 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
"Allahü teâlâ size dünyâda ve âhirette yardım eylesin!"
1 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :31 Aralık 2024 22:09
"Cenâb-ı Hakk sana iyilikler versin. Magfiret ederek, son nefeste hüsn-i hâtime nasîb etsin."
Şihâbüddîn Ahmed hazretleri evliyânın büyüklerinden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimidir. Tasavvuf bilgilerini Kutbüddîn Dımeşkî el-İsfeheydî'den öğrendi. Fıkıh ilmini Şihâbüddîn bin İmâd’dan tahsîl etti. 1416 (H.819) senesinde Kâhire’de vefât etti. Çok talebe yetiştirdi.
Talebelerinden birine yazdığı bir mektubunun başında şöyle demektedir: “Elhamdülillahi alâ külli hâl. Ahmed Zâhid’den Şeyh Muhammed Gabrî’nin oğluna. Allahü teâlâ sana iyilikler versin. Magfiret ederek, son nefeste hüsn-i hâtime nasîb etsin. Allahü teâlânın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Allahü teâlâdan, size dünyâ ve âhirette yardım etmesini dileriz.”
Başka bir mektubunda da şöyle yazdı: “Allahü teâlâya hamd ve Resûlüne salâttan sonra; Ahmed’den, oradaki gönül ehli kardeşlerime. Allahü teâlâ onlara iyilikler versin. Kendisine itâatte yardım eylesin. Allahü teâlâ, fadlı ve rahmeti ile, gönül ehli olan tasavvuf erbâbını üstün kıldı. O, dilediği şeye muktedirdir. Herkesin size muhabbet göstermesi, Allahü teâlânın lütfu ihsânıdır. Hamd, Allahü teâlâ içindir. O’na çok şükrediniz. Devâm üzere de ibâdet ediniz. Allahü teâlâ bizi ve sizleri âhirette sevdikleriyle birlikte bulundursun. İleride İnşâallahü teâlâ yanınıza gelip bir müddet kalacağım...”
Vefâtına yakın buyurdu ki:
“Kelime-i şehâdetin mânâsına kalbiyle inanıp ve diliyle de söyleyen bir kimseyim. İslâm dîni dışındaki her din ve inanıştan ve Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği Ehl-i sünnet ve cemâat fırkası dışındaki her fırkadan uzağım. Allahü teâlâya ve Allahü teâlâdan gelen şeylerin hepsine, O’nun murâdına uygun îmân ettim. Resûlü Muhammed aleyhisselâma ve getirdiklerine O’nun bildirdiği şekilde îmân ettim. Aklıma, hatırıma gelen şeylerin hiç birisine Allahü teâlâ benzemez. Bu şehâdetimi Allahü teâlâya emânet bırakıyorum. Allahü teâlâ, kendisine emânet bıraktığım bu güzel inanışım ile, muhtâc olduğum son nefesde yardım eder ve îmân ile gitmemi nasîb eder inşâallah...
Ey kardeşlerim, size Allahü teâlâdan korkmayı, O’nun emirlerini öğrenmeyi ve öğrendiklerinizle amel etmenizi tavsiye ediyorum. Beni defnettiğinizde, başucumda Fâtiha ve Bekara sûresini okuyunuz. Yâsîn ve Tebâreke sûrelerini de okuyup, hâsıl olan sevâbı bana hediye ediniz ve üç defâ şöyle deyiniz: (Yâ Rabbî! Muhammed aleyhisselâmın ve O’nun Ehl-i beytinin ve Eshâb-ı kirâmının hürmetine bu meyyite azâb yapma!) Arkamdan hayır ve hasenâtta bulununuz. Talebelerim ve çocuklarım benim vârisimdir.”
.
"Âhirette istirahatin en güzeli âbidler içindir..."
2 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :1 Ocak 2025 23:23
“Ey kardeşim Zürâre! Allahü teâlâdan kork ve ona itâat et! O’nun azâbını unutma!"
Muhammed bin Yûsuf İsfehânî hazretleri Tebe-i tâbiînin âlim ve velîlerindendir. 774 (H. 157)’de İran’da İsfehan’da doğdu. İlim tahsili için uzun zaman Mekke’de bulundu. Basra’da ikâmet etti. Süfyân-ı Sevrî ve Tâbiinin büyük âlimlerinden hadîs rivâyet etti. 804 (H.188)’de Basra’da vefât etti.
Yûsuf bin Zekeriyyâ anlatır: Biz Harran’da idik. Muhammed bin Yûsuf hazretleri yanımıza geldi. Oradaki hadîs âlimleri etrafını çevirdiler. Hemen Harran’dan ayrılıp Resûleyn denilen yere gitti. Bir ay orada kaldıktan sonra geri geldi. Orada neden çok kaldıklarını sordum. “Resûleyn’de bir ay kaldım. Ne kimse beni tanıdı, ne de ben kimseyi tanıdım” buyurdu. Dikkat ettim; Muhammed bin Yûsuf hazretleri, ekmeğini her zaman değişik fırından alırdı. Sebebini sorduğumda; “Her zaman aynı fırından alırsam, belki fırın sâhibi beni tanır ve bana hürmet eder, ben de o zaman dînimi dünyâya âlet etmiş olmaktan korkarım" buyurdu.
Dostlarına; “Bu zaman fazîleti arama zamânı değil, bilakis kurtuluşu arama zamânıdır” buyurdular.
Kardeşi Zürâre’ye yazdığı mektupta; “Ey kardeşim Zürâre! Allahü teâlâdan kork ve ona itâat et! O’nun azâbını unutma! O’nun azâbına kimse karşı koyamaz. Şartlarına sâhib olunca hacca git! Zîrâ hadîs-i şerîfte Resûlullah efendimiz; “Her kim ki helâlden kazandığı mal ile Allahü teâlânın rızâsı için haccetse, anasından doğduğu gün gibi günahsız olur” buyurdu.
Bir sohbetinde “Şu gördüğünüz arâzilerin hepsini iki kuruş karşılığında bana verseler hiç sevinmem. Zîrâ bu dünyâdaki bütün mal ve mülk geçicidir. Yok olmaya mahkûmdur. Biz öleceğiz, malımız ve mülkümüz dünyâda kalacaktır” buyurdu.
Mekke yolunda, Abdurrahmân bin Ömer’in elinden tutup buyurdu ki:
“Ey Abdurrahmân! Sen zevk ve keyfiyle uğraşanların kapıları önünden geçtiğinde onlara; 'O yüksek köşkleri ve kaleleri yaptıranlar hani, bu muhteşem köşk ve muazzam kalelerde sizden önce zevk ve sefâ sürenler, bütün dünyâ bizimdir diyenler nerede?' diye sor. Muhakkak ki, onların hepsi ölüp gittiler. Sen, çok ibâdet edenlerin yanlarına varırsan onlara; 'Ey âbidler! Ölüm vaktiniz gelip, âhirete göçtüğünüz zaman, istirahatin en güzeli sizin içindir' dersin.”
Süleymân bin Mihrân’dan duydum, Abdullah bin Mes’ûd buyurdu ki: “Cumâ günü bin defa Allahümme salli alâ Muhammedin sallallahü aleyhi ve sellem demeyi terk etme!
.
Kişinin ayağının sürçmesi, bir kusuru sebebiyledir!..
3 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :2 Ocak 2025 22:27
Düşünmeden konuşan pişmân olur. Konuşmadan önce düşünen selâmet bulur...
Şeyh Hacı Ahmed Efendi Yozgat'ta yetişen velîlerdendir. 1774 (H. 1188) târihinde Yozgat'ta doğdu. İlk tahsilini o zamanki medreselerde yaptı. Sonra Çankırı'nın Çerkeş kasabasındaki Halvetî tarîkatı şeyhi Pîr-i Sanî Mehmed Mustafa hazretlerine intisâb ederek dergâhda bir süre hizmet etti ve tarikatta hilâfet aldı. Bir ara İstanbul'a geldi ve Padişah Abdülmecid Han ile de görüştü. 1897 (H.1314) senesinde vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“Kişinin ayağının sürçmesi, bir kusuru sebebiyledir.” “Allah korkusu, kalbde yerleşmiş olan bir ağaç gibidir.” “Allah korkusu, ibâdetin süsüdür.” “Düşünmeden konuşan pişmân olur. Konuşmadan önce düşünen selâmet bulur.”
“Kıyâmet günü fakirlik ve zenginlik tartılmayacak, fakirliğe ne ölçüde sabredilmiş ve zenginliğe ne ölçüde şükredilmiş ise, o hesâb edilecek. Mesele çok fakir veya çok zengin olmak değil, çok sabretmek veya çok şükretmektir.”
“Her kimde bulunursa bulunsun, tevâzu güzeldir, ama zenginlerde bulunursa çok daha güzel olur. Her kimde bulunursa bulunsun, kibir çirkindir. Ama, fakirlerde bulunursa çok daha çirkin olur.” “Bir Müslümanı medhedemiyorsan, bâri kötüleme. Faydalı olamıyorsan bâri zararlı olma, sevindiremiyorsan hiç olmazsa üzme.” “Allah yolunda yürümek isteyene en zor gelen şey, yabancılarla berâber olmaktır.” “Esas fakirlik, fakir olmaktan korkmak, esas zenginlik ise, Allahü teâlâya güvenmektir.”
“Senden meydana gelen bir hatâ sebebiyle seni özür dilemeye mecbur eden, berâber olduğunuzda kendisine müdârâ etmen icâbeden ve kendisine, (Allahü teâlâya duâ ettiğinde beni de hatırla) demeye ihtiyaç duyduğun kimse, hakîkî dost olamaz.”
“Yâ Rabbî! Kalbimdeki en tatlı hâl, rahmetinden ümitli olmamdır. Dilimdeki en tatlı hâl, seni tesbih etmemdir. Bana en tatlı gelen zaman da, dîdârını göreceğim zamandır.”
“Bir insan vefât edince, dünyâda onun amelini yazmakla vazifeli iki melek onunla berâber olur. O kimsenin amelleri iyi ise, o melekler kendisine derler ki: 'Allahü teâlâ sana büyük hayırlar versin. Biz senin yanında bulunmakla çok rahatız. Dünyâda hayırlı ameller işledin. Şimdi de hayırlı şeylere kavuştun.' Sonra melekler bunun rûhunu semâvât ehli ile tanıştırırlar. Onlar da onu tebrik edip; 'Allahü teâlâ, kavuşmuş olduğun bu nîmetleri mübârek etsin' derler."
.
"Maksat, Allahü teâlanın rızâsına kavuşmaktır...”
4 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :3 Ocak 2025 22:09
"Kim bir iyilik yapar, Allahü teâlâ için onu gizlerse, yaptığı bu iyilik zâyi olmaz."
Ebü'l-Ferec Ali Halvetî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Afganistan’da Herat’ta doğdu. Önce Pîr Seyfeddîn Halvetî’nin sohbetlerine katıldı. Sonra hocasının izniyle Pîr Ömer Halvetî hazretlerine talebe oldu. Kendisinden icâzet aldı. 1397 (H.800) senesinde Herat civârında Kazergâh’da vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
"Allahü teâlâya ibâdeti ihlâsla, sırf O'nun için yap. Kim bir iyilik yapar, Allahü teâlâ için onu gizlerse, yaptığı bu iyilik zâyi olmaz."
“Bir kimsenin dâimâ Allahü teâlâya tâat üzere olması, emirlerine uyup, hep murâkabe üzere olması için, üzerindeki vazifeleri, Allahü teâlânın rızâsına uygun olarak yerine getirmelidir. Meselâ, kadılık gibi tehlikeli ve zor bir vazifeyi yapmak zorunda kaldığı, ondan kendisini kurtaramadığı zaman, artık o vazifeden ayrılmayı istememelidir. Çünkü o vazifeden ayrılırsa, belki ondan daha kötü bir işe düşebilir. Sonra işlerin sonunun nasıl olacağını bilemez. Bu sebeple, üzerinde bulunduğu vazifede kalmalı ve şu hususlara riâyet etmelidir:
1) Bu vazife kendisini, birinci derecede lâzım olan Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmekten alıkoymamalıdır. 2) O vazifede kaldığı müddetçe, kötü ve bozuk birisinin o vazifeyi almaması için kaldığını niyet etmelidir. Böylece o mâkama, lâyık olmayan birisinin gelmesine mâni olmuş olur. Bu niyeti ile, dâimâ ibâdet sevâbı kazanır. Mahkemeye bir dâvâ gelip, burada bir mazlûma yardımcı olup, onun hakkını zâlimden aldığı, hakkı ayakta tuttuğu veya bâtıl ve bozuk bir işe mâni olduğu zaman, kat kat ibâdet sevâbına kavuşur. Müslümanları, onlara zarar verecek şeylere karşı himâye eder. Kendisini, efendisinin, içerisinde çoluk çocuğunun bulunduğu bir eve koyduğu köle gibi ve böyle bir eve lâyık olmadığını düşünür. Bu sebeple, bu evden çıkmak ve ayrılmak istemez. Çünkü, efendisi onu oraya koydu. Emir onun emridir. Onun için, efendisinin çoluk çocuğunun işlerini görmek için olanca gücü ile çalışır. Bu hususta efendisinin rızâsını arar. Bâzen efendisi onu imtihân edebilir. Bu bakımdan, onun her zaman hazır olması, dâimâ efendisinin emirleri istikâmetinde bir köle ve hizmetçi olması lâzımdır...
Kısa bir müddet sonra ölüm gelir. Ya efendisinin emirlerini yerine getirirken, kölelik ve hizmetçiliği üzere can verir veya ondan başka bir hâl üzere vefât eder. Maksat, Allahü teâlanın rızâsına kavuşmaktır.”
Evliyalık, kötü huylardan kurtulmak demektir...
5 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :4 Ocak 2025 23:14
"Bir kimseye evliyalık verilip de, veli olduğu bildirilmezse, hiç kusur olmaz!"
Bîçâre Abdullah Efendi Osmanlı âlim ve velîlerindendir. 1657 (H.1068) senesinde İstanbul’da vefât etti. Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin talebelerinden Ahmed Efendiden ilim ve tasavvuf yolunun edebini öğrendi. Tahsîlini tamamladıktan sonra, insanları doğru yola sevk etmek için Manisa’ya gitti. Sonra İstanbul’daki Zeyrek Câmiinde vaaz ve nasîhat etmekle vazîfelendirildi. Bilâhare Ali Paşa Dergâhına şeyh tâyin edildi. Konuşma ve hitâbet kâbiliyeti çok yüksekti. Tasavvuf yolunun ince meselelerinden bahsederdi. Vaazlarına uzaktan ve yakından çok kimse gelirdi. Onun zamânında evliyâya dil uzatan çoktu. Bir gün kürsüye çıkıp, tenkid edenleri de iknâ edecek tarzda beliğ bir vaaz verdi. Bu vaazında şunları anlattı:
Evliyalık, kötü huylardan kurtulmak demektir. Evliyanın, kendinin veli olduğunu bilmesi lazım değildir. Evliyalık verilip de, veli olduğu bildirilmezse, hiç kusur olmaz. Veli olmak için, Allahü teâlânın ahlakı ile ahlaklanmalı. Yani Allahü teâlânın sıfatlarına uygun sıfatlar evliyada hâsıl olur; fakat bu benzerlik, yalnız isimdedir ve uygunluk, sıfatların topluluğundadır; yoksa sıfatların özelliklerinde beraberlik olamaz. (Allahü teâlânın ahlakı ile ahlaklanın) emrini anlatırken, Hace Muhammed Parisa hazretleri buyuruyor ki:
"Allahü teâlânın bir ismi, Melik’tir. Bu, her şeye hâkim, galip demektir. Talib tasavvuf yolunda ilerlerken, kendi nefsine hâkim, galip olur ve başkalarının kalblerine tesir etmeye başlarsa, bu sıfat ile ahlaklanmış olur.
Allahü teâlânın bir ismi de, Semi’dir. Yani işiticidir. Talip, kim söylerse söylesin doğru sözü kabul eder ve gizli hakikatleri, can kulağı ile duyarsa, bu sıfatla, huylanmış olur.
Bir sıfatı da, Basir’dir. Yani, Allahü teâlâ, her şeyi görür. Talibin kalb gözü açılır ve firaset ışığı ile, kendi ayıplarını ve başkalarının iyi huylarını görürse, yani başkalarını kendinden daha üstün görürse ve Allahü teâlânın her an gördüğünü, göz önünde bulundurarak, hep Allahü teâlânın beğendiği şeyleri yaparsa, bu sıfatla huylanmış olur.
Bir sıfatı da, Muhyi’dir. Yani Allahü teâlâ dirilticidir. Talip, unutulmuş sünnetleri canlandırır, meydana çıkarırsa, bu sıfatla, sıfatlanmış olur.
Bir sıfatı da Mümit’tir, yani öldürücü demektir. Talip, sünnetlerin yerine yerleşmiş olan, bid’atleri yok ederse, bu sıfatla sıfatlanmış olur. Bütün sıfatlar, bunlar gibidir."
.
"Bu pişmanlık ona fayda vermez..."
6 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :6 Ocak 2025 00:55
Hep kötülük işleyerek ölen kimse, orada çok pişman olur. Tekrar dünyâya gelip sâlih ameller işlemek ister. Ancak!..
Hasan Zarîfî Efendi Osmanlı âlim ve velîlerindendir. 1477 (H.882) senesinde Rumeli’de Serez şehrinde doğdu. Tahsîlini İstanbul’da yaptı. Osmanlı âlimlerinin en büyüklerinden olan Kemâlpaşazâde’nin talebesi olmakla şereflendi. Sonra Halvetî büyüklerinden Zeynüddîn-i Hâfî hazretlerinin yolunu devâm ettiren Pîr İbrâhim Gülşenî’nin sohbetlerine kavuştu. İcâzet alıp Bursa’ya gönderildi. Sonra İstanbul’a gelerek Kumkapı yakınında, kiliseden dönme bir mahalle mescidi edinip orada hizmete başladı. Sonra burası bir zelzele sonucu yıkılınca, Maktul İbrâhim Paşanın hanımı Muhsine Hâtun yeniden bir câmi ve dergâh yaptırıp Hasan Efendinin hizmetine verdi. Oraya hizmetliler tâyin etti. Zarîfî Efendi burada sohbetleriyle çok talebe yetiştirdi. Yüz seneyi geçkin ömründe ibâdet ve insanlara doğru yolu anlatmakla meşgûl oldu. Sonra Boğazkesen Hisarına yerleşti. Orada verdiği vâzlara çok gelen olurdu. Ömrünü burada tamamlayıp, 1576 (H.984) da İstanbul’da vefât etti. Hisardaki kayalıklarda bir yere defnedildi. Vefâtından sonra kerâmetleri görüldü:
Bir iş için taşa ihtiyaç olmuştu. Bu sebeple hisar kayalıklarından aşağıya taş yuvarlayıp bunları alıp götürüyorlardı. Taşlar yuvarlanıp aşağıya inerken aslâ Hasan Zarîfî Efendinin kabri üzerine gelmezdi. Sağından ve solundan aşağıya inerlerdi. Bu işle uğraşan taşkesen mîmâr Hıristiyan olup, birkaç defâ bu hâli görünce hayretler içinde kaldı. Evliyâ bir zât olduğunu anlayıp, onun bereketiyle Müslüman olmakla şereflendi. Sonradan orasını çevirip belirli bir hâle getirdiler.
Bir sohbetinde buyurdu ki: Dünyâda hep kötülük işleyen kimse de vefât edince, dünyâda iken onun amellerini yazan iki melek yine onunla berâber olur. Fakat o, kötü amellerinin karşılığı olarak azâb görmekte olduğundan, onun yanında olmakla rahatsız olurlar ve derler ki: “Sen, burada dünyâda yaptığın kötülüklerin karşılığını görüyorsun.” Sonra melekler onu kötü amelli kimse diye tanıtırlar. Diğerleri de bundan tiksinirler. Oraya hep kötülük işleyerek gelmiş olan kimse, bu karşılaştığı hâle çok üzülür, yaptığı kötülüklere çok pişman olur. Tekrar dünyâya gelip sâlih ameller işlemek ister. Lâkin, artık bu pişmanlık ona fayda vermez..."
.
Cenâb-ı Hak, Hazreti Âdem'in çocukları ile bu âlemi süsledi
7 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :7 Ocak 2025 00:35
Allahü teâlâ, her şeyi yoktan var etti. Bu âlemin, kıyâmete kadar insanlarla mamur olmasını istedi.
Muhammed Zehâvî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. 1793 (H. 1208) târihinde Irak’ta Süleymâniye kasabasında doğdu. Süleymâniye’de ve Senendec’de medreselerde okudu. İcâzet aldıktan sonra müderris tâyin edildi. Sonra Bağdat’a gitti. 1853 târihinde Irak’a müftü tâyin edildi. 1890 (H.1308) târihinde Bağdat’ta vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Bu âlem, yâni her şey yok idi. Allahü teâlâ, bunları yoktan var etti. Bu âlemin, kıyâmete kadar insanlarla mamur olmasını istedi. Âdem aleyhisselâmı topraktan yaratıp, Onun çocukları ile âlemi süsledi. İnsanlara dünyada ve âhırette rahat yaşamak, saadete kavuşmak için lâzım olan şeyleri bildirmek için, içlerinden bazılarını Peygamber yaparak şereflendirdi. Bunlara yüksek mertebe vererek, başka insanlardan ayırdı. Peygamberlere, Cebrâîl ismindeki bir melek ile emirlerini ve yasaklarını bildirdi. Bunlar da, bu emirleri, Cebrâîl aleyhisselâmın getirdiği gibi ümmetlerine bildirdi. Peygamberlerin birincisi, Hazreti Âdem, son geleni, Muhammed Mustafâ efendimizdir. Bu ikisinin arasında, çok Peygamber gelip geçmiştir. Bunların adedini, ancak Allahü teâlâ bilir. İsmleri mâlûm olan yirmialtısı şunlardır:
Âdem, Şis [Şît], İdrîs, Nuh, Hûd, Sâlih, İbrâhîm, İsmâ'îl, İshak, Ya'kûb, Yûsüf, Eyyûb, Lût, Şu'ayb, Mûsâ, Hârûn, Dâvüd, Süleymân, Yûnüs, İlyâs, Elyesa', Zülkifl, Zekeriyyâ, Yahyâ, Îsâ ve Muhammed Mustafâdır. “aleyhimüsselam” Bunlardan Şît'ten başka, yirmibeşi Kur'ân-ı kerimde bildirilmiştir. Kur'ân-ı kerimde, Uzeyr ve Lokman ve Zülkarneyn de yazılıdır. Fakat, âlimlerimiz arasında, bu üçü için ve Tübba' ile Hıdır için, Peygamber diyen olduğu gibi, velî diyen de vardır.
Muhammed Habîbullahdır. İbrâhîm Halîlullahdır. Mûsâ Kelîmullahdır. Îsâ Ruhullahdır. Âdem Safiyyullahdır. Nuh Neciyullahdır. Bu altısı, diğer Peygamberlerden daha üstündür. Bunlara (Ülül'azm) denir. Hepsinin üstünü, Muhammed aleyhisselâmdır.
Allahü teâlâ, yeryüzüne, yüz sayfa ve dört büyük kitap indirmiştir. Bunların hepsini, Cebrâîl getirmiştir. On sayfa, Âdem aleyhisselâma; elli sayfa, Şît aleyhisselâma; otuz sayfa, İdrîs aleyhisselâma; on sayfa, İbrâhîm aleyhisselâma gelmiştir. Dört kitaptan, Tevrât-ı şerif, Mûsâ aleyhisselâma; Zebûr-i şerif, Dâvüd aleyhisselâma; İncîl-i şerif, Îsâ aleyhisselâma; Kur'ân-ı kerim, âhir zaman Peygamberi Muhammed aleyhisselâma inmiştir.
.
"Senin kapından başka gidecek kapım yok İlâhî"
8 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :8 Ocak 2025 00:50
“İlâhî! Lütfunla ve güzel affın ile bana muâmele eyle. Son nefeste bana lütuf ve ihsân eyle.”
Şeyhülislâm Zekeriyyâ Ensârî hazretleri Şâfiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 1423 (H.826) senesinde Mısır’da Senîke’de doğdu. Küçük yaşta Câmi-ül-Ezher’e giderek ilim tahsiline başladı ve zamanının büyük âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri tahsil etti. Çeşitli medreselerde ders verdikten sonra Kâdı’l-kudât (şeyhülislam) tayin edildi. 1520 (H.926)'de Kâhire’de vefât etti.
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî yine şöyle anlatır:
Şeyhülislâm Zekeriyyâ ile birlikte kitap okurken, bâzen başına bir ağrı gelirdi. O zaman gözlerini kapatıp şöyle derdi: “İlimle şifâ bulmaya niyet ettim.” Gözünü açar, başındaki ağrı ve sızı derhal geçerdi. Bana da bu duâyı okumamı tenbihledi. Ben de başım ağrıdığı zaman; “İlimle şifâ bulmaya niyet ettim” deyince, ânında başımın ağrısı geçerdi...
Zekeriyyâ Ensârî’nin bir şiirinin tercümesi şöyledir:
“İlâhî! Günahım çok. Senin kapından başka gidecek kapım yok. İlâhî! Ben günahkâr kulunum, ne ilmim var, ne amelim. Senden başka yardımcım yok. İlâhî! Hatâlarımı azaltmam için bana yardım eyle. İlâhî! Ben hatâ ve kusurlarımdan dolayı senden çok hayâ ediyorum. İlâhî! Günahlarım yedi deryâ gibi pek çoktur. Fakat senin affın yanında onlar azıcık bir damla gibi kalır. İlâhî! Eğer senin affının genişliğine ve kerîm olduğuna dâir ümîdim olmasaydı, benden meydana gelen hiçbir hatâya sabır ve tahammül edemezdim. İlâhî, Hâşimî kabîlesinden olan habîbin Muhammed aleyhisselâmın hürmeti için, beni azâbından kurtar! Çünkü ben senin azâbından çok korkuyorum. Lütfunla ve güzel affın ile bana muâmele eyle. Son nefeste bana lütuf ve ihsân eyle.”
Ramazân-ı şerîfin son on gününde, Zekeriyyâ Ensârî Câmi-ül-Ezher’de îtikâfta bulunurdu. Bu sırada Şamlı bir tüccar geldi. Zekeriyyâ Ensârî’ye; “Gözlerim görmüyor, herkes, Allahü teâlânın senin duânı kabûl edeceğini, senin duân hürmetine gözlerimin açılacağını söylediler.” dedi. Zekeriyyâ Ensârî, Allahü teâlâya onun gözlerinin görmesi için duâ etti. O tüccara da; “Allahü teâlâ duâmı kabûl etti. Fakat sen buradan ayrıldıktan bir süre sonra gözlerin açılacak” dedi...
Tüccar kalmakta ısrar edince, Zekeriyyâ Ensârî; “Eğer gözlerinin görmesini istiyorsan buradan gitmen gerekiyor” dedi. Tüccar bunun üzerine oradan ayrıldı. Gazze’ye gelince gözleri açıldı. Bir mektup yazarak gözlerinin açıldığını Zekeriyyâ Ensarî’ye bildirdi. Zekeriyyâ Ensârî ona cevap olarak; “Eğer Mısır’a gelirsen tekrar gözlerin kapanır” diye bir mektup yazdı. Tüccar vefât edinceye kadar Kudüs’te kaldı.
Kur’ân-ı kerimi okuyanlar yorulsalar da usanmazlar!
9 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :9 Ocak 2025 00:24
Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” mucizelerinin en büyüğü Kur’ân-ı kerimdir.
Kemâlüddîn İbn-i Zemlikânî hazretleri âlim ve evliyânın büyüklerindendir. 1269 (H.667) senesinde Şam’da doğdu. Şam’da birçok âlimden ilim öğrenip rivâyetlerde bulundu. Fıkıh, hadîs, usûl, tasavvuf, münâzara, edebiyât, nazım, nesir ve diğer birçok ilimde, zamânında bulunan âlimlerin büyüklerinden, önde gelenlerinden oldu. Mısır’a giderken Bilbîs şehri ile Kâhire arasında hastalandı. 1327 (H.727) senesinde vefât etti. Birçok eseri vardır. Bunlardan “El-Burhân fî İ’câz-il-Kur’ân” isimli kitabında şöyle anlatır:
Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” mucizelerinin en büyüğü Kur’ân-ı kerimdir. Bugüne kadar gelen bütün şairler, edebiyatçılar, Kur’ân-ı kerimin nazmında ve manasında aciz ve hayran kalmışlardır. Bir âyetin benzerini söyleyememişlerdir. İ’cazı ve belagati insan sözüne benzemiyor. Yani, bir kelimesi çıkarılsa veya bir kelime eklense, lafzındaki ve manasındaki güzellik bozuluyor. Bir kelimesinin yerine koymak için, başka kelime arayanlar bulamamışlardır. Nazmı Arap şairlerinin şiirlerine benzemiyor...
Kur’ân-ı kerim, geçmişte olmuş ve gelecekte olacak nice gizli şeyleri haber vermektedir. İşitenler ve okuyanlar, tadına doyamıyorlar. Yorulsalar da, usanmıyorlar. Okuması veya dinlemesi, sıkıntıları giderdiği sayısız tecrübelerle anlaşılmıştır. İşitenlerden kalblerine dehşet ve korku çökenler, bu sebepten ölenler bile görülmüştür. Nice azılı İslam düşmanları, Kur’ân-ı kerimi dinlemekle, kalbleri yumuşamış, imana gelmişlerdir. İslam düşmanlarından ve Muattala, Melahide ve Karamita denilen Müslüman ismini taşıyan zındıklardan Kur’ân-ı kerimi değiştirmeye, bozmaya ve benzerini söylemeye çalışanlar olmuş ise de hiçbiri, arzularına kavuşamamıştır.
Bütün ilimler ve tecrübe ile bulunamayacak güzel şeyler ve iyi ahlak ve insanlara üstünlük sağlayan meziyetler ve dünya ve ahiret saadetine kavuşturacak iyilikler ve varlıkların başlangıcı ve sonu hakkında bilgiler ve insanlara faydalı ve zararlı olan şeylerin hepsi Kur’ân-ı kerimde açıkça veya kapalı olarak bildirilmiştir. Kapalı olanlarını, erbabı anlayabilmektedir. Semavi kitapların hepsinde, Tevrat’ta, Zebur’da ve İncil’de bulunan ilimlerin ve esrarın hepsi Kur’ân-ı kerimde bildirilmiştir. Kur’ân-ı kerimde mevcut ilimlerin hepsini ancak Allahü teâlâ bilir. Çoğunu sevgili Peygamberine bildirmiştir.
.
“Eğer affederseniz ne güzel olur Sultan'ım!"
10 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :10 Ocak 2025 00:19
Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi, dîne uymayan her çeşit hükme ve karara şiddetle karşı çıkardı.
Zenbilli Ali Efendi sekizinci Osmanlı şeyhülislâmıdır. Aksaray’da doğdu. İlim tahsîline memleketinde başlayıp sonra İstanbul’a gitti. Orada, zamânın meşhûr âlimlerinden olan Molla Hüsrev’in derslerine devâm edip, ilim öğrendi. Edirne ve Bursa’da müderrislik yaptı. İkinci Bâyezîd Hân tarafından 1497 (H. 903)'de Şeyhulislâmlığa tâyin edildi. İkinci Bâyezîd Hân, Yavuz Sultan Selim Hân ve Kânûnî Sultan Süleymân Hân devrinde olmak üzere 24 sene şeyhülislâmlık yaptı. 1526 (H. 932) senesinde İstanbul’da vefât etti.
Zenbilli Ali Efendi, dîne uymayan her çeşit hükme ve karara şiddetle karşı çıkardı. Bir defâsında Yavuz Sultan Selim Hân Topkapı Sarayı hazînesi görevlilerinden yüz elli kişinin sorumsuz davranışlarından dolayı îdâmını emretmişti. Zenbilli Ali Efendi, bu kararı duyunca derhal Dîvân-ı hümâyûn’a koştu. Pâdişâha;
“Fetvâ vazîfesinde (şeyhulislâmlıkta) bulunanların bir işi de, pâdişâhın âhiretini korumak, onları dînen hatâ olan şeylerden sakındırmaktır. Yüz elli kişinin îdâm edilmesine pâdişâh fermanı çıktığını duyduk, öldürülmeleri için, dînen bir sebep tesbit edilmiş değildir. Bunların af buyurulması ricâ olunur” sözü üzerine kızan pâdişâh;
“Bu iş saltanatın gereğidir. Âlimler böyle işlere karışırsa devlet idâresi kargaşaya uğrar. Sorumsuzluklara göz yummak, beğenilecek tutum değildir. Bu işlere karışmak sizin vazifeniz değildir” dedi.
Zenbilli Ali Efendi, Pâdişâhın bu sözleri karşısında; “Bu karar âhiretiniz ile ilgilidir ve buna karışmak da bizim vazifemizdir. Eğer affederseniz ne iyi ne güzeldir. Yoksa âhirette cezâya müstahak olursunuz” dedi.
Bu sözler, Pâdişâhın kızgınlığını yatıştırdı. “Affettik” diyerek lütuf gösterip, neşe ile sohbete başladı. Konuşma bittikten sonra, gitmek üzere ayağa kalkan Zenbilli Ali Efendi, Yavuz Sultan Selîm Hân'a; “Âhiretiniz ile ilgili hizmeti yerine getirdim. Mürüvvet ile ilgili bir sözüm daha var” dedi. Pâdişâh; “Onu da söyle” deyince; “O sözüm de şudur ki, Pâdişâhın affına uğrayan o kişilerin, işlerinden el çektirilip, el açarak sokaklarda dolaşmaları, Pâdişâhlığın şânına lâyık mıdır?” dedi. Bunun üzerine Padişâh bunu da kabûl etti. Sultan Selim Hân; “Fakat bunlar vazifelerinde kusur ettikleri için, bunları tâzir edeceğim” dedi. Zenbilli Ali Efendi buna karşı da; “Tâzir (azarlama) pâdişâhın reyine kalmıştır. Orasını siz bilirsiniz. Bizim arzumuzu kabûl etmeniz bize yeter” dedi. Sonra teşekkür ederek pâdişâhın huzûrundan ayrıldı.
Yavuz Sultan Selim Hân da onu medhederek uğurladı.
.
Eshâb-ı kirâmın hepsi müctehid idiler...
11 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :10 Ocak 2025 22:02
İşlerin nasıl yapılabileceğini, benzeterek anlayabilen âlimlere, "müctehid" denir...
Molla Mahmûd Zengenî hazretleri âlim ve evliyânın büyüklerindendir. 1717 (H.1130) târihinde Azerbaycan’da Karabağ’da doğdu. Beldesindeki birçok medresede âlet ilimlerini tahsîl etti. Tahsîlini tamamlayıp icâzet, diploma aldı. Kerkük’e dönüp evlendi ve orada tâliblere ilim öğretmeye başladı...
Bu sırada oraya Hindistan’dan Şeyh Ahmed Lâhorî hazretleri geldi. Molla Mahmûd bu velîye ve yanındakilere hürmet, izzet ve ikrâmda bulundu. Onun bu hâlini gören Şeyh Ahmed Lâhorî çok memnun olup, ona teveccüh ve duâ etti. Molla Mahmûd Zengenî 1800 (H.1215) târihinde Kerkük’te vefât etti...
Bu mübarek zat, bir dersinde şunları anlattı:
Allahü teâlâ ve Peygamberi, müminlere merhamet ettikleri için, bazı işlerin nasıl yapılacağı, Kur'ân-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açık bildirilmedi. Açıkça bildirilse idi, öylece yapmak farz ve sünnet olurdu. Farzı yapmayanlar günaha girer, kıymet vermeyenler de kâfir olurdu. Müminlerin hâli güç olurdu. Böyle işleri, açık bildirilmiş bulunanlara benzeterek işlemek lâzım olur. Din âlimleri arasında, işlerin nasıl yapılabileceğini, böyle benzeterek anlıyabilenlere, (Müctehid) denir. Müctehidin, bir işin nasıl yapılacağını anlamak için, son gayreti ile uğraşarak görüşüne, doğruya en yakın zannına göre amel etmesi, kendine ve ona uyanlara vâcib olur. Yâni, âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler, böyle yapmayı emretmektedir.
Müctehid, bir işin nasıl yapılacağını anlamaya çalışırken yanılırsa, günah olmaz. Sevap olur. Uğraşmasının sevabını kazanır. Çünkü, insana gücü, kuvveti yettiği kadar çalışması emrolundu. Müctehid yanılırsa, çalışması için bir sevap verilir. Doğruyu bulursa, on sevap verilir.
Eshâb-ı kirâmın hepsi büyük âlim, yâni müctehid idiler. Bunlardan sonra gelenler arasında, ilk zamanlar ictihâd yapabilecek büyük âlim çok idi. Bunların her birine nice kimseler uyardı. Zamanla, bunların çoğu unutularak, Ehl-i sünnet içinde, yalnız bu dört mezhep kaldı. Sonraları, olur olmaz kimseler çıkıp da, müctehidim diyerek, bozuk fırkalar çıkarmamaları için, Ehl-i sünnet, bu dört mezhepten başka mezhebe uymadı. Bu dört mezhepten her birine, Ehl-i sünnetten milyonlarla kimse uydu. Dört mezhebin îtikadı bir olduğundan, birbirine yanlış demez, bid'at sahibi, sapık bilmezler. Doğru yol, bu dört mezheptedir deyip, her biri kendi mezhebinin doğru olmak ihtimali daha çoktur bilir.
“Keşke kocam böyle siyah olmasaydı!..”
12 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :12 Ocak 2025 01:45
Bir gün Anber Ana’nın kalbinden; “Keşke kocam böyle siyah olmasaydı” şeklinde bir düşünce geçer!..
Zengî Atâ Türkistan'ın büyük velîlerindendir. İlk terbiyesini babasından aldı. Ahmed Yesevî hazretlerinin terbiyesine teslîm edildi. Ahmed Yesevî hazretlerinin halîfelerinden Hakîm Atâ’nın hizmetine girdi. Onun yüksek ilim ve feyzinden istifâde etti. Taşkent’te ikâmet eder, Taşkent halkının hayvanlarına çobanlık yapardı. Hocası Hakîm Atâ, 1186 (H.582) yılında vefât edip, Harezm’de Akkurgan’a (Bağırgan’a) defnedildi. Onun en meşhûr halîfesi olan Zengî Atâ, Hakîm Atâ’nın hanımı Anber Ana ile evlendi. Hâdise şöyle oldu:
Hakîm Atâ biraz esmerceydi. Bir gün Anber Ana’nın kalbinden; “Keşke kocam siyah olmasaydı” şeklinde bir düşünce geçti. Hakîm Atâ, onun bu düşüncesini Allahü teâlânın izniyle anlayıp; “Sen beni beğenmiyorsun ama, benden sonra dişinden başka beyaz yeri olmayan bir karaya düşeceksin!” dedi. Anber Ana, bu düşüncesine çok ağlayıp tövbe ettiyse de, Allahü teâlânın o sevgili kulu dilek dilemiş, iş işten geçmişti...
Hakîm Atâ vefâtına yakın, Harezm’de ilim tahsîl etmekte olan oğulları Muhammed Hoca ile Asgar Hoca’yı çağırttı. Onlara; “Ölümümden sonra gün doğusundan kırk ebdâl gelecek, içlerinde gözü zayıf ve ayağı aksak bir kara ebdâl vardır. İddeti bitince, ananızı onunla evlendirirsiniz” dedi. Gerçekten vefâtından bir müddet sonra, bahsedilen kırk mübârek kimse geldi. İçlerinden biri arkada kalmıştı. Târiflere uygun olan o mübârek kimse Zengî Atâ idi. Zengî Atâ, aslında Taşkent taraflarında çobanlıkla meşgûl olurdu. Kalın dudaklı, dişlerinden başka beyazı olmayan, oldukça esmer biriydi...
Anber Ana’nın iddet müddeti (kocası ölen veya kocasından boşanmış olan kadının, ikinci bir nikâh akdinden önce, dînimizce beklemesi gereken zaman) bitince, bir yakınını gönderip nikâh taleb etti. Anber Ana kabûl etmeyip; “Ben Hakîm Atâ’dan sonra kimseye varmam. Hele böyle siyah bir kimseye!” deyip reddetti. Bu esnâda boynu tutuldu. Yüzünü çeviremez oldu. Çok sıkıntı çekti. Zengî Atâ’ya durum haber verildi. Zengî Atâ adam gönderip; "Bilmez misin ki, bir gün hatırından; 'Keşke Hakîm Atâ esmer olmasaydı' düşüncesi geçmişti de, Hakîm Atâ kerâmetle bunu bilip; 'Yakında benden daha siyah birine eş olursun' demişti” dedi...
Anber Ana, takdîrin böyle olduğunu anlayıp, ağlayarak nikâha rızâ gösterdi. Nikâha râzı olur olmaz da, boynu eski hâline döndü. Zengî Atâ ile evlendiler. Çocukları oldu. Soylarından sâlih kimseler, velîler ve âlimler yetişti. Zengî Atâ, 1258 (H.656) yılında, Taşkent yakınlarında vefât etti.
.
Söz, yayından çıkan bir oka benzer...
13 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :12 Ocak 2025 22:14
“İnsandan, yerinde olmayan bir söz çıkarsa, insan ona mahkûm, söz insana hâkim olur.”
Muhammed Zeyneddîn-i Hâfî hazretleri âlim ve evliyânın büyüklerinden olup tasavvufta Halvetiyye yolunun kollarından Zeyniyye yolunun kurucusudur. 1356 (H.757) târihinde Horasan’da Hâf beldesinde doğdu. Memleketi olan Horasan’dan başka Mâverâünnehr, Irak, Âzerbaycan, Şam, Mısır, Hicaz ve başka yerlere gitti. Oralarda bulunan büyük âlimlerin sohbetlerinde bulundu. Tasavvuf yolunda, Nûreddîn Abdurrahmân Mısrî’den feyz aldı. Onun halîfesi oldu. 1435 (H.838) târihinde Herât’ta vefât etti.
Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
“İnsanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeyleri aramakta, kişiler için zillet, âhireti aramakta ise izzet vardır. Yok olacak şeylerin peşlerinde koşarak zillete düşmek, ebedî olanı terk edip, kendisini izzete ulaştıracak şeyleri terk edene ne kadar çok şaşılır.”
“Allahü teâlânın dînine, O’nun kullarına hizmet etmekten zevk duyan bir kimsenin hizmetinde bulunmaktan, bütün mahlûklar zevk alırlar.”
"İnsan, Allahü teâlâya ibâdet etmediği müddetçe halîm, yumuşak olamaz." "Her şey, önce küçük olarak ortaya çıkar, fakat sonra büyür. Musîbet ise, insana önce büyük ve ağır gelir, sonra küçülür, hafifler." "Kendini olduğundan fazla gösteren kimse, kendi durumunu inkâr etmiş olur." "Başkasınınkinden önce kendi ayıbına bakanlara, gerçekten tevâzu gösterenlere ne mutlu! Helâl olan malından fakirlere sadaka ver. İlim, hilm, yumuşaklık ve hikmet ehli ile otur ve sohbet et."
"Mümin, günahlarını düşünür, onlar için üzülür. Amellerini küçük görür, yaptıklarından dolayı gururlanmaz."
“Hayâ iki çeşittir: Dînî hayâ, Allahü teâlânın yapılmasını yasakladığı şeyleri yapmaktan duyulan hayâ utançtır. Tabiî veya nefsî hayâ ise, yapılıp yapılmamasında kişinin kendi reyine bırakılan hususlardır. Meselâ kişinin kendisine yakışmayan elbise ile sokağa çıkması, şahsî ve nefsî arzûlara dayanan hayâ, bir çeşit utanç duygusudur.”
“Kelimenin yerini hakkıyla vermeden, o kelimeyi kullanmamalısınız. Zîrâ söz, yayından çıkan bir oka benzer. İnsandan yerinde olmayan bir söz çıkarsa, insan ona mahkûm, söz insana hâkim olur.”
“Ey insan! Dilini tut ve ona kement vur. Seni sokmasın. Çünkü o bir yılandır. Kabir, kendi dillerinin kurbanlarıyla doludur. Bu kurbanlar öyle kimselerdi ki, babayiğitler bile kendileriyle karşılaşmaktan çekinirlerdi.”
"Onlar, malını ilim elde etmek için harcardı!"
14 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :13 Ocak 2025 22:40
"İlim, unutmak ve müzâkereyi (karşılıklı okuyup, anlatmayı) terk etmek ile kaybolur."
Abdullah Uşşakî Efendi âlim ve evliyânın büyüklerindendir. Balıkesir’de doğdu. 20 yaşına kadar memleketinin ulemasından âlet ilimlerini öğrendikten sonra İstanbul'a gelerek tahsilini tamamlamak üzere çeşitli medreselerde meşhur âlimlerin derslerine devam etti. Mezun olduktan sonra bazı devlet hizmetlerinde bulundu. Edirne'de memur iken Şeyh Cemaleddin Uşşakî hazretlerine intisab ederek tasavvufta yüksek derecelere ulaştı. İcazet verilerek memleketine gönderildi. Burada çok talebe yetiştirdi. 1196 (m. 1781)’de Balıkesir’de vefat etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“Murâkabenin alâmeti, Allahü teâlânın tercih ettiğini tercih etmek, O’nun büyük gördüğünü büyük görmek ve küçük gördüğünü küçük görmektir.”
“Sabır, Allahü teâlânın emirlerine muhâlif olan davranışlardan uzaklaşmak, O’ndan gelen musîbetlere sükûnetle karşılık vermek ve fakirlik ihsân ettiği zaman, zengin görünmektir.”
“Allahü teâlâyı sevmenin alâmeti, bütün ahlâkta ve bütün işlerde, O’nun sevgili peygamberi olan Muhammed aleyhisselâma uymaktır.”
“Doğruluk, Allahü teâlânın bir kılıcıdır ki, üzerine konulan her şeyi keser.”
“Doğru kimse, dili hak ve gerçek olanı anlatan kimsedir.”
“Kanâat eden rahat bulur, üstün olur.”
“İnsanların ayıpları ile meşgûl olan, kendi ayıbını görmez.”
“Biz öyle insanlara kavuştuk ki, onların her birinin ilmi arttıkça, zühdü de artıyordu. Dünyâya karşı ihtiyaçsız olup, onu sevmiyorlardı. Ama siz, bu hâlin tam zıddına sâhipsiniz. İlminiz arttıkça, dünyâya karşı sevginiz artıyor. Ona kavuşmak için, birbirinizi iterek geçiyorsunuz. Onlar başkaydı. Dünyâ malını ilim elde etmek için harcarlardı, onları böyle gördük. Ama siz şimdi tam tersine; bir bilginiz varsa, dünyâlık sâhibi olmak için, ortalığa saçıyorsunuz.”
“Rûhun sıhhati az günah işlemek, bedenin sıhhati az yemektedir.”
“Sevgi seni konuşturur, korku rahatsız eder, hayâ susturur.”
“İnsanlar Allahü teâlâdan korktukları müddetçe, doğru yolda yürürler. Bu korku kalblerinden gitti mi, yollarını kaybederler.”
“Bir kula bak, vaktini boşa harcıyorsa, boş şeylerle vakit geçiriyorsa, Allahü teâlâyı anmıyorsa, bilesin ki, Allahü teâlâ onu sevmiyor.”
“İlim, unutmak ve müzâkereyi (karşılıklı okuyup, anlatmayı) terk etmek ile kaybolur.”
Fâsık, cimri ve yalancıyla arkadaşlık etme!..
15 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :14 Ocak 2025 20:44
Yalancı, fâsık bir kadına benzer; senin yakınlarını senden uzaklaştırmak ister!
Tâc-ül-Ârifîn Ayderûsî hazretleri âlim ve evliyânın büyüklerindendir. 1576 (H.984) senesinde Yemen’in Terim şehrinde doğdu. Zamânındaki âlim ve velîlerin ilim meclislerinde, sohbetlerinde bulunarak zâhirî ve bâtınî ilimlerde yüksek dereceye ulaştı. Hocaları ona icâzet verdiler. 1631 (H.1041) senesinde aynı yerde vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“Şu dört çeşit kimselerle arkadaşlık etme, zîrâ fâsık kimse seni bir lokma ekmek için terk eder. Cimri ile arkadaşlık etme, cimri senin çok muhtaç olduğun şeylerini elinden almak ister. Yalancı ile arkadaşlık etme. Yalancı da fâsık bir kadına benzer; senin yakınlarını senden uzaklaştırmak ve senden uzak kimseleri sana yaklaştırmak ister. Bir de sıla-i rahmi terk edenlerle arkadaşlık yapma. Zîrâ onlar Kur’ân-ı kerîmin üç âyeti ile lânetlenmiştir.”
“Kibir sahipleri benim çok garibime gidiyor. Kendilerinin bir damladan meydana geldikleri, sonra da çürümüş, kokmuş leş olacaklarını bildikleri hâlde yine de kibirlenirler; bunlar neyine güvenirler!”
“Allahü teâlânın bütün yaratıklarını gözleri ile müşâhede ettikleri hâlde, öyle kimseler vardır ki Allahü teâlânın varlığı ile birliği hakkında şüpheye düşerler. Yoktan nasıl var edildiklerini gözleri ile gören pekçok insan var ki ölümden sonraki dirilmeyi inkâr ediyor. Bunlar gelip geçici dünyâya emek verip, ebedî olan âhireti unuturlar. Ben bunların bu hâllerine çok şaşarım!”
“Allahü teâlâ, günâhlarına pişman olup, tövbe edenleri sever.”
“Hakîkî cömert; Allahü teâlâya itâat eden, kulların haklarını gözeten, yaptığı iyiliği Allah için yapıp, karşılığında insanlardan teşekkür beklemeyendir.”
“İnsanlar zarûret diyerek, yiyecek kazanma peşinde koşarlar. Hâlbuki esas zarûret günahlardan kaçınmaktır. Fakat çokları bundan kaçınmayıp, yiyecek peşinde koşarlar.”
"İbâdet edenler birkaç kısımdır: Allahü teâlâdan korktukları için O’na ibâdet ederler. Bâzı insanlar da Allahü teâlânın rahmetini ve Cennet'ini istedikleri için O’na ibâdet ederler. Bu ibâdet, tüccar ibâdetidir. İnsanların diğer bir kısmı ise Allahü teâlânın gazâbından korkarak sâdece Cenâb-ı Hak ibâdete lâyık olduğu için, şükrünü îfâ etmek için ibâdet ederler. İşte bu tam mânâda müttekî olanların ibâdetidir.”
“Dünyâda, Allahü teâlâdan en çok korkan kimse, kıyâmet günü insanların en emîni olur.”
Allahü teâlâ affedicidir, affedenleri sever...
16 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :15 Ocak 2025 22:59
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: "Affedin ki, Allahü teâlâ da sizi affetsin ve şerefinizi yükseltsin!"
Seyyid Zeynelâbidîn Kayserânî hazretleri âlim ve evliyânın büyüklerindendir. 1349 (H.750) yılında Medîne-i münevverede doğdu. Medîne-i münevverenin meşhûr âlimlerinden ilim öğrendi. Evliyâdan feyiz alıp, olgunlaştı. 1397 senesinde Kayseri’ye geldi. 1414 (H.817) yılında orada vefât etti.
Bu mübarek zat sohbetlerinde buyurdu ki:
Allahü teâlâ affedicidir, affedenleri sever. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Affet, marufu emret ve cahillerden yüz çevir!) [Araf 199]
Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki: (Affedin ki, Allahü teâlâ da sizi affetsin ve şerefinizi yükseltsin!) (Allah rızası için affedeni, Allahü teâlâ yükseltir.) (Kendinden uzaklaşanlara yaklaşmak, zulmedenleri affetmek, kendini mahrum edenlere [Kendine bir şey vermeyenlere] ihsan etmek, güzel huylu olmaktır.) (Sana zulmedeni affet, sana gelmeyene git, sana kötülük edene sen iyilik et, aleyhine de olsa mutlaka doğru konuş.)
(Musa aleyhisselam, “Ya Rabbi, senin indinde en aziz kimdir?” diye sordu. Allahü teâlâ da, “İntikam almaya gücü yeterken affedendir” buyurdu.)
(Allahü teâlâ merhameti olmayana merhamet etmez, affetmeyeni affetmez.) (Affedin ki affa kavuşasınız!) (Ceza vermekteki hata, affetmekteki hatadan daha kötüdür.) Allahü teâlânın rahmeti, ihsanı boldur. Zerre kadar bir iyiliğe dağ kadar sevap verir. Mülk Onundur. Dilediğine dilediği kadar ihsan eder. Kimse Ondan hesap soramaz. Sevap-günah miktarını, göklerin büyüklüğünü, uzaklıkları ve ahiretteki zamanları ve dünyanın yaratılışını ve mahlukların sayısını bildiren rakamlar, miktar sayısını göstermek için değil, miktarın çokluğunu anlatmak içindir. Allah rızası için yapılan iyiliklerin, sadakanın, zekâtın karşılığı, verenin ihlas derecesine göre, bire ondan bire yediyüze kadar hatta daha fazla olur. Kur’ân-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Mallarını Allah yolunda harcayanların hâli, yedi başak bitiren ve her başağında yüz dane bulunan bir tohuma benzer. Allah dilediğine daha fazla da verir. O vasi ve âlimdir.) [Bekara 261] [Vasi, takat ve kudret sahibidir, ihsan ettiği şeyler Ona darlık vermez. Âlim, her şeyi, hâliyle, hakikat ve özüyle bilicidir. İnfak edenin niyetini, ihlaslı olup olmadığını ve infak kudretini bilir. İnfak, ihtiyaç karşılama demektir.]
Sabredenlere verilecek sevap da hesapsızdır. Sabredenlere o kadar çok sevap verilir ki, bunun miktarını Allahü teâlâdan başka kimse bilmez."
İlimsiz amel eden kimse boşuna zahmet çeker!
17 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :16 Ocak 2025 21:53
Dünyâda sahibini günahlardan korumayan bir ilim, âhırette onu Cehennem azâbından nasıl kurtarır?
Muhammed Bekrî hazretleri âlim ve evliyânın büyüklerindendir. Mısır’da doğdu. Zamânının büyük âlimlerinden Halebî ve başkalarından okudu. Çeşitli ilimlerde üstün dereceye yükseldi. Câmi-ul-Ezher’de ders okutmaya başladı. Şâziliyye yolunun edebini insanlara öğretip yaydı. Çok kerâmetleri görüldü. 1638 (H.1048) senesinde Mısır’da vefât etti.
Bu mübarek zat buyurdu ki:
Farz olan ibadetlerin yanında batınî ibâdetlerin de öğrenilmesi lâzımdır. Bunlar; tevekkül, rızâ, şükür, sabır, tövbe, sıdk, ihlâs gibi kalb amelleridir. Bunların zıddı olan; gazâb, riya, tûl-i emel, kibir, hırs ve tamah etmekten sakınmak için bunları öğrenmek lâzımdır. Çünkü bunları yapmaya devam ederken, Cehenneme müstahak olabilir. Onun çalışması da, kendisine zarar veren şeyler üzerinde olmuş olur. Bazen, cenâb-ı Hakkın gazâbını celbedecek iş yapar da, onu cenâb-ı Hakka tazarru ve niyaz zanneder. Bazen sırf riya içerisinde bulunur da, onu Allahü teâlâya hamd ve insanları hayra davet zanneder. Allahü teâlâya karşı işlediği günahları tâat zanneder. Cezayı gerektirecek yerde, büyük sevap bekler...
Bu anlatılanlar, ilimsiz amel edenlerin musibetidir. Riya ve ucb gibi tehlikelerden, işlediği amellerini koruma yollarını bilmeyen kimse, ibâdetlerinin sıhhatini zor sağlar. İbâdetlerini, riyadan, ucbdan kurtaramayınca, ancak sıkıntı ve yorulma kalır. Bu da apaçık bir zarardır. Onun için Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “İlim ile olan uyku, cehâletle kılınan namazdan daha hayırlıdır” buyurdu. Çünkü ilimsiz olarak amel eden kimse, yaptığı ibâdetleri ifsâd eder, bozar. Böylece boşuna zahmet çekmiş, yorulmuş olur.
Dünyâda sahibini günahlardan korumayan, ibâdete yöneltmeyen bir ilim, âhırette onu Cehennem azâbından nasıl kurtarır? Bugün sâlih amel işlemeyen ve ömründen boşa geçirdiklerini telâfi etmeye çalışmayan kimsenin kıyâmet günündeki hâlini, Allahü teâlâ, Secde sûresinin 12. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle haber veriyor:
“Yâ Habîbim! Müşriklerin, kıyâmet gününde Allahın huzûrunda, hayâ ve pişmanlıktan başlarını eğmiş oldukları hâlde; 'Ey Rabbimiz! Bize, isyanımız karşılığında vadettiğin azâbı gördük ve peygamberlerinin doğruluğunu senden işittik. Bizi geri dünyâya gönder ki, orada sâlih amel işliyelim. Çünkü biz, inkâr ettiğimiz, öldükten sonra dirilme ve kıyâmeti müşâhede ettik. Bu işin hakîkatini yakînen anladık' dediklerini bir görsen.' O zaman; 'Ey ahmak, sen oradan gelmedin mi?' denilir.”
.
İbâdetlerin en kıymetlisi ilim ve fıkıh öğrenmektir
18 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :18 Ocak 2025 01:00
Din bilgileri, dünyâda ve âhırette huzûru, saadeti kazandıran bilgilerdir.
İbn-i Münâvî hazretleri âlim ve evliyânın büyüklerindendir. Câmi’-us-Sagîr adlı eseri açıklayan büyük âlim Münâvî’nin oğludur. O da babası gibi âlimdi. Zamanındaki meşhur âlimlerin derslerine devam etti. Bütün hocaları kendilerinden rivâyette bulunmaya onu salâhiyetli kılıp icâzet verdiler. 1613 (H.1022) senesinde Mısır’da vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Din bilgileri, dünyâda ve âhırette huzûru, saadeti kazandıran bilgilerdir. Bunlar da iki kısma ayrılır: (Ülûm-i âliyye) yanî yüksek din bilgileri ve (Ülûm-i ibtidâiyye) yanî âlet ilmleri. Yüksek din bilgileri sekizdir: 1- (Tefsîr) ilmi. 2- (Üsûl-i kelâm) ilmi. Kelâm ilminin, âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden nasıl çıkarıldığını öğreten ilimdir. Bu ilim, Hadîka'da açık anlatılmakdadır. 3- (Kelâm) ilmi. Kelime-i şehâdeti ve buna bağlı olan, îmânın altı temel bilgisini öğreten ilimdir. 4- (Üsûl-i hadîs) ilmi. Hadîs-i şerîflerin çeşitlerini öğreten ilimdir. 5- (İlm-i hadîs). Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” ef’âl, akvâl ve ahvâlini öğretir. 6- (Üsûl-i fıkıh) ilmi. Fıkıh bilgilerinin âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden nasıl çıkarıldığını öğretir. (Menâr) adındaki üsûl kitâbı meşhûrdur. 7- (Fıkıh) ilmi. Ef’âl-i mükellefîni öğretir. Yani, beden ile yapılması ve sakınılması lâzım olan emirleri ve yasakları ve mubâhları öğretir. Fıkıh bilgisi dörde ayrılır: İbâdât, münâkehât, mu’âmelât ve ukûbât. 8- (İlm-i tasavvuf), Kalb ile yapılması ve sakınılması lâzım olan şeyleri ve kalbin, rûhun temizlenmesi yollarını öğretir. Buna (İlm-i ahlâk), (İlm-i ihlâs) da denir.
Bu sekiz ilimden, kelâm, fıkıh ve ahlâk bilgilerini lüzûmu kadar öğrenmek ve çoluk çocuğuna öğretmek, her Müslümâna "Farz-ı ayn"dır. Öğrenmeyenler ve çoluk çocuğuna öğretmeyenler büyük günâh işlemiş olur. Öğrenmeye lüzûm görmeyen, ehemmiyet vermeyen ise, kâfir olur, îmânı gider. Bu üç ilmin lüzûmundan fazlasını ve öteki beş yüksek din bilgisini ve ulûm-i akliyyeyi öğrenmek "Farz-ı kifâye"dir. Kur’ân-ı kerîmden bir miktar ezberledikden sonra, fıkıh öğrenmek lâzımdır. Çünkü Kur’ân-ı kerîmin hepsini ezberlemek farz-ı kifâyedir. Lâzım olan fıkıh bilgilerini öğrenmek ise, farz-ı ayndır. Muhammed bin Hasen Şeybânî “rahmetullahi teâlâ aleyh” buyurdu ki: Her Müslümânın harâmları, helalleri bildiren iki yüz bin fıkıh bilgisini öğrenmesi lâzımdır. Farzlardan sonra ibâdetlerin en kıymetlisi, ilim ve fıkıh öğrenmektir.
Mezhepler, Müslüman için Allahü teâlânın rahmetidir
19 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :19 Ocak 2025 01:06
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: "Ümmetimin ihtilâfı, [amelde mezheplere ayrılması], rahmettir."
Seyyid Şerefüddîn el-Ermevî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerindendir. 691 (m. 1292) senesinde doğdu. 757 (m. 1356) senesinde Kâhire'de vefât etti. Birçok âlimden ilim öğrendi ve hadîs-i şerif dinledi. Fıkıh, usûl ve nahiv ilminde üstün derecelere kavuşmuştu. Buyurdu ki:
Peygamber Efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” fazîletlerini bildiren yüzlerce kitap vardır. Burada bazıarını bildirelim:
İslam âlimleri diyor ki: (Ümmetimin dalâlet üzerinde birleşmemelerini Rabbimden diledim. Kabûl eyledi) hadisi meşhûrdur. Başka bir hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ sizi üç şeyden korumuştur. Bunlardan biri, dalâlet üzerinde birleşmekten korumuştur. İkincisi, sârî [bulaşıcı] hastalıktan ölen, şehit sevabına kavuşur. Üçüncüsü, iki sâlih Müslüman, bir Müslüman için, hayrlıdır [iyi biliriz] diyerek şâhit olursa, o Müslüman Cennete gider) buyurdu.
Bir hadis-i şerifte, (Eshâbımın ihtilâfı, sizin için rahmettir) ve (Ümmetimin ihtilâfı, [amelde mezheplere ayrılması], rahmettir) buyurdu. Onun ümmeti hakkı, doğruyu bulmak için çalışırlarken, ihtilâfa düşerler. Bu çalışmaları ise, rahmete sebep olur. Bu hadis-i şerifi iki kimse inkâr etmiştir: Biri mâcin, ikincisi mülhiddir. Mâcin, dîni dünya kazancına âlet eden hîlecidir. Mülhid de, âyet-i kerimelere dünya çıkarlarına göre mâna vererek kâfir olan sapıktır.
Yahyâ bin Sa'îd diyor ki: İslâm âlimleri kolaylaştırıcıdırlar. Bir işe, birisi helâl demiş, başkası haram demiştir. Sâlih insanlar için helâl dediklerine, fesat zamanında haram demişlerdir.
Yukarıdaki hadis-i şerifler gösteriyor ki, (İcmâ-ı ümmet) yâni, müctehid denilen âlimlerin söz birliği, " Edille-i şer'ıyye"dendir. Yâni, din bilgilerinin dört kaynağından birisidir ve dört mezhep haktır. Mezhepler, Müslümanlar için Allahü teâlânın rahmetidirler.
Resûlullaha verilecek sevaplar, diğer Peygamberlere verilecek sevaplardan kat kat ziyâdedir. Makbûl bir ibâdet ve hayrlı bir iş işleyene verilen sevap kadar bunun hocasına da verilecektir. Hocasının hocasına dört misli, onun hocasına sekiz misli, onun da hocasına onaltı misli olmak üzere, Resûlullaha kadar her hocaya talebesinin iki misli sevap verilecektir. Meselâ, yirminci hocasına beşyüz yirmidört bin ikiyüzseksensekiz sevap verilecektir.
Muhammed aleyhisselâma, ümmetinin her bir işinden sevap verilecektir. Muhammed aleyhisselâma her bir işinden verilecek olan sevapların sayısı, bu hesaba göre düşünülürse, hepsinin miktârını Allahü teâlâdan başka kimse bilmez.
“Evlâdım! İt ürür kervan yürür..."
20 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :19 Ocak 2025 21:55
"Sana söylenen sözlerden hiç incinme ve sabret. Zîrâ meyveli ağaç taşlanır...”
Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri Osmanlı âlim ve velîlerindendir. 1813 (H.1228) târihinde Gümüşhâne'nin Emirler Mahallesinde doğdu. İstanbul’da Bâyezîd Medresesine gidip talebe oldu. İcâzet aldıktan sonra Bâyezîd Medresesinde müderrisliğe başladı. Üsküdar’da evliyânın büyüklerinden Abdülfettâh-ı Akrî hazretleriyle bir sohbet meclisinde tanıştı. Bu mübârek zât, büyük velî Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin talebesiydi...
Abdülfettâh-ı Akrî hazretleri ona “İleride gelecek olan zât sizi irşada izinlidir. Binâenaleyh onun gelmesini beklemek münâsiptir” buyurdu. Kısa zaman sonra Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin önde gelen talebelerinden Ahmed Ervâdî hazretleri İstanbul’a geldi. Onu bularak sohbetlerine devam etti. İcazet alarak talebe yetiştirmeye başladı. 1893 (H.1311) târihinde İstanbul’da vefât etti.
Talebelerinden Aziz Bey anlatır:
Bir gün hocam Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretlerini ziyâret etmek için yola çıktım. Giderken bir tanıdığın evine uğradım. İçeride tanımadığım birkaç kişi vardı. Selâm verdim ve güler yüz gösterdim. Bu hâlimden ev sâhibi çok memnun oldu. Bana nereye gittiğimi sordu. Ben de; “Niyetim büyük velî mübârek hocamı ziyâret etmekti” dedim. Orada bulunanlardan biri; “Kimdir o zât?” dedi. Ben de; “Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleridir” dedim. Meğer onlar, Ahmed Ziyâeddîn hazretlerine karşı nefsiyle mağrur kimselermiş. Benim bu cevâbım üzerine dayanamayıp; “Demek seni de aldatmış o!” dediler. Bu sözüne dayanamayıp ona; “Sus ey inkârcı kişi! Hocam aleyhinde konuşma!” dedim ve o kızgınlıkla yanlarından ayrılıp hocamın yanına gittim. Elini öpüp edeple huzurlarında oturdum.
Hocam bana bakıp; “Evlâdım nereden geliyorsun bana anlat!” buyurdu. Bunun üzerine ben edeple; “Evden geliyorum efendim” dedim. O tekrar bana; “Gelirken bir yere uğramadın mı? Bir kimse görmedin mi?” buyurdu. Ben hayret edip; “Efendim! Bir tanıdığım olan Tahsin Beye uğradım” dedim. O; “Keşke uğramasaydın ve oradaki inkârcı kimseleri hiç görmeseydin” buyurdu. Sonra da; “Evlâdım! İt ürür kervan yürür. Bu hakîkati şüphesiz herkes görmektedir. Sana söylenen sözlerden hiç incinme ve sabret. Zîrâ meyveli ağaç taşlanır” diyerek, bana nasîhatlerde bulundu.
“Duâ ederken nûrlar akıp gelir..."
21 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :20 Ocak 2025 22:37
"Eğer göğüste bir genişleme, kalbde bir açıklık hâsıl olursa, duâ kabûl olmuş demektir."
Şerefüddîn Makdisî hazretleri Hanbelî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 621 (m. 1224) senesinde Ba'lebek'te doğup, 701 (m. 1301) târihinde yine burada vefât etti. Şam'da; Mısır'da ve Ba'lebek'te birçok âlimden ders alıp ilimde yüksek derecelere erişti. Buyurdu ki:
“Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün kemâlâtı kendinde toplamış idi. Ama o kemâllerden, her asırdaki ümmetinde o vakte uygun olanlar zuhur etmiştir ve edecektir. Feyizler hazînesi olan mübârek bedeninin kemâlleri, aç durmak, cihâd ve ibâdet etmek olup, Eshâb-ı kirâmda göründü. Resûlullah Efendimizin mübârek kalbi ile alâkalı olan kemâller, istiğrak (nurlara gömülme), kendinden geçme, zevk ve şevk, âh, feryâd ve vahdet-i vücûd sırları olup, Cüneyd-i Bağdâdî’nin (rahmetullahi aleyh) dilinden evliyâya verildi."
“Duâ ederken nûrlar akıp gelir. Duânın kabûl olması yönünden bu bereketleri ayırmak zordur. Bazıları demişlerdir ki, eğer iki elde ağırlık hissedilirse, duânın kabûl alâmetidir. Biz de deriz ki, eğer sadrın inşirahı, yani göğüste bir genişleme, kalbde bir açıklık hâsıl olursa, kabûl alâmetidir.”
“İnsanlar dört kısımdır: “Nâmertler, mertler, civânmertler ve fertlerdir. Dünyâyı isteyen nâmert. âhıreti istiyen mert, âhıretle birlikte Hak teâlâyı isteyen civânmert, yalnız, Hakkı isteyen ferttir.”
“Resûlullahtan üveysî olmak isteyen, yatsı namazından sonra, Peygamber Efendimizin mübârek ellerini, kendi elinde imiş gibi tutup şöyle demelidir:
-Ey Allahın Resûlü, sana beş şeyde bî’at ettim: Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü demek, namaz kılmak, zekât vermek, ramazan ayında oruç tutmak ve gücüm olduğunda Kâbe’ye gidip haccetmek...
Birkaç gece bunu yapmalıdır. Eğer büyüklerden birine üveysî olmak istiyorsa, yalnız olarak oturup, iki rekat namaz kılıp, sevâbını onun rûhuna göndermeli ve rûhuna müteveccihen oturmalıdır.”
“Zevk, şevk, keşf ve kerâmet peşinde olan, Allahü teâlâyı arayıcı değildir.”
“Dünyâ sevgisi bütün kötülüklerin, günahların başıdır. Günahların başı da küfürdür.”
“Hizmet görmek isteyen, hocasına hizmet etsin.”
“Rabbinden bizim için şefaat dile!..”
22 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :22 Ocak 2025 00:49
Hak teâlâ bana buyurur ki: “Yâ Muhammed! Şefaat et, kabûl olunur!”
Hamîdüddîn Râmûşî hazretleri tefsir, hadîs ve fıkıh âlimlerindendir. Buhârâlıdır. 666 (m. 1268) senesinde vefât etti. Zamanının tanınmış âlimlerinden ilim öğrenen Hamîdüddîn Râmûşî, hadîs ilminde hafız (yüz bin hadîs-i şerîfi ezbere bilen) idi. Naklettiği hadislerden biri:
Hazreti Enes’in (radıyallahü anh) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
(Kıyâmet günü insanlar Arasat’ta toplanır. Bir kısmı diğerinin üzerine dalga vurur, birbirlerine karışırlar. Mahşer halkı hep birden, Âdem aleyhisselâma gelirler, “Rabbinden bizim için şefaat dile!” derler. O, “Ben şefaate izinli değilim. İbrâhim aleyhisselâma gidiniz. O Allahü teâlânın Halîlidir” der. İnsanlar ona gelirler. O da: “Ben şefaate izinli değilim. Mûsâ aleyhisselâma gidiniz. O, Kelimullahtır” der. Ona gelirler: “Ben de şefaat edemem. Îsâ aleyhisselâma gidiniz. O, Rûhullahtır” der. Ona giderler. O da: “Ben şefaate izinli değilim. Muhammed aleyhisselâma gidiniz” der. Mahşer halkı bana gelirler. Ben: “Şefaat ederim” derim. Şefaat etmek için Rabbimden izin isterim, izin verilir. Hak teâlânın bana bildireceği hamdler ile hamd ederim. Sonra yere kapanır, secde ederim. Hak teâlâ bana: “Yâ Muhammed! Şefaat et, kabûl olunur” buyurur. Ben: “Yâ Rabbî! Ümmetime rahmet et, onlara merhamet et” derim. Sonra bana: “Yâ Muhammed! Var, kalbinde arpa ağırlığında îmânı olanı ateşten çıkar” buyurulur. Ben de gider, kimin kalbinde arpa ağırlığında îmânı varsa, ateşten çıkarır geriye dönerim...
Yine o hamdler ile hamd ederim ve secde ederim. Yine bana, “Yâ Muhammed! Söyle, işitilir, iste, verilir. Şefaat et, kabûl olunur” buyurulur. Ben: “Ya Rabbî! Ümmetime rahmet et!” derim. O zaman, “Kalbinde zerre kadar veya hardal danesi kadar îmânı olanları ateşten çıkar” buyurulur. Giderim, kalbinde zerre kadar îmânı olanları ateşten çıkarırım. Yine dönerim, secdeye varır, niyaz ederim. Ve kalbinde zerre kadar îmânı olanları ateşten çıkarırım. Yine döner, secdeye varır, niyaz ederim. “Git, kalbinde hardal danesinden de çok az îmânı olanları da ateşten çıkar” buyurulur. Gider, böyle îmânı olanları da ateşten çıkarırım. Dördüncü defa da Rabbimden, Lâ ilahe illallah diyenlere de şefaat etmemi isterim. Allahü teâlâ: “Onları ateşten çıkarmak senin üzerine değildir. Fakat, İzzetim, Celâlim, Kibriyâm hakkı için onları elbette ateşten, çıkarırım” buyurur.)
"Allah adamlarına karşı gelmekten çok sakın!.."
23 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :22 Ocak 2025 22:21
Büyük bir zatın işlerini beğenmemek, insanı sonsuz felakete götürür.
Şeyh Halîl Cündî hazretleri Mâlikî mezhebi fıkıh âlimi ve evliyânın büyüklerindendir. Küçük yaştan îtibâren Abdullah Menûfî’nin terbiyesine verildi. Ayrıca hadis, fıkıh ve kıraat âlimlerinin derslerine de devam ederek ilimde ve tasavvufta yüksek derecelere ulaştı, icazet verilerek talebe yetiştirdi. Zamânında Mısır’ın en büyük medresesi olan Şeyhûniyye Medresesinde tâliplerine ilim öğretti. 1374 (H.776) senesinde vefât etti.
Halîl Cündî hazretleri buyurdu ki:
Velî olgunlaşınca kendisine Allahü teâlâ tarafından çeşitli şekillerde görünme kuvveti verilir. Bu da olmayacak bir şey değildir. Çünkü, başka başka görünen şekiller rûhâniyettir. Bedeni, cismi görünmemektedir. Ruhlar, madde değildirler, boşlukta yer kaplamazlar. Allahü teâlâ, evliyânın rûhlarına öyle bir kuvvet verir ki, çeşitli şekillerde görünebilirler. Bedenleri mezardan çıkmaz. Ruhları şekil alıp görünürler...
Ehlullaha, yani Allah adamlarına karşı gelmekten çok sakınmalı. Hele arada pîrlik ve rehberlik bağı varsa ve ondan istifade yolu açılmışsa, onun ufak bir şeyini beğenmemek, öldürücü zehir olur. Büyük bir zatın işlerini beğenmemek, insanı sonsuz felakete götürür. Onun her işi, her sözü iyi ve güzel görünmedikçe, onun feyizlerine kavuşamaz. Ona aşırı sevgisi ve bağlılığı olmakla beraber, içinde ona karşı kıl kadar bir beğenmemek bulunursa, bunu kendi için felaket, yıkım bilmeli...
Bu zamanda doğru ile yanlış, iyi ile kötü birbiriyle karışıktır. Onun işlerine iyi gözle bakmalıdır. Onun hiçbir işine, hiçbir sözüne, hardal tanesi kadar bile itiraz etmemeli. (İnsanların en aşağısı, bu büyüklerde kusur görendir) buyuruluyor. Onda bir üstünlük, bir keramet aramamalı. Bir müminin, bir Peygamberden, bir mucize istediği, hiç görülmüş müdür? Kâfirler mucize ister. Ebu Cehil, (Kureyş büyükleri, zenginler dururken, bir yetim peygamber olamaz) diyerek Resulullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” peygamberliğini kabul edememişti. Ebu Cehil, burada Allahü teâlâyı suçluyor, (Bu işe layık olmayan birini peygamber yaptın) demek istiyordu. Resulullah Efendimiz, Allahü teâlânın elçisi ve vekilidir. Vekil, kendisine verilen yetki bakımından asıl gibidir, onu temsil eder. Vekile itiraz, asıl zata itirazdır. Ona itaat, asla itaattir. Allahü teâlâ, (Resulüme itaat, bana itaattir) buyuruyor.
"İlim giderse, din de dünyâ da gider!.."
24 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :23 Ocak 2025 22:03
"Tam ehil olmadan fetvâ veren kimse, Allahü teâlânın nezdinde mesul olur!"
İbn-i Şihâb-üz-Zührî hazretleri Tâbiîn devrinin meşhûr âlim ve velîlerindendir. İsmi Muhammed’dir. 672 (H.52) târihinde doğup, 742 (H.124) senesinde, Ürdün’de Şegbedâ köyünde vefât etmiştir. Eshâb-ı kirâmdan on kişi ile görüşmüştür. Hadis ilminde, hâfız derecesindedir. İmâm-ı Buhârî’nin Ali-yyül-Medînî'den bildirdiğine göre, Zührî, iki bin hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Bunların birçoğu, Kütüb-i Sitte denilen meşhûr altı hadis kitâbında ve Muvattâ’da mevcuttur. Zührî’nin buyurdukları sözlerden bâzıları:
“Tam ehil olmadan fetvâ veren kimse, Allahü teâlânın nezdinde mesul olur. Böyle kimse, Cehennem'in tâ kenârındadır.”
Zührî, kabîlesinden Sa'd bin İbrâhim’e; “Hangi şehir halkı daha âlimdir?” diye sordu. O da; “Allahü teâlâdan en çok korkan” cevâbını verdi. (Burada ilmin esas neticesinin takvâ olduğuna işâret vardır.)
“Biz bir âlime gittiğimizde, bize göre, ondan edep ve terbiyeyi öğrenmek, onun ilminden istifâde etmekten önce gelirdi.”
“İlim bir hazînedir, onu meseleler, müşküller açar.”
“İlim, sormakla kazanılır.”
“Ezberlediğim ve öğrendiğim bir şeyi aslâ unutmadım.”
“Kimse benim gibi ilme sabretmedi. Benim gibi de ilmi yaymadı... Bizden önceki büyüklerimizden duydum: Sünnete sarılmak, insanın dünyâ ve âhirette kurtuluşuna vesîledir. İlmi yaşatmak din ve dünyâ işlerinin iyi olmasını temin eder. İlim giderse, din de dünyâ da gider. Her şeyin nizam ve intizâmı bozulur.”
“Bir gün Ubeydullah bin Abdullah Utbe’nin yanına gittim. Sinirli bir hâli vardı. Kızma sebebini sordum. Az önce bir yere uğradım. Selâm verdim. Selâmımı almadılar. Doğrusu hayret ettim dedi. Bunun üzerine ona; 'Buna hiç hayret etme. Nedense bâzı kimseler, kötü bir huy olduğu hâlde, kibirden sakınmıyorlar. Hâlbuki, topraktan yaratıldı. Yine ona dönecek' dedim.”
“Sizi Cehennem'e düşmekten muhâfaza edecek şeyleri çoğaltınız” dedi. “O şey nedir?” diye sorduklarında; “Mâruf, iyilik” cevâbını verdi.
Zührî hazretlerine; “Eğer, yaşın bir hayli ilerleyip, ömrünün sonlarında olsaydın, Medîne-i münevvereye yerleşir, Mescid-i Nebevî’ye gider, orada direklerden birinin yanında oturur, insanlara bir şeyler anlatır ve öğretirdin değil mi?” dediler. Bunun üzerine o mübarek zat; "Oraya gidenin, gerçekten, dünyâya ehemmiyet vermeyip, hareketlerine çok dikkat etmesi gerekir” deyip, tevâzu göstermiştir.
Bu sûreyi sana kim okuttu ey Hişâm?"
25 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :25 Ocak 2025 00:38
Hazreti Ömer: “Yâ Resûlallah! Bunu, Furkân sûresini bana okuttuğunuzdan başka bir harfle okurken işittim!”
İbn-i Kâbisî hazretleri kırâat, tefsîr, hadîs, kelâm, Arabî ilimler ve Mâlikî fıkıh âlimidir. 324 (m. 936) yılında Tunus’ta Kayrevân’da doğan İbn-i Kâbisî, yine orada 403 (m. 1012) yılında vefât etti. Bazı ilim merkezlerine uğrayıp, âlimlerin ilminden istifâde ederek, Mekke’ye gitti. Geri dönüşünde de, çeşitli şehirlerde ilim öğrenip Kayrevân’a gelip yerleşti. Kâbisî, Kırâat-ı seb’ayı talebelerine öğretir ve “Müslümanların bu meşhûr kırâat imamlarının okuyuşlarından kalbiniz hangisinde müsterih olursa ona uyun” buyururdu. Bu hususta İbn-i Kâbisî’nin rivâyetlerinden biri şöyledir:
Ömer bin Hattâb (radıyallahü anh) buyurdu ki: Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında, Hişâm bin Hakîm’in namaz kılarken, Furkan sûresini Resûlullahın bana okuttuğuna uymayan birtakım harflerle okuduğunu işittim. Ona saldırmamak için kendimi zor zaptettim. Namazını bitirince hemen yanına gidip: “Bu sûreyi sana kim okuttu?” diye sordum. Hişâm (radıyallahü anh), “Resûlullah okuttu” dedi. “Bir yanılma olmasın. Çünkü bu sûreyi, Resûlullah Efendimiz bana senin okuttuğundan başka bir şekilde okuttu” dedim. Onu, elinden tutarak Resûlullahın huzûruna götürdüm. “Yâ Resûlallah! Bunu, Furkân sûresini bana okuttuğunuzdan başka bir harfle okurken işittim” dedim. Resûlullah Efendimiz bana “Hişâm’ı bırak” buyurdu. Ona da: “Yâ Hişâm oku!” buyurdu. O da namazda okuduğu gibi okudu. Bunun üzerine Resûlullah Efendimiz “Bu sûre böyle inzal olundu” buyurdu. Bundan sonra bana da “Yâ Ömer oku!” diye emretti. Ben de, Resûlullahın bana vaktiyle okuttuğu gibi okudum. Bana da “Bu sûre böyle indirildi. Bu Kur’ân yedi harf üzerine indirilmiştir. Bunlardan hangisi kolayınıza gelirse onu okuyunuz” buyurdu...
Yukarıdaki hadîs-i şerîfte harf; lügat, kırâat demektir. Hazreti Ebû Bekr’in topladığı Mushafta, yedi çeşit okumanın hepsi vardı. Hazreti Osman halife iken, Eshâb-ı Kirâmı (radıyallahü anhüm) topladı. Yeni yazılacak Mushafların, Resûlullahın son senesinde okuduğu şekilde olmaları söz birliği ile kabûl edildi. Bu icmâ’ya uygun olarak yazılan Kur’ân-ı kerîmler İslâm memleketlerine dağıtıldı. Kur’ân-ı kerîmi, bu dağıtılan Mushaflara uygun şekilde okumak vâcibdir. Diğer altı şekilde okumak da caizdir.
Rivâyet ettiği hadislerinden biri de şöyledir: Hazreti Âişe (radıyallahü anha); “Resûlullah Efendimiz dabağlandıktan sonra (insan ve domuz derisi hariç), bütün ölülerin derisinden istifâde edebileceğimizi bildirdi” buyurdu.
Benim kadar hiç kimse eziyet çekmedi..."
26 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :25 Ocak 2025 23:12
"Hazret-i İbrâhim’in ateşe atılması belâ değildi. Hazret-i Zekeriyyâ’nın parça parça edilmesi sıkıntı değildi..."
Mehmed Sükûnî Efendi Halvetî tarikatı şeyhlerinden olup Bolu-Mudurnuludur. İlim tahsilini bitirdikten sonra Niyazi Mısrî Hazretlerine intisab ederek tasavvufta yükseldi. Gelibolu müftüsü iken ziyaret maksadıyle Bursa'ya geldiklerinde 1103’de (m. 1691) vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Büyüklerimiz buyurdular ki: Bir kimsenin başkasının emri altında olması, nefsinin emri altında olmasından iyidir. Dervişlerden biri, cuma günleri dışarı çıkar, kimi görse; “Mescide hangi yoldan gitmeli?” diye sorardı. Birisi ona; “Senelerdir mescide gidersin, yolu öğrenemedin mi?” dedi. “Elbette biliyorum; ama gittiğimiz yolda mahkûm olmak, hâkim olmaktan daha iyidir” derdi...
Büyüklerden biri, hiç sağına soluna bakmazdı. Bir gün Kâbe’yi tavâf ederken, birisi ona seslendi. Onun tarafına bakmak istedi. Gâibden bir ses işitti: “Bizden başkasına bakan, bizden değildir.” Kardeşim, bu yolda bin sene yürüsen ve hâtırından; “Bunu kabûl ederler” düşüncesi geçse, hâlâ makam arzusunda olup, hâlâ istek yolunun yolcusu olduğun anlaşılır...
Ey kardeşim! Eğer bu yoldan menzile kavuşmak istersen, sakın kendini arada görme! Tâat zenginliğine kavuşmuş olan büyükler, kendilerini dâimâ müflis olarak, düşünmüşlerdir. Her zaman müflis olanlar ise, kendilerini nasıl zengin yaparlar.
İbrâhim aleyhisselâm ateşe eriştiğinde, ateş ona selâmet oldu. Zîrâ onun kalbi, hakîkî ateşle yanmıştı. Bunun içindir ki, “Sen olmasaydın, sen olmasaydın kâinâtı yaratmazdım” makâmının sâhibi, yâni Resûl-i ekrem Efendimiz; “Benim kadar hiç kimse eziyet çekmedi. Hazret-i İbrâhim’in ateşe atılması belâ değildi. Hazret-i Zekeriyyâ’nın parça parça edilmesi sıkıntı değildi. Belâ ve sıkıntı, bizim başımıza dökülendir. Bizi, gök ve yer ehlinin önüne geçirdiler ve Âdem aleyhisselâmın zürriyetinin günahlarını, benim şefâat eteğime bağladılar” buyurdu.
Derler ki, bir gün bir genç, zengin bir kadının kapısına geldi ve; “Ben ona âşık oldum” dedi. Bu haberi kadına ulaştırdılar. Kadın onu çağırdı ve onunla konuşmaya başladı. “Sakın bir daha bu sözü söyleme!” dedi. “Edemem ki” dedi. “İki bin gümüş vereyim” dedi. “Yapamam” dedi. On bin gümüşe kadar çıkardı. Genç, on bin gümüşü duyunca râzı oldu. Kadın bu durumu görünce, onun dilini kesmelerini emretti ve; “Bizi sevdiğini iddiâ edip de, bize değil malımıza râzı olanın cezâsı budur” dedi.
Kalbini en iyi koruyan diline hâkim olandır...”
27 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :26 Ocak 2025 22:13
"Allah korkusunun alâmeti, diğer bütün korkulardan kişiyi emin kılmasıdır.”
Kırımlı Selim Efendi Kadiri tarikatı şeyhlerindendir. İstanbul'da tahsilini tamamladıktan sonra kadılık mesleğine girdi. Bosna kadı vekilliğinde iken mesleğini terk edip evvelâ Şeyh Muhammed Efendi, sonra Kadiri şeyhlerinden Kesriyeli Şeyh Hüseyin Efendinin sohbetlerine devam edip tasavvufta yükselerek icazet aldı. 1170 (m. 1756)’da Rumeli’de Köprülü’de vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Büyüklerden birine; “Dünyâ neye benzer?” dediler. “Dünyâ, benzeri olmaktan daha aşağıdır” buyurdu.
“Fesadın altı sebebi vardır: 1) Âhiret işindeki niyetin zayıflığı, 2) Bedenin şeytana esir olması, 3) Ecelin yakın olmasına rağmen uzun emelin gâlip gelmesi, 4) Kulun rızâsını Allahü teâlânın rızâsından önde tutmak, 5) Hevâ ve hevese uyup sünneti terk etmek, 6) Önce geçenlerin iyiliklerini söylemeyip kusurlarını araştırmak.”
“Benî İsrâilde yedi yüz sene Allahü teâlâya ibâdet eden bir âbid dâimâ: 'Yâ Rabbî! Senin rızânı isterim!' diyordu. O sırada peygamber olan Danyal aleyhisselâma vahy geldi ki; (O âbide söyle, eğer göktekilerin ve yerdekilerin ibâdetini yapsa, yeri Cehennem'dir!) Danyal aleyhisselâm bunu o âbide bildirdi. Bunu duyunca sevindi ve; 'Ey Rabbimin hükmü! Ne hoşsun! O’nun kazâsı hoş geldin!' dedi. Sonra da; 'Ey Allah'ın peygamberi! Yedi yüz yıl Hakk'ın rızâsını istedim. O’nun mülkünde kendimi sivrisinekten aşağı kabûl ettim. Şimdi, Cehennem’in odunu olmaya lâyık olduğumu ve O’nun rızâsının bunda bulunduğunu, yâni Cehennem'e gideceğimi anladım. Artık O’nun rızâsı olan yeri ister oldum' dedi. Yine vahy geldi ki: (Ey Danyal! O kuluma söyle, o benden râzı olunca, ben de ondan râzıyım. Onu Cennet ve Cemâlime lâyık eyledim.)”
"Kul beş şey ile Cennet'e girer: Eğrilik bulunmayan bir doğruluk, gevşeklik bulunmayan bir gayret, gizli âşikâr Allahü teâlâyı anmak (murâkabe etmek), yol hazırlığı yapıp, ölüme hazırlanarak, ölümü beklemek, hesâba çekilmeden önce kendini hesâba çekmek”
"Allah korkusunun alâmeti, diğer bütün korkulardan kişiyi emin kılmasıdır.”
“İnsan, Allahü teâlânın saf kullarından olduğunu şu dört şeyle bilir. Rahatı terk ederse, az olsa bile, olandan verirse, fakirleşmesi kendisine sevimli gelirse, övülmek ve kötülenmek kendisine aynı gelirse.”
“Kalbini en güzel koruyan, diline en çok hâkim olandır.”
Yemekle dolan midede hikmet durmaz!..
28 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :27 Ocak 2025 22:07
“Eline iki ekmek geçip, bunların hangisi helaldendir diye araştırmadan yiyen kimse, felah bulamaz.”
Ahmed Sûzî Efendi hazretleri âlim ve evliyânın büyüklerindendir. Şeyh Şemseddin Sivasî hazretlerinin torunlarından olup Sivaslıdır. Âlet ilimlerini ve yüksek ilimleri Hâdimî merhumdan, tasavvuf ilmini de Şeyh Abdülmecid Efendiden tahsil etti. 1246 (m. 1830)’da vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
“Kul kendisini tam mânâsıyla ibâdete verip, insanların nazarında mertebe ve îtibârının silinmesini severek kabûl ettiği zaman onun ihlâs sâhibi kimselerden olduğu belli olur.”
“Bozulan kalbi düzeltmek için beş şey yapmalıdır. Helâl yemek, Kur’ân-ı kerîm okumak, sâlihlerle sohbet, gece ibâdet etmek, seher vaktinde ağlamak.”
“Kur’ân-ı kerîm âlimleri bu yolda dizlerini çürüttü. Ömürlerini ve bedenlerini bu yolda harcadılar. Böylece Kur’ân-ı kerîm ilmine sâhib oldular. Bu ilme vâkıf olabilmek için, bu kadarla kalmadılar. Dudaklarında kan kalmadı. Gözyaşları sel olup aktı. Kur’ân-ı kerîm ilmini onlar böyle buldu. Hidâyete eren bunlar oldu. Îmânlarını emniyet altına bunlar aldı.”
“İnsanı arzulardan kurtaran dost ikidir. Gözü ve kulağı muhâfaza etmektir.”
“Kalbin hasta olmasının alâmeti dörttür: Birincisi; tâattan (ibâdetten) tad, haz almaz. İkincisi; Allahü teâlâdan korkmaz. Üçüncüsü; eşyâya, mahlûkâta ibret gözüyle bakmaz. Dördüncüsü; dinlediği ilim ve nasîhatten istifâde etmez.”
“Öyle birisiyle dostluk kur ki, senin değişmenle değişmesin.”
“Her âzânın tövbesi vardır. Kalb ve gönlün tövbesi, şehveti terk etmektir. Gözün tövbesi, harama bakmamaktır. Dilin tövbesi, fenâ söz söylemekten, gıybet etmekten çekinmektir. Kulağın tövbesi, kötü sözleri dinlememektir. Ayağın tövbesi, haram yerlere gitmekten kendini korumaktır.”
“Şu üç şey ihlâs alâmetidir. Birincisi medh ve kötülenmek ona tesir etmez. İkincisi, amelleri unutur, günahlarını düşünür. Üçüncüsü, Hak teâlâdan gayrısını gönlünden çıkarır.”
“Tövbe iki kısımdır: İnâbe tövbesi; kulun Allahü teâlâdan korkup tövbe etmesi. İsticâbe tövbesi; kulun Allahü teâlâdan utanıp tövbe etmesidir.”
“Yemekle dolan midede hikmet durmaz.”
“Eline geçen bir parça ekmeğin yanında, ayrıca katık olarak tuz arayan kimse, velîler katında umduğunu bulamaz.”
“İlim tahsil ettiği hâlde, bununla amel etmeyene âlim denilemez."
“Eline iki ekmek geçip, bunların hangisi helaldendir diye araştırmadan, düşünmeden yiyen kimse, hak yoldan felah bulamaz.”
.
Sahte altınla halis altın ayarda bilinir
29 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :28 Ocak 2025 22:43
"Allahü teala kimin ruhuna mihenk korsa ancak o kişi, yakini şüpheden ayırt edebilir."
Musa Safiyyullah Dede Mevlevî şeyhlerindendir. Babası Adanalı Celâl Ali Dede Efendi Trablusşam mevlevîhanesi şeyhi iken Trablus'ta doğdu. Babasından Mevlevî yolu terbiyesi aldıktan sonra tefsir, hadis gibi yüksek ilimleri Abdülgani Nablusî hazretlerinden tahsil etti. Son şeyhliği İstanbul'da Yenikapı Mevlevîhanesinde idi. 1157 (m. 1744)’de vefat ederek adı geçen dergâha defnedildi. Sohbetlerinde Mesnevi’den naklen buyurdu ki:
Müminler; namazda, oruçta, hacda, zekâtta münafıkla kazanıp kaybetmektedirler. Müminler için nihayet kazanç vardır, münafıka da ahirette mat olma. İkisi de bir oyun başındaysa da birbirlerine nispetle aralarında ne kadar fark var; biri Merv’li öbürü Rey’li! Her biri kendi makamına gider, her biri kendi adına uygun olarak yürür. Onu mümin diye çağırırlar, ruhu hoşlanır. Münafık derlerse sertleşir, ateş kesilir. Onun adı zatı yüzünden sevgilidir. Bunun adının sevilmemesi, afetleri yüzünden, nifakla sıfatlanmış olan zatından dolayıdır.
Mim, vav, mim ve nun harflerinde bir yücelik yoktur. Mümin sözü ancak tarif içindir. Ona münafık dersen... o aşağılık ad, içini akrep gibi dağlar. Bu ad, cehennemden ayrılmış ve kopmuş değilse niçin cehennem tadı var? O kötü adın çirkinliği harften değildir. O deniz suyunun acılığı kaptan değildir. Harf kaptır ondaki mana su gibidir. Mana denizi de “Ümm-ül-Kitap” yanında bulunan, kendisinde olan zattır.
Dünyada acı ve tatlı deniz var. Aralarında bir perde var ki birbirine taşmaz karışmazlar. Fakat şu var ki bu iki denizin her ikisi de bir asıldan akar. Bu ikisinden de geç, ta... onun aslına kadar yürü.
Kalp (sahte) altınla halis altın ayarda belli olur. Kalpla halisi, mihenge vurmadıkça tahmini olarak bilemezsin.
Allah kimin ruhuna mihenk korsa ancak o kişi, yakini şüpheden ayırt edebilir.
Diri bir kişinin ağzına bir çöp sıçrayıp girse o adam, onu dışarı çıkarıp attığı zaman rahatlar. Binlerce lokma arasında ağzına ufacık bir çöp girdi mi, diri kişinin hissi onu duyar sezer.
Dünya hissi, bu cihanın merdivenidir, din hissi de göklerin merdiveni. Bu hissin sağlığını hekimden isteyiniz, o hissin sağlığını Habib’den. Bu hissin sağlığı, vücut sağlamlığındandır, o hissin sağlığı vücudu harab etmektedir. Can yolu, mutlaka cismi viran eder, onu yıktıktan sonra da yapar.
.
Bu âleme gelen elbette göçecektir!.."
30 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :29 Ocak 2025 21:45
"İnsân ölünce, (Dünya hayatı) biter. (Âhiret hayatı) başlar. Âhiret hayatı üç kısmdır."
Mehmed Suhufî Efendi Niyazi Mısrî hazretlerinin baş halifelerinden olup Bursalıdır. 1146 (m. 1737)’de Bursa'da vefat ederek (Niyazi Mısrî Dergâhı)na defnedildi. “Zeynü'l-Â'yâd” ismindeki eserinde şöyle anlatır:
Allahü teâlâ kullarının dünya ve âhıret saadetine kavuşmaları için Peygamberleri vâsıtası ile emirlerini ve yasaklarını bildirdi. Kullarının âhırette azâb veya mükâfât görmelerini dünyadaki yaptıkları birkaç günlük amellerine bağladı. Âhıret yoluna girip, rızasına kavuşmayı, seçtiği ve sevdiği kullarına kolay eyledi.
Allahü teâlâ, Âl-i İmrân sûresinin yüzseksenbeşinci ve El-Enbiyâ sûresinin otuzbeşinci ve El-Ankebût sûresinin elliyedinci âyetinin meâl-i şerifinde, (Her canlı ölümü tadacaktır) buyurdu. Bununla âlemlerin üç ölümünü bildirdi. Dünya âlemine gelen elbette ölür. Ceberût âlemine ve melekût âlemine gelenler de elbette ölür. Bunlardan dünya âleminde olanlar, âdemoğulları (insanlar) ile karada, denizde ve havada olan hayvanlardır. Melekûtî olan [yâni gözle görülemeyen] ikinci âlem, melekler ile cin sınıflarının bulunduğu âlemdir. Ceberûtî olan üçüncü âlem ki, meleklerden seçilenlerin âlemidir.
Nitekim Kur'ân-ı kerimde, Hac sûresinin yetmişbeşinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ, meleklerden ve insanlardan Peygamberler seçti) buyuruldu. İşte bu üçüncü sınıf Ceberût âleminin ehli, Kerûbiyân, Ruhâniyân, Hamele-i Arş melekleri ve Surâdıkât-ı celâl ehli olanlardır. Enbiyâ sûresinin ondokuz ve yirminci âyetlerinde meâlen, (Allahü teâlânın indinde olan öyle melekler vardır ki, kendisine ibâdette, kendilerini beğenmezler ve hiç yorulmazlar. Gece gündüz hep Allahü teâlâyı tesbîh ederler, usanmazlar) buyurularak, bunları bildirmektedir. Allahü teâlâ onları bu âyet-i kerime ile medh buyurmuştur. Bunlar çok şerefli olup, Cennet bahçelerinde bulunurlar.
Bunlar Kur'ân-ı kerimde bildirilmiş olup, sıfatları anlatılmıştır. Bunlar cenâb-ı Hakka yakîn oldukları ve bulundukları mekânları Cennet olduğu hâlde yine ölürler. Allahü teâlâya yakîn olmaları, ölmelerine mâni olmaz. İnsân ölünce, (Dünya hayatı) biter. (Âhiret hayatı) başlar. Âhiret hayatı üç kısmdır: Tekrar dirilinceye kadar, (Kabir hayatı)dır. Sonra, (Kıyâmet hayatı), bundan sonra, (Cennet ve Cehennem hayatı)dır. Bu üçüncü hayat, sonsuzdur.
Sâlih amel işleyenlerin mükâfatları ne güzeldir"
31 Ocak 2025 02:00 | Güncelleme :30 Ocak 2025 22:39
“Kıyâmet günü, fazîlet sâhipleri kalksın diye çağrılır. İnsanlar arasında bir grup kalkar..."
İmâm-ı Zeynelâbidîn hazretleri Tâbiînin büyüklerinden ve Oniki İmâm’ın dördüncüsüdür. İsmi, Ali bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib’dir. 666 (H.46) senesinde Medîne-i münevverede doğdu. Hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilminde âlimdi. Eshâb-ı kirâmdan çoğunu görmüştür. Hazret-i Abdullah ibni Abbâs, hazret-i Ebû Hüreyre, hazret-i Âişe, babası hazret-i Hüseyin, amcası hazret-i Hasan, hazret-i Ümmi Seleme “radıyallahü anhüm” ve diğerlerinden hadîs-i şerîfler işitip rivâyet etmiştir. Rivâyet ettiği bâzı hadîs-i şerîfler, Kütüb-i Sitte adı verilen altı hadîs kitabında yazılıdır. 713 (H.94) senesinde şehîd edildi.
Sâbit bin Ebî Hamza es-Simâlî, İmâm-ı Zeynelâbidîn’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
“Kıyâmet günü, fazîlet sâhipleri kalksın diye çağrılır. İnsanlar arasında bir grup kalkar. Onlara hadi Cennet’e giriniz denilir. Onlar Cennet’e giderken meleklerle karşılaşırlar. Melekler nereye gidiyorsunuz derler. Cennet’e derler. Hesaptan önce mi Cennet’e giriyorsunuz? derler. Evet cevâbını verirler. Sizler kimlersiniz? dediklerinde, biz fazîlet ehliyiz derler. Sizin fazîletiniz nedir? diye sorarlar. Onlar da, dünyâda bize hakâret edildiğinde tahammül ederdik. Bize zulmedildiğinde sabrederdik ve bize kötülük yapıldığında affederdik derler. Bunun üzerine melekler, hadi Cennet’e giriniz. Sâlih amel işleyenlerin mükâfâtı ne güzeldir, derler...
Sonra sabır ehli kalksın diye nidâ olunur. Bir grup insan kalkar. Onlara da, hadi Cennet’e giriniz, denilir. Onlar da meleklerle karşılaşırlar. Melekler onlara da aynı şeyi sorarlar. Biz sabır ehliyiz dediklerinde, sizin sabrınız ne idi? derler. Biz Allahü teâlâya ibâdet etme hususunda zorluklara katlandık. Nefsimize uymayıp, günâhlardan sakındık ve bu hususlarda sabrettik, derler. Melekler onlara da, hadi Cennet’e girin, sâlih amel işleyenlerin mükâfâtı ne güzeldir, derler...
Sonra bir nidâ daha gelir. Allahü teâlânın komşuları kalksın, denir. Bir grup insan kalkar, fakat bunların sayıları azdır. Onlara da, hadi Cennet’e giriniz, denilir. Melekler karşılayıp aynı şeyleri onlara da sorarak sizin ameliniz nedir? dediklerinde; 'Biz Allah rızâsı için birbirimizi ziyâret ederdik. Allah rızâsı için oturup sohbet ederdik ve Allah rızâsı için birbirimize mallarımızı bol bol verirdik' derler. Bunun üzerine melekler sâlih ve iyi amel işleyenlerin mükâfatları ne güzeldir. Hadi girin Cennet'e, derler.”
Cennete girenlerin yüzleri ay gibi parlar
1 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :1 Şubat 2025 02:11
“Ümmetimden Cennete ilk girenlerin yüzleri, mehtaplı bir gecede görünen ay gibidir..."
Süleymân bin Mihran hazretleri Tabiîn devrinin büyük hadîs, kırâat, fıkıh imamlarındandır. A’meş ismiyle meşhur oldu. 61 (m. 680)’de Kûfe’de doğdu. 148 (m. 765)’de vefât etti. Hadîs ilminde hafız olup, yüz bin hadîs-i şerîfi râvileri ile birlikte ezberlemişti. Kırâat ilminde on imamdan sonra meşhûr olan dört kırâat imamından birisi de A’meş hazretleridir. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları:
“Ümmetimden Cennete ilk girenlerin yüzleri, mehtaplı bir gecede görünen ay gibidir. Bunlardan sonra girenler yüzü, gökte aydınlığı fazla olan yıldızlar gibidir. Bundan sonrakiler, durumlarına göredir. Cennette, büyük ve küçük abdest bozmak yoktur. Cennettekiler, tükürmezler, balgam çıkarmazlar; Tarakları altındandır. Buhurdanlıklarında öd ağacı tüter. Terleri misk gibi kokar. Boyları hep bir hizadadır. Hepsinin boyu, Hazreti Âdem’in (aleyhisselâm) boyu gibidir. Hazreti Âdem’in boyu altmış arşın idi.”
“Bir kimse Cum’a günü güzel abdest aldıktan sonra, Cuma namazına gidip, imamın yakınına oturur, söylenenleri dinler, bu arada konuşmayıp susarsa, iki Cuma arasında işlediği günahlar üç gün fazlasıyla bağışlanır. Bir kimse de hutbeyi dinlemeyip başka şeyle meşgûl olur, lüzumsuz söz söylerse, onun Cuması boşa geçmiş olur.”
“Bir hayrın yapılmasına yardımcı olan kimse, o hayrı işlemiş gibidir.”
“Yaratılmış olanlar hakkında tefekkür ediniz. Yaratan hakkında tefekkür etmeyiniz.”
“Bir kimse, kızını iyi bir şekilde terbiye etse; dinini öğretse ve Allahü teâlânın kendisine verdiği nimetlerden kızına da verse o kızı kendisi ile Cehennem arasında perde olur.”
“Bir kimse, yaşlı ana-babasına bakmak, küçük çocuklarını geçindirmek ve halka muhtaç olmamak için çalışırsa, Allah yolundadır. Ama görsünler ve işitsinler diye çalışıyorsa o zaman şeytanın yolundadır.”
“Hasan ile Hüseyin Cennetteki gençlerin efendisidir.”
“Ali’nin yüzüne bakmak ibadettir.”
Hazreti A’meş, bir sabah Benî Esed mescidine uğradı. İmam birinci rek’atta Bakara sûresini, ikinci rek’atta Âl-i İmrân sûresini sonuna kadar okudu. Namazdan sonra Hazreti A’meş imâma “Allahtan kork. Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) (İnsanlara imam olan, namazı hafifletsin, zira arkasında yaşlılar, zayıflar ve ihtiyâç sahipleri vardır) hadîs-i şerîfini işitmedin mi?" dedi.
Resûlullahı vesîle ederek dua eden muradına erer
2 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :2 Şubat 2025 01:57
İslâm âlimleri, Resûlullahı vesîle ederek, Allahü teâlâdan lütuf ve merhamet dilemişlerdir.
Muhyiddîn bin Ebü’l-Kâsım Sa’dî hazretleri Mâlikî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 814 (m. 1411) senesinde Mekke-i mükerremede doğdu. Orada zamânının ileri gelen âlimlerinden fıkıh, hadîs, tefsîr, usûl ve edebî ilimleri tahsil etti. 880 (m. 1475) senesinde yine Mekke-i mükerremede vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
İslâm âlimleri, her zaman Resûlullahı (sallallahü aleyhi ve sellem) vesîle ederek, Allahü teâlâdan lütuf ve merhamet dilemişlerdir. İnsanların babası yeryüzüne indirildiği vakit, (Yâ Rabbî! Beni, Muhammed aleyhisselâm hürmetine affeyle!) demişti.
Allahü teâlâ, bu duâyı kabul buyurmuştu ve (Sen, Sevgili Peygamberim olan Muhammed aleyhisselâmı nereden biliyorsun? Ben Onu daha yaratmadım!) buyurunca, (Beni yarattığın zaman, başımı kaldırır kaldırmaz, Arş-ı ilâhînin kenârlarında (Lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah) yazılı olduğunu görüp, Muhammed aleyhisselâmın yaratılmışların en üstünü olduğunu anladım. Allahü teâlâ da;
(Ey Âdem! Doğru söyledin. Muhammed aleyhisselâmı çok severim. Ondan daha sevgili, hiç kimse yaratmadım. Onu yaratmak istemeseydim, seni yaratmazdım. Onun hurmeti için af dileyince, duânı kabûl edip, seni affettim) cevabını verdi.
***
İki gözü kör bir kimse, gözlerinin açılması için Resûlullahtan “sallallahü aleyhi ve sellem” duâ istedi. Resûlullah de;
(İstersen duâ ederim. Fakat, sabredip katlanırsan, senin için daha iyi olur) buyurdu. (Sabretmeye gücüm kalmadı. Duâ etmeniz için yalvarırım) dedi.
Resûlullah Efendimiz de (Öyle ise güzel bir abdest al! Sonra, “Yâ Rabbi! Sana yalvarıyorum. Sevgili Peygamberin Muhammed aleyhisselamı araya koyarak, senden istiyorum. Ey çok sevdiğim Peygamberim Muhammed aleyhisselam, seni vesile ederek, Rabbime yalvarıyorum. Senin hatırın için kabul etmesini istiyorum. Ya Rabbi, bu yüce Peygamberi bana şefaatçi eyle! Onun hürmetine duamı kabul et!” diye dua et) buyurdu.
O kimse, abdest alıp bu duayı okudu. Hemen gözleri açıldı. (Tirmizi)
Bu duayı okuyanlar, maksatlarına kavuşmuşlardır.
Toprak, peygamberlerin cesedlerini çürütmez!
3 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :2 Şubat 2025 23:16
"Allahü teâlâ toprağın peygamberleri çürütmesini haram etmiştir."
Ebü’l-Fadl er-Riyâşî hazretleri hadîs, nahiv ve lügat âlimlerindendir. 177 (m. 793) târihinde doğdu. 254 (m. 871) yılında Bağdâd’ta vefat etti. Zamanın büyük alimlerinden ilim öğrendi ve çok talebe yetiştirdi.
Hadis-i kudsîde, (Allahü teâlâ buyurdu ki: Evliyâmdan birine düşmanlık eden benimle harp etmiş olur. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında bana en sevgili olanları ona farz ettiğim şeylerdir. Kulum nâfile ibâdetleri yapmakla bana o kadar yaklaşır ki, onu çok severim ve her istediğini veririm) buyuruldu.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Bir kimse bana salevât okursa, bana bildirilir. Ben de ona duâ ederim), (Bir Müslüman bana selâm verince, ruhum bedenime gelir. Selâmına cevap veririm. Peygamberler mezarlarında diridirler),
(Toprak peygamberlerin cesedlerini çürütmez. Cuma günleri bana çok salevât okuyunuz! Ümmetimin okuduğu salevât, her Cuma günü bana bildirilir) buyuruldu. Yâ Resûlallah! Sen mezarda çürüdükten sonra, selâmlar nasıl bildirilir dediler. Cevabında, (Allahü teâlâ, toprağın Peygamberleri çürütmesini haram etmiştir) buyurdu.
Hadis-i şeriflerde, (Evliyâ görülünce, Allahü teâlâ hâtırlanır), (Allahü teâlânın Evliyâsı vardır. Bunlar görülünce, Allahü teâlâ hâtırlanır), (Kabirdekiler olmasa, şehirdekiler yanardı), (Yahyâ bin Zekeriyyânın kabrini bilseydim, ziyâret ederdim), (Mîraç gecesinde, Mûsâ aleyhisselâmın kabri yanından geçirildim. Mezarında, ayakta namaz kılıyordu), (Peygamberler, mezarlarında diridirler. Namaz kılarlar), (Allahü teâlâ toprağın peygamberleri çürütmesini haram etmiştir) buyuruldu.
Bir hadis-i şerifte (Allahü teâlâ, Mîraç gecesinde, bütün Peygamberleri, Peygamberimize gönderdi. Onlara imam olup, iki rekât namaz kıldılar) buyuruldu. Namaz kılmak, rükû' ve secde yapmakla olur. Bu haber, diri olarak, ceset ile, beden ile kıldıklarını gösteriyor. Mûsâ aleyhisselâmın, kabrinde namaz kılması da, bunu göstermektedir.
Ebû Hüreyre’nin bildirdiği hadis-i şerifte, (Kâbenin yanında, Kureyş kâfirleri, bana Beyt-ül-mukaddesin nasıl olduğunu sordular. Oralara dikkat etmemiştim. Çok sıkıldım. Allahü teâlâ bana gösterdi. Kendimi Peygamberler arasında gördüm. Mûsâ aleyhisselâm, ayakta namaz kılıyordu, zayıf idi. Saçları dağınık ve sarkık değildi. Şen'e kabîlesinden bir yiğit gibi idi. Îsâ aleyhisselâm, Urve bin Mes'ûd Sekafîye benziyordu) buyuruldu.
“İlmiyle amel etmeyenin ilmine güvenilmez!..”
4 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :4 Şubat 2025 01:20
“İnsanlar neyi istediklerini bilselerdi, arzu ettikleri şey için verdikleri onlara zor gelmezdi.”
Abbâs bin Hamza Nişâbûrî hazretleri hadîs ve tasavvuf âlimlerindendir. Zünnûn-i Mısrî ve Bâyezîd-i Bistâmî ile arkadaşlıkları oldu. Hadîs-i şerîf öğrenmek için memleketleri gezerdi. Vaaz ederek, insanlara emr-i ma’rûf yapardı. Horasan’da Nişâbûr’da doğdu. 288 (m. 900) senesinde vefât etti.
Zünnûn-i Mısrî hazretlerinden nakleder:
“İnsanlar neyi istediklerini bilselerdi, arzu ettikleri şey için verdikleri onlara zor gelmezdi.”
“Ey Allahım! Ben nasıl senin rızân için çalışmayayım ki, sen benim İslâmiyetle şereflenmemi nasîb ettin.”
“Ârif olana, devamlı olarak Rabbinin emirlerine itâattan başka bir hâl yakışmaz.”
Abbâs bin Hamza (radıyallahü anh) buyurdu ki: Hocam Ahmed bin Ebî Havari, hocası Ebû Süleymân Dârânî’den nakletti: “Bir vaktin insanlarının bozulduğuna alâmet, o insanların korkudan çok ümit içinde olmalarıdır.” Yine hocası Ahmed bin Ebî Havâri’den nakleder: “Dünyâyı tanıyan ondan vazgeçer, âhıreti tanıyan ona sarılır, Allahü teâlâyı tanıyan da O’nun rızâsına kavuşmak için çalışır.”
“İlmin birtakım düşmanları vardır. Birisi âlimi terk etmek. Böylece, âlim, ölümüyle ilmini de alıp götürür. Diğeri, unutmak. En tehlikeli düşmanı ise, yalandır.”
“Faydalı ilim, Allahü teâlânın indinde, pek fazîletli bir ibâdettir.”
“İlmiyle amel etmeyen âlimin, ilmine güvenilmez.”
“Hakîkî saâdet ve olgunluk, iki cihânın efendisi olan Peygamber Efendimize tâbi olmak, O’nun tebliğ ettiği İslâmiyetin boyasıyla boyanmak, bizzat emirlerine uyarak yasakladığı şeylerden sakınmakla mümkündür. Ayrıca bunları başkalarına da yaptırmalıdır. Bir kimse başkasını İslâmiyetin emir ve nehiylerine muhâlefetten menedecek kudrette olup da onu menetmezse, o kimsenin ortağıdır yâni o işi birlikte yapmış sayılırlar. Bir kimse Peygamber Efendimizin sünnetini ve İslâmiyetin hükümlerini başkasına yaptırsa, ona hâsıl olacak ecir ve sevâbından hiçbir şey noksan olmaksızın kendisine de hâsıl olur.”
Büyüklerden biri, bir kadınla evlendi. Gece olunca ona; “Ey hanım, yatağımı hazırla yatacağım” dedi. Hanımı; “Efendim, senin Mevlâ’n (sâhibin) yok mu?” dedi. “Vardır” buyurdu. “Senin Mevlâ’n uyur mu, uyumaz mı?” dedi. “Uyumaz” buyurdu. “Mevlâ’n uyanık iken sen uyumaktan hayâ etmez misin?” dedi.
İlme, gece gündüz bir dost gibi yapış!
5 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :5 Şubat 2025 00:28
“İlim ona üstün gelme düşüncesiyle alınır ve öğrenmeye çalışılırsa, ilim gâlib ve üstün gelir."
Şumnuluzade Ahmed Efendi Gülşenî tarikatının şeyhlerindendir. Bursa’da doğdu. İlim tahsîli için Mısır'a gitti. Bu esnada Muhyîzade Hasan Efendi vasıtasıyla tarikat yoluna girmiştir. Bundan sonra icazet verilerek Bursa'ya gönderildi. Ulucami yakınında Karaçelebizade Abdülaziz Efendinin yaptırdığı Sıbyan mektebine muallim oldu. 1085 (m. 1670)’de vefat etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“İlim ona üstün gelme düşüncesiyle alınır ve öğrenmeye çalışılırsa, ilim gâlib ve üstün gelir. Hiçbir şey de elde edilmez. Fakat, ilme, gece gündüz bir dost gibi yapışılırsa, o zaman ilim elde edilir.”
“İnsan, ölüm, fakr ve ateşin (Cehennem'in) yarış meydanındadır. Allahü teâlâ onun terbiyecisi, peygamberler sürücüsü, kitaplar öncüsüdür, o ise serkeştir, söz dinlemez.”
“Eskiden öyle insanlar vardı ki, başkalarının günah işlediklerini duysalar, sıtmalı gibi titrerlerdi. Senin ise kendi günâhından için yanmıyor. Eskiden bir âdet vardı; güller açınca, insanlar oyun oynarlar, eğlenirlerdi. Bu sebebtendir ki, her sene güllerin yetişme, açılma zamanı gelince, Ma’rûf-i Kerhî hazretleri üzülür; 'Gül açtı, şimdi insanlar oyunla meşgûl olacaklar' derdi.”
“Bir kimse, bir dervişe gidip; 'Birkaç gün seninle berâber olayım' dedi. 'Ben olmasam kiminle olacaktın?' diye sordu. 'Allahü teâlâ ile' dedi. 'Benim olmadığımı kabûl et ve şu anda Allah ile ol' buyurdu.”
“Bir gün dünyâ ehli zengin birisi, bir dervişin evinden su istedi. Ona tatsız, ılık bir su verdiler. 'Bu su, sıcak tatsızdır' dedi. O derviş; 'Ey efendi, biz zindandayız. Zindanda olan iyi su içmez' dedi.”
“Bir gün sabahtan akşama kadar nefsinle harb et. Neler zâhir olacağını bir gör. Merd, nefsinde bir eksik görüp de onunla harb edendir.”
“Hak olan bu yolda gerekli olan esaslar şöyledir: 1) Tövbe ve inâbe ile bir büyüğe bağlanmak, 2) Talebelik ve hocalığın şartlarını bilip, îtirâzı terk ederek sohbet ve hizmete devâm etmek, 3) Korku ile ümid arasında bulunmak, ihlâs ve tevekkül ile verilen sözde durmak, irâde ve maksadda doğru olmak, 4) Kişiyi boşuna övünmeye sevk eden süs ve debdebeyi terk etmek ve temizliğe dikkat etmek, 5) Sıhhat ve tefekkür ile zikre ve râbıtaya devâm etmek, 6) Nefs ve şehveti kırarak ahlâkı güzelleştirmek, çok ibâdet ve tâatla Allahü teâlâya yaklaşmaya çalışmak, 7) Rahat ve huzur veren şeylerden uzak bulunup, yalnızlığı seçmek,  Nefsin arzu ve isteklerine uymamak; şeytan, hevâ ve havâtırı yok etmeye gayret göstermek, 9) Tevâzu, şükür ve kanâate sâhib olmak.”
"Yâ Resûlallah! Bugün sana misafir geldim..."
6 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :6 Şubat 2025 00:41
Bir kimse, "Allahümme innî es'elüke bi-câh-i Nebiyyikel-Mustafâ" diyerek bir duâ etse, duâsı reddolunmaz.
Ziyâüddîn Ahıskavî Efendi Osmanlı âlimlerindendir. İsmi Abdullah’tır. 1146 (m. 1733) senesinde şimdi Gürcistan’da bulunan Ahıska şehrinde doğdu. Babasının vefâtından sonra Kars’a gelerek, Berküşâdî’den usûl-i fıkıh ve hadîs ilimlerini okudu. Bu hocası tarafından kendisine icâzet ve “Ziyâüddîn” lakabı verildi. Orada bir müddet kaldıktan sonra Erzurum’a, sonra Diyarbakır’a gitti. Oradaki âlimlerden, İslami ilimleri okuyup icâzet aldı. 1175 (m. 1761) senesinde İstanbul’a gitti. Burada çok talebe yetiştirdi. 1228 (m. 1813) senesinde Üsküdar’da vefât etti. En büyük eseri olan “Revâmîz-ül-a’yân” kitabında şöyle anlatır:
Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmı çok sevdiğini bildirmiştir. Bunun için, bir kimse, (Allahümme innî es'elüke bi-câh-i Nebiyyikel-Mustafâ) diyerek bir duâ etse, duâsı reddolunmaz. Bununla berâber, ufak tefek dünya işleri için, Resûlullahı vesîle etmek, edebe uygun olmaz.
Hazreti Ömer “radıyallahü anh” halîfe iken, kıtlık oldu. Eshâb-ı kirâmdan Bilâl bin Hars, Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" türbesine gidip, (Yâ Resûlallah! Ümmetin açlıktan ölmek üzeredir. Yağmur yağması için vesîle olmanı yalvarırım) dedi. Resûlullah o gece rüyâsında görünüp, (Halîfeye git! Benden selâm söyle! Yağmur duâsına çıksın!) buyurdu. Hazret-i Ömer, yağmur duâsına çıktı ve yağmur yağmaya başladı...
Ebül Abbâs bin Nefîs âmâ idi. Üç gün aç kaldı. Hucre-i saadete gelip, (Yâ Resûlallah! Açım) deyip, bir tarafa çekildi. Az zaman sonra, biri gelip, bunu evine götürdü. Karnını doyurdu ve (Ey Ebül Abbâs! Resûlullah efendimizi rüyâda gördüm. Seni doyurmamı emretti. Aç kaldığın zamanlar, bize gel!) dedi...
İbn-i Celâh Medîne'de fakir düşmüştü. Hücre-i saadete geçip, (Yâ Resûlallah! Bugün sana misafir geldim. Karnım çok açtır) dedi. Bir kenâra çekilip uyudu. Resûlullah rüyasında görünüp, büyük bir ekmek verdi. Diyor ki, çok aç olduğum için, hemen yemeye başladım. Yarısı bitince uyandım. Kalan yarısını elimde buldum...
Ebül-Hayr Akta' Medîne'de beş gün aç kalmıştı. Hücre-i saadetin yanına gelip, Resûlullaha selâm verdi. Aç olduğunu bildirdi. Bir yana çekilip uyudu. Rüyâda, Resûlullahın geldiğini gördü. Sağında Ebû Bekr-i Sıddîk, solunda Ömer Fârûk ve önünde Aliyy-ül Mürtezâ vardı. Hazreti Ali gelip, yâ Ebe’l-Hayr! Kalk, ne yatıyorsun? Resûlullah geliyor dedi. Hemen kalktı. Resûlullah gelip, büyük bir ekmek verdi. Uyandığında ekmek elinde idi...
İmândan sonra en kıymetli ibâdet namâzdır...
7 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :6 Şubat 2025 22:07
Allahü teâlânın en çok beğendiği ve tekrâr tekrâr emrettiği şey, beş vakit namâzdır.
Ebü’l-Fazl Hemedânî hazretleri Şafiî fıkıh ve hadîs âlimidir. İran’da Hemedân’da doğdu. 433 (m. 1041) yılında Hemedân’da vefât etti. Temel din bilgilerini öğrendikten sonra, çeşitli şehirlere gidip ilim tahsil eden Ebü’l-Fadl Hemedânî, fıkıh ilminde Hemedân’ın en ileri gelen âlimi idi. İnsanların mes’elelerini halleder, fetvâ verirdi. Pekçok talebe yetiştirdi. Birçok eseri vardır. Bunlardan Şafiî mezhebi fıkıh hükümlerini ihtivâ eden, “Şerâ’it-ül-ahkâm” adlı kitabı meşhûrdur. Bu eserinde şöyle nakleder:
Dînimizde, îmândan sonra en kıymetli ibâdet namâzdır. Namâz dînin direğidir. Namâz ibâdetlerin en üstünüdür. İslâmın ikinci şartıdır. Arabîde namâza (Salât) denir. Salât, aslında duâ, rahmet ve istigfar demektir. Namâzda, bu üç manânın hepsi bulunduğu için, salât denilmiştir.
Allahü teâlânın en çok beğendiği ve tekrâr tekrâr emrettiği şey, beş vakit namâzdır. Allahü teâlânın, Müslümânlara îmân ettikten sonra en önemli emri, namâz kılmaktır. Dînimizde ilk emredilen farz da namâzdır. Kıyâmette de, îmândan sonra ilk soru namâzdan olacakdır. Beş vakit namâzın hesâbını veren, bütün sıkıntı ve imtihânlardan kurtulup, sonsuz kurtuluşa kavuşur. Cehennem ateşinden kurtulmak ve Cennete kavuşmak, namâzı doğru kılmaya bağlıdır. Doğru namâz için önce kusûrsuz bir abdest almalı, gevşeklik göstermeden namâza başlamalıdır. Namâzdaki her hareketi en iyi şekilde yapmaya uğraşmalıdır.
İbâdetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allahü teâlâya en çok yaklaştıran hayırlı amel, namâzdır. Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Namâz dînin direğidir. Namâz kılan kimse, dînini kuvvetlendirir. Namâz kılmayan, elbette dînini yıkar). Namâzı doğru kılmakla şereflenen bir kimse, çirkin, kötü şeyler yapmaktan korunmuş olur. Ankebût sûresinin kırkbeşinci âyetinde meâlen, (Doğru kılınan namâz, insanı pis, çirkin ve yasak işleri işlemekden korur) buyuruldu.
İnsanı kötülüklerden uzaklaştırmayan bir namâz, doğru namâz değildir. Görünüşte namâzdır. Bununla beraber, doğrusunu yapıncaya kadar, görünüşü yapmayı elden bırakmamalıdır. İslâm âlimleri, (Bir şeyin hepsi yapılamazsa, hepsini de elden kaçırmamalıdır) buyurdu. Sonsuz ihsân sâhibi olan Rabbimiz, görünüşü hakîkat olarak kabûl edebilir. Böyle bozuk namâz kılacağına, hiç kılma dememelidir. Böyle bozuk kılacağına doğru kıl demeli, bozuk olanları düzeltmelidir. Bu inceliği iyi anlamalıdır.
.
Öfkelenmeyin Sultân'ım mücevherler bulunur..."
8 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :8 Şubat 2025 00:30
Hükümdarın kız kardeşinin mücevherleri çalınmıştı. Sultan 'Hırsızı öldüreceğim' diyordu...
Abdullah el-Ayderûs hazretleri evliyânın büyüklerindendir. 811 (m. 1409) senesinde Yemen’in Terim şehrinde doğdu. 865 (m. 1461) senesinde orada vefât etti. Kerâmetleri ve menkıbeleri çoktur. Şöyle nakledilir:
“Bir gün bir kadın Abdullah el-Ayderûs hazretlerinin hurma bahçesinin önünden geçiyordu. Bahçede bulunan hurmalardan almak istedi. Kadının yanında bir de çocuğu vardı. Kadın çocuğunu bir kenara bırakıp, ağaca çıktı ve bir miktar hurma tapladı. Aşağı indiğinde, Allahü teâlâ, ona oğlunu ölmüş gibi gösterdi. Kadın çocuğunu bu durumda görünce, ağlamaya başladı. Oradan geçenler, 'Bu hurma bahçesi Abdullah el-Ayderûs hazretlerinindir' dediler. Kadın derhâl tövbe edip, hurmaları bahçeye bıraktı. Çocuğunun yanına geri döndü. Çocuğunun tekrar eski hâline dönmüş olduğunu gördü.”
Anlatılır ki: “Abdullah el-Ayderûs’un zamanındaki sultânın bir kız kardeşi vardı. Bu hanımın çok miktarda mücevheri bulunuyordu. Bir gün bu mücevherler çalındı. Bunun üzerine sultan çok kızdı ve; 'Mücevherleri kim aldı ise, onu öldüreceğim' dedi. Abdullah el-Ayderûs bu durumu haber alınca, hemen sultânın yanına gitti ve ona bir süre nasihat etti. Sonra ona; 'Yâ Sultân! Sen hiçbir kimseye zarar verme. Mücevherler bulunur' dedi. Bu söz üzerine sultân rahatladı ve ferahladı...
Gece olunca, Abdullah el-Ayderûs yanına bir talebesini alarak, sarayda çalışan bir görevlinin evine gitti. Onda bulunan bütün mücevherleri istedi. O kişi, evinde bulunan mücevherleri, Abdullah el-Ayderûs’un heybetinden korkarak verdi. Abdullah el-Ayderûs oradan ayrılıp, Şeyh Ömer Mescidi'nin yanına geldi. Yanındaki talebesini saraya gönderip, sultânın kız kardeşini çağırttı. O gelince, ona mücevherlerinin nasıl olduğunu sordu. O da, hepsini bir bir tarif etti. O kişiden aldığı mücevherler arasında bulunan ve tarif edilen vasıflara uyan mücevherleri sultânın kız kardeşine geri verdi. Geri kalan mücevherleri de, tekrar sahibine götürüp teslim etti.”
Süleymân bin Ahmed-i Bâhnâk şöyle anlatır: “Ben bir zaman küffâr beldesinde bulunuyordum. O sırada çok hastalandım. Benim yanımda Şeyh Abdullah el-Ayderûs’un bir elbisesi vardı. Ben onu giydim ve Abdullah-i Ayderûs’u vesile ederek Allahü teâlâdan şifâ ihsân etmesini istedim. Sonra yatıp uyudum. Rüyâmda gördüm ki: Ben bir katıra binmişim ve benim peşimde de bir grup çocuk vardı. Çocuklar; 'Yâ Hannân, yâ Mennân âfi Süleymân' (Yâ Hannân, yâ Mennân Süleymâna şifâ ver) diyorlardı. Ben sabah kalktığım zaman, hastalığımdan hiç eser kalmadığını gördüm.”
.
Bir şey şüpheli ise ondan sakının!.."
9 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :8 Şubat 2025 23:31
İnsanın kalbinde verânın (şüpheli şeylerden sakınma) bulunması, bütün dünyâya bedeldir.
Abdullah Ömerî hazretleri tanınmış hadîs âlimlerindendir. 184 (m. 800) senesinde Medine-i Münevvere’de vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları:
Enes bin Mâlik hazretlerinden rivâyet etti: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Dünya husûsunda, kendisinden yukarı olanlara, dîni husûsunda kendisinden aşağıda olanlara bakan kimseyi, Allahü teâlâ şükredici ve sabredici olarak yazmaz. Dünya husûsunda kendisinden aşağıda olanlara bakıp, din husûsunda kendisinden yukarıda olana bakan kimseyi Allahü teâlâ, şükreden ve sabırlı bir kul olarak yazar.”
İbrâhîm bin Sa’d hazretlerinden rivâyet etti: Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Eshâbım hakkında, Allahü teâlâdan korkun! Sakın benden sonra onlara düşmanlık yapmayınız. Onları seven beni sevdiği için sever. Onlara buğzeden, kin tutan, bana düşmanlığından dolayı böyle yapmış olur. Onlara eziyet eden, bana eziyet etmiş olur. Bana eziyet eden, Allahü teâlâya eziyet etmiş olur. Kim Allahü teâlâya eziyet ederse, Allahü teâlânın onu cezalandırması çok yaklaşmıştır, demektir.”
Sâlim bin Abdullah hazretlerinden rivâyet etti: Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: “Allahü teâlâya yalvarıp, duâ etmeden önce Ma’rûfu (iyiliği) emredip, Münker’den (kötülükten) nehyediniz (alıkoyunuz.) Günahınıza pişman olup, Allahü teâlâdan afv ve mağfiret dilemeden önce, elbette Allahü teâlâ sizin duâlarınızı kabûl etmeyecek. O zaman afv mağfiret de olunmayacaksınız. Yahudi âlimleri ve Hristiyan din adamları Emr-i ma’rûf ve Nehy-i an-il münkeri terk ettikleri için, Allahü teâlâ onları, kendi Peygamberlerinin lisânı üzere lanetleyip, umûmî bir belâ vermiştir.”
Ebû Ca’fer el-Hızâ, Abdullah Ömerî’nin bir gün büyüklerden birisinin şu sözünü naklettiğini bildirdi: “Kur’ân-ı kerîmi çok okumalı. Çünkü, Kur’ân-ı kerîm, okunup emirlerine uyulduğu zaman, Cennete götürür.”
Ebû Münzir İsmail bin Ömer anlattı. Abdullah Ömerî şöyle diyordu: “İnsanoğlu gaflete dalar da, Allahü teâlânın emirlerini yapmaz olur. Yasakladığı şeyleri yapmaya başlar, insanlardan korkarak, Emr-i ma’rûf ve Nehy-i an-il-münker (iyiliği emredip, kötülüklerden alıkoyma) farzını terk eder.”
Birisi, “Bana nasîhat et” dedi. Bunun üzerine, o zâta dönerek “Verâ çok kıymetli bir haslettir, insanın kalbinde verânın (şüpheli şeylerden sakınma) bulunması, bütün dünyâya bedeldir. Onun için, bir şey şüpheli ise ondan sakın. Yoksa haram işlersin” dedi.
Sen cenaze yıkar mısın? Yarın bak neler olacak”
10 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :10 Şubat 2025 00:46
Ebû Osman Abdullah hazretlerinin müezzin Davud’a, “Yarın sabah bak ne olacak” demesinin, vefatına bir işaret olduğu anlaşıldı.
Ebû Osman el-Yuneynî hazretleri Şam’da yetişen evliyânın büyüklerindendir 530 (m. 1136) senesinde Lübnan’da Ba’lebek beldesine bağlı Yuneyn köyünde doğdu. 617 (m. 1220) senesinde vefât etti. Zamanın da o beldenin en büyük velisi idi. Çok keramatleri görüldü.
Ebû Osman el-Yuneynî’nin vefatı şöyle anlatılır: “Ebû Osman hazretleri bir cuma günü yıkanmak üzere hamama gitti. Cuma namazı için gusül abdesti aldı. Sonra camiye gelip cuma namazını kıldı. Sonra Dâvûd ismindeki müezzine; “Yâ Dâvûdî sen cenaze yıkar mısın? Yarın bak neler olacak” dedi. Bundan müezzin bir şey anlamadı ve “Efendim! Biz sizin emrinizdeyiz” dedi. Ebû Osman el-Yuneynî, oradan ayrılıp dergâhına geldi. Talebelerini, her zaman altında oturduğu ağacın yanına çağırdı ve onlara; “Beni, buraya defnedin” diye vasiyet etti. O gece bütün talebeleriyle sohbet etti ve onlara ayrı ayrı dua etti.
Onlardan birisi: “Ey Allahü teâlânın dostu! Falanca, sizin için falan yerden bir miktar güzel su getirmiş, içer misiniz?” deyince, Abdullah el-Yuneynî, o suyu alıp içti. Artan bir miktarı ile abdest aldı. Sabah namazını cemaatle kıldıktan sonra, her zaman çıktığı minderin üzerine çıkıp, kıbleye doğru bağdaş kurup oturdu. Her zaman olduğu gibi tesbihi elinde idi. O hâlde hiç kimse ile konuşmadı. Herkes onun uyuduğunu zannedip usulca oradan ayrıldılar. Bir ara hizmetçisi bir ihtiyacı danışmak için yanına girdi.
Ebû Osman el-Yuneynî’yi uyuyor zannederek yanından çıktı. Bir süre sonra, “Hocamız bu kadar geç kalmazdı” diye düşünerek, özel hizmetçi Abdüssamed tekrar odaya girdi ve “Yâ Seyyidi! Yâ Seyyidi!” diye seslendi, Ebû Osman el-Yuneynî hiç ses vermeyince, yanına gidip baktığında, Ebû Osman el-Yuneynî’nin vefât etmiş olduğunu gördü. Hemen melik Emced’e haber verdiler. O da, derhâl dergâha geldi. Ebû Osman Abdullah’ın hiç renginin değişmediğini ve bağdaş kurmuş bir hâlde vefat etmiş olduğu gördü. Hemen cenaze işlerine başladılar. Müezzin Dâvûd gelip, Ebû Osman Abdullah’ı yıkadı. O zaman Ebû Osman’ın müezzin Davud’a, “Yarın sabah bak ne olacak” demesinin, vefatına bir işâret olduğunu anladılar. Elbisesini vasiyet ettiği kimseye verdiler. Yine vasiyet ettiği üzere, talebeleriyle altında sohbet ettiği ağacın dibine defnedildi. Daha sonra buraya birçok evliya defnedildi.
.
Altın suyu ile üzerinde hat yazılı olan kaftan…
11 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :11 Şubat 2025 00:42
Abdest aldı ve “Bu iki kaftandan hangisini istersen sana vereyim” buyurdu.
Yûsuf-ı Hemedânî hazretleri “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velilerin sekizincisidir. 1048 (H.440) senesinde İran’da Hemedan’da doğdu. 1140 (H.535) de Herat’tan Merv’e giderken yolda vefat etti. On sekiz yaşında Bağdat’a gelip, fıkıh ilmini Ebû İshâk-i Şîrâzî’den öğrendi. İki yüz on üç mürşîd-i kâmilden istifade etti. Yedi bin kâfirin imana gelmesine vesile oldu. Hızır aleyhisselam ile çok sohbet etti. Tasavvufu Ebû Ali Fârmedî hazretlerinden öğrenip, onun sohbetinde yetişerek kemâle ulaştı. Yüzlerce talebe ondan ders aldı. Abdullah-i Berkî, Hasan-ı Endâkî, Ahmed Yesevî ve Abdülhâlık-ı Goncdüvânî gibi büyük veliler yetiştirdi.
Yûsuf-i Hemedânî, İmâm-ı A'zam’a pek çok bağlıydı. Irak, Horasan, Mâverâünnehr bölgelerinin muhtelif şehirlerinde bulunarak, halka saadet yolunu anlatmak ile meşgul olmuştur. İlmi, fazileti ve kerametleriyle İslam dünyasında tanınıp, çok sevilmiştir.
Necîbüddîn Şîrâzî isimli bir zat şöyle anlatıyor: Bir zamanlar velilerin sözlerinden birkaç parça elime geçmişti. Mütalaa ettim. Bana gayet hoş geldi. Bu sözü araştırdım. Kimin sözüdür, bundan başka eserleri var mıdır, bu zatı bulayım da, önüne diz çökeyim dedim. Bir gece rüyada, heybetli, vakarlı, ak sakallı, pek nurani bir zatın evimize girdiğini gördüm. Hemen abdesthaneye gitti. Abdest alacaktı. Beyaz bir kaftan giymişti. Kaftanın üzerinde iri hatla, altın suyu ile, Âyet-el-kürsî yazılmıştı. Ben onun arkasından gittim. Kaftanı çıkarıp bana verdi. Bu kaftanın altında ondan daha göz kamaştırıcı bir yeşil kaftan daha vardı. Bunda da, önceki gibi aynı hatla, altın yazıyla Âyet-el-kürsî yazılmıştı. Onu da bana verdi. “Ben abdest alıncaya kadar bunları tut!” buyurdu. Abdest aldı ve “Bu iki kaftandan hangisini istersen sana vereyim.” buyurdu. Hangisini verirseniz, bence sevgilidir dedim. Yeşil kaftanı bana giydirdi. Beyazı da kendisi giydi. Sonra “Beni bilir misin? Ben, o okuduğun parçaların müsannifiyim. Sen onu arzuluyordun... Ben Ebû Yâkûb Yûsuf-i Hemedânî'yim. Ona, yani o okuduğun yazılara Zînet-ül-Hayât adını verdim. Ayrıca Menâzil-üs-Sâlikîn ve Menâzil-üs-Sâyirîn gibi sevilen eserlerim de vardır.” buyurdu. Uyanınca çok sevindim. Ona olan muhabbetim çok arttı.
Cennet ve cehennem ehlinin amelleri nelerdir?
12 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :12 Şubat 2025 01:00
Âdem aleyhisselâm Allahü teâlâya, (Yâ Rabbî! Cehennem ehlinin ameli nedir?) diye sordu.
Tennurî İbrahim Efendi Osmanlı evliyasındandır. Amasya’da doğdu. Konya’da Mevlâna Sarı Yakup’tan tahsilini tamamladıktan sonra bir müddet ders okutmakla meşgul olarak sonra da Akşemseddin hazretlerine intisap etti. 887’de (m. 1482) Kayseri’de vefat etti. Buyurdu ki:
Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmı yaratınca, belini kudretiyle mesh buyurduğu zaman, ondan iki avuç aldı. Birisini sağ tarafından, diğerini ise sol tarafından aldı. Her insanın zerresini birbirinden ayırdı. Âdem aleyhisselâm onlara baktı ki, onların zerreler gibi olduğunu gördü. El-Vâkı’a sûresindeki bir âyet-i kerimede meâlen, (İşte bu sağdakiler Cennet ehlinin amelini yapacaklarından, Cennetlik olanlardır. Bana bunların amellerinden bir fayda ve zarar yoktur. Bu soldakiler Cehennem ehlinin amelini yapacaklarından, Cehennemlik olanlardır. Bana bunlardan da bir fayda ve bir zarar yoktur) buyuruldu. Âdem aleyhisselâm Allahü teâlâya, (Yâ Rabbî! Cehennem ehlinin ameli nedir?) diye sordu. Allahü teâlâ da, (Bana şirk koşmak ve gönderdiğim Peygamberlere inanmamak ve ilâhî kitaplarımda (Peygamberlere verilen kitaplar) olan emir ve nehyimi tutmayıp, bana isyan etmektir) buyurdu.
Bunun üzerine Âdem aleyhisselâm, Allahü teâlâya duâ ederek, (Yâ Rabbî! Bunları kendilerine şahit kıl. Umulur ki, Cehennem ehli ameli işlemezler) dedi. Allahü teâlâ da, nefslerini şahit yapıp (Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?) buyurdu. Hepsi, (Rabb’imizsin. Biz şehadet eyledik) dediler. Allahü teâlâ, melekleri ve Âdem aleyhisselâmı da şahit tuttu ki, onlar Allahü teâlânın rubûbiyyetini ikrar ettiler. Bu sözleşmeden sonra, onları tekrar eski mekânlarına gönderdi. Çünkü bunların hayatları yalnız ruhani bir hayat idi. Cismani bir hayat değildi.
Allahü teâlâ bunları Âdem aleyhisselâmın sulbüne yerleştirdi. Ruhlarını kabzedip, arşın hazinelerinden birinde muhafaza kıldı. Bir babanın nutfesi ananın rahminde karar edip, çocuğun cismani sureti tamam olduğu zaman, henüz ölüdür. Melekûtî bir cevheri olduğundan, cesedin fenalaşması menedildi. Allahü teâlâ rahimde ölü olan bu çocuğa ruh vermeyi murad buyurduğunda, arşın hazinelerinde bir müddet gizleyip muhafaza buyurduğu ruhu, o cesede iade eder. Çocuk o zaman hareket etmeye başlar. Çok çocuk vardır ki, anne karnında hareket eder. Validesi bazen işitir. Bazen işitmez. Allahü teâlânın ruhlara, (Ben sizin Rabb’iniz değil miyim) diye sorduğu mîsâktan (sözleşmeden) sonraki ölüm yani, ruhunu arşın hazinelerine göndermesi birinci ölüm ve şimdiki ana karnındaki hayat, ikinci hayattır.
"Kim ki bir mümine yardım ederse..."
13 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :12 Şubat 2025 21:46
"Müslüman kardeşinin ihtiyâcını temin edenler, Allahü teâlânın yakın dostu ve velî kulu olur."
Hâfız Cemâlüddîn Makdisî hazretleri hadîs ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimidir. 581 (m. 1185) senesinde Kudüs’te doğdu. Şam’da büyük âlimlerden hadis ilmi tahsil etti. İsfehan ve Nişâbûr’a ilim öğrenmek için gitti, sonra Şam'a döndü. Melik el-Eşref, onun için Sefh’da kendi ismiyle bir hadîs külliyesi yaptırdı ve Ebû Mûsâ’yı rektör tayin etti. 629 (m. 1232) senesinde Şam’da vefât etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
İbn-i Ömer'den (radıyallahü anh) rivâyet ediyor:
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz buyurdular ki: "Kim ki bir mümin kardeşinin ihtiyâcını temin ederse, mahşer günü ameller tartılırken terâzinin başında duracağım. Benden imdâd isteyince, o zâta mutlaka şefâat edeceğim."
İbn-i Abbâs Peygamber efendimizden şöyle rivâyet etmiştir: "Hayır ve şer Allahü teâlâ hazretlerindendir. Hayır anahtarları ellerine verilmiş olanlara müjdeler olsun. Şer anahtarları ellerine verilen kimselere yazıklar olsun."
Enes bin Mâlik'ten (radıyallahü anh) rivâyet olunmuştur; "Bütün mahlûkâtı Allahü teâlâ yaratmıştır. Onların her türlü ihtiyâcını irâde ederek, yaratıp göndermektedir. Allahü teâlânın rızâsı için O'nun kullarına kim daha çok hizmet ederse, Allahü teâlâ da o kullarını o kadar çok sever."
Afv el-Müzenî babasından o da dedesinden (rıdvânullahi aleyhim ecmaîn) şöyle rivâyet eder: Peygamber efendimiz buyurdular ki: "Allahü teâlâ, insanların ihtiyaçlarını gördürmek için öyle kullar yaratmıştır ki, onlara Cehennem azâbı yoktur. Kıyâmet günü olunca onlar için nûrdan kürsüler hazır olur. İnsanlar hesâba çekilirken onlar Allahü teâlâ ile sohbet ederler."
Ali ibni Ebî Tâlib (radıyallahü anh) rivâyet etti. Peygamber efendimiz buyurdular ki: "Kim ki bir mümin kardeşine yardım ve ihtiyâcını temin etmek için harekete geçip yürürse, Allahü teâlânın yolunda harb eden mücâhidler sevâbı verilir."
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) şöyle rivâyet etti. Peygamber efendimiz buyurdular ki: "Kim ki bir Müslüman kardeşinin ihtiyâcını temin ederse, Allahü teâlânın yakın dostu ve velî kulu olur. Bir kimse mümin kardeşinin sıkıntısını gidererek sevindirirse, Allahü teâlâ o mümine mahşerde, sırâtı geçerken iki tâne nûrdan ışık verir. Bu iki nûrun ziyâsının kudretini yalnız Allahü teâlâ verir."
Niyet, abdest almaya başlarken yapılır…
14 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :13 Şubat 2025 22:14
Mâlikî mezhebinde gusülde niyet, muvalat ve delk farzdır.
Ebû Muhammed Mısrî hazretleri Mâlikî mezhebi müctehidlerinden olup İmâm-ı Mâlik hazretlerinin talebelerindendir. 55 (m. 772) senesinde Mısır’da İskenderiye’de doğdu. Zamanın birçok âliminden ilim tahsil edip, hadîs-i şerîf rivayet etti. İmâm-ı Mâlik hazretlerinin en mümtaz talebeleri arasında yer aldı. 214 (m. 829)'da vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Mâlikî mezhebinde gusülde niyet, muvalat ve delk farzdır. Niyet, gusle başlarken yapılır. Unutulursa gusülden sonra hatırladığı zaman niyet etmesi de sahihtir. Gusle başlarken cünüplükten temizlenmeye diye niyet edilir; cünüp olduğunu bilerek gusleden, zaten buna niyet etmiş demektir. Muvalat, uzuvları ara vermeden yıkamaktır. Delk, yıkanan yerleri el ile hafif sıvazlamaktır. Dokunmak da delk yerine geçer. Gusülde saçı hilallemek, [saç arasına iki elin parmaklarını sokup çekmek] farzdır. Kadın, gusülde, saçların dibine, yani başındaki deriye su ulaşabiliyorsa, saçındaki örgüyü çözmez. Yani, örülü saçın dibi ıslanınca, çözmeden örgünün üstünü ıslatmak yeterlidir. Saç dibi ıslanmazsa, örgüyü açmak gerekir. Örülmemiş saçların her tarafını da yıkamak farzdır. Gusülde yıkamadık yer kaldığını bir ay sonra bile hatırlasa, yalnız orayı hemen yıkaması gerekir. Yıkamazsa guslü bâtıl olur.
Abdestte; niyet, muvalat, delk, başın tamamını mesh etmek farzdır. Niyet; elleri, ağzı, burnu veya yüzü yıkarken yapılır. Abdestte kaşların ve kirpiklerin altındaki deriyi yıkamak, kulak arkasıyla saç arasındaki deriyi ve kulak memesi önündeki saç ve deriyi mesh farzdır. Altında deri görünen hafif sakalı mesh, kesif sakalı yıkamak farzdır. Kadın, saçının hepsini mesh eder. Örülü saçını açmaz. Örgünün üstünden mesh eder. Ayak parmaklarını hilallemek müstehaptır. Abdest alırken el parmakları açılıp kapandığı için kendiliğinden delk meydana gelir. Ayrıca hilallemek gerekmez. Hilallemenin mahzuru olmaz. Oğlana, hanımına veya yabancı kadına şehvetle dokunan erkeğin, erkeklere şehvetle dokunan kadının abdesti bozulur. Şehvetsiz dokunursa abdest bozulmaz. Kan, irin, sarı su hastalık sebebiyle çıkarsa, yel elde olmadan kaçarsa yani tutulamasa, idrar tutulamasa, bunlar abdesti bozmaz. Bunun gibi, kadınlardaki akıntı da abdesti bozmaz. Saç tıraşı olunca, tırnak kesilince abdest bozulmaz.
Kur’ân-ı kerimi okurken uyulacak edepler vardır
15 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :15 Şubat 2025 01:21
Kur’an-ı kerimi tecvide uygun ve güzel sesle okumalı, fakat teganni etmemelidir!
Tâcüddîn el-Vâsıtî hazretleri kıraat âlimidir. 671 (m. 1273) senesinde Irak’ta Vâsıt’da doğdu. 740 (m. 1340) senesinde Bağdat’ta vefât etti. Kur’ân-ı kerimin okunuşu ile ilgili olan kıraat ilmini birçok zattan öğrendi. Çok yerler dolaştı. Kıraat ilmine dair birçok eser yazdı.
Tâcüddîn el-Vâsıtî’nin bir kitabının ön sözüne yazdığı kıraat hususundaki kaside özetle şöyledir: “Eserimi yazmaya Allahü teâlâya hamd ve sena ederek başladım. Bütün varlıkların yaratıcısı, yoktan var edicisi yalnız Allahü teâlâdır. O büyüktür. Birdir. Samed’dir (her yaratığın muhtaç bulunduğu eksiksiz bir yaratıcıdır), Semî’dir (Allahü teâlâ işitir. Vasıtasız, ortamsız olarak işitir. İşitmesi kulların işitmesine benzemez). Basîr’dir (Allahü teâlâ görür. Aletsiz ve şartsız olarak, gizli ve aşikâr olan her şeyi görür). Bâkî’dir (Allahü teâlâ, hiç yok olmaz. Ortağı olmak muhal olduğu gibi zât ve sıfatları için de yokluk muhaldir). Mütekellim’dir (Allahü teâlâ söyleyicidir. Söylemesi âlet, sesler ve dil ile değildir. Kur’ân-ı kerîm onun kelâmıdır). Âlim’dir (Allahü teâlâ herşeyi bilir. Bilmesi yarattığı varlıkların bilmesi gibi değildir. Bilmesinde değişiklik olmaz). Ezelî ve ebedîdir. Mürîd’dir (Allahü teâlânın dilemesi vardır. Dilediğini yaratır. Her şey onun dilemesi ile olur. İradesine engel olacak hiçbir kuvvet yoktur). Kâdir’dir (Allahü teâlânın gücü her şeye yeticidir. Hiçbir şey ona güç gelmez).”
Kitabın devamında şöyle anlatır: Kur’an-ı kerim okurken şu edeplere dikkat edilmelidir: Abdestli olarak, temiz bir yerde kıbleye karşı diz üstü oturmalıdır! Erkekler başı açık okumamalı, hiç değilse bir takke giymelidir! Takkesiz okumak tenzihen mekruhtur. Mushafa bakarak okumak, ezbere okumaktan daha sevaptır. Kur’an-ı kerim okumaya başlarken Euzü ve Besmele çekmelidir! Manasını bilen de, bilmeyen de ağır ağır okumalıdır! Mümkünse, ağlayarak okumalıdır! Ağlayamayan kimse, ağlamak için kendini zorlamalıdır! Her âyetin hakkını vermeli, yani azap âyetini okurken, korkarak, rahmet âyetlerini heveslenerek, tenzih âyetlerini tesbih ederek okumalıdır! Kur’an-ı kerim okurken, kendisinde riya, yani gösteriş uyanırsa veya namaz kılan kimseye mâni olursa, yavaş sesle okumalıdır! Kur’an-ı kerimi tecvide uygun ve güzel sesle okumalı, fakat teganni etmemelidir!
Nikâhtan sonra nafaka farz olur
16 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :16 Şubat 2025 01:44
Nafaka, insanın yaşayabilmesi için gerekli şey, yiyecek, giyecek ve ev demektir.
