’an’a bağlanacağını iyi bildi.
Bir Arap kanalında Kur’an’ı..Ona sarılmayı..Kur’an’la amel etmenin lüzumunu anlatan Mısırlı Tebliğci Dr. Saffet Hicazî, konuşmasının sonunu onun kıssasına ayırmıştı.
Gözyaşlarıyla İbrahim Amca’yı anlattı. Hele zerafetle, hiç örselemeden yetiştirdiği fidanının, dünyanın dört bir köşesinde, âb-ı hayat dağıtması hiç olacak şey miydi İbrahim Amca’nın?
Dr. Saffet Hicazî, bizzat tanışır Cadullah’la ve hikayesini ondan dinler. Elinden hiç bırakmadığı hayli yıpranmış Kur’an’ı sorduğunda Cadullah:
-Ammu İbrahim’in (İbrahim Amca) Kur’an’ı işte bu, der.. yanında gezdirmektedir hep…
Londra’da, Darfur’a destek ve oradaki Müslümanların meseleleriyle alakalı bir toplantı sırasında Hıristiyanlaştırılmak istenen Zulu kabilesinin reisiyle karşılaşan Dr. Saffet Hicazî kabile reisine:
-Sen, Cadullah Kur’anî’yi tanıyor musun diye sorunca adam çok şaşırır ve heyecanla:
-Evet! Sen nereden tanıyorsun, yoksa gördün mü onu, konuştun mu onunla? ve peş peşe sıralar sorularını.
-Evet.. onunla İsviçre’de karşılaşmıştım. Bunu söyleyince Saffet Bey..Zulu kabilesinin reisi onun ellerine sarılır, elini yüzünü öper gözyaşları içinde… Dr. Saffet Hicazî:
-Sen de onun tesiriyle mi İslam’a girdin, der.
O da:
-Ben onun sayesinde Müslüman olan birinin yardımıyla Müslüman oldum der ve sonra da
Dr. Saffet Bey’i kastederek:
-Madem bu eller onun elini tuttu, madem bu gözler onu gördü, ben sanki onu öpüyorum.
Allah, Cadullah Kur’ani’ye rahmet etsin. Rabbim İbrahim Amca’ya da rahmet etsin, o gibilerin emsallerini arttırsın… Onların elinden kimler İslam’a girdi Allah bilir. Kapanmayacak bir amel defteri ile Allah’a kavuştu Cadullah ve onun İslama girmesine sebep olan İbrahim Amca..
Büyük fedakarlık onlarınki…
Hele bu asırda!
Herkesin maddeye meftun olduğu,herkesin “ben, ben” dediği, kendi çocuklarını veya ana babasını bile önemsemeyip nefsinin bitmez tükenmez arzularının peşinde olduğu şu talihsiz asırda..
*** *** *** *** **
Her seferinde okumak ve paylaşmaktan büyük keyif aldığım ve paylaşmayı bir görev saydığım muhteşem bir mücadele... Pek az kimseye nasip olan gerçek bir Cihad hikayesi.
Allah böyle mücahidlerin cümlesinden razı olsun.
İkinci foto film afişi.
İbrahim amcanın Cad ile olan dostluğu daha sonra filme de çekilmiştir.
Türkiye’de ki asıl mesele; KURDUKLARI CUMHURİYETİN, KANDIRDIKLARI MİLLETİN ELİNE GEÇMESİDİR
Türkiye’de gizli bir iktidar bloku var. Bunlar; TSK, Tüsiad, Yargı, Medya, Sendikalar, Sabetayistler, Masonlar, STK'lar.... Türkiye'de askerin siyaset üzerindeki etkisi hiçbir zaman kırılmadı ve hep varoldu.
Ordodoks Türkan Saylan diyor ki:
"Biz asılsız, dolayısıyla % 95 oy bile alsalar bu ülkede bizim istemediğimiz bir şeyin olması mümkün değildir."
***
"Bütün gayesinin tıpkı Rockefeller veya Ford vakıfları gibi bir vakıf kurmak olduğunu" söyleyen Vehbi Koç,
darbeci Millî Birlik Komitesi cunta yönetimi hazinesine altın ve nakit cinsinden bağış yapmıştır.
Milliyet, 26 Haziran 1960
1961 Anayasası’nı Sabetayistler mi Yaptı?
"1960 Darbesi’nden sonra yapılan anayasanın giriş bölümündeki İlk cümle, meşru iktidarların nasıl bir algı yönetimiyle yıkıldığının açık delili niteliğindeydi. 1961 Anayasası’na girmiş haliyle 27 Mayıs Darbesi’nin gerekçesi; "Anayasa ve hukuk dışı, tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkı” olarak gösteriliyordu. Dahası, cunta tarafından yapılan askeri bir darbe" devrim” olarak nitelendirilerek, silah gücüyle yapılan iktidar gasbını Türk Milleti’nin geneline mal etme kurnazlığına da başvurulmuştu.
Oysa bırakın halkın bu “iktidar gasbına" destek vermesini, darbe emir komuta zinciriyle bile yapılmamıştı. Yani ordu içerisinde bile fikir birliği yoktu. Dolayısıyla “Türk milleti adına” her şeye hepi topu 38 kişilik bir cunta ekibi karar vermişti. Neyin meşru, neyin gayrimeşru olduğu cunta tarafından belirlendiği gibi, darbeden sonra yapılan 1961 Anayasası’nın nasıl olacağına da, içerisinde Sabetaycıların etkili olduğu iddia edilen 20 kişilik bir komisyon karar vermişti.
Burada üzülerek belirtmek gerekir ki, 1876 Anayasası dahil, bugüne kadar yapılmış olan hiçbir anayasa, maalesef milletin özgür iradesiyle gerçekleşmemişti. Zira mevcut beş anayasadan üçü askeri darbeler sonucu, diğer ikisi de olağanüstü şartlar altında yapılmıştı. 1961 ve 1982 anayasaları sözde referanduma sunulmuş ise de, hem alternatifsiz, hem de tek taraflı propaganda neticesinde halka dikte ettirilmişti. Öyle ki, AK Parti’nin 2007 yılı Genel Seçimleri’nde kazandığı 363 milletvekiliyle TBMM’nin yaklaşık yüzde 66’sını temsil etmesine rağmen, sivil bir anayasa yapmaya cesaret edememesi, Türkiye’de anayasaların şimdiye kadar kimler tarafından yapıldığının açık bir göstergesiydi.
Özelliklede 1876, 1960 ve 28 Şubat 1997 darbelerinin gerçekleşmesinde büyük rol oynayan masonlar, bir yandan darbe sonrasında devletin kilit noktalarına adamlarını yerleştirirken, diğer yandan da devletin istikametini belirleyen anayasaların yapılmasında tam yetki sahibi olmuşlardı. Mesela 1960 Darbesi’nden sonra anayasanın hazırlanması için Milli Birlik Komitesi (MBK) tarafından Anayasa Komisyonu Başkanlığı’na bir mason olan Prof. Dr. Enver Ziya Karal getirilmişti. Dahası, 1961 Anayasası’nı hazırlayan kurulun ilk Başkanlığı’nı yapan Prof. Dr. Sıddık Sami Onar, komisyonun sözcülüğünü yapan Prof. Dr. Muammer Aksoy ve komisyonun diğer üyelerinden Prof. Dr. Münci Kapani ile Coşkun Kırca’nın da "Sabetayist" olduklarına yönelik ciddi iddialar var. Tabi 27 Mayıs Darbesi’nden bahsederken, burada Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’a ayrı bir paragraf açmak gerekiyor. Zira “sabetayistlerin" okullar zinciri” olan Fevziye Mektepleri Vakfı’nın 1955 yılından itibaren yönetim kurulu üyeliği ve başkanlığını da yapan Onar, sadece 1961 Anayasası’nın yapımında rol oynamamış, darbe öncesi öğrenci hareketlerinin yönlendirilmesi ve darbeyi meşrulaştırmak için yapılan dezenformasyon faaliyetlerinde de üzerine düşen görevi fazlasıyla yerine getirmişti. Mesela 27 Mayıs Darbesi’nin en meşhur ajitasyonlarından biri olan “öğrencilerin kıyma makinelerinde kıyıldığı” yalanını ilk ortaya atan kişi, Sıddık Sami Onar’dı.
Dönemin İstanbul Üniversitesi Rektörü olan Sıddık Sami Onar, üniversite binasında yapmış olduğu 2 Haziran 1960 tarihli basın toplantısında şöyle diyordu: “... Şehitlerin listesini tam olarak tesbit etmek üzere gerek İstanbul dahilinde, gerek taşrada bulunan ailelerden yüksek tahsil yapmakta olan çocuklarından haber alamayanların bize müracaat etmelerini, yarından itibaren radyo ve gazeteler vasıtasıyla ilan edeceğim. Bazı mezarlıklara kamyonlarla getirilip gömülen talebelerden, buzhanelere konulanlardan, kıyma makinalarında çekilenlerden bahsedilmektedir. Bu iş için üniversitede bir teknik kurul teşkil edilmiştir. Ölenler hakkında ileri sürülen rakamlar mübalağalı değildir. Ölenler vardır ve bunların tespitine çalışılmaktadır.”
Aslında böyle bir vakanın yaşanmadığını Onar da biliyordu. Zira daha sonra yapılan araştırmalarda, bu dezenformasyonun tamamen darbeyi meşrulaştırmak için bilinçli şekilde üretildiği ortaya çıkacaktı. Onar, darbe sonrası seçime gitme ve yönetimi sivillere bırakmaya da şiddetle karşı çıkanlardandı. Onar’ın başında olduğu komisyon, Tarık Zafer Tunaya ve İsmet Giritli gibi demokratik rejimden yana olan üyeleri tasfiye etmesiyle de biliniyor.
1961 Anayasası’nı hazırlayan komisyon üyelerinden dikkat çeken bir diğer kişi ise Emin Paksüt’tü. Zira Türkiye’deki iktidar mücadelesinin sürekliliğini özetlemesi açısmdan Emin Paksüt ilginç bir örnek. .. Emin Paksüt, Osmanlı sonrası yeni rejimin kökleşmesini sağlayan İstiklal Mahkemeleri’nin Başkanı Ali Çetinkaya’nnı oğluydu. “Paksüt” Soyadını bir yerden daha hatırlıyoruz. AK Parti hakkında 2008 yılında açılan kapatma davasında, partinin kapatılması için kulis faaliyetleri yürüten ve aleyhte oy kullanan Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili Osman Paksüt... İşte Osman Paksüt de Emin Paksüt’ün oğluydu. Yani “Cellat Ali” lakaplı Sabetayist Ali Çetinkaya’nın torunu..."
Üst Akıl: Derin İktidarın Küresel Efendileri, Murat Akan, Sayfa: 132-133
Bu toprakları 27 yıl şeflikle,1951’den sonrada 15 Temmuz’a kadar 11 darbe teşebbüsü,post modern darbe ve darbe ile yönetmişlerdir.(Devlet ve düzen içinde kilit noktalara yerleştirdikleri çok az sayıda kadrolarıyla..)
Amaçları çakma bir Kürt/Yahudi devleti adı altında Büyük İsrail’dir.
Biz 15 Temmuz’da kısmende olsa devletimizi bunlardan geri aldık.
Bir asırdır bizi özyurdumuzda garip,özvatanımızda parya yapanların nihai kaderi yine şairimizin dizeleriyle;
Bulutlar rahmetini kesmeden yavaş yavaş/İnsanlar selamını esirgemeden..
İçimizden defolup gideceklerdir..
"Türkiye bir asırdır. bunların çiftliğiydi onlarca yıldır Müslüman Türk milleti ve Osmanlı bakiyesi Müslümanlarda üstad Necip Fazıl'ın ifadesiyle Özyurdunda garip ve Özvatanında parya, onlarca yıldır bu ülke insanına maraba muamelesi yaptılar bu kendilerine #BeyazTürkler'de diyen gayrı İslâmi, gayrı milli ve gayrı yerli güruh.
Siz dünyanın herhangi bir yerinde bir banka sahibi veya ortağı bir siyasi parti duydunuz mu?(Ki bu banka Hindistan Müslümanları tarafından hilafet ve saltanatın kurtarılması için Milli mücadeleye gönderilen paralarla kurulmuştur) yada dünyanın herhangi bir ülkesinde o ülke halkının/milletinin manevi/moral değerlerine düşman bir siyasi organizasyon/parti varmıdır?
Elbette vardır. Osmanlı coğrafyasında Rotschild ailesinin İngiltere vasıtasıyla kurduğu bütün devlet ve düzenler böyledir, ancak CHP bunlardan bir yönüyle farklıdır. CHP imparatorluğumuzu yıkan ve medeniyetimizi yok etmek isteyenlerin (Siyonist mahfiller ve Batı emperyalizmi) bu ülkedeki kalesidir, içimizdeki Truva atı'dır.
Açık oy/Gizli tasnif rezilliğiyle kazandıkları 1946 seçimlerinden beri siyaseten ülke yönetiminde parti olarak olmamaları bu gerçeği değiştirmez.1931 yılında kurdukları Merkez bankasında T.C. sadece %15 oranında hisse sahibiydi, İngiliz birliği bu topraklardan 1936 yılında ayrılmıştır, Sovyet tehdidi bahanesiyle 1949'da bizi soktukları NATO'ya(ABD'ye) Fulbraith anlaşmasıyla eğitim sistemimizi hasılı devlet ve düzeni teslim etmişler Rockefeller ailesinide ortak etmişlerdir. Devlet ve düzenin kalbine, kılcal damarlarına kilit noktalarına yerleştirdikleri eleman ve kadrolarla ki bunların sayısı üç beş bini geçmez millet/halk iradesi kimi seçerse seçsin onlar hep iktidarda kalmışlardır.
1923-1938 ebedî şef,1938-1950 milli şef dönemlerinden sonra 1951 yılından başlayarak 15 Temmuz 2016'ya kadar yaptıkları 11 darbe teşebbüsü,post modern darbe ve darbelerle milletin/halkın iradesine müdahale etmişler, çekidüzen vermişlerdir.
Kendilerinden olmayan ve bu topraklarda kurdukları bu yapıyı fark, idrak ve değiştirme düşüncesi ve aksiyonu gösteren İslâmî Milli ve yerli her kimliğe ve kişilere saldırmışlar Başbakan, bakan asmışlar, hapishanelerde çürütmüşler garip kaza ve suikastlerle yok etmişlerdir.
1. Dünya Savaşı sonucunda bir milyon 300 bin şehit vermiştik.
O dönemin Osmanlı sınırları içinde yaşayan Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkes’i, Boşnak’ı, Arap’ı, tüm Müslüman evlatlarımız yan yana şehit düşmüşlerdi.
O yıllarda Türkiye’de gayrimüslim sayısı çok fazlaydı ve onlar savaşa alınmıyordu.
Yani bizim Müslüman gençlerimiz bu ülke için düşmanla çarpışırken Ermeniler, Yahudiler, Hıristiyanlar, Rumlar ve daha niceleri bu ülkenin topraklarında ve güvenlik içinde keyif çatıyordu.
Savaşların ardından, İmparatorluğun son demlerinde, savaştan çıkmış bu ülkede çalışabilecek, ekonomiye katkı sağlayacak genç nüfus yoktu.
Anadolu nüfusunun çoğunluğu ise okuma yazma bilmeyen kadınlar, yaşlılar, çocuklar ve cepheden dönen kolu bacağı kopmuş insanlardan oluşuyordu.
Yahudiler, Ermeniler ve Rumlar Anadolu’nun en zengin kavimleri haline geldiler.
1. Dünya Savaşının ardından Avrupa’dan Türkiye’ye
185 bin Yahudi göç etti.
Ermeniler ise kimliklerini gizlediler.
Ve 1923 Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.
1927’de ilk nüfus sayımı yapıldığında Türkiye halkı sadece 13 milyondu.
Bu nüfusun yaklaşık 1 milyonu gayrimüslimdi. Çoğunluğu Avrupa’dan beslenen bu gayrimüslimler, tahsilli ve zengindiler.
Yaşanan süreçte birçokları kimliklerini gizlediler, köylerinin isimlerini değiştirdiler ve çocuklarına Türk isimleri verdiler.
Soyadı kanunuyla da artık onları hiç bilemez olduk.
Türk kimliği aldılar çünkü..
Peki, yeni kurulan bu Cumhuriyet döneminin kurumlarını kimler teşkil edecekti?
Üniversite hocaları, doktorlar, maliye, hukuk, eğitim alanlarına hep bu okumuş gayrimüslimler, yerleştirildi.
Onlar zenginledikçe zenginleşti ve her alanda daha çok söz sahibi oldular.
Her zaman Türkiye’nin en önemli mevkilerinde oldular, kritik görevlere getirildiler.
Medya onların ellerindeydi.
Ülkenin en güzel yaşam alanları onlara tahsis edildi. Sahil kesimini hep onlar işgal ettiler.
"Kendilerini en büyük Atatürkçüler olarak tanıttılar. Çünkü bu sayede kuralları hep onlar koydu."
"Tarih kitapları gerçekleri değil, onların isteği doğrultuda yazıldı..."
"Bütün bunları yapanlara göre Anadolu insanı tahsil sahibi olmamalı ve asla zenginleşmemeliydi."
Bu hareketin bir ayağı da başörtüsünü engelleyerek Anadolu’nun muhafazakâr insanlarına eğitim hakkını kapatmaktı.
Bu konuda medyadaki güçlerini sonuna kadar kullandılar.
(Uğur Dündar'ın korku müziği eşliğinde okulda namaz kılan üç çocuğu günlerce haber yapması gibi)
Bu ülkeyi düşmanlardan koruyacak olan orduya irtica adı altında İslam düşmanlığı yaptırdılar.
İmam hatiplerin önünü katsayı engeliyle,
Anadolu müteşebbisinin önünü de “yeşil sermaye” bahanesiyle kapattılar.
Türk-Kürt, Alevi-Sünni ayrımcılığını körükleyerek ülkenin insanına ikinci sınıf muamelesi yaparken kendilerine ise “Beyaz Türk” dediler.
"Namaz kılan, oruç tutan, eşlerinin başı kapalı bu ülkenin çocukları olan binlerce subayı ordudan ihraç ettiler...
Memur olmalarına engel oldular."
Gerek medya aracılığıyla gerek okullardaki eğitimde hep bir Batı özentisi aşıladılar.
Gençler kendi geçmişinden, atalarından, Çanakkale de savaşan sarıklı, cüppeli dedelerinden, çarşaflı Nene Hatunlardan utanır hale geldi.
Mason locaları hiç boş durmuyordu anlayacağınız... Ancak son elli yılda artık millet uyanmaya başlamıştı.
Onları devlet yönetimine getirmiyordu ama bürokraside, eğitimde, yargıda, askerî alanda yine hep onlar söz sahibiydi.
Cumhuriyetten beri oluşturulan genel görüş açısı itibariyle “insanlar dini vecibelerini yaşamamalı” imajı oluşturulup, hatta zaman zaman da kanunlarla birçok şeyin yasaklanması, insanların inançlarını gizli yaşamalarına sebep oldu.
"Bu ülke ateiste-deiste tanıdığı hakkı, Çanakkale’de ülkeyi canıyla kurtaran insanların çocuklarına, torunlarına tanımadı."
Bundan yaklaşık bir asır önce, 18 Eylül-30 Ekim 1918 tarihleri arasındaki 42 günde Filistin Cephesi’nde yaşanan büyük bozgun üzerinde kesif bir sis perdesi var.
Nablus bozgunuyla başlayan, Filistin Cephesi’nin çökmesi, Osmanlı Ordusu’nun Toroslara kadar hızla çekilmesiyle sonuçlanan 42 günde aslında son 100 yılımızı şekillendiren hadiseler yaşanmıştı.
8 Aralık 1917’de Gazze ve Kudüs, Allanby komutasındaki İngiliz ordusu tarafından işgal edilmişti. Osmanlı ordusu, Kudüs’ün biraz kuzeyinde, Nablus’ta güçlü bir direniş hattı kurmuştu. Savaşın artık sonu yaklaşıyordu. İstanbul, ateşkes antlaşmasının en azından bu hattı muhafaza ederek imzalanmasını hedefliyordu.
Mustafa Kemal Paşa ile Şehzade Vahdeddin arasında sıkı bir dostluk vardı. Mustafa Kemal Vahdeddin’le sık sık görüşüyordu. Bir ara Şehzade’nin yaverliğini yapmış, Vahdeddin’e Almanya ziyaretinde eşlik etmişti. Sultan Reşad’ın vefatıyla Vahdeddin 4 Temmuz 1918’de tahta oturdu. Mustafa Kemal’in en büyük arzusu İstanbul’da önemli bir göreve getirilmekti. 5 Ağustos’ta saraya çağrıldı, Vahdeddin’le görüştü. Sonuç büyük bir hayal kırıklığı idi: Vahdeddin, “çok beğendiğim ve güvendiğim bir komutan” dedikten sonra Mustafa Kemal’i Filistin Cephesi’ndeki 7. Ordu’nun komutanlığı görevine atadı.
Mustafa Kemal, Harbiye Nazırlığı beklerken Filistin Cephesi’nde son derece önemli, kritik ve zor bir göreve atanmıştı. Bunu da Enver Paşa’nın bir tuzağı olarak görüyordu. Cepheye gitmekten başka seçeneği yoktu, zaten daha önce 7. Ordu Komutanlığı’ndan istifa etmişti. Tamamen gönülsüz olarak Filistin’e hareket etti.
18 Eylül 1918 gecesi İngiliz ordusu Nablus’taki Osmanlı ordusuna saldırdı. Cevat Paşa komutasındaki 8. Ordu darmadağın oldu. Mustafa Kemal 7. Ordu’yu hızla geri çekiyordu. Ordu dağılmasın diyordu ama, özellikle Albay İsmet (İnönü) komutasındaki 3. Kolordu tam bir beceriksizlik neticesi perişan edilmişti.
Osmanlı ordusu Şam’a kadar hızla geri çekildi. İstanbul’da Enver Paşa ve Yıldırım Orduları Komutanı Liman von Sanders direniş hattının Şam’da kurulmasını, buradan geriye gidilmemesini istiyorlardı. Mustafa Kemal’in durmaya hiç niyeti yoktu. Bir yandan hızla geri çekiliyor, bir yandan da İstanbul’a “İngilizlerle mütareke yapın” mesajları gönderiyordu.
1 Ekim 1918’de Şam teslim edildi. Halep’te de durulmayacaktı. 7. Ordu Halep’in kuzeyine kadar, oradan da Kilis-Antep hattına kadar çekildi. 30 Ekim 1918’de mütareke imzalandığında, Filistin, Ürdün, Lübnan, Suriye ve Musul dâhil Irak direnilmeden kaybedilmişti. Binlerce Mehmetçik, savaşırken değil geri çekilirken şehid olmuş, silahlar İngilizlere bırakılmıştı. Bölgede tek direnen, Medine’deki Fahreddin Paşa’ydı; o da çok uzun sürmeyecekti. Ama Fahreddin Paşa yenilmeyecek, geri çekilmeyecek, gelen baskılarla teslim olmak zorunda kalacaktı.
Osmanlı Ordusu Nablus bozgununa uğramasaydı, ordu hızla geri çekilmeseydi, direniş devam edebilseydi, Toroslara kadar geri çekilmek yerine Şam’da, Halep’te direniş hattını kurabilseydi, Birinci Dünya Savaşı’nın sonucu farklı olacak, Türkiye haritası farklı çizilecek, son 100 yılın hadiseleri farklı seyredecekti.
100 yıl önceki o 42 gün hezimetini yazanlar ve anlatanlar, iki gerçek dışı bahaneyle hadiselerin üzerini kapatıyor, tarihi karartıyorlar: İngiliz ordusunun çok güçlü olduğunu iddia ediyorlar. Arkasından da, eğer geri çekilmese Osmanlı ordusunun tamamen düşman eline geçeceğini söylüyorlar.
Hiç de öyle değil… Osmanlı ordusu Filistin Cephesi’nde son derece güçlüydü. Asker sayısı, silah, mühimmat, araç-gereç bakımından iyi durumdaydı. Askerin motivasyonu en yüksek seviyedeydi. Osmanlı ordusu savunma pozisyonundaydı, kendi topraklarındaydı, arkası Anadolu’ya yaslanmıştı. Yani son derece avantajlı konumdaydı.
Hızla geri çekilirken ordu ciddi zayiat vermişti. Geri çekilmeyip dirense, belki o kadar zayiat olmayacaktı.
Mondros Mütarekesi imzalanınca Mustafa Kemal Yıldırım Orduları Komutanlığı’na getirildi. Orada durmaya niyeti yoktu. Adana’dan bir trene binip İstanbul’a hareket etti. İzzet Paşa kabinesinde Harbiye Nazırı olacak, İsmet Paşa’yı da müsteşarı yapacaktı. İstanbul’a indiğinde İzzet Paşa kabinesi dağıldı; yeni kabinede ona yer yoktu. Canı pek sıkılmıştı.
Nablus ve Filistin Cephesi’ndeki büyük hezimetin hesabı kimseye sorulmadı. Zaten ortada hesap soracak bir devlet de kalmamıştı. Cephenin perişan ve mağlup komutanlarının ric’atleri, Filistin, Lübnan ve Suriye’yi düşmana teslim edişleri, efsanevi bir başarı gibi onlarca yıl anlatıladurdu.
100 yıl önce yaşanan Nablus bozgunu tarihimizin seyrini değiştirdi, Osmanlı Cihan Devleti’nin sonunu getirdi. Nablus bozgununun bütün yenilmiş komutanları ise birer kahraman oldu. İlginçtir, Nablus bozgununda yer alan hemen bütün komutanlar, misal Refet Paşa, Cevat Paşa, İsmet Paşa, Ali Fuat Paşa, Cumhuriyet’in kurucu kadrosunda yer aldılar.
Anıtkabir tapınağına giderken herkesin önüne dikkatlice bakmaları için aralıklı döşenmiş taşlar arasında yürünür. Yolun sağında ve solunda Süleyman tapınağında olduğu gibi 12 şer, yani toplam 24 aslan figürü vardır. Yahudilerde sağ bedeni sol ruhu temsil eder. Sağdaki 12 aslan Yahudi’nin dünyadaki konumunu, soldaki 12 aslan ise ulviyetini temsil eder. Aynı zamanda Yahudiler 12 boya ayrılır.
Anıtkabir'e Tandoğan kapısından girildiğinde Barış Parkı içerisinde uzanan yoldan aslanlı yolun başındaki 26 basamaklı geniş merdivenlere ulaşılır. Merdivenin hemen başında biri hürriyet diğeri istiklal olan iki kule vardır. Yahudi İsrail devletini simgeleyen hürriyet kulesindeki kabartmada elinde kâğıt tutan melek figürü ile meleğin yanında şaha kalkmış bir at tasviri vardır. Şaha kalkmış at Yahudi’nin özgürlüğünü, meleğin elindeki kâğıt ise "Yahudi hürriyet beyannamesi"ni temsil eder.
Kulenin önünde üç erkek figürü vardır. Sağdaki erkek, başına miğferi ve kalın kaputu ile Hz. Süleyman'ı, solda olanı ise elinde Tevrat ile Hz. Musa'yı sembol eder. Ortada Hz. Davut vardır. Heykellerin yüzlerinde derin bir acı ifadesi vardır ve bu da Yahudi halkının bağımsız bir devleti olmamasının hüznüdür.
Diğer kulenin önündeki heykelde ise elinde kılıç tutan Süleyman figürü bulunur ama bu kılıç, Osmanlı kılıcı değil tapınakçıların ayin kılıcıdır. Elini ileriye uzatmış diğer heykel ise Osmanlı'nın Filistin'den kovuluşunu simgeler. O elin altında küçük bir ağaç vardır. O ağaç Kudüs'ü ve ilerde kurmayı hayal ettikleri İsrail'i simgeler. Ağacın altındaki küçük tümsek Siyon Tepesi’ni işaret etmektedir. O ağacı koruyan bir erkek figürü, Yahudi milletini simgeler. Kulenin iç duvarında çiftçilik yapan Yahudiler ile onları koruyan kılıcını uzatmış bir Yahudi figürü vardır. Bununla Filistin'e göçecek Yahudilerın korunmasına işaret edilmiştir.
23 nisan kulesine baktığımızda ayakta bir kadın ve elindeki kâğıtta 23 Nisan 1920 yazar, diğer elinde ise anahtar vardır. Misak-ı milli kulesinde ise dağınık Yahudilerin bir araya toplanması tasvir edilmiştir. Yanında bir kılıç kabzasını kavramış üst üste dört el vardır. Kudüs'teki tapınağı temsil eder. Yanında zayıf ve güçsüz elin tuttuğu sönmek üzere olan bir meşale vardır. Bu da Osmanlı'yı sembolize eder. Hemen yanında güçlü bir elin gökyüzüne doğru kaldırdığı ışıklı bir meşale daha vardır bu Hanuka’yı temsil eder. Hanuka, ışık bayramıdır...
Mozoleye çıkan 42 basamak Kabala’daki mertebeleri simgeler. Şeref holunun 27 kirişten oluşan tavan ve yan tavan kirişleri Hz. Süleyman'ın 27 yaşında ölen İsrailoğullarını doğuran hanımını temsil eder. Şeref holunun yan duvarında 12 bronz meşale vardır; bronz sertlik, sıkıntı ve sabrı temsil eder. İsrailoğulları 12 boyun birleşmesinden oluşur.
Şeref holundeki lahit tasının altında bulunan mezar odası ise Yahudilerce kutsal olan sekizgendir. Yahudilerde sekiz yeniden doğmayı ve başlamayı simgeler. Onlara göre Kamal burada yeniden hayata başlamıştır. Zohar ve Kabala’da 8’in anlamı çok derindir. Yahudilere göre tanrı, yaratışının 8. günü tekrar işine geri dönmüştür. Böylece 8. gün yeni bir başlangıcı temsil eder.
Sağ tarafta iki at, bir genç, bir kadın ve bir erkek figürü vardır. Bunlar Yahudilerin Filistin'den sürgününü simgeler. Genç erkek ise yumruğunu havaya kaldırmış "birgün dönüp öcümüzü alacağız" cümlesini temsil eder. Hemen solunda iki yahudi kadın ve bir çocuk ve üzerlerinde Kamal'a çelenk sunan bir Yahudi zafer meleği vardır.
Kamal mumyalanmıştır. Anıtkabirde hiç İslami sembol yoktur. Cenaze töreni resmi de yoktur. Aslanlı yolda bulunan aslanların Oğuz boyu ile ilgisi yok, niye kurt değil? Çünkü Yahudilikte aslan ve geyik kutsal sayılır. Kamal, Sabetay Sevi'nin soyundan geliyor. Kamal'ın öğretmeni Şemsi efendi'nin gerçek adı Simon Zwi, Sabetay Sevi'nin torunudur.
“Bütün bunlar yalan, ben inanmıyorum, iftira atıyorsunuz” diyecek kişiler var ise, gider kontrol eder. Yukarıdaki yazıda bir tek cümle yalan ise hodri meydan diyoruz. Yahudileri, Paganistleri, Sebatayistleri, Lilith’i pekiyi tanımayanlar, bugüne kadar almış olduğu yalan bilgilerin etkisinden kolay kurtulamayacaktır. Ancak biz, düşünün, sorgulayın, araştırın ve aklınızı kullanın diyoruz. Sonra konuşmaya kalkın. Artık ezberleri bozmanın vakti gelmedi mi?
Selam ve saygılarımla...
Alıntı.
Sayın Mü'min Müslüman Kardeşler'im,
Hüseyin Aktürk isimli Müslüman Kardeş'imiz tarafından hazırlanan ve Hüseyin Bol isimli Müslüman Kardeş'imiz tarafından paylaşılan *Kamâl'ın : Din'î ve Namus'u olanlar kazanamazlar, Fakir KALMAYA Mahkûmdurlar. Böyle Kimseler ile Memleket'i Zenginleştirmek mümkün DEĞİLDİR. Onun için önce DİN ve NAMUS Telâkkisini kaldırmalıyız* dediği hakkındaki Serlevha'ya yaptığım YORUM'U Ben de Sizlere sunuyorum.
Allâh'u Teâlânın 1400 Sene önce Kelâm'ı İlâh'isi Kur'ân'ı Kerim'de *İslâm Din'î ve Namus* Hususunda Buyurduğu Âyet'i Kerîm'eler'i yazıyorum :
Bismillâhirrahmânirrâhim,
Hûd sûresi âyet 7- İnsanlar'ıdan hangisinin daha Güzel SÂLİH ÂMELLER işleyeceği Hususunda İMTİHÂN etmek için, Gökler'i ve Yer'i (Kâinat'ı ve arasındakileri) ALTI Devre'de YARATTI.
En'âm sûresi âyet 101- Gökler'in ve Yer'in (Kâinat'ın ve arasındakilerin) YARATICISI O'dur (Allâh'tır). O'nun Allâh'ın Bir Eş'i (Hanım'ı, Karısı, Zevcesi) olmadığı için, O'nun (Allâh'ın) Bir Çocuğu olması da mümkün DEĞİLDİR.
Nahl sûresi âyet 125- İnsanlar'ı Rabbi'nin Yol'una (İslâm Din'îne) GÜZEL Sözler ile DÂVET ET. Onlar (İnsanlar) ile En GÜZEL Bir şekilde Mücâdele YAP.
Hûd sûresi âyet 13- Yoksa O'nu (Kur'ân'ı) Kendisi (Muhammed) Uydurdu MU Diyorlar? DE Kİ : Öyle ise Haydi, O'nu (Kur'ân) gibi #ON#Uydurma Sûre getirin. Allâh'tan başka Gücünüzün yettiği Yardımcılarınızı da ÇAĞIRIN. Eğer Doğru Söylüyorsanız, Bunu (İddîa ettiğinizi) yaparsınız.
Sâf sûresi âyet 6- Bir vakit de, Meryem Oğlu İsâ, şöyle DEDİ : Ben (İsâ), Sizlere (İsrâil'in Evlâtlar'ına) gönderdiği Elçisi'yim (Râsul'üyüm, Botschsft) ; Önce gelen Tevrât'ın TASDİKÇİSİ ve Benden (İsâ'dan) sonra gelecek Elçi'nin (Râsul'ün) Müjdecisi olarak GELDİM ki, O'nun (Elçi'nin, Râsul'ün) İsmi *Ahmed'dir*. Sonra O Elçi Râsul Onlara (İsrâil'in Evlâtlar'ına) Mûcîzeler ile gelince : Bu (olanlar), Apaçık Bir Sihir'dir, dediler.
Â'li İmrân sûresi âyet 85- Her Kim İslâm Din'înden başka (Bâtıl) bir DİN ararsa (Seçerse), O (Günâhkâr) Kimseden, Bu (İslâm Din'î hârici) DİN, Aslâ Kabûl EDİLMEZ. Ve O (Günâhkâr) Kimse, Âhiret'te HÜSRÂN'A uğrayanlardan OLUR.
Ahzâb sûresi âyet 35- SADÂKA veren Erkekler ile Kadınlar, ORUÇ Tutan Erkekler ile Kadınlar, IRZLAR'INI Namuslar'ını İffetler'ini Koruyan Erkekler ile Kadınlar, Allâh'ı çok ZİKİR eden Erkekler ile Kadınlar. İşte Bunlar (Mü'minler) için Allâh, Büyük Bir MAĞFİRET ve MÜKAFAT hazırlamıştır.
Tahrîm sûresi âyet 12- Bir de İmrân'ın KIZ'I Meryem'i, İnsanlar'a MÎSÂL Yaptı (VERDİ). O (Meryem), IRZ'INI (Namus'unu, #İffet'ini) Pek Sağlam KORUDU. BİZ O'na (Meryem'e) Rûh'umuzdan (İsâ'yı) ÜFLEDİK. Meryem, Hem Rabbi'nin Kelimeler'ini ve Kitâplar'ını (Âyetler'ini) TASDİK etmişti. Hem de İTÂAT ve İBÂDET'E Sarılanlardandı.
Ahzâb sûresi âyet 30- Ey Peygamber (Nebî) Hanımları : Sizden Her Kim, AÇIK Bir TERBİYESİZLİK ederse O'na (Peygamber Eş'ine) İKİ Katlı AZÂP olunur. Bu (AZÂP da), Allâh'a göre çok Kolaydır.
Her Peygamber'in Eşler'i, diğer Müslüman Kadınlar'a ÖRNEK Şahsiyetler oldukları için, Allâh'ın EMRİ'NE uygun Muâmeleler yapmak ZORUNDADIRLAR.
Ahzâb sûresi âyet 31- Yine Sizden (Peygamber Eşler'inden) Her Kim, Allâh'a ve Elçisi'ne Râsul'üne Boyun EĞEREK, Sâlih Âmeller işkerse O'na da (Peygamber Eş'ine de) İKİ Katı MÜKÂFAT veririz. O'nun (Peygamber Eş'i) için de Bol RIZIK hazırlamışızdır.
Ahzâb sûresi âyet 32- Sizler (Peygamber = Nebî, Hanımları) : Sizler, Diğer Mü'min Kadınlar'dan Her hangi Bir'i gibi değilsiniz. Eğer TAKVÂ ile korunacaksanız, Erkekler ile Konuşurken #KIRITMAYIN (#Cilve yapmayın). Kalb'inde Maraz (Kötü Nîyet) bulunan Tamâhâ (Ümide) düşmesin. Uygun SÖZLER Söyleyin ve CİDDİ olun.
Ahzâb sûresi âyet 33- Hem VÂKÂR'INIZ ile Evler'inizde OTURUN. Evvelki CÂHİLİYE Devri'nde olduğu gibi, SÜSLENEREK Dışarı ÇIKMAYIN. Namaz'ı KILIN, Zekât'ı VERİN. Allâh'a ve Elçisi'ne Râsul'üne İTÂAT ediniz. Ey Ehl-i Beyt (Peygamber'in Ailesi) : Allâh, Sizden (Peygamber Ailesi'nden, ancak ŞÂN ve ŞEREF'İ kirletebilecek Günâhlar'ı uzaklaştırmak ve Sizleri (Peygamber Ailesi'ni) TERTEMİZ yapmak İSTİYOR.
Ahzâb sûresi âyet 34- Allâh'ın, Evler'inizde OKUNAN Âyetler'ini ve Hîkmet'i AKLI'NIZDAN çıkarmayın. Allâh, Muhakkak ki Lâtîf'tir, Hâbîr'dir.
Ahzâb sûresi âyet 48- Kâfirler'e ve Münâfıklar's İTÂAT etme. Onların Kâfirler'in ve Münâfıklar'ın EZÂLAR'INI bırak da, Allâh'a Mütevekkil OL. Allâh, VEKİL olarak YETER.
Tevbe sûresi âyet 68- Allâh, Münâfıklar'ın Erkeğine ve Kadın'ına ve bütün Kâfirler'e Cehennem Ateş'ini EBEDÎ olarak VÂAD Buyurdu. O (Cehennem Ateş'i) Onlara (Münâfıklar'a ve Kâfirler'e) YETER. Allâh, Onlara (Münâfıklar'a ve Kâfirler'e) LÂNET ETTİ. Onlara (Münâfıklar'a ve Kâfirler'e) BİTİP tükenmeyen Bir AZÂP vardır.
A'râf sûresi âyet 42- ÎMÂN edip de İyi İşler (Sâlih Âmeller) yapanlara gelince ki Biz Bir Nefsi (Şahsı) ancak GÜÇ'ÜNÜN yettiğinden SORUMLU turarız. Onlar (Mü'minler) Cennetlik'tirler. Ve Orada (Cennet'te) EBEDÎ olarak KALICIDIRLAR. Sadag Allâh'ül Aziym.
.İSLÂM ORDUSU
(BU SEFER OLACAK İNŞALLAH)
İtsrail'in 9 Eylül 2025 târihinde 10 Adet F-35 Uçağı ile Katar'a yaptığı hava hücumundan sonra, İslâm İşbirliği Teşkilâtı ve Arap Ligi 15 Eylül 2025'te Katar'ın başşehri Doha'da "olağanüstü" toplandı.
Büyük bir iftihârla müşâhâde ettik ki Cumhurbaşkanımız bu toplantılarda fiilen "İslâm Hâlifesi" muamelesi gördü. Toplantıların, "olağanüstü" olması sebebiyle, imkân veren çok kısa müddet zarfında bile birçok ülke lideri, Cumhurbaşkanımız ile görüşebilmek için âdeta yarıştılar.
Buna muvaffak olanlar ise Katar Emiri, Mısır Devlet Başkanı, Suudi Arabistan veliahd prensi, Suriye Cumhurbaşkani, Somali Cumhurbaşkanı, Irak Başbakanı..
Cumhurbaşkanımız birçok liderle de "ayaküstü" görüştü.
Toplantıdan ve görüşmelerden dışarıya akseden intibâ ve psikoloji, bu sefer müşâhhas ve neticeye müteveccih kararların alındığı istikametinde.
Nihâi resmi açıklamayı bekliyoruz, inşallah bu sefer "içi dolu" olacak..
Şâhsen beklediğim ve birçok insanımızın da beklediği - ki bu beklenti medyada da açıkça ifâde ediliyor - bir "İslâm Ordusu"nun teşkil edilmesidir.
Teknik olarak kolay bir iş olmadığını biliyoruz.
Kuvvet yapısının oluşturulması, kara - hava - deniz üs bölgelerinin tesbiti ve buralara icâbeden yatırımların planlanması ve icrâsı, müşterek harekât için karargâh ve lojistik unsurların planlanması ve icâbeden alt ve üst yapıların tesisi, icra edilecek harekâtlarda koordinasyonun tesisi ve vazife taksimi, istihbârât paylaşımı, farklı silah ve teçhizât ve sistemlerin birbirleriyle uyumlu çalışmalarının temini, personel eğitimi, mâli meselelerin halli... ilâ âhiri gibi, birçok hususun müzâkeresi yapılacak ve mümkün olan azami sür'âtle de karara bağlanacaktır.
Bunlara ilâve olarak, kullanılacak bütün savunma ve taarruz silah, mühimmât, teçhizât, sistem ve ekipmanların "yerli ve milli" olmalarına - yani İslam ülkelerinde imâl ediliyor olmalarına - dikkat edilecek, bu husustaki mevcut yatırımlar desteklenecek ve ihtiyâç hissedilen sahalarda da, yeni yatırımlar yapılacaktır.
Planma muhtemelen "âcil - kısa - orta - uzun" vâdelerle yapılacaktır.
Âcil kategorisinde en fazla bir-iki ay zarfında netice alınabilir ; operasyonel bir kara (asgari 1 Kolordu büyüklüğünde) - hava (asgari 5 filo = 240 uçak) - deniz gücünün (asgari 20 fırkateyn + 10 Denizaltı) nüvesi teşkil edilebilir. Tabii bunlara ciddi miktarlarda SİHA'lar ve SİDA'lar ilâve edilecektir.
Böyle sadece "nüve" mesâbesindeki bir kuvvet bile, karşımızdaki şer ve küfür cephesini ve bilhassa İtsrail'i korkutmaya yetecektir.
Kısa vâdeli hedeflerin 6 ay, orta vâdelilerin 3 sene ve uzun vâdelilerin de 10 sene zarfında tekemmül edeceği kanaatindeyim.
Buradaki "uzun vâde", bazılarına biraz fazla uzun gibi gelebilir..
Fakat ben bu müddet zarfında asgari 20 uçak gemisi, 100 denizaltı, 50 TF2000 HS Fırkateyni, 200 fırkateyn, 100 Lojistik destek gemisi, 500 Hücumbot, 5000 insansız silahlı deniz aracı, 1000 insansız silahlı denizaltı, 2000 KAAN savaş uçağı, 3000 HÜRJET Yakın Destek Uçağı, 3000 KIZILELMA, 3000 ANKA-3, 100 Tanker Uçaği, 200 A400M Nakliye Uçağı, 100 ED/ET Uçağı, 2000 savaş helikopteri, 2000 GÖKBEY Helikopteri, 5000 SİHA, 300 Batarya SİPER, 500 Batarya Hisar, 5000 Batarya Sungur, 10.000 Adet Korkut, 5000 Altay tankı, 5000 Fırtına obüsü,... ve bunlara mümâsil olarak ihtiyâç hissedilen miktarlarda ALP Radarları, ÇAFRAD Radarları, HavaSoj sistemleri, Koral ED/ET Sistemleri, SOM - ATMACA - ÇAKIR Seyir füzeleri, TAYFUN - CENK - GEZGİN - FIRTINA - BORA Füzeleri, GÖKHAN ve GÖKBORA Hava-Hava füzeleri, GÖKDOĞAN ve BOZDOĞAN Hava-Hava füzeleri, ALKA ve EJDERHA Sistemleri, Elektromanyetik Top SAPAN... ilâ âhiri imâlâtlarını hayâl ediyorum..
Ki, 10 sene zarfında bu rakamlara ulaşılabilmesi için, mevcut mühendis ve teknisyen sayılarının ve imâlât tesislerinin çok hızlı bir şekilde artırılmaları ve üç vardiya halinde çalışılması gerekiyor.
Keza bu rakamlar, İslam Dünyası'nın sahip olması gereken "nihâi rakamlar" değildir. Bunlar sadece 10 sene zarfında ve sadece müşterek İslam Ordusu'na tâhsis edilecek olanlara dâirdir.
Yani hakikatte bunlardan çok daha fazlasına ihtiyâcımız vardır.
Tabii bütün bunlar sâdece TÜRKİYE'de değil, TÜRKİYE'nin riyâset ve rehberliğinde ve Mısır, Suudi Arabistan, Pakistan, B.A.E., Endonezya, Malezya gibi, bu meyandaki alt ve üstyapıları nisbeten güçlü ülkelerle birlikte yapılacaktır. Oralarda da mevcut tesisler tevsi ve yenileri hızla inşâ edilecektir. Hatta bunlarla da iktifâ edilmeyecek, Senegal, Nijerya, Cezayir, Etiyopya gibi ülkeler de devreye alınacaklardır.
Rakamlar mübâlâğalı gibi görünebilir, fakat ben önümüzdeki 10 sene zarfında karşımıza çıkması muhtemel tehdidi de dikkate aldım.
Şunu hatırlatmak isterim :
2. Cihan Harbi'nin son senesinde (1945) Almanya, yılda 10.000 Adet savaş uçaği imâlât kapasitesine ulaşmıştı. (Fakat bunları uçurabilecek pilot ve depolarına koyacak benzin bulamadılar.)
ABD'liler ise 2 günde 1 Adet savaş gemisi imâl etme kapasitesine ulaşmışlardı. Yani neredeyse bütün tersanelerinde savaş gemisi imâl ediyorlardı..
Şunu da unutmayalım ki sadece ABD'nin bugün itibâriyle 32 Uçak Gemisi var ve yenilerini de imâl ediyorlar. Keza İngiltere ve Fransa yeni uçak gemileri imâl ediyorlar. Batı dünyasında tersâneler hiç boş değil, kesif şekilde fırkateynler ve denizaltılar imâl ediyorlar. Keza savaş uçağı fabrikalarını da tam kapasiteye çıkardılar.
Ayrıca gene bu 10 sene zarfında, bütün İslâm ulkeleri müşterek/milli bir "arama motoru"na, yine milli "işletim sistemleri"ne - bizim PARDUS işletim sistemimiz hızla devreye alınabilir - ve yine milli/müşterek GPS (Navigasyon) sistemlerine geçmelidirler.
Evet, karşımızdaki tehdit ve tehlike de büyük, zorluk ta büyük ve yapmamız icâbeden çok işimiz ve kat'etmemiz icâbeden çok yolumuz var...
Fakat Rabbimiz "...Evet, doğrusu her güçlüğün yanında bir kolaylık var" (İnşirâh-6) buyuruyor.
Ne demişti merhum Neşet Ertaş :
"Aşgınan koşan, yorulmaz".
Cumhurbaşkanımız da onun bu sözüne sık sık âtıfta bulunuyor..
Hele bir yola çıkılsın, dağlar bile yol olur.
Esâsen bütün bunların ve hatta çok daha fazlasının yapılabilmesi için, İslâm Dünyası icâbeden mâli ve maddi imkânlara sahiptir.
Ayrıca, son derece büyük bir avantajımız da var :
Amerika'yı yeniden keşfetmemiz gerekmiyor...
Yani bütün bu saydığım silah, mühimmat, teçhizât, ekipman ve sistemlerin tamamının teknik planları / imâlât teknolojileri zaten hazır vaziyette..
Yani un - şeker ve yağ hazır, geriye "helvayı yapmak" kalıyor.
İhtiyâcımız olan şey, teknik personeli yetiştirmek ve altyapı-üstyapı tesislerini hızla inşa etmektir.
Bütün bunların hâricinde ve hepsinden daha mühim ve kıymetli olarak ihtiyacımız olan iki şey var :
1. İslâm ülkeleri arasında, böyle bir "İslâm Ordusu"nun kurulması ve bu istikamette bütün mâli - teknik - altyapı/üstyapı'nın tesisi için, TAM BİR İRÂDE'nin ortaya konulması ve taahhüt edilmesi,
2. Bu projeyi akamete uğratması ihtimâli olan bütün iç tehditlerin (işbirlikçilerin) ortadan kaldırılması..
Bu iki hususta muvaffak olunur ise, geriye sadece "gaza basmak" kalıyor.
Rabbimiz bu mürüvveti görmeyi cümlemize nasib-ü müyesser eylesin, âmin.
İngilizlerin alçakça uygulamaya soktuğu projesini halka anlatıp
Buradan nemalanan Kemalist-sol ve Beyaz Türklerin heveslerini kursaklarında bırakmakta katkı sunacağım..
Bunu niye yazıyorum biliyor musunuz?
Milli Mücadele'de topraklarımıza saldırı emrini veren
Dönemin Yunanistan Başbakanı Venizelos:
"Anadolu içlerinde ilerlemek büyük bir hata idi.
İngilizlerin projesine piyon olup budalalık yapmıştık”demesidir.
………………………………………..
Milli Mücadele'de esir aldığımız Yunanlı Komutan Trikopis bakınız ne diyor?
“Bizim ne işimiz vardı Anadolu topraklarında.
Bize Balkanlar yeterdi.Boşu boşuna Türk ve Yunan askerleri öldü.
İngiliz ve Fransız devletlerin kobayları yapılmıştık”
…..
Ne enteresan sözler değil mi ?
Asıl şimdi yazacaklarımı okuyunuz,lütfen..
5 Ocak 1918’de İngiliz Başbakanı Lloyd George:”Biz Türkiye’yi
başkentinden ve çoğunlukla Türk olan Anadolu’nun ve Trakya’nın zengin ve ünlü topraklarından mahrum etmek için dövüşmüyoruz” demişti..
Adama derler ki,o zaman niye Yunanistan'ı maşa olarak kullandırıp saldırttınız?
Demek ki sinsi bir plânınız vardı..
……………………
Bu arada 19 Nisan 1919’da Fransız meşhur komutan d’Esperey’in “Adana,İstanbul ve İzmir’in Osmanlı’ya bırakılacağını İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey ,İngiliz komutanı Calthorpe’a söylemiş….
Şimdi ise asıl bomba olacak belgeyi burada yazmak istiyorum…
İngiliz parlamentosu 24 Nisan 1919’da Anadolu’da yeni bir Türk Devleti kurulması kararı almıştı…
Bunu gerçekleştirmek için 15 Mayıs’ta İzmir’e Yunan’ı saldı
16 Mayıs’ta ise Mustafa Kemal’e vize verip Samsun’a gitmesine onay verdi..
Samsun’da Mustafa Kemal’i karşılayan İngiliz Binbaşı Salter idi ve “Taburumla emrinizdeyim Paşam” diyordu…
...............................
Son olarak da en vurucu belgeyi vererek yazımı sonlandırayım..
27 Kasım 1919’da İngiliz askeri ataşesi Yarbay Alfred Rawlinson, Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir’e şu tavsiyelerde bulunuyor..
“Biz sizinle barış yapmak istiyoruz..Onun için Anadolu’da güçlü bir hükümetin olmasını arzuluyoruz..Hilafet ve Saltanat’ı terkedip cumhuriyete geçin ve başkent olarak da ANKARA veya Bursa’yı seçebilirsiniz.Bunu yaparsanız size yardım etmeye hazırız”
Görüyor muyuz neler teklif ettiklerini?
İngilizlerin asıl hedefi Osmanlı halifesini ve saltanatını ortadan kaldırmak
Asla Türkiye’nin topraklarında gözleri yoktu..
Sevr’i dayatmalarının tek nedeni ,
Anadolu’daki güçlerin elini güçlendirmekti,yani blöftü..
Çünkü 18 Mart 1920’da İngilizlerin Meclis-i Mebusan’ı basıp Meclis’in Ankara’da toplanmasının yolunu açmıştı..
İngilizler Ankara’da Meclis’in açılmasına biz karışamayız,demişlerdi..
Oyunu veya projeyi görüyor muyuz?
Amaç OSMANLI ORTADAN KALKSIN ve yerine
Batı normlarına uygun laik ve seküler yeni bir TÜRK DEVLETİ KURULSUN
Çünkü domuzdan yana olan büyük bir kitle vardır bu ülkede....
Bu ülkenin düzlüğe çıkmaması için
Bu topraklarda olumsuz anlamda elinden geleni yapan bir kitle vardır.
Türkiye'nin KALKINMAMASINDA en büyük faktörü oynayan
CHP'nin Lozan'dan aldığı bu ev ödevini 100 senedir yerine getirirken;
Bugünkü CHP'nin bu köleliğine kendini müslüman olarak görenlerin de katıldığını görmek ne kadar üzüntü verici bir durum ya Hu!
Sizlere yemin ederek ifade edeyim ki;
Sayın Erdoğan'ın tökezlemesi için
Savunma sanayinden tutunuz sporuna varıncaya kadar
Her alanda başarısız olması için adeta çırpınan büyük bir kitle vardır..
Dünyanın hiçbir yerinde böylesine köle ruhlu insanları göremezsiniz..
Bunlara ağır hakaretler etmek istiyorum ama kendimi frenliyorum..
YRP Başkanı zavallı Fatih Erbakan
Amerika'nın KAAN uçakları için almamız gereken motorları durdurduğu için adeta sevinçten değil 8 takla 8.000 takla atmaktadır.
F.Erbakan:"Amerika motor vermiyor ve KAAN üretimi durduruldu.
Endenozya'ya satılacak olan 48 KAAN da askıya alındı.
Erbakan Hoca'nın 1976-77 yıllarındaki çalışmaları devam ettirilseydi
bugün yerli motorumuzu yapmış olacaktık..
Onun için yeniden Milli Görüş'ün iktidar olması gerekiyor"diyor..
Aslında bu sözleri söyleyenin yüzüne tükürülmesi gerekiyor.
Çünkü böylesine sözleri söyleyenin aklı dengesinin yerinde olmadığı ve çelişkileri yaşadığı çok nettir..
Adama sorarlar:
Rahmetli Erbakan'ın önünü kimler kesmişti?
Askerler ve onların emrinde olan mahkemeler sonucu değil miydi?
İşte o askerlerin ve mahkemelerin asıl ağababaları olan
Emperyalistler bugün benzer bir ambargoyu kurmaktadır ama bir farkla..
Bugün o askeri vesayeti yerle yeksan eden bir Sayın Erdoğan liderliği vardır..
Sana kim söyledi KAAN üretiminin durduğu ve Endonezya'ya olan satışın durdurulduğunu?
A be zavallı çocuk!
A be burnunu temizlemekte aciz kalan çocuk!
KAAN üretimi devam ediyor bir,
Endonezya'ya olan satış süresi 120 aydır ve sıkıntı yoktur iki,
Amerika motor vermezse alternatifleri de aranacak üç ve
Dünyanın 4.devleti olacak noktada jet motorunun üretimine daha çok zaman ve bütçe ayrılmaktadır..
Amerika'nın motor ambargosunun nedeni Türkiye'nin F-16 ve mühimmatının alınması yerine motor alımına geçmesi olduğunu bilmiyor mu bu zavallı Fatih Erbakan?
Bugün TB3 gibi SİHAlar ve diğer birçok araçlarda artık yerli motor kullanılmaktadır..
Füze ve mühimmatlarımızda ATMACA ve SOM için KTJ3200, ÇAKIR için KTJ1750, KARA ATMACA için KTJ3700 jet motorları kullanılmaktadır.
Yani ambargolar ve engeller konulsa da tam gaz yola devam edilmektedir..
Sen ey kafası basmayan ve art niyetli Fatih Erbakan!
Hani diyorsun ya!"Erbakan'ın önü kesilmeseydi" diye kendini avutup halkı kaldırıyorsun..
O gün Erbakan'ın önünü kesenleri sen ve senin partiye oy verenler
2024 seçiminde AK Parti'den % 6 oy (yalanlarla) çalarak CHP'yi birinci parti yapmıştır..
Sen ve sana oy verenlerin Emin Çölaşan ve Ayşenur Arslan'dan farkınız yoktur.
Çünkü onlar da Türkiye'nin 2020 Olimpiyatlarının organizasyonunu kazanamadığı için zil takip oynuyorlardı.
Niye mi?
Çünkü Türkiye bu organizasyona ev sahibi yaptığında
Hem Sayın Erdoğan'ın popülaritesi artacaktı
Hem de ülke 8 milyar doları cebine atacaktı..
Alayınıza yazıklar olsun!
Sayın Erdoğan'a karşı Fatih Erbakan'a oy verenleri de Rabb'ime havale ediyorum..
Emrinde 30 bin asker olan Mustafa Kemal'in yapmayı aklından bile geçirmediği şeyi, 6 kişilik bir Laz çetesi yaptı...
SARI ŞÜKRÜ ÇETESİ, SAMSUN İŞGAL KUVVETLERİ KOMUTANINI ESİR ALDI VE DONUNA KADAR SOYDU… MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİ, YAKALAMAK İÇİN ÇETENİN PEŞİNE DÜŞTÜ
Fotoğraf: İngiliz işgalcilere ve Pontos Rum çetelerine karşı silaha sarılan Laz çeteleri ve solda altta Sarı Şükrü çetesinin madara ettiği İngiliz Yüzbaşı L.H. Hurst... 10 Haziran 1919. 106 yıl önce. 19 Mayıs’ta İngiliz işgali altındaki Samsun’a "çıkan" 110 altın yani 3 milyon 80 bin lira maaşlı Tuğgeneral Mustafa Kemal, kurtuluş savaşını başlatmak şöyle dursun Havza’da gününü gün ediyor. Keyif keka yani. İngiliz işgal Kuvvetleri Komutanı L.H. Hurst, kontrol amacıyla Havza’ya geldi ve Mustafa Kemal ile görüştü. Yanında 4 subay ve 7 asker vardı. Olay, dönüş sırasında oldu. İngiliz komutan Havza’dan Samsun’a dönüyordu. Kavak nahiyesi yakınlarında orman içinden geçen yol Sarı Şükrü ve 5 adamı tarafından kesilmişti. Çeteciler kendilerini göstermeden İşgal Kuvvetleri Komutanı Hurst ve askerlerini kurşun yağmuruna tuttular. İngiliz askerleri sayıca çetecilerden kalabalık olmalarına rağmen ağaçların arasından ateş edenlere karşı koyamadılar. Komutanı ve adamlarını esir alan Sarı Şükrü, İngiliz askerlerinin silahlarına ve paralarına el koyduktan sonra serbest bıraktı.
Canik Mutasarrıfı Hamit Bey, (Bu mutasarrıf, Mustafa Kemal'in has adamıdır. Onu, İstanbul'dan Samsun'a özel olarak getirtti) Evet Canik Mutasarrıfı Hamit Bey, Samsun İşgal Kuvvetleri Komutanı ve İngiliz askerlerinin başına gelenleri şöyle anlatıyor: “Bir akşam siyasi mümessil Mr. Hurst’un Merzifon’dan dönerken Kavak’ın 9-10 km kuzeyinde yanındaki 4 subay ve 7 Hintli neferiyle eşkıya tarafından soyulduğunu, merkeze gelir gelmez kendilerini nakleden arabacıları İngiliz karargahına hapseylediklerini haber aldım. Memleketin asayişi itibariyle pek müessif olan bu vakadan mütessir olarak Hurst’ün evine gittim. Kendisini çocuk gibi ağlamaklı buldum. Hadiseyi yana yakıla anlattı. Miktarını tahmin edemediği çeteden orman içinden birden ateş açılmış. Arabaları durdurulduktan sonra birkaç kişi önlerine çıkarak bunları birer birer soymuş. Askerlerin silahlarını, cephanelerini, subayların tabancalarını, paralarını almışlar…”
Müfettiş Tuğgeneral Mustafa Kemal, bölgenin sorumlusu olduğu için askerlerini çetenin peşine gönderdi ve olayı İstanbul’a bildirdi.
Takibat 2 ay sürdü. Ağılpınarlı Sarı Şükrü ve adamları Kayabaşılı Recep ile Şerif, Germiyan’dan Hamid ile Davud’un oğlu Kurşunlu Eyüp, Çakallı Çerkeslerinden Said, yakalanarak hapsedildi. İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı Hurst, korkaklığından ötürü görevinden alındı. Ve Samsun’a başka bir İngiliz komutan gönderildi.
Kaynaklar:
. Başbakanlık Osmanlı Arşivi, DH.KMS, 53-2 / 74-4
. Halit Eken, Mutasarrıf Hamid Bey’in özel notlarında asayiş sorunları ve çözüm arayışları, 19 Mayıs ve Milli Mücadele’de Samsun Sempozyumu, sayfa 127
. Stefanos Yerasimos, Milliyetler ve sınırlar, İletişim Yayınları, sayfa 377
. Baki Sarısakal, Belge ve Tanıklarla Samsun'dan Ankara'ya, 1'inci Kitap, sayfa 420-421. Basım tarihi 2008.
.
TÜRKİYE'DE KURULAN ŞEY "CUMHURİYET" DEĞİLDİ VE HÂLEN DE DEĞİLDİR !
Mustafa Kemal, "Efendiler, yarın cumhuriyet ilân olunacaktır !" dedi ve ilân etti..
Amma, o "efendilerin" hiçbirisi "milletvekili" değildi ; hepsini de bizzat Mustafa Kemal "intihâp etmişti".. Yani "seni milletvekili yaptım" demişti, ve TBMM böyle oluşmuştu.
Cumhuriyetin ilân olunacağından, "cumhur"un, yani "emânetin aslî sahibinin" haberi de yoktu, rızası da yoktu..
Aynen, daha sonra yapılacak olan "inkılaplar" (devrimler) gibi !..
Ve bu inkılaplara - İngiliz şapkalarına / smokinlerine, içkinin ve fuhşun serbest bırakılmasına ve hatta teşvik edilmesine, danslara, balolara, tangolara, vur patlasın çal oynasınlara - tepki gösteren "cumhur"un yüzbinlercesi, İstiklal Mahkemeleri kararlarıyla "gerici / mürteci / softa / Cumhuriyet ve Atatürk düşmanı" yaftaları ile "sallandırıldı" !
Sadece Ankara'da "şâhid olunan" vak'ayı nakledeyim - ki, bunu bana 2001'de Elazığ'da bulunduğum dönemde, emekli bir Topçu Albay büyüğüm anlatmıştı :
"Ulus ile Kızılay arasında 10 metre aralıklarla darağaçları kurulmuştu ; biz her sabah erkenden kamyonla bu darağaçlarının altından geçiyor ve o gece idam edilenlerin iplerini keserek, kamyonun kasasına düşürüyorduk. Bu vaziyet aylarca devam etti".
Bu katliâmlar, sadece Ankara'da değil, memleketin her şehrinde yapıldı ! Hatta Rize ve Diyarbakır, resmen topa tutuldu !
Evet kıymetli dostlarım, hakikatlere perende attıran "zulüm alkışlayıcıları" sözde târihçiler Yusuf Akçura, Halil İnalcık, İlber Ortaylı, Yusuf Halaçoğlu ve benzerleri, bu katliâmları inkâr edemedikleri için, "devrimlerin oturması için, bunların yapılması da gerekli idi" diyorlar !
Vicdânı, adâleti ve ahlâkı olmayanlardan, "târihçi" olur mu yahu ?!
Cumhur'a istinâd etmeyen (dayanmayan, destek almayan) ve bilâkis, cumhur'a en ağır zulümleri ve katliâmları irtikâp eden bir rejimin ismi, nasıl "Cumhuriyet" olabiliyor ?!
Memlekette 1922'de bir darbe ile 1. Meclis "fesh'edildi" !
Niye ?
Çünkü 1920'de teşkil edilen ilk Meclisteki insanlar, gerçekten cumhur tarafından seçilmişlerdi. Ve bu Meclis, LOZAN İhânet ve hıyânetini tâsdik etmeyeceğini belli etmişti. Bu konuda, Trabzon Mebûsu Ali Şükrü bey, canhırâş ve cansiperâne bir mücâhâde ve mukavemet gösteriyor, andlaşma metnindeki bütün ihânet ve hıyânetleri ortaya çıkarıyor ve "Millî Meclisi", peşinden sürüklüyordu.
Ali Şükrü bey, bir "komplo" ile şehid edildi.(Mustafa Kemal'in fâhri muhafızlığını yapan Topal Osman ve adamları, Ali Şükrü beyi bir akşam boğdular ve alelacele gömdüler.)
Meclis te türlü oyunlarla "fesh'edildi" ve yerine, Mustafa Kemal'in seçtiği insanlardan oluşan, yeni bir Meclis teşkil edildi ; yakın tarihimizde bu Meclis "2.Meclis" olarak mârûftur.
LOZAN Andlaşmasını da, bu 2. Meclis tâsdik etmiştir !
Bu memlekette 1920'den 1950'ye kadar da, hiç seçim yapılmamıştır !
1938'e kadar Mustafa Kemal ve ondan sonra da İsmet İnönü, sâdık bendelerine "seni milletvekili yaptım" demişlerdir ve onlar da "milletvekili" (?!!!) olmuşlardır ! Sonra bu "bendeler" de, 4 senede bir "veliyyi nimetlerini" Cumhurbaşkanı seçerek, minnet borçlarını ödemişlerdir !
Bazı andavallılar, "Atatürk kadınlara seçme ve seçilme hakkı verdi" diyorlar ve bazı kadın milletvekillerinin isimlerini de, iddiâlarına delil olarak sunuyorlar !
Aahh ahhh, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak ve cehâlet, insanı böyle maskara ediyor işte, kıymetli dostlarım.. Bu arkadaşlara soruyorum : "O kadın milletvekilleri, hangi târihte yapılan genel seçimde seçilmişlerdi ?"
Ve balonları bir anda patlıyor, ne söyleyeceklerini şaşırıyorlar..
Evet, TBMM'nin duvarında ve ders kitaplarımızda "Hâkimiyet bilâ kayd-ü şart, Milletindir" (Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir) diye yazıyor amma, uygulamaya gelince, Millet'e "benim gibi düşüneceksin, benim gibi inanacaksın, benim gibi giyineceksin, ben ne dersem onu yapacaksın, sakın itiraz etme, asarım !" denilmiştir !
1920'den 1950'ye kadar böyle bir "tek adam rejimi" var !
1950'den sonra "Cumhuriyet'e geçilmiş" mi peki ?
Hayır !
Merhûm şehid Başbakanımız Adnan Menderes bu yolda ilerlemeye başlayınca, İsmet İnönü'nün tâhrik ve teşvik ve ABD'nin koordine ettiği "zinde güçler" (bu tâbiri, İsmet İnönü'nün damadı Metin Toker çok kullanırdı ; Devrimci / Kemalist / Laik / Darbeci askerleri kastediyordu) 1960'ta onu devirdiler ve iki sâdık dava ve yol arkadaşı (Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu) ile birlikte, astılar !
Sonra ortaya, merhûm Başbakanımız Necmettin Erbakan çıktı ; milletin hakkını ve hukukunu hakikaten dâsitânî bir sabır ve cehd ve gayret ile müdâfâa etti. Etti ve, "bedel" de ödedi, maalesef.. Bedel ödedi amma, bu bedel hiç te boşa gitmedi ; "Millî Görüş" nesli yetişti..
Aynı dönemlerde merhûm şehid Cumhurbaşkanımız Turgut Özal, memleketimizin hem maddî hem de mânevî inkişâfı için, evet, bu büyük ve kıymetli insan da "dâsitânî" bir cehd ve gayret gösterdi.
Gösterdi ve o da "bedel ödedi" ; şehid edildi !
Kıymetli dostlarım, bu mevzu çok uzun, sizi de daha fazla yormak istemiyorum. Son olarak şunu arzetmek isterim :
Bugün bile ülkemizde bir cumhuriyet nizâmından bahsedemeyiz. Zira mevcut Anayasa bile vesâyetçi / laik devrimci darbecilerden kalma ! Bu anayasanın bizzat kendisi bile "Cumhuriyet'e aykırı" !
"Anayasanın ilk dört maddesi değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi olunamaz" !
Hadi buyurun şimdi bu rejime nasıl "Cumhuriyet" diyebilirsiniz ?
