ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026
4 Şub 2014 - Yeni Akit Gazetesi tarafından yüklendi
Yeni Akit Gazetesi·28 videos ... Cemaat'in yüzde 25'i CHP'ye oy verir - Zaman Yazarı Etyen ...
Bizde kırılacak kol kanat da kalmadı Hocam…
Kalemimi emrine âmâde kıldığım rahman ve rahim olan Allah'a vereceğim hesaptan başka çekinecek bir şeyi olmayan ben, dünyayı kalıcı bir mekân bellemediğimden, planlarımı yalnızca dünya üzerine yapmadım. İnandığım o hesap gününde ( yevm'iddîn) yüzüm kararmasın diye elimdeki tek imkânım kalem ve kelam ile zulme buğz ediyorum. Bu kêlamın yegâne amacı budur. Güç ve iktidar hırsı peşinde koşanların, dünyevi arzu peşinde ümmetin birliğine fitne sokanların, Allah'ın kelâmını ve Rasulullah'ın sünnetini yani hak olanı bâtıl ile yer değiştirip, "hevâsını ilâhı edinenin" saldığı korkudan, saçtığı zehirden beni yegâne koruyacak merciiye sığınıyorum.
Fethullah Gülen Hocaefendi'nin "Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır" tebliğine, hüsn-i zânnı muhafaza etmeme telkinine, "Mü'min bir delikten bir defa ısırılır" hatırlatmasına binâen "karşılıklı anlayış ve birlik telkin edeceğim" yazımı iptal ederek bu içimdeki acıyı izah etmekte aciz kalan yazıyı belki burada da kırılmış olanların var olduğuna inanan birkaç kişi kalmıştır ve bunu görür niyetiyle HocaEfendi nezdinde tüm Cemaatli kardeşlerime ithaf ediyorum.
Muhterem Hocaefendi ve talebeleri,
Sizler de gayet iyi biliyorsunuz ki mesele dershane meselesi değil, mesele Allah'ın rızasını, Peygamber'in davetini yaymak için çıktığınız o hayır yolunda -ki Allah sizlerden razı olsun, bu konudaki hayrınızı anmayan zalimdir- saptığınız yanlış yollar ve tebliğ metodunuzdaki tefrid (noksan kalış) takiyye yapa yapa zikrettiğiniz şeye dönüşmeniz gibi elem verici haller nedeniyle ümmet arasındaki bilinçli yalnız kalma isteğiniz bizi maalesef bu acı günlere getirdi. Bu manevi kusura maddi kusurlarınız da eklendi, merak ediyorum bir Müslüman olarak vicdanınızı aşağıda sayacağım kusurlarınız karşısında nasıl susturdunuz?
-28 Subat günlerinde Erbakan Hoca'ya "çekilin" diyen manşetleri, öğrencilerinize başınızı açın direktifini, biz direnen kardeşlerinizden bazılarına "terörist" sıfatını uygun görürken bizim kırılan kollarımızı bırakın kırılan kalplerimizi hiç mi düşünmediniz?
-Polis Kolejleri sınavlarında ve bazı sınavlarda soruları bazılarına verirken hakkı yenen öğrenciler hiç mi rüyânıza girmedi?
-Mavi Marmara'da şehit edilen kardeşlerimiz için "Otoriteden izin alsaydılar" derken hiç mi canınız yanmadı?
-Ülkenizin Başbakan'ı "One minute" diyerek zulme maruz kalmış bir halk için hakkı haykırırken buruşan yüzlerinizden dolayı hiç mi kederlenmediniz?
-Evladı asit kuyusunda can veren, yavrusunun cesedine işkence edilen Kürt; askere uğurladığı civan evladının tabutunu alan Türk analar ve babalar sekte vurduğunuz süreç içerisinde attığınız baslıklar ve "Süreç lehine bir şey yazılmayacak" diye emir verdiğiniz gazetecilerinizden yana hiç mi vicdanınız sızlamadı?
-Ülkenizin, vatanınızın MİT Başkanını içeri alma çabanız, İsrail'i bu ülkeye salma çabanız sırasında hiç mi bu eylemleriniz onurunuza dokunmadı?
-Ticari ve siyasi bir kâr sağlayıcı olmaktan ileri gitmeyen Türkçe Olimpiyatlarınıza Peygamber (SAV)'in geldiğini söylerken hiç mi onunla yarın ahirette yüzleşebileceğinizi hesaba katmadınız?
-Sizi bitirmek isteyenlere karşı MGK'da "Gülen'i bitirin" diyenleri, imzayı basıp içeri tıkanlara karşı kin ve nefret kusarken hiç mi ahd'e vefâ aklınızdan geçmedi?
-Yarım asırdır Filistinli çocukların kollarını kanatlarını taslarla ezen -ki kol kanat kırılışı budur-İsrail'e gazetenizde "Sizinle sorunu olan Ak Parti ile sorunumuz var" derken, hiç mi gözünüzün önünden geçmedi siyah gözlü o Arap çocuğun yanağından sızan kana karışmış gözyaşı?
-Dünyaya zulüm salan İsrail'den, insanları yetmeyince Müslümanları insansız hava araçlarıyla katleden ABD'den esirgemediğiniz empatiyi ve sempatiyi neden bizden esirgediniz?
-Ah kardeşlerim, hiç kimseyle çatışmayan sizler, asla karşısına çıkmayacağınız darbeci orduyla yüzleşmek için "Kefenimle yola çıktım" diyen, bu uğurda hem sizden destek alıp hem de sizin yolunuzu açan adamla niye çatışıyorsunuz, o adam size ABD ve İsrail'in Müslümanlara yaptığından daha büyük bir zulüm mü yaptı?
-Gezi Eylemleri gibi iyi niyetli başlayıp bir darbe teşebbüsüne dönüşen girişime destek veren kuruluşunuz BOYDAK'ın bu eylemini yazdığım için beni tehdit ederken bu yaptığınızın Cemile'nin sizi kardeşi bildiği için zoruna gitmeyeceğini ama Cemile'nin de bir sahibi olduğunu hiç mi hesaba katmadınız?
-Taraf gibi kıymetli bir gazeteyi sürece köstek olmak için boşaltırken hiç mi kolu kanadı kırılanları hesaba katmadınız?
-Bir iftira mağduru Salih Mirzabeyoğlu'nun hapiste geçirdiği yıllardan sadece bir günün hesaba katıp kendisine "terör örgütü üyesi" diyen manşetinizden dolayı hiç mi hayâ etmediniz?
-Amerika'daki Müslümanları haksızca ve hukuksuzca fişleyen FBI'a oradaki Müslümanları gammazlamak için bilgi verirken hiç mi tereddüt etmediniz?
-Hiç kimseye karşı eksik etmediğiniz hüsn-i zannınızı size "Bu kardeşlerim ne istedi de geri çevirdim?" diyen adamdan esirgerken hiç mi "Acaba…" demediniz?
Daha neler… neler… Tüm bunlara rağmen sizlere bugüne kadar hüsn-i zannımı yitirmedim, bunun için kendimle çok büyük bir mücadele içine girdim.
Yok Üstad'ım yok, bu bir dershane meselesi değil, bu bir kırılıştır. Bile isteye seçtiğiniz bir kırılış, kendi öğretiniz dışındaki Müslümanları kırıp kırıp geçişinize bir tane daha eklemekten başka bir şey değildir. Gidiyor ve kırıyorsanız uğurlar ola ama hiç değilse bunu az daha dürüstçe yapın, az daha vicdanlıca yapın.
Birliği telkin etme niyetiyle yazacağım yazımı iptal ederek, kendi kırgınlıklarımı ve kırgınlarımızı izah ettiğim, şu anda dahi yayımlatma tereddüdü duyduğum, üzülerek yazdığım, evvelinde iki rekât namaz ile Allah'a sığınarak yazdığım bu yazıyı yazmamın tek nedeni siz muhterem Hocam'ın "Kolum kanadım kırıldı…" başlıklı yazınızdır, zorlandığım için yazdım, mecbur bırakıldığım için yazdım.
Pek muhterem Fethullah Gülen Hocam, şimdi düşünüyorum da siz gerisini düşünmeden vermiş olduğunuz "ayrılığa devam" kararı ile ilgili yazdığınız o satırları yazdınız ve çekildiniz. Ya ben ne yapacağım, Cemaat talebesi olan birlikte kermes düzenlediğim arkadaşlarım, namaz tesbihatları sırasında bir seccadede yan yana Rabbime yakardığım dostlarım, bir haberin peşine birlikte düştüğüm gazeteci kardeşlerim ile yüz yüze geldiğimde ne yapacağım, ne yapacağız, o kalemi kırarken bunu hiç düşündünüz mü? Ah Hocam, sizin kolunuz kanadınız kırılmış, Allah şahit olsun bu kırgınlığınız içime yaradır, ama bende kırılacak kol da kanat da kalp de kalmadı sizlere karşı yitirdiğim hüsn-i zannımın sebebi olmanızdan yana ayrıca kederliyim. Bundan sonrası için bizler aciziz aciz olmayan Allah hak olanı bilmektedir.
Son olarak; ikide bir "Gayretullah'a dokunur" diyorsunuz da, Gayretullah'a dokunursa bu ümmeti bölmeniz dokunur. İki de bir Hudeybiye Sulh'u diyorsunuz da; Hudeybiye'de Rasulullah'ın karşısında müşrikler vardı, sizin ise karşınızda kardeşleriniz var, bir gün bile kardeş gibi görmediğiniz ama Allah'ın hatırına size kardeş gibi davrananlar var. Vaktiyle bize takiyyelerinize bozulduğumuzda "Bir yere gelene kadar böyle…" derdiniz, şimdi bir yere geldiniz, gücü elinizde tutuyorsunuz, bir yere geldiğinizde olacağınız şey bu muydu?
Karşılığında tarafınızdan cevap alamayacağımdan, "düşman" ilan edileceğimden, su-i zanlarınıza maruz kalacağımdan şüphem olmayan bu yazıyı, takiyyecilikleriniz ve icraatlarınız nedeniyle artık "güvenmediğim" sizlere ithaf ettiğim kadar kellesine kastettiğiniz "hizmet" neymiş bize gösteren güvendiğim tek bir adama gönül borcu olarak noktalarım. Bu sizlerin asla bilemeyeceği ahd'e vefâdır.
FETHULLAH GÜLEN VE DİYALOĞ
Herkes kelime-i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir. Hatta kelime-i tevhidin ikinci bölümünü, yani 'Muhammed Allah'ın rasûlüdür' kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışıyla bakmalıdır. Zira, hadislere göre, kıyamet günü Allah'ın sonsuz rahmeti öyle bir tecelli edecek ki şeytan bile umuda kapılacak ve bu rahmetten istifade edip edemeyeceğini merak edecek. Böylesine âlicenap bir merhamet karşısında, bizim cimrilik etmemiz ve bu cimriliği temsil etmemiz tasavvur edilemez. Hem sonra bunun bizimle alâkası ne? Hükümranlık O'nun, hazine O'nun, hepsi O'nun kulları... Öyleyse herkes haddi aşmaktan sakınmalıdır."
Fethullah Gülen'in bir kitabından (Fasıldan Fasıla) alınmış olan bu paragraf, bir Katolik din adamı tarafından fotokopi ile çoğaltılarak, Müslüman dostlarına -tıpkı kendi cemaatinden kimselere dinî resimler dağıtır gibi- dağıtılmıştır. Bu paragraf, dinlerarası diyalog konusunda en aktif rol oynayan Fethullahcı hareketin kalkış noktasını özetlemektedir.
Fethullah Gülen, IV. Vatikan konsilinden çok daha önce bir diyalog başlatmış bulunan Said Nursi'nin bir tilmizidir. Gerçekten de 1940'lı yıllardan itibaren Said Nursi Müslümanları, tanrıtanımazların (atelerin)... saldırısına karşı mücadele etmek için dindar (samimi) Hıristiyanlarla ittifak kurmaya teşvik ediyordu.[1]
Kaleme aldıklarını Papa XII. Pie'ye gönderdi ve Papa da kendisine cevap verdi. 1950'li yıllarda Said Nursi Fener semtinde ikamet etti ve bu durum Rum Patrik Atenagoras ile görüşmelerini kolaylaştırdı.
Fethullah Gülen'in Türkiye'nin siyasi ve sosyal hayatında ortaya çıkışı ve hareketinin neleri gerçekleştirdiği konusu üzerinde durmayacağız. Yazdıklarında, konuşmalarında ve eylemlerinde her ne kadar tedbirli davransa da, Gülen'in dinlerarası diyalogdan yana peşinen tavır aldığını belirtelim. Vatikan'ın Türkiye'deki Büyükelçisi, Fener Rum ve Ermeni Patrikleri ve Türkiye'deki Musevilerin Başhahamı ile sık sık ve değişik münasebetlerle buluşuyor; ayrıca Fethullahcılar, çok çeşitli (entellektüel, eğitim gibi) düzeylerde gayrimüslimlerle işbirliği yapmakta tereddüt etmiyorlar.
Şimdiki Fener Patriği I. Bartholomeos, Müslümanlarla diyalog kurma arzusunu daha önce dile getirmişti: "Hıristiyanlar, özellikle de Ortodoks Hıristiyanlar..." diyordu Patrik, "yeni bir kültür değişimi ile 'iç' moderniteyi aşabilmek için sahih İslâm ile ittifak kurmalıdırlar. Böylece onlar, Hıristiyanlar açısından 'Allah'ın sureti', Müslümanlar açısından da Allah'ın halifesi niteliğindeki insanın yok edilemez karakterini hatırlayacaklar."[2] Aşırı sağcı medyanın ve İslamcıların, İki Başlı Kartal'ı diriltmek için çalışan fesat yuvası olarak damgaladığı Fener Patrikhanesine verip veriştirmesini; çok enteresandır, bir süreden beri, bir kısım Türk entelektüeli Fener Patrikhanesine karşı yürütülen ananevî Türk siyasetini sorguluyorlar ve bu politikayı gözden geçirmeyi teklif ediyorlar. Bu değişikliğin Türkiye'nin nüfuzunu, bilhassa Balkanlarda ve Ortadoğu'da, büyük ölçüde artıracağını ve Moskova Patrikliğinin nüfuz alanını genişletme peşindeki Rusya'nın emellerine mani olacağını ifade ediyorlar.[3] Gerçekten de I. Bartholomeos'un 1991'de seçilmesinden beri İstanbul Fener Patrikhanesi, geçmiş dönemlerin durgunluğunu kesinlikle kesip atan kültürel ve ilmî (dikkate değer "Din, Bilim ve Çevre" Sempozyumu gibi) olduğu kadar dinî faaliyetlerin de hakiki bir merkezi haline geldi. Bir dönemde Patrik I. Bartholomeos Fethullah Gülen'i diyaloğa davet eder. İlk buluşma, Alevi kökenli ve Gülen'in hemşehrisi, yani Erzurumlu iş adamı Adnan Polat'a ait, son derecede sembolik bir mekânda, Polat Hotel'de 6 Nisan 1996'de gerçekleşir.1994 yılı Ramazan ayında Gülen'in kamuoyuna uzlaşma çağrısında bulunduğu meşhur iftar yemeğinin verildiği yer de aynı oteldir.[4] Bartholomeos, 29 senedir kapalı bulunan ve Ortodoks din adamlarını bir eğitim kurumundan mahrum eden Heybeliada Ruhban Okulu'nun yeniden açılması konusunda ısrar ediyor ve medyanın kamuoyuna yansıttığı, Fener Patrikhanesinin olumsuz imajına dikkat çekiyor. Gülen'e gelince, o ise kendisinin okullar zincirine Selânik'te açılacak bir Türk lisesi ilâve etmek istiyor.[5] Kendisiyle yapılan bir görüşmede Fethullah Gülen, karşılıklı okul açma projesini şöyle anlatıyor: "Şimdiki (1998) Hava Kuvvetleri Komutanı ve Millî Güvenlik Konseyi Genel sekreteri İlhan Kılıç, o zamanlar bu projeden haberdardı. Patrikle bir randevum vardı ve onun benden Heybeliada Ruhban Okulunun yeniden açılması için siyasiler nezdinde teşebbüslerde bulunmamı isteyeceğini biliyordum. Kanaatimce, Ortodoks âleminden gelen din adamlarının Türkiye'de eğitim görmeleri yerinde olur; vicdanın olduğu kadar siyasetin de gereği budur. Buna karşılık, ben de Patrik'ten Selânik'te Atatürk'ün adını taşıyacak bir lisenin açılması için girişimlerde bulunmasını istemeyi düşündüm. Bu düşüncelerimi General Kılıç'a açtım; onun tasvibiyle bu düşüncelerimi Patrik'e ilettim. Mamafih hiç bir netice hasıl olmadı."[6] "Bu okul, hiçbir dinî yayıcılık gayesi gütmeyen, bir Şark araştırmaları koleji, "ahlâkımızı, kültürümüzü ve mazimizi" tanıyan kimselerin bir buluşma mekânı olacaktı. (Zira) Bizler komşuyuz, birbirimize yakınız... Yanyana yaşayacağız, aynı kaderi paylaşacağız." Medya, bu buluşmaya büyük önem atfeder, hatta İslâmcı ve milliyetçi basın bile bunu genellikle olumlu olarak yorumlar. Fethullahçı Aksiyon dergisi tarafından görüşü alınan Dokuz Eylül İlâhiyat Fakültesi Dekanı Mehmet Aydın, Gülen'in ve Bartholemeos'nun girişimini bütün kalbiyle tasvip ediyor ve diyaloğu ilk başlatanların Müslümanlar olması gerektiğini söylüyor: "Din barış için müdahale etmelidir."
Bu karşılaşma yalnızca bir başlangıç oldu. Gülen ile Bartholomeos defalarca karşılaştılar ve Patrik, Fethullahçılar tarafından düzenlenen faaliyetlere hep şeref misafiri olarak davet edildi. Göğsü ikonolı siyah, zarif Bizans raso'u içinde gösterişli Patrik ile mütevazice bir takım elbise ve bir kazak giyinmiş haldeki Gülen'in resimlerini çekmek için medya hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Siyasî bir hareket görüntüsü vermekten kaçınmak için büyük bir itina ile kurumsal işbirliği de sürdürülüyor. Çünkü tedbirlilik, Hıristiyanlıkta olduğu kadar Müslümanlıkta da bir fazilettir.
Son zamanlarda, Bartholomeos Türk kamuoyunun sempatisini toplamaya devam ediyor. Müslüman dostlarına iftarlar veriyor, din ayırımı yapmadan hayır kurumlarını ziyaret ediyor. 17 Ağustos 1999'deki korkunç deprem sonrasında, Ermeni Patriği Mesrob Mutafyan ile birlikte depremzedelerle görüşmek ve onları teselli etmek için deprem bölgesine gitti. Daha yakın zamanda ise Bartholomeos, Osmanlı döneminde kurulmuş ve içinde bir cami, bir kilise ve bir sinagog bulunan, yaşlıların kaldığı bir huzurevi olan "Dârülaceze"de bir bayram yemeği verdi.
Bütün odaları ziyaret edip laleler dağıttı ve kendisine üzerinde Hz. İsa'nın tasviri yapılmış porselen bir tabak ile huzurevi sakinleri tarafından örülmüş çoraplar hediye edildi.[7]
Fethullah Gülen'in dinlerarası münasebetleri Doğu Kilisesi ile sınırlı kalmıyor. Mart 1997'de, Gülen Papa'ya bir mektup gönderir ve Jean-Paul bu mektuba hediyelerle cevap verir. Bu arada, Türkiye Piskoposluk Konferansı Genel Sekreteri ve Papalık Büyükelçiliği "Ataşesi" Mgr. Maroviç, Ankara'daki Papalık Büyükelçiliğini Papa ile Gülen'in buluşmasının önemi ve uygunluğu konusunda ikna eder. Çok yüklü programına rağmen Papa 1998'in şubat ayında görüşmeyi kabul eder. Vatikan Radyosu o sıralar bu buluşmayı ana haber saatinde "ilk" haber olarak verir. Gülen, Fiumicino Havaalanında Türkiye Büyükelçisi Altan Güven tarafından karşılanır.[8] Papa ile buluşmadan önce Gülen, Papalık Dinlerarası Diyalog Meclisi Başkanı Kardinal Arinze ile bir görüşme yapar. "Gülen tarafından verilen hizmetler ve kendisinin bilimsel İslâmî bakış açısı, yerli ve yabancı çok sayıda siyaset bilimci, sosyal bilimler uzmanı ve basının gündeminde yer alır" diyen Nijeryalı bu Kardinal ile Gülen arasında bir dostluk ortamı teşekkül eder.[9] Papa ile buluşması sırasında Gülen, açık ve son derece saygılı bir üslûpla kaleme alınmış bir konuşma yapar ve bu kısa konuşmasında, şayet İslâm yanlış anlaşılmış bir dinse bunun sorumlusunun Müslümanlar olduğunu belirtir ve yanılgıları ortadan kaldırmak için diyalog fırsatı elde eder. Ayrıca konuşmasında Türkiye'deki diğer Hıristiyan mezheplerinin temsilcileriyle buluşmalarından bahseder ve yaptığı kültür faaliyetlerini de anlatır. Gülen Papa'yı Samuel Huntington'un, önemli ifadesi olan bir "medeniyetler çatışması"nın çıkmasına karşı işbirliğine davet eder. Hıristiyanlığın yaklaşan ikinci bin yılsonu kutlamaları münasebetiyle Ortadoğu'nun önemli kutsal mekânlarını, yani Antakya, Tarsus, Efes ve Kudüs'ü birlikte ziyaret etmeyi Papa'ya teklif eder. Kudüs'ün ortaklaşa ziyareti, bu şehrin durumunun acıklı halinin çözümüne katkıda bulunabilecektir. Gülen'in bir başka teklifi, bir Müslüman ve Hıristiyan öğrenci mübadelesi tertip etmek ve son olarak da Hz. İbrahim'in doğduğu şehir olan Harran'da bir İslâm-Hıristiyan ilahiyat okulu kurmaktır.[10]
Papa-Gülen buluşmasının, Papa'nın, Müslüman fakat laik Ortadoğu'dan Endonezya'ya kadar esen fundamantalizm rüzgârlarına kapılmayacak kadar da hakikî bir tarafsız bölge olan Türkiye'ye olan özel ilgisine dikkat çeken basın tarafından geniş bir şekilde yorumlandığını söylemeye hacet yok. Katoliklik ile İslâm arasında çatışma çıkmasını önlemenin en iyi yolu, iki din arasında ortak bir payda bulmaktır. Bu ortak paydayı bulmaya imkân verecek şey dinlerarası diyalog ve hoşgörüden başka ne olabilir ve en iyi uzlaşma yeri de Türkiye'den gayrı neresi olabilir.[11] Türk aydınlarına gelince, bazıları bu karşılaşmayı 20. yüzyılın en mühim hadiselerinden biri olarak görmekte tereddüt etmez: "Dün ferdî olan diyalog bundan böyle kurumsal hale gelecek ve İslâm Batı tarafından "ciddiye" alınacak."[12]
Gülen'in dinlerarası diyalogla ilgili bir diğer projesi, Erivan'da bir lise açmaktır. Gülen İstanbul Ermeni Patriği Karekin ile çok güzel ilişkiler kurdu ve teşebbüslerini kolaylaştırmak için Gregoryan Kilisesinin aracı olmasını istedi. Proje Ermeni hükümetince hoş karşılandı ve Trabzonlu bir grup iş adamı bunu finanse etmeyi teklif etti. Gerçekten de, ülkenin doğusundaki pek çok Türk iş adamı, sınırların açılmasıyla birlikte Ermenistan ile Türkiye arasında düzenli ticarî münasebetler kurulması arzusunu taşıyor. Fethullahcı Aksiyon dergisinin İstanbul'daki Ermeni cemaati üyeleriyle ve Türkiye'nin ileri gelen iş çevreleriyle gerçekleştirdiği görüşmeler de böyle bir projenin iktisadi bakımdan yararlı olduğu kadar karşılıklı anlayış ve bilgilenme bakımından da çok yararlı olacağını gözler önüne seriyor. Günümüzde, Ermeni-Azeri çatışmasından dolayı engellenen bu proje askıda. Azerbaycan'da çok sayıda Fethullahçı eğitim kurumunun ve bir üniversitenin varlığı, Erivan'da açılacak bir lise yüzünden tehlikeye düşebilirdi.[13]
Son olarak, Gülen'in dinî temaslarının çeşitlilik yelpazesini taçlandırmak üzere, Kudüs Sefarad Başhahamı Eliyahu Bakşi Doron ile yaptığı görüşmeyi de zikretmeliyiz.[14] Gülen Yahudilerin de, tıpkı Türkiye'de veya ABD'de karşılaştığı Hıristiyanlar gibi, diyaloğa ve birbirini anlamaya hazır olduklarını açıklar.[15]
Dinler Arası Diyalogun Uhreviyatı. Müslümanlar İle Hıristiyanlar Kardeş Oluyor: "Kıyamet" Yakın!
Türkiye'deki dinler arası diyalogun yeni gelişmelerini herkes istediği gibi yorumluyor. Bazıları bunu bir kıyamet alameti olarak görüyorlar, zira Said Nursi'ye göre, "Sahih bir hadis ile de sabittir ki Âhir Zaman'a doğru, hakikî Hıristiyan din adamları Kur'ân'ın sâlikleriyle ittifakat edecekler ve müşterek düşmanları olan kâfirlere karşı duracaklar..."[16] ve "Bu hareketin (ateizmin) çok kuvvetli göründüğü o zamanda hakikî Hıristiyanlık ortaya çıkacak, yani semadan ilâhî rahmet inecek; hali hazırdaki Hıristiyanlık dini böyle bir hakikat karşısında arınacak, batıl itikatlardan ve tahriflerden uzaklaşarak, İslâm'a doğru manevî bir inkılâb geçirecek..."[17]
Said Nursi bu satırları yazdığı sırada, dinler arası basit bir diyalogdan da öte hiç şüphesiz bir ihtida hareketini hedefliyordu.[18] Günümüzdeki dinler arası diyalog henüz bu durumda değil, fakat bunun genel bir şaşkınlık doğurduğu açıktır. 9 Şubat 1994'teki Milletlerarası Barış ve Hoşgörü Konferansı münasebetiyle Fener patriği tarafından verilen resepsiyon konusunda Papalık Naibi Monsenyör Pelâtre şunları yazıyordu: "Patrikliğin salonlarında sarıklı Müslümanların Ortodoks Metropolitlerinin başlıkları ile, yeşiller giyinmiş Arnavutluk Bektaşi din adamlarını Katolik Kilisesinin bir Kardinali yanında kardeşler hâline geldiğini görmek, hiç görülmüş şey değildi. Bu yerde Ekümenik Patriğin hemen yanı başındaki Müslümanlara Ramazan dolayısıyla tebrikini sunduğunu duymak alışılmadık bir şeydi. Konferansın Genel Asamblesi boyunca, Türkiye Diyanet İşleri Başkanı ile Fener Patriğinin ve diğer Yahudi delegelerle birlikte Baş Haham Şeneier'in yan yana oturdukları görülüyordu."[19]
Bu söz konusu hadis tarafından işaret edilmiş olan kıyamet alâmeti midir? Bir başka deyişle "Kıyamet" yaklaşıyor mu? Bu hususta herhangi bir dinî otorite tarafından hiçbir beyanatta bulunulmadı. Kıyamet, İslâm âleminde, değişik şekilleri altında Hıristiyanlık ve Yahudilikte görmüş olduğu özel ilgi ve kabulü nadiren bulur. Bununla beraber oldukça yakın bir zamanda, dindar Müslümanların bu meseleyi ciddi ciddi düşünmeleri beklenebilir. Müslüman dindarlığı kıyamet söylemine pek eğilimli değilse de, esrarlı söyleme meyyaldir. Onun için Gülen'in Papa ile buluşmasının ardından basında -İslâmcı olduğu kadar solcu basında da! -Gülen'in gizli -in pectore- bir kardinal olduğunu zımnen ima eden makalelerin çıktığı görüldü.[20]
Bir Tahlil Denemesi
Türkiye, tarihindeki dinler arası buluşmalarda zengin bir tecrübeye sahip olmakla haklı olarak övünebilirse de, çağdaş manada kurumlaşmış dinler arası diyalog bakımından henüz emekleme devresindedir. Cumhuriyetin ilk on yıllarında, dinler arası diyalogdan ziyade devletler-arası münasebetler söz konusuydu: Genç Cumhuriyet, büyük ihtimalle, hoşgörülü olduğunun işaretini vermek ve böylece Batılılaşma iradesini göstermek istiyordu. 1967'de bile, Papa ile siyasî sorumluların temasa geçmesi bahis mevzuuydu, İstanbul Müftüsü ise tokalaşmakla yetinmek mecburiyetindeydi. Siyaset, dinî olandan önce geliyordu. Bugünün diyalogunun Müslüman muhatapları çok farklı: Zaman zaman devlet yetkililerinin tasvibiyle hareket eden, konuşmaları meşhur "Türk-İslâm" sentezi ile dopdolu din adamları var artık. Acaba bu belli bir gelişmenin sessizce kabulü mü?
Said Nursi tarafından öngörülen safhaya ulaşmaktan çok uzak olan dinler arası diyalogun hedefleri ve müstakbel süreci henüz belirsizliğini koruyor. Diğer taraftan, dinler arası diyalogdan her birinin beklediği şeyi açık bir şekilde belirleyebilmek de zor. Barışa hizmet için karşılıklı en iyi anlaşma arayışı ortak ideal olarak öngörülüyor, fakat cemaatlerin farklı beklentileri de var: Türk ilâhiyatçılar Hıristiyanlık konusunda bilgilenmeye çalışıyorlar, hâlbuki pek çoğu üstün derecede İslâm uzmanı olan Katolik ilâhiyatçılar "Türk" İslâm'ını tanımak arzusundalar. Doğu kiliseleri için diyalog, basit bir fikrî çabanın ötesinde, tarihî sebeplerden ötürü tanınmamış olan kimliklerini kabul ettirmenin ve yakın komşuları Müslümanlarla ilişkilerini düzeltmenin bir aracı olabilir. Fethullahçı Müslüman hareketi açısından dinler arası diyalog, dünya çapında yürüttükleri faaliyetlerin olmazsa olmaz bir şartıdır. Diğer Müslüman Türk hareket ve grupları açısındansa, dinler arası diyalog 24 Temmuz 1923 Lozan Anlaşması'nın III. Paragrafı gereğince, Türkiye'deki gayrimüslim azınlıkların faydalandıkları hukukî statüye benzer bir duruma fiilen erişmenin yolları arasında yer alabilir.[21]
Gerek iç ve gerekse dış siyasetin gelgitleri bu münasebetleri etkilemekten geri kalmıyor: Fener ve Ermeni patrikhanelerinin durumları bu konuda tipik örneklerdir.[22] Misyonerlik yapmakla veya ortadaki çatışmaları ve şimdiki gerginlikleri fitillemekle itham edilmek endişesinden ötürü diyalogun tarafları tedbirli, hatta korkak davranmaya devam ediyorlar.
Şimdiye kadar dinler arası diyalog iradesi, kendi cemaatlerince izlenen Monsenyör Dubois, Patrik Bartholomeos, Fethullah Gülen gibi karizmatik şahsiyetler tarafından yürütülen daha ziyade ferdî bir tavır alış olarak gözüküyor. Gelecek bize Müslüman Türk toplumunun bütünü itibariyle dinler arası diyalogdan yana olup olmadığını söyleyecek. Resmî teşebbüslere gelince, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın faaliyetleri biraz gecikmiş ve oldukça çekingen gözüküyor. Gerçekten de, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana başkanlık dini konularda inisiyatifi tekelinde tutuyor ve hükümete doğrudan bağlı bulunuyor: Başkanlığın açıklamaları, siyasî nüfuzun çok güçlü etkisinde bulunuyor. Hâlbuki dinler arası diyalogun çağdaş aktörleri, ilâhiyat düzeyinde kalmayı ve politik müdahalelerden uzak olmayı tercih ediyorlar. Bir faaliyet teklifi söz konusu olduğunda Hıristiyan Kiliseleri, çabuk karar alma mekânizmaları bulunan sivil toplum kuruluşlarına müracaat ediyorlar oysa Başkanlığın faaliyetleri için hükümetin oluru gerekiyor. Öte yandan- Avrupa'da idarî birimler, çoğu zaman tarikat veya benzeri diğer gruplara sıkı sıkıya bağlı, bağımsız Müslüman teşekkülleri muhatap almaya ve böylece de Başkanlığın müdahalesinden kaçmaya başladılar. Bazı Avrupa devletleri, Başkanlık tarafından kendi vatandaşlarına rehberlik için gönderilen din adamları, Türklerin içinde yaşadıkları toplumla bütünleşmesine mâni oldukları ve tıpkı millî Kiliseler gibi, millî Müslüman teşkilâtlarla teşriki mesai etmeyi tercih ettikleri kanaatindeler. Hollanda, Müslüman din adamları kadrosunu hazırlamak gayesiyle, Erasmus projesi çerçevesi içinde, bir imam-hatip okulu açmış bulunuyor.[23]
Dinler arası diyalogun şimdiki hâli sanırım bizim iyimser olmamıza imkân tanıyor. Diyaloga girme konusunda Müslüman Türkler tarafından esaslı bir irade var, hâlbuki geçmişte İslâm-Hıristiyan diyalogu umumiyetle tek yanlı bir Hıristiyan teşebbüsü olarak görünüyordu.[24] Gün yüzüne çıkan birkaç çekingen girişim, insanlık için ancak yararlı olabilecek bir yaklaşımın nüvelerini taşıyor: Milletlerarası Barış ve Hoşgörü Konferansı'na (bkz. Yukarıda sözünü ettik) iştirak edenlerin hepsi, öz itibariyle, Allah adına savaşı haklı göremeyeceklerini ve din adına işlenen bir cinayetin dine karşı bir cinayet olduğunu açıklamada ittifak ediyorlardı.[25] Bu umutlara rağmen, dinler arası diyalogun hâlâ art niyetler, entrika girişimleri saklamasından ve komplo teorilerine dayanan sert ret tepkiler görmesinden korkulmalıdır. Papa VI. Paul'un ziyaretiyle ilgili basında çıkan yorumların o sıralar bundan Türk turizminin ne gibi yararlar sağlayabileceği üzerine odaklanmış olduğunu burada hatırlatalım. Aynı şekilde bugün, Denizli şehrinin yetkilileri 2000 yılında "inanç turizmi" düzenlenmesi için Hıristiyan din otoriteleriyle temasa geçmek istediklerinde, (Fethullahçı) Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'na müracaat ediyorlar. Vakıf da fırsatçı davranışlarından dolayı onları kınamakla birlikte kendilerine yardımcı oluyor. Din ayırımı yapmaksızın söyleyelim ki Müslüman tarafında olduğu kadar Hıristiyan tarafında da bazen suya sabuna dokunmaz görünen bir konuşmanın bile zaman zaman apaçık bir din yayıcılık gayreti taşıdığı oluyor. Öbür taraftan, aşırı solcu (maoist) bir fraksiyonun haftalık propaganda dergisinde, gelişen dinler arası diyalogun gerisinde Vatikan'ın gizli emperyalizminin yattığı iddia ediliyor ve çok sert bir üslûp ve ifadelerle Amerikan oyunlarından dem vuruluyor.[26]
Bundan böyle "küresel köy" demek âdet haline gelmiş olan şu dünyada temas her hâlükârda kaçınılmazdır. Yabancı şirketlerin ve yatırımların sayısı günden güne artıyor: İstanbul'un ve daha bir çok şehrin sokaklarında rastlanılan bütün bu yabancıların sadece bir kültürleri, bir dilleri, bir yemek alışkanlıkları... değil, aynı zamanda ve çocuklukla bizimkinden farklı bir dinleri bulunduğunu da bilip anlamanın zamanıdır.[27] "Başkası"nı tanımanın dayanılmaz eğilimi, zengin bir ortak değerler ve de kavramlar mirasının keşfine götürebilir, bu da ön yargıya dayalı farklılıkları ve başkalıkları gölgede bırakır. Büyük batılılaşma çabası ve Avrupa Birliği'ne alınma arzusu içindeki Türkiye Batı medeniyetinin Yahudi-Hıristiyan veçhesi karşısında lâkayt kalamaz. Büyük çoğunluğu itibariyle Müslüman olan ve siyasî-hukukî laik bir yapıya sahip bulunan Türkiye, Batı medeniyetinin Yahudi-Hıristiyan veçhesi karşısında lâkayt kalamaz. Büyük çoğunluğu itibariyle Müslüman olan ve siyasi-hukuki laik bir yapıya Batının toplumla ve politikayla münasebetleri bakımından dinini -dinlerini- tanımaya ve böylece de Batının geçmişinin tecrübesini göz önünde bulundurmaya davet ediliyor, üstelik belki başka bir Müslüman ülkeden çok daha fazla.[28] Belki de burada söz konusu olan, "din, mezhep ve kültür çoğulculuğunu insanın vazgeçemeyeceği bir zenginlik kaynağı şeklinde, dış dünyaya açılan bir pencere niteliğinde ve insan deneyimini zenginleştirmenin bir aracı tarzında yada demokratik bir toplumun esası ve laik devletin temeli olarak kabul etmeye karşı bir meydan okumadır...."[29] Bu sorgulamalar diyalogun bütün tarafları için ancak yarar sağlayabilir: "Hıristiyanlar ile Müslümanlar birbirlerinden pek çok şey öğrenebilirler. Birbirlerine karşı bir dosdoğru yaşama meydana okuma yapabilir ve durmadan öğütleye geldikleri büyük maneviyat âlemlerini ve ahlâkı fiiliyatta da gerçekleştirebilirler."[30]
[1] Bkz. Köprü, S. 2, s. 116, Kasım 1997.
[2] Clément, Olivier, La vérité vous rendra libre. Entretiens avec le Patriarche œcuménik Bartholomé l er (Hakikat Sizi Hürriyete Erdirecek, Ekümenik Patrik I. Bartholomeo ile Görüşmeler, J.-C. Lattés, Desclée de Brouwer, 1996, s. 281.
[3] Bkz., Hasan Ünal, "Komplo Teorilerinin Dışına Çıkmak", Radikal, 18 Kasım 1997; Cengiz Aktar, "Türkiye'nin Uluslararası Politikada Söz Sahibi Olması İçin Önemli Bir Etken- Patrikhaneye Tavır Değişmeli", Milliyet, 24 Ekim 1997; Cengiz Çandar , "Patrik ve Fethullah Hoca", Sabah, 7 Nisan 1996.)
[4] Bkz. Cengiz Çandar, "Patrik ve Fethullah Hoca", Sabah, 7 Nisan 1996.
[5] Bkz. Hadi Uluengin, "Sivil Dinler Buluşurken", Hürriyet, 11 Nisan 1996.
[6] Avni Özgürel ile görüşme, "Mürteci mi, Çağdaş Müslüman mı?", Radikal, 21 Haziran 1998.
[7] "Patrikhaneden Bayram Yemeği", Radikal, 11 Ocak 2000.
[8] Dışişleri Bakanlığı yetkililerine göre, Gülen'in resmî olarak karşılanması hiçbir şekilde olağan değildir ve Bakan'ın bizzat iznini gerektirmiştir. Eski Büyükelçi Şükrü Elekdağ'a göre, Papa Gülen'in şahsıyla ilgili mutlaka araştırmalar yaptırmış ve onun eğitim konusundaki başarılarını, laikler nezdinde bile gördüğü desteği ve uzlaşmacı niyetini öğrenmiştir. Türkiye resmî bir daveti reddetmiş olsaydı Vatikan ile ilişkilerin bozulması tehlikesiyle karşı karşıya kalmış olurdu. Bkz. Özcan Ercan, "Ilımlı İslam'a zeytin Dalı mı", Millîyet, 12 Şubat 1998.
[9] "Medeniyetler Buluşması", Mehmet Kamış, Aksiyon, S. 167 (14-20 Şubat 1998), s. 27.
[10] "Hocaefendinin Papa ile Yaptığı Konuşmanın Metni", Aksiyon, S. 167 (14-20 Şubat 1998), s. 30.
[12] Niyazi Öktem ile görüşme, Mehmed Gündem, Zaman, 15 Şubat 1998.
[13] Aslında, Ermeni-Azeri çatışması bağlamında dinlerarası diyalog, söz konusu çatışmanın dinî hiçbir yanı olmadığını ifade eden ve Ermeniler ile Azeriler arasında diyalog kurulması için milletlerarası mahfilleri girişimlerde bulunmaya davet eden Eçmiadzin'den Ermeni Patriği 2. Karekin, Moskova'dan Patrik Aleksis ve Azerbeycan'dan Şeyhülislam Paşazade'nin bir araya gelmesiyle daha önce 1995 Haziran ayında başlamıştı. Bkz. "Azerilerle Çatışma Dinsel Değil. 2. Karekin ile Konuşma", Leyla Tavşanoğlu, Cumhuriyet, 16 Mayıs 1996.
[14] Bkz. Harun Tokak, "Fethullah Gülen. His Meeting with the Pope, and the Turkish Media Reaction (Fethullah Gülen. Papa ile Buluşması ve Türk Medyasının Tepkisi), (Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından dağıtılan fotokopi), s. 4. Tokak, Arap-İsrail çatışmasının Batı'nın İslâm'ı siyasî ideoloji olarak görmesine katkıda bulunduğunun ve Müslümanlar, Yahudiler ve Hıristiyanların Hz. İbrahim'in imanına dayalı müşterek hayli şeyleri olduğunun daha yeni farkına vardıklarının altını çiziyordu (age. s. 13).
[15] "İnsanın Mayasındaki Güzelliğe Güveniyorum", Fethullah Gülen ile konuşma, Aksiyon, S. 167 (14-20 Şubat 1998), s. 29.
[16] Bediüzzaman Said Nursi, Lemalar, s. 141. Bkz. Aksiyon, S. 167 (14-20 Şubat 1998), s. 31.
[17] Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, s. 54. Bkz. Köprü, S. 116 (Kasım 1987), s. 11.
[18] Yukarıda zikrettiğimiz birinci paragraf, düşman olarak damgalanmış olan dinsizlere karşı bir İslâm-Hıristiyan ittifakını öngörür. Böyle bir teşebbüs laik bir devlet içinde en azından arzu edilmez gözüküyor, bu da dinlerarası diyalog konusunda Cumhuriyetin çekincelerini izah edebilir. İkinci paragrafa gelince, burada görülen din yayıcı yaklaşımın, diyaloğun Hıristiyan kesimi tarafından hiç tasvip görmeyeceğini söylemeye hacet yok. Bkz. Mesela, Jacob, "Les relations... İlişkiler...", s. 116.
[19] Bkz. Pésence, Mart 1994, (zikreden Jacob, "Les relations..."), s. 111.
[20] Biz bu terimle ilâhiyat doktrini olarak dini değil, bir topluma has dinî zihniyeti kastediyoruz.
[21] Bkz. Ahmed Réchid, "Türkiye'de Geçmişte ve Hâlihazırda Azınlık Hakları", Revue Générale de Droit International Public, c. 42, 1935; Emre Öktem, "Azınlıklar Meselesinin Tarihî Gelişimi ve Türkiye'de Azınlıklar Konusunda Lozan Anlaşmasıyla Kurulan Rejim", Turkish Revew of Balkan Studies, 1996/97, s. 3.
[22] İlginç olduğu için kaydedelim ki yeni Ermeni patriğinin seçimi ve boş kalan patriklik koltuğunun durumu ile ilgili kriz (yaz 1998) sırasında, (Ekim 1998'de patrik seçilen) Monsenyör Mutafyan, eserleri İslâm-Hıristiyan ilişkileri hakkında teolojik ve felsefî düşünceler bakımından zengin, seçkin hukukçu ve Müslüman düşünür Prof. Hüseyin Hatemi'nin hukukî desteğinden yararlanmıştı. Bkz. Hüseyin Hatemi, Batılılaşma, Bir Yayınları, 1987 İstanbul.
[23] Bkz. Avni Özgürel, "Diyanetin Dünü ve Yarını", Radikal, 22 Haziran 2000; Avni Özgürel, "Diyanet ve Avrasya", Radikal, 1 Ağustos 2000.
[24] Bkz. Etienne Renaud, "Müslümanlar Tarafından Görülen İslâm-Hıristiyan Diyaloğu", Islamochristiana, S. 23, 1997, s. 111.
[25] Jacob, "Les relations...", s. 111.
[26] Erkin Aytunç, "Diyanet'ten İsa Propagandası"; Nail Bulut, "Diyanet'i Diyalog İçin Ecevit ile Özkan Görevlendirdi", Aydınlık, 6 Ağustos 2000, s. 6-7. Diyanet İşleri Başkanlığı, Ekim 2000'de, Efes'te bir oturumu "İsa'nın dili Aramca"ya hasredilecek olan bir diyalog sempozyumu düzenlemeyi tasarlıyor. Aydınlık dergisi şimdiden Başkanlığı "İsa'nın dilinde propaganda yapmak"la itham ediyor!
[27] Basın Ankara'da büyük bir Protestan kilisesinin inşa edileceği haberini verdi. Protestan misyoner faaliyetleri gerçekten de şu son senelerde, bazen başarısız olmakla birlikte, fevkalâde gelişme gösteriyor. 17 Ağustos 1999 depreminden sonra, birçok Protestan teşkilâtı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin içtihadında tarif edildiği şekliyle "suistimale dayalı din yayıcılık" niteliği taşıyabilecek faaliyetleri deprem bölgesinde yürütmüşlerdir. Bkz. Kokkinakis C., Yunanistan, 14307/88, 25 Mayıs 1993 kararı, "....bir dine girmelerini sağlamak gayesiyle, çaresizlik veya ihtiyaç içindeki kişilere maddî ve sosyal avantajlar sunan veya suistimale dayalı bir baskı icra eden faaliyet (şekline bürünebilen, gerçek Hıristiyanlaştırmanın) bozulması veya saptırılması..."
[28] Amerikan siyaset bilimcisi, özellikle Türkiye konusunda uzmanlaşmış, Rand Carporation üyesi Graham Fuller 1995'ten Lan Lesser'le birlikte A sense of Siege: The Geopolitics of Islam and the West (Westview Press, Inc. U.S. 1995) adlı bir kitap neşretti. Kitapta ileri sürdüğü fikirler konusunda Türk gazeteciler tarafından kendisine sorular yöneltilen Fuller, Batılıların "Ilımlı İlâm" ile diyaloğa girmelerinde yarar olduğunu tekrar dile getirdi. Fuller, Huntington'un medeniyetler çatışması tezini reddediyor. Fuller'e göre, askerî, psikolojik, siyasî, ekonomik, sosyal, tarihî mahiyetteki çatışmalar, dinî çatışmalar kılığı içinde kendini gösterir. Hakiki çatışma Hz. İsa ile Hz. Muhammed arasında değildir. Bkz. "Çelişki Muhammed ile İsa arasında değil", Graham Fuller ile görüşme, Şahin Alpay ve Nilüfer Kuyaş, Millîyet, 21 Ağustos 1995.
[29] Saud al Mawla, Etudes arabes, S. 88-89, 1995/1-2, s. 57, zikreden Renaud, "Le dialogue islamo-chrétien...", s. 137.
[30] Aref Ali Nayed, "Dialogical Engagement as Vigilant Remembrence (Dhikr)", Islamochristiana, S. 21, s. 25, 1995. (Biz Etienne Renaud'nun Fransızca tercümesini kullandık, "Le dialogue islamo-chrétien..", s. 128.)
Son Güncelleme ( 15.01.2009 )
**
dinler arası diyalog adı altında yapılan faaliyetleri aklı başında her müslümanın şiddet ve nefretle kınaması lazım yahudi ve hristiyanlar asla ve asla cennete giremez girer diyen de o inançla ölürse o da cennete giremez ahmet şahin in dediği gibi MUHAMMEDUR RASULULLAH kemal mertebesi değil her müslümanın kalbi ile tasdik etmesi gereken tevhid inancının olmazsa olmazıdır MUHAMMED MUSTAFA (S.A.V) alemler efendisidir onu sevmeyen kabul etmeyen cennete bırak girmeyi kokusunu alamaz hiçbir hristiyan ve yahudi kısaca hiçbir gayri müslim EFENDİMİZ MUHAMMED MUSTAFA YI (S.A.V) kabul etmedikçe cehennemden kurtulamaz ALLAH (C.C) O'NA HABİBİM diye hitap ediyor heeeyyyyy siz O'NA küfür edenin kabul etmeyenin cennete gireceğini söylüyorsunuz (onlar biliyor kendini) bu ülkede diyanet işleri başkanlığı yapmış olan süleyman ateş denen adam yahudi ve hristiyanlar da cennete girecek diyor ALLAH belasını versin onunda onun gibi düşünen bütün diyalogçularında
***************************
Gençler! Hangi Fehullah Gülen'in gerçek olduğunu biliyor musunuz?
Gençler! Hangi Fehullah Gülen'in gerçek olduğunu biliyor musunuz?
BENİM SÖZLERİM GENÇLERE
Benim sözlerim gençlere, genç yüreklere...
Kaşarlanmış Cemaat'cilere sözüm yok. Dönmezler, dönemezler. Artık menfaatleri öylesine iç içe girmişki o gürûhun, dönmek isteseler de âmiyane tabirle "yemez, sıkar" dönemezler.
Çünkü onların kalpleri ile kalıpları arasında dünya var. Makam var, mevki var, para var, hırs var tamaa var... Ne acı ki onlar hakikatten fersah fersah uzaklar. Sözüm onlara değil, siz gençlere...
Fetulahçılığı bir dava, bir hizmet hatta bir "nurculuk" sanıp gönülden kendini kaptıran siz gençlere. Henüz dimağlarınız tam kirlenmeden, henüz kalpleriniz tam kararmadan, sizin de Rabbinizle aranıza dünya girmeden gelin şu sözlere kulak verin.
Evet, "Fetullah" ve "Fetullahçılık" bizim gündemimize bu gün girmiş değil; biz, 2000'li nesillerin bildiğinden fazla sayıda Fetulah tanıdık. Daha en başından onun bu millete nasıl servis edildiğini gördük bildik elhamdülillah.
Gençler, Fetullah ve fetullahçılık devir devir farklıdır..
Yardımcı olayım anlamanıza:
1970-1985 li yıllar arasındaki "Sünni ve Osmanlıcı" Fetullah.
1985-1995 li yıllar arası "Alevi" Fetullah. Alevilerden kız alınır verilir, cem evlerine zekat verilir diye fetvalar veren, İzzettin Doğan'ın kankası Fetulah.
1995-2000 "Solcu" fetulah. Ecevit'i destekleyen, onu cennete koyan, onun için ağlayan, ayılan bayılan "Şefaatçi" Fetulah.
1995- 2013 "Amerikalı, diyalogcu", Papa hazretleriyle aynı misyonda olmaktan ve bu misyonun bir parçası olmaktan gurur duyan "Vatikancı" Fetulah.
Bunu dünyaya ilan etmekten de hiç utanmayan, çekinmeyen "Papacı" Fetulah.
Ama değişmeyen tek şey vardı bu 40 senede; salya sümük ağlayan "Sümüklü Fetullah". (Bu benim taktığım bir isim değil, yıllarca Fetulah'a halk arasında Sümüklü Hoca denirdi. Şimdilerde yeni nesil isimleri kısaltmaktan yana. Çok üzücü ama gençler laf anlamıyor işte, Feto, fetu, fetoş, fatoş gibi hiç hoş olmayan isimler takıyorlar. Üzülüyorum)
Bu arada, bu 40 senede Fetulah'ta değişmeyen bir şey de "değişimin kendisi"idi. Fetullah heep değişti yani. Çizgisi, söylemleri, dostları, düşmanları, sözde hassasiyetleri heep değişti.
Aslında 1979'larda ilk defa Hz Muaviye'ye açıktan dil uzattığında Necip fazıl hayret etmiş "Sen de mi Brütüs?" demişti. "Brütüs Fetullah."
1990'larda kendisiyle ilgili biyografik sorulu cevaplı kitaplar basardı Zaman gazetesi, birisinde Lawrens'in arapları 600 yıllık Osmanlı istibdatından/zulmünden kurtardığını, bu kurtarma ve özgürlük operasyonunda büyük dedesinin Lawrens'e yaverlik yaptığını iftiharla anlatmıştı. Bizim uykucu millette de ne mide var arkadaş ne verseler sorgulamadan yiyor! "Lawrens'çi Fetullah."
İbni Teymiyye'ci Fetulah.
Afgani'ci Fetulah.
Mason Abduh'cu Fetulah..
Devletçi Fetullah.
Devlet düşmanı Fetulah.
BOP'cu Fetulah.
İsrail'ci fetullah. ( Hatırla Mavi Marmara'yı)
"Hizmet" diye, ticaret hanelere, her sene yurdum insanından milyar dolar para toplayan, bu paralardan da klise ve cem evlerine ödenekler ayıran merhametli "hizmetadamı", merhamet deryası Fetulah.
Sizler belki hatırlamazsınız, cami kürsülerinde sallam sümük ağlarken coşup Kur'anı kerim fırlatırdı. Güya maneviyattan kendini kaybederdi. "Fırlatıcı Fetulah."
Bazen cemaate küser, kürsüye çıkar bağıra bağıra ağlar, sonra baygınlıklar filan geçirirdi. Olay olurdu. Sonraki hafta Cami Reytinglerinde patlama olurdu. Cemaat dolup taşardı. Hatırlatırım, Türkiye bu şovlara çok müsaitti o zaman. Milletçe otomatiği Emrah'a, Ferdi'ye, Müslüm'e bağlamıştık. Siz anlamazsınız Ferdicilik ne demektir. Dolayısıyla camide de "talep'e" göre "arz" oluyordu. Ne tiyatroydu anlatanam. "Tiyatrocu Fetulah."
Hasılı gençler, kendisini "hizmete" kaptırmış yada kaptırmak üzere olanlar, şimdilik bir miktar rüya aleminde yaşayanlar, kalbinizi açın ve kulak verin! Bu memleket bir tane değil 40 tane Fetullah gördü şu 40 senede. Herkesin bir Fetullah'ı var kalbinde; kendisinin hayal ettiği. Kendi kahramanı olan Fetulah. Hiç birinizin Fetulah'ı da birbirine benzemiyor. Dolayısıyla ortada 40 çeşit "Fetulahcılık" var. Afedersiniz gençliğin tabiriyle: Fetoculuk, Fetoşculuk, Fatoşculuk, Fe Tipicilik, F- Klavyecilik, Fenerbahçecilik var.
İnadına "Durmak yok Hizmete devam" diyenler! Dikkat edin. Ahmağı inadı öldürürmüş. Kalplerinizi, yazıktır öldürmeyin. Soluk benizli "çakma nurcu" olmayın. Olacaksanız adam gibi nurcu olun.
Türkçe "Tarkan'ın oynama şıkıdım"ını söyleyen bir Afrikalıyı görünce gözleriniz sulanmasın hemen. Bunu bir şey sanmayın. Hadi bizim nesil neyse de, bari siz yapmayın. Yemeyin bunları. "İslam davasına gönül vermiş, yüreğinde iman ve Kuran sevdası olan müslüman çocuklar" sizi heyecanlandırsın.
Hayal kurun ama rüya görmeyin. "Hizmet" diye bir şey yok ortada. Ortada Allahın dinine, Kitabına, Rasülüne ve o Rasül'ün sünneti seniyyesine "hizmet" diye bir şey yok. Üç beş yerde kendiliğinden müslüman olmuş insanları görünce, beş on yerde farklı maksatlarla cami yapılınca, Samanyolu'nda klise kokulu hocalı-papazlı çakma dandik diziler oynayınca, Fetulah'ı iki de bir ayet hadis okurken görünce hizmet oluyor sanmayın. Nefislerinizin hoşuna gidecek, bu ülkede yaşayan halkın psikolojisine uygun sosyolojik planlar var ortada. Her şey, sizin olup bitenleri "hizmet" zannedebilmeniz üzerine kurgulandı. Bu bir oyun ve bu devam eden oyunun figürleri sizlersiniz.
Gençler! Bu vatanın aziz evlatları!
Üzerinizde oynanan bu oyunları farkedin ve oyunlara gelmeyin.
İnanın bu "Dünya'nın" yetişkinleri hayal edemiyeceğiniz kadar düzenbazdır. Bu düzenbaz dünyanın kokuşmuş yetişkinlerine aldanmayın. Ehli sünnet yolunu öğrenin. Sarılacağımız yol, tutunacağınız ip, yaslanacağımız duvar o olsun. Asla kullanılmazsınız. Hiç kimse sizi istismar edemez. Ucu nereye varır, kökü nereden gelir belli olmayan dâvâlara, yollara, hizmetlere kurban gitmezsiniz. Heba olmazsınız.
Gidin dininizi, İslamınızı, mukaddes değerlerinizi öğrenin güzelce, onlarla yaşayın, yetişin büyük adamlar olun. En büyük hizmeti yapmış olacaksınız. Ne idükleri belli olmayan mihrakların değil kendi hayallerinizin peşinden koşunuz. Bu hayalleriniz de daima Allah ve Rasülünün emirlerine uygun, yasaklarına uzak olsun. İtikadınız, yani inanmanız gereken her ne varsa "ehli Sünnet vel Cemaat" inancı üzere olsun. Bu iki sırlı, nurlu kelimeyi unutmayın. Bu Dünyada da, Kabirde de, mahşerde de, mizanda da bu iki Sırlı, nurlu kelime koruma kalkanınız olacak. Işığınız olacak, kandiliniz olacak. "Ehli Sünnet vel Cemaat"...
Öğrenin bu iki kelimenin manasını ve gereğini yapın. Pusulanız olur. Hiç bir yolda şaşmazsınız. Ve hiç bir kimse yada kimseler de sizi şaşırtamaz. Hiçbir dev "hizmet organizasyonu" sizi baştan çıkartamaz. Başınızı döndüremez, rüyalar gördüremez. Eğer bu iki kelimeyi beller ve gereğince yaşarsanız gençler, herşeyden önemlisi Müslüman olursunuz! Hasılı adam olursunuz. İnsan olursunuz.. Rabb'iniz de sizden razı olur.
- See more at: http://gercekfethullahgulen.blogspot.com/2013/11/gizlenen-gizli-kardinal-hangi-fethullah-gulen-gercek-kimdir-gizlenen-yuzu-hayati-gecmisi-mit-cia-binbir-surat.html#.UpEUE9IvX_Y
Fethullah Gülen gizli bir Ermeni, gizli bir Hristiyan ve gizli bir Kardinaldir. Papa tarafından Türkiye'nin gizli kardinali seçilmiştir. Özellikle son yıllarda yaptığı açıklamalar ve aldığı kararlarla bunu kendi kendine ispat etmiştir. Samimi Müslüman kardeşlerimizin, samimi duygular ile ve sırf Allah rızası için yaptığı bağışların, yardımların, verdiği zekat ve kurbanların, tamamen ehli küfrün menfaatine kullanıldığı ve bütün İslam alemine devasa pusular kurulduğu meydandadır. Gülen'in dünyanın çeşitli yerlerinde açtığı okullarına Katolik misyonerler olan Cizvitler aracılık etmiş, önayak olmuşlardır. Dünyanın çeşitli devletleri Gülen'in okullarını CIA'nın paravanı oldukları iddiası ile kapatmışlardır. FBI bile resmi sitesinde Gülen cemaati ile ilişki içinde bulunduklarını itiraf etmiştir. Gülen cemaatinin ortalama olarak beş idarecisinden üçü CIA başta olmak üzere çeşitli istihbarat birimleri ile bağlı haldedir.
Gülen'in hizmet olarak gösterdiği okullarında gariban ve yardıma muhtaç bir Müslüman evladının elinden tutulduğunu görmek imkansız gibidir. Gülen'in okulları, aldığı bunca yardım, bağış, zekat ve kurbanlara rağmen, öğrencilerinden yüksek meblağlarda ücret almaktadır. Bu yaptıklarına, İslama ve Müslümanlara hizmet denilemez. Müslümanların inançlarının sömürüldüğü bir ticaret denilebilir. Gülen'in okulları vakıf veya dernek statüsünde değil, şahıslar üzerine kayıtlıdır ve tam bir denetim de mümkün değildir. Bu şekilde bir hizmet de yapılamaz. Verilen yardımların, bağışların, zekatların ve kurban faaliyetlerinden elde edilen gelirlerin ABD ve İsrail'e aktarıldığı KESİNDİR.
Ayrıca pek çok Türkiye'li müslümandan kurban bedeli olarak toplanan paraların karşılığında gerçekten kurban kesilip kesilmediği de meçhuldür. Bu bedellerin karşılığında şahıslara bir makbuz, bir resmi evrak da verilmemektedir. Tanışık olduğumuz ve eskiden Gülen cemaatine mensup olan pek çok kimse, iddia edildiği gibi yurt dışında pek çok ülkede bu kurbanların kesilmediğini, VATANDAŞIN DOLANDIRILDIĞINI ve MÜSLÜMANLARIN DİNİ İNANÇLARININ SÖMÜRÜLDÜĞÜNÜsöylemektedir.
Gülen'in okullarında çoktandır Hristiyanlığın ve Yahudiliğin de hak olduğu, onların da cennetlik olduğu propagandası yapılmaktadır. Gülen'in okulları tam anlamı ile CIA'nın ve Katolik Hristiyan Misyonerlerinin Müslümanlara kurduğu bir pusudur. Rusya'da bu okullardan birine giden bir Rus kadın, Müslüman olmak istediğini söylediğinde "Neden Müslüman olmak istiyorsunuz ki? Hristiyan kalarak da iyi bir insan olabilirsiniz." cevabını almıştır. Güney Afrika'da bu okullardan birinin düzenlediği bir merasimde oranın Müslüman olmak isteyen çocukları için bu cematin oradaki temsilcileri "Bu çocuklar Hristiyan kalsınlar. Hem namaz borçları da olmaz." diyebilmiştir.
SONUNDA İTİRAF ETTİLER: GÜLEN CEMAATİ İSLAMİ BİR CEMAAT DEĞİL!
Gülen Cemaati Dini Cemaat değilmiş!
Sabah yazarı Mahmet Barlas ile Zaman yazarı ve “Gülen Cemaati”nin önde gelen medyatik şahsiyetlerinden Hüseyin Gülerce arasındaki polemiği biliyorsunuzdur. Barlas’ın “cemaatler sivil toplum örgütü değildir, siyasi parti hiç değildir” sözlerine cevap verdiği yazısında Gülerce öyle ifadeler kullandı ki, “neyin itirafı?” diye sormak gerekiyor.
Gülerce şunları söylüyor:
“Bizim ‘hizmet’ dediğimiz, aynı duygu ve düşüncede birleşen fedakâr insanların birlikteliğinin, ‘dinî cemaat’ olarak vasıflandırılması tam anlamıyla bir haksızlık olur. Hocaefendi kaç defa söyledi; ‘dinî cemaat değiliz’ dedi.... Sadece Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de ifade ettiği ‘hayır ve iyiliklerde yarışma, kötülüklere mani olma’ gayesine kilitleniliyor.... Niyet Allah rızası ama hedef; kendimiz kalarak, evrensel insani değerlerde buluşarak, dünya ile entegre olmaktır. Eğer bu hizmet, dinî bir cemaatin eseri olsa; din, ırk, dil ayrımı gözetmeksizin neredeyse BM’ye üye bütün ülkelerde nasıl olur da insanların gönlüne girilir, onlarla insanî meseleler paylaşılır ve birlikte çalışarak barış köprüleri inşa edilebilir? Hizmet, dinî bir hareket değil, insanî bir harekettir.”
Gülerce itiraf mı etti, dili mi sürçtü?Yüzbinlerce müslümanı etrafında toplayan, müslümanların “Allah rızası için” yaptığı katkılarla gelişip büyüyen, palazlanıp bugünkü gücüne ulaşan bir hareket meğer “İslami bir cemaat değilmiş.” Bundan daha “vahim bir sosyal vaka” olabilir mi? “Türkiye müslümanlarının en büyük cemaati” olarak bilinen bir hareketin, sermaye birikimi, finans kaynakları üzerindeki etkinliği, medya gücü, sosyal ve bürokratik örgütlülüğü, kamuda elde ettiği konumlar ve daha pek çok hususlar itibariyle gücünün zirvesine çıktığı bir noktada, bir de öğreniyoruz ki bu hereket meğer “dini cemaat” değilmiş. Peki, bugüne kadar müslümanların İslami duyarlılıkları, samimiyetleri, teveccühleri, maddi ve manevi katkıları kullanılmış olmuyor mu?
Vahametin bir diğer vechesi de şöyle:
Sanki “İslami” olmayan “insani” imiş, ya da “insani olma”sı için “İslami olmama”sı gerekiyormuş algısının; “hayır” ve “iyilik”in İslam’la irtibatının kesilmesi, sanki İslami olmayanda da hayır ve iyilik olabileceği algısının; sanki İslami olmayanın Kur’an’da belirtilen “iyilik”ten olabileceği ve “İslamilik” olmadan da “kötülük”le mücadele edilebileceği algınının; sanki “kötülük” vasfının İslami olmayan ölçülerle belirlenebileceği algısının; sanki İslam olunca insanların gönlüne girmek mümkün değilmiş algısının; “İslami değerler”in “evrensel insani değerler” olmaya yeterli olmadığı algısının deklare edilmiş olması.
Eğer “hizmet” denilen çalışmalar “dini olmayan bir hareket”e dönüşmüşse, bunun varacağı yerin, duracağı noktanın neresi olacağı tahmin edilemez.
“Müslümana karşı şedit, kâfire karşı mülayim” hallere girilebilir. “Müslümana karşı kâfirin cephesinde saf tutma”ya varabilir. İslam’ı dünyevi emellerine, “insani hedefler”ine göre “yeniden biçimlendirme”ye kadar uzanabilir. Çok daha feci başka hallere bürünebilir.
“Gülen Cemaati”nin bu hale geleceğini asla düşünmezdik. Ama Gülerce’nin itiraf gibi açıklamaları, bu yola girildiğini göstermiş olmuyor mu?
“Dinilik” ölçü olmaktan çıkınca, çalışmalar “sevgi” adına, “hoşgörü” adına, “hümanizma” adına, “insanilik” adına, “diyalog” adına her türlü “din dışılık”la biçimlendirilebilir ve “İslam algısı” büyük bir “bozulma”ya uğrayabilir.
“Diyalog”la bütün dinlerin hümanizmaya dair kısımları alınıp yeni bir “insanlık dini” üretilerek ona inanılabilir.
Zamanla “hizmet” yarışı, “pastadan pay kapma kavgası”na dönüşebilir. Dünyevi kaygılara hizmet eden “derin yapılanmalar”a girilebilir, “derin bağlantılar”da bulunulabilir. “Kendinden olmayanı dışlayan” bir “kast sistemi”yle örgütlenilebilir, “bürokrasinin ve bütün kamu kurum ve kuruluşlarının tepe noktaları”na gelerek “kendinden olmayan üzerinde tahakküm kurmak” esas alınabilir. Böylece “dini olmayan” bir hareket, bir süre sonra “insani olmayan” bir niteliğe bürünme tehlikesiyle de karşı karşıya kalabilir.
Siyaset yapmıyoruz diye diye, “siyasetin en önemli manipülatörleri”nden olmak da var neticede. “Gâvura sevgi” duya duya, “hoşgörü” göstere göstere, “müslümanı iteklemek ve düşman görmek” de var.
"Sevgi ve barış” diye diye, İslam’ın “cihad ibadeti”ni iptal, mücahide terörist demek de var. “Hizmet” edeceğim derken, “insani” adı altında “menfaat tellallığı” yapmak da var.
Eğer “dinilik” çizgisinde yürünmezse, “hizmet”in zamanla “menfaat çeteleşmesi”ne dönüşmesi tehlikesi de var. “İnsani hareket”in mensuplarının bugün sahip olduğu “derin inanç ve İslam anlayışı”nın, zamanla “sığ moral değerler”e dönüşme tehlikesi de var.Her ne kadar üzerine basa basa yazılmış da olsa, yine de Gülerce’nin sözlerini “dil sürçmesi” sayıp, “kavli ve fiili olarak tekzip edilmesi”ni arzu ediyorum.
| Faruk Köse13 Ağustos 2013 Salı 00:12
farukkose@yeniakit.com
- See more at: http://gercekfethullahgulen.blogspot.com/2013/09/kurbann-murdar-etme-fethullah-gulen.html#sthash.qyMX8q5o.dpuf
Elhamdülillah Hıristiyanız!" - Fethullah Gülen cemaatinin hizmetleri(!) ve Türkçe Olimpiyatları
Fethullah Gülen cemaatinin hizmetleri(!) ve Türkçe Olimpiyatları
Bir gün uçaktayız. İstikamet Dubai ve Güney Afrika. Hemen önümüzdeki koltuklara dört siyahi çocuk oturdu. Üçü 14-15 yaşlarında, biri 17-18 yaşlarında, biraz daha büyükçe... Aralarında bir kaç defa Türkçe konuştular. Sanki bizlere duyurmak istercesine. Serde eğitimcilik var ya, uçak biraz yol aldıktan sonra kalktım çocuklarla biraz sohbet edeyim istedim.
- Nerelisiniz?
- G. Afrikalıyız.
- Neresinden?
- Durban ve Johannesburg'tan..
- Nereden gelip nere gidiyorsunuz?
- Türkiye'den "Türkçe Olimpiyatlarından" dönüyoruz, Güney Afrikayı temsil ettik...
- Güzel! İsimleriniz?
Tam hatırlamıyorum ama gayr-i müslim isimleriydi... Tek tek söylediler.. "Aaa", dedim
- Siz daha değiştirmediniz mi isimlerinizi?
- Yok, niye ki? dediler..
- Yani siz Müslümansınız diye düşündüm de?..
- Yok yok biz Hıristiyanız. dediler..
Ben şaşırmış gibi yaparak,
- Aaa gerçekten mi? dedim.
- Bunda şaşıracak ne varki? diye cevap verdi büyükçe olan. Türkçe olarak "Elhamdülillah Hıristiyanız" dedi. Bu sefer gerçekten şaşırmıştım.
- Elhamdülillah Hıristiyan mısın?! Dedim.
- Bir mahzuru mu var? dedi bana. Ben
- Hayır! Benim için yok. dedim.
- Kaç senedir kolejdesiniz? diye sordum hemence..
- 4-5 senedir. dediler. Ben samimi olarak şunu söyledim onlara;
- Hani dedim 4-5 senedir belki hocalarınız size İslamiyeti anlatmışlardır. Siz de merak etmişsinizdir. Belki böyle güzel bir dine girmek istemişsinizdir. Özenmişsinizdir Müslümanlara. Bakın size değer verip emek edip taa Türkiye'ye kadar getirmişler.. Hiç düşünmediniz mi İslamiyeti, Muhammed aleyhisselamı, Kuran'ı? dedim. Bana biraz rahatsız olarak bakıyorlardı. Sözümü kestiler ve konuşmayı şu şekilde sonlandırdılar;
- Bakın beyefendi, biz Hıristiyan doğduk öyle de öleceğiz. Bizim hocalarımız da aydın insanlar. Bize dinlerini anlatmazlar. Hele teşvik hiç etmezler. Hatta bizden Müslüman olmak isteyen arkadaşlarımız olduğunda onların Müslüman olmasını bile istemezler. Çünki biz hocalarımıza sorduğumuzda İslamiyetin nasıl bir din olduğunu, bize İslamiyetin çok zor bir din olduğunu söylerler. "Onu bu yaştan sonra öğrenmeye sizin gücünüz, ömrünüz yetmez. Anneniz babanız, çevreniz hep Hıristiyan. İslam'ı yaşamakta zorlanırsınız. Siz zaten dinsiz değilsiniz ki. Hristiyansınız. Müslüman olmanıza gerek yok. Siz sizin dininizi iyi yaşayın biz de bizim dinimizi.. sonuçta hepimiz cennete gireceğiz. Orada buluşuruz." diyorlar. Dedi.
Şaşkınlıkla dinliyordum. Nefesimi tutmuş öylece kalakaldım. Çocuk devam etti. "Benim dinim de hak sizin dininiz de, niçin hazır bildiğim bir dinim varken sil baştan bana yabancı olan o dini öğreneyimki?" dedi. "Bunu bize hocalarımız böyle öğretiyor." dedi. Üstüne basa basa tekrar sordum emin olmak için, "Bunu size Türkiye'den gelen Türk hocalarınız mı böyle söylüyor?" dedim. "Evet başka kim olacakki?" dediler.
Eşim de ben de ve bu konuşmayı dinleyen diğer bir kaç Türk'te bu hazır cevap karşısında şaşırmıştık. Cevapsız kaldık. Dudağımızı ısırdık. Ve yerimize oturduk.
- See more at: http://gercekfethullahgulen.blogspot.com/2013/11/gercek-fethullah-gulen-kimdir-cemaati-dinler-arasi-diyalog-turkce-olimpiyatlari-guney-afrika-elhamdulillah-hiristiyaniz.jpg.html#sthash.ZG9CnJR5.dpuf
Be the first to like this post.
Hristiyanlığın Truva Atı – 2.Bölüm (Dinler Arası Diyalog Tehlikesi)
Türkçe Olimpiyatlarına Peygamber efendimiz katıldı mı?
Şok açıklama ile tüyler diken diken oldu. İnanan milyonlarca insanın manevi duyguları bu kadar kahpece sırtından vurulmadı. Gazeteler boy boy manşetler attı. Haber siteleri sanki sıradan birşeymiş gibi haber yaptı.. Fitne bu kadar zirve yapmamıştı.. Yapılan soytarılıklara bu kadar efendimiz alet edilmemişti.. Diyalog faciasından binlerce kat daha zelil ve alçakca büyük bir saldırı ile karşı karşıyayız. Türkçe Olimpiyatlarına Peygamber efendimiz katıldı gibi bir iddiada bulunmak, bunu gerçekmiş gibi lanse etmeye kalkışmak asla kalbi iman sahibi bir müslümanın iddiası olamaz.
Türkü, şarkı çalacaksın, folklor ekibi oynatacaksın arkasından da peygamber en ön saftaydı diyeceksin!!! O zaman insana sormazlar mı, senin peygamberin kim diye? Yoksa gizli bir peygamber icat ettiler de o mu katıldı oraya?
Ne oluyoruz yahu?
Hayırdır bu ne aymazlık? Bu ne utanmazlık? Bu ne alçaklık? Elin gevuru bile bu kadar alçakca taarruzda bulunmazdı..
Yakında peygamber içki alemlerine de katıldı açıklaması yapsalar şaşmaz duruma geldik..
Gelen açıklama ise, öyle bir dolambaçlı ki, tamamen üçkağıtcılık.. Böyle bir iddiada bulunan kişi kendisinin MÜNAFIK'lığını tescillemiştir..
Yeni bir fitne kapıda.. Yepyeni bir tuzak önümüzde duruyor.
Uyanın müslümanlar. Cennete gitmek için peygamberimize iman etmeyi gerek görmeyenler şimdi de SÜFLİ olimpiyatlarına peygamberlerinin geldiklerini ilan ediyorlar..
Burada manevi boyuttan bahsetmeyeceğiz fakat böyle bir açıklama yapanların da maneviyattan gram kadar haberdar olduklarını da sanmıyoruz. Tam tersi taraftar toplamak ve yandaş toplamak için yeni bir strateji geliştirme dertlerindeler.. ve bizans oyunu oynamaktalar.
Bu yazıdan dolayı bizi taşlayacaklara mesajımız.. Haddinizi biliniz. Soytarılıklarınızın sınırlarını zorlamayınız.
* * *
İşte o fitneyi fücur açıklama:
Arkadaşlarımız ona yakın mektup okudu. Hepsi Peygamber Efendimizin (S.A.V) Olimpiyat Statlarına teşrif buyurduğunu söylediler.
Şimdi ben kendi içimden hep diyordum ki; 'yav acaba meseleyi tahrif mi diyoruz, aşağıya mı çekiyoruz, folklorlardır, şarkılardır, şiirlerdir... bunlarla'
Fakat demek ki bazı hakikatlerin ifade edilmesi adına, ittifakın sağlanması adına, kalplerin birbirlerine karşı yumuşaması adına, bunlar çok önemli faktörler ki; İnsanlığın iftihar tablosu (Peygamberimiz) bazılarımızın, bir kısım mutasavvıf ve sufi görünümlü kimselerin yadırgamalarına rağmen Efendimiz (S.A.V) inanın Peygamberimiz teşrif etti...
* * *
Bu açıklama islami camiadan gelen en keskin eleştiriye karşı bak bak peygamber bizim yanımızda deme kurnazlığıdır. neymiş "sufi görünümlü" kimselermiş.. Taş atmayı, eleştirmeyi, aşağılamayı da öyle iyi becereiyor ki beyefendi..
Kalpleri yumuşatacağım diye müslümanlar arasına fitne sokmakta neyin nesidir?
Devrimizin Şah İsmail'lerine maşalık yaparlarken kendilerini Yavuz Sultan Selim sandılar herhal!!
www.youtube.com/watch?v=K7dISWhjDPI17 Eyl 2007 - 9 dakika - allame23 tarafından yüklendi
Alparslan Kuytul Hoca--Ehli-i Kitap Cennete girer mi? allame23. Subscribe Subscribed Unsubscribe ...
Dinlerarası diyaloğun önde gelen temsilcisi Fethullah GülenYahudi ve Hıristiyanlarla ilgili Kur’an-ı kerimde geçen ayetleri, bilinen manalarının dışında çok farklı bir düzeyde ele alıyor: Ayetlerde geçen düşmanlığın o günün Yahudi ve Hıristiyanlarını içine adığını, Kur’anın kullandığı aynı üslup, bugünün Yahudi ve Hıristiyanlarını içine alacak diye bir şart, bir mecburiyet olmadığını, ayetlerin kesin, fakat bugünkü Yahudi ve Hıristiyanları içine aldığının kesin olmadığını, ifade etmektedir. ( Hoşgörü ve Diyalog İklimi s.155-156)
Kafir olarak ölmekten ödüm kopuyor diyen F. Gülen acaba neden korkuyorki hıristiyan yahudi Cennetlik diyen kendisi değilmi? Yoksa “kafir”den maksadı başka bir şeymi?
XXXXXXXXX
21 Ocak 2010 tarihli Yükseköğretim Genel Kurul toplantısında alınan bir karara göre, TC uyruklu olup yurt dışında eğitim gören adayların üniversitelere sınavsız kabul edilmesine dair bir düzenleme yapıldı. Düzenlemeye göre: Bu adaylar, yurt dışından yükseköğrenim görmeye gelecek diğer adaylar gibi üniversitelerin belirlenen kontenjanlarına başvuru yapacak ve yine üniversitelerin belirlediği 'başvuru şartları' dikkate alınarak üniversiteler tarafından değerlendirilecektir'' açıklaması yapıldı.
Yani Türkiye'de okuyan gençler LGS ve LYS'de iki aşamlı ter döküp “kopyacılarla” cebelleşirken; liseyi yurt dışında okuyan bir Türk genci, “hiç sınava girmeden” istediği üniversitenin, istediği bölümüne yerleşebilecek.
YÖK, bu düzenlemeye gitmeden önce ise; liseyi yurtdışında okuyan gençler ÖSYM'ye müracaat ediyor, toplu bir sınav yaplıyordu. Aldıkları puanlar ve tercihleri paralelinde yerleştirmeler yapılıyordu.
Şimdi yapmaları gereken tek şey, girmek istedikleri üniversiteden torpil ayarlamak.
Peki liseyi yurtdışında okuyup, kapağı kolay yoldan hayalinizdeki üniversiteye atmak isterseniz ne yapmalısınız? Dilini bilmediğiniz bir ülkenin devlet okulunda okumayı göze alamayacağınıza göre tek seçeneğiniz: Fethullah Gülen cemaatine bağlı yurt dışı okulları...
Fethullah Gülen'in cemaatine bağlı, beş kıtada 236 lise, 6 üniversite, 21 öğrenci yurdu ve dershane ile dil okulu var. Bu okullarda 40 bini aşkın öğrenci eğitim görüyor.
Söz Gülen okullarından açılmışken birkaç bilgiyi de paylaşmak isterim:
Sadece yurt dışındakiler için 350 trilyon TL yatırım yapıldığı iddia edilen bu okulları, Türk kamuoyu -AKP hükümetinin de tam kadro katıldığı- Türkçe olimpiyatlarıyla tanıyor genellikle.
Oysa Rusya ve Özbekistan, kendi ülkelerinde Fethullah Gülen okullarının tamamını kapatıp faaliyetlerini yasakladığı gibi,yönetici ve öğretmenlerinin bazılarını tutuklamış, bazılarını ise sınır dışı emişti geçmişte. Gerekçeleri ise, bu okulların, CIA bağlantılı olması ve bazı öğretmenlerinin CIA ajanı olmasıydı. Bu suçlama bana değil, Rus ve Özbek makamlarına aittir. Türkmenistan hükümeti ise Gülen okullarını yakın takibe aldı ve din tarihi derslerini müfredattan çıkarttırdı.
Diplomatik pasaportlu ABD vatandaşı “Coni'lerin”, bu okullarda İngiliz dili öğretmenliği yaptıkları size de biraz tuhaf gelmiyor mu?
Eski MİT’çi Osman Nuri Gündeş, “İhtilallerin ve Anarşinin Yakın Tanığı” isimli kitabında Gülen cemaatinin Orta Asya’daki okullarında, diplomatik pasaportlu CIA ajanlarının “öğretmenmiş gibi” çalıştıklarını iddia ediyor.
60’larda NATO SHAPE Askeri Karargâhı’nda görevli olmak, 1977-1984 yılları arasında İstanbul MİT Bölge Başkanı olmak gibi önemli pozisyonlarda bulunan Gündeş, sadece Kırgızistan ve Özbekistandaki Gülen okullarında, 130 CIA ajanının öğretmen kılığında dolaştığını yazıyor.
Gündeş’e göre bu gerçek, Milli Eğitim Bakanlığı’nda düzenlenen ve Milli Eğitim Bakanı ve Bakanlığın tüm üst düzey bürokratlarının yanı sıra Başbakanlık’tan, MİT’ten ve Dışişleri Bakanlığı’ndan temsilcilerin bulunduğu bir toplantıda, Fethullahçı bir okul yöneticisi tarafından itiraf edildi.
Bu iddiaya bir başka kanıt, eski FBI çalışanı araştırmacı Sibel Edmonds’tan geldi. Edmonds, bir ABD Dışişleri Bakanlığı çalışanından iddiayı teyit ettirdiğini yazdı.
Fethullah Gülen'in ABD vizesi almasına yardım eden ve Gülen’in oturma izni başvurusunda mahkemeye sunduğu belgedeki resmi referanslarından biri olan Eski CIA ajanı Graham Fuller, CIA’den 25 yıl önce ayrıldığını ve konuyla ilgili somut bilgiye sahip olmadığını belirttikten sonra: “Ancak içgüdülerim bana iddianın bayağı ihtimal dışı olduğunu söylüyor” diyor.
Washington Post muhabiri Jeff Stein'in sorularını yanıtlayan Fuller, Gülen'in ABD vizesi almasına yardım etmesine de şu sözlerle açıklık getiriyor: “Yaptığım 2006 başında FBI’ya bir mektup yazmaktı. Gülen’in düşmanlarının ABD’den atılmasını ve Türkiye’ye iade edilmesini sağlamak için bastırdıkları bir dönemdi. 11 Eylül sonrası atmosferde, onun tehlikeli bir radikal olduğu söylentisini yayıyorlardı. FBI’ya kendi görüşlerimi sundum. ABD’ye herhangi bir güvenlik tehdidi oluşturmadığını söyledim.”
Bu sözlerin sahibi eski bir CIA ajanının, iddialar gerçek olsa da itiraf etmeyeceği muhakkak...
2009 Polis Meslek Yüksek Okulu sınavı, 2010 KPSS Eğitim Bilimleri ve 2011 YGS sorularının çalınmasında parmağı olduğu, ciddi delillerle iddia edilen, bir cemaat yapılanmasından bahsediyoruz.
1999 yılında medyaya sızan bir sohbet kasedinde Fethullah Gülen'in konuşmasından bir bölüm aynen şöyledir:
“Adliye'de, Mülkiye'de veya başka bir hayati müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti, öyle ferdi mecburiyetler şeklinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ünitelerde garantimizdir. İstikbale yürümek için, sistemin püf noktalarını keşfedin. Hala bu sistem devam ediyor. Bu sistem içinde arkadaşlarımız istikbale yürüyeceklerdir. Öyleyse o sistemin püf noktalarını bilmeleri lazım, keşfetmeleri lazım. Aşmaları lazım.”
Aradan geçen oniki yıl içinde, gerçekten de sistemin tüm püf noktaları keşfedilmiş ve tüm engelleri aşılmış görünüyor. Hem de ağlaya ağlaya...
Sıradaki şarkı Hanefi Avcı'ya gelsin madem:
“Seninle bi daha aynı yolda yürümem
Seninle yürüyene yolda,tuzakların var
Bir daha asla dokunmam tenine
Senın teninden önce duvarların var.
Ben o duvarlara çarpa çarpa nasır tuttum,
Ağlaya ağlaya yosun tuttum..”
Ne demekmiş “İbrahimi dinler” duydunuz mu: “Yahudileşmek!”
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Tarih:16.12.2006, Yeniçağ Gazetesi
Vatikan bir açıklama yaptı,“İslamiyetle dinlerarası diyalog kurulamaz” dedi.
Bologna Başpiskoposu Kardinal Carlo Caffara, Corriere della Sera gazetesinde tam sayfa olarak yayımlanan demecinde, “Bence, Yahudi olmadan Hıristiyan olunamayacağı gerçeği her geçen gün daha net biçimde ortaya çıkıyor. Gerçek anlamda dinlerarası diyalog da sadece Yahudilikle mümkün olabilir. Zira ben bir Hıristiyan olarak manevi anlamda İsrail soyundanım. Aziz Pavlus da, bizlerin Yahudi olmamakla birlikte, yine manevi anlamda İbrahim’in oğulları olduğumuzu söylemektedir” değerlendirmesini yaptı.
Kardinal Caffara’ya teşekkür ederiz! Biz de bunları Türkiye’deki dinlerarası diyalogçulara anlatıyor; “Bu bir Tevrat ittifakıdır. Tahrif edilmiş Tevrat’ta ittifak etmek, Kur’an’ı yok saymaktır. Bu da insanı dinden çıkarır! Başta Papa olmak üzere Vatikan kardinallerinin çoğu masondur ve Evangelizme, dolayısıyla ABD ve İsrail’in tek dünya devleti politikasına hizmet etmektedir. Sizi içtenlikle uyarıyoruz; Hıristiyanlaşıyorsunuz” diyor, fakat şartlanmış oldukları için hiçbirini ikna edemiyorduk!
***
Dinlerarası diyalogçular, üç semavi dinin temelde bir olduğunu göstermek için “İbrahimi dinler” diyordu!
Öyle ki Harran’da İbrahimi dinlerin okutulacağı uluslar arası bir üniversite kurma girişimlerinde bile bulundular. Şanlıurfa’yı mesken tuttular! Bir ara bazı milliyetçileri bile ikna ettiler! Öyle ki milliyetçilerin çok değer verdiği iki yazar, diyalogçular için kitaplar bile yazdı!
Biz “İbrahimi dinler” kavramının Müslümanları dönüştürmek için kullanıldığını söylüyorduk. Çünkü İslamiyetin ana kaynağı Kur’an’da, Ali İmran suresi 67’nci ayette, Hz. İbrahim için “İbrahim, ne Yahudi ne de Hıristiyandı; ancak o, lekesiz bir Müslümandı ve Allah’a ortak koşanlardan da olmamıştır” deniliyordu!
Üstelik, Harvard Üniversitesi, “Küresel Müzakere Birimi” adı altında bir örgütlenme oluşturarak Harran’dan El Halil’e (Kudüs’e) kadar 1100 kilometrelik bir “İbrahim Yolu Yürüyüşü” tasarlamıştı. Halbuki, Hz. İbrahim’in makamı, Kur’an’da belirtiliyordu:
“Ve o vakit Kâbe’yi insanlar için dönüp varılacak sevap kazanma ve güvenilir bir yer kıldık. Siz de İbrahim’in makamından kendinize bir namazgâh edinin!” (Bakara 125)
“Onda açık alametler ve İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren güvenlik içinde olur.”
(Ali İmran 97)
Bu konuyu ciddi bir mesele olarak algılamamızın sebebi, “Minareler süngümüz” sloganıyla Türkiye’de başbakan olan Tayyip Erdoğan ve bakanlarının da projeyi desteklemesiydi!
3 Kasım 2006 günü Şanlıurfa’nın El-Ruha Oteli’nde İbrahim Yolu Projesi ile ilgili basına kapalı uluslararası toplantıya Başbakan YardımcısıAbdullatif Şener ve Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen de katılmıştı. Tüzmen, projeye destek çerçevesinde bir açıklama da yapmıştı!
Bize göre bu bir kıble değiştirme operasyonuydu!
Bu sebeple, “1.5 milyarlık İslam alemi için Hz. İbrahim Yolu; Şanlıurfa-Mekke yoludur! Asıl bu yolu açın siz! Asıl bu yol Şanlıurfa’yı büyütür” diyorduk.
***
Kardinal Caffara ise “Batı toplumunun değerleri, büyük oranda Hristiyanlıktan neşet etmiştir. Batının kimliğini savunmakla yükümlüyüz” diyor!
Caffara’nın yolu Caffara’nındır. Bizi ilgilendirmez!
Fakat Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının İslam adına ortaya çıkıp halka yalanlar söyleyerek “Biz dinlerarası diyaloğu savunuyoruz” demesi bizi ilgilendirir!
Çünkü milyonlarca insanı, özellikle pırıl pırıl üniversiteli gençleri “Tahrif edilmiş Tevrat yolu” na sürüklediler!
Fakat, Caffara acı gerçeği yüzlerine vurdu:
“-Hıristiyan olmanız için önce Yahudi olmanız gerekiyor! Gerçek anlamda dinlerarası diyalog, sadece Yahudilikle mümkün olabilir.”
PAPA’NIN AYAKLARINA KAPANDIĞI TÜRK…
OSMAN ÖZSOY (28 Mayıs 2008)
İstanbul’un fethinin 555. yılını idrak ediyoruz.
Konuyla ilgili iki satır yazmadan önce önemli bir kaç noktaya dikkat çekmek istiyorum.
Batı dünyasının Türklüğe karşı öfkesinin temelinde iki kilit olay vardır. Bu iki olay tam bin yıl arayla gerçekleşmiştir.
Bunlardan ilki; Türklerin beşinci asrın başlarında Karadeniz üzerinden Avrupa içlerine doğru ilerlemesidir. Bu büyük hareketlenme sırasında önüne kattığı kavimlerin büyük bir göç dalgası meydana getirerek Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşüne zemin hazırlamasıdır. İlkinde Türk hakanı Attila tarih sahnesindeydi.
İkincisi de; Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethederek Doğu Roma İmparatorluğu’na son vermesidir. Yani Roma’nın doğusunu da batısını da Türkler çökertmiştir.
Her iki Türk devlet adamı da en kritik aşamada zehirlenerek öldürülmüştür.
Türklerin her iki Roma'yı sarsması Batılı tarihçiler tarafından birer çağın kapanmasına başlangıç yapılmıştır. İlkinde İlkçağ kapanıp Ortaçağ başlamış, ikincisinde Ortaçağ kapanıp Yeniçağ başlamıştır.
Aslında okullarda okutulan çağ taksimatı Batının kendi tarihsel süreçlerini tanımlamaya yöneliktir. Bizim tarihimizle ilgisi yoktur. Bizler kendi çağ taksimatımızı yapacak olsak; Orta Asya’dan büyük göç, Türklerin İslam’a girişleri ve Anadolu kapılarını bize açan Malazgirt Savaşı’nı birer kilometre taşı olarak zikretmemek mümkün müdür? Kaldı ki bu olaylar bizatihi insanlık tarihinin kaderini de birebir etkilemiş hadiselerdir.
Papa diz çöktü…
Attila Avrupa kıtasının üçte ikisinden fazlasına hâkim oldu. Ülke sınırlarının bir ucu doğuda bir ucu batıdaydı. Hani o tarihte Avrasya tabiri olsaydı, Avrasya denilen koca bir coğrafyanın tek hâkimi durumundaydı.
Avrupalılar kendisinden o kadar çok korktular ki, Attila hiçbir zaman vahşete imza atmamasına rağmen, sırf gücünden dolayı “Tanrı’nın Kırbacı” olarak nitelendirdiler. (Avrupa dillerinde "Tanrı'nın Kırbacı", İngilizce: Scourge of God, İtalyanca: Flagello di Dio, Fransızca: Fléau de Dieu şeklindedir.)
Roma İmparatoru’nun kızıyla evlenen Atilla, çeyiz olarak imparatorluk topraklarının yarısını isteyince, bunu kabul etmeyen Batı Roma'nın üzerine yürüdü. Hiç mübalağa saymayın, 20 Haziran 451 günü yapılan savaşta dünyanın iki yarısı birbiri üzerine yüklendi. Yüz binlerce askeri olan her iki taraf o güne kadar görülmemiş en kanlı savaşı yaptı. Aslında tarihin belki de ilk cihan savaşı odur. Savaş 24 saat sürdü. İki taraf da çok büyük hasar gördü, büyük kayıplar verdi. Roma ordusu dağıldı.
452 yılında Attila Po ovasına geldi. Roma’dan yola çıkan Papa 2. Leo, Hun hükümdarının huzuruna çıktı ve Attila'nın önünde diz çöktü… Roma'yı esirgemesini istedi. Bütün şartları kabul ettiklerini, zaten Attila'nın Roma'ya hâkim olduğunu söyledi. Sadece Hıristiyanlık merkezinin (Vatikan’ın) yıkılmaması temennisini iletti. Attila bu rica üzerine Roma'yı fethetmekten vazgeçti, vergiye bağlamakla yetindi.
Vatikan merkezli Katolik kilisesi bugünkü varlığını Attila'ya, İstanbul merkezli Ortodosk kilisesi bugünkü varlığını Fatih'e borçludur. İsteselerdi her ikisini de yerle bir ederlerdi. Protestanlık da hakeza... Onlar da Kanuni'ye borçludurlar. Onlar İslam'ı yeryüzünden kazımak için mücadele verirken, Türkler onların dinlerine dokunmamışlar, özgürce yaşamalarına fırsat vermişlerdir.
Attila, İstanbul’un fethinden tam 1000 sene önce, 453 yılında son eşi tarafından gerdek gecesi öldürüldü.
Türklerin Avrupa toprakları üzerindeki baskısıyla gelişen Kavimler Göçü, günümüz Avrupa devletlerinin temellerini atan çok önemli bir olaydır.
İstanbul’un fethinden söz ederken, Attila’yı hiç anmamak olmazdı. Fatih’te bizim, Attila da bizimdir. Bunlar bizim cetlerimizdir. Soyumuzdan gocunacak, yüksünecek hiçbir ayıbımız yoktur. Ondandır ki, koca Türk tarihinde, Ermeni Soykırımı yalanından başka dillerine dolayacakları bir tek ayıp, diğer milletlere karşı işlenmiş bir zulüm tespit edememişlerdir. Bu yalanın bu kadar büyütülmesinin ve gündemden düşürülmemesinin bir nedeni de budur.
Bizim gençlik, hatta devlet adamlarımız ve tarihçilerimiz Attila’yı unutmuş olsa bile, Avrupalılar ve Rumlar unutmamışlardır. Bugün Kıbrıs’taki Rumlar, KKTC ile Rum Kesimi’ni ayıran Yeşil Hat’ta Attila Hattı demektedirler…
Göçün ilginç faydası…
Hani çarpık kentleşmeden söz edip duruyoruz ya… Şu çarpık kentleşmenin ve kırdan kente göçün tek faydası, İstanbul’u tarihte ilk defa nüfus dengesi açısından Türk İslam yurdu haline getirmesi olmuştur. Kentte Müslüman nüfus bu sayede artmış ve kentin demografik yapısı Müslümanların lehine dönmüştür. İstanbul’da nüfus yoğunluğu Türkler lehine artmamış olsaydı, hiç tereddütsüz diyebilirim ki, ekonomik, siyasi ve askeri açıdan en kötü yılları geçirdiğimiz dönemlerde Batının kentle ilgili farklı talepleri muhakkak söz konusu olurdu. Zaten gizli gündemleri var, aşikâr olmuş olurdu.
Kabul olan dua...
Evet, bu yıl İstanbul’un 555’nci fetih yıldönümü.
555 gerçekten güzel bir rakam.
Ben bugün konuyla ilgili sadece kısa bir anekdota yer vermek istiyorum.
Ulubatlı Hasan surlara tırmanmadan birkaç gece önce Fatih’in içinde bulunduğu Otağ-ı Hümayun’a (Padişah Çadırı) yaklaşmış ve içeriden gelen hıçkırıklı ağlama seslerine tanık olmuştur. Padişah içeride bir yandan seslice dua etmekte, öbür yandan duası hıçkırıklarına karışmaktadır. Kaldı ki her gece Fatih aynı durumdadır. Ulubatlı Hasan fırsatını buldukça her gece çadıra yaklaşıp duaya âminle iştirak etmeye başlar.
Fatih Sultan Mehmet fethe 1–2 gece kala yine aynı vaziyette dua halindeyken, dışarıdan bir âmin sesi işitir. Bunun üzerine II. Mehmet âmin diyen kişinin bulunmasını ister. Bu Ulubatlı(Uluabat) Hasan'dan başkası değildir. O akşam Fatih'e, şehadet arzusunu yansıtır, bunun için dualarına iştirak ettiğini ifade eder. Ulubatlı Hasan’ın her gece Fatih’in çadırına nasıl bu kadar yaklaşabildiğini hep merak ettim. Bu sorunun cevabını yıllar sonra öğrendim.
2 Haziran 1997′de 73 yaşında iken kaybettiğimiz Dr. Haluk Nur Baki, 1988 yılında bir konferans için Bursa’ya gelmişti. O gün konuşmasında, Ulubatlı Hasan’ın Fatih’in çocukluk arkadaşı olduğunu ve çok güzel çocukluk günleri geçirdiklerini söyledi.
Gün geldi, Fatih babasından sonra Padişah oldu. Ortak amaca kilitlenen bu iki dava arkadaşı, biri hünkâr, biri nefer olarak fethin gerçekleşmesine katkıda bulundu. Önemli olan hayırlı projelerin içinde yer almaktır. Başında mı, alt kademesinde mi olunduğu önemli değildir. O kadar ki, Ulubatlı Hasan'ın bir mezarı bile yoktur. Belki o tarihte, isimli ama mezarsız ender kahramanlardan biridir.
Tek parti iktidarı döneminde İstanbul’un fethi hatırlanmadı. Rahmetli Adnan Menderes 1953 yılında fethin 500. yılının kutlanmasına fırsat oluşturdu. Bu önemli tarihi doya doya kutlayın, tadını çıkarın. Bu kadar önemli bir hadisedir.
Allah hepsinden razı olsun. Bize düşen onlara layık olmak ve bugün üzerimize düşen görevlerin hakkını vermektir.
(Not; Dr. Haluk Nurbaki Hoca sevenleri tarafından Hakka yürüyüşünün 11. sene-i devriyesinde 2 Haziran pazartesi günü öğle namazından sonra Afyon Belediye kabristanındaki mezarı başında dualarla anılacak.)
www.osmanozsoy.com , yazaramesaj@gmail.com
Fethullah Gülen ( Özel )
Lordlar Kamarası ( 8 öğe )
Ayetleri Ucuza Satmak ( 1 öğe )
Fethullah Gülen Kimdir ( 14 öğe )
F Gülen Internet Sitesi ( 63 öğe )
Gülen Okullari ( 32 öğe )
28 Şubat - Fethullah Gülen ( 4 öğe )
!
GÜNCELLEŞTİRİLMİŞTİR - 03 MAYIS 2010 !
Fetullah Gülen; Risale-i Nur gibi, ilmi ve imani eserleri okuyup anlamak, çevresine ve cemaatine aktarıp açıklamak üzere giriştiği gayret ve hizmetlerle tanındı ve öne çıktı. İslami ve insani özelliklerle bezenmiş, milli ve manevi değerleri benimsemiş, hayırlı ve yararlı bir gençlik yetiştirme yolunda, yurt ve dershane faaliyetlerini, kurs-burs hizmetlerini giderek yoğunlaştırdı.
1970'lerin ortalarında, Milli Görüş istikametinde hizmet gören Ak-Evler hareketinden koparılarak "AKYAZILI" Vakfı kurdurulan Fetullah Gülen, giderek Bediüzzaman'ın çizgisinden uzaklaşarak masonik merkezlere yaklaştı. Dünya'ya hükmeden ve çok gizli ve de kirli işler çeviren Siyonist mahfillerle; Pek karmaşık ve karanlık ilişkiler ağına takıldı.
Böylece, hiçbir resmi sıfat ve statüsü bulunmayan, yüksek öğrenim bile yapmayan sade ve samimi bir hoca efendinin değil, bakanların ve başkanların bile erişemediği uluslar arası bir protokol pozisyonuyla; Papayla programlara ve politikacılarla pazarlıklara başlamıştı.
İlk bakışta: Hiçbir resmi etiketi ve dini temsil yetkisi bulunmadan, şahsi gayret ve marifetiyle (hatta bazılarına göre özel velayet ve kerametiyle) bu denli yaygın bir organizeye ve saygın bir otoriteye eriştiği sanılsa... Daha doğrusu malum merkezlerce böyle sunulsa da; aslında O, "küresel çete"nin ve Siyonist sömürücü sermayenin kullandığı bir maşaydı... Kahraman rolü oynatılan bir figürandı. Ve O'nun patron değil, piyon olduğu, sonunda zan ve tahminlerle değil, resmi belgeler ve şahitlerle ortaya çıkmıştı.
İşte Amerika'daki Siyonist Yahudi stratejisti ve CIA Ortadoğu şefi ve milyonlarca masum Müslümanın gizli katili Graham E. Fuller, Fetullah Gülen'e bunun için sahip çıkıyor ve O'nu yere göğe sığdıramıyordu. İşte belgesi:
Graham Fuller kendi kitabında şunları yazıyordu:
“Bu hareket, halen Fethullah Gülen'in liderlik ettiği en geniş ve en etkili kanadın adına izafeten çoğunlukla Gülen hareketi veya Fethullahçılar (Fethullah takipçileri) olarak bilinmektedir. Nur hareketi yetmiş yıldan fazla bir süredir sahnededir, şu anda Türkiye'deki en geniş organize dini harekettir, dünyada da en genişlerinden biridir. Gülen, özellikle hareketin enerjisinin büyük bir kısmını, niteliği itibariyle hemen hemen evrenselci ve geniş manevi öğretilere dayalı olarak, “İslam’a modernist bir bakışla yaklaşacak okulların açılması ve çalışma gruplarının kurulması” da dahil, eğitimle ilgili çabalara yöneltmektedir. Eğitim üzerindeki bu odaklanma hareketin, bilim ve teknoloji dahil bütün alanlarda eğitim ve bilginin dinle asla çelişmeyeceği, olsa olsa Allah'ın varlığı inancına ve kainatın var ediliş amacının anlaşılmasına hizmet edeceği inancını göstermektedir. Hareket toplumda daha yüksek bir manevi bilinç düzeyi oluşturmaya, böylelikle zaman içinde daha aydınlanmış bir yönetişime önayak olmaya gayret etmektedir. Klasik Şeriat (İslam’ın muamelat ve adalet esasları), hareketin düşüncesinde merkezi bir rol oynamaz; esasen Şeriat, geniş anlamda, Allah'ın engin muradının yerine getirilebilmesi için yürünecek "yol" (Şeriatın kelime anlamı) olarak anlaşılmaktadır. Nur üyeleri yerçekimi yasasını bile, örneğin, Şeriatın unsurlarından biri olarak tarif ederler. Hareket İslâmi metinlerde, onların literal emirleri içinde değil de orijinal uygulamaları çerçevesinde, bugünün yeni çerçeveleri ışığında yorumlanarak anlaşılmasını sağlamak üzere, ciddi oranda içtihat (yorum) yoluna başvurur. (Yani İslam’ı çağın şeytani şartlarına uydurur M.Ç.) Bu anlamda da hareketin görünümü son derece modernisttir. (Yani Fetullahçılar Adil Düzen, İslam Birliği gibi Siyonizm için tehlikeli düşüncelere sahip değildir.)
Fetullahçı Nur hareketi görüşlerinde rasyonalisttir ve çoğulcu bir toplum içinde Allah'ın yarattıklarının görkemli çok yüzlü düzenini ifade eden bütün öteki dini (hatta dini olmayan) görüşlere karşı hoşgörülü olmaya büyük önem verir. Fetullahçıların Türkiye'de 236 ilk ve ortaokul, özellikle eski Sovyet bloğuna dahil ülkelerde olmak üzere dışarıda 280 okul açmış olduğu, buralarda İngilizce ve Türkçe kaliteli seküler (din dışı) eğitim verildiği bildirilmektedir. 200 dolayında dini vakıf ve 211 ticari şirket bu faaliyetleri finansal olarak desteklemektedir.