İbn-i Adîy hazretleri hadîs ve fıkıh âlimlerinin büyüklerindendir. 277 (m. 890) senesinde İran'da Cürcân'da doğdu. 365 (m. 976) tarihinde Cürcan’da vefat etti. İlim öğrenmek için Şam’a, daha sonra Mısır ve başka yerlere gitti. Verdiği hükümler ve beyanları, kendinden evvel ve sonra gelen âlimlerin hepsinin ilmine ve hükümlerine uygun idi. Kadılar ve âlimler onun hükümlerini aynen kabul edip onun bildirdiğiyle hükmettiler. Buyurdu ki:
Nafaka, insanın yaşayabilmesi için gerekli şey demektir. Bu da, yiyecek, giyecek ve evdir. Yani mutfak masrafı, ev kirası, giyim ve ev eşyası masrafıdır. Bu masraflar, zamana, hâle, örf ve âdete göre değişir. Hanımı zengin olsa bile, bunun nafakasını vermek, kocası üzerine farzdır. Nafaka, nikâhtan sonra hemen farz olur. Erkek ve hanımı fakirlerse, fakir nafakası verir. Zenginlerse, zengin nafakası vermesi gerekir. İkisinden biri zengin olup, öteki fakirse, orta hâl nafakası verir. Örf ve âdete göre, kadına gereken gıda, elbise ve ev eşyasının hepsi, nafakaya dâhil olur. Erkek bunları getirir. Kadın kendi malını kullanmaya zorlanamaz. Kullanırsa, erkek bunların parasını hanımına öder. Her şeyi erkeğin getirmesi gerekir. Kadını, çalışıp kazanmaya zorlamak haramdır. Kız olsun, dul olsun, evli olmayan fakir kadına babası bakmaya mecburdur. Babası yoksa veya fakirse, zengin akrabası bakar. Bunlar da yoksa veya bakamazlarsa devlet maaş bağlar. Ana babası da dâhil, kocasının akrabasından hiç kimsenin evde bulunmamasını istemek, kadının hakkıdır. Kadın izin verirse, kocası mahrem akrabasını evinde bulundurabilir. Erkek de, hanımının ana, baba ve kardeşlerini bile eve sokmayabilir, fakat onları görmesine ve onlarla konuşmasına mâni olamaz. Mâni olursa erkek günaha girer. Buna rağmen kadın, kocasından izinsiz yakınlarını ziyarete gidemez. Giderse, kocasının emrine uymadığı için o da, günah işlemiş olur. Fakir olan küçük çocuğun annesi, kız kardeşi ve amcası zengin olsalar, nafakanın üçte birini annesi, yarısını kardeşi, gerisini amcası verir. Fakir bir kimsenin, zengin bir kız kardeşi ve baba bir kız kardeşi ve anne bir kız kardeşi varsa, bu kimseye üç kız kardeşi ortaklaşa bakar. Nafakanın beşte üçünü kız kardeşi, beşte birini baba bir kız kardeşi, beşte birini de anne bir kız kardeşi verir, çünkü bu kimse ölseydi, mirası bu oranda paylaşırlardı.
.
Kur’ân-ı kerimde üç kısım ahkâm vardır
17 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :17 Şubat 2025 00:35
Kur’ân-ı kerimdeki ahkâmlar o kadar derin ve gizlidir ki, bunları anlamaya insan gücü yetişemiyor.
Ebû Muhammed Takıyyüddîn bin Ahmed hazretleri Hanbelî mezhebi âlimlerindendir. 635 (m. 1237) senesinde doğdu. Birçok âlimlerden hadîs-i şerîf, nahiv ve edebiyat ilmini öğrendi. Bir müddet Hicaz’da ikamet etti. Takıyyüddîn Havranî ve diğer tasavvuf ehli ile sohbet etti; Sonra Mısır beldelerine gidip, bir müddet de oralarda ikamet etti. 718 (m. 1318)’de vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Ahkâm-ı islâmiyyenin hepsi Kur’ân-ı kerimden çıkmaktadır. Kur’ân-ı kerim, bütün Peygamberlere “salevâtullahi aleyhim” gönderilmiş olan, bütün kitaplardaki ahkâmı ve daha fazlasını kendisinde toplamaktadır. Kur’ân-ı kerimdeki bu ahkâm üç kısımdır:
Birinci kısm ahkâmı, ilm ve akıl sâhibi, (İbâret-i nass) ile ve (İşâret-i nass) ile ve (Delâlet-i nass) ile ve (Mazmûn-i nass) ile ve (İltizâm-i nass) ile ve (İktizâ-i nass) ile kolayca anlayabilir. Yani her âyet-i kerimede, ibâret, delâlet, işâret, iltizâm, iktizâ ve tazammün bakımından çeşitli manalar ve hükümler vardır. (Nass), manaları açık ve meydanda olan âyet-i kerimelere ve hadîs-i şerîflere denir. Kur’ân-ı kerimdeki ahkâmdan ikinci kısmı açıkça anlaşılmaz. İctihâd ve istinbât yolu ile meydana çıkarılabilir. Ahkâm-ı ictihâdiyyede, Eshâb-ı kirâmdan biri, Peygamberimize “sallallahü aleyhi ve sellem” uymayabilirdi. Fakat bu ahkâm, Peygamberimiz zamanında hatalı ve şüpheli olamazdı. Çünkü Cebrâîl aleyhisselâm gelerek, yanlış olan ictihâdlar, Allahü teâlâ tarafından hemen düzeltilir, hak ile bâtıl birbirinden hemen ayrılırdı. Peygamberimizin ahirete teşrifinden sonra meydana çıkarılan ahkâm ise, böyle olmayıp, doğru ile yanlış ictihâdlar karışık kaldı. Bundan dolayıdır ki, vahiy zamanında ictihâd olunan ahkâmı, hem yapmak, hem de inanmak lazımdır. Peygamberimizden sonra ictihâd olunan ahkâmı da yapmak lazım ise de, icma hasıl olmayan ictihâdlarda şüphe etmek, imanı gidermez. Kur’ân-ı kerimde bulunan ahkâmdan üçüncü kısmı, o kadar derin ve gizlidir ki, bunları anlayıp çıkarmaya insan gücü yetişemiyor. Bunlar, Allahü teâlâ tarafından bildirilmedikçe anlaşılamaz. Bu da ancak Peygamberimize gösterilmiş, bildirilmiştir. Başkasına bildirilmez. Bu ahkâm da, Kur’ân-ı kerimden çıkarılıyor ise de, Peygamber tarafından açıklanmış olduklarından, bunlara (Sünnet) denir. Birinci ve üçüncü kısım ahkâmda kimse, Peygamberden ayrılamaz.
.
Allahü teâlâ ehl-i bid’ati sevmez!.."
18 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :18 Şubat 2025 00:44
Peygamberimizin ve dört halifesi zamanında bulunmayıp da, dinde sonradan meydana çıkarılan işler bid'attir...
Ebû Abdurrahmân bin Ahmed bin Hanbel hazretleri, Ahmed bin Hanbel hazretlerinin oğludur. Tanınmış hadîs hafızlarındandır. 213 (m. 828) senesinde Bağdâd’da doğup, 290 (m. 903) senesinde orada vefât etti. Her bakımdan babasından çok istifâde etmiş, onun terbiyesinde yetişmiştir. İmâm-ı Şafiî hazretlerinden de çok ders almıştır. Bildirdiği hadîs-i şeriflerden bazısı:
Babam, Ebû Hüreyre’den şu hadîs-i şerîfi bildirdi. Resûlullah Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: “Ramazan ayı gelince, rahmet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur.” Ben bunu duyunca babama; "Fakat, ramazan olduğu hâlde insanlar sar’a hastalığına yakalanmaktadır. Bu nasıl oluyor?" diye sordum. Bunun üzerine, babam bana: “Hadîs-i şerîf böyledir. Bu husûsta artık konuşma” dedi. Sonra yine Ebû Hüreyre’den (radıyallahü anh) şu hadîs-i şerîfi nakletti. Resûlullah Efendimiz “Bir kimse Ramazan-ı şerîf orucunu, inanarak ve sevâbını Allahü teâlâdan umarak tutarsa, geçmiş günahları af ve mağfiret olur” buyurdu.
“Allahü teâlâ Ehl-i bid’ati (Peygamberimizin ve O’nun dört halifesi zamanında bulunmayıp da, dinde sonradan meydana çıkarılan, uydurulan sözlere, yazılara, usûllere ve işlere ibâdet olarak inanıp, yapan ve yaptıranları) sevmez.”
Ebû Abdurrahmân buyurdu: “Yahyâ bin Maîn ile beraber San’a’ya gitmiştik, ikindi namazı sıralarında oraya vardık. Büyük âlim Abdürrazzak’ın evini sorduk. 'Ramade' denilen köyde olduğunu söylediler. Orası San’a’ya yakın bir yerdi. Yahyâ bin Maîn San’a’da kaldı. Ben o köye kadar gittim. Çünkü, Abdürrazzak denen âlimle görüşmeyi çok istiyordum. Köye varınca, evini sordum. Bana evi gösterdiler. Evin yanına gittim. Orada oturup bekledim. Akşam namazından az önce, mescide gitmek üzere evinden çıktı. Hemen yanına koştum. Elimde seçtiğim bazı hadîs-i şerîfler vardı. Yanına yaklaşınca, 'Selâmün aleyküm. Allahü teâlâ sana merhamet eylesin. Ben uzaklardan geldim. Bana şu hadîs-i şerifleri okur musun?' dedim. Bana 'Sen kimsin?' diye sordu. Ben de 'Ahmed bin Hanbel’im' dedim. Bu sözüm üzerine, tevâzu ile döndü. Beni kendisine doğru çekti. 'Vallahi, sen Ebû Abdullah’sın' yani Ahmed bin Hanbel’sin dedi. Sonra, elimdeki hadîs-i şerifleri aldı. Okumaya başladı. Karanlık basıncaya kadar devam etti. Sonra bakkâldan, aydınlatacak bir şey istedi. Bana o hadîs-i şerîfleri bitinceye kadar okuyuverdi.”
.
Toprak, peygamberlerin cesetlerini çürütmez!..
19 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :19 Şubat 2025 00:40
"Cuma günleri bana çok salevât okuyunuz! Ümmetimin okuduğu salevât, her Cuma günü bana bildirilir."
Abdullah bin Büreyde hazretleri, Tabiîn devrinin hadîs âlimlerindendir. 14 (m. 635) târihinde Kûfe’de doğdu. Basra’da yaşadı. Merv şehrine kadı olarak tayin edildi ve 115 (m. 707) târihinde orada vefât etti. Eshâb-ı kirâm’dan Abdullah İbn-i Mes’ûd ile görüşmüştür. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerde Resûlullah efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki:
“Ben sizi (İslâmın ilk zamanlarında) kabirleri ziyâretten menetmiştim. Artık onları ziyâret edin.”
Âişe (radıyallahü anha) şöyle rivâyet ediyor: “Resûlullah Efendimiz rahatsız iken bana, (Ebû Bekr’e gidiniz! Namazı o kıldırsın!) buyurunca, (Yâ Resûlallah! Ebû Bekr (radıyallahü anh), [insanlara İmâm olmak için] sizin yerinize geçince çok ağlar. Ağlamasından dolayı insanlar onun kırâatini anlayamaz. Ömer çağırılsın, o insanlara namaz kıldırsın) dedim. (Ebû Bekr’e gidiniz! Namazı o kıldırsın) buyurdu.”
Ebüdderdâ’nın (radıyallahü anh) bildirdiği hadis-i şerifte, (Toprak Peygamberlerin cesetlerini çürütmez. Cuma günleri bana çok salevât okuyunuz! Ümmetimin okuduğu salevât, her Cuma günü bana bildirilir) buyuruldu.
Abdullah ibn-i Ömer’in (radıyallahü anhüma) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Her peygamberin iki emîn veziri vardır. Benim semâ ehlinden iki vezirim Cebrâil ile Mikâil aleyhisselâm ve yerdeki iki emînim ve vezirim ise, Ebû Bekr ile Ömer’dir.”
Resûlullah Efendimizin yanına Hazreti Osman (radıyallahü anh) gelince, Resûl aleyhisselâm, etekleri ile mübârek ayaklarını örttü. Hazreti Âişe bunun sebebini sorduğunda; “Ondan melekler hayâ ediyor. Ben hayâ etmez miyim?” buyurdu.
Abdullah ibn-i Ömer’in (radıyallahü anhümâ) bildirdiği hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Bütün insanlar, âhirette kurtuluşu umarlar. Lâkin, Eshâbıma dil uzatanlar müstesna. Âhırette ehl-i mevkîf (mahşer yerinde toplananlar) onlara lanet eder.”
Abdullah İbni Ömer (radıyallahü anhüma) şöyle anlatıyor: Resûlullah Efendimiz Hazreti Ali’ye (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Ey Ali! Sen Cennettesin. Ey Ali! Sen Cennettesin. Ey Ali! Sen Cennettesin.”
Hazreti Huzeyfe’nin (radıyallahü anh) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Allahü teâlâ, İbrâhim aleyhisselâmı dost edindiği gibi, beni de dost edindi. Cennette benim köşküm ile İbrâhim aleyhisselâmın köşkü karşı karşıyadır, ikisinin arasında Ali bin Ebî Tâlib’in köşkü vardır.”
.
"Ramazanın bereketi hayırları başkadır..."
20 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :20 Şubat 2025 01:15
Kur’ân-ı kerîm, Allahü teâlânın zâtının ve şü’ûnlarının bütün kemâllerini kendinde toplamıştır.
Erzincanlı Sadık Efendi Osmanlı evliyasındandır. Nakşibendî şeyhlerinden mücahit bir zattır. Anadolu ve Rumeli eyaletlerinde birçok seyahat ettiği ve seferlere katıldığı "Risale-i Mergûbe"sinde yazılıdır. 1209 (m. 1794)’de şeyhi bulunduğu Üsküdar’da Alaca Minare zaviyesinde vefat ederek oraya defnedildi.
Sadık Efendi, bir sohbetinde buyurdu ki:
Mubârek ramazân ayının Kur’ân-ı kerîm ile tam bağlılığı vardır. Bu bağlılıktan dolayı, Kur’ân-ı kerîm bu ayda inmeye başladı. Bekara sûresinin yüzseksenbeşinci âyetinde, (Kur’ân-ı kerîm ramazân ayında indirildi) buyuruldu. Kur’ân-ı kerîm, Allahü teâlânın zâtının ve şü’ûnlarının bütün kemâllerini kendinde toplamıştır, asıl dâiresinin içindedir. Ona hiçbir zıl yaklaşmamıştır. (Kâbiliyyet-i Ûlâ) onun zıllidir.
Ramazân-ı şerîf ayının Kur’ân-ı kerîm ile bağlılığı olduğu için, bu ayda bütün hayırları ve bereketleri kendinde toplamıştır. Bütün bir yıl içinde herhangi bir yoldan herhangi bir kimseye gelen bütün hayırlar ve bereketler, bu çok kıymetli ayın bereketleri denizinden bir damla gibidir. Bir kimse bu ayda kendini toparlarsa, bütün yılı iyi olarak geçer. Bu ayı kötülükle geçirirse, bütün senesi kötü geçer.
Ramazân-ı mubârek ayı bir kimseden râzı olursa, o kimseye müjdeler olsun. Bir kimseye gücenirse, bereketlerinden ve hayırlarından pay almazsa, o kimseye yazıklar olsun! Bu ayda, Kur’ân-ı kerîmi hatmetmek, aslın bütün kemâllerine ve zıllin bütün bereketlerine kavuşmak için olabilir.
Ramazân-ı şerîfde Kur’ân-ı kerîmi hatmeden kimsenin bereketlerine kavuşması hayırlarından pay alması umulur. Bu ayın günlerinin bereketi başka, gecelerinin hayırları başkadır. İftârda acele etmenin ve sahûru geciktirmenin, böylece gecesi ile gündüzünün tam ayrılmasının sünnet olması, bu incelikten ileri gelebilir...
Yukarıda söylediğimiz " Kâbiliyyet-i Ûlâ"ya " Hakîkat-i Muhammediyye" de denir “alâ masdarihessalâtü vesselâmü vettehıyye”... Bu, bütün sıfatları bulunan " Kâbiliyyet-i zât) demek değildir. Büyüklerden birkaçı böyle demiş ise de, öyle değildir. Zât-i ilâhînin ilm i’tibârının kâbiliyyetidir ki, Kur’ân-ı kerîmin hakîkati olan, zâtın ve şü’ûnlarının kemâllerinin hepsine bağlıdır. Sıfatlara bağlı olan ve zât ile sıfatlar arasında bir geçit olan (Kâbiliyyet-i ittisâf), ondan başka bütün Peygamberlerin hakîkatlarıdır “alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât vettehıyyât”.
"Namaz kılmayan kıyâmet günü perişan olur!..”
21 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :20 Şubat 2025 21:56
“Namazı şartlarına uygun olarak kılanlara, o namaz kıyâmet günü delîl ve kurtuluş olur..."
Ebû Abdurrahmân el-Umrî hazretleri, Tabiîn devrinin hadîs âlimlerindendir. 127 (m. 744) yılında vefât etmiştir. Eshâb-ı kiramdan İbn-i Ömer, Enes bin Mâlik’ten (radıyallahü anhüma), ayrıca Süleymân bin Yesâr, Ebî Sâlih bin Semmân’dan ilim öğrenip hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Sahabeden aldığı hadîs-i şeriflerden bazıları şöyledir:
“Ay (Şaban ayı) yirmidokuz gündür. Hilâli görmedikçe oruç tutmayınız. Hilâli görmedikçe bayram etmeyiniz. Eğer ufkunuz bulutlanmış bulunursa sayıyı otuza tamamlayınız.”
“Herhangi bir kimse din kardeşine 'Ey kâfir' derse bu tekfîr sebebiyle ikisinden biri muhakkak küfre döner. Eğer o kimse dediği gibi ise ne âlâ! Aksi takdîrde sözü kendi aleyhine döner.”
“Ey kadınlar cemaati! Sadaka verin! İstiğfarı da çok yapın! Çünkü ben ekseriyetle Cehennemliklerin sizlerden olduğunu gördüm.”
“İlmin azalması, âlimlerin azalması ile olur. Cahil din adamları, kendi görüşleri ile fetvâ vererek fitne çıkarırlar. İnsanları doğru yoldan saptırırlar.”
“Dünyada adâleti gözetenler, kıyâmette, böyle davranmalarının mükafatı olarak inciden minber üzerinde otururlar.”
“İnsanlara merhamet edene, Allahü teâlâ merhamet eder.”
“Cebrâil (aleyhisselam) bana komşu haklarından o kadar çok bahsetti ki, komşunun komşuya mirasçı olacağını zannettim.”
“Kalbinde kibrin zerresi bulunan, Cennete giremez.”
“Amellerin en efdali hangisidir” diye soruldu. Buyurdu ki: “Fakirlere yemek yedirmek, tanıdığına ve tanımadığına selâm vermektir.”
“Namazı şartlarına uygun olarak kılanlara, o namaz kıyâmet günü delîl ve kurtuluş olur. O’na devam etmeyenler kıyâmet günü perişan olurlar.”
“Cemâatle namaz kılmak için yola çıkan kimsenin, attığı her adımda bir günahı silinir ve amel defterine bir sevap yazılır.”
“Allaha ve âhiret gününe îmân eden, misâfirine ikram etsin. Allaha ve âhiret gününe inanan, komşusuna hürmet etsin. Allaha ve âhiret gününe îmân eden, hayrı söylesin, yahut sussun.”
“Cehennemden uzaklaşıp, Cennet’e girmek isteyen son nefeste kelime-i şehâdet söylesin ve kendisine yapılmasını arzu ettiği şeyleri başkasına yapsın.”
“Sadakanın en faziletlisi, iki dargın kimsenin arasını bulmaktır.”
“Dört sıfata sahip olduktan sonra dünyâdan başka bir şey kazanamadığına ehemmiyet verme! Bunlar, emaneti muhafaza etmek, sözün doğrusunu söylemek, güzel huylu olmak, afif (iffetli) olmak.”
.
"Dışarıdaki düşmanı öldürdük; içimizdeki ondan da beter!.."
22 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :22 Şubat 2025 01:30
"Cehennem, bu nefistir; cehennem, bir ejderhadır ki harareti denizlerle eksilmez."
Sani Ahmed Efendi Mevlevî şeyhlerinden olup Tokat’ta doğdu. Orada tahsilini ve çilesini tamamladıktan sonra bir müddet memleketinin mevlevîhanesinde şeyhlik yapıp bundan sonra Aydın dergâhı şeyhliğine nakletti. 1290 (m. 1873)’de bir iş için İstanbul'a gelişinde vefat ederek Yenikapı Mevlevîhanesine defnedilmiştir. Sohbetlerinde Mesnevi’den naklen buyurdu ki:
Dışarıdaki düşmanı öldürdük; içimizde ondan beter bir hasım var. Bunu öldürmek, aklın fikrin işi değil. İçerideki aslan öyle tavşan maskarası olmaz. Cehennem, bu nefistir; cehennem, bir ejderhadır ki harareti denizlerle eksilmez. Yedi denizi içer de yine kocakarıya benzeyen nefsin harareti ve coşkunluğu azalmaz.
Taşlar, taş yürekli kâfirler; ağlayıp inleyerek mahcup bir hâlde cehenneme girerler. Hak’tan ona şu nida gelmedikçe bu kadar azaba da kanaat etmez:
“Doydun mu” denir. O kurt ve sırtlan gibi “Hayır doymadım” der. İşte ateş, işte sana hararet! Bütün bir âlemi, bir lokma edip yutar da yine midesi “Daha fazla yok mu” diye bağırır.
Bizim nefsimiz de cehennemin bir parçasıdır. Onun için cüziler daima küllün tabiatındadır.
Efendi, kölenin eline beli verince söylemeden dileği malum olur. Bel gibi olan el de, Allah işaretlerindendir. Sonu düşünmek hassası da onun ibarelerindendir. Allah’nın işaretlerini canına nakşederek ve o işarete vefakârlık ederek can verirsen.
Sana nice sır işaretleri bahşeyler; senden yükü kaldırır, seni iş güç sahibi eder. Şimdi yük altındasın; Allah seni yükler, bidirir... Şimdi onun emrini kabul etmektesin; sonra seni makbul eder.
Şimdi onun emrini kabul etmişsin, sonra o emirleri söylersin. Şimdi vuslat arıyorsun, ondan sonra da vasıl olursun. Allah’ın nimetlerine şükretmeye çalışmak kudrettir. Senin cebriliğin ise o nimeti inkârdır.
Onun verdiği kudrete şükretmek kudretini arttırır. Cebir ise nimeti elinden çıkarır. Senin cebriliğin yolda uyumaktır, uyuma; o kapıyı, o dergâhı görmedikçe uykuya dalma! Ki rüzgâr her anda dalları silkip başına çerez ve azık döksün.
Cebre inanmakla yol kesen haydutlar arasında uyumak müsavidir. Vakitsiz öten kuş nasıl olur da kurtulur? Eğer onun işaretlerine burun büküyorsan kendini erkek mi sanıyorsun! Sendeki bu kadarcık akıl da zayi olur, aklı uçan başsa buyruk kesilir!
Zira şükretmemek uğursuz ve ayıp bir şeydir; o hâl, şükretmeyeni, ta ateşin dibine kadar çeker götürür. Tevekkül ediyorsan çalışmak hususunda tevekkül et; kazan da sonra Allah’ya dayan!”
.
Namazı doğru kılan, kötü şeylerden korunmuş olur
23 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :23 Şubat 2025 01:31
İbâdetler îmândan parça değildir. Yalnız, namazda söz birliği olmadı.
Sirâcüddîn Şârmesâhî hazretleri Mâlikî mezhebi fıkıh âlimidir. 589 (m. 1193) senesinde Mısır’da Şârmesah köyünde doğdu. Kahire’de ilim tahsili yaptıktan sonra Mâlikî mezhebi âlimlerinden bazıları ve ailesi ile birlikte Bağdad’a gitti. Oradaki âlimlerle görüştü. Halîfe el-Mustansır, onu hürmet ve saygı ile karşıladı. Mustansıriyye Medresesi’nde Mâlikî mezhebi fıkhını öğretti. Uzun zaman bu vazîfede kaldı. Sonra memleketine döndü 669 (m. 1271) senesinde Şârmesah’ta vefât etti. Birçok eser yazdı. Bunlardan “El-Fevâidü fil-fıkh” kitabında şöyle nakleder:
Peygamberimiz, (Namaz dînin direğidir. Namaz kılan kimse, dînini kuvvetlendirir. Namaz kılmayan, elbette dînini yıkar) buyurdu. Namazı doğru dürüst kılmakla şereflenen bir kimse, çirkin kötü şeyler yapmaktan korunmuş olur.
Allahü teâlâ, bütün isimlerinin ve sıfatlarının kemâllerini, üstünlüklerini, en sevgili kulu ve resûlü olan Muhammed aleyhisselâmda toplamıştır. Bütün bu üstünlükler, kula yakışacak şekilde Onda görünmektedir. Ona indirilmiş olan kitap, yâni Kur'ân-ı kerim, bütün Peygamberlere indirilmiş olan kitapların hepsinin hulâsasıdır. Hepsinde bildirilmiş olanlar, bunda da vardır. Bu büyük Peygambere verilmiş olan din de, geçmiş dinlerin hepsinin süzülmüş kaymağı gibidir. Hak olan, doğru olan bu dînin bildirdiği her iş, geçmiş dinlerde bildirilen amellerden, işlerden seçilmiş, alınmıştır. Ayrıca meleklerin işlerinden de seçilmiş alınmış bulunmaktadır. Meselâ, meleklerden bir kısmına rükû etmek emrolunmuştur. Birçoklarına secde etmek, başka meleklere de kıyâm, yâni ayakta ibâdet etmeleri emredilmiştir. Bunun gibi, geçmiş ümmetlerden bazısına yalnız sabah namazı emredilmişti. Başkalarına, başka vakitlerin namazı emrolunmuştu. Geçmiş ümmetlerin ve mukarreb meleklerin ibâdetlerinden, amellerinden süzülenleri, seçilenleri, bu dinde emrolundu. Bunun için, bu dîni tasdik etmek, inanmak ve bu dînin emirlerine uymak, geçmiş bütün dinleri tasdik etmek ve hepsine uymak olur.
Demek oluyor ki, bu dîni tasdik edenler, ümmetlerin en hayırlısı, en iyileri olur. Bu dîne inanmayan, beğenmeyen, buna uymak istemeyen de geçmiş dinlerin hepsine inanmamış, hiçbirine uymamış olur.
Bunun gibi, insanların en üstünü, iyilerin seçilmişi olan Muhammed aleyhisselâma inanmayan, o büyük Peygambere dil uzatan bir kimse, Allahü teâlânın isimlerinin ve sıfatlarının kemâllerine, üstünlüklerine inanmamış olur. Resûlullaha inanmak, Onun üstünlüğünü anlamak da, bütün kemâlleri anlamak ve inanmak olur.
.
Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur"
24 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :24 Şubat 2025 01:25
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: "Rahmet melekleri, ceres, [çan, zil, çıngırak] bulunan yere girmez."
Ketile el-Bağdâdî hazretleri Hanbelî mezhebi fıkıh âlimidir. 605 (m. 1208) senesinde Bağdâd’da doğdu. İlim öğrenmek için birçok yerlere gitti. Şam’da, Bağdad’da, Mısır’da meşhur âlimlerden hadis ve fıkıh ilmi tahsil etti. 681 (m. 1282) senesinde vefât etti. Birçok eserler yazdı. “Es-Simâ” isimli kitabında şöyle nakleder:
Simanın caiz olduğu ve caiz olmadığı yerler vardır. Aletsiz, çalgısız nağmeli sese sima denir. Çalgı aleti ile birlikte olan insan sesine gına [müzik] denir. Gına haramdır. Lokman sûresinin 6. âyetindeki lehv-el hadis ifadesini âlimler musiki, çalgı aleti olarak bildirmiştir. İbni Mesud hazretleri yemin ederek lehv-el hadis’ten kasıt, çalgı aleti ve musiki olduğunu söylemiştir. Bir hadis-i şerifte de buyuruluyor ki: (Üçü hariç, her lehv bâtıldır.) Demek ki lehv, bir oyun, bir eğlence, bir çalgı olduğu için böyle buyuruluyor. Müfessirler, İsra suresinin 64. âyetinde şeytana, (Vestefziz… bi savtike [Sesinle oynat]) demenin çalgı ile oynat demek olduğunu, bu âyetin, her çeşit çalgıyı haram ettiğini bildirmişlerdir.
Müfessirler Enam suresinin 70. âyetini, (Dinlerini [şarkı ile, musiki ile] oyun ve eğlence hâline sokanlardan uzak dur) şeklinde tefsir etmişlerdir. (Şimdi siz bu söze [Kur’âna] mı şaşırıyorsunuz? Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz ve siz gafletle oynuyorsunuz.) [Necm 59-61] Müfessirler, “entüm samidün” ifadesini, (Kur’ân okunduğunu işittikleri zaman onu dinletmemek için teganniye [şarkı türkü söyleyerek şamataya] başlarlar, oynarlardı) diye açıklıyor.
İbni Abbas ve Mücahid hazretleri de bu ifadenin şarkı olduğunu söylemiştir. Kur’ân-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Peygamberin emrine uyun, yasak ettiğinden sakının!) [Haşr 7]
(Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]
(O Peygamber, güzel şeyleri helal, çirkin, pis şeyleri haram kılar.) [Araf 157]
(Aralarındaki anlaşmazlıkta seni hakem tayin edip, verdiğin hükmü tereddütsüz kabullenmedikçe, iman etmiş olmazlar.) [Nisa 65]
(Kur’ânı sana insanlara açıklayasın diye indirdik.) [Nahl 44]
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(İlk teganni eden şeytandır.)
(Sesini gına ile yükseltene şeytan musallat olur.)
(Rahmet melekleri, ceres, [çan, zil, çıngırak] bulunan yere girmez.)
(Rahmet melekleri, köpek ve çan bulunan kafileye yaklaşmaz.)
"Şu bedeninin de senin üzerinde hakkı vardır!"
25 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :25 Şubat 2025 01:00
Abdullah bin Amr bin Âs çok ibâdet yapardı. Bütün hayatını ibâdet etmeye vakfetmişti. Ve bir gün...
Ebû Yahyâ eş-Şâmî hazretleri,Tabiîn devrinin hadîs âlimlerindendir. 119 (m. 737) târihinde vefât etti. Şamlıların âlimlerinden olup, Ümm-üd-Derdâ, Recâ bin Hayve, Ubâde bin Sâmid’den (radıyallahü anhüm) hâdîs-i şerîf rivâyet etti.
Naklettiği hâdîs-i şerîflerden bazıları şöyledir:
İbn-i Muhayriz’den rivâyet etti. Resûlullah Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular ki: “Allah yolunda iken hâsıl olan tozla, Cehennemin dumanı, bir Müslümanın üzerinde bir araya gelmez.”
Ebûdderdâ’dan rivâyet etti: Resûlullah Efendimiz buyurdular ki: “Siz, kıyâmet gününde, kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağırılacaksınız. Öyleyse, isimlerinizi güzel koyunuz.”
Abdullah bin Amr bin Âs (radıyallahü anhüma) çok ibâdet yapardı. Bütün hayatını ibâdet etmeye vakfetmişti. Zühd ve takvâsı çoktu. Hatta bu hâli sebebiyle, evlendiği zaman, günlerce hanımının yanına varmadı. Babası Hazreti Amr bin Âs, bu durumu Resûlullah’a arz ederek, evlilikten de nasîbini almasını istemişti. O kadar ibâdet yapma arzusu vardı ki, hayatta bulundukça her gün oruç tutmak ve her gece namaz kılmak üzere Allah’a yemîn ederek nezirde bulundu. Onun bu hâlini Resûlullah Efendimize haber verdiklerinde, Ona “Ey Abdullah! Her gün oruç tuttuğun bütün gece namaz kıldığın bana haber verilmedi mi sanırsın!” buyurdu. O da “Evet yâ Resûlallah! Öyledir” dedi. Bunun üzerine Resûlullah “Böyle yapma! Bazı günlerde oruç tut, bazı günlerde iftar et, oruç tutma! Gecenin bir kısmında uyu, bir kısmında da namaz kıl. Çünkü şu bedeninin senin üzerinde hakkı vardır; gözünün de bir hakkı vardır, hanımının bir hakkı vardır, komşunun da bir hakkı vardır. Binâenaleyh, bu hakların hepsini yerine getirerek, her ayda üç gün oruç tutmak sana kâfidir. Her yapılan iyiliğe ve her hayır ve ibadete karşılık olarak on misli sevap ve mükâfat verileceğine göre, her ayın üç gün orucu, bütün sene orucu demektir” buyurdu.
Hazreti Abdullah da “Yâ Resûlallah! Ben bundan daha fazla ibâdet etmek için kendimde kuvvet buluyorum” dedi. Resûlullah, “Öyle ise Dâvûd aleyhisselâmın orucu gibi oruç tut, fazla tutma!” buyurdu. O da “Dâvûd peygamberin orucu ne kadardır?” diye sordu. Resûlullah Efendimiz cevabında buyurdu ki: “En makbûl oruç, kardeşim Dâvûd aleyhisselâmın orucudur. Bir gün yer, bir gün tutardı.”
"Allah’ım, Ebu Hüreyre’nin annesine hidayet ver!.."
26 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :26 Şubat 2025 01:03
Hazret-i Ebu Hüreyre, annesinin de Müslüman olmasını çok istiyor, fakat bir türlü muvaffak olamıyordu!..
Abdullah Ahvâzî hazretleri hadîs âlimi olup, hafız, yani yüz bin hadîs-i şerîfi ezberden bilirdi. İran’da Ahvâz şehrinin Civâlîk kasabasında doğdu. O devirde yaşayan âlimlerden ders aldı. Hadîs-i şerîf öğrenmek için, birçok şehri dolaştı. Pekçok hadîs âliminden hadîs-i şerîf rivâyet etti. 306 (m. 919) senesinde vefât etti. İlm-i hadîsle ilgili “el-Fevâid” isimli eseri vardır. Bu kitabında şöyle nakleder:
Hazret-i Ebu Hüreyre (radıyallahü teâlâ anh), Eshab-ı kiramın büyüklerindendir. Eshab-ı kiramın, derece olarak, büyüğünün de, küçüğünün de Cennetlik olduğu, hadis-i şeriflerle ve âyet-i kerimelerle bildirilmiştir. Bir âyet-i kerimede buyuruldu ki: (Mekke’nin fethinden önce Allah için mal verip savaşanlar, daha sonra harcayıp savaşanlarla eşit değildir. Onların derecesi, sonradan Allah yolunda harcayan ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber, Allah hepsine de en güzel olanı [Cenneti] vadetmiştir.) [Hadid 10]
Allahü teâlâ, (Ve küllen vaadallahül hüsna [Hepsi için Hüsnayı [Cenneti] söz verdim.] ) buyuruyor. Hepsi Cennetlik olan insanlar için, nasıl, muteber değildir denebilir ki? Bu, âyet-i kerimeyi inkâr olmaz mı? Ehli bilir ki, hadis ravilerinde, adalet şartı aranır. Ama Eshab-ı kiram ravi ise, onda böyle bir şart aranmaz. Çünkü hepsinin adil olduğunda icma hasıl olmuştur. Eshab-ı kiramdan herhangi birine adil değil diyen, icmaya karşı gelmiş olur. İcma’ya karşı gelmek de küfürdür...
Hazret-i Ebu Hüreyre, Müslüman olduktan sonra, annesinin de Müslüman olmasını çok istiyor, bunun için çok uğraşıyordu; fakat bir türlü muvaffak olamıyordu. Bu hususta şöyle anlatmıştır:
Resulullaha, annemin hidayete kavuşması için dua buyurun dedim. Resulullah, (Allah’ım, Ebu Hüreyre’nin annesine hidayet ver) diye dua buyurdu. Eve varınca annem, ya Eba Hüreyre, ben Müslüman oldum dedi ve Kelime-i şehadeti söyledi. Ben sevincimden ağlayarak annemin Müslüman olduğunu müjdeledim. Dedim ki, ya Resulallah, annemi ve beni müminlerin sevmesi için, bizim de, müminleri sevmemiz için dua edin. Resulullah, (Allah’ım, şu kulunu ve annesini mümin kullarına, müminleri de onlara sevdir) buyurarak dua etti. Artık beni bilen ve gören her mümin sevdi.
Hazret-i Ebu Hüreyre, Eshab-ı kiramın en fakiri olduğu için, Eshab-ı Suffa arasına katıldı. Eshab-ı Suffa, Mescid-i Nebi’de kalır, hep ilimle meşgul olurdu.
"Nefisimizin kötülüğünden Allahü teâlâya sığınırız..."
27 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :26 Şubat 2025 22:13
"Uygunsuz işlerin hepsinden Allahü teâlâya tevbe etmeli, Ona yalvarmalıdır!"
Kale’î hazretleri, Şafiî mezhebi kelâm, fıkıh ve usûl âlimlerindendir. İsmi, Abdullah bin Halîl’dir. 760 (m. 1359) senesinde Şam kalesinde doğdu. Burada meşhur âlimlerden ilim tahsil etti. Mısır’a gidip oranın büyük âlimlerinden de ilim öğrendi. Sonra Şam’a geldi. El-Akîbet-ül-kebîre isimli zaviyesinde ders verirdi. 833 (m. 1430) senesinde Şam’da vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Bir kimse, kötü huylarını yok etmezse ve emirlere uyarak ve yasaklardan sakınarak kendini süslemezse, bu nîmetim kokusunu bile duyamaz. İslâmiyetten kıl ucu kadar bile ayrılan bir kimsede ahvâl ve mevâcid hâsıl olursa, bunlara istidrâc denir ki, onu dünyada ve âhırette rezil olmaya sürükler. Allahü teâlânın sevgili Peygamberine ayak uydurmayan bir kimse, felaketlerden kurtulamaz. Birkaç günlük dünya hayatını, Hak teâlânın râzı olduğu şeyleri yapmakla geçirmelidir. Bir kimsenin işlerinden, onun sahibi râzı olmazsa, onun yaşaması nasıl olur? Hak teâlâ, onun büyük, küçük her yaptığını bilmekte ve görmektedir. Hazırdır ve nâzırdır. Utanmak lâzımdır. Eğer bir kimsenin onun çirkin ve kötü işlerini gördüğünü anlasa, onun gördüğü yerde bozuk bir şey yapmaz. Ayıplarını, kusurlarını onun gördüğünü istemez.
Müslümanlara ne oldu ki, Hak teâlânın hazır olduğunu bilerek, Onun beğenmediği şeyleri yapmaktan sıkılmıyorlar? Bu nasıl Müslümanlıktır? Hak teâlâya, kendi kusurlarını gören bir kimse kadar kıymet vermiyorlar. Nefislerimizin kötülüklerinden ve işlerimizin bozuk olmasından Allahü teâlâya sığınırız. Hadis-i şerifte, (Lâ ilâhe illallah diyerek îmanınızı tâzeleyiniz!) buyuruldu. Şânı, şerefi çok büyük olan bu sözle her ân, îmanı tâzelemeli. Uygunsuz işlerin hepsinden Allahü teâlâya tevbe etmeli, Ona yalvarmalıdır! Belki, tevbe etmek için başka zaman ele geçmez. Hadis-i şerifte, (Sonra yaparım diyenler helâk oldu) buyuruldu. Yâni, iyi işleri geciktirenler, bugünün işini yarına bırakanlar aldandı, ziyân etti. Boş zamanı kıymetlendirmelidir. Bu zamanlarda, Allahü teâlânın beğendiği şeyleri yapmalıdır.
Tevbe yapabilmek, Hak teâlânın büyük nîmetlerinden biridir. Hak teâlâdan, her ân bu nîmeti istemelidir. İslâmiyeti iyi bilen ve hakîkat âleminden haberi olan Allah adamlarından yardım beklemeli, bunlardan imdâd istemelidir. Böylece, Hak teâlânın lütfuna kavuşarak, Onun mukaddes tarafına çekilir. Ona karşı başkaldıramaz olur. İslâmiyetten kıl ucu kadar ayrılık bulundukça, kendini tehlikede bilmelidir. Bu ayrılıkların, uygunsuzlukların hepsini yok etmelidir.
Fıkıh öğrenmeyip, tasavvuf ile uğraşan, dinden çıkar!..
28 Şubat 2025 02:00 | Güncelleme :27 Şubat 2025 22:53
Dîn-i islâm, dört vesîka ile bizlere gelmiştir. Bu dört vesîkaya (Edille-i şer’ıyye) denir.
Şerefüddîn Makdisî hazretleri Hanbelî fıkıh ve hadîs âlimlerindendir. 646 (m. 1248) senesinde Kudüs’te doğdu. Zamanındaki büyük âlimlerden ilim öğrendi. Birçok âlim, ona icâzet verdi. Şam’da Müftîlik makamına yükseldi. Bir seneden fazla kadılık vazîfesinde kaldı. Sâhibiyye Medresesi’nde ders okuturdu. Eşrefiyye Medresesi’nin hadîs meşihatına (rektörlüğüne) tayin edildi. 732 (m. 1331) senesinde Şam’da vefât etti.
Bu mübarek zat, bir dersinde şunları anlattı:
Dîn-i islâm, dört vesîka ile bizlere gelmiştir. Bu dört vesîkaya (Edille-i şer’ıyye) denir. Bunların dışında kalan her şey bid’attir. Tasavvuf büyüklerinin kalplerine gelen ilhâmlar, keşifler, ahkâm-ı İslâmiye için senet ve vesîka olamaz. Keşiflerin, ilhâmların doğru olup olmadığı, İslâmiyete uygun olup olmamaları ile anlaşılır. Tasavvufun, vilâyetin yüksek tabakalarında bulunan evliyâ da, ilmi olmayan, aşağı derecelerdeki Müslümânlar gibi, bir müctehide tâbi olmak mecbûriyetindedir. Evliyâ, herkes gibi, bir mezhebe tâbi olarak yükselmişlerdir.
Ahkâm-ı islâmiyeye yapışmak, bir ağaç dikmek gibidir. Evliyâya hâsıl olan ilimler, marifetler, keşifler, tecellîler, aşk-ı ilâhî ve muhabbet-i zâtiyye, bu ağacın meyveleri gibidir. Ağaç dikmekten maksat, meyve elde etmektir. Fakat, meyve kazanmak için, ağaç dikmek şarttır. Yanî, îmân olmazsa ve ahkâm-ı islâmiyye yapılmazsa, tasavvuf ve evliyâlık hâsıl olamaz. Böyle iddiada bulunanlar, zındıktır, dinsizdir. Böyle kimselerden, aslandan kaçmaktan dahâ çok kaçmalıdır. Aslan, insanın yalnız canını alır. Bunlar ise, dînini ve îmânını alır.
İmâm-ı Mâlik “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Fıkıh öğrenmeyip, tasavvuf ile uğraşan, dinden çıkar. (Zındık) olur. Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan (Bid’at sâhibi) olur. Her ikisini edinen, hakîkate varır) buyurdu.
Fıkhı doğru öğrenen ve tasavvufun zevkini alan, kâmil insan olur. Tasavvuf büyüklerinin hepsi kemâle gelmeden önce bir fıkıh âliminin mezhebinde idi. Tasavvufçunun mezhebi yoktur demek, mezheplerin hepsini bilir, hepsini gözetir, evlâ olanı, ihtiyâtlı olanı yapar demektir. Cüneyd-i Bağdâdî, Süfyân-ı Sevrînin mezhebinde idi. Abdülkâdir-i Geylânî, Hanbelî idi. Ebû Bekr-i Şiblî, Mâlikî idi. Hâris-i Muhâsibî, Şâfiî idi “Kaddesallahü teâlâ esrârehüm”.
Müslümanda bulunması gereken üç haslet...
1 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :28 Şubat 2025 22:44
"Bilmediğini öğren, dinlemesini bil, seni ziyâret etmeyeni ziyâret et!"
Abdullah bin Muhayrız hazretleri Tabiînden meşhûr hadîs âlimidir. 99 (m. 717) senesinde Kudüs’te vefât etti. Birçok âlimden hadîs-i şerîf dinleyip, rivâyet etmiştir. Rivâyetleri Kütüb-i sitte denilen meşhûr hadîs kitaplarında yer almıştır. Abdullah bin Muhayrız hazretleri, son derece sabırlı ve mütevâzi bir zât idi. O, kendisinin dîn-i İslâmı yaşamadaki gayreti ve takvâsı için bir şey verilmesini istemezdi. Tanındığı zaman oradan uzaklaşırdı. Bu hâli de Eshâb-ı kiramın (aleyhimürrıdvân) hâline tam uygun idi ki onlar kendilerini tanıyıp Eshâb’dan oldukları için normal fiyatından çok tenzilât yapanlardan bir şey satın almazlardı...
Ahmed bin Hanbel hazretleri, İsmail bin İbrâhîm’den rivâyetle Reca’ bin Ebî Seleme diyor ki:
İbni Muhayrız elbise almak için bir manifaturacının dükkânına girdi. Orada olan birisi manifaturacıya, “Sen bu zâtı tanıyor musun? Bu zât İbni Muhayrız’dır” dedi. İbni Muhayrız hemen kalktı ve “Biz paramızla bir şey almaya geldik, dinimizle değil” diyerek oradan ayrıldı.
Buyurdu ki: “İpek elbise giymek sûretiyle haram işlemektense; vücûdumun her yerinin alaca (cilt hastalığı) olmasını daha çok severim.”
Hanımının dokuduğu elbiseleri giyerdi. Zamanındaki bazı kimseler bunu uygun görmezlerdi. Arkadaşlarından Hâlid bin Düreyk Ona “Sen hem zâhidlik yapıyorsun hem de bahillik (cimrilik). Ben bunu hiç uygun bulmuyorum” dedi. Bunun üzerine İbni Muhayrız “Nefsimi temize çıkarmaktan Allahü teâlâya sığınırım” dedi. Bundan sonra Mısır kumaşından yapılmış beyaz iki elbise aldırdı ve o ikisini giymeye başladı.
Allah korkusundan beti benzi sararmış bir halde, “Ey Allahım benzim senin korkundan sararıp solmuş ve rengini kaybetmiş bir hâle gelecek şekilde korkmayı nasip etmeni istiyorum” diye duâ eder ve ağlardı. İnsanların ikiyüzlü olmasına, nefislerinin arzuları peşinden koşmalarına çok üzülür ve bu şekilde onların hâlini şöyle açıklardı: “Eğer sizler iyi güzel şeyleriniz olduğu zaman insanlara gösteriş yapar, öğünür, onu parmağınızla gösterir ve beğenmeyecekleri bir şey olduğu zaman da gizlerseniz; Allahü teâlâ böyle olanları kıyâmet günü Cehenneme atar ve onu yalancı diye adlandırır.”
İbni Muhayrız dedi ki: Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) Eshâbından Fudale İbn-i Ubeyd (radıyallahü anh) ile görüştüm. Nasîhat istedim: “Eğer bu üç haslet sende bulunursa Allahü teâlâ bu hasletlerle sana iyilikler ihsân eder. Bu üç haslet; bilmediğini öğren, dinlemesini bil, kendini ziyâret etmeyeni ziyâret et” buyurdu.
Ferâiz, din bilgisinin yarısı demektir!.."
2 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :1 Mart 2025 23:00
Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmde, en açık ve en geniş bildirdiği şey, meyyitten kalan mîrâsın nasıl dağıtılacağıdır
Ebû Hakîm Habri hazretleri hadîs ve Şafiî fıkıh âlimlerinin büyüklerindendir. 476 (m. 1083) yılında Bağdad’da vefât etti. Zamanın meşhûr Şafiî fıkıh âlimlerinden “Tabakât” sahibi Ebû İshâk Şirâzî ve Hüseyn bin Muhammed Vennî’den fıkıh ilmini tahsil etti. Ebû Muhammed Cevherî ve daha birçok âlimden de hadîs-i şerîf dinleyip, ilim öğrendi.
Miras taksiminde, temel ilimlerden olan fıkıh ve matematik ilimlerini iyi öğrenip, ferâiz ilminde meşhûr oldu.
Onun bilhassa ferâiz (miras taksimi) ilmi üzerinde çalışmasının sebebi; Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) “Ferâiz ilmini öğrenmeğe çalışınız! Bu ilmi gençlere öğretiniz! Ferâiz ilmi, din bilgisinin yarısı demektir. Ümmetimin en önce unutacağı, bırakacağı şey, bu ilim olacaktır” buyurmasıdır.
Bu ilmin unutulmasını önlemek, gençlere öğreterek emr-i Nebevî’yi yerine getirmekti.
Zamanında, Bağdad ve çevresinde bir Müslüman vefât ettiği zaman, hiçbir kimse meyyitin malına dokunmaz, bir taraftan da hemen Ebû Hakîm Habri davet edilirdi. Ebû Hakim Harbi, meyyitin iğneden ipliğe ne kadar malı varsa yazar, mirasçılarına taksim ederdi. Böylece, mirasçıların haksız olarak meyyitin malından kullanması ve haram yemeleri önlenmiş olurdu. Kardeş kardeşe düşman olmaz, herkes hakkına râzı olur, kanâat ederdi.
Bu mübarek zat bir dersinde buyurdu ki:
Vefât eden kimsenin bıraktığı malın kimlere verileceğini ve nasıl dağıtılacağını öğreten ilme, (İlm-i ferâiz) denir. Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmde, en açık ve en geniş bildirdiği şey, meyyitten kalan mîrâsın nasıl dağıtılacağıdır. Burada yapılacak işlerin çoğu farz olarak emrolunduğu için, hepsine (Ferâiz ilmi) denilmiştir...
Kaybolan kimse, hükmen öldü sayılır. Ana rahminde öldürülüp diyeti verilen cenîn, takdîren ölü sayılır. Bu ikisinin de malları vârislerine taksîm edilir. Ölüm zemânında ana rahminde bulunan vâris, takdîren diri sayılır. Bu cenîn, bir oğlan veyâ bir kız imiş gibi iki türlü ferâiz hesâbı yapılıp, ikisinden hissesi çok olanı ayrılıp, geri kalan, diğer vârislere taksîm edilir. Bu cenîn iki seneden önce, diri olarak doğarsa, hemen ölse bile vâris olur ve ölünce mîrâs bırakır.
"Ümmetimin hepsi cennete girer...”
3 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :3 Mart 2025 01:15
"Allahım! Ben bütün yaptıklarımın ve yapmadıklarımın şerrinden sana sığınırım."
İbn-i İdris hazretleri Tebe-i Tâbiîn’in fıkıh, hadîs ve kırâat imamlarındandır. Adı, Abdullah’tır. 120 (m. 737) yılında Kûfe’de doğdu. 192 (m. 807) yılında orada vefât etti. İmâm-ı A’meş, Mâlik bin Enes ve daha birçok âlimden ilim öğrendi. İmâm-ı Mâlik’in sohbet arkadaşlarından olup, onun mezhebinden idi...
Bir defasında birisi name yaparak bir soru sordu. Bunun üzerine buyurdu ki; “Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîm’de buyuruyor ki; (Az kalsın, söyledikleri sözden gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp yere düşecek.) (Meryem-90) Siz konuşurken name yaptığınız müddetçe ben size hadîs-i şerîf nakletmem.”
Ubâde İbn-i Sâmit’ten (radıyallahü anh) şöyle rivâyet etti; “Biz Resûlullah’a (sallallahü aleyhi ve sellem) zorlukta, kolaylıkta, neşede, kederde ve başkalarını bizim üzerimize tercih edilmesi hallerinde itaat eylemek, âmir olan kimselerle emirlik husûsunda nizâlaşmamak, her nerede bulunursak bulunalım, muhakkak hakkı söylemek, Allah yolunda hiç bir kimsenin kınamasından ve kötülemesinden korkmamak üzere bîat edip söz verdik.”
Hazreti Âişe (radıyallahü anha) vâlidemize Peygamberimizin okuduğu bir duâ sorulduğunda; Resûlullahın, “Allahım! Ben bütün yaptıklarımın ve yapmadıklarımın şerrinden sana sığınırım” diye duâ ettiğini buyurdu. Naklettiği diğer hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir:
Abdullah İbn-i Abbâs hazretlerinin bildirdiği bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Ben ilmin şehriyim, Ali onun kapısıdır.”
Ebû Hüreyre’nin (radıyallahü anh) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfde, Resûlullah buyurdu ki: “Girmek istemeyen müstesna, ümmetimin hepsi Cennete girer.” Bunun üzerine orada hazır bulunan bir sahabi Cennete girmek istemeyen kimsenin hâline taaccüp ederek “Cennete kim girmek istemez, ki? Herkesin arzusu Cennete girmektir” diye arz edince, Peygamber efendimiz; “Zâhirî ve batınî olarak emrettiğim ve nehyettiğim işlerde bana itaat eden kimse, ebedî kalıcı olarak Cennete girer. (Bu husûslarda) bana itaat etmeyen ise Cennete girmekten imtina etmiş, girmek istememiş olur” buyurdu.
Resûlullah, Hazreti Âişe’ye buyurdu ki: “Kabrin sıkıştırması ve Münker-Nekir’in suâli ânında hâlin nasıl olacak? Yâ Hümeyrâ! Kabrin sıkıştırması mümin için, annenin çocuğunun ayağını eliyle çekmesi gibidir. Münker ve Nekîrin sorusu da mümin için, ağrıdığı zaman göz için göz taşı gibidir.”
.
Kur’ân okunan eve bereket, iyilik gelir...
4 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :4 Mart 2025 00:03
Kur’ân-ı kerîmi, güzel ses ile, Allah’tan korkarak ve hüzün ile okumalıdır.
İmam-ı İbn-i Kesir hazretleri Tabiîn devrinde Mekke’de yetişen meşhûr kırâat âlimlerinin ikincisidir. 45 (m 665) yılında Mekke’de doğdu. Eshâb-ı kiramın ve Tâbiîn’in büyüklerinden Abdullah bin Zübeyr, Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb-ı Ensârî, Enes bin Mâlik, Mücâhid bin Cebr ve Abdullah İbn-i Abbâs’ın kölesi Derbâs’a yetişip onlardan ilim aldı, hepsinden rivâyette bulundu. Kur’ân-ı kerîm’in kırâatini arz yolu ile Abdullah bin Sâib’den aldı. 120 (m. 738)’de vefat etti.
Bu mübarek zat, bir dersinde buyurdu ki:
Bir hadîs-i şerîfte, (Ümmetimin yapdığı ibâdetlerin en kıymetlisi, Kur’ân-ı kerîmi, Mushafa bakarak okumaktır) buyuruldu. Kur’ân-ı kerîm okumanın en efdali, namazda okumaktır. Bir hadîs-i şerîfte, (Namazda okunan Kur’ân, namaz dışında okunan Kur’ândan dahâ hayırlıdır) buyuruldu.
Hazret-i Alî “radıyallahü anh” buyurdu ki: "Namazda ayakta iken okunan Kur’ânın her harfi için yüz sevap verilir. Namaz dışında abdestli okuyunca, her harfi için yirmibeş sevap verilir. Abdestsiz okuyunca, on sevap verilir. Yürürken ve iş yaparken okuyunca, daha az sevap verilir. Manasını düşünerek bir âyet okumak, başka şey düşünerek, bütün Kur’ânı hatmetmekten daha çok sevaptır."
Kur’ân-ı kerîmi, güzel ses ile, Allah’tan korkarak ve hüzün ile okumalıdır. Tegannî ile, şarkı söyler gibi Kur’ân okuyana sevap verilmez. Sûre veya âyet okumaya başlarken E’ûzü okumak vâciptir. Fâtiha okumaya başlarken Besmele okumak da vâciptir. Diğer sûrelere başlarken Besmele okumak sünnettir. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Kur’ân-ı kerîmi tecvîd bilgisine uyarak okuyunca, her harfine yirmi sevap verilir. Tecvîde uymazsa, on sevap verilir.)
Bir âyeti ezberledikten sonra unutmak, en büyük günahlardandır. (Kur’ân-ı kerîm okunan evden, Arşa kadar nûr yükselir) hadîs-i şerîftir. Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” buyurdu ki: "Kur’ân okunan eve, bereket, iyilik gelir. Melekler oraya toplanır. Şeytânlar oradan kaçar."
Kur’ân-ı kerîmi dinlemek çok sevaptır. Hadîs-i şerîfte, (İnsanın dinlediği bir âyet, kıyâmette kendine nûr olur) buyuruldu.
Kur’ân-ı kerîm okumayı geçim vâsıtası yapmamalıdır. Hadîs-i şerîfte, (Kur’ân-ı kerîm okuyunca, Allahü teâlânın rızâsını ve Cenneti isteyiniz! Dünyâlık istemeyiniz! Bir zaman gelir ki, hâfızlar, Kur’ân-ı kerîmi, insanlara yaklaşmak için vâsıta yaparlar) buyuruldu.
Oruç tutanın, tövbe edenin günâhları yanar, yok olur!
5 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :4 Mart 2025 23:04
İslâmın beş şartından dördüncüsü, mübarek ramazan ayında, her gün oruç tutmaktır.
Mecdüddîn-i Mûsulî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 599 (m. 1202) senesinde Musul’da doğdu, ilim tahsiline, önce babasından ilim alarak başladı. Sonra Şam’a giderek Cemâlüddîn-i Husayrî’den de ilim tahsil etti. Yaşadığı devirde, fıkıh ve usûl ilimlerindeki âlimlerin en büyüğü oldu. Bir müddet Kûfe kadılığı yaptı. Daha sonra Bağdad’a gidip, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin kabri yanında ders okutmaya başladı. Vefâtına kadar, fetvâ verip ders okuttu. 683 (m. 1284) senesinde vefât etti. “Muhtâr” ve bunun şerhi olan “İhtiyâr” kitapları meşhûrdur. Bu kitabında şöyle anlatır:
İslâmın beş şartından dördüncüsü, mübarek ramazan ayında, her gün oruç tutmaktır. Oruç, hicretten onsekiz ay sonra, Şabân ayının onuncu günü, Bedir gazâsından bir ay evvel farz oldu. Ramazan, yanmak demektir. Çünkü bu ayda oruç tutan ve tövbe edenlerin günâhları yanar, yok olur.
Selmân-ı Fârisî “radıyallahü anh” bildirdi ki, Resûlullah Şabân ayının son günü hutbede buyurdu ki: (Ey Müslümânlar! Üzerinize öyle büyük bir ay gölge vermek üzeredir ki, bu aydaki bir gece [Kadr gecesi], bin aydan daha hayırlıdır. Allahü teâlâ, bu ayda, her gün oruç tutulmasını emretti. Bu ayda, geceleri terâvîh namazı kılmak da sünnettir. Bu ayda, Allah için ufak bir iyilik yapmak, başka aylarda, farz yapmış gibidir. Bu ayda, bir farz yapmak, başka ayda yetmiş farz yapmak gibidir. Bu ay, sabır ayıdır. Sabredenin gideceği yer Cennettir. Bu ay, iyi geçinmek ayıdır. Bu ayda mü’minlerin rızkı artar. Bir kimse, bu ayda, bir oruçluya iftâr verirse, günâhları affolur. Hak teâlâ, onu Cehennem ateşinden âzâd eder. O oruçlunun sevâbı kadar, ona sevap verilir.)
Eshâb-ı kirâm, dediler ki: Yâ Resûlallah! Her birimiz, bir oruçluya iftâr verecek, onu doyuracak kadar zengin değiliz. Resûlullah buyurdu ki:
(Bir hurma ile iftâr verene de, yalnız su ile oruç açtırana da, biraz süt ikrâm edene de, bu sevap verilecektir. Bu ay, öyle bir aydır ki, ilk günleri rahmet, ortası afv ve mağfiret ve sonu Cehennemden âzâd olmakdır. Bu ayda, emri altında olanların vazîfesini hafîfletenleri Allahü teâlâ affedip, Cehennem ateşinden kurtarır. Bu ayda dört şeyi çok yapınız! Bunun ikisini Allahü teâlâ çok sever. Bunlar, Kelîme-i şehâdet söylemek ve istiğfâr etmekdir. İkisini de, zâten her zaman yapmanız lâzımdır. Bunlar da Allahü teâlâdan Cenneti istemek ve Cehennem ateşinden Ona sığınmaktır. Bu ayda, bir oruçluya su veren bir kimse, kıyâmet günü susuz kalmayacaktır.)
..
İnsanlar edebe, ilimden daha fazla muhtaçtır...”
6 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :5 Mart 2025 22:52
“Kendisinden ilim öğrendiği hocada, ayıp ve kusur arayan kimse, o zâttan istifâde edemez.”
Abdullah bin Menâzil hazretleri evliyanın büyüklerindendir. Hamdûn-i Kassâr’ın talebesi olup, zâhir ve bâtın ilimlerinde âlim, faziletler sahibi idi. Hadîs ilminde de âlim olup, çok hadîs-i şerîf dinlemiş ve yazmıştır. 329 (m. 940)’da Horasan’da Nişâbûr’da vefât etti.
Ahmed bin Hamîdî Esved, Abdullah bin Menâzil’e gelerek; “Rüyâmda gelecek seneye kadar öleceğini gördüm, dünyâyı terk etmeye hazırlansan iyi olur” dedi. Bunun üzerine Abdullah bin Menâzil buyurdu ki: “Bize uzun bir süreden bahsettin. Gelecek seneye kadar yaşamaya elimde delîlim var mı?” buyurdu.
Ebû Ali Dekkâk hazretleri şöyle anlatır: “Bir gün Ebû Ali Sakafî konuşurken Abdullah bin Menâzil, ona 'Ölüme hazır ol, çünkü bundan kurtulmanın çâresi yoktur' dedi. Bunun üzerine Ebû Ali Sakafî ona 'Ey Abdullah! Sen de ölüme hazır ol, şüphesiz öleceksin' deyince, Abdullah bin Menâzil kolunu yastık şeklinde uzatarak başını koluna koydu ve 'İşte öldüm' dedi ve derhal rûhunu teslim etti. Bu durum karşısında Ebû Sakafî söyleyecek bir söz bulamadı. Çünkü Abdullah bin Menâzil’e fiilen mukâbele etmek imkânına sahip değildi. Ebû Ali Sakafî’yi dünyâya bağlayan birtakım sebepler vardı. Abdullah bin Menâzil’in ise Allahü teâlâdan başka meşgûliyeti yoktu. Dünyâ ile alâkasını kesmişti."
Abdullah bin Menâzil buyurdu ki: “İnsanlar senin sû-i zannından, sen de nefsinin vesvese ve hevasından kurtulduğun vakit, senin için vakitlerin en fazîletlisidir.”
“İnsanlar edebe, ilimden çok daha fazla muhtaçtır.”
“Hayâdan bahseden, ama kendisi Allahü teâlâdan hayâ etmeyen kimseye ne kadar şaşılır.”
“İhtiyâcı olmayan bir şeyi kendisine lâzım kılan, ihtiyâcı olan bir şeyi zayi etmek durumunda kalır.”
“Allahü teâlâ çeşitli ibâdetleri bildirdi. Sabrı, sıdkı, namazı, orucu ve seher vakitleri istiğfar etmeyi buyurdu. İstiğfarı en sonra söyledi. Böylece kula, bütün ibâdetlerini, iyiliklerini kusurlu görüp, hepsine af ve mağfiret dilemesi lâzım oldu.”
“Çalışıp da tevekkül etmek, bir yere çekilip ibâdet yapmaktan hayırlıdır.”
“Kendisinden ilim öğrendiği zâtta, ayıp ve kusur arayan, o zâtın ilminden, feyiz ve bereketinden istifâde edemez.”
“Tevekkül sahibi kimse, her şeyden yüz çevirip Allahü teâlâya dönen kimsedir.”
“Farzlardan birini eda etmeyen, sünneti yapmama belâsına yakalanabilir. Sünneti terk edenin ise bidate düşmesi muhakkaktır.
.
İlim, müminin en samîmi dostudur
7 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :6 Mart 2025 23:17
En akıllınız, Allahü teâlâdan en çok korkanınız, emir ve yasaklarına en güzel şekilde riâyet edeninizdir.
Ebü’ş-Şeyh hazretleri hadîs âlimlerinin büyüklerindendir. Adı Abdullah bin Muhammed’dir. 274 (m. 887) senesinde doğdu. On yaşından itibâren hadîs-i şerîf dinlemeye ve ilim öğrenmeye başladı. Zamanındaki büyük âlimlerin derslerine devam ederek hadis rivayet etti. 369 (m. 973) yılında vefât etti.
Ebü’ş-Şeyh’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerde Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki:
“Allahü teâlâ, yarısı kardan ve yarısı ateşten olan bir melek yaratmıştır. Bu melek 'Allahım! Kar ile ateşi birleştirdiğin gibi, sâlih kullarının kalblerini de birleştir' diye duâ eder.”
“Et, dünyâ ve âhıretin en üstün yemeğidir. O, kulağın işitmesini arttırır. Eğer Rabbimden her gün bana et yemeği nasîb etmesini istesem, nasîb ederdi.”
“Rabbimin katında on ismim vardır. Ben Muhammed’im, Ahmed’im, Mahî’yim; Allahü teâlâ benimle küfrü mahvedecektir. Ben Akîb’im, benden sonra Peygamber yoktur. Ben Hâşir’im, Allahü teâlâ, kullarını beni müteakip haşredecektir. Ben rahmet Resûlüyüm, ben tövbe Resûlüyüm, ben Melâhim Resûlüyüm, ben Mukaftayım. Herkes bana uyar. Ben Kussem’im, yanî olgun ve bütün iyilikleri kendinde toplayan bir kimseyim.”
“İlim; müminin en samîmi dostu, hilm (yumuşaklık, güzel huy) veziri, akıl; ona doğruyu gösteren delîli, amel; fayda ve koruyucusu, rıfk; annesi, mülâyemet; kardeşi, sabır ise ordu kumandanıdır.”
“Bu dünyâ, baştan sonuna kadar yırtılıp da sonunda bir iplik ile tutan elbiseye benzer ki, o da nerede ise kopmak üzeredir.”
“En akıllınız, Allahü teâlâdan en çok korkanınız, emir ve yasaklarına en güzel şekilde riâyet edeninizdir.”
“Üç çeşit komşu vardır. Bunlardan birinin bir hakkı, diğerinin iki hakkı ve üçüncüsünün de üç hakkı vardır. Üç hakkı olan komşu, Müslüman ve akraba olan komşudur. Bunun, komşuluk, İslâmiyet ve akrabalık olmak üzere üç hakkı vardır. Müslüman olan komşunun da, komşuluk ve İslâmiyet hakkı olmak üzere iki hakkı vardır. Müslüman olmayan komşunun ise, yalnız komşuluk hakkı vardır.”
“Dilencilikten korunmak, aile efradına bolluk göstermek ve etrâfındakilere yardımda bulunmak gayesiyle, helâlinden ve meşrû şekilde dünyalık talep eden kimse, yüzü ayın ondördü gibi parlak olduğu hâlde Allahü teâlâya kavuşur.”
.
Kul ile Rabbi arasındaki perde, kendi nefsidir!..
8 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :7 Mart 2025 23:25
Kul, kendinin nefsini düşünmekten büsbütün kesilmedikçe Rabbini düşünemez.
İbn-i Lebbân hazretleri Hadîs âlimlerinin büyüklerindendir. İsmi Abdullah bin Muhammed’dir. İran’da İsfehân’da doğdu. İsfehân’ın meşhur âlimlerinden hadis ve fıkıh ilmi tahsil etti. Sonra Bağdad’a gelip talebe yetiştirdi. 446 (m. 1054) senesinde orada vefât etti. Birçok eser yazmış olan İbn-i Lebbân’ın en meşhûr eseri, “Dürer-ül-gavvâs fî ulûm-il-Havvâs”dır. Bu kitabında şöyle anlatır:
Kalb, yâni gönül birden fazla şeyi sevmez. Bu bir şeye olan sevgisi kesilmedikçe başka şeyi sevemez. Kalbin mal, evlat, mevki, medholunmak gibi çeşitli arzuları ve bağlantıları ve sevdikleri görülür ise de bu sevgilileri hakîkatte hep bir sevgilisi içindir. O biricik sevgilisi de, kendi nefsidir. Onların hepsini, kendi nefsi için sevmektedir. Bunları, hep kendi nefsi için istemektedir. Onların nefislerini düşünmemektedir. Nefsine olan sevgisi kalmazsa, nefsi için onlara olan sevgisi de kalmaz. Bunun içindir ki, kul ile Rabbi arasındaki perde, kulun kendi nefsidir. Çünkü hiçbir şeyi o şey için sevmemektedir. Onun için hiçbir şey perde olmaz...
Kul, hep nefsini düşünmektedir. Bunun için perde, yalnız kendisidir. Başka hiçbir şey değildir. Kul, kendinin nefsini düşünmekten büsbütün kesilmedikçe Rabbini düşünemez. Allahü teâlânın sevgisi onun kalbine yerleşemez. Bu büyük nîmet, ancak tam fena hâsıl olduktan sonra elde edilebilir. Mutlak olan fena da, Tecellî-i zatîye bağlıdır. Çünkü, ortalıktan karanlığın kalkması, ancak, parlak olan güneşin doğması ile olur. (Muhabbet-i zatiyye) denilen bu sevgi hâsıl olunca, sevgilinin nîmetleri ve elemleri, sevenin yanında eşit olur. Bu zaman, ihlâs hâsıl olur. Rabbine ancak Onun için ibâdet eder. Kendi nefsi için değil. İbâdeti, nîmetlere kavuşmak için olmaz. Çünkü, ona göre nîmetlerle azâblar arasında başkalık yoktur. İşte bu hâl mukarreblerin derecesidir. Ebrâr böyle değildir. Bunlar, Allahü teâlâya nîmetlerine kavuşmak için ve azâbından korktukları için ibâdet ederler. Bu iki dilekleri ise, nefslerinin arzularıdır. Çünkü bunlar, Allahü teâlânın zâtını sevmek saadetine kavuşmamışlardır. Bunun için (Ebrârın hasenâtı, mukarreblerin seyyiâtı olmuştur.) Çünkü, ebrârın hasenâtı, bir bakımdan hasenâttır. Başka bakımdan seyyiât olur. Mukarreblerin hasenâtı ise, her bakımdan hasenâttır. Yâni iyiliktir.
.
Büyüklerin çocuklara selâm vermesi câizdir
9 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :9 Mart 2025 00:39
Bir kimseye selâm verirken, cem olarak vermeli, çok kimseye verir gibi vermelidir.
Takıyyüddîn Bağdâdî hazretleri Hanbelî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 668 (m. 1269) senesinde Bağdâd’da doğdu. Zamanın âlimlerinden fıkıh ilmini öğrendi. Zamanında Bağdad’da ilim husûsunda kendisine müracaat edilen en meşhûr ve başta gelen bir âlim idi. 729 (m. 1329)’da vefât etti.
Bu mübarek zat bir dersinde buyurdu ki:
İki Müslüman karşılaştığı zaman, birbirine (Selâmün aleyküm) demesi ve sonra el ile müsâfeha etmesi sünnettir. Müsâfeha ederken günâhları dökülür. (Selâmün aleyküm) demek, (Ben Müslümanım. Benden sana zarar gelmez. Selâmettesin) demektir. Bir kimseye selâm verirken, cem olarak vermeli, çok kimseye verir gibi vermelidir. Çünkü mümin yalnız değildir. Muhafaza melekleri ve (Kirâmen kâtibîn) adındaki iki melek onunla berâberdir.
Abdüllah bin Selâm “radıyallahü anh” buyuruyor ki: Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Medîne’ye hicret buyurduğu zaman, mübârek ağzından ilk işittiğim hadîs-i şerîf şu idi: (Birbirinize selâm veriniz! Birbirinize yiyecek ikrâm ediniz! Akrabânızın haklarını gözetiniz! Gece, herkes uyurken namaz kılınız! Bunları yaparak, selâmetle Cennete giriniz!)
Hadîs-i şerîfte, (Tanıdığınız ve tanımadığınız Müslümanlara selâm veriniz!) buyuruldu. Kâfirlere selâm verilmez. Onlar selâm verince, yalnız (Ve aleyküm) denir. Nikâhla alması ebedî harâm olan onsekiz kadına selâm vermek câizdir. Selâmlarına cevâb vermek farz-ı kifâyedir. Bir sebep ile, geçici harâm olan, yani o sebep kalkınca evlenmesi helal olan yedi kadına selâm vermek câiz değildir. Bunların selâmına cevap vermek farz olmaz.
Zengine, zengin olduğu için selâm vermek câiz değildir. Zengin önce selâm verirse, cevap verilmesi farz olur. Büyüklerin çocuklara selâm vermesi câizdir. Selâmda sünnet şöyledir ki, önce büyük küçüğe, şehirli köylüye, devedeki ata binmiş olana, attaki merkepte olana, merkep üstündeki yaya yürüyene, ayakta olan oturana, az olan çok olana, efendi hizmetçisine, baba oğluna, ana kızına verir. Rütbe ve nimeti çok olan önce verir. Nitekim, mirâc gecesi, önce Allahü teâlâ selâm verdi.
İki Müslüman, birbirine aynı anda selâm verirse, her ikisinin de, birbirine cevap vermesi farz olur. Birbirinden sonra selâm verirlerse, ikincinin verdiği selâm cevap yerine geçer. Çok kimseye selâm verildiği zaman, bir kişi, hatta bir çocuk cevap verince, ötekiler vermese de olur.
.
Kıyâmet koptu (kabûl et) onun için ne hazırladın?”
10 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :9 Mart 2025 23:01
Bir kimse geldi ve Peygamber Efendimize “Yâ Resûlallah! Kıyâmet ne zaman?” diye sordu.
Ebû Bekr Begâvî hazretleri Hadîs âlimlerinin büyüklerindendir. 214 (m. 829) yılında Bağdad’da doğdu. Pekçok âlimden ilim öğrenip büyük âlim oldu. Uzun seneler yaşadı. İlmi her yere yayıldı. 317 (m. 929) yılında Bağdad’da vefât etti. Hadîs ilminde hafızlık derecesine ulaşmış olup, yüzbin adîs-i şerîfi sened ve râvileriyle ezbere okurdu. İmâm-ı Nâfi’ ve İbn-i Ömer (radıyallahü anh) yoluyla rivâyet etti: “Üç kişi bir arada bulunduğu zaman, üçüncüyü bırakıp ikisinin bir arada gizli konuşmasını, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) menetti.”
Yine rivâyet etti ki: “Peygamberimiz bir adamın elinde altın yüzük gördü. Elinden yüzüğü çıkarıncaya kadar onu ikaz etti.”
Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir:
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) rivâyet etti. Birisi Resûlullaha gelerek: “Yâ Resûlallah! Dünyalık elde etmek gayesi ile gazâya giden kimse için ne buyurursun?” diye sordu. Resûlullah efendimiz “Onun için ecir (sevâb) yoktur” buyurdular. Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) bu durumu Eshâb-ı kiram arasında anlattığı zaman onlar, “Belki sen bunu Resûlullah efendimizden iyi anlamadın” dediler. Bunun üzerine Ebû Hüreyre hazretleri tekrar Resûlullahın yanına döndü ve bu husûsu sordu. Resûlullah efendimiz: Üç kerre,“Onun için ecir yoktur” buyurdular.
Nu’mân bin Beşîr (radıyallahü anh) rivâyet etti: “Kıyâmetin önü sıra, bazı fitneler ortaya çıkar. O zamanda kişi, mümin olarak sabaha çıkar, kâfir olarak akşamlar. Mümin olarak akşamlar, kâfir olarak, sabahlar. Bir topluluk, ahlâklarını, az bir dünyalık karşılığında satarlar.”
Enes bin Mâlik hazretlerinden rivâyet etti. Birisi Resûlullaha geldi. “Yâ Resûlallah! Kıyâmet ne zaman?” diye sordu. Resûlullah efendimiz, “Kıyâmet koptu (kabûl et). Onun için ne hazırladın?” diye sordu. O zât: “Fazla bir şey hazırlamadım. Fakat ben, Allah ve Resûlünü seviyorum” dedi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz: “Senin için tahmin ettiğin vardır. Sen sevdiğin ile berabersin” buyurdu.
Resûlallah Efendimiz buyurmuşlardır ki; "Her gece Kur'ân-ı kerîmin üçte birini okumak sizin elinizden gelmez mi?” Eshâb-ı Kirâm “Buna hangimiz kâdîr oluruz yâ Resûlallah?" dediler. Efendimiz de cevap olarak "Kulhüvallâhü ehad... sûresini okuyamaz mısınız? Bu sûre Kur'ân-ı kerîmin üçte birine denktir."
.
Hiçbir Peygamberin anası babası kâfir değildi!..
11 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :11 Mart 2025 00:03
"Her asırda, her zamanda yaşayan insanların en iyilerinden, seçilmişlerinden dünyâya getirildim."
Ebû Muhammed el-Buhârî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 398 (m. 1007) senesinde Bağdâd’da vefât etti. Fıkıh ilminde zamanının en meşhûr âlimi idi. Fıkıh ilmini Ebû Ali bin Ebî Hüreyre ve Ebû İshâk el-Mervezî’den öğrendi. Kendisinden ise Kâdı Ebû Tayyib Mâverdî ve pek çok kimse fıkıh ilmini öğrendi. Bir dersinde buyurdu ki:
Peygamberimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve bütün Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” babalarının ve analarının hiçbiri kâfir değil, aşağı kimseler değildi. Bunu ispat eden âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerden bazıları şunlardır:
(Buhârî-yi şerîf)deki bir hadîs-i şerîfte, Peygamberimiz buyurdu ki: (Her asırda, her zamanda yaşayan insanların en iyilerinden, seçilmişlerinden dünyâya getirildim.) İmâm-ı Müslim’in “rahmetullahi teâlâ aleyh” kitâbındaki hadîs-i şerîfte, (Allahü teâlâ, İsmail “aleyhisselâm” evlâdından, Kinâne ismindeki kimseyi ve onun sülâlesinden, Kureyş ismindeki zâtı beğendi, seçti. Kureyş evlâdından da, Hâşimoğullarını sevdi. Onlardan da, beni süzüp seçti) buyurdu.
Tirmizî’nin bildirdiği hadîs-i şerîfte, (Allahü teâlâ, insanları yarattı. Beni insanların en iyi kısmından vücûda getirdi. Sonra, bu kısımlarından en iyisini Arabistân’da yetiştirdi. Beni bunlardan vücûda getirdi. Sonra evlerden, âilelerden en iyilerini seçip, beni bunlardan meydâna getirdi. O hâlde, benim rûhum ve cesedim, mahlûkların en iyisidir. Benim silsilem, ecdâdım en iyi insanlardır) buyurulmuştur.
Taberânî’nin kitâbındaki bir hadîs-i şerîfte, (Allahü teâlâ, her şeyi yoktan var etti. Her şey içinden insanları sevdi, kıymetlendirdi. İnsanlar içinden de seçtiklerini Arabistân’da yerleştirdi. Arabistân’daki seçilmişler arasından da, beni seçti. Beni, her zamandaki insanların seçilmişlerinde, en iyilerinde bulundurdu. O hâlde, Arabistân’da bana bağlı olanları sevenler, benim için severler. Onlara düşmanlık edenler, bana düşmanlık etmiş olurlar) buyurulmuştur.
Abdullah bin Abbâs’ın “radıyallahü anhümâ” bildirdiği hadîs-i şerîfte, (Benim dedelerimin hiçbiri zinâ yapmadı. Allahü teâlâ, beni, tayyib, iyi babalardan, temiz analardan getirdi. Dedelerimden birinin iki oğlu olsaydı, ben bunların en hayırlısında, en iyisinde bulunurdum) buyuruldu. İslâmiyyetten önce Arabistân’da zinâ çok olurdu. Bir kadın, bir kimse ile nice zaman metres olarak yaşar, sonra evlenirdi.
.
"Ara bozuculuk, Allah'ın gazâbına sebep olur!"
12 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :11 Mart 2025 23:22
Şerefüddin Şuayb Efendi buyurdu ki: “Ârif kimse, Allahü teâlâdan gelen hiçbir şeyi acâib karşılamaz.”
Şerefüddin Şuayb Efendi Halveti tarikatının kollarından Gülşenî kolu şeyhlerinden olup Edirnelidir. 1329 (m. 1911)’de vefat ederek şeyhlik makamında bulunduğu Müslim Efendi dergâhına defnedildiler. “İzahu'l-Meram Fi Meziyyeti'l-Kelâm” isminde bir eseri vardır. Bu kitabında şöyle anlatır:
“Sâhip olduğun vakitlerin en faziletlisi; nefsinin istek ve arzularından kurtulduğun ve halk için sû-i zanda bulunmadığın vakittir.”
“Nefsi için bir hizmetçi istemediği müddet zarfında kul, kuldur. Kendisi için bir hizmetçi istedimi, yüksek derecesinden düşmüş ve; kulluğun âdabını terk etmiş olur. Çünkü başkasının kendisine hizmet etmesini istiyecek kadar nefsini büyük görmüştür.”
“Eğer bir kul, bütün ömrü boyunca bir an riyasız ve nifaksız kalırsa, o bir ânın bereketini tâ ömrünün sonuna kadar duyar.”
“Ârif kimse, Allahü teâlâdan gelen hiçbir şeyi acâib karşılamaz.”
“Çarşıya erken girip, son çıkanlardan olma! Zira bu vakitler, şeytanın çoğalıp yayıldığı zamanlardır. Aksi hâlde şeytanın oyuncağı olursun!”
“Çok ağlayın! Ağlayamazsanız, ağlamaklı bir hâlde bulunun. Eğer hakîkati bilseydiniz, sesiniz kesilinceye kadar ağlar ve beliniz kırılıncaya kadar namaz kılardınız.”
“Ölünce müminlerin rûhları arşın gölgesinde, beyaz kuşların kursağında asılıdır. Kâfirlerin rûhları da yedi kat yerin dibindedir.”
“Bir kadının varlıklı zamanında kocasının yüzüne gülmesi, fakat yokluğu zamanında ona hıyânette bulunması, Cehennemlik olduğunun alâmetidir.”
“Aklınızın ermediği şeyleri terk ediniz.”
“Faydasız söz söylemeyiniz.”
“Müzevvirlik (ara bozuculuk) ve iki dostun arasını açmak, Allahü teâlânın gazâbına sebep olur. Eğer siz benim bildiğime vâkıf olsaydınız, çok ağlardınız.”
“Hayrın en iyisi doğru söz, kötülüğü düşünmeyen kalb ve itaat eden hanımdır. Şerlerin de en fenâsı yalan söz, fenâ kalb ve itaat etmeyen hanımdır.”
“Allahü teâlâ, şükreden kullarına nimetlerini artıracağını vadetti. Belâlara sabreden için, Zümer suresi onuncu âyetinde meâlen; (Ancak sabırlı olanların mükâfatı, bolca ve hesapsız verilir) buyurdu. Feth-i Mûsulî’yi bir gün sıtma nöbeti tuttu. Bu derdin kendisine geldiğine şükredip, bin rek’at namaz kıldı. Buyurdu ki: Ben O’nu nasıl hatırlayabilirdim ki, Rabbim, yaptığım günahları affetmek için sıtma hastalığını ihsân etti.”
.
Sünnet-i hüdâ ve sünnet-i zevâid
13 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :12 Mart 2025 23:17
Câmide i’tikâf etmek, ezân, ikâmet okumak, cemaat ile namaz kılmak Sünnet-i hüdâdır.
İbn-i Ziyâd hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 238 (m. 852) senesinde Horasan’da Nişâbûr’da doğdu. Buradan Irak, Şam, Mısır şehirlerine giderek ilim tahsil etti. Son olarak Bağdâd’a yerleşti. 324 (m. 936) senesinde Kûfe’de vefât etti. Şamlı, Mısırlı, Bağdâdlı pek çok âlimden ilim aldı, hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu. Müzenî’nin “Muhtasar” kitabına zeyl, ilâve yazmıştır. Bu eserinde şöyle anlatır:
Sünnet iki türlüdür: Sünnet-i hüdâ ve sünnet-i zevâid. Sünnet-i hüdâ, câmide i’tikâf etmek, ezân, ikâmet okumak, cemaat ile namaz kılmak gibidir. Bunlar, İslâm dîninin şiârıdır. Bu ümmete mahsûsturlar. Çocukların sünnet edilmeleri de böyledir. Bir şehir halkı, bu sünnetlerden birini terk ederse, bunlarla harb edilir. Beş vakit namazdan üçünün revâtib, yani müekked sünnetleri de böyledir.
Sünnet-i zevâid, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” giyim, yimek, içmek, oturmak, barınmak, yatmak ve yürümekteki âdetleri ve iyi işlere sağdan başlamak, sağ el ile yiyip içmek gibidir. Bazı hadîs-i şerîflerde sakal boyamak emrolundu. Bazılarında da yasak edildi. (Hristiyanlar boyar, siz boyamayınız. onlara benzemeyiniz!) buyuruldu. Bunun için, selef-i sâlihînden bir kısmı boyadı. Bir kısmı boyamadı. Çünkü buradaki emre ve yasağa uymak vâcip değildir. Bunun için, bu işte, bulunulan şehrin âdetine tâbi olunur. Âdete uymamak şöhret olur. Mekrûh olur. Resûlullah başörtüsü ile başını örter, entâri, tasmalı ayakkabı ve benzerlerini giyerdi. Halîfe Ömer “radıyallahü anh” da, Azerbaycân’daki askerlerine mektup yazarak, böyle giyinmelerini emreyledi. Memlekette âdet olan şeyler giyilmezse, şöhret olur. Parmakla gösterilmeğe, fitneye sebeb olur. Hadîs-i şerîfte, (İnsanın parmakla gösterilmesi, kendisine kötülük olarak yetişir) buyuruldu. Bunun için, giyinmekte, Müslümânların âdetlerine uymak lâzımdır.
Hazret-i Ömer “radıyallahü anh” zamânında, entâri, başörtüsü ve tasmalı ayakkabı giymek müminlerin âdeti idi. Böyle giyinmek, imtiyâza, şöhrete ve parmakla gösterilmeye sebep olmazdı.
Kadınların, önü açık entâri giydikleri yerde, erkeklerin önü kapalı giymeleri, önü kapalı giydikleri yerde ise, önü açık entârî giymeleri lâzımdır. Şöhret âfetdir. Felâkete sebeb olur. (Fitneyi uyandırana, Allah lanet etsin!) hadîs-i şerîftir.
.
En büyük hırsız, kendi namazından çalandır!
14 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :13 Mart 2025 23:25
Bir mümin namazını güzel kılar, rükû ve secdelerini tam yaparsa, namaz sevinir ve nûrlu olur.
Ziyâüddîn Cedrî hazretleri hadîs ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerindendir. Hadîs ve fıkıh ilmi yanında kırâat ve ferâiz ilminde de söz sahibi idi. 679 (m. 1280)’de vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” (En büyük hırsız, kendi namazından çalan kimsedir) buyurdu. Yâ Resûlallah! Bir kimse, kendi namazından nasıl çalar? diye sordular. (Namazın rükûunu ve secdelerini tam yapmamakla) buyurdu. Bir defa da buyurdu ki: (Rükûda ve secdelerde, belini yerine yerleştirip biraz durmayan kimsenin namazını Allahü teâlâ kabûl etmez.)
Peygamber Efendimiz bir kimseyi namaz kılarken, rükûunu ve secdelerini tam yapmadığını görüp, (Sen namazlarını böyle kıldığın için, Muhammedin “aleyhissalâtü vesselâm” dîninden başka bir dinde olarak ölmekten korkmuyor musun?) buyurdu. Yine buyurdu ki: (Sizlerden biriniz, namaz kılarken, rükûdan sonra tamâmen kalkıp, dik durmadıkça ve ayakta, her uzuv yerine yerleşip durmadıkça namazı tamam olmaz.) Bir kere de buyurdu ki: (İki secde arasında dik oturmadıkça, namazınız tamam olmaz.)
Birgün Peygamber Efendimiz birini namaz kılarken, namazın ahkâm ve erkânına riâyet etmediğini, rükûdan kalkınca, dik durmadığını ve iki secde arasında oturmadığını görüp, buyurdu ki: (Eğer namazlarını böyle kılarak ölürsen, kıyâmet günü, sana benim ümmetimden demezler.)
Bir başka yerde de buyurdu ki: (Bu hâl üzere ölürsen, Muhammedin “aleyhisselâm” dîninde olarak ölmemiş olursun.)
Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” buyurdu ki: (Altmış sene, bütün namazlarını kılıp da, hiçbir namazı kabûl olmayan kimse, rükû ve secdelerini tam yapmayan kimsedir.)
Zeyd ibni Vehb “rahmetullahi teâlâ aleyh” birini namaz kılarken rükû ve secdelerini tam yapmadığını gördü. Yanına çağırıp, ne kadar zamandır böyle namaz kılıyorsun, dedi. Kırk sene deyince, sen kırk senedir namaz kılmamışsın. Ölürsen Muhammed Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sünneti [yanî dîni] üzere ölmezsin, dedi.
Bir mümin namazını güzel kılar, rükû ve secdelerini tam yaparsa, namaz sevinir ve nûrlu olur. Melekler, o namazı göğe çıkarır. O namaz, namazı kılmış olana, iyi dua eder ve sen beni kusûrlu olmaktan koruduğun gibi, Allahü teâlâ da, seni muhâfaza etsin, der. Namaz güzel kılınmazsa, siyâh olur. Melekler o namazdan iğrenir. Göğe götürmezler. O namaz, kılmış olana, fenâ dua eder. Sen beni zâyi eylediğin, kötü hâle soktuğun gibi, Allahü teâlâ da, seni zâyi eylesin, der.
Sâlih kimse cesur, hâin korkak olur...”
15 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :15 Mart 2025 04:22
“Yâ ilâhî! Senden haber veren dile, sana delâlet eden ilimlere bakan göze azap etme!"
Ebü’l-Ferec İbni Cevzî hazretleri tefsîr, hadîs, târih ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimidir. 511 (m. 1120) senesinde Bağdad’da doğdu. Çok sayıda âlimden ders okudu. 597 (m. 1201) senesinde vefat etti.
Şöyle anlatılır: “Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) hadîs-i şerîflerini yazdığı kalemleri açarken çıkan küçük yonga parçacıklarını topladı ve 'Ben ölünce, beni yıkayacağınız suyu bunlarla ısıtınız' diye vasiyet etti. İbn-i Cevzî hazretlerinin vasiyeti yerine getirildi. Yonga parçacıkları suyun ısınmasına yettiği gibi, bir miktar da arttı.”
Bağdad’da Ehl-i sünnet ile bid’at fırkaları arasında mücâdele çıktı. Hangi tarafın haklı olduğu hakkındaki konuşma uzadı. İki taraf da İbn-i Cevzî’nin cevâbına râzı olup, hükmünü, geçmişi kapatacak bir belge olarak kabûl edeceklerdi, içlerinden birisi İbn-i Cevzî’ye, “Âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûlullahtan sonra, insanların, yani ümmetin en üstünü kimdir?” diye sordu. İbn-i Cevzî hiç düşünmeden, “Kızı, O’nun nikâhı altında bulunandır” dedi. İki taraf da bu söze râzı oldular. Çünkü Hazreti Ebû Bekr’in kızı, Peygamber efendimizin nikâhı altında ve Resûlullah efendimizin kızı da Hazreti Ali’nin nikâhı altında idi. Bu cevâbı her iki taraf da kendilerine çektiler.
Bir gün birisi “(Yâ Rabbî, seni tesbîh ederim) mi, efdaldir, yoksa (Yâ Rabbî, senden bağışlanmayı dilerim) mi efdaldir?” diye sorunca, İbn-i Cevzî hazretleri, “Kirli elbisenin sabuna ihtiyâcı vardır, kokuya değil” buyurdular. (Yanî önce istiğfar, sonra tesbîh etmelidir.)
Bir gün münâcaatında buyurdu ki: “Yâ ilâhî! Senden haber veren dile azâb etme! Sana delâlet eden ilimlere bakan göze de azâb etme! Senin hizmetinde yürüyen ayağa, Resûlünün hadîslerini yazan ele de azâb etme! İzzetin hakkı için beni Cehenneme atma! Cehennem ehli de, dünyâ da biliyordu ki, ben senin dînini muhafaza etmeye çalıştım. Yâ Rabbî! Senin için dökülen gözyaşlarına rahmet et! Sana kavuşamadığı için yanan ciğere rahmet et! Sana karşı âcizim, yalvarırım.”
İbn-i Cevzî hazretleri buyurdu ki:
“Kim kanâat ederse, geçimi iyi olur. Kim tamah ederse (dünyâ lezzetlerini haram yollardan ararsa), geçim sıkıntısı çeker.”
“Hâin korkak, sâlih kimse cesur olur.”
“İyi niyetle mal kazanmak, mal kazanmamaktan iyidir.”
“Dünyâ arzuları olmayan kimsenin, sultanlarla görüşmesinde zarar yoktur.”
.
Helâl kazanmak her Müslümana farzdır
16 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :16 Mart 2025 01:00
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: "İbâdet on kısımdır, dokuz kısmı, helâl kazanmakdır."
Abdullah bin Nasır Harrânî hazretleri Hanbelî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 549 (m. 1154) senesinde Urfa-Harran’da doğdu, 624 (m. 1227) senesinde orada vefât etti. Bağdad’da İbn-i Şâtîl ve başkalarından hadîs-i şerîf dinledi. Daha sonra Vâsıt’a giderek orada ilim tahsil etti. Harran’a dönerek talebe yetiştirdi. Bir dersinde buyurdu ki:
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Helâl kazanmak her Müslümana farzdır.) Helâl kazanabilmek için, önce helâli öğrenmek lâzımdır. Helâl ve harâm meydândadır. İkisi arasında şüpheli olanları tanımak güçtür. Şüphelilerden sakınmayan, harâma düşer. Bunu tanıtmak geniş bir ilimdir. Mü’minûn sûresi, elliikinci âyetinde meâlen, (Ey Peygamberlerim “salevâtullahi aleyhim ecma’în”. Helâl ve temiz yiyiniz ve bana lâyık ibâdetler yapınız!) buyuruldu.
Yine buyurdu ki: (Bir kimse, hiç harâm karıştırmadan, kırk gün helâl yerse, Allahü teâlâ, onun kalbini nûr ile doldurur. Kalbine, nehirler gibi hikmet akıtır. Dünyâ muhabbetini, kalbinden giderir). Dünyâlık kazanmak için çalışmak günâh değildir. Dünyâlık sevgisi, dünyâya gönül bağlamak günâhtır. Sa’d bin Ebî Vakkâs “radıyallahü anh” dedi ki: (Yâ Resûlallah! Dua buyur da, Allahü teâlâ, benim her duamı kabûl etsin!) Cevâbında buyurdular ki: (Duanın kabûl olması için, helâl lokma yiyiniz!)
Bir hadîs-i şerîfte, (Çok kimse vardır ki, yedikleri ve giydikleri harâmdır. Sonra ellerini kaldırıp dua ederler. Böyle dua nasıl kabûl olunur?) Bir kere de buyurdu ki: (Harâm yiyenlerin ne farzları, ne de sünnetleri kabûl olmaz.) Yanî sevâbına kavuşamazlar. Yine buyurdu ki: (On dirhemlik elbisenin, bir dirhemi harâm olsa, o elbise ile kılınan namazlar kabûl olmaz.) Yine buyurdu ki: (Harâm ile beslenen vücûdun ateşte yanması dahâ iyidir.) Yine buyurdu ki: (Malın helâlden mi, harâmdan mı geldiğini düşünmeyenler, Cehenneme, neresinden atılırsa atılsınlar, Allahü teâlâ, onlara acımayacaktır.) Yine buyurdu ki: (İbâdet on kısımdır, dokuz kısmı, helâl kazanmakdır.) Bir defa da buyurdu ki: (Helâl kazanmak için yorulup, evine dönen kimse, günâhsız olarak yatar. Allahü teâlânın sevdiği kimse olarak kalkar.) Yine buyurdu ki: (Allahü teâlâ buyuruyor ki: Harâmdan kaçınanlara hesap sormaya utanırım.) Ve buyurdu ki: (Bir dirhem fâiz [almak ve vermek], otuz zinâdan dahâ günâhtır.) Ve buyurdu ki: (Harâm maldan verilen sadaka kabûl edilmez. Saklanırsa, Cehenneme gidinceye kadar, ona yolluk olur.)
.
Bize karşı silah taşıyan bizden değildir!..”
17 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :16 Mart 2025 22:57
"Küçüğümüze acımayan, büyüğümüze hürmet etmeyen bizden değildir."
Ebû Hişam el-Kûfî hazretleri Hadîs âlimlerindedir. 115 (m. 733) senesinde doğdu. 199 (m. 814)’de vefât etti. Çok hadîs-i şerîf rivâyet etmekle tanınmıştır. Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bazıları:
“Müminin misâli, ekinden bir deste gibidir. Rüzgâr onu eğiltir. Kimi yere yıkar, kimi doğrultur. Nihâyet kurur. Kâfirin misâli ise kökü üzerinde dimdik duran evze ağacı gibidir. O’nu hiçbir şey eğiltemez. Nihâyet sökülmesi bir defada olur.”
“Helâl meydandadır. Haram meydandadır. Şüpheliler ikisi arasındadır, insanların çoğu bunları bilmez. Kim bu şüphelilerden kaçınırsa, dîni ve ırzı için berât almıştır. Her kimse bu şüphelilere dalarsa harama düşer.”
“Bedende bir et parçası vardır ki, bu parça iyi olursa bütün bedeni iyi olur, bozuk olursa bütün beden bozulur. Dikkat! O da kalbdir.”
“Biriniz bir şeye yemîn eder de ondan daha hayırlısını görürse hemen o yemînin kefaretini versin ve o hayırlı işi yapsın.”
Ubâde bin Sâmit’ten (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Ubâde hazretleri: “Bir mecliste Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraberdik. Şöyle buyurdular: (Allahü teâlâya hiçbir şeyi ortak koşmayacağınıza, zinâ yapmayacağınıza, hırsızlık etmeyeceğinize, Allahü teâlânın haram kıldığı nefsi haksız yere öldürmeyeceğinize dair bana bîat ediyorsunuz. Şimdi sizden her kim sözünde durursa onun ecri Allah’a âittir. Kim bunlardan birini yapar da, o sebeple cezalanırsa bu da onun için keffârettir. Ve kim bunlardan bir şey yapar da Allahü teâlâ onu örtbas ederse onun işi de Allah’a kalmıştır. Dilerse kendisini affeder, dilerse azâb eder.)"
“Yiyiniz, içiniz, sadaka veriniz, isrâfsız ve tekebbürsüz (kibirsiz) giyininiz. Cenâb-ı Hak nimetlerinin kul üzerinde görülmesini ister.”
“Bize karşı silah taşıyan bizden değildir.”
“Küçüğümüze acımayan, büyüğümüze hürmet etmeyen bizden değildir.”
“Sizin kıyâmet günü bana en yakınınızın, en sevgili olanınızın kim olduğunu haber vereyim mi? En iyi huylularınızdır.”
Birisi Resûl-i Ekrem’e geldi ve “Sana bi’at için geldim. Geride ana ve babamı ağlar bıraktım.” Resûl-i Ekrem ona “Geri dön, onları ağlattığın gibi güldür” buyurmuş ve bi’atını kabûl etmemişti.
Birisi Resûl-i Ekrem’e gelip, cihad için müsâade istemişti. Resûl-i Ekrem sordu: “Senin ebeveynin (annen, baban) hayatta mı?” Gelen adam “Evet” dedi. Resûl-i Ekrem emretti: “Dön ve onlara bak.”
.
Allahü teâlâ, isrâf edenleri sevmez!
18 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :17 Mart 2025 22:44
İsrâfın harâm olduğu muhakkaktır. Kalbin hastalığıdır. Kötü bir huydur.
İbn-i Şübrime hazretleri Tabiînden olup, Irak-Kûfe’de yetişen hadîs ve fıkıh âlimlerinin üstünlerindendir. 72 (m. 691) senesinde doğdu. 144 (m. 761) senesinde vefât etti. Kûfe’de yaşamıştır. Ebû Cafer tarafından oraya kadı olarak tayin edilmiştir.
İbn-i Şübrime; çevresi ile devamlı iyi geçinir, onlara her işlerinde yardımcı olur ve ihtiyâçlarını karşılardı. Bir gün çok yakın arkadaşlarından birinin ihtiyâcını temin etti. Arkadaşı bu yardımın karşılığı olarak çok kıymetli bir hediye getirerek kendisine vermek istedi. İbn-i Şübrime arkadaşına: “Hediyeni almış gibi oldum. Bu getirdiğin hediyeyi geri alırsan beni çok sevindirirsin. Allahü teâlâ seni mükafatlandırsın. Güvendiğin dostlarına bir işin düştüğünde, dostun işi yapmadığı ve ona elinde bulunan bütün imkânı ile sarılmadığı zaman, sanki cenâze namazı kılar gibi abdest al ve dört tekbir getir. Sonra onu ölülerden say” dedi.
Bir dersinde buyurdu ki:
İsrâfın harâm olduğu muhakkaktır. Kalbin hastalığıdır. Kötü bir huydur. Dînimizin, hasîsliği, cimriliği, isrâftan dahâ çok kötülemesi, isrâfın cimrilik kadar kötü olmadığını göstermez. Hasîsliğin dahâ çok kötülenmesi, insanların çoğu yaratılıştan, mal biriktirmeyi sevdiği içindir. Bunun gibi, âlimlerimiz, idrârın şaraptan dahâ pis ve dahâ çok harâm olduğunu söyledikleri hâlde, dînimiz bevli, şarap kadar kötülememiş, şarap içenlere, had denilen seksen sopa vurulması emredildiği hâlde, bevl için, had emredilmemişdir. Çünkü insanlar şarap içmeye düşkün oluyor. İdrâr içmek ise, kimsenin hâtırına gelmiyor.
İsrâfın kötülüğünü göstermek için, Allahü teâlânın, (İsrâf etmeyiniz! Allahü teâlâ, isrâf edenleri sevmez) meâlindeki kelâmı yetişir. İsrâ sûresindeki âyet-i kerîmede de meâlen, (Tebzîr etme! Tebzîr edenler, şeytânların kardeşleridir) buyuruyor. Şeytânın kardeşi de, şeytân olur. Şeytân isminden dahâ kötü bir isim yoktur. İsrâfı, bundan dahâ çok kötüleyen bir şey düşünülemez. Allahü teâlâ, mallarını isrâf edenlere bir şey vermeyiniz diye emrederken, bunları en kötü bir isim ile adlandırıyor. Nisâ sûresindeki âyet-i kerîmede meâlen, (Mallarınızı sefîhlere, alçaklara vermeyiniz!) buyuruyor. Kur’ân-ı kerîmde Firavun'u kötülerken, (O, isrâf edenlerden idi) buyuruyor. Lût aleyhisselâmın kavmini de, (Belki siz, isrâf eden kavimsiniz!) diye kötülüyor.
.
Kılıcı kesmeyince şaşkına dönen eşkıyanın tövbesi!..
19 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :18 Mart 2025 22:36
Ebû Muhammed Sa’bîye saldıran eşkıya, şaşkına dönmüştü! Çünkü kılıcı kesmiyordu!..
Ebû Muhammed Sa’bî hazretleri Şafiî mezhebi âlimlerindendir. 495 (m. 1102)’de Yemen’de, San’a şehri civarında doğdu. 553 (m. 1158) yılında orada vefât etti. Hicaz’da İslâm âleminin çeşitli bölgelerinden gelen âlimlerin ilminden istifâde etti. Zamanında, Yemen Müslümanlarının en ileri gelen âlimi oldu. İmâm Yahyâ bin Ebü’l-Hayr’la arkadaşlıkları oldu.
Talebeleri anlatır: Bir gün Ebû Muhammed Sa’bî ile birlikte, bir yerden bir başka yere giderken, ıssız bir dağ başında Müleyke kabilesinden eşkıyalar önümüzü kesti. Üzerlerimizde ne varsa önlerine attık. Ebû Muhammed Sa’bî’nin üzerinde hiçbir şey çıkmayınca, para vermek istemeyip sakladığını zannettiler ve kılıçla hücum ettiler. Eşkıya, kılıcını vurduğu hâlde kesmediğini görünce şaşırdı. Tövbe edip, sâdık talebe oldu. Yüksek ilimleri öğrenip, güzel amelli sâlih insanlardan oldu...
Hocamıza kılıcın kesmemesinin sebebini sorduğumuzda, eşkıyanın hücumu sırasında “Hıfz âyetlerini” okuduğunu bildirdi. Bu âyet-i kerîmeleri nasıl öğrendiğini de şöyle anlattı:
“Bir gün arkadaşlarımla beraber dolaşmaktayken, bir kurdun zayıf bir koyunla oynaştığını gördük, merak edip yaklaştık. Kurt koyunla, koyunun yavrusu ile oynadığı gibi oynamaktaydı. Kurt, bizim yaklaştığımızın farkına varınca kaçıp uzaklaştı. Koyunu tutup, kurdun yaralayıp yaralamadığını kontrol ederken, boynuna yazılı bir kâğıdın bağlanmış olduğunu gördük. Kâğıtta; Bekâra sûresi ikiyüzellibeşinci âyet-i kerîmesi, meâlen; (Göklerin ve yerin muhafazası, O’na ağırlık ve zorluk vermez, O çok yüce, çok büyüktür.) Yûsuf sûresi altmışdördüncü âyet-i kerîmesi, meâlen; (Allah en hayırlı koruyucudur. Ve O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.) Saffât sûresi yedinci âyet-i kerîmesi, meâlen; (Biz semâyı, tâatten çıkmış olan şeytandan koruduk.) Hicr sûresi onyedinci âyet-i kerîmesi, meâlen; (Biz semâyı, Allahü teâlânın rahmetinden kovulan her şeytandan koruduk.) Fussilet sûresi onikinci âyet-i kerîmesi, meâlen; (Biz dünyâ göğünü, duyduklarını çalan şeytandan koruduk, işte bu Azîz, Alîm olan Allahü teâlânın takdîridir.)
Târık sûresi dördüncü âyet-i kerîmesi, meâlen; (Hiçbir nefis yoktur ki, üzerinde amellerini koruyan bir melek bulunmasın) Burûç sûresi, onikinci âyet-i kerîmeden sonuncu âyet-i kerîmeye kadar yazılı idi. İşte orada görüp ezberlediğim âyet-i kerîmeleri burada, eşkıyanın karşısında okuyunca, onların kılıçları kesmez oldu) dedi."
.
Bir bid’at ortaya çıkaran kimseyle harp ederim!..”
20 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :19 Mart 2025 23:05
“Bir sözü anlamayacak kimseye söyleme! Çünkü o söz, ona zararlı olup, fayda vermez.”
Ebû Kılâbe hazretleri Tabiînin büyüklerinden olup hadîs ve fıkıh âlimidir. İsmi, Abdullah’dır. Eshâb-ı kiramdan Sabit bin Kays ve Enes bin Mâlik’ten (radıyallahü anhüm) ders alıp, hadîs-i şerîf rivâyet etti. 104 (m. 722)’de vefat etti. Devamlı helâl kazanmayı teşvik ederdi. Bunun için, Eyyüb-i Sahtiyanî’ye “Çarşıya git iş ara Zira en büyük huzûr, insanlara muhtaç olmamaktır” buyurdu. Yine bir zâta “Seni, geçimini temin ederken görmek, câmi köşesinde görmemden daha sevimlidir.” buyurdu...
Sohbetine devam eden bir talebesi vardı. O döküntü hurma satardı. O’na; “Ben, senin sohbet meclisinden faydalandığını zannediyordum. Fakat şu bir hakîkattir; Allahü teâlâ her düşük şeyden bereketini almıştır” buyurdu.
Namazlardan sonra “Allahümme innî es’elüke’t-tayyibât ve terk-el-münkerât ve hubbe’l-mesâkîn ve en tetûbe aleyye ve izâ eratte lî ibâdike fitneten en teveffanî gayre meftun” duâsını okurdu. Hikmet dolu pek çok sözleri vardır. Buyurdu ki:
“Hem dünyâ, hem de âhirette yaşayan kimseye ne saadet” buyurunca “Âhirette nasıl yaşandığı” kendisinden soruldu. “Dünya yaşayışında Allahü teâlâyı hatırından çıkarmadı ve dâima O’na yalvardı ve bu sayede de âhirette O’nun rahmetine mazhar oldu.”
“Bir kimse bir bid’at ortaya çıkarırsa onunla harp ederim.”
“Allahü teâlâya şükür yapılmasına vesîle olan dünyalık insana zarar vermez.”
“Bir sözü anlamayacak kimseye söyleme! Çünkü o söz, ona zararlı olup, fayda vermez.”
“Arzu ve istekleri peşinden koşanlarla beraber oturup kalkmayınız. Onlarla konuşmayınız. Çünkü, sizi kendi sapıklıklarına düşürmelerinden, zihninizi karıştırmalarından korkuyorum.”
“Sana, din kardeşinden istemediğin bir şey ulaşırsa, onun için bir özür ara. Bir mazeret bulamazsan, kendi kendine, belki benim bilmediğim bir durum vardır, de.”
“Kıyâmet günü Arş-ı a’lâ tarafından bir münâdi Yunus sûresi 62. âyet ile nidâ eder; (Ey Allah’ın sevgili kulları! Sizin için bir korku yoktur. Siz mahzûn da edilmezsiniz.) Bu nidadan sonra herkes, başını yukarı kaldırır ve; inandık îmân ettik, derler. Ancak, münâfıkların başları ise hiç yukarı kalkmaz ve yere eğilirler.”
“Bir kimse ya iyiliği veya kötülüğü ister. Ancak kalbinde bir emredici veya bir yasaklayıcı bulur. Emredici, iyiliği emreder; yasaklayıcı, kötülükten alıkor.”
“Bid’at ehli ile oturmayınız. Onlarla sohbet etmeyiniz. Zira sizi dalâlete düşürebilir veya bilmediğiniz kötülüklere bulaştırabilirler.”
.
İhlâsla 'la ilahe illallah' diyene cehennem ateşi dokunmaz!
21 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :20 Mart 2025 22:47
Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: “Kıyâmet günü terazide en ağır gelecek şey, güzel ahlâktır.”
Humeydî hazretleri Tebe-i tabiînin hadîs âlimlerindendir. 219 (m. 834) târihinde Mekke’de vefât etti. Buradaki büyük âlimlerden ilim alıp, hadîs-i şerîf rivâyet etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden ba’zıları:
Ebû Şureyh Ka’bî (radıyallahü anh) rivâyet etti. Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem ) buyurdu ki:
“Allahü teâlâya ve âhıret gününe îmân eden, komşusuna ikram etsin. Allahü teâlâya ve âhıret gününe îmân eden misâfirine ikram etsin.”
Ömer bin Ebî Seleme (radıyallahü anh) rivâyet etti. "Ben Resûlullahın himâyesinde yetim bir çocuk olarak bulunuyordum. Elimi, yemek yerken çanağın çeşitli yerlerine doğru hareket ettiriyordum. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz 'Ey küçük! Yemek yiyeceğin zaman, Besmele söyle (Bismillahirrahmânirrahîm de), sağ elin ile ye ve önünden ye' buyurdu. Ondan sonra, Resûlullahın buyurduğu gibi yedim."
Hâlid bin Velîd (radıyallahü anh) rivâyet etti. Resûlullah Efendimiz buyurdu ki:
“İnsanların kıyâmet günü azâbı en şiddetli olanı, dünyâda iken insanlara en çok eza ve cefâ vermiş olan kimsedir.”
Ebû Katâde el Ensârî (radıyallahü anh) rivâyet etti. Resûlullah Efendimiz buyurdu ki:
“Sizden birisi mescide girdiği zaman, oturmadan önce iki rek’at namaz kılsın.”
Ebüd-derdâ (radıyallahü anh) rivâyet etti. Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: “(Kıyâmet günü) terazide en ağır gelecek şey, güzel ahlâktır.”
Ebû Eyyûb el-Ensârî (radıyallahü anh) rivâyet etti: Resûlullah Efendimiz buyurdu ki;
“Kim Ramazân-ı şerîf orucunu tutar, ondan sonra Şevval ayından da altı gün tutarsa, bütün sene oruç tutmuş gibi olur.”
Muâz bin Cebel (radıyallahü anh) rivâyet etti. Resûlullah Efendimiz buyurdu ki:
“Kim, kalbinden ihlâsla ve yakîn ile (la ilahe illallah) derse, Cennete girer ve ona Cehennem ateşi dokunmaz.”
Ümmü Seleme (radıyallahü anha) bildirdi. Resûlullah Efendimiz sabah namazından sonra “Allahım! Senden faydalı ilim, temiz rızk, kabûl edilen amel isterim” buyurdu.
Abdullah bin Mes’ûd (radıyallahü anh) bildirdi. Resûlullah Efendimiz buyurdu ki:
“Üçüncüyü yalnız bırakıp iki kişi aralarında gizli konuşmasınlar. Çünkü böyle yapmak, yalnız bırakılan o üçüncü şahsı üzer.”
“Pişmanlık tövbedir.”
“Yumuşaklıktan nasîbi olan kimsenin, hayırdan da nasîbi vardır.”
.
Ârif, yalnızca Allah'ın rızâsını düşünür...”
22 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :21 Mart 2025 23:21
Abdullah er-Râzî buyurdu ki: “Kullar arzularına, ancak Allahü teâlânın ihsanı ile kavuşabilirler.”
Şeyh Abdullah er-Râzî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Aslen Reylidir. Fakat Nişâbûr’da doğdu, 310 (m. 922) senesinde orada vefât etti. Horasan’daki büyük velîlerin derslerine devam ederek onlardan ilim öğrendi.
Muhammed bin Hüseyin şöyle anlatır:
“Abdullah er-Râzî, 'kusurlarını bilen insanlar, neden doğru yola dönmezler?' şeklindeki bir soruya şu cevâbı verdi:
-Çünkü onlar ilimleriyle övünüyorlar. Fakat ilimleriyle amel etmiyorlar, zâhirle uğraşıyorlar. Batının edebleri ile meşgûl olmuyorlar. Bunun için Allahü teâlâ bunların gözlerini kör etti. Doğruyu göremez hâle getirdi. Duygularını ibâdetten aldı. Bundan dolayı yanlış yola bağlanıp kaldılar.”
Bir zât Abdullah er-Râzî’ye bana bir duâ öğret de okuyayım deyince; ona şu duâyı okumasını söyledi: “Ey Allahım! Bize ma’rifetin hakîkatini ihsân et! Seninle aramızdaki hareketlerimizi, emirlerine göre düzeltmemizi sağla! Sana hüsn-i zanda bulunmamızı ve her iki âlemde bizi sana yaklaştıracak amelleri yapmamızı nasîb et!”
Abdullah er-Râzî buyurdu ki:
“Ârif, ibâdet ve amelinde, kulun rızâ ve beğenmesini değil, yalnız Allahü teâlânın rızâsını düşünür.”
“Marifet, Allahü teâlâ ile kul arasındaki perdeyi kaldırır.”
“Hâlinden şikâyet ve gönül darlığı, marifetin azlığından gelir.”
“Allahü teâlâ ile kul arasında perde olan şey dünyâdır.”
“Kullar arzularına, ancak Allahü teâlânın ihsanı ile kavuşabilirler.”
“Kulların en aşağısı, namazını ve tesbihini kendi gözünde büyülten, yaptığı ibâdetler sebebiyle, Allahü teâlâ katında kıymeti olduğunu zanneden kimsedir. Eğer Allahü teâlânın ihsânı ve rahmeti olmasaydı, Peygamberlerin (aleyhimüsselâm) işlerinin bile ne kadar zor olduğu görülürdü. Nasıl böyle olmasın ki, Peygamberlerin en üstünü ve Allahü teâlâya en yakın olan Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bile, Allahü teâlânın rahmetinin kendisini örttüğünü buyurmuşlardır.”
“Kulluğun en güzeli, Allahü teâlânın verdiği nimetler karşısında, şükretmekten âciz olduğunu bilmesidir.”
“Dünyâdan yüz çeviren kimse, Allahü teâlânın emrettiği işlerle meşgûl olur.”
“Sabrın alâmeti, şikâyeti terk ve kendisine gelen belâları gizlemektir.”
.
Hakkıyla acıyan, affeden ancak sensin ya Rabbi!..”
23 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :23 Mart 2025 00:24
“Her kim, Allah ve âhıret gününe imân ederse, ya hayır söylesin, yâhut sussun..."
İbn-i Vehb hazretleri meşhur hadîs âlimlerindedir. 125 (m. 742)’de Mısır’da doğdu. 197 (m. 812)’de Mısır’da vefât etti. Fıkıh ilminde de çok yüksek idi. Başta Hazreti İmâm-ı Mâlik olmak üzere büyük zâtlardan ilim tahsil etti. İbn-i Vehb (rahmetullahi aleyh), Hazreti İmâm-ı Mâlik’ten rivâyetle buyurdu ki: “Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret edip, selâm vermek isteyen kimse, (Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtühü) demelidir.”
Bir gün huzûrunda kendisinin teklif ettiği, “Kitâb-u Ahvâl-il-Kıyâme” isimli eserinde, kıyâmet hâllerine âit mevzûlar okunuyordu. Kitâb bittiğinde, sanki benzi sararmış, yüzünün kanı çekilmişti. Bundan sonra, hiç konuşamadı ve birkaç gün sonra vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları:
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz, namaz kıldığı vakit, ayakları şişecek şekilde ayakta dururdu. Hazreti Âişe: “Yâ Resûlullah! Allahü teâlâ, sizin gelmiş-geçmiş bütün günahlarınızı bağışladığı hâlde, yine bunu mu yapıyorsunuz?) Bunun üzerine, Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Ya Âişe! Şükreden bir kul olmayayım mı?”
Bir zaman Yemen’den bir şahıs hicret edip, Medine-i Münevvere’ye, Peygamber efendimizin huzûr-ı şerîflerine geldi ve dedi ki: “Yâ Resûlallah! Ben Yemen’den hicret edip cihâda gitmek üzere buraya geldim.” Peygamber efendimiz, “Senin Yemen’de kimsen var mıdır?” buyurdular. O kimse, “Evet, Yâ Resûlallah! Anam ve babam var” dedi. Peygamberimiz, “Buraya gelip cihâda gitmek için onlardan izin aldın mı?” buyurdular. O kimse, “Hayır, ya Resûlallah!” dedi. Bunun üzerine, Peygamber efendimiz buyurdular ki: “Sen tekrar Yemen’e dön. Eğer annen ve baban izin verirlerse, o zaman cihâda gel. Şayet izin vermezlerse, onların yanında kal ve onlara hizmet et.”
“Her kim, Allah ve âhıret gününe imân ederse, ya hayır söylesin, yâhut sussun. Her kim Allaha ve âhıret gününe imân ederse, komşusuna ikram etsin. Her kim, Allaha ve âhıret gününe imân ederse, misâfirine ikram etsin.”
Hazreti Ebu Bekr-i Sıddîk, Peygamber efendimize, “Ya Resûlallah! Bana bir duâ öğret ki, namazımda ve evimde onunla duâ edeyim” dedi. Peygamber efendimiz buyurdu ki: “De ki; Ya Rabbi! Ben nefsime çok zulm ettim. Günahları ise ancak sen affedersin. Bana tarafından mağfiret buyur ve bana acı. Çünkü hakkıyla acıyan, affeden ancak sensin.”
.
Eshâb-ı Kirâma hürmet etmek esastır...
24 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :23 Mart 2025 22:50
Ehl-i beyti sevmek, Eshâb-ı kirâma hürmet etmek, îmân ve kurtuluşun iki esâsıdır.
Abdullah Dehlevî hazretleri “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin yirmisekizincisidir. 1158 (m. 1745) senesinde Hindistan’ın Pencap şehrinde doğdu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine talebe oldu. Onun sohbeti ve teveccühleri ile kemâle gelerek, zamanının bir tanesi oldu. Çok kerâmetleri görüldü. 1240 (m. 1824) senesinde Delhi’de vefât eyledi. Binlerce âlim ve evliya yetiştirdi. Bunların içinde en büyükleri Mevlanâ Hâlid Ziyâeddîn Bağdâdî’dir. Mekâtib-i şerîfe adında bir mektûbâtı vardır. Mektûplarından biri şöyledir:
“Allahü teâlâya, çok, temiz, sevdiği ve beğendiği gibi hamd-ü sena olsun. Ni’metlerine şükretmeyi, ni’metlerini arttırması için vesile kıldı. O’na, nasıl ve ne kadar hamd ve şükredeceğimizi bilemiyoruz. Zîrâ bizi Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden edip, Ehl-i sünnet ve cemâat i’tikâdı ile şereflendirdi. Ehl-i sünnette, Şeyhayn’ı yani Hazreti Ebû Bekr ile Hazreti Ömer’i diğer bütün ümmetten üstün tutmak, iki dâmâdı, yani hazret-i Osman’la hazret-i Ali’yi sevmek, Ehl-i beyti sevmek ve tazim etmek, Eshâb-ı kirâma (radıyallahü anhüm) hürmet etmek esastır. Bu sevgi ve tazim, îmân ve kurtuluşun iki esâsıdır.
Yine Allahü teâlâya hamd olsun ki, bize peygamberleri evliyâdan üstün tutma i’tikâdını ihsân eyledi. Hiçbir velînin zevk, şevk, sır ve ilimleri, hiçbir peygamberin yüksek derecelerine ulaşamaz. Çünkü velîdekiler sıfatların, peygamberdekiler zâtın tecellîsinden hâsıl olmaktadır. Bunun için evliyâ, enbiyâya tâbi oldu. Hattâ Eshâb-ı kirâmın da (radıyallahü anhüm) evliyâ üzerine üstünlüğü sabittir. Peygamberlerin en üstününün bereketli sohbetinde bulunmakla, ilâhî hikmet çeşmeleri ve nihâyetsiz feyiz pınarları oldular ve Ümmet-i Muhammedin hidâyet ve saadetine çalıştılar. Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) inâyet nazarlarından, kalblerinde öyle feyz ve nûr buldular ki, sabır, kanâat, tevekkül, rızâ ve teslimiyet, hayatlarının sermâyesi oldu. Teheccüd ve nafile ibâdetler, kendilerine güzel ahlâk oldu. Allahü teâlâya ve Resûlullaha olan aşırı muhabbetlerinden, îmân etmemiş akrabâları ile muharebeyi iki dünyâ saadeti ve kurtuluşu bildiler. Canları pahasına, din ve İslâmın yücelmesi için, cihâddan hiç geri durmadılar. Yani diğer insanların Müslüman olması için, onlara İslâmı duyurmak için, kendi canlarını verdiler. O hâlde hiçbir velî, en aşağı derecedeki bir sahâbînin derecesine erişemez.
.
Sünneti hafif görerek terk etmek küfürdür!
25 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :24 Mart 2025 23:18
Allahü teâlâ ve O’nun Peygamberi, bu ümmete merhamet ederek, büyük ihsânda bulunmuşlardır.
Tâcüddîn Mûsulî hazretleri fıkıh ve hadîs âlimidir. 598 (m. 1202) senesinde Musul’da doğdu. Birçok âlimden ders aldı. Sonra Bağdad’a gitti. Orada kadılık yaptı ve ders verdi. 671 (m. 1272) senesinde Bağdad’da vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Namazı cemâat ile kılmak ve “tumânînet” (rükû’da, secdelerde, kavmede ve celsede her uzvun hareketsiz durması) ile kılmak, rükû’dan sonra “Kavme” (kalkıp, ayakta her uzuv yerine yerleşecek şekilde dik durmak) yapmak ve iki secde arasında “Celse” (dik oturmak) yapmak bizlere Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından bildirildi. Kavmenin ve celsenin farz olduğunu bildiren âlimler vardır. Hanefî mezhebinin müftîlerinden Kâdîhân, bu ikisinin vâcib olduğunu, ikisinden birisini unutunca secde-i sehv yapmak vâcib olduğunu ve bilerek yapmayanın namazı tekrar kılmasını bildirmişdir. Müekked sünnet olduklarını bildirenler de, vacibe yakın sünnet demişlerdir.
Sünneti hafif görerek, ehemmiyet vermeyerek terk etmek küfürdür. Namazın kıyâmında, rükû’unda, kavmesinde, celsesinde, secdelerinde ve oturulduğu zamanında, ayrı ayrı, başka başka keyfiyetler, hâller hâsıl olur. Bütün ibâdetler namaz içinde toplanmıştır. Kur’ân-ı kerîm okumak, tesbih söylemek (ya’nî sübhânallah demek), Resûlullaha (aleyhisselâm) salevât söylemek, günahlara istiğfar etmek ve ihtiyâçları yalnız Allahü teâlâdan isteyerek O’na duâ etmek, namaz içinde toplanmıştır. Ağaçlar, otlar, namazda durur gibi dik duruyorlar. Hayvanlar, rükû’ hâlinde, cansızlar da namazda (ka’dede) oturuyor gibi yere serilmişlerdir. Namaz kılan, bunların ibâdetlerinin hepsini yapmaktadır. Namaz kılarken hâsıl olan safa ve huzûr şaşılacak şeydir.
Namaz kılmak, Mirâc gecesi farz oldu. O gece Mirâc yapmakla şereflenen, Allahü teâlânın sevgili Peygamberine (aleyhisselâm) uymayı düşünerek namaz kılan bir Müslüman, O yüce peygamber (aleyhisselâm) gibi, Allahü teâlâya yaklaştıran makamlarda yükselir. Allahü teâlâya ve O’nun Resûlüne karşı edebi takınarak huzûr ile namaz kılanlar, bu mertebelere yükseldiklerini anlarlar.
Allahü teâlâ ve O’nun Peygamberi, bu ümmete merhamet ederek, büyük ihsânda bulunmuşlar, namaz kılmayı farz etmişlerdir. Bunun için Rabbimize hamd ve şükür olsun! O’nun sevgili Peygamberine (aleyhisselâm) salevât ve tehıyyât ve duâlar ederiz!
.
"Her akıl sahibinin îmân etmesi lâzımdır..."
26 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :25 Mart 2025 23:14
“İnanmamak için elinde senedin, vesîkan var mı? Hangi ilim, hangi fen inanmana mâni oluyor?”
İbnü’n-Nefis Sülemî hazretleri fıkıh ve hadîs âlimidir. 570 (m. 1174) senesinde Bağdad’da doğdu. 618 (m. 1221) senesinde Horasan’da şehîd oldu. Birçok hadîs âliminden hadîs-i şerîf dinledi. Hadîs-i şerîf öğrenmede çok gayret sarf etti. Bu ilimde yüksek derecelere kavuştu. Fıkıh ilminde de söz sahibi idi. Hanbelî mezhebinin fıkıh bilgilerini çok iyi bilirdi. Hılâf (mukayeseli hukuk) ilminde de âlim olup, edebiyat ilmine de vâkıf idi. Bir dersinde şunları anlattı:
Îmânı olmayan kimsenin sonsuz olarak Cehennem ateşinde yanacağını Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz haber verdi. Bu haber elbette doğrudur. Buna inanmak, Allahü teâlânın var olduğuna, bir olduğuna inanmak gibi lâzımdır...
Sonsuz olarak ateşte yanmak ne demektir? Herhangi bir insan sonsuz olarak ateşte yanmak felâketini düşünürse, korkudan aklını kaçırması lâzım gelir. Bu korkunç felâketden kurtulmak çâresini arar. Bunun çâresi ise, çok kolaydır. “Allahü teâlânın var ve bir olduğuna ve Muhammed aleyhisselâmın O’nun son peygamberi olduğuna ve O’nun haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak” insanı bu sonsuz felâketten kurtarmaktadır.
Bir kimse ben bu sonsuz yanmaya inanmıyorum, bunun için böyle bir felâketten korkmuyorum, bu felâketten kurtulmak çâresini aramıyorum derse, buna deriz ki: “İnanmamak için elinde senedin, vesîkan var mı? Hangi ilim, hangi fen inanmana mâni oluyor?” Elbet vesîka gösteremeyecekdir. Senedi, vesîkası olmayan söze ilim, fen denir mi? Buna zan ve ihtimâl denir. Milyonda, milyarda bir ihtimâli olsa da, “Sonsuz olarak ateşte yanmak” felâketinden sakınmak lâzım olmaz mı? Az bir aklı olan kimse bile böyle felâketden sakınmaz mı? Sonsuz ateşte yanmak ihtimâlinden kurtulmak çâresini aramaz mı?..
Görülüyor ki, her akıl sahibinin îmân etmesi lâzımdır. İmân etmek için vergi vermek, mal ödemek, yük taşımak, ibâdet zahmeti çekmek, zevkli, tatlı şeylerden kaçınmak gibi sıkıntılara katlanmak lâzım değildir. Yalnız kalb ile, ihlâs ile, samimî olarak inanmak kâfidir. Bu inancını, inanmayanlara bildirmek de şart değildir. Sonsuz ateşte yanmaya inanmayanın, buna çok az da bir ihtimâl vermesi, zannetmesi akıl icâbıdır. Sonsuz olarak ateşte yanmak ihtimâli karşısında, bunun yegâne ve kati çâresi olan “Îmân” nimetinden kaçınmak, akılsızlık, hem de çok büyük şaşkınlık olmaz mı?
.
Meşhur olmaktan korkup şehri terk eden zat!..
27 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :26 Mart 2025 23:03
Abdürrahîm-i İstahrî hazretleri dünyâya kıymet vermez; dünyâ malı toplamazdı...
Abdürrahîm-i İstahrî hazretleri evliyanın büyüklerindendir. Hicrî dördüncü asrın ilk yarısında yaşadı. İlim öğrenmek için, Hicaz, Irak, Şam ve başka yerlere seyahatler yaptı. Ruveym bin Ahmed, Sehl bin Abdullah-ı Tüsterî ve başka büyük zâtlarla görüşüp kendilerinden ilim öğrendi. Hâlini gizlerdi. Dâima neşeli görünürdü. Bazen kıymetli elbiseler giyip, avlanmak için ormana giderdi. Av köpekleri ve güvercinleri vardı. Bir defasında, ava çıkmıştı. Bir kimse, gizlice kendisini takip etti. Gördü ki, bir dağın arkasına varınca köpekleri saldı. Kendisi Allahü teâlâyı zikretmekle meşgûl oldu. Kendisini takip eden kimse diyor ki:
“Zikre başladığı zaman, dağ, zikir sesi ile doldu. Ben anladım ki, o dağda bulunan taşlar, ağaçlar ve vahşî hayvanlar, onun zikrine iştirâk etmektedir.”
Bu mübarek zat dünyâya kıymet vermezdi. Dünyâ malı toplamazdı. Babasından kalan yirmi bin akçenin, on binini insanlara dağıttı. Kalan on bin akçeyi de bir torbaya koydu. Bir gece, evinin damına çıktı. Bu torbada bulunan akçeleri, avuç avuç etrâfa serpti. Kendisine de, ekmek ve bakla almak için çok az miktar bıraktı. Yerler hep akçe doldu. Öyle ki, sabah olunca herkes, o gece gökten akçe yağdı zannettiler...
Abdürrahîm-i İstahrî, kendisi için bir şey istemezdi. Evinde bir sığır derisi vardı. Onun üzerinde istirahat ederdi. Günlerce yemek yemezdi. Bir zaman Abadan’a gitti. Ramazân ayı idi. Orada yirmi bir gün kaldı. Halk kendisine iftar için bazı yemekler getirirlerdi. Sabah olunca, bu yemeklerin aynen durduğunu görürlerdi. Bu hâli gören Abadanlılar kendisini çok sevdiler.
Abdürrahîm hazretleri, halkın bu muhabbetini görünce, meşhur olmaktan korkup Abadan’dan çıktı. Sehl bin Abdullah-ı Tüsterî hazretlerini ziyârete gitti. Sehl-i Tüsterî, kendisi için hangi yemeği pişirmelerini arzu ettiğini sordu. “Ekşili yemek pişirsinler” dedi. Yemek pişirilip, iftarda getirildi. Bu sırada, kapıya bir fakîr gelip, Allah rızâsı için yiyecek bir şeyler istedi. Abdürrahîm, yemeğin o fakîre verilmesini söyledi. Yemek, çömleği ile fakîre verildi. Onlar da su ile iftar ettiler. İkinci ve üçüncü gün de aynen böyle oldu. Sonra, oradan ayrılıp giderken bir kimse gördü. Suyun kenarına oturup, elinde bulunan ekmeği suya banarak yiyordu. O kimse, Abdürrahîm’i davet etti. Beraberce ekmeği suya batırıp yediler.
.
“Müslümanların hangisi daha hayırlıdır?”
28 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :27 Mart 2025 22:58
Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: “Müslüman, insanların elinden ve dilinden emîn oldukları kimsedir.”
İbn-i Mende hazretleri hadîs âlimidir. 383 (m. 993) senesinde İran’da İsfehân'da doğdu. 470 (m. 1077)’de vefât etti. Hadîs ilminde Hâfız derecesinde olup, ayrıca târih ilminde de âlimdi. İlim öğrenmek için çok yer gezdi. Hicaz’a Bağdad’a, Hemedan’a, Horasan’a gitti. Zamanının meşhûr âlimlerinden, bilhassa babasından ve İbrâhim bin Harşebe’den, ilim öğrendi. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
“Şunlar, münafığın sıfatlarındandır: Lanet, onun selâmıdır. Haram kazanç, onun yiyeceğidir. Hıyânet, gündüz insanların arasında bulunup (onlar gibi hareket etmek) ve geceleyin de üstünkörü yapıvermek de, onun ganîmetlerindendir.”
“Her iyilik, sadakadır.”
“Kul hakkından başka şehîdin bütün günahları affolur.”
“Müslüman, insanların elinden ve dilinden emîn oldukları kimsedir.”
“Şüphesiz Cennetlikler, kendilerinden üstün olan köşk sâhiplerini sizin doğu ve batı ufkunda kavuşmakta olan parlak yıldızı gördüğünüz gibi görürler. Çünkü, aralarında fark vardır.” Eshâb-ı kiram "Ya Resûlallah! Bunlar peygamberlerin yerleridir. Başkaları onlara ulaşamaz” dediler. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Bilakis! Nesfsim yed-i kudretinde bulunan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, onlar, Allah’a imân ve Peygamberleri tasdîk eden bazı kimselerdir.”
“Bir sadaka verip de sonra sadakasından dönen kimsenin misâli, kusup da sonra kusmuğunu yiyen köpek gibidir.”
Bir kimse Peygamber efendimize suâl edip, “Müslümanların hangisi daha hayırlıdır?” dedi. Resûlullah, “Elinden ve dilinden Müslümanların emîn olduğu kimsedir” buyurdu. “Biriniz bir yere indiği zaman, (Eûzü bi-kelimâtillahittâmmâti min şerri ma haleka) desin. Çünkü, oradan gidinceye kadar hiçbir şey ona zarar ve kötülük yapmaz” buyurdu.
“Kul günah veya kat-ı rahm (sıla-yı rahmi terk) dâvasında bulunmadıkça ve acele etmedikçe duâsı kabûl edilir.” Eshâb-ı kiram, “Ya Resûlallah! Acele etmek nedir?” diye sorunca “Duâ ettim de, kabûl edildiğini görmedim der ve o anda vazgeçerek duâyı bırakır” buyurdular.
“Allahü teâlâ, rahmeti yüz parça olarak yarattı. Doksandokuzunu kendi nezdinde tuttu. Bir parçasını yeryüzüne indirdi. İşte mahlûkât bu bir parçadan dolayı birbirlerine acırlar. Hatta hayvan, üzerine basarım endişesiyle, tırnağını yavrusundan kaldırır.”
.
Hiçbir kimse, istişâreyle helak olmamıştır!.."
29 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :28 Mart 2025 23:34
“İstişâre ile gelen hatâ, istibdâdla (zorla kabûllendirme ile) gelen doğrudan daha iyidir”
Debbâg Abdurrahmân hazretleri Mâlikî mezhebi âlimlerindendir. 605 (m. 1208) senesinde Tunus’un Kayravan şehrinde doğdu. Başta Kâdı Ebû Zekeriyyâ Yahyâ el-Berkî olmak üzere, birçok âlimden ilim tahsil etti. Hadîs, fıkıh, tasavvuf ve târih ilimlerinde büyük bir âlim olarak yetişti. Tasavvuf ilmini, Sûfî Ebû Muhammed Abdüsselâm bin Abdülgâlib el-Murtâtî el-Kayravânî’den öğrendi. 699 (m. 1300) senesinde Kayravan’da vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
İstişare, bizzat rüşd ve hidâyet yolu, kapalı kalan görüşün açıklanması ve ortaya çıkmayan doğrunun anahtarıdır. Dînimiz bizi buna teşvik etmiş ve halkı istişâreye davet etmiştir. Allahü teâlâ, Hazreti Peygambere hitaben Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Uhud savaşında sen, Allahtan gelen bir merhamet sayesindedir ki, onlara (Eshâba) yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, muhakkak onlar etrâfından dağılıp gitmişlerdi. Artık onları bağışla ve kendilerine Allahtan mağfiret dile. İş husûsunda onlarla istişâre et. İstişâreden sonra da bir şeyi yapmaya karar verdin mi, artık Allaha güven. Gerçekten Allah tevekkül edenleri sever” buyurmaktadır. (Âl-i İmrân-159)
Hasen-i Basrî hazretleri bu husûsta şöyle diyor: “Cenâb-ı Hak Peygamberine istişâreyi emretmiştir ki; doğru görüşe kavuşsun ve onunla amel etsin diye.”
Ed-Dahhâk ise; "İstişâreyi Hazreti Peygambere, onda faziletin bulunduğunu, faydasının kendisine döneceğini bildiği için emretmişti” diyor. Dahhâk şöyle devam ediyor: “Keskin ve isâbetli fikirlerden, saf ve berrak düşünceden, mümkün olan bir şey kaçamaz. Caiz olan gizlenemez. Hatalı da olsa görüşünü zorla kabûl ettiren kimse, doğrudan uzak, hatâya daha, yakındır. Sevgili Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); (Allaha imândan sonra aklın başı, insanlara dostluk etmektir ve kat’î görüşten vazgeçmektir. Hiçbir kimse, istişâreyle helak olmamıştır. Cenâb-ı Hak kulunu helak etmek isteyince, önce onun görüşünü helak eder” buyurdular.
Peygamber Efendimiz başka bir hadîs-i şerîflerinde; “Akıllarınızı mütâlâa ile durulayın, işlerinizin halli için istişâreye başvurun” buyurmuşlardır. Bazı âlimler de; “İstişâre ile gelen hatâ, istibdâdla (zorla kabûllendirme ile) gelen doğrudan daha iyidir” buyurdular.
Yine hikmetli konuşan âlimler dediler ki: “Senin reyinin yarısı Müslüman kardeşinindir. Reyini tamamlamak için kardeşinle istişârede bulun.”
.
Maaş, ücret ele geçmeden nisap hesâbına katılmaz
30 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :30 Mart 2025 00:33
Müslüman erkek ve kadının, şartları bulununca, zekât vermeleri farzdır.
Şerîf Cemâleddîn Nükrakâr hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 706 (m. 1306) senesinde Horasan’da Nişâbûr’da doğdu. Haleb’deki Esediyye Medresesi’nde ders okuttu. Şam ve Kâhire’de bulundu ve buralarda insanlara ilim ve ahlâk öğretti. 776 (m. 1374) senesinde vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:
Zekât vermek İslamın beş şartından biri olup, hicretin ikinci senesinde ramazan ayında farz oldu. (Mükellef) olan, yani âkıl, bâliğ olan ve hür olan Müslüman erkek ve kadının, şartları bulununca, zekât vermeleri farzdır. Zekât vermek, malı Müslüman fakîre temlîk etmekle olur. Yanî, malı fakîrin eline vermek lâzımdır. Zekâtın farzı birdir. Her Müslümanın tam mülkü olan nisap miktarındaki (Zekât malı)nın, belli zamanda, belli miktarını, zekât niyeti ile ayırıp, emredilen Müslümanlara vermektir. Fakîr ve âkıl olan yetîme velîsi yemek yedirse, zekât yerine geçmez. Yemeği yetîmin eline verse veyâ velîsi bu yetîmi giydirse zekât olur. Âkıl olmayan fakîr yetîmle birlikte yemek yeseler zekât vermiş olur. Tam mülk, helal yoldan gelip, kullanması mümkün ve helal olan öz malı demektir. Vakıf malı, kimsenin mülkü değildir. Gasp, sirkat, rüşvet, kumar ve fâsid olarak satın aldığı mal gibi, harâm malı kendi helal malı ile veyâ çeşitli kimselerden aldığı harâm malları birbirleri ile karıştırmamış ise, bu harâm mallar, mülkü olmaz. Kullanması, nafaka yapması helal olmaz. Bunlarla câmi ve başka hayırlar yapamaz. Bunların zekâtını vermesi farz olmaz. Yanî, zekât nisâbının hesâbına katılmazlar. Sâhipleri veyâ vârisleri belli ise, kendilerine geri vermesi farzdır. Belli değil ise, hepsini sadaka olarak fakîrlere dağıtır ise de, sonra sâhibi çıkıp, tazmînini isterse, tazmîn eder. Sâhiplerini buluncaya kadar dayanamayıp bozulacak malı, kendi kullanıp, sonra tazmîn etmesi, yanî benzerini, benzeri yoksa kıymetini ödemesi câiz olur.
Ticâret şirketinde ortak olanın, hissesi nisap miktarı ise, kendi hissesinin zekâtını hesap ederek vermesi lâzımdır.
Din adamlarının, evkaftan alacakları erzâkı, teslîm almadan önce satmaları câiz değildir. Çünkü bunlar, hak edilmiş ücret iseler de, hak edilen mal, kabzedilmeden önce mülk olmaz. Düşmandan alınan ganîmet, dâr-ül-islâma getirilince, askerin hakkı olur. Fakat taksîm edilmeden önce, mülk olmaz. Maaş, ücret ele geçmeden önce, bunlar nisap hesâbına katılmaz. Yanî zekâtları verilmez.
.
Bayram gecesi, melekler yerlerinde duramazlar!
31 Mart 2025 02:00 | Güncelleme :31 Mart 2025 01:18
Allahü teâlâ buyurur ki: “Ey meleklerim şâhid olun! Ben ki, Allahım, onları mağfiret ettim.”
Zekîyüddîn Abdülazîm Münzirî hazretleri hadîs âlimidir. 581 (m. 1185) senesinde Mısır’ın Fustat şehrinde doğdu. 656 (m. 1258) senesinde vefât etti. Mısır’ın bütün bölgelerini dolaştı. İskenderiyye’ye ve Şam’a gitti. Orada birçok zâtla görüşüp ilim öğrendi. “Et-Tergîb vet-Terhîb” adlı eserinde rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden biri şöyledir:
Allahü teâlâ benim ümmetime, Ramazân-ı şerîfte beş şey ihsân eder ki, bunları hiçbir peygambere vermemiştir: 1. Ramazan’ın birinci gecesi, Allahü teâlâ müminlere rahmet eder. Rahmetle baktığı kuluna hiç azâb etmez. 2. İftar zamanında oruçlunun ağız kokusu, Allahü teâlâya her kokudan daha güzel gelir. 3. Melekler, ramazanın her gece ve gündüzünde, oruç tutanların affolması için duâ eder.
4. Allahü teâlâ, oruç tutanlara, âhırette vermek için, Ramazân-ı şerîfte Cennette yer tayin eder. 5. Ramazân-ı şerîfin son günü, oruç tutan müminlerin hepsini affeder. Ramazân-ı şerîfin ilk gecesi olunca, gök kapıları açılır. Hiç bir kapı kapalı kalmaz. Ramazân-ı şerîfin son gecesine kadar böyle kalır. Ramazân-ı şerîfin her gecesinde teravih kılana, Allahü teâlâ, her secdesi için binbeşyüz sevâb yazar. Onun için Cennette kırmızı yakuttan bir ev yaptırılır. Bu evin altmış bin kapısı olur. Her kapının yakutla süslü altın köşkü olur. Mümin bir kimse, ramazân-ı şerîfin ilk günü oruç tutarsa, bütün günahları mağfiret olur. Ramazân-ı şerîfin her gününün orucunun üstünlüğü, sevâbı böyledir. Her gün, onun için yetmiş bin melek, sabah namazından akşam güneş batıncaya kadar af ve mağfiret isterler. Bu ayın gece ve gündüzündeki herbir secde için, Cennette bir ağaç dikilir. O kadar büyüktür ki, bir atlı, bu ağacın gölgesinin bir başından bir başına beşyüz senede ulaşır.” “Ramazân-ı şerîfin ilk gecesi olunca, Allahü teâlâ kullarına rahmet nazarı ile nazar eder. Allahü teâlâ rahmet nazarı ile baktığı kuluna, asla azâb etmez. Bu ayın her bir gününde, Hak teâlâ, bir milyon âsîyi Cehennem ateşinden azâd eder. Ramazân-ı şerîfin yirmidokuzuncu gecesi olunca, bütün bir ay boyunca mağfiret ve azâd olunan kadar daha, mağfiret ve azâd olunur. Fıtr bayramı gecesi olunca, melekler yerlerinde duramaz olurlar. Allahü teâlâ, hiçbir kimsenin vasfedemeyeceği şekilde nûru ile tecellî eder.
Bayram sabahı Müslümanlar namaz için câmilere toplanınca, Allahü teâlâ meleklere; “Ey melekler, işini bitirenin karşılığı nedir?” diye sorar. Melekler; “Ücretini tam vermektir” derler. Allahü teâlâ, “Ey meleklerim şâhid olun! Ben ki, Allahım, onları mağfiret ettim” buyurur.
.
Kalp inanınca, dil de buna uygun söyler..."
1 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :1 Nisan 2025 00:12
Farzları yapıp, haramlardan kaçan, tam ve olgun bir Müslümandır.
Dârekî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. İsmi, Abdülazîz’dir. Dârekî nisbetiyle meşhûr oldu. 286 (m. 899)’da İran’da İsfehân’ın Dârek köyünde doğdu. 375 (m. 985) senesinde Bağdâd’da vefât etti. Yaşadığı devirde Şafiî âlimlerinin imâmı, en büyüğü idi. Rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İnsanlar, (Lâ ilahe illallah, Muhammedün Resûlullah) deyinceye ve bizim kabûl ettiklerimizi beğeninceye ve kestiklerimizi yiyinceye ve namazlarımızı kılıncaya kadar onlarla harp etmeye emrolundum. Böyle yaparlarsa, onların kanlarına ve mallarına haksız yere dokunmak bize haram kılındı. Artık onların hesabı, Allahü teâlâya âittir.”
Bu mübarek zat derslerinde buyurdu ki:
“Îmân; Allaha, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine, âhıret gününe, hayır olsun şer olsun kaderin hepsine (hepsinin, Allahın takdîri, dilemesi ve yaratması ile olduğuna) inanmaktır. İmânın (Allaha inanmak) ile başlaması, O’nun fadlı, rahmeti ve kullarından dilediğine yaptığı bir ihsândır. Kulunun kalbine, kendisine îmân etmek nimetini ihsân etmekle bir nûr saçar, bu nurla kulunun kalbini aydınlatır. Göğsünü açar, genişletir. Kalbindeki îmânı arttırır ve onu ona sevdirir. Böyle olunca kalb, îmânın bütün şartlarına inanır, öldükten sonra dirilmeye, hesaba çekilmeye, Cennete ve Cehenneme, Allahü teâlânın kalbine saçtığı nûr sebebiyle, hepsine görür gibi inanır. Kalbi inanınca, dili de buna uygun söyler, tasdîk ve şehâdet eder ve bedenin azâları da buna uygun amel işleyip, Allahü teâlânın emrine itaat eder. Farzları yapıp, haramlardan kaçar. Bunu yapınca tam ve olgun Müslüman olur.
Kur’ân-ı kerimde bazı âyet-i kerîmelerde buyruluyor ki: (...Allahü teâlâ size îmânı sevdirdi onu kalblerinizde güzelleştirdi. [Hucûrât-7]) ve “Allahın İslâm nûru ile kalbine genişlik verdiği kimse, kalbi mühürlü nursuz gibi midir? Elbette, o Rabbinden bir hidâyet üzeredir.” (Zümer-22)
“Fahr-i âlem, yeryüzünün her tarafında, o zamandan bugüne kadar, ümmetinden harhangi biri ve hele, keşif, şühûd sahipleri çağırınca, imdâdlarına yetişir. Hızır aleyhisselâmın rûhu, çağıranlardan bazılarının imdâdlarına geliyor. Melekler, rûh almak için, bir ânda, istediği zamanda ve yerde bulunuyor.”
.
Müctehidler delillerden hüküm çıkarmışlardır
2 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :1 Nisan 2025 23:43
Hiçbir müctehid, Allah’ın dininde kendi reyi ile konuşmamıştır.
Kâdı İzzeddîn hazretleri Şafii mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 694 (m. 1295) senesinde Mısır’da doğdu. Şafii mezhebinde derin bir âlim olarak yetişti. Kâdı’l-kudâtlık vazifesine tayin edildi. 767 (m. 1365) senesinde hacca gitti. O sene Mekke’de vefat etti. Derslerinde buyurdu ki:
Müctehidlerin hepsi, İslâmiyetten buldukları delillerden hüküm çıkarmışlardır. Hiçbir müctehid, Allah’ın dininde kendi reyi ile konuşmamıştır. Mezhebler, Kitab ve Sünnet iplikleri ile dokunmuş birer kumaş gibidir. İctihâd derecesine yükselmeyen herkesin, dört mezhepten dilediğini seçip, bunu taklid etmesi lazımdır. Çünkü mezheplerin hepsi, Cennete giden yolu göstermektedir. Mezheb imamlarından birine dil uzatan kimse, kendi cahilliğini göstermiş olur. Her Müslümanın, mezhep imamlarına karşı edepli davranması lazımdır.
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur’ân-ı kerimde icmalen bildirilenleri, yanî kısa ve kapalı olarak bildirilenleri açıklamasaydı, Kur’ân-ı kerim kapalı kalırdı. Resûlullahın vârisleri olan mezhep imamlarımız hadîs-i şerîflerde mücmel olarak bildirilenleri açıklamasalardı, sünnet-i nebeviyye kapalı kalırdı. Böylece, her asırda gelen âlimler, Resûlullaha tabi olarak, mücmel olanı açıklamışlardır. Allahü teâlâ, Nahl sûresinin kırkdördüncü âyetinde meâlen; “İnsanlara indirdiğimi onlara beyan edesin” buyurdu. Beyan etmek, Allahü teâlâdan gelen ayetleri, başka kelimelerle ve başka suretle anlatmak demektir. Ümmetin âlimleri de, âyetleri beyan edebilselerdi ve kapalı olanları açıklayabilselerdi ve Kur’ân-ı kerimden ahkâm çıkarabilselerdi, Allahü teâlâ Peygamberine, sana vahy olunanları tebliğ et derdi. Beyan etmesini emretmezdi. Mesela Peygamber efendimiz abdesti nasıl alacağımızı hadîs-i şerîfleri ile bize bildirmeseydi, nasıl abdest alacağımızı Kur’ân-ı kerimden çıkaramazdık. Namazların kaç rekat olduktan ve orucun, haccın, zekâtın hükümleri ve keyfiyetleri ve nisab miktarları ve şartları ve farzları ve sünnetleri, Kur’ân-ı kerimden çıkarılamazdı. Kur’ân-ı kerimde mücmel olarak bildirilen hükümlerin hepsi böyledir. Yanî, bunlar hadîs-i şeriflerle bildirilmeseydi, hiçbirini anlayamazdık. Din âlimleri ile mücadele etmek, nifak alametidir.
.
Cennetin ırmakları Firdevs’ten çıkar…
3 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :3 Nisan 2025 00:08
Bir ırmaktan dört türlü meşrubat birbirine karışmadan akar.
Seyyid Abdülazîz Debbağ hazretleri evliyanın büyüklerindendir. 1090 (m. 1679) senesinde Fas’ta doğdu. 1132 (m. 1720) senesinde aynı yerde vefât etti. Seyyid Ahmed bin Abdullah’ın talebesidir. Talebesi Ahmed bin Mübârek, hocasının menkıbelerini, kerametlerini, “El-İbrîz” adlı eserde toplamıştır. Bu eserde hocasının bazı keramet ve menkıbelerini şöyle nakletti:
“Hocamla beraber temiz havalı bir yere gitmiştik. Yanımızda bazı talebeler de vardı. Sohbet ettiğimiz esnada birisi geldi ve; 'Efendim! Kardeşim, sultanın oğlu Abdülmelik ile beraberken ortadan kayboldu. Ondan bir haber bekliyoruz. Kendisini sevdiğim bir zat, kardeşimin sağ olduğunu söyledi. Siz bu hususta ne dersiniz?' diye sorunca, Abdülazîz Debbağ hazretleri hiçbir şey söylemedi. Gelen kişi ısrar edince; “Sen muhakkak benden haber almak istiyorsan, sıhhatli haber al. Allah, Hacı Abdülkerîm’e rahmet eylesin. O hem garip, hem de gaiptir. Onun cenaze namazını kılan sana haber verecektir. Sultanın oğlu onu öldürmüştür” dedi... Birkaç gün sonra hocamın verdiği haberin aynısı geldi.”
“Vali ve hâkimlerden bir kısmı, Sultan Nasrullah tarafından görevden alındı. Onlardan birisi göreve tekrar dönmek istiyordu. Abdülazîz Debbağ’dan yardım istedi. Abdülazîz Debbağ hazretleri de ona yardım etti. Sultan o kişiyi tekrar vali olarak tayin etti. Bir süre sonra hocam, valiye haber göndererek, Allahü tealanın kitabını kalbinde taşıyanlara müsamaha edip, iyilik etmesini, vergileri ödemede kolaylık göstermesini rica etti. Fakat makamın verdiği gurura kapılan vali, bu ricayı kabul etmedi. Vali de bir süre sonra tekrar görevden alındı.”
Abdülazîz Debbağ buyurdu ki: “Firdevs cennetinde, bu dünyada işitilen veya işitilmeyen bütün nimetler mevcuttur. Cennetin ırmakları, Firdevs cennetinden kaynayıp çıkar. Bir ırmaktan su, bal, süt ve şarap olmak üzere dört türlü meşrubat akar. Nasıl gökkuşağındaki renkler birbirine karışmadan durursa bu dört meşrubat da birbirine karışmadan akar. Bu ırmaklar müminin isteğine göre akar. Hangisini isterse o akar ve onu içer. Bütün bunlar, Allahü tealanın iradesiyle olmaktadır.”