Anayasanın ilk 4 maddesini değiştiremiyorsunuz ve değiştirilmesini teklif dahi edemiyorsunuz !
E hani "hâkimiyet bilâ kayd-ü şart milletindir" idi !
Hakikaten komedi gibi amma, bilhassa 1922-1950 döneminde, millete kan kusturan ve gözyaşlarının sel olduğu bir komedi ! Batılılar bu tür şeylere "trajikomik" diyorlar.
Yani "gülüyoruz, ağlanacak hâlimize / hâl-i pürmelâlimize" !..
Mâmaâfih, bugünkü vaziyetimiz itibâriyle, asla "ümitsiz vak'a" değiliz ; elhâmdülillâh. "Her zorluğun içinde bir kolaylık mündemiç" idi ve 1950'den beri, kayaların arasından nice filizler çıktı, o filizler fidan oldu, ağaç oldu, meyveye de durdu çok şükür.
1908'den beri devam eden "fetret devri"nin sonuna çok yaklaştık ; biraz daha sabır..
1923 Meclis'inde, o binanın içinde Cenâb-ı ALLAH(C.C.)'a - hâşâ hâşâ hâşâ, sümme hâşâ - sövmek ve küfretmek, "kariyer yapmak" oluyordu !
Bugün ise canımız cigerimiz baştâcımız Cumhurbaşkanımız Recep Tâyyip Erdoğan, o mükemmel ve hakikaten çok hayran olduğum Kur'an tilâveti ile Câmiler küşâd ediyor ; nereden nereye...?
HÂKİMİYET, BİLÂ KAYD-Ü ŞART ALLAHIN'DIR !
Bu kutlu istikamette DURMAK YOK YOLA DEVAM !
Selâm ve dua ile kıymetli dostlarım.
Rasim Duman.
Emekli J.Ord.Astsubay.
02 Eylül 2023 - Kayseri/Pınarbaşı.
Not : 1. "LOZAN İhânet ve Hıyâneti" demiş olmam, bazılarını şaşırtabilir, rahatsız edebilir veya kızdırabilir.. Bu insanlarımıza şunu ifâde etmek isterim : Ben bu "Lozan Mûâhâdenâmesi"nin (andlaşmasının) tam metnini okudum ve bu andlaşmanın, TÜRKİYE ve İSLÂM ÂLEMİ için en büyük maddî ve mânevî kayıpları mündemiç olduğunu gördüm. Lozan, bir "İngiliz diktesi"dir, başından sonuna kadar "İngiliz emrediciliği / buyurganlığı" vardır. Bu andlaşmayı imza ve tâsdik edenlerin, ihânet ve hıyânetlerine dâir benim kanaatlerime itirâzı olanlar, önce biraz "Temel İslâmî Bilgiler", genel - siyâsî - askerî târih, coğrafya, beynelmilel münâsebetler, beynelmilel hukuk, harp hukuku ve biraz da "harita okuma" öğrensinler..., ondan sonra bu andlaşma metnini önlerine alsınlar, benim gibi, üç ay boyunca günde birkaç sayfa okuyarak / çözümleyerek / mütâlâa ve tefekkür ederek "kafa patlatsınlar"..., ondan sonra tartışalım, olur mu ?!
1. Dünya Savaşı sonucunda bir milyon 300 bin şehit vermiştik.
O dönemin Osmanlı sınırları içinde yaşayan Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkes’i, Boşnak’ı, Arap’ı, tüm Müslüman evlatlarımız yan yana şehit düşmüşlerdi.
O yıllarda Türkiye’de gayrimüslim sayısı çok fazlaydı ve onlar savaşa alınmıyordu.
Yani bizim Müslüman gençlerimiz bu ülke için düşmanla çarpışırken Ermeniler, Yahudiler, Hıristiyanlar, Rumlar ve daha niceleri bu ülkenin topraklarında ve güvenlik içinde keyif çatıyordu.
Savaşların ardından, İmparatorluğun son demlerinde, savaştan çıkmış bu ülkede çalışabilecek, ekonomiye katkı sağlayacak genç nüfus yoktu.
Anadolu nüfusunun çoğunluğu ise okuma yazma bilmeyen kadınlar, yaşlılar, çocuklar ve cepheden dönen kolu bacağı kopmuş insanlardan oluşuyordu.
Yahudiler, Ermeniler ve Rumlar Anadolu’nun en zengin kavimleri haline geldiler.
1. Dünya Savaşının ardından Avrupa’dan Türkiye’ye
185 bin Yahudi göç etti.
Ermeniler ise kimliklerini gizlediler.
Ve 1923... Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.
1927’de ilk nüfus sayımı yapıldığında Türkiye halkı sadece 13 milyondu.
Bu nüfusun yaklaşık 1 milyonu gayrimüslimdi. Çoğunluğu Avrupa’dan beslenen bu gayrimüslimler, tahsilli ve zengindiler.
Yaşanan süreçte birçokları kimliklerini gizlediler, köylerinin isimlerini değiştirdiler ve çocuklarına Türk isimleri verdiler.
Soyadı kanunuyla da artık onları hiç bilemez olduk.
Türk kimliği aldılar çünkü..
Peki, yeni kurulan bu Cumhuriyet döneminin kurumlarını kimler teşkil edecekti?
Üniversite hocaları, doktorlar, maliye, hukuk, eğitim alanlarına hep bu okumuş gayrimüslimler, yerleştirildi.
Onlar zenginledikçe zenginleşti ve her alanda daha çok söz sahibi oldular.
Her zaman Türkiye’nin en önemli mevkilerinde oldular, kritik görevlere getirildiler.
Medya onların ellerindeydi.
Ülkenin en güzel yaşam alanları onlara tahsis edildi. Sahil kesimini hep onlar işgal ettiler.
"Kendilerini en büyük Atatürkçüler olarak tanıttılar. Çünkü bu sayede kuralları hep onlar koydu."
"Tarih kitapları gerçekleri değil, onların isteği doğrultuda yazıldı..."
"Bütün bunları yapanlara göre Anadolu insanı tahsil sahibi olmamalı ve asla zenginleşmemeliydi."
Bu hareketin bir ayağı da başörtüsünü engelleyerek Anadolu’nun muhafazakâr insanlarına eğitim hakkını kapatmaktı.
Bu konuda medyadaki güçlerini sonuna kadar kullandılar.
(Uğur Dündar'ın korku müziği eşliğinde okulda namaz kılan üç çocuğu günlerce haber yapması gibi)
Bu ülkeyi düşmanlardan koruyacak olan orduya irtica adı altında İslam düşmanlığı yaptırdılar.
İmam hatiplerin önünü katsayı engeliyle,
Anadolu müteşebbisinin önünü de “yeşil sermaye” bahanesiyle kapattılar.
Türk-Kürt, Alevi-Sünni ayrımcılığını körükleyerek ülkenin insanına ikinci sınıf muamelesi yaparken kendilerine ise “Beyaz Türk” dediler.
"Namaz kılan, oruç tutan, eşlerinin başı kapalı bu ülkenin çocukları olan binlerce subayı ordudan ihraç ettiler...
Memur olmalarına engel oldular."
Gerek medya aracılığıyla gerek okullardaki eğitimde hep bir Batı özentisi aşıladılar.
Gençler kendi geçmişinden, atalarından, Çanakkale de savaşan sarıklı, cüppeli dedelerinden, çarşaflı Nene Hatunlardan utanır hale geldi.
Mason locaları hiç boş durmuyordu anlayacağınız... Ancak son elli yılda artık millet uyanmaya başlamıştı.
Onları devlet yönetimine getirmiyordu ama bürokraside, eğitimde, yargıda, askerî alanda yine hep onlar söz sahibiydi.
Cumhuriyetten beri oluşturulan genel görüş açısı itibariyle “insanlar dini vecibelerini yaşamamalı” imajı oluşturulup, hatta zaman zaman da kanunlarla birçok şeyin yasaklanması, insanların inançlarını gizli yaşamalarına sebep oldu.
Bu ülke ateiste-deiste tanıdığı hakkı, Çanakkale’de ülkeyi canıyla kurtaran insanların çocuklarına, torunlarına tanımadı.
Safiye Çetinkaya
.
TÜRKİYE'DE KURULAN ŞEY "CUMHURİYET" DEĞİLDİ VE HÂLEN DE DEĞİLDİR !
Mustafa Kemal, "Efendiler, yarın cumhuriyet ilân olunacaktır !" dedi ve ilân etti..
Amma, o "efendilerin" hiçbirisi "milletvekili" değildi ; hepsini de bizzat Mustafa Kemal "intihâp etmişti".. Yani "seni milletvekili yaptım" demişti, ve TBMM böyle oluşmuştu.
Cumhuriyetin ilân olunacağından, "cumhur"un, yani "emânetin aslî sahibinin" haberi de yoktu, rızası da yoktu..
Aynen, daha sonra yapılacak olan "inkılaplar" (devrimler) gibi !..
Ve bu inkılaplara - İngiliz şapkalarına / smokinlerine, içkinin ve fuhşun serbest bırakılmasına ve hatta teşvik edilmesine, danslara, balolara, tangolara, vur patlasın çal oynasınlara - tepki gösteren "cumhur"un yüzbinlercesi, İstiklal Mahkemeleri kararlarıyla "gerici / mürteci / softa / Cumhuriyet ve Atatürk düşmanı" yaftaları ile "sallandırıldı" !
Sadece Ankara'da "şâhid olunan" vak'ayı nakledeyim - ki, bunu bana 2001'de Elazığ'da bulunduğum dönemde, emekli bir Topçu Albay büyüğüm anlatmıştı :
"Ulus ile Kızılay arasında 10 metre aralıklarla darağaçları kurulmuştu ; biz her sabah erkenden kamyonla bu darağaçlarının altından geçiyor ve o gece idam edilenlerin iplerini keserek, kamyonun kasasına düşürüyorduk. Bu vaziyet aylarca devam etti".
Bu katliâmlar, sadece Ankara'da değil, memleketin her şehrinde yapıldı ! Hatta Rize ve Diyarbakır, resmen topa tutuldu !
Evet kıymetli dostlarım, hakikatlere perende attıran "zulüm alkışlayıcıları" sözde târihçiler Yusuf Akçura, Halil İnalcık, İlber Ortaylı, Yusuf Halaçoğlu ve benzerleri, bu katliâmları inkâr edemedikleri için, "devrimlerin oturması için, bunların yapılması da gerekli idi" diyorlar !
Vicdânı, adâleti ve ahlâkı olmayanlardan, "târihçi" olur mu yahu ?!
Cumhur'a istinâd etmeyen (dayanmayan, destek almayan) ve bilâkis, cumhur'a en ağır zulümleri ve katliâmları irtikâp eden bir rejimin ismi, nasıl "Cumhuriyet" olabiliyor ?!
Memlekette 1922'de bir darbe ile 1. Meclis "fesh'edildi" !
Niye ?
Çünkü 1920'de teşkil edilen ilk Meclisteki insanlar, gerçekten cumhur tarafından seçilmişlerdi. Ve bu Meclis, LOZAN İhânet ve hıyânetini tâsdik etmeyeceğini belli etmişti. Bu konuda, Trabzon Mebûsu Ali Şükrü bey, canhırâş ve cansiperâne bir mücâhâde ve mukavemet gösteriyor, andlaşma metnindeki bütün ihânet ve hıyânetleri ortaya çıkarıyor ve "Millî Meclisi", peşinden sürüklüyordu.
Ali Şükrü bey, bir "komplo" ile şehid edildi.(Mustafa Kemal'in fâhri muhafızlığını yapan Topal Osman ve adamları, Ali Şükrü beyi bir akşam boğdular ve alelacele gömdüler.)
Meclis te türlü oyunlarla "fesh'edildi" ve yerine, Mustafa Kemal'in seçtiği insanlardan oluşan, yeni bir Meclis teşkil edildi ; yakın tarihimizde bu Meclis "2.Meclis" olarak mârûftur.
LOZAN Andlaşmasını da, bu 2. Meclis tâsdik etmiştir !
Bu memlekette 1920'den 1950'ye kadar da, hiç seçim yapılmamıştır !
1938'e kadar Mustafa Kemal ve ondan sonra da İsmet İnönü, sâdık bendelerine "seni milletvekili yaptım" demişlerdir ve onlar da "milletvekili" (?!!!) olmuşlardır ! Sonra bu "bendeler" de, 4 senede bir "veliyyi nimetlerini" Cumhurbaşkanı seçerek, minnet borçlarını ödemişlerdir !
Bazı andavallılar, "Atatürk kadınlara seçme ve seçilme hakkı verdi" diyorlar ve bazı kadın milletvekillerinin isimlerini de, iddiâlarına delil olarak sunuyorlar !
Aahh ahhh, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak ve cehâlet, insanı böyle maskara ediyor işte, kıymetli dostlarım.. Bu arkadaşlara soruyorum : "O kadın milletvekilleri, hangi târihte yapılan genel seçimde seçilmişlerdi ?"
Ve balonları bir anda patlıyor, ne söyleyeceklerini şaşırıyorlar..
Evet, TBMM'nin duvarında ve ders kitaplarımızda "Hâkimiyet bilâ kayd-ü şart, Milletindir" (Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir) diye yazıyor amma, uygulamaya gelince, Millet'e "benim gibi düşüneceksin, benim gibi inanacaksın, benim gibi giyineceksin, ben ne dersem onu yapacaksın, sakın itiraz etme, asarım !" denilmiştir !
1920'den 1950'ye kadar böyle bir "tek adam rejimi" var !
1950'den sonra "Cumhuriyet'e geçilmiş" mi peki ?
Hayır !
Merhûm şehid Başbakanımız Adnan Menderes bu yolda ilerlemeye başlayınca, İsmet İnönü'nün tâhrik ve teşvik ve ABD'nin koordine ettiği "zinde güçler" (bu tâbiri, İsmet İnönü'nün damadı Metin Toker çok kullanırdı ; Devrimci / Kemalist / Laik / Darbeci askerleri kastediyordu) 1960'ta onu devirdiler ve iki sâdık dava ve yol arkadaşı (Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu) ile birlikte, astılar !
Sonra ortaya, merhûm Başbakanımız Necmettin Erbakan çıktı ; milletin hakkını ve hukukunu hakikaten dâsitânî bir sabır ve cehd ve gayret ile müdâfâa etti. Etti ve, "bedel" de ödedi, maalesef.. Bedel ödedi amma, bu bedel hiç te boşa gitmedi ; "Millî Görüş" nesli yetişti..
Aynı dönemlerde merhûm şehid Cumhurbaşkanımız Turgut Özal, memleketimizin hem maddî hem de mânevî inkişâfı için, evet, bu büyük ve kıymetli insan da "dâsitânî" bir cehd ve gayret gösterdi.
Gösterdi ve o da "bedel ödedi" ; şehid edildi !
Kıymetli dostlarım, bu mevzu çok uzun, sizi de daha fazla yormak istemiyorum. Son olarak şunu arzetmek isterim :
Bugün bile ülkemizde bir cumhuriyet nizâmından bahsedemeyiz. Zira mevcut Anayasa bile vesâyetçi / laik devrimci darbecilerden kalma ! Bu anayasanın bizzat kendisi bile "Cumhuriyet'e aykırı" !
"Anayasanın ilk dört maddesi değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi olunamaz" !
Hadi buyurun şimdi bu rejime nasıl "Cumhuriyet" diyebilirsiniz ?
Anayasanın ilk 4 maddesini değiştiremiyorsunuz ve değiştirilmesini teklif dahi edemiyorsunuz !
E hani "hâkimiyet bilâ kayd-ü şart milletindir" idi !
Hakikaten komedi gibi amma, bilhassa 1922-1950 döneminde, millete kan kusturan ve gözyaşlarının sel olduğu bir komedi ! Batılılar bu tür şeylere "trajikomik" diyorlar.
Yani "gülüyoruz, ağlanacak hâlimize / hâl-i pürmelâlimize" !..
Mâmaâfih, bugünkü vaziyetimiz itibâriyle, asla "ümitsiz vak'a" değiliz ; elhâmdülillâh. "Her zorluğun içinde bir kolaylık mündemiç" idi ve 1950'den beri, kayaların arasından nice filizler çıktı, o filizler fidan oldu, ağaç oldu, meyveye de durdu çok şükür.
1908'den beri devam eden "fetret devri"nin sonuna çok yaklaştık ; biraz daha sabır..
1923 Meclis'inde, o binanın içinde Cenâb-ı ALLAH(C.C.)'a - hâşâ hâşâ hâşâ, sümme hâşâ - sövmek ve küfretmek, "kariyer yapmak" oluyordu !
Bugün ise canımız cigerimiz baştâcımız Cumhurbaşkanımız Recep Tâyyip Erdoğan, o mükemmel ve hakikaten çok hayran olduğum Kur'an tilâveti ile Câmiler küşâd ediyor ; nereden nereye...?
HÂKİMİYET, BİLÂ KAYD-Ü ŞART ALLAHIN'DIR !
Bu kutlu istikamette DURMAK YOK YOLA DEVAM !
Selâm ve dua ile kıymetli dostlarım.
Rasim Duman.
Emekli J.Ord.Astsubay.
02 Eylül 2023 - Kayseri/Pınarbaşı.
Not : 1. "LOZAN İhânet ve Hıyâneti" demiş olmam, bazılarını şaşırtabilir, rahatsız edebilir veya kızdırabilir.. Bu insanlarımıza şunu ifâde etmek isterim : Ben bu "Lozan Mûâhâdenâmesi"nin (andlaşmasının) tam metnini okudum ve bu andlaşmanın, TÜRKİYE ve İSLÂM ÂLEMİ için en büyük maddî ve mânevî kayıpları mündemiç olduğunu gördüm. Lozan, bir "İngiliz diktesi"dir, başından sonuna kadar "İngiliz emrediciliği / buyurganlığı" vardır. Bu andlaşmayı imza ve tâsdik edenlerin, ihânet ve hıyânetlerine dâir benim kanaatlerime itirâzı olanlar, önce biraz "Temel İslâmî Bilgiler", genel - siyâsî - askerî târih, coğrafya, beynelmilel münâsebetler, beynelmilel hukuk, harp hukuku ve biraz da "harita okuma" öğrensinler..., ondan sonra bu andlaşma metnini önlerine alsınlar, benim gibi, üç ay boyunca günde birkaç sayfa okuyarak / çözümleyerek / mütâlâa ve tefekkür ederek "kafa patlatsınlar"..., ondan sonra tartışalım, olur mu ?!
.Atatürkçülük Maskesi ile soyulup talan edilen ülke..... MERKEZ BANKASINDAKİ 170 TON ALTININ NEREYE KAYBOLDUĞU ANLAŞILDI
Evren'in damadının 41 apartmanı var 12 Eylül askeri darbesinin mimarı Milli Güvenlik Konseyi'nin (MGK) üyeleri ve birinci dereceden yakınlarının mal varlıkları dikkat çekti
12 Eylül davası kapsamında Mali Suçları Araştırma Kurumu'nun (MASAK) emekli orgeneraller Kenan Evren ile Tahsin Şahinkaya'nın malvarlıklarıyla ilgili mahkemeye sunduğu raporda ilginç ayrıntılar yer aldı.
Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu'nun talebiyle Mali Suçları Araştırma Kurulu'na (MASAK) hazırlattığı raporda 12 Eylül Davası'nın sanıkları Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya başta olmak üzere darbecilerin ve yakınlarının müthiş bir servete sahip oldukları ortaya çıktı. Raporda, Evren'in damadının Şişli'deki rezidansı ve 41 bloktan oluşan sitesi dikkat çekerken MGK üyesi Nurettin Ersin'in oğlu Oktay Ersin'in oğlunun Bodrum'da 29 Blok, 169 bağımsız bölümden oluşan binaları olduğu vurgulandı.
Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilen raporda MGK üyeleri ile bunların birinci derece yakınları, kardeşleri, torunları ve birinci derece kayın hısımlarının mal varlıklarına ilişkin 1997 başı ile 24 Eylül 2012 arasındaki miraslarının istatistikleri yer aldı. 1977 ile 2012 arasındaki miraslarının araştırılması istenmişti ancak MASAK'ın mahkemeye gönderdiği rapor 15 yıllık süreyi kapsıyor.
TAHSİN ŞAHİNKAYA’NIN DAMADINDA 90 DUBLEKS
Rapora göre, dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren'in damadı Erkan Gürvit'in Sarıyer'de 41 bloklu apartman ve arsası var. Gürvit'in ayrıca, Şişli Cumhuriyet Mahallesi'nde rezidansı bulunuyor. Evren'in bir diğer damadı Maksut Süleyman Göksu'nun, Ankara'nın Çankaya ilçesi Aziziye Mahallesi'nde 3 adet apartmanı var. Göksu'nun Aziziye Mahallesi'nde 1, Gölbaşı İlçesi İncek Mahallesi'nde 4, Antakya'da 17 adet arsası olduğu tespit edildi. Ayrıca Marmaris'te Göksu'ya ait 1 parsel büyüklüğünde arsasının olduğu aktarıldı.
Şahinkaya'nın damadı Mustafa Cemil Kartal'ın Yalova'nın Çiftlikköy ilçesinde bulunan arsası içinde 90 adet Dubleks bina ile 3 adet tek katlı işyeri ve kafeteryası olduğu belirtildi. Kocaeli Gebze'de içinde kereste fabrikası olan 1 parsel büyüklüğündeki tarlanın da Kartal'a ait olduğu kaydedildi. Şahinkaya'nın oğlu Serdar Şahinkaya'nın ise, Kadıköy'deki daireleri de 'Zühtüpaşa Mah. 101-566-193 paftada 6 Kat-12-920/21/20 şeklinde MASAK raporuna girdi.
169 DAİRELİK ORTAK APARTMAN
MGK üyelerinden Nurettin Ersin'in Ersin'in oğlu Oktay Ersin'in Ankara Çankaya'da apartmanı olduğu aktarılırken bu apartmanın kaç daireden oluştuğu belirtilmedi.
Oktay Ersin'in Bodrum'daki 29 blok, 169 bağımsız bölümden oluşan binalarının olması dikkat çekti. Oktay Ersin'in bu gayrimenkuller üzerinde kız kardeşi Yıldız Ülgenalp ile paylı mülkiyeti olduğu raporda yer aldı.
Ülgenalp'in ayrıca Ankara Çankaya'da bir apartmanı daha olduğu görüldü. Ersin'in gelini Gülten Jülide Ersin'in Ankara Çayyolu'nda 14 Bloktan oluşan apartmanının olduğu aktarıldı. Ersin'in eski gelinlerinden Şebnem Pirinççioğlu'nun İstanbul'un gözde semtlerinden Bebek'te 13 meskenli apartmanı da MASAK raporunda dikkat çeken başka bir ayrıntı oldu. Nurettin Ersin'in diğer eski gelini Ülker Talayer'in İstanbul Beyoğlu'nda 18 daireli iki apartmanının olduğu kaydedildi.
Bu arada Ersin'in eski gelini Pirinçiçioğlu'nun bir bankadaki beş ayrı hesabında 750 bin liranın üzerinde parasının olduğu kaydedildi. Şahinkaya'nın damadı Kartal'ın batan Toprakbank'ta 1998 yılındaki parası 37.400.000,00 TL. Şahinkaya'nın oğlu Serdar Şahinkaya'nın Toprakbank'takiparası 12.388.250,00 TL. Oktay Ersin'in batan Etibank'ta 1998 yılında 5.006.848.806 TL'si var. Batan bankalardaki paraların akıbetinin ne olduğuna da raporda değinilmedi
MERKEZ BANKASINDAKİ 170 TON ALTININ NEREYE KAYBOLDUĞU ANLAŞILDI
80 milyonun hakkını yemişler, AK PARTİ'ye hırsız var diye böğürenler nedense bunları hiç görmez GÖZLERİ ÇIKASICALAR
.
M.KEMAL'in İNGİLİZ'E VERDİĞİ 450 TON ALTIN 90 YIL SAKLANAN SIRRI AÇIKLIYORUZ...
ŞOK OLACAKSINIZ...
İNGİLİZ EFSANESİNİ BİTİYORUZ...
Tayyip Erdoğan,2016 yılında yaptığı bir konuşmada "Bizim tarihimizi İngiliz'ler yazdı." demişti.
Bu gerçeği daha evvel hiç kimse açıklamamıştı. Tayyip Erdoğan'ın dahi devlet sırrı niteliğinde olan ve arşivlerde belgeleri bulunmasına rağmen açıklayamadığı bir gerçek vardı.
Söz de Yedi düvele karşı 'Yapılan Kurtuluş Savaşı' bir İngiliz efsanesiydi ve İngiltere'nin tek kurşun atmadan,Türkiye'den savaşmadan çekilmesi karşılığında Atatürkçü TC.rejiminden aldığı savaş tazminatı 450 TON ALTINDI.
Düşünün adam 52 parça donanmasını ve on binlerce askerini,milyonlarca sterlin harcayarak Anadolu'ya getirecek ve sonra tek kurşun atmadan paşa paşa çekip gidecek.
Sözde yedi düvele karşı yapılan kurtuluş savaşı,koca bir İngiliz yalanıydı,perde arkasında yapılan görüşmeler sonunda,M.Kamal,sıradan bir Osmanlı subay iken,İngilizler tarafından kurdurulan T.C rejmin başına yönetici olarak atanacak ve karşlığında 450 TON ALTIN ödenecek,bu tazminatın ödenmesi için Türkiye'ye süre tanınacaktı.
Bu toparlanması zor bir tazminattı,süre uzayınca 1936 yılında Büyük Britanya Kralı, 8.Edward İstanbul'a bir ziyert gerçekleştirmiş ve bu paranın artık ödenmesini istemişti. Ödenmediği takdirde yaptırımı ne olabilirdi?.
M.Kamal'i Anadolu valisi olarak atadıklarını açıklamaları,bir çakma kahraman ve savaş efsanesini bitirmeleri yeterli olurdu.
Sıradan bir subayken,Türkiye'nin kralı olan çakma kahraman için bu göze alınabilecek bir risk değildi...
1936 dan sonra,bu altınlar denkleştirilip, İngiletere'ye savaş yazminatı olarak gizlice ödendi.
Buna akıllı bir yalan uydurmak için;2.Dünya Savası sırsaında Türkiye'nin altınlarının,
Alman veya Rus'lar tarafında el konulmasın diye İngiletere'ye emanet görnderildiği yalanı söylendi.
Gülmekten katılacağınız bir yalan.
Savaşa girmeyen Türkiye'de 450 ton altın tehlikede,Almaya ile savaşan ve her an işgal tehlikesi ile karşı karşıya olan İngiletere'de
TC rejimin 450 ton altını güvencede.
Bu yalan pek yenilir,yutulur cinsten değil,
hadi bunu yedik!, ama birisi çıksa ve dese ki;
2.Dünya Savaşı bittikten sonra bu altınlar neden geri verilmiyor,Türkiye'nin hazinesine iade edilsin.
Şu anda dünyanın 5.güçlü ordusuna sahip Türkiye'de bu altınlar neden tehlikede olacak ki? hala İngileterde emanet duruyor?.
Ortada emanet yok,savaş tazminatı olarak İngiltere'nin Atatürkçü rejimden alıp el koyduğu 450 Ton altın tazminat var.
Bunun açıklanması sözde kurtuluş savaşı efsanesini bitirir.
Bu ne İngiltere'nin işine gelir!,
Ne de Kamalist zihniyetin.
Sözde emperyalizm karşıtı,sözde İngiliz gavuru düşmanı,Müslümanları ikide birde Atalarına karşı İngilizlerle iş birliği yaptı iftirası atanları neden Ak Partinin yakasına yapışıp,bu 450 ton altının geri istenmesi konusunda Ak Partiyi sıkıştırmaz ?.
Atatürkçülerin elebaşları bunu çok iyi bilir ki, Ataları Anadoluya kral olma ve savaş tazminatı olarak bu halkın 450 ton altınını İngilizlere peşkeş çekmiştir.
Lütfen Atatürkçülerle tartışmalarınızda bu konuyu gündeme getirin ve onlara deyin ki,
"Siz Atatürkçüler,o kadar vatansever ve sözde İngiliz düşmanıysanız!, neden Türkiye'nin İngiltere'de,sözde emanet duran 450 ton altınını geri istemesi konusunda,Ak Partiyi hiç sıkıştırmıyor,bunu gündem konusu yapmıyorsunuz?
Hadi deyin ki Ak Partiye,M.Kamal zamanında İngiltere'ye sözde emanet olarak yollanan
450 ton altını geri iste ve yurda getir".
70 sene bu bir sır gibi saklandı ama artık kanalizasyon patladı.
Her şey açığa çıkacak,ortada ne bir kurtulmuşluk ve bunun savaşı var,ne de bir kahraman var,ancak İngiliz entrikaları var.
Bu olay açığa çıktığı ve gündem konusu olduğu gün,çakma İngiliz efsanesi bitecektir.
Bu şok edici gerçeği yeni öğrendiniz,şimdi anladınız mı?, arşivler neden halka açılmıyor. Açılırsa filim bitecek ondan.
İngiliz ve iş birlikçileri görevini yaptı.
Şimdi sıra sende Müslüman,seninde görevin bu gerçeği her yerde gündem komsusu yaparak halkımıza gerçekleri anlatmak,90 sene bu Kamalist rejimin halkı aptal yerine koyup, zekası ile nasıl alay ettiğini, nasıl uyuttuğunu göstermek...
Cemil Çifci.
.
Meşhur Dr. Rıza Nur da Sultan Abdülhamid'e karşı çıkanlardan; hatta hatıralarında Sultan Abdülhamid aleyhine yer yer ağır ifadeler var. Buna rağmen Cumhuriyet dönemini anlatırken şunları yazmaktan kendini alamamış:
"Hürriyet imha edildi. Yeni bir zulüm ve istibdad dönemi başladı. Bu zulüm ve istibdad Abdülhamid'inkinden de İttihadçılarınkinden de dehşetli oldu. Zavallı Hamid kaç kişiyi asmıştı. Hiç...Hele hiç hırsızlık etmedi, hiç fuhuş yapmadı, hiç israfta bulunmadı. Bilakis memlekette bunların önüne geçmeye çalıştı idi. Bu devre bakınca insan Abdülhamid aleyhine kıyam ettiğine utanıyor."
Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, c.4, 5.1503
"İttihatçıların halini görünce Abdülhamid aleyhine çalıştığıma utanmış, ne büyük günah işlemişim demiştim. Bunu görünce Abdülhamid'e de İttihadçılara da rahmet okuyor, aleyhlerine çalışmakla ettiğim günahların affını Allah'dan diliyorum."
Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, c.4, 5.1513
"Birgün İstanbul'da gazetede baktım, Hilafeti ilga etmişler. Çok müteessir oldum. Benim kanaatimce Hilafet bil'akis kuvvetlendirilecek, modernize edilecek bir müessese idi. Hanedandan kadın, erkek ne varsa, hepsini ani bir surette toplayıp hudud haricine attılar. Mallarını da birisine mühlet vererek tasfiye ettiler. Bu feci' bir şeydi."
Cumhuriyet Devrinin Perde Arkası (1923-1933), Rıza Nur, Sayfa: 26
"Yahudi, birtakım Balkanlı ve Selanikli bön ve gafil komitecilerin (İttihat ve Terakki) ruhuna sızarak, onları, İslam'ın en büyük davacısı ve Siyonistliğin düşmanı, Ulu Hakan Abdulhamid Han aleyhine kışkırttı ve harekete geçirdi."
Vesikalar Konuşuyor, Necip Fazıl Kısakürek, Sayfa: 360 - Büyük Doğu Yayınları
GERÇEK İSLAM'DAN (Ehl-i Sünnetten) NASIL SOĞUTTULAR....
1. Aşama- İmamı azam da adam bende adamım diyerek alimleri itibarsızlaştırmaya çalıştılar.
2. Aşama- Tarihte Ebu hureyre diye kimse yok diyerek sahabeyi ve ravileri itibarsızlaştırmaya çalıştılar.
3. Aşama- ebu cehilde cübbe takıp şalvar giyiyordu diyerek sünneti itibarsızlaştırmaya çalıştılar.
4.Aşama- peygambere salavat çekmek yağcılıktır diyerek Hz.Muhammed'i s.a.v itibarsızlaştırmaya çalıştılar.
5. Aşama- Bana Kur'an yeter başka kaynağa ihtiyaç yok diyerek onlarca meal ve tefsir kitabı yazdılar ve insanları kendi yazdıklarına çağırdılar.
6. Aşama- Uydurulmuş din'den indirilmiş dine sloganı ile kendilerini müslüman kendi dışındakileri batıl, hurafe bir dine mensup kişiler adlederek Ehli sünnet vel cemaati inancına sahip kişileri ötekileştirdiler.
7. Aşama- Şimdi zemini hazırladıkları için son aşama,Kur'an-ı Kerim-i tartışmaya açarak kalplere şüphe tohumları ekip uyuttukları insanlarla beraber ateistliğe doğru yelken açmak.
Şeytanın islam kisvesine bürünüp gel doğru yol burası diye çağırdığı bu insanlara ve peşinden gidenlere Allah Ramazan hürmetine hidayet eylesin. Hidayetten nasipleri yoksa Ramazan hürmetine bir müslümanın dahi zihnine zehir akıtamadan kendi zehirleri ile yok olup gitmelerini nasip eylesin
Abdülhamid’i tahttan indirip hapseden Türk ve Bulgar teröristler, Selanik'te "zaferlerini" kutladı. Rakılar, mastikalar, kebaplar gırla gitti
MASON YÜZBAŞI MUSTAFA KEMAL’İN KURMAY BAŞKANI OLDUĞU 3’ÜNCÜ ORDU, BULGAR TERÖRİST SANDANSKİ’YE ZİYAFET VERDİ,
ABDÜLHAMİD’İN HAPİS TUTULDUĞU VİLLANIN BAHÇESİNDE
Fotoğraflar: Üstte, Allatini hapishanesi. Sol altta, Abdülhamid trene bindirilirken. Ortada Gagauz Enver'in emriyle İstanbul'da 4 bin Osmanlı Türk askerini şehit eden Bulgar terörist Yane Sandanski... Ve Mason Yüzbaşı Mustafa Kemal. 1909 yılının yaz ayları. 116 yıl önce. Abdülhamid Han, ailesiyle birlikte Selanik'te Villa Allatini'de hapiste tutuluyor. Ne Abdülhamid, ne ailesi hakkında resmi bir suçlama veya mahkeme kararı yok. Metazori hapisteler. Abdülhamid'in en sevdiği kızı Ayşe Sultan anlatıyor: Birgün bahçemizde bir faaliyettir başladı. Zabitler, koşuyorlar, gülüyorlar, patırtı kıyamet kopuyordu. Biz ne olduğunu merak ediyor pencerelerden bakıyorduk. Abdürrahim Efendi bahçeye çıkmıştı. İçeriye girince: “Zabitlerin mühim misafirleri varmış. Türk dostu Sandanski geliyormuş. Bizim zabitlerin arasında dostları varmış. (Mesela 3'üncü Ordu Kurmay Başkanı Mason Yüzbaşı Mustafa Kemal...) Mahpusiyetimizin / hapiste oluşumuzun şerefine O’na ziyafet çekiyorlar” haberini getirdi. Hepimiz hayretle seyre dalmıştık. Bu gürültüler, bu keyifli kahkahalar tabii, babamın dikkatini de çekmiş olacak ki “Bahçede bir eğlence mi var?” diye sormuş. Bilmiyoruz, demişler ama babam yine şüphe etmiş. Rasim Bey’i istemiş. Ona, bahçede bir eğlence veya ziyafet mi var, diye sorunca muhafız Rasim Bey pek de istemediği halde, evet, demeye mecbur olmuş. Babam hayretle “Herhalde mühim bir misafir olacaktır. Kimdir?” diye sormuş. Rasim Bey yine istemeyerek “Sandanski geliyor. Birlikte yemek yiyeceğiz” demiş. (Abdülhamid, bu sırada Enver ve Sandanski’nin 3 bin Osmanlı-Türk askerini şehit ettikleri Taşkışla katliamını bilmiyordu) Babam “Dünkü düşmanımız bugün dostumuz mu oldu?” diye sorunca Rasim Bey “Şimdi dostuz” diye cevap vermiş. Babam gülmüş, “Rasim Bey aldanıyorsunuz. Sandanski ve ona benziyen adamlar hiçbir vakit Türk’ün dostu olamazlar. Gaflet içindesiniz. Aklınızı başınıza toplayınız. Yazıktır. Binlerce Türk’ün kanını bu komitacılar emmiştir. Pişman olmamanızı temenni ederim” demiş ve şunları da ilave etmiş… “Ben çekilmiş bir adamım. Benim felaketim şerefine bir Türk düşmanına verilen ziyafet benden ziyade sizin için acıklıdır. Pek teessüf ederim…”
Evet, utanmadan yediler, içtiler, eğlendiler. Bu eğlencede Mason Yüzbaşı Mustafa Kemal de var mıydı? Olmasını yadırgamam. Çünkü 3'üncü Ordu'nun kurmay başkanı O. Abdülhamid’in tahttan indirilmesini ve hapsedilmesini kutladılar. Tamam, Bulgarları anlamak mümkün. Ama Türk subaylar? Bunlar nasıl Türk?
.Midhad Paşa, terör örgütü İttihat ve Terakki'nin öncüsüdür. İngiliz ajanıydı. 1876 yılında Harp Okulu öğrencilerini ve bazı birlikleri kullanarak askeri darbe yaptı. Sultan Abdülaziz'i tahttan indirip, öldürttü
SADRAZAM MİDHAD PAŞA, OSMANLI BAYRAĞINDAKİ YILDIZI KALDIRDI. YERİNE HAÇ KOYDURDU. SONRA DA HIRİSTİYAN GENÇLERİ HIRİSTİYAN OLARAK HARP OKULUNA ALDI
Fotoğraf: Solda Midhat Paşa'nın icat ettiği haçlı Osmanlı bayrağı. Sağda Hain Midhat Paşa.. Türk bayrağına bir haç ilave ettiren Midhat Paşa, Hıristiyanlar'dan bir de gönüllü taburu kurdurtmuş ve bu yeni bayrağı İstanbul sokaklarında dolaştırarak Bosna-Hersek'e Niş'e göndermişti. Avrupa'nın baskısı ile ilan edilen Birinci Meşrutiyet ile azınlıkların hakimiyetindeki bir Meclis-i Mebusan'ın oluşmuştu (120 mebusun 71'i Müslüman, 49'u ise Hıristiyan, Ermeni ve Yahudi) 13 Aralık 1877'deki ikinci dönem çalışmalarında 56 Müslüman mebusa karşılık 47 gayr-i müslim mebus yer almıştı. Müslüman mebuslar ise Arap Abaza, Çerkes, Boşnak, Arnavut ve Kürtler'den müteşekkildi. Genel anlamda Türk mebuslarının sayısı yüzde ellinin altına düşüyor ve Meclis'in millilik vasfı ortadan kalkmıştı. Çeşitli din ve etnik kimlik sahibi milletler kendi dillerinin resmi olmasını istemekle kalmayacak ve icraya müdahale ederek "istiklal" isteyecek kadar ileri gideceklerdi. (Sultan İkinci Abdülhamid Han, Ö. Faruk Yılmaz, Osmanlı Yayınları) Avrupa ülkeleri dışarıda en büyük desteği verirken, içerde ise başta Mithat Paşa olmak üzere çok sayıda işbirlikçi harekete geçecekti. Osmanlı Devleti'nin azınlıklara mahsus uyguladığı sistem, Avrupa'nın isteği ile Türkleri azınlık durumuna düşürüyor ve "Millet mefhumu" ortadan kalkıyordu. Ve doğal olarak Avrupa, Osmanlı halkı ve hakları konusunda siyasi ve askeri müdahalelere başlıyordu.
Kaynak ve geniş haber: AB'nin ilk komiseri Ahmed Vefik Midhad Paşa, Sabah Gazetesi, 30 Ekim 2004 Cumartesi...
Alıntı
.13 Kasım 1918 günü İngiliz Ordusu ile aynı zamanda İstanbul'a geldi. İngiliz subaylarının kaldığı Pera Palas'ta bir oda tuttu. Ama şimdi Vahideddin ve Sadrazam Damat Ferit, İngilizlerin talebi üzerine onu Samsun’a gönderiyor…
MUSTAFA KEMAL, İNGİLİZ İŞGALİ ALTINDAKİ SAMSUN'A GİTMEK İSTEMİYOR. “BENİ CEZALANDIRMAK İÇİN GÖNDERİYORLAR” DİYOR. KAZIM KARABEKİR, MUSTAFA KEMAL’İ AYIPLIYOR.
3 Mayıs 1919. 106 yıl önce bugün. Mustafa Kemal, İngiliz işgalini destekliyor. Mayıs ayı Hareketli bir ay. Ama şimdi sıkı durun. Aslında, Mustafa Kemal, "milli mücadeleye" taraftar değildir, Anadolu’ya isteyerek gitmemiştir. Harbiye Nazırı olmak, Enver Paşa’nın yerine başkomutan vekili olmak Mustafa Kemal’de saplantı haline gelmiştir. O, İstanbul’dan ayrılmayı istememekte, Harbiye Nazırı olacağı günü beklemektedir. Kendisine Samsun’dan önce Konya teklif edilmiş, gitmemiştir. Padişah Vahideddin, sonunda onu Anadolu’ya zorla, evet, zorla gönderir. İngilizler 9 Mart 1919 tarihinde işgal etmişlerdir. Mustafa Kemal, Samsun’a giderken çok mutsuzdur. İstanbul’da ayak altında dolaşmasın diye Samsun’a cezalı olarak gönderildiğini düşünmektedir.
Şu satırlar, Kazım Karabekir’e ait. Karabekir, Nutuk’un ilk baskısının sayfa kenarlarına kendi el yazısıyla yazmıştır: “(Beni İstanbul'dan neyf ve ted'ib maksadıyla Anadolu'ya gönderenler...) kaydında, bana Anadolu'ya geleceğini vaad ettiği halde neden önce Konya’daki ordu müfettişliğine (kendi harp ettiği ordu bakiyesi) tayin olunduğu halde, ‘hastayım, terfi isterim’ diyerek kabul etmediğinin hakiki sebebini yazmıyor. Sebep, hâlâ İstanbul'da Harbiye Nazırlığını alarak kalmaya çalışması ve Padişah Vahdettin'e damat olmaya uğraşmasıdır. (...) Nitekim Konya'ya gitmeyi kabul etmeyince oraya yine Filistin'de ordu komutanı bulunan Mersinli Cemal Paşa gönderildi. Bu vaziyette M. Kemal'in de benim mıntıkama gelmesini bazı arkadaşlarımız ısrarla kendilerinden rica ettiler. Hâlâ İstanbul'da Harbiye Nazırlığı ile uğraşmasını artık bütün muhiti ayıplıyordu. Gel dediği gibi şarka gelmek hususunda hâlâ ısrar ediyor idiyse, zamanın rical ve Padişahı benim ikazıma uymayan M. Kemal'i zorla göndermiş oldukları anlaşılıyor ki, kendileri için elîm bir vaziyettir… M. Kemal Paşa, itilâf devletleriyle başa çıkamayacağımızdan millî mücadeleye taraftar değildi. Benim (tek dağ başı mezar oluncaya kadar, ya istiklal, ya ölüm) teklifime delilik diyordu”
Evet, Mustafa Kemal Nutuk’ta açık açık yazmış: “Beni İstanbul’dan neyf ve ted’ip maksadıyla Anadolu’ya gönderenler…” İstanbul’dan Anadolu’ya cezalandırmak maksadıyla gönderilmiş. İsteyerek gitmemiş. “Ya istiklal, ya ölüm!” sloganı da Mustafa Kemal’e değil, Kazım Karabekir’e ait. Ne hırsızlık ama...
Kaynak: Uğur Mumcu, Cumhuriyet Gazetesi, Kazım Karabekir Anlatıyor, yazı dizisi 19'uncu bölüm
Alıntı
.Resme dikkatli bakın.
Abdullah Gül cumhurbaşkanı iken karşısında diz çöküp saygı duruşunda bulunan bu adam kim?
Fiji Cumhuriyeti'nin Ankara Büyükelçisi Robin Nair.
Özellikle Abdullah Gül'e neden böyle bir saygı duruşunda bulunmuştu?
Dikkkat buyurun o zaman.
İngiliz Milletler Topluluğunu bilir misiniz?
16 ülke direk bu topluluğa bağlıdır.
Bu topluluk da direk "İngiliz Kraliçesine" bağlıdır.
Kraliçe'yi devlet başkanı kabul ederler.
Kraliçe bu devletlere vali atar. Bu vali, Kraliçe adına o devletleri yönetir.
Kanada da bu devletlerden bir tanesidir mesela.
Fiji Cumhuriyeti de bu devletlerden bir tanesidir.
Fiji Cumhuriyeti'nin bayrağı bile İngiltere devleti ile aynıdır.
Bu devletlerin vatandaşı olmak isteyen Kraliçe'ye bağlılık yemini etmek zorunda.
Bu devletlerin eğitim sistemini İngilizler inşaa etmiştir.
Yetişen nesil Kraliçe ve İngiliz Devletine hayranlık duyarak yetişir.
Ve Kraliçe'nin dünyadaki tüm adamlarına özel saygı gösterisinde bulunurlar.
Abdullah Gül?
İngiliz Kraliçesi 2008'de ülkemize gelip bir şahsa “Büyük Şövalye Nişanı” taktı.
Bu şahıs Cumhurbaşkanı Abdullah Gül idi.
Gül hayatının ilk smokinini Kraliçe için giydi, eşi Hayrünnisa Hanım duygularını, “Kraliçe geldiğinde, aile yakınımız ziyaret etmiş gibi oldu. Akraba gelmiş gibiydi” sözleriyle ifade etti.
Büyük Şovalye Nişanı ancak İngiltere'nin kutsal saydığı değerleri ölümü pahasına savunanlara kraliçe tarafından verilir.
İngiliz politikasından ayrı düşenlerden bu nişan geri alınıyor.
Mesela bu nişan Zimbabve lideri Robert Mugabe'den 2008 yılında geri alındı.
Bu sebeple nişanı kaybetmemek için İngiltere'ye sadık kalınmalı.
Bitti mi? Hayır. En önemli yere geldik.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth’ten 2010 “Chatham House Ödülü”nü almak üzere İngiltere’ye gitti ve ödülü aldı.
Chatham House, İngiliz derin devletinin kararlar alıp uygulamaya koyduğu "Yuvarlak Masaydı"
Resmen 1920’de kuruldu. İsrail devletinin kuruluşuna öncülük eden, Osmanlı’yla, Orta Doğu’yu ilk parçalayan Sykes–Picot haritalarını çizen ve Sevr’i yapan bu masaydı.
Dünyaya yön veren bir merkez.
Chatham House, İngiltere'deki Exter Üniversitesi ile bağlantılıdır.
Bu üniversite ise İngiliz istihbarat servisi MI6'ya adam yetiştiren yerdir.
Özellikle Ortadoğu'ya İngiliz ajanı burada yetiştirilir. Abdullah Gül de bu okul da okumuştur.
Bu okuldan mezun olanlar ülkelerinde önemli görevlere getirilir.
Fiji Cumhuriyeti büyükelçisi de gelip o şahsın huzurunda diz çöküp en büyük saygı gösterisini yapmak zorundadır.
Buna "Kraliçe Dayanışması" diyoruz.
Gül 2011'de Kraliçe'nin özel davetlisi olarak Saray'a gitmişti.
Gül oradaki görkemli programda yaptığı konuşmada "GELECEK İÇİN ORTAK VİZYONUMUZ VAR” demişti.
Acaba neymiş o vizyon?
Kazmayı daha derine vurayım.
Dikkat.
Abdullah Gül'ün Türkiye'de 3 tane prensi vardır.
Bunlardan biri Ali Babacan'dır.
1990 yılında "Fulbright bursu" kazanarak, ABD'ye gitti üniversite okudu.
Abdullah Gül'ün aracılığı ile İngiltere'de önemli bağlantılar kurdu.
2002'de bizzat Abdullah Gül onu siyaset sahnesine çıkardı.
Abdullah Gül "Ali Babacan'ı ben yetiştirdim. İngiltere'ye gönderdim. İleride yıldızı parlayacak" demişti siyasete sokarken.
Ali Babacan yeni parti kurunca İngiliz medyası çok gündem edip övgüler dizmeye başladı.
Ekrem İmamoğlu seçimi kazanınca İngiltere Chatham House'ye gitti.
Aracı ve kefil olan Abdullah Gül idi.
Abdullah Gül sayesinde istediğini aldı oradan.
İmamoğlu Londra belediye başkanı ile resim çekilip "Londra ile bundan sonra hiç olmadığı kadar yakın ve ortak akılla çalışacaz" dedi.
Nasıl bir ortak akıl ki bu?
Şimdi dikkat.
Geçtiğimiz başkanlık seçiminde CHP, SP ve HDP Abdullah Gül'ü ortak aday kabul etti ve çıkaracaktı.
Fakat bazı sorunlar sebebiyle olmadı.
Saadet Partisi Abdullah Gül'ü nasıl ortak aday kabul etmişti?
Hani Abdullah Gül siyonist uşağı, Batı uşağıydı, haindi Saadet için.
Dikkat.
Temel Karamollaoğlu kim?
Uzun dönem İngiltere'de eğitim gördü.
Temel Karamollaoğlu Manchester Üniversitesi'nde okudu.
2018'de seçimden önce İngiliz gazetesi The Guardian'a verdiği demeçte "İngiliz tarzı sekülerizim ve laiklik istiyoruz" dedi.
Chatham House'nin kodlarına uyma garantisi verdi.
Bak şu işe.
Ve Abdullah Gül'ün ortak aday olmasını kabul etmişti.
Kraliçe Dayanışması olmasın bu.
Gül devlete çalışan çift taraflı adam olabilir mi?
Ve son soru.
Recep Tayyib Erdoğan kim?
Uzun konu.
Şu kadarını söyleyeyim.
Erdoğan piyasaya 2 tane prens sürdü.
Kalın sağlıcakla...
-- Mustafa Güldağı --
.
https://www.facebook.com/reel/1368084231119169
Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama; Kayseri’de Abdullah Gül ismiyle bir müze açıldı.
Müzenin açılışı için Kayseri’ye gelen Abdullah Gül’ün misafirleri de oldukça ilginçti: Aydın Doğan, Hüsamettin Özkan, Ertuğrul Özkök, Murat Yetkin, Bülent Arınç, Ahmet Davutoğlu, Cemil Çiçek, Abdülkadir Aksu, Hüseyin Çelik, Ali Babacan, Haşim Kılıç, Richard Moore (İngiltere Büyükelçisi), Rıfat Hisarcıklıoğlu, Bülent Eczacıbaşı
Özellikle İngiltere büyükelçisi Richard Moore 15 Temmuz darbesinden sonra Kayseri’yi üçüncü kere ziyaret etmesi de çok manidar.
Bildiğiniz gibi 2008’de İngiltere Kraliçesi tarafından Büyük Şövalye nişanı ile ödüllendirilmişti. Yine Abdullah Gül 2010 yılında Kraliyet Uluslararası İlişikler Enstitüsü’ne yani Chatham House’a, “Chatham House” Ödülünü almak üzere İngiltere’nin yolunu tutmuştu.
Abdullah Gül’e bu ödül Anadolu’nun İngiliz işgalinin yıldönümünde verildi!
2008 yılında Abdullah Gül’e Büyük Şövalye Nişanı takmak için gelen Kraliçe Elizabeth’in gemisi MMS Illustrious, Türk karasularına girmesine rağmen Türk bayrağı takmadı.
1918’de İstanbul’u işgal etmek üzere Türkiye’ye gelen İngiliz gemisi ile tam aynı yere demirledi. Ve bu gemide bir de askeri tören düzenlendi!
Bu törene Abdullah Gül ve eşi, Egemen Bağış, Cüney Zapsu ve Ali Babacan katıldı.
İsrail devletinin kurulmasına öncülük eden, Sykes Picot haritalarını çizerek Osmanlı’yı yıkan ve Sevr’i yapan “yuvarlak masacılar”dı.
Bu yuvarlak masanın adı daha sonra “Kraliyet Uluslararası Enstitüsü” olarak değişti. Daha sonra da bu masa resmi bir kuruluşa dönüştürülerek 2004’de Chatham House adını aldı.
Bu kuruluşun en önemli özelliği kapalı kapılar ardında tüm dünyanın haritalarının çizilmesi, savaşların tartışılıp yönlendirilmesidir.
Chatham House’da yapılan tüm konuşmalar gizlidir, halka açıklanmaz.
Chatham House aynı zamanda Exeter Üniversitesi ile de yakın bağlantı halindedir. Exeter mezunları Abdullah Gül, Fehmi Koru’dur.
Exeter Üniversitesi’nin yabancı ülkelerden birçok kişiye burs vermesi de çok ilginçtir.
Exeter Üniversitesi’nden mezun olan veya doktorasını burada yapan kişileri, daha sonra özellikle İslâm ülkelerinde önemli ekonomik ve siyasi kuruluşların başında veya devlet görevlerinde görmek mümkündür.
Mesela İslâm Kalkınma Bankası’nın bütün önemli yöneticileri Exeter Üniversitesi’nde yüksek lisans veya doktora yapmıştır!
Dediğimiz gibi Chatham House’ta konuşulanlar Chatham House’da kalıyor, Ortadoğu bu yuvarlak masanın etrafında oturanlar tarafından şekillendiriliyor.
Türkiye’den Chatham House’a Numan Kurtulmuş ve Abdullah Gül gidiyor.
15 Temmuz darbe sırasında İngiliz derin devletinin donanması gizlice kıyılarımıza yanaşıyor.
Darbenin arkasındaki üst aklın İngiliz derin devleti olduğu da Türk halkı tarafından artık biliniyor.
Her planın arkasında İngiliz derin devleti olduğunu ve her şeyin farkında olduğumuzu söylediğimizde ise Richard Moore twitter hesabından “daha yeni mi anladınız ?” diye cevap veriyor…
İyiki var Exeter Üniversitesi ya olmasaydı nasıl yönetirdik ülkeyi ama değil mi!!!???
BUNLARI BİLMEYEN ÇOK İNSANİMİZ VAR... LÜTFEN DOSTLARİNİZA GÖNDERİN Kİ ONLAR DA ÖĞRENSİNLER..
Yeni ŞAFAK YAZARI
Aydın ÜNAL
Fetullah Gülen, kendi ürettiği sapkın inanç sistemini müritlerine enjekte ederek onların akılları kadar ruhlarını da tahrip etti, karakterlerini ortadan kaldırdı.
Fetullahçılar hasımlarıyla asla yüz yüze, göğüs göğüse çarpışmaz ya da tartışmazlar.
Sinsidirler. Namerttirler. Güvenli alanlarından fitne-fesat yayar ve yeniden inlerine sokulurlar.
Yurtdışına kaçanlar şimdilerde ya bir istihbarat örgütünün kucağında ya da gönüllü olarak, Türkiye’ye fitne ihraç etme çabasındalar.
Yurtiçinde kalıp cezasını dolduranlar ya da bir şekilde çıkabilenler ise biraz intikam hırsıyla daha çok Fetullahçı karaktersizlikle ortalığı bulandırma gayretindeler.
Yurtdışında istihbaratçıların kucağına oturanlar ipe sapa gelmez iddiaları ya da ellerine tutuşturulan iftiraları Türkiye’ye boca ediyorlar.
Türkiye içinde de bu kullanışlı aparatların alıcıları var.
Dışardan ve içerden iş birliği ile gündemi bulandırmaya çalışıyorlar.
Fetullahçıların kullandığı ikinci yöntem, uzun süredir yaptıkları gibi CHP’nin arkasına saklanmak ve CHP’yi yönlendirmek.
CHP Eski Genel Başkanı Deniz Baykal’ın bir kaset komplosuyla gönderilmesi, yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nun getirilmesi Fetullahçı bir projeydi. Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı süresince Fetullahçılar ona akıl hocalığı yaptılar. Kılıçdaroğlu’nun başarısız olmasıyla bu sefer Ekrem İmamoğlu-Özgür Özel denklemini kurdular.
O denklem de daha başından bozulmuş görünüyor.
Gerçek şu ki, CHP, Fetullahçıların elinde bir oraya bir buraya savruluyor.
Fetullahçıların bugünlerde kullandığı üçüncü yöntem ise karamsarlık yaymak. Medya-sosyal medya üzerinden özellikle gençlere sürekli olumsuzluk, karamsarlık pompalıyorlar.
Hiç kuşkusuz Türkiye’de başta ekonomi olmak üzere işlerin iyi gitmediği alanlar var; ancak Fetullahçılar sorunların esas sebeplerini perdeleyerek, gençliği derin bir umutsuzluğa sürüklüyorlar.
Son günlerde artan “yurtdışında hayat çok güzel” ya da “Batı’nın gençlerinin bir eli yağda bir eli balda” algısı en çok da Fetullahçılar tarafından pompalanıyor.
Gezi’de yaptıkları gibi gençleri kışkırtmak, sokağa dökmek, kaos oluşturmak için var güçleriyle çalışıyorlar.
Hiç kuşkusuz bu denenmiş yöntemlerin başarılı olma şansı yok ancak gündemi meşgul ettiğine de şüphe yok.
Son olarak, Fetullahçılar, Devlet Bahçeli’nin çağrısıyla Türkiye’nin erken seçime gideceği yalanını ortaya attılar ve bu konu gündemi epeyce oyaladı.
Hem Sayın Bahçeli hem de Hükümet bu konuda açıklama yapıp iddiaları yalanlamak zorunda kaldılar.
Sayın Bahçeli’nin daha önceki açıklamalarından cımbızla ve zorlama manalar çıkartıp sanki Cumhur İttifakı’nda bir sorun varmış iddiasını ortaya attılar; yalan söyledikleri ortaya çıktı.
Tecrübelerimizden biliyoruz ki AK Parti erken de olsa, ani de olsa bir seçimden kaçmayacaktır.
Ancak Türkiye’de bir erken seçimin şartları oluşmuş değil.
Cumhur İttifakı’nda bir sorun olmadığı da net olarak görülüyor.
Olası bir seçime, mevcut şartları dahilinde AK Parti ve MHP’nin yine ittifakla gireceği de net olarak görülebiliyor.
İki hususa özellikle dikkat edilmeli:Birincisi, Fetullahçıların Türkiye içinde, CHP’yi veya içerdeki aparatlarını kullanarak bu kadar kolay operasyon yapabilmelerinin önüne geçilmeli.
Ekonomiyi etkileyen, gündemi meşgul eden bu tür iddia ve iftiralar tuzaktır ve iktidar bu tuzağa düşmekten özenle kaçınmalı.
İkincisi, İktidar cenahında, Fetullahçıların iddia ve iftiralarına, işlerine geldiği için sarılan ya da sessiz kalanlar var. “Düşmanımın düşmanı dostumdur” denklemi böyle kaotik zamanlarda devreye girebiliyor ve herkes kendi şahsi hesabını görmeye yelteniyor. Rakibi yıpranacak ya da tasfiye edilecek de kendisine yer açılacak diye ellerini ovuşturan, tıpkı Fetullahçılar gibi sinsice ve namertçe pusuda bekleyenler olabiliyor.
AK Parti’de epeyce bir süredir “ortak bir söylem ve üslup” sorunu var; kriz ortamlarında kimse konuşmuyor, konuştukları zaman ise kendi şahsi ajandalarıyla konuşuyorlar.
Bu sessizliği gidermek, yapılan algı operasyonlarını erkenden durdurmak, topluma, gençlere umut aşılamak, için ortak bir söylem ve üslubu partiye yeniden hâkim kılmak her zamankinden daha elzem görünüyor.
.GÖZLERİNE SOKALIM MI?
................................................
Sosyal medyanın her alanında kemalist-sol ve Beyaz Türkler
Atatürk üzerinden müslümanlara ağır hakaretler etmektedirler.
Neymiş"Atatürk olmasaydı ananız belli olurdu ama babanız belli olmazdı,
Atatürk olmasaydı Türkler Yunanlıların kölesi olacaktı,
Atatürk olmasaydı namaz kılamaz ezanlar okunmazdı,
Atatürk Milli Mücadele'de 7 düveli yenip bu ülkeyi kurtardı veya
İngiltere'nin uşağı olurdunuz" gibi
Aşağılık ve altının dolduramadıkları sözleri müslümanlara reva görürler..
Baş şunu net olarak ifade edeyim.
Ne İngiltere ne de Fransa ve İtalya gibi emperyalist devletler
Türklerin çoğunlukla yaşadıkları yerleri İŞGAL ETME NİYETLERİ YOKTU,
Onların tek amacı vardı:
O da,diğer müslüman ülkeleri ele geçirdikleri için
Buraları hammadde olarak sömürebilmek için
Önlerinde en büyük engelin islam devleti olan ve
Halifeliği elinde bulunduran Osmanlı Devleti'ni yıkıp
Yerine seküler ve cumhuriyet rejiminin kurulmasıdır..
Bunun için Yunanistan'ı geçici olarak yem olarak kullanıp
Osmanlı Devleti'nin boğazını sıkarak
Anadolu'daki güçlerin önünü açıp tarihe gömmekti.
Bunun için ellerinden gelen her türlü plânları yapıp başarılı oldular..
Şimdi sizlere bir iki bilgi transferi yapacağım..
Ünlü İngiliz ajan-yazar Arnold Toynbee 1921 yıllarında
Yunan cephesini gözlemlerken Yunanlıların:
"Fransızlar Türkleri silahlandırıp Fransız komutanların
Türk askerlerine yardımcı oldukları"nı söylediklerini kitabında yazar..
Çelişkiler yaşayan ama Yunan dostu olan İngiliz Başbakanı Lloyd George:
Çanakkale Savaşı'nda 2.Abdülhamid'in yaptığı boğazın her iki yakasındaki tahkimatını sen nereden bileceksin?
Çanakkale Savaşı'nın kazanılmasındaki baş aktörler kimlerdi?
18 Mart Deniz Savaşı'nı başta Cevad Çobanlı Paşa ve diğerleri olmasaydı
Kara savaşı yapılmadan İstanbul emperyalistlerin eline geçmeyecek miydi?
Kara savaşlarında ise Cevat Paşa ve Vehip Paşa gibi nice komutanların başarılarını ne yapacaksınız?
Mustafa Kemal sadece bir Yarbay olmasının sonucu
Emirleri sonucu nice askerlerin şehit olmasının yanında
Anafartalar'daki başarısının arkasında İngilizlerin kendi adamlarını yanlışlıkla bombalaması değil miydi?
Cumhuriyet rejimi kurulmasaydı Çanakkale Savaşı'nda Mustafa Kemal'in isminin yer almayacağını kemalist Prof.Yalçın Küçük'ün sözlerini senin gözüne sokmayı ne çok isterdim..
Hani diyorsun ya!
Mustafa Kemal olmasaydı şimdi maymun gibi dolaşırdınız..
Öyle mi ?
Mustafa Kemal'in Kurtuluş Savaşı'ndaki başarılarını söylede öğrenelim?
Üçer beşer askeri rütbeleri alarak haketmeden en üst makamlara ulaşan Enver Paşa ve Suriye'de görev yaptığı dönemde her sabah adam asmadan kahvaltı yapmadığı söylenen Cemal Paşa...
Bir de postacılıktan Sadrazamlığa uzanan Mason Talat Paşa var. Abdülhamid Han'ı tahttan indiren İttihat ve Terakki'yi bu üçlü yönetiyordu.
1909'da yönetimi ele geçirdiler. Abdülhamid Han tahttan indirildiğinde 5 milyon km kare civarı olan toprakları un ufak edip 1918'de kaçtılar.
Türkçülük sevdasına çokça sevenleri hala var. Onlara tavsiyem Alparslan Türkeş, bu üçlü hakkında ne diyor bir baksınlar.
Rahmetli Alparslan Türkeş, 1990'lı yıllarda bir konuşmasında İttihat ve Terakki gerçeğini, İttihatçıların iktidarda olduğu yıllarını aynen şöyle anlatıyor :
" Başka çok misaller var. İttihat ve Terakki fırkası var yakın tarihimizde. Enver Paşalar var, Talat Paşalar var, Cemal Paşalar var.
Birçokları, efendim bunlar çok dürüst adamlardır. Doğru adamlardır. Şöyle adamlardır. Bak, Enver gitti Türkistan' da şehit oldu diyor.
Ama koca Osmanlı Devleti'ni yıktıktan sonra neye yarar ? 1908' de geldi İttihat Terakki iktidar oldu. Onlar iktidar olduğu zaman Arnavutluk, Osmanlı Devleti'ne bağlıdır.
Osmanlı Devleti'nin sınırları Adriyatik denizindedir. Rumeli bizim elimizdedir. Selanik, Manastır, Niş, Kosova, hepsi bizim idaremizdedir.
Libya ve Çad bizdedir. Yani sınırımızın bir ucu Afrika'nın ortasında ekvator çizgisindedir. Arabistan, Yemen bizdedir. Yani Osmanlı Devleti'nin bir ucu Hint Okyanusundadır.
On sene sonra 1918' de hepsi gitmiştir. Anadolu' da işgale uğramıştır. Anadolu' da tehlikededir. İşte İttihat Terakki, işte Enver Paşa, işte Talat Paşa, işte Cemal Paşa.
Efendim, çok vatanseverdiler, çok dürüsttüler. Hırsız değillerdi, bilmem ne değillerdi.
Ama komitacıydılar !
Komitacılıkla devlet adamlığı farklı şeylerdir. Bize akıllı, ileriyi gören devlet adamı lazım. Milletini tanıyan, tarihini bilen kudretli devlet adamı lazım. "
Türkeş'in bu videosunu bulup izleyebilirsiniz. İşte rahmetli Alparslan Türkeş'in ağzından İttihat ve Terakki gerçeği...
Tam anlamıyla Batılı bir yaşamı içselleştirmişlerdi.
İttihat ve Terakki'nin 2.Abdülhamid'i devirdikten sonra
Osmanlı Devleti'nin 1000 yıllık değer yargıları yerle yeksan oluyordu..
1915-16 yılında Darülmüallim öğrencileri arasındaki bir ankette
90 öğrenciden sadece bir tanesi islamı yaşayanı mevcuttu..
Osmanlı Devleti yıkılıp;hele hele halifelik kalkınca
Türkiye'de seküler yaşam iyiden iyiye kendini hissettiriyordu.
Bu seküler yaşamın gidişatına sadece Kazım Karabekir itiraz eder.
Sebebi dindar olduğu için değil;
Aksine Atatürk'ten daha laik seküler bir insan olmasına rağmen
Dinin toplum içinden sert bir şekilde atılması kaos ortamını getirir derken
Devrimlerin zamana yayılarak yapılması taraftarıydı.
Mesela 18 Temmuz 1923'deki Ankara İstasyon Binası'nda
Anayasa maddeleri çalışılması yapılırken
Bazı bakanların devletin dini islam yerine hıristiyan konulsun tekliflerine şiddetli karşı gelmişti.
Ama aynı Karabekir 7 Şubat 1923'de Mustafa Kemal'in
Zağanos Paşa camiinde minbere çıkın dinden fazla bahsetmesini tenkit ediyordu.
Normale Karabekir'in yaşantısı ultra-seküler bir yaşamı içeriyordu.
Namaz ve oruç tutmayan Karabekir rakı hariç bira ve şarap içermiş.
Yemeklerde çocuklarına da içirirmiş..
Evine hizmet için gelen bayanın başını açmasını sert bir şekilde uyarırdı.
Çocuklarının eğitime olumsuz etki eder diye oruç tutmalarına müsaade etmezdi.
Sonuçta İttihatçılar 1.Meclis içindeki müslüman muhaliflerin Meclis'ten atılmasıyla organize edilen 2.Meclis ile
Ankara'da kurdukları yeni rejim ile
Hem devletin makamlarından,
Hem eğitimin tüm safhalarından,
Hem de toplum içinden islamın yok olması için
Epey bir gayret sarfetmişlerdi.
1924'den itibaren din dersleri peyderpey azaltılırken
1933-48 arasında tüm okullarda DİN DERSİ YASAKLANIYORDU.
Mesela 1936 yıllarında İzmir'de sokaklarda bir tane başı kapalı insan görülmezmiş...
1929 yılında yabancı bir gazetecinin"camileri kimse kapatmadığı halde,
bu kadar kısa zamanda boşalmasına hayret etmiyor musunuz?"sorunun cevabını
1933 yılında ABD Büyükelçisi Charles Sherrill'e veren Mustafa Kemal:
"Türk halkı gerçekte dindar olmadığını,
çok az sayıda camiye gidenlerin alışkanlıkları ve de
yüksek sesle okunan duaların cazibesine kapılarak camileri gittiğini"ileri sürmüştü...
Sonuç olarak Osmanlı Devleti her şekilde biteceği ve
Tarih sahnesinden çekileceği belliydi.
Osmanlı Devleti kendi değer yargılarının önemsendiği noktada
Kahtı ricalı yaşadığı bir gerçekti.
