ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026
Kalpte keşif ve şühûd hasıl olduğunu da, Allahü teâlânın sevdiği doğru Müslümanlar haber veriyor. Hadîs-i şerifte; (Çok zikredenin kalbinde nifak kalmaz) ...
Keramet ve keşf sahibi olmak istemek, Allah'tan başkasını sevmek demektir. Keramet, kurb ve marifet demektir. Kerametin çok olması, tasavvuf yolunda ...
Tasavvuf ehlinin, eserden müessiri, yani işi görerek, bunu yapanı keşf ile anlamasına (İlm-ül-yakîn) denir. (Mektubat-ı Rabbani c.3, m.39)
SORULARLA İSLAMİYET / SUAL-CEVAB
İlmel yakîn, Aynel yakîn ve Hakkel yakîn
İlm-ül-yakîn,ilimle bilmek, Ayn-ül-yakîn,gözle görerek bilmek, Hakk-ul-yakîn,her şeyi ile bilmek, vakıf olmak demektir.
Bir misalle açıklayalım!
Medine-i münevverede yaşayan bir kimse, ömründe hiç kar görmese, kar kendisine anlatılsa, bu kimsenin kar hakkındaki bilgisine (İlm-ül-yakîn)denir.
Yakından karı görmekle hasıl olan bilgisine de (Ayn-ül-yakîn) denir.
Karı eline alıp incelese, soğukluğunu öğrense, biraz yiyip tadına baksa, bu bilgisine de (Hakk-ul-yakîn) denebilir.
Murakabe yaparken evliyada bazı hallerin hasıl olmasına (İlm-ül-yakîn) denir. Kalbde bir ışık parlamasına (Ayn-ül-yakîn) denir. Allahü teâlânın ahlakı ile ahlaklanmaya da (Hakk-ul-yakîn) denir. (Mektubat-ı Dehlevi)
Tasavvuf ehlinin, eserden müessiri, yani işi görerek, bunu yapanı keşf ile anlamasına (İlm-ül-yakîn) denir. (Mektubat-ı Rabbani c.3, m.39)
Cennete ve Cehennemin varlığı yakîn olarak bilinirse, buna (İlm-ül-yakîn), meleklerin bildiği gibi, bizzat müşahede edilerek görülürse, buna da (Ayn-ül-yakîn) denir. Dünyada yapılan kötü işlerin ahirette karşılığının Cehennem olduğu, böyle ilm-i yakîn ile bilinir. Tekasür suresinde mealen (İlm-i yakîn ile bilseydiniz, Cehennemi elbette görürdünüz) buyuruluyor. Peygamberler, ilm-i yakîn ile Cenneti, Cehennemi ve ahiret hallerini bilirler. Bu bilgilerine (İlm-ül-yakîn)denir. (Mükaşefet-ül-kulub)
kuşeyri risalesi
TASAVVUF İLMİNE DAİR, KUŞEYRİ RİSALESİ
Yazarımız imam Abdulkerim Kuşeyri’nin yazdığı risaleyi (kitap), kıymetli hocamız Süleyman Uludağ beyefendi incelemiş ve bir kitap neşretmiş. Risale yazıldığı 11. yüzyılda fevkalade bir hizmete vesile olmuştur, yaktığı ışık bugün bile yolumuzu aydınlatıyor.
Taşköprîzâde, Mevzuâtü’l-ulûm’da, I, 797:
Bir evde o Risâle olsa o eve felaket uğramaz, demiştir.
Katip Çelebi de, Keşfu’z-zunûn’da I, 882:
Risale, tasavvufta temel kaynak olan bir kitaptır, der.
Ben de Ramazan’ın bereketine vesile olmak çabasıyla az bilinen bu kitabın bilhassa giriş kısmındaki hocamızın incelemelerini istifadenize sunuyorum.
Tabii ki Risale’yi kendi metninden okuyup faydalanmak gerekir. Ben gençliğimde İmam Şarani’nin Tabakatı’nı, Eşref Edib’in Sahabeler hakkında yazdıklarını, Yusuf Kandehlevi’nin Hayatus Sahabe’sini, Muhammed Hamidullah’ın siyerini ve daha nicelerini arkadaşlarımla okumuştum, hararetle tavsiye ederim.
(*) Kuşeyri, A. (2021) (Der. Süleyman Uludağ), Tasavvuf İlmine Dair, Kuşeyri Risalesi, Dergah Yayınları, ss. 527.
“Allahtan başka her şey (masiva) ile kalbi rabitayı, ilgiyi kesmek ve her an Allah’ın huzurundaymış gibi davranmak” şeklinde tarif edilen tasavvuf, İslami ilimler arasında esnek olandır. Tasavvufi düşünceye yaygınlık kazandıran tarikatlar ve tasavvufi müesseseler diyebileceğimiz tekke ve dergahların toplumdaki rolü çok önemsenmelidir. 1337/1918 yılında yalnız İstanbul’da iki yüz yetmiş civarında dergah faaliyet göstermekteydi.
Tasavvuf, dinin emirlerine uyup, yasaklarından kaçarak kalbi kötü huylardan temizleyip, iyi huylarla doldurmak demektir. Tasavvuf, hayatını Peygamber gibi yaşamak ve aykırılıklardan kaçmaktır. Tasavvuf, kişinin iman ve itaat etmesi, bütün ibadetlerin ve bütün hayırlı işlerin hakiki ve kusursuz olmasıdır.
Serbest düşünceye açık bütün ilimlerde olduğu gibi tasavvufta da zamanla iç ve dış tesirlerle aşırılıklar ve sapmalar yanında anlaşılması güç meseleler ortaya çıkmıştır.
Tasavvufçuların bu hallerine karşılık İslam dünyasında tarih içinde iki şekilde tavır alınmıştır. Bunlardanbirincisi; mutasavvıfların (1) aşırılık veya sapma olarak vasıflandırılabilecek davranış ve düşüncelerini yönlendirmek, İslami çerçeve içinde tutmak ve doğru bile olsa anlaşılması güç olan noktalarını açıklamaktır. İkincisi ise; aynı davranış ve düşünceleri sert bir tenkide tabi tutarak İslam dışı saymak ve reddetmek. İşte elinizdeki eserin müellifi Abdulkerim Kuşeyri (986/1072) birinci şıkka göre eser yazan ve muvaffak olanların başında gelmektedir.
Bu açıdan elinizdeki Risale Kuşeyri’den önceki tasavvufi hayatın bir özeti olduğu gibi, Gazali başta olmak üzere kendisinden sonra bu sahada fikir yürüteceklere de ışık tutmuştur.
KUŞEYRİ’nin Hayatı ve Tahsili
Nişabur civarındaki Üstüva kasabasında Temmuz 986da dünyaya geldi. Babası Kuşeyri, annesi Sülemi’dir. İran, Müslümanlar tarafından fethedilince, Kuşeyri’nin ataları Nişabur’a gelerek buradaki Üstüva kasabasına yerleşmişlerdi. Nişabur’a gelen Kuşeyri önce İslam Hukuku sair şeriat ilimleri tahsil etti. Ebu Bekr Muhammed b. Bekr’den Şafii fıkhını tahsil etti. Sonra kelam derslerine devam etmeye başladı.