“Kulun düşüncesi Allahü tealadan başkasına doğru yönelince, Allahü tealadan uzaklaşmış olur.”
“İnsanlar, varlık âleminin efendisi Muhammed aleyhisselamı tanımadıkça, ilahi marifete kavuşamaz. Hocasını bilmedikçe, varlık âleminin efendisini tanımaz. Kendi nazarında insanları ölü gibi kabul etmedikçe, hocasını bilemez.”
.
"Sen Allahü teâlâya nasıl duâ ederdin?"
4 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :4 Nisan 2025 00:03
"Rabbimiz! Bize dünyâda da âhirette de iyilik ver. Bizi Cehennem azâbından koru!"
Ebû Muhammed el-Ezdî hazretleri hadîs âlimlerinden olup zamanının en meşhûr hâfızlarındandı. Yüz binden çok hadîs-i şerîf ezberlemişti. 332 (m. 944) senesinde Mısır’da doğdu. 409 (m. 1018) senesinde aynı yerde vefât etti. Kendi asrındaki âlimlerden ilim alıp, hadîs-i şerîf dinlemiştir. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Enes bin Mâlik’ten (radıyallahü anh) şöyle rivâyet eder “Biz, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile, çok sıcak bir günde namaz kılıyorduk. İçimizden biri, yere secde etmek istediğinde, yer çok sıcak olduğu için, elbisesinin bir kenarını yere serip onun üzerine secde ederdi. Resûl-i ekrem bu durumu görünce sükût etti.”
Enes bin Mâlik'in “radıyallahü anh” şöyle anlattığını haber veriyor:
Bir defâsında Resûlullah efendimiz bir zâtın ziyâretine gitti. Hastalık sebebiyle o kimse gâyet zayıf ve hâlsiz düşmüştü. Resûlullah efendimiz o kimseye; "Sen Allahü teâlâya nasıl duâ ederdin?" diye sordu. O da; "Ben; "Allah'ım! Âhirette eziyette olmayayım da dünyâda nasıl olursam olayım. Âhirette sıkıntı çekeceksem onu bana dünyâda ver" diye duâ ederdim" dedi. Bunun üzerine Resûlullah buyurdu ki: "Senin buna gücün yetmez. Sen şöyle de: (Rabbimiz! Bize dünyâda da âhirette de iyilik ver. Bizi Cehennem azâbından koru!)" Sonra Resûlullah efendimiz o kimseye duâ etti. O kimse Allahü teâlânın izni ile şifâ buldu.
Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” diyor ki: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ramazan ayı gelince, Cennet kapıları açılır. Cehennem kapıları kapanır ve şeytânlar bağlanır.)
Abdullah bin Kays “radıyallahü anh” diyor ki: "Biz Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile bir gezintide idik. "Yâ Abdullah bin Kays! Sana Cennet hazînelerinden bir hazîneyi bildireyim mi? 'Lâ havle velâ kuvvete illâ billah' de!" buyurdu.
Muhammed bin Câfer bin Heyseme'den rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz Ebüdderdâ'yı “radıyallahü anh” hazret-i Ebû Bekr'in “radıyallahü anh” önünde yürürken gördü ve; "Güneşin, peygamberler hâriç ondan daha hayırlı bir kimse üzerine doğmadığı, Ebû Bekr'in önünden mi yürüyorsun?" buyurdu. Bundan sonra, Ebüdderdâ'yı hazret-i Ebû Bekr'in önünde yürürken kimse görmedi.
Ebû Hüreyre’nin (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûl-i ekrem buyurdu ki: “İmân, yetmiş küsur şubedir. En üstünü 'Lâ ilahe illallah' söylemektir. En ednâsı, yoldan eziyet veren şeyi kaldırmaktır. Hayâ da, îmândan bir şubedir.”
.
"Fakir olan borçluları sıkıştırma!.."
5 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :5 Nisan 2025 00:12
"Kim, fakirdeki alacağını tehir eder veya bağışlarsa, Allahü teâlâ da, kıyamet günü onu kendi himayesine alır."
Hüseyn Nakkaş Efendi Osmanlı Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Tebrîz’de doğdu. Asrının âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri tahsil edip, fazilet, güzel ahlâk ve yüksek ilim sahibi oldu.
Bu mübarek zat, Osmanlı Sultanı İkinci Bâyezîd Hân zamanında İstanbul’a geldi. Şeyh Muzafferüddîn Şirvânî, Mevlânâ Ya’kûb bin Seyyid Ali gibi zâtların ilim sohbetlerinde bulunup, istifâde etti. Bir medresede müderris olarak vazîfelendirildi. Bu medresede vazîfeli iken 964 (m. 1556) senesinde İstanbul’da vefât etti.
Hüseyn Nakkaş hazretleri, bir dersinde şunları anlattı:
Borcunu gerçekten ödeyemeyenlere mühlet vermek farzdır, çok sevaptır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kıyamet gününün dehşetinden kurtulmak ve Allahü teâlânın himayesine sığınmak isteyen, darda kalan borçluya mühlet versin!)
(Darda olanı feraha kavuşturan veya böyle bir kimsenin borcunu ödeyeni, Allahü teâlâ kıyamet gününün dehşet, korku ve sıkıntılarından kurtarır.)
(Fakir borçluya, borcunu ödemesi için kolaylık gösterene, her gün o borç miktarı kadar sadaka sevabı yazılır.)
(Bir kimse, borcunu ödeyebileceği vakte kadar fakire mühlet verse, günahlarından tevbe etmesi için Allahü teâlâ da ona mühlet verir.)
(Musibetten kurtulmak, istediğine kavuşmak ve Arş'ın gölgesine sığınmak isteyen, eli darda olanın borcunun vâdesini uzatsın veya o borcu bağışlasın!)
(Kıyamette günahı çok bir Müslümanı hesaba çekerler. O kimse de "Benim hiç iyiliğim yoktur. Sadece çırağıma, 'Fakir olan borçluları sıkıştırma, ne zaman ellerine geçerse, o zaman vermelerini söyle, bir şey isterlerse yine ver, boş çevirme!' diye söylerdim" der. Allahü teâlâ da, o kimseyi affederek buyurur ki: Ey kulum, bugün sen fakir, muhtaçsın. Sen dünyada benim kullarıma acıdığın gibi, bugün biz de sana acırız.)
Borcunu veremeyen fakirleri sıkıştırmak haramdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Bir Müslümana Allah rızası için ödünç verene, her gün için sadaka sevabı verilir. Fakirden alacağını çabuk istemeyene, her gün için malın hepsini sadaka vermiş gibi sevap verilir.)
(Kim, fakirdeki alacağını tehir eder veya bağışlarsa, Allahü teâlâ da, kıyamet günü onu kendi himayesine alır.)
.
Hocalık ve talebelik, takvâ ile olur...
6 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :6 Nisan 2025 00:37
"Muska yazmayı, hastaları, büyülenmiş olanları okumayı sanat hâline getirmek din işleri değildir!"
Şemsüddîn Hüsrevşâhî hazretleri kelâm âlimlerinin meşhûrlarındandır. 580 (m. 1184) senesinde İran’da Tebrîz’e bağlı Hüsrevşâh köyünde doğdu. Büyük âlim Fahrüddîn-i Râzî’nin talebesidir. İlimlerinin çoğunu ondan öğrendi. İmâm-ı Fahrüddîn-i Râzî’nin vefâtından sonra Şam’a geldi. Orada ders okuttu. 652 (m. 1254) senesinde Şam’da vefât etti. Derslerinde buyurdu ki:
Hocalık ve talebelik, takvâ ile olur. Şirkten ve haramlardan sakınmakla olur. Kalbde hâllerin hâsıl olması ve bazı şeylerin keşfolunması, görülmesi ve fen bilgilerinin dışında, akılları şaşırtacak işlerin yapılması, kâfirlerde de hâsıl olur. Riyâzetler çekmek, belli şeyleri ibâdet olarak yapmak, muska yazmayı, hastaları, büyülenmiş olanları okumayı, üflemeyi, sanat hâline getirmek din işleri değildir. Câhilleri, ahmakları toplamak ve dünyâlık ele geçirmek için yapılmaktadır.
İslâmiyette bunların kıymeti ve ehemmiyeti yoktur. İslâmiyette kıymeti olan ve ehemmiyeti olan ve insanı Allahü teâlâya yaklaştıran şey, ancak, O’nun Peygamberine (sallallahü aleyhi ve sellem) uymak, o yüce Peygamberin izinde bulunmaktır. Eshâb-ı kirâmın ve Ehl-i beyt-i izamın (radıyallahü anhüm) yolu budur. Kur’ân-ı kerîm bu yolu göstermek için gönderilmiştir.
Resûlullah efendimiz, bütün peygamberlerin efendisi olup, kemâlât-ı ilâhiyyeyi, yanî Allahü teâlânın ihsân ettiği kemâlâtın cümlesini kendinde toplamıştır. Âlimlerin ve velîlerin gıpta ettiği ilimler ve feyizler, O hazretin kemâlâtından bir nûr zerresidir. Peygamber efendimiz, kendinde toplanan bu kemâlâtı, Eshâb-ı kirâmın (radıyallahü anhüm) gönüllerine akıtarak, onları, Allahü teâlâya olan yakınlık mertebelerinin en üstününe ulaştırdı. Böylece Eshâb, ihsân, iyilik, yakîn, muhabbet ve ma’rifet derecelerinde en büyük mertebeye yükseldiler. Dünyâdan yüz çevirmeyi, âhırete dönmeyi ve Peygamber efendimizin bütün sünnetlerine uymayı âdet edindiler. Müminin mirâcı olan ve sünnet üzere (Peygamber efendimize tam uyarak) kıldıkları namazdan, Kur’ân-ı kerîm okumaktan, zikirlerden nasîbdâr oldular. Vatanlarını, mal ve mülklerini terk ederek, kâfirlerle muharebe edip, Allah yolunda şehîd olmayı arzu ettiler. Sekîne ve itminanda öyle idiler ki, Resûlullahın huzûrunda iken, onları taş sanarak başlarına kuş konardı. Resûlullah efendimizin sohbeti ile öyle yüksek derecelere kavuşurlardı ki, O’nun şereflendiği rüyet, sanki bunlara da nasip olurdu. Bu sebeple Eshâb, sohbetten sonra; “Cenâb-ı Hakkın şühûdunda idik” derlerdi.
.
Anne babanın önünden yürümen edepsizliktir!
7 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :7 Nisan 2025 00:12
Kim anne ve babasını ismiyle veya lakabıyla çağırırsa edebsizlik etmiş olur.
Abdülkâdir Feyyûmî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Birçok âlimden ders okudu. Şemseddîn-ı Remlî’nin yanında kalıp derslerine devam etti. Ondan, fıkıh ilmini öğrendi. Müftîlik ve müderrislik makamına yükseltildi. Birçok talebe kendisinden istifâde etti. İlmi ve fazileti ile meşhûr oldu. Çok kitap yazdı. 1022 (m. 1613) senesinde Mısır’da vefât etti.
Abdülkâdir Feyyûmî hazretlerinin evliyâ arasında yüksek bir derecesi vardı. Allahü teâlânın zât ve sıfatlarına âit bilgilerde yüksek ma’rifet sahibi idi. Onun yaptığı duâların kabûl olduğu çok görülmüştü...
Abdülkâdir Feyyûmî, bir gün İmâm-ı Şafiî hazretlerinin kabr-i şerîflerini ziyârete gitmişti. Oraya Zeynel’âbidîn-i Megâvî de gelmiş, yanında çocuğunu da getirmişti. Zeynel’âbidîn, Abdülkâdir Feyyûmî’yi görünce; “Efendim! Çocuğum hastalandı. Günlerce ızdırab içinde kıvranıyor ve derdinden ayağa kalkıp yürüyemiyor. Gitmediğimiz doktor, kullanmadığımız ilâç kalmadı. Fakat hiçbir netice alamadık. Sizden, oğlumun iyileşmesi için bir duâ istirhâm ediyorum” dedi. Abdülkâdir Feyyûmî de; “Kur’ân-ı kerîmden şifâ beklemeyen şifâ bulamaz. Kur’ân-ı kerîmin her harfinde, bin derde bin türlü deva vardır. Hastaya hem Kur’ân-ı kerîm okumalı, hem de ilâç vermelidir” dedi. Ellerini açarak duâ etmeye başladı. Büyük bir acz içinde boynunu bükerek yaptığı duâ daha bitmemişti ki, babasının kucağında gelen çocuk ayağa kalkıp yürümeğe başladı. Uzun zamandan beri yürüyemeyen çocuk onun duâsı bereketi ile iyi olmuştu.
Derslerinde buyurdu ki: “Allahü teâlâ, şeytana lanet edip, ona kıyâmet gününü gösterdi. Şeytan; Yâ Rabbi! İzzetin hakkı için, rûh kendilerinde bulunduğu müddetçe insanların kalbinden çıkmayacağım, dedi. Allahü teâlâ bu söze karşılık, izzetimin hakkı için ben de, onlarda rûh bulunduğu müddetçe tevbe etmelerine engel olmam. Her zaman tevbe edebilirler, vaadinde bulundu.”
“Kim anne ve babasının önünde yürürse haklarına riâyet etmemiş olur. Ancak anne ve babasının yolu üzerindeki eza ve cefâ veren bir şeyi almak için öne geçmesinde bir mahzur yoktur. Kim anne ve babasını ismiyle veya lakabıyla çağırırsa edebsizlik etmiş olur. Ancak babacığım, anneciğim diye söylemesi müstesnadır”
“Anladım ki, içlerinden birisi vefât ettiği zaman Müslümanlar 'Bizleri İslâm dîni üzere öldüren Allahü teâlâya hamd olsun' derler. Sonra bunu unuturlar. Ne ölümü ne de, bu söyledikleri sözlerini hatırlarına getirirler.”
Dünyâ ne demektir biliyor musunuz?"
8 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :8 Nisan 2025 00:36
Allahü teâlâdan başka şeylerle meşgûl olan kimse, âhıretini harap etmiş olur.
Ebû Riyah Dücânî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. 1224 (m. 1809) senesinde Beyrut’un Decin köyünde doğdu. 1294 (m. 1877) senesinde Yafa’da vefât etti. Zamanındaki büyük âlimlerin derslerine ve evliyanın sohbetlerine devam ederek icazet aldı ve çok talebe yetiştirdi.
Bu mübarek zat sohbetlerinde buyurdu ki:
“Bedbahtlığın, zarar ve ziyan içinde olmanın en açık alâmeti, Allah yolunda her gün ilerleyememektir.”
“Tasavvuf ehli arasında, emr-i ma’rûfa ve nehy-i münkere nikâr denir.”
“Allahü teâlâ, kendi rızâsını isteyenlerin yardımcısıdır.”
“Üç kısım ilim vardır ki, bunlar tövbe, tevekkül ve hakîkat ilimleridir. Tövbe ilmi ki, bu ilmi seçilmişler (büyük zâtlar) ve avam (diğer insanlar) kabûl ettiler. Tevekkül ilmi ki, bunu seçilmişler kabûl etti, ama avam kabûl etmedi. Hakîkat ilmi ki, insanların ilim, akıl ve anlayış seviyelerinin üstünde olduğu için, çok kimse onu anlayamaz.”
“Allahü teâlânın azâbına müstahak olanlar, her an gaflette bulunanlardır. Bunlar, başlarına gelmesi muhtemel olan korkunç azaptan gâfil oldukları için, kendilerini emniyette ve rahat hissederler. Her zaman uyanık olan kalpler ise, her an korku ve hüzün ile dolu olurlar. Devamlı âhıret için hazırlık yaparlar. Dolayısı ile bu kimseler cezaya müstahak değildir.”
“İnsana, âhırete giden yolda şu dört şey elbette lâzımdır! Birinci olarak, itikâd ve amel. Kendisine lâzım olan ilmi öğrenip tatbik etmek lâzımdır ki, bu ilim yolcuya yön verir, idâre eder. İkinci olarak, bir zikir lâzımdır ki, bu yolcuya tenhâda arkadaşlık etsin. Bu zikir yardımı ile yalnızlık çekmesin. Üçüncü olarak, bu yolcunun haram ve şüphelilerden sakınması ve dünyâya düşkün olmaması lâzımdır ki, uygun, olmayan düşünce ve başka şeyler kendisini meşgûl etmesin. Dördüncü olarak, bir yakîn lâzımdır ki, bu yolcuyu gideceği yere kadar götürsün. Ömründe bu dört şeyden ayrılmayan saadete kavuşur.”
“Dünyâ ne demektir biliyor musunuz? Gönlüne gelen ve seni Allahü teâlâdan uzaklaştıran her şey dünyâ demektir. Seni O’ndan başka bir şey ile meşgûl eden her şey de fitnedir. Bu kısa ömrü, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylere yaklaşmakla geçiren, O’ndan başka şeylerle meşgûl olan kimse, âhıretini harap etmiş olur. Bu ise, akıl sahiblerinin yapacağı şey değildir.”
.
Namazı kaçıran, diğer din işlerini daha çok kaçırır!..
9 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :8 Nisan 2025 23:56
Namazdan başka bir şeyde rahatlık arayan bir kimse, makbûl değildir.
Şeyh Ebû Tâlib er-Râzî hazretleri İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin yetiştirdiği fıkıh âlimlerindendir. Afganistan’da Hirat’ta doğdu. Fıkıh ilmini İmâm-ı Gazâlî hazretlerinden öğrendi. Onun “İhyâ” isimli meşhûr eserini ezberledi, ilim öğrenmek için Bağdad ve başka yerlere gidip, oralarda bulunan âlimler ile görüştü. Fâris’te (İran’da) 522 (m. 1128) senesinde vefât etti.
Bu mübarek zat derslerinde buyurdu ki:
“Namaz kılarken, Allahü teâlâyı görmek mümkün değil ise de, görür gibi bir hâl hâsıl olmaktadır.” Bu hâlin hâsıl olduğunu tasavvuf büyükleri söz birliği ile bildirmişlerdir. İslâmiyetin başlangıcında namaz Kudüs’e karşı kılınırdı. Beyt-ül-mukaddese karşı kılmayı bırakıp, İbrâhim aleyhisselâmın kıblesine dönmek emrolunduğu zaman, Medine’deki Yahudiler kızdılar. “Beyt-ül-mukaddese karşı kılmış olduğunuz namazlar ne olacak?” dediler. Bekâra sûresinin 143. âyet-i kerîmesi gelerek; “Allahü teâlâ îmânlarınızı zayi eylemez!” meâlinde buyuruldu. Namazların karşılıksız kalmayacakları bildirildi.
Namaz, îmân kelimesi ile bildirildi. Bundan anlaşılıyor ki, namazı sünnete uygun olarak kılmamak, îmânı zayi etmek olur. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem ) “Gözümün nûru ve lezzeti namazdadır” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf; “Allahü teâlâ namazda zuhur ediyor, müşâhede olunuyor. Böylece gözüme rahatlık geliyor” demektir.
Bir hadîs-i şerîfte; “Ya Bilâl! (radıyallahü anh) Beni rahatlandır!” buyuruldu ki; “Ey Bilâl! Ezan okuyarak ve namazın ikâmetini söyleyerek, beni rahata kavuştur” demektir. Namazdan başka bir şeyde rahatlık arayan bir kimse, makbûl değildir. Namazı zayi eden, elden kaçıran, başka din işlerini daha çok kaçırır.
Faydasız şeyler söylemek, Müslümanları gıybet etmek, orucun sevâbını giderir.
Gıybet etmek, ibâdetlerin sevaplarını yok eder. Gıybetten sakınmak vâcibdir. Zahmet çekerek, sıkıntılara katlanarak ibâdet yapıp da, bunun sevâbını yok etmek, ne kadar akılsızlıktır. İbâdetler, Allahü teâlâya arz olunur. Gıybeti ve faydasız sözleri sahibinin huzûruna çıkarmak, O’na karşı edepsizliktir.
“Âlimler üç kısımdır. Bir kısmı, ilmi ile amel eder, insanlar da onun ilmiyle amel ederler. Diğer bir kısmı, ilmi ile amel eder, fakat insanlar onun ilmiyle amel etmez. Başka bir kısmı da ilmiyle kendisi amel etmediği gibi insanlar da amel etmez.”
.
Müslümanlar kardeştir, birbirlerini incitmezler...
10 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :10 Nisan 2025 00:04
Bir kimse din kardeşinin yardımcısı oldukça, Allah da onun yardımcısı olur.
İbn-ül-Mâcişûn hazretleri hadîs ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 212 (m. 827) senesinde vefât etti. İmâm-ı Mâlik’ten, babası Abdülazîz bin Abdullah’tan, dayısı Yûsuf bin Ya’kûb’dan, Müslim bin Hâlid ez-Zencî’den, Abdurrahmân bin Ebî Zinâd’dan, İbrâhîm bin Sa’d’dan ve zamanının diğer âlimlerinden ilim alıp hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîfler Sünen-i Nesâî’de ve Sünen-i İbni Mâce’de yer almıştır.
Bu hadis-i şeriflerden bazıları:
“Kişinin mâlâya’nîyi (boş, fâidesiz şeyleri) terk etmesi, onun Müslümanlığının güzelliğindendir.”
“Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Birbirlerini incitmezler, üzmezler. Bir kimse, din kardeşinin bir işine yardım etse, Allah da onun işini kolaylaştırır. Bir kimse, bir Müslümanın sıkıntısını giderir, onu sevindirirse, kıyâmet gününün en sıkıntılı zamanlarında, Allah onu sıkıntıdan kurtarır. Bir kimse, bir Müslümanın ayıbını, kusurunu örterse, Allah, kıyâmet günü onun ayıplarını, kabahatlerini örter.”
“Bir kimse din kardeşinin yardımcısı oldukça, Allah da onun yardımcısı olur.”
“Allah, bazı kullarını başkalarının ihtiyâçlarını karşılamak, onlara yardımcı olmak için yaratmıştır. İhtiyâcı olanlar, bunlara başvurur. Bunlar için âhırette azap korkusu olmayacaktır.”
“Allah, bazı kullarına dünyâda çok nimet vermiştir. Bunları kullarına faydalı olmak için yaratmıştır. Bu nimetleri Allâhın kullarına dağıtırlarsa, nimetleri azalmaz. Bu nimetleri Allahın kullarına ulaştırmazlarsa, Allah, nimetlerîni bunlardan alır, başkalarına verir.”
“Bir kimsenin, din kardeşinin bir ihtiyâcını karşılaması, on sene itikâf etmesinden daha kazançlıdır. Allah rızâsı için bir gün itikâf yapmak ise, insanı Cehennem ateşinden pekçok uzaklaştırır.” (Ramazan ayının son on gününde, gece gündüz bir câmide kapanarak ibâdet etmeye itikâf yapmak denir.)
“Bir kimse, din kardeşinin bir işini yaparsa, binlerce melek o kimse için duâ eder. O işi yapmaya giderken, her adımı için bir günahı affolur ve kendisine kıyâmette nimetler verilir.”
“Bir kimse, din kardeşinin bir işini yapmak için giderse, her adımında birçok günahı affedilir ve yetmiş sevap verilir. Bu iş bitinceye kadar böyle devam eder. İş yapılınca, bütün günahları affedilir. Bu işi yaparken ölürse, sorgusuz, hesapsız Cennete girer.”
.
Affa sarıl, iyiliği emret, câhillerden yüz çevir...”
11 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :11 Nisan 2025 00:03
"Dostların birbiri ile hediyeleşmesi, iyilik ve lütuf, sultanın hediyesi ise şereftir.”
Abdülmelik Se’âlebî hazretleri Şâfiî âlimlerindendir. Nişâbûrlu olup, 350 (m. 961) senesinde doğdu. Pekçok âlimden ders alıp, ilimde yükseldi. Arab dili ve edebiyatı ilimlerinde pek meşhûr oldu. 429 (m. 1038) senesinde vefât etti. Se’âlebî, Mir’ât-ül-mürüvvet isimli eserinde buyuruyor ki:
Süfyân bin Uyeyne’ye “Sen, Kur’ân-ı kerîmden her bilgiyi çıkardın. Mürüvvet ile ilgili bir âyet-i kerîme okur musun?” denildi. O da, meâlen; “Affa sarıl, iyiliği emret, câhillerden yüz çevir” (A’râf-199) âyet-i kerîmesini okudu. Bu âyet-i kerîmede mürüvvet; güzel âdâb ve ahlâk, Allahtan gelene rızâ göstermek, başkasını affetmek, nefse, iki dünyânın iyiliğine vesile olan iyiliği emretmek, câhillerden yüz çevirmek emredilmektedir. Kur’ân-ı kerîmde: Kötülüğe, iyilik ile karşılık vermek, iyiliğe iyilik ile mukâbele etmek, orta yolu tutmak işlerinde ve tedbîri iyi yapmak hakkında, mürüvvet ile alâkalı pekçok âyet-i kerîme vardır... Hediye, Resûlullahın (aleyhisselâm) sünnet-i seniyyesi, sultanların âdeti ve sevgisinin anahtarıdır. Hediye vermek, insanların gönüllerini kazandırır. Dostların birbiri ile hediyeleşmesi, iyilik ve lütuf, sultanın hediyesi ise şereftir.”
Esmâî dedi ki: Âlimlerden birisine mürüvvetin ne olduğu sorulduğunda; “Mürüvvet; açık bir kapı, kaldırılmış bir perde, ortaya konulmuş bir yemek, kabûl edilmiş bir sözdür” dedi.
Muhammed bin Harb el-Hilâli’ye sorulduğunda “Mürüvvet; ıslâh etmek, yemek yedirmek, iyi kimselerle oturup kalkmak, aklın kabûl edeceği şeyleri haber vermektir” diye cevap verdi.
Mis’ar bin Kedâm “Mürüvvet; dinde âlim olmak, ana-babaya iyilik etmek, güneş doğuncaya kadar mescidde kalmaktır” dedi.
Ramazân-ı şerîfin mürüvvetine dâir: Zaman içerisinde Ramazân-ı şerîf, insanlar arasında Resûlullah (aleyhisselâm) gibidir. Ramazân-ı şerîf, oruç, devamlı ibâdet, Allahü teâlâyı daha çok zikir, fakirlere ve dostlara yedirme ve teravih ayıdır.
Ev sahibinin mürüvveti: Misâfirine ikram etmesi, bizzat kendisi hizmet etmesi, onun hizmetini başkasına bırakmaması, ona güleryüz göstermesi, yakınlığı temin etmek için, güzel ve tatlı sözler ile konuşmasıdır. “En büyük mürüvvet; başkasına yedirmek, iyi ve asil kimselerle beraber bulunmaktır. Ebû Muhammed Feyyaz, hiç yalnız yemezdi. Mutlaka birisini çağırır, beraber yerlerdi.”
Yeme-içmede mürüvvet: Yiyecek, bedenleri ayakta tutar. O, hayâtın maddesidir. Her zaman, yiyeceğin temiz, iyi pişmiş, rengi ve kokusu güzel ve hazmı kolay olmalıdır.
.
İffet, kişiyi her türlü rezillikten korur!
12 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :12 Nisan 2025 00:00
“Kim gözünü harama bakmaktan korursa, Allahü teâlâ ona âhırette istediği kadar hûrî kızı verir."
Necmeddîn Harrânî hazretleri Hanbelî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Urfa’nın Harrân ilçesinde doğdu. Küçük yaşta iken Bağdad’a geldi. Orada Hanbelî mezhebinin fıkıh bilgilerini okuyup öğrendi. Bu mezhebde, yüksek bir mevki kazandı. 601 (m. 1204) senesinde Bağdad’da vefât etti.
Derslerinde buyurdu ki:
İffet, kişiyi her türlü rezillikten koruyan bir haslettir. El, ayak ve diğer âzâyı her türlü zarardan korur. Bu haslet, mürüvvetin ve güzel ahlâkın en üstünüdür. Malıyla kötülük yapmayan, emri altında olanlara adâletle muâmele eden, kıyâmet gününde ebrâr (sâlih kimseler) ile beraber diriltilir, denildi. Nefsini günah işlemekten korumayan (iffetli olmayan), his organları olan beş duyu organını günahtan koruyamaz. Beş duyu organını günahtan koruyamayan, emri altında olan yardımcılarını günah işlemekten koruyamaz. Onlar ki, idârecinin en yakınlarıdır. Dolayısıyla emri altındaki insanlar da günahtan korunmamış olurlar. İdâreci olan kişi iffet sahibi olup, kendini ve âzâsını günahtan koruduğu zaman, bütün memleket işleri yoluna girer. Âhırette de, o idâreci kişinin dünyâdaki iffeti sebebiyle işlediği hayır, hasenatı ve sultanlığı devam eder.
Âzânın iffetli olması demek; meselâ gözün harama bakmaması ve kendisine yasak olan şeyleri terk etmesidir. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem ) bir hadîs-i şerîfte, “Harama bakmak İblîs’in (şeytanın) zehirli oklarından bir oktur. Kim Allahü teâlâdan korkarak onu terk ederse, Hak teâlâ ona, tadını hemen kalbinde duyacağı bir îman verir” buyurdu. Yine bir hadîs-i şerîfte “Bir kızın güzelliğini gören kimse, gözünü ondan hemen ayırırsa, Allahü teâlâ, ona bir ibadet sevâbı ihsân eder ki, bu ibâdetin lezzetini hemen duyar” buyuruldu.
Ebüdderdâ (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Kim gözünü harama bakmaktan korursa, Allahü teâlâ ona âhırette istediği kadar hûrî kızı verir. Başkasının evinde ne olup ne olmadığını araştıran kimse, kıyâmet günü âmâ olarak haşrolunur.”
İnsanların kötü sözlerini dinlememeli, gıybetten, söz taşımaktan, zararlı şeyleri dinlemekten sakınıp, bunlardan korunmalıdır. Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh), “Biz gıybet etmekten ve gıybet edenleri dinlemekten, söz taşımaktan ve söz taşıyanları dinlemekten nehyolunduk” buyurdu.
.
Kalplerin de pası vardır ve bu pas istiğfarla giderilir!
13 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :12 Nisan 2025 23:50
“Kalpler, kendilerine iyilik yapana sevgi duyma, kötülük yapana buğzetme tabiatı üzere yaratılmıştır.”
Abdülvâhid Melîhî hazretleri hadîs, lügat ve fıkıh âlimlerindendir. Afganistan’da Herat’ta doğdu. 463 (m. 1070) yılında vefât etti. Birçok âlimden hadîs-i şerîf işitti. Duyduklarını yazarak ezberledi. Fıkıh ve hadîs ilminde zamanın ileri gelen âlimlerinden oldu. Talebe yetiştirip kitaplar yazdı.
Bu mübarek zatın naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
“Kim ki bana salât-ü selâm getirirse, o kimse bir köle azâd etmiş gibi sevâb alır.”
“Bir kimse, din kardeşinin rahata kavuşması veya sıkıntıdan kurtulması için hükûmet adamlarına gidip uğraşırsa, kıyâmet günü sırat köprüsünden herkesin ayaklarının kaydığı zaman, onun süratle geçmesi için Allah yardım eder.”
“Allahü teâlânın, farzlardan sonra ençok sevdiği iş, bir mümini sevindirmektir.”
“Müminler bir bina gibidirler. Nasıl ki, bina, parçalarının birbirine destek olmasıyla kuvvet bulursa, müminler de birbirine destek olmak sûretiyle kuvvet bulurlar.”
“Eshâbım yıldızlar gibidir. Kim onlara uyarsa, doğru yol üzere bulunur.”
“Ümmetim yağmur gibidir. Evveli mi, yoksa sonu mu hayırlıdır bilinmez. Nerede bulunurlarsa fayda verirler. Yani hepsi hayırlıdır.”
“Lâyık olduğunuz şekilde idâre olunursunuz. Size lâyık olduğunuz şey verilir.”
“Demirin pası gibi, kalplerin de pası vardır. Bu pas, istiğfarla giderilir.”
“Kim tasadduk eder, iyilikte bulunur, muhtaçlara başlarına kakmadan gizlice yardımda bulunursa, o, insanların en fazla iyilik edenidir.”
“Hastalarınızı sadaka ile tedâvi ediniz.”
“Mallarınızı zekâtla koruyunuz.”
“Âlimler, peygamberlerin vârisleridirler.”
“Tövbe, günahı yok eder.”
“Dünyâ, mümin için hapishâne, kâfir için Cenettir.”
“Kim gizli sadaka verirse, Allahü teâlâ ondan râzı olur.”
“Müminin firâsetinden sakınınız. Çünkü o, Allahü teâlânın nûru ile bakar.”
“Lezzetleri yok eden ölümü çok hatırlayınız.”
“Cennet, istenmeyen durumlarla kuşatılmıştır. Cennete kavuşabilmek için, bu dünyâda birtakım zorluklara, meşakkatlere katlanmak, nefsin, şehvetin ve şeytanın isteklerine uymamak lâzımdır.”
“Cehennem, nefsin arzu ve istekleri ile kuşatılmıştır. Kim nefsinin arzu ve isteklerine uyarsa, onun yeri Cehennemdir.”
“İnsanlar uykudadır, öldükten sonra uyanırlar.”
“Allahü teâlâ, cimri kimseyi sevmez.”
“Kalpler, kendilerine iyilik yapana sevgi duyma, kötülük yapana buğzetme tabiatı üzere yaratılmıştır.”
Eshâb-ı kirama söven dinden çıkar!..
14 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :14 Nisan 2025 00:08
“Kim Peygamberimizin Eshâbına söverse, dinden çıkar. Bu, Resûlullaha sövmek gibidir.”
Ebü’l-Kâsım Saymerî hazretleri Şafiî mezhebindeki büyük fıkıh âlimlerindendir. Basra’da doğdu ve 387 (m. 996)’da yine orada vefât etti. Kâdı Ebû Hâmid el-Mervezî’nin meclisinde bulundu ve onun talebesi Ebû Feyyaz el-Basrî’nin huzûrlarında yetişip, fıkıh âlimi oldu. Şafiî mezhebinde geniş bir ilme sahip olduğundan, bütün her yerden insanlar onun yanına ders almaya gelirlerdi.
Kitaplarının birinde, mürtedlerin katli kısmında buyuruyor ki;
“Kim Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) Eshâbına söverse, dinden çıkar. Bu kimsenin hâli Resûlullaha sövmek gibidir.”
Buyurdu ki: “Yedi yaşındaki küçük çocukların avret yerleri, ön ve arka, kaba avret yerleridir. Dokuz yaşından sonra bu kısımlardan fazlası da avret yeri olur. On yaşından sonra ise, baliğ olanların (büyük insanların) avret yerleri gibidir. Çünkü onun baliğ olması mümkündür.”
Şerh-i Kifâye kitabında buyuruyor ki: “Bir kimse, zenginler için yapılmış vakıftan, herhangi bir şey alabilmesi için zengin olduğunu iddia ederse, sözüne itibâr olunmaz. Ondan zenginliğini isbât edecek delîller istenir. Fakat, fakîrler için yapılmış bir vakıftan istifâde etmek için, bir kimse fakîr olduğunu iddia ederse, onun bu sözü herhangi bir delîlle isbât etmesine lüzum kalmaksızın kabûl olunur.”
“Emîr-ül-mü’minîn Ömer (radıyallahü anh), Muhacir ve Ensârı toplayarak onlardan Kadir gecesinin hangi gece olduğunu sordu. İbn-i Abbâs (radıyallahü anh); 'Allahü teâlâ tektir, teki sever. Allahü teâlâ katında tek sayıların en sevgilisi yedidir' dedi. Hazreti Ömer; 'Bu nasıldır?' diye sorunca İbn-i Abbas 'Allahü teâlâ, gökleri yedi kat yarattı. Yeri yedi kat eyledi. Günleri yedi yarattı, insanı yedi şeyden yarattı. Rızkını yedi şeyden yaptı' dedi. Hazreti Ömer, 'Bu kadarı bana yeter' buyurdu. Fakat âlimler bunlara daha eklemişlerdir ve demişlerdir ki: Büyük denizler yedidir, tavaf yedidir, sa’y yedidir, âzâlar yedidir, secde yedi âzâ iledir, neseben evlenmesi haram olanlar yedidir, sebeple olanlar yedidir, sütle olanlar yedidir, Eyyûb aleyhisselâmın belâsı yedidir, Kur’ân-ı kerîm yedi harf üzere inmiştir, Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlullah yedi kelimedir, Eshâb-ı Kehf yedidir, Fâtiha sûresi yedi âyettir, ülül-azm peygamberler yedidir, melekler yedi sınıftır.”
.
Vaazın tesiriyle vefat eden salih bir zat!..
15 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :15 Nisan 2025 00:03
Ebü’l-Ferec kerâmetler sahibi idi. Bir gün vaaz ederken, biri aşka geldi, bir nâra attı ve oracıkta vefât etti!..
Ebü’l-Ferec hazretleri Hanbelî mezhebindeki hadîs, tefsîr, fıkıh, usûl-i fıkıh âlimlerinin meşhûrlarından olup hikmetli sözler söyleyen, gayet güzel vaaz veren, kerâmetler sahibi bir zât idi. İsmi, Abdülvâhid bin Muhammed’dir. Horasan şehrinde doğdu. 486 (m. 1093) senesinde Şam’da vefât etti. Kâdı Ebû Ya’lâ’dan, Hanbelî fıkhının ince bilgilerini öğrenmiş ve büyük fıkıh âlimi olmuştur.
Ebü’l-Ferec kerâmetler sahibi idi. Bir gün vaaz ederken, o kadar güzel konuşuyordu ki, orada bulunanlardan biri aşka geldi, bir nâra attı ve oracıkta vefât etti. Buna herkes şâhid oldu. Ebü’l-Ferec’in üstünlüğü ve vaaz etmekteki ilim ve ma’rifeti her yere yayıldı. Kendisine muhalif olanlar, “Nasıl bir iş yapalım ki, bizim de meclisimizde bir kimse ölsün. Şimdiye kadar hiç kimse bizim meclisimizde aşka gelip ölmedi” dediler. Garip bir adam buldular, ona on dirhem para verip, “Sen meclisimizde bulun. Meclis tamam olduğu zaman büyük bir nâra at, sonra hiç konuşma ve hareket etme. Biz seni öldü deriz. Sonra seni bir eve götürürüz, geceleyin de sen bu şehirden çıkar başka bir yere gidersin” dediler. Aynı konuştukları gibi yaptılar. O kimse müthiş bir nâra attı. Onlar da “öldü” dediler ve bir eve taşıdılar. O eve, bir zât geldi. Bu ölü numarası yapan kimsenin sağına-soluna dokundu ve canını acıttı. Hîlekâr kimse, canı yanınca acıyla bağırdı. “Aaaa! Yaşıyor, yaşıyor!” diye bağırıştılar. Orada bulunanları bir gülme aldı ve böylece hileleri anlaşıldı.
Nâsıh, şeyh Muvaffakaddîn el-Makdisî’nin şu sözlerini nakletti:
Biz hepimiz, Ebü’l-Ferec’in bereketlerine kavuştuk: Ebü’l-Ferec, Kudüs’den gelip Bağdad’ı teşrîf ettiği zaman, onun geldiğini haber alan Müslümanlar, onu akın akın gelip ziyâret ettiler. O zaman dedem Kudâme, kardeşine “Gel bu zâtı ziyârete gidelim. İnşâallah bu zât bize duâ buyurur da kurtuluruz” dedi. Ebü’l-Ferec’i ziyârete gittiler. Evvelâ söze Kudâme başlayıp; “Efendim! Allahü teâlânın, Kur’ân-ı kerîmin hıfzını bana kolaylaştırması için duâ buyurmanızı rica ediyorum” dedi. Ebü’l-Ferec de ona duâ buyurdu. Kardeşi bir şey istemedi ve eski hâli üzerinde kaldı. Kudâme ise, Kur’ân-ı kerîmi kolayca ezberledi ve Ebü’l-Ferec hazretlerinin duâsı bereketiyle büyük hayırlara kavuştu.
.
“Akıllı kimse, günahlarını tövbe ile örtendir..."
16 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :16 Nisan 2025 00:05
"Akıllı, günahlardan sakınır, ayıplardan uzak durur. Cömertlik günahları siler, kalplere sevgi eker.”
Tâcüddîn Âmidî hazretleri Şafiî mezhebindeki büyük fıkıh âlimlerindendir. Âmid'de (Diyarbakır) doğdu. 550 (m. 1155) yılında vefât etti. Gurer-ül-Hıkem ve Dürer-ül-kelîmi min kelâmı Ali bin Ebî Tâlib adlı eserinde, Hazreti Ali’nin (radıyallahü anh) buyurdukları veciz sözleri toplamıştır. Bu eserden bazı bölümler:
Hazreti Ali (radıyallahü anh) buyuruyor ki: “Doğruluk vesiledir, affetmek fazilettir. Cömertlik iyi huydur, şeref meziyettir. Kararlı olmak metâ’dır (Sâhip olunan maldır), kararsız olmak ise zayi olmaktır. Vefâkârlık fazilet, sevgi rahmettir, ismet, nimet; ihsân ise fazilettir. Akıl zînet, ahmaklık çirkindir. Doğruluk emânet, yalancılık hıyânettir, insaf rahatlık, şer küstahlıktır. Cömertlik riyaset, mülk siyâsettir. Emânet îmândandır, güleryüzlülük ihsândır. Fikir gerçeği gösterir. Doğruluk kurtarır, yalan felâkete sürükler. Kanâat insanı zengin yapar, zenginlik azdırır. Fakirlik unutturur. Dünyâ aldatır, şehvet kandırır. Lezzet oyalar, nefsin arzuları alçaktır. Hased yıpratır, nefret çökertir.”
“Yakîn ibâdet, iyilik efendilik, şükür ziyâdelik, fikir ibâdet, aza kanâat zühd sahibi olmak, işler tecrübe ile olur. İlim anlamakla, anlamak zekâ ile, fetânet basiretle, düşünce rey ile (görüşle), görüş fikirle, muvaffakiyet azîmkârlıkla, azîmkârlık tecrübe ile, fazilet güçlüklerle, sevap meşakkat ile olur.”
“Kendini beğenmek helak olmak, riyakârlık şirk koşmak, cehâlet ölüm, tembellik ziyandır. Şehvetler âfet, lezzetler ifsattır.”
“Akıllı kimse, günahlarını tövbe ile örtendir. Cömert, kötülük yapana iyilikle karşılık verendir.”
“İlim; güzel bir mîrâs, umûmî bir nimettir, insaf, ihtilâfı giderir, ülfeti getirir.”
“Adâlet; îmânın başıdır, ihsânın birleştiği noktadır ve îmânın en yüksek mertebesidir.”
“Âlim; sözü, işine uygun olandır. Âlim ilme doymaz.”
“Takvâ sahibi kimse, nefsi nezîh, ahlâkı yüce olandır. Zühd sahibi olmak, takvâ sahibi olan kişilerin ziynetidir, gece ibâdeti yapanların tabiatıdır. Takvâ sahibi olmak ise, dînin meyvesi, yakînen inanmanın alâmetidir.”
“Hikmet; akılların bahçesi, ermişlerin mesîresidir (gezinti yeridir).”
“Akıllı; şehvetten uzaklaşan, âhıreti dünyâ ile değişmeyendir. Akıllı, yalnız ihtiyâcı kadar ve huccetle konuşur, sâdece âhıretinin ıslâhı için çalışır. Akıllı, günahlardan sakınır, ayıplardan uzak durur. Cömertlik günahları siler, kalplere sevgi eker.”
Allah dostları, dünyâya hiç kıymet vermezler...
17 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :16 Nisan 2025 23:38
"Allahü teâlâ, dünyâyı elinizle terk etmeyi değil, kalbinizle terk etmeyi ister ve beğenir.”
Dimetokalı Hızır Efendi Osmanlılar zamanında yetişen Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Rumeli’de Dimetoka’da doğdu. İlim öğrenmek için İstanbul’a gitti. Sonra Horasan beldelerinden Hirat’a vardı. Orada, Sa’düddîn-i Teftâzânî’nin torunu olan büyük âlim Havâşî’den, Seyyid Şerîf Cürcânî’nin Şerh-ül-Adûdiyye kitabını ve başka kitapları okudu. İlim tahsilini tamamlayıp, zamanının önde gelen büyük âlimlerinden olan Abdülvâsi’, bundan sonra memleketine döndü.
Bu sırada Osmanlı Sultânı Yavuz Sultan Selim Hân pâdişâh idi. Bu zâta çok ikram ve ihsânda bulundu. Ona, Edirne’de Ali Bey Medresesi’nde vazîfe verildi. Daha sonra sırasıyla; İstanbul ve Bursa kadılığı, Anadolu ve Rumeli kadıaskerliği vazîfelerinde bulundu. Emekli olduktan sonra hacca gitti. Hacdan sonra memleketine dönmeyip, Harem-i şerîfte mücavir olarak kaldı. 944 (m. 1537) senesinde Mekke’de vefât etti. Derslerinde buyurdu ki:
“Öyle zaman olur ki, Allahü teâlâ bir kulunu ibâdetleri ile meşgûl eyler. O ibâdetler, o kulun azıtmasına sebep olur. Yani kibir ve ucba kapılmasına yol açar. Yine öyle zaman olur ki, o kulunu bir işe, bir günâha düşürür. O günâhı sebebiyle kul o kadar üzülür ki, bu üzülmesi o kimsenin hidâyetine sebep olur. Hâline bakıp gafletten uyanır. Tövbe ve istiğfar eder. Bu her iki durumda da atılgan olmamalıdır. Allahü teâlâ, cesâret ve atılganlıkla günâh işleyip de “O bizi affeder” diyen kullarını sevmez. Günâhları küçük görmekten daha zararlı bir şey olmaz. Günâhların küçük olduğuna değil de, kimin koyduğu yasakları çiğnemekte olduğunu düşünüp, hayâ etmelidir.”
“Hak teâlânın sevdiklerinin yolunda olmak ile dünyaya kıymet vermek, dünyâya düşkün olmak, bir arada bulunmaz. Bu yolda bulunan bir kimsenin kalbinde, dünyânın zerre kadar kıymeti bulunursa, yağdan kıl çıkması gibi, kolayca bu yoldan çıkar. Allahü teâlânın dostları, dünyâya hiç kıymet vermezler, onun için gam yemezler. Bütün dünyâyı bir lokma hâline getirip, bir velînin ağzına koysan, isrâf olmaz. İsrâf ona denir ki, bir şey Allahü teâlânın rızâsına aykırı olarak sarf edilir. Allahü teâlâ, dünyâyı elinizle terk etmeyi değil, kalbinizle terk etmeyi ister ve beğenir.”
İktisat eden, fakir ve muhtaç olmaz!”
18 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :17 Nisan 2025 23:04
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: "Gizli sadaka vermek, Allahü teâlânın gazâbını söndürür."
Ziyâüddîn Sûfî hazretleri hadîs ve fıkıh âlimlerindendir. 519 (m. 1125) senesinde doğdu. Önce babasından okuyup, ondan çok istifâde etti. Sonra zamanındaki diğer âlimlerden hadîs-i şerîf işitip rivâyet etti ve icâzet aldı. 607 (m. 1210)’de Bağdad’da vefât etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
“Hiçbir kimse, ben kendisine, ehlinden, malından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça (kamil) îmân etmiş sayılmaz.”
“Şüphesiz ki, Allahü teâlâ iyilikleri ve kötülükleri yazmış, sonra onları beyân eylemiştir. İmdi kim bir iyilik yapmak ister de yapamazsa Allahü teâlâ onu kendi divânına tam bir hasene olarak yazar. O hayırlı işi yapmaya niyet eder de yaparsa Allahü teâlâ onu kendi divanına on kattan yediyüz kata ve daha pekçok katlayarak hasenat yazar. Şayet bir kötülük yapmak ister de yapmazsa, Allahü teâlâ onu kendi divânına tam bir hasene olarak yazar. O kötülüğü yapmak ister de yaparsa Allahü teâlâ onu bir tek seyyie olarak yazar.”
“Gizli sadaka vermek, Allahü teâlânın gazâbını söndürür.”
“Hayır beklenmeyen, kötülüğünden emîn olunmayan kimseden sakınınız.”
“İkiyüzlü kimse, Allahü teâlânın indinde makbûl değildir.”
“İktisat eden kimse, fakir ve muhtaç olmaz.”
“Kadir gecesinde bir kere İnnâ enzelnâ sûresini okuyan, başka zamanda Kur’ân-ı kerîm hatim edenden daha sevgilidir. Kadir gecesinde bir tesbih, bir tehlîl, bir tahmîd söyleyen, benim yanımda, yedi yüz bin tesbih, tahmîd ve tehlîlden kıymetlidir. Bu gece çobanın koyunu sağma müddeti kadar namaz kılan, ibâdet edeni, bir ay bütün geceleri sabaha kadar ibadetle geçirenden daha çok severim.”
“Birbirinizle hediyeleşiniz. Çünkü hediyeleşmek aranızda sevgi meydana getirir.”
“Kötülüğü terketmek, sadakadır.”
“Haya, îmândan bir şubedir.”
“İşlerin en iyisi, orta olanlarıdır.”
“Kim bize hile yaparsa, o bizden değildir.”
“Yalnız bulunmak, kötü kimselerle oturup kalkmaktan daha iyidir.”
“İstişare eden (danışan) kimseye yardım olunur.”
“Acı duymayan bedende, zekât ve sadakalarla temizlenmeyen malda hayır yoktur.”
“Garîb olarak ölen kimse, şehîddir.”
“Bu günün işini yarına bırakma.”
“Kim şerri bilmezse, onun içine düşer.”
“Müslüman; insanların, onun elinden ve dilinden emîn olduğu, zarar görmediği kimsedir.”
Allahü teâlâyı görür gibi ibâdet et!.."
19 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :19 Nisan 2025 01:00
“İhsân, Allahü teâlâya, görür gibi ibâdet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da, O seni görüyor.”
İbn-i Tavk hazretleri Mâlikî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 362 (m. 973) senesinde Bağdad’da doğdu. Zamanın büyük âlimlerinden fıkıh ilmini öğrendi. Bâzerâya kadılıklarında bulundu. Vefâtına kadar kadılık yaptı. Vefâtına yakın Mısır’a gitti. Mısır’a gittiğinde, orada birçok talebeye ilim ve edep öğretti. 422 (m. 1031) senesinde orada vefât etti. Derslerinde buyurdu ki:
Tefsir âlimleri, Âl-i İmrân sûresi 103. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Allahın ipine sımsıkı sarılın” kısmını şöyle tefsîr etmektedir: “Âyet-i kerîmede geçen (Allahın habline [ipine] sımsıkı sarılın"dan murâd, Allahü teâlânın emirlerine riâyet ederek ibâdete devam etmektir. Âyet-i kerîmede geçen itisâmın [sarılmanın] üç derecesi vardır. Birincisi; normal insanların itisâmı ki, Allahü teâlâdan gelen emir ve yasaklara sarılıp, devam etmektir. Bu kısımda bulunan insanların ibâdet ve tâati, yakîn elde etmek içindir. Bu, Allahın ipine [Kur’ân-ı kerîme] sarılmaktır. İkincisi; seçilmişlerin itisâmı olup, bunların emir ve yasaklara uymaktaki gayretleri, Allahtan başka her şeyden kesilmek, O’na, O’nun emirlerine teslim olmaktır. Bu da urvet-ül-vüskâ’dır. Üçüncüsü; seçilmişlerin seçilmişlerinin itisâmı ki, bunların emir ve yasaklara uymaktaki gayretleri, Allahü teâlâyı müşâhede etmek, O’nun yakınlığı ile meşgûl olmak nimetine kavuşmak içindir. Buna da itisâm-ı billah denir.)"
Hazreti Ömer’in (radıyallahü anh) bildirdiği hadîs-i şerîfte “İhsân nedir?” suâline cevaben Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
“İhsân, Allahü teâlâya, görür gibi ibâdet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da, O seni görüyor.”
Bu hadîs-i şerîf, pekçok hakîkati içerisine almaktadır. Bazı sâlih kimseler, bir hâdisenin nasıl neticeleneceğini ferâsetle söyler. Bu hâdisenin neticesini Allahü teâlâ ona müşâhede ettirir, gösterir. Bu müşâhede, o kimsede devamlıdır. Bazı kimseler de vardır ki, bu müşâhede onda bazen olur, devamlı olmaz. O, onu Allahü teâlânın aşkının serhoşluğu içinde iken söyler veya o söz dilinden çıkar da, söylediği hakîkat olur. Ama, onun bu hâlden haberi bile yoktur. İşte bu iki hâlin birinci olanı, yani ferâseti devamlı olanı makbûldür. Ferâseti devamlı olanlara “Velâyet ehli” denir. Bu işler, “Abdal”, “Ebrar” ve “Zühhâd” da olur. Ferâseti ve müşâhedesi bazen olanlar da “Muhakkik”lerdir. Muhakkiklerde hâdiseler, bazen kapalı, bazen de açık olur.
“Cömertlik, cennet ehlinin ahlâkındandır...”
20 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :19 Nisan 2025 23:57
“Allahü teâlâ, malının fazlasını Allah yolunda harcayan, sözünün fazlasını tutan kimseye rahmet eylesin.”
Haffâf el-Iclî hazretleri, tefsîr, hadîs ve fıkıh âlimlerindendir. Basra’da doğdu. 204 (m. 819) yılında Bağdâd’da vefât etti. Zamanındaki pekçok âlimden rivâyette bulundu. Onlardan ilim aldı. O’nun rivâyet ettiği hadîs-i şerîfler, Kütüb-i sitte adı ile meşhûr altı hadîs kitabının dört Sünen’inde, Sahîh-i Müslim’de ve hadîs kitaplarında yer almaktadır. Şöyle nakleder:
Bir gün Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), amcası Hazreti Abbâs’a (radıyallahü anh) “Yarın Pazartesi günüdür. Sen ve çocukların bana geliniz. Size duâ edeceğim” buyurdu. Sabah olunca, Hazreti Abbâs ve çocukları beraberce Resûlullahın huzûruna geldiler. Kendisinin husûsî yakınları olduğunu ve hepsinin bir kişi olduğunu, Allahü teâlânın da rahmetini üzerlerine eşit miktarlarda yaymasına işâret buyurarak, kendi abasını üzerlerine örttü. Sonra “Ey Allahım! Abbâs ve oğullarını mağfiret eyle, bağışla! Öyle ki, hiç günahları kalmasın. Yâ Rabbî! Onu, oğulları arasında meydana gelecek âfet ve belâlardan koru!” diye duâ etti...
Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları şunlardır:
“Benim bu mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram’ın dışında kılınan bin namazdan daha hayırlıdır.”
“Bu ümmetin içinde, öyle bir kavim türeyecek ki, onların namazlarına bakarak, siz kendi namazınızı küçümseyeceksiniz. Kur’ân-ı kerîmi okuyacaklar. Fakat boğazlarını geçmeyecek. Okun avı delip geçtiği gibi dinden çıkacaklar.”
“Mümin tâ’n edici, lânetleyici olmaz.”
“Allahü teâlâ, malının fazlasını Allah yolunda harcayan, sözünün fazlasını tutan kimseye rahmet eylesin.”
“Bir kimse, bir mümine bir iyilik yapınca, Allah bir melek yaratır. Bu melek, hep ibâdet eder. İbâdetlerin sevapları bu kimseye verilir. Bu kimse ölüp kabre konunca, bu melek nurlu ve sevimli olarak bunun kabrine gelir. Meleği görünce ferahlanır, neşelenir. 'Sen kimsin?' der. 'Ben, falanca kimseye yaptığın iyilik ve onun kalbine koyduğun neşeyim. Allah beni, bugün seni sevindirmek ve kıyâmet günü sana şefaat etmek ve Cennetteki yerini sana göstermek için gönderdi' der.”
“Cömertlik, cennet ehlinin ahlâkındandır.”
“Size bir kavmin efendisi gelince, ona ikrâm ediniz.”
“Hayrı gösteren, onu yapan gibidir.”
“İkiyüzlü kimse, Allahü teâlânın nezdinde makbûl değildir.”
“Özür dilemeyi gerektirecek şeyden sakın.”
İbâdetlerin en kolayı az konuşmaktır...
21 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :21 Nisan 2025 00:08
"İmânı en kuvvetli olanınız, ahlâkı en güzel ve zevcesine karşı en yumuşak olanınızdır."
Abdülvehhâb bin Bezguş hazretleri kırâat, hadîs ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimidir. 543 (m. 1148) senesinde Bağdâd’da doğdu. Buradaki birçok âlimden ilim öğrenip, hadîs-i şerîf rivâyet etti. 612 (m. 1216) senesinde vefât etti. Ebû Ümâme’den (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîf şöyledir:
Resûl-i ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem), âsâsına dayanarak bizim yanımıza geldi. Biz; “Ey Allahın Resûlü, bizim için duâ buyurunuz!” deyince, Resûlullah efendimiz; “Yâ Rabbî bizi affet, bize merhamet eyle! Bizden râzı ol. İbâdetlerimizi ve duâlarımızı kabûl eyle. Bizi Cennetine koy. Bizleri Cehennemden koru. Bütün işlerimizi ıslâh eyle!” buyurdu.
Naklettiği diğer hadis-i şeriflerden bazıları: Resûlullahtan “Cennete girmeye sebep olan şeylerin başlıcası nelerdir?” diye sorulduğunda, “Allahtan korkmak ve iyi huylu olmaktır” buyurdu. “Cehenneme girmeye sebep olan şeylerin başlıcası nelerdir?” denildiğinde “Dünyâ nimetlerinden ayrılınca üzülmek, bu nimetlere kavuşunca sevinmek, azgınlık yapmaktır” buyurdu.
“İmânı en kuvvetli olanınız, ahlâkı en güzel ve zevcesine karşı en yumuşak olanınızdır.”
“İnsan, güzel huy sebebiyle Cennetin en üstün derecelerine kavuşur. (Nafile) ibâdetler, insanı bu derecelere kavuşturamaz. Kötü huy, insanı Cehennemin en aşağı çukurlarına sürükler.”
“İbâdetlerin en kolayı ve en hafifi, az konuşmak ve iyi huylu olmaktır. Bu sözüme iyi dikkat ediniz!”
Bir kimse, Resûlullaha; “İşlerin en iyisi hangisidir?” diye sorunca, “Güzel huylu olmaktır” buyurdu. O kimse kalkıp biraz sonra sağ tarafından gelip, aynı soruyu sordu. Yine “İyi huylu olmaktır” buyurdu. Gidip, sonra sol tarafına gelip, “Allahın en sevdiği iş nedir?” diye sorunca, yine; “İyi huylu olmaktır” buyurdu. Sonra tekrar arkadan gelerek; “En iyi, en kıymetli iş nedir?” dedi. Hazreti Peygamber, ona karşı dönüp; “İyi huylu olmak ne demektir anlayamadın mı? Elinden geldiği kadar kimseye kızmamaya çalış!” buyurdu.
“Kimse ile münâkaşa etmeyen, haklı olsa bile, dili ile kimseyi incitmeyen Müslümanın Cennete gireceğini size söz veriyorum. Şaka yapmak, yanındakileri güldürmek için olsa bile yalan söylemeyenin Cennete gireceğini size söz veriyorum, iyi huylu olanın, Cennetin yüksek derecelerine kavuşacağını size söz veriyorum!”
Resûlullah efendimizin rüyasında öptüğü zat!
22 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :22 Nisan 2025 00:20
Ebü’l-Hattâb hazretleri: "Rüyamda Resûlullah Efendimiz beni kucakladı ve duâ etti."
Ebü’l-Hattâb Adenî hazretleri fıkıh âlimi ve evliyânın büyüklerindendir. 420 (m. 1029) senesinde Yemen’de Aden şehrinde vefât etti. Fazilet sahibi bir zât olup, sâlih rüyâlar görmekle meşhûrdur. Kendisi şöyle anlatmıştır:
“Bir defasında Resûlullahı (sallallahü aleyhi ve sellem) rüyâmda gördüm. Bir evde yüksek bir yerde oturuyordu. İçeriye girdim, huzûruna yaklaşıp, 'Yâ Resûlallah, şu gömleğimi giyer misiniz? Bu gömleği bana kefen yapmaları için vasiyet edeceğim. Umarım ki Allahü teâlâ, sizin giymeniz bereketiyle beni Cehennem ateşinden korur' dedim. O sırada gömleğimi Resûlullahın üzerinde gördüm. Oradan başka bir yere geçtiler. Bu sefer gömleğimi soyunmuş idi. Mübârek sırtı görünüyordu. Yaklaşıp, sarılarak öptüm. Resûlullah da beni öptü. Ağzıma mübârek ağazının suyundan koymasını istedim, İhsân etti. 'Yâ Resûlallah! Cennet-i a’lâda beraber olmamız için duâ ediniz' dedim. Beni göğsüne bastırarak kucakladı ve duâ etti. Ben de ona sarıldım. Resûlullah, sonra başka bir tarafa geçti. Ben de gidip huzûruna oturdum. Bana yanında bulunan birini göstererek, ona bir şeyler vermemi söyledi. Üzerimde bulunan parayı çıkarıp 'Yâ Resûlallah, iki dinar ve yirmi dirhemden başka bir şeyim yok' dedim. O paraları gösterdiği kimseye verdim ve uyandım.”
Adenî hazretleri buyurdu ki: “Birisi, rüyâsında Peygamber Efendimizi gördü. Evliyâdan bir grup ile bir yerde oturuyorlardı. Herkes, O’nu dinliyordu. Birden semânın kapıları açıldı. Elinde ibrik ve leğen ile bir melek geldi. Melek, ibrik ve leğen ile herkesin önüne geliyor, orada bulunanlar ellerini yıkıyordu. Rüyâyı gören kimse en sonda bulunuyordu. Sıra ona gelince, 'Leğeni kaldırın. O, bu taifeden değildir' dediler. Melek de leğeni alıp götürdü. O kimse, Peygamber Efendimize dönerek: 'Yâ Resûlallah! Ben bunlardan değilim ama, biliyorsunuz ki, sizi ve bunları çok seven birisiyim' dedi. Peygamber Efendimiz, (Bunlara muhabbet eden bunlardandır) buyurdu. Bunun üzerine melek, leğen ile ibriği getirdi. O kimse de elini yıkadı. Peygamber efendimiz o kimseye dönüp tebessüm ettiler ve (Bize muhabbet ettikçe bizimlesin) buyurdu. O kimse bu rüyâdan sonra bu yolun büyüklerinden biri oldu.”
“Tasavvuf ehli arasında 'Benim elbisem, benim ayakkabım' demek edebe uygun değildir. Dostlar arasında, hiçbir şeyi mülkiyetle nisbet etmemek, onların âdâbındandır. Zarûret müstesna.”
.
"Allahü teâlâ câhili dost edinmez!..”
23 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :23 Nisan 2025 00:12
“İlim gıda gibidir. Ona her zaman ihtiyâç vardır. Faydası da umûmîdir.”
Şeyh Abdülvehhâb Müttekî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Hindistan’da Mendev’de doğdu. İlim tahsili için Dekkân ve Seylan gibi ilim merkezlerine gitti. Buralardaki ulemâ ve evliyânın sohbetlerine katıldı, onlardan ders alıp ilim öğrendi. İlmini daha da arttırmak için Mekke-i mükerremeye gitti. Orada, büyük hadîs âlimi ve velî Şeyh Ali Müttekî hazretlerinin derslerine devam ederek icazet aldı. Hocası vefât edince, onun yerine geçti. 1000 (m. 1592) yılında Mekke’de vefât etti...
Abdülvehhâb Müttekî hazretleri buyurdu ki: “İlim gıda gibidir. Ona her zaman ihtiyâç vardır. Faydası da umûmîdir.”
Kendisine dediler ki: “Talibin devamlı zikirde olması lâzımdır, diyorlar. Bu nasıl olur?” Buyurdu ki: “Hayırlı amelle meşgûl olan, dâima zikirdedir. Namaz kılmak zikirdir. Kur’ân okumak zikirdir. Din ilimleri öğretmek ve öğrenmek zikirdir. Her hayırlı amel zikirdir.”
“Selef-i sâlihînin yolu, çeşit çeşit iyi işleri yapmak, ahlâkını güzelleştirmek ve ilmi yaymak idi.”
Bir gün istidrâcdan söz açılmıştı. Buyurdu ki: “Fâsıklara ve bid’at sahiplerine de bir kuvvet verilir ve onunla avvâmın kalplerini çekebilirler. Dinde sağlam olmayanları yoldan çıkarırlar.”
“Âhırette her incinin bir sedefi vardır. Her şeyin kendi hâline göre bir şerefi, değeri vardır. İnsanoğlu da kendisinde ilim bulunan bir sedeftir. Onun şerefi de ilim iledir. İlmi olmayan kimse, cahillik içinde kalır, muhabbet kadehini içemez, vilâyet libâsını giyemez. Allahü teâlâ câhili kendine dost edinmez.”
“Sabır; nefsi istenilmeyen bir şeyden, dili şikâyetten alıkoymaktır. Sabır, insanlara en zor gelen huylardandır. Sabır üç derecedir Birincisi, Allahü teâlânın vaat (nimet vereceğine söz vermek) ve vaadini (azâb edeceğini) düşünerek, imân üzere kalmak. Cezadan dolayı günah işlemekten kaçınmaktır. İkincisi, ibâdete ihlâs ile ve şartlarını yerine getirerek devam etmeye sabretmektir. Üçüncüsü, belâlara sabretmek ki, böylece sıkıntılara verilecek sevapları ve rûhun sıkıntılarına verilecek mükâfatı düşünerek sabretmektir.”
“Şükür; nimeti bilmenin ismidir. Zîrâ şükür, nimeti vereni bilmeye götürür. Bu manadan dolayı, Kur'ân-ı kerîmde İslâm ve îmâna şükür ismi verilmiştir.”
“Akıl binici, ilim sürücü, nefis ise huysuz bir hayvandır. Sürücü olmadan binici olursa, nefis huysuzlaşır. Binici olmadan sürücü olursa, sağa sola zikzak çizer. Binici ile sürücü bir araya geldiğinde, ister istemez doğru yürür.”
Mümin, gündüz tebessüm eder, geceleri ise ağlar!..
24 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :24 Nisan 2025 00:49
Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: "Geceleyin Allahü teâlânın korkusundan ağlayan göze ateş dokunmaz."
Şeyh Zeyneddîn hazretleri Hanbelî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 675 (m. 1276) senesinde Lübnan’da Ba’lebek’te doğdu. 734 (m. 1333) senesinde Ba’lebek’te vefât etti. Fıkıh ilmini, Şeyh Takıyyüddîn el-Vâsıtî’den öğrendi. Hanbelî fıkhında ve fetvâ işlerinde çok yükseldi. Şeyh İmâdüddîn el-Vâsıtî’nin sohbetlerinde bulunduktan sonra, tasavvuf ilminde çok yüksek derecelere kavuştu. Yüksek hâlleri ve kerâmetleri çoktur. Fıkıh ilmine dâir kıymetli bir eseri vardır. “Mukanna” kitabının konuları üzerine yaptığı ahkâm-ı fıkhıyyeye dâir olan “Matla” adındaki şerhi kıymetlidir. Bir dersinde şunları anlattı:
“Firâset iki türlüdür: Birincisi, ma’rifet sahiplerinin firâseti olup, talebenin istidâdını keşfetmek, Allahü teâlânın evliyâsını tanımaktır. İkincisi, riyâzet çeken, açlıkla nefislerini parlatanların firâseti olup, mahlûklara âit gizli şeyleri bilmektir. İnsanların çoğu, Allahü teâlâyı hatırlamayıp gece-gündüz dünyâyı düşündüğünden, dünyâ işlerinden ele geçirmek istedikleri şeylerden haber verenleri arıyor. Bunları büyük biliyor. Hattâ, bunları evliyâ, Allahü teâlâya yakın sanıyorlar. Evliyânın me’ârifine, doğru, ince bilgilerine dönüp de bakmıyorlar. Belki, bunlara dil uzatıp, bunlar Allahın sevgili kulu olsaydı, kaybolan şeylerimizi, gizli düşüncelerimizi bilirlerdi. Bizim hâlimizden haberi olmayan bir kimse, mahlûkların üstündeki ince bilgileri hiç anlayamaz diyerek, evliyânın firâsetine, Zâtı ilâhiye ve sıfatlarına olan bilgilerine inanmıyorlar. Böyle, yanlış ölçüleri sebebi ile, o büyüklerin doğru ilim ve me’ârifinden mahrûm kalıyorlar. Bilmiyorlar ki, Allahü teâlâ, o büyükleri, câhillerin gözünden saklamış, kendine mahsûs kılmıştır. Evliyâsını dünyâ işleri ile meşgûl etmeyip, kendisi ile meşgûl etmiştir. Evliyâ, insanların hâllerine, işlerine bağlansalardı, Allahü teâlânın huzûruna lâyık olmazlardı.”
“İlim, çok tekrar ve fazla müzâkere ile ele geçer. Ayrıca bunun için az uyumalı ve Allahü teâlânın yardımını talep etmelidir. Âlemlere rahmet olan Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz buyuruyor ki: (Geceleyin Allahü teâlânın korkusundan ağlayan göze ateş dokunmaz.) Bir kimse, 40 gün Allah için ihlâsla sabahlasa, hikmet pınarları zâhir olup, kalbinden lisânına akar. Peygamber Efendimiz (Mümin, gece çok ağlar, gündüz çok tebessüm eder) buyurdu.
.
İslâmiyet ışık, akıl ise göz misâlidir...
25 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :25 Nisan 2025 00:36
Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâma peygamberlik verdi ve akıl nimetiyle insanları nimetlendirdi.
Fahrüddîn İbn-ül-Fahr hazretleri hadîs ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimidir. 85 (m. 1286) yılında Lübnan’da Balebek’te doğdu. Küçük yaşta ilim tahsiline başladı. Birçok âlimden ilim öğrendi. Mısır, İskenderiyye, Haleb, Hama, Humus, Balebek ve Hicaz gibi birçok bölge ve şehirleri dolaşarak, oralardaki âlimlerin ilimlerinden istifâde etti. Hadîs ve Hanbelî mezhebi fıkıh bilgilerinde âlim oldu. Sadriyye ve Semmâriyye Medreseleri’nde müderrislik yaptı. 732 (m. 1332) yılında Şam’da vefât etti.
Bu mübarek zat, bir dersinde şunları anlattı:
Allahü teâlânın insana verdiği nimetlerin en büyüğü akıldır. Akıl, onu tanımaya yarayan bir vâsıtadır. Öyle bir vâsıtadır ki; peygamberleri tanıma ve kabul etmeye yarar. Allahü teâlânın gönderdiği din olan İslâmiyet, ışık gibidir. Akıl göz misâlidir. Eğer göz açık ve sağlam olursa, güneşin varlığını görür. Akıl peygamberlerin sözlerini duyup mucizelerini görünce, onları kabul eder ve bilemeyeceği, anlayamayacağı şeylerde de artık onlara uyar.
Allahü teâlâ, insanoğlunun atası olan Âdem aleyhisselâma peygamberlik verdi ve akıl nimetiyle insanları nimetlendirdi. Âdem aleyhisselâm, vahiy ile Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğrenip, evlâdına öğretti. Hak yol üzere oldular. Ne zaman ki; Kâbil, nefsine uyup kardeşini öldürdü. Nefis ve arzuları insanları parçaladı ve dalâlet, sapıklık çöllerine saptırdı, öyle oldu ki, doğru itikâd ve ahlâkı bırakıp, fırkalara ayrıldılar. Peygamberlere ve akıl sahiplerine karşı geldiler. Kendi arzu ve isteklerini bayrak yapıp, putlara taptılar ve kendilerinden öncekilerin âdetlerini her şeyin üstünde tuttular. İblîs (şeytan) kendi arzusunu onlar üzerinde gerçekleştirince, onlar da ona uydular. Ancak, mümin olabilenler bundan kurtulabildi.”
“Üç âyet-i kerîme, üç şeyle beraber inmiştir. Bunlardan her biri, yanındaki olmadıkça kabûl edilmez. Biri, meâlen; (Allahü teâlâya ve Resûlüne itaat ediniz)dir. Allahü teâlânın emrine itaat, Resûlünün emrine itaatsiz kabûl olmaz demektir, ikincisi, meâlen; (Allahü teâlâya ve ananıza, babanıza şükrediniz)dir. Allahü teâlâya şükür, ana-babaya şükürsüz olmaz. Üçüncüsü, meâlen; (Namazı kılın ve zekâtı verin)dir. Malı nisâb miktârını geçip de zekâtını vermeyenin, namazı makbul olmaz.”
.
Issız bir yerde yolunu kaybeden talebe!..
26 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :25 Nisan 2025 23:17
Abdürrahmân es-Sekkâf hazretlerinin bir talebesi, Issız bir yerde yolunu kaybeder. Dua etmeye başlar...
Abdürrahmân es-Sekkâf hazretleri evliyânın büyüklerindendir. 819 (m. 1416) senesinde Yemen’de Terîm’de vefât etti. Zamanında bulunan büyük âlimlerin sohbetlerinde bulunarak yetişti. Kerâmetler, faziletler sahibi bir zât idi.
Talebelerinden birisi şöyle anlatır: “Bir yolculukta bulunuyordum. Issız yerlerden geçerken, yolumu kaybettim. Bir taraftan da çok şiddetli bir şekilde susamıştım. Ne kadar aradıysam da su bulamadım. Duâ edip, hocamdan yardım istedim. Bu esnada yanıma bir kimse gelip, bana su verdi. O sudan kana kana içerek rahatladım. O kimse, bana yolumu da gösterdi. Ben yoluma devam ettim. Yolculuğum müddetince de su içmek ihtiyâcı hissetmedim.”
Bir defasında, bazı kimseler gemi ile bir yere gidiyorlardı. Yolcular arasında Abdürrahmân hazretlerinin talebelerinden birkaç kişi de vardı. Bir ara, geminin tabanından bir yer delindi. Ne yaptılarsa delinen yeri tıkayamadılar. Gemideki vazîfeliler çaresiz kalıp, geminin batmasından korktular. Vazifelilerdeki bu telâşı görüp, vaziyeti anlayan talebeler, hocaları Abdürrahmân bin Muhammed’den yardım istediler. O esnada hocalarını gemide gördüler. Ayağını, gemiye su giren yere koydu. Sonra bir şeyler ile o delik yeri kapadı. Su girmesi durdu. Gemide bulunanlar çok sevindiler. Herkes rahatlamıştı. Abdürrahmân hazretleri, birden gözden kayboldu. O büyük zâtın talebeleri hürmetine, diğerleri de kurtulmuş oldular ve selâmetle yollarına devam ettiler.
Bu hâdiseyi işiten bazı kimseler, o büyük zâtın bu kerâmetini inkâr ettiler. “Böyle şey olmaz” dediler... Bu itirâzcı kimseler, bir yolculuğa çıkmışlardı. Yollarını kaybettiler. Üç gün üç gece dolaştıkları hâlde yollarını bulamadılar. Ellerinde bulunan yiyecek ve suları da bitmişti. Başlarına gelen bu sıkıntının, o zâtın kerâmetini inkâr etmek sebebiyle olduğuna anladılar, itirâzlarına tövbe ederek, bu sıkıntıdan kurtulmaları hâlinde mallarından belli bir miktârını o zâta vermeyi ve hizmetinde bulunmayı nezrettiler (adadılar), işte tam bu sırada yanlarına, hiç tanımadıkları bir kimse geldi. Bunlara taze hurma ve su verdi. Şu tarafa doğru giderseniz yolu bulursunuz diye tarîf etti ve gitti...
O kimseler, hurmalarla karınlarını doyurdular ve sudan içtiler. Tarîf edilen yere doğru gidince, yollarını kolayca buldular. Memleketlerine vardıkları zaman da, nezirlerini yerine getirdiler.
.
Zekâtı verilmiş mal, istif edilmiş mal değildir!..
27 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :27 Nisan 2025 00:04
Ticaret malının zekâtı, ticareti yapılan maldan veya değeri altın veya gümüş olarak verilir.
Seydî Alizade Efendi Osmanlı âlimlerindendir. Amasya’da doğdu. Molla Çelebi’nin medresesinde ilim öğrendi. Bursa, Ankara ve Akşehir, İznik ve Edirne medreslerinde müderrislik yaptı. Sonra Bursa ve Mekke kadılığına, daha sonra Rumeli kadıaskerliğine tayin edildi. 983 (m. 1575) senesinde İstanbul’da vefât etti. Hidâye adlı meşhûr fıkıh kitabının baş kısmına, “Tergîb-ül-edîb” adıyla bir haşiye yazmıştır. Bu eserinde zekâtla ilgili bazı meseleleri şöyle anlatır:
Ticaret malının zekâtı, ticareti yapılan maldan veya değeri altın veya gümüş olarak verilir. Paranın zekâtını kolayca hesap edip vermek için kırkta biri bulunur. Bu kadar liraya ne kadar altın alınıyorsa, o kadar zekât vermek gerekir. Zekât zamanı hac zamanından önce olan, vakti gelince, zekâtını verir. Kalan parayla hacca gider. Zekât zamanı hac zamanından sonra, mesela muharrem ayında olan, önce hacca gider. Zekât zamanı gelince, hacdan artan paranın zekâtını verir. Zekât verme günü gelip de, zekâtını vermeyen, daha sonra fakirleşip, elinde hiç parası kalmayan kimse, malı kendi telef ederse, zekât borcu affolmaz. Para kendiliğinden telef olursa zekât affolur. Yani malı, kendi harcar veya telef ederse, zekât affolmaz. Mesela borsada parasını yok ederse veya araba, buzdolabı gibi şeyler alarak parasının hepsini harcarsa zekât affolmaz, zekâtını ödemesi gerekir. Malı çalınırsa, kaybolursa, yanıp yok olursa yahut ödünç veya âriyet verip geri alamazsa, o zaman zekât vermek gerekmez. Ödünç bir altın isteyen fakire, zekâta niyet edip verilse, sonra da ona hediye edilse zekât sahih olur.
Dinimizde zekâtı verilmiş mal, kenz [istif edilmiş, stok edilmiş mal] değildir, gayrimeşru mal değildir. Bu malı, kimsenin zorla almaya hakkı yoktur. Zekâtını veren, malın hakkını ödemiş olur. Kimse bu malı alamaz. Bir kimsenin mülkü, ondan izinsiz kullanılamaz. Zekât veya sadaka-i fıtr verirken vekil olanın mutlaka sahibinin ismini söylemesi gerekmez. Kendi adına, bu benim zekâtım dese veya hediyem dese caiz olur, çünkü vekil asıl gibidir.
Terzilik yapan, diktiği gömleğin ücretini fakirden almayıp, zekâta dâhil edebilir. Altın olarak vermesi daha iyidir. Kalaycılık yapan, kalayladığı kapların ücretini fakirden almayıp zekâtına sayabilir. Çünkü bunlarda mal temlik ediliyor. Fakire gömlek veya kalay verilmiş oluyor.
.
İnsanların en fazîletlisi Allah yolunda cihâd edendir...
28 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :28 Nisan 2025 00:32
"Hiç bir kimseye sabırdan daha geniş ve daha hayırlı bir ihsân verilmemiştir.”
Abdürrazzâk San’ânî hazretleri Hadîs ve fıkıh âlimidir . 127 (m. 744)’de Yemen’de San’a’da doğdu. 211 (m. 826)’da vefât etti. Hadîs ilminde, hafız (yüz bin hadîs-i şerîfi râvileri ile birlikte ezbere bilen) bir zât idi. Küçük yaşta ilim öğrenmeye başladı. Kısa zamanda yükselip herkes tarafından tercih edilen bir âlim oldu. Dînî mes’eleleri çözmesi için, her taraftan kendisine müracaat ederlerdi. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden ba’zıları:
Eshâb-ı kiramdan birisi gelerek, “Yâ Resûlallah! İnsanların en fazîletlisi kimdir?” diye sordu. Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Allah yolunda canı ile, malı ile cihâd eden mü’mindir.”
“Sizden biri Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyarak güzel ahlâk sahibi olunca, yaptığı ibâdet ve tâatlerini de ihlâs ile (Allahü teâlânın rızâsı için) yapınca, her haseneden (her iyi amelden) dolayı kendisi için, ondan yedi yüz misline kadar sevâb yazılır. Yapacağı her seyyieden (kötü amelden) dolayı da kendisine yalnız bir misli günah yazılır. Allahü teâlâ affederse hiç yazılmaz.”
“Cuma gününde öyle bir saat vardır ki, şayet bir Müslüman o saatte rastlar da Allahtan bir hayır dilerse, Allah onu kendisine mutlaka verir.”
Peygamber efendimize sordular: “Kıyâmet günü kâfirler yüzüstü nasıl haşrolunur?” Peygamber efendimiz buyurdular ki: “Onları, dünyâda iken, iki ayakları üzerinde yürütmeye kadir olan Allahü teâlâ, kıyâmet günü de yüzüstü süründürmeye kâdirdir.”
“Bir kadın, efendisinin (kocasının) izni olmadan nafile oruç tutmasın. Efendisinin izni olmadan evine girmeye kimseye izin vermesin. Efendisinin kazancından onun emri olmadan dağıtmasın, vermesin.”
“Elimde bir mal bulunsa, onu sizden saklamam. Her kim afif olmayı (haramlardan sakınmayı) isterse Allahü teâlâ afif kılar. Ganî olmak isteyeni Allahü teâlâ zengin eder (Muhtaç olduğu hâlde ihtiyâcını gizleyen kimseyi, Allahü teâlâ ganî eyler, başkalarına muhtaç bırakmaz.) Her kim sabrederse (sabretmeye çalışırsa) Allahü teâlâ o kimseye sabrın hakîkîsini ihsân eder. Hiç bir kimseye sabırdan daha geniş ve daha hayırlı bir ihsân verilmemiştir.”
“Allahü teâlâ buyuruyor ki; Size gönderdiğim İslâm dîninden râzıyım. (Yani, bu dîni kabûl edenlerden, bu dînin emir ve yasaklarına tâbi olanlardan râzı olurum. Onları severim.) Bu dînde olmak, ancak cömertlikle ve iyi huylu olmakla tamam olur. Dîninizin tamam olduğunu, her gün bu ikisi ile belli ediniz!”
.
İlk iş, tâlibe tövbeyi öğretmek olmalıdır
29 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :29 Nisan 2025 00:16
"Bu yolda tövbesiz adım atmak faydasızdır. Topluca bütün günâhlardan tövbe etmek yeterlidir."
Sâhib Abdürreşîd Fârûkî, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarındandır. 1237 (m. 1821) senesinde Hindistan’ın Luknov şehrinde doğdu. Dedesi Ebû Sa’îd Müceddidî hazretlerinden ilim öğrenmeye başladı. Yirmi yaşında iken dedesinin sohbetinde yetişip, Müceddidiyye yolunda icâzet aldı. Hindistan’ın İngilizler tarafından işgalinden sonra Mekke-i mükerremeye hicret etti. 1287 (m. 1870) senesinde Mekke-i mükerremede vefât etti. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin, “Mebde’ ve me’âd” kitabını Arabîye tercüme etti ve çok kitap yazdı. Bu kitapta şöyle anlatılır:
Bir tâlib bir şeyhin [mürşid-i kâmilin] huzûruna gelince, şeyh ona istihâre etmesini söylemelidir. Üçten yediye kadar istihâre ettirmelidir. İstihârelerden sonra istek ve arzûsunda bir tezebzüb [dalgalanma ve tereddüd] meydâna gelmezse, ona büyükler yolunu açmalıdır. İlk iş ona tövbeyi öğretmektir. Bunun için iki rekat tövbe namâzı kılmasını söylemelidir. Zîrâ bu yolda tövbesiz adım atmak faydasızdır. Ammâ tövbede icmâl [kısa ve topluca bütün günâhlardan tövbe etmek] yeterlidir. Tafsîlini dahâ sonraya bırakır. Çünkü bu günlerde, yani ilk zamânlar himmetler düşük, kalbler dağınık olup, arzû edilen netîce elde edilemez. Eğer baştan tafsîli tövbe etmeye mecbûr edilse, bunun ciddî olabilmesi için epey bir zamân gerekir. Bu zamân zarfında istek ve arzûsunda bir gevşeklik ve soğuma meydâna gelebilir ve bu yüzden istediği şeyden geri kalabilir. Hattâ baştan yapılan tafsîli bir tövbe beklenen netîceyi vermeyebilir. Bundan sonra, tâlibin hâline münâsip olan bir vazîfe vermelidir. İstidâd ve kâbiliyetine uygun zikir talîm ve telkîn etmelidir. Yoldaki işini kolaylaştırmak için tâlibin hâline teveccühde eksiklikte bulunmamalı, kalbinde hâsıl olan hâlleri gözetmeli, ondan uzak durmamalıdır. Yolun edeb ve şartlarını ona açıklamalı, onu teşvîk etmelidir.
Kitâba, Sünnete ve Selef-i sâlihînin eserlerine uymaya gayret ettirmelidir. Bu mütâbeat, yanî uymak olmadan maksada kavuşmanın mümkin olamayacağını ona bildirmelidir. Yine ona bildirmelidir ki, Kitâba ve Sünnete kıl ucu kadar muhâlif görünen keşif ve vâkı’alara hiç önem vermemeli ve itibâr etmemelidir. Hattâ bunlardan istigfâr etmelidir.
Mürşid, müridinin, akâidini Ehl-i sünnet ve cemaatin güzel akîdesine göre düzeltmesini, nasîhatten geri kalmamalı, kendine lâzım olacak zarûrî fıkıh bilgilerini öğrenmesini ve her hâlükârda ilmi ile amel etmesini buyurmalıdır. Çünkü bu yolda uçmak, itikâd ve amelin iki kanadı olmadan mümkün değildir.
.
Müslümanların hangisi daha hayırlıdır?
30 Nisan 2025 02:00 | Güncelleme :30 Nisan 2025 00:18
Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: “Elinden ve dilinden Müslümanların emîn olduğu kimse daha hayırlıdır.”
İbn-ül-Harrât hazretleri hadîs âlimlerindendir. 510 (m. 1116) senesinde Endülüs’te (İspanya) İşbîliyye’de (Sevilla) doğdu. Bâce’ye (Baeja) gelip yerleşti. Orada çeşitli ilimleri tahsil etti. 582 (m. 1186) senesinde orada vefât etti. Endülüs’te pekçok âlimden öğrenip, onlardan rivâyetlerde bulundu. Hadîs ilminde hafız (yüz bin hadîs-i şerîfi ezberlemiş) idi. İbn-i Harrât’ın “El-Cem” beyn-es-Sahihayn” adlı eserinde kaydettiği hadîs-i şerîflerden bazıları şöyledir:
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “İnsanlar, Allahtan başka ilâh yoktur deyinceye kadar (onlarla) çarpışmaya memûr oldum. İmdi her kim Allahtan başka ilâh yoktur derse malını ve canını benden korumuş olur. Ancak hakkıyla olursa müstesna! Onun da hesabı Allaha kalmıştır.”
Resûlullah Muâz bin Cebel’e “Allahın, kulları üzerindeki hakkı nedir bilir misin?” diye suâl buyurdu. Muâz bin Cebel (radıyallahü anh) “Allah ve Resûlü bilir” dedi. Resûlullah “Gerçekten Allahın kulları üzerindeki hakkı; O’na ibâdet etmeleri ve kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır.”
Biraz sonra “Yâ Muâz bin Cebel! Bunu yaptıkları takdîrde, kulların Allah üzerinde hakkı nedir, bilir misin?” buyurdu. Muâz bin Cebel hazretleri, “Allah ve Resûlü bilir” dedi. Resûlullah “Onlara azap etmemesidir” buyurdu.
Ebû Mûsâ el-Eş’arî (radıyallahü anh), “Yâ Resûlallah! İslâmın (Müslümanların) hangisi daha hayırlıdır?” diye suâl etti. Resûlullah “Elinden ve dilinden Müslümanların emîn olduğu kimsedir” buyurdu.
Resûlullah buyurdu ki: “Sizden hiçbiriniz, ben kendisine, çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça (kâmil olarak) îmân etmiş olamaz.”
“Dört şey vardır ki, bunlar kimde bulunursa, o kimse münâfık olur. Kimde bunlardan bir nesne bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde nifaktan bir haslet var demektir: Konuştumu yalan söyler, söz verir sözünde durmaz, vadederse vaadinden döner, kavga ederse haktan ayrılır.”
“Âhır zamanda birtakım deccâller, yalancılar çıkacak. Size, sizin ve babalarınızın işitmediği hadîsler getirecekler. Aman onlardan sakının! Sizi saptırarak fitneye düşürmesinler!”
“Vallahi Meryem’in oğlu (Îsâ aleyhisselâm) âdil bir hakem olarak mutlaka inecek ve mutlaka haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak, genç dişi develer başıboş bırakılarak onlara rağbet edilmeyecek, bütün düşmanlıklar, küsüşmeler ve hasedlikler muhakkak sûrette kalkacak. (Îsâ aleyhisselâm) insanları mala davet edecek, fakat malı hiçbir kimse kabûl etmeyecektir.”
Asıl sabır, musibetin geldiği ilk anda yapılan sabırdır!..”
1 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :1 Mayıs 2025 00:24
“Bir kimse Allahü teâlânın emrettiği yerlere dağ kadar altın harcasa isrâf olmaz..."
Hasen bin Alî HuIvânî hazretleri hadis âlimidir. Urfa-Hilvan’da doğdu. Bağdat, Şam, Tarsus’ta tahsilini tamamladıktan sonra Mekke'ye yerleşti. Vekî' bin Cerrah gibi âlimlerden hadis okudu. Kendisinden de Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve İbn-i Mâce gibi büyük âlimler rivayette bulundular. Hulvânî 242 (m. 857)’de Mekke'de vefat etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki: “Ümmetimin yarısının Cennete girmesiyle şefaat arasında muhayyer kılındım. Ben şefaati tercih ettim. Çünkü o daha şümûllüdür. Onu yalnız takvâya erenler için sanmayın, o aynı zamanda hatâya düşen günahkârlar içindir de.”
“Sizden herhangi birisinin, yemek sofrası misâfirinin önünde bulunduğu müddetçe, melekler onun için istiğfar ederler.”
“Gençlerin en hayırlısı, kendisini yaşlılara benzeten, ihtiyârların en fenâsı da kendisini gençlere benzetendir.”
“Namazını zayi ettiği hâlde Allaha mülâki olan kimsenin, diğer iyiliklerine Allah değer vermez.”
“Bir kimse Allahü teâlânın emrettiği yerlere dağ kadar altın harcasa isrâf olmaz. Bir dirhem gümüşü veya bir avuç buğdayı haram olan yere vermek isrâf olur.”
“Asıl sabır, musibetin geldiği ilk anda yapılan sabırdır.”
“Benden sonra öyle hükûmetler olur ki, benim yolumdan ayrılırlar. Kalpleri şeytan yuvasıdır. Bunlara da itaat ediniz! Karşı gelmeyiniz! Sizi döğse de, mallarınızı alsa da karşı gelmeyiniz!" Yâni, zâlim olan, malınıza, canınıza saldıran hükûmete de isyân etmeyiniz. Fitne çıkarmayınız. Sabredip, ibâdetiniz ile meşgûl olunuz. Şehir içinde fitneden kurtulamazsanız, ormana sığınınız. Fitnecilere karışmamak için, ormana gidip, ot, yaprak yemek zorunda kalırsanız, ormanda kalınız da, fitnecilere karışmayınız!”
“Kişinin yediğinin en helâli, el emeği ve meşrû, olan alışverişten temin ettiği kazancıdır.”
“Cennet ehli Cennette yerleştikten sonra, artık dünyâdaki dost ve kardeşler birbirini görüp, görüşmek arzu ederler. Bu sırada, her ikisinin de üzerine oturdukları taht harekete geçer. Birisi gider ve diğeri gelirken yolda buluşur, sohbet ederler. 'Falan gün, falan yerde yaptıklarınızı hatırlar mısınız?' şeklinde konuşurlar, 'Orada duâ ettik de, Allahü teâlâ bizi mağfiret etti' derler.”
.
Âlimlerden uzaklaşmak, cehâleti gösterir!..
2 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :2 Mayıs 2025 01:09
“İbâdet etmek için bir dağa çıktık. Süfyân-ı Sevrî hazretleri yanımıza gelerek bizi geri döndürdü.”
Yetîm Alâüddîn Efendi Osmanlı âlimlerindendir. Aydın’da doğdu. Sonra Bursa’ya gidip yerleşti. Bazı müderrislerin hizmetinde bulunup, onlardan ilim ve feyiz aldı. Sonra Tire kasabasına gitti. Mevlânâ Kâdızâde’nin derslerine devam etti. Fâtih Sultan Mehmed Hân, Kâdızâde’yi İstanbul’a tayin edince, Yetîm Alâüddîn de onunla beraber İstanbul’a geldi. Hocası Kâdızâde, Bursa’da kadı olunca birlikte gitti. Hocasının vefatında sonra orada kalarak talebe yetiştirdi. 920 (m. 1514) senesinde Bursa’da vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Bazı kimseler, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerde dünyânın kötülendiğini işitir ve kurtuluşun, onu terk etmekte olduğunu düşünür. Kötülenmiş olan dünyâ nedir? anlamaz. Şeytan onu, “Sen âhırette, ancak dünyâyı terkle kurtulursun” diye aldatır. O kimse de, dağların yolunu tutar. Cemiyetten, cemâatten, ilimden uzaklaşır ve vahşî hayvan gibi olur. Ona, bunun hakîkî zühd olduğu tahayyül ettirilir. Fakat asla böyle değildir. O, falandan, onun, kafasına estiği yere gittiğini işitmiş, filandan, onun bir dağda ibâdet ettiğini duymuştur. Ekseriya onun bir ailesi olmuş, fakat kendilerinden uzaklaşması neticesinde yok olmuştur. Yahut bir annesi olmuş, ayrılışına ağlamıştır. O, umûmiyetle namazın esaslarını, lâzım geldiği gibi tanımamıştır. Onun, içinden çıkamayacağı davranışları çok olmuştur.
Şeytan bu kimseyi, ancak ilminin azlığı dolayısıyla aldatabilir. O, hakîkatleri anlayan bir İslâm âliminin sohbetinde bulunsa, o âlim ona dünyânın lezzetlerinin kötülenmediğini öğretir. Allahü teâlânın ihsân ettiği, insanlığın bekâsı için zarurî olan, ona ilim tahsili ve ibâdet husûsunda yardımda bir sebep olan yiyecek, içecek, giyecek ve içinde namaz kılacağı bir ev nasıl kötülenir. Kötülenen; ihsân edilen bu şeylerin, yerinden başka yerde kullanılması veya onun ihtiyaç miktarı değil de isrâf üzere teminidir. Issız dağlara çıkmak yasaktır.
Peygamber efendimiz (aleyhisselâm), kişinin tek başına gecelemesini bile yasak etti. Onun topluluk ve cemiyeti terk etmesi, kazanç olmayan bir hüsrandır, ilim ve âlimlerden uzaklaşma, cehâletin çokluğunu gösterir. Böyle yaparak ana-babadan uzaklaşma, itaatsizliktir. Bu ise, büyük suçlardandır. Ama bütün bunlara rağmen bir dağa çıktıkları duyulanların durumları, şu ihtimalleri taşır: Onların çoluk-çocuğu, ana-babası yoktur. Topluca ibâdet etmek için bir yere gitmişlerdir. Âlimlerden biri şöyle dedi: “İbâdet etmek için bir dağa çıktık. Süfyân-ı Sevrî hazretleri yanımıza gelerek bizi geri döndürdü.”
.
“Cennetlik birisini görmek isteyen, bu zâta baksın!”
3 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :2 Mayıs 2025 23:16
“Yâ Resûlallah! Bana bir amel göster de, onu yapınca Cennete gireyim.”
Affân bin Müslim hazretleri hadîs âlimlerindendir. 134 (m. 751) târihinde Basra’da doğup, 220 (m. 835) senesinde Bağdad’da vefât etti. Hadîs ilminde güvenilir bir Âlimdir. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîfler, Kütüb-i sitte’de mevcûttur. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları:
Eshâb-ı kiramdan Câbir (radıyallahü anh) şöyle anlatır: Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber Zâtü’r-Rıkâ denilen yere gelmiştik. Orada gölgeli bir ağaç vardı. Onu Resûlullaha bıraktık. Bu sırada, müşriklerden bir adam geldi. Resûlullahın kılıcı ağaçta asılı idi. Hemen kılıcı alıp, kınından çekti. Resûlullaha “Benden korkuyor musun?” dedi. Resûlullah “Hayır” buyurdular. “Şimdi seni benden kim koruyabilir?” deyince, Resûlullah Efendimiz “Beni senden Allahü teâlâ korur” cevâbını verdi... Bunu gören Resûlullahın Eshâbı hemen bu müşrikin etrâfını çevirdiler. Korkusundan o da kılıcı kınına koyup, ağaca astı...
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) şöyle rivâyet etti: Birisi Resûlullaha gelerek “Yâ Resûlallah! Bana bir amel göster de, onu yapınca Cennete gireyim” dedi. Resûlullah Efendimiz “Allahü teâlâya ibadet eder, ona hiçbir şeyi ortak koşmazsın. Farz olan namazı dosdoğru kılarsın. Farz olan zekâtı verirsin. Ramazan orucunu da tutarsın” buyurdu. Bunun üzerine köylü “Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, asla bundan fazlasını yapmam. Bunlardan bir şeyi de eksik bırakmam” dedi. O zât, dönüp giderken, Peygamber Efendimiz “Cennetlik birisini görmek isteyen, bu zâta baksın” buyurdular...
“Müslümanın, din kardeşine üç günden fazla dargın durması helâl değildir. Üç günden fazla bir kimseye dargın olduğu hâlde ölen kimse, Cehenneme gider.”
“Allahü teâlâ, kıyâmet gününde öyle insanlar haşreder ki, yüzleri nurlu olup, inciden yapılmış minberlere (koltuklara) oturacaklar. Bütün insanlar onlara imreneceklerdir. Onlar ne peygamberler, ne de şehidlerdir. Onlar, çeşitli uzak memleketlerden bir araya gelmiş, Allah için birbirini seven, bir arada Allahü teâlâyı zikreden kimselerdir.”
“İnsanı tehlikeye düşüren yedi şeyden sakının. Onlar; Allahü teâlâya şirk koşmak, sihirle uğraşmak, haksız yere Allahü teâlânın yasak ettiği cana kıymak, faiz yemek, haksız yere yetimin malını yemek, savaşta düşmandan kaçmak ve tertemiz namuslu mümin kadınlara iftira etmektir.”
.
Eti yenen ve yenmeyen hayvanlar...
4 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :4 Mayıs 2025 00:01
Eti yenen her hayvanın 7 yeri yenmez. Bunlar, akan kan, idrar aleti, hayaları, bezleri, safra kesesi, dişi hayvanın önü ve idrar kesesidir.
Ahîzâde Sinânüddîn Efendi Osmanlı âlimlerindendir. Aydın’ın Güzelhisar kasabasında doğdu. Asrının âlimlerinden ilim tahsil etti. Molla Birgivî-zâde’nin hizmetinde bulunup, ondan ilim öğrendi ve istifâde etti. İstanbul’da ve Edirne’de müderrislik yaptıktan sonra, Trabzon’a müftî ve müderris olarak tayin edildi. Bu vazîfeden emekli olup, Bursa’ya döndü ve 936 (m. 1529) senesinde orada vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Eti yenen ve yenmeyen hayvanları bildireceğiz. Domuz, kurt, ayı, aslan, kaplan, köpek, kedi, kunduz, porsuk, çakal, tilki, gelincik gibi, avını köpek dişiyle yakalayan yırtıcı hayvanlar yenmez. Tavşan yenir. Eti yenen davar [koyun, keçi], sığır [manda, inek, boğa], deve gibi hayvanların, yabani olanları da yenir. At, tenzihen mekruhtur. At eti, Şafii ve Hanbeli’de helal, Maliki’de haramdır. Yabani atlar yenir. Evcil eşek yenmez. İğrenç olmayan, leş yemeyen, avını pençesiyle yakalamayan kuşlar yenir. Avını pençesiyle yakalayan ve leş yiyen kuşlar yenmez. Haşerat, yani toprak içinde yuvası olan küçük hayvanlar, helal değildir. Fare, akrep, yılan çeşitleri, tahtakurusu, bit, pire gibi haşerat yenmez. Eti yenen kümes hayvanlarının yabanileri sayılan karatavuk, yabani ördek, yabani kaz, kuğu gibiler yenir.
Hanefi hariç diğer üç mezhepte, deniz ürünlerinin hepsi yenir. Hanefi’de balık şeklinde olmayan hiçbir deniz ürünü yenmez.
Tezek ve başka necis şeyleri yiyen hayvanın eti kokarsa yemesi mekruhtur. Temiz şeyle beslenip, pis kokusu kalmazsa caiz olur. Necaset yemiş olan tavuk, koyun ve sığırı hemen kesip yemek mekruhtur. Tavuğu 3, koyunu 4, sığır ve deveyi 10 gün hapsetmek, yani necaset yedirmeyip temiz gıdayla beslemek gerekir. Şafii’deyse deve 40, sığır 30, koyun 7, tavuk 3 gün hapsedilir.
Eti yenen her hayvanın 7 yeri yenmez. Bunlar, akan kan, idrar aleti, hayaları [koç yumurtası], bezleri [guddeleri], safra kesesi, dişi hayvanın önü ve idrar kesesidir.
Kesmeyip de, bir yerine bıçak saplayarak, alnına vurarak veya boğarak öldürülen kara hayvanları, leş olur. Bunları yemek haram olur.
Yalnız süt emip başka bir şey yememiş olan küçük kuzuların öldükten sonra karınlarından çıkarılan peynir mayaları temizdir. Koyun, sığır gibi ölmüş hayvanların memelerinden çıkan sütler de temizdir.
Hasta veya bayıltılan bir hayvan, diri olup olmadığı bilinmiyorsa, boğazlanırken hareket ederse veya diri hayvandaki gibi kan çıkarsa yenir. Çünkü bunlar hayat alametidir. Hayat alameti yoksa yenmez.
.
Güzel rüyalarımızı, salih kimselere anlatmalıdır...
5 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :5 Mayıs 2025 00:02
Rüya tabiri, ilim işidir. Herkes tabir edemez. Kötü rüyaları kimseye anlatmamalı!
İbn-i Şeyh Cemâleddîn hazretleri Hanbelî mezhebi fıkıh ve hadîs âlimlerindendir. 628 (m. 1231) senesinde Filistin-Nablus’ta doğdu. İlim tahsili için çok memleket ve şehir dolaştı. Birçok âlimden hadîs-i şerîf dinledi ve fıkıh öğrendi. 697 (m. 1298) senesinde Şam’da vefât etti. “El-Bedr-ül-münîr fî ilm-it-ta’bîr” adındaki eseri meşhûrdur. Bu kitabında şöyle nakleder:
Rüya tabiri, ilim işidir. Herkes tabir edemez. Rüyalarımızı, anlatacaksak, bilhassa güzel olanları salih kimselere anlatmalıdır. Çünkü salih kimse, rüya tabir ilmini bilmese de, hayra yorar, ondan zarar gelmez. Kötü, karışık rüyaları kimseye anlatmamalı! Rüyada çeşitli hikmetler vardır. Kimi için bir müjde, kimi için bir ikazdır. Bir kadın, gördüğü rüyayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimize anlatır. (Yanında olmayan birine [kocana] kavuşursun) buyurur. Kocasına kavuşur. Başka bir zaman aynı rüyayı görür. Başkalarına tabir ettirir. Onlar da, (kocan ölecek) derler. Dedikleri gibi olur. Onun için rüyayı hayra yormalıdır!
Rüya iyi ise, (hayırdır inşaallah) demeli, kötü ise, (Allahü teâlâ bu rüyanın şerrinden seni muhafaza etsin) demelidir!
(Rüyada başım kesildi, tabiri ne) diye sorana, Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Bu şeytanidir. Kötü rüyayı, anlatmayın! Şeytandan Allahü teâlâya sığının!)
Görmediği rüyayı gördüm demek çok kötüdür. Çünkü hadis-i şerifte, (En büyük yalan, görmediği hâlde, “rüyamda şöyle gördüm”demektir) buyuruldu.
Kur’ân-ı kerimde rüya ve tabiri ile ilgili bilgi vardır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Güzel rüya müjdedir.) (Salih rüya rahmani, karışık rüya şeytanidir.) (En doğru rüya seher vakti görülendir.) (Kıyamet yaklaştığında, Müslümanın rüyası ekseriya yalan çıkmaz.) (Sözü doğru olanın, sadık kimselerin rüyası da doğru çıkar.) (Gündüz görülen rüyalar doğru çıkar.) (Peygamberlik müjdelerinden salih [iyi] rüyadan başka kalmadı. Mümin rüyayı, ya kendi görür veya başkaları onun için görür.) (Salih rüya, Peygamberliğin 46’da biridir.) (Rüyada kadın görmek hayra, deve korkuya, süt dine, yeşil Cennete, gemi kurtuluşa, hurma rızka delalet eder.) (Kötü rüya gören kimseye söylemesin, şeytandan da Allahü teâlâya sığınsın.) (Kötü rüya gören uyanınca sol tarafına üç defa tükürüp, şeytanın şerrinden Allahü teâlâya sığınsın. Bu takdirde rüya, ona zarar vermez.)
.
Ahiretini ihmâl eden kimselerin vay hâline!
6 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :6 Mayıs 2025 00:44
"Kim helâlinden kazanırsa, Allahü teâlâ malına ve kazancına bereket verir."
Ebû Bekr Hemedânî hazretleri Şafiî fıkhı ve hadis âlimidir. İran’da Hemedan’da 308 (m. 920) târihinde doğdu. İlim tahsili için çok yerleri dolaştı. Bağdâd’da bulundu. Şafiî fıkhı ve hadîs ilimlerinde büyük âlim oldu. Hemedan’da kadılık yaptı. 400 yılına varmadan vefât etmesi için duâ ederdi. Duâsı kabûl oldu ve 398 (m. 1007) yılında vefât etti. Hafs bin Amr ve başka âlimler Ebû Bekr Hemedânî’den şu hadîs-i şerîfleri rivâyet ettiler:
“Şu’be, Abdülmelik bin Umeyr, Ca’fer İbni Sümerre’den haber verdiler. Ca’fer İbni Sümerre (radıyallahü anh) buyurdu: Câbiye’de Hazreti Ömer, irâd ettiği hutbesinde buyurdu ki: Bir gün aramızda, Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem benim kalktığım gibi ayağa kalktı ve 'Eshâbıma ikram ediniz. Sonra onları tâkip edenlere (Tabiîn), sonra onları tâkip edenlere (Tebe-i tabiîne) ikram ediniz. Sonra bir kimse kendisinden şâhidlik ve yemîn etmesi istenilmediği hâlde, (yalan yere) şahitlik ve yemîn eder hâle gelinceye kadar yalan yayılır. Kim Cennetin ortasında bulunmayı isterse; cemaate sarılsın. Çünkü şeytan, yalnız olan kimselerle beraber bulunur ve o iki kişiden daha uzaktır. Dikkat ediniz! Haber veriyorum. Bir kimse bir kadınla halvet etmesin (kapalı bir yerde, yabancı kadınla beraber bulunmasın.) Eğer bulunursa, muhakkak ki üçüncüleri şeytandır. Dikkat ediniz haber veriyorum; kim günah işlediği zaman üzülür, iyilik (sevap), işlediği zaman sevinirse, o kimse mümindir' buyurdu.”
“Allahım! Malını hayırlı yerlere harcayan cömertlere, harcadığından fazlasını ver. Malını harcamayan cimrilerin de, mallarını helak et!"
“Birbirinize iyilik ve hayırlı işleri tavsiye edin. Kötülüklerden ve zararlı şeylerden birbirinizi koruyun. Cimriliğin çoğaldığı, nefsî arzulara uyulduğu, âhıretin unutulup da hep dünyâ için çalışıldığı, herkesin kendi kendini beğendiği zamana ulaştığında, kendi kendinizi düzeltmeye, kötülüklerden kendinizi korumaya çalışın, insanları bırakın, onlara uymayın. İleride zor günler yaşayacaksınız. O zamanlarda kötülüklerden kaçınmak, elde ateş tutmak gibi zor olacak. O günlerde faydalı işler yapan, Müslümanca yaşayan, aynı işleri yapan sizden elli kişinin kazandığı ecir ve sevâbı kazanacak.”
“Dünyâ tatlı ve çekicidir. Kim helâlinden kazanırsa, Allahü teâlâ malına ve kazancına bereket verir. Nefsinin arzularına uyup, âhıretini ihmâl eden birçok kimseler için, kıyâmet gününde ateşten başka bir şey yoktur.”
.
Kimse rızkını yiyip bitirmeden ölmez!
7 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :7 Mayıs 2025 00:31
"Allah korkusunu sermaye edinen, rızkına ticaretsiz ve sermayesiz kavuşur."
İbn-i Berhân hazretleri Şafiî fıkıh âlimidir. 479 (m. 1087) senesinde Bağdad’da doğdu. Geniş bir ilme sahipti. Fıkıh ve usûl ilimlerinde derin bir âlimdir. Nizamiye Medresesi’ne müderris olarak tayin edildi. Kıymetli kitapları vardır. 520 (m. 1126) senesinde vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Allahü teâlâ, her insanın ve her hayvanın rızkını ezelde takdir etmiş, ayırmıştır. İnsanların ve hayvanların ecelleri ve nefeslerinin sayısı belli olduğu gibi, her insanın rızkı da bellidir. Rızık hiç değişmez. Azalmaz ve çoğalmaz. Kimse kimsenin rızkını yiyemez. Kimse kendi rızkını yiyip bitirmeden ölmez. Bu konudaki âyet-i kerimelerden birkaçının meali şöyledir:
(Birçok canlı, rızkını kendi elde edemez. Sizin de, onların da rızkını Allah verir.) [Ankebut 60]
(Rabbin, rızkı dilediğine bol verir, dilediğine daraltır.) [İsra 30]
(Allah’ın kimine çok, kimine az rızık verdiğini çok kimse bilmez.) [Sebe’ 36]
(Allah’tan korkana ummadığı yerden rızık gelir.) [Talak 2,3]
Bir kimse, Allahü teâlâ emrettiği için çalışır, rızkını helal yoldan ararsa, ezelde belli olan rızkına kavuşur. Bu rızık, ona bereketli olur. Bu çalışmaları için de sevap kazanır. Eğer, rızkını Allahü teâlânın yasak ettiği yerlerde ararsa, yine ezelde ayrılmış olan o belli rızka kavuşur. Fakat, bu rızık ona hayırsız, bereketsiz olur. Rızkına kavuşmak için kazandığı günahlar da, onu felaketlere sürükler...
İnsan, rızkını aradığı gibi, rızık da, sahibini arar. Çok fakirler vardır ki, zenginlerden daha iyi, daha mutlu yaşar. Allahü teâlâ kendisinden korkanlara, dinine sarılanlara, ummadıkları yerden rızık gönderir. Allahü teâlâ, insanları yaratırken, ömürleri gibi, rızıklarını da takdir etmiştir. Bu konudaki hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir:
(Allahü teâlâ, müminin rızkını ummadığı yerden verir.)
(Allah’tan korkun, istediğiniz şeylere kavuşmak için, iyi sebeplere yapışın. Kötü sebeplere yanaşmayın! Hiç kimse, takdir edilen rızkına kavuşmadıkça ölmez.)
(Eceliniz sizi nasıl takip ederse, rızkınız da öylece takip eder. Rızık için sıkıntı çekerseniz, Allahü teâlânın emrine uygun hareket edin.)
(Allah korkusunu sermaye edinen, rızkına ticaretsiz ve sermayesiz kavuşur.)
(Allahü teâlâya tam tevekkül etseydiniz, sabah aç gidip, akşam tok dönen kuşlar gibi rızka kavuşurdunuz.)
(Rızka kavuşan çok hamd etsin!)
"Kur’ân-ı Kerîm, harf ve kelime olarak gönderildi"
8 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :8 Mayıs 2025 00:25
Kur’ân-ı Kerîm nazm-ı ilâhidir, kelimeleri Arabîdir. Bu kelimeleri yan yana dizen Allahü teâlâdır.
Ebü’l-Hattâb hazretleri evliyânın büyüklerindendir. 392 (m. 1002) senesinde doğdu. 476 (m. 1083) senesinde Bağdad’da vefât etti. Asrındaki büyük âlimlerden kırâat ilmini ve diğer ilimleri öğrendi. Kendisinden de birçok âlim ilim öğrenip, hadîs-i şerîf rivâyet ettiler. Ebü’l-Hattâb’ın, âyet-i kerîmelerin sayısı ve sünnet hakkında kasideleri vardır. Kasidesinin bazı kısımlarında şöyle demektedir:
“İmânımın hakîkatini söylüyorum. Bir gün bu imân ile Allahü teâlânın huzûruna döneceğim. Allahü teâlâdan başka şanı yüce yoktur. Allahü teâlâ vardır, birdir ve hiçbir ortağı yoktur. O’nun benzeri ve eşi yoktur. Her şeyi yoktan var eden O’dur. O’nun huzûrunda eğilinir. O, doğmuş ve doğurulmuş değildir. O, her şeyi görür, O’ndan gizli hiçbir şey yoktur. Ancak O’nun dilediği olur. O, işitir.
Kur’ân-ı Kerîm nazm-ı ilâhidir, kelimeleri Arabîdir. Bu kelimeleri yan yana dizen Allahü teâlâdır. Bu kelimeler, insan dizisi değildir. Bu Arabî kelimeler âyetler hâlinde gelmiştir. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmi, harf ve kelime olarak gönderdi. Bu harfler mahlûktur. Bu harf ve kelimelerin manâsı, kelâm-ı ilâhiyi taşımaktadır. Kelâmı ilâhiyi gösteren manâlar da Kur’ân’dır. Bu kelâm-ı ilâhi olan Kur’ân, mahlûk değildir. Allahü teâlânın başka sıfatları gibi, ezelî ve ebedîdir.
Bana mezhebimi sorarsanız, Ahmed bin Hanbel hazretlerinin bildirdiği hak mezheb üzereyim. Hayatta olduğum müddetçe de ona uyacağım. Rüyâmda onu Cennet bahçelerinde, yüksek ve parlak makamlarda gördüm. Her yer pırıl pırıl parlıyordu. Etrâfında Cennet hûrî ve gılmanları hizmet ediyorlardı. Birisine sordum:
'Gördüğüm bu makam ve dereceler kimin içindir?' Bana 'Sen bilmiyor musun?' deyince, 'Nereden bileyim, sen bana öğret' dedim. Daha sonra bu makam ve derecelerin, Ahmed bin Hanbel hazretleri için olduğunu öğrendim. İştiyâk ve arzu ile kendisine yaklaştım. Beni gördü. Başında bir taç vardı. Oturmamı işâret buyurdu. Huzûrunda oturmaktan hayâ ettim. Ona, 'Ey insanların en zahidi. Size itimâdım ve sevgim çoktur. Çözemediğim meseleler var, hallini buyur' dedim. Kısaca cevap buyurdu. Hayran oldum. Ona uydum. Bidatlerden kurtuldum. Çünkü Ahmed bin Hanbel hazretlerinin, Allahü teâlânın indinde kıymet ve derecesi yüksektir.”
.
O gün öyle büyük bir gündür ki..."
9 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :9 Mayıs 2025 00:22
“İşte o gördüğün göz kamaştırıcı köşkler, bedellerini ödeyenler içindir.”
Ahmed bin Ali Mûsulî hazretleri hadis âlimidir. 210 (m. 825) senesinde Musul’da doğdu. Çok sayıda âlimden ilim tahsil eden Ahmed bin Ali, zamanının değerli âlimlerinden idi. Onbeş yaşında iken Bağdâd’a gitti. Orada Ahmed bin Hatim’den hadîs-i şerîf dinledi. Birçok insanlar gelip ilim öğrenirlerdi. 307 (m. 919) yılında Musul’da vefât etti.
Onun rivâyetlerinden ikisi şöyledir:
(Ümmetimden iki kişi, Allahü teâlânın huzûruna çıktı. Birisi “Allahım! Bundan hakkımı al ve bana ver” dedi. Allahü teâlâ ona “Hakkını ver” buyurdu. O da “Yâ Rabbi! Bir iyiliğim kalmadı, ne vereyim?” dedi. Allahü teâlâ hak sahibini “Ne yapacaksın? Bunun iyilikten hiçbir şeyi kalmadı” buyurur. Hak sahibi “Bari günahlarımı alsın, yâ Rabbî” der. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) sonra da ağlayarak; “Gün öyle büyük bir gündür ki, o günde başkalarının günahlarını yüklenmek şöyle dursun, insan kendi günahının yükünden kurtulmaya muhtaç olduğu bir gündür.) Resûl-i ekrem devam ederek: (Allahü teâlâ hak sahibine: “Başını kaldır, gözünü aç ve Cennetin şu muhteşem köşklerine bak” buyurur. Hak sahibi “Yâ Rabbî! Cennette gümüşten şehirler, inci ve pırlantalarla işlenmiş altından köşkler görüyorum. Bunlar hangi şehîd, hangi sıddîk veya hangi Peygamberindir?” diye sorar. Allahü teâlâ “İşte o gördüğün göz kamaştırıcı köşkler, bedellerini ödeyenler içindir” buyurdu. Hak sahibi “Yâ Rabbî! Bunların bedellerini kim ödeyebilir ki?” der. Allahü teâlâ “Sen ödeyebilirsin” buyurur. O da “Neyim var ki, ben bunları nasıl alabilirim” der. Allahü teâlâ “Hakkını bu kardeşine bağışlamakla, bunlara mâlik olursun” buyurur. Hak sahibi “Hakkımı bağışladım yâ Rabbi” deyince, Allahü teâlâ “Haydi, arkadaşının elinden tutup, beraberce Cennete giriniz” buyurur.) Sonra Resûlullah efendimiz şöyle devam etti: (Allahtan korkun ve aralarınızı düzeltmeye çalışın. Zira Allahü teâlâ kıyâmet gününde sizin aranızı düzeltir.)
(Îmânlarının selâmeti uğruna, dünyalıktan kayıplarına aldırış etmedikleri sürece; tevhîd, Allahü teâlânın gazâbını onlardan uzaklaştırır. Bunu yaptıkları, yani dünyalıktan olan kayıplarına üzüldükleri ve “Lâ ilahe illallah” dedikleri zaman Allahü teâlâ, yalan söylüyorsunuz, bu sözünüzde sâdık değilsiniz, buyurur.)
Hem kendine, hem de başkalarına iyilik et...
10 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :9 Mayıs 2025 23:57
"Allahü teâlânın sana verdiği bu sıhhat ve zenginlik hâlinde, onun rızâsı olan işlere koş!"
Debbûsî hazretleri Şafiî âlimlerindendir. Buhârâ ve Semerkand arasında kalan Debbûsiyye köyündendir. 487 (m. 1094) senesinde Bağdad’da vefât etti. Nizamiye Medresesi’nde okudu. Kur’ân-ı kerîm, hadîs, fıkıh, usûl-i fıkıh, lügat ilimlerini tahsil etti. İctihâd makamına yükselip, mes’elede müctehid oldu. Münâzara ilminde mütehassıs idi.
Debbûsî hazretleri buyurdu ki: “Ey insanoğlu, sana nasihatim şu olsun. Hayatın boyunca iyilik üzere ol. İmânı, İslâmı öğren ve öğret. Hem kendine, hem başkalarına iyilik et, yardımcı ol. Çünkü bir gün gelecek, sen de ölecek, bu dünyâdan ayrılacak, âhırete gideceksin. Zenginlik hâlinde iyilik yapmayan, Allahü teâlânın ihsân ettiği mal ve beden zenginliğini yerinde kullanmayan, bunların elden gitmesi hâlinde, şüphesiz çok pişmanlık çekecektir. İşte, Allahü teâlânın sana verdiği bu sıhhat ve zenginlik hâlinde, O’nun rızâsı olan işlere koş. Bu hâlini ganîmet bil. Vakit geçirmeden, kendin için ve başkaları için emrolunanları yap. Zîrâ, ileride çok zor günler gelecektir. Âhırette ise, dünyâda iken yaptıkların karşına çıkacaktır.”
“İnsanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran perdelerin en zararlısı, dünyâ düşüncelerinin kalbe yerleşmesidir. Bu düşünceler, kötü arkadaşlardan ve lüzumsuz şeyler seyretmekten hâsıl olur. Çok uğraşarak, bunları kalbden çıkarmalıdır. Faydalı kitap okumalı, lüzumsuz şeyler konuşmamalıdır. Kadın ve kadın resimlerine şehvetle bakmak, şarkı, çalgı dinlemek, bu düşünceleri kalbe yerleştirir. Bunların hepsi insanı Allahü teâlâdan uzaklaştırır. Kalbin hasta olması, Allahü teâlâyı unutmasıdır. Allahü teâlâya kavuşmak isteyenlerin, bunlardan sakınması, hayâli arttıran her şeyden kaçınması lâzımdır. Allahü teâlânın âdeti şöyledir ki, çalışmayan sıkıntıya katlanmayan, zevklerini, şehvetlerini bırakmayanlara bu nimeti ihsân etmez.”
"Yâ Rabbî! Katında sebredenlere vereceğin sevaplara bizi kavuşturacak hayırlar ihsan et. Bize şükür sâhiplerinin makâmına ulaştıracak şükür nasip et. Bizi günâhlardan temizleyecek tövbe nasip et ki sana yaklaşanların makâmına erelim. Bütün nîmetlerin ve hayırların sâhibi ancak sensin. Her türlü sıkıntı, keder ve musîbet ânında yalvarılan sensin. Senin takdirinden râzı olmayı ve sabrı nasip et. Râzı olarak sana itâat edelim. Bize verdiğin nîmetler karşısında nîmetini arttırmanı isteyen sana boyun eğen kullar olmamızı sağlayacak şükür nasip et. Ey Kerîm olan Rabbimiz..."
.
Mallarınız ile herkesi memnun edemezsiniz"
11 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :10 Mayıs 2025 23:39
“Allah için tevâzu ve alçakgönüllülük göstereni, Allah yükseltir. Kibredeni de Allah alçaltır..."
Haccâr İbni Şıhne hazretleri hadis âlimidir. 625 (m. 1225)’de Şam’da doğdu. Küçük yaşta ilim tahsiline başladı. Temel din bilgilerini öğrenip, yardımcı ilimlerde de bilgi sahibi oldu. Hadîs-i şerîf ilminde zamanın en ileri gelen âlimlerinden oldu. 730 (m. 1329) yılında vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden ba’zıları şunlardır:
“Her gün güneş doğarken, Allahü teâlâ iki melek gönderir. Seslerini yeryüzünde bütün canlılar işitir, sâdece insanlar ve cinler işitmez. Şöyle seslenirler:
'Ey insanlar! Rabbinizin ibâdet ve tâatına koşun, insana yeteri kadar ve ibâdetlerine engel olmayan az mal, ibâdetlerden oyalayan çok maldan hayırlıdır.'
Her gün güneş batarken de, iki melek gönderilir. Onlar da şöyle seslenirler;
'Her kim yeni doğan çocuğunun sağ kulağına ezan ve sol kulağına da ikâmet okursa, Ümmü Sıbyan denilen havale hastalığından korunmuş olur."
“Melekler, kulun amel sahifesini Allahü teâlâya arz ettikleri zaman, eğer günün ilk ve son vakitlerini zikir ve hayırla geçirmişse aradaki kötülüklerini Allahü teâlâ bağışlar.”
“Siz, mallarınız ile herkesi memnun edemezsiniz, öyle ise onları, güler yüz ve güzel ahlâk ile memnun etmeye bakın.”
“Muhakkak Kur’ân bir zenginliktir ki, artık onun üstünde zenginlik olmadığı gibi, onunla beraber fakîrlik de yoktur.”
“Kim kalbinden sadâkat ve ihlâs ile (Lâ ilahe illallah) derse, ona Cennet vâcib olur.”
“Allah için tevâzu ve alçakgönüllülük göstereni, Allah yükseltir. Kibredeni de Allah alçaltır. Allahı çok zikredeni Allah sever.”
“Kim kalbini tamamen dünyâ sevgisine kaptırırsa, üç şeye mübtelâ olur: 1. Yorgunluğu bitmeyen çırpınma, 2. Ne kadar kazansa doymayan hırs, tamah, 3. Bitmeyen emel ve arzu. Dünyâ hem tâlibdir, insanı kul eder, hem de matlûbdur, insana hizmet eder. Kim âhıreti unutur, dünyâya tâlip olursa, âhıret onu taleb eder ve onun canını alır. Kim de âhıreti isterse, rızkını bitirip ölünceye kadar dünyâ ona hizmet eder.”
“Allahü teâlâ, kendisine gerçek manâda bağlanıp ibâdet eden kulunun bütün ihtiyâçlarının sebeblerini yaratır, onu beklemediği yönden rızıklandırır. Kim de kendini tamamen dünyâya kaptırırsa, onu dünyâya kul eder.”
“Azâbını, kudret ve azametini düşünerek, Allahü teâlâyı zikrederken gözlerinden yaş dökülen kimseye, kıyâmet gününde azap edilmez.”
.
“Allah'ı sevmenin alâmeti, ona itaati sevmektir...”
12 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :12 Mayıs 2025 00:19
İlim tahsil etmek, sırf Allahü teâlâya itaati ve âdabı öğrenmek içindir.
Ahmed bin Ebi’l-Havârî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Şam’da doğmuş, orada yaşamıştır. Zühd ve takvâ ehli bir zât idi. Ebû Süleymân Dârânî’nin talebesi olup, Süfyân bin Uyeyne, Mervan bin Muâviye, Fizârî ve Sa’îd bin Yezîd’in sohbetlerinde bulunmuş ve her birinden ilim ve edeb öğrenmiştir. 230 (m. 844) senesinde vefât etti. Şöyle anlatılır:
Ahmed bin Ebi’l-Havârî, hocası Ebû Süleymân Dârânî’ye hiçbir zaman muhalefet etmeyeceğine söz vermişti. Bir gün Ebû Süleymân meclisinde ders anlatırken, Ahmed bin Ebi’l-Havârî içeri girerek “Fırın iyice ısındı ne pişirmemizi istersiniz?” dedi. Ebû Süleymân cevap vermedi. Ahmed bin Ebi’l-Havârî hocasının duymadığını zannederek üç defa aynı soruyu sordu. Buna üzülen Ebû Süleymân, “Git içine gir ve otur” dedi. Böyle söyledikten bir müddet sonra Ebû Süleymân söylediği sözü hatırlayınca Ahmed bin Ebi’l-Havârî’yi sordu. Aradılar, bulamayınca Ebû Süleymân, “Onun, bana söylediğim sözden çıkmayacağına dâir sözü vardır. Gidin fırına bakın” dedi. Oraya baktıklarında Ahmed bin Ebi’l-Havârî’nin o sıcak fırında oturduğunu gördüler.
Ahmed bin Ebi’l-Havârî buyurdu ki:
“Allahü teâlâyı sevmenin alâmeti, O’na itaati sevmektir.”
“İlim tahsil etmek, sırf Allahü teâlâya itaati ve âdabı öğrenmek içindir.”
“Dünyâyı tanıyan ondan soğur, âhıreti tanıyan ona ısınır. Hak teâlâyı tanıyan. O’nun rızâsını tercih eder.”
“Çok günah ve dünyâ sevgisiyle hastalanan kalblerinizi, dünyâdan soğuyarak ve günahlarını terk ederek tedâvi ediniz.”
“Sünnet-i seniyyeye uymadan amel edenin ameli bâtıl olur.”
“Dünyâya sevgi ve arzuyla bakanın kalbinden Allahü teâlâ zühd ve yakîn nûrunu söküp atar.”
“Ağlamanın en güzeli ve iyisi, İslama uygun olmayan amellerle geçirilen ömür için kulun ağlamasıdır.”
“Hak teâlâ bir insanı, gaflet içinde bulunmak ve taş kalbli olmaktan daha beter bir şeyle imtihan etmemiştir.”
“Kalbinde bir katılaşma gördüğünde, sâlihlerle sohbet et, onlarla beraber bulun, yemeği azalt, nefsinin isteklerini yapma ve onu sıkıntılara alıştır.”
“Akıllı olan, Allahü teâlâyı daha çok tanır. Daha çok tanıyan hedefine daha çabuk ulaşır.”
“Ümid, korkanların azığıdır.”
“Allahü teâlâdan korkanların gıdası, Allahü teâlâdan ümidini kesmemektir.”
“Ağzıma lüzumsuz bir lokma koyduğum zaman, oradan lüzumsuz bir söz çıkar.”
.
“Korkma, sana bir zararım dokunmaz!"
13 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :13 Mayıs 2025 00:13
Süleyman aleyhisselamın cinlerden de düzenli askerleri olduğu Kur’ân-ı kerimde bildirilmiştir.
Celâleddîn Ankaravî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 651 (m. 1156) senesinde Ankara’da doğdu. Asrındaki birçok âlimden fıkıh ilmini öğrendi. Harput (Elâzığ) kadılığına tayin edildi. 745 (m. 1344) senesinde vefât etti. Bir dersinde cin hakkında şunları anlattı:
Cinlerin ilk babası Can’dır. Kur’ân-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Can'ı da daha önce, zehirli, dumansız ateşten yarattık.) [Hicr 27] Şeytanlar, iblisin zürriyetindendir. İblis de cin taifesindendir. Kur’ân-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (İblis cinlerdendi.) [Kehf 50] Cin suresinin ilk âyetlerinde, cinlerden iman edenlerin de olduğu bildirilmektedir. Nas suresinde cinlerden insanlara zarar verenlerin bulunduğu, zararlarından Allah’a sığınılması bildirilmektedir. Bu bakımdan cinleri inkâr edip, onların insanlara zarar verdiğini inkâr eden kâfir olur. Süleyman aleyhisselamın cinlerden de düzenli askerleri olduğu Kur’ân-ı kerimde bildirilmiştir. (Neml 17)
Cin ile evlenmek, Şafii mezhebinde caiz, Hanefi’de caiz değildir. Kendisinin cinlerle evlenmesini şöyle anlatır:
“Babam beni, annemi ve kardeşlerimi şarktan Ankara’ya getirmek için gönderdi. El-Bîre (Birecik) denilen yeri geçince, yağmur başladı ve biz bir mağaraya sığındık. Biz cemâat hâlinde gece uyurken, bir şeyin beni uyandırmakta olduğunu gördüm. Baktım ki, uzunlamasına ve tek bir göze sahip olan orta boylu bir kadın yanımda duruyor ve; “korkma, sana bir zararım dokunmaz. Ben sana, ay gibi güzel kızımı vermek için geldim” dedi. Korkumdan; “Hayırlısı Allahtan!” dedim. Biraz sonra baktım ki, bir sürü adam geldi. Hepisinin gözleri de tek ve uzunlamasına idi. Aralarında kadı ve şâhidler de vardı...
Kızla benim nikâhımı kıydılar. Sonra, kadın, gidip kızı aldı ve bana getirdi. Kızın da aynı annesi gibi tek ve uzunlamasına bir gözü vardı. Buna rağmen, gayet güzel ve genç bir kızdı. Korkmuştum. Korkudan ne yapacağımı bilemiyordum. Durmadan arkadaşlarımı uyandırmak için taşlar atmaya başladım. Fakat, nafile! Uyanmadılar. Bu defa duâ ve niyaza başladım. Sonra oradan ayrılma zamanı geldi ve ayrıldık. Lâkin genç kız yanımdan ayrılmıyordu. Dördüncü günü annesi çıkageldi ve; “Galiba bu kızı beğenmedin ve ondan ayrılmak istiyorsun” dedi. Ben de; “Evet!” dedim, “Öyleyse boşa!” “Peki boşuyorum!” dedim. Boşadım ve kadın kızı alıp uzaklaştı. Bir daha onları görmedim.”
"İfrat ve tefritten uzak dur, vasatı tercih et!"
14 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :14 Mayıs 2025 00:13
Her işte ifrat ve tefritten yani aşırılıklardan uzak olmak ve vasat yani orta yolu tutmak gerekir.
Şeyh-ül-Hızâmiyye el-Vâsıtî hazretleri Hanbelî fıkıh âlimidir. 657 (m. 1259) senesinde Vâsıt şehrinde doğdu. İlim öğrenmek için birçok şehirleri dolaştı. Fıkıh, hadîs ve siyer âlimlerinden birçok zât ile karşılaştı. Onlardan çok ilim öğrendi. Önce Mısır’a, sonra Şam’a gitti. 711 (m. 1311) senesinde Şam’da vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
İfrat ve tefritin ikisi de kötüdür. Hak, ortadadır. İfrat normalden fazla, tefrit de normalden az demektir. Her işte ifrat ve tefritten yani aşırılıklardan uzak olmak ve vasat yani orta yolu tutmak gerekir. Dinimiz, aşırılıklardan uzak, orta yolda olmayı emretmektedir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(İfrat ve tefritten uzak durun.) (Aşırı giden helak olur.) (İşlerin en iyisi vasat olanıdır.) (Din kolaylıktır. Vasattan ayrılıp aşırı gideni din mağlup eder.) (İfrat ve tefritten uzak dur, vasatı tercih et; çünkü işlerin en hayırlısı orta olanıdır.) (Zenginlikte, fakirlikte orta yolu güzel tutmayan, kullukta da orta yolu güzel tutamaz.) (Doğru yolda olun, orta yolu tutun!) (Her hususta orta yolu tutmak, peygamberliğin yirmi beşte bir parçasıdır.) (Orta yolu tutun, istikametten ayrılmayın!) (İlim amelden efdaldir. Amelin efdali de, orta yolda olmaktır. Allahü teâlânın dini ifrat ve tefrit arasındadır. İkisinin ortası sıratı müstakim, yani doğru yoldur.)
İslamiyet vasat bir dindir. Kur’ân-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Sizi vasat bir ümmet kıldık.) [Bekara 143]
İyilik, tam orta yol demektir. Vasattan ileri veya az olmak veya ortanın sağında, solunda olmak, iyilikten ayrılmak olur. Ortadan uzaklığı kadar, iyiliği azalır. Hak yol birdir. Sapık, bozuk yollar ise, çoktur. Orta yol deyince, iki şey anlaşılır: Bir şeyin tam ortasıdır. İkincisi, izafi, takdiri orta olmaktır. Yani belli bir şeyin ortasıdır. O şeyin ortası olduğu için, her şeyin ortası olmak lazım gelmez. Ahlak bilgisinde kullanılan, bu ikinci ortadır. Bunun için, iyi huy, herkese göre farklı olur. Hatta, zamana ve yere göre de değişir. Birinde güzel olan bir huy, başkasında iyi olmayabilir. Bir zamanda iyi denilen bir huy, başka zamanda iyi olmayabilir.
O hâlde iyi huy, tam ortada olmak değil, ortalamada olmaktır. Kötü huy da, bu ortalamanın iki tarafına ayrılmaktır. İyi huyların hepsi vasati [ortalama] miktarlardır. Her birinin ifrat ve tefriti birer kötü huy olur.
Dünyâ ve âhıret iyilikleri cömertlikte toplanmıştır
15 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :15 Mayıs 2025 00:15
“Cömert kişinin günahını araştırmayınız. Muhakkak Allahü teâlâ, sıkıntıya düştüğü zaman ona yardım eder.”
Kemâleddîn Kalyûbî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh ve usûl âlimlerindendir. 627 (m. 1230) senesinde Filistin’de Askalân’da doğdu. Önce babasından, sonra da diğer âlimlerden ilim öğrendi. İbn-ül-Cümmeyzî’den hadîs-i şerîf rivâyet etti. Bir müddet kadılık yaptı. Hâfız Zekîyüddîn el-Münzirî ile buluştu. Ondan da hadîs-i şerîf rivâyet etti. 689 (m. 1290) senesinde vefât etti.
Bu mübarek zat, bir dersinde şunları anlattı:
Hayır ve iyiliğin direği olup, karşılıklı sevgiyi meydana getirir. Rahatlık ve huzûr onunla kalblere yerleşir, İslâm dîni, Müslümanları bu güzel haslete sevk ederek cömert olmalarını bildirdi. Zîrâ, dünyâ ve âhıret iyilikleri, cömertlikte toplanmıştır. Muhakkak onda Allahü teâlânın râzı olması vardır. Bütün insanların da beğendiği ve râzı olduğu bir iştir. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem ) bir hadîs-i şerîfte; “Cömert kimse, Allahü teâlâya ve insanlara yakın olup (Allahü teâlâ ve insanlar onu sever), Cehennemden uzaktır” buyuruyor. Diğer bir hadîs-i şerîfte de; “Cömert kişinin günahını araştırmayınız. Muhakkak Allahü teâlâ, sıkıntıya düştüğü zaman ona yardım eder” buyuruldu. Hazreti Âişe vâlidemiz ise; “Cennet cömertlerin, Cehennem de cimrilerin yeridir” buyurdu. Denildi ki: “Kişinin cömertliği, kendisini düşmanlarına bile sevdirir. Cimriliği ise, yakınlarını bile düşman yapar.” Bütün büyüklerin âdeti hep cömertlik oldu.
Şefkat ve merhamet en güzel hasletlerdendir. Resûlullah Efendimiz bir hadîs-i şerîfte; “Allahü teâlâ, kullarından ancak şefkat sahiplerine merhamet eder. Yerde olanlara merhamet ediniz ki, melekler de sizin için Allahü teâlâdan merhamet dilesinler” buyuruyor.
İmâm-ı Mâlik hazretleri şöyle bildirdi: Ömer bin Hattâb (radıyallahü anh), hilâfeti zamanında Şam civarındaki şehirlerden birisine, vâli olarak birini göndermek istedi. O zât tayin emrini almak için küçük çocuğu ile Hazreti Ömer’in huzûruna çıktı. Hazreti Ömer, o çocuğu kucağına alarak öptü. Bunu gören vâli olacak kişi, “Ey müminlerin emîri, çocuğu kucaklayıp öptünüz. Hâlbuki benim birçok evlâdım olduğu hâlde, şimdiye kadar hiçbirini öpmedim” deyince, Hazreti Ömer “Demek sen çocuğuna bile şefkat ve merhamet ile davranmayan bir kişisin. O hâlde insanlara karşı merhamet ve şefkatin de az olur” diyerek tayin emrini yırttı ve onu geri çevirerek, “Emri altında olanlara merhameti olmayan kişiden vâli olmaz” buyurdu.
Emir ve yasaklardaki uhrevî ve dünyevî faydalar...
16 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :16 Mayıs 2025 00:13
Kişinin aklı, Resûlullahı diğer bütün mahlûkâta tercih etmedikçe, îmânının kemâline itibâr yoktur.
İbn-i Nakîb hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 702 (m. 1302) senesinde Mısır’da doğup büyüdü. 769 (m. 1368) senesinde Kâhire’de vefât etti. Fıkıh, kırâat, usûl, nahiv ve edebiyat ilimlerinde mütehassıs bir âlim idi. Kıymetli eserler yazdı. Bunlardan Tehzîb-üt-tenbîh kitabında şöyle anlatır:
İmânın şubeleri pek çok olmakla beraber, hepsi neticede tek bir asılda birleşmektedir. O da, yaşayışı ve sonu iyi ve güzel olacak şekilde nefsi mükemmelleştirmek ve olgunlaştırmaktır. Bu da; hakka inanıp, işlerinde doğruluk üzere bulunmakla olur. Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) emrettiği ve yasakladığı şeylerde dünyevî ve uhrevî fâideler bulunduğunu, hiçbir karşılık beklemeden kendisini Cehenneme düşmekten alıykoyduğuna kati olarak inanmadıkça, îmânı kâmil bir mü’min olamaz. Bir babanın, çocuğuna bakmak, onu besleyip büyütmekteki gayesinden birisi de, yaşlandığında kendisine bakacağını ve kendisinden sonra neslini devam ettireceğini düşünmesidir. Çocuğun babaya bakması da, babalık hakkını ödemek, oğulluk vazîfesini yerine getirmektir. Neticede her ikisinde de şahsî bir fayda ve menfaat vardır. Hâlbuki Resûlullah Efendimiz, bize; anadan, babadan, oğuldan ve herkesten daha şefkatli ve daha faydalıdır. Hattâ, hakîkî kardeşin tâ kendisidir. Başkası değildir, işte bunun içindir ki akıl, Resûlullah Efendimizden tarafı, O’na itaat etmeyi tercih etmektedir. Öyleyse, kişinin aklı, Resûlullahı diğer bütün mahlûkâta tercih etmedikçe, îmânının kemâline itibâr yoktur. Bu, îmânın derecelerinin evvelidir, îmânın kemâl ve en son mertebesi, kişinin nefsini; aklına tâbi olacak, onun emrini dinleyecek ve onun güzel gördüğü şeyleri kabûl edecek şekilde alıştırması ve tabiatını da bundan râzı etmesidir. Bundan sonra kişi artık, Resûlullaha itaatli olur. Resûlullahın emir ve yasaklarındaki uhrevî ve dünyevî faydaları, hem aklı ve hem de tabiatı ile tercih eder. Tıpkı hastanın, hastalığından kurtulmak için ilâç almasını aklın kabûl edip, tabiatının da meyletmesi gibi olur. O zaman, Resûlullaha îmân etmek, O’nun emirlerine boyun eğmek, kendisine pek sevimli gelir. Artık O’na tâbi olmaktan lezzet alır.
Câmiye girince, dünya kelâmı söylememelidir
17 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :16 Mayıs 2025 23:47
"Câmide dünya kelâmı söyleyen kimsenin ağzından fena bir koku çıkar!.."
Ali bin Ömer Harrânî hazretleri Hanbelî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 510 (m. 1116) senesinde Urfa-Harran’da doğdu. Bağdad’da pekçok âlimden ilim öğrendi. Kendisinden de; birçokları ilim tahsil ettiler. 559 (m. 1164) senesinde vefât etti. Buyurdu ki:
Câmiye girince, dünya kelâmı söylememelidir Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki: (Câmide dünya kelâmı söyleyen kimsenin ağzından fena bir koku çıkar. Melekler derler ki: Yâ Rabbî, bu kulun câmide dünya kelâmı söylemesinden dolayı, ağzından çıkan koku bizleri rahatsız ediyor. Hak teâlâ hazretleri de “İzzim, celâlim hakkı için, onlara yakında büyük bir belâ veririm” buyurur.)
Önce (Tehıyyetül mescid) denilen iki rekât kılıp, veya başka ibâdet edip, sonra dünya kelâmı konuşmak câizdir.
Câmi temizliğine elinden geldiği kadar yardım etmelidir Çok büyük sevap verilir. Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: (Bir ümmetim câmi temizlese, benimle berâber dörtyüz gazâ, dörtyüz kere haccetmiş gibi, benimle dörtyüz rekât namaz kılmış gibi, dörtyüz kere oruç tutmuş gibi ve dörtyüz kul âzâd etmiş gibi, Hak teâlâ hazretleri o kula sevap ihsân eder.)
İstiska, yağmur duâsı için sahrâya çıkmak demektir. Hamd ederek, istigfâr okuyarak duâ edilir. Resûlullah ve Eshâb-ı kirâm ve İslâm âlimleri, yağmûr duâsı yaptılar. Çıkılan yerde imam, evvelâ yalnızca veya cemaat ile iki rekât namaz kılar veya kılmayıp yerde asâya dayanıp bir hutbe okur. Sonra kıbleye dönüp, avuçları semaya karşı açık olarak omuzları hizâsına kaldırıp ayakta duâ eder. Hazır olanlar, arkasında oturarak dinleyip âmîn der. Yalnız yağmur duâsında kollar omuzdan yukarı kaldırılır. Bir şey istemek için yapılan duâlarda, avuçları semaya karşı açmak sünnettir. Hadis-i şerifte, (Kul ellerini kaldırıp duâ edince, Allahü teâlâ onun duâsını kabûl etmemekten hayâ eder) buyuruldu. Hastalık, kahtlık ve düşmandan kurtulmak için yapılan duâlarda avuç içleri yere çevrilir. Kollarını kaldıramayan, sağ elinin şehâdet parmağını uzatarak işaret eder. Yağmur duâsına, fâsıla vermeden, üç gün çıkmak, eski, yamalı giymek, çıkmadan sadaka vermek, üç gün oruç tutmak, çok tevbe ve istigfâr etmek, kul haklarını ödemek, hayvanları da çıkarıp, yavrularından ayrı bulundurmak, ihtiyârları ve çocukları da çıkarmak sünnettir. Elbiseler ters çevrilmez. Kâfirler getirilmez. Onların cemaate karışmaları mekruhtur...
Kadınlar erkeklerden uzak, sabîler analarından ayrı bulunur.
.
"Azâbı en şiddetli olanlar, peygambere sövenlerdir!"
18 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :18 Mayıs 2025 00:07
“Kıyâmette azâbı en şiddetli olanlar, peygamberlere, Eshâb-ı kirama ve Müslümanlara sövenlerdir.”
Ahmed bin Mesrûk hazretleri hadis âlimi ve evliyânın büyüklerindendir. Bağdâd’da doğdu. 299 (m. 911)’de Bağdâd’da vefât etti. Cüneyd-i Bağdadî, Muhammed bin Mensûr et-Tûsî, Sırrî-yi Sekatî, Hâris-i Muhasebî ve başka büyük zâtlardan ilim öğrenip, feyiz aldı.
Buyurdu ki: “Bir zaman bize, şeyh kılıklı, konuşması düzgün biri geldi. Bu tatlı ifadesiyle, bize tasavvuf yolunu anlatmaya başladı. Konuşurken, söz arasında; 'Hepiniz kalbine gelen düşünceyi bana anlatsın' dedi. Benim hatırıma o ihtiyârın Yahûdî olduğu geldi. Fakat bu durumu söyleyip söylememeyi, yanımda bulunan bir dostuma sordum. O böyle konuşan birinin Yahûdî olacağını tahmin etmediği için uygun görmedi. Lâkin benim bu düşüncem, gittikçe kuvvetleniyordu. Ne olursa olsun, bu düşüncemi kendisine söyleyeyim dedim. Dedim ki: 'Siz hatırımıza gelen düşünceyi söylememizi istiyorsunuz. Benim kalbime sizin Yahûdî olduğunuz düşüncesi geldi.' Bunu işitince başını önüne eğip, bir miktar bekledikten sonra başını kaldırıp, 'Doğru söylüyorsun' dedi ve Kelime-i şehâdet getirip Müslüman oldu. 'Hak olan din İslâmiyyettir' dedi."
“Bir dostum hastalanmıştı. Kendisini ziyârete gittim. Baktım ki, fakîrlik ve perişanlık içinde ve hastalık sebebiyle muzdarib bir hâlde idi. Çok üzüldüm. 'Acaba bu hâlde iken nafakasını nasıl temin edebiliyor?' diye düşündüm. Bana buyurdu ki: Ey Ebü’l-Abbâs! Böyle şeyleri hiç düşünme Allahü teâlânın lütufları çoktur."
“Bir kimse Allahü teâlâdan başkasına gönül verirse, O’ndan başkasında neş’e bulursa, o kimsenin bütün neş’elerinden dertler meydana gelir. Kim, Allahü teâlânın rızâsı olmayan şeylerle yakınlık kurarsa, bütün bu yakınlıklar sıkıntıya dönüşür.”
Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları: Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
“Kıyâmette azâbı en şiddetli olanlar, peygamberlere sövenlerdir. Sonra Eshâb-ı kirama sövenler ve sonra Müslümanlara sövenlerdir.”
“İnsanları Hak teâlâdan alıkoyanlar istedikleri ibâdeti yapsınlar. Allahü teâlâ onları bağışlamayacaktır. İnsanların Allahü teâlâya kavuşmasına vesîle olanları da Allahü teâlâ bağışlayacaktır.”
“Allahü teâlâ bazı kullarına bazı nimetler ihsân etmiştir. Şayet bu kullar, verilen nimetlerle, başkalarını da faydalandırırsa, bu nimetler onlarda kalır. Eğer çevresindekileri bu nimetten mahrûm ederlerse, verilen nimetler onlardan alınır başkalarına verilir.”
.
İhlâssız amel, ibâdet kabûl edilmez!..
19 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :19 Mayıs 2025 00:32
"Sen ilmi, bana âlim desinler diye öğrendin ve öğrettin, o ilimden sana ne fayda var?"
Ebû İshâk Salebi hazretleri tefsîr ve fıkıh âlimlerinin büyüklerindendir. 427 (m. 1035) senesinde Horasan’da Nişâbûr’da vefât etti. Ebû Tâhir Muhammed bin Huzeyme’den ve daha birçok âlimden ilim alıp, hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. “Keşf ve Beyân” adında büyük bir tefsîr kitabının sahibidir. Bu eserinde şöyle buyuruyor:
İhlâssız amel, ibâdet kabûl edilmez. Nitekim Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Hüreyre’nin (radıyallahü anh) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki:
“Kıyâmet günü, kendisine dünyâda mal verilmiş olan bir kimse getirilir. Kendisine, sana mal vermiştim, ne yaptın? denir. İnfâk ettim, sadaka verdim, ama niyetim, insanların beni cömert ve civanmerd sanmaları idi. Böylece gösterişte bulundum. İnsanlar benim için cömert ve ne iyi insan dediler, der. Bugün sana onların hiç birinin faydası var mı, buyurulur...
Bir başkasını getirirler. Yiğit, gözüpek, birisidir. Kendisine, seni yiğit, kahraman yapmadım mı? buyurulur. Evet der. Ne yaptın? buyurulur. Harb ettim, canımı tehlikeye attım. Kanım aktı. Bununla beraber bana yiğit denmesini istedim, der. Sonra kendisine, onların demesi seni azaptan menedemez sözlerinin sana faydası olmaz buyurulur...
Sonra bir başkasını getirirler. Allahü teâlâ ona ilim vermiştir. Sana verilen ilmi ne yaptın? denir, öğrendim ve başkalarına öğrettim der. Sen ilmi, bana âlim desinler diye öğrendin ve öğrettin, o ilimden sana ne fayda var? denir. Yani hepinizin maksadı riya, gösteriş, desinler ve bizden iyilikle konuşsunlar idi. Dünyâda maksadlarınıza kavuştunuz. Bugün ise size faydaları olmaz. Sonra Allahü teâlânın bunları Cehennem tarafına götürün emri gelir. Azap melekleri onları Cehennem tarafına çekerler.”
Kâ’be-i muazzamanın ilk defa bina edilmesi hakkında şöyle yazıyor:
“Âdem (aleyhisselâm), Cennetten dünyâya indirilince, Allahü teâlâ, Cennet yakutlarından eve benzer bir yakut gönderdi. Bu, bugün Kâ’be’nin bulunduğu yere indirildi. Allahü teâlâ: Ey Âdem, senin için bir hâne gönderdim. Arş'ın etrâfını tavaf ettiğin gibi, bunun etrâfını tavaf eyle. Arş'ın çevresinde namaz kıldığın gibi, bunun etrâfında namaz kıl!” buyurdu. Hacer-ül-esvedi de gönderdi. Bu taş beyaz idi. Câhiliye zamanında, hayızlı kadınların ve günah işleyenlerin dokunmasıyla siyah oldu ve ismi “Hacer-ül-esved=Siyah taş” oldu. Böylece Âdem (aleyhisselâm) Hindistan’dan Mekke’ye doğru yola çıktı. Bir melek, onu Kâ’be’ye götürmek için rehberlik etti. Âdem (aleyhisselâm) nereye bastıysa, orası ma’mûr oldu. Nihâyet Mekke’ye geldi ve bu hâneyi ziyâret eyledi."
İki namazı cemetmek ne demektir?
20 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :20 Mayıs 2025 00:07
Meşakkat olunca, namazları vakitlerinden sonra kılmaya ve iki namazı cemetmeye de izin verilmiştir.
Ebû Bekr-i Hallâl hazretleri Hanbelî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Ahmed el-Hallâl, Ahmed bin Hanbel’in eshâbından olan birçok âlimden ilim aldı. Bu mezhebde zamanının âlimlerine imâm oldu. 311 (m. 923) senesinde Bağdâd’da vefât etti. Çok hadîs-i şerîf rivâyet edip, eserinde yazdı. Ebû Bekr-i Hallâl’ın rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîf şöyledir:
“Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz, şehirde olduğu hâlde (özrü sebebiyle), öğle ile ikindi namazlarını cem ederek, birleştirerek dörder rekat kıldı. Akşam ile yatsı namazlarını cemedip, yedi rekat olarak kıldı.” İmâm-ı Mâlik, “Yağmurlu bir gecede böyle kılmıştı” diyor. Dört mezhebin diğer üç imâmı da, namazların cemedilip takdim ve tehîr edilerek kılınabilmesinin sebeplerini, ayrı ayrı bildirmişlerdir.
Bu husûsta (el-Fıkh-u alel Mezâhib-il-erbe’a) kitabının birinci cild 483. sahîfesinde şu bilgiler verilmektedir:
“Özrü olmayanın beş vakit namazı vaktinde kılması lâzımdır. Vakti gelmeden önce ve vakti geçtikten sonra kılmak caiz değildir. Dîn-i İslâm merhamet, kolaylık dînidir. Meşakkat olunca, namazları vakitlerinden sonra kılmaya izin verilmiştir, iki namazı cemetmeye de izin verilmiştir. Fakat bunun, sebeplerine ve şartlarına uygun olması lâzımdır. Bu şartlara uymadan, vaktinde kılmamak büyük günâh olur. Bu şartlar, dört mezhebde başka başkadır. Mâlikî mezhebinde, seferde, hastalıkta, yağmurda ve gece çamurda, iki namazı cemetmek caiz olar. Şafiî mezhebinde, seferde ve yağmurda iki namazı cemetmek caizdir. Hanefî mezhebinde, yalnız Arafat meydanında ve Müzdelife’de, hacıların iki namazı cemetmeleri caiz ve lâzımdır. Hanbelî mezhebinde, seferde, hastalıkta, kadının emzikli veya müstehâza (özürlü) olmasında, abdesti bozan özürlerde, abdest ve teyemmüm için meşakkat çekenlerde ve âmâ ve yer altında çalışan gibi, namaz vaktini anlamakta âciz olanın ve canından, malından ve namusundan korkanın ve maîşetine zarar gelecek olanın iki namazı cemetmeleri caiz olur.