.
Zübeyde hanım oğlum paramız bitti ne yapalım der oda anne paramız bittiyse evdeki halıları sat parasını harca der evet Mustafa asla ve asla devlet malını boğazından geçirmez devletin kuruşuna dokunmazdı mal varlığimı...
Ufak çapta minnacık birikimide vardı....
MUSTAFA KAMAL'IN MAL VARLIĞI
Mustafa Kemal: Dünyanın en zengin generali...
Hindistan'dan gelen paralar, Buhara müslümanlarının altınları, Rus yardımları falan derken, Mustafa Kemal, Türkiye'nin en zengin bankeri ve sanayicisi oldu...
MUSTAFA KEMAL'İN ALTINLARI
TÜRKİYE'NİN EN BÜYÜK TOPRAK AĞASI DA MUSTAFA
KEMAL'Dİ: 154 BİN DÖNÜM TOPRAĞI VARDI
Türkiye fakir ama Mustafa Kemal zengindir... Üstelik Cumhurbaşkanı maaşının yanı sıra 1927 yılına kadar Başkumandan maaşı da almıştır. İsmail Cem ve Hasan Rıza Soyak’a göre ve TBMM arşivi ceridelerine göre Atatürk'ün mal varlığı şöyledir:
1- 582 dönüm çeşitli meyve bahçeleri,
2- Çeşitli 650 bin fidan,
3- 400 dönüm Amerikan asma fidanlığı. Burada 560 bin kök bağ çubuğu,
4- 220 dönüm bağ. Burada 88 bin adet bağ çubuğu var,
5- 370 dönüm sebze yetiştirmeye elverişli bahçe,
6- 220 dönüm, 6.600 ağaçlı zeytinlik,
7- 27 dönüm, 1.654 ağaçlı portakallık,
8- 15 dönüm kuşkonmazlık,
9- 100 dönüm park ve bahçe,
10- 2 bin 650 dönüm çayır ve yoncalık,
11- 1.450 dönüm yeni tesis edilmiş orman,
12- 148 bin dönüm ziraata elverişli arazi ve mera,
13- 45 adet büyük ve küçük idare binası ve ev (bütün mefruşat ve demirbaşları ile birlikte),
14- 7 adet 15 bin baş koyunluk ağıl,
15- 6 adet mandıra (Aydos ve Toros yaylalarında),
16- 8 adet at ve sığırlara mahsus ahır,
17- 7 adet umumi ambar,
18- 4 adet hangar ve sundurma,
19- 4 adet lokanta, gazino ve eğlence yerleri, lunapark,
20- 2 adet fırın,
21- 2 adet çiçek ve süsleme nebatı yetiştirme yeri. Toplam bina 51 adet,
22- Bira fabrikası (yılda 7 bin hektolitre üretme kapasitesine sahip),
23- Malt fabrikası,
24- Buz fabrikası (günde 4 bin ton buz üretme kapasitesi),
25- Soda ve gazoz fabrikası (günde 3 bin şişe kapasiteli),
26- Deri fabrikası,
27- Ziraat aletleri ve demir fabrikası,
28- 2 süt fabrikası. Biri Ankara’da diğeri Yalova’da. Günde 30 bin litre süt ve 1 ton tereyağı üretme kapasiteli,
29- 2 yoğurt imalathanesi,
30- Şarap fabrikası, yılda 80 bin litre kapasiteli,
31- Değirmen,
32- Bir çeltik fabrikasının yüzde kırk hissesi,
33- Biri Ankara’da diğeri Yalova’da kurulu iki tavuk çiftliği,
34- Yalova’daki çiftlikte iki özel iskele ve liman tesisatı,
35- 3’ü Ankara’da 2’si İstanbul’da 5 satış mağazası,
36- Orman Çiftliği’nde köprüler, yollar, elektrik üretme tesisleri,
37- Yalova Çiftliği’nde köprüler, yollar, elektrik üniteleri,
38- Silifke Tekir Çiftliği’nde hususi sulama tesisatı, beton köprüler,
39- Orman Çiftliği’nde, çiftlik müzesi, hayvanat bahçesi, levazım ve bütün demirbaşları,
40- 13 bin baş koyun; kıvırcık, merinos, karagül, karaman vs.,
42- 69 adet at; İngiliz, Arap, Macar, yerli ve bunların melezleri,
43- 2.450 adet tavuk; çeşitli cins,
44- 16 adet traktör, 13 harman ve biçerdöver makinesi ve bunların aksamı,
45- 35 tonluk bir adet deniz motoru; Yalova Çiftliği’nde,
46- 5 adet kamyon ve kamyonet,
47- 2 adet binek otomobil; çiftlik işleri için,
48- 19 adet binek ve yük arabası; çiftlik işleri için.
Kaynak:
. Hasan Rıza Soyak, Atatürk'ten hatıralar...
. İsmail Cem, Türkiye'nin Düzeni...
TBMM zabıt cerideleri
.
FİKİR ZEHİRLENMESİ
Ülkemizde eğitim sistemi baştan aşağı yenilenmedikçe vatanına ve milli değerlerine sahip olacak nesil yetiştirmek zordur. Anaokulundan tutunda üniversitelere kadar eğitim ve öğretim yenilenmelidir. En başta son 120 yılın tarih kaynakları açılıp gerçek tarih ders kitaplarında yazılmalıdır. Bunun yanında ahlak ve din dersleri kitaplarının da ilim ehli ile birlikte hazırlanması kaçınılmazdır. Hem dinimizi doğru öğrenemiyoruz öğretemiyoruz, hem tarihimizi bilmiyoruz. Düşünebiliyor musunuz ? öyle bir nesil var ki atası Osmanlı'ya sövüyor. Gerçeği bilse söver mi ? 1930 larda Agop Martanyan denen Kâfirin Türk dil kurumu'nun başında olduğunu bilen kaç kişi var. Cennet mekan Abdülhamid Han'ın kızıl Sultan olmadığını bütün nesillere anlatmak lazım. Vahideddin Han'ın vatanını bırakıp kaçan hain olmadığını, bilakis burada eli kolu bağlanarak yurt dışına sürgüne gönderildiğini bildirmek lazım. 1950'ye kadar yapılan zulümleri 1960'da Menderes'in katledilmesini Sağır İsmet ve arkadaşlarının bu topluma neler yaptığını ? İstiklal mahkemelerinde binlerce kişinin neden asıldığını, suçlarının ne olduğunu ? Ayasofya'nın cami statüsünden çıkarılıp neden müze yapıldığı ? Binlerce caminin satılıp, ya meyhane, ya ahır, ya da fuşahane yapıldığını 1949 yılına kadar HACC'A gitmenin yasak olduğunu Harf inkılabı neden yapıldı ? Kılık kıyafet devriminin amacı neydi ? Hilafetin kaldırılıp, laiklik denen batının uyduruk yönetimi ile ne amaçlanıyordu ? Ali Şükrü Bey niçin katledildi ? Vedat Uşaklıgil kimdir ve yurt dışında nasıl öldü ? Fikriye hanımın trenden atılma sebebi nedir ? Ve bunlar gibi yüzlerce açıklanamayan cinayetler ve faili meçhuller ? Başta Kerkük Musul olmak üzere Filistin'in Gazze'nin Halep'in Şam'ın Bağdat'ın ve bunlar gibi Osmanlı toprağı olan yüzlerce şehirlerin İngilizlere nasıl peşkeş çekildiğini ? 1915 yılında Çanakkale'yi geçemeyen İngilizlerin 1918'de İstanbul'u Kastamonu'yu Samsun'u ve onlarca şehrimizi işgal edip 1923 yılında bir kurşun dahi atılmadan neden terk ettiklerini ? Ne vaatler verilerek gittiklerini ? 1923 öncesi savaşların nasıl kaybedildiği ? Ordu kumandanlarının Ordusunu terk edip İngilizlere nasıl esir verdiğini ? Bu millet ve yeni nesil öğrendiği zaman bu iş tamamdır. Vatanını ve dinini seven, öz diline sahip olan pırlanta gibi gençliğimiz olacaktır. Alıntıdır. Erkan Demiray
.
DR.RIZA NUR ANLATIYOR ;
Iskilipli Atıf Hoca'nın başına şapka geçirip "Giy domuz!" diyen zalim Kılıç Ali ,
14 ciltlik Türk Tarihi'ni yazan, ilk Milli Eğitim Bakanı ve aynı zamanda Sağlık Bakanlığı yapmış olan Dr. Rıza Nur bu olayı şöyle anlatıyor:
"Bu iş aksülâmallerde kalmadı. Sivas'ta, Erzurum'da ötede beride halk şapka aleyhine kıyam etti. M. Kemal derhal Kel Ali'nin riyaseti altında bir Istiklal Mahkemesi dolaştırıldı. Epeyce adam astılar. Sayısını bilmiyoruz. Halk yıldı, iş bitti. Asılan bir Hoca'ya pek acırım. Adını hatırlayamıyorum (Iskilipli Atıf Hoca'dan bahsediyor.)
Zavallı kanundan evvel şapka aleyhine bir risale neşretmiş, hem de bunu Maarif Vekaleti'nin izniyle neşretmiş. Adamcağızı Ankara Istiklal Mahkemnesi'ne çektiler.
"Ben bunu kanundan bir yıl evvel neşrettim. Maarif Vekaleti resmen izin verdi." dedi.
Dinlemediler. Astılar. Yahu!... Mademki asılıyor, ona izin veren Maarif Vekilini de assanız ya!...
Hem de mes'ele şapka kanunundan evvel. Kanunların makabline (öncesine) şumulü olmaz ve bu en mühim huhuki bir esastır. Burda daha feci bir şey olmuş.
Kel Ali bu esnada M. Kemal'in baş celladı. Muavini de Kılıç Ali. Kel Ali fena adam değildir. Cidden vatanperverdir. Fakat cahil ve safderun. M. Kemal onu istediği gibi bu cinayetlerde kullandı. "Şunu as!" diyor, o da asıyordu. Kılıç Ali ise mel'un, habis bir şey. Onun bir merakı vardı, mahkum ettiği adamların asılmasında da bulunurdu. Bu kanlı hünerini seyretmek ona zevk veriyordu. Herif mühim çingene imiş...
Bu hocanın asılmasında Hoca'nın boynuna ip geçirilirken, Kılıç Ali de başına bir şapka geçirmiş. "Giy domuz!" demiş ve küfürler etmiş.
Zavallı böyle ölmüş ve böyle saatlerce teşhir edilmiş. Şu Kanlı Kılıç ne bayağı bir mahluktur... Insan asılan adama hakaret etmekten hayâ eder. Zavallı eli bağlıdır... Ilmik gözünün önündedir."
Gazeteci ERDAL YILMAZ dan İMAMOĞLU hakkında Gerçekler :
Çok kez yazdım canlı yayınlarımda söyledim.. Yine yazıyorum..!!
Ekrem, 2009'da AkPartiye üye olmak için iki ayrı çek ile 10.000 dolar bağış yapar.. AkPartiye üyeliği kabul edilmez.
Bir vatandaş gelse, "Ben AkPartiye üye olmak istiyorum" dese herkes üye olabilir..
Burası çok önemli,
Ama 10.000 dolar bağış yaptığı halde üye yapılmaz..!!
Şimdi asıl ilginç yere geliyoruz..
Ekrem bu sefer rotayı 2014'de CHP'ye çevirir.. CHP'den Beylikdüzü belediye başkan adayı olmak ister.. Araya hatırı sayılı kişiler girer.. Mesela eski başbakanlardan Mesut Yılmaz, Kılıçdaroğlu'na ricada bulunur...
Çünkü Ekrem 'in babası Hasan, ANAP zamanında Trabzon merkez ilçe başkanlığındadır..
Rahmetli Özal, Ekrem'in babası Hasan'ı yaptıklarından dolayı polis zoruyla ANAP Trabzon merkez ilçe başkanlığından atar...
Bunun önceleri de var..
Hasan da siyaset yapmak ister Trabzon'da. Ama kabul edilmez..
"Soyadınız gayrimüslim soyadı - Müdafa -, onun için olmaz" derler..
Bizim Karadeniz'de bu tür meselelere çok dikkat edilir..
Hasan, kardeşlerine söylemeden soyadını "İmamoğlu" olarak değiştirir..
"Müdafa" soyadına tepki gösterenlere inat,
Anadolu müslümanlarından kendilerine tepki gösterenlerin kalplerini bağlayıp inandıracak "İmamoğlu" soyadını seçerler..
Hasan'ın kardeşleri "Müdafa" soyadıyla hayatlarına devam ederler..
Bunun gibi çok örnekler vardır Karadeniz 'de..
Mesela, Rahmetli Fahrettin abi..Rize'de un çuvallarını alır, küçük kiloluk poşetlere koyarak un satmaya başlar Fahrettin abi... Heveslidir.. Azimlidir... Ama büyüyüyemez.. Büyümek ister.. Tutkuludur işine..
Atılım yapmak istese de başarılı olmaz.. Engellerle karşılaşır.
Anadolu'da öyle elinini kolunu sallayarak büyümek kimsenin haddine değildir. İstediğin kadar işi bil, istediğin kadar paran olsa da büyütmezler adamı.. Fahrettin abi, soyadını değiştirir.. Ulusoy yapar..
Böylece Ulusoy'lar önce Of, sonra Samsun 'da çok zengin olurlar. Sonra İstanbul'da..
Ulusoy soyadı efsane hale gelir Karadeniz'de. Ulusoy'lar Karadeniz'e damgalarını vurup gitseler de, yerleri dolmaz...
İşte bunu fırsata çevirir Fahrettin abi.. Soyadını değiştirir değişmez o zamanki Anadolu'da bütün kapılar Fahrettin abiye açılır.. Nereye gitse itibar kazanır..
Yeni Soyadı ile dikkatleri üzerine çeker, herkes onunla ticaret yapmak için yarışa girer..
Bugün un değirmencilikte Türkiye ve Dünyanın en büyük Un fabrikaları sahibi haline gelir..
Fahrettin Ulusoy abi vefat etti.. Oğulları "Ulusoy Un"u dünyanın dört bir yanına dağıtmaya devam ederler. Ukrayna Rusya tahıl koridorunundan buğday çekerek Samsun'daki fabrikalarında işleyerek başta İran, Suriye ve dünyanın her yerine un tedarikçisi olurlar..
Bir soyadı nelere kâdirdir...
Hasan'ın "İmamoğlu" soyadı ile ANAP zamanında başlayan serüvenleri, yükselişe geçer..
Gelelim 2014'e...
Ekrem Beylikdüzü'nde CHP belediye başkan adayı olmak için aday adayları ile yarışırken,
bir yerel gazeteci Ekrem'in üniversite diplomasının sahte olduğunu söyler..
CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu bu konuyu öğrenince, araştırma yaptırır.. Ekrem'in üniversite diplomasının gerçekten sıkıntılı olduğunu tespit ederler..
Ama dedim ya...! Hatırı sayılı kişiler Mesut Yılmaz ve zamanın sözde Fetö imamlarından Karaduman gibi kalbur üstü kişiler Ekrem'i destekler..
Bin kere dedim yine diyorum.
Ekrem 2014'teki Beylikdüzü belediye başkan adaylığına "lise diploması" koymak zorunda kalır..
CHP genel başkanı ve merkezi "şaibeli" diyerek "ilerde sorun çıkarır" diyerek Ekrem'in diplomasını kabul etmez...!!
Sonra, Ekrem Beylikdüzü'nden İBB başkanlığını kazanır.. O meşhur 6'lı Masa toplantılarında Ekrem konusu gündeme gelir..
Kılıçdaroğlu 'na Ekrem sorusu sürekli sorulur.. Kılıçdaroğlu da tabii kurt siyasetçilerden.. İbrenin ilerde Ekrem'e döneceğini anlar ve onun üniversite diplomasının şaibeli olduğunu söyler...
Masada herkesin ağzını kapatır..
Olan, ta en başta Ekrem'in üniversite diplomasının sahte olduğunu söyleyen Beylikdüzü'ndeki yerel gazeteciye olur...
Ekrem'in üniversite diplomasının sahte olduğunu ilk defa gündeme getiren ve taa CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP genel merkezinde konu olan, başkan adaylığı dosyasına lise diplomasını koymak zorunda kaldıran gazeteci bir hafta sonra ölür...!!
Burası Türkiye..
Dünyanın merkezi.. Burada hiç bir şey tesadüflere bırakılmaz..!!
Hele hele, bu kadim topraklar hiç bir zaman Türklere ve Müslümanların kendi kendilerine yönetmesine izin verilmez...!!
Kale her zaman içeriden yıkılır...!!
Gerçekleri bilseniz bir saat rahat uyuyamaz, bugününüze ve geleceğinize daha çok sarılırsınız...!!
Adnan Menderes Üniversitesi öğretim görevlisi Doç.Mehmet Aydıner:
"Fakültemde başörtülü istemiyorum. AK Parti’nin Allah belasını versin.
Bundan sonra ölmüş anamın üstüne yemin ederim
AK Parti’nin karşısına PKK çıksa ona oy vereceğim”diyebiliyor...
Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanmasını Saraçhane'de protesto edip
Polisle çatışan ve kanunlara uymayan gençlerin tutuklanmasına
Başta Gülben Ergen,Nilüfer,Hadise,Ajda Pekkan,Kıvanç Tatlıtuğ,
Mustafa Sandal,Beren Saat,Hayko Cepkin,Tarkan,Özge Ulusoy,
Defne Samyeli,Hazal Kaya ve Nesrin Cavadzade gibilerin yanında
CHP ve İYİ Partililerin alayı emir kipiyle
"DERHAL ÖĞRENCİLER SERBEST BIRAKILSIN" diyebiliyorlar...
Galatasaray Voley Takımı sporcusu İlkin Aydın maça çıkarken
"Polis Teşkilatı Kuruluş Yıldörümü" pankartına tutmayarak zafer işareti yapabiliyor..
İmamoğlu'nun Genel Sekreteri Mahir Polat hastalığı mazeretiyle tahliye edilebiliyor..
Yetmedi;bir sokak röportajında onur yoksunu bir orta yaşlı erkek Sayın Erdoğan için:
"Anadolu çok padişah göndü ve çoklarına mezar oldu.
Menderes asıldı.Bu coğrafya çok deliler gördü.
Artık görevi bırak.Yoksa halkın tepkisi daha da çoğalacak ve
Siz de zor duruma düşüceksiniz" deme cesaretini gösteriyordu...
Bütün bunları niye yazdım:Şunun için.
100 senedir kemalizm ideolojisi ile yetiştirilenler
Müslümanlara kin ve nefret ile bakmaktadırlar..
Kanunları istedikleri gibi kullanmak hakkını kendilerinde görebiliyorlar..
İstedikleri kadar kanunsuz işler yapıp ceza almayacaklarına inandırılmışlardır..
Bunlarda asla mütevazılık ve objektiflik görülmez ve
Kendileri dışında olanları 2.sınıf vatandaş yani parya olarak görmektedirler.
Bunların bir kez iktidara geldiklerinde bu sefer;
İstiklal Mahkemelerini,Yassıada yargılamalarını ve 28 Şubat günlerini
Müslümanlara mumla aratacak noktaya getirip
En az 100 sene geri gitmemizi sağlayacakları kesindir.
Bunun için onlara sadece 6 ay yeterlidir..
Yapılacak iş nedir?
Sayın Erdoğan güvenlik açısından tüm önlemleri almıştır..
Kültürel iktidarı kemalistlerden alabilmek için
Ayrıntılara boğulmadan ölümüne Sayın Erdoğan'a destek verilmelidir.
Çünkü Sayın Erdoğan 200 yıllık emperyalistlerin
Bu ülkedeki devleti yönetme imtiyazlarını ellerinden almıştır..
Bu ülkenin en az % 50 tekrar desteği verdiği anda
Kemalist-sol ve Beyaz Türklerin kültürel iktidarını tarihin çöplüğüne atması çok kolay olacaktır..
Yoksa 2.bir İTTİHAT ve TERAKKİ İKTARI bu ülkenin canına okurlar ve
Bir proje olan Sevr Antlaşması'nın maddeleri devreye girer.
Bu kadar net ve basit!
.
Ne diyor Özgür Bey?
“CHP istese tek parti olarak devam edecekken demokratik seçimlerle ülkeyi tanıştıran partidir.”
Lütuf buyurdunuz…
Sayın Özel, 1950’den bu yana sandıkta yoksunuz, millet size yetki vermiyor ve siz 1950’den bu yana cuntalardan medet umuyorsunuz.
Sevgili gençler, buraya özellikle sizin için dikkat çekiyorum…
CHP’nin İkinci Genel Başkanı İsmet İnönü koltuğu çok severdi.
CHP’deki koltuğunu 88 yaşında iken Bülent Ecevit karşısında kaybedince bıraktı.
1946’da kendi isteğiyle değil, gönüllü olarak değil; yoğun uluslararası baskılar nedeniyle çok partili hayata geçmek zorunda kaldı.
Şimdi o mecburiyeti sanki lütufmuş gibi kibirle milletin yüzüne vuruyorlar.
1950’de Türkiye’deki ilk şeffaf seçimde CHP iktidardan uzaklaştırıldı ve o günden bugüne tek başına iktidara gelemedi.
Peki CHP sandıktan çıkamayınca ne yaptı?
27 Mayıs cuntasının taşlarını döşedi.
CHP ülkenin ayarlarını öyle bozdu ki 1961, 1962, 1963, 1969, 1971 yılında cunta girişimleri oldu.
12 Mart muhtırası, 27 Aralık 1979 muhtırası, 12 Eylül cuntası, 28 Şubat darbesi, 27 Nisan bildirisi, 17-25 Aralık darbe girişimi, Gezi kalkışması ve 15 Temmuz…
Türkiye’deki her darbenin, her darbe girişiminin, her muhtıranın, her cuntanın taşlarını döşediler, davetiyesini yazdılar, arkasında durdular, alkışladılar, darbecilerin sırtını sıvazladılar.
CHP Genel Başkanı’na kendi tarihini iyi okumasını tavsiye ediyorum.
Lozan ihânet ve hıyânet andlaşması, bizzat Mustafa Kâmal tarafından tesbit ve intihâb edilen (seçilip görevlendirilen) "sözde milletvekilleri" tarafından (târihte 2. Meclis olarak mâruftur), 2 Ağustos 1923'te, 14'e karşı 213 rey (oy) ile kabul ve tâsdik edildi.
O gün, "her ihtimâle karşı" Meclis'in etrâfı askerle kuşatıldı !
Yani Mustafa Kâmal, bizzat kendisinin tesbit ve intihâbı ile teşkil ettiği "sözde Meclis"e bile itimâd edemedi ve Meclis Binası'nı asker ile kuşatarak, tehdit altına aldı !
Buna râğmen, o "sözde Meclis"ten bile, 14 "yiğit adam" çıktı ve bu "ihânet ve hıyânet andlaşmasına" RED oyu verdi.
Bu yiğit adamlardan birisi de, son iki asrımızın en büyük şâiri olan ve hatta, Divan Edebiyâtımız'ın "köşe taşlarından" Muhibbi mâhlâslı Kanuni Sultan Süleyman, Fuzuli, Baki, Taşlıcalı Yahya, Şeyh Galip, Urfalı Nâbi gibi "zirve isimler" ile aynı seviyede gördüğüm, büyük ve maalesef bugün gençlerimiz tarafından bilinmeyen ve tanınmayan, merhum Yahya Kemal Beyatlı da vardı..
Onun için bendeniz, Yahya Kemal'i çok severim.
Rabbimiz râhmet ve mâğfiret eylesin ve mekânı Cennet olsun, âmin.
Bu güzel ve kıymetli insanın, SÜLEYMÂNİYE'DE BAYRAM SABAHI isimli eşsiz / şâheser şiiri bile tek başına, mâğfiretine medâr ve vesile olur inşallah
Soyup kaçıp doyanlara" tempoyla eşlik eden zavallıları rotgenini çekeyim..
Şimdi sizleri CHP'den Yalova ve Bilecik'ten belediye başkanı seçilen
Vefa Salman ve Semih Şahin'den bahsedeceğim..
Bu iki başkandan biri olan Bilecik Başkanı Semih Şahin
2014'de CHP'nin % 28 alarak 2.olduğu seçimden sonrası olan
2019 seçiminde % 50.5 oy alarak başkan seçilmişti.
Semih Şahin rüşvet almasıyla görevden alınır ve hapis cezasına çarptırılır..
Yerine geçen Melek Mızrak Subaşı ise
Belediyenin kadro ve paralarını yakınlarına vermekle birlikte
Belediye kaynaklarıyla lüks yaşam için bolca paralar harcıyormuş.
75 gün belediye başkanlığı sonrasında meclis kararı ile başkanlığı bir başkasına bırakıyordu.
Fakat o da nesi;
Bu bayan 2024'de CHP tarafından aday olur ve % 49 ile başkan seçilir
Bir de Yalova'ya bakalım..
2014 ve 2019 seçimlerini çok küçük oy farklarıyla AK Parti'yi geride bırakan
CHP'li Vefa Salman ihaleye fesat karıştırmaktan ceza alır ve başkanlığı biter..
Rüşvet yediği için görevden alınmasına rağmen
2024 seçimlerinde CHP Yalova'da % 46,5 ile hem de fark atarak başkanlığı tekrar alır.
Neler yazdım görüyor musunuz?
İki ilin başkanları rüşvet aldıkları için istifa ettirilip hapis cezası alıyorlar ama
CHP'li seçmenler ve diğer seçmenler CHP'den bir türlü kopamıyorlar..
Allah aşkına!
Bu durumu yaşayanlar AK Partililer olsaydı
Hem AK Partili hem de diğer seçmenler bir tane oy verir miydiler?
Vermezlerdi.
Çünkü CHP'liler kemalist-sol dürtülerle yetiştirildiği için
AK Parti'ye olan bakışlarında hep bir kin ve nefret vardır ve
Bu kin devamlı dinç tutulur ki,
Her şart altında CHP'den ayrılmaz..
Ama AK Partili seçmen öyle değil.
1000 gün karnın doyursan bir hafta olağanüstü şartlar sonucu
Bir hafta yemek vermezsen hemen isyanını devreye sokar ve bedel ödettirir..
Öyle değil mi?
2016 sonrasında FETÖ ve PKK ile mücadele ve
Amerika'nın finansal operasyonları,
2020 sonrasında pandemi,
Büyük yangınlar,
Ukrayna-Rusya savaşı nedeniyle enerji ithalatında büyük açıklar,
EYT'lerin büyük maliyeti ve
11 ili kapsayan devasa deprem sonucunda
Hem gelirlerde azalma oldu
Hem de halkın bir şekilde sübvanse edilmesinin
Zorlukları ortada iken
CHP hırsızlarını öteleyerek partiye oy vermeyi sürdürürken
AK Partililer ise 4.5 milyon oy vermeyerek oyunu silah olarak kullanmasının gururunu yaşamaktadır..
Sevsinler böylesine tepki gösterenleri..
.
YILLARDIR YALAN SÖYLEMİŞLER
BİLİMİ AVRUPA BULMADI !
Batılı bilim insanları doğaya bakarak keşif yapmadılar, Arapların kitaplarına baktılar ve onları çaldılar. Newton bunun en iyi örneğidir. İşte Oxford’ta bulunan eski bir Arapça kitap; kenar notlarında el yazısıyla yapılmış İngilizce çeviri yer alıyor…
Eğer desek ki Avrupa Rönesans Çağı, Arapların Altın Çağı’ndaki başarılarının alınmasıyla başladı, bu sözümüz kesin ve kanıtlanmış bir gerçek olur. Bunu, Avrupalıların Arap diyarlarından getirdiği Arapça kitapların çokluğu, daha da önemlisi bu kitapların Arapça olarak basılıp kendi şehirlerinde okutulması ispatlar. Zira Arapça o dönemde Avrupa’da ilmin diliydi.
Ancak Arapça kitaplar başka şekillerde de kullanıldı. Bu kitaplar, Arap âlimlerinin keşif ve başarılarını çalıp bunları Avrupalı bilim insanlarının adıyla kaydetme yönünde de istismar edildi. Gerçekte Avrupalı bilim insanı doğayı inceleyerek bir keşfe ulaşmadı; bir Arapça kitaba baktı, içindekini aldı ve bunu kendi keşfiymiş gibi yayımladı. Bu durum artık Batı dünyasında da bilinen bir hakikattir.
Bu konuda örnek çoktur. Bunlardan biri de küçük kan dolaşımının İngiliz bilim insanı William Harvey tarafından keşfedildiği iddiasıdır. Ancak sonradan ortaya çıkmıştır ki William Harvey’in yayımladığı bilgiler, İbnü’n-Nefis’in “Şerhu Teşrîhi’l-Kânûn” adlı eserinden alınmış ve orada bu keşif ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır.
En iyi örnek ise Newton’un yaptığı intihallerdir. Burada sadece onun hareketin üç yasasını Arapça kitaplardan çaldığını göstermekle yetineceğim. Söz konusu üç yasa şunlardır:
Newton’un 1. Hareket Yasası:
“Bir cisim, üzerine dışarıdan bir kuvvet etki etmedikçe, ya durgun kalır ya da düzgün doğrusal hareketine devam eder.”
Bu yasa, İbn Sînâ’nın “İşârât ve Tenbîhât” adlı eserinden alınmıştır. İbn Sînâ şöyle der:
“Bilirsin ki, bir cisim kendi doğasına bırakıldığında ve dış etkilerden arındığında, belli bir yerde ve belli bir biçimde bulunmak zorundadır. Çünkü doğası, o durumu gerektirir.”
Newton’un 2. Hareket Yasası:
“Bir cismin ivmesi, ona etki eden kuvvetle doğru orantılıdır.”
Bu yasa, Fahreddin er-Râzî’nin “el-Mebâhişü’l-Meşrıkıyye” adlı eserinden alınmıştır. Orada şöyle denir:
“İki cisim hareket etme kabiliyetinde farklılık gösteriyorsa, bu fark hareket eden şeyden değil, uygulanan kuvvetin farklılığından kaynaklanır. Çünkü büyük cisimdeki kuvvet, onun bir parçası olan küçük cisme göre daha fazladır. Zira küçük cisimdeki şey, büyük cisimde de vardır; hatta fazlasıyla vardır.”
Newton’un 3. Hareket Yasası:
“Her etkiye karşı, eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki vardır.”
Bu yasa da Fahreddin er-Râzî’nin aynı eserinden alınmıştır. Râzî şöyle der:
“İki kişi tarafından eşit kuvvetle çekilen bir halka ortada sabit kalıyorsa, şüphe yok ki her biri, diğerinin etkisini dengeleyen bir kuvvet uygulamıştır.”
René Descartes de, İmam Gazâlî’nin eserlerine benzer şekilde uzun dipnotlar düşmüştü. Bu konuyu araştırmak isteyen Mısır Evkaf Bakanı Dr. Mahmud Zakzuk, bu alanda doktora yapmak istemiş ancak Alman yetkililer buna izin vermemişti.
Yetmedi bir şekilde Samsun belediye seçimi kazanan Boşnakzade Ahmet Resai Bey'in
Başından geçenler tam bir faşizmin dışa vurma sonucu istifa ettiriliyordu..
1923-1938 yılları arasında bir kişi veya kurumun özgür olduğunu göremezsiniz..
Mustafa Kemal ile Kamal Atatürk'e karşı aday çıktığını göremezsiniz..
Bu ülke insanı İstiklal Mahkemeleri'nden ve Takriri Sükun yasalarından ne çekti be !
1946 yılında yapılan seçimi açık oy gizli tasnif ile kazanan bir CHP vardı..
1950-1960 yılları arasında iktidar olan DP'den kurtulmak için
Askeri darbe yapıp Menderes ve iki bakanını asap bir kemalist CHP zihniyeti vardı..
Adliye ve askeri vesayet CHP'nin tekelinde olduğu için
Tüm partileri kapattığı gibi Sayın Erdoğan'ın içinde olduğu
Milli Nizam,Milli Selamet,Refah ve Fazilet partileri kapatılıyorken
2008'de de az kalsın AK Parti kapatılıyordu..
1973 ile 1977 seçimleri hele bir karşılaştırınız..
CHP 2 milyon oy mükerrer oy kullanarak 213 milletvekili kazanıyordu..
CHP'nin bir başka hilesi ise seçim sistemini değiştirmesiydi..
CHP ve kemalist düşüncenin pratiğine bakalım..
Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Yekta Güngör Özden,
Eski Başbakan ve CHP=DSP eski Başkanı Bülent Ecevit,
İnönü Üniversitesi eski Rektörü Fatih Hilmioğlu ve
ÇYDD eski Başkanı Türkan Saylan'ın ortak sözleri:
"Türkiye'de kim hükümet kurarsa kursun İKTİDAR HEP CHP'dir..
Ülkenin % 99'u islami isterse bile buna izin vermeyiz.
Bizim istemediğimiz bir şey bu ülkede gerçekleşemez" derlerdi..
Nerede demokrasi,
Nerede self-determinasyon,
Nerede özgürlük,
Nerede örgütlenme hakkı...
CHP ve kemalizmde bunlar sadece çene kaslarında yerini alır.
CHP demek kendi dışındakilerin adeta Belene Kampı yaşama alanlarıdır..
Bunların tarihi ultra-faşizm ve jakobenizmi kendi içinde barındırır..
Bu ülkede tam demokrasi,özgür örgütlenme,özgür seçim,
Kişi hak ve hürriyetlerin verme adresleri
Klâsik sağ ve müslüman liderlerin iktidarlarıdır..
Hadi yalan deyiniz?
.
TRABZON MEBUSU ALİ ŞÜKRÜ BEY NİÇİN VE NASIL ŞEHİD EDİLDİ ?
Trabzon mebusu Ali Şükrü bey, son derece ilim ve hikmet sahibi, son derece vatan ve milletperver ve son derece cesur bir insandı. Hitâbeti de pek kuvvetli idi.
LOZAN İHÂNET VE HIYÂNET MUÂHÂDENÂMESİ'ne (andlaşmasına) şiddetle muhalefet ediyor ve Meclis'i de (1.Meclis) peşinden sürüklüyordu. Bu vaziyet ile Meclis'in, bu andlaşmayı tasdik etmeyeceği ortaya çıkmıştı.
Mustafa Kâmal, fâhri muhafızı olan Giresunlu Topal Osman'ı çağırdı ve ona,
"Ali Şükrü bey'in İngiliz casusu olduğunu ve hemen ortadan kaldırılması gerektiğini" söyledi.
(Aslında, asıl "İngiliz casusu" olan, bizzat kendisi idi !)
Topal Osman ile Ali Şükrü bey arasında "hemşehrilik hukuku" ve aralarında arkadaşlık samimiyeti vardı.
Topal Osman, Ali Şükrü beyi o akşam yemeğe davet etti, o da icâbet etti.
Akşam yemekten sonra Topal Osman'ın adamları aniden Ali Şükrü beyin üzerine atılarak, boynuna ip geçirdiler ve onu boğarak şehid ettiler ve gece karanlığında alelacele gömdüler. Fakat, naaşın bir eli dışarda kalmıştı.
Ali Şükrü bey 3 gün sonra, kuşların o mıntıkadaki olağandışı hareketlerinin dikkat çekmesi üzerine, bulundu ve şehid edildiği ve bu işi Topal Osman'ın yaptığı ortaya çıktı.
Bunun üzerine Mustafa Kâmal'ın emri ile Jandarmalar Topal Osman'ın üzerine gönderildi. Zira, "susturulması" ve "işin aslının" ve "azmettiricinin" ortaya çıkmaması gerekiyordu.
Topal Osman, nasıl bir tuzağa düşürüldüğünü anlamıştı. 10 kadar adamı ile Çankaya köşkünü bastı.
Mustafa Kâmal, kadın kıyâfeti (kapalı çarşaf) giyerek, İstasyon'daki ikametgâhına kaçtı.
Meclis Muhafız Taburu'nu da Topal Osman'ın üzerine sevjetti.
Neticede Topal Osman ve adamları da öldürüldüler ve "meselenin üzeri kapatıldı" !
Veya, "kapattıklarını" zannettiler !
Topal Osman'ın bir adamı sağ kalmıştı ve o adam daha sonra bütün hakikati ifşâ etti.
Merhum Kadir Mısıroğlu bu meseleyi tâfsilâtlı olarak anlatmıştır ; kitaplarına ve/veya YouTube'daki videolarına bakılabilir.
..........
Sonrasında, "milletin seçtiği" 1. Meclis, çeşitli hilelerle - ki, bu hilelerin neler olduğunu da, merhum Kadir Mısıroğlu'nun LOZAN ZAFER Mİ HEZİMET Mİ isimli muhteşem eserinden veya bu husustaki videolarından öğrenebilirsiniz - lâğv'edildi ve yerine de, bizzat Mustafa Kâmal'ın tesbit ve intihâb ettiği isimlerden, 2. Meclis teşkil olundu.
LOZAN İhânet ve Hıyânet Andlaşması'nı tâsdik eden de, işte bu "sözde Meclis"tir !
"Sözde Cumhuriyeti" ve "Laik inkılapları (Devrimleri)" ve bugün büyük kısmı ile hâlen mer'i (yürürlükte) olan 1924 Anayasası'nı kabul ve tâsdik eden de, işte bu "sözde Meclis"tir !
O günden bugüne kadar yaşadığımız bütün zulümlerin, şenâetlerin, ahlâksızlıkların, cinâyetlerin ve bütün içtimâi ihtilâçların ve fitnelerin asıl kaynağı ve sebebi ve müsebbibleri de budur ve bunlardır !
Merhum Deniz Baykal bey"e, Allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun.
100 yıllık Horuz dövüşü oyunu yürütülüyor.
Hocamız diyordu'ki Tabeleleri farklı ve Zihniyetleri aynı.
200 DEVLET DÜZENLERİ SİYONİZM'İN TARAFINDAN KURULMUŞTUR.
200 devlet düzenleri işbirlikçiler tarafından yönetilmektedir. Türkiye'nin Tarım bakanlığı'nın,
Bill Gates tarafından yönetilmektedir. SİYONİZM'IN KÜRESEL ISINMA ,
İKLİM KANUNU millete yapılan KÜRESEL ÇETE darbesidir!
AK parti, C.H. parti, M.H. Parti, Dem parti, İyi parti, yeni anayasa üzerinde anlaştılar. Sayın Fatih Erbakan Bey diyordu'ki Sorun anayasada değildir. Türkiye'yi yönetenlerdendir.
Tabeleleri farklı ve Zihniyetleri aynı.
Merhum Prof Dr Necmettin Erbakan bey diyordiki:Hans anladı, Sakallı Hüsnü anlamadı.
“Siz (sadece Müslümanlar için değil,
Bütün)
İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz.
(Çünkü siz,
Ülkenizde ve yeryüzünde)
Ma'rufu (Hakkı ve hayrı) yürütecek,
münkeri
(zulmü ve kötülükleri) önleyecek
(Bir Adil Düzen kurmaya) çalışırsınız
Ali İmran Süresi
Ayet 110
Bu kanun çıkarsa tüm bakanlıklar, tüm belediyeler, tüm devlet kurumları, kuala lumpur halkına iklim zorbalıkları ve yasaklar uygulayacak...
Okullarda çocuklara iklim şarlatanlıkları öğretmekten daha da fazla, karbon yasakları uygulanacak... Halkın bir numaralı düşmanı yalancı medya her gün yeni iklim yalanları yayınlayacak... Halkın beyni iklimle yıkanacak...
Virüs döneminde olduğu gibi özel şirketlere de KARBON AYAK İZİ yasakları dayatılacak... Çalışan kesim karbon kısıtlamalarına zorlanacak...
Sera gazı olarak gösterilen Metan gazı bahanesiyle inekler doğrudan yok edilebilecek... Anayasada olduğu için inek sahibi olmak cezalandırılabilecek...
Tüm bunları sözde GÖNÜLLÜLÜK esaslı gösterip UYMAKLA YÜKÜMLÜDÜR diyerek yapacaklar... Yasal kılıf bulamadıklarında kurumlara esnafa GEREKMEKTEDİR şeklinde hükümsüz yazılar gönderecekler...
Hayatın her alanı iklim bahanesiyle kısıtlanacak... Sağlık, iç işleri, enerji, toplu ulaşım, topraklarımız, evlerimiz, havamız ve suyumuz...
Yıllardır gizlice yaptıkları CHEMTRAILS spreylemeyi artık açıktan yapacaklar... Hem güneşi kapatıp hem de havadan zehir yağdırarak ekini ve nesli helak edecekler...
Bugün sıcaklık değerlerini çarpıttıkları gibi yine verilerle oynayarak istedikleri her yeri kapatabilecekler...
Köylerde tarla sulamayı, ürün ekmeyi yasaklayabilecekler...
Şimdiye kadar gizlice uyguladıkları KARBON VERGİSİ sistemini artık açıktan uygulayacaklar... KARBON BORSASI kurulacak...
KARBON AYAK İZİ, SU AYAK İZİ, ORMAN AYAK İZİ, MODA AYAK İZİ.. diye diye İNSAN AYAK İZİ hayatın her alanından sıfırlanacak... Sokaklar köpeklere ve güneş karartıldığı için cinlere bırakılacak...
Bazı bölgelerde sokağa çıkma yasağı, araç kullanma yasağı getirecekler...
Bugün İngilterede olduğu gibi belirli bölgelerde hava kirliliği ilan edip o bölgelere girişleri yasaklayacaklar... Orada oturan halk arabasını dışarı çıkardığı anda İKLİM KAMERALARI tarafından yakalanacak... Bölgede araç kullananlar her ay bin dolara yakın karbon vergisi cezaları ödeyecek... Yani orada oturan halk işe gitmek için arabasını çıkardığı anda cezalandırılacak... İngilterede ULEZ ultra low emission zone diye başladı... Yani ultra düşük emisyon bölgesi...
Uçaklara, ulaşıma, kıyafetlere, et ve sütlere de karbon vergisi gelecek... Yeni kıyafet alımı zorlaştırılacak...
Tekstil sektörü suları kirletiyor diyerek.. Kölelik sistemine uygun ikinci el tek tip kıyafet sistemi yaygınlaştırılacak...
LEŞ YAPAY ET, LEŞ YAPAY SÜT VE PEYNİR yagınlaştırılacak... Avrupada olduğu gibi sözde kıtlık var diyip vatandaşa
BÖCEK yedirilecek...
Halk tepki göstermesin diye bu şeytanlıkları gizlice yapacaklar... Marketlerde satılan birçok et süt gıda sahte olacak, böcek içerecek ve bunu belirtmeyecekler bile...
Ellerinden gelse kurban bayramını da yasaklayacaklar...
Ama bunu açıktan yapamadıkları için sözde şap vs bahanesiyle kurban satışlarını başka yollardan engellemeye çalışacaklar...
Birçok hayvan yine itlaf edilecek...
Şu an zaten yapılmakta olan iblisin topraksız tarımı iyice yaygınlaştırılacak... Toprakta tarım yapanlara daha ağır yükler getirilecek...
Halk kullanmasın diye benzine yeni fahiş zamlar gelecek...
Şirketlere iklim ve karbon yükümlülükleri getirilecek...
Şirketler zorunlu KARBON EMİSYON RAPORU sunacak...
İşletmeler kurulurken
SERA GAZI EMİSYON İZNİ şartı olacak...
İklimcilerden izin almadan şirket kurulamayacak...
İklim zorbalıklarına uymayan şirketlere ağır yaptırımlar uygulanacak... Raporda yanlış bilgi verenlere para ve hapis cezası verilecek...
Ceza verilip emisyon izni iptal edilen şirketler gerekirse kapatılacak...
İKLİM KURULU ve alt kurulları oluşturulup ülkenin kaderi bunlara teslim edilecek... Küresel çete ne talimat verirse kuala lumpur halkına bunları dayatacaklar...
Tüm bunların yanı sıra DSÖ şeytanları ile yapılacak yeni anlaşma dolayısıyla DSÖ isterse her türlü iklim kapanması ve yasak uygulayabilecek...
Sonuç olarak iklim bahanesiyle ülkede resmen zulüm sistemi kurulacak...
Siyon liderlerinin protokollerindeki satanist küresel çetenin kölelik düzenine hızlı bir giriş yapılacak...
Bu şeytani düzen ELEKTRİKLİ ARABALAR, AKILLI KÖLE ŞEHİRLERİ projeleriyle desteklenecek...
Daha da kötüsü DİJİTAL PARA çıkarsa artık geri dönüşü olmayan KÜRESEL KÖLELİK sistemine tam anlamıyla giriş yapmış olacaksınız...
Taslak kanun maddelerine göre yorumladım...
Çıkarsa milleti yukarıdaki belalardan çok daha fazlası bekliyor...
Bugün Hollanda'da iklim bahanesiyle tüm inekleri öldürüp çiftlikleri kapatıyorlar... Birçok ülkede iklim yasakları çoktan başladı...
Yine de halk tepki göstermesin diye, halkın uzun süredir beklediği bazı yasaları da ekleyip
TORBA YASA şeklinde çıkarmak isteyebilirler...
İnşallah bu kanun çıkmaz...
Tek kurtuluş yolu islâm birliğini kurmak.
Yeniden Refah partisi genel başkanı Dr.Muhammed Ali Fatih Erbakan bey'ın İktidarinde
Lider bir Türkiye'nin öncülüğünde
D-8 Müslüman Ülkelerin birliğini harekete geçirip ve D-60 Müslüman Ülkelerin birliğini kurup ve Ezilen Sümürülen D-160 Ülkelerin birliğini kurup ve
Dünya'ya Milli görüş Hâkim'yetini kurmak.
..
TÜRKİYE İZZT*RA*İL’İ BOYKOT ETTİ, CHP TÜRKİYE’Yİ BOYKOT ETTİ. MİLLETİN SABRINI ZORLUYORSUNUZ. ASLINDA SİZ İÇ SAVAŞ İSTİYORSUNUZ. CHP ARTIK SİYASİ PARTİ DEĞİLDİR, TÜRKİYE İLE SAVAŞAN ÖRGÜTTÜR. BİR İÇ TEHDİTTİR! “İÇ İŞGALCİ”DİR! ENKAZ ALTINDA KALACAKSIN ÖZGÜR!
Türkiye İZZT*ra*il’i boykot etti,
CHP Türkiye’yi boykot etti.
Türkiye İZZT*ra*il’i durdurmaya çalışıyor,
CHP Türkiye’yi durdurmaya çalışıyor.
Türkiye soykırıma karşı insanlık safında yer aldı,
CHP Türkiye’ye karşı İZZT*ra*il ve soykırım safında yer aldı.
Bu CHP artık bir siyasi parti değil. Yeni tür bir örgütlenmedir… Bir iç cephedir, iç tehdittir… Türkiye ile içeriden savaşa tutuşmuştur.
BUNUN AĞIR BEDELİ OLACAK.
Bunun elbette bir bedeli olacaktır. Bin yıllık Anadolu tarihinde gördüğümüz yeni bir ihanet ortaya çıktı. Bin yıldır ne yapılıyorsa yine yapılacaktır!
Ortada bir genetik sorun var. Türkiye’den çok İZZT*ra*illi olan bu çevrelerin Türkiye ile bir genetik uyuşmazlığı var. Çünkü bu hal, bir siyasi anlayışın çok ötesinde, bir tür hastalık…
Ve Türkiye’yi içeriden kemiriyor çürütüyor. Artık bu haliyle iş “CHP meselesi” de değil. Bambaşka bir durumla karşı karşıyayız...
20 BİN BEBEK ÖLDÜRÜLÜRKEN, SOYKIRIMA DESTEK VERDİNİZ. VİCDANINIZ, İNSAFINIZ YOKTU…
20 bin bebek öldürüldü. Büyük bir soykırım yaşandı. Sistematik olarak çocuklar, kadınlar yok edildi. İnsan ırkını aşağılayan ne kadar barbarlık varsa sergilendi.
Onlar insandı. Onlar kimsesizdi. Onlar yeryüzünün yalnız bırakılan halkıydı. Bu kıyıma karşı dünya ayağa kalktı. Vicdanlar patladı. İnsanlar sokaklara döküldü. Avrupa şehirlerinde bile yüz binler Filistin için ağladı. Dünyanın bütün şehirleri harekete geçti.
Tek bir cümle etmediniz. Vicdanınız yoktu, insafınız yoktu. İZZT*ra*il’e, soykırımcıya arka çıktınız. İnsan ırkı için hiçbir değer yargınız kalmamışçasına barbarlığı alkışladınız.
Türkiye dahil, hemen bütün ülkelerde, en azından bir yaptırımı olur diye, İZZT*ra*il markaları, şirketleri boykot edilirken siz buna katılmadınız.
Dahası boykot edilen ürünleri satın alıp soykırıma destek verdiniz. O markaları ayakta tutmaya çalıştınız. Boykot edilen kahve markalarına gidip görüntü verdiniz, dayanışmalar sergilediniz.
Oysa bu işin ideolojisi, dini, mezhebi, milliyeti yoktu. Burada sadece insanlık vardı ve siz insanlığın karşı cephesinde şov yaptınız.
“MÜSLÜMAN” OLAN, “TÜRK” OLAN HER ŞEYDEN NEFRET EDİYORSUNUZ.
Ama şimdi milli markaları, ürünleri boykot ediyorsunuz. Boykot etmeyi biliyormuşsunuz. Karşı çıkmayı biliyormuşsunuz. Ama insanlık için, ülkeniz için, devletiniz için, milletiniz için, vatanınız için değil…
Bütün bunlara karşı cepheye koşanlar olarak, Müslüman ve Türk yazan her şeyden nefret ediyorsunuz. Türkiye’ye özgü ne varsa uzak duruyor, cephe alıyorsunuz.
Türkiye’ye bir aidiyetiniz yok... Bu ülkenin değer ve kimliklerine bir saygınız yok, bir bağınız yok… Saygı göstermenin de ötesinde bizimle, ülkemizle, vatanımızla bir hesaplaşmanız var… Müslüman olan, Türk olan herkesle sorununuz var…
CAMİLERE, MEZARLARA SALDIRIYORSUNUZ. SURİYE’DE DE SOYKIRIMA DESTEK VERDİNİZ.
Camilere saldırıyorsunuz. Mezarlara saldırıyorsunuz. Namaz kılanlara saldırıyorsunuz. Ülkenin Cumhurbaşkanı’na, ailesine, geçmişlerine küfürler ediyorsunuz.
Şehzadebaşı Camii’nde insanlar namaz kılarken davul zurna çalıp halay çekiyorsunuz, rahatsız ediyorsunuz. Namaz bittikten sonra da oradan ayrılıyorsunuz.
Siz bu gaddarlığınızı, İslam düşmanlığınızı, Türkiye düşmanlığınızı Suriye savaşı sırasında da gösterdiniz. On binler, yüz binler katliama uğratılırken, Suriye’nin Baas rejimini, soykırımcı rejimini savundunuz. İnsanlığın safında yer almadınız. Yine soykırımcıların yanında yer aldınız.
Vahşetten kaçıp ülkemize sığınanlara akıl almaz aşağılamalar, düşmanlıklar, kötülükler yaptınız. Yine insanlık safında yer almadınız. Yine zulmün, kötülüğün yanında saf tuttunuz.
MİLLETİN SABRINI ZORLUYORSUNUZ. MEZHEP ÇATIŞMALARINI SİZ ÇIKARDINIZ. ASLINDA SİZ İÇ SAVAŞ İSTİYORSUNUZ!
Şimdi aynı örneği bir kez daha sergiliyorsunuz. Yolsuzluğu ile İstanbul ve Türkiye’yi ahtapot gibi saran şebekenin başındaki adamı, kendince terör örgütü yapılanması yapan adamı gerekçe göstererek yeniden Türkiye içinde saldırılara giriştiniz.
Yakıyorsunuz, yıkıyorsunuz, saldırıyorsunuz, sessiz çoğunluğun sabrını zorluyorsunuz, bir iç çatışma çıkarmak için inanılmaz tahrikler yapıyorsunuz.
Daha önce etnik savaşları sizdeki bu kafa yüzünden yaşadık. Mezhep çatışmalarını bu yolla siz çıkardınız.
SİZ ASLINDA TÜRKİYE İLE SAVAŞIYORSUNUZ. BİR “İÇ İŞGALCİ”SİNİZ.
GEZİ’de terör üzerinden rejim devirmeye kalktınız. Sizi İstanbul sokaklarında Alman, ABD ve İngiliz istihbarat elemanları yönetiyordu. “Türkiye’yi yıkacağız” diyordunuz.
15 Temmuz’da Türkiye’ye müdahale eden dışarıdan güçlerle ortaklık yaptınız. İşgal güçleri ile birlikte hareket ettiniz. Türkiye’yi küçültmeye, parçalamaya dönük saldırılarda kapıyı içeriden açıp alçakça iş birliği yaptınız. Siz aslında bir “iç işgalci”siniz.
Bütün gerekçeleriniz bahane… Bütün itirazlarınız uydurma… Siz Türkiye ile savaşıyorsunuz. Bu amaçla her zaafı, her ihtimali, her gerekçeyi kullanıyorsunuz. Türkiye’yi küçültmeye dönük bütün senaryolar sizin üzerinizden uygulanıyor.
Ecevit sağ kolu olan, Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’i, ABD’ye yalvarmaya gönderir..
İhsan Sabri Çağlayangil diyor ki;
Bakın burası çok önemli..
“ilk kez ERBAKAN sayesinde Bakanlık zevkini tattım.”
Bundan sonrasını,
İhsan Sabri Çağlayangil’den dinleyelim...
Amerika’ya gittim, Başkan Jimmy Carter’dan 10 dakikalık bir randevu için 20 gün bekledim, nihayet randevu alabildim.
Odasından içeri girdiğimde Carter, odasında elleri arkasında, ayakta ve camdan dışarı bakıyordu, selam verdim, dönüp bakmadı bile anlaşılan azarlanacaktım, bana yüzünü bile dönmedi ve ben cesaretimi toplayarak daha önce ezberlediğim kısa metni konuşmaya başladım.
‘Sayın Carter malumunuz uyguladığınız ambargo ekonomik olarak bizleri son derce zor durumda bıraktı, bunun kaldırılmasını istiham ediyoruz, falan filan...
Carter hiç oralı değil, ve ben son derece tedirginim o sırada Carter’ın masasının üzerinde duran 10 kadar telefonun, kırmızı renkli olanı çaldı.
Telefonun kırmızı renkli olması önemli bir hat olduğunu düşündürdü.
Carter telefonu aldı, ahizeyi kulağına götürdü bir kaç saniye sonra yüzünde hayret ve endişe ifadesi belirdi.
Telefonu kapadı ve bana doğru dönerek,
‘Sayın Çağlayangil böyle önemli bir konu ayak üstü konuşulmaz, isterseniz bunu akşam yemeğinde görüşelim’ dedi ve zoraki gülümsedi.
Ben hemen anladım ki;
bizim lehimizde ve bunların aleyhinde bir durum gelişmişti.
Dedim ki;
- ne oldu sayın Carter demin hiç pas vermiyordun, beni adam yerine bile koymuyordun şimdi de akşam yemeğine davet ediyorsun..??
Carter dedi ki;
- sizin geçimsiz ortağınız Prof.Dr.Necmettin Erbakan ve arkadaşları bakanlar kuruluna baskı yaparak, ABD’nin Türkiye’deki tüm üslerine el koydular.
Bir anda kendimi Carter’dan üstün gördüm.
O ezik halimden hiç bir iz kalmamıştı.
Göğsüm kabarmıştı.
RAHMETLİ ERBAKAN BÖYLE BİR DEVLET ADAMIYDI..
ALLÂH (CC) ERBAKAN’A RAHMET ETSİN.
Üsleri kapatma konusuna gelince..!!
Hoca, 74’te Kıbrıs’a çöktüğü vakit tüm Cihan durdurmaya çalışmış, hatta NATO bile sert tedbirler almıştı,
lakin yine de durduramadılar hocayı
Durdurabildiklerinde ise,
Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıs’ın yarısını almıştı..
bunun üzerine ceza olarak Türkiye’ye silah ambargosu uygulandı, bir tek mermi dahî satmadılar bize..
(Libya Devlet Başkanı) Muammer Kaddafi’nin dışında tabi,
bir tek o adamcağız bize silah desteği sağladı.
Türkiye Avrupa ve ABD ile çetin pazarlıklar etse de, hiçbir sonuca ulaşamadı..
Hoca da restinize rest ulann diyerek;
İncirlik dahil ülkemizde bulunan 5 ABD üssüne el koyarak kapatmıştır..
taa ki, 80 darbesine kadar
Bizim çocuklar dedikleri Kenan Evren ve ekibi darbe yaparak hocayı indirmeyi başarmışlardı..
İlk iş olarak kapalı olan ABD üslerini açtılar tabi.
vaktinizi aldım helal edin hakkınızı.
.
TEHLİKELİ SULARDA YÜZEN SİYASÎ PARTİ GÖRÜNÜMLÜ KRİMİNAL ÖRGÜT İŞ BAŞINDA
Dünya'nın hiçbir ülkesinde, halk sokağa çıkıp da hırsızlığı, yolsuzluğu, suç örgütü kurup yönettiği, rüşvet aldığı, rüşvet vermeyi reddedeni tehdit ettiği, mafyavarî yöntemlerle haraç kestiği, terör örgütleriyle işbirliği yaptığı ve buna benzer daha nice suçları belgeleriyle birlikte kabak gibi ortaya çıkan birini savunmaz. Bu garabet, ancak bizim ülkemizde toplumun belli bir kısmının nev'i şahsına münhasır bir haslettir.
Düşünebiliyor musunuz, her ne kadar Işid ve El Kaide gibi terör örgütlerini kendileri kurmuş olsa, ve hattâ Başkan Trump gerçeği "Işid'i biz kurduk" diye itiraf etse de, misalen, diyelim ki New York Belediye Başkanı olan kişinin yolsuzlukları ve bu terör Örgütlerine para aktardığı belgeleriyle ispatlansa başına neler gelirdi? Bunu hayal edebilir misiniz?
Ben iddia ediyorum, Bırakın New York Belediye Başkanı'nın diğer yüzkızartıcı yolsuzluklarını, bu terör örgütleriyle olan bağı ortaya çıktığı dakikada süblimleştirirler onu. Yani katı haldeki vücuduna sıvı hal evresini hiç yaşatmadan doğrudan doğruya gaz haline getirip buharlaştırırlar adamcağızı.
İzi tozu kalmaz zavallının.
Parti Örgütleri'nin ileri gelenleri ve yazar çizer tayfası, mankurtlaşmış seçmenlerini canhıraş bir şekilde, iki gündür habire sokağa çağırıyorlar. Üniversite Öğrencilerini tahrik edip sokakları karıştırmaya çalışıyorlar.
(Bu yola tevessül edeceklerini de öngörmüştük) Bağırıp çağırarak ve yakıp yıkarak haklı çıkabileceklerini sanıyorlar. Yahu kardeşim, haklıysanız, çıkın ve "Şundan şundan dolayı haklıyız, aha da belgeleri!" deyin, kendinizi aklayın. Biz de özür dileyelim. Bu nedir Allah aşkına!
Nedir bu ülkenin sizden çektiği yahu!
Siz haklı değilsiniz. Siz, suçluluk psikolojisi ile bağırıp çağırarak, vurup kırarak üste çıkmaya ve suçunu örtmeye çalışan bir acayip varlıklarsınız.
Açılan soruşturmalar ve gözaltına alınmaların tamamı, artık çuvala sığmayan yüz kızartıcı yolsuzluklar ve teröre verilen destek nedeniyle kendi partilileriniz tarafından ihbar edilmiş ve kendi partilileriniz tarafından savcılıklara suç duyurusunda bulunmuş. Bu gerçeği biraz aklı başında olan kendi yandaş gazetecileriniz bile itiraf etti. Bunu cümle alem biliyorken, neden açılan soruşturmaları ve gözaltı kararlarını ısrarla siyasî zemine çekmeye çalışarak mankurt seçmenlerinizi kışkırtıyorsunuz?
Buna hiç utanmıyor musunuz?
Mensubu olduğunuz zihniyetin en radikal elemanlarından biri olan Sezgin bile, daha seçimlere 3 yıldan fazla bir süre olduğu halde, yangından mal kaçırır gibi tek adaylı ön seçimle aday belirleme saçmalığını hayata geçirmenizin nedenini, "Biz bu önseçimi, açılacak soruşturmalardan Ekrem'i korumak için tasarladık" diye itiraf etti be! Daha başka söze hacet var mı?
Yani ortada seçim meçim yokken "Bizim adayımız bu" denilecek ve bu sayede hükümet de, Ekrem'in yaptığı yolsuzluklardan dolayı "Bakın gördünüz mü, Tayyip siyasî rakibinden korktuğu için onun üzerine gidiyor gibi algılanır" diye soruşturma açmaktan çekinecek ve hukuku süreçleri başlatamayacak. (Ki zaten her şeye rağmen yine de hukukî süreçlerin pimini hükümet değil, ihbar dilekçelerini savcılıklara veren kendi partilileri çekmişler.) Böylelikle de, Ekrem'e bir nevî sağlam bir siyasî dokunulmazlık zırhı giydirilecek.
Şimdi böyle bir durumda, diploma meselesi de dahil olmak üzere, işlenen suçları bizzat kendi zihniyetine mensup kişiler ihbar etmişken, devletin hakimi ve savcısı operayon yapmak üzere polisleri harekete geçirmeyecek de, olan biten bütün bu yolsuzlukları oturup seyir mi edecek? Hangi medeni ülkede böyle bir göz yumma olabilir? Böyle bir aymazlığı, değil medeni bir ülkede, tabeladan ibaret muz cumhuriyetlerinde bile göremezsiniz. Üstelik ihbar edenler de kendinizden olduğu halde, bir de hiç utanıp sıkılmadan "Hükümet Ekrem'den çekindiği için kasıtlı olarak operasyon yapıyor" yalanı ile seçmenlerinize ossuruk hammaddesi verip sokakları yakıp yıkmaya davet edeceksiniz öyle mi?
Yazıklar olsun size be! Yazıklar olsun!
Ama merak etmeyin, bu devlet sizi de zartıl zartıl ossurtturacak. Az kaldı...
Hiç kimse endişelenmesin. Devletimiz hiç olmadığı kadar güçlüdür. Yaptıkları asla yanlarına kâr kalmayacak. İnsanları sokağa çağıranların yaptığı bu çağrılar da karşılıksız kalmayacak. Bugüne kadar kalıyordu ama artık Devletimiz buna izin vermeyecek. Bunun tek bir istisnası olacak. Sokakları yakıp yıkanların yediği joplar ile bu soğukta yedikleri tazyikli su ve biber gazları yanlarına kâr kalacak.
Erdal Ünal
21.03.2025
.
KEL ALİ CİNAYETLERİTEK PARTİ DÖNEMİ; cellat Manastırlı Kara Ali, kendi açıklamasına göre;
1920 yılından 1932'ye 12 yılda 5 bin 216 kişi astı.
Bugünün parasıyla 25 milyon lira kazandı...
"SADECE KONYA'DA 3 BİN KİŞİ ASTIM.
ASTIĞIM HER ADAM İÇİN 5 LİRA ALDIM..."
CHP Afyon Milletvekili Kel Ali'nin başkanı olduğu Ankara Gezici İstiklal Mahkemesi,
şehir şehir dolaşıp Şapka Kanunu'na karşı gösteri yapanları asıyor. Daha doğrusu salben
asılmasına karar veriyor. Hükmü, yanlarında taşıdıkları cellat Kara Ali yerine getiriyor.
Katliam ekibi, 3 otomobille seyahat ediyor. Birinci otomobilde 3 CHP milletvekilinden oluşan
Üç Aliler Divanı bulunuyor. Kel Ali, Kılıç Ali, Necip Ali. İkinci otomobilde yine bir Ali var.
Manastırlı cellat Kara Ali ve yedeği... Üçüncü otomobilde ise bu katliam ekibinin korumaları,
askerler bulunuyor. Üç Aliler'in cellat Kara Ali'yi yanlarında taşımalarının sebebi şu.
Adam asacakları zaman yerel cellat bulamıyorlar. Cellat Kara Ali, idam ettiği her adam için
devletten 5 lira alıyor. Hesaba göre, adam asarak 25 bin liradan fazla para kazandı.
Bir altın 5 lira olsa, 5 bin altın eder. 25 milyon liradan fazla..
Konya’da İstiklal Mahkemeleri 6529 kişiyi idam etti
Cellat Kara Ali, Konya İstiklal Mahkemeleri, Konya'da idam edilenlerin sayısı
TBMM Arşivi Konya İstiklal Mahkemeleri T2 dosya no:274 Karar defteri 4,2 Taksim B Karar No:276
Onlarca ulema , binlerce müslüman, on binlerce Konya’nın Hadim’den Ermene’ğine, en önemlisi Bozkır’ından insanlar
İsmet Paşa’nın bir şifre telgrafıyla demiştir ki;
”Bütün bir Konya bölgesi irticaya müsait bir bölge olduğundan, gericiliğe müsait bir zemin oluşturduğundan Konya halkının bütünüyle tutuklanmasına…”
Dünyanın yüzkarası tlgrafıdır bu.
Bir Kominist Allah’sızın kitabından okuyorum diyor ki:”Yazık oldu Konyalılara, (20 yıllarındaki nüfusunu düşünün) bir tek Bozkır’da 780 kişi idam edildi” diyor.
TBMM Arşivi Konya İstiklal Mahkemeleri T14 No5 Zarf48
Bozkırın nufusu o tarihte köyleriyle birlikte bütün erkeklerinin idam edildiğini gösterir.
Konya merkezinde 2300 kişi anında tutuklanmış, 805 kişi 3 gün içerisinde sırayla idam edilmiştir.1495 kişide tutuklamarla kürek, kala,
bende ve ömür boyu gibi çeşitli cezalar ile cezalandırılmıştır.
Suçu ne? Yav daha makamı hilafet var.Bu adam hilafet istedi diye niye hapse atıyorsun?
Herşey bahaneydi…
”Çay kahve bahane, gönül sohbet ister” diyor ya şair..İstiklal mahkemeleri bahaneydi, gönül müslüman idam edilmesini istiyordu.
Yer yine KONYA, 15 Kasım 1920
Bir adet istiklal mahkemesi görevini tutukluların çokluğundan yapamadığı için o bölgenin komutanı İsmet Paşa’ya haber gönderir,
İstiklal mehkemesi yetmiyor diye.4 tane istiklal mehkemesi daha gönderir.
Harp divanı denilen yerler vardı.Yargılamasız idam eden mahkemeler…Adam hukukçu değil, ”gel bakalım sakallısın, sarıklısın, şalvarlısın” gereği düşünüldü idam…
O istiklal mahkemeleri de yetmedi.10 tane de HARP DİVANI gönderildi.Gönül müslüman öldürmek istiyordu…
İstiklal Mahkemeleri 1928 yılında bitmiştir. 8 yıl aralıksız hizmet veren İstiklal mahkemesinin Başkanı Kel Ali, yaptığı basın toplantısında diyor ki;
biz 8 yılda sadece ve sadece 2875 kişiyi idam ettik.” Bu resmi rakam.Şimdi 2875 kişiyi duyunca içleriniz ürperiyor.
Adamların resmi rakamı bu.Ben gerçek rakamı söyleyeceğim şimdi size.Onlardan sadece 1 cellatın hatırasını naklediyorum. Cellat KARA ALİ…
1928 yılında ”son tevrat” gazetesinde yayınladığı hatıralarında diyor ki ”bizim patronlar yalan söylüyor.
O kadar cellatın içinde sadece benim CELLAT KARA ALİ olarak idam ettiklerimin sayısı” sıkı durun üstelik hepsi alimdi, hepsi sakallıydı, şalvarlı ve cübbeliydi.
”Sadece benim sallandırdığım kişi sayısı 5216 dır” diyor.
Bu kadar dedemiz, efendimiz, seyyidimiz, hocalarımız idam edilmiştir. H.H.C.
İşte bir ülke gerçeği….
Kurtuluş savaşın da, çanakkale savaşın da canını malını feda etmiş, evlatlarını feda etmiş olan dedem savaştan döndüğü
zaman başına neyin geleceğinden habersizdi.Vatan kurtulmuştu ama….Milleti cihad için coşturan, küffara karşı gayrete getiren ve ilk kurşunu kendi
sıkan dedem, hocam, şimdi idam sehpasındaydı ve son nefesini veriyordu…
Her ne kadar ölüm emrini Kel Ali’ler veriyor olsa da aslında paşa ve büyük komutan olarak tanıtılan insanlar imzalamıştı idam fermanını.
Hem de mahkemeler kurulmadan çoook önce…Ne acıklı bir tablo…
İdama giden dedem öleceğine üzülmemişti belki… Onları üzen ”biz de müslümanız” diyenler tarafından öldürülmeleriydi.
Benim dedem ”Müslümanı müslümana mı kırdıracağız” diyerek ayaklanma çıkarmayacak kadar medeni ve insani idi.