Her ne kadar Fetullahçı Nurcuların bir siyasal parti kurma niyetleri yoksa da, hareketin liderleri anahtar meselelerde nasıl oy kullanmak gerektiği konusunda milyonları bulan takipçilerine bağlayıcı olmayan tavsiyeler iletmektedir. (Yani Siyonistler, milyonları, ağabeyleri vasıtasıyla gütmektedir. M.Ç.) Üyeleri birçok farklı geleneksel Türk siyasi partilerinde, İslamcı partilerde ancak çok hafif olmak üzere temsil edilmişlerdir. Nur hareketinin bütün apolitik niteliğine rağmen, Türkiye'nin radikal laikçileri, özellikle askeri liderler, bu hareketi, sahip olduğunu iddia ettikleri “uzun vadede dini aktivistleri devlete yerleştirmek ve sonunda devleti ele geçirmek” niyeti açısından yıkıcı ve hatta tehlikeli olarak görmektedir. Tam da Nurcuların savunduğu şeyden korkuyorlar -insanların kalplerini değiştirmek suretiyle toplumun aşağıdan yukarıya tedricen İslâmileştirilmesi! (İyi de, TSK mı ABD’nin güdümünden çıkmıştı, yoksa Fetullahçılar mı Yahudi Lobilerine kiralanmıştı? Veya Siyonist zalim Graham Fuller mi Müslümanlaşmıştı da, Türkiye’de İslam’ın gelişmesine böylesine sahip çıkmaktaydı? M.Ç.) Bunun sonucu olarak, Fetullahçı Nurcular düzenli bir şekilde ordudan ve devlet kurumlarından tasfiye edilmekte, hareket ve kurumları taciz edilmekte ve mahkemelere gönderilmektedir”
[1]diyerek Fetullahçıları açıkça savunuyordu.
Katıksız ve amansız şeriat düşmanı Bülent Ecevit'in bile Fetullah Gülen'e övgüler dizmesinin ve bazı Fetullahçıları partisinden aday gösterip Milletvekili seçtirmesinin arkasında, acaba ne gibi hedefler yatmaktaydı?
Milli Görüşten ve Erbakan gerçeğinden uykuları kaçan Bilderberg'ci Ecevit'lerin ve Graham Fuller'lerin Fetullah Gülen'i ve O'nun siyasi temsilcisi AKP'yi böylesine sahiplenmeleri acaba hangi hikmetlere dayanmaktaydı?
"Türkiye demokratikleştikçe (Fetullah Gülen'in ve AKP'nin benimsediği ve Amerika'nın desteklediği) ılımlı İslam'ın, Türklerin hayatında daha önemli bir konuma "geri dönmesi" kaçınılmazdı" diyen Graham Fuller böylece ağzındaki baklayı da, kafasındaki şeytanlığı da açığa vurmaktaydı.[2]
Yani ılımlı İslam afyonuyla uyuşturulan Türk halkı Amerika’nın gönüllü hizmetkârı yapılacaktı.
CIA Neden Fethullah Gülen’i Destekliyor?
ABD’li öğretim üyesi eski FBI danışmanı Paul L. Williams 2010 nisanında Fethullah Gülen hakkında önemli bir makale kaleme aldı. Siyonizm karşıtı olarak tanınan ve yanlış politikalar yüzünden ABD’nin başına bela açtığını savunan Williams’ın makalesinin ardından Fethullah Gülen’in yaşadığı Pennsylvania’da yayın yapan sağcı gazete Pocono Record, Gülen’in kaldığı çiftliğe giderek çiftliğin görüntülerini çekip yayınladı. Görüntüler Türk basınında da yansımıştı.
Gülen’in lise diploması bile bulunmuyor
Makaleyi yazan Williams 29 Nisan’da makalesinin ikinci bölümünü yayınladı. Oldukça sert bir dili olan makalede Williams “CIA’nın uzun yıllardır Gülen’i desteklediğini” yazmıştı.
Williams’ın “Evrensel Hilafet Pennsylvania’dan mı Çıktı? CIA Bir İslamcının İhtiyaçlarını Mı Karşılıyor?” başlıklı yazısına göre: “Dünya üzerindeki en sinsi ve etkili İslamcı’ olarak adlandırılan Fethullah Gülen, CIA eski ajanı Graham Fuller ve Birleşik Devletler Dışişleri mensupları sayesinde daimi oturma izni aldı ve Pennsylvania’daki kalesinde artık ömrünün sonuna kadar rahattı”.
Fetullahçıları CIA finanse ediyor!
Williams yazısının ilginç suçlamalarda bulunduğu için yayınlayamadığımız bölümünde, “CIA’nın bir dönem uyuşturucu kaçakçılığından elde ettiği paralarla Fethullah Gülen’i finansa ettiğini” iddia edecek kadar ağır ifadeler kullanmıştı.
Yazar CIA’nın neden Gülen’i desteklediği sorusunu ise; “Gülen bu parayla gelişmekte olan ülkelerin petrol ve doğal gaz rezervlerini kontrol altına alabilmek için Özbekistan, Azerbeycan, Kazakistan, Türkmenistan ve yeni kurulan Rus cumhuriyetlerinde radikal medreseler ve cemaatler kurdu.” Şeklinde yanıtlamıştı
Hareket Gülen’in Osmanlı İmparatorluğu’nun yeniden kurmak ve evrensel bir hilafet oluşturma denemelerini destekleyen altı milyondan fazla müslüman yandaş çekecek kadar etkinlik kazandı.
CIA, 1999’la birlikte, Gülen’in Orta Asya’da yeni kurulan ülkelerin kontrolünü almak için sağlam bir üs kurmak amacıyla Türkiye’deki laik yönetimi ılımlı İslam’a dönüştürme çabalarını desteklemeye başladı. Türk yetkililer Gülen’in niyetini anlayınca halkı kışkırtma suçlamasıyla tutuklamaya çalıştı. Gülen ülkeden kaçtı ve ‘din görevlisi’ olarak özel bir göçmenlik statüsü edindiği Birleşik Devletler’e taşındı.”
Williams, yazısında “Gülen’in yurtdışından siyasi (AKP) iktidarı yönlendirdiğini söyleyip Gülen’in müridi olduğunu iddia ettiği üst düzey devlet görevlilerinin ismini açıkladı.
Williams, Fethullah Gülen Hareketi’ne karşı dünyada artan şüpheyi ve tepkileri ise şöyle açıkladı: “Bazı ülkeler Gülen tehlikesinin farkına vardılar. Hareketi Rusya ve Özbekistan’da yasaklandı. Hatta çoğulculuğu ve hoşgörüyü benimsemiş bir ülke olan Hollanda bile yakın gelecekte toplumsal düzene tehdit oluşturabileceği gerekçesiyle Gülen medreselerine yardımı kesme kararı aldı.”
CIA neden hala destekliyor?
Williams yazısında halen CIA’nın neden Gülen’i desteklemeye devam ettiğini ise şöyle açıkladı: “Ama Gülen’in İslamcı Yeni Dünya Düzeni rüyası Müslüman dünyanın tamamında destek ve ivme kazanmaya devam ediyor. CIA hâlâ Gülen hareketinin Orta Asya müslümanlarını birleştirme ve böylelikle bu ülkelerin doğal kaynaklarının kontrolünü Amerikan halkının sözde ‘iyilik’i için alma konusunda başarılı olacağı inancını besliyor. Usama Bin Ladin’in evrensel bir hilafet görüşü artık sadece içi boş bir hayal değil. Bin ladinin hayali Fetullahçılık eliyle yumuşatılıp hayata geçiriliyor.
CIA eski ulusal istihbarat konseyi başkan yardımcısı Graham Fuller, Gülen’in daimi oturma izni başvurusu için tavsiye mektubunu bu işte bu nedenle veriyor. Fuller şu anda düşünce kuruluşu RAND için danışmanlık yapıyor. Kuruluşun diğer danışmanları arasında dışişleri eski bakanları Henry Kissinger ve Condoleeza Rice, savunma eski bakanı Donald Rumsfield, savunma ve enerji eski bakanı James Scheslinger da bulunuyor. Savunma Bakanlığı için analizler yapan sözde “düşünce kuruluşu” RAND, bir CIA hareketi damgasını taşıyor. Fuller geçmişte, diğer radikal İslamcı hareketlere müsaade etmesiyle de tanınıyor. Tebliğ Cemaatini “halka öğütler veren barışçı ve apolitik bir hareket” olarak değerlendiriyor. Şeyh Mübarek Gilani, Tebliği Cemaati misyoneri olarak 1969 yılında Birleşik Devletler’e getiriliyor. On yıl sonra Cemaat ül Fukra’yı kurdu ve islamcı militer yapılanmaları ülkenin her yerine yayılıyor.
Yahudi ve CIA şefi Abromowitz de yer alıyor
Williams yazısında Fethullah Gülen’e referans veren diğer ABD’li isimleri de şöyle eleştiriyor: “Ama Gülen’in başvurusu için sadece Fuller değil dışişleri eski bakan yardımcısı Marc Grossman ve ABD’nin Türkiye eski büyükelçisi Morton Abramowitz de tavsiye mektubu yazıyor. Onların tavsiye mektuplarının içeriği daha şaşırtıcı ve rahatsızlık uyandırıcı görünüyor.”
Williams yazısının sonuna şöyle de bir not düşüyor: “Yazıları takip etmeye devam edin. En kötüsü daha gelmedi.”
Cemaatin Williams’ın iddialarına nasıl cevap vereceği merakla bekleniyor”.
[*]
Fetullahçılığı şu ayetler ışığında yeniden değerlendirmemiz gerekiyordu:
“Ey iman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba boyun eğecek olursanız, sizi imanınızdan sonra tekrar küfre döndürürler.” (Âl-i İmrân: 100)
“Ey iman edenler, Yahudi ve Hıristiyanları dostlar (veliler ve destekçiler) edinmeyin; onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden onları kim dost edinirse, kuşkusuz (artık o da) onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez.” (Mâide: 51)
“Allah'ın kendilerine karşı gazaplandığı bir kavmi veli (dost ve müttefik) edinenleri görmedin mi? Onlar, ne sizdendirler, ne onlardan. Kendileri de (açıkça gerçeği) bildikleri halde, yalan üzere yemin ediyorlar.”
“Allah, onlara şiddetli bir azap hazırlamıştır. Doğrusu onların yaptıkları ne kötüdür.”
“Onlar, (biz İslam’a hizmet için Yahudi ve Hıristiyanları oyalamaktayız diyerek) yeminlerini bir siper edindiler, böylece (mü’minleri) Allah'ın yolundan alıkoydular. Artık onlar için alçaltıcı bir azap vardır.”
“Ne malları, ne çocukları onlara Allah'a karşı hiçbir şeyle yarar sağlamayacaktır. Onlar, ateşin halkıdır, içinde süresiz kalacaklardır.”
“Onların tümünü Allah'ın dirilteceği gün, sizlere yemin ettikleri gibi O'na da yemin edeceklerdir ve kendilerinin (haklı ve hayırlı) bir şey üzerine olduklarını sanacaklardır. Dikkat edin; gerçekten onlar, yalan söyleyenlerin ta kendileridir.” (Mücadele: 14-15-16-17-18)
“Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluk bulamazsın ki; Allah'a ve elçisine başkaldıran (ve Kur’an’ın adalet nizamına engel olmaya çalışan) kimselerle bir sevgi (dostluk ve dayanışma) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun. Onlar, (zalimleri ve kâfirleri bırakıp sadece Allah’a ve sadık Müslümanlara dayananlar) öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları Kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orda süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah'ın (partisi-hizbi) fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir.” (Mücadele: 22)
“Allah ve Resulü, bir işe hükmettiği zaman, mü'min bir erkek ve mü'min bir kadın için, artık o işte kendi isteklerine göre seçme ve tercih hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resulü’ne isyan ederse (Ayet ve hadislerin açık hükümlerini çiğner ve kendi keyfince tevil edip tersine çevirirse), artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.” (Ahzâb: 36)
Not: (Bu ayeti kerimeleri, siz kafanıza göre çarpıtıp asıl anlamından ve ilahi mesajından saptırmışsınız”, dememeniz için, Zaman yazarı ve Fetullahçı Ali Bulaç’ın mealine de bakılmalıdır.)
Şimdi artık ölçü; kendi mantığımız, saplantımız, ön yargımız, nefsanî rahatımız ve menfaatimiz değil de;
1- Kur’an-ı Kerimin, yukarıda örneklerini verdiğimiz muhkem (kesin ve net) ayetleri ve Hz. Peygamberimizin Yahudi ve Hıristiyanlarla ilgili sahih hadisleri
2- Tarihi gerçekler ve günümüzdeki gelişmeler ışığında Avrupa ve Amerika’nın ve bunların oluşturduğu kurumların milletimiz ve İslam ülkeleri aleyhindeki hıyanet ve cinayetleri
3- Aklıselimin ve vicdani kanaatin terazisinde; AB, ABD ve İsrail’in; imani ve Kur’ani hizmetlere destek verip vermeyecekleri gerçekleri doğrultusunda, izan ve insaf ile düşünülüp değerlendirilirse, Fetullah Gülen’e ve AKP’ye Siyonist Yahudilerin ve Hıristiyan emperyalistlerin yardım ve kolaylık sağlamalarının, İslam Dinine hizmet ve hürmet için mi, yoksa laytlaştırıp özünü çürütmek ve Müslümanları kendilerine köleleştirmek üzere hezimet için mi olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Haçlı emperyalistlerle ve Siyonist Yahudilerle sinsi ilişki ve işbirliğini Kur’an nifak alameti saymaktadır.
Öyle ise; kendimizi, çevremizi, mensubu bulunduğumuz hareket ve şahsiyetleri bu nifak tuzağından korumak için elbette dikkatli olmamız ve birbirimizi uyarmamız şarttır. Hz. Üstat Bediüzzaman’ın tabiriyle; “boynumuzda bir akrep olduğunu hatırlatana, kızmak değil teşekkür etmemiz lazımdır.”
Yok, eğer “Fetullah Gülen ve AKP hükümeti, Haçlı ve Siyonist merkezleri oyalayıp avutarak, İslam’a ve Müslümanlığa hizmet için, onlardan görünüyorlar” diyorsanız, o takdirde, biz mükellef olduğumuz gibi zahire göre hüküm verip, bunların hıyanet girişimlerini tenkit etmemiz, onların da lehine olacaktır. Çünkü Yahudi ve Hıristiyanları daha rahat kandıracak ve inandırıcı şekilde kullanma imkanları doğacaktır!.. Öyle ise, bunca hırçınlığınızın altında ne yatmaktadır?
Fetullah Gülen’in talebeleri ve takipçileri arasında ve çok büyük oranda, iyi niyetli, istikametli, ibadet ve hizmet ehli kardeşlerimiz bulunmaktadır. Bizim bir amacımız da propaganda rüzgârlarına kapılmış bu mü’minlerin gerçeği görmelerine yardımcı olmaktır.
Rusya Fetullah Gülen okullarını niçin kapatıyor ve kimler açtırıyordu?
Putin yönetimi, ülke içindeki Fetullah Gülen okullarını kapatmak için harekete geçiyordu. Gülen'e bağlı çeşitli şirketleri yakın takip altına alan Rus yönetimi, okulları "Amerikan ve İngiliz casusu yetiştirme merkezi" olarak görüyordu. Rusya yerel yöneticileri arasında bu okullarda okumuş bazı görevlilerin de işine son verilmesi için hazırlıklar yapılıyordu.
Rusya Federasyonu, Fetullah Gülen okullarını “CIA bağlantılı olduğu” gerekçesiyle kapatmaya başlıyordu. Ulaşan bilgiye göre, Rusya Federasyonu yönetimi Fetullah Gülen okullarını açan şirketleri yakın takibe alıyor ve söz konusu operasyon Fetullahçı cemaat okullarına ve şirketlerine karşı yapılan soruşturmaların en kapsamlısı oluyordu. Öte yandan, Rusya Federasyonu: yerel yöneticileri arasında, bu okullarda okumuş bazı görevlilerin de işine son veriyordu. Rus yetkililer, Fetullah Gülen okullarını açıkça "Amerikan ve İngiliz casusu yetiştirme merkezi" olarak tanımlıyordu. Öte yandan,Türkiye kamuoyuna "modern okullar" olarak sunulan bu okullardan bazılarında çok sinsi ve siyasi faaliyetler yapıldığı ve ABD'nin dünya hâkimiyeti için beyinlerin yıkandığı özellikle vurgulanıyordu. Moskova'da yayımlanan Nezavisimaya Gazetesi, Haziran 2000'de Fetullah Gülen'in Rusya'daki taraftarlarının iktidar organlarına sızdığını yazıyordu. Söz konusu okulların önce Rusya'nın Türkçe konuşan bölgelerinde kurulduğunu bildiren Nezavisimaya, Tataristan'da 8, Başkırdistan'da 4, Karaçay-Çerkez, Çuvaşya ve Yakut-Saha'da da birer okul bulunduğunu açıklıyordu. Gazetedeki yazıda, okullarda "Amerikan hayranlığı ve İsrail propagandası" yapıldığı belirtilerek, bu kuruluşların denetlenmesini istiyordu.
FSB’ye göre casusluk yapılıyordu:
Rusya iç Güvenlik Örgütü FSB Başkanı Nikolay Patruşev, 17 Aralık 2002'de Türk basınında yer an açıklamasında, gerçekleştirdikleri en başarılı etkinlikler arasında “Türk casusların deşifre edilmesini” de sayıyordu. FSB Başkanı 2002 yılı etkinlik raporunda Fetullah Gülen okullarında çalışan öğretenlerin casusluk faaliyetlerinin deşifre edildiğini belirtiyordu. FSB Başkanı açıklamasında: okulların sahibi konumundaki Tolerans, Serhat ve Ufuk vakıflarının isimlerini veriyordu.
Bunun üzerine Rusya'nın Başkırdistan Özerk Cumhuriyeti'nde Fethullah Gülen okullarındaki 10 öğretmen Haziran 2003'te sınır dışı ediliyordu. Ayrıca Başkırdistan Milli Eğitim Bakanlığı'nın sınır dışı edilen öğretmenlerin görev yaptığı okulu kuran "Serhat" vakfı ile tüm anlaşmalarını iptal ettiği de belirtiliyordu. Bu olaydan sonra, Buryatya Cumhuriyeti'nde de, Fetullah Gülen okulu hakkında soruşturma başlatılıyordu.
Milliyet gazetesi Moskova muhabiri Cenk Başlamış, 7 Eylül 2003 tarihli haberinde, Rusya'da Fetullah Gülen okullarının temsilcisi konumundaki Tolerans Vakfı Başkanı Mustafa Kemal Şirin'in sınır dışı edildiğini duyurmuştu. Haberde: "Şirin, hafta içinde Rus havayolları Aeroflot'a ait bir uçakla geldiği Şeremetyova-2 Havaalanı'ndan giriş yapmak istedi, ancak pasaport kontrolü sırasında "Rusya'ya girişi yasak olduğu" gerekçesiyle ülkeye girişine izin verilmedi. Yasaları çiğnediği gerekçesiyle Rusya'ya girişi 5 yıl yasaklanan Şirin, geceyi havaalanında geçirip, ertesi gün Türkiye'ye gönderildi. Tolerans Vakfı Başkanı Şirin, Rusya'nın Türk okullarıyla bağlantılı olarak şimdiye kadar sınır dışı ettiği en üst düzeydeki temsilci" deniyordu.
Yine aynı haberde Rusya Federal Güvenlik Servisi FSB'nin Başkanı Nikolay Patruşev'in yaptığı açıklamanın ardından, Rusya Eğitim Bakanlığı'nın Fetullah Gülen okullarına karşı kapsamlı bir soruşturma başlattığı belirtiliyordu. Bu çerçevede Rusya'nın değişik bölgelerinde 10'a yakın okul kapatılırken, 50'den fazla Türk vatandaşı sınır dışı ediliyordu.
Ancak ABD, İsrail ve Türkiye’den kimler devreye giriyorsa, Rusya Cemaat okullarına yönelik operasyonlarına son veriyordu!?
Nerden nereye geliniyordu?
Bediüzzaman'ın Kur'andan kaynaklanan Risale-i Nur denilen imani ve ahlaki eserlerini okumak, okutmak ve böylece şuurlu ve huzurlu bir neslin yetişmesine katkıda bulunmak gibi hayırlı bir amaçla girişilen hizmetler, zamanla çığırından çıkmaya başlamıştı.
“Bediüzzaman'ın müjdelediği ve gelişine ön hazırlık hizmetleri verdiği Hz. Mehdi" havasıyla kendisini merkez alan Fetullahçı yapılanma: "Işık evleri"nde beyinleri bu doğrultuda yıkanan talebelerden bir çekirdek kadro oluşturulmaya çalışmaktaydı ve masonik odaklar ve marazlı medya tarafından "bu gelişmelerden kaygı duyuyorlarmış" görüntüsüyle sürekli gündemde tutulup reklâmı yapılmaya uğraşılmaktaydı.
Fetullah Gülen'in:
"Bu evlerin eğitim dizgesinden geçmeyenler, insanlık özünden yoksun bulunmaktadır... Işık evleri, yüreği pek, imanı çelik insanların yetiştiği kutsal mekânlardır."
[3] Şeklinde tarif ettiği bu evleri Rotary Kulüplerin desteklemesi de anlamlıydı...
Fetullah Gülen, ışık evlerinde yetişmeyenleri, "insanlık özünden yoksun saymaktaydı." Yani kendisine tabii olmayanlar değil Müslümanlık, insanlık onuruna bile ulaşamazdı!?..
Oysa Nevval Sevindi'nin Amerika'dan yolladığı ve 22 Temmuz 1997 tarihli Yeni Yüzyıl gazetesinin 5. sayfada yayınladığı "Fetullah Gülen'le New York sohbeti" yazısına göre:
"Fetullah Gülen Hoca Efendi Cumhuriyet ideolojisinin yaratmak istediği "Müslüman Avrupalı Türk" tipinin mimarıydı... O, "Dini bütün ve Batı formasyonlu yeni bir sentez" ustasıydı?!..
Bu tespit doğruydu... Evet dış güçlerce Fetullah Gülen'e biçilen misyon: Batı ile uyumlu ve uyuşuk layt Müslüman tipi oluşturmaktı. Bu tip; Allah'ın istediği değil, Avrupa ve Amerika'nın benimsediği bir Müslümandı... Ama şu gerçeği de hatırlatalım ki: Bu türlü girişimler, haliyle bazı tahribatlar yapacaklardı... Ancak asla amaçlarına ulaşamayacaklar ve başarılı olamayacaklardı. Çünkü İslam'ı istismar girişimlerinin hepsinden sonunda İslam kârlı çıkacaktı. Fetullah Gülen'in perde arkasını sezen samimiyet ve istikamet sahibi insanların da, bu sinsi ve siyonist kuşatmayı kırmaları yakındı...
Şu sorunun mutlaka sorulması doğru ve doyurucu cevabının bulunması gerekiyordu:
Bir zamanlar: "Amerika ve Rusya sistem olarak materyalist felsefeyi benimsemiştir. Aslında ne Rusya'nın ne de Amerika'nın bize bakış açıları farklı değildir. Hatta hiçbir fark yoktur, denilebilir. Israrla söylüyoruz ki, ikisi de bizim aman vermez düşmanımızdır"[4]
diyen Fetullah Gülen'e ne oldu ki şimdi:
"Amerika, hala bu dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır... Amerika şu anda: Bütün konum ve gücüyle, bütün dünyaya kumanda edebilir ve buna layıktır"
[5] demeye ve Amerika'yı övmeye başlamıştır?
Fetullah Gülen'in asıl amacı; İslam'ı yaymak mı, yoksa siyonist Gizli Dünya Devleti'nin kovboyu olan Amerika'ya uyumlu ve ılımlı vatandaş hazırlamak mıdır?
Prof. Alpaslan Işıklı'nın tespitiyle, "yurt dışındaki okullarıyla, Türkiye deki vakıf, dershane, üniversite çalışmalarıyla siyonist emperyalizmin dünya hâkimiyetine ve küresel bir totalitarizmin kurulma hedefine hizmet mi yapılmaktadır?[6]
Daha önceleri: "sebeplere riayet, bir sorumluluk olsa da; onlara “tesiri hakiki” vermek apaçık bir dalalet ve inhiraf (sapıklık)tır."
"Köpek, kendisini besleyeni sahibi olduğunu sanır ve bu yüzden sahibine gösterdiği sadakat görünüşe, yani nedenselliği dayanır"
[7] diyen Fetullah Gülen, şimdi nasıl oluyor da:
"Amerika ile dostça geçinmeden ve Amerika istemeden, dünyanın hiçbir yerinde, hiç kimseye ve hiçbir şey yaptırmazlar...
Şimdi (bana bağlı) bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına (yani siyonizmle uyuşarak) gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çatıştığımız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz..."
Fetullah Hoca'ya göre: Kuvvet ve Kudret sahibi, Allah mıdır, yoksa Amerika mıdır?
"Amerika daha uzun zaman dünyanın kaderinde çok önemli bir rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli, Amerika göz ardı edilerek, şurada veya burada kendi başına bir iş yapılmaya kalkışılmamalıdır...
Rusya bile sizi desteklese, eğer Amerika istemezse, işinizi bozacaktır... Çünkü Amerika kendi işlerinin bozulmamasından yanadır. Bu da yadırganmamalıdır"
[9] diyecek kadar Amerika'ya tapınan ve siyonizmin yenilmez gücüne(!) sığınan bir Fetullah Gülen, acaba Kur'an kahramanı mı, yoksa Amerika'nın kuklası mıdır?
Beklenen Mesih mi, yoksa Papalık misyoneri mi?
Vaazlarında ve kitaplarında:
"Hazreti Mesih (İsa A.S) Ahir zamanda o önemli misyonu eda etmek üzere mutlaka nüzul edecektir. Nüzul edecektir ama içinizden şahs-ı manevinin muhtevi bulunduğu mana ve ruha nüzul edecektir” (Yani Hz. İsa şu anda içinizde bulunan; lideriniz ve temsilciniz olan şahsiyete yani kendisine inecektir) diyerek, dolaylı biçimde Mesihliğini ve Mehdiliğini ilan eden ve nicelerini buna inandıran Fetullah Gülen;
"Sizinle müşerref olmayı bahşettiğiniz için zatı âlilerinize en derin kalbi teşekkürlerimizi sunarız." Diye başladığı papa'ya mektubunda:
"Papa 6. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Papalık Konseyi Misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz." Diyor...
Şimdi aklımıza ve vicdanımıza güvenerek soralım:
Fetullah Gülen beklenen Mesih veya Mehdi Aleyhisselam mıdır? Yoksa kendi itiraf ve ifadesiyle Papalık Konseyi Misyonunun basit bir parçası mıdır?
Takiyye yaptığı ve ikili oynadığı açıktır. Ancak, acaba asıl aldatmak ve kullanmak istediği Hıristiyanlar ve Museviler midir, yoksa Müslümanlar mıdır?
Doğru cevap: Siyonist Yahudiler ve Haçlı emperyalistler Fetullah Gülen'i... Fetullah Gülen ise Müslümanları kullanmaktadır.
Çağ ve Nesil dizisinin 4. kitabının son yazısında ve lider başlığı altında:
"Ve eskilerin "Kaht-ı rical" dedikleri seviyeli insan, idareci ve kadro ile lider kıtlığı (yaşanıyor). Yakın geçmişi ve hâlihazırdaki vaziyeti itibarıyla: Şu karmaşık dünyanın gerçek manada bir lider tanıyıp tanımadığını bilemeyeceğim; bildiğim tek şey varsa o da, bizim dünyamızda böyle bir liderin olmadığıdır... O Polat sinelerin ve çelikten sedaların yerinde, şimdi sinekler uçuşuyor... Evet, ateşböceklerinin yıldızlaştığı, sineklerin kartallaştığı bu talihsizler diyarında, şimdi aslan inleri, tilki çalımlarıyla inliyor... Bülbülyuvaları saksağanların elinde perişan ve her tarafta yarasalar şehrayinler tertip ediyor... Hakim güçler, insafsız ve temettü (sömürme) avında... Hasıla koskoca dünya başı boşların elinde ve bir baştan bir başa lidersizlikle kıvrım kıvrım (kıvranıyor)..." diyor ve ardından "nasıl bir lider?" diye kendisini anlatmaya başlıyor...
Yakın geçmişteki ve günümüzdeki bütün dini ve siyasi liderleri böylesine küçümseyen ve kötüleyen Fetullah Gülen'in, şimdi Amerika'ya ve Papalığa karşı perestlik derecesindeki hürmet ve teslimiyeti nasıl bağdaştırılacaktır?
İşte Hoca Efendinin Papa'ya mektubu:
“Pek Muhterem Papa Cenapları,
Üç büyük dinin doğum yeri olarak bilinen toprakların, dünyayı daha iyi yaşanabilir bir mekân kılma yolundaki kutsal misyonumuzu, tam manasıyla bilen halkımdan size en içten selamları getirdik. Yoğun gündeminizden bize zaman ayırarak sizinle müşerref olmayı bahşettiğiniz için zatıâlilerinize en derin kalbi teşekkürlerimizi sunarız.
Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik.
İslâm yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlardır. Uygun bir yerdeki vakitli bir gayret bu yanlış anlamanın büyük oranda azalmasına katkı sağlayabilir. Müslüman dünyası, İslâm'ın asırlarla ölçülen yanlış algılanmasını silip atacak bir diyalog imkânını bağrına basacaktır.
Beşeriyet, çelişen görüşler ortaya koydukları gerekçesiyle, zaman zaman bilim adına dini, din adına da bilimi inkâr etmiştir. Bilginin tamamı Allah'a aittir ve din Allah'tandır. O halde bu ikisi nasıl çelişebilir? İnsanlar arasında anlayışı ve hoşgörüyü artırmaya yönelik dinlerarası diyaloğa yönelik ortak gayretlerimiz çok iş görebilir.
Kendi memleketimizde şimdiye kadar, çeşitli Hıristiyan mezheplerinin liderleriyle diyalog içinde olduk. Bu naçiz gayretlerin boşa çıkmadığını âcizane ifade etmek isteriz. Amacımız bu üç büyük dinin inananları arasında hoşgörü ve anlayış yoluyla bir kardeşlik tesis etmektir. Bizler bir araya gelmek suretiyle sözde medeniyetler çatışmasının gerçekleşmesini görmek isteyen yolunu şaşırmış ve şüpheci kimselere karşı dalgakıranlar gibi, isterseniz bariyerler gibi deyin, karşı durabiliriz.
Geçen yıl bazı ünlü uluslararası bilim adamlarının katıldığı medeniyetler arası barış ve diyalog konulu bir sempozyum düzenledik. Bu gayretin başarısından aldığımız teşvikle bu tür etkinlikleri tekrarlamak istiyoruz. Hali hazırda üç büyük dinin bağlıları arasındaki bağları güçlendirmeye yönelik olarak dinlerarası diyalog konusunda Vatikan'ın da temsil edileceğini ümit ettiğimiz bir konferans düzenleme sürecinde bulunuyoruz.
Yeni fikirlerimiz varmış iddiasında bulunmuyoruz. Yine müsamahanıza sığınarak, bu misyonun hedeflerine yakından hizmet etmek için üstlenmek istediğimiz birkaç teklifte bulunmayı arzu ediyoruz. Hıristiyanlığın üçüncü bin yılına girişi münasebetiyle yapılacak kutlamalar vesilesiyle Ortadoğu'daki Antakya, Tarsus, Efes ve Kudüs gibi bazı kutsal yerlere müşterek ziyaretleri içeren birçok etkinlik önermek istiyoruz. Bunu Sayın Cumhurbaşkanımız Demirel'in, cenaplarının ülkemizi ziyaretine ve mezkûr kutsal mekânları göstermeye davetini tekrarlamak için bir fırsat addediyoruz. Anadolu halkı size misafirperverliğini göstermeyi ve zevkle selamlamayı hararetle beklemektedir. Filistinli liderlerle diyalog kurmak suretiyle Kudüs'ü birlikte ziyaret etmemize davetiye çıkarabiliriz. Bu ziyaret bu mübarek şehri Hıristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanların, hiçbir kısıtlama, hatta vize dahi olmaksızın serbestçe ziyaret edebileceği uluslararası bir bölge olarak ilan etme gayretlerine yönelik dev bir adım teşkil edebilir.
Üç büyük dinden liderlerin işbirliği ile ilki Washington DC'de olmak üzere muhtelif dünya başkentlerinde bir konferanslar serisinin gerçekleştirilmesini teklif ediyoruz... İkinci serinin zamanı için Hz. İsa'nın doğumunun 2000. yıldönümü ideal olabilir.
Bir öğrenci değişim programı da çok faydalı olacaktır. İnançlı genç insanların birlikte eğitim görmesi birbirlerine yakınlıklarını artıracaktır. Öğrenci değişim programı çerçevesinde üç büyük dinin babası olduğu ikrar edilen Hazreti İbrahim'in doğum yeri olarak bilinen, Urfa şehrindeki Harran'da bir ilahiyat okulu kurulabilir. Bu ya Harran Üniversitesi'ndeki programların genişletilmesi suretiyle, ya da üç dinin ihtiyaçlarını da temin edecek şümullü bir müfredata sahip bağımsız bir üniversite şeklinde gerçekleştirilebilir.
Önerilen programlar aşırı büyük işler gibi algılanabilir; ama bunlar erişilmez değildir. Dünyada iki tip insan vardır. Bazıları kendilerini topluma adapte etmeye çalışır. Diğer bazıları ise topluma uymaktansa toplumu kendi değerlerine adapte etmek ister. Toplum bütün ilerlemeleri bu ikinci tip insanlara borçludur. Onları yarattığı için Rabb'e şükürler olsun.”
[10]
Şimdi soruyoruz:
1- Fetullah Gülen'e, Papayla görüşmek ve işbirliğine girişmek üzere; Türkiye ve dünya Müslümanları böyle bir yetki verdi mi? Yoksa malum ve melun merkezler mi o'na böyle bir kılıf geçirdi?
2- Bu tavrı ve telaffuzlarıyla, İslam'ın tebliğcisi ve temsilcisi mi, yoksa Vatikan'ı da kontrolüne alan siyonizmin hizmetçisi mi?
3- Hz. Peygamber Efendimizin devrinin önemli devlet liderlerine gönderdikleri ve "Ya, bozuk ve batıl inançlarınızı bırakıp İslamiyet'e ve benim risaletime iman edersiniz. Ya da tüm tebaanızın da günahını yüklenerek cehenneme girersiniz." İçerikli mektuplarıyla, Fetullah Gülen'in Papaya yazdığı mektubunda söyledikleri aynı şeyler midir? Hâlbuki Peygamber Efendimizin tavrı, izzet ve davet, bununki ise, zillet ve teslimiyettir.
4- F. Gülen, haddini aşarak, “bugüne kadar İslamiyet'in hep yanlış anlaşıldığını ve bunun Müslümanların suçu olduğunu” söylüyor ve doğrusunun kendisi tarafından ortaya koyulacağını ima ediyor!.. Peki, bugüne kadar sahip çıktığını iddia ettiği Bediüzzaman ve Onun izlerini takip ettiği tüm Ehlisünnet uleması; İslam'ın neresini yanlış anlamışlardı ve hangi yanlışları Müslümanlara öğütlemişlerdi?
5- Papayı Türkiye'ye davet ve kutsal yerleri ziyaret teklifini, Süleyman Demirel adına tekrarlama yetkisini ve cesaretini kendisine kim vermişti? Yoksa mason Demirel'le, özel bir ilişki içindemiydi? Hani bu Hoca ve ekibi siyasetten uzak kimselerdi?
6- Urfa'da 3 dinin ortak eğitimini verecek ilahiyat okulunu açma kararı, İsrail'le birlikte mi verilmişti? Çünkü AKP'li belediye Başkanı döneminde bu proje, İsrail yardımıyla Urfa'da gerçekleştirilmişti.
7- Fetullah Gülen, acaba insanlığı, en azından kendi taraftarlarını; İslami değerlere göre yeniden düzeltmek ve yeryüzünde adil bir düzen yerleştirmek isteyen ender ve önder bir şahsiyet miydi? Yoksa Papalık Konseyinin basit bir parçası, Papa hazretlerinin ve GAP'ta yatırım yapan İsrail'in bir hizmetçisi miydi?
Şu ABD’li Prof niye feryat ediyordu?
Chalmers Johnson (University of California'da emeritus Profesör): “The sorrows of empire, New York, 2004”kitabında, ABD'nin dış politikasının tümüyle Wolfowitz gibi neo-conların söz sahibi olduğu pentagon'un elinde olduğunu, Beyaz Saray'ın by-pass edildiğini belirtiyordu. "ABD, ona buna demokrasi satmak istiyor, Ortadoğu'ya da "demokrasi yok" gerekçesiyle müdahale ediyor, ama kendisi demokrasinin ilkelerinden uzaklaşıyor. ABD adeta bir imparatorluk oldu ve militarist bir düzen içinde yönetiliyor. Ancak, ABD imparatorluğun diğer imparatorluklardan ayıran önemli bir özellik var: ABD imparatorluğu bir "üsler imparatorluğu"dur. İngiliz ya da Fransızlar gibi gittiği yerlerde toprak İşgali amacı taşımıyor, dünyanın değişik bölgelerini "Üs"leri aracılığıyla kontrol altında tutup, ele geçirmeyi hedefleyen bir imparatorluktur Amerika..." diye uyarıyor ve ekliyordu:
“ABD, askeri malzemelerini Türkiye üzerinden nakletmek için 7 liman ve 6 havaalanını kullanma izni aldı. ABD'nin kullanımına verilen liman ve alanlara ilişkin karar yürürlüğe girdi. Bush'un geçtiğimiz aylarda açıkladığı "Türkiye cephe ülkesidir;" sözleri ABD'ye verilen liman ve üslerle daha bir anlam kazandı.
Haber turuma devam ediyorum sevgili okur, nasıl hoşunuza gidiyor mu? Bambaşka bir dala konuyoruz, ne âlâkası var demeyin, anlayana; 'En büyük Yahudi nişanı Nazarbayev'e verildi. Dünya Yahudileri Konseyi, Kafkasya'nın enerji merkezlerinden Kazakistan'ın Devlet Başkanı Nursultan Nazarbavev'e, medeniyetlerarası diyaloğa katkılarından dolayı, "Uluslararası Maimonides Nişanı-en büyük Yahudi nişanı" verdi. Avrasya Kuruluşları Birlikleri temsilcileri ve Nazarbayev ödül töreninin ardından, Kazakistan-Astana'da yeni yapılan Orta Asya'nın en büyük sinagogu Rachel-Habad Lyubavivch'i törenle açtılar.”
[11]
Bu en büyük Yahudi nişanının Nazarbayav'e verilmesinin diğer önemli sebebi ise; Fetullah Gülen'in okullarına yaptığı destek olduğu konuşulmaktadır.
Fetullah Gülen'le MOON ve MASON İlişkileri kafa karıştırıyordu:
Moon tarikatı ile Fetullah teşkilatı arasındaki örgütlenme modellerindeki Siyonist ilişkileri yanında en önemli benzerlikse birinin Mesihliğe, diğerinin ise İslam temsilciliğine ve Mehdiliğe soyunmalarıdır. Her ikisini de organize eden, Amerika'daki siyonist kuruluş; CSIS'tır.
CSIS 1962'de Georgetown Üniversitesi'nde kurulmuştu. Amerikan devletine ve özellikle petrol ve silah şirketlerine hizmet veriyordu. Dış ülke yöneticileriyle, bürokratlarıyla, Amerikan çıkarlarına dolaylı ya da dolaysız hizmet verecek akademisyenlerle bağlar kuran CSIS, bir devlet kurumuyken, yenidünya düzenine uyum sağlamak üzere şirkete dönüştürülüyordu. CSIS, Ortadoğu petropolitik araştırmalarıyla da dikkat çekiyordu. Ortadoğu bölümünün içinde Türkiye'ye de ayrı bir bölüm açılıyor, CSIS birimlerinin yönetimlerinde istihbarat örgütlerinde ve yabancı ülkelerdeki diplomatik misyonlarda dünya deneyimi kazanmış eski devlet memurları bulunuyordu. Üçüncü ülke adamları da bu şeflere raporlar hazırlıyordu.
CSIS yabancı devletlerin görevlilerini de gerektiğinde ABD'de konuk edip, ilgili konularda konferans vermelerini sağlıyordu. Bunların arasında Türkiye başbakanları da bulunuyordu. Hatta CSIS, Kafkasya petrol boru hatları ile ilgili toplantılarını Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığında gerçekleştiriyordu. Sonraları Başbakanlık danışmanlığına getirilen, DSP milletvekili ve Ecevit'in ABD gezilerinde en büyük yardımcısı, 2002 yılında Kıbrıs'dan sorumlu Devlet Bakanı, Harvard mezunuTayyibe Gülek komitenin sekreterliğini yürütüyordu. CIA'nın bile bir üst kurumu gibi çalışan CSIS Fetullah Gülen'inde en büyük destekçisi oluyordu.
Çok sayıda ülkenin yanı sıra ABD'de de "lobby" oluşturmak gerekçesiyle okullar kurulması bir gazetede şu ilginç açıklamayla yer alıyordu:
"Gülen'in şimdiki planı, ABD'de Türklere de, Amerikalılara da eğitim verecek bir üniversite açmaktır. Virginia eyaletine bağlı küçük bir yerleşim birimi olan Staunton'da, boşaltılmış bir hastane binasını devralan "Fethullahçı" grup, burada binden fazla öğrenci kapasiteli bir üniversitenin kurulması çalışmalarına başlamıştır. Gülen Londra'da kolej açmış, matematik doktoru bir Fetullahçı: Staunton Belediyesi ile anlaşması halinde, üniversitenin dünyanın her yanından gelecek öğrencilere "evet" diyeceğini açıklamıştır.[12]
"Fethullah Gülen'in" adamları tüm dünyada, Tanzanya'dan Çin'e çoğunluğu eski Sovyetler Birliği Türki cumhuriyetlerinde yer alan 200'den fazla okul kurmuşlardır. Bu okullar İslam'dan çok güya Türk milliyetçiliğini esas alan ılımlı İslam felsefesini yaymaktadır. Balkanlar'dan Çin'e, Türkiye'yi model alan bir seçkinler kadrosu yetiştirmeyi amaçlamıştır. Bu kuruluşlar Müslüman olmayan öğrencileri alarak belki de İngilizceyi temel eğitim dili olarak kullanmaları nedeniyle, sadece seçkinlerin çocuklarını okutmaktadır.
Şimdi: İngilizce dilinde eğitim yapmayı esas alan bu kurumların hangi "Türk milliyetçiliğini" esas aldığı, ya da nasıl olup Tanzanya veya Çin yönetimleri, seçkin aile çocuklarının "Türk Milliyetçiliğini esas alan" bir eğitimden geçirilmesine göz yumdukları, niçin sorulmamaktadır?
Siyonist Yahudi Graham Fuller:
"The man and his movement" (Bir Adam ve Hareketi) diye övüyordu!
26-27 Nişan 2001 tarihlerinde, Georgetown Üniversitesi'nde CMCU'nun son konferansının konusu "F. Gülen: The man and his movement (Bir adam ve onun hareketi) idi. Bu konferansta F. Gülen'in son elli yılda gelişen İslami hareketler içinde kurumlaşan tek hareket olduğuna dikkat çekildiğine ve eski CIA şefi Graham Fuller'in RAND şirketi adına Türkiye Nurculuğunu araştırmaya başlamış olduğuna dikkat edilirse ABD ile "entegrasyon"un liberal olarak tamamlanmak üzere olduğu söylenebilirdi.
CMCU konferansına katılanların kimlikleri ve deneyleri, Georgetovvn Devlet Üniversitesi'nin yanı sıra ABD yönetiminin ve Yahudi örgütleri ile Alman Stiftung'larının Türkiye'deki din ve ifade hürriyetine verdikleri değerin açık bir göstergesiydi(!): Toplantıya katılanların özellikleri işin ne denli ciddiye alındığını göstermekteydi:
Alan Makowsky: ABD Dışişleri istihbarat Bürosu eski şefi, Körfez savaşında ordu danışmanı, İsrail destekçisi WINEP (Washington Institute for Near East Policy) görevlisi.
George Harris: ABD eski dışişleri görevlisi, eski Ankara B.elçisi, istihbarat uzmanı, Asya, Ortadoğu, Güneydoğu Asya uzmanı.
Roscoe Suddarth: Mali 1961, Lübnan 1963-65, Yemen 1967, Ürdün 1974-1990 istihbarat görevlisi, Middle East Institute başkanı.
Graham Edmund Fuller: Yemen, Cidde, Uzakdoğu CIA görevlisi, ABD Hava Kuvvetleri ne bağlı RAND şirketi yöneticisi. Şimdilerde Türkiye'deki Nurcu hareketini ve "Irak, Bahreyn, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki çeşitli "Şii Müslüman Cemaatlerin gelecekteki politik rolleri'ni Rend Francke ile birlikte araştırıyor. Şii araştırması projesinin amacı, "Şiilerin özgürlüğü, siyasete ve yönetime katılımlarının geliştirilmesinin yollarını bulmak" olarak belirtilmektedir.
Bekim Akal: Wolkswagen Stiftung, Almanya (Yahudi)
Osman Bakkar: Georgetovvn CMCU Malezya Seksiyonu İslâm Kürsüsü başkanı.
Thomas Mitchel: Vatikan Cizvit seksiyonu sorumlusu, İstanbul Bediüzzaman ve "medeniyetler arası diyalog" konferansları katılımcısı.
Mücahit Bilici: Sosyolog, Boğaziçi Üniversitesi.
Yasin Aktay: Prof. ODTÜ.
Fahri Çakı: Sosyolog; İstanbul Üniversitesi'nden sonra Temple'da Nurcu Hareketin Sosyo-Ekonomik gelişmesi tezini hazırlıyor.
Ahmet Kuru: Bilkent Üniversitesi, Fatih Üniversitesi. Utah Üniversitesi doktora öğrencisi.
Zeki Santoprak: ABD Rumi Forum Başkanı, Marmara İlahiyat Fakültesi, El-Ezher, Harran Üniversitesi. Şimdi Washington Katolik Üniversitesi'nde.
Hakan Yavuz: Utah Üniversitesi.
Elizabeth Özdalga: Prof. ODTÜ, CHP araştırmacısı, İsveç Enstitüsü müdürü, İslâm Konferansı örgütleyicisi, "Adsız Kahraman: Fetullah Gülen Cemaatinin kadınları arsında Bireysellik ve İçselleşmiş Yansıma" tebliği sahibi.
Bayram Balcı: Fransa Milli İltica Bürosu, Paris Arap Dünyası görevlisi, Fransa Dışişleri Orta Asya Araştırmaları Enstitüsü'nde kadrolu eleman.
Berna Turam: McGill Üniversitesi/Kanada
ABD Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Din Hürriyeti Bürosunca hazırlanan "Din Hürriyeti-Türkiye Raporu"nda "İslamic Leader" ve "Moderate İslamic Leader" olarak kayıtlara geçirilen F. Gülen'in hakları Amerikan devletince resmen savunulduktan sonra, ilginin boyutu genişletilmekte ve Amerikan devletinin ünlü üniversitesinde akademik bir düzeye yükselmekte olduğu görülüyordu. Bu "bilimsel" toplantıyı CMCU ve "The Rumi Forum" düzenlemişti.
Bu tür "bilimsel" toplantıların sonuçlarının resmi raporlara etkisi elbette olumlu olacaktı. ABD Dışişleri Bakanlığının raporlarında "Ilımlı İslami Lider" olarak sıfat kazanan F. Gülen, 2002 yılı Din Hürriyeti Raporu'nda "İslamic philosopher and leader/İslam Filozofu ve Lideri" olarak nitelenmeye başlanmıştır.
Aynı raporun 44. paragrafında "Din Hürriyeti Tacizleri" başlığı altında "Ahmadi Muslims" cemaati diye Cüppeli Ahmet Hoca'ya da sahip çıkılmıştır.[13]
ABD'de son toplantıysa 19-20 Nisan 2004'de Washington'daki John Hopkins Üniversitesi'nde "Abant in Washington-İslam Laiklik ve Demokrasi: Türk Deneyimi" adı altında toplanıyordu.
Toplantının programına göre, "hoş geldiniz" konuşmalarını Francis Fukuyama ve "Abant Platformu" başlığıyla Bilgi Üniversitesi'nden Mete Tuncay yaptı. Açılış konuşmalarını ise diyanetten sorumlu Devlet Bakanı Prof. Mehmet Aydın ile ABD Dışişleri Müsteşarı eski Ankara Büyükelçisi Marc Grossman yaptı. Türkiye Gazeteciler ve yazarlar Vakfı’nca çağrısı yapılan ve ATFA (American Turkish Friends Association- Fairfax) örgütlenen bu ilginç konferansın panellerine içinde CIA şefleri yanında Cengiz Çandar'da vardı.
Türkiye'nin İslam, Laiklik ve Demokrasi Deneyimi ve Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya İlişkisi Yuvarlak Masa Toplantısı:
Kemal Derviş (CHP Genel Başkan Yardımcısı-Açılış konuşması), Elisabeth Özdalga (CHP eski danışmanı, TESEV danışmanı, İsveç Araştırma Enstitüsü), Cüneyt Ülsever (Liberal Düşünce Topluluğu Derneği, Hürriyet Gazetesi), Sabri Sayarı (Eski RAND danışmanı, Georgetown Ünv.), Emal Uşşaklı (TGYV), Hüseyin Gülerce (TGYV), Kenan Gürsoy (Galatasaray Ünv.), Fehmi Koru (Yeni Şafak Gazt.), Kemal Karpat (Wisconsin Ünv.), Ruşen Çakır (TESEV), Mithat Melen (İstanbul Ünv.) Şahin Alpay (Bahçeşehir Ünv.), Zeki Sarıtoprak (John Caroll Ünv.), Adnan Aslan (ISAM-İslami Araştırmalar Merkezi), Ömer Taşpınar (John Hopkins Ünv. Brookings Inst), Zeyno Baran (Nixon Center, Eski CSIS elemanı), Cengiz Çandar (Sabah Gazetesi), Seda Çiftçi (CSIS elemanı), Hakan Yavuz, Henry Barkey, John Lee Esposito David Calleo, Steven A. Cook, Svante Cornell, James Miller, Charles Fairbanks, Carter Findley, Hussain Haqqani (Carnegie Endowment), Barry Jacobs ve Anatol Lieven (American Jewish Committee), Heath Lowry, Zack Messitte (Saint Mary's College), Eric Hooglund (Filistin Araştırmaları) ve John Hulsman (Heritage Fdn.) Çoğu Yahudi ve Mason olan bu kişilerle birlikte, toplantıya ABD eski Ankara Büyükelçisi ve Dışişleri Siyaset Planlama Müsteşarı Marc Grossman'ın yanı sıra Savunma Bakanlığı Müsteşarı Paul Wolfowitz'in de açılış konuşması yapacağı, eski Büyükelçisi ve NED yönetim kurulu eski üyesi Abramowitz, WINEP eski direktörü, 1990'da Ortadoğu'ya ABD askeri saldırısı sırasında danışmanlık yapmış olan, ABD Temsilciler Meclisi Personel Direktörü Alan Makowski, Temsilcilerden Rober Wexler, John Hopkins, Arap İşleri uzmanı Fuad Ajami'nin ve Frederick Star'ın da katılacağı açıklanmıştı.
O sırada, Türkiye'de DGM'nin aradığı kişi, ABD'deki devlet üniversitesinde adına düzenlenen bilimsel toplantılarla onurlandırılıyor, ABD üst düzey Dışişleri'nin katıldığı toplantılar düzenleniyordu! Bir kişinin bir mahkeme tarafından aranıp aranmaması, haklılığı ya da haksızlığı önemli görülmeyebilirdi. Ancak uzun yıllar devlet yöneticilerince "stratejik ortak" olarak tanıtılan ABD'nin tutumuna kısa bir soruyla değinmek gerekirdi: ABD'nin ulusal güvenlik gerekçesiyle aradığı herhangi bir kişi için, örneğin Ankara Üniversitesi'nde onurlandırıcı bir konferans düzenlenebilir miydi?[14]
Kim ne derse desin, işin özü, toplulukların dinsel inançlarını kullanılarak oynanan oyun değişmiyor. Moon hareketi Mesih'e; Fetullahcılık hareketi de Mehdi'ye özeniyor. Her ikisinin yolu da "Amerika ile entegrasyon" projesine çıkıyordu.
Moon misyonerleri örgüte bilimsel bir saygınlık görüntüsü vermek için üniversitelerden adam seçiyordu. Bu katılımcıların Moon'un kilisesine bağlı olmadığını, salt ayrı dinlerin ya da üniversitelerin temsilcileri olduğu izlenimini vermeye çalışıyordu. Örneğin, turcular arasında Moon tarafından kutsal nikâhla evlendirilmiş en az on yıllık kilise üyelerinin örgüt bağlarından söz edilmiyordu.
Türkiye'yi temsil edenler arasında, Dünya dinleri Gençlik Semineri' ne katılan Ahmet Davutoğlu bulunuyordu. Boğaziçi Üniversitesi'nin öğretim görevlisi Davutoğlu, masumane çalışmaların amacını şu ilginç sözlerle açıklıyordu:
"Amerika'da kendi sahasında söz sahibi değişik dinlere mensup bir grup profesörün önderliğini yaptığı bu gezide, amaç bilfiil yaşayarak daha açık bir ifade ile "gezici bir üniversite" şeklinde, dinler arasında diyalog ve fikir alışverişi temin etmektir. İlki geçen sene yapılan bu geziye Türk temsilciler bu sene katıldı. Gerek ABD'de gerekse Kudüs'te gerçekten çok değerli gözlemler yapma imkânı bulduk”[15]
diyen Bay Ahmet Davutoğlu, işte bu marifet ve meziyetleri nedeniyle AKP iktidarı Dış İşleri Bakanlığına atanıyordu.
Mooncular "Kitlelerin yoğun ilgisini çeken Futbola da el atmıştı. Seul'de, her girişimin adında yer aldığı gibi, amaç "barış" olarak açıklamıştı. 10 Temmuz 2003 futbol turnuvasına Fransa'dan Olympique Lyonnais, Güney Afrika'dan Kaizer Chiefs, Almanya'dan TSV 1860 München, ABD'den Los Angeles Galaxy, Hollanda'dan PSV Eindhoven, Uruguay'dan Club Nacional de Football ve Güney Kore'den de Seongnam Ilhwa takımları katılmıştı. Türkiye'den de Beşiktaş Spor Kulübü Futbol Takımı turnuvada yerini almıştı. Birinciye 2 milyon dolar ve ikincinin de 500.000 dolar ödül aktarıldı. Bu haber Türkiye'deki bazı gazetelerde kısaca yer aldı. Ama "Moon tarikatının düzenlediği turnuva" sözleri ve Moon örgütlenmesiyle ilgili kısa bilgiler aktarıldı. Bu durumda Din-Kilise-Futbol ilişkisi üzerine akla gelebilecek sorulara yanıt da Zaman gazetesinde çıkmıştı. Fatih Üniversitesi öğretim üyelerinden Yrd. Doç. Ali Murat Yel, kutsallık ile futbol ve din arasındaki ilişkinin teorik temellerini ortaya koyan ilmi(!) bir yazı yayınlamıştı.
Öğretim üyesinin yazısındaki satırlar yeterince aydınlatıcı ve tarikat-futbol ilişkisini eleştirenlere de ilginç bir yanıttı: İşte Fetullahçı yazarın saptama ve sapıtmaları:
"(..) Futbol da, birçok özelliğinden dolayı “yeni bir dini hareket” olarak görülebilir. "Para-religious-Din gibi" olarak da adlandırılan bu hareketlerde dini herhangi bir unsur olmamasına rağmen pek çok hususta dine benzer özelliklere rastlanılmaktadır.” [16]
İşte Fetullahçıların din anlayışı ve İslam’ı yozlaştırma çabaları!?
1990'lı yıllarda Moon Hazretleri'nin PWPA örgütünün Türkiye etkinlikleri iyice yaygınlaşıyordu. Medeniyetler arası Diyalog, Bediüzzaman Said-i Nursi Konferansları adı altında yapılan toplantılara Amerika'dan gelip konuk olanlar çoğalıyordu. Bu adamlarla ilgili övgülere Aksiyon dergisinde, Zaman gazetesinde bolca rastlanıyordu.
AKP'li ve Fetullah Gülen'ci Belediye Başkanları eliyle, tarihi camiler yıkılarak, kiliseler açılmaya başlanıyordu:
755 yıllık camiyi yıkıp Moon-Presbiteryen müritlerini karşılamaktan utanılmamıştır.
Özellikle 2000-2002 yılları arasında dünya mirası, dinlerarası diyalog, din-inanç turizmi denilerek bizzat hükümet tarafından uygulanan projeyle cemaatsiz kiliseler kurulurken, antik kiliseler de yenilenmiştir. Aynı dönem içinde sayısız tarihi cami ise ya yıkıma terkedilmiş ya da bilerek ve istenerek yıkılmıştır. Bunun son örneği Türklerin 1211 yılında kurdukları Denizli kentinde yaşanmıştır.
"Denizli'de Türklerin ilk yerleşimde kurdukları ve sayısız depremden sonra onarıp açık tuttukları, 755 yıllık Ulu Cami ve tarihsel Selçuklu minaresi birbirini izleyen 2 gecede belediye" ekiplerince yıkıldı. Bu yıkımın ardından yedi gün geçmeden yörede devlet eliyle yenilenen 11 kiliseden biri olan ve yüzlerce yıldır kullanılmayan antik Pamukkale Kilisesi'nin yıkıntıları arasında ayin düzenlenmiştir. Ayini düzenleyen birinci grup Amerikan Presbiterian kilisesi mensuplarıdır. Bu grubun başında Amerikalı papaz Bruce McDovvell ve Papaz İlhan Kekinöz bulunmuştur, ikinci 25 kişilik grup ise Unification Church bağlılarıdır.[17]
"Ayinciler devlet yöneticilerinden vali yardımcısı Musa Uçar'ı ziyaret etmişler ve ondan hediyeler almışlardır. "Bizans dönemi kalıntılarıyla Amerikalı papazın ya da Korelilerin ne tür bir dinsel ilişkisi olabilir? Onlar kendi inançlarına uygun ayin yapacak bir yer bulamamışlar mıdır?" gibi ilginç soruların yanıtını verecek bir laik rejime sahip çıkacak bir görevli herhalde vardır.
Koreli misyonerler de deprem yıkımından yararlanarak sözde yardım diye yerleştikten sonra, dışı ev, içi kilise inanç merkezleri kurmayı başardılar. Örneğin Yalova yakınlarında, deniz kıyısında ev-kilise kuran misyonerler, üşenmeyip deprem bölgesini gezip topladıkları çocukları kiliselere ziyarete götürerek beyinlerini yıkamaktadır
Uluslar arası örgütlenmeyi gerçekleştiren Moon, Amerika'nın desteği ile dünya egemenliği ardında koşan devletlerin örtülü operasyon ilkelerini çağrıştıran önemli bir açıklama yapıyordu:
"Zamanı geldiğinde, dünyayı yönetmek için otomatik (olarak işleyen) bir teokratik düzene sahip olmalıyız. Siyaseti dinden ayıramayız. Hülyamda, bir evrensel siyasi parti var; bu parti tüm ülkeleri de içine almalıdır. Bir kolumuzla dini dünyayı, öteki kolumuzla da siyasi dünyayı kucaklayabiliriz.” Evet, bu sözler Siyonist sermayenin küresel hâkimiyet hedefini yansıtıyordu.
Bunları söyleyen kişinin liderliğini yaptığı cemaat, yüzlerce şirkete, vakıflara. okullara, üniversiteye, yayın evlerine, gazetelere, dini İlmi örgütlere, hoşgörü kuruluşlarına, vb. sahipti ve gençliğe büyük önem veriyordu. Onları örgütlüyor beyinlerindeki tüm inançları silip kendi safsatalarını yerleştiriyor ve yalnız cemaat içinde ve lideri için kapalı devre yaşamayı öğretiyordu. Politikacılar, yazarlar, sanatçılar, bilim adamları, cemaatin çevresinde toplanıyordu. Dünyanın bir çok ülkesinde kuruluşları olan bu cemaatin, kaynağı merak edilen parasının büyüklüğü hesap edilemiyordu. Söz konusu cemaatin lideri Amerika'da bulunuyordu. Cemaatin liderine "hazret-üstad" deniyor, ama o bir "Hoca Efendi" değildi. O Reverand (Hazret) Sung Myung (Moon) ve cemaatinin adı ise; Dünya Hıristiyanlığını Birleştirmek İçin Kutsal Ruh Cemiyeti, kısaca Unification Church (UC, Birleştirme Kilisesi) oluyordu
Moon'un, Kore istihbarat servisi K-CIA ile başladığı ve Amerika'daki siyonist yahudi stratejistlerin desteği ile parlayıp şöhret kazandığı bu şeytan tarikatında, Japonya'nın ilginç iş adamları, ABD politikacıları, ABD başkanları, Yahudiler Güney Amerikalılar, Katolikler, Protestanlar, Müslümanlar bulunuyordu. Moon'a göre dünyadaki kötülüklerin kökeninde "Adem" baba ile "Havva" ananın işledikleri günah yatıyordu. Bu yasak ilişkiden doğan çocuğun kanı da işte bu yüzden kirleniyordu. O nedenle insanlığın kurtuluşu ancak ve ancak, kanının temizlenmesine bağlı bulunuyordu. Temizleyici kan ise; dönemim gerçek ana-babası yani Moon ve Moon'un karısının damarlarında akıyordu. Artık asıl olan Adem ile Havva değil, kendilerini "true-parents" yani "gerçek ana-baba" olarak ilan eden Moon ve eşi sayılıyordu.
Yeni ve temiz ana-babaların yetiştirilmesi, kurtuluşun en temel koşuluydu. Temiz ana-babalar ise ancak kutsal nikâh törenlerle birleşebiliyordu. "True-Parents days (günlerinde) Sung Myung Moon 'Hazretleri' binlerce yeni çifti kutsuyor ya da evli olanları yeniden nikâhlayarak toplu düğün düzenliyordu. Nikâhları kutsanan çiftler, Moon'un kanını temsilen birer kadeh şarap içiyordu. Böylece Adem ve Havva'nın şeytanla işbirliği yaparak kirlettikleri insan kanı da temizlenmiş oluyordu.
Moon'un gençlik örgütünün eski yöneticisinin gönderdiği mektuptaki şu bilgi bu işlerin, yalnızca kilise çevresini geliştirmek üzere, siyasal-bilimsel toplantılar düzenlenmesini aştığını gösteriyordu. Mektuptan okuyalım:
"... Dünkü New York Post (16 Aralık 1999) Moon'un 13 Şubat kitlesel düğün törenlerine (giriş) ücretinin 100 dolar olduğunu yazıyordu ama haberde bir eksilik vardı. Gerçekte evlenen çiftlerin binlerle ifade edilen dolarlar ödeme zorunluluğundan söz edilmiyordu."
Moon'un Mesihliğinin nedeni ise şöyle belirtiliyordu: Moon'a göre Hz. İsa politik becerisi bulunmadığından, Hıristiyanlığı ve insanlığı kurtarmayı başaramıyordu. Bu nedenle Moon kendini Mesih olarak ilan ediyordu. Sorgusuz bağlanılacak her şeyh-dede-şef örgütünde olduğu gibi, eleman devşirilme işi, hem Moonculukta, hem Fetullaçılıkta beyin yıkama esasına dayanıyordu.
İnsanlığı kurtaracak bir 'Mesih' olarak, ortaya çıkan Moon'a kimse sahte peygamber diyemiyordu. Bu örgütle Fetullah Gülen'nin yapılanma modeli oldukça benzeşiyordu. Her ne kadar iki örgütün yükselmeye başlamaları Amerika'nın başlattığı, 1950'lerin komünizmle mücadele örgütlenmesine dayanıyorsa da, Moon Hazretleri, Amerika'ya uzaktan yaslanacağına, kendisini ABD'ye atmış ve kırk yıldan bu yana işin ana müteahhitliğine soyunmuş bulunuyordu. Fetullah Gülen ise: kırk yılın ardından farkına varmış ki; "Güç neredeyse orada olunmalıdır" der gibi, o da Amerika'ya taşınıyordu. ABD federal devlet yönetimiyle içli dışlı olmayı başaran Moon, her geçen yılın ardından kutsallığının en üst noktasına ulaşıyordu. Her yıl 10-15 Şubat arasında "Gerçek Ana-Baba"nın doğum günleri büyük gösterilerle ve ayinlerle kutlanıyordu. Tıpkı Peygamberlerin doğum günlerinin kutlandığı gibi. Bu arada, onun otellerinde intihar ölümleri de sıklaşıyordu. İki yıl önce kendi oğlu da aynı otelde intihar ediyordu.
Moon'un, Amerika'da merkezleşmeyi seçmesinin nedenini anlamak, şimdi daha iyi anlaşılıyordu. Moon Hazretleri, Yahudi Hahamlarından aldığı talimatları cin gibi anlayıp uyguluyordu, dünyanın değişik ülkelerine Hristiyanlık Kilisesi olarak gitmenin olanaksızlığını görmüş ve her dinden, her milliyetten insanlarla ilişki kurmak üzere entel örgütleri oluşturmuştu. Bilim adamları, barış kadınları, dinler arası federasyon, dünya üniversiteleri federasyonları gibi sayısız teşkilat kurmuştu.
İşte bunlardan, PWPA (Proffesors World Peace Academy /Profesörler Dünya Barış Akademisi) ile dünyanın dön bucağında toplantılar düzenliyordu. PWPA' nın el atmadığı konu yoktu. "Sovyetler yıkıldıktan sonra ne olacak?"tan"Afrika'nın geleceği" ne, "Latin Amerika'nın borç sorunları"ndan "Ortadoğu'da ticaret ve barış süreci"ne, "İslam’ın sorunlarından" Ermenistan'ın kalkınma yollarına dek, akla gelebilecek ne denli konu ya da bölgesel sorun varsa, hemen hemen tümü için "konferans" ve "sempozyum" adı altında, 1973'den bu yana 400'ü aşkın toplantı düzenleniyordu.
Birleştirme Kilisesi Türkiye'ye giriyordu!
PWPA'nın Türkiye'deki ilk başkanı ünlü siyasetçi Kasım Gülek oluyordu. Onun Koreli Moon'un kilisesince kurulmuş olan bir tarikatı Türkiye'de başkan olarak temsil etmesinin gerekçelerini anlamak zordu, ama onun yaşamına kısaca göz atmak bize bazı ipuçları veriyordu.
Kasım Gülek (Adana 1910- Washington 1996) İttihat ve Terakki üyesi Mustafa Rıfat Bey'in ve Tayyibe Gülek'in oğluydu. GS Lisesi ve Robert Kolej'de, Paris Ecole Science Politiques (1924-28), Columbia University (Dr.l928)'de eğitim görüyordu. ABD'de öğrenciyken Chase Manhattan Bank'da çalışıyor. Harvard Üniversitesi’nde işletmede "master" yapıyordu. Rockfeller bursuyla Berlin Üniversitesi'nde, Cambridge Üniversitesi'nde çalışmalar yürütüyordu. Cambridge rektörünün tavsiyesiyle CHP'ne giriyor, Bilecik Milletvekilliği, Bayındırlık Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, CHP Genel Sekreterliği görevlerinde bulunuyordu.
1958 yılında Kuzey Atlantik Asamblesi Başkanı (1957-1959) Albay J. J. Fens, Menderes hükümetinden Türk heyetinin bildirilmesini istiyordu. CHP'den Nüvit Yetkin seçiliyor, ama harekete geçen CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek, Colonel (Albay) Fens'e mektup yazarak Nüvit Yetkin yerine kendisinin çağrılmasını öneriyordu. Konu Zafer Gazetesi'nde manşet oluyordu. Kasım Gülek, İnönü'ye böyle bir mektup yazmadığını söylüyor, ama bir gün sonra, gazete mektubun kopyasını yayınlayınca, İsmet İnönü, Kasım Gülek'e güvenemeyeceğini bildirerek, görevden ayrılmasını rica ediyordu. İnönü'nün 1950'den 1957'ye, dek görevde tuttuğu Kasım Gülek ile çalışma arzusu O'nun yabancılarla kurduğu sıkı dostluklarından ileri geliyordu.
Kasım Gülek, Kore Birleşmiş Milletler Komisyonu Başkanlığı (1950-1953) Kuzey Atlantik Asamblesi Başkanlığı (1968-1969), NATO Parlamenterler Konferansı Başkan Yardımcılığı ve Kontenjan Senatörlüğü de yapıyordu. Kasım Gülek'in yaşamında en ilginç teklif General McArthur'dan geliyor. Gülek'ten ABD'de kalarak senatör olmasını istiyordu!?
1980'li yıllarda Sung Myung Moon'un Türkiye ilişkilerini yürüten Kasım Gülek, Unification Church'ü güçlendirmek için büyük çaba gösteriyordu. Örgütü, ABD Büyükelçisi Şükrü Elekdağ'a "empoze" etmeye çalışıyordu. Kasım Gülek bu arada Fetullah Gülen'le dostluğu ilerletiyor ve onu ABD Büyükelçisi Morton Abramowitz ile tanıştırıyordu. Kasım Gülek, yaşlılık yıllarında yeniden CHP ile ilişki kuruyordu.
Kasım Gülek'in baldızı Aylin Radomisli, uzun yıllar ABD'de yaşıyor; Amerikan ordusuna katılıyor. Asya'da elçilik görevine atanacağı söylenirken, 19 Ocak 1995'de evinin bahçesinde ölü bulunuyordu. Ölümün nedeni araba kazası olarak kayıtlara geçiriliyordu. Aylin Radomisli'nin Türkiye'den ilginç konuklan oluyordu. Yakın arkadaşı Aylin Gönensay (Eski dışişleri ve devlet bakanlarından Emre Gönensay'ın eşi) bunlardan biriyle tanışmıştı. Bu adam Zaman gazetesinin ihtiyaçları için Amerika'daydı…
Kasım Gülek'in kızı Tayyibe Gülek, Teyzesi Aylin Rodomisli ile ABD'de yaşadı. Harvard'ı bitirdikten sonra, Türkiye iktisadını pek ama pekiyi yönetenlerin yuvası London School of Economics' te yüksek lisans yaptı. Türkiye'ye dönünce engin deneyimlerine güven duyularak Ecevit tarafından Başbakanlık Danışmanlığına atandı. Türkiye'nin Bakû-Ceyhan Boru Hattı Sekreterliğini yürütürken, Ecevit'lerin kontenjanından Adana Milletvekili (1999) olarak TBMM'ye taşındı. Ecevit onu ABD gezilerinde hep yanında bulundurmaktaydı. Tayyibe Gülek Temmuz 2002'de Kıbrıs'tan sorumlu devlet bakanlığı görevine atanmıştı.
ABD'lilerle 1920'li yıllardan beri içli dışlı olan Kasım Gülek, moon tarikatı elemanlarının da katıldığı ilk toplantıyı, 1982'de İstanbul'da yapmıştı. Bu toplantılarda Moon'un Ortadoğu Temsilcisi, Thomas Cromwell başta olmak üzere Moon'un örgütlerinden ve yerlilerden birçok yönetici katılmıştı. Toplantıların konuları da kafa karıştırıcıydı: 21 Yüzyıl Eğitimi ve Türk Yunan İlişkileri! Bu toplantılara katılan Türk büyükleri de ilginç insanlardı: Emre Gönensay, Sabahattin Zaim, Erkek Akurgal, İlahiyat Fakültelerinin dekanları, sanatçılar, ünlü Belediye Başkanlarından Gülay Atığ, Semra Özal, Diğer uluslar arası toplantılara katılanlar arasında, Deniz Baykal, Hayri Erdoğan Alkin, Handan Kepir gibi tanınmışlar da vardı.
Moon'un PWPA toplantılarında en sık görülen İlahiyatçıların başında Salih Tuğ gibi İlahiyat Fakültesi dekanları geliyordu. İlim Yayma Cemiyeti üyelerinden ve Aydınlar Ocağı eski başkanlarından Salih Tuğ 1997'de Kanal 7 televizyonunda Fehmi Koru ile programa çıkıyor ve Moon'un Church hareketini öve öve bitiremiyordu. Bu toplantılara katılmış olan Yaşar Nuri Öztürk, Moon'un İlahiyatçılara 45 gün süren Amerika gezisi ayarladığını söylüyordu. Anlaşılıyor ki, (Birleştirme Kilisesi), Hıristiyan ya da Müslüman ayırt etmiyor, önüne geleni birleştiriyordu. Fetullah Gülen’den, Dolandırıcı Bayan Belediye Başkanını, Cumhurbaşkanı'nın hanımından Devlet Bakanlarını ve daha nice etkili ve etiketli adamı yan yana getirebiliyordu. Bu ayrı bir kitap dolduracak kadar geniş bir konuydu. Moon'un Türkiyeli Masonlar ve tarikatlarla ilişkileri hep gizli tutuluyordu ve Fetullah Gülen’in Kasım Gülek’in cenazesindeki üzüntüsü şimdi daha iyi anlaşılıyordu. Şimdilik, Unification Church'ün yayınlarına göre toplantıları kısa bir listede toparlamak yararlı olabilirdi:
1982 Roma: Kasım Gülek,
1982 İstanbul Hazırlık Toplantısı: Bu toplantıyı Moon'un sağ kolu Chung Hwan Kwak vönetivor ve Kasım-Nilüfer Gülek Türkiye düzenlemesini yapıyorlar.
1984 Roma: Hayri Erdoğan ilkin (Konferans Başkanı olarak),Prof. Sabahattin Zaim
1986 İstanbul Hilton "21. Yüzyılda Eğitim" Kasım Gülek, Sabahattin Zaim. PWPA' nın ABD başkanı Nicholas Kitrie ve Yunanistan'dan Evanghelos Moutsopoulos da katılıyor.
1986 İstanbul Hilton: "Türk-Yunan İlişkileri" Sabahattin Zaim, Ekrem Akurgal, Emre Gönensay (Sonra başbakan Danışmanı, T.C Dışişleri Bakanı, Nilüfer Gülek'in kardeşi Aylin Radomisli'nin Amerika'dan yakın dostu), Kasım Gülek.
1987 Chicago: Kasım Gülek
1988 Londra: Prof. Handan Kepir Sinangil (Robert kolej /Bosphorus. Un)
1991 İstanbul President Oteli.
1994 İstanbul the Marmara Oteli.
1996 İstanbul (1-14 Haziran).
Öteki katılımcılar: Deniz Baykal, Işılay Saygın, Mehmet Aydın (9 Eylül Üniv. İlahiyat Fak. Dekanı, Abant toplantıları yöneticisi, (18 Kasım 2002 AKP) Abdullah Gül ve Recep Erdoğan Hükümeti Devlet Bakanı), Sabri Orman, Ali Şafak E. Ruhi Fığlalı, Gülay Atığ (Aslıtürk), Semra Özal, Nilüfer Narlı, Nevzat Yalçıntaş, Lütfü Doğan, Osman Zümrüt, Şerafettin Gölcük, Salih Tuğ, Fehmi Koru, Barış Manço, Ayseli Gürsoy.
ABD'den İstanbul toplantılarına katılanlar arasında Moon'un has adamları Richard Rubinstein, Nicholas Kittrie'nin yanı sıra Yunanistan'dan, Ürdün'den, Mısır'dan, Kore'den gelenler vardı.
Kasım Gülek'in, ölümü üzerine, PWPA'nın Türkiye başkanlığını Dr. Hayri Erdoğan Alkin üstlendi. Hayri Erdoğan Alkin, eski adıyla Robert Kolej devamıyla Bosphorus University'de profesörlüğünün yanı sıra Türk Ekonomi Bankası (TEB) yönetim kurulu üyeliği yapmaktaydı. İlkin, aynı zamanda NED'den büyük parasal destek alan ve Türk Dışişleri politikasını yönlendirmeye çalışan TESEV'in de danışmanıydı.
Hayri Erdoğan Alkin, Moon'un kurduğu PWPA'nın yayınlarına yansıyan bilgiye göre, PWPA'nın Avrupa toplantılarına katılmıştır. Yine Boğaziçi Üniversitesi'nden Handan Kepir Sinangil de, Avrupa toplantılarına katılmıştır. Anımsanacağı gibi, Hayri Erdoğan Alkin'in oğlu ARI Derneği kurucuları arasında yer almıştır.
Moon'un 1000'i aşkın kuruluşlarından en ilginci olan Global image Association bir zamanlar Türkiye'nin "lobi" işlerini yapmıştır. Ve milyonlarca dolar karşılığı ülkemizi dünya'ya tanıtmıştır.
"Moon"culuk ve "Mason"lukla Atatürkçülük uyuşur mu?
1919 Haziran'ın da Anadolu'nun doğusunda bir Ermeni devleti kurulmasını sağlayamayan ABD, Gümrü Anlaşmasıyla Türkiye'nin doğu sınırlarının da güvence altına alınması ve Sakarya boyunca Yunan saldırısının da püskürtülmesi üzerine, İstiklal Savaşı'nın Ankara'daki Milli Yönetim'in lehinde sonuçlanacağını hesap etmiş olmalı ki, İngilizlerin silahlı istilâ planlarına karşılık kaleyi içerden fethetmek için sinsice isteklerde bulunmaya başlamıştı. ABD, elbette bu mandacılığın peşini bırakmayacaktı.
Nitekim, savaş ortamında yurdumuzun düştüğü zayıflıktan yararlanmak için Öksüzler Yurdu ve örnek çiftlikler kurarak, ABD Anadolu'da yerleşmek istemiş ve bu isteği Ankara'ya iletmişti. Meclis Başkanı Mustafa Kemal, hemen İçişleri Bakanlığı'na bir muhtıra yollayarak uyarıda bulunmuştu. Bu muhtırayı dikkatle okuyalım:
İşte Atatürk’ün uyarıları:
“Ankara Büyük Millet Meclisi Hükümeti, ülkenin bayındırlaşmasına, öksüzlerin rahatlamasına, genel sağlık ve ekonomimizin düzeltilmesine yönelik girişim ve çalışmaları teşekkürle kabul eder.
Ancak, bu konuda gerek uzak, gerek pek yakın geçmişte, bize oldukça pahalıya patlayan deneyimlere dayanarak bir takım kaygılarımızı açıklama gereği vardır.
Şimdiye kadar ülkemizde ekonomik amaçlarla, politik ve bilimsel çalışma (yapan) kurumlar ve yabancılar özellikle aşağıdaki amaçları izlemişlerdir:
1- Ülkemizdeki çalışmalarından korkunç bir ekonomik ve politik kazanç sağlamak. Bizim için en zararlı olanı bunlardır.
2- Bir bölgede elde edecekleri ekonomik yetkiye (imtiyaza) dayanarak o bölgenin sahibi olmaya çalışmak.
Bu gibilerin ülkemizde bir daha çalışmalarına kesinlikle izin verilmemesi kararlaştırılmıştır. Böyle yapmakla yalnız kendimize değil, bütün insanlığa olabildiğince büyük hizmet ettiğimize inanıyoruz. Dolayısıyla Genel Savaşı (Birinci Dünya Savaşı)'nı çıkaranlar, bu gibi amaçları izleyen paralı gruplar ve onlara alet olan politikacılardır:
3- Ekonomik amaçla, bilim ve insanlık (yararı) görüntüsü ile yurdumuza gelip, ilerde istila (işgal) hazırlamak için, etnik toplulukları gerek hükümete, gerek birbirlerine karşı kışkırtmak. Bu gibiler hem 1. dünya savaşının hem ülkemizdeki korkunç katliamların düzenleyicileridir.
4- Yurdumuzda, yalnız bilim ve insanlık amaçları ile çalışmakla birlikte, ruhlarında bulunan Hıristiyanlık duygusu nedeniyle, hemen Hıristiyan azınlıklarla ilişki kurmak ve ister kasıtlı, ister kasıtsız olarak, aralarında azınlıkların da yaşamakta olduğu Müslüman topluluklardan ayrılma isteğini propaganda etmek ve kışkırtmak.
Bu gibilerin gerek Müslümanlara, gerek iyiliğine çalıştıkları(nı ileri sürdükleri) Hıristiyan azınlıklara, aralarında yaşamakta oldukları İslâm çoğunluğuna (karşı) baskı yapılmasını aşılamakla, ne denli insanlık dışı bir biçimde çalıştıkları ve bu yüzden meydana gelen cinayetlerden sorumlu oldukları ortadadır.
Hükümetlerimiz bu gibilerin de özgürce çalışmalarına izin verdiğinde Müslüman ve Müslüman olmayan bütün uyruklarına karşı pek ağır bir sorumluluk yükü altına girmiş bulunacaktır.
Buna izin vermek, çocukları yaşayacakları çevreye düşman ya da hiç olmazsa yabancı olarak yetiştirmek ve (çocukları) yaşayacakları çevre ile çatışmak zorunda bırakmaktır. Bu ise, gerek o çocukların, gerek içerisinde yaşayacakları halkın yıkımını hazırlamaktır.
Bunu yasaklamak hükümetin görevidir.
Bundan dolayıdır ki, Amerikalılarca örnek çiftlik vb kurumlar kurup, buralarda kendi uyruğumuzdan olan binlerce çocuğun Türk hükümetine ve ulusuna karşı sevgisiz ve uyumsuz duygularla yetişmelerine izin veremeyiz.”
[18]
Mustafa Kemal, muhtırasını, diplomatik bir dille yapmıştır. Amerikalıların kurmak istedikleri sözde örnek çiftliklerin yönetiminin ve çalışan çocukların eğitiminin Türk hükümetinin atayacağı görevlilerce yürütülmesini, bu gibi yerlerde çalışacak, öksüzler arasında ırk ve mezhep ayrımı gözetilemeyeceğini belirterek, bu şeytanlığa fırsat tanımamıştır. Onun duyarlılıkla ve devlet adamı sorumluluğuyla ayrımcılığa ve karıştırıcılığa gösterdiği bu tepkisinde söz ettiği acı deneyler arasında Osmanlı yönetiminin ve İttihatçı mason hükümetlerin vurdumduymazlıkla izin verdiği Anadolu illerindeki Amerikan konsolosluklarının: Hıristiyan azınlıkları ve özellikle Ermenileri eğiten misyoner okulları kurmaları, azınlıklara birer ABD pasaportu vererek onları Amerikanlaştırmaları ve misyoner okullarını, manastırları silah deposu haline getirmeleri ve sonunda terör eylemleri ve devlete isyan girişimleri bulunmaktadır.
Osmanlı'nın son döneminde İttihat Terakkicilerinde desteği ile yabancıların işlettiği okul sayısı, 98'dir. Bu işi yalnızca savaş öncesi durumun bir özelliği olarak göstermek de yanıltmanın bir parçasıdır. Mustafa Kemal'in Amerikan okullarının yıkıcı etkisini bilmemesi düşünülemez. Amerikalıların Talaş Koleji'nde 1880 yılı ders programında, Ermenice ve Rumca Gramer, Osmanlıca İncil, Hıristiyanlara göre tarih derslerinin yanı sıra Amerikalıların 3 ayrı yerdeki matbaada, Ermenice, Rumca, Bulgarca, İtalyanca, Ladion (İspanyol Yahudi dili) dillerinde, kitap yayınladıkları bilinmektedir.
Mustafa Kemal, kültürel işgalin sonuçlarını iyi değerlendirmektedir. Sözde öksüzler yurdu kurma gibi insancıl girişimin altındaki azınlık örgütleme plânının yattığını elbette biliyordu. 1922 yılı başında, ülke işgal altındayken ve en zor koşullarda yaşanırken yazılmış olan bu muhtıradaki değerlendirmeye "komplo teorisi" diyebilecek bir kişi olabilir mi?
Buna "komplo uydurması" diyenler, Reagan'ın 1982'de koyduğu adla "demokrasi projesi" nin Yugoslavya'da, Çekoslovakya'da, Balkanlarda, Asya'da, Afrika'da, Orta ve Güney Amerika'da, Irak'ta, Venezuela'da yol açtığı sonuçlarını unutsa da, bunların Türkiye'deki etnik ve dinsel kışkırtmalarını Lozan'ın yeniden gözden geçirilmesi dayatmalarını yok sayması mümkün değildir.
Mustafa Kemal'in, 27 Aralık 1919'da yabancılarla yatıp kalkanlara verdiği şu yanıtı okuyunca; Bugün Atatürkçü geçinen ABD uşaklarına ve AB aşıklarına şaşmamak elde midir?
Şimdi bir kez daha Mustafa Kemal'i dinleyelim:
“Tekrar ediyorum, aleyhimizde ileri sürülen değerlendirmeler yanlıştır. Bu gerçek, (hem) tarih, (hem de) mantık açısından sabittir. Bu hususu, yalnız Batı'ya değil, hatta vatandaşlarımıza da, ehemmiyetli bir surette ihtar etmek gereğini duyuyorum. Çünkü ender de olsa, üzülerek işitiyoruz ki, milletin tarihini okumamış veya milli duygudan yoksun kalmış olan bazı kişiler, yabancıların, aleyhimizde ileri sürdükleri suçlamaları reddetmedikleri gibi, vatanını ve milletini kusurlu göstermekten de çekinmiyorlar. Bugün bile, sultani mektebinin salonlarını aleyhimizde konferans verdirmek için yabancılara açanlar var.
Bu gibilere lanet olsun!"
Şimdi bize soruluyor:
“O kadar din düşmanı varken, niçin dindar kişilerle uğraşıyorsunuz?”
Çünkü din tahribatı iki türlü yapılamaktadır:
1- Açıkça saldırmak, taarruza kalkışmak ve yasaklamak,
2- İslam’ın özünü boşaltmak, ılımlaştırıp zalim ve kâfir dünya düzenine uyumlaştırmaktır.
Birincisi inkârcıların, zorbaların ve barbar batılıların âdetidir. İşte Çanakkale, Irak ve Filistin bunun örnekleridir.
İkincisi dindar ve İslam’a hizmetkâr kılıklı münafıkların, makam ve menfaat karşılığı dış güçlere kiralık marazlıların yöntemidir. Ve maalesef münafıkların tahribatı kâfirlerinkinden daha etkili ve tehlikelidir. Bizim derdimiz, eğer birileri, bilmeden dinimize ve devletimize karşı hazırlanmış tuzaklara takılmışsa veya bilerek şöhret, servet ve etiket karşılığı dış güçlere satılmışsa, bunların tahribatlarına dikkat çekmek, milli birlik ve dirliğimize yönelik hain girişimlere fırsat vermemektir. Yoksa belgesiz ve bilgisizce kimseyi suçlamak değildir.
Kuran’a göre münafıklar:
“Onlar müminleri bırakıp kâfirleri (ve İslam düşmanı kitap ehlini) veliler (dost ve müttefikler) edinirler. Bu (ahmak ve kaypaklar) izzeti (şeref ve desteği) onların yanında aramaya yeltenirler” (Nisa: 139)
Münafıklar “Hz. Muhammet’e (A.S.) ve ondan önce indirilenlere gerçekten inandıklarını öne sürdükleri halde, (İslam’ın adalet hükümlerinin hâkimiyetini değil) TAĞUTİ GÜÇLERİN (zalim ve hain merkezlerin) hükmü altına girmeyi istemektedirler” (Bak. Nisa: 60-61)
Ve Kuranı Kerim bizlere sadece saldırgan kâfirlerle değil, aynı zamanda sinsi ve tahripçi münafıklarla da mücahade ve mücadele etmemizi emretmektedir:
“Ey Nebiy! Kafirlerle ve münafıklarla cihat et ve onlara karşı sert ve caydırıcı davran..” (Tevbe 73)
“Bu nedenle sen ((tebliğle) emrolunduğun şeyi (onları çatlatırcasına) açığa vur ve müşriklere aldırış etme” Hicr: 94)
“Ki:
Böylece helak olacak kişi (uyarılmadım, anlamadım gibi bir mazerete sığınmasın diye) apaçık bir bilgi ve delilden sonra helake uğrasın; (manen ve imanen) diri kalacak kişi de apaçık bir delil ve bilgiyle hayatta kalsın (dünyada izzete, ahirette cennete ulaşsın)…” (Enfal: 42)
Konfüçyüs'e "peygamber"diyemeyiz, çünkü peygamber olmayanâ “peygamberdir” demek küfür olduğu gibi, peygamber olana da değildir demek yine küfürdür. Konfüçyüs ve ülkesi için düşündüğümüz aynı şeyler, Avrupa için de, bahis mevzuudur. Ama, kât'i birşey söyleyemeyiz. Zirâ, birşey bilemiyoruz.
Sokrates için söylentiler vardır; ama, Sokrates'in hayatı da bize tam intikâl etmemiştir. Yahudiliğin te'sirinde bir feylesof mudur, başka bir fikir adamı mıdır? Tam birşey bilemiyoruz. Bazı düşünürler, O'nun yahudilik te'sirinde bir feylesof olduğuna hükmederler. Ancak tarihî vesikâlar, Sokrates'in böyle olduğu mevzuunda, herhangi bir kanaat serdetmemektedirler. Eflâtun'un, kendisinden naklettiği şeylere bakılırsa, Sokrates diyor ki: "Benim gözüme bazı şeyler görünüyordu. -Hallüsünasyon olabilir- Bana insanlığın irşadı için birşeyler telkin ediyorlardı. Çocukluğumdan beri, bütün insanlara, Allah fikrini telkin etmek, onları Allah'a tevcih etmek için vazifeli bir insan olacağımı biliyordum..." Binâenâleyh, Sokrates'in söylediklerinde şayet bir hakikat payı olsaydı; fikre, felsefeye daha yakın ve daha uyumlu, Avrupa topluluğu için zuhur etmiş bir peygamber olduğu söylenebilirdi. Dikkat buyurun "Sokrates peygamberdir, " demiyorum. Çünkü değilse küfre girerim. Ama bir ihtimâl ile sadece "olabilir" diyoruz...(F.GÜLEN-ASRIN GETİRDİĞİ TEREDDÜTLER 2)
CEVAP:SOKRATES; Atinalı meşhur felsefeci. M.Ö. 470 ile 399 seneleri arasında yaşamıştır. Babası heykeltraş, annesi
ebelik yapardı. Sokrates herhangi bir yazılı eser bırakmadığı ve hiç seyahat etmediği için, şahsiyeti ve
ortaya koyduğu doktriniyle ilgili bilgiler Platon’un ve Xenophon’un eserlerinden alınmıştır. Platon ve
Xenophon, Sokrates’ten yaklaşık olarak 45 yaş genç olup, Sokrates’in talebeleridir
Sokrates, Cpygr Pisagoros’dan talebesi denilecek şekilde etkilenmiştir. Aristo, Platon’un talebesidir. Sokrates’in düşünceleri ölümünden sonra, talebeleri tarafından yayılmıştır. Euclid de, Sokrates’ten
ders almıştır. Sokrates ve talebeleri her şeyi akıl ile izah etmeğe çalışmışlardır. Hiçbir şey gerçek
olmayıp, yalnız “Bir” olan vardır, demişler. Fakat, bir olarak aklı, zekâyı Tanrı’nın eş anlamı olarak
almışlardır. Bu sebeple, “tabiat kânunları” gibi“Tanrı” düşüncesini de insan aklı bulmuştur. Tanrı fikri,
“Kuvvetlilerin zayıflara yüklediği bir ağırlıktır.” demiştir. İnsan ahlâkıyla ilgili düşüncelerini ise, Tanrılar
dışında yüksek bir âleme yöneltti. Tabiat kuvveti tâbirini kullanmadı. Sokrates’e göre Tanrı, kâinatla
birlikte hem cisim, hem de rûh âleminde bir güçtür. Rûhun kaybolmadığına ve âhiret hayâtı olduğuna
inanmıştır.
Sokrates’in bu bozuk düşünceleri, yaşadığı çağdaki Yunanlıların inandıkları ve tapındıkları birçok
uydurma Tanrı ile dolu inanç dünyâlarına bir isyan ve tepki mâhiyeti taşır. “Tanrı” mefhumunu insan
aklının bulduğunu ve bunun eski Yunan toplumunda kuvvetlilerin zayıflara bir çeşit tahakkümü
olduğunu ileri sürmesi, eski Yunanlıların çok tanrılı inanç dünyaları ve günlük hayatlarının şekillenişi
bakımından doğrudur. Ancak, peygamberlerin insanlığa tebliğ ettiği ilâhî dinler “bir olan Allah”a îmân
ve ibâdet, kaynağını “vahiy”den almakta ve aklın ötesinde bulunmakta olduğundan Sokrates’in
düşünceleri yersiz ve bozuk olmaktadır. Nitekim Sokrates, yalnız “Bir” olanın ve“Rûh”un varlığını,
rûhun öldükten sonra yaşamasını ve âhiret hayâtının varlığını da eski peygamberlerin bildirdikleri ilâhî
dinlerden kendilerine ulaşan nakillerden öğrenmiştir. Ancak yalnız kendi akıl ve mantıklarını rehber
edindiklerinden bir peygambere îmân etmeyi kabullenememişler, böylece akıl ve mantıkları
çerçevesinde sıkışıp kalmışlardır. “Bir” olan varlığa akıl ve zekâ demeleri de bundandır.
HRİSTİYANLIĞIN İSTİKBALİ….!adlı başlıkta-başta kuran ve hadis sonra bediüzzaman hzl erinin de ifadesiyle ahirzamanda hz isa as ın şahsiyeti maneviyesinden ibaret olan hakiki İsevilik dini zuhur edecek.hristiyanlık islamiyetle birleşecek(F.GÜLEN-PRİZMA 3)
HRİSTİYAN-YAHUDİ-BUDİST VE ATAİST demeden her kesimden insanlarla münasebet kurmak ve onlarla bir diyalog ve anlaşma zemini hazırlamak(aramak) şimdiden kaçınılmaz görülmektedir.(F.GÜLEN-PRİZMA 3-MERKEZ MUHİT HATTINDA HOŞGÖRÜ KONUSU)
FETHULLAH GÜLENİN PAPA,YA YAZDIGI MEKTUP
Pek muhterem Papa cenapları,
Üç büyük dinin doğum yeri olarak bilinen toprakların dünyayı daha iyi yaşanabilir bir mekan kılma yolundaki kutsal misyonumuzu tam manasıyla bilen halkından size en içten selamları getirdik. Yoğun gündeminizde bize zaman ayırarak sizinle müşerref olmayı bahşettiğiniz için zatıalilerinize en derin kalbi teşekkürlerimizi sunarız.
Papa 6. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik.
İslam yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlardır. Uygun bir yerdeki vakitli bir gayret bu yanlış anlamanın büyük oranda azalmasına katkı sağlayabilir. Müslüman dünyası, İslam'ın asırlarla ölçülen yanlış algılanmasını silip atacak bir diyalog imkanını bağrına basacaktır.
Beşeriyet, çelişen görüşler ortaya koydukları gerekçesiyle, zaman zaman bilim adına dini, din adına da bilimi inkar etmiştir. Bilginin tamamı Allah'a aittir ve din Allah'tandır. O halde bu ikisi nasıl çelişebilir? İnsanlar arasında anlayışı ve hoşgörüyü artırmaya yönelik dinlerarası diyaloğa yönelik ortak gayretlerimiz çok iş görebilir.
Kendi memleketimizde şimdiye kadar çeşitli Hıristiyan mezheplerinin liderleriyle diyalog içinde olduk. Bu naçiz gayretlerin boşa çıkmadığını acizane ifade etmek isteriz. Amacımız bu üç büyük dinin inananları arasında hoşgörü ve anlayış yoluyla bir kardeşlik tesis etmektir. Bizler bir araya gelmek suretiyle sözde medeniyetler çatışmasının gerçekleşmesini görmek isteyen yolunu şaşırmış ve şüpheci kimselere karşı dalgakıranlar gibi, isterseniz bariyerler gibi deyin, karşı durabiliriz.
Geçen yıl bazı ünlü uluslararası bilim adamlarının katıldığı medeniyetlerarası barış ve diyalog konulu bir sempozyum düzenledik. Bu gayretin başarısından aldığımız teşvikle bu tür etkinlikleri tekrarlamak istiyoruz. Halihazırda üç büyük dinin bağlıları arasındaki bağları güçlendirmeye yönelik olarak dinler arası diyalog konusunda Vatikan'ın da temsil edileceğini ümit ettiğimiz bir konferans düzenleme sürecinde bulunuyoruz.
Yeni fikirlerimiz varmış iddiasında bulunmuyoruz. Yine müsamahanıza sığınarak, bu misyonun hedeflerine yakından hizmet etmek için üstlenmek istediğimiz birkaç teklifte bulunmayı arzu ediyoruz. Hıristiyanlığın üçüncü bin yılına girişi münasebetiyle yapılacak kutlamalar vesilesiyle Ortadoğu'daki Antakya, Tarsus, Efes ve Kudüs gibi bazı kutsal yerlere müşterek ziyaretleri içeren birçok etkinlikler önermek istiyoruz. Bunu Sayın Cumhurbaşkanımız Demirel'in, cenaplarının ülkemizi ziyaretine ve mezkur kutsal mekanları göstermeye davetini tekrarlamak için bir fırsat addediyoruz. Anadolu halkı size misafirperverliğini göstermeyi ve şevkle selamlamayı hararetle beklemektedir. Filistinli liderlerle diyalog kurmak suretiyle Kudüs'ü birlikte ziyaret etmemize davetiye çıkarabiliriz. Bu ziyaret bu mübarek şehri Hıristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanların, hiçbir kısıtlama, hatta vize dahi olmaksızın serbestçe ziyaret edebileceği uluslararası bir bölge olarak ilan etme gayretlerine yönelik dev bir adım teşkil edebilir.
Üç büyük dinden liderlerin işbirliği ile, ilki Washington DC'de olmak üzere muhtelif dünya başkentlerinde bir konferanslar serisinin gerçekleştirilmesini teklif ediyoruz. İkinci serinin zamanı için Hz. İsa'nın doğumunun 2000. yıldönümü ideal olabilir.
Bir öğrenci değişim programı da çok faydalı olacaktır. İnançlı genç insanların birlikte eğitim görmesi birbirlerine yakınlıklarını artıracaktır. Öğrenci değişim programı çerçevesinde üç büyük dinin babası olduğu ikrar edilen Hazreti İbrahim'in doğum yeri olarak bilinen Urfa şehrindeki Harran'da bir ilahiyat okulu kurulabilir. Bu, ya Harran Üniversitesi'ndeki programların genişletilmesi suretiyle ya da üç dinin ihtiyaçlarını da temin edecek şumullü bir müfredata sahip bağımsız bir üniversite şeklinde gerçekleştirilebilir.
Önerilen programlar aşırı büyük işler gibi algılanabilir; ama bunlar erişilmez değildir. Dünyada iki tip insan vardır. Bazıları kendilerini topluma adapte etmeye çalışır. Diğer bazıları ise topluma uymaktansa toplumu kendi değerlerine adapte etmek ister. Toplum bütün ilerlemeleri bu ikinci tip insanlara borçludur. Onları yarattığı için Rabb'e şükürler olsun.
M. Fethullah Gülen / Rabb'in aciz kulu / 9 Şubat 1998-ZAMAN GAZETESİ
dabbetülarz hakikatinin bir parçasıdır ve ona ait bir vazifeyi görebilir.diyenleri öper başıma korum.çoğu hastalık dabbetülarzın temsilcisi olabilir(F.GÜLEN-A.GETİRDİĞİ TEREDDÜTLER 2)
CEVAP:Dabbet-ül-arzın, aynı zamanda konuşan bir hayvan olduğu âyet-i kerimede bildirilmektedir:
(O söz başlarına geldiği zaman, [Kıyamet alametleri zuhur edince], onlara yerden bir hayvan çıkarırız, bu hayvan, onlara, insanların âyetlerimize kesin bir iman etmemiş olduklarını söyler.) [Neml 82, Tefsir-i Kurtubi]
Bu hayvanın konuşması aklen de caizdir; çünkü Allahü teâlâ hayvana konuşma sıfatı vermeye kadirdir. (Sevab-ül kelam fi akaid-il İslam)
Dabbet-ül-arz hakkında birçok hadis-i şerif vardır. (Feraid-ül fevaid), (Muhtasar-ı Tezkire-i Kurtubi), (Megaribüz zaman) ve (El kavlül muhtasar fi alamatil Mehdil muntazar) isimli kitaplardaki hadis-i şeriflerden birkaçı şöyle:
(Dabbet-ül arzın deve ayağı gibi dört ayağı ve kuş gibi kanatları vardır. Başı öküz başına, kulağı fil kulağına, kuyruğu ise, koç kuyruğuna benzer.)
(İnsanlar, bu hayvandan kaçarlar. Kimi ondan korkarak namaza durur. Hayvan bunun yanına gelir, “Ey kişi şimdi mi namaz kılıyorsun” diyerek yüzünü damgalar. Böylece müminler kâfirlerden ayırt edilerek tanınır.) Dabbet-ül-arz, kıyametin kopmasına yakın çıkacak olan bir hayvandır. Kur’an-ı kerimde hayvan olduğu söyleniyor. Hayvan için bilgisayar diyene, zırva tevil götürmez denir. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(O söz başlarına geldiği zaman, [Kıyamet alametleri zuhur edince], onlara yerden bir hayvan çıkarırız, bu hayvan, onlara, insanların âyetlerimize kesin bir iman etmemiş olduklarını söyler.) [Neml 82, Tefsir-i Kurtubi]
İki hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Dabbet-ül-arz denilen hayvan, asa-i Musa ile mümine dokunur, alnına cennetlik yazılır, yüzü nurlanır. Kâfire, mühr-ü Süleyman’ı vurur, cehennemlik yazılır, yüzü simsiyah olur.) [Tirmizi]
(Şu üç şey ortaya çıkınca, iman etmemiş veya imanından hayır kazanmamış olana, imanı fayda vermez: Güneşin batıdan doğması, Deccal ve Dabbet-ül-arz.) [Tirmizi]
Bu kadar açık hükümleri tevil edebilmek için, ya deli veya bid’atçi olmak gerekir. Normal insan, hayvana bilgisayar diyemez.
Dabbet-ül-arz gelince artık iman fayda vermez deniyor; çünkü bu, kıyametin büyük ve açık alametlerindendir. Onu görünce, artık kimse inkâr edemeyecektir. Eğer iddia edildiği gibi, AIDS, bilgisayar veya internet olsaydı, bunlar çıkınca imanın fayda vermemesi gerekirdi. Dabbet-ül-arz çıkınca iman etmek artık fayda vermeyeceğine göre, Dabbe bilgisayardır diyenler, niye hâlâ imansızların iman etmesi için uğraşıyorlar ki?
İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:
Dabbet-ül-arz denilen hayvan çıkacak, gökleri bir duman kaplayıp, bütün insanlara gelip, canlarını yakacak, herkes bunun acısından dua edip, (Ya Rabbi! Bu azabı üzerimizden kaldır. Sana iman ediyoruz!) diyecektir. (2/67)
İNSANLAR BU HAYVANDAN KAÇARLAR.KİMİ ONDAN KORKARAK NAMAZA DURUR.HAYVAN BUNUN YANINA GELİR.-EY KİŞİ ŞİMDİ Mİ NAMAZ KILIYORSUN? DİYEREK YÜZÜNÜ DAMGALAR.BÖYLECE MÜMİNLER KAFİRLERDEN AYIRT EDİLEREK TANINIR(HADİSİ ŞERİF)
Osmanlıların kutladığını ve benimsediğini……..kimileri buna hıdırellez diyorlar ben katılmıyorum falan….(F.GÜLEN-PRİZMA 3-NEVRUZ GERÇEĞİ BAŞLIĞI)
CEVAP: Nevruz
Nevruzun Türklükle, Müslümanlıkla, hatta İranla bir ilgisi yoktur. Cemşid ortaya çıkarmıştır. Mecusi bayramıdır. (Bezzâziyye)
Cemşid, İran’da ilk hükümet kuran Pişdani oğullarının 4. hükümdarı olup, 800 sene saltanat sürmüş, 500 sene İran’da kimse hasta olmadığı için, halk kendine tapmıştır. 21 Martta tahta çıktığı için, bugüne Nevruz demiş, yılbaşı ve bayram yapmıştır. İslamiyet’ten önceki kâfirlerin âdetlerini, tapınmalarını, bugün meydana çıkarıp "ecdad yadigârı" diyenler, bu işin aslını doğru bilmeyenlerdir. Böyle diyenlere kanmamalıdır. Yabancılar da bunu körüklüyorlar. Cemşid bin yaşında iken, Şeddadın yeğeni Dahhak ile savaşta yakalanmış, testere gibi olan balık kemiği ile ikiye biçilmiştir.