İki namazı cemetmek demek, ikindiyi takdim ederek, öğle vaktinde öğle ile birlikte kılmak veya öğleyi tehîr ederek, ikindi vaktinde ikindi ile birlikte kılmak veya akşam ile yatsıyı da, böyle takdim veya tehîr etmektir. Sabah namazı, hiçbir zaman cemedilmez."
Melekler, ilim talebesinin üzerine kanatlarını gerer!
21 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :21 Mayıs 2025 00:13
"Îmân bilgilerinden sonra ilimlerin en güzeli ve en üstünü, fıkıh ilmidir."
Ahmed Gaznevî hazretleri Hanefî fıkıh ve usûl âlimidir. Afganistan’da Gazne’de doğdu. 593 (m. 1197) senesinde Haleb’de vefât etti. “Mukaddimet-ül-Gazneviyye” ismindeki kitabında; farzlar, vâcibler, sünnet ve edebler, ferâiz, ilim öğrenmek, îmânın esasları, sular ve çeşitleri, istibrâ ve istincânın fazileti, abdest ve fazileti, misvak kullanmak, namaz, zekât, Ramazân-ı şerîfin fazileti, İmâm-ı a’zamın büyüklüğü, fazileti ve menkıbeleri anlatılmaktadır.
İlim öğrenmenin fazileti babında buyuruyor ki:
“Îmân bilgilerinden sonra ilimlerin en güzeli ve en üstünü, fıkıh ilmidir. Allahü teâlâ Bekâra sûresi 269. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruyor ki; (Hak teâlâ dilediği kimseye faydalı ilim [hikmet] ihsân eder. Kime hikmet verilmişse muhakkak ona çok hayır verilmiştir. Bu âyet ve öğütleri, ancak kâmil akıl sahipleri anlar.” Kelbî (radıyallahü anh), buradaki hikmetin fıkıh ilmi olduğunu bildirmiştir.
Neml sûresi 15. âyet-i kerîmesinde meâlen buyurdu ki: “Biz, Dâvûd ve Süleymân’a (hüküm ve kaza) ilmi verdik. Onlar da, “Allahü teâlâya hamdolsun ki, (nübüvvet, kitap ve şâir ilimler ve hikmetle) bizi (kendilerine bu hasletlerin verilmediği) müminlerin çoğu üzerine üstün kıldı” dediler.” (Tibyân tefsîrinde bildirildiğine göre, bu âyet-i kerîme; ilmin şerefinin diğer birçok nimetlerden üstün olduğuna işârettir. Kendilerine ilim verilenler, diğer müminlerin çoğundan faziletli olurlar.)
Mücâdele sûresi onbirinci âyetinin sonunda meâlen buyuruluyor ki, “...Allahü teâlâ kendilerine ilim verilen (ilimleriyle âmil olan) âlimlerin derecelerini yükseltir...” Allahü teâlâ Zümer sûresi 9. âyetinde meâlen buyurdu ki: “Bilen ile bilmeyen, hiç bir olur mu? Bilen, elbette kıymetlidir.” İlmin faziletine dâir, daha birçok âyet-i kerîme vardır.
Hadîs-i şerîflerde de buyuruldu ki: “Allahü teâlâ bir kuluna hayır murat ederse, onu dinde fakîh kılar ve onu doğruya (irşâd eder.)"
“Her kim Allahü teâlânın dîninde fakîh olursa, Allahü teâlâ ona, din ve dünyâ sıkıntılarında kâfidir.”
“Allahü teâlâ, ilim öğrenmek için yola çıkan kimseye, Cennet yollarından bir yolu kolaylaştırır. Melekler, ilim talebesinin yaptığı şeyden râzı olarak, kanatlarını onun üzerine gererler. Semâda ve yeryüzünde bulunanlar ve denizlerdeki balıklar onun için istiğfarda bulunurlar.”
“Allah için sevmek nasıl olur efendim?”
22 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :22 Mayıs 2025 00:15
“Allahü teâlânın rızâsı için birbirini, sevenlere, dünyâ ne kadar değersiz ve ehemmiyetsizdir.”
Mervezî hazretleri fıkıh ve hadîs âlimidir. Afganistan’da Merv’de doğdu. 275 (m. 888) târihinde vefât etti. Ahmed bin Hanbel hazretlerinin en üstün talebelerinden idi. Hayatı boyunca hocasının yanından ayrılmadı. Dâima onun hizmetinde bulunurdu. Ahmed bin Hanbel hazretleri, Mervezî’yi çok severdi...
Mervezî, bir gün Ahmed bin Hanbel hazretlerinin yanına gitti. Ona nasıl sabahladınız? diye sordu. Ahmed bin Hanbel “Allahü teâlâ, farzların yapılmasını; Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), sünnet-i seniyyesine uyulmasını; sağımızda ve solumuzda bulunup, amellerimizi yazan melekler, sâlih amel yapılmasını; nefis, arzu ve istekler peşinde koşmayı; şeytan, kötü söz ve işlerle uğraşmayı; can alıcı melek Azrail (aleyhisselâm) rûhu almayı; çoluk çocuk, yiyecek ve giyeceklerinin temînini isterlerken, ben nasıl sabahlarım, sen düşün artık?” buyurdu.
Yine O, Ahmed bin Hanbel hazretlerine “Allahü teâlânın indinde yüksek derecelere kavuşanlar, bu mertebeye nasıl ulaştılar?” diye sorunca, “Doğrulukla" cevâbını verdi. Ahmed bin Hanbel hazretlerinin “İkindiden sonra uyumak, iyi değildir” buyurduğunu nakletti. Ahmed bin Hanbel, talebesi ile beraber bulunuyordu. Daha, güneş doğmamıştı. Talebelerine: “Cennetin günleri, işte şu gördüğünüz durumdadır” dedi. Ahmed bin Hanbel’e, “Allah için sevmek nasıl olur?” diye sorulunca, “Sevdiğini; dünyâ menfaati için değil de, Allahü teâlânın rızâsından başka hiçbir düşünce olmadan sevmektir” cevâbını verdi.
Hocam bana şu manâda bir şiir okudu: “Beni, Allah için sevmeyenin sevgisine güvenmem.” “Allahü teâlânın rızâsı için birbirini, sevenlere, dünyâ ne kadar değersiz ve ehemmiyetsizdir.”
Ahmed bin Hanbel anlattı: "Yesâd bin Zerî’nin babası vefât etmişti. Kendisine babasından kırk kese kalmıştı. Her bir kesede, bin veya daha fazla dirhem vardı. Fakat o, bu keselerden hiçbir şey almadı. Çünkü o, belki bu dirhemler haram yollardan kazanılmıştır, o zaman haram yemiş olurum diye korkmuştu.”
Buyurdular ki: “Birbiriyle söz yarışında bulunanlar, felah bulamazlar. Aynı zamanda, bid’ate düşmekten de kendilerini muhafaza edemezler.”
Mervezî hazretleri, büyük âlim İmâm-ı Mâlik hazretlerinin altmış sene; bir gün oruç tutup, bir gün tutmayarak devam ettiğini, her gün sekizyüz rek’at namaz kıldığını, bildirmiştir.
“Bilmiyorum demek, ilmin yarısıdır...”
23 Mayıs 2025 01:00 | Güncelleme :23 Mayıs 2025 01:10
“Sizden birine, bilmediği bir şey sorulduğu zaman, bilmediğini itiraf etsin, utanmasın.”
Bekir el-Esrem hazretleri büyük fıkıh ve hadîs âlimidir. 260 (m. 873) târihinde vefât etti. Ahmed bin Hanbel’in talebesidir. Ondan çok mes’eleler nakletti. Bunları mevzûlarına göre yazdı. Hikmetli sözleri pek çoktur. Onlardan bazıları:
“Hocam Ahmed bin Hanbel’in, meclisten kalktığı zaman (Sübhânekellahümme ve bihamdike...) dediğini işitir, devamını anlayamazdım. Sadece dudaklarının hareketini görürdüm. Fakat zannediyorum, mecliste yapılan hatâlara keffâret olması için Resûlullah efendimizden rivâyet edilen şu mübârek sözleri söylüyordu: Sübhânekellahümme ve bihamdike, Eşhedü enlâ ilahe illâ ente, Estağfirüke ve Etûbü ileyk.”
“Âlimin ölümü, büyük bir musibettir. Şeytan ve onun yardımcıları, Allahü teâlânın ve Müslümanların düşmanlarıdır. Şeytan ve yardımcıları, Müslümanlar için birçok fitneler hazırlarlar. Maksadlarına erişebilmek için âlimlerin yok olmasını beklerler. Çünkü, âlim, onların bâtıl işlerine ve yardımcılarına mâni olmaktadır.”
“Bir kısım insanlar, şöhrete yapıştılar. Kendilerinden bahsedilmeyi arzu ettiler. Hâlbuki onlardan önce de işledikleri bid’atlerle şöhrete kavuşanlar oldu. Fakat, hayır yolunda, doğru yolda tâbi olmak, şer (kötü) işlerde başkan olmaktan daha hayırlıdır.”
Abdullah İbn-i Mes’ûd (radıyallahü anh) buyurdu ki: "Resûlullah Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) sünnet-i seniyyesine tâbi olunuz. Bid’atleri yapmayınız. Her bid’at dalâlettir (sapıklıktır)."
İbn-i Ömer (radıyallahü anh) buyurdu ki: “İnsanlar güzel görse bile, her bid’at dalâlettir.”
Ebû Mûsâ buyurdu ki: “Allahü teâlânın ilim verdiği kimse, onu, insanlara öğretsin. Fakat, bilmediği şeyi söylemekten sakınsın. Yoksa, kendisini ilgilendirmeyen bir şeye karışmış olur, dinden çıkar.”
İbn-i Mes’ûd (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Sizden birine, bilmediği bir şey sorulduğu zaman, bilmediğini itiraf etsin, utanmasın.”
Rebî’ bin Haysem buyurdu ki: "Kişi, (bilmediği hâlde) bu haramdır, bu menedilmiştir, demekten sakınsın. O zaman Allahü teâlâ ona, 'Yalan söyledin' buyurur."
İbn-i Abbâs buyurdu ki: “Dosdoğru ol. Bid’atten ve bid’atçi olmaktan çok sakın.”
Büyük âlim İbrâhîm Harbî buyurdu ki: “Allahü teâlâ, kötü arzu ve isteklerde zerre mikdarı bir hayır, iyilik bulundurmadı. Bunlar, şeytanın süsleridir. Şeytan bunları insanlara güzel gösterir.”
Şa’bî (radıyallahü anh) “Bilmiyorum demek, ilmin yarısıdır” buyurmuştur.
"Âyet aynı ancak okuyan, aynı kişi değil!.."
24 Mayıs 2025 01:00 | Güncelleme :24 Mayıs 2025 00:58
Ahmed Yemenî hazretleri bir gün saralı bir hastanın yanına geldi. Ona Yûnus sûresini okudu...
Ahmed el-Yemenî hazretleri Evliyânın büyüklerindendir. 690 (m. 1291) senesinde Yemen’de Beyt-i fakîh’te vefât etti. Kerâmetleri pek çoktur. Şöyle anlatılır:
“Ahmed Yemenî hazretleri bir gün saralı bir hastanın yanına geldi. Ona Yûnus sûresi ellidokuzuncu âyet-i kerîmesini okudu. O hastaya musallat olan cin büyük bir çığlık koparıp ondan ayrıldı. Ahmed el-Yemenî hayatta olduğu müddetçe o cin bir daha geri gelmedi. Ne zaman ki Ahmed el-Yemenî vefât etti, o cin tekrar ona musallat oldu. Ahmed el-Yemenî’nin talebeleri o hastanın yanına gidip, aynı şekilde hocalarının okuduğu âyet-i kerîmeyi okudular. O zaman cin güldü ve; 'Âyet bu âyettir. Lâkin okuyan, önce okuyan kişi değil' deyip, ondan ayrılmadı.”
İmâm-ı Yâfiî anlatır: “Yemenli birisinin elinde bir ur çıkmıştı. Birçok beldeleri ve birçok kimseleri dolaştı. Şifâ bulması için dolaştığı yerlerde gerekli ilaçları kullandıktan sonra, o yerin büyüklerinden duâ istedi. Fakat rahatsızlığı geçmedi. En sonunda Ahmed el-Yemenî hazretlerine gelerek, elindeki bu rahatsızlığın geçmesi için duâ istedi. O da; (La havle velâ kuvvete illâ billâh... Getir bakalım elini) dedi ve eliyle meshedip bir bezle sardı. Sargıyı memleketine dönünceye kadar açmamasını tembîh etti. Yemenli oradan ayrıldı ve arkadaşlarıyla birlikte yola koyuldular. Yol üzerinde bir köye uğrayıp alışveriş yaptılar. Elinde ur olan Yemenli sarılı olan sağ elinin sargısını unutarak açtı ve yemek yedi. Bir de baktı ki, elindeki yaradan hiçbir eser kalmamıştı ve diğeri gibi sapasağlamdı.”
Ahmed el-Yemenî, yine bir kâfile ile hacca gitti ve âdeti üzere Mekke-i mükerremeden, Medine’ye yaklaştıklarında bir eşkıya grubu ile karşılaştılar. Kâfilede herkes korktu ve telâşa düştü. Ahmed el-Yemenî sessiz olarak bir yerde edeble durdu. Daha sonra da kâfilenin ilerlemeyip konaklamasını istedi. Eşkıyalar onların bu beklemelerini fırsat bilip, yağma etmek için kâfileye daha da yaklaştılar, ikinci gün güneş doğunca, Medine tarafından askerî bir kuvvet hızla geldi ve eşkıyayı kıskıvrak yakaladılar. Kâfiledekiler, bu yardıma çok sevindiler ve "bizim bu durumumuzdan nasıl haberdar oldunuz?" diye sordular. Onlar da; “Dün Medine’de, öğle vakti bir ses duyduk. Şöyle diyordu: 'Eşkıya, Ahmed el-Yemenî’nin bulunduğu kâfileye hücum edecek, hazırlanın, hazırlanın!' Medine vâlisinin emri ile hareket ettik” dediler. Kâfilede bulunanlar, bu vaktin, Ahmed el-Yemenî’nin “Edeb lâzım” dediği vakit olduğunu anladılar.
"Velîlere yakınlık, insanı Allahü teâlâya yaklaştırır"
25 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :24 Mayıs 2025 23:47
“Tasavvuf, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylerin hepsini terk etmektir.”
Ali bin Sehl İsfehânî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Cüneyd-i Bağdadî, Ebû Tûrâb Nahşebi gibi büyük zatlarla görüştü. Muhammed bin Yûsuf hazretlerinin talebesidir. Remle’de otururdu. 261 (m. 874)’de vefât etti.
Buyurdu ki: “Siz zannediyor musunuz ki benim ölümüm başkalarının ölümü gibi olacak. Herkes gibi hasta olacağımı herkesin ziyâretime geleceğini mi zannediyorsunuz? Hiç öyle olmayacak Beni davet edecekler ve ben de kabûl edeceğim...” Bir gün yolda giderken “Lebbeyk (Buyur. Emre amadeyim) deyip yere çöktü. Bunu gören Ebû Hasan Müzeyyin şöyle anlatıyor:
Ali bin Sehl yerde yatar vaziyette iken hemen yanına koştum, (Lâ ilahe illallah) demesini söyledim. Tebessüm edip “Sen, Kelime-i tevhîd söylememi istiyorsun. Allahü teâlânın izzetine yemîn ederim ki, onunla benim aramda yalnız izzet perdesi var” buyurdu ve rûhunu teslim etti. Bundan sonra kendi kendime “Benim gibi birisi Allahü teâlânın velîsi olan bir zâta nasıl Kelime-i tevhîd telkin edebilir. Vah vah vah” diye mahcûb oldum.
Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki: “Tasavvuf, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylerin hepsini terk etmektir.”
“Allahü teâlâyı hakkıyla tanıyan O’ndan başkasında sükûn bulamaz.”
“Allahü teâlâya yaklaşmak, Allahü teâlânın velî kulları hâriç, bütün mahlûklardan uzaklaşmaktır. Allahü teâlânın velî kullarına yakınlık, insanı Allahü teâlâya yaklaştırır.”
“Ahmak olanların sana çok iltifâtkâr davranması ve düşünmeden cevap vermesi seni aldatmasın.”
“Akıl ile beraber rûh, insanı âhırete, nefsin hevâ ve hevesine muhalefet etmeye davet eder.”
“Allahü teâlâ hepimizi yaptığımız iyi ameller ile gurûrlanmaktan muhafaza etsin.”
“Akıl ile hevâ (boş arzu, istek) birbirinin zıddıdır. Aklın yardımcısı tevfîk (Allahü teâlânın yardımı), hevânın dostu ise yardımsız bırakılmaktır. Nefs bu ikisinin (akıl ve hevânın) arasındadır. Hangisi gâlip gelirse ona tâbi olur.”
“Zenginliği aradım, ilimde buldum. Övülmeyi aradım, fakîrlikte buldum. Afiyeti (günahsız olmayı) aradım, zühdde (şüphelilere düşmek korkusuyla mübahların çoğunu terk etmekte) buldum. Kolay hesabı aradım, susmakta buldum. Rahat aradım, vermekte, cömertlikte buldum.”
“Kim kalbini anlayışlı kılarsa, o kalb dünyâdan ve dünyâda olan şeylerden yüz çevirir. Kim kalbini cehâlette bırakırsa, o kalb aldatıcı ve geçici zevklere tâbi olur.”
Hastalar seher vaktinde niçin rahatlarlar?
26 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :26 Mayıs 2025 01:05
"Yâ Rabbî, bu seher vaktinde bana şifâ gönderdiğin gibi, bütün hastalara, seher vaktinde şifa gönder.”
Mehmed Akkermânî Efendi Osmanlı âlimlerindendir. Bugün Ukrayna’da bulunan Akkermân şehrinde doğdu. Zamanın âlimlerinden ilim tahsil edip icâzet alan Akkermânî, çeşitli yerlerde müderrislik ve kadılıklarda bulundu. Saray-ı hümâyûn hocası oldu. 1174 (m. 1760) senesinde Mekke-i mükerreme kadısı iken vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Eyyûb aleyhisselâma, bu uzun belâ içerisinde, sana en zor ne geldi? diye sorduklarında “Düşmanların serzenişi (başa kakması) her şeyden daha zordur” buyurdu. Bu konuda başka tefsîrlerde yazıyor: Yûsuf aleyhisselâmı, kardeşleri kuyuya attıkları zaman, kuyunun dibinde taş vardı. Mübârek dizi o taşa geldi O kadar canı yandı ki, kardeşlerinin cefasından ve babasının ayrılığından daha zor oldu Butün, gece, onun ağrısından inledi. Seher vakti olunca, Allahü teâlâ acısını durdurdu. Cebrâil aleyhisselâm gelip; “Ey Yûsuf! Rabbin sana selâm gönderiyor ve (Bu derin kuyunun dibinde, bu elem ve acı ile nasılsın?) diye soruyor” dedi. Bundan sonra Cebrâil aleyhisselâm “Ey Yûsuf! Duâ et, ne arzu ediyorsan dile, Rabbin sana verecek” dedi. Ey Cebrâil, benim için sen duâ et dedi. Cebrâil aleyhisselâm onun için duâ etti ve o da âmin dedi. Sonra, ey Cebrâil, ben duâ edeyim, sen âmin söyle dedi. Ellerini kaldırıp, duâ etti. Ve Cebrâil (aleyhisselâm) âmin dedi. Yâ Rabbî, bu seher vaktinde bana şifâ gönderdiğin gibi, dünyânın sonuna kadar, bütün hastalara, seher vaktinde şifa gönder” dedi. Allahü teâlâ, duâsını kabûl buyurdu. Bunun için, bir hasta ne kadar hasta olsa da, seher vaktinde rahatlar. Bu, Yûsuf aleyhisselâmın duâsı bereketi iledir.
Allahü teâlâ, Bekâra sûresi yüzellibeşinci âyet-i kerîmesinde meâlen, “Ey müminler! (İtaatkârı, asi olandan ayırdetmek için) sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsûllerden yana eksiltmekle, and olsun imtihan edeceğiz. Ey Habîbim! Sabredenlere (lütuf ve ihsânlarımı) müjdele!” buyurmaktadır. Bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde; Salebi, imâm-ı Şafiî’den rivâyetle buyurdu ki: “Bu âyet-i kerîmedeki korku; Allah korkusu, açlık; Ramazân-ı şerîf orucu, mal noksanlığı; zekât ve sadaka vermek, can ise; hastalık, hayvan ve çocuğun ölmesidir. Sonra Bekâra sûresi yüzellialtıncı âyet-i kerîmesinde meâlen; “Sabredenler, o kimselerdir ki, kendilerine bir belâ geldiği zaman teslimiyet göstererek 'Biz Allahın kuluyuz ve (öldükten sonra da) yine O’na döneceğiz derler' buyuruyor."
“Kadere imân, sıkıntı ve kederi giderir...”
27 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :27 Mayıs 2025 00:12
“Bir mümin, kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için de istemedikçe îmânı kâmil bir mümin olmaz.”
Seyyid Muhammed Hargûşî hazretleri hadis ve fıkıh âlimidir. Nîşâbur'un Hargûş mahallesinde doğdu. İlk tahsiline Nîşâbur'da başladı. Sonra Bağdat, Mekke, Şam ve Mısır'da ilim tahsil ettikten sonra Nîşâbur'a dönerek hadis dersi verdi. Hâkim Nîşâbûrî gibi âlimler kendisinden hadis rivayet ettiler. 406 (m. 1015)’te Hargûş'ta vefat etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
“Resûllerden ve nebilerden (aleyhimüsselâm) sonra Ebû Bekr’den daha üstün birisini yeşillikler gölgelememiş, yer kaldırmamıştır.”
“Ramazan ayı geldiğinde Cennet kapıları açılır. Cehennem kapıları kapatılır. Şeytanlar da bağlanır.”
“Bir beldede zinâ ve ribâ (faiz) zuhur ederse, (o belde halkı) Allahın azâbına hak kazanmış olurlar.”
“Eshâbım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız kurtuluşa erersiniz.”
“Kadere imân, sıkıntı ve kederi giderir.”
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz bir hutbelerinde: “Ey insanlar! Allahü teâlâdan af ve afiyet isteyiniz” buyurdu.
“Bir kul (yeni) Müslüman olduğu ve İslâmı da güzel olduğu zaman; Allah, o kimsenin evvelce yapmış olduğu her hasenesini yazar, evvelce yaptığı bütün seyyielerini ise silip atar. Bundan sonra yeni hesap başlar. Her iyiliğine on mislinden yedi yüz misline kadar yazılır. Günahı ise, Allahü teâlânın affettiği hâriç misliyle yazılır.”
“Size, namazın, orucun, haccın ve zekâtın farz olduğu gibi, Ebû Bekr’i ve Ömer’i ve Osman’ı ve Ali’yi (radıyallahü anhüm) sevmeniz de farzdır.”
“Ameller niyetlere göredir.”
“Kişinin mâlâyanîyi terk etmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir.”
“Bir mümin, kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için de istemedikçe îmânı kâmil bir mümin olmaz.”
“Helâl belli, haram da bellidir, bu ikisi arasında şüpheliler vardır.”
“Allahü teâlâ bir kuluna, sâliha bir hanım, evlat ve maldan bir nimet verir de, kul da (Mâşâallah lâ havle velâ kuvvete illâ billâh) derse, ölümden başka âfet görmez.”
“Bir kula, dîninin gitmesinden sonra, gözünün gitmesinden daha büyük musibet olmaz. Gözü gidip de sabreden kimse muhakkak Cennetliktir.”
“İstediğini ye, istediğini giyin! İnsanları yanlış yola götüren israf ve tekebbürdür.”
“Ölüleriniz hakkında hayırdan başkasını söylemeyiniz.”
Resûlullah'ın huzûrunda iman eden Hristiyanlar...
28 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :28 Mayıs 2025 00:15
Resûlullah Efendimiz daha Mekke-i mükerremede iken, Habeşistan’dan yirmi kadar Hristiyan ziyâretine gelir...
Şeyh Hâzin hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh ve tefsîr âlimidir. 678 (m. 1279) senesinde Bağdad’da doğdu. 741 (m. 1340)’de Haleb’de vefât etti. “Hâzin Tefsîri” meşhurdur. Bu tefsîrinin asıl ismi “Lübâb-üt-te’vîl fî me’ânit-tenzîl’dir. Bu eser Mûsâ, İznikî tarafından Türkçeye tercüme edilerek, “Enfes-ül-Cevâhir” adı verilmiştir. Bu tefsirinde şöyle anlatır:
Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) daha Mekke-i mükerremede iken, Habeşistan’dan yirmi kadar Hristiyan, O’nun peygamberliğini ilân ettiğini duyup ziyâretine geldiler. Resûl-i ekremi Mescîd-i haramda buldular. Resûlullah Efendimizin huzûrunda oturdular. Efendimizle konuşup, çeşitli suâller sordular. Hâl ve hareketlerini, yüzünün şeklini, konuşmalarını gördüler. Kendi kitapları olan İncîl’de geleceği bildirilen son peygamberin karşılarındaki mübârek zât olduğuna karar verdiler...
Suâlleri bitince, Resûlullah efendimiz, onları İslâmiyete davet etti. Kur’ân-ı kerîmden âyet-i kerîmeler okudu. Onlar, Kur’ân-ı kerîmi dinleyince, kendilerinden geçtiler, gözlerinden yaşlar aktı. Resûlullahın, İslama davetini kabûl edip, Muhammed aleyhisselâmın Allahü teâlânın kulu ve Peygamberi olduğuna îmân ettiler. Bildirdiklerinin hepsini kabûl edip, tasdik ettiler. Vedâlaşıp Resûlullah Efendimizin yanından ayrıldılar...
Kâ’be-i şerîfin yanında kümelenen müşriklerin yanından geçerken, Ebû Cehil ve yandaşları, onları Müslüman oldukları için kınadılar. Kasas sûresinin 52-55. âyet-i kerîmelerinin bu Müslümanlar hakkında nâzil olduğu bildirilmektedir. Bu âyet-i kerîmelerde Allahü teâlâ, meâlen şöyle buyurmaktadır:
“Kur’ân’dan önce kitap verdiklerimiz Kur’ân’a îman ederler. Onlara Kur’ân tilâvet olununca; 'Biz ona îman ettik ve Rabbimiz tarafından indirilen hak kelâm olduğunu tasdik ettik. Doğrusu biz, Kur’ân bize okunmadan önce de Müslüman olmuş kimselerdik' dediler. Onlara, iki kitaba îmânları ve iki dinde sabır ve sebatları için iki kerre ecir verilir ve tâatle ma’sıyeti defederler ve onlara verdiğimiz mallardan hayra harcarlar. Çirkin söz işittikleri zaman da, ikrah edip yüz çevirirler. Çirkin söz söyleyenlere; 'Bizim amellerimiz bizim ve sizin amelleriniz sizin olsun. Olduğunuz hâlde size selâm olsun, biz câhillerin sohbetini istemeyiz' derler.”
İlim, köleyi sultânlar meclisine yükseltir!
29 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :29 Mayıs 2025 00:11
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: "Hikmet, kişinin şerefine şeref katar, köleyi yükselterek sultanlar meclisine oturtur."
Haskefî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. İsmi, Muhammed bin Ali'dir 1021 (m. 1612) senesinde, Batman’a bağlı Hasankeyf’te doğdu. Birçok âlimden ilim tahsîl etti. Sonra Remle, Kudüs, Medîne-i münevvere ve Şam’daki âlimlerden ders alarak ilimde ilerledi ve icâzet aldı. Şam Müftüsü oldu. 1088 (m. 1676) senesinde Şam’da vefât etti. “Dürr-ül-muhtâr” isimli fıkıh kitabı çok meşhurdur. Bu kitabından seçmeler:
Hazret-i Ali buyurdu ki: “Fazilet, ancak ilim ehline mahsûstur. Çünkü onlar, doğru yoldadır. Hidâyet arayana yol gösterirler. Herkesin kadr ü kıymeti, başarısına göredir. Câhiller, ilim ehline düşmandırlar, imdi sen, ilim elde etmeye bak! ilmin ebediyyen câhili olma! İnsanlar ölü, ilim ehli diridirler." (Zîrâ câhillerin hiçbir faydaları yoktur. Onlar, nebat yetiştirmeyen çorak toprağa benzerler. Allahü teâlâ meâlen; “Yoksa, ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine verdiğimiz nurla insanlar içinde yürüyen kimse, karanlıklar içinde olan gibi midir?” buyurmuştur, ölüden murâd câhil, dirilmekten murâd ilim verilmesidir. Karanlıklar içinde yüzen de câhildir...
“İlim, her fazilete vesiledir, ilim, köleyi sultânlar meclisine yükseltir. (Ulemâ olmasaydı, ümerâ helak olmuştu) denilmiştir. Şâir de; 'İlim, erbâbı için azli mümkün olmayan bir sultândır. Gerçek emîr odur ki, azledildiği zaman dahî emîr kalır. Sultânın velâyeti elinden gidince, fazileti saltanatında kalır' demiştir. Çünkü ilmin saltanatı ilâhîdir. Kulların, onu azle güçleri yetmez. Hadîs-i şerîfte; (Hikmet, kişinin şerefine şeref katar, köleyi yükselterek sultanlar meclisine oturtur) buyuruldu. Peygamber efendimiz (aleyhisselâm) bununla, ilmin dünyâ menfaatlerine işâret etmişlerdir. Malûmdur ki, âhıret daha hayırlı ve bâkidir.”
“Her mümine önce lâzım olan şey; îmânı, farzları ve haramları öğrenmektir. Bunlar öğrenilmedikçe, Müslümanlik olamaz, îmân elde tutulamaz. Hak borçları ve kul borçları ödenilemez. Niyet ve ahlâk düzeltilemez, temizlenemez. Düzgün niyet edilmedikçe, hiçbir farz kabûl olmaz. Bir hadîs-i şerîfte (Bir saat ilim öğrenmek veya öğretmek, sabaha kadar ibâdet etmekten daha sevâbtır) buyuruldu.”
“Toprak ve sudan biri temiz ise, karışımları olan çamur temiz olur. Fetvâ da böyledir.”
“Oğlunu sünnet ettirmek mühim sünnettir, İslâmiyetin şiârıdır... Çocuğun sünnet olma yaşı belli değildir. Yedi ile oniki yaş arası en iyidir.”
Namazın farz olduğuna inanmak îmânın şartıdır
30 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :30 Mayıs 2025 00:19
“Âdem aleyhisselâmdan beri, her dinde bir vakit namaz var idi. Hepsinin kıldığı, bir araya toplanarak bize farz edildi."
Muhammed bin Ahmed Semerkandî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. Türkistan’ın Semerkand şehrinde doğdu. 539 (m. 1144) yılında Buhârâ’da vefât etti. Sadr-ül-İslâm Pezdevî’nin derslerine devam ederek icazet aldı. Yetiştirdiği en büyük talebelerinden birisi, kendi kızı Fâtıma idi. O, “Fâtıma-i fakîhe” diye meşhûr olmuştu. Tuhfet-ül-fukahâ isimli kitabı meşhurdur. Bu eserinde şöyle nakleder:
“Âdem aleyhisselâmdan beri, her dinde bir vakit namaz var idi. Hepsinin kıldığı, bir araya toplanarak bize farz edildi. Namaz kılmak, îmânın şartı değil ise de, namazın farz olduğuna inanmak, îmânın şartıdır. Namaz, duâ demektir, İslâmiyetin emrettiği, bildiğimiz ibâdete, namaz (salât) ismi verilmiştir. Mükellef (yani, âkil ve baliğ olan her Müslümanın, her gün beş vakit namazı kılması farz-ı ayn’dır. Farz olduğu, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiştir. Mirâc gecesinde, beş vakit namaz emrolundu. Mirâc, hicretten bir yıl önce, Receb ayının yirmiyedinci gecesinde idi. Mirâcdan önce, yalnız sabah ve ikindi namazı vardı.”
“Misâfirin, dört rek’at farzlar yerine, iki rek’at kılması lâzımdır. Mirâc gecesi, akşam namazı üç rek’at, öteki namazlar iki rek’at farz oldu. Medîne-i münevverede ikinci emirle, sabah ve akşamdan başkası dört rek’ata çıkarıldı. Hicretin dördüncü yılında bunlar, misâfir için, yine ikiye indirildi. Misâfir olmayan (mukîm) kimse için, öğle, ikindi ve yatsı farzları dört rek’at kaldı. Misâfirin bunları dört kılması günah olur. Mukîm oluncaya kadar, bunları iki rek’at kılar.”
İmâm-ı Nesefî “Kâfi” kitabında buyuruyor ki: “Bir kimse hüzünden, sıkıntıdan kurtulmak için, Allahü teâlâya kalbinden yalvararak, ondört secde âyetini (ezberden, ayakta) okuyup herbirinden sonra, hemen secde ederse, Allahü teâlâ, o kimseyi o dert ve belâdan korur. Son secdeden kalkınca, ayakta ellerini ileri uzatır. Kendisi ve bütün Müslümanların dünyâ ve dinlerine gelen belâdan, sıkıntıdan kurtulmaları, korunmaları, için duâ eder.”
Câmilerin efdâli Kâ’be-i muazzama, sonra bunun etrâfındaki (Mescid-i Haram), sonra Medîne-i münevveredeki (Mescid-i Nebî)’dir. Sonra, Kudüs’deki (Mescid-i Aksa), sonra, Medîne-i münevvere şehri yanındaki (Kubâ) mescididir. Mescid-i Nebî’nin yüz zirâ’ eni, yüz zirâ’ boyu vardı. Bir zirâ’ yarım metredir. Sonra, zamanla genişletildi. Şimdiki hâlinde de efdâldir.”
İlimsiz zühd, kirişsiz yaya benzer!..”
31 Mayıs 2025 02:00 | Güncelleme :31 Mayıs 2025 00:49
"Âlimin, âlim olmayan âbide üstünlüğü, dolunayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir."
Ebü’l-Hasen Yezdî hazretleri hadîs ve fıkıh âlimidir. 473 (m. 1080)’de doğdu. İlim öğrenmek için Bağdad, İsfehan, Kûfe ve Mekke’ye gitti. Zamanının en büyük âlimlerinden ders alarak Şafiî mezhebi fıkıh âlimi oldu. 551 (m. 1156)’de vefât etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
“Müslümanın, Müslüman üzerinde beş hakkı vardır: Selâmına cevap vermek, hastasını yoklamak, cenâzesinde bulunmak, davetine gitmek ve aksırıp elhamdülillah diyene, yerhamükellah demek.”
“Bir kimse farz olan namazı kılar, fakat namazın rükû’unu, secdesini, tekbîrini ve onda tazarrûyu (yalvarmayı) tam yapmazsa, o kimse sermâyesini bitiren tüccâra benzer.”
“Âlimin, âlim olmayan âbide üstünlüğü, dolunayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir.”
“İlimsiz zühd, kirişsiz yaya benzer.”
“Âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler, dirhem ve dinar miras bırakmadılar. Onlar, ancak ilmi miras bıraktılar. Kim ilim alırsa bol nasîbe kavuşmuştur.”
“Allahü teâlânın Cehennemden azat ettiği kimseleri görmek isteyenler, ilim talep edenlere baksın. Muhammed’in (aleyhisselâm) nefsi, yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, âlimin kapısına gidip gelen talebenin her adımına, Allahü teâlâ bir senelik ibadet (sevâbı) yazar ve her adımı için Cennette bir şehir bina ettirir. Yeryüzünde yürüdüğünde, yeryüzü, onun için istiğfarda bulunur. Akşam ve sabah mağfiret olunur.”
Derslerinde buyurdu ki: "Farz namazı, özrü olmadan, vakti geçtikten sonra kılmak, yani kazaya bırakmak haramdır. Namazı, özürsüz (yani dînimizin gösterdiği sebep olmadan) vaktinden sonra kılmak, büyük günahtır. Bu günah, kaza edince af olmuyor. Kaza ettikten sonra, ayrıca tövbe veya hac etmek de lâzımdır. Kaza edince, yalnız namazı kılmamak günahı af olur. Kaza kılmadan tövbe edilince, terk günahı af olmadığı gibi, tehir günahı da af olmaz. Çünkü, tövbenin kabûl olması için günahtan sıyrılmak şarttır.”
"Tecemmül etmek, yani güzel elbise giymek müstehabdır. Helâl şeylerle ziynetlenmek mübâhdır. İmâm-ı a’zam Ebu Hanife, dörtyüz altın kıymetinde cübbe giyerdi. Talebelerine güzel giyinmelerini emrederdi. İmâm-ı Muhammed, güzel elbise giyerdi, İmâm-ı a’zam buyurdu ki: İmâm-ı Ömer’in yamalı hırka giymesi, Emîr-ül-mü’minîn olduğu içindi. Güzel giyinseydi, memurları da güzel giyinirler, fakirleri, milletten zulüm ile mal alırlardı. Resûlullah efendimiz (aleyhisselâm), bin dirhem gümüş kıymetinde cübbe giyerdi."
.
Farzları ve haramları öğrenmek farzdır...
1 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :1 Haziran 2025 00:02
"Fıkıh kitabı okuyan mukallidler, âyetten ve hadîsden hüküm çıkarmak ihtiyâcından kurtulur."
Necmüddîn Zübeyrî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 668 (m. 1269) senesinde Şam’da doğdu. Babasından ve daha birçok âlimden ilim tahsil etti. Fıkıh, usûl, nahiv, edebiyat ve daha başka ilimlerde de mütehassıs bir âlim olarak yetişti. Fetva verir ve ders okuturdu. 745 (m. 1344) senesinde vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
“İmâm-ı Muhammed Şeybâni’ye, mütehassıs olduğu tasavvuf bilgisinde niye bir kitap yazmadığını sorduklarında; 'Zühd ve takvâ, ancak, bütün işlerde İslâmiyete uymakla, bâtıl, fâsid ve mekrûh sözleşmelerden sakınmakla elde edilebilir. Bunlar da, fıkıh kitaplarından öğrenilir. Alışveriş ve başka sözleşmeleri yapacak kimsenin, bunların sahîh ve helâl olması şartlarını öğrenmesi lâzımdır. Bunun için, bu işlerin ilmihâlini öğrenmek her mükellefe farz-ı ayndır. Bu farzın yerine getirilmesi için, bey ve şirâ kitabını yazdım' buyurdu."
“Ehl-i sünnet itikâdını, farzları ve haramları öğrenmek farzdır. Bunları öğretmek, kendine lâzım olandan başka fıkıh bilgilerini öğrenmek ve Kur’ân-ı kerîmin tefsîrini ve hadîs ilmini öğrenmek farz-ı kifâyedir. Fıkıh bilgileri, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden öğrenilmesi farz olan bilgilerdir. Fıkıh kitabı okuyan mukallidler, âyetten ve hadîsden hüküm çıkarmak ihtiyâcından kurtulur. Farz-ı kifâye olanları bilen, yapan var iken, bunları öğrenmek müstehâb olur. Bunları yapmak nafile ibâdet olur. Yalnız, cenâze namazı böyle değildir. Velî kılınca, başkalarının tekrar kılması caiz olmaz. Namaz kılacak kadar Kur’ân-ı kerîm ezberleyen kimsenin, boş zamanlarında daha çok ezberlemesi, nafile namaz kılmasından daha çok sevâb olur. İbâdetlerinde ve günlük işlerinde lâzım olan fıkıh bilgilerini öğrenmesi ise, bundan daha çok sevâb olur. Lüzumundan fazla fıkıh bilgilerini öğrenmek de, nafile ibâdetlerden daha sevâbdır. Lüzumundan fazla fıkıh bilgisi öğrenirken, tasavvuf bilgilerini ve hakîmlerin yanî Allahü teâlâya ârif olanların sözlerini ve hâl tercümelerini öğrenmesi de müstehâb olur. Bunları okumak, kalbde ihlâsı arttırır. Derin âlimler, fıkıh bilgilerini, âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden çıkarmışlardır. Bunlar, ancak fıkıh kitaplarından ve fıkıh âlimlerinden öğrenilir.”
Müminin kalbi Allah'ı zikirle kuvvetlenir...
2 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :2 Haziran 2025 01:22
“Müminlerin haklarına riâyet, Allahü teâlânın haklarına riâyettendir.”
İdrîsî el-Ba’kubî hazretleri evliyânın büyüklerinden olup Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin talebelerindendir. 619 (m. 1222) senesinde Bağdad’da vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“Âlimler helâlinden mal toplarsa, avam şüpheli şeyleri yer. Âlim şüpheli şeyi yerse, avam haram yer. Âlim haram yerse, avam kâfir olur.”
“Takvâ şudur ki; içinde, yani kalbinde bulunan niyet ve ahlâkın hepsi öyle olmalıdır ki, bunları bir tabağa koyup, pazara götürsen, içlerinde senin yüzünü kızartacak, seni utandıracak bir şey bulunmasın.”
Bekâra sûresi ikiyüzseksenaltıncı “Ey Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin musîbetler gibi bize ağır yük yükleme” meâlindeki âyetin tefsîrinde diyor ki: “Müminlerin haklarına riâyet, Allahü teâlânın haklarına riâyettendir.”
“Kim, Allahü teâlâdan korkarak kalbine gelen uygunsuz düşüncelerden korunmaya çalışırsa, Allahü teâlâ da o kimsenin uzuvlarını, uygunsuz işleri yapmaktan korur, muhafaza eder.”
“Gafletin sebebi cehâlettir.”
“Ma’rifet (Allahü teâlâyı tanımak), tefekkür ile; tövbe, nedamet (pişmanlık) ile; muhabbet (Allahü teâlâya olan sevgi), sevgilinin (Allahü teâlânın) irâdesine tam teslim olup emirlerine uymak ile ele geçer.”
“Bir kimse, kendini kurtarmak için aklını kullanmasını bilemezse, aklı o kimseyi helake sevk eder.”
“Kim hakkı olmayan bir şeye meyleder ve bu meyil ile sevinç duyarsa, bu sevinç kendisine gam, keder ve hüzünden başka bir şey getirmez.”
“Tevekkül, kalbin Allahü teâlâya güvenmesi, aleyhinde olanı terk edip, lehinde olan ile meşgûl olmasıdır.”
“Bâtıl olan şeye çok bakmak, kalbden Hakkın ma’rifetini giderir.”
“Dünyâdan uzaklaşmak, takvâ sahiblerine kolay gelir.”
“Müminin kalbi Allahü teâlânın zikri ile kuvvetlenir.”
Ali bin Ebû Tâlib (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Her kişinin kıymeti, yaptığı iyilikle belli olur.”
“Kişi, dilinin altında saklıdır.” (İnsan, konuşmasından sonra tanınır.)
“İnsanlar bilmediklerinin düşmanıdır.”
“Kendisinden bir şey istediğin kimseye iyilik et. Ona iyilik etmekle onu hükmün altına almış olursun.”
“Allahü teâlâdan başkasından yardım bekleme.” (Çünkü Rabbin merhamet sahibidir.)
“Günahlarının akıbetinden ve cezasından kork.”
“Kardeşlerinin en iyisi; sana numune olup, seni, kendisi gibi düşünendir.”
“Kim diline eziyet verirse, dostu çok olur.”
Âyet-i kerîmeleri ve hadîs-i şerîfleri yanlış tevîl edenler!
3 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :3 Haziran 2025 00:25
“La ilahe illallah ehline kâfir demeyiniz! Bunlara kâfir diyenin kendisi kâfir olur.”
İbni Harbeveyh hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 232 (m. 848) senesinde Bağdâd’da doğdu. Bağdâd’ın meşhur âlimlerinden hadis ve fıkıh ilmi öğrendi. İlim tahsilini tamamladıktan sonra Vâsıt’ta ve Mısır’da kadılık yaptı. 319 (m. 931)’de Bağdâd’da vefât etti.
İbni Harbeveyh’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden biri şudur:
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh), Resûlullah Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
“Ey Ebû Hüreyre! Kur’ân-ı kerîmi öğren ve öğret. Şüphesiz ki, sen bu hâl üzere ölürsen, melekler senin kabrini Kâbe’nin ziyâret edildiği gibi ziyâret ederler. İnsanlara sünnetimi istemeseler de öğret. Eğer sırat üzerinde bir an bile durmadan geçip Cennete girmek istersen, kendi görüşüne göre Allahü teâlânın dîninde bid’at çıkarma!”
İbn-i Ömer’den (radıyallahü anhüma) şöyle rivâyet etti: Hazreti Ömer, umre için Resûlullahtan izin isteyince, Resûlullah “Yâ ahî (Ey kardeşim) duânda bizi de unutma!” buyurdu.
İbni Harbeveyh bir dersinde şunları anlattı:
Hadîs-i şerîfte; “La ilahe illallah ehline kâfir demeyiniz! Bunlara kâfir diyenin kendisi kâfir olur” buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf; “La ilahe illallah ehli” yani, “Ehl-i kıble” olan kimse, icmâ’ ile zarurî olarak bildirilmemiş inanılacak şeylerden şüpheli nassları (âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfleri) yanlış tevîl ederek, Ehl-i sünnetin doğru yolundan ayrılınca veya başka bir büyük günah işleyince kâfir olmaz demektir. Fakat, Ehl-i sünnetten ayrılan kimse, tevâtür ile zarurî olarak öğrenilen din bilgilerinden birine inanmazsa, buna 'La ilahe illallah ehli' denmez. Böyle kimse imansız olur.”
“Başkasının malını ondan izinsiz, zorla almaya, 'gasbetmek' denir. Gasp, haram olduğu gibi, gasbedilen malı kullanmak da haramdır. Başkasının malını izinsiz alıp, kullanıp, sonra geri vermek, malda ayıp ve kusur hâsıl olmasa bile, haram olur. Kendisine vedîa olarak emânet bırakılan veya gasbettiği malı, parayı ticârette veya başka yerde kullanıp da bundan kazanç sağlamak caiz değildir. Kazandığı şey haram olur. Bunu fakire sadaka vermesi lâzım olur. Birinin malını, parasını şaka olarak da alıp saklamak haramdır. Çünkü, böylece, başkasını üzmüş oluyor. Başkasına eziyet vermek haramdır.”
İlim öğretene ve öğrenene cihâd sevâbı vardır...
4 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :3 Haziran 2025 23:57
"İlim öğretmek, sadaka vermek gibidir. Âlimden ilim öğrenmek, teheccüd namazı kılmak gibidir.”
Seyyid Şerefüddîn Ermevî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 691 (m. 1292) senesinde İran’da bulunan Urmiye şehrinde doğdu. Şam’da birçok âlimden ilim öğrendi ve hadîs-i şerif dinledi. Sonra Kahire’ye giderek talebe yetiştirdi. 757 (m. 1356) senesinde Kâhire'de vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
“Namaz vakti daraldığı zaman farzdan evvelki sünneti kılmak, farzın kazaya kalmasına sebep olursa, bu sünneti kılmak haram olur. Farz olmayan bir şeyi yapmak için, farzı terk etmek caiz değildir.”
“And vererek, meselâ; 'Allah aşkına' diyerek bir kimseden dünyâlık şey istemek caiz değildir. Hadîs-i şerîfte, bunların melun oldukları bildirildi.”
“Kur’ân-ı kerîmdeki duâları okurken değiştirmek, Kur’ân-ı kerîmi kasten değiştirmek olur. Âlimlerimiz söz birliği ile bildiriyor ki, Kur’ân-ı kerîmde bulunmayan bir harfi ekleyen veya bir harfini değiştiren imansız olur.”
“Akraba ile ilişiği kesmek büyük günahtır. Erkek olsun kadın olsun, zî-rahm-i mahrem (nikâh düşmeyen) akrabayı ziyâret etmek vâcibdir. Amca kızı gibi nikâh düşen yakın akrabayı ve yakın olmayan akrabayı ziyâret vâcib değildir. Fakat bunlara da hediye, selâm yollamak müstehâbdır.”
“Buhârî’nin Ebû Hüreyre’den (radıyallahü anh) haber verdiği hadîs-i şerîfte; “Allahü teâlâ; kulum farzları yapmakla bana yaklaştığı gibi başka şeyle yaklaşamaz. Kulum nafile ibâdetleri yapınca, onu çok severim. Öyle olur ki; benimle işitir, benimle görür, benimle her şeyi tutar, benimle yürür, benden her ne isterse veririm. Bana sığınınca, onu korurum, buyurdu” denilmektedir. Bu hadîs-i şerîf gösteriyor ki; farzlarla birlikte nafile ibâdetleri yapan, Allahü teâlânın sevgisini kazanır. Bunların duâları kabûl olur. Allahü teâlâ ile işitir, görür, yürür demekten, âlimler çeşitli şeyler anlamışlardır. Ebû Osman Hayri Nişâbûrî buyuruyor ki:
“Bu hadîs-i şerîf, onun görmek, işitmek, tutmak gibi her çeşit istediklerini, hemen ihsân ederim demektir.”
“İşlerinizde sıkıştığınız zaman, kabirde olanlardan yardım isteyiniz!” hadîs-i şerîfi de, Allahü teâlânın, sevdiği kullarına, ölü iken de bu kuvveti vermiş olduğunu göstermektedir.”
“İlim öğreniniz! İlim öğrenmek ibâdettir, ilim öğretene ve öğrenene cihâd sevâbı vardır. İlim öğretmek, sadaka vermek gibidir. Âlimden ilim öğrenmek, teheccüd namazı kılmak gibidir.”
Âhir zamanda, câhil âbidler, fâsık âlimler bulunacaktır!”
5 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :5 Haziran 2025 00:07
"İlmi arttığı hâlde zühdü artmayan kimsenin, Allahü teâlâdan uzaklığı artmıştır!"
İbnül Felekî hazretleri büyük hadîs âlimlerindendir. İlim tahsili için birçok beldeleri gezdi. Bu beldelerdeki âlimlerden hadîs-i şerîf öğrendi. Aynı zamanda fen bilgilerinde de âlim olan İbnül Felekî hazretleri, 427 (m. 1036) senesinde Horasan’da Nişâbûr’da vefât etti. İlim öğrenmenin kıymeti hakkında naklettiği hadîs-i şerîflerden bazıları:
“Allah rızâsı için ilim öğrenen kimse, gündüzleri sâim (oruçlu), geceleri kâim (gece namazı kılan kimse) gibidir. Kişinin ilimden bir bâb (bir mes’ele) öğrenmesi, o kimsenin Ebû Kubeys Dağı kadar altını olup, onu Allah yolunda harcamasından daha hayırlıdır.”
“Kıyâmet günü Allahü teâlâ âbidlere (çok ibâdet edenlere), mücâhidlere (cihad edenlere), 'Cennete giriniz' buyurur. Âlimler derler ki, 'Yâ Rabbî! Bizim ilmimizle onlar ibâdet ve cihâd ettiler.' Bunun üzerine Allahü teâlâ onlara buyurur ki: 'Benim indimde siz, melekler gibisiniz. Şefaat ediniz.' Onlar da şefaat edecekler, sonra Cennete gireceklerdir.”
“Dinde, Allahü teâlâya ibâdet yönünden fıkıhtan daha efdal bir şey olmadı. Bir fakîh (fıkıh âlimi), şeytana karşı bin âbidden daha kuvvetlidir.”
“Her şeyin bir direği vardır. Dînin direği de fıkıhtır.”
“Âlim ve ilim öğrenen, sevapta birdir, insanlar ya âlimdir. Ya da müteallimdir (ilim öğrenendir). Bunlardan başkasında hayır yoktur.”
“İnsanlar, öldüğü hâl üzere dirilecektir. Âlim, âlim olarak, câhil, câhil olarak dirilecektir.”
“Bilmeyen kimselere veyl (yazıklar) olsun” buyurdular. Bundan sonra da yedi defa; “Bildiği ile amel etmeyenlere de yazıklar olsun” diye tekrar ettiler.
“Ağaçların çoğu meyve vermez. Meyvelerin hepsi tayyib (tatlı, temiz, yenebilir) değildir. Âlimlerin de hepsi mürşid (yol gösterici), ilimlerin hepsi faydalı değildir.”
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
“Câhil yetmiş defa mağfiret olunur. Âlim bir defa bile mağfiret olunmaz (Çünkü âlim, bildiği hâlde günah işlemiştir).”
“Kıyâmet günü insanlardan azâbı en şiddetli olanı, Allahü teâlânın ilmi ile ona fayda vermediği kimsedir.”
“Âlim, ilmi ile âmil olmadıkça âlim olamaz.”
“Âhir zamanda, câhil âbidler, fâsık âlimler bulunacaktır.”
“İlmi arttığı hâlde zühdü artmayan kimsenin, Allahü teâlâdan uzaklığı artmıştır.”
“Her kim kendinde bulunan ilmi gizlerse, Allahü teâlâ ona Cehennem gemlerinden bir gem takar.”
Harcandığı hâlde hiç eksilmeyen para!..
6 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :6 Haziran 2025 00:07
Bir talebesi Ali el-Harîrî hazretlerine, hacca gitmek istediğini bildirdi. O da eline bir çanta verdi.
Ali el-Harîrî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Şam civarında Havran’ın Büsr köyünde doğdu. 645 (m. 1247) senesinde vefât etti. Şeyh Ebû Ali el-Magribî’den ilim öğrendi ve onun sohbetlerini dinledi. Derecesi yüksek, hâl ve kerâmet sahibi, cesur, vakar sahibi bir zât idi. Çok kerâmetleri görüldü.
Şöyle anlatılır:
Talebelerinden biri, Ali el-Harîrî hazretlerine gelip, hacca gitmek istediğini bildirdi ve izin istedi. Ali el-Harîrî de ona küçük bir çanta verdi ve içinden ihtiyâç miktarı kadar parayı harcamasını, geri kalanı iade etmesini tenbîh etti. O zât çantayı açtığında bir dirhem (gümüş para) olduğunu gördü ve bunun az olması sebebi ile üzüldü ve geri vermek istedi. O anda Ali el-Harîrî’nin manevî hâli kendisini kapladı ve bunda bir hayır var diyerek o parayı harcadı. Çantayı tekrar açtığında, bir dirhem daha olduğunu gördü. Böylece, yol boyunca bütün ihtiyâçlarını karşıladı. Döndüğü zaman çantayı hocasına iade etti ve bu durumun hocasının kerâmeti olduğunu anladı...
Yine şöyle anlatılır:
Büyük âlim Takıyyüddîn bin Salâh ile Ebü’l-Hasen el-Harîrî hazretleri bir yerde bir araya geldiler. Ali el-Harîrî; “Misâfirimize bir şey ikram etmemiz îcâb eder” dedi. O anda oradan bir koyun sürüsü geçmeye başladı. Talebelerinden birine; “Git, yüz dirhem kıymetinde olan şu vasıftaki koyunu al getir” buyurdu. Orada bulunan Takıyyüddîn bin Salâh; “Her hâlde Şeyh Ali beni imtihan etmek ister. Bu koyunun etini yemeyeceğim” diye içinden geçirdi. Daha sonra sofra kuruldu. O esnada dışarıdan birisi geldi ve; “Bugün buradan bir koyun sürüsü geçti mi?” diye sordu. Oradakiler; “Niye soruyorsun?” dediklerinde, “O sürüde yüz dirhem kıymetinde bir koyunum vardı. Vasıfları şöyle şöyle idi. Ben onu Ali Harîrî hazretlerine ve sevdiklerine nezretmiştim” dedi. Oradakiler; “Evet bahsettiğin vasıftaki koyun, şu sofradaki koyundur” dediler. O kişi de; “Elhamdülillah koyun sahibini bulmuş” dedi. O zaman Ali el-Harîrî, Takıyyüddîn bin Salâh’a nazar etti ve “Kişi dâima hüsn-i zanda bulunmalıdır” dedi. Takıyyüddîn bin Salâh; “Tövbeler olsun, tövbeler olsun” deyip af diledi...
Annemin duâsı sebebiyle mesut bir hayat yaşadım"
7 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :7 Haziran 2025 00:06
"Annem sâliha bir hanım olup, Kur’ân-ı kerîmi ezberlemişti. Ayrıca dînî ilimleri de çok iyi bilirdi.”
Zeynüddîn İbn-i Neciyye hazretleri Hanbelî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 508 (m. 1114) senesinde Şam’da doğdu. Sonra Mısır’a gidip yerleşti. 600 (m. 1203) senesinde Mısır’da vefât etti. Selâhüddîn-i Eyyûbî, onunla her zaman mektuplaşırdı. Aynı yerde bulunduklarında, kendisi ve çocukları, onun meclisinde hazır bulunurdu. Selâhüddîn-i Eyyûbî, Kudüs’ü fethettiği zaman, o da berâberindeydi. Orada, bir vaaz kürsüsünün üzerinde ayağa kalkarak, cemâate ilk defa o konuştu. O gün herkes buna şâhit olmuştu.
Nâsıhuddîn şöyle anlatıyor: İbn-i Neciyye bana dedi ki: “Ben, annemin duâsı sebebiyle mesut bir hayat yaşadım. O, sâliha bir hanım olup, Kur’ân-ı kerîmi ezberlemişti. Ayrıca dînî ilimleri de çok iyi bilirdi.”
Bir dersinde şunları anlattı:
İbâdetleri iktisat üzere, yani ne az, ne de pek aşırı olmayarak orta miktarda yapmak lâzımdır. Allahü teâlâ, Bekâra sûresinin 185. âyetinde meâlen; (Allahü teâlâ sizin için kolaylık istiyor. Güç işleri yapmanızı istemiyor) buyuruldu. Bunun için, ağır hastanın ve yolcunun oruç tutmamasına izin verdi. Bize ağır ve sıkıntılı işler yapmayı emretmedi. İnsan iki işten birini yapmak durumunda kalırsa, bunlardan hafif ve kolay olanını yapması daha doğrudur. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), birinin mescidde saatlerce namaz kıldığını işitti. Mescide gelip, bunu omuzlarından tutarak; “Allahü teâlâ bu ümmetten kolay işler yapmasını istiyor. Güç işleri beğenmiyor” buyurdu.
Allahü teâlâ, bu ümmete kolay şeyleri emretti, İslâm ahkâmına uymak pek kolaydır. Mâide sûresinin 90. âyetinde meâlen; (Ey mü’minler! Allahü teâlânın size helâl ettiği tayyib, yani güzel şeyleri, kendinize haram etmeyiniz! Helâllere haram demeyiniz! Allahü teâlâ, helâl ettiği şeylere haram diyenleri sevmez!” buyurdu.
Hadîs-i şerîfte; “Allahü teâlâ, emrettiği şeyleri yapmanızı sevdiği gibi, izin verdiği şeyleri yapmanızı da sever” buyuruldu. Zarûret olduğu zaman, haram işlemeye ve farzı terk etmeye, ruhsat, izin verilmiştir. Yani zarûret sebebiyle terk ettiği için azap yapılmaz. Zarûret zamanında da, dînin emirlerini yapmaya azîmet denir. Bazen, azîmet olanı yapmak daha iyidir. Meselâ, ölüm ile korkutulan kimsenin, îmânını gizlememesi böyledir, öldürülürse, şehid olur. Bazen ruhsat olanı yapmak, daha iyi olur. Yolcunun oruç tutmaması böyledir. Yolcu, orucu tutarak hastalanır, ölürse, günâha girer.
Aceleci, atak olmak, şeytanın yoludur!..
8 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :7 Haziran 2025 23:47
"Yavaş ve yumuşak davranmak, Allahın kuluna verdiği büyük bir ihsândır."
Ali es-Sükâkînî hazretleri hadîs âlimlerindendir. Şam’da doğdu. Orada birçok âlimden ilim öğrendi ve hadîs-i şerif dinledi. Hisbe Teşkilâtı başkanlığına tayin oldu. Bu vazifesini başarıyla yürüttü. Daha sonra bu vazifeden ayrıldı ve Kahire'ye gitti. El-Hâtuniyye, el-Cevâniyye medreselerinde ders verdi. Kadıaskerlik makamına tayin edildi. 758 (m. 1357) senesinde Mısır'da vefât etti. Güzel huylu olmanın faziletleri hakkında naklettiği hadîs-i şerîflerden bazıları:
“Sıcak su buzu erittiği gibi, iyi huylu olmak, insanın günahlarını eritir, yok eder. Sirke balı bozduğu, yenilmez hâle soktuğu gibi, kötü huylu olmak, insanın ibâdetlerini bozar, yok eder.”
“Allahü teâlâ yumuşak huylu olanları sever ve onlara yardımcı olur. Sert ve öfkeli olanlara yardım etmez.”
“Cehenneme girmesi haram olan veya Cehennem ateşinin yakması yasak olan kimdir? Size bildiriyorum. Dikkat ile dinleyiniz! Yumuşak olanların, kızmayanların hepsi!”
“Yavaş ve yumuşak davranmak, Allahın kuluna verdiği büyük bir ihsândır. Aceleci, atak olmak, şeytanın yoludur. Allahü teâlânın sevdiği şey, yumuşak ve ağır başlı olmaktır.”
“İnsan, yumuşaklığı, tatlı dili sebebiyle, gündüzleri oruç tutanların ve geceleri namaz kılanların derecelerine kavuşur.”
“Kızdığı zaman öfkesini yenerek yumuşak davranan kimseyi, Allahü teâlâ sever.”
“Cennetin yüksek derecelerine kavuşmak isteyen, saygısızlık yapana yumuşak davransın! Zulmedeni affetsin! Malını esirgeyene ihsânda bulunsun! Kendisini aramayan, sormayan ahbabını, akrabasını gözetsin.”
“Kuvvetli olmak, başkasını yenmek demek değildir. Kuvvetli olmak, kahraman olmak, kendi öfkesini yenmek demektir.”
“Selâm verirken güler yüzlü olana, sadaka verenlerin kavuştukları sevâblar verilir.”
“Din kardeşlerine karşı güler yüzlü olmak, ona iyi şeyleri öğretmek, kötülük yapmasını önlemek, yabancı kimselere aradığı yeri göstermek, sokakları; taş, diken, kemik ve benzerleri gibi çirkin, pis ve zararlı şeyleri temizlemek, başkalarına su vermek hep sadakadır.”
“Cennette öyle köşkler vardır ki, içinde bulunan kimse, her dilediği yeri görür ve dilediği her yere kendini gösterir.” Ebû Mâlik-il-Eş’ arî “Böyle köşkler kimlere verilecektir?” deyince. “Tatlı sözlü, eli açık ve herkesin uyuduğu zaman, Allahü teâlânın kudretini, büyüklüğünü düşünen ve O’na yalvaranlara verilecektir” buyurdu.
"Hâlinin onda dokuzu susmak olsun!.."
9 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :9 Haziran 2025 00:09
“Sizden biriniz, kendi gözündeki parçayı görmez de, din kardeşinin gözündeki çöpü görür.”
Ebü’l-Hasen Magribî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. 854 (m. 1450) senesinde Endülüs’te (İspanya) İşbiliyye’de (Sevilla) doğdu. Endülüs’te ve Fas’ta zamanın âlimlerinden okudu. Fas’ta ilimle meşgûl oldu. Ders okutup talebe yetiştirdi. Bir müddet kadılık yaptı. Daha sonra tasavvuf büyüklerinden İbn-i Arefe el-Kayrevânî ve Ebi’l-Abbâs Ahmed et-Tûzî Debbâsî’nin sohbetlerinde yetişti. Mısır’a gitti. Hac vazîfesini yaptıktan sonra, Şam’a geldi. Orada çok kimseleri irşâd etti. Hak yolu gösterdi. Sonra Bursa’ya gidip, bir zaman kaldı. Tekrar Şam’a dönerek, irşâd vazîfesine devam etti. İslâmiyete uymakta çok titiz davranırdı. Buyurdu ki: “Yanıma gelen Sultan Bâyezîd de olsa, İslâmiyetin bildirdiği şekilde davranırım.”
Bu mübarek zat, 917 (m. 1511) senesinde Şam’da vefât etti. Buyurdu ki:
“Hâlinin onda dokuzu susmak, biri de konuşmak olsun.”
“Ev, ancak içinde olana fayda verir.”
“Kendin müflis (iflâs etmiş) iken, tüccârın malını, parasını saymakla meşgûl olma. Hakîkatleri karıştırma.”
“Kendisine kurtuluşa ermiş bir kimsenin nazarı (bakışı) erişip de iflah olmayan kimseye şaşarım!”
“Sizden biriniz, kendi gözündeki parçayı görmez de, din kardeşinin gözündeki çöpü görür.”
Ebü’l-Hasen hazretlerinin çok kerâmetleri görüldü. Bunlardan bazıları şöyle anlatılır:
Bir zaman iki kişi ders okumak için geldi. Ebü’l-Hasen Magribî, onları talebeliğe kabûl etti. Bir müddet sonra birisi gitmek istedi. Arkadaşı her ne kadar kalmasında ısrar etti ise de, o yine gitmekte kararlı göründü ve gitti. Aradan çok geçmeden ağlayarak geri döndü. Arkadaşı sebebini sorduğunda; “Ben falan yere gittim. Ebü’l-Hasen Magribî hazretleri ile karşılaştım. Onu çok heybetli gördüm ve korktum. Tekrar geri geldim” dedi. O talebe, tahsilini tamamlayıncaya kadar oradan ayrılmadı...
Alvân Hamevî şöyle nakletti: Şam’ın eşrafından, aynı zamanda ilimde ve ders okutmada önde gelen âlimlerinden birisi dedi ki: “Ne zaman ki Ebü’l-Hasen Magribî hazretlerine tâbi oldum. Himmeti ile yüksek manevî derecelere yükseldim.”
Yine Alvân Hamevî anlatır: “Hama şehrinde vâiz idim. Ben de diğer vâizler gibi, vaazımı kâğıda yazar okurdum. Bir gün Ebü’l-Hasen Magribî hazretleri yanıma geldi ve buyurdu ki:
-Ey Alvân, artık vaazını kâğıda bakmadan yap!
Ben eski âdetim üzere yine kâğıttan okudum. Tekrar aynı şeyi söyledi. O Allahü teâlânın velî kulunun duâsıyla, kâğıda bakmadan daha güzel vaaz etmeye başladım.”
Kişide ihlâs ve pişmanlık bulunursa, Allah affeder”
10 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :10 Haziran 2025 00:02
“Kim kendi bozuk hâlini düzeltirse, kendini çekemeyenlere fırsat vermemiş olur.”
Ali bin Muhammed hazretleri Şafiî mezhebi âlimlerindendir. 401 (m. 1010) senesinde Buhârâ’da vefât etti. Ebû Hâtem bin Hıbbân’dan çok hadîs-i şerîf dinledi. Kendisinden de Ebû Osman es-Sâbûnî, Hüseyn bin Ali el-Berdeî hadîs-i şerîf rivâyet ettiler.
Ali bin Muhammed hazretleri buyurdu ki:
“Kim kendi bozuk hâlini düzeltirse, kendini çekemeyenlere fırsat vermemiş olur.”
“Kötülüğü bize bulaşmasın diye, kötü kimselerin alçak işlerine meylimiz yoktur.”
“Büyüklerin huzûrundaki edebsizlik ve dostların arasında onları aşağı görmek ne büyük cehâlettir.”
“Geçimini sağlayacak kadar sana nimet verilmiş ise, bunun dışında elinden çıkan şeylere üzülme.”
“İnsanlarla iyi geçinmek, onlara güçlük ve zorluk göstermemekle olur.”
“Kişide îmân, ihlâs ve pişmanlık bulunursa, Allahü teâlâ onun bütün günahlarını affeder.”
“İnsanın her işinde ölçülü hareket etmesi, büyüklerini memnun eder.”
“Allahü teâlâ, nice günah işlemiş kimselere yardım etti. Onları iyi hâle getirdi. Fakat, dininin yolunu tıkamak, ona zarar vermek isteyenlere karşı ise cebbardır. Onlara ceza vermeye gücü yeter.”
“Kişinin dünyâ malını arttırmaya çalışması, kendisi için bir noksanlık ve onun kârı, kazancı ise, hayır olmayıp hüsrandır.”
“Ey sonu harap olacak olan bir evi tamir etmeye çalışan kişi! Allahü teâlâya yemîn olsun ki, bu çalışma; harap olacak ömür için tamirden başka bir şey değil de nedir?”
“Ey aklım, fikrini, gönlünü, mal-mülk toplamaya vermiş kişi! Böyle yapma, bu işlerden geri dur. Zira, mal-mülk sevincinin neticesi hüzün ve kederdir. Ağlayıp sızlamaktır.”
“Gönlünü, dünyânın gelip geçici, yaldızlı şeylerine kaptırma, onun sefâsı kederdir. Onunla birlikte olmak, insanı Allahü teâlâya ibâdet etmekten uzaklaştırır.”
“İnsanların kalblerini kazanmayı, hoşnut ve râzı etmeyi isteyerek, herkese iyilik et! İyilikten ayrılma. Bu yolda insanlara hizmetin devamlı olsun. Çünkü insan, iyiliğin kölesidir. Sana bir sıkıntı ve zarar gelirse, sen bunu yapanlara karşı gücün yettiğinde affedici ve hatâlarını görmeyici ol!”
“Ey insanoğlu! Allahü teâlânın emirlerini hatırından çıkarma ve bütün azâlarını O’nun yolunda kullan. Elin, ayağın, gözün, kulağın, itaatten çıkarsa; tekrar, Allahü teâlânın ve O’nun Peygamberinin buyurduklarını onlara öğret ve yaptırmaya çalış.”
Ey gaflet uykusunda olanlar, artık uyanınız"
11 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :11 Haziran 2025 00:07
"Ey kerîm olan Allahü teâlâdan yüz çevirenler! Siz O’ndan yüz çevirip haddi aşıyorsunuz!"
Ebü’l-Hasen Sıddîkî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Fıkıh, hadîs, tefsîr ve diğer ilimleri; Kâdı Zekeriyyâ, Burhânüddîn İbni Ebi’ş-Şerîf ile başkalarından, tasavvuf yolunu; Şeyhülislâm Radıyyüddîn el-Gazzi ve Şeyh Abdülkâdir Deştûtî’den öğrendi. Din ilimlerinde üstün bir dereceye yükseldi. 952 (m. 1545) senesinde Kâhire’de vefât etti... Ebü’l-Hasen, çok kıymetli eserler yazdı, kasideler söyledi. Bir kasidesinde özetle şöyle dedi:
“Ey gaflet uykusuna dalmışlar! Artık uykudan uyanınız. Şimdi uyuyacak zaman değildir. Ey kerîm olan Allahü teâlâdan yüz çevirenler! Siz O’ndan yüz çevirip haddi aşıyorsunuz. Allahü teâlânın sayısız nimetleri içindesiniz. Dünyânın parasına, malına, mülküne kalbinizi bağlamayın. Bir gün gelip, her şey yok olup, elinizden çıkacak. Ancak Allahü teâlâ ve O’nun sevdiği, beğendiği ameller kalacaktır. Nerede o azgın, taşkın Firavunlar? Öyle ki, ovalara ve çöllere sığmayan orduları vardı. Nerede o gelmiş geçmiş krallar, hükümdârlar? Nerede onların medhedicileri? Nerede onların siyah bayrakları ve sancakları?
Nerede o dünyânın Doğusuna ve Batısına sahip olan İskender? (Üçüncü İskender, Kur’ân-ı kerîmde Zülkarneyn adıyla bildirilen mübârek bir zâttır. Peygamber veya evliyâdandır. Doğuya ve Batıya gittiği için Zülkarneyn denildi. Yâfes soyundan idi. Hızır aleyhisselâm, bunun kumandanlarından ve teyzesinin oğlu idi. Birinci ve İkinci İskenderlerden önce idi. Hazret-i İbrâhim ile görüştü. Duâsını aldı. Avrupa ve Asya kıt’alarına mâlik oldu.)
Nerede ilim irfan sahipleri? Nerede vefalı dostlar, kardeşler, yakınlar? Onların yaşadıkları yerleri gez gör ve onlardan haber sor. Neticede hepsinin öldükleri haberini alırsın. Ümmetlerden nicesi toprak altında olup, kalpleri de hasret ile doludur. Onlar himâye (koruma) altında idi. Onlar ve yaşadıkları vakitler de ölüp gitti. Zaman, esef ederek onlar için ağlamakta ve yaşlar dökmektedir. Dün onların hepsi evlerinde yaşamakta idi. Bugün ise, toprağın altında kemik ve toz yığını hâlinde bulunurlar...
Dünyâ durdukça salât ve selâm, Muhammed aleyhisselâmın ve âlinin üzerine olsun.”
Bu hasletlerin bulunduğu kimse, cennete girer...”
12 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :12 Haziran 2025 00:10
"Ebû Bekr, Resûller ve nebiler müstesna, üzerine güneş doğup batan kimselerin hepsinden daha hayırlıdır.”
Hamîdüddîn Râmûşî hazretleri hadîs, fıkıh ve tefsîr âlimlerindendir. Buhârâ’da doğdu. Zamanının tanınmış âlimlerinden ilim öğrenen Hamîdüddîn Râmûşî, hadîs ilminde hafız (yüz bin hadîs-i şerîfi ezbere bilen) idi. 666 (m. 1268) senesinde vefât etti. Naklettiği hadîs-i şerîflerden bazıları:
Ebû Hüreyre’nin (radıyallahü anh) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Benden sonra ümmetimin en hayırlısı Ebû Bekr-i Sıddîk’tır.”
Enes’in (radıyallahü anh) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “(Mi’râc gecesi) Beni semâya isrâ ettiği (çıkardığı) vakit Cebrâil’e, 'Ey Cebrâil! Ümmetime hesap var mıdır?' dedim. Cebrâil aleyhisselâm: Ümmetine hesap var, fakat Ebû Bekr bundan müstesnadır.”
Hazreti Ali’nin rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “(Mirac gecesi) Yedinci kat semâya götürüldüğüm zaman, Cebrâil aleyhisselâma; 'Ey Cebrâil! Rabbimi ziyâret ettiğimi Kureyş’e haber ver!' dedim. O da, 'Evet haber vereceğim' dedi. Sonra ben, 'Kureyş beni yalanlıyor' deyince, Cebrâil, 'Yâ Muhammed! Onlar arasında Ebû Bekr vardır. O Allahü teâlâ indinde 'Sıddîk' diye yazılıdır. O seni tasdik eder. Yâ Muhammed! Ömer’e de benden selâm söyle!' dedi.”
Hazreti Ebû Bekr ile Ebüdderdâ (radıyallahü anh) beraber bir yolda giderken, dar bir yere geldiler. Hazreti Ebüdderdâ önde. Hazreti Ebû Bekr arkada yürürlerdi. O sırada, karşıdan Resûl-i ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) parlak ay gibi göründü. Hazreti Ebüdderdâ’ya hitaben “Ey Ebüdderdâ! Senden daha hayırlı olanın önünden yürüme! Ebû Bekr, Resûller ve nebiler müstesna, üzerine güneş doğup batan kimselerin hepsinden daha hayırlıdır” buyurdu.
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) şöyle rivâyet ediyor: Resûl-i ekrem bir gün; “Bugün içinizde oruçlu olan var mıdır?” buyurunca; Hazreti Ebû Bekr, ben oruçluyum dedi. “İçinizde kim, bugün cenâzede bulundu?” buyurdu. Hazreti Ebû Bekr, ben bulundum dedi. Yine “İçinizden kim, bugün bir fakire yemek verdi?” buyurdu. Hazreti Ebû Bekr, ben verdim cevâbını verdi. Sonra “İçinizden kim, bugün hasta yokladı?” buyurdu. Hazreti Ebû Bekr, ben yokladım dedi. Bunun üzerine Resûl-i ekrem “Bu kadar hasletin bulunduğu kimse, muhakkak Cennete girer” buyurdu. (Cennete girmekten maksat; hesapsız Cennete girmektir, denilmiştir.)
Evliyânın hiçbirine dil uzatmamalıdır!..
13 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :13 Haziran 2025 00:10
"Allahü teâlânın bir velîsini, kötü gözle bakarak inciten kimse, dînin bir parçasını kötülemiş olur."
İlmüddîn Sehâvî hazretleri hadîs, fıkıh ve tefsîr âlimlerindendir. 558 (m. 1163) senesinde Mısır’da Sehâ’da doğdu. Devrinin büyük âlimlerinden ilim öğrenip icazet aldı. İlim tahsilini tamamladıktan sonra Şam’a gitti. Orada Benî-Ümeyye Câmii’nde kırk seneden fazla ders verdi. Pekçok kimse ondan ilim öğrendi. 643 (m. 1245)’de Şam’da vefât etti. Vefâtı yaklaştığı sırada söylediği bir şiirin tercümesi şöyledir:
“Dediler ki, yarın âhıret diyarına gideceğiz. Kervan, kurtuluş diyârında olanların menziline ulaşacak, itaat eden kimse onlara kavuşmaktan sevinir. Dedim ki, benim günâhım var, çârem de yok. Hangi yüzle onların arasına katılabilirim? Dediler ki, Allahü teâlâ affeder. Hele de af uman kimseyi...”
Buyurdu ki: “Hadîs âlimlerinden Muhammed bin Abdullah Hâkim Nişâbûrî’nin Müstedrek adlı kitabında bildirdiği hâdîs-i şerîfte; (Deccâl zamanında bulunan müminlerin gıdası, meleklerin gıdası gibi, tesbih ve takdis etmek olur. Allahü teâlâ, o zaman tesbih ve takdis edenlerin açlığını giderir) buyuruldu. Bu da gösteriyor ki, Allahü teâlâ, dilediği kullarına öyle hâl verir ki, yemeğe, içmeğe ihtiyâçları kalmaz. Deccâl zamanında, bütün müminlere bu hâli ihsân edecektir. Deccâlin fitnelerinden biri şudur ki, uğradığı şehirlere; 'Bana ibâdet ediniz, bana uyunuz!' diyecek. Ona uyarlarsa, göğe emrederek yağmur yağacak, yere emrederek ekin çıkacaktır. Ona uymazlarsa, emredip, hiç yağmur yağmayacak ve yerden ot bitmeyecektir. Herkes aç kalacaktır. Hadîs-i şerîf, bu fitnenin müminlere zarar vermeyeceğini bildiriyor. Müminler tesbîh okuyarak, açlık duymayacaklardır.
Tasavvufcular riyâzet yapıyor diyerek, bunları peygamberlerden (aleyhisselâm), hattâ Eshâb-ı kirâmdan (radıyallahü anhüm) daha üstün sanmamalı ve daha üstün tutmamalıdır. Evliyânın hiçbirine de dil uzatmamalıdır. Evliyânın büyüklüğünü anlayamadığı için, kusuru kendinde bilmelidir. Hadîs-i şerîfte; (Kendi ayıplarını, kusurlarını düşünmekten, başkalarının ayıplarını araştırmayana müjdeler olsun!) buyuruldu. Sehl bin Abdullah Tüsterî buyurdu ki: “Günahların en kötüsü, Müslümana kötü gözle bakmaktır. İnsanların çoğu, bunu günahtan saymazlar. Tövbesini hiç yapmazlar.”
"Bir kimse, evliyânın hepsine hüsn-i zan edip, övse, yalnız bir velîyi, dînimize uygun bir sebep göstermeden kötülese, o hüsn-i zanlarının hiç faydası olmaz. Evliyânın hepsini tasdik etmeyen kimse, velî olamaz. Allahü teâlânın bir velîsini, kötü gözle bakarak inciten kimse, dînin bir parçasını kötülemiş olur."
Mushafları, yedi kırâat üzere okumak caizdir...
14 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :14 Haziran 2025 00:24
Hazreti Ebû Bekr’in topladığı mushafta, Kur’ân-ı kerîmi yedi çeşit okumanın hepsi vardı.
Kâbisî hazretleri kırâat, tefsîr, hadîs, kelâm ve Mâlikî fıkıh âlimidir. 324 (m. 936) yılında Tunus’ta Kayrevân’da doğan Kâbisî, yine orada 403 (m. 1012) yılında vefât etti. İlim öğrenmek için Mısır ve Mekke’ye gitti. Kayrevân’a döndüğünde zamanının hadîs, kırâat, tefsîr ve fıkıhta en büyük âlimi idi. Çok kitap yazdı. Mâlikî fıkhında “Mümhed”i meşhûrdur. Tefsîr ve kırâatte, “Münkızu min şebeh-it-te’vîl” ve “Risâlet-ül-mufassala”sı pek kıymetlidir. Kendisine ulaşan hadîs-i şerîfleri, “Mülahhıs” adlı hadîs kitabında topladı. Bu hadîs-i şerîflerden bir kısmı şöyledir:
Hazreti Aişe; “Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), dabağlandıktan sonra (insan ve domuz derisi hariç), bütün ölülerin derisinden istifâde edebileceğimizi bildirdi” buyurdu.
Hazreti Ömer bin Hattâb (radıyallahü anh) buyurdu ki: Resûlullahın zamanında, Hişâm bin Hakîm’in namaz kılarken, Furkan sûresini Resûlullahın bana okuttuğuna uymayan birtakım harflerle okuduğunu işittim. Ona saldırmamak için kendimi zor zaptettim. Namazını bitirince hemen yanına gidip “Bu sûreyi sana kim okuttu?” diye sordum. Hişâm (radıyallahü anh), “Resûlullah okuttu” dedi. “Bir yanılma olmasın. Çünkü bu sûreyi, Resûlullah bana senin okuttuğundan başka bir şekilde okuttu” dedim...
Onu, elinden tutarak Resûlullahın huzûruna götürdüm. “Yâ Resûlallah! Bunu, Furkân sûresini bana okuttuğunuzdan başka bir harfle okurken işittim” dedim. Resûlullah bana “Hişâm’ı bırak” buyurdu. Ona da “Yâ Hişâm oku!” buyurdu. O da namazda okuduğu gibi okudu. Bunun üzerine Resûlullah “Bu sûre böyle inzal olundu” buyurdu. Bundan sonra bana da “Yâ Ömer oku!” diye emretti. Ben de, Resûlullahın bana vaktiyle okuttuğu gibi okudum. Bana da “Bu sûre böyle indirildi. Bu Kur’ân yedi harf üzerine indirilmiştir. Bunlardan hangisi kolayınıza gelirse onu okuyunuz” buyurdu...
Yukarıdaki hadîs-i şerîfte harf; lügat, kırâat demektir. Hazreti Ebû Bekr’in topladığı mushafta, yedi çeşit okumanın hepsi vardı. Hazreti Osman halife iken, Eshâb-ı Kirâmı (radıyallahü anhüm) topladı. Yeni yazılacak Mushafların, Resûlullahın son senesinde okuduğu şekilde olmaları söz birliği ile kabûl edildi. Bu icmâ’ya uygun olarak yazılan Kur’ân-ı kerîmler İslâm memleketlerine dağıtıldı. Kur’ân-ı kerîmi, bu dağıtılan Mushaflara uygun şekilde okumak vâciptir. Diğer altı şekilde okumak da caizdir.
Fakir ve zayıf müminin duâsını almaya bakın!..
15 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :14 Haziran 2025 23:21
"Allahü teâlâ, bu ümmete, fakir ve zayıfların duâları ve sebebiyle yardım eder."
Ali bin Müshir hazretleri Tebe-i tabiînden olup, hadîs ve fıkıh âlimlerinin meşhûrlarındandır. Hadîs-i şerîf ilminde hafız idi. Yani yüzbin hadîs-i şerîfi râvileri ile birlikte ezbere bilirdi. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîfler Kütüb-i sitte denilen meşhûr altı hadîs kitabında yer almıştır. 189 (m. 805) senesinde vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bazıları:
Enes bin Mâlik hazretlerinden rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte O’nun şöyle buyurduğunu nakletti:
“Bir gün Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) aramızda idi. Biraz sonra bir miktar uyudu. Sonra gülümseyerek başını kaldırdı. Biz, 'gülmenizin sebebi nedir yâ Resûlallah' dedik. (Az önce bana bir sûre indirildi) buyurdu. Arkasından şunu okudu: (Rahmân ve Rahim olan Allahü teâlânın adıyla: Gerçekten biz sana Kevser’i verdik. O hâlde Rabbin için namaz kıl, Kurban kes! Sana düşmanlık eden yok mu! İşte ebter [soyu kesik] odur!..) Sonra 'Kevser nedir bilir misiniz?' buyurdu. Biz 'Allahü teâlâ ve Resûlü bilir' dedik: O Rabbimin bana vadettiği bir ecirdir. O’nun üzerinde pekçok hayır vardır. O bir havuzdur. Kıyâmet gününde ümmetim O’na gelecektir, kabları yıldızların sayısıncadır.”
“Kalbinde hardal tanesi kadar imân olan hiçbir kimse Cehenneme, kalbinde hardal tanesi kadar tekebbür bulunan hiç kimse de Cennete giremez.”
“Şüphesiz ki ölen kimse, dirinin ağlaması yüzünden azâb görür.”
“Bir kimse din kardeşinin satışı üzerine satış yapmasın, din kardeşinin dünürlüğü üzerine dünür de göndermesin. Ancak kendisine izin verilirse o başka.”
“Şüphesiz ki fiilen yapmadıkça yahut söylemedikçe, Allahü teâlâ ümmetimin gönüllerinden geçen şeyleri onlara bağışlamıştır.”
“Koğucu Cennete giremez.”
“Allahü teâlâ, bu ümmete, fakir ve zayıfların duâları, namazları ve samimiyetleri sebebiyle yardım eder.”
“Kıyâmet gününde, dünyâda işlenen ameller ortaya konur ve bunun içerisinden kâinatın yaratıcısı ve sahibi Allahü teâlânın rızâsı için yapılan amelleri ayırın, denir. Bu emir üzerine Allah rızâsı için yapılanlar ayrılır. Geri kalanlar da Cehennem ateşine atılır.”
“Bir kimse, iyi bir amel yapmak ister, fakat yapamazsa, bir sevap yazılır. Bir kimse, iyi bir amel yapmak isteyip, o ameli yaparsa, ona yaptığının on mislinden yediyüz katına kadar sevap yazılır. Şayet bir kimse, kötü bir iş yapmak ister, fakat yapmazsa, ona günah yazılmaz. Eğer yaparsa, işlediği kadar günah yazılır.”
.
Sabır, iyi vasıfların en üstünüdür...
16 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :16 Haziran 2025 01:31
Bir kimsede iyi bir haslet olsa, fakat o işinde sabırlı değilse, haslet sahibi olmayan kimse gibidir.
Cemâl el-İslâm hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Şam’da doğdu. 533 (m. 1139) senesinde aynı yerde vefât etti. İmam-ı Gazâlî hazretlerinin derslerine devam etti. İmam-ı Gazâlî, fıkıh âlimi Nasr-ül-makdisî’nin vefâtından sonra, Onun ders makamına geçmesini emretti. İmam-ı Gazâlî hazretleri Şam’dan ayrılırken buyurdu ki: “Buradan ayrılırken arkamda öyle bir genç bıraktım ki, yaşarsa hizmeti çok büyük olur. O da, Cemâl-ül-İslâm’dır.” Cemâl-ül-İslâm hazretleri, bir müddet Şam’da Gazâliyye dergâhında müderrislik yaptı. Bir dersinde şunları anlattı:
Sabır, bütün iyi vasıfların (özelliklerin) en üstünü ve önde gelenidir. Bunun için Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîfte; “Sabır, müminin en samîmi dostu, hilim onun yardımcısı, akıl delîli (yol göstericisi), amel kumandanı, rıfk (yumuşaklık) onun babası, hayır onun kardeşidir” buyurdu.
Fazilet yönünden elbette ki ilim ve akıl üstündür. Fakat bu ve buna benzer bütün işlerde sebat, ancak sabırla olur. Sabır, sebat, dayanmak demektir. Bir kimsede iyi bir haslet (özellik) olsa, fakat o işinde sabırlı değilse, haslet sahibi olmayan kimse gibidir. Sabır, bütün iyi vasıflar için bir koruyucudur. Kumandanın, ordusunu derli toplu düzenli tutması gibidir. Demirin mıknatısa bağlanmak istediği (mıknatısın demiri çekmesi) gibi, zafer de sabıra bağlıdır. Sabır, zaferdir...
Hasen-i Basrî hazretleri buyurdu ki: “Biz ve bütün büyükler tecrübe ile anladık ki, sabırdan daha faydalı bir şey yoktur. Sabırla bütün işler yolunda gider. Bütün işlerin tedâvi edicisidir. Fakat onu tedâvi eden yoktur.”
Süleymân aleyhisselâm; “Biz, kazancımızın en hayırlısı olarak sabrı bulduk” dedi. Îsâ aleyhisselâm ise; “Ey Havarilerim (bana inananlar)! Arzu ettiklerinize ancak sabırla kavuşabilirsiniz” buyurdu.
Allahü teâlâ İbrâhim sûresi yedinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Nimetlerime şükrederseniz, onu arttırırım” buyuruyor. Hikmet sahipleri dedi ki: “Şükürle nimet devam eder. Ni’mete küfredilir, kadrü kıymeti bilinmezse gider. Ni’meti koruyan şükürdür. Şükür, ni’metleri çoğaltır ve insanı cezadan korur. Nimetlere şükretmeyen, hayvanlardan sayılır.”
Hazreti Ali buyurdu ki: “Nimetlere şükreden, onun elden çıkacağından korkmasın. Nimete şükredenlere, onu arttıracağını Allahü teâlâ bildirdi. Nimete küfredenlerin elinden o nimet alınır. Nimetin kıymetini bilmemek, onun elden çıkmasına sebeptir. Şükür ise, onu devamlı kılar ve arttırır.”
.
"Evliyânın ilhamı yalnız kendisine senettir..."
17 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :17 Haziran 2025 00:22
"İlhâm, sâlih müminlerde olur. Bid’at sahiplerinin ve fâsıkların kalblerine şeytanın vesveseleri gelir."
Şemsüddîn İbn-i Vücûhî hazretleri kırâat ve Hanbelî mezhebi fıkıh âlimidir. 582 (m. 1187) senesinde doğdu. 672 (m. 1273) senesinde Bağdad’da vefât etti. Kırâat ilmini el-Fahr-ül-Mûsulî’den öğrendi. İbn-i Rüzbe, es-Sühreverdî ve birçok âlimden hadîs-i şerîf dinledi ve rivâyette bulundu. Bir dersinde şunları anlattı:
“Edille-i şer’iyye yani din bilgilerinin kaynağı dörttür. Kitâb, Sünnet, Kıyâs ve İcmâ’... Kıyâs ile icmâ’, Kitâbdan ve sünnetten çıkmıştır. Şu hâlde, din bilgisinin ana kaynağı Kitâb (Kur’ân-ı kerîm) ve sünnettir. Bu ikisinden alınmayan her bilgi, her iş, bid’attir. Bid’at olan inanışlar, bilgiler ve işler, sapıklıktır. İnsanı felâkete götürür. Meselâ, tasavvufcu, tarikatçı olduğunu söyleyen kimseler, bir münkeri, yani icmâ’ ile bildirilenlere uymayan bir şeyi yapınca; “Biz bâtın bilgilerini biliyoruz. Bu iş bize helâldir. Siz kitaptan öğreniyorsunuz. Biz ise, Muhammed aleyhisselâmdan sorup anlıyoruz. O’nun sözüne güvenmezsek, Allahtan sorup öğreniyoruz. Şeyhimiz himmeti bizi ma’rifetullaha kavuşturuyor. Kitaptan, üstâddan bir şey öğrenmeye ihtiyâcımız yoktur. Allah bilgilerine kavuşmak için kitap okumamak, mektebe gitmemek lâzımdır. Bizim yolumuz bozuk olsaydı, nûrlar, peygamberler, rûhlar, bize görünmezlerdi. Biz yanılırsak, haram işlersek, rüyâda bize bildirilir, doğruları öğretilir, ilim adamlarının kötü gördükleri şeyler, bize rüyâda kötülenmedi, iyi bildiğimiz için yapıyoruz” diyorlar. Bu gibi saçma sözler, zındıklıktır, sapıklıktır, İslâmiyet ile alay etmektir. Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere hakaret etmek, güvenmemektir. Bunlarda yanlış ve zamana uymayan şey bulunduğunu söylemektir.
Böyle bozuk sözlere inanmamalıdır. Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki: İlhâm vâsıtası ile ahkâm anlaşılamaz. Yani, Allahü teâlânın, velîlerin kalplerine verdiği bilgiler, helâl ve haramlar için delîl, senet, olamazlar. Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) mübârek kalbine gelen ilham, her Müslüman için senettir. Herkesin bunlara uyması lâzımdır. Evliyânın ilhamı İslâmiyete uygun ise, yalnız kendisine seneddir. Başkalarına senet olamaz. İlham, Kitabın ve sünnetin manâlarını anlamaya yardım eder. İlhâm, sâlih müminlerde olur. Bid’at sahiplerinin ve fâsıkların kalblerine şeytanın vesveseleri gelir.
"Kim yolculuğa çıkar da, düşmandan korkarsa!.."
18 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :18 Haziran 2025 00:10
Ebû Tâhir anlatır: “Bir yolculuğa çıkacaktım. Fakat bir zarar gelmesinden korkuyordum..."
İbn-i Kazvînî hazretleri evliyânın meşhûrlarından ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 360 (m. 971) senesinde doğdu. 442 (m. 1050) senesinde vefât etti.
İbn-i Kazvînî hazretleri, hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde âlim olup, çok kerametleri görüldü.
Ebû Nasr bin Sabbağ hazretleri şöyle anlatmıştır: Bir gün İbn-i Kazvînî hazretlerinin huzûrunda idim. Ebû Bekr İbni Rahbî ona dedi ki; “Efendim, nefsimin hangi isteğine karşı çıkayım?” “Eğer nefsinin istediği şeyi yapmayı istiyorsan, muhalefet et! Fakat nefsinin istediği şeyi biliyor da yapmak istemiyorsan muhalefet gerekmez” dedi. Ben bu sözü kabûllenemedim. Yanından ayrılınca düşündüm. Tasvip etmiyordum. O gece rüyâmda bir sıkıntı içine düştüm. Biri bana “İbn-i Kazvînî’nin sözünü beğenmediğin için sıkıntıya düştün” diyordu... İbn-i Salah, İbn-i Kazvînî hazretlerinin bu sözünü şöyle açıklamıştır: “Ârif olan kimse nefsine sâhip olur ve onun isteklerine uymaz, zararından emîn olur. Mürid olan böyle değildir. Henüz o nefsine sâhip olamamıştır. Nefsi kötülükleri ister. Bunun için nefsinin böyle isteklerine karşı çıkması, yapmaması gerekir.”
İbn-i Kazvînî hazretlerinin hizmetçisi Muhammed bin Hibetullah şöyle anlatmıştır: “Bir defasında İbn-i Kazvînî hazretleriyle yatsı namazını kıldık. O, namaz kılmaya devam ediyordu. Namazdan sonra mescidde ikimizden başka kimse kalmadı. Namazını bitirdikten sonra, kandili alıp, tutarak önünden yürüdüm. Beraberce çıkıp yürüdük. Fakat evini geçip gitmiştik, yürümeye devam ediyordu. Ben de önünde kandili tutarak yürüdüm. Harbiyye’den çıktık. Bir mescidde iki rek’at namaz kıldık. Ben, artık nerede olduğumuzu bilemiyordum, öyle bir yere geldik ki, cemâatle tavaf yapmaya başladık. Gece çok ilerlemişti. Sonra elimden tutup, “Bismillah” dedi. Tekrar yürüdük. Birden kendimi Harbiyye yakınında buldum. Sabah namazından önce şehre girdik. Nereye gidip geldiğimizi sordum. “Tavaf ettiğimiz yer Kâbe idi” dedi ve meâlen “Biz ona nimet verdik” buyurulan Zuhruf sûresi 59. âyet-i kerîmesini okudu.”
Ebû Tâhir bin Cahşuveyh şöyle anlatmıştır: “Bir defasında bir yolculuğa çıkacaktım. Fakat yolda bir zarar gelmesinden korkuyordum. Duâ istemek için İbn-i Kazvînî hazretlerine gittim. Huzûruna girdiğimde, daha ben bir şey söylemeden 'Kim yolculuğa çıkar da, düşmandan veya vahşî hayvanlardan korkarsa, (Liîlâfi Kureyş...) sûresini okusun. Her türlü kötülükten korunur, emniyet içinde olur' buyurdu. Ben de bu sûreyi okudum. O zamandan beri hiçbir zarara uğramadım.”
"Kolay hesabı aradım, susmakta buldum..."
19 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :19 Haziran 2025 00:24
"Tasavvuf, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylerin hepsini terk etmektir."
Ali bin Sehl hazretleri hadîs âlimlerinden ve evliyânın büyüklerindendir. Cüneyd-i Bağdadî, Ebû Tûrâb Nahşebi gibi büyük zatlarla görüştü. İran’da İsfehân’da doğdu. 261 (m. 874)’de orada vefât etti. Cüneyd-i Bağdadî ile mektuplaşırlardı.
Ali bin Sehl hazretlerinin rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazreti Enes bin Mâlik’e buyurdu ki:
“Zâlim de olsa, mazlûm da olsa, kardeşine yardım et!” Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) “Yâ Resûlallah! Kardeşim mazlûm ise yardım ederim de, zâlim ise ona nasıl yardım edebilirim?” diye sordu. Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Onu zulümden vazgeçirmen, senden ona yardımdır.”
Ali bin Sehl buyurdu ki: “Tasavvuf, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylerin hepsini terk etmektir.”
“Allahü teâlâyı hakkıyla tanıyan O’ndan başkasında sükûn bulamaz.”
“Allahü teâlâya yaklaşmak, Allahü teâlânın velî kulları hâriç, bütün mahlûklardan uzaklaşmaktır. Allahü teâlânın velî kullarına yakınlık, insanı Allahü teâlâya yaklaştırır.”
“Ahmak olanların sana çok iltifâtkâr davranması ve düşünmeden cevap vermesi seni aldatmasın.”
“Akıl ile beraber rûh, insanı âhırete, nefsin hevâ ve hevesine muhalefet etmeye davet eder.”
“Allahü teâlâ hepimizi yaptığımız iyi ameller ile gurûrlanmaktan muhafaza etsin.”
“Akıl ile hevâ (boş arzu, istek) birbirinin zıddıdır. Aklın yardımcısı tevfîk (Allahü teâlânın yardımı), hevânın dostu ise yardımsız bırakılmaktır. Nefs bu ikisinin (akıl ve hevânın) arasındadır. Hangisi gâlib gelirse ona tâbi olur.”
“Zenginliği aradım. İlimde buldum. Övülmeyi aradım. Fakîrlikte buldum. Afiyeti (günahsız olmayı) aradım, zühdde (şüphelilere düşmek korkusuyla mübahların çoğunu terk etmekte) buldum. Kolay hesabı aradım, susmakta buldum. Rahat aradım, vermekte, cömertlikte buldum.”
“Kim kalbini anlayışlı kılarsa, o kalb dünyâdan ve dünyâda olan şeylerden yüz çevirir. Kim kalbini cehâlette bırakırsa, o kalb aldatıcı ve geçici zevklere tâbi olur.”
“Bir konuda tereddütte kalıp doğrusunu kestiremediğiniz vakit, nefsin arzusuna aykırı olan hangisi ise onu tercih edin. Çünkü işin doğrusu, nefsânî arzulara muhalefet etmektir.”
“Allahü teâlâ, âriflerin gönüllerine ikramlarını yağmur gibi yağdırıyor. Arzu ettiklerini, en kısa yoldan arzularına kavuşturuyor.”
"Cennette ebedî, sonsuz olarak yaşarsınız...”
20 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :20 Haziran 2025 00:27
“Ebedî olarak yaşamak istiyorsanız, Allahü teâlânın emirlerini yapınız, yasaklarından kaçınınız!.."
Sincârî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Kuzey Irak’ta Bazâr kasabasında yaşadı. Onüç yaşında Bağdad’a gitti. Orada büyük âlimlerden fıkıh, tefsîr, kelâm, hadîs ve tasavvuf ilimlerini öğrendi. Altıncı asrın sonlarında, Bazâr’da vefât etti. Kalblere şifâ olan pek güzel sözleri vardır. Buyurdu ki:
“Allahü teâlâ, sevdiği kulunun kalbine, kendini arzu etme isteğini yerleştirir.”
“Talebe iki kısımdır. Mürîd olanlar severler, kalblerine kendilerine âit olan bir isteği, arzuyu getirmezler. Gayretleriyle tasavvuf derecelerine yükselmeye başlarlar. Murâd olanları ise sevilirler, davetlidirler, çekilirler ve yükseltilirler. Onun için murâdlar çok kıymetlidirler. Murâd olunanların başı ve sevilenlerin önderi Muhammed aleyhisselâmdır. Başkaları ona tufeyl olarak, yanı sıra kabûl olunmaktadırlar. Onlara aradığını buldururlar ve gideceği yolu tamamlarlar. Artık onların nazarında kâinatın hiçbir kıymeti yoktur. Hep Allahü teâlâyı düşünürler. Bu yolda fenâ makamına kavuşurlar.”
“Zühd, üç kısımdır. Farz olan, fazilet olan ve Hakka yakınlığa sebep olan zühddür. Haramlardan kaçmakla yapılan, farz olan zühddür. Şüpheli olanlardan kaçmak da fazilet olan zühddür. Mübahların fazlasından sakınmak da, Hakka yakınlığı sağlayan zühddür.”
“İhlâs, bütün işleri, insanların rızâsı için değil, Allahü teâlânın rızâsı için yapmaktır.”
“Ebedî olarak yaşamak istiyorsanız, Allahü teâlânın emirlerini yapınız, yasaklarından kaçınınız ve cenâb-ı Hakkı devamlı hatırlayınız. Ondan gelenlere râzı olunuz. O zaman, âhıretinizi kazanır, Cennette ebedî, sonsuz olarak yaşarsınız.”
“Kim Allahü teâlânın ibâdeti ile bir saat meşgûl olursa, Allahü teâlâ ona rahmeti ile nazar eder.”
“Allahü teâlâyı sevmenin alâmeti zikri sevmektir.”
“Her denizin kenarı (sonu) vardır. Her günün gecesi vardır. Peşinden gece gelmeyecek gün, kıyâmet günüdür. Nihâyeti olmayan deniz, Allahü teâlânın rahmet deryâsıdır.”
“Semâ tavanının seyyareleri olduğu gibi, her bir gaflet ve hatânın da bir keffâreti vardır. Müminlerin günahlarının keffâreti tövbedir.”
“Sana iyilik eden kimsenin esîri olursun. Ona karşı boynun bükük olur. Kendisine iyilik ettiğin kimseye karşı ise, tam tersi olur. Onun için, dâima herkese iyilik etmeli; faydalı olmaya çalışmalıdır. Nitekim bir hadîs-i şerîfte (Veren el, alan elden üstündür) buyurulmuştur.”
“Bana, Allah'ın azâbından kurtulma yolunu göster!..”
21 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :21 Haziran 2025 00:00
“Ey Halîfe! Büyüklere hürmet, kardeşlerine merhamet, küçüklerine de şefkat göster!"
Kâdı Cemâlüddîn Ekrem hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh, tefsîr, kırâat ve hadîs âlimlerindendir. 568 (m. 1172) senesinde Mısır’ın Kıft kasabasında doğdu. Mısır sultânı Azîz’in, Haleb vezirliğini yaptı. Mısır’da ve Haleb’de birçok âlimden din ilimlerini tahsil etti. 646 (m. 1248) senesi ramazan ayında Haleb’de vefât etti. Sahabe ve evliyanın kerametlerini anlatan eserleri vardır. Buyurdu ki:
Eslem (radıyallahü anh) şöyle anlatır: Hazreti Ömer halîfe iken, Medine’de her zamanki âdeti şerîfesi üzerine, bir gece şehri dolaşıyordu. Ben de onunla idim. Dolaşırken, şehir kenarında kurulmuş bir çadırda bir kadın ve ağlaşan çocukları gördük. Çadırın önündeki ateşin üzerinde kaynayan bir tencere vardı. Ömer (radıyallahü anh) kadına hitaben, “Ey hâtun bu çocuklar niçin ağlaşırlar” dediğinde kadın, “Açlıktan” cevâbını verdi. O zaman Hazreti Ömer “Peki bu kaynayan tencere nedir?” diye sordu. Kadın, “Onda su ve taşlar vardır: Çocukları onunla avutarak uyutmaya çalışıyorum” dediğinde, Ömer (radıyallahü anh) şiddetli bir şekilde ağlamaya başladı ve kadına, “Bize biraz izin verin geleceğiz” buyurdu...
Doğruca Beyt-ül-mâl’a (hazine dâiresine) gittik. Bir çuvala un, et, yağ, hurma, elbise, para koydu ve “Ey Eslem! Çuvalı sırtıma yükle” buyurdu. Ben de, “Ey müminlerin emîri! Ben sizin hizmetçinizim. Ben götüreyim, deyince, Hazreti Ömer; “Hayır, yâ Eslem! Benim taşımam lâzım. Çünkü kıyâmet günü onların hesabı benden sorulacak” buyurdu ve çuvalı yüklendi. Oraya kadar da kendisi götürdü. Oraya varınca çuvalı yere koyup, içindekileri çıkarıp, kaynayan tencereyi boşaltıp, içine yağ, un, et koydu ve karıştırdı. Zaman zaman ateşi üfleyerek yanmasını temin etti. Ateşi üflerken, mübârek sakalları arasından dumanların çıktığını gördüm. Yemek pişince, çocuklara yedirdi, içirdi. Nihâyet çocuklar doyup neşelendiler. Sonra Ömer (radıyallahü anh), “Şimdi neşelendiklerini gördüm. Gidelim yâ Eslem” buyurdu...
Ömer bin Abdülazîz devlet başkanı olunca, yanına Muhammed bin Ka’b-il-Kurâzî’yi çağırdı ve ona “Allahü teâlânın azâbından kurtulma yolunu bana göster” buyurdu. O da “Ey Halîfe! Müslümanların senden büyüklerini baban, orta yaşta olanları kardeşin, küçük olanları da çocukların kabûl et. Büyüklere hürmet, kardeşlerine merhamet, küçüklerine de şefkat göster” diye nasihatini bildirdi.
"Kur’ân-ı kerîm, şefaati kabul edilen bir kitaptır"
22 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :22 Haziran 2025 00:11
“Bir kimse, kırk gün Allah rızâsı için ihlâs ile amel ederse, hikmet membaları, kalbinden diline fışkırır.”
Nûreddîn el-Lahmî hazretleri tefsîr, kırâat ve nahiv âlimidir. 644 (m. 1246) senesinde Kâhire’de doğdu. Burada birçok âlimden nahiv ve kırâat ilmi ile hadîs-i şerîf öğrendi ve rivâyette bulundu. 713 (m. 1314) senesinde Kâhire’de vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bazıları:
“Kıyâmet gününde insanlardan bir kısmına, Cennete girmeleri emredilir. Bu kimseler Cennete yaklaşırlar. Kokusunu koklarlar. Cennetteki köşklere ve cenâb-ı Hakkın Cennetlikler için hazırlamış olduğu nimetlere bakarlar. Bu sırada, 'Onları oradan uzaklaştırın! Onların orada nasipleri yoktur' diye nidâ olunur. Bunun üzerine onlar da, büyük bir üzüntü içerisinde oradan geri dönerler. Onlardan önce bu şekilde geri dönen olmamıştır. Onlar şöyle derler: 'Rabbimiz! Keşke bize gösterdiğin mükâfatı ve dostların için Cennette hazırladıklarını göstermeden bizi Cehenneme atsaydın, bize daha kolay gelirdi.' Allahü teâlâ onlara; 'Bunu size göstermeyi ben istedim. Siz, sizi kimse görmediği zamanlarda bana karşı isyan edip günahlar işlediniz. Hâlbuki, ben sizi görüyordum. İnsanlarla karşılaştığınızda, onlara Allahü teâlâdan korkup itaat ettiğinizi hissettiriyordunuz. İnsanlara gösteriş yapıyordunuz. Kalbiniz benden gâfil idi. İnsanlardan korktunuz da, benden korkmadınız. İnsanlara tazimde bulundunuz, beni yüceltmediniz. Kötülüğü benim için değil, insanlar için terk ettiniz. Bugün mükâfattan mahrûm edilmenizle birlikte, elem veren azâbı size tattırıyorum' buyurur.”
“Kur’ân-ı kerîm, şefaatçi ve şefaati kabûl edilen bir kitaptır. Kim ona uyarsa, onu Cennete götürür. Kim de onu terk eder, ondan yüz çevirirse, onu tepetakla Cehennem ateşine atar.”
“Benî İsrâil yetmişbir fırkaya ayrılmıştı. Bunlardan yetmişi Cehenneme gidip, ancak bir fırkası kurtulmuştur. Nasârâ da, yetmişiki fırkaya ayrılmıştı. Yetmişbiri Cehenneme gitmişti. Bir zaman sonra, benim ümmetim de yetmişüç kısma ayrılır. Bunlardan yetmişikisi Cehenneme gidip, yalnız bir fırkası kurtulur. Cehennemden kurtulan fırka, benim ve Eshâbımın gittiği yolda gidenlerdir.”
“Bir kimse, kırk gün Allah rızâsı için ihlâs ile amel ederse, hikmet membaları, kalbinden diline fışkırır.”
“Bir kimse, âhıret amelini gösteriş için yapar ve bu amelinden âhıreti kazanmak gayesi gütmez ise, o kimseye, yerde ve göklerde lanet okunur.”
"Hiçbir şey, verâ gibi olamaz!.."
23 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :23 Haziran 2025 01:09
İnsanların meleklerden daha üstün olabilmesi, verâ sâyesindedir...
Nûreddîn Ali Echürî hazretleri Mâlikî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerindendir. 967 (m. 1560) senesinde Mısır’da doğdu. 1066 (m. 1656) senesi Cemâzil-evvel ayının başlarında, Mısır’da vefât etti. Kâhire’de Mâlikî mezhebi fıkıh âlimlerinin reîsi idi. Ders okuttu. Fetvâlar verdi. Çok talebe yetiştirdi. Buyurdu ki:
Sûre-i Haşrin yedinci âyetinde meâlen, (Resûlümün getirdiği emirleri alınız, itaat ediniz! Nehy, men, yasak ettiği şeylerden sakınınız!) buyuruldu. Görülüyor ki, dünyada felaketlerden, âhırette azâbdan kurtulmak için, iki şey lâzımdır: Emirlere sarılmak, yasaklardan sakınmak! Bu ikisinden, en büyüğü, daha lüzûmlusu, ikincisidir ki, (Verâ) ve (Takvâ) denir.
Resûlullahın yanında, birisinin çok ibâdet ettiğini, çok uğraştığını söylediler. Birisinin de, yasak edilen şeylerden çok sakındığını söylediklerinde, (Hiçbir şey, verâ gibi olamaz!) buyurdu. Yâni, yasaklardan sakınmak, daha kıymetlidir buyurdu. Bir hadis-i şerifte de, (Dîninizin direği verâdır) buyurdu. İnsanların meleklerden daha üstün olabilmesi, verâ sâyesindedir ve terakkî etmeleri, yükselmeleri bu sâyededir. Melekler de, emirlere itaat etmektedir. Hâlbuki melekler, terakkî edemiyor. O hâlde, verâa sarılmak ve takvâ üzere olmak, her şeyden daha lüzûmludur. İslâmiyette en kıymetli şey takvâdır. Dînin temeli takvâdır. Verâ ve takvâ, haramlardan kaçınmak demektir. Haramlardan tamamen kaçınabilmek için, mubâhların fazlasından kaçınmalıdır. Mubâhları, lâzım olduğu kadar, kullanmalıdır. Bir insan, mubâh, yâni İslâmiyetin izin verdiği şeylerden, her istediğini yapar, taşkınca mubâh işlerse, şüpheli şeyleri yapmaya başlar. Şüpheliler ise, haram olanlara yakındır.
İnsanın nefsi, hayvân gibi, kendine düşkündür. Uçurum yanında dolaşan, bir gün uçuruma düşebilir. Verâ ve takvâyı tâm yapabilmek için, mubâhları lâzım olduğu kadar kullanmalı, zarûret miktârını aşmamalıdır. Bu kadarını kullanırken de kulluk vazîfelerini yapabilmek için kullanmaya niyet etmelidir. Böyle niyet etmeden, az kullanmak da günah olur. Azı da çoğu gibi zararlı olur.
Mubâhların fazlasından tamamen kaçınabilmek, her vakit ve hele bu zamanda, hemen hemen mümkün değildir. Hiç olmazsa, haramlardan kaçınmalı, mubâhların fazlasından da elden geldiği kadar sakınmaya çalışmalıdır.
Ben yeryüzüne halîfe halk ediciyim..."
24 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :24 Haziran 2025 00:18
Melekler: "Yâ Rabbî yeryüzünde fesad çıkarıp kan dökenleri mi yaratacaksın?"
Altıparmak Mehmed Efendi Osmanlı âlimlerindendir. Üsküp’te doğdu. Memleketinde ilim tahsîlini tamamladıktan sonra İstanbul'a gelerek Fâtih Camii'nde hadîs ve tefsîr dersleri okuttu. Daha sonra Mısır'a gitti. Kâhire'de ders verdi. 1033 (m. 1623) senesinde Mısır'da vefât etti.
"Altıparmak" ismiyle meşhur olan Me'âric-ün-nübüvve tercümesinden ba'zı bölümler:
Âdem aleyhisselâmın yaratılmasının başlangıcı: Azâzil, cin tâifesinin geride kalanları olan teb'ası ile birlikte yeryüzüne yerleşti. Bu vefasız toprağa bağlandılar. Allahü teâlâ, âyet-i kerimede meâlen; "Ben yeryüzüne halîfe halk ediciyim" buyurdu. Bunun üzerine melekler; "Yâ Rabbî yeryüzünde fesad çıkarıp kan dökenleri mi yaratacaksın?" dediler. Melekler 'halîfe' kelimesinden ötürü böyle düşünüp söylediler. Zîrâ fesad etmeyenlere halîfe lâzım olmaz. Halîfe yaratmaktan murâd, günah ve isyân edilmesi ise, Allahü teâlâ cinleri niçin helâk etti. Eğer murâd itâat ise, biz seni tesbîh, tahmîd ve takdis ederiz dediler. Cenâb-ı Hak onlara cevâbında meâlen; "Sizin bilmediğinizi ben bilirim (Bekara 30)" buyurdu. Melekler bu cevâbı alınca söylediklerinden dolayı pişman oldular. Bizi alâkadar etmeyen şeyi niçin söyledik deyip zellelerini affettirmek için bin sene Kürsî'yi tavaf eylediler. "Lebbeyk Allahümme lebbeyk (Senden af ve mağfiret dileriz)" dediler...
Ravdat-ül-ülemâ adlı eserde şöyle yazmaktadır: "Melekler, gadâb-ı ilâhiden korktuklarından, her gün Arş'ı tavaf edip, ağlayıp sızlayarak Hak teâlânın gazabından yine O'na sığınırlardı. Hak teâlâ onlardan hoşnud olup, hâllerine acıdı ve; "Ey meleklerim! Sizler mağfiretimi ister misiniz?" buyurdu. Melekler; "isteriz yâ Rabbî! Biz bilmediğimiz işe karıştık. Affedip gadabından bizi emin eyle" dediler. Cenâb-ı Hak buyurdu ki: "Arş'ın altında bir nehir vardır. Ondan abdest alın." Melekler o nehirden abdest aldılar. Allahü teâlâ onlara: (Sübhâneke Allahümme vebihamdike eşhedü enlâ ilahe illâ ente estagfirüke ve etûbü ileyke) duasını okuyun" buyurdu. Melekler; "Yâ Rabbî! Bu amelin sevâbı nedir?" diye sordular. Allahü teâlâ; "Ellerin, ayakların, yüzlerin işlediği ve bilcümle bütün günahları, onunla af edip, temizlerim" buyurdu. Melekler; "Ey Rabbimiz! Bu ihsan bize mi mahsustur. Yoksa her kim bu ameli işlese mağfiretin ile müşerref olur mu?" dediler. Cenâb-ı Hak "Bu amel, ümmet-i Muhammed'e mahsustur. Bu ümmetten bir kimse çok günahkâr olsa, abdest aldığı gibi, onu bütün günahlarından temizlerim ve Cennetime sokarım" buyurdu.
İnsan, korku ve ümit üzere bulunmalıdır...
25 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :25 Haziran 2025 00:23
“Cehennem üzerine kıldan ince kılıçtan keskin olan sırat köprüsü kurulur..."
İsmâil Rusûhî Efendi Osmanlı âlimlerindendir. Ankara’da doğdu. İlk tahsilini Ankara’da yaptı. Zâhirî ilimlerde yükseldikten sonra tasavvufa yöneldi. Konya’ya gidip, Mevlevî yolu büyüklerinden Bostan Çelebi’nin sohbetlerinde bulundu. Mevleviyye yolunda da ilerleyip yüksek derecelere kavuştu. 1019 (m. 1610) senesinde İstanbul’a gelerek, Galata Mevlevîhânesi’nde irşâd vazîfesiyle vazîfelendirildi. 1040 (m. 1630) senesinde vefât etti.
Minhâc-ül-fukarâ adlı eserinde şöyle buyurdu: Abdullah bin Mes’ûd (radıyallahü anh) şöyle naklediyor: “Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) doğru bir çizgi çizdi ve 'Bu, Allahü teâlânın yoludur' buyurdu. Sonra bu çizginin sağından ve solundan çıkan çizgiler çizip; 'Bu yolların her birinde şeytan vardır ve kendine çağırır' buyurdu ve; (Doğru yol budur. Bu yolda olunuz. Fırkalara bölünmeyiniz) meâlindeki (En’âm-53) âyet-i kerîmeyi okudular.”
Resûlullah Efendimizin yolu tevhîd (birlik) ve muhabbet yoludur. Onun için birçok âlimler ve evliyâullah; “İnsanı doğru yoldan ayıran, sapıklığa götüren yollardan, orta yol daha hayırlıdır” demişlerdir.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri de bu konuda; “Herkes gücü, yettiği kadar, hak yoldan ayrılmadan çok sakınıp, sırât-ı müstekim üzere olmalıdır” buyurmuştur.
Fahreddîn-i Râzî hazretleri de "sırât-ı müstekim"i tefsîr ederken buyuruyor ki: “Allahü teâlâ niçin sırât-ı müstekim buyurdu da sebîl-i müstekim buyurmadı. Çünkü sırat lafzı, Cehennemdeki sıratla ilgilidir. Öyle ki, insan bu dünyâda olan sıratta, korku ve ümit üzere bulunmalıdır.”
Bir kısım müfessirler de “Sırat ikidir; biri dünyevî (dünyâ ile ilgili) biri uhrevî (âhıretle ilgili)’dir. Dünyâda olan sırat; Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîminden ve Peygamber Efendimizin hadîs-i şerîflerinden tefsîr ederek, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği doğru yoldur. Uhrevî (âhıretle ilgili) sırat ise, hadîs-i şerîflerde bildirildiği gibi Cehennem üzerine kurulan kıldan ince, kılıçtan keskin olan, bütün insanların üzerine sevk edildiği, köprüdür. Abdullah bin Mes’ûd’dan rivâyet edilen hadîs-i şerîfte Resûlullah Efendimiz (aleyhisselâm) buyurdular ki: “Cehennem üzerine kıldan ince kılıçtan keskin olan sırat köprüsü kurulur. Bu köprüden, bir kısım insanlar şimşek gibi, bazısı fırtına gibi geçer. Bir grup insan da kuş uçar gibi, bir fırka atlı gibi, bir zümre piyade gibi geçer. Bir cemâat de vardır ki ateş onların yüzlerini yalar.”
Farz, Allahü tealanın açıkça emrettikleridir
26 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :26 Haziran 2025 00:19
Farz üç kısma ayrılır: Bunlar da farzdan evvel farz, farz içinde farz, farzdan sonra farzdır...
Şemsüddîn Çelebi Osmanlı hadîs, tefsîr ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. İstanbul’da büyük âlimlerinden okuduktan sonra, bir müddet Kâhire’de bulunup, büyük âlimlerden hadîs ilmi tahsil etti. İstanbul’a dönerek Eyyûb Sultan Medresesi yakınında Kâsım Paşa’nın kendisi için yaptırdığı medresede müderris oldu. 950 (m. 1543) senesinde orada vefât etti. Buyurdu ki:
Hak teâlâ kullarına bazı şeyleri emretmiş ve bazı şeyleri de nehyetmiş, yasaklamıştır. Emîr ve nehyettiği şeylerin bazısını Kur’ân-ı kerîmde bildirerek, bazısını Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) dilinden hadîs-i kudsî veya hadîs-i şerîf şeklinde beyân ederek bildirmiştir. Hakîkatte emir ve nehyedici Allahü teâlâdır. Muhammed aleyhisselâm tebliğ edicidir. Bazı şeyleri farz, bazı şeyleri vâcib, bazı şeyleri haram, bazısını tahrimen veya tenzîhen mekrûh, bazı şeyleri de mübah kılmıştır. Resûlullah efendimiz de bazı şeyleri sünnet ve bazı şeyleri müstehâb buyurmuştur.
Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmde yapılmasını açıkça emrettiği şeylere, yani bu emirlere farz denir. Farz üç kısma ayrılır: Bunlar da farzdan evvel farz, farz içinde farz, farzdan sonra farzdır...
Farzdan evvel farz; Allahü teâlâyı bilmek, farz olan şeylerin ilmini bilmek, yani ilmihâlini bilmektir. Farz içinde farz; bildikleri ile amel ederken ihlâs sahibi olmaktır. Farzdan sonra farz ise şirkten sakınmaktır. Bunları böyle bilmek ve inanmak herkese farz-ı ayndır...
Farzın i’tikâdı (farz olduğuna inanmak) farz, ilmi farz, miktarı farz, vakti farz, vaktinde edası farz, kazaya bırakırsa kazası farz, keffâreti lâzım olan farzların keffâreti farz, edada ve kazada niyeti farz, inkârı küfürdür. Riyası haram, ucbu haram, sum’ası (başkalarının işitmelerini istemek) haram, cehli haram, yani bu bildirilen farzları bilmemek haramdır. Farzı ehemmiyet vermediği için veya hafife aldığı için terk etmemişse imansız olmaz. Fakat Cehennem azâbına lâyık olur. İnanmayan, ehemmiyet vermeyerek ve hafife alarak terk eden imansız olur.
Bu farzlardan biri îmândır. İmânın altı şartına kalb ile inanıp, dil ile söylemek, âkil ve baliğ olan herkes üzerine farzdır. Bu altı şarttan birini inkâr eylese veya şüphe etse veya tereddüt eylese veya hâli-i zihn olsa (inanmak veya inanmamaktan birini bile düşünmese) mümin olmaz. Abdest almak, cünüblükten gusletmek, beş vakit namaz kılmak, ramazan orucunu tutmak, zenginlerin zekât vermeleri ve Kâbe-i muazzamayı haccetmeleri gibi husûslar da, Allahü teâlânın kullarına farz kıldığı husûslardandır.
Sâlih kimseye gıpta edilmesi vâcibdir...
27 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :27 Haziran 2025 00:23
Gıpta güzel bir huydur. Ancak, dünyâ nimetleri için gıpta etmek tenzîhen mekrûh olur.
Gelibolulu Hasan Çelebi Osmanlı âlimlerindendir. İstanbul’da medrese tahsilini bitirdikten sonra Sahn-ı semân medreselerinde müderrislik ve Bursa’da kadılık yaptı. 942 (m. 1535) senesinde Bursa’da vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Kalb bütün azâların başıdır. O iyi olursa bütün azâlar iyi olur. Allahü teâlâ; “Yâ eyyühellezîne âmenû” buyurdu. “Yâ” ile kalbe, “Eyyû” ile rûha. “Ha” ile nefse buyurur. Sanki; “Ey kalb huzûra gel, ey rûh rü’yete gel, ey nefs hizmete gel” buyurur. Kalbdeki kötü huylardan biri riyadır. Riya, âhıret amellerini yaparak, âhıret yolunda olduğunu göstererek, dünyâ arzularına kavuşmak demektir. Bunun üstünde küfür ve i’tikâdda bid’at vardır. Bunlar diğer kalb âfetlerinin en kötüleridir. Onun için riyaya şirk-i asgar (küçük şirk) denilmiştir. Bilhassa ücret karşılığı Kur’ân-ı kerîm okumaktan çok sakınmalıdır. Aldığı ücret haram olduğu gibi, dünyâ için okuduğu için de âsî, günahkâr olur.
Riya sahibi, ameli ile halkın meylini kendisine çekmeye çalışır. “Oruç bizi zayıflattı”, “Çok az yemek yedim” gibi sözlerle, dünyâya meyletmediğini, ibâdete düşkün olup, zühd ve takvâ sahibi olduğunu söylemeye çalışır. “Sofi” desinler diye, onların giydiği kalın elbiselerden giyer, kısa, yamalı ve eski elbise giyer. Başkalarının onu bu haliyle sevmelerini ister. Bazıları da, başkasına gösteriş için güzel elbiseler giyer, evinde giydiği elbise ile başkalarının yanına çıkmaz.
Biri de haseddir. Hased; kıskanmak, çekememek demektir. Allahü teâlânın ihsân ettiği nimetin bir kimseden çıkmasını istemektir. Bu; sıhhat, mal, evlâd, ilim, reîslik, makam ve mansıp gibi şeylerde olur. Faydası olmayan, zararlı olan bir şeyin, din kardeşinden ayrılmasını istemek hased olmaz, gayret olur. İlmini, mal-mevki ele geçirmek, günah işlemek için kullanan din adamından, ilmin gitmesini istemek gayret olur. Malını haram işlemek zulmetmek, İslâmiyeti yıkmak için, bid’ati ve günahları yaymak için kullananın malının yok olmasını istemek de hased olmaz, din gayreti olur.
Din kardeşindeki nimetlerin onda olduğu gibi kendisinde de olmasını istemek hased olmaz, gıpta, imrenmek olur. Gıpta güzel bir huydur. İslâmiyetin ahkâmına, yani farzları yapmaya ve haramlardan sakınmaya riâyet eden, gözeten sâlih kimseye gıpta edilmesi vâcibdir. Dünyâ nimetleri için gıpta etmek tenzîhen mekrûh olur.
Allahü teâlâ birçok şeyi gizledi!..
28 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :28 Haziran 2025 00:10
"Allahü teâlâ; rahmetini tâat içinde, gadabını günahlar içinde, evliyâyı kulları içinde gizledi."
Hayreddîn Atûfî Efendi Osmanlı âlimlerindendir. Merzifon’da doğdu. Amasya ve Bursa’da zamanının büyük âlimlerinden okudu. Sultan İkinci Bâyezîd Hân tarafından Saray-ı Hümâyûn muallimliğine tayin edildi. Daha sonra da câmilerde tefsîr ve diğer ilimleri okuttu. 948 (m. 1541) senesinde İstanbul’da vefât etti.
Bir dersinde şunları anlattı:
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz “Eğer müminler, Hak teâlânın gazabının ne kadar olduğunu bilselerdi, Cennete girmekten kati olarak ümit keserlerdi. Eğer kâfirler, Hak teâlânın rahmetinin miktarını bilselerdi, Cennete girmeye tamah ederlerdi” buyurdu. Allahü teâlâ birçok şeyi saklayıp gizledi. Rahmetini tâat içinde, gadabını günahlar içinde, evliyâyı kulları içinde gizleyerek, kullarının beyn-el-havf ver-recâ içinde olmalarını istedi.
Beyn-el-havf ver-recâ: “Mahşer ehlinden biri ehl-i Cehennemdir” deseler; “Acaba o ben miyim?” diye düşünmektir. Yine; “Mahşer ehlinden biri ehl-i Cennettir” deseler yine; “Acaba ben miyim?” diyerek, kişinin kalbinin sakin olmaması, ümit ve korku içinde olması demektir.
Dünyâdan yanî haram, mekrûh ve şüpheli şeylerden yüz çevirmelidir. Resûlullah; “Dünyâ melundur ve içinde olanlar da melundur. Yalnız Allahü teâlânın zikrine tâbi olan, ilim öğreten ve ilim tahsil eden hâriçtir” buyurdu.
Birgün Îsâ (aleyhisselâm), üç kişi ile beraber giderken yolda iki kerpiç altın gördüler. Îsâ (aleyhisselâm); “Bırakın gidelim. Bu fitnedir” buyurdu. Fakat onlar tamah edip aldılar, Îsâ (aleyhisselâm), onlardan ayrılıp gitti. Onlar da arkadaşlarından birini; “Balta getir de, bu altın kerpiçleri parçalayıp pay edelim ve hem de yiyecek getir, yiyelim” diyerek pazara gönderdiler. O kimse pazara varınca yiyeceğin içine zehir koydu. Onları öldürüp altınların hepsine sahip olmayı düşündü. Onlar da, onu pazardan gelince, öldürüp altını aralarında paylaşmayı plânladılar. Arkadaşları pazardan gelince, onu öldürdüler. Malı aralarında pay ettiler. Sonra da arkadaşlarının getirdiği yiyecekleri yediler. O ikisi de, zehirlenip öldüler. Îsâ (aleyhisselâm), işini bitirip tekrar oraya gelince, üç adamın da ölmüş olduğunu, altın kerpicin de, çamur kerpiçler arasında durduğunu gördü, Îsâ (aleyhisselâm), o altına ayağı ile vurup yuvarladı ve; “İnsanlar, birbirlerini senin yüzünden katlederler” buyurdu.
Evliyânın en üstünleri Eshâb-ı kirâmdır...
29 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :29 Haziran 2025 00:14
Velîlerin en yükseği Hazreti Ebû Bekir’dir. Sonra, en yükseği Hazreti Ömer-ül-Fârûk’tur.
Bedreddîn Ayni hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 762 (m. 1360) senesinde Anteb’in Kepken Mahallesinde dünyâya geldi. Küçük yaşında ilim tahsiline başladı. Evvelâ doğduğu şehirde, sonra Besni, Kâhta, Malatya ve Haleb’de devam etti. Sonra Şam, Kudüs ve Kâhire’ye gitti. Mısır Hanefî Kâdı’l-kudâtlığına ve Evkaf Nâzırlığına tayin olundu. 855 (m. 1451) senesinde Kâhire’de vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Velîlerin en yükseği Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk’dır. Bundan sonra, en yükseği Hazreti Ömer-ül-Fârûk’tur (radıyallahü anhüma). Onun Müslüman olmasından önce, Müslümanlar gizli ibâdet ederlerdi. Hazreti Ömer iman edince; “Bugünden sonra artık gizli ibâdet olunmaz” dedi. İslâmiyette, açıkça ilk ibâdet eden, Ömer-ül-Fârûk’tur.
Bu ikisinden sonra velîlerin en yükseği, hazret-i Osmân-ı Zinnûreyn’dir. Resûlullahın Rukayye ve Ümm-i Gülsüm adındaki iki mübârek kızı ile ard arda evlendiği için, (iki nûr sahibi) manâsına gelen “Zinnûreyn” adı ile şereflenmiştir. Bu iki zevcesi ölünce, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem); “Bekâr bir üçüncü kızım daha olsaydı, onu da Osman’a verirdim” buyurdu.
Bundan sonra, evliyânın en üstünü, hazret-i Aliyy-ül-mürtezâ’dır (radıyallahü anh). Resûlullah Efendimiz Tebûk gazâsına giderken, hazret-i Ali’yi, Medine’de, Ehl-i beytini korumak için, kendi yerine vekîl bırakmaya râzı oldu ve; “Sen, bana Hârûn’un Mûsâ’ya olduğu gibisin. Şu kadar var ki, benden sonra, hiç peygamber gelmeyecektir” buyurmuştu. Bunun için, kendisine “Mürtezâ” denildi. Resûlullahtan sonra bu dördünün hilâfeti, üstünlükleri sırasına göre oldu.
Bunlardan sonra, evliyânın en üstünleri Eshâb-ı Kirâmın hepsidir (radıyallahü anhüm ecmaîn). Aşere-i mübeşşere denilen on kişinin Cennetlik olduklarına inanırız. Bunların Cennete gideceklerini, Resûlullah haber verdi. Bunlar, Dört Halîfe (Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali), Talhâ bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avvâm, Sa’d bin Ebî Vakkâs, Saîd bin Zeyd, Ebû Ubeyde bin Cerrah ve Abdurrahmân bin Avf’tır (radıyallahü anhüm).
Resûlullahın mübârek kızı Hazreti Fâtıma-tüz-Zehrâ ile bunun iki oğlu, Hazreti Hasen ile Hazreti Hüseyin’in ve Hadîce-tül Kübrâ ve Âişe-i Sıddîka’nın da Cennetlik olduklarına inanırız. Bunlardan başka, hiç kimsenin ismini söyleyerek Cennetlik olduğunu kesinlikle söyleyemeyiz.
Şüphe edilen ve kalbi sıkan şeyi yapmamalı!
30 Haziran 2025 02:00 | Güncelleme :30 Haziran 2025 01:08
"Kalbinin ürperdiği işi yapma! Nefsine uyma! Şüphe ettiğin işlerde kalbine danış!"
Ayn-ül-Kudât Hemedânî hazretleri fıkıh âlimlerindendir. İran’da Hemedân’da doğdu. Meşhed’de Ahmed Gazâlî ve Şam’da Muhammed bin Hamevî’den ilim öğrendi. 525 (m. 1131) târihinde vefât etti. Ayn-ül-Kudât, “Zübdet-ül-hakâik” isimli kitabında buyuruyor ki:
Biliniz ki, ilim üç kısımdır. Birincisi, Âdemoğlunun ilmidir, ikincisi, meleklerin ilmidir. Üçüncüsü ise, mahlûkâtın ve mevcûdatın ilmidir. Bu kısımlardan başka dördüncü kısım vardır ki, bu da Allahü teâlânın ilmidir. Bu ilme, ilm-i meknûn (sır ilmi) de denir. Bu ilmi, Allahü teâlâdan başka kimse bilmez.
Kur’ân-ı kerîmin her harfi, her kelimesi, belki bir köye, belki de bir âlemedir. Belki de her bir kelime, bir talibin maksûdudur. Zeyd’e denilen, Amr’a denilmez. Hâlid’de gördüğünü Bekr’de göremezsin. Sen zanneder misin ki, “Elhamdulillâhi Rabb-il-âlemîn” (Âlemlerin Rabbine hamd olsun)den Ebû Cehl nasîb aldı? Hayır. O, ancak “Kul yâ eyyühel kâfirûn” (Ey Resûlüm de ki: Ey kâfirler...) âyetini işitti. Zira onun nasîbi küfür idi ve kâfirlere olan hitabı işitti. Ancak “Elhamdülillah” Kur’ân-ı kerîmin hepsi, Resûlullah efendimizin nasîbi idi. Onu tam olarak anlamak yine onun nasîbi oldu...
Abdullah İbni Abbâs (radıyallahü anh) şöyle anlattı: “Bir gece Emîr-el-mü’minîn Ali bin Ebî Tâlib’in (radıyallahü anh) hizmetinde idim. Sabaha kadar, “Bismillahillezî...” ile başlayan âyet-i kerîmeleri tefsîr etti. Kendimi onun yanında, deryaya karşı bir bardak suya benzettim.” Her deryanın bir haddi bir sınırı vardır. Ancak Allahü teâlânın kelâmının bir haddi, sınırı yoktur. Ondan ne kadar kabiliyetin varsa, ona göre bir şeyler alabilirsin...
Kalbinin ürperdiği işi yapma! Nefsine uyma! Şüphe ettiğin işlerde kalbine danış! Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Nefse sükûnet ve kalbe ferahlık veren iş, iyi iştir. Nefsi azdıran, kalbe heyecan veren iş günahtır.” Yine hadîs-i şerîfte; “Helâl olan şeyler bellidir. Haramlar da bildirilmiştir. Şüpheli olanlardan kaçınız. Şüphesiz bildiklerinizi yapınız!” buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf gösteriyor ki, şüphe edilen ve kalbi sıkan şeyi yapmamalıdır. Şüphe edilmeyeni yapmak caiz olur. Şüpheli bir şeyle karşılaşınca, eli kalb üzerine koymalı. Kalb çarpması artmazsa, o şeyi yapmalı. Eğer fazla çarparsa, yapmamalıdır. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Elini göğsüne koy! Helâl şeyde kalb sâkîn, olur. Haram şeyde çarpıntı olur. Şüpheye düşersen yapma! Din adamları fetvâ verseler de yapma!”
Enbiyânın ve şühedânın gıbta ettiği zatlar!..
1 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme :1 Temmuz 2025 00:42
“Size bir kavim bildiriyorum ki, onların Allah katında mertebeleri benim gibidir."
Şeyzele hazretleri Şafiî âlimlerinden olup İsmi Azîz bin Abdülmelik’tir. İran’ın Gîlân şehrinde doğdu. 494 (m. 1101) senesinde Bağdad’da vefât etti. İbn-i Hılligân diyor ki: “Şafiî fakîhlerinden ve vâizlerinden olan Şeyzele, derin bir âlim, fazilet sahibi bir vâiz, mahâreti çok olan ve sözleri ve eserleri anlaşılır bir âlimdir. Fıkıhta, usûl-i din (kelâm, akâid) ve vaaz ilminde çok eser yazdı. Arabca şiirlerden çok şeyler ezberleyip topladı. Bağdad şehrinin Bâb-ül-ezc tarafına kadı olarak tayin edildi. Birçok âlimden, çok hadîs-i şerîf dinleyip ezberledi. İtikâdda Eş’arî mezhebinde idi.”
Levâmi’u envâr isimli eserinde şöyle nakleder:
Hakîkî îmâna kavuşan kimseler, Allahü teâlânın himâyesinde olurlar. Hakîkate vâsıl olmuşlardır. Bunlar hakkında hadîs-i kudsîde buyuruldu ki: “Evliyâm kubbem (örtüm) altındadır. Onları benden başkası tanımaz. Bunların hâlleri, halkın anlayışlarına sığmaz. Halkın bunlar hakkında bildikleri, benzetme ve temsilden öteye geçmez. Bunlar öyle bir kâfiledir ki, Allahü teâlâya verdikleri ahde vefa gösterirler.”
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, kalbleri güneşten daha parlak, fiilleri (amelleri) peygamberlerin amelleri gibidir (yani kerâmetleri vardır). Onlar, Allah katında şehîdler mertebesindedirler.”
Başka bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Size bir kavim bildiriyorum ki, onların Allah katında mertebeleri benim gibidir. Ancak onlar, peygamberler şehîdler değildir. Enbiyâ ve şühedâ onlara gıbta ederler. Onlar birbirine, Allah rızâsı için muhabbet ederler.”
Başka bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “İnsanlar üç kısımdır. Birinci kısım, hayvanlara benzer. İkinci kısım, meleklere benzer. Üçüncü kısım, Peygamberlere benzer.” Birinci kısımda olanların maksadı, hayvanlar gibi yiyip içmektir. Bunlar hakkında A’râf sûresinin 179. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki; “Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir. Belki daha da aşağıdırlar.” İkinci kısımdakilerin maksadı, melekler gibi tesbih, namaz, oruç gibi ibâdetlerdir. Üçüncü kısım insanların hizmeti, maksadı, aşk-ı ilâhi, rızâyı Bârî, muhabbetullah ve Allahü teâlâya teslim olmaktır.
Peygamber Efendimiz (aleyhisselâm) bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “İlim taleb etmek, kadın-erkek her Müslümana farzdır.”
Dişleri misvâklamanın fazileti büyüktür...
2 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme :2 Temmuz 2025 00:12
Kadınların dişleri zayıftır. Onlar için sakız, misvak yerine geçer.
İbn-i Ebil-Velid Bâcî hazretleri Mâlikî mezhebi fıkıh âlimidir. Endülüs’te (İspanya) Kurtuba’da (Cordoba) doğdu. Endülüs’teki âlimlerden ilim öğrendikten sonra, Bağdad, Basra, Yemen ve Hicaz’a giderek buralardaki âlimlerden ilim tahsil etti. Endülüs’e dönerek Sarakusta’da (Saragosa) talebe yetiştirdi. 493 (m. 1100) yılında hacdan dönerken Cidde’de vefât etti. “Kitâb-ül-burhân” isimli eserinde şöyle nakleder:
Sünnet, Allahü teâlânın açıkça bildirmeyip, yalnız Resûlullah Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yapılmasını övdüğü, yahut devam üzere yaptığı, yahut yapılırken görüp de mâni olmadığı şeylere sünnet denir. Sünneti terk edene azap olmaz. Lâkin ıtâba (azarlanmaya) müstahak olur. Misvak kullanmamak gibi. Dişi sararınca, ağız kokusu değişince, uykudan kalkınca, namaza durmadan önce misvak kullanmak mekrûhtur diyenlerin sözleri muteber değildir. Eğer dişinin kanama korkusu varsa yavaş yavaş sürmeli, dişe ve dile de olsa sürüp, misvak kullanmayı terk etmemelidir. Peygamberimiz dişleri misvâklayarak kılınan bir namazın, misvâksız kılınan yetmiş vakit namazdan efdal olduğunu beyân buyurmuşlardır. Oğlan çocuklarına da misvak kullanmayı âdet ettirmek müstehâbdır. Kadınların dişleri zayıftır. Onlar için sakız, misvak yerine geçer. Ezan ve ikâmet okumak, cemâatle namaz kılmak, oğlan çocuklarını sünnet ettirmek ve evlendiği vakitte yemek yedirmek sünnettir.
Sünnet ikidir. Biri sünnet-i müekkededir. Buna sünnet-i hüdâ da denilir, işlemesi vâcib hükmünde olup, terki de vacibin terki gibi tahrîmen mekrûh olduğu için, vâcib mesabesinde görüldü. Bazı ulemâ, sünnetin terki tenzîhen mekrûhtur dedi. Sabah namazının sünneti, yatsı namazının iki rek’at son sünneti, cuma namazının ilk ve iki rek’at son sünneti, akşam namazının sünneti, cuma namazının dört rek’at ilk sünneti ve dört rek’at son sünneti, müekked sünnetlerdendir. Biri de sünnet-i gayr-i müekkededir. İkindi ve yatsı namazının ilk sünneti gibi. Biri de sünnet-i kifâyedir. Ezan ve ikâmet sünneti gibi ki, bir Müslüman okuyunca diğerinden sakıt olur. Resûlullah Efendimizin dört halîfesinin de sünnetleri vardır. Hazreti Ebû Bekr’in sünneti, Kur’ân-ı kerîmi Mushaf hâline getirip toplamak. Hazreti Ömer’in sünneti ramazanın başından sonuna kadar teravihi cemâatle kılmak. Hazreti Osman’ın sünneti, cuma günü hutbeden önce ezan okumak. Hazreti Ali’nin sünneti, her hafta, başını tıraş etmektir.
"Yaptığın işler bize gösteriliyor ey oğul"
3 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme :3 Temmuz 2025 00:26
"İnsanların yaptıkları işler, mezardaki tanımadıkları ölülere de bildirilir."
Bağdâdîzâde Hasan Çelebi Osmanlı âlimlerindendir. Bursa’da doğdu. Orada zamanının âlimlerinden ilim tahsil etti ve icâzet alıp, Dimetoka, İnegöl, İznik, Edirne ve İstanbul’da müderris olarak vazîfe yaptı. Sonra Manisa müftîliğine, daha sonra da Nakib-ül-Eşrâf makamına tayin edildi. Emekli olunca Bursa’ya yerleşip, 986 (m. 1578) senesinde orada vefât etti.
Bu mübarek zat, bir dersinde şunları anlattı:
Hakîm-i Tirmizî’nin “Nevadir” kitabında bildirdiği hadîs-i şerîfte; “İnsanların yaptıkları işler, pazartesi ve perşembe günleri, Allahü teâlâya arzolunur. Peygamberlere, evliyâya ve ana-babaya cuma günleri gösterilir, iyi işleri görünce sevinirler. Yüzlerinin parlaklığı artar. Allahtan korkunuz! Ölülerinizi incitmeyiniz!” buyuruldu.
İnsanların yaptıkları işler, mezardaki tanımadıkları ölülere de bildirilir. Abdullah İbni Mübârek ve İbn-i Ebiddünyâ’nın, Ebû Eyyûb el-Ensârî’den bildirdikleri hadîs-i şerîfte; “Yaptığınız işler, ölülere bildirilir, İyi işlerinizi görünce sevinirler, kötü işlerinizi görünce üzülürler” buyuruldu.
Hakîm-i Tirmizî’nin, İbn-i Ebiddünyâ’nın ve Beyhekî’nin “Şu’ab-ül-Îmân” kitabında Nu’mân bin Beşîr’den bildirdikleri hadîs-i şerîfte; “Mezardaki kardeşleriniz için Allahü teâlâdan korkunuz! Yaptığınız işler, onlara gösterilir” buyuruldu. Bu iki hadîs-i şerîf, bütün ölüler içindir.
Ebüdderdâ hazretleri buyuruyor ki: “Yaptığınız işler, ölülerinize gösterilir. Bununla sevinirler veya üzülürler.”
İbn-i Ebiddünyâ, Sadaka bin Süleymân Ca’ferî’den bildiriyor ki: “Bir kötü huyum vardı. Babamın ölümünden sonra, pişman oldum. Bu taşkınlıklarımdan vazgeçtim. Bir aralık bir kabahat yaptım. Babamı rüyâda gördüm. Bana; 'Ey oğlum! Senin güzel işlerinle, kabrimde rahat ediyordum. Yaptığın işler bize gösteriliyor. İşlerin, sâlihlerin amellerine benziyor. Fakat, son yaptığından dolayı çok üzüldüm, utandım. Yanımdaki mevtalar arasında beni utandırma' dedi.”
Bu haber, yabancı mevtaların da, dünyâdaki işleri anladıklarını gösteriyor. Çünkü, çocuğun işleri babasına gösterildiği zaman, babası oğluna, beni yanımdaki ölülere utandırma demektedir. Yabancı ölüler, çocuğun işlerinin babasına gösterildiğini anlamasalardı, babası rüyâda böyle söylemezdi.
Din kardeşin hakkında onun hoşlanmadığı şeyi söyleme!
4 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme :4 Temmuz 2025 00:00
Gıybet, en zemmedilen iş, en çirkin söz, en kötü bir huy, çetin azâba sebep olan bir hâldir.
Selâm bin Abdullah Bâhilî hazretleri Mâlikî mezhebi fıkıh âlimidir. Endülüs’te (İspanya) İşbîliyye’de (Sevilla) doğdu. Endülüs’teki âlimlerden ilim öğrendikten sonra, talebe yetiştirdi. 839 (m. 1435) senesinde vefât etti. “Ez-Zehâir vel-alâk fî edeb-in nüfûsi ve mekârim-il-ahlâk” isimli meşhûr eserinde şöyle anlatır:
Gıybet, en zemmedilen iş, en çirkin söz, en kötü bir huy, çetin azâba sebep olan bir hâldir. Hasede, azgınlık ve taşkınlığa delâlet eder. Gıybet, nemîmenin (söz taşımanın) girdiği yere girer. Kin ve musibetin habercisidir. Allahü teâlâ gıybeti ölü eti yemekle beraber kıldı. Hucurât sûresi 12. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Müslümanların ayıp ve kusurlarını araştırmayın. Birbirinizi gıybet etmeyin. Sizden biriniz, hiç ölü kardeşinin etini yemeyi ister mi? Bundan tiksindiniz (değil mi?) O hâlde (Gıybet etmekte) Allahtan korkun...” buyuruldu.
Resûlullah efendimize, gıybetin ne olduğu suâl edildiğinde buyurdu ki: “Kardeşin hakkında onun hoşlanmadığı şeyi söylemendir. Onun hakkında söylediğin bu söz doğru ise, gıybet etmiş olursun. Söylediğin söz yalan ise iftira etmiş olursun.” Başka bir hadîs-i şerîfte de; “Üç kimse vardır ki, onlar hakkında konuşmak gıybet olmaz. Zâlim idâreci, içki içen kimse ve yaptığı kötülüğü ilân eden kimse” buyuruldu. Allahü teâlâdan hayâ etmeyen açıktan günah işleyen, yaptığı kötülükleri insanlardan gizlemeyen bir kimse, hayâ perdelerini yırtmıştır. Artık kendisine hüsn-i zan edilmek durumundan çıkmış, kötülük işlediği kesin bir hâl almıştır.
Büyüklerden birisi buyurdu ki: “Gıybetten çok sakın. O öyle kötü bir iştir ki, ona izin yoktur.”
Edîblerden birisi oğluna dedi ki: “Ey oğlum. Yalan olmasa bile gıybet etme! Doğru söylemiş olsan bile, konuşmanı kötü yapmış olursun. Eğer yalan konuşursan, birçok kötülüğü bir araya getirmiş olursun.”
Hikmet sahipleri demişlerdir ki: “Ekmeğini insanların etleriyle (Gıybet ederek) yiyen kimse, kendini manevî kirlerden korumamış olur. Selef-i sâlihînden bazısı, abdesti bozulunca hemen abdest aldığı gibi, ağızından gıybet olan bir söz kaçırmış olsa, hemen abdestini tazelerdi. Yine onlardan bazıları oruçlu iken gıybet etmiş olsalar, o günkü oruçlarını kaza ederlerdi. Fıkhî bakımdan, gıybet yapılınca tekrar abdest almak veya orucu kaza etmek lâzım olmadığı hâlde, o büyükler, emirlere bağlılıktaki yükseklikleri, günahlardan son derece kaçınmaları ve gıybetin çirkinliği sebebiyle böyle yaparlardı.
İlim talep etmek, her Müslümana farzdır”
5 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme :5 Temmuz 2025 00:12
İlim, pek yüksek bir kazançtır. Âlim, Allahü teâlânın isimlerinden bir isim; ilim ise sıfatlarından bir sıfattır.
Ebû Abdullah Havlânî hazretleri Şâfîî mezhebi âlimidir. Mısır’da Havlân kabilesindendir. 181 (m. 797)’de doğdu. 267 (m. 880)’de Mısır’da vefât etti. İmâm-ı Şafiî’nin uzun müddet derslerine devam ederek fıkıh ilminde meşhur bir âlim oldu. Bir dersinde şunları anlattı:
İlim, pek yüksek bir kazançtır. Âlim, Allahü teâlânın isimlerinden bir isim; ilim ise sıfatlarından bir sıfattır. Fakat Allahü teâlânın ilmi, insanların ilmi gibi değildir. Aralarında sâdece isim benzerliği vardır. Çünkü insanların ilmi çalışmakla, başkasından öğrenmekle, düşünce ve tecrübe ile olmaktadır. Allahü teâlâ ise böyle şeylerden münezzehtir. O’nun ilmi ezelîdir. Yedi kat yerde ve yedi kat gökte ne varsa hepsini bilir. Hiçbir şey O’nun ilminin dışında değildir.
Peygamberlerin ilmi de, çalışmakla, başkasından öğrenmekle elde edilmiş değildir. Onların bilgileri, Allahü teâlâ tarafından kendilerine bildirilmiş olup, diğer bütün insanların ilimlerinden farklıdır. İlim öğrenmek, her Müslümana farzdır. Bunda gevşek davrananların hiçbir mazereti kabûl edilmeyecektir. Bir Müslümanın, kendisine lâzım olan din ve dünyâ bilgilerini en doğru bir şekilde öğrenip, bunları tatbik etmesi elbette lâzımdır, ilim öğrenmek nasıl ki mutlaka mühim ise, o ilmin doğrusunu öğrenmek de o derece mühimdir. Bir Müslümanın Müslümanlığı, bunları bilip yapmakla tamâm olur. Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “İlim talep etmek, her Müslümana farzdır” buyurdu. Başka bir hadîs-i şerîfte de buyurdu ki: “Din bilgisi öğrenmek, her Müslümana farzdır, öyleyse onu öğreniniz ve öğretiniz. Câhiller olarak ölmeyiniz.”
Her Müslümanın, kendisine lâzım olan ilimleri öğrenmesi lâzım olduğu gibi, âlime de, ilmiyle herkese faydalı olmak için gayret etmesi lâzımdır. Kendisinden ilim taleb edeni menetmesi uygun değildir. İlim, amelden öncedir. Bir şey bilinir, bundan sonra bu bilgiye uygun amel yapılır. Bunun için, ilim amelden önce gelmektedir. Fakat îmân böyle değildir, îmân, ilimden de öncedir. Peygamberler, insanları önce îmân etmeye, bunu kabûl edenleri de, ilim öğrenip amel etmeye davet etmişlerdir.
İlmin kâmil olması için bazı şartlar vardır. Niyeti, başka niyetlerin karışmasından kurtarıp ihlâsa kavuşturmalı, bâtını manevî kirlerden temizlemeli, ilme, Allahü teâlânın rızâsı için yönelmeli, ilim öğrenmek sevâbını Allahü teâlâdan beklemeli, gösterişten, övünmekten uzak durmalıdır.
.
"Allahü teâlâ, bana iki kanat verdi..."
6 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme :6 Temmuz 2025 00:16
“Yâ Esma! Zevcin Ca’fer, Cebrâil ve Mikâil ile birlikte yanıma geldiler. Bana selâm verdiler."