Devlet düşmanlarına bile idamı çağdışı gören bir zihniyet acaba vatan aşkı ile yanan, saf ve temiz bir neslin, hunharca ve katledilmesine ne derece tepki gösterebilir…
NE ZORLUKLARLA KURULDU…
Şimdi düşünüyoruz, acaba cumhuriyetin kurulmasından bahsedenler, ”ne zorluklar ile kuruldu” derken bunu mu kastediyorlar? Yani bir
cellada düşen 5216 kişinin idam edilmesinin, sayının çok olması sebebiyle verdiği zorluğu ve sıkıntısını mı hatırlatıyorlar? Bilemiyoruz….
Bu acı gerçekleri geçmişte müslümanlara neler hıyanetler yapılmış zulmün azamisi yapılmış inançlı
insanların ibadetleri yasaklanmış idam edilmiş…daha neler neler???!!!
.
HUKUK ÇÖKMÜŞ MÜŞ!..
Bir sol, kemalist, CHP li yandaş böyle yazmış. Hukuk çökmüş Hayırdır!..
*** ** ****
-28 şubatta paşaların yargıya verdiği brifingte HUKUK ÇÖKMEDİ Mİ ?
-Eski Adalet Bakanı Mehmet Moğultay ve Alevi dedesi Adalet bakanı Seyfi Oktayın ALEVİ, SOL kadrolaştırdığı zaman ve buna tepki gösterildiğinde.
-Ne yani MHP lileri mi dolduracaktım yargıya, dediği zaman HUKUK ÇÖKMEDİ Mİ ?
-Darbe çanağı yalamış paşaların yolu adliyeye düştüğü zaman bir paşanın:
- 11 Ağır cezaya gönderin, BİZDEN. ses kaydı düştüğünde İnternete HUKUK ÇÖKMEDİ Mİ ?
-Yargıtay Bşk. Sami Selçuk 1999-2002) Vicdanınızla cüzdanımız arasına sıkıştık dediği zaman HUKUK ÇÖKMEDİ Mİ?
-Cumhuriyet Baş Vampiri Vural Savaşın Refah Partisi kapatma davasında delil olarak hep gazete KÜPÜRLERİNİ delil gösterdiği, Kan içici vampirler, metastaz yapmış ur diye inanan kesime galiz ifadeler sarfettiğinde HUKUK ÇÖKMEDİ Mİ ?
-Başı kapalı olarak meclise girdiği için, Ecevitin :Burası, DEVLETE MEYDAN OKUMA yeri değildir, deyip Milletvekili Merve Kavakçı ya milletvekili yemini yaptırmayıp, TBMM kapısının önüne konduğu zaman, HUKUK ÇÖKMEDİ Mİ?
-Yine başı kapalı olduğu için ikna odaları kurulan, okuma imkanları ellerinden alınan kızlarımız katsayı zulmüne maruz bırakıldığı zaman, okulunda 1.Olduğu halde sırf başı örtülü diye ödülü VERİLMEYEN kızımızı timsah göz yaşı akıtarak, zevkten dört köşe seyrettiğiniz zaman HUKUK ÇÖKMEDİ Mİ?
-Laikliğe aykırı, İRTİCA GEREKÇESİ ile Hanımının başı kapalı olduğu için, inancını yaşadığı için ordudan binlerce subay ve Astsubay atıldığı zaman HUKUK ÇÖKMEDİ Mİ?
-Atatürk ve CHP zamanında Kürtlere konuşma yasağı getirildi, kılığına, KIYAFETİNE karışıldığı zaman HUKUK ÇÖKMEDİ Mİ ?
-Zorla bu millete deli gömleği giydirir gibi diktatör inkilaplarının bu millete dayatıldığı zaman HUKUK ÇÖKMEDİ Mİ?
-Cumhuriyet Kurulduğundan ta 1946 ya kadar tek parti ile ülke yönetildiği zaman, başka partiye müsaade edilmediği, açık oy, gizli tasnif oyların sayıldığı zaman
HUKUK ÇÖKMEDİ Mİ?
ÇÖKTÜ.
O zaman neredeydiniz?
Dikkat buyur sanız hep sizlerin iktidarı olduğunuz zaman HUKUK ÇÖKMÜŞTÜR.
Ortak paydanız ne biliyor musunuz :
CHP, KEMALİZM, SOL, ALEVİLİK.
Yani, Mutlu, azgın azınlık. Bir avuç tuzu kuru takımı.
Sizlerin bu ülkeye zerre kadar kadar bir faydası olmadı. ZERRE KADAR.
Ne kadar fitne, fesat örgüt var ise hep onlarla iş tuttunuz.
Ne kadar Türkiye düşmanı emperyalist ülke var ise onlarla kapalı kapılar ardında iş tuttunuz. Ülkenizi bunlara ŞİKAYET ettiniz, UTANMADAN. Ne kadar FİTNE varsa başrolde hep siz var oldunuz. SİZ.
Mağdur siz olunca Şimdi kalkıp hukuğu yerden yere vuruyor sunuz aklınız sıra ha?
HAYDİ ORDAN, VATAN HAİNLERİ. HAYDİ ORDAN.
Selam ve dua ile...
.
İngilizler geçen yüzyılda eline ayağına dolaşan üç büyük imparatorluğu böldü parçaladı..küçük ülkecikler haline getirdi.. Böylece tüm dünyayı Sömürgesi haline getirmeyi başardı..Yetmedi..Bu yüzyıl içinde, mayınlarını döşedi ve vakti gelince patlatmak üzere üzerlerini örttü...Plan sinsiceydi... Her yüzyılda bir yenilenen Dünya düzeninin, yeniden düzenlenme vakti geldiğinde, düğmeye basacak, tüm mayınları patlatacaktı... Tüm ülkeleri savaşlarla hastalıklarla yoracak ezecek sonra da kolayca yutacaktı...Plan çok dahiyaneydi...
Gelin görünki; hangi liderler, bu mayınları farkedip,patlamadan etkisiz hâle getirmek istese,bunun için harekete geçse, bunu canıyla ödedi..Kennedy, Turgut Özal, Saddam Hüseyin, Kaddafi bunlardan sadece bir kaçıydı...
Peki neydi bu mayınlar..? Ülkeler arasında anlaşmazlığa ve savaşa sebebiyet verecek, küçük toprak parçaları..Mesela Rusya ile Ukrayna arasına donbas'ı yerleştirdi..Türkiye ile Yunanistan arasına Kıbrıs'ı , Azerbaycan ile Ermenistan arasına karabağ'ı, Hindistan ile Pakistan arasına Cemmu ve Keşmir'i, Ortadoğu topraklarına terör örgütlerini yerleştirdi..Bunun dışında, yine Ortadoğu'daki ve Anadoludaki toprakları kolayca bölüp parçalayabilmek adına, bu topraklara etnik köken ve mezhep savaşlarını başlatabilecekleri piyonlarını yerleştirdi...
Yetmedi..Türklerin başlarına sabetayları..İranın başına üç dinli yahudileri, suudların başına vehhabileri, Amerikanın başına evenjelistleri, Avrupa ülkelerinin başlarına ingiliz kraliyet ailesinden asilleri,Rusyanın başına kripto yahudileri, Afrika ülkelerinin ve diğer ülkelerin başlarına kendi seçtikleri kuklaları musallat ettiler.. Böylece canları istediğinde, istedikleri mayını patlatıp, dünya savaşını başlatacaklar, ülkeleri ekonomik siyasi ticari yönünden iyice yorup,yeniden daha ufak parçalara bölüp yutacaklardı...Olacak gibi oldu...
yüz yılın sonu yaklaşırken ortadoğudaki ülkeleri harabe hâle getirdiler..İyice çiğnediler..Yutulacak lokmalar hâline getirdiler..Ama olmadı..Tam 'diz çöktürdük' derken, suriyedeki bölüp parçaladıkları gruplar dün itibariyle masaya oturdu..Barış imzaladı...
"Bu ülke bizim..Hepimizin..Dışarıdan müdahale kabul etmiyoruz" dedi...Onların barışacağı haberini alan ingilizler son bir hamleyle;
"Suriyede alevileri katlediyorlar" diye bir curcuna çıkartıp, oraya müdahaleyi legal hâle getirecekti..Denedi..Ama yönetim elini çabuk tuttu...İngilizlere geçit vermedi...ingilizler burada şoku yaşadı.. Ama bu yaşadığı ilk şok değildi... Aynı şok'u karabağda da yaşamıştı...
Karabağ üzerinden Ermenistan ile Azerbaycan'ı savaştırmaya kalktılar...Olmadı...Ermeniler sıkıntı çıkartmadan karabağı boşalttı ve Azerbaycana teslim etti..ingilizlerin buradaki hayalleride suya düştü...
Rusya ile Ukraynayı donbas üzerinden savaştırdı..İki ülkeyide yeterince yordu..Şu günlerde bu iki ülkeyi masaya oturtmak için şartları oluşturmaya çalışıyor..İkisinede sevr benzeri bir anlaşma imzalatmanın hayallerini kuruyor..Ama inşallah bu noktada da hayalleri suya düşecek...
Gelelim Afrika ülkelerine..iki yüz yıldır Afrikalıları iç savaşlarla ve açlıkla köşeye sıkıştıran, onların yeraltı madenlerini ellerinden alan ingiliz ve fransızlara karşı, yeni bir rota çizen Türkiye, iki yüz yıldır sömürülen afrika ülkelerini de kendi kaderlerine terketmedi..25 yıldır elimiz üzerlerinde...O ülkelerle ticari anlaşmalar yapıp, ticaretlerini güçlendirmek için uğraşıyoruz...Onları ingilizlerin ve Fransızların insafına bırakmak yerine, dürtüyoruz..uyandırıyoruz.."Sizi sömürmelerine izin vermeyin " diyoruz..Yirmi yıl önce Afrikadan büyük topraklar kiralayarak, "burada bizde varız..Bizim olduğumuz yerde kimse kimseyi sömürge haline getiremez" diyoruz...
Gelelim Türkiyeye... İngilizlerin Türkiye içinde çok güzel çok etkili planları vardı...Önce Türkiye ile Yunanistan üzerinden denediler olmadı..50 yıldır terör üzerinden oynuyorlar olmuyor.. etnik köken ve mezhep çatışması çıkarmaya çalışıyorlar.. olmuyor...Bizler, attığımız diplomatik adımlar ve 2000 yıllık devlet aklı ile yaptığımız planlar sayesinde, bir yandan yüz elli yıllık yaralarımızı sarmaya çalışırken, diğer yandan ülke içerisine yerleştirdikleri mayınları temizlemeye çalışıyoruz...İngiliz p*çler her alanda düğmeye basıyorlar...siyaset, ticaret, hukuk, etnik köken, spor, eğitim öğretim,ekonomi, dernekler vakıflar, aklınıza gelen her alanda içimize yerleştirdikleri kriptoları harekete geçiriyorlar..Ülkeyi kaosa sürüklemek için resmen ter döküyorlar ..Ama olmuyor..Neye dokunsalar, her taşın altından devlet çıkıyor..Yapamıyorlar... Yapamayacaklar. yüz küsür yıl önce yıktıkları dünyayı bir kez daha yıkmalarına izin vermeyeceğiz biiznillah..itlerini de bitlerinide perişan edeceğiz..Seslerini soluklarını keseceğiz...Müslüman Türk aklı sadece Anadoluda değil artık...Amerikadayız...İngilteredeyiz..Rusyada,ortadoğuda, hindistanda pakistanda, asyada avrupada.kısacası heryerdeyiz...Dün suriyede hayal kırıklığına uğradılar..Artık her noktada hayal kırıklığına uğrayacaklar biiznillah...İngiltere Amerika avrupa bu yüzyılda acı çekmek yıkılmak, geri çekilmek, sinmek, susmak neymiş tadacak...
De hadi tüm şeytanlar gelsinler bakalım... Bismillah diyelim... Biiznillah diyelim...
Surda bir gedik açtık..Mukaddes mi Mukaddes..
De hadi kahpe in*giliz, artık hangi yönden esersen es.
.BİR ŞANLI DİRENİŞİN ADIDIR ÇANAKKALE!
Her yıl olduğu gibi bu yıl(2007) da“18 Mart Çanakkale Zaferi" farklı etkinliklerle kutlandı. Şehit ve gazilerimizin konu edildiği bir programda “SERVER VAKFINDA” düzenlendi. Program konuğu: G.Ü. Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Yard. Doç.Dr. İsmail Cansız’dı. "Çanakkale Savaşları ve Dünya Milletlerinin tarihinde ki dönüm ve kırılma noktaları” konusunda ilginç ve bir o kadarda önemli sözler söyledi. Bizde sözleri yazıya dökerek siz okurlarımızla paylaşmak istedik.
Yard. Doç.Dr. İsmail Cansız;
- Tarihimizin en önemli kırılma noktalarından birini “Çanakkale Savaşı oluşturmaktadır. ”dedi ve devamla “Çanakkale savaşına Akdeniz kıyılarında müttefik kuvvetlerin gemilerini bombalayan daha sonra Karadeniz'e geçip Osmanlı bayrağı çekerek Rus limanlarını topa tutan Alman savaş gemilerinin hareketi, savaşa girmeme çabalarına rağmen, Osmanlı Devletini savaşa girmek zorunda bırakmıştır.
Osmanlı Devleti, kendini bir anda savaşın içinde bulduğundan. Enver Paşa Savaşa girmenin oldubittiye getirildiğini anlatmaya çalışırken, olayı anlamayıp soranlara " Bir oğlumuz" oldu diye izah ediyordu. “Bu arada Enver Paşanın hataları olsa da samimiydi." Diyen konuşmacı sözlerinin devamında; İngiliz - Fransız önderliğindeki müttefik devletler, Boğazlara hâkim olmak için, çok kolay ele geçireceklerini planladıkları Çanakkale'ye saldırdılar. Çanakkale operasyonunu Birleşik Krallık Donanma Bakanı Winston Churchill planlamıştı.
Hedefleri, Hilafetin merkezini ele geçirmek.. Böylece, Osmanlı coğrafyasına hâkim olmak, hem de kendi sömürgelerindeki Müslümanların direnişini kırıp, Rusya ile bağlantı kurarak asker, gıda sevkiyatını sağlamak istiyordu.
Uzun menzilli topları ile kolayca Çanakkale civarındaki Osmanlı tabyalarını susturan Müttefik donanması, Çanakkale boğazına döşedikleri mayınları toplayarak 18 Mart akşamı İstanbul'da eğlence tertip etmek üzere harekete geçmişti. Osmanlı ordusunun elinde sadece 26 mayın vardı.
Çanakkale de savaşı yöneten Türk komutanlardan Müstahkem Mevki Komutanı Cevad Bey- Paşa’nın emri ile Tophaneli Yüzbaşı Hakkı bey ve Yüzbaşı Hafız Nazım komutasında 54 personeli ile Nusret Mayın gemisi gece bunları denize döşedi.
Mayınları döşemek üzere harekete geçen Nuster mayın gemisine komuta eden Tophaneli Yüzbaşı Hakkı Bey, İngiliz zırhlılarla karşılaşınca 'acaba mayın döşeme işini yapamayacak mıyız 'diye endişe ve heyecan duyarak Şehit olur,(bugünkü deyimle kalp krizinden ölür.). Mayın döşeme işini sürdüren Nusret'e Yüzbaşı Hafız Nazım komuta eder.
Osmanlı tabyalarını bombalayarak ilerleyen Müttefik donanmasına ait gemilerin bir kısmı, gizlice o gece döşenen bu mayınlara çarparak battı. Fransız amiralinin komuta ettiği harekâtta müttefiklerin bombaladığı toplam -- kısa menzilli - 84 topa sahip Osmanlı tabyalardan birinde sağ kalan iki kişi, üzerlerine atılan top parçaları, taş- toprak ve insan yığınlarından çıkmayı başardılar.
Bunlardan biri Niğdeli Ali.. Diğeri de, Balıkesir'in Havran-Çamlık Köyü'nden Mehmet oğlu Seyit idi.
Tabyada topu kullanan bütün asker şehit olmuştu. Niğdeli Ali de, Seyit’de nişancı değildi. Her ikisi de nişan almasını bilmiyordu. Topun mermiyi taşıyan asansörü de bombalamalardan zarar görmüş çalışmıyordu.
Balıkesirli Seyit, Niğdeli Ali'nin yardımı ile 274 kilo ağırlığındaki top mermisini sırtına alarak topun namlusuna sürmeyi başardı. Çanakkale boğazını İstanbul’a gitmek üzere geçmekte olan “Ocean” savaş gemisine kendince nişan alıp, topu ateşledi. Ancak mermi önce geminin önüne, sonraki arkasına düşerek gemiye isabet etmedi. Son üçüncü mermi gemiye isabet etti. Bu merminin tesiriyle geminin dümeni bozulduğundan kontrolden çıktı ve Nusret mayın gemisinin döşediği mayınlardan birine çarparak battı.
Böylece "yenilmez armada" denilen Fransız- İngiliz ortak donanması bir saat içinde %35'ni kaybetti. İstanbul’a yürümeyi göze alamayan Akdeniz Filo Komutanlığı'na komuta eden Fransız Amiral de Robeck, donanmaya geri çekilme emri verdi. Cevat Paşa, da "Gittiler bir daha gelemeyecekler" diyordu.
Tabyaların sustuğunu bilen ancak bu olağan üstü durumu hayretle izleyen Müstahkem Mevki Komutanı Cevat (Çobanlı) Paşa, konuyu öğrenince tabyasında kalan askerleri ziyaret etti. Balıkesirli Seyit'e 'Tarihin akışını değiştiren iş yaptın. Haydi, bunu bir daha göster resmini çektirelim' der. Seyit dener fakat o kilodaki top mermisini bir daha kaldıramaz. Bunun üzerine ağaç kütüğünden mermiye benzeyen bir model yaptırılarak Seyit'in sırtında resmi çekilir. Şu an elde olan resim hakiki top mermisi değil, ağaç kütüğünden yapılan mermi benzeridir.
Çünkü Seyit, bir daha o mermileri kaldıramamıştır.
Balıkesirli Seyit'e bu hizmeti dolayısıyla "onbaşı" rütbesi verilir. Aslında bir pehlivan olan Seyit verilen tayinle tam olarak doymamaktadır ve tayini birden ikiye çıkarılır. Ancak arkadaşları günlük yarım tayin yerken o iki tayin yemeyi içine sindirmez. Arkadaşları ile paylaşır. Çanakkale’de denizden İstanbul'a gidemeyen Müttefik kuvvetler, kara savaşına yönelirler. Büyük kayıpların verildiği kara savaşını da kazanamayarak geri çekildiler.
SAVAŞ VE SONUÇLARI.
- Bu mağlubiyetle, Barbaros Hayretin Paşa'nın " Denizlere hâkim olan, dünyaya hâkim olur" anlayışını en güzel uygulayan İngilizlerinde yenilebileceği ilk defa ortaya konuyor.
- Müttefiklerin bu yenilgisi üzerine Alman - Osmanlı ittifakının savaşı kazanacağı görüşü ağırlık kazandığından Bulgarlar Almanların yanında savaşa giriyor. Alman - Osmanlı bağlantısı engeli kalkarak doğrudan koridor açılıyor.
- Rus ordusunun batıya sevki ve Rusya'dan Müttefik küvetlere gıda vs konusunda lojistik ikmal engellenmiş oldu.
- Osmanlı’nın çöküşü gecikti. Savaş'ın 1916’da bitmesi planlanıyordu. Savaş 1918'e kadar uzadı.
- Bu savaşta Osmanlı, 251 359 kayıp verdi. 211 bin kayıp savaş alanında, 40 bin kayıp ise savaşıp hastanelere sevk edilen ve memleketlerine "tebdil-i hava – (hava değişimi)- " için gönderilenlerdir.
İtilaf devletlerinin kaybı 252 bindir. Bu kayıpların tamamına yakını Fransız- İngiliz vatandaşı olmayıp sömürge ülkelerden zorla ve kandırılarak getirilen başka ırklardan insanlardır.
- 85 bin şehit Yedek subaylarımızdır. Bunlar lise ve üniversite talebeleri idi. Cumhuriyet döneminde eksikliği hissedilen "Kâhtı-ı Rical (Devlet adamı) yok" sözü ile ifadesini bulan olay 85 bin tahsilli insanımızı kaybetmenin sonucudur. 18 Mart Deniz zaferi sonucu olarak, Çanakkale savaşlarının planlayıcısı Winston Churchill siyaset sahnesinden uzaklaştırıldı. Winston Churchill sonradan "Tophaneli Hakkı, beni 25 yıl siyaset dışına attı" diyecektir.
- İtilaf devletleriyle bağlantı kuramayan Rusya da sosyal ve siyasal karışıklıklar baş gösterdi. Rusya'da kominizim darbe ile iktidarı ele geçirdi.
464 MADELİK ANTLAŞMA, İKİ SATTE MECLİSDEN GEÇTİ
Not: Konuşmacıya Nezih Yıldırım olarak, “Çanakkale ile Lozan arasında bir bağ ve Lozan’ın bizim bilemediğimiz yönleri var mıdır? Seyit çavuş kahramanlığının karşılığını dünya hayatında görmüş müdür?” sorusunu sordum.
Cansız: Şunları söyledi:
- Seyit Onbaşı, memleketine döner. Çok sıkıntılı bir hayat yaşayarak 49 yaşında vefat eder. Vefatından sonra sırtında odun taşıyarak hayatını kazandığı sicimi, Ali Osman isminde oğlu ve Aişe ve Fatma isimli kızları kalıyor.
- Çanakkale'de ihtiyat kuvveti konumundaki 57. Alay'ın komutanı Yarbay Mustafa Kemal'i tanıyoruz. Fakat. Çanakkale savaşlarının Deniz zaferi bölümüne komuta eden Cevat Paşa'yı tanımıyoruz. Tarihlerde bahsetmiyor. Çanakkale komutanlarından, Esat Paşa'da Selahattin Ali'de öyle. Daha sonra İstanbul'un işgali sonucu. Cevat Paşa, 2773 Nolu esir olarak basit suçlamayla Malta’ya götürülüyor. Böylece İngilizler, Çanakkale’deki yenilgilerinin intikamını alıyor.
- Mustafa Kemal paşa, ise Savaş yıllarında yola çıktıkları ile sonuca kadar varmamıştır. Yani oruç tuttuğu ile bayram etmedi.
- Birinci Meclis, Misak-ı Milli'den taviz vermedi. Lozan görüşmeleri kesildi. Meclis, Lozan'a giden heyeti geri çağırdı.
Bu arada meclis fesih edildi. Meclis yokken Lozan'a giden heyete Haim Naum ismindeki Robert Koleji öğretmeni katıldı. l. Meclisin kabul etmediği tüm maddeler kabul edilerek Lozan imzalandı. Muhalefetin olmadığı ll. meclisin önüne getirilen ve milletvekillerinin içinde ne olduğunu bile bilmediği 464 maddelik anlaşma iki saatte kabul edildi.14 Milletvekili "hayır" dedi. Bu 14 kişiden bazıları 150'likler listesine alınarak sınır dışı - sürgün - edildiler.- 1925 - 1930 arasında birçok hukuki düzenleme yapıldı.
Fakat bu düzenlemeleri hazırlayanların hiç biri Türk hukukçular değil.
- Sn. Cansıza teşekkür edilerek program sonlandırıldı.
- Bizde bu programı siz okurla paylaşmak istedik. Nezih Yıldırım 18.3.2021
23 Nisan 1920’de Ankara’da MECLİS açılmasına sıra gelmişti..
Eğer İstanbul’daki Meclis-i Mebusan kapanmasaydı
Mustafa Kemal ya tüm faaliyetlerini bırakacaktı
Ya İstanbul’a dönüp ya Anadolu’nun bir yerinde
Sıradan bir insan gibi yaşayacaktı..
Ya da isyan edip gerilla savaşına girişecekti..
O zaman da hiç kimse O’na yardım etmeyecekti..
TÜM ŞİFRE veya LOJİSTİK DESTEK İngilizlerin Meclis-i Mebusan’ı basmasıdır...
Ve Ali Fuat Cebesoy’un İngilizlerin yardımıyla
Kolordusu’sunu Konya’dan Ankara’ya taşıyıp
Sivas’ta sıkışan Mustafa Kemal’i Ankara’ya çağırıp güvenliğini sağlamasıdır…
En sonunda başta Rusya,Fransa,İtalya’nın para ve silah yardımı ve de
Türk-Yunan savaşında tarafsız kalan İngilizlerin silah yardımıyla Türkiye Sakarya
Savaşı’nı kazanarak yoluna devam etti
.
Deniz Baykal ve Bülent Arınç kimdir???
Sebatay olduğu için can korkusuyla Suriye'den Alanya'ya kaçarak yerleşen bir Ahmet Neşşar varmış.
Yıl 1860. İyi Arapça bildiğinden bu kişiye Alanyalı yörükler ona "Şeyh Ahmet Neşşar" demişler...
Kripto Sabetay Şeyh Ahmet Neşşar'ın bir oğlu iki kızı varmış...
Kızlarından biri Raziye...
diğeri Şâdiye...
Raziye'nin lâkâbı da var "Alık Raziye"...
Raziye Bergama yahudileri’ne gelin gitmişş…. !
Bugünkü İsrâil Büyükelçisi Levi ailesi !
Raziye'nin kızı ise Sevdiye…
Sevdiye'nin oğlu ise Bülent Arınç ... !!!
Peki Şadiye'den gelme, Atike'nin torunu Deniz Baykal, Bülent Arınç'ın nesi olur ?
Zâten her ikisi de Denizli milletvekili Ahmet Uğur Neşşar için, dayımın çocuğu dediklerine göreeeee...
eee...
Bir şey olurlar canımmm !..
Keklenmiş Chp'lilere bunları anlatamazsın, hemen belgesini sorarlar.
Levi çok vefâkârdır.
Çok dinci (!) Bülent Arınç'ın oğlunun düğününde tek müslüman ülkesinden büyükelçi yoktu ama tek başına İsrâil Büyükelçisi Levi şeref misafiri oldu... !!!
Vefâkârlığını tebrik ederiz !..
Eee...
Deniz Baykal da çok vefâkârdır.
Büyük elçi Levi Anadolu gezilerin de Erzincan'dan, Kayseri'den, Trabzon'dan her ilimizden kovulduğu hâlde Levi'nin baba tarafından kuzeni, CHP bir numara Manisa milletvekili Şahin Mengü'yü görevlendirerek, İsrâil Büyükelçisini kırmızı halılarla karşıladılar…
“Akrabaları” için Manisa'da coşkulu törenler yaptılar...
Manisa sanki İsrâil olmuştu...
Teyze çocukları işi biliyor...
Zâten her ikisinin de patronu ABD’deki azgın yahudi Rockefeller vakfı değil mi ?..
Her ikisini de bu Rockefeller Vakfı okutmadı mı?
Her ikisini de ABD’de bu Rockefeller Vakfı karşılayıp kolladı!
neden?
Deniz Baykal Atatürkçüleri kekledi....
Teyze oğlu ise dindarları kekledi...
Ve İsrâil lobisine kekledi !..
Hadi diyelim ki hep diyiyorsunuz ya dindarlar câhildi…
Ya uyanık CHP'liler kırk sene nasıl da keklendi? !
Yahudiler dizimizin dibine kadar yanımıza sokulmuşlar. Bu ülkenin gizli yerlerinde o kadar kriptolu aile var ki hayret etmemek elde değil.
"Su uyur düşman uyumaz" sözleri atasözü ne kadar mânidar. Biz uyurken onlar ne çok plânlar yapmışlar..
Tehlikenin Farkındamısınız??
.
Kamalistler neden çarşaf düşmanı anlamış değilim Latifenin çarşafı olmasaydı! O gün Kamalı kimse Topal Osmanın gazabından kurtaramazdı. Çarşaf sayesinde canını kurtardı
KAYNAKLAR YAZININ ALTINDA
( Kabullenmek istemeyenler için)
Topal Osman Çankaya’yı kuşatınca, M. Kemal, eşi Latife hanımın çarşafını giyip istasyondaki eve geçmiş.
Latife hanımın kız kardeşi yani M. Kemal’in baldızı Vecihe hanım bu enteresan olayı şöyle anlatıyor:
“Millî Mücadele’nin lideri tehdit altındaydı. Kısa bir tartışma yaşandı. Önemli olan Mustafa Kemal Paşa’nın yaşamıydı. Ona bir şey olursa zaten hiçbirimiz hayatta kalamazdık."
"Dışarıdakilerle pazarlık başladı. Âdet olduğu üzere ‘Kadınlar ve çocuklar önden çıksın’ dediler. Plan şuydu. Mustafa Kemal Paşa kılık değiştirerek kadınlar ve çocuklarla birlikte dışarı çıkacaktı.Fakat evin içinde de birilerinin kalması gerekiyordu. Latife muhafızlarla birlikte evde kalmaktan yanaydı. ‘Ben onları oyalarım’ diyordu."
"Mustafa Kemal Paşa önce şiddetle itiraz etti. Ancak Latife’nin inadını bilirdi. Bir çarşaf buldum getirdim. Mustafa Kemal çarşafı giydi benimle birlikte dışarı çıktı. Latife de bu arada onun kalpağını kafasına takmıştı."
"Erlerden birine ‘Mutfaktaki portakal sandıklarını getir’ dedi. Sandıkları pencerelerin önüne dizdiler. Evde ışıklar yanıyor ve bahçeden bakıldığında içerdekiler fark ediliyordu."
"Boyunun kısalığı dışardan fark edilmemeliydi. Latife, portakal sandıkları üzerinde bir ileri bir geri yürüyor, dışarıdan gelen habercilerle iletilen mesajları evde Mustafa Kemal varmış gibi alıp cevap veriyordu. Ölüm tehdidi altında çeteyi oyalamayı sürdürüyordu."
"O sırada Mustafa Kemal, Topal Osman’a karşı yürütülecek harekâtı planlıyordu. Sonunda Topal Osman’ın adamları eve kurşun yağdırmaya başladılar."
"Ardından eve girdiler. Mustafa Kemal’in gittiğini anlayınca çılgına dönüp ne buldularsa parçaladılar. Onların aradığı Mustafa Kemal’di. Ama ellerinden kaçırmışlardı. O sırada Topal Osman çetesi muhafız taburu tarafından sarıldı.”
hadisenin başka ravileri de var.
Topal Osman’ın en yakın arkadaşı Yazıcıoğlu Mehmed’in (Bilal Kaptan) torunu Atilla Yenel, hadisenin şahidleriyle yaptığı görüşmelerde M. Kemal’ın o gece tebdîl-i kıyâfetle köşkden ayrıldığını teyid ediyor.
Diğer bir şahid ise Topal Osman ile birlikte köşkü basanlardan Haliloğlu Râsim Bey (Aydın)’dir.
Kendisiyle aynı adı taşıyan torunu Râsim Aydın, dedesinin hatıralarını aylarca dinlemiş, banda kaydetmiş, üstüne üstlük bir de notere tasdik ettirmiş:
“Dedemin içinde bulunduğu 8 kişilik bir grup, gecenin karanlığından yararlanarak Köşk’e gidiyor. Köşkün kapısında tanımadıkları askerler varmış. Dedemlerin içeri girmesine izin vermiyorlar. ‘Atatürk’e haber getirdik’ diyor dedemler, ama ‘siz söyleyin biz iletelim’ yanıtını alıyorlar."
"İçeride perdenin arkasından Atatürk’ün dolaştığını görüyorlar. İzin verilmeyince ateş ederek içeri giriyorlar. Ancak, içerdeki kalpaklı kişinin Atatürk değil Latife Hanım olduğu ortaya çıkıyor. Latife Hanım üniforma giymiş ve pencere kenarındaki sedirin üzerinde ileri geri gidip geliyormuş. Arka tarafa da lamba koymuşlar dışardan görünsün diye.”
M. Kemal Atatürk’ün istasyondaki eve Latife hanımsız ve çarşafla gittiği büyük ihtimalle doğrudur.
Rauf Orbay ve Ali Fuat Paşa’nın anılarında M. Kemal’in eşiyle birlikte gittiğine -her nedense- “ısrarla” vurgu yapılıyor olsa da, bu ısrar bana, hakikatin üstünün örtülmek istendiği izlenimi veriyor.
Böyle gereksiz bir ayrıntının ısrarla vurgulanması gerçekten dikkat çekici.
KAYNAKLAR:
[16] Ayrıntılı bilgi için bakınız; İpek Çalışlar, Latife Hanım, Doğan Kitap, Istanbul 2006 (Konsept Kitap), sayfa 56, 57.
[17] Yeni Aktüel Dergisi, sayı 49. Aktaran: Ahmed Fâruq el-Qarsî, “T.C. Çarşaf’a Medyûn-i Şükrândır!”, Furkan Dergisi, s. 9, Aralık 2006.
[18] Ecevit Kılıç, “Çankaya Baskınını Gerçekleştiren Topal Osman’ın En Yakın Adamı Haliloğlu Rasim, İpek Çalışlar’ı Doğruluyor: ‘Köşke Girdiğimizde Latife Hanım Yalnızdı’”, Yeni Aktüel Dergisi, sayı 60, 2006-36, 1427 (31 Ağustos – 6 Eylül 2006), sayfa 35.
.
ATATÜRK VE 19 RAKAMI!!!
Videoda da anlatıldığı üzere, kemalistler Kuran-ı Kerim'i bazen dillerine dolayarak, buradan bazı çıkarımlarda bulunmaya çalışırlar! Kimileri tek bir ayeti alır onu kendine heva ve heves edinir ve onunla bütün sevmediklerini cehennemlik ilan eder, bir başka ayet ile de canlarının istediklerini(ve tabi kendilerini de) cennetin baş köşesine koyarlar! Hatta öyle ki, Kuran-ı Kerim'de "kafirlerin ebediyyen cehennemde kalacakları" tehdidi bile umurlarında olmaz ve "gökten indiği sanılan kitaplardaki dogmalar, Arapoğlunun yaveleri" gibi ifadeleri kullananların bir numaralı (ki kendisi bile Müslüman olmadığını çok kere söylemiş ve ilan etmişken dahi) Müslüman olduklarını ilan ederler! Oysaki yine pek çok ayette "Allah'ın ayetleri ile alay edenler, onları inkar edenler ve küçük görenlerin cehennemlik" olduklarına dair tehditleri çok açıktır!
Yine buna benzer olarak M Kemal'in hayatında 19 sayısının pek çok yerde görülmesine de kafayı takmış durumdadırlar! Bu 19 sayısı ile, Kuran'da geçiyor diye, M Kemal'i peygamber ve evliya ilan etmeye kadar varırlar! (Oysa ki Kuran'da geçiyor diye çocuklarına isim koyanlarla da alay ederler ) Ancak yine her zaman olduğu gibi kocaman bir cehalet içinde oldukları için, 19 rakamı ile M Kemal ve Kuran-ı Kerim'i yan yana getirmeye çalışırlar! Ancak bilmedikleri şey şudur ki, Kuran-ı Kerim'deki 19 rakamı meselesi "cehennem tasvirinde" ya da "cehennemde görevli melek sayısında" geçmektedir! Yani cennetlik, peygamberlik, evliyalık ya da mübareklikle alakalı bir şey de değildir! İşte az önce dedik ya "kemalist cehalet" diye! İşte tam olarak burada da bir örneğini görüyoruz! Zorlama yoluyla canlarının istediklerini peygamber ilan etmeye çalışırken, bilmeden onun cehennemlik olduğunu söylediklerini de bilmezler!
İlgili konu Müddessir Suresi'nin 30. ayetinde geçmektedir. Aynı surenin 18. ayetinden başlayıp 31. ayet de dahil olmak üzere bu aralıktaki ayetlerde bahsi geçen mesele, bir cehennemlik kişi hakkındadır ve ardından tehdit olarak cehennemdeki 19 görevli melekten bahsedilmektedir! Rivayetlere göre ayetlerde bahsi geçen ve "nasıl da ölçtü biçti" diyerek tasvir edilen kişi Velid Bin Muğire'dir. Peygamberimizin daveti ve ondan duyduğu Kuran ayetleri karşısında çaresiz kalan, bir cevap bulamayan ya da sözleriyle Kuran'ın belagatına yenik düşen bu kişi, epeyce bir düşündükten sonra işin içinden çıkamaz ve nihayet Peygamberimizi bir sihirbaz ilan eder! Bu sözlerin bir sihir sözü olduğu kanaatine varır ve belki de bildiği halde Allah'ın ayetleri olduğu gerçeğini kabul etmez! Bu sebepledir ki Allah, Kuran'da onun yaptığı şeyleri Kuran ile haber verir ve hatta düşünme şekline varıncaya kadar bizlere anlatır! Böylelikle onun cehennemlik olduğunu söyler ve azap ayetleri ile ahiretteki yerini bildirmiştir!
Kısaca özetlemeye çalıştığımız bu 13 ayetlik kısımda sürekli cehennem ve cehennemlik hakkında bilgi verilirken, Kuran'da 19 rakamı geçiyor diye, kemalistlerin M Kemal'i evliya ilan etmeleri mantıksızlığın en uç noktasıdır! Hatta kendi ağızları ile bir nevi onu cehennemlik ilan etmektir! Bir de (tekrar edelim ki) cehaletlerini her fırsatta ortaya koyduklarını göstermek açısından çok büyük bir örnektir!
.
LAİK DÜŞÜNCE YAHUDİ
KURGUSUDUR
Yahudilere göre insan sonradan Yahudi olmaz, ancak bir Yahudi anneden bir Yahudi olarak doğar... Dolayısıyla Yahudi bir anneden doğmayan kişi asla Yahudi olamaz... Bu durumda yahudi bir anneden doğmamış olan başka insanlar Yahudi olamayacağına göre bunlar ancak Yahudiye itaatkar bir hizmetçi olabilirler... Bu hizmetçi kesimin de kendi aralarında dereceleri vardır ve bu işi mason teşkilatları gibi teşkilatlar aracılığıyla yaparlar. Bilinir ki her insanda inanmak gibi bir istek, bir arzu vardır. Peki insan bu noktada ya doğru dine inanıp iman etmişse bu durumda yolun sonu görülmüş, bir anlamda tehlike başlamış demektir. İşte bu yüzden dini devlet işinden ayırıp mabede hapsetme fikrini ilk önce ortaya atanlar yahudilerdir... İyi araştırıldığında Avrupa'da Rönesans hareketinin öncülerinin yahudi oldukları görülecektir. Bu kimseler insan şeytanları olup bozguncu karakterleriyle insanlığın derin ve azılı düşmanlarıdır... Ne ki Müslüman toplumlarda laiklik, halkın İslam'a dönmemesi için ortaya atılmış batıl ve şeytani bir düşüncedir. Yahudi mantık müslüman ülkede 'Halk İslam'a yönelmesin de başka hangi ideolojiye, hangi düşünceye veya felsefi akıma yönelirse yönelsin, İslam dışında başka hangi dini benimserse benimsesin, hangi dine mensup olursa olsun' şeklinde işler. Binaenaleyh müslüman toplumlarda halkı özellikle de yeni genç nesli İslam'dan uzaklaştırmanın yolu din ile devlet işlerini birbirinden ayırarak dini mabede hapsetmekle yani laiklikle mümkündür ki bu şeytani fikir de ancak bir Yahudiye ait şeytani ve batıl bir fikr olabilir... Binaenaleyh bir mümin asla seküler/laik olamaz. Laik olan, seküler takılan kişi ya laikliği ya da İslam'ı bilmiyor demektir. Binaenaleyh bir kimse hem laik/seküler hem de müslüman, hem Marksist hem müslüman, hem komünist hem müslüman, hem Kemalist hem müslüman, hem demokrat hem müslüman hem şu hem de bu olamaz... Ya o ya da bu... Farklı her iki düşünce, birbirleriyle taban tabana zıt farklı iki ideoloji, iki değişik düşünce aynı kalpte bir arada olamaz. Örneğin, her kim şu ya da bu düşünceye, şu ya da bu ideolojiye, şu ya da bu dine inanmadığı halde yaşadığı toplumda kendisine hem devlet örgütüne hükmeden ideoloji veya sistemden hem de halktan gelebilecek baskılardan dolayı o düşünceyi benimsiyor, o ideolojiye arka çıkıyor, o dine inanıp iman ediyormuş gibi yapıyorsa bilinmelidir ki bu kişi inanıp arka çıktığını iddia ettiği o düşüncenin, o ideolojinin, iman ettiğini dile getirdiği o dinin münafığıdır. Ne ki iman kalpte başlar, kalbin eylemidir. Binaenaleyh belki bir şekilde insanların fikir ve düşüncelerini değiştirebilirsiniz, lakin onların kalplerini ise asla değiştiremezsiniz. Kişinin kalbinin bu anlamda kontrolünü Allah geçici süre onun eline vermiştir. (12 MART 2025)
ANADOLU İSLAM'I MI?
'Anadolu İslam'ı' söylemi küresel emperyalist güçlerin İslam alemini etnik anlamda bölmek için mümin toplumlar arasına Arapçılık, Türkçülük ve Kürtçülük gibi etnik kökene dayalı düşmanlık tohumu saçması sonucu ortaya çıkmış yapay ve batıl bir anlayıştır. Bir başka deyişle bu anlayış biraz İslam biraz milliyetçi söylemlere dayalı batıl ve hibrit bir ideolojinin kısmen İslam'la kavgalı temsilcileri tarafından ortaya atılmıştır. Şurası iyi bilinmelidir ki kişinin Arap, Türk veya Kürt olması Allah katında bir değer ölçüsü olmayıp kişiyi ne öne geçirir ne de geride bırakır. Dolayısıyla İslam'a göre kişi Arap, Türk veya Kürt olabilir, lakin kişinin Arapçılık, Türkçülük veya Kürtçülük yapması, etnik köken üzerinden batıl bir ideoloji ortaya koyması ise kesinlikle haram olup bu düşünce İslam'da men edilmiştir. Ne var ki Anadolu İslam'ı anlayışını oluşturup öne sürenler Osmanlı döneminde Türklerin tüm Arap isimlerini çocuklarına verdikleri halde Arapların çocuklarına asla Türk isimleri vermediklerini, Osmanlı döneminde adeta Türklerin Arapların gelenekleri ile oluşmuş bir dini İslam diyerek yaşadıklarını dile getirmekte ve bu nedenle de bilerek veya bilmeyerek ciddi bir İslam ve Arap düşmanlığı yapmaktadırlar. Böyle düşünenlere göre Türk İslam'ı denilen anlayış daha sevecen, daha toleranslı ve Allah korkusunu değil güya daha çok sevgiyi önceleyen, Türk'ün zaten binlerce yıldır var olan doğayla ve fıtrat yasalarıyla uyumlu töresi, gelenek ve görenekleriyle, tarihin derinliklerinden bugüne edindiği yaşam tecrübesiyle, irfan birikimiyle harmanlanmış, Türk'ün ellerinde şekillenmiş bir İslam anlayışıdır. Bu haliyle Anadolu İslam'ı dedikleri anlayış güya Arap kavim ve kabilelerin hırçın ve öfkeye dayalı gelenekleri, dar ve sığ bedevi anlayışıyla yoğrulup şekil almış Arap İslamından oldukça farklı olup salt sevgi odaklıdır. Bu anlayışa göre dinde özellikle de Allah ile korkutmak yanlış olup asıl önemli olanın sevgi olduğudur. O kadar ki bazıları Anadolu İslam'ının sevgi odaklı olup Arap'ın hırçın bedevi kültürü, acımasız gelenek ve görenekleri paralelinde oluşmuş öfke ve nefret odaklı Arap İslam'ı gibi olmadığını dile getirerek İslam'ın öfkeden, hırçınlıktan ve nefretten çok salt sevgi odaklı, sevgiyle kaim bir din olduğunu vurgulamaktadır. Ne var ki ne Arap İslam'ı ne de Anadolu İslam'ı gibi kavramlar dinin temel felsefesine, İslam'ın temel parametrelerine asla muvafakat etmez, ayrıştırıcı ve ırk tabanlı bu kavramlar asla Allah'ın kitabından onay alamazlar. Elbette İslam insan yaşamını çekip çevirecek ilkeler, aklı dağınık olmaktan kurtaracak ilahi ölçüler ortaya koyar. Ne var ki İslam farklı kavim ve kabilelelerin, değişik ulusların ve milletlerin bireyin ve toplumun maslahatını ve esenliğini amaçlayan, insanlığın dipten akan ortak kanaat ve vicdanına uygun olan tüm gelenek ve göreneklerini kabul eder, bunu bir zenginlik olarak görür ve dolayısıyla kendi hukuk anlayışında örfe de yer verir. Kısacası İslam her ne olursa olsun kültürün, örfün, törenin, gelenek ve göreneklerin tümünü asla inkar etmediği gibi Allah'ın kitabıyla ve İslam'ın temel parametreleriyle uyumlu, ortak aklın kabul ettiği yararlı ve faydalı olan her örfü, her töreyi, her kültürel öğeyi, her gelenek ve göreneği alkışlar. Bu noktada bir sorun yoktur. Sorun herhangi bir kabilenin, herhangi bir milletin, herhangi bir kavmin veya etnik grubun doğru yanlış, hak batıl demeden kavmiyetçilik, milliyetçilik, ulusçuluk adına kendi geleneklerini, kendi kültürel edinimlerini, töre ve örflerini İslam'ın içine taşımaları ve bunu İslam gibi pazarlamaya çalışmalarıdır. İslam kesinlikle bu tür bir düşünceyi onaylamaz, gelenek ve görenek, töre ve örf konusunda seçmeci davranarak insanlığın yararına uygun olanlarını alır ve gerisini ise batıl sayıp terk eder. Dahası günümüzde çoğu uygulamaları kişiyi küfre götürecek türden ve batıl inanışları olan, tarikat ve tasavvuf adı altında Türkiye'de, Asya'da ve daha başka bölgelerde faaliyet gösteren, aslında bugün çoğumuzun uygulamalarına uçuk hikayelerine, keramet türünden akıl dışı menkıbelerine haklı olarak karşı olduğu, gülüp geçtiği ve din adına ortaya çıkan pek çok oluşumun kaynağı Ahmet Yesevi, Mevlana, Nakşibendi, Rabbani, Hacı Bayram Veli, Hacı Bektaş Veli gibi ehli tarik adamların anlatımlarına dayanmaktadır. Dolayısıyla gerek Anadolu İslam'ı gerekse de Arap İslam'ı yanlış ve batıl da olsa insanların bir takım kendi inanışlarını, kendi kültürel anlayışlarını, kendi töre, gelenek ve göreneklerini içine enjekte ettikleri hibrit, karışık ve melez bir dini inanış olup Allah böyle bir inanıştan, böyle bir dini anlayıştan asla razı olmaz. İslam kendi ilahi ilkeleriyle, getirdiği yaşam felsefesiyle İslam'dır. Bu haliyle ilahi kaynaklı bir din olan İslam'ın mesajı ise evrenseldir. Dolayısıyla İslam şu ya da bu kavme, şu ya da bu ulusa, şu ya da bu millete ait bir din değil evrensel daveti ve ilkeleriyle tüm insanlığın dinidir... Şurası da unutulmamalıdır ki yüce Allah dinini kemale erdirmiş, dinde herhangi bir eksiklik brakılmamış ve din tamamlanmıştır. Dolayısıyla kimsenin bu dine iyi niyetlerle de olsa yama yapmaya, bir şeyler ilave etmeye hakkı ve yetkisi yoktur. Ne ki İslam zaten kendi ilkeleriyle çatışmayan, inanç esaslarıyla çelişki içinde olmayan ve insanların ortak aklında ve vicdanında ma'kes bulacak her geleneğe, her kültürel edinime, her töreye, her örfe içinde yer vermektedir. Binaenaleyh, Anadolu veya Arap İslam'ı gibi kavramlar dinin temel felsefesini bilmeyen, bozguncu bir karakter ve hastalıklı bir kalp taşıyan kimselerin uydurduğu birer şeytani kavram ve anlayışlar olup bu haliyle bu türden kavramlar asla İslam'a muvafakat etmez. Anadolu İslam'ı sevgi odaklı olup içinde Allah korkusuna yer vermez. Oysa yüce Allah kitabında insanlardan değil yalnızca kendisinden sakınıp korkmayı kullarına emretmektedir. Kur'an ayetlerine bakıldığında korku ile rahmet ve sevgi art arda gelmekte, biri diğeri için feda edilmemektedir zira insanın yaratılışı ödüllendirme ve cezalandırma, sevgi ve korku gibi düalist bir durum arz etmektedir. İşte bu nedenle her kim Allah korkusu/Allah'tan sakınma anlayışını değil de hristiyanlar gibi salt sevgi odaklı bir yaklaşımla Allah'ın dinini, O'nun gönderdiği kitabı ele alır, bu şekilde tefsir etmeye ve açıklamaya çalışırsa bu kişi Allah'a karşı gelmiş, yan çizmiş olur ki zaten böyle bir anlayış ayetlere muhalefet etmektir. Dolayısıyla Allah'tan sakınmak ve yalnızca onun makamından sakınıp nefsinin aşırı istemlerini terk etmek işin aslı ve esası olup bu durum etle tırnak ilişkisi içinde ele alınmalı, birine odaklanıp diğerini, diğerine odaklanıp birini feda etmemeli ve işi sevgi-korku ve sakınma temelli ele alarak işlemeliyiz. Elbette sevgi her daim önde olmalı, lakin korku ve sakınma sevginin korunması için var olmalıdır... Adaletsiz gücün zulme dönüşmesi mümkün olduğu gibi korku olmadığında da sevgi anlamsız kalır, cılızlaşıp yıkılır. Denge ehli olup işi felsefi boyuta indirgemeden sevgiyi hak eden adam gibi adamlara sevgi göstermeli, lakin insanlık düşmanlarına öfke duymalı ve onların bu hastalıklı hallerinden hoşnut olmayıp böyle kimselerden nefret işin başı olmalıdır. Dolayısıyla bir mümin sevgisini ulu orta herkesle paylaşıp bozuk para gibi çarçur edemez, etmemelidir... Mümin düşmanlarına bile merhamet eder, lakin onlarla sevgisini paylaşamaz, azıcık olsa zalimlere, insanlık düşmanlarına onlara meyledemez. Binaenaleyh korku, yergi, öfke ve nefret ile sevgi bir arada dengede olmalıdır... İslam'da rahmet ve bağışlama esastır, lakin adalet gereği cezalandırma da işin aslı ve esasıdır. İşte bu yüzden Kur'an ayetlerinde cennet ve cehennem bir arada olacak şekilde peşpeşe anlatılır... Binaenaleyh sevgi-öfke, sevgi-ceza, sevgi-düşmanlık dengesini ancak kalplerinde hastalık olanlar bozar...
Ramazan dolayısıyla bunlara bazı hatırlatmalar yapalım..
Hani bunlar diyorlar ya!
"Atatürk olmasaydı ezanlar okunmaz ve camilerde namaz kılamazdınız!"
Bundan çok daha ağırı olan pislik sloganları da
"Ananız belli olurdu da babanız belli olmazdı"sözleridir.
Bu terbiyesiz herifler Atatürk'ün felsefesini ve yönetim anlayışını bilerek kabul etmiyorlar veya toplumdan gizlemektedirler.
Çünkü Atatürk'ün ontolojik yapısında islam diye bir din veya yer yoktur..
Atatürk'ün doğal hakkı olan kendi ideolojisini devletin her kademesinde yerleştirmeyi başarmıştır..
Onun için Atatürk 10 Temmuz 1923'de"dini ve namusu olanlar kazanamaz.
Bu düşüncede olanlar fakir kalmaya mahkumdur..Önce bu iki anlayışı ortadan kaldırmalıyız" der.
Belge isteyenlere.Uğur Mumcu'nun "Kazım Karabekir Anlatıyor" kitabın 84.sayfasına baksınlar....
Ama gelin görün ki Atatürk'ün islama olan mesafesini bize yanlış olarak dayatan bir akıl vardır.
Adeta bu kesim Atatürk'ün dine mesafeli olmasını kabul etmemektedir ki,burada bile
Atatürk'e saygı göstermiyorlar,aslında..
Şimdi bu kemalist-sol ve Beyaz Türklerin sinir uçlarını zıplatmak için
Atatürk zamanındaki din derslerinden bazı bilgileri paylaşacağım..
1924'de ilkokul 1.sınıf hariç diğerlerine haftada 2 saat din dersi verilirdi.
1930'da sadece 5.sınıflara velilerin izni ile haftada yarım saate düşürülür..
1933'de ise merkezi yerlerdeki İLKOKULLARDA DİN DERSİ YASAKLANIR...
1939'da ise köylerde din dersi yasaklanır...
1924'de 1 ilahiyat ve 29 imam hatip okulları açılır ama
1926-27 yıllarında sadece İstanbul ve Kütahya şubeleri ayakta kalır..
1928'de Anayasa'dan devletin dini islam ibaresi kaldırılır..
1931-32 yılında ise devlet mali desteğini çekince bu okullar kapatılır..
Ortaokullara gelince:
1927 yılında ortaokullarda din dersi tamamen yasaklandı..
Şimdi bakınız neler yazacağım?
1933'den 1951 yılına kadar İLKOKULLARDA DİN DERSİ YASAKTI.
1927'den 1956 yılına kadar ORTAOKULLARDA DİN DERSİ YASAKTI.
1953 yılına kadar LİSELERDE DİN DERSİ YASAKTI..
Şimdi de bazı ayrıntıları vereyim..
1950 yılına kadar dua kitapları
Yani Enami şerif,mızraklı ilmihal,Karınca duası,Mevlidi şerif kitapları basılmasının yasak olduğu gibi
Ahmet Hamdi Akseki'nin "Peygamberimiz Hz.Muhammed" adlı kitabı İçişleri Bakanlığınca toplatılıyordu..
Radyolardan dini konuşmalar ve mevlitlerinde yayınlanması yasaktı..
Ezan Türkçe olarak 1932'den 1950'ye kadar okutuldu ama
Adnan Menderes 1950 yılında ezanı aslına yani Arapça'ya tekrar döndürdü..
Menderes 5 Temmuz 1950'de radyodaki dini yayın yasağını kaldırdı..
Menderes 1958'den itibaren ramazan boyu radyolardan naklen mevlit ve sohbet serbestisi getirdi..
Menderes zamanında 7 yılda 15.000 yeni cami yapılmıştır..
Şimdi kemalist-sol ve Beyaz Türklere soralım.
Rahmetli Kadir Mısıroğlu'na"Keşke Yunan kazansaydı" gibi bir ironiyi niye yaptığını anlıyor musunuz?
Yunanistan bu ülkeyi(edemezdi de) işgal etseydi islama bu kadar darbe vurabilir miydi?
İşte rahmetli Kadir Mısıroğlu bu rezalet durumu hatırlatmak için Yunanistan'ı örnek vermişti...
Hadi yalan deyin !
KİNİNİ KUSTU
..................................
Defalarca yazdığım bir konu vardır..
Ekranlarda kendini kemalist görüp
AK Parti'ye bazen övücü sözler söyleyenlere aldanmayalım..
Yetmedi CHP'ye çok sert karşılık vermelerine de aldanmayalım diye...
Çünkü bunların kalbinde ve beyninde kemalizm ideolojisi vardır..
CHP'nin yönetimini ve liderlerini beğenmedikleri için
Mecburen bu boşluğu ortada durarak geçiştirmeye çalışıyorlar...
Bunun tipik örneklerinden biri Nedim Şener'dir diğeri ise Mete Yarar'dır...
Dikkat edilirse ben bunlara hakaret etmeden bir atıfta bulunuyorum:
Sadece ve sadece alnı secdeye giden Sayın Erdoğan'ın yaptıklarını
Bir guguk kuşu gibi Atatürk'e yönlendirmenin uğraşları içindedirler ama
Bunların geçmişinde müslümanlara yapılan zulmü tenkit ettiğini göremezsiniz..
Böylesine bir yazıyı yazmamın nedeni ise;
HÜDAPAR'ın kemalizm üzerinden yaptığı konuşmayı baz alıp
Nedim Şener'in kin ve nefretini kustuğu bugünkü makalesidir..
Bu kin ve nefretini kusarken de tamamen yanlış bir yönlendirme çekmektedir...
Bu kemalistlerin temel anlayışı bu toplumdan Atatürk'ün gerçeğini hep saklamaktır..
HÜDAPAR'a saldıran Nedim Şener hemen Atatürk kutsamasına dalıyor ve
"Atatürk cuma günü meclisi dualarla ve dini merasimlerle açmıştır" gibi sözleri hatırlatıyor..
A be zavallı Nedim Şener!
Ne islamı biliyorsun,
Ne kemalizmi biliyorsun,
Ne de Atatürk'ü ontolojik yapısını biliyorsun?
Mustafa Kemal Meclis'i dualarla niye açıyordu?
O parlamentonun içindeki milletvekillerinin manevi durumunu hiç düşündün mü?
İçki yasağını getiren ,Halifeyi ve Saltanat'ı kurtarmak için çalışan Meclis değil miydi?
Kapısında dua edilmeden Meclis görüşmeleri yapılmayan bir Meclis değil miydi?
Meclis'in duvarında "Ve emruhum şûrâ beynehüm"yazılı Şura süresi 38.ayet yazılı değil miydi?
Peki savaş bittikten sonra ne oldu?
Kız gibi Meclis istiyorum diyen Mustafa Kemal 1.Meclis'i niye feshetti?
Meclis kapısında Mustafa Kemal'i dua edilmediği için durduran müezzini Mustafa Kemal niye kovuyordu?
Yetmedi 2.Meclis'ten itibaren peyderpey okullarda din dersi azaltarak 1933'den 1948'e kadar din dersi neden yasaklanıyordu?
HÜDAPAR kemalizmi değil de islam kardeşliğiyle :
"hep birlikte Türk’üyle, Kürt’üyle, Arap’ıyla, Zaza’sıyla kardeşçe bu ülkede yaşayacağız.” demesi sana niye batıyor?
Çünkü sizin kafa yapınız ırkçı ve bu ırkçılığın kurucuları da Mohiz Kohen gibi yabancılardır..
Siz değil misiniz?
İsmet İnönü"bu ülkede herkes Türk milliyetçisi olacaktır.
Buna itiraz edenleri yok edeceğiz" diyen
Mahmut Esat Bozkurt'un"Kürtler bu ülkede yaşamak istiyorsa Türklere köle olarak hizmet etmelidir"diyen ve
Cemal Gürsel'in Diyarbakır'da"biri kendini Kürt olarak tanıtıyorsa onun yüzüne tükürün" diyen senin ataların değil miydi?
Ey Nedim Şener ve benzerleri!
Şunu bilin ki, Türkiye içinde tüm kriptoların cirit attığı kemalizm diskurlarıyla bu ülkede birlik ve kardeşlik sağlanamaz..
21.yüzyılda bu söylemlerle Türkiye asla küresel bir devlet olmaz..
Utanmadan sıkılmadan kemalizmi bu toprakların insanlarına bir zoka olarak yutturuyorsunuz..
Hiç unutmuyorum;
Bu Nedim Şener ekranlarda iken arka plândaki ekranda Selçuk Bayraktar ve mühendislerin topluca resmini görünce
"İşte Atatürk'ün çocukları;onun gösterdiği yoldan gidenler..Her ne kadar burada Erdoğan'ın katkısı varsa da,
aslında onun da Atatürk'ün bilim ve akılda gösterdiği yolu takip ettiği için başarılı olmaktadır" demişti..
Buradan kendisine bir kez daha avazım çıktığı kadar haykırarak itiraz ederek;
"Gerek Sayın Erdoğan ve gerekse Sayın Selçuk Bayraktar asla kemalizmi kabul edenler değildir ve
asla o yoldan giden kişilikte ve düşüncede değildir.Teknolojiyle ilgilenmek demek Allah'ın nimetlerin faydalanmaktır.
Bilim ve akıl kimsenin tekelinde değildir.Bu iki öznenin tek düşüncesi vardır 200 senelik Batılalaşmayı bitirmektir..
Bir taraftan teknolojiyle muhatap olurken diğer taraftan Ayasofya'yı açarak İmam Hatip okullarını çoğaltıyordu"demeyi kendisine hatırlatırım..
Kaldı ki alnı secdeye gitmeyip de kemalizmi kabul edenlerin 21.yüzyıla taşıdıkları bir icraatı yazsınlar da öğrenelim...
.
1500'lerde İngiltere'de insanların çoğu Haziran'da evleniyordu senelik banyolarını da Mayıs'da yapıyorlar, Haziran'da çok kötü kokmuyorlardı..
Ama yine de kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu..
Banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu..
Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti.. Ondan sonra oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak ta bebekler aynı suda yıkanıyordu.. Bu esnada su o kadar kirli hale geliyordu ki içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü..
İngilizcedeki 'banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın' deyimi buradan gelmektedir..
Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında tahta bulunmuyordu..
Burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler) çatıda yaşıyordu..
Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen hayvanlar kayarak çatıdan aşağı düşüyordu..
Yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu.. Böceklerin ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi büyük bir sıkıntı oluşturuyordu.. Etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan İngiliz usulü yataklar bu nedenle oluştu..
Zemin topraktı.. Sadece
Zenginlerin ahşaptan yapılmış zeminleri vardı..
Bunlar kışın ıslandığı zaman kayganlaşıyordu..
Bunu önlemek için yere saman seriyorlardı.. Kış boyunca saman sermeye devam ediliyordu.. Bir zaman geliyordu ki kapı açılınca saman dışarıya taşıyordu.. Buna mani olmak üzere kapının altına bir tahta parçası konuyordu ki bunun adı 'Thresh hold' (saman tutan; Türkçesi eşik idi..
Yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük bir kazanın içinde yapılıyordu..
Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler ilave ediliyordu.. Çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu.. Akşam yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu.. Bazen bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu.. 'Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk, kazandaki bezelye lapası dokuz günlük' (Peas Porridge hot, Peas Porridge cold, Peas Porridge in the Pot nine Days old) tekerlemesinin menşei budur..
Bazen domuz eti buluyorlar o zaman çok seviniyorlardı..
Eve ziyaretçi gelirse domuz etlerini asarak onlara gösteriş yapıyorlardı.. Birisinin eve domuz eti getirmesi zenginlik işaretiydi.. Bu etten küçük bir parça keserek misafirleriyle oturup paylaşıyorlardı..
Parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu.. Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açabiliyordu.. Domatesler buna sık sık sebep olduğu için bundan sonraki yaklaşık 400 yıl Domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü..
Çoğu insanın kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu.. Onun yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı.. Çoğu zaman bu tabaklar bayat ekmekten yapılıyordu.. Ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman kullanılabiliyordu..
Bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için, içinde kurtlar ve küfler oluşuyordu.. Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların ağızlarında 'tabak ağzı' (Trench Mouth) hastalığı ortaya çıkıyordu..
Ekmek itibara göre bölüşülüyordu.. İşçiler yanık olan alt kabuğu, aile orta kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı..
Bira ve viski içmek için kurşun kadehler kullanılıyordu.. Bu bileşim insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu.. Yoldan geçen insanlar bunların öldüğünü sanıp defnetmek için hazırlık bile yapıyordu.. Hatta bunlar birkaç gün süreyle mutfak masasının üstüne yatırılıyor¸ aile etrafına toplanıp yiyip-içerek uyanıp uyanmayacağına bakıyordu..
Buna 'uyanma' nöbeti deniyordu..
İngiltere eski ve küçük bir yerdi, insanlar ölülerini gömecek yer bulamamaya başlamıştı.. Bunun için mezarları kazıp tabutları çıkarıyor, kemikleri bir 'kemik evi'ne götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı..
Tabutlar açıldığında her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri olduğu görüldü.. Böylece insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı..
Buna çözüm olarak cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan dışarıya taşıyarak bir çana bağladılar.. Bir kişi bütün gece boyu mezarlıkta oturup zili dinlerdi.. Buna mezarlık nöbeti denirdi.
Ortaçağda Avrupa'daki rahibelerin yüz ve ellerinden başka yerlerini yıkamaları kesin olarak yasaklanmıştı..
Kastilya Kraliçesi İsabella bile 50 yıldan fazla süren hayatı boyunca iki kez banyo yapmıştı..
Tuvaletle henüz tanışmayan Avrupa'da lazımlıkları sokaklara boşaltma adeti 17. yüzyıla kadar sürdü..
Fransa krallarından 14. Louis, gününün belli bir zamanını lazımlığında oturarak geçirir, devlet işlerini de buradan yürütürdü..
1600'lerde İstanbul'a gelen İngiliz büyükelçiler, lazımlık kullanma ve bunu da pencereden boşaltma adetleri yüzünden şehirden uzak olan Tarabya'yaki bir konağa gönderilmişti.. 19.yy da kesin olarak tuvalet kullanma sözü vermeleri üzerine Taksim'e taşınmalarına izin verilmişti..
liste böyle uzaaar gider..
Ama esas dikkat çekmek istediğim konu şudur;
1500 lü yıllarda adeta b*k içinde yaşayan Avrupa nasıl oldu da arayı bu kadar açtı?
Bu da bizim sınavımız olsun..
Prof. Dr. Erol Duren
.
.
VAHDETTİN İNGİLİZ KÖLESİMİYDİ?
100 seneden beri kemalist-sol zihniyeti
Vahdettin'e hep "İngiliz uşağı"diyerek saldırmıştır..
21.yüzyılda olmamıza rağmen bir milim geri dönüş yapmamışlardır..
Bu kahrolası Vahdettin düşmanlığını yaparken şu sözü de ilave ederler:
Atatürk Kur'an'ın vahiy olmadığını Hz.Peygamberin 3 sene düşünüp yazmaya başladığını söyler..
İslam dini beyni ezberden sulanmışların dinidir" ve
"elimden gelse tüm dinleri denize atardım" gibi
Buradan anlamamız gereken nedir?
Atatürk islam dininin Türklerin milli dokusuna ters bir dindir ve kabul edilemezdir..
Şimdi bu konuları girdiğimizde bazılarının sinir uçlarının refleksi devreye girerek
"SEN ATATÜRK DÜŞMANISIN,BUNLARI NASIL YAZARSIN" diyeceklerini adım gibi biliyorum..
Çünkü bunlar okumaz,
Çünkü bunlar Atatürk'ü gerçek kimliğinde tanımak istemez,
Çünkü bunlar Atatürk'ün neler yaptıklarını bilmez adeta
21.yüzyılda çağdaş putperestliği kendilerine ilke edinmişlerdir..
Solcu Ufuk Uras'ın dediği gibi "bu ülkede en az kitap okuyanlar kemalistlerdir" teşhisi isabetlidir..
Bunlar Atatürk'ün el yazısıyla yazdığı notlarını içeren Afet İnan'ın"Medeni Bilgiler" adlı kitabını okumaz.
Bunlar Genelkurmay'ın lojistik destek verdiği
Doğu Perinçek'in"Kemalist-Devrim Din-Allah" kitabını okumaz..
Bunlar sosyal demokrat olan Onur Atalay'ın "Türk'e Tapmak" adlı kitabını okumaz..
Okumaz ama kabalık yaparak insanları fişlerler ve de
Alayının sara nöbetine girmişçesine "ATATÜRK DÜŞMANLARIIIIII !" diye paylarlar...
Sabri Çolak
Yalan mı?
.SANÂYİ İ NEFÎSE MEKTEBİ
Mektebin kuruluşunda Tanzimat devrinde eğitim alanında gerçekleştirilen faaliyetlerin etkisi büyüktür. Bu dönemde açılan pek çok modern öğretim kurumunun yanında güzel sanatlar alanında da bazı gelişmeler kaydedildi. Resim sanatının geliştirilmesinde Doğu’dan ziyade Batı’nın telkinlerine bir yöneliş olduğu, birçok sanatkârın teşvik ve himaye gördüğü dikkati çekmektedir. Avrupa’dan meşhur ressam ve mimarlar davet edilerek istihdam edildiği gibi ihtisas amacıyla Avrupa’ya askerî okullardan mezun ressamlar gönderilmişti. Bunlardan Süleyman Seyyid Bey ve Şeker Ahmed Paşa, Sultan Abdülaziz’in himayesiyle Avrupa’ya giden ilk ressamlardandır. Anlaşıldığı kadarıyla o dönemlerde resim tahsili için ülkede Mühendishâne ve Harbiye gibi okullardan başka bir öğretim kurumu bulunmamakta ve resmî dairelerde çalıştırılan ressamların çoğunu yabancılar oluşturmaktaydı. Sultan Abdülaziz’in resim sanatı ile yakından ilgilenmesi ve bizzat resim yapması, bu sanatın bağımsız bir eğitim kurumu bünyesinde öğretilmesi ve geliştirilmesi için önemli adımların atılmasını sağladı. 1870’lerden itibaren orta dereceli okulların programlarına resim dersinin konulması bu alanda öğretmen ihtiyacı ve öğretmen yetiştirilmesi meselesini gündeme getirdi. Diğer taraftan Avrupa’da tahsilini tamamladıktan sonra ülkeye dönen sanatkârların faaliyetleri ve özellikle Şeker Ahmed Paşa gibi başarılı bir ressamın gayretleriyle 1873’te düzenlenen resim sergisi büyük yankı uyandırdı. Bu hususta gazetelerde yayımlanan haber ve değerlendirmeler kamuoyunun dikkatini çekti. Muhtelif cemiyetler tarafından yerli ve yabancı sanatkârların eserlerinden oluşan sergilerin düzenlenmesine devam edildi.