Akait (inanç) (2) ve kelam (3), Yaradan’ın varlığının ispatı bilimi konusunda yazdığı eserler bu alanda uzman olduğunu göstermiştir. Kuşeyri’nin akli ilimleri tahsil etmeye düşkün oluşu kelam ve akait ilimlerini bütün incelikleriyle öğrenmesini sağlamıştı Tasavvufi ilimler üzerinde incelemeler yaparken bu nevi akli ilimlerden faydalanarak tasavvufunu gerçekçi bir temele bina edebildi. Kuşeyri’nin tasavvufunun hayalci olmaması ve akait esaslarıyla ahenktar bulunması, onun bu hususiyetiyle izah edilebilir.
Kuşeyri’nin talebelerinden olan Hatib Bağdadi şöyle der: “448/1056da Bağdat’a geldi. Burada hadis dersleri verdi. Biz de kendisinden hadis yazdık. İfadesi hoş, hitabeti güzel, vaazı zevkli idi, kıssa da anlatırdı. Güvenilir bir hadis alimi idi.”
Kuşeyri, Ebu Ali’nin vefatından sonra, Ebu Abdurrahman Sülemi’nin tasavvufi sohbetlerine devam etmiş ve böylece bu konudaki bilgisini ilerletmiş, manevi tecrübesini zenginleştirmişti.
Kuşeyri’nin Tasavvufu: Ona göre tasavvuf kalp kadar, aklı da tatmin etmeliydi.
Kuşeyri, tasavvuf tarihinde gayet önemli olan isimlerden biridir. Tasavvuf anlayışının temel özelliği şöyle ifade edilebilir: Alabildiğine mistik, fakat daha çok dogmatik, azami derecede Sufi lakin İslam Hukuku’na uygun davranan, mümkün olduğu kadar batıni (görünmeyen) (4) bilgilere aşina olan bir arif, ama daha çok zahiri (görünen) ilimlere vakıf bir alim…
Tasavvuf-İslam Hukuku İlişkisi
Hicri 2nci asrın sonlarında meydana çıkan ve iki buçuk asır geçtikten sonra Kuşeyri’nin zamanında tasavvuf hareketi, özellikle bu hareketin bazı şekilleri zamanla İslam’dan uzaklaşmış, hatta irtibatını bile koparmıştı. Mutasavvıfların zahiri hüküm ve amellerden uzaklaşmalarına, “tasavvufun şeriattan uzaklaştırılması” diğer taraftan şekle ve dış görünüşe aşırı derecede bağlı kalan zahir ulemasının batıni hüküm ve amelleri ihmal etmelerine de “şeriatın tasavvuftan uzaklaştırılması” demekteyiz. Böylece önce yekdiğerinden ayrılan, sonra uzaklaşan, daha sonra yabancılaşan ve en sonunda da birbirine düşman olan zahir uleması ile mutasavvıfları uzlaştırmak: zahirle batını, nassı (Kuran Ayetleri) ile ilhamı (esini), kafa ile kalbi telif etmek kesin bir ihtiyaç haline gelmiştir. Şeriata saygılı mutasavvıflar veya tasavvufa sempati duyan zahir alimleri yetişmemiş değildi.
İşte Kuşeyri’nin Risale’si sayesinde zahir ile batın, şeriatla hakikat, tasavvuf ve nakil (peygamberin din öğretisi ki bu Kuran’ı da kapsar) barışmış ve kucaklaşmıştı. Kuşeyri’nin tasavvuf tarihindeki büyük ehemmiyeti bu işi başarmış olmasından ileri gelmektedir. Ancak tasavvufla şeriatı barıştırmak için Kuşeyri, tasavvufu şeriata yaklaştırmıştı. Ondan kısa bir müddet sonra yaşamış olan Gazali, şeriatı tasavvufa yaklaştırmak suretiyle aynı neticeye ulaşmıştı.
Büyük araştırmacı İbn Haldun, Şifau’s-saili (5) isimli değerli eserinde, Kuşeyri’nin tasavvuf görüşünü ve bu görüşün diğer tasavvufi cereyanlar arasındaki yerini şöyle belirmiştir: Tasavvufi hal ve makamları elde etmek için harcanan sürekli ve düzenli çabalara mücahede (gayret) ve riyazet (perhiz) adı verilir. Mücahede ve riyazet üç maksat için yapılır:
Birincisi, takva (Allah’tan duyulan saygı sebebiyle korkmak, çekinmek) ve vera sahibi (günah işlemekten kaçınan) olmak için mücahede ve riyazettir. Burada esas olan, şeriatın emir ve yasaklarına önemle uymak, iç ve dış halleri denetim altında tutmak, şüpheli şeylerden uzak durmak, ibadet ve amelde ihlas esasından ayrılmamak ve zühd hayatı (dünyadan uzak) yaşamaktır. Bu gayretin gayesi cehennemden kurtuluştur, Haris Muhasibi’nin er-Riaye (6) isimli eserinde anlatılan tasavvuf budur.
İkincisi, istikamet için gayret ve perhizdir. Burada esas olan kendini terbiye etmek, her zaman orta yol bulunmasını sağlamak, Kur’an ve hadisteki ahlak anlayışını tabi bir huy haline getirmektir. Bunun gayesi saadete ulaşmak yani cennete girmek ve daha yüksek dereceler kazanmaktır.
Üçüncüsü, keşif ve ilham sahibi olmak için gayret ve perhizdir. Burada esas olan bedeni kuvvetleri, kişisel istekleri, cinsel arzuları, hayvansal hisleri söndürmek ve tesirsiz hale getirmektir. Bu gayretin gayesi, gaybı (bilinmeyen) görmeye engel olan perdeleri ortadan kaldırarak manevi alemi seyretmek ve ilahi tecellileri (oluşları) seyretmektir.
Keşif ve esin için yapılan gayret, takva ve istikamet için yapılan çabanın bulunması şart olduğundan, keşf ve esin derecesine ulaşmak isteyen bir Sufinin (tasavvufçunun), bütün mücadele çeşitlerini ve bunlara ait hükümleri bilmesine ihtiyaç vardır. Onun için Gazali, İhya isimli eserini her iki yolu kapsayan şekilde yazmıştır. İhya’da, hem Muhasibi’nin er-Riaye’sindeki batıni fıkıh (içrek hukuk) ve vera yolu, hem de Kuşeyri’nin Risale’sindeki istikamet ve keşf mücahedesi (7) mevcuttur.
Buna göre tasavvuf ilmi önce ikiye ayrılır:
– Mükaşefe (derinlemesine inceleme) ilmi, batıni (içrek) ilim.
– Muamele ilmi. Bu ilim; ahiret yolunu bilmek, kalbi günah pisliğinden, ruhu madde kirinden temizlemek, nefsani kuvvetleri tesirsiz hale getirmek, sufi arzuları söndürmek, her hususta Peygamberlere uymak ve böylece ilahi hakikatlerin gönül aynasında tecelli etmesini temin etmektir.