Muhammed El-Bâmî hazretleri Hadîs ve Şâfîî mezhebi âlimidir. 810 (m. 1407) senesinde Kâhire’de doğdu. Orada meşhur âlimlerden fıkıh ilmini ve diğer dînî ilimleri öğrendi. İbn-i Hacer Askalânî ve daha başka âlimlerden hadîs-i şerîf dinledi. 885 (m. 1480) senesinde Kâhire’de vefât etti. “Feth-ül-Mün’im ve Şerhi” isimli eserinde şöyle buyuruyor:
Rûhların kendi cesedlerine tesîr ve tasarruf etmelerine ve kabirde bulunmalarına izin verilmiştir. Rûhun İlliyyînde olduğu hâlde, bedene bağlanmasına ve tasarruf yapmasına izin verildiğini İbn-i Asâkîr’in, Abdullah İbni Abbâs’tan haber verdiği şu hadîs-i şerîf göstermektedir. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ca’fer-i Tayyar hazretleri şehîd olduktan sonra buyurdu ki: “Bir gece Cafer-i Tayyar yanıma geldi. Yanında melek vardı, iki kanatlı idi. Kanatlarının uçları kana boyanmış idi. Yemen’deki Bîşe denilen vadiye gidiyorlardı.” İbn-i Adî’nin hazret-i Ali bin Ebî Tâlib’den haber verdiği hadîs-i şerîfte; “Ca’fer bin Ebî Tâlib’i meleklerin arasında gördüm. Bîşe ahâlisine yağmur geleceğini müjdeliyorlardı” buyuruldu.
Hadîs âlimlerinden Hakîm, Abdullah İbni Abbâs’ın şöyle anlattığını haber veriyor: “Resûlullahın yanında oturuyordum. Mûte gazâsında şehîd olan Ca’fer-i Tayyâr’ın (radıyallahü anh) zevcesi Esma binti Umeys de orada idi. Resûlullah Efendimiz; “aleyküm selâm” dedi ve sonra; “Yâ Esma! Şimdi, zevcin Ca’fer, Cebrâil ve Mikâil ile birlikte yanıma geldiler. Bana selâm verdiler. Selâmlarına cevap verdim. Bana 'Mûte gazâsında kâfirler ile birkaç gün savaştım. Vücûdumun her tarafında yetmişüç yerimden yaralandım. Bayrağı, sağ elime aldım. Sağ kolum kesildi. Sol elime aldım, sol kolum kesildi. Allahü teâlâ, iki kolum yerine bana iki kanat verdi. Cebrâil ve Mikâil ile birlikte uçuyorum, istediğim zaman cennetten çıkıyorum, istediğim zaman girip meyvelerini yiyorum' dedi” buyurdu.
Esma, bunları işitince; “Allahü teâlânın nimetleri Ca’fer’e afiyet olsun. Fakat, herkes bunu benden işitince inanmazlar diye korkuyorum. Minbere çıkıp siz söyleseniz. Size inanırlar” dedi. Resûlullah teşrîf edip, minbere çıktı. Allahü teâlâya hamd ve sena eyledikten sonra; “Ca’fer İbni Ebî Tâlib, Cebrâil ve Mikâil ile birlikte yanıma geldiler. Allahü teâlâ, ona iki kanat vermiş. Bana selâm verdi” buyurdu. Sonra, Esmâ’ya haber verdiklerini bir bir söyledi.
.
"O gün altının, malın değeri olmaz!.."
7 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme :7 Temmuz 2025 00:40
"Üzerinde kul hakkı olan, mahlûkların malına, ırzına dokunan, ölmeden önce helâlleşsin, ödesin!"
Abdullah Batalyûsî hazretleri Mâlikî mezhebi fıkıh âlimidir. 444 (m. 1052) senesinde Endülüs’te (İspanya) Batalyûs (Badajoz) şehrinde doğdu. Sonra Belensiye (Valencia) şehrine yerleşti. Endülüs’teki âlimlerden ilim öğrendikten sonra, talebe yetiştirdi. 521 (m. 1127) senesinde Belensiye’de vefât etti. El-İktidâb fî şerh-i edeb-il-küttâb isimli eserinde şöyle buyuruyor:
Her müminin, en önce, Ehl-i sünnet îtikatını, kısaca öğrenmesi farzdır. Bundan sonra, iki şey öğrenmesi lâzım olur. Biri kalb için olan, ikincisi beden için lâzım olan bilgidir. Beden için olan bilgi de ikidir. Biri yapacağı emirler, ikincisi sakınacağı yasaklardır.
Haramlardan kaçınmak iki türlüdür: Birinci kısmı, yalnız Allahü teâlânın haklarına dokunan günahlardan kaçınmaktır. İkinci kısmı, insanların, mahlûkların hakları da bulunan günahlardan kaçınmaktır. İkinci kısmı, daha mühimdir. Allahü teâlâ, hiçbir şeye muhtaç değildir ve çok merhametlidir. Kullar ise, pekçok şeye muhtaç oldukları gibi, hasîs ve alçaktır. Resûlullah Efendimiz buyurdu ki:
(Üzerinde kul hakkı olan, mahlûkların malına, ırzına dokunan, ölmeden önce helâlleşsin, ödesin! Zîrâ o gün altının, malın değeri olmaz. O gün, hak ödeninceye kadar, kendi sevaplarından alınacak, sevapları olmazsa, hak sahibinin günahları, buna yüklenecektir.)
Kıyâmet günü, hak sahibi, hakkını affetmezse, bir dank hak için, cemaat ile kılınmış, kabûl olmuş yediyüz namazı alınıp, hak sahibine verilecektir.
Bir gün, Eshâb-ı kirâma karşı (Müflis kime denir, biliyor musunuz?) buyurdular. Eshab (Parası ve malı kalmayan kimseye diyoruz) dediler. Buyurdu ki: (Ümmetim arasında müflis, şu kimsedir ki, kıyâmet günü, defterinde çok namaz, oruç ve zekât sevabı bulunur. Fakat, bir kimseye sövmüş, iftirâ etmiş, malını almış, kanını dökmüş, döğmüş. Sevapları, bu hak sahiplerine dağıtılır. Hakları ödenmeden önce, sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları, bunun üzerine yükletilir. Sonra Cehenneme atılır.)
Haramları öğrenmek de, herkese başka türlü farz olur. Meselâ, erkeklerin ipek giydiği bir yerde bulunanların, ipek giymenin haram olduğunu öğrenmesi ve bilenlerin bilmeyenlere öğretmesi farz olur.
.
Resulullah güldüğü zaman, duvarlar üzerine nur verirdi
8 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme :7 Temmuz 2025 23:50
Peygamber efendimiz güler yüzlü idi. Tebessüm ederek gülerdi...
İbrâhim Bâûnî hazretleri Şâfîî mezhebi âlimidir. 777 (m. 1375) senesinde Suriye’de bulunan Safd’da doğdu. Devrinin büyük âlimlerinin derslerine devam ederek icazet aldı ve Safd’da kadılık vazîfesine tayin edildi. Sonra Şam’da Benî Umeyye Câmi hatîbliğini ve Şemisatiyye Medresesi’nde başmüderrislik vazîfesini yaptı. 870 (m. 1465) senesinde Şam’da vefât etti. Çok kitap yazdı. Bunlardan “Minhât-ül-lebîb fî Sîret il-Habîb” isimli eserinde şöyle anlatır:
Peygamber Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) mübarek yüzü ve bütün âzâ-i şerifesi ve mübarek sesi, bütün insanların yüzlerinden ve âzâsından ve seslerinden güzel idi. Mübarek yüzü, bir miktar yuvarlak idi. Neşeli olduğu zamanda, mübarek yüzü ay gibi nurlanırdı. Sevindiği, mübarek alnından belli olurdu. Gündüz nasıl görürse, gece dahi öyle görürdü. Önünde olanları gördüğü gibi, arkasında olanları dahi görürdü. Yana ve geriye bakacağı zaman, bütün bedeni ile dönüp bakardı. Yeryüzüne nazarı, semaya bakmasından ziyade idi. Mübarek gözleri büyük idi. Mübarek kirpikleri uzun idi. Mübarek gözlerinde bir miktar kırmızılık vardı. Mübarek gözlerinin karası gayet siyah idi.
Fahr-i âlem efendimizin alnı açık idi. Mübarek kaşları ince idi. Kaşları arası açık idi. İki kaşı arasında olan damar, hiddetlenince kabarır idi. Mübarek burnu gayet güzel olup, orta yeri bir miktar yüksek idi. Mübarek başı büyük idi. Mübarek ağzı küçük değildi. Mübarek dişleri beyaz idi. Mübarek ön dişleri seyrek idi. Söz söylediği zamanda, sanki dişleri arasından nur çıkardı. Allahü teâlânın kulları arasında ondan daha fasih ve tatlı sözlü kimse görülmedi. Mübarek sözleri gayet kolay anlaşılır, gönülleri alırdı ve ruhları cezbederdi. Söz söylediği zaman, kelimeleri inci gibi dizilirdi. Bir kimse saymak istese, kelimeleri sayılmak mümkün idi. Bazen iyi anlaşılması için, üç kere tekrar ederdi. Cennette Muhammed aleyhisselam gibi konuşulacaktır. Mübarek sesi, kimsenin sesinin yetişemediği yere yetişirdi.
Peygamber Efendimiz güler yüzlü idi. Tebessüm ederek gülerdi. Gülerken, mübarek dişleri görünürdü. Güldüğü zaman, nuru duvarlar üzerine ziya verirdi. Ağlaması da, gülmesi gibi hafif idi. Kahkaha ile gülmediği gibi, yüksek sesle de ağlamazdı, amma mübarek gözlerinden yaş akar, mübarek göğsünün sesi işitilirdi. Ümmetinin günahlarını düşünüp ağlardı ve Allahü teâlânın korkusundan ve Kur’ân-ı kerimi işitince ve bazen de namaz kılarken ağlardı.
İmanla vefat eden herkes şefaate kavuşacaktır...
9 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme :9 Temmuz 2025 00:02
"Ümmetimden, şirk üzere ölmeyen herkese Allah’ın izni ile şefaat edeceğim."
Muhammed Bâzilî hazretleri Şâfîî mezhebi fıkıh âlimidir. 845 (m. 1441) senesinde Şırnak’ın Cizre ilçesinde doğdu. Burada ve Şam’da meşhur fıkıh âlimlerinin derslerine devam ederek icazet aldı. Sonra Hama’ya giderek talebe yetiştirdi. 925 (m. 1519) senesinde Hama’da vefât etti. Çok kitap yazdı. Bunlardan “Gâyet-ül-merâm fî Seyyid-il-Enâm” isimli eserinde şöyle anlatır:
İmanını muhafaza ederek ölen herkes şefaate kavuşacaktır. Duha suresinin (Elbette Rabbin sana [şefaat hakkı ve pek çok nimet] verecek, sen de razı olacaksın) mealindeki beşinci âyet-i kerimenin tefsirinde Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz (Ümmetimden bir kişi Cehennemde kalsa razı olmam) buyurdu. Şefaate kavuşabilmek için de imanlı ölmek şarttır. İmanlı ölenler de ebedî kurtuluşa kavuşmuş demektir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kıyamette şefaat edeceğim. Ya Rabbi, kalbinde hardal zerresi kadar iman olanları Cennete koy diyeceğim. Bunlar Cennete girecekler. Sonra, kalbinde az bir şey olanlara, Cennete girin diyeceğim.)
(Ahirette ilk şefaat eden ve şefaati kabul olan ben olacağım.)
(Ümmetimden, şirk üzere ölmeyen herkese Allah’ın izni ile şefaat edeceğim.)
(Kıyamet günü en önce ben şefaat edeceğim.)
(Her peygamberin, müstecab [kabul olan] bir duası vardır. Ben duamı, ümmetime şefaat etmek için ahirete sakladım.)
(Ümmetimden büyük günah işleyenlere şefaat edeceğim.)
Peygamber efendimiz, günahkârlara şefaat edeceğini bildirince, Hazret-i Ebüdderda, (İmanı olan hırsız ve zâniler de şefaate kavuşacak mı?) diye sual etti, (Evet, onlara da şefaat edeceğim) buyurdu.
(Kıyamette, kum sayısından daha çok kimseye şefaat ederim.)
(Kıyamette “Ya Rabbi, zerre kadar imanı olanı Cennete koy!” diyeceğim. Hepsi şefaatimle Cennete girecek.)
(Şefaatime inanmayan kimse, ona kavuşamaz.)
(Şefaatime en layık olan, bana en çok salevat okuyandır.)
(Ümmetimden geri kalan olur korkusu ile Cennete girdiğim hâlde tahtıma oturmam. Allahü teâlâya, “Ya Rabbi ümmetim, ümmetim” derim. Rabbim “Ümmetine ne yapmamı istiyorsun?” buyurur. Ben de “Ya Rabbi onların hesaplarını çabuk gör, sıkıntıdan kurtulsunlar” derim. Cehennemliklerin listesi bana verilir. Onlara şefaat ederim. Hatta Cehennem hazini Malik “Ümmetinden cezalanacak kimse bırakmadın” der.)
Allahü teâlânın emrine ilk muhalefet eden şeytandır!
10 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme :10 Temmuz 2025 00:09
Şeytan, Hazreti Âdem’e secde etmekle emrolununca; “Ben ondan üstünüm" diyerek kibirlendi.
Mahmûd Bedreddîn Efendi Osmanlı âlimlerindendir. Küçük yaşta ilim tahsiline başladı. O zamanın büyük âlimlerinden ilim öğrendi. Bursa, İstanbul ve Edirne’de müderrislik yaptıktan sonra Edirne’ye kadı olarak tayin edildi. 937 (m. 1530) senesinde Edirne’de vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Kalbin bozuk olmasına sebep olan kötü huylar, yani kalp hastalıkları vardır. Bunlardan biri de kibirdir. Kendisini başkalarından üstün görmek demektir ki, haramdır. Hadîs-i şerîfte Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Allahü teâlâ buyuruyor ki, kibriyâ, üstünlük ve azamet bana mahsûstur. Bu ikisinde bana ortak olanı Cehenneme atarım, hiç acımam.” Allahü teâlânın emrine muhalefet edip de ilk defa kibirlenen şeytan oldu. Şeytan, Hazreti Âdem’e secde etmekle emrolununca; “Ben ondan üstünüm. Toprağa karşı niçin secde edeyim” diyerek kibirlendi. “Beni ateşten, onu çamurdan yarattın” deyip Rabbine karşı geldi. Ateşin alevini, latîfliğini ve ışık yaydığını görünce, onu sudan ve topraktan üstün sandı. Hâlbuki üstünlük, kendini üstün görmekte değil, tevâzu göstermekle olur.
Kibirden çok sakınmak lâzımdır. Fakirlerin davetine gitmemek, iki parmak ile yemek yemek (üç parmakla yemek lâzımdır), sofraya düşen yiyecekleri yememek, uzun elbise giymek, kibrinden elbisesinin söküğünü dikmemek, yemek pişirmemek, evinin hizmetini görmemek, hizmetkârı ile beraber yemek yememek, fakirlerin yanına oturmamak kibirdir. Resûlullah efendimiz, koyun sağar, merkebe biner ve ev hizmetini görürdü.
Kalb hastalıklarından biri de ucbdur. Ucb, yaptığı ibâdetleri ve iyilikleri kendinden bilip, onlarla övünmek demektir. Nimeti ulu görüp, nimeti göndereni unutmak ve nimete meyletmek de ucbdur. Ucb, nimeti verenle aradaki bağı unutup, amelin ve ibâdetinin de Allahü teâlânın tevfik ve ihsanıyla olduğundan gâfil olmaktır. Ucbun sebebi, cehâlettir, ilâcı, her şeyin Allahü teâlâdan olduğunu bilmektir. Kalb hastalıklarından biridir. Kin tutmak demektir. Bir dünyâ meselesi için kalbiyle sevmemek, o kimseden nefret ederek ona düşman olmak, başkasını aşağı görmek, o kimse hakkında kötülük düşünmektir. Ama bir kimseyi başkalarına ve kendisine zulmettiği için sevmemek veya fısk ve günâhından dolayı sevmemek hıkd olmaz. Bu gadab-ı fillah, Allahü teâlânın rızâsı için sevmemektir.
İlim, aklı aydınlatır, cehâleti öldürür...
11 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme :11 Temmuz 2025 00:15
İlim; insanı akla götürür, kim ilim öğrenirse akıllanır, ilim; nefsi, rûhu ihyâ eder (diriltir)...
Alâeddîn Halîfe Osmanlı âlimlerindendir. Fâtih Sultan Mehmed Hân devrinde yaşadı. Önceleri asker idi. Şeyh Ebdâl Alâeddîn’in tavsiyesi ile Halvetiyye tarikatına girdi. Şeyh Alâeddîn’in vefâtından sonra, büyük halîfesi Şeyh Sinân’ın hizmetine girdi. Daha sonra İstanbul’a geldi. Burada büyük bir zaviye yaptırdı ve talebe yetiştirdi. İstanbul’da vefat etti. Sohbetlerinde şunları anlattı:
“Câhil; dayakla uslanmaz, nasihatlerden payını almaz.”
“İlim; insanı akla götürür, kim ilim öğrenirse akıllanır, ilim; nefsi, rûhu ihyâ eder (diriltir). Aklı aydınlatır, cehâleti öldürür.”
“Zulüm; ayakların kaymasına, nimetin zevâline, milletlerin helakine sebep olur.”
“Allahü teâlâdan başka her şeyden uzaklaşmak, ermişlerin ibâdetidir.”
“Müminin gerçek sevgisi, buğzu, bir şeyi alması, yapması ve terki, Allah için olur.”
“Kâmil mümin gizli şükreder, belâya karşı sabreder, ümîd hâlinde iken bile korkar.”
“Akıllı kimse, Rabbine ibâdetle, nefsin arzusuna karşı gelendir. Câhil kimse, mâsiyet (günah) işleyerek nefsin arzusuna uyandır.”
“Allaha vuslat (erişmek), insanlardan uzak durmakla olur.”
“İlim, hikmet semeresidir (meyvesidir)."
“İhtirâslı kimse, bütünüyle dünyâya mâlik olsa dahi fakirdir.”
“Doğruluk, İslâmın direği, îmânın desteğidir.”
“Allah için cömertlik, mukarrebînin (ermişlerin) ibâdetidir.”
“Allahın azâbından korkmak, müttekîlerin nişanıdır.”
“Günahlardan sakınmak, tövbekârların ibâdetidir.”
“Dînin esâsı, emâneti yerine vermek, sözünde durmaktır.”
“Hased eden dâima hastadır, cimri insan, dâima fakirdir.”
“Kanaatkâr olmak, boyun eğme zilletinden daha hayırlıdır.”
“İyilik, zincirden bir bağ olup, onu ancak teşekkür veya mükâfatlar çözebilir.”
“Mümin, nimetle hata arasında olup, nimete yalnız şükür ve istiğfarla erişilir.”
“Öfke anındaki yumuşaklık (hilm), zâlimlerin gazâbından korur.”
“Olgunluk üç şeyde gereklidir: Musibetlere sabır, isteklerde iktisâd ve isteyene vermektir.”
“Yumuşaklık, durulmayı çabuk sağlar ve zor olan şeyleri kolaylaştırır.”
“Âlim, câhili hemen tanır, çünkü daha önce o da câhildi. Câhil âlimi tanımaz, çünkü daha önce âlim değildi.”
"Bu büyük acıya nasıl tahammül ederim?”
12 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme :11 Temmuz 2025 23:50
Cennette, peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlihlerle beraber olanlar...
Hasan bin Muhammed Bûrînî hazretleri tefsîr, fıkıh ve hadîs âlimidir. 963 (m. 1556) senesinde Filistin’de Nablûs’un Bûrîniyye köyünde doğdu. Şam’da meşhur âlimlerin derslerine devam ederek ilim tahsil etti. İcazet aldıktan sonra Câmi-i Emevî’de ders okuttu. 1024 (m. 1615) senesinde Şam’da vefât etti.
Bu mübarek zat, bir dersinde şunları anlattı:
Nisa sûresi 69. âyet-i kerîmesinde meâlen buyuruldu ki: “Allahü teâlâya ve Resûlüne itaat edenler (var ya), işte bunlar, Allahü teâlânın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlihlerle beraberdirler. Bunlar ise ne güzel arkadaş(tırlar).” Bu âyet-i kerîme, Resûlullah efendimizin âzâdlısı Sevbân (radıyallahü anh) hakkında nâzil oldu. Şöyle ki: Sevbân, Peygamber efendimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) çok severdi. O’ndan ayrı kalmaya hiç tahammül edemezdi. Bir gün Resûlullah efendimizin huzûruna girdi. Şiddetli bir üzüntüsü olduğu anlaşılıyordu. Resûlullah ona bu hâlinin sebebini sorunca şöyle arz etti:
“Yâ Resûlallah! Hasta değilim. Fakat sizi göremeyince kendimde şiddetli bir yalnızlık hissediyorum. Sizi görmedikçe bu sıkıntıdan kurtulamıyorum. Sonra âhıret hatırıma geldikçe, orada sizi görememekten de korkuyorum. Çünkü siz diğer peygamberlerle (aleyhimüsselâm) birlikte İlliyyîne (Cennetteki çok yüksek derecelere) yükseltilirsiniz. Sizin dereceniz pek yüksek olduğundan, ben Cennete girmiş olsam bile yine sizinle beraber olamam ve sizi göremem. Cennete giremezsem zâten hiç göremem. Bu büyük acıya ise nasıl tahammül ederim?” Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.
Âyetin nüzûl sebebi hakkında başka rivâyetler de olup, bunlardan biri şöyledir:
Yine Rivâyet edildiğine göre, Ensârdan bir zât ağlayarak, Peygamber efendimizin huzûruna geldi. Resûlullah efendimizin ona; “Niçin ağlıyorsun?” diye sorunca, o zât şöyle cevap verdi: “Yâ Resûlallah! Allahü teâlâya yemîn ederim ki, ben sizi canımdan, çoluk-çocuğumdan ve malımdan daha çok seviyorum. Çoluk-çocuğum arasında bulunurken sizi hatırlayınca hemen hasretiniz gönlümü dağlıyor. Göremeyince deli gibi oluyorum. Hem siz Cennette diğer peygamberlerle birlikte en yüksek derecelerde bulunursunuz. Bizler, Cennete girsek bile aşağı derecelerde bulunuruz. O zaman biz sizleri göremeyiz.” Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.
"Onların hâlleri Tevrât’ta da İncîl’de de bildirilmiştir!"
13 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme :12 Temmuz 2025 23:58
"Eshâb-ı kiram, kâfirlere karşı şiddetlidirler. Fakat, birbirlerine karşı merhametli, yumuşaktırlar."
İbn-i Gazzî hazretleri tefsîr, fıkıh ve hadîs âlimidir. 904 (m. 1499) senesinde Şam’da doğdu. Orada meşhur âlimlerin derslerinde devam ederek ilim tahsil etti. Sonra Kâhire’ye gitti. Oradaki âlimlerden ilim tahsil edip icâzet aldı. Evliyânın büyüklerinden Abdülkâdir Deştûtî, Muhammed Münîr Hânekî’nin sohbetlerinde bulunup, feyizlerine kavuştu. Sonra Şam’a döndü ve ders okutmaya başladı. 984 (m. 1576) senesinde Şam’da vefât etti. Yüzden fazla eser yazdı. Eserlerinden biri Tefsîr-i Garîb’dir. Bu eserini kısaltıp, Kanunî Sultan Süleymân Hân’a takdim etti. Sultan, âlimlerine eseri gösterip fikirlerini sordu. Onlar da;
“Sultânım, bize müsâade buyurun, bir araya gelip eseri inceleyelim. Noksanlık veya fazlalık, değişiklik bulursak size arz ederiz. Eğer sünnet-i seniyyeye aykırı, dînimize muhalif bir nokta, bir harf, bir kelime, bir cümle bulamazsak, ihsân ve ikrama hak kazanmış olur. Zîrâ, zamanımızda kimsenin yapamadığı bir işi başarmış demektir” dediler. Kanunî Sultan Süleymân Hân; “Dediğiniz gibi olsun” dedi. Bunun üzerine âlimler; harf harf, kelime kelime, cümle cümle eseri incelediler. En küçük bir hatâ bulamadılar. Neticeyi Sultân’a-arzettiler. Sultan Süleymân Hân, karşılık olarak Gazzî’ye çok hürmet edip, hediyeler verdi...
Bu kitabında şöyle anlatır:
Fetih sûresi 29. âyet-i kerîmede buyuruldu ki: “Muhammed (aleyhisselâm) Allahü teâlânın peygamberidir ve O’nunla birlikte bulunanların (yanî Eshâb-ı Kirâmın) hepsi kâfirlere karşı şiddetlidirler. Fakat, birbirlerine karşı merhametli, yumuşaktırlar. Bunları çok zaman rükû’da ve secdede görürsünüz. Herkese dünyâda ve âhırette her iyiliği, üstünlüğü, Allahü teâlâdan isterler. Rıdvânı, yani Allahü teâlânın kendilerini beğenmesini de isterler. Çok secde ettikleri yüzlerinden belli olur. Onların hâlleri, şerefleri, böylece Tevrât’ta ve İncîl’de bildirilmiştir. İncîl’de de bildirildiği gibi onlar, ekine benzer. İnce bir filiz yerden çıkıp kalınlaştığı, yükseldiği gibi, az ve kuvvetsiz oldukları hâlde, az zamanda etrâfa yayıldılar. Her tarafı îmân nûru ile doldurdular. Herkes filizin hâlini görüp, az zamanda nasıl büyüdü diyerek şaşırdıkları gibi, hâl ve şânları dünyâya yayılıp görenler hayret etti ve kâfirler kızdılar.”
Hiç kimsenin kaderden konuşması caiz değildir
14 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme: 14 Temmuz 2025 02:00
“Kaza, kader bilgisi, Allahü teâlânın kullarından sakladığı sırlardan biridir..."
Muhyissünne İmâm-ı Begavî hazretleri hadîs âlimlerinin büyüklerindendir. 436 (m. 1044) senesinde Horasan’da Herat ile Merv şehirleri arasında bulunan. Bâg köyünde doğdu. 516 (m. 1117) Şevval ayında Merv’de vefât etti. Zamanındaki birçok âlimler ile görüşüp kendilerinden ilim öğrendi ve hadîs-i şerîf rivâyet etti. Çok eser yazdı. (Mesâbih) kitabı, konusunda telîf edilmiş olan hadîs kitaplarının, yani amel, itikâd ve îmân bakımından en şümûllüsüdür.
İmâm-ı Begavî buyuruyor ki:
“Kaza, kader bilgisi, Allahü teâlânın kullarından sakladığı sırlardan biridir. Bu bilgiyi, en yakın meleklere ve şeriat sahibi olan Peygamberlerine (aleyhimüsselâm) bile açmadı. Bu bilgi, büyük bir deryadır. Kimsenin, bu denize dalması, kaderden konuşması caiz değildir. Şu kadar bilelim ki, Allahü teâlâ, insanları yaratıyor. Bir kısmı şakidir. Cehennemde kalacaktır. Bir kısmı da saîddir. Cennete gidecektir...
Bir kimse, hazret-i Ali’ye (radıyallahü anh) kaderi sorduğunda 'Karanlık bir yoldur. Bu yolda yürüme!' buyurdu. Tekrar sorunca 'Derin bir denizdir' buyurdu. Tekrar sordu. Bu defa 'Kader, Allahü teâlânın sırrıdır. Bu bilgiyi senden sakladı' buyurdu.”
İmâm-ı Begavî hazretleri, Ebû Hüreyre’den (radıyallahü anh) haber veriyor ki, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimize biri gelip, 'bir altınım var ne yapayım?' dedi. “Bununla kendi ihtiyâçlarını al” buyurdu. 'Bir altınım daha var' dedi. “Onunla da çocuğuna lâzım olanları al” buyurdu. 'Bir daha var' dedi. “Onu da, ailenin ihtiyâçlarına sarf et” buyurdu. 'Bir altınım daha var' dedi. “Hizmetçinin ihtiyâçlarına kullan” buyurdu. 'Bir daha var' deyince, “Onu kullanacağın yeri sen daha iyi bilirsin” buyurdu.
Mesâbih kitabında bildiriyor ki, Gasîl-ül-melâike adı ile şereflenmiş olan Hanzala’nın oğlu Abdullah (radıyallahü anh) dedi ki: Resûlullah buyurdu ki: “Bile bile bir dirhem gümüş değerinde faiz yemek, otuz zinâdan daha çok günahtır.” Yine Mesâbih kitabında, İmrân bin Hasin’in bildirdiği hadîs-i şerîfte; “Ümmetimin en hayırlı ve en üstünleri, zamanımda bulunanlardır. Onlardan sonra en hayırlıları, onlardan sonra gelenlerdir. Onlardan sonra öyle insanlar gelir ki, istenmeden şahitlik ederler ve emîn olmazlar. Hâin olurlar. Adaklarını yerine getirmezler, keyiflerine, şehvetlerine düşkün olurlar” buyuruldu.
.
“Bu iki ciğerpareniz için adakta bulunun!”
15 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme: 15 Temmuz 2025 00:12
Resûl-i ekrem Efendimiz, Hazreti Hasan ve Hüseyin'i ziyârete gider. İkisi de hastalanmıştı...
Ali bin Hibetullah Cümmeyzî hazretleri kıraat, tefsîr, fıkıh ve hadîs âlimidir. 559 (m. 1164) senesinde Mısır’da doğdu. Burada ilk tahsilinden sonra ilim öğrenmek için Şam ve Bağdad’a gitti. Kâhire’ye dönerek Câmi-ül-Ezher’in hatîbi oldu. 649 (m. 1252) târihinde Mısır’da vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
İnsan (Hel etâ) sûresi sekizinci âyet-i kerîmenin nüzûl (inme) sebebini, âlimler şöyle bildirirler: Bir zaman, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin hasta olmuşlardı. Resûl-i ekrem (aleyhisselâm), Eshâb-ı Kirâm ile torunlarını ziyârete gitti. Hazreti Ali ve Hazreti Fâtıma’ya hitaben; “Bu iki ciğerpareniz için bir adak adayın” buyurdular. Onlar da, Fıdda ismindeki hizmetçileri ile beraber, çocukları sıhhate kavuşursa, Allahü teâlânın rızâsı için, üç gün oruç tutacaklarını nezrettiler (adadılar)...
Hazreti Hasen ve Hazreti Hüseyn sıhhat bulunca, yiyecek bir şeyleri olmadığı için, Hazreti Ali, bir Yahudiden üç sa’ (12,6 litre hacmindeki kap dolusu) arpa borç aldı. Üçü de nezrlerini yerine getirmek için oruç tutmaya başladılar. Arpanın üçte birini hizmetçileri öğütüp, beş tane ekmek pişirdi. Çünkü hepsi beş kişi idiler, iftar vakti Hazreti Fatıma (radıyallahü anha), ekmeklerin her birini hazret-i Ali’nin, Hasen ve Hüseyin’in, hizmetçileri Fıdda’nın ve birini de kendisinin önüne koydu. Kapıya bir miskin geldi (Miskîn, bir günlük yiyeceği bile olmayan fakire denir.) “Ben Müslüman fakirlerinden biriyim. Açım. Yemek istemeye geldim” dedi. Önlerindeki beş ekmeği de miskine verdiler. Kendileri su ile iftar edip, ertesi gün için oruca niyet ettiler. Ertesi gün hizmetçi, kalan unun yarısını öğüttü. Bu undan beş tane ekmek pişirip iftara hazırladı, iftar vakti oldu. Tam ekmekleri yemeye başlayacaklardı ki, kapıya bir yetim gelip yemek istedi. Beşi de ekmeklerini o yetime vererek, yetimi sevindirdiler. Kendileri su ile iftar edip, ertesi gün oruca niyet ettiler. Üçüncü gün, hizmetçi, arpanın kalan kısmını öğütüp, beş tane ekmek yaptı. İftar vakti ekmekleri yiyecekleri sırada kapıya birisi gelip, esirlikten yeni kurtulduğunu, üç gündür bir şey yemediğini söyleyince, ellerindeki ekmekleri buna verdiler...
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunların hâllerini, açlıklarını haber alınca çok üzüldüler. Sonra Cebrâil aleyhisselâm geldi. “Yâ Resûlallah mübârek olsun. Hak teâlâ Ehl-i beytin hakkında âyet-i kerîme gönderdi” diyerek, İnsan (Hel etâ) sûresini okudu.
Davâlılara nasîhat eden Mısır Kadısı...
16 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme: 15 Temmuz 2025 23:55
Kıdı Bekkâr bin Kuteybe hazretleri, karşısına gelen davâlılara nasîhat ederdi...
Bekkâr bin Kuteybe hazretleri hadîs ve Hanefî fıkıh âlimidir. 182 (m. 798) yılında Basra’da doğdu. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin talebelerinden İmâm-ı Ebû Yûsuf ve İmâm-ı Züfer’in derslerine devam ederek icazet aldı. Büyük hadîs âlimi Ebû Dâvûd Tayâlîsî ve Zeyd bin Hârûn’dan hadîs-i şerîf öğrenip, rivâyette bulundu. Sonra Mısır’a kadı tayin edildi. 270 (m. 884) yılında Mısır’da vefât etti.
Her gün kendisini hesaba çeker, kendi kendine “Yâ Bekkâr! Sana insanlar geldi. Onların hakkında hüküm verdin. Yarın sen, yaptıkların sorulduğunda ne cevap vereceksin?” derdi.
Karşısına gelen davâlılara nasîhat eder, onlara; “Fakat, Allahın ahdini (kitaplarındaki Peygamberlere îmân sözünü) ve kendi yemînlerini birkaç paraya satan kimseler (var ya!) İşte onların âhırette hiçbir nasîbi yoktur. Allah onlara kelâmiyle hitâb etmeyecek ve kıyâmet günü onlara merhamet nazarıyla bakmayacak ve kendilerini temize çıkarmayacaktır. Onlar için çok acıklı bir azâb vardır” meâlindeki Âl-i İmrân sûresinin yetmiş yedinci âyet-i kerîmesini okur, arkasından ağlardı. Bu mübarek zat, bir dersinde şunları anlattı:
“Şühpesiz ki dinde, kıyâmete kadar benim ve Hulefâ-i râşidînin üzerinde bulunduğumuz itikâd ve diğer husûslara muhalif olarak ortaya çıkarılan her şey bid’attir.” (Yani din kemâle erdikten sonra sanki kemâle ermemiş, tamamlanmamış ve eksikmiş gibi güya bu eksikliği gidermek için, dinde yapılan yenilikler veya Resûlullahdan (sallallahü aleyhi ve sellem) sonra nefsin arzu ve isteklerine göre ortaya çıkarılan şeylerdir.)
İrbâd bin Sâriye (radıyallahü anh) şöyle rivâyet etti: Bir gün Resûlullah Efendimiz bize namaz kıldırdı. Namaz bittikten sonra bize döndü. Beliğ bir nasîhatte bulundu. Bu nasihatten kalbimiz ürperdi. Bu sırada orada hazır bulunan sahabeden birisi arzetti ki: 'Yâ Resûlallah! Yaptığınız bu nasihat; kavminin arasından artık ayrılan, onlarla vedalaşan ve kendisinden sonra doğru yoldan ayrılmamaları için onlara lâzım olan nasihatleri yapan bir kimsenin nasihati gibidir. O hâlde bize ne tavsiye edersiniz?' diye suâl etti. Bunun üzerine Resûlullah Efendimiz şöyle buyurdu:
“(Ey müminler!) Size Allahü teâlâdan korkmanızı tavsiye ederim. Yani, iş, söz ve sükûtlarınız husûsunda Allahü teâlâdan korkunuz.”
“Biz de kendimizi fıkıh âlimi sanırdık!.."
17 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme: 17 Temmuz 2025 00:03
Yûsuf bin Halîl: “Ne zaman ki İmâm-ı a’zamın meclisine uğradım, sanki gözümden perde kalktı.."
Ebü’l-Fazl Zerencerî hazretleri Hanefî fıkıh âlimidir. Buhârâ’nın Zerencer kasabasında, 427 (m. 1036) senesinde doğdu. Şems-ül-eimme Serahsî ve Şems-ül-eimme Hulvânî’den fıkıh ilmi tahsil etti. Kendi beldesinde “Küçük Ebû Hanîfe” ismini vermişlerdi. Ortaya çıkan yeni mes’elelerde fetvâ için kendisine müracaat olunurdu. 512 (m. 1118)’de Buhârâ’da vefât etti. El-Emâlî ve Menâkıb-ı İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe isimli eserleri vardır. “Menâkıb-ı İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe” isimli eserinde buyuruyor ki:
İmâm-ı a’zamın ismi, önceki âlimler ve Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından bildirilmiştir. Ebû Hüreyre’nin (radıyallahü anh) bildirdiği hadîs-i şerîfte Resûlullah efendimiz buyurdular ki; “Ümmetimde Nu’mân isminde, Ebû Hanîfe künyesinde bir zât vardır. O, ümmetimin ışığıdır.” (Bunu üç kere tekrar ettiler.) Hazreti Ali Kûfe’de buyurdu ki: “Size, şehrimiz olan Kûfe’den çıkacak, Kur’ân ilimlerinde yüksek, kalbi ilim ve hikmetle dolu, Ebû Hanîfe künyesinde bir zâtı bildiriyorum. Âhır zamanda bir kavim, Râfizîlerin Hazreti Ebû Bekr ve Hazreti Ömer’e düşmanlıkları sebebiyle helak olmaları gibi, ona düşman olarak helak olurlar.”
İbrâhim Nehâî, Hammâd bin Ebî Süleymân’a buyurdu ki: “Ebû Hanîfe’ye yetişirsen, benden ona selâm söyle.” Bundan sonra da Ebû Hanîfe’yi methetti.
İmam-ı a’zam hazretleri, Eshâb-ı kirâmdan dört kişiyi gördüğü için Tâbiîndendir. Bunlar, Abdullah bin Ceza ez-Zebîdî, Enes bin Mâlik, Abdullah bin Ebî Evfâ ve Ebü’t-Tufeyl Amir bin Vâsıle’dir (radıyallahü anhüm).
İmâm-ı a’zam hazretleri buyuruyor ki: “95 yılında hacca gittim. Orada Mescid-i haramda Resûlullahın Eshâbından Abdullah bin Ceza ez-Zebîdî (radıyallahü anh) ile karşılaştım. Buyurdu ki: Resûlullahtan işittim ki, (Kim Allahın dininde fakîh olursa, Allahü teâlâ ona bütün işlerinde kâfidir. Ona ummadığı yerden rızık verir) buyurdu.
Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) ise, 95 senesinde Basra’da gördüm. Buyurdu ki; Resûlullahtan işittim ki, “İlim öğrenmek, her Müslümana farzdır” ve “Hayra delâlet eden, hayrı yapan gibidir” buyurdu.
Mis’âr bin Kedâm hazretleri buyurdu ki: “İmâm-ı a’zamla beraber ilim taleb ettik. O bizi geçti. Onunla zühd taleb ettik yine bizi geçti. Onunla kelâm taleb ettik. Burada da bizi geçti.”
Yûsuf bin Halîl hazretleri diyor ki; “Biz kendimizi fıkıh âlimi sanır ve meclis kurardık. Ne zaman ki İmâm-ı a’zamın meclisine uğradım, sanki gözümden perde kalktı da gerçek fıkıh âliminin kim olduğunu anladım.”
.
Müşriklerin kalpleri, itikadları pistir!..
18 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme: 18 Temmuz 2025 00:23
Müşriklerin bedenleri pis olsaydı, onların yemekleri yenmez, suları içilmezdi!..
Muhammed Askalâni hazretleri hadîs ve fıkıh âlimidir. 763 (m. 1362) senesinde Filistin’de Askalân’ın Berme köyünde doğdu. Zamanındaki birçok âlimler ile görüşüp kendilerinden ilim öğrendi. Sonra Şam, daha sonra Kâhire’ye gitti. Oradaki âlimlerden ilim tahsil edip icâzet aldı. Nihayet Kudüs’e gidip Selâhiyye Medresesi’nde ders vermeye başladı. 831 (m. 1428) senesinde Kudüs’de vefât etti. Birçok eser yazdı. Yazdığı eserlerden En-Nebzet-ül-elifiyye fil-usûl-il-fıkhıyye’de buyuruyor ki:
Gayrimüslimlerin yemeklerini yemek, verdikleri hediyeleri alıp kullanmakta mahzur yoktur. Tevbe suresi 28. âyet-i kerimesinde (Müşrikler elbette pistir) buyuruluyor. Hanefi âlimleri bu âyeti, Allahü teâlânın (Müşrikler pistir) buyurması, (Müşriklerin kalblerinin, itikadlarının pis olduğu içindir) diye açıklamışlardır. Gayrimüslimler, temizliğe riayet ederlerse, bedenlerine pis denemez. Çünkü Peygamber efendimiz, bir Yahudi evinde yemek yedi, bir müşrikin kabı ile taharetlendi. Hazret-i Ömer de bir Hristiyan kadının kabından taharetlendi. Müşriklerin bedenleri de pis olsaydı, onların yemeklerini yemez, sularını içmezlerdi. Eğer müşriklerin bedenleri pis olsaydı, iman edince temiz olmamaları gerekirdi. O hâlde onlara pis denilmesi, kalblerinin pis olduğunu bildirmek içindir. İman edince kalblerindeki bu pislik gider, temiz olur. İtikadlarının, kalblerinin pis olması, bedenlerin de pis olmasını gerektirmez.
Kur’ân-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Ehl-i kitabın [Yahudi ve Hristiyanların] pişirdiklerini, kestiklerini yemek helaldir.) [Maide 5] O hâlde, kâfirlere karışan, alışveriş eden Müslümanları pis bilmemelidir! Böyle Müslümanların pis olduklarını sanarak, bunların yiyecek ve içeceklerinden sakınmamalı, Müslümanlardan ayrılmak yoluna sapmamalıdır! İmam-ı Gazali hazretleri de Kimya-ı Seadet kitabında buyurdu ki:
"Haram olduğu bilinmeyen şeyler yenir. Peygamber efendimiz, bir müşrikin, Hazret-i Ömer de, bir Hristiyan kadının testisinden abdest almıştır. Eshab-ı kiram, kâfirlerin verdiği suyu içerdi. Hâlbuki, pis, necis olan şeyi yemek haramdır. Kâfirler ise, ekseriya pis olur. Elleri kapları şaraplı olur. Çeşitli şekilde öldürerek leş ettikleri hayvanları yerler. Eshab-ı kiram, buna rağmen, necis olduğunu kesin olarak bilmedikleri için, onlardan et, peynir gibi gıda maddelerini alıp yerlerdi."
Çocuklar, ana baba elinde bir emanettir
19 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme: 18 Temmuz 2025 23:51
Çocukların temiz kalpleri kıymetli bir cevher olup, mum gibi, her şekli alabilir.
İbn-i Kara Hoca hazretleri Hanefî fıkıh âlimidir. Tunus’ta ikâmet eden Türk sülâlesindendir. 1074 (m. 1663) senesinde Tunus’ta doğdu. Zamanındaki birçok âlim ile görüşüp kendilerinden ilim öğrendi. Sonra Kâhire’ye daha sonra Hicaz’a gitti. Oradaki âlimlerden ilim tahsil edip icâzet aldı. Nihayet Tunus’a döndü. Şumâiyye Medresesi’nde müderrislik yaptı. 1138 (m. 1725) senesinde yine Tunus’ta vefât etti. Çok kitap yazdı. İ’lâm-ül-a’yân bi tahfîfât-iş-şer’i alel-âbidi ves-sıbyan isimli eserinde, çocukların terbiyeleri, hakları gibi konular anlatılmaktadır. Kitabın bir yerinde şöyle anlatılır:
Çocuk, ana baba elinde bir emanettir. Çocukların temiz kalpleri kıymetli bir cevher olup, mum gibi, her şekli alabilir. Küçük iken, hiçbir şekle girmemiştir. Temiz bir toprak gibidir. Temiz toprağa hangi tohum ekilirse, onun mahsulü alınır. Eğer hayrı âdet eder, öğrenirse hayır üzerine büyür. Çocuklara iman, Kur’ân ve Allahü teâlânın emirleri öğretilir ve yapmaya alıştırılırsa, din ve dünya saadetine ererler. Bu saadete ana-baba ve hocaları da ortak olur. Eğer bunlar öğretilmez ve alıştırılmaz ise, bedbaht olurlar. Yapacakları her kötülüğün günahı, ana-baba ve hocasına da verilir. Müslüman, emri altında bulunanlardan mesuldür. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Hepiniz, bir sürünün çobanı gibisiniz. Çoban sürüsünü koruduğu gibi, siz de evinizde ve emriniz altında olanları Cehennemden korumalısınız! Onlara Müslümanlığı öğretmezseniz, mesul olursunuz.) (Çocuklarına Kur’ân-ı kerim öğretenlere veya Kur’ân-ı kerim hocasına gönderenlere, öğretilen Kur’ânın her harfi için, on kere Kâbe-i muazzama ziyareti sevabı verilir ve kıyamette, başına devlet tâcı konur. Bütün insanlar görüp imrenir.) (Çok Müslüman evladı, babaları yüzünden Veyl ismindeki Cehenneme gidecektir. Çünkü bunların babaları, yalnız para kazanmak ve keyif sürmek hırsına düşüp ve yalnız dünya işleri arkasında koşup, evlatlarına Müslümanlığı ve Kur’ân-ı kerimi öğretmediler. Ben böyle babalardan uzağım. Onlar da benden uzaktır. Çocuklarına dinlerini öğretmeyenler Cehenneme gidecektir.)
Kendinin yapması haram olan şeyi çocuğa yaptıran kimse, haram işlemiş olur. Çocuklarına içki içiren, yalancılık, hırsızlık gibi kötü huylara alıştıran, kıbleye karşı ayak uzatmasına sebep olan kimse, günah işlemiş olur. Dinimizin temeli, imanı, farzları ve haramları öğrenmek ve öğretmektir.
İctihâd yapabilmek için derin âlim olmalıdır...
20 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme: 19 Temmuz 2025 23:47
Dinde yenilikler ikiye ayrılır: İtikâdda ve ibâdet olan işlerde bidatlerdir.
Muhammed Berrüvî hazretleri Şâfîî mezhebi fıkıh âlimidir. 517 (m. 1123) senesinde İran’da Tûs şehrinde doğdu. İmâm-ı Gazâlî’nin talebelerinden Muhammed bin Yahyâ’dan Şafiî fıkhını öğrendi. Sonra Bağdad’a geldi. Behâiyye Medresesi’nde ders okutması için tayini yapıldı. Nizâmiyye Medresesi’nde de vaaz ve nasihat ederdi. 567 (m. 1171) senesinde Bağdad’da vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Dinde yenilikler ikiye ayrılır: İtikâdda ve ibâdet olan işlerde bidatlerdir. İtikâdda olan yenilikler, ya ictihâd ile yapılır, yani âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden çıkanlır, yahut, akıl ile, düşünce ile beğenilerek yapılır, ictihâd yapabilmek için derin âlim, yani müctehid olmak lâzımdır. Müctehid, itikâd bilgilerinde ictihâd yaparken yanılırsa, affolmaz. Suçlu olur. Yanlış anladığı inanılacak şey, dinde açıkça bildirilmiş ve câhillerin bile işitip bildiği, yayılmış bilgilerden ise, bu müctehid ve buna inananlar îmândan çıkar. İmânsız olduğu anlaşılan bir kimse, bu küfründen tövbe etmedikçe, mümin ve Müslüman olduğunu söylese ve bütün ömrünü ibâdetle geçirse de, küfürden kurtulamaz. Açık bildirilmiş fakat herkesin işitmemiş olduğu bilgilerden veya açık bildirilmemiş bilgilerden ise, kâfir olmazlar. Bid’at sahibi, dalâlet ehli yani sapık olurlar. Bu yanlış inanışları adam öldürmek ve zinâ gibi büyük günahlardan da daha büyük günahdır. Yetmişiki türlü bidat fırkası bulunacağı ve sapık inanışları sebebi ile hepsinin Cehenneme gidecekleri, hadîs-i şerîflerde bildirilmiştir. Müctehid olmayan din adamlarının, kendilerini müctehid sanarak, âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere manâlar vermeye kalkışmalarıyla veya kendi görüşleri ile söyledikleri itikâd bilgisi, açık bildirilmemiş veya herkesin işitmediği bilgilerden olsa bile, yanlış olursa, böyle yanlış inananlar kâfir olur. Meselâ, Resûlullahın mirâca çıktığına ve kabir suâline, ictihâd yolu ile inanmayan bir müctehid, bidat sahibi, yani sapık olur. Kendi aklı, görüşü ile inanmayan, müctehid olmayan bir din adamı ise, din bilgilerine kıymet vermemiş olacağından îmândan çıkmış olur. İtikâddaki ictihâdlarında yanılmamış olan İslâm âlimlerine ve bunlar gibi doğru inanan Müslümanlara Ehl-i sünnet veya sünnî denir. Yetmişiki bid’at ehlinin ibâdetleri sahîh olsa da, kabûl olmaz, ibâdetlerinde, ictihâd ile yapacakları bidatleri de ayrıca suç olur.
.
"Hayâ edilmeyen işte hayır yoktur..."
21 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme: 21 Temmuz 2025 00:56
“Büyüğe saygı göstermeyen, küçüğe şefkat etmeyen ve iyiliği emredip, kötülükten sakındırmayan bizden değildir.”
Kâsım bin Muhammed Berzâlî hazretleri hadîs ve fıkıh âlimidir. 665 (m. 1267) senesinde Şam’da doğdu. İlk tahsilindn sonra ilim öğrenmek için Haleb, Mısır, Mekke, Medine ve birçok yerleri dolaştı. Büyük âlimlerden fıkıh, kırâat öğrendi, hadîs-i şerîf dinledi. Hocalarının sayısı ikibin kişiye ulaştı. Bu hocaların bin adedinden icâzet aldı. Şam’a gelerek, çeşitli medreselerde müderrislik yaptı. 713 (m. 1339) senesinde hacca giderken yolda Halis denilen yerde vefât etti.
Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Bir gün Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Eshâbına buyurdu ki: “Eshâbım! Allahü teâlâdan tam bir şekilde hayâ ediniz.” Eshâb-ı kirâm dediler ki: “Yâ Resûlallah bizim hepimiz Allahü teâlâdan utanırız.” Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Hayâ bu değildir. O kimse ki Allahü teâlâdan tam bir şekilde hayâ eder. Gözünü, kulaklarını ve diğer uzuvlarını haramlardan, bâtınını ve fercini haram ve zinâdan korur, ölümü hatırlar, âhıreti diler, dünyânın süs ve zînetlerini terk eder ise, hakîkatte bu kimse Allahü teâlâdan hayâ etmiştir.”
"Hayâ güzel bir huydur ki dinimizce iyi olduğu bildirilmektedir. Haktan ve insanlardan hayâ etmelidir. Hayâ edilmeyen işte hayır yoktur."
“Bir kimse, insanların gördüğü yerde namazı güzel kılıp, yalnızken namazı önemsemezse, Rabbini de önemsememiş olur.” “İnsanı tehlikeye düşüren şeyler; benimsenen cimrilik, arkasından gidilen nefsânî arzular ve kişinin kendisini beğenmesidir.”
“İlim öğrenirken ölen kimse, o kadar yükselmiş olarak Allahü teâlâya kavuşur ki, kendi ile peygamber arasında sâdece peygamberlik derecesi kalır.”
“Yalnız iki kişiye gıpta edilebilir: Biri; Allahü teâlânın mal verdiği ve hak yolda harcamaya muvaffak kıldığı kimse, diğeri ise; Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerîfleri anlama gücü verip de, onunla amel eden ve bunları başkalarına da öğreten kimsedir.”
“Kişinin kendisinden sonra bıraktığı şeylerin en hayırlısı şu üç şeydir: İlki; kendisine duâ eden sâlih çocuk, ikincisi; sevâbı kendisine ulaşan sadaka. Üçüncüsü; ölümünden sonra amel edilen ilmî eserler ve talebeleri.”
“Büyüğe saygı göstermeyen, küçüğe şefkat etmeyen ve iyiliği emredip, kötülükten sakındırmayan bizden değildir.”
“Kim Allahü teâlânın rızâsından başka bir gaye ile ilim öğrenirse veya ilmini dünyâ menfaatine âlet ederse, Cehennemde yerini hazırlasın.”
Allahü teâlâya itaat, Resûlüne itaattir!..
22 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme: 22 Temmuz 2025 00:25
“Resûlullah'ın bildirdiği emir ve yasaklar, Kur’ân-ı kerîmde bildirilen emir ve yasaklar gibidir.”
Necmeddîn Zeynebî hazretleri tefsîr, fıkıh ve hadîs âlimidir. 570 (m. 1174) senesinde Erdebîl’de doğdu. Fıkıh ilmini Bağdad’da Yahyâ bin Rebî ve diğer âlimlerden öğrendi. Şafiî mezhebi fıkıh, usûl ve hılâf ilimlerinde yüksek bir âlim olarak yetişti. Nizâmiyye Medresesinde ders vermek üzere tayini yapıldı. Ömrünün sonuna doğru Mekke’ye geldi. Vefâtına kadar orada kaldı. 646 (m. 1248) senesinde orada vefât etti. “El-Gunyân fî tefsîr-il-Kur’ân” adındaki eserinde şöyle nakleder:
Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde Âl-i İmrân sûresi 31. âyet-i kerîmesinde meâlen buyurdu ki: “Ey sevgili Peygamberim! (sallallahü aleyhi ve sellem) Onlara de ki; eğer Allahü teâlâyı seviyorsanız ve Allahü teâlânın da, sizi sevmesini istiyorsanız, bana tâbi olunuz. Allahü teâlâ bana tâbi olanları sever.” Yani emirlerine itaat ettiğiniz ve Allahü teâlâyı sevdiğiniz iddiasında sâdık iseniz bana tâbi olunuz. Çünkü, bana tâbi olmak, Allahü teâlânın sevgisinden ve O’na itaatten dolayıdır. Eğer bana tâbi olursanız, Allahü teâlâ sizi sever ve günahlarınızı af ve mağfiret eder. Sizden meydana gelen günahları affetmek sûretiyle sizden râzı olur ve kalblerinizdeki perdeleri kaldırır. Sizi kendisine yaklaştırır. Allahü teâlâ Gafûr’dur, Rahîm’dir. Yanî sevdiği, râzı olduğu kulunun günahlarını af ve mağfiret eder. Fadlı ve keremi ile ona merhamet eder.
Bu âyet-i kerîme nâzil olunca, hâinlerin, münâfıkların reîsi olan Abdullah bin Übey bin Selûl, arkadaşlarına; “Muhammed (aleyhisselâm) kendisine itaat edilmesinin Allahü teâlâya itaat edilmesi gibi olduğunu söylüyor. Hıristiyanların Îsâ bin Meryem’i (aleyhisselâm) sevdiği gibi bizim de kendisini sevmemizi istiyor” demişti. Bunun üzerine; “Onlara; 'Allahü teâlâya ve Resûlüne itaat ediniz' de! Eğer (Allaha ve Resûlüne itâattan) yüz çevirirseniz, muhakkak ki Allahü teâlâ kâfirleri sevmez” meâlindeki Âl-i İmrân sûresi 32. âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Yani Allahü teâlâya itaat, O’nun Resûlüne itaat etmeye bağlıdır. Allahü teâlâya itaat, O’nun Resûlüne itaat etmekle olur.
İmâm-ı Şafiî hazretleri buyurdu ki: “Resûlullah tarafından bildirilen emir ve nehiyler (yasaklar), Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmde bildirdiği emir ve nehiyler gibidir.” Yani Allahü teâlâya ve Resûlüne itaat edenler, onları (peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlihleri) görürler, onları ziyâret ederler, onlarla beraber bulunurlar. Bunun için Allahü teâlâya ve O’nun Resûlüne itaat edenler, dereceleri pek yükseklerde olan peygamberleri göremeyecekleri vehmine kapılmasınlar.”
Kıyamette en şiddetli azap kime yapılacaktır?
23 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme: 23 Temmuz 2025 00:53
Bir kimse ilmini gizler, kimseye öğretmezse, kıyamet gününde Allahü teâlâ ona ateşten bir gem vurur.
Ebû Muhammed el-Basrî hazretleri hadîs âlimidir. 180 (m. 796) senesinde vefât etti. Hadîs rivâyet ettiği zâtlar; Ebû Eyyûb Sahtiyanî, Saîd el-Cerîrî, Saîd bin Hicâb, Âsım-ül-Ahvel, İbn-i Cüreyc ve diğer âlimlerdir. Rivâyetleri Sahîh-i Müslim’de, Sünen-i Ebî Dâvûd’da, Sünen-i Nesâî’de yer almıştır. Rivâyet ettiği hadis-i şeriflerden şöyledir:
“Din ancak, Allahü teâlâya, Kur’ân-ı kerîmin Allahü teâlânın kitabı olduğuna iman, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) Peygamberliğini tasdik ve kabul etmek, Müslümanların emîrlerine (başkanlarına) itaat, bütün Müslümanlar için hayır ve iyilik istemektir.” “Bir kimse ilmini gizler, kimseye öğretmezse, kıyamet gününde Allahü teâlâ ona ateşten bir gem vurur.” “Kıyâmet gününde insanların en şiddetli azaba uğrayacak olanı, ilmi kendisine fayda vermeyen âlimdir.” “Misvak kullanınız. Zira misvak, ağzı temizleyen ve Rabbin rızasını kazandıran bir alettir.” “İnsanlar, ezan okumanın ve (cemâatle namaz kılarken) ilk safta bulunmanın ne kadar sevap olduğunu bilseler, bunun için birbirleriyle mücadele etseler, sonra kura çekmekten başka çare bulmasalar, kura çekerlerdi. Namazı ilk vaktinde kılmanın ne kadar sevap olduğunu bilselerdi, ona koşarlardı. Sabah ve yatsı namazını cemaatle kılmanın ne kadar sevap olduğunu bilselerdi, dizleri üstünde emekleyerek de olsa gelir, cemaatle” kılarlardı.” “Allahü teâlânın rızasını kazanmak için, bir kimse bir cami yaparsa, Allah o kimse için cennette bir köşk yapar.” “Mümin bir kula, ölümünden sonra sevabı ulaşacak iyi amellerden bazıları şunlardır: Öğrettiği ve yaydığı ilim, geride bıraktığı sâlih bir evlat, vârislere bıraktığı Kur’ân-ı kerim, yaptığı cami, yolcular için yaptırdığı misafirhane, açtırdığı kanal veya sağlığında malından verdiği sadaka, işte bütün bunların sevabı kendisine ulaşır.” “Bana ümmetimin aldığı sevaplar, hatta camiden temizledikleri çerçöpün sevabı bile gösterildi. Ümmetimin günahları da gösterildi. Kur’ân-ı kerimden bir sure veya bir ayet öğrenip, sonra okumayı unutan kişinin günahından daha büyük bir günah görmedim.”
“Kim yatsı namazını cemaatle kılarsa, bir gecenin yarısını ibadetle geçirmiş gibi olur. Kim de sabah namazını cemaatle kılarsa, gecenin tamamını ibadetle geçirmiş gibi olur.”
“Kim sabah namazını kılar, sonra dünya işlerine ait boş bir söz söylemeden dört rekat kuşluk namazı kılıncaya kadar Allahü teâlâyı zikrederse, annesinden doğduğu gibi günahsız ve tertemiz olur.”
Ejderha olup sahibinin boynuna sarılan mallar
24 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme: 24 Temmuz 2025 00:14
Zekâtını vermeyenin malları cehennemde, yılan şeklinde boynuna sarılıp baştan ayağa kadar sokacaktır.
İbrâhim Beycûri hazretleri Şafii mezhebi fıkıh âlimidir. 750 (m. 1349) senesinde Mısır’da Menûfiyye’nin köylerinden Beycûr’da doğdu. Kahire’de ilim tahsiline başladı. Cemâleddîn-i Esnevî ve Bülkınî’den fıkıh ilmini tahsil etti. Daha başka âlimlerin de sohbetlerinde bulunup kendilerinden ilim öğrendi. İlim tahsilini tamamlayıp talebe yetiştirmeye başladı. 825 (m. 1422) senesinde vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Kur’ân-ı kerimde, çok yerde namazla zekât beraber bildiriliyor. (Namazı kılın, zekâtı verin) buyuruluyor. Zekât vermeyene, Allah lanet eder. Kıtlıklara maruz kalır, temiz malını kirletmiş olur, o mal telef olur. Resulullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), (Zekâtı verilmeyen mallar, ejderha olup sahibinin boynuna sarılır) buyurup şu mealdeki âyet-i kerimeyi okudu:
(Hak teâlânın ihsan ettiği malın zekâtını vermeyenler, iyi ettiklerini, zengin kalacaklarını zannediyorlar. Hâlbuki kendilerine kötülük etmiş oluyorlar. O mallar Cehennemde azap aleti olacak, yılan şeklinde boyunlarına sarılıp baştan ayağa kadar onları sokacaktır.) [Âl-i İmran 180] Bu acı azaplardan kurtulmak için, malların zekâtını, tarla mahsullerinin, sebze ve meyvenin uşrunu vermek şarttır. Zekât vermemek haram olduğu için, böyle günahkârın kıldığı namaz, sahih olup borcu ödenirse de, namazdan hasıl olacak sevaba kavuşamaz. Zekât kırkta bir, uşur onda bir verilir. Eli ayağı tutup da çalışabilenlerin zekât istemesi haramdır. İstemediği halde kendisine zekât verilirse, alması günah olmaz. Zekât, nisaba malik olmayıp çalışamayacak kadar hasta, sakat olanlara ve çalışıp da güç geçinenlere verilir. Allahü teâlâ böyle fakirleri milletin içinde kırkta bir oranında yaratmıştır. Kur’ân-ı kerimde, (Malı, parayı biriktirip zekâtını vermeyene çok acı azabı müjdele! Zekâtı verilmeyen mal, para, Cehennem ateşinde kızdırılıp, sahibinin alnına, böğrüne, sırtına mühür gibi basılacaktır) buyuruldu. (Tevbe 34, 35) Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (En faziletli ibadet namaz, sonra zekâttır.) (Hastayı sadakayla, malı zekâtla koruyun!) (Allahü teâlâ, malınızın temizlenip güzelleşmesi için zekâtı farz kıldı.) (Zekât vermeyenin namazı kabul olmaz.) (Zekât vermeyen, temiz malını kirletmiş olur.) (Zekât vermeyen kimse, kıyamette ateştedir.)
“Kur’ân-ı muhafaza edecek olan da biziz”
25 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme: 25 Temmuz 2025 02:00
Hicr sûresinin dokuzuncu âyetinde meâlen “O Kur’ân-ı kerîmi biz indirdik, onu muhafaza edecek olan da biziz” buyuruluyor.
İmam-ı Beyhekî hazretleri zamanın meşhur hadis âlimi ve Şafii fukahasından idi. 384 (m. 994) yılında Horasan’da Nişâbûr’un Beyhek kasabasında doğdu. Beyhek’te yetişti. Daha sonra ilmini arttırmak için Bağdat’a gitti, orada tahsiline devam etti. Meşhur âlimlerden ilim öğrenip büyük âlim oldu. Kendisine ilmin minaresi denildi. Pek çok âlim yetiştirdi. Kelâm ilminde de, Ehli sünnet itikadına büyük hizmetler yaptı. Çeşitli ilimlerde bilhassa hadis, fıkıh ve kelâm ilmine ait binden ziyade kitap telif etti. 458 (m. 9 Nisan 1066)’da vefât etti. El-i’tikâd vel-hidâye ilâ sebîl-ir-reşâd kitabında imanın ne olduğunu anlatırken buyuruyor ki, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) “Îmân; senin Allahü teâlâya, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ölüme ve öldükten sonra dirilmeğe, hesaba, Cennet ve Cehenneme ve kadere, hepsine birden iman etmen, inanmandır” buyuruyor. Yahyâ bin Muhammed bin Abdullah, Muhammed bin İbrâhim bin Sa’îd, Umeyye bin Bustân, Muhammed bin İbrâhim bin Sa’îd bildiriyorlar ki; Ebû Hüreyre (radıyallahü anh), şöyle rivayet etti: Peygamberimiz “İnsanlarla, Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet edip, bana ve getirdiğime (İslamiyet’e) iman edinceye kadar, harp etmekle emrolundum. Bunu yaptıkları (iman ettikleri) zaman, mallarını ve canlarını benden kurtarırlar. Ancak İslam’ın hakkı müstesna (yani bir Müslüman bir günah işlemişse, ona İslamiyet’in takdir buyurduğu ceza uygulanır). Onun hesabı da Allah’a kalmıştır.” buyuruyor.
“Biz Allahü teâlânın Resulüne indirdiği Kur’ân-ı kerîme iman ediyoruz. Onun hayatında, Kur’ân-ı kerîm, bir araya toplanıp Mushaf hâlinde yazılmadı. Ümmeti arasında ne bir noksanlık, ne de ziyâdelik olmaksızın hıfzedilerek, aynen Peygamberimizin bildirdiği şekilde kalmıştır. Bu, Allahü teâlânın vaadidir ki, Hicr sûresinin dokuzuncu âyetinde meâlen “O Kur’ân-ı kerîmi biz indirdik, onu muhafaza edecek olan da biziz” ve Fussilet sûresinin 42. âyetinde meâlen, “Bâtıl, Kur’ân-ı kerîme ne önünden, ne arkasından (hiçbir cihetten) ona yol bulamaz. Çünkü, o, emrinde Hâkim (hikmet sahibi), fiilinde Mahmûd olan Allahü teâlâ tarafından indirilmiştir” buyuruyor. Hasen-i Basrî “Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmi, şeytanın bâtıl bir yolla ziyadelik yapmasından ve hak olan kelâmından da bir noksanlık yapmasından muhafaza etmiştir” buyurmuştur.”
Kalbim gafil diyerek duayı terk etmemelidir
26 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme: 26 Temmuz 2025 00:00
Kalbine geleni dua etmek, ezberlediği duayı okumaktan efdaldir. Yalnız, namazda okunacak dualar ezberlenmelidir.
Muhammed Kerderî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. “İbn-ül-Bezzâz” diye de tanınırdı. Harezm’in Kerder köyünde doğdu. İlim tahsiline memleketinde başladı. Dört sene kadar İbn-i Arabşâh’ın yanında kaldı. Fıkıh ve usûl-i fıkıh ilimlerini ondan tahsil etti. Sonra Kâhire’ye gitti.
Daha sonra Bursa’ya giderek Molla Şemseddîn Fenârî ile sohbet etti. 827 (m. 1424) senesinde Mekke’de vefat etti. “Bezzâziyye” adındaki fetva kitabı çok meşhur ve muteberdir. Bu eserinde buyuruyor ki: “Gümüş ve altın şekiller ile süslenmiş kaptan yemek, içmek caizdir. Fakat, elini, ağzını gümüşe, altına değdirmemek lazımdır. İmameyn, böyle kapları kullanmak mekruhtur dedi, Kürsiyi (kanepeyi) ve hayvan semerini tadbîb etmek (altın ve gümüş şeritler ile süslemek) caiz ise de, altın ve gümüş bulunan yerlerine oturmamak lazımdır.
Mushafın cildini tadbîb etmek caizdir. Fakat, altına gümüşe dokunmamak lazımdır.” “Toprak ve sudan biri temiz ise, karışımları olan çamur temiz olur. (Buna göre, temiz toprak ile gübre karışımı temiz kabul edilir. Çünkü buna, ihtiyaç vardır.)” “İmâmın; sabah, cuma, bayram, teravih, vitr namazlarında ve akşam ile yatsının ilk iki rekatlarında yüksek sesle okuması, imâmın ve yalnız kılanın öğle ve ikindi farzlarında ve akşamın üçüncü, yatsının üçüncü ve dördüncü rekatlarında hafif sesle okumaları vaciptir. Hafif sesle okuyanı bir iki kişinin işitmesi mekruh olmaz. Sesli okumak, çok kişinin işitmesi demektir.”
“Kurban etini, koyunların zekâtı niyeti ile fakire verse zekât olmaz.” “Zekâtı başka şehre göndermek mekruh ise de, akrabaya veya kendi şehrinde fakir Müslüman bulamazsa, başka şehre göndermek caizdir. Zekâtı, borcu olana vermek, fakire vermekten daha iyidir.” Elinde emanet bulunan kimse, sahibi ölürse, emaneti vârislerine verir. Vârisleri yoksa, Beyt-ül-mâl’a verir. Beyt-ül-mâl’a verince zayi olacak ise, kendi kullanır veya Beyt-ül-mâl’dan nasibi, hakkı olanlara verir.” “Kalbim gafil diyerek, duayı terk etmemelidir. Kalbine geleni dua etmek, ezberlediği duayı okumaktan efdaldir. Yalnız, namazda okunacak duaları ezberlemelidir. Sünnet olan ibadetleri yapmak, dua etmekten efdaldir. Vaiz, imâm, cemaate öğretmek için, sünnet olarak bildirilen duaları sesli okur. Cemaat de, sessiz tekrar eder. Cemaat öğrenince, imam da sessiz okumalıdır. Sesli okuması bidat olur.”
.
Kabir amellerin sandığıdır, ölünce her şey ortaya çıkar
27 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme: 27 Temmuz 2025 00:21
Hayattayken yapılan her şey ölünce ortaya çıkar. Neler olacağı o zaman görülür…
İbrâhim Bikâ’î hazretleri Şâfii mezhebi fıkıh ve tefsir âlimlerindendir. 809 (m. 1406) senesinde, Suriye’nin Bikâ’ kasabasında doğdu. Şam, Kudüs’e ve Kahire’ye giderek nahiv ve fıkıh ilimlerini okudu. 885 (m. 1480) senesinde Şam’da vefat etti. Kitâb-ül-Müvânese adlı eserinden bazı bölümler:
Bekr bin Abdullah el-Müzenî buyurdu ki: “İbrâhim aleyhisselâmı ateşe atmak istedikleri zaman, bütün mahlûkat dediler ki: “Yâ Rabbi! Halilin ateşe atılıyor. Bize izin ver de, onun için yakılan ateşi söndürelim.” Bunun üzerine Allahü teâlâ onlara: O benim halilimdir. Benim yeryüzünde ondan başka halilim (dostum) yoktur. Hem ben onun ilahıyım. Onun benden başka ilahı yoktur. Eğer sizden yardım isterse, ona yardım edin. Yoksa onu kendi hâline bırakın” buyurdu. İbrâhim aleyhisselâm ateşe atıldığı zaman Allahü teâlâ ateşe meâlen; “... Ey ateş! İbrâhim’e karşı serin ve selâmet ol!” (Enbiyâ-90) buyurunca, ateş o gün, şark ve garb ehline serin oldu.”
Afv el-A’rabî anlattı: “Hasen-i Basrî’ye: “Gece teheccüd namazı kılmaya kalkanların durumu nedir?” diye sorulunca; “Onlar Allahü teâlâ ile beraberdirler. Allahü teâlâ, onlara nûrundan bir nûr verir” buyurdu.
Ali bin Ebî Tâlib buyurdu ki: “Dünya geri dönüp gitmekte, ahiret ise gelmektedir. Fakat her ikisinin de talipleri vardır. Siz, ahireti isteyen, onun için çalışanlardan olunuz. Dünya peşinde koşanlardan olmayınız. Dünyaya kıymet vermeyenler (Dünyadan sadece zaruri olan ile yetinenler), yeri yaygı, toprağı yatak, suyu tayyib (helâl ve temiz bir rızık) edindiler. Cenneti isteyen, nefsinin arzu ve isteklerinden uzaklaşır. Cehennemden kaçınmak isteyen ise, haram olan şeylerden korunur. Dünyaya kıymet vermeyenlere bela ve musibetler hafif gelir. İnsanlar, onlardan bir kötülük görmeme hususunda emindirler. Onların kalbi mahzundur. İhtiyaçları hafiftir.”
Kümeyl bin Ziyâd anlatır: “Bir gün Ali bin Ebî Tâlib ile beraber gidiyorduk. Bu sırada o bir kabristana döndü ve; “Ey kabir ehli! Bizim yanımızda haber olarak şunlar var: Mallarınız vârisler arasında taksim edildi. Çocuklarınız yetim kaldı. Ya sizin yanınızda ne var?” dedi. Sonra bana dönerek; “Ey Kümeyl! Eğer şimdi onlara cevap vermeleri için izin verilseydi, şöyle cevap verirlerdi: Şüphesiz, en hayırlı hazırlık ve azık takvadır” dedi ve ağlamağa başladı. Daha sonra; “Ey Kümeyl! Kabir amellerin sandığıdır. Ölünce her şey ortaya çıkar. Neler olacağı o zaman görülür” buyurdu.
.
Kur’ân-ı kerimden sonra fıkıh öğrenmek lazımdır
28 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme: 28 Temmuz 2025 01:20
Farzlardan sonra ibadetlerin en kıymetlisi, ilim ve fıkıh öğrenmektir
Şemseddîn Bisâtî hazretleri Mâlikî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 760 (m. 1359) senesinde Mısır’da Bisât kasabasında doğdu. Kahire’ye yerleşti. İlim öğrenmeye orada devam etti. Meşhur âlimlerden oldu. Mısır Kâdı’l-kudâtlığına getirildi. 842 (m. 1439) senesinde Kahire’de vefat etti. Fetvalarında buyurdu ki:
“İbadetleri yapan kimse, imanında şüphe eder ve günahım çoktur, ibadetlerim beni kurtarmaz diye düşünürse, imanının kuvvetli olduğu anlaşılır, imanının devam edeceğinden şüphe eden kâfir olur. Böyle şüphe etmeği beğenmezse, mümin olduğu anlaşılır.”
“Kur’ân-ı kerimden bir miktar ezberledikten sonra, fıkıh öğrenmek lazımdır. Çünkü Kur’ân-ı kerimin hepsini ezberlemek farz-ı kifayedir. Lazım olan fıkıh bilgilerini öğrenmek ise, farz-ı ayndır. Muhammed bin Hasen buyurdu ki: Her Müslümanın haramları, helalleri bildiren iki yüz bin fıkıh bilgisini öğrenmesi lazımdır. Farzlardan sonra ibadetlerin en kıymetlisi, ilim ve fıkıh öğrenmektir.”
“Allahü teâlânın ismini işitince ve söyleyince, “Celle celâlüh” veya “Teâlâ” yahut “Tebâreke”, “Sübhânallah” diyerek saygı göstermek vaciptir. Tekrar edince de, yalnız söylemeyip, Allahü teâlâ demek müstehaptır. Yanî, Allahü teâlânın isminden sonra tazîm, saygı gösteren bir kelime de söylemelidir.”
“Babası hasta olan kadın, bakacak kimse bulunamazsa, zevcinden izinsiz gidip, babasına hizmet eder. Zimmî baba da böyledir. Zengin olan oğul, zengin olan babasına bakmaya mecbur değildir.”
“Fısk (günah olan şey) anlatan şiir dinlemek mekruhtur. Günah işlemeği düşünmek günah olmaz, işlemeğe karar verirse, yalnız karar vermek günahı yazılır, işlemek günahı yazılmaz. Küfr ve küfre sebep olan şeyler böyle değildir. Bunlara karar verince imansız olur. Kâfir olan anaya ve babaya hizmet etmek, nafakalarını vermek, ziyaretlerine gitmek lazımdır. Küfre sebep olan şeyleri yaptıracaklarından korkulursa, ziyaretlerine gitmemelidir. Kâfirlerle birlikte yiyip, içmek, bir iki kere caizdir. Her zaman ise, mekruh olur. Ücret karşılığı, şarap yapmak için üzüm sıkmak mekruhtur.”
“Fakirlere zekât vermek için zenginlerin vekili olan kimse, topladığı zekâtları birbirleri ile karıştırınca, hepsi kendi mülkü olur. Fakirlere kendi malından sadaka vermiş olur. Zenginlerin zekâtları verilmiş olmaz. Zenginlerden aldıklarını onlara ödemesi lazım olur. Fakirler, önceden bu kimseye izin vermiş olsalardı, onların vekilleri olarak toplamış olur, fakirlerin mallarını birbirleri ile karıştırmış olurdu ve zekâtlar verilmiş olurdu.”
Ramazanda, özürsüz oruç tutmamak büyük günahtır
29 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme: 29 Temmuz 2025 01:08
Allahü teâlâ, gebeyle emzikli kadına, oruç tutmaması için ruhsat verdi.
Ebû İshak Magribî hazretleri Mâlikî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 817 (m. 1414) senesinde Mısır’da Kuhûkiyye’de doğdu. Kahire’ye giden Ebû İshak Magribî Câmi’ul-Ezher’de meşhur âlimlerden fıkıh ilmini öğrendi. İcazet alarak çeşitli medreselerde ders verdi. Bir taraftan da kadılık vazifesi yaptı. 896 (m. 1490) senesinde Kahire’de vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Orucu tutmayıp kazaya bırakmayı mubah kılan özürler şunlardır:
1- Hastalık: Hasta olan veya oruç tutunca, hastalığı artan kimse, oruç tutmaz veya tutuyorsa bozabilir. Hastaya bakan da, oruç tutunca hastaya bakmakta zorlanırsa, o da oruç tutmayabilir. Orucu kazaya bırakabilmek için, orucun kendisine zarar verdiğini, kendi tecrübesi veya salih doktorun sözüyle anlaması gerekir. Her hastayım diyenin kazaya bırakması caiz olmaz.
2- Sefer: 104 km uzağa giden kimse, 15 günden az kaldığı yerde seferî olur. Yolculukta sıkıntı olur, iş aksar veya kazaya sebep olacak bir durum olursa, orucu kazaya bırakmak caiz olur. Hadis-i şerifte, (Seferde sıkıntı içinde oruç tutmak, takva sayılmaz) buyuruldu. (Buhârî)
3- Gebe ve emzikli olmak: Kendine veya çocuğuna bir zarar gelecekse, gebe ve emzikli kadın oruç tutmaz. Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, gebeyle emzikli kadına, oruç tutmaması için ruhsat verdi, orucunu tehir etti) buyuruluyor. (Tirmizî)
Emzikli kadın, kendi çocuğunu veya başkasının çocuğunu emzirse de hüküm aynıdır.
4- Açlık ve susuzluk: Kendisinde şiddetli açlık ve susuzluk meydana gelen kimse, ölüm tehlikesi varsa veya aklı gidecekse yahut hastalanacaksa orucunu bozabilir. Hastalığın artıp artmayacağı kesin değilse, kefaret gerekmemesi için, küçük bir kâğıt parçasını veya çiğ pirinç tanesini susuz yutarak orucunu bozmalı. Sonra yiyip içebilir.
5- İhtiyarlık: Oruç tutamayan ve iyileşme ihtimali de olmayan yaşlı hasta, tutamadığı günler için fidye verir. 30 günün fidyesi 53 kg undur. 53 kg un alacak kadar altın da verilebilir.
6- İkrah: Oruçlu, (Orucunu bozmazsan seni öldürür veya bir uzvunu keseriz) diye tehdit edilmişse, dediklerini yapmaya güçleri yetiyor ve blöf yapmıyorlarsa, orucu bozmak mubah olur.
Ramazan-ı şerifte, özürsüz oruç tutmamak büyük günahtır. Hadis-i şerifte, (Özürsüz olarak ramazanda bir gün oruç tutmayan, bunun yerine bütün yıl boyu oruç tutsa, ramazandaki o bir günkü sevaba kavuşamaz) buyuruldu. (Tirmizî)
Dünyayı talep edenin ahiretten nasibi olmaz
30 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme: 30 Temmuz 2025 01:20
“Dünyalık olan şeylerin Allah indinde sivrisinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, kâfire bir yudum su vermezdi.”
Nesefî hazretleri tefsir, usûl, kelâm, ahlak ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. 600 (m. 1204) yılında Türkistan’da Nesef’te doğdu. Temel din bilgilerini ve yardımcı (alet ilimleri) öğrenip, İmâm-ı Fahreddîn-i Râzî hazretlerine talebe oldu. Başta kelâm ve tefsir ilimleri olmak üzere, usûl-i fıkh, dört mezhebin incelikleri, ictihâdlar arasındaki farklılıkları (ya’nî, mukayeseli hukuk), cedel ilmi ve Hanefî mezhebi fıkıh bilgilerinde âlim oldu. 686 (m. 1288) yılında Bağdat’ta vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Hubb-ı dünyâ, kalp hastalıklarından biridir. Kişinin dünyada zevk etmek istemesidir. Eğer, haram ile zevk etmek isterse haram olur. Eğer helâl ile zevk etmek isterse haram değildir. Ama mezmûmdur, kötülenmiştir. Gönül verip çoğalmasına çalışmamak lazımdır. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “Dünyayı sevmek bütün günahların başıdır” buyurdu. Dünya melundur. Allahü teâlânın düşmanıdır, ibadetlerin yapılmasına mâni olur. Günah işlemeye ve cennette derecelerin düşmesine sebep olur. Dünya bela ve mihnet yeridir. Buradan zevk almak istemek ahmaklıktır. Zira zevk cennettedir. Akıllı kimse dünyaya gönlünü bağlamaz.
Abdullah ibni Abbâs (radıyallahü anh) şöyle rivayet etti: Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Kıyamet gününde dünyâyı, kötü kokulu bir kocakarı suretinde mahşer yerine getirirler. Mahşer ehli; “Bu kimdir?” diye sorduklarında, melekler; “Bu sizin muhabbet edip öğünerek kıskandığınız, birbirinize buğzedip küstüğünüz dünyadır” derler. Sonra dünyanın cehenneme atılması murad olununca dünyâ; “Yâ Rabbî bana tabi olanlar vardı” der. Hak teâlâ dünyayı ehli ile birlikte cehenneme atar.”
Resûlullah efendimiz buyurdular ki: “Dünyalık olan şeylerin Allah indinde sivrisinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, kâfire bir yudum su vermezdi. Allahü teâlâ dünyaya rahmet nazarı ile nazar etmedi. Siz de nazar etmeyip ikrah ediniz.” Dünyayı talep edenin ahiretten nasibi olmaz.
Makam, mansıp üzerine hırslı olmayan, ilim ve fazilet sahibi kimseye böyle bir vazife teklif edildiği zaman kabul etmesi lazımdır. Kabul etmemek daha iyidir. Zira İmâm-ı a’zam (rahmetullahi aleyh) kadılığı bile kabul etmemiştir.
İnsan yaptıklarının takdir edilmesini ister
31 Temmuz 2025 02:00 | Güncelleme: 31 Temmuz 2025 01:18
İnsanların tabiatında, yaptığı işin beğenilmesini istemek vardır.
Haydarât-üş-Şîrâzî hazretleri, Sa’deddîn-i Teftâzânî’nin yüksek talebelerindendir. Herat ve Şiraz şehirlerinde birçok âlimden ilim tahsil etti. Tefsir, kelâm ve feraiz ilimlerinde büyük bir âlim idi. Teftâzânî’nin “Keşşâf” tefsirine yaptığı haşiyeye, o da bir haşiye yaptı. Anadolu’ya geldi. Burada çok ilim okuttu. 820 (m. 1417) senesinde vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Kim olursa olsun, insanların hemen tamamına yakını, yaptığı işin beğenilip takdir edilmesini ister ve kendisi de yaptığı işi beğenir. Bu insanın tabiatında vardır. Kalp hastalıklarından (ucb, kendini ve ibadetini beğenme gibi zararlı huylardan) kurtulup, saadete ermek, ancak büyük âlim ve velilerin yoluna girmekle, onları çok severek onlar gibi olmaya çalışmakla mümkündür. Şimdi onları bulup, kendilerinden öğrenmek çok zor hatta imkânsız olduğuna göre, onların Allah rızası için yazdıkları eserleri okumak ve tatbik etmek de aynı maksadı hasıl eder.”
Yine her Müslüman’ın, kötü huylardan kurtulup, iyi huylara sahip olabilmesi, bu iyi huyların kalbe iyice yerleşmesi için; kalbin hâllerini, iyi huyları, bunların zıddı olan kötü ahlakı ve kötü ahlaktan kurtulmak çarelerini çok iyi bilmesi ve bu hususta çok dikkatli ve uyanık olması lazımdır. Mesela, cömertlik, tevazu, iffet ve ihlâs gibi güzel huylara sahib olmak ve bunların kalpte yerleşmesi için, bu güzel huyların zıddı olan, cimrilik, kibir, hayâsızlık ve riya gibi kötü huy ve düşünceleri bilmek ve bunların zararlarından çok sakınmak lâzımdır. Kötü huylardan kurtulup, iyi huylarla bezenmek için, kötü huyları iyi bilip, zararlarından çok sakınmak lazımdır. Bunun gibi, bir kimsenin kalbinde, salihlere meyil, muhabbet ve onlar gibi olabilmek arzu ve düşüncelerinin yerleşebilmesi ve bu arzunun şiddetlenip o insanın hâl ve hareketlerinde kendini gösterebilmesi için, o insanın, salihlerin kıymetini, üstünlüklerini, asi ve fasık kimselerin ise kötülük ve zararlarını iyi bilmesi lazımdır. Asi ve fasıkların kötü ve zararlı olduklarını bilmeyen, anlamayan kimsenin gözünde, salihlerin, iyi kimselerin başka kimselerden bir farkı olmaz. Dolayısıyla o kimsenin salihleri sevmesi, onlar gibi olmaya gayret etmesi de düşünülemez. Çünkü o zavallı kimsenin gözünde, salihlerin kıymetini anlayacak basiret ve gönlünde onların üstünlüğünü anlayacak bir hassa, duygu yoktur.
“Hayatım da vefatım da sizin için hayırlıdır..”
1 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 1 Ağustos 2025 01:18
“İyi işlerinizi gördüğümde, Allahü teâlâya hamdederim. Kötü işlerinizi gördüğümde, sizin için af ve mağfiret dilerim”
Ahmed Bürzülî hazretleri kıraat, hadis, tasavvuf ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimidir. 730 (m. 1341)’de Tunus’ta Kayrevan’da doğdu. Zamanının en meşhur âlimlerinden ilim öğrendi. Şemseddîn Muhammed bin Merzûk’tan fıkıh ve hadis ilmini, hadis ravileri ve kıraat rivayetlerini öğrendi. İbn-i Tafracîn Medresesi’nin müderrisliğine, sonra Şeyhülislâmlık makamına getirildi. 844 (m. 1440) yılında Kayrevan’da vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Bir hadis-i şerifte; “Bir meyyit, dünyada sevdiği kimse, kendisini ziyarete geldiği zaman sevinir” buyuruldu. Bu hadis-i şerif, meyyitin, ziyarete geleni gördüğünü bildiriyor. Görmeseydi, tanımaz ve sevinmezdi. Sahîh-i Müslim’de, Amr bin Âs’ın (radıyallahü anh) vefât edeceği zaman şöyle buyurduğu haber veriliyor: “Beni defnedince, üzerime toprak atınız! Sonra bir hayvan kesilerek etleri parçalanacak zaman kadar, kabrimin başında bekleyiniz. Sizinle kabrime alışayım ve sizi göreyim. Böylece Rabbimin gönderdiği sual meleklerine rahat cevap vereyim.” Kabirdeki meyyitlerin duyduklarını ve gördüklerini bildiren böyle sağlam haberler çoktur.
Ümmetin amellerinin Resûlullah’a gösterildiğini bildiren pek çok hadis-i şerif vardır. Bezzâz’ın, Abdullah İbni Mes’ûd hazretlerinden haber verdiği hadis-i şerifte; “Hayatım, sizin için hayırlıdır. Bana anlatırsınız. Ben de size anlatırım, öldükten sonra, vefatım da, sizin için hayırlı olur. Amelleriniz bana gösterilir. İyi işlerinizi gördüğüm zaman, Allahü teâlâya hamdederim. Kötü işlerinizi gördüğüm zaman, sizin için af ve mağfiret dilerim” buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf, Resûlullah’tan işittim denilerek bildirildi. Başka sağlam kimseler, bunu mürsel olarak da bildirmişlerdir. Amellerin, işlerin, tanıdıklara gösterildiğini bildiren hadis-i şerife gelince, İmâm-ı Ahmed ve Hakîm-i Tirmizî, “Nevâdir-ül-usûl” kitabında ve Muhammed bin İshâk İbni Mende adındaki meşhur hadis âliminin bildirdikleri hadis-i şerifte; “Yaptığınız işler, kabirde olan yakınlarınıza ve tanıdıklarınıza bildirilir, iyi işlerinizi görünce sevinirler. Böyle olmayan işleriniz için; “Yâ Rabbî! Bizi doğru yola kavuşturduğun gibi, bu kardeşimizi de kavuştur. Ondan sonra ruhunu al!” derler” buyuruldu. Büyük hadis alimi Süleymân Ebû Dâvûd Tayâlisî “Müsned” kitabında, Câbir bin Abdullah’dan gelen hadis-i şerifi şöyle bildiriyor “Yaptığınız işler, mezardaki yakınlarınıza ve tanıdıklarınıza gösterilir. İşleriniz iyi ise, sevinirler. İyi değil ise; “Yâ Rabbî! Bunlara iyi iş yapmaları için kalplerine ilham eyle!” derler.”
Dostlarla sofra başının hesabı olmayacaktır…
2 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 2 Ağustos 2025 00:48
Dostlarla sofrada geçen zaman, Allah huzurunda hesabı verilmeyecek ömrün bir parçasıdır.
Ca’fer el-Firyâbî hazretleri hadis âlimidir. 207 (m. 822) yılında İran’da Firyâb kasabasında doğdu. Bağdat’a giderek birçok âlimden ilim tahsil etti, hadis-i şerif öğrendi. Çok talebe yetiştirdi. Abdullah ibn-i Mübârek de bunlardandır. Ca’fer el-Firyâbî 301 (m. 913) senesinde Bağdat’ta vefat etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
“Fasık methedildiği zaman, Rabbimiz gadaba gelir.” “Peygamberler, kabirlerinde diri olup namaz kılarlar.” “Hasta ziyaretine tekrar tekrar gidin. Fakat bunu dört gün ara ile yapın.” “Her hâllerinde Allahü teâlâya şükredenler ilk defa cennete girecek ve en önce haşr olacak kafiledirler.” “Her kim bildiği ile amel ederse, Hak teâlâ ona bilmediği ilimleri verir.” “Her kim hasta iken ve seferde iken ibadetini yaparsa, Allahü teâlâ ona sanki sağlam veya mukim iken yapmış olduğu ibadet gibi sevap verir.”
Şöyle anlatılır: “Bir gün Firyâbî hazretleri Basra’da Ubeydullah bin Muaz’ın meclisinden dönüyordu. Yolda bir mecnun genç gördü. Halk etrafında toplanmıştı. Oradaki halk kendisinden, bu gencin kulağına ezan okumasını istediler. Ca’fer bin Muhammed onların isteğini kabul ederek, o mecnun gencin kulağına ezan okumaya başladı. Tam “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” dediği sırada, mecnun gençte bir değişiklik oldu. O gencin şuursuzca yaptığı hareketler kayboldu. Genç bir süre sonra tamamen iyileşti.”
Yine şöyle anlatılır: “Biri Firyâbî hazretlerine gelerek şöyle dedi: “Akrabalarımla bir ihtilafım var, ben bundan vazgeçeceğim. Fakat bunu benim zilletime sayacaklarından korkuyorum.” Bunun üzerine Ca’fer bin Muhammed “Zillet sahibi sen değil, zalim olan kimsedir” buyurdu.
Firyâbî hazretleri, gece vakti mezarlığa uğrar, onlara selam verir ve: “Size ne oluyor ki, sözlerime cevap vermiyorsunuz?” der. Sonra da kendi kendine: “Vallahi, onlarla cevap vermeleri arasında büyük engel vardır. Ben de yakında onlar gibi olacağım” derdi. Bunun üzerine sabaha kadar orada namaz kılardı.
Firyâbî hazretleri buyurdu ki: “Dostlarınızla sofraya oturduğunuzda, oturmayı uzatın. Çünkü bu sofra başı, Allah huzurunda hesabını vermeyeceğiniz ömrümüzün bir parçasıdır.”
“Ben, bir daha bana ihtiyaç arz etmezler korkusu ile, düşmanlarımın bile ihtiyaçlarını gidermeye, bütün imkânlarımla gayret ederim.”
Zekâtını vermeyenin şehadeti kabul olmaz
3 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 2 Ağustos 2025 22:24
Zekâtını, vermeyen, özürsüz geciktiren günaha girer ve şehadeti kabul olmaz.
İftihâruddîn Hârezmî hazretleri Hanefi mezhebi fıkıh âlimidir. 667 (m. 1268) senesinde Hârezm’de Kâse köyünde doğdu. Memleketinde bir müddet ilimle meşgul olup yükseldikten sonra, Kâhire’ye geldi. İlim tahsilinden sonra Câviliyye Medresesi’nin meşihatına (baş müderrisliğine) tayin edildi. 741 (m. 1340) senesinde Kâhire’de vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Zekât vermek de, İslâm’ın beş şartından biridir. Zekât vermek elbette lâzımdır. Zekât vermek lâzım olup da, (o sene vermeyip), özürsüz geciktiren günaha girer ve şehâdeti kabûl olmaz. Zekâtı kolayca verebilmek için, altından ve gümüşten ve ticaret eşyasından, fakirlerin hakkı olan kırkta biri, senede bir kere [meselâ her Ramazan-ı şerif ayında] zekât niyeti ile ayrılıp, saklanır. Bütün sene içinde, istediği zaman, zekât vermesi câiz olanlardan, dilediğine verir. Her verişte, ayrıca zekât için, niyet etmeye lüzum yoktur. Ayırırken, bir kere niyet etmek yetişir. Herkes, fakirlere ve zekâttan hakkı olanlara, bir senede ne kadar vereceğini bilir. Buna göre zekâtından ayırıp saklar. Ayırırken, niyet etmezse, fakirlere verdikleri zekât olmaz. [Nâfile sadaka olur.] İşte böylece hem zekât verilmiş olur, hem de, her zaman muhtaçlara yaptığı yardım, yerini bulur. Bir sene içinde, fakirlere yaptığı yardım, zekât için ayrılandan az olursa, artan zekâtı, yine kendi malından ayrı saklamalı, gelecek sene ayrılacak olan zekât ile karıştırıp vermelidir. Her sene, böyle ayırıp, yavaş yavaş vermek câizdir. Yavrum! İnsanların nefsi bahîldir, cimridir, tamahkârdır. Allahü teâlânın emirlerini yapmakta inatçıdır. Onun için, biraz aşırı yazdım. Yoksa, malı da, cânı da, mülkü de, hep o vermiştir. Onun verdiğine el uzatmaya kimin hakkı vardır? O hâlde zekâtı ve uşru seve seve vermek lâzımdır.
Her ibadeti seve seve yapmalıdır. Kul hakkına dokunmamaya, hakkı olanları ödemeye, titizlikle çalışmalıdır. Üzerimizde kimsenin hakkı kalmamasına çok dikkat etmeliyiz! Hakkı dünyada ödemek kolaydır. Nezâket ile, yumuşaklıkla haktan kurtulmak mümkün olur. Fakat, ahirette, iş böyle değildir. Orada, hak altından kurtulmak çok güçtür, çaresi bulunmaz.
Resûlullah’ı sevmek saadet vesilesidir
4 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 4 Ağustos 2025 01:20
Beden ile ve kalp ile erişilebilecek bütün kemâller, yüksek dereceler, Resûlullah’ı sevmeye bağlıdır.
Veliyyüddîn Efendi Osmanlı âlimlerindendir. Bugün Yunanistan’da bulunan Yenişehir’de (Larissa) doğdu. İstanbul’a giderek zamanının ulemasından akli ve nakli ilimleri tahsil ettikten sonra, çeşitli medreselerde müderrislik yaptı. Hac için gittiği Mekke-i mükerremede Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî hazretlerinin talebelerinden olan Ahmed-i Yekdest hazretlerinin sohbetleriyle şereflendi. O büyük zattan Nakşibendiyye yolunun adab ve erkânını öğrendi. İstanbul’a döndükten sonra daha çok, insanlara nasihat edip talebe yetiştirmek, kitap yazmak ve ibadet etmekle meşgul oldu. 1151 (m. 1738) senesinde İstanbul’da vefat etti. Bir sohbetinde şunları anlattı:
Yüksek üstadımız Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî hazretleri, mektubatının birinci cilt 22. mektubunda buyuruyorlar ki: Peygamberimizin sünnetlerinin ışıkları olmadan, doğru yol bulunamaz. Resûlullah’a tabi olmadan, kurtuluş olamaz. Tasavvuf yolunda ilerleyerek, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için, Allahü teâlânın Habibi’ne tabi olmak lazımdır. (Allahü teâlâyı seviyorsanız, bana tabi olunuz! Allahü teâlâ, bana tabi olanları sever) meâlindeki, Âl-i İmrân sûresinin otuz birinci âyet-i kerimesi, bu sözümüzün şâhididir. İnsanın saadete kavuşması için, âdetlerinde, ibadetlerinde, kısacası her işinde din ve dünya büyüklerinin reisine benzemesi lazımdır. Bu dünyada, herkesin, sevdiğine benzeyenleri çok sevdiğini görüyoruz. Sevgilinin sevdikleri sevilir. Düşmanları sevilmez. Beden ile ve kalp ile erişilebilecek bütün kemâller, yüksek dereceler, Resûlullah’ı sevmeye bağlıdır. İnsanın kemâli, bu terazi ile ölçülür. Bunun için, taatların, ibadetlerin en kıymetlisi, Allahü teâlânın evliyasını, dostlarını sevmek ve düşmanlarını sevmemektir. Çünkü, Allahü teâlâyı sevmenin en büyük alameti budur. Dostun sevdiklerini sevmek, düşmanlarını sevmemek, insanda kendiliğinden hasıl olur. Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma (Benim için, bir amel yaptın mı?) dedi. Yâ Rabbî! Senin için namaz kıldım. Oruç tuttum. Zekât verdim. İsmini zikrettim dedi. Allahü teâlâ, (Namazın sana burhândır [Mümin olduğuna alamettir]. Oruç [seni Cehennem ateşinden koruyan] perdedir. Zekât, zıldır. Zikir, nurdur. Benim için ne yaptın?) buyurdu. Yâ Rabbî! Senin için olan amel nedir dedi. Allahü teâlâ, (Sevdiklerimi sevdin mi? Düşmanlarıma düşman oldun mu?) buyurdu. Mûsâ aleyhisselâm, Allahü teâlânın en çok sevdiği amelin, (Hubb-i fillâh ve Buğd-ı fillâh) olduğunu anladı.
Resulün getirdiği din de kendisi de en üstündür!
5 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 5 Ağustos 2025 00:10
Her peygamber kendi milletine geldi, fakat Muhammed aleyhisselam bütün âlemlere geldi.
Muhammed Mahallî hazretleri tefsîr, fıkıh, kelâm âlimidir. 791 (m. 1389) senesinde Kâhire’de doğdu. Zamanındaki meşhur âlimlerden ilim tahsil ederek icazet aldı. Müeyyidiyye Medresesi’nde de müderrislik yaptı. Ona kadılık vazîfesi teklif edildiği hâlde kabûl etmedi. 864 (m. 1459) senesinde vefât etti. Çok kitap yazdı. Bunlardan “El-Envâr-ül-mudiyye fî medh-i hayr-il-Beriyye” isimli eserinde şöyle nakleder:
Her peygamber kendi milletine geldi, fakat Muhammed aleyhisselam bütün âlemlere geldi. Allahü teala Kur’ân-ı kerimde buyuruyor ki:
(Âlemlere [Cin ve insanlara, ilâhî azapla] korkutucu [uyarıcı] olsun diye Furkan’ı [Kur’ânı] kuluna [Muhammed aleyhisselama] indiren [Allah’ın şanı] ne yücedir.) [Furkan 1] (De ki: “Ey insanlar! Ben, Allah’ın hepiniz için gönderdiği Resulüyüm.”) [Araf 158] (Her elçi bir millete gelmişken, Muhammed aleyhisselam bütün insanlara gelmiştir.) (Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.) [Sebe 28] (Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107] (Başka hangi peygamber âlemlere rahmet olarak gönderildi? Bu rahmet, yalnız insanlar için değil, bütün mahlûklar içindir. Hatta kâfirler bile faydalanır. Nitekim (Sen içlerinde bulunduğun sürece, Allah onlara [kâfirlere] azap etmez) buyuruluyor. (Enfal 33)
Bir hadis-i şerifte de, (Beni insanların en iyisi bilmeyen kâfir olur) buyuruldu.
Allahü teâlâ, bütün peygamberlere (Yâ Âdem, Yâ Musa, Yâ İsa) diyerek ismiyle hitap ederken, Resulullah’a (Yâ eyyühennebiyyu, yâ eyyüherresul) yani (Ey Peygamberim, ey Resulüm) diye hitap ediyor. Bu hitap şekli de, Onun diğer peygamberlerden üstün olduğunu göstermektedir. Fatiha suresinde bildirdiği gibi, Allahü teâlâ âlemlerin Rabbi’dir. Resulullah da âlemlerden üstün olduğu için, "Rabbüke, Rabbikeyani" [Senin Rabbin] buyuruluyor. (Bekara 30,Saffat 180)
Kur’ân-ı kerimde buyuruluyor ki: (Rabbinin sana verdiği nimetlerle mecnun değilsin. Senin için bitmeyen, sonsuz mükâfat vardır. Elbette sen, en büyük ahlak üzeresin.) [Kalem 2-4] (Rabbin sana [çok nimet] verecek, sen de razı olacaksın!) [Duha 5] (Allah ve melekleri, Nebiye salât ediyor, iman edenler, siz de salevat getirin.) [Ahzab 56] Fetih suresinin, (Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Resulünü hidayet ve hak dinle gönderen Odur) mealindeki 28. âyeti de Resulünün getirdiği dinin ve kendisinin en üstün olduğunu gösteriyor.
Din ile dünyayı birlikte kazanmak imkânsızdır!
6 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 6 Ağustos 2025 00:05
İslâmiyete uymakla ziynetlenen bir kimse, dünyanın zararından kurtulmuş olur...
Resûl bin Ahmed Türkmânî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh ve hadîs âlimidir. Tire'de doğdu. İlim tahsili için Kâhire’ye giderek âlimlerin sohbetlerinde bulunup onlardan ilim öğrendi. Başta fıkıh ve hadîs olmak üzere, çeşitli ilimlerde yükselip, zamanında bulunan Hanefî mezhebindeki âlimlerin en üstünlerinden oldu. Kendisine birçok defa kadı olması teklif edildi ise de, bu vazîfeyi kabul etmemekte ısrar etti ve; “Bu kadılık vazîfesi öyle bir iştir ki, bu vazîfeyi yapabilmek için geniş ilim sahibi olmak yetmez. Ayrıca kadılığa âit ıstılâhları bilmek, bu husûsta tecrübe ve mahâret sahibi olmak da lâzımdır” buyurdu...
Bu mübarek zat, Sargatmeşiyye ve Elceyhiyye medreselerinde ders verdi. 793 (m. 1391) senesinde Kâhire’de vefât etti.
Resûl bin Ahmed Türkmânî hazretleri buyurdu ki:
Din ile dünyayı birlikte kazanmak imkânsızdır. Âhıreti kazanmak isteyenin, dünyadan vazgeçmesi lâzımdır. Bu zamanda, dünyayı tamamen terk etmek, kolay değildir. Hiç olmazsa, hükmen terk etmek, yâni terk etmiş sayılmak lâzımdır. Bu da, her işte İslâmiyete uymak demektir. Yiyecekte, içecekte, giyecekte ve ev kurmakta İslâmiyete uymak lâzımdır. İslâmiyetin emirlerini aşmamak lâzımdır. Altın ve gümüşün ve ticâret eşyasının ve kırda, çayırda otlayan dört ayaklı hayvanların zekâtını vermek farzdır. Bunların zekâtını elbette vermelidir.
İslâmiyete uymakla ziynetlenen bir kimse, dünyanın zararından kurtulmuş olur ve âhıreti kazanır. Dünyayı, böyle hükmen de terk edemeyen kimse, münâfık demektir! Îmanlı olduğunu söylemesi, âhırette kendisini kurtaramaz. Yalnız dünyada, malını ve cânını korur.
Dünya, ednâ kelimesinin müennesidir. Yâni, ism-i taftîldir. Mastarı, dünüv veya denâettir. Birinci mastardan gelince, çok yakîn demektir. (Biz en yakîn olan göğü, çırağlarla süsledik) âyet-i kerimesindeki dünya kelimesi böyledir. Bazı yerde de, ikinci mâna ile kullanılmıştır. Meselâ, (Denî, alçak şeyler melundur) hadis-i şerifinde böyledir. Yâni, (Dünya melundur) demektir. Alçak şeyler, cenâb-ı Hakkın, nehy-i iktizâî ve nehy-i gayri iktizâîsidir. Yâni, haram ile mekruhlardır. Şu hâlde, Kur'ân-ı kerimde zemmedilen, kötü denilen dünya, haramlar ve mekruhlardır. Mal kötülenmemiştir. Çünkü, cenâb-ı Hak, mala hayır adını vermektedir. Bu sözümüzü ispat eden vesika, varlığın ve insanlığın ikincisi olan, İbrâhîm halîl-ür-rahmânın malıdır. Yalnız yarım milyonu sığır olmak üzere, davarları, ova ve vâdîleri dolduruyordu.
Yiyeceklerde şüphe etmek takva değil, vesvesedir!
7 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 7 Ağustos 2025 00:18
“Bir şeyin helal olması için delil aranmaz, haram olması için delil aranır.”
Mahmûd Hasîrî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh ve hadîs âlimidir. Buhârâ’nın yakın köylerinden Hasîr’de, 546 (m. 1151) yılında doğdu. Hasen bin Mensûr Kâdı Hân’dan fıkıh ilmi öğrendi. Nişâbûr’da, Müeyyed Tûsî’den hadîs ilmi öğrenip, Sahîh-i Müslim’i dinledi. Sonra Şam’a gitti. Nûriyye Medresesi’nde ders verdi. 636 (m. 1238) yılında Şam’da vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
İmam-ı Gazâlî hazretleri hazretleri buyuruyor ki: Haram olma şüphesi olan şeylerden de sakınmalı, çünkü hadis-i şerifte, (Şüphelilerden sakınan, dinini, ırzını korumuş olur. Şüphelilerin etrafında dolaşan, harama düşebilir) buyuruldu, fakat yiyecek ve içeceklerde şüphe edip yememek, takva değil, vesvesedir. Mesela dinimiz, (Haram olduğu bilinmeyen şeyleri yiyin!) buyurur. [Belki o haramdır, ama biz bilmediğimiz için günah olmuyor.] (Haram olduğu bilinmeyenleri yemeyin) buyurmuyor. Çünkü bunu tespit etmek imkânsızdır. Dinimiz, araştırmayı emretmediği için, Resulullah efendimiz bir müşrikin, Hazret-i Ömer de, bir Hristiyan’ın [belki de necis olan] testisinden abdest almıştır.
Eshab-ı kiram, gayrimüslimlerin verdiği suları içer, onların sattığı et, peynir gibi gıdaları alırlardı. Hâlbuki pis, necis olan şeyleri yemek haramdır. Kâfirler ise ekseriya pis olur. Elleri, kapları şaraplı olur. Hayvanı Besmelesiz keserler. Eshab-ı kiram, bunlara rağmen, necis olduğunu kesin bilmedikleri için, vesvese etmez, bu çeşit gıdaları yerlerdi. (İhya)
İmam-ı Kastalani hazretleri buyurdu ki: "Peygamber Efendimiz, Hayber’de, Eshab-ı kiramla bir Yahudi'nin zehirli kebabından bir lokma yedikten sonra, (Bu et, bana zehirli olduğunu söyledi) buyurup başka yemedi ve son hastalığında, (Hayber’de yediğim zehirli etin acısını hâlâ hissediyorum) buyurdu."
Bir şeyde asıl olan temizliktir. Şüphe ile o necis kabul edilmez. Bunun için, necis mi diye araştırmak gerekmez. Amr bin As hazretleri, havuzun sahibine, (Senin havuzuna canavar [hayvan] gelir mi?) diye sorunca, orada bulunan Hazret-i Ömer, havuz sahibinin cevap vermesine meydan vermeden, (Sakın söyleme!) der. Buna göre, misafirin, ev sahibine ikram edilen yemeğin necis olup olmadığını sorması caiz değildir. Dinimizde, “Bir şeyin helal olması için delil aranmaz, haram olması için delil aranır” kaidesi vardır. Necis olduğuna bir delil bulunmazsa, temiz kabul edilir.
Sünnet-i hasene ve sünnet-i seyyie...
8 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 8 Ağustos 2025 02:00
“Benim sünnetime ve benden sonra, Hulefâ-i râşidînin sünnetlerine sarılınız!”
İbn-i Cemâl el-Mısrî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh ve hadîs âlimidir. 1002 (m. 1593) senesinde Mekke’de doğdu. Zamanındaki meşhur âlimlerden ilim tahsil ederek icazet aldı. Daha sonra Mekke’de, Mescid-i Harâm’da Kur’ân-ı kerîm kırâatini ve diğer ilimlerin tedrisâtını yürütmek için kendisine vazîfe verildi. Kendisinden birçok meşhûr âlim, ilim tahsil etti. 1072 (m. 1661) senesinde Mekke’de vefât etti.
Bu mübarek zat, bir dersinde şunları anlattı:
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” ibâdet olarak yaptığı ve ara sıra bıraktığı şeylere sünnet-i hüdâ veya müekked sünnet denir. Bunları ara sıra yapmayanlara azap bildirilmedi. Hiç terk etmediği ve terk edenlere azap yapılacağını bildirdiklerine vâcib denir. Ara sıra yaptığı ibâdetlere müekked olmayan sünnet veya müstehâb denir. Âdet olarak yaptıklarına sünnet-i zevâid veya edep denir.
Âdetlerde değişiklik yapmak, bid’at değil ise de vera’ sahiplerinin bunları da yapmaması iyi olur. Hadîs-i şerîfte; “Benim sünnetime ve benden sonra, Hulefâ-i râşidînin sünnetlerine sarılınız!” buyuruldu. Sünnet sözü, yalnız olarak söylenildiği zaman, İslâmiyetin bildirdiği her şey demektir. Bu dînin sahibi olan Resûlullah âdetlerde bir şey bildirmedi. Çünkü O insanlara dinlerini bildirmek için geldi. Hadîs-i şerîfte; “Dünyâ işlerinizi yapmasını siz daha iyi bilirsiniz!” buyuruldu. (Dînî vazîfelerinizi, ibâdetlerinizi bilemezsiniz. Onları benden öğreniniz) demektir.
Bunun için âdetler, İslâmiyetin dışında kalmaktadır, İslâmiyetin dışında olan şeylerde yapılan değişiklikler bid’at olmaz. Minare, mekteb, kitap gibi sonradan yapılmış olan şeyler bid’at değildir. Bunlar dîne yardımcı şeylerdir. İslâmiyet bunlara izin vermiş, hattâ emretmiştir. Böyle şeylere sünnet-i hasene denir. İslâmiyetin yasak ettiği şeyleri meydana çıkarmaya sünnet-i seyyie denir. Bid’atler, yani dinde reformlar, sünnet-i seyyiedir. Sünnet-i hasene yani dine yardımcı şeylerin sadr-ı evvelde yani Eshâb-ı kirâmın ve Tâbiîn-i izamın zamânlarında yapılmaması, onların bu faydalı şeylere ihtiyâçları olmadığı içindi. Onlar, kâfirlerle cihâd ediyor, memleketler alıyor, İslâmiyeti dünyâya yayıyorlardı. Onların zamânlarında bid’at sahibleri çıkmamış veya çoğalmamıştı. Kıyâmete kadar sünnet-i hasene meydana çıkarmak caizdir ve sevaptır.
Harama helâl diyenin imanı gider!..
9 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 8 Ağustos 2025 23:44
Haram; Allahü teâlânın, “yapmayınız” diye açıkça men ve yasak ettiği şeylerdir.
Abdullah Zeyleî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. Somali’nin Aden Körfezi sahilindeki liman şehri Zeyla'da doğdu. İlim tahsili için Kahire’ye gitti, oradaki âlimlerin derslerine devam ederek fıkıh ilminde yetişti. Bu ilimde yüksek derecelere kavuştu. Hadîs-i şerîf ilminde de söz sahibi oldu. 762 (m. 1360) senesinde Kahire’de vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Vâcib: Allahü teâlânın şüpheli delîl ile belli olan emirlerine denir. Vacibi işlemeyen, fâsık ve azâba müstahak olur. Allahü teâlânın muradı başka bir şey olmak ihtimâli olduğu için vâcib olduğuna inanmayan imansız olmaz. Vitir namazı, zenginlerin Kurban Bayramı'nda kurban kesmeleri ve Ramazan Bayramı'nda fıtra vermek gibi...
Mübâh: İşlenmesinde sevap ve günah olmayan şeylerdir. Helâlliği sabit, nehyi de olmayan sevap ve ceza beyân olunmayan şeylerdir. Oturmak, yatmak ve yürümek gibi. Eğer niyetsiz olursa mübah olur. Zira amel cisim gibi, niyet rûh gibidir. Ameller aynı olsa da niyetler değişik olur. Eğer yatmaktan maksat; “Vücûdumda olan yorgunluk gitsin de ibâdete kuvvet kazanayım, yahut teheccüd namazı kılmak için akşamdan uyuyayım, yahut dilimden müminler eziyet çekmesinler” olursa ibâdettir, sevâbdır.
Haram: Allahü teâlânın, “yapmayınız” diye açıkça men ve yasak ettiği şeylerdir. Haramı işleyen Cehennem azâbına lâyıktır. Harama helâl diyen imansız olur. Haksız yere adam öldürmek, zinâ etmek ve köpek artığını yemek-içmek gibi. Köpek artığı necistir, zarûret hâli müstesnadır.
Mekrûh: Resûlullah Efendimizin (aleyhisselâm) beğenmediği ve ibâdetlerin sevâbını gideren şeylere denir. Onu işleyen azâba müstahak olmaz. Helâl diyen kâfir olmaz. Lâkin itaba, yani azarlanmaya ve şefaatten mahrûmiyete lâyık olur. At etini yemek gibi. Bazı âlimler, bunun tenzîhen mekrûh olduğunu söylediler, sahih olanı da budur. Peygamberimizden (aleyhisselâm); “At etini yemek bizim için caiz midir?” diye suâl edildi. “Caizdir ve temizdir” buyurdu. Bu esnada Müslümanların yiyeceğe ihtiyâçları vardı.
Daha sonra bir gazâda tekrar suâl edildi, at etini yemeye izin vermediler. Bu sırada yiyeceğe ihtiyâçları yok idi. Önceki hadîs-i şerîfi İmâm-ı Şafiî, sonraki hadîs-i şerîfi Ebû Hanîfe delîl aldı. Evlâ olan yememektir.
Arş’ın gölgesindeki yedi sınıf kimse...
10 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 9 Ağustos 2025 23:16
“Hiçbir gölgenin olmadığı günde, Allahü teâlâ, yedi sınıf kimseyi Arş’ın gölgesinde gölgelendirir!"
Tâcüddîn Abdülgaffâr es-Sa’dî hazretleri hadîs âlimidir. 650 (m. 1252) senesinde Şam’da doğdu. Orada birçok âlimden hadîs-i şerîf dinledi ve rivâyette bulundu. Hadis ilmi icâzeti aldı. Şam’da “El-Medreset-üs-Sâhibiyye”de hadîs kürsüsü başkanı oldu. Sonra Mısır’da hadîs dersleri verdi. Tâcüddîn es-Sa’dî, aynı zamanda Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerinden idi. Mısır’da fetvâlar verdi. 732 (m. 1331) senesinde Mısır’da vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları şöyledir:
Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) vefâtına yakın; “Benden sonra Ebû Bekr hakkında ihtilâf olunmaması için bir şeyler yazdıracağım. Yazmak için bir şey getiriniz” buyurarak, getirilen kâğıda şunları yazdırdı:
“Allahü teâlâ ve müminler, Ebû Bekr hakkında ihtilâf edilmesinden râzı değildir.”
“Allahü teâlâ, sonra huzûruna getirilen zengin olana; 'Sana verdiğim zenginlikle ne yaptın?' buyurur. O da; 'Sıla-i rahm yaptım ve o malla sadaka verdim, dağıttım' der. Allahü teâlâ; 'Yalan söyledin' buyurur. Melekler der ki: Yalan söyledin. Hakkında herkes, 'Ne cömerd, ne iyilik sever adam' desinler diye bunları yaptın. Herkes de senin için böyle söyledi.” Sonra Resûl-i ekrem (aleyhisselâm) “Ey Ebû Hüreyre! Kıyâmet günü Allahü teâlânın Cehenneme atacağı bu üçüdür” buyurdu.”
“Zinâ eden kimse, puta tapan kimse gibidir.”
“Şarap içmeye devam eden bir Müslüman öldüğü zaman, Allahü teâlâ onu puta tapan kâfir gibi cezalandırır.”
“Hiçbir gölgenin olmadığı günde, Allahü teâlâ, yedi sınıf kimseyi Arş’ın gölgesinde gölgelendirir: 1. Adâlet ile hükmeden devlet reîsleri ve vâliler. 2. İbâdet eden gençler. 3. Kalbi mescidlere bağlı olanlar (yani namazı ve cemâati gözetenler). 4. Allah için birbirini seven iki mümin. Bu sevgi ile bir araya gelip, ayrılırken de bu sevgi üzere olanlar. 5. Güzel bir kadın, çirkin bir iş için kendini çağırınca, Allahü teâlâdan korkup 'bunu yapamam, Allahtan korkarım' diyenler. 6. Sadaka verirken gösteriş yapmayanlar. Şöyle ki; sağ eli ile verdiğini, sol eli bilmemelidir. 7. Allah deyip gözünden yaş akanlar.”
“Hayâ îmândandır, îmânı olan Cennettedir. Fuhuş kötülüktür. Kötüler Cehennemdedir.”
“Kıyâmet günü mizanda en ağır gelen şey, Allah korkusu ile güzel ahlâktır.”
“Gece evi yakacaktın bir daha uyanık ol!.."
12 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 12 Ağustos 2025 01:37
Cerrâhzâde'nin talebesi anlatır: “Gece mum yaktım ve direğin üzerine koydum. Uyuyakalmışım..."
Cerrâhzâde Muslihuddîn Efendi Osmanlı velîlerindendir. 901 (m. 1495) senesinde Edirne’de doğdu. Orada zamanının âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri tahsil etti. Daha sonra büyük velî Abdürrahîm el-Müeyyedî’nin sohbetine kavuşup ondan feyiz aldı. Edirne’deki Şeyh Şücâeddîn dergâhında vazîfelendirildi. Birçok talebe yetiştirdi. 983 (m. 1575) senesinde Edirne’de vefât etti.
Molla Muhyiddîn Ahî-zâde anlatır:
Edirne’de Atîk Medresesi’nde müderris idim. Benim yanıma bir derviş geldi. “Sana bir müjdem var. Ancak ailem ve çocuklarımın nafakası yok. Bir şey vereceğini umarak geldim” dedi. Ondan neyi müjdeleyeceğini sordum: “Sen, büyük vezîr Rüstem Paşa’nın Hayrabolu’da yaptırdığı medresede müderris olacaksın. Haber sana filan saat gelecek” dedi. Onun geleceğe dâir vermiş olduğu habere inanmadım. Herhangi bir şey de vermeden geri gönderecektim. Sonra bu haberin nereden çıktığını ve onun kim olduğunu sordum. “Ben, Şeyh Muslihuddîn Cerrâhzâde’nin sevenlerindenim. Aile fertlerimin çok olduğunu, fakir olduğumu ve borçlarımı ödemekte sıkıntı çektiğimi ona arz ettim. Bana buyurdu ki: “Bu gece Resûlullahı (aleyhisselâm) rüyâmda gördüm. Bana Molla Muhyiddîn’in Atîk Medresesinden, Rüstem Paşa Medresesi’ne naklolacağını haber verdi” buyurdu. Bu haber Cerrâhzâde hazretlerine filân gün filân saatte ulaştı. Ben sizi bilmediğim ve tanımadığım hâlde size gönderdi. Bu haberi müjdele, umulur ki, size yardım eder ve bazı sıkıntılarınızı giderir” buyurdu. Onun emrine uyarak bu maksatla size geldim” dedi. Bundan sonra onun getirdiği habere inandım...
Ona bir şeyler verdim. “Eğer senin dediğin gibi olursa, başka şeyler de veririm. Bazı zarurî ihtiyâçlarını gidermeyi söz veriyorum” dedim...
Derviş yanımdan gitmişti. Ben olur mu olmaz mı diye tereddüt ederken, onun müjdelediği husûs, bildirdiği zamanda bana haber verildi.
***
Onun talebelerinden Osman Rûmî anlatır: “Bir gece mum yaktım. Onu odama getirip, direğin üzerine koydum, işime başladım. Uyuyakalmışım. Mum bitmiş, onun ateşinden direk yanmış, neredeyse oda da yanmak üzereyken uyandım, ateşi söndürdüm. Allahü teâlâya şükrettim... Bu hâli kimse bilmiyordu ve kimseye de anlatmamıştım. Sabah olunca, hocam Cerrâhzâde’nin sohbet meclisinde idim; bana; “Neredeyse evi yakacaktın. Bir daha böyle yapma. Uyanık ol. Bu işini gizli tut” buyurdu.
Alışveriş ilmini bilmeyen harama düşer!..
13 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 13 Ağustos 2025 01:11
Her Müslüman, her zaman karşılaştığı ve yapması îcâb eden şeylere dâir bilgileri öğrenmesi lâzımdır.
Şemsüddîn Cevcerî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. 821 (m. 1418) yılında Mısır’da Cevcer’de doğdu. Kâhire’de çeşitli zâtlardan değişik ilimleri okudu. İcazet alarak medresede ders vermeye başladı. Ondan, birçok seçilmiş kimse ilim öğrendi. Sonunda Kâhire’ye başkadı oldu. 889 (m. 1484) yılında Kâhire’de vefât etti... Bir dersinde şunları anlattı:
Erkek olsun, kadın olsun her Müslümana, mukim iken olsun, yolcu iken olsun her zaman karşılaştığı ve yapması îcâb eden şeylere dâir bilgileri öğrenmesi lâzımdır. Meselâ her Müslümanın günde beş vakit namaz kılması farz-ı ayndır. Bu sebeple en az namaz sahih olacak kadar, namaza âit bilgileri (meselâ gusül, abdest, bunlarda kullanılabilecek suların vasıfları, namazın şartları, rükünleri, namazda okuyacak kadar Kur’ân-ı kerîm ezberlemek gibi) öğrenmek elbette farzdır.
Bir ibâdeti yaparken o ibâdetin farzlarını öğrenmek farz olduğu gibi, vâciblerini öğrenmek de vâcibdir. Demek oluyor ki, bir ibâdetin yapılabilmesi için, farz olan bilgileri öğrenmek farz, vâcib olan bilgileri öğrenmek de vâcibdir. Yani farzı yerine getirmeye vesile olan bilgileri öğrenmek farz, vacibi yerine getirmeye vesile olan bilgileri öğrenmek ise vâcibdir. Bunun gibi, bir sünneti ve müstehâbı yapabilmeye vesile olan bilgileri öğrenmek ve bilmek de sünnet ve müstehâb olmaktadır. Oruç ve zekât gibi diğer ibâdetlere âit bilgileri öğrenmek de böyledir.
Bu hâl ibâdetler husûsunda böyle olduğu gibi, ticâret ve sanatta da böyledir. Yani bir Müslüman, nafakasını helâlden kazanabilmek, kimseye muhtaç olmamak, kendinin ve çoluk-çocuğunun saadet ve rahatlarını temin etmek için bir sanatta, ticârette, bir iş kolunda çalışırken, bu çalışmasında harama düşmemek için lâzım olan husûsları öğrenmesi farzdır... Mesela, bakkallık yapacak bir kimsenin bu işe başlamadan evvel, bey’ ve şirâ yanî alışveriş ilmini çok iyi öğrenmesi lâzımdır. Aksi hâlde harama düşmekten kurtulamaz. Hâlbuki, daha evvelden, alışveriş ilminden, kendine lâzım olan kadarını bilmesi farz idi. Şimdi ise, alışveriş onun mesleği, işi olmuş, bu iş için lâzım olan alışveriş ilminin her kısmı ile muâmele etmek durumunda kalmıştır. Bu ilmi iyi bilmeyenin ise haramdan kurtulamayacağı meydandadır.
Bütün peygamberler aynı şeyi söylemiştir
14 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 14 Ağustos 2025 00:36
"Lâ ilâhe illallah" demek, ibâdet olunacak, Allahü teâlâdan başka hiçbir şey yoktur, demektir.
Abdülkâdir Cibâlî hazretleri Mâlikî mezhebi fıkıh âlimidir. Tunus’ta doğdu. Küçük yaşta ilim tahsiline başladı. Zeytûne Medresesi müderrislerinden ilim öğrendi. Birçok ilimde yüksek derecelere kavuştu. Cibâlî, ilim tahsilini tamamladıktan ve icâzet (diploma) aldıktan sonra, birçok yerde ders verdi. Sonra Zeytûne Câmii’ne müderris olarak tayin edildi. 730 (m. 1341)’de Tunus’ta vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Bütün Peygamberlerin dinlerinin aslı, temeli birdir. Başka başka değildir. Hep aynı şeyi söylemişlerdir. Allahü teâlânın zâtı ve sıfatları için, (Haşr) [mezardan kalkınca, arasat meydanında toplanmak] ve (Neşr) [hesaptan sonra Cennete ve Cehenneme gitmek, dağılmak] için ve Peygamberler için ve melek gönderilmesi için ve melekle kitaplar gönderilmesi için, Cennetin sonsuz nîmetleri ve Cehennemin sonsuz azapları için söyledikleri hep aynıdır. Sözleri birbirine uygundur. Helâl, haram ve ibâdetler için olan sözleri, yâni fürû'âta âit sözleri ise, başka başkadır, birbirine uymaz.
Allahü teâlâ, bir vakit, o vaktin insanları için, zamanlarına ve hâllerine uygun emirleri, bir ülül'azm Peygambere göndermiş ve o insanların, buna uymalarını emir buyurmuştur. Birçok sebepler, faydalar için, Allahü teâlâ, ahkâm-ı şer'ıyyede değişiklikler yapmaktadır. Çok defa, din sahibi, aynı bir Peygambere, başka başka zamanlarda, birbirine uymayan emirler göndermiştir. Yâni, önceki emirleri, sonradan neshetmiş, değiştirmiştir.
Bütün Peygamberlerin, söz birliği ile söylediği hiç değişmeyen sözlerden biri, Allahü teâlâdan başka, bir şeye ibâdet etmemek, Allahü teâlâya şerîk, ortak yapmamaktır. Mahlûklardan bazısını, başkalarına rab, mâbut yapmamaktır. Bu sözü, yalnız Peygamberler söylemiştir. Onların yolunda gidenlerden başka, hiç kimse bu devletle şereflenmemiştir. Peygamberlerden başkaları, bu sözü söylememiştir. Peygamberlere inanmayanlardan bir kısmı, Allahü teâlânın bir olduğunu söylemişse de, bunlar, ya Müslümanlardan işiterek söylemiş veya varlığı lâzım olan, birdir, demiştir. İbâdet olunacak, yalnız Odur dememişlerdir. Hâlbuki Müslümanlar hem varlığı lâzım olan, hem de ibâdet olunmaya hakkı olan birdir, demektedir. (Lâ ilâhe illallah) demek, ibâdet olunacak, Allahü teâlâdan başka hiçbir şey yoktur. İbâdet ancak Ona yapılır, demektir.
Müslüman, yeme içme adabını bilmelidir!..
15 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 15 Ağustos 2025 01:35
Yiyince doymayı, içince kanmayı, Allahü teâlâdan bilmek ve helâlinden yiyip içmek farzdır.
İbrâhim Cimmenî hazretleri Mâlikî mezhebi fıkıh âlimidir. Tunus’ta Cimmâne’de doğdu. Küçük yaşta ilim tahsiline başladı. Sonra Kâhire’ye de ilim öğrenmek için giden Cimmenî, orada dokuz sene kaldı. Ezher’in ileri gelen âlimlerinden ders aldı. Dönüşünde Cerbe adasında yerleşti ve buradaki medresede talebe yetiştirdi. 1134 (m. 1722) seneside Tunus’ta Cerbe adasında vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Yeme içme adabı şunlardır: Yemeğe başlarken, Allahü teâlâya ibadet etmek, Onun kullarına faydalı olmak, dinimizi, ebedî saadet ve huzur yolunu bütün insanlara yaymak için kuvvet elde etmeye niyet etmelidir.
Yiyip içmenin farzları: Yiyince doymayı, içince kanmayı, Allahü teâlâdan bilmek. Helâlinden yiyip içmek. O yemekten kuvveti geçinceye dek, Allahü teâlâya kulluk etmek. Eline geçene kanaat etmek.
Sünnetleri: Yiyip içmeye başlarken Besmele çekmek. [Herkese hatırlatmak için yüksek sesle söylenebilir.] Yemeğin sonunda (Elhamdülillah) demek. Yemekten önce ve yemekten sonra el yıkamak. [Yemekten önce gençler, yemekten sonra önce yaşlılar el yıkar.] Sağ elle yiyip içmek. Tabağın kenarından, kendi önünden yemek. Sağ ayağı dikip, sol ayak üstüne oturmak. Yemeğe tuzla başlayıp tuzla bitirmek. [Bu şifadır. İlk ve son lokma ekmekle yapılır ve ekmekteki tuza niyet edilirse, bu sünnet yerine getirilmiş olur.] Elle yenebilenleri, üç parmakla yemek. Ekmekle karpuz yerken, ekmeği sağ ele alıp, sonra karpuzu sol elle yemek. Kapta kalanı sıyırıp yemek, [Hoşaf, ayran gibi şeylerin artığına su koyup, çalkalayıp içmek çok sevaptır. Sonra yemek şartıyla, tabakta, bardakta artık bırakmak caizdir. Resulullah Efendimiz, müminin artığını yemeyi severdi.] Elini yıkamadan önce, parmaklarındaki yemek artıklarını yalamak. Yemekten sonra dişleri misvak veya kürdanla temizlemek. Dişler arasından kürdanla çıkarılan şeyleri yutmamalıdır.
Müstehabları: Sofrayı yere kurmak. Elbisesi temiz olarak sofraya oturmak. Arpa ekmeği yemek. Ekmeği elle parçalamak. Ekmek bıçakla kesilebilirse de, bıçakla lokma hâline getirilmez. Yemeği başkası için, bir yaşlı için hazırlayan, onun yiyebileceği şekilde lokma hâline getirebilir. Pişmiş eti bıçakla kesmemeli. Ekmek ufaklarını zayi etmemek. Sirke yemek. Lokmayı küçük almak. Lokmayı iyice çiğnemek.
Hazreti Ali’ye tokat atan adam!..
16 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 16 Ağustos 2025 01:26
Pişman olan adam "bu küstahlığı yapan el bana lâzım değildir” deyip, o eli keser!..
Takıyyüddîn Kâdiri, evliyânın büyüklerinden olup, Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin torununun oğludur. 767 (m. 1365) senesinde Bağdad’a bağlı Ciyl kasabasında doğdu. Buradaki âlimlerin derslerine devam ederek ilim tahsil etti. Sonra Yemen’de Zebîd şehrine giderek Şerefüddîn İsmâil bin İbrâhim el-Cebertî’den ilim ve feyiz aldı, onun halîfelerinden oldu. Tekrar Bağdad’a dönerek pek çok talebe yetiştirdi. 832 (m. 1428) senesinde orada vefât etti.
Bir sohbetinde buyurdu ki:
Büyük ceddimiz Hazreti Ali “radıyallahü anh”, Medine dışına çıktı. Bir kimsenin kuyudan su çekip, hayvanlarını sulamakta olduğunu gördü. Ona yaklaşıp, “Sana ücretle kuyudan su çekeyim mi?” buyurdu. O da, “İyi olur” dedi. Bir kova suyu, bir avuç hurma karşılığı ücretle çekmek üzere anlaştılar. Hazreti Ali, su çekmeye başladı. Son kovayı çekerken, ip koptu ve kova da kuyuya düştü. O kimse kovanın gittiğine üzülerek, Hazreti Ali’nin mübârek yüzüne bir tokat vurdu. Sonra, Hazreti Ali ile anlaştıklarına göre hurmaları verdi. Hazreti Ali hiç karşılık vermedi. Mübârek elini kuyunun içine uzattı. Allahü teâlânın izni ile kovayı çıkarıp o kimseye verdi...
Evine gelip, hurmaları, Hazreti Fâtıma’ya verdi. Birlikte yerken Hazreti Fâtıma, Hazreti Ali’nin yüzündeki tokat izini görüp, sordu. O ise, gizledi. Diğer taraftan, Hazreti Ali’ye tokat vuran kimse, onun elini uzatıp kuyudan kovayı çıkarmasına hayret etmişti. “O şahıs, Muhammed aleyhisselâmın dînine tâbidir. Eğer o din hak olmasaydı, o zât, derin kuyuya elini uzatmakla kovayı çıkaramazdı. Ben ise, böyle bir zâtın yüzüne tokat vurdum. Bu küstahlığı yapan el bana lâzım değildir” deyip, tokat vurduğu elini kesti...
Bu kesik eli, diğer eline alıp, özür dilemek niyetiyle Hazreti Ali’nin yanına gelip kapıyı çaldı. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) de içeride idi. Hazreti Ali kapıyı açınca, elinin biri kesilmiş hâlde diğer elinde duruyor görünce hayret etti. Gelen kimse bir taraftan ağlıyordu. Hazreti Ali içeri girip, durumu haber verdi. Peygamber Efendimiz, “Sana hakaret eden kimsedir. Söyle içeri gelsin” buyurdular. O kimse içeri girdi. Resûlullah onu bu hâlde görünce üzüldü. “Niçin böyle hatâ işledin?” diye sordular. O kimse ağlayarak yaptığı hatâyı anlatıp, özür diledi ve îmân etmekle şereflendi...
Peygamber Efendimiz kesik eli yerine koydu. Mübârek ağzının suyundan bir miktar sürüp duâ buyurdu. Allahü teâlânın kudreti ile, o kimsenin eli, eskisinden daha sağlam oldu...
Allah rızâsı için verilen sadakanın karşılığı!..
17 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 17 Ağustos 2025 02:00
Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: “Sadakayı tasadduk eden herkese, karşılığı Cennette verilir.”
Ebü’l-Kâsım Geylânî hazretleri Hanbelî mezhebi fıkıh âlimidir. 451 (m. 1059) yılında İran’da Geylân’da doğdu. Zamanın ileri gelen âlimlerinden ilim öğrenen Ebü’l-Kâsım Geylânî, Bağdad’a birçok âlimden ilim öğrenip hadîs-i şerîf işitti. Hadîs-i şerîf ve Hanbelî mezhebi fıkıh bilgilerinde âlim oldu. 546 (m. 1151) yılında Bağdad’da vefât etti. Cenâze namazını Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri kıldırdı. Bir dersinde şunları anlattı:
Bekâra sûresi ikiyüzkırbeşinci “Allahü teâlâya, ihlâsla karz-ı hasen verecek kimdir? (Yani, başa kakmadan muhtaç kullara kim sadaka verecek?” meâlindeki âyet-i kerîmesi âyet-i kerîmesi gelince, Ebû Dahdah (radıyallahü anh), Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) gelip “Yâ Resûlallah, babam ve anam sana fedâ olsun! Allahü teâlâ, bizden karz (borç) istiyor, hâlbuki O’nun, borca ihtiyâcı yoktur” dedi. Resûlullah Efendimiz de “Allahü teâlâ, bununla sizi Cennete sokmak istiyor” buyurdu. “Eğer ben Rabbime borç verirsem, yani O’nun rızâsı için sadaka verirsem, bunun karşılığının Cennette bana verileceğini üzerinize alır mısınız?” deyince, Resûlullah “Evet, sadakayı tasadduk eden herkese, karşılığı Cennette verilir” buyurdu.
Ebû Dahdah, “Hanımım Ümm-i Dahdah benimle olur mu?” dedi. “Olur” buyurdu. “Oğlum Dahdah da benimle olur mu?” dedi. “Olur” buyurdu. “Yâ Resûlallah! Mübârek elini bana ver” dedi. Resûlullah elini uzattı. Elini tutup: "Benim iki hurma bahçem vardır. Biri aşağıda, diğeri yukarıdadır. Allahü teâlâya yemîn ederim ki, bu iki bahçeden başka bir şeye mâlik değilim. Her iki bahçeyi de Rabbime karz (borç) verdim” dedi. Resûlullah “Bahçenin birini Allah için ver, birini çoluk çocuğun için sen sakla” buyurdu. Ebû Dahdah, “Yâ Resûlallah, şâhid ol ki, iyi olan bahçemi Rabbime borç verdim. Etrafı duvarla çevrilidir, içinde altıyüz hurma ağacı vardır” dedi. Resûlullah “Allahü teâlâ, buna karşılık, sana Cenneti versin” buyurdu...
Sonra Ebû Dahdâh o bahçeye gitti. Hanımı Ümm-i Dahdâh’ın yanına vardı. Çocukları da orada idiler. Hurma ağaçlarının etrâfında dolaşıyorlardı. “Bu bahçeden çıkın, ben bunu Rabbime borç verdim” dedi. Ümm-i Dahdâh, “Kârlısın, Allahü teâlâ satışını bereketli eylesin!” dedi. Sonra Ümm-i Dahdâh, çocuklarının yanına gidip, ağızlarındaki yemekte oldukları hurmaları, ağızlarından çıkardı. Kucaklarında, ceplerinde olanları da bıraktırdı ve diğer bahçeye gittiler...
"En ağır hastalık, cimrilik hastalığıdır”
18 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 18 Ağustos 2025 01:25
“Cömert; Allaha yakın, insanlara yakın, Cennete yakın ve Cehennemden uzaktır."
Cüneyd Kâyinî hazretleri hadîs, tasavvuf ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. 462 (m. 1069) yılında Nişâbûr’da Kâyin köyünde doğdu. Küçük yaşta ilim tahsiline başlayan Ebü’l-Kâsım birçok kimseden ilim öğrendi. İsfehân, Nişâbûr, Merv ve Herat’a gitti. Herat’a yerleşerek talebe yetiştirdi. 547 (m. 1152) yılında Herat’ta vefât, etti.
Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları şöyledir:
“Kıyâmet günü, Allahü teâlâ yarattıklarını hesaba çeker. Her sınıf insan, orada toplanır. Hesap için ilk çağırılanlar; Kur’ân-ı kerîm okuyanlar, Allah için harpte ölenler ve dünyâda iken malı mülkü olup, zengin olanlardır. Allahü teâlânın huzûruna önce Kur’ân-ı kerîm okuyan getirilir. Allahü teâlâ ona; “Peygamberime gönderdiğim esaslar sana bildirilmedi mi?” diye sorar. O da; “Evet bildirildi, yâ Rabbî!” der. Allahü teâlâ yine sorar: “Peki sana bildirilenle, öğrendiğin ile ne yaptın?” O da; “Gece gündüz okudum” der. Allahü teâlâ; “Yalan söyledin” buyurur. Melekler de; “Evet yalan söyledin. Sen, hakkında başkası, “Ne güzel okuyor” desinler diye okudun. Nitekim sana böyle söylendi.” derler.
Daha sonra, harpte Allah yolunda ölen huzûra getirilir. Allahü teâlâ ona; “Niçin öldürüldün?” diye sorunca, “Senin yolunda harp ettim ve öldürüldüm” der. Allahü teâlâ; “Yalan söyledin” buyurur. Melekler de; “Yalan söyledin. Sen Allah için harp etmedin. “Ne cesur adam” desinler diye harp ettin. Herkes de sana böyle dedi” derler.”
“Cennet, cömertlerin yeridir.” “Cömert; Allaha yakın, insanlara yakın, Cennete yakın ve Cehennemden uzaktır. Cimri; Allahü teâlâdan, insanlardan ve Cennetten uzak, Cehenneme yakındır. Allah katında cömert bir câhil, cimri olan bir âlimden daha sevimlidir. En ağır hastalık, cimrilik hastalığıdır.”
“Müminlerin îmân yönünden en faziletlisi, en üstünü, ahlâkça en iyi olanıdır.” “Bir insan az ibâdet etse de, güzel ahlâkı sayesinde yüksek dereceye kavuşur.” “Bir müslüman, güzel ahlâk sayesinde, gündüzleri oruç tutan, geceleri ibâdet eden kimselerin derecesine kavuşur.” “Kuvvetli ve kahraman pehlivan, herkesi yenen kimse değildir. Kuvvetli pehlivan, ancak öfke zamanında nefsine hâkim olan ve öfkesini yenen kimsedir.” “Kızgınlık, şeytanın vesvesesinden hâsıl olur. Şeytan ateşten yaratılmıştır. Ateş, su ile söndürülür. Gazâba gelince, öfkelenince abdest alınız.” “Kalbinde zerre kadar kibir (küfür) bulunan kimse, Cennete giremez.”
.
Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylere "şeytan" denir!..
19 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 19 Ağustos 2025 02:00
Şeytan üç çeşittir: İblis, nefis ve kötü arkadaş... İblisin avaneleri vardır...
Fahrüddîn Ahmed Çârpûrti hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. Tebrîz’de doğdu. Bir müddet Kâdı Nâsırüddîn Beydâvî’nin yanında kaldı. Bu zaman zarfında ondan istifâde etti. 746 (m. 1345) senesinde Tebrîz’de vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylere, şeytan denir. Şeytan üç çeşittir: İblis, nefis ve kötü arkadaş.
İblis ve avaneleri: Bu şeytanlar, cin sınıfından ve İblis’in soyundandır. İblis çok âlim idi. Âdem aleyhisselama karşı secde etmesi emredilince, kibirlenip, secde etmedi. Daha önce meleklerin hocasıyken, sonra ebedî olarak lanetlendi ve şeytanların reisi oldu. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Öfke şeytandandır. Şeytan ateşten yaratıldı. Ateş suyla söner. Öfkelenen abdest alsın!)
(Öfkelenen otursun, otururken öfkelenen de yatsın.)
(Aksırmak Rahmandan, esnemek şeytandandır.)
(Kuvvetli aksırmak da şeytandandır.)
(Acele şeytandan, teenni Rahmandandır.)
(Şu beş şey hariç, acele şeytandandır. Kızını evlendirmek, borcunu ödemek, cenaze işlerini çabuk yapmak, misafiri doyurmak, günaha hemen tevbe etmek.)
(Feryat etmeden ağlayın; çünkü göz ve kalbden gelen şey Allah’tandır, elden ve dilden gelen şey, şeytandandır.)
(Ağlamak merhamettendir. Bağırıp çağırmak, şeytandandır.)
(Gece merkep anırırsa ve köpek havlarsa, şeytandan Allah’a sığının; çünkü hayvanlar sizin görmediklerinizi görürler.)
(Vesvese şeytandandır. Necaset temizlerken, vesveseden sakının!)
(Namazda esnemek, kusmak ve burun kanaması şeytandandır.) [Bu ve benzerlerinin istisnası vardır. Mesela ramazan ayında esnemek şeytandan değildir. Kusmak, burun kanaması, uyuklamak gibi şeylerin, şeytandan olmayanları da vardır.]
(Cumada uyuklamak şeytandandır. Uyuklayınca yerinizi değiştirin.)
(Güzel rüya Allah’tan, kötü rüya şeytandandır. Kötü rüya gören, kimseye anlatmasın, sol tarafına tükürsün [tü, tü diyerek tükürür gibi yapsın] ve şeytandan Allahü tealaya sığınsın. Böyle yapana, o rüya zarar vermez. Güzel rüya gören de, onu sevdiği kişilere anlatsın.)
(Fakirlikten korkmak, uğursuzluğa inanmak da, şeytandandır. Bir âyet-i kerimedeşöyle buyuruluyor: Şeytan fakirlikle korkutup, size cimriliği emreder.) [Bekara 268]
Şeytan, musallat olup da günaha teşvik edince, hemen Allah’ı zikretmeli yani kelime-i tevhid okuyarak, estagfirullah diyerek Allahü teâlâyı anmalıdır.
Söz dinlemeyen adamın başına gelenler!..
20 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 20 Ağustos 2025 13:40
Bir kervancıbaşı gelip, Medîne-i münevvereye gitmek için Ca’fer Mekkî'den izin ister...
Seyyid Ca’fer Mekkî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. 134 (m. 1721) senesinde Mekke-i mükerremede vefât etti. Şeyh Muhammed Velîdî ile aynı zamanda yaşadı. Her ikisi de âlim, kâmil, sâlih ve velî kişilerdi. Talebelerinden Abdülkerîm Şirbâtî, yazmış olduğu bir eserinde önce Muhammed Velîdî’nin sonra da Ca’fer Mekkî’nin üstünlüklerini ve kerâmetlerini bildirdi:
Şirbâtî eserinde şöyle anlatır:
Ca’fer Mekkî’nin sayılamayacak kadar çok kerâmetleri vardır. Ca’fer Mekkî, Mekke-i mükerremede iken yanına bir kervancıbaşı gelip, Medîne-i münevvereye gitmek için izin ve duâ istedi. O da; “Şimdi gitmeyiniz” buyurdu. Birkaç gün sonra tekrar gelip izin istedi. Ca’fer Mekkî izin vermedi. Kervanabaşı söz dinlemeyip yola çıktı. Yolda eşkıyalar yollarını kesip birkaç kişiyi öldürdüler. Mallarını da aldılar. Kervancıbaşı o zaman Ca’fer Mekkî’yi hatırlayıp ondan yardım istedi. Eşkıyalar da ona dokunmadılar. O da Mekke’ye döndü ve Ca’fer Mekkî’nin huzûruna gitti. O zaman ona buyurdu ki; “Medîne’ye gitmeyiniz dedim söz dinlemedin ve gittin. Birkaç kişinin katline ve mallarının telef olmasına sebep oldun. Hem bizden izinsiz gidersin hem de bizden yardım istersin. Mademki kendi fikrine göre hareket ettin. Niçin bizden yardım istedin?” Bunun üzerine o şahıs tövbe etti ve bir daha evliyânın sözünden dışarı çıkmadı...
***
Yine Şirbâtî eserinde şöyle anlatır:
Bir zaman bazı hasetçiler, Ca’fer Mekkî’yi katletmek istediler. Gizlice Harem-i şerîfe gittiler. Ca’fer Mekkî, her gün talebeleri ile gelip, minbere yakın bir yerde namazını kılardı. Onlar da oraya gittiler. Lâkin o gün Ca’fer Mekkî gelmeyip, sâdece talebelerini gönderdi. Bir Cum’a günü o hasetçiler, onun evi civarına gidip saklandılar. Cum’a namazına çıkmasını beklediler. Çok sonra, talebeleri ile Cum’a namazını kılmış olduğu hâlde geri döndüğünü gördüler. Evinden çıkarken kimse görmemişti. Bunun üzerine tövbe edip, dâvalarından vazgeçtiler...
***
Şirbâtî eserinde yine şöyle anlatır:
Ca’fer Mekkî harikulade hâller sahibi idi. Ona çok kerre gaybdan rızk gelirdi. Yanındakiler bunu açıkça görürlerdi. Onun bir seccadesi vardı. Her zaman üzerine oturur, sohbet ederdi. Hizmetçileri ihtiyâç için para istediklerinde, alacakları şeyleri sorar, o kadar parayı seccade altından alır onlara verirdi. Başka zaman hizmetçiler seccadenin altına baktıklarında bir şey bulamazlardı.
Zamanın ileri gelen âlimlerinden ilim öğrenen Ebü’l-Kâsım Geylânî, memleketindeki âlimlerden aldığı bilgileri, Bağdad’da tamamladı. Birçok âlimden ilim öğrenip hadîs-i şerîf işitti.
.
İlim öğrenmekte gaye, İslâm dînini yaşatmak olmalıdır...
21 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 21 Ağustos 2025 00:55
Talebenin ilim öğrenmekten gayesi; Allahü teâlânın rızâsını kazanmaktır.
Ensârî Ahmed Efendi Osmanlı Hanefî mezhebi âlimlerindendir. İran’da doğdu. İstanbul’a gelip, birçok âlimden ilim tahsil etti. Çeşitli ilimlerde çok yükseldi. Ayasofya ve başka medreselerde ders okuttu, müderrislik yaptı. Şam, Mısır, Edirne ve İstanbul kadılıklarında bulundu. Sonra Anadolu kadıaskerliğine tayin edildi. 1008 (m. 1600) senesinde İstanbul’da vefât etti. Buyurdu ki:
İlmihâl bilgisi öğrenmenin farz olduğu ve haramlardan sakınmak farz olduğu gibi; cimrilik, cömerdlik, korkaklık, kibir, cesâret, alçak gönüllülük, isrâf, iffet ve benzeri ahlâkî konularda da bilgi sahibi olmak farzdır. Çünkü cimrilik, korkaklık, kibir ve isrâf haramdır. Bunları ve bunların zıdlarını bilmeden kendilerinden sakınmak mümkün değildir. Her zaman insanın karşılaştığı hâllerle ilgili bilgileri öğrenmesi, insana yemek gibi lüzumlu bir ihtiyâçtır. Hiçbir Müslüman, bu bilgilerden ayrı düşünülemez. Her Müslüman devamlı Allahü teâlâyı anmakla, O’na duâ etmekle, yalvarmakla uğraşmalıdır. Kur’ân-ı kerîm okumak, sadaka vermek, dünyâ ve âhıret hayâtında belâ ve âfetlerden korunmak için, Allahü teâlâdan af ve afiyet dilemekle zamanını geçirmesi lâzımdır. Çünkü devamlı duâ eden bir kişi, duânın şartlarını yerine getirince, Allahü teâlâ onun duâlarını kabûl eder.
İlim tahsilinde niyet: İlim öğrenmek isteyen kişi, tahsile başladığı zaman niyet etmesi lâzımdır. Zira niyet, bütün her şeyi yaparken esastır. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîfte; “Ameller niyetlere göredir. Herkesin niyet ettiği ne ise, eline geçecek olan odur. Kimin hicreti Allah ve Resûlü için ise, onun hicreti Allah ve Resûlü içindir. Kimin de hicreti dünyâ menfaati veya evleneceği kadın ise, onun hicreti de onlar içindir” buyuruyor.
Yine diğer bir hadîs-i şerîfte, Resûl-i ekrem; “Çok işler vardır ki, dünyâya âit işler olarak görünür. Fakat güzel niyet ile bunlar âhıret işlerinden olurlar. Çok işler de vardır ki, âhırete âit işler olarak görünür. Fakat niyetteki kötülük sebebiyle bunlar dünyâ işlerinden olurlar” buyurdu.
Talebenin ilim öğrenmekten gayesi; Allahü teâlânın rızâsını kazanmak, Cenneti elde etmek, önce kendi cahilliğinden kurtulmak, sonra diğer câhillerin bilgisizliğini gidermek, onların kültürlü olmalarını sağlamak ve İslâm dînini yaşatmak olmalıdır. İslâmın bilgilerini öğrenmek sûretiyle Allahü teâlâya kavuşulur. Bilgisiz olan birisinin zühd ve takvâ sahibi olması mümkün değildir.
"Din ilimleriyle meşgûl olmak en iyi iştir...”
22 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 22 Ağustos 2025 01:03
“Hak âşıkları; ibâdetlere, zühde takvâya ve riyâzete dikkat etmeliler."
Şeyh Celâl Tânîserî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Hindistan’da Tânîser’de yaşadı. 989 (m. 1581) senesinde vefât etti. Şeyh Abdülkuddûs hazretlerinin en başta gelen talebelerinden ve büyük halîfelerindendi. Tasavvufta yetişip, üstün hâlleri kendisini öyle kaplamıştı ki, çok kerre sekr (tasavvuf sarhoşluğu) hâlinde olurdu. Namaz vakitlerinde, talebeleri ayılması için uğraşırlar “Hak, Hak” diyerek yanında Allahü teâlânın ismini yüksek sesle söyleyerek ayıltırlardı.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, babası Abdülehad’dan (kuddise sirruh) şöyle nakletmiştir: “Şeyh Celâl Tânîserî’nin ölüm hastalığı, sekerât hâli günlerce uzadı. Öyle ki, bundan dolayı bir şaşkınlık, bir ızdırab hâsıl oldu. Onaltı gün sonra kendine gelince, talebelerinin büyüklerinden olan Şeyh Nizâm bu hâle üzüldüğü için; “Efendim, bu ne hâldir?” dedi. Bunun üzerine Celâl Tânîserî coşarak şu beyti okudu:
“Vücûdundan fânî olan kimseler,
Harften sûretten, ma’nâya geçerler.”
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, bu hâdiseyi naklederek anlattıktan sonra ağlamış, gözyaşları mübârek yanaklarından akmıştır. Sonra da bir müddet, tam bir inkisar hâli ile başını önüne eğmiştir.
Celâl Tânîserî hazretlerinin, yazdığı birçok risaleleri vardır. “İrşâd-üt-tâlibîn” adlı risalesinde şöyle buyurmuştur:
“Âşıklar, keşf ve kerâmet konaklarında durmak istemesinler. Daha yukarılara çıksınlar. Hiçbir şeye bağlı kalmasınlar. Her şeyden kesilerek ve uzaklaşarak, can çıkarcasına ilerlesinler. Bu da şöyle olur ki, ibâdetlere, zühde (dünyâya düşkün olmamaya), takvâya (haramlardan sakınmaya) ve riyâzete (nefsin isteklerine uymamaya) dikkat etsinler. Bunları vesile bilsinler. Az yemek yesinler, hattâ can çıkıncaya kadar uğraşsınlar. Ölmeden evvel ölüp (nefslerini tam ıslâh edip), Hakka kavuşsunlar...
Kendini tasavvuf yolunda sananlar ve câhil sûfiler (câhil tarikatçılar) bu husûsta hatâya düşüyorlar ve doğru yoldan çıkıyorlar. Bundan Allahü teâlâya sığınırız. Selef-i sâlihînden (radıyallahü anhüm ecmâîn) rivâyet edildi ki 'Usulsüz vüsul (kavuşma) olmaz, usûl; dînin emirlerine ve tasavvufta bulunduğu yola uymaktır' Kur’ân-ı kerîm okumak ve din ilimleriyle meşgûl olmak en iyi iştir...”