Gazeteci Zekeriya Say yazmış...
Halk TV yolsuzluk arıyorsa Baykar’a değil CHP’ye baksın!
Ekrem İmamoğlu, Beylikdüzü Belediye Başkanıydı.
23 Kasım 2016’da, sözde “Kültür ve Sanat Etkinliği” adı altında 17 yazarın katılacağı bir “söyleşi etkinliği” için açık ihale düzenledi.
İhaleyi kazanan şirkete belediye kasasından o günün şartlarında tam 987 bin TL ödendi.
Daha sonra ihalesi yapılan organizasyonun hiç gerçekleşmediği ortaya çıktı.
İhale şartnamesinde ismi geçen ve ücret aldığı öne sürülen Zülfü Livaneli, Ertuğrul Özkök, Ayşe Kulin ve Gülse Birsel gibi yandaş isimler, “Böyle bir etkinliğe katılmadık” dedi.
“Hayali ihale” rezaletinin patlak vermesinin ardından köşeye sıkışan CHP’li Beylikdüzü Belediyesi, "Söyleşiler planlandı, fakat etkinlik yapılmadı" itirafında bulundu. Yazarlara ödendiği iddia edilen bütçenin akıbetine ilişkin tek kelime edilmedi.
Fondaş medya ise yaşanan skandal karşısında adeta başını kuma gömdü.
*
Bahçelievler’de “ocak başı et lokantası” işleten bir babanın çocuğu olarak dünyaya gelen ve yine aynı ilçede mütevazı bir apartman dairesinde ikamet eden Rıza Akpolat’ın kurduğu düşük sermayeli şirketleri her seferinde battı.
Sürekli zarar ettiği için devlete tek kuruş vergi ödemeyen Akpolat, babasının eski arkadaşı Erdoğan Toprak’ın sihirli dokunuşuyla 2019 seçimlerinde Beşiktaş Belediye Başkanlığı koltuğuna paraşütle indi.
Başkan olur olmaz, ilk iş olarak eşine bugün piyasa değeri 15 milyon lira olan Range Rover marka cip satın alan Başkan Akpolat, eşinin ve kendisinin isminin baş harflerinden oluşan “34 DRA …” yazılı özel plakaya ise 25 bin TL ödeyerek karısına bir jest daha yaptı.
Derken…
Rıza Başkan, eşinden sonra personelin de ayağını yerden kesmek için sürücülü araç kiralama ihalesi düzenledi.
1 Ekim-31 Aralık 2019 arasını kapsayan süre için 12 milyon 980 bin liralık araç kiralandı.
MASAK incelemesinde, ihaleyi alan firmanın 800 bin liralık teminat mektubu sahte çıktı. Ayrıca CHP’li belediyenin hiç bir hizmet vermeyen firmaya 11.8 milyon lira ödediği belirlendi.
Sayıştay denetçisi skandal vurgunla ilgili rapor hazırladı. 2019 yılı Sayıştay Denetim Raporlarına yansıyan ve basında genişçe yer alan ihale rezaletine rağmen CHP’nin güdümlü medyası, oluşan kamu zararına yönelik tek kelime etmedi.
Rıza Başkan’ın, söz konusu ihaleden 26 gün sonra, Balıkesir Edremit ilçesinde, Kaz Dağları’nın eteğinde, denize sıfır ve o günkü piyasa değeri 10 milyon olan 2 adet triplex villa satın alması da malum medya için haber değeri taşımadı.
*
Erhan Aras,
Yenimahalle Belediyesi Başkanı Fethi Yaşar’ın oğlu Bülent Yaşar’ın kayınbiraderiydi.
CHP’li belediyede işe alınan Aras, KPSS engelini aşmak için önce “istisnai kadrodan” memur yapılarak ,‘Özel Kalem Müdürlüğü’ne atandı.
Ardından İnsan Kaynakları ve Eğitim Müdürü görevine getirildi.
“10 yıl hizmet süre şartını” sağlamadan bu kez “usulsüz” şekilde CHP’li Yenimahalle Belediye Başkan Yardımcılığı görevine getirildi.
İşe başlamadan önce “Kartal”a binen Aras, Başkan Yardımcısı olduktan sonra önce altına sıfır Mercedes çekti, ardından Çayyolu gibi lüks bir yerde milyonluk evde oturmaya başladı.
Yenimahalle Kaymakamlığı, yaptığı incelemenin ardından İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği yazıda, “Bülent Aras’ın atamasının mevzuat hükümlerine aykırı olduğu ve iptalinin uygun olacağı” görüşünü bildirdi.
Buna rağmen zillet medyası, bu liyakatsiz “yandaş atama” hakkında tek satır yazmadı.
*
CHP’ye yakınlığıyla bilinen Yazar Ergün Poyraz, Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında çok ağır ifadelerin yer aldığı kitaplar yazdı.
Tabir caizse Başkan Erdoğan’a demediğini bırakmadı. Buna rağmen en ufak zarar görmedi.
Kendisi Kuşadası’nda yaşıyordu. CHP’li Kuşadası Belediyesi’nde dönen yolsuzluklara daha fazla tahammül edemedi.
Mıcır alımında yapılan bir “ihale yolsuzluğunu” ihbar etmesinin ardından, evinin önünde 3 kişinin saldırısına uğradı.
İhaleyi alan firmanın elemanları tarafından darp edilen ve ölümden dönen Ergün Poyraz’ı, saldırının ardından telefonla aradım.
“Erdoğan hakkında ağır eleştiriler olan birçok kitap yazdım en ufak bir şiddet görmedim. CHP ile ilgili yolsuzluk ihbarında bulundum, durum ortada Zekeriya” diyerek, iki zihniyet arasındaki bariz farkı dile getirdi.
*
CHP’li belediyelerde patlak veren ve milli medyada genişçe yer bulan bu gibi ihale ve liyakatsiz kadrolaşma örneklerini çoğaltmak mümkün…
İşte bu skandallar karşısında başını kuma gömen ve “kamu zararını” görmezden gelen CHP medyası, sıra AK Partiye veya onların akrabalarına gelince, en ufak bilgi kırıntısını dahi abartarak görülmemiş bir iftira kampanyası başlatıyor.
Manşetlerinden ve ekranlarından yayınladıkları yalanlar yüzünden adeta “tekzip bültenine” döndükleri halde yüzleri kızarmak yerine, iftira atmaya devam ediyorlar.
Bu karalama kampanyasının son kurbanı…
Savunmada bağımlılığı bitirmek ve semalarında “hür ve özgür bir Türkiye” inşa etmek için gece gündüz çalışan…
Devletten tek kuruş maddi destek almadığı halde, ürettiği yerli ve milli SİHA’lar ile savaş paragidmasını değiştiren…
“Her çocuk uçağa dokunsun” diye, dünyanın en büyük havacılık fuarı TEKNOFEST’i organize eden…
Salgında, rekor sayılacak bir sürede yerli solunum cihazı geliştirerek hastalara nefes olan…
Depremde, gerek gıda yardımları, gerek 2 bin kişilik konteyner kent ile felaketzedelerin imdadına koşan…
CHP’li belediyeler kendilerine oy vermeyen depremzedeleri sokağa atarken, personeli için inşa ettiği lojmanları bile depremzedelere tahsis eden Bayraktar ailesi oldu.
İsrail’den kiralanan ve hafta sonları uçmayan Heronlara ödenen saatlik 2.500 doları konuşmayan…
ABD'den kiralanan King Air Beechraft uçakları için ödenen 4.300 dolarlık kiralama ücretini normal bulan Halk TV…
CHP ile olan akçeli ilişkilerinin ortalığa saçıldığı bir dönemde, kendi rezaletini perdelemek için…
İşletme masrafları ve personel giderleri dâhil saati 850 dolara kiralanan Bayraktar TB2 İHA’lar üzerinden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar’ın şirketi BAYKAR’a çamur atmaya kalktı.
Eğer Halk TV yöneticileri gerçekten “içinde tüyü bitmemiş yetimin hakkı” olan kamu parasının birilerine peşkeş çekilmesinden rahatsız olsalardı.
Açılan “İHA kiralama” ihalesinde en düşük teklifi vererek 5 adet Bayraktar TB2 İHA kiralayan, bunların yanına da 4 adet Bayraktar İHA'yı; bakım, onarım, yakıt, personel, altyapı dahil tüm masrafları dahil ücretsiz olarak Orman Genel Müdürlüğü’ne tahsis eden BAYKAR firmasını hedef almak yerine…
Önce CHP’de dönen rezaletleri yazarlardı ama…
Fakat dert başka...
Sultan Abdülaziz tarafından daha önce İstanbul’a getirtilen Fransız ressamı Guillemet, resim ve mimarlık alanında öğretim yapacak bir mektebin kurulması için hükümet nezdinde teşebbüste bulunmasına rağmen (1873) resmî makamlardan bir cevap alamadı. Bunun üzerine İstanbul Beyoğlu’nda Desen ve Resim Akademisi adıyla özel bir eğitim kurumu açtı (1874). Guillemet bu akademiyi kendisi gibi ressam olan hanımıyla birlikte yönetmekteydi. Çoğunluğunu Ermeni çocuklarının oluşturduğu öğrencilerin arasında Türkler de vardı. Öğrencilerin iki yıllık çalışmasından oluşan bir sergi düzenleyen akademi (Haziran 1876) fazla uzun ömürlü olmadı. Guillemet’nin teklif ettiği resmî okul açma meselesi Maarif Nâzırı Münif Mehmed Paşa tarafından 1877’de ele alındı. Münif Paşa’nın Şûrâ-yı Devlet’e gönderdiği tezkirede resim tekniğinin bütün sanatların esası olduğu, ancak bunun gelişme imkânına kavuşturulamadığı, mimarlık tekniğinin de usulüne uygun biçimde öğretilmediği ve ehliyetsiz kimselerin elinde kaldığı belirtilmektedir. Münif Paşa başlangıçta resim ve mimarlık tekniğine mahsus bir güzel sanatlar okulu açılmasını, müdürlüğü ile resim öğretmenliğine Guillemet’nin, mimarlık öğretmenliğine Chinkiria’nın tayin edilmesini öneriyordu. Kurulması hususunda II. Abdülhamid’in iradesi çıkan bu okulda derslerin Türkçe yapılması şart koşuluyordu. Mekteb-i Sanâyi-i Nefîse-i Şâhâne (Mekteb-i Sanâyi-i Şâhâne) adıyla anılan, fakat binasının nerede olduğuna dair bilgi verilmeyen bu okula din ve cinsiyet farkı gözetilmeden on üç yaşını dolduran talebelerin alınacağı ilân edilmekteydi. Öğrenci kaydına başlanıldığı halde Osmanlı-Rus savaşının çok tehlikeli boyutlara ulaştığı bir zamana rastlaması ve Guillemet’nin bu esnada göçmenlere yardım ederken tifo hastalığına yakalanıp ölmesi yüzünden bu ilk teşebbüs sonuçsuz kaldı.
1880 yılında Sanâyi-i Hasene ve Fünûn-ı Âliye Mektebi adıyla daha geniş kapsamlı öğretim yapacak bir yüksek okulun açılmasıyla ilgili çalışmalar başlatıldı. 14 Mart 1881 tarihinde padişahın himayesinde olmak üzere güzel sanatlar ve yüksek fenlerin öğretimine mahsus bir okulun nizamnâmesi ve ders programı Başmimar Sarkis Bey’e hazırlatıldı. Bu programda mimarlık öğretimi daha ağırlıklı biçimde yer almaktaydı. Hazırlanan nizamnâme ve ders programı tasarısıyla ilgili gerekli düzeltmelerin yapılması hususunda çıkan irade üzerine tasarı bazı küçük değişikliklerle kabul edildi. Mimarlık, madencilik, inşaat mühendisliği ve kimya dallarında dört sınıftan ibaret olan okulda öğretim ilk iki yıl idâdî ve dört yıl dârülfünun kısmı olmak üzere altı yıldı. İdâdîye on üç-on altı yaş arasındaki öğrenciler alınacaktı. İdâdî kısmı yatılı öğrencileri 45, gündüzlü olanlar 25, dârülfünun yatılı öğrencileri 60, gündüzlü öğrencileri 40 Osmanlı lirası ücret ödeyecekti. Fakat 4 Ocak 1881’de Sadrazam (Küçük) Said Paşa’nın tezkiresiyle padişahın onayına sunulan tasarı bilinmeyen bazı sebeplerle icraata konulamadı.
Daha sonra bu konu Müze-i Hümâyun Müdürü Ressam Osman Hamdi Bey tarafından ele alındı. Onun hükümet nezdinde yaptığı teşebbüsler neticesinde padişahın iradesiyle öncekinden çok farklı yeni bir nizamnâme ve ders programı hazırlanarak yüksek dereceli bir eğitim kurumu açıldı (1 Ocak 1882). Resmî adı Mekteb-i Sanâyi-i Nefîse-i Şâhâne olmakla birlikte daha çok Sanâyi-i Nefîse Mekteb-i Âlîsi diye anılan bu okulda resim, heykel, mimarlık ve hakkâklık olmak üzere dört sanat dalında öğretim yapılacaktı. Hamdi Bey okulun müdürlüğüne tayin edildi ve ölümüne kadar müze ile okulun idaresini bir arada yürüttü. Mektebin ilk binası İstanbul Arkeoloji Müzeleri karşısında bulunan, günümüzde Eski Şark Eserleri Müzesi ve idare kısmı olarak kullanılan yapıdır. 1882’de başlanıp on ay içinde tamamlanan okul binası Ticaret Nâzırı Subhi Paşa ile bazı devlet erkânı tarafından 3 Mart 1883’te resmen açıldı.
Okul için hazırlanan tâlimatnâmeye göre yalnız gündüzlü talebe kabul edilecek, kayıt yaptırmak isteyenler on beş-yirmi beş yaş arasında olacaktı. Ayrıca bunların idâdî mezunu olması veya bir heyet huzurunda bu derecedeki bir okul programından imtihan vermesi gerekmekteydi. Okulda dersler teorik ve uygulamalı olarak yapılacaktı. Resim bölümünün öğretim müddeti beş, mimarlık ve heykeltıraşlık bölümlerinin dörder, hakkâklık bölümünün üç yıldı. Öğrencilerin ayrıca bir yıllık hazırlık sınıfına devam etmesi şarttı. Teorik derslerden tarih, âsâr-ı atîka, fenn-i tezyînat bütün öğrenciler için mecburiydi. Ressam, heykeltıraş, mimar ve hakkâklar arasından seçilen bazı öğretim görevlilerinden oluşan kurul öğretim işlerinin yürütülmesinden sorumlu idi. Bu kurulun çalışmaları ile her yıl güzel sanatlar sergisi düzenlenecekti. Okulun idare kadrosu müdür, müdür yardımcısı, kâtip, muhasebe memuru ve kütüphane memurundan oluşmaktaydı. Bu arada okul Said Paşa’nın teklifiyle Maarif Nezâreti’ne bağlandı (15 Aralık 1886). İstihdam edilecek uzmanların bulunamaması yüzünden hakkâklık bölümü uzun süre açılamadı. Nihayet 1892’de Fransa’dan hakkâk S. Arthur Napier getirtilerek bu bölüm faaliyete geçirildi. Napier’in 1896’da görevden ayrılmasından sonra Leipzig’den hakkâk Dülger davet edildi ve ikinci öğretmen olarak Nesim Efendi tayin edildi.
1889’dan itibaren her yıl mektep öğrencileri arasından başarılı üç kişinin burslu olarak Avrupa’ya gönderilmeleri kararlaştırıldı. Avrupa’da tahsilini tamamlayan öğrencilerin çoğu Sanâyi-i Nefîse Mektebi kadrosunda yer aldı. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilânından sonra daha fazla sayıda öğrenci ihtisas için Avrupa’ya yollandı. Bunlardan Rûhî, İbrâhim Çallı ve Hikmet beyler devlet burslusu olarak, ressam Avni Lifij, Feyhaman Duran, Nâmık İsmail, Sâmi Bey, Ali Sâmi Bey ve Nazmi Ziya Bey kendi imkânları ile Paris’e gittiler. Başlangıçta yalnız erkek öğrencilerin kabul edildiği mektebe gayri müslim öğrenciler de rağbet etmekte ve öğrenci mevcudunda her geçen yıl bir artışın olduğu görülmektedir. Yirmi öğrenci ile öğretime başlanan mektebin mevcudu iki yıl sonra altmışa ulaştı. 1893-1894 öğretim yılında bu sayı 120, 1894-1895 senesinde 195 civarında idi. 1897-1898 ve 1898-1899 yıllarında talebe mevcudu yetmişi gayri müslim olmak üzere 177 idi.
Mektebin ders programlarının zamanla geliştirildiği ve bazı yeni bölümlerin eklendiği, böylece mimarlık ve resim alanında memleketin en önemli sanat merkezi haline geldiği anlaşılmaktadır. Meselâ 1895’te okulun ders programlarında bir düzenlemeye gidildi. Osmanlı mimarisinin canlandırılması amacıyla mimarlık bölümüne Osmanlı mimari tarzı hakkında bir sınıf ilâve edildi, bu alanda ihtisas yapması için iki öğrenci Kahire’ye gönderildi. 1906’da Hamdi Bey’in teklifiyle mûsiki sınıfı açıldı. Bu sınıfta nota usulleriyle âhenk dersleri, keman ve piyano öğretilmesi amaçlanmaktaydı. Ancak müzik alet ve edevatının temin edilmesi, dershanenin düzenlenmesi ve istihdam edilecek öğretmenlerinin maaşlarının karşılanması gibi meselelere malî sıkıntı yüzünden çözüm bulunamayınca bu bölümün bir yıl sonra faaliyete geçirilmesi kararlaştırıldı.
Okulun genişletilmesi için 1892’de kâgir binanın inşaatına başlandı. Hazırlık sınıflarına atölye, sergilere mahsus büyük bir salon, biri hakkâklık, diğeri heykel bölümleri için iki atölye yapıldı (1895). Bir süre sonra bu kısımlar da ihtiyacı karşılamadığından okul binası ile yeni salon kısmının arasında kalan açıklığa iki oda ilâve edildi (1911). 1908’de öğretim seviyesinin yükseltilmesi için yeni bir tâlimatnâme ve ders programı hazırlandı, bazı dersler eklendi ve yeni öğretmenler tayin edildi. Öğretmen ve personelin maaşlarında iyileştirme yapıldı.
Osman Hamdi Bey’in ölümü üzerine (24 Şubat 1910) yerine 1892 yılından beri Âsâr-ı Atîka Müzesi müdür muavini olan kardeşi Halil Ethem (Eldem) Bey tayin edildi. Halil Ethem Bey’in müdürlüğünde (25 Şubat 1910 - 25 Nisan 1917) okulun yapısında, idare ve teşkilâtında önemli değişiklikler oldu. 1911’de okul içinde bir resim müzesinin oluşturulması amacıyla yurt içinden ve yurt dışından bazı değerli tabloların asılları veya kopyalarının satın alınmasına başlandı. Sonradan Âsâr-ı Nakşiyye Müzesi olarak anılan bu müze için hazırlanan nizamnâme yürürlüğe girdi (25 Haziran 1917). Zamanla gerek satın alma gerekse hediye yoluyla zenginleşen koleksiyon günümüzde Resim ve Heykel Müzesi diye bilinen müzenin temelini teşkil etti.
1911’de mektebin teşkilâtı ve programıyla ilgili yeni bir tâlimatnâme hazırlandı. Tâlimatnâmede öğretime 1 Ekim’de başlanacağı ve 1 Mayıs’ta derslerin kesileceği, atölye çalışmalarında canlı modellerin kullanılacağı belirtilmektedir. Bu dönemde Maarif Nezâreti’nce okul binalarının öğrencilerin gelişmesinde etkisi üzerinde duruldu ve ülkenin her yerinde Avrupa’daki okul binaları gibi binalar yapılması için harekete geçildi. Sanâyi-i Nefîse Mektebi’nin Mimarlık Bölümü mezunları arasından en başarılı üç kişiden birinin Avrupa’ya gönderilmesine ve dönüşünde Maarif Nezâreti bünyesinde istihdam edilmesine karar verildi. 1911’de birincilikle mezun olan Mukbil Kemal, Almanya’ya gönderildi. Sanâyi-i Nefîse Mektebi’nin teşkilât ve kadrosunda 1914’ten sonra bazı değişikliklere gidildi. Avrupa’da tahsilini tamamlayan tecrübeli mektep mezunlarından birçoğu öğretim kadrosuna alındı.
II. Meşrutiyet’in ilânından sonra kızların da yüksek tahsil görmesi yönünde fikirler ortaya atıldı. Açılan kız liselerinde resim dersleri için kadın öğretmenlere ihtiyaç duyulmaya başlandı. Bunun üzerine İnâs Sanâyi-i Nefîse Mektebi adıyla aynı binada kızlar şubesi açıldı ve ayrı bir yönetmeliği hazırlandı (13 Ekim 1914). Ardından heykel bölümü faaliyete geçirildi. Üçüncü öğretim yılında öğrencilerin sayısı doksan civarında idi. Bu sayı zamanla 100’e ulaştı. İnâs Sanâyi-i Nefîse Mektebi ilk açıldığında Beyazıt’ta Dârülfünun binasının iki odasında faaliyete başlamıştı. İkinci öğretim yılında Bezmiâlem Vâlide Sultan Mektebi diye bilinen binanın bir kısmında devam edildi. Birkaç yıl sonra Gedikpaşa’da Sıbyan Mektebi olarak inşa edilen binaya geçildi.
1916 yılında bazı ressamlar, Sanâyi-i Nefîse Mektebi binasının eskiliğinden ve atölyeler için ışığın yeterli olmamasından dolayı Maarif Nezâreti’ne şikâyette bulunarak yeni bina yapılmasını, ayrıca okulun bağlı olduğu müze idaresinden ayrılıp müstakil olmasını talep etti. O dönemde I. Dünya Savaşı dolayısıyla eski binayı bile tamir etmek imkânsızdı. Ardından okul resim koleksiyonuyla birlikte Cağaloğlu’nda bulunan ve nisbeten daha büyük olan, Lisan Mektebi diye bilinen kâgir binaya taşındı (Ekim 1916). Müze-i Hümâyun Müdüriyeti ile ortak idareye son verilerek müstakil müdüriyete geçildi ve müdürlüğüne Ressam Halil Paşa tayin edildi (Nisan 1917 - Aralık 1918).
I. Dünya Savaşı’nın ardından okul ve resim koleksiyonu için sıkıntılı bir dönem başladı. Çünkü savaş sırasında bazı okulların âcilen tahliyesi gerekiyordu. Bu yüzden pek çok okula yer bulunamaz oldu. Bu sırada Sanâyi-i Nefîse Mektebi de Şehzadebaşı’nda okul için elverişli olmayan altı odalı küçük bir eve nakledildi (1919). Resim koleksiyonu ve alçı modeller Müze-i Hümâyun’da korumaya alındı. 1920-1926 yılları arasında öğretim için uygun olmayan yapılarda öğretim yapıldı. Bu nakiller sırasında öğretim malzemeleri zarar gördü, kıymetli resim koleksiyonları üst üste yığılmış halde depolarda kaldı, alçı modeller kırıldı.
Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren okul yeni bir çizgide gelişmeye başladı. Mehmed Cemil Bey’in müdürlüğü zamanında (Eylül 1921 - Mart 1925) okulun kızlar kısmı ile erkekler kısmı birleştirildi. Yabancı öğretmenlerin yerini Türk öğretmenleri aldı ve ağırlıklı olarak Türk sanatı öğretilmeye başlandı. 1924’te yeni bir yönetmelik hazırlandı. 1934 yılına kadar uygulanan bu yönetmeliğe göre okula tezyinatla resim öğretmenliği bölümleri ilâve edildi. Yönetmeliğin 1. maddesinde yer alan, “Sanâyi-i Nefîse Mekteb-i Âlîsi mimarlık, resim, heykeltıraşlık, resim dârülmualliminliği ve tezyinî sanatlar şubelerini hâvi bir yüksek mekteptir” hükmü yer almasına rağmen mimarlık dışında resim, heykel ve tezyinî sanatlar bölümlerine girecek öğrencilerin lise mezunu olması şartı yoktu; ortaokul mezunlarından seçme imtihanını kazananlar öğrenci kabul edilecekti. Tezyinî sanatlar bölümünde öğretim süresi beş yıldı. Resim ve heykel bölümleri sınıf usulü olmayıp aday öğrencilik, geçici öğrencilik ve aslî öğrencilik olmak üzere üç kademeli idi. Öğrencilerin bir kademeden diğerine geçmeleri için her yıl açılan sınavları başarmaları gerekiyordu.
1926’da günümüzdeki binası olan Fındıklı’da eski Meclis-i Meb‘ûsan binasına taşınan okul sınıf ve atölyeleriyle, kütüphane ve konferans salonlarıyla rahat bir bir yapıya kavuştu. Sanat dallarının programları ve eğitim sistemlerinde birtakım değişiklikler yapıldı. Ayrıca aslî öğrenci olmayıp devam etmek isteyenler için akşam kursları şeklinde serbest bir sınıf açıldı. 1927’de Ressam Nâmık İsmail’in müdürlüğünde (1927-1935) yeni teşkilâta kavuşturuldu ve okulun adı Sanâyi-i Nefîse Akademisi’ne çevrildi (1927). Zamanla Güzel Sanatlar Akademisi adı yerleşti. Avrupa’dan yeni uzmanlar getirtildi. Resim, mimarlık ve heykeltıraşlık bölümlerinin yeniden düzenlenmesine ve geliştirilmesine çalışıldı. Öğretim süresi beş yıl olan mimarlık bölümünde tahsil için İstanbul dışından geleceklere imkân tanındı ve bunun için akademi bütçesinden tahsisat ayrıldı. Böylece akademi bütün ülkeye hitap eden bir kurum haline gelmiş oldu. Ayrıca girişte hiçbir öğrenciden ücret alınmayacaktı. Bu arada diplomasız mimar ve mühendislerin faaliyetlerine engel olunmaya çalışıldı, 1928’de diplomasız mimarlar için imtihan yapılarak başarılı olanlara diploma verildi. 1930’da hükümet tarafından İsviçre’den getirtilen mimar Ernst Arnold Egli düşünceleriyle mimarlık öğretimine modern anlayışın girmesini sağladı.
1933 üniversite reformundan sonra akademide bazı değişiklikler yapıldı. 1934’te hazırlanan yönetmeliğe göre tezyinî sanatlar bölümünün öğrenim süresi ilk yılı hazırlık, üç yılı ihtisas atölyeleri mesaisi olmak üzere dört yıl oldu. İhtisas atölyeleri umumi tezyinat, grafik, çinicilik ve dâhilî tezyinat adlarını taşımaktaydı. Bu bölüme ortaokul ve sanat okulları mezunlarından yetenek sınavını kazananlar girebiliyordu. 1934 tarihli yönetmelikte mimarlıkla ilgili esaslar mimarlık eğitiminde bir dönüm noktası oluşturdu. Bölüm yüksek mimarlık bölümü adını aldı ve öğretim süresi bir yıl arttı. Programa yeni dersler konuldu, proje çalışmalarına ağırlık verildi ve öğretim devrelere ayrıldı. Yönetmeliğe göre mimarlık bölümü mezunlarına yüksek mimar unvanı verildi. Ayrıca başarılı öğrencilere tahsilleri boyunca her yıl hükümet tarafından 300 liralık burs verilmeye başlandı.
1936-1937 yılları akademi için bir reform dönemi oldu. Burhan Toprak’ın müdürlüğünde (1936-1948) çok sayıda yabancı öğretim elemanı çalıştırıldı. 1937’de heykel bölümü başkanlığına Almanya’dan heykeltıraş Rudolf Belling tayin edildi, resim bölümünün başına Fransa’dan ressam Léopold-Lévy getirildi. Lévy 1937-1954 yıllarında hizmette bulundu ve bölümü canlandırdı. Mimarlık bölümü başkanlığına Bruno Taut tayin edildi. 1938’de ölümü üzerine yine bir Alman olan Robert Vorhözer getirildi (1939-1941).
1936’da akademiye Türk tezyinî sanatlar bölümü eklendi. Bu bölüme ortaokul mezunu öğrenciler imtihanla alınacak, eğitim süresi öğrencinin yeteneğine bağlı olacaktı. Bölümün ihtiva ettiği kısımlar tezhip, tezyinî Arap yazısı, ebru ve âhar, Türk ciltçiliği, Türk cilt kalıpları, altın varak, Türk minyatürü, Türk çini nakışları, halı nakışları idi. Bu bölüm 1950’lerden sonra Türk dekoratif sanatlar bölümü içinde tezhip ve minyatür ve çini atölyesi şeklinde yer aldı.
1938-1939 öğretim yılında vitrin ve tiyatro atölyesiyle fotoğraf atölyesi ilâve edilen akademide 1948’de meydana gelen yangında kütüphanedeki kitaplar, öğrenci kayıtlarına ait dosyalar, birçok değerli tablo, eşya ve ders malzemesi yandı. Bundan dolayı mimarlık bölümü o ders yılını Fındıklı’daki ilkokul binasında tamamladı ve ikinci yıldan itibaren Yıldız’da Sağır ve Dilsizler Okulu’na taşındı. Diğer kısımlar ise akademinin bahçesindeki sağlam binalara yerleştirildi. Yanan binanın tamiri öğretim mensuplarının da katkılarıyla ancak 1953’te tamamlanabildi. 1951’de Türk Sanatı Tarihi Enstitüsü kuruldu.
1969’da akademiye 1172 sayılı Devlet Güzel Sanatlar Akademileri Kanunu’nun kabul edilmesiyle yeni bir statü getirildi ve kurum bilimsel özerkliğe kavuşturuldu. 4 Kasım 1981’de kabul edilen 2547 sayılı kanun ve 20 Temmuz 1982’de çıkarılan 41 sayılı kanun hükmündeki kararnâme ile üniversiteye dönüşerek Mimar Sinan Üniversitesi adını aldı. Mimarlık, güzel sanatlar, fen-edebiyat fakülteleri, fen ve sosyal bilimler enstitüleri, konservatuvar, sinema-televizyon birimiyle Resim ve Heykel Müzesi gibi kuruluşlardan oluşan üniversite 29 Ocak 2004 tarihinden itibaren Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi adıyla hizmet vermektedir.
.
Filistin'de ordusuyla savaş alanından kaçan ve Anzak Generali MacAndrew'e Halep'te teslim olan Mustafa Kemal, serbest kalınca önce 7'nci Ordu'un yarısını Konya'ya, yarısını Sivas'a gönderdi, sonra İstanbul'a geldi. İngiliz Ordusu ile aynı gün ayni saatte şehre gelen Paşa, İngiliz subaylarla beraber Pera Palas'a yerleşti...
MUSTAFA KEMAL'İN KALDIĞI PERA PALAS, OSMANLI İMPARATORLUĞU'NDA MODERN HAYATIN MERKEZİYDİ... PERA PALAS'I YAKINDAN TANIYALIM...
Fotoğraflar: Solda Pera Palas'ta striptiz yapan Mata-Hari. Sağda Mustafa Kemal ve altta Otel'de alkol su gibi akar... 15 Kasım 1918. 106 yıl önce bugün. İngiliz işgalinin 3'üncü günü. Mustafa Kemal, 13 Kasım'da İstanbul'a geldi ve Beyoğlu'ndaki Pera Palas Oteli'ne yerleşti. 101 numaralı süitte kalıyor. İşgalci İngiliz subaylarının tamamı burada. Mustafa Kemal, oteldeki tek Osmanlı subayı. Tek Osmanlı generali O. İngilizler Mustafa Kemal'i İngiliz Ordusu'nun bir subayı olarak görüyor ve varlığını yadırgamıyorlar. Otelde modern eğlenceler düzenleniyor. Pera Palas'taki en gözde gösteriyi bir yıl önce 1917'de ünlü Mata Hari (aşağıda, solda) yapmış... Mata Hari, 1'inci Dünya Savaşı yıllarında, dansçı kimliği altında Almanya hesabına çalışan bir casustu. Yakalandı, kurşuna dizildi. Hollandalı olan Mata Hari'nin asıl adı Margaretha Geertruida Zelle'dir . Vikipedi..
Doğum: 7 Ağustos 1876, Leeuwarden, Hollanda
Ölüm: 15 Ekim 1917, Vincennes, Fransa
.
SN. ERDOĞAN!
SAYENİZDE ŞURUPLA ÖLDÜRÜLÜYORUZ!
Duy bu sesi Sn. Erdoğan!
Bakalım ne kadar herifsin?
Yahudi Cargill’e yüreğin yetiyor mu?
Yoksa Cargill senden çok daha güçlü ve büyük mü?
Hadi yiğitsen sesin çıksın, susma, pusma, bu millete daha fazla kıymasınlar!
Hadi Sn. Erdoğan, ‘’EYYYY CARGİLL’’ diye at naranı da yüreğini görelim diyor ve sizleri aşağıdaki korkunç yazıyı okumaya davet ediyorum.
(Orhan KILIÇOĞLU)
1999 Yılında İstanbul da CARGİLL firmasının genel müdürlüğünün olduğu binanın dekorasyon işlerini yapıyordum. Teknik müdür Mehmet Beyle dostluğumuz çok iyiydi.
Mehmet Beye, ‘’Bu firma ne iş yapıyor da bu kadar lüks arabalar buraya geliyor, Bakanlar geliyor, ETİ’nin ve ÜLKER’in patronları geliyor, hayretler içindeyim’’ dedim.
GERİSİNİ MEHMET BEYDEN DİNLEYELİM;
Bu firma dünyada sayılı birkaç gıda firmasından biridir. ABD’nin dev gıda firmasıdır ve sahipleri Yahudi’dir. Türkiye de yakın zamanda şeker piyasasını eline geçirecek. BURSA ORHANGAZİ de en verimli tarım arazisinin bulunduğu topraklara hiç kimseyi dinlemeden fabrikasını kurdu, kimsenin bunlara gücü yetmez, isteseler alamayacakları yer yoktur, Bu tenekelerdeki şeker şurubunun 1 kg. mı, bizim beyaz şekerin tamı tamına 250 kg.na eşittir. Adamlar Ülker ile ortak oldular, gör bak birkaç yıl sonra şeker fabrikaları tek tek kapanacak. Bu firmada çalışan hiç kimse bu şuruba dokunmaz dahi, çünkü kanser mi yapıyormuş, şeker hastalığımı yapıyormuş işte öyle duydum. Hoca benden duyduğunu söyleme işimden olmayayım. İlk kez ben sana anlattım vallahi hanımım dahi bilmiyor.
DİNLEDİKÇE ÜRPERDİM VE TÜRK’Ü ÖLDÜRÜYORLAR DEDİM!
CARGİLL denen bu firma DNA’sı değiştirilmiş mısırla, başka kimyasalları ve cıvayı karıştırarak tatlandırıcı dediğimiz şurubu üretiyor. Bu şurup hem çok ucuza mal ediliyor, hem tadı şekerden kat kat daha tatlı. Bu firma için Bursa- Orhangazi deki tarım alanı Bakanların girişimi ile sanayii alanı ilan edildi. Bu katil firma için açılan yüzlerce dava otomatik olarak ortadan kalktı. 2003 de ABD başkanı Bush un ricasını kıramayan başbakan ERDOĞAN, üretim kotasını % 10 dan % 50 lere yükseltti. O dönemde 30 adet şeker fabrikamız vardı. Bunlarda yaklaşık olarak 30.000 kişi çalışmaktaydı. CARGİLL ve ÜLKER ortaklığı bu fabrikaların 3 üne sahipti. Fakat bunları kapatmak için almışlardı ve öyle de yaptılar. Dünya Bankası, IMF ve Dünya Ticaret Örgütü, ülkemiz içindeki işbirlikçilerle beraber Türk tarımını bitirme hamlelerine ÖZAL HÜKUMETİ zamanında başlayarak hızla emellerine ulaştılar. Bu gün tüm şeker fabrikaları kapatılarak şeker sektöründe çalışan veya dolaylı yoldan geçinen insanlar çaresizliğe itilmiş oldu. Cargill’in kotası % 10 iken şeker fabrikalarının 2003 deki karı tam 350 trilyondu. Maalesef şimdi zarar bahane edilerek, sadece CARGİLL istedi diye şeker fabrikalarımız kapatıldı. Türkiye, son 16 yılda dışa bağımlı tarım politikası ile üretmeyen, sadece tüketen, hastalıkla boğuşan mutsuzların yaşadığı bir ülke oldu.
NE KORKUNÇ BİR TABLO!
VAH VAH TÜRKİYE'M!
Gelelim bu lanet olası lifi alınmış NİŞASTA – ŞEKERE;
İnsanın sindirim sistemini darmadağın eden kimyasallardan oluşuyor. KANSER, ŞEKER HASTALIĞI, KOLESTROL, KISRLIK başta olmak üzere her türlü hastalığı yapmaya müsait maddeler içeriyor. Bu konuda BİLİMSEL AÇIKLAMA ile TV ler de, gazetelerin sağlık köşelerinde uyarıcı bilgiler veriyorlar da CARGİLL denen seri katil ile nasıl savaşacağımızı söyleyen yok.
Zeytin ağaçları kesiliyor veya Çam ağaçları kesiliyor diye eylem yapan Sivil Toplum Örgütleri, Sağlık Örgütleri neredesiniz? Sesiniz neden çıkmıyor. Şu an ülkemizde 4000 dolayında küçücük yavrularımız kanserle savaşıyor. Buna sebep olan etkenlerle neden kimse savaşmıyor. Ülkemizde satılan % 90 şekerli içeceklerde, COCA COLA, PEPSİ COLA, COLA TURKA, FANTA başta olmak üzere tüm meyve sularında, hemen hemen tüm bisküvi, gofret, çikolata, pastaneler ve marketlerde satılan hazır pasta çeşitlerinde ve de bir çok ekmekte bu lanet olası zehir i bizlere yediriyorlar, üç kuruş etmeyen bu dünyayı, beş kuruş kazanmak için bize zindan ediyorlar.
UYUMA TÜRK MİLETİ!
Emperyalist ülkeler, silah ile yapamadıkları soykırımı, genetiğini bozdukları gıda ile yapıyorlar!
Dünyanın hiçbir gelişmiş ülkesinde CARGİLL gibi gıda teröristlerine üretim izini verilmiyor. CARGİLL burada ürettiği zehiri geri kalmış tüm ülkelere de gönderiyor. Ben hayatım boyunca hiç sigara içmedim ama kanserle savaşıyorum, kız kardeşim de kanser. Kuzenim genç yaşta KANSER nedeniyle üç yıl acı çeke çeke öldü. Amcamın oğlu, teyzemin oğlu birçok arkadaşım şu an kanserin pençesinde, geleceğin karanlık gün olduğunu bildiğimiz halde bir umutla mücadele ediyoruz.
Şimdi sen bunu okurken, Pazar günü için karardı biliyorum kardeşim. Bizler sağlığımızı korumak için dahi mücadele etmeyeceksek, çocuklarımızın geleceğini korumayacaksak neye yararız acaba! Bu yazıyı saygı çerçevesinde yorumlayıp, mutlaka paylaşalım. Sağlıklı gıda ve mutlu bir Türkiye için, çocuklarımızın ve torunlarımızın sağlıklı geleceği için.. Tarım ve Hayvancılığımızı dışa bağımlılıktan kurtarmak için, İnsanlık düşmanı CARGİLL gibi katil firmaların ülkemizden defolup gitmesi için belki ilk adım olur.
Hemen paylaşırsanız sevinirim.
Saygılarımla.
Osman Öztürk
.
KANSER
2018 yılında Amerika ve Japonya’dan iki bilim adamı, “immüno-onkoloji” olarak adlandırılan yeni bir onkoloji tedavi yöntemi için tıpta Nobel Ödülü aldılar.
Bu, yakın bir gelecekte korkunç kanser hastalığının, evde nezle gibi tedavi edilebileceği anlamına geliyor!
Bu, bir zamanlar tedavi edilemeyen ve bir çok kişinin korkunç acılar içinde ölümüne sebep olan iskorbüt hastalığı gibidir. İskorbüt tedavi edilemiyordu ve her hangi bir ilacı yoktu, ancak daha sonra , bu hastalığa C vitamini eksikliğinin yol açtığı ortaya çıkmıştı. Bugün iskorbüt hastalığına hiç kimse yakalanmıyor.
Öyle görünüyor ki, korkunç ve ölümcül bir hastalık olan “kanseri” de aynı kader bekliyor. Bunun nedeni, işlenmiş gıdaların kullanımı ve vitamin eksikliğidir. İnsanların bunu önceden bildiği, fakat kar etme tutkusundan dolayı sessiz kaldığı düşünülünce dehşete kapılmamak mümkün değil. Bugün aldığım bilgiye karşı farklı tutum gösterilebilir, ancak ben sadece sizinle paylaşmak istedim:
* Unutmayın : “Kanser” denen bir hastalık yoktur. Kanser, sadece B17 vitamini eksikliğinden başka bir şey değildir.*
* Ağır yan etkileri olan kemoterapi, ilaç tedavisi ve ameliyatı kabul etmeyin!*
* Eski zamanlarda denizcilerin iskorbüt hastalığından müzdarip olduklarını hatırlayın, bir çok kişi bu hastalıktan ölüyordu! Bazı kişiler de bundan sürekli kazanç elde ediyordu.*
* Daha sonra ise iskorbütün sadece C vitamini eksikliğinden kaynaklandığını ortaya çıktı. Yani bu bir hastalık değildi!*
* Kanser de aynı şey. Sömürgeciler ve insanlığın düşmanları tam bir kanser endüstrisi inşa ettiler ve çok büyük paralar kazanıyorlar.*
* Onkoloji endüstrisi II. Dünya Savaşından sonra büyümeye başladı. Kanserle mücadele etmek için her hangi bir prosedüre, tedavi kürlerine ve masraflara gerek yok! Bunların hepsi, sömürgecilerin ceplerini doldurmak içindir, çünkü kanser tedavisi uzun zaman önce bulunmuştur.*
* Kanserin önlenmesi ve tedavisi hakkında bilmemiz gerekenler:*
* ? Kanser sadece B17 vitaminin eksikliği olduğundan, her gün 15-20 kayısı çekirdeği tüketmemiz yeterli olur.*
* Buğday filizi (tomurcukları) yiyin.*
* Buğday filizi müthiş bir kanser ilacıdır. Bu, tüm kanser önleyici maddelerin en güçlüsü olan sıvı oksijenin ve laetril’in en iyi kaynağıdır. Bu madde, B 17 vitaminin (amigdalin’in) özüdür ve elma çekirdeklerinde bulunur.*
* “Kanserin Ölümü” adlı kitabında Doktor Harold Manner, letril’in etkisinin kanser tedavisinde % 90’ın üzerinde olduğunu yazmıştır!*
* Amygdalin (B 17 Vitaminin) kaynakları:*
* Tohum veya meyve tohumları doğadaki B 17 vitamininin konsantrasyon halidir. Bu, elma, kayısı, şeftali, armut ve kuru erik çekirdeklerini kapsıyor.*
* Fasulye filizi, mercimek filizi, lima fasülyesi ve bezelye gibi baklagiller ve tahıllar.*
* Acı badem (doğada en zengin B 17 vitamini kaynağı) ve Hint bademi.*
* Her türlü dut, yabanmersini, ahududu ve çilek.*
* Susam ve keten tohumu. *
* Yulaf, arpa, kahverengi pirinç, buğday, darı, keten ve çavdar.*
* Bu Vitamin ayrıca mayada, ham pirinçte ve balkabağında bulunur.*
* Kanser karşıtı ürünlerin listesi.*
* Kayısılar (çekirdekler). Diğer meyvelerin çekirdekleri / tohumları:*
*. Elma.*
*. Vişne.*
*. Şeftali.*
*. Kültür eriği.*
*. Erik.*
*. Armut.*
*. Lima fasülyesi.*
* Bulaşık deterjanın ve sıvı sabunun parçacıklarının vücuda girmesi, kanserin başlamasının ana nedenidir.*
* Bulaşıkları ne kadar iyi durulasanız durulayın, ufak bir deterjan parçası bulaşıkların üzerinde kalır ve vücudunuza girer.*
* Bu zararlı maddeleri tamamen hayatınızdan çıkartmak istemiyorsanız, bunun da basit bir çözümü var.*
* Bulaşık deterjanını (ve sıvı sabunu) sirke ile 50: 50 oranında karıştırın. İşte bu kadar!*
* Artık asla kansere yakalanmayacaksınız!*
* Dondurulmuş limonlar - kansere çaredir *
* Bunu bilmiyor muydunuz?*
* Restoranlar ve kafelerdeki birçok uzman, tüm limonları kullanır veya tüketir ve hiçbir şeyi boşa harcamazlar.*
* Bütün limonu israf etmeden nasıl mı kullanabiliriz?*
* Son derece basit!*
* Yıkanmış limonu buzdolabınızın dondurucusuna koyun. Limon dondurulduktan sonra rendeyi alın, tüm limonu rendeleyin (kabuğunu soymadan) ve yemeklerin üzerine serpin.*
* Limonu sebze salatalarına, dondurmaya, çorbalara, pilav ve bulgura, makarnaya, spagettiye, pirince, suşiye, balık yemeklerine vs… katın. Bu liste sonsuza kadar devam edebilir.*
* Tüm yemekler beklenmedik bir şekilde, daha önce hiç tatmadığınız lezzetli bir tada sahip olacak. Genellikle limon denince, sadece limon suyu ve C vitamini akla geliyor. Şimdi Limonun Sırrını öğrendiğinize göre, limonu, bir bardak hazır erişte çorbasında bile kullanabilirsiniz.*
* Kabuğu atmayı önlemenin ve yemeklere yeni bir lezzet katmanın haricinde bütün limon kullanmanın temel avantajı nedir?*
* Limon kabuğu limon suyundan 5-10 kat daha fazla vitamin içerir. Ve siz genellikle kabuğu atıyorsunuz. Ancak şimdi, basit bir şekilde tüm limonun dondurulması ve ardından yemeklerin üzerine serpilmesi işleminin ardından tüm bu besin maddelerini tüketebilir ve daha sağlıklı olabilirsiniz. Limon kabuğu, vücuttaki toksik elementlerin yok edilmesinde güçlü bir indirgeyici ajandır.*
* Yıkanan limonu dondurucuya koyun ve ardından her gün yemeklerin üzerine rendeleyin. Bu, yiyeceklerinizi daha lezzetli, hayatınızı daha sağlıklı ve daha uzun hale getirmenin anahtarıdır! Bu Limonun muhteşem Sırrıdır!*
* Limon (Citrus), kanser hücrelerini öldüren harika bir üründür. Ayrıca kemoterapiden 10.000 kat daha güçlüdür.*
* Böylece, limon kabuğunun hoş aromasının yanı sıra, limon suyundan 10 kat daha fazla vitamin içerdiği ve vücuttaki toksik elementlerle savaşmaya yardımcı olduğu ortaya çıkmıştır. Fakat en önemlisi, limon kanser hücrelerini öldürmektedir.*
* Neden biz bunu bilmiyoruz? Çünkü büyük şirketler, onlara inanılmaz karlar getiren sentetik analogların üretimi ile ilgileniyorlar. Gelirlerini tehlikeye atmamak için, limonun mucizevi özelliklerini gizli tutuyorlar.*
* Limon ağacının bileşenleri, kanser hücrelerinin büyümesini yavaşlatmak için yaygın olarak kemoterapide kullanılan Adriamycin’den 10.000 kez üstündür. Ve en önemlisi, limon özü ile yapılan terapi sadece kötü huylu hücreleri yok eder.*
* Yan etkisi olmadığı için limonları dondurun, rendeleyin ve sağlık için tüketin!*
* Bu bilgilerin kaynağı heyecan vericidir. Bu bilgiyi, 1970’ten bu yana 20’den fazla laboratuvar testinin yapıldığını ve basit limonun, kolon, meme, prostat, akciğer ve pankreas kanseri gibi 12 türdeki kanser hücresini öldürdüğünü söyleyen, dünyanın en büyük ilaç üreticilerinden biri verdi…*
* Ve daha da şaşırtıcı olan, limon özü ile yapılan tedavi türü, yalnızca malign kanser hücrelerini yok eder ve sağlıklı hücreleri etkilemez...
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
AYKIRI TÜRKMEN ALEVİLERİNİN OSMANLIYA İFTİRALARI
MURAT DEMİROCAK
Türk Köylüsünü Canından Bezdiren Osmanlı Vergi Sistemi:
- Osmanlı’da 40 adım uzunluğunda ve genişliğinde olan toprak parçasına DÖNÜM, 60 ila 150 dönüm arasındaki toprak parçasına ise ÇİFT (ÇİFTLİK) denirdi.
Toprağın sahibi devletti. Halk ise, ektiği toprağın sahibi olmayıp bir nevi kiracısı durumundaydı.
- TAPU VERGİSİ: Köylü, devlete ait toprağı (çiftliği) kiralayıp ekip biçebilmek için Tapu Vergisi öderdi.
Tapu Vergisi kiralanan toprağın bir yıllık ürününün getirdiği gelir kadardı. Bir kez ödeyen toprağı ömür boyu ekip biçebilirdi.
- ÇİFT VERGİSİ: Tapu Vergisini ödeyip toprağı ömür boyu ekip biçme hakkına sahip olan köylü, evli olmak koşuluyla ayrıca her yıl Çift Vergisi ödemek durumundaydı. Çift Vergisi genellikle 50 Akça olarak alınırdı.
-BENNAK VERGİSİ: Çift sahibi olmayan evli halka “Bennak” denilir ve bunlardan “Bennak Vergisi” alınırdı.
Herhangi bir toprağı işlesin veya işlemesin her Müslümandan bu vergi alınırdı.
Bu nedenle Bennak, bir "kulluk vergisi" idi.
- MÜCERRED VERGİSİ: Bekâr fakat ailesine muhtaç olmadan kendi geçimini sağlayan Müslüman erkeklere “Mücerred” denir ve bunlardan Mücerred Vergisi alınırdı. Genellikle 6 akçe olarak alınırdı.
Geliri olmayanlar Tımar sahibinde belli süre ırgatlık yaparak vergilerini öderlerdi.
- ÖŞÜR VERGİSİ: Öşür kelime olarak “onda bir” anlamına gelir ve Osmanlı’da halkın ürettiği zirai üründen 1/10 oranında alınan vergidir. Ancak uygulamada hasat edilen ürünün yarısının alındığı bile görülmüştür. Öşür aynî ve nakdî şekilde tahsis edilebilirdi. Aynî şekilde tahsis edildiğinde köylü buğday hasat etmiş ise bunun belli miktarını Tımarlı Sipahiye verirdi.
- SALARİYE VERGİSİ: (Vergi Toplamaya Gelen Memurlara ve Hayvanlarına ait Masraflarının Köylü Tarafından Karşılanması)
Devlet adına harman yerine gelip hasat miktarını ve alınacak vergiyi ölçen memurun kendisinin ve hayvanlarının yeme içme ihtiyaçlarını karşılamak üzere köylüden aldıkları vergiye Salariye Vergisi deniliyordu.
- AĞNAM VERGİSİ: Küçükbaş hayvan sahiplerinden alınan vergidir. Müslüman ya da Gayrimüslim ayrımı yapılmadan havyan sahiplerinden 2 koyuna 1 akça olarak alınırdı.
Koyun başına sabit bir vergi olduğu için hangi sancakta kaç hayvan bulunduğunu tespit etmekte yararlı bir vergiydi.
- KÖM VERGİSİ: Otlak vergisi olarak da bilinen bu vergi sürülerini başkalarının tımarında otlatanlardan yılda bir kere alınırdı. 300 koyuna 1 âlâ yani iyi koyun olarak belirlenmişti.
- ÇİFT BOZAN VERGİSİ: Eğer köylü bu ağır şartlara dayanamayıp veya başka bir sebepten dolayı toprağını terk eder, ekip biçmezse belirli bir para cezasını ödemek zorundaydı. Buna çift bozan vergisi denilirdi.
- ARUZ VERGİSİ: Nikahlanan kadınlar için damadın verdiği vergidir.
Kadının bakire ve dul olmasına göre miktarı değişen bu vergi bakire kızla nikah kıyılacaksa kızın babasının tabi olduğu Tımarlı Sipahiye, dul kadınla nikah kıyılacaksa kadının yaşadığı yerin Sipahisine verilirdi.
- Köylüyü ilgilendirmeyen vergi kalemlerini yazmaya gerek görmedim.
Buraya kadar bahsedilen vergiler, Anadolu Türkmenlerince hiçbir zaman kabul görmemiştir.
Osmanlı Devletine karşı yapılan Türkmen ayaklanmalarının temelinde yüksek vergi uygulamalarına olan başkaldırı yatar.
Şalvarı şaltak Osmanlı,
Eyeri* kaltak Osmanlı,
Ekende yok, biçende yok,
Yemede ortak Osmanlı”
şiiri de 16. Yüzyılda Osmanlı vergi sistemine karşı yazılmış anonim bir şiirdir ve nesilden nesle aktarılarak günümüze kadar gelmiştir.
*(Eyer kaltağı, eyerin tahtadan yapılan kafes biçimindeki bölümüdür.)
-Faruk Sümer, 1972 yılında basılan Oğuzlar (Türkmenler) kitabının giriş kısmına bu şiiri almıştır.
Şiir, Türkmenlerin hayat şartlarını zorlayan ve çekilmez hale getiren Osmanlı vergilerine karşı bir başkaldırışı ifade eder. Faruk Sümer’den devam edelim:
- "Anadolu’daki Türk cemiyeti birbirini izleyen uzun ve yorucu harbler, salgın hastalıklar ve kıtlıklar sebebi ile bir daha eski kuvvetini elde edemedi. Hattâ 19. yüzyılda Avrupalı seyyahlar, Hıristiyanların aksine Türk milletinin mahvolmaya doğru gittiğini müşahade etmişlerdir.
16. ve 17. yüzyıllarda çoğu Türk aslından olmayan Osm anlı müellifleri, Anadolu Türklerine ve bilhassa köylülere Etrâk-ı bî idrâk demişlerdir. Fakat bu müellifler ve bütün Osmanlı idarecileri, Anadolu Türklerinin devletin asıl dayanağını teşkil ettiklerini idrâk edememişlerdir.
Böylece Türk cemiyetine zaaf gelince Osmanlı devleti de kudretini kaybetti. Osmanlı, son asırlara kadar Anadolu’nun insanını ve servetini görülmemiş bir israfla harcamış, fakat ona hiçbir şey vermemiştir.
Anadolu halkı arasında idarecilere Osmanlı adı veriliyordu. Bu adın verilmesinde, mensuplarının saray ve ocaktan yetişmeleri ile kavmî bakımdan Türk halkından çıkmamalarının başlıca âmiller olduğu muhakkaktır.
Anadolu Türkleri bunlara âdeta yabancı ve müstevli bir zümre gözü ile bakıyorlardı.
Osmanlı sınıfının mensuplan, Anadolu halkına bilhassa köylü ve göçebelere göre mağrur, haşin, hilekâr, sözünde durmaz, vefâsız ve gayri âdil insanlardır."
diyor Faruk Sümer hoca.
(Alıntıdır)
.
AYKIRI YAZI
Ne demişti Kazım Karabekir? "Ey Türkoğlu! Sen pek safsın, seni herkes aldattı. Erdim diyen, döndüm diyen çemberinden atlattı.” Ne güzel söylemiş ama ders alacak nerede? Hoca kılığında 100 sene önce de aldattı, bugün de aldatıyor. Senelerdir şu sayfada yazıyoruz. Defalarca anlattık. Arkadaşlar bu herifler Türk değiller. Türkler Anadolu'ya yerleşmeden önce sapkın bir kavim yaşıyordu burada. Türklerin az vergi alacağını duydukları an, devletleri olan Bizans'ı bırakıverdiler. Sonra Moğollar geldi biliyosunuz. Yakıp yıktılar. Selçuklu'yu kendilerine tabi ettiler. Bu kavim bu sefer Moğollara tabi oldu. 1919'da aynı kavim Yunanları alkışladı. Aynı kavim. Bunların hepsi birbirini tanıyor. Tanınmamak için yıllar önce nüfus dairelerini yaktılar. Hem de organize bir şekilde. Yazın google çıkarsın. Osmanlı İmparatorluğunu çökertenlerin yüzünde Müslüman maskesi vardı. Eduard oldu Hasan Hüseyin. Gidin bakın paşalara. Hepsi Türkçe isim almışlar ve Türk kökenli olmayan paşaların tamamı Osmanlı'yı sattı. Kavalalı Mehmet Ali Paşa var mesela. Çocukları Tosun ve İbrahim Paşa. Türk değillerdi. Bizden Suriye'yi kopardılar. Kütahya'ya kadar ilerlediler. Nerdeyse devleti yıkacaklardı. Yunanistan'da bugün heykeli var. 1833 Kütahya Anlaşması niye yapılmış açın okuyun görün. 1912'de Tepedelenli Ali Paşa, Tahsin Paşa tek kurşun atmadan 26 bin Osmanlı askerini Yunan'a teslim etti. Türk değillerdi. Balkanlarda köyleri, kasabaları Yunan'a teslim eden nüfuzlu devşirmelerin torunları bugün Atatürk'e dil uzatır. Bunlardan biri Fatih Tezcan. Yine Cihan Harbinde Irak'ta Nuri Paşa vardı. İngilizlerin tarafına geçmişti. Bunlar yüzyıllardır var. Osmanlı'yı, kendi besleyip büyüttüğü devşirmeleri, dönmeleri çökertti. Torunları bugün birbirini tanıyor ve Türk çocuklarını zehirliyorlar. Sivas Kongresi'ni basıp Atatürk'ü tutuklamak isteyen Vali Ali Galip'in torunu, bugün Metin Fevzioğlu... Daha nolsun? Bin kere anlattık. Yüzlerce yıldır süren bir proje bu. Türk'ü Anadolu'dan atma projesi. Türk'ü kültüründen koparma, Türklüğü bitirme projesi. Arap harflerinin ne işi vardı Türk yurdunda yahu? Ne işi var? Araplara üstün egemen olan bizken??? Medreselerde İslam diye Arap kültürü anlattılar. El alem ışık üzerinde deney yaparken bizim dedelerimiz okumayı bilmiyordu. Matbaa bile yoktu. Kitap yoktu. Ne mutlu Türküm Diyene! demiş bir Atatürk'e dost olurlar mı hiç? Kapitülasyonları kaldıran bir adama dost olurlar mı?? Milleti aldattılar, Osmanlı döneminde Şeriat vardı diye. Ne şeriatı?? Kapitülasyon vardı. Gavurlar Türklerden rahat yaşıyordu. Lozan'da kaldırıldı bu imtiyazlar. O yüzden Lozan'a düşmanlar. Selçuklu'yu Arapçılık bitirdi. Osmanlı'yı, Türk değil Osmanlıyız diyeceksiniz diyenler bitirdi. Hepsi aynı organizasyon. Bakın Türk Yunan Federasyonu başkanı Dimitri Kiçikis diye bir adam var. Twitter'da tvit attı. Ölürsem beni Kadir Mısıroğlu'nun yanına gömün dedi. Halen duruyor tvit. Kadir'le boy boy fotoları var ve bu ülkede o yaratığa üstad dediler. Niye? Cahilliğinden vuruyordu yeni nesli çünkü. Sen susarsan o yalan saçar. Bunların hepsi aynı kavim. Hepsi Türk düşmanı. Fakat yüzlerindeki Müslüman maskesi ne yazık ki çok faydalı ne yazık ki...
.
Et bin lira diyorsun. Ben zaten et yemiyorum diyor.
Domates diyorsun. Mevsimi değil diyor. Peynir diyorsun. Lor ye diyor ve ilave ediyor; Sen bi telefonunu göster.
Haftada 70 saat köle gibi çalışıyor, okumuyor,
tatil yapmıyor,
bilgisayar ne bilmiyor,
kültür nedir bilmiyor,
bir tane ayakkabısı var;
oda çakma , yırtık.
Çocuğuna bırak kıyafeti, iyi bir eğitim vermeyi,
Güzel bir bilgisayar alıp internete bağlatmayı,
15-20 liralık çikolatayı bile alamıyor.
Simit alamıyor çocuğuna simit.
Çocuğu gıdasız, zayıf, çelimsiz, kafasıda vücududa çalışmıyor.
Çocuk hayatında spor yapmamış.
Spor nedir bilmiyor.
TV’de bu imkanlara sahip çocukları görüp hınç depoluyor.
Dişleri bakımsız,
beş karış sakal,
hırpani eski soluk renkli bir ceket.
Bakım Bilmiyor.
Yav hiçbir şey bilmiyor hiç!
Sinema bilmiyor.
Ailesini yanına alıp güle oynaya bir lokantada yemek yemek nedir bilmiyor. Spor salonunda spor yapmak nedir bilmiyor.
Kasabasını bile bilmiyor, bırak Yurt dışını. Şampuan bilmiyor,
Deodorant sıkmıyor leş gibi kokuyor.
15 günde bir belki banyo yapıyor.
Berber bilmiyor, berber 500 lira oldu.
Karısı sefalet içinde sevgisiz,
psikolojik ve fiziksel şiddet içinde, mutsuz, Karısını bir kere aşkla öpmemiş,
karısından bir kere bile sevgi dolu bir sarılma, bir buse görmemiş.
Karısının elini tutup hadi hanım çıkalım söyle yürüyelim,
bir yerde oturur bir çay içeriz dememiş. Diyememiş.
Sefillik içinde çünkü.
Aç. Ekmekle makarnayla doyurmuş karnını ve buna karın doyurma demiş.
Hayatı boyunca kimse tarafından önemsenmemiş,
çocukken babası dinlememiş,
büyümüş askerde komutanı dinlememiş, evlenmiş karısı dinlememiş,
çevresinde arkadaşları iş yerinde patronu dinlememiş.
Kelimeleri önemsiz,
dinlenmemiş,
zaten diyebilecek hiç bir şeyi de yok. Hayata dair çevresine verebileceği hiçbir şey yok.
Sadece içindeki öfkesi var onu da karısına gösterebiliyor!
Gücü Yetmiyor kimseye bir şey söylemeye. Önemsizliğini değersizliğini zaten biliyor.
65 yaşında emekli olacak. 14 bin lira maaş alacak.
Emeklilik yaşı cok yüksek diyenlere Almanya’da da 65 diyor.
Kafa çalışmıyor çünkü.
Almanya’da adam haftada 35 saat çalışıyor ben 70 saat çalışıyorum zaten bir Almanın 65 yaşına kadar çalıştığı süreyi ben 45 yasında çalışmış oluyorum hemde onun kazandığının onda birine demiyor. Diyemiyor
çünkü Hayvansal protein eksikliğinden kafası hiç çalışmıyor.
Balığı bilmiyor mesela ,
Hindi bilmiyor, tavuk yerse iş yerinde patronu sayesinde yiyor,
Yav pirzola, kuzu eti, eski kaşar, pastırma, kuru et desen sana küfür ediyor.
Pasta bilmez,
kaliteli yapılmış bir börek nedir bilmez, Baklava bilmez, kebap bilmez.
Biz Hayat bu değil, bu yaşadığınız hayat değil diye haykırdıkça onlar bize şöyle cevap veriyor;
Bütün kafeler dolu, araba park edecek yer yok! Yol yabdı! Gılışdar sesgayı batırdı, tüp kuyruğu vardı…
BANA TELEFONUNU GÖSTER!
BANA TELEFONUNU GÖSTER!
BANA TELEFONUNU GÖSTER!
BANA TELEFONUNU GÖSTER!!!
AL ULAN SANA TELEFON
XXXXXXXXXXXX
Bülent’in Rahşan’ı Selanik’in Raşel’i
Siyasetçi denildiğinde genellikle sadece siyasetçiler değil, hemen hemen aile fertleri de akla gelir. Cumhuriyet tarihinde bu hep böyle olageldi. Kimse uzak kalmayı başaramadı ve veya uzak kalmak aklının ucundan bile geçmedi.
Ancak 1957 ile 2003 arasında siyasetin tam merkezinde yer alan Ecevitlerde durum biraz daha farklıydı. Aile ve partiyi Bülent mi idare ediyordu, yoksa Rahşan mı? Hiç tereddüt etmeden, Rahşan diyebilirsiniz. Çünkü gerçekten de böyleydi.
Peki, kimdi bu Rahşan yahut diğer adıyla Raşel? Geçtiğimiz günlerde ölen Rahşan, bir Selanik dönmesiydi. Yani bal gibi bir Sabetay!
Babası bir Osmanlı Bankası çalışanı olan Rahşan Aral, Bülent’ten iki yıl evvel 1923’de İzmir’de doğar. Ankara Kız Okulunda Bülent Ecevit’in annesi Nazlı’nın talebesi olur. Amerikan Kız Kolejine, ardından da Robert Kolejine geçer. Burada okumakta olan Bülent ile tanışır.
Tanışmayı sağlayan kişi, milliyetçilik iddiasındaki Altemur Kılıç’tır. Altemur, İstiklal Mahkemelerinin meşhur cellatlarından Kılıç Ali’nin oğlu. Kılıç Ali ise Kasım Gülek’in de büyük dedesi olan Polyo Yahudisi Giritli Mustafa Naili’nin torunu.
Robert Koleji, İstiklal Mahkemeleri, Kılıç Ali, Kasım Gülek, Mustafa Naili, Bülent Ecevit, Rahşan Aral, Altemur Kılıç, sabetayizm… Kafanız karışmış olabilir ama Türkiye denildiğinde bunlara âşina olmak gerekiyor. Çünkü Türkiye, gerçekte Türklere bırakılmayacak kadar stratejik bir ülke.
Rahşan-Bülent çifti 1947’de evlenir. Londra’ya basın ataşesi olarak atanır. Bu dönemde Londra mason locasına üye yapılır.
“Sağcı” Süleyman Demirel gibi “solcu” Bülent Ecevit’te Dwight D. Eisenhower Vakfı’nın bursu ile 1949’da ABD’ye götürülür. Burada çeşitli gazetecilerle birlikte rahle-i tedristen geçirilir. Milletvekili olmasına sayılı günler kala talih kuşu bu kez de Rockefeller bursuyla konar ve Cambridge’de şekil verilir. Oradan da Harvard’da görevli Alman Yahudi’si Henry Kissenger’den dersler alır. Artık siyasete hazırdır.
Ülkenin yegâne güç sahibi sabetayistlerden bir eş, Robert Kolejinden diploma, Eisenhower ve Rockefeller’dan burs kariyeri, Kissenger’den eğitim ve taltif, Londra locasından sertifika, Menderes’e kafa tutan yazılar, Turfan Feyzioğlu ile Kasım Gülek’in desteği ve romantizm… Tek eksiği makam ve şapka…
17 Ekim 1957 seçimine günler kalmıştır. 32 yaşındaki CHP Gençlik Kolları Üyesi Bülent, Rockefeller’in kulu, Kasım Gülek’in yakın dostu Kissinger’in yanındayken CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek imzalı bir telgraf alır ve acilen Ankara’ya dönmesi istenmektedir.
Çünkü memlekette ‘adam’ kalmamış ve Ecevit’e ihtiyaç vardır. Kasım Gülek, masaya Ecevit ismini sürer.
İnönü ise, “Onu da nereden çıkardın. Yerimiz yok, nereye koyacağız” diye itiraz etmiş, ikna olmamıştır. Ardından Gülek “ya o, ya ben” diyerek İnönü’yü şoka sokacaktır. Bu ısrar tilkiden de kurnaz İnönü’nün iyiden iyiye merakını celbetmiş ve Gülek’ten meselenin iç yüzünü söylemesi konusunda ısrar etmiş… O da emrin Amerika’dan geldiğini iletince mesele halloluvermiştir.
Tesadüfe bakın ki, Ecevit’in üye olduğu İstanbul CHP il gençlik kollarının bir başka üyesi de, aynı Gülek’in dostu Fetullah Gülen’dir.
İnönü’nün damadı Metin Toker, apar topar Amerika’dan getirilen Ecevit’e, “Kontenjandan Ankara listesine girmişsin…” der. Bu sözler Ecevit’e açık açık bir mesajdır ve Toker, “her şeyi biliyorum” demektedir.
Şemsi Belli, Ecevit için, “O, siyaset treninin saatini çok iyi bilirdi, kaçırmaz tam kalkmak üzereyken binerdi” diyecektir.