Cemşid, sekizyüz değil, bin yıl yaşamıştır. Bu sünnetullaha aykırı değildir. Eskiden insanlar çok yaşardı. Nuh aleyhisselamın 950 yıl, kavmi arasında kaldığı Kur'an-ı kerimde bildirilmektedir. (Ankebut 14)
OSMANLI hiçbir zaman nevruz kutlaması yapmamıştır.islama göre nevruzu bayram ve ibadet kabul etmek yoktur.dinimiz Hinduların bayram günlerini zerdüşlerin(ateşe tapanların) nevruzunu ve hristiyanların noel geceleriyle paskalyalarına hürmet etmeyi ve bugünlerde hediyeleşmeyi yasaklamıştır.
FETHULLAH GÜLENDEN BİR FETVA DAHA:
HANEFİ MEZHEBİ sünnetlerin yerine kaza kılınmasına pek yumuşak bakmamıştır.sünneti sünnet yerine kazayı da kaza yerine kılmak gerekir.demişlerdir.gerçi ibni nüceym bu hususta Şafii ve malikinin görüşünü benimsemişse de,farz namazını terkle zaten büyük günaha girilmiş olan insan o açığı kapatmak için bir de sünnetleri terk etmesi pek uygun olmasa gerek…..hadisi şerifte eksik farzların,kıldığı nafilelerle tamamlanacağını beyan buyrulmuştur.bu nedenle farzlar kaza edilmeli,nafilelerde nafile olarak kılınmalıdır….(F.GÜLEN-FASILDAN FASILA2 –KAZA NAMAZLARI KONUSU)
kuranı kerimin bazı ayetleri ve hadisi şerifler tarihi sürecini doldurduğu için bunlarla amel edilemez.kuranı kerimin gelmesiyle yürürlükten kalkmış olan İncil ve tevratın hükümleri hala geçerlidir.bugün ki incile ve tevrata inanan Yahudi ve hristiyanlar da cennetliktir.ehli kitap ile ilgili ayetler,hadisler tarihseldir.dolayısıyla bugünkü Yahudi ve hristiyanları değil,o dönemin insanlarını bağlar.(F.GÜLEN-HOŞGÖRÜ VE DİYALOG İKLİMİ SH:155-156) yine aynı kitapta sayın gülen;kuranı kerimde hristiyan ve Yahudilerle ilgili geçen sert ifadelerin uç noktaları temsil ettiğini,Yahudi ve hristiyanlarla diyalog kurup dostluk tesis edilebileceğini ,kuranın onları dost edinmek konusundaki nehyinin(yasağın) hususi şartlarda olduğunu,bunu umumileştirmenin kuranın ruhuna aykırı olacağına üstad bediüzzamanın MÜNAZARAT kitabında bildirdiğini ifade etmektedir.-sh:170------yahudileri ve hristiyanları kınayan ve azarlayan ayetler ya hz Muhammed döneminde yaşayan ya da kendi peygamberleri döneminde yaşayan bazı Yahudi ve hristiyanlar hakkındadır.(F.GÜLEN-KÜRESEL BARIŞA DOĞRU SH:45)
CEVAP: Akıl hastası değilse misyonerdir. Tarihsellik diye İslamiyet’i yıkmaya çalışanlar çıksa da, bu dine inanan ve onu yaşayan halis Müslümanların olacağını Peygamber efendimiz bildirmektedir. Dini yıkmaya önce hadislerden başladılar, işlerine gelmeyen hadislerin kimine uydurma, kimine zayıf dediler. Şimdi de, Kur’andaki âyetler o zaman içindi, şimdi geçersizdir demeye başladılar. Hatta, (O zamanki Yahudi ve Hıristiyanlar kâfir idi, şimdikiler değildir. O zaman Müslüman olmak için La ilahe illallah Muhammedün Resulullah demek şart idi, şimdi sadece La ilahe illallah diyen Müslümandır. Böyle inanana İsevi Müslüman denir) dediler. Bunlar, İslamiyet’i içten yıkmak için hazırlanmış oyunlardır.
O kişi, karısına, kızına miras hükmünü anlatamasa da, anlatanlar çıkar. Anlatan çıkmasa bile, Kur’anda bir hüküm varsa, buna inanmak şarttır. İnanmayan, bu hükümler o devre aitti diyen nasıl Müslüman olur? Böyle düşünmek, Allah’a ve Onun kudretine inanmamanın başka şeklidir. Hâşâ Allah, geleceği bilmez mi? Yirminci asrı, otuzuncu asrı bilemez mi? Bu miras hukuku, Arap toplumu içindir, yirminci asırda, miras şöyle olacaktır demekten aciz mi? Kur’an-ı kerime, dolayısıyla Allahü teâlâya nasıl böyle dil uzatılabiliyor? Hâşâ Allah, Arap toplumu için yanlış hükümler mi bildirdi? Arap toplumu, tefecilikle, faizcilikle uğraşıyor, içki içiyor, putlara tapıyor, kız çocuklarını diri diri toprağa gömerken, bunları yasaklamadı mı? Allah kimden korkacak da, doğru hükmü bildirmeyecektir?
(Kur’anda bildirilen namaz, oruç, zekat, hac gibi ibadetler de, o zamanki insanlar içindi, bugünkü modern insanın bunlara ihtiyacı yok) diyen tarihselciler de vardır.
Böyle bir ortamda, medyada konuşanlara, şahsi sözlerini din gibi anlatanlara uymayıp, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına yapışarak din gemisini kurtarana kaptan denir. Ne mutlu onlara.
3 dinden herhangi birine inanmak yeterlidir.mühim olan kelime-i tevhid inancıdır.hz Muhammedi kabul ve tasdik etmek şart olmayıp bir kemal mertebesidir.ehli kitapta,amentüde ittifak halindeyiz.(AHMET ŞAHİN –ZAMAN GAZETESİ-17.4.2000)---KURANI KERİM kuran ehline çağrıda bulunurken ;ey kitap ehli aramızda müşterek olan bir kelimeye gelin.nedir o kelime?allahtan başkasına ibadet yapmayalım.allaha kul olan başkasına kul olmaktan kurtulur.işte gelin sizinle bu mevzu üzerinde bütünleşelim.kuran devamla ,allahı bırakıpta bazılarımız bazılarımızı Rab edinmesin.diyor.dikkat edin bu mesajda Muhammedün Resulullah yok diyor.( Hoşgörü ve diyalog iklimi-sf-241/F.gülen )herkes Kelime-i Tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir .hatta Kelime-i Tevhidin 2. Bölümünü yani( Muhammed Allah’ın resulüdür )kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışıyla bakılmalıdır( küresel barışa doğru-sf.131/F.gülen )( Prizma 1-2 kitabındanda da aynı sözleri var ).)….elbette şimdi karanlıkta kalan hristiyan mazlumların çektikleri felaketler onlar hakkında bir nevi şehitlik denilebilir.(SAİDİ NURSİ-KASTAMONU LAHİKASI SF:111)
hz. İbrahimin mekanında ,haham-papaz-müftünün huzurunda kendisini kelime-i şehadet getirerek hem hristiyan hem de Müslüman ilan eden ve aynen çifte vatandaşlıkta olduğu gibi çifte dinde olduğunu belirten PROF.DR.LESTER İbrahim peygamberin mekanında dostlarının da dualarıyla .hayatımı bundan böyle MERYEM ile birlikte dini nikahlayarak sürdürmek istiyorum dedi….3 dinin dualarıyla ve salavat eşliğinde gerçekleşen nikah merasimi katılımcıları derin ve anlamlı düşüncelere sevketti.(ZAMAN GAZETESİ-15 NİSAN 2000-BAŞLIK DİYALOGTAN DÜĞÜNE)hristiyan erkeklerle evlenme yasağı devam ettiği sürece Avrupa Birliğine giremeyiz.mümtehine suresi 10.ayet buna engeldir.gerekli çalışmalar yapılmalı ve bu engel kalkmalıdır.(MEHMET AYDIN-STV)1999 PAPA 2.JOUN POUL roma da yaptığı bir konuşmada:hristiyan erkekler,Müslüman kadınlarla evlenebilmelidir.---söz konusu birleşme ile sadece bedenler değil,dinler de evlendirilmiştir.(ZAMAN-15 NİSAN 2000)
CEVAP:İSLAM tarihinde böyle bir evlilik ilktir.çünkü şu ayeti kerime buna hep engel olmuştur:bu kadınlar,o inkarcılara helal değildir.onlarda bunlara helal olmaz(mümtehine suresi 10.ayet)
Müslüman erkek kitapsız kâfirlerle evlenemez. Kitaplı kâfir kadınla yani Hıristiyan ve Yahudilerle evlenmesi caiz ise de, tahrimen mekruhtur, harama yakındır. Zimmi ile evlenmesi tenzihen mekruhtur. (Hindiyye) Müslüman kadın, kitapsız kâfirle evlenemediği gibi, ister harbi olsun, ister zimmi olsun hiçbir kitap ehli kâfirle de evlenemez. Evlenmeye karar verdiği zaman kâfir olur. (Redd-ül Muhtar)
Konu ile ilgili âyet-i kerimelerden üçünün meali şöyledir:
(Kitap ehli [Yahudi ve Hıristiyan] kadınlarla evlenmeniz helaldir.) [Maide 5]
(İmanlı kadınların kâfirlerle evli kalmaları helal değildir.) [Mümtehine 10]
(İman etmedikçe, müşrik [dinsiz, putperest] kadınlarla evlenmeyin. İmanlı bir cariye, beğendiğiniz, imrendiğiniz müşrik bir kadından elbette daha üstündür. Kadınlarınızı da, iman edinceye kadar müşrik erkeklerle evlendirmeyin! Mümin bir köle, müşrik bir erkekten elbette daha üstündür.) [Bekara 221]
bartelemous(papaz) un da ,f.gülenin de ortak dostu olan ve toplantı için özel bir davetle çağrılan (MARDİNE)(mardinde bütün dinler sıratı müstakimden geçti.)(GAZETECİ LAYLA UMAR)
CEVAP: Sadece semavi dinler tabiri geçer. Bunlar Hıristiyanlığı ve Yahudiliği hak din gibi göstermeye çalışan misyonerlerin sinsi bir oyunudur. İbrahimi dinler diye milleti toptan gayrimüslim yapmaya çalışıyorlar. Allahü teâlânın, İslamiyet’i göndererek yürürlükten kaldırdığı bozuk dinleri [Hıristiyanlıkla Yahudiliği] yürürlüğe koymaya ve ehl-i kitap denilen gayrimüslimleri Müslüman göstermeye gayret ediyorlar.
Allahü teâlâ, o dinler bozulduğu için, son olarak İslam dinini göndermiştir. O dinler bozulmamış bile olsa, sonraki gelen din önceki dini nesh eder, yürürlükten kaldırır. Onun için Hıristiyanlığı, Yahudiliği hak din gibi göstermeye çalışmakta, bir art niyet yoksa misyonerlerin tuzağına düşmekten başka şey değildir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(İbrahim, ne Yahudi, ne de Hıristiyan idi; o, Allah’ı bir tanıyan doğru bir Müslüman idi; müşriklerden de değildi.) [Al-i İmran 67]
Allah böyle buyuruyor, misyonerlerin uşakları, Hıristiyanlık ve Yahudilik için, İbrahimi din diyor. İbrahim aleyhisselam Hıristiyan veya Yahudi mi idi? Değilse ne diye ona böyle iftira ediliyor?
İbrahimi dinler perdesi altında gayrimüslimlere kucak açanlar, şu âyete de aykırı hareket etmiş olur:
(Sen, onların dinine uymadıkça, Hıristiyanlar ve Yahudiler senden hoşnut olmazlar. De ki "Doğru yol, ancak Allah’ın [bildirdiği İslamiyet] yoludur.") [Bekara 120]
Şimdiki Yahudi ve Hıristiyanlar, Muhammed aleyhisselama inanmadıkça, yani Müslüman olmadıkça ebedi Cehennemliktir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Beni duyup da Peygamber olduğumu kabul etmeyen Yahudi ve Hıristiyan, mutlaka Cehenneme girecektir.) [Hâkim]
Hazret-i İbrahim’in dini
Sual: Hazret-i İsa’nın dini önceki dinleri nesh etmesine rağmen, İslamiyet gelmeden önce Hicaz’da İbrahim aleyhisselamın dini üzerine oldukları kitaplarda yazılıdır. Niye İsa aleyhisselamın dini ile değil de, İbrahim aleyhisselamın dini ile amel ediliyordu?
CEVAP
O zaman İsa aleyhisselamın dini doğru olarak Hicaza gelmemişti, bozuk halde gelmişti. Bozuk gelince orada dini bilenler, böyle din olmaz dediler. İsevilik gibi, Yahudilik de, Hicaza bozularak gelmişti. Bu yüzden İbrahim aleyhisselamın dini ile amel etmeye devam ettiler. Peygamber efendimizin mübarek anne ve babaları da bu bakımdan İbrahim aleyhisselamın dininde idi. Daha sonra diriltilerek, Muhammed aleyhisselamın ümmetinden de oldular.
Papazların isyanı:::...
Papazların evlenmemesini de Allahü teâlâ emretmemiştir. Kendileri uydurmuştur. (Hadid 27)
Allahü teâlâ, papazların evlenmesini niçin yasaklasın? Bunu daha önceki rahiplerin uydurduğunu bilen papazlar, gayri meşru yoldan bu işi beceriyorlar. AIDS’li papazlar az değildir. Papazların günahları affetme yetkisi de çok gariptir. Papazın günah çıkarma yetkisi olunca, ne diye günah işlemekten çekinsin? Kısacası Hıristiyanlık hurafelerle doludur.
Basında yer alan bir haber:
Papazların isyanı
NEW YORK- Rahiplerin cinsel taciz ve çocuklara tecavüz eylemleri sebebiyle Katolik dünyası tarihinin en derin sosyal krizini yaşıyor. Aynı inancı paylaşan yaklaşık bir milyarlık Katolik dünyasının kalbi olan Vatikan’da çok itibarlı olarak kabul edilen iki rahibin sapıklıkla suçlanarak Papa tarafından görevden alınmasından sonra 60 milyon mensubu bulunan Amerikan Katolik Kilisesi’nde de sorgulama dönemi başladı. Yaşanan skandala değinen Time dergisi son sayısında, “Kilise Kurtarabilir mi?” başlığıyla konuyu kapaktan verirken, Katolik Kilisesi’nin devamlı taban kaybettiği belirtildi. Habere göre son yirmi yıl içinde tacize uğrayanlara bir milyar dolara yakın tazminat ödendiği de ortaya çıktı. Bunu çözmek için Amerika’nın önde gelen rahipleri, bu kuralın değiştirilerek, evlilik müessesinin rahipler için de olmasının şart olduğunu ileri sürdüler.
Amerika’nın tanınmış rahiplerinden Frank Mccourt, bu konuda “Evlenme yasağı insan doğasına aykırı, papazları günaha teşvik eden bu kural kaldırılmalı. Kilise kendi bindiği dalı kesiyor” diye konuştu. Florida Eyaleti’nin gözde kesimlerinden Palm Beach’te saygın bir din adamı olarak tanınan, 65 yaşındaki rahip Joseph Keith Symons sübyancı olduğunu itiraf etti ve görevinden istifa etti. Kimliği gizlenen bir erkeğin geçen ay Symons’u suçlamasının ardından sübyancı rahip suçunu itiraf etmek zorunda kaldı. İspanya’yı karıştıran eşcinsel rahip olayı da, daha önce İtalya’da yaşanmış ve kitap olarak da yayınlanmıştı. Eşcinsel Bir Rahibin İtirafları “Türkçe’ye de çevrilerek 2001 yılının Ekim ayında yayınlandı. Kitap Katolik dünyasında tartışma başlattı.
Vatikan’ı sarsan skandal
Polonyalı Başpiskopos Juliusz Paetz, genç rahip adaylarıyla sapık ilişkide bulunduğuna dair suçlamalarının ardından önceki gün istifasını Vatikan’a sunmak zorunda kaldı. Katolik kilisesini temellerinden sarsan skandal sonrası rahibin istifasını kabul etmek zorunda kalan Papa John Paul de yaşanan olayları utanç verici olarak nitelendirdi. Poznan’da görev yapan 67 yaşındaki Başpiskopos’un, papaz okullarındaki genç papaz adaylarının odalarına gece gizlice girdiği ve sapık ilişkide bulunduğu iddia ediliyordu. Polonya’da yayınlanan bir çok gazetede yer alan habere göre, Poznan’daki rahipler Başpiskopos Paetz’in sapık ilişkisinden uzun süredir haberdar idiler ve bunu Vatikan’a haber verdiler. Vatikan uzun bir süre geçtikten sonra Kasım ayında, bir soruşturma ekibi gönderdi. (Türkiye, 29.3.2002)
bilhassa ahirzamanda Hristiyanlığı şefkat,sevgi,af,hoşgörü ve diyalogta temsilini bulan MESİHİYET CENAHI, ön planda olacaktır.(AKSİYON-14-20 ŞUBAT 1998)
CEVAP:her din de elbette buna İslamiyet de dahil mutlaka Hristiyanlığın inançlarına tekabül eden bir yön bulunmaktadır.dinler ve bu arada İslam ,Hristiyanlık esas alınarak onunla çatışmayan bilakis Hristiyanlığı kabul edecek bir şekilde yorumlanmalı ve bu yolla hristiyanlığın önü açılmalıdır(VATİKAN-BÜTÜN AVRUPA GAZETELERİ)
MESİHİYET CENAHI:Hristiyanlıktır.islamın Hristiyanlık boyutunu öne çıkaralım derken,islamı hristiyanlaştıralım diyor dersek abartmış sayılmayız.isimsiz hristiyan ya da vaftiz edilmemiş hristiyan kavramı;hristiyan olmayan dinlerdeki ve kültürdeki mesihi (hristiyani) ögeleri benimseyen kimselere verilen adtır.(Vatikan).nurcular yukarda kendi ağızlarıyla söylüyorlar diyaloğun islamı hristiyanlaştırmak olduğunu….
Bugünkü Tevrat ve İnciller:::...
İyice tetkik edilirse, Tevrat ve İncillerde mevcut olan yazıların üç membadan geldiği kolayca görülür:
1- Bunların bir kısmı Allah kelamı olabilir.
2- İkinci kısımda yazılı olan sözler Peygamberler tarafından söylenilmiş olabilir.
3- Üçüncü kısımdaki sözlerin bir kısmı İsa aleyhisselamın havarileri tarafından bir kısmı bazı tarihçilerin rivayetlerinden, bir kısmı ise, kimin tarafından ve niçin söylendiği bilinmeyen rivayetlerden ibarettir. Bugün elde bulunan Kitab-ı mukaddesin büyük bir kısmında, kim tarafından söylenildiği bilinmeyen, fakat muhakkak insan sözü olduğu hemen anlaşılan sözler çoktur. Bunları Allah kelamı olarak kabul etmek imkansızdır.
İçinde bir kısım Allah kelamı, bir kısım Peygamber sözü, fakat büyük bir kısmı insanların muhtelif rivayetleri bulunan bir kitap Allah kelamı olarak kabul edilemez. Hele (insan sözü) olan kısımlarında türlü türlü yanlışlıklar bulunması, aynı hususu anlatanların birbirinden çok farklı ifadeleri, verilen rakamların birbirini tutmayışı bugünkü Tevrat ve İncillerin tamamen bir insan eseri olduğunu açıkça ispat etmektedir. Bugünkü İncillerin Allahü teâlânın kelamı mı, yoksa insan eseri mi olduğu hakkında Hıristiyan din ve fen adamları ne diyorlar?
Moody İncil Enstitüsü’nden Dr. Graham Scroggie, İncil Allah kelamı mı? adlı kitabında diyor ki:
(Kitab-ı mukaddes insan eseridir. Bazı kimseler, neden olduğunu anlamadığım sebeplerden ötürü, bunu inkâr etmektedir. Kitab-ı mukaddes, insanların dimağında teşekkül etmiş, insanlar tarafından, insan dili ile insan eli ile yazılmış ve tamamen insan karakteri taşıyan bir eserdir.) [S.17]
Hıristiyan din adamı olan Kenneth Cragg ise şöyle diyor:
(Kitab-ı mukaddesin Ahd-i Cedid kısmı, Allah sözü değildir. Burada doğrudan doğruya insanların anlattıkları hikayeler ve herhangi bir işin nasıl yapıldığını gören insanların görgü şahitliği vardır. Sırf insan sözü olan bu kısımlar, kilise tarafından insanlara Allahü teâlânın kelamı gibi nakledilmektedir.)
Teolog Prof. Geyser:
(Kitab-ı mukaddes Allah kelamı değildir. Ama, buna rağmen kutsal bir kitaptır) diyor.
Demek ki, bugünkü Kitab-ı mukaddes hakkında, Batılı ilim adamları ile birlikte vereceğimiz karar şudur: Kitab-ı mukaddes, Allah kelamı değildir. Allah kelamı olan hakiki Tevrat ve İncil, bugün tamamen başka bir kitap haline dönüşmüştür. Bugünkü İncillerde Allah kelamı olması düşünülebilen sözler yanında, başkaları tarafından ilave edilen birçok sözler, tahminler ve hikayeler vardır.
İncillerin hepsi Allah kelamı olsa bile, Kur’an-ı kerimde olduğu gibi, bir medeni hukuk, bir ceza hukuku yoktur. İncillerle bir muhtarlık bile idare edilemez.
İkinci husus, İnciller Allah kelamı bile olsa, artık onlar nesh edilmiştir. Âdem aleyhisselama, Nuh aleyhisselama inen kitapların aslı bulunsa bile onlarla amel edilemez, çünkü onlar yürürlükten kaldırılmıştır. Allahü teâlâ kaldırmıştır. Onun en son gönderdiği din ile amel etmek gerekir. Öyle olmasa idi, Allah bir tek kitap gönderir, bütün peygamberlere bununla amel edin derdi. İman edilecek hususlar bütün dinlerde aynı olduğu gibi amel edilecek hususlar da aynı olurdu. Hıristiyanlığı nesh etmese idi, Müslümanlığı göndermezdi.
İncillerin değiştirilmesi
Sual: Dört incilin zaman zaman değiştirilip basılmasının sebebi nedir?
CEVAP
İncilleri zamanın şartlarına uydurabilmek ve dört İncil arasındaki çelişkileri azaltmak için değiştiriyorlardı. Bir başka sebebi de, kazanç sağlamak içindir, çünkü ister inansın, ister inanmasın, her Avrupalının evinde bir Kitab-ı mukaddes [Tevrat ve İncil] vardır. Hele Avrupalı köylülerin çoğu, Kitab-ı mukaddesten başka bir kitap okumazlar. Avrupalıların kültür seviyesi, çok kimsenin zannettiği kadar yüksek değildir. Köylerde oturanlar okuma yazma bilirlerse de, dünyadan haberleri yoktur. Ancak Kitab-ı mukaddes okurlar. Onun için, gözden geçirilmiş ve düzeltilmiş her yeni Kitab-ı mukaddes, milyonlarca nüsha basılmakta ve basanlar her sene milyarlar kazanmaktadır.
hristiyan islam diyaloğu Almayada 30.yılını doldurmaktadır.ancak bu diyaloğun uzun yıllar belli ve dar gruba mahsus olarak kalmıştır.bu diyaloğa canlılık veren akım NURCULUKTUR.çünkü cemaat diyaloğu çok açık yürütüyor.(soru soran gazeteciye hitaben):bu sözleri sizleri memnun etmek için değil,konuyu 20 yıldır çok sıcak takip eden birisi olarak söylüyorum.(NURCULUK ÜZERİNE UZMAN BİR ORYANTALİST DOÇENT DR.URUSMOS SPIKER SÖYLÜYOR-AKSİYOM 17.23.1993 SH:29)
TÜRKİYE AVRUPA BİRLİĞİNE girmek istiyorsa dini çoğulculuğu kabul etmelidir.(PATRİK BARTELEMOUS-MİLLİYET GAZETESİ RÖPORTAJI)
Dini çoğulculuk-2 anlama gelmektedir-------a)İslam bu ülkenin tek dini olamaz,Müslümanlığın yanına hristiyanlığı eklemeden AB ne giremezsiniz b)İslam akaid olarak hristiyanlığın da hak olduğunu kabul etmektir.
Katolik klisesi herkesle diyaloğa girmek ve onları Hristiyanlaştırmak zorundadır.DİYALOG Katolik klisesi için bir HRİSTİYANLAŞTIRMA ARACIDIR.(LATECHİZM)---HRİSTİYANLIĞIN RESMİ İHTİLALİDİR
Diyalog klisenin incili yayma amacının bir parçasıdır.(2.vatikan 1996 papa 6.paul tarafından kurulan hristiyan olma sekreteryasında 1973 yılında sekreterlik görevine getirilen KARDİNAL DİYETTO ROZANNO)
*Hristiyan ve Yahudilere tabi olmayın yoksa sizi kafir yaparlar.(ali İmran 100.ayet)
Şimdi dinlerarası diyalog sürecinde akla gelen düşüncelerden biri de şu:3 tanrıya inanan bir papazla-tevhide inanan bir imam(f.gülen) ne konuşabilir.bence ikisinden birisi yalan söylüyor.
Ünlü Siyonist ADL ve Kardinal O’CONNER papadan randövü almada kilit rol üstlenen ADL daha önce zaman gazetesinde :dünyanın en tehlikeli ve en karanlık Yahudi Siyonist örgütlerinden birisi olarak tanıtılmıştır.görüşme de(diyalogta ADL nin işi ne ?)
CEVAP:f.gülen papa görğşmesinde bizzat bulunan ALAADDİN KAYA AKTÜEL dergisine verdiği mülakatta 1 soru üzerine ADL nin orada ki rolünü şöyle açıklıyor:ADL nin görüşme isteği sizden gitmedi mi yani-sorusu üzerine:- bu ve benzeri konularda biz her zaman görüşmek arzusundayız.ama bu görüşme arzusu bizi çok iyi tanıyan hristiyan kesimindeki insanların ortaya attığı bir hadisedir.ADL bizim görüşlerimizi destekliyor ve güçlü olmamızı arzu ediyor.mesela ABD deki kardinal O’CONNER önemli bir isim.papanın sağ kolu olarak kabul ediliyor.museviler,sizi illaki onunla görüştüreceğiz dediler.
Görüşme için talep onlardan gelmiş olmasıa rağmen ilgili zat O’CONNER için:2 aydan evvel randövü alamayız deyip hocaefendinin(f.gülenin) yanına girdi.bahsi geçen zat,MESUT YILMAZA ÖDÜL veren teşkilatın başkanı MR HUDSON,dışarı çıktığında ALAADDİN KAYA-bu görüşme 2 gün sonra gerçekleşecek dedi.
KARDİNAL O’CONNER 60 milyonlık Katolik cemaatinin amerikadaki en kıdemli lideridir.f.gülen kardinal o’conner ile görüştükten sonra’’avrupa kapıları tamamen açılmıştır’’diyor.kardinal ise f.gülen için:SİZ BATI DÜNYASINA UMUTSUNUZ DİYOR?????(KAYNAK:O ZAMANKİ BÜTÜN GAZETE VE MEDYALAR)
2 DOSTU BULUŞMASI,2 aynı yolcunun kucaklaşması,derin bir sohbet birlilik,çok özel bir sevgilere atıfta bulunan AKSİYOM DERGİSİ kapak kısmında kısaca şöyle diyor:papanın f.gülenin elini sımsıkı tutup öyle poz vermesi,bence çok önemli bir olay herkese bunu yapmıyor.(167.SAYI)
CEVAP:hiçbir sebeple Yahudi ve hristiyanları dost edinmeyin.bunun için ürettiğiniz her gerekçe yalandır.sen onların dinine uymadıkça ne Yahudiler ne de hristiyanlar asla senden razı olmazlar.(bakara suresi 120.ayeti kerime)
Fakat kardinal,Vatikan papa vs,f.gülenden razı olduklarını basbas bağırıyorlar?????
*görüşmede f.gülen papaya değerli bir ipek halıyla işlenmiş gümüş vazo ve ipek halı hediye ediyor.papa ise hristiyanlığın kurucusu dedikleri,AZİZ PAVLOS VE AZİZ PETROSUN tablosunu veriyor-----f.gülene hediye edilen bu kabartmalar acaba kimin duvarlarını süsleyecek??? “Bu resimleri yapanlar, kıyamet gününde azaba uğrayacaklardır, onlara yaptığınızı diriltin denilecektir.HADİSİ ŞERİF
Yahudi iş adamı ÜZEYİR GARİH şöyle diyor:f.gülenin hetbeli adadaki ruhban okulunun açılması konusunda devlet icalinin daha anlayışlı olmasını istemesi onun gönlündeki engin hoşgörünün ispatıdır.(AKSİYOM 1 EYLÜL 2001)
:camiye niyet,ruhban okuluna kısmet.yahudi mezarlığında yatan üzeyr garih in,f.gülene övgüsü dikkat çekici…vatikanın İstanbul temsilcisi consonyör moroviç in televizyon programına elinde cevşenle çıkıp f.gülene övgüler dizmesi de ilginç….
çoğu kimseyi dolarlarıyla kendisine bağlayan MOON un f.gülenle özel bir dostluğu olmuştur.KASIM GÜLEK bu bağlantının adresidir.KASIM GÜLEK VE F.GÜLEN çok iyi dostturlar.MOON cu kasım gülek in cenazesini yakın dostu f.gülen kıldırmıştır.
:MOON hristiyan bir rahiptir.amerika da THE WASHİNGTON PAST gibi etkili bir gazete dahil olmak üzere medya patronluğu ve zenginliği ile ünlüdür.kendisini MESİH ilan etmiştir.CIA nın kontrölünde olduğu biliniyor.KASIM GÜLEK zengindir ve MOON un Türkiyedeki temsilcisidir.zaman gazetesinin ilk matbaa tesislerini MOON un medya kuruluşlarından alarak getiren bizzat,amerikadan takip eden kişi kasım gülektir.ayrıca MOON un avrupadaki an büyük televizyon kuruluşlarından birinin adının SAMANYOLU televizyonu olması da düşündürücü???
bu bir devrim….hz İbrahim sempozyumu ilginç bir evliliğe vesile oldu.DİYALOGTAN DÜĞÜNE.sosyoloji prof.hristiyan lester kurtz ve gazeteci Müslüman Meryem kurtzun nikahları,urfa daki İbrahim camiinde müftü,haham ve papazın huzurunda kıyıldı.hem hristiyan,hem Müslüman….aynen çifte vatandaşlıkta olduğu gibi çifte dinli…..(ZAMAN GAZETESİ 14 NİSAN 2000) 3 dinden herhangi birine inanmak yeterlidir.mühim olan kelime-i tevhid inancıdır.hz Muhammedi kabul ve tasdik etmek şart olmayıp bir kemal mertebesidir.ehli kitapta,amentüde ittifak halindeyiz.(AHMET ŞAHİN –ZAMAN GAZETESİ-17.4.2000)
diyaloğu yapan nurcular.nikahı kıydıran da bunlar.gazetelerine yazan da bunlar.bu ittifak ısrarını samanyolunda Pazar sohbetinde sürdüren yine nurculardır.
kelime-i tevhidin 2.kısmını(MUHAMMED ALLAH IN RESULÜDÜR) demeye gerek yoktur.hatta demeyenlere rahmet gözüyle bakılmalıdır.(f.gülen-küresel barışa doğru sf:131)Tercan ali baştürk gibi arkadaşlarınızın yönetiminde öğrenciler,21 nisan 2000 Cuma sabahı yurtdışındaki okullardan istanbu a getiriliyor.Bartholomeos ,papaz Morothvich,zaman dan da Abdullah aymaz ve gazeteciler ve yazarlar vakfından Harun tokok ziyaret ettiriliyor.sonunda da hristiyan-müslüman-yahudi öğrenciler belli zamanlarda birlikte ortak ibadet etme kararı alıyorlar.(ÇAĞLAYAN DERGİSİ-NİSAN 2000,TABULARI YIKAN SEYEHAT ,TERCAN ALİ BAŞTÜRK)
İSLAM BİLGİNLERİ hristiyanların Yahudilerin Zerdüştlerin hatta Budist gibi herhangi bir şekilde 1 tanrıya inananların cennete gireceklerini kabul ederler,diye beyanat veren felsefeci-teolog KARLIĞA EFENDİ de sizin diyalog çalışmalarınızın ve stv de ki Pazar sohbetlerinizin demirbaşı.bu beyanatı veren de sizin teolog.temize çıkarma operasyonuna tutulan gülen efendinin röportajı da sizin.yazan da hürriyet gazetesi(hürriyet gazetesi-17 nisan 2004)
Okul da nurcuların,öğrencilerde. getirenler de.haber yapan AYMAZ da sizin TOKOK ta.patrik bartelemous da sizin,papaz marotvich de,ortak ibadet etme kararı da nurcuların.
Türkiye de hristiyan Müslümanların başlattığı çalışmalar sonucunda dağıtılan İncil sayısının miktarı milyonlar,açılan kilise evlerinin sayısı 25 bine ulaştı.(ZAMAN GAZETESİ-2 MART 2005-SERKAN TALAN)HRİSTİYANLAŞTIRILAN BİNLERCE GENCİMİZİN haberlerinden öte mevkuteler,2001 den bu taraf artık.-eski nurcu papazın öyküsü-nurcu papaz ve ateisti-nurcu oldu şimdi başbapaz-(star,milliyet gazetesi 15 aralık 2001-tempo dergisi 28 mart 2005)
yukardaki haberler dolup taşarken sesini çıkarmayan da nurcular------şimdi tünediği ekranlardan veya aynı gazete köşelerinden :yalan,yok canım nerde o kadar klise ev diye konuşan da siz.
1.bin yılda Avrupa hristiyanlaştırıldı.2.bin yılda Amerika ve Afrika hristiyanlaştırıldı.3.bin yılda ise asya yı(türkiyeyi)hristiyanlaştıralım.(PAPA 2. POUL)
Diyalog kilise şartları çerçevesi misyoner ve incili öğreten bir cemaat olarak yapılıyor.diyalog,kilisenin incili yaymak amaçlı misyonunun çerçevesi içinde yeralır.(PİETRO ROSSANO-VATİKAN KONSİ SEKRETERİ)
Bütün insanlar hz isa ya döndürülmeli.bütün insanlar vaftiz olarak klisede birleşmeli ve onun vücudu olan kliseye girmelidir.yollar,usüller,metotlar değişir,ama hedef hiç değişmez.bütün insanları hristiyanlık dinine sokmaktır nihai maksadımız.(TOWARDS A POSTORAL APPROACH TO CULTURE-VATİKAN YAYINI)
Hristiyanlık Afrika ya geldiğinde toprakları madenleri,hristiyanların ise ellerinde sadece İncilleri vardı.hristiyanlar bize gözlerimizi kapayarak dua ve ibadet etmemiz gerektiğini telkin ettiler.gözlerimizi açtığımızda ,onlar bizim topraklarımızı ,madenlerimizi,biz deonlarınincillerini almıştık.onların elinde topraklarımızın tapuları,bizim elimizde İncil vardı…(KENYANIN İLK BAŞKANI JOMO KENYETTA----1889-1978)
TARİHTE AFRİKAYA YÖNELİK İLK MİSYONERLİK HAREKETLERİ,BU HAREKETİN SADECE DİNİ TELKİN OLMAKTAN ÇOK,SİYASİ,SOSYAL VE EKONOMİK AMAÇLA BİR İNANÇ VE KÜLTÜR COĞRAFYASI OLUŞTURMA TEŞEBBÜSÜ OLDUĞUNUN EN AÇIK GÖSTERGESİDİR.
Fethullah Gülen ve Diyalog ile yok etmek istedikleri değerler::
Papalığa göre, Hıristiyanlaştırmada en büyük engel; Müslümanların, Muhammed aleyhisselamın son peygamber olduğu, O’na inanmayıp yolunda gitmeyenlerin, sonsuz olarak Cehennemde kalacağı, inancıdır. Buna bağlı olarak da; son dine inanmayıp Müslüman olmayanların düşman kabul edilmesi, Müslüman olana kadar bunlarla mücadele edilmesi inancı.
Bu inancın kırılması için ortaya yeni fikirler attılar. Bu fikirleri yerleştirmek için, Papaz Thomas Michael 1987’de Türkiye’ye geldi. Bazı İlahiyat fakültelerinde seminerler verdi. Bu fikirlerin devamlı kendileri tarafından seslendirilmesinin tepki doğuracağını bildikleri için de, düşüncelerini yayma işini İlahiyat fakültelerinde ikna ettikleri bazı akademik kadrolara havale ettiler.
Bu, İslamın temel inancına aykırı fikirleri iki ana grupta toplayabiliriz:
1- “Kur’an-ı kerimin bazı ayetleri ve bazı hadis-i şerifler tarihi sürecini doldurduğu için bunlarla amel edilemez. Kur’an-ı kerimin gelmesiyle yürürlükten kalkmış olan İncil ve Tevrat’ın hükümleri hâlâ geçerlidir. Bugünkü İncillere ve Tevrata inanan, Yahudi ve Hıristiyanlar da cennetliktir. Ehl-i Kitap ile ilgili âyetler, hadisler tarihseldir, dolayısıyla bugünkü Yahudi ve Hıristiyanları değil o dönemin insanlarını bağlar.”
Nitekim, ülkemizde dinlerarası diyaloğun önde gelen temsilcisi Fethullah Gülen, bu konu ile ilgili âyetleri yorumlarken; Yahudi ve Hıristiyanlarla ilgili Kur’an-ı kerimde geçen ayetleri, bilinen manalarının dışında çok farklı bir düzeyde ele alıyor: Ayetlerde geçen düşmanlığın o günün Yahudi ve Hıristiyanlarını içine adığını, Kur’anın kullandığı aynı üslup, bugünün Yahudi ve Hıristiyanlarını içine alacak diye bir şart, bir mecburiyet olmadığını, ayetlerin kesin, fakat bugünkü Yahudi ve Hıristiyanları içine aldığının kesin olmadığını, ifade etmektedir.
( Hoşgörü ve Diyalog İklimi s.155-156)
Yine aynı kitapta, Sayın Gülen, Kur’an-ı kerimde, Hıristiyanlarla, Yahudilerle ve Müşriklerle ilgili geçen sert ifadelerin uç noktayı temsil ettiğini,Yahudi ve Hıristiyanlarla diyalog kurup dostluk tesis edilebileceğini, Kur’anın onları dost edinmemek konusundaki nehyinin (yasağının) hususi şartlarda olduğunu; bunu umumileştirmenin Kur’anın ruhuna aykırı olacağını, Üstad Bediüzzamanın “Münazarat” kitabında bildirdiğini ifade etmektedir. (s.170)
Hocaefendi, aynı konularla ilgili hadisleri yorumlarken de, “Yahudileri ve Hıristiyanları kınayan ve azarlayan âyetler ya Hazret-i Muhammed (A.S.M) döneminde yaşayan ya da kendi peygamberlerleri döneminde yaşayan bazı Yahudi ve Hıristiyanlar hakkındadır.” diyor.
( Küresel Barışa Doğru, s.45)
Halbuki, bugüne kadar hiçbir İslam alimi
bu âyet ve hadislerin tarihsel olduğunu,
geçerliliğini yitirdiğini söylememiştir.
Aksine, kıyamete kadar
geçerli olduklarını ittifakla bildirmişlerdir.
Adem aleyhisselâmdan, Muhammed aleyhisselâma kadar, dinlerin nesh edilmesi, semavi kitapların, âyetlerin nesh edilmesi yani yürürlükten kaldırılması Allahü teâlâ tarfından yapılmıştır. Kur’anın bazı âyetlerinin veya bunların açıklaması olan hadislerin tarihsel olduğunu, geçerliliğinin kalmadığı iddiası, ve bunu savunmak yeni bir kitap veya Peygamberin geldiğini söylemek olur ki, bu da İslam inancına göre küfürdür.
Resulullah efendimiz, İslamiyeti kabul etmeyen Yahudilerin ve Hıristiyanların, Allah’a iman etmiş sayılmayacağını bunların Cehennemlik olduğunu bildirmiştir.
Dört büyük müctehid imamdan biri olan İmam-ı Ahmed bin Hanbel’in meşhur hadis kitabı olan El-Müsned isimli eserde, sahabeden Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği şu hadis-i şerif bunu açıkca göstermektedir:
“Allah Resûlü’ne biri geldi ve ‘Ey Allah’ın elçisi! Hıristiyanlardan Allah’a ve Resulü’ne inanarak İncil’e sâdık biri veya aynı şekilde Allah’a ve Resûlü’ne inanarak Tevrat’a bağlı biri, sonradan sana tâbi olmazsa, bu kişiler hakkında ne buyurursunuz?’ dedi.
Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, bu ümmetten biri veya Yahudi ve Hıristiyan bir kişi beni dinlemez ve getirdiğimi kabul etmeden ölürse, kesinlikle Cehennemlik olur.”
Bu konu ile ilgili diğer bazı hadis-i şeriflerde de şöyle buyuruldu:
“Beni duyup iman etmeyen Yahudi ve Hıristiyan elbette Cehenneme girecektir.” (Hakim)
“Cennete sadece Müslüman olan girer.” (Buhari)
2- “Üç dinden herhangi bir dine inanmak yeterlidir. Mühim olan kelime-i tevhid inancıdır. Hz. Muhammed’i kabul ve tasdik etmek ise şart olmayıp bir kemal mertebesidir” diyorlar.“Ehli kitap ile amentüde ittifak halindeyiz.” İddiasında bulunuyorlar.
(Ahmet Şahin, Zaman- 17.4.2000)
Nitekim, Fethullah Gülen, “Kur’an-ı kerim, Kitap ehline çağrıda bulunulurken, “Ey kitap ehli! Aramızda müşterek olan bir kelimeyi gelin.” Nedir o kelime? “Allahtan başkasına ibadet yapmayalım”. Allaha kul olan başkasına kul olmaktan kurtulur. İşte gelin, sizinle bu mevzu üzerinde birleşip bütünleşelim. Kur’an devamla, “Allahı bırakıp da, bazılarımız bazılarımızı Rab edinmesin” diyor. Dikkat edin, bu mesajda, “Muhammedün Rasûlüllah” yok.” diyor.
(Hoşgörü ve Diyalog İklimi. S.241)
Fasıldan Fasıla kitabında da,“Herkes kelime-i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir. Hatta kelime-i tevhidin ikinci bölümünü, yani ‘Muhammed Allah’ın resülüdür’ kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışıyla bakmalıdır… ” demektedirler.
(Küresel Barışa Doğru-131)
Halbuki ayet-i kerimede, “Rahmetim her şeyi kaplamıştır” buyurulduktan sonra, “(Rahmetim) Allah’tan korkup, haramlardan kaçan, zekâtlarını veren ve ayetlerimize inananlar içindir” buyuruluyor. (Araf 156)
“Allah indinde hak din ancak İslâmdır.” (A. İmran 19)
“İslâmdan başka din arayan, bilsin ki, o din asla kabul edilmez.” (A. İmran 85) buyuruluyor.
Şu âyet-i kerimeler de, Allaha iman için, Resulullaha inanıp itaat etmenin şart olduğunu bildiriyor:
“Resule itaat eden, Allaha itaat etmiş olur” (Nisa 80)
“Deki, “Allaha ve Peygambere itaat edin! Eğer itaat etmeyip yüz çevirirlerse, (kafir olurlar) Elbette Allah kafirleri sevmez.” (Ali imran 32)
“Allah ve Resulüne itaat eden Cennete, etmeyen Cehenneme gider” ( Feth 13)
Görülüyor ki, gayri müslimlerle aramızda iddia edildiği gibi bırakın ittifakı, benzerlik bile yok. Hıristiyanlarla aramızdaki inanç farklılıkları çok ise de birkaçını bildirelim:
Amentüde ittifak var mı?
1- Biz bir Allah’a inanırız. Onlar üç ilaha inanırlar. Hz. İsa’ya tanrının oğlu ve tanrı diyorlar. Onlar melekleri kız gibi görüyorlar, biz ise, meleklerde erkeklik dişilik olmadığına inanıyoruz. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:
“Allah ile birlikte başka ilâh edinen cehenneme atılır.Rabbiniz oğulları size ayırdı da kendisi için kız olarak melekleri mi edindi? Elbette vebali çok büyük söz ediyorsunuz.”
(İsra 39, 40)
2- Onlar tanrı gökte derler, biz Allah’ı mekandan münezzeh biliriz.
3- Biz semavi kitapların hepsine inanırız, onlar, Kur’an’a inanmazlar.
4- Biz bütün peygamberlere inanırız, onlar, Muhammed aleyhisselama inanmazlar.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
“Bana iman etmeyen Yahudi ve Hıristiyan, mutlaka Cehenneme girecektir.” (Hakim)
5- Biz hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna inanırız, onlar, (Tanrı kötülükleri takdir etmez) derler.
Görüldüğü gibi, Diyalogcuların ortaya attığı fikirler İslâm dininin genel hükümlerine aykırıdır, İslam dininde yeri yoktur. İncil ve Tevrat’ın hükümleri Kur’an-ı kerimin gelmesiyle nesih olmuş, yürürlükten kalkmıştır. Kur’an-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin bütün hükümleri kıyamete kadar geçerlidir. Bunların bazılarının tarihsel olduğu için yürürlükten kalktığını iddia etmek, Kur’an-ı kerime ve Allah indinde dinin İslam olduğuna inanmamak olur. Allahü teâlâ, kıyamete kadar değişmemek üzere İslamiyeti bütün insanlara din olarak göndermiştir.
http://www.facebook.com/DindeREFORMCULAR =bakalım f.gülen şimdi ne diyor: Biz ne hristiyan ne Yahudileri ne de islamiyeti menşei (kaynak-kök) itibariyle birbirinden ayrı görmüyor,aksine ayetler ve hadisler ışığında onlara ehli kitap adı vererek ,davranışlarımızı o çizgide ayarlamaya çalışıyoruz.mesela biz ateistle evlenemezken.bir hristiyanla evleniyor ve bir yahudinin kestiğini yiyebiliyoruz……..günümüzde Muhammed hamidullah gibi değerli ilim adamları Brahmanizm hakkında da aynı düşünceyi paylaşırlar.-kimbilir belki Budizm sistemide ilahi dinlerin dayandığı gibi bir asla dayanıyordur ve brahmanizimden farklı bir dindir.-kanaatime göre kuranı kerim ,saf hristiyan imanını ve hz isa as ı anlatmasaydı ,bugünki tahrif olmuş şekliyle hristiyanlığı anlama da bizler de zorluk çekerdik.tesli ve ekonim-iselase anlayışını izah edemezdik.—mesela sokratesin genel düşüncelerine bakınca onda bir,ALLAH inancı olduğunu da görmek mümkündür.(F.GÜLEN-PRİZMA 1-DİNLERİN TEVHİDİ KONUSU)
CEVAP:daha öncede sokratese peygamber olabilir sözünü açıklamıştık.sokrates felsefecidir.felsefeciler dini kafalarına göre yorumlayan akla uymayan hiçbirşeyi kabul etmezler.mesela ahret,kıyamet akılla ölçülmez diye inanmazlar.geçi sokratesin kim ne olduğunu sizler daha iyi biliyorsunuz….
f.gülen m.hamidullahın kim olduğunu bilmiyor galiba.yukardaki diğer dinlere kısaca cevap verdikten sonra-m.hamidullahı da anlatacağız…..sayfamız da...
(Hak din yalnız İslam’dır.) [Al-i İmran 19] (Allah, Resulünü, hidayet ve hak din, İslamiyet’le gönderdi. İslam dinini, diğer dinler üzerine üstün kıldı. [Muhammed aleyhisselamın hak] Peygamber olduğuna şahid olarak Allah yeter.) [Feth 28] (Sizin için din olarak İslam’ı beğendim.) [Maide 3]
(İslam’dan başka din arayanın bulacağı din asla kabul edilmez.) [Al-i İmran 85] Bu konudaki iki hadis-i şerif meali şöyledir:
(Her Peygamber yalnız kendi kavmine geldi, ben ise bütün insanlara gönderildim.) [Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai]
(Benden önce hiçbir Peygambere verilmeyen beş şey bana verildi. Bunlardan birisi, her Peygamber sadece kendi kavmine gönderilirken ben bütün dünyadaki insanlara gönderildim.) [Buhari, Müslim, Nesai, Tirmizi]
Birkaç âyet-i kerime meali:
(De ki, ey insanlar, ben, Allah’ın hepiniz için gönderdiği Resulüyüm.) [Araf 158] (Yukarıdaki hadis-i şerifler gibi, bu âyet-i kerime de, Peygamber efendimizin bütün insanlar geldiğini açıkça göstermiyor mu?)
(Biz seni ancak bütün insanlara [Müminlere Cenneti] müjdeleyici ve [kâfirlere azabı haber verici] uyarıcı [bir resul] olarak gönderdik; ama insanların çoğu [bu gerçeği] bilmez.) [Sebe 23]
(Âlemlere [Bütün insanlara ve cinlere ilahi azap ile] korkutucu [uyarıcı] olarak Furkanı [Kur’anı] kuluna [Resulüne] indiren [Allah’ın şânı] ne yücedir.) [Furkan 1]
(Biz seni âlemlere [insan, cin ve diğer bütün mahlukata] rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107]
(İslam’dan başka din arayan, bilsin ki, o din asla kabul edilmez.) [Al-i İmran 85] (Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, peygamberini, doğruluk rehberi Kur’an ve hak dinle gönderen O’dur. Şahit olarak Allah yeter.) [Fetih 28]
***islamiyetin diğer dinlerden üstün olduğunu açıkladıktan sonra budizme falan da cevap verelim:
Budizm:
Budizmde dört esas vardır:
1- Hayat, ıstırap ile doludur. Zevk ve sefa, bir hayal, bir aldatıcı rüyadır. Doğum, ihtiyarlık, hastalık ve ölüm de acı bir ıstıraptır.
2- Bu ıstıraplardan kurtuluşa mani olan şey, bilgisizlik yüzünden kapıldığımız hevesler ve ne olursa olsun, muhakkak yaşamak arzumuzdur.
3- Istırabı yenmek için, bütün geçici heveslerle birlikte muhakkak yaşamak arzusunu da terk etmek gerekir.
4- Yaşama hevesinin sönmesi ile, insan rahata kavuşur. Bu hâle "Nirvana" ismi verilmektedir. Nirvana, hiçbir hevesi ve ihtirası olmayan bir insanın, dünya zevklerinden elini çekerek kutsal istirahata kavuşması demektir. Buda’nın fikirleri arasında yer alan kıymetli sözler ve bilgiler, Hindistan’da çok eskiden yaşamış peygamberlerin dinlerinden kalmıştır. Çinliler Budistlere Fo, Japonlar Lama, Sibiryalılar Şama derler.
Başta Allah inancının olmayışı sebebiyle Budizm bir din veya inanç sistemi olmaktan ziyade, bu dünya hayatında insanın ulaşması gereken anlayış olgunluklarını belli bir sistem dahilinde sunan bir felsefe akımıdır. Nitekim, semavi dinlerin hepsinde mevcut olan temel unsurlar (Peygamber, kitap, ahiret hayatı, mükafat ve mücâzât gibi) da yoktur. Buda’nın söylediği "dört esas" ve saadete kavuşmak için tavsiye ettiği "8 yol", insanı beden, zihin ve sinir sistemi olarak belli ölçüler içine getirerek o noktada bırakmakta, bedenen, zihnen ve ruhen "ilerleyişi" sağlayamamaktadır.
***f.gülen:bir yahudinin kestiğini yiyebiliyoruz diyor.madem büyük bir hoca şu bilgileri de bilmesi gerekir;tamam kitaplı kafirlerin kestikleri yenir ama Müslüman olan birisi bunlara dikkat etmelidir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Ehl-i kitabın [Yahudi ve Hıristiyanların] pişirdiklerini, kestiklerini yemek helaldir.) [Maide 5] Hayvan keserken, Besmele çekmek farzdır. Besmelesiz kesileni yemek haramdır. Şafii’de besmelesiz kesilen hayvanı yemek caizdir, diğer üç mezhepte kasten Besmelesiz kesmek haramdır.
Hayvanın boğazındaki yemek borusu, hava borusu ve boynunun iki yanında birer kan damarı vardır. Maliki’de hepsini kesmek gerekir. Hanefi’de bu dört borudan üçünü kesmek kâfidir. Şafii’de ise yemek borusu ile nefes borusu kesilirse kâfidir. Ancak gırtlak düğümü baş tarafında kalmalıdır! Gırtlak düğümünün tamamı vücut tarafında kalırsa, kesilen hayvan yenmez. Hayvanı ensesinden kesmek haram ise de, ensesinden kesilen hayvan, Hanefi ve Şafii’de yenir, diğer iki mezhepte yenmez. Sual: Besmele unutulursa, kesilen hayvan yenir mi?
(Hayvan keserken Allah’ın ismini söylemek [Bismillahi demek veya Allahü ekber demek] kâfidir.) [Beyheki]
(Şu üç yerde ismimi söylemeyin: Yemeğe besmele çekerken, hayvanı besmeleyle keserken ve aksırınca.) [Beyheki]
Şafii’de besmelesiz kesilen hayvanı yemek caizdir, diğer üç mezhepteyse kasten Besmelesiz kesmek haramdır. İbni Abbas hazretleri de buyuruyor ki:
Hayvanı keserken besmele çekmeyi bir kimse unutmuşsa bir mahzuru yoktur; ancak besmele kasten terk edilmişse, kesilen yenmez. (Rezin)
Besmelesiz olarak kesildiği bilinen bir hayvanın etini yerken Şafii’yi taklit etmelidir. (Hulasat-üt-tahkik)KAFİRİN KESTİĞİNİ YEMEK HARAMDIR(MAKAMAT-I MEZHERİYYE)—DEMEKKİ F.GÜLENİN BU BİLGİLERİ AÇIKLAMASI KESİN GEREKLİDİR.YOKSA GÜNAHA GİRER.
***f.gülen hristiyanlarla evlenebiliyoruz diye açıklama yapmadan bırakıyor.halbuki-
Müslüman erkek kitapsız kâfirlerle evlenemez. Kitaplı kâfir kadınla yani Hıristiyan ve Yahudilerle evlenmesi caiz ise de, tahrimen mekruhtur, harama yakındır. Zimmi ile evlenmesi tenzihen mekruhtur. (Hindiyye) Müslüman kadın, kitapsız kâfirle evlenemediği gibi, ister harbi olsun, ister zimmi olsun hiçbir kitap ehli kâfirle de evlenemez. Evlenmeye karar verdiği zaman kâfir olur. (Redd-ül Muhtar)
Konu ile ilgili âyet-i kerimelerden üçünün meali şöyledir:
(Kitap ehli [Yahudi ve Hıristiyan] kadınlarla evlenmeniz helaldir.) [Maide 5]
(İmanlı kadınların kâfirlerle evli kalmaları helal değildir.) [Mümtehine 10]
(İman etmedikçe, müşrik [dinsiz, putperest] kadınlarla evlenmeyin. İmanlı bir cariye, beğendiğiniz, imrendiğiniz müşrik bir kadından elbette daha üstündür. Kadınlarınızı da, iman edinceye kadar müşrik erkeklerle evlendirmeyin! Mümin bir köle, müşrik bir erkekten elbette daha üstündür.) [Bekara 221] Allahü teâlânın emrini beğenmeyen
Sual: Bir erkek, dinsiz bir kadınla evlenmeye niyet edince, bir kadın da, Müslüman olmayan bir erkekle evlenmeye karar verince, niye hemen imanı gidiyor? Sadece haram işlemiş olmuyor mu? Haram işleyene kâfir denir mi?
CEVAP
Haram ile küfür farklıdır. Allahü teâlânın emrini yapmamak veya yasak ettiğini yapmak haramdır. Ancak Allahü teâlânın emrini beğenmemek, onu yanlış görmek küfürdür. Bu inceliği iyi anlamalıdır. Kur’an-ı kerimde evlenmesi yasak edilen kadınlar şunlardır:
(Ana, kız, bacı, hala, teyze, kardeş kızı, süt anne, süt kardeş, kayın valide, üvey kız, gelin ve iki kız kardeşi nikahında bulundurmak.) [Nisa 23]
(Müşrik kadın.) [Bekara 221]
Burada bildirilen kadınlarla zina eden büyük günah işlemiş olur, fakat kâfir olmaz. Ancak bunlarla evlenmek caizdir diyen kimse, Allahü teâlânın emrini beğenmemiş olur, hafife almış olur. Kâfir olması, zina yapmasından dolayı değil, Allahü teâlânın emrini yanlış kabul ederek evlenmeyi meşru kabul etmesindendir. Mümin bir erkek, dinsiz bir kadınla evlenmeye niyet edince hemen mürted yani dinsiz olur. Bir kız veya kadın da, müslüman olmayan bir erkekle evlenmeye karar verince, hemen imanı gider. (Redd-ül-muhtar)
HİNDİYYE KİTABINDA İSE:MÜSLÜMAN BİR ERKEĞİN YAHUDİ VE HRİSTİYAN OLAN NAMUSLU BİR KADINLA EVLENMESİ,HELAL İSE DE TAHRİMEN MEKRUHTUR(HARAMA YAKINDIR)---
başörtü insanı dininin dışına itiyor.ifrattır ve zorlamadır.hatta nefret ettirmedir.asıl sevgi gönüldedir(NEVVAL SEVİNDİ-F.GÜLEN İLE NEW YORK SOHBETİ KİTABI)
CEVAP:nevval sevindi,f.gülen ile böyle konuşmalarından olsa gerek Samanyolu tv ye geçti.orada da haber yorumları ve bazı programlar sunmaya başladı
Bunlara evet denirse, o zaman bunun tersi de düşünülebilir. Açık gezenler, kapalı gezenlere baskı yapmış olmaz mı? Açık gezenlerin modern, kültürlü, bilgili olmasına, kapalı kadınlara gerici, yobaz, cahil gözü ile bakılmasına sebep olmaz mı da denebilir. Müslüman kadınlar böyle bir şey düşünmediğine göre, açık saçık gezenler niye baskıya maruz kaldıklarını düşünsün ki? Açılma özgürlüğüne evet demek, kapanma hürriyetine hayır demek, hangi demokrasi ile bağdaşır? Bir toplumda her çeşit insan bulunur, sağcısı da, solcusu da olur. (Solcu yaşasın, sağcı ölsün) demek, faşist bir baskı olmaz mı?
Kadınların tesettürü kesin olarak açıklanmıştır. Tesettürle ilgili âyet-i kerimeleri Peygamber efendimiz açıklamış, âlimler de bizlere bildirmiştir. Bu husustaki tartışmalar kasıtlıdır.
Kur'an-ı kerimde genel olarak her şey, kısa olarak bildirilmiştir. Bunları Peygamber efendimiz açıklamış, o günden beri uygulanmıştır.
Bir kimse, ana-babasına öf demese, fakat sopa ile dövse, sonra da (Ben öf demediğim için, Kur'anın emrine uydum) dese, bu kimse Kur'ana uymuş mu oluyor? Âyet-i kerimenin manası, (Ana-babanızı üzmeyin hatta onlara öf bile demeyin) demektir. (Beydavi)
Bunun için Kur'an-ı kerimdeki bir âyetin hükmünü öğrenmek için Kur'an tercümesine bakmak çok yanlış olur. Herkes Kur'an-ı kerimden hüküm çıkarabilseydi, hadis-i şerifler lüzumsuz olurdu.
Hırsızlık suçtur. Bir hakim, kanunları esas almadan, sırf Anayasaya göre bir hırsıza ceza veremez. Çünkü hırsızlığın cezası açıkça Anayasada bildirilmemiştir. Birçok hükümler kanunlarla açıklanmıştır.
Bunun gibi, dinimizin bir hükmünü öğrenmek için herkes Kur'an-ı kerime bakıp anlayamaz. Kur'an-ı kerim, hadis-i şeriflerle açıklanmıştır. Hadis-i şerifleri de anlamak büyük ilim işidir. Bunları da İslam âlimleri açıklamıştır. Onun için hiç kimseye Kur'an tercümesi okumasını tavsiye etmiyoruz. Bir okuyucu "Kur'an tercümesi, okuyarak dinsiz oldum" diye acı bir itirafta bulunmuştu.
Tıp kitabı okuyarak, ilaç yapmak ve hastaya teşhis koymak yanlıştır. Kur'an tercümesinden hüküm çıkarmak bundan daha büyük yanlıştır. Çünkü yanlış ilaç kullanan ölebilir. Fakat yanlış hüküm çıkaran imanını kaybedip, sonsuz azaba düşebilir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kur'anı kendi görüşü ile açıklayan, doğru olsa bile, muhakkak hata etmiştir.) [Nesai]
(Kur'anı kendi görüşüne göre tefsir eden kâfir olur.) [Mekt.Rabbani]
Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Mümin kadınlara söyle: [Yabancı erkeklere bakmaktan] sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, [el, yüz gibi] görünen kısmı hariç, ziynetlerini [Saç ve gerdan gibi ziynet takılan yerleri] göstermesinler, başörtülerini yakalarına kadar [saç, kulak ve gerdanlarını] örtsünler!) [Nur 31]
Bu âyet-i kerimeden kadınların başörtüsünü sadece yakasına örteceği, baş ve vücudunun diğer yerlerini örtmenin gerekmediği anlaşılabilir. Gözünü neden sakınacak, ırzını nasıl koruyacak, ziynetten maksat nedir? Kına, sürme boya mıdır, altın, gümüş gibi ziynetler midir? Bu hususlar açık değildir, hadis-i şerifle bildirilmiştir. Bir âyet-i kerime meali de şöyle:
(Ey Nebi, hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına [dışarı çıkarken] cilbablarını [dış kıyafetlerini] giymelerini söyle! Bu, onların tanınıp, eza görmemelerine daha uygundur.) [Ahzab 59]
Bu tercümeye bakıp "Kadın, tanınıp eza edilmemesi için dış elbise giyer. Tanınıp eza edilmezse, çıplak gezebilir" diyenler çıkmıştır. Bu âyetleri Resul aleyhisselamın nasıl açıkladığına bakmalıdır.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kadının [yüz ve iki elinden başka] bütün bedeni avrettir.) [Mecmaul-enhür, El-mugni]
Bu hadis-i şerifte kadının tesettürü açıkça bildiriliyor. Kur'an-ı kerimin 17 yerinde Resulullaha (De ki, bana tâbi olun) buyuruluyor. Allahü teâlânın Resulüne tâbi olup Onun bildirdiği şekilde tesettüre riayet etmelidir!
Hazret-i Esma, ince elbise ile gelince, Resulullah efendimiz baldızına bakmadı. Mübarek yüzünü çevirip (Ya Esma, bir kız, namaz kılacak yaşa gelince, yüz ve elleri hariç, vücudunu erkeklere gösteremez) buyurdu. (Ebu Davud)
Hazret-i Âişe validemiz buyurdu ki:
(İlk muhacir kadınlara Allah rahmet etsin! Tesettür âyeti inince, hemen futalarını yırtıp başlarını örttüler) buyurdu. (Buhari, Nesai)
Kadın avrettir, tesettürü farzdır. Âyet-i kerimeyi kendi görüşüne göre tefsir edip bu farzı inkâr etmek küfürdür.
Bir kadın açık gezse kâfir olmaz. Fakat kapanmanın lüzumsuz olduğunu söylerse kâfir olur. Günah ile küfür farklıdır. Hanefi mezhebinin âlimleri, itikatta İmam-ı Mâtüridi’ye tabi olmuşlardır; çünkü İmam-ı Mâtüridi, usul ve füruda, İmam-ı a’zamın mezhebindedir. Usul, itikat demektir. Füru, ahkâm-ı islamiyye demektir. (Milel ve Nihal)
Açıkça bildirilen farzlara ve haramlara inanmak, mesela içkinin, kumarın, domuz etinin haram olduğuna, beş vakit namazın, orucun, zekâtın, tesettürün farz olduğuna inanmak da usuldendir, füruat değildir. Bunların farz veya haram olduklarını inkâr etmek, küfür olur.
İmam-ı Şafii hazretleri, (Usul bilgileri; kitap, sünnet ve icma-i ümmettir. Bunlara inanmak şarttır) buyurdu. (Mizan-ül-kübra) Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Avret yerini açmak büyük günahtır.) [Hakim]
(Avret yerini açana, başkasının avret yerine bakana Allah lanet etsin!) [Beyheki]
Kur'an-ı kerimde ise mealen buyuruldu ki:
(Mümin kadınlara söyle: [Yabancı erkeklere bakmaktan] sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, [el, yüz gibi] görünen kısmı hariç, ziynetlerini [Saç ve gerdan gibi ziynet takılan yerleri] göstermesinler, başörtülerini yakalarına kadar [saç, kulak ve gerdanlarını] örtsünler!) [Nur 31]
Mecmaul-enhür’deki, (Kadının [yüz ve iki eli hariç] bütün bedeni avrettir) hadis-i şerifi de tesettürü açıklıyor. Hazret-i Esma, ince elbise ile gelince, Resulullah efendimiz baldızına bakmadı. Mübarek yüzünü çevirip (Ya Esma, bir kız, namaz kılacak yaşa gelince, yüz ve iki eli hariç, vücudunu erkeklere gösteremez) buyurdu. (Ebu Davud)
Hazret-i Âişe validemiz de bildiriyor ki:
(İlk muhacir kadınlara Allah rahmet etsin! Tesettür âyeti gelince, emri geciktirmemek için hemen peştamallarını yırtıp başlarını örttüler) buyurdu. (Buhari, Nesai) [Hazret-i İbrahim de, sünnet ol emrini geciktirmemek için, bıçak, doktor aramadan, hemen hazırdaki balta ile kendini sünnet etmişti.]
Dinimizde iki çeşit kadın kıyafeti vardır: Hür ve cariye [köle] kıyafeti.
Cariyeler başlarını örtmezlerdi, örtmek zorunda da değillerdi. Kapanma mecburiyeti hür kadınlara idi. Tesettür âyeti gelmeden önce hür kadınlar da başları açık gezerdi. Münafıklar, cariyelere sarkıntılık ederdi. Bu arada açık olan hür kadınlara da sataşırlardı. Olay duyulunca, (Biz bunu cariye sandık) derlerdi. Allahü teâlâ, (Hür kadınlar cariyeler gibi giyinmesinler, vücutlarını tamamen örtsünler, böylece cariye olmadıkları da meydana çıksın ve münafık erkekler tarafından da sarkıntıya maruz kalmasınlar) buyurdu. Bu âyetin meali şöyledir:
(Ey Nebi, hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına [dışarı çıkarken] dış elbiselerini giymelerini söyle! Bu, onların tanınıp, eza görmemeleri için en uygun kıyafettir.) [Ahzab 59]
Bazı mezhepsizler, “Hayzdan kesilmiş, yaşlı kadınların saçlarını göstermeleri günah olmaz” diyorlar. Ama Kur’anda mealen buyuruluyor ki:
(Evlenme arzusu kalmayan ihtiyar kadınların ziynetlerini [ziynet yerlerini, baş, kulak, boyun, kol ve ayaklarını] göstermemek şartı ile, dışa giydikleri [manto gibi] elbiselerini çıkarmalarında bir vebal yoktur. Ama sakınmaları daha iyi olur.) [Nur 60]
Dikkat edilirse, kuyumcuda teşhiri, satılması serbest olan ziynetlerin bile kadında olunca, gösterilmesi yasaklanıyor. Müminlerin anneleri için bile, (Siz diğer kadınlar gibi değilsiniz, [yabancılarla] yumuşak konuşmayın, kalbinde fesat bulunanlar, kötü ümide kapılır. Evlerinizde oturun, eski cahiliye kadınları gibi açılıp saçılmayın) buyuruluyor. (Ahzab 32-33)
Bu delillerden sonra, “İslamiyet’te tesettür yok” ya da adettir-teferruattır diyenlerin art niyetli olduklarında şüphe kalmaz.
Birincisi, Dünyanın her yerinde sıcaktan rahatsız olanlar açılıyorlar. Arabistan’da ise, kapandıklarını söylemek tuhaf değil mi?
İkincisi, Arap âdeti demek çok yanlış. Çünkü Araplar, İslamiyet’ten önce, Kâbe’yi bile çıplak tavaf ediyorlardı. Yani açıklık ve hayâsızlık meşhur idi. İslamiyet gelince açık gezmeyi yasakladı.
Üçüncüsü, Kur’an-ı kerim ve hadis-i şerif ile bildirilen hükümler zamanla değişmez. Âdete ait olan hükümler zamanla değişebilir. Tesettür emri âdet değil, dinin bir hükmüdür. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Mümin kadınlara söyle: [Yabancı erkeklere bakmaktan] sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, [el, yüz gibi] görünen kısmı hariç, ziynetlerini [Saç ve gerdan gibi ziynet takılan yerleri] göstermesinler, başörtülerini yakalarına kadar [saç, kulak ve gerdanlarını] örtsünler!) [Nur 31]
Bu âyet-i kerimeden kadınların başörtüsünü sadece yakasına örteceği, baş ve vücudunun diğer yerlerini örtmenin gerekmediği anlaşılabilir. Gözünü neden sakınacak, ırzını nasıl koruyacak, ziynetten maksat nedir? Kına, sürme boya mıdır, altın, gümüş gibi ziynetler midir? Bu hususlar açık değildir, hadis-i şerifle bildirilmiştir. Bir âyet-i kerime meali de şöyledir:
(Ey Nebi, hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına [dışarı çıkarken] cilbablarını [dış elbiselerini] giymelerini söyle! Bu, onların tanınıp, eza edilmemelerine daha uygundur.) [Ahzab 59]
Bu tercümeye bakıp, "Kadın, tanınıp eza edilmemesi için dış elbise giyer. Tanınıp eza edilmezse, çıplak gezebilir" diyenler çıkmıştır. Bu âyetleri Resulullah efendimizin nasıl açıkladığına bakmalıdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kadının [yüz ve iki elinden başka] bütün bedeni avrettir.) [Mecmaul-enhür, El-mugni]
Bu hadis-i şerifte kadının tesettürü açıkça, bildiriliyor. Kur'an-ı kerimin 17 yerinde Resulullaha (De ki, bana tâbi olun) buyuruluyor. Allahü teâlânın Resulüne tâbi olup Onun bildirdiği şekilde tesettüre riayet etmelidir! Hazret-i Esma, ince elbise ile gelince, Resulullah efendimiz baldızına bakmadı. Mübarek yüzünü çevirip buyurdu ki:
(Ya Esma, bir kız, namaz kılacak yaşa gelince, yüz ve elleri hariç, vücudunu erkeklere gösteremez.) [Ebu Davud]
Hazret-i Âişe validemiz de buyurdu ki:
(İlk muhacir kadınlara Allah rahmet etsin! Tesettür âyeti inince, hemen futalarını yırtıp başlarını örttüler.) [Buhari, Nesai]
Kur’anı kendi görüşüne göre tefsir edip tesettür farzını inkâr etmek küfürdür. Bir kadın açık gezse kâfir olmaz. Fakat kapanmanın lüzumsuz olduğunu söylerse kâfir olur.
FETHULLAH GÜLENDEN AĞZA ALINMAYACAK LAFLAR!!!
Allah resulü kendi ÇÖMEZLERİ ile istişare ediyor.-hz ebubekr Allah resulünün İLKÇIRAĞIDIR.yine sahabe için,onun sadık ÇIRAK ve TİLMİZLERİ(KALFALARI)—Zeynep ile evlilik,2 cihan serverine çok ama çok ağır gelmişti,ne var ki EMİR YUKARDANdı.—peygamber olarak düşünüyor ve peygamber olarak hareket ediyor ki,hiçbir teşebbüsünde FALSO görülmüyordu.----şimdiye kadar hiç FİYASKO görmemiş hz Muhammed sas nin m… koşuyorlar.ey gecede örtüsüne bürünen dost!peygamberlik gibi ağır bir yük seni bekliyor.ZİRE SENİN ALLAH TARAFINDAN ŞARJ OLMAN GEREKMEKTEDİR….(F.GÜLENİN KÜÇÜK DÜNYAM KİTABINDAN )
CEVAP:bu ne çirkin ifadeler Allah aşkına.o kadar büyüttüğünüz vatikanın adamının kullandığı çirkin ifadelere bakın.
(Allahü teâlâ bir kimseye söz ve yazı sanatı ihsan ederse, Resulullahı övsün, düşmanlarını kötülesin) hadis-i şerif Öyle bir yükseltme, yüceltme ki kendi ismini Habibinin ismi ile birlikte andırdı, Ona itaati kendisine itaat olarak gösterdi, melekler Ona salât etti, müminlere de Ona salevat getirmeyi emretti, Onu ismiyle değil, hep Resulüm, Habibim gibi güzel sıfatlarla andı. (Beydavi)
Bir âyet-i kerime meali:
(Resulullahın zevceleri müminlerin anneleridir.) [Ahzab 6] (Benimle evlenen veya kız alıp verdiklerim, Cehenneme girmez.) [Deylemi, İ. Neccar]
Fiyasko, bir teşebbüste, gülünç ve başarısız neticedir. Böyle söylemek, diğer Peygamberlerin fiyaskosu var demektir. Peygamberlere fiyasko isnat etmek çok çirkindir. Eğer fiyasko günah anlamında kullanılıyorsa, hiçbir Peygamber günah işlememiştir. Hata veya zelle anlamında kullanılmışsa, yine yanlıştır. Bir hadis-i şerif meali:
(Hatasız kul olmaz. Yalnız Yahya Peygamber hata etmemiştir.) [İ. Asakir]
Eshab-ı kirama çömez denir mi? Peygamber efendimiz, Eshabım = Arkadaşlarım buyuruyor. Allahü teâlâ bile, bir sahabiye, sahibihi, yani Muhammed aleyhisselamın arkadaşı buyuruyor. (Tevbe 40)
Hiçbir İslam âlimi, Allah indindeki kıymetini bildiği için, eshab-ı kirama çömez dememiştir. Çömez; bir ustanın, kendi işini öğreterek yetiştirdiği çırağa denir. Eshab-ı kiram, Peygamber mi olacak da, ona çömez deniyor? Ayrıca çömez kelimesi, küçümseyici anlamında kullanılır. Bunun için Abduh’un çömezi denilebilir. Fakat Allahü teâlâ, çeşitli âyet-i kerimelerde, eshab-ı kiramın hepsinin Cennetlik olduğunu bildirmiştir. Böyle şerefli eshaba çömez demek, en azından edepsizliktir.
(Eshab-ı kiram arasındaki olayları mübalağalı anlatmak haramdır. Çünkü onları sevmemeye sebep olur. Dinimizi bize ulaştıran onlardır. Birini kötülemek, dini yıkmak olur.) [Envar li-amel-il-ebrar]
Seyyid Ahmed Rıfai hazretleri buyuruyor ki:
Eshab-ı kiram arasındaki olaylar üzerinde aşırı konuşmak, fikir yürütmek, hiç caiz değildir. Hepsini sevmek gerekir. Allah hepsinden razıdır. (Tevbe 100, Maide 119, Mücadele 22, Beyyine 8, Fetih 18)
İbni Hacer-i Mekki hazretleri buyuruyor ki:
(Eshab-ı kiramın hepsi adil, salih, evliya ve müctehiddir. Eshab-ı kiramdan birini kötülemek, Allahü teâlânın razı olduğunu bildirdiği âyetlere inanmamak olur.) [Savaik-ul-muhrika]
Hiçbir sahabinin kâfir olmayacağı, hepsinin Cennete gideceği âyet ve hadisle bildirildi.
Allahü teâlâ, eshab-ı kiramdan razı olduğunu bildiriyor. Allahü teâlânın sıfatları sonsuzdur. Onlardan razı olması da sonsuzdur. Allahü teâlânın bunlardan razı olması değişmez. Sonradan mürted olacak, kâfir olacak kimseden razı olmaz. Münafıklar, eshabdan değildir. Münafıklardan birkaçının, küfürlerini açıklamaları, eshab-ı kiramın mürted olması demek değildir.
Abdülaziz Dehlevi hazretleri buyurdu ki:
Eshab arasındaki münafıklar müminlerden ayrıldı. Bir âyet-i kerime meali:
(Allah, sizi kendi halinize bırakmaz. Habisi tayyibden [münafığı müminden] ayırır.) [Âl-i İmran 179]
Eshab-ı kiramın hepsinin Cennetlik olduğu, hakiki imana kavuştukları âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle bildiriliyor. Bu bakımdan mürted olan sahabi de olmaz.
fethulla gülenin küçük dünyam kitabından seçmeler(tam komedi) :
=dedesi günde birkaç zeytinle iktifa ediyormuş…ama pehlivan yapılymış..
=babası sahabeye o kadar aşıkmış ki ismini duyunca dalıp gidiyormuş.hatta onlarla ilgili kitaplar yazmış...ama 8 çocuğundan birine sahabe ismini vermemiş.mesela birine mesih vermiş...
=seyyid olduğunu iş şereye dayandığında kaybolduğunu anlatıyor...halbu ki seyyidlerin kim olduğu hep kayıtlıdır...
=sene 1941 üç yaşındayım.dam üstünde gelip gidenleri izliyorum.o sırada babam ebu talibi anlatıyor.sonra oradan geçen askerleri vs ayrıntılarıyla anlatıyor...başka sayfada da 14 YAŞIMDA kuranı kerimi hatmetmişim.ben hatırlamıyorum annem söylüyor.yine yaşım tutmadığı için 2-3 sene okula gittim.pek hatırlamıyorum diyor...
=okula 4 yaşında başladığını ve 2-3 sene devam ettiğini yazıyor.sonra da o yaşında kıldığı namazları kaza ettiğini yazıyor.acaba f.gülen büluğa 4 yaşında mı girdi?
=günde 10 sahife ezberleyerek hafızlığı tamamladım.sonrada TALİM VE TECVİD okumak için 7-8 km uzaklığında bir zata gitmeye başladım.diyor...halbuki talim ve tecvit hafızlıktan sonra değil önce gelir.talim:harflerin nereden çıktığını gösterir.
=talebeliğimin hepsini toplasanız 2 sene ancak yapar diyor...aynı kitapta daha sonra edirneye gidip hocalığa başladığını söylüyor.oysa ehli sünnet alimleri vaizlik 72 yardımcı ve 8 temel ilmi öğrenmekle mümkündür ve en az 10 sene ilim tahsis etmesi gerektiğini söylüyor.
=edirneye gittiğimde birisiyle BUHARİ yi okuyordum.döndüğümde hocama söyledim.bana-sen kim,buhariyi okumak kim-dedi.tabii hocanın kendisi de buhariyi okumamıştı.fakat fıkıhta üstad diye bilinir.herkes fetvayı ondan alırdı.diyor...açıkca hocasını eleştiriyor.hem fetva veren birisinin buhariyi okumaması ne demek?zaten sayın gülen aynı kitapta saçma saçma rüyalarını anlatıyor.yahu bu millet senin rüyalarını ne yapsın.aynı kitap saçma sapan şeylerle dolu.
f.gülenin kitaplarında hiç çelişkili sözler varmıdır?
CEVAP:o kadar çokki …daha önce çelişkilerinden yazmıştık.birkaç tanesini daha yazalım:-hocaefendiyle ufuk turu-kitabında,batının şart olduğunu;-sonsuz nur- kitabında batıyı avrupayı ve asyayı yerin dibine sokuyor.;-küçük dünyam kitabında-batıdan alınacak güzelliklerden bahsediyor.üstad bediüzzamanın yaklaşımları da böyle.ben batılı olmada bir mahzur görmüyorum.diyor.;-günler baharı soluklarken-kitabında batının acizliğini ve Amerika ve avrupayı fazilet ve ahlak yoksunu olarak anlatıyor.
***İslamiyet yanlış anlaşılan bir din olmuştur.bunda suçlanacak olan Müslümanlardır…(f.gülen-papaya yazdığı mektup-zaman gazetesi-10 şubat 1998)
***-günler baharı soluklarken- sf:125-126 da:Amerika ve avrupanın İslam düşmanlığını devam ettireceğe benziyor.onlara iltihak etmek isteyenleri de akılsızlıkla suçluyorlar.
***-sonsuz nur- kitabında:avrupanın kafir ve zalimleri…diyor.
***sizin misyonunuzun bir parçası olarak burada bulunuyoruz.( …(f.gülen-papaya yazdığı mektup-zaman gazetesi-10 şubat 1998)
***kitaplarının bir kısmında felsefecileri övüyor.ayrıca vehhabiliğin fikir babası mason ibni teymiyye ye şu görüşü meşhurdur:Türkler ve Frenkler ile savaş yapılmadan kıyamet kopmayacaktır.
***sonsuz nur kitabın 1.cilt 250. Sf:hz fatıma ile ilgili bir mevzuda bahsederken kolundaki bilezik diyor.aynı hadiseyi aynı kitapta 2.cilt sf:31 de anlatırken unutkanlıktan herhalde,buynundaki gerdanlık diyor.
***ufuk turu(AD) yayınları adlı kitabında ,emevi ,Abbasi,Selçuklu ve Osmanlı ların tamı tamamına İslam yolunda değildir.fakat idari açıdan eksikliklerine rağmen yine de dinlerine sahip çıktılar.
***bazı kitaplarında övdüğü zatlar var.övdüğü zatların bazıları,diğer zatları kötülüyor.böyle çok çelişkileri var.zaten çoğunu önceki konularda yazmıştık.
saidi nursi,inkılapçı yani devrimci bir ruhtur(f.gülen-fasıldan fasıla c.2)risale-i nur sıkılsa islamın ruhi hayatı ve tasavvuf gerçekliğinin damladığına şahit olursunuz.(f.gülen-ufuk turu sf:95)said nursinin lemalar kitabında da hz alinin seslenip kendisine seslenip söylediği bazı sözleri yaıyor.risale-i nur hizmeti askerlik ve kutsal savaşlardan bile üstündür.elimde fırsat ve para olsa bu hizmette,onları askerlikten kurtarmak için bin lira karşılığında bile…..kabeye gidersem,beni yakamdan tutup sürüye sürüye buraya getirsinler.aksi halde rabbimin huzurunda 2 elim 2yakanızdadır.diyerek güya bulunduğu yeri sevdiğini ima ediyor.(f.gülen-a.getirdiği tereddütler 3)
=SONUNDA DİYALOGCULARIN FİLMİDE OLDU ….
New yorkta beş minare filminin fragmanları veya görüntüleri sizleri kesinlikle aldatmasın. Filmin atraksiyon sahnesi toplasanız 5 dakika sürmüyor. Birisi filmin başında öbürü ortalara doğru, oda sadece araba devrilme ve Namı değer Hacı ( Fethullah Gülen) kaçırma sahnesi.. Şimdi gelelim filmin içine gizlenmiş olan sonlarına doğru açıkça kendini belli eden DİYALOG muhabbetlerine …
Dinler arası diyalog sürecinde nasıl bir din, nasıl bir aile, nasıl bir toplum, nasıl bir devlet meydana getirilmek istendiğini ortaya koyan “çok önemli bir Amerikan projesi” olarak hazırlanmış bir film. 11 Milyon Dolarlık kaynağı da hiç sormuyoruz !!!
Hacı ‘nın Amerikalı oluşu, Türkiye’ye dönme hasreti ve filmin aktörlerinin Hacı hakkındaki diyalogları HACI adlı karakterin FETHULLAH GÜLEN olduğunu ben burdayım gibi belli etmekte.
Bu “örnek hocaefendi” güya insanlığı İslama davet ediyor ama karısını Müslüman yapmak gibi bir derdi yok. “Neden karın Hristiyan” diye soranlara “nasıl olsa hepimizin tanrısı aynı, ne fark eder ki” diye cevap veriyor.. Senaryo Dinlerarası diyalog hakmış gibi ustalıkla uygulanmış. Filmin sonlarında Hacı’nın annesinin ” Olsun oda İnsan” gevurda olsa insan kabulumuz sözleri tam can alıcı yerlerde söylenmiş.
Hacı efendinin mustakbel kızıda annesine tabi olan bir hristiyan olmakla birlikte, Yine kendi dininden hristiyan biriyle evlilik dışı ilişki yaşamakta. Filmde Hacı ( kızın babası) buna müsade etmiş. Dinlerarası diyalog yapacağız diye Müslüman Hacının kendi dininde haram olan şeyler açıkca önemsiz birşeymiş gibi gösterilmekte.. (Yeterki diyalog olsun!!!)
İslamda Müslüman bir kızın Hristiyan erkekle evlenmesi yasak. (Bakara 221) Bu yasak da diyalogcuların umurunda değil.
Hocaefendi adeta “yeni bir din, yeni bir inanç ihdas ediyor.” Ama bunu yaparken öyle yedire yedire yapıyor ki, “öyle örnek bir Müslüman olarak yapıyor ki” ruhunuz bile duymuyor.
Mustakbel damatlarının şu sözü çok manidar “ BABA BİZ ÖNCE KİLİSEDE EVLENECEĞİZ, SONRA İMAM NİKAHIMIZI KIYDIRACAĞIZ. “
Ayasofya sahnesi ise can alıcı nokta ! Hacı ( Fethullah Gülen) ellerini kaldırmış dua etmekte, Hristiyan olan karısı ise İstavroz çıkarmakta. Tam istedikleri Nokta bu aslında..
Daha neler neler .. Hacının çoğu diyalogları hristiyan kardeşliği ve kötülük etmiyorum vari hareketleri …
İşin dahada garibi ne olsa dersiniz. !!! Teröristlerin alayı Sakallı, sarıklı ve şalvarlı. Bir tane bıyığı olan, sakalını kesmiş vatandaşı terörist olarak bulamazsınız !!! . Bıyıklı sakalını kesmiş 1 terörist karakter niye oynatılmadı acaba. !!!
Mahsun Bey, Amerika’nın Irak’ta öldürdüğü, ırzına geçtiği milyonlarca Müslümanın dramını anlatacak yüreğe sahip olmadığı için, tam da Amerika’nın istediği gibi “ortalık katil, kasap, cani Müslümanlarla kaynıyor” mesajını verecek bir senaryoyu eklemiş filmine.
Ve bu teröristlerin yuvaları FİLMDE TÜRKİYE’DE !!! Amerikadaki sahnelerde 1 tane dahi terörist karakter bulamazsınız. Ne sakallı ne sakalsız. Sanki 12 Eylül Türkiye’de olmuş gibi Tüm dehşet verici sahneler memleketimizde işlenmiş. !!!
Bu teröristlere, bu diyalogcular tarafından PEYGAMBER EFENDİMİZİN ömrü boyunca çıkarmadığı SARIĞINI ve kesmediği SAKALI niye giydirildi acaba
Valakin zaman bunlara göre diyalog zamanı RASULULLAH’A (sallallahü aleyhi ve sellem) ittiba değil. Efendimize hakaret eden, Haşa Allah’ın oğlu vardır diyen, Haşa ve kella Meryem validemiz Allahü tealanın hanımıdır diyen Hristiyanlar sanki bizden daha doğru yolda olduğu bu şekilde anlatılamazdı . Diyalogcu Hainler bundan daha iyi savunulamazdı.
Bir amerikalı bu filmi izlediğinde ne düşünür acaba ? Tüm sarıklı sakallılar terörist, sakalsız bıyıklılar iyi adam… Bu filmi çevirerek Fethullah Güleni iyi göstereceğiz diye Müslümanları bu kadar aşağlayamazlardı…
Mesajlar veriyor, dini bilgileri saptırıyor, saptırmadığını varsayarsak “en basit dini bilgilerde bile” büyük cehalet gösteriyor.
Ortaya “Newyork’ta beş minare çıkıyor.”
Bu minarenin tepesi boş!
Bizim dinin minaresi değil. Hemde Asla Değil !!! Bu Fethullah’ın kendine özgü dini olmuş
İmamı yok, müezzini yok, hocası bizden değil”
Beş minare değil, boş minare.
Endülüs, işte tam da Mahsun Bey’in filmde vermeye çalıştığı misyona inanan Müslümanlar yüzünden battı gitti.
Şimdi bir Müslümanın çıkıp Endülüs filmini çekmesi gerekmez mi?
Bunların yapdığı bu alçaklığı Teraziler tartamaz … Yazıklar olsun demekten, Ehli Sünnet Müslümanlardan Dua etmeleri ve Ehli Sünnet oldukları için ise Mevlamıza Sabahlara kadar şükretmemizden başka elimizden bişey gelmez.
BUGÜNKÜ İNCİLLER ALLAH KELÂMI DEĞİLDİR
İslâm âlimleri, taassuba kapılmadan İncili ilmî olarak incelemişler. Hıristiyan âlemine nur saçabilecek değerde yüzlerce eserler sunmuşlardır. Bunların yanında İncil'in hatalı kısımlarını arayan bulan pek çok batılı bilgin de kitaplar yazmışlardır. Bunlardan; Londra'da "İngilizceye çevrilmiş modern İncil" adlı eseri (1970)senesinde neşreden Philips, Matta İncili hakkında bakın ne diyor: "Havarilerden Matta'ya ait olduğu kabul edilen İncil'in, hakikatte onun tarafından yazılmadığını ileri sürenler vardır. Bugün birçok teologlar (ilahiyatçılar) bu İncil'in bilinmeyen bir şahıs tarafından yazıldığını ileri sürmektedirler. Bu esrarengiz şahıs Matta'nın İncil'ini eline almış, onu istediği gibi değiştirmiş, içine başka sözler de eklemiştir. Üslubu açık ve akıcıdır. Halbuki hakiki Matta İncilinin üslubu daha ağır, fakat sözleri daha muhakemelidir. Matta gördüklerini, duyduklarını uzun uzun inceledikten sonra, bunları kaleme alıyordu. Halbuki, şimdi Matta İncili olarak elimizde bulunan metin, bu kadar dikkatle yazılmışa benzemiyor."
Allahın kelâmı değişmiyeceğine göre, yalnız yukarıdaki bir Hırıstiyanın kaleminden çıkan yazılar, bugünkü İncil'in insan el ile yazıldığının başka delilidir. Matta incili ortadan kaybolmuş onun yerine yeni bir İncil yazmıştır.
Yuhanna İncili'nin de başkası tarafından yazıldığı veya değiştirildiği bir gerçektir. Matta, Yuhanna, Luka, Markus tarafından yazıldığı bildirilen dört İncil hakkında birbirlerinden farklı birçok rivayetler vardır. Yalnız bir hususta bütün dünya bilginleri birleşmektedir. Bu dört İncil aynı hususları başka başka anlatan ve insan eliyle yazılmış hikâyelerden ibarettir. Allah kelâmı değildir.
İnciller arasındaki farkı belirtmek için bir iki misâl verelim: Markus'a göre, Hazreti İsa haçdan indirildikten sonra, ölüler arasında kaldığı sırada havariler ile görüşmüş ve hemen o gün semâya kaldırılmıştır. Halbuki Luka'ya göre, Hazreti İsa ölüler arasında 40 gün kaldıktan sonra semaya kaldırılmıştır.
Matta İncilinde (27: 44) "Hazreti İsa ile birlikte asılan iki hırsız, ona karşı kötü sözler söylediklerinden Cehennemlik oldular" derken, Luka'da ise; (23:43) "Hırsızlardan biri Hazreti İsa'ya sövdü. Bunu duyan ikinci hırsız, arkadaşını azarladı. O da bizim gibi ızdırap çekiyor, Ona dokunma, dedi. Bunun üzerine Hazreti İsa, ona "Sen benimle beraber Cennete gideceksin, buyurdu" demektedir.
Misalleri çoğaltmağa lüzum yoktur. Birbirinden farklı dört İncil'in bulunması bile, hiç birinin Allah kelâmı olmadığını gösterir.
Fethullah GÜLEN’in Favorit Mecmuasındaki Mülâkâtı ve Bazı İfâdeleriyle Alâkalı Mülâhazalarımız:
“Evet, aynı kökten geldikleri, aynı temel esaslara sahip bulundukları, aynı kaynaktan beslendikleri halde, asırlarca rakip dinler olarak yaşamış bulunan İslâm, Hıristiyanlık ve Mûsevîlik arasın-da başlayan, hattâ eski Hind ve Çin dinlerini de içine alacak şekilde gelişen diyalog teşebbüslerinin olumlu netice-ler verdiği müşâhede olunmaktadır.”
(F.Gülen, Zaman, 04 Ekim 2004)
“Odessalı Hıristiyanların ise elbette rehberleri, din büyükleri vardır ve onlara söylenmesi gerekeni söylemektedirler. Bir Müslüman, yani dinlerin temel birliğine inanan biri olarak, onların söylediklerinin bir Müslüman’ın söylediğinden ve söyleyeceğinden farklı olacağını düşünmüyorum” (F.Gülen, Favorit, Nîsân 2009)
“Kâfire kâfir demek mü’minin vazifesi değil. Kâfir demek insanın insanlığına saygısızlıktır.” (F.Gülen’le 11 Gün. s. 87)
(Allahu Teala maide 44 yetinde “onlar kafirlerin ta kendileridir” diyor !!! ve bu hoca gecinen kişide üstteki lafı söylüyor…Dikkatinizi çekerim..
Devam edelim >>>
“Biz renk körleriyiz” (F. Gülen’den naklen M. Şener)
“Bütün dinler buluşuyor, biz hepimiz kardeşiz” (4. Türkçe Olimpiyad finali)
Malumları, son zamanlarda Türkiye’nin gündemine giren ve üze-rinde harâretli tartışmaların cereyan ettiği mevzûlardan birisi de “Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü” hare-keti olmuştur. Daha evvel pek âşinâ olmadığımız bu nev zuhûr mevzû, bilhâssa 1995’den sonra sür’atli bir inkişâf kaydetmiştir. Bunda, F.Gülenin son derece aktif bir rol oynadığı da herkes tarafından bilinmekte ve kabûl edilmektedir.
“Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü” hareketi; F. Gülenin; dînî bir cemâatin lideri olup, geniş bir nüfûz sâhasına sâhip olduğu; maddî-mânevî sevk ve idâresinde muhâfazakâr gazete, mecmua, radyo ve televiz¬yon gibi mühim neşir vâsıtalarıyla berâber dershâneler, kolejler ve lerin de bulunduğu; kezâ, sevenlerinin yurt içinde ve yurt dışında bir hayli aktif faaliyetler ifâ ettikleri; mühim bir finans müessesesine sâhip bulunduğu da dikkate alındığında, daha da ayrı bir ehemmiyet arz etmektedir.
Meselâ, Vatikan’a gidilerek Papa’nın ziyâret edilmesi ve; “Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyo-ruz”; “İslam yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlar-dır.” gibi ifâdeler… On dört asırlık İslâm târihininin hiçbir safhasında emsâline rastla¬nılmayan bir ziyâret olup, son derece hayret ve endişey-le karşılanmışdır..
Bunların, yani bu “sisli” ve “mübhem” noktaların, birtakım “istifhamlara” sebebiyet verdiğini; kezâ bunlara karşı bazı “ithâm” ve “iddiâlar”ın mevcûdiyetini de ifâde etmeliyiz…
F.Gülenin, Ukrayna’da münteşir Favorit mecmuasıyla Nisân 2009’da yaptığı mülakat.
Az-çok tahmin ediyoruz; “Efendim, Hocaefendi, onunla yok şunu kasdetmişdi, yok bunu kasdetmişdi…” diyerek bir takım mazeretlere sığınmak sûretiyle teselli bulmak ve avunmak isteyenler olacakdır. Ancak bunlara, nâfile tesellilerden ibârettir diyebiliriz.
Sormak İstiyoruz:
“Odessalı Hıristiyanların reh-berleri, din büyükleri…” diye işâret ettiğiniz papazların, Odessalı Hıristiyanlara, Hazreti Îsâ’nın “ilah” olduğunu, hem de “üç ilah’dan biri” olduğunu bugüne kadar söy-ledikleri gibi, bugün dahi söylemek-te olduklarını, hiç mi duymadınız, hiç mi işitmediniz?!. Duymadığınızı, işitmediğinizi kabul etmek mümkin olmadığına göre, bunu neyle izah edeceksiniz?
İsterseniz, “Odessalı Hıristi¬yanların rehberleri, din büyük¬leri” Hıristiyanlara neler “söylü¬yorlar”mış, bir görelim.
İşte onların imân esasları:
“Görünen ve görünmeyen varlıkları Yaradanı, yeri ve göğü yaratan, Her şeye Kadir Tanrı Baba’ya inanıyorum. Tanrının biricik Oğlu tek Rab ve ezelde Baba’dan doğmuş olan Mesih İsâ’ya inanıyorum: O Tanrı’dan gelen Tanrı, Nur’dan Nur, Gerçek Tanrı’dan Gerçek Tanrı’dır. Yara-tılmış olmayıp, Baba ile aynı öz-dedir ve her şey onun aracılığıyla yaratılmıştır….” (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, Fransızca’dan tercüme eden: Dominik Pamir, s. 64)
“Bir Müslüman, yani dinlerin temel birliğine inanan biri ola¬rak, onların (yani papazların) söyledik-lerinin bir Müslüman’ın söyledi-ğinden ve söyleyeceğin¬den farklı olacağını düşünmüyo¬rum” diyen-lerin, diyebilenlerin, tam bir “küfür” ve “şirk” mani¬festosu olan bu ifâ-delere dikkat ve basîretle nazar buyurmalarını isteriz.
Ve ayrıca şunu sormak isteriz; bu ifâdelerde, zımnen küfrü takrir etmek gibi bir tehlikeyi “îhâm” eden mânâ yok mudur? Bunu sez-mek için dehâ sahibi olmak mı la-zım geliyor acaba?!. Neticesi son derece muhâtaralı bir vartaya düş-me tehlikesinden hiç mi endişe edilmiyor?
Hemen yukarıda görüldüğü üze-re “bir müslümanın söylediği ve söyleyeceği” ile, “onların (papaz-ların) söyledikleri ve söy¬leyecekleri” o kadar farklıdır ki; “müslümanın söylediği ve söy¬leyeceği” “imân” ve “tevhîd” olup, “onların (papazların) söyle¬dikleri ve söyleyecekleri” ise mutlak “küfür” ve “şirk”den ibâretdir. Kur’ân’ın ifâdesiyle birisi “nûr”, diğeri ise “zulümât”dır. Hocaefendi hakkında, “nûr” ile “zulümât” arasındaki o azîm “fark”ın farkına varamamasını tasavvur etmek mümkin olmadı¬ğına göre, bunun izahı ne ve nasıl olabi-lir ki?
Fethullahın ““İslâm, ken¬dinden önceki İlâhî gelenekleri asla dışlayıcı olmamış, onları kucaklamış” derken “İslâm”a kimleri kucaklatmış oluyor; dikkat buyurula:
“Tevhidi şirke dönüştüren” müşrikleri; “tevhîdi teslise dö¬nüştüren” ve “Allah kesinlikle Meryem oğlu Mesîh’dir” diyen kâfir/müşrikleri…
Kendileri, on dört asırlık İslâm tarihinde bir ilke imza atmak sûre¬tiyle Papaları, patrikleri, haham¬ları… “kucaklamak”da bir beis görmeyebilirler. Kendileri onları “kucakladı” diye, elbette “İs¬lâm”ın da onları kucaklaması icap etmez.
Fethullahın mânevî başkanı bulunduğu “Gazeteciler ve Ya¬zarlar Vakfı KADİP” bünyesinde yapılan bir konuşmadan aşağıya nakledeceğimiz hususlar, iddiamızı te’yid eder mahiyettedir. Vatikan temsilcisi George Marovitch, Dozideos Anagnasdopavios ve Yusuf Altıntaş gibi Kilise ve Hav-ra mensublarının huzurlarında Prof. Karaman tarafından yapılan konuşma, “Polemik Değil Diya¬log” ismiyle neşredilen kitabdan aynen iktibas ederek naklettiğimiz şu ifadelere lütfen dikkat buyurula:
1)“Bütün insanların Müslü¬man olmaları’ dinin, Kur’ân’ın hedefi değildir.” (Polemik Değil Diyalog, s. 41);
2) “Müslümanların çoğu ‘Pey-gamberin, bütün din sâlikle¬rini İslâm’a çağırdığına’ inanırlar” (Polemik Değil Diyalog, s. 35);
3) “Peygamberimiz ‘Yahudiler mutlaka Müslüman olsun!’ demi¬yor, ‘Hıristiyaanlar mutlaka Müs-lüman olsun!’ demiyor.” (Po¬lemik Değil Diyalog, s. 35);
4) “Diyaloğun hedefi, tek bir dine varmak, dinleri teke indir¬gemek olmamalı” (Polemik Değil Diyalog, s. 36);
5) “Kur’ân-ı Kerîm’de Ehl-i kitabla ilgili devamlı vurgulanan şey; Allah’a iman, âhirete iman ve amel-i salihdir. Kur’ân birçok âyet-te bunu söylüyor; yani ‘Pey¬gambere iman edin’ demiyor.” (Polemik Değil Diyalog, s. 37);
6) “Ben diyorum ki, İslâm, Ehl-i kitâba, tek seçenek olarak –son dinin mensubu olma mana¬sında- Müslüman olmaya çağır¬mıyor. ‘hanifiyyet’ (Hz. İbrahim çezgisindeki tevhîde ve bu ma¬nada İslâm’a) çağırıyor. (Polemik Değil Diyalog, s. 37);
7) “Bu arada şu var, hani kor¬kulan şey, böyle dersek, böyle inanırsak ‘Hıristiyan ve Musevi Müslüman olmaz’ deniyor, bun¬dan endişe ediliyor.
“-E olmazsa olmasın.
“-Peki, ama Kur’ân bunları Müslüman olmaya davet ediyor.
“-Acaba? (Polemik Değil Diya¬log, s. 36)
Yine Fethullahın mânevî hi-mâyelerinde faaliyet gösteren Ga-zeteciler ve Yazarlar Vakfı bünye-sinde bulunan KADİP tarafından Türkçe/Rusça olarak neşredilen DA mecmuasında, yukarıda ifâde etmeye çalışdığımız zihniyetin pro-pagandasına şâhid oluyoruz:
“İslâm’a göre inançsızlar ate-istler ve putperestlerdir. Allah’ın kendilerine Kitab verdiği Yahudi-ler ve Hıristiyanlar ise inançlıdır.” (İman Valeriya Porohova, DA diyalog Avrasya, sayı 21)
Yukarıdaki “inançsızlar”ı, her-halde kâfir; “inançlı”ları da mü’min olarak anlamak lazım. Bu takdirde, Ehl-i Kitab, evvela kâfir olmakdan kurtarılıyor; bununla da iktifâ edilmeyip mü’min oldukları iddia ediliyor.
h1
Fethullah Gülen ve Diyalog ile yok etmek istedikleri değerler
15 Haziran 2010
Papalığa göre, Hıristiyanlaştırmada en büyük engel; Müslümanların, Muhammed aleyhisselamın son peygamber olduğu, O’na inanmayıp yolunda gitmeyenlerin, sonsuz olarak Cehennemde kalacağı, inancıdır. Buna bağlı olarak da; son dine inanmayıp Müslüman olmayanların düşman kabul edilmesi, Müslüman olana kadar bunlarla mücadele edilmesi inancı.
Bu inancın kırılması için ortaya yeni fikirler attılar. Bu fikirleri yerleştirmek için, Papaz Thomas Michael 1987’de Türkiye’ye geldi. Bazı İlahiyat fakültelerinde seminerler verdi. Bu fikirlerin devamlı kendileri tarafından seslendirilmesinin tepki doğuracağını bildikleri için de, düşüncelerini yayma işini İlahiyat fakültelerinde ikna ettikleri bazı akademik kadrolara havale ettiler.
Bu, İslamın temel inancına aykırı fikirleri iki ana grupta toplayabiliriz:
1- “Kur’an-ı kerimin bazı ayetleri ve bazı hadis-i şerifler tarihi sürecini doldurduğu için bunlarla amel edilemez. Kur’an-ı kerimin gelmesiyle yürürlükten kalkmış olan İncil ve Tevrat’ın hükümleri hâlâ geçerlidir. Bugünkü İncillere ve Tevrata inanan, Yahudi ve Hıristiyanlar da cennetliktir. Ehl-i Kitap ile ilgili âyetler, hadisler tarihseldir, dolayısıyla bugünkü Yahudi ve Hıristiyanları değil o dönemin insanlarını bağlar.”
Nitekim, ülkemizde dinlerarası diyaloğun önde gelen temsilcisi Fethullah Gülen, bu konu ile ilgili âyetleri yorumlarken; Yahudi ve Hıristiyanlarla ilgili Kur’an-ı kerimde geçen ayetleri, bilinen manalarının dışında çok farklı bir düzeyde ele alıyor: Ayetlerde geçen düşmanlığın o günün Yahudi ve Hıristiyanlarını içine adığını, Kur’anın kullandığı aynı üslup, bugünün Yahudi ve Hıristiyanlarını içine alacak diye bir şart, bir mecburiyet olmadığını,ayetlerin kesin, fakat bugünkü Yahudi ve Hıristiyanları içine aldığının kesin olmadığını, ifade etmektedir.