Öfke, tutuşturulmuş bir ateş gibidir!..
23 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 23 Ağustos 2025 00:55
"Her kim ki öfkesine hâkim olursa, onu söndürür ve her kim onu salıverirse, ilk yanan kendisi olur.”
Seyyid Dâvûd Hüseynî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. 701 (m. 1301) senesinde Kudüs civarında vefât etti. Seyyid Dâvûd, Beyt-i Makdis civarında bir köyde yaşadı. Oradakilerin çoğu Hıristiyan olup, bağ ve bahçelerinden elde ettikleri üzümleri şarap yapıp, oradaki Müslümanlardan fâsık (günahkâr) olanlara da satmaya başlayınca, Seyyid Dâvûd buna çok üzüldü. Allahü teâlâya duâ edip, yalvardı. Hıristiyanların ellerindeki şarapların sirke hâline döndüğü görüldü. Hıristiyanlar bu durum karşısında Seyyid Davud’a “Sihirbaz” deyip, oradan başka yerlere gittiler. Seyyid Dâvûd, oranın vâlisine müracaat edip, bir dergâh yapmak istediğini bildirdi. Daha sonra vâli tarafından onun için bir dergâh inşâ edildi. Çok kimseler orada ilim ve ahlâk öğrendiler. Seyyid Dâvûd bu dergâhta vefât etti. Hayatta iken yaptırdığı, üzeri kubbe ile örtülü türbesine defnedildi.
Seyyid Dâvûd hazretleri buyurdu ki:
“Allahü teâlâdan başkasından bir şey isteyen! İyi bilsin ki, o yardımcı âciz ve güçsüz bir kişiden başkası değildir.”
“İnsanlarla sulh içinde olup, onlara zarar vermeyen, onların her türlü zarar ve sıkıntılarından korunmuş olur. Neşe ve huzûr içinde yaşar.”
“Ey şu anda sevinç içerisinde olan zâlim kişi! Sen gaflet uykusunda bulunmaktasın. Bir gün gelir zulmünün cezası verilir. Sevinç ve neşeni devamlı kalır sanma! Şimdi sana neşe ve sürûr veren bir zamandır. Sana ceza, üzüntü ve sıkıntı veren zaman gelecektir.”
“Ey İnsanoğlu! Körpe ve taze olan şu gençliğinle gurûrlanma. Her şeye gücünün yetmesi, seni aldatmasın. Senden önce, nice gençler saçı ağarmadan bu dünyâdan ayrılıp gittiler. Genç ve taze bir fidanken göçtüler. Farzet ki, gençlik, sahibine birtakım özür olacak şeyler gösterir. İhtiyârın özrü yoktur. Onun ileri sürdüğü şeyler, şeytanın eğlencesi olacak şeylerden başka değildir.”
“Mümin, dâima günahlardan kaçınır, belâdan korkar ve Rabbinin rahmetini talep eder.”
“Akıl ve ilim, biribirinden ayrılmayan ve zıt olmayan iki kardeş gibidir.”
“Îmân ve hayâ, diğerinden kopmayan bir bütündür.”
“Îmân bir ağaç gibi olup, kökü yakîn, dalı takvâ, nûru hayâ, meyvesi cömertliktir.”
“Öfke, tutuşturulmuş bir ateş gibidir. Her kim ki öfkesine hâkim olursa, onu söndürür ve her kim onu salıverirse, ilk yanan kendisi olur.”
“Yâ Rabbî! Onlara da hidâyet nasip eyle...”
24 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 24 Ağustos 2025 00:06
"Ehl-i sünnet i’tikâdından ayrılarak sapık bir yol tutanlar, gün geçtikçe çoğalmaktadır."
İbn-i Circîs hazretleri evliyânın büyüklerinden ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretlerinin talebelerindendir. İsmi, Seyyid Dâvûd bin Süleymân’dır. 1222 (m. 1807) senesinde Bağdat’ta doğdu. 1299 (m. 1882) senesinde orada vefât etti. İlim öğrenmek için, Şam, Musul ve başka yerlere gitti. Mekke-i mükerremede on sene kadar kaldı. Bağdat’ta, zamanın en büyük evliyâsı olan Mevlana Hâlid-i Bağdadî hazretlerine talebe oldu. Evliyâlık yolunda çok yüksek derecelere kavuştu. Kıymetli eserler te’lîf etti. En meşhur eseri olan “Minhat-ül-vehbiyye” kitabından bazı kısımlar:
Ehl-i sünnet i’tikâdından ve hak mezheblerden ayrılarak sapık bir yol tutanlar, gün geçtikçe çoğalmaktadır. Bu sapıklar, Muhammed aleyhisselâmın ümmetine müşrik diyorlar. Bu mübârek ümmeti öldürmeli, mallarını almalı diyorlar. Bunlar böylece, felâkete sürükleniyorlar.
Allahü teâlânın yardımı ile, bu sapıkları, şu küçük kitabımla reddetmeye, yazılarının, sözlerinin ve itikâdlarının bozukluğunu isbât etmeye kalkıştım. Bu sapıklar, peygamberleri ve sâlih kullardan evliyâyı vâsıta yaparak, onları şefaatçi kılarak, Allahü teâlâdan dilekte bulunmaya ve Allahü teâlânın kerâmet olarak onlara verdiği kuvvet ile sıkıntıdan kurtarmalarını istemeye ve Allahü teâlânın bir dileğe kavuşturması veyâ bir sıkıntıdan kurtarması için, mezarlarına gidip, onlardan şefaat istemeye inanmıyorlar. Onlara göre, insan ölüp toprak olunca, işitmez, görmez. Kabir hayâtı diye bir şey yoktur derler. Dünyâda bir şeye kavuşmak için, diriler sebep yapıldığı gibi, ölülerin de, bir şeye kavuşmak için sebep yapılmasına bir türlü inanmazlar. Bunlar eğer, ölülerin kabir hayatı denilen bir hayat ile diri olduklarına, bu hayatlarından dolayı bildiklerine, işittiklerine, gördüklerine, kendilerini ziyâret edenleri tanıdıklarına, selâm verenlere karşılık selâm verdiklerine, birbirlerini ziyâret ettiklerine, kabirde nimet veya azap içinde olduklarına, nimet ile azâbın rûh ile bedene birlikte olduğuna, tanıdıkları dirilerin yaptıkları işlerin kendilerine bildirildiğine, iyi işler öğrenince, Allahü teâlâya hamd edip, birbirlerine müjde verdiklerine ve işi yapana duâ ettiklerine, kötü işleri öğrenince, bunları yapanlara duâ ederek;
“Yâ Rabbî! Bunlara iyi işler yapmak nasip et! Bize yaptığın gibi, onlara da hidâyet nasip eyle” dediklerine inansalardı, böyle inkâr etmezlerdi.
Allahü teâlâ, insanı dört zıt şeyden yarattı!
25 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 25 Ağustos 2025 01:05
"Allahü teâlâ kendisini tanıman, O’na boyun eğmen ve itaat etmen husûsunda seni imtihan ediyor."
Kâdı Abdullah Debbûsî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Buhârâ’nın meşhûr yedi kadısından biridir. 430 (m. 1039) yılında Buhârâ’da vefât etti.
Debbûsî, Te’sîs-ün-nazar kitabında bazı fıkhî meseleler hakkında mukayeseli olarak yaptığı açıklamalarda diyor ki:
İmâm-ı a’zama göre, “Kıble cihetini araştırdıktan ve namaz kıldıktan sonra, kıbleye karşı namaz kılmadığını öğrense, namazı sahîhdir. Namazını iade etmez. İmâm-ı Şafiî’ye göre ise, caiz değildir. Namazını iade eder.”
İmâm-ı a’zama göre: “Yemîn keffâreti olarak, on gün devamla, günde iki defa bir fakirin karnını doyurmak veya fitre miktarı parayı vermekle yemîn keffâreti yerine getirilir.”
İmâmı a’zama göre: “Gusül abdesti alırken ağza su vermek (mazmaza) ve burna su vermek (istinşak) guslün farzlarındandır. İmâm-ı Şafiî’ye göre ise; mazmaza ve istinşak guslün farzlarından değildir. İkisi de sünnettir.”
Kitâb-ül-emed-ül-aksâ adlı eserinden seçmeler:
Her şeyi yoktan yaratan, zıt şeyleri; kayıtsız, şartsız bir araya getiren ve birbirine zıt olan şeyleri yaratılışa asıl kılan Allahü teâlâya hamd olsun. O, dilediğini yapar. Meâlen “O, yaptığından sorulmaz” (Enbiyâ-23). Fakat kullar yaptıklarından mes’ûldür. Hürmetine âlemleri yarattığı ve âdemoğlu arasından seçtiği Peygamberi Muhammed aleyhisselâma da salâtü selâm olsun. Allahü teâlâ, insanı, dört zıt şeyden yarattı. Bu dört şey; sıcak, soğuk, yaş ve kurudur. Bunları; su, toprak, rüzgâr ve ateş ile alâkalı kıldı. Bunlar, birbirinin zıddıdır. Dünyâyı âhıret için bir imtihan yeri olarak yarattı. Her kulun Rabbine hamd etmesi lâzımdır. Çünkü onu yaratıp, yaşatan ve rızık veren Allahü teâlâdır. O’nun Resûlüne de salât okuması lâzımdır. Allahü teâlâya hamd olsun. O’nun Resûlüne selâm olsun.
Ey hidâyet nûrunu kazanmış ve kurtuluşa kavuşan kardeşim! İyi bilki, şüphesiz Allahü teâlâ seni kul olarak yarattı. Kendisini tanıman, O’na boyun eğmen ve itaat etmen husûsunda seni imtihan ediyor. Tâbi tutulduğun imtihanın dört yönü vardır. İki tanesi ubûdiyyet ve ibadettir. Kulluk, senin nefsinin sıfatı, ibâdet ise işinin sıfatıdır. O hâlde her akıl sahibinin, kendisini yaratan ve nimetler ihsân eden Rabbini tanıması, O’nun taksimine ve verdiğine râzı olması, kaderine rızâ göstermesi lâzımdır. Râzı olmanın en aşağı derecesi, Rabbinin nimetlerine, ihsânlarına ve iyiliklerine şükretmekten âciz olduğunu bilmesidir...
Şerefli ve asîl kimse sözünde durur!..
26 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 26 Ağustos 2025 01:14
"En kötü hastalık; alçak ve düşük ahlâk, çirkin sözleri söylemektir."
Ahnef bin Kays hazretleri Tabiînin büyüklerindendir. Basra’da doğdu. Meşhûr olana göre 67 (m. 686) târihinde, Kûfe’de vefât etti. Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında yaşadığı hâlde Sahâbîden olamadı.
Bu mübarek zat buyurdu ki:
“Ben şu husûslara çok dikkat ederim. Bunları, istifâde edeceklere söylerim. Başkasına değil. Birincisi: Beni aralarına almak istemeyenlerin aralarına girmem, ikincisi, beni çağırmayan makam ve mevki sahiplerinin kapısına gitmem, insanların muhtaç oldukları şeyi bana bağışlamalarını uygun görmem.”
“Size, sıkıntısı ve zorluğu olmayan, övülecek bir şey söyleyeyim mi? Güzel ahlâk, çirkin ve beğenilmeyen şeyi terk etmek. En kötü hastalık da; alçak ve düşük ahlâk, çirkin sözleri söylemekdir.”
“Şerefli ve asîl kimse, sözünde durur. Akıllı olan, yalan söylemez. Mümin olan gıybet etmez.”
“Edeb ve fazîlet sahiplerine göre: Babalar, çoluk çocuğuna, ölüler dirilere, sırf Allahü teâlânın rızası için, iyi ve yararlı şeyler hazırlamaktan daha üstün bir şey bırakmamıştır.”
“Çok gülmek, heybeti; çok şaka, vakar ve şahsiyeti giderir. İnsan ne ile beraberse, onunla bilinir. Meselâ, çok güler ve şaka yaparsa, hafif olarak bilinir.”
“Bizim bulunduğumuz yerde kadınlardan, yiyecek ve içeceklerden konuşmayınız. Çünkü, en kızdığım kimse, avret yerlerinden, karnından ve midesinden bana anlatandır.”
“Kişinin, sevdiği yemeği terk edebilmesi, ağırbaşlılık ve şahsiyet yüksekliğindendir.”
Ahnef bin Kays’a hilmin ne olduğunu sordular. Cevap olarak “Alçak gönüllü ve sabırlı olmak” buyurdu. Şöyle konuşurdu:
“İnsan hilminden dolayı kendisini beğenir. Ben de içimden aynı şeyleri hissederim. Ancak, ben sabırlıyım.”
“Aranızdaki düşük ve bayağı kimselere ikram ediniz, onlara hediyede bulununuz. Çünkü onlar, sizi dünyâda ve âhirette, utanacak duruma düşmekten ve ateşten alıkoymaktadırlar. İnsan, utanılacak ve ateşe düşmeye sebep olan şeyleri onlarda görerek, bunlardan kendisini korur.”
“Bir sıkıntımı ve başıma gelen bir musîbeti, gözleri görmeyen âmâ birisine şikâyet ettim. Bu durumu ona sitem ettim. Bunun üzerine beni üç defa susturdu. Dedi ki:
-Ey Ahnef bin Kays! Başına gelen musîbeti hiçbir kula şikâyet etme. Çünkü, şikâyet ettiğin kişi, bunu söylemekle kendisini üzeceğin bir dost veya kendisini sevindireceğin bir düşmanın olabilir.”
Bu ümmetin âlimleri iki kısımdır...
27 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 27 Ağustos 2025 01:10
“Ben âhıret âlimlerine yetiştim. Onlar birbirlerinden ancak takvâ ve vera’ı öğrenirlerdi."
Dehhâk bin Müzâhim hazretleri Tabiîn devrinin büyüklerinden ve meşhûr tefsîr âlimlerindendir. Eshâb-ı kiramdan Abdullah İbn-i Abbâs (radıyallahü anh) hazretlerinin sohbetiyle yetişti. Ondan tefsîr, hadîs gibi birçok ilimleri öğrendi. Çok hadîs-i şerîf rivâyet etti. Ebû Hureyre ve Enes bin Mâlik’ten de (radıyallahü anhüma) hadîs-i şerîf rivâyet etti. Sonra Kûfe’den Horasan tarafına gitti ve orada Kur’ân-ı kerîm öğretti. 105 (m. 723) senesinde Belh’de vefât etti.
Bu mübarek zatın güzel sözlerinden bazıları şöyledir:
“Bir kimse şaraba devam ettiği hâlde ölürse, kıyâmet günü, sarhoş olarak haşredilir.”
“Allahın salât ve selâmı, rahmet ve mağfirettir."
“Ben âhıret âlimlerine yetiştim. Onlar birbirlerinden ancak takvâ ve vera’ı öğrenirlerdi. Şimdiki âlimler ise, kelâm mücâdelelerini öğrenmekle meşgûl oluyorlar.”
“Resûlullah efendimiz buyurdu ki: (Bu ümmetin âlimleri iki kısımdır. Birincisi, Allah ona ilim verdi. O da karşılığında para ve ücret almadan insanlara öğretti ve okuttu. İşte buna gökteki kuşlar, denizdeki balıklar, karadaki hayvanlar ve kirâmen kâtibîn melekleri duâ ederler. Kıyâmet gününde Peygamberlere arkadaş olacak, derecede yüce ve efendi oldukları hâlde Allahın huzûruna çıkarlar. İkincisi de, Allahü teâlânın kendisine ihsân ettiği ilim ile cimrilik edip, onu Allahü teâlânın kullarına ücret karşılığı okutan âlimdir. İşte bu da, kıyâmet gününde ağzına ateşten bir gem vurulmuş olduğu hâlde getirilir ve dellâl 'Bu adam falan oğlu falancadır. Allahü teâlânın dünyâda kendisine verdiği ilmi başkalarından kıskandı, ancak para ve ücret karşılığı okuttu' diye çağırır ve insanlar hesaptan kurtuluncaya kadar azâba düçâr olur.)”
“Ben bütün bir geceyi sultânı râzı edecek ve fakat Allahın rızâsına aykırı düşmeyecek bir sözün ne olduğu hakkında düşünmekle geçirdim. Fakat böyle bir söz bulamadım.”
Yine, Resûlullah efendimizin şöyle buyurduğunu rivâyet etti: “Hangi Müslüman olursa olsun, Allah için niyet edip yola çıktığında, ölümünden önce hayvanı onu ezerse, zehirli, bir mahlûk onu ısırması ile öldürürse veya buna benzer bir sebepten ölürse, şehit olarak gider. Sonra hangi Müslüman hac niyeti ile yola çıktığında, oraya yetişmeden ölürse, Allahü teâlâ Cenneti ona vâcib kılar.”
"Her iş, Allahü teâlânın dilemesi ile olur..."
28 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 28 Ağustos 2025 01:35
“Dünyâya âit olsun, âhırete âit olsun, bütün işlerinde Allahü teâlâdan başka hiçbir şeye iltifât etme!"
Abdülkâdir Deştûtî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. 931 (m. 1524) senesinde Mısır’da vefât etti... İmâm-ı Şa’rânî’nin (radıyallahü anh) naklettiğine göre, Emîr Yûsuf bin Ebî Esba’ şöyle anlatır: Sultan Kaytbay, Fırat Nehri'ne doğru bir sefer yapmak istemişti. Gelip, Abdülkâdir Deştûtî’den izin istedi. O da bu seferin münâsib olduğunu bildirip, sultâna izin verdi. Biz de sultan ile beraber yola çıktık. Yol çok uzak idi. Bir miktar gider, sonra mola verip dinlenirdik. Bu şekilde Haleb’e vardık. Haleb’e ulaştığımızda, Abdülkâdir Deştûtî’nin orada bir zaviyede talebelere ders okuttuğunu öğrendik. Biz çok hayret edip, ne kadar çabuk geldi ki, diye hayretimizi bildirince, orada bulunanlar; “Siz neler söylüyorsunuz? O zât beş aydan beri burada bulunuyor ve talebelere ders okutuyor” dediler. Biz anladık ki, bu hâl, o büyük zâtın bir kerâmeti idi.”
Abdülkâdir Deştûtî bir gün Sultan Kaytbay ile birlikte otururken, Deştûtî’nin elbisesine sinekler konmuştu. Latife yoluyla sultâna dedi ki: “Şu sineklere söyle de, benim üzerimden gitsinler.” Kaytbay dedi ki: “Efendim! Sinekler benim sözümden ne anlarlar. Ben onlara nasıl anlatabilirim?” dedi. Bunun üzerine Abdülkâdir Deştûtî hazretleri buyurdu ki: “Sen nasıl sultansın ki, sineklere dahî sözün geçmiyor?” Yanî, bunu söylerken nükte yolu ile; “Dünyâ sultanlığına güvenme. Bu her ne kadar yüksek görünüyor ise de, sineklerin bile kendisine itaat etmediği bu sultanlığa sultanlık denir mi? Buna aldanıp gurûrlanmamak lâzımdır” demek istedi. Bundan sonra; “Ey sinekler, üzerimden ayrılınız” dedi. Bu söz üzerine sinekler üzerinden ayrılıp gittiler. Bu hâdiseden çok ibret alan Sultan Kaytbay, hakiki sultanların bu büyükler olduğunu, onlara tâbi olmakla şereflenen bir çöpçünün, o büyükleri tanımak nasip olmayan sultanlardan kat kat daha kıymetli olduğunu daha iyi anladı.
Abdülkâdir Deştûtî buyurdu ki: “Dünyâya âit olsun, âhırete âit olsun, bütün işlerinde Allahü teâlâdan başka hiçbir şeye iltifât etmemeni, O’ndan başka hiçbir şeye güvenmemeni sana tavsiye ederim. Bütün işler, Allahü teâlânın emri ve dilemesi ile olur. O hâlde sen, işleri takdîr edip Yaratana dön. O’na yönel ve O’ndan başka hiçbir şeyin rızâsını O’nun rızâsından üstün tutma.”
“Bir kimsenin kalbinde Allahü teâlânın heybeti, azameti, korkusu yerleşince, işlerin zorluğu, meşakkatli olması o kimseden uzaklaşır. Yanî, işler o kimseye meşakkatli ve güç gelmez. O kimse öyle bir hâle gelir ki, bütün belâ ve sıkıntılar, ona iki rek’at namaz kılmaktan daha ehven (kolay, hafif) gelir.”
İlmin fazileti, ibâdetin faziletinden hayırlıdır
29 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 29 Ağustos 2025 01:23
"Gizli yapılan (nafile) ibâdetin, aşikâra yapılan (nafile) ibâdete üstünlüğü yetmiş mislidir.”
Şehredâr Deylemî hazretleri meşhur hadîs âlimidir. 445 (m. 1053) senesinde İran’da Hemedân’da doğdu. 509 (m. 1115) senesinde vefât etti. Zamanındaki birçok âlimden ilim öğrenip hadîs-i şerîf dinledi. Firdevs-ül-Ahyâr adlı eserinde, rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazılarında, Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem ) buyuruyor ki:
“Nefsini tanıyan Rabbini tanır.” “Öldükten sonra da, hayatta olduğum gibi bilirim.” “Ümmetimin müctehidleri arasındaki ayrılık, rahmet-i ilâhîdir.” “Eshâbıma dil uzatanlardan başka, herkese şefaat edebilirim.” “Ümmetimden, günahları çok olanlara şefaat edeceğim.” “Diğer peygamberlere altı şeyle üstün kılındım. Bana cevâmi-ul-kelim (az sözle çok şey ifâde etmek) verildi. (Uzak bir mesafede olan düşmanlarımın kalbine) korku verilmekle yardım olundum. Bana ganîmet malları helâl kılındı. Yeryüzü bana mescid ve temiz kılındı. Bütün insanlara gönderildim ve benimle peygamberlik son buldu.”
“Meryem dünyâ kadınlarına üstün kılındığı gibi, Hadîce de peygamber hanımlarına üstün kılındı.” “Kur’ân-ı kerîmin başka sözlere üstünlüğü, Allahü teâlânın mahlûkata üstünlüğü gibidir.” “Dîninizde en hayırlı şey verâdır.” “İlmin fazileti, ibâdetin faziletinden hayırlıdır.” “Âlimin âbide üstünlüğü yetmiş mislidir. Gizli yapılan (nafile) ibâdetin, aşikâra yapılan (nafile) ibâdete üstünlüğü de yetmiş mislidir.” “Ramazan ayındaki Cuma günlerinin fazileti, ramazan ayının diğer aylara üstünlüğü gibidir.” “Namazı ilk vaktinde kılmanın, namazı son vaktinde kılmaya üstünlüğü, âhıretin dünyâya üstünlüğü gibidir.”
“Misvakta on haslet vardır. Ağzı temizler. Rabbinin rızâsını kazanmana sebep olur. Şeytanı üzer. Hafaza meleklerini sevindirir, diş etlerini kuvvetlendirir, ağzı tayyip eder (güzel kokutur). Balgamı keser, acılığı giderir, gözleri kuvvetlendirir, sünnete uyulur.”
“Zinâda altı âfet vardır. Bunun üçü dünyâda, üçü de âhırettedir. Dünyâda olanlar: Yüzünün nûru gider. Rızkı kesilir. Kötülüğe koşar. Âhırette olanlar ise: Allahü teâlâ gazâb eder. Hesabı zor olur. Ebedî olan Cehenneme girer.”
“Düğün yemeğinde, Cennet kokularından bir miskal vardır.”
“Fâtıma benden bir parçadır. Kim ona buğzederse, bana buğzetmiş demektir.”
“Beş şey İslâmın fıtratındandır. Misvak kullanmak, sünnet olmak, tırnakları kesmek, bıyıkları kısaltmak, kasık tıraşı olmak. Zîrâ bu beş şey, müminlerin temizliğidir. Bunları yapana Allahü teâlâ, vücûdundan düşen her bir kıl için on sevap yazar.”
Çok konuşmak, zihin hafifliğinin alâmetidir!
30 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 30 Ağustos 2025 02:00
"Âlimler demişlerdir ki: Lüzumsuz çok konuşan bir kimseyi görürsen, bilki, aklı yoktur!"
Mevlânâ Celâleddîn Devânî hazretleri İslâm âlimlerinin meşhurlarındandır. 833 (m. 1426) senesinde, İran’ın Kazrûn şehrinin Devân nahiyesinde doğdu. 908 (m. 1502) senesinde vefât etti. Zamanındaki birçok âlimden ilim tahsil etti. Tebrîz’e gitti. Orada büyük âlim ve velî İbrâhim-i Gülşenî hazretlerinin sohbetine devam ederek, tasavvufta da yetişti. İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî, Mektûbât kitabında bu büyük âlimin yüksek derecesini bildirmektedir.
Celâleddîn-i Devânî’nin, “Ahlâk-ı Celâlî” adlı ahlâk ile ilgili eserinden bazı bölümlerin tercümesi:
Konuşmanın edebleri: Fazla konuşmamalıdır. Zira çok konuşmak zihin hafifliği, akıl zaîfliğinin alâmetidir. Kişinin heybetini kırar, itibârını düşürür. Hazret-i Âişe buyurur ki: “Hiçbir sözü boş olmayan Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), az, öz ve tane tane konuşurdu. Bir mecliste konuşsa, mübârek ağzından çıkan kelimeler sayılmak istense, sayılabilirdi.” Âlimler demişlerdir ki: Lüzumsuz çok konuşan bir kimseyi görürsen, bilki, aklı yoktur. Söyleyeceği sözü iyice düşünmeden dile getirmemeli, ağzından çıkarmamalıdır. Hikmet sahipleri; “Önce düşün, sonra söyle” demişlerdir. İhtiyâç, lüzum olmadan konuşmamalıdır.
Konuşurken gülmemelidir. Mecliste birisi konuşurken, sözünü kesip araya girmemelidir. Bir kimsenin anlattığı bir şeyi bilse de, bildiğini belli etmeyip, o kimse sözünü tamamlamalıdır.
Başkasına sorulan bir suâle cevap vermemelidir. Onun da bulunduğu bir topluluğa sorulursa, başkalarından evvel davranıp, cevap vermede acele etmemelidir. Bir kimse cevap verirken, kendisinin daha iyi bildiğini anlarsa, o kimsenin bitirmesine kadar beklemeli, sonra cevap vermeli ve kendinden önce konuşanı ayıplamamalıdır.
Kendisine bir şey söylendiği zaman, söyleyenin sözü bitmeden, cevap vermeye başlamamalıdır. Yanında olan mubâhase ve tartışmalarda kendisi yoksa, yani onu ilgilendirmiyor veya onun karışması istenmiyorsa, karışmamalıdır. Ondan gizli konuşuyorlarsa, kulak vermemelidir.
Mecliste olan büyüklerle kinâyeli konuşmamalıdır. Sesini ne çok yüksek ne de çok hafif çıkarmayıp, orta bir ses tonu ile konuşmalıdır. Söz zor anlaşılacak yere gelirse, misalle açıklamalı ve faydasız yere sözü uzatmamalıdır. Kısa ve öz anlatma yolunu seçmelidir. Manâsı zor bilinen ve anlaşılması kolay olmayan kelime ve ifâdeler kullanmamalıdır.
Muharebe eden, ibâdet edenden üstündür!
31 Ağustos 2025 02:00 | Güncelleme: 30 Ağustos 2025 23:15
“Ey müminler! Hoşunuza gitmediği hâlde, din düşmanları ile savaşmak üzerinize farz kılındı."
Şerefüddîn Dimyâtî hazretleri hadîs ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. 613 (m. 1217) senesinde Mısır’da Dimyat’ta doğdu. 705 (m. 1306) senesinde Kâhire’de vefât etti. Zamanındaki âlimlerin derslerine devam etti. Hadîs ilminde üstün dereceye yükseldi. Bundan başka İskenderiyye, Mekke, Medine, Bağdad, Mardin, Harran, Dımeşk ve Haleb’de birçok âlimden hadîs-i şerîf dinledi. Kâhire’de Medreset-ül-Mensûriyye’de hadîs dersleri verdi. “Kitâb-ül-metcer-ur-râbih fî sevâb-i amel-is-sâlih” adlı eserinde; münâkaşa ve cidali terk etmenin sevâbı hakkında şöyle anlatır:
Allahü teâlâ, Bakara sûresi 207. âyet-i kerîmede meâlen; “İnsanlardan bir kısmı da vardır ki, Allahü teâlânın rızâsını isteyerek nefsini Allahü teâlâya ibâdet yolunda sarf eder. Allahü teâlâ kullarına çok merhamet edicidir” buyurdu.
Aynı sûrenin 216. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey müminler! (insan tabiatı icâbı) hoşunuza gitmediği hâlde, din düşmanları ile savaşmak üzerinize farz kılındı. Olur ki, bir şey hoşunuza gitmezken, sizin için o hayırlı olur ve bir şeyi de sevdiğiniz hâlde o, hakkınızda şer olur. Allahü teâlâ bilir, siz bilemezsiniz” buyuruldu.
Nisa sûresi 95. âyet-i kerîmede meâlen; “Mallarını, canlarını feda ederek din düşmanları ile, Allahü teâlânın rızâsı için cihâd, muharebe eden Müslümanlar, oturup, kapanıp ibâdet edenlerden daha üstündür. Hepsine de Cenneti söz veriyorum” buyuruldu.
Allahü teâlâ, Tevbe sûresi 111. âyet-i kerîmede meâlen; “Allah yolunda savaşıp düşmanları öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, Allahü teâlâ, Cennet kendilerinin olmak karşılığında satın almıştır” buyurdu. Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem ) “Hangi amel daha faziletlidir?” diye sorulunca; “Allaha ve Resûlüne imân etmek” buyurdular. “Sonra nedir?” diye sorulunca; “Allah yolunda cihâddır” buyurdular. “Sonra nedir?” denilince de; “Kabûl olan hacdır” buyurdular. Allahü teâlâ, Bakara sûresi 154. âyet-i kerîmede meâlen; “Allah yolunda öldürülenlere, 'Onlar ölülerdir' demeyin. Hakîkatte onlar diridirler. Fakat siz anlayıp bilemezsiniz.”
Âl-i İmrân sûresi 195. âyet-i kerîmede meâlen; “Dinlerini korumak için hicret edenlerin yurtlarından çıkarılanların, benim yolumda işkenceye, hakarete, ziyana uğrayanların, muharebe edenlerin ve öldürülenlerin günâhlarını elbette örteceğim. Onları altından nehirler akan Cennetlere koyacağım” buyuruldu.
.
“Ey Allah’ın sevgili kulu, bana duâ et”
1 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 1 Eylül 2025 01:17
Zikir kalble olmalıdır. Yalnız dille yapılır da kalbe işlemezse riya (gösteriş) olur
Muhammed Busrî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Şam’da Havran beldesinde doğdu. Ebû Türâb-ı Nahşebî, Ahmed bin Yahyâ Celâ, Ebû Sa’îd-i Harraz ve daha birçok evliyâ ve âlimin sohbetlerinde bulundu. 245 (m. 859) senesinde vefât etti. Ahmed bin Yahyâ Celâ, “Altıyüz kadar şeyh ile görüştüm. Bunların en mümtazları, Zünnûn-i Mısrî, Ebû Türâb-ı Nahşebî, Ebû Abdullah Busrî ve Ebü’l-Abbâs bin Atâ idi” buyurdu.
Allah yolunda cihad etmek niyetiyle bir savaşa katıldı. Altında bir tay vardı. Yolda hayvan öldü. Ebû Âbid hazretleri duâ edip, seferden dönünceye kadar Râbbinden tayın diriltilmesini istedi. Ölen tay ayağa kalktı. Gazâ bittikten sonra Busr’daki evine varınca, oğlundan tayın eğerini almasını istedi. Oğlu, hayvanın çok terli olduğunu görünce eğeri almaktan vazgeçti. Bunun üzerine Ebû Âbid hazretleri, “Eğerini al, bu bize ödünç verilmiştir” buyurdu. Oğlu eğerini alınca, tay hemen yere düşüp öldü...
Bir gün Şam’da dostlarıyla oturuyordu. Ansızın bir atlı geçti. Peşinden, arkasından atın eğer örtüsü bulunan kölesi kızgın bir hâlde koşuyordu. Muhammed Busrî hazretlerinin yanından geçerken “Yâ Rabbî! Sen beni bu güç durumdan kurtar” diye duâ edip, “Ey Allah’ın sevgili kulu! Bana duâ et” dedi. Ebû Âbid hazretleri de “Yâ Rabbî! Bu kulunu Cehennem ateşi ve kölelikten kurtar” diye duâ etti. O anda attaki binici kuşağını yere atıp, kölesine “Seni azat ettim” diye bağırdı. Köle de taşıdığı örtüyü bırakıp “Beni sen değil, bunlar azat etti” diyerek, Muhammed Busrî ve dostlarının yanına gitti ve ölünceye kadar onlarla beraber kaldı.
Oğlu yağ satarak geçimini sağlardı. Bir gün babasına gelerek, “Babacığım sermâyem olan birkaç testi yağım vardı. Dışarı çıkarırken düşürüp kırdım. Bütün sermâyem yok oldu” dedi. O da “evlâdım, sen de babanın sermâyesinden sermâye edin. Yemîn ederim ki, babanın dünyâ ve âhırette Allahü teâlâdan başka sermâyesi yoktur” buyurdu.
Muhammed Busrî buyurdu ki: “Bir şeyin fazlasını elde etmek, ondan başka şeylerden el çekmekle mümkündür. Ama neden el çekmek gerektiğini, neden el çekmemek gerektiğini bilmek icâb eder. Bunlar şahsa ve yerine göre değişir. Bunu da kendisi ayarlayacaktır. Öyle ki, bir grup insan bu sözümüzü tutar, selâmete erer, bir başka zümre de sözümüzü tutar, felâkete sürüklenir.”
“Zikir kalble olmalıdır. Yalnız dille yapılır da kalbe işlemezse riya (gösteriş) olur.”
“Size en hayırlılarınızı haber vereyim mi?”
2 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 2 Eylül 2025 01:06
Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: “En hayırlınız, ömrü uzun, ahlâkı en güzel olanınızdır.”
Esba’ bin Ferec hazretleri hadîs ve Mâlikî fıkıh âlimi olup hadîs ilminde hafız (yüz binden fazla hadîs-i şerîfi râvileriyle birlikte ezbere bilen) idi. 150 (m. 767) senesinde Kâhire’de doğdu. Muasırı olan âlimlerden hadîs-i şerîf işitti ve ilim öğrendi. Mâlik bin Enes’ten hadîs-i şerîf dinlemek için Medine’ye gittiğinde, onu vefât etmiş buldu. Orada Eşheb’le sohbet etti. Mısır’da kadılık yaptı. 225 (m. 840) senesinde vefât etti. Naklettiği hadis-işeriflerden bazıları:
Hazreti Aişe’nin (radıyallahü anha) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Benim üzerime salât-ü selâm getirmeyenin namazını Allahü teâlâ kabûl etmez.”
Muhammed bin Ahdünnasr bin Abdullah’ın (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Her kime îmânı arzettiysem, yüzünü buruşturur, tereddütle bakardı. Ancak Ebû Rekr-i Sıddîk îmânı kabûl etmekte hiç tereddüt ve duraklama etmedi.”
Ebû Hüreyre’nin (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) “Kim, namaz kılanlardan ise, namaz kapısından çağrılır. Mücahidlerden olan, cihâd kapısından çağırılır. Oruç tutanlar reyyân kapısından çağrılır” buyurunca; Hazreti Ebû Bekr (radıyallahü anh), “Yâ Resûlallah! Bu kapıların hepsinden birden çağrılacak olan kimse olmayacak mı?” deyince, “Evet (çağırılacak) ümid ederim ki sen onlardan olacaksın” buyurdu.
Câbir bin Abdullah’ın “radıyallahü anh” rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah buyurdu ki: “Size en hayırlılarınızı haber vereyim mi?” Eshâb-ı kirâm “Evet haber ver, ey Allahın Resûlü!” dediler. Resûlullah “Ömrü en uzun olup, ahlâkı en güzel olanınızdır” buyurdu.
Yine Resûlullah Hazreti Ömer’e; “Münker ve Nekir sana geldiği zaman hâlin nasıl olacak?” buyurdu. Hazreti Ömer, “Orada, şimdiki gibi aklım ve şuurum yerinde olur mu?” dedi. Resûlullah “Evet” buyurunca, “O hâlde hiç korkmam” dedi.
Peygamber efendimiz, günahkârlara şefaat edeceğini bildirince, Ebüdderda (radıyallahü anh), (İmanı olan hırsız ve zâniler de şefaate kavuşacak mı?) diye sual etti. (Evet, onlara da şefaat edeceğim) buyurdu.”
Enes bin Mâlik’in (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûl-i ekrem; “Sizden biriniz, beni; anasından, babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe, kâmil bir îmânla îmân etmiş olmaz” buyurdu.
“Câhil kusurunu anlamaz nasihat kabul etmez...”
3 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 3 Eylül 2025 01:03
“Akıllı, sustuğu vakit tefekkür, konuştuğu vakit zikreder, baktığı vakit de ibret alır.”
Ebû Abdullah et-Takî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. 416 (m. 1025) senesinde vefât etti.
Şeyhülislâm Abdullah-i Ensârî hazretleri buyurdu ki: “Ebû Abdullah et-Takî, melek gibi bir kimse idi. Zamanında bulunan âlimlerin hemen hepsi ile görüşmüştü. Maddî ve manevî bütün ilimlerde nasîbi vardı. Ben, onun sohbetlerinde bulunmakla çok şeylere kavuştum. Sohbetlerinde bana, ayrıca husûsen çok iltifât ederdi. Ne zaman huzûruna varsam, ayağa kalkardı. Firâseti çok kuvvetli idi.”
Ebû Abdullah hazretleri buyurdu ki: “Ârif, kendini bilen, nefsini Allahtan uzaklaştıracak her şeyden temizleyendir.”
“Şehvet, bukağılı, sağlam demir zincirdir, bunun en iyi ilâcı sabırlı olmaktır.”
“Ahmaklık, dermanı bulunmayan bir dert, şifâsı olmayan bir hastalıktır.”
“Allah için kardeş olanların sevgisi, sebebi dâim olduğu için devam eder. Dünyâ için kardeş olanların sevgisi, sebebi devam etmediği için kısa sürer, bir ân gelir son bulur.”
“Akıllı kimse; bugünü, dünkü gününden hayırlı olandır. Şaki; hâline aldanan, emellerinin aldatmasına kanandır. Leîm (alçak) değerinin üzerine çıkınca, eski hâlini inkâr edendir.”
“Allaha yaklaşmak, O’ndan istemekle, âhırete yaklaşmak dünyâyı terk etmekle, dünyânın fânî olduğunu, sen onunla kalsan bile, onun sana kalmayacağını bilmekle olur.”
“Dünyâ, itaat göstermeye değmeyecek kadar küçük ve hakîrdir.”
“Doğruluk, sevimli olanlarda ziynet, üzüntülü olanlarda metadır.”
“Büyük ihsân, dostunun hatâsını doğruya çevirir, düşmanın doğruluğunu da hatâya çevirir.”
“Câhil kusurunu anlamaz, yapılan nasihati kabul etmez.”
“Mahrûm ettikten sonra vermek, verdikten sonra mahrûm etmekten daha güzeldir.”
“Zaman, bedenleri yıpratır, emelleri yeniler, eceli yakınlaştırır, dilekleri uzaklaştırır.”
“Akıllı, sustuğu vakit tefekkür, konuştuğu vakit zikreder, baktığı vakit de ibret alır.”
“Kendisi amel etmeksizin Allah yoluna çağıran kişi, oksuz yaya benzer.”
“Mürüvvet; insanın, kendisini lekeleyecek şeylerden kaçınması ve güzellik kazandıracak şeylere yaklaşmasıdır.”
“İlmin sonu yoktur. Her ilimden, güzel olanını alınız.”
“Cömertlik ve cesâret, şerefli maksatlar olup, Allahü teâlâ hazretleri bunları sevdiği ve denediği kişilere ihsân eder.”
Şartlarına uygun namaz kılanlar kurtuluşa erer!..
4 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 4 Eylül 2025 01:01
Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “İnsanın, Rabbine en yakın olduğu zaman, namaz kıldığı zamandır.”
Zübeyr bin Ahmed hazretleri hadîs, kırâat ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Basra’da doğup büyüdü. İlim tahsili için Bağdâd’a gitti. Birçok âlimden ilim alıp, hadîs, fıkıh ve kırâat ilimlerinde yüksek derecelere kavuştu. 317 (m. 929) senesinde vefât etti. Şafiî mezhebinin hükümlerini bildiren “el-Kâfi” adındaki fıkıh kitabı meşhûrdur. Bu eserinde şöyle buyuruyor:
Namaz; İslâmın beş rüknünden biri olup, dînin direğidir. İslâmın bu beş temelini, bir kimse hakkı ile, kusursuz yaparsa, Cehennemden kurtulması kuvvetle umulur. Çünkü bunlar, aslında sâlihler olup, insanı günahlardan ve çirkin şeyleri yapmaktan korur. Nitekim Allahü teâlâ, Ankebût sûresi kırkbeşinci (45) âyetinde “Kusursuz kılınan bir namaz, insanı pis, çirkin işleri işlemekten korur” buyurmaktadır.
Bir insana, İslâmın beş şartını yerine getirmek nasip olursa nimetlerin şükrünü yapmış olur. Şükrü yapınca, Cehennem azâbından kurtulmuş olur. Çünkü Allahü teâlâ, Nisa sûresi, yüzkırkaltıncı (146) âyetinde, “Îmân eder ve şükrederseniz, azâb yapmam” buyuruyor. O hâlde, İslâmın beş şartını yerine getirmeye, can ve gönülden çalışmalıdır. Bedenle yapılacakların en mühimi namazdır ki, dînin direğidir. Namazın edeblerinden bir edebi kaçırmayarak kılmaya gayret etmelidir. Namaza dururken, “Allahü ekber” demek; Allahü teâlânın, hiçbir mahlûkunun ibadetine muhtaç olmadığını, her bakımdan hiçbir şeye ihtiyâcı olmadığını, insanların namazlarının ona faydası olmayacağını bildirmektedir.
Namaz içindeki tekbirler ise, Allahü teâlâya karşı yakışır bir ibadet yapmaya liyakat ve gücümüz olmadığını gösterir. Namaz, müminin mirâcı olduğu için, namazın sonunda, Peygamber Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) mirâc gecesinde söylemekle şereflendiği kelimeleri “Ettehiyyatü"yü okumak emrolundu. O hâlde namaz kılan bir kimse, namazı kendine mirâc yapmalı, Allahü teâlâya yakınlığının nihâyetini namazda aramalıdır.
Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “İnsanın, Rabbine en yakın olduğu zaman, namaz kıldığı zamandır.” Namaz kılan bir kimse, Rabbi ile konuşmakta, O’na yalvarmakta ve O’nun büyüklüğünü ve O’ndan başka her şeyin hiç olduğunu görmektedir. Bunun için, namazda korku, dehşet, ürkmek hasıl olacağından teselli ve rahat bulması için, namazın sonunda, iki defa selâm vermesi emir buyuruldu. Namaz, şartlarına, edeblerine uygun olarak kalınırsa, bu namaz kabûl olunabilir. Bu kimse namaz kılanlardan ve kurtulanlardan olur.
“Sükût, seni özür dileme zahmetinden kurtarır...”
5 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 5 Eylül 2025 01:12
“İlim, insanı Allahın emrettiği şeylere götürür, zühd ise o şeylere erişilmesini kolaylaştırır.”
Muhammed bin İsmâil Hadramî hazretleri hadîs, tasavvuf ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Arabistan’ın güneyindeki Hadramut’ta doğdu. Birçok âlimden ilim tahsil edip, hadîs ve fıkıh ilimlerinde âlim oldu. Tasavvuf yolunda ilerledi. Allahü teâlânın sevgili kullarıyla sohbet etti. Sonra Yemen’de Tihâme taraflarında Dıhhî köyünde yerleşti. Kendisine bir dergâh yaptı. Orada dersler vererek ilim öğretti. 651 (m. 1253) yılında orada vefât etti.
Hadramî hazretleri buyurdu ki:
“Sıkıntıya karşı sabretmek, bolluk anındaki afiyetten daha efdaldir.” “Akıl, nimetlerin en büyüğü, dünyâ ve âhırette şereflerin en yücesidir.” “Şerefli insan, azarlandığı vakit kızar, yumuşak davranıldığı vakit yumuşar. Şerefsiz insan ise yumuşak davranışa sert çıkar ve sert davranana karşı da yumuşar.”
“Sükût, sana vakar kazandırır ve seni özür dileme zahmetinden kurtarır.”
“İhtirâs, gâfillerin kalbinde şeytanların sultânıdır.” “Hikmet, her müminin kaybettiğidir, onu münâfıkların ağzında olsa dahi alınız.” “İnsandaki cahillik, vücûdu yiyen haşereden daha tehlikelidir (zararlıdır).” “Said kimse, azaptan korkarak inanır ve sevap niyaz eder.” “Hasedcilerin en ehveni, haset ettiği kişinin elindeki nimetlerin yok olmasını ister.”
“İlim, insanı Allahın emrettiği şeylere götürür, zühd ise o şeylere erişilmesini kolaylaştırır.” “Mal, dünyâda sahibine ikramda bulunan bir dost gibi olsa da, Allah huzûrunda ona ihânet eder.” “Korkaklık, ihtirâs ve cimrilik, Allaha karşı kötü zannın bir araya getirdiği kötü arkadaşlardır.” “Mal, harcandığı kadar sahibine ikramda bulunur. Kişinin yaptığı cimrilik kadar ona ihânet eder.”
“Fakîh öyle biridir ki, insanları Allahın rahmetinden ümitsizliğe düşürmez ve onları Allahın rahmetinden yüz çevirtmez.” “Âlim, öyle biridir ki, insânları Allahın rahmetinden dolayı ümit kapısından menetmez ve Allahın mekrinden emîn olmamalarını sağlar.” “Mal ve çocuklar, dünyâ hayâtının ziynetidirler. Sâlih amel de, dünyâdan âhırete götürülen mahsûldür.” “Cömertlik, güzel medhiyeyi, mal sevgisi üzerine tercih etmektir” “Allah için seven bir kardeş, en yakından daha yakın, anne ve babalardan daha merhametlidir.”
“Amel eden câhil kişi, yoldan başka yerde yürüyen gibidir. Bu yürüyüşü ona, ihtiyâcından uzaklaşmaktan başka bir şey kazandırmaz.”
Sadaka verdiğin zaman sakın başa kakma!
6 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 6 Eylül 2025 00:55
Karz-ı hasen; Allah rızâsı için, hiçbir dünyâ karşılığı beklemeksizin, ihtiyâç sahiplerine borç vermektir.
Hüseyn bin Hâlim el-Buhârî hazretleri hadîs, tasavvuf ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 338 (m. 949) senesinde Buhârâ’da doğdu. Orada birçok âlimden ilim tahsil etti ve hadîs-i şerîf rivâyet etti. Çok talebe yetiştirdi ve kadılık yaptı. 403 (m. 1012) senesinde vefât etti.
Hüseyn bin Hâlim el-Buhârî’nin Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) hazretlerinden rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), “Kur’ân-ı kerîmi hatmeden kimsenin, hatimden sonra yaptığı duâ kabûl olur” buyurmuştur. Rivâyet ettiği diğer bir hadîs-i şerîfte ise Peygamber Efendimiz: “Ümmetimin âlimleri arasındaki ayrılık, rahmettir” buyurmuşlardır.
Bu mübarek zat, derslerinde buyurdu ki: “Ramazân-ı şerîf ayında, her gece gusül abdesti almak müstehabtır.” “Necis bir şeyden buhar çıksa ve insanın üstüne gelse, eğer elbisesi yaş ise elbisesini yıkaması lâzımdır. Kuru ise elbise necis (pis) olmaz. Yani yaş ayağı ile necis yerde veya halı üzerinde yürüse, yer kuru ise, ayakları necis olmaz. Yer yaş olup, ayakları kuru ise, ayakları ıslanırsa, necis olur.”
Karz-ı hasen; Allah rızâsı için, hiçbir dünyâ karşılığı beklemeksizin, ihtiyâç sahiplerine borç vermektir. Bekâra sûresi ikiyüzkırbeşinci “Allahü teâlâya, ihlâsla karz-ı hasen verecek kimdir? (Yani, başa kakmadan muhtaç kullara kim sadaka verecek?” meâlindeki âyet-i kerîmesinin tefsîrinde Salebi diyor ki: Karz-ı hasen, helâl maldan verilen sadakadır. Yani, helâl maldan infakla, Allahü teâlâya tâat eden kimdir? Bir kavil de şöyledir: Karz-ı hasen; sadaka verirken başa kakmamak ve eziyet etmemek, insanlar arasında söylememek, şunu verdim, şu kadar verdim, sen bana teşekkür bile etmedin dememektir. Çünkü bu ezadır. Allah için verilene, Allahü teâlâ karşılığını verecektir.
Bu âyet-i kerîme, Allahü teâlâ tarafından kullarına karz vermek husûsunda teşvik ve tergîbdir (isteklendirmedir). Ebû Ümâme Bâhili (radıyallahü anh), Resûlullahın (aleyhisselâm) şöyle buyurduğunu bildirir:
“Cennet kapısının üzerinde, karzın (borç vermenin) onsekiz, sadakanın on sevâbı vardır diye yazılı olduğunu gördüm. Cebrâil aleyhisselâma, borç vermenin sevâbının niçin daha çok olduğunu sordum. Cebrâil aleyhisselâm, borcu, muhtaç olmayan istemez, fakat sadaka çoğu zaman ehli olmayana verilir, dedi.”
"Sen o konuşmaları duydun ha!.."
7 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 7 Eylül 2025 00:39
"İçeride ziyâretçilerinizin bulunduğunu zannetmiştim. Fakat sizden başkasını göremiyorum!"
Ebû Şu’be bin Yahyâ hazretleri tasavvuf ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Arabistan’ın güneyindeki Hadramut’ta doğdu. Zamanının önde gelen tanınmış âlimlerinden fıkıh ve diğer ilimleri öğrendi. Kendisinden ise birçok kimse ilim öğrendiler. 676 (m. 1277) senesinde Aden’de vefât etti.
Kendisinde çok kerâmetler görüldü. Talebelerinden Cündî bildiriyor: “Günlerden bir gün her günkü âdeti üzere, kendisinden ders okumak üzere yanına gittim. Ders verdiği mescidin kapısına vardığımda, içeride bir grup kimsenin hocam ile konuştuklarını duydum. İzin alıp girdiğimde hocamın yanında hiçbir kimsenin bulunmadığını gördüm. Dedim ki:
-Efendim! Biraz önce sizinle beraber bazılarının konuştuğunu, size bazı şeyler sorup, sizin de cevap verdiğinizi duymuştum ve ziyâretçilerinizin bulunduğunu zannetmiştim. Fakat şimdi burada sizden başka kimse göremiyorum. Hikmeti nedir?
Ben bunları söyleyince, hocam hayret edici bir hâl ile;
-Sen o konuşmaları duydun ha! buyurdu. 'Evet' dedim. Bunun üzerine;
-Yanımda cin taifesinden olan talebe kardeşlerinizden bir grup vardı. Bana bazı meseleleri suâl ediyorlardı. Ben de suâllerini cevaplandırdım. Sonra gittiler, buyurdu..."
Şems-ül-Büleykânî, devlet adamlarının ileri gelenlerinden bir kimse idi. Bir zaman bu kimse çok şiddetli bir hastalığa tutuldu. Sabah olunca iyileşmiş, sıhhatine kavuşmuş görüldü. Ayağa kalktı ve fakîh hazretlerinin yanına gitti. Huzûruna girince, fakîh Ebû Şu’be ona hâlini sordu. O da şöyle anlattı:
“Ey efendim! Sizin bereketinizle şifâ hâsıl oldu. Sıhhate kavuştum, ölmek üzere idim. Hayâttan ümidi kesmiştim. Dün gece, rüyâmda amcamın oğlunu gördüm. O bir müddet önce vefât etmiş idi. Bana geldi. Elimden tuttu. Beni götürdü. Nihâyet sizin bu mescidinizin kapısına geldik. Ben ona;
-Sen beni bırak, içeri gireyim, Fakîh hazretlerine selâm vereyim. Ondan sonra, seninle beraber istediğin yere giderim, dedim. Sonra içeri girip size selâm verdim ve size amcamın oğluna söylediklerimi haber verdim. O, dışarıda beni bekliyordu. Siz şu pencereye yaklaşıp, dışarıda bekleyen amcamın oğluna dediniz ki;
-Ey filân! içeri gel! Zîrâ amcanın oğlu artık seninle gelmiyor.
Siz böyle söyleyince ben uyandım. Hiçbir rahatsızlığım kalmamıştı. Ey efendim! Anladım ki bu sıhhate kavuşmam sizin bereketiniz ile olmuş idi.”
Resûlullah'ın üzülmesi, sadece ümmeti içindi...
8 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 8 Eylül 2025 01:10
“Peygamber Efendimiz, rahmet ve şefkat doluydu. Ümmetinin her muhalif hâli bildirilince, üzülürdü.”
Muhammed bin Hasen Tûsî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. İran’da Tûs’ta yaşadı. Ebû Osman Hayri’nin sohbetlerine devam ederek ondan çok istifâde etti. Birçok âlimin sohbetinde bulundu ve onlardan ilim öğrendi. Yaşadığı beldede zamanın bir tanesi idi. Derecesi yüksek idi. Kerâmet sahibi olup himmeti çok idi. 350 (m. 961) yılında vefât etti...
Birçok hikmetli sözleri vardır. Buyurdu ki:
“Bir kimse gençlik çağında Allahü teâlâya karşı vazîfelerini yerine getirmezse ve yaptığı hatalara tövbekâr olmazsa, Allahü teâlâ, ihtiyârladığı zaman onu zelîl eder.”
“Hâller ancak ilmin verdiği neticelerin sonucunda sıhhat bulur. İlmin önemi unutulmamalıdır. Eğer ilim olmasaydı, kalbe ne bir korku girebilir, ne onda itminan hasıl olur, ne de bir sükûnet hâli olurdu.”
“Sofî, rabbânî hazlarla meşgûl olan kişidir.”
“Peygamber Efendimiz hiçbir zaman üzülmezdi. Onun üzülmesi, sadece ümmeti içindi. Çünkü O, rahmet ve şefkat doluydu. Ümmetinin her muhalif hâli de bildirilince, üzülürdü.”
“Kulların marifet bakımından en üstün olanları belanın en çoğuna sâhip olurlar.”
“Sakın size verilen herhangi bir hizmette seçme yapmaya kalkmayın. Muradınıza nail olmak istiyorsanız, hep hizmet edin. Evliyâya hizmet eden herkes, ondan himmet, feyiz ve bereket alır.”
“İnsan, sözü ile tartılır veya işi ile değerlendirilir. Seni ziynet yönünden ağır getirecek şeyi söyle ve kıymetini artıracak şeyi yap.”
“Yalancı, sözünde suçludur. İsterse delîli kuvvetli ve ağzı lâf yapan biri olsun.”
“İnsanlar dünyânın çocuklarıdır, çocukta, yaratılış itibârı ile ana sevgisi vardır.”
“Mü’min; yakındır, hazırdır, yakîn ve takvâ sahibidir. Münâfık ise; küstahtır, yaltaktır, aptaldır ve şakidir.”
“Kötü iki arkadaş arasındaki konuşma, ya çoktur veya azdır. Çoğu, zaman öldürücü azı ise yorucudur.”
“İstişâre sana rahatlık, başkasına yorgunluktur.”
“Zikr; aklın yoldaşı, kalbin kandili, rahmetin inmesine vesiledir.”
“Halim olanın ilk mükâfatı, bütün insanların ona düşmanına karşı yardımcı olmalarıdır.”
“Dünyâ mü’minin hapishânesi, ölüm hediyesi, Cennet de varacağı yerdir.”
“Dünyâ kâfirin Cenneti, ölüm korkulu rüyâsı, Cehennem de varacağı son duraktır.”
“Allaha tâatla uğraşmak en kârlı iş, doğru konuşan dil ise, en güzelidir.”
Sabır, insanların en şerefli ahlâkıdır...
9 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 9 Eylül 2025 01:14
“Sıkıntıya düşmeden önce emniyet tedbirini alan kimse, ayağını sağlam yere basmış olur.”
Sidi Muhammed Ebû Abdullah hazretleri evliyânın büyüklerindendir. 1161 (m. 1748) senesinde Fas’ın güneyindeki Batı Sahra denilen yerde doğdu. Yedi yaşına gelince kırâat âlimlerinden İmâm-ı Nâfi’nin kırâati üzere, Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Sonra usûl ve fürû’ ilimlerini öğrendi. Fas’a giderek hadîs dersleri aldı. Sonra talebe yetiştirmeye ve fetvâ vermeye başladı. Tasavvuf yolunda da çok ilerledi. Bir gece Resûlullah efendimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) rüyâsında gördü. Resûl-i ekrem ona; “Sen benim hâlis evlâdımsın. Senin soyun Hasan bin Ali’ye ulaşır” buyurdular. 1203 (m. 1788) senesinde Batı Sahra’da vefât etti...
Birçok hikmetli sözleri vardır. Buyurdu ki: “Gaddarlık, herkes için kötü bir şeydir. Şan, şeref sahibi ve büyük zâtlar için daha çirkindir.” “Allah için dost olan, kişiye doğru yolu gösteren, fesattan uzaklaştıran ve ibâdetlerinde yardımcı olandır.” “Vefâkârlık, emânetin ikiz kardeşidir ve kardeşliğin süsüdür.” “Takvâ, dîni ıslâh, nefsi muhafaza eder ve mürüvveti süsler.” “Akıllı; alçak dünyâdan el çeken, Cennet-i a’lâya göz dikendir.” “Sabır en güzel huy, ilim en şerefli süs eşyâsıdır.” “Kalblerin gafletine, gözlerin uyanık olması fayda vermez.” “Müttekî, günahlardan uzak durandır.”
“Sıkıntıya düşmeden önce emniyet tedbirini alan kimse, ayağını sağlam yere basmış olur.” “İtâat halkın Cenneti, adâlet devletin Cenneti.” “Sabır, insanın başına gelene katlanması demektir. Onu kızdırana karşı da kendisine hâkim olmaktır.” “Korku kaderi değiştirmez, yalnız sevâbın yok olmasına sebeb olur.” “İhtiras, rızkı artırmaz.” “Kârlı olan, dünyâyı âhıretle değiştirendir.” “İnsanlar, bir sayfadaki resimler gibidir, her katlamada biri ortaya çıkar.”
“Cimri, dünyâda kendi nefsine cömert davranmaz, bütün malını mirasçılara vermeye râzı olur.” “Mal, sahibini dünyâda yükseltir, âhırette alçaltır.” “Şehvet (nefsin istekleri), öldürücü âfettir, bunun en iyi ilâcı, sabırlı olmaktır.” “Hased, bir dert ve hastalık olup, hased eden veya olunan helak olmadıkça çâresi bulunmaz.” “Günahlar birer dert olup, devası istiğfardır.” “Hadîs-i şerîfte de buyurulduğu üzere ateşin odunu yiyip tükettiği gibi, hased de iyilikleri yok eder.”
“Sabır iki kısımdır: Sevmediğin şeye sabretmek ve sevdiğin şeye sabretmek.” “Sabır, en güzel îmân kisvesi ve insanların en şerefli ahlâkıdır.”
"Gerçek dost, sana nasihat edendir...”
10 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 10 Eylül 2025 02:00
"Kendi nefsinden râzı olan, aldanmıştır. Ona güvenen, mağrur ve yolunu şaşırmıştır."
Ebû Abdullah Sincârî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Musul yakınlarında Sincâr kasabasında hicri ikinci asrın birinci yarısında doğup, üçüncü asrın birinci yarısında vefât etti. Gençliğinde Şam’a gelerek İbrâhîm bin Edhem hazretlerinin sohbetinde bulunup, O’na, hizmet etmekle şereflendi. Onu tanıyanlardan biri anlatır:
Ebû Abdullah Sincârî hazretleriyle birlikte Trablus’ta idik. Oradan ayrılıp başka bir yere gitmek üzere yola çıktık. Birkaç gün ve gece yol aldık. Yolculuğumuz esnasında hiçbir şey, yememiştik. Giderken yola atılmış, bir parça yaş kabuk gördüm. Onu almak isteyince Sincârî hazretleri bana baktı. Ben de almaktan vazgeçtim... Biraz gittikten sonra, bir şahıs bize beş dinar para verdi. Bir köye geldik. Köyde bir şeyler almasını temenni ettim. Fakat hiçbir şey almadan geçip gitti. Sonra da bana dönüp “Eğer aç ve yayan gidiyoruz, paramız olduğu hâlde bir şey almıyoruz diyorsan, yakında bir köy var oraya girince sıkıntımız gider. Orada fakîr bir adam var, bize hizmet eder. Biz de parayı adama veririz, o da çoluk çocuğunun ihtiyâcını görür" buyurdu. Köye varınca, adam bize hizmet etti. Beş dinarı ona verdik, o da çocuklarının nafakasını temin etti.
Buyurdu ki: “Velîlerin üç alâmeti vardır: Yüksekte iken kendisinden aşağı olanlara alçak gönüllü olurlar, güçleri yeterken dünyâya itibar etmezler, kuvvetli iken insaflı olurlar.”
“Kendisini dinleyen cemâat içinde zenginler var iken, muhtaç olan fakirlerin varlığı bir vaize ayıp olarak yeter.”
“Kendi nefsinden râzı olan, aldanmıştır. Ona güvenen, mağrur ve yolunu şaşırmıştır.”
“Dînini öğrenmek isteyen için en faydalı olan şey, dînini yaşayan sâlih Müslümanlarla sohbet etmek, onların ahlâkına ve yaptıklarına uymak, Allahü teâlânın sevgili kullarının mübârek kabirlerini ziyâret etmek ve muhtaç olanlara yardım etmektir.”
“Bir insanın fütüvvet sahibi ve cömert görünmesi, kendisi bu vasıflara sahip olmadığı müddetçe ikiyüzlülüktür.”
“Gerçek dost, ayıbını görüp nasihat eden, gıyabında seni koruyan ve seni kendisine tercih edendir.”
Fütüvvetin manâsı sorulunca, “Halkta olan eksik ve kusurları hoş görüp, kendi kusurlarını görerek onlar için tövbe etmek, iyi kötü herkese şefkatle muâmele etmektir. Fütüvvetin olgunluğu da, halk için Hakkın yanında mahcûb olacağı şeyi yapmamaktır” buyurdular.
.
Akıl, en güzel ziynet, ilim en şerefli meziyettir...
11 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 11 Eylül 2025 02:00
“Akıllı kimse; dilini kötü söz ve gıybetten koruyan, mümin; kalbini şek ve şüpheden temizleyendir.”
Hüseyn bin Abdullah Subeyhî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Basra’da doğdu. Zamanının âlim ve büyüklerinden ilim öğrendi. Pek kıymetli kitaplar yazdı ve yüzlerce talebe yetiştirdi. Basra’dan ayrılıp Tûs’a gitti ve 320’den (m. 932) önce orada vefât etti.
Bir cuma günü Basra mescidinin kapısında durdu. Talebelerine “Şu gördüğünüz insanlar cennetliktir. Onlara doğru yolu göstermek, uygun amel etmelerini sağlayarak cehennem azâbından kurtarıp, cennete koyma işi de bize verilmiştir” buyurdu. Onun zamanında Basra mescidinde, insanların çokluğundan yere secde etmek mümkün değildi. Müslümanlar birbirlerinin sırtına secde ederlerdi.
Buyurdu ki: “Allahü teâlâya karşı gerçek kulluk, Resûlüne (sallallahü aleyhi ve sellem) tam uymakla isbat edilir. Bu da, ahde vefa, O’nun emirlerine uygun hareket, mevcût olana rıza, kayıp olana sabretmektir.” “Uğrunda bir şey terk edilen, terk edilenden daha kıymetli olmalıdır.” “Seni, herhangi bir şey diğer bir şeyden alıkoymasın, ya da alıkoyan daha üstün olsun. Değeri eşit olmasında hüküm, kalbe gelene göre verilir.” “Asıl korku, aşk hâlindeki korkudur. Elindekini kaçırma veya istediğine kavuşamama korkusu değildir.” “Şek (şüphe), yakîni bozar, îmânı yok eder.”
“Akıllı, iyiliklerini canlandıran, kötülüklerini öldürendir.” “Tûl-i emel, serap gibidir, bunu gören aldanır.” “İyiliği tamamlamak, yeniden başlamaktan daha hayırlıdır.” “Adâlet, halkın dirliği ve düzeni, idârecilerin süsü ve güzelliğidir.” “Akıllı kimse; dilini kötü söz ve gıybetten koruyan, mümin; kalbini şek ve şüpheden temizleyendir.” “İyilikle emretmek, insanların en faziletli amelleridir.” “İffet; nefsin koruyucusu ve kinlerden paklayıcıdır.” “Ahmaklık; her şeyi fuzûliymiş gibi hiçe saymak ve câhil insanlarla arkadaşlık kurmaktır.” “İlim, maldan daha hayırlıdır, ilim seni, sen de malı korursun.” “Fazilet; çok mal ve büyük işlerle değil, güzel kemâliyet ve hayırlı işlerle olur.” “Takvâ sahibi kişilerin nefsleri tok, şehvetleri ölü olup, güler yüzlü, hazin kalblidirler.”
“İslâmiyet, teslimiyettir. Teslimiyet, yakîndir. Yakîn, tasdiktir. Tasdik, ikrârdır, ikrâr, edadır (yerine getirmektir). Eda ise ameldir.” “Fazilet, en iyi maldır. Cömertlik, en güzel mücevherdir. Akıl, en güzel ziynettir. İlim, en şerefli meziyettir.”
. .
"Dünyâlık için gazâya gidene ecir yoktur!"
12 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 12 Eylül 2025 01:08
Resûl-i ekrem Efendimiz buyurdu ki: “Allah yolunda ölüm, her şeye keffâret olur, yalnız borç müstesna!”
Abdullah el-Mukrî hazretleri Tebe-i tabiînin büyüklerinden olup hadîs ve kırâat âlimlerindendir. 103 (m. 721)’de Basra’da doğdu. Tabiînin büyüklerinden ders aldı. Basra ve Mekke’de yetmiş seneden fazla Kur’ân-ı kerîm okuttu. Birçok âlim ve muhaddis kendisinden hadîs-i şerîf rivâyet etti. Hadîs ve kırâatta “Mekke’nin şeyhi” olarak tanındı. 213 (m. 828) yılında Mekke’de vefât etti.
Müslim’de Abdullah el-Mukrî’den rivâyet edilen hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) “Ey kalpleri çeviren Allahım! Bizim kalplerimizi tâatine çevir!” diye duâ etti. Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerinin rivâyet ettiği ve el-Mukrî’nin (radıyallahü anh) naklettiği hadîs-i şerîfte Resûlullah, “Allah yolunda bir sabah veya akşam yürüyüşü, üzerine güneş doğmuş-batmış her şeyden daha hayırlıdır” buyurdu. Abdullah bin Amr bin Âs’tan (radıyallahü anh) naklen rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Resûl-i ekrem Efendimiz “Allah yolunda ölüm, her şeye keffâret olur, yalnız borç müstesna!” buyurdular.
Naklettiği diğer hadis-i şeriflerden bazıları: Ebû İmrân Hânî’nin (radıyallahü anh) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte, Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: “İslâmda ilk sevâba kavuşan, Ebû Bekr ile Ömer’dir. Onların sevaplarını anlatmakla bitiremem.”
Ebû Hüreyre radıyallahü anh rivâyet etti. Birisi Resûlullah Efendimize gelerek: "Yâ Resûlallah! Dünyâlık elde etmek gâyesi ile gazâya giden kimse için ne buyurursunuz?" diye sordu. Resûlullah Efendimiz; "Onun için ecir (sevap) yoktur" buyurdular. Ebû Hüreyre bu durumu Eshâb-ı kirâm arasında anlatınca onlar; "Belki sen bunu Resûlullah Efendimizden iyi anlamadın" dediler. Bunun üzerine Ebû Hüreyre hazretleri tekrar Resûlullah Efendimizin yanına döndü ve bu husûsu sordu. Resûlullah Efendimiz üç kerre; "Onun için ecir yoktur" buyurdular.
Abdurrahmân bin Avf (radıyallahü anh) şöyle bildiriyor: Resûlullah, müşriklerle yapacağı bir harbe çıkacağı zaman, Hazreti Osman, ordunun ihtiyâcını karşılamak üzere 700 kab dolusu altın vermişti. Ebû Ya’la Müsned’inde diyor ki: “Ebû Sa’îd-i Hudrî buyuruyor ki: Resûlullah, namazda selâm verince, üç defa Sübhâne rabbike âyet-i kerîmesini okurdu.”
Ebû Ya’lâ’nın (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerde Peygamber efendimiz buyurdular ki: “Nikâh benim sünnetimdir. Fıtratımı sevenler, sünnetimi yerine getirsinler.”
Allah korkusu olanın dilinden lüzumsuz bir kelime çıkmaz!
13 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 13 Eylül 2025 01:21
“Allah korkusundan dolayı gözyaşı dökmek, kalbi nurlandırır. Tekrar günah işlemekten insanı korur.”
Hasen bin Ahmed el-Kâtib hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Mısır’da doğdu. Ebû Ali Rodbarî, Ebû Bekr-i Mısrî ve başka zâtlarla sohbet etti. Ebû Ali Müştevlî’nin hocasıdır. Kerâmetler sahibi bir zât idi. Ne zaman bir müşkülü olursa, rüyâda Peygamber efendimizi görüp, müşkülünü arz eder, O da (sallallahü aleyhi ve sellem), müşkülünü hallederdi. 340 (m. 951)’de Mısır’da vefât etti.
Kendisine sordular: “Fakirliği mi, yoksa zenginliği mi daha çok seversiniz?” Cevâbında buyurdu ki: “Fakîr olup sabretmeyi daha çok severim. Allahü teâlâ, “Benim belama sabreden kimse, bana vâsıl olur” buyurdu.” Yine buyurdu ki: “Fâsıklarla arkadaşlık etmek öyle hastalıktır ki; devası, fâsıklarla olan beraberliği terk etmekle mümkündür.”
“Allahü teâlâyı hatırlamakta, O’nu zikretmekte ihlâs sahibi olana Allahü teâlâ yaptığı ibadetlerin tadını duymak nimetini ihsân eder. Allah yolunda yürümek, o kimseye kolay gelir. Eğer şükretmezse veya noksanlık olursa, o zaman o nimetlerin hepsi elinden gider.”
“Bir kalpte Allah korkusu yerleşirse, o kimsenin dilinden lüzumsuz bir kelime çıkmaz.”
“Bir kimse, Allahü teâlânın rızâsından başka her şeyden vazgeçip O’na yönelirse, Allahü teâlâ onu kimseye muhtaç etmez.”
“Mu’tezile denilen sapık fırkanın, doğru yoldan ayrılmasına sebep, Allahü teâlâyı akıl ile anlamaya, her şeyi akıl yoluyla izah etmeye kalkışmalarıdır.”
“Niyet her şeyin başıdır. Hayırlı işler, iyi niyetlerle, güzel maksatlarla yapılırsa çok sevap olur. Böyle kimseye, Allahü teâlâ doğruluk, sıhhat ve başka birçok nimet ihsân eder. Kimin niyetinde zayıflık bulunursa bildirilen faydalara kavuşamaz.”
“Zikir; akılların nûru, nefslerin hayâtı, kalplerin kurtuluşudur.”
“Sabır iki kısımdır; belâya sabır iyi ve güzeldir. Bundan daha güzeli, haramlara karşı sabırdır.”
“Haramlardan çekinmek, akıllıların şânı, şereflilerin tabiatındandır.”
“Allah korkusundan dolayı gözyaşı dökmek, kalbi nurlandırır. Tekrar günah işlemekten insanı korur.”
“Yaptığı günah bir işle öğünmek, o günahı yapmaktan daha kötüdür.”
“Ârifin, yüzü nûr ve tebessüm, kalbi korku ve hüzün doludur.”
“Dünyâ; güzel, aldatıcı ve geçici bir serap, çabuk yıkılan bir dayanaktır.”
.
Alışveriş yaparken yemin etmemelidir!
14 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 14 Eylül 2025 01:11
Doğru da olsa, çok yemin etmek, Allahü teâlânın ismine ve yemine kıymet vermemek olur.
Ebû Ali Fârikî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 433 (m. 1041) senesinde Diyârbakır-Silvan'da (eski adı Meyyâfârikîn) doğdu. İlim tahsiline doğum yeri olan Meyyâfârikîn şehrinde başladı. Sonra Bağdad’a gidip birçok âlimden ilim öğrendi ve hadîs-i şerîf dinledi. Vâsıt şehrine kadı ve vâli olarak ta’yîn edildi. Sonra bu vazîfeden ayrılıp yine aynı şehirde fıkıh dersi okutmaya ve hadîs-i şerîf rivâyet etmeye başladı. 528 (m. 1133) senesinde Vâsıt şehrinde vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Doğru da olsa, alışveriş yaparken yemin etmemelidir! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Malını, yemin ederek beğendirene kıyamette merhamet edilmeyecektir.) (Alışverişte “Vallahi böyle, billahi öyle değildir” diye yemin edenlere ve sanatkârdan, “Yarın gel, öbür gün gel” diye sözünde durmayanlara yazıklar olsun!)
(Yalan yemin ile mal çok satılsa da böyle kazancın bereketi olmaz.) (Alıcı ile satıcı birbirine doğru söyleyip, nasihat edince, kazançları bereketli olur, malın kusurunu gizleyip, yalan söyledikleri zaman bu bereket kalkar.) (Alışverişte çok yemin etmek, malın bereketini giderir.) (Bir zaman gelecek ki, insanlar, yalnız malın, paranın gelmesini düşünüp, helalini, haramını düşünmeyeceklerdir.) Malını müşteriye gösterirken tüccarın Allah demesi, Kelime-i tevhid okuması günahtır. Bunları para kazanmaya alet etmek olur. Akıllı, ahiretin sonsuz kazancını dünyanın geçici kârı ile değiştirmez. Bütün iyiliklerin, dinin emirlerine uymakta ve yerine getirmekte olduğunu bilir.
Doğru da olsa, çok yemin etmek, Allahü teâlânın ismine ve yemine kıymet vermemek olur. Bunlara kıymet vermeyerek yemin etmek, çok çirkindir. Mal satmak için Allah’ın ismini alet etmemelidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Satışlarda çok yemin etmekten sakının! Çok kazansanız da, perişan olursunuz.) (Yemin, malı sattırırsa da, malın bereketini kaldırır.) Çok kazanmak değil, malın bereketli olması önemlidir. Bereket, az malın çok faydası olması, çok işe yaraması demektir. Hele yalan yere yemin edilirse ve hile yapılırsa daha çok tehlikelidir.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Malını yalan yeminle satan kimseye, âhirette acı azap vardır.) (Ticarete hıyanet karışınca, bereket gider.)
Tartıda hile yapmak da büyük günahtır. Allahü teala Kur’ân-ı kerimde şöyle buyuruyor: (Verirken noksan, alırken fazla ölçenlere acı azaplar yapacağım.)[Mutaffifin 1]
Tamah ve cimrilikten sakınmak lâzımdır...
15 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 15 Eylül 2025 01:08
"Bir kimse gazaba gelse, şeytan beynine, hışım gözüne girer, Allah korusun belki selâmet bulmaz."
Hüseyn bin Şuayb Sincî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Afganistan’da Merv’in köylerinden Since’de doğdu. İlim tahsili için bazı memleketlere gitti. Irak’ta birçok âlimden ilim öğrendi. Zamanında asrının, fakîhi ve Horasan’ın İmâmı kabûl edildi. 430 (m. 1039) senesinde Merv’de vefât etti. Pekçok eser tasnif etti. Kitâb-ül-mecmû’ isimli eserinde şöyle buyuruyor:
Hiçbir kıymeti olmayan dünyalık şeylere karşı haris olmaktan, yani başkasının elinde olan malda gözü olmaktan sakınmalıdır. Tamah ve buhlden de (cimrilikten de) sakınmak lâzımdır. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem); “Dikkat ediniz! Allahü teâlânın Cennetine koymayı vadettiği ve benim de kefil olduğum kimseler cömertlerdir. Allahü teâlânın Cehennemine koyacağını bildirdiği kimseler cimrilerdir” buyurunca, Eshâb-ı kirâm (radıyallahu anhüm); “Cömert ve bahîl kimdir?” diye suâl ettiler. Resûlullah efendimiz; “Cömert, malında bulunan Allahü teâlânın hakkında cömertlik edendir. Bahîl, Allahü teâlânın hakkını menedendir ve Rabbine cimrilik edendir. Haramdan kazandığını isrâf ederek dağıtmak cömertlik değildir” buyurdular.
Tamah sahibi, ağzında kemik bulunan köpeğe benzer ki, bu köpek bir su üzerine varınca, suda görünen kendi şeklini başka bir köpek zanneder. Onun ağzındaki kemiği alacağım derken kendi ağzındaki kemiği de kaybeder.
Hazreti Âdem (aleyhisselâm) bir kimse gördü. “Sen kimsin?” dedi. “Ben akılım” dedi. Hazreti Âdem; “Makamın nerdedir?” dedi. “Makamım dimağdır” dedi. Sonra güzel bir kimse daha gördü. “Sen kimsin?” dedi. “Ben hayâyım” dedi. Hazreti Âdem; “Makamın nerdedir?” dedi. “Makamım gözdür” dedi. Sonra pis suratlı bir kimse daha gördü. “Sen kimsin?” dedi. “Ben İblîsin oğluyum” dedi. Hazreti Âdem; “Makamın nerdedir?” dedi. “Makamım dimağdır” dedi. Âdem (aleyhisselâm); “Dimağ aklın makamıdır” dedi. “Ben varınca akıl çıkar” dedi. Sonra bir kimse daha gördü. “Sen kimsin?” dedi. “Ben hışım’ım” dedi. “Makamın nerdedir?” dedi. “Makamım gözdür” dedi. Âdem (aleyhisselâm); “Göz hayânın makamıdır” dedi. “Ben varınca o çıkar” dedi. Bir kimse gazaba gelse, şeytan beynine, hışım gözüne girer, Allah korusun belki selâmet bulmaz.
Susan güzel suâl sorar ve güzel anlatır...
16 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 16 Eylül 2025 01:08
“İlmin evvelinde susmak, sonra güzel suâl sormak, sonra güzel anlatmak, sonra da öğrendiklerini yaymak ne güzeldir.”
İmâm-ı Ebû Amr bin A’lâ hazretleri Tabiînden olup, yedi kırâat imamından üçüncüsüdür. 70 (m. 689) senesinde Mekke’de doğdu. Basra’da yaşadı. Yahyâ bin Ya’mer, Hasan bin Ebû Hasan Basrî, Saîd bin Cübeyr, İkrime, Mücâhid ve daha birçok büyüklerden Kur’ân-ı kerîm kırâat eden Ebû Amr hazretleri, yedi kırâat imâmı (Kurrâ-i Seb’a) içinde üstadı en çok olanıydı. Enes bin Mâlik (radıyallahü anh), Ebû Sâlih Semân ve Atâ’dan ve daha başkalarından hadîs-i şerîf rivâyet etti. Kur’ân-ı kerîm ve Arabî ilimlerde zamanının en âlimi idi. 154 (m. 770) senesinde Şam’a giderken Kûfe’de vefât etti.
Ebû Amr bin A’lâ, bütün bu ilimlerin yanında, manevî yüksekliklere ve makamlara da sahipti. Sevdiklerinden Ebü’l-Vâris anlatır:
Ebû Amr hazretleriyle hacca gidiyorduk. Bir gün çölde, susuz bir yerde konakladık. Hepimiz susuzluktan sıkıntı çekiyorduk. Bir ara, Ebû Amr yanımızdan ayrıldı. Bir müddet sonra aramaya çıktım. Biraz yürüyünce, Ebû Amr’ın çölün ortasında şarıl şarıl akan bir çeşmeden abdest aldığını gördüm. Beni görünce “Ey Ebü’l-Vâris! Benim bu hâlimi kimseye söyleme” buyurdu. Ben de sağlığında kimseye söylemedim...
Esmâî hazretleri, “Ben Ebû Amr’a bin suâl sordum, bin delîlle cevap verdi” buyurdu. Esmâî, O’nun zâhid yaşayışıyla ilgili hâllerini “Ebû Amr, her gün iki fels (Dinar’ın binde veya yüzde biri) para kazanırdı. Bir felsiyle bir su kabı alır, diğer bir felsiyle de reyhan alırdı. Su kabından su içer, akşam olunca da ihtiyâcı olana hediye ederdi. Reyhanı da koklardı” şeklinde anlatır...
Ebû Amr bin A’lâ hazretleri buyurdu ki: “İlmin evvelinde susmak, sonra güzel suâl sormak, sonra güzel anlatmak, sonra da öğrendiklerini ehli arasında yaymak ne güzeldir.”
“İhtiyâç sahibi olmak, onu ehlinden başkasından istemekten daha hayırlıdır.”
“Yaşlı bir zâtın genç bir çocuktan ilim tahsil etmesi doğru mudur?” diye sorulunca, “Yaşlı adamın cahilliği bir ayıpsa, elbette gençten okuması güzeldir” buyurdu.
Ebû Amr bin A’lâ hazretleri, meşhûr şâir Cerîr’den naklettiği iki beytte: “Cenâzeleri gördüğümüz zaman, onlar bizi korkuturlar, fakat onu defnettikten sonra yine oyun ve eğlenceye dalarız. Aynı bir sürüye hücum eden kurttan sürünün ürkmesi gibi, kurt bir koyun götürdü mü diğerleri otlamaya devam eder” demektedir.
İmâm-ı Ebû Amr bin A’lâ hazretlerinin mühründe “Dünyâ bir kimsenin gözünde büyürse, onun her tarafını gurûr kuşatır” meâlindeki beyit yazılıydı.
"Zekâtı zenginlerden al Müslüman fakirlere ver"
17 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 17 Eylül 2025 01:09
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: "Kabir ziyaretini yasaklamıştım, bundan sonra ziyaret edin!"
Osman bin Saîd Dânî hazretleri Tefsîr, kırâat, hadîs, nahiv ve Arabî ilimler ve Mâlikî fıkıh âlimdir. 371 (m. 981) yılında Endülüs’te (İspanya) Dâniye’de (Denia) doğdu. Kendi memleketinde ilim tahsiline başladı. Tunus ve Mısır’a gitti. Mekke’ye gidip haccetti. Endülüs’e geri döndü. Sarakosta’da (Saragosa) ve Kurtuba’ya (Cordoba) gitti. Oradan da ayrılıp Dâniye’ye yerleşti. 444 (m. 1052) yılında Dâniye’de vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Neshin çeşitleri şunlardır:
Âyetin, âyet ile neshi: Bekara sûresinin 180. âyetinde, ölüm hastasının ana, baba ve yakınları için vasiyette bulunma şartı vardı. Nisa sûresinin 11. âyetinde, herkesin ne kadar miras alacağı bildirilmiş ve böylece vasiyet şartı kaldırılmıştır. Nisa sûresinin, (Yeminlerinizin bağladığı kimselere de hisselerini veriniz) mealindeki 33. âyetine göre, akraba olmayan iki kişi yeminleşir ve biri diğerine mirasçı olurdu. Ama Enfal sûresinin, (Yakın akrabalar vâris olmaya daha uygundur) mealindeki 75. âyeti ile neshedildi. Nur suresinin, (Zina eden kadını, başka erkekler nikâh edemezler) mealindeki 3. âyet-i kerimesi, Nisa sûresinin üçüncü âyeti ile nesh edilmiş ve hadis-i şerif ile bildirilmiştir.
Âyetin, sünnet ile neshi: Bekara sûresinin (Ölüm gelince, ana baba ve yakınlara vasiyet farzdır) mealindeki 180. âyeti, (Vârise vasiyet yoktur) hadis-i şerifi ile nesh edildi. Zekât verilmesi bildirilen 8 sınıftan biri olan Müellefe-i kulub, iman etmesi veya kötülükleri önlenmek istenilen kâfirler ve yeni iman etmiş olan zayıf Müslümanlar idi. Hazret-i Ebu Bekir zamanında, Beyt-ül-mal emini olan Hazret-i Ömer (radıyallahü anhüma), (Zekâtı Müslümanların zenginlerinden al, fakirlerine ver) mealindeki Muaz hadisini bildirip, (Müellefe-i kulub’a zekât verilmesini Resulullah nesh etti) dedi. Eshab-ı kiramın hepsi, bunu kabul etti. Nesh edilmiş olduğuna ve bunlara zekât verilmemesi gerektiğine icma hasıl oldu.
Sünnetin âyet ile neshi: Beyt-ül-makdis’e doğru namaz kılınırken, Bekara sûresinin, (Yüzünü artık Mescid-i Haram [Kâbe] tarafına çevir) mealindeki 144. âyeti ile nesh edildi. Kıble Kâbe oldu.
Sünnetin sünnet ile neshi: Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Kabir ziyaretini yasaklamıştım, bundan sonra ziyaret edin!) (Cehennemde en hafif azap Ebu Talib’e yapılır. Ayaklarında ateşten iki nalın olacak, bunların sıcaklığından beyni kaynayacaktır.) Bu hadis-i şerif, (Amcam Ebu Talib, diriltildi ve iman etti) mealindeki hadis-i şerif ile nesh edilmiştir.
Kim Resulullah'ı severse Allah'ın ihsanına kavuşur
18 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 18 Eylül 2025 01:40
Her peygamberin ümmeti, kendi peygamberinin doğum zamanını bayram yapmıştır.
Seyyid Muhammed Kavukçu Osmanlı âlimlerindendir. 1224’te (m.1809) Lübnan'da Trablusşam’da doğdu. İlk tahsiline memleketinde başlayıp 1239’da (1823) Mısır’a gitti; Ezher’de aklî ve naklî ilimler tahsil etti. 1305’te (1888) Mekke’de vefat etti Çok eser yazdı Bunlardan Mevlid-in-Nebî'nin önsözünde şöyle buyuruyor:
Peygamber Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) doğum zamanına Mevlid gecesi adı verildi. Bu gece, Kadir gecesinden sonra en kıymetli gecedir. Mevlid gecesinde Resûlullah Efendimiz doğduğu için sevinenler affolunur. Peygamber Efendimizin doğduğu sırada görülen hâlleri, mucizeleri okumak, dinlemek, öğrenmek çok sevaptır. Peygamber Efendimiz kendileri de anlatırdı. Eshâb-ı kiram da bu gece bir yerde toplanırlar, okurlar ve anlatırlardı.
Her peygamberin ümmeti, kendi peygamberinin doğum zamanını bayram yapmıştır. Müslümanlar da Muhammed aleyhisselâmın doğum zamanını bayram yaptılar. Dünyânın dört bir tarafındaki Müslümanlar, her sene bu geceyi Mevlid kandili olarak kutlamaktadır. Her yerde mevlid kasideleri okunarak, Resûlullah hâtırlanılmaktadır.
İslâm âlimlerinden İmâm-ı Celâlüddîn Abdurrahmân bin Abdülmelik Kettânî buyurdu ki: “Mevlid günü ve gecesi mübecceldir yâni şerefi, kıymeti çoktur. Kendisine tâbi olanlar için kurtuluş vesîlesi olan Resûlullah Efendimizin doğumu için sevinmek, Cehennem azabının azalmasına sebep olur. Bu geceye hürmet etmek, sevinmek, bütün senenin bereketli olmasına sebeb olur. Mevlid gününün fazileti Cum’a günü gibidir. Cum’a günü, Cehennem azabının durdurulduğu hadîs-i şerîf ile bildirilmiştir. Bunun gibi, mevlid gününde de azap yapılmaz. Mevlid geceleri sevindiğini göstermeli, çok sadaka vermeli, davet olunan ziyafetlere gitmelidir.”
Hafız ibni Cezerî (Rahmetullahi aleyh) buvurdu ki: “Ebû Leheb, rüyada görülüp ne hâlde olduğu sorulunca; 'Kabir azabı çekiyorum. Ancak her sene Rebî’ul-evvel ayının on ikinci gecesi azabım hafifliyor. İki parmağım arasından çıkan serin suyu emerek ferahlıyorum. Bu gece Resûlullah dünyâya gelince, Süveybe ismindeki cariyem bana müjdelemişti. Ben de sevincimden bunu âzâd etmiş ve ona sütannelik yapmasını emretmiştim. Bunun için azabım hafifliyor” dedi.
Âyet-i kerîme ile kötülenmiş olan Ebû Leheb gibi azgın bir kâfirin azabı hafifleyince, o yüce Peygamberin ümmetinden olan bir mümin bu gece sevinir, malını dağıtır, böylece Peygamberine olan sevgisini gösterirse, Allahü teâlâ ihsan ederek onu Cennetine sokar.”
.
Allah rızası için yapılan hiçbir amel boşa gitmez
19 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 19 Eylül 2025 00:55
“İyi amellerimizle duâ etmekten başka bizi bu mağaradan kimse kurtaramaz!”
Ya’kûb bin İshâk İsferâinî hazretleri hadis ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 230 (m. 844) yılında Horasan’da Nişâbûr yakınlarında İsferâin’de doğdu. 316 (m. 928) yılında orada vefât etti. “Müsned-üs-sahîh” adlı bir eseri vardır. Rivâyet ettiği bir hadîs-i şerifte Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
(Sizden evvel geçenlerden üç kişi yola çıktılar. Geceyi getirmek için bir mağaraya girdiler. Dağdan bir taş düştü ve mağaranın ağzını kapattı. Bunun üzerine şöyle dediler: “İyi amellerimizle duâ etmekten başka bizi buradan kimse kurtaramaz!”
İçlerinden birisi, “Allahım, benim çok ihtiyâr bir annem ve babam vardı. Onlardan evvel ne çocuklarıma, ne de hayvanlarıma bir şey içirmezdim. Bir akşam geç gelince onları uyumuş buldum. Süt çanağı elimde olduğu hâlde, onların uyanmalarını bekledim. Nihâyet sabah oldu. Çocuklar, açlıktan ağlıyorlardı. Derken annem, babam uyandılar ve akşam sütlerini içtiler. Allahım! Eğer bu işi senin rızân için yapmışsam, bu taştan çektiğimiz belâyı bizden uzaklaştır” dedi. Taş bir parça açıldı. Lâkin çıkılacak gibi değildi...
İkincisi şöyle dedi: “İlâhi! Amcamın bir kızı vardı ki, onu herkesten ziyâde seviyordum. Onu istedim. Lâkin teklifimi kabûl etmedi. Birkaç sene sonra bir kıtlığa uğrayınca bana başvurdu, Kendisini bana teslim, etmek şartıyla ona yüzyirmi altın verdim. Bana “Allahtan kork da, haksız olarak bana yaklaşma” dedi. Ben de Allahtan korkarak bu çok sevdiğim kadından uzaklaştım. Verdiğim altınları da ona bıraktım. Allahım, eğer bu işi sırf senin rızânı kazanmak için yapmış isem, içinde bulunduğumuz belâyı üzerimizden gider” diye yalvardı. Mağaranın kapısı biraz daha açıldı. Yine çıkabilecek derecede değildi...
Üçüncü şahıs da şöyle dedi: “Allahım! Ücretle amele tuttum ve ücretlerini verdim. Lâkin, yalnız biri ücretini alamadan bıraktı, gitti. Ben de onun ücretini çalıştırıp ürettim. O işçinin nâm ve hesabına mal çoğaldı. Bir müddet sonra o adam yanıma gelerek, “Ücretimi ver” dedi. Ben de, “Şu gördüğün deve, öküz, koyun, senin ücretinden üremiştir, al götür” dedim. O da “Ey Allahın kulu, benimle alay etme” dedi. “Seninle alay etmiyorum, doğruyu söylüyorum” dedim. Bunun üzerine malları aldı ve hepsini sürüp götürdü. Hiçbir şey bırakmadı. İlâhî! Eğer bunu senin rızân için yapmışsam, içinde bulunduğumuz belâyı üzerimizden defet” dedi. Taş mağaranın ağzından kaydı, onlar da çıkıp yürüdüler.)
.
"Allahım, bize helal ve temiz rızık ihsân et!.."
20 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 20 Eylül 2025 00:19
"Allahım! Merhametine ve ihsân ettiğin helâl rızka, ihsânına karşı şükrümüzü arttır."
Cemâl Halîfe Osmanlı âlimlerindendir. Aksaraylıdır. Konya medreselerinde ilim öğrendi. Halvetî tarikatı şeyhlerinden Habîb Karamânî’nin sohbetlerine devam ederek tasavvufta yüksek derecelere ulaştı. Daha sonra da İstanbul’a gitti. 933 (m. 1526) senesinde orada vefât etti. Buyurdu ki:
“Din kardeşlerinden bir cefa görürsen, bil ki bu, yaptığın bir hatâdan dolayıdır. Derhal Allahü teâlâya dön ve tövbe et. Ayrıca, bir sevgi görecek olursan, Allahü teâlâya olan tâatından (Allahü teâlânın beğendiği işleri yapmaktan) hasıl olduğunu bil ve şükr et.”
“Bir kimsenin, sanki o işe memurmuş gibi, durmadan halkın ayıbını sağa sola aktardığını görürseniz, bu hâliyle azap tuzağına tutulduğunu biliniz.”
“İsâbet edip, doğru konuştuğunda sana bir ecir ve sevap getirmeyen, hatâ ettiğinde de seni günâha götüren bir sözü söylemekten sakın. Bu söz, Müslüman kardeşine kötü zanda bulunmandır.”
“Sen bir kişi ile arkadaş olduğun zaman bazı husûsları yerine getirmen gerekir. Beraber olduğunuzda, şayet onun nalınlarının ipi kopar ve o bunları düzeltip bağlayıncaya kadar sen onu beklemezsen, sen arkadaşlık hukukuna riâyet etmemiş olursun ki, sen, bu hâlinle dost olamazsın. Yine, senin arkadaşın bir ihtiyâç için bir yerde oturduğunda, o işini bitirinceye kadar onu beklemezsen sen yine hakiki dost sayılmazsın.”
“Allahım! Bize rahmet hazinelerinden birini aç. Rahmetinden sonra bize dünyâda ve âhirette hiç azap etme. Allahım! O geniş ihsânından bize helal ve temiz bir rızık ihsân et. Rızık verdikten sonra bizi, senden başkasına muhtaç eyleme, Allahım! Merhametine ve ihsân ettiğin helâl rızka, ihsânına karşı şükrümüzü arttır. Biz sana muhtacız. Senin yardımın ve ihsânın ile ancak başkasından müstağni (uzak) oluruz.”
“Kişi, Müslüman kardeşlerine tevâzu etmesiyle, onların hürmet ve saygısını kazanır.”
“Allahü teâlâ, mümin kulunun işinin sonunun hayır olmasını murad ettiği zaman, ona biraz acı ve sıkıntı tattırır.”
“Kim gülerek günâh işlerse, ağlayarak Cehenneme girer.”
“Günâhı çok yapıyorsunuz. Hâlbuki istiğfarı çok yapmalısınız. Çünkü, insan, âhirette, amel defterinde iki satır arasında istiğfar görünce çok sevinir.”
O mübarek zat, yaşlı bir zât görünce, "Bu benden daha hayırlı, daha iyidir, çünkü o, yaşça benden büyüktür. Onun için, daha fazla ibadet yapmıştır. Bir genci gördüğü zaman, ben ondan daha fazla günah işledim. O ise, yaşı küçük olması sebebiyle, daha az günâh işlemiştir" derdi.
"Seni, Allahü teâlâya îmâna davet ediyorum"
21 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 21 Eylül 2025 02:00
Peygamber Efendimizin mektubu: “Bismillâhîrrahmânirrahîm, Allahın Resûlü Muhammed’den, Farsların büyüğü Kisrâ’ya..."
Kâdı Bâkıllânî hazretleri Kelâm âlimlerinin meşhûrlarındandır. 338 (m. 950) senesinde Basra’da doğdu. Kelâm ilmini, itikâdda iki mezheb imamından biri olan Ebü’l-Hasen Eş’arî hazretlerinin meşhûr talebelerinden olan İbn-i Mücâhid Tâî’den öğrendi. Sonra Bağdad’a giderek orada hadîs âlimlerinin meşhûrlarından hadîs ilmini öğrendi. 403 (m. 1013)’de Bağdad’da vefât etti.
Ebû Bekr Bâkıllânî’nin yazmış olduğu, İ’câz-ül-Kur’ân isimli eserinden bazı bölümler: Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) Habeş Meliki Necaşi’ye gönderdiği mektûp:
“Bismillâhirrahmânirrahim; Allahın Resûlü Muhammed’den, Habeş Kralı Necaşi’ye selâmette olmanı dilerim. Sana olan nimetinden dolayı Allahü teâlâya hamd-ü sena ederim. Ki O’ndan başka ilâh yoktur, Melik, Kuddûs, Selâm, Mü’min (emn ve emân veren), Müheymin olan O’dur. Şehâdet ederim ki, Îsâ bin Meryem, Allahü teâlânın (yarattığı) rûhu ve (söylediği) kelimesidir. (Allahü teâlâ) onu, çok temiz, iffetli ve kendisini Allahü teâlâya adamış olan Meryem’in rahmine bıraktı da, Meryem Îsâ’ya hamile kaldı. Nitekim, Allahü teâlâ, Âdem’i de kudretiyle ve üflemesiyle topraktan yaratmıştı...
Ben seni, bir olan, eşi, ortağı bulunmayan Allaha, O’na ibâdet ve tâatta devamlı olmaya, bana tâbi olmaya ve Allahü teâlâdan getirip bildirmiş olduğum şeylere îmân etmeye davet ediyorum. Çünkü ben, Allahın Resûlüyüm (Peygamberiyim). Seni ve askerlerini, Allahü teâlâya ibâdet ve tâata davet ediyorum. Ben sana gereken tebligatı yapmış, dünyâ ve âhıret saadetini temin edecek nasihati vermiş bulunuyorum. Nasihatimi kabûl ediniz. Allahü teâlânın selâmı, O’nun yolunda gidenlere olsun.”
Peygamber Efendimizin Kisrâ’ya gönderdiği mektûp:
“Bismillâhîrrahmânirrahîm, Allahın Resûlü Muhammed’den, Farsların büyüğü Kisrâ’ya. Doğru yolda gidenlere, Allahü teâlâ ve Resûlüne imân edenlere, Allahtan başka hiçbir ilâh ve ma’bûd (ibâdet edilen) olmadığına, O’nun eşi ve ortağı bulunmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet edenlere selâm olsun. Seni, Allahü teâlâya îmâna davet ediyorum. Çünkü ben, kalbleri diri, akılları başlarında olanları uyarmak, kâfirler hakkında da, o azap sözünün gercekleşmesi için, Allahü teâlânın bütün insanlara göndermiş olduğu peygamberiyim. Öyleyse, Müslüman ol, kurtul! Davetimden yüz çevirir, kaçınırsan, bütün Mecûsilerin günâhı senin boynuna olsun.”
.
Fakir, her şeyiyle Hakka yönelen kimsedir...
22 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 22 Eylül 2025 02:00
Nefsten gelen arzu ve maksatları bırakmak, Allahü teâlâya kavuşmaya sebeptir.
Ahmed bin Muhammed Sa’dan hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Bağdâdlıdır. Cüneyd-i Bağdadî’nin sohbetlerinde yetişti. Sonra İran’daki Rey şehrinde meşhur âlimlerden istifade ederek büyük âlim oldu. Uzun müddet Tarsus’ta oturdu, konuşma ve hâlindeki kemal sebebiyle Bizans İmparatoruna elçi olarak gönderildi. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“Kim evliyâ ile sohbet ederse, nefsini, kalbini ve malını hiç düşünmeden sohbet etsin. Ne zaman bu sebeplerden; nefs, kalb ve maldan birisine meylederse, maksadına kavuşamaz. (Allahü teâlâya vasıl olamaz.)”
“Kim, rivâyet yoluyla gelen ilim (din bilgileri) ile amel ederse, dirayet ilmine vâris kılınır. Kim, dirayet ilmi ile amel ederse, riâyet ilmine vâris kılınır. Kim, riâyet ilmi ile amel ederse, Allahü teâlâya giden yola kavuşturulur.”
“Allahü teâlâdan ümit ettiği şeyler üzerine sabreden, O’nun fadl ve ihsânından ümid kesmez. Kim bir şeyi kulağı ile dinlerse, o dinlediğini başkalarına anlatır. Kim kalbi ile dinlerse, onu anlar ve kabûl eder. Kim işitip, öğrendiği ile amel ederse, hidâyet bulur ve başkalarının hidâyete kavuşmasına sebep olur.”
“Nefsten gelen arzu ve maksadları bırakmak, Allahü teâlâya kavuşmaya sebeptir.”
“Hakîkatler zuhur etmeye başladığı zaman, fehmin (anlayışın) ve ilimlerin eserleri silinir.”
“Rûhlar, nûrdan yaratıldı ve karanlık heykellere, yani bedenlerde yerleştirildi. Rûh kuvvetli olursa, akıl ile hemcins olur ve ona Allahü teâlânın nûrları yağmaya başlar. Nefsin zulmeti gider. Böylece nefs, akıl ve rûhun nûrlarıyla rûhanî bir varlık olur ve nefs, rûh ile beraber aklın emrine, yoluna girer. Rûhlar ise gelmiş oldukları gayb hazînelerine dönerler ve kaderin akışını öğrenirler. Rûh, kaderden cereyan eden şeylere muttali olunca, (öğrenince) kaza ve kaderden gelen her şeye tam rıza hâli hasıl olur. İşte bu, rûhun hallerinin latifelerinden birisidir.”
“Sûfî olan kimse, gösteriş ve şöhretten uzaktır. Fakîr (her şeyiyle Hakka yönelen kimse), esbâbı, sebepleri unutan, her şeyi Allahü teâlâdan bilendir. Sebebi unutmak, fakîrlik ismini icab ettirir. Bu sebeple, fakîr olan kimsenin Allahü teâlânın râzı olduğu yolda ilerlemesi kolay olur. Sûfî’nin safası; gönlünün hoşluğu, şöhret ve gösterişi unutmasıdır. Bu hâle tasavvuf denir.”
“Tövbe eden hiç günah işlememiş gibi olur...”
23 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 23 Eylül 2025 01:18
"Dünyâda zarar hâsıl olmasından korkarak pişman olmak tövbe olmaz!"
Muhammed Kinanî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 264 (m. 878) yılında Mısır’da doğdu. Orada birçok âlimden ilim öğrendikten sonra Bağdâd’a gitti. Meşhur âlimlerden hadîs ilmi tahsil etti. Mısır’a dönerek talebe yetiştirdi. 345 (m. 956)’da vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Kendi ayıbını görmeli, başkalarının ayıplarını araştırmamalıdır. Mümine en uygun olanı, kendi ayıpları ile meşgul olup, onları mümkün olduğu kadar gidermeye çalışmaktır. Çünkü bir kimse, kendi ayıbı ve günâhı ile Allahü teâlâya karşı edebsizlik ettiğini ve cenâb-ı Hakkın yarattıklarındaki hikmetleri düşünse, sekerât-ül-mevt (ölüm hâli), kabir, kıyâmet ve hesâb hâllerini hatırlasa, başkalarının ayıbına bakmaz. Nitekim Hasen-i Basrî hazretleri; “Ben hiçbir kimsenin ayıbıyla meşgûl olup, onun ayıbından haberdâr olmadım. Çünkü kendi ayıbım her tarafımı sarmış iken başkasının ayıbını görmem doğru değildir” buyurdu.
Resûlullah Efendimiz de (sallallahü aleyhi ve sellem); “Kim mümin kardeşinin ayıbını dünyâda gizlerse, Allahü teâlâ da dünyâda ve âhırette onun ayıbını gizler” buyurdu.
İnsan; 1- Acaba ibâdet ve tâatimiz kabûl olur mu, olmaz mı? 2- Acaba, Allahü teâlâ günâhımızı affeder mi, etmez mi? 3- Acaba Resûlullahı (aleyhisselâm) görür müyüz, görmez miyiz? diye düşünmeli, başkalarının ayıpları ile meşgûl olmamalıdır.
Söyleyen kim olursa olsun hakkı, doğru sözü kabûl etmelidir. Her ne kadar hak acı ise de hatâsını itirâf etmekten ar etmemeli, hemen doğruya yönelmelidir.
Bütün günahlarına vakit geçirmeden tövbe etmelidir. Resûlullah; “Tövbe eden hiç günah işlememiş gibi olur” buyurdu. Tövbe; haram işledikten sonra pişman olup, Allahü teâlâdan korkmak, bir daha yapmamaya azmetmek, karar vermektir. Yanî tövbe etmeye sebep, yalnız Allah korkusu olmalıdır. Dünyâda zarar hâsıl olmasından korkarak pişman olmak tövbe olmaz. Kazası ve istihlâli (helâlleşmesi) lâzım olmayanlarda tövbe, kalb ile pişman olup, bir daha işlememek için tövbe etmek ve dil ile istiğfar etmekle olur. Eğer üzerinde kul hakkı varsa sahibi veya vârisi ile helâlleşmelidir. Eğer hiçbir şekilde hak sahibini bulup hakkını ödeyemezse ve hak sahibi mümin ise, ona hayr duâ etmeli, onun günahlarının affı için Allahü teâlâdan mağfiret dilemeli, onun için sadaka vermelidir. Sevaplarını hak sahibine bağışlamalı, âhırete borçlu gitmemeye çalışmalıdır.
Aile efradı ile sohbet, güzel ahlâktandır...
24 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 24 Eylül 2025 00:01
"Câhiller ile sohbet, onlara devamlı duâ etmekle, onlara acımakla olur.”
İbn-i Hüvârâ hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Irak’ta Betâih beldesinde yaşadı. O zamanda Irak’ta bulunan evliyâ arasında şânı yüce, kadri yüksek bir zât idi. Hazreti Ebû Bekr’in (radıyallahü anh) rüyâda kendisine hırka ve takke giydirdiği ilk zâttır. Şöyle ki; İbn-i Hüvârâ hazretleri, bir gece rü’yâsında Resûlullah Efendimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) gördü. Yanlarında da Hazreti Ebû Bekr vardı. İbn-i Hüvârâ, Peygamber Efendimize, “Yâ Resûlallah! Bana bir hırka giydirir misiniz?” dedi. Resûlullah, “Ben senin Peygamberinim. (Hazreti Ebû Bekr’i işâret ederek) Bu da senin üstadındır” buyurup, sonra Hazreti Ebû Bekr’e döndü ve “Adaşın olan İbn-i Hüvârâ’yı giydir!” buyurdu. Hazreti Ebû Bekr de ona, hırka ve takke giydirip, başını okşadı, alnını sıvazladı. Sonra da, “Allahü teâlâ, bunu sana mübârek eylesin” buyurdu.
Resûlullah da İbn-i Hüvârâ’ya hitaben “Yâ Ebâ Bekr! Sen Irak’ta, ümmetimden tasavvuf ehli olanların, ölmüş olan yolunu yaşatacaksın. Allahü teâlânın dostlarından hakîkat ehli olanların, yok olan yollarını canlandıracaksın. Bu yolda olanların öncüsü, ışığı, yol göstericisi olacaksın. Bu yolun önderliği, kıyâmete kadar sende kalacak. Senin ortaya çıkman ile, Allahü teâlânın rahmet rüzgârları esecek. Senin meydana çıkman ile, Allahü teâlânın yardım, lütuf ve ihsânı bol bol gönderilecek” buyurdu...
İbn-i Hüvârâ uyandığında, kendisine rüyâda giydirilen elbise ve takkeyi üzerinde buldu. O zaman Irak ufuklarında, herkesin rahatlıkla duyabileceği bir nidâ geldi ki, “Muhakkak ki İbn-i Hüvârâ, Allahü teâlâya vâsıl (olan evliyâdan) oldu” diyordu. Bundan sonra, her taraftan insanlar, onu görmek için akın akın yollara düştüler. Bu rüyâdan hemen sonra, onda Allahü teâlâya yakın olmak alâmetleri görülmeye başladı.
Bu mübarek zat buyurdu ki:
“Allahü teâlâya yakınlık; güzel edebe riâyet, devamlı korku ve ibâdete devam etmekle olur. Resûlullaha yakınlık; sünnetine tam tâbi olmak ve ilme canla başla sımsıkı sarılmakla olur. Ehli (aile efradı) ile sohbet, güzel ahlâk ile olur. Dostlarla sohbet, günaha sebep olmayacak şekilde, onlarla hoş olmak, şakalaşmakla olur. Câhiller ile sohbet, onlara devamlı duâ etmekle, onlara acımakla olur.”
“Allahü teâlâ ile olmak, O’ndan başkasından uzaklaşmaktır. O’ndan başkasından uzaklaşmak da O’nunla olmak demektir.”
“Her erkeğin çalışıp kazanması farzdır”
25 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 25 Eylül 2025 00:19
Müslümanlara yardım için, cihâd etmek için fazla çalışıp kazanmak müstehâbdır.
Mecdüddîn Zünkelûnî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 679 (m. 1280) senesinde Mısır’da Zünkelûn köyünde doğdu. Fıkıh ve hadîs ilmini zamanının âlimlerinden öğrendi. Kahire’de Baybarsiyye dergâhında Meşîhat-üs-Sûfiyye vazîfesini yürüttü ve hadîs dersleri verdi. 740 (m. 1339)’da vefât etti. Çok kitap yazdı. “Şerhu minhâc-üt-tâlibîn” isimli eserinde şöyle anlatır:
“Farzları yapamayacak kadar zayıflatan riyâzet, yani az yemek caiz değildir. Kendinin ve çoluk-çocuğunun nafakasını kazanacak ve borçlarını ödeyecek kadar, çalışıp kazanmak farzdır. Bu niyet ile çalışan kimse, borcunu ödeyemeden ölürse, azap çekmez. Hadîs-i şerîfte; “Her erkeğin çalışıp kazanması farzdır” buyuruldu. Bundan fazlası için çalışmamak caizdir. Âdem aleyhisselâm buğday eker ve ekmek yapardı. Nûh aleyhisselâm neccâr, marangoz idi. İbrâhim aleyhisselâm kumaş tüccârı idi. Dâvûd aleyhisselâm, önce koyun güderdi. Sonra ticâret yaptı. Sonra cihâd yaptı. Asker idi. Ebû Bekr-i Sıddîk, kumaş tüccârı idi. Ömer-ül-Fârûk, kösele dikerdi. Osmân-ı Zinnûreyn gıda maddeleri ithalâtçısı idi. Hazreti Ali işçilik ve cihâd yapardı. (radıyallahü anhüm) Çoluk-çocuğunun bir yıllık nafakasını toplayacak kadar çalışmak, mübahdır. Müslümanlara yardım için, cihâd etmek için fazla çalışıp kazanmak müstehâbdır, iyidir. Hadîs-i şerîfte; “İnsanların en iyisi, insanlara faydalı olandır” buyuruldu.”
Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) uzun günler orucunu bozmadığı ve açlıktın mübârek karnına taş bağladığı kitaplarda yazılıdır. Mübârek ayakları şişinceye kadar geceleri çok namaz kıldığı da bildirilmiştir. Mübârek zevceleri de, böyle çok ibâdet yaparlardı. Fakat, ümmetine çok merhamet ettiği için, onların böyle sıkıntı çekmelerini istemezdi. Ümmetine ruhsat ile emrederdi. Kendisi azîmet ile ibâdet yapardı. Din demek, yalnız emir demek değildir. Ruhsat ile azîmetin ikisi de dindir. “Allahü teâlânın helâl ettiklerini, kendinize haram etmeyiniz!” meâlindeki Mâide sûresi 87. âyet-i kerîmesi; (ruhsat, izin verilen şeyleri inkâr etmeyiniz! Bunları haram etmeyip de, terk eder, çekinirseniz zühd olur, iyi olur. Yapması ise, günah olmaz) demektir. Hadîs-i şerîfte; “Sünnetimi kabûl etmeyen benden değildir!” buyuruldu ki, ruhsat, izin verdiğim şeyleri kabûl etmeyip, kendine sıkıntı veren benden değildir demektir.
Cinciler, falcılar büyücü sınıfına girerler!..
26 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 26 Eylül 2025 01:01
Geçmiş şeyleri cinden sormak caiz, ileride olacak şeyleri sormak caiz değildir.
Sayrafî hazretleri Şafiî mezhebindeki hadîs, fıkıh, usul-i hadîs, usul-i fıkh âlimlerindendir. 330 (m. 941) târihinde Mısır’da vefât etti. Zamanındaki pek çok âlimden ilim öğrendi ve hadîs-i şerîf rivâyet etti. Kendisinden de Ali bin Muhammed ve ondan sonra gelen âlimler hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu. “Kitab-ün-fi’ş-şurût” isimli eserinde şöyle anlatır:
Cinlerin varlığına inanmamız emrolundu. Cinlerin Müslüman olanı ve olmayanı vardır. Müslüman olan cinlerden insanlara bir zarar gelmez. Bunlar, yalnız ibadet ederler. Ehl-i sünnet âlimleri bunları tanır. Salih insanlar gibi görünür ve sohbet ederler. Kâfir olan cinler, insanlara çeşitli şekilde zarar verirler. İnsandan ayrılmayıp her şekle girebilirler. Mesela mikrop şekline girip insanın damarlarında dolaşırlar. Yalnız müminlerin kalbine giremez ise de, kalbine vesvese verebilir. Keçi, yılan, kedi şekline girdikleri çok görülmüştür. Kâfir cinler, iyi insan şekline de girip iyi ve faydalı şeyler de yaparlar. Kâfir ve fâsıklarla arkadaşlık yapınca, hiç ayrılmayıp onları günaha ve küfre sokarlar. Cinler ve şeytanlar rüyada da görülebilir. Çok güzel şekle girip ihtilama sebep olurlar. Herkesin kâfir bir cin arkadaşı vardır. Melekler, insanları cinlerin zararından korur. Âyet-i kerime ve dua okuyup, Allahü teâlâya sığınanlara da cinler bir şey yapamazlar. İnsanlara, hastalıkların tedavilerini ve gerekli ilaç öğrettikleri, sara hastasının bedenine girip, ona zarar verdikleri, insanlara nazarlarının değdiği kitaplarda yazılıdır.
Cin üç sınıftır: Rüzgar ve hava gibi olanlar. Yerdeki böcek ve hayvancık gibi olanlar. Dinin emir ve yasaklarına uymakla vazifeli olanlar ki bunlara hesap ve azap vardır.
Kâfir cinler, cinci ve büyücülerin bildirdiği insanlara sihir, büyü yaparlar. Cinciler, falcılar ve yıldıznameye bakıp, sorulan her şeye cevap verenler büyücü sınıfına girerler. Bunlara gidip, söylediklerine, yaptıklarına inanmak, bazen doğru çıksa bile, Allah’tan başkasının her şeyi bildiğine ve her dilediğini yapacağına inanmak olup, küfür olur.
Geçmiş şeyleri cinden sormak caiz, ileride olacak şeyleri sormak caiz değildir. Çünkü geleceği ve gaybı ancak Allahü teâlâ bilir. Kâfir cinler yalancı olduğu için olmuş şeyleri de görmeden gördük diyebilirler. Cinciye gidip, insanı cinden kurtardığına inanıp, ona ücret vermek caiz değildir.
“Hayâ ve cömertlik, ahlâkların en efdalidir”
27 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 27 Eylül 2025 00:54
"Haramlardan kaçınan, takvâ sahibi sâlih kimseleri üzmemen, güzel ahlâk olarak sana kâfidir."
Ebû Bekr eş-Şebehî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Horasan’da Nişâbûr’da yaşadı. 360 (m. 970)’de vefât etti. Zamanında Nişâbûr’da bulunan evliyânın en üstünlerinden ve en çok fetvâ verenlerinden idi. Ebû Bekr eş-Şebehî’nin rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
“Cebrâil (aleyhisselâm) bana komşu hakkında o kadar tavsiyelerde bulundu ki, ben komşuyu, komşuya vâris yapacak zannettim.”
Bu mübarek zat, sohbetlerinde buyurdu ki:
“Diğer insanlar yemek ve içmekle kuvvetli olurlar. Ârifler ise, marifetleri ile kuvvetli olurlar.”
“Haramlardan kaçınan, takvâ sahibi sâlih kimseleri üzmemen, güzel ahlâk olarak sana kafidir.”
“Havf (korku), seni Allahü teâlâya ulaştırır. Çünkü korku, nefeslerinin birinde Allahü teâlâya karşı bir saygısızlık bulunmayacağından emîn olmamandır.”
"İnsanları, hor, hakîr ve aşağı görmen, senin için tedâvisi mümkün olmayan büyük bir hastalıktır.”
“Sevgi, kalplerin birbirine yakınlaşması ve rûhların ünsiyetidir.”
“Yumuşaklık, öfke ateşini söndürür. Hiddet ise öfke ateşini körükler.”
“Mü’min, baktığında ibret alır. Bir şey verilirse, şükreder. Musibet ve belâya uğrayacak olursa, sabreder. Konuşacak olursa, Allahü teâlâyı hatırlatır.”
“Câhil, suyu fışkırmayan kaya, dalı yeşermeyen ağaç, ot bitmeyen yer gibidir.”
“Emânet ve vefakârlık; işlerin doğruluğu, yalan ve iftira da; sözlerin cinâyetidir.”
“Akıl, müminin dostu; ilim, veziri, sabır, askerlerinin komutanı ve amel ise silâhıdır.”
“Îmân ile amel, ikiz kardeş olup, birbirinden ayrılmazlar.”
“Hased edenin sevgisi sözlerinde görülür. Kinini işlerinde gizler. Adı dost, fiili düşmancadır.”
“Yumuşak başlı olanlar, en sabırlı, derhal affedici ve en güzel huylu olan kimselerdir.”
“Allahü teâlâdan hayâ etmek, insanı Cehennem azâbından korur.”
“Gaflet, insana gurûr getirir, helâka yaklaştırır.”
“Mümin, dünyâya ibret gözü ile bakar, ihtiyâcı için karnını doyurur. Ondan konuşulduğu vakit, nefret ve tenkid kulağı ile dinler.”
“Hâlis bir ibâdet; insanın Rabbinden başkasını istememesi, günahından başka şeyden korkmamasıdır.”
“Fazilet, gücü yettiğinde affetmektir.”
“Hayâ ve cömertlik, ahlâkların en efdalidir.”
Vehbi Tülek'in önceki yazıları...
.
.
Dinimizde uğursuz gün yoktur!..
28 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 28 Eylül 2025 01:07
Bir şeyin, bir günün veya bir yerin uğursuz sanılması, Yahudilikte vardır.
Hâherzâde hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. İsmi, Muhammed bin Hüseyn Buhârî el-Adîdî’dir. 483 (m. 1090) senesinde Buhârâ’da vefât etti. Mâverâünnehr’de zamanının meşhûr âlimlerinden ilim tahsil etti. “Fetevâyı Hâherzâde” isimli eserinde şöyle anlatır:
Günlerin uğursuzluğu, âlemlere rahmet olan Muhammed aleyhisselamın gelmesi ile bitmiştir. Uğursuz günler, eski ümmetlerde vardı. Hiçbir gün, başka günlerden üstün değildir. Cuma, ramazan ve diğer mübarek günler, İslamiyet üstün tuttuğu için üstündür. Tevbe suresi, 37. âyetinin tefsirinde buyuruluyor ki: (Resulullah teşrif edince, günlerin müminlere uğursuz olmaları kalmadı.)
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Müslümanlıkta uğursuzluk yoktur.) (Uğursuzluğa inanan bizden değildir.) (Uğursuzluk düşüncesinin, kendisini, ihtiyacı olan bir işi yapmaktan alıkoyan kimse, Allah’a şirk koşmuş sayılır.) (İnsan, şu üç şeyden kurtulamaz: Uğursuzluk, su-i zan ve haset. Su-i zan edince, buna uygun hareket etmeyin. Uğursuz sandığınız şeyi, Allaha tevekkül ederek yapın. Hased ettiğiniz kimseyi hiç incitmeyin!) (Bir şeyi uğursuz sayan, ona itibar etmesin ve işinden geri kalmasın!)
Bir şeyin, bir günün veya bir yerin uğursuz sanılması, Yahudilikte vardır. Dinimizde ise, bir şeyi uğursuzluğa yormak yoktur. Fakat, (Şu iş veya şu ev bana uğursuz geldi) gibi sözleri söylemekte mahzur yoktur. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Müslümanlıkta uğursuzluk [bir şeyi kötüye yorumlamak] yoktur.) (Bir şeyi uğursuzluğa yorma, hayra yor! Sizden biriniz, hoşuna gitmeyen uğursuzluk zannettiği bir şey görünce, şöyle desin: “Ya Rabbi! İyilikleri veren, kötülükleri defeden ancak sensin. Lâ havle velâ kuvvete illâ bike.”) (Yumuşak muamele uğurluluk [iyilik], sert davranmak uğursuzluk [kötülük] getirir.) (Uğuru [hayrı] ve uğursuzluğu [şerri] en çok olan uzuv dildir.) (Kötü huy uğursuzluk getirir.)
Dinimizde uğursuz gün yok ama, uğurlu sayılan mübarek gün ve geceler vardır. Bunlar mübarek diye, ötekilere uğursuz demek yanlış olur. Çarşamba ve Cumartesi hacamat yaptırmak mekruhtur. Bir rivayette de cuma günü de kan aldırmak mekruhtur. Mekruh olması, bu günlerin uğursuz gün olduğunu göstermez. Cumartesi günü oruç tutmak mekruh, bir rivayette de cuma günü de oruç tutmanın mekruh olduğu bildirilmiştir. Cuma ve cumartesi günü oruç tutmak, mekruh olduğu için, bugünlere uğursuz denmez.
.
"Ne mutlu bu Kur’ân-ı kerîmi okuyan dillere"
29 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 29 Eylül 2025 01:17
Melekler Kur’ân-ı kerîmi duydukları zaman "Ne mutlu bu Kur’ân-ı kerîm, kendilerine inen ümmete" demişlerdir.
Sadrüddîn Hocendî hazretleri Şafiî mezhebi hadîs ve fıkıh âlimlerindendir. Türkistan’da Hocend’de doğdu. İran’da İsfehan’da birçok âlimden ilim öğrendi ve tahsil görüp yetişti. Sonra Bağdad’a gitti. Nizamiye Medresesi’ne müderris tayin edildi. 552 (m. 1157) yılında Bağdad’dan İsfehan’a giderken, Hemedan civarında vefat etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
“Birisi Resûlullaha (aleyhisselâm), “En faziletli amel hangisidir?” diye suâl etti. “Allahü teâlâya îmândır” buyurdu. “Sonra hangisidir?” dedi. “Allah yolunda cihâddır” buyurdu. Soran kimse, “Sonra hangisidir?” diye suâl edince, “Hacc-ı mebrûrdur (kabûl olunmuş hacdır)” buyurdu.
“Âlimin yanılmasından sakının ve onunla münâsebeti kesmeyin, düzelmesini bekleyin.”
“Mecliste olanlar yerlerini alıp oturdukları zaman, birisi bir kardeşini davet ederek yer verirse; o, bir ikramdır, onu kabûl etsin. Şayet yer göstermezse, müsait olan bir yer bulsun ve oraya otursun.”
“Kimin emrine memûr verilir ve kendisi amir olur da onlara gerekli nasîhatta bulunmazsa, Allah, Cenneti ona haram eder.”
“Ümmetimin helaki, kötü âlim ve câhil âbiddendir. Kötü âlimler insanların en kötüsü, iyi âlimler de insanların en iyisidir.”
“Allahü teâlâ, mahlûkâtı (yarattığı varlıkları) yaratmadan bin sene önce, Tâhâ ve Yâsîn’i okumuştur. Melekler Kur’ân-ı kerîmi duydukları zaman: 'Ne mutlu bu Kur’ân-ı kerîm, kendilerine inen ümmete, ne mutlu bu Kur’ân-ı kerîmi taşıyan, içine alan boşluklara, ne mutlu bu Kur’ân-ı kerîmi okuyan dillere' demişlerdir.”
“Saflarınızı düzgün tutun. Omuzlarınızı aynı hizaya getirin. Namazda, yanınızdakine yumuşak davranın, onları incitmeyin. Aradaki boşlukları doldurun. Zîrâ şeytan, tıpkı koyunun küçük kuzusu gibi, aranızdaki boşluklarda dolaşır. Şeytana, girebileceği boşluklar bırakmayın. Kim safları sık tutarsa, Allah ondan râzı olur. Kim de saflarda boşluk bırakırsa, Allah ona gazâb eder.”
“Cüzzam hastalığından kaçtığınız gibi, dünyâdaki fuzûli işlerden kaçınınız. Leşten tiksindiğiniz gibi, nefslerinizi dünyâdan tiksindiriniz. Kalblerinizi, âhıreti tefekkür ile aydınlatınız. Fuzûli dünyâ işlerinizden ve günahlarınızdan Allaha tövbe ediniz ki, kıyâmet gününün şiddetinden korunasınız.”
“Tâ’ûndan (vebadan) kaçan kimse, (Allah yolunda) savaştan kaçan kimse gibidir. Tâ’ûna sabreden kimseye, şehid sevâbı verilir.”
Dini insanlara anlatan âlimler dört sınıftır
30 Eylül 2025 02:00 | Güncelleme: 30 Eylül 2025 01:15
"Birincisi: Resûlullah Efendimizden (aleyhisselâm) gelen haberleri muhafaza eden âlimlerdir."
Muhammed ibn-i Arabî hazretleri Hadîs, tefsîr ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 468 (m. 1075) senesinde Endülüs’te (İspanya) İşbiliyye’de (Sevilla) doğdu. Kudüs’e, Bağdad’a ve Şam’a giderek buradaki âlimlerden ilim tahsil etti. İcazet alarak memleketi İşbiliyye’ye döndü. İbn-i Arabî hazretleri, kırk sene hocalık ve müftîlik yaptı. 543 (m. 1148) yılında doğduğu yer olan İşbiliyye’de vefât etti. El-Avâsım minel-Kavâsım adlı eserde şöyle anlatır:
“Allahü teâlânın dinini insanlara anlatan âlimler dört sınıftır. Birincisi: Resûlullah Efendimizden (aleyhisselâm) gelen haberleri muhafaza eden âlimlerdir. Bunlar, insanların maddî varlıkları için lüzumlu olan ihtiyâçları koruyan bekçi durumundadırlar, ikincisi: Usûl âlimleridir. Allahü teâlânın dînini bidat sahiplerinden korurlar. Bunlar, İslâmın kahramanlarıdır. Bunlar, İslama bidat karıştırılmasına mâni olur. Üçüncüsü: İbâdetin temellerini, muamelâtın kaide ve şartlarını zaptedip, helâl ile haramı birbirinden ayıran ve din bilgilerini ortaya koyan âlimlerdir. Dördüncüsü: Bunlar, kendilerini Allahü teâlâya ibâdet ve tâat yapmaya vermişlerdir.”
Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Rabbim bana başka başka üç ilim bildirdi. Birinci ilmi kimseye bildirme dedi. Çünkü, bu ilmi benden başka hiç kimse anlayamaz. İkinci ilmi, dilediğine bildirebilirsin dedi. Üçüncü ilmi, ümmetinin hepsine bildir dedi.” Görülüyor ki, Resûlullah Allahü teâlânın bana bildirdiği ilim, yalnız ümmetin hepsine bildirilmesi emrolunan ilimdir buyurmadı. Hak olan başka iki ilim daha bulunduğunu haber verdi. Resûlullahın, dilediğine bildirmesi için izin verilen, ikinci ilim “Vilâyet ilmi” yani tasavvuf ilmidir. Bu ilim, İslâmiyetin bâtınını ve hakîkatini bildirmektedir. Bu ilim, ancak takvâ ile elde edilir. Âyet-i kerîmede, Hızır aleyhisselâm için; “Ona bizden ilim verildi” buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, vilâyet ilmini bildirmektedir. Herkese bildirilmesi emrolunan İslâmiyet bilgileri, Resûlullahın mübârek sözlerinden ve hareketlerinden alınmış olduğu gibi, vilâyet ma’rifetleri de, onun mübârek kalbinden çıkıp, kalblere akmaktadır. Bunun içindir ki, Ebû Hüreyre (radıyallahü anh); “Resûlullahtan iki ilim aldım. Birisini sizlere bildirdim, ikincisini bildirmiş olsam, anlayamaz, beni öldürürsünüz” dedi. Birincisi, “İlm-i zâhir”dir. İkincisi, “İlm-i batın”dır. Bunu ancak, evliyâ ve sıddîklar bilir.
.
Cennete ulaştıran şeylerin en üstünü, dini yaymaktır
1 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 1 Ekim 2025 01:17
“Şeytana karşı âlimin uykusu, cahilin ibâdetinden daha şiddetlidir.”
İbni Fûrek hazretleri Kelâm, tefsîr, nahiv, lügat ve Şafiî mezhebi usûl ve fıkıh âlimidir. İsmi Muhammed bin Hasen’dir. İran’da İsfehân’da doğdu. Nişâbûr’da Ebû Ali Dekkak’la sohbet etti. Rey’de ders vermeye başladı. Daha sonra Nişâbûr’a davet edildi. Orada bir medrese ve bir ev yaptırıp ders vermeye başladı. Bilhassa kelâm ilminde meşhûr oldu. 406 (m. 1015) yılında Nişâbûr yakınlarında vefât etti. “En-Nizâmî fî usûl-iddîn” isimli eserinin mukaddimesinde buyurdu ki:
Nimetlere kavuşturan, Allahü teâlâya yaklaştıran, O’nun mağfiretine vesile olup, Cennetine ulaştıran şeylerin en üstünü, din ilmini yaymaktır. Âlemlerin Rabbini tevhîd etmek (bir olduğunu bildirmek), O’nu yarattıklarına benzemekten tenzih etmek, cisimlere benzetmeyi reddedip, açık delîllerini ortaya koymak, itirâz edilen husûsları isbât edip açıklamak, ahkâm-ı dîniyyenin (dînî hükümlerin) usûl ve fürû’unu bilmek lâzımdır. Böylece, dinin esâsı doğru olarak öğrenilmiş olur.
Hâllerinde ve sözlerinde hatâdan korunmuş, amelleri düzelmiş, kendisine emredilene ve davet edildiğine yapışmış, nehyedildiğinden uzaklaşarak ona meyletmemiş olur. Nitekim Allahü teâlâ bize ilim öğrenmeyi emretti. Tevbe sûresi yüzyirmiikinci âyetinde meâlen
“Her kabileden büyük bir kısmı savaşa gitmeli, onlardan bir kısmı da, din ilimlerini öğrenmek ve kabileleri savaştan kendilerine döndüğü zaman, onları Allahın azâbı ile korkutmak için geri kalmalıdır. Olur ki, Allahın azâbından sakınırlar” buyurdu ve din ilimlerini öğrenmeyi bize farz kıldı.
Resûlullah da (sallallahü aleyhi ve sellem) hadîs-i şerîflerinde bizi bu husûsta teşvik ederek “Melâike-i kirâm, ilim talibi için, onun yaptığından râzı olarak, kanatlarını (ayakları altına) serer” buyurmaktadır.
Âlimleri de; “Şeytana karşı âlimin uykusu, cahilin ibâdetinden daha şiddetlidir (onu daha çok korkutur)” buyurarak övmektedir. Çünkü âlim, insanları dînin hükümlerini öğretmek sûretiyle doğru yola götürür. Bu da şeytana ağır gelir. Çünkü şeytan, onları aldatmaktan vehim ve ümitsizliğe düşürmekten ümit keser. Âbid için ümidi vardır. Bütün kötülükleri yaptırabileceğini düşünür. Açığını arar. Yine bir topluluk içinde âlim bulunsa, şeytan bu âlimi aldatmaktan ümitsizliğe düşer. Çünkü âlim, onlara yanlışları gösterir ve doğru yola götürür.”
Cemâatte rahmet, ayrılıkta azap vardır!
2 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 2 Ekim 2025 01:34
Bütün evliyânın itikâdları, îmânları birdir. Hepsi, Ehl-i sünnet ve cemâat itikâdındadır.
Fahrülislâm Kaffâl Şâşî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. 429 (m. 1037) senesinde Diyarbekir’e bağlı Meyâfarkîn’de (Silvan’da) doğdu. Burada ilk tahsilinden sonra ilim öğrenmek için Tus’a ve Bağdad’a gitti. Meşhur âlimlerden ilim tahsil edip icazet aldıktan sonra Nizamiye Medresesi’ne müderris olarak tayin edildi. 507 (m. 1113)’de orada vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Hadîs-i şerîfte; “Ümmetimin ayrılığı rahmettir” buyuruldu. Dört mezhebin amel, iş bilgilerinde ayrılması böyledir. Şimdi dört mezheb olması, Allahü teâlânın hidâyeti ve rahmetidir. Hepsi sevap kazanmıştır. Kıyâmete kadar, bu mezheblerde olanların ibâdetlerine verilen sevapların bir misli de, bunların mezheblerinin İmâmlarına verilmektedir. Âlimlerin amel, iş bilgilerinde çeşitli ihtisas kollarına ayrılmaları da böyledir. Böylece; bir kısmı hadîs, bazısı tefsîr, birçoğu da fıkıh ve Arabî ilimlerde yetişmişlerdir. Arabî bilgilerde birçok âlim yetişmişdir. Tasavvufcuların riyâzet çekmekte ve talibleri yetiştirmekte, ayrı yol tutmaları da, yani çeşitli yolların meydana gelmesi de, bu hadîs-i şerîfe uygun olmaktadır.
Necmeddîn-i Kübrâ hazretleri; “İnsanları Allahü teâlâya kavuşturan yollar, insanların sayısı kadardır” buyurdu. Bu söz de, talibleri yetiştirmek yolunu bildiriyor. Yoksa, itikâdlarında hiçbir ayrılık yoktur. Bütün evliyânın itikâdları, îmânları birdir. Hepsi, Ehl-i sünnet ve cemâat itikâdındadır. Sanat sahiplerinin çeşitli iş kollarına ayrılmaları da öyle rahmettir. Fakat, itikâdda ayrılmak, parçalanmak, böyle değildir. Çünkü, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) “Cemâat rahmettir. Ayrılık azaptır” buyurdu. “Duâ ederken, Resûlullahı vesile yapmak, O’nu şefaatçi yapmak, O’ndan yardım istemek güzel olur. Selef-i sâlihînden ve sonra gelen âlimlerden hiç kimse buna karşı çıkmadı. Yalnız İbn-i Teymiyye bunu inkâr ederek, doğru yoldan ayrıldı. Kendinden önce gelenlerden, kimsenin söylemediği bir yola saptı. Ehl-i İslâm arasında sapıklığı ile nâm aldı” buyurdu.
"Âlimlerimiz, Resûlullaha mahsûs olan üstünlükleri bildirirlerken, duâ ederken, Resûlullahı vâsıta kılmak caiz olur. Başkalarını vâsıta etmek böyle değildir dediler. Ma’rûf-i Kerhî talebesine, duâ ederken beni vâsıta ediniz! Ben, Allahü teâlâ ile aranızda vâsıtayım demiştir. Çünkü evliyâ, Resûlullahın vârisleridir. Vâris olan, vârisi olduğu zâtın bütün üstünlüklerine kavuşur.”
"Ey insan! Kime tâbi isen onun kulu olursun!..”
3 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 3 Ekim 2025 02:00
“Kötü insan, hiç kimseye iyi zan beslemez. Çünkü o, herkesi kendisi gibi görür.”
Kefevî Ebû Bekr Efendi Kanunî Sultan Süleymân zamanında Kırım’da yetişmiş âlim ve velîlerdendir. Önce memleketi Kefe’deki âlimlerden dînî ilimleri tahsil etti. Tasavvuf ilimlerini de, Mısır’da Şeyh Şahin Mısrî ve Seyyid Ebü’l-Vefâ Kâdiri’den öğrendi. 970 (m. 1562) senesinde, Kefe’de vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“Kötü insan, hiç kimseye iyi zan beslemez. Çünkü o, herkesi kendisi gibi görür.”
“Kâmil olan kimse, aklı arzu ve isteklerine gâlip gelendir.”
“Söz ilâç gibidir. Azı faydalı, çoğu zararlıdır.”
“Dünyâ sevgisi bütün kötülüklerin, günahların başıdır. Günahların başı da küfürdür.”
“Hizmet görmek isteyen, hocasına hizmet etsin.”
“Talibin her vakit, her ibâdetten ayrı ayrı lezzet alması lâzımdır. Namazda nasıl hâllere kavuştuğunu, Kur’ân-ı kerîm okurken nasıl bir bağlılığın zuhur ettiğini, hadîs-i şerîf dersinde nasıl şevklerin hâsıl olduğunu, Kelime-i tevhîd söylerken nasıl bir zevkin meydana geldiğini bilmelidir. Bunun gibi şüpheli lokmalardan nasıl bir zulmetin yükseldiğini ve diğer günahları da buna benzeterek tesîrlerini bilmelidir.”
“Zevk, şevk, keşif ve kerâmet peşinde olan, Allahü teâlâyı arayıcı değildir.”
“Nefsinin arzularına tâbi olan, Allahü teâlâya nasıl kul olur? Ey insan! Kime tâbi isen onun kulu olursun.”
“Duâ ederken nûrlar akıp gelir. Duânın kabûl olması yönünden bu bereketleri ayırmak zordur. Bazıları demişlerdir ki, eğer iki elde ağırlık hissedilirse, duânın kabûl alâmetidir. Biz de deriz ki, eğer sadrın inşirahı, yani göğüste bir genişleme, kalbde bir açıklık hâsıl olursa, kabûl alâmetidir.”
“İnsanlar dört kısımdır: Nâmerdler, merdler, civânmerdler ve ferdlerdir. Dünyâyı isteyen nâmerd. Âhıreti isteyen merd, âhıretle birlikte Hak teâlâyı isteyen civânmerd, yalnız, Hakkı isteyen ferddir.”
“Dînin edeblerine riâyet etmeden, yolunun kâmil olduğunu iddia edenin delîli yoktur.”
“Kendisini fazla medheden kimse, başkasını da aynı derecede kötüler. Başkasını fazla kötüleyen, kendisini fazla metheder.”
“Allahü teâlâyı taleb ve O’nun rızâsını isteme husûsunda samimî ve doğru olan, Allahü teâlâdan başkasının terkine aldırmaz.”
"Allahü teâlâdan sonu belirli olmayan bir şey istendiği zaman; 'Yâ Rabbî! Hayır ise müyesser et' demelidir. Zira hayrı olmayan bir şeyin yokluğu, varlığından hayırlıdır.
.
Allahü teâlâdan korkup, yasaklarından sakınanlar...
4 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 4 Ekim 2025 02:00
“O kimseler ki, namazı dosdoğru kılarlar, verdiğimiz rızıklardan infâk ederler.”
Ahmed Cessâs hazretleri hadîs, tefsîr ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. 305 (m. 917) târihinde İran’da Rey şehrinde doğdu. İlim tahsili için Hâkim Nişâbûrî ile, Ehvâz ve Nişâbûr ve daha başka yerleri gezip, Bağdâd’a yerleşti. 370 (m. 980) senesinde orada vefât etti. Cessâs, fıkıh ilminde de zamanının bir tanesi olup, Hanefî mezhebi âlimlerinin reîsi idi. Zamanındaki insanların, hangi fetvâ ile amel etmeleri husûsunda, son karar Cessâs hazretlerinden geçerdi. Cessâs’ın Ahkam-ül-Kur’an adlı eserinden ba’zı bölümler:
“O kimseler ki (takvâ sahipleri), namazı dosdoğru kılarlar, verdiğimiz rızıklardan infâk ederler (harcarlar, yedirirler)” Bekâra, 3. âyet-i kerîmesi, namazı ve zekâtı emretmektedir. Allahü teâlâ, bu âyet-i kerîmede; kendisine, öldükten sonra dirilmeye, kıyâmet günü bütün mahlûkatın mahşer yerinde toplanacağına, sonra herkesin Cennete veya Cehenneme gideceğine ve diğer îman edilmesi lâzım gelen şeylere îmân etmelerini; takvânın şartlarından saydığı gibi, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi de takvânın şartlarından, dolayısıyla müttekîlerin (Allahü teâlâdan korkup, yasaklarından sakınanların) vasıflarından saymıştır. Âyet-i kerîmedeki “Namazı ikâme ederken dosdoğru kılarlar” kavl-i şerîfinde, birkaç manâ vardır. Bunlardan birisi şöyledir:
Namazı ikâme etmek demek, namazın hakkını vererek, tam ve mükemmel bir şekilde, ta’dil-i erkana riâyet ederek kılmaktır. [Ta’dil-i erkana çok dikkat etmelidir. Yani, rükûda ve secdelerde, kavmede (rükûdan kalktıktan sonra ayakta durmak) ve celsede (iki secde arasında oturunca) tumaninet bulduktan yani her âzâ hareketsiz kaldıktan sonra biraz durmalıdır ki, Hanefîlerin çoğu buna vâcib demiştir. İmâm-ı Ebû Yûsuf ve İmâm-ı Şafiî ise, farz demiştir. Ba’zı Hanefî âlimleri de, sünnet demiştir. Müslümanların çoğu bunu yapmıyor. Böyle bir ameli meydana çıkarana, Allah yolunda harp edip, canını veren yüz şehîd sevâbından daha çok sevâb verilir. Ahkam-ı şer’iyyenin (Allahü teâlâ ve Resûlünün 'aleyhisselâm' emirleri) hepsi de böyledir. Yani helâl, haram, mekrûh, farz, vâcib ve sünnetlerden birini öğretip, gereğini yaptıran da böyle sevâb kazanır.)]
Yine “Namazı ikâme etmek namazı dosdoğru kılmak” kavl-i şerîfi; “vakitleri geldikçe, müttekîler beş vakit namazlarını kılarlar” manasına da gelmektedir...
.
Sünneti özürsüz terk etmek mekruhtur!
5 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 5 Ekim 2025 00:37
“Ümmetim arasına fesat yayıldığı zaman, sünnetime yapışan için yüz şehit sevabı vardır!”
Kemâleddîn Süyûtî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. 804 (m. 1401) senesinde Mısır’da Süyût beldesinde doğdu. Buradaki âlimlerden ilim tahsil etti ve memleketinde kadılık yaptı. Sonra Kâhire’ye gitti. Hâfız İbn-i Hacer’den hadîs ilmini aldı. İbn-i Hacer ile “Sahîh-i Müslim”i okudu. Şeyhûniyye Câmii’nde fıkıh derslerini okutmak üzere tayin edildi. 855 (m. 1541) senesinde Kâhire’de vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Bidat işlemek haramdır. Sünneti özürsüz terk etmek mekruhtur. Bir sünneti özürsüz terk etmeyi sevap sanırsa, sünneti terk etmesi de bidat olur. Bir inanışın, bir işin veya bir sözün sünnet veya bidat olduğu bilinemediği zaman, bunu yapmamak lâzım olur. Çünkü, bidati terk etmek lâzımdır. Sünneti yapmak lâzım değildir. Lâzım olmayan şey yapılmazsa kaza olunamaz. Bunun için namazların kılınmamış sünnetleri kaza olunmaz. Allahü teâlânın haram ettiği şeylerden bir zerresini yapmamak, insanların ve cinnin bütün ibâdetlerinden daha sevaptır. Bunun için güçlük olan yerde vâcib de terk edilir. Fakat haram işlenemez denildi. Meselâ başkasının yanında taharetlenilmez.
Bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Ümmetim arasına fesat yayıldığı zaman, sünnetime yapışan için yüz şehit sevabı vardır!” Yani nefse, bidatlere ve kendi aklına uyarak İslâmiyetin hududu dışına taşıldığı zaman, benim sünnetime uyana, kıyâmet günü yüz sehit sevâbı verilecektir. Çünkü, fesat zamanında İslamiyete uymak, din düşmanlarıyla harb etmek gibi güç olacaktır. Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: “İslâm dîni garip olarak başladı. Son zamanlarda da garip olacaktır. Bu garip insanlara müjdeler olsun! Bunlar, insanların bozduğu sünnetimi düzeltirler.” Yani İslamiyetin başlangıcında, insanların çoğu, Müslümanlığı bilmedikleri, onu yadırgadıkları gibi, âhır zamanda da, dîni bilenler azalır. Bunlar, benden sonra bozulmuş olan sünnetimi ıslâh ederler. Bunun için, emr-i ma’rûf ve nehy-i anil münker yaparlar. Sünnete, yani İslâmiyete uymakta başkalarına örnek olurlar. İslâm bilgilerini doğru olarak yazıp, kitaplarını yaymaya çalışırlar. Bunları dinleyenler az, karşı gelenler çok olur. O zamanda, sevenleri çok olan din adamı, doğru arasına eğrileri, hoşa giden sözleri karıştıran kimsedir. Çünkü yalnız doğruyu söyleyenin düşmanları çok olur.
"Büyüklerin hâllerini inkâr etme, helak olursun!"
6 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 6 Ekim 2025 01:13
"Allahü teâlânın öyle sevgili kulları vardır ki, yerlerinde oturdukları hâlde, Kâbe-i muazzamayı tavaf ederler!"
Ürûdek bin Fütyan hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Irak’ta Fırat Nehri kıyısındaki Şa’bâniye köyünde yaşamıştır. 673 (m. 1276) senesinde vefât etti. Kerâmetleri ve menkıbeleri çoktur. Şöyle anlatılır:
“Ürûdek bin Fütyan hazretlerinin talebelerinden bir grubu seyahat için yola çıkmışlardı. Büyük Kostantiniyye yakınlarında korsanların saldırısına uğradılar. Bunun üzerine onlar Ürûdek bin Fütyan hazretlerinden yardım istediler. O anda soyguncuların üzerine bir toprak parçası geldi. Hava toz toprakla doldu. Soyguncular helak oldu. Onlar bu hâdiseyi hocalarının yanlarına gelince, diğer arkadaşlarına anlattılar. Onlar da; 'Ürûdek bin Fütyan hazretleri, hâdisenin olduğu zaman Fırat Nehri kenarında hasat işleriyle meşgûl idi. O, sizlerin isimlerinizi söyleyerek; (Lebbeyk yâ filân? Allahü teâlânın izniyle size yardım geldi) deyip bir toprak parçası attı. Bu toprak parçası uçarak gözlerimizden kayboldu' dediler.”
Yine şöyle anlatılır: “Ürûdek bin Fütyan hazretleri, talebeleri ile birlikte otururken, büyüklerin hâllerinden ve ölünceye kadar Allahü teâlânın onlara ihsân ettiği nimetlerden bahsetti ve; 'Allahü teâlânın öyle sevgili kulları vardır ki, yerlerinde oturdukları hâlde, Kâbe-i muazzamayı tavaf ederler. Yine öyle zâtlar vardır ki, cenâb-ı Hakkın bir şeref ve ikramı olarak, Kâbe onları tavaf eder” dedi. O sırada orada bulunan zamanının Şeyh-ül-İslâmı olan Tâceddîn Abdurrahmân Fezârî, böyle durum olurmuymuş der gibi başını kaldırıp, Ürûdek bin Fütyan hazretlerine baktı. Sonra, gece olan olayı, Şeyh-ül-İslâm Tâceddîn Abdurrahmân Fezârî şöyle anlatır:
“Gece yarısı olmuştu ki, bir ses işittim. 'Kalk ve Ürûdek bin Fütyan hazretlerinin söylediklerine bak' diyordu. Dışarı çıktım. Gördüm ki, şekil ve vasıflarını bildiğim şekilde Kâbe-i muazzama. Ürûdek bin Fütyan hazretlerinin evi etrâfında tavaf ediyor, kenarlarında bazı kişiler güzel sesle onu medhediyorlardı. Ben bu durumu görünce, bana bir hâl oldu ve düşüp bayıldım. Bir süre sonra ayıldım. Ürûdek bin Fütyan hazretlerinin; 'Bundan sonra büyüklerin hâllerini inkâr etme, helak olursun!' dediğini işittim. Bu arada müezzin sabah ezanını okuyordu.”
Ürûdek bin Fütyan hazretlerinin giydiği bir hırka vardı. Mecnunlar onu kokladığında iyileşir, onun sohbetine devam ederlerdi.
.
İnsanların en cömerdi Peygamber Efendimizdir
7 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 7 Ekim 2025 00:45
Güzel huyların hepsi Resulullah Efendimizde (sallallahü aleyhi ve sellem) toplanmıştı...
Ebû Bekr ez-Zübeydî hazretleri hazretleri hadîs ve fıkıh âlimidir. Suriye’de Humus’ta doğdu. O zamanki savaşlar sebebiyle Humus’tan ayrılıp Endülüs’ün (İspanya) Kurtuba (Cordoba) şehrine gidip yerleşti. 379 (m. 989) senesinde İşbiliye’de (Sevilla) vefât etti. Peygamberimizin hayatını anlatan siyer ilminde büyük bir âlimdi. Bu konuda eserleri mevcûttur. Bu kitaplarından birinde şöyle nakleder:
Güzel huyların hepsi Resulullah Efendimizde (sallallahü aleyhi ve sellem) toplanmıştı. Güzel huyları, Allahü teâlâ tarafından verilmiş olup, çalışarak, sonradan kazanmış değil idi. Bir Müslümanın ismini söyleyerek, hiçbir zaman lanet etmemiş ve asla mübarek eli ile kimseyi dövmemiştir. Kendi için, hiçbir şeyden intikam almamıştır. Allah için intikam alırdı. Akrabasına, Eshabına ve hizmetçilerine tevazu ederek, iyi muamele eylerdi. Ev içinde çok yumuşak ve güler yüzlü idi. Hastaları ziyarete gider, cenazelerde bulunurdu. Eshabının işlerine yardım eder, çocuklarını kucağına alırdı. Fakat, kalbi bunlarla meşgul değildi. Mübarek ruhu melekler âleminde idi.
Resulullah Efendimizi ansızın gören kimseyi korku kaplardı. Kendisi yumuşak davranmasaydı, Peygamberlik hâllerinden, asla kimse yanında oturamaz, sözünü işitmeye takat getiremezdi. Hâlbuki, kendisi, hayâsından, mübarek gözleri ile kimsenin yüzüne bakmazdı.
Peygamber Efendimiz, insanların en cömerdi idi. Bir şey istenip de, yok dediği görülmemiştir. İstenilen şey varsa verir, yoksa, cevap vermezdi. O kadar iyilikleri, o kadar ihsanları vardı ki, Rum imparatorları, İran şahları, o kadar ihsan yapamadılar. Fakat kendisi sıkıntı ile yaşamayı severdi. Öyle bir hayat yaşıyordu ki, yemek ve içmek hatırına bile gelmezdi. Yemek getirin yiyelim veya falanca yemeği pişiriniz buyurmazdı. Yemek getirirlerse yer, her ne meyve verseler kabul ederdi. Bazen aylarca az yer, açlığı severdi. Bazen de çok yerdi. Yemeği üç parmakla yerdi. Yemek sonunda su içmezdi. Suyu otururken içerdi. Başkaları ile yemek yerken, herkesten sonra el çekerdi. Herkesin hediyesini kabul ederdi. Hediye getirene karşılık olarak, kat kat fazlasını verirdi.
Server-i âlem efendimizin mübarek gözleri uyur, kalb-i şerifi uyumazdı. Aç yatıp tok kalkardı. Asla esnemezdi. Mübarek vücudu nurani olup, gölgesi yere düşmezdi. Elbisesine sinek konmaz, sivrisinek ve diğer böcekler mübarek kanını içmezdi. Allahü teâlâ tarafından Resulullah olduğu bildirildikten sonra, şeytanlar göklere çıkarak haber alamaz ve kâhinler söyleyemez oldu.
“Dikkat ediniz! Dünya tatlı bir yeşilliktir..."
8 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 8 Ekim 2025 01:18
Resûlullah efendimiz şöyle buyurdu ki: "Dikkat ediniz! Allahü teâlâ sizi dünyâda halifesi kılmıştır!"
Muhammed bin Hasen Nakkaş hazretleri hadîs ve tefsîr âlimidir. 266 (m. 879)’da Bağdâd’da doğdu ve orada yetişti. 351 (m. 952) yılında vefât etti. İlim öğrenmek için Kûfe, Basra, Mekke-i mükerreme, Mısır, Şam, Cezîre, Musul, Cibâl ve Horasan’a gitti. Buralarda meşhûr âlimlerin derslerinde ve sohbetlerinde bulundu. Zamanında kırâat ve tefsîr ilminde Irak’ın en büyük âlimi oldu. Yüz bin hadîs-i şerîfi râvileriyle birlikte ezberleyerek hadîs ilminde hafız oldu. Bildirdiği bir hadîs-i şerîf şöyledir: Abdullah bin Abbâs (radıyallahü anh) şöyle anlattı:
Ben Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) huzûrunda bulunuyordum. Resûlullahın mübârek kucağının sol tarafında Mısırlı mübârek zevcesi Mâriye’den olan oğlu İbrâhîm, sağ tarafında ise, torunu Hazreti Hüseyn var idi. Bir kere birini, bir kere diğerini seviyordu. Bu sırada Cebrâil (aleyhisselâm) teşrîf edip, vahiy getirdi. Sonra oradan ayrıldı. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz "Bana Cebrâil (aleyhisselâm) geldi. 'Yâ Muhammed! Rabbin sana selâm ediyor. Senin için oğlun İbrâhîm ile, torunun Hüseyn cem (ikisi beraber) olmayacak, ikisinden birini, diğerine karşılık feda et (ikisinden birisini tercih et) diye buyuruyor” dedi. Sonra Resûlullah oğlu İbrâhîm’e bakıp ağladılar. Hazreti Hüseyn’e bakıp, yine ağladılar. Sonra “İbrâhim öldüğü zaman ona benden başka üzülen olmaz. Hüseynin annesi Fâtıma, babası amcamın oğlu Ali’dir. O ölürse, kızım Fâtıma ve amcamın oğlu üzülecekler. Onlar üzüleceğine ben üzülürüm. Ey Cebrâil! İbrâhim’in rûhunu al! Onun için İbrâhim'i feda ettim” buyurdu...