Ecevit’te Gülek gibi Robert Kolejini bitirmiş ve mezuniyet töreninde aynı papaz kıyafetini giymişlerdir. İşler yolunda gidiyordu. Ancak bir sorun vardı. Gülek, İnönü’yü bir türlü tahtından edememişti. Hatta bir ara İnönü, Gülek’i partiden bile ihraç etmişti. Gülek’i başarısız kılan şey; bağajlarıydı ve en önemlisi de Mustafa Kemal’in infaz edilmesinde İnönü’nün suç ortaklarından biri olmasıydı ve elinden daha fazlası gelemezdi.
Kasım Gülek üzerinden CIA ile darbe planlayan İnönü, bu seçim sonrasında işe iyice hız verdi. Ecevit ise olup bitenleri seyretmekteydi ve beklenen gün geldi. İnönü’nün tek tek isimlerini belirlediği Albaylar cuntası yönetime el koydu. Başlarına ise eski bir general olan kukla Cemal Gürsel getirildi. Genç milletvekili Ecevit’te CHP’nin Ulus gazetesindeki köşesinde, 27 Mayıs’ın postallarını yalıyordu ama Rahşan’dan çıt çıkmıyordu.
Nihayet, İnönü daha önce tanımadığı ve itiraz ettiği, emrin büyük yerden geldiğini anladığında da baş eğdiği Ecevit’i 12 Ocak 1959’da kendi listesinden CHP Parti Meclisi’ne aldı, sonra da yeni kurduğu hükümette (1961-1965) Çalışma Bakanlığı’na getirdi.
Rahşan’ın hesapları işlemeye başlamıştı. Ve artık Raşel için ağları örme vaktiydi. Seçimler yapılmış, CHP bir kez daha yenilmiş, iktidara Demirel gelmişti.
İnönü, 18 Ekim 1966’daki kongresinde, yükselişi süren Ecevit’in genel sekreterliğini kabule mecbur kaldı. Selanikli Rahşangilin CHP içindeki dönmeleri sayesinde, Ecevit artık ikinci adamlığa yükselmişti. Rahşan’ın gülleri açılmış, siyasete iyiden iyiye ısınmıştı ve artık gün Raşel’in günüydü.
RAHŞAN – İNÖNÜ KAVGASI
Kurt iyice kocayınca bilmem neyin maskarası olurmuş ya, İnönü’nün yaşadığı tam da buydu. Raşel, Selanikli CHP’lilerle buluşmalar gerçekleştirir. İbre Bülent’ten yana döner ve 5 Mayıs 1972’deki 5. Olağanüstü Kurultayda Rahşan’ın listesi, İnönü’yü sandığa gömer ve yaşlı kurt yenilgiyi kabul ederek ardına bakmadan bölgeyi terk eder. 8 Mayıs 1972’de gelen istifa, 33 yıllık İnönü saltanatının bitişi ile beraber Raşel’in saltanatının da başlangıcı olur.
Gelişmeler, Ecevit’in karısı Rahşan’dan çok Raşel’in kocası Bülent’ten söz edecektir. Bu süreç, ölene dek dışı Bülent, içi Rahşan olan bir Ecevit dönemi olarak geçecektir kayıtlara.
Rahşan’ın SSK’nın başına genel müdür yaptığı ve Roche davasından çekip aldığı Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’nin başına Rahşan’ın da yüksek arzu ve müsaadeleri ile getirildiğinde kendisine “Gandi Kemal” denilecek ve seçimlere böyle girilecektir.
Oysa bu ilk olarak 1973 seçimlerinde Bülent için “Karaoğlan” olarak denenmiş eski bir parlatma stratejisiydi ama Gandi Kemal için tutmadı.
KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI VE GÜNEŞ MOTEL
Girdiği ilk seçimde yüzde 33,3 oy olan Rahşan’ın Bülent’i tek başına iktidar olamıyordu. 6 Şubat 1974’te MSP yani Erbakan hoca ile kurduğu koalisyonla ilk kez Başbakanlık koltuğuna oturdu.
Erbakan’ın baskısı ile Kıbrıs Barış Harekâtı’nı gerçekleştirmek zorunda kalan Ecevit, 18 Ağustos 1974’de biten Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan çok değil, sadece 30 gün sonra 18 Eylül 1974’de ağa babalarından yediği ağır fırçalar sonrasında istifa ederek hükümetten çekildi.
Azınlık hükümeti için güvenoyu bulmayı başaramayan Ecevitler, 1977’de tarihe ‘Güneş Motel’ veya ‘11’ler Hâdisesi’ olarak geçen siyasi rüşvet ve dalavereyi sahnelediler. Adalet Partisi’nden seçilen 11 kişiyi rüşvet karşılığı partilerinden istifa ettirip, bakanlık vererek bir kez daha başbakanlık koltuğuna oturtmayı başarırlar.
Satılık milletvekillerinin katkılarıyla 1978 yılında kurduğu hükümette 21 ay başbakanlık görevinde bulundu. 14 Ekim 1979’da yapılan ara seçimlerde iç çatışmalarla boğuşan partisinin oyları gerileyince, 16 Ekim’de hükümetten istifa etti.
12 Eylül 1980 darbesi yapılmış, siyasi partiler kapatılmış, iç kavganın ana faillerinden Ecevit ve Demirel, askerin misafiri olmuştur. 27 Mayıs darbecilerinden Türkeş ile Türkiye’nin kalkınmasını istemek ve Kıbrıs Barış Harekâtını yapmak gibi ağır “suçlar” işlemiş Erbakan ise tutuklanmıştır. Erbakan ve Türkeş’in mahpus hayatı sürerken Ecevit, darbeden sadece birkaç ay sonra 21 Şubat 1981’de “Arayış” dergisinin ‘yayın danışmanı’ olarak arzı endam eder bu kez de.
ONU DA RAHŞAN BİLİR
Mâlum siyasetçilerin konuşma metinlerini ilgili danışman veya ekip hazırlar. Bülent’in konuşmalarını ise Rahşan. Ecevit’i nasıl gördüğünü, Rahşan Hanım 1982’de gazeteci Baki Özilhan’a şu şekilde anlatır: “Bülent benim oğlum, eşim ve babam…” İkilinin ilişkisi parti içinde bile Rahşansız Bülent, Bülent’siz Rahşan, ikisi olmadan da DSP’nin imkânsızlığı şeklinde hep dillendirilen bir meseledir.
Raşel’in Bülent üzerindeki etkisini en iyi izah edenlerden biri de Emin Çölaşan’dır. Hürriyet’teki 31 Mayıs 2002 tarihli “Rahşan Hanım’a açık mektup” başlıklı yazısında ‘bırakın artık’ cümlesini şu şekilde kurar Çölaşan: “Hanımefendi, evlilik yaşamınız boyunca kocanızı siz yoğurdunuz, siz onun üzerinde etkili oldunuz ve yönlendirdiniz. Onu herkesten, hatta partisinden bile özenle sakladınız, dünya ile ilişkisini kestiniz. Hanımefendi, hangi görevde olursa olsun, bir insan sağlığını yitirebilir. Eşiniz 78, siz 81 yaşındasınız. Göreceğiniz ikbali gördünüz, siyasette yaşanacak her şeyi yaşadınız…”
‘BİZİM DAMAT KOMÜNİST’
Ecevit’in kayınpederi Namık Zeki Aral, liberal görüşleriyle tanınan bir kişidir. Ferit Melen, Aral’ın damadı Bülent için, “Bülent komünist” dediğini aktarır. Ecevit’in komünistliği, İnönü’nün kulağına gider, Aral’a sorar. O da damadını koruyarak, “Ferit ayıp etmiş” demekle yetinir.
Rahşan, kardeşleri Hilkat ve Kudret ile hiç konuşmamış ve küs ölmüştür. Rahşan’dan gizli görüştüğünü öğrendiği diğer kardeşi Asude’yi ise görüşmesi nedeniyle haşladığı bilinir. Rahşan’ın izni olmadığı için Bülent’in de tabii olarak görüşmesi mümkün olamaz. Rahşan’ın annesi Zahide, kocası Zeki beyle aynı evde 11 yıl küs kaldığı düşünüldüğünde, ailenin ruh hali hakkında bir tahminde bulunmak güç olmasa gerektir.
RAHŞAN ECEVİT DÖNME Mİ, YAHUDİ Mİ?
Rahşan Aral’ın Sabetaycı olduğunu yazan sadece “Evet, Ben Selanikliyim” adlı kitabın yazarı Ilgaz Zorlu değildir. Türkiye’deki Yahudi yazarlardan Rifat Bali de “Devletin Yahudileri ve ‘Öteki’ Yahudi” eserinde Türkiye’deki pek çok Sabetaycı’yı kayda geçirir. Bali meşhur Sabetaycılardan bazılarını şöyle sıralar: Rahşan Ecevit, İsmail Cem, Org. Çevik Bir, Kemal Derviş, Talat Sait Halman, Abdi İpekçi…
Bir adım daha atan Ilgaz Zorlu ise Rahşan Aral ailesinin Sabetayistlerin Yakubi kolundan ve gerçek adının ‘Raşel’ olduğunu belirtir. Ayrıca İsmail Cem ve Kemal Derviş’in gerçek adlarının da ‘Samuel’, olduğunu kaydeder. Rahşan hanımın babası Prof. Namık Zeki Aral, İstanbul Üniversitesinde öğretim üyeliği yapmıştır ve asistanları hatıralarında “Namık Zeki Aral bey aslen Yahudi’dir, ihtida da etmemiştir” demektedirler. Ayrıca mason olduğu da pek çok kaynakta yer alır, tıpkı damadı Ecevit gibi.
Meşhur Terakki Davası’nda tarihî ifşaatlarda bulunan Zorlu, Rahşan Ecevit için “İsrail’in eski başbakanlarından Golda Meir’e benzer! Yapısı, karakteri, fikriyatı onun aynısıdır” derken, günümüzde de hayli etkin ve güçlü bir isim olan TESEV’ci ve Terakki Vakfı üyesi Nazif Can Paker’in gerçek adının Can değil, ‘John’ olduğunu kaydeder.
ECEVİT B’NAİ B’RİTH’İN KONUĞU
Bülent Ecevit, 1 Şubat 2002’de yani son başbakanlığı sırasında, 1843’de kurulmuş olan ve sadece Yahudilerin üye olabildiği ‘B’nai B’rith’e (Ahidin Çocukları’na) konuk olur. Türkiye’de “Fakirleri Koruma Derneği” adıyla faaliyet gösteren bu yapının, adı geçen yahut geçmeyen dönmelerce desteklendiği de efkârı umuminin malumudur.
Ecevitlerin son iktidarı Anasol-M hükümeti başta olmak üzere kurduğu hükümetlerde tercih ettiği, FETÖ’nün siyasi hamisi ve CIA ile irtibatını sağlayan Kasım Gülek’in kızı Tayyibe Gülek, Şükrü Sina Gürel, İsmail Cem, Kemal Derviş gibi Sabetayist kimliği ile bilinen isimler herhalde tesadüfen gelmiş olamaz.
MADAMA MEKTUP
Sabetaycılar meselesinde en çok yazıp çizen hatta bu hususta hapis cezası bile alan merhum Mehmet Şevket Eygi, Ecevitlerin en güçlü olduğu dönemleri yani 30 Ağustos 2000’de “Madam’a Açık Mektup” isimli bir yazı kaleme almış, Rahşan’ın Sabetayist olduğunu açıkça yazmış ve özetle şöyle demişti:
“Vahim olan husus sizin Sabataycılığınız değildir. Vahim olan, sizin “militan bir Sabataycı” olarak hareket etmenizdir. Bu memleketin çoğunluğunu teşkil eden on milyonlarca Müslümanı sömürge yerlisi, ikinci sınıf vatandaş, parya, zenci olarak görüyorsunuz. Biz çok iyi biliyoruz ki, sizin de bir şeriatınız vardır. Asıl kimliğiniz Yahudiliktir. Sizin şeriatınız kutsal, Müslümanların Şeriat’ı kahrolsun… Böyle adalet olur mu? İsrail’e toz kondurmuyorsunuz. Orada laiklik yok. Bu ülkede elbette kendi halinde, etliye sütlüye karışmayan Sabataycılar olabilir, onlara bir şey dediğim yoktur. Lakin militan Sabataycılar beni tedirgin ediyor. Birkaç on bin kişilik küçük bir azınlık ülkeyi altüst ediyor. Sermayeleri yalan… Yalan!
Sayın Madam! Siz gerçekten medenî, çağdaş, geniş düşünceli, toleranslı bir aydın iseniz, temel hakları çiğnenen Müslümanların yardımına koşmanız gerekir. Tam aksini yapıyorsunuz. Biz Müslümanlar, 1492’de İspanya’dan kovulan Yahudileri ülkemize kabul ederek büyük bir insanlık, tolerans, medeniyet jesti yapmıştık. Siz ise tersini yapıyorsunuz. Adnan Menderes “Türkiye Müslümandır, Müslüman kalacaktır, İslam’ın bütün icapları yerine getirilecektir” diye haykırdığı için sonunda Yassıada mahkemesi kararıyla idam edildi.
İslâm gelirse kadın hakları elden gidermiş… Yok canım!.. Üzerinde resmî TC anteti bulunan “Vesikalarla” Türk kadınlarına genelevlerde sermayelik yaptıran zihniyetin kadın haklarından ve haysiyetlerinden bahsetmeye hakkı var mıdır? Biz Müslümanlar sahte, güdümlü, Sabataycı bir demokrasi istemiyoruz. Koskoca bir ülke, altmış küsur milyonluk bir millet, büyük bir devlet, birkaç bin militan Sabataycının oyuncağı olamaz.”
RAHŞAN’IN KUR’AN RAHATSIZLIĞI
Bülent Ecevit’in ölümü ardından siyasi nezaket icabı (ben olsam yapmam) Erbakan hocam merhum, Recai Kutan ve beraberindeki bir heyetle Ecevitlerin evine taziyeye giderler. Diğer tüm misafirleri kapıda karşılayan Rahşan, Erbakan hocanın geldiğini haber alınca yatak odasına kaçar. Erbakan hocayı, Masum Türker ve Emrehan Halıcı karşılar. Erbakan hocanın beraberindekiler fazla nezaket göstererek izin isteyip Kur’an-ı Kerim okumak ister. Bilal Hoca isimli kişi, Halıcı’nın onayı ile Kur’an-ı Kerim okur. Kur’an-ı Kerim okunmasından rahatsız olan Raşel, “Kim bu Kuran okuyan, kim okutuyor bunu? Niye okunuyor bu” diye çıkışır.
Sonrasını Recai Kutan’dan dinleyelim: “Rahşan hanımın teşekküründen vazgeçtik, en azından böyle bir reaksiyon göstermemesi gerekirdi. Ölen bir Müslümana faydalı olacak ancak Kuran-ı Kerim okumak, hayırlı işler yapmaktır. Tekrar ediyorum; Rahşan hanımın reaksiyonu bizi üzdü.”
NİYE ÖZEL MEZAR?
TBMM Kürsüsünden “bu kadına haddini bildirin” diyerek bağıran, İslam ile yakından uzaktan ilgisi olmayan bir kimsenin ardından Kur’an-ı Kerim okumak elbette bizi de rahatsız etmiştir. Bu bağlamda kendi inancına aykırı bir fiilden Raşel’in rahatsız olmasını normal karşılamak gerekiyor.
Malum Bülent ile Ahmet Necdet Sezer akraba ve bu akrabalar, FETÖ’nün katlettiği merhum Esad Coşan hocaefendinin Süleymaniye’ye defnine izin vermemişlerdi. Aslında hükümete şunu sormak gerekiyor: Maazallah bugün iktidarda Rahşanlar olsa ve Erdoğan ahirete irtihal etse, Erdoğan’ın devlet mezarlığına veya arzu ettiği özel bir yere defnine izin verirler miydi? Elbette ve yüz bin kere hayır! Peki, Rahşan kim ki devlet mezarlığına gömülmesi için özel muamele yapılıyor?
Şimdi iktidara diyorum ki, “Bu fakir de özel bir yere gömülmek istiyor ve adım da Raşel değil Kemal. Peki, vasiyetim icabı bir dağın tepesine veya eteğine gömülmek istiyorum. Buna izin verecek misiniz?”
RAŞEL’İN DSP’Sİ GÜLEN’İN HAMİSİ
Siyasi yasağı devam ettiği için Bülent, DSP genel başkanı olamaz. Onun yerine, genel başkanlığı Ecevit’in de genel başkanı olan Rahşan Hanım 1985’de DSP’nin genel başkanı olur.
İslâmî olan her şeye itiraz ve düşmanlık eden Rahşan, FETÖ elebaşısı Gülen’e asla itiraz etmez. İnanç ve hedef birliktelikleri bu itirazı engeller. 1958’de CHP’nin Beyoğlu Divan Otel’deki gençlik toplantısında tanışan Ecevit-Gülen ittifakı ölene dek sürer. Ankara Emniyet eski Müdürü Cevdet Saral ve yardımcısı Osman Ak tarafından hazırlanan “Gülen Örgütü Raporu” yayınlanır yayınlanmaz, Ecevit’in yardımı ile Gülen ABD’ye paketlenip gönderilir. Raporun ardından hemen görevden alınan Saral bu durumu şöyle anlatıyor: “15 Mart’ta raporu İstihbarat Daire Başkanlığı ile Teftiş Kurulu’na gönderdik.
Panik oluştu. 18 Mart’ta Gülen ABD’ye gitti.”
Bu arada Ecevit’in eniştesi İsmail Hakkı Okday ile Kasım Gülek’in kardeşi Hüseyin’in ortak olduğunu ve şirketlerinin de “Gül-Ok” olduğunu not edip, karmaşık ilişkiler ve devlete çöreklenmenin kısa bir notunu daha düşüp devam edelim.
Ecevit’in sağlığının bozulduğu dönemde, DSP Bursa Milletvekili Fahrettin Gülener, Raşel’e bir mektup yazar ve şunları söyler: “Ecevit’in sağlığı konusunda endişeliyiz. Kendisinden sonra genel başkan adayının belirlenmesi lazım. Partimizin 37 bakanı var ve bunların yüzde 80’si benim firmamda müdür bile olamaz…” Mektubu alan Raşel, Gülener’i evine davet edip, partinin sahibinin kendisi olduğunu ima ederek şunları söyler: “Merak etme! Biz, Ecevit sonrasını hiçbir zarara mahal bırakmayacak şekilde düşündük ve belirledik…”
CHP’Yİ DE O YÖNETİYORDU!
CHP’nin başındaki zat, Rahşan’ın icazeti ile SSK Genel Müdürü yapılmış ve siyasete girmiş bir kimse olarak bilinir. Baykal’ın tasfiye edilmesinin ardından Rahşan devreye girip bir açıklama yayınlar. “Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte güçlü bir ivme yakalayacağına inandığım CHP, bu buluşmanın adresi olmalıdır. Daha önce birlikte çalıştığımız arkadaşlarımızı ve Ecevit’e gönül vermiş yurttaşlarımızı, Kılıçdaroğlu’na ve CHP’ye destek olmaya davet ediyorum” şeklindeki Raşel’in açıklamasını, Emrehan Halıcı TBMM’de düzenlediği basın toplantısında okur.
Kılıçdaroğlu’na desteğini hiç esirgemeyen ve DSP’yi defterden silen Raşel, Kılıçdaroğlu’nun 2017’deki “FETÖ’ye adalet yürüyüşü”ne destek vermiş ve şu açıklamayı yapmıştır: “Kemal Kılıçdaroğlu ve ona eşlik edenlere, Adalet Yürüyüşüne durumum müsait olmadığı için katılamadım. Ancak isterim ki, bu anlamlı yürüyüşünüz pazar gününden sonra da, manen de olsa her zaman ve her konuda devam etsin. Başarılar dileğiyle sevgilerimi sunarım. Rahşan”
Evet, Bülent’ten sonra Raşel de öldü. Şimdi hesap vakti! Yüz yıldır Türkiye’nin kaymağını yiyip, gerçek Müslüman Türk’e kan kusturanlar, 2001’de çıkardıkları krizle yarım trilyon dolar ve çeyrek asrımızı iç ettiler. Asırlık zulmün ve vebalin sahiplerine tüm haklarımız haramdır. İnanmadıkları o günde hesaplaşacağız! Vesselam
.BU NE ŞİMDİ ?
.................................
Türkiye gerçekten çok zor virajlara girmektedir..
Çok açıktan ve de irade ortaya konularak
TÜSİAD ve bunların üst kimlikteki olan
Kemalistler ve Beyaz Türkler çok sinsi plânlarını devreye sokmaktadırlar.
Sabah da bir konuda hatırlatmalar yapmıştım..
Nasıl mı?
TÜSİAD devletin ve halkın lehine olabilecek
Hiçbir olumlu katkı yapmaz iken;
Aksine kazançlarının da tavan yapmasına rağmen
Türkiye'nin müslümanların elinden
Küresel bir devlet olmasını içlerine sindiremiyorlar...
Bunun için geçmişte nasıl hükümet yıkıp,hükümet kurma güçleri vardıysa
Bunu şimdi;hem de çok açıktan devreye sokup
Sayın Erdoğan'ı iktidardan etmek istiyorlar..
Her türlü anti-demokratik yolları denediler ama sonuç alamayınca
Bu sefer halkın hassas olduğu alanı gördüler ve oradan yürümektedirler..
Bu alanın ismi de ekonomik durumun kötüye gitmesi için aracı olmak.
İşte TÜSİAD bunu yapmaktadır...
TÜSİAD ve başka sanayicilerin yurt dışında 500 milyar dolar paraları olduğu biliniyor.
Bunun en az % 80-90'ı TÜSİAD adamlarına aittir.
2020 yıllar sonrasında devletin dövize ihtiyacı olmasına rağmen
Bu 500 milyar dolardan 30-40 milyar dolarını Türkiye getirmelerini bırakınız
15 Temmuz sonrasında elde ettikleri kârları ve sermayelerini yurt dışına çıkarmaya başladılar.
Bu yazıyı yazmamın nedeni ise;
Önceden HABERTÜRK TV üzerinden tek başına Sayın Erdoğan'a muhaliflik yapan
CİNER Grubu Başkanı Turgay Ciner -DSP'li Hüsamettin Özkan'ın damadıdır-
Yavaş yavaş sermayesini yurt dışına çıkarırken
Türkiye'nin en önemli deniz taşımacılığını yapan
Ciner Denizcilik işletmesinin kapısına kilit vurdu ve bu alandan kendini geri çekti..
Tam 50 gemilik filo olan bu şirket tüm personeli kapı dışarı etti ve
Bu gemi filosunu ise Yunanlı bir şirkete satmış..
Adamlar resmen gard vaziyetini almışlar..
Bakalım bunları kimler ve nasıl takip edecekler?
Çünkü bunların elinde 200 yıllık birikmiş olan bürokratik ve ekonomik güçlerini
2028'e kadar sahaya sürecekleri kesindir..
2019 ve 2024 seçimlerini kazanmaları bunları tatmin etmedi..
Tüm hedefleri merkezi yönetimi ele geçirmek
Yani Sayın Erdoğan'ı devirmektir.....
Onun için ellerinden geleni 2028'e kadar ardlarına koymayacaklardır..
Devlet yönetimi olarak projeksiyonlarımız onların üzerindedir..
.MECLİSİN ORTASINDA MİLLETVEKİLİ VURMAK
9 Şubat 1925.
Ardahan Milletvekili Deli Halit Paşa TBMM’nin içinde, sudan bir sebep bahane edilerek sırtından vuruldu.
İlk anda ölmediği görülünce de ölmesi için elden gelen her şey yapıldı.
Deli Halit Paşa olaydan dört gün sonra Meclis’in muhasebe odasında yatmakta olduğu büro masasının üzerinde zatürreeden öldü.
Cinayetin görünürdeki nedeni malul gazilerle ilgili bir kanun teklifi, gerçek nedeni ise Deli Halit Paşa’nın CHP üst düzeyi hakkındaki yoğun yolsuzluk iddialarından ötürü muhalif TCF’ye geçme niyetinde olmasıydı.
İsmail AKBAL, Derin Tarih-3, Siyasi Cinayetler, 105
Paşa’nın üzerine üç kişi birden saldırdı.
Kel Ali’yi (Çetinkaya) altına alan Deli Halit Paşa, Rize Milletvekili Rauf tarafından sırtından vuruldu.
Halit Paşa kendisini sırtından vuranın Rauf olduğunu söylemesine rağmen sözünü kimseye dinletemedi.
Kel Ali ise yalan söyledi ve ateş edenin kendisi olduğunu ileri sürdü.
Böylece olay “nefs-i müdafaa”ya sokuldu.
Hiç kimse ceza almadı.
Olan, Deli Halit Paşa’ya oldu.
İsmail AKBAL, Derin Tarih-3, Siyasi Cinayetler, 106 vd.
Paşa’nın yarası ölümcül değildi ama CHP güdümündeki doktorlar asla yerinden kımıldatılmaması gerektiğini söyledi ve hastaneye kaldırılmadı, Meclis’in bir odasında tutuldu.
Vurulduktan 3 gün sonra 12 Şubat’ta, yatmakta olduğu meclis muhasebe odasındaki masanın üzerinde ameliyat edilip ölümü garantiye alındı.
Bundan 2 gün sonra Paşa öldü(rüldü).
Ölüm raporunda zatürreeden öldüğü yazıyordu.
İsmail AKBAL, Derin Tarih-3, Siyasi Cinayetler, 107
Ankara Savcısı 16 Şubat 1925 tarihinde tahkikatını tamamladı.
Olayla ilgili sanıkların ifadesine başvurdu, ancak doktorların izin vermesine rağmen Halit Paşa’nın ifadesini almadı.
Paşa’nın ifadesi alınamadığı için de sanıklar hakkında kamu hukuku davası açıl(a)madı.
Nihayetinde Ceza Kanunu’nun 123. Maddesi uyarınca "Ali Çetinkaya’nın olayın faili olduğunu, nefsi müdafaa gerekçesiyle sanıkların yargılanmasına gerek kalmadığını" söyledi.
İsmail AKBAL, Derin Tarih-3, Siyasi Cinayetler,108
CHP hükümeti konuyla ilgili doktor raporlarının yayınlanmasına da izin vermedi.
İsmail AKBAL, Derin Tarih-3, Siyasi Cinayetler, 110
O senelerin başbakanlarından ve İstiklal Harbi’nin yöneticilerinden Rauf Orbay anılarında Deli Halit Paşa cinayetine de yer vermişti: “Ardahan mebusu merhum Halit Paşa Meclis’in toplantı halinde bulunduğu bir zamanda...
... mebusların ve zabıta heyetinin gözleri önünde, Meclis koridorunda, dört mebus arasında (Afyon mebusu Kel Ali, Rize mebusu Rauf, Bozok mebusu Avni ve Antep mebusu Kılıç Ali) katledilmiştir.”
İsmail AKBAL, Derin Tarih-13, 113
En önemli Atatürk biyografisinin yazarı olan Andrew Mango, ünlü kitabında olaydan ve katillerden: “Saldırganlıklarıyla tanınan Cumhuriyet Halk Fırkalı bazı üyeler, görünüşte onları ayırmak için kavgaya karıştı.” diye söz etmektedir.
Andrew MANGO, Atatürk, 407
CHP yönetiminin yarı resmi yayın organı Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde cinayetten yedi gün sonra, 16 Şubat 1925’de yayınlanan Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) imzalı bir makalede “resmi katil!” Kel Ali için: “Bu olaydan dolayı Afyonkarahisar mebusu Ali Bey'e daha çok acımak lazımdır. (…) Ali beye metanet tavsiye ederiz.” deniyordu.
Cemal KUTAY, Halit Paşa Ali Çetinkaya Vuruşması, 95
Deli Halit Paşa’nın gerçek katili olan Rize mebusu Rauf da kısa bir süre sonra aniden öldü.
Resmi rapor, kalp krizi şeklindeydi.
Rauf’un Rum metresiyle sevişirken aniden kalbi durarak öldüğü ileri sürüldü!
Rıza Nur’un yorumu ve iddiası ise son derece çarpıcıydı: "Peki bu iş esnasında Salih’in orada işi ne?
Hem böyle ölmek için yaşı ilerlemiş biri değildi.
İhtimal eski ve yeni cinayetlerini örtmek için ve halinden şüphe hasıl oldu, bunu da harcadılar.”
Rıza NUR, Hayat ve Hatıratım-3, 1215
Deli Halit Paşa’nın annesi ve kardeşi olayın peşini bırakmak istemedi.
Onları susturmak için de Halit Paşa’nın annesi tarafından yetiştirilmiş olan Hakkı Şinasi devreye sokuldu.
Hakkı Şinasi, ikna ve tehdit ile görevini başardı.
Bu başarısı da CHP İstanbul İl Başkanlığı ve milletvekilliği ile ödüllendirildi.
Rıza NUR, Hayat ve Hatıratım-3, 1215
Deli Halit Paşa’nın katillerinden olan İstiklal Mahkemesi Başkanı Kel Ali (Çetinkaya) İleri Matbaası’nın sahibi Celal Nuri (İleri) Bey'in de Meclis’te kafasını kırmıştı. Tabancasının kabzasıyla...
Ayşe HÜR, Öteki Tarih-II, 386
Katillerden Kel Ali, hukuk kariyeri yapmamış bir subay olmasına rağmen bu olaydan birkaç ay sonra İstiklal Mahkemesi Başkanı oldu.
1925-1926 senelerinde başkanı olduğu mahkemeler, kendilerine savunma imkânı verilmeyen yüzlerce insanı idama mahkûm etti. Hepsi de asılarak idam edildi.
1939 senesinde CHP yönetimi, yeniden yargılansalardı asılan insanların birçoğunun beraat edeceklerini itiraf etmek zorunda kaldı.
1964'te Sebil adlı yayınevini kuran ve Sebil dergisini çıkaran Mısıroğlu, altmıştan fazla kitap yayımladı.[5]Atatürk düşmanlığı[6] ve fesi[7][8][9][10] ile tanındı. Hakaret içerdiği iddia edilen yayınları ve konuşmaları nedeniyle hakkında pek çok dava açıldı. Laikliğe aykırı propaganda yapmak, laikliğe aykırı cemiyete girmek ve Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret etmek suçlarından hapis cezası aldı.[11] 1974 yılında Bülent Ecevit başbakanlığındaki Hükûmet tarafından çıkarılan 1974 Genel Affı ile serbest kaldı. Siyasete atılarak Millî Selamet Partisine girdi. Necmettin Erbakan'ın yanında siyaset yaptı. 12 Eylül Darbesi'nden sonra yurt dışına, Batı Almanya'ya gitti. 7 Eylül 1983 tarihinde dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından Türk vatandaşlığından çıkarıldı, İngiltere'ye sığınma talebinde bulundu, İngiltere'ye yerleşti. Daha sonra yine Almanya'ya döndü. 1991'de ise Türkiye'ye döndü. 5 Mayıs 2019'da tedavi gördüğü hastanede öldü.[12]
1933 yılında Trabzon'un Akçaabat ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Akçaabat'ta, lise öğrenimini Trabzon Lisesi'nde tamamladı. 1954 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne girdi. Fakülte yıllarından itibaren hukuktan çok tarihe ilgi duydu ve Türkiye'nin yakın tarihi ile alakalı araştırmalar yapmaya yöneldi. Gençlik yıllarında çeşitli gazete ve dergilerde takma adlarla makaleler ve şiirler yayımladı. 1961'de Aynur Aydınaslan ile evlendi. Bu evlilikten Abdullah Sünusi (1963), Fatıma Mehlika (1965), Mehmet Selman (1973) isimli üç çocuğu oldu.[13]
1964 yılında Sebil Yayınevi'ni kurdu ve "Lozan Zafer mi, Hezimet mi?" kitabının birinci cildini bu yayınevinin ilk kitabı olarak yayımladı. Rıza Nur tarafından yazılan "Hayat ve Hatıratım" adlı kitabını 1968 yılında yayımladı.[14]
1976 yılının başından itibaren Sebil dergisini çıkarmaya başladı.[16] Bu dergideki birtakım yazılarından dolayı hakkında çok sayıda dava açıldı. Mısıroğlu, kendi ifadesine göre dokunulmazlık elde edip hakkında açılan davalardan kurtulmak amacıyla siyasete girdi. 1977 Türkiye genel seçimlerinde genel başkanlığını Necmettin Erbakan'ın üstlendiği Millî Selamet Partisi'nden (MSP) Trabzon Türkiye Büyük Millet Meclisi milletvekili adayı oldu ancak seçimleri kaybetti. Ertesi yıl aynı partinin İstanbul'dan Senato adayı oldu fakat giremedi. 1978 yılında MSP Genel İdare Kuruluna seçildi. 12 Eylül Darbesi ile MSP kapatıldı ve parti yöneticileri tutuklandı. Mısıroğlu ise Almanya'ya gitti. Bir süre sonra ailesini de Frankfurt'a getirtti.[17]
1983 yılı başlarında gazete, radyo ve televizyon anonslarıyla Türkiye'ye dönmeye davet edilen Kadir Mısıroğlu, bu çağrılara yanıt vermedi. 25 Temmuz 1983 günü Cumhurbaşkanı Kenan Evren başkanlığında toplanan 12 Eylül Kabinesi, Mısıroğlu'nun Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarılmasına karar verdi. Karar 7 Eylül 1983'te Resmî Gazete'de yayımlandı ve Mısıroğlu, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarıldı.[18] Ailesi ile birlikte İngiltere'ye iltica etti. Daha sonra yine Almanya'ya döndü.
1991 yılında çıkarılan "Terör Kanunu" ile Türk Ceza Kanunu'ndan 163. madde çıkarılınca Türkiye'ye döndü.[13][kaynak güvenilir mi?] Bir davayı kaybetmesi üzerine 2004 yılı Eylül ayında müvekkili tarafından silahlı saldırıya uğradı ve sol dizinden yaralandı.[19][20][21] Osmanlılar İlim ve İrfan Vakfı'nda cumartesi günleri "Cumartesi Sohbetleri" başlığıyla sohbetler veren Mısıroğlu, sohbetlerinde dinleyicilerden gelen tarih, siyaset, din, edebiyat ve gündemle ilgili soruları cevaplandırdı.[22] Bunun yanında 2016 yılının Ramazan ayı boyunca Beyaz TV'de yayınlanan Ramazan Sohbetleri programına da katıldı.[23]
Mısıroğlu'nun Üsküdar Nasuhi Mehmet Efendi Camii haziresindeki mezarı
Kadir Mısıroğlu uzun süredir rahatsızlığı nedeniyle tedavi gördüğü Acıbadem Altunizade Hastanesi'nde çoklu organ yetmezliğine bağlı olarak 5 Mayıs 2019'da 86 yaşında öldü.[12] Mısıroğlu'nun cenazesi 6 Mayıs 2019'da Çamlıca Camii'nde birçok siyasetçi ve devlet adamının katıldığı cenaze namazının ardından Üsküdar'daki Nasuhi Mehmet Efendi Camii haziresine defnedildi.[24]
Mısıroğlu, Mustafa Kemal Atatürk ve Millî Mücadele aleyhindeki ifadeleri ve sosyal medya paylaşımları nedeniyle tartışma konusu olmaktaydı. "Mustafa Kemal'in hilafeti yıkmak üzere İngiltere ile anlaşması sonucu Anadolu Yunan işgaline uğramıştı!"[25] ve "Keşke Yunan galip gelseydi, ne hilafet yıkılırdı ne şeriat kaldırılırdı!"[26][27] ve "10 Kasım'da saat 9'u 5 geçe kenefe gidin!"[28] gibi sözlerinin yanı sıra "Şeriat gelsin de, isterse Türkiye batsın, ben razıyım!"[29] demesi ve "Amerika'nın ihtiyacı petrole, benim de ihtiyacım tarihi müesseselerime dönmeye. Bu menfaati mukabilinde bana yardımcı oluyorsa, 'Allah razı olsun' derim. Ya Amerika'nın desteğiyle gelen, Amerikan kuklası bir halife gelse?.. Gelsin de, kim gelirse gelsin! Hilafeti geri getirelim. Bunun ispatı nedir, bu iş için Clinton zamanında çalışan heyetten bana da teklif geldi; 'Bu iş nasıl gerçekleşir?' Ben durup dururken bu raporu yazmadım ya!"[30][31] demesi; Selahaddin Eyyubi için, Eyyubi'yi yetiştiren Nureddin Zengi'nin dul eşini kendisine almasına kızdığı bir söyleşide, Eyyubi'ye "hayvan oğlu hayvan" ve "şerefsiz" demesi[32] ve Mehmet Âkif Ersoy için "Yunan ile öç için mi dövüştün? 'Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl' diyorsun İstiklâl Marşı'nda. Bunları hiç düşünmemişler. Seksen sene sonra Yunan'ı hâlâ Sakarya'da mı vehmediyorsun da 'Korkma!' diye başlatıyorsun? Niye korkacağım lan, dünya benden korksun, pezevenk! Mehmet Âkif ... serserinin teki!"[33][34] demesiyle tepki çekmiştir. Necip Fazıl'ın ise ahlaken bir Müslüman olmadığını ifade eden Mısıroğlu,[35] Necip Fazıl'ın bir dolandırıcı olduğunu belirtmiş, "Yaptıklarını anlatsam, lağım patladı zannedersiniz!" beyanatında bulunmuştur.[36]
Mısıroğlu, bu açıklamaları dışında örneğin Karl Marx'ın bir cinnî olduğunu ve Das Kapital'i cinlere yazdırdığını;[37]Stalin'in II. Dünya Savaşı sırasında kumlara Ayet el-Kürsi okutup Alman ordusunun üzerine serptirdiğini;[38] bir arkadaşına Atatürk'ün ruhunu çağırtıp onunla konuştuğunu;[39] Temmuz 2016'daki bir televizyon röportajında, Shakespeare'in gerçekte İngiliz olmadığını, "Şeyh Pir" adında gizli bir Müslüman olduğunu iddia ettiği açıklamalarıyla da gündeme gelmiştir.[23][40]
Cumartesi Sohbetleri'nden birinde, 7 Mayıs 2016 tarihinde ise, şöyle demiştir: "Ben saltanatçıyım. Ben cumhuriyetçi değilim. Bunu 1991'de de söyledim. İslam ne cumhuriyet emreder ne saltanat emreder. İslam ruh emreder. İdarenin şekli, şartlara bağlıdır. Küçük bir devletsen cumhuriyet olursun. Alemşümul bir devlet isen, cumhuriyet olmaz.
.KISSADAN HİSSE...
Duvardaki çatlaktan bakan fare, çiftlik sahibi ile karısının bir paket açtıklarını gördü. “İçinde yiyecek mi var?” derken, bir baktı ki fare kapanı!
Hemen bahçeye koşup, alarmı verdi: "Evde kapan var! Evde kapan var!"
Tavuk gıdaklayıp, kafayı kaldırdı ve "bay fare, bu sizin için ciddi bir sorun olsa da, beni ilgilendiren bir tarafı yok ne yazık ki!"
Fare dönüp bu sefer koyuna, “Evde kapan var, evde kapan var” dedi.
Koyun konuyla ilgilendi ama, kendi hesabına "üzgünüm bay fare, vah vah emin ol senin için dua edeceğim” dedi.
Fare bu kez öküze yöneldi: “Evde kapan var! Evde kapan var!” diye bağırdı nefes nefese.
Öküz: ‘Wow, bay fare, senin için üzüldüm, ama burnumu sokacağım bir şey değil " dedi.
E farenin de başını eğip, gitmekten başka çaresi kalmamıştı.Yalnızlık ve terkedilmişlik hisleri içinde, fare kapanı ile artık tek başına başa çıkmaya çalışacaktı.
O aksam evde, alışılmamış bir ses duyuldu. Sanki bir kapan, avının üzerine kapanmıştı.
Sese koşan çiftçinin karısı, karanlıkta kapana, zehirli bir yılanın kuyruğunu kaptırdığını görmemiş. Yılan da kadını ısırmıştı.
Çiftçi karısını hemen hastaneye götürdü. Karısı eve ateşli ve hasta olarak döndü.
Eee ateşli insana ne verilir? Sıcacık bir tavuk çorbası!Tavuk hemen kesilmiş ve acilen pişirilmiş!
Ama kadın hala iyileşmiyormuş. Eee eş dost ahbap gelince hasta ziyaretine, çiftçi de sofraya koyunu çıkarmak zorunda kalmış.
Ama çiftçinin karısı iyileşmemiş; ölmüş.
Aman ne kalabalık gelmiş cenazeye, ne kalabalık.
Bu sefer de konukları doyurmak için kesilen öküz olmuş.
Fareye de olan biteni deliğinin ardından izlemek kalmış.
Birimiz tehdit altındaysak, hepimiz risk altındayız demektir....
Şimdi yapılan hizmetlere burun kıvıran, nankörlük eden,
5 yaşındaki torunları bile 15 bin TL Lik tabletle gezen, "Yapıyorlarsa bizim vergilerimizle yapıyorlar" diyen zihniyet o dönemlerde yapılmayan hizmetlerin hesabını,
verilen vergilerin nereye,
hangi ceplere girdiğini bir defa bile sormadılar.
Neden?
Çünkü,
Hep trene bakıp samanla besleniyorlardı, baktıkları yer de ,yedikleri de hala değişmedi değişmezler de Çünkü 12 seçim kaybeden Kemal'i bile degiştiremediler.
Şimdi ise elektriği, gazı parası, ekmeği kesilen bir ülkeden İHA Siha, elektrik , gaz ihrac eden Bulgaristan Romanya şimdi de Macaristan’a doğalgaz ihracı anlaşması yaptı
99 depreminde İmar bakanı olan, depremzedelere 66 bin konut sözü veren, bilahare ihaleye fesat karıştırmaktan yargılanan, söz verdiği konutlar adına tek çivi dahi çakmayan Koray Aydın,
Bugün yaşananlarla ilgili sorumluları istifaya çağırdı.
Bitmedi!
99 depreminde hiç yağma olayı yaşanmadı dedikten sonra sunucu gazete haberlerini okuyayım isterseniz" deyince, "sonra bakarız" diyerek geçiştirdi.
Bitmedi!
Toki'yi karalamak için sosyal konut projesi kapsamında 100 bin konut yapacaklardı, 8 bin kişi başvurdu dedi, sunucu bu kez de başvuru sayısının 8 milyon olduğunu söyleyince şapa oturdu kaldı.
Kimlere ne payeler bahşedilmiş eski Türkiye'de?
Koray Aydın İmar bakanı, iki kelimeyi bir araya getiremeyen Fikri Sağlar Kültür bakanı, Bankalar hortumlanırken göbeğini kaşıyan Faik Öztrak Hazine müsteşarı, Hatay'da 1982'den bu yana yabancılara konut satışının yasak olduğunu bile bilmeyen Meral Akşener içişleri bakanı, SGK'yı batıran Kılıçdaroğlu da bugün için devlet başkanı adayı...
Daha kimse adını sanını bilmezken “şaibe” iddialarıyla gündeme geldi. İBB seçimi mecburen yenilendi. “Mazbatamı verin, çok işimiz var, kaybedecek vaktimiz yok” dedi, 27 Haziran 2019’da mazbatasını aldı. 5 Temmuz 2019’da şehir şehir gezmeye başladı, İstanbul'a dönmeden tatile çıktı. Bodrum’a gitti.
Verdiği sözleri tutmadan gezmeye gidince çok eleştirildi, tepki gösterildi. “Yoruldum, aileme vakit ayıramadım, mecburen tatil yaptım” dedi. 8 Temmuz’da İstanbul’a geri döndü.
1 ay sonra, 16 Ağustos 2019’da tekrar tatile çıktı. Yine Bodrum’a gitti. Karısına sırtını yağlattı. CHP’lilerin bile ağzı açık kaldı. Bugünlerde, “Aslında İstanbul’da trafik yok, AKP’liler İBB’yi zor durumda bırakmak için frene basıyor” diyen Fatih Altaylı bile o dönem İmamoğlu’na tepki gösterdi.
Bir ay içinde ikinci kez tatile çıkıyordu ve bu kez İstanbul’da yağış oldu. Birçok noktayı sel bastı. Unkapanı’nda bir vatandaş boğuldu. Bizimki İstanbul’a geldi. Kafasına bir baret geçirdi, sırtına belediye yeleği giydi, Üsküdar’da basın toplantısı yaptı. Toplantı bitince Bodrum’a döndü.
Tepkilere, “Kızımın büyümesini kaçıramam” diyerek cevap verdi, duygu sömürüsü yaptı. İyice kızan vatandaşlarla bu kez dalga geçti, “Tatil bana çok yakışıyor” dedi.
“Kemerburgaz Kent Ormanı’nı imara değil halka açıyoruz” dedi, AK Parti döneminde yapımına başlanan ormana çöktü, “İstanbul halkının kullanımına açık en büyük kamusal alanı inşa ettikleri” algısıyla reklam yaptı.
Seçim sürecinde, “Yenikapı’da belediyenin gereksiz lüks araçlarını sergileyeceğim, israfı kanıtlayacağım” dedi, zabıta bisikletlerine kadar bulduğu tüm araçları meydana getirdi. Topu topu 4-5 tane lüks araç ya vardı ya yoktu. Onlardan birinin de kendisinin atadığı müdüre ait olduğu ileri sürüldü; plakalar uyuşuyordu...
Murat Ongun gibi Beylikdüzü’nden tanıdığı kankalarını birden fazla departmanın başına atadı. Öyle ki Ongun bir dönem hem İBB sözcüsü hem medyanın hem de ulaşımın başındaydı!..
Antrikot-musakka tiyatrosuyla göz boyamaya kalktı.
Her mahalleye kreş açacaktı, birkaç tane açtı, kreşlerin apartman dairesinden kiralandığı ortaya çıktı, buna rağmen söz verdiği rakama ulaşamadı. Açtığı bazı kreşlerin duvarlarını LGBT renklerine boyadığı belirlendi.
İşten çıkarmalar... Mağdur edilen binlerce aile... CHP’li, İYİ Partili, HDP’lilerin belediyede istihdamı...
Falan, fistan...
*
Yahu daha ilk senesiydi... Birkaç ayda ne yapabilirdi ki? Üstelik enkaz devralmıştı, diyenler illa ki çıkacaktır. Peki, tamam...
O zaman sadece 2025’te:
Önce parti içindeki rakiplerine “pışık çekti” sonra PKK iltisaklı Ahmet Özer’e yönelik operasyondan alışkın olduğumuz skandallarına başladı.
Ocak ayında Beşiktaş Belediyesi’ne operasyon yapıldı, Başkan Rıza Akpolat tutuklandı, belediyede rüşvet çarkı döndüğü, ihalelere fesat karıştırıldığı, örgütlerle bağlantılar kurulduğu belirtildi. Ayrıca, “terör örgütleriyle iltisak” şüphesi de dosyaya eklendi.
2024 Ekim’inde Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in PKK bağlantıları ortaya çıkmış ve tutuklanmıştı. Bu operasyon onun devamı niteliğindeydi. Tabi Ahmet Özer’e olabilecek en hızlı şekilde sahip çıkan İmamoğlu, Beşiktaş’taki skandala karışan CHP’lilerin de adeta avukatı oldu.
“Belediye Başkanımızın yanındayız, hukuki süreci sonuna kadar takip edecek, bütün hukuksuzlukları teşhir edeceğiz” dedi, yargıyı hukuksuzlukla suçladı.
Birkaç gün geçti, bir panele katıldı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek’i adeta tehdit etti. Selahattin Demirtaş gibi isimlere tutuklama kararı vermesiyle tanınan Akın Gürlek’in hukuksuz işlemler yaptığını savundu, “Senin evlatlarının kapısına kimse dayanmasın” dedi. Tabii ki bu skandal sözlerin ardından yeniden soruşturma başlatıldı.
Bir hafta geçti, 27 Ocak’ta “Turpun Büyüğü” başlıklı bir basın toplantısı düzenledi. Ahmet Özer davasındaki bilirkişi Satılmış Büyükcanayakın’a bir tek küfretmediği kaldı. “Bilirkişi Satılmış” diyerek kendince tevriye yaptı.
Çağlayan Adliyesi önüne halkı toplamaya çalıştı, beceremedi, belediyeden işçi taşıdığı ileri sürüldü, çevrede park halindeki çok sayıda belediye aracının görüntüsü yayınlandı. Oraya topladığı CHP’liler polise saldırdı, lüzumsuz arbede yaşandı.
Ve en mühim olay... Üniversite diploması rezaleti!.. Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde İnşaat Mühendisliği’ne girdi, Girne Amerikan Üniversitesi'ne (GAÜ) geçti, 1990’da İstanbul Üniversitesi’ne (İÜ) yatay geçiş yaptı, 1994’te mezun oldu. Ancak… GAÜ o zaman YÖK tarafından tanınmıyor. Yani yatay geçişin yasal olmadığı, para karşılığında usulsüz şekilde gerçekleştirildiği ileri sürülüyor.
Bitmedi…
Veryansın TV Genel Yayın Yönetmeni Erdem Atay, İmamoğlu’nun diplomasına imza atan dekanın Prof. Dr. Kemal Kurtuluş olduğunu, diplomanın 14 Mart 1995’te verildiğini, ancak Kurtuluş’un 21 Nisan 1995’te dekanlığa geldiğini açıkladı. Yani imza atıldığı tarihte Kurtuluş’un dekan olmadığını söyledi
İnanılmaz değil mi?..
Eğer üniversite diploması iptal edilirse ki başka yol görünmüyor, o zaman cumhurbaşkanı adaylığı tekrar bir üniversiteye girip mezun olana kadar rafa kalkar. Zira cumhurbaşkanı adayı olmak için üniversite mezuniyeti şart.
Yani... kısaca... hülasa...
2019’da skandallarla, rezilliklerle, şaibelerle başlayan İBB kariyeri, 2025’in sadece ilk iki ayında yine aynı teranelerle devam ediyor. Bizim “Turpun Büyüğü” bu gidişle Nurettin Sözen’den bile daha kötü bir belediye başkanı olacak
MUSTAFA KAMAL'IN EŞCİNSEL İLİŞKİSİ
Adı Vedat...
Soyadı Uşaklıgil...
Meşhur Sabetayist aile Uşakizadelerden...
1934'te soyadı kanunu çıkınca, Sabetayist Uşakizade ailesi kendisine Uşaklıgil soyadını alıyor...
Vedat, Halid Ziya Uşaklıgil'in oğlu... Sabetayist Atatürk'ün eşi Latife Hanımın da amca oğlu... Her zaman söylediğimiz gibi Atatürk'ün etrafı hep Sabetayist dolu. Ta ki, Çankaya köşkünün aşçılarına, hizmetkarlarına kadar...
Atatürk'ün sevgilisi Fikriye hanım intihar(!) etti malumunuz...
Atatürk'ün bir üvey evladı(ki metreslerine üvey evlat derdi) Zehra Aylin'de Avrupa'dan Türkiye'ye dönerken trenden kendini atarak intihar(!) etmişti...
Ya bu Vedat? Bu niye intihar etti gençliğinin baharında? Daha kaç kişi var Sabetayist Atatürk'ün etrafından olup intihar(!) eden ve intihar sebebi bilinemeyen? Vedat'ı Rıza Nur'un hatıralarından da tanıyoruz. Bakın ne diyor Rıza Nur;
"…Anlaşıldığına göre boşanma vak’asından iki-üç gün evvel, (M. Kemal'in karısı) Latife,(Latife'nin) kardeşi İsmail ile haremi Süreyya Paşa’nın kızı Melahat Ankara’ya gitmişlerdi. Çankaya’da misafir olmuşlar. O vakit Mustafa Kemal’in yanında kâtip sıfatıyla Halit Ziya’nın oğlu Vedad vardı. Güzel tüysüz bir çocuk. Bir akşam üzeri karanlık çökerken İsmail, Melahat balkona çıkmışlar. Bakmışlar Vedad, Mustafa Kemal'le ağacın dibinde cinsel ilişki içinde.
Latife’yi çağırmışlar. O da görmüş. Bir kıyamettir kopmuş. Latife, Mustafa Kemal’e“Herşeyini gördüm, hepsine tahammül ettim. Artık buna edemem.” demiş. Gazi(!) susmuş, İsmet’in evine gitmiş. “Bu karıyı şimdi boşayacağım” demiş. İsmet, sabahleyin erken Heyet-i Vekile’yi(Bakanlar Kurulunu) toplamış. Talaka (boşanmaya) karar vermişler(!) Latife’yi İsmet alıp, trene koymuş. Trende teselli etmek istemiş. Latife ona “Sus, sus! İsmet Paşa! İsmet Paşa! Sen ona bir gün dalkavukluk etme seni benden daha rezil eder. Her pisliğine aleti sensin” demiş."
Halid Ziya Uşaklıgil’in oğlu Vedad, genç Türkiye’nin en başarılı diplomatlarındandı. Birçok dil biliyordu. Gittiği her ülkede kısa sürede tanındı ve sevildi. Peki niye 33 yaşında intiharı seçmek zorunda kaldı?
Halid Ziya Uşaklıgil’in oğlu Vedad, genç Türkiye’nin en başarılı diplomatlarındandı. Birçok dil biliyordu, çok iyi bir müzisyendi. Gittiği her ülkede kısa sürede tanındı ve sevildi. Ancak Atatürk’ün bu genç diplomata sahip çıkması, Ankara’daki kimi isimleri rahatsız etmişti. Bunlar arasında en başta Latife Hanım ile dönemin dışişleri bakanı Tevfik Rüştü Aras vardı.
Birkaç ay öncesine kadar tüm Türkiye, Aşk – ı Memnu’yla yatıp – kalkıyordu. Behlül ile Bihter arasındaki yasak aşk, bu aşkın nasıl sonuçlanacağı, dizinin final sahnesi hemen herkesin merak ettiği yegane konuydu. Aşk – ı Memnu edebiyatçı Halid Ziya Uşaklıgil’in kaleme aldığı bir romandı. Geçen yıl Uşaklıgil ve eseri yazıldığı dönemden çok daha fazla popüler oldu. Ancak Halid Ziya Uşaklıgil’in her eseri Aşk – ı Memnu kadar şanslı değil; İlk yayınlandığı tarihten sonra bir daha günyüzü görmeyen bir kitabı da var; Bir Acı Hikaye.
Uşaklıgil bu eserinde genç yaşta hayata veda eden oğlu Vedad Uşaklıgil’i anlatmış. Şimdilerde artık sahaflarda bile bulunamayan bu kitapta yazılanlardan yola çıkarak Selim İleri, “Kırık Deniz Kabukları” kitabını kaleme almış. Her iki kitaptan da, Vedad Uşaklıgil’in hikayesinden de Yıldıray Oğur’un, Taraf’ta ve Chronicle’da kaleme aldığı bir yazı sayesinde haberdar olduk.
Vedad Uşaklıgil, genç cumhuriyetin genç Hariciyecisi’ydi. Atatürk’ün emriyle çalıştığı Osmanlı Bankası’ndan Dışişleri Bakanlığı’na geçti. Rumca, İngilizce, Fransızca ve Almanca’yı su gibi konuşuyordu. Piyanoda virtüözdü ve müthiş bir müzik yeteneği vardı. Bu sayede Atatürk’le tanıştı. Ancak bu tanışıklık O’na hem şans, hem de şanssızlık getirmişti. Bu parlak diplomatla, Ankara’da birileri kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor, hayatını zindan ediyordu. 33 yaşında daha fazla dayanamayarak ölümü seçti. Bu sıradışı diplomatın hayatını babası anı – roman şeklinde kaleme aldı. Ancak bazı konuların kapağını hiç açmadı. Çünkü Vedad Uşaklıgil eşcinseldi…
Genç Uşaklıgil çalışmak istiyordu. Osmanlı Bankası’nda babasının yardımıyla iş buldu. Ancak müzikle uğraşmayı kafasına koymuştu ve iki arkadaşıyla birlikte bir müzik grubu kurmuşlardı. Bu üçlünün ünü o sırada başkent olan Ankara’da bile duyulmuştu.
Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver üçlüyü bir konser için Ankara’ya davet etmişti. Vedad için bu davet hayatının dönüm noktasıydı. Çünkü bu sayede Atatürk’le tanıştı.
Vedad Uşaklıgil’in babası Halid Ziya Uşaklıgil, Atatürk’ün eşi Latife Hanım’ın babası Muammer Uşaklıgil ile kardeş çocuklarıydı. Hem Muammer Uşaklıgil, hem de Latife Hanım Halid Ziya’ya “amca” diyordu. Latife Hanım’ın yetişmesinde Halid Ziya’nın büyük payı olmuştu. Halid Ziya Yeşilköy’deki köşkünde Latife Hanım’ı misafir etmiş, Avrupa seyahatinin bir bölümünü birlikte geçirmişlerdi. En önemlisi Latife Hanım, Vedad’ı kardeşi gibi seviyordu. Vedad da zaten bu durumdan dolayı Latife Hanım’a “abla” diyordu.
Vedad konser için Ankara’ya gidince Latife Hanım’ın konuğu olarak Çankaya Köşkü’nde kaldı. Halkevindeki konserin devamı ise Çankaya Köşkü’nde yapıldı. Atatürk bu genç yeteneği çok beğenmişti. Küçük bir dil sınavından sonra Vedad’ın Hariciye’ye alınmasını istedi. Atatürk’ün bu isteği kısa sürede gerçekleştirildi.
Ancak Vedad’ın hayatını alt – üst eden ve intiharıyla sonuçlanan süreç de tam bu noktada başladı. Vedad’ın Hariciye’ye alınmasını bilinmeyen bir sebeple Latife Hanım engellemeye çalıştı. Vedad ancak Atatürk’ün zorlamasıyla Hariciye’ye girebildi. Bu dönemde sürekli Çankaya Köşkü’nün bir müştemilatında kalıyor, akşamları Köşk’te müzik ziyafetleri veriyordu.(!)
Her şey görünüşte yolunda giderken Atatürk, Latife Hanım ile ayrılmaya karar verdi. İkili 20 Temmuz’u 21 Temmuz 1925’e bağlayan gece şiddetli bir tartışma yaşamışlardı. Ertesi gün Atatürk Latife Hanım’ı İzmir’e, ailesinin yanına gönderdi. Latife Hanım, Köşk’ten ayrılırken Vedad’ın da Köşk’ü terk etmesini istemişti. Ancak Vedad bunu kabul etmedi. Hem Vedad, hem de babası Halid Ziya bu ayrılıkta Atatürk’ten yana tavır koymuştu. İkilinin bu tavrı daha sonra birçok dedikoduya neden olmuştu. Hatta dönemin Avusturya konsolosluğunda görevli bir diplomat, Latife Hanım ile Atatürk arasındaki tartışmanın “bir piyano virtüözü” yüzünden çıktığını Viyana’ya rapor etmişti.
Bu ayrılığın üzerinden çok geçmeden Vedad’ın tayini de Londra’ya çıktı. Aile bu tayine seviniyordu. Çünkü çocukları mesleğinde yükselmeye başlamıştı. Ancak dedikodulara göre tayin Vedad’ı Ankara’dan uzaklaştırmak için bir oyundu. Vedad, kendisi gibi Hariciyeci olan kardeşi Bülend’le birlikte Londra’da lüks bir hayat yaşamaktaydı. Bir süre sonra iki kardeş askerliklerini yapmak için Türkiye’ye döndü.
Askerliklerinin ardından Bülend’in tayini hızla yapılmıştı. Ancak Vedad için sıkıntılı günler kapıdaydı. Önce Berlin’e gönderileceği söylenmişti. Ama bu tayin bir türlü gerçekleşmedi. Sonra tayinin olamayacağı Vedad’a bildirildi. Ankara’da gizli bir el Vedad’la uğraşmaktaydı. Baba – oğul bu konuda devrin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ı suçluyordu. Aras tabir yerindeyse Vedad’a “takmış”tı. Uşaklıgillere göre Aras’ın arkasındaki asıl isim Latife Hanım’dı. Çünkü Aras İzmir’li Evliyazadeler ailesi üzerinden Latife Hanım ile akrabaydı. [Evliyazade ailesi de Tevfik Rüştü Aras da, Latife Hanım da, Atatürk gibi Sabetayisttir.] O yüzden Vedad’la uğraşıyordu. Zaten Latife Hanım Atatürk’ten ayrıldıktan sonra hayatı boyunca bir daha Vedad ile görüşmemişti. Abla ile kardeşin arasına kara kedi girmişti.
Uzun uğraşlardan sonra Vedad’ın tayin sorunu aşıldı. Vedad için yeni yer Prag’dı. Fakat gittiği her yerde kısa sürede çok popüler olan, etrafında dost halkası oluşturan Vedad buradan da Ankara’ya geri çağırıldı. Vedad Uşaklıgil’in artık dayanacak hali kalmamıştı. Ankara yerine İstanbul’a döndü ve Hukuk Fakültesi’ne kaydını yaptırdı. Üç yıl boyunca Hariciye’nin kapısından içeriye adımını bile atmadı.
Ancak diplomatlığı çok sevmekteydi ve bu yüzden mesleğine geri dönmek istedi. Hariciye’nin kapanan kapıları açılmak bilmeyince tekrar devreye Atatürk girmişti. Mustafa Kemal Paşa’nın direktifi ile Vedad tekrar Hariciye’ye kabul edildi. Yeni görev yeri Brüksel’di. Bir müddet sonra buradaki görev yükünden sıkılan Vedad tayinini Arnavutluk’a Tiran’a yaptırdı. Arkadaşı Ali Türkgeldi Tiran’da büyükelçiydi.
Vedad Arnavutluk’ta kısa sürede çok sevildi. Başta Arnavutluk kralı Zogo olmak üzere üst düzey görevlilerin gözdesiydi. Elçiliklerde verilen davetlerin aranan konuğu olan Vedad hayatında hiç olmadığı kadar mutludur. Ama bu mutluluğu uzun sürmedi, Tiran’a gidişinin beşinci ayında buradaki görevinden alınarak Ankara’ya geri çağrıldı. Vedad için bu olay bardağı taşıran son nokta olmuştu. Beş kişiyi öldürecek kadar uyku ilacı içerek intihar etti. Cenazesi Arnavutluk’tan devlet töreni ile Türkiye’ye gönderilmişti.
İstanbul’da yapılan törenin ardından Bakırköy – Kartaltepe’ye defnedildi. Ancak törende devleti temsil eden hiç kimse yoktu. Vedad’a düşmanlık eden meçhul isim burada da iş başındaydı. Uşaklıgil’in son maaşına, cenazenin Türkiye’ye getirilmesi için yapılan masraflara karşılık olarak el konuldu. Durumu öğrenen Mustafa Kemal’in çok şiddetli tepkisi üzerine Dışişleri geri adım attı ve maaşı aileye ödedi.
Batılıların “Ağzında gümüş kaşıkla dünyaya gelmiş” dediği tipte bir aileye mensup Vedad Uşaklıgil, sırlarını da kendisi ile beraber götürdü…
(Eşcinsel ilişkinin ve evliliğin serbest olduğu Brüksel'de basılan tarih kitaplarında 'Tarihteki En Ünlü Eşcinseller' başlığı altında Mustafa Kamal'ın da ismi geçmektedir...)
OK YAYDAN ÇIKTI
..............................................
Kardeşlerim hatırlar ki,
21 Şubat günü TÜSİAD için
"İNTİKAM PEŞİNDE OLACAKLAR" diye bir yazı yazmıştım..
Her zaman söylüyorum ve de söyleyeceğim..
Türkiye'nin ayağa kalkmasının koşulu üçlü sacayağı olan
Genelkurmay ve Kuvvet Komutanlarını hep TÜSİAD organize ederdi..
TÜSİAD'ın iki önemli görevi vardı.
1-Türkiye'de islamın önünde setler oluşturmak ve
2-Emperyalistelirn distribütörü olup montaj sanayi ile yol almaktır..
Sayın Erdoğan gerek TSK'yı gerekse MİT'i epey bir noktada millileştirince
Bu iki kurum dünyanın en önemli teşkilatları olmuştur..
Ordumuz öylesine işler başarıyordu ki;
CIA ajanı Henri Barkey"Türkiye ilk defa Dağlık Karabağ'da ve Libya'da iki kez Batı'yı yenmiştir" ve
Joe Biden"Türkiye Suriye ve Irak'taki 50 senelik plânlarımızı çöpe attı;seçilirsem bunun bedelini Erdoğan'a ödeteceğim" demişlerdi..
Keza MİT'te aynı konumda olarak süper işler yapmaktadır.
Türkiye'de serseri bombalar patlamıyorsa
Bunun sebebi MİT'in CIA,MOSSAD,MI-6,BND ve VATİKAN gibi istihbarat örgütlerini markaja almasından dolayıdır...
Dünyada ilk defa MOSSAD ajanlarını korkusuzca yakalayan bir MİT teşkilatı vardır,artık..
Böylesine güzelliklerin olmasına oluyor da;
Sayın Erdoğan'ın TÜSİAD'ı bir türlü milli konuma getiremediği bir gerçektir.
İstediklerinden çok daha fazla ekonomik olanakları kendilerine verdi ama
100 yıllık angajmanlıkları sonucu bu uzatılan ele cevap vermiyorlardı...
Sayın Erdoğan'ın TÜSİAD'a rağmen Türkiye'yi pür ve bağımsız yapma noktasında epey bir mesafe almasının yanında
Kendisinin de küresel anlamda bir kariyer elde edince
Emperyalistlerin uzantısı olan TÜSİAD'ın yapılanları görünce dehşete kapılıp
200 yıllık Batılılaşmanın biteceğini ve sorgulama sırası kendilerine geleceğini hissettikleri için
Önlerine iki stratejik plân için harekete geçtiler..
Ekrem İmamoğlu'nun üzerinden Sayın Erdoğan'ı devirmek ve
Bunun içinde de İmamoğlu'nun işini kolaylaştırmak için
Ellerindeki ekonomik gücü emperyalist güçlerle birlikte devreye sokmaya başladılar..
Çünkü biliyorlar ki;
Türkiye'deki % 70'lık sağ kitlenin kahır ekseriyeti parayı çok sever ve sıkıntıya gelemez..
Bunun için ellerindeki ekonomik imkanları bir silah olarak kullanacaklardır..
Önceki günlerde 50 gemilik deniz filosunu CİNER grubu Yunanistan'a satıp personeli dışarı atıyordu.
Bununla beraber küçük yatırımcıların canına okumak için BORSA üzerinden entrikalar çevirmeye başladılar..
Bakınız şuraya yazıyorum..
Gerek TÜSİAD gerekse Sayın Erdoğan bu kez ve de ilk defa geri adım atmadan kapışacaklardır.
Adeta "ya herro ya merro" konumuna gelen iki önemli güç odakları resmen irade beyan ettiler..
Bir taraftan hükümeti adeta siyasi bir parti olarak ölümüne tenkit etmelerinin karşılığını;
Şu ana kadar görmedikleri bir muameleyi adliye koridorlarında gören bir TÜSİAD çıktı karşımıza...
Bu da resmen çok korkunç haberlerin gelmesinin bir fragmanıdır...
Dönüşü olmayan bir noktadayız..
Ya devlet 200 yıllık sömürülmeyi ortadan kaldıracak
Ya da ülke gerisin geri dönerek tekrar 200 senelik sömürü ağında debeleşip duracaktır.
Bu da yeniden Türkiye ve onun üzerinden dünyanın karanlık bir tünele girmesi anlamına gelir..
Buna da Allah'ın izniyle Sayın Erdoğan ve Sayın Devlet Bahçeli müsaade etmeyecektir..
Bu da böyle biline...
.Uğur Mumcu bir MOSSAD operasyonu ile öldürüldü…!
Uğur Mumcu’nun ağabeyi Ceyhun Mumcu; “Uğur, ABD ve İsrail himayesinde bir sözde Kürt devleti kurma planını fark ettiği için MOSSAD tarafından öldürüldü.” dedi.
Uğur Mumcu'yu anan kelli felli bilmem nelere bakıyorum da tek bir kişi bile Ceyhun Mumcu'nun açıklamalarına dikkatleri çekmemiş.
Kolay mı bu ülkede MOSSAD'ı hedef yapmak?
Cumhuriyet gazetesi gibi en güzeli "faşizm, radikal dinci" de ve işin içinden çık.
Ha bunu da sözde emperyalizm düşmanı sol ve sosyalist tayfa yapıyor.
Gerçi Türkiye'deki sol ve sosyalist teşkilat ve örgütlerin kurucu iradesi Selanik Dönmesi Sabetayist Ya*h0*d! Zümre'dir...
Nasılsa öleceksin şehit olup cenneti garantilemek de var;
Doktor neşteri altında, yaşam destek ünitesinde meçhule gitmek de...
BUGÜN YENİLMEZ DENİLEN İZZT*RA*İL*İN VE MOSSAD'IN BELİNİ BÜKÜP PABUCUNU ELİNE VEREN, KARİZMASINI YERLERDE SÜRÜNDÜREN TÜRKİYE.
İsteyen istediği kadar inkar etsin. Güneş balçıkla sıvanmaz.
Tuşaş saldırısının ardından Devlet beyin çağrısı ne olacak."
Bu çağrı Devlet beyin tek başına yapmış olduğu anlık bir çağrı değildir.
Bu çağrının bir ayağında Özgür bey vardır.