Hakk’a ermek için Sufiler tarafından tutulan yolları üçe ayırmak eskiden beri adettir:
1. Hayırlı insanların yolu (Tariki ahyar, tariki erbabı muamele): Bu yol: zühd (dünyaya rağbet etmemek. Nefsani zevk ve arzudan kendini çekerek ibadete vermek), vera (günah ve haramdan kaçmak için şüpheli şeylerden uzaklaşmak), takva (dinin emir ve tavsiyelerine uyma, haram ve günahlardan kaçınma hususunda titizlenmek) ve ibadet yoludur. Çok namaz kılmak, çok oruç tutmak, çok Kuran okumak ve zikretmek, kısaca zahiri ibadetleri artırmak bu yolun esasını teşkil eder.
2. İyi insanların yolu, Tariki(yol/hareket) ebrar (iyi ve sadıklar), tariki tasfiye (kötülük ve günahlardan temizlenenler) ve mücahede (gayret edenler): Bu yol, mücahede, riyazet (domuz eti yememek, içki içmemek, nikahsız cinsellikten kaçınmak, uyuşturucu kullanmamak) ve tasfiye yoludur. Gerek Hakk, gerek halk ile olan muamelelerde ihlas(samimiyet) ve doğruluktan ayrılmamak, bu yolda esastır. Mücahede ile kötü huyları söküp atmak, yerlerine güzel huylar koymak, kalbi saf, ruhu temiz hale getirmek suretiyle Hakk’a erenlerin sayısı daha çoktur.
3. Aşıklar yolu, Tariki şuttar (yüce Allah’a yönelenler), tariki şairin (duyarlıların): Bu yol, aşk, muhabbet (sevgi), cezbe (Allah sevgisi ile kendinden geçmek) ve vecd (İlahi aşk uğruna kendinden geçenler) yoludur. Bu yolda seyr ve süluk (talim terbiye) esastır. (8)
Tasavvufi Felsefe ve Felsefi Tasavvuf
Kuşeyri’nin tasavvufi kanaatini daha açıkça ortaya koyabilmek için tasavvufun iki nevinden bahsetmek gerekmektedir. Bunlardan biri filozoflara ait tasavvuf (mistisizm), diğeri şeriata bağlı olan Sufilere ait tasavvuf anlayışıdır.
Manevi ilimleri, ilahi hakikatleri ve en yüce saadeti elde etmek için dört çeşit yol takip edilmiştir.
1. Meşşailik (9): Akılcı bir yoldur. Saf aklın her şeyi halledeceği görüşündedir. Kabul veya reddedilen her şey aklın prensipleriyle ölçülür.
2. İşrakilik (10): Aklın ve duyuların yetersiz kaldığı ilahiyat konularında doğrudan bilgi edinme yoludur. Sezgiciliktir.
3. Kelam: Hikmet ve mantık esaslarıyla Allah’ın (C.C.) varlığı, birliği, İslamiyet’in doğruluğu ve hakkaniyetinden bahseden ilimdir. İslam’a dayanan bir akılcılıktır. Burada akıl tamamen hür ve müstakil değildir. Kuran’a bağlıdır.
4. Tasavvuf: İslam’a dayanan bir sezgiciliktir. Burada keşf ve ilham tamamen hür ve müstakil değildir, Kuran’a bağlıdır. (11)
Meşşailik, İşrakilik sadece gözlem ve çıkarımlara dayanır. İslam’a uygun değildir, şeriatla bağlı değildir. Diğer ikisi İslam’a uygundur. Kelam şeriata dayanan akılcılık, tasavvuf da şeriata dayanan sezgiciliktir. Bu dört yol arasındaki münasebeti şöyle bir daire üzerinde göstermek mümkündür:
Kelamcılarla mutasavvıflar arasında bir çekişme süregelmektedir. Kelamcılar mutasavvıflara hücum ederken arkalarını rasyonalist felsefeye; mutasavvıflar kelamcılara hücum ederken arkalarını sezgici felsefeye dayamakta ve dayandıkları felsefenin fikir, görüş ve delillerini kullanmaktadırlar. Bazen bu dayanışma kaynaşma ölçüsüne kadar varmaktadır. Bu durum, kelamcılarla mutasavvıfların birbirini dış kaynaklı akımların temsilcileri sayma sonucunu doğurmuştur.
Bu kavga, akla birinci derecede önem vererek nassı ikinci derecede mütalaa eden kelamcılarla, keşfe birinci derecede önem vererek nassı ikinci derecede mütalaa eden mutasavvıflar arasında geçmiştir. Aslında nassa birinci derecede önem veren kelamcı ile mutasavvıf arasında bir ihtilaf yoktur veya ihtilaf olsa bile şiddetli değildir. Bazı mutasavvıf ve kelamcılarda görülen taassup, dar görüş, cehalet ve ihtiras da kavganın sebebi olabilmekte veya bu gibi sebepler öbür hususlara eklenince kavganın şiddeti artmaktadır.
Kuşeyri ve Dış Tesirler
Risale’de “şatah” yoktur. Görünüş itibariyle şeriata aykırı olan tasavvufi sözlere şatah denir (12). Kuşeyri, “Ene’l-Hakk” ve “Sübhani…” gibi şatah sözleri Risale’sine almamıştır. Bazı Sufiler de Ene’l-Hakk sözünü kabul etmezler.
Risale’de hulul, imtizac ve ittihad kokusu taşıyan herhangi bir ifadeye rastlanmaz.
Risale’de vahdet-i vücut yoktur.
Risale’de Nur-i Muhammedi ve Hakikat-ı Muhammediye görüşü yoktur.
ile ilgili hiçbir şey yoktur. İbn Haldun bu gibi hususların tasavvufa Batınilikten geçtiğine dikkati çeker.(13)
Risale’de harflerin sırlarından bahseden ilim ve sayıların tevafuku (benzer tesadüfler) ve ilm-i esrar-ı huruf (harflerin gizemi) yoktur. Keza Risale’de hazarat-ı hams (14), esfar-ı erbaa (15), etvar-ı seb’a (16), letaif-i hamse (17), rabıta (18), devir (19) gibi hususlara yer verilmemiştir.
Kuşeyri, yabancı din ve kaynaklardan tasavvufa geçtiği tartışma konusu olan hususları ihtiyatlı hareket ederek Risale’sine almamıştır. Bu Risale’ye olan güveni artırmıştır. Gerçi Risale’de fena (Rabbi ile birebir kalmak), fütüvvet (cesaret, cömertlik, fedakarlık) ve sema (evrenin gerçeklerini bilmek ve yaşamak) gibi hususlar anlatılmıştır. Kuşeyri, fena ve fütüvvetin İslam’a uygun şeklini anlatmış ve yine tartışma konusu olan şekilleri anlatmamıştır. Risale’de vücudi fena (fena fi’l-vücud) anlayışı yoktur. Aynı şekilde Bayezid Bistami’nin fena konusundaki şathiyeleri anlatılmamıştır. Fena ve fütüvvetin bazı şekilleri şeriata aykırıdır. Bu gibi şeyler Risale’de yoktur. Risale’de yüzde yüz şeriata uygun olduğuna kanaat getirilen bir fena anlayışı tasvir edilmiştir (20).