( Hoşgörü ve Diyalog İklimi s.155-156)
Yine aynı kitapta, Sayın Gülen, Kur’an-ı kerimde, Hıristiyanlarla, Yahudilerle ve Müşriklerle ilgili geçen sert ifadelerin uç noktayı temsil ettiğini,Yahudi ve Hıristiyanlarla diyalog kurup dostluk tesis edilebileceğini, Kur’anın onları dost edinmemek konusundaki nehyinin (yasağının) hususi şartlarda olduğunu; bunu umumileştirmenin Kur’anın ruhuna aykırı olacağını, Üstad Bediüzzamanın “Münazarat” kitabında bildirdiğini ifade etmektedir. (s.170)
Hocaefendi, aynı konularla ilgili hadisleri yorumlarken de, “Yahudileri ve Hıristiyanları kınayan ve azarlayan âyetler ya Hazret-i Muhammed (A.S.M) döneminde yaşayan ya da kendi peygamberlerleri döneminde yaşayan bazı Yahudi ve Hıristiyanlar hakkındadır.” diyor.
( Küresel Barışa Doğru, s.45)
Halbuki, bugüne kadar hiçbir İslam alimi
bu âyet ve hadislerin tarihsel olduğunu,
geçerliliğini yitirdiğini söylememiştir.
Aksine, kıyamete kadar
geçerli olduklarını ittifakla bildirmişlerdir.
Adem aleyhisselâmdan, Muhammed aleyhisselâma kadar, dinlerin nesh edilmesi, semavi kitapların, âyetlerin nesh edilmesi yani yürürlükten kaldırılması Allahü teâlâ tarfından yapılmıştır. Kur’anın bazı âyetlerinin veya bunların açıklaması olan hadislerin tarihsel olduğunu, geçerliliğinin kalmadığı iddiası, ve bunu savunmak yeni bir kitap veya Peygamberin geldiğini söylemek olur ki, bu da İslam inancına göre küfürdür.
Resulullah efendimiz, İslamiyeti kabul etmeyen Yahudilerin ve Hıristiyanların, Allah’a iman etmiş sayılmayacağını bunların Cehennemlik olduğunu bildirmiştir.
Dört büyük müctehid imamdan biri olan İmam-ı Ahmed bin Hanbel’in meşhur hadis kitabı olan El-Müsned isimli eserde, sahabeden Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği şu hadis-i şerif bunu açıkca göstermektedir:
“Allah Resûlü’ne biri geldi ve ‘Ey Allah’ın elçisi! Hıristiyanlardan Allah’a ve Resulü’ne inanarak İncil’e sâdık biri veya aynı şekilde Allah’a ve Resûlü’ne inanarak Tevrat’a bağlı biri, sonradan sana tâbi olmazsa, bu kişiler hakkında ne buyurursunuz?’ dedi.
Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, bu ümmetten biri veya Yahudi ve Hıristiyan bir kişi beni dinlemez ve getirdiğimi kabul etmeden ölürse, kesinlikle Cehennemlik olur.”
Bu konu ile ilgili diğer bazı hadis-i şeriflerde de şöyle buyuruldu:
“Beni duyup iman etmeyen Yahudi ve Hıristiyan elbette Cehenneme girecektir.” (Hakim)
“Cennete sadece Müslüman olan girer.” (Buhari)
2- “Üç dinden herhangi bir dine inanmak yeterlidir. Mühim olan kelime-i tevhid inancıdır. Hz. Muhammed’i kabul ve tasdik etmek ise şart olmayıp bir kemal mertebesidir” diyorlar.“Ehli kitap ile amentüde ittifak halindeyiz.” İddiasında bulunuyorlar.
(Ahmet Şahin, Zaman- 17.4.2000)
Nitekim, Fethullah Gülen, “Kur’an-ı kerim, Kitap ehline çağrıda bulunulurken, “Ey kitap ehli! Aramızda müşterek olan bir kelimeyi gelin.” Nedir o kelime? “Allahtan başkasına ibadet yapmayalım”. Allaha kul olan başkasına kul olmaktan kurtulur. İşte gelin, sizinle bu mevzu üzerinde birleşip bütünleşelim. Kur’an devamla, “Allahı bırakıp da, bazılarımız bazılarımızı Rab edinmesin” diyor. Dikkat edin, bu mesajda, “Muhammedün Rasûlüllah” yok.” diyor.
(Hoşgörü ve Diyalog İklimi. S.241)
Fasıldan Fasıla kitabında da,“Herkes kelime-i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir. Hatta kelime-i tevhidin ikinci bölümünü, yani ‘Muhammed Allah’ın resülüdür’ kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışıyla bakmalıdır… ” demektedirler.
(Küresel Barışa Doğru-131)
Halbuki ayet-i kerimede, “Rahmetim her şeyi kaplamıştır” buyurulduktan sonra, “(Rahmetim) Allah’tan korkup, haramlardan kaçan, zekâtlarını veren ve ayetlerimize inananlar içindir” buyuruluyor. (Araf 156)
“Allah indinde hak din ancak İslâmdır.” (A. İmran 19)
“İslâmdan başka din arayan, bilsin ki, o din asla kabul edilmez.” (A. İmran 85) buyuruluyor.
Şu âyet-i kerimeler de, Allaha iman için, Resulullaha inanıp itaat etmenin şart olduğunu bildiriyor:
“Resule itaat eden, Allaha itaat etmiş olur” (Nisa 80)
“Deki, “Allaha ve Peygambere itaat edin! Eğer itaat etmeyip yüz çevirirlerse, (kafir olurlar) Elbette Allah kafirleri sevmez.” (Ali imran 32)
“Allah ve Resulüne itaat eden Cennete, etmeyen Cehenneme gider” ( Feth 13)
Görülüyor ki, gayri müslimlerle aramızda iddia edildiği gibi bırakın ittifakı, benzerlik bile yok. Hıristiyanlarla aramızdaki inanç farklılıkları çok ise de birkaçını bildirelim:
Amentüde ittifak var mı?
1- Biz bir Allah’a inanırız. Onlar üç ilaha inanırlar. Hz. İsa’ya tanrının oğlu ve tanrı diyorlar. Onlar melekleri kız gibi görüyorlar, biz ise, meleklerde erkeklik dişilik olmadığına inanıyoruz. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:
“Allah ile birlikte başka ilâh edinen cehenneme atılır.Rabbiniz oğulları size ayırdı da kendisi için kız olarak melekleri mi edindi? Elbette vebali çok büyük söz ediyorsunuz.”
(İsra 39, 40)
2- Onlar tanrı gökte derler, biz Allah’ı mekandan münezzeh biliriz.
3- Biz semavi kitapların hepsine inanırız, onlar, Kur’an’a inanmazlar.
4- Biz bütün peygamberlere inanırız, onlar, Muhammed aleyhisselama inanmazlar.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
“Bana iman etmeyen Yahudi ve Hıristiyan, mutlaka Cehenneme girecektir.” (Hakim)
5- Biz hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna inanırız, onlar, (Tanrı kötülükleri takdir etmez) derler.
Görüldüğü gibi, Diyalogcuların ortaya attığı fikirler İslâm dininin genel hükümlerine aykırıdır, İslam dininde yeri yoktur. İncil ve Tevrat’ın hükümleri Kur’an-ı kerimin gelmesiyle nesih olmuş, yürürlükten kalkmıştır.Kur’an-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin bütün hükümleri kıyamete kadar geçerlidir. Bunların bazılarının tarihsel olduğu için yürürlükten kalktığını iddia etmek, Kur’an-ı kerime ve Allah indinde dinin İslam olduğuna inanmamak olur. Allahü teâlâ, kıyamete kadar değişmemek üzereİslamiyeti bütün insanlara din olarak göndermiştir.
h1
Nur Akımından Kur’anı Kerime Büyük Saygısızlık ve İhanet
22 Ağustos 2010
Nurcu akımın idolü , Mason Abduh ve Efgani’ye selefim diyen , Risalelerinde hıristiyanlık hizmetini işleyen , her fırsatta ayak kaydıracak meselelerde insanların itikadını bozan gizli mason maşası Said Nursi’yi ululaştırma ve meşru hale getirmek için her türlü hile ve desiseyi yapan Nur akımının menfaatperest şakirdleri ve akımın idaresini yürüten dindar kılığındaki İslam düşmanları Yüce ve Mukaddes kitabımız Kur’anı Kerim’i tahrif etmekten başka fiili olarak el atmaktanda geri kalmadılar ve en sonunda Yüce Kitabımıza hıristiyan hizmetkarı Said Nursi’nin ismini de sokuşturarak büyük bir saygısızlık ve ihanete daha imza attılar. Hayrat vakfı tarafından bastırılan Yüce Kitabımızın arka kısmına kafalarına göre ekledikleri birkaç sayfalık paçavrada stratejik bir meşruyet kazandırma ve büyük adam havaları estirme kokusu mevcuttur.Yıllardır icazetsiz ve mürşitsiz Said Nursi’ye giydirmedikleri kılıf ve yalan kalmayan Nurcu akımının bu ihanetini ve terbiyesizliğinin cezasını tez zamanda Diyanet İşleri ‘nden ve Hak Teala’dan niyaz ediyoruz.
h1 Mason Abduh ve Efgani’nin Selefi Said Nursi ve Talebesi Fetullah Gülen’in Maşalık Belgeleri & AMENTÜ İTTİFAKININ İÇ YÜZÜ
15 Ağustos 2010
Günümüzde İsevi Müslümanlık yada ılımlı İslam söylemleri ile kilometre taşları dizilen İslam’ı Yıkma davasının perde arkası kahramanları ve geçmişten bu güne bu dava için Müslüman Kılığına sokulmuş Din düşmanı hainlerinin gerçek yüzlerini tarihi deliller ile ifşaa etmeye devam ediyoruz.
Görülüyor ki ; topyekün Yüce İslam’a , Yüce Peygamberimize ve O Serverin ( sallalahualeyhivessellam) mutlak varisi olan Ehli Sünnet alimlerine ( rahmetullahialeyh) yapılan saldırı ve karalamaların arkasında şeytanın mezhebine dahil olan , İslam adaletinin menfaatlerine son vereceği korkusu ile Vehhabilik , Şiilik , Nurculuk , Gülencilik , Masonluk , Kominizm ve benzeri ideolojileri ve akımları kuran bu tahrifat ile İslam’ı bozmaya , ortadan kaldırmaya çalışan sapkın ve zararları ancak kendilerine olan , yaptıkları ile cehennem ateşlerini şiddetlendirmekten başka hiçbirşey yapmayan fakat bundan da bihaber olan zavallılar vardır.Bu sapkın zihniyetin amacı İnsanoğlunu kendi bozuk emellerine hizmet eder halde tutmak , onları istediği gibi çekip çevirmek , sömürmek , kendi habis isteklerine kul etmektir.Bu paralelde zamanın tarihselci kafirlerine ezberletilip ve dillendirilen ” Ehli Kitapla Amentüde İttifakımız var “ söylemleri aslında İslam’a ve Ehli Sünnete karşı kendi ARALARINDA YAPTIKLARI AMENTÜ’yü YIKIM ittifakları adına en büyük itiraflarından biridir , fakat bu ittifak onların söylemek istediği , algılanmasını istedikleri gibi Müslümanlar ile Ehli Kitap arasında olan Amentü’nün temel esaslarında olan itikadi birliktelik ve ittifak değildir.
Aksine bu püsküllü yalanı orta atan Ehli Küfür saflarının kendi aralarında olan Amentü İttifakıdır.Yani Müslümanların İmanlarının olmazsa olmaz 6 kesin şartını ihtiva eden Amentü’yü yıkma , bozma , tahrif etme ittifakı…Bunu daha net açıklayalım…
Amentü Billahi : Allahü Teala’nın varlığına ve birliğine inanmak. [ Teslis inancına sahip olan ( baba , oğul ve kutsal ruh ) hıristiyanlık ile bu sapkınların ittifakı , bir ve HAK olan Allahü Teala'yı bozuk ve sapık düşüncelerle ortağı olur hale getirmek , haşâ " baba" yapmak , doğurmuş ve doğurulmuş yapmak.Bu sapıklıklarını dünyanın her yerinde yaygın hale getirmek için her koldan devamlı çalışmak , her türlü hile ve desiseyi mübah görmek. Herhangi bir dini inancı olmayan , Allah ve Peygamber düşmanı Masonlar ile olan bu konudaki İTTİFAKLARI ise Yaratıcı ve Elçisi inancını ortadan kaldırmaktır.Nitekim Mason Abduh ve Efgani'nin peşinden giden Said Nursi ve Şakirdleri bu amaca büyük bir riyakarlıkla hizmet ederek sahneden çekilmişler , fakat zehir saçan kitapları ekibin gece gündüz çalışması ile adeta Yüce Kitabımız Kur'anı Kerimden üstün tutulacak dereceye getirilmiştir.Allah inancı yerle bir edilen ve itikadı sinsice bozulup , imanı çalınan insanların ne duruma geleceği konusu ise güneş gibi ortadadır.Allah inancı yıkılan ve bozulan Beşeriyetin , ne Peygamber , ne kitap , ne melek , ne kader nede Ahiret inancı kalır.Bu inancı emreden ve bildiren zaten Yüce Yaratıcımız Allahü Teala'dır.Kan emici bu alçakların diğer sapık güruhlar ile olan bu konudaki itifaklarını ise kıymetli aklı selim okuyucularımın engin firasetlerine bırakıyor ve İTTİFAKIN iç yüzünü belgeleyen ikinci maddeye geçiyorum... ]
İzlemek İçin Lütfen Tıklayınız :
VİDEO 1
VİDEO 2
VİDEO 3
İslam Düşmanlarının İslamiyet’i yıkmak için izlediği Stratejiler
18 Eylül 2010
Planları ve oyunları çoktur, fakat özellikle şu yollarla saldırıyorlar:
Önce, eski âlimlere olan itimadı yıkmak, sonra bu âlimlerin naklettikleri hadisleri uydurma saymak, daha sonra da, Kur’an-ı kerimi yanlış yorumlamak suretiyle dini yıkmaya çalışıyorlar. İç ve dış düşmanların ilk hedefi eski âlimlere olan güveni yıkmaktır. Bu yıkılırsa, (Hadisleri zaten onlar nakletti, onlar cahildi, teknolojiden haberleri yok) diyerek hadislere olan itimadı da yıkacaklar. Hadisler yıkılınca, Kur’an-ı kerimi yıkmak artık zor değildir. Mezhepleri birleştirerek herkesi mezhepsiz yapmak, Eshab-ı kirama olan itimadı sarsmak, halifeleri gözden düşürmek, kapalı ictihad kapısını kırarak açmak, Hadis-i şeriflere olan itimadı sarsmak, meal okumayı teşvik gibi işler yapılmaktadır. Şimdi bunları teker teker açıklayalım:
Âlimler köprüsünü yıkmak
Misyonerlerin ve din düşmanlarının ilk hedefi, âlimler köprüsünü yıkmaktır. Bu köprü yıkılınca ötekileri geçmek zaten imkânsızdır. Bugün medyada, durmadan eski âlimlerin cahil oldukları, teknolojiyi bilmedikleri için yanlış hükümler verdikleri vurgulanmaya çalışılıyor. Hâlbuki eski âlimlerin, kendilerinden sonrakilerden daha bilgili olacağını bizzat peygamber efendimiz bildirilmiştir:
(En iyi, en hayırlı insanlar benim asrımda bulunan Müslümanlar[Eshab-ı kiram]dır. Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenler[Tabiin]dir. Onlardan sonra da en iyiler onlardan sonra gelenler[Tebe-i tabiin]dir. Onlardan sonra gelenlerde yalanlar yayılır. Bunların sözlerine, işlerine inanmayın.) [Buhari]
Bu üç asırdan sonrakiler, bunlardan nakil yapmadıkça, onlara itibar edilmez.
(Her asır, önceki asırdan daha bozuk olur. Böylece kıyamete kadar hep bozulur.) [Hadika]
Gün günü aratıyor, gittikçe bozuluyor. İlk asırların gelmesi mümkün değildir.
(Allah’ın salih kulları birbiri ardından âhirete göçer, geride arpa ve hurmanın döküntüleri gibi değersizler kalır. Allahü teâlâ onlara hiç kıymet vermez.) [Buhari]
Bunun için, sonrakilerin, öncekilerden nakil yapmaları gerekir.
(Allahü teâlâ bir âlimin ruhunu alırsa, bu İslam’da açılan bir gedik olur. Kıyamete kadar onun boşluğu doldurulamaz.) [Deylemi]
Bir âlimin boşluğu doldurulamazsa, o devrin hâli ne olur?
(Kıyamete yakın ilim azalır, cehalet artar.) [İbni Mace]
Resulullah efendimiz, sonraki gelen cahillerin önceki âlimleri bilgisizle suçlayacaklarını mucizeyle bildiği için, şöyle buyuruyor:
(Ahir zamanda sonra gelenler, önceki âlimleri cahillikle suçlayacaktır.) [İbni Asakir]
Hâlbuki önceki âlimler çok kıymetliydi. Nitekim Allahü teâlâ mealen buyuruyor ki:
(Bu misalleri ancak âlimler anlar.) [Ankebut 43]
(Bilmiyorsanız âlimlerden sorun!) [Nahl 43]
(Bilenle bilmeyen bir olur mu?) [Zümer 9]
Peygamber efendimiz de buyuruyor ki:
(Âlimlere tâbi olun.) [Deylemi]
(Âlimler, benim ve diğer peygamberlerin vârisleridir.) [Ebu Nuaym]
(Âlimler, kurtuluş rehberleridir.) [İbni Neccar]
Âlimlerin başında Eshab-ı kiram gelir. Eshab-ı kiram kötülenince, hadis-i şerifleri toplayan onlar olduğu için, hadis-i şeriflere gölge düşürülmüş olur. Kur’an-ı kerimi de onlar topladığı için aynı gölge Kur’an-ı kerime de düşürülmüş oluyor. Nitekim (Bazı âyetleri keçi yedi) diyenler, az değildir. (Hazret-i Ali’deki Mushaf çok daha büyüktür) diyen İbni Sebeciler de az değildir.
Eshab-ı kiramın üstünlüğü tartışılmazken, Kur’an-ı kerime ve hadis-i şeriflere gölge düşürmek için, onlar bile tenkide uğramıştır. Hâlbuki Eshab-ı kiram, her bakımdan üstün, her bakımdan âlim ve hepsi de Cennetlik insanlardı. Bir âyet-i kerime meali:
(Mekke’nin fethinden önce Allah için mal veren ve savaşan Eshab-ı kiramın, fetihten sonra Allah için veren ve savaşan Eshab-ı kiramdan dereceleri daha yüksektir. Hepsinin derecesi eşit değildir, fakat hepsi için Hüsna’yı [Cenneti] söz veriyorum.) [Hadid 10]
(Eshabım, cin ve insanların hepsinden daha üstündür.) [Bezzar]
Bütün insanların en üstünü olan bu büyük zatlara, nasıl dil uzatılabilir ki?
İbni Sebeciler, (Müslüman Müslümanla savaşmaz) diyerek, Hazret-i Ali ile savaşan Eshab-ı kirama kâfir diye hakaret ediyorlar. Hâlbuki iki Müslüman ordunun savaşabileceği Kur’an-ı kerimde bildiriliyor. İki tarafa da kâfir denmez, çünkü Kur’an-ı kerimde mealen, (Eğer müminlerden iki grup birbiriyle savaşırlarsa aralarını düzeltiniz) buyurulmuştur. (Hücurat 9)
Bâtıl güçler, Eshab-ı kiramı ve âlimleri yıkmakta epey yol aldıkları için, hadis-i şeriflerin çoğunun uydurma olduğunu yaymaya çalışıyorlar. Birçok hadis-i şerife uydurma damgasını basıyorlar. Böylece onları nakleden âlimlere de dil uzatmış oluyorlar, çünkü hadis uydurmanın vebali çok büyüktür. Bir hadis-i şerifte, (Hadis uyduran Cehennemde yerini hazırlasın) buyuruluyor. Onların uydurma dediği hadisleri nakleden hadis âlimlerinin hâşâ Cehennemlik olduğunu, böylece söylemiş oluyorlar.
Kur’an-ı kerimin açıklaması olan hadisler böylece damgalanınca, Kur’an-ı kerimi istedikleri gibi yorumlayabiliyorlar. Namaz iki vakittir, üç vakittir, altı vakittir, tesettür farz değildir, tavuktan, balıktan kurban olur gibi saçmalıklar ortaya atıyorlar. Oruç kefareti diye bir şey yok diyebiliyorlar. Herkesin meal okumasını teşvik ediyorlar. Böylece her anlayışa göre farklı görüşler meydana çıkmasına, yani dinde anarşi çıkarmaya çalışıyorlar. Hadis-i şeriflere zıt ne varsa, rahatça söyleyebiliyorlar. Kur’an-ı kerimin yanlış şekilde tevil ve tefsirlerini yaparak, yeni görüşler çıkarmak suretiyle dini bozmaya çalışıyorlar. Böylece dini yıkmaya çalışıyorlar.
Dini yıkmaya çalışan türedilerin bir kısmı da, mezhepleri birleştirerek herkesi mezhepsiz yapmak istiyorlar. Mason Abduh’un çömezi Reşit Rıza ile onları taklit eden mezhepsizler, mezheplere saldırıyorlar. Hâlbuki dört hak mezhep kardeştir. Birinde yapılması güç olan şey, ötekine göre yapılır. Bunun için Peygamber efendimiz, (Âlimlerin farklı ictihadları, amelde mezheplere ayrılmaları rahmettir) buyuruyor. (Beyheki)
Kimi türedeler de, asırlardır gelen halifelerin gerçek halife olmadığı, onların hilafetinin sahih olduğunu söyleyen binlerce âlimin de gerçek âlim olmadığı, dolayısıyla bu âlimlerin sözlerine itimat edilemeyeceği fikrini yaymak istiyorlar. Âlimlere itimat sarsılınca, onların bildirdikleri dine de itimat kalmaz.
Modern mezhepsizler de, geri kalışımızı yeni ictihadlar yapılmayışına bağlamaya çalışıyorlar. (Günün gelişen şartlarına göre ibadetleri gözden geçirmek lazımdır) diyorlar. Hâlbuki dinimiz eksik değildir. Allahü teâlâ,(Dininizi tamamladım) buyuruyor. (Maide 3)
Din, ibadet günün şartlarına göre değişmez. Din eksik değildir. Eksik denirse, hâşâ Allahü teâlâ yalanlanmış olur. O, (Dininizi tamamladım) buyuruyor. Mezhepsizler, günün şartlarına göre değiştirmeye kalkıyorlar.
Misyonerler de, (Kur’anın indiği dönemde Yahudi ve Hıristiyanlar kâfir olduklarından dolayı, Müslüman olmak için La ilahe illallah Muhammedün Resulullah demek şarttı, şimdi sadece La ilahe illallah demek yeter. Böyle inanana İsevi Müslüman, Musevi Müslüman denir) diyorlar. İslamiyet’i içten yıkmak için, çeşitli oyunlar oynanıyor.
Din düşmanlarının bu oyunlara bilmeden alet olmak gaflet, bilerek alet olmaksa hainlik olmaz mı?
İslam Düşmanlarının İslamiyet’i yıkmak için izlediği Stratejiler
18 Eylül 2010
Planları ve oyunları çoktur, fakat özellikle şu yollarla saldırıyorlar:
Önce, eski âlimlere olan itimadı yıkmak, sonra bu âlimlerin naklettikleri hadisleri uydurma saymak, daha sonra da, Kur’an-ı kerimi yanlış yorumlamak suretiyle dini yıkmaya çalışıyorlar. İç ve dış düşmanların ilk hedefi eski âlimlere olan güveni yıkmaktır. Bu yıkılırsa, (Hadisleri zaten onlar nakletti, onlar cahildi, teknolojiden haberleri yok) diyerek hadislere olan itimadı da yıkacaklar. Hadisler yıkılınca, Kur’an-ı kerimi yıkmak artık zor değildir. Mezhepleri birleştirerek herkesi mezhepsiz yapmak, Eshab-ı kirama olan itimadı sarsmak, halifeleri gözden düşürmek, kapalı ictihad kapısını kırarak açmak, Hadis-i şeriflere olan itimadı sarsmak, meal okumayı teşvik gibi işler yapılmaktadır. Şimdi bunları teker teker açıklayalım:
Âlimler köprüsünü yıkmak
Misyonerlerin ve din düşmanlarının ilk hedefi, âlimler köprüsünü yıkmaktır. Bu köprü yıkılınca ötekileri geçmek zaten imkânsızdır. Bugün medyada, durmadan eski âlimlerin cahil oldukları, teknolojiyi bilmedikleri için yanlış hükümler verdikleri vurgulanmaya çalışılıyor. Hâlbuki eski âlimlerin, kendilerinden sonrakilerden daha bilgili olacağını bizzat peygamber efendimiz bildirilmiştir:
(En iyi, en hayırlı insanlar benim asrımda bulunan Müslümanlar[Eshab-ı kiram]dır. Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenler[Tabiin]dir. Onlardan sonra da en iyiler onlardan sonra gelenler[Tebe-i tabiin]dir. Onlardan sonra gelenlerde yalanlar yayılır. Bunların sözlerine, işlerine inanmayın.) [Buhari]
Bu üç asırdan sonrakiler, bunlardan nakil yapmadıkça, onlara itibar edilmez.
(Her asır, önceki asırdan daha bozuk olur. Böylece kıyamete kadar hep bozulur.) [Hadika]
Gün günü aratıyor, gittikçe bozuluyor. İlk asırların gelmesi mümkün değildir.
(Allah’ın salih kulları birbiri ardından âhirete göçer, geride arpa ve hurmanın döküntüleri gibi değersizler kalır. Allahü teâlâ onlara hiç kıymet vermez.) [Buhari]
Bunun için, sonrakilerin, öncekilerden nakil yapmaları gerekir.
(Allahü teâlâ bir âlimin ruhunu alırsa, bu İslam’da açılan bir gedik olur. Kıyamete kadar onun boşluğu doldurulamaz.) [Deylemi]
Bir âlimin boşluğu doldurulamazsa, o devrin hâli ne olur?
(Kıyamete yakın ilim azalır, cehalet artar.) [İbni Mace]
Resulullah efendimiz, sonraki gelen cahillerin önceki âlimleri bilgisizle suçlayacaklarını mucizeyle bildiği için, şöyle buyuruyor:
(Ahir zamanda sonra gelenler, önceki âlimleri cahillikle suçlayacaktır.) [İbni Asakir]
Hâlbuki önceki âlimler çok kıymetliydi. Nitekim Allahü teâlâ mealen buyuruyor ki:
(Bu misalleri ancak âlimler anlar.) [Ankebut 43]
(Bilmiyorsanız âlimlerden sorun!) [Nahl 43]
(Bilenle bilmeyen bir olur mu?) [Zümer 9]
Peygamber efendimiz de buyuruyor ki:
(Âlimlere tâbi olun.) [Deylemi]
(Âlimler, benim ve diğer peygamberlerin vârisleridir.) [Ebu Nuaym]
(Âlimler, kurtuluş rehberleridir.) [İbni Neccar]
Âlimlerin başında Eshab-ı kiram gelir. Eshab-ı kiram kötülenince, hadis-i şerifleri toplayan onlar olduğu için, hadis-i şeriflere gölge düşürülmüş olur. Kur’an-ı kerimi de onlar topladığı için aynı gölge Kur’an-ı kerime de düşürülmüş oluyor. Nitekim (Bazı âyetleri keçi yedi) diyenler, az değildir. (Hazret-i Ali’deki Mushaf çok daha büyüktür) diyen İbni Sebeciler de az değildir.
Eshab-ı kiramın üstünlüğü tartışılmazken, Kur’an-ı kerime ve hadis-i şeriflere gölge düşürmek için, onlar bile tenkide uğramıştır. Hâlbuki Eshab-ı kiram, her bakımdan üstün, her bakımdan âlim ve hepsi de Cennetlik insanlardı. Bir âyet-i kerime meali:
(Mekke’nin fethinden önce Allah için mal veren ve savaşan Eshab-ı kiramın, fetihten sonra Allah için veren ve savaşan Eshab-ı kiramdan dereceleri daha yüksektir. Hepsinin derecesi eşit değildir, fakat hepsi için Hüsna’yı [Cenneti] söz veriyorum.) [Hadid 10]
(Eshabım, cin ve insanların hepsinden daha üstündür.) [Bezzar]
Bütün insanların en üstünü olan bu büyük zatlara, nasıl dil uzatılabilir ki?
İbni Sebeciler, (Müslüman Müslümanla savaşmaz) diyerek, Hazret-i Ali ile savaşan Eshab-ı kirama kâfir diye hakaret ediyorlar. Hâlbuki iki Müslüman ordunun savaşabileceği Kur’an-ı kerimde bildiriliyor. İki tarafa da kâfir denmez, çünkü Kur’an-ı kerimde mealen, (Eğer müminlerden iki grup birbiriyle savaşırlarsa aralarını düzeltiniz) buyurulmuştur. (Hücurat 9)
Bâtıl güçler, Eshab-ı kiramı ve âlimleri yıkmakta epey yol aldıkları için, hadis-i şeriflerin çoğunun uydurma olduğunu yaymaya çalışıyorlar. Birçok hadis-i şerife uydurma damgasını basıyorlar. Böylece onları nakleden âlimlere de dil uzatmış oluyorlar, çünkü hadis uydurmanın vebali çok büyüktür. Bir hadis-i şerifte, (Hadis uyduran Cehennemde yerini hazırlasın) buyuruluyor. Onların uydurma dediği hadisleri nakleden hadis âlimlerinin hâşâ Cehennemlik olduğunu, böylece söylemiş oluyorlar.
Kur’an-ı kerimin açıklaması olan hadisler böylece damgalanınca, Kur’an-ı kerimi istedikleri gibi yorumlayabiliyorlar. Namaz iki vakittir, üç vakittir, altı vakittir, tesettür farz değildir, tavuktan, balıktan kurban olur gibi saçmalıklar ortaya atıyorlar. Oruç kefareti diye bir şey yok diyebiliyorlar. Herkesin meal okumasını teşvik ediyorlar. Böylece her anlayışa göre farklı görüşler meydana çıkmasına, yani dinde anarşi çıkarmaya çalışıyorlar. Hadis-i şeriflere zıt ne varsa, rahatça söyleyebiliyorlar. Kur’an-ı kerimin yanlış şekilde tevil ve tefsirlerini yaparak, yeni görüşler çıkarmak suretiyle dini bozmaya çalışıyorlar. Böylece dini yıkmaya çalışıyorlar.
Dini yıkmaya çalışan türedilerin bir kısmı da, mezhepleri birleştirerek herkesi mezhepsiz yapmak istiyorlar. Mason Abduh’un çömezi Reşit Rıza ile onları taklit eden mezhepsizler, mezheplere saldırıyorlar. Hâlbuki dört hak mezhep kardeştir. Birinde yapılması güç olan şey, ötekine göre yapılır. Bunun için Peygamber efendimiz, (Âlimlerin farklı ictihadları, amelde mezheplere ayrılmaları rahmettir) buyuruyor. (Beyheki)
Kimi türedeler de, asırlardır gelen halifelerin gerçek halife olmadığı, onların hilafetinin sahih olduğunu söyleyen binlerce âlimin de gerçek âlim olmadığı, dolayısıyla bu âlimlerin sözlerine itimat edilemeyeceği fikrini yaymak istiyorlar. Âlimlere itimat sarsılınca, onların bildirdikleri dine de itimat kalmaz.
Modern mezhepsizler de, geri kalışımızı yeni ictihadlar yapılmayışına bağlamaya çalışıyorlar. (Günün gelişen şartlarına göre ibadetleri gözden geçirmek lazımdır) diyorlar. Hâlbuki dinimiz eksik değildir. Allahü teâlâ,(Dininizi tamamladım) buyuruyor. (Maide 3)
Din, ibadet günün şartlarına göre değişmez. Din eksik değildir. Eksik denirse, hâşâ Allahü teâlâ yalanlanmış olur. O, (Dininizi tamamladım) buyuruyor. Mezhepsizler, günün şartlarına göre değiştirmeye kalkıyorlar.
Misyonerler de, (Kur’anın indiği dönemde Yahudi ve Hıristiyanlar kâfir olduklarından dolayı, Müslüman olmak için La ilahe illallah Muhammedün Resulullah demek şarttı, şimdi sadece La ilahe illallah demek yeter. Böyle inanana İsevi Müslüman, Musevi Müslüman denir) diyorlar. İslamiyet’i içten yıkmak için, çeşitli oyunlar oynanıyor.
Din düşmanlarının bu oyunlara bilmeden alet olmak gaflet, bilerek alet olmaksa hainlik olmaz mı?
Ağabey: Fethullahçı eğitmen, yol gösterici. İnsanları cemaate çekmeye, cemaati hoş göstermeye çalışan kişi. Temel Fethullahçı birim.
Abla: Kadınlar arasında “ağabey”lerin rolünü üstlenen kişi veya kişiler.
Şakirt- Şakirde: Çırak, talebe çömez gibi anlamları vardır. Ağabey ve ablaların yetiştirdiği Fethullahçılara denir. Olgunlaştıklarında “o artık şakirt oldu” denilir. Her ağabey ve abla da bir üstündeki emir aldığı kişiye göre “şakirt ya da şakirde”dir.
Ağabeylik-Ablalık: Hiyerarşi sisteminin kod adları.
İlgilenmek: Ağabeylerin önceden belirlenmiş insanlara yakınlık göstererek, arkadaş olarak onları çeşitli yollarla Fethullahçılığa dâhil etmesidir. Bu yollar ilgilenilen kişiye, yere ve zamana göre faklılık gösterir. Diğer adı “kafalamak”tır.
Hizmet: Özelinde Fethullahçılığın, genelinde Nurculuğun cemaat içindeki adı.
Dershane: Fethullahçı yapılanmanın evleri. Buralar dışarıya “üniversiteli talebelerin kaldığı evler” olarak tanıtılır. Diğer adları Işık Evi ya da Nur Evi’dir. Kaynağını sahabe devrindeki İbn-i Erkan evlerinden aldığı söylenir. Fethullah Gülen’e göre kapılarına kilit vurulmuş zaviyelerin, kışlaların, tekkelerin görevini yapan evlerdir. Bu evlere giriş ve çıkışlar mümkün olduğunca gizlilik içinde yapılır. Işık evlerinden sorumlu bir ev imamı vardır. Bu imamlar 6 ayda veya 1 yılda değişir. Evin maddi girdisi ve çıktısıyla ilgilenir yukarıdaki imamlara rapor verir. Bu evlerde genelde 4-5 kişi yaşar. Umumiyetle kiralanır. Fethullah Gülen’e göre bu evler Işık Süvarilerinin Kışlaları’dır. Fethullah Gülen bu evlerde yetişmeden, sabırla pişip ol¬gunlaşmadan yapılan her işin “ham hayal” olduğunu savunur.
İaşe: Evlerin giderleri için toplan para.
Hocaefendi: Fethullah Gülen. “Amerika’daki mübarek zat” da denir. Kesinlikle adı-soyadı ile hitab edilmez. Bu büyük saygısızlık kabul edilir. Eskiden kullandığı takma adları Abdülfettah Şahin ve Hikmet Işık’tır. Altında üç yıldız ( * * * ) olan yazılar da kendisine aittir.
Üstad: Bediüzzaman Said Nursi.
Büyük Ağabeyler: Adları örgütün alt kadrolarının sık duymadığı fakat üsttekilerin çok iyi bildiği bazı isimlerdir. Başlıcaları: İsmail Büyükçelebi, Latif Erdoğan, Abdullah Aymaz (İsmail Yediler ya da Safvet Senih), Hüseyin Gülerce, Alaaddin Kaya, Ali Bayram, Harun Tokak, Ekrem Dumanlı’dır.
Ders Çalıştırma: Öğrencileri evlere çekmek için başvurulan en temel ve vazgeçilmez yöntem.
Sohbet: Haftada bir, aynı gruptaki, çoğu arkadaş ve birbirini getiren kişilerin evlerde toplanarak bir vaiz eşliğinde dini, güncel, politik konuları daha çok monolog olarak tartışmasıdır. Yarım saat ile bir saat arasında, genellikle Fethullah Gülen’in kitaplarından parçalar okuyan “sohbet abisi” sohbetin bitiminde katılanların birbiri ile kaynaşması için şakalar, takılma yollu münasebetler kurar. Daha sonra çay içilir, futbol ve malayani başka konular etrafında ortama şerbet verilir. Toplantının kod adı “çay içmek”tir.
İstişare: Sohbette istenilen verimi sağlayan kişiler bir üst kurul olan ve yine haftada bir toplanan bu toplantılara çağırılır. Kimin kaç kişi daha getireceğinden, getirilen arkadaşların ilerleme seviyesine, burada bulunmayan kişilere nasıl davranılması gerektiğine kadar “istişare abisi”nin açık açık anlattığı yerdir. Ciddi bir ortamdır. Bir üst birimden gelen emirler buradaki insanlara aktarılır ve haftaya kadar bunları yapması istenir.
Tedbir: Cemaate zarar gelmesini engelleyici her tülü yol. Ortamın bir savaş ortamı olduğu vurgusu sık sık yapılır. Bu sebeple cemaat üyeleri “hile mübahtır” felsefesiyle hareket ederler. Bu doğrultuda gerekiyorsa yalan söyleme dâhil her yol açıktır. Evlerden teker teker çıkmaktan, kitapları insanlar fark etmesin diye ciltlemeye, gerekirse en usturuplu yalanları söylemeye kadar her şey “tedbir dairesi” içinde mütalaa edilebilir.
Maç: Aynı sohbet grubundaki kişilerin kaynaşması amacıyla yapılan halı saha maçlarıdır. Haftada bir yapılır.
Gezi: İstişarelerde yukarıdan verilen emirler doğrultusunda bazen orman içine, bazen deniz kenarına, bazen tarihi yerlere, bazen de hamam veya uzaktaki bir lokantaya yapılan toplu gezilerdir.
Keyfiyet: Sohbet abisi ya da istişare abisinin grubundan istediği haftalık yapılacaklar listesidir. Listede oruç tutmak, Hocaefendi kitaplarından en az belli sayıda sayfa okumak, Risalelerden en azı belirlenmiş sayfalar okumak, Kuran-ı Kerim’den yine en azı önceden belirlenmiş sayfalar okumak gibi manevi sayılabilecek işler yanında maddi faaliyetlere de yer verilir. Bunlar ise Sızıntı abonesi yapmak, Zaman abonesi yapmak, Fethullah Gülen’in kaset ve kitaplarını ücretsiz olarak eşe dosta dağıtmak gibi faaliyetlerdir. Verilen bir nevi çeteledir.
Risale: Risale-i Nur’un kısaltmasıdır. “Kırmızı kitap” da denir.
Müspet: Kelime, Fethullahçı bir zihnin kafasındaki kesin ayrımı ifade eder. Buna göre; Fethullahçı olan herkes müspettir. Ayrıca geniş dairede, ağabeylerden gelen(yani Fethullah’tan) bilgiler ve yönlendirmeler doğrultusunda başka cemaatlere mensup kişiler de bu tanımlamaya zaman zaman girer. Ama burada önemli olan müspet olmayanların durumudur. Onlar “solcu, komünist, kom…” gibi tanımlamalarla müspet kimselerden kesin bir ayrımla ayrılırlar. Bu ayrım siyahla beyaz kadar nettir.
Solcu: Müspet kelimesinin karşıt anlamlısıdır. Eğer bir kişi bu tanımlamaya girmişse ona karşı tüm örgüt ortak bir tavır takınır. Bilenler bilmeyenlere bu bilgiyi(tanımlamayı) derhal iletirler. Örgüt, bu yaftayı yapıştırdığı insanlarla en hafifinden ilişkisini keser, ilerisinde ise akla hayale gelmedik yöntemlerle o kişiyi tüketmeye, bitirmeye, silmeye çalışır. Tabirin eş anlamlıları; komünist, kom gibi kelimelerdir.
Esnaf Ağabey: Okumayan, daha çok küçük ya da orta ölçekteki işyeri sahibi sohbetlere devam eden kişi.
Mütevelli Ağabey: Esnaf Ağabey’in istişarelere katılmaya hak kazanmış ve sorumluluk yüklenmiş, bu anlamda “işi bilen” sınıfına yükselmiş hali. Para ve her türlü maddi-manevi desteğini esirgemeyecek hale getirilmiş insan.
Gazete: Zaman Gazetesi. Örgütün temel yayın organı. Tirajının cemaat içinde ayrı bir önemi vardır.
Sızıntı: Dergi faaliyetlerinin en önemli sac ayağı. İsteyen istemeyen, abone olan olmayan, herkese ama herkese ulaştırılması istenir. Yılbaşına yakın abonelik koçanları gelir. Herkesin sayısı bazen binlere varabilecek şekilde abone kazandırması beklenir.
İmam: Faaliyetlerden sorumlu kişi. Yetki alanı bir üstü tarafından belirlenmiş yürütme işinin temel birimi. Her evden sorumlu olan kişi bir “ev imamı”dır. Yine her “semt”den, her “bölge”den, her büyük bölgeden, her okuldan, her devlet dairesinden, her istişareden, her sohbetten sorumlu olan bir “imam” mutlaka vardır.
Kolejler: Fethullahçı özel okullardır. Cemaat içindeki insanlardan çocuklarını buralara göndermeleri özellikle istenir. Hatta okulların tanıtım faaliyetlerine katılmaları beklenir. Bu okullardan “bazıları”: Nilüfer, Fatih, Samanyolu, Yamanlar ve Serhat kolejleridir.
Müceddit: Peygamberden sonra her asırda geldiğine inanılan din âlimi. Said Nursi’nin mücedditliği tartışılmaz bir hakikat olarak evlere gelenlere anlatılır. Fethullah Gülen’in de böyle olduğu da bazen gizli, bazen de açıkça vurgulanır.
Hidayet: Fethullahçılığa erenlere, durumu kabul edip itaat edenlere yakıştırılan, anlamına bu yönde özel bir anlam yüklenmiş bir sıfattır. Bu özel yüklenen anlam, gerçek anlamının ötesinde psikolojik olarak kalıntı bırakma ve çağrışım yoluyla kafaların elde edilmesinde kullanılır. Bir kişiden nefret bile edilse “Allah hidayete erdirsin” denilerek bilinçli ve son derece ince bir hesap güdülerek bir anlamda ilk tohumlar atılır. Bu, insanların düşmandansa en azından sempatizan ya da etkisiz eleman olarak kalmalarına da bir kapı açmaktır.
İrtibat: Dar anlamıyla Fethullahçı olan herkesin düzenli olarak birbiri ile irtibatta olması beklenir. Sohbetler, istişareler, maçlar, geziler hep bu amaçladır. Ağabeyler ve ablalar ilgilendikleri kişilerin evlerine, iş yerlerine sık olmasa da ziyaretler gerçekleştirirler. Telefon açmalar, kısa mesajlar, e-mailler ile hep hatırda tutuldukları vurgulanır. Bu anlamda örgüt kişileri çok zor gözden çıkarır. Hele o kişi örgütün ilerlemesi için gerekli olan para, maddi- manevi güç, başarı gibi vasıflara haiz ise irtibat asla koparılmak istenmez. Bu kelimenin geniş anlamı da herkesle olan münasebetleri işaret eder. Herkesle bir gün faydalanmak gerekçesiyle iyi ilişkiler kurulur.
Şer Odakları: Bunların en başında Türk Silahlı Kuvvetleri gelir. Daha sonra o günün şartlarına göre Fethullahçılıkla uğraşan gerçek ve tüzel kişilerin tamamı bu sınıflamaya girer. Tabirin eş anlamlıları “solcu, komünist” ve duruma göre de “ateist”dir. Kamuoyunda da “bizimle komünistler uğraşır ancak” diye toplu şartlandırmalar yapılır.
Beton Kemal: Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya takılan adlardan biri. Diğerleri de “Musti, Kefere, Deccal, Öküz Aleyhisselam, Öküz Kemal, Kemal Ağa”dır.
İlim: Bilinen manadaki bilimden farklıdır. İnsanı Allah’ı bilmeye, tanımaya götüren pozitivist olmayan bilgidir. Fethullahçılara göre bilim yanılır ama ilim asla yanılmaz.
Maklube: Fethullahçıların özel yemeği. Tencerede pişirilir. Katmanlar halinde pirinç pilavı, patates ve et ile yapılıp tencerenin bir tepsiye ters çevrilmesiyle devam edilir. Ortasında bu yemek bulunan tepsinin kenarlarına doğru, ışınsal şekilde yoğurt ve salata eklenip tekrarlanarak servis edilir. Yemeğin içine konan 2 ya da 3 adet nohut tanesinin kime çıktığına bakılarak “Güllüoğlu”ndan tatlı ısmarlaması beklenir. Anlaşılacağı gibi kaynaştırıcı ve paylaşımı ön plana çıkaran bir nevi merasimdir.
Himmet: Toplu para toplama merasimi. Genellikle ABD’den gelen ve ayağının tozuyla sohbet veren bir “önemli abi”nin vaizliğinde gerçekleşen “dokunaklı ve gözyaşı yüklü” bir sohbet sonrası katılımcılardan herhangi bir makbuz, belge karşılığı olmaksızın para toplandığı törenvari toplantılar. Bu toplantılarda gelecek dönemde verilecek paraların da sözü alınır.
TÖV: Örgütün yayınevlerinden birinin adıdır. “TÖV’den okumak ya da TÖV okumak” diye bahsedilen ise Fethullah Gülen’in kitaplarını okumaktır.
Gönül Eri: Fethullah Gülen’in “ağabey” tanımıdır. “Muhabbet fedaisi, kalp insanı, hizmet eri, ışık eri, ışık süvarisi” gibi başka tanımlamaları da hep bu kişileri işaret eder.
Altın Nesil: Fethullah Gülen’in tasvirlerinde “bir eli Kuran’da, bir eli bilgisayarda olan” diye de bahsettiği, kendisinin izinde yürüyen ağabeyler-ablalar topluluğu. Diğer adı “Beklenen Nesil”dir.
Başyüceler: Fethullah Gülen’in “en iyi gönül eri” tanımına girenler.
Talihsiz Dönem: Fethullah Gülen’in Cumhuriyet Türkiye’sine taktığı isimlerden biridir. Diğerlerini de “karanlık ya da upuzun hicranlı dönem” diye kitaplarında bol bol kullanır.
Karşı Cephe: Fethullah Gülen’in önceleri laik kesim için kullandığı, şimdilerde kendisine karşı olan herkesi dâhil ettiği insanlardır. Sık sık aynı anlamlı olarak “hasım cephe” tanımını da kullanır.
Karşı Cepheye Aksiyoner Tavır Almamak: Bu cümle çok önemlidir. Çünkü Fethullah Gülen’in burada 1950′li yıllara atıfta bulunarak Said-i Nursi’yi “karşı cepheye aksiyoner tavır almamak” gerekçesiyle üstü kapalı eleştirir. “…50′li yıllardan bu yana tam 40–45 yıl geçmiştir. O dönemde, 10 yaşında olanlar, şayet mevsimi geldiğinde üniversite okusalardı, şimdi zirvelerde ya da zirveleri zorlayan konumlarda olacaklardı. 20 yaşında olanlar 60–65 yaşında olacaklardı ki bu da onların başbakanlar, reis-i cumhurlar seviyesinde en olgun dönemlerini yaşıyor olmaları demekti” ifadesi ile devleti diğer önemli mevkileriyle en üst düzeyde ele geçirmeyi amaçladığı anlaşılmaktadır.
Maarif: Fethullah Gülen’in çok önem verdiği Milli Eğitim Teşkilatı. Fethullah Gülen burayı ele geçirilmesi ve elde tutulması çok önemli kalelerden biri olarak sayar.
Mabede Giden Yolların Kapatıldığı Zaman Dilimi: Fethullah Gülen’in Atatürk ve İsmet İnönü dönemini kastettiği zaman aralığı.
Makam Ve Mevki: Fethullah Gülen’in başta devlet kademeleri olmak üzere öncelikli hedefidir. Bu bir ilk hedeftir. Tamamı tüm devleti, tüm kurumları, tüm dış devletleri ve dünyayı ele geçirmektir. Buna göre; makamlar öncelikli, kişiler ikinci plandadır. Bu nedenle kişiler makamlara tercih edilmekte ve gerekirse ya da herhangi bir nedenle güç durumda kalındığında kişiler feda edilerek yerlerine hazır tutulan kendilerinden olan kişilerin getirilmesi için yoğun çaba sarf edilmektedir. Mümkün olmaması halinde mevcut bürokrat ya da siyasetçilere hoş görünmek suretiyle kendi tabirleriyle ‘Kullanabildiğin sürece ya da sana zarar vermeyecekse istifade et’ taktiği ile yönetim kademelerini kontrol altında tutmaya çalışmaktadırlar.
Kandan İrinden Deryaları Geçmek: Fethullah Gülen’in yazılarında ve vaazlarında sık sık kullandığı bu tabir adeta bir slogandır. Tam cümle şudur “Hizmet insanı gönül verdiği dava uğrunda; kandan, irinden dar yolları, deryaları geçip gitmeye azimli ve kararlı; varıp hedefine ulaştığında da sahibine verecek kadar olgun ve yüce yaratıcıya edepli ve saygılı, muvaffakiyetinden ötürü alkışlayacağı kimseleri de putlaştırmayacaktır”. Görüldüğü gibi hem mücadelenin tarzını anlatmakta, hem de lidere tabi olmak suretiyle ondan “irşad” ve emir beklemeyi telkin ettiği açıkça ortadadır.
İrşad: Adam kafalamanın, ilgilenmenin en kibar ve akademik söylemidir. Burada da sözcüğe asıl anlamının üstünde özel bir anlam yüklenmiştir. Kastedilen “irşad” şahısların Fethullahçılık yoluna yöneltilmeleridir.
Tebliğ: İrşad gibi anlamına ek bir anlam yükleyerek kullanılan bir diğer tabirdir. Burada da ek anlam gerçek anlamın ötesindedir. Yani kastedilen Fethullah Gülen’in mesajının duyurulmasıdır. Bu anlamda insanları Fethullahçılığa davettir.
Tesbihat: Vakit namazlarından sonra toplu olarak yapılan zikir ve dualardır. Cemaat içinde bunları ezbere bilmenin ayrı bir yeri vardır. Şakirtlikte ilerleyenlerin bunu ezbere bilmesi beklenir.
Şefkat Tokadı: Fethullahçı yapılanma içinde verilecek her türlü tavizin önüne geçmek için kullanılır. Buna göre Fethullahçılık faaliyetlerinde her türlü ihmal, verilen görevi savsaklama, başkaldırma durumlarında Allah uyarı olsun diye kulunu geçici bir süreliğine cezalandırır. Kişiden de bu mesajı alması ve haline çekidüzen vermesi beklenir. Fethullah Gülen bu durumu “Kutlu Nebi’nin davasına gönül vermiş zamanımızdaki hakikat yolcuları için de şefkat tokatları her zaman söz konusudur. Zamanımızda ise bu kudsî hamûleyi üzerine alanlar, bu nimetin şuurunda olarak, insanlık adına yaptıkları vazifelerinde ülfet, ünsiyet ve ihmale katiyen yer vermemelidirler. Aksi takdirde şefkat tokatlarının gelmesi kaçınılmaz olur.” şeklinde anlatır.
Allah Nurunu Tamamlayacaktır: Cümle bir Ayet-i Kerime’den alıntıdır(Saf 61/8). Tam şekli “Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek isterler. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.” halindedir. Fethullah Örgütlenmesi morali bozulan elemanlarına ümit aşılamak ve davalarının ne kadar hak bir yol olduğunu anlatmak için sık sık bu ifadeyi telkin eder. Burada amaç “Siz Fethullahçılığa devam edin, gerisini merak etmeyin.” fikrini zihinlere yerleştirmektir.
Teheccüd: Gece uykudan kalkılarak kılınan namazdır. Bu konu ayrı bir önem arz eder. Evlerde bir gün bile kalınsa “teheccüd”e kalkılması misafirlerden çoğu zaman beklenen bir şeydir. Evlerde her gün kalkılmamasına rağmen, misafir olarak kalındığında çoğu zaman gece ibadetine kaldırılırsınız.
Kavmiyet Fikri: Bu deyiş kapalı olarak Türk milliyetçiliğini işaret eder. Milliyetçiliğin her türlüsü, ki buna Atatürk ilkelerinden biri olanı da dâhildir, nefretle karşılanır. Mücadele edilmesi gereken temel fikirlerden biri olarak telakki edilir. Ama gerektiğinde en öde giden milliyetçiler de yine Fethullahçılar olur. Fethullah Gülen bir anda karşımıza bayrağımızı dünyanın dört bir yanında dalgalandıran, Türkçenin tüm dünyada konuşulmasını sağlayan, Türkiye ve Türklük için ömrünü feda etmeye hazır, ölse bile bu topraklara gömülmek isteyen milli ve ulusalcı bir şahsiyet olarak çıkar.
Hicret: Fethullah Gülen’in yeni anlam yüklediği kavramlardan biri daha. Kavram Fethullah Gülen’in Amerika’ya gidişinden sonra çıkarılmıştır. Dinin Türkiye sınırları içinde rahatça yaşanamadığı, yayılamadığı bu sebeple başta Amerika olmak üzere çeşitli ülkelere göç etmek gerektiği mesajına dayanır. Gidilen ülkelerde çevreye karşı nasıl tavır alınacağı, neler yapılacağı, hepsi önceden kararlaştırılmıştır.
Amerika: Fethullah Gülen’e bağrını açmış bu toprakların örgüt içinde başka ve özel bir anlamı vardır. Fethullah Gülen’in “buralara gelin” çağrısıyla adeta ABD’ye gitmek en kutsal yerlere gitmek kadar önemlidir. Zaman gazetesinde, 4 Eylül 1997 tarihinde “İnanmış bir insanin Batı karşısında, Batı’yla entegrasyon karşısında, Amerika’yla entegrasyon karşısında olması katiyen düşünülemez” şeklinde batı dünyasına nasıl tavır alınması gerektiği konusundaki söylemini tamamlayan şu sözleri de niyet belirtmesi açısından oldukça açıklayıcıdır “Amerikalılar istemezlerse kimseye dünyanın değişik yerlerinde hiçbir iş yaptırmazlar. Şimdi bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, Amerika ile çatıştığınız surece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz”. Ayrıca Fethullah Gülen’in “Dünya Gemisinin kaptanı” olarak nitelediği ABD’yle asla ters düşülmemesi gerektiğini de sık sık vurgular.
Hoşgörü-Diyalog-Huzur İklimi: Bu tabirler Fethullah Gülen’in örgütü dışarıya tanıtmak için kullandığı ve kullanılmasını istediği bir nevi ambalaj laflardır. Bu aynı zamanda örgütün çoğu kuruluşunda sloganlaşmış, amblemleşmiş bir felsefenin de çekirdeğini oluşturur. Bu felsefe diğer insanları mümkün olduğunca ürkütmemek, düşman kazanmamaktan başlayıp insanlardan cemaat için kazanılacak en üst faydalara kadar giden yolu gösterir. Örgütün temel savunma mekanizması ılımlı İslam üzerinde durur. Örgüt kendini “Türkiye’nin adını duyuran, çocukları ve gençleri uyuşturucu, alkol gibi kötü alışkanlıklara düşmekten kurtaran, insanlara Allah sevgisi, iman aşılayan, radikal Müslümanlığın alternatifi” olarak tanıtmaktadır. Örgüt kendini asla “örgüt, tarikat, Fethullahçı” olarak tanıtmaz. Bir “gönüllüler hareketi, Asrın Dertli İnsanı’nın tavsiyelerini dinleyen yüce mefkûre insanları, Hocaefendi’nin irşadıyla hareket eden yüksek kametler” gibi tanımlamalar yapar. Tanımlardan da anlaşılacağı gibi bu izahların da hepsi Fethullah Gülen’e aittir.
Bazı Özel Kitaplar Ve İşlevleri:
Kendini Arayan Adam(Halit Ertuğrul): Genellikle mütedeyyin olan ve Fethullahçılığa girmesi muhtemel herkese dağıtılan bir “ilk kitaptır”.
Düşün, Anla Ve Ağla(Vehbi Yıldız): “İkinci seviye” bir kitaptır. İlki kadar muteber değildir. İlkinden sonra gelen tepkiye bağlı olarak kitap yelpazesi de çeşitlenir.
Öğretmenin Not Defteri: Genelde ortaokul öğrencilerine yönelik bir ilk kitaptır.
Küçük Sözler(Said Nursi): Risale okumalarına başlangıç kitabıdır.
Gençlik Rehberi(Said Nursi): İkinci okunacak risaledir ve daha çok 25 yaş altına hitab eder.
İrşad Ekseni(Vehbi Yıldız): Adam kafalamanın tüm kurallarının ve yöntemlerinin sistematik biçimde anlatıldığı profesyonelleşmiş şakirt kitabıdır.
Küçük Dünyam(Latif Erdoğan): Fethullah Gülen’in Latif Erdoğan’a yazdırdığı ve AD yayıncılıktan bastırdığı kitaptır. Kitabın özelliği Fethullahçıların yurtlarda, evlerde, üniversiteye hazırlık dershanelerinde bu kitapla imtihan edilmeleridir. Düzenlenen yarışmada “ilgili abi” yarışma sonucunda kazanana küçük bir hediye de verir.
Fethullah Gülen Kitapları: Ne kadar okunsa az gelen temel eserlerdir. Fethullah Gülen’in kendisinin bile “Asrın Getirdiği Tereddütler” serisini 98 kere okuduğu söylenir.
F. Gülen Hakkında Yazılan Kitaplar: Bunlar genellikle koliler halinde, hatta tonlarla ifade edilecek şekilde evlere gelir ve parasız olarak dağıtılması istenir. Bunlar o kadar çoktur ki dağıtılsa bile yine onlarca belki yüzlerce elde kalır. Tamamın farklı insanlara dağıtılması seneleri alır.
"Nihai hedefe ulasana kadar, her yöntem ve yol mübahtır. Bunun
içine yalan söylemek ve insanları aldatmak da girer. Yeter ki,
'hizmet' kesintiye uğramasın. Hizmet denilen çalışmanın en
büyük özelliği, sessiz ve derinden olmasıdır. Bu gizlilik de güçlü
oluncaya kadar devam edecektir. Cemaatin temel felsefesi
budur..."
AMACI VE STRATEJİSİ
Fethullah Gülen'in amacı; devletin tüm sistemlerine İslam hükümlerini egemen kılarak, teokratik bir İslam diktatörlüğünü kurmaktır. Bu amacına ulaşabilmek için de topluma, �Hoşgörü ve Barış� mesajları vermeye yönelik ılımlı bir cemaat lideri portresi çizmeye özen göstermektedir.
Fethullah Gülen, hiçbir kuvvet tarafından geri adım atmaya zorlanamayacağı bir duruma ulaştığında, Atatürk ilke ve inkılaplarını ortadan kaldırmayı, laik, demokratik, sosyal hukuk devletini yıkarak, şeriat esaslarına dayalı bir rejim kurma amacını bu ılımlı görünüm altında gizlemektedir. Çünkü; Fethullah Gülen ilk etapta devlete karşı savaş vererek hedeflerine ulaşmanın yıpratıcı olduğunu tespit ederek, kurulu sisteme ters düşme yerine, onunla barışık, ama onu içten içe ele geçirici bir politikayı yeğlemektedir. Bu sebeple, birinci hedef olarak; asker, sivil ve emniyet teşkilatında örgütlenmek esas alınmıştır.
Bu nedenle Fethullah Gülen; şeriat devletine ulaşmayı hedefleyen amacını gerçekleştirmek için aşağıda belirtilen stratejiyi uygulamaktadır.
Stratejinin birinci adımında; devletin bütün kadrolarında, bütün bürokraside, Milli Eğitim Bakanlığında ve Emniyet Teşkilatında kadrolaşmayı,
Stratejinin ikinci adımında; bünyesinde bulunan vakıf, okul ve dershanelerde, eğitilmiş gençlerden oluşan bir taban oluşturmayı,
Stratejinin üçüncü adımında ise, kendisine maddi destek sağlayacak sermayeyi oluşturmayı hedeflemektedir. Yurt dışında Türkiye�de kurulacak islami devlete, uluslararası alanda sempatiyle bakacak bir gençlik oluşturmayı ilke olarak benimsemiştir.
Bu doğrultuda; Fethullah Gülen, oluşturduğu öğrenci seçme ekipleriyle, semt ve köyleri dolaşarak, zeki ve becerikli öğrencilerle irtibat kurmakta, bilahare, evlerde, dersanelerde ve kamplarda, beyin yıkama metoduyla, bu kişileri amaçları doğrultusunda yetiştirmektedir.
Fethullahçılar, görsel-sözel yayın organlarının propaganda gücünü kabul ederek, televizyon, radyo, gazete ve dergi gibi kitle haberleşme araçlarını etkin olarak kullanmaktadırlar.
Ayrıca Fethullah Gülen; sahip olduğu imkanlarla, semavi dinlerin temsilcileriyle başlattığı diyalog vasıtasıyla �Dünya Dinler Birliği adı altında bir oluşuma zemin hazırlamıştır. Bu oluşumla, İslam dininin temsilcisi olma yolunda, uluslararası alanda karşılıklı çıkarlara dayanan bir stratejiyi uygulamaktadır.
SİYASİ TUTUM VE DAVRANIŞLARI
F.Gülen, Türkiye�de yasal bir konuma gelmek, din konusunda akla gelebilecek tek isim olmak amaçlarıyla partiler üstü bir siyaset izlemeye çalışmaktadır. Bu nedenle de, hiçbir siyasi parti ve liderini karşısına almamaya özen göstermiş ve doğrudan siyasetle ilgilenmemiştir. Yine de, 1994 yılında zamanın Başbakanı Tansu Çiller ile görüşmüş ve belkide bu görüşmenin, �F.Gülen, Çiller�e destek veriyor� şeklinde kamuoyuna yansıyan sonucunu ortadan kaldırmak amacıyla, başta Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit, Hikmet Çetin, Muhsin Yazıcıoğlu olmak üzere birçok siyasi liderle doğrudan görüşmeler yapmıştır.
F.Gülen, kendisine yakın ya da uzak bu kadar geniş bir yelpazenin siyasi liderleriyle görüşürken, amacının; partiler üstü olmak ve tarafsız görünerek geniş bir kitleyi yanına almak olduğubilinmektedir. F.Gülen, bu görüşmelerinin sonucunu kısa sürede almış ve anılan siyasi liderlerin tamamı kendisinin aleyhinde tavır sergilememiştir. Onun siyasi liderlerden aldığı bu geniş destek, basına da yansımış ve F.Gülen genel olarak bu kesimden de destek görmüştür. Sonuçta F.Gülen izlediği siyasal yaklaşımla TBMM�de geniş bir destek bulmayı başarmıştır. Ancak, F.Gülen�in açıkça tavır aldığı, eleştirdiği tek siyasal oluşumunda Refah ve sonrasında da Fazilet Partileri olduğu dikkat çekmektedir. F.Gülen, adı geçen partilere karşı olduğunu, bunların yanlış yaptığını vurgularken, iki önemli amaçla hareket etmiştir. Bunlardan birincisi, rakibi olan bir dini oluşuma karşı çıkmış, ikincisi ise kamuoyunun ve özellikle TSK�nin karşı çıktığı bir partiye cephe alarak, TSK�ne ılımlı görünmek olduğu bilinmektedir.
Bugün Fethullah Gülen; faaliyetlerinde gösterdiği gizlilik, taraftarlarının kendisine bağlılığı, etkili, kararlı ve merkeziyetçi yöntemi, siyasal yaklaşımı ile ülkemizin en güçlü ve en etkili irticai yapılanmasını oluşturmuştur.
YURTİÇİ FAALİYETLERİ
F.Gülen�in, faaliyetleri tüm yurt sathında yaygın bir görünüm arz etmekle birlikte, özellikle Samsun-Adana ekseninin batısında kalan illerde ve üniversite çevrelerinde, doğuda ise, Erzurum�da yoğunlaşmaktadır.
a. Eğitim Faaliyetleri
F.Gülen grubunun yurtiçinde 199 okulu, 201 dershanesi, 25 bin kapasiteli 240 yurt ve pansiyonu mevcuttur. F.Gülen grubunun kontrolündeki bu okullar, İmam Hatip liselerinin orta kısımlarının kapatılmasından sonra irticai kesim tarafından rağbet edilen eğitim kurumları haline dönüşmüş, 200 civarında vakıf ve 200 civarında şirket tarafından desteklenir hale getirilmiştir.
F.Gülen�in, Türkiye�deki etkili çevrelere ılımlı görünme politikası eğitim kurumlarına da yansımış ve söz konusu yüzlerce okulda, devletin laiklik konusundaki isteklerine uygun düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. Nitekim, bu tavrı da basına yansımış ve okullarda türbanlı olarak görev yapan bayan öğretmenler başlarını açmış, hatta erkek öğretmenler �İslamcılara� ait bıyık biçimlerine son vermişlerdir.
Fethullahçılar, örgütlenme ve faaliyetleri ile �Devlet İçinde Devlet�� özelliği göstermekte ve özellikle grubun okulları, Milli Eğitime alternatif bir anlayışla yönetilmektedir. Sözkonusu okullarda görev yapacak öğretmen ve idareciler grubun önde gelenleri tarafından tayin edilmektedir.
Fethullah Gülen Nurcu grubuna ait bazı okul ve dersanelerde, kız-erkek öğrencilere gündüz ve yatılı olarak ayrı binalarda eğitim verilmekte, böylece, yarının kuşakları olan öğrenciler, okul çağında siyasal islamın zihniyeti ile yönlendirilmektedir.
Öte yandan, günümüzde F.Gülen grubu tarafından dersane kavramının değişik bir boyutta ele alındığı görülmektedir. Nurcu gruplar, çok önem verdikleri gençlik kesiminin kazanılması için öğrenci evlerini aynı zamanda dershane olarak da kullanmaktadırlar. Yetişmiş öğrencilerin sorumlu olduğu evlerde, Nurculuk ve diğer dini konularda bilgiler verilmektedir.
Nurcu grupların gençlik kesimine yönelik eğitim çalışmalarından birisini de kamplar oluşturmaktadır. Öğrencilerin tatil ihtiyaçlarının karşılanmasının yanısıra, cemaat şuurunun yerleştirilmesi amacıyla F.Gülen grubu tarafından başlatılan kamp tertiplenmesi uygulamasının, organizasyon ve katılım yönünden son dönemde önemli ölçüde arttığı bilinmektedir. Son dönemde, F.Gülen grubu tarafından meslek sahibi yetişkinlere yönelik olarak da kamplar tertiplendiği gözlenmektedir. Söz konusu bu kampların cemaat içerisinde sorumlu düzeye gelmesi muhtemel şahısların meslek içi eğitimlerine yönelik olduğubilinmektedir.
Eğitim amaçlı etkinlikler kapsamında, dersane ve kamplar vasıtasıyla sürdürülen çalışmalarda, eğitim materyali olarak Risale-i Nur Külliyatı ile F.Gülen grubunun çıkardığı yazılı, sözlü ve görsel nitelikli dökümanlar kullanılmaktadır.
b.Kadrolaşma Faaliyeti
F.Gülen Nurcu grubu; hedefi olan laik, demokratik ve sosyal hukuk devletİ yerine, şer�i yasaların hakim olduğu İslam Devletini kurabilmek amacıyla, devlet kademelerinin mutlaka ele geçirme doğrultusundaki çabalarını sürdürmektedir.
Fethullah Grubu Nurcular, öncelikli hedef olarak; Milli Eğitim Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri ile Emniyet teşkilatını seçmiş olup, kadrolaşma faaliyetlerinde Milli Eğitim Bakanlığı�na özel önem vermişlerdir. Bu kapsamda, anılan Bakanlıktaki kadrolaşma faaliyetlerinde F.Gülen grubunun belirli mesafe kaydettiği, atama ve tayinlerde etkili oldukları bilinmektedir.
c. Basın - Yayın Alanındaki Faaliyetleri:
F.Gülen�in, eğitime verdiği önemin bir benzeri de basın-yayın alanında görülmektedir. Okul ve kitap arasında ilişki kurmuş ve bu nedenle de gazete, dergi, kitap, radyo ve TV konularında kısa sürede büyük atılım gerçekleştirmiştir. Nitekim, Fethullahçılar tarafından, biri İngilizce olmak üzere 17 yayın çıkartılmaktadır. Bunlar;
(1)Fountain Dergisi
(2)Sızıntı Dergisi
(3)Yeni Ümit Dergisi
(4)Yeni Ses Gazetesi
(5)Köprü Dergisi
(6)Karakalem Dergisi
(7)Ekoloji Çevre Dergisi
(8)Samanyolu Dergisi
(9)Zirve Dergisi
(10)Vuslat Dergisi
(11)Galaksi Dergisi
(12)Aksiyon Dergisi
(13)Mutlu Genç Dergisi
(14)Ümit Dergisi
(15)Can Kardeş Dergisi
(16)Sun Dergisi
(17)İndependent Türk Dergisi�dir.
Ayrıca Fethullah Gülen grubu;
Günlük tirajı ortalama 250 000 olan Zaman Gazetesi ile Türkiye�de en çok satılan dergi olan Sızıntı Dergisi, siyasi ve aktüel konulara yer veren Aksiyon dergisi söz konusu yayınlar arasında dikkat çekmektedir.
Bunun yanısıra;
(1)Samanyolu TV (İstanbul),
(2)Selam TV (Siirt),
(3)Merkür TV (Van)
İsimli televizyon kanalları ile,
(1)Yıldız FM (Adana),
(2)Dünya Radyo (Ankara),
(3)Şimşek FM (Bursa),
(4) Radyo Şira (Elazığ),
(5)Afşin FM (K.Maraş),
(6)Samanyolu FM (İzmir),
(7)Cemre FM (Mardin),
(8)Filiz FM (Muş),
(9)Doğuş FM (Muğla),
(10)Rize�nin Sesi Radyosu (Rize),
(11)Burç FM (Tokat),
(12)Esra FM (Van)
radyo kanalları bu grubun basın-yayın faaliyetlerine verdiği önemi gösterdiği kadar, bu alanda ne denli etkin bir güce sahip olduklarını da göstermektedir.
F.Gülen�in, ılımlı, yasal bir konum kazanma ve bu yolla geniş kitlelere hitap etme politikası basın-yayın faaliyetlerinde de kendisini göstermiştir. F.Gülen�in bu amaç doğrultusunda basın-yayın faaliyetlerini 10 kişilik uzman bir gruba incelettiği, bu grubun;
(1)Dine saplantılı yazılar yazanların yerine, daha ılımlı ve milliyetçi çizgide olan yeni yazarlarıngörevlendirilmesi,
(2)Başta laiklik olmak üzere, Atatürk ilkeleri ve onlara göre biçimlendirilmiş, T.C. Anayasası ve yasaları çerçevesinde faaliyette bulunarak; hedef kitleleri genişletmek ve imajını yükseltmek olduğu bilinmektedir.
d.Sermaye Alanındaki Faaliyetleri:
Nurcu grupların, bilinen en eski ve etkili maddi kaynak temin çalışmaları; fitre, bağış ve kurban derisi toplama çalışmalarıdır.
Bununla birlikte gelişen, yaygınlaşan hatta uluslararası boyut kazanan günümüzdeki sözkonusu kaynaklarla idame ettirmenin zorluğunu gören anılan kesim, bol ve sürekli kazanç temini yönüyle ticari hüviyetli yatırım yapmaya yöneltmiştir.
Ancak, Nurcu grupların bu ticari yönelişte taban kazanma ve taraftar kitleyi genişletme amacını da gözönünde bulundurarak özel okul, medya kuruluşları gibi, yatırımlara ağırlık verdikleri gözlenmiştir.
Bu hareket tarzı doğrultusunda yapılanmayı başlatan F.Gülen grubu, ulaştığı potansiyelle de diğer gruplara oranla önemli gelişme göstermiştir.
Anılan grubun önemli ölçüde öğrenci ve gençlik kesimini hedef alan yatırımları meyanında, otomotivden gıda pazarlamacılığına kadar çok geniş alanda faaliyet göstermek amacıyla açtığı 230 şirketin 117�sinin eğitim amaçlı kuruluş olması dikkat çekicidir.
F.Gülen grubu, bahsekonu eğitim amaçlı şirketler vasıtasıyla yurtiçinde 199 özel okulu ve 201 dersaneyi faaliyete geçirmeyi başarmıştır. Öte yandan anılan grup yurtdışındakı okulların finansmanında karşılaşılan güçlüğün aşılması maksadıyla yeni projelere yönelmiş ve bu meyanda sigortacılık alanında Işık Sigorta ve faizsiz bankacılık alanında Asya Finans�ı kurmuştur.
Yurt Dışı Faaliyetleri
a. Amacı
Fethullahçılar, yurt dışı faaliyetleriyle tüm irticai unsurlar içerisinde en çok dikkati çeken grubu oluşturmaktadır. F.Gülen, tarikatın yurtdışı açılımları için, başta ABD olmak üzere Hıristiyan Batı Dünyasının önemli bir tehdit olabileceğini değerlendirerek, bu çevrelere karşı ılımlı bir dini lider görüntüsü çizmeye özen göstermektedir.
Yurtiçinde hedeflenen noktaya büyük oranda ulaşıldığı kanaatine varan anılan grup, planlı bir şekilde yurtdışı örgütlenmesine yönelmiştir. Bu yönelişte;
Sosyal-ekonomik ihtiyaçları fazla olan yeni Türk devletleride taban oluşturmak,
* Bu devletlerde ihtiyaç duyulacak bürokratik kadroları yetiştirmek,
* Türk-İslam Birliğini oluşturmak temel amaç olmuştur.
Dünya İslam Birliğini gerçekleştirmek isteyen F.Gülen’in, Müslüman ve Türk olmayan devletlerde faaliyet göstermesinin amacı ise;
* Kendine bağlı bürokratik kanalların oluşturulması,
* Globalleşmenin sonucu oluşan bilgi transferlerini hedefi doğrultusunda kullanma,
* Kendine bağlı kişilerin refah düzeylerini artırarak etki alanını genişletmektir.
b. Eğitim Faaliyetleri :
Fethullahcılar; hem kendi yandaşlarına ekonomik menfaat temin etmek, hem de, Türkiye’de gerçekleştirmeyi hedef aldıkları İslam devletine, uluslararası alanda destek sağlamak için yurt dışında okul açma faaliyetlerini büyük bir hızla sürdürmektedirler.
Bunun yanında, söz konusu okullarda, ileride devleti yönetecek nitelik ve nicelikli kadroyu yetiştirerek, bu kesimin Türkiye’de kurulacak İslami devlete sempati ile bakmasını sağlamayı amaçladıkları bilinmektedir.
F.Gülen, 1992 yılında başlattığı yurt dışı açılımı çerçevesinde, toplam 45 ülke/özerk bölgede;
* 17 üniversite/yüksekokul, * 246 lise,
* 11 İlkokul, * 16 yabancı dil ve bilgisayar merkezi, * 5 üniversiteye hazırlık kursu,
* 6 öğrenci yurdu
olmak üzere toplam 232 eğitim kuruluşunu faaliyete geçirmiştir.
Bu müesseselerde, toplam 40 bin’i aşkın öğrenci bulunmaktadır. F.Gülen Nurcu grubunun, eğitim alanındaki bu yatırımlarının toplam değerinin, 350 trilyon TL. civarında olduğu da bilinmektedir.
F.Gülen “okullar imparatorluğunu”nu neden başka yerde değilde Orta Asya’da açtığı hususunu; Asya’nın elden kaçırılabileceğini, Türk yatırımcısı, işadamları ve eğitimcisinin Asya’ya sahip çıkmadığı takdirde diğer ülkelerin bölge ülkelerine sağlayacakları menfaatlerle Asya’yı ele geçirebileceklerini, insanların, Devletin Asya Ülkelerine açılım yapmaması durumunda bile vakıf, dernek ve şirketler aracılığıyla o bölgelere giderek bölgeyi etkisi altına almaya çalışan ülkelere karşı bir set oluşturması gerektiği sözleriyle belirtmiştir.
1996 sonbaharında birçok ünlü gazetecinin götürülüp, gezdirildiği Orta Asya’daki özel okullarda büyük övgü ile söz edilmiş, İngilizce ile modern eğitim verdikleri yazılıp çizilmiştir.
Ancak, o bölgeden gelen bazı işadamları ve öğrenciler tarafından “okullar imparatorluğu”nun görülmeyen yüzünün olduğu da iddia edilmektedir. Bu iddialarda; ders dışındaki saatlerde, genelde din eğitimi ve cemaatin propagandası yapıldığı, referans kitaplarının çoğunun şeriatçı yayınlar arasından seçildiği, cemaatin Türkiye’deki uzun vadeli hedefleri arasında laikliğin kaldırılması gibi söylemlerin olduğu belirtilmektedir.
Mevcut yurt dışı okulların ülkelere dağılımı incelendiğinde; Türk şirketlerinin ağırlıklı olarak faaliyet gösterdiği ülkeleri tercih etmesi dikkat çekmektedir. F.Gülen’in, uygun koşulların bulunduğu Batı Avrupa ülkelerinde ve özellikle Almanya’da organize olmayıp, SSCB’nin dağılmasından sonra bağımsızlığını kazanan ülkelerde, ABD’nin nüfuz alanını genişletme çabalarıyla aynı dönemde yaygın ve organize bir güce kavuşmuştur. Bu durum, F.Gülen grubunun daha ziyade Avrupa alanı dışında Amerikan etkinliği altındaki veya ilgi alanındaki bölgelerde geliştiği belirtilmektedir.
F.Gülen yurtdışındaki okulların finans kaynağının nasıl temin edildiği şeklinde kendisine yöneltilen sorulara; paranın cemaate bağlı kişilerden (müritlerinden) bağış yoluyla sağlandığını, ayrıca, Asya’daki işadamlarının da kazançlarının bir kısmını bu okullara aktardıkları cevabını vermektedir.
Ancak, bu okulların faaliyetlerini yakından bilen kaynaklarca; yurtdışındaki okulların kar amacı gütmeyen vakıflar tarafından kurulmakta olduğu, bu ülkelerin çoğunluğunda bu tür vakıfların mali denetimlerin dışında bulunduğu, Türkiye’den götürülen öğretmenlere, 12-15 bin dolar arasında maaş ödeniyormuş gibi gösterilip paranın büyük bir bölümünün Türkiye’ye transfer edildiği, gerçekte öğretmenlerin hesabına 500-600 dolar yatırıldığı belirtilmektedir.
F.Gülen grubunun okul açmış olduğu ülkelerde, öncelikle kendisine bağlı şirketler kurarak, okul yapımı ve idamesinin bu şirketler ve adı geçen ülkelerde bulunan işadamları tarafından desteklendiği bilinmektedir.
F.Gülen grubunun özellikle Türk Cumhuriyetlerinde etkili olduğu; Türkmenistan, Özbekistan ve Azerbaycan gibi ülkelerde bürokrat düzeyinde taraftarlarının bulunduğu bilinmektedir. Bu ülkelerde ticari faaliyet gerçekleştirmek isteyen Türk İşadamlarının ise karşılaştıkları zorlukları aşabilmek için söz konusu grubun yardımına ihtiyaç duyduğu, bunun karşılığında ise bir bedel ödediği, ödenen bu bedelin ise Fethullahçılar tarafından başta eğitim olmak üzere çeşitli alanlarda kullanıldığı bilinmektedir.
Ayrıca yurt dışında faaliyet gösteren bu okullar için para transferi ve teminat mektubu vermek gibi işlemleri karşılamak amacıyla kurduğu Asya Finans kurumundan istifade edilmektedir. Asya Finans’tan önce bu gibi işlemlerin Faysal Finans tarafından yürütüldüğü Türk insanının ortak düşüncesidir.
Özet olarak, F.Gülen grubuna bağlı okullar, cemaate bağlı işadamları tarafından doğrudan veya kurdukları vakıflar aracılığıyla finanse edilmektedir. Bu işlemde iki tarafın karşılıklı menfaati söz konusudur. F.Gülen okullar açarak şeriat devletine giden yolda mürit sayısını artırmakta, iş adamları ise bu okullar vasıtasıyla o ülkedeki ticari ilişkilerini geliştirmektedirler. Yurtiçinden o ülkelerde yatırım yapmak isteyen işadamları da kaçınılmaz olarak F.Gülen Cemaatine başvurarak bağış yapmakta, karşılığında ticari menfaatlerini sağlamaktadırlar.
F.Gülen’in yurt dışı yatırımlarına yönelik kaynaklarının bir kısmının ise bazı Batılı Ülkelerce sağlanmakta olduğu, bunda da amacın, Ortadoğu ve Afrika kökenli radikal İslami faaliyetlerin etkisini kırmak olduğu Türk basınınca kamuoyu gündemine getirilmiştir.
Ancak, dış güçlerin F.Gülen’e verdiği bu yurt dışı kaynağın karşılığı olarak, onu kendi menfaatleri doğrultusunda yönlendirmeleri bilinen gerçektir.
c. Diğer Dini Kesimlerle İlişkileri :
F.Gülen, başka din ve tarikat liderlerinin ileri gelenleri ile görüşmeler yaparak, bu görüşmeleri kendi hedefleri doğrultusunda kullanmak istemektedir. F.Gülen’in Papa II nci Jean Paul ile görüşmesinin, yaratılmak istenen ılımlı bir dini lider imajının uzantısı olduğu bilinmektedir.
Ayrıca, bu görüşmede; Türkiye’de rahip yetiştiren bir Ruhban okulu açılmasını destekleyeceği konusunda garantiler verdiği cemaatin yaptığı faaliyetlerden anlaşılmıştır.
F.Gülen, hükümetin bilgisi dahilinde, Papa II nci Jean Paul’ün daveti üzerine, 09 Şubat 1998 günü Vatikan’da Papa ile görüşmüştür. Görüşme, İslam ve Hıristiyan dünyasını temsilen “Dinler arası diyalog” zemininde olmuş ve F.Gülen, uluslararası platformda “Türkiye’deki İslami kesimin lideri” olarak gösterilmiştir. Söz konusu görüşmede F.Gülen’in Papa’ya;
(1) Antalya, Tarsus, Efes ve Kudüs gibi bazı kutsal yerlere müşterek ziyaret,
(2) Üç büyük dinden liderlerin işbirliği ile, ilki Washington’da olmak üzere, muhtelif dünya başkentlerinde bir konferans serisinin gerçekleştirilmesini,
(3) Öğrenci değişim programı çerçevesinde, Ş.Urfa-Harran’da bir ilahiyat okulunun kurulması hususlarını teklif ettiği Türk medyasında yazılmıştır.
FETHULLAH'TAN İNCİLER !...
İlgi çekici sözleri
FETHULLAH'IN ANLATTIKLARI
GERÇEKLER
* Fetullah mı, Fethullah mı?
İzmir nüfus müdürlüğünden, 31.01.1986 tarihinde değişme sebebi ile aldığı 3881 kayıt no'lu kimliğinde ismi; FETULLAH'tır. Fethullah Gülen, saf insanlar üzerindeki etkisini arttırmak için ismini, "Allah'ın Fetihçisi" anlamına gelenFETHULLAH'a dönüştürmüştür. * Dedeleri
Fethullah Gülen, dedelerinin, annesinin ve akrabalarının Seyyid yani peygamber soyundan geldiklerini söylemektedir. Dedelerinden ermiş gibi, evliya gibi bahsetmektedir. Fethullah Gülen'in dedeleri harbi görünce cepheye koşmak yerine soluğu daha emin yerlerde almakta bir sakınca görmemişlerdir. 93 harbinde Fethullah Gülen'in dedeleri Korucuk'u terkederek Sivas ve çevresine yerleşirler. Birinci Dünya Savaşında ise istikamet Yozgat'a bağlı Yerköyü'dür.Milletimiz vatan savunması peşinde iken , Gülen'in dedeleri ve cem'i cümlesi rahat bir yaşam sürmekteydiler. Gülen'e sorarsanız dedeleri çok ızdırap çekmiştir. Dedeleri ile ilgili gerçekler sorulunca Fethullah Gülen dedelerinin kaybolduğunu anlatmaktadır!.. * Babası
Fethullah Gülen'in babası Ramiz, sahabeleri cinnet derecesinde sevdiğini söylemektedir.
Ancak, Ramiz'in oğullarına koyduğu isimler (Fethullah, Sıbgatullah ve Mesih) arasında tek bir sahabe adının bile olmaması dikkat çekicidir. Hemen hemen hiçbir samimi müslüman ailesinin çocuklarında rastlanmayan bir isim var ki, son derece dikkat çekicidir: Mesih
* Annesi
Fethullah Gülen, annesi Rabia Hanım'ı şöyle anlatmaktadır.
"Benim ilk Kur'an hocamdır. Kendi anlattığına göre bana 4 yaşında Kur'an okumayı öğretmiş bir ay içinde de hatmettiğimi söyler. Ancak,ben, hatmettiğimi hatırlamıyorum.
Sıradan bir cami hocası da bilir ki, Kur'an öğrenmek ve hatmetmek için önce mahreç akabinde tecvit ilmi bilmek gerekir. Yani Kur'an mahreç ve tecvit ilmi ışığı altında okunur, hatmedilir ve hıfz edilir. Aksi mümkün değildir. Çünkü bunlar bilinmezse ayetler kesinlikle yanlış okunur , yanlış okumak günah olduğu gibi kılınan namaz da sahih olmaz.
* Evlilik
Fethullah Gülen, kendisine niçin evlenmediği sorulunca cevap verir: "Ümmet-i Muhammet'in bunca dert ve ızdırabını düşünmekten, evlenmeyi düşünmeye hiç fırsatım olmadı." Fethullah Gülen, evlenmemek konusundaki açıklamalarında ustaca bir taktik kullanarak şeyhini ve kendisini Hz. Peygamberin varisleri olarak gösteriyor. Oysa evlenmemesinin altında yatan gerçek, hastalığı ile ilgili olsa gerek. Zira, Fethullah Gülen çok eskilerden beri şeker hastasıdır. Şeker hastalığının etkilerinden birisi de insanı iktidarsız yapmasıdır.* Kadın
Fethullah Gülen, önce takma Abdulfettah Şahin daha sonra Fethullah Gülen adlarıyla yazdığı, Ölçü ve Yoldaki Işıklar adlı kitabında kadınları üç gruba ayırıyor. Sokak kadını, zevk kadını, ev ve hizmet kadını. Fethullah Gülen, kadınları bu şekilde sınıflandırıken, İkinci Diriliş'i gerçekleştirmek amacıyla faaliyet gösteren Işık Evlerinde kalan gençlere sabah namazından sonra şu dua yaptırılır. "Allahım kadınların şerrinden, Allahım kadınların belasından, Allahım kadınların fitnesinden bizi koru ve esirge!..
* Türban
Gülen; Sonsuz Nur adlı kitabında başörtüsü için feryat ederken şöyle diyordu:
"Türbana çağdışı diyorlarmış.Eğer bununla baş örtüsünü kastediyorlarsa doğru. Neden? Çağları aşan bir kıyafet de ondan. Günümüz dünyası ondaki hikmet harikasını kimbilir ne kadar sonra idrak edecek.
Fethullah Gülen, Bahçelievler Camii'nde gerçekleştirdiği Pazar sohbetlerinde yaptığı konuşmalarında, türban ve başörtüsü konusunda şöyle diyordu;
"Bir bacımızın türbanını çıkarttıklarında kıyamet kopar. Çünkü çok alışmış ve onunla bütünleşmiş onu dini emri olarak saymaktadır. Onu çıkardığı zaman, dinin bir yanının yıkılacağına inanır.
Ancak Nevval Sevindi'yi New York'ta karşısında türbansız, başörtüsüz görünce bu düşüncelerinden çark eden Fethullah Gülen, ona şu cevabı veriyordu:
" Başörtüsü de aynı şekilde üzerinde durulacak usul, yani imanın ve İslam'ın esaslarından, şartlarından değildir. Bunlardan dolayı, insanın adeta dinin dışında tutulması dinin ruhuna aykırıdır. Bu konuda dayatmalar, ısrarlar ifrattır ve zorlamadır. Hatta nefret ettirmedir. Gönülde sevgi önemlidir.
* Masonik Söylem
Fethullah Gülem masonlar ile ilişkisinin olmadığını ve onlara sempati duymadığını belirtmiştir.
Masonlukta mertebe; çıraklık, kalfalık ve üstadlık olarak sıralanmaktadır. Fethullah Gülen de , sıralamayı yaparken, çıraklık,tilmizlik,yani kalfalık ve nihayet üstatlık olarak sıralamaktadır. Masonlar aralarına hiçbir zaman kadınları kabul etmezler. Fethullah Gülen de hayatında kadınlarla muhatap olmamak gibi bir prensibinin olduğunu açıklamıştır. ABD-Irak savaşında, gönlünün ABD'den yana olduğunu söyleyen Gülen, Irak'ın tepesine binlerce bomba yağar,Irak'lı çocuklar ölüp, aç ve açıkta kalırkan kılını kıpırdatmıyor; buna karşılık İsrail'e atılan bir iki bombadan sonra, İsrail'li çocuklar için ağlıyor; daha da ileri giderek; Hz Peygamberi rüyasında gördüğünü anlatıp, onun da gönlünün İsrail'den yana olduğunu söylüyor ve bu tutumuyla kimi şeriatçı dergileri bile isyan ettiriyordu.* Batı Dünyası
Fethullah Gülen, batı konusundaki görüşleri belirsizdir.
Sonsuz Nur adlı kitabında batıyı, Avrupa ve Asya'yı yerin dibine geçiren Fethullah Gülen, "Fethullah Hocaefendi ile Ufuk Turu " adlı kitabında batıya övgü yağdırmaktadır.
Ufuk Turu Kitabında batı yandaşlığı,
"Mutlak manada, batı düşmanlığı, zannediyorum ki bizi çağın dışına iter. Ve zaman tarafından elenirsiniz. Ve batıdan alınacak birçok güzellik var."
Sonsuz Nur kitabında batı düşmanlığı,
"Avrupa'nın kafir ve zalimleri, Asya'nın insanlığı istismar eden münafıkları ve içimizdeki gafiller istemeseler bile, sikkeyi basan, tuğrayı elinde tutan ve peygamberlerce Sultan-ül Enbiya olarak kabul edilen, O günde beş defa nam-ı celilini dünyaya ilan ettiğimiz Sultanlar sultanı, bir gün mutlaka kalplere girecektir...." şeklinde dile getirmektedir. * Askerlik ve Milliyetçilik
Fethullah Gülen , askere ve askerlik konusuna ılımlı görünmeye çalışmaktadır.Nurcular Molla Said'den aldıkları dersle askerliği bir vatan görevi olarak görmemektedirler. Askere gitmeyide bir tokat gibi karşılarlar.Fethullah Gülen de orduyu yabancı bir ortammış gibi anlatır. Rahat bir askerlik yapabilmek için torpiller aramış ve adamını bularak kendisini himayeye aldırmaya gayret etmiştir. Askerin karavanasını yememiş, eğitimden kaçmıştır. Israrla zamanlı zamansız abdest alıp namaz kılmış, ibadetini askerliğe karşı bir araç gibi kullanmış; çok sıkışınca kendisini arkadaşları aracılığı ile komutanlara milliyetçi, yurtsever gibi lanse etmeye çalışmıştır. Askerliğini zor şartlar altında yapmadığı için, ordunun yemeğini kendisine caiz olmadığını düşünen Fethullah Gülen, teskere gününü de , " hayatımın en kabuslu günleri sona ermişti" sözleriyle açıklıyor. Fethullah Gülen'in kabusu her nurcu gibi askerliğn felsefesine olan inançsızlığından kaynaklanmaktadır. * Suudiler ile İlişkisi
Fethullah Gülen Suudiler ile ilişkisini her fırsatta yalanlamaktadır.
Fethullah Gülen, Suudlarla hiçbir ilgisini olmadığını iddia ederken hayatının her döneminde yanında olan ve Küçük Dünyam kitabında birçok yardımını gördüm dediği eski MSP milletvekillerinden Salih Özcan, Rabıta'nın Türkiye temsilcisidir. Rabıta ise dünyaya şeriat düzenini yaymak için kurulmuş, merkezi Suudi arabistan'da bulunan bir örgüttür ve arkasında Amerikan petrol şirketi Aramco vardır. Rabıta dünya ülkelerine Şeriat düzeni yaymak için her yıl tonlarca altın ve milyarlarca dolar harcar.
Suudi arabistan karşıtı(!) Fethullah Gülen ne hikmetse, Rabıta'nın Türkiye temsilcisi ve kurucusu Salih Özcan'ın koltuğunu altından çıkmamış ve vaazlarında Suudi krallarının giydiği cübbelerden giymiştir. * Tekke ve Medrese
1938 yılında doğan Fethullah Gülen eğitim durumunu açıklarkan şöyle diyordu;
"Ben medreseye devam ederken de tekkeyi ihmal etmezdim.Zaten ilk gözümü açtığım, ruhumu mayaladığım yer tekkedir..." "Oysa Fethullah Gülen'in doğumundan çok önce kapatılmıştı tekkeler ve medreseler. Fethullah'ın, müridlerini etkilemek amacıyla bu yola başvurduğu ise açıktır.
* Hedefler Fethullah Gülen, amacının şeriat olmadığını her ortamda ilan etmektedir.
Fethullah Gülen, kitaplarında dünyada yeni denilen bütün düzenlerin yıkılacağını anlatırken, "birgün gelecek,semavat, zemin bütün nizamıyla İslam'ım bembeyaz ellerine teslim olacak. Ak şeriata, ak yola, ak sisteme"diyerek gerçek amacını ortaya koyuyordu. Sıkıştırıldığında hiçbir zaman şeriatı övmediğini iddia eden Fethullah Gülen , ortamı müsait bulduğu zaman şeriat özlemini sürekli dile getiriyordu.
"Hiçbir zaman tadbil edilemeyecek, değiştirilemeyecek olan şeriat-ı fıtriye'dir. Bu itibarla yeryüzüne mirasçı olmak için, evvela salahate, yani dinin kuran ve sünnet çizgisinde yaşanmasınave İslam'ın hayata hayat olmasına gayret etmek şarttır. Şeriat-ı fıtrıye riayet etmeyen toplumlar veya manevi hayatlarında iç değişikliğe uğrayan ümmetler, milletler bugün hakim olsalar da yarınki mahkumiyetleri kaçınılmazdır.
Fethullah Gülen, şeriatın amaçlarına uygun hareket eden beyinlere ihtiyaçları olduğunu açıklıyor ve şunları belirtiyordu;
"Şeriat'taki hikmet-i teşri ve sahib-i Şeriatin maksatlarına aşina...Dini hükümlere menat sayılan esaslar mevzuunda vukuflu... İlahi varidata açık objektif dimağlara şiddetle ihtiyaç var..."
* Demokrasi
Gülen, değişik ortamlarda demokrasinin faydalarından bahsetmektedir.
Şimdi tenkide bütün kapıları kapalı demokrasi var. Şimdi onun iyi yanları olabilir yani, halk idaresi falan, bizim hizmetimiz adınada kolaylaştırıcı yanları var bunun. Ama artık bu mahluk başka bir şey doğurmaz. Allah'ı inkar edenlerin bile kiliseye koştukları gibi, hadiseler er geç bütün insanları mabetlere koşturacaktır.İnşallah Türkiye dahil dünyada yeniden islama dönüş var...Tüm sistemler yıkılacak. Yıkılacak,zulümlerinin cezasını görecekler. Ve o zalimler başlarına inecek bir kılıçla cezalarını görecekler.* Said-i Nursi(Kürdi)
-Fethullah Gülen, tahsilini tekke ve meedresse olarak açıklarken, asıl ismi Said-i Kürdi olan Said-i Nursi için methiyelerini bitiremiyordu.
Saf insanlarımızı kandırmak için hep bir tarafı abartılı ve gerçek dışı olaylarla anlatılan Fethullah Gülen,Said-i Nursi olayında da gerçekleri hep saklamış yada farklı şekilde anlatma yoluna gitmiştir. 1876 yılında Bitlis'te doğan Said-i Kurdinin en büyük amacı Güneydoğu'da Kürtçe eğitim yapan bir üniversite açmak ve burada Şeriatçı bir Kürt devletinini temellerini atmaktı. Kapatılan Refah Partisinin Kocaeli Milletvekili ve Adalet eski Bakanlarından Şevket Kazan'ın telgraf çekip,mektup yazıp, yanlarında olduğunu belirttiği İBDA-C'nin yayın organı taraf dergisinde nurculuğun gerçek yüzü ortaya konmuştur..."Özgür Kurdistan İçin Savaş" * Cumhuriyet
Fethullah Gülen bu konudaki görüşlerini kamuoyundan saklamaktadır. Çoğu zamanda nabza göre şerbet verme mantığından Cumhuriyet yanlısı gözükmektedir. Ancak, gerçekler Fethullah Gülen'in anlattığı gibi değildir. Nurculara göre; Türkiye Cumhuriyeti bir askeri istibdat ve sapıklıktır. Cumhuriyet, onlara karşı hücum etmek için girişilmiş bir zındık hilesidir. Türkiye Devleti, sadece islam'a değil ahlaka da aykırıdır.Cumhuriyet, halkın intihab ve meşveret hakkı olan idare demektir ve onu kusursuz olarak olarak ilk takdim eden kitap da Kur'an-ı Kerimdir. Cumhuri idareyi Kur'an'a zıd göstermek maksatlı değilse bir bilgisizlik eseri; cumhuriyete tarafdar olup da onun kaynağını görmemezliktengelmek ise inattan başka bir şey değildir.(ölçü veya yoldaki ışıklar 3.s 26)
* Aczimendiler ile ilişkisi
Fethullah Gülen, aczimendilerin, nurculuk ile bağlantısı olmadığını açıklamıştır.
Gülen, ılımlı bir şekilde nurculuğu benimsetmeye çalışmaktadır.Bu anlamda aczimendileride desteklemiştir. Aczimendiler adıyla anılan cübbeli, asalı, uzun saçlı ve sakallı grup ta , açıkça nurcu olduğunu belirtmektedir. 300- 400 kişilik bir cemaatten oluşan aczimendiler Molla Said'i örnek olarak eylem yapmaktaydılar. Aczimendilerin lideri Müslüm Gündüz 12 Haziran 1996 tarihinde HBB televizyonunda yayınlanan programda; "Kemalizm bir dindir. Allah'ı Mustafa Kemal, peygamberi İsmet İnönü'dür.Demokrasi dinsizliktir. Laiklik te öyledir.Geleceğiz, Türkiye'yi alacağız" diyebilmiştir. * Hizbullah'a bakışı
Fethullah Gülen, Hizbullah'ın cinayetleri hakkında karşısında kamuoyuna görüş bildirmekten hep kaçınmıştır. Ancak Gülen, kitaplarında Hizbullah'ı Allah Partisi olarak açıklıyordu.
" Hizbullah;Allah cemaati, tabiri caiz ise Allah Partisi. Siyasi boğuşmalar, siyasi partiler karşısında Allah Partisi. Allah'ın askeri olduktan sonra, kutsiler ordusu, Allah'ın kulu olduktan sonra , Hz Muhammed'in erleri olduktan sonra zaman ve mekan onları ayıramaz.* Cihad
Fethullah Gülen, cihadın yeryüzü hakimiyeti olduğunu açıklamaktadır. Ancak, kendilerinin bu anlayışın içinde görmediklerini de belirtmektedir.
Fethullah Gülen , kitaplarında konuya ilişkin şu açıklamalarda bulunuyor;
"Cihad bir hayır kapısıdır; o kapıdan giren iki hayırdan birine mutlaka kavuşacaktır. Evet, ya şehit olup ebedi bir hayat, ya da gazi olup hem dünta, hem de ukba nimetlerine ulaşacaktır. İşte cihad'da böyle bir bereket vardır. Yeryüzünde irşad, tebliğ,cihad ve dine hizmetten daha büyük vazife yoktur. Bu vazifede temel şart dertli ve sancılı olmasıdır."Vazifemizin adı cihaddır.En önemli mesele imanın kurtulmasıdır. Sabırla pişip olgunlaşmadan, çıkış adına yapılacak her şey tam bir hayaldir.Kuvvetin hakimiyeti gelip geçicidir; baki olan Hak ve adaletin hakimiyetidir. Bunlar bugün olmasa bile, çok yakın bir gelecekte mutlaka galebe çalaaktır. Onun içindir ki en büyük siyaset, Hak ve adalet taraftarlığında aranmalıdır.(Ölçü ve Yoldaki Işıklar 3. S45)
Siyasi, gayri siyasi bütün gruplar için " vahy!i münzel'in alem-şumul davetine icabetten başka, ne çare ne de makul bie mesned kalmadığı çağrısıyla insanımıza sesleniyoruz. Hepiniz toptan Allah'ın ipine sımsıkı sarılın ve sakın parçalanıp ayrılmayın." (Ölçü ve Yoldaki Işıklar 2. S27)
* Doğal Afetler
Nurcular, bu konudaki görüşlerini kamuoyuna yansıtmaktan çekinmemişlerdir. 17 Ağustos 1999 tarihinde meydana gelen deprem faciasının ardından, birçok hacı, hoca ve dahi molla takımı yıkıklan binaların, yaralanan, sakat kalan ve ölen insanların acılarını ranta dönüştürmek için herzamanki gibi kolları sıvadılar. Sanki, binaların yıkılmasında, inşaatları eksik malzeme ile yapan müteahhitlerin avukatlığına soyunmuşlardı. Onlara göre bu ceza Allahın verdiği bir cezaydı. Küçük çocukların ölmesi ise bir lütuf gibi gösteriyorlardı. Onlara göre çocuklar büyüyüp gavur mu olsaydı.* Hedefler
Fethullah Gülen amacının şeriat olmadığını,herhangi bir örgütlenme içine girmediklerini, kendisininde nurcuların lideri olmadığını söylüyordu. 18 Haziran 1999 tarihinde Fethullah Gülen kasetlerinin basına yansımasıyla gerçekler de ortaya çıktı. Fethullah Gülen bu kasetlerde özellikle Mülkiye ve Adliye kadrolaşmasının genişletilmesi gerektiğini kaydederken,"Bunlar gelecek adına bizim o ünitelerde garantimizdir"şeklinde konuşmaktaydı.
Fethullah Gülen, söz konusu kasetlerde Atatürk'ün silah arkadaşı ve ulusal Kurtuluş Savaşı'nın önderlerinden İsmet İnönü'ye yönelik
Şef, "Erzurum'da çarşaf giyen kadınları sokak ortasında astı" şeklinde konuşuyordu. Kasetlerde Fethullah Gülen izleyecekleri yolu şu cümleler ile anlatıyordu: Sivrilmeden, mevcudiyetinizi hissettirmeden çok ilerlere gitmeliyiz. Erken vuruş yapılırsa, dünya Cezayir'deki gibi başlarını ezer. Zaiyata meydan verilmemeli. Amacımınz için sabretmeliyiz. İşte bizler bugün, böyle bir olma veya olmamadurumuyla karşı karşıya bulunuyoruz. Ya bütün bu buhranlardan sonra bir idrak ve izanla, kurulmasını tasarladığımız dünyayı kuracak ve huzura ereceğiz veya bir kısım küçük hesap ve çıkarlar uğruna, çekilen binlerce ızdırabı semeresiz ve boş kılacak bir anlayış ve davranışla gerisin geriye gideceğiz.Düşmanlarımızı meşgul etme, düşündürme ve göz açtırmama gibi, kisayet ve dirayet isteyen hususları beceremesek bile, hiç değilse onların oyunlarına gelmeme ve elimizde kendi tükenişimizi hazırlamama anlayışını göstermeliyiz. Aslında buna mecburuz da.
(Ölçü ve Yoldaki Işıklar 2. S6-7)
Yıllar ve yıllar bu ülkede, ruhi hayatın büyük ölçüde söndürülmesi, dini dünyamızın işlemez hale getirilmesi, aşkın, vecdin bütün bütün unutturulup gönüllerin diline zincir vurulması, düşünen ve okuyan aydınların gidip kaskatı bir pozitivizme aborde olmaları, salabet ve hakta sebat yerine softalığın ikame edilmesi; hatta ahiret ve cennet istenirken bile, dünyada alışıgelenmutluluğun devamı mülahazasıyla istenmesi gibi çarpık düşünce, çarpık telakkileri sinelerimizden söküp atmadan bir yeni fasıl açmamız mümkün değildir. (Ruhumuzun Heykelini Dikerken s 23)
* Siyasi Partiler ile ilişki
Fethullah Gülen, herhangi bir siyasi parti ile yakınlığının olmadığını söylüyordu.
Ancak Fethullah Gülen'in basın tarafından ele geçen kasetlerindeki konuşmaları bu konudaki görüşlerini açıkça ortaya koymaktaydır."Aynı cephe sayılabilecek, bize sıcak bakabilen bir çerçeve içinde mütalaa edebileceğimiz siyasiler vardır. Refah'tan Doğruyol'a kadar uzanan siyasi yelpazedir.Bu insanlarla çatışmadan onlarla aramızdaki farklı müşterekleri ortaya koyarak, o çizgide belli bir münasebet tesisinde yarar var bence. Siyasete karışmam, siyasete karışma demek,"Vatan ve Millet işine, milletin hayat ve bekasına karışmam ve karışma demektir.(Ölçü ve Yoldaki Işıklar 3.s45)
* Amerika'ya gidişi
Fethullah Gülen, Amerika'ya gidiş nedenini hep hastalığı olarak gösterdi.