Üç gün sonra Resûlullahın (aleyhisselâm) oğlu İbrâhîm’in rûhu alındı. Resûlullah efendimiz, Hazreti Hüseyn’i, kendisine doğru gelirken görünce, onu öptü, bağrına bastı...
Ebû Saîd-i Hudrî’nin (radıyallahü anh) bildirmiş olduğu hutbede Resûlullah efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Dikkat ediniz! Dünya tatlı bir yeşilliktir. Dikkat ediniz! Allahü teâlâ sizi dünyâda halifesi kılmıştır. Ve sizin nasıl işler yapmakta olduğunuza bakmaktadır, öyleyse, dünyâdan sakınınız. Kadınlardan çekininiz. Dikkat ediniz! Bir kimsenin, insanlardan korkması, hakkı bildiği zaman onun hakkı söylemesine mâni olmasın.” Resûlullah etrâfta güneşin kırmızılığı kalmayıncaya kadar konuşmalarına devam ettikten sonra, “Dünyânızdan, şu gününüzden kalan azıcık zaman kadar bir müddet kaldı” buyurdular.
Âlimler hâriç, insanların hepsi ölüdür!.."
9 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 9 Ekim 2025 01:16
“Âlimlerin cezası, kalbinin ölmesidir. Kalbin ölmesi de, dünyâyı istemesidir.”
Ahmed bin Handan hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Horasan’da Nişâbûr’da doğdu. Ebû Osman Hayri’nin sohbetlerinde kemale ermiş, Ebû Hafs ile görüşmüştür. Ömrünün son yirmi yılını Mekke’de geçirdi. 311 (m. 923) yılında vefât etti. Hikmetli sözleri çoktur, buyurdu ki:
“Kişinin güzelliği, sözünün güzelliğidir. Kemali de, işlerinin doğru olmasındandır.” “Bir kimsenin kalbine Hak teâlânın azameti yerleşirse, kulluk yoluyla Allahü teâlâya intisabı olan herkese saygı duyar.” “Allahü teâlâya ibâdet edenlerin, ibâdetleri ile âsîler üzerine büyüklük göstermesi, günahlarından daha kötüdür ve kendisine zararlıdır.” “Allahü teâlâya ibâdet edenler, tâatlerini çok gördükleri takdîrde; yaptıkları tâat kendileri için, asilerin isyanından daha kötü olur.” “İnsan, başkalarının hatâlarını göreceği yerde, kendi hatasını görmeli. Nefsinin yaptığı hataları görmeli ve ona kızmalıdır.” “Allahü teâlâya sadakat ile bağlananı, dünyâ musîbeteri ve diğer şeyler, onu Allahtan uzaklaştıramaz.”
Îsâ aleyhisselâm buyurdu ki: “Öğrenen, amel eden ve başkalarına öğreten kimse, semâvat âleminde büyüklerden olarak çağrılır.” Ömer bin Hattâb (radıyallahü anh), Abdullah bin Selâm’a (radıyallahü anh) “İlim erbâbı kimdir?” diye sordu. O da “Bildiği ile amel edendir” dedi. Hazreti Ömer (radıyallahü anh), “Âlimlerin gönlünden ilmi yok eden nedir?” diye sorunca, o da, “Tamahtır (Dünyâ lezzetlerini haram yollardan aramaktır) dedi. Hazreti Ali (radıyallahü anh) buyurdu ki; “Âlim, ilmi ile amel etmezse, câhil, ondan ilim öğrenmekten geri durur.” Ebüdderdâ (radıyallahü anh) hazretleri buyuruyor ki: “Kıyâmet gününde, 'Yâ Üveymir (Ebüdderdâ) ne öğrendin?' diye sorulmasından korkmam. Ancak ben, kıyâmet günü, 'Yâ Üveymir! Bildiğinle ne amel ettin?' diye sorulmasından korkuyorum.” Sehl bin Abdullah buyurdu ki; “Âlimler hâriç, insanların hepsi ölüdür, ilmi ile âmil olanlar hâriç, âlimlerin hepsi sarhoştur. Muhlisler hâriç, ilmi ile âmil olanların hepsi mağrurdur. Muhlisler de, (ihlâslarını kaybetme husûsunda) büyük tehlike üzeredirler.”
Hasen-i Basrî hazretleri buyurdu ki: “Âlimlerin cezası, kalbinin ölmesidir. Kalbin ölmesi de, dünyâyı istemesidir.”
Mâlik bin Dinar hazretleri buyurdu ki: “Bunu kitaplarda okudum. Allahü teâlâ buyuruyor ki: (Âlim dünyâyı sevdiği zaman, ona yapacağım şeylerin en ehveni; kalbinden, bana münâcaatın tatlılığını çıkarmaktır.)”
"Hastayı sadakayla, malı zekâtla koruyun!"
10 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 10 Ekim 2025 01:14
"Allahü teâlâ, malınızın temizlenip güzelleşmesi için zekâtı farz kıldı."
Muhammed Zûzenî hazretleri hadîs, tefsîr ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. Buhârâ’da doğdu. Oradaki meşhur âlimlerden ilim tahsil ettikten sonra Horasan ve Maveraünnehr’e kadı (hâkim) olarak tayin edildi. 370 (m. 980) senesinde Buhârâ’da vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Kur’ân-ı kerimde, çok yerde namazla zekât beraber bildiriliyor. (Namazı kılın, zekâtı verin) buyuruluyor. Zekât vermeyene, Allah lanet eder. Kıtlıklara maruz kalır, temiz malını kirletmiş olur, o mal telef olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(En faziletli ibadet namaz, sonra zekâttır.) (Hastayı sadakayla, malı zekâtla koruyun!) (Allahü teâlâ, malınızın temizlenip güzelleşmesi için zekâtı farz kıldı.) (Zekât vermeyenin namazı kabul olmaz.) (Zekât vermemek haram olduğu için, böyle günahkârın kıldığı namaz, sahih olup borcu ödenirse de, namazdan hâsıl olacak sevaba kavuşamaz.) (Zekât vermeyen, temiz malını kirletmiş olur.) (Zekât vermeyen kimse, kıyamette ateştedir.) (Zenginlerin zekâtı fakirlere kâfi gelmeseydi, Allahü teâlâ fakirlerin rızkını başka yollardan verirdi. Aç kalan fakir varsa, zenginlerin zulmü yüzündendir.) (Eli ayağı tutup da çalışabilenlerin zekât istemesi haramdır. İstemediği hâlde kendisine zekât verilirse, alması günah olmaz. Zekât, nisaba malik olmayıp çalışamayacak kadar hasta, sakat olanlara ve çalışıp da güç geçinenlere verilir. Allahü teâlâ böyle fakirleri milletin içinde kırkta bir oranında yaratmıştır.) (Zekât vermeyen bir toplum, rahmetten, iyilikten mahrum kalır. Hayvanlar da olmasa, hiç rahmet görmezlerdi.) (Zekâtı verilmeyen mallar, karada, denizde telef olur.) (Zekâtını veren o malın şerrinden korunmuş olur.)
Resulullah efendimiz, (Zekâtı verilmeyen mallar, ejderha olup sahibinin boynuna sarılır) buyurup şu mealdeki âyet-i kerimeyi okudu: (Hak teâlânın ihsan ettiği malın zekâtını vermeyenler, iyi ettiklerini, zengin kalacaklarını zannediyorlar. Hâlbuki kendilerine kötülük etmiş oluyorlar. O mallar Cehennemde azap aleti olacak, yılan şeklinde boyunlarına sarılıp baştan ayağa kadar onları sokacaktır.) [Âl-i İmran 180]
Bu acı azaplardan kurtulmak için, malların zekâtını, tarla mahsullerinin, sebze ve meyvenin uşrunu vermek şarttır. Zekât kırkta bir, uşur onda bir verilir. Kur’ân-ı kerimde, (Malı, parayı biriktirip zekâtını vermeyene çok acı azabı müjdele! Zekâtı verilmeyen mal, para, Cehennem ateşinde kızdırılıp, sahibinin alnına, böğrüne, sırtına mühür gibi basılacaktır) buyuruldu. (Tevbe 34, 35)
Bid’at ehlinin dinden çıkması kolay olur!..
11 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 11 Ekim 2025 00:58
"Bid’at ehlinin namazı, orucu, haccı, cihadı, farz ve nafilesi kabul olmaz..."
Ebû Ca'fer Gırnatî hazretleri hadîs, kırâat, usûl ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimidir. Endülüs'te (İspanya) Gırnata (Granada) sehrinde doğdu. Buradaki birçok âlimin ilimlerinden istifade etti. Endülüs'ün çeşitli bölgelerine, Kuzey-Batı Afrika'daki ilim merkezlerine giderek ilim tahsil etti. Endülüs’ün çeşitli bölgelerine kadı tayin edildi. 699 (m. 1299) yılında vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Bid’at, sonradan çıkan şey demektir. Sonradan çıkan şey, ya ibadette olur, ya âdette olur. Yiyip içmek, giyinmek gibi zamanla değişen âdetler, bir ibadeti bozmadıkça veya dinin yasak ettiği bir şeyi işletmedikçe yasak edilen bid’at olmaz. Bunlar günah olmaz. Fakat namaz, oruç gibi ibadetlere bid’at karıştırmak, Allah’ın ve Resulünün bildirdiğini eksik görmek ve onu tamamlamaya çalışmak ibadette bid’at olur. İbadetlere bid’at karıştırmak, büyük günahtır, hattâ küfre kadar götürür.
Bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Bid’at ehlinin namazı, orucu, haccı, cihadı, farz ve nafilesi kabul olmaz, yağdan kılın kolayca çıktığı gibi dinden çıkması kolay olur.)
İslam âlimleri, bid’ati, (Bid’at-i hasene) ve (Bid’at-i seyyie) diye ikiye ayırmışlar, mektep, kitap, minare, bina yapmak gibi sonradan çıkanlara (Bid’at-i hasene) demişlerdir. Bunlar dinde yeni bir şey çıkarmıyor, aslında dinde olan şeyi sistemleştirmiş oluyorlar. Ezanın yüksekte okunması dinin emridir. Bunu minarede okumak dinimize aykırı değildir. İlimleri kâğıda yazmak dine aykırı değil, aksine dinimizin emridir. Bunu sistemleştirip kitap hâline getirmek, dine aykırı değildir. Bunlar, dinimizin hükümlerini bozmamaktadır. Bir ibadetin yapılmasına yardımcı olduğu için, dinimiz izin verir. Dinin izin verdiği böyle faydalı şeylere, bid’at kelimesini hiç bulaştırmamak ve bunlara Sünnet-i hasene [iyi iş] demek gerekir, bid’at-i hasene ismini uygun değildir. Mesela (Bid’at için pislik dense, temiz pislik, kirli pislik diye ayırmamalı, madem yapılan iyi bir şey ise, ona sünnet-i hasene, iyi iş demeli, bid’at kelimesini güzel işlere bulaştırmamalıdır.
Sünnet, burada yol, iş demektir. Yolun, işin iyisi de, kötüsü de olur. Hadis-i şerifte, Sünnet-i hasene [iyi çığır] açanlar övülüyor, Sünnet-i seyyie [kötü çığır] açanlar kötüleniyor.
İyi binek, geniş mesken, sâliha hanım saadettir
12 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 12 Ekim 2025 02:06
Süleymân bin Dâvûd Tayâlisî hazretleri hadîs ve fıkıh âlimidir. 133 (m. 750)’de Basra’da doğmuş olup, 204 (m. 819)’da orada vefât etti. Burada ve Hicaz’da pekçok âlimden hadîs-i şerîf öğrendi. Ahmed bin Hanbel ve pek çok âlim de ondan hadîs-i şerîf rivâyet etti.
Onun rivâyetinde Berâ bin Âzib’in (radıyallahü anh) haber verdiği hadîs-i şerîfte kabir suâli bildirilmektedir. Mümin olanların bütün bunlara doğru cevap verdiğini haber veren Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hadîsin sonunda “Mümin olan meyyit için, kulum doğru söyledi sesi işitilir. Kabre Cennetten yaygı serilir. Cennet elbiseleri giydirilir. Meyyit için Cennetten bir kapı açılır. Kabre Cennet kokuları yayılır. Görebildiği yerlere kadar yayılır. Güzel yüzlü, güzel elbiseli, güzel kokular saçan birisi gelir. Buna, sen kimsin? Senin o hayırlı yüzün nedir der. Ben senin sâlih amelinim der. Bunu işitince, yâ Rabbi, kıyâmet çabuk kopsa! Yâ Rabbi kıyâmet çabuk kopsa da, çoluk çocuğuma ve mallarıma kavuşsam der” buyurdu.
İbn-i Ömer’den (radıyallahü anhüma) rivâyet ediyor: Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Kadınları mescide gelmekten menediniz.”
Semüre’den (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz “Kim özürsüz Cuma namazını terk ederse, bir dinar tasadduk etsin. Şayet bulamazsa, dinarın yarısını tasadduk etsin” buyurdular.
Yine Semüre’den rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte “Allahın lanetiyle birbirinizi, Allahın gazâbına uğra ve Cehennemlik ol diyerek lanetlemeyiniz” buyuruldu.
Hazreti Ali’den (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte “Üç kişiden kalem kaldırılır: Belâlıdan (mecnûndan) iyileşinceye kadar, çocukları âkil baliğ oluncaya kadar, uyumakta olandan uyanıncaya kadar.”
Ebân bin Osman’ın (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte “Bir kimse (Bismillâhillezi lâ yedurru maasmihî şey’ün fil ardı velâ fissemâi ve hüvessemîul alîm) derse, hiçbir şey ona zarar veremez.”
Ömer bin Sa’d’dan (radıyallahü anh) Peygamberimizin şöyle buyurduğunu naklediyor:
“Kur’ân-ı kerîmi teganni ile okuyan bizden değildir.”
Yine Ömer bin Sa’d’ın rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte; “İnsanoğlunun saadeti üçtür ki, sâliha hanım, iyi binek, geniş mesken. Şekâveti üçtür ki, kötü mesken, kötü binek, kötü hanım.”
“Sıdk ve muhabbetin alâmeti ahde vefadır”
13 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 12 Ekim 2025 23:42
“Ey oğlum! Sen insanlardan yüz çevirme. Onlara karşı kibirlenerek hakîr ve küçük görme."
Ebü’l-Feth-i Vâsıtî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Seyyid Ahmed er-Rıfâî hazretlerinin talebelerindendir. 580 (m. 1184) senesinde Mısır’da İskenderiyye’de vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“Sıdk ve muhabbetin alâmeti ahde vefadır.” “Nefsiniz sizi uygun olmayan şeylerle meşgûl etmeden evvel, siz nefsinizi hayırlı şeylerle meşgûl ediniz.” “Hak teâlâya yakın olmayı istememek ve düşünmemek cinâyettir.” “Kendisinden başka ilâh olmayan Allahü teâlânın kıymetli bir kulu vefât edeceği zaman, Azrâil (aleyhisselâm) gelerek 'Korkma! Erhamürrâhımîne gidiyorsun. Asıl vatanına kavuşuyorsun. Büyük bayrama vâsıl oluyorsun. Bu cihan bir konaktır. Bu konak müminin zindanıdır, ödünç olarak sana verilen bu varlık bir bahânedir. Bu sebepten, bu bahâne gider ve uzaklaşır. Hakîkat meydana çıkarak, kişi devamlı diri olan Allaha kavuşur' der. O kul için, dünyâda bundan daha tatlı, daha hoş ve daha rahat bir gün olmaz.” “Kişinin sözü amelinden çok olursa noksandır. Ameli sözünden fazla olursa kemâldir.” “Allahü teâlânın bir kulunu sevmediğinin alâmeti; o kulun, kendisine faydası olmayan boş şeylerle meşgûl olmasıdır.” “Ümitsizlik, küfür içinde bir kapıdır. Allahü teâlânın rahmetinden ümidini kesmek küfürdür.” “Ârif; kalbini Allahü teâlâyı düşünmek, unutmamak için, vücûdunu da, insanların rahmeti ilâhiyyeye kavuşmaları için seferber eden kimsedir.”
Vefatından önce oğluna şu nasihatleri yaptı:
“Ey oğlum! Sen insanlardan yüz çevirme. Onlara karşı kibirlenerek hakîr ve küçük görme. İnsanlara karşı övünme. Onlar sana konuştukları zaman onlardan yüz çevirme. Tevâzu ile sözlerini dinle. Onlar konuşurken ehemmiyet vermeyerek başka şeyle meşgûl olma. Çünkü insanlara karşı hüsn-ü muâmele gereklidir. Ey oğlum! Yeryüzünde insanlara karşı kibirlenerek yürüme. Allahü teâlânın verdiği nimetin sâdece sana âit olduğunu zannederek insanlara mağrur olma.” “Dînin hayır ve iyilik olarak bildirdiği bütün husûsları emret. El ile, dil ile ve kalb ile gücün yettiği kadar insanları kötülükten sakındır. İbâdetlerinde ve insanlara nasihatin esnasında karşılaşacağın güçlük ve musibetlere sabret. İnsanlara iyilikleri emir ve nasihat edip kendini unutma. Yoksa mum gibi olursun. Mum insanları aydınlatır. Fakat kendini yakıp eritir.”
.
Müslümana hüsnüzan etmek lâzımdır...
14 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 13 Ekim 2025 23:54
Bir Müslümanın bir sözünde doksandokuz küfür ihtimali olsa, bir îman ihtimali olsa, ona kâfir denilmez.
Ömer bin Osman Cenzî hazretleri tefsîr âlimidir. 478 (m. 1085) yılında Azerbaycan ile Şirvan arasındaki Cenz şehrinde doğdu. Bağdad’a gitti. Büyük âlimlerin sohbetlerinde bulunup derslerine devam etti. Tefsîr ilminde de yüksek ilim sahibi idi. 550 (m. 1155) yılında Merv’de vefât etti. Ömer Cenzî’nin tamamlayamadığı “Tefsîr-ül-Kur’ân” adlı bir kitabından başka “El-Muktefâ fil-emr ven-nehy” adlı bir eseri daha vardır. Bu kitabında şöyle nakleder:
Kötülüklerin en kötüsü, Allahü teâlâya inanmamaktır. Muhammed aleyhisselâma inanmamak (küfür) olur. Meleklerin, insanların ve cinnin îman etmeleri, inanmaları emrolundu. Muhammed aleyhisselâmın, Allahü teâlâdan getirip bildirdiği şeylerin hepsine kalb ile inanıp, dil ile de ikrâr etmeye, söylemeye (Îman) denir. Îmanın yeri (Kalb)dir. Kalb, yürek dediğimiz et parçasında bulunan bir kuvvettir. Bu kuvvete (gönül) de denir.
Îmanı söylemeye mâni bulunduğu zaman, söylememek affolur. İslâmiyetin ahkâmından yâni emir ve yasaklarından birini hafîf görmek, Kur'ân-ı kerim ile, melek ile, Peygamberlerden biri ile alay etmek, küfür alâmetlerindendir. İnkâr etmek, yâni işittikten sonra inanmamak, tasdik etmemek demektir. Şüphe etmek de, inkâr olur. Kâfir olmayı isteyen kimse, buna niyet ettiği anda kâfir olur. Küfre sebep olan bir işi, bilerek yapmak küfür olur. Bilmeyerek yapınca da küfür olur diyen âlimler çoktur. Beline, zünnar denilen papaz kuşağını bağlamak ve küfre mahsûs şey giymek de böyledir. Bunları harbde düşmana karşı, sulhda zâlime karşı, hîle olarak kullanmak küfür olmaz. Tüccârın dâr-ül-harbde de kullanması küfür olur. Bunları mizâh için, başkalarını güldürmek için, şaka için kullanmak da küfre sebep olur. Îtikatının doğru olması fayda vermez.
Kâfirlerin bayram günlerinde, o güne mahsûs şeylerini, onlar gibi kullanmak, bunları kâfire hediye etmek küfür olur. Müslüman olmak için, nefsin de îman etmesi lâzım değildir. Nefsinden kalbine küfre sebep olan şeyler gelen kimse, bunları söylemese, îmanının kuvvetine alâmet olur. Küfre sebep olan şeyi kullanan kimseye kâfir dememelidir. Bir Müslümanın bir işinde veya sözünde doksandokuz küfür ihtimali olsa, bir îman ihtimali olsa, bu kimseye kâfir denilmez. Müslümana hüsnüzan etmek lâzımdır.
.
Velîler, cömertlik ve güzel huy üzere yaratıldılar...
15 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 15 Ekim 2025 01:09
Cömertliğin en yüksek derecesi, kendisi muhtaç iken malını başkasına vermektir...
Behâüddîn Sübkî hazretleri hadîs ve Şâfiî fıkıh âlimidir. 719 (m. 1319) senesinde Kahire’de doğdu. Şam ve Kahire’de zamanın meşhur âlimlerinin derslerine devam ederek icazet aldı. Şehiriyye Medresesi’nde fıkıh dersi verdi. 773 (m. 1371) târihinde hac vazifesini yaparken Mekke’de vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Kur’ân-ı kerîmde, İbrâhim sûresi 7. âyet-i kerîmede meâlen “Nimetlerime şükrederseniz, elbette arttırırım” buyuruldu. Nimete şükür nimeti arttırdığı gibi, nimete şükrün terki, hem nimetin elden gitmesine, hem de azâba sebep olur...
Allahü teâlâ yine İbrâhim sûresi 7. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Eğer siz şükrü terk ederseniz, muhakkak benim azâbım şiddetlidir” buyurdu. Asıl şükür, şükürden âciz olduğunu itirâf etmektir. Müminler, kalplerini Allah korkusu ile bezeyip donatsınlar. Hadîs-i kudsîde Allahü teâlâ; “İzzetim hakkı için bir kulumda iki havfı (korkuyu) ve iki emni (güveni) bir araya getirmem. Eğer dünyâda benden korkarsa kıyâmette onu emîn ederim. Eğer dünyâda benden emîn olursa kıyâmette onu korkuturum” buyurdu.
Müminler, dâima Allahü teâlânın rahmetini ummalıdırlar. Ne kadar âsi ve günahkâr olursa olsun, Allahü teâlâdan ümidini kesmemelidir. Nitekim hadîs-i kudsîde Allahü teâlâ; “Ey âdemoğlu! Sen duâ edip rahmetimi umduğun müddetçe, senden olan şey üzerine senin için mağfiret etmekten kaçınmam. Ey âdemoğlu! Sen yeri doldurmaya yakın hatâ ile bana gelsen, şirk koşmuş olmadığın müddetçe, ben de sana yer dolmaya yakın mağfiret ve ihsân ederim. Ey âdemoğlu! Senin günâhın semânın safhasına yetişse, bundan sonra benden mağfiret talep etsen, mağfiret ederim” buyurdu.
Maişeti düşük de olsa, kanâat etmelidir. Resûlullah Efendimiz (aleyhisselâm); “Allahü teâlânın başkasına muhtaç olmaktan kurtulacak kadar şeyle rızıklandırdığı ve Allahü teâlânın verdiği şeye kanâat etmeyi ihsân ettiği kimse, muhakkak kurtuluşa erdi” buyurdu.
Cömert olmalıdır. Cömertliğin en yüksek derecesi, kendisi muhtaç iken malını başkasına vermektir. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem); “Allahü teâlânın velî kulları, cömertlik ve güzel huy üzere yaratıldılar” buyurdu...
Cömertlik dört türlüdür: Birincisi can cömertliği olup, şehîdliktir. İkincisi ten cömertliğidir ki, âşıklara mahsûstur. Onlar güç ve kuvvetlerini Allah yolunda harcarlar. Üçüncüsü, cömertlere mahsûs olan mal cömertliğidir. Dördüncüsü, zâhidlere mahsûs olan gönül cömertliğidir. Zâhidler, dünyâda hiçbir şeye bağlanmazlar, hep âhıret ile meşgûl olurlar.
"Allah katında ne büyük değerin var"
16 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 16 Ekim 2025 00:56
“Ey Sevgili! Korkma, sana murâd edilen iyiliği bir bilsen, sevinçten gözlerin ışıl ışıl olur..."
İbn-i Taber Hemedanî hazretleri tefsîr, hadîs ve Hanefî fıkıh âlimidir. Merv’de doğdu. 376 (m. 986) yılı Safer ayında Buhârâ’da vefât etti. Hadîs ilminde hafız idi. Yüz bin hadîs-i şerîfi rivâyet edenlerle birlikte ezbere bilirdi. Bildirdiği bir hadîs-i şerîf şöyledir:
Hâlid bin Ma’dan (radıyallahü anh) anlattı: Eshâb-ı kirâmdan (radıyallahü anhüm) bazıları Peygamber Efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem), “Yâ Resûlallah! Bize kendinizi anlatır mısınız?” diye suâl ettiler. Peygamber Efendimiz de buyurdular ki:
“Evet ben babam (ceddim) İbrâhim’in (aleyhisselam) (Ey Rabbimiz! Soyumuzdan gelen Müslüman ümmet içinden bir Peygamber gönder duâsında kastedilen Peygamberim. Îsâ (aleyhisselam), beni tebşir etmiştir (müjdelemiştir). Annem bana hâmile iken, kendinden bütün Şam topraklarındaki Basra köşklerini aydınlatan bir nûr yükselmiştir. Sonra ben, Benî Sa’d bin Bekr (kabilesine) emzirilmem için gönderildiğim zaman süt kardeşimle birlikte evimizin arkasında hayvanları otlatırken, üzerinde beyaz elbise bulunan iki kimse bana yaklaştı.”
Başka bir hadîs-i şerîfte, “İçi kar dolu altın leğenle bana üç kimse geldi. Beni tuttular, karnımı yardılar...”
Bir hadîs-i şerîfte, “Boğazımdan karnımın başına kadar yardılar. Sonra oradan kalbimi çıkardılar, ikiye yardılar ve ondan simsiyah bir kan pıhtısı çıkarıp attılar. Sonra hem kalbimi, hem karnımı o kar ile tertemiz edene kadar yıkadılar.”
Başka bir hadîs-i şerîfte, “Sonra biri bir şey aldı. Bir de baktım ki elinde, gören herkesi hayrete düşüren nûrdan bir mühür vardı. Onunla kalbimi mühürledi. Kalbim îmân ve hikmetle doldu. Sonra mührü yerine iade etti. Diğeri de elini göğsümün, ayırım noktasına sürdü ve iyileşti. Onlardan biri diğerine, 'Haydi onu, ümmetinden on kişi ile tart' dedi. Tarttığında hepsinden ağır geldim. 'Ümmetinden yüz kişi ile tart!' dedi. Tarttı, yine ağır geldim. 'Ümmetinden bin kişi ile tart!' dedi. Tarttı, onları da geçtim. 'İyisi mi tartmaktan vazgeç, zîrâ bütün ümmetiyle onu tartacak olsan yine de hepsini geçer' dedi.”
Başka bir hadîs-i şerîfte, “Sonra beni göğüslerine basıp, hem başımı, hem de gözlerimin arasını öptüler, şöyle dediler:
“Ey Sevgili! Korkma, sana murâd edilen iyiliği bir bilsen, sevinçten gözlerin ışıl ışıl olur. Allah katında ne büyük değerin var. Çünkü Allah ve melekleri seninledir.”
.
Sırattan geçemeyenler cehenneme düşecektir!
17 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 17 Ekim 2025 01:00
Herkes, kendi huyuna ve ameline bakarak, âhıretteki arkadaşının nasıl olacağını anlayabilir...
Mahmûd bin Ahmed Hasîrî hazretleri Usûl, hadîs ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Buhârâ’nın Hasîr köyünde 546 (m. 1151) yılında doğdu. Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinin meşhûrlarından olan Kâdı Hân’dan fıkıh ilmi öğrenen Hasirî, hocasının en ileri gelen talebelerinden oldu. İcazet alarak Şam’a gitti. Nûriyye Medresesi’nde ders verdi. 636 (m. 1238) yılında Şam’da vefât etti. Buyurdu ki:
Evliyânın büyükleri buyuruyor ki: Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) kıyâmetteki nimetlerden ve azaplardan her ne haber verdi ise, onların hepsi insanın bu dünyâda kazandığı huyların, ahlâkın ve amellerin sûretleridir. Oradaki görünüşleridir. Ahlâkta ve amelde doğru yolda bulunmanın, oradaki sûreti, görünüşü de, sırat köprüsüdür denildi. Dünyâda doğru yolda bulunanlar, İslâmiyetten ayrılmayanlar, orada sırat köprüsünü, rüzgâr esmesi, şimşek çakması gibi çabuk geçecek, marifetler ve olgunluklar Cennetlerine ve iyi amellerin bahçelerine kavuşacaklardır. Burada, din yoluna uymakta gevşek davrananlar, orada sırat köprüsünü düşe kalka geçeceklerdir. İslâmiyetin gösterdiği doğru itikâddan ve amellerden ayrılanlar, sağa, sola sapanlar, sırattan geçemeyip Cehennem ateşine düşeceklerdir.
Kur’ân-ı kerîmde, Zuhruf sûresinin otuzaltıncı âyetinde, “Nefsine uyarak, Allahü teâlânın dîninden yüz çevirenlere, dünyâda bir şeytan musallat ederiz” buyuruluyor. Bu âyet-i kerîmeye bakarak, bazı âlimler dedi ki: Hayır ve kemâl işleri yaptıran melekeyi, bir melek hâsıl eder. Ortadan saptıran, kötülük yaptıran melekeyi de bir şeytan hâsıl eder. İkisinden biri, kıyâmette o insana arkadaş olur. O hâlde herkes, kendi huyuna ve ameline bakarak, âhıretteki arkadaşının nasıl olacağını anlayabilir...
Orta yol deyince iki şey anlaşılır. Birisi, herkesin anladığı gibi, bir şeyin tam ortasıdır. Dâirenin merkezi, kutru böyledir, ikincisi, izâfî, takdîri orta olmaktır. Yani, belli bir şeyin ortasıdır. O şeyin ortası olduğu için, her şeyin ortası olmak lâzım gelmez. Ahlâk bilgisinde kullanılan, bu ikinci ortadır. Bunun için iyi huy, herkese göre değişik olur. Hattâ, zamanla ve yerle de değişir. Birinde güzel olan bir huy, başkasında iyi olmayabilir. Bir zamanda iyi denilen bir huy, başka zamanda iyi olmayabilir. O hâlde iyi huy, tam ortada olmak değil, ortalamada olmaktır. Kötü huy da, bu ortalamanın iki tarafına ayrılmaktır, “İşlerin en iyisi, onların ortasıdır” hadîs-i şerîfi de bunu bildirmektedir.
"Eğer şükretmezsen, nimet elinden alınır!"
18 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 18 Ekim 2025 01:13
"Şayet şükredersen, sana daha hayırlı yollar, daha güzel nimetler ihsân edilir."
Muhammed Bezzâr hazretleri tefsîr, hadîs ve fıkıh âlimidir. 289 (m. 901)’de Bağdâd’da vefât etti. Hocası Harisi Muhâsibî’dir. Bişr-i Hafî ile sohbet etti. Ayrıca, Sırrî-yi Sekatî ve başka büyük zâtların sohbetlerinde bulunup, kendilerinden ilim öğrendi. Ebû Bekr-i Kettânî, Hayr-ün-Nessâc ve başka zâtlar kendisinden hadîs-i şerîfler rivâyet etti. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel, bu zâta çok saygı gösterirdi. Sohbetlerinde buyurdular ki:
“Allahü teâlâ sana hayır yollarından birini açarsa, sen o yolda gayretle devam et. Ama o nimeti sana ihsân edeni ve o nimete kavuşmana vesîle olanları da unutma. O nimete kavuştuğun için büyüklenme. Senin yapacağın şey, buna kavuşturana şükretmendir. Eğer şükretmezsen, o nimet, elinden alınır. İhsân edeni üzmüş olursun. Eğer şükredersen, sana daha hayırlı yollar, daha güzel nimetler ihsân edilir. Nitekim Allahü teâlâ, İbrâhîm sûresi 7. âyetinde “Eğer şükrederseniz elbette size nimetimi arttırırım ve eğer nankörlük ederseniz, haberiniz olsun, gerçekten azâbım çok şiddetlidir” buyuruyor.
“Bir kimsenin, Allahü teâlâyı sevmesi, sonra da O’nu unutması, devamlı Allahü teâlâyı hatırlayıp, sonra da O’nu bulamaması ve Allahü teâlâyı anmaktaki tadı alıp, sonra da O’ndan gâfil olması düşünülemez.”
“Allahü teâlâ (Câhillerden yüz çevir) (A’râf-199) buyuruyor. Nefs, câhillerin en câhilidir. O hâlde ondan daha fazla yüz çevirmelidir.”
“Nefsinin kötü olan arzularını yapmayıp, onun âhırette kurtulmasını temin edebilirsen, nefsinin hakkını îfâ etmiş olursun. İnsanlar senin kötülüğünden emîn olurlarsa, onların hakkını îfâ etmiş olursun.”
“Bir kimsenin münâzara ve muhalefet yaptığını, sâdece kendi görüşünü beğendiğini, ısrarlı bir tutum içerisinde olduğunu görürsen, hüsranının tamam olduğunu bil.”
Bu mübarek zat, Bağdâd’da Ressâfe isimli mescidde vaaz ederdi. Sonraları Medine isimli mescidde vaaz etmeye başladı. Her cuma günü Medine isimli mescidde vaaz ediyorken kendisine gâibden bir ses geldi. “Ey Ebâ Hamza! Bugüne kadar konuştun. Çok güzel ve tesîrli konuşuyorsun. Ama bundan sonra konuşmaman daha hayırlıdır” diyordu. Birden rengi değişti, sarardı ve kürsüden yere düştü. Ertesi cumaya varmadan vefât etti. Vefât edinceye kadar hiç konuşmadı...
.
Namazda, şaşılacak gizli şeyler hâsıl olur!
19 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 19 Ekim 2025 01:48
Namaz kılmayanlar, Allahü teâlâ korusun, dinlerini ve İslam binasını yıkmış olurlar.
Ahmed bin Dâvud Dîneverî hazretleri Hanefî fıkıh âlimidir. İran’da Dînever’de doğdu. Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin talebelerindendir. Diğer ilimlerde de pekçok âlimden ders aldı ve çok talebe yetiştirdi. 282 (m. 985) yılında Dînever’de vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Namaz, dinin direğidir. Kim, namazı devam üzere, doğru ve tamam olarak eda ederse, dinini ikame etmiş, İslam binasını ayakta durdurmuş olur. Namaz kılmayanlar, Allahü teâlâ korusun, dinlerini ve İslam binasını yıkmış olurlar. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” (Dininizin başı namazdır) buyurdu. Başsız insan olmadığı gibi, namazsız din de olamaz.
Namaz, müminin miracıdır. Mirac olması bu ümmete mahsustur. Server-i âleme mirac gecesinde, Cennette Allahü teâlâyı görmek şerefi, dünyada, dünyaya uygun olarak, namazda nasip olmuştur.
Cenab-ı Peygambere kemâliyle tâbi olanların, o nimetten, bu dünyada namazda nasipleri vardır. Külfet, zahmet ve zorluklar kalkar. Batın, yani kalb ve ruh baştan başa, zevk ve lezzet bulur. Namazda şaşılacak gizli şeyler ve anlatılamaz hâller hâsıl olur. Bu hâller ancak sona varan evliya zatlara nasip olup, Allahü teâlânın büyük nimetlerindendir. Namaz, Allahü teâlâya ve Resulüne imandan sonra, bütün mukarreblerin amellerinin ve bütün ibadetlerin üstünde, en iyi bir ibadettir. Bir gün Resulullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, imam-ı Ali’ye “kerremallahü vecheh ve radıyallahü anh” (Ya Ali! Senin, namazın farzına, vacibine, sünnetine, müstehabına riayet etmen gerekir!) buyurunca, Ensar’dan bir zat dedi ki:
(Ya Resulallah! İmam-ı Ali bunların hepsini bilir. Bize de bunların faziletini anlatır mısınız? Biz de ona göre amel edelim.)
Namazın güzelliği, diğer ibadetlerin aksine olarak iman gibi kendisindendir. Kendisinde en çok ibadetleri toplayan ve insanı Allahü teâlâya en çok yaklaştıran bir ameldir. Çünkü Allahü teâlâya namazda yalvarıp, Allahü teâlânın azamet ve celalini müşahede edicidir. Namazı, huşû ve hudû, yani tevazu ve korkuyla, kalb huzuruyla ve tümaninete [rükû ve secdelerde, kavmede ve celsede, bütün uzuvların hareketsiz kalmasına] riayetle ve cemaatle, tezellül ile eda etmek, kurtulmanın başlıca sebeplerindendir. Bu suretle namazını kılan müminlerin kurutulacakları, âyet-i kerimede beyan buyurulmuştur.
.
.
Namazda, şaşılacak gizli şeyler hâsıl olur!
19 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 19 Ekim 2025 01:48
Namaz kılmayanlar, Allahü teâlâ korusun, dinlerini ve İslam binasını yıkmış olurlar.
Ahmed bin Dâvud Dîneverî hazretleri Hanefî fıkıh âlimidir. İran’da Dînever’de doğdu. Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin talebelerindendir. Diğer ilimlerde de pekçok âlimden ders aldı ve çok talebe yetiştirdi. 282 (m. 985) yılında Dînever’de vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Namaz, dinin direğidir. Kim, namazı devam üzere, doğru ve tamam olarak eda ederse, dinini ikame etmiş, İslam binasını ayakta durdurmuş olur. Namaz kılmayanlar, Allahü teâlâ korusun, dinlerini ve İslam binasını yıkmış olurlar. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” (Dininizin başı namazdır) buyurdu. Başsız insan olmadığı gibi, namazsız din de olamaz.
Namaz, müminin miracıdır. Mirac olması bu ümmete mahsustur. Server-i âleme mirac gecesinde, Cennette Allahü teâlâyı görmek şerefi, dünyada, dünyaya uygun olarak, namazda nasip olmuştur.
Cenab-ı Peygambere kemâliyle tâbi olanların, o nimetten, bu dünyada namazda nasipleri vardır. Külfet, zahmet ve zorluklar kalkar. Batın, yani kalb ve ruh baştan başa, zevk ve lezzet bulur. Namazda şaşılacak gizli şeyler ve anlatılamaz hâller hâsıl olur. Bu hâller ancak sona varan evliya zatlara nasip olup, Allahü teâlânın büyük nimetlerindendir. Namaz, Allahü teâlâya ve Resulüne imandan sonra, bütün mukarreblerin amellerinin ve bütün ibadetlerin üstünde, en iyi bir ibadettir. Bir gün Resulullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, imam-ı Ali’ye “kerremallahü vecheh ve radıyallahü anh” (Ya Ali! Senin, namazın farzına, vacibine, sünnetine, müstehabına riayet etmen gerekir!) buyurunca, Ensar’dan bir zat dedi ki:
(Ya Resulallah! İmam-ı Ali bunların hepsini bilir. Bize de bunların faziletini anlatır mısınız? Biz de ona göre amel edelim.)
Namazın güzelliği, diğer ibadetlerin aksine olarak iman gibi kendisindendir. Kendisinde en çok ibadetleri toplayan ve insanı Allahü teâlâya en çok yaklaştıran bir ameldir. Çünkü Allahü teâlâya namazda yalvarıp, Allahü teâlânın azamet ve celalini müşahede edicidir. Namazı, huşû ve hudû, yani tevazu ve korkuyla, kalb huzuruyla ve tümaninete [rükû ve secdelerde, kavmede ve celsede, bütün uzuvların hareketsiz kalmasına] riayetle ve cemaatle, tezellül ile eda etmek, kurtulmanın başlıca sebeplerindendir. Bu suretle namazını kılan müminlerin kurutulacakları, âyet-i kerimede beyan buyurulmuştur.
.
En şerefli söz, Allahü teâlâyı anmaktır...
20 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 20 Ekim 2025 00:47
"En güzel yol, Peygamberlerin yoludur. En güzel ölüm, şehidlerin ölümüdür."
Ali bin Sai hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Mısır’da ikamet etti. 330 (m. 941) yılında burada vefât etti. Ebû Ca’fer-i Saydalanî’nin talebesidir. İbn-i Sai buyurdu ki:
“Sâlih kimse, dünyânın parlaklığına, zevkine aldanmayan kimsedir.” “Ma’rifet; her durumda kulun, Allahü teâlânın vermiş olduğu ni’metlere şükretmede aciz olduğunu ve genç ve kuvvetli olduğu zamanlarda zayıf olduğunu bilmesidir.” “Kim nefsini severse, helak olmasına sebeptir.” “İnsanlar bir araya geldikleri zaman, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmeleri gerekir.” “Muhabbet ehli olanlar, Allahü teâlâya karşı duydukları hasret ateşi içinde, Cennet ehlinin aldıkları lezzetlerden daha çok ve daha hoş lezzet alırlar.”
“Ey insanlar! En doğru söz, Allahü teâlânın kelâmıdır. En güvenilir tutunulacak şey, takvâdır. En hayırlı yol, Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yoludur. En şerefli söz, Allahü teâlâyı anmaktır, işlerin en hayırlısı azîmetlerdir. İşlerin en kötüsü, dinde sonradan meydana çıkarılan ve dinden olmayan bid’atlerdir. En güzel yol, Peygamberlerin yoludur. En güzel ölüm, şehidlerin ölümüdür. En kötü dalâlet, hidâyete kavuştuktan sonraki dalâlettir. En hayırlı amel, faydalı olandır. En kötü körlük, kalb körlüğüdür. Veren el, alan elden hayırlıdır. Az ve yeterli olan şey, çok fakat, Allahü teâlâyı unutturan şeyden hayırlıdır...
En kötü pişmanlık, kıyâmet günündeki pişmanlıktır. Hikmetin başı, Allahü teâlâdan korkmaktır. En hayırlı zenginlik, gönül zenginliğidir. Kalbe ilkâ olunan(konulan) şeylerin en hayırlısı yakîn’dir. İçki büyük günahtır. En kötü kazanç ribâdır (faizdir). En kötü yiyecek, yetimin malını yemektir, işlerin özü, neticeleridir. En kötü rivâyet, yalanı rivâyet etmektir. Gelecek olan (olacağı muhakkak olan) her şey yakın sayılır. Müminin sövmesi fısktır. Mümin kardeşinin etini yemek (onu gıybet etmek), Allahü teâlâya karşı gelmektir. Kim birisini bağışlarsa, Allahü teâlâ da onu bağışlar. Kim kızgınlığını yenerse, Allahü teâlâ onu mükâfatlandırır. Allahü teâlâ, kendisine âsi olana azâb eder. Ben Arab'ın en fasihiyim (sözü açık ve düzgün olup hatâdan uzak olan kimsesiyim). Bana cevâmi’ul-kelim (az bir söz ile çok şeyler anlatmak husûsiyeti) verildi.”
Allahü teâlânın isim ve sıfatları ezelidir...
21 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 21 Ekim 2025 00:11
Allah, birdir, doğmamış ve doğurmamıştır. Ona hiçbir şey denk değildir.
Ebû Hayyân hazretleri tefsîr, kırâat, hadîs ve lügat âlimidir. 654 (m. 1256) senesinde Endülüs'te (İspanya) Gırnata’ya (Granada) bağlı Matahşâraş (Monte Jeres) denilen yerde doğdu. Gırnata’da ilim tahsil ettikten sonra Mekke’ye, oradan da Kâhire’ye gitti. Burada talebe yetiştirdi. 745 (m. 1344) senesinde Kâhire’de vefât etti. El-Bahr-ül-Muhît isimli Tefsîr kitabı meşhurdur. Bu eserinde şöyle anlatır:
Allah, birdir, doğmamış ve doğurmamıştır. Ona hiçbir şey denk değildir. O yarattıklarından hiçbirine benzemez, isimleri, zati ve fiilî sıfatıyla hep var olmuş ve var olacaktır. Onun isim ve sıfatlarından hiçbiri sonradan olma değildir, hepsi ezelidir. O ilmiyle daima bilir, kudretiyle daima kadirdir. Kelam ile konuşur, yaratması ile daima halıktır, fiili ile daima faildir. Yapılan şey mahluktur. Allah’ın fiili ise mahluk değildir.
Tevhidin aslı, Amentü’ye inanmaktır. Kur’ânda zikredilen el, yüz ve nefs gibi şeyler, keyfiyetsiz sıfatlardır. Onun eli, kudreti veya nimetidir denilemez. Çünkü bu takdirde sıfat iptal edilmiş olur. Allahü teâlâ ahirette Cennette görülecektir.
Allahü teâlânın, isim ve sıfatlarının hepsi de azamet ve fazilette eşittir, aralarında farklılık yoktur.
Onun sıfatlarının hepsi, mahlukların sıfatlarından başkadır. O işitir, fakat bizim işittiğimiz gibi değil. O kadirdir, fakat bizim gücümüzün yettiği gibi değil. Biz uzuvlar ve harflerle konuşuruz. Oysaki Allah, uzuvsuz ve harfsiz konuşur. Harfler mahluktur, fakat Allah’ın kelamı mahluk değildir.
Kur’ân-ı kerim mahluk [yaratık] değildir, orada Peygamberlerden, kâfirlerden, mesela Firavun ve İblisten naklen verilen haberlerin hepsi Allah kelamıdır. Allah’ın kelamı mahluk değildir.
Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselamın neslini, sulbünden insan şeklinde çıkarmış, onlara akıl vermiş, hitap etmiş, imanı emredip, küfrü yasaklamıştır. Onlar da onun Rab olduğunu ikrar etmişlerdir. Bu, onların imanıdır. İşte onlar bu fıtrat üzerine doğarlar. Bundan sonra küfre sapan, bu fıtratı değiştirip bozmuş olur. İman ve tasdik eden de fıtratında sebat ve devam göstermiş olur.
Peygamberlerin hepsi de küçük, büyük günah ve çirkin hâllerden beridir. Fakat onların sürçme ve hataları vaki olmuştur. [Buna zelle denir. Zelle, doğrular içinde en doğruyu bulamamak demektir.] Peygamberlerin mucizeleri ve velilerin kerametleri haktır.
“İsmim söylendiğinde bana salat okuyun!”
22 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 22 Ekim 2025 00:55
Resûlullah Efendimiz: “Beni rüyâda gören, gerçekten beni görmüştür. Çünkü, şeytan benim sûretime giremez.”
Amr bin Abdullah Sebîî hazretleri Tabiînin büyüklerindendir. 33 (m. 653) senesinde Kûfe’de doğup, 127 (m. 744) yılında orada vefât etti. Zamanında Kûfe’nin en büyük âlimi idi. Hazreti Ali’nin (radıyallahü anh) zamanına yetişti. O’nu hutbe okurken gördü ve dinledi. Arkasında cuma namazı kıldı. Gördüğünde Hazreti Ali’nin saçı ve sakalı beyazdı. Yetmiş veya seksen Sahâbe’den (radıyallahü anhüm) hadîs-i şerîf rivâyet etti. Rivâyet ettiği bazı hadîs-i şerîfler:
Amr bin Haris el-Huzâî’den rivâyet etti: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefât ettiği zaman, dinar, dirhem, davar, deve, vasiyet edilecek bir malı olmadığı için, hiçbir şeyi vasiyette bulunmamıştır. Ondan sonra, sadece, beyaz katırı, silâhı ve sadaka olarak bıraktığı bir arazi kaldı.”
Habeşî bin Cenâde’den (radıyallahü anh) rivâyet etti: Peygamber Efendimiz Hazreti Ali’ye (radıyallahü anh) “Sen benim yanımda, Musa’ya göre, Hârûn’un mevkîindesin. Ancak benden sonra Peygamber gelmeyecektir.”
Enes bin Mâlik’ten (radıyallahü anh) rivâyet etti: “Kimin yanında ismim söylenirse, bana salat okusun. Çünkü bana salat okuyana Allahü teâlâ on salat (rahmet) eder.”
Ebû Ahves’ten (radıyallahü anh) rivâyet etti: “Beni rüyâda gören, gerçekten beni görmüştür. Çünkü, şeytan benim sûretime giremez.”
Şakik bin Seleme’den (radıyallahü anh) rivâyet etti. Peygamberimize bir kadın geldi. Yanında iki çocuk vardı. Peygamber efendimizden bir şey istedi. Resûlullah efendimiz ona üç hurma verdi. Kadın çocuklarına birer tane verdi. Çocuklar, bunları yiyip, bitirince annelerine baktılar. Kadın kalan bir hurmayı da ikiye bölüp yarısını birine, yarısını diğerine verdi. Bu manzarayı gören Peygamber efendimiz: “Allahü teâlâ, çocuklarına merhameti sebebiyle, o kadına merhamet etsin” buyurdular.
Hazreti İkrime’den rivâyet etti. “Ebû Bekir (radıyallahü anh) Resûlullaha “Yâ Resûlallah! Sizi ihtiyârlamış görüyorum” deyince, Peygamber efendimiz “Evet, beni; Hûd, Vâkıa, Mürselât, Amme ve İze-ş-Şems’ü Küvvirat (et-Tekvîr) sûreleri ihtiyârlattı” buyurdular.
Berâ bin Azîb’den (radıyallahü anh) rivâyet etti: Peygamber Efendimiz yumuşak bir elbise giymişlerdi. Eshâb-ı kiram, bu elbisenin yumuşaklığını çok beğenmişlerdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz “Bu elbisenin yumuşaklığı çok mu hoşunuza gitti? Fakat Sa’d bin Muaz’ın cennetteki mendilleri, bundan daha iyi ve daha yumuşaktır” buyurdular.
Şeytanın işi, insanları kandırmaya çalışmaktır!
23 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 23 Ekim 2025 00:59
"Zahidin faydası, kapısının eşiğini aşamaz. Âlimin faydası ise, başkalarına ulaşır..."
Abdülkerîm bin Abdüssamed Taberî hazretleri kırâat, tefsîr, nahiv, hadîs ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. İran’da Taberistan’da doğdu. Mekke’de yerleşti ve orada 478 (m. 1085) yılında vefât etti. Çeşitli memleketleri dolaşarak, ilimde yüksek bir seviyeye geldikten sonra Mekke’ye yerleşti. Kırâat ilminde Mekkelilerin İmâmı oldu. Bir dersinde şunları anlattı:
Şeytan, insanı kandırmak için çok çalışır. Müslümanlardan bazıları, namazlarını âdet olarak kılarlar senelerce, insanlardan nasıl gördü ise öyle ibâdet eder. Fâtiha’yı doğru dürüst okuyamaz. Namazın doğru olması için gereken farz ve vâcibleri bilmez ve öğrenmez. Şeytanın zâhidleri aldatması, onları zühdle meşgûliyet yüzünden ilimden alıkoyması ile ilgili olarak, Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Onlar, daha aşağı olanı, daha iyi olanla değiştirdiler” buyuruyor. (Bekâra-61). Bunun açıklaması: Zahidin faydası, kapısının eşiğini aşamaz. Âlimin faydası ise, başkalarına ulaşır. Onun nice ibâdet edenlerden doğruya sevk ettiği kimseler vardır. Onlara “Zühd, mübah şeyleri terktir” fikrini aşılaması da şeytanın aldatması arasındadır. Bu düşünce yüzünden, onlar arasında arpa ekmeğinden fazla yemeyen vardır. Onlar arasında meyveyi tutmayanlar vardır. Yine onlar arasında, bedeni kuruyuncaya kadar yemeği azaltanlar, nefsine yün giymekle azap edenler, ona serin suyu menedenler vardır.
Bu, Peygamber Efendimizin (aleyhisselâm), Eshâb-ı Kirâmın ve onları takip edenlerin yolu değildir. Allahü teâlânın Resûlü, et yer ve onu severdi. Tavuk yer ve helvayı severdi. Serin su ona lezzet verirdi. Dinlenmiş suyu tercih ederdi. Bir kişi, “Ben hurma yemeyeceğim, zira onun şükrünü yapamıyorum” deyince Hasen-i Basrî hazretleri, “Bu ahmak adam, acaba içtiği suyun şükrünü yapabiliyor mu?” buyurdu.
Süfyân-ı Sevrî hazretleri sefere çıktığı zaman, yolluğu arasında kızartılmış et ve tatlı taşırdı, insan bilmeli ki; nefsi kendisinin bineğidir. Ona, maksadına ulaşabilmesi için yumuşaklıkla muâmele etmesi gereklidir. Ona yetecek kadar iyi gelen şeyleri alsın, aşırı tokluğu, şehevi arzuları, taşkınlığı ve ona çok sıkıntı veren şeyleri terk etsin. Zira bunlar, bedene ve dîne zarar verir.
"Şefaati inkâr edenlere, şefaat yoktur!.."
24 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 24 Ekim 2025 00:57
Ehl-i sünnet itikâdına göre: "Allahü teâlâ, âhırette bütün insanları ve canlıları diriltecektir."
Üstâd Abdülkâdir Bağdâdî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. Bağdad’da doğup yetişti. Çocukluğunda babası ile beraber Nişâbûr’a gidip âlimlerden ilim ve hadîs-i şerîf öğrendi. Daha sonra İsferâin’e gidip, Ebû İshâk el-İsferâînî’nin derslerine devam etti. Onun vefâtı üzerine talebelere ders okuttu. 420 (m. 1029) senesinde İsferâîn’de vefât etti. “El-Fark beyn-el-firâk” isimli eserinde buyuruyor ki:
“Ehl-i sünnet itikâdına göre: Allahü teâlâ, âhırette bütün insanları ve canlıları diriltecektir. Ehl-i sünnetin dışında bulunan bazı fırkalar, 'Âhırette sâdece insanlar diriltilecektir. Cennet ve Cehennem yaratılmamıştır' diye inkâr ettiler. Cennet nimetleri Cennettekilere, Cehennem azâbı da müşriklere ve münâfıklara devamlıdır. Cehmiyye fırkası ile Kaderiyye fırkasından Ebü’l-Huzeyl taraftarları buna inanmadılar. 'Cennette nimetler, Cehennemde azâblar bir müddet sonra son bulur' dediler. Cehennemde kâfirlerden başkası temelli kalmayacaktır. Kaderiyye ve Havâric’in görüşlerine göre ise, Cehenneme giren herkes orada devamlı kalırlar. Ehl-i sünnet itikâdında olanlar, kabirde sorgu ve suâlin var olduğuna inanırlar. Günah işleyenlere ve kabir azâbına inanmayanlara, kabirde şiddetli azap yapılacağına inanırlar. Havz, Sırat ve Mîzân’ın olduğuna, bunları inkâr edenlerin Kevser Havzından içemeyeceği ve sırattan geçerken ayaklarının kayıp Cehennem ateşine düşeceğine Ehl-i sünnet inanmıştır.
Peygamber Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) ve O’nun ümmetinden sâlih kimselerin, günahkâr olan müminlere ve kalbinde zerre miktarı îmânı olanlara şefaat edeceklerine Ehl-i sünnet inanmıştır. Ayrıca şefaati inkâr edenlerin, şefaatten mahrum kalacaklarını da bildirmişlerdir.”
Ehl-i sünnet, Peygamber Efendimizin Cennetle müjdelediği “Aşere-i mübeşşere”den birini tekfir eden (küfürle itham eden) herkesin, küfre girdiğini bildirdiler. Ehl-i sünnet, Sevgili Peygamberimizin zevce-i mutahharalarının (radıyallahü anhünne) hepsinin, mutlak îmân ile öldüklerine inanırlar. Bunlardan biri veya birkaçını tekfir edenin küfre girdiğini bildirdiler.
Ehl-i sünnet, Peygamber Efendimizin torunları olan Oniki İmâm “Hazreti Ali bin Ebî Tâlib, Hazreti Hasen, Hazreti Hüseyn, Zeynel’âbidîn, Muhammed Bâkır, Ca’fer-i Sâdık, Mûsâ Kâzım, Ali Rızâ, Muhammed Cevâd Takî, Ali Nakî, Hasen Askerî Zekî ve Muhammed Mehdî (rahmetullahi aleyhim) ve diğer meşhûr torunlarına (seyyidler ve şerîfler) sevgi ve hürmet göstermişler, onların îmân ile vefât ettiklerini bildirmişlerdir.”
"Beni faydasız ilimden koru ya Rabbî!.."
25 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 25 Ekim 2025 00:51
Her Müslüman erkeğin ve kadının, İslâm bilgilerini öğrenmeleri farzdır.
Muhammed bin Ahmed Mukrî hazretleri kırâat ve Hanbelî fıkıh âlimidir. 401 (m. 1011) yılında İran’da Şîrâz'da doğdu. Bağdad’a giderek zamanın meşhur âlimlerinin derslerine devam etti ve icazet alarak Nizamiye Medresesi’nde ders verdi. 499 (m. 1105) yılında Bağdad’da vefât etti.
Bu mübarek zat, bir dersinde şunları anlattı:
Bir hadis-i şerifte, (Âlimler arasında kıymet bulmak için ve câhiller ile mücâdele için ve her yerde meşhur olmak için din bilgisi öğrenen ilim adamı, Cennetin kokusunu bile duymayacaktır) buyuruldu. Bu hadis-i şeriften anlaşılıyor ki, mal toplamak ve bir mevki elde etmek ve hayvânî arzularına kavuşmak için ilim öğrenen ve ilmi ile amel etmeyen kimse, İslâm âlimi değildir.
Diğer bir hadis-i şerifte, (Dünyalık ele geçirmek için, ilim öğrenen, dünyada mal ve mevki elde eder. Âhiretteki kazancı ancak Cehennem ateşi olur.) Böyle ilmin faydası yoktur. Böyle ilimden kaçmak lâzımdır. Nitekim hadis-i şerifte, (Yâ Rabbî! Beni faydasız ilimden koru!) buyuruldu. Bir Müslümanın öğrenmesi lâzım olan bilgilere (İslâm ilimleri) denir. İslâm ilimleri iki nev'dir. (Din bilgileri) ve (Fen bilgileri).
Faydasız ilim iki türlüdür: Birincisi, yukarıda bildirilen Cehennemlik olanların öğrendikleri din bilgileridir. İkincisi, din bilgileri ile birlikte olmayan fen bilgileridir. (Her Müslüman erkeğin ve kadının, İslâm bilgilerini öğrenmeleri farzdır) hadis-i şerifi, Allahü teâlânın rızasına uygun ilimleri öğrenmeyi emretmektedir. Böyle olmayan kimselere ilim öğretmek, domuzlara altın ve inci tasma takmak gibidir. Bir hadis-i şerifte, (Kıyâmete yakın hakîkî din bilgileri azalır. Câhil din adamları, kendi görüşleri ile fetvâ vererek, insanları doğru yoldan saptırırlar) buyuruldu.
Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Bir zaman gelir ki, insanlar din adamından, sokakta rastladıkları eşek ölüsünden kaçar gibi kaçarlar.) Bu hâl, insanların hâllerinin bozuk, pis olacaklarını haber vermektedir. Çünkü, ilme Allahü teâlâ kıymet vermektedir. Fakat dünyaya tapınan ahmaklar, çocuk iken mektebe gitmemiş, büyük yaşında iken de, hakîkî din âliminin sohbetinde bulunmakla şereflenememişlerdir. Dinlerinin noksan olması tehlikesinden korkmazlar ve hakîkî din âlimlerinin kitaplarından okuyup öğrenmezler. Bunların tek düşünceleri, para, mal toplamak ve mevki elde etmektir. Helâlden mi, haramdan mı geldiğini hiç ayırt etmezler.
Din kardeşini ziyaret etmenin fazileti...
26 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 26 Ekim 2025 01:53
"Sana müjdeler olsun. Senin o kardeşini sevdiğin gibi, Allahü teâlâ da seni seviyor.”
Abdullah el-Cübbâî hazretleri Hanbelî fıkıh âlimidir. 521 (m. 1127) senesinde Lübnan’da Trablus köylerinden Cübbe’de doğdu. İlim tahsiliiçin Bağdad’a geldi. Orada Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin huzûru ve sohbeti ile şereflendi. Oradan Hemedan’a geldi. Orada Hâfız Ebü’l-Alâ el-Hemedânî’den ilim öğrendi. Hadîs-i şerîf dinledi. İlim öğrenmek için İsfehan, Mısır ve başka yerlerde bulunup, meşhûr âlimler ile görüştü. Sonra Bağdad’a gelip, tekrar Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin sohbetlerinde bulundu. Sohbetlerinden ayrılmayıp, çok istifâde etti. Hanbelî mezhebi âlimlerinin büyüklerinden ve zamanındaki hadîs, fıkıh ve kırâat âlimlerinin önde gelenlerinden oldu. 605 (m. 1208) senesinde İran’da İsfehan’da vefât etti. Cübbâî hazretleri rüyâsında Peygamber efendimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) görüp şöyle anlatır:
“Yâ Resûlallah! Kur’ân-ı kerîm okuyana sevâb verilir (değil) mi?” dedim. Resûlullah; “Evet” buyurdu. “Yâ Resûlallah! (Ma’nâsını) anlasa da anlamasada mı (sevâb verilir?)” dedim. “(Evet) Anlasa da, anlamasa da” buyurdu.
Ebû Muhammed Abdullah el-Cübbâî kendisine gelene kadar bütün râvîleri zikrederek bildirdiğine göre, Hazreti Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) şöyle anlattı:
Bir kimse başka bir köyde bulunan bir kardeşini (dostunu) ziyârete gidiyordu. Allahü teâlâ o kimseye bir melek gönderdi. Melek o kimseye; “Nereye gidiyorsun?” diye sordu. O da; “Filân din kardeşimi görmeye gidiyorum” dedi. Melek; “Onun sana bir iyiliği, bir faydası oldu mu?” suâline, o kimse; “Hayır. Sâdece, ben onu Allah rızâsı için seviyorum” dedi. Bunun üzerine melek; “Allahü teâlâ beni sana gönderdi. (Sana müjdeler olsun ki) Senin o kardeşini sevdiğin gibi, Allahü teâlâ da seni seviyor” dedi...
Yine Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) şöyle anlattı: “Bir gün bir hurma fidanı dikiyordum. Resulullah yanıma geldi. Ey Eba Hureyre! Nedir o diktiğin? diye sordu. Hurma fidanı dikiyorum ya Resulallah, dedim. Sana o diktiğinden daha hayırlı bir dikim işi söyleyeyim mi? dedi. Söyle ya Resulallah! dedim. Sübhanallah, Elhamdülillah La ilahe illallah, Allahu Ekber, kelimelerini söyle... Bunların her biri için, sana Cennet’te bir ağaç dikilir, buyurdu.
Naklettiği diğer hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir: Yine Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) Resûlullah’tan şöyle bir hadîs-i şerîf rivâyet etmektedir: “Allahü teâlâ, paraya kul, köle olanlara lanet etsin.”
Hazreti Âişe (radıyallahü anha) şöyle bildiriyor. “Resûlullah, sabah namazının iki rek’at sünnetini kılar ve o kadar hafif tutardı ki, ben (kendi kendime), acaba bu iki rek’atta Ümmü’l-Kur’ân’ı (Fâtiha’yı) okudu mu? derdim.”
Kötüler, dâima zelîldir, azîz olamazlar!..
27 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 27 Ekim 2025 01:11
Günah işleyenler dâima korku ve gönül rahatsızlığı içindedirler. Emniyet ve rahat içinde olamazlar.
Ebû Muhammed el-Baltacî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. 658 (m. 1260) senesinde vefât etti. Ebü’l-Feth el-Vâsıtî’nin ileri gelen talebelerindendi. Çok kerâmetleri görüldü. Şöyle anlatılır: “Ebû Muhammed bir şehre geldi ve oradaki mescidlerden birine girdi. Tahıyyet-ül-mescid namazı kıldı. Daha sonra orada uyuyakaldı. Câminin İmâmı akşam namazı için câmiye geldi ve Ebû Muhammed’i çok azarladı. Daha sonra, gelen cemâate İmâm oldu ve iftitâh tekbîrini aldı. Lâkin bir türlü birşey okuyamadı. Namaz bozuldu, İmâm biraz önce yaptığı hatâyı anladı ve önceki bağırdığı zâtı aramaya başladı. Câmide o zâtı göremeyince arkasından koştu ve şehir dışında yolda giderken ona rastladı. Ellerine yapışıp özür ve af diledi. Ebû Muhammed el-Baltacî’nin affetmesi üzerine, İmâm, konuşur hâlde geri döndü.”
Yine şöyle anlatılır: “Baltac vâlisi, Ebû Muhammed ve talebelerine âit olan dergâhı kendi topraklarına katmıştı. Bu haber Ebû Muhammed hazretlerine ulaştığında, dergâhın duvarını ta’mir ediyordu. O, bu haber üzerine heybetlendi ve sultâna hitaben; 'Baltac vâlisi zulmediyor. Onu azlet' diye buyurup, elindeki âleti ileri uzattı. Bir anda sultânın duvarı yarılıp, Ebû Muhammed’in eli ve âleti görüldü. Sultan çok korktu. Derhal vâliyi azletti ve elleri bağlı olarak Ebû Muhammed el-Baltacî’ye gönderdi. Vâli pişman olmuş bir hâlde huzûra geldi. Ebû Muhammed’den özür ve af diledi. O zaman Ebû Muhammed, sultâna hitaben; 'Madem ki pişman oldu. Biz de onu affettik. Tekrar vâli olsun' buyurdu. O kişi tekrar eski vazîfesine döndü. Ölünceye kadar adâletten ayrılmadı.”
Yine şöyle anlatılır: Ebû Muhammed bir gün, havada uçan bir kişi gördü. Onun bu hâlini hoş karşılamayıp, nazar ettiler. O esnada uçan kişiyi bir hâl kaplayıp yere düştü. Az kalsın parçalanacaktı. Daha sonra o kişi, tövbe etti. Daha sonra da bir mahalle bekçisi oldu. Vefâtına kadar bu vazîfede kaldı. Edebden ayrılmadı.”
Ebû Muhammed el-Baltacî hazretleri buyurdu ki: "Günahlar, Allahü teâlânın nimetlerinin gidip, azâbının gelmesine sebep olur. Zarar ve pişmanlık getirir, dünyâda insanı utandırır. Âhırette azâba düşmeye sebep olur. Günah işleyenler dâima korku ve gönül rahatsızlığı içindedirler. Emniyet ve rahat içinde olamazlar. Kötülük işleyen kimse, dâima zelîldir, azîz olamaz. Dâima kötülenir, sevilmez. Her zaman kötü bir kimse olarak tanınmaktan kurtulamaz."
.
Peygamberleri küçültücü şeyler söylemek küfürdür!
28 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 28 Ekim 2025 01:25
İslâmiyetin îmansızlık alâmeti dediği sözleri söyleyen ve işleri yapan kâfir olur!
Rızkullah bin Abdülvehhâb et-Temîmî hazretleri fıkıh âlimidir. 401 (m. 1011) senesinde Bağdad’da doğdu. Oradaki büyük zâtlarla görüşüp sohbet etti. Kendilerinden ilim öğrendi. Tasavvufta, Ebû Abdurrahmân es-Sülemî’den icâzet aldı. Câmi-i Mensûr’da vaaz eder, fıkıh öğretir, fetvâ verirdi. 488 (m. 1095)’de Bağdad’da vefât etti. “Şerh-ül-irşâd” kitabı meşhurdur. Bu eserinde şöyle anlatır:
İslâmiyetin îmansızlık alâmeti dediği sözleri söyleyen ve işleri yapan, kalbinde tasdik olsa ve inandığını söylese de, kâfir olur. İslâmiyetin tâzîmini emrettiği şeyi tahkîr etmek, kötülemek böyledir. Bunun için, Allahü teâlâya lâyık olmayan şey söyleyen kâfir olur. Meselâ, Allah, Arş'tan veya gökten bize bakıyor demek, sen bana zulmettiğin gibi, Allah da sana zulmediyor demek, filan Müslüman benim gözümde Yahudi gibidir demek, yalan bir söze, Allah biliyor ki, doğrudur demek ve melekleri küçültücü şeyler söylemek ve Kur'ân-ı kerimi, hattâ bir harfini küçültücü söz söylemek, bir harfine bile inanmamak, çalgı çalarak Kur'ân okumak, hakîkî olan Tevrât'a ve İncîl'e inanmamak, bunları kötülemek, Kur'ân-ı kerimi şâz olan harflerle okuyup Kur'ân budur demek, küfür olur.
Peygamberleri küçültücü şeyler söylemek, Kur'ân-ı kerimde ismleri bildirilen yirmibeş Peygamberden birine inanmamak, meşhûr sünnetlerden birini beğenmemek, çok iyilik yapan birisi için, Peygamberden daha iyidir demek küfürdür. Peygamberler muhtaç idi demek küfür olur. Çünkü, onların fakirlikleri kendi istekleri ile idi. Birisi, peygamber olduğunu söylese, buna inananlar da kâfir olur. (Kabrim ile minberim arası, Cennet bahçelerinden bir bahçedir) hadis-i şerifini işitince, ben minber, hasır ve kabirden başka bir şey görmüyorum demek küfür olur.
Âhırette olacak şeylerle alay etmek küfürdür. Kabirdeki ve kıyâmetteki azâblara [akla, fenne uygun değildir diyerek] inanmamak, Cennette Allahü teâlâyı görmeye inanmamak, ben Cenneti istemem, Allah'ı görmeyi isterim demek küfür olur. İslâmiyete inanmamak alâmeti olan sözler, fen bilgileri din bilgilerinden daha hayırlıdır demek, namaz kılsam da, kılmasam da, berâberdir demek, zekât vermem demek, fâiz helâl olsaydı, zulmetmek helâl olsaydı demek, haramdan olan mâlı fakire verip sevap beklemek; fakir, verilen paranın haram olduğunu bilerek, verene hayır duâ etmek küfürdür.
Rüzgâr olmasaydı, dünya kötü kokardı!..
29 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 29 Ekim 2025 00:51
"Sâlihler olmasaydı, yeryüzündekiler fesada uğrardı... Ahmaklar olmasaydı, dünyâ harâb olurdu!”
Hasen bin Ahmed Semerkandî hazretleri hadîs âlimidir. 409 (m. 1018) yılında Türkistan’da Semerkand’da doğdu. Buradaki âlimlerden ilim öğrenip hadîs-i şerîf dinledi. Hadîs-i şerîf dinlemek ve ezberlemek için Buhârâ ve Belh’e de gitti. 491 (m. 1098) senesinde Semerkand’da vefât etti. “Cüz’ün fihi mine’l-ebdali mine’l-ümmet” adlı eserinin bazı bölümlerinde şöyle yazmaktadır:
Ebü’z-Zinâd buyurdu ki: “Arzın direkleri mesabesinde (derecesinde) olan Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ve diğer Peygamberler gidince, Allahü teâlâ Muhammed’in (aleyhisselâm) ümmetinden kırk kişiyi onların yerine getirir. Bunlara ebdâl denir. Onlardan birisi vefât ederse, Allahü teâlâ yerine başka birini yaratır ve onun yerine getirir. Onlar yeryüzünün direkleridir. Onlardan otuzunun kalbi yakîn üzere bulunur. Onlar, namazlarının, oruçlarının, huşû’larının, yaşayış ve ahlâk güzelliklerinin çokluğu ile üstün olmazlar. Onlar vera’larının doğruluğu, niyetlerinin, “güzelliği, kalblerinin Allahü teâlâdan başkasının ilgisinden kurtulması, hilmi ve zillete düşmeden, tevâzu ile Allahü teâlânın râzı olduğu şeyleri bütün Müslümanlara nasihat etmek sûretiyle diğer insanlardan üstündürler. Hattâ, onlar hiçbir şeye lanet etmezler. Hiçbir kimseye eziyet etmezler. Kendilerinden aşağıda olan kimselere karşı kibir göstermezler. Onları hakîr görmezler. Kendilerinden yüksekte olan hiçbir kimseye hased etmezler. Dünyâyı sevmezler.”
Süfyân bin Hüseyn; Hasen-i Basrî’nin şöyle dediğini nakletti: “Eğer Ebdâl olmasaydı, yeryüzünde bulunanlar batar, helak olurdu. Sâlihler olmasaydı, yeryüzündekiler fesada uğrardı. Ulemâ olmasaydı, insanlar hayvanlar gibi olurdu. Sultan olmasaydı, insanlar birbirini yerdi. Rüzgâr olmasaydı, dünyâ kokardı. Ahmaklar olmasaydı, dünyâ harâb olurdu.”
Ebû Abdullah Antâkî şöyle anlatır: “İbrâhim (aleyhisselâm) bir gün yolda yürürken havada oturan bir kişiyi gördü. Ona 'Ey Allahın kulu! Bu mertebeye nasıl eriştin?' diye sordu. O da cevap olarak, 'Basit bir şeyle bu mertebeye kavuştum. Beni ilgilendirmeyen şeyi terk ettim. Bana lâzım olan şeye yapıştım. Onun için, duâ ettiğim zaman Allahü teâlâ duâmı kabûl buyurdu. İstediğimi bana verdi. Onun adını vererek yemîn ettiğim zaman, yemînimi yerine getirdi' dedi."
"Sabır, Allahü teâlânın sıfatlarındandır..."
30 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 30 Ekim 2025 00:42
“Ey oğul! Altın, ateşle tecrübe edildiği gibi, kul da belâ ve musibetlerle tecrübe edilir..."
Hasen bin Ömer el-Hımyerî hazretleri fıkıh âlimlerinden ve evliyânın büyüklerindendir. Endülüs’te (İspanya) Atlas Okyanusu kenarında bulunan Lüb (Lepe) kasabasında yetişti. 767 (m. 1365) senesinde vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
Sabır, takvâ sahiplerinin mertebelerinin en üstünü, müminlerin derecelerinin en yükseğidir. Kendisine yapışanları hayırlı işlere götürür. Zararlı işlerden çevirir. Nefsin arzu ve isteklerine uymanın neticesi kötü işler olduğu gibi, sabra sarılmanın neticesi de hayırlı işlerdir. Sabır, Allahü teâlânın sıfatlarındandır. Allahü teâlâ, sabrı yarattı. Sabrı, Peygamberlerine (aleyhimüsselâm) ve velîlerine mahsûs kıldı. Sonra, Cennete girmelerine vesile olması için, kullarından dilediğine sabır nimetinden ihsânda bulundu. Sabırlı kullarını övdü. Onlara kat kat ecir verileceğini bildirdi.
Zümer sûresi 10. âyet-i kerîmesi sonunda meâlen; “... Sabredenlere mükâfatları hesapsız verilecektir” buyuruldu.
Ra’d sûresinin 22, 23 ve 24. âyet-i kerîmelerinde meâlen buyuruldu ki: “Rablerinin rızâsını kazanmak için sabredenler, namazı (bildirilen vakitlerinde ve âdabına riâyet ederek) kılanlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve aşikâre infâk edenler (Allah yolunda harcayanlar), kötülüğü iyilikle savanlar (var ya), işte âhıret saadeti onlar içindir. O saadet, Adn Cennetleridir. Onlar atalarından, zevcelerinden ve zürriyetlerinden (soylarından) sâlih olanlarla beraber o Cennetlere girecekler. Melekler de her kapıdan yanlarına vararak; 'Sabrettiğiniz için, size selâm olsun. Âhıret saadeti ne güzeldir' diyeceklerdir.”
Bekâra sûresi 155 ve 156. âyet-i kerîmelerinde meâlen buyuruldu ki: “... (Ey Habîbim)Sabredenlere (lütuf ve ihsânlarımı) müjdele. Onlar (sabredenler) öyle kimselerdir ki, kendilerine bir musibet geldiği zaman (teslimiyet göstererek); 'Biz Allahın kuluyuz ve (öldükten sonra da) yine ona döneceğiz' derler.”
Sabır öyle bir temeldir ki, iyilikler ondan dallanır. Tâat ve îmân onun üzerine kurulur. Ali bin Ebî Tâlib (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Sabır îmândandır. Başın bedendeki durumu ne ise, sabrın da îmândaki yeri odur.”
Lokman Hakîm oğluna buyurdu ki: “Ey oğul! Altın, ateşle tecrübe edildiği gibi, kul da belâ ve musibetlerle tecrübe edilir. Kulun derecesi, bunlara olan sabrı nisbetinde anlaşılır.”
"Sâdık talebe, hocasını yanına çeker!.."
31 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 31 Ekim 2025 00:42
Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri, talebesine dedi ki: "Seni ziyâret etmek de bizim vazîfemizdir.”
Ebû Muhammed Cerîrî, Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin talebelerinin en büyüklerindendir. Sehl bin Abdullah-ı Tüsterî hazretlerinin sohbetinde de bulundu. 311 (m. 923)’de vefât etti. Fıkıh ilminde imâm ve müftî, edeb ilminde mükemmel, diğer bütün ilimlerde âlim idi. Tasavvuftaki derecesi o kadar yüksek idi ki, Cüneyd-i Bağdadî hazretleri bunun için “Zamanımızın velîsidir” buyurdu. Hazreti Cüneyd’e vefât edeceği zaman, “Sizden sonra kimin sohbetlerine devam edelim?” diye sordular. “Ebû Muhammed Cerîrî’ye gidin” buyurdu.
Tasavvufun üstün hâllerine vâkıf olmakta nihâyette olup, mürşid-i kâmil bir zât idi. Edebe riâyetinin çokluğu o derece idi ki, yalnız olduğu hâlde bile ayaklarını hiç uzatmaz, “Allahü teâlâya karşı edebli olmak lâzımdır” buyururdu.
Bir sene müddetle Mekke-i mükerremede kaldı. Hiç uyumadı, konuşmadı, sırtını bir yere dayamadı ve ayağını uzatmadı. Ebû Bekr Kettânî “Bu kadarını nasıl yapabildiniz?” diye sorunca, “Kalbimi ve niyetimi, Allahü teâlânın râzı olacağı şekilde düzelttim. (Kalbimi riya, kibir, ucub, düşmanlık gibi manevî hastalıklardan temizledim.) Nihâyet bu, zâhirime tesîr etti. Âzâlarım da Allahü teâlânın beğendiği işleri yapmaya başladı. İşte, bende görüp beğendiğin hâlin sebebi ve sırrı budur” buyurdu...
Mekke-i mükerremeden döner dönmez, hemen hocası Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin kabrini ziyâret etti. Sonra evine döndü. Ertesi sabah, namaz kılarken hocasını yanında duruyor gördü. Namazdan sonra, “Muhterem efendim! Mekke-i mükerremeden dönünce bana geleceğinizi biliyordum ve sizi yormamak için dün gelir gelmez ziyâretinize geldim” dedi. Hocası Cüneyd, “O senin fazîletlerindendir. Seni ziyâret etmek de bizim vazîfemizdir. Sen buna fazlasıyla lâyıksın” buyurdu. Çünkü sâdık talebe, hocasını yanına çeker.
İnsanlara vaaz ve nasîhat ettiği meclisinde, bir gün gencin birisi kendisine, “Gönlümü kaybettim. Duâ edin de geri gelsin” dedi. Cerîrî hazretleri gence bakıp, “Biz de aynı dertteyiz” buyurdu.
Talebelerinin arasında içinden devamlı “Allah, Allah” diye zikreden birisi vardı. Bir gün bu gencin başına bir hurma dalı düşüp, başı yarıldı. Başından akan kan, yer üzerinde “Allah, Allah” yazıyordu. Anlaşıldı ki, her kabdan, içinde olan dışarı sızar...
İmanın gitmesine sebep olan şeyler!..
1 Kasım 2025 02:00 | Güncelleme: 1 Kasım 2025 00:47
Anaya babanın İslâmiyete uygun olan emirlerini reddetmek imanın gitmesine sebeptir!..
Kutbüddinzade Mehmed Efendi Osmanlı âlimlerindendir. Mevlâna Fenarî'nîn en seçkin talebelerinden olup tahsilini ikmalden sonra tasavvuf mesleğine intisab etti, icazet aldıktan sonra talebe yetiştirdi. 885 (m. 1480)’de Edirne’de vefat etti. Halk arasında “Mızraklı İlmihal” adıyla meşhur olan “Miftahü’l-Cennet” isimli kitabı çok faydalıdır. Bu eserinde şöyle nakleder:
Şimdi îmanı olduğu hâlde, ileride îmanının gitmesine sebep olan şeyler 40 kadardır:
Bid'at sahibi olmak. Yâni îtikadı bozuk olmak. Zayıf [şüpheli olan] îman. Dokuz azasını doğru yoldan çıkarmak. Büyük günah işlemeye devam etmek. Nimet-i islâma şükrünü kesmek. Âhirete îmansız gitmekten korkmamak. Haksız yere zulmetmek. Sünnet üzere okunan ezan-ı Muhammedîyi dinlememek. Anaya babaya âsi olmak. Onların İslâmiyete uygun olan, mubâh olan emirlerini sert sözle reddetmek. Doğru olsa bile, çok yemin etmek. Namazda, rükû'da, kavmede, iki secdede ve celsede, tâdîl-i erkânı terk etmek. Namazı önemsiz sanıp, öğrenmesine ve çoluk çocuğuna öğretmeye önem vermemek ve namaz kılanlara mâni olmak. Hamr [şarap] ve fazlası sarhoş eden her içkiyi, az da olsa, içmek. Müminlere eziyyet etmek. Yalan yere evliyâlık ve din bilgisi satmak. Günahını unutmak, küçük görmek. Kibrli olmak, yâni kendisini beğenmek. Ucb, yâni ilim ve amelim çoktur demek. Münâfıklık, ikiyüzlülük. Haset etmek, din kardeşini çekememek. Hükûmetin ve üstâdının İslâmiyete muhâlif olmayan sözünü yapmamak. Muhâlif olan emirlerine karşı gelmek. Bir kimseyi tecrübe etmeden, iyi demek. Yalanda ısrâr etmek. Ulemâdan kaçmak. Bıyıklarını sünnet miktârından ziyâde fazla uzatmak. Erkekler ipek giymek. Gıybet etmekte ısrâr etmek. Kâfir de olsa, komşusuna eziyet etmek. Dünya umûru için, çok gazaba gelmek, sinirlenmek. Ribâ, fâiz almak ve vermek. Övünmek için elbisesinin kollarını ve eteklerini fazla uzatmak. Sihirbazlık, büyü yapmak. Müslüman ve sâlih olan mahrem akrabâyı ziyâreti terk etmek. Allahü teâlânın sevdiği kimseyi sevmemek ve İslâmiyeti bozmak için uğraşanları sevmek. Mümin kardeşine üç günden fazla kin tutmak. Zinâya devam etmek. Livâtada bulunup, tövbe etmemek. Ezanı sünnete uygun okumamak ve sünnete uygun okunan ezanı işitince saygı göstermemek. Münkeri (haram) işleyeni görüp de, gücü yettiği hâlde, tatlı dil ile nehyetmemek.
“Duân o an kabul olmazsa hemen ümitsizliğe kapılma!"
2 Kasım 2025 02:00 | Güncelleme: 2 Kasım 2025 01:02
"Allahü teâlânın istediği vakitte yapılan duâ makbûldür, senin istediğin vakitte yaptığın değil.”
Abdullah Şerkâvî hazretleri Ezher şeyhlerindendir. 1150’de (m. 1737) Mısır’da Tavîle köyünde doğdu. Ezher’de tahsil yaptı. Sonra da Ezher şeyhliğine getirildi. Bu arada Muhammed Hifnî’ye intisab ederek Halvetiyye tarikatına girdi. Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın da çok hürmet ettiği Şerkâvî 1227 (m. 1812) senesinde vefat etti. “Şerhu’l-Hikemi’l-Atâiyye” isimli eseri meşhurdur. Bu kitabında buyuruyor ki:
“Duâ edip, çok istediğin bir şeyin o anda verilmemesi, ümitsizliğe kapılmana sebep olmasın. Allahü teâlânın istediği vakitte yapılan duâ makbûldür, senin istediğin vakitte yaptığın değil.”
“Her günah, dalgınlık ve şehvetin aslı, nefsini beğenmektir. Her tâat, uyanıklık ve iffetin esası, nefsini beğenmemektir.”
“Ey kul! Sana vadolunan, güneş batıdan doğuncaya kadar gecikse, hiç şüphe ve tereddüt etme! Çünkü bu tereddüt, aklını bozar, karıştırır ve kalbini bulandırır, karartır.”
“Allahü teâlâ, sana marifetinden bir perde açınca, yaptığın ameller az olsa da yani çok nafile ibâdet yapmasan da, zararı yok. Çünkü bu perdeyi açmakla, senin kendisini bilmeni, marifetini istemektedir. Bilmez misin ki, marifet, O’nun tarafından verilmiş bir nimettir. Ameller ise, senin O’na götürdüklerindir. Senin O’na götürdüklerin ile, O’ndan sana gelenler, verilenler, hiç aynı olur mu?”
“Ameller, yani ibâdetler, işler, ayakta duran ruhsuz beden gibidir. Bunların ruhları, ihlâs sırrının bunlarda bulunmasıdır.”
“Büyüklük, Allahü teâlâya mahsûstur, insan, benliğini, küçüklük ve aşağılık toprağına gömmelidir. Çünkü gömülmeden bitenin, doğması ve büyümesi düşünülemez.”
“Gönlünde günahlar ve dünyâ sevgisi olanın, kalbi nasıl parlar? Yahut, nefs-i emmârenin arzularına göre hareket eden, Allahü teâlânın rızâsını nasıl kazanır? Gaflet ve günahlardan temizlenmeden, Allahü teâlânın huzûruna girmeyi nasıl ister? Çirkin işlerinden tövbe etmeyen, ince sırları anlamayı nasıl umar?”
“Mâsivâ, yani Allahü teâlâdan gayrısı, tamamen zulmet ve karanlıktır. Onu aydınlatan, onda Hakkın zuhuru, görünmesidir. Hakkı kabûl etmeyende nûr, ışık bulunması çok zordur. Marifet güneşinin önünü, mâsivâya bağlılık bulutları kapamıştır.”
“Her fırsat ve boş zamanlarda amel yapıp tâat üzere olmak, seni, nefsin hilelerinden alıkoyar.”
“Sonda kurtulma alâmetlerinden biri, başta Allahü teâlâya yönelmektir.”
Ârifler, sevinçli iken, sıkıntı hâlinden daha çok korkar!
3 Kasım 2025 02:00 | Güncelleme: 3 Kasım 2025 00:58
“Sevinç hâlinden, nefis de haz alır. Çünkü sevinç ve neşe içinde olur. Sıkıntı hâlinden ise nefsin payı yoktur.”
Muhammed Zâfir Medenî hazretleri Şâzilî tarikatı şeyhlerindendir. 1244 (m. 1829)’da Libya’da Mısrâte kasabasında doğdu. Mağrib’e giderek Fas’ta Şâzeliyye şeyhi Mollâ Derkâvî’ye intisap etti. Sultan 2. Abdülhamid’in davetiyle İstanbul’a geldi ve 1320 (m. 1903)’te vefatına kadar İstanbul’da kaldı. el-Envârü’l-kudsiyye fî tenzîhi turukı’l-kavmi’l-aliyye isimli eserinde şöyle buyuruyor:
“Her sorulana cevap verenin, açıkça görülen her şeyi yorumlayanın, karşısındakilerin hâlini hesap etmeden her ilmi açıklayanın bu hareketleri, câhil olduğunu gösterir.”
“Âhıret, mümin kullara mükâfat verme yeri olarak yapılmıştır. Çünkü bu dünyâ, onlara yapılacak ihsânlara müsait değildir. Çünkü mümin kulların değeri, mükâfatlarının fâni olan bir yerde verilmesinden üstündür!”
“Amelinin semeresini dünyâda görmek, âhırette makbûl olmaya işârettir.”
“Allahü teâlâ katındaki kadrini, değerini bilmek istersen, seni hangi işlerde bulundurduğuna dikkat et!”
“İhtiyâcı olmadığı hâlde bir kimseye tâati nasîb eden Allahü teâlânın, bedene ve bâtına âit nimetlerde hiç eksiklik yapmayacağını bilmek lâzımdır.”
“Âriflerin Allahü teâlâdan dileği, O’na hakîki kulluk yapabilmek ve Allahü teâlânın emirlerini yerine getirebilmektir.”
“Dâima azîz olmak istersen, sakın geçici izzet ile gurûrlanma!”
“Âriflere sevinç hâli gelince, darlık, sıkıntı hâlinden daha çok korkarlar. Çünkü sevinç hâlinde, edebin hududunu gözetmek çok az mümkün olur.”
“Sevinç hâlinden, nefis de haz alır. Çünkü sevinç ve neşe içinde olur. Sıkıntı hâlinden ise nefsin payı yoktur.”
“Âlemin dışı güzel, içi ibrettir. Nefis, dışının güzelliğine, kalb, içinin ibretlerine bakar.”
“Umduğu bir şeye kavuşmak, zararına olan bir şeyden kurtulmak için Allahü teâlâya ibâdet eden, yahut azâba düçâr olmamak için ibâdet yapan, Allahü teâlânın kemâl sıfatlarının hakkını vermemiş olur.”
“İhtiyâcını sakın O’ndan başkasından isteme! Sana gelen, O’ndan gelir. O’ndan başkasından nasıl istenir ki? O’ndan başkası kendi ihtiyâcını gideremezken, kendisinden isteyenin ihtiyâcını nasıl görsün, istediğini versin?”
“Ne kadar şaşılsa yeridir ki, bir kimse, ayrılmayacağı şeyden kaçıyor ve onunla kalmayacak olan dünyâyı istiyor. Gözleri kör değilse de, sînesindeki kalb kördür.”
"Talebeye, bütün işlerini rehberine bırakmak düşer"
4 Kasım 2025 02:00 | Güncelleme: 4 Kasım 2025 01:24
"Hakîkî gâyeye, ancak bir mürşidin, yol göstericinin, rehberin sevgisi, rızâsı ile erilebilir."
Şeyhî Mehmed Efendi Nakşibendî şeyhlerindendir.1078 (m. 1668)’de İstanbul’da doğdu. Medrese tahsilini tamamlayarak müderrislik yaptı. Nakşî şeyhi olan babasının vefatı üzerine Emîr Buhârî Dergâhı’nın şeyhliğine getirildi. 1144’te (m. 1731) vefat etti. “Vekâyiu’l-fuzalâ” isimli eserinde evliyanın hayatlarını anlatmaktadır. Bu kitabında şöyle nakleder:
Alâeddîn-i Attâr hazretleri, sohbetlerinde buyurdular ki: “Tasavvuf yoluna taklîd ederek girenin, bir gün hakîkate kavuşacağına kefîl olurum. Hocam Behâeddîn-i Buhârî, bana kendilerini taklid etmemi emrettiler. Onları taklîd ettiğim ve hâlen etmekte olduğum her şeyde, onun eser ve netîcesini görüyorum."
"Nefsi terbiye etmekten maksad, bedenî bağlılıklardan geçip, rûhlar ve hakîkatler âlemine yönelmektir. Kul, kendi istek ve arzularından vazgeçip, Hakkın yoluna mâni olan bağlılıkları terk etmelidir. Bunun çâresi şöyledir: Kendisini dünyâya bağlayan şeylerin hangisinden istediği ân vazgeçebiliyorsa, bunun maksada mâni olmadığını anlamalıdır. Hangisini terk edemiyorsa ve gönlünü ona bağlı tutuyorsa, onun Hak yoluna mâni olduğunu anlamalı ve o bağlılığın kesilmesine çalışmalıdır... Bizim hocamız Şâh-ı Nakşibend, o kadar ihtiyatlı idi ki, yeni bir elbise giyse; 'Bu elbise falan kimsenindir' diyerek, onu emânet gibi giyerlerdi."
"Şuna inanmalı ki: Hakîkî gâyeye, ancak mürşidin, yol göstericinin, rehberin sevgisi, rızâsı ile erebilir. Bu sebeple, mürşidin rızâsını, sevgisini talep etmek, müride talebeye düşen başlıca görevdir."
"Müride, bütün işlerini mürşidine bırakmak düşer. Din işlerini, dünyâ işlerini, her çeşit işini mürşidinin tercihine, tedbirine vererek, mürşidi yanında kendisinin aslâ bir tercihi, seçmesi kalmaya...”
"Bir âlimi ve evliyâyı ziyâret etmekten maksad, Allahü teâlâya yönelmektir. O büyüklerin rûh-ı şerîflerini tam bir yönelme ile ziyâret, cenâb-ı Hakk'ın rızâsına kavuşmaya vesîledir. Nitekim görünüşte halka tevâzu, hakîkatte Hakk'a tevâzudur. Çünkü insanlara Allahü teâlânın rızâsı için tevâzu göstermek makbûldür, kıymetlidir."
"Sâlih zâtların kabirlerine yakın bulunmanın, iyi yönden çok tesiri vardır. Ancak onların rûhâniyetlerine yönelmek, kabirlerine yakın olmaktan daha iyidir. Zîrâ, iyi tesirin yakınlık, uzaklık ile bir bağlantısı yoktur. Her yer aynıdır. Nitekim, bu mânâda Resûlullah efendimiz; (Her nerede bulunursanız, bana salevât okuyunuz) buyurdu."
Kötüler, dâima zelîldir, azîz olamazlar!..
27 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 27 Ekim 2025 01:11
Günah işleyenler dâima korku ve gönül rahatsızlığı içindedirler. Emniyet ve rahat içinde olamazlar.
Ebû Muhammed el-Baltacî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. 658 (m. 1260) senesinde vefât etti. Ebü’l-Feth el-Vâsıtî’nin ileri gelen talebelerindendi. Çok kerâmetleri görüldü. Şöyle anlatılır: “Ebû Muhammed bir şehre geldi ve oradaki mescidlerden birine girdi. Tahıyyet-ül-mescid namazı kıldı. Daha sonra orada uyuyakaldı. Câminin İmâmı akşam namazı için câmiye geldi ve Ebû Muhammed’i çok azarladı. Daha sonra, gelen cemâate İmâm oldu ve iftitâh tekbîrini aldı. Lâkin bir türlü birşey okuyamadı. Namaz bozuldu, İmâm biraz önce yaptığı hatâyı anladı ve önceki bağırdığı zâtı aramaya başladı. Câmide o zâtı göremeyince arkasından koştu ve şehir dışında yolda giderken ona rastladı. Ellerine yapışıp özür ve af diledi. Ebû Muhammed el-Baltacî’nin affetmesi üzerine, İmâm, konuşur hâlde geri döndü.”
Yine şöyle anlatılır: “Baltac vâlisi, Ebû Muhammed ve talebelerine âit olan dergâhı kendi topraklarına katmıştı. Bu haber Ebû Muhammed hazretlerine ulaştığında, dergâhın duvarını ta’mir ediyordu. O, bu haber üzerine heybetlendi ve sultâna hitaben; 'Baltac vâlisi zulmediyor. Onu azlet' diye buyurup, elindeki âleti ileri uzattı. Bir anda sultânın duvarı yarılıp, Ebû Muhammed’in eli ve âleti görüldü. Sultan çok korktu. Derhal vâliyi azletti ve elleri bağlı olarak Ebû Muhammed el-Baltacî’ye gönderdi. Vâli pişman olmuş bir hâlde huzûra geldi. Ebû Muhammed’den özür ve af diledi. O zaman Ebû Muhammed, sultâna hitaben; 'Madem ki pişman oldu. Biz de onu affettik. Tekrar vâli olsun' buyurdu. O kişi tekrar eski vazîfesine döndü. Ölünceye kadar adâletten ayrılmadı.”
Yine şöyle anlatılır: Ebû Muhammed bir gün, havada uçan bir kişi gördü. Onun bu hâlini hoş karşılamayıp, nazar ettiler. O esnada uçan kişiyi bir hâl kaplayıp yere düştü. Az kalsın parçalanacaktı. Daha sonra o kişi, tövbe etti. Daha sonra da bir mahalle bekçisi oldu. Vefâtına kadar bu vazîfede kaldı. Edebden ayrılmadı.”
Ebû Muhammed el-Baltacî hazretleri buyurdu ki: "Günahlar, Allahü teâlânın nimetlerinin gidip, azâbının gelmesine sebep olur. Zarar ve pişmanlık getirir, dünyâda insanı utandırır. Âhırette azâba düşmeye sebep olur. Günah işleyenler dâima korku ve gönül rahatsızlığı içindedirler. Emniyet ve rahat içinde olamazlar. Kötülük işleyen kimse, dâima zelîldir, azîz olamaz. Dâima kötülenir, sevilmez. Her zaman kötü bir kimse olarak tanınmaktan kurtulamaz."
Peygamberleri küçültücü şeyler söylemek küfürdür!
28 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 28 Ekim 2025 01:25
İslâmiyetin îmansızlık alâmeti dediği sözleri söyleyen ve işleri yapan kâfir olur!
Rızkullah bin Abdülvehhâb et-Temîmî hazretleri fıkıh âlimidir. 401 (m. 1011) senesinde Bağdad’da doğdu. Oradaki büyük zâtlarla görüşüp sohbet etti. Kendilerinden ilim öğrendi. Tasavvufta, Ebû Abdurrahmân es-Sülemî’den icâzet aldı. Câmi-i Mensûr’da vaaz eder, fıkıh öğretir, fetvâ verirdi. 488 (m. 1095)’de Bağdad’da vefât etti. “Şerh-ül-irşâd” kitabı meşhurdur. Bu eserinde şöyle anlatır:
İslâmiyetin îmansızlık alâmeti dediği sözleri söyleyen ve işleri yapan, kalbinde tasdik olsa ve inandığını söylese de, kâfir olur. İslâmiyetin tâzîmini emrettiği şeyi tahkîr etmek, kötülemek böyledir. Bunun için, Allahü teâlâya lâyık olmayan şey söyleyen kâfir olur. Meselâ, Allah, Arş'tan veya gökten bize bakıyor demek, sen bana zulmettiğin gibi, Allah da sana zulmediyor demek, filan Müslüman benim gözümde Yahudi gibidir demek, yalan bir söze, Allah biliyor ki, doğrudur demek ve melekleri küçültücü şeyler söylemek ve Kur'ân-ı kerimi, hattâ bir harfini küçültücü söz söylemek, bir harfine bile inanmamak, çalgı çalarak Kur'ân okumak, hakîkî olan Tevrât'a ve İncîl'e inanmamak, bunları kötülemek, Kur'ân-ı kerimi şâz olan harflerle okuyup Kur'ân budur demek, küfür olur.
Peygamberleri küçültücü şeyler söylemek, Kur'ân-ı kerimde ismleri bildirilen yirmibeş Peygamberden birine inanmamak, meşhûr sünnetlerden birini beğenmemek, çok iyilik yapan birisi için, Peygamberden daha iyidir demek küfürdür. Peygamberler muhtaç idi demek küfür olur. Çünkü, onların fakirlikleri kendi istekleri ile idi. Birisi, peygamber olduğunu söylese, buna inananlar da kâfir olur. (Kabrim ile minberim arası, Cennet bahçelerinden bir bahçedir) hadis-i şerifini işitince, ben minber, hasır ve kabirden başka bir şey görmüyorum demek küfür olur.
Âhırette olacak şeylerle alay etmek küfürdür. Kabirdeki ve kıyâmetteki azâblara [akla, fenne uygun değildir diyerek] inanmamak, Cennette Allahü teâlâyı görmeye inanmamak, ben Cenneti istemem, Allah'ı görmeyi isterim demek küfür olur. İslâmiyete inanmamak alâmeti olan sözler, fen bilgileri din bilgilerinden daha hayırlıdır demek, namaz kılsam da, kılmasam da, berâberdir demek, zekât vermem demek, fâiz helâl olsaydı, zulmetmek helâl olsaydı demek, haramdan olan mâlı fakire verip sevap beklemek; fakir, verilen paranın haram olduğunu bilerek, verene hayır duâ etmek küfürdür.
.
Rüzgâr olmasaydı, dünya kötü kokardı!..
29 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 29 Ekim 2025 00:51
"Sâlihler olmasaydı, yeryüzündekiler fesada uğrardı... Ahmaklar olmasaydı, dünyâ harâb olurdu!”
Hasen bin Ahmed Semerkandî hazretleri hadîs âlimidir. 409 (m. 1018) yılında Türkistan’da Semerkand’da doğdu. Buradaki âlimlerden ilim öğrenip hadîs-i şerîf dinledi. Hadîs-i şerîf dinlemek ve ezberlemek için Buhârâ ve Belh’e de gitti. 491 (m. 1098) senesinde Semerkand’da vefât etti. “Cüz’ün fihi mine’l-ebdali mine’l-ümmet” adlı eserinin bazı bölümlerinde şöyle yazmaktadır:
Ebü’z-Zinâd buyurdu ki: “Arzın direkleri mesabesinde (derecesinde) olan Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ve diğer Peygamberler gidince, Allahü teâlâ Muhammed’in (aleyhisselâm) ümmetinden kırk kişiyi onların yerine getirir. Bunlara ebdâl denir. Onlardan birisi vefât ederse, Allahü teâlâ yerine başka birini yaratır ve onun yerine getirir. Onlar yeryüzünün direkleridir. Onlardan otuzunun kalbi yakîn üzere bulunur. Onlar, namazlarının, oruçlarının, huşû’larının, yaşayış ve ahlâk güzelliklerinin çokluğu ile üstün olmazlar. Onlar vera’larının doğruluğu, niyetlerinin, “güzelliği, kalblerinin Allahü teâlâdan başkasının ilgisinden kurtulması, hilmi ve zillete düşmeden, tevâzu ile Allahü teâlânın râzı olduğu şeyleri bütün Müslümanlara nasihat etmek sûretiyle diğer insanlardan üstündürler. Hattâ, onlar hiçbir şeye lanet etmezler. Hiçbir kimseye eziyet etmezler. Kendilerinden aşağıda olan kimselere karşı kibir göstermezler. Onları hakîr görmezler. Kendilerinden yüksekte olan hiçbir kimseye hased etmezler. Dünyâyı sevmezler.”
Süfyân bin Hüseyn; Hasen-i Basrî’nin şöyle dediğini nakletti: “Eğer Ebdâl olmasaydı, yeryüzünde bulunanlar batar, helak olurdu. Sâlihler olmasaydı, yeryüzündekiler fesada uğrardı. Ulemâ olmasaydı, insanlar hayvanlar gibi olurdu. Sultan olmasaydı, insanlar birbirini yerdi. Rüzgâr olmasaydı, dünyâ kokardı. Ahmaklar olmasaydı, dünyâ harâb olurdu.”
Ebû Abdullah Antâkî şöyle anlatır: “İbrâhim (aleyhisselâm) bir gün yolda yürürken havada oturan bir kişiyi gördü. Ona 'Ey Allahın kulu! Bu mertebeye nasıl eriştin?' diye sordu. O da cevap olarak, 'Basit bir şeyle bu mertebeye kavuştum. Beni ilgilendirmeyen şeyi terk ettim. Bana lâzım olan şeye yapıştım. Onun için, duâ ettiğim zaman Allahü teâlâ duâmı kabûl buyurdu. İstediğimi bana verdi. Onun adını vererek yemîn ettiğim zaman, yemînimi yerine getirdi' dedi."
"Sabır, Allahü teâlânın sıfatlarındandır..."
30 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 30 Ekim 2025 00:42
“Ey oğul! Altın, ateşle tecrübe edildiği gibi, kul da belâ ve musibetlerle tecrübe edilir..."
Hasen bin Ömer el-Hımyerî hazretleri fıkıh âlimlerinden ve evliyânın büyüklerindendir. Endülüs’te (İspanya) Atlas Okyanusu kenarında bulunan Lüb (Lepe) kasabasında yetişti. 767 (m. 1365) senesinde vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
Sabır, takvâ sahiplerinin mertebelerinin en üstünü, müminlerin derecelerinin en yükseğidir. Kendisine yapışanları hayırlı işlere götürür. Zararlı işlerden çevirir. Nefsin arzu ve isteklerine uymanın neticesi kötü işler olduğu gibi, sabra sarılmanın neticesi de hayırlı işlerdir. Sabır, Allahü teâlânın sıfatlarındandır. Allahü teâlâ, sabrı yarattı. Sabrı, Peygamberlerine (aleyhimüsselâm) ve velîlerine mahsûs kıldı. Sonra, Cennete girmelerine vesile olması için, kullarından dilediğine sabır nimetinden ihsânda bulundu. Sabırlı kullarını övdü. Onlara kat kat ecir verileceğini bildirdi.
Zümer sûresi 10. âyet-i kerîmesi sonunda meâlen; “... Sabredenlere mükâfatları hesapsız verilecektir” buyuruldu.
Ra’d sûresinin 22, 23 ve 24. âyet-i kerîmelerinde meâlen buyuruldu ki: “Rablerinin rızâsını kazanmak için sabredenler, namazı (bildirilen vakitlerinde ve âdabına riâyet ederek) kılanlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve aşikâre infâk edenler (Allah yolunda harcayanlar), kötülüğü iyilikle savanlar (var ya), işte âhıret saadeti onlar içindir. O saadet, Adn Cennetleridir. Onlar atalarından, zevcelerinden ve zürriyetlerinden (soylarından) sâlih olanlarla beraber o Cennetlere girecekler. Melekler de her kapıdan yanlarına vararak; 'Sabrettiğiniz için, size selâm olsun. Âhıret saadeti ne güzeldir' diyeceklerdir.”
Bekâra sûresi 155 ve 156. âyet-i kerîmelerinde meâlen buyuruldu ki: “... (Ey Habîbim)Sabredenlere (lütuf ve ihsânlarımı) müjdele. Onlar (sabredenler) öyle kimselerdir ki, kendilerine bir musibet geldiği zaman (teslimiyet göstererek); 'Biz Allahın kuluyuz ve (öldükten sonra da) yine ona döneceğiz' derler.”
Sabır öyle bir temeldir ki, iyilikler ondan dallanır. Tâat ve îmân onun üzerine kurulur. Ali bin Ebî Tâlib (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Sabır îmândandır. Başın bedendeki durumu ne ise, sabrın da îmândaki yeri odur.”
Lokman Hakîm oğluna buyurdu ki: “Ey oğul! Altın, ateşle tecrübe edildiği gibi, kul da belâ ve musibetlerle tecrübe edilir. Kulun derecesi, bunlara olan sabrı nisbetinde anlaşılır.”
"Sâdık talebe, hocasını yanına çeker!.."
31 Ekim 2025 02:00 | Güncelleme: 31 Ekim 2025 00:42
Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri, talebesine dedi ki: "Seni ziyâret etmek de bizim vazîfemizdir.”
Ebû Muhammed Cerîrî, Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin talebelerinin en büyüklerindendir. Sehl bin Abdullah-ı Tüsterî hazretlerinin sohbetinde de bulundu. 311 (m. 923)’de vefât etti. Fıkıh ilminde imâm ve müftî, edeb ilminde mükemmel, diğer bütün ilimlerde âlim idi. Tasavvuftaki derecesi o kadar yüksek idi ki, Cüneyd-i Bağdadî hazretleri bunun için “Zamanımızın velîsidir” buyurdu. Hazreti Cüneyd’e vefât edeceği zaman, “Sizden sonra kimin sohbetlerine devam edelim?” diye sordular. “Ebû Muhammed Cerîrî’ye gidin” buyurdu.
Tasavvufun üstün hâllerine vâkıf olmakta nihâyette olup, mürşid-i kâmil bir zât idi. Edebe riâyetinin çokluğu o derece idi ki, yalnız olduğu hâlde bile ayaklarını hiç uzatmaz, “Allahü teâlâya karşı edebli olmak lâzımdır” buyururdu.
Bir sene müddetle Mekke-i mükerremede kaldı. Hiç uyumadı, konuşmadı, sırtını bir yere dayamadı ve ayağını uzatmadı. Ebû Bekr Kettânî “Bu kadarını nasıl yapabildiniz?” diye sorunca, “Kalbimi ve niyetimi, Allahü teâlânın râzı olacağı şekilde düzelttim. (Kalbimi riya, kibir, ucub, düşmanlık gibi manevî hastalıklardan temizledim.) Nihâyet bu, zâhirime tesîr etti. Âzâlarım da Allahü teâlânın beğendiği işleri yapmaya başladı. İşte, bende görüp beğendiğin hâlin sebebi ve sırrı budur” buyurdu...
Mekke-i mükerremeden döner dönmez, hemen hocası Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin kabrini ziyâret etti. Sonra evine döndü. Ertesi sabah, namaz kılarken hocasını yanında duruyor gördü. Namazdan sonra, “Muhterem efendim! Mekke-i mükerremeden dönünce bana geleceğinizi biliyordum ve sizi yormamak için dün gelir gelmez ziyâretinize geldim” dedi. Hocası Cüneyd, “O senin fazîletlerindendir. Seni ziyâret etmek de bizim vazîfemizdir. Sen buna fazlasıyla lâyıksın” buyurdu. Çünkü sâdık talebe, hocasını yanına çeker.
İnsanlara vaaz ve nasîhat ettiği meclisinde, bir gün gencin birisi kendisine, “Gönlümü kaybettim. Duâ edin de geri gelsin” dedi. Cerîrî hazretleri gence bakıp, “Biz de aynı dertteyiz” buyurdu.
Talebelerinin arasında içinden devamlı “Allah, Allah” diye zikreden birisi vardı. Bir gün bu gencin başına bir hurma dalı düşüp, başı yarıldı. Başından akan kan, yer üzerinde “Allah, Allah” yazıyordu. Anlaşıldı ki, her kabdan, içinde olan dışarı sızar...
İmanın gitmesine sebep olan şeyler!..
1 Kasım 2025 02:00 | Güncelleme: 1 Kasım 2025 00:47
Anaya babanın İslâmiyete uygun olan emirlerini reddetmek imanın gitmesine sebeptir!..
Kutbüddinzade Mehmed Efendi Osmanlı âlimlerindendir. Mevlâna Fenarî'nîn en seçkin talebelerinden olup tahsilini ikmalden sonra tasavvuf mesleğine intisab etti, icazet aldıktan sonra talebe yetiştirdi. 885 (m. 1480)’de Edirne’de vefat etti. Halk arasında “Mızraklı İlmihal” adıyla meşhur olan “Miftahü’l-Cennet” isimli kitabı çok faydalıdır. Bu eserinde şöyle nakleder:
Şimdi îmanı olduğu hâlde, ileride îmanının gitmesine sebep olan şeyler 40 kadardır:
Bid'at sahibi olmak. Yâni îtikadı bozuk olmak. Zayıf [şüpheli olan] îman. Dokuz azasını doğru yoldan çıkarmak. Büyük günah işlemeye devam etmek. Nimet-i islâma şükrünü kesmek. Âhirete îmansız gitmekten korkmamak. Haksız yere zulmetmek. Sünnet üzere okunan ezan-ı Muhammedîyi dinlememek. Anaya babaya âsi olmak. Onların İslâmiyete uygun olan, mubâh olan emirlerini sert sözle reddetmek. Doğru olsa bile, çok yemin etmek. Namazda, rükû'da, kavmede, iki secdede ve celsede, tâdîl-i erkânı terk etmek. Namazı önemsiz sanıp, öğrenmesine ve çoluk çocuğuna öğretmeye önem vermemek ve namaz kılanlara mâni olmak. Hamr [şarap] ve fazlası sarhoş eden her içkiyi, az da olsa, içmek. Müminlere eziyyet etmek. Yalan yere evliyâlık ve din bilgisi satmak. Günahını unutmak, küçük görmek. Kibrli olmak, yâni kendisini beğenmek. Ucb, yâni ilim ve amelim çoktur demek. Münâfıklık, ikiyüzlülük. Haset etmek, din kardeşini çekememek. Hükûmetin ve üstâdının İslâmiyete muhâlif olmayan sözünü yapmamak. Muhâlif olan emirlerine karşı gelmek. Bir kimseyi tecrübe etmeden, iyi demek. Yalanda ısrâr etmek. Ulemâdan kaçmak. Bıyıklarını sünnet miktârından ziyâde fazla uzatmak. Erkekler ipek giymek. Gıybet etmekte ısrâr etmek. Kâfir de olsa, komşusuna eziyet etmek. Dünya umûru için, çok gazaba gelmek, sinirlenmek. Ribâ, fâiz almak ve vermek. Övünmek için elbisesinin kollarını ve eteklerini fazla uzatmak. Sihirbazlık, büyü yapmak. Müslüman ve sâlih olan mahrem akrabâyı ziyâreti terk etmek. Allahü teâlânın sevdiği kimseyi sevmemek ve İslâmiyeti bozmak için uğraşanları sevmek. Mümin kardeşine üç günden fazla kin tutmak. Zinâya devam etmek. Livâtada bulunup, tövbe etmemek. Ezanı sünnete uygun okumamak ve sünnete uygun okunan ezanı işitince saygı göstermemek. Münkeri (haram) işleyeni görüp de, gücü yettiği hâlde, tatlı dil ile nehyetmemek.
“Duân o an kabul olmazsa hemen ümitsizliğe kapılma!"
2 Kasım 2025 02:00 | Güncelleme: 2 Kasım 2025 01:02
"Allahü teâlânın istediği vakitte yapılan duâ makbûldür, senin istediğin vakitte yaptığın değil.”
Abdullah Şerkâvî hazretleri Ezher şeyhlerindendir. 1150’de (m. 1737) Mısır’da Tavîle köyünde doğdu. Ezher’de tahsil yaptı. Sonra da Ezher şeyhliğine getirildi. Bu arada Muhammed Hifnî’ye intisab ederek Halvetiyye tarikatına girdi. Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın da çok hürmet ettiği Şerkâvî 1227 (m. 1812) senesinde vefat etti. “Şerhu’l-Hikemi’l-Atâiyye” isimli eseri meşhurdur. Bu kitabında buyuruyor ki:
“Duâ edip, çok istediğin bir şeyin o anda verilmemesi, ümitsizliğe kapılmana sebep olmasın. Allahü teâlânın istediği vakitte yapılan duâ makbûldür, senin istediğin vakitte yaptığın değil.”
“Her günah, dalgınlık ve şehvetin aslı, nefsini beğenmektir. Her tâat, uyanıklık ve iffetin esası, nefsini beğenmemektir.”
“Ey kul! Sana vadolunan, güneş batıdan doğuncaya kadar gecikse, hiç şüphe ve tereddüt etme! Çünkü bu tereddüt, aklını bozar, karıştırır ve kalbini bulandırır, karartır.”
“Allahü teâlâ, sana marifetinden bir perde açınca, yaptığın ameller az olsa da yani çok nafile ibâdet yapmasan da, zararı yok. Çünkü bu perdeyi açmakla, senin kendisini bilmeni, marifetini istemektedir. Bilmez misin ki, marifet, O’nun tarafından verilmiş bir nimettir. Ameller ise, senin O’na götürdüklerindir. Senin O’na götürdüklerin ile, O’ndan sana gelenler, verilenler, hiç aynı olur mu?”
“Ameller, yani ibâdetler, işler, ayakta duran ruhsuz beden gibidir. Bunların ruhları, ihlâs sırrının bunlarda bulunmasıdır.”
“Büyüklük, Allahü teâlâya mahsûstur, insan, benliğini, küçüklük ve aşağılık toprağına gömmelidir. Çünkü gömülmeden bitenin, doğması ve büyümesi düşünülemez.”
“Gönlünde günahlar ve dünyâ sevgisi olanın, kalbi nasıl parlar? Yahut, nefs-i emmârenin arzularına göre hareket eden, Allahü teâlânın rızâsını nasıl kazanır? Gaflet ve günahlardan temizlenmeden, Allahü teâlânın huzûruna girmeyi nasıl ister? Çirkin işlerinden tövbe etmeyen, ince sırları anlamayı nasıl umar?”
“Mâsivâ, yani Allahü teâlâdan gayrısı, tamamen zulmet ve karanlıktır. Onu aydınlatan, onda Hakkın zuhuru, görünmesidir. Hakkı kabûl etmeyende nûr, ışık bulunması çok zordur. Marifet güneşinin önünü, mâsivâya bağlılık bulutları kapamıştır.”
“Her fırsat ve boş zamanlarda amel yapıp tâat üzere olmak, seni, nefsin hilelerinden alıkoyar.”
“Sonda kurtulma alâmetlerinden biri, başta Allahü teâlâya yönelmektir.”
Ârifler, sevinçli iken, sıkıntı hâlinden daha çok korkar!
3 Kasım 2025 02:00 | Güncelleme: 3 Kasım 2025 00:58
“Sevinç hâlinden, nefis de haz alır. Çünkü sevinç ve neşe içinde olur. Sıkıntı hâlinden ise nefsin payı yoktur.”
Muhammed Zâfir Medenî hazretleri Şâzilî tarikatı şeyhlerindendir. 1244 (m. 1829)’da Libya’da Mısrâte kasabasında doğdu. Mağrib’e giderek Fas’ta Şâzeliyye şeyhi Mollâ Derkâvî’ye intisap etti. Sultan 2. Abdülhamid’in davetiyle İstanbul’a geldi ve 1320 (m. 1903)’te vefatına kadar İstanbul’da kaldı. el-Envârü’l-kudsiyye fî tenzîhi turukı’l-kavmi’l-aliyye isimli eserinde şöyle buyuruyor:
“Her sorulana cevap verenin, açıkça görülen her şeyi yorumlayanın, karşısındakilerin hâlini hesap etmeden her ilmi açıklayanın bu hareketleri, câhil olduğunu gösterir.”
“Âhıret, mümin kullara mükâfat verme yeri olarak yapılmıştır. Çünkü bu dünyâ, onlara yapılacak ihsânlara müsait değildir. Çünkü mümin kulların değeri, mükâfatlarının fâni olan bir yerde verilmesinden üstündür!”
“Amelinin semeresini dünyâda görmek, âhırette makbûl olmaya işârettir.”
“Allahü teâlâ katındaki kadrini, değerini bilmek istersen, seni hangi işlerde bulundurduğuna dikkat et!”
“İhtiyâcı olmadığı hâlde bir kimseye tâati nasîb eden Allahü teâlânın, bedene ve bâtına âit nimetlerde hiç eksiklik yapmayacağını bilmek lâzımdır.”
“Âriflerin Allahü teâlâdan dileği, O’na hakîki kulluk yapabilmek ve Allahü teâlânın emirlerini yerine getirebilmektir.”
“Dâima azîz olmak istersen, sakın geçici izzet ile gurûrlanma!”
“Âriflere sevinç hâli gelince, darlık, sıkıntı hâlinden daha çok korkarlar. Çünkü sevinç hâlinde, edebin hududunu gözetmek çok az mümkün olur.”
“Sevinç hâlinden, nefis de haz alır. Çünkü sevinç ve neşe içinde olur. Sıkıntı hâlinden ise nefsin payı yoktur.”
“Âlemin dışı güzel, içi ibrettir. Nefis, dışının güzelliğine, kalb, içinin ibretlerine bakar.”
“Umduğu bir şeye kavuşmak, zararına olan bir şeyden kurtulmak için Allahü teâlâya ibâdet eden, yahut azâba düçâr olmamak için ibâdet yapan, Allahü teâlânın kemâl sıfatlarının hakkını vermemiş olur.”
“İhtiyâcını sakın O’ndan başkasından isteme! Sana gelen, O’ndan gelir. O’ndan başkasından nasıl istenir ki? O’ndan başkası kendi ihtiyâcını gideremezken, kendisinden isteyenin ihtiyâcını nasıl görsün, istediğini versin?”
“Ne kadar şaşılsa yeridir ki, bir kimse, ayrılmayacağı şeyden kaçıyor ve onunla kalmayacak olan dünyâyı istiyor. Gözleri kör değilse de, sînesindeki kalb kördür.”
"Talebeye, bütün işlerini rehberine bırakmak düşer"
4 Kasım 2025 02:00 | Güncelleme: 4 Kasım 2025 01:24
"Hakîkî gâyeye, ancak bir mürşidin, yol göstericinin, rehberin sevgisi, rızâsı ile erilebilir."
Şeyhî Mehmed Efendi Nakşibendî şeyhlerindendir.1078 (m. 1668)’de İstanbul’da doğdu. Medrese tahsilini tamamlayarak müderrislik yaptı. Nakşî şeyhi olan babasının vefatı üzerine Emîr Buhârî Dergâhı’nın şeyhliğine getirildi. 1144’te (m. 1731) vefat etti. “Vekâyiu’l-fuzalâ” isimli eserinde evliyanın hayatlarını anlatmaktadır. Bu kitabında şöyle nakleder:
Alâeddîn-i Attâr hazretleri, sohbetlerinde buyurdular ki: “Tasavvuf yoluna taklîd ederek girenin, bir gün hakîkate kavuşacağına kefîl olurum. Hocam Behâeddîn-i Buhârî, bana kendilerini taklid etmemi emrettiler. Onları taklîd ettiğim ve hâlen etmekte olduğum her şeyde, onun eser ve netîcesini görüyorum."
"Nefsi terbiye etmekten maksad, bedenî bağlılıklardan geçip, rûhlar ve hakîkatler âlemine yönelmektir. Kul, kendi istek ve arzularından vazgeçip, Hakkın yoluna mâni olan bağlılıkları terk etmelidir. Bunun çâresi şöyledir: Kendisini dünyâya bağlayan şeylerin hangisinden istediği ân vazgeçebiliyorsa, bunun maksada mâni olmadığını anlamalıdır. Hangisini terk edemiyorsa ve gönlünü ona bağlı tutuyorsa, onun Hak yoluna mâni olduğunu anlamalı ve o bağlılığın kesilmesine çalışmalıdır... Bizim hocamız Şâh-ı Nakşibend, o kadar ihtiyatlı idi ki, yeni bir elbise giyse; 'Bu elbise falan kimsenindir' diyerek, onu emânet gibi giyerlerdi."
"Şuna inanmalı ki: Hakîkî gâyeye, ancak mürşidin, yol göstericinin, rehberin sevgisi, rızâsı ile erebilir. Bu sebeple, mürşidin rızâsını, sevgisini talep etmek, müride talebeye düşen başlıca görevdir."
"Müride, bütün işlerini mürşidine bırakmak düşer. Din işlerini, dünyâ işlerini, her çeşit işini mürşidinin tercihine, tedbirine vererek, mürşidi yanında kendisinin aslâ bir tercihi, seçmesi kalmaya...”
"Bir âlimi ve evliyâyı ziyâret etmekten maksad, Allahü teâlâya yönelmektir. O büyüklerin rûh-ı şerîflerini tam bir yönelme ile ziyâret, cenâb-ı Hakk'ın rızâsına kavuşmaya vesîledir. Nitekim görünüşte halka tevâzu, hakîkatte Hakk'a tevâzudur. Çünkü insanlara Allahü teâlânın rızâsı için tevâzu göstermek makbûldür, kıymetlidir."
"Sâlih zâtların kabirlerine yakın bulunmanın, iyi yönden çok tesiri vardır. Ancak onların rûhâniyetlerine yönelmek, kabirlerine yakın olmaktan daha iyidir. Zîrâ, iyi tesirin yakınlık, uzaklık ile bir bağlantısı yoktur. Her yer aynıdır. Nitekim, bu mânâda Resûlullah efendimiz; (Her nerede bulunursanız, bana salevât okuyunuz) buyurdu."
.
"Makâm-ı Mahmûd" şefaat makamıdır...
5 Kasım 2025 02:00 | Güncelleme: 5 Kasım 2025 01:09
Kıyâmet gününde Peygamber Efendimize şefaat etme yetkisi verilecektir.
Ebû Musa el-Medini hazretleri hadis hafızlarındandır. 501'de (m. 1108) İran’da İsfahan'da doğdu. İlk tahsilinden sonra Hemedan ve Bağdat’ta hadisin yanı sıra kıraat de okudu. Tahsilini tamamladıktan sonra İsfahan'a dönerek orada talebe yetiştirdi. 581'de (m. 1185) İsfahan'da vefat etti. Şöyle nakletmiştir:
Kıyâmet gününde Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) şefaat etme yetkisi verilecektir. O’na Makâm-ı Mahmûd verilerek de diğer Peygamberlerden (aleyhimüsselâm) üstün kılınmıştır. Bu mevzûda cenâb-ı Hak, İsrâ sûresi 79. âyetinde meâlen; “Gecenin bir kısmında da uyanıp, sırf sana mahsûs olmak üzere onunla (Kur’ân-ı kerîmle) teheccüd kıl. Tâ ki Rabbin seni kıyâmette Makâm-ı Mahmûd’a (âhıretteki şefaat makamına) göndere...” buyurdu.
Resûlullah Efendimize, Makâm-ı Mahmûd’dan suâl ettiler. “O şefaattir” buyurdu...
Ka’b bin Mâlik’in (radıyallahü anh) bildirdiği hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz; “Kıyâmet günü insanlar haşrolunduklarında ben ve ümmetim bir yerde olacağız. Rabbim bana yeşil bir elbise giydirecek. Sonra bana izin verilecek. Allah tarafından ne söylemem isteniyorsa söyleyeceğim, işte Makâm-ı Mahmûd budur” buyurdu.
İbn-i Mes’ûd (radıyallahü anh) “Makâm-ı Mahmûd, Resûlullah efendimizin Arş’ın sağında durmasıdır. Kimse orada durmayacaktır. Bu sebeple evvelkiler de, sonrakiler de O’na gıbta edecekler” dedi.
Huzeyfe (radıyallahü anh) dedi ki: “Allahü teâlâ insanları kıyâmet gününde, yalın ayak, başı açık, dümdüz bir yerde toplayacaktır. Öyle ki, çağırılan kişi onlara sesini rahatça duyurabilecek ve onları zahmet çekmeden görebilecektir, ilk yaratıldıkları zaman konuşmaktan âciz oldukları gibi, o gün de O’nun izni olmadan kimse konuşamayacaktır. Tam bu esnada Resûlullah efendimiz çağırılacak, O da buyuracak ki: Buyur, bütün hayır senin yed-i kudretindedir. Şerri de ancak sen önlersin. Senin hidâyete erdirdiğin kimse ancak hidâyete ermiş olabilir, işte (âciz) kulun şimdi huzûrundadır. Sana yönelmiş durmaktadır. Yegâne sığınak sensin. Senin azâbından ancak yine senin lütfunla merhametinle kurtulabiliriz. En yüce sensin, en büyük sensin. Ey Beytin Rabbi! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim.”
Resûlullahın açıkça bildirdiği şeyleri tasdik eden mümindir
6 Kasım 2025 02:00 | Güncelleme: 6 Kasım 2025 01:02
Resûlullah Efendimizin getirdiği açıkça bilinen şeylerden birisini inkâr etmek küfürdür!
Şeyhzâde Mehmed Efendi Osmanlı tefsir ve fıkıh âlimlerindendir. Aslen İzmitli olup babasının adı Muslihuddin Mustafa’dır. Tahsilini İstanbul’da yaptı. Tefsir ve fıkıh ilimlerinde yetişerek Beyzâvî’nin “Envârü’t-tenzîl” kitabına yazdığı hâşiye ile meşhur oldu. İstanbul’un değişik medreselerinde müderrislik yaptı. 951 (m. 1544)’de vefat etti. “Envârü’t-tenzîl hâşiyesi”nde şöyle buyuruyor:
Dinde küfür: Resûlullah Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) getirdiği açıkça bilinen şeylerden birisini inkâr etmektir. Çünkü bir kimse, Resûlullah Efendimizin getirdiği açıkça bilinen şeylerin hepsini tasdik ederse mümin olur. Bir kimse Resûlullah Efendimizin getirdiklerinin bir kısmını veya hepsini tasdik etmezse, o kimse imansızdır.
İctihâdî ve tevâtür olarak bildirilmeyen hükümleri inkâr eden imansız olmaz. Tevâtür ile Resûlullah Efendimizin getirdiği ve dinden olduğu bilinen şeyleri inkâr eden imansız olur. Allahü teâlânın varlığını, O’nun alîm, kadir, muhtâr olduğunu veya Resûlullah efendimizin Peygamberliğini, Kur’ân-ı kerîmin sıhhatini, namazın, orucun, zekâtın, haccın, farz olması, zinânın ve içkinin haramlığı gibi, dinden olduğu açıkça bilinen husûsları inkâr eden kimse imansızdır. Çünkü bu kimse, dinden olduğu zarurî olarak ve açıkça bilinen bir şeyde Resûlullah Efendimizi tasdik etmemiştir.
Suâl: Zünnar kuşanmak (ve benzerlerini yapmak) ile Allahü teâlânın emirlerini yapmamak ve yasak ettiği şeyleri yapmak, onlardan sakınmamak arasındaki fark nedir ki, birincisini yapan imansız oluyor, ikincisinde ise kâfir olmuyor, sâdece günahkâr oluyor?
Cevap: Zünnar kuşanmak (ve benzerleri) kâfirlere mahsûs bir şekil ve görünüştür. Mümin bunları kullanmaya cesâret edemez. Fakat emirleri yapmamak, nehyedilen şeyleri yapmak böyle değildir. Çünkü bunlar, dînen mahzurlu görülen şeylerdir. Ancak insanın yaratılışında nefs-i emmâresine uymak, nefsinin arzu ve isteklerinin aklına galip gelmesi bulunduğu için, müminden, bazen nefsine uyması, hevasının galip gelmesi sebebiyle dînen mahzurlu şeyler meydana gelebilir. Bunlar dinde tekzîb ve imansızlık alâmeti sayılmamıştır. Bunlar yapıldığı zaman küfür ile hüküm olunmamıştır. Fakat birincisinde, yani zünnâr kuşanmak ve benzerlerini kullanmak ise, dinde itikâd bozukluğu olarak sayılmış, dinde tekzîb (inkâr) alâmeti olarak kabûl edilmiş, onu yapanın imansız olduğuna hükmolunmuştur.”
Kötülük yaptığında üzülen, iyiliklerine sevinen mümindir
7 Kasım 2025 02:00 | Güncelleme: 7 Kasım 2025 01:18
Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: "Eshâbım tuz gibidir. Yemek ancak tuz ile lezzetli olur."
Âdem Askalânî hazretleri Tebe-i tâbiînin hadîs ve tefsîr âlimlerindendir. 132 (m. 749)’de Horasan’da Merv şehrinde doğup 221 (m. 835)’de, Askalân’da vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları:
Hazret-i Ömer’den “radıyallahü anh” rivâyet edilmiştir. Resûlullah Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Eshâbıma hürmet ediniz. Şüphesiz, Eshâbım sizin üstünlerinizdir. Sonra onları takip edenler, sonra da onları takip edenler üstündürler. Sonra yalan yayılır. Hattâ istenmediği hâlde yemîn eder, istenmeden şâhitlik ederler. Dikkat ediniz. Cennetin ortasına girerek saâdete kavuşmak isteyen, cemâatten ayrılmasın. Çünkü şeytân kendi görüşüne uyarak cemâatden ayrılan ile birliktedir. İki kişi bir araya gelse şeytân onlardan çok uzak olur. Ancak yabancı bir kadın ile bir erkek bir araya gelirse şeytân onların üçüncüsü olur. Kim iyiliklerinden dolayı sevinir, kötülüklerine üzülürse, mümindir.)
Yine, Câbir “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet edilmiştir. Resûlullah Efendimiz buyurdular ki: (Beni gören ve beni göreni gören Müslümânı Cehennem ateşi yakmaz.)
Abdullah bin Mağfel’den “radıyallahü anh” rivâyet edilmiştir. Resûlullah Efendimiz buyurdular ki: (Allahü teâlâ hazretlerinden korkunuz! Allahü teâlâ hazretlerinden Eshâbım hakkında korkun. Onları kötü sözlerinize hedef ittihâz etmeyiniz. Her kim ki onlara buğzeyler, bana buğzettiği için buğzeder. Her kim ki onlara ezâ eder, bana ezâ (eziyet) eder. Her kim ki bana ezâ eder, Allahü teâlâ hazretlerine ezâ [eziyyet] eder. Her kim ki Allahü teâlâ hazretlerine ezâ ederse, ona azap yapması yakındır.)
Enes “radıyallahü anh” rivâyet etmiştir. Resûlullah Efendimiz buyurdular ki: (Ümmetimde Eshâbım tuz gibidir. Yemek ancak tuz ile lezzetli olur.)
Abdüllah bin Zübeyr'in “radıyallahü anh” babasından naklettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah Efendimiz buyurdular ki: (Kıyâmet günü, Eshâbımdan her biri, kabirlerinden kalkarken, vefât ettiği memleketin bütün müminlerinin önlerine düşerek ve onlara nûr ve ışık saçarak, arasat meydânına götürürler.)
İbn-i Mes’ûd “radıyallahü anh” hazretleri rivâyet etmiştir. Resûlullah Efendimiz buyurdular ki: (Eshâbımdan bana, beni rencîde edecek bir şey söylemeyiniz. Ben onların yanına kalbim selîm olarak çıkmak isterim!)
Allahü teâlâ, herkese, tevekkülü emreyledi!
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
08 Kasım, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Sûre-i Mâidede buyuruldu ki: "Eğer îmânınız varsa, Allahü teâlâya tevekkül ediniz!"
Cemâleddîn İbrâhîm Şîrâzî hazretleri Şâfiî fıkıh âlimlerindendir. 393’te (m. 1003) İran’da Şîraz’ın Fîrûzâbâd beldesinde doğdu. Tahsil için Şîraz, Basra ve Bağdat’a gitti. İcazet alarak Nizâmiye Medresesinde müderris oldu. 476 (m. 1083)’de Bağdat’ta vefat etti. “et-Tenbîh fî fürûi’l-fıkhi’ş-Şâfi’î” isimli eserinde şöyle buyuruyor:
Allahü teâlâ, herkese, tevekkülü emreylemiştir. (Tevekkül îmânın şartıdır) meâlindeki âyet-i kerîme, bu emrlerden biridir. Sûre-i Mâidede, (Eğer îmânınız varsa, Allahü teâlâya tevekkül ediniz!), sûre-i İmrânda, (Allahü teâlâ, tevekkül edenleri elbette sever), sûre-i Talâkda, (Bir kimse, Allahü teâlâya tevekkül ederse, Allahü teâlâ, ona kâfîdir), sûre-i Zümerde, (Allahü teâlâ, kuluna kâfî değil midir?) meâllerinde dahâ nice âyet-i kerîme vardır.
Resûlullah efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki: (Ümmetimden bir kısmını, bana gösterdiler. Dağları, sahrâları doldurmuşlardı. Böyle çok olduklarına şaşırdım ve sevindim. Sevindin mi, dediler, evet dedim. Bunlardan ancak yetmişbin adedi hesapsız Cennete girer dediler. Bunlar hangileridir diye sordum. İşlerine sihir, büyü, dağlamak, fal karıştırmayıp, Allahü teâlâdan başkasına tevekkül ve itimat etmeyenlerdir buyuruldu.) Dineyenler arasında Ukâşe “radıyallahü anh” ayağa kalkıp, (Yâ Resûlallah! Dua buyur da, onlardan olayım) deyince, (Yâ Rabbî! Bunu onlardan eyle!) buyurdu. Biri kalkıp, aynı duayı isteyince, (Ukâşe senden çabuk davrandı) buyurdu.
Bir hadîs-i şerîfte, (Allahü teâlâya tam tevekkül etseydiniz, kuşların rızkını verdiği gibi, size de gönderirdi. Kuşlar, sabâh mideleri boş, aç gider. Akşam mideleri dolmuş, doymuş olarak döner) buyurdu. Bir hadîs-i şerîfte, (Bir kimse Allahü teâlâya sığınırsa, Allahü teâlâ, onun her işine yetişir. Hiç ummadığı yerden, ona rızık verir. Her kim, dünyâya güvenirse onu dünyâda bırakır) buyurdu.
İbrâhîm aleyhisselâmı mancınığa koyup, ateşe atarlarken (Hasbiyallah ve ni’melvekîl), yani (Bana Allahım yetişir. O iyi vekîl, yardımcıdır) dedi. Ateşe düşerken, Cebrâîl “aleyhisselâm” gelip, (Bir dileğin var mı?) dedi, (Var, amma sana değil) dedi. Böylece (Hasbiyallah) sözünün eri olduğunu gösterdi.
.Ölüm hastalığında bir vasiyet yazmalıdır!..
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
09 Kasım, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Vasiyetnâmeyi ölüm hastalığında yazmak vâcip, sıhhatte iken yazıp, yanında taşımak müstehaptır.
Cemâleddîn Abdullah Ma’arrî hazretleri Şâfiî fıkıh ve ferâiz âlimidir. 935 (m. 1529)’da Halep yakınlarında Ma’arretün-nu’man’da doğdu. Süyûtî ve Zekeriyyâ el-Ensârî’den ilim tahsil ettikten sonra Mısır’a giderek Ezher’de hatiplik ve müderrislik yaptı. 999 (m. 1591)’de vefat etti. “Fethu’l-ķarîbi’l-mücîb” adlı eserinde şöyle buyuruyor:
Her Müslüman, ölüm hastalığında bir vasiyet yazmalıdır. Vasiyetnâmeyi ölüm hastalığında yazmak vâcip, sıhhatte iken yazıp, yanında taşımak müstehaptır. Burada evlâdına, ahbâbına son nasîhatini yapmalıdır. Kendinde hakkı bulunanlardan, helalleşmelerini, alacaklarını, vereceklerini, borçların ödenmesini, iskât yapılmasını, hac borcu varsa, vekîl gönderilmesini istemeli, cenâze hizmetindeki ve definden sonraki isteklerini bildirmelidir. Zevcesine olan mehr-i müeccel borcunun ödenmesi için vasiyet etmesini unutmamalıdır. Bu isteklerinin ahkâm-ı İslâmiyeye uygun yapılması için, âdil iki şâhit yanında bir vasî seçmelidir. Hac yapılmasını vasiyet edince, bulunduğu şehirden gönderilir. Malı az ise, malının yetişeceği yerden gönderilir. Gazâ edilmesi için vasiyet edince, harp edenlere ve harp malzemesi için verilir. Ehl-i kitap kâfirlerin fakîrlerine verilmek için vasiyet câizdir. Kilise yapmaları için vasiyet câiz değildir. Yalnız ev bırakan kimsenin, birinin evde oturmasını vasiyet etmesi câizdir. Ölünceye kadar evde oturur.
Ölüm hastalığı hâsıl olmadan önce, çocuklarından birine, fazla hizmet ettiği veyâ muhtaç olduğu için, bir şey hediye etmek câizdir. Malının sülüsünün bir şehirdeki fakîrlere dağıtılmasını vasiyet edince, başka şehirdeki fakîrlere dağıtılması câiz olur. Bu parayı on fakîre dağıt denilip, hepsinin bir fakîre verilmesi ve bunun aksi de câiz olur. On günde dağıt denilip, hepsini bir günde dağıtsa câiz olur. Malımın sülüsünü (üçte biri) akrabâma dağıtın dese, vârislerin gayrısına dağıtılır. Vârisler arasında küçükler olsa veyâ meyyitin borcu olsa da, büyükler mîrâstan yiyebilirler.
Bir kimse vasiyetini iptâl edebilir. Vasiyetini inkâr etmesi, iptâl olmaz. Vasiyeti kabûl eden vasî, hasta öldükten sonra vazgeçemez. Emîn olmayan fâsık veyâ zimmî vasî yapılırsa, hâkim bunları değiştirir. Vasî muhtaç olunca, yetîmin malından yiyebilir. Kimseye hibe edemez. Helâk ederse, azlolunur.
.Yasaklardan sakınmak, emri yapmaktan daha mühimdir!
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
10 Kasım, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kalbi temizlemekte ve nefsi ezmekte, yasaklardan sakınmak, emirleri yapmaktan daha fazla ilerletir.
Karamanî Lütfullah Efendi Bursa'da Emîr Sultan hazretlerinin vefatından sonra onun makamına geçmiş olan zatların üçüncüsüdür. Emîr Sultan hazretleri Buhara'dan Bursa'ya hicretleri esnasında Karaman'a uğradıkları zaman Lütfullah Efendinin pederi Abdullah Fakih’in hanesinde misafir olmuşlar ve ona, yakında salih bir evlâda nâîl olacaklarını müjdelemişlerdi. Lütfullah Efendi 894 (m. 1488)’de Bursa'da vefat etti. “Cenahü's-Sâlikîn” ismindeki eserinde buyuryor ki:
Günah işleyince, hemen tövbe ve istiğfâr etmelidir. Gizli yapılan günahın tövbesi gizli, âşikâr yapılanın tövbesi âşikâr olmalıdır. Tövbeyi geciktirmemelidir. Günah işleyince, melekler üç saat yazmaz. Bu zamanda tövbe edilirse, hiç yazılmaz. Tövbe edilmezse, bir günah yazılır. Tövbeyi geciktirmek, daha büyük günahtır. Ölünceye kadar, tövbe kabûl olur.
Haramlardan ve verâı şüphelilerden sakınmayı huy edinmelidir. Yasak olandan sakınmak, emri yapmaktan daha mühimdir. Çünkü, kalbi temizlemekte ve nefsi ezmekte, yasaklardan sakınmak, emirleri yapmaktan daha fazla ilerletir, daha faydalıdır. İyi işleri, iyi insanlar da, fâcirler de yapar. Fakat ancak sıddıklar, îmanı kuvvetli olanlar, haramlardan sakınır. Hadis-i şerifte, (Kıyâmet günü, Allahü teâlânın ihsânına kavuşacakların başında, verâ ve zühd sahipleri bulunacaktır) buyuruldu. [Zühd, helâl malın fazlasından da sakınmaktır.] Hadis-i şerifte, (Verâ sahibi imamın arkasında kılınan namaz kabûl olur. Verâ sahibine verilen hediye kabûl olur. Verâ sahibi ile oturmak ibâdet olur. Onunla konuşmak, sadaka olur) buyuruldu.
Bir işi yaparken, kalbin rahat etmezse, [sıkılırsa, çarparsa], o işi terk et! Şüphe ettiğin işleri yapmakta, kalbini müftî yap! Hadis-i şerifte, (Kalbin sâkin olduğu [rahat ettiği, beğendiği] ve nefsin sıkıldığı [beğenmediği] işler, hayırlıdır. Yalnız nefsin sâkin olduğu iş şerdir) buyuruldu.
Bir hadis-i şerifte, (Helâl ve haram olan şeyler açık bildirilmiştir. Şüpheli şeylerden sakın! Açık bildirilmiş olanlara tâbi ol!) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte, (Helâl ve haram olan şeyleri, Allahü teâlâ, açık bildirdi. Bildirmediklerini affeder) buyuruldu. Şüpheli bir şey ile karşılaşınca, elini göğsünün [kalbinin] üstüne koy! Çarpıntı olmazsa, o işi yap!
.Mümine lanet etmek, onu öldürmek gibidir!"
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
11 Kasım, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
“Bir insan az ibâdet etse de, güzel ahlâkı sayesinde yüksek dereceye kavuşur.”
Şuayb bin Dînâr Ümevî hazretleri hadis hâfızıdır. Humus’ta doğdu. Zührî, İbnü’l-Münkedir, Zeyd bin Eslem gibi âlimlerden ilim tahsil etti. Rivayet ettiği hadislerin sayısı 1700’ü bulmaktadır. 162’de (m. 779) vefat etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları:
“Bir kimse kırk yaşını geçer de, iyiliği kötülüğünden çok olmazsa, cehenneme hazırlansın.” “Allahü teâlânın kulundan uzaklaşmasının alâmeti, kulun mâlâyanî, lüzumsuz şeylerle meşgûl olmasıdır.” “Dünyâ müminin zindanı, kâfirin cennetidir.” “Dünyâsını seven âhıretine, âhıretini seven dünyâsına zarar verir. Devamlı olanı, geçici olana tercih ediniz.” “Size geniş, doğru bir yol bıraktım. Gecesi gündüz gibidir. O yolda giden kurtulur. Terk eden sapıtır ve helak olur.”
“Sizin için dünyâdan çok korkuyorum. Size kapısını açar ve sizi helak eder.” “Kıyâmet gününde üç sınıf insan şefaat eder. Bunlardan; önce peygamberler, sonra âlimler, sonra şehîdler şefaat ederler.” “İnsanın bedeninde bir et parçası vardır. Bu iyi olursa, bütün uzuvları iyi olur. Bu kötü olursa, bütün organlar bozuk olur. Bu kalptir.” “Ameller, niyetlere göredir.” “Sabah akşam on defa salevat getirene kıyamette şefaat ederim.”
“Kim sabah namazını kılar, sonra dünyâ işlerine âit boş bir söz söylemeden dört rek’at kuşluk namazı kılıncaya kadar Allahü teâlâyı zikrederse, annesinden doğduğu gibi günahsız ve tertemiz olur.”
“Bir kimse bana salevât okursa, bana bildirilir. Ben de ona duâ ederim” “Gizli yapılan günâhın tövbesini gizli yapınız! Aşikâre yapılan günâhın tövbesini aşikâre yapınız. Günâhınızı bilenlere, tövbenizi duyurunuz!” “Allaha imândan sonra aklın başı, insanlara dostluk etmektir ve kati görüşten vazgeçmektir. Hiçbir kimse, istişâreyle helak olmamıştır. Cenâb-ı Hak kulunu helak etmek isteyince, önce onun görüşünü helak eder.” “Kıyâmet günü mizanda en ağır gelen şey, Allah korkusu ile güzel ahlâktır.” “Müminlerin îmân yönünden en faziletlisi, en üstünü, ahlâkça en iyi olanıdır.”
“Bir insan az ibâdet etse de, güzel ahlâkı sayesinde yüksek dereceye kavuşur.” “Kim nimet sahibinden (zenginlerden) başkası ile (fakirlerle) ilgilenmez, yüz çevirirse, Allahü teâlânın Muhammed’e (sallallahü aleyhi ve sellem) indirdiğini inkâr etmiş olur.”
“Bir kimse sahibi olmadığı bir şeyi nezredemez (adakta bulunamaz). Mümine lanet etmek, onu öldürmek gibidir.
.Nefsini ıslah eden, saadete kavuşur...
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
12 Kasım, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
"Bütün hâl ve hareketinde Allahü teâlâyı hatırla ki, kurtulanlardan olasın..."
Tâhir bin Abdullâh Taberî hazretleri Şâfiî fıkıh âlimidir. 348 (m. 959)’da İran’da Taberistan’a bağlı Âmül’de doğdu. Memleketinde ve Bağdat’ta Dârekutnî ve diğer büyük âlimlerden ilim tahsil etti. Bağdat’ta Bâbüttâk kadılığına getirildi. 450 (m. 1058)’de vefat etti “Ravzatü’l-müntehâ fî mevlidi’l-İmâmi’ş-Şâfi’î” isimli eserinde İmâm-ı Şâfi’î hazretlerini anlatır. Bu kitabında şöyle nakleder:
İmâm-ı Şafiî hazretlerinin siması, gayet güzel ve sevimli idi. Üstün bir zekâya ve kabiliyete sâhib idi. Peygamber Efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” sünnetine son derece riâyet ederdi. İlmi, tevâzusu, heybet ve vekarı ile kalblere tesîr ederdi. Kur’ân-ı kerîm okurken dinleyenler kendinden geçerdi. Orta hâlli giyinirdi. Heybetli bir görünüşü vardı. O bakarken, yanındakiler su dahi içemezlerdi. Yüzüğünde, “el-bereketüfil-kanâ’ati” (Bereket, kanâat etmektedir) yazılı idi.
Abdullah bin Muhammed Bekrî şöyle anlatmıştır: “İmâm-ı Şafiî ile Bağdâd’da nehir kenarında oturuyor idik. Bir genç gelip abdest almaya başladı. Fakat abdesti yanlış aldı. İmâm-ı Şafiî o gence 'Abdesti tam al. Allahü teâlâ sana dünyâ ve âhıret saadeti versin' buyurdu. Genç tekrar abdest alıp, yanımıza geldi ve bana nasîhat et, öğret deyince, İmâm-ı Şafiî şöyle buyurdu: 'Allahü teâlâyı bilen necât (kurtuluş) bulur. Dîninde titizlik gösteren, kötülüklerden kurtulur. Nefsini ıslah eden, saadete kavuşur... Biraz daha ister misin?' dedi. Genç evet deyince, şöyle devam etti:
'Kim şu üç şeyi yaparsa îmânı kâmil olur: 1-Emr-i bil-ma’rûf yapmak. Yani Allahü teâlânın emirlerini yapmak ve yaymak. 2-Nehy-i anil-münker yapmak. Yani Allahü teâlânın yasaklarını yapmamak ve yapılmaması için uğraşmak. 3-Her işinde Allahü teâlânın dinde bildirdiği hudutlar içinde bulunmak' buyurdu. Sonra, 'Biraz daha ister misin?' deyince, genç, 'İhsan ediniz efendim' dedi. Şöyle buyurdu:
'Dünyâya bağlanıp, ona düşkün olma, âhıreti iste. Bütün hâl ve hareketinde Allahü teâlâyı hatırla ki, kurtulanlardan olasın.' Bu nasîhatleri dinleyen genç, son derece memnun olup, benim yanıma yaklaşarak, bu zât kimdir, dedi. Ben de, İmâm-ı Şafiî olduğunu söyleyip tanıttım. Bunun üzerine genç, bugün ne bahtiyarım ki, böyle büyük zâtı görüp, nasîhatini dinledim' dedi.”
.Kur’ân-ı kerîmi ücret ile okumak bâtıldır!
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
13 Kasım, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Ücret ile okunan Kur’ân-ı kerîmden, ölüye de, okuyana da sevap hâsıl olmaz!
Tâcüşşerîa Ömer Buhârî hazretleri Hanefî fıkıh âlimidir. Buhara’da doğdu. Burada meşhur fıkıh âlimlerinden ilim tahsil etti. Kirman Kutbiyye-Sultâniyye Medresesi’nde uzun yıllar ders verdi. 709 (m 1309)’da vefat etti. Meşhur “Hidâye” fıkıh kitabını şerhi olan “Nihâyetü’l-kifâye” adlı eserinde şöyle buyuruyor:
Ücret ile okunan Kur’ân-ı kerîmden, ne ölüye, ne de okuyana sevap hâsıl olmaz. Hâfızlar, para için, mal için okumamalıdır. Hâfız da, parayı veren de günâha girer. Ücret ile, belli bir zamân Kur’ân-ı kerîm okutmak câiz değil diyenler olduğu gibi, câiz diyenler de oldu. Kur’ân-ı kerîmi ücret ile okumak, bâtıldır, bid’attir. Dört halîfe zamânında, hiç kimse bunu işlemedi. Kur’ân-ı kerîm öğretmeye zarûret vardır. Mezâr başında, ücret ile Kur’ân-ı kerîm okutmak için ise zarûret yoktur. Câiz olup olmamak şüphesi, Kur’ân-ı kerîm öğretmek için alınan paradadır. Kur’ân-ı kerîm ve mevlid okumak için ücret almaya câiz diyen olmamıştır.
Din kardeşinin kabrini ziyâret edip, rûhuna Kur’ân-ı kerîm okumak iyidir. Fakat, ölürken bunu vasiyet etmek câiz değildir. Okuyana yardım niyeti ile de câiz olmaz. Para vererek Kur’ân-ı kerîmden Rukye [muska] yazdırmak câiz buyurmuşlar ise de, bu, tedâvî ve kâğıt, mürekkeb ücretidir. İbâdet ücreti değildir.
Hâfız pazarlık etmeden, Allah rızâsı için hatim, cüz veyâ mevlid okursa, okutanın hediye ettiğini alması câiz olur. İtirâz ederse, aldığı harâm olur. Okutanın da az vermesi câiz değildir. Hatim okutmak için, hâfıza, kırkbeş dirhem gümüş veyâ dörtbuçuk miskal altından az hediye vermek câiz değildir. Ne kadar çok verirse, sevâbı o kadar çok olur. Bu gibi ibâdetleri, ücret şart etmeden kabûl edip işe başlamalı, sonra işveren ne verirse almalıdır. Bu kadar para verirsen yaparım, vermezsen yapmam demek bâtıl olur, ücreti alması harâm olur. Hâfız, okumak için, çok veren ile az vereni ayırt etmemelidir. Ayırt ederse, para kazanmak için hâfız olmuş demektir. Bu ise, harâmdır.
Hâfızlar, Kur’ân-ı kerîm ve mevlid okumakla geçinmemeli. Bunları, para düşünmeden, Allah rızâsı için okumalıdır. Kur’ân-ı kerîmi bastırıp satanlar, bunu kitapçılık ticâretine âlet edenler, Kur’ân-ı kerîm öğretilmesine, okunmasına sebep olmak niyeti ile olursa, câiz ve sevap olur. Aldığı satış parası helâl olur. Fakat, böyle niyetin alâmeti, mal oluş fiyâtına yakın, az bir kârla satmaktır
.Ölü evinden helva dağıtılması mekrûhtur!
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
14 Kasım, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Cenâze çıkan eve komşuların, akrabâların, yemek göndermeleri müstehaptır.
Necmeddîn Tarsûsî hazretleri Hanefî fıkıh âlimidir. Aslen Tarsuslu olup 721 (1321)’de Şam’da doğdu. Arapça, fıkıh ve fıkıh usulü tahsil ettikten sonra İkbâliyye Medresesi’nde müderrisliğe, daha sonra da Şam Hanefî kâdılkudâtı nâibliğine tayin edildi. 758 (m. 1357)’de Şam’da vefat etti. “el-Fevâ’idü’l-fıkhiyye” isimli eserinde şöyle buyuruyor:
Meyyit sâhiplerinden büyük, küçük erkeklere ve yaşlı kadınlara rast gelince, taziye etmek, yani, başın sağ olsun demek gibi, sabır tavsiye etmek müstehaptır. Taziye için, (A’zamallahü ecrek ve ahsene azâek ve gafere limeyyitik) denir ki, (Allahü teâlâ, sevâbını, dereceni arttırsın ve güzel sabretmeni nasip eylesin ve meyyitinin günâhlarını affeylesin) demektir. Musîbetlere, elemlere sevap olmaz. Bunlara sabretmeye sevâb verilir. Fakat, elemlere sabredilmese de, günâhların affına sebep olurlar. Hastalık da musîbettir.