Risale’de İbahilik, şeriata karşı lakayt ve laubali davranma anlayışı ile de sistemli bir şekilde mücadele edilmiştir (21).
Bu konuda Goldziher gibi mutaassıp bir müsteşrikin söylediği şu sözler oldukça dikkate değer: “Tasavvufa birtakım yabancı unsurların sızmış olduğunun en kuvvetli delili ve en doğru şahidi, büyük Sufi Şeyh Kuşeyri’nin, bu gibi şeyleri reddetme ihtiyacını duymuş olmasıdır. Kuşeyri, tenkitlerini İslam ülkelerinde mevcut bulunan mutasavvıfların tümüne yöneltmiştir. Risale; büyük Sufi biyografilerini, onlara ait vecize ve hikmetlerden yapılan seçmeleri ihtiva eder. Kuşeyri, şeriatla tasavvufun uyuştuklarını, bu iki sistem arasında bir ahenk bulunduğunu göstermek için var gücü ile çalışmıştır. Tasavvufta otorite kabul edilen hakiki Sufilerin, İslamiyet’in o gün yaşanan şekline gösterilen düşmanlığı reddettiklerini göstermiştir. Ona göre samimi bir Sufi, Sünnilerin anladığı manada hakiki bir Müslüman olmak zorundadır.
Burada şu noktayı da hatırlatalım: Böyle bir kitabın yani risalenin yazılmasına ihtiyaç duyulmuş olması bize, şeriat ve tasavvuf arasındaki şiddetli husumetin hicri beşinci asırda daha arttığını gösteriyor. Kuşeyri, İslam aleminde derin tesirler bırakan ve büyük yankılar uyandıran Risale’sini bunun için yazmış, böylece Peygamberin sünneti ile Sufilik arasında mevcut olan ve fakat kopmak üzere bulunan bağları yeniden tesis etmiştir.
Kuşeyri, Sufi nihilizmine (ademiyye, hiççilik, ibahilik) bütün gücü ile karşı çıkmıştır. Zira ona göre nihilizm, İslam doktrinine aykırı olduğu için Sünni Müslümanlığın reddettiği bir cereyandır.
Gazali ise şeriatla tasavvufu uzlaştırmak için Kuşeyri’nin tuttuğu yolun tersini tuttu. O Sufilere ait telakkilerin Sünni muhitin içine girmesi ve yayılması için çalışmıştı.”(22) Kuşeyri tasavvufu şeriata, Gazali ise şeriatı tasavvufa yaklaştırdı.
Kuşeyri ve Şeriat
Kuşeyri, İslami olduğu hususunda kimsenin itiraz edemeyeceği tasavvufi görüşleri esas almış, hakiki tasavvuf olarak bunu görmüş, bunun dışında kalan görüşlere: “Önemli değil, olsa da olur, olmasa da…” anlayışı ile bakmış, fakat kendisi ihtiyatı tercih etmiştir.
İbn Teymiye (23), Kuşeyri’yi Allah’ın velilerinden, evliyadan kabul etmektedir. İbn Teymiye gibi tasavvufa muhalif olduğu öne sürülen bir münekkit (eleştirmen) bile Risale’de anlatılan manadaki tasavvufa muhalefet etmemektedir. İbn Teymiye, tasavvufa kusur bulmamaktadır. Ayrıca İbn Teymiye’nin mutlak manada tasavvuf düşmanı olmadığı da anlaşılmaktadır. Zaten o, diğer eserlerinde Cüneyd, Seri, Muhasibi gibi ilk Sufilerden sitayişle bahsetmiştir.
Bugün İbn Teymiye’nin fikirlerini ve Selef mezhebini (24) benimseyenler arasında tasavvufu kökünden reddeden bazı şahıslara rastlanmaktadır. Halbuki ne İbn Teymiye ne de Selef mezhebi mensupları esas itibariyle ve mutlak olarak tasavvuf aleyhtarı değillerdir. Tersine ilk Sufilerin birçoğunu tasvip ve takdir etmektedirler. Fakat yeri gelince de onları ret ve inkar değil tenkit etmektedirler.
Tasavvuf ve zühd (25) kitaplarında, hatta tefsir ve hadis kitaplarında da nakledilen sözler içinde sahih, zayıf ve mevzu olanlar vardır. Bu kitapların böyle olduğu konusunda İslam alimleri ittifak etmişlerdir, bu konuda ihtilaf yoktur.
Fıkıh, tasavvuf ve hadis alimleri, yalan olduğunu bilmeden bazen asılsız şeyler naklederler. Ekseriya dindar alimlerin tutuğu yol budur.
Risale’nin “Rıza” bölümü bu duruma örnektir:
Rıza iki nevidir:
1. Emredileni yapma ve menedileni terk etme konusundaki rıza. Sorunlu olan kısma girmemek şartıyla serbest olan konularda rıza bu kısma girer. “Allah ve Resulü razı edilmeye daha çok layıktırlar.” (Tevbe, 9/62), “Allah ve Resulünün verdiklerine razı olup, ‘Bize Allah kafidir, O ve peygamberi bol bol nimetlerinden bize vereceklerdir. Şüphesiz ki biz Allah’a gönül bağlayanlardanız’, deselerdi daha hayırlı olurdu.” (Tevbe, 9/59) mealindeki ayetlerde anlatılan rıza farz olan bir rızadır. Bundan dolayı bu nevi rızayı terk edenler Kuran‘da şöyle tarif edilmişlerdir: “Sadakalar hakkında sana dil uzatanlar vardır. Onlara istedikleri verilirse razı olurlar, verilmezse öfkeleniverirler. Eğer onlar Allah ve Resulü’nün kendilerine verdikleri şeylere razı olmuş olup, ‘Bize Allah yeter’, ‘Allah ve Peygamber, lütuf ve nimetinden bize bol ikramda bulunacaklardır, doğrusu biz ona rağbet ediyoruz’, demiş olsalardı, bu haklarında daha hayırlı olurdu.” (Tevbe, 9/61,62) mealindeki ayette bu manadaki rızayı terk edenler yerilmişlerdir.
2. Fakirlik, hastalık ve zelil olmak gibi musibetlere razı olmak. Bu gibi konulardaki rıza alimlerden bazılarına göre uygun ve güzel, bazılarına göre ise farzdır. Doğrusu şudur: Sabır gibi bu nevi rıza da farzdır. Hasan Basri (26) “Rıza tabi bir şeydir, fakat sabır müminin itimat ettiği bir husustur.” demiştir. Neticede sabır, başa gelene uymak, geçmesini beklemek değil, çabalamak, en azından direnmektir. Tüm dertlerin devası vardır, meğerki aransın.
Küfür, fasıklık ve isyan haline rıza göstermek, din alimlerine göre mümkün değildir. Ulu ve Yüce Allah kullarının bazı davranışlarına razı olmamakta, tersine bu nevi hareketlere kızmaktadır. Allah’ın razı olmadığı, aksine gadaplandığı işlere kızmamak, öfkelenmemek ve razı olmak bir mümin için nasıl mümkün olabilir? Bu gibi yerlerde rıza göstermek haramdır.