Oysa gerçek onun söylediği gibi değildi. 28 Şubat ile nurcuların gerçek yüzünü ortaya çıkması; kendisinin Amerika'ya kaçma sebebiydi. Davadan dönmenin büyük günah olduğunu söyleyen Gülen, kendisi ile ilgili gerçekler ortaya çıkınca soluğu nedense hep Amerika'da alıyordu.
* Şirketleri
Fethullah Gülen, ticaret ile uğraşmadığını söylemektedir.
Fethulllah Gülen, hem tipik bir cemaat lideri hem de kapitalist grup önderidir. TÜSİAD ve MÜSİAD'a karşı İŞHAD'ı o kurdurmuştur. Yurt dışındaki okullarıda bir yandan batı endeksli kafaları ve yakın gelecekte oluşturmayı planladığı siyasi ve kapitalist gücün kimliğini teşkil etmekteydi. Bu nedenle o okullar sadece eğitim kurumları değildi. Bürokratik, siyasi ve iktisadi ilişkilerin zeminlerini oluşturuyordu. Başta Asya Finans olmak üzere 500'ün üstünde şirket te bizzat Fethullah Gülen'e çalışmaktadır. Yoksa bunca okulu imamlık yaparak kurmuş olması mümkün değildir, Fethullah Gülen'in.* Patrik ile ilişkisi
Fethullah Gülen, Fener Rum Patriği ile görüşmüş ve görüşmenini amacını dinler arası diyalog olarak göstermişti. Dünyanın dört bir yanında okullar açarak Nurcu düşünceyi yaymayı amaçlayan Fethullah Gülen, Yunanistan'da yaşayan Türkleri de tarikatına katmak için ilgimç bir yöntem izledi. Heybeliada'daki Ruhban Okulu'nun yeniden açılması için Fener Rum Patriği Bartholomeos ile dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz arasında aracılık yapmayı kabul eden Gülen'in asıl amacı, Batı Trakya'da kendi okullarını açmaktı.* Işık evleri
Fethullah Gülen, ışık evlerinin varlığını hep reddetmiştir. Ama aynı Gülen, kitaplarında ışık evlerini öve eve bitirememektedir.
"Geçmişte bu evlerin yaptığı vazifelerin bazılarını medrese yapar, bazılarını mektep yapar, nazılarını tekke yapardı. Gel gör ki bu evlerin temeline harç atıldığı zaman, dünyanın o dönem itibariyle artık medrese yoktu.Bütün işler artık bu evlerdeydi. Bu evler çevresine ışık saçan evlerdir. Evler islamiyeti öğretecekti. Bu evler belli olmazlar. Elden geldiğince kamufle edilmelidir.* Takıyye
Kendisi hakkındaki sözleri hep kamu vicdanının reddeceği boş sözler olarak değerlendirdi. Fethullah Gülen, dini kendi çıkarları için kullanmaya devam ederken kendisi hakkında çıkan yazıların artması üzerine Amerika'ya gidiyordu. Sabah ve ATV tarafından yayınlanan kasette de amacının " hissettirmeden devleti ele geçirerek Türkiye'de bir şeriat devleti kurmak olduğunu "açıkça dile getiriyordu. Ancak, Gülen bu gerçekler karşısında takıyye yapmaktan kaçınmıyordu. * Gazetelere bakışı Her zaman çeşitliliği savunmuştur.
İslami olmayan gazete ve mecmuaları okumak zararlı olur. Eğer mutlaka okunması gerekiyorsa sadece başlıkları okunmalıdır. (ölçü ve Yoldaki Işıklar 4. S96)
Haçlının işbirlikçisi fethullahın foyasını meydana çıkaran siteler kapatılıyor. adamı peygamber yapmak için tüm hainler elbirliği yapıyor. ama karşılarında Fatih'in torunları Mustafa Kemal'in ASKERLERİ var. bu vatanı hainlere bırakıcak değiliz.
__________________
Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddım var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
Medeniyet! dediğin tek dişi kalmış canavar?
39 yorum:
Adsız dedi ki...
yazılanların hepsi yalan üç kağıtçılık yapmayın neden o sohbetlere montaj yapıp milleti kandırmaya çalışıyorsunuz millet timiz artık uyanıyor sizin gibi kök düşmanları kendize başka uğraş bulun..........
bu son yalanlarınız ve son çırpınışlarınız olacaktır.sizin ulusal birlikle falan hiç ama hiç alakanız yok.biz ulusalcıyız diyenlerin halini görüyoruz.mutlaka sizinde bir pisliğiniz var ki böyle sağa sola çamur atıyorsunuz.bu ülkede ulusalcı birileri varsa oda biziz.AZİZ TÜRK MİLLETİDİR.Sizin gibi sahtekarlar değil.beddua etmeyeceğim.ALLAH SİZİ ISLAH EYLESİN...
Fetullah Gülen, islamcı bir yapıda görünen ama gerçekte islamiyeti "ılımlı" bir hale getirmeye çalışan bir "ajan" dır.
Onun peşinden giden "masum" kişiler gerçeği göremiyorlar.
Gerçek meydana çıktığı zaman "son pişmanlık fayda vermeyecektir" gerçekleri en kısa zamanda görmeleri dileğiyle...
2 üstteki arkadaışın belirttiği gibi bir ajandır ve Amerikada dinleri birleştirip tek bir din haline getirmeye çalışan ve bu sayede de amerikanın ele geçirmek istediği toprakları daha kolay ele geçirmesini sağlamaya çalışan moon tarikatının da gizli bir üyesidir cumhuriyet ve Atatürk düşmanı bu kimsenin arkasında olanlar vay halime demesinler sonra birde Said-i nursi nin kitaplarını okduğunuz kadar kuran-ı kerim de okusanız belki anlarsınız...!
Türk evladi kelimesiyle bu arap özentisi rejim düsmani anarsistlerin isimlerini bir arada anmayin. TÜRKLERI ISLAMIYETTEN ÖNCEDE MÜSLÜMANLIK TÜRKLERE GELMEDEN ÖNCEDE TÜRKTÜLER FETULLAHTAN ÖNCEDE ONUN DEDELERINDEN ÖNCEDE TÜRKTÜRLER ARAP DEGILDILER...
BU NEDENLE BENIM ICIN FETULLAH GÜLENIN REJIM DÜSMANI CUMHURIYETI YIKMAK ISTEYEN HERHANGI BIR ANARSIST YADA TERÖRISTTEN FARKI YOKTUR TEK FARKI YÖNTEMLER FARKLI AMAC AYNI
fazla konusmaya gerek yok bence herşey anlatılmış..ben sadece şunu belirtmek istiyorum..ABD bu adamı neden ülkesinde barındırıyor? bi düşünelim bunu..at gözlüklerini çıkaralım artık..
Bu adamı size kısaca anlatayım. Bir otlak bulmuş, sırtına insanları bindirmiş. Abartısız söylüyorum sırtındaki insanlarda sırtlarına insan almış. Öyle kule gibi. Otlak o kadar taze ki hepsi bir yiyor. Otlak bitmiyor da. Elbet bir gün o kule o otlağın üzerine toptan düşer. Yalnız o otlak olduğunu düşünerek kaybolurlar. Bazıları yeni otlaklar bulur veya yeni sırtlar. Tasvir tam yapamadıysam af ola. Anlayan anladı.
bunu yayınlamasınız biliyorum dönün bir bakın kim ülkeyi sömürüyor demokrasi istiyorsanız kimse sizin gibi düşünmek zorunda deyil her fikrede demokratik yaklaşın karalama kampanyası yapmayın
bulup bulamadığınızı sallamışsınız kimi montaj kimi yalan. gerçekler ortada yıllarca bu milleti somürenler biz vatan sevriz biz atatürkçüyz diyenlerdi ve ortalıkta fişlemedik temiz insan bırakmadılar her kes bilsin ne gülenin ne de atatürkcülerin derin devletlerine piyon olmayacağız
feto nun ne kadar orgutlu ve guclu oldugunu herkez biliyor. hakkinda cikan goruntuler montaj olsaydi, bunu hersekilde ispat eder ve kendini aklardi. ama solugu hemen amerika da aldi. nedenmi, cunku montaj yokdu ve Turkiye Cumhuriyet i bunu ispat etmisdi. hemen tutuklama karari cikarildi ama cok gec kalinmisdi. based on true story...
bakın ey kardeşlerim yalan olsaydı bu yazılanlar fetullahı bırakın fetullahçılar gelir ne yapar ne eder bu siteyi bir yolla kapatırlardı ...allah sizi hayırlı yola yönünüzü çevirsin. eğerki benim yolumda hayırlı deilse allah hepimizi ıslah etsin
arkadaşlar ne cemaati ne de tarikatı bunların hepsi yalan dolan çıkarlar dır.eğer müslümansan allah kullarına elçi göndermiş kitap göndermiş iyiyi helal kötüyü haram kılmış farzı bildirmiş sünneti bildirmiş her koyun kendi bacağından böyle cemaatlere tarikatlara inanmayın siz dininizi yaşamaya bakın kaldı ki ahirette seni fetullah kurtarır nede başkası...
Peygamberimizle sıradan bir insanı bir mi tutuyorsunuz siz yahu.sahabe diğer tüm peygamberlere gönderilen yardımcılar gibi Allah tarafından özel olarak seçilmiş kişilerdi.nasıl Hz.İsa(a.s.) a havariler seçilmiş idiyse,sahabiler de Allah tarafından peygamberimiz için takdir edilmiş yardımcılardı.f.gülen sıradan bir din adamıdır,siz sevenleri öyle görse de görmese de gerçek budur.ne yeni bir dinin temsilcisi ne de önceki bir dinin tamamlayıcısıdır.bu yüzden Hz.Peygamber e yoldaş olmuş sahabelerle,f.gülene yoldaş olmuş siz müritleri aynı kefede değilsiniz, bu düşünme biçimi baştan aşağı sakat bir biçimdir.dini referanslarla konuşucaksanız en azından temel gerçekleri çarpıtmayın bari.
hayatımda böyle sahtekar kişiler görmedim.3 senedir feme gidiyordum son sene bana cemaatten kişiler bir teklifte bulundular.bi sene boyunca onların evlerinde kalmak şartıyla bana son senemde yardımcı olucak her ürlü hocanın geleceğine söz verdiler.ama bunun için dersane değiştirmem gerektiğini söylediler.buna neden olarak ise fem çıkışlı olunca önümün kpanacağı gerekçesini sundular.bnde 3 sene boyunca zarar görmedim hem iyi olur hoca falan diye kabul ettim.ama asıl amaçları bizi yetiştirip ileride iyi yerlere gelince yaptıkları herşeyi normal karşılayacak kişiler yetiştirmek.böyle sahtekar böyle iğrenç insanlar tanımadım.1 hafta önce bnmle konuşmak için geldiler.bana referandum döneminde nasıl hayır dersin diyerek sorgulamaya başladılar.bende doğal olarak buna haklarının olmadığını ve onların dediklerini yapmıcağımı söledim.ama bana zorla evet demen gerekiyordu diye zorbaladılar.böyle rezillik böyle pislik olamaz.daha sonra hoca efendiye karşı niye ön yargım olduğunu sölediler.bende ben burada hoca efendinin aşığı olduğumdan değilim sevmiyorum sizi hiç ilgilendirmez diyerek karşı çıktım.sonrada evi terkettim.ben onlara bütün herşeyi anlatacağımı sölediğimde hiç takmadılar.çünkü öyle bir pisliklerki hiç takmıyorlar.çünkü kendilerine zarar gelmiceğini biliyorlar.
eğer bir insan Ben Türk evladıyım,Atatürk'ün ilkeleri benim varlığımın özüdür diyorsa böyle cahilliklere göz yummaz.Atatürke kesinlikle karşılar.BEN TÜRKÜM DİYOBİLİYORSA BİR İNSAN İLK ÖNCE ATATÜRK'Ü SEVMELİ..eğer bu topraklarda yaşabiliyosanız tek nedeni o Ulu Önderdir.
o kadar pislikler dönüyor ki içlerinde amaçları dini sömürüp ülkede alttan alttan söz sahibi olmak...
Allah onlardan hepimizi korusun.ve bir an önce ülkeye sahip çıkıcak liderler yetiştirilsin!!
bu yazıyı yazan kişi yada kişilerin çok ugraştığı kesin. yalan yanlış yazılar cümlenin tamamlanışlarından belli. bu kişiler söylenen cümleleri kesip sadece almak istedilerini almışlar ve görmek istediklerini kendi açısından ve çerçevesinden izlemişler. yalan yanlış iftira degil asıllarını bierek açıklama sunmanızı rica ediyorum.saygı çerçevesi içinde. size en dogru söz ''ALLAH ISLAH ETSİN''
yazımdada söylediğim gibi 3 sene femdeydim ve 3 sene boyunca içlerine girmediğim sürece onlareı çok iyi sanıyordum.ve herkese feme gitmesini tavsiye ediyordum.hiç bi şekilde fem karşıtı bir insan değildim.beyin yıkıyorlar dediklerinde ben 3 senedir ablalara gidiyorum hiç öyle bir şey duymadım o kadar içlerindeyim diye ben hep femi savundum!ama bu sene bana son senemde yaptıkları şerefsizliği unutamıcam ben orda harıl harıl test çözerken bana referandumdaki hayır deme nedenimi sorguluyorlar.ki ben ne hayır ne de evet diyeceğime dair onlara bir şey söylemedim.dediklerimin hepsi doğru eğer şu sene üniversiteye hazırlanmıyor olsam bu meseleyi belgelerlede kanıtlardım ama ne yazık ki vaktim yok.ben ne yaşadıysam onu anlattım.hepsi de doğru ayrıca araştırırsanız bu şekilde yaptıkları bir öğrenci daha varmış ve gazetelere kadar çıkmış.fethullah gülenin bamteli videolarındada fethullah gülen bunlar bizim için bi sinek vızıltısı diye bahsetmiş.
tek kelime küfür!ne sagi ne solu ne fethullahi ne che i bunlar onder olamaz.biz türküz.bunun bilincinde olan insan kimin yolundan giderse cukura dusmuyecegini iyi bilir.onun yolu hataların tekerrürü degil,gelecegin kurtulusudur.lutfen bu yersiz gündem olusturmaya calisilan adamlar konusulmasin artik
ben sadece yapılan bu şerefsizliği sindiremediğim için ve bu insanların Türküm diye ortaya dolaşmasını sindiremediğim için bahsettim.şu an össye hazırlandığım için bir şey yapamıyorum ama bundan sonra nerede ne zaman o cemaat dedikleri pislikten tek bir insan göreyim yerin dibine sokmazsam hele de eğer günün birinde biri benim altımda bir işte çalışırsa vay haline.son senemde bana yaptıkları piskolojik baskıyı hepsine göstericem.
bu sayfayı oluşturanlar dengesiz bu belli sayfada Fethullah Gülen İslam Devleti kurmak istiyo yazıyo videoda ise islamı yıkmaya çalışıyo bu ne saçma şeydir montaj yapıyosunuz bari bilgiler tutarlı ve uyumlu olsun ne dengesiz insanlarsınız Allah gerçeği biliyor nasılsa o iyi bi insan onun yaptığı yardımların fazla değil % 1 ini yapın sonra konuşun ülkeyi bölmeye çalışanlar belli bu sayfayı oluşturanlar ben ve benim gibi düşünenler vatan ve din hayinidir gerçekleri inkar eden iyi bir müslüman mıdır ayrıca o kitapta yazan yazı da Hz. Muhammed olmasaydı bile biz Allah'ın varlığını anlardık demeye çalışıyo siz varya gerçektn ahmaksınız
bu sayfayı oluşturanlar dengesiz bu belli sayfada Fethullah Gülen İslam Devleti kurmak istiyo yazıyo videoda ise islamı yıkmaya çalışıyo bu ne saçma şeydir montaj yapıyosunuz bari bilgiler tutarlı ve uyumlu olsun ne dengesiz insanlarsınız Allah gerçeği biliyor nasılsa o iyi bi insan onun yaptığı yardımların fazla değil % 1 ini yapın sonra konuşun ülkeyi bölmeye çalışanlar belli bu sayfayı oluşturanlar ben ve benim gibi düşünenler vatan ve din hayinidir gerçekleri inkar eden iyi bir müslüman mıdır ayrıca o kitapta yazan yazı da Hz. Muhammed olmasaydı bile biz Allah'ın varlığını anlardık demeye çalışıyo siz varya gerçektn ahmaksınız
fethullah denen serefsiz neden hacca gitmiyor madem müslüman ve hoca neden hacca gitmiyor hee sebebi ne.beyni yıkanmışlar size sesleniyorum ALLAH size bunun hesabını soracaktır.araştıın okuyun kimin ne bok olduğunu anlarsınız.sadece sohbetlere giderek tek tarafı dinleyerek beyninizi yıkamalarına izin vermeyin araştırın bilgili olun fethullah gibi şerefsizlerin peşinde kendinizi kandırmayın.
atıp tutmadan önce adamın hayatını öğrende gel 1986 yılında hacca gitti zaten.hem siz nasıl müslümansınız peygamberimiz hiç kötü bi laf kullanmış mı siz adama şerefsiz diyorsunuz gerçek müslüman böyle olmaz hepimizin amacı islamı yaşamak ve yaşattırmak değil mi böyle iken niye böyle konuşuyorsunuz allah affetsin ne diyeyim
bu din kimsenin babasının malı değildir.sizin hocaefendi dediğiniz sahtekar islam düşmanı müslümanları katleden ülkenin korumasında kucağında oturmaktadır.halada cevap verecek yüzünüz var kandırılmış beyinleri yıkanmış böcekler sizi..
f tipi örgüt işte:
1-feto
2-akepe
3-yandaş medya
4-emniyetteki cemaatçiler
5-apo.
işte bunlar işbirlikçi köpekoğlu köpeklerdir. Bunların herhangi bir dine, müslümanlığa inandıklarını sanmayın, bunlar sadece paraya taparlar, abd.ye ab.ye israil'e uşaklık yaparlar.
Dinlerarası Diyaloğu başlatan Vatikan gibi gözükse de, bunu esas isteyenler Yahudilerdir.
Geçen haftaki yazımda, Eminönü Halk Eğitim Müdürlüğü binasında yapılacak olan konferansı duyurmuştum. O konferans gerçekleşti. Çok da mühim şeyler söylendi.
Ankara Ü. İlahiyat Fakültesi profesörlerinden 9 dil bilen Mehmet Bayraktar’ın, not alabildiğim bazı cümlelerini aktarmak isterim:
“Dinlerarası Diyaloğu başlatan Vatikan gibi gözükse de, bunu esas isteyenler Yahudilerdir. Dinlerarası Diyalog yapması için Vatikan’a baskı da ABD’den geliyor. Dinlerarası Diyalog esas olarak 1892’de ABD’de başladı. Bu proje, ABD’deki büyük sermaye sahiplerinin finansı ile oluyor.
Onların isteği, “İnsanlık dini” diye bir şey. Bu projede, ilâhîlik ve peygamber inancı yoktur. Onlara göre Kur’an’ı peygamber yazmıştır. En büyük hedefleri Kur’an’ı ortadan kaldırmaktır. Baksanıza Peygamberimiz’i küçük düşürücü karikatürler yapıyorlar. Buna rağmen Diyalogcular Peygamberimiz’e gerekli şekilde sahip çıkmıyorlar. Halbuki onlar (Hıristiyanlar) bize “Muhammedân” diyorlar. “Muhammed’e tapanlar” demektir.
Hıristiyan kardinalleri arasında Yahudi olanlar var. Bunların hiçbiri papa olmadı ama papa seçildi, Papa Jan Pol bir Yahudi dönmesidir. Şimdiki papa da dönmedir. (Aslen Polonya yahudisi.)
Dinlerarası Diyaloğun hedefi dünyada tek inanç ve tek din olmasıdır. Adı da dünya dini. Nitekim Dinlerarası Diyalog faaliyetini yürüten Vatikan’ın kendi kayıtlarında, Dinlerarası Diyaloğun ekümeniklik (dünya hükümranlığı) ve misyonerlik olduğu yazılıdır.
Buna Türkiye’de ilk önderlik yapan Kasım Gülek ve İhsan Doğramacı’dır.
Bizdeki diyalogcular “Kur’an, ehl-i kitabın (Hıristiyan ve Yahudilerin) Müslüman olmasını istemiyor” diyorlar. Böylece ortalığı Hıristiyan misyonerlerine bırakıyorlar. Oysa Hıristiyanlar, “Allah hem birdir hem üçtür” diyorlar.”
Prof. Bayraktar, konuşması arasında insanı dehşete düşüren bir fotoğraf gösterdi. “Dinlerarası Diyalogla hedefleri işte budur. Bu, Dinlerarası Diyaloğun fotoğrafıdır” dedi.
Dinler arası diyalog heykeli
Fotoğraf şöyle:
Üç kişi Bremen mızıkacıları gibi üst-üste... En altta sözümona bir Müslüman, onun üstünde bir Hıristiyan, en üstte de bir Yahudi...
Fotoğrafı daha açık tarif edeyim:
Beyaz elbiseli, başı takkeli bir adam seccâde üzerinde secdeye varmış. Yanıbaşında elinin yanında bir İncil. Bu kimse müslümanı temsil ediyor.
Onun üzerine birisi çıkmış, namazda oturur gibi müslümanın sırtına oturmuş. Hıristiyanların duâ halinde yaptıkları gibi, parmak uçları yukarıya doğru olarak ellerini birbirine yapıştırmış. Elinde de bir tesbih var. Bu da hıristiyanı temsil ediyor.
Üçüncü şahıs en üstte... Hıristiyanın omuzlarına basmış. Kendisi ayakta. Elinde de sözümona Kur’an var. Bu da Yahudi oluyor...
Bitmedi...
Yan taraftaki kâide üzerinde bir silah var. Silahın namlusunun ucunda Yahudilerin yedi kollu şamdanı. Duvarda ise kocaman bir haç... Bir kadın da eliyle bunları işaret ediyor.
Mehmet Bayraktar Hoca’nın söylediği gibi, Dinlerarası Diyalogun fotoğrafı ve hedefi işte bu...
“ABD’nin 1933-39 Moskova büyükelçisi, ülkesi için kaleme aldığı bir raporda ezcümle “SSCB’nin (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin) en zayıf noktası dindir. Onları bu noktadan bitirelim. Üç dini kontrol altına alalım...” diyor.
Rahmetli Erol Güngör 1978’de, “ABD, SSCB’ye karşı şimdilik İslam dünyasını kullanıyor. (Müslümanlardan tarafmış gibi davranıyor.) Eğer SSCB biterse, o zaman dünya tek bloklu olur ve ABD’nin tek düşmanı İslam olur” diyordu. Bugün bizim muhafazakârlar(!) ABD’nin istediği Ilımlı İslam’ı destekliyorlar.
1959’dan 1962’ye kadar Vatikan’da 16 toplantı yapıldı. Sonunda Dinlerarası Diyaloga karar verildi. Ancak Diyalogun bildirgesi şunu söylüyor: Kurtuluş İsa’nın ışığına bağlıdır...
Hıristiyanlığı gün ışığına çıkarmak için, dinlerini yeniden kuvvetlendirmeye çalışıyorlar. Bizim gazeteler de“Vatikan çağdaşlaşıyor” diyorlar. Yalan!..
Bu, çağdaşlaşma değil yeni bir stratejidir, küresel sisteme uyarlanmış yeni sistem misyonerliktir. Onun için Papa II. Jan Pol, “Bizim derdimiz Müslümanları Hıristiyanlaştırmak değil, bizim gibi düşünmelerini sağlamaktır” diyor.
Dikkat! Hıristiyanlara göre papalar tanrının vekilidir ve onların sözü tanrı sözüdür. Papa’nın sözüne ona göre bakmalı...
Meselâ Papa, “Müslümanlar Ermenileri öldürmüştü. Şimdi de Kürtleri öldürüyorlar” diyor, bizim basın da“Papanın dili sürçtü” diyor. Halbuki, Hıristiyanlara göre papanın sözü sürçme falan değil, ilâhîdir...
Hıristiyanlar, “Türkler Anadolu’yu fethetmekle günah işlemişlerdir” diyor ve öyle inanıyorlar. “Allah hem birdir hem üç” demek aklın alacağı bir şey değil. Müslümanlar Hıristiyan olmaz. Onlar da biliyor bunu. Onun için hedefleri Müslümanları Hıristiyan yapmak değil, kendileri gibi düşündürtmektir.
Müslümanlar, Hasan ile Hans’ı, Meryem ile Meri’yi aynı görürlerse mesele kalmayacak...
Kant, Dekart gibi mütefekkirler, “İnancımı korumak için susuyorum” diyerek üç ilah meselesinde susmuşlar. Ne yapsın? Adamın kafası almıyor.
Bunlar da Prof. Nadim Macit’in konuşmasından notlar...
Sayın Ahmet Tekin’in hatırlattığı bir âyet ve bir hadisle yazımızı bitirelim. Âyet meâli:
“Eğer onlar da (Yahudi ve Hıristiyanlar) sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, muhakkak doğru yolu bulmuş olurlar.” (Bakara, 137)
Hadis: “Benden sonra peygamber yok, sizden sonra da ümmet yok.”
Selam ve duâ ile...
Ali Eren
Gazeteci-Yazar
04.03.2010
****************************
Kim bu Hüseyin Gülerce? Neye, kime hizmet ediyor?
Kim bu Hüseyin Gülerce? Neye, kime hizmet ediyor?
Adam sözde Müslümanlara hitap eden, tersinden okunduğunda adı NAMAZ olan gazetenin ve Gülen cemaatinin etkili ve yetkili ismi... Hüseyin Gülerce...
Ama kimliğinde Musevi yazan bir işadamı öldüğünde ardından "rahmetli" diyebiliyor.. Daha mı ne yapıyor? Okuyun görün...
---
Diyalogta hayli mesafe alındı
Üzeyir Garih’in diyalog faaliyetinde de en çok teması, Fethullah Hoca ile idi. Bu faaliyetten dolayı da Yaşar Nuri Öztürk’le beraber Üzeyir Garih’e Hoca Efendi ödül vermişti. Bu diyalogta hayli mesafe de alındı. Alınan bu mesafeyi Zaman Gazetesi’nden Hüseyin Gülerce şöyle dile getiriyor: (30.8.2001)
‘Rahmetli Üzeyir Garih’in Neve Şalom Sinagogu’ndaki dinî törenine katılanlar, aslında tarihe tanıklık ettiler. 28 Ağustos 2001 tarihindeki bu törende siyaset, iş dünyası, medya ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri iki önemli tabloyu fark ettiler.
Gençliğimiz ‘Yahudi düşmanlığı’ ile geçmişti. Ama şimdi bir Musevi mabedinde, dost bildiğimiz bir insana vefa gösterme adına hiçbir zorlama altında kalmadan bulunuyorduk.
Demek ki diyalog ve onun temsilcileri çok önemliydi. Üzeyir Garih ismi dışında acaba başka kaç kişi bizi bu mabede getirebilirdi? Sayıları yüzü bulan Müslümanlar olarak bir sinagogun içindeki duruşumuzla kabullendiğimiz acaba neydi? Anlattığımız, anlatmak istediğimiz neydi?
Fark ettiğimiz ikinci tablo, bu Musevi mabedinin içinde bir dinlerarası diyalog sergileniyordu. Hahambaşı David Aseo, Fener Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos, Vatikan temsilcisi Georges Marovitch, Türkiye Ermenileri Patriği 2. Mesrob Mutafyan, İstanbul Müftüsü Necati Tayyar Taş aynı mabedin çatısı altındaydılar.
Bu iki tablonun canlı yayında enfes yorumlarla bütün dünyaya gösterilmesini ne kadar çok istedim bilemezsiniz.
Ancak vefasızlık edemeyeceğim için bu iki muhteşem tablonun öncü kahramanı, Neve Şalom Sinagogu’ndaki tören boyunca hiç aklımdan çıkaramadığımı sizlerle paylaşmak istiyorum.
Çünkü bugün dünya barışı için en önemli anahtar dinlerarası diyalog ise, bu diyalog için ilk adımı atma cesaretini gösteren insanı unutamayız.
Neve Şalom Sinagogu’ndaki törende hemen herkesle teker teker ilgilenen Türkiye Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto, Ramazan Bayramı münasebetiyle 9 Ocak 2000′de gazetemiz Zaman’a şunları söylüyordu:
‘Hocaefendi, yaptığı diyalog çalışmaları ile bizleri bir kez daha keşfetti. Hocaefendi, sadece Müslümanlar ile diğer dinler arasında değil, Musevilerin, Hıristiyanların, Süryanilerin, Katoliklerin bütün dinlerin arasında da bir kaynaşma süreci başlattı. Şimdilerde dinler arasında dostluk ve uzlaşma mesajları vermek kolaylaştı. Ama önemli olan ilk adımı atacak cesareti göstermekti…’
Türkiye Süryani Katolik Patrik Vekili Yusuf Sağ’ın aynı tarihli gazetemizdeki sözleri ise şöyleydi:
‘Yıllarca Türkiye’de İslam ile Hıristiyanlık ve diğer dinler arasında sıcak ilişkilerin kurulması için ilk adımı atacak, bu cesareti gösterebilecek birini aradık. Bu dünyayı cehennemden çıkarıp, cennete çevirmek için beraber yaşamanın güzelliğini gerçekleştirecek biri çıkacak mı diye bekliyorduk. Beklediğimiz 1997′deki bir iftar yemeğinde gerçekleşti. Hayal dahi edilmeyen bir olayı gerçekleştirdiği için Sayın Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretlerine bütün kalbimle sevgilerimi ve saygılarımı sunuyorum.’
Muhterem Fethullah Gülen, globalleşen dünyamızda, İslam, Hıristiyanlık, Musevilik hatta Hint ve Çin dinlerini de içine alacak şekilde gelişen diyaloğun mecburî bir süreç olarak işleyeceğine inanıyor. Dünyamızın, insanlığın gerçek özünü bulacağı bir bahara gebe olduğuna inanıyor. Bu baharın hazırlanmasında en büyük rolün de Türkiye’ye düştüğüne inanıyor.
Neve Şalom Sinagogu’nda, iki diyalog tablosunu seyrederken gözüm hep Sayın Gülen’i aradı. Cesur adımları, ne güzel buluşmalara sebep oluyordu.’
____
Bu nasıl güzellik anlamak mümkün değil. Müslümanın ve Hıristiyanın, Yahudi mabedinde onların ayinlerine katılmasının neresi güzel?
Sütle şarap karışınca ortaya çıkacak şey kimin ne işine yarayacak? Ayinler, ibadetler birlikte yapılacaksa, ayrı ayrı mabetlere ne lüzumu var? Yoksa diyaloğun nihai hedefi bu mudur? Üç dinin mensuplarını bir yerde toplayıp ortak bir ayin şekli mi ortaya çıkarılmaya çalışılıyor?
Peygamber efendimiz, gayri müslimlerle görüşmeye, onlarla alış veriş yapmaya müsaade etmiş; fakat onları sevmeyi, kalben muhabbet beslemeyi yasaklamıştır. Çünkü, Maide suresi 51. ayette, ‘Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.’ buyurulmuştur.
Sonuç olarak meydana çıkan şudur ki, Dinler arası diyalog bir yahudi tuzağıdır. Türkiye'deki kripto yahudilerin ve ingiliz merkezli yahudilerin kontrolündedir. Kimliğinde Musevi yazan Üzeyir Garih de bu oluşumu babasının hayrına veya iddia edildiği gibi "gizliden müslüman olduğu için" desteklememiştir...
Aramızda bizden gözükenleri ve bu şekilde bize ihanet edenleri deşifre etmenin vakti gelmedi mi?
*************************
Türkmenistan da Fethullah Gülen Cemaati’nin okullarını kapattı
Türkmenistan da Fethullah Gülen Cemaati’nin okullarını kapattı
Türkmenistan da Fethullah Gülen Cemaati’nin bu ülkedeki okullarını kapattı.
Okulların, Gülen Cemaati’nin bu ülkenin idari ve kültürel yapısına sızmaya çalıştığı, ABD için casus toplamaya çalıştığı gerekçesiyle kapatıldığı iddia edildi.
Haberi, Fars Haber Ajansı (FHA) duyurdu. Ajansın haberine göre; Türkmenistan yönetimi Nur Cemaati’nin Türkmenistan’da dini – siyasi nüfuzundan duyduğu kaygı yüzünden 1990 yılından beri bu ülkede faaliyet yürüten tüm Türk okullarının faaliyetini askıya aldı. Türk okullarından sadece Başkent Aşkabat’taki Mustafa Kemal Atatürk Okulu’nun, öğrencileri eğitimlerini tamamlayınca dek faaliyetini sürdürmesine izin verildi.
FHA’nın haberinde, söz konusu Türk okullarının eğitim çalışmalarının yanı sıra hedef ülkelerde Türk milliyetçiliğinin propagandasını yaptığı ve okullardan mezun olan öğrencileri hedef ülkelerde anahtar mevkilere atamak için rüşvet bile verdiği ifade edildi.
Haberde ayrıca şu değerlendirme ve iddialara da yer verildi:
“Geçtiğimiz yıllarda bu okulların ‘Türkiye’ adına yetiştirdikleri zannedilen öğrenci ve elemanları aslında ABD casusluk teşkilatı CIA'ya bağladığı ve Türk milliyetçiliği ve Osmanlı hayallerinin aslında bu gençleri kandırmak için bir tuzak olduğu, tuzağın CIA'da ayarlandığı ortaya çıkmıştı.
“Fethullah Gülen, merhum Şeyh Said Nursi hareketini kendi adına bölerek kurduğu bir cemaat çalışmasını Amerika'nın Pensilvanya Eyaletinden yürütüyor. Nur cemaatinin diğer kollarının bu tür ajan faaliyeti bulunmuyor ve bu nedenle de onlara pek meydan verilmiyor.”
Bu arada NTV’nin haberine göre; Türkmenistan’da kapatılan Gülen okullarının tamamı normal okullara dönüştürülecek. Türkmenistan’daki bir Türk üniversitesi için de aynı yönde karar alındığı belirtildi.*
***************
CIA'nın dünya çapında kullandığı paravanı; Fethullah Gülen ve cemaati
CIA'nın dünya çapında kullandığı paravanı; Fethullah Gülen ve cemaati
RUSYADAN DARBE..
Rusya'dan Fethullah Gülen'e ağır darbe! Rusya Yüksek Mahkemesi, Fethullah Gülen tarikatının bütün faliyetlerini yasakladı. Yüksek Mahkeme, Gülen okullarının kapatılmasına karar verdi. Rusya'nın önde gelen kuruluşlarından Yakın Doğu Enstitüsü de Gülen örgütünün CIA'nın paravanı olduğunu belirtti.
Rusya'da, Fethullah Gülen cemaatine bağlı grupların faaliyetleriyle ilgili davadan yasaklama kararı çıktı.
Rusya Yüksek Mahkemesi, başsavcılığın talebi doğrultusunda Gülen cemaatini, "aşırı örgüt" kapsamında değerlendirdi ve faaliyette bulunmasını yasakladı.
Mahkemede "Uluslararası dini örgütlenme" olarak bahsedilen Gülen hareketinin, geçen yıl kitapları yasaklanan Saidi Nursi'nin fikirlerini savunduğu ifade edildi.
Rusya'da faaliyet gösteren ve Gülen cemaatiyle bağlantılı olan çok sayıda okul da, dini propaganda yaptıkları gerekçesiyle kapatıldı. Yüksek mahkemenin kararının ardından Gülen örgütünün bütün okullarının kapatılması bekleniyor.
Rusya'nın önde gelen düşünce kuruluşlarından Yakın Doğu Enstitüsü de Gülen Cemaati'ne ilişkin bir rapor yayımladı. Enstitü'nün uzmanlarından Şeglovin; Fettulah Gülen'in CIA ajanı olduğunu belirtti.
Şeglovin; Fettullah örgütünün CIA'nın dünya çapında kullandığı paravanı olduğunu söyledi.
Yakın Doğu uzmanı; örgüt faaliyetlerinin temel merkezlerinin Afganistan, Afrika ve Orta Asya olduğunu ifade etti.
*******************
CIA’nın 'favori imamı' Fethullah Gülen
CIA’nın 'favori imamı' Fethullah Gülen
Son iki yılda cemaate yakın onlarca iş adamını tutuklayıp sınır dışı eden Özbekler, son olarak Turkuaz Grup'un patronlarından Vahit Güneş’e de kapıyı gösterdi. Taşkent yönetimi son olarak Türk yapımı sitcomları da yasakladı
Özbekistan’la Türkiye arasındaki “Gülen çatlağı” giderek büyüyor. Son iki yılda bazılarının Gülen cemaatiyle bağlantılı olduğu iddia edilen 54 iş adamı tutuklandı. Tutuklanan iş adamlarından on ikisi bir süre hapis yattıktan sonra Özbekistan’daki mülklerine el konularak sınır dışı edildi.
Özbek yönetimi son olarak da Türk yapımı Sitcomların Özbek televizyon kanallarında yayınlanmasını yasakladı. Kararda söz konusu dizilerin Özbek toplumu için “uygunsuz” olduğu ifade edildi. Özbekistan'da tutuklandıktan sonra sınır dışı edilenlerden biri de Turkuaz Grup'un patronlarından Vahit Güneş.
AKP İKTİDARINA SUÇLAMA
Yaşanılan gelişmenin arka planında Özbek yönetiminin AKP hükümeti ile arasındaki Gülen krizi olduğu ileri sürüldü. Eurasianet sitesinin haberinde Taşkent’te gazetecilik yapan bir kaynağın Özbekistan’ın Türkiye’yi İslamcı militanları desteklemek ve himaye etmekle suçladığı yönündeki ifadelerine yer verildi.
Özbek televizyonlarında bir süre önce yayınlanan “Suç ve Ceza” başlıklı bir belgeselde tutuklanan iş adamlarının sahte malların ticaretini yapmak ve yasadışı muhasebe yöntemleri kullanmakla suçlandıkları iddia edildi. Belgeselde ayrıca tutuklanan kişilerden bazılarının Gülen hareketiyle ilişkili oldukları belirtildi.
GÜLEN CEMAATİ RUSYA'NIN DA TAKİBİNDE
Gülen Cemaati’nin kuşkulu faaliyetleri birçok ülkede gözlem altında bulunuyor. Rusya bu tarikata bağlı birçok okulu kapatırken, defalarca operasyonlar düzenledi. Cemaat okullarının Orta Asya’da CIA’ın arka bahçesi rolü oynadığı da iddialar arasında.
Türkiye’de ise her dönem iktidarın hoşgörüsünden faydalanan Cemaat’in bugün başta polis ve yargı olmak üzere devlet organlarında geniş bir şekilde etkili olduğu artık bir sır değil. Gülen yurtları, okulları, dershaneleri ve medyası iktidarın desteğiyle, hiçbir denetime tabi tutulmadan hem yurt içinde hem de yurtdışında geniş bir faaliyet yürütüyor.
KİM NE DEDİ?
Dünya genelindeki istihbarat servislerinin faaliyetlerini yakından takip eden Intelligence Online, Mart 2011’de bir haberinde Gülen tarikatının Amerikan istihbarat servisleri ile geniş ilişkilere sahip olduğunu belirterek, Gülen için CIA’nın “favori imamı” demişti.Sonra gecen hafta FBI kendi sitesinde gülen cemaati ile yakın ilişki içersinde olduklarını WEB SİTESİNDE açıklamıştı.
******************
Fethullah'çılar ayarı iyice kaçırdılar; Dağıttıkları siyer kitabında da diyalog fitnesi çıktı
Fethullah'çılar ayarı iyice kaçırdılar; Dağıttıkları siyer kitabında da diyalog fitnesi çıktı
"Gönül Tahtımızın Eşsiz Sultanı EFENDİMİZ" isimli siyer kitabının müellifi , FETHULLAHÇI Nil Yayınları'nı bünyesinde bulunduran Kaynak Yayın Grubu'nun Genel Yayın Yönetmeni Dr. Reşit Haylamaz’dan Peygamber Efendimiz (Sallallahü Alehi ve Sellem)’e müteveccih çirkin iftira;
Muştu yayınlarının neşrettiği, Yeni Şafak gazetesinin de promosyon olarak dağıttığı “Gönül Tahtımızın Eşsiz Sultanı EFENDİMİZ” isimli siyer kitabının müellifi Dr. Reşit Haylamaz “Cennet” başlığı altında sayfa 152’de bakın Peygamber Efendimize (sav)’e müteveccih nasıl çirkince iftiraya yelteniyor;
…Ancak O’nun hedefi, öncelikle bütün insanları rahmet ve şefkatle kucaklayıp, ümmeti arasında da, kelime-i tevhidin ikinci yarısını söylemekten kaçınarak kendisini kabul etmese bile “La ilâhe illallah” diyen herkesi buraya getirmekti. Çünkü O, “Kim, Lâ ilâhe illallah derse, cennete girer.” buyuracaktı. Daha baştan O (sallallahu aleyhi ve sellem), bunun için yaratılmış ve onun için de, ilk yaratıldığı hâlde gelişi sona denk getirilmiş; peygamberlik güftesine kafiye koyacak Son Sultan olduğu için de, bedeniyle ruhunun buluşması risâlet açısından en sona bırakılmıştı. (Gönül tahtımızın eşsiz sultanı Efendimiz/ Sayfa 152)
Ebu Hureyre (radiayallahü anh) den rivayet edildi ki:
Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu;
Muhammedin nefsi kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, İster Yahudi ister Hristiyan olsun, beni bu ümmetten kim duyarda benim risaletime iman etmez ise kesinlikle cehenneme girecektir (Müslim)
İmamı Nevevi bu Hadis-i Şerifin şerhinde “Yahudi ve Hristiyanların ayrıca vurgulanması Ehl-i Kitap olmalarından dolayıdır, yani onların hali böyle ise kitap ehli olmayanlar kesinlikle cehennemlik olmaları kaçınılmazdır.
Esasen “Lâ ilâhe illallâh” (Allah’tan başka ilah yoktur) diyen bir Müslüman’ın kelime-i tevhidi içinde Hz. Peygamber’i kabul ve tasdik manası mevcuttur ve mevcut olmalıdır. Ancak yalnızca “Lâ ilâhe illallâh” deyip de peygamberler zincirinin son incisi olan Rasûl-i Ekrem’e iman etmeyen bir insan Müslüman olamaz. Başka bir deyişle, Rasûl-i Ekrem’i kısmen veya tamamen devre dışı bırakarak onu şahsi ve ictimai hayattan uzak tutan bir zihniyet, İslâm inanç ve tasavvuruyla asla imtizaç edemez.
Kaldı ki pek çok hadiste, Lâ ilâhe illallâh ile birlikte Muhammedün Rasûlullah ifadesi de yer alır.
Bu hadislerden birinde; “Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed Allah’ın resûlüdür diye şehâdet getiren kimseye Allah Teâlâ cehennemi haram kılar” (Müslim, Îmân, 47) buyurulur.
Yine Rasûlullah (s.a) şöyle buyurur: “Direnenler hâriç ümmetimin hepsi cennete girer.” Dediler ki, “Ey Allah’ın Resûlü, kimler direnir? Peygamber (s.a.v.): “Bana itaat edenler cennete girer, bana isyan edenler de direnenlerdir” (Buhârî, İ’tisâm, 2; Ahmed b. Hanbel, II, 361) buyurdu.
Yine bir gün Peygamberimiz (s.a), genç sahâbî Ebû Saîd el-Hudrî’ye (r.a) hitaben, “Ey Ebû Saîd! Her kim rab olarak Allah’a, din olarak İslâm’a, peygamber olarak da Muhammed’e râzı olursa, cennet ona vacip olur” buyurdu (Müslim, İmâre, 116). Burada râzı olmak, ona kâni olmak ve onunla iktifa ederek başka bir arayışa girmemek mânasına gelir. Bu demektir ki cennetin yolu, Peygamber Efendimize iman edip onun Kur’an mihveri dâhilin de hayat şekli ve ahlâkı demek olan sünnetinin ciddiye alınması ve ihya edilmesinden geçer.
***************
Gülen Cemaati iyice ayarı kaçırıyor; Ayasofya'da hem namaz kılınmalı hem de Hıristiyan ayini yapılmalıymış. Hedef dinleri birleştirmek. Hedef MOON'a hizmet etmek. Hedef misyonerlik.
Gülen Cemaati iyice ayarı kaçırıyor; Ayasofya'da hem namaz kılınmalı hem de Hıristiyan ayini
yapılmalıymış. Hedef dinleri birleştirmek. Hedef MOON'a hizmet etmek. Hedef misyonerlik.
Temel felsefesi bütün dinleri birleştirmek olan Misyoner MOON'a hizmet eden Gülen cemaati, Ayasofya'da hem namaz kılınmasını hem de pazar günleri ayin yapılmasını istiyor. "Müslüman iseviler" diye türetilen bir uydurma tabir ile bu, dinlerin birleştirilmesi projesine ve misyonerlere hizmet ediliyor.Müslümanlar, önce, "Diğer dinler de haktır. Onların mensupları da cennete girecek." inancına sevk edilecek, bunda sonraki aşamada ise "İslam değil diğer dinler hak." inancı kabul ettirilecek.
Bu derin projeler gereği kelime oyunları ile halkın kafası karıştırılıyor. Sonradan, Kur`an`ı ve Hz. Peygamberimizi (s.a.v.) kabul eden Hıristiyanlara Müslüman İsevi değil sadece Müslüman denir, muhtedi denir ve onlar İsevi kültürünü/şeriatini değil Muhammedi kültürü/şeriati kabullenmek zorundadırlar. İki dini dahi hak kabul eden kişi Müslüman değildir. Sonradan İslam'ı kabul eden bir Museviye, Müslüman Musevi mi diyoruz ki, doğru düzgün İslam'ı kabul edip etmediği belli olmayan bu kişilere "Müslüman İsevi" diyelim? "Ben Müslüman oldum ama Müslüman olmadan önce tabi olduğum kendi dinimi de hak kabul ediyorum." diyen kişi Müslüman kabul edilemez. Kaldı ki İsa aleyhisselamın getirdiği hak şekli ile İsevi olabilen kimse yok. İsevi şeriatı bozuldu. Bozulmasaydı bile İsevilik nesh edildi ve yerine şeriat-ı Muhammedi geldi... Daha önceki bütün hak şeriatlar nesh edildi/yürülükten kalktı. Bakın, bütün bunlara rağmen, Gülen cemaatinin bağlılarından olan Nevzat Tarhan, haber7.com sitesindeki yazısında neler saçmaladı;
Ayasofya için sıradışı bir teklif
1934’e kadar mabed olan Ayasofya kelime karşılığı ile “Yüksek Hikmet” olan adını değiştirmeyen atalarımızın bir bildiği mi vardı acaba? Rivayet doğru ise “Ayasofya’nın kilise haline çevrilmesi, bu mümkün olmazsa müze yapılması”nın taahhüt edildiği Lozan Antlaşması’nın gizli maddesi olduğu söyleniyor.
Bu teklife dünya savaş lobisi ile Müslüman ve Hristiyan bazı gruplar sıcak bakmayacaklardır.
Ayasofya’nın Fatih’in vakfettiği kimliğe dönmesinden son günlerde haklı olarak çok söz ediliyor. 1934 yılından beri müze olan mabed aslına dönmeyi yakında başarabilecek mi göreceğiz.
Ancak ergeç bunun gerçekleşeceği ve kaçınılmaz olduğu belli. Baharın gelmesi gibi karşı koyulamaz bir gidiş var. Çünkü zamanın ruhu bunu istiyor.
Fakat bunu sadece güncel siyasetin değil insanlığın toplam yararına yönelik bir biçimde yapmak mümkün olur mu dersiniz?
Toplumda bu konuda psikolojik bir birikim olmaya başladı. Hatta Ayasofya’nın içine on binlerce kişi girip namaz kılmaya kalksa devlet bir şey yapamayacak durumda. Yine muhalefet bile destekleyeceğini beyan eden söylemlerde bulunuyor.
Fakat iş o kadar kolay değil. Rivayet doğru ise “Ayasofya’nın kilise haline çevrilmesi, bu mümkün olmazsa müze yapılması”nın taahhüt edildiği Lozan Antlaşması’nın gizli maddesi olduğu söyleniyor. Tarihçilerimiz ne diyorlar merak ediyorum.
Benim asıl düşüncem dünyada Müslüman-Hristiyan çatışması çıkarmak isteyenleri oyunun Ayasofya üzerinden bozma arzusudur.
Küresel barışı kendi menfaatleri için bozmayı göze alacak savaş lobisinin oyununu bozmak hizmetine Ayasofya bir vesile olabilir mi ? diye düşünüyorum.
Bunu yaparken mahzun mabedi ve mahzun dindarları incitmeden nasıl yapabiliriz?
Ayasofya içine girildiğinde gerçek bir huzur ve ihtişam uyandıran bir yapıdır ve İstanbul’un fethinin simgesidir.
Ayasofya aynı zamanda Hristiyan özellikle Ortodoks dünyasının da simgesidir.
Ancak Hristiyan dünyası ciddi bir inanç krizi içerisindedir. Teslis de ısrarları nedeniyle kuzey Avrupa ve Fransa’da nüfusun yarısı ateizmi inanç olarak kabul ederek kiliseden kopmuştur.
Dini din için seven gerçek dindar Hristiyanlar İslam dininin tevhid inancını kabul ettiklerini ve İslam Peygamberinin son peygamber olduğuna inandıklarını beyan etmektedirler.
Hatta rivayetlerde zikredilen ve Bediüzzaman hazretlerinin eserlerinde söz ettiği “Müslüman İseviler” cemaatinin varlığı oluşmuş durumda olduğu bilinmektedir.
Patrikhane’nin böyle bir söylemi kabul etmesi sonucu ve bilahare Ayasofya’da Pazar günleri ayin yapması, diğer altı gün Müslümanların hizmetine açılması fikri tartışılmalıdır diyorum.
“Allah birdir Muhammed onun kulu ve elçisidir” diyen ama hiristiyan kültürünü bırakmayan insanlarla kucaklaşmak aslında bu topraklarda yaşayan “Mevlana ruhuna” da çok uygun olmaz mı?
Hazreti Ali gibi İslamın kılıcı olarak bilinen bir zat “İnsanlar ikiye ayrılır Müslüman olanlar ve Müslüman olmayanlar. Müslüman olanlar din kardeşimizdir, Müslüman olmayanlar insanlık kardeşimizdir” diyordu.
Hz. Ali’nin bu kılıç kadar keskin sözünün “Kostantin sütununa” asılması iki grubun hoşuna gitmeyecektir. Birisi savaş lobileri diğeri ise din karşıtı ideolojilerdir.
A planı Fatih’in vasiyetine tam uymak olmalı. Fakat “Bir şey tam elde edilemezse tamamen de terk edilmemelidir” kuralı gereğince B planı olarak bu görüş tartışılmalıdır.
Ben siyasetin toplumdaki bu talep karşısında fazla duramayacağını düşünüyorum. Müze olmaktan çok daha ecdadımızın ruhunu şad edecek bir çözüm olarak da düşünmek gerekir.
Bu görüş tartışılırken dindar Müslümanların kolay bir din olan Hristiyanlığa geçişi hızlandırır misyonerliği destekler endişesi göz önüne alınmalıdır. Ancak kendi inanç sistemine güvenen bir kimse böyle bir özgürlükten rahatsız olamamalıdır.
1934’e kadar mabed olan Ayasofya kelime karşılığı ile “Yüksek Hikmet” olan adını değiştirmeyen atalarımızın bir bildiği mi vardı acaba?
Fatih toplarla kale duvarlarını yıkarken batı dünyasında zihinlerdeki duvarları da yıkmıştı. Kalelerin girilebilir olması orta çağı yeni çağa çevirdi. Böyle bir girişim zihinlerdeki “Dinler ayrımcılık doğurur barışa hizmet etmez” algısını değiştirecek duvarları yıkabilir diye düşünüyorum.
Medeniyetler ittifakını arzu edenler bu fırsatı değerlendirmeliler.
Nevzat Tarhan / Haber 7
28 Mayıs 2012
********************
Dinler arası diyalog olamaz. Dinler birbirlerine dönüştürülemez." Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez
"Dinler arası diyalog olamaz. Dinler birbirlerine dönüştürülemez." Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez
Son yıllarda bütünüyle İslam aleminde ve ülkemizde adeta kasırgaya dönüştürülen ve İslam itikadında onarılması güç yaralar açmaya başlayan DİNLER ARASI DİYALOG çalışmalarına anlamlı reddiye geldi.
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Kazakistan'ın başkenti Astana'da gazetecilerin gündeme ilişkin sorularını cevaplandırdı. Görmez ''Dinler arası diyalog olmaz, din adamları arasında diyalog olur. Yani iki farklı dinden din adamı oturup örneğin çevre ile ilgili, savaşlarla ilgili bir konuyu görüşebilir, bu diyalogdur. Ancak dinler arası diyalog olmaz. Dinler birbirine dönüştürülmez, din adamları dünya ile ilgili yaşanan sorunlarla ilgili sorunlarını tartışır'' dedi.
*****************
Çok büyük oyunlar kuruyorlar; yeni bir din türetilmek isteniyor... Dinler arası diyalog tuzaklarına karşı dikkat!
Çok büyük oyunlar kuruyorlar; yeni bir din türetilmek isteniyor... Dinler arası diyalog tuzaklarına karşı dikkat!
Vaktiyle Hindistan'da Ekber Şah ismindeki sultan İslam'ı, Mecusiliği ve Hıristiyanlığı karıştırarak yeni bir din çıkartmıştı. Bu dine "Din-i İlahî" adını vermiş, "İbadet-hâne" denilen tapınaklar kurmuş, İslam selamını kaldırmış, onun yerine "Allahu Ekber" denilmesini emr etmiş, bunlara benzer temel değişiklikler ve yenilikler yapmıştı. .
Bugün Türkiye'de buna benzer bir hareket başlatılmıştır.
Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam bir kazanda kaynatılarak yeni bir din türetilmek isteniyor.
Bu dinin bazı özellikleri ve temel inançları şunlardır:
1. Kelime-i Tevhid'in ilk kısmını söylemek, gerektiğinde ikinci kısmını (Yahudileri ve Hıristiyanları üzmemek için) söylememek.
2. Kur'andaki "Allah katında (hak ve geçerli) din İslam'dır" temel inancını kaldırıp, onun yerine "Üç hak ibrahimî din vardır. Bunların üçünün mensupları da ehl-i necat ve ehl-i Cennet'tir" inancını getirmek.
3. Kur'anın Yahudileri İslam'a çağırmadığını kabul etmek.
4. Yine Kur'anın Hıristiyanları İslam'a çağırmadığına inanmak.
5. İslam kadınlarının Yahudi ve Hıristiyan erkeklerle evlenmesini meşru görmek.
6. Muharref Tevrat ve İncil'i dinî referans olarak kabul etmek.
7. İslam'ın camilerini, kilise ve sinagoglara benzetmek için sıralar, tabureler, sandalyalarla doldurmak. 8. Yahudi ve Hıristiyan din adamlarıyla toplantılar tertip etmek, ezanlar okunurken çanlar çalarken, müşterek âyinler yapmak.
9. Yahudi, Katolik, Süryanî, Gregoryen, çeşit çeşit Protestan temsilcilerle; patrikler, papazlar, monsenyörler, pastörler ile birlikte mübarek Ramazan aylarında beş yıldızlı içkili otellerde iftar ziyafetlerinde buluşmak.
10. İslam'ın tek hak din olduğu inancını kaldırıp, onun yerine üç İbrahimî hak din vardır inancını ikame etmek.
11. Yahudilerin ve Hıristiyanların, Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselamın son Peygamber olduğunu inkar etmelerine önem vermemek.
12. Tevhid ile Teslis inancını, âmentü bakımından bir görmek.
13. Yahudi ve Hıristiyanların ellerindeki kutsal metinleri muteber kabul etmek.
14. Onların şeriatlarının nesh edilmiş olduğunu kabul etmeyip, yürürlükte ve muteber olduğuna inanmak.
15. Yahudi ve Hıristiyanları dost ve veli kabul etmek. Bu ise, açık ve muhkem Kur'an ayetlerine aykırıdır.
Bilindiği gibi 1925'ten bu yana İslam'ın tasavvuf tarikatları yasak ve kapalıdır. Yukarıda bahs ettiğim yeni dininin müzikli âyinleri ise serbestçe yapılabilmektedir.
Ankara Diyanet'inin bu yeni dine cephe alması ve Müslümanları bu konuda uyarması gerekirken maalesef bu yapılmamaktadır. Mardin'in tarihî Kasımiye medresesinde yapılan papazlarla karışık ayin ve törenlere Diyanet, büyük bir il müftüsünü göndererek katılmıştır.
Nâçizane talebim:
Bir Ehl-i Sünnet ve cemaat Müslümanı olarak, ülkemizdeki bütün sünnî cemaat, tarikat, grup, hizip, fırka ve toplulukların bir araya gelerek bir ulema meclisi kurmalarını, türetilmek istenen yeni dinin incelenmesini ve bu konuda halkın uyarılmasını candan temenni etmekteyim. Mehmet Şevket Eygi 09/05/2012
Çoktan büluğa erip genç kız olmuş öğrencilerin, salondaki binlerce yabancı erkeklerin ve ekran başlarındaki milyonlarca yabancı erkeklerin önünde şarkı-türkü söylemeleri İslam hukukuna göre haramdır/yasaktır/günahtır...
İslami gözüken bir cemaatin, söz de dünyanın dört bir tarafına islam'ı götürdüğünü iddia eden bir cemaatin, topladığı yardım, bağış ve zekat paraları ile geldiği bu son nokta içler acısıdır. Gerçekten Allah'tan korkan müminler, Allah adına Allah'a isyan edilen bu organizasyonlara karşı tepkilerini koymalıdırlar...
İsteyen kendi paraları ile istediğini yapsın. Asla sözümüz olamaz. Ama kimse bu ülkenin temiz kalpli müslümanlarını aldatmaya kalkamaz... Zekat paraları ile haram meclisleri kurulamaz.
Dinler arası diyalog maskesi altında ehl-i küfre hizmet eden, dinimiz İslam'a ve memleketimize ihanet eden kadrolar o kadar ileri gittiler ki "Gerçek Kur'an" adında bir kitap bile türettiler... Dinler arası diyalog tuzakları'na ve bu tuzakların Türkiye ayağı olan Fethullah Gülen'e karşı kalbinde iman olan her Mü'min'i uyarıyoruz... Dikkat edin!
Kur'an-ı Kerim'in değil bir ayeti bir harfi bile bozulmamıştır ki bu "Gerçek Kur'an" ifadesi ne demektir? Bozulmuş/tahrif olmuş Tevrat'tan ve İncil'den pasajlar alıp üretilen bu sahte kitabın içine koymak ne demektir? Kalbinde gerçekten iman olan bir Müslüman lider bunu nasıl yapabilir/yaptırabilir?
Günümüzde Türkiye'deki baş piyonu Fethullah Gülen olan ve anlaşıldığı kadarı ile bir asırdan daha fazla bir süre önce kurgulanan planlarda-tuzaklarda gelinen son nokta...
Sembolik bir sırat köprüsü kurup üzerinden taharetsiz kafirleri, Allah'ın Kur'an-ı Kerim'de kafir ve ebedi cehennemlik olduklarını açıkca beyan ettiği gâvurları geçirmişler ve simgesel bir mesaj vermişlerdi; "Yahudi ve Hıristiyanlar da sıratı geçecekler ve cennete girecekler."
Şimdi ise artık açıkça telaffuz ediyorlar ve "Ehl-i Kitap(Hıristiyan ve Yahudiler) cennete girecekler"diyorlar...
Bu itikad küfürdür ve kişiyi islam'dan çıkartır. Ebedi felakete sürükler...
Herkesin fısıldaşdığını Kadir Mısıroğlu bağırdı; Fethullah Gülen Müslüman Değil... Kalbi gavurdan yana...
Dinler arası diyalog maskesi altında İslam Dini'nin en temel esaslarını bile inkar edip bozan ve kandırdığı saf Müslümanların itikadlarını/inançlarını Hıristiyanlığa yaklaştıran Fethullah Gülen, kanaat önderlerinden beklenen tepkileri görmeye başladı. Anlaşılan o ki bu Vatikan ve Yahudi merkezli tuzaklar ülkemizde tatbik edilmeye devam edildikçe de sert tartışmalar yaşanmaya devam edilecek...
Partinin adı ne olur bilemeyiz de amacı belli: Ortadoğunun ve Asya'nın tamamen Hıristiyanlaştırılması yolunda Türkiye'nin azami yardımı sergilemesi ve ABD-İsrail menfaatlerini gözetmesi. Bunları yaparken de İslami bir hüviyeti sergileyerek bağlılarını aldatabilmesi... Dinler arası diyaloğun daha etkin hale getirilmesi ve gelecek kuşakların Türklerinin tamamen Hıristiyanlaştırılması...
Dinler Arası Diyalog Tuzaklarında Gelinen Son Nokta; Artık Putlara da Tapabiliyorlar... Samanyolu TV' de Maceracı Skandalı...
Samanyolu TV'de ki Maceracı programında sunucu hiç bir sakınca görmeden putperestlere Allah'ın selamını verebiliyor ve dahası, onların sapık ibadetlerine ve ibadethanelerine "çok güzel, çok hoş" gibi ifadelerle tasdikte bulunabiliyor... Bunlar tabiri caizse Müslüman mahallesinde salyangoz satıyorlar da bu mahallenin Müslümanları nerede? Hala mı gözlerini açıp Fethullah Gülen ve avanesinin İslam'ı ve memleketimizi Vatikan'a ve Dünya Yahudi Konseyi'ne sattığını göremeyecekler? Artık hiç bir sakınca olmadan bu çabaların bir "ihanet projesi" olduğu ifade edilebilir...
Fethullah Gülen Soruya Cevap Vermek Yerine Kaçtı.Gülen'in villası Hıristiyan misyonerlerin yaz kampı çıktı
Fethullah Gülen Soruya Cevap Vermek Yerine Kaçtı. Gülen'in villası hıristiyan misyonerlerin yaz kampı çıktı
Kahvaltı ortamında gerçekleşen görüşmede Cüneyt Özdemir'in sorduğu şok edici soru Fethullah Gülen'i kahvaltı masasından kaçırdı. Ve bu soru görüşmeyi bitiren soru oldu.
Gülen ABD Pensilvanya’da yaşadığı 110 dönümlük göletli çiftliğinde, Türkiye’den dört gazeteci ile görüştü. Haber Türk gazetesi yazarı Serdar Turgut, CNN Türk Yayın Danışmanı Ferhat Boratav, 5N+1K programı yapımcısı Cüneyt Özdemir ile Zaman gazetesi yazarı Bejan Matur.
Kahvaltı ortamında gerçekleşen görüşmede Cüneyt Özdemir’in sorduğu şok edici soru Fethullah Gülen’i kahvaltı masasından kaçırdı. Ve bu soru görüşmeyi bitiren soru oldu.
Fethullah Gülen’in yaşadığı çiftlik daha önce Hiristiyan yaz kampı olarak kullanılıyormuş. Şimdi Fethullah Gülen cemaati kullanıyor..!
Time dergisinde Nisan 2010’da yayımlanan bir yazıda Fethullah Gülen’in ilk çalışanlarının da Hıristiyan misyonerler tarafından eğitildiği açıklanmıştı.
İşte o satırlar:
“Gülen'in metodu Katolik Cizvitler'in dini iyi bir eğitim ile yaymasına benziyor. Zaten Gülen'in ilk çalışanları da, Afrika ve Güney Amerika'da deneyim kazanmış Hıristiyan misyonerler tarafından eğitildi.”
Fethullah Gülen’in Hrsitiyanlığı,Yahudiliği ve Müslümanlığı birleştirerek, hoşgörü-diyalog ayakları ile dünya üzerinde yeni bir din oluşturma ve bu dinin lideri olma amacında olduğu akla geliyor, yürüttüğü faaliyetlere bakınca. Özellikle “Diyalog” ve “Hoşgörü” kapsamında İslama zarar verici radikal adımlar atması, bu hevesini açıkça ortaya koyuyor. Maalesef bu konuda kendisini destekleyen ve gaz veren de çok. Bugünlere de böyle geldi.
Cüneyt Özdemir’in çiftlik ile ilgili izlenimleri, daha önce basına yansıyan görüntülerle aynı.
“Fethullah Gülen Pensilvanyanın hemen yakınında 110 dönümlük bir çiftlikte yaşıyor. Türkiye’den ayrıldığında cemaatin öğrencilere eğitim amacı ile aldığı bir çiftliğe gelmiş yerleşmiş. Çiftliğin girişinde basit bir kulübe var. Arazinin içinde yaklaşık 10-15 müstakil ahşap bina dağılmış. En büyüğü üç katlı kahverengi bir bina. Bugün Gülen Cemaatine evsahipliği yapan bu çiftlik eskiden bir hristiyan okulunun yaz kampı olarak kullanılıyormuş. Ağaçların arasında yürürken karşınıza araziye ait bir göl çıkıyor. Şaşırıyorsunuz…”
Mavi Marmara ile ilgili daha önce “İsrail’den izin alınmalıydı” sözleri büyük tepki çekmişti. Bu defa daha çok tepki çekecek bir şey söyledi. Evet..Mavi Marmara’da hunharca katledilenler şehit değilmiş..! Cüneyt Ülsever anlatıyor:
“Sohbetimiz sırasında konu İsrail ve Mavi Marmara gemisine geliyor. Fethullah Gülen Mavi Marmara’da pek çok gönüllünün sürekli tekrar ettiği “şehit olmaya gidiyoruz” retoriğine şiddetle karşı çıkıyor. Böylesine bir şeyin şehitlik bile kabul edilemeyeceğini söylüyor.”
İsrail aleyhindeki kısımlar sebebiyle STV’de yayınlanan Tek Türkiye dizisine bile ayar vermiş:
“Bir ara konu STV’de yayınlanan Tek Türkiye dizisine geliyor. Hatırlayacaksınız bu dizi Stv’nin Kurtlar Vadisine alternatif olarak çektiği bir dizi. Gülen’in daha önce İsrail ile Türkiye arasında çeşitli diplomatik krizlere neden olan bu dizinin sıkı bir takipçisi olduğunu anlattıklarından anlıyoruz. Hatta dizinin içindeki kimi radikal bölümlerinin bizzat değiştirilmesini istediğini de söylüyor.”
Türkiye deki her şeyi yazarları bile tek tek internetten takip ediyormuş. Yani cemaat’in Türkiye’de yedikleri naneden ve ülkeye verdikleri zarardan, haberi yok değil..! Cüneyt Özdemir bunu şu cümleleri ile anlatıyor:
“Bir gün once New York’dan yaptığım yayını seyretmiş. ‘Arasıra arkadaşlar internet üzerinden gösteriyorlar yayınlarınızı takip ediyorum’ diyor. Şaşırıyorum…”
Ve işte Fethullah Gülen’i kahvaltı masasından kaçırtan soru… Hanefi Avcı’nın yazdığı kitapla ortaya çıkan ve yıllardır Türkiye’yi geren olaylar... Türkiye’deki cemaatin tüm operasyonlarını 35 yaşındaki Kozanlı bir gencin yönetiyor olması… Orduya karşı yürütülen operasyonlar, polis ve adliyedeki yapılanmalar vesaire.. Cüneyt Ülsever bir kitap yazıyor ve bu konuları çok merak ediyor. “Önemli İşler Dairesi” isimli kitabını yayına hazırlarken çok şey öğreniyor. İşte tüm bunları düşünerek o şok edici soruyu soruyor:
“Sohbet ilerledikçe Fethullah Gülen daha rahat konuşuyor. O konuştukça biz de rahatlayıp sorularımızı daha net bir şekilde sormaya başlıyoruz. Lafı hiç dolandırmadan soruyorum.
“Türkiye’da çok tartışılan konulardan bir tanesi cemaatin içindeki yöntemler. Sizin rahatsız olduğunuz olmuyor mu? Siz cemaat adına cemaatçilerin yaptıkları herşeyin farkında mısınız? Rahatsız olduğunuz var mı?” diye kafadan soruyorum.
Hafif bir sessizlik oluyor ama Fethullah Gülen kendinden emin. Bazen kendi iradesine rağmen aşırı davrananlar olabileceğini söylüyor. ‘Bana rağmen benden daha çok uğraşanlar olabilir” diyor. Onlara uyarıları direk ‘Şunu neden böyle yaptın?’ ya da ‘Bunu böyle yapma!’ şeklinde değil sohbet toplantılarında telkinlerle bildirdiklerini söylüyor.
Söyler söylemez de rahatsızlığı nedeni ile içeriye gitmesi gerektiğini söylüyor. Masadan kalktığında yardımcıları tatlı tatlı da olsa net bir şekilde ‘Daha fazla siyaset konuşulmamaması gerektiğini ve başka soru sorulmaması gerektiğini’ vurguluyorlar.
Ve bu gazetecilerin kahvaltı masasındaki son konuşmaları oluyor.
Daha sonra ağaçlarla kaplı göletli villalardan oluşan malikanenin patika yollarında dolaşırken cemaatin önde gelenlerinden biri lafı ağzından kaçırıyor:
“Mesela senin sorduğun soruyu başkaları alıp ‘Bakın Gülen kendi cemaatini bile kontrol edemiyor’ diye aleyhimize kullanabilirler. Oysa böyle bir durum yok.”
Görüşme sırasında Fethullah Gülen, Türkiye’ye dönerse yaşamak istediği yer olarak ise hiç çekinmeden İzmir olduğunu söylemiş. İzmir halkı, ABD’de göletli villalar içinde çiftlikte yaşayarak, arkasına dış güçleri alarak Türkiye’nin altını üstüne getirenleri, değil İzmir’de Türkiye’de bile yaşatmaz. Bu ülkenin düşmanlarını, Kurtuluş savaşında düşmanları denize döktüğü gibi döker..!
Görüşmeyi yapan gazetecilerin şaşırtan yönü ise, görüşmeyi ballandıra ballandıra ve çok olağanüstü bir şeymiş gibi anlatmaları. Büyülü bir hava varmış gibi vermeleri. Türkiye’den uzakta ABD’de göletli villalardan oluşan bir çiftlikte ünlü bir kişi ile karşılaşınca böyle oluyor galiba… Yavaş yavaş alışırlar, ünlülerle konuştukça, onların da sıradanlaştığını…
Görüşmeyi sitesinde yayınlayan Cüneyt Özdemir’e cemaatin destekçileri yorumları ile müthiş gaz vermişler. Talimat üzerine yazıldığı belli olan tek tip yorumlar oldukça belirgin ve yağ damlıyor…!
KAYNAK: dipnot.tv
******************
Tayyip Erdoğan'ı da Fethullah Gülen'i de AYNI KADROLAR OYNATIYOR; Dünya Yahudiliği
Tayyip Erdoğan'ı da Fethullah Gülen'i de AYNI KADROLAR OYNATIYOR; Dünya Yahudiliği...
Peki sarıldığı adam kim?
Abraham Foxman.
B’nai B’rith’e bağlı Yahudi örgütü ADL’nin başkanı.
Tayyip’e “yahudi üstün cesaret ödülü” veren kişi.
Tescilli İSLAM düşmanı, FİLİSTİN KASABI, KATİL FOXMAN!
FOXMAN bir keresinde "Filistinli çocukların kanını içmek istiyorum." demiştir...
Kim bu Abraham Foxman?
1940 yılında Polonyalı Musevi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Polonyalı Katolik Hristiyan dadısı tarafından sahip çıkılarak toplama kampına gönderilmekten kurtuldu ve Katolik Kilisesinde vaftiz edildi. 1944 yılında gerçek ailesine (Helen ve Joseph Foxman) verilene kadar Polonyalı dadısının yanında yetişti.
Foxman'ın babası Revizyonist Siyonizmin kurucusu Vladimir Jabotinsky'yi desteklemekteydi. Genç Foxman, aralarında siyonist gençlik grubu Betar, Jabotinsky Gençlik Hareketi, sol görüşlü Habonim ve politik olmayan Genç Judaea gibi siyonist gençlik hareketlerine katıldı.
Ailesi ile birlikte 1950 yılında Amerika Birleşik Devletlerine göç etti. Modern ortodoks Musevi okulu Yeshivah of Flatbush'dan mezun oldu. New York Şehir Kollejinden siyasal bilimler dalında lisans diploması aldı. New York Üniversitesi Hukuk Fakültesinden hukuk derecesi aldı.
A.D.L.'ye katılması
Foxman 1965 yılında İftira ve İnkarla Mücadele derneğine(ADL) katıldı. Uzun yıllardır ADL'nin başkanlığını yapan Nathan Perlmutter'in ölümü üzerine, 1987 yılında başkanlık görevine yükseltilmiştir. Sahip olduğu mevkinin getirdiği imtiyazlar sayesinde aralarında eski ABD başkanları, Ortadoğu liderleri, Nelson Mandela, Papa II. John Paul'un da bulunduğu birçok lider ve devlet adamıyla görüşmeler yapmıştır.
A.D.L. (İnkarla Mücadele derneği)
Foxman kim? A.D.L. ne? A.D.L'nin derdi ne?
Yazar Alev Alatlı, Rusya'dan sonra şimdi de yahudi lobisi ADL'nin faaliyetlerine eğiliyor. Alatlı, Ermeni soykırımı konusunda ABD hükümetine lobi faaliyetleri yapan ADL hakkında hepimizin merak ettiği soruları yanıtlıyor. ADL Başkanı Foxman kimdir? ADL nedir? ADL'nin derdi nedir gibi...
Önce bir hatırlatma: ADL'nin açık adı, Anti-Defamation League. "Defamation" karalamak, çamur atmak, iftira etmek, demek; yani, tam adı "Anti-İftira Birliği" ya da bu son vukuatlarından sonra hakim medyamızın tercih ettiği gibi "Karalamacılığa Karşı Birlik." Dil birliği sağlamak kaygısıyla, bundan böyle ben de bu isme itibar edeceğim.
Olay, ADL'nin Ulusal Direktörü Abraham H. Foxman imzalı bir "Açık Mektup"un 22-24 Ağustos tarihli New England (1) gazetelerinde yayınlanması ile patladı. Mektup şöyle: "Son haftalarda alevlenen Türk-Ermeni meselesinin ışığında, ve Yahudi halkına yöneltilen tehditlerin arttığı bu zamanda, Yahudi cemaatinin birliğinin /zarar görmesine ilişkin/ kaygımız nedeniyle, ADL olarak Ermenilerin başına gelen trajediyi yeniden gözden geçirmeye karar verdik. Osmanlı İmparatorluğu tarafından Ermenilere karşı işlenen acılı 1915-1918 olaylarını asla inkâr etmediğimiz gibi, her zaman katliam ve gaddarlık (massacres and atrocities) olarak tanımladık. /ancak/ Derinden düşündüğümüzde, Henry Morgenthau, Sr.'nin bu hareketlerin sonuçlarının aslında soykırım (genocide) sonuçlarıyla eşdeğer olduğu düşüncesine katıldık. O zamanlarda soykırım diye bir kelime olsaydı, /olanlara/ soykırım derlerdi. Nobel Ödüllü Elie Wiesel ve diğer saygın tarihçilere danıştık ve bu konuda mutabık kaldık. Türkiye'nin, kendi geçmişiyle yüzleşmesini ve Ermenilerle tarihin bu karanlık safhasına ilişkin uzlaşmaya varmaya çalışmasını tavsiye edenlerin, Türkiye'nin dostları olduğunu anlamasını umuyoruz. Bu çerçevede, bu tür meselelerde bir Kongre kararının ters tepeceği ve Türkler ile Ermeniler arasında uzlaşma sağlamayacağı ve Ermenileri ve Türk Yahudi Cemaatini ve Türkiye, İsrail ve Birleşik Devletler arasında önemli çoktaraflı ilişkileri riske atacağı şeklindeki inancımızı kesin olarak sürdürüyoruz." (2)
Ve kızılca kıyamet kopuyor! ADL yönetiminin tutumunun "ahlâken savunulamayacağını" ileri süren New England Bölge Temsilcisi genç Andrew H. Tarsy, Foxman'a alenen kafa tutuyor. Bundan bir gün kadar sonra da, "hiçbir ADL çalışanının örgütün iç çatışmalarını basına yansıtmaması gerektiği" savıyla, görevden alınıyor. Ne ki, Bölgenin ileri gelen Yahudi kamuoyu önderleri, Tarsy'nin görevden alınmasına şiddetle karşı çıkıyor, ADL liderinin tepkisini "kinci, hoşgörüsüz ve yıkıcı" olmakla suçluyorlar. Dahası, Foxman'ın kararının daha başka istifalara da neden olacağını, "ADL'ye yapılan bağışların hızla azalacağını," ayrıca, Ermeni "soykırımı"na ilişkin bu tutumun, New England'ın Yahudi olmayan halkı ile ilişkilerine zarar vereceğini" (3) söylüyor ki, New England, özellikle de Massachusetts Eyaleti, Ermeni diasporasının sıklıkla yerleştiği bölgedir. Amerika'nın en iyi üniversiteleri sayılan "Ivy League" (4) kurumları buradadır ve ülkenin en keskin liberallerinin çıktığı bölgelerinden birisidir. Teşbihte hata olmaza sığınarak, New England toplumunun bizim İzmir seçmenimizin ruh halini çağrıştırdığını söyleyeyim.
Foxman kim? ADL ne? ADL'nin derdi ne?
Yerel liderler, daha da ileri gidiyor, ADL yönetimini, halen Amerikan Kongresi'nde beklemekte olan "1,5 milyon Ermeni'nin Birinci Dünya Savaşı döneminde ölümünün soykırım olduğunun kabulü" şeklindeki tasarıyı desteklemekle tehdit ediyorlar. Tekrar harekete geçen Yönetim, bu defa da Boston Globe gazetesinde geniş bir açıklama yayınlıyor, ancak, Kongre'de bekleyen tasarıyı destekleyeceğini yine söylemiyor. İlk açık mektupta söylediklerini tekrarlıyor, "Türkiye'ye açıktan ya da kapalı bir biçimde baskı yapmayı sürdüreceğiz"in ötesinde bir vaatte bulunmuyor. Dahası ADL yönetiminin "Türkiye'yi ender bir Müslüman müttefik olarak gören İsrail'in güvenliğini" her şeyin önünde tuttuğunu açıkça belli ediyor. Buna karşın, protestolar devam ediyor.
Yahudi Cemaati İlişkileri Konseyi, JCRC'nin (4) tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar Ermeni davasını destekleyen mektup aldığı söyleniyor. Polaroid şirketinin eski yönetim kurulu başkanı, Boston Şehir Konseyi üyesi gibi itibarlı ADL üyeleri, Ermeni Soykırımı tanımayan bir örgütte yer almayı sürdüremeyeceklerini ilan ediyorlar. Harvard Hukuk Fakültesi profesörlerinden Alan Dershowitz, "Bu mesele Yahudi cemaatini öylesine derinden sarstı ki, Foxman, 'Gerçek politikadan üstündür' diyen halkı dinlemek zorunda." diyor. Nobel Ödüllü, ünlü Yahudi romancı Elie Wiesel de arayıp, tasarıyı desteklemeye karar verdiğini, Foxman'ın da öyle yapmasını tavsiye edince, direktör, "bir gece içinde müthiş bir U-dönüş" yaparak, "1,5 milyon Ermeni'nin Osmanlı Türkleri tarafından kesilmesinin 'soykırım' olduğunu kabul" ettiğini ilân ediyor. Foxman'ın bu dönüşü, kendisinin ADL'deki kırkiki yıllık geçmişinde hemen hiç boyun eğmediğini bilen yakın tanıyanlarını "hayretlere gark ediyor."
Abraham Henry Foxman, 1940 doğumlu Polonya Yahudisi. 1950'de ABD'de; 1965'te ADL'de; 1987'de örgütün ulusal başkanı. Çocukluğundan itibaren bu işlerin içinde, babası "Revizyonist Siyonizm" diye bilinen ulusalcı kanattan. Son zamanlarda, "iktidar sarhoşu" olmak, kendisine karşı çıkanları "Yahudi düşmanı" diye karalayıp, etkisizleştirmeye çalışmakla suçlanıyor. Bir de, Marc Rich isimli işadamını 250 bin dolarlık bağış karşılığı Başkan Clinton'un affetmesini sağlaması var ki, istifasını isteyenlerin sayısını hayli arttırmış. Hal bu iken, Ermeni meselesindeki tutumunun Foxman'ı daha zora sokacağı açık gibi görünüyor.
Gelelim ADL'ye. Küresel boyutlarda bir projenin parçası olarak, bireysel gücünün çok ötesinde etkili bir kuruluş, Bu bağlamda, Ermeni meselesine ilişkin tutumunu hakkıyla değerlendirebilmek için, ADL'in akraba örgütlerinin, dilerseniz örgüt-ağının, kapsamına ilişkin fikir sahibi olmak gerekiyor. 1913'te, "B'nai B'rith Bağımsız Tarikatı" (6) tarafından, ABD'de kurulan ADL'nin resmi misyonu, "Yahudi halkına yöneltilen iftiralara /öncelikle/ akla ve vicdana, gerekirse yasalara başvurmak suretiyle son vermek" olarak açıklanmış. "B'nai B'rith"in (7) kendisi de yine ABD'de, New York Eyaletinde, 1843'te, kurulmuş bir lobi (8) grubu. O tarihte açıklanan amacı: "Yahudi cemaatine hizmet etmek, Yahudi haklarını korumak, hasta ve yoksul Yahudilere yardım etmek, gençlere burs sağlamak, Yahudi-karşıtlığına (9) karşı koymak."
"B'nai B'rith," 1923'ten itibaren hızla büyüyor, ilköğretim(10) öğrencilerini de içine alan geniş bir alanda örgütleniyor. 2001'e kadar "dünyanın en büyük mezhepler-üstü Yahudi gençlik hareketi" olduğu söylenen, "B'nai B'rith Gençlik Örgütü"nü (BBYO) fonluyor. Aynı yıl şirketleşen gençlik örgütü, "BBYO, Inc." ismini alıyor; 2002'de "BBYO4 İsrael" girişimini örgütlüyor. BBYO4 İsrael, eğitim sektöründe faaliyet gösteriyor, "Yahudi ebeveynlerin çocuklarını özgüven sahibi, adanmış, iyi-donanımlı gençler olarak yetiştirebilmeleri için güvenli /eğitim/ programları" üretiyor, ve uyguluyor. Halen ABD'ye ilâveten, Avustralya, Bulgaristan, İngiltere, İrlanda, Fransa, İsrail, Lüksemburg, Yeni Zelanda, G. Afrika, İsviçre ve Tayland'da aktif.
Hayır işlerine ilâveten, cazgır bir İsrail yandaşı olarak hizmet veriyor, B'nai B'rith. Bu çerçevede, kendilerini "Yahudi Halkının ve İsrail Devletinin esenliğine adamış" devlet büyüklerini "Altın Madalya" ile taltif ediyor ki, John F. Kennedy, George H.W. Bush (baba), Avusturya şansölyesi Franz Vranitzky ve Avustralya Başbakanı John Howard, B'nai B'rith madalyalı. Teşkilat, ayrıca eski adı "Amerikan Ziyonist Kamu İşleri Komitesi" olan AIPAC (Amerikan-İsrail Kamu İşleri Komitesi) ile birlikte çalışıyor. Nitekim, "BBYO4 İsrael" AIPAC ile B'nai B'rith'in ortak ürünleri.
Gelelim, "Amerikan-İsrail Kamu İşleri Komitesi," AIPAC'a. AIPAC, asli misyonunun "ABD'nin Ortadoğu politikasını /İsrail lehine/ şekillendirmek" (11) olduğunu ilân eden bir teşkilat. New York Times'ın "Amerika'nın İsrail'le olan ilişkilerini etkileyen en önemli örgüt" olduğunu söylediği örgüt, 1950'lerde kurulmuş, halen 100 bin üyesi var. Amerikan Kongresi ve Beyaz Saray'da, İsrail'i destekleyen lobi faaliyetleri yürütüyor. Daha 1987'de "Başkanın çevresindeki kadronun seçimini etkileyecek, herhangi bir Arap ülkelerine silâh satışını önleyecek, Pentagon ve İsrail ordusu arasında katalizör görevi yapabilecek güce ulaştığı" belirtiliyor, (12) Amerikan Dışişleri Bakanlığı ve Beyaz Saray politika uzmanlarının, senatör ve generallerin AIPAC ofislerinden çıkmadıkları anlatılıyordu. Günümüzdeki faaliyetlerini ise dört temel başlık altında topluyorlar: *ambargolar ve Birleşmiş Milletler kararları ile Filistin hükümetini (özellikle Hamas'ı) İsrail'in taleplerine boyun eğmeğe zorlamak, *Washington'la İsrail arasındaki bağı istihbarat işbirliği ve ekonomik yardım (ki, 2006 yılında 2,52 milyar dolardı) aracılığıyla güçlendirmek; *nükleer silâhlanma hevesleri ve Yahudi Soykırımı inkâr etmesi nedeniyle İran'ın kınamasını sağlarken, nükleer gelişimini engellemek üzere finansal yaptırımlar uygulamak; *Libya, Lübnan, Hizbullah (ve onların televizyon yayınları) ve Suriye'nin de dahil olduğu ve İsrail'in varlığına düşmanca yaklaşan ülke ve gruplara karşı hareketler geliştirmek." Resmi web sitelerinde yayınladıkları "başarılarıyla sonuçlanan faaliyetlerimiz" listesinde, "Gaza'ya kaçak silâh girmesini önlemek için Mısır'a baskı yapmak"(13) gibi bir kalemin de varlığı faaliyetlerinin kapsamına ışık tutuyor.
ADL'nin gücünü daha iyi anlamak için...
Siyasilere doğrudan parasal yatırım yapan bir örgüt değil, AIPAC. En azından kâğıt üstünde böyle. Ancak, örneğin Washington Post gazetesine göre, para, örgütün gücünün önemli bir parçası. AIPAC, Temsilciler Meclisi'nde ve Senato'da İsrail'i ilgilendiren konularda kimin nasıl oy verdiğini yakından izlemek ve resmi web sitesinde ilân etmek suretiyle bağışları yönlendiriyor. Nitekim, son federal seçimlerde İsrail yanlısı adayların seçim kampanyalarını finanse etmek üzere yönlendirdikleri bağışların 56,8 milyon dolardan az olmadığı hesaplanıyor.
Ermeni "soykırım"ı tanınma kararı alan ADL'nin günümüzdeki iklimi böyle bir iklim. ADL'nin topu tüfeği yoktur; gücü, anlatageldiğim B'nai B'rith Bağımsız Tarikatı, BBYO, Inc., AIPAC, Braun Soykırım Enstitüsü, Soykırımı Araştırma Enstitüsü gibi birlikte hareket ettiği, irili ufaklı yüzlerce akraba-örgütün mecmuu. America First Party gibi, FrontPage Magazine gibi, National Endowment for Democracy, (NED) Heritage Vakfı, Carnegie Etik ve Uluslararası İşler Konseyi, Hudson Enstitüsü, Middle East Forum, Aspen Enstitüsü, Askerî Teşkilatlanma Araştırma Merkezi, Insitute for Policy Studies, World Affairs Council, Council on Foreign Relations gibi yandaş siyasi kuruluşları; aralarında Washington Kürt Enstitüsü'nün de bulunduğu (icra heyeti başkanı Mike Amitay, eski AIPAC başkanlarından Morris Amitay'ın oğlu) Asya Cemiyeti, Açık Toplum Ensitüsü gibi etnik ve kültürel sorunlarla ilgilenen yandaş siyasi think-tankleri; Amerikan Yayıncılar Birliği, Sinema Aktörleri Loncası, Amerikan Film Enstitüsü, Amerika Kayıt Endüstri Derneği (kayıttan kasıt kaset, CD vb.) yandaş sanatçı örgütleri; Amerikan Civil Liberties Union, İnsan Hakları için Hukukçular Komitesi, İnsan Hakları Gözlemcileri, (Human Rights Watch) Amerikan Yasa ve Adalet Merkezi, Avrupa Yasa ve Adalet Merkezi, Slav Yasa ve Adalet Merkezi gibi hukuk kuruluşları; Dünya Bankası, Federal Reserve System, Ekonomik Politika Enstitüsü, New York ve Chicago Ticaret Odaları, Amerikan Standartlar Enstitüsü, Ulusal Ekonomik Konsey, Tüketiciler Birliği gibi ABD'nin can damarı iktisadi kuruluşları ile başkan ve ileri gelen yöneticilerinin etnik ve dinsel kökenleri nedeniyle yakın ilişkileri vardır. Aralarında Harvard, Princeton, Yale, Dartmouth, Cornell, Tuft, Pennsylvania, Northwestern, California, Stanford, Caltech, Carnegie-Mellon'un da olduğu Amerika'nın en iyi üniversitelerinin rektörleri ADL ile birlikte hareket eder. (14) "Nefret Suçları" (15) kavramını geliştiren, 1993 yılında Amerikan Yüce Mahkemesi (16) tarafından "anayasal" olarak tanımlanmasını sağlayan ADL, ayrıca, "Ulusal Gay ve Lezbiyan Görev Gücü," "Ulusal Asya Pasifik Amerikan Hukuk Konsorsiyumu," "Asya Pasifik Amerikalılarına Karşı Saldırıları Denetleme" Derneği gibi geniş tabanlı sivil toplum örgütlerinin de desteğini haizdir.
(1) Amerika'nın Massachusetts, Vermont, Maine, New Hampshire, Rhode Island ve Connecticut eyaletlerinden oluşan kuzeydoğu bölgesi. (2) Watertown Tab&Press, Arlington Advocate, Belmont Citizen Herald, Somerville Journal, Newton Tab, Boston Jewish Advocate gazeteleri. (3) Alıntılar Keith O'Brien makalesinden, Boston Globe gazetesi, 18 Ağustos 2007. (4) Harvard, Yale, Princeton, Dartmouth, Columbia, Cornell, Brown, Pennsylvania. (5) The Jewish Community Relations Council. (6) The Independent Order of B'nai B'rith. (7) İbranice, "Akt'in Oğulları" demek. Söz konusu "akit" Yahova'nın İsrailoğullarıyla yaptığına inanılan sözleşme. (8) "lobbying group," baskı grubu (pressure group) savunma grubu (advocasy group) olarak da geçer. (9) Anti-semitism. (10) "Alef Zadik Alef" (AZA) ve B'nai B'rith Girls (BBG) teşkilatları. (11) New York Times gazetesi, 6 Temmuz 1987. (12) aynı yayın. (13) www.iapac.org (14) ADL bağlantılı kuruluşların listesi için bkz.www.biblebelievers.org (15) Hate Crimes. (16) Supreme Court.
Zaman
*******************
PAPA'nın ve Hıristiyanlığın Emir Eri: Fethullah Gülen...
PAPA'nın ve Hıristiyanlığın Emir Eri: Fethullah Gülen...
Şok!!! Fethullah Gülen'in kitabının çalıntı olduğu ispat edildi.
Şok!!! Fethullah Gülen'in kitabının çalıntı olduğu ispat edildi.
"SÖZÜ hiç uzatmadan, kısaca ve apaçık söyleyeyim:
Hafta içerisinde Fethullah Gülen’in son kitaplarından birini, ‘Buhranlar Anaforunda İnsan’ı okumaya başladım ama daha ilk sahifeden itibaren ‘Ben bu cümleleri bir yerden hatırlıyorum’ dedim, düşündüm ve buldum: Fethullah Gülen’in makalelerden oluşan kitabının ilk kısmı, 1949’un 15 Ocak’ı ile 1950’nin 22 Mayıs’ı arasında başbakanlık yapan, İsmet Paşa’nın ve tek partili dönemin son başbakanı olan ve tarih, iláhiyat ve ahlák konularında çok sayıda eser veren bir zamanların çok önemli bir bilimadamının, Şemsettin Günaltay’ın 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Türk toplumunun düşünce yapısını derinden etkileyen ‘Zulmetten Nura’ isimli gayet meşhur kitabı ile neredeyse kelime kelime aynıydı.
Fethullah Gülen, Şemsettin Günaltay’ın ilk baskısı 1915’te yapılan ve hálá da sık sık basılan kitabının‘Tanzimatçılık Devri ve Netáyici (sonuçları)’ başlıklı bölümünü günümüzün Türkçesi’ne uyarlamış, makalenin adını değiştirerek ‘Aydınlık Kapıya Doğru’ yapmış ve eseri bizzat yazmış gibi, kendi ismiyle yayınlamıştı. Ama yayın sırasında başka bazı değişiklikler de olmuş, meselá Günaltay’ın makalesinde geçen ‘Türk’ sözü, Gülen’de her nedense ‘mü’min’ halini alıvermişti.
Şemsettin Günaltay’ın bundan 89, Fethullah Gülen’in de sadece dört ay önce yayınlanan kitaplarından birbirleriyle neredeyse aynı olan bazı cümleler, yandaki sütunda yanyana yeralıyor. Günaltay’dan aynen yapılan aktarmalar sadece bunlardan ibaret değil, daha pek çok ve işin daha da garip tarafı, bütün bunlar olup biterken, Şemsettin Günaltay’ın adının Gülen’in kitabında bir defa olsun geçmemesi.
Daha hemen giriş yazısı bir başkasına ait olan ‘Buhranlar Anaforunda İnsan’ isimli kitaptaki diğer makalelerin menşei konusunda doğan şüpheleri gidermek de, artık işin meraklılarına düşüyor.
Avrupa’da fizik okudu, tarih profesörü ve başbakan oldu
TEK parti iktidarının son başbakanı olan Şemsettin Günaltay, 1883 yılında Erzincan’ın Kemaliye İlçesi’nde doğdu. Yüksek Muallim Mektebi’nin fen şubesini bitirdi, bu arada Arapça ve Farsça ile dini ilimleri öğrendi ve İsviçre’ye giderek Lozan Üniversitesi’nde fizik okudu.
Türkiye’ye dönüşünde çeşitli okullarda öğretmenlik ve müdürlük yaparken felsefe ve sosyal konularda makaleler yayınladı, tarihçiliğe ağırlık verdi ve 1914’te İstanbul Üniversitesi’nin tarih profesörlüğüne tayin edildi. 1915’te İttihad ve Terakki Partisi’nden Bilecik milletvekili oldu, bu arada hem edebiyat, hem de iláhiyat fakültelerinde dersler verdi. Milli Mücadele’nin başlamasıyla Anadolu’ya geçip Ankara Meclisi’ne katıldı. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin İstanbul şubesinde çalıştı, Türk Tarih Kurumu’nun kuruluşunda yeraldı, kurumun 20 yıl süreyle başkanlığını yaptı ve bu arada Atatürk’ün talimatıyla CHP’nin İstanbul örgütünü oluşturdu.
15 Ocak 1949’da Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından başbakanlığa getirilen Şemsettin Günaltay, tek parti döneminin son başbakanı oldu ve görevini 1950’nin 22 Mayıs günü Adnan Menderes’e devretti. 27 Mayıs ihtilálinden sonra Temsilciler Meclisi üyeliğine atandı ve 1961’de İstanbul’dan senatör seçildi. Günaltay, 19 Ekim 1961 günü İstanbul’da prostat kanserinden vefat etti.
Fiziğin yanısıra tarih, ahlák ve din konularında çok sayıda yayın yapan Şemsettin Günaltay, döneminin etkili yazarlarındandı. En önemli eserleri kabul edilen ‘Zulmetten Nura’, ‘Huráfattan Hakikate’, ‘Maziden Átiye’ isimli kitaplarında Türkiye’nin o günlerde içerisinde bulunduğu sıkıntıların çaresinin milliyetçiliğin güçlenmesinden geçtiğini söylüyor, İslamiyet’in ilk dönemlerindeki saf haline dönülmesini istiyor, milli ve çağdaş ilimlerle güçlendirilmiş bir eğitimi savunuyordu.
... Münevver züppeler, şimdiye kadar İstanbul sultanlarının sağmalı olan Anadolu’ya gidip gezmeyi hiç düşünmemiş; köylülerle, Anadolu ibişleriyle konuşmayı, onların ruhunu anlamayı hatırlarına bile getirmemişlerdir. Konaktaki Aşçı Mehmed, Ayvaz Hasan, İspir Ali ile konuşanlar varsa, o da sırf diliyle alay, saflığıyla istihza etmek içindir. Beyefendinin Frenk ruhunu tedkikten, Paris’in ezvák-ı durá-durunu (uzakta kalan zevklerini) özlemekten, Fransız Edebiyatı’nın ince noktalarını araştırmaktan kendi vatanını düşünmeye, Anadolu’sunu gezmeye, Anadolu’nun hastalıklarını, marazlarını deşmeye vakti yok ki! Hem bu kaba Türklerle uğraşılır mıymış?.. Şimdiye kadar aldığı terbiye, sevimli ve şık madmazellerin, muhterem ‘saint’lerin, insaniyetperver misyonerlerin öğrettiği prensipler, onda öyle bir zihniyet hásıl etmiştir ki, kendisine hitaben ‘Türk’ diyecek olursanız, bunu en büyük hakaretlerden addeder ve pür-feveran ateş kesilir (Günaltay, sah: 157).
... Bir kesim, kendisinin sağmal’ı saydığı Anadolu’yu hep horlamış; bir kerre olsun gidip orada dolaşmayı, kendi insanı ile görüşüp konuşmayı hiç mi hiç düşünmemiş; onların dünyalarına yükselip onlarla hemhál olmayı, ruhlarını keşfedip anlamayı asla hatırına getirmemiştir. Ara sıra bir kahveci Ali, aşçı Hasan, berber Süleyman’la görüşenler olmuş ise de bu onların diliyle alay, safvetleriyle istihza ve anlayışlarıyla eğlenmek için olmuştur. Bu kesimin insanı, frenk ruhunu tedkikten, batı yakası zevkleriyle sermest olmakdan, Fransız ve İngiliz edebiyatının inceliklerini araştırmakdan, kendi dünyasını düşünmeye, onun insanıyla içli-dışlı olmaya ve onun dertlerini dinlemeye kat’iyyen vakit bulamamıştır! Onun şimdiye kadar ruhuna içirilen terbiye anlayışı; sevimli ve şık matmazellerin, muhterem saintlerin, insanlık hayranı misyonerlerin! Onun demine-damarına işlercesine ruhuna aşıladıkları prensipler, onda öyle bir düşünce yapısı meydana getirmiştir ki, bugün kalkıp kendisine ‘mü’min!’ diye sesleniverseniz, bunu yüzüne savrulmuş en büyük hakaret sayacak ve sizi huzurundan kovacaktır (Gülen, sah: 1).
... Panaromanın diğer tabakasına geçiniz! Orada büsbütün başka bir manzara! Her nevi teceddüde muárız, terakkiye doğru atılacak her hatveyi tevkife sái öteki yádigárlar! Milliyetlerinden ne kadar uzaklaşmışlarsa berikiler de máziye gömülmeye o derece meftun. Evvelki, Frenk olmadığı için Türk’ü ne kadar hakir görüyorsa, beriki de ábá-i vácidádından görmediği için çatalla yemek yemeyi o kadar günah (!) addediyor (Günaltay, sah: 158).
Şemsettin Günaltay’ın eserinin ‘semere’ bahsi.
... Madalyonun diğer yüzündeki manzara da bundan farklı değildir. ...her nev’i yeniliğe muarız, terakki ve tekámül istikametinde atılan her adıma muhalif, sinesi öbür álemin heyecanlarından mahrum, düşünceleri hakikatsız ve her türlü ilmi araştırmayı günah sayan sığ bir güruh almıştır. Öncekiler, milletlerinden, milli ruhdan uzaklaşmayı yenilik ve inkılap saymakla; sonrakiler de şekli bir maziye ve onun kuru ve ruhsuz yanlarına saplanıp kalmakla milletlerine ihanet etmişlerdir. Birinciler, frenkleşmediği için kendi milletlerini dahi hor görecek kadar yabancılaşmış; berikiler ise sırf eski devirlerde bulunmadığı için bir kısım teknik gelişmeleri, yeni icad ve keşifleri, devriyle hesaplaşabilecek güçte fikir akımlarını bid’at saymış, lánetlemişlerdir (Gülen, sah: 2).
... Her millet kendi ruh ve kabiliyetiyle mütenasip teşkilát ister. Milletlerin teşkilát-ı idariyye ve ictimáiyyeleri asrî ihtiyaçlarının, ruhi temayüllerinin mevlûdu değil midir? Ve öyle olmak icap etmez mi?(Günaltay, sah: 158).
... Oysa ki, her millet, kendi ruh ve kabiliyetine uygun, kendi düşünce ve inancı çizgisinde müessese ve teşkilát ister. Rica ederim; milletlerin idari ve içtimai teşkilátları, maarif ve düşünce akımları, asrın ihtiyaçlarının ve milletin ruhî temayüllerinin neticesi değil midir? (Gülen, sah: 2).
... Muhtelif milletlerin tarz-ı ıslahat ve tanzimatlarını teşrih eden saháif-i tarih tedkik edilirse görülür ki bir milletin hayat-ı ictimái ve siyasiyesini tanzim, terbiyesini tekeffül, rehberliğini deruhte etmiş olanlar, kavánin-i tabiiyyeye tevfik-i hareket hususuna ne kadar gayret göstermiş, milletlerinin ruhuna, asrî ihtiyaçlarına ne kadar derinden nüfuz etmişlerse mesáilerinden o derece feyyáz semereler istihsal etmişlerdir (Günaltay, sah: 159).
...Dünden bugüne, muhtelif milletlerin ıslahat tarzları ve inkılábları araştırıldığında görülür ki; bir milletin ictimái ve siyasi durumunu tanzim, terbiye ve yükselmesini deruhte ve rehberliğini yüklenenler; hareketlerini fıtrat kanunlarına uydurma hususunda ne kadar titizlik göstermiş; milletlerin ruhuna ne kadar vákıf olabilmiş ve çağın getirdiği ihtiyaçlara ne kadar nüfuz edebilmişlerse, çalışmalarında o derece semereli olmuş ve milletlerine de o nisbette ölümsüzlük váadedebilmişlerdir (Gülen, sah: 3)."
Murat Bardakçı
Hürriyet
12.12.2004
**************************
*********
Birisi doğru söylemiyor ama kim?
BUNDAN bir buçuk ay önce, Fethullah Gülen’in imzasını taşıyan ‘Buhranlar Anaforunda İnsan’ isimli kitabın bir bölümünün İsmet Paşa’nın son başbakanı Şemsettin Günaltay’ın tááá 1915’te yayınladığı ‘Zulmetten Nura’ adlı eseriyle tıpatıp aynı olduğunu yazınca bazı çevrelerden bir hayli tepki almıştım. Derken, Gülen’in yayınevi ‘Fethullah Gülen, sözkonusu iktibasların başında ‘İfadenin Günaltaycası’ demiş ...fakat orijinal nüshadan temize çekme esnasında müstensih tarafından ‘İfadenin Günaltaycası’ kısmı hataen atlanmıştır’ demiş, yani kabahati üzerine almıştı.
İntihal konusu, Milliyet Gazetesi’nde günlerden buyana yayınlanan ‘Fethullah Gülen’le 11 Gün’ başlıklı röportajda da yer aldı. Gülen, röportajın önceki gün yayınlanan kısmında intihal meselesiyle ilgili soruya cevap verirken söze önce ‘mazmunların, mantukların ve mefhumların nesir olarak tecelli etmesi’, ‘şiirdeki tevárüd’, ‘nurlardaki mazmun ve disiplin’ yahut ‘zaruret mikdarı mahzurlu şeylerin mübah olması’ gibisinden bir kavramlar yığınıyla başlıyor ama birdenbire ‘Siz, farkında olmadan onlardaki mazmunu kendi üslubunuzla sunarsınız. ...Sözlerimize, satırlarımıza girmiş mantuklar, mefhumlar olabilir’ deyiveriyordu. Yani, ‘Kafası okuduklarıyla o kadar dolu bir hále gelmiş idi ki, başkalarına ait olan ifadeleri kullanmış olabilirdi’! Gülen, bu sözlerinden sonra yayınevinin açıklamasını da tekrarlıyordu.
Şimdi, sözkonusu intihalle ilgili olarak ortada birbirinin tamamen tersi olan iki açıklama bulunuyor: Açıklamalardan biri ‘Bu iş bizim hatamızdır’ deyip kabahati üstlenen yayınevine, diğeri ise hadisenin bizzat fáiline, yani ‘Farkında olmadan yapmış olabilirim’ diyen Fethullah Gülen’e ait. Dolayısıyla taraflardan biri açıkça doğru söylemiyor ama hangisi?