Bu çağrının merkezinde Devlet aklı ve kararı vardır.
Bu çağrının bir muhatabı Öcalan, bir muhatabı Dem,
Gizli muhatapları Demirtaş ve kandildir.
Ne var ki Kandil Tusaş terör eylemi ile abd ve İsrail'e esastan ve göbekten bağlı olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.
İç dinamiklerin hepsi hazırdır.
Her konuya maydanoz olan Bay kemal bu konuda neden konuşmuyor.
Konuşamaz çünkü O da bu konuya baştan razıdır.
Özgür bey Tusaş terör eylemi ile ufaktan yanlamaya başlamış olsa da devlet aklının ilk ikna ettiklerindendir.
İmamoğlu ağzını hiç açmıyor.
Yine yemeğin pişmesini bekliyor.
O da zaten dünden hazır vaziyette.
Cumhuriyetimizin ilanından sonra lozanda kerkük ve musulu terk etmek zorunda kalmıştık.
Şeyh Said isyanı ile devletimizin o yöndeki ısrarlı taleplerini unutmak ve ötelemek zorunda kaldık.
Ankara anlaşmasının 5. Maddesini ise hala unutmuyoruz.
Şimdi sanki yine o günler ve o tarihler tekerrür ediyor.
Yine kürtçülük yarası kaşıyacaklar.
Güneydoğuda yaşayan insanımızı ya İsrail ve ABD nin ellerine teslim edeceğiz yada onlarla 101 yıl önce verilen dolmabahçedeki fotoğraf ve sözler hayata geçirilecek.
101 yıl önceki o sözleri ve fotoğrafı devleti kuran lider Mustafa Kemal'in verdiği devletin hafızasında kayıtlı.
Bugün bölünme aşamasında olan bir Suriye devletini görüyorsunuz Bu durumda suriyedeki kürtler ve Türkmenlerin yaşadığı bölgeler devletimizin bünyesinde yerini alması için gereken her şey yapılmaktadır.
Bunu başaramadığımız takdirde suriyeye çökmüş olan çakallar Ülkemizden bir parçayı koparmanın arayışını sürdürmeye devam edeceklerdir.
Bu nedenle devlet beyin çağrısı çok değerlidir. Onun bize çözüm sürecinde yaptığı linci biz ona asla yapmayacağız.
Bu süreç ve bu fırsatın sonuna kadar zorlanması gerektiğini düşünüyorum.
.
.Devlet senin kadar hesap yapamıyor değil mi. Şimdi şöyle düşünün pkk silah bırakır mı bırakmaz. Peki bu çağrı neden yapılmış olabilir. Devlet Bahçeli gibi bir lider tüm hayatını senden benden fazla bu konuda hassas olarak yaşamış bir lider neden bu çağrıyı yapar. Neden kendini adeta paralar parçalar. Ben size söyleyeyim. Suriye' de süpürme harekatı yapılacak. Üzerlerine çok ciddi gidilecek. Burası ıraktan kolay bir arazi. Bu operasyonun içeride de yansıması olacak. Cia mossad Türkiye'deki bölücü kesimleri kışkırtarak ayaklanma çıkaracaklar. Devlet bu istihbaratı aldı. İçerde de kan dökülecek yani. İşte bazı etnik kesimlerin bu oyunlara gelmemesi için, daha az etkilenmesi için en azından halkı yumuşatmak için bu tür çağrılar gereklidir. 2013 ler de olduğu gibi.
Biraz geriye gidelim. Çözüm sürecinde de bu şekilde el uzatılmıştı. Ama pkk nın hainlik yapacağı herkes tarafından biliniyordu. Fakat devletinde 3 4 yıl nefes alarak ekonomik ve teknoloji olarak hazırlık yapması gerekiyordu. O arada kalekollar yapıldı. Terörist geçişine engel olan Silvan barajı yapıldı. İha siha teknolojisi geliştirildi. Piyade silahımız bile yoktu o arada MK 47 piyade silahımız üretildi. Çok çeşitli sığınak delici bombalar yapıldı. Ekonomik olarak Devlet kendini toparladı. Çözüm süreci sonuçta Suruç saldırısı ile koptu. Ve devlet çok şiddetli şekilde olanca gücü ile pkk nın üzerine gitti.
Şimdi soruyorum bu eli uzatmadan bu kadar ezici güç kullanabilir miydik. Senin ekonomin avrupaya abd ye bağlı. İhracatın en ağırlıklı yerleri oralar. Finans kaynağı oralar. Mesut Yılmaz AB nin yolu Diyarbakır'daki geçer demekle ne demek istemiş olabilir di sizce. Böyle bir yumuşak yaklaşım olmasa Türkiye'nin bağlı olduğu batı dünyası çok ciddi yaptırımlara girişirdi.
Anladınız mı şimdi. Devlet aklını kendi aklının 1/10 gören arkadaşlar yapmayın lütfen. Bunları halka hükümet yetkilileri açık açık söyleyemez. O nedenle izah etmek bana düştü. Umarım anladınız. Anlaşılmayan bir konu varsa sorunuzu cevaplamaya hazırım.
Şehitlerin istismarını bırakın artık. Mekanları cennet olsun inşallah. Rabbim Devletimize güç kuvvet versin.
Fatih Altaylı'nın kemalist Sinan Meydan ile yaptığı söyleşiyi
Hiç üşenmeden notlar alarak izledim..
Sizlere yemin ederek ifade edeyim ki;
Hadi müslümanları bir tarafa bırakınız;
Sol,objektif Atatürkçü,liberal ve diğer ideolojilerden olup
Az çok tarih okumaları yapan birisine bu videoyu izlettirdiğinizde
Alacağınız cevap;BURADA KONUŞULANLARIN ALAYI YALAN ve
ATATÜRK ÜZERİNDEN TARİHİN GÜZELLEŞTİRİLMESİDİR,der..
Bu söyleşi öylesine kötüdür ki;
Sinan Meydan şikeli sorulara verdiği cevapları yılışık yılışık gülme ile vermesi tam bir rezaletti...
Şimdi ben de bu sözlerin bazılarına karşılık vereceğim...
1-"Atatürk'ün Cumhuriyet kazanımlarını dışlayarak başarıya ulaşılamaz" diyor.
Öyle mi?
Bu ülkenin kalkınmasında etki eden Menderes,Özal,Erbakan ve hele hele
Sayın Erdoğan'ın başarılarının milyarda birini kemalist yönetimlerin olduğu yıllarda göremezsiniz..
Kemalizmin 21.yüzyılda bir tane okkalı icraatını referans olarak gösteremezsiniz..
2-"Atatürk emperyalizme karşı savaş yapıp başardı ve çoğu devletlere de örnek oldu"diyor..
Utanın utanın!Atatürk'e rağmen bu sözü nasıl söylersiniz ?
Milli Mücadele'de Mustafa Kemal İngilizlere,Fransızlara ve İtalyanlara karşı nerede savaş yaptı?
Baştan beri Fransa parayla ve bedava;keza İtalyanlar da aynı koşullarda
Hem silah verdiler hem de Yunanistan'ın askeri plânlarını bize vermediler mi?
İngiltere ise bir plân dahilinde önce desteklediği sonra da 14 Nisan 1921'de yardımı bıraktığı ama
13 Haziran 1921'de Mustafa Kemal'e bir gemi silah vermenin yanında
İstanbul'daki silah depolarından uçağa varıncaya dek silahların Anadolu'ya taşınmasına göz yummadı mı?
Yunanlılar Sakarya Savaşı'nı tam kazanacak noktada iken desteksiz kaldığı için yemek ve silah sıkıntısı çekmedi mi?
Yunan Başbakanı Gunaris Fransa ve İngiltere'ye gidip imdat imdat çığlıklarıyla para ve silah dilenirken eli boş kalmamış mıydı?
25 Eylül 1919'da İngiliz Generali Sally Flood Mustafa Kemal için"Hiçbir yerde Kuvayı Milliye'ye karşı savaşmayacağız diye garanti vermedi mi?
Bunun için Samsun,Merzifon ve Ankara gibi yerlerden tüm askerlerini İstanbul'a taşımadılar mı?
Mustafa Kemal 13 Eylül 1922'de Amerikalı gazeteci Richard Eaton'a"Biz İngilizlere karşı değil sadece Yunanlılara karşı savaştık" diye demeç vermedi mi?
3-"Mustafa Kemal kadınlara seçme ve seçilme hakkı ve vatandaşa egemenlik hakkı verdi" diyor..
Utanmaz herif ne olacak!
Kadınların seçme ve seçilme hakkını alabilmek için neler yaptığını;
Mustafa Kemal ve etrafı bu alanda sürekli engeller çıkardığını bilmiyor muyuz?
Sakarya Savaşı zaferinin öznesinin Fevzi Paşa olduğunu niye saklıyorsunuz?
Mustafa Kemal'in orduyu geri çekip Meclis'i önce Keskin'e sonra da Kayseri'ye taşıyın demedi mi?
Sakarya Savaşı kaybedilseydi Batum'da bekleyen Enver Paşa devreye girmeyecek miydi?
Mustafa Kemal ordusu bitmiş ve "terhis terhis" çığlıklar atan Yunanlıları Büyük Taarruz'da yendi; o kadar...
Bu arada Mustafa Kemal Yümni Üresin'e mektup vererek Abdülaziz'in Ankara gelmesini niye istemişti?
Bu utanmaza bir ilave cevap vereyim..
İngilizlere hayatlarında olmayan yenilgileri Çanakkale'de,Kutul Amare'de ve Bakü'de tattıran Osmanlı komutanları vardı..
5-"Kriz esnasında Abdülhamid ve Vahdeddin Meclis'i kapatırken Mustafa Kemal hep açık tutmuştur"diyor..
Abdülhamid o Meclis'i kapatmasaydı aynen İttihat ve Terakki'nin 10 senede bitirdiği Osmanlı'nın konumunu 1877'lerde yaşamayacak mıydı?
Vahdeddin Meclis-Mebusan'ı niye kapattı ve kapatmasaydı ne olacaktı?
Ankara'daki Meclis'in açılmasının önünü açmak için İngilizlerin 18 Mart 1920'de niye Meclis-i Mebusan'ı basıyordu?
Meclis-i Mebusan'ın kapanması ve Ankara'da yeni Meclis'in açılması için Rauf Orbay'ın gerekirse kendisini feda ederek Meclis'i bombalamayacak mıydı?
İstanbul'da Meclis var iken Ankara'da Meclis açılabilecek miydi?
Yetmedi;
Lozan'ı kabul etmeyecek olan 1.Meclis'i kapattık "kız gibi bir Meclis istiyorum" diyen Mustafa Kemal tüm muhalifleri devre dışı bırakarak 2.Meclis'i kendisinin karar kıldığı milletvekilleriyle oluşturmadı mı?
6-"Atatürk zamanında çok partili konumu ve demokrasinin alt yapısı oluşturulmuştur" diyor.
Hadi ya!Senin eben güzel mi?
Terakkiperver ve Serbest Cumhuriyet fırkaları niye kapatıldı?
Serbet Fırka'dan Samsun belediyesini kazanan Boşnakzade Ahmet Resai Bey'in başına gelenleri bir anlat bakalım?
Halk niye seçimlere iştirak etmiyordu?
CHP'yi halk sevmediği için kimliğine bile bakmadan kurulan alternatif partilere hücum etmedi mi?
1938 yılına kadar bir tane kişi ve kurumun özgürlüğü veya örgütlenme hakkı var mıydı?
Bir de kalkmış "Osmanlı çok sesliliği kabul etmedi diye Meclisleri kapatmıştır" diyorsunuz..
5-"Atatürk iki yerde bu toplumu kurtarmıştı.Birisi bağımsızlık savaşı yaparak diğeri de cahillikle savaşarak"diyor..
A be zavallı!
Bir kere Mustafa Kemal'in yendiği Yunanistan ile bağımsızlık savaşı vermemiştir?
O zaman tüm savaşlar aynı koşulda değerlendirilmesi gerekiyor.
Çanakkale,Bakü ve Kutul Amare'de bağımsızlık savaşı olurdu.
Gerçek olan İngilizlerin bir plân sonucu Yunanistan'a bizim topraklara saldırma emrinin olmasıdır.
Yunanistan'ın saldırısı olmasaydı Mustafa Kemal nasıl olurdu da yeni bir rejim kuracaktı?
Diğer taraftan "okur-yazar açısından devasa gelişmeler yapıldı ve halk cahillikten kurtarıldı"diyorsun..
Öyle mi?
Abdülhamid zamanındaki okur-yazar oranlarını bile tutturamayan bir 1923-38 arası yıllar vardır..
1950 yılına kadar ilave bir tane üniversite açılmamıştır.
1950 yılına kadar ülkede sadece 36 lise vardır.
Bunun 11'i İstanbul,3'ü Ankara ve 2'si İzmir'de iken Erzurum'dan öte lise yoktu yahu!
Bir iki senede herkes okur-yazar olacaktı deniliyor ama 1938'de % 19 iken 1950 yılında ancak % 33 olabiliyordu...
Sonuç olarak 1950 öncesi öyle zannedildiği gibi
Özgürlüklerin halka verildiği,
Demokrasinin alt yapısı oluşturulduğu,
Bilim ve akıl ile çok şeyler yapıldığını ve
Halkın ekonomik olarak rahat yaşadığını söylemeniz için aklınızı peynir ekmekle yemeniz gerekiyor..
Bu ülkede akıl ile bilimi,emperyalizmin alayına savaş açan,
tüm özgürlükleri ve ülkeyi küresel aktör yapan Sayın Erdoğan gibi müslümanlar liderlerdir..
Türkiye çok arzu ettiği ama imkansızlıklar içinde 2.Dünya Savaşı'na giremediği gerçeği var iken
Bugün ordumuz geçmişle mukayese edilmeyecek noktada kuvvetli olup her türlü savaşı göze alacak noktaya getirilmiştir..
Sizlere sormak lazım bilim ve aklı ön plâna tuttunuz da
Bir Necmeddin Erbakan,bir Selçuk Bayraktar veya bir Mahmut Akşit yetiştirebilidiniz mi?
Kemalizmi baştacı yapmış görünen Türkiye'nin herhangi bir yerinde "Al işte bu da bizim çağdaş eserimiz" diyebileceğiniz bir icraatınız var mıdır?
İki liderden birisi rahmetli Erbakan diğeri ise Sayın Erdoğan'dır..
Bu ülke için çok şeyler yapan
Rahmetli Menderes ve şehit Turgut Özal'ın ütopyalarında olan şey:
Türkiye'de tüm özgürlükler ve kalkınma olmasıdır.
Bu iki liderde islamın kuşatıcılığı ve emperyalizmle hesaplaşma yoktu..
Ama rahmetli Erbakan ve Sayın Erdoğan tam tersi olarak;
Hem Türkiye'deki müslümanların,
Hem dünya müslümanların birlik içinde her türlü ilerlemeyi sağlasınlar
Hem de emperyalizmden 200 yıllık rövanşın alınmasını temel ütopya olarak benimsemiş liderlerdir..
Türkiye'de islamı baz alarak siyaset yapan rahmetli Erbakan
Emperyalizme nasıl karşı gelineceğinin hem paradigmasını oluşturdu
Hem de bu düşüncelere sahip epey bir kitleyi eğitimden geçirmiştir..
rahmetli Erbakan olmasaydı kesinlikle bir Erdoğan gerçeğini göremezdik.
Sayın Erdoğan'ı farklı kılan şeyin;
Evrensel boyutta aldığı derslerin adresi rahmetli Erbakan'ın öğretileridir.
Sayın Erdoğan Refah Partisi'nde parladığı zaman
Hem Doğruyol Partisi'nden hem de ANAVATAN Partisi'nden teklifler aldığı zaman;
Bunları kabul etseydi sıradan bir lider olur ve kapitalizmin içinde kaybolur giderdi..
Ne Ayasofya camisini ne Taksim camisini açardı,
Ne faizsiz sistemi öncelerdi ne IMF'yı dışlardı;
Ne İHL çoğaltırdı ne de başörtüsünü kamuya sokardı...
Yetmedi emperyalizmden 200 yıllık bir hesaplaşmayı masaya yatırırdı..
Rahmetli Erbakan 1969 yılından sonra siyasete atıldığında
Tek hedefi vardı;
Müslümanlarla birliktelik,faizsiz ekonomi,ağır sanayi ve güçlü ordu kurma peşindeydi..
Bu alanda ülkeye çok hizmetleri olmuştu ama
1996 yılında % 21,4 oyla Başbakan olan rahmetli Erbakan'ın önünü
200 yıllık Batılı emperyalist güçler ve onların yerli piyonlarının
Asimetrik saldırıları sonucu yenilgiyle
Tıpkı 2.Abdülhamid gibi tarih sahnesinden çekiliyordu..
Erbakan Hoca'nın halk katındaki izlenimi iyimserlik içeriyordu.
Hem Kıbrıs Savaşı'ndaki performansı;
Hem Başbakan olduğunda emeklilere ve diğer çalışanlara iyi maaşlar vermesi sonucu
Halkın gözünde iyi bir yer edinirken
Askeri vesayetin çok ağır ithamlara muhatap olduğunu da bir yerlere not etmişti..
Rahmetli Erbakan 2012'ye kadar taviz veren Sayın Erdoğan gibi bir yol benimsemedi..
Önünde iki yol vardı ki,emperyalistlerde onu bekliyordu..
Askeri vesayete sert tepkiler göstersin de Menderes'in akıbetini yaşaması ve
Ülkede kardeş kanının akması fırsatı doğsun diye..
Rahmetli Erbakan'ın siyaset yapmada kolaylığı seçse idi
Türkiye ne kalkınırdı ne de tam bağımsız olurdu..
28 Şubat müslümanların üzerinden silindir gibi geçmesi sonrasında
Ezoterik alanlarda rahmetli Erbakan ile Sayın Erdoğan arasında stratejik bir plân yapıldı ve
Bu plân yürürlüğe girerken iyi polis-kötü polis gibi bir işbölümü yaptılar..
Sayın Erdoğan 2012'ye kadar
Bir taraftan emperyalistlere ve onların yerli piyonlarına
İnanılmayacak bir şekilde taviz verirken
Diğer taraftan da rahmetli Erbakan hedef şaşırtmak için
Kasıtlı olarak Milli Görüş GÖMLEĞİ'ni çıkaran Sayın Erdoğan'a saldırarak
Aslında ona karşı gelebilecek olumsuzluklara karşı paratoner görevini üstleniyordu..
Erbakan ve Erdoğan'ın bu stratejik plânını emperyalistlere bir zoka olarak yutturulduğunu gördük..
Sayın Erdoğan'ın rahmetli Erbakan'da olmayan
Bazı vasıfları olan sert mizacını devreye sokarak
2012 sonrasında emperyalistlerin alayı ile olan platonik birlikteliğe son vererek
Türkiye'nin Batı'ya doğru olan rotasının yönünü değiştirerek islam coğrafyasına doğru kaydırmıştır..
Sayın Erdoğan hiçbir kimsenin beklemediği devrim gibi başarılara imza atmıştır..
Bu coğrafya 1699 Karlofça Antlaşması sonrasında
İlk defa tam bağımsız olarak emperyalizme kafa tutacak noktada
KÜRESEL BİR DEVLET OLMUŞTUR..
Sayın Erdoğan 200 yıldır kılcal damarlarımıza kadar;
Yani TÜSİAD,MİT,TSK,Adliye,üniversiteler,istihbarat,basın gibi
Tüm STK'larda baskın olan kriptoların elinden ülke yönetimini almasını bilmiştir....
Onun için hep şunu söyler dururum;
Sayın Erdoğan bu coğrafyanın şimdiye kadar gördüğü en tepe lider olması sonucu
Gelecek en az 500 sene içinde
Hem Türkiyeli müslümanlardan;
Hem diğer ülke müslümanlarından
Hem de ezilen ve mağdur olan diğer ülke haklarından
Dua ve teşekkür alacağı bir gerçektir...
Son bir ilave olarak da;
Türkiye'nin emperyalizme kafa tutmadaki konumunda
28 Şubat sürecinde şehit Muhsin Yazıcıoğlu'nun ve
15 Temmuz sonrasında Sayın Devlet Bahçeli'nin katkılarının da asla unutulmayacağını hatırlatmak isterim.
.ir kötü 28 Şubat hadisesi
ERBAKAN'IN YAKIN KORUMASI
İBRAHİM AVCIOĞLU ANLATIYOR
28 Şubat'ta olan bir olayı anlatacağım. Bunu bir Hasan Gül bir de ben bilirim. İsmail Hakkı Karadayı, Çevik Bir, Tansu Çiller, Süleyman Demirel ve Erbakan Hoca bir toplantıya girdi. 28 Şubat postmodern darbesi öncesi Milli Güvenlik Genel Sekreterliği'nde son toplantıydı. Saat 10'da toplantı başladı. Saat, 13.00'a kadar sürdü.
Öğle ezanı okundu. Çiller'e yanındakiler kuşburnunu hazırlıyor. Demirel'e yanındakiler ilacını hazırladı. Onlar tedbirli gelmişti. Biz de ne çanta ne de başka bir şey var. Hasan Gül bana "İbrahim, Hoca kesin abdest almaya çıkacak" dedi. Havlu, terlik hiçbir şey yok. Mola verdiler. Hoca, kan ter içinde kalmış. Erbakan Hoca, Hasan abiye "Hasan bana bir abdest aldırın" dedi. Koca Başbakanı aldık, asker tuvaletine götürdük.
Ben, rahmetlinin ceketini aldım. Havlu kağıtlarını hazırladım. Merhumun biraz kilosu vardı. Askeriyenin lavaboları yüksekti. Bacağını zor kaldırıyordu. Hasan müdür, Erbakan Hocanın koluna girdi, tam sağ ayağından abdest alırken, içeriye Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı girdi. İsmail Hakkı Karadayı, alaycı bir tavırla ve uygun olmayan bir görüntü ile "Hoca, abdest mi alıyorsun" dedi. Erbakan Hoca da ayağını indirdi ve "Evet, abdest alıyorum" dedi. Başbakan Erbakan'ın karşısında pisuara gülerek aşağılayıcı bir şekilde küçük abdestini yaptı. Çok çirkin bir görüntü yaşandı.
Ülkenin genelkurmay başkanının Başbakana yaptığı saygısızlığı asla unutmadım. Erbakan Hoca abdestini yeni baştan almaya başladı. Abdest tazeledi, Hoca ayakkabısının arkasına bastı. "Nerede namaz kılacağız" dedi. Bu ülkenin Başbakan'a askeriyede namaz kılacak yer arıyoruz. Bu duruma bakar mısınız? Bir Astsubay Erbakan Hocanın namaz talebini duyunca "Aman Çevik Bir görmesin" dedi. Astsubay, "Benim odamda seccade var. Orada gizlice kılabilirsiniz" dedi. Erbakan Hocayı namaz kılarken kimse görmesin diye adeta her şeyi yaptık. Erbakan Hoca, öğle ile ikindiyi cem etti.
Namazın ardından Hoca, ne çay içti ne de bir şey yedi. Derhal toplantıya girdi. 2 saat daha toplantı sürdü. Bağrışmalar yükseldi. En son Erbakan Hoca demiş ki; ülkenin gidişatının daha iyi olması için görevi Çiller'e devredeceğim. Çiller'e yetki devredilmesi kabul edilmedi. Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit ve Devlet Bahçeli'ye devredildi. Bize toplantı esnasında Yunan Polisi gibi davranmaya başladılar. "Toplayın eşyanızı, burada kimse kalmayacak" dediler.
Erbakan Hoca, Başbakanlığı bırakmıştı. Onların gözünde muhalifti. Hocaya hemen eski bir Mercedes verdiler. Bize de bir tane koruma arabası verdiler. Kendimizi Balgat'a zor attık. Hoca verdikleri Mercedes'e binmedi. Milli Görüş'ten bir araba geldi ve ona bindi.
İbrahim Avcıoğlu
Halkının teveccühüne layık olarak iktidara gelmiş koca bir başbakana yapılan bu eziyetin ilahi cezası kesindir. Bunu yapanları asla Türk Milleti affetmeyecektir
.
Hilafet kaldırıldı... Peki hanedana bu kadar zulüm neden yapıldı?
7 Mart 2025 Cuma
"Yeni Türkiye" güzergâhının 23 Aralık 1918'de toplanan "Şark Konseyi"nde belirlendiğini ve Saltanat'ın da bu sebeple kaldırıldığını şöyle aktarmıştık:
Konsey kararlarının böyle adım adım uygulanmasını sağlayan Londra, son adım olan Hilafet'in kaldırılması için ise, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan "Lozan Antlaşması"nı tam bir yıl bekletmiş; hatta Türkiye Cumhuriyeti'ni bile tanımamıştı! Nitekim Ankara, 101 yıl önce (3 Mart 1924) Hilafeti kaldırmış ve İngiliz Parlamentosu da Lozan Antlaşmasını, 16 Temmuz 1924'te onaylamış ve Cumhuriyet'i de nihayet tanımıştı!
Yani Ankara'nın, "Kuruluş Süreci" dedikleri Lozan'da verilen söze istinaden, Haçlı Siyonist Batı karşısında ebediyen mağlubiyetin imzası anlamına gelen "İlga"ya imza atmıştı!
Peki, bu "zorunlu adım"dan tamamen ayrı bir karar olan "Hanedanın Kovulması" fecaatinin sebebi neydi?
Zira, Saltanat 516 gün önce (1 Kasım 1922) kaldırılmış ve 6 asırlık Osmanlı hanedanı sıradanlaştırılmıştı! Peki zaten mağdur edilen çoğu kadın ve çocuktan oluşan 100 civarındaki Osmanlı bakiyesine bu zulüm neden reva görülmüştü?
Batı'nın, yüzyıllarca yenemediği için duyduğu kin ve nefret, neden bizzat Türk Meclisi'nde tezahür etmişti?
"KEMİKLERİNİ DE DIŞARI ATALIM"
Osmanlı'nın yetiştirdiği paşaların Osmanlı öfkesi, 3 Mart 1924 günü TBMM'de, "cinnet" noktasına ulaşmıştı. Bu mebusları dinleyen, "Bunlar kimin vekili" diye düşünürdü!
Süleyman Sırrı (Bozok), Osmanlılardan geriye kalmış birkaç kadın ve çocuk hakkında "Bunlarda kesilmiş kuyruk acısı vardır. Sadece büyüğünün değil; en ufağının bile memleketten gitmesine taraftarım" diyordu. Osmaniye Mebusu İhsan Bey ise hayattakilere yaptıkları zulmü yeterli görmüyor, "Ölülerinin kemiklerini bile mezardan çıkarıp atmak lazım gelir"diyerek yedi düvelde bile görmediğimiz bir nefret kusuyordu![1]
"Her şeyi hallettik de bu mu kaldı? Hilafet gücünü elden kaçırmayalım" dediği için "Adi adam... İn aşağı" hakaretlerine maruz kalan tek bağımsız mebus Zeki Bey, "Hanedanın; iki sırmalı uşağı ile maiyetindeki sekiz askerden mi korkuyoruz? Bu insanları ecnebi diyarına atmaktansa en azından Etlik'te bir köşkte oturtabiliriz" demişti ama kimse duymamıştı![2]
KADINLARA DA ACIMAMIŞLARDI!
Birkaç arkadaşıyla birlikte "Kadınlar sürgünden muaf tutulsun"teklifi veren Ahmed Muhtar Bey söz alarak, teklifini, makul gerekçelerle sunmuştu:
"Hilafeti lağvettik, hanedanın erkeklerini de istisnasız memleketten çıkaracağız. Ancak kadınları da sürmenin neticesini iyi görmüyorum. Bir zamanlar yüksek saydığımız kadınların öteye beriye fena ahlâk sülûk etmelerine sebep olacağız. Bunları kovmayalım."[3]
Gel gör ki, milleti ve milletin vicdanını temsil etmeyen bu Meclis, zaten bu kararları alması için oluşturulmuştu! Hemen söz alan Kütahya Mebusu Ragıp (Soysal) Bey "Efendim, hanedanın çocuklarını ve kadınlarını düşünürken, benim gözümün önünden bundan sekiz yüz sene sonra gelecek ahfadı ve dökülecek kanlar sinema şeridi gibi geçiyor" diyerek nefreti tazelemişti![4]
Nitekim Muhtar Bey'in "Kadınlara merhamet" önergesi reddedilmiş, hanedanın; kadın-çocuk hatta uzantılarıyla birlikte sürülmesine karar verilmişti! Ayrıca, yurdu terk etmeleri için sadece 10 gün süre verilmişti! Acaba bu paşalar, başka bir vilayete tayin edildiğinde kaç gün 'mehil müddeti' kullanıyordu?
Büyük bir kahramanlık yaptığını düşünen mebuslar, Miraç gecesi öncesine tekabül eden o akşam "Yahudinin Gazinosu"na giderek, temsil ettikleri millete karşı kazandıkları bu zaferi(!) kutlamıştı! Başvekil İsmet Paşa da, birkaç gün sonra (7 Mart akşamı) yine "Yahudinin Gazinosu"nda bazı kabine üyeleriyle kurdukları uzun masada, rakı içerek "kutlama" yapmıştı![5]
SEÇTİKLERİ HALİFENİN ÖLÜSÜNÜ BİLE KABUL ETMEDİLER!
Akıbetini, günler önceden fark eden Abdülmecid Efendi de Sultan Vahideddin Han gibi, Avrupa'ya değil; İslam ülkelerinden birine gitmek istemişti. Bu talebini dikkate almadıkları gibi; Resmî Gazetede yayınlanmasını bile beklemedikleri kanundaki on günlük süreyi dahi çok görmüşlerdi. İstanbul Valisi Ali Haydar Yuluğ'un hemen o akşam "Millî iradeye itaat etmezsen zorla götürürüz" tehdidi üzerine bütün aile 1,5 saatte hazırlanmak zorunda kalmıştı! Miraç Kandili dahi dinlemeden; üç taksiye bindirilen son Halife ve ailesi, trenle İsviçre'ye gönderilecekti!
"Millet adına" deseler de, gecenin o saatinde bile "halk protesto eder" endişesiyle Sirkeci Garı'na değil, şehir dışındaki ıssız Çatalca istasyonuna götürmüşlerdi.
Vahideddin Han'ın haklılığı, 15 ay gibi kısa bir süre sonra ortaya çıkmış, Ankara'nın Osmanlı nefretinden o da payını almış, sürgün hayatı, 9 Mart günü başlamıştı.
Grand Hotel'in masraflarına daha fazla katlanamayınca, 7 Ekim 1924'te Nice'ye taşınan Abdülmecid Efendi, Vahideddin Han'a 2 saat mesafede "sürgün komşusu" olmuştu!
"Ankara Halifesi"nin sürgün çilesi 23 Ağustos 1944'te Paris'te sona ermişti. Sanki her bakımdan, amcazadesini izliyordu. Zira O'nun gibi hayatı sona ermişti ama çilesi bitmemişti! Çünkü, "Ölünce bari İstanbul'a götürün" vasiyeti Ankara'ya iletilmişti ama kimse oralı olmamıştı.
Abdülmecid Han'ın cenazesi, Paris Büyük Camii'nin küçük bir odasında yıllarca "izin" beklemişti! Tam 10 yıl sonra cami yönetiminin "Alın artık"isyanı üzerine Medine'ye götürülen Abdülmecid Efendi, 30 Mart 1954 tarihinde Bâki Kabristanı'na defnedilmişti. Vehhabiler dozerle dümdüz ettiğinden mezarı bile kalmamıştı!
SÜRGÜNÜN ASIL AMACI "YAĞMA" İMİŞ!
Şehzadeler, sultanlar ve sultan çocukları ile hanımları, padişah hanımları ile damatlardan oluşan 155 kişiyi, vatandaşlıktan çıkarmış, "Neyiniz varsa 10 gün içerisinde satın, yoksa el koyacağız" demişlerdi. Nice gayrimenkuller ve paha biçilmez eserler, İttihatçılar ve Yahudi işbirlikçileri tarafından adeta yağma edilmişti!
Parasız hatta pasaportsuz olarak kovulan bu insanların, kendi mülkleri olan Osmanlı coğrafyasından "transit" geçmeleri bile yasaktı. Her biri tarifsiz sıkıntılar çekmiş, birbirinden acı dramlar yaşamıştı. Avrupa parklarında sürünen hanedan mensuplarını seyreden Haçlılar, adeta intikam alıyordu. Özellikle Avrupa'ya gönderilmelerinin sebebi de buydu.
Yaşanan dramlardan birkaçını özetleyelim.
"ŞU KÖPEK BENDEN BAHTİYAR!"
Şehzade Ömer Faruk, Halife Abdülmecid Efendi'nin tek oğlu ve Vahideddin Han'ın damadı olup; iyi yetişmiş bir askerdi. 26 Nisan 1921'de zevcesi Sabiha Sultan'ı; iki aylık kızıyla bırakıp, Millî Mücadeleye katılmak için yola çıkmış, ancak Mustafa Kemal'in, "Gelme" telgrafı üzerine İnebolu'dan dönmüştü.[6]
Oysa, "Rütbemle, umumi seviyemle mütenasip bir askerî vazife olmasa da, milletin ferdi bir nefer olarak hizmet emelinde idim" demişti![7]
1 Kasım 1922'de Saltanat kaldırıldıktan sonra; emekli maaşı dahi bağlanmadan ordudan atılan Binbaşı Faruk Efendi, hakkını arayabilmek için Hukuk Fakültesine kaydolmuştu ama birkaç ay sonra son Halife babası ve biri 3 yaşında diğeri annesinin kucağında iki kızıyla birlikte sürülmüştü!
Bir süre Lozan ve Nice'te yaşadıktan sonra 1938'de Kahire'ye göçen Ömer Faruk Efendi, 1952 yılında Türkiye'ye gidecek olan bir yolcunun kucağındaki köpeği göstererek, "Şu köpek bile benden daha bahtiyar"diye hayıflanmıştı. Kızı Neslişah Sultan'ın söylediğine göre, Türkiye'yi, cennetten bahseder gibi anlatan Faruk Efendi'nin tek hayali İstanbul'da ölebilmekti. İsmail Hakkı Danişmend'e yazdığı bir mektupta, "İnsan emektar hizmetçisini çıkarırken bile nerede nasıl yaşayacak' diye düşünür"demişti! Ama maalesef bu son arzusuna da kavuşamamış ve 28 Mart 1969 gecesi Kahire'de; kahır içinde ölmüştü! Neyse ki, vefalı kızı, Nisan 1977'de İstanbul'a; II. Mahmud Han Türbesi'ne nakletmişti![8]
"OSMANLI TORUNLARI 'ECNEBİ' GİBİ YETİŞİYOR!"
Ankara'da Osmanlı'ya öyle bir öfke vardı ki, I. Dünya ve İstiklâl harplerinde inanılmaz kahramanlıklar gösteren Şehzade Osman Fuad Paşa'yı bile "düşmanın kucağına" sürmüşlerdi!
1911 yılında 16 yaşında savaşmak için gittiği Libya'da Mustafa Kemal Paşa ile tanışan Fuad Efendi (V. Murad'ın torunu), farklı cephelerde nice hizmetlerde bulunmuştu. Sonraki yıllarda orgeneralliğe yükselmiş ve Trablusgarp Orduları Grup Kumandanı olarak tekrar Libya'ya gitmişti. Uzun maceralardan sonra 30 Nisan 1919'da İtalyanlara esir düşmüş, 7 Eylül'de kurtularak İstanbul'a dönmüştü. 2 Şubat 1920'de Çırağan'da yapılan düğününe, mütareke döneminde aylarca sarayda misafir ettiği İsmet Paşa da katılmıştı.
Fuad Paşa, 3 Mart 1924'teki "Osmanlı'ya öfke" fırtınasına, Romanya'da tedavideyken yakalanmıştı! Kendisine gönderdiği mektupta, "Çok esef ederim. İstisna yapamadım. Kanun umumî idi" diye yazan Mustafa Kemal'in Meclis'teki etkisini iyi bilen Osman Fuad Paşa, sefir vasıtasıyla, "Anadolu'ya geleyim" şeklinde bir mesaj göndermişse de hiçbir cevap alamamıştı.
Saltanat devam etseydi 39. Padişah olarak tahta çıkacak olan Fuad Efendi, daha 29 yaşında başlayan 49 yıllık sürgün çilesinden sonra 1973 yılında Nice'de 78 yaşında vefat etmişti. 3 yıl önce Hürriyet muhabiri Doğan Uluç'a verdiği mülakat zulmün bilinmeyen yönlerini anlatıyor:
"Ordu kumandanı Osman Fuad'ın; Paris'te üçüncü sınıf bir otelden kovulacağı kimin aklına gelirdi? Revâ mıdır bize? Çeşitli ülkelerde sığıntı hayatı yaşayan Osmanlılara çok yazık oluyor! Kimi sefalete dayanamayıp intihar ediyor; kimi de 'Türkiye, Türkiye' diye sayıklayarak son nefesini veriyor. Dışarıda doğan çocuklar ise yabancı mekteplerde Türkçeyi öğrenemeden, tarihimizi, dinimizi tanıyamadan bir ecnebi gibi yetişiyor. Çok zâlim bir son oldu."[9]
SARAYDA SULTAN OLACAKTI, HAÇLI MEZARINA BEKÇİ OLDU
Hilafetin kaldırıldığı 3 Mart günü eve gelen iki polis ve bir komiser, 14 yaşındaki Orhan Efendi'ye bir kağıt imzalatmıştı. Oyuna devam etmek için hemen imzayı basmıştı ama komiserin niye ağladığını anlayamamıştı! Sonra ailesiyle birlikte Sirkeci'ye götürülerek Simplon Ekspres'e bindirilmişti!
II. Abdülhamid Han'ın torunu, Şehzade Abdülkadir Efendi'nin oğlu olan Mehmed Orhan Efendi'nin böyle başlayan sürgün macerası tam 68 yıl sürmüştü. Yaşadıklarının kaç roman veya belgeselde özetlenebileceğini kimse bilemezdi. Saltanat devam etseydi; Sultan VII. Mehmed veya II. Orhan unvanıyla devleti yönetecek olan Orhan Efendi'nin Fransa'dan aldığı Seyahat Belgesi'nde, "Türkiye hariç bütün ülkelere girebilir" notu düşülmüştü!
Nice işler yapmıştı ama son görevi yürek yakıyordu. Zira, Nice'deki Amerikan Mezarlığı'ndaki Haçlı lahitlerini temizliyordu!
Orhan Efendi 5 Mart 1924'te ayrıldığı İstanbul'a; 1 Ağustos 1992 günü dönmüştü ama bir ömür hayal ettiği İstanbul, artık onun için hiçbir şey ifade etmiyordu! Çünkü o artık hiçbir şey göremiyordu! Çocukluğunun geçtiği Serencebey yokuşu da Çırağan Sarayı da bir tatlı hayalden ibaretti! Topkapı Sarayı'na biletle girdiği İstanbul'dan 14 Ağustos'ta ayrılmış ve artık "asıl vatanı" haline gelen yad ellere tekrar dönmüştü. Bu 14 gün içerisinde onu en çok etkileyen ise yine bir komiserin, "Burası sizin vatanınız, gitmeyin" derken ağlamasıydı!
Orhan Efendi, bu vefasız dünyayı 12 Mart 1994 günü terk etmişti ama gidişi de çok "vefasız" olmuştu! Çünkü, cenaze namazını Arap Mahallesi'nden bol bahşişle getirilen bir "imam" kıldırmış, arkasında ise sadece Melike ve Emire Hanım Sultanlar ile "Katolik" kocaları saf tutmuştu![10]
ABDÜLHAMİD HAN'IN OĞLU AÇLIKTAN ÖLDÜ!
Ahmed Nuri Efendi, Avrupa köşelerinde açlıktan ölen Osmanlılardan sadece biriydi! Abdülhamid Han'ın oğlu olan Nuri Efendi, payitahttan sürüldüğünde 46 yaşında bir "Albay" idi. 20 yıllık çilesi, 1944'te; Digne'deki (Fransa) bir parkta son bulmuştu. Cebinden, "Kimseyi suçlamayın; zira açlıktan ölüyorum. Beni Müslüman olarak defnedin"yazılı bir not çıkmıştı.[11]
Abdülhamid Han'ın küçük oğlu Abidin Efendi de Paris'te çok sürünmüştü ama hiç değilse ölüsü bari Müslüman diyarında yer bulmuştu! 1972 yılında Beyrut'ta vefat eden Abidin Efendi, Şam'da Sultan Selim Camii avlusundaki amcası Vahideddin Han'ın yanına defnedilmişti!
Hanedan mensupları öyle dramlar yaşamıştı ki, belki de açlıktan ölmek bunların en hafifiydi. Her şeyi Hristiyanlık hatta İslâm düşmanlığı üzerine kurulu şehirlerdeki sürgün hayatı ilerledikçe, bu insanların yaşadığı mağduriyetler de katmerlenmişti. Hanedan mensuplarının çektiği bu sıkıntılar Ankara'yı hiç ilgilendirmemişti. Ecnebilerle evlilikler, zamanla değişen gelenekler... Müsebbiplerin başka hiçbir hatası olmasaydı bile bu vebal yeter!
Kemalist laikler, kadınlar için 1952'de erkekler için 1974'te yasağın kalkmasından sonra Türkiye'ye dönen Osmanlı torunlarına da "sığınmacı" muamelesi yapmıştı. Hanedan mensuplarına yönelik linç kampanyaları hâlâ devam etmektedir!
Osmanlı Devleti'nin imkânlarıyla o makamlara ulaşan; üstelik de cephelerdeki hezimetleriyle Osmanlı'yı yıkan bu paşaların; birkaç Osmanlı yadigârına bu kadar zulmetmesinin sebebi neydi?
Bütün bunlar, Ehl-i sünnetin son bayraktarı olan Osmanlı'ya neyin cezasıydı?
[5] Eyüp Durukan, Cumhuriyet Yürüyor, İş Bankası Yayınları, İstanbul 2021, s. 110; 114.
[6] Murat Bardakçı, Şahbaba, Pan Yayıncılık, İstanbul 1999, s. 198-208.
[7] Cemal Kutay, Bilinmeyen Tarihimiz-1, Dizerkonca Matbaası, İstanbul 1974, s. 310-335.
[8] Ekrem Buğra Ekinci, Sürgündeki Hanedan, Timaş Yayınları, İstanbul 2017, s. ?
[9] Ekrem Buğra Ekinci, Sürgündeki Hanedan, Timaş Yayınları, İstanbul 2017, s. 203.
[10] Murat Bardakçı, Son Osmanlılar, Hürriyet Yayınları, İstanbul 2006, s. 9-32.
[11] Ekrem Buğra Ekinci, Açlıktan Ölen Şehzade: Ahmed Nuri Efendi, Türkiye, 10 Haziran 2019.
xxxxxxxx
xxxxxx
İttihat ve Terakki, 21 Mayıs 1889’da İttihâd-ı Osmânî adıyla ve Abdülhamîd Hanı tahttan indirmek gâyesiyle gizli bir cemiyet olarak kuruldu. Daha sonra İttihat ve Terakki adını aldı. Yapılan ilk toplantıda Cemiyetin başkanlığına Ali Rüşdî, kâtipliğine Şerefeddîn Mağmûmî, muhâsib üyeliğe de Âsaf Derviş seçildiler.
Cemiyet, İstanbul’daki sivil ve askerî okul talebeleri arasında taraftar kazanarak süratle büyüdü. İtalyan Karbonari mason teşkîlâtını örnek alarak kurulan bu gizli cemiyet, hücreler hâlinde teşkilâtlandı. Hücre içindeki her üyeye bir sıra numarası verildi. Birinci hücrenin birinci üyesi İbrâhim Temo idi.
Cemiyet üyeleri, Galata Fransız Postahânesi aracılığıyla merkezi Pâris’te kurulan Jön Türklerle irtibat kurdular.
Cemiyetin üyelerinden olan Bursa maârif müdürü Ahmed Rızâ Bey, Pâris’teki bir sergiyi gezmek bahânesiyle Fransa’ya gidip, Jön Türkler grubuna katıldı ve geri dönmedi. İttihâd-ı Osmânî cemiyetinin fikirlerini yaymaya başladı. Çok geçmeden onlar arasında hâkim bir sîmâ oldu. Cemiyet, Sultan Abdülhamîd Hana karşı kişi ve çevrelerle kurduğu münâsebetler netîcesinde tanınmaya başladı; yurt içinde ve dışında şûbeler kurarak teşkilâtlandı. Ahmed Rızâ, Avrupa’daki teşkilâtın adını, Auguste Comte’un pozitivist felsefesinin parolası olan Nizam ve Terakkî koymak istedi. Jön Türkler bu ismi kabul etmeyip, İstanbul’daki İttihâd-ı Osmânî Cemiyetinin ittihâdının da bu cemiyetin isminde yer almasını istediler. Böylece İstanbul’dakilerin İttihâd’ı ile Ahmed Rızâ’nın Terakki’si bir araya getirilerek, cemiyetin adı İttihat ve Terakki oldu.
Cemiyetin yayın organı olarak Meşveret Gazetesi ve Fransızca ilâvesi, Paris’te yayınlanmaya başladı. Daha sonra Cenevre ve Brüksel’de yayın hayâtına devâm eden Meşveret Gazetesi yurda gizlice sokuldu. Cemiyetin para ihtiyâcını Pâris mason locası karşıladı.
Tıbbiye, Harbiye, Mülkiye gibi yüksek okullarda gizli kollar ve komiteler teşkil eden cemiyetin yurt içindeki varlığı, 1895 yılındaki Ermeni olayları sebebiyle duyuldu. Cemiyetin; Dr. İshak Sükûtî, Dr. İbrahim Temo, Dr. Abdullah Cevdet, Dr. Âkil Muhtâr, Tunalı Hilmi gibi faâl üyeleri, yapılan soruşturmalar netîcesinde suçlu bulunarak dağıtıldılar. Bâzıları çeşitli yerlere sürülen cemiyet üyelerinin bir kısmı yurt dışına kaçtı. Yurt dışı faaliyetleri Bükreş, Paris, Cenevre ve Kâhire’den idâre edilmeye başlandı.
1897 yılında cemiyetin Cenevre ve Kâhire şûbeleri faaliyete geçti. Cenevre şûbesinin çıkardığı Mîzan ve Osmanlı gazeteleriyle Kâhire şûbesinin çıkardığı Kânûn-i Esâsî ve Hak gazeteleri cemiyetin fikirlerinin destekçiliğini yaptılar. Bükreş şûbesini İbrâhim Temo; Pâris şûbesini ise Ahmed Rızâ idâre etti.
Kalabalık bir kitle teşkil etmeyen ülke dışındaki cemiyet mensupları, sürekli anlaşmazlıklar içindeydi. Sultan İkinci Abdülhamîd Han, yurt dışındaki bu muhâlifleri iknâ veya pasifize etmek için gerekli tedbirleri aldı. Zâten fikrî ve siyâsî sebeplerden dolayı ikiye bölünmüş olan İttihatçıların Cenevre grubunun lideri Mîzâncı Murâd Beyle anlaşması için serhâfiye Ahmed Celâleddîn Paşayı vazîfelendirerek Avrupa’ya gönderdi.
Ahmed Celâleddîn Paşa’nın gizli çalışmaları netîcesinde, muhâliflerden büyük bir kısmı İstanbul’a döndüler ve Pâdişâh’ın hizmetine girdiler. Ancak Ahmed Rızâ’nın çevresinde kalan bir grup, Osmanlı Devletine karşı şiddetli muhâlefete ve basın yoluyla propagandaya devâm ettiler. Bu sırada Sultan İkinci Abdülhamîd Handan istediği ilgiyi göremeyen eniştesi Dâmâd Mahmûd Celâleddîn Paşa da, ülke dışına kaçarak, iki oğlu Prens Sebahaddîn ve Lütfullah beylerle Pâris’e gitti. Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın ve Osmanlı Devletinin aleyhinde faaliyete başladı. Böylece Avrupa’daki Jön Türk hareketi biraz canlandı. Ancak anlaşmazlık ve şahsî rekâbetler de gittikçe arttı.
4 Şubat 1902 târihinde Pâris’te, bütün Jön Türkleri içine alan bir kongre toplandı. Bu kongreye; Prens Sebahaddîn, Ahmed Rızâ, İsmâil Kemâl, İsmâil Hakkı (Paşa), Hoca Kadri, Halil Ganem, Mâhir Saîd, Yûsuf Akçura, Ferid Bey, Ali Haydar, Hüseyin Sîret, İbrâhim Temo, Dr. Nâzım, Dr. Refik Nevzat ile Ermeniler ve Rumlar adına da bâzı şahıslar katıldı. Kongrede tâkip edilecek usûl ile ilgili görüş ayrılıkları belirdi. Ahmed Rızâ ve arkadaşları cemiyetin adını Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti olarak değiştirip, Pâris’’te Meşveret’i çıkarmaya devâm ettiler. Mısır’da da Şûrâyı Ümmet Gazetesi’ni kurdular. Prens Sebahaddîn ve taraftarları da Teşebbüs-i Şahsî ve Adem-i Merkeziyet Cemiyetini kurup Terakkî Gazetesi’ni çıkardılar. İki cemiyet yayın organlarıyla birbirlerini ithâm etmeye devâm etti. Bir taraftan da taraftar kazanmak için program ve fikirlerini açıklayıp yaymaya koyuldular.
Cemiyet, Rumeli’de de hızla teşkilâtlandı. Yalnız Tiran’da olmak üzere, Köstence, Dobruca, Şumnu, Plevne, Sofya, Kızanlık, Vidin ve İşkodra’da bir çok şûbeler açıldı. Terakki ve İttihat Cemiyeti batı dünyâsında Jön Türklerin temsilcisi olarak tanıtıldı.
1906 Eylülünde ekseriyeti üçüncü ordu subaylarından olan; Bursalı Tâhir, Nâki, Edib Servet, Kâzım Nâmi, Ömer Nâci, İsmâil Canbolat, Hakkı Bahâ beyler ile posta ve telgraf idâresi başkâtibi Mehmed Talat, Rahmi ve Midhat Şükrü beyler tarafından Selânik’te Osmanlı Hürriyet Cemiyeti kuruldu. Sultan Abdülhamîd Hanı tahttan indirme gâyesini güden, ihtilâlci bir hüviyete sâhip olan ve kurucularının ekseriyetinin mason olması ile dikkat çeken bu cemiyet, ülke içinde veya dışında aynı gâye ile kurulan cemiyetleri kendine çekerek kaynaştırmayı başardı. Cemiyet, silâhlı kuvvetler çevresinde hızla yayıldı. Asker ve sivil üyeleri fazlalaşarak ihtilâlci bir güç meydana geldi. Bu cemiyet, bir yıl sonra Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyetinin Pâris şûbesiyle birleşme karârı aldı. Hem yurt içinde hem de yurt dışında faaliyet gösteren Terakki ve İttihat Cemiyetinin biri Selânik’te, diğeri Pâris’te olmak üzere iki merkez-i umûmîsi ortaya çıktı.
Bu birleşmeden sonra Rumeli’de hızlı bir şekilde teşkilâtlanan Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti komita faaliyetlerine girişti. Enver Bey, Tikveş yöresinde; Niyâzi ve Eyyûb Sabri beyler Resne ve Ohri’de; Selâhaddîn ve Hasan Tosun beyler Arnavutluk’ta hürriyet taburları kurarak tedhiş hareketlerini yaygınlaştırdılar. Bulundukları bölgelerdeki gayri müslim ve Türk olmayan unsurlarla da işbirliği yaparak, Müslüman ahâliyi Sultan Abdülhamîd Hana karşı ayaklanmaya çağırdılar. Durumun tehlike arz ettiğini gören Sultan İkinci Abdülhamîd Han, bu komita faaliyetlerini bastırmak üzere Makedonya’ya asker sevk etti. Gönderilen askerî birliklerden de İttihatçı komitacılara katılanlar olması, cemiyetin Manastır ve Selânik’te hürriyet îlân edeceğine dâir aldığı karârı pâdişâha bildirmesi, durumu iyice tehlikeli bir hâle soktu. Bu defâ Sultan İkinci Abdülhamîd Han, Şemsi Paşayı ayaklanmayı bastırmakla vazîfelendirdi. Hazırlıklarını tamamlayan Şemsi Paşa, 7 Temmuz 1908’de Pâdişâha son raporunu vermek üzere girdiği Manastır Postahânesinden çıkarken İttihat ve Terakki komitacılarından Bigalı Teğmen Âtıf tarafından öldürüldü. Dağa çıkan komitacıların sayısı gittikçe arttı. Komitacılar, 20 Temmuz 1908’de Firzovik’te halkı meydana toplayarak hürriyet ve meşrûtiyet isteğiyle gösteri yaptı. Bu vak’alardan sonra Tatar Osman Paşa, İzmir ve civârı redif kuvvetleri de kendisine verilerek, Manastır ve havâlisi fevkalâde kumandanı olarak bu bölgeye gönderildi. Ohri Taburu kumandanı Eyyûb Sabri ve Resne kuvvetleri kumandanı Niyâzi beyler, Manastır’da Osman Paşanın oturduğu konağı muhâsara ederek kendisini Resne’ye götürdüler.
Durumun nâzikliği üzerine Kânûn-i Esâsiyi yürürlüğe koyan Sultan İkinci Abdülhamîd Han, 23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrûtiyeti îlân etti. Meşrûtiyetin îlânını tâkib eden günlerde birleştirici olduğunu îlân eden İttihatçılar, cemiyetlerinin ismini Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti olarak değiştirip, Prens Sebahaddîn grubunun mensub olduğu Teşebbüs-i Şahsî ve Adem-i Merkeziyet cemiyetiyle birleştiğini duyurdular.
Partinin Selânik’teki merkez-i umûmî üyelerinden Ahmed Rızâ, Talât, Hüseyin Kadri, Hayri, Midhat, Şükrü, Habib, Enver, İsmâil Hakkı, Dr. Bahaeddîn Şâkir ve Nâzım beyler hükûmetin faaliyetlerini gözetlemek üzere İstanbul’a geldiler. Kendileri kabîneye giremedilerse de hükûmet üzerinde hâkimiyet kurdular. Tecrübesizliklerinden dolayı kabîneleri doğrudan doğruya kurmak yerine kontrol altında bulundurmayı tercih ettiler.
4 Ağustos 1908’de kurulan meşrûtiyetin ilk kabînesi olan Saîd Paşa hükûmeti, İttihat ve Terakkînin baskısına dayanamayarak 13 Ağustosta çekilmek zorunda kaldı. İkinci defâ kurulan Saîd Paşa hükûmeti ise beş gün dayanabildi. İttihat ve Terakki iktidar olmamıştı ama hükûmeti ve hükûmetin icrâatını kendileri tâyin ediyordu.
21 Ağustosta İttihat ve Terakkinin baskısıyla Kâmil Paşa hükûmeti kuruldu. Hükûmetlerdeki istikrarsızlık, İttihat ve Terakkinin devlet otoritesini ve bütünlüğünü bozmaya yönelik faaliyetlerini fırsat bilen Bulgarlar, 5 Ekimde bağımsızlık îlân ettiler. Ertesi gün Avusturya, Bosna-Hersek’i ilhâk etti. 6 Ekim’de Girid, Yunanistan’a bağlandı.
Meşrûtiyetin îlânından sonra ülkeye dönen Prens Sebahaddîn Bey grubu, İttihat ve Terakki ile birlikte hareket etmeyi reddederek kendi görüşleri doğrultusunda faaliyet göstermeye başladılar. Adem-i Merkeziyetçi görüşleri sebebiyle İttihat ve Terakkiden bekledikleri iltifâtı göremediler. İttihat ve Terakki ile tamâmen irtibâtı kesen Prens Sebahaddîn Bey, 14 Eylül’de Ahrâr Fırkasının kurulmasını destekledi. Kısa zamanda muhâlefetin sesi hâline gelen Ahrâr Fırkası, İttihat ve Terakkinin gizli kapaklı yönetim modeliyle iktidar tekelciliğinin ve gizliliğinin sonunda bir istibdat meydana gelebileceği konusunu işledi. İdârî ve siyâsî mesûliyetten uzak olan İttihat ve Terakkinin devlet işlerine karışmasını, hükûmeti ve milleti tahakkümü altına almasını, orduyu siyâsete karıştırmasını tenkid etti.
İttihat ve Terakkinin, Kâmil Paşa hükûmeti üzerinde şiddetli baskı kurmak istemesi yüzünden, Kâmil Paşa ile İttihat ve Terakkinin arası açıldı. 18 Ekim-8 Kasım 1908 târihleri arasında İttihat ve Terakkinin kongresi gizli olarak toplandı ve cemiyet için yeni bir siyâsî program hazırlandı. Kongre sonunda yayınlanan 13 maddelik bildiride, cemiyetin siyâsî fırka (parti) hâline geldiği îlân edildi. Gayri müslim ve Türk olmayan unsurların da desteğiyle, 1908 yılı sonlarına doğru yapılan seçimi İttihat ve Terakki kazandı. 17 Aralık 1908’de Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın konuşmasıyla yeni seçilen meclis-i meb’ûsan açıldı. Sadrâzam Kâmil Paşanın hükûmette bâzı değişiklikler yapması İttihat veTerakkinin Bâbıâlî’ye karşı sert tepkiler göstermesi sebebiyle, İttihat ve Terakki ile Sadrâzam’ın arası iyice açıldı.
14 Şubat 1909’da meclis-i mebûsânda yapılan güven oylamasıyla, Ahmed Rızâ, Talat, Câvit ve Enver Bey gibi ittihatçıların faaliyetleri sonucu Kâmil Paşa hükûmeti düşürüldü. Sadrâzamlığa Hüseyin Hilmi Paşa getirildi. İttihat ve Terakkiye karşı gerek meclis içi, gerekse meclis dışı muhâlefet şiddetlendi. Meclis içinde, çok az üyesi bulunan Ahrâr Fırkası, Meclis dışında Serbestî Gazetesi ile muhâlefet çalışmalarını sürdürdü. Bu gazete, eski memurlardan şantaj yoluyla para alındığını gösteren belgeler ve makâleler yayınladı. Siyâsî rakiplerine karşı tedhiş yoluna baş vuran İttihatçılar, Serbestî Gazetesi başyazarı Hasan Fehmi’yi Sirkeci Postahânesi yanında esrarlı bir şekilde öldürttüler. Hasan Fehmi’nin cenâze töreni İttihatçıların aleyhinde bir gösteri mâhiyetinde cereyân etti. Derviş Vahdetî ve arkadaşları tarafından kurulan İttihat-ı Muhammedî Cemiyeti ve yayın organı olan Volkan Gazetesi de, İttihat ve Terakki aleyhinde faaliyet gösterdiler. İttihat ve Terakkinin ordu içinde kendisine karşı olan, milletini, dînini ve vatanını seven subayları, orduda gençleştirme bahânesiyle tasfiye etmesi, orduda huzursuzluklara yol açtı. İttihat ve Terakkinin Pâdişâha ve hilâfet makâmına karşı olan sevimsiz hareketleri de, sağduyu sâhibi Müslüman ahâlide nefret uyandırdı.
İttihat ve Terakki, Pâdişâha sâdık Birinci Orduya güvenmeyerek Selânik’teki Üçüncü Ordudan avcı taburları getirtti. İttihatçılar tarafından tertib edilen ve Selânik’ten getirilip Derviş Vahdetî isminde bir kimse tarafından “Din elden gidiyor!” “Şerîat isteriz!” gibi sloganlarla kışkırtılan avcı taburları tarafından çıkartıldığı tesbit edilen 31 Mart Vak’ası üzerine İttihat ve Terakki tarafından, Selânik’ten Bulgar, Sırp, Yunan, Arnavud yağmacılarının da bulunduğu Hareket Ordusu İstanbul’a getirildi. Sultan İkinci Abdülhamîd Han, Selânik’ten gelen Hareket Ordusuna karşı koymak isteyen kendisine sâdık kumandanlara, çarpışılmaması, Müslüman kanı dökülmemesi için sıkı emir verdi. İsteseydi yalnız Taksim ve Taş kışladaki tâlimli asker ve sâdık subaylar, gelen hareket ordusunu darmadağınık edebilirdi. Fakat sultan, kardeş kanının dökülmesini istemedi.
İttihat ve Terakkinin önderliğinde İstanbul’a giren Hareket Ordusu kumandanları, doğru Yıldız Sarayı’na geldiler. Hazîneyi, asırlardan beri toplanmış olan kıymetli yâdigârları ve dünyânın en zengin kütüphânelerinden olan saray kitaplığını yağma ettiler. Pâdişâhın arabası bile parçalanıp paylaşıldı. Sultan İkinci Abdülhamîd Han, İttihat ve Terakki ileri gelenlerince tahttan indirildi, yerine kendinden iki yaş küçük olan kardeşi Muhammed Reşâd getirildi.
İttihat ve Terakki ileri gelenleri, Sultan İkinci Abdülhamîd Hanı lekeleyecek bir suç bulamadılar. Milletin, hükümdârı saydığını görerek öldürmeye de cesâret edemediler. Hemen o gece kurmay binbaşı Fethi Okyar’ın emrinde olarak trenle Selânik’e götürdüler. Oradaki Alâtini köşküne hapsettiler. Bu olaylar sırasında Hüseyin Hilmi Paşa istifâ edip Tevfik Paşa sadrâzam oldu. 31 Mart Vak’asından bir gün sonra Adana’da Ermeni ihtilâli oldu. Müslümanların mallarına, canlarına, ırzlarına saldıran Ermeniler; İttihat ve Terakkinin seyirci kaldığı hâdiselerde 1850 Müslüman-Türkü öldürdüler.
Halkın bir araya gelmesiyle Ermeni isyânı bastırıldı. Adana’ya vâli tâyin edilen İttihat ve Terakki ileri gelenlerinden Cemâl Paşa da, Avrupalılara şirin görünmek için Ermenilerle birlikte hareket ederek yüzlerce Müslümanı asıp kesti.
31 Mart Ayaklanmasının bastırılmasından ve Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın tahttan indirilmesinden sonra duruma hâkim olan İttihat ve Terakki, bütün fırkaları lağv ederek muhâlif olanları tevkif ettirdi. Bu arada hiçbir kabahatleri olmadığı hâlde, sâdece cemiyete karşı oldukları zannedilen birçok zâbit de tutuklanarak Bekirağa Bölüğüne hapsedildi. İstanbul’da örfî idâre (sıkıyönetim) îlân edilerek Dîvân-ı harb-i örfîlerle (sıkıyönetim mahkemesi) birlikte darağaçları kuruldu. Kendilerine göre suçlu görülenlerin yanında suçsuzlar da îdâm edildi. Eski devre âit devlet adamlarından pek çok kimse çeşitli yerlere sürüldü.
İttihat ve Terakki erkânının devlet işlerini doğrudan doğruya ellerine almak istemeleri üzerine, 14 Nisan 1909’da Tevfik Paşa sadrâzamlıktan istifâ etti. Yerine Hüseyin Hilmi Paşa tekrar sadrâzam oldu. İttihat ve Terakkinin ileri gelenlerinden genç, tecrübesiz ve mâcerâcı Talat Bey de, bu kabînede dâhiliye nâzırlığına getirildi. İttihat ve Terakkinin keyfî baskılarına dayanamayan Hüseyin Hilmi Paşa, 7 ay 24 günlük bir iktidârdan sonra tekrar istifâ etti. Sadâret makâmına getirilen Roma sefiri Hakkı Paşa kabînesinde, hareket ordusunun diktatör kumandanı Mahmûd Şevket Paşa, harbiye nâzırı olarak vazîfe aldı.
Muhaliflerine karşı sert tedbirler alan ve tedhiş yollarına başvuran İttihat ve Terakki, Sadâ-yı Millet Gazetesi başyazarı Ahmed Samim’i de sokak ortasında öldürttü. Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın Balkan siyâsetinin esâsı olan Bulgar ve Rum kiliseleri arasındaki rekâbete son veren İttihat ve Terakki, güyâ Makedonya’daki unsurlar arasındaki ihtilâfı gidermek bahânesiyle kiliseler kânûnunu çıkardı. Netîcede Bulgar, Yunan ve Sırp unsurları arasında hiçbir ihtilâf bırakmayarak, bunların Osmanlı Devleti aleyhine Balkan ittifâkı kurmalarına yol açtı. 1 Nisan 1910’da Arnavutluk ayaklanması çıktı; 9 Mayıs 1910’da da Girid meclisi, Yunan kralına bağlılık yemîni etti.
Bu sırada, harbiye nâzırı olan Mahmûd Şevket Paşa, Trablus’taki askeri Yemen’e sevk etmek, bir çok ihtarlara rağmen mühimmâtı da İstanbul’a getirmek sûretiyle bu bölgeyi müdâfâdan mahrum bıraktı. İtalyanların teşebbüsleri üzerine Trablusgarb vâli ve kumandanı Müşir İbrâhim Paşa da, vazîfeden azledilerek bu vilâyet kumandansız ve vâlisiz bırakıldı. Roma hükûmeti de bu vaziyetten istifâdeyle İttihat ve Terakkinin Trablusgarb ve Bingâzi’deki halkı İtalyan aleyhinde tahrik etmesini ve Osmanlı vapurlarıyla oralara asker ve mühimmât sevk olunduğunu iddiâ ile 23 Eylül 1911’de verdiği bir ültimatomla Trablus ve Bingâzi’nin boşaltılmasını ve teslim edilmesini istedi. Daha sonra da harb îlân etti. Ciddî bir tedbîr alınmadığı için Trablusgarb’ın elden çıkmasına sebeb olundu. Harb îlânını bildiren ültimatom geldiğinde, İttihatçıların hâriciye nâzırı, İtalyan sefîri ile satranç oynamaktaydı.
Sadrâzamlığı sırasında; Çırağan Sarayı yangını, Bâbıâlî yangını, Arnavutluk İsyânı, Girid’in Yunanistan’a iltihâkı, Tarblusgarb’ın İtalyanlarca işgâl edilmesi gibi felâketlerin vukû bulduğu Hakkı Paşa, 29 Eylül 1911’de istifâ etmek zorunda kaldı. Yerine Âyan Reisi Küçük Saîd Paşa sadrâzam oldu.
İttihat ve Terakkinin içeride uyguladığı partizan ve baskıcı, dışarıda uyguladığı tâvizci politika sebebiyle muhâlefet gittikçe fazlalaştı. 1911 yılı başlarında kendi içinde meydana gelen Hizb-i cedîd hareketi de muhâlefete katıldı. 21 Kasım 1911’de bütün muhâlefet gruplarının ve fırkalarının bir araya gelmesiyle Hürriyet ve Îtilâf fırkası kuruldu. Kurulmasından yirmi gün sonra girdiği İstanbul’daki mebus seçiminde başarı göstermesi, İttihat ve Terakkiye karşı muhâlefetin güçlendiğini ortaya koydu. Meclis-i meb’ûsân’daki hâkimiyetin elinden çıkmakta olduğunu gören İttihat ve Terakki, kânûn-i esâsîde değişiklikler yaparak hükûmetin yetkilerini artırmak çabasına girdi. Hükûmetle meclis-i meb’ûsânın arası açılınca, meclisde güven oyu alamayan hükûmetler ard arda istifâ etmek zorunda kaldı. Bu bunalım sebebiyle meclis-i meb’ûsân feshedilerek tekrar seçime gitme karârı alındı. “Sopalı seçimler” diye bilinen ve İttihat ve Terakkinin çeşitli tedhiş hareket ve hîleleriyle yapılan 1912 seçimlerinde, çoğunluğu yine İttihat ve Terakki elde etti. Mecliste ekseriyeti elde eden İttihat ve Terakki, hükûmete kendi adamlarını getirmek sûretiyle baskıyı iyice arttırdı.
Muhâlefetin desteğiyle, ordu içinde İttihat ve Terakkiye karşı olan subaylar tarafından Halâskârân-ı Zâbitân Grubu kuruldu. Bu grub, hükûmete gizli tehdid ve baskılar yapınca, 16 Temmuz 1912’de Saîd Paşa sadrâzamlıktan istifâ etti. Bu sırada meydana gelen bâzı iç ve dış hâdiseler yüzünden yıpranan ve güçten düşen İttihat ve Terakki iktidâra tâlib olmayınca, 21 Temmuzda partilerüstü görünümde olan Gâzi Ahmed Muhtar Paşa hükûmeti kuruldu.
Aslında İttihat ve Terakkiye karşı bir tepki hükûmeti olan Gâzî Ahmed Muhtar Paşa hükûmeti, bu fırkaya karşı gittikçe sertleşti. Bir bahâneyle meclis-i meb’ûsânı feshettirdi. Bu sırada meclis dışında kalan İttihat ve Terakkinin tahrik ve teşvikleriyle yapılan gösterilerden sonra Balkan Harbi başladı. Ordunun siyâsete sokulması ve subayların İttihatçı-îtilâfçı olarak ikiye bölünmesi yüzünden Osmanlı ordusu Balkan Harbinde bütün cephelerde kısa zamanda yenilgiye uğradı. Osmanlı orduları ancak Çatalca hattında tutunabildiler. Kısa bir müddet sonra Gâzi Ahmed Muhtar Paşanın sadrâzamlıktan istifâ etmesi üzerine Kâmil Paşa hükûmeti kuruldu.