Ebu Süleyman Darani (27): “Kalbime, Sufiler zümresine mahsus olan nükteler ve ilhamlar gelir. Fakat iki adil şahit, ayet ve hadis bunların doğruluğuna şahitlik etmedikleri sürece bunları kabul etmem.” demişti.
Akabe’de Resulullah (s.a.v.)’a biat etmiş olanlar, dünyanın en faziletli insanları Allah Resulü’nden cenneti istemişlerdi. Bilselerdi ki cennetten daha üstün bir şey var, onu isterlerdi. Fakat onlar biliyorlardı ki, istedikleri ve sevdikleri her şey cennette mevcuttur. Hatta cennette hatır ve hayallerinden bile geçmeyen nice nimetler vardır!
Buhari ve Müslim’de rivayet edilen kudsi bir hadiste Hakk Teala, “Kullarım için gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hayal bile edilmeyen şeyler hazırladım.” buyurmuştur.
Eğer rıza ru’yetullahı (28) talep etmeye mani değilse, ihtiyaç duyulan diğer hususları istemeye neden mani olsun? Malumdur ki ilahi cemali temaşa etmek için cehennemden kurtulmak ve cennet nimetini elde etmek şarttır.
Rıza menfaati celb ve zararı defetmeyi istemeye aykırı değildir. Cenneti istemeye, cehennemden kaçmaya engel olmaz.
Mutasavvıfların hiçbir şey istememeleri, nefse ait arzuların hepsini ve iradelerini terk ederek kendilerini kudretin cereyan tarzına teslim etmeleri onları ruhbanlığa götürdü; şeriattan çıkardı. Allah, helal ve hoş şeylerin yenilip içilmesini, bunlara karşı Allah’a şükredilmesini ve iyi işler yapılmasını emretmiştir. Kuşeyri’ye “Şeriatla tasavvufu uzlaştıran” unvanının verilmesinin sebebi onun bu özelliğidir.
Kuşeyri’nin Diğer Mutasavvıflarla Mukayesesi
Kuşeyri ehliyetsiz mutasavvıfları kötülemek için onlara olanca gücü ile yüklenmiştir. Gazali, zahir ulemasının ehliyetsiz kısmını da yetkisiz mutasavvıflar kadar acı bir dille kötülerken Kuşeyri sadece sahte sofuları yermekle yetinmiştir. Gazali “Rüsum uleması” adını verdiği şekilci ve taklitçi zahir ulemasına her vesile ile hücum etmeyi görev bilmiştir. Kuşeyri buna lüzum görmemiştir. Kuşeyri, şeriata zıt veya şüpheli olan unsurlardan ayıklamış, yabancı tesirlerden temizlemiş, İslam’a uygun bir şeklini bulup ortaya çıkarmış, bu teşebbüsü ile tasavvufu şeriata yaklaştırarak aralarını telif etmiştir. Kuşeyri’den sonra tasavvufun Sünni muhit içerisinde emin ve hızlı bir şekilde yayılmasının sebebi budur.
Velhasıl Kuşeyri’nin şeriatın hükümlerine riayet ve dini hükümleri koruma konusunda gösterdiği gayret neticesiz kalmadı. Ondan yarım asır sonra gelen Gazali, şeriatla hakikati, dini inançlarla tasavvufu uzlaştırmak görevini omuzladı. Tasavvufa temel teşkil edecek dini esasları ortaya koydu. Böylece tasavvufun unsurlarını Kuran ve hadisteki hükümlerle mükemmel bir şekilde kaynaştırdı. Gazali aradığı hakikati tasavvufta bulmuştu, fakat bu onu şeriattan ayırmadı. Gazali eserlerinde ehliyetli zahir uleması ile hakiki Sufiler arasında bir zıddiyetin bulunmadığını ispat etmiştir. Ayrıca, birçok zahiri hükümleri eserine alarak bunların tasavvufa uygun izahlarını yapmıştır. Kuşeyri, tasavvufi görüşlerin şeriata uygun tefsirlerini yaparken, Gazali zahiri hükümlerin tasavvufa uygun izahlarını yapmıştır.
Risale’nin Tahlili
Tasavvufun konusu ‘Ruh’tur(29). Ruhun saf, kalbin pak ve nefsin temiz hale getirilmesi tasavvufun hem konusu hem de gayesidir. Bu hususları gerçekleştiren bir kişi kamil insandır. Şu halde tasavvufun gayesi insanı olgunlaştırmak ve faziletlerle donatmaktır. Kısaca insanı insan yapmaktır.
Konusu ruh olduğuna göre tasavvuf bir bakıma psikoloji demektir.
Dini psikoloji, tasavvufun konusunu teşkil eden hususları ilmi sonuçlara varmak için dıştan ve belli ölçüler ve kaideler içinde inceler. Ahlaki bir gaye gütmez. Zira müspet ilimlerde ahlak ve terbiye gaye değildir. Tasavvufta durum böyle değildir. Tasavvufta dini his, heyecan ve bilgiler terbiye yani pedagojik gayeler için incelenir. Şu halde bir yerde tasavvuf pedagoji olmaktadır. Tasavvufta bu husus “ahlak” ve “edeb” sözü ile ifade edilir. Gerçekten de tasavvuf her şeyden önce bir ruh terbiyesidir.
Kuşeyri, insanda mevcut bulunan hususları tasavvuf açısından üçe ayırır:
– Fiil: İnsanın iradesiyle yaptığı işler, demektir. İbadet, itaat, amel gibi.
– Huy (yaratılış, ahlak): Bunlar insanda doğuştan bulunur. Fakat devamlı ve düzenli çabalar (mücahede, riyazet (30)) ile iyiye doğru değişebilir.
– Hal (ahval): Başlangıçta irade dışında insana gelir. Fakat amelin temizliği nispetinde saf olur. Haller iki nevidir:
1. Vecd, cezbe, sekr, istiğrak (31), kabz (32) ve bast (33) gibi dini his ve heyecandan ibaret olan (mistik) haller. Tasavvufun duygu (hissiyat) yönü budur.
Buna göre, iradesiyle amel ve ibadet eden, kötü huylarını değiştiren ve güzel huylar edinen bir kimsede önce vecd ve cezbe gibi mistik haller yani dini heyecan zuhur eder. Sonra bu hallerin içinden “marifet” ve “irfan” adı verilen mistik bilgiler meydana gelir. Dini heyecan manevi bir tecrübe, irfan ise bu tecrübe ile öğrenilen manevi bilgilerdir. İrfan amelin içinden doğar. Tasavvufun temeli şeriattır. Mistik haller, şeriatın yapılmasını istediği amel, ibadet ve ahlaka dayanırsa bir değer ifade eder. Aksi halde İslam tasavvufu ile diğer mistik cereyanlar arasında bir fark kalmamış olur. İslam’da şeriat herkes için mecburi olduğu halde, tarikat ve tasavvuf ihtiyaridir. Çünkü tasavvuf bir kemal (36) halidir. Buna herkesin gücü yetmez. (37)
Fiil, ahlak ve haller gibi hususların konusu insandır. Bir velinin anlatılması demek, onun fiil, ahlak, hal ve fikirlerinin anlatılması, daha doğrusu tasavvufun anlatılması demektir. Onun içindir ki, Kuşeyri Risale’sine büyük Sufileri anlatmakla başlamıştır. Tasavvufi menkıbelerin fevkalade değerli oluşunun sebebi de budur.