Ve bu arada, sözkonusu intihal meselesini yazmamın üzerinden haftalar geçmiş olmasına rağmen hakaret ve bazan da tehdit mailleri göndermekten hálá usanmayan málum zeváta küçük bir sualim olacak: Hani nerede sizin hoşgörünüz, diyaloğunuz, vesaireniz? İş zülf-i yáre dokununca bir köşeye mi kaldırıldılar?
Papalık Konseyi misyonunun bir parçası; Fethullah Gülen
Papalık Konseyi misyonunun bir parçası; Fethullah Gülen
Fethullah Hoca’nın Papa’ya hitabına bakalım lütfen: “Papa cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog için Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz.” (10 Şubat 1998, Zaman)
Demek ki Dinlerarası Diyalog denilen çalışmayı kim başlatmış? Papa!
Veee, Fethullah Hoca “Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere” orada bulunuyormuş! Dikkat, dikkaaat! İslam misyonunun bir parçası olarak değil, Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olarak… Ne demek bu beyler, ne demek? O Papa ki, bir taraftan dinlerarası hoşgörü turları atarken, diğer taraftan bizi içimizden vuruyor.
Nasıl vuruyor bakın: Hristiyan teoloji uzmanı Aytunç Altındal’ın açıkladığına göre Papa, 1998’de Fethullah Hoca’yla görüşmesinden sonraki günlerde, dünyadan iki kişiyi gizli kardinal tayin etti. Bu gizli kardinaller başka bir dinin mensuplarından seçildi.
Yapılan araştırmaya göre, bu gizli kardinallerden birisi İslam dünyasında “alim” olarak bilinen birisidir. Bu gizli kardinal, mensup olduğu dinin veya mezhebin batıl olduğunu, gerçek dinin Hıristiyanlığın Katolik yorumu olduğunu ilan eder ve bağlılarıyla birlikte bu dine geçer.
Bu bölümde Fethullah Gülen Hoca Efendi’nin sözlerinden oluşan bir kitaptan, hoşgörü ve diylaog adına nasıl tavizlerin verildiğini ve Kur’an ayetlerinin nasıl yanlış yorumlandığını göreceğiz. Dileyenler bu kitaplarda tarihi, günü belli olan o sözleri bulabilirler ve bakabilirler. Dolayısıyla bizi hakısz yere itham etmek ve anlatılanlara “iftira” deyip sıyrılmaya çalışmak yerine bu yazıları araştırabilirler. Sayfada da okuduğunuz gibi “Kur’an ayetleri çok sert” deniliyor. Ne demek bu? Ne manaya geliyor? Ne olursa olsun, yaratıcımız ve yegane hüküm sahibi Allah’ın kelamına “sert ifade” demek ne manaya geliyor? Bunu sokaktan geçen bir insana sorsak o bile kabul etmeyecektir. Neden? Çünkü o “Hikmet sahibidir”, “yaratandır”, “yoktan var edendir”… Seni ve senin kalem tutan elini, diyaloğa girdiğin dilini yaratan O Allah’tır.
Bir işçi bile müdürüne bu tarz bir çıkış yapsa “maaşına zam, işine son” derler. (Hocaefendi “söylerler” dese de buna karşı çıkmak yerine tasdik edip sebep sıralıyor) Ama gelin görün ki bir Hocaefendi böyle talihsiz bir çıkış yapabiliyor. Ve bunu gündeme getirince biz suçlu oluyoruz. Diyor ki: “Bu (sert) üslup her zamanki yahudi ve hıristiyanlar için geçerli sayılamaz.” Neye döndü bu biliyor musunuz? Kur’anda bulunan deyn (sözleşme) ayetinde bir erkeğe karşılık iki kadının şahit olarak istenmesine ne demişti bazıları: “Yok efendim o zamanın kadınları okuma yazma bilmezdi, şimdikiler aydınmış da iki kadın yerine bir olurmuş” Aynısı değil mi? Aynı tahribat, tahrifat değil mi? O halde bir çok ayeti yeni baştan eleyelim. Bu o zaman geçerliydi de şimdi geçmez, çünkü şartlar değişmiştir… diyelim haşa!!! Bu sözler “Kur’an çöl kanunu, bu güne uymuyor” diyenlere destektir bir bakıma. Onlarda dün için geçerli olup, bu gün için geçerli olmadığını savunuyorlar. Ha bir ayetin böyle olduğunu söylemişsiniz ha bütün Kur’an’ın böyle olduğunu söylemişsiniz farketmez ki. Ne buyuruyor Yüce Rabbimiz: “Muhakkak o kimseler ki, Allah Teâlâ’yı ve O’nun peygamberlerini inkar ederler ve Allah Teâlâ ile peygamberlerinin arasını ayırmak isterler ve, «Bazısına imân eder ve bazısını inkâr eyleriz,» derler, ve bunun arasında bir yol tutmak isterler. İşte onlar hakiki kafirdirler.”(Nisa 151) Ayeti kerimede zikredildiği gibi ayetlerin bazısına iman etmek yani kabul etmek ve bazısını kabul etmemek çok büyük tehlikeye sebebiyet veriyor. Bunu zaten ayet beyan etmiş. Bu ayeti kerimeyi aşağıda da zikredeceğiz. Şu altı çizili cümleyi bile bir kitapta, bir sayfada, bir kağıtta yazılı görmek bizi derinden yaralıyor. Bunu bir müslümanın midesi nasıl kaldırır! Nasıl!!!Yada O Nebinin hürmetine yaratılan o el nasıl yazabilir bu cümleyi! Bunu sizin yorumunuza bırakıyoruz ama burada şu hususu belirtmek isteriz. Hocaefendi okuduğu ayeti tefsir ederken “Allaha kul olan başkalarına kul olmaktan kurtulur, İşte gelin sizinle bu mevzu üzerinde birleşip bütünleşelim” diyor ve sonunda “dikkat edin burada Muhammedun Resulüllah yok”diyor. Yani Allah’ın Resulünü, habibini bir kenara itip Hıristiyan ve yahudilerle birleşecek bütünlecekler. Bu olacak işmidir? Yukarıdaki ayeti kerimede ne buyuruyordu: “Muhakkak o kimseler ki, Allah Teâlâ’yı ve O’nun peygamberlerini inkar ederler ve Allah Teâlâ ile peygamberlerinin arasını ayırmak isterler…” Çok önemli bir ayettir ve bütün bu iddiaları yerle bir eder aslında…Yani ayetin sonunda “gerçek kafirler”olarak nitelendirilen insanları“Allah Teâlâ ile peygamberlerinin arasını ayıran”lar olarak ifade ediyor Rabbimiz… BİRLEŞMEK VE BÜTÜNLEŞMEK “Birleşmek” oturup konuşmaktır da peki “bütünleşmek” de ne oluyor? Nasıl bir bütünlük bu? Bir yahudi bir Müslümanla nasıl bütünleşir? Gazze’de görüyoruz silah ve bomba ile müslümanlarla nasıl bütünleşiyorlar!!! KUR’AN BİR BÜTÜN OLARAK DEĞERLENDİRİLİR Kur’an bir bütün olarak değerlendirilir. Yani biz “MUHAMMEDUN RESULÜLLAH” cümlesini bu ayette göremedik diyelim, Kur’anın tamamını inceleyip de kafirler için peygamberimize itaatin şart koşulmamış olduğunu görsek, yine tamam. Ama böyle bir şey söz konusu bile değil. Kur’an-ı Kerimde Allah’a itaat nerede zikrediliyorsa peşinden Resulüne itaat zikredliyor. AYETİ KERİMELERDEN “(Habîbim ! Seninle diğer peygamberler arasında farkı açıklama üzere tüm kullara) De ki : “Ey insanlar ! Şüphesiz ki ben,O Allâh’ın sizin hepinize (döndermiş olduğu) elçisiyim ki,göklerin ve yerin (saltanat ve) mülkü sadece Kendisine aittir,O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur,O diriltir ve öldürür.! O halde Allâh’a da,o Nebiyy-i Ümmî olan Rasûlüne de îmân edin ki,o da Allâh’a ve (hem kendisine,hem de diğer peygamberlere indirmiş olduğu) kelimelerin(in tümün)e inanmaktadır. Bir de (kuru bir tasdikle yetinmeyip,dînini yaşamakla yükümlü olduğunuzu kabullenerek) ona hakkıyla tabî olun,tâ ki siz (hakka ve hakikate) dihâyet bulabilesiniz.!” (A’râf Sûresi : 158) 24/52- Kim Allah’a ve Resülüne itaat eder, Allah’tan korkar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, işte onlar başarıyı elde edenlerin ta kendileridir. 24/54- “Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin” de. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki ona yüklenen sorumluluğu ancak ona ait; size yüklenen görevin sorumluluğu da yalnızca size aittir. Eğer ona itaat ederseniz doğru yola erersiniz. Peygambere düşen ancak apaçık bir tebliğdir. 24/56- Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, Resüle itaat edin ki size merhamet edilsin. ÂL-İ İMRÂN SÛRESİNDE DE 31. De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” 32. De ki: “Allah’a ve Peygamber’e itaat edin.” Eğer yüz çevirirlerse şüphe yok ki Allah kafirleri sevmez. Sen haşa “Muhammedun resulüllah yok” dediğin zaman bunlar ve daha nicesini yok saymış olursun ki yukarıdaki son ayette “Allah’a ve Peygamber’e itaat edin.” Eğer yüz çevirirlerse şüphe yok ki Allah kafirleri sevmez.” buyuruyor. Demek ki Mevla Teala Resulünden yüz çevireni sevmiyor! Peki, siz Allahın sevmediği insanlar ile nasıl “birleşmeden” ve “bütünleşmeden” bahsedebiliyorsunuz?
Bu bir emirdir aslında. Zaman yazarı Ahmed Şahin ne diyordu “Amnetüde ittifak etmekteyiz”Demek ki herkes araştırıp müşterekleri artırma derdine düşmüş.
Hayrettin Karaman da fırsattan istifade: “Yahudi ve hıristiyanlar cennete girebilirler”(polemik değil diyalog s35) diyebilmişti. Çünkü nede olsa alt yapı hazırdı. Düşünsenize o kadar müşterek varsa ve “birleşip bütünleşilmişse” onlarda girsinler cennete değil mi?
İşte yüzyılın tahribatının bütünüyle perde arkası. Biz kelimeleri alıp eğip bükmedik, olduğu gibi sayfasını koyduk ki kimsenin aklında şüphe kalmasın istedik.
Bir üst yazımızda Gülen’in Arap düşmanlığını, Yahudi dostluğunu irdelemiştik. BAKINIZ: http://bpakman.wordpress.com/yurdum/musevi-islami-cemaat-iliskileri/nurculugun-musevilige-ilgisi/
Bu yazımızla son gelişmeleri de eklemek istedik.
Gülen, ABD’nin önde gelen gazetelerinden The Wall Street Journal’a Haziran 2010 başında verdiği söyleşide, Türk bir kuruluşun önderlik ettiği bir filonun İsrail’in izni olmadan Gazze’ye yardım götürmesini eleştirdi. Gülen, İHH’nın Gazze’ye yardım götürmeden önce İsrail’le uzlaşma yolunu seçmemelerini “faydalı sonuçlar doğurmayacak şekilde otoriteye baş kaldırmak” olarak tanımladı.
Bunu takiben Cüneyt Özdemir bir grup gazeteciyle Eylül 2010 da Pensilvanya’ya gitti ve Fethullah Gülen ile bir kahvaltıda buluştu.
Özdemir’in yanı sıra Ferhat Boratav, Serdar Turgut ve Bejan Matur’un da hazır bulunduğu o buluşmada Gülen gazetecilere Mavi Marmara gemisindekilerin şehid değil bile bile ölüme giden insanlar olduğunu söyledi.
Özdemir, 5N1K programında, Fethullah Gülen’in Mavi Marmara şehidlerine ilişkin yaklaşımını şöyle anlattı: “Mavi Marmara gemisine binenler “Biz orada şehid olmaya gidiyoruz” demişler ve İslami bir motif üzerine hareket ediyordu. Fethullah Gülen bunun şehidlik bile sayılamayacağını, bile bile ölüme gitmek” olduğunu söyledi.
5N1K’ya konuk olan Ferhat Boratav da “En azından The Wall Street Journal röportajında Türkiye’de yankı uyandıran açıklamasının, bu işin yanlış olduğu yönündeki açıklamasının bir değerlendirme hatası ya da dil sürçmesi olmadığını, aynı düşüncesini savunduğu ortaya çıktı. Yani dil sürçmesi ya da öylesine söylenmiş değil bilerek ve düşünülerek söylenmişti” dedi.
Bejan Matur ise Gülen için “Siz, ‘ben şehid olmak istiyorum’ diyerek yola çıkamazsınız. Bunun takdiri Allah’a aittir” demişti. ‘Oradaki kurguda hata olduğunu ve eleştirel baktığını’ söylemişti” dedi.
Bunun üzerine Mavi Marmara Gemisi’yle Gazze’ye giden grubun içinde yer alan Yeni Şafak yazarı Hakan Albayrak Fethullah Gülen’e isyan etti.
“Bizimle niye uğraşıyorsunuz Hocam? Bizimle uğraşmakta niçin ısrar ediyorsunuz? Ne adına, kimlerin hatırına? Zât-ı âliniz ve cemaatiniz ile aramızdaki gönül bağını zedelememek için bizim gösterdiğimiz hassasiyeti siz neden göstermiyorsunuz?
HİZMET’e hürmet ve muhabbetimiz elbette baki; fakat Ümmet-i Muhammed’in ve bütün insanlığın kanayan vicdanını temsil eden Mavi Marmara aleyhindeki anlaşılmaz tutumunuzdan ötürü teessüflerimizi bildiririz, vesselam.”
Gazze‘de çatışmada ölenlerin şehit olup-olmadığı tartışmasıyla ‘kan beynimize sıçradı’ yorumunu yapan Albayrak, Fethullah Gülen’e şöyle yüklendi:
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Mavi Marmara ve İHH İnsani Yardım Vakfı ile ilgili olarak Amerikan basınına verdiğiniz demeçler bizi derinden yaraladığı halde bu konuyu bağrımıza taş basarak kapatmayı tercih etmiştik. Şu veya bu saikle verdiğiniz o demeçlerin bizi ne kadar yaraladığını hesap edeceğinizi ve yaramızı deşmeyeceğinizi umuyorduk. Geçenlerde evinizde ağırlayıp sohbet ettiğiniz gazeteci arkadaşlarımız “Fethullah Gülen bize Mavi Marmara’dakilerin ‘Şehit olmaya gidiyoruz’ diye yola çıktıklarını, bile bile ölüme gittiklerini, onların şehit sayılamayacağını söyledi” deyince kanımız beynimize sıçradı!
Bile bile ölüme gitmediklerini söyleyen Yeni Şafak yazarı eleştirisini şöyle sürdürdü:
Öncelikle şunu ifade edeyim ki biz ‘bile bile ölüme’ gitmedik.
“İsraillilerin yolumuza çıkmayacaklarını, yolumuza çıksalar bile önümüzü kesmekle veya bizi rotamızı değiştirmeye zorlamakla yetineceklerini, gemimize saldırmayacaklarını umuyoruz; saldırırlarsa kendimizi savunuruz ama ölümüne değil; direnişimiz sembolik olur ve İsraillilerin gemiyi ele geçirmelerini engelleyemeyeceğimizi anladığımız yerde biter” diyerek gittik.
Aklımızdan “İşin ucunda ölüm de olabilir” diye geçirdik tabii, fakat bu ihtimali göz önünde tutarak gitmekle ‘bile bile ölüme gitmek’ aynı şey değil.
Velev ki “Şehit olmaya gidiyoruz” diyerek gitmiş olalım; Gazzeli kardeşlerimizin mustarip olduğu korkunç ambargoyu yarmak niyetiyle yola çıkan, Allah yolunda mazlumların imdadına koşarken öldürülen dokuz arkadaşımızın “şehit sayılamayacağına” nasıl hükmedebiliyorsunuz?
Ashab-ı Kiram’dan Amr Bin Cemûh (radyallahu anh), Uhud’a, “Allâh’ım! Bana şehidlik nasîb et! Beni mahrum ve me’yûs olarak ev halkımın yanına döndürme!” diye dua ederek gitmemiş miydi? Efendimiz (S.A.S), Uhud’da katledilen bu zâtı “cennette gördüğüne” yemin etmemiş miydi?
3 Haziran günü Mavi Marmara şehitleri için yayınladığınız taziye mesajında demiştiniz ki: “Filistin’de yaşanan bu drama son verebilmek beklentisiyle yola çıkan, uğradıkları müessif saldırıda hayatlarını kaybederek ŞEHİT olan insanlarımıza Allah’tan rahmet diler, başta aileleri olmak üzere, milletimize ve bütün insanlığa taziyelerimi bildiririm.”
Albayrak Gülen’in Mavi Marmara’da yakınlarını kaybeden insanları incittiğini şu sözlerle iddia etti:
Bu mesajınızı tekzip mi ediyorsunuz? Yoksa, “3 Haziran’da şehittiler ama şimdi değiller” mi diyorsunuz? Arkadaşlarımız, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nin de kabul ettiği ve dikkat çektiği gibi “tamamen gereksiz bir müdahale”de ve “taammüden” öldürüldüler. Mezkûr konsey, uluslararası hukuka atıfta bulunarak, İsrail’in Gazze üzerindeki ‘abluka otoritesi’nin yasa dışı olduğuna da dikkat çekiyor. Dünya bunları tartışırken sizin durduk yerde şehitlik tartışması başlatmanızı, şehit arkadaşlarımızın aziz hatıralarına durduk yerde gölge düşürmeye çalışmanızı, onların ailelerini ve bütün Mavi Marmara camiasını durduk yerde incitmenizi nasıl izah edeceğiz?
Aynı günlerde tarihçi Kadir Mısıroğlu, TV Net’te yayınlanan “Kadir Mısıroğlu ile Tarih” adlı programda “Gülen’in kalbi gavurdan yanadır ben Eskişehir’de hapis yatarken o da 163′ten İzmir’de yatıyordu. Bir de baktım ki Hıristiyan’ı Musevi’si putperesti cennete dolduruyor. Ben bu hüviyete cephe aldım. Onunla ilgili de burada olmayan “Gurbet İçinde Gurbet” adlı kitabımda onu yazdım. Papa’ya da senin hizmetlerinin bir parçası olmak isterim diye yazmıştı. Kalbi gavurdan yana. Sen hocasın. Ölenlerin ailelerinin birine bile telefon etmedin. ” Bu demecin de videosunu aşağıdaki linke tıklayarak izleyebilirsiniz.
Musevi Cemaatinin en önemli isimlerinden işadamı Üzeyir Garih’in 25 Ağustos 2001 de İstanbul’da Eyüp Sultan Müslüman Mezarlığı’nda bir Nakşibendi Şeyhi olan Küçük Hüseyin Efendi’nin mezarının yanı başında 11 yerinden bıçaklanarak öldürülmesiyle ortaya çıkan ilginç Musevi-Sabetayist-Dönme-İslami Tarikatlar zincirinin halkalarını, Kabala-Musevilerle Nurculuk arasındaki ilişkileri önceki yazılarımızda açıklamıştık. BAKINIZ: Musevi-İslami Cemaat İlişkileri ve Nurculuğun Museviliğe İlgisi. Bu yazımızda Üzeyir Garih’in Fethullah Gülen ile ilişkisini ve ortak noktaları “Dinler Arası Diyalog” konusunu inceleyeceğiz.
Üzeyir Garih’in samimi ilişkiler içerisine girdiği İslami Cemaat mensubu kişiler arasında yer alan isimlerden birisi de Fethullah Gülen’di. Dinler Arası Diyalog Türkiye’de gelişirken Gülen Türkiye’de Dinler Arası Diyalog projesinin önderlerinden biri haline geliyor. Dinler Arası Diyalogun bir başka hararetli savunucusu ve yürütücü eşbaşkanı da Üzeyir Garih.
Dinler Arası Diyalog deyince önce bunun piri “Babil’den dünyaya dağılmak için yayılan Irklar sanki Allah’a, hizmet için Amerikada buluşuyor ve en özgür demokrat koşullar içinde birleşiyor.” diyen, Yahudilerle ilgili çok olumlu düşüncelerin sahibi Arusi Şeyhi Ömer Fevzi Mardin akla geliyor. İlk yazımızda bu konuyu da irdelemiştik. Ömer Fevzi Mardin, Küçük Hüseyin Efendi’nin halefiydi. Üzeyir Garih’in babası da Hüseyin Efendi’nin müridiydi. Üzeyir Garih en az ayda bir kez Cumartesileri bu Hüseyin Efendi’nin mezarını ziyaret ediyordu. Üzeyir Garih ve Ömer Fevzi Mardin’in ortak yanları Küçük Hüseyin Efendi’den başlıyor ve Dinler Arası Diyalog’da devam ediyor.
Önceki yazılarımızda ayrıntılı olarak irdelediğimiz Türkiye’deki Musevi Cemaati ve bazı İslam Dergahları arasında ve Kabala ile Nurculuk arasındaki yakınlık yanında Gülen ile Garih’i bir araya getiren bir başka ortak payda kuşkusuz ‘diyalog‘du. Yahudi asıllı yazar Rıfat N. Bali’nin deyimiyle Musevi Cemaati’nin akil adamlarından olan Garih, Fethullah Gülen’le köprü kuran ilk azınlık mensubuydu. Garih’in kurduğu köprü kısa sürede sonuç veriyor, Gülen’in desteğiyle gerçekleştirilen etkinliklerde de hem üç büyük dinin temsilcileri hem de farklı siyasal görüşlere sahip aydınlar ilk kez bir araya geliyorlardı. Musevi Cemaati’nin diyalog çabalarına nasıl baktığı Türkiye Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto’nun, Ramazan Bayramı münasebetiyle 9 Ocak 2000′de Zaman gazetesine verdiği mesajda ifade ediliyordu. Pinto, Fethullah Gülen’in diyalog projesine atıfta bulunarak, “Hocaefendi, yaptığı diyalog çalışmaları ile bizleri bir kez daha keşfetti. Hocaefendi, sadece Müslümanlar ile diğer dinler arasında değil, Musevilerin, Hıristiyanların, Süryanilerin, Katoliklerin bütün dinlerin arasında da bir kaynaşma süreci başlattı. Şimdilerde dinler arasında dostluk ve uzlaşma mesajları vermek kolaylaştı. Ama önemli olan ilk adımı atacak cesareti göstermekti” şeklinde konuşuyor. Bu arada ekleleyim, Pinto mason.
Gülenin Diyalogçulunun destekçilerinden Jack Kamhi’de şunları söylüyor: “Fethullah Hoca, ecdatlarına yakışır güzel bir şekilde, onları yolunda. Türkler, asırlar boyunca bütün insanlara sevgi ve saygı göstermişlerdir. Ne din savaşı, ne baskı; gittikleri yerlerde tersine, insanları hürriyetlerine kavuşturmuşlardır geçenlerde Macaristan’a gittim, hep Türkleri methediyorlar. Romanya’ya gittim, yine aynı sevgiyle karşılıyorlar. Fethullah gülen hocanın “Hoşgörü” girişimini epey zamandır izliyorum ve bunu alkışlıyorum. Bu gün, toplumumuzun bu güzel değerlerini, dünyaya layık olduğu gibi tanıtabiliyoruz. Başka yerlerde yaşanmış büyük felaketler, Almanya’da olmuş olaylar binlerce sene silinmeyecek. İkide bir gündeme geliyor, tarihte hiçbir şey silinmez Fethullah Gülen’in hareketleri alkışlanabilecek bir girişimdir. İlave edeyim ki, eğer o Hoşgörüyü ecdatlarım Osmanlıdan ve Türkiye’den görmeseydi, bu gün hayatta olmazdım.“
Fethullah Gülen Garih’i özel ofisinde ziyaret ediyor, iki insan pek çok konuda karşılıklı fikir teatisinde bulunuyor, birbirlerine hediye veriyorlardı. Gülen amber tesbih, ipek halı Garih ise, tarihi kandil hat eserleri veriyordu. Garih, Fethullah Gülen’in ziyaretinden etkilenerek Gülen’e yazdığı mektupta hislerini şöyle dile getiriyordu: “Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretleri, iş yerimizde bizleri ziyaret etmek lütfunda bulunmuş olmanızdan dolayı şahsım ve arkadaşlarım adına teşekkürlerimi arzetmeyi borç bilirim. Uğurlu kademli olduğuna gönülden inandığım teşrifleriniz sırasında sarfetmiş olduğunuz veciz cümleler bizleri düşündürmüş ve zihinlerimizde yeni ufuklar açmıştır. Lütfettiğiniz ve Ulu Tanrı’nın ismi ile veciz deyimleri ihtiva eden güzel tablo, çalışma odamın duvarını süslemektedir. Ayrıca armağan ettiğiniz çok değerli amber tesbih ve nadide ipek halıyı bir hâtıranız olarak aile ocağımızda muhafaza edeceğim. Bu nazik ve anlamlı jestinizden dolayı ayrıca şükranlarımı arzederim. Yüce Peygamberimizin “Hediyeleşiniz, Muhabbeti Artırır” deyiminden hareketle zatiâlilerinize sunduğum, 1500 yıllık Ortadoğu’nun kutsal topraklarında yapılan kazılarda çıkan orijinal bir kandil ile, Merhum Tunca üstadımızın bir hat eserini sizlere olan saygımızın ve sevgimizin ifadesi olarak lütfen kabul buyurmanızı istirham eder, emirlerinize intizâren en derin saygılarımı sunarım. Üzeyir Garih“.
Garih’in Fethullah Gülen’i sık sık ziyaret ettiği ve cemaatin faaliyetlerine katıldığını da dikkat çeken gazeteci Taha Kıvanç, Garih için “Benim de aralarında bulunduğum gruplara Türkiye sınırları dışındaki okul faaliyetlerinin ne kadar muhteşem olduğunu anlatırken çok dinlemişimdir kendisini...” diyor. Gerçekten Üzeyir Garih, Gülen’e yakınlık duyan işadamlarının Türki Cumhuriyetlerde kurdukları özel Türk okullarının da destekçileri arasındaydı. Ne kadar doğrudur bilinmez, ama benzer okulların İsrail’de de kurulması için kollarını sıvadığı rivayet ediliyordu. Hatta Garih, Moskova’da açılan bir okulun da finansörlerindendi. Fethullah Gülen’e göre onunu bu yardımını ne cemiyet ne de cemaat çerçevesine oturtmak mümkün değildi. Kimilerine göre ise bunu Rusya Federasyonu ve Orta Asya’daki yatırımlarını güvence altına almak için yapmıştı. Garih bu konuda şunları ekliyor: “Ulu Tanrı, insanı adeta biyolojik bir bilgisayar olarak yaratmış, içine psikolojik bir program yapmış; bu da saldırganlık, savunma, hırs ve bencillik esası üzerine kurulmuştur.fakat bunu düzeltecek olan eğitim, din ve imandır. Öyle zannediyorum ki, insan sevgisi, Allah sevgisi, insanın bu duygularını bir yerde yatıştıracak. Bu ancak eğitimle mümkün olabilir. Eğitime önem veren Fethullah Gülen hocama özellikle teşekkür etmek istiyorum.”
İlişkileri Gülen ABD’ye gidip orada yaşamaya başladığında da sürüyor. Fethullah Gülen Amerika’ya gitmesinden sonra da Garih ile mektuplaşmaya devam etti. Cinayetten sonra Zaman gazetesinde taziye mesajı yayınlayan Fethullah Gülen, Garih ile mektuplaşmalarından da söz ediyordu: “Beşeri münasebetlerinde sıcak, zaman zaman mektuplaşmalarımızda Peygamber efendimizden ‘Peygamberimiz’ şeklinde bahsedecek ölçüde inanç izhar eden ve başka inançlara saygılı, kıymetli dost Üzeyir Garih. Beynelmilel şöhrette başarılı bir işadamımızı ve bir dostu kaybetmenin üzüntüsü içinde, başta ailesi olmak üzere, yakın dostu ve Alarko Şirketler Topluluğu Eşbaşkanı Sayın İshak Alaton Beyefendiye ve bütün topluluk mensuplarına taziyelerimi arz ile, ülkemizin artık bir istikrar, barış, huzur, sükun ve refah ülkesi haline gelmesini Cenab-ı Allah’tan niyaz ederim. M. Fethullah Gülen.“
Gülen Cemaatinin Zaman gazetesi 1996 da İstanbul’da Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda yine Gülen Cemaatinin Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı düzenlenen hoşgörü konferansı hakkında şunları yazıyor:
“ÇOK RENKLİ MOZAYİK
Vatikan İstanbul Temsilcisi Georges Morovitch, Katolik Cemaati Ruhani Lideri Kati Pelatre, Türkiye Protestan Prespiteryan Cemaati Sözcüsü İsa Karataş ve Yunanistan Başkonsolosu Fotis Ksidas’ın da katıldığı konferans çok renkli bir mozayik meydana getirirken konuşmacıların hoşgörü yüklü sözleri büyük takdir topladı. Üzeyir Garih’in “Şu anda burada insanların birbirlerini sevmeleri ve birbirleriyle ilişki kurmaları için adeta eğitim yapılıyor.”, Patrik Bartholomeos’un “Fethullah Gülen Hoca’mızla birbirimizi çok seviyoruz. O hepimiz için barışın, hoşgörünün ve insanlık için muteber olan değerlerin bir timsalidir.” ve Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Birbirimizi kendi içimizde kabul edemedik o yüzden de kendi cennetimizi kaybettik.” sözleri buluşma noktasını işaret ediyordu.”
Garih’in diyalog ve uzlaşma konularındaki tutumunu yurtdışında katıldığı çok önemli toplantılar da dile getirdiğini belirten Gülen Cemaatinin Zaman gazetesinden Ali H. Aslan, Garih’in Türk-Amerikan İlişkilerinin geliştirilmesini amaçlayan Washington’daki Amerikan Türk Konseyi (ATC)’nin yıllık toplantılarını hiç kaçırmadığını belirtiyordu. Aslan, Garih’in salon toplantıları kadar sokakların nabzını da çok iyi tuttuğunu vurguluyordu. Garih’in Washington’un en belalı sayılan semtlerinde tek başına dolaştığına tanık olduğunu belirten Aslan, “Nabız tutmadaki bu mahareti nedeniyledir ki Dr. Üzeyir Garih, Türkiye’de kendini aydın zanneden bir çoklarının göremediklerini görmüş, ülke barış ve refahı için yapılması gerekenleri büyük oranda kavramıştı. Eğitimsiz bir milletin asla yükselemeyeceğini bildiğinden, eğitim sevdalılarının kervanına katılmıştı. Fethullah Gülen’in fikri teşvikleriyle Anadolu’nun bağrından çıkıp dünyaya yayılan büyük eğitim seferberliğini de vefayla destekleyenlerden biri olmuştu. Diplomalı kara cahillerin en çirkin saldırılarını yaptığı dönemlerde dahi o, aydınlanma sevdasına ihanet etmemişti. Geçen sene Harvard’da yaptığı bir konuşmasını dinleyen bir dostum, hiç de o türlü konuşmaya mecbur olmadığı bir ortamda, bu eğitim gönüllülerinin hakkını nasıl teslim ettiğini anlatmıştı bana” diyordu. Aslan’ın bu konudaki son sözleri de ilginçti: “Üzeyir Bey’in vefatı sadece bizler değil, ön saflarında bulunduğu uluslararası Musevi lobisi için de büyük bir kayıp. Dünyaya yön veren etkili çevrelere Türkiye’yi en geniş açılı ve tutarlı perspektiften sunanlardan biri olan Garih’in yeri kolay doldurulamaz.“
Gülen cemaatinden bir başka isim Hüseyin Gülerce 30 Ağustos 2001 tarihli Zaman Gazetesi’nde Üzeyir Garih’in 28 Ağustos 2001 tarihinde Neve Şalom Sinagogu’nda yapılan dinî töreni ile ilgili olarak “…Demek ki diyalog ve onun temsilcileri çok önemliydi. Üzeyir Garih ismi dışında acaba başka kaç kişi bizi bu mabede getirebilirdi? Sayıları yüzü bulan Müslümanlar olarak bir sinagogun içindeki duruşumuzla kabullendiğimiz acaba neydi? Anlattığımız, anlatmak istediğimiz neydi? Fark ettiğimiz ikinci tablo, bu Musevi mabedinin içinde bir “dinlerarası diyalog” sergileniyordu. Hahambaşı David Aseo, Fener Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos, Vatikan temsilcisi Georges Marovitch, Türkiye Ermenileri Patriği 2. Mesrob Mutafyan, İstanbul Müftüsü Necati Tayyar Taş aynı mabedin çatısı altındaydılar. Bu iki tablonun canlı yayında enfes yorumlarla bütün dünyaya gösterilmesini ne kadar çok istedim bilemezsiniz“. Gülerce yazısında Fethullah Gülen’in de bu tablonun oluşmasında önemli bir payının bulunduğunu vurgulamadan geçemiyordu: “Neve Şalom Sinagogu’nda, iki diyalog tablosunu seyrederken gözüm hep Sayın Gülen’i aradı. Cesur adımları, ne güzel buluşmalara sebep oluyordu.”
Aksiyon Dergisi 01.09.2001 tarihli sayısında “İyi Bilirdik” başlığı altında Garih için şunları yazıyor: “Boğaziçi Köprüsü’nün altındaki 4 katlı Alarko Holding binası Üzeyir Garih için çok önemliydi. Garih’le yaptığımız görüşmelerde bu binanın şirketlerinin yükseliş dönemlerine şahitlik ettiğini söylüyordu ve özel bir duygusunu da paylaşıyordu: “Bu binanın balkonunda Fethullah Gülen ile kahvaltı yaptım. Ve bu benim için inanılmaz bir onurdur. İnanması zor ama ben benim bu binayı, bu balkonu hatta bu masayı sevmemde bu kahvaltıda edindiğim tarifi zor duyguların da etkisi vardır.” Duvardaki tablo ve yerdeki küçük halıyı gösterirken heyecanlanan Üzeyir Garih “Ben bunları değer verdiğim gönül insanı Fethullah Gülen’den aldım. Ve görüyorsun ki, odamın en nadide eşyaları onlar..” diyordu. Toplantılarda karşılaştığımızda ise, “Hocaefendiyle geçen ay telefonlaştık, sağlığı iyi” ya da “Dua etmeliyiz, Hocaefendi’nin şekeri yükselmiş” diyor ve Amerika’ya gidip Fethullah Gülen’i ziyaret edememesine hayıflanıyordu. Muhafazakâr kesimin kasetlerle suçlandığı bir dönemde, herkesin aksine Fethullah Gülen’e destek çıkması, Büyük Ada’daki ruhban okulu konusunda devlet ricalinin daha anlayışlı olmasını istemesi ile gönlündeki engin hoşgörünün samimiyetini de ispatlıyordu “Musevi İşadamı Üzeyir Garih!“
Gülen’in Masonlukla ilgili düşüncelerini Fatih Altaylı anlatıyor: “Yıllar önce Gülen ile sohbet ederken amaçlarını anlattı. Sizin anlattıklarınıza çok benziyor. Dinlerin kardeşliği konusunda bir takım yaklaşımları var. O bunları anlatınca ben de döndüm ‘size neo İslamik mason diyebilir miyiz?’ dedim. ‘Masonlukla ilgili benzer fikirler var’ dedim. Fethullah Gülen bana döndü dedi ki ‘Masonluk kötü bir şey değildir. Tabi ki diyebilirsiniz’ dedi. Çok şaşırdım.“
Said-i Nursi’nin ve dolayısıyla Fethullah Gülen’in de Yahudi öğretisi Kabala’dan etkilenmiş olabileceği konusu önceki yazımızda ele alınmıştı. BAKINIZ: Nurculuğun Museviliğe İlgisi
Dinler Arası Diyalog’un önemli bir ayağı olan Moon Tarikatının (Moon tarikatının İslami Cemaat ilişkilerine bu yazı dizisinin ilkinde değinmiştik BAKINIZ: http://bpakman.wordpress.com/yurdum/musevi-islami-cemaat-iliskileri/ ) Türkiye halifesi olarak bilinen Cumhuriyet Halk Partisi eski Genel Sekreterlerinden Kasım Gülek, Gülen’le çok samimi ayrıca Gülen’i Morton Abramowitz’e tanıştıran kişi. Gülek öldüğünde cenaze namazını Gülen kıldırıyor. Morton Abramowitz ise 1. Körfez Savaşı sırasında ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi ve ABD’nin önde gelen think-tank yani düşünce üretim kuruluşu olan Carnegie Vakfı’nın eski Başkanı. 1996 yılında CIA Başkanlığına aday gösterilen Abramowitz adından anlaşılacağı gibi Yahudi olmasının ötesinde ABD’nin en faal gruplarından Yahudi Lobisi’nin de önde gelen isimlerinden. Moon tarikatı ile Fethullah Gülen’i birleştiren bir diğer isim Gladyo’nun tetikçisi Abdullah Çatlı. Çatlı, 1981 yılında Moon Tarikatına ait olan Dünya Anti Komünist Ligi’nin toplantısına katılıyor. 1992′de Gülen’i ABD’de havaalanında karşılayan da Abdullah Çatlı. Zamanla Moon tarikatının sahibi olduğu Washington Times gazetesi ile Fethullah Gülen’in Türkiye’de yayınlanan Zaman gazetesi arasında sıkı bir işbirliği oluşuyor
Fethullah Gülen Şubat 1998′de Vatikan’da Papa II. Jean Paul ile görüşüyor. Bu görüşmeyi ADL Anti Defamation League (Ayrımcılıkla ve İnkarla Mücadele Birliği), Moon tarikatı ve Morton Abramowitz ayarlıyor. Fethullah Gülen 8 Şubat 1998 günü Vatikan’a hareketinden önce yaptığı açıklamada “Birkaç ay önce Abramowitz cenaplarının yardımıyla bu buluşma gerçekleşti” diyor. ADL anti-semitizimle, Yahudi karşıtlığıyla mücadele eden ABD’nin etkili Yahudi kuruluşu. ADL herhangi bir örgüt değil. Bush zamanında Amerika’yı yöneten yeni muhafazakar kadroları hemen hemen elinde tutan bir örgüt. Örneğin, ABD’nin eski Savunma Bakanı Yardımcısı, Karanlıklar Prensi unvanlı Richard Perle bu örgütün üyesi. Morton Abramowitz, Graham Fuller gibi adları CIA ile bağlantılı olan isimler de ADL’nin teorisyenleri arasında bulunuyor. ADL’nin tam adı Anti-Defamation League of B’nai B’rith. http://www.hourofthetime.com/adltruth.htm websayfasında Farmasonluğun İskoç Riti’nin (Scottish Rite of Freemasonry) 20. yüzyıldaki polis kolu olarak gösteriliyor ve ADL Mason işbirliği teşhir ediliyor.
Bu görüşmeden önce Mart 1998 de 55 Yahudi örgütünü temsil eden Conference of Presidents of Major American Jewish Organizations yani Amerikan Yahudi Örgütleri Başkanları Birliği Türkiye’yi ziyaret ediyor, onları temsilen Jacob Stein, Kenneth Jacobson ve Leon Levy Fethullah Gülen ile görüşüyor.
Gülen Cemaatinin Zaman gazetesi Yahudilerin kendilerine desteğine ilişkin 10 Mart 1998’de bakın neler yazıyor: “3 gündür Türkiye de bulunan Yahudi Liderler Heyeti, Başbakan Yılmaz, Orgeneral Çevik Bir, TBMM Başkanı Çetin ve Dışişleri Bakanı Cem’den sonra Fethullah Gülen ile görüştü. 55 Yahudi örgütünü temsilen Türkiye’de bulunan 59 kişilik (AYÖBK) Amerikan Yahudi Örgütleri Başkanları Konferansı Heyeti, Fethullah Gülen’in Türkiye deki ve yurtdışındaki çabalarını önümüzdeki yüzyılın barış asrı olması açısından önemsediklerini ve sözkonusu projeye büyük ilgi duyduklarını belirttiler. Görüşmede; Gülen in, ABD’nin en etkili Yahudi Lobisi olan ADL’nin (Anti Defamation League) teklifiyle hazırladığı hoşgörü ve diyalogla ilgili kitap da gündeme geldi. Gülen, İngilizce olarak hazırlanan kitap üzerindeki çalışmalarının tamamlanmak üzere olduğunu, bittiğinde insanların hizmetine sunacağını söyledi. Kitap, ADL tarafından basılarak dünyanın dört bir yanında dağıtılacak.”
Moon tarikatı ile Fetullah teşkilatı arasındaki örgütlenme modellerindeki Siyonist ilişkilerin yanında en önemli benzerlik birinin Mesihliğe, diğerinin ise İslam temsilciliğine ve Mehdiliğe soyunmaları olarak gösteriliyor. Her ikisinin ABD’deki ortak organizasyonlarından bir başkası da siyonist CSIS (Center for Strategic and International Studies – Stratejik ve Uluslararası Etüdler Merkezi) kuruluşu. CSIS 1962′de Georgetown Üniversitesi’nde kuruldu. Amerikan devletine ve özellikle petrol ve silah şirketlerine hizmet veriyor. Dış ülke yöneticileriyle, bürokratlarıyla, Amerikan çıkarlarına dolaylı ya da dolaysız hizmet verecek akademisyenlerle bağlar kuran CSIS, bir devlet kurumuyken, yenidünya düzenine uyum sağlamak üzere şirkete dönüştürüldü. CSIS, Ortadoğu petropolitik araştırmalarıyla da dikkat çekiyor. Ortadoğu bölümünün içinde Türkiye’ye de ayrı bir bölüm açılıyor. CSIS Türkiye Projesi Direktörü Bülent Alirıza, Türkiye Uzmanı Seda Çiftçi. Moon Tarikatının PWPA (Proffesors World Peace Academy /Profesörler Dünya Barış Akademisi) kuruluşunun ilk başkanı olan ve yukarıda adı geçen Kasım Gülek’in kızı Harvard mezunu DSP eski milletvekili ve Ecevit’in ABD gezilerinde en büyük yardımcısı, 2002 yılında Kıbrıs’dan sorumlu Devlet Bakanlığı yapan Tayyibe Gülek CSIS komitelerinde görev alıyor. CSIS birimlerinin yönetimlerinde istihbarat örgütlerinde ve yabancı ülkelerdeki diplomatik misyonlarda dünya deneyimi kazanmış eski devlet memurları bulunuyor. Üçüncü ülke adamları da bu şeflere raporlar hazırlıyor. CSIS yabancı devletlerin görevlilerini de gerektiğinde ABD’de konuk edip, ilgili konularda konferans vermelerini sağlıyor. Bunların arasında Tayyib Erdoğan gibi Türkiye Başbakanları da bulunuyor. Hatta CSIS, Kafkasya petrol boru hatları ile ilgili toplantılarını Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığında gerçekleştiriyor.
Üzeyir Garih öldürülmeden kısa bir süre önce gerçekleşen bir başka Dinler Arası Diyalog etkinliği de 26-27 Nisan 2001 tarihlerinde, Georgetown Üniversitesi’nde CMCU (Center for Muslim-Christian Understanding – Müslüman Hıristiyan Anlayışı Merkezi) düzenlenen “F. Gülen: The man and his movement (Bir adam ve onun hareketi) konferansı. Bu toplantı katılımcıları arasında Arap, Yahudi, Vatikan temsilcileri yanında Alan Makowski, Graham Fuller, George Harris gibi ABD istihbaratçıları da dikkat çekiyor.
Kaynaklarda bu görüşmeler ve toplantılar organizasyonları çerçevesinde Üzeyir Garih’in adını göremedik ancak onun haberi ve etkisi olmadan bunların olması mümkün görülmüyor.
CIA eski Başkan Yardımcısı, CIA İstasyon Şefi, Graham Fuller Gülen hareketinin CIA ve Masonlar tarafından desteklendiğinin önemli kanıtı. Fuller, Fethullah Gülen’in ABD’deki yeşil kart başvuru sürecinde birdenbire ortaya çıkıp Gülen’in Amerika için bir güvenlik tehdidi veya radikal bir güç olduğuna inanmadığını anlatan bir mektup yazarak, yani bir anlamda teminat/kefalet mektubu vererek Gülen’in ABD de kalmasını sağlayan kişi ve de “Mason”. Fuller: “Kemalizm bitti; Dünyadaki bütün liderler gibi o da sonsuza dek yaşayacak bir ürün veremedi. Oysa İncil ve Kur’ân hâlâ veriyor. Bu nedenle, kendisine entelektüel güven duyan Türkiye, İslamın günlük yaşamdaki yerini almasını yeniden düşünmelidir” diyerek “Ilımlı İslam-Diyalog” yaratıcılığını çok güzel ele veriyor. Graham Fuller “Siyasal İslam’ın Geleceği” adlı kitabında (Sayfa 220-223 Timaş Yayınlar) Gülen’e övgülere devam ediyor:
“Bu hareket, halen Fethullah Gülen’in. liderlik ettiği en geniş ve en etkili kanadın adına izafeten çoğunlukla Gülen hareketi veya Fethullahçılar (Fethullah takipçileri) olarak anılmaktadır. Nur hareketi yetmiş yıldan fazla bir süredir sahnededir, şu anda Türkiye’deki en geniş organize dini harekettir, dünyada da en genişlerinden biridir. Gülen özellikle hareketin enerjisinin büyük bir kısmını, niteliği itibariyle hemen hemen evrenselci ye geniş manevi Öğretilere dayalı olarak İslama modernist bir bakışta yaklaşacak okulların açılması ve çalışma gruplarının kurulması da dahil, eğitimle ilgili çabalara yöneltmektedir. Eğitim üzerindeki bu odaklanma hareketin, bilim ve teknoloji dahil bütün alanlarda eğitim ve bilginin dinle asla çelişmeyeceği, olsa olsa Allah’ın varlığı inancına ve kainatın var ediliş amacının anlaşılmasına hizmet edeceği inancını yansıtmaktadır. Hareket toplumda daha yüksek bir manevi bilinç düzeyi oluşturmaya, böylelikle zaman içinde daha aydınlanmış bir yönetişime Önayak olmaya gayret etmektedir. Klasik Şeriat, hareketin düşüncesinde merkezi bir rol oynamaz; esasen Şeriat, geniş anlamda, Allah’ın engin muradının yerine getirilebilmesi için yürünecek “yol” (Şeriatın kelime anlamı) olarak anlaşılmaktadır. Nur üyeleri yerçekimi yasasını bile, Örneğin, Şeriatın unsurlarından biri olarak tarif ederler. Hareket İslâmi metinlerde, onların literal emirleri içinde değil de orijinal uygulamaları çerçevesinde, bugünün yeni çerçeveleri ışığında yorumlanarak anlaşılmasını sağlamak üzere, ciddi oranda içtihad (yorum) yoluna başvurur. Bu anlamda da hareketin görünümü son derece modernisttir.
Nur hareketi görüşlerinde rasyonalisttir ve çoğulcu bir toplum içinde Allah’ın yarattıklarının görkemli çok yüzlü düzenini ifade eden bütün öteki dini (hatta dini olmayan) görüşlere karşı hoşgörülü olmaya büyük önem verir. Allah’a giden yolda bilgiye yaptığı vurgu doğrultusunda, Nur hareketinin Türkiye’de 236 ilk ve ortaokul, özellikle eski Sovyet blokuna dahil ülkelerde olmak üzere dışarıda 280 okul açmış olduğu, buralarda ingilizce ve Türkçe kaliteli seküler eğitim verildiği bildirilmektedir. 200 dolayında dini vakıf ve 211 ticari şirket bu faaliyetleri finansal olarak desteklemektedir.
Her ne kadar Nurcuların bir siyasal parti kurma niyetleri yoksa da, hareketin liderleri anahtar meselelerde nasıl oy kullanmak gerektiği konusunda milyonları bulan takipçilerine bağlayıcı olmayan tavsiyelerde bulunmaktadır. Üyeleri birçok farklı geleneksel Türk siyasi partilerinde, İslamcı partilerde ancak çok hafif olmak üzere temsil edilmişlerdir. Nur hareketinin bütün apolitik niteliğine rağmen, Türkiye’nin radikal laikçileri, özellikle askeri liderler, Nur hareketini, sahip olduğunu iddia ettikleri uzun dönemli, dini aktivistleri devlete sızdırmak ve sonunda devleti ele geçirmek niyeti açısından yıkıcı ve hatta tehlikeli olarak görmektedirler. Tam da Nurcuların savunduğu şeyden korkuyorlar -insanların kalplerini değiştirmek suretiyle toplumun aşağıdan yukarıya tedricen İslâmileştirilmesi. Bunun sonucu olarak, Nurcular düzenli bir şekilde ordudan ve devlet kurumlarından tasfiye edilmekte, hareket ve kurumları taciz edilmekte ve mahkemelerde yargılanmaktadır.”
Üzeyir Garih’in Gülen desteğini ölümünden sonra yine bir başka Yahudi-Mason olan Soros hayranı İshak Alaton sürdürüyor. Alaton Gülen karşıtı bir kişiye telefon ederek kahve içmeye şirketine davet ediyor ve “Fethullah Gülen konusunda önyargılısın, sizi tanıştırmak isterim.” diyor. Alaton’un Gülen okullarının Rusya’da ve Türkmenistan’da açılması ve açık tutulması konusundaki politik sorunları çözmede yardımcı olduğu da biliniyor. Alaton Gülen’in ABD de kalabilmesi için kefalet sağlayan Fuller için de aracılık yapmış. Yani Alaton’da Gülen konusunda, Garih gibi, aracılık yapacak bir “adanmışlık” duygusu içinde. Yahudi ve masonların Gülen cemaatine desteği saymayacak kadar fazla. Örneğin Gülen Ankara 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanırken avukatı olan Çetin Özek 33. dereceden mason (masonluk dereceleri ve anlamları için TIKLAYIN), Gülen’i her zaman öven Çetin Altan, Gülen okullarını yere göğe sığdıramayan ” Barış Köprüleri” adlı kitabın yazarlarından Eser Karakaş gibi.
Yazımızı geçmişe dönerek sonlandıralım.
21 Şubat 1946′da Fener Rum patriği seçilen Maksimos, “Sovyetler Birliği yanlısı” diye, 1948′de istifaya zorlanıp, yerine Kuzey ve Güney Amerika Başpiskoposu Athenagoras, bir gecede Türk vatandaşı yapılarak, ABD Başkanı Truman’ın özel uçağıyla getirilip, Fener patrikhanesinin başına geç geçiriliveriyor. Başbakan Adnan Menderes’in elini öptüğü Patrik Athenagoras’ın, Fethullah Gülen’in piri Said-i Nursîyle sohbeti çok iyiydi.
Bundan sonraki yazımızda Üzeyir Garih’i ilkeleri ve inançları açısından inceleyeceğiz ve çok sorulan Müslüman olup olmadığının yanıtını arayacağız. BAKINIZ: Ehli Kitap Mümini
BU YAZI DİZİMİZİN DİĞER SAYFALARI:
Musevi-İslami Cemaat İlişkileri
Nurculuğun Museviliğe İlgisi
Ehli Kitap Mümini
Türkiye-İsrail İlişkileri
Garih Neden Öldürüldü?
İLGİLİ DİĞER YAZILAR
Fethulah Gülen’in Büyük ihtirası
Acilciler ve Sabırlılar
Dinler Arası Diyalog
Gazze ve Gülen
Gülen’e Yahudi Vekaleti
Moon Tarikatı
Ruslara Göre Fethullah CIA Ajanı
YARARLANILAN KAYNAKLAR:
Öldüren Sır, Garih (Sıradışı Bir Musevi’nin Portresi), Abdullah Muradoğlu, Bakış Yayınları, İstanbul, Kasım 2001.
Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı Efendi 2, Soner Yalçın, Doğan Kitapçılık A.Ş. İstanbul, Haziran 2006.
Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı Efendi 2 kitabının eleştirisi http://www.hanifdostlar.net/forum_posts.asp?TID=3269&PN=10
Nedir bu ADL, Rıza Zelyut, Güneş, 27 Ağustos 2007, http://www.gunes.com/2007/08/27/yazarlar/y4.html
İyi Bilirdik, http://tr.fgulen.com/content/view/2051/1/
ABD Emperyalizminin Bir Aleti Olarak Fethullah Gülen Örgütü, Adnan Akfırat, Teori Dergisi, Şubat 2005; http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1457.0
Fethullah Gülen Dosyası, Milli Çözüm Araştırma Ekibi, Aralık 2004, güncelleme 3 Mayıs 2010, http://www.millicozum.com/mc/ARALIK-2004/fetullah-gulen-dosyasi/Yazdir.html
Masonlar Gülen cemaatine sızdı mı? İnternet Haber,20.10.2010,http://www.internethaber.com/masonlar-gulen-cemaatine-sizdi-mi-303807h.htm#ixzz133xxkqhM
The Ugly Truth about the ADL http://www.hourofthetime.com/adltruth.htm
Akşam Gazetesi,Şenay Yıldız ropörtajı, Odatv, 08.02.2011 http://www.odatv.com/n.php?n=gulen-icin-benden-mektup-istediler-yazdim–0802111200
Ergün Poyraz, Amerikadaki İmam, Togan Yayıncılık, Kasım 2009.
http://www.kurdishaspect.com/doc043011AM.html
Bayram KÜÇÜKOĞLU, Türk Dünyasında Misyoner Faaliyetleri, IQ Yayınevi, İstanbul, 2003.
Graham Fuller “Siyasal İslam’ın Geleceği” Sayfa 220-223 Timaş Yayınları
.
Fethullah Gülen’in Büyük İhtirası
Türkiye’de İslamcı Tehlike
Yazan: Rachel Sharon-Krespin
Middle East Quarterly
Winter 2009
Türkiye’nin iktidar partisi AKP, yönetiminin yedinci yılına girerken Türkiye artık bu partinin iktidarı eline geçirdiği yıldaki laik ve demokratik ülke değildir. AKP bürokrasiyi kendi kontrolü altına geçirerek Türkiye’nin temel kimliğini değiştirmiştir. AKP’nin yükselişinden önce Ankara’nın yüzü Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’ya çevriliydi. Bugün, Avrupa Birliği’ne katılma retoriğine karşın, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Türkiye’yi Avrupa’dan uzaklaştırıp Rusya ve İran’a yaklaştırmış ve Türk dış politikasının Orta Doğu’daki pozisyonunu yeniden şekillendirerek, İsrail’e duyulan sempatiden vazgeçip Hamas, Hizbullah ve Suriye’ye yönelik dostlukları geliştirmiştir. Amerikan karşıtı, anti-Hırıstiyan ve anti-Semitik duygular artış göstermiştir. Türkiye’nin bu radikal dönüşümün ardında sadece AKP’nin siyasi makinası değil, gizemli Hocaefendi Fethullah Gülen tarafından yönetilen sinsi İslamcı tarikat da vardır. Bu İslamcı tarikat, kendini hoşgörü ve uzlaşma savunucusu olarak göstermeye çalışıyor olsa da, tam tersi birtakım karanlık işlerin peşinde koşmaktadır. Bugün Fethullah Gülen ve takipçileri, yani Fethullaçılar, sadece iktidarı etkilemekle yetinmiyor, iktidarı ele geçirmeye çalışıyorlar. Bugün Türkiye’de 85 bin cami var. Yani, her 800 vatandaşa bir cami düşüyor. Bunu bir de hastane sayısıyla karşılaştıralım: Her 60 bin vatandaşa bir hastane. Türkiye’de kişi başına düşen cami sayısı dünyadaki en büyük orandır. Bir de 90 bin imamı düşünün. Doktor ve öğretmen sayısından daha çok.
Türkiye’de medrese benzeri binlerce imam-hatip okulu ve sayısı 4.000′i aşan devlet destekli resmi Kuran kursları var—bu rakama gayri resmi Kuran kursları dahil değildir. Onları da eklerseniz, en az on kez daha büyük bir rakamla karşılaşabilirsiniz. Diyanet İşleri Bakanlığı’nın harcamaları beşe katlanmıştır. 2002′de 553 trilyon Türk lirası (yaklaşık 325 milyon Amerikan doları) harcama yapmış olan bakanlık, harcamalarını AKP’nin ilk dört buçuk yıllık iktidarı sırasında 2.7 katrilyon liraya çıkarmıştır. Bu bakanlığın bütçesi diğer sekiz bakanlığın toplam bütçesinden daha büyüktür.[1][2] Hem Başbakan Erdoğan, hem Diyanet İşleri Bakanı Ali Bardakoğlu “ulemaya danışalım”a karşı gösterilen tepkileri eleştirmişlerdi. Türkiye’de Cuma namazına katılım oranı, İran’ınki aşıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Danıştay’ın hükümlerine karşın, devlet okullarında zorunlu Sünni İslam eğitimi devam ediyor.
Bütün bu gelişmeler arasında, Fethullah Gülen Türkiye’nin siyasi platformunu şekillendirmeye çalışan bir aktör olarak ortaya çıkıyor. Bunu yaparken de hem AKP’nin içindeki yandaşlarını kullanıyor, hem de cemaatin inanılmaz derecede büyük meyda imparatorluğunu, finans kurumlarını, bankalarını, işletme birimlerini, binlerce okul, üniversite, ışıkevleri ve benzeri kurum ve kuruluşlardan oluşan uluslararası ağını harekete geçiriyor. Fethullah Gülen bir finans imparatorudur. En iyi tahminlerle, 25 milyar dolarlık kontrol dışı ve karanlık bir bütçesi var.[3] Fethullahçı cemaatin AKP’yi doğrudan destekleyip desteklemediği, AKP’yi iktidara getiren güç olduğu henüz tam anlamıyla kanıtlanmamış olsa da, detaylar o kadar da önemli değil. Her ne olursa olsun, Fethullah hareketi AKP’nin iktidara gelmesini sağlayan en büyük güçtür.
Fethullah Gülen’in Geçmişi
1942 yılında Erzurum’da doğan Fethullah Gülen, kendisini peygamber olarak kabul eden bir imamdır.[4] Batı dünyasında pekçok kişinin reformcu ve hoşgörü[5] savunucusu olarak alkışladığı, Türkiye ve Türkiye ötesi için “ılımlı İslam”ın katalizörü olarak kabul edilen sırlarla dolu bir kişi Gülen. Batı’da, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde, bir “aydın”, “bilim adamı” ve “eğitimci”[6] olarak övülen Fethullah Gülen’in eğitimi beş yıl devam ettiği ilkokulla sınırlı. Sertifikasını aldıktan sonra, önce Edirne’de daha sonra da İzmir’de imamlık kariyerini devam ettirdi. Gülen, 1971′de yasadışı dinî faaliyetlerinden dolayı (örneğin, yasadışı yaz kamplarında gençlerin beynini yıkamak) güvenlik güçleri tarafından tutuklandı ve ondan sonra zaman zaman son derece laik Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yakın takibe alındı.[7] 1981 yılında, vaizlik görevinden emekli oldu.
Kendisini dinlerarası diyaloğun savunucusu olarak pazarlayabilmek için Papa II. John Paul ile diğer Hıristiyan liderler ve Musevî hahamlarla[8] buluşup bu üç din arasındaki ortaklıkları vurguladı. Fethullah Gülen, kendisini ve hareketini Anadolu mistisizminin günümüzdeki hoşgörü versiyonu olarak satmaya çalışıyor; bu yaparken de Mevlana Celaleddin-i Rumi ve Yunus Emre gibi büyük mistik düşünürlerin edebî eserleri kullanıyor; kendisinin bu sufilerin hoşgörü mesajlarını paylaştığı sahte imajını yaratmaya çalışıyor.[9] Bu düşünürlerden yapılan alıntılar Fethullah Gülen’in propaganda malzemelerini süslüyor.
Fethullah hareketi, emrindeki bütün örgütler ve üniversiteler (büyük paralar akıtmaya devam ettiği Georgetown üniversitesi dahil), Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Avrupa’da Gülen konferansları düzenliyorlar. Ekim 2007′de, İngiltere Lordlar Kamerası Fethullah Gülen onuruna bir konferans organize etti.
Gülen, Sa’id-i Nursî olarak da bilinen Şeyh Sa’id-i Kürdî’nin (1878-1960) öğrencisi ve mürididir. Nursî İslamcı Nur hareketinin kurucusudur.[10] Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, yeni Türk parlementosunda yaptığı bir konuşmada, Cumhuriyet’in İslamcı temellere dayandırılması gerektiğinin savunusunu yapmış; Atatürk’e, Atatürk devrimlerine, çağdaş ve laik Cumhuriyet’e ihanet etmiştir.
Gülen, 1998′de şeker hastalığı tedavisi bahanesiyle Amerika Birleşik Devletleri’ne kaçtı. Bu göç aynı zamanda Gülen’in 2000′de Türkiye’yi dinî bir ayaklanmaya teşfik eden ve gizli kameralarla kayda alınan vaazlarından dolayı yargılanmasını da örtbas edebilmesi imkanını sağladı. Gönüllü sürgününden buyana, Fethullah Gülen Pennsylvania’nın doğusunda, şehirden uzak büyük bir malikânede kendisini koruyan ve hizmette kusur etmeyen yaklaşık 100 müridiyle ikamet ediyor. Bu uşaklar, türban ve cübbeli geleneksel İslamcılar gibi değil, eğitim görmüş, takım elbise giyip kıravat takan çağdaş görünümlü erkeklerden oluşuyor. Uşaklar, Hocaefendi’lerinin emirlerine bağlı, hatta Hocaefendi’nin buyruğu gereği elli yaşlarına kadar evlenmeyi reddeden kişilerden oluşuyor. Bir gün evlendiklerinde, Fethullah’ın direktifleri doğrultusunda, eşlerinin şeriat kurallarına göre giyinmeleri zorunlu tutuluyor.[11]
Gülen’in Eğitim Şebekesi
Fethullah Gülen şebekesinin temelinde onun eğitim kurumları var. Gülen’in eğitim şebekesi muhteşem. Tam otuz beş yıl Fethullah’ın sağ kolu olarak görev yapmış olan Nurettin Veren’in tahminlerine göre, Türkiye’deki iki milyon hazırlık okulu öğrencisinin yüzde 75′i Gülen okullarına kayıt yaptırmıştır.[12] Gülen, bütün Türkiye’ye yayılmış binlerce seçkin ortaokulu, üniversiteyi ve öğrenci yurlarını kontrolü altında tutuyor. Bunlara en büyüğü Fatih Üniversitesi olan özel üniversiteler de dahil.
Türkiye dışında Gülen hareketi yüzlerce ortaöğretim kurumu ile dünyanın her yanına yayılmış, yaklaşık 110 ülkede düzinelerce üniversite işletiyor. Fethullah bütün bunları Allah rızası için yapmıyor elbette. Gülen’in adamları 8 ila 12. sınıf gençliğini hedefleyip, bu gençleri Işıkevleri’nde eğitime tabi tutup beyinlerini yıkıyorlar. Fethullah okullarında eğitilen bu gençler gelecekteki hukuk, politika ve eğitim kariyerlerine hazırlanıyorlar. Bu süreçte hedeflenen tek bir amaç var: bu gençleri geleceğin İslamcı Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetici sınıfları olarak hazırlamak. Emirlerini doğrudan Fethullah Gülen’den alan zengin Fethullahçılar, okullar ve Işıkevleri açmaya devam ediyorlar. Bu, Sabah yazarı Emre Öz’ün “eğitim cihadı” dediği olaydır.[13]
Bu okullar şebekesi, daha büyük bir stratejinin sadece küçük bir parçasını teşkil ediyor. 2006′da yaptığı bir mülakatta Nurettin Veren “Bu okullar dükkânların vitrini gibidir. Örgüte yeni katılımlar ve İslamcılaştırma faaliyetleri gece derslerinde yapılıyor… Bizim eğittiğimiz öğrenciler şimdi Türkiye’nin en yüksek mevkilerinde oturuyorlar. Bunların arasında, valiler, hâkimler, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde görev yapan subaylar var. Hükûmetin parçası bakanlar var; bunlar Gülen’e danışmadan hiçbirsey yapmazlar” demişti.[14]
AKP’nin tartışılan eğitim politikaları ve yandaşı Fethullahçı okullarda devam eden İslamcı beyin yıkama faaliyetleri,Türk toplumunun İslamcılaştırılması sürecini hızlandırmıştır. İktidarının ilk döneminde, Erdoğan’ın AKP hükûmeti okul kitaplarını değiştirmiş, dinî dersleri vurgulamış ve binlerce imam Diyanet İşleri Başkanlığı’ndaki kadrolarından alınıp Türkiye’nin her yerinde öğretmen ve yönetici olarak atanmıştır.[15] Aynı zamanda bir Fethullah Gülen sempatizanı olan, Türkiye’nin ilk İslamcı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Yusuf Ziya Özcan gibi bir Fethullahçıyı YÖK Başkanı olarak atamıştır. Gül, Cumhurbaşkanlığı yetkilerini kullanarak, pekçok Fethullahçıyı Türkiye Cumhuriyeti’nin üniversitelerine rektör olarak atamayı da başarmıştır.
Türkiye dışında da Fethullahçı okullar örgüte yeni üyeler kazandırmak için kullanılan bereketli topraklar gibidir. Türk kökenli Fransız bilgini Bayram Balcı, Institut d’Etudes Politiques’te savunduğu, “Orta Asya’daki Gülen Okulları” konulu doktora tezinde şunları yazmıştı: “Fethullah’ın amacı Türk milletinin İslamcılaştırılması ve dış ülkelerde İslamın Türkleştirilmesidir. Fethullah’ın yurtdışındaki düzinelerce okulu—çoğu erkek çocuklar için açılmıştır—doğrudan ‘okul içinde’ olamasa da ‘okul dışında’ zorla İslam’a döndürme amacıyla kullanılmaktadır.” Balcı konuya biraz daha açıklık getiriyor: “Fethullah devlet, din ve toplum arasındaki ilişkiyi yeniden canlandırmak istiyor.”[16]
Fethullahçı Nur hareketinin Orta Asya’daki okulları, yıllarca Sovyet baskısı tarafından laikleştirilmiş bölgelerde İslam’ın yeniden canlandırılması için mücadele etmektedir. Balcı bu durumu şöyle açıklıyor: “Cemaat’in amacı, geleceğin İngilizce ve Türkçe konuşan, Fethullahçılara ve Türkiye’ye olumlu bakan milli elitlerini eğitip etkisi altına almaktır.” Bu kuşkular nedeniyle bölgedeki pekçok ülke Gülen’in eğitim kurumlarına karşı önlemlerini almıştır. Özbekistan bu okulları şeriatı teşvik ettikleri gerekçesiyle yasaklamıştır.[17] Rus hükûmeti de Fethullah hareketinin Federasyon’un çoğunluğu Müslüman olan bölgelerdeki faaliyetlerine kuşku ve endişeyle bakmakla kalmayıp sadece Gülen okullarını değil, Nur tarikatının ülkedeki bütün faaliyetlerini yasaklamıştır.[18]
Elbette Özbekistan ya da Rusya çoğulculuğa verdikleri önemle bilinen ülkeler değil ama Gülen okullarına ve Fethullahçı beyin yıkama faaliyetlerine karşı duyulan şüpheler, Hollanda gibi ülkelere de sıçramıştır. 2008′de Hollanda’nın Hırıstiyan Demokrat, İşçi, ve Muhafazakar partileri, “Türk imamı Fethullah Gülen”le ilişkisi olan kurumlara yapılan devlet yardımlarının birkaç milyon Euro düzeyinde kesilmesini öngörmüş ve Gülen cemaatinin bütün faaliyetlerinin en ince detaylarına kadar soruşturulmasını istemiştir. Bu kararın verilmesinde Gülen’in Işıkevi’nde çalışan Amsterdam merkezli Uluslararası Soysal Tarih Enstitüsü directörü Erik Jan Zürcher ile beş eski Fethullah cemaati üyesinin Hollanda televizyonda Cemaat’n adım adım laik düzeni yıkmaya çalıştıklarını belirtmeleri etkili olmuştur.[19]
Soruşturmaya alınan kurumlar Gülen hareketiyle olan bağlarını inkâr etmiş olsalar da, Zürcher hareketin Batı’yla olan bütün ilişkilerinde tipik takiyye ideolojisini uyguladığını belirtti. Adı belirtilmeyen ama Gülen okullarında ve Işıkevleri’nde çalışmış eski bir Cemaat üyesi, Fethullahçıların Hollandalıları “pis, günahkâr kâfirler” olarak tanımladıklarını rapor etti. Aynı kişi, Fethullahçıların “En iyi Hollandalı Müslüman olmuş olandır. Bütün Hollandalılar Müslümanlaştırılmalıdır” dediğini belirtti.[20] Güya “hoşgörü” öğreten ve yüzden fazla ülkede at koşturan binlerce Fethullahçı okuldan bir tanesi bile Suudi Arabistan ya da İran gibi şeritın pençesine düşmüş ülkelerde faaliyet göstermiyor. Bu okullar, laik Müslüman ve Müslüman olmayan ülkelerdeki öğrencileri radikal İslamcılığa yönlendirmeye programlanmışlardır.
Kontrol Mekanizmalarının Altüst Edilmesi
Fethullahçılar Türkiye’nin 200,000 polisli Emniyet teşkilatını işgal etmeyi de başarmışlardır. Bu sızmanın korkunç etkilerinden biri, Fethullahçı polislerin laik Cumhuriyet’e bağlı polisleri sindirip yerlerine Hocaefendi’ye bağlı polisleri yerleştirmiş olasıdır. Nurettin Veren’in sözleriyle, “Emniyet teşkilatında polis üniforması giyen imam başkanlar var. Pek çok komiser emirlerini bu imamlardan alıyor.”[21] İstanbul Emniyet Teşkilatı bünyesinde yer alan Organize Suçlar Masası’nın eski başkanı Serdar Saçan hazırladığı raporlarda Fethullahçı örgütün güvenlik güçlerine sızdığını doğrulamıştır. Saçan, 2006′da verdiği bir mülakatta şunları söylüyordu:
“Fethullahçılar, Emniyet Teşkilatı bünyesindeki örgütlenmelerine 1970lerde başlamışlardır. Polis akademilerinde, öğrenciler sınıf komiserleri tarafından Işıkevleri’ne götürülüyorlardı. Bu komiserlerden biri bugün Emniyet Teşkilatı’nın başına geçmiştir. Benim Polis Akademisi’nde bulunduğum yıllarda, mesela AKP’nin iktidara geldiği 2002′de, Fethullah Gülen örgütüyle ilişkisi olmayan polislerin ya maaşları kesilmiş ya da işten atılmışlardır… Polis Akademisi’nden birincilikle mezun oldum ve yirmi dört yıllık kariyerim boyunca mesleğimdeki üstün başarılarımla gurur duydum. 2002′den sonra, AKP terfi etmemi engelledi. AKP, sadece dosyaları karşıdevrimci İslamî faaliyetlere katılmakla kirlenmiş polisleri terfi ettirdi… Teşkilat’ta yükselmenin tek yolu, belli bir Cemaat’e üye olmaktan geçiyordu. Bugün Emniyet Teşkilatı’ndaki üst düzey polislerin yüzde sekseni Fethullah Cemaati’nin üyesidir.”[22]
Elbette bu tip ifadelerin bir bedeli vardır.[23] Ekim 2008′de, Türk polisi Saçan’ı “hükûmeti devirmeye çalışan Ergenekon’a üye olduğu” komplosuyla tutuklamıştır.[24] Perçok araştırmacı, Ergenekon komplosunun AKP hükûmetinin kendisini eleştirmeye kalkışan kişileri taciz edip cezalandırmak için kullandığı bir siyasi mekanizma olduğuna inanıyor.[25] Gazeteci yazar Merdan Yanardağ Ankara Emniyet Teşkilatı’ndaki İslamcı sızmaya dair bazı istatistikler sunmuştur. Yanardağ şöyle diyor:
“Ramazan’dan önce Ankara Emniyet Teşkilatı’ndaki personele yemek sayısını belirlemek bahanesiyle Ramazan’da oruç tutup tutmayacakları sorulmuştur. 4.200 memur arasından sadece 17′si oruç tutmayacaklarını belirtmiştir. Bu on yedi kişiden bazılarının hasta olabileceğini de göz önüne alırsanız, bu oranın ne ölçüde korkunç olduğunu anlarsınız.”[26]
2008 baharındaki telefon dinleme skandalları da Emniyet Teşkilatı’nın en önemli birimlerindeki Fethullahçı yapılanmayı göstermektedir. Nisan 2007′de Türk Emniyet Teşkilatı’na mahkeme kararıyla verilen sınırsız yetkileri kullanarak, teşkilatın Türkiye’deki bütün telefon, cep telefonu, SMS, e-posta, fax ve internet iletişimlerini gizlice kaydetmesi, pekçok Türk vatandaşının kişisel telefon konuşmalarının Fethullahçılar tarafından dinlendiği korkusu daha da büyümüştür.[27][28] Fethullahçıların Emniyet Teşkilatı’nı istila etmesi, teknolojiyi kısıtlayıp bilgiyi denetimleri altında tutması, Türkiye içindeki siyasi emellerini gerçekleştirmelerini sağlıyor. Söz gelimi, Şubat 2008′de Tuğgeneral Münir Erten’in gizlice kaydedilmiş Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Irak Kürdistan’ına yapacağı askerî operasyon hakkındaki konuşması, Genelkurmay Başkanı ile yaptığı özel görüşmenin detayları ile General Ergin Saygun’un sağlık durumuyla ilgili kişisel bilgiler pekçok web sitesinde yayınlanmıştır.
Bir sonraki ay YouTube dahil pekçok web sitesi, savcı Salim Demirci ile bir meslektaşı arasındaki Erdoğan ve o zamanki Diyarbakır valisi ve Erdoğan ofisinin danışmanı olan Efkan Ala hakkındaki konuşmaları yayınlanmıştır. Erdoğan, Demirci hakkında suç duyurusunda bulunmuştur.[29] Haziran 2008′de, İslamcı Vakit gazetesi Saygun’un tıbbî raporunun tamamını yayınlamış, şeker hastası olduğunu ve Gülhane Askerî Hastanesi’nde gördüğü bütün tedavileri ve aldığı bütün ilaçları bütün detaylarıyla yayınlamıştır.[30]
Konuşmaları gizlice dinlenip kaydedilenler arasında Yüksek Öğretim Kurumu’nun eski başkanı Erdoğan Teziç ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin ileri gelen üyeleri de vardı. Bu gizli kayıtlar, İslamcı web sitelerinde ve Fethullah Gülen’in gazeteler şebekesinde yayınlanmıştır. Pekçok Türk gazeteci bu konuşmaların Fethullahçılar tarafından kontrol edilen polis teşkilatı tarafından gizlice kaydedildiğine inanmaktadır. Raporlara göre, dinleme masasının başındaki şahıs, Ağustos 2005′te Tayyip Erdoğan tarafından göreve getirilmiş bir Fethullah Gülen örgütü üyesidir.[31] Vakit, Yeni Şafak, Zaman, and the AKP yanlısı “liberal” Taraf dahil, bütün İslamcı gazeteler, devlet binaları ve askerî karargâhlardaki özel konuşmaları yayınlamışlardır. İslamcı, AKP yanlısı medya, güya AKP hükûmetini yıkmayı amaçlayan sözde Ergenekon komplosunun laik askerî personeli, gazetecileri ve üniversite profesörlerini kapsayan “çok gizli” polis operasyonunun kanıtlarını yayınlamaktan çekinmemiştir.[32] Bu tür sızıntıların en önemli amacı, AKP’ye karşı çıkan, onu eleştiren herkesi anında taciz edip cezalandırmak ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmaktır.
Polis Teşkilatı’ndaki İslamcılaşmanın, AKP karşıtı göstericilerin maruz kaldığı polis zorbalığına da katkıları çok büyük olmuştur. 1 Mayıs 2008′de polis, İstanbul’un Taksim Meydanı’nda 1 Mayıs Bayramı’nı kutlamak isteyen işçilere gaz bombaları, biber gazı ve sopayla işkence etmiştir. Pekçok gösterici yaralanmıştır.[33] İşçi sendikaları ve muhalefet partileri, polis zorbalığını şiddetle kınamış ve Erdoğan’ı muhalif sesleri polis aracılığıyla susturmakla suçlamıştır.[34] Polis, İstanbul Tuzla limanındaki işçi protestolarını da bastırmıştır.[35] Aynı şekilde, polis, Erdoğan’ın politikalarını eleştirmeye kalkışan vatandaşları taciz etmiştir. Erdoğan’ın korumaları, Erdoğan’ın sosyal güvenlik politikalarını açıkça eleştirdiği için, 46 yaşındaki Antalyalı bir adamı kaçırmış, adamı kimselerin bilmediği bir yerlere götürüp dövmüş, tehdit etmiştir. Bu saldırıya maruz kalan adam, Erdoğan’ın korumalarının evine gizlice silah ya da uyuşturucu madde saklayabileceklerini, kendisini öldürebileceklerini bildirmiştir.[36] Türk Silahlı Kuvvetleri anayasanın garantörü olsa da, Nurettin Veren, Fethullahçıların polise ve diğer kurumlara olduğu kadar, orduya da sızdıklarını iddia etti:
“Fethullahçı subaylar bir zamanlar bizim öğrencilerimizdi. Onları mali açıdan destekledik, eğittik, onlara yardımcı olduk. Bu minnettar çocuklar mezun olup etkili mevkilere çıktıklarında, kendilerini ve mevkilerini Fethullah Gülen’in hizmetine adadılar… Emir ve direktifleri Fethullah verir ve bu subaylar sayesinde devlet içindeki iktidarını korur… Fethullah’ın öğrencileri polis akademisinden, askerî okullardan mezun olduklarında—tıpkı yeni doktorlar ve avukatlar gibi—minnetkârlıklarını kanıtlamak için ilk maaşlarını Fethullah Gülen’e verirler. Hatta yeni mezun olmuş subaylar, mezuniyet töreninde kendilerine verilen kılıçları Fethullah’a hediye ederler.”[37]
Nurettin Veren’e göre, Fethullah Gülen Türk Silahlı Kuvvetleri’ki her kırk İslamcı subay içinden bir tanesinden fazlasının atılmamasını, geriye kalan İslamcı subayların ise sanki hücre evlerindeymiş gibi gizlenmeleri gerektiğini savunmuştur. Bu tip iddialar komplo teorilerinin ürünleri gibi görünseler de, son zamanlardaki AKP yanlısı medyaya yapılan sızıntılar, askerî kadrolara sinmiş pekçok İslamcı gücün olduğunu kanıtlıyor; Fethullah Gülen’e bağlı altyapının Genel Kurmay Başkanlığı’nda önemli bir yeri olduğu spekülasyonlarını ortaya atıyor. Yüksek Askerî Şura’nın, tarihinde ilk kez, hiçbir şüpheli İslamcı subayı ordudan atmaması, bu tip spekülasyonlara geçerlilik kazandırıyor.
AKP hükûmeti, Gülen hareketine yargı alanında da yardımcı olmuştur. İktidarının ilk beş yılında Erdoğan, binlerce yargıç ve savcıyı AKP yanlısı kişilerce değiştirmiştir. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı da bir İslamcı olduğuna göre, selefi Ahmet Necdet Sezer’in aksine, bu tip önemli pozisyonlara İslamcıların atanmasını veto etmesi pek mümkün görünmüyor. Tam tersi, AKP bu tip binlerce yeni atamalar yapmak istiyor.[38] AKP, yargıç adaylarının İslam’a ve İslamcılığa bağlılıklarını ölçmek için önce AKP bürokratları tarafından mülakata tabi tutulmasını zorunlu kılan bir yasa çıkarmıştır. AKP’nin yargı sistemini hedeflediğinin en belirli örneklerinden biri, Van Üniversitesi eski rektörü Yücel Aşkın’ın AKP yanlısı, laiklik düşmanı kişilerce tacize ve cezalandırmaya tabi tutulmuş olmasıdır.[39] Buna, savcının Genelkurmay Başkanı olmadan önce General Yaşar Büyükanıt’ı Şemdinli soruşturmasına bulaştırmaya çalışmış olması ve Ergenekon masalı da eklenebilir.
Bu tip inanılmaz bir şekilde politik ve intikam duygularıyla beslenen davalar, Utah Üniversitesi siyaset bilimcisi Hakan Yavuz gibi bazı eski Fethullah Gülen sepatizanlarının fikir değiştirmelerine neden olmuştur. Bir mülakatta, Yavuz odatv.com’a dört önemli hukukî davanın düşüncelerini değiştirdiğini bildirmiştir: Aşkın davası, Şemdinli davası, 2005′te gerçekleştirilen Atabeyler operasyonu (sözde Tayyip Erdoğan’a suikast düzenlemeye çalışan bir “çete”ye karşı yapılan operasyon)[40] ve Ergenekon masalı (soruşturması). Yavuz şöyle açıklıyor: “Cemaat bu dört davayı da yönlendirmeye çalışmıştır. Cemaat’in gazetelerinin arşivlerindeki Yücel Aşkın’ı yok etmeye yönelik iftira dolu raporlara bakın! Şimdi de Ergenekon masalı! Bu derece önemli insanları yargısız, bir yıldan fazla hapisanelerde çürütmek kabul edilebilir birşey değil.” Yavuz, Gülen Cemaati’nin kendi üyelerine çok başka bir dille konuştuğunu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temel felsefesiyle çelişen bir siyasi ajanda peşinde koştuğunu vurguladı. Hakan Yavuz, Fethullahçıları insanları parayla satın almakla suçladı. Yavuz, Fethullahçıların insanları büyük paralar karşılığı Cemaat’e kazandırmaya çalıştıklarını ve onların laik Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı konuşup yazı yazmaları için, herhangi bir fatura vermeksizin, Cemaat tarafından satın alındıklarını itiraf etti.[41]
Beşinci Aşama
Polis, ordu ve mahkemeler Türkiye Cumhuriyeti bünyesindeki birtakım resmî yapılanmalar aracılığıyla normalde hukukun üstünlüğünü korumakla yükümlü gibi görünse de, birtakım güçlerin Türk medyasını kontrol ve suistimal etmesi mümkündür. Türk medyasının geleneğinde gücü kötüye kullanma ve yolsuzluğu korkusuzca duyurma vardır. Erdoğan başbakanlık koltuğuna oturduğu günden itibaren “basın özgürlüğü” kavramından ne kadar nefret ettiğini kanıtlamıştır. Erdoğan’ın böyle bir kavrama tahammülü yoktur. AKP hükûmeti, sistemli bir şekilde sadece hükûmeti öven ve hükûmet adına konuşan bir medya tekeli yaratmaya çalışmıştır. Erdoğan kontrol edemediği medya organlarına acımasızca saldırmıştır. Yönetiminin daha ilk döneminde Erdoğan altmış üç gazeteciye, pekçok yazara ve muhalefet partilerinin millet vekillerine karşı yüzden fazla dava açmıştır. Bu davaların tam sayısı büyük bir ihtimalle çok daha korkunç boyutlardadır. 2008′de Erdoğan, Demokratik Sol Parti’nin parlementoda, gazetecilere karşı kaç tane dava açtığına dair yönettiği soruyu, bu tip bilgilerin kendi “şahsî” hayatıyla ilgili olduğu gerekçesiyle yanıtsız bırakmıştır.[42] Erdoğan’ın hür gazeteciler aleyhine açtığı davaların nedeni, diğer demokrasilerde son derece normal olarak karşılanan eleştirilerdir. Mesala, 2005′te Erdoğan Cumhuriyet gazetesi karikatüristi Musa Kart’ı kendisini bir yumak ipliğe sarılı bir kedi olarak resmettiği için mahkemeye vermiştir. Aynı şekilde, geçen yıl haftalık mizah dergisi Leman’ı 30 Ocak 2008′deki kapağında kendisini küçük düşürdüğü gerekçesiyle dava etmiştir.[43]
Erdoğan, açtığı bu davaların kimilerini kaybetmiş olsa da, davaların etkisi tüyler ürperticidir. Gazeteciler, yaptıkları her eleştirinin malî bir bedeli olduğunu, Başbakan tarafından cezalandırılacaklarını, hatta yayınlarının AKP kanalıyla toplatılabileceğini biliyorlar.AKP’nin altı yıllık iktidarı süresinde, hükûmet pek çok medya organını pençesine alıp AKP yandaşı Fethullahçı holdinglere satmıştır. Söz gelimi, 2007′de TMSF (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu), Türkiye’nin ikinci büyük medya grubu olan Sabah-ATV’yi bir geceyarısı baskınıyla ele geçirmiştir. Erdoğan tarafından atanan kişilerce doldurulan TMSF, daha sonra yönetim kurulu başkanlığını Erdoğan’ın damadının yaptığı Çalık Holding’e satılmıştır. Çalık, bunun finasını iki devlet bankasından aldığı borçla ve Katar merkezli bir medya şirketine Sabah hisselerinin yüzde yirmibeşini satarak gerçekleştirmiştir. Ahmet Çalık’ı Ocak 2008 Suriye ziyareti sırasında Katar Emiri Hamad bin Halife’le tanıştıran kişi ise Abdullah Gül’dür. Çalık Şubat’ta Gül’e, Nisan’da Erdoğan’a Katar ziyaretleri sırasında eşlik etmiştir. Medya, Sabah-ATV grubunu satın almak isteyen diğer ticaret birliklerinin Erdoğan tarafından ihaleden çıkmaya zorlandıklarını, böylece Çalık’ın tek ihale teklifçisi konumuna kavuşturulduğunu bildirmiştir.[44] O zamandan beri Sabah gazetesi hizmette kusur etmeden AKP’nin savunuculuğunu yapıyor. Eylül 2008′de Erdoğan bütün parti üyelerinin ve yardımcılarının Doğan Medya Grubu’nun gazetelerini boykot etmesini emretti. Bunun tek sebebi, Doğan Grubu’nun İslamcı “yardım kurumları”nın para aklama faaliyetlerini yayınlamasıydı.[45] Zaman, Sabah, Yeni Şafak, Türkiye, Star, Bugün, Vakit, ve Taraf gibi İslamcı gazeteler ile İslamcı televizyon kanallarını ve radyo istasyonlarının AKPci ve/veya Fethullahçı sahipleri vardır. Tirajlarına baktığımızda, İslamcı gazetelerin Türkiye’deki gazete satışlarının en azından yüzde kırkını ellerinde tuttuklarını görüyoruz.[46]
Fethullah Gülen’in Planları
Holdinglerin Türk toplumunda her zaman çok önemli bir yeri olmuştur. Aydın Doğan ve Mehmet Emin Karamehmet gibi laik işadamlarının hem endüstri alanında, hemen de medya, bankacılık sektörü, hatta eğitimde önemli çıkarları vardır. Ama Türkiye tarihinde başka hiçbir kişi Fethullah Gülen’inki gibi Türk toplumunu kökten değiştirmeye çalışan bir siyasi hareket başlatmamıştır. Bugün Gülen güçlü bir partizan medyayı kontrolü altında tutuyor. Bu şebeke sadık bürokratları, partizan üniversiteleri, akademiyi, partizan savcı ve yargıçları, partizan emineyet ve istihbarat kurumlarını, partizan kapitalist ticaret odalarını, sivil toplum kuruluşlarını, işçi sendikalarını, partizan öğretmenleri, doktor ve hastaneleri içeriyor. Fethullah Gülen’i bu denli tehlikeli kılan nedir? Bu sorunun en iyi yanıtı Gülen’in kendi vaazlarında gizlidir. 1999′da Türk televizyonu Gülen’in üyelerinden oluşan bir kalabalığa vaaz verdiği bir video kaydını yayınlamıştır. Bu kayıtta Fethullah Gülen, Şeriat kurallarıyla yönetilen bir İslamcı Türkiye hayalerini ve bu hayalleri nasıl gerçekleştireceğinin yollarını anlatıyordu. Gülen vaazlarda şunları söylüyordu:
“Belli bir noktaya ve kıvama gelecekleri ana kadar… bu şekilde hizmete devam etmeleri şarttır, zaruri ve luzumlu. Yanlış birşey yapar, kıvama ulaşılmadan, özleriyle tam bütünleşmeden, gereken mesafe alınmadan, bir kısım erken vuruş diyebileceğim çıkışlar yaparlarsa dünya başlarını ezer ve Müslümanlara Cezayir’deki hadise gibi yeni bir hadise yaşatırlar. Suriye’deki 82 vakıası gibi bir fecaat yaşatırlar. Her sene Mısır’da yaşanan fezaat ve fecaat gibi fezaat ve fecaat yaşatırlar… Böyle bir dönemde, tam özünüzü bulacağınız, kıvama ereceğiniz ana kadar dünyayı sırtınıza alıp taşıyabilecek güce ulaşacağınız ana kadar… Türkiye’deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephenize çekebileceğiniz ana kadar her adım erken sayılır. Her adım yirmi gününü doldurmadan yumurtayı kırma gibi birşeydir. Civcivleri terkedip terkeden bir kuluçka gibi civcivleri doluya, fırtınaya terketmek gibi birşeydir. Ve burada yapılan şeyler bunlardır. Burada yapılan şeyler mikro planda dünyayla hesaplaşma işidir… Bunca kalabalık içinde ben bu duygu düşüncemi sözde mahremce anlattım ama sizin mahremeyete sadık, mahremiyet mevzuunda hassas duygularınıza sığınarak anlattım. Biliyorum ki elinizdeki meyve suları boş kutularını dışarı çıkarken bir çöp kutusuna attığınız gibi bu düşünceleri de… çöp kutusuna atıp geçeceksiniz.”
Fethullah şöyle devam ediyor:
“Her yerin kapalı olduğu, kapıların kilitlenmiş olduğu zamanlarda bizim Işıkevlerimiz eskisinden çok daha önemli görev yaptılar. Eskiden medreseler vardı, görevleri vardı, okulların görevleri vardı, tekkelerin görevleri vardı. Bu Işıkevleri okul olmak, medrese olmak, aynı zamanda tekke olmak zorundaydı… İzin devletten gelmedi, devletin kanunlarından gelmedi, bizi yönetenlerden de gelmedi. İzin Allah’tan geldi… Allah camilerde olduğu gibi, isminin bu evlerde anılmasını, çalışılmasını, öğretilmesini istiyordu”.[47]
Başka bir vaazda Gülen şunları söylüyor:
“Çok sancılı bir baharda yaşıyoruz. Yeni bir millet doğuyor. Milyonların milleti doğuyor, yüzyıllarca yaşayacak, Allah’in izniyle. Kendi kültürüyle kendi yapısıyla. Bir doğum nasıl sancı verirse, milyonlarinki de sancısız olamaz. Elbette sancı çekecegiz. Bir millet ateizme açılmışken, materyalizme açılmışken, kendinden kaçmaya alışmışken… kendine ait bütün değerleri arkasına atıp bir mevcud-ı mechule, bir ma’şuk-ı mechule doğru koşmuşken… geriye dönülmesi zannelidiği kadar kolay olmayacaktır ve bunun için ne çekilse… değer.”[48]
Ve Gülen başka bir vaazında meydan okuyor:
“Bizim hizmetimizin felsefesi biryerlerde bir ev açmaktır ve bir örümceğin sabrıyla ağlarımızı öreceğiz, insanların gelip bu ağlara düşmesini bekleyeceğiz ve ağlara düşenleri eğiteceğiz. Biz ağlarımızı onları yemek için değil, kurtuluşlarını göstermek, ölü vücutlarına ruhlarına can vermek için kuruyoruz.”[49]
Fethullahçıların çoğu ve Cemaat’e çalışan İslamcı medya, bu vaaz kayıtlarının belli ölçülerde tahrif edilmiş olduğunu iddia etseler de,[50] Fethullah Gülen örgütünden kaçmayı başarmış kişilerce hazırlanan video kliplerinin sayısına bakarsanız, bu iddia ve inkârların tutarsızlığı daha iyi anlaşılır.
Fethullah Gülen’e Amerikan Hükûmeti Desteği İddiaları
Pekçok Türk analist, Gülen ve Amerikan hükûmetindeki detekleyicilerinin henüz seçimleri kazanmadan önce Erdoğan’a Beyaz Saray’dan bir davetiye temin ettiğine inanıyor. O zamanlar Erdoğan’a İslamcı faaliyetleri nedeniyle politika yasağı getirilmiş ve bu olay 2002 Türkiye seçimlerinden önce bir ABD onayı olarak sunulmuştu. Gülen’e Amerikan hükûmeti ve özellikle de CIA desteği verildiği, Türkiye’nin laik elitleri arasındaki hâkim bir görüştür ama ortada bu iddiaları doğrulayabilecek hiçbir kanıt yoktur.
Türk laiklerinden “Gülen’e ABD’nin destek verdiği” varsayımlarını kanıtlamaları istendiğinde genellikle Gülen’in Pennsylvania’daki 20 yıllık ikametini “kanıt” olarak gösterirler. 24 Haziran 2008′de Yargıtay, daha önemsiz bir mahkemenin Gülen’i laik Türk Cumhuriyeti’ni devirmek amacıyla yasadışı bir terör örgütü kurmak suçundan beraat ettirmesini olayladığında, Gülen başka bir hukuk savaşını daha kazanmıştı—bu kez Amerika Birleşik Devletleri’nde. Bir Federal Mahkeme, Amerikan İç Güvenlik Kurumu’nun ve Göçmenlik Bürosu’nun Gülen’in Yeşil Kart başvurusunu “eğitim alanında olağanüstü yeteneklere sahip kişi” kriterine uymadığı için reddetmesi kararını, geri çevirmişti. Amerikan İç Güvenlik Kurumu Fethullah Gülen’i eğitim alanında bir uzman ya da bir eğitimci olarak değil, “çok büyük ve etkili bir dinci ve siyasi hareketin holdingler sahibi bir lideri” olarak tanımlamıştı.[51]
Gülen’in bu mahkeme kararıyla Amerika’da oturma izni alması Türk analistlerin komplo teorilerini beslese de, Amerikan hükûmeti Gülen’i yücelten bütün faaliyetlerin kendi hareketi tarafından finanse edildiğini belirtti. Gülen 18 Haziran 2008′deki duruşması için hazırlanan dosyasına çoğu ilahiyatçılardan ve kendisini ve örgütünü destekleyen Türk politikacılardan gelen 29 destek mektubu ekledi. John Esposito—Suudi Arabistan’ın finanse ettiği Prince Alwaleed Bin Talal Center for Muslim-Christian Understanding’in direktörü—Fethullahçılardan büyük miktarlarda bağış aldıktan sonra, Gülen onuruna bir konferans sponsor etti ve Gülen’in savunma dosyasına eklenecek bir mektup yazdı. İki eski CIA çalışanı, George Fidas ve Graham Fuller ile Amerika’nın eski Türkiye büyükelçisi Morton Abramowitz da Gülen için destek mektubu yazdı.
Mektuplar işe yaramış görünüyor. 16 Temmuz 2008′de Amerikan bölge yargıcı Stewart Dalzell bir genelge yayınladı. Bu genelgeyle Amerikan Göçmenlik Bürosu’nun Gülen’e 1 Ağustos 2008′e kadar, “olağanüstü kaabiliyetlere sahip bir yabancı” olduğu gerekçesiyle, çalışma izni vermesini telep ediyordu. Mahkeme, göçmenlik bürosu soruşturmacısının Gülen’in başarılarını ölçmek için sadece “eğitim alanı”nı kullanmasının bir hata olduğuna, ilahiyat, siyasi bilimler ve İslam araştırmaları alanlarının da göz önüne alınmasının gerektiğine karar verdi. Mahkeme, Amerikan Vatandaşlık ve Göçmenlik Servisi Yönetimi Temyiz Bürosu’nun Gülen’in eserlerinin “bilimsel” olmadığı yolundaki hükmünün de hatalı olduğu kanısına vardı. Bu kararın en büyük nedeni mahkemenin “bilimsel” kelimesini son derece muğlak bir şekilde yorumlamasıydı. Son olarak, mahkeme Gülen’in Amerika’da yaşamak isteyen kişilerde aranan “Birleşik Devletler’in menfaatinedir” zorunluluğunu da yerine getirdiği kararını verdi.[52]
İkametinin ardındaki hukukî mantık ne olursa olsun, ABD’nin Gülen’e oturma izni vermiş olması, Gülen hareketinin “Washington’ın AKP ve Fethullahçı yandaşlarına destek verdiği” imajını yaymaya devam etme gücünü verecek ve Türkiye, kuruluşunun yegane temeli olan laiklikten biraz daha uzaklaşacaktır.
Sonuçlar
Gülen pekçok dostun, bütün dünyayı dolaşan yoldaşlarının ve parayla satın alınmış gazeteci ve akademisyenlerin desteğinin verdiği keyfi çıkarıyor. Gülen’in faaliyetlerinden duyulan endişe, çoğu zaman Türk, Amerikan ve Avrupa medyası tarafından “paranoya” olarak sunuluyor, bu konudaki uyarılar ciddiye alınmıyor. Türkiye’nin başsavcısı AKP’yi laik anayasayı yok etmeye çalışmak suçundan dava ettiğinde, İslamcılara destek veren medya ile Batılı diplamat ve gazeteciler, davayı “anti-demokratik bir hukukî darbe” olarak yorumladılar.[53] Ama bu kaynakların büyük bir çoğunluğu, İslamcılıkla demokrasi arasında, laiklikle faşizm arasında bir dikotomi olduğu varsayımından yola çıkarak, Ergenekon tutuklamalarını da topa tuttular. İslamcı medya tarafından Türkiye’deki İslamcıların “reformcu demokratlar,” modern, laik Türk aydınlarının ise “gericiler” olarak sunulmaya devam edilmesi, modern politikadaki en saldırgan ama maalesef etkili yalanlardan biridir.[54]
Türkiye’de dindar Müslümanların Ramazan’da oruç tuttukları için saldırıya uğradıkları görülmemiş bir olayken, son yıllarda bunun tam tersi pekçok olay yaşanmış, oruç tutmadıkları ya da içki içtikleri için pekçok Türk vatandaşı İslamcı saldırıların kurbanı olmuştur.[55] Kadınlar Şeriat kuralları doğrultusunda başlarını kapayıp memleketin her yanında serbestçe dolaşabildikleri halde, türban takmayan Türk kadınları belli bölgelerde dışlanmış, pekçok kez saldırılara maruz kalmışlardır.[56]
Batı dünyasında hâkim olan “dindar Müslümanlarla din-karşıtı laik Kemalistler arasındaki çatışma” imajının tam tersi, laikler dahil, Türklerin büyük bir çoğunluğu geleneksel ve dindar insanlardır ve kendilerini “önce Müslüman” olarak tanımlarlar.[57] Her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti anayasası bütün Türk vatandaşlarını “Türk” olarak kabul etse de, ülkedeki yaygın ve hâkim anlayış, “Türk” olabilmenin tek yolunun “Müslüman” olmaktan geçtiği yolundadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir kurumunda tek bir gayrimüslim vali, büyükelçi, subay ya da polis şefi olmaması, Türkiye’de İslam’ın hâkimiyetinin kanıtlarındandır. Fethullah Gülen Türkiye’deki kişisel özgürlüklerin artması için değil, İslam’ı caminin ve özel alanın sınırlarından kurtarıp onu toplumun her alanında hâkim kılmak, hayattaki bütün ilişkileri İslam kurallarına göre yeniden düzenlemek için savaşıyor.[58] Gül ve Erdoğan dahil, AKP liderleri “İslam’ın camide tutuklu kılınmış olması”na karşı çıkan görüşlerini defalarca ifade etmiş, İslam’ın bir yaşam biçimi olarak her tarafa hâkim olması gerektiğini talep etmişlerdir. Türklerin büyük bir çoğunluğu, kısa bir zaman önce AKP liderlerinin laikliğin “din ve devlet işlerinin ayrımı” olarak tanımlanmasına nasıl karşı çıktıklarını çok iyi hatırlıyor. Gül—27 Kasım 1995 tarihinde The Guardian‘da yaptığı mülakat dahil—laikliği her fırsatta aşağılamıştır. Türk İslamcıların yegane gayesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş prensiplerini ortadan kaldırmaktır. Amerika Birleşik Devletleri ve Batı liderleri Fethullah Gülen’in “hoşgörü” retoriğinin bir aldatmaca olduğunu görmemeye devam ettiği sürece, kendilerini “dinlere özgürlük diyaloğu”nun değil, “Türkiye’yi kim kaybetti?” sorusuna yanıt aramaya çalışan bir aşamanın kurucuları olarak bulacaklardır.
[1] Can Dündar, Milliyet (İstanbul), Haziran 21, 2007; Reha Muhtar, Vatan (İstanbul), Haziran 22, 2007.
[2] Milliyet, Mart 10, 2008; Hürriyet (İstanbul), Mart 10, 2008.
[3] Helen Rose Ebaugh ve Doğan Koç, “Funding Gülen-Inspired Good Works: Demonstrating and Generating Commitment to the Movement,” fgulen.com, Oct. 27, 2007.
[4] Merdan Yanardağ, Fethullah Gülen Hareketinin Perde Arkası, Türkiye Nasıl Kuşatıldı? (İstanbul: Siyah Beyaz Yayın, 2006), Nurettin Veren’in Kanaltürk’te verdiği söyleşilere dayanarak, Haziran 26, Temmmuz 3, 2006.
[5] “Fethullah Gülen Is an Islamic Scholar and Peace Activist,” International Conference on Fethullah Gülen, Erasmus University, Rotterdam, The Netherlands, Kasım 2007; J. J. Rogers, “Giants of Light: Fethullah Gülen and Meister Eckhart in Dialogue,” The University of Texas, San Antonio, Tex., Kasım 3, 2007.
[6] Söz gelimi, bk., Rogers, “Giants of Light”; USA Today, Temmuz 18, 2008.
[7] Bülent Aras, “Turkish Islam’s Moderate Face,” Middle East Quarterly, Eylül 1998, s. 23-9.
[8] Anadolu Ajansı (Ankara), Şubat 10, 1998.
[9] “Muslim World in Transition: Contributions of the Gülen Movement” konferansında Mevlana Celleddin-i Rumi’den alıntıların yeraldığı broşürler dağıtılmıştır (London, Ekim 25 – 27, 2007).
[10] Aland Mizell, “Clash of Civilizations versus Interfaith Dialogue: The Theories of Huntington and Gülen,” KurdishMedia.com, Aralık 31, 2007; “Are Islam and Kemalism Compatible? How Two Systems Have Impacted the Kurdish Question?” Iraq Updates, Kasım 28, 2007.
[11] Nurettin Veren’le Söyleşi, Kanaltürk, Haziran 26, 2006.
[12] Ibid (aynı kaynakta)
[13] Sabah (İstanbul), Kasım 30, 2004.
[14] Veren mülakatı, Kanaltürk, Haziran 26, 2006.
[15] Cumhuriyet (İstanbul), Aralık 23, 2007.
[16] Bayram Balcı, “Central Asia: Fethullah Gülen’s Missionary Schools,” Ekim 2001.
[17] Merdan Yanardağ ile mülakat, Gerçek Gündem (İstanbul), Kasım 20, 2006.
[18] Hürriyet, Nisan 11, 2008.
[19] Erik-Jan Zürcher, “Kamermeerderheid Eist Onderzoek Naar Turkse Beweging,” NOVA documentary, Temmuz 4, 2008.
[20] Cumhuriyet, July 9, 2008; Netherlands Information Services, Temmuz 11, 2008.
[21] Yanardağ, Fethullah Gülen Hareketinin Perde Arkası, Türkiye Nasıl Kuşatıldı?
[22] Adil Serdar Saçan, mülakat, Kanaltürk, Temmuz 3, 2006.
[23] Ibid (aynı kaynakta).
[24] Samanyolu televizyonu, Ekim 13, 2008.
[25] Söz gelimi, Michael Rubin, “Erdoğan, Ergenekon, and the Struggle for Turkey,” Mideast Monitor, Ağustos 2008.
[26] Yanardağ mülakatı, Gerçek Gündem, Kasım 20, 2006.
[27] Vatan, Haziran 2, 2008; Hürriyet, Haziran 2, 2008.
[29] “Şok Video! Cumhuriyet Savcısı Salim Demirci,” Ekim 27, 2008′de ulaşıldı.
[30] Vakit (İstanbul), Haziran 14, 2008.
[31] Vatan, Haziran 2, 2008; Hürriyet, Haziran 2, 2008.
[32] BBC News, Şubat 4, 2008; Frank Hyland, “Investigation of Turkey’s ‘Deep State’ Ergenekon Plot Spreads to Military,” Global Terrorism Analysis, Jamestown Foundation, Temmuz 16, 2008.
[33] Reuters, Mayıs 1, 2008; Sendika.org, Labornet Turkey, Mayıs 1, 2008; Vatan, May 1, 2, 2008; Milliyet, Mayıs 1, 2, 2008; Hürriyet, Mayıs 1, 2, 2008
[34] Vatan, Mayıs 2, 2008; Milliyet, Mayıs 2, 2008; Hürriyet, Mayıs 2, 8, 2008.
[35] Hürriyet, Şubat 28, 2008.
[36] Milliyet, Mayıs 14, 2008.
[37] Yanardağ, Fethullah Gülen Hareketinin Perde Arkası, Türkiye Nasıl Kuşatıldı?