Yeni hükûmet döneminde Balkan Harbinin felâketi netîceleri devâm etti. Kâmil Paşa hükûmetinin de aleyhinde propaganda yapan İttihat ve Terakki, normal yollardan iktidâra gelemeyeceğini anlayınca hükûmete karşı darbe plânladı. 23 Ocak 1913’de Bâbıâlî baskını diye bilinen kanlı bir baskın düzenleyerek iktidâra el koydu. Sadrâzam Kâmil Paşanın zorla istifâ ettirilmesi üzerine, İttihatçı olan Mahmûd Şevket Paşa sadârete getirildi. Her işte kendi bildiğine göre hareket eden Mahmûd Şevket Paşa da, 11 Haziran 1913’te İttihatçılar tarafından meçhul bir şekilde öldürtüldü.
Mahmûd Şevket Paşanın ölümünden sonra Saîd Halîm Paşanın sadrâzam olmasıyla İttihat ve Terakki tam iktidar oldu.İttihat ve Terakkiye faal olarak bizzât hizmet eden Saîd Halim Paşa hükûmetinin bütün üyeleri İttihatçı idi. Saîd Halîm Paşanın 3 sene 7 ay ve 23 günlük ve bunun yerine gelen Talat Paşanın bir buçuk senelik sadâret zamanlarında memleket karmakarışık oldu. Herkes ölüm ve hapis korkusu içinde yaşadı. Can, mal ve nâmus emniyeti kalmadı. İslâm düşmanlığı moda olmaya başladı. Her vilâyette zâlimler, ırz düşmanları türedi.
1914 yılında yapılan seçimleri de kazanan İttihat ve Terakki, bir oldu bittiye getirilerek Osmanlı Devletini Harb-i Umûmî diye bilinen Birinci Dünyâ Harbine soktu. Hiçbir mecbûriyet yokken Talât, Enver ve Cemâl gibi İttihat ve Terakki paşalarının çeşitli hülyâlarıyla girilen savaş; Sina, Irak, Kafkasya ve Çanakkale cephelerinde devâm etti.
1914-1918 yılları arasında devâm eden Birinci Dünyâ Harbinde pek çok vatan toprağı elden gitti; yüz binlerce Müslüman-Türk evlâdı şehid düştü. Savaşın mağlûbiyetle sona ermesi üzerine, 8 Ekim 1918’de sadrâzam Talat Paşa istifâ etti. Yerine de Ahmed İzzet Paşa sadrâzamlığa getirildi. Böylece on seneden az bir zaman zarfında Sultan Abdülhamîd’den devr alınan üç kıtaya yayılmış altı yüz senelik koca bir imparatorluğu, korkunç bir ihtirâs ve cehâlet ile târihin sînesine gömen ve birinci derecede mesul olan İttihat ve Terakki, iktidardan uzaklaştı. Şahsî ihtirâs ve ikbâl için bir milleti harbe sokarak Müslüman-Türk evlatlarından en az iki milyon kişiyi cephelerde kar ve tipi altında veya kavurucu çöller ortasında çıplak, aç, susuz bırakarak şehid olmalarına sebeb olan İttihat ve Terakkinin ileri gelenleri, birkaç milyon kilometre kare olarak devraldıkları bir memleketi birkaç yüz bin kilometre kareye kadar küçülttüler. Bu küçük toprak parçasını da düşman çizmelerinin altında bırakarak kaçtılar. İlk olarak Enver, Talat ve Cemâl paşalar ile doktor Bahaaddîn Şâkir, doktor Nâzım, 30 Ekim 1918’de Mondros Mütârekesini imzâ ettikten bir gün sonra gece yarısı koca Osmanlı Devletini yıktıktan sonra, ihânetlerine bir yenisini ekliyerek kaçtılar.
Sultan Abdülhamîd Hanı tahttan indiren, Trablusgarb’ı İtalyanlara bırakan, çıkardığı kiliseler kânunuyla Balkanlardaki Hıristiyanların birlik kurmalarını sağlayan ve Balkanların Osmanlı Devletinden kopmasına sebeb olan, Bâbıâlî Baskınını düzenleyen ve milleti zulüm ve tedhiş ile idâre eden, Sarıkamış fâciâsında on binlerce Müslüman-Türkün canına kıyan, mecnûnâne bir hareketle Kanal Seferini açarak Filistin ve Sûriye’de Osmanlı ordusunun ve bu toprakların elden çıkmasına sebeb olan, dört senelik Birinci Dünyâ Harbi müddetince Anadolu’da halkı açlık, sussuzluk, yokluk içinde inleten İttihat ve Terakki ileri gelenlerinden Enver Paşa Türkistan’da, Talat Paşa Berlin’de, Cemâl Paşa da Tiflis’te, Ermeniler tarafından öldürüldüler.
İlk önce gizli bir cemiyet şeklinde kurulup, yurt içinde ve yurt dışında teşkilâtlanan, Abdülhamîd Hanı tahttan indirmek için Osmanlı ve İslâm düşmanlarıyla işbirliği yaparak komitacılık faaliyetlerinde bulunan İttihat ve Terakki, 1908 ile 1918 arasında yapılan seçimlerden 1908, 1912 ve 1914 senelerinde yapılan üç genel seçimi kazandı. İlk zamanlar Osmanlıcı ve İttihâd-ı Anâsırcı bir çizgi izlediği ve daha sonraki dönemlerde, bünyesinde Türk olmayanlara yer verdiği hâlde, Türkçü ve milliyetçi bir çizgi tâkib eder göründü. Doğrudan cemiyete âid ve bağlı gazeteler olarak Selânik’de çıkan İttihat ve Terakki, Hürriyet, Rumeli, İstanbul’da yayınlanan Tanin ile Şûrâ-yı Ümmet gazetelerinin yanında bağımsız fakat İttihat ve Terakkinin destekçisi hüviyetindeki Tasvîr-i Efkâr, Tercümân-ı Hakîkat gazeteleri ile fırkaya eğilimli İstiklâl, Hak, Hâdisât, Vakit gazeteleri yanında Kalem, Karagöz ve haftalık Şûrâ-yı Ümmet gibi mîzâh gazeteleri; Türkçülere âit yayın organlarından; Türk Yurdu, İslâm Mecmûası, Yeni Mecmûa İttihat ve Terakkinin fikirlerini desteklediler.
Talat, Saîd Halîm, Enver, Cemâl, Halil ve Nûri paşalar, Babanzâde İsmâil Hakkı, Seyid, Hacı Âdil, İsmâil Hakkı, Hüseyin Câhid (Yalçın), Ahmed Rızâ, Halil (Menteşe), Ziyâ (Gökalp), Midhat Şükrü (Bleda), Ömer Nâci, Ahmed Şükrü, Dr. Nâzım, Câvid, Bahaaddîn Şâkir, (Kara) Kemâl, (Küçük) Talat beyler ve Hâfız İbrâhim, Emrullah, Hayri, şeyhülislâm Mûsâ Kâzım efendilerle Emanoel Karaso ve Hallaçyan gibileri İttihat ve Terakkinin ileri gelen elemanlarındandı.
Cemiyet; kuruluş, teşkilâtlanma ve faaliyet bakımından farklı özellikler taşıyordu. Cemiyetin yöneticilerinin çoğu masondu. Cemiyeti yöneten merkez-i umûmî (genel merkez) üyesi yedi kişinin kimlikleri, meşrûtiyet îlân edildikten sonra bile açıklanmadı. Üyeler, masonların merâsimlerine benzer usûllerle cemiyete alınırdı. Rehber üyelerce tavsiye edilen ve uygun görülen kişiler, tahlif heyeti (yemîn kurulu) önünde yemin ederlerdi. Heyet başkanı, önce cemiyetin gâyesini, cemiyet üyeliğinin taşıdığı sorumluluğu aday üyeye anlatır, sonra merkez-i umûmînin hazırladığı yemîni okurdu. Aday üye, inandığı dînin kutsal kitabına, hançer ve tabanca üzerine el basarak yemini tekrarlardı. Cemiyete giren üye, teşkilâtın gâyesi uğruna gerektiğinde canını fedâya hazır olduğunu bu yeminle kabul ediyordu. Ayrıca cemiyetin vereceği özel görevleri yerine getirmek için fedâî şûbeleri kurulmuştu. Fedâîler görev sırasında öldükleri takdirde, cemiyet, âilelerine bakmayı taahhüt ediyordu. Cemiyetin amaçlarına aykırı hareket eden üyeler için merkez heyetleri, mahkeme gibi yargılama yaparlar ve suçluyu cezâlandırırlardı. Cinâyetten hüküm giyenler ölüm cezâsına çarptırılırdı.
On seneye yakın bir müddet iktidârda kalan, koskoca Osmanlı Devletinin yağma edilmesine sebeb olan İttihat ve Terakkinin son kongresi, birinci Dünyâ Harbinin mağlubiyetle bitmesinden sonra 14 Kasım 1918’de toplandı. Bu kongrede parti kendini feshederek, târihe karıştığını îlân etti. Bâzı İttihatçılar birleşerek Teceddüt Fırkasını kurdular.
Resmî ve kânûnî olarak târihe karışan İttihat ve Terakkinin mensupları kendilerine yeni yollar aramaya devâm ettiler. Daha sonra İttihatçılara karşı sert tedbirler alındı. Kurulan Dîvân-ı Harb-i Örfî tarafından yargılandılar. Tevfik Paşa hükûmetince, İttihat ve Terakkinin mallarına el kondu. Bir kısım malları ise teceddüt fırkasına devredildi. Yurt dışına kaçanların gıyâben cezâlandırılmaları sırasında bir kısmı da mahkûm edilerek Bekirağa Bölüğüne hapsedildiler. Daha sonra da Malta’ya sürüldüler. İttihatçıların cemiyetleri yok oldu ise de, geride zihniyetleri kaldı. Halk düşmanlığı, bölücülük, jurnalcılık hastalıkları, İttihatçıların cemiyetimize adapte ettiği kötü örneklerden sâdece birkaçıdır.
698 Mersin Taşeli Platosu Türkiye’nin en sarp dağlarında dağ keçilerini görmeye çalış
699 Mersin Taşucu Eğribük koyu
700 Mersin Tisan Adasına çık
701 Mersin Yanışlı Mağarası
702 Mersin Yedi Uyurlar mağarasını gör
703 Mersin Yumuktepe Höyüğü
704 Mersin'de Kız Kalesi'ni Gör
705 Mersin-SilifkeMezgit Kalesi
706 Mersin-Tarsus Roma Yolu
707 Muğla Gökova Mazıköy de kamp yap
708 Muğla Akyaka Boncuk koyunda dalış yap
709 Muğla Akyaka Orman Kampında kal
710 Muğla Akyaka'da Azmak Nehri'nde Yüz
711 Muğla Bafa gölü ve Yedi Uyurlar Manastırını gör
712 Muğla Bargilya Antik Kenti Kalıntıları
713 Muğla Bodrum Akvaryum Koyunda yüz
714 Muğla Bodrum Apostol kilisesi
715 Muğla Bodrum Bitezde dalış yap.
716 Muğla Bodrum Boğaziçi köyünde flamingoları izleyin
717 Muğla Bodrum Halikarnas Mozolesini gez
718 Muğla Bodrum Karakaya Köyü’nde Korsanlardan Saklanın
719 Muğla Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesini gez
720 Muğla Bodrum Yel değirmeninde güneşin batışını izleyin
721 Muğla Dalyan Kaunos Kral Mezarlığını gör
722 Muğla Datça Aktur Kamp Alanında kal
723 Muğla Datça'da Can Yücel'in evini ve mezarını ziyaret et
724 Muğla Datça'da tekne ile Akvaryum koyuna balıklarla birlikte yüz.
725 Muğla Fethiye Afkule Manastırına yürüyüş yap
726 Muğla Fethiye Babadağ'da Yamaç Paraşütü Yap
727 Muğla Fethiye Balık Halinde akya ye
728 Muğla Fethiye Gemile Adasına kano ile geç
729 Muğla Fethiye Hayalet Şehir Kayaköy'ü Ziyaret Et
730 Muğla Fethiye Kayaköyde Tarihi roma yolunda yürü
731 Muğla Fethiye Kelebekler Vadisi'nde Kamp Yap
732 Muğla Fethiye Müzik Köyüne Katıl
733 Muğla Fethiye Ölüdeniz de yüz
734 Muğla Fethiye Pınara Antik Kentini ve Kaya Mezarlarını gez
735 Muğla Fethiye Saklıkent Kanyonu'nda yürüyüş yap.
736 Muğla Fethiye Sidyma Antik Kentini gez
737 Muğla Fethiye Soğuk Su Mağarasını gez (Mavi Mağara)
738 Muğla Fethiye Telmessos Antik Kentini gez
739 Muğla Fethiye Tlos antik kentini gez
740 Muğla Fethiye Üzümlüde Kadyanda Antik Kentini ziyaret et
741 Muğla Fethiye Yaka köyünü gör
742 Muğla Fethiye Kabak Koyu'nda Kamp Yap
743 Muğla Gökova Yedi Adaları gör
744 Muğla Gümüşlükte Tavşan adasına yürüyerek geç
745 Muğla Hekatomnos Anıt Mezarını ziyaret et
746 Muğla İassos Antik Kentini gör
747 Muğla İnbükü Tabiat parkında kamp yap.
748 Muğla İyilik Kayalığı Antik Kentini gör
749 Muğla Kapkırı köyünde yaşlı teyzelerle sohbet et
750 Muğla Ula Kapuz Kanyonu gör
751 Muğla Karia Yolu'nda Yürüyüş Yap
752 Muğla Kedrai Antik Kentini gez
753 Muğla Kız Kumu Plajı'nda Üstünde Yürü
754 Muğla Datça Knidos'ta Denize Gir
755 Muğla Letoon Antik kentinde dolaş.
756 Muğla Marmaris Diagoras Aristomakha Mezarı
757 Muğla Marmaris Fosforlu Mağarasında yüz
758 Muğla Marmaris Marina'da balık ye
759 Muğla Marmaris Sedir Adasını ziyaret
760 Muğla Marmaris Turunç Koyunda yüz
761 Muğla Marmariste Okaliptus yolundan yürüyün
762 Muğla Milas Gökçeler Kanyonu
763 Muğla Milas Haydar koyunda yüz
764 Muğla Milas İncirlin Mağarası
765 Muğla Milas Uyku vadisinde uyu
766 Muğla Palamutbükü'nde denize gir
767 Muğla Seydikemer Alexander Cave Girmeler Mağarası
768 Muğla Stratonikeia Antik Kentini gez
769 Muğla Xanthos Antik kentini dolaş
770 Muğla Yatağan Lagina Hekate kutsal alanı
771 Muğla Yavaş Şehir Yeşilüzümlüde Kuzugöbeği Mantar Festivaline katıl
772 Muğla Yeşil Vadiyi Gez
773 Muş Arak Manastırı gör
774 Muş Kayalıdere Antik Kentin gör
775 Muş Kutsal Havariler Manastırını gör
776 Muş Varto Hamurpet gölünde güneşi doğur
777 Nevşehir Avanosta çömlekçileri gez
778 Nevşehir Derinkuyu Yeraltı şehrine git
779 Nevşehir Hacı Bektaş Velide delikli taştan geç
780 Nevşehir Kapadokya'da mağaralara gir
781 Nevşehir Kaymaklı Yeraltı şehrine git
782 Nevşehir Uçhisar kalesine tırman
783 Nevşehir Zelve açık hava müzesini gez
784 Nevşehir'de Ortahisar Kalesi'ni Gör
785 Niğde Ulukışla Çinili gölü gör
786 Niğde Bolkar dağlarında yürüyüş yap
787 Niğde Çamardı Emli Vadisinde yürüyüş yap
788 Niğde Eski Gümüş Manastırında meryem ana ikonunu gör
789 Niğde Göllü Krater Gölünü Gör
790 Niğde Gümüşler Manastırını gez
791 Niğde Konaklı Misli Kilisesi
792 Niğde Tyana Ören Yerini gör
793 Niğde Ulukışla Karagölü gör
794 Ordu Turnasuyu Vadisi
795 Ordu Boztepeye Teleferikle çık.
796 Ordu Çambaşı Yaylası
797 Ordu Gerce şelalesini gör
798 Ordu Hoynat Adasına git
799 Ordu Kaleboynu yaylası yıkılan ağaç
800 Ordu Karaoluk Çiseli Şelalesi
801 Ordu Keyfalan Yaylasına çık
802 Ordu Kurul Kayalıklarına tırman
803 Ordu Ohtamış Şelalesinde gez
804 Ordu Perşembe Çaka Plajında kamp yap
805 Ordu Perşembe Yaylasını gör
806 Ordu Sülü Burnunda gez
807 Ordu Taşbaşı Kilisesi dolaş
808 Ordu Uzundere Şelalesinde gez
809 Ordu Ünye Kadılar Yokuşundan çık
810 Ordu Ünye Kalesi dolaş
811 Ordu Yason Burnunu ve Kilisesi gör
812 Ordu Yoroz Kent Ormanı gör
813 Osmaniye Arslanbey köyü ve müzesi
814 Osmaniye Düziçi Karasu Şelalesini gör
815 Osmaniye Maksutoğlu Yaylası
816 Osmaniye Tatarlı köyüne git.
817 Osmaniye Toprakkale çık.
818 Rize Ağaran Şelalesinde yüzünü yıka
819 Rize Anzer Yaylasından manzarayı izle
820 Rize Ayder Şelalesini gör
821 Rize Çağırankaya Yaylası
822 Rize Çayeli Ağaran Şelalesi'nde yüz
823 Rize Fırtına Deresi'ni gör
824 Rize Garzavan Yaylasına çık
825 Rize Gelin Tülü Şelalesi
826 Rize Gito Yaylası'nda Bulutları Gör
827 Rize Hazindak Yaylasından Samisdal Yaylasına
828 Rize Hüser Yaylasında Bulut denizini izle
829 Rize İkizdere Çağrankaya Yaylaları
830 Rize İsimsiz Gölde yüz
831 Rize Karmik Vadisini gör
832 Rize Kavrun yaylasına çık
833 Rize Mezovit buzullarını gör
834 Rize Palovit yaylası ve şelaleside yürü
835 Rize Pileki Mağarasını gör
836 Rize Pokut Yaylası'nda Kahvaltı Yap
837 Rize Soğanlı Gölünü Gör
838 Rize Şenyuva Köprüsü
839 Rize Tatos ve Verçenik dağlarında yürüyüş yap
840 Rize Timisvat köprüsünden geç
841 Rize Tunca Vadisi Tabiat Parkı
842 Rize Zil kalesine çık
843 Sakarya Acarlar Longoz Ormanlarında dolaş
844 Sakarya Davlumbaz Yaylasına çık
845 Sakarya Doğançay Şelalesi gör
846 Sakarya Hendek Keremali Dağına tırman
847 Sakarya Justinianus Köprüsünde yürü
848 Sakarya Karagöl Yaylasında kamp yap
849 Sakarya Maden Deresinde dere yürüyüşü yap
850 Sakarya Nehrinin Doğduğu Sakarya Başında yüz
851 Sakarya Poyrazlar Gölünde yürüyüş yap
852 Sakarya Sapanca gölü kenarında kahve iç
853 Sakarya Soğucak Yaylasında Kamp yap
854 Sakarya Soğuksu koyunda yüz
855 Sakarya Taraklı evlerini gör
856 Samsun Amazon Kadınları Heykelini gör
857 Samsun Amisos Tepesine teleferikle çık
858 Samsun Arkeoloji Ve Etnografya Müzesi gez
859 Samsun Bandırma Vapurunu gör
860 Samsun Kabaceviz şelalelerini gez
861 Samsun Kızılırmak Deltasında kuş gözlemle
862 Samsun Kunduz Yaylasında yaban çileği topla
863 Samsun Tekke köy mağaraları gör
864 Samsun Uzunkız yaylasına çık
865 Samsun Vezirköprü Şahinkaya Kanyonunu gez
866 Samsun Yöresel Ot Yemekleri Festivali'ne Katıl
867 Siirt Avamasiro kanyonundan manzarayı izle
868 Siirt Botan Çayı Gusir Höyüğünü gör
869 Siirt Botan Çayını izle
870 Siirt Çattepe Dicle’nin Limanını gör
871 Siirt Kurtalan ekspresine bin
872 Siirt Palamutlu Köyü Kanyonu Pervari
873 Siirt Rasıl Hacar Kanyonunda yürüyüş yap
874 Siirt Sağlarca Kaplıcasında yüz
875 Siirt Tillo Kalesi'nde Cam Seyir Terası
876 Sinop Ayancıkda 1200 metre yükseklikteki Akgölü gör
877 Sinop Babaçay Kanyonu gör
878 Sinop Balatlar Kilisesi gör
879 Sinop Boyabat Kaya Mezarları
880 Sinop Cezaevinde türkü söyle
881 Sinop Diyojen Heykelinin önünde dur
882 Sinop Erfelek şelalesinde dolaş
883 Sinop Hamsilos Koyunda yürü
884 Sinop İnatlı mağarasını dolaş
885 Sinop İnceburun Türkiye'nin en kuzeyindeki deniz fenerini gör
886 Sinop Tatlıca Şelalesini gör
887 Sivas Çaltı Çayı Kalyonunu gör
888 Sivas Çifte Minareli Medreseyi gör
889 Sivas Divriği Ulu Camiyi ziyaret et
890 Sivas Gökpınar Gölü'nde Dalış Yap
891 Sivas Güzelyurt Köyü Başalağan Yaylası
892 Sivas Koyulhisar Eğriçimen Yaylası
893 Sivas Tödürge Gölünde gez
894 Şanlıurfa Arkeoloji ve Mozaik Müzesi
895 Şanlıurfa Balıklı Göl'de balıkları besle
896 Şanlıurfa Beş bin yıllık bir geçmişe sahip Harran'da dolaş
897 Şanlıurfa Birecik Batık Minareli Savaşan Köyü
898 Şanlıurfa Fırfırlı Camiiyi gör
899 Şanlıurfa Göbeklitepeyi ziyaret et.
900 Şanlıurfa Halfeti'de tekne turu yap
901 Şanlıurfa Harran Bazda Mağaraları gör
902 Şanlıurfa Harran Han El Barur Kervansarayı gör
903 Şanlıurfa Harran Soğmatar Antik Kenti gör
904 Şanlıurfa Harran Şuayb Şehri gör
905 Şanlıurfa Nevali Çori antik kentini gez
906 Şanlıurfa Tektek Dağları Milli Parkı
907 Şanliurfa Siverek Takaron Vadisini gez
908 Tekirdağ Çorlu Kalesi çık
909 Tekirdağ Eriklice Köyü
910 Tekirdağ Hora Fenerini gör
911 Tekirdağ Kastro gölüne git
912 Tekirdağ Kiraz Festivali'ne Katıl
913 Tekirdağ Müreftede şarap tadımı yap
914 Tekirdağ Uçmakdere'de Yamaç Paraşütü Yap
915 Tokat Almus Baraj Gölünde gez
916 Tokat Ballıca mağarasını dolaş
917 Tokat Kaz Gölünde kamp yap
918 Tokat Mahperi Hatun Kervansarayı
919 Tokat Niksar Çamiçi Yaylasını gör
920 Tokat Niksar Kalesine tırman
921 Tokat Reşadiye Gündoğdu şelalesi
922 Tokat Sebastopolis Antik Kenti
923 Tokat Selemen Yaylasına çık
924 Tokat Sık Dişini Helasını gör
925 Tokat Zinav Gölü Tabiat Parkı
926 Trabzon Anabasis Yolunda yürü
927 Trabzon Aygır Gölünde kamp yap
928 Trabzon Beşikdüzü sisdağı yaylasına çık
929 Trabzon Çaykara Karester yaylası
930 Trabzon Garester Yaylası
931 Trabzon Haçka Obası Yaylası
932 Trabzon Kangel yaylası
933 Trabzon Kızlar Manastırı
934 Trabzon Kuştul Peristera Manastırına tırman
935 Trabzon Lapazan Yaylası
936 Trabzon St. Eugenius Kilisesi
937 Trabzon Sümela Manastırı'nı Ziyaret Et
938 Trabzon Şolma Yaylası
939 Trabzon Uzungöl Haldizen ya da yeni adıyla Demirkapı Yaylası
940 Trabzon Vazelon Manastırı
941 Trabzon'da Hamsi ve Muhlama ye.
942 Tunceli Munzur Gözelerinden su iç
943 Tunceli 38 kayalıklarına tırman
944 Tunceli Baba Gölü gör
945 Tunceli Bağın Kalesi
946 Tunceli Çemişgezek Kalesine çık
947 Tunceli Düzgün Babaya çıplak ayak tırman
948 Tunceli Göktepe Höyüğü
949 Tunceli Kutu deresinde yüz
950 Tunceli Mazgirt Kalesi
951 Tunceli Mazgirt Til Höyüğü
952 Tunceli Munzur Dağları Şahintaşı Buzulu
953 Tunceli Munzur Vadisi Milli Parkı
954 Uşak Aksaz Kaplıcası
955 Uşak Blaundus Antik Kenti
956 Uşak Clandras Köprüsünü gör
957 Uşak Mesotimolos antik kenti
958 Uşak Taşyaran Vadisi
959 Uşak Ulubey Kanyonunda cam terasa çık
960 Van Adır Kilisesi
961 Van Akdamar Adasına çık
962 Van Ayanis Kalesi
963 Van Başkalede Peri Bacalarını gez
964 Van Cilo Dağını gör
965 Van Erciş Dikilitaş Kümbeti
966 Van Erçek Gölü Flamingo Festivaline katıl
967 Van Gevaş İnköy ve Ağun Köyünü gez
968 Van Gölü kenarında Kahvaltı Yap
969 Van Güzelsu Yedi Salkım köyü mağara resimleri
970 Van Hoşap Kalesine tırman
971 Van İskelesinden Süphan dağını izle
972 Van Muradiye Şelalesinde yüz
973 Van St. Bartholomeus Kilisesi
974 Van Şeytan Köprüsü
975 Van Urartu Yolunda yürüş yap ve Urartuların başkenti Tuşpa'yı ziyaret et
976 Van Zernek Kalesine çık
977 Yalova Armutluda denize gir
978 Yalova Delmece Yaylası
979 Yalova Dipsiz gölü gez
980 Yalova Erikli ve ikiz Şelaleleri gör
981 Yalova Karaca Arboretumunu gez
982 Yalova Sudüşen Şelalesini gör
983 Yalova Yürüyen Köşkte kahve iç
984 Yozgat Aydıncık Kazankaya Kanyonu
985 Yozgat Çeşka Kalesine çık
986 Yozgat Kerkenes Harabelerini gör
987 Yozgat Muşalikalesi Köyü Behramşah Kalesine çık
988 Yozgat Sarıkaya Roma Hamamı Basilica Therma gör
989 Yozgat Sorgun Şahmuratlı Köyü Kayıp Şehir Pteria Antik Kentini gör
990 Yozgat Topaç köyü Tırazın Kayalıkları
991 Zonguldak Cehennemağzı Mağaraları
992 Zonguldak Cumayanı Mağarası
993 Zonguldak Çayır Köyü Su Mağarasını gez
994 Zonguldak Çitdere Tabiat Koruma Alanını gör
995 Zonguldak Filyos Antik Kenti ziyaret et
996 Zonguldak Gökgöl Mağarasını gez
997 Zonguldak Gümeli 4114 yaşındaki porsuk ağacını ziyaret et.
998 Zonguldak Kızılcapınar Baraj Gölünü gör
999 Zonguldak Kozlu Değirmenağzı şelalelerini gez
1000 Zonguldak Ölüce Deniz Fenerini gör
1001 Zonguldak Sofular Mağarasını gez
.AVRUPALI HIRSIZ BİLİM ADAMLARI
Batılı bilim insanları doğaya bakarak keşif yapmadılar, Arapların kitaplarına baktılar ve onları çaldılar. Newton bunun en iyi örneğidir. İşte Oxford’ta bulunan eski bir Arapça kitap; kenar notlarında el yazısıyla yapılmış İngilizce çeviri yer alıyor…
Eğer desek ki Avrupa Rönesans Çağı, Arapların Altın Çağı’ndaki başarılarının alınmasıyla başladı, bu sözümüz kesin ve kanıtlanmış bir gerçek olur. Bunu, Avrupalıların Arap diyarlarından getirdiği Arapça kitapların çokluğu, daha da önemlisi bu kitapların Arapça olarak basılıp kendi şehirlerinde okutulması ispatlar. Zira Arapça o dönemde Avrupa’da ilmin diliydi.
Ancak Arapça kitaplar başka şekillerde de kullanıldı. Bu kitaplar, Arap âlimlerinin keşif ve başarılarını çalıp bunları Avrupalı bilim insanlarının adıyla kaydetme yönünde de istismar edildi. Gerçekte Avrupalı bilim insanı doğayı inceleyerek bir keşfe ulaşmadı; bir Arapça kitaba baktı, içindekini aldı ve bunu kendi keşfiymiş gibi yayımladı. Bu durum artık Batı dünyasında da bilinen bir hakikattir.
KÜÇÜK KAN DOLAŞIMI
Bu konuda örnek çoktur. Bunlardan biri de küçük kan dolaşımının İngiliz bilim insanı William Harvey tarafından keşfedildiği iddiasıdır. Ancak sonradan ortaya çıkmıştır ki William Harvey’in yayımladığı bilgiler, İbnü’n-Nefis’in “Şerhu Teşrîhi’l-Kânûn” adlı eserinden alınmış ve orada bu keşif ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır.
NEWTON’UN HIRSIZLIĞI
En iyi örnek ise Newton’un yaptığı intihallerdir. Burada sadece onun hareketin üç yasasını Arapça kitaplardan çaldığını göstermekle yetineceğim. Söz konusu üç yasa şunlardır:
Newton’un 1. Hareket Yasası:
“Bir cisim, üzerine dışarıdan bir kuvvet etki etmedikçe, ya durgun kalır ya da düzgün doğrusal hareketine devam eder.”
Bu yasa, İbn Sînâ’nın “İşârât ve Tenbîhât” adlı eserinden alınmıştır. İbn Sînâ şöyle der:
“Bilirsin ki bir cisim kendi doğasına bırakıldığında ve dış etkilerden arındığında, belli bir yerde ve belli bir biçimde bulunmak zorundadır. Çünkü doğası, o durumu gerektirir.”
Newton’un 2. Hareket Yasası:
“Bir cismin ivmesi, ona etki eden kuvvetle doğru orantılıdır.”
Bu yasa, Fahreddin er-Râzî’nin “el-Mebâhişü’l-Meşrıkıyye” adlı eserinden alınmıştır. Orada şöyle denir:
“İki cisim hareket etme kabiliyetinde farklılık gösteriyorsa, bu fark hareket eden şeyden değil, uygulanan kuvvetin farklılığından kaynaklanır. Çünkü büyük cisimdeki kuvvet, onun bir parçası olan küçük cisme göre daha fazladır. Zira küçük cisimdeki şey, büyük cisimde de vardır; hatta fazlasıyla vardır.”
Newton’un 3. Hareket Yasası:
“Her etkiye karşı, eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki vardır.”
Bu yasa da Fahreddin er-Râzî’nin aynı eserinden alınmıştır. Râzî şöyle der:
“İki kişi tarafından eşit kuvvetle çekilen bir halka ortada sabit kalıyorsa, şüphe yok ki her biri, diğerinin etkisini dengeleyen bir kuvvet uygulamıştır.”
DESCARTES-GAZALİ
René Descartes de İmam Gazâlî’nin eserlerine benzer şekilde uzun dipnotlar düşmüştü. Bu konuyu araştırmak isteyen Mısır Evkaf Bakanı Dr. Mahmud Zakzuk, bu alanda doktora yapmak istemiş ancak Alman yetkililer buna izin vermemişti.
Turan Kışlakçı
.Zorlu, idam edilmeden bir gün önce Abdülmelik Fırat ile aynı ranzayı paylaşır. 27 Mayıs darbesini yapanların ve Türkiye''nin bugüne kadarki siyasi hayatını ipotek altına alanların nasıl bir zihinsel ve vicdani bir altyapıya sahip olduklarını ölmeden önceki gece üst katta yatan Fırat''a bir olayla anlatır.
50 KÜRT GENCİ
Abdülmelik Fırat''ın ağzından dinliyoruz.
Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel bir ''Doğu Raporu'' hazırlamış. Dediğine göre Gürsel raporunda ''Kürtler ayaklanıyor, 2500 ileri gelen kişiyi tenkil edelim (katledelim) diğerlerine ibret olur, sinerler'' diye yazmış. Raporu Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Adnan Menderes, Genelkurmay Başkanı Mustafa Rüştü Erdelhun, Fatin Rüştü Zorlu ve İçişleri Bakanı Namık Gedik müzakere etmiş. Zorlu ''Avrupalılar, ''Ülkenizde demokrasi ve insan hakları yok'' diye beni sıkıştırıyor. Böyle bir şey olursa bizi Milletler Cemiyeti''nden dışlarlar, Türkiye''yi savunamam ve ben de Dışişleri Bakanlığı görevimden istifa ederim'' demiş. Menderes de ''Durumu bir de MİT araştırsın. Böyle bir hazırlık (isyan) varsa suçluları mahkemeye sevk etsinler, tenkil hareketi doğru olmaz'' diye karşı çıkmış. Bayar da ''Raporu veren zat, Kara Kuvvetleri Komutanımız''dır. Raporu ya uygulayacağız veya onu azletmemiz lazım'' demiş.
Namık Gedik ile Genelkurmay Başkanı Erdelhun da Bayar''ın önerisini desteklemiş. Böylece MİT araştırma başlatmış. Bakmışlar ki isyan hazırlığı filan yok, Gürsel''in raporunu da yok saymak olmaz, ''Hiç olmazsa birkaç kişiyi tutuklayalım'' demiş ve çoğu öğrenci 50 Kürt gencini tutuklama kararı alınmış.
CUMHURİYET''E TEHDİT (!)
İşte bu gençlerden biri de o dönem halen milletvekili olan Abdülmelik Fırat''ın kendisi. Ancak Menderes dokunulmazlığının kaldırmasına müsaade etmediği için gözaltına alınmaz. Daha sonraları darbeyi yapanlar Yassıada yargılamaları devam ederken Menderes''in Kürtçülüğe destek verdiğini ispatlamak için Abdülmelik Fırat''ı nasıl koruduğunu Ankara Merkez Komutanı Selahattin Kaptan aracılığıyla anlattırırlar. Kaptan Yüksek Adalet Divanı üyelerine, Erzurum Milletvekili Abdülmelik Fırat''ın dokunulmazlığının kaldırılması için Milli Savunma Bakanlığı''nın fezleke hazırlamasını sağladıklarını, fakat Menderes''in fezlekeleri Meclis''e göndermediğini, Başbakanlık''ta tuttuğunu söyler. 2500 Kürt ileri gelenini katletmeyi düşünen darbecilerin, bunun gerçekleşmesini önleyen Menderes''i Kürtçülük''le suçlaması darbe ve Yassıada yargılamaları hakkında bize net bilgi vermektedir elbette.
Biri; ailesi Cumhuriyet''in ilk kurbanlarından Şeyh Sait''in sürgünler yemiş, Kürtçe, Arapça, Farsça, İngilizce ve Fransızca bilen torunu. Diğeri; nikah törenine Atatürk''ün katıldığı, öz dedesi Osman Paşa için marşlar bestelenmiş, Paris ve Cenevre''de üniversite okumuş Dışişleri Bakanı. Hayatlarının aynı ranzada kesişmelerinin tek nedeni, umut ettikleri yeni bir ülkeyi inşa edebilme dürtüsüymüş hiç kuşkusuz. Tüm darbelere zemin hazırlayan, sivillerin Cumhuriyet tarihi boyunca inisiyatif almaktan korkmalarına sebep olan bir darbenin kurbanlarıydılar onlar. Kürtlere, dindarlara ve Cumhuriyet''e tehdit olarak gördükleri insanları, binlercesini de olsa katletmeyi düşünen, planlayan ve o dönem normal karşılanan bu zihniyetin bugün marjinalleşmesi hepimiz için büyük umuttur. Bugün büyük konfor içerisinde yaşadığımız sivilleşmeyi, normalleşmeyi, demokratikleşmeyi büyük mücadeleler sonucunda başaranlara vefa borcumuz var şüphesiz
İNGİLİZ KEMAL : "MAJESTEM EMRETSİN, NE İŞ OLSA YAPARIM...!"
-Come here, buraya gelmek sen mister Keymil !
-Geldim Majesteleri, buyrunuz, emrediniz.
-Look at me mister Keymil, sen beni çok iyi dinlemek, okey ?!
-Okey tabii Majesteleri, size karşı okeysizlik olur mu, emrediniz efendim.
-Biz var seni ERTÜRKYA'ya Genel Vali yapmak.
-Ahhh... İhyâ oldum majesteleri, ağzınızdan bal damlıyor.
-Sen var susmak, sözümü kesmemek, çok ve boş konuşmamak, sadece yes evet demek, okey ?!
-Özürdilerim majesteleri, siz ne söylemek, ben baş sallamak ve evet demek..
-Good.. Listen to me, beni iyi dinlemek sen ! Biz seni İSTANBUL'da KANDIRMA VAPURU'na bindirmek ve bir zırhlı savaş gemimizle koruyarak KARADENİZ'e çıkarmak ve sen MAMSUN'a gitmek..
-Beni kimden koruyacaksınız Majestem ?
-Fransızlar ve İtalyanlar, seninle aramızdaki planları bilmemek, işimize limon sıkmalarını önlemek için, biz seni onlardan korumak, anlamak sen ?
-Yes tamam majesteleri, anlamak ben.
-MAMSUN'da bizim subaylar seni karşılamak ve otomobillerinizin benzinini, lastiğini ve diğer yedek parça ihtiyâçlarını temin etmek.
-Sağolun varolun efendim.
-Oradan diğer şehirlere giderek kongreler toplamak ve HAYİNUNLAR'a karşı seferberlik çağrısı yapmak.
-Tamam da efendim, HAYİNUNLAR zaten sizin desteğinizle ERTÜRKYA'yı işgale başlamışlardı ?...
-Mister Keymil, bizim siyâsetimize senin aklın asla ermemek ! Sen susmak ve dinlemek !
Sen ERTÜRKYA'da yanına, bizim tâvsiye edeceğimiz bütün adamları almak, önce kendi etrafını kuvvetlendirmek, okey ?
-Okey majestem.
-Bizler MİSTANBUL'dan MÂNÂDOLU'ya silâh ve mühimmat kaçırmanıza göz yummak ve hatta yardım etmek.
-Tamam majestem.
-Sonra biz HAYİNUN'lardan desteğimizi çekmek ve onları çok zor durumda brakmak.. Hatta onlar aç kalıp hayvan yemi bile yemek..
Onlar böyle zayıf düşünce, siz BÜYÜK TAARRUZ yapmak ve onları mâğlûp etmek ve sen artık MİLLÎ KAHRAMAN olmak.. Bizim bütün planlarımız zaten, önce seni KAHRAMAN yapmak ve sana halk desteğini sağlamak.
-Özürdilerim ekselansları, siz "kahraman" diyince birden heyecanlandım, yağlarım eridi.. Sizin asil ağzınızdan bu sözleri işitmek ne saadet..
-Peki okey.. Sonra sen etrafındaki müslümanları tek tek temizlemek veya tesirsiz hâle getirmek veya sürgün etmek ve tam otorite kurmak..
-Tamam efendim.
-MOLOZAN'da yapılacak andlaşmayı imza etmek üzere İsmiit'i, Dr. Razı'yı ve Hain Naum'u görevlendirmek, okey ?
-Okey elbette efendim, ben de kendilerini pek severim zaten. Hepsi de sizin hayranınızdır.
-Good olmak. MOLOZAN andlaşmasını meclisinizin kabul etmeyeceği ortaya çıkar ise, o meclisi lâğv'etmek ve kabul edecek olanlardan, 2. Meclis oluşturmak.. Yani bu Meclis'e girecek olanları, sen seçmek.. Bu arada, MOLOZAN andlaşmasına en şiddetli itiraz edenlere "ingiliz casusudur, ortadan kaldırılmalıdır" diye iftirâ atmak ve senin yakın adamlarına onları boğdurmak veya sırtlarından vurdurmak.. İlk ortadan kaldırman gerekenler, TRABZON Mebusu Ali Şükrü Bey ve Deli Halit Paşa'dır !
-En iyi bildiğim şeyler bunlardır zaten efendim ; iftirâ atmak, yalan söylemek, fitne çıkarmak, tezgâh kurmak, riyâkârlık yapmak, arkadan vurmak..., merak buyurmayınız. İcâbında minbere çıkar hutbe de irâd ederim..
-Oh my God... Şeytan bile senden korkmak, kaçmak mister Keymıl...! Yes, BALIKESİR'de ZAĞANOS Camisinde bunu da yapmak sen !..
Her ne ise, devam etmek ben ;
İkinci Meclis andlaşmayı tasdik ettikten sonra, hızla Devrimler yapmaya başlamak sen.
-Yaparım Majesteleri. Ne yapmak ben ?
-İlk olarak saltanatı, sonra da hilâfeti kaldırmak.. Sonra da, Harf ve Dil devrimlerini yapmak. Ertürkler'in Arablar ve İslâm ve Kur'an-ı Kerim ile bağlarını böylece koparmak..
-Ben zaten Araboğlu Muhammed'in uydurduğu, göklerden geldiği iddiâ edilen safsatalara inanmıyorum efendim, yaparım..
-Biz de zaten senin müslüman değil, Sabetay Yahudi olduğunu bilmek mister Keymıl. Sen aslında Şemsi Efendi mektebine değil, Simon Zwi Yahudi mektebine gitmiştin, bunu bilmek biz..
-Oooo...bunu çok kimse bilmez efendim.
-Mister Keymıl, senin bütün hayatını günlük olarak not tutmuş olmak biz. İçkiye ve işrete ve eğlenceye ve paraya ve şöhrete ne kadar çok düşkün olduğunu çok iyi bilmek biz. Hatta diğer sapkınlıklarını ve ilişkilerini de bilmek biz. Meselâ Vedat...
-Aman efendim, kulunuz kölenizim, ne olur bunlar sizde sır olarak kalsın.
-Mister Keymıl, sen bizim sözümüzden çıkmadıkça ve her dediğimizi yaptıkça, elbette sır olarak kalmak.. Hatta sen öldükten sonra bile, aramızdaki bağların kayıtlarının olduğu arşivlerimizi asla açıklamamak.. Senin ERTÜRKYA'da hep "kahraman" olarak bilinmen için biz elimizden geleni yapmak..
-Çok sağolun majestem, başka neler yapmamı istiyorsaniz hepsini söyleyin.
-Very good çok güzel. Ülkenizde İslâm Dini'nin eğitimini yasaklamak ve şeriâtı bütün idârî ve adlî mekanizmalarınızdan çıkarmak sen.. Daha sonra Anayasa'dan "Devletin Dini İslâm'dır" ibâresini de çıkarmak, tam seküler / laik, yani İSLÂMSIZ ve İSLÂM'A DÜŞMAN bir rejim kurmak sen.. Sonra kılık-kıyâfet devrimi yapmak ve herkesi İngilizler gibi giyinmeye zorlamak ; itiraz edenleri asmak, okey ?
-Başüstüne ekselansları, fazlasıyla yaparım bunu, merak etmeyiniz. Hatta gerekirse şehirleri topa tutturur, toplu katliâm bile yaparım..
-Oh my God, sen benim beklediğimden de hâin çıkmak, Sabetay Keymıl !
-İltifât ediyorsunuz efendim. Fakat nâçizâne bendenizin de sizden birkaç istirhâmım var, lûtfederseniz son derece mes'ûd ve bahtiyâr olacağım.
-Sen söylemek bakalım mister Keymıl, ne olmak onlar ?
-Şu 15'lik Zsa Zsa Gabor'u benimle tanışmaya iknâ ederseniz çok mutlu olurum. Ayrıca üstü açık ve kapalı arabalar, smokinler, fraklar, fötr ve melon şapkalar ve asillerinizin kullandığı bastonlar, renkli renkli likörler ve yıllanmış şaraplardan da yüklüce gönderiniz efendim. Bedellerini fazlasıyla öderim.
-Bilmek ben, çok paran var mister Keymıl ; Hint müslümanlarının "PÂYİTAHT ve HİLÂFET ve ERTÜRKYA kurtulsun" diye, aralarında toplayıp gönderdikleri külliyetli miktarda para, altın, gümüş ve ziynet eşyâlarının hepsinin üstüne oturduğunu da bilmek ben. Deli Halid Paşa'nın Ermeniler'den elegeçirdiği ve tamamını size gönderdiği 70 araba dolusu altın ve mücevherâtı, hiç kayıt altına almadan aranızda paylaştınız, bunu da bilmek biz..
-Offff...Efendim siz benim herşeyimi biliyorsunuz, dizlerimin bağı çözülmek ben..
Ha, "dizlerimin bağı" dedim de aklıma geldi Majesteleri, hani sizlere en büyük hizmetleri yapanlara "Dizbağı Nişânı" veriyorsunuz ya...
-Evet, öyle olmak, Büyük Şövalye Nişânı..
-Hah işte, o nişânı bana da tevcih ederseniz, dünyanın en mes'ûd insanı olurum. Zira o nişân, benim gençlik hâyâlimdir.
Mâlûmunuz ÇOKKANAKTIKALE'de biri Türk, ikisi Araplar'dan müteşekkil 3 Alay'ı, peşpeşe sizin makineli tüfeklerinizin önüne sürmüş ve onları ekin biçer gibi biçtirmiştim..
-Bunu da bilmek ben. Sen nasıl bir komutan olmak ki, askerlerine "size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum" demek ?! Senin bu sözün bir cinnet ve cinâyet olmak ! Asker, ölümüne savaşmak ama, öncelikli vazifesi, düşmanı öldürmek olmak, ölmek olmamak.. Sen bizde komutan olsan ve böyle bir emir versen, ben seni derhal idam etmek ! Sen çok vicdansız olmak !
Lâkin sen aslen Yahudi olmak, sana böyle ihânetler yakışmak.. Zirâ sizler tarih boyunca hangi millete sığınmak ve aralarında yaşamak ise, o millete ihânet ve hıyânet etmek ! Siz lânetli kavim olmak !
Neyse, sen söylemeye devam etmek.
-Sonra FİLİSTİN / NABLUS Cephesi'nde 75.000 askeri, 370'ten fazla top'u, binlerce makineli tüfeği ve piyade tüfeğini, bu top ve tüfekler için hazırladığımız binlerce sandık cephâneyi, bize aylarca yetecek gıda maddesini, binlerce kantar levâzım malzemesini, 59 lokomotifi, 860 vagonu, binlerce at ve deveyi... size teslim etmiş, sağımdaki ve solumdaki 4. ve 8. Ordulara haber vermeden ben de cepheden kaçmış ve onları da imhâ etmenizi sağlamış ve Osmanlı'nın böğrüne soktuğum bu en büyük hançer ile, onların iki büklüm olmalarını ve Cihan Harbi'ni kaybetmelerini ve MONDROS Mütâreke'sini istemelerini sağlamıştım. Sizin için yapmış olduğum sadece bu hizmetlerle bile, bu nişânı hakettiğimi düşünüyorum ; fakat elbette takdir sizindir majesteleri..
-Oh yes all right, çok doğru söylemek sen mister Keymil, bilhassa bu hizmetlerin, dünya târihinde görülmemiş büyüklükte olmak. Zira senin Filistin Cephesi'ndeki ihânetin ve hıyânetin olmasaydı, biz Osmanlı'yı asla mâğlûp edemeyecektik. Çünkü biz de artık tâkatimizin son râddesine gelmiştik ; harbi daha fazla devam ettiremeyecektik.
Hatta senin Balkan Harbi'ndeki "Bolayır Kolordusu Harekâtı"nı da çok iyi bilmek ben.. Orada da 20.000 Askeri Bulgarlar'a yedirmek sen !...
-Offf, efendim bu mevzûyu ERTÜRKYA'da birçok târihçi dahi bilmiyor ; ne olur siz de bâhsetmeyiniz, bir duyan-muyan olur...
Sayın majestem, bu DİZBAĞI NİŞÂNI hakkında ne diyorsunuz, ona sahip olma şerefini bana bâhş'edecek misiniz ?
-Bakmak sen mistır Keymıl, bu nişânı vermeyi biz de çok düşünmek, fakat sonuçları aleyhimize olmak.. Biz sana bu nişânı vermek, o zaman İslâm Dünyasının gözü açılmak, aramızdaki ilişkiden şüphelenmek, tezgâhı sezmek.. Yani bu iş çok riskli olmak.
Hatta biz istemek, sen bize, biz de sana "en büyük düşmanlarmışız" gibi görünmek, okey ?...
Meselâ bizim için, "geldikleri gibi giderler !" filân yazdırıp, duvarlara astırmak..
-Anladım efendim. Peki başka ne yapmak ben ?
-MUZCURİYET ilân etmek ve hiç seçime gitmemek, tek adam olmak. Amma, insanlara hep "Muzcuriyet'in faziletlerinden" dem vurmak..
"Bu nasıl muzcuriyettir yahu, içinde cumhur yok, millet yok !" falan diyerek itiraz edenleri ilim adamlarını uçak, otomobil, silâh, mühimmat falan gibi şeyler yapmaya teşebbüs edenleri idâm etmek, sûikasd yapmak, iftirâ atmak, hapsetmek, temizlemek, sürmek, dünyayı onlara zindan etmek..
-Ederim Majesteleri, merak buyurmayınız efendim.
-Yahudi Moiz Kohen'i yanına almak ve onu hem özel kalem müdürün, hem sırdaşın yapmak sen. İsmini de değiştirmek, Munis Tekin Alp yapmak, ve onun aslında en azılı siyonist Yahudi olduğunu, kimseye sezdirmemek ve onun sözünden dışarı çıkmamak, okey ?!
-Okey tabii âmirim Majestem, o iş bende..
-Good.. Senin bütün Hitâbe'lerini ve Nutuk'larını işte o Moiz Kohen yazmak ve sen de Meclis'te okumak.. İkiniz de fanatik derecede ERTÜRKÇÜ gibi görünmek.. Böylece, diğer müslümân kavimler ile ERTÜRKLER arasında, ırk üstünlüğüne dayalı bir fitne çıkarmak...
-Çıkarırım efendim, hem de en kanlısından !... Siz yeter ki benim arkamda durun, beni hep cesâretlendirin.. Gerektiğinde ben sizin büyükelçinize ve onun etrâfındaki diğerlerine mektuplar da yazarım, ERTÜRKYA'ya yatırım filân yapmayın diye...
-Şimdilik bunu yapman gerekmemek Mistır Keymıl, zira sen zaten şu anda "tek adam" olmak ve ERTÜRKYA'ya adım attırmamak. Lakin senden sonra ilerde başka bir Mistır Keymıl ERTÜRKYA'nın kontrolünü elegeçirmek istemek, işte o zaman bunu yapmak ve biz onu da cesâretlendirmek..
Sen ayrıca ERTÜRKYA'da balo'ları, eş değiştirmeli dansları, tiyatro ve sinemayı, flört'lü / metres'li ilişkileri ve rakı-şarap-bira içmeyi teşvik etmek ve yaygınlaştırmak.. Meselâ gazetelerde "bira süt'ten faydalıdır" diye yayınlatmak.. 19 Mayıs'ı bayram ilan etmek ve mini etekli kızlara geçit resimleri yaptırmak...
- Bunların hepsini oldu bilin majestem, siz ne emretmek, ben hemen yapmak..
-Okey mister Keymıl, kısaca biz senden, ERTÜRKYA'da "İslâm'dan tamâmen koparılmış, ismi Türk olan esmer bir İngiliz toplumu" inşâ etmeni beklemek..
-Emirleriniz başüstüne Majesteleri, bunların hepsini, bilâ istisnâ yapmak ben.
........
Selâm ve dua ile kıymetli dostlarım.
Rasim Duman.
Emekli J.Ord.Astsubay.
19 Mayıs 2025 - Kayseri / Pınarbaşı.
Not : 1. 10 Kasım 2021'de paylaştığım bu metni, küçük tâshihler ve ilâveler yapmak suretiyle ve "günün mânâ ve ehemmiyetine binâen" yeniden paylaşıyorum. Biraz uzun bir metin oldu, lütfen mâzûr görünüz efendim. Bundan daha kısa yazarsam, merâmımı tam olarak ifâde ve metindeki fikrî bütünlüğü temin edemeyecektim.
1- Okuduğu ilkokulda (şimon zwi mektebi) sadece yahudilerin okuyabildiğini biliyormusunuz..??
2- soyu belirsizdir.. dedesi nenesi amcası dayısı teyzesi veya kuzenleri NEDEN yoktur..??
3- kimliğinde mustafa yazmaz.. kAmal atatürk yazar.. mustafa ismini neden red etmiştir.. kemal yerine NEDEN kAmal yazdırmıştır..??
4- cenazesi NEDEN yahudi masonik nizam töreni yapılmıştır..??
5- anıtkabiri yapan mimar NEDEN yahudidir..??
6- anıtkabir NEDEN mason tapınaklarına benzetilmiştir...??
7- israilde neden büstü bulunur ve büstün altında NE yazar..?? israile anıtın hangi gerekçe ile dikildi..??
8- son meclis konuşmasında kur'anı kerim için NEDEN gökten indiği sanılan kitap demiştir..??
9- peygamber efendimiz için NEDEN arap uşağı diyerek hakaret etmiştir..??
10- ingiltereye NEDEN sizin valiniz olmaya hazırım diye mektup yazmıştır..??
11- NEDEN hilafeti kaldırarak ingilterenin lozanı kabul etmesini sağlamıştır..??
12- pakistandan kurtuluş savaşı için gelen 500.000 liranın 180.000 lirasını savaş için 320.000 lirası ile işbankasını kurarak partisi chp'yi bu bankaya NEDEN ortak etmiştir..??
13- 1923 den 1938 e kadar edinmiş olduğu ve saymakla bitmeyen malvarlığını NASIL kazanmıştır..??
14- trabzon milletvekili şükrü beyi adamı topal osmana NEDEN öldürtmüştür..??
15- istiklal mahkemelerini kurarak 500.000'e yakın insanı NEDEN asmıştır..??
16- çanakkale savaşında bütün askeri şehit düşen 57. alayda bir tek kendisi NASIL yara almadan kurtulmuştur..??
17- NEDEN harf inkilabı yaparak bir milleti cahil bırakmıştır..??
18- 1933 e kadar üniversitelerden temizlenen osmanlı müderrislerin yerine, sadece istanbul üniversitesine NEDEN yahudi 22 profesör ve yahudi 90 asistan yerleştirmiştir..??
19- NEDEN halk aç iken tekel bira fabrikası kurdu ve fuhuşu genelev olarak resmileştirdi..??
20- NEDEN kur'anı kerimi toplattırıp ezanı türkçeleştirdi.. NEDEN camileri satıp ve ahıra çevirdi..??
21- istanbulun fetih sembolü ayasofyayı NEDEN müze haline getirdi..?? NEDEN fener rum patrikhanesini müzeye çevirmedi..??
22- latife hanımdan boşanma sebebi NEDİR..?? ve latife hanımın hatıratları hala NEDEN açıklanamıyor..??
23- vedat uşaklıgil'in hayatındaki yeri NERESİDİR..??
24- annesi zübeyde hanım selanik mahkemelerine başvurarak NE talep etmiştir..??
25- annesinin cenazesine NEDEN katılmamıştır..??
26- tüm devrimleri NEDEN islama aykırı..??
27- milli mücadele kahramanı halit paşayı 9 şubat 1925 de meclis koridorunda NEDEN zöldürtmüştür..??
28- 1918 de biten çanakkale savaşından sonra 1953 senesine kadar biz türklerin ziyareti NEDEN yasaklanmıştır..??
29- halk açlıktan kırılırken sadece yahudilerin taktığı şapkayı NEDEN kanun haline getirmiştir ve NEDEN karşı gelenleri asmıştır..??
30- kur'anı kerimin ayetleri için NEDEN safsata demiştir..??
31- sabetay sevi denilen kişiye NEDEN hayranlık beslemiştir..??
32- NEREDE sarhoşken yahudi olduğunu ağzından kaçırmıştır..??
33- 1928 de ''devletin dini islamdır'' ibaresi NEDEN çıkartmıştır..??
34- 1924 de medreseleri kapatırken, NEDEN azınlık okullarına dokunmadı..??
35- filistin cephesinde ingilizlerle NEDEN anlaştı..??
36- bediüzzaman NEDEN atatürke süfyan dedi..??
37- Abdülhamidhanın yahudilere vermediği filistin toprakkarında kurulan israili NE yaptıda atatürk ilk tanıyan müslüman ülke türkiye oldu..??
38- ''olmasaydı olmazdık, vatanı düşmanlardan kurtardı diyorsunuz ya'' peki 1936 senesine kadar istanbul NEDEN ingiliz işgali altında kaldı..??
39- 4.000.000 metrekare toprağımızı, lozanda 780.000 metrekareye düşürülmüştür.. bu ülkeyi lozanda temsil etmeye bizzat NEDEN kendisi gitmemiştir..??
40- güya denize döküp kovduğumuz ve yendiğimiz yunanlılara batı trakya, egedeki adaları verip üstüne savaş tazminatını NEDEN vermiştir..??
41- 5816 sayılı kanunla korunarak NİÇİN gerçeklerin saklanma gereği duyuluyor.. ve 5816 sayılı koruma kanunu NEDEN bir yahudi avukat tarafından hazırlamıstır..??
42- NEDEN mason olmayı tercih etmiştir..?? ve masonluktan NEDEN kovulmuştur..??
43- ittihad ve terakki cemiyetinin kuruluşunda jön türklerle birlikte NEDEN yer almıştır..??
44- cumhuriyet rejimini kurduktan sonra NEDEN hiç dış bir ülke ziyaretine gitmemiştir..??
45- dersim katliamını NEDEN yaptırmıştır.. ve şeyh saidi NE karşılığında affedeceğini teklif etmiştir..??
46- osmanlı arşivlerini bulgarlara hurda kağıt olarak NEDEN satmıştır..?? mehmet baran
.
KABIZLIK İÇİN ÖNERİLEN DOĞAL TEDAVİLER
Haftada en az 4 kere pirinçsiz olarak hazırlanan zeytinyağlı pırasa yemeği tükettiğinizde kabızlık sorunu ortadan kalkar.
Prof Dr Ahmet Maranki kabızlık için kuru incir kürünü öneriyor
5 adet kuru inciri iyice yıkadıktan sonra, 1 bardak sıcak suyun içine koyarak 1-2 saat bekletin Akşam yatmadan önce incirleri yedikten sonra üzerine de suyunu için
Bu kür 3-4 hafta uygulandığında kabızlık için faydalıdırİncir, mide ve bağırsak mukozasını kalıntılardan, balgamlardan temizler ve rahat çalışmalarını sağlar
Uyarı : Bu kürün şeker hastaları tarafından uygulanması uygun değildir
Dr Ahmet Maranki, kalın bağırsak sorunları ve kabızlık için, 3 hafta uygulanacak olan, iki ayrı kürü önerisinde bulundu.
Bu kürler, aslında hepimizin bildiği, kuru incir ve kuru kayısı ile yapılıyor. Kürlerimizin uygulama şeklini birlikte görelim.
KURU İNCİR KÜRÜ :
5 adet kur inciri sıcak suyun içinde 1-2 saat bekletin. Sıcak suda şişmiş olan incilerin hepsini yiyin. Akşam yatmadan önce yiyin. Bu kür 3 hafta uygulanacak.
KURU KAYIS KÜRÜ : 5 adet gölgede kurutulmuş kayısı, sıcak suda 1-2 saat bekletilerek, şişirilir. Gece yatmadan önce yenilir. 3 hafta uygulanır. Kalın bağırsak sorunları ve kabızlık problemlerini çözer.
Kabızlık, hemoroid, mayasıl, kalın bağırsak sorunları için, 3 günde fayda sağlayacak bitkisel kür önerisini Dr.Ahmet Maranki bir TV programında açıkladı.
GEREKLİ MALZEMELER:
* 5 adet kuru incir,
* 5 adet gün kurusu kayısı,
* 5 adet mürdüm eriği,
HAZIRLANIŞI VE KULLANIM ŞEKLİ :
Bütün malzemeleri, sıcak suya koyup 1 saat bekletin. Hepsi şiştikten sonra, önce meyveleri yiyin. Sonra da suyunu için. Kalın bağırsakları temizleyerek, kabızlık sorununuzu çözecek, basur ve mayasıl şikayetlerinize iyi gelecektir.
Ceviz ve Ceviz Yağının Faydaları
Ceviz ve cevizin yağı, pek çok derde devadır. Hem sağlık açısından, hem de güzellik açısından oldukça faydalı olan bu ikili, bakın nelere iyi geliyormuş…
Ceviz :
* Yaprakları ve kabuklarıyla hazırlanan ilaçlar kanı temizler, kansızlığı giderir. İshal ve dizanteriyi keser.
* Verem ve şeker hastalığında hem besleyici, hem de tedavi edicidir.
* Saç ve elleri boyamakta da kullanılır.
* Bitki bilimcilere göre bol miktarda A, B1, B2, C, E ve K vitaminleri ile Chinon Juglon adlı aktif madde içeren cevizin hem içi, hem ağacının kabukları hem de yaprakları pek çok sağlık sorununa iyi geliyor.
* Her sabah kahvaltıda bir miktar ceviz içi yenmesinin zekayı geliştirdiğini belirten uzmanlar, yeşil ceviz meyvelerinin kabukları kaynatılarak içildiğinde erkeklerde cinsel gücü artırdığını belirtti.
* Vücudu besleyip güçlendiriyor.
* Nasırlar üzerine konulan ceviz yağı zamanla bunların yok olmasını sağlar.
* Taze dalların kabukları ve meyvelerinin kabukları ile karıştırılıp kaynatılarak elde edilen sıvı mideyi kuvvetlendirir.
* Ceviz yapraklarından yapılan çay iştah açar, mideyi kuvvetlendirir, boğaz hastalıklarına iyi gelir. • Bir miktar ceviz yaprağı banyo suyuna karıştırılırsa cilt hastalıklarına iyi gelir.
* Ceviz yaprakları pişirilerek çıbanların üzerine sarılırsa iyileşmesini sağlar.
* Ceviz yağı yüz lekelerinin üzerine sürülüp masaj yapılırsa lekeler yok olur.
• Ceviz yağı : Kolestrolü düşürür.
Ayrıca, müshil amaçlı kullanılabilir.
Cildi nemlendirir ve elastikiyetini korur.
Kuru ciltleri besler ve yumuşatır.
Saç bakımında kullanılır.
Öksürüğü giderir.
Saçı besler.
Hafızayı güçlendirir.
Kan şekerini dengeler.
Romatizmal ağrılara iyi gelir.
Bronzlaşmak için kullanılır.
Kalp-damar hastalıklarından korur.
Nasırlarda kompres olarak kullanılır.
Sinir sistemini güçlendirir.
Masaj yağlarında baz yağ olarak kullanılır.
* LDL Kolesterol ve Trigliserit seviyesini düşürür.
* Cildin yenilenmesine ve kırışıklıkların giderilmesine yardımcı olmaktadır.
* Yıpranmış ciltlerde onarıcı etkisi olduğu kanıtlanmıştır.
* Dahilen günde bir çay kaşığı içilirse kolestrolü düşürür.
* Ruhsal bozukluklara karşı iyi gelir.
* Yaşlanmaya bağlı dikkat dağınıklığına karşı iyi gelir.
* Haricen kullanılarak yaraların çabuk iyileşmesini sağlar.
* Ağız boşluğu, boğaz ve diş eti rahatsızlıklarında gargara olarak kullanılır.
* Ayrıca omega 3 yağ asidi içeriğinden dolayı vücut gelişimini arttırır.
* Ceviz yağında bulunan L-arginin amino asitinden dolayı yüksek tansiyonu engeller.
* Ceviz yağı pineal bezi uyararak melatonin hormonu salgılamasını arttırır. Bu sayede insanların iyi bir gece uykusu almalarını sağlar.
* Diyabetli kalp hastaları bu amino asit sayesinde rahat bir yaşam sürerler.
* Yüksek oranda Omega 3 yağ asidi içeriğinden dolayı beynin çalışma fonksiyonlarını düzenler.
* Ceviz yağı yüz lekelerinin üzerine sürülüp masaj yapılırsa lekeler yok olur.
* Ceviz yağı mantar ve parazit gelişmesini önlemede, egzama, sedef gibi rahatsızlıkların tedavisinde bitkisel destekleyici olarak kullanılabilir.
* Kanı temizlemede, kanamalarda, kılcal damarları sıklaştırarak kanamayı durdurma, basuru rahatlatmada, pekliğe, dizanteriye, fazla regl kanamalarına iyi gelir.
Kullanım Şekli : Yıpranmış ciltlerde onarıcı etkisi olduğu kanıtlanmıştır. Direkt cilde uygulanabilir. Ayrıca, içerdiği doymamış yağ asitleri nedeni ile kalp damar sağlığı üzerinde faydalı bir yağdır. Zararlı kolestrol olarak bilinen LDL’nin kandaki seviyesini düşürdüğü bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Bu amaçla günde 1 çay kaşığı tüketilmesi tavsiye olunur. Haricen saç diplerine parmak ucu ile friksiyon yapılaması cilde masajın şeklinde sürülmesi tavsiye edilir.
Tüm Genel Sağlık Haberleri - 703 kez okunmuş - Ağustos 2, 2010 - 5:56 pm -
Ceviz herderde deva, kabızlığa daha çok deva. Geçenlerde Ahmet Maranki de kabızlık için ceviz kürü önermişti. Bu kür de onun farklı bir versiyonu.
GEREKLİ MALZEMELER :
* 20 Gr ceviz kabuğu,
* 4 bardak su
HAZIRLANIŞI VE KULLANIM ŞEKLİ : Ceviz kabuklarını, suyun içinde haşlayın. Elde ettiğiniz karışımdan, sabah,öğlen,akşam 1′er kaşık için. Dr.Ahmet Maranki…
Sabahları 1-2 çorba kaşığı zeytinyağı mutlaka tüketin zeytinyağı özellikle sızma yani saf olmalıdır. Bağırsak hareketlerini düzene sokacak ve kabızlığa iyi gelecektir. Ayrıca, incir, kayısı, üzüm kabızlık için önerilir. Her sabah kalkınca 1 bardak ılık su içmek ve 1-2 kuru kayısı yemek alışkanlık haline gelirse kabızlık sorunu çözümlenecektir.
Kabızlık sorununuz varsa, filtre kahve içmeyi mutlaka denemelisiniz. Günde, bir bardak kahve kabızlığa iyi gelmektedir. Ayrıca, keçiboynuzu ve pekmezi de kabızlığa faydalıdır.
Yemek yemeden önce her öğünde 1 elma yemek, kabızlığa iyi gelmektedir. Gün boyunca içtiğiniz çaylara tarçın çubuğu koyarsanız, kabızlık sorununu çözümlersiniz.
Kabızlığın dermanı da kuru incirde saklı… Aslında incirin faydaları saymakla bitecek gibi değil. İncir herhangi bir meyve ya da sebzeye göre en yüksek lif içeriğine sahiptir.Enerji verir, bağırsaklardan toksik maddelerin atılması kandaki kolesterol seviyesinin düşürülmesinde etkilidir. Bağırsak iltihabı olanlar inciri çok yemelidir.
Yanlış beslenme alışkanlıkları, yeterince sebze ve meyve yememek, sindirimi zor gıdalar yemek kabızlık nedenidir. Bunların dışında düzensiz uyku alışkanlıkları veya duygusal bozukluklar (stres, üzüntü, korku ya da endişe), kolon veya sinir sisteminin aşırı uyarılması, dışkı geçiş tıkanıklığı da kabızlığa neden olur. Kabızlık için öncelikle dengeli bir yaşam tarzı önde gelen kuraldır.
Kabızlık sırasında kolay sindirilebilir bir diyetiniz olsun.
Bol olarak meyve, sebze ve salatala yiyiniz.
Her zaman taze gıda tüketiniz ve iyice çiğnemeyi unutmayınız.
Hafif veya geçici kabızlık herkesin hayatında görülebilen düzenli bir sorundur. Elbette kabızlık sorununun ciddi olabilir durumları da vardır. Akut hem de kronik kabızlık anal fissür ve hemoroid gibi birçok komplikasyonlara neden olabilir. Bu gibi problemler rektal kanamalara neden olabilir. Şayet kabızlık sorununa bağlı bu tip komplikasyonlar varsa hemen bir doktora başvurulması gerek