Risale’nin Bölümleri
a. Giriş
Bu kısımda Risale’nin yazılış sebebi anlatılmakta, hakiki Sufiler methedilmekte, sahteleri ise şiddetle kötülenmektedir. Kuşeyri’nin bu konuda söylediği sözler az, fakat fevkalade değerlidir.
b. Sufilerin Yaşamları kısmı
Risale’nin bu kısmında 83 Sufi’nin yaşamı anlatılmaktadır. Fakat Kuşeyri’nin esas maksadı, Sufilerin hayat hikayelerini anlatmak değildir. İlk Sufilerin söz, davranış ve halleriyle şeriata gösterdikleri derin bağlılık, bu kısmın esas gayesini teşkil eder.
Bir örnek:
Ebu Hafs Nişaburi (38), Nişabur’un Kurdabad köyündendir. Sufilerin ulularından ve önderlerinden kabul edilir. 260 küsur senesinde vefat etmiştir. Bazı Sözleri:
Dış terbiyedeki güzellik, iç terbiyedeki güzelliğin aynasıdır.
Fütüvvet (39), başkalarına insaf etmek, fakat buna karşılık onlardan insaf beklememektir.
Bir kimse fiillerini ve hallerini her an Kuran ve hadisle ölçmez, (buna zıt olmak üzere kalbine gelen hisleri ve) aklından geçen düşünceleri suçlamazsa onun adı defterin, ‘Allah adamları’ hanesine kaydedilmez.”
İşte Kuşeyri’nin büyük Sufileri tanıtma şekli budur. Şeriata bağlılık konusunda Ebu Hafs’ın sözlerine ilave edilecek bir şey yoktur.
Kuşeyri, eserine aldığı Sufilerin, hakkında dedikodu yapılmamış büyük şahsiyetler olmasına bilhassa dikkat etmiştir. Sufilerin sözlerini naklederken ve menkıbelerini anlatırken de aynı hususa önem vermiştir. Aslında şeriat dışı olmasa bile öyle anlaşılması ihtimali bulunan Sufileri ve Sufi sözlerini eserine almamıştır.
İbn Haldun, Risale’deki Sufileri şu şekilde değerlendirmektedir:
“Kuşeyri’nin Risale’sinde anlattığı Sufiler büyük İslam alimlerindendirler. Bunlar, gayb alemi ile aramızda bulunan perdeleri kaldırma ve o aleme ait hususları öğrenme ihtirası içinde değillerdi. Maksatları, ellerinden geldiğince şeriata uymak ve ona bağlı kalmaktan ibaretti. Tuttukları yolda yürürken, gaybe ait bir şeyi bilme (keşf ve keramet) gibi bir halle karşılaştıkları zaman hemen ondan yüz çevirir ve öyle şeylere önem vermezlerdi. Hatta bu nevi şeylerden kaçar ve bu gibi halleri (gayeye varma konusunda) bir engellenme ve denenme olarak değerlendirirlerdi.
Kavramlar Kısmı
Risale’nin en önemli kısmı budur. Hakiki tasavvuf bu kısımda anlatılmıştır.
Makamlar Kısmı (tasavvuf ahlakı)
Halin devamlı ve kararlı bir şekli olan makamlardan (Makamat-i Sufiyye) bahsetmektedir. Halin devamlı şekli olduğuna göre makam aynı zamanda ahlak manasına gelir.
Tasavvuf ahlakı en güzel ifadesini bu eserde bulmuştur. İslam’da işlenmiş, incelenmiş ve yaşanmış olan hakiki ahlak budur.
Hadisçiler ahlakla ilgili hadisleri aynen nakleder, bunlar üzerinde inceleme ve araştırma yapmazlar. Kelamcılar, felsefi ahlakın tesirinde bulunan mücerret ve nazari bir ahlak anlayışından söz ederler. Sufiler ise şahsen yaşadıkları ve doğruluğunu manevi bir tecrübe ile öğrendikleri müşahhas ve tatbiki bir ahlak anlayışından bahsederler. Başkalarına örnek teşkil edecek kadar güzel ve doğru olan ahlaki davranışlara menkıbe denilir. Sufiler ahlak anlayışlarını menkıbeler halinde ve ideal misaller şeklinde ortaya koyarlar. Onun için Sufilerin hayat hikayelerinin anlatılması tasavvufi ahlak anlayışının anlatılması manasına gelir.
Sufiler, ayet ve hadislerin emrettiği şeyi yapar, menettiği şeyi terk ederler.
Tasavvufi ahlak, manevi tecrübelere dayanan bir uygulamadır. Düşünülen değil, yaşanılan bir ahlaktır.
Risale’den örnekler:
Kuşeyri, Ceriri’nin (40) şu sözünü nakleder: “Bir kimse Allah ile arasına takva (41) ile mürakabeyi hakim kılmazsa, keşf ve müşahede mertebesine ulaşamaz.” Demek ki amelin ve tasavvufun gayesi keşf ve marifettir.
Ebu Hasan Farisi de takvayı böyle anlamıştır. Şöyle diyor: “İki türlü takva vardır: a) Zahirdeki takva dinin hudutları içinde kalmaktır, b) Batındaki takva niyet ve ihlastır.” Burada fiil mahiyetinde olmayan niyet ve ihlasa takva denilmiştir.
Talk bin Habib şöyle diyor: “Takva Allah’ın azabından korkarak ve ondan bir nur (ilham, keşf) üzere bulunarak ona itaat etmektir.” Burada nur sözü ile marifet, itaat sözü ile amel kastedildiğine göre yine takvanın iki yönü bahis konusudur, demektir.”
Ebu Ali Dekkak (42): “Sabredenler, Allah’la beraber olma şerefine nail olurlar.” demiştir. Sabrın gayesi Allah’la olmayı temin etmektir.
Ebu Osman (43) diyor ki: “Şükür, şükürden aciz kalındığını bilmektir.” Görülüyor ki en ideal şükür bir bilgi ve idrak şeklinde ortaya çıkmaktadır. “Kalp ile olan şükür saygı duygusunu devam ettirerek ilahi huzurda el pençe beklemektir.” Buna göre de şükür bir hal olmaktadır.
“Haya; Mevla biliyor, diye ciğerlerin erimesidir.” Burada haya bilgi ile irtibatlandırılmaktadır.
Zunnun (44) demiştir ki: “İki türlü tevbe vardır: a) Avam günahtan, b) Havas gafletten tevbe eder.”