[38] “Turkish Judiciary at War with AKP Government to Defend Its Independence,” MEMRI Special Dispatch No. 1520, Mart 27, 2007.
[39] “The AKP Government’s Attempt to Move Turkey from Secularism to Islamism (Part I): The Clash with Turkey’s Universities,” MEMRI Special Dispatch No. 1014, Kasım 1, 2005; “Professor from Van University in Turkey Commits Suicide after Five Months in Jail without Trial,” MEMRI Special Dispatch No. 1025, Kasım 18, 2005.
[40] Zaman (İstanbul), Nisan 18, 2008.
[41] Odatv.com, Mayıs 30, 2008; Hürriyet, Haziran 13, 2008; Akşam (İstanbul), Haziran 16, 2008.
[42] Radikal (İstanbul), Nisan 7, 2008.
[43] Hürriyet, Ekim 21, 2008.
[44] Hürriyet, Mayıs 14, 2008.
[45] Hürriyet, Eylül 7, 8, 9, 10, 11, 12, 2008.
[46] Milliyet, Temmuz 14, 2008; Cumhuriyet, Temmuz 15, 2008
[47] ATV, Haziran 18, 1999.
[48] ATV, Haziran 18, 1999.
[49] ATV, Haziran 18, 1999; “The Upcoming Elections in Turkey (2): The AKP’s Political Power Base,” MEMRI Inquiry and Analysis No. 375, Temmuz 19, 2007.
[50] Sabah, Ocak 2, 3, 2005.
[51] “Fethullah Gülen v. Michael Chertoff, Secretary, U.S. Dept. of Homeland Security, et al,” Case 2:07-cv-02148-SD, U.S. District Court for the Eastern District of Pennsylvania.
[52] “Fethullah Gülen v. Michael Chertoff, Secretary, U.S. Dept. of Homeland Security, et al,” Case 2:07-cv-02148-SD, U.S. District Court for the Eastern District of Pennsylvania.
[53] Turkish Daily News (Ankara), Mart 16, 2008; Vakit, Haziran 7, 9, 2008; Yeni Şafak (İstanbul), Haziran 9, 2008.
[54] Mustafa Akyol, “The Threat Is Secular Fundamentalism,” International Herald Tribune, Mayıs 4, 2007; “Islam Will Modernize—If Secular Fundamentalists Allow,” Turkish Daily News, Mayıs 15, 2007; “Mr. Loğoğlu Is Wrong, Considerably Wrong about Turkey,” Turkish Daily News, Mayıs 24, 2007.
[55] Vatan, Ağustos 21, 2008; Turkish Daily News, Eylül 23, 2008.
[56] Hürriyet, Şubat 14, 2008; Milliyet, Şubat 14, 2008; Vatan, Şubat 14, 2008, Cumhuriyet, Şubat 14, 2008.
[57] Yeni Şafak, Temmuz 7, 2006.
[58] “Turkish PM Erdogan in Speech during Term as Istanbul Mayor Attacks Turkey’s Constitution, Describing It as ‘A Huge Lie’: ‘Sovereignty Belongs Unconditionally and Always To Allah’; ‘One Cannot Be a Muslim and Secular,’” MEMRI Special Dispatch No. 1596, Mayıs 23, 2007.
Notlar:
1. Bu görüşler yazarına ait olup buraya kadar yorumsuz olarak http://www.meforum.org/2071/fethullah-gulenin-buyuk-ihtirasi dan alıntılanmıştır.
2. Bu yazı özgün metnin; Fethullah Gülen’s Grand Ambition Turkey’s Islamist Danger yazısının çevirisidir. Başlık dışında çeviri kontrol edilmemiştir. Yazı dizimizin devamında özgün metni de veriyoruz: Fethullah Gülen’s Grand Ambition
3. Rachel Sharon-Krespin (Raşel Şaron-Krespin) Washington’da bulunan Orta Doğu Medya Araştırma Enstitüsü (Middle East Media Research Institute) MEMRI de Türk Medya Projesi müdürüdür. Krespin Mayıs 1951 de Ankara’da doğmuş, TED Ankara Kolejinden 1969 da mezun olmuştur. İsrail’deki Ben Gurion Üniversitesinde Davranış Bilimleri bölümünde eğitim görmüş ve İsrail’de 20 yıl yaşamıştır. 1991 de Kanada’ya yerleşmiş olup halen ABD’de Connecticut’da yaşamaktadır. Krespin Türk Forumu (Turkish Forum), Türk Amerikan Dernekleri Assamblesi (Assembly of Turkish American Associations-ATAA), Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu (Federation of Turkish American Associations – FTAA), Türkiye’nin Amerikalı Yahudi Dostları Derneği (Association of American Jewish Friends of Turkey-AAJFT), Türk Kökenli İsrailliler Derneği, Atatürk’ün Kızları (Daughters of Ataturk – DofA) üyesidir. Krespin bu özellikleri ile bize Üzeyir Garih’i hatırlatıyor. BAKINIZ: http://www.dofa.org/bios/us-c/krespin.html
4. Yazara göre Gülen kendisini dinlerarası diyaloğun savunucu olarak pazarlayabilmek için Papa ile diğer Hıristiyan liderler ve Musevî hahamlarla buluşup bu üç din arasındaki ortaklıkları vurgulamış. Kendisini ve hareketini Anadolu mistisizminin günümüzdeki hoşgörü versiyonu olarak satmaya çalışıyor; bunu yaparken de Mevlana ve Yunus gibi büyük mistik düşünürlerin edebî eserlerini kullanıyor; kendisinin bu sufilerin hoşgörü mesajlarını paylaştığı sahte imajını yaratmaya çalışıyor.
Krespin’in bu görüşlerine bakılırsa Türkiye-İsrail ilişkilerinin kötüye gitmesi yüzünden dinler arası diyalog da fundamentalist olmayan Yahudiler içinde sempatisini yitirmiştir. Ya da fundamentalist olmayan Yahudiler dinler arası diyalogun gerçek yüzünü görmüşlerdir. Halbuki Üzeyir Garih sağlığında Gülen’e methiyeler düzüyordu. BAKINIZ http://bpakman.wordpress.com/yurdum/musevi-islami-cemaat-iliskileri/garih-gulen-ve-diyalog/
5. Krespin’in bu yazısına Fethullahçı cemaat büyük tepki göstermiştir. Buna ayrı bir sayfada değindik. BAKINIZ: http://bpakman.wordpress.com/yurdum/musevi-islami-cemaat-iliskileri/garih-gulen-ve-diyalog/cemaatin-tepkisi/
Sonuç
Burada Üzeyir Garih’in ölümünün önemi ve dönüm noktası oluşu bir kez daha kendisini göstermektedir. Üzeyir Garih’in ölümüyle sadece Türkiye-İsrail ilişkileri değil aynı zamanda dinler arası diyalog da koordinasyonsuz ve sahipsiz kalmıştır. Daha önceki yazılarımızda ayrıntılarıyla açıkladığımız Musevi ve İslami cemaatler arasındaki geleneksel dostane ilişkilerin koptuğu görülmektedir. İsrailli fundamentalistlerin istediği de bu değilmiydi?
Fethullah kaseti
Hürriyet. 19 Haziran 1999.
Fethullah Gülen 18 Haziran 1999′da ATV’de yayınlanan kasetlerde müritlerine talimatlar veriyor:
Arkadaşlarınızın mevcudiyeti, İslam’ın geleceği adına bu işin garantisidir yani. Bu açıdan Adliye’de, Mülkiye’de veya başka bir hayati müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti, öyle ferdi mecburiyetler şeklinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ünitelerde garantimizdir. İstikbale yürümek için, sistemin püf noktalarını keşfedin. Hálá bu sistem devam ediyor. Bu sistem içinde arkadaşlarımız istikbale yürüyeceklerdir. Öyleyse o sistemin püf noktalarını bilmeleri lazım, keşfetmeleri lazım. Aşmaları lazım. Bu da meselenin diğer bir yanıdır.
Kuvvet dengesi olmadığı bir yerde kuvvete başvurmayacaksınız. Teknik-taktik yerinde sizin kalbiniz önemli. Dıştan bizi bazıları korkaklıkla itham edecekler. Fırsat bulup, hep yolunuza devam ediyorsanız, yine orada o esnekliği gösterecek, o eksantriği kullanacak, geriye çekiliyor gibi yapacak, fakat adımlarınızı daha açıp ileriye gideceksiniz. İster Mülkiye’de çalışan arkadaşlarımız olsun, ister Adliye’de çalışan arkadaşlarımız olsun herkes için sözkonusudur bu.
Sivrilmeden, mevcudiyetinizi hissettirmeden çok ilerlere gitme. Mutlaka riayet edilmesi lazım. Müslümanların belli bir noktaya ve kıvama gelecekleri ana kadar bu şekilde hizmete devam etmeleri şarttır. Erken vuruş diyeceğim çıkışlar yaparlarsa, dünya Cezayir’deki gibi başlarını ezer. Zaiyata meydan verilmemeli. Bu açıdan bizim ister o dairede, ister diğer dairede arkadaşlarımızın korunması çok önemlidir. Cezayir’i, Suriye’yi, Mısır’ı yaşamayalım. Çok dikkatli ve çok tedbirli, temkinli hareket etme mecburiyeti var. Bu hizmetin içinde bulunanlar, bu hizmete göre hizmet vermek isteyenler, her birisi dünyayı idare edebilecek birer diplomat gibi hareket etmeli. Kendi planında meseleleri çözdükten sonra, ülkesinde çözmeye çalışmalı.
Bazı arkadaşlar birtakım cesaretli ruhları cesaretlendirmek, secaatlendirmek, birtakım ruhları heyecanlandırmak için belki kahramanca tavırlara da ihtiyaç vardır, diye düşünebilirler. Fakat ben kuvvet dengesi olmadığım için şahsen o yol yerine, böyle kendi düşüncemi yayma, kendi düşünce sistemim adına varlığı, her tarafı fethetme, ele geçirme yolunu şahsen tercih ederim. Hususiyetle öyle devlet memuru olarak arkadaşlarımız kahramanlık yapamazlar, fuzuli kahramanlık olur. Gereği yoktur o tür şeylerin. O sahada daha verimli nasıl olacaklarsa dinimiz adına, islami düşüncemiz adına. Ne yapabiliyorlarsa, ben ve onları yapmalıdırlar.
Başka kuvvetler var bu ülkede. Oysa ki usulünce gidilebilirdi, onların hissiyatları alınabilirdi. Onlara sorularak, onları arkamıza alarak yapabilirdik ve yürürdük orada. Bir şerri aşardık Allah’ın inayetiyle; geriye dönmezdik, falso yaşanmazdı. Bu Adliye içinde aynen söz konusudur. Yani siz hakim değilsiniz. Başka kuvvetler var bu ülkede. Değişik kuvvetleri hesap ederek, böyle dengeli, dikkatli tedbirli, temkinli yürümekte yarar var ki, geriye adım atmayalım yani.
Aynı cephe sayılabilecek, bize sıcak bakabilen bir çerçeve içinde mütalaa edebileceğimiz siyasiler vardır. Refah’tan bugünkü manasıyla DYP’ye kadar uzanan siyasi yelpazedir. Bu insanlarla çatışmadan onlarla aramızdaki farklı müşterekleri ortaya koyarak, o çizgide belli bir münasebet tesisinde yarar var bence. Hatta gerek hukuki sahada gerekse mülki sahada icraatlarını diyalog içinde yürütmelerinde yarar olur.
Zıplayacaksın yerinde. duruyor gibi yapmayacaksın. Müslüman durmaz yani. Hep akar, çağlar. Baktın ki koşamıyorsun, yerinde zıplayacaksın. İşler öyle hesap edilmeli ki, en kötü duruma göre, en handikap hale göre hesap edilmeli. Gerçekten adımlarınızı açarak, iyi bir maratoncu gibi koşacaksın. Ve hazırız, gerilimdeyiz, tam bir metafizik gerilim içinde, bir boşluk bulunca yeniden maratona geçeriz. Bazen hasımdan kaçmak bile çok önemli bir manevradır.
Şef dönemi onlar bir kısım şiirlerin mısralarında var. Bir kısım nesir kitaplarında var, göreceksiniz. Dinlerseniz zulüm dosyalarında var. Başına çarşaf geçirdiğinden dolayı Erzurum’da Cumhuriyet carresinde kadınların asıldığı dönemde, ‘Niye çarşaf giydiniz’ diye demokrasinin rafta, istibdadın milleti kırıp, geçirdiği bir dönemde.
Medrese zaviye gibi işleyen ‘şarj evleri’… Bu evler mechul evlerdir. Bu evler sizin bilgidiğiniz gibi evler, minaresi olan, ezan okunduğu zaman herkesin içine gittiği malum evler değildir. Meçhul ev. Kelime karekteristik olarak seçilmiştir. Belirsiz evlerdir. Bunlar belirli olamazlar, çünkü o evlere girip, çıkıp insanlar yakın takiptedir. Elden geldiğince evde kamufle edilmelidirler.
Benim kimseye bir şey tavsiye edecek durumum yok. İmana ve Kuran’a hizmet düşüncesini evlerimizde gerçekleştirmeyi çalışıyoruz. Sizinde aşına olduğunuz Işık evlerinde, Işık komplekslerinde gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Arkadaşlarımız, tanıma imkanı ve fırsatını buldukları bu hizmeti benimsiyorlar, beğeniyorlarsa kendi dünyalarında da bu sistemi yaşıyabilirler. Yanlış bir şey yapan, kıvama ulaşılmadan özleriyle tam bütünleşmeden gereken mesafe alınmadan bir kısım erken huruç diyebileceğim çıkışlar yaparlarsa, dünya başlarını ezer.
Anayasal müesseselerdeki kuvveti cephenize çekmeden her adım erken. Kıvama ereceğiniz ana kadar dünyayı sırtınıza alıp, taşıyabilecek güce ulaşacak ana kadar, o kuvveti temsil edeceğiniz şeyler elinizde olacağı ana kadar, Türkiye’deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki kuvveti cephenize çekeceğiz ana kadar her adım erken sayılır. Biliyorumki elinizdeki meyva sularının boş kutularını dışarı çıkarken çöp kutusuna attığınız gibi bu düşünceleri de açık olma yanıyla çöp kutusuna atıp gideceksiniz…
Aşağıdakiler bir önceki yazımızda alıntıladığımız ve yorumladığımız Rachel Sharon-Krespin‘in “Fethullah Gülen’in Büyük İhtirası Türkiye’de İslamcı Tehlike” yazısına (BAKINIZ: http://bpakman.wordpress.com/yurdum/musevi-islami-cemaat-iliskileri/garih-gulen-ve-diyalog/fethullah-gulenin-buyuk-ihtirasi/) cemaatin tepkisini dile getirmektedir. Yazının sonunda bu tepki ile ilgili görüşlerimizi de okuyabilirsiniz.
ABD`de yazılan her şeye neden itibar edilemez?
Ali H. Aslan, Zaman Gazetesi Washington Temsilcisi, 17 Ocak 2009, Cumartesi http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=804578
Amerika`da basılan Middle East Quarterly (MEQ) dergisi, son sayısının bir bölümünü Türkiye`ye ayırdı. `Türkiye`nin İslamcı tehlikesi` ana teması altında iki makale yayınladı. Bunlardan biri AK Parti`yi, diğeri Gülen hareketini hedef alıyor.
Normalde Amerika`da özellikle akademi camiasında pek ağırlığı olmayan bir dergide çıkan şeylerle Türk kamuoyunu meşgul etmeye değmezdi. Ancak Türk basınının Amerika`da Türkiye`ye ilişkin yazılan ve işine gelen şeyleri sanki çok büyük haber değeri varmış gibi koca puntolarla sütunlara taşıma geleneği, bizi de bazı hususları açıklığa kavuşturmaya mecbur bırakıyor.
Aslında doğru sorular sormak suretiyle dış kaynaklı bir yorumun önem derecesini test etmek ve şifrelerini çözmek mümkün. Mesela, yazı nerede yayınlanmış, yayın organının tirajı nedir, yayın politikası nasıldır, okur kitlesi kimlerdir, ne derece etkilidir, yazar kimdir, yazarın uzmanlık derecesi nedir, hangi düşünce ekolündendir, hangi çıkar gruplarıyla bağlantılıdır, o grupların gündemi nedir, vb. sorulara verilecek cevaplar, yurtdışında çıkan yayınların sağlıklı bir yere oturtulmasına katkıda bulunabilir. Şimdi son MEQ makaleleri bağlamında bu sorulara cevap arayalım ve büyük resmi ortaya çıkarmaya çalışalım.
MEQ dergisi, Amerika`da daha çok bir kısım sağcı Yahudilerin başı çektiği, yarı akademik nitelikte, düşük tirajlı bir dergi. Akademik ve siyasî çevrelerde gündem oluşturmaya çalışır. Amerikan akademi camiasında objektif ve sağlam bir kaynak olarak addedilmez. Washington`da dergiye itibar edenler ise daha çok İsrail ve Amerikan sağı ile neocon çizgideki kesimlerdir. Bu çizgi, Bush yönetimi döneminde Amerikan dış politikasını, çapıyla orantısız ölçüde tesiri altına almıştı. Ancak özellikle Irak SavaşıABD ve İsrail`deki sol ve liberal çizgiye daha yakın olan Obama döneminde zaten sınırlı olan tesiri iyice kırılacaktır. Middle East Quarterly`nin yayımcısı; Daniel Pipes. Genel yayın yönetmeni ise neoconların amiral gemisi American Enterprise Enstitüsü`nde de çalışan Michael Rubin. Ortadoğu konusunda görüş ve analizleri birinci dereceden İsrail`i koruma güdüsüyle şekillenen bu isimleri Türk kamuoyu aslında biraz tanıyor. (Tabii bunda, Washington`da çok küçük bir figür olan ve Türkiye konusunda hiçbir ciddi akademik çalışması bulunmayan Michael Rubin`i olur olmaz sayfalarına ve ekranlarına taşıyan medyamıza çok şey borçluyuz!) sürecinde yaşanan fiyaskolar, nüfuzlarını oldukça azalttı.
CHP çizgisine paralel İslami refleksler
Yayıncıların Müslümanlıkla ilgili her şeye derin kuşkuyla bakan, çoğu gözlemciye göre İslamofobi İslamî konulardaki reflekslerinin CHP çizgisine paralelliği dikkat çekici. Zaten matbu ve kişisel kaynaklarının çoğu Kemalist laikçi elitten ibaret. Dolayısıyla bu dergide, aynen o kesimler gibi, mesela Ergenekoncuların avukatlığını yapma ve meselenin üzerine gidilmesini isteyenleri karalama eğilimi görülüyor. Her ne kadar askerî darbeleri açıktan savunmasalar da, `düşmanımın düşmanı dostumdur` felsefesiyle aslında özünde anti-Amerikan, anti-İsrail ve antisemitik olan bir aşırı-milliyetçi darbeci oluşumun ortadan kaldırılmasını kısa vadede çıkarlarına ters buluyorlar. derecesindeki önyargılı yaklaşımları, dergilerinin karakterine de yansıyor. MEQ, Türkiye`de dinî kaygılar taşıyan hemen her siyasî ve toplumsal hareketi akut ya da potansiyel tehdit olarak görüyor.
Gülen hareketiyle ilgili olumsuz ve tek yanlı makaleye imza atan Rachel Sharon-Krespin, İsrail`de uzun yıllar yaşamış bir Türk-Yahudisi. Dış politika camiası şöyle dursun, Amerikan Musevi cemaatinde dahi tanınan ve öne çıkmış birisi değil. Yahudi lobisinden önemli bir kaynağımız, Krespin`i hayal meyal tanıdığını, Türkiye konusunda ciddi bir uzmanlığı olmadığını söyledi. Zaten makalesindeki dipnotlara bakılırsa çoğunlukla işine gelen gazete haber ve makalelerinden alıntılar görülüyor. Yazdığı konularla ilgili ciddi bir akademik eser okuduğuna dair delil yok. Verdiği bilgiler ve ortaya koyduğu argümanlar, Türkiye`den muayyen dezenformasyon kaynaklarından yardım aldığı izlenimi oluşturuyor. Sosyal çevresinde de statükocu ve laikçi fundamentalist zihniyetin diasporadaki temsilcileri var.
Krespin`in mensubu olduğu MEMRI ise İsrail sağı perspektifinden dünya basınını tarayıp Washington ve diğer Batı başkentlerinde kamuoyu oluşturmaya çalışan bir araştırma kuruluşu. MEMRI`nin kurucusu İsrail vatandaşı Meyrav Wurmser, ABD Başkan Yardımcısı Cheney`nin dış politika danışmanı neocon David Wurmser`in hanımı. Bayan Wurmser, tartışmalı Hudson Enstitüsü`nde çalışıyor. Adı geçen çevrelerin uluslararası politika alanında dünyanın en prestijli dergilerinden Foreign Policy`nin Fethullah Gülen`i en seçkin 100 entelektüel arasına koymasını bir türlü hazmedemediği anlaşılıyor. Türkiye`den neş`et eden bu önemli zat ve hareketle ilgili hukukî yollarla defalarca aksi ispatlanmış bazı iddiaları tekrar tekrar pişirip kafa karıştırmaya çalışıyorlar.
Sözün özü, Amerika`da yazılan her şeyi büyütmemek gerekiyor. Yukarıda arz ettiğim kıstaslarla, MEQ tipi yayınların ve Türkiye`ye ilişkin tespitlerinin fazla ciddiye alınacak bir tarafı yok. Bu tür ajitasyonlarla ne ABD, ne İsrail ne de Türkiye`nin çıkarlarına yapıcı bir katkıda bulunmak imkânsız. Diğer yandan, faillerin İsrail ve Yahudilikle bağlarından dolayı da yanlış genellemelere gitmemek, münferit hataları ılımlı çoğunluğa teşmil etmemek şart. Hele Gazze`de yaşanan felaketlerden dolayı duyguların şahlandığı bir dönemde, her zamankinden çok itidale ihtiyaç varken…
Yorum:
Cemaat sözcüsü kendinden beklendiği şekilde Şaron Krespin’i ve makale yazdığı dergiyi kötülemekte. Krespin’in yazdıklarının hiçbirine yanıt verememiş. Krespin’i statükocu, laikçi, Ergenekon destekçisi yapmış çıkmış. CHP paralelliği savı dikkati başka tarafa çekme amaçlı. Krespin gibi biri niye olmayan bir Ergenekon’un destekçisi olsun? Aklı başında olan herkes gibi Krespin de Ergenekon’un nasıl bir şişirme olduğunu biliyor elbette. Ergenekon iddianamesinin dayanağı olan ve işkence ile ifadesi alındığı sabit olan Tuncay Güney’in ne olduğunun istihbaratını da bizlerden iyi almıştır.
Gelelim cemaat sözcüsünün bir başka tebessüm ettiren argümanına. Bir şeyler yazacak ya. Krespin gibileri antisemitik darbeci zihniyetin ortadan kaldırılmasını şimdilik istemiyorlarmış. Yine aynı terane, birileriyle aynı safta olmayan herkes ya darbecidir ya da darbe destekçisidir. Ancak bu birilerinin çamur atması yetmiyor. Sözde darbecilik kapsamını genişletmekte fayda var. Yahu kim bu antisemitik darbeciler? Türkiye’de antisemitik olan bir tek kesim var. Onlar da Arapçı dinciler. Arada bir Cuma namazı çıkışı antisemitik sloganlar atarlar. Bunların Arap dostu pirlerinin etkisiyle “van minüts” zihniyeti antisemitist oldu çıktı. Varsa, başka antisemitistlere hareket alanı bıraktılar mı?
Sözcüye göre Krespin tanınan birisi değilmiş. Acaba kendisi ne kadar tanınan birisi? Anlaşılıyor ki Krespin’in Türkiye’yi çok iyi tanıdığından bihaber.
Sonuç
Cemaatçi tepki bize tekrar önemli bir gerçeği hatırlatıyor. Üzeyir Garih’in öldürülmesi Türk kökenli Yahudileri başsız ve etkisiz bırakmıştır. Bu olguyu diğer yazılarımızda çok ayrıntılı olarak açıklamıştık. Krespin kuşkusuz değerli bir kişi, Türkiye’yi ve Türkleri seven, Garih gibi ülkemiz insanı ama Türkiye-İsrail ilişkilerinde Garih’in yerini tutması mümkün değil. Bu da böyle bir gerçek işte.
Bülent Pakman, Mayıs 2010.
Gülen’e Yahudi Vekaleti
Akademisyen, Yazar ve Hukuk Profesörü Hüseyin Hatemi Hülya Okur’un HaberX sitesinde 27.09.2010 da yayınlanan röportajında bakın neler diyor:
Gülen Cemaati yayınlarıyla ve stratejisiyle o günden bugüne nasıl geldi bugün hatalı bulduğunuz yönü nedir?
Gülen cemaati hata yapmadı daha doğrusu gitgide iyi olma yolundayken başına akıbet geldi. Açık söylemek gerekirse Gülen cemaatinden Amerikan, Yahudi lobisinin beklentileri vardı. İlk vekaleti onları verdi. Ama Fethullah Gülen ve ekibinin hepsi bunu bilinçli olarak kabul etmediler yani onlar da bilmiyorlardı bu vekaletin anlamını. Denize düşen yılana sarılır misali baskı altındalardı. Böyle birden bire Özal vasıtasıyla yani Amerikan elçisi, Yahudi asıllı Abramovich birden Sovyet Rusya çatırdıyor, yakında Sovyetler çökecek, İran’a da Saddam’ı saldırttık ama Saddam beceriksiz çıktı, yakında Saddam da süklüm püklüm İran’dan çekilecek, bu sırada Sovyetler çökerse de İran rejimi bütün Sovyet, Müslüman topluluklarını ele geçirecek, şii olsun Sünni olsun, belki Afganistan bile İran nüfusu altına girecek. Şu halde siz Fethullah Hocaya baskı yapacağınıza, takibat altında bırakacağınıza, tam aksine, İran’la bu sefer Sünni kuşakla sınır çekmek için (Çin Seddi gibi) İran tehlikesini enterne etmek için Fethullah Hoca okulları vasıtasıyla bir nevi emperyalistlerin misyoner gönderip arkasından gitmesi gibi Türk okulları, Türk İslam okulları perdesi altında aynı zamanda İngilizce öğreten, Amerikan misyonerliği de yapan okullar açılsın, Fethullah Hoca da bir Sünni lider olarak o hareketin başında itibar görsün. Ama tabi Fethullah Hoca, kendisine bu şekilde bir vekalet verildiğinin farkında olmadan eh biraz nefes aldık diye desteklendi, genişledi.
“GÜLEN OKULLARININ TÜRK MİLLİ MENFAATİNE HİZMET ETTİĞİ ZOKASINI TÜRKİYE’DE ÇOK KİŞİ YUTTU”
Ama bu okullar Amerikan menfaati için kurulmuş okullardı, göstermelik olarak İstiklal Marşı ezberletmekle filanla da onlar da bilinçsiz olarak Türk Milli menfaatlerine hizmet ettiklerini zannederek bir slogan uyduruldu. Türkiye’de de bu zokayı yutan çok oldu. Şey diye:”Adriyatik’ten, Çin Denizine kadar Osmanlıyı tekrar canlandırıyoruz. Türk hakimiyeti!” Halbuki Türk hakimiyetini ne Avrupa ister, ne Amerika ister, ne Yahudiler ister. Bu kadar da saflar. Adriyatik’ten, Çin Denizine kadar diye kükremeye başladılar, her iftar sofrasında kükremeye başladı, takma yeleli aslanlar. Ama arkadan Körfez (I.Körfez, Amerikan işgali değil de baba Bush harekatı) savaşı şartları doğunca 1991’de, o zaman Amerikan Yahudi lobisi şöyle düşünmeye başladı: Biz Saddam’ı İran’ı mahvetsin, it dişi, domuz derisi diye teşbih ortaya attık ama bir şey beceremedi, şimdi de yavaş yavaş o beceriksizliğini örtmek için Kuveyt’i işgal, genişleme sevdasına düştü. Şu halde biz şu Saddam Frankeştayn’ını icat ettiğimiz gibi imha edelim, ama bundan sonra da Sünnilere tetikte olalım yani Sünniler de tehlike olabilir.
Bu arada 28 Şubat oldu Türkiye’de de, İran- Türkiye ilişkilerini önlemek için. Ama Fethullah Hoca hareketi, İran’a hiçbir zaman yakınlık belirtmemişti o zamana kadar. Hatta 28 Şubat hareketi dış güçler tarafından İran’a da yapıldığı için bu Fethullah Hoca hareketi de bunu sezerek iyice kendisini güvence altına almak, eski suçlarından, güvensizliklerinden kurtulmak için Amerikan- İsrail odakları, İran aleyhine çok açık ve haksız beyanlarda bulunmaya başladı, İranlılar Müslüman sayılmaz anlamına gelen. Biz İranlılarla ayrı mezhepten değil, aramızda din farkı vardır demeye başladı. Ama bunu neden söyledi? Neredeyse bardak, Fethullah Hoca’nın üçüncü bir güvensizlik doğurucu tutumu ile iyice taşmıştı. Fethullah Hoca da bu bardak taşmasının sonuçlarından kurtulmak için, 1998’de bu beyanda bulundu ama kurtarmaya yetmedi, neydi o bardağı taşıran darbe? Maroviç ile birlikte yani İstanbul’daki Katolik psikopozu Maroviç’in girişimi ile Fethullah Hoca’nın Papa 23. John’ın davetlisi olarak Roma’ya- Vatikan’a gitmesi ve Papa tarafından İzzet-ül İkram ile karşılanması yani bizim siyasetimize yardımcı olsun diye destekleyip ortaya çıkarttığımız bir kişi nasıl olur da, bu kadar bilinçsizlik gösterip, bizim en fazla karşı olduğumuz Vatikan ile samimi, dostluk ilişkilerine girer diye artık zaten Fethullah Hoca’nın fermanı, 28 Şubatçılar eliyle imzalamışken, Fethullah Hoca da bunu sezdi, -Vur abalıya usulü İran’a şimdiye kadar söylemediğim derecede ağır bir yüklenme yapayım da bu tehlikeyi bertaraf edeyim diye Nevval Sevindi’yi çağırdı. Zaman Gazetesi’nde Nevval Sevindi’ye röportaj verdi ve orada dedi ki, İranlılar Müslüman da değildir anlamına gelen:”İranla aramızda mezhep farkı yoktur din farkı vardır.” Yani demek istiyor ki, İranlılar, samimi Müslüman olmadığı gibi Müslüman değillerdir esasen. Biz orada okul açmak istedik, buna da karşı çıktılar, bizimle adeta alay ettiler. İran’da okul açmak istedik, buna karşı, “Paranız çoksa buradaki yoksul öğrencilere yardım etmek istiyorsanız biz İran’ın şartlarını daha iyi biliyoruz, paranızı bize verin, biz sizin yerinize okul açıp o parayı da öyle kullanalım” Buna çok kızdığını söylüyordu. Bunun üzerine 1998’de söylenen bu söz de bardağın taşmasını önlemedi. Artık ferman imzalanmıştı.
“FETHULLAH GÜLEN TOPLANTILARINDA AJAN BULUNMASI İŞTEN BİLE DEĞİLDİR”,” FETHULLAH HOCA DA AMERİKA’DA İSRAİL’İN MENFAATLERİ İÇİN İPOTEK EDİLDİ.”
Bu Deniz Baykal kasetleri hazırlanıp, zamanı gelince ortaya atılması gibi, Fethullah Hoca’nın belki de tamamen uydurmaydı veya bir toplantıda söylediği sözlerle zaten her toplantıda olduğu gibi “ajan bulunması işten bile değildir.” Zaten Fethullah Hoca’nın yanına gelen, çok sureti haktan görünen, Amerikalı Musevi filan da çoktu, hazırlanan bir kaset. “Sakla kaseti gelir zamanı usulü. “ birden bire çıkartıldı ve Fethullah Hoca Amerika’ya gitmişken öyle zamanlandı ki, Öcalan nasıl o zamanlarda paketlenerek Türkiye’ye gene İsrail menfaatleri için rehin olarak teslim edildiyse ama bizim menfaatlerimize teslim edilmiş gibi gösterildiyse, Fethullah Hoca’da Amerika da İsrail’in menfaatleri için ipotek edildi. Öcalan burada, Fethullah Hoca da orada. Yoksa Fethullah Hoca’nın Türkiye kamu düzenine aykırı, söylediği bir şey yoktu. Yaptığı şeyler eleştirilebilir ama Türkiye’ye gelmesi düşünülemeyecek olan veya geldiği zaman hapsedilmesini yargılanmasını gerektiren bir suç olduğu söylenemez.
Not: Yukarıdakiler YORUMSUZ alıntıdır. Bu röportajı Sözcü gazetesi de alıntılamış ve benden farklı olarak yanında kendi yorumunu da yapmış. Sonrasında Hüseyin Hatemi Sözcü’nün söz konusu yorumu ile ilgili bir açıklama yapmış. Fetocu bir geri zekalı bana yazdıkların yalandır dedi, ayrıca tutturdu bu açıklamaya da yer ver diye. Beni Sözcü’den alıntı yapmış durumuna sokmak istedi. Adama anlatmaya çalıştım ama işine gelmedi elbette. Be adam. Birincisi ben yorum yapmadım. Ropörtajdan bazı bölümleri virgülüne dokunmadan aldım. Bunların noktasında, virgülünde, harfinde yanlışlık varsa onu söyle. Hatemi röportaj için bir şey söylemiyor. Yorum için açıklama yapıyor. Kimin yorumu? Bir başkasının. Benim mi? Değil. Bana ne onun bunun yorumundan. Hadi başka kapıya
Ruslara göre Fethullah CIA ajanı
Fethullahçıların faaliyetleri Rusya’da yüksek mahkemenin 10 Nisan 2008 tarihli kararıyla yasaklandı.
2011 Mart ayında Rusya’nın Nizhny Novrgorod şehrinde Rus karşı istihbarat teşkilatı FSB, Fethullahçılara yönelik bir operasyon düzenledi. Türkiye, Azerbaycan ve Rusya vatandaşı olan 12 kişi tutuklandı. 40 adet yasak yayına el konuldu. Yasak yayınların büyük çoğunluğunu Said-i Nursi’nin kitapları oluşturuyordu. Olay Rus basınında geniş yer aldı. Moskovsky Komsomolets Gazetesi, Fethullahçıların Rusya’daki yasadışı faaliyetlerinden örnekler verirken, Rus istihbaratına göre dünyada 4 milyon Nurcunun yaşadığına ve bunların ciddi bir kısmının Rusya’da olduğuna dikkat çekti. Nurcuların, yasadışı amaçlarına ulaşmak için eğitim kurumlarında kök saldığı ifade edildi. Son yıllarda bu okulların faaliyetlerinin özellikle Tataristan’da açık tehdit halini aldığının altı çizildi.
Gazetedeki haberde İşçi Partisi Uluslararası İlişkiler Bürosu Başkanı Prof. Dr. Semih Koray’ın açıklamaları da yer buldu. Koray, Fethullah okullarının Türkiye’nin inisiyatifinde değil, tamamen ABD’nin ve BOP’un bir parçası olduğunu ifade etti. Türkiye’nin de Fethullahçılardan büyük zarar gördüğünü söyleyen Koray, bu gizli “Süper NATO” yapılanmasının Türkiye’yi zayıflatma amacıyla kullanıldığını vurguladı.
Gülen hareketi, Rusya’daki bütün bu gelişmelere sessiz kalmayı tercih etmektedir. Özellikle Rus yetkililerle polemikten kaçınılmakta, tam tersine yaranma politikası izlenmektedir. Hatta hükümet kaynaklarıyla yapılan üst düzey görüşmelerde, Türkiye’de ‘ulusalcı’ ya da ‘Avrasyacı’ olarak adlandırılan grupların gerçekte Amerikancı olduğu, kendilerinin esas Rusya dostu olduğu mesajı verilmektedir.
Ancak yaranma politikası sonuç vermedi. Cemaat, geçtiğimiz dönemde Rusya’daki en büyük darbesini aldı. Özellikle basından ve cemaatten çok sıkı saklanan olaya göre, Gülen’in Rusya’daki vakfı Diyalog Avrasya’nın başındaki Ali Sami Yıldırım havaalanından geri çevrilerek Rusya’ya sokulmadı ve girişi yasaklandı. Yıldırım, Rusya’daki Fethullahçı örgütlenmenin en tepesindeki isimdi. Cemaatin içinden gelen bilgilere göre, cemaatin birinci adamını bile koruyamaması Rusya’da çalışan kadrolarda ciddi tedirginliğe yol açtı. ‘Sıra bize mi gelecek?’ endişesi en üst düzey yetkililere kadar yayıldı. Üzerine bir de İslam dünyasına karşı kullandıkları iddiası eklenince, cemaati zor günler bekliyor.
Son dönemde bu konuya yer veren önemli kuruluşlardan biri de Rusya’nın önde gelen düşünce kuruluşlarından Yakın Doğu Enstitüsü. Dünyadaki çeşitli istihbarat kaynaklarına yakınlığıyla bilinen enstitünün uzmanı Y.B. Sheglovin, kurumun sitesine yazdığı kapsamlı incelemede, Gülen’in uzun süreden beri CIA ajanı olduğunu beliriyor. Yazının sonunda özetle maddeler halinde şu noktalara vurgu yapılıyor;
1 – Fethullahçılar, CIA’in cihat hareketine dünya çapında sızma operasyonunda kullandığı paravandır. Bu maaliyetlerin temel merkezlerinden biri Afganistan’dır. Ardından Afrika ve Orta Asya gelmektedir.
2- Fethullahçılar Amerikalılar tarafından özellikle istihbarat edinmek için kullanılmışlardır. Bu yasadışı örgütlenme esas olarak MİT’e değil CIA’e bağlıdır.
3- Fethullahçılar, ABD tarafından sadece cihat yandaşlarına değil ayrıca Türkiye’deki siyasi süreçlerde ve devlet yapısında da kullanılmıştır. Türkiye’de askeri istihbaratın yaptığı gizli çalışmalarda özellikle 2000 sensinden beri tarikatın orduya, polise, yargı organlarına ve siyasi partilere yönelik ciddi bir sızma operasyonu tespit edilmiştir. Burada ilginç olan İslam etkisinin değil, Amerikan etkisinin söz konusu olmasıdır. Amerikan istihbaratı, ılımlı İslam üzerindeb siyasi güç toplama perspektifiyle hareket etmektedir.
4- Amerika’nın istihbarat operasyonu ‘Nurcular, Fuller’in yeşil kart açıklaması ve Gülen’in İran’a karşı ve Mavi Marmara konusundaki tavrıyla tamamen açığa çıkmıştır. Cemaatin ABD açısından miadı dolmaktadır.
Oğlunu Fethullah Gülen’in okullarından birine gönderen bir annenin Moskovsky Komsomolets Gazetesi’ne açıklaması;
“Oğluma iyi bir eğitim vermek için onu Tatar-Türk liselerinden birine yazdırdı. Diğer iyi okullar keseme göre değildi. Her şey başta iyi gibiydi, oğlum doğa gezmelerine, camiye gitmeye, sonra da okulda yatılı kalmaya başladı. Artık, ‘Diz üstü etekle neden geziyorsun?, ‘Başın niye açık?’ diye bana kızıyordu. Tataristan’da bu Türk öğretmenler sınır dışı edilmeye başlayınca, yerel kanallar gözü yaşlı röportajlar yayımladır, ‘Nasıl böyle uzmanları Rusya’dan kovarlar!’ diye.
Musevi Cemaatinin en önemli isimlerinden işadamı Üzeyir Garih 25 Ağustos 2001 de İstanbul’da Eyüp Sultan Müslüman Mezarlığı’nda 11 yerinden bıçaklanarak öldürüldü. Cesedi bir Nakşibendi Şeyhi olan Küçük Hüseyin Efendi ile bu şeyhe manen bağlı olan Mareşal Fevzi Çakmak’ın mezarlarının yanı başında bulundu. Garih’in elbiselerini kontrol eden polisleri en çok şaşırtan, üzerinden halk arasında cevşen tabir edilen küçük bir Müslüman dua kitabı çıkmasıydı. Yanı sıra İbranice yazılmış başka dualar da vardı. Bu yazı dizimizde en baştan başlayarak Garih’in öldürülme nedenlerini araştıracağız.
Üzeyir Garih’in mezarını ziyaret ettiği Küçük Hüseyin Efendi, askerlerin ve bürokratların ilgi gösterdiği Arusiliği yaygınlaştıran isimdi. Arusilik Nakşiliğin gizli zikir ilkesinin yanında, açık zikiri kabullenmiş, törenlerinde müzik aletlerinin kullanılmasına izin veren bir dergâh. Küçük Hüseyin Efendinin mezarının yanında yatmakta olan, “Beni şeyhin ayak ucuna gömün” vasiyetinin sahibi Mareşal Fevzi Çakmak da manen Şeyh’e bağlıydı. Mareşal Çakmak anne tarafından Özbek asıllı ünlü bir Nakşibendi Şeyhi olan Horasanlı Mehmet Efendi ailesine mensup. Musevi işadamı, 500 Yıl Vakfı kurucusu, Profilo Holding’in patronu Jak Kamhi’ye göre Mareşal Çakmak Yahudilerin en büyük savunucusuydu.
Almanya’da Naziler iktidara geldikten sonra, 1934 yılında Trakya’da yaşayan Musevilere yönelik olaylar sonucunda binlerce Musevi Trakya’dan İstanbul’a göçer. O sırada 42 yaşına kadar, askerliğini yapmış ya da yapmamış olsun, Musevi asıllı binlerce kişinin Nafia Vekaleti’ne (Bayındırlık Bakanlığı) bağlı olarak askere alınmaları gündeme gelir. Bunların yol inşaat işlerinde çalıştırılacakları tahmin edilir. Rıfat N. Bali’nin “Cumhuriyet yıllarında Türkiye Yahudileri: Bir Türkleştirme serüveni (1923-1945)” adlı kitabında bu olayla ilgili olarak anlattıkları: “Azınlıklar arasında çok yaygın bir söylenti de neredeyse sarsılmaz bir kanaat olarak hepsinin ortak belleklerinde yer etti. Bu, ihtiyat olarak silâh altına alınmalarının nedeninin kitlesel olarak imha edilmelerinin önlenmesi olduğu söylentisiydi. İnanç haline gelen bu söylentiye göre azınlıkları kitlesel olarak imha etme tasarısı hükümetin bir planı idi. Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, bu tasarıdan haberi olunca Nafia Vekâletine bağlı olarak askere alınan azınlıkları Milli Müdafaa Vekâleti emrine aldırarak kendi emir kumandası altına soktu ve böylece onları imha edilmekten kurtardı.” (s. 419). Çakmak üzerine bir araştırma yapan Dr. Nilüfer Hatemi, Çakmak’ın gayrimüslimlerle ilişkisine dair bir kaç belgeye rastladığını ifade ediyor. 1912′de Balkanları ziyaretinde İttihat ve Terakki’nin merkezine gidiyor. Burada Rum Mektebi’ni ziyaret ediyor. Ayrıca bir Musevi yemeğine katılıyor. 1911′de Filistinde Yahudilerle Araplar arasında huzursuzluğu dile getiriyor. 1950′de bir Yahudi sefirine Çankaya’daki evini kiraya veriyor.
Garih cinayeti ile kamuoyuna bunlar benzeri bir çok bilgi akmaya başladı. Gelin tekrar başa dönelim ve Üzeyir Garih 3 yaşındayken ölen yani Garih’in dünya gözüyle göremediği Küçük Hüseyin Efendi’ye, mezarını ayda en az bir kez ziyaret edecek kadar bağlılığı nereden geliyor araştıralım.
Üzeyir Garih’in babası Azra (Ezra) Garih İstanbul Kuledibi’nde diş hekimliği yaparken. Şeyh Küçük Hüseyin Efendi kendisine dişlerini çektirmeye gelir. Mevlana Hüseyin Efendi olarak da bilinen Şeyhin isteği üzerine anestesi yapmadan 8 dişini çeken Azra Garih, Şeyhin bu süre zarfında gıkını çıkartmaması karşısında suyduğu hayranlıkla ilişkileri başlar. Baba Garih’in Şeyhe yakınlığı acaba sadece şeyhin kerametli oluşuna mı dayanıyordu? Üzeyir Garih’in şirketinde ustabaşı olarak çalışan ve Garih’in isteğiyle Küçük Hüseyin Efendi’nin mezarını yapan Cemal Cumali’ye göre Azra Garih ve Hüseyin Efendi çok yakın dostlar ve sık sık bir araya gelirler, hatta uzun süre çocuğu olmayan Azra Garih, Hüseyin Efendi’den kendisi için dua etmesini de rica eder. Hüseyin Efendi Azra Garih’e, “Bir erkek çocuğunuz olacak adını da Üzeyir koyun” der, Azra Garih, oğlu doğduğunda Hüseyin Efendi’nin isteğini yerine getirerek Museviler arasında Üzeyir ismi pek kullanılmamasına rağmen oğluna bu ismi koyar. Azra Garih’in bu arada gizlice dönmüş yani Müslüman olmuş mu? Abdurrahim Güzelyazıcı’ya göre sonunda Azra Garih Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’ye intisap ederek (bağlanarak) gizli bir Müslüman olmuş. Abdurrahim Güzelyazıcı 1984 yılında 93 yaşında vefat eden ve Azra Garih’in yakın dostlarından olduğu ifade edilen, Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’nin de bağlı olduğu Nakşibendiliğin Halidiye kolunun Gümüşhanevi dalı mensubu Hulusi Güzelyazıcı’nın oğlu. Garih’in komşusu ve aynı zamanda babası da Hüseyin Efendi’nin müridi olan Ender Mermerci’ye göre Azra Garih Şeyhin müridi olmuş ayrıca bir başka Musevi Dr. Salih Azraki de şeyhin müridleri arasındaymış. Mermerciye göre “Üzeyir”den başka bir de ‘‘Hezakiyer’’ adı var. “Hezakiyer” Üzeyir Garih’in eski adıymış. Yazar Soner Yalçın Yehazkel adının Üzeyir Garih’in dua adı olduğunu belirtiyor. 1978′lerde Alarko’da ithalat koordinatörü olarak çalışan Doğan Kasadoğlu ise Mermerciyi doğruluyor. Kasadoğlu’na göre Üzeyir Garih mahkemeye başvurarak Ezakiyel olan adını Üzeyir yapmış. Garih’in isim tashihini mahkeme kararı üzerine kütüğe geçiren dönemin Şişli Nüfus Müdürü, emekli Lütfü Karataş, olayı doğrular, olayın tarihini 1960′ların sonu ya da 70′lerin başı olarak hatırlar. Yazar Murat Bardakçı’ya göre Ezakiyel, İbranicedir, peygamber ismidir. Üzeyir olarak değiştirilmesi tamamen Türkçe telafuzuna uydurulmasıdır. Aynı, Abraham’ın İbrahim, Salamon’un Süleyman olması gibidir. İsim konusuna bu kadar takmamın bir nedeni var. O da Üzeyir Garih hakkında yazılıp, çizilenlerde bazı tutarsızlıklar olması. Aynen Museviler, Sabetayistler ve Masonlar için yazılıp, çizilenler gibi. Nedeni de hepsinin kapalı kutu oluşu, kendilerini ifşa etmekten kaçınmaları, bazı gerçekleri gizlemeleri. Sabetay Sevi’nin başına gelenlerden sonra haksızlar diyebilirmiyiz?
Üzeyir Garih Osmanlı hayranı bir Musevi. Her zaman ailesinin Osmanlı döneminde çok rahat bir yaşam sürdüklerini vurgular, amcasının sarayda doktor olduğunu hatırlatırdı. Sinagoga pek gitmeyen, Allah’a iman ettiğini söyleyen, içinde alkol olduğundan kolonya bile kullanmadığını itiraf eden ve bunca servetine rağmen sade yaşamayı seven, şatafattan kaçınan mütevazi bir insandı. Hz Muhammed’e “Peygamberimiz” diyor, üzerinde cevşen, kütüphanesinde Kur’an-ı Kerim bulunduruyor, Kuran’ı Türkçe, Arapça ve Fransızca olarak okuyordu. Kur’an’da en önem verdiği ayet bir çok yazılarımızda vurguladığımız Maide Suresi 69. ayetti:
“Şu bir gerçektir ki, iman edenler, Yahudiler, Sabiiler ve Hıristiyanlardan Allah’a ve ahiret gününe inanıp hayra ve barışa yönelik iş yapanlar için korku yoktur. Tasalanmayacaklardır onlar.” (Maide 69)
Sonuçta Üzeyir Garih cinayeti, Türkiye’de yaşayan Museviler, Yahudi dönmeleri, Sabetayist, İslami cemaat ve tarikat mensuplarının halkalarını oluşturduğu çok ilginç bir zinciri ortaya çıkarmıştır. Küçük Hüseyin Efendi de bu zincirin bir halkası.
Söz konusu zinciri irdelemeye devam etmeden önce hatırlatalım. İzmirli mistik haham Sabetay Sevi (Şabatay Zvi 1626-1676), Kabala`ya göre `kıyamet günü`nün geldiğini hesaplayarak 1666`da Mesihliğini ilan eder. Ancak yargılanıp ölüme mahkum edilince tövbe edip Padişah Sultan IV. Mehmedin huzurunda Müslümanlığa geçer ve affedilir. Onu Mesih olarak kabul eden müritleri de kendisiyle birlikte Müslümanlığa geçtikleri halde Sevi de dahil olmak üzere gizlice Yahudi dinine göre ibadet etmeye devam ederler. Bu kişilere `Dönme` ya da Sabetayist-Sabetaycı denilir. Dönmelerin en yoğun yaşadığı yer Selanik`ti. Selanik aynı zamanda Batı kültürünün, gelişmiş ekonomik ilişkilerin, Mason localarının, İttihat ve Terakki`nin de merkeziydi.
Sabetaycıları Yahudi sayan Osmanlının aksine, Yahudiler Sabetaycıları hiçbir zaman Yahudi saymamıştır. Bunun nedeninin Sabetayist ve Dönmelerin ensest ve mum söndü tarzı ilişkileri olduğu iddia ediliyor. Bu nedenle Sabetaycılar kendi aralarında toplu halde ve ayrı mahallelerde yaşamış ve ne Yahudilere ne de Müslümanlara yüzyıllardır karışmamışlardır. Ancak bir bölümü İslami Tarikatlara ve/veya mason localarına girerek Türk toplumunda ve yönetim kadrosunda itibar kazanmışlardır. Prof. Mete Tuncay bazı tarikatlerin gayrimüslim üyeleri kabul ettiklerini belirterek, “Nakşilerde de olabilir; ama Kadirilikte bu var. Rum, Ermeni, Yahudi insanlar olduğunu biliyorum; zaten bu sufilik bir hayli dışarıya açık. Yahudi tasavvufunda da bunu görüyoruz, bir çok ortak noktalar var” diyor.
Bernard Lewis, “İslam Dünyasında Yahudiler” kitabında diyor ki: “Elbette pek çok Yahudi dönme olmuş ve aralarında bazıları çok önemli roller oynamışlardır; ama bu mutlaka İslam’ın kabul edildiği anlamına alınmamalıdır.” Son yıllarda bazı kimseler artık çekinmeden Sabetayist olduklarını açığa vurmaktadırlar. Onların, Yahudi olup sonradan Müslüman olanların ve onların soyundan gelenlerin imanı üzerinde hüküm verme hakkı sadece Allah’ındır. Herkes inancında hürdür. Konu getirdiği siyasi sonuçlar açısından önemlidir ve bizim bakış açımız da o yönde olacaktır. Neyse konumuza dönelim.
Sabetayist olduğunu açıklayan İlgaz Zorlu’ya göre, İslamî tarikatlara giren Sabetayistlerin tek ilkesi vardı: “Benzet, benzeme !” Sabetayist olduğunu gizlemeyenlerden ”Evet ben Selanikliyim” kitabının yazarı Ilgaz Zorlu Eğitim – Bilim dergisinin Kasım 2000 sayısındaki röportajında şunları söylüyor: “İttihat ve Terakki döneminde Sabetaycılığın fonksiyonunu üç yerde görüyorsunuz: İttihat ve Terakki, Mason locaları ve İslamî tarikatlar. Özellikle Melamilik ve Mevlevilik içinde yaygınlar. Bu üç ayrı grup Sabetaycıların siyasi yapısını belirliyor. Türkleştirme politikalarında Ermeni ve Yahudilerin devlet kadrolarından çıkartılması ile bu mevkiler Sabetaycıların eline geçmiştir. Bu da gayet kolay. Çünkü, birkaç lisan konuşabilen, Avrupa ile ilişkisi olmuş insanlar Sabetaycılar arasından çıkmıştır.“
Araştırmacı Yazar Soner Yalçın Beyaz Müslümanların Sırrı Efendi – 2 kitabında Garih’in mezarını yaptırdığı ve periyodik olarak ziyaret ettiği Küçük Hüseyin Efendi’nin ders aldığı Şeyh Cevdet Efendi’nin Yahudi dönmesi olduğunun Hüseyin Vassaf’ın Sefine-i Evliya kitabında (2. cilt, s. 334.) yazılı olduğunu belirtiyor.
Soner Yalçın yukarıda bahsettiğimiz zincirin bir diğer halkası Nakşibendi şeyhi Harun Hoca’yı ve tarikatçılığını ayrıntılı olarak anlatıyor. Hoca’nın asıl adı Aaron Kandiyoti. Aaron Kandiyoti’nin ailesi İspanya’dan Türkiye’ye göç etmiş Sefarad Yahudisi. Aaron 1931 yılında Çanakkale’nin Gelibolu İlçesinde doğuyor, daha sonra İstanbul’a geliyor ve İstanbul’a geldikten sonra Müslümanlığı kabul ediyor, Harun adını alıyor. Aaron Kandiyoti Müslüman olduktan sonra Arusi Tarikatı’nın şeyhi Aziz Çınar Efendi’ye bağlanıyor. Sonra, teyzesi aracılığıyla Edirne Yahudi cemaatinden Anna’yla Beyoğlu Zülfaris Sinagogu’nda evleniyor. Söylenenlere göre Anna’nın ailesi yoksul olup drahoma (başlık parası) vermemek için kızlarının Harun Hoca’yla evlenmesine izin vermişlerdi. Anna Kandiyoti Harun Hocayla evlendikten sonra dinini değiştirmiyor ama girdiği yeni çevreye uyum için, ‘Handan’ adını kullanıyor. İsmini değiştiriyor ama inancını hiç değiştirmiyor. Harun Hoca’yı Yahudi cemaati dışlıyor, ailesi ise İsrail’e göç ediyor. Harun Hoca zaman zaman İsrail’e ailesini görmeye gidiyor. Belki de Yahudi cemaatinden dışlanmanın ve ailesinin de uzak bir ülkeye taşınmasının etkisiyle Harun Hoca, kendine Mason Geometri Locası’nda yeni bir çevre yaratıyor. Müslüman kimliğini almak için gittiği doğum yeri Çanakkale’ye de, bu mason locasının üstad-ı muhteremi götürüyor, onu. Harun Hoca ilginç bir kişilik, başına kırmızı bir takke giyiyor ve bütün dergahları dolaşıyor. Dergah olarak kullandığı evinin bir odası, genellikle İstanbul ve İzmir’in zengin aileleriyle dolup taşıyor. Yemekler kadınlı erkekli yeniliyor, aynı odada zikir yapılıyor. Bu törenlere bazen şarkıcı Çelik’in annesi de katılıyor, güzel sesiyle ilahiler söylüyor. Gelmediği zamanlar sesinin olduğu kasetler dinleniyor. Kitapta Harun Hoca ile ilgili anlatılan bir efsane ise son derece ilginç: Arusi Şeyhi M. Aziz Çınar vefat ederken, Harun Hoca’ya verilmesi için son icazetini halifesi Celal Efendi’ye bırakmış. Fakat Celal Efendi, “Yahudi dönmesi”e icazet mi verilir’ diyerek vermemiş. O gece Celal Efendi vefat etmiş. Diğer Halife Bahaeddin Efendi korkusundan bu icazeti Harun Hoca’ya ulaştırmış! Harun Hoca da bu icazetle Arusi şeyhi olarak tasavvuf aleminde yerini almış.
Soner Yalçın kitabında bir başka iddiayı da naklediyor: Harun Hoca Doktor Nâzım’ın torunu Tülin Hanım’ın şeyhidir! Tülin Hanım, Harun Hoca adına İzmir Doğançay köyüne bir aşevi yaptırmış. Dr. Nazım yakın tarihimizin önemli simalarından birisi. Osmanlı döneminde iki kez idama mahkum edilip affedilmiş ancak Cumhuriyet döneminde üçüncüsünden kurtulamamış. Soner Yalçın birinci “Efendi Beyaz Türklerin Büyük Sırrı” kitabında Yalçın Küçük, İlgaz Zorlu, N. Rıfat Bali, Gani Gönüllü, Hrant Dink ve Mehmet Şevket Eygi’nin makale, kitap ve sitelerde Doktor Nâzım’ın Sabetayist olduğunu yazdıklarını ancak Yahya Kemal Beyatlı’nın Doktor Nâzım’ın babasının Selanik Türklerinden olduğunu belirttiği anlatıyor. Yani Dr. Nazım’ın Sabetayistliği konusunda tam bir fikir birliği olmadığı anlaşılıyor.
Üzeyir Garih ve Harun Hoca’nın ikisi de masondu. Peki Küçük Hüseyin Efendi’nin müridi Üzeyir Garih ile Harun Hoca (Aaron Kandiyoti) tanışıyorlar mıydı? Yalçın bunun kesin yanıtını veremiyor sadece bir bilgi veriyor: Harun Hoca’nın müridi, daha önce İsrail’deki gazinolarda program yapmış olan Selanikli Hakan Uluğ, Üzeyir Garih’i anma gecesinde İbranice ilahiler söylüyor.
Bu arada Harun Hoca 28 Haziran 1993’te ölür ve cenaze namazını Nureddin Cerrahi Tarikatı şeyhi Sefer Dal Efendi kıldırır. Küçük Hüseyin Efendi’nin (ölm. 1930) halifesi şeyh Ömer Fevzi Mardin (ölm. 1965) ve Mustafa Aziz Çınar’ın (ölm. 1979) yanına defnedilir. Namazı kıldıran şeyhin bağlı olduğu Cerrahi tarikatı ile ilgili ilginç bir bilgi: Tarikatın California’daki Dergahı’nın başındaki Şeyh Ragıp aslen Amerikalı. Yahudi olarak doğmuş ve yıllar sonra Müslüman olmuş Yahudi dönmes, eski adı Prof. Dr. Robert Frager. New York’taki dergah toplantılarına, çevredeki kiliselerden, sinagoglardan da temsilciler, gruplar katılıyor. Aralarında papazlık ve hahamlıktan gelip müslüman olan dervişler de dikkat çekiyor.
Küçük Hüseyin Efendi’nin halifesi Arusi şeyhi Ömer Fevzi Mardin üzerinde epeyce durmak gerekiyor. Çünkü ilişkilerin ucu sonunda önemli bir isme, Fethullah Gülen’e kadar uzanıyor.
Bugün “Mardin” soyadı, hemen herkesin bildiği Betül Mardin, Şerif Mardin, Arif Mardin gibi Ömer Fevzi Mardin’in akrabalarını hatırlatıyor. Ömer Fevzi Mardin, Boğaziçi, Stanford ve Sabancı üniversitelerinde görev yapan Prof. Dr. Şerif Mardin’in amcası. Şerif Mardin dünyaca ünlü bir sosyolog. Said-i Nursi’yi öven 1989 yılında Amerika’da İngilizce olarak yayınlanan ve 1992 yılında Türkçe’ye çevrilen bir kitabı var. Bu yüzden Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) üyeliği veto edilen Şerif Mardin “Benim işim toplumu belirleyen olguların arkasındaki dünyayı incelemek. Din de bu olguların en önemlisi. Doğal olarak aynı şey tarikat ve cemaatler için de geçerli. Türkiye’de Nakşibendiliği bilmeyen Türkiye’den bir şey anlayamaz” diyor.
Artık biliniyor: Türk siyasetinde bir kişi, parti kurmayı veya genel başkanlığa aday olmayı düşünüyorsa, mutlaka ABD’ye gidiyor. Öyle sadece ABD’ye gitmekle de olmuyor bu işler, gidenlere bir de çeşitli güçlü isimlerle ve lobilerle ilişki kurduracak, derdinizi anlatmanıza vesile olacak, özellikle oradaki Yahudilere yakın bulunan, onların güvenini kazanmış biri lazım. Bu konuda Türkiye’de, öldürülünceye kadar, Üzeyir Garih ile ABD’de Ahmet Ertegün kilit adam oluyorlar. Ahmet Ertegün, Ömer Fevzi Mardin’in yeğeni olan Arif Mardin’in ABD’de Atlantic plak şirketinde iş ortağı. Ahmet Ertegün’ün eşi Macar asıllı bir Yahudi ailesinin kızı. Ahmet Ertegün’ün babası Münir Ertegün bir zamanlar Washington elçimizdi. İki Ertegün’ün mezarı da Üsküdar’daki Özbekler Tekkesinde. Münir Ertegün’ün ağabeyi Özbekler Tekkesi şeyhi Ata Efendi îlluminate” üyesiydi; tıpkı, “manevî cihazcı” ve “ilim yaymacı” İstanbul Valisi Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay gibi. Bu konuya ilerde tekrar döneceğiz. Bu arada İlluminati’nin 1776 da Kabalacıların kurduğu dünyayı yönetme amacı güden bir tarikat olduğunu belirtelim. Şeyh Ata Efendi ayrıca 33. dereceden masondu. Özbekler Tekkesi’nin son dönemine Küçük Hüseyin Efendi vasıtasıyla Nakşiliğin Halidiyye Kolu egemen olur. Özbekler Tekkesi binası günümüzde, “Münir Ertegün Tarih Araştırma Vakfı”nı barındırıyor. Vakfın açılışını 1994 yılında ABD’nin en tanınmış Yahudi politikacılarından, eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger yapıyor. Sabetayist/Karakaşilerin Bülbülderesi Mezarlığı Özbekler Tekkesi’nin hemen bitişiğinde. Münir Ertegün ABD’de öldükten iki yıl sonra cenazesi Türkiye’ye Amerikan zırhlısı Missouri ile gönderilecek kadar önemli bir şahsiyet.
Ömer Fevzi Mardin de çok önemli ve ilginç bir kişilik. Örneğin o, Eva Peron ölünce gıyabında cenaze namazı kıldıran bir şeyh. Anneannesi Fransız. Ömer Fevzi Mardin’in ev sohbetlerinde, şimdi pek çok kişiye fazla bir şey ifade etmese de, mason Prof. Süheyl Ünver ve Mehmet Ali Ayni gibi döneminin önemli bürokratları, gazetecileri yer alıyor. Toplantılarda Kur’an Türkçe okunuyor. Şeyh Ömer Fevzi Mardin’in müritlerinden biri Türk siyasal hayatının renkli isimlerinden Mail Büyükerman. Büyükerman “Birinci Otuz” kitabında İncil, Zebur, Tevrat ve Kur’an’ın ortak yönlerini inceliyor. Bu kitabın meydana gelişinde üstadının ona öğrettiklerinden çok istifade ediyor. Önsözünde “Üstadım büyük insan Ömer Fevzi Mardin’i rahmetle anarım” diyor.
Ömer Fevzi Mardin’i asıl ilginç kılan 1942 yılında Kadıköy’de kurduğu, İlahiyat Kültür Telifleri Derneği. Çünkü derneğin amacı, “Dinler Arası Diyalog.” Bu bize Garih tarafından büyük destek gören Fethullah Gülen’in Dinler Arası Diyalog’unu hatırlatıyor. Onu gelecek yazılarımızda irdeleyeceğiz. Hikâyeye devam edelim. O dönemde Kitab-ı Mukaddes Yayınevi’nin sorumlusu Dr.Lee Mc Gallum bir mevlit kandilinde Süleymaniye Camii’ne gidip tebriklerde bulunurken, ünlü mevlithan Kani Karaca da Musevi Sinagogu’na giderek okunan Hallilere elleriyle ritim tutuyor. Pek çok Musevi de Ömer Fevzi Efendi’yi ziyaret ediyor. Ömer Fevzi Mardin’i bir gün aile dostu, ünlü sabetayist gazeteci Ahmet Emin Yalman ilginç bir isimle tanıştırıyor. Evangelist rahip Dr. Buchman’la. Bu arada o yıllarda, Ahmet Emin Yalman, Rahip Dr. Buchman ve Fener Rum Patriği Athenagoras komünizmin yıkılması için birlikte Eyüp Sultan Camii’ne dua etmeye gittiklerini de hatırlatalım. Yalman ve Buchman’a ilerde tekrar döneceğiz. Bu tanışmanın ardından Ömer Fevzi Mardin, 1949 yılında Evangelistlerin İsviçre’deki şatosunda iki ay kalıyor. Ve oradaki toplantıda yaptığı konuşmada Amerika’yı şöyle anlatıyor: “Babil’den dünyaya dağılmak için yayılan ırklar sanki Allah’a hizmet için Amerika’da buluşuyor ve en özgür demokrat koşullar içinde birleşiyor.” Babil’den dünyaya dağılmak için yayılan ırk kim? Yahudiler.
Ömer Fevzi Mardin, İsviçre’den dönünce Mehmetçik’in Kore’ye gitmesini savunan “Kore Savunmasına Katılmamızda Dini ve Siyasi Zaruret” kitabını yazıyor. Rahip Buchman ise savaştan sonra gittiği Güney Kore’de, Moon Tarikatını kuruyor. Buchman dünyanın değişik ülkelerine Hıristiyanlık Kilisesi olarak gitmenin olanaksızlığını görmüş ve her dinden, her milliyetten insanlarla ilişki kurmak üzere entel örgütleri oluşturmuştu. Yani “Dinler Arası Diyalog”tan yola çıkılarak gelinen ortak nokta bu oluyor. Soner Yalçın’ın “Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı Efendi- 2” kitabında bu hikaye “Dününü bilmeyen bugünü hiç anlamaz” notu düşülerek anlatılıyor.
Ömer Fevzi Bey, şeyhi Küçük Hüseyin Efendi’nin Azra Garih ile olan yakın dostluğunu hatırlatarak çevresine, “Hepimiz aynı Allah’ın kullarıyız. Hidayet ancak ve ancak Allah’ın elindedir. İnsanların içindeki inancı ancak Allah bilir. Biz sadece sevgi ve saygı göstermekle mükellefiz” şeklinde telkinlerde bulunduğu rivayet ediliyor. Yahudilere tedirgin yaklaşan diğer Müslüman cemaatlerle kıyaslandığında (Üstelik 2. Dünya Savaşı ortamında Hitlerciliğin Türkiye’de prim yaptığı ortamda) Küçük Hüseyin Efendi gibi Ömer Fevzi Mardin’in Musevilik’le ilgili görüşleri hayli dikkat çekici. Nitekim Ömer Fevzi Mardin’in 1950′de neşrettiği Kur’an-ı Kerim’in mevzulara göre tasnifinin şerhli Türkçesinde de bunu görmek mümkün:
“…Allah’tan başka kimse kendiliğinden değil bir milleti, hatta bir ferdi bile tahkir, tezlil etmek hakkını haiz değildir. Allah filan kavme ağır tenkitte bulunmuştur diye onlara karşı aynı lisanı kullanmak kimsenin hakkı ve haddi değildir. (…) Museviler ta bidayetten itibaren ıstırap çekerler, fakat dertlerinin ilacı da ıstıraptır. Allah’a sarıldıkça ıstıraptan kurtulmuşlar, gaflete düştükçe ıstıraba uğramışlar, yine Allah’a sarılmaya mecbur olmuşlardır…“
Aynı kitabın “Te’dip iradesi tecellisi” başlıklı bölümde Yahudilerle ilgili aşağıdaki te’dip (yola getirme, terbiye etme) ayetlerinden bahisle:
“Yahudiler dediler ki: “Allah’ın eli bağlıdır.” Kendi elleri bağlandı/elleri bağlanasıcalar! Söylemiş oldukları lakırdı yüzünden lanetlendiler. Söylediklerinin aksine, Allah’ın iki eli de alabildiğine açıktır: dilediği gibi bağışta bulunur. İnan olsun ki, Rabbinden sana indirilen, küfür ve taşkınlık yönünden onları iyice azdıracaktır. Onların arasına, ta kıyamet gününe kadar düşmanlık ve nefret atmışızdır. Ne zaman savaş için bir ateş yaksalar, Allah onu söndürür de onlar yeryüzünde yine bozgunculuğa koşarlar. Ama Allah, bozguncuları sevmez.” (Maide 64)
“Eğer Allah’a, peygambere ve ona indirilene inanmış olsalardı, küfre sapanları dostlar edinmezlerdi. Ama onlardan birçoğu yoldan sapanlardır.” (Maide 81)
“Ve onları yeryüzünde birçok ümmetlere böldük. İçlerinde barışsever iyiler vardı ama böyle olmayan aşağılıklar da vardı. Belki dönerler ümidiyle onları güzelliklerle de kötülüklerle de imtihana çektik.” (Araf 168)
“İsrailoğullarına denizi geçirttik. Özel putlarına tapan bir topluluğa rastladılar. Bunun üzerine: “Ey Musa, dediler, bunların ilahları olduğu gibi sen de bize bir ilah belirle.” Musa dedi: “Siz cahilliği sürdürmekte olan bir toplumsunuz.” (Araf 138)
açıklama getiriyordu: “Dikkat: Fakat iyi dikkat edelim ki: bu lanet; Hazret-i Davud veya Hazret-î İsa tarafından değil, Allah tarafından edilmiştir. Allah, ettiği lanet için Hazret-i Davud ve Hazret-i İsayı ifade vasıtası olarak kullanmıştır. Şimdi, Allahtan gayri hiç kîmse, (Nebî olsun, velî olsun, her kim olursa olsun) kendiliğinden değil bir milleti, hatta bir ferdi bile tahkir, tezlîl etmek hakkını haiz değildir. Bu hak; yalnız Allahındır. insanların Rabbı; Allah-azîmüşşanındır. Yaradan, yaşatan O dur; O ister azarlar, ister över, hak O’nundur, mahluk O’nundur. İnsanlara düşen vazîfe; bîr insan veya kavim hakkında Allah’ın ettiği muahaze veya medihden ibret, hisse, ders almak, muahaze edilen hallerden, hareketlerden kaçınmak, övülenlerine doğrulup özenmektîr. Yoksa, Allah falan kimseye veya falen millete ağır tenkitte bulunmuştur diye onlara karşı aynı lisanı kullanmak, aynı tavrı takınmak kimsenin hakkı, haddi değildir. Bundan büyük küstahlık, terbiyesizlik olmaz. İyi bilelim ki böyleleri; azarlanıp muahaze edilenden daha tehlikeli bir gaflete kendini kaptırmıştır. Allanın gayreti; kulu kula ezdirmeğe, hırpalatmağa müsait değildir. Musevî mukaddes kitabında bir Allah kelamı vardır. Meali sudur. ‘Sen, harab ettin, gel şimdi de sen harab edileceksin.’ buyurulduğu gibi böyle küstahlara da bir gün Allah; (sen hırpaladın gel şimdi de sen hırpalanacaksın) diye hakkında gazab izhar edebilir. Hakikat sudur : Allanın kulunu tahkîr eden; Allaha hürmetsizlik etmiş olur. Allanın kulunu inciten; Allah’ı incitir. Kula eziyet eden, Allaha eziyet eder. İnsanlara düşen vazife, cümle hakkında salah niyazıdır; Şimdi su ayet-i kerîmeyi okuyalım: (5_14)_: ‘Mîsak ve ahidlerinde durmamaları sebebiyle onlara lanet ettik, ve kalplerini katı kıldık. Kelamı (Tevratı) tağyir ve tahrif ederler. Onda zikr ve ihtar olunan şeyden nasiblerinî unutup terk ederler. Sen onların hıyanetlerine daima muttali olursun. Onlardan ancak pek azı hiyanet etmezler. [Fakat] onlara af ve saftı ile muamele et, Allah-ü taala iyilik ve ihsan edenleri sever’ İşte : Cenabı Hak ayet-î kerîmede de ayni muahazayı tekrar ediyor ve Peygamber efendimize (sen de onların hiyanetlerine daima muttali oluyorsun) buyuruyor. Fakat sen onlara af ve müsamaha ile muamele et dîye îkaz ediyor. Demek ki tenkît ve takbih hakkı yalnız Allahındır. Kulun kula fena muamelesine cevaz yoktur.“
(Not: Kur’an’da Yahudilerin lanetlenip lanetlenmedikleri konusu KURAN’DA YAHUDİLER sayfamızda Mardin’in yorumlarından çok daha basit ve çok daha akla uygun şekilde irdelenmiştir. B. Pakman)
Ömer Fevzi Mardin ayrıca Türkiye Musevileri için pek de huzurlu olmayan Varlık Vergisi’nin uygulandığı 1940′larda “Musevilere Çıkış Yolu” isimli bir de kitap neşrediyor ve o yıllarda zorda kalan Musevilere yardım edilmesini tavsiye ediyor. Neden sadece Musevilere? Neden gündemde diğer azınlıklar, Rumlar, Ermeniler yok?
1940′lı yıllarda Ömer Fevzi Mardin’in Yahudiler hakkında yaptığı tüm bu olumlu düşüncelerden ve özellikle Dinler Arası Diyalogçu oluşundan Garih’in haberdar olmamış olması düşünülemez. Üzeyir Garih’in babasından kalma Şeyh Küçük Hüseyin Efendi bağlılığı dışında Ömer Fevzi Mardin’in söz konusu özellikleriyle Üzeyir Garih’in ilgisini çekmemesi olası görünmüyor.
Şeyh Ömer Fevzi Mardin müritlerini “Amerikan hayranı” yapmak, Amerika sevgisi kazandırmak için neler söylemiyor ki; güya ABD Başkanı Franklin Roosevelt, Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’nin dervişanından Washington Büyükelçisi Münir Ertegün vasıtasıyla gizlice ihtida etmiş (başka bir dinden çıkıp Müslüman olma). Zaten bu nedenle, Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’nin müridi olduğu için, Başkan Roosevelt, kendisine 54 veya 55 santim mesafeden ateş eden suikastçının kurşunlarından kurtuluvermiş!
Yukarıda bahsi geçen “Dinleri Birleştiren” Moon Tarikatı Kurucusu Evangelist rahip Dr. Buchman’a tekrar dönelim. Buchman’ın yakın dostu sabetayist Ahmet Emin Yalman 1 Aralık 1951′ de, “Avrupa ve Dünya Federasyonu Fikrini Yayma Cemiyeti”ni kuruyor. Kurucular arasında Salamon Adato dikkati çekmektedir. Avukat Salamon Adato 1946 ve 1950 seçimlerinde yüksek oy oranları ile seçilerek, TBMM 8. Dönem ve 9. Dönem’de DP İstanbul milletvekilliği yapmış, böylece Cumhuriyet’in çok partili seçim ortamında seçilerek Meclis’e giren ve ayrıca bir muhalefet partisinden seçilen ilk gayrimüslim milletvekili olmuş Yahudi asıllı Türk siyasetçidir. DP iktidara geldiğinde, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın Amerikan Yahudi Komitesi (AJC – American Jewish Committee) tarafından davet edilmesinin sağlanmasında destek olmuştur. Meclis’te yaptığı en önemli girişimlerden biri, 1938 yılında kabul edilen ve cemaat vakıfları mütevelli heyetlerinin Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından atanmasını öngören kanunu değiştirterek, seçimlerin cemaat üyeleri tarafından yapılmasını sağlayan yasayı kabul ettirmiş olmasıdır. Böylece 1931 yılından beri boş olan hahambaşılık makamı için seçim yapılmasını sağlamıştır. 25 Ocak 1953 günü düzenlenen ve Rafael Saban’ın Hahambaşı seçilmesiyle sonuçlanan seçimi bizzat yönetmiştir. Öncesinde, 2 Dünya Savaşı yıllarında Sarayburnu açıklarında demirleyen ve Yahudi Soykırımı’dan kaçmış Romanya göçmenlerinin bulunduğu Struma gemisindekiler için, cemaat ileri gelenlerinden aile dostu Simon Brod ile birlikte girişimlerde bulunanlar arasında yer almıştır.
11 Ekim 1951′de Said-i Nursî’nin avukatı Seniyüddin Başak, Emekli Kurmay Albay Vehbi Bilimer liderliğinde İlim Yayma Cemiyeti kurulur. İlim Yayma Cemiyetine en büyük destek masonlardan gelir; yönetimde masonlar vardır. 9 Kasım 1967 de Murat Locasına Moşe Şalom ile birlikte giren tüccar Mazhar Çelebi gibi. Soner Yalçın’a göre Sabetayizm ve Masonluk içiçe. İlim Yayma Cemiyeti’nin kuruluşundan altı gün sonra, İstanbul Samatya’da ilk imam-hatip okulu açılır. 11 Kasım 1966 da “Manevî Cihazlanma Derneği – Cemiyeti” kurulur. Başkanı dönemin İstanbul valisi ve aynı zamanda İlim Yayma Cemiyeti’nin de kurucusu olan Prof. Fahrettin Kerim Gökay’dır. Fahrettin Kerim Gökay’ın üniversitede asistanı, annesini Sabetayist mezarlığı olarak bilinen Bülbülderesi Mezarlığına (BAKINIZ BU KONUDAKİ AYRINTILI ARAŞTIRMAMIZ: http://bpakman.wordpress.com/yurdum/mezarlarinda-olduklari-gibi-gorunebilenler/ ) defneden Sabetayist Mazhar Osman Usman ise Aydınlar Ocağı’nın 30 numaralı kurucusuydu. İlginçtir ki yukarıda adı geçen Evangelist Rahip Dr. Frank Buchman’ın 1938′de Amerika’da kurduğu derneğin adı da “MRA Moral Re Armement” yani Manevî Cihazlanma Derneği idi. Soğuk savaş döneminde her ne yapılıyorsa Amerika’nın isteği doğrultusunda komünizmle mücadele için yapılıyordu.
Garih bir gece Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşamış Şeyh Yahya Efendi’yi rüyasında görür. Garih’e rüyasında görünen Şeyh Yahya, kendisinden Beşiktaş’taki dergahını onarıp ihya etmesini ister. Garih bu olayı Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan’ın başdanışmanı, Refah Partisi Adana eski Milletvekili Ertan Yülek’e şöyle anlatır: “Rüyamda Yahya Efendiyi gördüm. Çırağanda evinin bulunduğu arsayla ilgili, o arsayı al orayı şenlendir, bizim mezara da bak dedi. Ben de onun üzerine bu arsayı aldım.” Bu isteği yerine getiren Garih, evini de Şeyh Yahya Dergah’ına kısa bir mesafede yapar, yıllarca bu evde oturur. Ertan Yülek Garih için çok ilginç bir iddiada bulunuyordu: “Garih çok eski bir dostumdu. Beşiktaş’ta bulunan Yahya Efendi Dergahı’na tabi olduğunu düşünüyorum.“ Şeyh Yahya Türbesi İstanbullu denizcilerin uğrak yeri olur.Yahya Efendi ismi etrafında adeta bir efsane örülür. Denizciler, Boğaz’ı koruyan dört manevi bekçiden birinin Şeyh Yahya olduğuna inanırlar. Öte yandan İstanbul’un gayr-ı müslim denizcileri de saygılarını eksik etmezler. Yahya Efendi ile ilgili hikayelerin kahramanları arasında pek çok Hıristiyan da yer alır. Hatta Şeyh, bazı Rum denizcilerin Müslümanlığı kabul etmesine de vesile olur. Beşiktaş Rum Metropoliti’nin de Yahya Efendi’nin Hıristiyanlara gösterdiği ilgiden ötürü zaman zaman dergahı ziyaret ettiği rivayet edilir.
Artık Soner Yalçın’ın yazısında sıkça adı geçen zinciri sıralamanın zamanı geldi. Söz konusu zincirde içiçe geçmiş Küçük Hüseyin Efendi, Ömer Fevzi Mardin, Mustafa Aziz Çınar, Harun Hoca (Aaron Kandiyoti), Azra Garih, Üzeyir Garih ve Fethullah Gülen, Abdülaziz Bekkine, Mehmet Zahit Kotku halkalarından oluşuyor.
Abdülaziz Bekkine (1895-1952) “Bu dünya’ya kiracı gibi yerleş. Ev sahibi gibi yerleşirsen, gitmesi zor olur.” diyen bir hoca. Şeyh Küçük Hüseyin Efendi müritlerine, ölümünden sonra Nakşibendiliğin Gümüşhanevi Tarikatı şeyhi Abdülaziz Bekkine’nin dergâhına bağlanmalarını tavsiye ediyor. Nitekim Azra Garih’de öyle yapıyor. Sonunda Garih’in türbesini onardığı Şeyh Yahya Efendi Dergahı’nın son şeyhlerinden Abdulbakıy Öztoprak ile Küçük Hüseyin Efendi’nin müritlerinin büyük bir kısmının Abdülaziz Bekkine’nin halefi Mehmet Zahit Kotku’ya intisap ettiği (bağlandığı) söyleniyor.
Abdülaziz Bekkine Garih ve Necmeddin Erbakan’ın şeyhlerinin kesişme noktası oluyor. Üzeyir Garih, Kotku müritlerinden Korkut Özal ile aynı sınıfta okuyor. Necmettin Erbakan’ın da şeyhi Mehmet Zahit Kotku. Yani zincirin bir diğer halkası. Yani Necmettin Erbakan’ın Üzeyir Garih’le dostlukları üniversite yanında yollarının dergahlarda kesişmesinden kaynaklanıyor. Garih 12 Ağustos 1996 Can Kıraç’a şunları anlatır: “1951 yılında İTÜ`yü ikincilikle bitirdikten sonra, Prof. Selim Palavan`ın kürsüsüne asistan oldum. Selim Palavan, Necmettin Erbakan`ın da profesörüydü. 33 günlük bir asistanlık devrem vardır. Bu 33 gün içinde babam vefat etti. Özel bir şirkette 4 misli maaşla iş bulunca asistanlığı bıraktım. Çünkü ailemi geçindirmek mecburiyetindeydim. Necmettin hoca beni sever ve başarılı bulurdu. Motor sınavında en başarılı öğrencisi ben olmuştum. Otomobil kullanmayı da Hürriyet-i Ebediye Tepesi`nde bana Erbakan hoca öğretmişti. Hoca o zaman da dindardı. Gayrimüslim olduğum için bana hiçbir zaman ayrıcalık yapmamıştır. ” Garih’in ortağı İshak Alaton anlatıyor: “1970 li yıllarda bir ara Necmettin Erbakan’ın kabinesi vardı. Milli Selamet Partisi zamanı. Hatta o zaman da hatırlıyorum, hiçbir problemimiz olmadığı gibi ithalat lisansları olayı vardı. Ve Üzeyir bunu müthiş bir melekeyle hallediyordu. Ankara’ya gidiyordu ve derdini anlatabiliyordu. Ve sordum bir gün: “Bunu nasıl hallediyorsun?” “Çünkü” dedi “Teknik Üniversite’de ben Erbakan’ın asistanlığını yaptım.” Masonların partisine üye olamayacağını, parti tüzüğüne dahi koyan Milli Selamet Partisi’nin lideri Erbakan nasıl oluyor da, Üzeyir Garih gibi en üst dereceden, 33. dereceden bir masonla çok iyi arkadaş olabiliyor ve hatta oğlu Fatih Erbakan’ın 2003 deki düğün organizasyonunu iki Yahudi ailesinin sahibi olduğu, daha çok Yahudi çocuklarının on üçüncü yaş kutlamalarını, yani Bar-Mitzva törenlerini organize eden, Dalya Akkohen ve İvet Adut’un, Da-Vet adlı bir organizasyon şirketine yaptırıyor sorularının yanıtları da burada yatıyor. Üstüne üstlük Erbakan’ın nikah şahidi Prof. Bedri Karafakioğlu’da mason. Yalçın’ın iddiasına göre Necmettin Erbakan’ın 1996’da iktidara gelmesinde Üzeyir Garih’in ABD’deki Yahudi lobisindeki ve Türk Silahlı kuvvetler üzerindeki etkinliği yardımcı olmdu. Erbakan’da buna karşılık İsrail ile anlaşma imzaladı.
Bu arada Soner Yalçın’a göre Koç’un üst düzey yöneticilerinden Can Kıraç’ın eşi Nazlı Kıraç Küçük Hüseyin Efendi’nin akrabası ve eşiyle Şeyhin mezarını düzenli ziyaret ediyorlar. Ancak araştırmalarım gösteriyor ki Can Kıraç’ın eşi Nazlı Kıraç değil İnci Kıraç ve kendisi Şeyh Hüseyin Efendi ile akraba olmadığını belirtiyor. İnci Kıraç baba tarafından Osmanlı ulemasından Çerkeşi-zadelere mensup. Halveti tarikatinin Çerkeşi Kolu`nun kurucusu Şeyh el Hac Mustafa Efendi, İnci Kıraç`ın büyük dedesi. Çerkeş Şeyhizadeler olarak bilinen aile. İnci Kıraç`ın annesi Behire Hanım, Küçük Hüseyin Efendi`nin halifesi Sandıklılı Mehmet Emin Efendi`nin müridiydi. Behire Hanım`ın kızı Saffet Hanım da Emin Efendi`nin mubibbesi. Emin Efendi`nin kabri, Küçük Hüseyin Efendi ile Fevzi Çakmak`ın kabrinin arasında. Behire Hanım, oğlu Tevfik, kızı Nedret ve damadı Nüzhet Atav aynı yerde yatıyor. Kıraçların söz konusu mezar ziyareti bu nedenle olmalı.
Nakşibendi Şeyhi Mevlana Küçük Hüseyin Efendi kanalı, Türkeş ve Garih’in yollarını da bir noktada buluşturuyordu. Türkeş, Garih’in büyük saygı duyduğu ve mezarının yanı başında bıçaklanarak can verdiği Küçük Hüseyin Efendi’nin halifesi Ömer Fevzi Mardin’in kurduğu Arusi Tarikatı’na yakın bir isimdi. Türkeş’in siyasi kimliğinin yanı sıra ruh dünyası da ilginçti. Türkeş’in bazı cemaat liderlerini ve tarikat şeyhlerini gizlice ziyaret ettiği ülkücü camia içerisinde konuşuluyordu. Türkeş’in çok yakın çevresinin bildiği bu ilişkiler vefatından sonra parça parça da olsa ortaya çıktı. Türkeş’in büyük yakınlık duyduğu tarikatlerden biri de Arusilik’ti. Türkeş, Küçük Hüseyin Efendi’nin müritlerinden Ömer Fevzi Mardin’in kurduğu Arusiliğin şeyhleriyle 1960′lardan vefatına kadar görüştü. Türkeş 1964 senesinde Soner Yalçın’n sıkça tekrarladığı ilişkiler halkasında yer alan Mustafa Aziz Çınar’a gider ve birlikte akşam yemeği yerler. Bir ara Türkeş şeyhe siyaset yolu ile memlekete hizmet etmek arzusunda olduğunu ifade eder. Aldığı yanıt aynen şöyledir: “Alparslan Bey, siz siyaset yapmıyorsunuz. Sizin yaptığınız vatan müdafiiliğidir. Bu yolda hizmete devam ediniz.” Türkeş – Garih dostluğu Alarko Alamsaş fabrikasında ülkücü sendika MİSK’in başlattığı grevde kendisini gösterir. Grevi sona erdirmek isteyen Garih çareyi Ankara’ya gidip Alpaslan Türkeş ile görüşmekte bulur. Türkeş, Garih’e belirlenen bir günde Alamsaş’a geleceğini ve kendisini ziyaret edeceğini söyler. Türkeş, aradan çok fazla bir süre geçmeden Alamsaş’ı ziyaret eder. Olayın devamını Garih şöyle anlatır: “ Sözleştiğimiz gün ve saatte geldi Türkeş Bey. Fabrikadan içeriye onun girdiğini gören işçiler şaşırdılar. Alparslan Türkeş içeride bizlerle sohbete koyuldu; ama bilirsiniz, bu tip sohbetler kısa sürede malzeme tüketir, bizde de beş dakikada öyle oldu. Rahmetli, ‘Şimdi hemen çıkarsam konunun ciddiyeti tam anlaşılmaz; siz iyisi mi bana bugünün gazetelerini getirin’ dedi ve iki saatini fabrikada geçirdi. Dışarı çıktığında, işçiler, MHP liderini alkışladılar. Grev de ertesi gün sona erdi.“
Türkeş’in Türk Musevileriyle dostane ilişkisi bu olaydan sonra da sürer. 1992 yılında Sefarad Yahudilerinin Osmanlı topraklarına kabul edilmelerinin 500 üncü yılıdönümünü kutlayan 500 Yıl Vakfı’nın etkinliklerinin açılışının yapıldığı bir toplantıda MHP Lideri Türkeş, Vakfın Başkanı Jak Kamhi tarafından büyük bir saygı gösterisiyle karşılanır. “Tanrı Dağı kadar Türk, Hıra Dağı kadar Müslümanız” sloganını parti sloganı olarak benimsetmiş, milliyetçi, mukaddesatçı, Türkçü Türkeş açılışın onur konukları arasındadır. Sözkonusu toplantıya İsrail Cumhurbaşkanı Herzog’un yanı sıra Prof. Bernard Lewis de katılmıştır. Türkeş, İstanbul’un Balat semtindeki tarihi Ahrida Sinagogu’nun restore edildikten sonra gerçekleşen açılış töreninde de şeref davetlisi olarak yerini alır.
Yalçın’ın verdiği bir başka Sabetayist Tarikatçı örneği de İshak Dede. Karakaş Sabetaycı’larının önemlilerinden olan, İshak Dede Mevlevîliğe intisabından bir süre sonra Selanik Mevlevîhanesi’nin postnişinliğine yükselir. Aynı zamanda güçlü bir Sabetaycılık eğitimi de alan İshak Dede, Sabetaycı geleneği ve inancı gizliden güçlü bir şekilde sürdürür. Sabetaycılar içerisinde hahamlık (Ogan) mevkiine yükselir. Selanik’teki Sabetaycı mezarlığının bitişiğinde olan mevlevîhanenin şeyhi olarak maruf günlerde Mevlevi ayin ve erkânını sürdürdüğü gibi, bu mevlevîhanede çifte kimlikli müritleriyle birlikte gizliden Sabetaycı ayinlerine de devam eder. Mübadele sonrasında İzmir’e yerleşir.
Sabetayistlerin Kapancı koluna mensup Mehmed Esad Efendi’nin neredeyse gitmediği tarikat kalmaz: Şazelî, Kadirî, Şabanî, Nakşibendî…Yaşamı boyunca altı kez hacı olur. Sonunda, dönemin ünlü sufîsi, İstanbul Yenikapı Mevlevîhanesi şeyhi Osman Salaheddin Dede’ye bağlanır. Osman Salaheddin Dede daha sonra Sultan II. Abdülhamid’in tahta çıkmasını sağlayan en kilit isim olur. Soner Yalçın’a göre Mehmed Esat Efendi’nin Mevleviliği tercih etmesinin nedeni tasavvufun Tanrısı ile dindarın Tanrısının birbirinden mahiyet olarak farklı, ayrı olması. Dindara göre Tanrı ile âlem birbirinden farklıdır; mistik inanca göre ise vücut birliği vardır. Benzer düşünce Kabala’da da var. Kabala düşüncesi, Tanrı’nın “her şeyi” yaratıp bırakmadığını, 0 “her şey”in “Tanrı’nın bizzat kendisi” olduğunu savunuyor. Bu konu bundan sonraki yazılarımızda daha geniş şekilde açıklanmaktadır.
Başka örnekler de vardı, Musevîlik’ten dönüp Kütahya Mevlevîhanesi postnişini olacak kadar yükselen Şeyh Hasan Dede gibi.
Soner Yalçın’a göre Nur hareketinin en önemli liderlerinden Fethullah Gülen her fırsatta Garih’i özel ofisinde ziyaret ediyor, birbirlerine hediye veriyorlar. Gülen amber tesbih, ipek halı Garih ise, tarihi kandil hat eserleri veriyor. İlişkileri Gülen ABD’ye gidip orada yaşamaya başladığında da sürüyor. Soner Yalçın Türkiye’nin en çok tartışılan din adamlarından biri olan Said-i Nursi’nin ve dolayısıyla Fethullah Gülen’in de Yahudi öğretisi Kabala’dan etkilenmiş olabilir mi, sorusunu soruyor kitabında. Bu etkilenme bundan sonraki yazımızda geniş şekilde incelenmektedir. BAKINIZ
Garih’in iyi ilişkiler içinde olduğu İslami kesim arasında TGRT’nin yanı sıra Türkiye gazetesinin patronu olan Enver Ören de vardır. Enver Ören, Nakşibendi Şeyhlerinden Seyyid Abdulhakim Arvasi’nin manevi talebelerinden Hüseyin Hilmi Işık’ın damadıdır. H. Hilmi Işık, dışardan ‘Işıkçılık’ olarak nitelendirilen çevrenin en önde gelen ismidir. Emekli Albay Hüseyin Hilmi Işık askeri okullarda kimya hocalığı yapmıştır. Dini konularda pek çok kitabı bulunuyordu. Tasavvufu benimsemeyen İslam çevrelere karşı sert sayılabilecek görüşleriyle tanınıyordu. Bu çevrenin belirgin bir özelliği de devlete her zaman yakın bir çizgi içinde olmalarıydı. Işıkçılığın, Selefi akımlara karşı devlet tarafından desteklendiği de iddia ediliyordu.
Sabetayistler geleceğine inandıkları Mesihleri gelene kadar, yaşadıkları toplumu müslüman olduklarına inandırmak için Müslüman ismi almış, Müslümanlar gibi dini inançlarını yerine getirmiş vb ritüelleri yapıyorlardı. Bu görüntü içinde Tarikatlara, Tekkelere-dergahlara gitmek de vardı. Yoksa Yahudi Kabalasına yakın buldukları için mi sufi dergahlarına gidiyorlardı?
Soner Yalçın’ın gelmek istediği nokta şu: Türk siyasal hayatında sabetayistler sadece solcular arasında aranmamalı. Muhafazakar kesim, sağcı partilerin içinde yer alan sabetayistler ve masonlar da Türkiye’yi etkilediler. Ve açıkça şunu diyor: “Tarikatlar içindeki Sabetayistlerin varlığı ‘Sabetayistler müslüman oldular ve gizlenmek için bazı tarikatlara girdiler’ açıklaması ile yetinilecek kadar basit değil. Sabetayistler gittikleri Müslüman tarikatları nasıl etkilediler? Dergahları / tekkeleri nasıl değiştirdiler? Hangi ritüelleri aktardılar? Bunun siyasi kulvara yansıması olmadı mı ya da nasıl oldu?”
Yalçın’ın sorularının yanıtları izleyen yazılarımızda bulabilirsiniz. Bu çerçevede bir sonraki yazımızda Kabala-Musevilerle Nurculuk arasındaki ilişkiler incelenmektedir. OKUMAK İÇİN TIKLAYIN.
Tuncay Güney Fethullah Gülen ile
Tuncay Güney Fethullah Gülen ile
Ergenekon davasını ifadeleriyle başlatan ve kendini haham olarak tantan 1972 doğumlu Yahudi Tuncay Güney doksanlı yılların başında Altunzade’deki FEM Dersanesi’nin üst katında bulunan Gülen’in bürosunda çalışmış. Gülen cemaatininin yayın organı Samanyolu televizyonununun kuruluşunda bulunmuş. 1994 yılında “Doruktakiler” programını hazırlayıp sunmuş. Güney’in STV’de çalıştığı dönem aynı zamanda Gülen’in sekreterliğini yaptığı biliniyor. Randevularını ayarlamış, günlük işlerini görmüş. Yani Güney, Gülen’e çok yakın bir isim. Yukarıdaki fotoğrafta da 22 yaşındaki Güney Gülen’in yanıbaşında görünüyor.
Musevi-İslami Cemaat ilişkilerini incelerken gördük ki bu ilişkiler içerisinde olan Museviler’in nedense tamamı Mason. Fethullah Gülen Cemaati ile Yahudi-Mason ilişkileri, Gülen’in masonlara sempatisi, bunlardan kaynaklanan “Dinler Arası Diyalog” da bir başka yazı konusu teşkil edecek kadar dallanıp budaklanmış. OKUMAK İÇİN TIKLAYIN.
Yazımızın bu bölümünü bir soru – cevap ile sonlandıralım. Garih’in İslami Cemaatlere ilgisi sadece babasından kalma bir miras mıydı? Cevap: Hayır. Elbette ki işin içinde başka bir iş daha vardı. O da Garih’in Türkiye’deki İslami kesimin bu sayede kolayca haritasını çıkarmış ve bunu Türkiye hakkında stratejik planlamalar yapan İsrail ile ABD’deki ilgilere aktarmış olması. Büyük bir ihtimalle babasının başlattığı misyonu, devam ettirmiş olması. Bu sayede Gülen Cemaati ABD de planlanmış ve Truva atı olarak uygulamaya geçirilmişti.
Not: Bu yazı dizisinin kategorisi dini değil siyasidir. Din ve inançlarda eleştiriyel olmaktan kaçınılırken din ve inançların siyasallaştırılması ortaya konulmaktadır. Garih’in şirketinde 1.5 yıl çalıştığım süre zarfında şirket sahiplerinin hangi dine, inanca mensup olduğu veçhesi aklıma dahi gelmedi. Zaten onlar da buna meydan vermeyecek düzgünlükte insanlardı. Dürüst masonları da aynı şekilde diğerlerinden tenzih etmek gerekir. Yukarıda da belirttiğim gibi, insanların imanı üzerinde hüküm verme hakkı sadece Allah’ındır. Bülent Pakman, Nisan 2010.
BU YAZI DİZİMİZİN DİĞER SAYFALARI:
Nurculuğun Museviliğe İlgisi
Garih, Gülen ve Diyalog
Ehli Kitap Mümini
Türkiye-İsrail İlişkileri
Garih Neden Öldürüldü?
İLGİLİ DİĞER YAZILAR
Fethulah Gülen’in Büyük ihtirası
Acilciler ve Sabırlılar
Dinler Arası Diyalog
Gazze ve Gülen
Gülen’e Yahudi Vekaleti
Moon Tarikatı
Ruslara Göre Fethullah CIA Ajanı
YARARLANILAN KAYNAKLAR:
Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı Efendi 2, Soner Yalçın, Doğan Kitapçılık A.Ş. İstanbul, Haziran 2006.
Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı Efendi 2 kitabının eleştirisi http://www.hanifdostlar.net/forum_posts.asp?TID=3269&PN=10
Meğer bizim Ender Mermerci de Küçük Hüseyin Efendi’nin müridiymiş, Sevgi’nin diviti, Sevgi Gönül, Hürriyet 01/09/2001 http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=13452
Öldüren Sır, Garih (Sıradışı Bir Musevi’nin Portresi), Abdullah Muradoğlu, Bakış Yayınları, İstanbul, Kasım 2001.
16 Ağustos 2003 tarihli Yeni Şafak Gazetesi, http://yenisafak.com.tr/diziler/turkes/index.html ve http://yenisafak.com.tr/diziler/turkes/turkes03.html ve http://yenisafak.com.tr/diziler/turkes/turkes04.html
Cerrahi Tarikatı New York’ta. 07.10.2005, http://www.haber3.com/cerrahi-tarikati-new-yorkta-63027h.htm
Moonculuk Kuzey Koreli Sun Myung Moon tarafından Güney Kore ´de kurulmuş bir harekettir. Kore de ” Tong ” Batıda ise ” Birleşik Kilise ” , ” Kutsal ruh Birliği “, “Birleşik Aile”, “Moon Teşkilatı ” vb. isimlerle anılır.
1920 yılında Kuzey Kore de doğan Moon önceleri Budist, sonra Presbiteryen Kilisesine girmiş daha sonrada Yehova Şahitleri dinini benimsemiştir. 1936 da İsa ´nın kendisine görünerek ” Tanrının Krallığını ” kurmasını teklif ettiğini açıklayınca Yehova Şahitleri dininden kovulmuştur. Güney Kore ´ye geçen Moon burada da yaklaşık 20 yıl boyunca Allahla, Budhayla, Musa ile konuştuğunu etrafa yaymıştır. Moon ´un fikirleri 1950 yılında G.Kore sınırları aşarak Japonya ve Batıya yayılmıştır. Moon 1954 yılında Güney Kore ´nin başkenti Seul ´de, bütün dinleri birleştirmeyi amaçlayan, uzlaştımacı (sinkretik) ” Birleşik Kiliseyi kurmuştur. Moonculuk hareketi 1959 ?da Amerika ´ya taşınmış ve buradada gelişmeye devam etmiştir.
Hareket mali kaynak temin için, ticari hayata el atmış; balıkçılık ,bitkisel üretim gibi yollarla zenginleşme imkanı bulmuştur. Moonculuk ticari hayatın yanında kültürede el atmış yüksek tahsil araştırmaları için bir “ilahiyat okulu “kurmuştur. Mooncular çeşitli ülkelerde hareketin fikirlerini yayan ve mali yönden destekleyen dergi,gazete gibi yayınlar çıkartmaktadırlar.
“Birleşik Kilise “ye katılanlar, genellikle iyi tahsil görmüş, yirmi taşını geçmiş orta sınıf gençleridir. Japonya ´ da ve Batı ´ da bütün vaktini bu dini harekete ayıranlar (fultaym üyeleri), topluluğun merkezlerinde kalmakta,Kore ´dekiler ise bu işi kendi evlerinde yürütmektedirler.Kendini tamamen harekete vakfeden üye sayısı Batıda onbini geçmezken, Doğuda bu rakam, aşağı yukarı, Batı ´ dakinin iki katı kadardır.Fultaym üyelerin hayat tarzı, hareketin teolojisinin gerektirdiği ” yenileştirme “yi sağlamak için, çok çalışma ve fedakarlığa dayanır. Hareketin mal varlığını artırmak, ya da yeni katılmalar sağlamak için çok zaman harcanır.Üyelerden evlilik öncesi ve hatta sonrasında hizmet içi bekar kalmaları beklenir.İki üç sene hizmet etmiş üyeler Moon tarafından eşlendirilir; yüzlerce, hatta binlerce çift aynı anda bir evlendirme töreniyle takdis edilir.Takdis,önemli bir ayindir. Ayrıca her tarafta, ay ve yılın ilk gününde, ya da hareketin kutsal günlerinde and içilir.uluk Kuzey Koreli Sun Myung Moon tarafından Güney Kore ´de kurulmuş bir harekettir. Kore de ” Tong ” Batıda ise ” Birleşik Kilise ” , ” Kutsal ruh Birliği “, “Birleşik Aile “, “Moon Teşkilatı ” vb. isimlerle anılır.
Ehli Kitap Mümini
Üzeyir Garih’in neden öldürüldüğünü anlamak için önce onun önemli pozisyonunu ve Türkiye hakkındaki düşüncelerini iyi analiz etmek gerekir. Yazı dizimizin bu bölümünde bunu yapmaya çalışacağız. Önceki bölümlerde Musevi-Sabetayist-Dönme-İslami Tarikatlar zincirinin halkalarını, Kabala-Musevilerle Nurculuk arasındaki ilişkileri, Üzeyir Garih’in Fethullah Gülen ile ilişkisini ve ortak noktaları “Dinler Arası Diyalog” konusunu araştırmıştık. Bu yazımızda Üzeyir Garih’i ilkeleri ve inançları açısından inceleyeceğiz ve çok sorulan Müslüman olup olmadığının yanıtını arayacağız.
Garih, Musevi olduğu için Türkiye’de ciddi bir engelle karşılaşmadığını vurgular ve şunları söyler: “Türkiye’de doğmuş olmaktan çok mutluyum. Belki bana bir istisna mı oldu bilmiyorum. Bugüne kadar hiç kimse bana bir gayrı müslim gibi davranmadı. Kimse bana bunda herhangi bir ayrıcalık yapmadı. Bizim kotalarımız gayet muntazaman verildi. Kimse gelip ‘Sen Yahudisin, Musevisin, dinin şöyledir böyledir’ dememiştir. Kaldı ki ben muhafazakarım, müminim. İman çok önemli bir şey. Ve ben diyorum ki iman ümitsizliğin tek ilacıdır. Ve benim kanıma göre, din imanın düzene sokulmuş şeklidir. İşin aslı kanımca mümin olmaktır. Zaten Allah’a inanmayan insanların bir yere gelmeleri mümkün değildir. Ateist dediğiniz insanlar ölüm döşeğinde Allah’ım diyorlar.”