Meyyit sâhibinin, taziye için, üç günden az, bir yerde bulunması câiz ise de, câmide beklemesi ve kadınların hiçbir yerde beklemeleri câiz değildir. Definden sonra dua edilir. Sessiz olarak Kur’ân-ı kerîm okunur. Yüksek sesle okumak mekrûhtur. Sonra cemaat ve meyyit sâhibi, işleri başına dağılmalıdır. Üç günden sonra taziye yapmak mekrûhtur. Ancak uzakta olanlar ve yakın olup da, geç haber alanlar için mekrûh olmaz. İki kere taziye etmek ve kabir başında ve meyyit sâhiplerinin kapılarında taziye mekrûhtur. Taziye, mektup ile de olur.
Cenâze çıkan eve komşuların ve yakında oturan akrabânın, bir gün ve gecelik yemek göndermeleri müstehaptır. Ca’fer-i Tayyâr “radıyallahü anh” şehîd olunca, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bunun evine yemek gönderilmesini emir buyurdu. Ölü evinden yemek, helva dağıtılması mekrûh ve çirkin bir bid’attir. Birinci, üçüncü, yedinci [kırkıncı ve elliüçüncü] gibi günlerde helva, çörek gibi şeyler yapmak ve kabir başında yemek dağıtmak ve hâfızları, hocaları, mevlidçileri toplayıp, okutup yemek vermek mekrûhtur. Bunların çoğu, gösteriş için, şöhret için yapılmaktadır. Bu bid’atler yapılırken, araya nice harâmlar da karışmaktadır. Bunların yapılmasını vasiyet etmek de bâtıldır. Dinlenmez ve günâhtır. Kırkıncı günü beklememeli, dua, hatim, sadaka ve mevlid okutmak gibi ibâdetler, hemen yapılıp, sevapları meyyitin rûhuna hediye edilmelidir.."
.Bir kimse ölünce, onun kıyâmeti kopmuş olur!
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
15 Kasım, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Allahü teâlâ, ölüm gelinceye kadar ibâdet yapılmasını emretmektedir!..
Celâleddîn Tebrîzî hazretleri evliyanın büyüklerindendir. 560’ta (m. 1165) Tebriz’de doğdu. Bağdat’a gidip Şehâbeddin Sühreverdî hazretlerineintisab etti. İcazet verilerek Hindistan’a gönderildi. Önce Delhi’ye, sonra Bedâyûn’a, oradan Bengal’deki Panduh kasabasına giderek insanları irşad etti. 642 (m. 1244)’de orada vefat etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
Hicr sûresinin doksandokuzuncu âyetinde meâlen, (Sana yakîn gelinceye kadar, Rabbine ibâdet et) buyuruldu. Burada yakîn demek, mevt, yâni ölüm olduğunu, tefsîr âlimleri bildirmektedir. Allahü teâlâ, bu âyet-i kerimede, ölüm gelinceye kadar ibâdet yapılmasını emretmektedir. Ölüm de, bu dünyanın sonu demektir. Çünki hadis-i şerifte, (Bir kimse, ölünce, onun kıyâmeti kopmuş olur) buyuruldu.
Âhıret hayatında hakîkatler meydana çıkacaktır. Orada sûretler hakîkatlerden ayrılacaktır. Dünya hayatı başkadır. Âhıret hayatı başkadır. Bu iki hayatı birbiri ile karıştıran, yâ câhildir veya zındıktır!Zındık, din perdesi altında İslâmiyeti yıkmaya çalışır. Çünkü, İslâmiyetin câhillere olan her emri, âlimlere de ve tesavvuf yolunun sonuna varanlara da emredilmiştir. İslâmiyetin emirlerini yapmakta, bütün müminler ve âriflerin en yüksek derecede olanları arasında hiç ayrılık yoktur. Tasavvufcuların câhil olanları ve mülhidler, İslâmiyetin emir ve yasaklarından kendilerini sıyırmak istiyorlar. Bu emirler ve yasaklar, yalnız câhil kimseler içindir diyorlar. Tasavvufçulara ve tarîkatçılara yalnız marifet ve hakâyık-ı Kur'âniyyeyi öğrenmek emrolundu diyorlar. O kadar câhildirler ki, âmirlere, kumandanlara ve devlet adamlarına da yalnız adalet ve insâf etmeleri emrolundu. Bunlara başka bir ibâdet emrolunmadı diyorlar. İslâmiyet, marifet elde etmek için lâzımdır. Marifet elde edenlerin İslâmiyete uymalarına lüzûm yoktur diyorlar.Yukarıdaki âyet-i kerimede yakîn demek, marifetullah demektir. Sehl bin Abdüllah-i Tüsterî de böyle demiştir diyorlar. Bu âyet-i kerime, (Allahü teâlânın marifetine kavuşuncaya kadar ibâdet ediniz!) demektir diyorlar.
Ehl-i sünnet âlimlerinden bu âyet-i kerimedeki yakîne marifetullah diyen olmuş ise de, (Marifetullah elde edinceye kadar, ibâdet zahmeti, güçlüğü bulunur. Sonra bu güçlük kalmaz) demişlerdir
.
Rüşd ve hidâyet, onun vasıtasıyla gelmektedir
Feyizler, kıyâmete kadar, Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri vâsıtasıylagelecektir.
Kâk Ahmed Efendi Kadirî şeyhlerindendir. Berzenciye Seyyidlerinden olup Kuzey Irak’ta Süleymaniye’de doğdu ve orada yaşadı. 1315 (m. 1897)’de memleketinde vefat etti. “Rağbetü't-Talibin Fi Fazileti'l-İlmi Ve'l-Ülemai'l-Âmilîn” isimli eseride şöyle buyuruyor:
İnsanı Allahü teâlâya kavuşturan yollar ikidir: Birincisi (Nübüvvet yolu) ikincisi, (Vilâyet yolu)dur. Kutublar, evtâd, büdelâ ve nücebâ ve bütün evliyâ hep bu yoldan kavuşmuşlardır. Bu yol, (Sülûk) yoludur. Evliyânın cezbeleri de, bu yolun cezbeleridir. Bu yoldan kavuşanlar, birbirlerine vâsıta ve perde olurlar. Bu yoldan vâsıl olanların önderi ve en üstünleri ve ötekilere vâsıta olanı, hazret-i Alî Mürtezâ “kerremallahü teâlâ vecheh-ül-kerîm”dir. Bu yolda gelen feyizlerin kaynağı odur. Resûlullah Efendimizden “sallallahü aleyhi ve sellem” gelen feyizler, marifetler hep onun vâsıtası ile gelir.
Fâtımat-üz-Zehrâ ve hazret-i Hasen ve hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anhüm”, bu makâmda, hazret-i Alî ile ortaktırlar. Hazret-i Alî, dünyâya gelmeden önce de, bu makâmda idi. Vefât etdikten sonra da, bu yolda her velîye gelen feyizler, hidâyetler, yine onun vâsıtası ile gelmektedir. Çünkü kendisi, bu yolun en yüksek noktasında bulunuyor. Bu makâmın sâhibi O’dur. Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” vefât edince, ondan yayılan feyizler, hazret-i Hasen ve sonra hazret-i Hüseyn vâsıtası ile geldi. Dahâ sonra Oniki İmâmdan, sağ olanları da vâsıta oldular. Bunlardan sonra gelen evliyâya feyizler, bu Oniki İmâm vâsıtası ile geldi. Kutublara, nücebâya da, hep bunlardan geldi. Abdülkâdir-i Geylânî “kuddise sirruh”, velî oluncaya kadar hep böyle idi. Sonra, bu da bu vazîfeye kavuştu. Ondan sonraki kutublara ve nücebâya ve bütün evliyâya Oniki İmâmdan “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz” gelen feyizler, bunun vâsıtası ile geldi. Başka hiçbir velî bu makâma kavuşamadı. Bunun içindir ki, (Önceki velîlerin güneşleri battı. Bizim güneşimiz ufuk üzerinde sonsuz kalacaktır) buyurmuştur.
Hidâyet, irşâd feyzinin akmasını güneş ışıklarının yayılmasına benzetmiştir. Feyzin kesilmesine, güneşin batması demiştir. Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerine Oniki İmâmın vazîfeleri verilmiştir. Rüşd ve hidâyete vâsıta olmuştur. Kıyâmete kadar, her velîye feyizler onun vâsıtası ile gelecektir.
.Allaha en sevimli amel, Müslümanı sevindirmektir"
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
17 Kasım, 2025
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
“Allahü teâlâ bir kulunu nimetlendirirse, o nimetinin eserini kulunun üzerinde görmek ister.”
Ebü’l-Kâsım Temmâm el-Becelî hazretleri hadîs âlimlerindendir. 330’da (m. 941)'de Şam'da doğdu. Buradaki meşhur âlimlerden hadis tahsil etti. 414’te (m. 1023) Şam'da vefat etti. "Fevâ'idü’l-hadîs" ismindeki kitabında naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
“Allaha en sevimli amel, Müslümanı sevindirmektir.İster onun gamını gider, ister onun borcunu öde, ister onun karnını doyur (açlığını gider).” “Allahü teâlâ bir kulunu nimetlendirirse, o nimetinin eserini kulunun üzerinde görmek ister.”
“Rabbim bana dokuz şeyi yapmamı bildirdi. Ben de size (ümmetime) bildiriyorum: Aşikâre olsun gizlilikte olsun ihlâsı, öfkeli anda da rahatlık ânında da adâleti, zenginlik ve fakîrlikte orta yolu, bana zulmedeni affetmeyi, vermeyene vermeyi, benden alâkayı keseni arayıp sormayı, susmamın tefekkür, konuşmamın zikir, bakışımın ibret olmasını.”
“İstişâre eden pişman olmaz. İstihâre eden zarar etmez.” “Kendisine yumuşaklık verilen kimseye, dünyâ ve âhıret iyilikleri verilmiştir.” “Allahü teâlâ, kendisine gerçek manâda bağlanıp ibâdet eden kulunun bütün ihtiyâçlarının sebeblerini yaratır, onu beklemediği yönden rızıklandırır. Kim de kendini tamamen dünyâya kaptırırsa, onu dünyâya kul eder.” “Azâbını, kudret ve azametini düşünerek, Allahü teâlâyı zikrederken gözlerinden yaş dökülen kimseye, kıyâmet gününde azâb edilmez.”
“Eshâbıma sövmeyiniz. Kim Eshâbıma söverse, Allahü teâlânın laneti onun üzerine olsun.” “Hilâli görünce oruca başlayınız. Hilâli görünce bayram yapınız. Eğer hava bulutlu olur da hilâli göremezseniz, otuza tamamlayınız.” “Sahur yemeğini yiyiniz. Çünkü, sahur yemeğinde bereket vardır.” “Bir Müslümanın diktiği ağacın meyvesinden yenildiği zaman, bu onun için sadaka olur. Yine ağaçtan çalınan meyvedeonun için sadaka olur. Vahşi hayvanların yediği de o kimse hesabına bir sadaka olur. Kuşların yediği de sadaka olur. O ağacın meyvesinden herkesin yediği; diken için sadaka olur.”
“Hiçbir kadın uzak bir yere yanında zevci veyahud bir mahremi bulunmadıkça sefere çıkmasın.
.İnsanın sermâyesi, dîni ve âhiretidir...
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
18 Kasım, 2025
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Dünyâ ticâretinin âhirete yaraması ve cehenneme sürüklememesi için, çok uğraşmak lâzımdır.
Kâdî Alî Antâkî hazretleri fıkıh âlimlerindendir. 278 (m. 892)'de Antakya’da doğdu. Şam'da meşhur âlimlerden ilim tahsil etti. İcazet aldıktan sonra Basra, Ahvaz, Hûzistan ve Tüster gibi yerlerde kadılık yaptı. 342 (m. 953)'de vefat etti. Şöyle buyurdu:
Dünyâ ticâretinin âhirete yaraması için ve Cehenneme sürüklememesi için, çok uğraşmak lâzımdır. İnsanın sermâyesi, dîni ve âhiretidir. Bu sermâyeyi kaptırmamak için, çok uyanık olmak lâzımdır. Dînini kayırmak isteyenler şunlara dikkat etmelidir: Her sabâh şöyle niyet etmelidir ki, kendisinin ve evlâd ve âilesinin rızkını kazanmak, onları kimseye muhtaç bırakmamak, Allahü teâlâya râhat ve temiz ibâdet edebilmek, âhiret yolunda yürüyebilmek için, vazîfeme gidiyorum demelidir. O gün Müslümanlara iyilik, yardım ve nasîhat, emr-i ma’rûf, nehy-i münker yapmayı kalbinden geçirmelidir. Onun her işi, ibâdet olur. Dünyâda kazandığı şeyler de, caba olur.
En az, binlerle insan çalışmayacak olursa, kendisinin bir gün bile yaşayamayacağını düşünmelidir. Meselâ, çiftçi, fırıncı, dokumacı, demirci, iplikci ve dahâ nice sanatkârlar, hep onun için çalışıyor. O hepsine muhtaçtır. Herkes onun için çalışıp, ona hâzırlayıp da, onun boş oturması, kimseye faydalı olmaması doğru olur mu? Bu dünyâda herkes yolcudur. Geldik gidiyoruz. Yolcuların birbirlerine yardım etmesi, el ele vermeleri, kardeş gibi olmaları lâzımdır. Her Müslüman böyle düşünmelidir. Vazîfesine başlarken, Müslüman kardeşlerime yardım etmek, onları râhat ettirmek için çalışacağım. Din kardeşlerim benim işimi gördükleri gibi, ben de, onlara hizmet edeceğim demelidir.
İş görürken niyetin doğru olmasına alâmet, insanlara faydalı olan bir meslek, bir sanat seçmekdir. Yani öyle bir iş görmeli ki, eğer o iş olmasa, Müslümanlar sıkıntı çekerdi. İnsanlara lüzûmlu olmayan sanatlarıseçmemelidir. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:(En iyi ticâret, bezzâzlıktır, kumaş satmaktır. En iyi sanat, terziliktir.)
Dünyâ işleri, âhiret için çalışmaya mâni olmamalıdır. Âhiret için ticâret yeri câmilerdir. Münâfıkûn sûresi, dokuzuncu âyet-i kerîmesinde meâlen, (Mallarınız ve çocuklarınız, Allahü teâlâyı, hâtırlamanıza mâni olmasın!) buyuruldu.
Ticâretle meşgûl olan büyüklerimiz, sabâh ve akşamları âhiret için çalışır, Kur’ân-ı kerîm okur, ders dinler, tövbe ve dua eder, ilm öğrenir ve gençlere öğretirlerdi.”.
.Başka mezhebi taklit eden, kendi mezhebinden çıkmaz!
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
19 Kasım, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başka mezhebi taklid etmek, mezheb değiştirmek demek değildir.
Yunuszade Ahmet Vehbi Efendi, son devir Osmanlı müderrislerindendir. 1 Temmuz 1871 tarihinde Afyon-Bolvadin’de doğdu. DedesiKonya'nınTuzlukçu kasabasıKoraşı köyünden gelerek Bolvadin’e yerleşmişti. İstanbul Fatih Medresesinden mezun oldu. 1894’te Şam’a gidip, hadis ilmi üzerine ihtisas yaptı. Dönüşünde Bolvadin Nebi Efendi Medresesinde müderrislik yaptı. Zamanında yayınlananbazı dergi ve gazetelerde yazı ve şiirleri yayınlandı. Millî Mücadele’de önemli hizmetleri bulunan Yunuszade Ahmet Vehbi Efendi 9 Aralık 1938 tarihinde vefat etti. Soyadı kanunu ile birlikte Ünlü soyadını aldı.
AhmedVehbi (Ünlü)Efendi, Sırat-ı Müstakim dergisinde çıkan bir makalesinde şöyle buyuruyor:
Ağrıyan, çürüyen dişini çıkararak, takma protez veyadamaklı diş yaptırmak istemeyip de, dolgu veya kaplama yaptıran bir Hanefî, gusül abdesti alırken, Şâfiî veyaMâlikî mezhebini taklid eder. Çünkü bu iki mezhebde, gusül abdesti alırken, ağız ve burnu yıkamak farz değildir. Diş doldurması veyâ kaplatması, diş ağrısını önlemek ve dişi telef olmaktan kurtarmak içindir. Bunun için zarûret olmaz mı?denilirse, cevâbında deriz ki, zarûret olmak için, başka mezheb taklîd edememek şarttır. Şâfiî veyâ Mâlikî mezhebini taklid etmek de pek kolaydır. Gusülde ve abdestte ve namaza başlarken veya unutursa, namazdan sonra, hatırladığı zaman, Şâfiî veya Mâlikî mezhebini taklid ettiğine niyet etmeli, yanikalbinden geçirmelidir.Bu kimsenin abdestinin, guslünün ve namazının Şâfiî veyâ Mâlikî mezhebine göre sahîh olmaları lâzımdır. Şâfiî mezhebine göre sahih olması için, nikâh etmesi ebedî haram olan onsekiz kadından başka bir kadının derisine kendi derisi ve kendi kaba avret yerine elinin içi değince, abdest almalı ve imam arkasında, içinden Fâtiha okumalıdır. Başka mezhebi taklid etmek, mezheb değiştirmek demek değildir. Taklid eden bir Hanefî, kendi mezhebinden çıkmış değildir. Yalnız, o ibadetin, o mezhebdeki farzlarına ve müfsidlerine tabi olur. Vaciblerde, mekruhlarında ve sünnetlerinde kendi mezhebine tâbi olur.
Kaplaması veyâ dolgusu olan sâlih bir imâmın Mâlikî veyâ Şâfiî mezhebini taklîd etmediği bilinmedikçe, kaplaması, dolgusu olmayan Hanefîler de, bu imâma uymalıdır. Buna, Mâlikî veyâ Şâfiî'yi taklîd edip etmediğini sormak, tecessüs etmek câiz değildir.
.Anne ve babasına iyilik edenin ömrü uzun olur
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
20 Kasım, 2025
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
“Allahü teâlâ, babasına söğene lanet etsin. Allahü teâlâ, annesine söğene lanet etsin.”
Alî bin Muhassin et-Tenûhî hazretleri hadîs âlimlerindendir. Kâdî Ebû Alî Muhassin et-Tenûhî’nin oğludur. 355 (m. 966)’da Basra’da doğdu. Bağdat’a giderek devrinin meşhur âlimlerinden ilim tahsil ettikten sonra kadılık mesleğine intisap ederek Medâin, Azerbaycan, Beredân ve Karmîsîn gibi yerlerde kadılık yaptı. 447 (m. 1055)’de Bağdat’ta vefat etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Resûl-i ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Size büyük günahların en büyüğünü bildireyim mi?” Eshâb-ı Kirâm; “Evet bildir yâ Resûlallah” dediler. Server-i âlem; “Allahü teâlâya şirk koşmak, ana ve babaya âsi olmaktır” buyurdu ve bir yere dayanmakta iken doğruldu. Sonra; “İyi dinleyin! Bir de, yalan yere şehâdettir” buyurdu.
Bakınız Fahr-i âlem, ana-babaya isyanı, onlara fenâ muâmele etmeyi, onların hukukuna riâyet etmemeyi, Allahü teâlâya şirk koşmakla beraber zikretti. Yine Resûlullah Efendimiz bir hadîs-i şerîfte; “Başa kakıcı olan, ana-babaya âsi olan, içki içmeye devam eden Cennete giremez” buyurdu. Başka hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
“Allahü teâlâ, anne ve babasına âsi olana lanet etsin.” “Allahü teâlâ, babasına söğene lanet etsin. Allahü teâlâ, annesine söğene lanet etsin.” “Ana-babaya âsi olmak hariç, Allahü teâlâ, kıyâmet günü bütün günahları tehir eder. Ancak, anne ve babasına âsi olanlara ceza vermekte acele eder.” Yanî böyle kimselere, âhıretten önce dünyâda ceza verir.
Ka’b-ül-Ahbâr buyurdu ki: “Allahü teâlâ, kul, ana ve babasına âsi olduğu zaman, onu helak etmekte acele eder. Kul, anne ve babasına iyilik ve ihsânda bulunduğu müddetçe, ömrü uzun olur. Onlara iyilik etmek, bir şeye ihtiyâç duyduklarında onlara infakta bulunmaktır. Birisi Resûl-i ekremin yanına geldi ve; “Yâ Resûlallah! Babam malımı elimden almak istiyor” dedi. Bunun üzerine Resûl-i ekrem ona; “Sen de, malın da onundur” buyurdu.
Peygamber Efendimiz (Yalan yere yemîn, büyük günahtır) buyurdu. Bir hadîs-i şerifte de, (Yalan yemîn ederek bir Müslümânın hakkını alan kimsenin gideceği yer, Cehennemdir) buyurdu. Doğru olarak çok yemîn etmek, Allahü teâlânın ismine ve yemîne kıymet vermemek olur. Bunlara kıymet vermeyerek yemîn etmek çok çirkindir. Şarkılarda, temsillerde, eğlencelerde yemin etmek böyledir.
.
Tasavvuf, kalbi sâf yapmak, temizlemek demektir...
"Zikrin faydalı olması ve tesîr edebilmesi için ahkâm-ı islâmiyyeye uymak şarttır..."
Kösec Ahmed Efendi Nakşibendî meşayıhındandır. Trabzon’da doğdu. İstanbul’a giderek Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerinin talebelerinden Seyyid Yahyâ Efendiye intisab etti. Nakşibendî yolunda yükseldikten sonra icazet verilerek Konya’ya gönderildi. 1195 (m. 1780)’de Konya’da vefat etti. “Silsile-i Hacegân fî âdab-i Ubudiyyeti'l-Âyan” isimli eseride şöyle buyuruyor:
Tasavvuf, kalbi sâf yapmak, temizlemek demektir. Bu da, zikr-i ilâhî ile olur. Şu kadar var ki, zikri, bir velîden öğrenmesi, ondan izin alması lâzımdır. Böyle öğrenmeksizin yapılan zikrin faydası pek az olur, belki de hiç olmaz. İmâm-ı Rabbânî “rahimehullahü teâlâ” yüzdoksanıncı mektûbunda buyuruyorlar ki:
(Zikrin faydalı olması ve tesîr edebilmesi için ahkâm-ı islâmiyyeye uymak şarttır. Farzları ve sünnetleri yapmak ve harâmlardan ve şüpheli olan şeylerden sakınmak lâzımdır. Zikri, bizim bildirdiğimiz gibi yapan kimse, izin alarak yapmış olur.
Her gün âdet ederek, abdestli, temiz bir yerde, yalnız olarak, kıbleye karşı oturulur. Gözler kapanır. Dil ile yirmibeş kerre (Estagfirullah) denir, her birini söylerken, (Günâhlarıma pişmân oldum. Bir dahâ yapmamaya söz veriyorum. Günâhlarımı affeyle!) diye düşünülür. Sonra bir Fâtiha ile üç İhlâs okuyup, sevâbı, Fahr-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” ile Muhammed Behâeddîn-i Buhârî ve Abdülkâdir-i Geylânînin “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz” rûhlarına hediyye edilir ve kalb ile düşünerek, rûhlarından yardım istenir. Beni de yolunuzun yolcuları arasında bulundurunuz diye yalvarılır. İhlâs-ı şerîf okumadan, yalnız bir Fâtiha dahâ okunur, sevâbı Fahr-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” ile imâm-ı Rabbânî Müceddid-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî Serhendî “kaddesallahü teâlâ esrârehümâ”nin rûhlarına hediye edilir, bunların da rûhlarına kalb ile yalvararak, kendilerinin talebelerinden, mensûblarından saymaları ricâ edilir. Bundan sonra, kısaca (Tezekkür-i mevt) edilir. Yani, kendini ölmüş ve teneşir tahtası üzerinde yıkanmış, kefene sarılmış ve tabuta konulmuş ve mezâra gömülmüş olarak düşünülür. Mezârda olduğu hâlde, Allahü teâlâ ile arasında vesîle ve vâsıta olan zâtı karşısında görür gibi, hayâline getirilir. Buna, (Râbıta) demişlerdir. Tasavvufun bütün yollarında ve ençok büyüklerimizin yolunda en değerli ilerletme vâsıtası olduğu bildirilmişdir. Bu râbıta, en az onbeş dakîka sürer. Dahâ az olursa, tesîri de az olur.
.Ölümü hatırlamak, haram işlemeye cesareti azaltır!
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
22 Kasım, 2025
Paylaş
Dinle
Kaydet
a-
|
+A
Ölümü çok hatırlamak, emirlere sarılmaya ve günahlardan sakınmaya sebep olur.
İbrâhîm bin Ebî Bekr Tilmsânî hazretleri Mâlikî fıkıh âlimlerindendir. 609 (m. 1212)’de Cezayir’in Tilmsân şehrinde doğdu. Endülüs’te (İspanya) Gırnata (Granada) ve Mâleka’da (Malaga) tahsil yaptı. Sonra Fas’ta Sebte’ye yerleşerek talebe yetiştirdi. 690 (m. 1291)’de orada vefat etti. “Urcûzetü’t-Tilmsânî fi’l-ferâiz” isimli eseri feraiz ilmine dairdir. Bu kitabında şöyle yazmaktadır:
Mükellef olanların, ölümü çok hâtırlaması sünnettir. Çünkü ölümü çok hatırlamak, emirlere sarılmaya ve günahlardan sakınmaya sebep olur. Haram işlemeye cesareti azaltır. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Lezzetleri yıkan, eğlencelere son veren ölümü çok hatırlayınız!) Tasavvufçulardan bazıları, her gün bir kere hatırlamayı âdet edinmişti.
Ölmek, yok olmak değildir. Varlığı bozmayan bir iştir. Mevt, rûhun bedene olan bağlılığının sona ermesidir. Rûhun bedenden ayrılmasıdır. Mevt, insanın bir hâlden başka bir hâle dönmesidir. Bir evden, bir eve göç etmektir. Ömer bin Abdül’azîz “rahmetullahi aleyh” buyurdu ki: (Sizler, ancak ebediyet, sonsuzluk için yaratıldınız! Lâkin bir evden, bir eve göç edersiniz!) Mevt, mümine hediyedir, nimettir. Günâhı olanlara musîbettir. Fakirlere rahatlık, zenginlere azaptır. Akıl, Allahü teâlânın hediyesidir. Cehâlet, doğru yoldan çıkmaya sebeptir. Zulüm, insanın çirkinliğidir. İbâdet, gözün nûru olan, sevinç ve neşedir. Allah korkusundan ağlamak, kalbin cilâsıdır. Kahkaha ile gülmek, kalbin zehridir. İnsan ölümü istemez. Hâlbuki mevt, fitneden hayırlıdır. İnsan yaşamayı sever. Hâlbuki mevt, ona hayırlıdır. Sâlih olan mümin, mevt ile dünyânın eziyet ve yorgunluğundan kurtulur. Zalimlerin ölümü ile, memleketler ve kullar rahata kavuşur.
Müminin rûhunun bedenden ayrılması, esirin hapisten kurtulması gibidir. Mümin öldükten sonra, bu dünyaya geri gelmek istemez. Yalnız şehitler, dünyaya geri gelip, bir daha şehit olmak ister. Dünyanın iyiliği gitti. Kederleri kaldı. Bundan dolayı ölüm, her Müslüman için hediyedir. Bir adamın dinini, ancak kabri korur. Müminlere yapılacak ikramlardan birincisi, ölümdeki sevinçtir. Mümini rahatlandıran, ancak Allahü teâlâya kavuşmaktır. Her mümine mevt, hayatından daha iyidir. Kâfirlere de mevt faydalıdır.
.
"Kardeşim ağır hasta ya Resûlallah!.."
Übeyyübni Ka’b anlatır: "Resûlullahın yanında oturuyordum. Bir köylü geldi. Kardeşinin ağır hasta olduğunu söyledi..."
Abdülazîz Dehlevî hazretleri, Hindistan evliyâsının büyüklerinden Şah Veliyyullah Dehlevî hazretlerinin oğludur. 1746 (H.1159) senesinde Dehli'de doğdu. Küçük yaşta Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. On bir yaşında iken babasının vazîfelendirdiği hocalardan okudu. Meşhur altı hadîs kitabı Kütübü Sitte gibi kıymetli eserleri babasından dinledi. Hadîs-i şerîf ilminde diploma aldı. Hindistan'da İngiliz yönetimine karşı hürriyet meşalesini yakarak "Sirâc-ül-Hind" lakabıyla tanındı. 1824 (H.1239) senesinde Delhi'de vefât etti. Elli kadar eser yazdı. Tefsîr-i Azîzî isimli eserinde Bekara sûresinin fazîletlerini bildirirken diyor ki:
Abdüllah bin Ahmed bin Hanbel “rahime-hullahü teâlâ”, (Zevâid-i Müsned)inde ve Hâkim ile Beyhekî “rahime-hümallahü teâlâ” (De’avât) kitâblarında, Übeyyübni Ka’b “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” yanında oturuyordum. Bir köylü geldi. Kardeşinin ağır hasta olduğunu söyledi. (Hastalığı nedir?) buyuruldukda, cin çarpması dedi. (Kardeşini buraya getir) buyurdu... Kardeşi gelip oturdu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” şu âyetleri okuyup, hastaya üfledi. Hemen iyi olup, kalktı:
[Fâtiha, Bekara sûresi başından dört âyet, (Ve ilâhüküm)den başlayarak, (Ya’kılûn)e kadar, iki 163 ve 164'üncü âyetleri, Âyetel-kürsî, (Hâlidûn)e kadar, Bekara sûresi sonundaki (Lillahi)den başlayan üç âyet, (Âl-i İmrân) sûresinin (Şehidallahü) ile başlıyan tek onsekizinci âyeti, (A’râf) sûresinin (İnne-Rabbeküm) ile başlayan tek ellidördüncü âyeti, (Müminûn) sûresinin (Fe-teâlallahü) ile başlayan tek yüzonaltıncı âyeti, Cin sûresinin (Ve ennehu teâlâ) ile başlayan tek üçüncü âyeti, Sâffât sûresinin başından on âyet, Haşr sûresinin sonunda (Hüvallâhü) ile başlayan üç âyet, (İhlâs) ve (Mu’avvizeteyn) sûreleri.]
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Bir evde, şu otuzüç âyet okunduğu gece, yırtıcı hayvân ve eşkıyâ, düşman, sabaha kadar canına, malına zarar yapamaz: Bekara başından beş âyet, Âyetelkürsî başından (Hâlidûn)e kadar üç âyet, Bekara sonunda (Lillahi)den sûre sonuna kadar üç âyet, (A’râf) sûresinde (İnne Rabbeküm)den (Muhsinîn)e kadar, ellibeşten itibâren üç âyet, (İsrâ) sûresi sonundaki (Kul)den iki âyet, Sâffât sûresi başından (Lâzib)e kadar onbir âyet, Rahmân sûresinde (Yâ ma’şerelcin)den (Fe izâ)ya kadar iki âyet, Haşr sûresi sonunda (Lev enzelnâ)dan sûre sonuna kadar, Cin sûresinde başından (Şatatâ)ya kadar dört âyet.)
.Haramlara devam, küfre sebep olur!
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
24 Kasım, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
"Mert olan, herkes gibi alışveriş yapar. Evlenir. Çocukları olur. Fakat bir an Allahını unutmaz!"
Kenzî Hasan Efendi Sümbüliye yolu ariflerindendir. Ankara’nın Ayaş ilçesinde doğdu. İstanbul'da tahsilini tamamladıktan sonra Sümbülî dergâhı şeyhlerinden Seyyid Alâaddin Efendiye intisab etti ve kemale erdikten sonra icazet verilerek irşad vazifesiyle Manisa’ya gönderildi. 1112 (m. 1700)’de Manisa'da vefat etti. Buyurdu ki:
Üç sınıf kimse ile sohbet etme: Gâfil olan âlimler ile ve hep dünya kazancını düşünen hâfızlar ile ve din câhili olan şeyhler ile. Şeyh olarak tanınan bir kimsenin sözleri, işleri, hareketleri, şeriate uygun olmaz ise, sakın, sakın, ona yaklaşma! Hattâ, onun bulunduğu şehirden, köyden kaç! O, gizli, sinsi bir hırsızdır. İnsanın dînini, îmanını çalar. İnsanı şeytanın tuzağına düşürür. Hârikalar, kerâmetler gösterse, dünyaya bağlı olmadığı görünse de, arslandan kaçar gibi, ondan uzaklaş!
Tasavvuf ehli olduğunu söyleyenler çoktur. Bunlar içerisinde, yalnız Resûlullaha tâbi olanlar doğrudur. Kur'ân-ı kerime ve hadis-i şeriflere tâbi olmayan kimseyi, Allah adamı sanmayınız! İnsanı, Allahın rızasına, sevgisine kavuşturan yol, kitaba ve sünnete bağlı olanların gittikleri yoldur. Sözleri, işleri ve ahlâkı, Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) uygun olmayan, kimseyi velî, Allah adamı zannetmeyiniz! Bunların sözlerine, görünüşlerine aldanmamalıdır. Şeriate uymayan her söz, her hâl, zararlıdır. Tasavvuf, şeriate uymaya çalışmaktır. Doğru ile yalancıyı ayıran tek nişan, Resûlullaha uymaktır. Ona uygun olmayan zühd, tevekkül, tatlı sözlerin hiç kıymeti yoktur. Şeriate uygun olmayan zikirlerin, fikirlerin, zevklerin ve kerâmetlerin hiç faydası olmaz. Kerâmet, açlık çekenlerde, nefse uymayanlarda da hâsıl olur. Bunların velî olduklarını göstermez. Şeriatin edeplerine uymayan kimse, Resûlullahın sünnetine uymaktan mahrum kalır. Sünnete uymakta gevşek davranan, farzlara uymaktan mahrum kalır. Farzlarda, haramlarda gevşek olan, velî olamaz. Bunun için, hadis-i şerifte, (Haramlara devam, küfre sebep olur) buyuruldu.
Ebû Saîd-i Ebül-hayr hazretlerine, (Falanca, su üstünde yürüyor dediler. Bu, kıymetli birşey değildir. Çöp de, saman da, su üstünde gidiyor dedi. Falanca, havada uçuyor dediklerinde, karga, sinek de uçuyor dedi. Falanca, bir anda, şehirleri dolaşıyor dediklerinde, şeytan da gidiyor. Bunlar, kıymetli olmayı göstermez. Mert olan, herkes gibi alışveriş yapar. Evlenir. Çocukları olur. Fakat bir an Allahını unutmaz) buyurdu.
.
Bütün din kardeşlerine hizmet etmelidir...
"Büyüklerimiz, kendi nefisleri için değil, din kardeşlerine yardım için, çalışıp kazanmışlardır."
Afîfüddîn Süleymân Tilmsânî hazretleri evliyanın büyüklerindendir. 610’da (m. 1213) Cezayir’in Tilmsân şehrinde doğdu. Burada tahsilini tamamlayıp, bir rehber aramak için memleketinden ayrıldı. Mısır, Suriye ve Anadolu’ya gitti. Konya’da Sadreddin Konevî’yi görünce, ona intisab etti. Sohbetlerinde kemale erdi. İcazet verilerek Şam’a gönderildi. Burada talebe yetiştirdi. 690’da (m. 1291) Şam’da vefat etti. Buyurdu ki:
Fakirlere ve bütün din kardeşlerine hizmet etmelidir. Câfer Huldî buyuruyor ki: "Büyüklerimiz, kendi nefisleri için değil, din kardeşlerine yardım için, çalışıp kazanmışlardır."
Muhammed Ebû Abdüllah bin Hafîf diyor ki: "Bir din kardeşim misafir geldi. Midesi bozuldu. Sabaha kadar, elimde leğen, ibrik ona hizmet ettim. Bir aralık, uyumuşum. Bana, 'Uyudun mu? Allah, seni kahretsin' dedi. Bunu işitenler, 'O sana beddua ederken, kalbin nasıl oldu?' dediklerinde, 'Allah sana rahmet etsin' demiş gibi geldi bana dedi..."
Ebû Ömer Züccâcî diyor ki: "Bir kimse, kavuşamadığı yüksek dereceden laf ederse, sözleri fitneye sebep olur. Bu dereceye yetişmesine mâni olur."
Mürşidin sohbetinde [yanında] edepli olmaya çalış! Ondan, ancak edebli olan, istifâde eder. (Tarîkatin esası, edebdir.) Edebi olmayan, Allahın rızasına kavuşamamıştır. Hülâsa, varlığı bırakıp, toprak gibi olup, büyüklerin hizmetine, sohbetine koşmalıdır. Yoksa, evliyânın sohbetine özenmemelidir. Fayda yerine zararlı olur. Sôfiyye-yi aliyye ile sohbet etmek isteyen, kendini, kalbini, malını, mülkünü düşünmemelidir. Bunları düşünen, maksadına kavuşamaz. Allahü teâlânın marifetini [rızasını], aramakta vakit kaçırma! Ebû Bekr-i Sıddîk buyurdu ki: "Allahü teâlânın marifeti [Onu tanımak], hiçbir sûretle tanınamayacağını anlamak demektir."
İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfenin, "Seni iyi tanıdım" sözü, "Anlaşılamayacağını iyi anladım" demektir. Tasavvuf, ızdırap çekmektir. Sükûn ve rahatlıkta, tasavvuf olmaz. Yâni, âşıkın mâşuku aramaya çalışması, çabalaması, mâşuktan başkası ile rahat etmemesi lâzımdır.
Mürîdin, Tevbe sûresi 118. âyetinde bildirilen, "Geniş olan yeryüzü, onlara dar olur. Kalbleri de, hiçbir şey ile rahat edemez oldu. Allahü teâlânın azâbından, ancak yine Ona sığınılacağını anladılar" sıfatta olması lâzımdır.
Allahü teâlâya olan aşk, bu dereceye varıp, yeryüzü daralır ve kararırsa, rahmet deryasının dalgalanarak, bu garîbe damlaması ile vahdet halvethânesine kabûl olunması umulur.
.Bir işi yapmaya kuvvet veren Allahü teâlâdır...
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
26 Kasım, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
"Âhıret gününde Allah indinde idârecilerin en mesudu, tebaasını mesud eden idârecidir."
Takıyyüddîn Gazzî hazretleri Hanefî fıkıh âlimidir. 950 (m. 1543)’de Filistin’de Gazze’de doğdu. Kahire’ye giderek İbn Nüceym Mısrî gibi âlimlerden ilim tahsil etti. Şâfiî mezhebine mensupken Hanefî’ye geçti. Sultan 3. Murad devrinde İstanbul’a gitti. Takdir edilerek Mısır’da kadılık görevine tayin edildi. 1010’da (m. 1601) Kahire’de vefat etti. “et-Tabakâtü’s-seniyye” isimli eserinde şöyle anlatır:
İmâm-ı Ebû Yûsuf’un, Abbasî halifesi Hârûn Reşîd’e yazdığı tavsiye ve nasîhatlerinden bir bölümü şöyledir:
“Allahü teâlâ müminlerin emîrine uzun ömür, nimet, haysiyet ikram edip, şeref ve izzetini yükseltsin! Ona ihsân ettiği dünyâ nimetlerini bitmeyen, tükenmeyen âhıret saadetlerini ve Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem) kavuşmaya vesîle kılsın...
Ey müminlerin emîri! Allahü teâlâ sana öyle bir vazîfe verdi ki, sevâbı sevâbların en büyüğü cezası da cezaların en büyüğüdür. Allahü teâlâ seni bu ümmetin işlerine memur etti. Bu vazîfenin başına geçtikten sonra artık sen, idârelerini emânet aldığın insanlar sebebiyle imtihana çekildin. Onların işlerini üzerine alarak ömrünü tüketmeye başladın. Bina; adâlet ve doğruluk temelleri üzerine kurulmazsa, (işler adâlet ve doğrulukla yürütülmezse) Allahü teâlâ o binanın temellerini bozar, yapanların ve yardımcı olanların üzerlerine yıkar. Bu bakımdan Allah’ın sana ihsân ettiği vazîfelerini ihmâl edip, hakların zayi olmasına sebep olma! Çünkü bir işi yapmaya güç kuvvet veren Allahü teâlâdır.
Bugünün işini yarına bırakma, yoksa işleri ve hakları zayi edersin. İstekler bitmeden ecel gelir çatar. Ecel gelip çatmadan sâlih amel işle. Çünkü ecel geldikten sonra (ölünce) amel yapılmaz. Çobanlar sahiplerine karşı sürülerinden sorumlu olduğu gibi idâreciler de, idâre ettiklerinden Allahü teâlâya hesap vereceklerdir. Allahü teâlânın sana ihsân ettiği bu vazîfede bir saat bile kalsan hakkı yerine getir. Çünkü âhıret gününde Allah indinde idârecilerin en mesudu, tebaasını mesud eden idârecidir.
Doğruluktan ayrılma, yoksa idâre ettiğin kimseler de doğruluktan ayrılır. Nefsin isteğine göre emir vermekten ve kızgınlıkla iş görmekten sakın. Biri âhıret ile diğeri dünyân ile ilgili iki işle karşılaştığın zaman, âhıret işini tercih et. Çünkü dünyâ fânî âhıret bakîdir. Allah korkusuyla titre, Allahın emirlerinde insanlara farklı muâmele yapma. Allahü teâlânın emirlerini yapmakta hiçbir kınayıcının kötülemesinden korkma!
.
"Onlar ne isrâf, ne de cimrilik ederler..."
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
27 Kasım, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Allahü teâlânın, kullarının nasıl olmasını istediği Kur'ân-ı kerimde ne güzel açıklanmaktadır
Şemsüddîn Muhammed Şirbînî hazretleri Şâfiî fıkıh âlimidir. Mısır’ın Şirbîn köyünde doğdu. Tahsil için Kahire’ye gitti. Zekeriyyâ Ensârî ve Şehâbeddin Remlî’nin derslerine devam etti. İcazet aldıktan sonra Mansûrî Külliyesi’nde tefsir hocalığına tayin edildi. 977 (m. 1570)’de Kahire’de vefat etti. “Muğni’l-muhtâc” isimli eseri, Nevevî’nin “Minhâc” şerhidir. Bu kitabında şöyle buyuruyor:
Allahü teâlânın, kullarının nasıl olmasını istediği Kur'ân-ı kerimde ne güzel açıklanmaktadır: Furkan sûresinin 63-69. âyet-i kerimelerinde meâlen, (Rahmânın [yâni kullarına acıması çok olan Allahü teâlânın fazîletli] kulları, yeryüzünde gönül alçaklığı ve vakâr ile yürürler. Câhiller kendilerine sataştığı zaman onlara, (sağlık, esenlik size) gibi güzel sözler söyleyerek doğruluk ve tatlılıkla günahtan sakınırlar. Onlar, Rableri için, secde ve kıyâm ederek [yâni namaz kılarak] gecelerler. [Ona hamd ederler.] Onlar (Rabbimiz Cehennem azâbını bizden uzaklaştır. Doğrusu Onun azâbı devamlı ve acıdır, orası şüphesiz ne kötü bir yer ve ne kötü bir duraktır) derler. Onlar sarf ettikleri zaman, ne isrâf, ne de cimrilik ederler, ikisi ortası bir yol tutarlar ve kimsenin hakkını kesmezler. Onlar Allaha ortak koşmazlar. Allahın haram ettiği cana kıyıp, kimseyi öldürmezler. [Ancak suçluları cezâlandırırlar. ] Zinâ etmezler). Ve 72-74. âyetlerinde, ([Allahü teâlânın sevdiği, fazîletli kullar], Yalan yere şehâdet etmezler. Faydasız ve zararlı işlerden kaçınırlar. Böyle faydasız veya güçle yapılan bir işe tesâdüfen karışacak olurlarsa, yüz çevirip vakârla uzaklaşırlar. Kendilerine Allahın âyetleri hâtırlatıldığı zaman, körler ve sağırlar gibi görmemezlik, dinlememezlik etmezler. Onlar, (Yâ Rabbî, bize zevcelerimizden ve çocuklarımızdan gözümüzü aydınlatacak sâlih kişiler ihsân et! Bizi, Allaha karşı gelmekten sakınanlara önder yap! diye yalvarırlar) buyurulmuştur.
Bundan başka, Sâf sûresinin ikinci ve üçüncü âyetlerinde meâlen, (Ey îman edenler! Yapmadığınız bir şeyi niçin söylersiniz? Yapamadığınız şeyi yaptık demeniz, Allah katında büyük öfkeye sebep olur) buyurulmuştur ki, bu da, bir insanın yapamayacağı bir şeyi vadetmesinin, onu Allah katında kötü kişi yapacağını göstermektedir.
..
Bütün ibâdetlerini kusurlu bil!..
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
28 Kasım, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
"İbâdet yapanların kendilerini beğenmeleri, fâsıkların günahlarından daha kötü ve daha zararlıdır!"
Lâli Mehmed Fenaî Efendi, Gülşenî tarikati şeyhlerindendir. 1002 (m. 1592)’de Kastamonu’da doğdu. Memleketi Kastamonu’da bir süre tahsil gördükten sonra İstanbul’a oradan da Edirne’ye gitti, Gülşenî şeyhlerinden Sırrî Mehmed Efendi’ye intisap edip kendisinden hilâfet aldı ve talebe yetiştirdi. Hasan Sezâî bunların en meşhurudur. 1112 (m. 1700)’de Edirne’de vefat etti. Buyurdu ki:
Bütün tâatlerini, ibâdetlerini kusurlu bil! Hakkı ile yapamadığını düşün! Ebû Muhammed bin Menâzil buyurdu ki: "Allahü teâlâ, Âl-i İmrân sûresinin onyedinci âyetinde, sabredenleri, sâdıkları, namaz kılanları, zekât verenleri ve seher vakitlerinde istiğfâr edenleri metheyledi. Hepsinden sonra, istiğfâr edenleri bildirmesi, insânın, her ibâdetini kusurlu görüp, dâimâ istiğfâr etmesi içindir."
Câfer bin Sinân "İbâdet yapanların kendilerini beğenmeleri, fâsıkların günahlarından daha kötü ve daha zararlıdır" buyurdu.
İmâm-ı Mürteiş, ramazan-ı şerifin yirmisinden sonra, Câmi-i kebîrde itikaf yapardı. Dışarıda görenler, câmiden çıkmasının sebebini sorduklarında, "Hâfızların, kendilerini beğendiklerini görüp, onlardan kaçtım" buyurdu.
Kendinin ve âilesinin nafakasını temîn için çalışmak câizdir. Böyle çalışanlar, hadis-i şeriflerde medh olundu. Selef-i sâlihîn, kendilerine bir kazanç yolu bulmuşlardır. Çalışmayıp, tevekkül etmek de iyidir. Fakat, kimseden bir şey beklememesi şarttır.
Muhammed bin Sâlim, Hamâ'da Şâfiî kâdısı idi. Kendisine "Çalışıp kazanalım mı? Yoksa, tevekkül ederek oturalım mı?" denildiğinde, "Tevekkül, Resûlullahın hâlidir. Kesb de, Onun sünnetidir. Tevekkül edemeyen kimsenin çalışıp kazanması sünnettir. Tevekkül edebilenin, ancak İslâmiyete ve Müslümanlara hizmet için çalışması mubâh olur. Kesb [çalışmak] ile tevekkülün birlikte olması, her zaman iyidir" buyurdu.
Çok yememeli, az da yememeli. Yemek, itidal, tevassut miktârı olmalıdır. Çok yemek, gevşeklik, tembellik yapar. Az yemek, işe ve ibâdete mâni olur. Hâce Muhammed Behâüddîn Nakşibend "Doyuncaya kadar ye, ibâdetini güzel yap!" buyururdu. [Acıkmadan önce ve doyduktan sonra yememelidir.]
Mühim olan şey, ibâdetleri iyi, neşeli yapmaktır. Buna yardımcı olan her şey mübârektir. Bunu bozan şeyler memnû'dur
.
Özür kabul eden ve affeden derviştir...
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
29 Kasım, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Dost, düşman, herkesi güler yüz ve tatlı dil ile karşılamalı, hiç kimse ile münâkaşa etmemelidir.
Lâlîzade Abdülbaki Efendi, Lâli Mehmed Fenaî Efendinin oğu olup Bayramîye şeyhlerindendir. Edirne’de doğdu. Önce babasından, onun vefatından sonra da İstanbul’a giderek Şeyh Murad Nakşibendi'den sülûkünü tamamladı. 1159 (m. 1746)’da İstanbul’da vefat etti. Buyurdu ki:
Her işte iyi niyet yapmalıdır. Kalb ile hâlis [Allahü teâlâ emrettiği için] niyet etmedikçe, hiçbir ibâdete başlamamalıdır. Faydasız [hele zararlı olan] şeylerle vakit geçirmemeli. [Îmanı, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olan ve şeriatı öğrenip, bunlara göre amel eden sâlih kimseleri bulamayan] uzlet etmeli [yâni işi ile, helâl kazanmakla, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okumakla, vakitlerini kıymetlendirmelidir. Hadis-i şerifte, (Hikmet [faydalı şeyler], on kısımdır. Bunların dokuzu, uzlet etmek, biri de az konuşmaktır) buyuruldu. Arkadaşlarla, lüzûmlu şeyleri öğretecek ve öğrenecek kadar görüşmeli, diğer vakitlerini ibâdet ile, kalbi temizleyecek şeylerle geçirmelidir.
Dost, düşman, herkesi güler yüz ve tatlı dil ile karşılamalı, hiç kimse ile münâkaşa etmemelidir. Herkesin özrünü kabûl etmeli, kabahatlerini affetmeli, zararlarına karşılık yapmamalıdır. Dervîşlik, yalnız, namaz, oruç ve geceleri ibâdet yapmak değildir. Bunlar, herkesin yapacağı kulluk vazîfeleridir. Dervîşlik, kalb kırmamaktır. Bunu yapabilen, Allahü teâlânın rızasına kavuşur, velî olur.
Muhammed Sâlim hazretlerine, (Bir kimsenin velî olduğu nasıl anlaşılır?) dediklerinde, (Tatlı dili, güzel ahlâkı, güler yüzü ve cömerdliği ve münâkaşa etmemesi ve özürleri kabûl etmesi ve herkese merhamet etmesi ile anlaşılır) buyurdu. [Velî, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmuş sâlih insan demektir.] Fütüvvet [mertlik], düşmanlık edene iyilik yapmak, seni sevmeyene ihsânda bulunmak ve sevmediğin ile de tatlı konuşmaktır.)
Az konuşmalı, az uyumalı ve az gülmelidir. Çok kahkaha, kalbi öldürür. [Allahü teâlâyı unutturur.] Her işi, Allahü teâlâya havâle etmeli [yâni, sebeplere yapışmalı. Fakat sebeplerin tesir etmesini, Allah'tan beklemelidir].
Hiçbir farzı kaçırmamalı ve geciktirmemelidir. Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri buyuruyor ki: (İhtiyaçlardan kurtulmanın ilâcı, muhtaç olduğun şeyi terk etmektir. Her ihtiyacını [hâsıl edecek sebebi] Allah'tan beklemelidir). Hadis-i şerifte, (İnsan, ihtiyaçlarını, Allaha havâle ederse, ihtiyaçlarını [husûle getirecek sebepleri] ihsân eder) buyuruldu.
.
Ehl-i sünnet âlimlerine uyana müjdeler olsun
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
30 Kasım, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Eshâb-ı kirâmın ve Ehl-i beytin hepsini sevmek, saymak lâzımdır.
Muhammed bin Hüseyn Ezdî hazretleri hadis hafızıdır. Musul'da doğdu, sonra Bağdat'a giderek zamanın meşhur âlimlerinden hadis ilmi tahsil etti. Sonra tekrar Musul'a dönerek burada talebe yetiştirdi. 374 (m. 985)’de orada vefat etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Sonsuz kurtuluşa kavuşabilmek için, üç şey, muhakkak lâzımdır: İlm, amel ve ihlâs... İlm de, iki kısmdır: Birisi yapılacak şeyleri öğrenmektir ki, bunları öğreten ilme (Fıkıh ilmi) denir. İkincisi, îtikat edilecek, kalb ile inanılacak şeylerin bilgisidir ki, bunları bildiren ilme (İlm-i kelâm) denir. İlm-i kelâmda Ehl-i sünnet vel cemaat âlimlerinin, Kur'ân-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden anladığı bilgiler vardır. Cehennemden kurtulan, yalnız bu âlimlerdir. Bunlara uymayan, Cehenneme girmekten kurtulamaz. Bu büyüklerin bildirdiği îtikattan kıl ucu kadar ayrılmanın, büyük tehlike olduğu, evliyânın keşfi ve kalblerine gelen ilhâm ile de anlaşılmaktadır. Yanlışlık ihtimali yoktur. Ehl-i sünnet âlimlerine uyanlara, onların yolunda bulunanlara müjdeler olsun. Onlara uymayanlara, yollarından sapanlara, onların bilgilerini beğenmeyenlere ve aralarından ayrılanlara, yazıklar olsun! Ayrıldılar, başkalarını da saptırdılar. Müminlerin Cennette Allahü teâlâyı göreceklerine inanmayanlar oldu. Kıyâmet günü, iyilerin, günahlılara şefaat edeceklerine inanmayanlar oldu. Eshâb-ı kirâmın kıymetini ve yüksekliğini anlamayanlar ve Ehl-i beyt-i Resûlü sevmeyenler oldu.
Ehl-i beyt için ise, (Ehl-i beytim, Nuh aleyhisselâmın gemisi gibidir. Binen kurtulur, binmeyen boğulur) hadis-i şerifi yetişir. Büyüklerimizden bazısı buyurdu ki: Peygamberimiz, Eshâb-ı kirâmı yıldızlara benzetti. Yıldıza uyan, yolu bulur. Ehl-i beyti de, gemiye benzetti. Çünkü gemide olanın, yıldıza göre yol alması lâzımdır. Yıldızlara göre yürümezse, gemi sâhile kavuşamaz. Görülüyor ki, boğulmamak için, hem gemi, hem yıldız lâzım olduğu gibi, Eshâb-ı kirâmın hepsini ve Ehl-i beytin hepsini sevmek, saymak lâzımdır. Birini sevmemek, hepsini sevmemek olur. Çünkü, insanların en iyisinin sohbeti ile şereflenmek fazîleti, hepsinde vardır. Sohbetin fazîleti ise, bütün fazîletlerin üstündedir.
.
İslâmiyete uyuldukça, nefsin istekleri azalır!
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
01 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Allahü teâlânın düşmanı olan nefse yardım eden de, elbette Allahın düşmanı olur.
Nasuhzade Abdülmecid Efendi Osmanlı evliyasındandır. Kastamonu-Tosya’da doğdu. Şeyh Nasuh Efendinin oğludur. Nasuh Efendi, Zeyneddin Hafi'nin talelerinden Abdüllâtif Kudsi’nin halifesi Taceddin Efendiden hilâfet aldı. Abdülmecid Efendi babasının vefatından sonra irşad faaliyetini devam ettirdi. 973 (m. 1565)de Tosya'da vefat etti. Tezkire-i Ülü'l-Elbâb isimli eserinde şöyle anlatır:
İnsanların nefs-i emmâresi mevki almak, başa geçmek sevdâsındadır. Onun bütün arzusu, şef olmak, herkesin, kendisine boyun bükmesidir. Kendinin kimseye muhtaç olmasını, başkasının emri altına girmesini istemez. Nefsin bu arzuları, ilah olmak, mâbut olmak, herkesin kendine tapınmasını istemek demektir. Allahü teâlâya şerîk, ortak olmayı istemektir. Hattâ nefis, o kadar alçaktır ki, ortaklığa râzı olmayıp, âmir, hâkim, yalnız kendi olsun, her şey, yalnız onun emri ile olsun ister. Hadis-i kudsîde, Allahü teâlâ buyuruyor ki: (Nefsine düşmanlık et! Çünkü nefsin, benim düşmanımdır!)
Demek oluyor ki, nefsi kuvvetlendirmek, onun, mal, mevki, rütbe, herkesin üstünde olmak, herkesi aşağı görmek gibi isteklerini yapmak, Allahü teâlânın bu düşmanına yardım ve onu kuvvetlendirmek olur ki, bunun ne kadar feci, korkunç bir suç olduğunu anlamalıdır. Allahü teâlâ, hadis-i kudsîde buyuruyor ki: (Büyüklük, üstünlük, bana mahsûstur. Bu ikisinde, bana ortak olmak isteyen, büyük düşmanımdır. Hiç acımadan, onu Cehennem ateşine atarım). [Görülüyor ki, mal, mevki, rütbe, kumandanlık, şeflik gibi dünya ziynetlerini, nefse uyarak değil, Allahü teâlânın emirlerini yapmak ve yaptırmak için ve millete, Müslümanlara hizmet etmek için istemelidir. Bu niyet ile istemek ve bunları yapmak ibâdet olur.]
Allahü teâlânın dünyaya düşman olması, dünyanın bu kadar alçak olması, nefsi isteklerine kavuşturduğu, nefsi kuvvetlendirdiği içindir. Allahü teâlânın düşmanı olan nefse yardım eden de, elbette Allahın düşmanı olur. Peygamberimiz, fakirlikle övünmüştür. Çünkü, fakirlik, nefsin isteklerini yaptırmaz. Onu dinlemez. Burnunu kırar. Peygamberlerin gönderilmesi ve İslâmiyetin emirleri, yasakları, hep, nefsi kırmak, ezmek içindir. Onun taşkınca isteklerini önlemek içindir. İslâmiyete uyuldukça, nefsin istekleri azalır. Bunun içindir ki, İslâmiyetin bir emrini yapmak, nefsin isteklerini yok etmekte, kendi düşüncesi ile yapılan binlerle senelik riyâzet ve mücâhededen daha kuvvetli tesîr etmektedir.
.
Nasihatların özü, Allah adamları ile bulunmaktır
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
02 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
"Allah'tan korkmayan ilim adamları, hangi fırkadan olursa olsun din hırsızlarıdır!"
Ferdî Abdullah Efendi, Osmanlı âlimlerindendir. Manisa’nın Turgutlu kazâsında doğdu. İlim tahsilini İstanbul’da tamamladıktan sonra, Turgutlu’da müftîlik yapan Abdullah Efendi, hacca gittiğinde Mekke-i mükerremede, Müceddidiyye yolunun ve Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin halîfelerinin büyüklerinden olan Hindli Muhammed Can Efendi’ye talebe oldu. O büyük zâtın huzûrunda yetişerek kemâle geldikten sonra, icâzet ve hilâfet almakla şereflendi. Şeyhülislâm Ârif Hikmet Bey’in delaletiyle, İstanbul’da Fâtih civârında bulunan Emîr Buhârî Dergâhı şeyhliğine tayin edildi. Vefâtına kadar orada vazîfe yaptı. 1274 (m. 1857) senesinde İstanbul’da vefât etti. Bir sohbetinde şunları anlattı:
İmâm-ı Rabbânî müceddid-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî Serhendî hazretleri, birinci cilt, ikiyüzonüçüncü mektûbunda buyuruyor ki: Vaazların özü ve nasihatlerin kıymetlisi, Allah adamları ile buluşmak, onlarla birlikte bulunmaktır. Allah adamı olmak ve İslâmiyete yapışmak da, Müslümanların çeşitli fırkaları arasında, kurtuluş fırkası olduğu müjdelenmiş olan, Ehl-i sünnet vel-cemaatin doğru yoluna sarılmaya bağlıdır. Bu büyüklerin yolunda gitmedikçe, kurtuluş olamaz. Bunların anladıklarına tâbi olmadıkça, saadete kavuşulamaz. Akıl sahipleri, ilim adamları ve evliyânın keşfleri, bu sözümüzün doğru olduğunu bildirmektedirler. Yanlışlık olamaz. Bu büyüklerin doğru yolundan hardal tanesi kadar, pek az ayrılmış olan bir kimse ile arkadaşlık etmeyi, öldürücü zehir bilmelidir. Onunla konuşmayı, yılan sokması gibi korkunç görmelidir. Allah'tan korkmayan ilim adamları, hangi fırkadan olursa olsun din hırsızlarıdır. Bunlarla konuşmaktan, arkadaşlık etmekten de sakınmalıdır. Dinde hâsıl olan bütün fitneler, bu azılı din düşmanlığı, hep böyle kimselerin bıraktıkları kötülüktür. Dünyalık ele geçirmek için, dînin yıkılmasına yardım ettiler. Bekara sûresinin onaltıncı âyet-i kerimesinde meâlen;
(Hidâyeti vererek, dalâleti satın aldılar. Bu alışverişlerinde bir şey kazanmadılar. Doğru yolu bulamadılar) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, bunları bildirmektedir.
İblîsin rahat, sevinçli oturduğunu, kimseyi aldatmakla uğraşmadığını gören bir zat, (Niçin insanları aldatmıyorsun, boş oturuyorsun?) diye sorunca, (Bu zamanın kötü din adamları, benim işimi çok güzel yapıyorlar, insanları aldatmak için bana iş bırakmıyorlar) demişti...
.
Allahü teâlâ, bu âlemi insanoğluyla süsledi...
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
03 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Peygamberlerin birincisi, Âdem (aleyhisselam) son geleni, Muhammed Mustafâ efendimizdir.
Ebû Saîd Ferec hazretleri tefsîr, hadîs, kelâm, fıkıh, kırâat, usûl ve nahiv âlimidir. Endülüs’te (İspanya) Gırnata’da (Granada) 701 (m. 1301) senesinde doğdu. 782 (m. 381) senesinde orada vefât etti. O zamanın en meşhur ilim merkezlerinden olan Gırnata’da büyük âlimlerden ilim tahsil etti ve her birinden icazet alarak talebe yetiştirdi. Bir dersinde şunları anlattı:
Bu âlem, yâni her şey yok idi. Allahü teâlâ, bunları yoktan var etti. Bu âlemin, kıyâmete kadar insanlarla mamur olmasını istedi. Âdem aleyhisselâmı topraktan yaratıp, Onun çocukları ile âlemi süsledi. İnsanlara dünyada ve âhırette rahat yaşamak, saadete kavuşmak için lâzım olan şeyleri bildirmek için, içlerinden bazılarını Peygamber yaparak şereflendirdi. Bunlara yüksek mertebe vererek, başka insanlardan ayırdı. Peygamberlere, Cebrâîl ismindeki bir melek ile emirlerini ve yasaklarını bildirdi. Bunlar da, bu emirleri, Cebrâîl aleyhisselâmın getirdiği gibi ümmetlerine bildirdi. Peygamberlerin birincisi, Âdem (aleyhisselam) son geleni, Muhammed Mustafâ efendimizdir. Bu ikisinin arasında, çok Peygamber gelip geçmiştir. Bunların adedini, ancak Allahü teâlâ bilir. İsimleri mâlûm olan yirmialtısı şunlardır:
Âdem, Şis [Şît], İdrîs, Nuh, Hûd, Sâlih, İbrâhîm, İsmâ'îl, İshak, Ya'kûb, Yûsüf, Eyyûb, Lût, Şu'ayb, Mûsâ, Hârûn, Dâvüd, Süleymân, Yûnüs, İlyâs, Elyesa', Zülkifl, Zekeriyyâ, Yahyâ, Îsâ ve Muhammed Mustafâdır (aleyhimüsselam). Bunlardan Şît'ten başka, yirmibeşi Kur'ân-ı kerimde bildirilmiştir. Kur'ân-ı kerimde, Uzeyr ve Lokman ve Zülkarneyn de yazılıdır. Fakat, âlimlerimiz arasında, bu üçü için ve Tübba' ile Hıdır için, peygamber diyen olduğu gibi, velî diyen de vardır.
Muhammed Habîbullahtır. İbrâhîm Halîlullahtır. Mûsâ Kelîmullahtır. Îsâ Ruhullahtır. Âdem Safiyyullahtır. Nuh Neciyullahtır. Bu altısı, diğer Peygamberlerden daha üstündür. Bunlara (Ülül'azm) denir. Hepsinin üstünü, Muhammed aleyhisselâmdır.
Allahü teâlâ, yeryüzüne, yüz sayfa ve dört büyük kitap indirmiştir. Bunların hepsini, hazreti Cebrâîl getirmiştir. On sayfa, Âdem aleyhisselâma; elli sayfa, Şît aleyhisselâma; otuz sayfa, İdrîs aleyhisselâma; on sayfa, İbrâhîm aleyhisselâma gelmiştir. [Sayfa, küçük kitap, risâle demektir. Bizim bildiğimiz bir yaprak kâğıdın bir yüzü demek değildir.]
Dört kitaptan, Tevrât-ı şerif, Mûsâ aleyhisselâma; Zebûr-i şerif, Dâvüd aleyhisselâma; İncîl-i şerif, Îsâ aleyhisselâma; Kur'ân-ı kerim, âhır zaman peygamberi, [yâni son peygamber] Muhammed aleyhisselâma inmiştir.
.
Haset eden, dâima gamlı ve kederlidir!
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
04 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Mûsâ aleyhisselâm, Arş-ı a’lâ altında bulunan bir kimse gördü ve bu nimete nasıl kavuştuğunu merak etti!
Şeyh Sinân Efendi Osmanlı âlimlerindendir. Şimdi Yunanistan’da bulunan Fere’de doğdu. Bursa’ya giderek Abdüllatîf Kudsî’nin talebesi olan Şeyh Tâceddîn’in talebesi oldu. Kısa zamanda yüksek derecelere kavuşarak icazet verildi ve talebe yetiştirmek üzere memleketinde gönderildi. 890 (m. 1485) senesinde Fere’de vefât etti. Bir sohbetinde şunları anlattı:
Haset; kıskanmak, çekememek, Allahü teâlânın ihsân ettiği nimetin ondan ayrılmasını istemektir. Faydalı olmayan, zararlı olan bir şeyin ondan ayrılmasını istemek haset olmaz, gayret olur. Haset, kötü huylardan, kalb hastalıklarındandır. İnsanda, kötülenmiş olan bazı hâllerin ortaya çıkmasına sebep olur ki, bazıları şöyledir:
Haset eden kimse, sebepsiz yere haset ettiği kimseye kızar. Kabahati olmadığı hâlde ona kin besler. Doğru olan ortada ve apaçık bir şekilde bulunsa bile, onu inkâr eder. Nasihatten kaçar. Her türlü çirkin yola başvurur. Kendisi muhtaç olsa bile, haset ettiği kimsenin yanındaki şeylerden faydalanmaktan uzak kalır. Hasetinden dolayı, haset ettiği kimsenin ilminden ve faziletlerinden istifâde edemez. Haset ettiği kimse, kendisinden; mal, mülk, makam, ilim vs. bakımlardan üstün bile olsa, ona tevâzu göstermez. Ona karşı dâima kibirlilik gösterir. Ona kötülükle muâmele eder. Ancak o nimetin, haset ettiği kimseden gitmesi ile râzı ve rahat olur. Bundan zevk alır. Ne kadar şaşılır ki, başkasında bulunan nimetin ondan gitmesini nimet bilmektedir...
Hasetci kimse, dâima gamlı ve kederlidir. Kimse tarafından sevilmez. Fazilet sahipleri hiç kimseyi haset etmezler. Sâdece başkalarında bulunan ilim, edeb, hayır ve tâatlar husûsunda gıbta ederler. Yânî o nimetin bulunduğu kimseden gitmesini istemezler. Bununla beraber, o nimetin, kendisinde de bulunmasını arzu eder, isterler. Gıbta, haset değildir. Gıbta eden kimse, haset gözüyle bakmaz. Kendisi için istediğini, diğer mümin kardeşi için de ister. Hasetci ise böyle değildir. O, kendisinde bulunan bir nimetin, başka birinde daha bulunmasına tahammül edemez.
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem); “Mümin gıpta eder. Münâfık ise haset eder” buyurdu.
Mûsâ aleyhisselâm, Arş-ı a’lâ altında bulunan bir kimse gördü. Bu kimsenin bu nimete nasıl kavuştuğunu merak edip, münâcaatında Allahü teâlâya suâl etti. Allahü teâlâ, o kimsenin, kavuştuğu nimetlerden dolayı hiç kimseyi haset etmediğini, ana-babasına karşı gelmediğini, nemime (söz taşımak) için yürümediğini, bu hasletleri sebebiyle bu dereceye yükseldiğini bildirdi.
.
"Affın, intikam almaktan efdal olduğunu unutma!”
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
05 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Başkalarının kendisi hakkında ettikleri hatâ ve kusurları affetmelidir.
Hamîdüddîn Fergânî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 805 (m. 1403) senesinde Tebrîz civarında Merâga’da doğdu. Bağdad ve Kâhire’ye gidip fıkıh ilmi tahsil etti. Sonra Şam’da tahsiline devam etti. İcazet alarak talebe yetiştirdi. 867 (m. 1463) senesinde Şam’da vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Allahü teâlâya tevekkül etmelidir. Tevekkül, rızık ve sâir işleri husûsunda Allahü teâlâya dayanmaktır. Sebeplere yapışmak, tevekküle zarar vermez. Onun için muhtaç olanlara çalışarak kesb (kazanmak) farz kılındı. Sanatına, malına, kuvvetine, beye, kadıya, kadıaskere ve başkalarına güvenmemelidir. Bunların hepsi âciz birer kuldur. Allahü teâlâ murâd etmeyince onlar, hiçbir şey yapamazlar...
Tevâzu sahibi olmalıdır. Tevâzu, kendisini herkesten aşağı görmektir. Bu, kullar için büyük fazilettir. Kişinin tevâzu göstermesi güzeldir. Ancak kendini çok çok aşağı kılmak, tabasbus, yaltaklanmak kötüdür. İlim talibinin dînini öğrendiği hocasına ve bu ilmi birlikte tahsil eden arkadaşlarına aşırı tevâzuu kötü değildir. İnsanlara nasihat edip, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirmelidir. Nasihat etmek, başkalarının iyi yolda olmasını istemektir, vâcibdir. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “Din nasihattir” buyurdu. Allahü teâlâya hüsn-i zan etmek vâcibdir. Salah ve fesâd ihtimâli olan işlerinde müminlere hüsn-i zan etmek mendûbdur. Günah işlediği görülmeyen (âdil olan) müminlere hüsn-i zan vâcibdir. Sû-i zan haramdır. Mümkün oldukça sâlih olduğunu düşünmek lâzımdır.
Başkalarının kendisi hakkında ettikleri hatâ ve kusurları affetmelidir. Nitekim Bekâra sûresi 237. âyet-i kerîmede meâlen; “Sizin affetmeniz, takvâca daha yakındır. Af, intikam almaktan efdaldir” buyuruldu. Resûlullah; “Ey Eshâbım! Cennette derecenin ziyâde olmasına sebep olan şeyi sizlere haber vereyim mi?” buyurunca, Eshâb-ı kirâm (radıyallahu anhüm); “Evet, yâ Resûlallah” dediler. Resûlullah; “Sana cahillik edene sen yumuşaklık göster. Sana zulmedeni, sen affeyle. Sana vermeyene, sen ver. Sana gelmeyene sen git” buyurdu.
İbn-i Kays anlatır: “Bir câriyem var idi. Bir gün ocakta pişirdiği yemeği getirirken elindeki tencereyi düşürüp, kızgın yemeği kucağımdaki çocuğun üstüne döktü. Çocuk öldü. Câriyenin korkudan beti-benzi attı. 'Korkma ey câriye! Seni azâd eyledim' dedim.”
İşte bu iş müttekîlerin işidir. Bu hikâyedeki gibi, günde yüz kerre affetmek caizdir. Allahü teâlâ, o kimsenin yüz türlü günâhını affeder.
.
Müctehid yanılsa bile bir sevap kazanır!..
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
06 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Müctehid, bir işin nasıl yapılacağını anlamaya çalışırken yanılırsa, günah olmaz...
Ömer bin Muhammed Zebîdî hazretleri Şafiî mezhebi âlimlerindendir. 801 (m. 1398) senesinde Yemen’in Zebîd beldesinde doğdu. 887 (m. 1482) senesinde Yemen’de vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Allahü teâlâ ve Peygamberi, müminlere merhamet ettikleri için, bazı işlerin nasıl yapılacağı, Kur'ân-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açık bildirilmedi. [Açıkça bildirilse idi, öylece yapmak farz ve sünnet olurdu. Farzı yapmayanlar günaha girer, kıymet vermeyenler de kâfir olurdu. Müminlerin hâli güç olurdu.]
Böyle işleri, açık bildirilmiş bulunanlara benzeterek işlemek lâzım olur. Din âlimleri arasında, işlerin nasıl yapılabileceğini, böyle benzeterek anlayabilenlere, (Müctehid) denir. Müctehidin, bir işin nasıl yapılacağını anlamak için, son gayreti ile uğraşarak görüşüne, doğruya en yakın zannına göre amel etmesi, kendine ve ona uyanlara vâcib olur. Yâni, âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler, böyle yapmayı emretmektedir.
Müctehid, bir işin nasıl yapılacağını anlamaya çalışırken yanılırsa, günah olmaz. Sevap olur. Uğraşmasının sevabını kazanır. Çünkü, insana gücü, kuvveti yettiği kadar çalışması emrolundu. Müctehid yanılırsa, çalışması için bir sevap verilir. Doğruyu bulursa, on sevap verilir. Eshâb-ı kirâmın hepsi büyük âlim, yâni müctehid idiler. Bunlardan sonra gelenler arasında, ilk zamanlar ictihâd yapabilecek büyük âlim çok idi. Bunların her birine nice kimseler uyardı. Zamanla, bunların çoğu unutularak, Ehl-i sünnet içinde, yalnız bu dört mezhep kaldı. Sonraları, olur olmaz kimseler çıkıp da, müctehidim diyerek, bozuk fırkalar çıkarmamaları için, Ehl-i sünnet, bu dört mezhepten başka mezhebe uymadı.
Bu dört mezhepten her birine, Ehl-i sünnetten milyonlarla kimse uydu. Dört mezhebin îtikadı bir olduğundan, birbirine yanlış demez, bid'at sahibi, sapık bilmezler. Doğru yol, bu dört mezheptedir deyip, her biri kendi mezhebinin doğru olmak ihtimali daha çoktur bilir. İctihâd ile anlaşılan işlerde, İslâmiyetin açık emri bulunmadığı için, bir adamın mezhebi yanlış olup da, diğer üç mezhepten birisinin doğru olmak ihtimali var ise de, herkes (Benim mezhebim doğrudur, yanlış olmak ihtimali de vardır ve diğer üç mezhep yanlıştır, doğru olmak ihtimali de vardır) demelidir. Böylece, haraç, sıkıntı olmadıkça, bir işi bir mezhebe göre, başka bir işi de başka mezhebe göre yaparak, dört mezhebi karıştırmak câiz olmaz.
.
Herkes, Ehl-i sünnet îtikatını öğrenmelidir
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
07 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Allahü tealanın sıfat-ı sübûtiyyesi sekizdir: Hayat, ilim, sem', basar, kudret, irâde, kelâm, tekvîn.
Hüseyn Fethî Şîrâzî hazretleri hadîs ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 814 (m. 1411) senesinde İran’da Şîrâz’da doğdu. Mekke, Medine ve Kâhire’ye giderek büyük âlimlerden ilim tahsil etti ve icazet alarak talebe yetiştirdi. 895 (m. 1489) senesinde vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Kelime-i tevhîdin mânasını, Kur'ân-ı kerim bildirmekte, Resûlullah da bu bildirilenleri açıklamaktadır. Eshâb-ı kirâmın hepsi, bu açıklamaları öğrendi ve kendilerinden sonra gelenlere bildirdiler. Eshâb-ı kirâmın bildirdiklerini hiç değiştirmeden, olduğu gibi, kitaplara geçirerek bizlere ulaştıran yüksek din âlimlerine (Ehl-i sünnet) denir. Herkesin, Ehl-i sünnet îtikatını öğrenmesi, bu inançta birleşmeleri, birbirlerini sevmesi lâzımdır. Saadetin tohumu, bu îtikattır ve bu îtikatta birleşmektir.
Kelime-i tevhîdin mânasını, Ehl-i sünnet âlimleri şöyle bildiriyor: İnsanlar yok idi. Sonradan yaratıldı. İnsanların bir yaratanı vardır. Her varlığı, o yaratmıştır. Bu yaratan birdir. Ortağı, benzeri yoktur. Bir ikincisi yoktur. O, hep var idi. Varlığının başlangıcı yoktur. Hep vardır. Varlığının sonu olmaz. Yok olmaz. Onun hep var olması lâzımdır. O, yok olamaz. Varlığı kendindendir. Hiçbir sebebe ihtiyacı yoktur. Ona muhtaç olmayan hiçbir şey yoktur. Her şeyi var eden, her vârı her an varlıkta durduran Odur. O, madde değildir. Cisim değildir. Bir yerde değildir. Hiçbir maddede bulunmaz. Şekli yoktur. Ölçülmez. Nasıldır diye sorulmaz. O deyince, akla hayâle gelen her şey, o değildir. O, bunlara benzemez. Bunlar hep Onun mahlûklarıdır. O, mahlûkları gibi değildir. Akla, vehme, hayâle gelen her şeyi, O yaratmaktadır. Yukarıda, aşağıda, yanda değildir. Yeri yoktur. Her varlık, Arş'ın altındadır. Arş ise, Onun kudreti, kuvveti altındadır. O, Arş'ın üstündedir. Fakat bu, Arş onu taşıyor demek değildir. Arş, onun lütfu ve kudreti ile vardır. O, ezelde, sonsuz öncelerde nasıl ise, şimdi hep öyledir. Arş'ı yaratmadan önce nasıl idi ise, ebedî sonsuz geleceklerde de, hep öyledir. Onda değişiklik olmaz.
Onun sıfatları vardır. (Sıfat-ı sübûtiyye)si sekizdir: Hayat, ilim, sem', basar, kudret, irâde, kelâm, tekvîn. Bu sıfatlarında da, hiç değişiklik olmaz. Değişiklik olmak, kusurdur. Onda kusur, noksanlık yoktur. Hiçbir mahlûkuna benzemez ise de, bu dünyada, onu kendisinin bildirdiği kadar bilmek ve âhırette görmek olur. Burada nasıl olduğu anlaşılamadan bilinir. Orada da, anlaşılamadan görülecektir.
.
Yalnız olmak, kötülerle oturmaktan daha iyidir!
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
08 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
“Âlimler ve hikmet sahipleri ile oturup kalk. Kötülük ve günah işleyen kimselerden uzak kal.”
Muhammed Tâhir Fettenî hazretleri hadîs âlimlerindendir. Hindistan’ın Gücerât eyâletinde bulunan Fetten kasabasında, 910 (m. 1504) senesinde doğdu. Zamanının âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri tahsil etti. Birçok ilimlerde yüksek derecelere ulaştı. Zamanında Gücerât âlimleri arasında ondan daha yüksek kimse yoktu. 986 (m. 1578) senesinde Fetten’de vefat etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
“Allahü teâlâ bir kulunu sevdiği zaman, yalvarışını işitmek için ona belâ ve musibet verir.” “Nefsler, kendilerine iyilik edene sevgi ve kötülük edene de buğzetme tabiati üzere yaratılmıştır.” “Müminin niyeti amelinden hayırlıdır.” “Müminin firâsetinden korkun. Çünkü o, Allahü teâlânın nûru ile bakar.” “İstişare eden pişman olmaz.” “İstediğin gibi yaşa. Ama mutlaka öleceksin. İstediğini yap. Ama mutlaka karşılığını göreceksin.” “Allahü teâlâ, tevâzu eden kimseyi yükseltir, kibirli kimseyi de alçaltır.”
“Âlimler ve hikmet sahipleri ile oturup kalk. Kötülük ve günah işleyen kimselerden uzak kal.” “Yalnız olmak, kötü kimse ile oturmaktan daha iyidir.” “Kul kardeşine yardım ettiği müddetçe, Allahü teâlâ o kuluna yardım eder.” “Mücâhid, Allahü teâlâya itaat husûsunda nefsi ile mücâdele edendir.” “Helâl meydandadır. Haram meydandadır. Şüpheliler ikisi arasındadır. Şüpheli birtakım şeyler vardır ki, insanların çoğu onları bilmez. Şüphelilerden sakınan, dînini ve ırzını korur. Her kim şüpheli şeylere dalarsa, koru etrâfında (davarlarını) otlatan bir çoban gibi, çok sürmez içeriye dalabilir. Haberiniz olsun, her padişahın bir korusu olur. Dikkat edin, haber veriyorum! Allahın yeryüzündeki korusu, haram ettiği şeylerdir.” “Bedende bir et parçası vardır. O iyi olursa, bütün cesed iyi olur, bozuk olursa, bütün cesed bozulur. İşte o (et parçası), kalbdir.”
“Peygamberlerin ümmetinde bir halîli (dostu) vardır. Benim de halîlim Osman bin Affân’dır.” “Her ümmetin bir hâkimi vardır. Bu ümmetin hâkimi Ebû Hüreyre’dir.” “Her peygamberin bir refîki (arkadaşı) vardır. Benim de Cennette refîkim Ebû Bekr’dir.” “Eğer benim bildiğimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız.” “Ümmetime zor gelmeyeceğini bilseydim, her namaz vakti misvak kullanmalarını emrederdim.”
“Şayet Ebû Bekr’in îmânı bir kefeye, bütün bu ümmetin îmânı öbür kefeye konsa, Ebû Bekr’in îmânı daha ağır gelirdi.”
.
Bu ümmet, dalâlet üzere ittifak etmez!
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
09 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Şer’î hükümler, 4 asıl temel kaynaktan alınmıştır. Bunlar; Kitap, Sünnet, İcmâ’ ve Kıyâs’tır...
Mevlânâ Mehdî Şîrâzî hazretleri Osmanlı tefsîr âlimlerindendir. İran’da Şîrâz’da doğdu. Şirâz’da ilim tahsil ettikten sonra İstanbul’da meşhur âlimlerin derslerine devam etti. İstanbul, Dimetoka, Silivri ve Filibe’de müderrislik vazîfesinde bulundu. 957 (m. 1550) senesinde Filibe’de vefât etti.
Bu mübarek zat, bir dersinde şunları anlattı:
Şer’î hükümler, 4 asıl temel kaynaktan alınmıştır. Bunlar; Kitap, Sünnet, İcmâ’ ve Kıyâs’tır... Kitap, kendisine önünden ve arkasından bâtıl yaklaşamayan, içerisinde âmm (umûmî) ve hâss, (husûsi) hükümler, mücmel (kısa), müfesser, mutlak, mukayyed, emir, nehiy, haber, istihbar, nâsih, mensûh, sarih, kinâye gibi hükümler bulunan Kur’ân-ı kerîmdir. Yine onda hitabın delîli, mefhûmu vardır. Bu vecihlerin hepsi, kendi mertebelerine göre delîl olup, istidlal (delîl olma) bakımından bazısı, diğer bazısından daha açıktır.
Kendisinden şeriat (din) ahkâmı alınan Sünnet; Peygamberimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) nakledilen haberlerdir. Bunlar ya tevâtür yoluyla olur (yani, yalan üzerine ittifâk etmeleri aklen caiz olmayan bir topluluğun kendisi gibi topluluğa, onların da kendileri gibi topluluklara nakletmeleri) ki bu, namaz rek’atlarının sayısı, namazın rükünleri vb. olup, zarurî ilmi gerektirir. Veya haber-i müstefid (tevâtür derecesine ulaşmayan haber) olarak nakledilir. Bu da mükteseb ilim meydana getirir. Zekâtın nisâbları, haccın rükünleri gibi, yahut da haber-i âhâd olarak nakledilir. Râvilerin bu nevi rivâyetleri ilmi gerektirmese de, kendisiyle amel etmeyi gerektirir. Sünnetin delîllerinin vecihleri de, daha önce zikredilen Kur’ân-ı kerîmin delîllerinin vecihleri gibidir. Yani onda da âmm, hâss, mücmel, müfesser, sarih, kinâye, nâsih, mensûh, hitabın delîli ve mefhûmu, emir, nehiy, haber vb. hükümler vardır. Şer’i hüküm vermede muteber olan icmâ’a gelince:
İcma; bu ümmetin, asırlarından herhangi bir asrın âlimlerinin şer’î bir hüküm üzerinde ittifak etmelerine mahsûstur. Ümmet-i Muhammed dalâlet üzerinde ittifâk etmez.
Şer’i mes’elelerdeki kıyâsa gelince: Bununla, hakkında nass (kitab ve sünnetten bir hüküm) ve icmâ’ bulunmayan şeyin hükmü bilinir...
.
Dînin temel direği, fıkıh bilgisidir..."
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
10 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Fıkh ilmi, insanların yapması ve yapmaması lâzım olan işleri bildirir.
Abdürrahmân bin İbrâhim Bedrî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 624 (m. 1227) yılında Şam yakınlarında Neva kasabasında doğdu. Zamanın büyük âlimlerinden hadîs ve fıkıh ilmini öğrendi. Şafiî mezhebi fıkıh bilgilerinde mütehassıs oldu. Bâderiyye’de yerleşip, medresede ders verdi. Pekçok talebe yetiştirdi. 690 (m. 1291) yılında Bâderiyye’de vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Fıkh ilmi, insanların yapması ve yapmaması lâzım olan işleri bildirir. Fıkh bilgileri, Kur'ân-ı kerimden, hadis-i şeriflerden, icmâ-ı ümmetten ve kıyâstan meydana gelmektedir. Eshâb-ı kirâmın veya bunlardan sonra gelen müctehidlerin söz birliğine (İcmâ'-ı ümmet) denir. Kur'ân-ı kerimden veya hadis-i şeriflerden veya icmâ-ı ümmetten çıkarılan ahkâm-ı şer'ıyyeye (Kıyâs-ı Fukaha) denir. Bir işin, helâl veya haram olduğu, Kur'ân-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden anlaşılmazsa, bu iş, bilinen başka bir işe benzetilir. Böyle benzetmeye (Kıyâs) denir. Kıyâs yapmak için, o işi helâl veya haram yapan sebebin, birinci işte de bulunması lâzımdır. Bunu da, ictihâd derecesine yükselmiş âlimler anlayabilir.
Fıkh ilmi çok geniştir. Hepsi, dört büyük kısma ayrılır. 1- İbâdât olup, beşe ayrılır: Namaz, oruç, zekât, hac, cihâd. Her birinin dalları çoktur. 2- Münâkehât: Evlenme, boşanma, nafaka ve daha nice dalları vardır. 3- Muamelat olup, alışveriş, kira, şirketler, fâiz, miras... gibi birçok bölümleri vardır. 4- Ukûbât, yâni cezâlar olup, başlıca beşe ayrılmaktadır. Kısâs, sirkat, zinâ, kazf, riddet, yâni mürted olmak cezâlarıdır...
Fıkhın ibâdât kısmını kısaca öğrenmek, her Müslümana farzdır. Münâkehât ve muamelat kısmlarını öğrenmek, farz-ı kifâyedir. Yâni, başına gelenlerin öğrenmesi farz olur.
Tefsîr, hadis ve kelâm ilimlerinden sonra, en şerefli ilim, fıkıh ilmidir. Aşağıdaki altı hadis-i şerif, fıkhın ve fıkh âlimlerinin şerefini göstermeye kâfidir:
(Allahü teâlâ, bir kuluna iyilik etmek isterse, onu fakîh yapar.) (Bir kimse fakîh olursa, Allahü teâlâ, onun özlediği şeyleri ve rızkını, ummadığı yerlerden gönderir.) (Allahü teâlânın en üstün dediği kimse, dinde fakîh olandır.) (Şeytana karşı bir fakîh, bin âbidden [çok ibadet yapandan] daha kuvvetlidir.) (Her şeyin dayandığı bir direk vardır. Dînin temel direği, fıkıh bilgisidir.) (İbâdetlerin eftali, en kıymetlisi, fıkıh öğrenmek ve öğretmektir.)
.
Unutmaktan korkan kimse, Resûlullaha salât okusun!
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
11 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Peygamber Efendimiz buyurdu ki: "Cuma günleri bana çok salevât okuyunuz! Bunlar bana bildirilir.”
Ebû Tâhir Fîrûzâbâdî hazretleri tefsîr, fıkıh, hadîs ve lügat âlimidir. 729 (m. 1329) senesinde İran’ın Şîrâz şehri civarındaki Fîrûzâbâd kasabasında doğdu. Şîrâz, Bağdad, Şam, Mekke-i mükerreme ve Kâhire’ye gidip büyük âlimlerden ilim tahsil etti. Anadolu’ya gelip, Yıldırım Bâyezîd ve Timur Hân ile tanışıp, onların iltifâtlarına ve ikrâmlarına kavuştu. Sonra Yemen’e gitti. Sultan onu Zebîd kadılığına tayin etti. 816 (m. 1414) senesinde Yemen’de, Zebîd kadısı iken vefât etti. Fîrûzâbâdî hazretleri kırktan fazla eser yazdı. Bunlardan Kitâb-üs-salât adlı eserinden bazı bölümler:
Peygamber Efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) salât okumanın fazileti: Allahü teâlâ, Ahzâb sûresinin ellialtıncı âyet-i kerîmesinde meâlen; “Gerçekten Allah ve melekleri, peygambere salât ederler (Şeref ve şânını yüceltirler). Ey îmân edenler! Siz de ona salât edin ve gönülden teslim olun” buyuruyor.
Evs bin Evs’in (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûl-i ekrem buyurdu ki: “En faziletli gün, cuma günüdür. Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmı cuma günü yarattı. Kıyâmet, cuma günü kopar. Cuma günleri bana çok salevât okuyunuz! Bunlar bana bildirilir.” Bunun üzerine Eshâb-ı Kirâm; “Öldükten sonra da bildirilir mi?” diye sorduklarında; “Toprak, Peygamberlerin vücûdunu çürütmez. Bir mümin bana salevât okuyunca, bir melek bana haber vererek, ümmetinden falan oğlu filân sana selâm söyledi ve duâ etti, der” buyurdu.
Hazreti Ali’nin (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte; “Bahil (cimri), yanında anıldığım hâlde bana salât okumayandır” buyurdu.
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Unutmaktan korkan kimse, Resûlullaha çok salât okusun.”
Şöyle anlatılır: Bir zât, Kâğıdî diye tanınan Ebû Câ’fer’i vefâtından sonra rüyâsında gördü. Kâğıdî’ye; “Allahü teâlâ sana nasıl muâmele etti?” diye sorunca; “Allahü teâlâ, bana merhamet etti ve mağfiret eyledi” dedi. Sebebi sorulunca, şöyle cevap verdi: “Ben. Allahü teâlânın huzûrunda durduruldum. Allahü teâlânın emri üzerine melekler, günahlarımı ve Resûlullaha okuduğum salâtları hesapladılar. Okuduğum salâtları, günahlarımdan daha çok buldular. Bunun üzerine Allahü teâlâ, meleklere; “Ey meleklerim! Onu hesaba çekmeyin, onu Cennetime götürün” buyurdu.
.
Esas pehlivan, nefsine galip gelendir!..
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
12 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
“Büyüklerimize hürmet, küçüklerimize merhamet etmeyen, âlimlerimizin hakkını tanımayan bizden değildir.”
Şihâbüddîn Şâgûrî hazretleri hadîs âlimidir. 530 (m. 1116) senesinde İran’da Şâgûr’da doğdu. 615 (m. 1218) senesinde Şam’da vefât etti. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
“Hiçbir gün yoktur ki, kabir ehline cennetteki veya cehennemdeki yeri gösterilmesin.” “Yanı başındaki komşusu aç yatarken, kendisi tok yatan mümin değildir.” “Her ümmetin bir fitnesi vardır. Ümmetimin fitnesi de maldır.” “İnsanlara galip gelen kuvvetli değildir. Esas kuvvetli, nefsine galip gelendir.” “Oruç, sâdece yemekten ve içmekten el çekmek değildir. Oruç, boş şeylerden ve kötü sözlerden el çekmektir.” “Kul ile küfür veya şirk arasında, ancak namazı terk etmek vardır.”
“Büyüklerimize hürmet etmeyen, küçüklerimize merhamet etmeyen, âlimlerimizin hakkını tanımayan bizden değildir.” “Mirâç’ta Rabbimden, benden sonra Ali bin Ebî Tâlib’i halîfe yapmasını istedim. Melekler dedi ki: Yâ Muhammed! Allahü teâlâ dilediğini yapar. Senden sonra halîfe Ebû Bekr’dir.”
“Her kim abdest aldıktan sonra 'İnnâ enzelnâhü'yü (Kadir sûresini) bir kere okursa, Hak teâlâ hazretleri, o kimseyi sıddîklardan yazar, iki kere okursa, şehidlerden yazar. Üç kere okursa, Peygamberlerle haşreder.”
“Her şeyin dayandığı bir direk vardır. Dînin temel direği fıkıh bilgisidir.” “Kim sıkıntı zamanında Ayet-el-kürsî’yi ve Bekâra sûresinin son âyetlerini okursa, Allahü teâlâ ona yardım eder.” “Kim farz namazlarının ardından Âyet-el-kürsî okursa, onun cennete girmesine ölümden başka mâni yoktur.”
“Kim 'Bismillâhirrahmânirrahîm’i okursa, Allahü teâlâ her harfine karşılık dörtbin iyilik yazar, dörtbin günahını siler ve onu dörtbin derece yükseltir.”
“Kim her gece Vâkıa sûresini okursa, ona asla fakirlik isâbet etmez.” “Kim Ramazân-ı şerîf ayında, cuma günü yüz kere İhlâs sûresini okursa, onun için kıyâmet gününde bir nûr mevcûd olur ki, o, o nurla Cennete koşar.”
“Kim kabristana uğrar, onbir kere İhlâs sûresini okur, sonra sevâbını orada yatan mevtalara verirse, kendisine orada yatan ölülerin sayısınca sevâb verilir.”
“Kim Allahü teâlânın kitabından bir âyet-i kerîme öğretirse, o âyet-i kerîme okunduğu müddetçe ona sevap yazılır.”
“Kim güzelce abdest alır, sonra üç defa (Eşhedü en lâ ilahe illallahü vahdehü lâ şerîkeleh ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü) derse, Allahü teâlâ onun için cennetin sekiz kapısını açar. O kimse istediğinden cennete girer.”
.
Hanefî mezhebinin reîsi: İmam-ı a'zam Ebû Hanîfe
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
13 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İmâm-ı a'zam hazretleri fıkıh bilgilerini toplayarak, kısımlara, ayırdı ve metodlar koydu.
Cemâlîzâde Fudayl Efendi Osmanlı âlimlerinden olup Şeyhülislam Zenbilli Ali Cemâlî Efendi’nin oğludur. 920 (m. 1514) senesinde İstanbul’da doğdu. Ebüssü’ûd Efendi gibi zamanının büyük âlimlerinden ilim tahsil etti ve Ebüssü’ûd Efendinin kızıyla evlendi. İstanbul’da çeşitli medreselerde müderrislik ve Mekke-i mükerreme kadılığı yaptı. Şeyhülislâmlık teklif edildiyse de, bu vazîfeyi kabûl etmedi. 991 (m. 1583) senesinde İstanbul’da vefât etti. Çok kitap yazdı. Bunlarda, Hanefî mezhebine göre fıkıh bilgilerini açıklayan “Dımânât” isimli eserinde şöyle anlatır:
Hanefî mezhebinin reîsi olan İmam-ı a'zam Ebû Hanîfe, fıkıh ilmini, Hammâd’dan, Hammâd da, İbrâhîm-i Neha'îden, bu da, Alkama’dan, Alkama da, Abdullah bin Mes'ûd’dan (radıyallahü anh), bu da Resûl-i ekremden (sallallahü aleyhi ve sellem) almıştır. Ebû Yûsüf, İmâm-ı Muhammed Şeybânî, Züfer bin Hüzeyl ve Hasen bin Ziyâd, hep İmâm-ı a'zamın talebeleridir. Bunlardan imam-ı Muhammed, din bilgilerinde, bin kadar kitap yazmıştır. Hicretin 135 senesinde tevellüd, 189 [m. 805] da Rey şehrinde vefât etmiştir. Talebesinden olan İmam-ı Şâfi'înin annesini nikâh ettiği için, ölünce, bu kitapları, İmam-ı Şâfi'îye miras kalarak, İmam-ı Şâfi'înin bilgisinin artmasına hizmet etmiştir. Bunun için, İmam-ı Şâfi'î, (Yemin ederim ki, fıkıh bilgim İmam-ı Muhammedin kitaplarını okumakla arttı. Fıkıh bilgisini derinleştirmek isteyen, Ebû Hanîfenin talebesi ile berâber bulunsun) dedi. Bir kere de, (Bütün Müslümanlar, İmâm-ı a'zamın ev halkı, çoluk çocuğu gibidir) buyurdu. Yâni bir adam çoluk çocuğunun nafakasını kazandığı gibi, İmâm-ı a'zam da, insanların, işlerinde muhtaç oldukları din bilgilerini meydana çıkarmayı kendi üzerine almış, herkesi güç bir şeyden kurtarmıştır.
İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe fıkıh bilgilerini toplayarak, kısımlara, kollara ayırdığı ve üsûller, metodlar koyduğu gibi, Resûlullahın ve Eshâb-ı kirâmın bildirdiği îtikat, îman bilgilerini de topladı ve yüzlerce talebesine bildirdi. Talebesinden, (ilm-i kelâm) yâni îman bilgileri mütehassısları yetişti. Bunlardan İmam-ı Muhammed Şeybânînin yetiştirdiklerinden, Ebû Bekr-i Cürcânî meşhûr oldu. Bunun talebesinden de, Ebû Nasr-ı İyâd, kelâm ilminde, Ebû Mensûr-i Mâtürîdîyi yetiştirdi. Ebû Mensûr, İmâm-ı a'zamdan gelen kelâm bilgilerini kitaplara yazdı. Yoldan sapmış olanlarla çarpışarak, Ehl-i sünnet îtikatını kuvvetlendirdi. Her tarafa yaydı. 333 senesinde, Semerkand'da vefât etti. Bu büyük âlim ile Ebül-Hasen-i Eş'arî adındaki âlime, Ehl-i sünnetin (îtikatta mezhep imamları) denir.
.
Kim kibirli olursa Allahü teâlâ onu alçaltır!.."
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
14 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
“Kim Müslüman kardeşine gıyabında yardım ederse, Allahü teâlâ da ona, dünyâda ve âhırette yardım eder.”
Abdurrahmân Fûrânî hazretleri hadîs ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 388 (m. 998) yılında Türkistan’da Merv’de doğdu. Buradaki büyük âlimlerin derslerine devam ederek ilmde yüksek derecelere ulaştı ve icazet aldı. Şafiî mezhebinde mutlak müctehid ile müntesib müctehid arasında bir derece olan eshâb-ı vücûhtan sayıldı. Hadîs ilminde zamanının ileri gelenlerinden idi. 461 (m. 1069) yılında Merv’de vefât etti.
Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
“Kim güzelce abdest alır, sonra namaz kılmaya kalkınca, onun kulağından gözünden, ellerinden ve ayaklarından günahları çıkar.” “Abdestli iken kim abdest alırsa, Allahü teâlâ onun için on hasenat yazar.” “Kim her cuma bana kırk salevât okursa, Allahü teâlâ onun kırk senelik günahını siler.” “Kim Ramazân-ı şerîf orucunu tutar, peşinden de şevval ayından altı gün oruç tutarsa, bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi olur ve anasından doğduğu gibi günahlarından temizlenir.”
“Vefâtımdan sonra hac edip kabrimi ziyâret eden, hayatta iken beni ziyâret eden kimse gibidir.” “Kim çok yemeyi ve içmeyi âdet edinirse, kalbi katı olur.” “Kim Allah için tevâzu gösterirse, Allahü teâlâ onu yükseltir. Kim kibirli olursa, Allahü teâlâ onu alçaltır. Kim kanâat ederse, Allahü teâlâ onu zengin kılar. Kim Allahü teâlâyı çok zikrederse, Allahü teâlâ onu sever.” “Kim haram olan bir dirhemi bırakırsa, Allahü teâlâ ona karşılık Cenneti verir. Kim şüpheli olan bir dirhemi bırakırsa, Allahü teâlâ ona peygamberlerden bir peygamberin sevâbını verir.” “Kim kesin olarak, Allahü teâlâyı kendisinin Rabbi, benim de O’nun nebisi olduğumu kalbinden sâdık olarak bilirse (ve inanırsa), Allahü teâlâ onun etini, Cehennem ateşine haram kılar.” “Kim az bir rızka râzı olursa, Allahü teâlâ da onun az amelinden râzı olur. Allahü teâlâdan ferahlık beklemek ibâdettir.”
“Kim bir namazı unutur veya namaz vaktinde uyuyakalırsa, uyanınca ve o namazı hatırlayınca hemen kılsın.” “Kim bir kötülüğü duyar ve onu yayarsa, onu yapan gibidir. Kim de bir iyiliği işitir ve onu yayarsa, onu yapan gibidir.” “Komşusunun aç olduğunu bildiği hâlde kendisi tok olan kimse için, kıyâmet gününde Allahü teâlâ, 'Ona zakkumdan yediriniz...' buyurur.”
“Kim Müslüman kardeşine gıyabında yardım ederse, Allahü teâlâ da ona, dünyâda ve âhırette yardım eder.”
.
"Fıkıh âlimlerinin bildirdiklerine uyun!"
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
15 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Her Müslüman dinini Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından hazırlanan ilmihallerden öğrenmelidir!
Şihâbüddîn Gazzî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 770 (m. 1368) senesinde Filistin’de Gazze’de doğdu. Kudüs’e ve Şam’a gidip, oradaki büyük âlimlerden Şafiî mezhebi fıkıh ilmini tahsil etti. Bir müddet kadılık, sonra müderrislik yaptı. 822 (m. 1419) senesinde Mekke-i mükerremede vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı kerimde, Muhammed aleyhisselama itaat etmenin, kendisine itaat etmek olduğunu bildiriyor. O hâlde, Onun Resulüne itaat edilmedikçe, Ona itaat edilmiş olmaz. Bunun pek kati ve kuvvetli olduğunu bildirmek için, (Elbette muhakkak böyledir) buyurup, doğru düşünmeyenlerin, bu iki itaati birbirinden ayrı görmelerine meydan bırakmadı.
Yine Allahü teâlâ, (Kâfirler, Allahü teâlânın emirleri ile peygamberlerinin emirlerini birbirinden ayırmak istiyorlar. Bir kısmına inanırız, bir kısmına inanmayız diyorlar. İman ile küfür arasında bir yol açmak istiyorlar. Onların hepsi kâfirdir. Kâfirlerin hepsine Cehennem azabını, çok acı azapları hazırladık) buyuruyor.
Peygamber efendimize uymanın önemi anlaşılınca, Kur’ân-ı kerimin açıklaması olan hadis-i şeriflere de uymanın gereği anlaşılır. Sünnet, yani hadis-i şerifler olmasaydı, namazların kaç rekat olduğu ve nasıl kılınacağı, zekât nisabı, orucun, haccın farzları, hukuk bilgileri bilinemezdi. Yani hiçbir kimse, bunları Kur’ân-ı kerimden çıkaramazdı. Şu hâlde Kur’ân-ı kerimi anlamak için, onun açıklaması olan hadis-i şeriflere ihtiyaç vardır. Hadis-i şerifleri de anlamak için âlimlere ihtiyaç vardır. Bu bakımdan Peygamber efendimiz, İslam’a, Kur’âna tâbi olmak isteyenin bir âlime, bir mezhebe bağlanmasını emrediyor. (Âlimlere tâbi olun!) buyuruyor. Allahü teâlâ da, âlimlere uymayı emrediyor, (Âlimlere sorun!) ve (Peygamberin emrettiğini yapın, yasakladığından sakının!) buyuruyor. (Nahl 43, Haşr 7) Kur’ân-ı kerimdeki, (Allah’ın ipine sarılın!) emri, (Fıkıh âlimlerinin, bildirdiklerine uyun!) demektir. Kur’ân-ı kerimi ancak Resulullah efendimiz anlamış, hadis-i şeriflerle açıklamıştır. Bu hadis-i şerifleri de, ancak Eshab-ı kiram ve müctehid imamlar anlayabilmiş, Müslümanlar da bu âlimlerin anladıklarına tâbi olmuşlardır...
Şu hâlde, Kur’ândan, hadisten ve bunların tercümelerinden din öğrenmek mümkün olmaz. Her Müslüman dinini Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından hazırlanan ilmihallerden öğrenmelidir!
.
Allahü teâlâ evliyâya bazı sırlar verir!..
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
16 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
“Bâtın ilmi, Allahü teâlânın sırlarından bir sır ve O’nun hikmetinden bir hikmettir...”
Muhammed bin Abdülvâhid Bâverdî hazretleri hadîs, tefsîr ve fıkıh âlimidir. 261 (m. 875) yılında Horasan’da Ebyurd’da doğdu. 345 (m. 956) yılında Bağdâd’da vefât etti. Yüz bin hadîs-i şerîfi, râvileriyle birlikte ezbere bilirdi. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
Muâz bin Cebel’in (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) “Kimde şu üç haslet varsa, o, dînin kendileri sebebiyle ayakta durduğu ebdâlden olur. İlki, Allahü teâlânın kazasına rızâ göstermek, ikincisi, Allahü teâlânın haram kıldığı şeyleri yapmama husûsunda sabır. Üçüncüsü, Allahü teâlâ için kızmaktır” buyurdu.
Hasen bin Ali’nin (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîf ise, “Bâtın ilmi, Allahü teâlânın sırlarından bir sır ve O’nun hikmetinden bir hikmettir ki, onu, evliyâ kullarından dilediğine verir” buyurdu.
Ubâde bin Sâmit’in (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte de “Bu ümmette, her zaman otuz kimse bulunur. Her biri İbrâhim aleyhisselâm gibi bereketlidir” buyurdular.
Abdullah bin Mesvâ’nın (radıyallahü anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Allahü teâlânın yeryüzünde üçyüz tâne kulu vardır. Onların kalbleri Âdem’in kalbi gibidir. Yine Allahü teâlânın kırk tâne kulu vardır. Onların kalbleri Mûsâ’nın (aleyhisselam) kalbi gibidir. Allahü teâlânın yedi kulu vardır. Onların kalbleri İbrâhim’in kalbi gibidir. Beş kulu vardır. Kalbleri Cebrâil’in kalbi gibidir. Üç kulu vardır. Kalbleri Mikâil’in (aleyhisselam) kalbi gibidir. Bir kulu vardır, kalbi İsrâfil’in kalbi gibidir. İsrâfil’in kalbi üzere olan vefât ettiği zaman, Allahü teâlâ onun yerine üç taneden getirir. Üç taneden vefât eden olduğu zaman, onun yerine beş taneden getirir. Beş taneden vefât ettiği zaman, onun yerine yediden birisini getirir. Kırk kuldan birisi vefât ettiği zaman, onun yerine üçyüz kulundan birisini getirir. Üçyüz kulundan birisi vefât ettiği zaman, onun yerine diğer insanlardan birini getirir. Allahü teâlâ onlar sebebiyle diriltir ve öldürür. Yağmur yağdırır ve durdurur.”
İbn-i Mes’ûd’a (radıyallahü anh) “Allahü teâlânın onlar sebebiyle diriltmesi ve öldürmesi nasıl olur?” diye sorulunca, o cevâb olarak; “Çünkü onlar, ümmetin çoğalmasını isterler. Allahü teâlâ onlar sebebiyle bu ümmeti çoğaltır. Zorbalara ve zâlimlere bedduâ ederler. Bu sebeple zâlimler helak olurlar. Onlar, Allahü teâlâdan ümmet için yeryüzünde rahatlık isterler. Allahü teâlâ, onlar sebebiyle çeşitli belâları kaldırır” buyurdu.
.Nefis, gerçekten kötülüğü şiddetle emreder!..”
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
17 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Nefsin arzu ve isteklerine muhalefet etmelidir. Zîrâ nefsin arzu ettiği şeylerin hepsi zararlıdır.
Ahmed bin Muhammed Guneymî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 964 (m. 1557) senesinde Mısır’da doğdu. Orada meşhûr âlimlerden ilim öğrenerek yetişen Guneymî, ilim öğrenmek maksadıyla Anadolu’ya geldi. Büyük âlimlerin derslerinde bulundu. Mısır’da o zamanda bulunan Hanefî mezhebi âlimlerinin en büyüklerinden ve en önde gelenlerinden oldu. 1044 (m. 1634) senesinde vefât etti. Guneymî hazretleri çok eser yazmış olup, “İrşâd-ül-ihvân” isimli eserinde şöyle anlatır:
Nefsin arzu ve isteklerine muhalefet etmelidir. Zîrâ nefsin arzu ettiği şeylerin hepsi zararlıdır. Hiçbir faydası yoktur. Nitekim Kur’ân-ı kerîmde Yûsuf sûresi 53. âyet-i kerîmede meâlen; “Nefs, gerçekten kötülüğü şiddetle emreder” buyuruldu.
Birkaç çeşit nefis vardır: Nefs-i emmârenin özellikleri: Buhl, hırs, cehil, kibir. Nefs-i mühmelenin özellikleri: Kanâat, tevâzu, tövbedir. Nefs-i râdiyenin özellikleri: Kerâmet, ihlâs, riyâzettir. “Kıyâmet günü iyi nefs de kötü nefs de pişman olacaktır. İyiler, daha fazla iyilik etmediklerine; kötüler, kötülüklerinin daha az olmadığına pişman olacaklar” buyurulmuştur. Eğer Allahü teâlâ ile ilgili ise; kazası lâzım olan ibâdetleri kaza etmeli, keffâreti lâzım olanların keffâretini yerine getirmelidir. Meselâ oruç keffâretinde, kaza için bir gün keffâret için altmış gün oruç tutmalıdır.
Hazreti Ali (radıyallahü anh) bir gazâda, kâfirlerden biri ile vuruşup onu alta düşürdü, göğsüne bastı, öldüreceği sırada, kâfir yattığı yerden Hazreti Ali’nin mübârek yüzüne tükürdü. Hazreti Ali (radıyallahü anh) onu katletmekten vazgeçip ayağa kalktı. Kâfiri serbest bıraktı. Adam bu işe hayret etti. “Yâ Ali! Beni katletmeye yatırdın. Yüzüne tükürdüğüm için, bana daha çok eziyet ederek öldüreceğin yerde, beni serbest bıraktın. Sebebi nedir?” dedi. Hazreti Ali; “Seni katletmeye azmettiğimde, azmim Allah rızâsı içindi. Yüzüme tükürünce kalbime gadab geldi, sana kızdım. Derhâl hatırıma; gadabını def edip yutanlar için Allahü teâlânın Cennet vadeylediği geldi. Bu yüzden seni salıverdim” buyurdu. Kâfir, bu hâlden ibret alıp îmânla şereflendi. Kalbini güzel ahlâkla donatmak böyle olur. Yoksa bir kimseden bir miktar sıkıntı görünce, mukâbele edip, ona iki misli kötülük etmek, güzel ahlâk sahibinin husûsiyeti değildir. Böyle yapmak kötülenmiştir.
.
Tasavvuf, nefsin bütün isteklerini terk etmektir
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
18 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
"Nice adamlar vardır ki, ne bir ticâret ne de bir alışveriş, onları Allah'ı anmaktan alıkoymaz...”
Muhammed Gülâbâdî hazretleri evliyânın büyüklerindendir. Hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde de âlimdir. 380 (m. 990) senesinde Buhârâ’da vefât etti. Çok kitap yazdı, en meşhûr eseri, “et-Tearrûf li mezheb-i ehl-it-tasavvuf” adlı kitabıdır. Bu eserinde şöyle buyuruyor:
Tasavvuf büyükleri buyurdular ki: Sûfîlere “Sûfiyye” denilmesinin sebebi, içlerinin saf (hâlis), dışlarının pak (temiz) olması sebebiyledir.”
Bişr bin Haris: “Sûfî, kalbini Allah için saf hâle getirmiş olan zâttır” buyurdu. Bazı büyükler de “Sûfîlere, sofdan (yünden) yapılmış elbise giydikleri için sûfî denilmiştir” buyurdular.
Evliyâdan bir zâta "sûfî kime denir?" diye sorulunca “Kendisi bir mala sahip olmadığı hâlde, kendisinde hırs ve dünyâya düşkünlük bulunmayan kimseye denir” cevâbını vermiştir.
Tasavvuf büyüklerine sıfat ve saff-ı evvel nisbet edenler, bâtınlarını, kalblerini dikkate aldılar. Gerçekten, eğer bir kimse dünyâya düşkün olmaz ondan yüz çevirirse, Allahü teâlâ o kulun sırrını saf, kalbini nurlu kılar. Kalbine nûr akıtır. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hadîs-i şerîfte (İçine nûr giren kalb açılır ve genişler) buyurdu. “Yâ Resûlallah bunun alâmeti nedir?” diye sorulunca, (Fânî dünyâdan uzaklaşmak, ebedî olan âhırete yönelmek ve ölüm gelmeden önce ölüme hazırlanmaktır) buyurdu. Bu hadîs-i şerîfle Peygamberimiz, dünyâya düşkün olmayanların kalblerini, Allahü teâlânın nurlandıracağını bildirdi.
Kalbin saf ve nurlu olması “Eshâb-ı Suffanın” vasıflarındandır. Zâhirdeki temizlik; pis olan şeylerden, bâtındaki temizlik; aklı kötü düşüncelerden, kalbi aşağı ve kötü arzulardan uzaklaştırmak sûretiyle olur. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen "Nice adamlar vardır ki, ne bir ticâret ne de bir alışveriş, onları Allahı anmaktan (O’na ibâdet etmekten ve emirlerine bağlanmaktan) alıkoymaz...” buyurdu (Nûr-37).
Ebü’l-Hasen’e; “Tasavvuf nedir?” diye sorulunca, “Nefsin bütün lezzet ve isteklerini terk etmektir” buyurdu.
Cüneyd-i Bağdadî hazretleri, tasavvuf nedir diye soran bir kimseye şöyle cevap verdi: “İnsanların rızâsını bırakıp, Allahü teâlânın rızâsını aramak, kötü huyları terk edip, nefsânî olan işlerden uzaklaşmak, rûhu yükselten vasıflar kazanmaya gayret etmek, hakikî ilimlere sarılmak, hep en uygun şekilde hareket etmek, herkese nasîhatte bulunmak, Allahü teâlâya verilen ahidde durmak, Muhammed aleyhisselâmın dînine uymak.”
.
"Tâat ve ibâdetlerini beğenmemelisin!.."
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
19 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
"Tâatini beğenmek şirktir! Tâatini Hak teâlâya ısmarla ve kendi beğenmeni şeytanın yüzüne çarp!"
Abdullah-i İsfehânî hazretleri, evliyânın büyüklerinden olup, Hâce Alâüddîn-i Attâr’ın talebelerindendir. İran’da İsfehân’da doğdu. Hicri dokuzuncu asrın ikinci yarısında vefât etti. Çok kerâmetleri görüldü. Sohbetlerinde buyurdu ki:
“Malûm olsun ki, tasavvufî ilimler, hâllere âit bilgilerdir. Hâller amellerden hâsıl olur ve amelin neticesidirler. Sâlih amel işlemeyen, hâllere kavuşamaz. Amellerin doğru olması için ilk şart, bunlara âit bilgileri öğrenmektir. Bu bilgiler ise fıkıh ilmi ile bildirilen dinî hükümlere âit bilgilerdir. Namaz, oruç ve diğer farzlar olup, nikâh, talâk, alışverişten, hayatın diğer ihtiyâçlarına âit bilgiler (ilmihâl bilgileri) bu konuya girer. Bu bilgiler çalışmak ve öğrenmekle elde edilir.
İnsana ilk lâzım olan şey, sağlam bir itikâda, yanî Ehl-i sünnet itikâdına sâhip olmasıdır. Bu yolun doğru olduğunu kesinlikle bilecek kadar yeterli bilgiye sâhip olması da lâzımdır. Buna tevhîd ve marifet ilmi (veya itikâd bilgisi) denir. Bu itikâdı elde ettikten sonra lâzım olan şey, dinî hükümleri (ilmihâl bilgilerini) öğrenmesi ve onlarla amel etmesi lâzımdır. Bunları elde eden kimsenin nefsin âfetlerini bilmesi, nefsin nasıl ıslâh edileceğini, kötü huyların ne şekilde düzeltileceğini ve şeytanın kurduğu tuzakların neler olduğunu, dünyâ fitnesini ve bunlardan korunma yollarını bilmesi gerekir. Bu ilme “Hikmet ilmi” denir.
Büyüklerden biri buyurdu ki: “Havâtır” hatıra gelen şeyler dört çeşittir: Allahü teâlâdan gelen, melekten gelen, nefisten gelen, şeytandan gelen. Allahü teâlâdan gelen, kulu uyarmak içindir. Melekten gelen, ibâdete teşvik için, nefisten gelen, hevâ ve heves peşinde koşmaya sevk etmek için, şeytandan gelen, günahı câzib göstermek içindir. Allahü teâlâdan gelen hatırlama, tevhîd nûruyla kabûl edilir. Melekten olan hatırlama, marifet nûru ile kabul edilir. Nefisten gelenden, îmân nûru ile sakınılır. Şeytandan gelenden ise, İslâm nûruyla sakınılır, karşı konulur.”
“İşlediğin tâat ve ibâdetleri beğenmemelisin. O tâat sana hoş gelmemeli, bir lezzet aramamalısın. Tâatini beğenmek şirktir. Yalnız Allahü teâlânın emri olduğu için, buyurulduğu gibi, yani ilmihâl kitaplarında bildirdiği gibi işlemeli. Tâatini Hak teâlâya ısmarla ve kendi beğenmeni şeytanın yüzüne çarp.
.
Bilgisiz kişiler, zillete düşmeye mahkûmdur!
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
20 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
“Cehâlet bir binektir ki, ona binen zillete düşer. Bilgisizle arkadaşlık yapan sapıtır!”
Ebû Ahmed Muzaffer hazretleri, evliyânın büyüklerindendir. Ebû Sa’îd-i Ebü’l-Hayr ve diğer büyük zâtlarla görüşüp onlardan ilim öğrendi. Kendisinden de birçok kimseler istifâde etti. Hicri 5. asrın ortalarında vefât etti. Sohbetlerinde buyurdu ki:
Bir zaman Hire’ye askerler geldi. Askerlerden birisi, köylünün birinden atlar için bir yük saman aldı. Ücretini tam olarak ödedi. Bu köylünün ihtiyâr bir babası vardı. O asker ile dost oldu. O ihtiyâr köylü, dostu olan askere dedi ki: “Bugün, hacılar tavaf etmektedir. Keşke biz de orada olsaydık." Asker “İster misin? Seni oraya eriştireyim. Ama kimseye söylememen şartı ile” dedi. İhtiyâr; “Söylemem” dedi. Asker, Allahü teâlânın izni ile bir anda ihtiyârı Arafat’a ulaştırdı...
Haccedip, lüzumlu vazîfeleri yaptıktan sonra, yine bir anda geri döndüler. İhtiyâr, askere dedi ki: “Senin gibi bir hâlde bulunan kimsenin, askerlerin arasında durmasına hayret ediyorum. Bu nasıl oluyor?” Asker şöyle cevap verdi: “Eğer benim gibi bir kimse bunların içinde olmasa idi, senin gibi bir ihtiyâr veya zayıf, muhtaç bir nine gelip derdini dökse kim bakardı? Kim alâkadar olurdu? Kim dostluk elini uzatırdı? İşte ben, birçok faydayı düşünerek bunlar arasında bulunuyorum. Sakın sırrımı kimseye söyleme” dedi.
İhtiyâr, işin içinde önce fark edemediği nice hikmet ve faydaların bulunduğunu anlayıp, “Peki” dedi. Teşekkür edip ayrıldılar...
Cehâlet de kötü vasıflardan biri olup, kötü ahlâktandır. Câhil, iyiyi kötüden, kötüyü iyiden ayırt edemez. Görüşlerinin neticesi dalâlet, sapıklık ve felâkettir. Bilgisiz kişi, zillete düşmeye mahkûmdur! İslâm âlimleri dediler ki: “Cehâlet bir binektir ki, ona binen zillete düşer. Kim bilgisizle arkadaşlık yaparsa, sapıtır yoldan çıkar.” “İnsana verilen en güzel nimet, akıldır. Kötülüklerin en kötüsü cehâlet, bilgisizliktir.”
“Câhil, ömrüne güvenir. Akıllı ise, hesapla kitapla yaptığı işlerine göre hareket eder.”
“Câhilin görmesi gözle, akıllı kişinin ise kalbiyledir.”
"Âlimler, câhilin altı vasfı olduğunu ve bunlarla tanınacaklarını söylediler. Bu altı vasıf şunlardır: Her şeyde hemen öfkelenirler. Faydası olmayan şeylerden konuşurlar. Yersiz sadaka verirler. Sırrı korumayıp ifşa eder ve yayarlar. Dostunu ve düşmanını birbirinden ayıramazlar. Herkese güvenirler."
.
Allahü teâlâ, insanlara hep kolayı emretmiştir
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
21 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Her Müslümanın, önce Ehl-i sünnet ve cemâat âlimlerinin bildirdikleri gibi, inanması lâzımdır.
Hâce Ubeydullah, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin hocası olan Muhammed Bâkî-billah’ın büyük oğludur. Küçük yaşta iken babası vefât etti. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin yüksek teveccühleri ile yetişti ve önde gelen talebelerinden oldu. Onbirinci asrın sonlarında vefât etti. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Hâce Ubeydullah’a yazdığı mektûbun (1. cild, 266. Mektûp) bazı kısımları:
Her Müslümanın, önce itikâdını düzeltmesi, yani Ehl-i sünnet ve cemâat âlimlerinin bildirdikleri gibi, inanması lâzımdır. Durmadan, yılmadan çalışan o âlimlere, Allahü teâlâ bol bol mükâfat versin!
Allahü teâlâda, noksanlık sıfatları, mahlûkların hâssa ve alâmetleri yoktur. Madde değildir. Cisim değildir. Mekânlı değildir. (Yani, yer kaplayıcı değildir.) Zamanlı değildir. (Bir yerde bulunmadığı gibi, zamanı da yoktur). Kemâl sıfatları, kusursuzluklar yalnız O’ndadır. Sekiz kemâl sıfatı olduğunu bildirmiştir ki şunlardır: “Hayât”, diri olmasıdır, “İlim”, bilmesidir. “Kudret”, gücü yetmesidir. “İrâde”, dilemesidir. “Sem”, işitmesidir. “Basar”, görmesidir. “Kelâm”, söyleyici olmasıdır. “Tekvin”, yaratmasıdır. Bu sıfatları, kendinden ayrı olarak vardır.
Allahü teâlâ, kullarına kuvvet, kudret, irâde vermiştir, istediklerini işlerler, insanlar, işlerini kendileri yapıyor. Allahü teâlâ da yaratıyor. Allahü teâlânın hikmeti, âdeti şöyledir ki; insan bir işi yapmak isteyince, O da isterse o işi yaratır. Bu iş, insanın kasdı ile, ihtiyârı ile meydana geldiği için, işin mesûliyeti, sevâbı ve rızâsı, o insana oluyor, insanın ihtiyârı zayıftır, azdır diyenler, Allahü teâlânın irâdesinden az olduğunu demek istiyorlarsa, doğrudur. Yok eğer, emirleri yapacak kadar değildir diyorlarsa, yanlıştır. Allahü teâlâ, insanlara yapamayacakları bir şeyi emretmemiştir. Hep kolayı emretmiş, güç şeyi istememiştir. Az zamandaki bir küfre, sonsuz azap etmeyi ve az zamandaki îmâna, sonsuz nimetler vermeyi, takdîr etmiştir. Bunun sebebini anlayamayız. Allahü teâlânın yardımı ile, şu kadar biliyoruz ki, insanlara, görünür görünmez bütün nimetleri, iyilikleri veren, yerlerin, göklerin, zerrelerin yaratanı, noksansızlık ve kusursuzluklar yalnız O’na mahsûs olan bir Allaha inanmamak, elbette çok şiddetli, çok acı azap ister ki, bu da Cehennemde sonsuz yanmaktır.
.
İmân, Allahü teâlânın fazlıdır, ihsânıdır...
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
22 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
“Her güzel, her iyi şey, sana Allahü teâlâdan geliyor. Her çirkin, her fenâ şeye de, nefsin sebep oluyor”
Mustafa Fehmi Efendi evliyânın büyüklerinden olup, Erzincanlı Terzi Baba’nın halîfelerindendir. Erzincan’da doğdu. 1298 (m. 1890) senesinde gittiği Mekke-i mükerremede, hac esnasında vefât etti. Bir sohbetinde şunları anlattı:
Allahü teâlâ, kullarına kuvvet, kudret, irâde vermiştir, istediklerini işlerler, insanlar, işlerini kendileri yapıyor. Allahü teâlâ da yaratıyor. Allahü teâlânın hikmeti, âdeti şöyledir ki; insan bir işi yapmak isteyince, O da isterse o işi yaratır. Bu iş, insanın kasdı ile, ihtiyârı ile meydana geldiği için, işin mesûliyeti, sevâbı ve rızâsı, o insana oluyor, insanın ihtiyârı zayıftır, azdır diyenler, Allahü teâlânın irâdesinden az olduğunu demek istiyorlarsa, doğrudur. Yok eğer, emirleri yapacak kadar değildir diyorlarsa, yanlıştır.
Allahü teâlâ, insanlara yapamayacakları bir şeyi emretmemiştir. Hep kolayı emretmiş, güç şeyi istememiştir. Az zamandaki bir küfre, sonsuz azâb etmeyi ve az zamandaki îmâna, sonsuz nimetler vermeyi, takdîr etmiştir. Bunun sebebini anlayamayız. Allahü teâlânın yardımı ile, şu kadar biliyoruz ki, insanlara, görünür görünmez bütün nimetleri, iyilikleri veren, yerlerin, göklerin, zerrelerin yaratanı, noksansızlık ve kusursuzluklar yalnız O’na mahsûs olan bir Allaha inanmamak, elbette çok şiddetli, çok acı azâb ister ki, bu da Cehennemde sonsuz yanmaktır... Böyle bir ni’met sahibine, görmeden inanmak ve nefsin ve şeytanın ve din düşmanlarının aldatmalarına kanmayarak. O’nun sözlerine güvenmek, büyük mükâfat ister ki bu da Cennet nimetlerinde ve lezzetlerinde sonsuz kalmaktır.
Meşâyıh-ı kirâmdan çoğu dedi ki; “Cennete girmek yalnız Allah’ın fazlı ve ihsânı iledir, îmânı. Cennete girmeye sebep göstermek, kazanılan nimetin lezzeti, daha çok olduğu içindir.”
Bu fakire göre Cennete girmek, îmâna bağlıdır. Fakat îmân, Allahü teâlânın fazlıdır, ihsânıdır. Cehenneme girmek de, küfürden dolayıdır. Küfür ise, nefs-i emmârenin arzularından doğmaktadır. Nitekim Kur’ân-ı kerîmde, Nisa sûresi yetmişdokuzuncu âyet-i kerîmesinde meâlen; “Her güzel, her iyi şey, sana Allahü teâlâdan geliyor. Her çirkin, her fenâ şeye de, nefsin sebep oluyor” buyuruluyor. Cennete girmeyi îmâna bağlamak, îmânın kıymetini bildirmek içindir. Bu da, îmân olunacak şeylerin kıymeti ve ehemmiyeti demektir. Bunun gibi, Cehenneme girmeyi de küfre bağlamak, küfrü tahkir içindir ki, inanılmayan şeylerin kıymetini bildiriyor ve onlara inanmadığı için, böyle sonsuz azap veriliyor.
.
Maksadı ahiret olan perişan olmaz!..
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
23 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bir kimsenin maksadı dünyâ ve dünyalık olursa, Allahü teâlâ onun iki yakasını bir araya getirmez!
Kaygusuz İbrâhim Efendi Osmanlıların son zamanlarında yetişen evliyâdandır. Bolu’da doğdu. Kâdiriyye yolunun büyüklerinden Mustafa Efendi isminde bir zâtın talebesi olan Ömer el-Vasfî ile tanıştı. Daha sonra Mustafa Efendi’nin huzûruna gidip sohbetlerinde bulundu. Kemâle gelerek o zâttan hilâfet aldı. İstanbul’a gelerek talebe yetiştirdi. 1289 (m. 1872) senesinde İstanbul’da vefât etti. Bir sohbetinde şunları anlattı:
“Zorlaştırmayınız”: İnsanı, insana muhtaç hâle sokmayınız: Bir kimseyi, ihtiyâçları halk tarafından karşılanır duruma getirmeyiniz. Çünkü ihtiyâçları karşılayan kimseler de, muhtaç kimseler gibi muhtaçtırlar. Bu sebeple belli bir şeyin kendilerine âit olması için, birbirleri ile çekişir duruma gelirler. Böylece sâhib olmak istediğiniz ve bunun için uğraştığınız şeyleri elde etmekte güçlük çekersiniz, demektir.
“Sevdiriniz (diğer bir rivâyetle Müjdeleyiniz)” ibâresi de bu söylediklerimizi kuvvetlendirir. Çünkü sükûn, itminan ve tatmin manâsınadır. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen, (Bunlar, Allahın zikri ile kalbleri huzûra kavuşarak îmân edenlerdir...) buyurdu. (Ra’d-28)
Mümin, umduğunu elde etmek için devamlı ızdırab ve sıkıntı içindedir. Allahü teâlâya döndürülüp, ızdırabı, zarurî ve ihtiyâri olarak sükûna kavuşuncaya kadar, umduğuna kavuşmak için ızdırap çeker. Umduğunu arzu etme hâli devam eder.
“Nefret ettirmeyiniz” buyurulması da böyledir. Onları, Allahü teâlâdan başka şeylere ve başkalarına yönelterek dağınık hâle sokmayınız. Dağınıklığın sonunda yolları ayrılır, meslekleri değişir. Gayelerine kavuşmak için, takip ettikleri yollar onları parçalar.
Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem ) buyurdu ki: “Bir kimsenin maksadı dünyâ ve dünyalık olursa, Allahü teâlâ onun iki yakasını bir araya getirmez. Maksadı ahıret olan kimseyi ise, Allahü teâlâ perişan etmez, ona huzûr verir.” Maksadı dünyâ olanın hâli böyledir. Maksadı ahıret olanın hâli de budur. Buna göre düşününüz. Hazreti Âişe (radıyallahü anha) “Resûlullah her nezaman iki iş arasında muhayyer bırakılsa, en kolayını tercih ederdi” diye rivâyet ettiği hadîs-i şerîfin izahı budur. Bu hadîs-i şerîf “Resûlullah dâima Allah için olanı tercih ederdi” demektir. Çünkü o, Allahü teâlânın muradı olan şeyi tercih etmek, kolaylığı tercih etmektir. Çünkü Allahü teâlânın irâde ettiği ve istediği şey kolaylıktır.
.
Övünmek için söylemiyorum peygamberlerin reîsiyim..."
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
24 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
"Hiç kimse, hiçbir bakımdan Muhammed aleyhisselamdan üstün değildir."
Nûreddîn Hâdırî hazretleri hadîs, nahiv, kırâat ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 747 (m. 1346) senesinde doğdu. Şam’a gidip oranın büyük âlimlerinden ilim öğrendi. Haleb’de Hanefî kadılığına getirildi. Burada fetvâlar verdi ve ders okutarak talebe yitiştirdi. 824 (m. 1421) senesinde Haleb’de vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Her Peygamber, kendi zamanında, kendi mekânında, kendi kavminin hepsinden, her bakımdan üstündür. Muhammed aleyhisselam ise, her zamanda, her memlekette, yâni dünya yaratıldığı günden, kıyâmet kopuncıya kadar, gelmiş ve gelecek, bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiç kimse, hiçbir bakımdan Onun üstünde değildir. Bu, güç bir şey değildir. Dilediğini yapan, her istediğini yaratan, Onu böyle yaratmıştır. Hiçbir insanın Onu medhedecek gücü yoktur. Hiçbir insanın, Onu tenkîd edecek iktidârı yoktur...
Kıyâmet günü kabirden en önce O kalkacaktır. En önce, O şefaat edecektir. En önce, Onun şefaati kabûl olacaktır. Cennet kapısını önce O çalacaktır. Kapı, Ona hemen açılacaktır. (Livâ-i hamd) denilen bayrak, Onun elinde bulunacaktır. Hazreti Âdem ve Onun zamanından kıyâmete kadar gelen her mümin, bu bayrak altında bulunacaktır. Bir hadis-i şerifte, (Kıyâmet günü, önce gelenlerin ve sonra gelenlerin seyyidiyim. Hakîkati bildiriyorum, övünmüyorum) buyurdu.
Bir hadis-i şerifte de, (Allahü teâlânın habîbiyim, sevgilisiyim. Peygamberlerin reîsiyim. Övünmek için söylemiyorum) buyurdu.
Başka bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurdu: (Peygamberlerin sonuncusuyum, övünmüyorum. Ben Abdüllah'ın oğlu Muhammed'im. Allahü teâlâ insanları yarattı. Beni insanların en iyisinde yarattı. Allahü teâlâ, insanları fırkalara [kavimlere, ırklara] ayırdı. Beni, en iyisinde bulundurdu. Sonra bu en iyi fırkayı kabîlelere [cemaatlere] ayırdı. Beni en iyisinde bulundurdu. Sonra, bu cemaati evlere ayırdı. Beni, en iyi evden [yâni âileden] dünyaya getirdi. İnsanların en iyisiyim. En iyi âiledenim. Kıyâmette, herkes sustuğu zaman, ben söyleyeceğim. Kimsenin kımıldayamadığı vakitte, onlara şefaat ediciyim. Kimsede ümit kalmadığı bir zamanda, onlara müjde vericiyim. O gün her iyilik, her türlü yardım, her kapının anahtarı bendedir. Livâ-i hamd benim elimdedir. İnsanların en hayırlısı, en cömerdi, en iyisiyim. O gün emrimde binlerce hizmetçi vardır. Kıyâmet günü, Peygamberlerin imamı, hatîbi ve hepsine şefaat edici benim. Bunları övünmek için söylemiyorum.)
.
Kıyâmet günü vardır ve o gün gökler yarılır!..
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
25 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
"Her şeyi akılları ile çözmeye kalkışanlar, 'gökler ve yıldızlar yok olmaz' dediler!.."
Abdürrahmân Hadramî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. 945 (m. 1538) senesinde, Yemen’in Terim şehrinde doğdu. Zamanının en meşhûr âlimlerinden ders okudu. Hocaları ona icâzet verdiler. Terim şehrinde kadılık yaptı. 1014 (m. 1605) senesinde Terîm’de vefât etti. Bir dersinde şunları anlattı:
Kıyâmet günü elbette vardır. O gün gökler, yıldızlar ve (şu üzerinde yaşadığımız) dünyâ, dağlar, denizler ve hayvanlar, nebatlar ve madenler, hâsılı her şey (madde ve kuvvet) yok olacaktır. Gökler parçalanacak, yıldızlar dağılacak, yeryüzü ve dağlar toz olup savrulacak. Bu yok oluş, Sûr'un ilk işâreti ile olacaktır, ikinci üfürülüşünde, her şey tekrar yaratılıp, insanlar mezardan kalkacak, mahşer yerinde toplanacaktır...
Eski Yunan filozofları (ve kendilerine müsbet ilim adamı diyenler), yani her şeyi akılları ile çözmeye kalkışanlar, gökler ve yıldızlar yok olmaz dedi. (Bunların yok olacağını fen kabul etmiyor, böyle gelmiş böyle gidecektir diyerek müşâhede, tedkîk ve tecrübeye dayanan, fen bilgisine iftira ediyorlar.) Bazısının aklı, hiç de işlemediği için, kendilerine Müslüman diyor. Ahkâm-ı İslâmiyeden çoğunu da yapıyor. Şuna daha çok şaşılır ki, bazı Müslümanlar, bunların sözüne kitaplarına inanıp, Müslüman, hattâ İslâm âlimi, din büyüğü sanıyor. Bunların küfürlerini, kâfir olduklarını söyleyenlere kızıyor. Bu kâfirleri medh ve müdâfaa ediyorlar. Hâlbuki bunlar, Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere inanmıyor. Bütün peygamberlerin söz birliği ile bildirdiklerini inkâr ediyor.
Kur’ân-ı kerîmde Allahü teâlâ meâlen; “Güneşin ziyası kalmadığı, karardığı ve yıldızlar solduğu zaman” ve bir âyet-i kerîmede meâlen; “Gökler yarıldığı ve Rablerinin emirlerini işittikleri zaman” ve “Gökler, Allahü teâlânın emirlerini elbette yapar” ve bir âyet-i kerîmede de meâlen; “O gün gökler, elbette yarılır” buyuruyor. Bunlar gibi âyet-i kerîmeler çok vardır.
Bu kimseler bilmiyor ki, Müslüman olmak için, yalnız Kelime-i şehâdeti söylemek yetişmez, inanmak lâzım olan şeylerin hepsine inanmak, tasdik etmek ve küfürden, yani küfre sebep olan sözlerden ve işlerden uzaklaşmak ve kâfirleri sevmemek, Müslüman olmak şarttır, insan, ancak bu sûretle Müslüman olur. Bu şart bulunmadıkça, Müslümanlık olmaz.
.
Gençlik, delilikten bir şubedir!..
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
26 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Saadet sahibi kimse, başkasına nasîhatte bulunan kimsedir.
Seyyid Ömer bin Ali hazretleri evliyânın büyüklerindendir. 1002 (m. 1593) senesinde Yemen’de Zafâr denilen yerde doğdu. Ukayl bin İmrân’ın derslerine devam etti. Ondan çok istifâde etti. Sonra Hindistan’a gitti. Orada Seyyid Ebû Bekr bin Hüseyn ile görüştü. Onun yanında bir müddet kalan Seyyid Ömer, ondan da hırka giydi. 1063 (m. 1653) senesinde Hindistan’ın Beycâfûr beldesinde vefât etti. Bir sohbetinde şunları anlattı:
Hazreti Ali (radıyallahü anh) bir hutbesinde şöyle buyurdu: “Dünyâ, sırtını döndü. Ayrılığı bildirdi. Âhırete yöneldi. Dikkat ediniz! Cenneti isteyenler, Cehennemden kaçanlar kadar uyuyan görmedim. Dikkat ediniz. Sizin hakkınızda en korktuğum şey; hevânıza (nefsin arzu ve isteklerine) uymak ve uzun emeldir.”
Abdullah İbni Mes’ûd (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Sözlerin en doğrusu; Allahü teâlânın kitabı Kur’ân-ı kerîm, yapışılacak şeylerin en iyisi; takvâ, sünnetlerin en üstünü; Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) sünnet-i seniyyesi, işlerin en hayırlısı; orta olanları, en kötüsü; sonra ortaya çıkarılan bid’atlerdir. (Dinde olmayıp da sonradan ibâdet olarak ortaya çıkarılan şeylerdir). Az fakat kâfi olan, çok fakat, Allahü teâlâyı ve âhıreti unutturan şeylerden daha hayırlıdır. En iyi zenginlik, rûh zenginliğidir. Kalbe atılan şeylerin en hayırlısı, yakindir, içki, günahların anasıdır. Gençlik, delilikten bir şubedir. Yalancı dil, çok hatâlara ve yanlışlıklara sebep olur. Müminin sövmesi fısktır. Başkasını affeden kimse de affedilir, iyiler arasında yazılır. Saadet sahibi kimse, başkasına nasîhatte bulunan kimsedir. İşler, verdikleri neticelere göre kıymet kazanır, işin özü ve hülâsası, neticesidir. En şerefli ölüm, şehidliktir. Belâ ve musibetin ne olduğunu, kimden geldiğini bilen kimse, sabreder. Bunu bilmeyen ise iyi görmez.”
Ömer bin Abdülazîz hazretleri, bir hutbesinde buyurdu ki: “Ey insanlar! Sizler öleceksiniz. Sonra diriltileceksiniz. Sonra yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz. Ey insanlar! Kime bir dağın başında veya dibinde bir rızık takdîr edilmişse, mutlaka o rızık ona gelir, öyleyse, iyiyi isteyiniz.”
Hasen-i Basrî hazretleri buyurdu ki: “Fakih, dünyâdan uzaklaşmış, âhıreti isteyen, dîninde basiret sahibi, Rabbine ibâdete devam eden kimsedir.”
Ali bin Ebû Tâlib (radıyallahü anh) buyurdu ki: “İyilik ile, hür kimse köle yapılır.”
“Kibirle beraber övgü yoktur.” (Kibirli olan kimseyi, kimse övmez. Ona sâdece alaylı ve hakaret gözü ile bakılır.)
.
Dilini tutan kimseye cennet kapıları açılır...
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
27 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
"Rızkında yavaşlık, gecikme olan, 'La havle ve lâ-kuvvete illâ billah'ı çok söylesin."
Hilâl bin Muhammed Haffâr hazretleri hadîs âlimidir. İran asıllı olup, 322 (m. 934) yılında Bağdad’da doğdu. 414 (m. 1023) yılında aynı yerde vefât etti. Zamanındaki birçok âlimden ilim tahsil edip hadîs-i şerîf rivâyet etti. Bağdad’da, yıllarca hadîs ilminde en sağlam âlim, müsned kabul edildi. Naklettiği hadis-i şeriflerden bazıları:
“Kimin yanında bir cemâat gelip oturursa, o onlardan izin almadan kalkmasın. Kim oturan iki kişi görürse, izin almadıkça onların yanına oturmasın. Bir kimse izin almadıkça, iki kişinin arasına oturup, aralarını ayırmasın.” “Kim bir zayıfın sultâna arz edemediği ihtiyâcını sultâna arz ederse, Allahü teâlâ, sıratı geçerken onun ayaklarını sabit kılar.” “Kim sâlih bir kul ile müsâfeha eder veya kucaklaşırsa, Allahü teâlâ ona Cenneti vâcib kılar. Kim bir âlimle müsâfeha ederse, sanki o, Arşın direkleri (rüknleri) ile müsâfeha yapmış gibidir. Kim onunla kucaklaşırsa, günahları af ve mağfiret olur ve hesâbsız Cennete girer.”
“Allahü teâlâya ve âhıret gününe îmân eden, komşusuna eziyet etmesin.” “Ümmetimden bir kardeşinin ihtiyâcını giderip onu sevindiren kimse, beni sevindirmiş olur. Kim beni sevindirirse, Allahü teâlâyı sevindirmiş olur. Kim Allahü teâlâyı sevindirirse, Allahü teâlâ onu Cennete koyar.” “Bir hastanın ihtiyâcını giderinceye kadar gayret sarf eden kimsenin, günahlarını Allahü teâlâ affeder. Anasından doğduğu gibi temiz olur.” “Kim Cennet için ağlarsa, Cennete girer. Kim dünyâ için ağlarsa, Cehenneme girer. İnsanlar onun âhıret için ağladığını sanırlar. Hâlbuki dünyâ için ağlamaktadır.” “Allahü teâlânın rızâsı için bir mescid yapan kimseye, Allahü teâlâ Cennette bir ev yaptırır.” “Allahü teâlânın kendisini ni’metle bürüdüğü kimse, Allahü teâlâya çok hamd etsin. Günahı çok olan, Allahü teâlâdan af ve mağfiret istesin. Rızkında yavaşlık, gecikme olan, 'La havle ve lâ-kuvvete illâ billah'ı çok söylesin. Bir topluluğun bulunduğu eve giren kimse, onların emrettiği yere otursun. Çünkü onlar, evlerinin durumunu daha iyi bilirler. Kim bir topluluğun yanında kalırsa, onların izni olmadan oruç tutmasın.”
“Kim güzelce abdest alır, namazını kılar, malının zekâtını verirse, Allahü teâlânın gadabına mâni olur. Dilini hapseden, iyilikte bulunan, günahı için Allahü teâlâdan af ve mağfiret dileyen, aile efradına nasihatte bulunan kimse, îmânının hakîkatlerini tamamlamış olur. Cennet kapıları ona açılır.”
.
Kûfe Kadısı Ebû Amr-ı Hafs
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
28 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
"Her kim riya yaparsa, Allahü teâlâ onun içyüzünü meydana çıkarır!"
Ebû Amr-ı Hafs hazretleri, Hanefî mezhebi imamlarındandır. 117 (m. 735) târihinde doğdu. 198 (m. 809)’da Kûfe’de vefât etti. İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin talebesi olup, ondan fıkıh ilmi tahsil etti. Halife Hârûn Reşîd zamanında Bağdâd’ın bir mahallesinde iki sene kadılık yaptı. Daha sonra bu vazîfeden Kûfe kadılığına verildi. Onüç sene Kûfe’de kadılık yaptı. Muhammed bin Hamîd’in verdiği habere göre kadı olması şöyle olmuştur:
Halife Hârûn Reşîd; Abdullah bin İdrîs, Veki’ bin Cerrah ve Hafs bin Gıyâs’ı huzûruna çağırdı. Üçünden birini kadı yapmak istiyordu. Hârûn Reşîd’in yanına varınca Abdullah bin İdrîs “Esselâmü aleyküm” deyip felçli gibi kendini yere attı. Garip hareketlerde bulundu. Hârûn Reşîd “Elsiz (felçli) ihtiyârı alın götürün bunda fazîlet yoktur” dedi... Veki’ bin Cerrah da parmağını gözünün, üstüne koyup, “Bir yıldan beri bununla görmedim” dedi. Maksadı parmağı idi. Parmak zaten görmez idi. Fakat o mecliste bulunanlar gözüne işâret ettiğini sanıp, gözü görmeyince kadılık yapamaz dediler. Bu iki manâlı söz ile hem kadılıktan hem de yalandan kurtuldu. Ama Hafs’a gelince o hem çok fakîr hem de borçlu hem de çoluk çocuğu çok idi. Böyle olunca kadılığı kabûl etti. Böyle olmasa o da kabûl etmezdi. Kendisi “Allahü teâlâya yemîn ederim ki leş (ölü hayvan eti) bana helâl olmadıkça (yanî açlıktan ölecek kadar fakîr hâle düşmeyince) kadılığı kabûl etmedim” buyurmuştur. Çünkü ölü hayvan etini yanî leşi, ancak açlıktan ölecek olan bir kimsenin, yiyecek olarak leşten başka hiçbir şey bulamadığı zaman, ölmeyecek kadar yemesi helâl olur...
Böyle olmasına rağmen son derece haramdan sakınır, kul hakkına riâyet ederdi. Bir gün hastalandı. Bu hastalığı onbeş gün sürdü. Beyt-ül-mâl emînine oğlu ile daha önce aldığı maaşından yüz dirhemi gönderdi ve “Onbeş gündür çalışmadım. Müslümanların hakkıdır, iade ediyorum. Hasta iken çalışmama imkân yoktu. O hâlde bu parayı alamam” dedi.
Ebû Amr-ı Hafs hazretleri güvenilir olan hadîs imamlarından birisi idi. Rivâyet ettiği hadîslerden bazıları şunlardır:
“...Her kim riya yaparsa, Allahü teâlâ onun içyüzünü meydana çıkarır.”
“Taşkınlar helak olmuştur.”
“Zekât memuru size geldiği zaman sizden râzı olarak ayrılmalıdır.”
.
Uhud şehidi: Amr bin Ukeyş
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
29 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Uhud gazâsının yapıldığı gün, Amr bin Ukeyş’in gönlüne İslâm sevgisi düşmüştü...
Hâkim Nişâbûrî hazretleri meşhur hadîs âlimidir. Hadîs ilminde hâkim idi. Yani râvîlerinin hâl tercümeleri ile beraber, sekizyüzbinden ziyâde hadîs-i şerîfi ezbere bilirdi. Bu ilimde ve diğer ilimlerde çok kitap yazdı, ilimde, fazilette, Allahü teâlâyı tanımakta ve hafızasının kuvvetliliğinde çok yüksek idi. 321 (m. 933) senesinde Horasan’da Nişâbûr’da doğdu. 405 (m. 1014)’de orada vefât etti. Müstedrek kitabında şöyle anlatır:
Uhud gazâsının yapıldığı gün, Amr bin Ukeyş’in gönlüne İslâm sevgisi düştü. Evdekilere, “Amca oğulların nerede?” diye sordu. “Uhud’da” dediler. Amr da, “Uhud’da mı?” diyerek zırhını giyip silâhlarını kuşandı. Atına binerek Uhud’un yolunu tuttu. Eshâb-ı Kirâm (radıyallahü anhüm), Amr’ın kendilerine doğru geldiğini görünce, “Ey Amr! Bizden uzak dur!” dediler. O da, “Ben îmân ettim” diyerek Kelime-i şehâdeti söyledi ve yaralanıncaya kadar düşmanla çarpıştı. Yaralı olarak evine getirildi. Sa’d bin Muâz (radıyallahü anh) yanına geldi. Amr’ın kardeşi olan Seleme’ye (radıyallahü anh) “Kavminin şerefi için mi, yoksa Allah ve Resûlü için mi çarpıştı?” diye sordu. O da, “Allah ve Resûlü için çarpıştı” dedi. Daha sonra şehîd oldu. Hiç namaz kılmadığı hâlde Cennetlik oldu.”
Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) anlattı:
Bir kimse Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve sellem ) gelerek “Yâ Resûlallah! Benim rengim siyah olup, yüzüm güzel değildir. Hem de fakirim. Eğer düşmanla savaşıp şehîd olursam Cennete, girebilir miyim?” diye sordu. Peygamber Efendimiz de, “Evet girersin” buyurdular. Savaş başladı. O kimse ön tarafa geçti. Kahramanca çarpıştı ve şehîd oldu. Peygamber efendimiz başucuna gelerek, “Allahü teâlâ yüzünü güzelleştirdi. Kokunu hoş yaptı ve malını çoğalttı... Bu şehidin cübbesi altına girmek için çekişen iki hûrî gördüm” buyurdu.
Süleymân bin Bilâl anlattı:
Resûlullah Bedr gazâsı için yola çıktığında, Sa’d bin Hayseme ile babası (radıyallahü anhümâ) da gazâya iştirâk etmek istediler. Durum Resûlullah Efendimize haber verildiğinde, Peygamber efendimiz, ikisinden birinin gazâya katılmasını buyurdular. Baba-oğul kur’a çekmeye karar verdiler. Hayseme (radıyallahü anh) oğluna “Yâ Sa’d! Sen hanımının yanında kal, ben çarpışayım” dedi. Oğlu Sa’d ise “Eğer bu isteğiniz Cennetten başka bir şey için olsaydı seni kendime tercih ederdim. Fakat ben bu gazâda şehîd olmak istiyorum” dedi. Kur’ayı, Sa’d (radıyallahü anh) kazandı. Peygamber Efendimizle birlikte Bedr gazâsına katılarak şehîd oldu...
.
Ehl-i sünnet itikadının temel esasları...
Vehbi Tülek
Vehbi Tülek
Takip Et
vehbi.tulek@tg.com.tr
30 Aralık, 2025
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İmânda şüphe olmaz. Mümin, imânında şüpheye yer vermemelidir.
İshâk bin Muhammed Semerkandî hazretleri Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. Semerkand’da doğdu. Fıkıh ve kelâm ilmini, meşhûr âlim Ebû Mensûr Muhammed Mâtürîdî’den tahsil etti. Ebû Bekr Verrâk ve zamanındaki Belh evliyâsı ile sohbet etti ve onlardan tasavvuf ilmini öğrendi. 342 (m. 953) senesinde vefât etti. Çok kitap yazdı. Eserlerinden “es-Sevâd-ül-a’zam” kitabında, bir insanın “Ehl-i sünnet vel cemâatten olabilmesi için, altmışbir temel esâsı kabûllenmesi gerekir. Bu temel esaslardan bazıları şunlardır:
1. İmânında şüphesi olmayacak. Mümin, imânında şüpheye yer vermemelidir. Çünkü Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyuruyor: “Müminler ancak o kimselerdir ki; Allaha ve Peygamberine îmân etmişlerdir, sonra îmânlarında şüpheye düşmemişlerdir.” (Hucûrât-15)
2. Günahkâr olan mümine, günaha helâl demedikçe kâfir denmeyecek. Meselâ, bir Müslüman yüz bin cana kıysa, yüz bin küp şarap içse ve bu günahlara helâl demedikçe yine mümindir. Bir Müslümana kâfir diyenin, kendisi kâfir olur.
3. Hayır ve şerrin Allahü teâlânın takdîriyle meydana geldiğine inanacak. Çünkü Cebrâil (aleyhisselâm), Peygamber Efedimize (aleyhisselâm) îmânın ne olduğunu sorduğunda, imânın altı temel esâsını açıklamış ve sonunda şöyle buyurmuştur: “Îmânın altıncı şartı da, kadere, hayır ve şerrin Allahü teâlâdan ol duğuna inanmaktır.”
Mümin bilmelidir ki, hiçbir şey ilâhi kaza dışında meydana gelemez ve kul Allahü teâlânın kazasının önüne geçemez. Allahü teâlânın kazasını inkâr ve reddetmek de küfürdür.
4. Allahü teâlânın kelâmı olan Kur’ân-ı kerîm mahlûk değildir diyecek ve inanacak. Çünkü Kur’ân-ı kerîm, hakiki anlamında Allahü teâlânın sözüdür. Kurân-ı kerîm mahlûktur diyen küfre gider. Peygamber Efendimiz (aleyhisselâm) bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “Ümmetim üzerine bir zaman gelecek ki, o zaman bazı kimseler Kur’ân mahlûktur (yaratılmıştır) diyecek. Aranızdan, yaşayıp da onlara yetişen olursa, kendileri ile ağız mücadelesi yapmasın, onlarla oturup kalkmasın, çünkü onlar yüce Allaha küfretmişlerdir. Onlar Cennete gidemezler, kokusunu alamazlar.”
5. Kabir azâbını hak bilecek ve inanacak. Kabir hayatının varlığını Peygamber Efendimiz (aleyhisselâm) şöyle açıklıyor: “Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya ateş çukurlarından bir çukurdur.” (Her gece Mülk sûresini okuyandan, Allahü teâlâ kabir azâbını uzaklaştırır.)
.
|
| Bugün 49 ziyaretçi (91 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|