Ebu Ali Dekkak şöyle der:
Üç türlü tevbe vardır: a) Tevbe, b) İnabe ve c) Evbe. Tevbe cehennem korkusundan, inabe cennet tamahı ile, evbe sırf Allah rızası için yapılır (45).
Amel ve ibadet üç şey için yapılır: a) Cehennemden kurtulmak: Necat, b) Cennete girmek: Saadet, c) Allah rızası.
Takva marifet sahibi olmaya, marifet sahibi olmak da takvaya uygun hareket etmeye vesile olmaktadır. Yani bir bakıma ilham ve marifetin gayesi de eylemdir. Amel ve marifet hem yekdiğerinin gayesi hem de vasıtasıdır.
Tasavvuf; bazen amel, ibadet ve ahlak için; bazen de vecd, keşf ve marifet için vasıta olarak görülmek istenmiştir. Bu hususlar makul ölçüler içinde muhafaza edildiği sürece zararlı sonuçlar meydana gelmemiştir. Fakat amel ihmal edilip vecd ve marifete büyük önem verildiği zaman, artık tasavvuf felsefi bir sistem halini alır ve dinle irtibatını kesmiş olur.
Kuşeyri’nin tasavvuf ahlakı anlayışı bazen doğrudan, bazen dolaylı olarak sonraki mutasavvıflar üzerinde geniş ölçüde tesirli olmuştur. Bilhassa Anadolu Sufileri sürekli olarak bu ahlak anlayışının tesirinde kalmışlardır. Risale metin olarak Anadolu’da çok okunmuştur. Ayrıca tercümeleri de yapılmıştır. Türk irfanının inkişafında tesirli olmuştur. Kuşeyri’nin İran kültürü üzerindeki tesirleri de daha eski ve daha derindir.
Kerametler Meselesi
Keramet (46) ne vehimdir ne de hayal. Kuran, hadis ve sahabeden gösterilen deliller İslam inanç sistemi içinde kerametin ret ve inkar edilmez bir yeri olduğuna şahitlik eder. Ehl-i sünnet, “Evliyanın kerameti haktır” diye inanmıştır. (47) Keramet tıpkı mucize gibi tabiat ve akıl üstü bir hadisedir. Kerametin akli ve mantıki bir izahını yapmak, onu tabiat kanunları ile uzlaştırmak boşuna gayret harcamak olur. Kerametin ahlaki ve dini izahlarını yapmak, bunun temin ettiği faydaları ve hikmetleri araştırmak daha müspet sonuçlar verir.
Ama tarihte bazen, doğru ve gerçek olan keramet, cahil veya muhteris sofular elinde hurafe ve efsanelerin kaynağı haline gelmiştir.
Kuşeyri, istikametten bahsederken Ebu Ali Cüzcani’nin (48) şöyle dediğini nakleder: “İstikamet sahibi ol, keramet sahibi olma. Çünkü Ulu ve Yüce olan Rabbin ise senden istikamet istemektedir.” Kuşeyri, “İstikamet, kerametin fevkindedir,” diye inanmış olan bir Sufidir.
Kuşeyri, Bayezid Bistami (49) ile bir zat arasında geçen şu konuşmayı nakleder:
Adam – Falan zat su üstünde yürüyor ve havada uçuyor!
Bayezid – Bunun ne değeri var, kuş da havada uçuyor, balık da suda yüzüyor.
Her hakiki Sufi gibi Kuşeyri’nin de keramete verdiği değer budur.
Şeyh ile Mürit İlişkisi
Kuşeyri’nin şeyh-mürit münasebetleri konusunda verdiği bilgiler de çok faydalıdır. Onun bu konudaki düşüncelerini anlatmak için şeyhin iki nevi hakkında kısaca bilgi verelim:
1) Talim ve terbiye (öğretim ve eğitim) şeyhi. Bu şeyh hem muallim hem de mürebbidir. Hem ilim, hem de ahlak öğretir.
2) Talim şeyhi. Bu şeyh öğretmendir, fakat yetiştirici, terbiyeci değildir.
Birinci manada şeyh, müridin hem eğitimi hem de öğretimi ile meşgul olur. Mürit, her hususta mutlak surette şeyhine tabi olur, her konuda onu takip eder. Bir müridin sadece bir şeyhi bulunur. Kuşeyri’nin Risale’sinde tam olarak bu manada bir şeyh anlayışı yoktur.
İkinci manada şeyh; abit (ibadet eden) , zahit (dinin yasaklarını yerine getiren), salih (dine ve dünyaya faydalı işler yapan), takva sahibi ve alim bir kişidir. Şeyh ile etrafındakiler arasında bir şeyh-mürit münasebetinden çok bir hoca-talebe münasebeti vardır. Fakat bu münasebet sadece bilgi alışverişinden ibaret değildir. Burada şeyhin hem ilminden, hem de hal ve hareketlerinden faydalanmak ve feyz almak bahis konusudur. İlk Sufiler terbiye şeyhine intisap etmişlerse de bir şeyhle iktifa etmek zaruretini duymamışlar ve sonradan anlaşılan manada bir müridin şeyhine bağlandığı şekilde bağlanmamışlardır. (50) Risale dikkatle okunduğu takdirde Kuşeyri’nin bununla son asırlarda anlaşıldığı şekilde şeyhe bağlanmayı değil, bir talebenin hürmet hissi ile dolu bir şekilde hocasına bağlı olmayı kastettiği anlaşılır.
Tasavvufun gayesi amelin miktarını çoğaltmak değil, keyfiyetini yükseltmektir. Şeyh hata edebilir, günah işleyebilir.
Şeyhle şeriat arasında çelişki gören mürit, şeyhe değil şeriata tabi olur. Fakat şeyhe saygıda da kusur etmez. Müritlerin şeyhlerini her konuda körü körüne taklit etmeleri esası Kuşeyri’de yoktur. Müridin sadece belli bir şeyhe bağlanması ve öbür şeyhlerden faydalanmaması gibi hususlardan da bahsetmez. Şeyhe bağlanmak şeriata bağlanmaya, şeriata bağlanmak da şeyhe bağlanmaya mani değildir. İkisi arasında bir uyuşmazlık görülürse daima şeriat tercih edilmelidir. Aslında şeyhe bağlanmak da şeriata bağlanmanın bir yoludur.
Kuşeyri’nin diğer eserleri
Kuşeyri Risale’den başka çoğu tasavvuf, tefsir ve hadise ait olmak üzere birçok eserin de müellifidir. Henüz gerektiği gibi tetkik edilmemiş olan bu eserlerin sadece birkaç tanesi şimdiye kadar basılabilmiştir.