Garih Sinagog’a pek gitmeyen, Allah’a iman ettiğini söyleyen, içinde alkol olduğu için kolonya bile kullanmadığını itiraf eden ve bunca servetine rağmen sade yaşamayı seven, şatafattan kaçınan mütevazi bir insandı. Bütün dinlerle, tabii özellikle “İbrahimi” dinlerle zihni ve kalbi bir diyalog içindeydi. Hz Muhammed’e “Peygamberimiz” diyor, kütüphanesinde Kur’an-ı Kerim bulunduruyor, Kuran’ı Türkçe, Arapça ve Fransızca olarak okuyordu. Öldürüldüğünde üzerinden İbranice dualar yanında Müslüman duası Cevşen çıkıyordu. Babasının gizli bir müslüman olduğu iddia edilmişti. Hatta kendisinin de öyle olduğunu öne sürenler oldu. Cinayet haberini duyduğumuzda hepimiz sormuştuk. Bir Musevi Şeyh mezarını niye periyodik olarak ziyaret etsin? Ancak yazı dizi için araştırmalarım gösterdi ki o farklı bir insandı, inanç konusunda tekamül etmiş bir insandı, kendini aşmıştı, dinleri de aşmıştı. Yahudi dinine bağlılığını bu mentaliteyle sürdürken dini amaç değil araç olarak gördüğü aşikardı.
Üzeyir Garih`in Kur`an`la ilgili anlatımları da şöyle: “Ben çok Kur`an okudum. Tefsirini ve Fransızcasını da okudum. Herkes kendine göre tefsir ediyor ayetleri. Arapça çok zengin bir lisandır. Piyanoda `do` ile `re` arasında bir diyez ve bir bemol vardır. Halbuki, kemanda `do` ile `re` arasında, yorumlama durumunuza göre, sonsuz aralıklar bulunur. Bu anlamda, Türkçe, Arapça lisanı karşısında fakir kalmaktadır. Kur`an tefsirleri de çok farklı yorumlanmaktadır. Tefsirler farklı olduğu ölçüde anlamlar değişir. Ben müminim, iman eden bir kişiyim. Ama her gün sinagoğa gidip de dua etmem. Benim kendime göre bir inancım vardır, dua ederim, yakarırım.”
Kur’an’da en önem verdiği ayet bir çok yazılarımızda vurguladığımız Maide Suresi 69. ayetti:
“Şu bir gerçektir ki, iman edenler, Yahudiler, Sabiiler ve Hıristiyanlardan Allah’a ve ahiret gününe inanıp hayra ve barışa yönelik iş yapanlar için korku yoktur. Tasalanmayacaklardır onlar.” (Maide 69)
Sonuçta İlahi İrade yasalarını uygulayan bir insanın dininin ne olduğunun ne önemi kalıyordu ki?
Garih dönmüşmüydü, dönmemişmiydi tartışmalarına noktayı koyan Prof. Dr. Hüseyin Hatemi Nakşibendi tarikatının kollarından birinin şeyhliğini yapan Küçük Hüseyin Efendinin “sosyetik” şeyhlerden olmadığını tam aksine kendi halinde köşesinde istidadı olan kişileri irşat ettiğini söylüyor ve ekliyor; “Küçük Hüseyin Efendi için mutlak olarak Nakşibendi denilemez. Çünkü öyle zannediyorum ki bu biraz tarikatlar üstü, bir yanıyla kadirilik ile de ilgisi olan bir zattır. Zaten bir çok gerçek şeyh tek bir tarikatın mensubu olmaz da hepsiyle ilgisi olur“. Öldürülen işadamı Üzeyir Garihin Küçük Hüseyin Efendiye ait mezarı ziyaret etmesini Prof. Dr Hüseyin Hatemi “Ehli Kitap Mümini” olarak şöyle değerlendirmektedir: “Kuranı Kerimde şöyle bir ayet vardır; Bir insan aynı zamanda hem kitap ehli olabilir, hem de mümin olabilir ama bunların sayısı azdır. Bunlara Ehli Kitap Mümini denir. Bunlar kendi dinlerini değiştirmiş olduğunu söylemezler ama Hz Peygamberin de aynı kaynaktan doğru haber veren bir peygamber olduğunu kabul ederler. Bu da onları “Ehli Kitap Mümini” kılar. Garih bu hareketi ile bu gruptan olduğunu göstermiştir.”
Dünyanın pek çok yerinde Museviler İsrail’in gizli vatandaşları olarak biliniyorlar. Bu yaklaşıma göre her Musevi öncelikli olarak uyruğu olduğu ülkeye değil İsrail’e bağlılık duyuyor. Oysa Garih, Aksiyon dergisinden kendisiyle röportaj yapan Birol Uzunay’ın şaka yollu olarak, “Türkiye ile İsrail arasında bir savaş olursa hangi tarafı tutarsınız” sorusuna, “Türkiye ile Suudi Arabistan arasında bir savaş olsa siz hangi tarafı tutarsınız?” diyerek karşılık veriyor. Uzunay’ın “Türkiye tarafını tutarım” cevabı üzerine Garih de şu ilginç açıklamayı yapıyordu: “Aynı şey, ne farkı var. Kur’an-ı Kerim’den bir ayet okuyayım. Bakara Suresi’nin 62. ayetinde ‘Şüphesiz, iman edenler yani Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabilerden Allah’a ve ahiret gününe hakkıyla inanıp salih amel işleyenlere Rableri katında büyük mükâfat vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur’ denilir. Bu ayetten sonra Hz. Muhammed, diskriminasyona gitmemiştir. Yeter ki sen vefalı ol. îman ettikten sonra Yahudi, Hıristiyan olmanın pek önemi yok. Ancak bazıları Müslüman olunduktan sonra tam imana gelineceğini söylüyor, benim bu görüşe de saygım var“.
Garih Osmanlı hayranı bir Museviydi. Ailesinin Osmanlı döneminde çok rahat bir yaşam sürdüklerini vurgulayan Garih, amcasının Osmanlı sarayında görev yapan bir doktor olduğunu da sık sık hatırlatıyordu. Varlık Vergisi dışında Türkiye’de Musevilerin rahatsız edilmediğini belirten Garih, şunları söylüyordu: “Ülkemiz bir mozaik. Azeri’den, Boşnak’a kadar bir çok millet bir arada yaşıyoruz. Ortak gayemiz kalkınma olmalı. Ben Necmettin Erbakan ile aynı dönemde okudum. Recai Kutan ve Süleyman Demirel ile 40 yıldan bu yana tanışıyoruz. Devlet Bahçeli siyasette yeni, ancak bazı yönlerini beğeniyorum. Bu saydığım sağcı liderlerden hiçbir olumsuz hareket görmedim. İstanbul Belediyesi’yle de RP’li dönemde daha rahat çalışıyoruz. Demek ki, bu ülkede güzel şeyler de var“. Garih millet kavramını da ülkü birliği olarak tanmlıyor, “Ülkü birliği milleti meydana getirir. Dil birliği milleti meydana getirmeye tek başına yetmez. İşte bakın bu ülkede iki-üç lisan kullananlar var. Amerikan milletinde her dinden, her ırktan, her dilden insan var. Ama bir millet olabilmiş. Demek oluyor ki birleştirici faktör din de değil. Osmanlı asimile etmeye uğraşmamıştır. Zaten Osmanlı İmparatorluğu’nun ayakta kalmasının en önemli sebebi herkesi kendi içerisinde otonom bırakmasıdır” diyordu. Garih “Türkiye’de geniş bir mozaik var. Onun için Atatürk çok enteresan bir söylem ortaya atmış ve “Ne mutlu Türk’üm diyene” demiş, “Ne mutlu Türk olana” dememiştir. Türkiye’de Türk vatandaşları yaşar. Bunların içinde Azeri’si vardır, Gürcü’sü vardır, Laz’ı vardır, Çerkeş’i vardır, Boşnak’ı vardır, Kürt’ü vardır, Rumelilisi vardır. Dolayısıyla çok geniş bir yelpaze ülkemizde bir arada yaşamaktadır. O bakımdan Türkiye’de ayrımcılık yaptığınız zaman Türkiyeliyi tarif etmemiş oluyorsunuz. Fatih Sultan Mehmet’e bakarsanız annesi Despina’nın Rum asıllı olduğunu ve onun için İstanbul’da Aya İrini Kilisesi’ni restore ettiğini görürsünüz”. Türkiye’de Musevi vatandaşlara karşı ciddi bir ayrımcılık olmadığını savunan Garih, “Bu açıdan bakarsanız Türk vatandaşı olan herkes Türk’tür, diye düşünüyorum. Tarih boyunca hep o şekilde hareket edildi. Bana karşı da o şekilde davranıldı. Ben İTÜ’de okurken ve sonrasında hiçbir ayrım görmedim. Hatta 1978 senelerinde Selamet Partisi iktidarda iken Sanayi Bakanlığı’nda tahsisler konusunda bize herhangi bir haksızlık yapıldığına hiç rastlamadım” diyordu.
Garih’in istisna tuttuğu tek bir olay vardı, o da Varlık Vergisi’ydi. “Türkiye’de bir ayıp olmuştur, o da bana göre 1942 senesindeki Varlık Vergisi olayıdır. Yine aynı senelerde gayrimüslimlerin sözüm ona askere alınması ve kamplarda çalıştırılması söz konusuydu. Onun dışında Türkiye’de bugüne kadar herhangi bir ayrımcılık olmamıştır. Fakat geçmiş dönemlerde bazı güçler Türkiye içinde veya dışında sağcı-solcu, ilerici-gerici, laik-antilaik, Türk-Kürt gibi bölücülüğe doğru bir akım başlatmıştı. Tabii ki Türkiye bulunduğu yer itibarıyla önemli bir ülke. Enerji koridorunda bir ülke. Belki çok güçlü olması bazılarının işine gelmemiş olabilir. Onun için daima bazı karışıklıklara imkan verilmiştir. Fakat artık Türkiye’de bir Avrupa devleti durumuna gelme aşamasında olduğu için bunun da önemi yavaş yavaş kayboluyor. Öyle zannediyorum ki uluslararası ortamların Türkiye’de karışıklık çıkarma arzulan yavaş yavaş yok olmaktadır. Türkiye’nin yapmış olduğu uluslararası ittifaklar, Avrupa Birliği’ne girme aşamasında bulunması, Türk insanının sağduyusu tüm bunlar Türkiye’nin istikbalde büyük bir Avrupa devleti olma istidadında olduğunu gösteriyor” diyordu.
Garih tavır ve tutumlarıyla ‘bu ülkeye ait olmak’ duygusunu ön plana çıkarıyordu. Bir röportajında, “Oğlumun adı İzzet, yani Türk adı. Biz kendimizi Türk olarak görüyoruz. Bu ülkede doğduk, askerliğimizi burada yaptık, iş kurduk. Eğer yazgımızda başka yerde ölmek yoksa bu ülkede öleceğiz, biz, Ermeni lobisine karşı Amerika’da Türkiye’nin bütün soykırım moykırım müzesini yok etmeye çalıştık” diyor. Nitekim Zaman gazetesinin Washington muhabiri Ali H. Aslan da Garih’in Amerika’da Türkiye’yi ilgilendiren önemli bir faaliyet olduğunda orada hazır bulunduğunu belirterek, “Kimi zaman bilge bir konuşmacı, kimi zaman müdakkik bir dinleyici, kimi zaman her çiçekten bal alırcasına dolaşan bir resepsiyon kelebeği olarak çıkardı karşınıza. İnsanın içine işleyen sarrafvari bakışlarıyla tam bir sosyal zeka timsali idi ve onu hayatta başarının zirvelerine taşıyan en önemli özelliği de buydu” şeklinde yazıyordu.
Yahudi araştırmacı Rıfat N Bali ise Üzeyir Garih’in Musevi cemaati içindeki yerini, “Garih cemaatin akil insanlarındandı. Maddi ve pragmatik nedenlerden ötürü değil, başta devlet olmak üzere her tarafla iyi ilişkileri olduğu için ‘akil’ bir insandı. Lobi faaliyetlerinde yer almıştı ve Türkiye’nin çıkarlarını savunmak için elinden geleni yapmıştı” diyor.
Bu arada Museviler ve Garih’in bu tür davranışlarını neden İstanbul Rumları ve özellikle Fener’deki Patriklerden hiç görmedik acaba?
Garih’in babası Azra Ezakiel Kuva-yı Milliye döneminde Anadolu’ya silah ve adam kaçıran ünlü karakol örgütüyle işbirliği yapan Osmanlı Musevileri arasında yer alıyordu. Üzeyir Garih, önce İttihat ve Terakki’yi, daha sonra da Kuvayı Milliyecileri destekleyen, Ziya Gökalp’in yakın arkadaşı Moiz Kohen’in çizgisinin genel eğilimlerini de yansıtan bir isim. Moiz Kohen, azınlıkların Osmanlılaştırılması fikrinin de savunucuları arasında yer aldı. Kohen de Garih gibi gençliğinde hahamlık eğitimi almış, ancak o da hahamlık yapmamıştı. Siyonizme karşı çıkan Kohen de Garih gibi masondu. Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak yerine Musevilerin Osmanlı topraklarının çeşitli yerlerine göç ettirilerek Osmanlı Devleti’nin güçlendirilmesini savundu. Cumhuriyet döneminde de benzer tutumunu sürdüren Moiz Kohen, kitaplarında Kemalist proje çerçevesinde Türk Musevilerinin Türkleştirilmesi gerektiğini vurguladı. Hatta ‘Türkleştirme’ isimli bir de kitap yazdı. Kohen, Cumhuriyet döneminde de Kemalizmin ateşli savunucusuydu. Ona göre Türkiye’de Yahudilerin Türkleştirilmeleri için, Tevrat’taki on emir gibi uymaları gereken on prensip gerekiyordu: “Museviler, isimlerini, dillerini, dualarını, mekteplerini Türkleştirmeliler, cemaat ruhunu kökünden sökmeliler, memleket işlerine karışmalılar, Türklerle düşüp kalkmalılar.” Moiz Kohen sıraladığı umdelere en başta kendisi uyarak Munis Tekinalp ismini alıyordu. 1928′de Milli Hars Birliği, 1934′de de Türk Kültür Cemiyeti kurucuları arasında yer alan ve Kemalizm isimli kitabı da bulunuyor.
Bundan sonraki yazımızda Türkiye – İsrail ilişkilerinin Garih öncesi ve sonrasını irdeleyeceğiz. BAKINIZ:
Garih Neden Öldürüldü?
Önceki bölümlerde Musevi-Sabetayist-Dönme-İslami Tarikatlar zincirinin halkalarını, Kabala-Musevilerle Nurculuk arasındaki ilişkileri, Üzeyir Garih’in Fethullah Gülen ile ilişkisini ve ortak noktaları “Dinler Arası Diyalog” konusunu araştırmış, Üzeyir Garih’i ilkeleri ve inançları açısından incelemiş ve çok sorulan Müslüman olup olmadığının yanıtını aramış, Türkiye – İsrail ilişkilerinin Garih öncesi ve sonrasına kısaca bir göz atmıştık. Bu yazımızda Garih’i kimlerin neden öldürdüğünün yanıtlarını arayacağız.
5 Haziran 1967 de 6 gün süren Arap-İsrail savaşı sonucunda bir kısım Suriye, Ürdün ve Mısır toprakları İsrail’in eline geçti. O zamanlarda Ankara Ziya Gökalp Caddesi üzerinde Ataç sokak köşesindeki apartmanda oturuyorduk. Apartmanın 1. katında da Dr. Marko Özdoğan adlı Musevi bir komşumuz oturuyordu. Dr. Özdoğan tıbbi tahliller uzmanıydı. Sıhhiye semtinde Necatibey Caddesinde kendi laboratuvarı vardı sabahları da hastanede çalışıyordu. Bir gece evinin pencere camı kurşunlandı. Bu olaydan sonra dairesini alelacele sattı, tası tarağı toplayıp ailesiyle, yetişkin çocuklarıyla İsrail’e göç etti. Yakın komşulardan olayın içyüzünü öğrendik. 6 gün savaşından sonra İsrail’de yetişkin elemana özellikle doktorlara ihtiyaç duyulmuş. İsrail işgal ettiği topraklara yeni yerleşim yerleri açacak, bunları dünyanın dört bir yanından gelecek Yahudi göçmenlerle dolduracak, “vaadedilmiş topraklarda” genişleyecek ve Yahudi nüfusunu artıracakmış. Ayrıca İsrail, Arapların ilerde toparlandıkları zaman saldıracaklarını tahmin ediyor. Bunun için gözüne kestirdiği yetişkin, eğitimli, meslek sahibi Yahudileri, özellikle de doktorları topluyormuş, gelmek istemeyenleri tehditle götürüyormuş. Dr. Özdoğan işlerinin iyi olduğunu, Türkiye’de yaşamaktan mutlu olduklarını söylemiş komşularına ve özellikle “gidersek çocuklarımı askere alacaklar, çocukların belki de başlarına birşey gelecek” demiş. Ancak MOSSAD’ı ikna edememiş olacak ki Özdoğan ailesi sonunda göçmek zorunda kalmış. Yine o zamanlar Üniversite’de okumakta olan bir Musevi arkadaşımızdan zor da olsa yaz ayında bir süre İsrail’e gidip askeri eğitim aldığını öğrendik. Meğer dünyadaki tüm Yahudiler MOSSAD tarafından fişlenmiş, hepsi ile irtibat halindeymiş MOSSAD. Kimileri ihtiyaç olduğunda İsrail’e göç ettiriliyor, kimilerinden vergi adı altında İsrail devletine yardım alınıyor, gençler ise yaz aylarında İsrail’e gelip askeri eğitim almaları isteniyormuş. Bu gençler daha sonra topyekun bir saldırıda ihtiyaç olduğu takdirde hemen İsrail’e getirtilip savaşta görev yapacak şekilde organize olunmuş. 2 Eylül 2002 tarihli Aydınlık Gazetesinde Garih cinayetiyle ilgili bir haberde İsrail’in dünyanın çeşitli yerlerindeki zengin Yahudi iş adamlarından vergi topladığı belirtiliyor.
İsrail Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (Halishka hamerkazit leStatistika) verilerine göre, 1948 öncesinden başlayarak 2001 yılına kadar olan dönemde Türkiye’den İsrail’e göç edenlerin sayısı 70.407’dir. Buna, İsrail’e turist olarak gelmiş ve sonradan yerleşmeye karar verenleri de katarsak, bu rakamın 80 bin civarında olduğu söylenmektedir. Kendileri veya babaları Türkiye’den gitmiş olup Türkiye kökenli addedilenleri de toplarsak sayı 82.400 oluyor. Göçün büyük ölçüde tamamlandığı bu dönemden sonra da yılda ortalama 100 kişi göçmektedir. 2010 da göçen sayısı 101. 2011 Ocak ve Şubat aylarında ise 6 bekar genç 1 çift olmak üzere 8 kişi göçmüş. 1970′e kadar göçenler genelde Türkiye’de ekonomik durumları pek iyi olmayanlardır. 70’li yıllardan itibaren gidenlerin ise Türk okullarında okumuş, iyi bildikleri Türkçe ve diğer diller ile tahsil düzeyi ve ekonomik açıdan oldukça iyi durumda bir topluluk olması dikkat çekmektedir. İsrail’de Türkiye’den giden bu göçmenlerle konuşulduğunda açıkça söylemeseler bile genelde Türkiye’den istemeye istemeye geldiklerini anlaşılmakta. Hemen hepsi Türkiye’yi sevmekte ve özlemekte. Birisi yaşlı annesinin durumunu şöyle anlatıyor. Sınıra yakın bir kasabada her gün roket gelecek endişesi altında kadıncağız bunalım geçirmekteymiş. İsrail’de yaşayanlar savaş-terör-saldırı ortamını artık kabullenenler ve endişe içerisinde yaşayanlar olarak ikiye ayrılıyor.
Bunları Türkiye’deki Yahudiler ve MOSSAD arasındaki ilişkiyi ve MOSSAD’ın Türkiye’de nasıl kolayca faaliyet gösterdiğini ortaya koymak için anlattık. Elbette Üzeyir Garih’de maddi gücü, politik, önceki sayfalarımızda açıkladığımız İslami cemaat ilişkileri, en üst masonluk derecesine sahip olması açısından MOSSAD için çok önemliydi. MOSSAD’ın Türkiye’deki İslami Cemaatlerin nefes aldıklarından bile bu sayede haberdar olduklarından kuşku yok. Aynı şekilde Garih’in de MOSSAD’ın Türkiye planları ve ülkedeki faaliyetlerinden haberdar olmaması düşünülemez. Belki de bazı düşünceleri, projeleri ve/veya bildikleri İsrail’in bölgeye ilişkin planlarına ters düşmekteydi ya da Türkiye hakkında bazı plan uygulama zamanlamalarını erken bulmaktaydı. Garih’in Türkiye’yi seven bir insan olması, dış güçlerin Türkiye aleyhindeki planlarını Devlet kademelerine aktarabilecek kişiliği de onun sonunu getirmiş olabilir.
Osman Ulagay’ın cinayetten sonra Milliyet Gazetesindeki 1 Eylül 2001 tarihli yazısı bunu destekliyor: “Şanlıurfaya doğru yol alırken Diyarbakır’da dinlediğim bir olay ya da öykü kurcalıyor kafamı. Milliyet TIR’ına gelip bana bu olayı anlatanlar, sözü ciddiye alınacak görünümde genç insanlar. Geçenlerde, birlikte çalıştıkları bir araştırmacı onlara Alarko Grubunun öncülüğünde Şanlıurfada uygulamaya geçmesi beklenen Gapropark projesinden söz etmiş. Yabancı firmaların da katılımıyla GAP bölgesini dönüştürecek büyük bir projeymiş bu. Bölgedeki statükonun korunmasını isteyen güçlerin bu projeyi de mutlaka engelleyeceğini düşünen gençler (yani bu olayı bana anlatanlar), Alarkonun patronlarını düşünerek, “Canlarıyla ödemeseler bari bunun bedelini” demişler birbirlerine.”
Garih’in katili olarak yakalanan Yener Yermez cinayetten sabıkalı, Rahşan affıyla şartlı salıverilmiş ve askere alınmış. Yermez ifadesinde Garih’ten telefon kartı almak için istediği 150 bin lirayı vermemesi nedeniyle kızarak gidip bıçak satın aldığını ve mezarlığa geri dönüp cinayeti işlediğini söylemiş. Birincisi yardımsever olan Garih’in bu kadar cuzi bir parayı vermemesi mantıklı değil. İkincisi beş parasız olduğunu ve köprü altlarında saklandığını ifade eden Yermez, cezaevine girerken üstü arandığında donuna sakladığı 450 dolar ile yakalanıyor. Yermez polis tarafından yakalanıp, sorgulanıp, askere teslim edilince birden bire parasız olmadığı ortaya çıkıyor. Asker hücresine koymadan önce Yermez’i arıyor. Aramada Yermez’e donunu da çıkartması söyleniyor. Ama o buna karşı direniyor. Direnç artınca arada tartışma çıkıyor. Tabii Yermez donunu vermek zorunda kalıyor. Dirençten şüphelenen askerler donu sıkı bir kontrolden geçiriyorlar. Ve Yermez’in donunun lastiklerine sarılmış bir şekilde 450 dolar buluyorlar. Bu 450 dolar, 2 milyon lira için Üzeyir Garih’i öldüren Yermez açısından servet olsa gerek. Türkiye’nin o günkü ekonomik koşullarında milyonlarca insan için bir servet bu rakam. 700 milyon lira. İlk ifadesi parayı dayısının verdiği şeklinde. Ancak resmi kayıtlara göre yakalandığı Kayseri dahil olmak üzere hiçbir şekilde dayısı ile görüşmemiş.
Ulusal Kanal ve Aydınlık gazetesinin cinayetten sonra gündeme getirdiği iddialara göre Garih, İsrail devleti içindeki “Şahinler” ve “Güvercinler” arasındaki çatışma nedeniyle öldürüldü. Garih, İsrail Başbakanı Ariel Şaron’ın sertlik yanlısı bölge politikalarına karşı etkili bir muhalefet başlattığı için hedef seçildi. Ulusal Kanal ve Aydınlık gazetesinin, Milli Güvenlik Kurulu’na yakın kaynaklardan kendilerine ulaştığını iddia ettikleri bilgiler şöyleydi:
“Üzeyir Garih, Türkiye’nin mason generali. Sadece Türkiye’deki değil, bölgedeki 1 numaralı adam. Şaron’dan ve diğerlerinden üstte. Garih, bölgedeki en kritik teorisyen. Üzeyir Garih, devletler düzeyinde. MGK’ya yakın kaynaklar, Üzeyir Garih’in Nesim Malki’yle yapılan operasyonlar konusunda MOSSAD’a karşı çıktığını da ekliyorlar. Bu kaynaklara göre, Garih’in bu operasyonlara karşı çıkma nedeni Türkiye-İsrail ilişkilerinin uzun vadede zarar göreceğini düşünmesi. Bilgi kaynağı uzmanlar, bu türden operasyonlara karşı çıktığı için de Üzeyir Garih’in çizgisinden MOSSAD’ın içinde şikayetçi olanlar bulunduğunu belirtiyorlar.”
2 Eylül 2000 tarihli Aydınlık’ta “Garih’i MOSSAD öldürdü” başlıklı yazıda Garih’in Çernomirdim döneminden beri Gazprom’la ve Rusya’yla çok yakın ilişkileri olduğu, İsrail’in bu ilişkiden çok rahatsızlık duyduğu iddia ediliyordu. Aydınlık tarafından gündeme getirilen başka bir iddia da İsrail’in dünyanın çeşitli yerlerindeki zengin Yahudi iş adamlarından vergi topladığı, Şaron iktidara geldikten sonra savaş hazırlığı bahanesiyle vergi miktarının yükseltildiğini, Garih’in ise buna karşı çıktığı şeklindeydi. Aydınlık, Sakarya Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Emin Gürses’in açıklamalarına da yer veriyordu. Gürses, MOSSAD’ın Yahudi işadamlarına koruma yaptığını ifade ederek, “Bütün Yahudi işadamları İsrail’e vergi verirler. Bu çok bilinen bir ilişki. Koruma, yanına iki adam vermek olarak anlaşılmamalı. MOSSAD, ilgili ülkedeki başta istihbarat örgütü ve medyadaki kaynaklarıyla koruma çemberine alır. MOSSAD tarafından korunduğunun bilinmesi bile yeterince caydırıcıdır” diyordu.
Aydınlık’ın araştırması şöyleydi: “Cinayet MOSSAD’ın yönetiminde üç kişilik bir tim tarafından gerçekleştirildi. Timin dışında gözcüler de Eyüp’te ve mezarlık çevresinde yerlerini aldılar. Garih’in 25 Ağustos Cumartesi günü cep telefonundan bir MOSSAD yetkilisiyle sabah saatlerinde görüşme yaptığı öne sürülüyor. Garihin telefonunu bu görüşmeden sonra kapadığı belirtiliyor. Öğlen Bulgaristan Başbakan Yardımcısı Nikolay Vassilevle saat 11-12 arasında Alarko merkezinde görüştü. Daha sonra eve gitti, üzerini değiştirdi ve Eyüp Mezarlığına doğru yola çıktı. Arabasını Eyüp Otoparkı’na bıraktı. Mezarlığa girdikten sonra Küçük Hüseyin Efendi’nin mezarının yanında öldürüldü. Garih ilk bıçak darbesini karın boşluğuna, göğsüne ve sağ kulak memesinin altından şahdamarına aldı. Garih planlı ve profesyonelce öldürüldü. Faillerin bir saç teli bile bulunamadı”.
Burada ufak bir çelişki var, Garih’in Nikolay Vassilev ile görüştüğü zamanki kıyafeti ile mezarlıktaki kıyafetinin, Aydınlık iddiasının aksine, aynı olması. Bunun dışında iddialar gayet mantıklı. Gerçekten de MOSSAD suikastler konusunda çok deneyimli. MOSSAD yakın zamanda Aralık 2009 da Hamas, Hizbullah ve Devrim Muhafızları’nın koordinasyonunu suikastlerle engelledi. İngiliz Times gazetesinin haberine göre, Mossad’ın bilinen son üç eylemi şunlar: 2009 Aralıkta Şam’da İranlı yetkililerle Hamas üyelerini taşıyan bir otobüs patlatıldı, 3 kişi öldü. Birkaç hafta sonra Hamas ile Hizbullah’ın Beyrut’ta yaptığı bir toplantıya saldırı düzenlendi; kayıplar gizli tutuldu. Son olarak da Hamas’ın liderlerinden Mahmud El Mabhuh 20 Ocak 2010′da Dubai’ye gelişinden sadece 5 saat sonra bir otelde öldürüldü. İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun talimatıyla düzenlendiği öne sürülen suikastta rol alanların Avrupa ülkelerine ait pasaportları ve kamera görüntüleri 15 Şubat 2010 da Dubai yetkililerince ifşa edildi. Yetkililer otel odasındaki cinayetin, 11 kişilik bir ölüm timi tarafından işlendiği, timin komutanlığını sarışın bir kadının yaptığı sonucuna vardılar. Suikaste ismi karışan 11 kişi değişik saatlerde farklı kentlerden aynı gün içinde uçakla Dubai’ye geldiler. Bu kişiler yine farklı zamanlarda Hamas komutanı Mahmud Abdurraf el Mabhuh’un kaldığı otele girerek eylemi gerçekleştirdiler. Hamaslı komutan öldürüldükten sonra söz konusu 11 kişi yine farklı uçaklara binerek Avrupa ve Asya kentlerine dağıldı. Dubai polisi 6′sı İngiliz vatandaşı, 3′ü İrlanda vatandaşı, 1′i Fransız ve 1 Alman vatandaşı olan 11 kişinin peşine düştü. Cinayetin aydınlanması için bu kişilerin yakalanması gerekiyor. Suikastin öncesi ve sonrasında güvenlik kameralarına yansıyan görüntüler şüphelilerin kimliklerini gizlemek için takma sakal, peruk ve tenis kıyafetleri kullandıklarını gösteriyor. 24 Şubat 2010 da 15 zanlının daha pasaport ve kredi kartlarını içeren belgeler açıkladı. Böylece ‘suikast timindeki’ zanlı sayısı 26’yı yükseldi. Daha önce 11 zanlıdan birisi bir kadınken, yeni açıklanan zanlılardan beşini kadınlar oluşturuyor. Ancak bunların hepsi Dubai’yi çoktan terketmiş.
Garih Cinayeti’nde MOSSAD parmağı arayan sadece Aydınlık değildi. MİT eski daire başkanlarından Mahir Kaynak da böyle düşünüyordu. Gerçek katilin Yener Yermez olduğuna ihtimal vermediğini belirten Kaynak’a göre, esas katil kısa sürede yurtdışına çıkmıştı. Garih’in öldürülmesinin basit bir cinayet olduğunu düşünmediğini belirten Kaynak, “Museviler içindeki İsrail yanlısı grup ile barış yanlısı grup arasındaki çatışmada Garih önemli bir figürdü. Barış yanlısı grubun içinden sadece iş dünyasında değil, siyasi ağırlığı da olan Garih’i bu yüzden hedef seçtiler. Bu sayede İsrail’in politikalarına destek vermeyen Garih’in ölümüyle, hem İsrail antipatisi önemli ölçüde kırıldı hem de İsrail yanlısı grup önemli bir tasfiye gerçekleştirdi” şeklinde konuşuyordu gazetelere. Yener Yermez’in sadece örtme operasyonunda kullanıldığını, cinayette rolünün olmadığını düşündüğünü ifade eden Mahir Kaynak, “Bunu belirli bir menfaat karşılığında üstlenmiş olabilir. Kaldı ki şu anda kontrol altında ve özgür konuşabileceği bir ortama kavuşma ihtimali senelerce gözükmüyor” diyordu. Kaynak, Yermez’in birliğinden firar etmediğini, alıkonulduğunu iddia ediyor, “Yermez’i alıkoyanlar, olayı öğrenmek isteyen ‘yerli’ bir gruptur. Konuşturup gerçeği anladılar ve karşı tarafa bir mesaj verircesine ‘paketi gönderiyoruz, alın’ diyerek Kayseri’ye gönderdiler” ibarelerine yer veriyordu. “Yener Yermez tespit edilir edilmez normal olanın polisin onu kışlada teslim almasıdır. Ama olmadı ve 10 gün bir yerlere gitti. Bunu 10 gün alıkoyan aslında bu olayı öğrenmek isteyen içeriden bir gruptur. Orada, Yermez’i kullananlar tuzağa düştüler. Birşey dikkatimi çekti. Bir komutan, ‘Olay henüz belli değil. 13 yaşında bir çocuğu da söylediniz boş çıktı. Yermez’i de sorgulayın bakalım ne çıkacak’ dedi” diyen Kaynak, “Akşam saat 7,5′ta almaya gidiyorlar cevap geceyansı geliyor, ‘kaçtı’ diyorlar..Bir insana birşey bildiğinizi söylediğiniz zaman çözülür. Bir grup,muhtemelen Türkiye ile ilgili bir grup Yener Yermez’i sorguladı ve olayı öğrendi. Ama yapacak bir şey yok. Yapanlar yapmıştır ve zaten cinayeti işleyenler gitmiştir. Hatta, cinayetin kim tarafından işletildiğini bile tamamen öğrenememiş olabilirler. Çünkü, Yermez de kim tarafından kullanıldığını bilmiyor olabilir” şeklinde konuşuyordu.
Yener Yermez`in avukatı Mustafa Yalçınkaya olaydaki çok önemli soru işaretlerinin üzerine gidilseydi adi bir cinayet işi değil örgütlü bir iş olduğu anlaşılacaktı diyor ve ölümünden önce İslami kesim ile diyaloglarını arttırması ile dikkat çeken ve Ortadoğu barışı için girişimlerde bulunan Üzeyir Garih`in Ortadoğu barışına katkı sağlayıcı çalışmaları sebebiyle hedef alınmış olabileceğini belirtiyor. Üzeyir Garih`in ölümünden önce Ortadoğu barışı için İsrail Başbakanı Ariel Şaron`un sertlik yanlısı politikalarına şiddetli bir muhalefet başlattığını, bu sebeple İsrail devletinin hedefi haline geldiğini söylüyor. Mahkemeden bu yönde araştırma yapmasını istiyor ama bu talep hiçe sayılıyor. İşte dosyadaki soru işaretleri:
- Cinayetin bir kişi tarafından değil en az iki kişi tarafından işlenildiği yönünde kuvvetli deliller mevcut. Üzeyir Garih`in vücudunda tespit edilen 11 bıçak darbesinin sağ ve sol dan çok farklı açılardan yaklaşılarak vurulması, sağ kulak arkasındaki yaranın bıçakla yapılmasının mümkün olmaması gibi ne gibi bir aletle yapıldığının tespit edilememesi ve olay yerinde kime ait olduğu halen tespit edilemeyen kadın kanının kime ait olduğu cinayetin birden çok kişi tarafından işlendiğini ortaya koyan deliller.
- Dosyadaki bir başka eksiklik de tırnak DNA`sının alınmaması. Üzeyir Garih`in olay yerinde saldırgan veya saldırganlarla boğuşmuş olmasına rağmen tırnak DNA`sının neden alınmadığı bilinmiyor. Tırnak DNA`sı alınsa Garih`in olay yerinde kaç kişi ile temas kurduğu açıklığa kavuşacak.
- Yener Yermez`in Garih`le karşılaştıktan sonra gidip bıçak alıp geldiği (en az 20 dakika) ve cinayeti işlediği iddiası hayatında ilk defa karşılaştığı bir insana duyulabilecek öfkenin dozunun akli dengesinin yerinde olduğu Adli Tıp Kurumu raporu ile belirlenen bir insanda öldürme duysuna dönüşmesi uzmanlar tarafından mantıklı bulunmuyor. Ayrıca söz konusu 20 dakika sürede ilk öfkenin dozunun azalması gerekmezmiydi?
- Vücutta başka cisimlerce açılmış yaralar olmasına rağmen cinayette kaç bıçak kullanıldığı dosya kapsamında aydınlatılamadı. Adli Tıp`a cinayetin hangi bıçakla işlendiğini tespit edebilmek için 5 ayrı bıçak gönderildi fakat cinayetin hangi bıçakla işlendiğinin belirlenemeyeceği yönünde cevap geldi.
- Cinayet mahallinden ve maktulun üzerinden elde edilen saç kılları ile Yener Yermez`in saç kılları kriminal laboratuarda yapılan incelemede aynı çıkmamasına rağmen bu saç kıllarının kime ait olduğu tespit edilemedi.
- Üzeyir Garih`in cinayet zanlısı Yener Yermez`in tutuklandığı 4 Eylül günü Bulgaristan`ın Türkiye`ye çok yakın sınır şehrinde bir Rus gazeteci öldürüldü. Dimitar Rigudin isimli bu gazeteci Türkiye`de Ahmet Furkan adıyla tanınan ülkemizde yaklaşık 20 yıl KGB`nin MOSSAD sorumlusu olarak görev yapan bir isimdi. Yahudi asıllı bu gazeteci Garih cinayetinden 3 gün sonra Rusya`da yayınlanan Trud gazetesindeki makalesinde cinayeti MOSSAD`ın işlediğini yazmıştı.
- Maktulün oğlu İzzet Garih müdahil olarak zikredilmesine rağmen müdahil olduğuna dair dosyada hiçbir dilekçe mevcut değil. Garih ailesinin avukatı Taner Çögenli`nin dava dosyasına yargılamayı aydınlatmak adına herhangi bir katkı sağlamadığı dikkat çekerken vatandaş gibi duruşmalara girip çıkmakla suçlanıyor. Ayrıca böyle önemli bir cinayet davasında maktulün kızı Dalia ve eşi Lili`nın dosyada ifadeleri yok.
- Üzerinde maktül Garih`in kanı tesbit edilen ve Yermez`in dolabına ele geçirilen pantolonun sivil eşya deposundan nasıl çıkıp dolaba geldiği belirsiz. Yermez`in avukatı, pantolonun askerliğe ilk başlangıçta sivil depoya teslim edildiğini, sonrasında hiç alınmadığını, dolayısıyla sivil eşya deposunda olması gerektiğini söylüyor fakat mahkemenin bunu araştırmadan kanlı pantolonu delil kabul ederek suç delili sayması tereddütlere yol açıyor.
- Suç aleti olarak ele geçirilen bıçak üzerinde Üzeyir Garih`in kanı bulundu ama Yener Yermez`e ait hiçbir parmak izi belirlenemedi. Olay ardından yüzlerce polisin Eyüp Mezarlığı`nda ileri teknoloji ile çalışan detektörlerle yaptığı aramada ele geçirilmeyen bıçak nasıl olduysa olay yerine 20 metre mesafede bulundu?
- Olay sırasında Garih`in kolunda bulunan 50 bin dolar değerindeki Rolex saate dokunulmaması ve cüzdanının alınmaması cinayeti para için işlendiği yönündeki mahkeme kararı ile açıkça çelişiyor.
- Cep telefonları sayesinde kişinin nokta tespitlerinin yapıldığı herkes tarafından bilinirken Yener Yermez`in Garih`e ait telefonu üzerine alıp askeri kışlaya gelmesi akli melekeleri yerinde olan bir kişi içi normal olmayan bir davranıştır. Yener Yermez telefonu kendisine Meral isimli bir bayan tarafından hediye edildiğini söylese de Meral isimli bayanın kim olduğu ve dinlenmesi yönünde bir çalışma yapılmadı.
- Yener Yermez`in cinayet aleti bıçağı aldığı iddia eden bıçak satıcısı Halit Ali Özen böyle bir kişiye bıçak sattığını hatırlamadığını söyledi fakat mahkemenin kararında etkili olan kızıp gidip bıçak alıp gelme senaryosunda, bıçak satıcısının bu ifadesi dikkate alınmadı.
- Üzeyir Garih`in öldürülmesinden önceki ilişkileri ve sahip olduğu misyon mahkemece incelenmemiş ve incelenmesi içinde iddia makamı ya da mahkeme heyetince resen bir talepte bulunulmadı..
Adli Tıp Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Sevil Atasoy’a göre olay yerindeki önemli deliller acemice yok edildi, katilin ayak izi bile korunamadı. Bir diğer eleştiri de olay yerinin yeterince araştırılmadığı, bölgedeki kanın hemen yıkanmasıyla olası delillerin yok edildiği şeklindeydi. Soruşturmayı Cinayet Masası yerine Organize Suçlar Şubesi’nin yürütmesi de eleştirildi.
Adli Tıp Kurumu eski Başkanı Oğuz Polat 2009 yılında yaptığı açıklamada, ‘Üzeyir Garih’in öldürüldüğü dönemde Adli Tıp Kurumu Başkanı olduğunu, Üzeyir Garih cinayetini Adli Tıp’ın başındaki kişi olarak bizzat kendisinin incelediğini, yaptığı incelemeler sonucunda Üzeyir Garih cinayetinin en az 2 kişi tarafından işlendiği sonucuna ulaştığını, Üzeyir Garih’i 1 kişinin öldürdüğüne inanmadığı’ söylemlerine yer verdi. Oğuz Polat, Üzeyir Garih’te görülen darbelerin küçük darbeler olmadığını, Üzeyir Garih’in boyunu ve yapısını göz önüne aldıklarında da cinayetin bir kişi tarafından değil, birden fazla kişi tarafından işlendiği sonucuna ulaştığını, lezyonların da bunu gösterdiği ifade etti.
Gerçekten de cinayetten 7.5 yıl sonra Yermez polis ve savcıya verdiği ifadelerde cinayeti işlemediği ve kullanıldığını söyler. Yermez “Cinayeti ben işlemedim. Beni cinayetten önce ve sonra bir odaya kapatarak, on gün boyunca rolümü ezberlettiler. Bu süre içinde, Meral adlı güzel bir kadın da bana eşlik etti. Hatta Meral’le bir otelde ilişkiye girdim. Cinayeti işlediğimi söylemem karşılığında bana 1.5 milyon dolar vereceklerini, kabul etmezsem beni ve ailemi yok edeceklerini söylediler” der. Ancak Yermez, “Meral’le seviştik” dediği Eyüp’teki oteli polislere gösteremez. Yermez, “Aradan çok zaman geçti, hangi oteldi hatırlayamadım” der. İddiaya göre, Yener Yermez, Garih cinayetiyle ilgili polise şu bilgileri verir: “Olay günü Hasdal Kışlası Nizamiye kapısından aşk yaşadığım Meral beni Şahin marka arabasıyla gelip aldı. Eyüp’teki bir otelden oda ayırttık. Otelde seviştikten sonra, Piyer Loti tepesine çay içmek için çıktık. Meral, “Eyüp’te bir arkadaşımla buluşacağım, sen burada bekle” diyerek ayrıldı. Uzun bir süre bekledikten sonra, Meral gelmeyince, merak ederek Eyüp’e doğru yürümeye başladım. Eyüp Mezarlığı’nın içindeki yolda yürürken yerde kanlar içinde yatan bir adam gördüm. Daha sonra, adının Üzeyir Garih olduğunu öğrendiğim adamın yanında Meral ve tanımadığım bir adam duruyordu. Adamın elinde bir bıçak vardı. Daha sonra beni aldılar arabayla olay yerinden uzaklaştık. Yolda Meral bir cep telefonu verdi ve “Bu senin olsun” dedi. Sonra beni, Hasdal’daki birliğime bıraktılar. Polislerin nizamiye kapısına kadar gelerek beni aradığını öğrendim. Komutanlarım, “Polisler seni arıyor, istersen kaç git” dediler, ben de firar ettim. Daha sonra Meral’le Eyüp’te tekrar buluştuk, yanında aynı adam vardı. Beni arabasıyla Gaziosmanpaşa yakınlarında bir eve götürdü. Eve yaklaştığımız sırada arabada gözlerimi bağladılar. Adres ve yollarını göremediğim evde bana bir video kaset izlettiler. Görüntülerde, Garih’in bıçakla öldürülüş anı vardı. Kamera bir yere sabitlenmiş, cinayet anı 5-6 metre uzaktan çekilmişti. Meral’le o adam, bıçakları Garih’e saplıyorlardı. Kaseti defalarca izledikten sonra bana, cinayeti işlediğimi nasıl anlatacağımı ezberlettiler. Cinayeti üzerime alırsam bana para vereceklerini, aksi takdirde, beni ve ailemi yok edeceklerini söylediler. Sonra da arandığımı ve ısrarla teslim olmam gerektiğini söylediler. Teslim olmayacağımı söyleyip onlardan ayrıldım ve ailemin yaşadığı Kayseri’ye gitmek üzere bindiğim otobüste, Kayseri girişinde yakalandım. İstanbul’a getirildim ve polis tarafından sorguya alındım. Sağlık kontrolü için götürüldüğüm Adli Tıp’ta karşılaştığım Ümit Sayın adlı kişi bana, cinayeti üstlenmem için 1.5 milyon dolar vereceğini söyledi. Ama herhangi bir para almadım.”
Bunları yine Yermez’e söylettiler mi dersiniz? Ümit Sayın Ergenekonda adı geçen bir isim. “O tarihte yurt dışındaydım, Adli Tıp Kurumunda değil, Adli Tıp Enstitüsündeydim” diyerek Yermez’in ifadesini yalanlıyor. Basit bir Susurluk benzeri ya da ta kendisi bir çete örgütlenmesiyken yapay olarak siyaseten şişirilmiş ve muhalefeti sindirme baskısına dönüştürülmüş bir kampanyaya fırsattan istifade Garih cinayetini de bulaştırmak istiyorlar gibi görünüyor. Ergenekon iddianamesinde yer alan bir belgede “Üzeyir Garih’in Tayyip’i ‘Şu şu projeleri yap’ diye besleyen isim olduğu, yok edilmesinin sebebinin de bu olduğu”, bir başka belgede de “Üzeyir Garih’in dizi ve gözü özellikle tahrip edilerek öldürüldüğü, bu öldürme biçiminin “masonik usulle infaz” anlamına geldiği ve bu yöndeki iddiaları haklı çıkartacak nitelikte olduğunun” öne sürüldüğü de göz önüne alınırsa. Bunun arkasında yatan komplo teorisine göre Garih MOSSAD’a gittikçe artan miktarda vergi vermemek için Türkiye içinde bazı güçlerle anlaşmıştı. Ölümüne bu neden oldu. Bir başka teoriye göre MOSSAD’ın Türkiye’deki kasası Musevi para taciri Nesim Malki’nin 1995 yılında öldürülmesinden sonra Musevilerden toplanan vergi parası MOSSAD’ın eline geçemedi. MOSSAD tarafından Garih’in bunda ihmali görüldü ve Garih bu konuda bir de Devlet’e bilgi verince öldürüldü. Ancak aradan geçen sürenin 6 yıl oluşu bu teoriyi zayıflatıyor. Ancak yine de Nesim Malki adı ve Malki’nin öldürülüşü bir önceki teori bağlantısını hatırlatıyor. Açıkcası durup dururken 7.5 yıl sonra Garih cinayeti Ergenekona bulaştırılmak isteniyor. Nitekim ilk yazımızda Üzeyir ismi konusunda adı geçen Doğan Kasadoğlu da tam bu sırada Aralık 2008 de ortaya çıkıyor ve bazı iddialarda bulunuyor: Üzeyir Garih’in damadı Doron Herzikowitz, Garih’in öldürülmesinden çok kısa bir süre sonra polis kıyafeti giymiş birilerinin evine gelerek 2 oğlundan biri olan o zaman 14 yaşındaki Tali’yi kelepçe takarak götürdüklerini, bu işin üzerine gidilirse cinayeti bu çocuğun işlediğini açıklayacaklarını, yüklü fidye ödeyerek oğlunu kurtardıklarını, korkudan bunu kimseye anlatamadıklarını kendisine söylemiş. Ancak bu iddialar akla uygun değil. Cinayeti Garih’in torunu olan 14 yaşında bir çocuğa yükleseler kim inanırdı? Cinayet saatinde Tal’ın mezarlıktan başka yerde olduğunu kanıtlayacak hiç mi şahit yoktu? Anlatılanlar diyelim doğruysa adamlar Garih’in öldürüldüğünü biliyorlarmış. Garih’in öldürülmesiyle ilgileri varsa ve adamların derdi fidye almaksa daha önce Garih’i neden öldürmüş olsunlar? Kimseciklerin olmadığı mezarlıkta korumasız tek başına gezen Garih’i kaçırmak daha kolay olmazmıydı? Garih cinayetiyle ilgileri yoksa o kadar kısa bir sürede nasıl böyle önemli bir kaçırma planı yapıp uyguladılar? Ya da kaçırma önceden planlandı ve ondan çok kısa bir süre önce tesadüfen Garih öldürüldü. Bu kadar büyük bir rastlantı olabilir mi? Böyle bir durumda tam tersi panikleyip, “cinayeti de üzerimize yıkarlar” deyip plandan vazgeçmeleri ya da ertelemeleri gerekmezmiydi? İfadeye göre kaçırılma tarihi 25 Ağustos Cumartesi, Garih’in cenaze tören tarihi 28 Ağustos Salı. Torun Tal aradan 3 gün geçmeden cenazeye katılıyor! Kasadoğlu neden bunları anlatmak için bu kadar süre beklemiş? Açıklamayı neden Yeni Şafak’a yapmış? vesaire, vesaire. Bu da Ergenekon davasının bir başka dallanıp budaklandırılması gibi görünüyor.
Garih öldürüldükten sonra ABD’de 11 Eylül saldırıları gerçekleşti. Afganistan işgal edildi, El Kaide dağlara kaçtı. Sonra da Irak işgal edilerek İsrail’e karşı büyük bir tehdit ortadan kaldırıldı. İlerde Büyük İsrail Devletinin federasyonlarından biri haline gelecek Büyük Kürdistanın bir bölümünde Kuzey Irak Kürt Devleti kuruldu. Yıllarca çok iyi olan Türkiye-İsrail ilişkileri Garih’in öldürülmesini izleyen süreçte İsraildeki şahinlerin istediği gibi yerlerde sürünür hale geldi. Türkiye ilk kez Arap dostu, İsrail karşıtı oldu. Böylece İsrail kamuoyunda Türkiye sempatisi azaltıldı, Türkiye anti-semitist, İslami Cihad cephesindeymiş gibi gösterilerek Amerika ve Avrupa Birliği ülkelerinin Türkiye’ye desteğinin ortadan kaldırılması hedeflendi. Garih yaşadıkça ABD’deki Yahudi lobisi Türkiye’yi her zaman destekleyecekti. Garih ölünce bu desteğin sağlanacağının hiçbir garantisi kalmadı sonra da destek ortadan kalktı. Garih’i öldürtenler Türkiye’nin bu açıdan da zayıflayacağını düşündüler.
Gerek bu yazı dizimizde gerekse diğer yazılarımızda ayrıntılı olarak açıkladığımız fundamentalist Yahudilerin olacağını varsaydığı Armaggeddon savaşı ve bu savaşta karşı cephede Nuh’un Çocukları yani Türklerin olacağı inancı da İsrailli Şahinlerin Türkiye Cumhuriyetini zayıflatma hedefine önemli bir mesnet teşkil etmektedir.
Garih’in öldürülmesiyle Tevrat’ta yazılı olan Allah’ın İsrailoğullarına vadettiği Mısır ırmağından yani Nil Nehrinden büyük ırmağa yani Fırat nehrine kadar olan topraklarda Büyük İsrail Devletinin kurulmasına karşı önemli bir engel ortadan kaldırılmış gibi görünmektedir. Zira bir önceki yazımızda belirttiğimiz gibi Garih’in bu projeye karşı çıkmış olduğu tahmin edilmektedir. Garih’in söylemlerinden Türkiye’nin bölünmesine karşı olduğu görülmektedir. Garih’e göre Türkiye doğu-batı arasında enerji köprüsü olacakken bölünme bunu sekteye uğratacaktır. Kendisi enerji inşaat alanında önde gelen bir şirket olan Alarko’nun yarı sahibiydi. Türkiye’nin çıkarları yanında elbette kendi işlerini de düşünüyordu belki de. Nitekim Garih’ten sonra PKK eğitilmiş, silahlandırılmış Türk ordusuna saldırtılmış, önce özerklik sonra federasyon sonra ayrılık aşamalarının sırasıyla uygulanmasına gelinmiştir. Türk ordusu önceden hazırlanmış senaryolar birbiri ardına yürürlüğe konarak güçsüzleştirilmeye çalışılmış ve bunda başarı kazanılmıştır. De-Kemalizasyon planı ile Atatürk halkın gözünden düşürülmeye çalışılmış ve bunda da hedefe ulaşılmıştır. Böylece Kürdistana engel olamayacağı hedefleniyor. Türkiye soykırım konosunda köşeye sıkıştırılıyor. Türkiye yıllardır sürdürdüğü politikayı terkederek Kuzey Irak’taki Kürt yönetimini tanımak zorunda kaldı. Mesud Barzani’den 6 Haziran 2007 tarihinde “Bir kabile reisi” diye söz eden, 24 Aralık 2007 tarihinde de “Barzani bizim muhatabımız değildir. Bizim muhatabımız merkezi hükümet (Bağdat hükümeti) ve müttefik kuvvetlerdir” diyen Başbakan Tayyip Erdoğan daha sonra Barzani’yi muhatap almaya razı oldu. Nitekim önce Ticaret ve Sanayi Bakanı Zafer Çağlayan’ı, sonra hem Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu hem de İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ı, Barzani’nin ayağına gönderdi. Bölücübaşı Abdullah Öcalan ile Türkiye Devleti doğrudan görüşmelere başladı. Ondan sonraki aşamalarda Güney Doğu Anadoluda kurulacak Kürdistan federe devleti önce Türkiye’den ayrılıp Kuzey Irak Kürt Devletine katılacak sonra her ikisi de İsraille birleşecek ve Büyük İsrail hayali gerçekleşecektir. Bu yoldaki Türkiye engeli ortadan kaldırılmak üzeredir. Tevratta yazılı Büyük İsrail için petrol gerekli o da Kürtlerde var. Kürtler zaten çantada keklik. Büyük İsrail için su da gerekli. O da Trüklerden Kürtlere geçecek.
Garih’in ölümü Anadolu’da adeta tedrici tarih değişiminin miladı oldu. Osmanlı’nın son döneminde ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş ve gelişiminde baş rolü oynayan İttihat ve Terakki mensupları, mason, sabetayist, dönme, bunların içiçe olduğu tarikatçılar, sabetaycı/dönme olmayan Balkan göçmenleri (Atatürk gibi) devri sona eriyor, onların siyaset, devlet yönetimi, sermaye, sanayi ve iş (TÜSİAD) ve medya dünyasındaki egemenliği yerini Anadolu kökenlilere bırakıyor. Sermaye’ye Anadolu Kaplanları hakim olmaya başlıyor. İsrail ve Yahudi dostu, Arap düşmanı Türkiye yerini İsrail karşıtı, anti-semitist, Arap dostu bir Türkiye’ye bırakıyor. Modernleşme, çağdaşlaşma yerini İslamcı, gelenekçi, baskıcı, kapalı yaşam tarzına geri dönüşe terketmekte. Kamu yönetiminde kilit noktalara gelebilmek için gerekli görülen özellikler badem bıyıklı olmak, 5 vakit namaz kılmak, eşi türbanlı olmak, imam-hatip kökenli olmak, yobaz tarikat mensubu olmak gibi koşullara bağlanıyor. Özellikle inşaat sektöründe sadece bu özellikleri benimseyen müteahhitler Belediyelerden iş alabiliyor. İttihat ve Terakki’den beri Ordu’nun Devlet yönetiminde söz sahibi olmasına da son verildi, Atatürkçülük etkisiz hale getirildi.
Yazı dizimizin sonunda iç dünyamızı böyle özetledik, dilerseniz dış ilişkileri de özetleyelim. İsrail Türkiye’deki Yahudilere ve diğer etnik halka, ABD deki Yahudi Lobisine, Hıristiyanlara mesaj veriyor “Türkiye Arap dostudur. Ona sırtınızı dönün. Ondan artık bize, size hayır gelmez. Türkiye parçalanmayı hak ediyor.” Garih yaşasaydı buna kimseyi inandırmazdı. Garih yaşasaydı MOSSAD’dan PKK ile ilgili aldığı tüm bilgileri Türk Hükümetine aktarırdı. Garih yaşasaydı şahsi ilişkileriyle PKK’nın hortlatılmasına izin vermez ya da en azından bölücü hareket bugünkü önce federasyon/sonra ayrılık durumuna, Türkiye-İsrail ilişkileri de kopma aşamasına gelmezdi. Garih bu planlara en azından zamanlama açısından karşı çıkmış bunu da hayatıyla ödemiştir.
- SON -
Muhterem Hocaefendi ve talebeleri,
Sizler de gayet iyi biliyorsunuz ki mesele dershane meselesi değil, mesele Allah’ın rızasını, Peygamber’in davetini yaymak için çıktığınız o hayır yolunda -ki Allah sizlerden razı olsun, bu konudaki hayrınızı anmayan zalimdir- saptığınız yanlış yollar ve tebliğ metodunuzdaki tefrid (noksan kalış) takiyye yapa yapa zikrettiğiniz şeye dönüşmeniz gibi elem verici haller nedeniyle ümmet arasındaki bilinçli yalnız kalma isteğiniz bizi maalesef bu acı günlere getirdi. Bu manevi kusura maddi kusurlarınız da eklendi, merak ediyorum bir Müslüman olarak vicdanınızı aşağıda sayacağım kusurlarınız karşısında nasıl susturdunuz?
-28 Subat günlerinde Erbakan Hoca’ya “çekilin” diyen manşetleri, öğrencilerinize başınızı açın direktifini, biz direnen kardeşlerinizden bazılarına “terörist” sıfatını uygun görürken bizim kırılan kollarımızı bırakın kırılan kalplerimizi hiç mi düşünmediniz?
-Polis Kolejleri sınavlarında ve bazı sınavlarda soruları bazılarına verirken hakkı yenen öğrenciler hiç mi rüyânıza girmedi?
-Mavi Marmara’da şehit edilen kardeşlerimiz için “Otoriteden izin alsaydılar” derken hiç mi canınız yanmadı?
-Ülkenizin Başbakan’ı “One minute” diyerek zulme maruz kalmış bir halk için hakkı haykırırken buruşan yüzlerinizden dolayı hiç mi kederlenmediniz?
-Evladı asit kuyusunda can veren, yavrusunun cesedine işkence edilen Kürt; askere uğurladığı civan evladının tabutunu alan Türk analar ve babalar sekte vurduğunuz süreç içerisinde attığınız baslıklar ve “Süreç lehine bir şey yazılmayacak” diye emir verdiğiniz gazetecilerinizden yana hiç mi vicdanınız sızlamadı?
-Ülkenizin, vatanınızın MİT Başkanını içeri alma çabanız, İsrail’i bu ülkeye salma çabanız sırasında hiç mi bu eylemleriniz onurunuza dokunmadı?
-Ticari ve siyasi bir kâr sağlayıcı olmaktan ileri gitmeyen Türkçe Olimpiyatlarınıza Peygamber (SAV)’in geldiğini söylerken hiç mi onunla yarın ahirette yüzleşebileceğinizi hesaba katmadınız?
-Sizi bitirmek isteyenlere karşı MGK’da “Gülen’i bitirin” diyenleri, imzayı basıp içeri tıkanlara karşı kin ve nefret kusarken hiç mi ahd’e vefâ aklınızdan geçmedi?
-Yarım asırdır Filistinli çocukların kollarını kanatlarını taslarla ezen -ki kol kanat kırılışı budur-İsrail’e gazetenizde “Sizinle sorunu olan Ak Parti ile sorunumuz var” derken, hiç mi gözünüzün önünden geçmedi siyah gözlü o Arap çocuğun yanağından sızan kana karışmış gözyaşı?
-Dünyaya zulüm salan İsrail’den, insanları yetmeyince Müslümanları insansız hava araçlarıyla katleden ABD’den esirgemediğiniz empatiyi ve sempatiyi neden bizden esirgediniz?
-Ah kardeşlerim, hiç kimseyle çatışmayan sizler, asla karşısına çıkmayacağınız darbeci orduyla yüzleşmek için “Kefenimle yola çıktım” diyen, bu uğurda hem sizden destek alıp hem de sizin yolunuzu açan adamla niye çatışıyorsunuz, o adam size ABD ve İsrail’in Müslümanlara yaptığından daha büyük bir zulüm mü yaptı?
-Gezi Eylemleri gibi iyi niyetli başlayıp bir darbe teşebbüsüne dönüşen girişime destek veren kuruluşunuz BOYDAK’ın bu eylemini yazdığım için beni tehdit ederken bu yaptığınızın Cemile’nin sizi kardeşi bildiği için zoruna gitmeyeceğini ama Cemile’nin de bir sahibi olduğunu hiç mi hesaba katmadınız?
-Taraf gibi kıymetli bir gazeteyi sürece köstek olmak için boşaltırken hiç mi kolu kanadı kırılanları hesaba katmadınız?
-Bir iftira mağduru Salih Mirzabeyoğlu’nun hapiste geçirdiği yıllardan sadece bir günün hesaba katıp kendisine “terör örgütü üyesi” diyen manşetinizden dolayı hiç mi hayâ etmediniz?
-Amerika’daki Müslümanları haksızca ve hukuksuzca fişleyen FBI’a oradaki Müslümanları gammazlamak için bilgi verirken hiç mi tereddüt etmediniz?
-Hiç kimseye karşı eksik etmediğiniz hüsn-i zannınızı size “Bu kardeşlerim ne istedi de geri çevirdim?” diyen adamdan esirgerken hiç mi “Acaba…” demediniz?
Daha neler… neler… Tüm bunlara rağmen sizlere bugüne kadar hüsn-i zannımı yitirmedim, bunun için kendimle çok büyük bir mücadele içine girdim.
Yok Üstad’ım yok, bu bir dershane meselesi değil, bu bir kırılıştır. Bile isteye seçtiğiniz bir kırılış, kendi öğretiniz dışındaki Müslümanları kırıp kırıp geçişinize bir tane daha eklemekten başka bir şey değildir. Gidiyor ve kırıyorsanız uğurlar ola ama hiç değilse bunu az daha dürüstçe yapın, az daha vicdanlıca yapın.
Birliği telkin etme niyetiyle yazacağım yazımı iptal ederek, kendi kırgınlıklarımı ve kırgınlarımızı izah ettiğim, şu anda dahi yayımlatma tereddüdü duyduğum, üzülerek yazdığım, evvelinde iki rekât namaz ile Allah’a sığınarak yazdığım bu yazıyı yazmamın tek nedeni siz muhterem Hocam’ın “Kolum kanadım kırıldı…” başlıklı yazınızdır, zorlandığım için yazdım, mecbur bırakıldığım için yazdım.
Pek muhterem Fethullah Gülen Hocam, şimdi düşünüyorum da siz gerisini düşünmeden vermiş olduğunuz “ayrılığa devam” kararı ile ilgili yazdığınız o satırları yazdınız ve çekildiniz. Ya ben ne yapacağım, Cemaat talebesi olan birlikte kermes düzenlediğim arkadaşlarım, namaz tesbihatları sırasında bir seccadede yan yana Rabbime yakardığım dostlarım, bir haberin peşine birlikte düştüğüm gazeteci kardeşlerim ile yüz yüze geldiğimde ne yapacağım, ne yapacağız, o kalemi kırarken bunu hiç düşündünüz mü? Ah Hocam, sizin kolunuz kanadınız kırılmış, Allah şahit olsun bu kırgınlığınız içime yaradır, ama bende kırılacak kol da kanat da kalp de kalmadı sizlere karşı yitirdiğim hüsn-i zannımın sebebi olmanızdan yana ayrıca kederliyim. Bundan sonrası için bizler aciziz aciz olmayan Allah hak olanı bilmektedir.
Son olarak; ikide bir “Gayretullah’a dokunur” diyorsunuz da, Gayretullah’a dokunursa bu ümmeti bölmeniz dokunur. İki de bir Hudeybiye Sulh’u diyorsunuz da; Hudeybiye’de Rasulullah’ın karşısında müşrikler vardı, sizin ise karşınızda kardeşleriniz var, bir gün bile kardeş gibi görmediğiniz ama Allah’ın hatırına size kardeş gibi davrananlar var. Vaktiyle bize takiyyelerinize bozulduğumuzda “Bir yere gelene kadar böyle…” derdiniz, şimdi bir yere geldiniz, gücü elinizde tutuyorsunuz, bir yere geldiğinizde olacağınız şey bu muydu?
Karşılığında tarafınızdan cevap alamayacağımdan, “düşman” ilan edileceğimden, su-i zanlarınıza maruz kalacağımdan şüphem olmayan bu yazıyı, takiyyecilikleriniz ve icraatlarınız nedeniyle artık “güvenmediğim” sizlere ithaf ettiğim kadar kellesine kastettiğiniz “hizmet” neymiş bize gösteren güvendiğim tek bir adama gönül borcu olarak noktalarım. Bu sizlerin asla bilemeyeceği ahd’e vefâdır
CEMİLE BAYRAKTAR
Gülen'in Ehl-i Sünnet'e aykırı görüşleri
6 Şubat Perşembe (bugün) günü gazetemizin okur postasında 'Fethullah Gülen'in Ehl-i Sünnet'e aykırı görüşleri ve bir ikazname' başlıklı bir yazı yayınlandı. İlahiyatçı Mücahit Akıncı'nın kaleme aldığı yazıda Gülen'in hakkında çok çarpıcı iddialara yer verildi...
İşte o bahse konu o yazı:
BİSMİLLAHİRRAHMENİRRAHİM
Bu yazıyı üzerime vazife olduğuna inandığım için yazıyorum. Hiçbir partinin adamı değilim. Peygamberimiz Sav’ın: “Kim bildiği bir konuyu saklarsa, kıyamet günü ağzına ateşten gem vurulacaktır.” sözü gereği bu yazıyı Allah rızası için yazıyorum. Yazının konusu Fethullah Gülen Hoca’nın Ehli Sünnet Ve’l Cemaat Mezhebi’ ne aykırı bazı sözleridir.
Şuurlu ilim sahibi mütedeyyin birçok Müslüman f.gülenin EHL-İ sünnete aykırı aşağıda belirteceğimiz görüşlerini ilk defa duyunca şok olacaklar ve hayret edeceklerdir.
1. Fasıldan Fasıla kitabının 3. Cilt 144’üncü sayfasında şunları yazıyor: “Hâsılı, herkes kelime-i şahadeti esas alarak etrafındaki insanlara bakış açısını yeniden ayarlamalı. Hatta onun birini söyleyip diğerini, yani “Muhammed’ ün Resulallah”ı söylemeyen insanlara bile, rahmet, merhamet nazarıyla bakmalı. Çünkü hadislerde anlatıldığına göre, Allah’ın o engin rahmeti ahirette öyle tecelli edecektir ki, şeytan bile: “Acaba ben de istifade edebilir miyim?” diye ümide kapılacaktır. Şimdi böyle bir rahmet enginliği karşısında, cimrilik yapma, o cimriliği temsil etme bize yaraşmaz. Hem bize ne? Mülk O’nun, hazine O’nun, kul O’nun. Öyleyse herkes haddini bilmeli.”
2. Hoşgörü ve Diyalog İklimi kitabının 241. Sayfasında (Kitaba Ali Ünal ve Ahmet Kurucan önsöz yazmıştır) şöyle diyor: “Bakın Kur’an-ı Kerim, ehli kitaba çağrıda bulunurken: “Ey kitap ehli! Aramızda müşterek olan bir kelimeye gelin, Allah’ı bırakıp da bazılarımız bazılarımızı Rab edinmesin.” ( Al-i İmran/64) diyor. Dikkat edin, bu mesajda “Muhammed’ün Resulallah” yok.”
3. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın yayınladığı Küresel Barışa Doğru (Kozadan Kelebeğe-3) isimli kitabında da şöyle diyor: “Yahudileri ve Hıristiyanları azarlayan ayetler, ya Hazret-i Muhammed sav döneminde yaşayan ya da kendi peygamberleri döneminde yaşayan bazı Yahudi ve Hıristiyanlar hakkındadır.” Hz RESULULLAH S.A.V zamanında ve zamanımıza kadar gelen süreçte yaşayanlar. Ve zamanımızda bulunan Yahudi ve Hıristiyanlar bu azarlamanın dışındadırlar. (Sayfa 260)
4. İnsanın Özündeki Sevgi kitabının 220. sayfasında şöyle diyor: “Bir Yahudi’nin Hazret-i İsa’ya, dolayısıyla İncil’e ve Hz. Muhammed’le birlikte Kur’an’a inanması gerekmez. Yani bir Yahudi bunlara inanmasa da dindar sayılabilir. Bir Hıristiyan da, Hz. Muhammed’e sav Kur’an’a inanmasa da dindar kabul edilebilir. Çünkü bu dinler kendilerinden sonraki ilahi sistemleri, kitapları şümullerine almazlar. Bu sebeple Yahudilik ve Hıristiyanlıktan çıkan geniş ilahi din yelpazesinde kendine bir yer bulabilir. Bu yelpazede sığınacağı bir kitap, bir peygamber her zaman vardır ve dolayısıyla o bütün bütün tefessüh etmez. Bir mütefekkirin dediği gibi (Üstad Bediüzzaman’ı kasdediyor) “Bozulmuş süt gibi olur ve bir ölçüde bir işe yarar.”
5. Fethullah Gülen’in bir mütefekkir diye bahsettiği kişi Üstad Bediüzzaman Said Nursi’dir. Yahudi ve Hıristiyanların dinlerinde kalabileceklerine delil olarak gösterdiği Üstad’ın yazısının bu konuyla alakası yoktur. F. Gülen, Üstad’ın yazısını çarpıtmış ve mana olarak da tahrif etmiştir. Üstad Bediüzzaman Yahudi ve Hıristiyanların kendi dinlerinde kalabileceklerini katiyen söylememiştir.
İslam dışı şer güçler Yahudi ve Hıristiyanlarla ilgili Risale-i Nur’da da bazı tahrifatlar yapmışlardır. Üstad Bediüzzaman’ın İşaratü’l İcaz adlı kitabının tercümesinde de bazı tahrifatlar vardır. Mesela, İşaratü’l İcaz adlı kitabında Fatiha tefsirinde bunu görmekteyiz. İşaratü’l İcaz adlı kitabın aslı Arapça olup, Üstad’ın kardeşi Abdülmecid’in yaptığı tercümede: “Gayrilmağdubi aleyhim veleddallin”in tefsirinde “dallin: sapıtanlar” tüm Hıristiyanlar olduğu halde araya “BİR KISIM” kelimesi ilave edilmiştir ve bu “BİR KISIM” kelimesi Arapça aslında yoktur. Bu küçük görünen iki kelime ise manayı tamamen değiştirmiş; Hıristiyanların ancak bir kısmı sapık büyük çoğunluğu hidayettedir gibi, Ehl-i Sünnet inancı dışında batıl bir itikadi görüşün, inancın ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Üstad’ın ifadesiyle “Siyonist Yahudi bir ifsat komitesi” özel olarak bu ifsat işleriyle uğraşmaktadır.
6. Aynı kitabın 186. sayfasında (Zaman gazetesi aynı mektubu 10 Şubat 1998 günü yayınlamıştır) Papa ‘ya yazdığı mektubun başlığı şöyledir: “Pek Muhterem Papa Cenapları!..” mektupta yer alan ifadelerin bazıları şunlardır: “Dinlerarası Diyalog için Papalık Konseyi (KCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz… İslâm yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlardır… Amacımız bu üç büyük dinin inananları arasında hoşgörü ve anlayış yoluyla bir kardeşlik tesis etmektir…”
Şimdi, yukarıdaki maddeler halinde sıraladığımız F. Gülen’in sözlerini tahlil edelim:
1. F.Gülen birinci maddede yukarıda verdiğimiz yazısında; kelime-i şehadetin ikinci kısmını yani “Muhamedün Resulallah” söylemeyen, yani Peygamberimiz Sav’ e inanmayan, onun tebliğ ettiği İslam dinini kabul etmeyen kâfir, Hıristiyan, Yahudi vs. gibi her çeşit gayr-i müslimlere “RAHMET” nazarıyla bakmamızı öneriyor. Dikkat edin “RAHMET” kelimesi İslami bir ıstılahtır. “ALLAH RAHMET ETSİN” demek, Allah acısın, günahlarını affetsin, cennetine koysun manalarına gelir. Bu manada kâfir olan, gayr-i müslim olan Yahudi ve Hıristiyanlar için, Allah’ın “RAHMET”i olamaz. Müslüman olmayan Yahudi, Hıristiyan vs. gibi kâfirlerin her çeşidi cennete giremez, ebedi cehennemliktirler. F. Gülen’in birinci maddedeki ifadelerini okursanız, bir din alimi gibi değil de, sanki bir diplomat, bir politikacı gibi konuşarak konuyu çarpıtmış, demagoji yapmış, ama yine de maksadını gizleyememiştir. O maksatta şudur: Yahudilik ve Hıristiyanlık nesh olunmamış, yürürlükten kalkmamış olup halen yürürlüktedir. Yahudi ve Hıristiyanlar da dinlerinde kalarak İslâm’a girmeden, Allah’ın “RAHMET”i gereği cennete gireceklerdir. Bu birinci maddedeki F. Gülen’in yazısını böyle anladım. Başka türlü anlayan ehli ilim varsa hatta kendisi de bunu kastetmiyorsa beni uyarsınlar. Eğer kendisi bunu kastetmiyorsa cevap versin. Bir diplomat gibi demagoji yapmadan bir İslâm alimine yakışır şekilde açıkça açıklasın.
2. İkinci maddedeki yazısında F: Gülen; Al-i İmran suresi 64. Ayetin mealini verirken; “Dikkat edin bu mesajda “Muhammedün Resulallah” yok, yani Muhammed’e Sav’a inanın demiyor” diyerek bizim birinci maddeyi doğru anladığımızı teyit ediyor ve olumlu tevil etme yolunu da kapatıyor. Yoksa biz Müslümanlar İslami camia içinde muteber dini liderlerin hata yaptıkları zaman tevil imkânı varsa onu tevil ederek, o kişi hakkında hüsn-ü zannımızı muhafaza ederiz.
3. Üçüncü maddedeki yazısında da muğlâk ifadeler kullanmıştır. “Kur’an’ın azarladığı Yahudi ve Hıristiyanların, hepsini kapsamadığını, zamanımızdaki Yahudi ve Hıristiyanları kapsamadığını” söylemektedir. Burada F: Gülen o zamanki Yahudilerin lanetlenme hükmüne sebep olan illetin şu andaki Yahudi ve Hıristiyanlarda olmadığını kastettiğini tahmin ediyoruz. Bakara suresi 88. âyete göre Yahudilerin lanetlenme hükmünün sebebi-illeti inkârlarıdır. Bu illet kâfirler için geneldir. Bakara suresi 89. âyete göre de “Allah’ın laneti tüm kâfirlerin üzerindedir.” Yani Asr-ı Saadetteki Yahudi ve Hıristiyanlar da Peygamberimiz Sav’ in peygamberliğini inkâr ediyorlardı, şu andaki Yahudi ve Hıristiyanlar da inkâr ediyor. O zamanki ve zamanımızdaki Yahudi ve Hıristiyanların ve tüm kâfirlerin lanetlenme sebebi-illeti küfürleridir. Yani Yahudi ve Hıristiyanları lanetleyen ayetlerin hükmü Peygamberimiz Sav’den günümüze kadar gelen tüm Yahudi ve Hıristiyanları kapsamaktadır. Gülen’in bu görüşü “tarihselcilik” sapıklığının bir tezahürüdür ve bu ehlisünnet âlimlerince reddedilmektedir. Asr-ı Saadetten bu tarafa yüz binlerce akaid, hadis, tefsir ve fıkıh âlimleri böyle bir şey söylememiştir. Kendisi bu görüşü söylerken kaynak, delil göstermemiştir.
(Devam edecek)
İlahiyatçı Mücahit AKINCI/AKİT OKUR POSTASI
Gülen’in görüşleri Eh-i Sünnet’e aykırı – 2
İlahiyatçı Mücahit Akın, Gülen hakkında çarpıcı bir yazı kaleme aldı…
20 Şubat 2014 Perşembe, 15:01 glenin-grleri-eh-i-snnete-aykr-2
BENZER KONULAR
glene-su-duyurusuGülen’e suç duyurusu
polis-telsizinden-erdogan-ve-gulen-sokuPolis telsizinden Erdoğan ve Gülen şoku
canikliden-glen-yorumuCanikli’den Gülen yorumu
akaydn-gleni-ziyaret-mi-ettiAkaydın Gülen’i ziyaret mi etti?
Yeni Akit gazetesinin okur postasında Fethullah Gülen‘in Ehl-i Sünnet’e uymayan görüşlerinin kaleme alındığı bir yazı yayınlandı.
İLAHİYATÇI AKIN’IN BİRİNCİ YAZISI
İlahiyat Mücahit Akıncı‘nın yazısının devamı:
ÜSTAD’ın uyarısı; çok manidar, uyarıcı ve önemlidir. İslam’a hizmeti dava edinen her grup, hizip, tarikat meslek, meşrep ve partiler; ÜSTAD’IN uyardığı tehlikeye düşmemek ve dünyaya hükmeden Siyonist şer güçlerin, tağuti güçlerin tuzağına düşmemek, oyununa gelmemek, onların kontrol ve güdümüne girmemek için azami derecede gayretli ve müteyakkız olmalıdırlar.
Şuurlu, dava sahibi mütedeyyin, Müslümanları rencide eden, üzen, F. Gülen’in EHL-İ SÜNNETE aykırı sözlerinden bazıları;
1) “CEBRAİL A.S gelse, parti kursa, kusura bakma, ben senin kurduğun partiye girmem.”
3) 28 Şubat sürecinde Kanal D TV programında; Yalçın Doğan’a, “İmam hatip liselerinin orta kısımlarının kapatılmasının bir mahsuru ve zararı yoktur. Millet dinini ilahiyat fakültelerinde öğrenir” demiştir.
4) 28 Şubat sürecinde merhum Başbakan Erbakan’a, “Beceremedin bırak, istifa et” demiştir.
5) En nefret ettiğim kişi; “USAME BİN LADİN” demiştir.
6) “Bana bir şefaat hakkı verilse, Bülent Ecevit için kullanırım.”
7) İslam’ın bir şiarı olan başörtüsü için, “teferruat” diyerek, başörtüsünün avam Müslümanlarca önemsiz olduğunun anlaşılmasına sebep olmuştur.
28 Şubat sürecinde başörtülü kızlara, “Başınızı açın, üniversitelere girin” demiştir.
9) ABD’nin, Irak ve Afganistan’ı işgalinde ABD, Batı ve İsrail aleyhinde tek kelime etmemesi.
10) Körfez Savaşı’nda, İsrail ve ABD’nin, Irak’ta öldürdüğü yüzlerce çocuğa hiç merhamet göstermemesine rağmen, İsrail de ölen birkaç çocuk için gözyaşı dökmesi.
11) İslami hareketlerin ve cihat hareketlerinin lehine hiçbir söz söylememesi, bazı bölgelerde cihada terör, ABD, İsrail ve AB aleyhine cihad eden mücahitlere terörist demesi.
13) Zaman gazetesinin Mardin’de düzenlediği bir toplantıda bir Hıristiyan Prof’la, Müslüman bir kızın evlenmesini överek vermesi.
14) Zaman gazetesinin Avrupa baskısında, insani bir yardım kuruluşu olan, tüm dünyadaki mazlumlara yardım eden İHH’yı karalaması, terörist bir örgüt olarak göstererek, İsrail ve ABD’ye jurnallemesi.
15) En son, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve ekibine kanları donduran kin ve nefretle beddua etmesi.
16) 1975’te, “Burnu kırılsın, burnu yere sürtünsün” diye merhum Necmeddin Erbakan’a da beddua etmiştir.
17) Filistin’deki mazlumlara insani yardım götüren Mavi Marmara gemisinde şehit olan 9 kardeşimize hiç acımayarak, “Otoriteden neden izin almadı?” diyerek, hükümeti ve İHH mensuplarını suçlayarak, terörist bir çete olan, devlet dahi olmayan İsrail için, “OTORİTE” diyerek meşru bir devlet gibi göstermiştir.
NETİCE
Şuurlu, ilim sahibi mütedeyyin Müslümanların çoğu, 17 Aralık olaylarını şöyle değerlendirmektedir. Uluslararası şer güçlerin baskısından, AK Parti ve Başbakan çıkmaya çalışmış, daha bağımsız milli politika izlemeye başlamıştır. Bu durum, İslam âleminde olumlu karşılanmış; İsrail, ABD ve Avrupa Birliği gibi ülkeleri ise tedirgin etmiştir. Uluslararası şer güçler, rüşvet ve yolsuzluk olaylarını bahane ederek, hükümeti devirerek, yerine CHP güdümlü bir hükümet istemektedirler. F. Gülen ve gurubu da (alt tabanı tenzih ederiz), bu dışarıdaki şer güçlerin darbe girişimlerine bilerek ve bilmeyerek alet olmuşlardır.
F. Gülen’in kendi kitaplarından kaynaklarıyla gösterdiğimiz. Görüşleri; KESİN OLARAK EHL-İ SÜNNET’E AYKIRI GÖRÜŞLER OLUP; “FIRKA-İ DALLE”NİN GÖRÜŞLERİDİR.
Uygun olan her zaman ve mekânda, bunu ispatlamaya hazırım, ama ben yine de hüsn-ü zan ederek, te’vil yollarını aradım, fakat te’vil edecek bir sebep bulamadım. F. Gülen’in bu görüşlerinin EHL-İ SÜNNET’E aykırı olduğunu kabul eden, birçok Müslüman;
“Hoca belki ‘TAKîYYE’ yapıyor olabilir” diyorlar, amma, yukarıda da görüldüğü gibi;
ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’ın görüşlerini de çarpıtarak, Yahudi ve Hıristiyanların; kendi dinlerinde kalarak, İslam’a girmeden Cennet’e gideceklerini söylemesi; bu konulardaki görüşlerinde samimi olduğunu göstermektedir.
Hoşgörü ve diyalog iklimi kitabına önsöz yazarı gurubun önemli kişilerinden ilahiyatçı, Zaman Yazarı Ahmet Kurucan’ın önsözdeki yazısında, F. Gülen’in takîyye yapmadığını, bu görüşlerinde samimi olduğunu yazıyor.
MEHDİLİK VE HALİFELİK KONUSU
EHL-İ SÜNNET dışı itikadî görüşlere sahip olan F. Gülen, bu görüşleri terketmediği müddetçe, âlem-i İslam’a halife olmak şöyle dursun; başında bulunduğu guruba ve camiaya dini lider dahi olamaz. Son tavsiyemiz; bu sözlerimizin muhatabı F. Gülen olup, taban ve gövdenin inançları düzgün olup, başlarını değiştirerek gövdeye uygun bir baş bulmalarıdır. İslam alemine halife olamaz, camiasına da imam olamaz.
Çünkü ABD’de hür değildir, ABD’nin ve CIA’nın himaye, kontrol ve güdümünde olup, Kezban Hatemi’nin dediği gibi, “ABD’de esir ve rehindir.”
Fethullah Gülen'in EHL-İ SÜNNET'E aykırı sözlerinden bazıları
İlahiyatçı Mücahit Akıncı, Fethullah Gülen ve Cemaat'in ehl-i sünnete aykırı görüşlerini yazdı.
Facebook'ta Paylaş Tweetle Google+ Paylaş
İlahiyat Mücahit Akıncı'nın işte o yazısı:
ÜSTAD’ın uyarısı; çok manidar, uyarıcı ve önemlidir. İslam’a hizmeti dava edinen her grup, hizip, tarikat meslek, meşrep ve partiler; ÜSTAD’IN uyardığı tehlikeye düşmemek ve dünyaya hükmeden Siyonist şer güçlerin, tağuti güçlerin tuzağına düşmemek, oyununa gelmemek, onların kontrol ve güdümüne girmemek için azami derecede gayretli ve müteyakkız olmalıdırlar.
Şuurlu, dava sahibi mütedeyyin, Müslümanları rencide eden, üzen, F. Gülen’in EHL-İ SÜNNETE aykırı sözlerinden bazıları;
1) “CEBRAİL A.S gelse, parti kursa, kusura bakma, ben senin kurduğun partiye girmem.”
3) 28 Şubat sürecinde Kanal D TV programında; Yalçın Doğan’a, “İmam hatip liselerinin orta kısımlarının kapatılmasının bir mahsuru ve zararı yoktur. Millet dinini ilahiyat fakültelerinde öğrenir” demiştir.
4) 28 Şubat sürecinde merhum Başbakan Erbakan’a, “Beceremedin bırak, istifa et” demiştir.
5) En nefret ettiğim kişi; “USAME BİN LADİN” demiştir.
6) “Bana bir şefaat hakkı verilse, Bülent Ecevit için kullanırım.”
7) İslam’ın bir şiarı olan başörtüsü için, “teferruat” diyerek, başörtüsünün avam Müslümanlarca önemsiz olduğunun anlaşılmasına sebep olmuştur.
9) ABD’nin, Irak ve Afganistan’ı işgalinde ABD, Batı ve İsrail aleyhinde tek kelime etmemesi.
10) Körfez Savaşı’nda, İsrail ve ABD’nin, Irak’ta öldürdüğü yüzlerce çocuğa hiç merhamet göstermemesine rağmen, İsrail de ölen birkaç çocuk için gözyaşı dökmesi.
11) İslami hareketlerin ve cihat hareketlerinin lehine hiçbir söz söylememesi, bazı bölgelerde cihada terör, ABD, İsrail ve AB aleyhine cihad eden mücahitlere terörist demesi.
13) Zaman gazetesinin Mardin’de düzenlediği bir toplantıda bir Hıristiyan Prof’la, Müslüman bir kızın evlenmesini överek vermesi.
14) Zaman gazetesinin Avrupa baskısında, insani bir yardım kuruluşu olan, tüm dünyadaki mazlumlara yardım eden İHH’yı karalaması, terörist bir örgüt olarak göstererek, İsrail ve ABD’ye jurnallemesi.
15) En son, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve ekibine kanları donduran kin ve nefretle beddua etmesi.
16) 1975’te, “Burnu kırılsın, burnu yere sürtünsün” diye merhum Necmeddin Erbakan’a da beddua etmiştir.
17) Filistin’deki mazlumlara insani yardım götüren Mavi Marmara gemisinde şehit olan 9 kardeşimize hiç acımayarak, “Otoriteden neden izin almadı?” diyerek, hükümeti ve İHH mensuplarını suçlayarak, terörist bir çete olan, devlet dahi olmayan İsrail için, “OTORİTE” diyerek meşru bir devlet gibi göstermiştir.
NETİCE
Şuurlu, ilim sahibi mütedeyyin Müslümanların çoğu, 17 Aralık olaylarını şöyle değerlendirmektedir. Uluslararası şer güçlerin baskısından, AK Parti ve Başbakan çıkmaya çalışmış, daha bağımsız milli politika izlemeye başlamıştır. Bu durum, İslam âleminde olumlu karşılanmış; İsrail, ABD ve Avrupa Birliği gibi ülkeleri ise tedirgin etmiştir. Uluslararası şer güçler, rüşvet ve yolsuzluk olaylarını bahane ederek, hükümeti devirerek, yerine CHP güdümlü bir hükümet istemektedirler. F. Gülen ve gurubu da (alt tabanı tenzih ederiz), bu dışarıdaki şer güçlerin darbe girişimlerine bilerek ve bilmeyerek alet olmuşlardır.
F. Gülen’in kendi kitaplarından kaynaklarıyla gösterdiğimiz. Görüşleri; KESİN OLARAK EHL-İ SÜNNET’E AYKIRI GÖRÜŞLER OLUP; “FIRKA-İ DALLE”NİN GÖRÜŞLERİDİR.
Uygun olan her zaman ve mekânda, bunu ispatlamaya hazırım, ama ben yine de hüsn-ü zan ederek, te’vil yollarını aradım, fakat te’vil edecek bir sebep bulamadım. F. Gülen’in bu görüşlerinin EHL-İ SÜNNET’E aykırı olduğunu kabul eden, birçok Müslüman;
“Hoca belki ‘TAKîYYE’ yapıyor olabilir” diyorlar, amma, yukarıda da görüldüğü gibi;
ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’ın görüşlerini de çarpıtarak, Yahudi ve Hıristiyanların; kendi dinlerinde kalarak, İslam’a girmeden Cennet’e gideceklerini söylemesi; bu konulardaki görüşlerinde samimi olduğunu göstermektedir.
Hoşgörü ve diyalog iklimi kitabına önsöz yazarı gurubun önemli kişilerinden ilahiyatçı, Zaman Yazarı Ahmet Kurucan’ın önsözdeki yazısında, F. Gülen’in takîyye yapmadığını, bu görüşlerinde samimi olduğunu yazıyor.
MEHDİLİK VE HALİFELİK KONUSU
EHL-İ SÜNNET dışı itikadî görüşlere sahip olan F. Gülen, bu görüşleri terketmediği müddetçe, âlem-i İslam’a halife olmak şöyle dursun; başında bulunduğu guruba ve camiaya dini lider dahi olamaz. Son tavsiyemiz; bu sözlerimizin muhatabı F. Gülen olup, taban ve gövdenin inançları düzgün olup, başlarını değiştirerek gövdeye uygun bir baş bulmalarıdır. İslam alemine halife olamaz, camiasına da imam olamaz.
Çünkü ABD’de hür değildir, ABD’nin ve CIA’nın himaye, kontrol ve güdümünde olup, Kezban Hatemi’nin dediği gibi, “ABD’de esir ve rehindir.”
39 yorum:
yazılanların hepsi yalan üç kağıtçılık yapmayın neden o sohbetlere montaj yapıp milleti kandırmaya çalışıyorsunuz millet timiz artık uyanıyor sizin gibi kök düşmanları kendize başka uğraş bulun..........
bu son yalanlarınız ve son çırpınışlarınız olacaktır.sizin ulusal birlikle falan hiç ama hiç alakanız yok.biz ulusalcıyız diyenlerin halini görüyoruz.mutlaka sizinde bir pisliğiniz var ki böyle sağa sola çamur atıyorsunuz.bu ülkede ulusalcı birileri varsa oda biziz.AZİZ TÜRK MİLLETİDİR.Sizin gibi sahtekarlar değil.beddua etmeyeceğim.ALLAH SİZİ ISLAH EYLESİN...
Fetullah Gülen, islamcı bir yapıda görünen ama gerçekte islamiyeti "ılımlı" bir hale getirmeye çalışan bir "ajan" dır.
Onun peşinden giden "masum" kişiler gerçeği göremiyorlar.
Gerçek meydana çıktığı zaman "son pişmanlık fayda vermeyecektir" gerçekleri en kısa zamanda görmeleri dileğiyle...
KARDEŞİM SİZİ ALDATMIŞLAR. SİZİ DÜŞMANLA KANDOIRMIŞLAR. FETHULLAH GÜLEN HOCAEFENDİ KADROLAŞIYOR DİYORSUNUZ AMA OSMANLI'DAN SONRA İNGİLİZ'İ, YAHUDİ'Sİ, MASONU ÇÖREKLENMİŞ. TÜRK EVLADINDAN İSTEDİĞİNİ YÜKSELTMİŞ. EN YÜKSEK MAKAMLARI İŞGAL ETMİŞ. GHÜNLERCE TÜRKİYUE'DE OSMANLI ARŞİVLERİ YAKILMIŞ. ŞİMDİ BİR BİLİNÇLİ TÜRK KALKMIŞ O HAİN BİTLERİN USULUNCE YERLERİNE GEÇİN DİYOR. TEK DERDİ ALLAH RIZASI KİMSE İNANMASA DA... nalealeyk@gmail.com
2 üstteki arkadaışın belirttiği gibi bir ajandır ve Amerikada dinleri birleştirip tek bir din haline getirmeye çalışan ve bu sayede de amerikanın ele geçirmek istediği toprakları daha kolay ele geçirmesini sağlamaya çalışan moon tarikatının da gizli bir üyesidir cumhuriyet ve Atatürk düşmanı bu kimsenin arkasında olanlar vay halime demesinler sonra birde Said-i nursi nin kitaplarını okduğunuz kadar kuran-ı kerim de okusanız belki anlarsınız...!
Türk evladi kelimesiyle bu arap özentisi rejim düsmani anarsistlerin isimlerini bir arada anmayin. TÜRKLERI ISLAMIYETTEN ÖNCEDE MÜSLÜMANLIK TÜRKLERE GELMEDEN ÖNCEDE TÜRKTÜLER FETULLAHTAN ÖNCEDE ONUN DEDELERINDEN ÖNCEDE TÜRKTÜRLER ARAP DEGILDILER...
BU NEDENLE BENIM ICIN FETULLAH GÜLENIN REJIM DÜSMANI CUMHURIYETI YIKMAK ISTEYEN HERHANGI BIR ANARSIST YADA TERÖRISTTEN FARKI YOKTUR TEK FARKI YÖNTEMLER FARKLI AMAC AYNI
fazla konusmaya gerek yok bence herşey anlatılmış..ben sadece şunu belirtmek istiyorum..ABD bu adamı neden ülkesinde barındırıyor? bi düşünelim bunu..at gözlüklerini çıkaralım artık..
2008 yılında "cürüm ve şiddete başvurarrak teşekkül oluşturduguna dair delil olmadığından" beraat etmiş ve karar yargıtayca da onanmıştır.
Bu adamı size kısaca anlatayım.
Bir otlak bulmuş, sırtına insanları bindirmiş. Abartısız söylüyorum sırtındaki insanlarda sırtlarına insan almış. Öyle kule gibi. Otlak o kadar taze ki hepsi bir yiyor. Otlak bitmiyor da. Elbet bir gün o kule o otlağın üzerine toptan düşer. Yalnız o otlak olduğunu düşünerek kaybolurlar. Bazıları yeni otlaklar bulur veya yeni sırtlar. Tasvir tam yapamadıysam af ola. Anlayan anladı.
bunu yayınlamasınız biliyorum dönün bir bakın kim ülkeyi sömürüyor demokrasi istiyorsanız kimse sizin gibi düşünmek zorunda deyil her fikrede demokratik yaklaşın karalama kampanyası yapmayın
allah sizin gibi düşünenleri ıslah etsin
bulup bulamadığınızı sallamışsınız kimi montaj kimi yalan. gerçekler ortada yıllarca bu milleti somürenler biz vatan sevriz biz atatürkçüyz diyenlerdi ve ortalıkta fişlemedik temiz insan bırakmadılar her kes bilsin ne gülenin ne de atatürkcülerin derin devletlerine piyon olmayacağız
ALLAH RAZI OLSUN. DEMEKKİ SENİN HİZMETE KATKIN BU ŞEKİLDE OLACAKMIŞ.
feto nun ne kadar orgutlu ve guclu oldugunu herkez biliyor. hakkinda cikan goruntuler montaj olsaydi, bunu hersekilde ispat eder ve kendini aklardi. ama solugu hemen amerika da aldi. nedenmi, cunku montaj yokdu ve Turkiye Cumhuriyet i bunu ispat etmisdi. hemen tutuklama karari cikarildi ama cok gec kalinmisdi. based on true story...
Dun medyum Keto vardi, bugun Feto.. Bu ulke KEKo larla dolu oldukdan sonra...
bakın ey kardeşlerim yalan olsaydı bu yazılanlar fetullahı bırakın fetullahçılar gelir ne yapar ne eder bu siteyi bir yolla kapatırlardı ...allah sizi hayırlı yola yönünüzü çevirsin. eğerki benim yolumda hayırlı deilse allah hepimizi ıslah etsin
arkadaşlar ne cemaati ne de tarikatı bunların hepsi yalan dolan çıkarlar dır.eğer müslümansan allah kullarına elçi göndermiş kitap göndermiş iyiyi helal kötüyü haram kılmış farzı bildirmiş sünneti bildirmiş her koyun kendi bacağından böyle cemaatlere tarikatlara inanmayın siz dininizi yaşamaya bakın kaldı ki ahirette seni fetullah kurtarır nede başkası...
Ağalar, bu yazıyı yazana arkadaş yiğitse tam referans göstersin isnadlarında." yok sonsuz nurda batıyı övmüş " falan. Kaçıncı sayfada imiş merak ettim! Aslı astarı olmayan şeyleri yazmak mertlik değildir. İnsanları fedakarlıklarını "kullanılma" olarak algılayanlar acaba Efendimiz(sav) için de "sahabeleri kullandı" mı diyorlar?
Peygamberimizle sıradan bir insanı bir mi tutuyorsunuz siz yahu.sahabe diğer tüm peygamberlere gönderilen yardımcılar gibi Allah tarafından özel olarak seçilmiş kişilerdi.nasıl Hz.İsa(a.s.) a havariler seçilmiş idiyse,sahabiler de Allah tarafından peygamberimiz için takdir edilmiş yardımcılardı.f.gülen sıradan bir din adamıdır,siz sevenleri öyle görse de görmese de gerçek budur.ne yeni bir dinin temsilcisi ne de önceki bir dinin tamamlayıcısıdır.bu yüzden Hz.Peygamber e yoldaş olmuş sahabelerle,f.gülene yoldaş olmuş siz müritleri aynı kefede değilsiniz, bu düşünme biçimi baştan aşağı sakat bir biçimdir.dini referanslarla konuşucaksanız en azından temel gerçekleri çarpıtmayın bari.
hayatımda böyle sahtekar kişiler görmedim.3 senedir feme gidiyordum son sene bana cemaatten kişiler bir teklifte bulundular.bi sene boyunca onların evlerinde kalmak şartıyla bana son senemde yardımcı olucak her ürlü hocanın geleceğine söz verdiler.ama bunun için dersane değiştirmem gerektiğini söylediler.buna neden olarak ise fem çıkışlı olunca önümün kpanacağı gerekçesini sundular.bnde 3 sene boyunca zarar görmedim hem iyi olur hoca falan diye kabul ettim.ama asıl amaçları bizi yetiştirip ileride iyi yerlere gelince yaptıkları herşeyi normal karşılayacak kişiler yetiştirmek.böyle sahtekar böyle iğrenç insanlar tanımadım.1 hafta önce bnmle konuşmak için geldiler.bana referandum döneminde nasıl hayır dersin diyerek sorgulamaya başladılar.bende doğal olarak buna haklarının olmadığını ve onların dediklerini yapmıcağımı söledim.ama bana zorla evet demen gerekiyordu diye zorbaladılar.böyle rezillik böyle pislik olamaz.daha sonra hoca efendiye karşı niye ön yargım olduğunu sölediler.bende ben burada hoca efendinin aşığı olduğumdan değilim sevmiyorum sizi hiç ilgilendirmez diyerek karşı çıktım.sonrada evi terkettim.ben onlara bütün herşeyi anlatacağımı sölediğimde hiç takmadılar.çünkü öyle bir pisliklerki hiç takmıyorlar.çünkü kendilerine zarar gelmiceğini biliyorlar.
eğer bir insan Ben Türk evladıyım,Atatürk'ün ilkeleri benim varlığımın özüdür diyorsa böyle cahilliklere göz yummaz.Atatürke kesinlikle karşılar.BEN TÜRKÜM DİYOBİLİYORSA BİR İNSAN İLK ÖNCE ATATÜRK'Ü SEVMELİ..eğer bu topraklarda yaşabiliyosanız tek nedeni o Ulu Önderdir.
o kadar pislikler dönüyor ki içlerinde amaçları dini sömürüp ülkede alttan alttan söz sahibi olmak...
Allah onlardan hepimizi korusun.ve bir an önce ülkeye sahip çıkıcak liderler yetiştirilsin!!
bu yazıyı yazan kişi yada kişilerin çok ugraştığı kesin. yalan yanlış yazılar cümlenin tamamlanışlarından belli. bu kişiler söylenen cümleleri kesip sadece almak istedilerini almışlar ve görmek istediklerini kendi açısından ve çerçevesinden izlemişler. yalan yanlış iftira degil asıllarını bierek açıklama sunmanızı rica ediyorum.saygı çerçevesi içinde. size en dogru söz ''ALLAH ISLAH ETSİN''
yazımdada söylediğim gibi 3 sene femdeydim ve 3 sene boyunca içlerine girmediğim sürece onlareı çok iyi sanıyordum.ve herkese feme gitmesini tavsiye ediyordum.hiç bi şekilde fem karşıtı bir insan değildim.beyin yıkıyorlar dediklerinde ben 3 senedir ablalara gidiyorum hiç öyle bir şey duymadım o kadar içlerindeyim diye ben hep femi savundum!ama bu sene bana son senemde yaptıkları şerefsizliği unutamıcam ben orda harıl harıl test çözerken bana referandumdaki hayır deme nedenimi sorguluyorlar.ki ben ne hayır ne de evet diyeceğime dair onlara bir şey söylemedim.dediklerimin hepsi doğru eğer şu sene üniversiteye hazırlanmıyor olsam bu meseleyi belgelerlede kanıtlardım ama ne yazık ki vaktim yok.ben ne yaşadıysam onu anlattım.hepsi de doğru ayrıca araştırırsanız bu şekilde yaptıkları bir öğrenci daha varmış ve gazetelere kadar çıkmış.fethullah gülenin bamteli videolarındada fethullah gülen bunlar bizim için bi sinek vızıltısı diye bahsetmiş.
tek kelime küfür!ne sagi ne solu ne fethullahi ne che i bunlar onder olamaz.biz türküz.bunun bilincinde olan insan kimin yolundan giderse cukura dusmuyecegini iyi bilir.onun yolu hataların tekerrürü degil,gelecegin kurtulusudur.lutfen bu yersiz gündem olusturmaya calisilan adamlar konusulmasin artik
ben sadece yapılan bu şerefsizliği sindiremediğim için ve bu insanların Türküm diye ortaya dolaşmasını sindiremediğim için bahsettim.şu an össye hazırlandığım için bir şey yapamıyorum ama bundan sonra nerede ne zaman o cemaat dedikleri pislikten tek bir insan göreyim yerin dibine sokmazsam hele de eğer günün birinde biri benim altımda bir işte çalışırsa vay haline.son senemde bana yaptıkları piskolojik baskıyı hepsine göstericem.
bu sayfayı oluşturanlar dengesiz bu belli sayfada Fethullah Gülen İslam Devleti kurmak istiyo yazıyo videoda ise islamı yıkmaya çalışıyo bu ne saçma şeydir montaj yapıyosunuz bari bilgiler tutarlı ve uyumlu olsun ne dengesiz insanlarsınız Allah gerçeği biliyor nasılsa o iyi bi insan onun yaptığı yardımların fazla değil % 1 ini yapın sonra konuşun ülkeyi bölmeye çalışanlar belli bu sayfayı oluşturanlar ben ve benim gibi düşünenler vatan ve din hayinidir gerçekleri inkar eden iyi bir müslüman mıdır ayrıca o kitapta yazan yazı da Hz. Muhammed olmasaydı bile biz Allah'ın varlığını anlardık demeye çalışıyo siz varya gerçektn ahmaksınız
bu sayfayı oluşturanlar dengesiz bu belli sayfada Fethullah Gülen İslam Devleti kurmak istiyo yazıyo videoda ise islamı yıkmaya çalışıyo bu ne saçma şeydir montaj yapıyosunuz bari bilgiler tutarlı ve uyumlu olsun ne dengesiz insanlarsınız Allah gerçeği biliyor nasılsa o iyi bi insan onun yaptığı yardımların fazla değil % 1 ini yapın sonra konuşun ülkeyi bölmeye çalışanlar belli bu sayfayı oluşturanlar ben ve benim gibi düşünenler vatan ve din hayinidir gerçekleri inkar eden iyi bir müslüman mıdır ayrıca o kitapta yazan yazı da Hz. Muhammed olmasaydı bile biz Allah'ın varlığını anlardık demeye çalışıyo siz varya gerçektn ahmaksınız
fethullah denen serefsiz neden hacca gitmiyor madem müslüman ve hoca neden hacca gitmiyor hee sebebi ne.beyni yıkanmışlar size sesleniyorum ALLAH size bunun hesabını soracaktır.araştıın okuyun kimin ne bok olduğunu anlarsınız.sadece sohbetlere giderek tek tarafı dinleyerek beyninizi yıkamalarına izin vermeyin araştırın bilgili olun fethullah gibi şerefsizlerin peşinde kendinizi kandırmayın.
atıp tutmadan önce adamın hayatını öğrende gel 1986 yılında hacca gitti zaten.hem siz nasıl müslümansınız peygamberimiz hiç kötü bi laf kullanmış mı siz adama şerefsiz diyorsunuz gerçek müslüman böyle olmaz hepimizin amacı islamı yaşamak ve yaşattırmak değil mi böyle iken niye böyle konuşuyorsunuz allah affetsin ne diyeyim
bu din kimsenin babasının malı değildir.sizin hocaefendi dediğiniz sahtekar islam düşmanı müslümanları katleden ülkenin korumasında kucağında oturmaktadır.halada cevap verecek yüzünüz var kandırılmış beyinleri yıkanmış böcekler sizi..
f tipi örgüt işte:
1-feto
2-akepe
3-yandaş medya
4-emniyetteki cemaatçiler
5-apo.
işte bunlar işbirlikçi köpekoğlu köpeklerdir. Bunların herhangi bir dine, müslümanlığa inandıklarını sanmayın, bunlar sadece paraya taparlar, abd.ye ab.ye israil'e uşaklık yaparlar.