Hz. Peygamber’le sahabe arasındaki durum, şeyhle müritleri arasındaki münasebete benzetilerek ilgi çekici açıklamaların yapılması, Kuşeyri’nin dehasını göstermesi bakımından dikkate değer, diyen Süleyman Uludağ hocamız, Kuşeyri “Risale müellifi” diye anılmaktan daha çok “Letaif müellifi” olarak tanınmaya daha fazla layıktır. Zira Risale’de ekseriya nakle dayandığı halde, Letaif’te doğrudan doğruya kendi şahsiyetini ortaya koymuştur. Kuşeyri’nin hayatında yaptığı en hayırlı iş bu tefsiri yazmış olmasıdır. Kuşeyri Letaif’te Kuran’ın mukaddes metnine dikkatle riayet etmiş, mukaddes metindeki ifadelere, delaletler dışında kalan manalar vermemiştir. Kuşeyri’nin bir ayetin tasavvufi ve işari manasıdır, diye takdim ettiği her fikri fazla düşünmeden herkes kabul edebilir. Ayetlerin lafzına, dinin umumi esaslarına ve ilmi düşünceye aykırı düşen bir yoruma bu tefsirde rastlanmaz, diyor.
Mesela Ayette mealen: (Hz. Musa ile yanındaki genç geri döndükleri zaman) bizim kullarımızdan bir kul buldular ki biz ona nezdimizden bir rahmet vermiş ve ona ilm-i ledün (51) öğretmiştik. (Kehf, 18/65).
Kuşeyri’nin tefsiri: Burada geçen kul, “Bizden başkasına kulluk yapmaktan azat olmuş hür kimsedir. Biz onu hayırlı ve faziletli kimselerin arasından seçmiştik, demektir. Ona nezdimizden rahmet verdik. Biz o kulu vasıtasız olarak sıfatlarımızın nurlarından gelen feyz nurunu kabule kabiliyetli ve istidatlı kıldık. Ona ledün ilmi öğrettik. İlm-i ledün Allah’ın zat ve sıfatlarıyla ilgili bir marifet olup, Allah Teala’nın talimi olmadan hiçbir kimse tarafından bilinemez.
Kuşeyri Risalesi’nin tercümesini hazırlamaktaki esas gayemiz, tasavvufu en mühim kaynağından, en emin ve en saf şekildeki yeni nesle tanıtmak, bu hayatı ihya etmek, cemiyetler için itici ve yükseltici bir güç membaı olan mistik enerjiyi yeniden harekete geçirmeye gayret etmek, bin yıllık Anadolu kültürünün yoğrulmasında önemli bir rol oynayan bir eseri milli kültürümüze kazandırmak ve ilmi tetkiklerin kolaylaşmasına yardımcı olmaktır, diyor muhterem hocamız.
(11) Taşköprülüzade, Mevzuatu’l-ulûm, I, s. 110, 336; Katip Çelebi, Keşfu’z-zunûn, 1, s. 630; Ayn Tasavvuf tarihi, s. 51; Afifi, et Tasavvuf, es-Sevretu’r-ruhiyye fi’l-İslam, s. 14.
Evliyanın keşf ve ilhamları böyle değildir. Bunlara uymaya emrolunmadık. İlham, yalnız sahibi için delildir, başkaları için senet değildir.) [m. 272]
.
Keramet sahibi olmak
Sual: Keramet sahibi kimse, yaptığımız bazı yanlışları görebiliyor. Mesela, cünüp gezdiğimizi, yalan söylediğimizi veya hangi namazı kılmadığımızı anlayabiliyormuş. Adamın biri, yolda bir kadına bakıyor, sonra, Hazret-i Osman’ın yanına uğruyor. Hazret-i Osman, (Gözünde zina işareti var) diyor. O kişi, (Nereden biliyorsun? Peygamberlik sona ermedi mi?) diye sorunca, Hazret-i Osman, (Müminin firasetinden sakının, çünkü mümin, Allahü teâlânın nuruyla bakar) hadis-i şerifini bildiriyor. Şimdi o adam, ne kadar mahcup olmuştur. Allah, evliya zatlara niye keramet verip başkalarının ayıplarını gösteriyor? CEVAP
Önce şunu bilmek gerekir. Sâlih kullarına, keramet, firaset ihsan eden, her şeyi bilen ve her şeyin en iyisini yapan Allahü teâlânın, hâşâ, yanlış bir şey yapabileceğini düşünmek çok tehlikelidir.
Allahü teâlâ, hikmetsiz, faydasız bir şey yaratmaz. Yarattıklarında çok hikmet vardır. Mesela, evliya zatların kerametiyle gayrimüslimler hidayete kavuşabilir. Bunun örnekleri çoktur. Müslümanların ise imanlarının kuvvetlenmesine vesile olur.
Harika denilen olağanüstü bir olay, peygamberden meydana gelirse (Mucize), evliya zattan meydana gelirse (Keramet), sâlih müminden meydana gelirse (Firaset), fâsık veya bid’at ehlinden meydana gelirse (İstidrac), kâfirden zuhur ederse (Sihir, büyü) denir.
Allahü teâlâ, Müslümanlara veya gayrimüslimlere çeşitli kabiliyetler vermiştir. Kiminin sesi güzeldir, kimi pehlivandır. Kimi çok zekidir, kiminin on parmağında on marifet vardır. Kabiliyetsizin, kabiliyetli olanı, mesela sesi çirkin olanın, (Allah falancaya niye güzel ses verdi?) diye, Allah'ı sorgulaması yanlış olur.
Kimi, insan sarrafıdır. Bir bakışta, kimin yalancı, kimin doğru, kimin hırsız olduğunu anlayabilir. Mesela Seyyid Abdülhakîm Efendi hazretlerinin babası Seyyid Mustafa Efendi, bir kimsenin, hangi namazı kılmadığını, yüzünden anlardı. (Seadet-i Ebediyye)
Cünüp gezenin yanında rahmet melekleri olmaz. Evliya zatlar, bir kimsenin yanında rahmet melekleri olmadığını görünce, onun cünüp olduğunu anlarlar, hattâ kötü kimseleri hayvan şeklinde görürler. O kimsenin yüzüne vurmadan cünüp gezmenin zararı anlatılıp böylece onun iyi şeyler yapmasına sebep olmak yanlış görülmemelidir.
İnsanlara verilen bu özellikler, kiminin kabiliyetleri sayesindedir, kiminin de, haramlardan kaçıp ihlasla ibadet ettikleri içindir. Böyle insanları kabiliyetlerinden dolayı suçlamak, kabiliyeti yaratanı suçlamaya sebep olmamalıdır.
Allahü teâlâ günahları örtüp, ceza vermekte acele etmediği için, günaha alışan kişiye, yaptıkları normal gelir, âhiretteki cezasını düşünemez. Kul kerametle ikaz edilince gafletten uyanır. (Evliya günahımı bildiğine göre, Allahü teâlâ elbette bilir. Allah, beni her an görüyor, nasıl günah işlerim?) diye düşünerek tevbe eder. O kadar mahcubiyetle büyük felaketten kurtulmuş olur. Sualdeki kimse, Hazret-i Osman’ın ikazıyla bir daha harama bakmamıştır. Dünyadaki ufak bir musibete âhirette büyük mükâfat vardır.
Mucizeler de, insanların hidayete kavuşması için meydana gelir. Mesela Resulullah'ın amcası Abbas, Bedir Savaşı’nda esir alınınca, serbest bırakılması için fidye istenmişti, (Benim param yok) demişti. Resulullah efendimiz, amcasına, (Sen hanımına, “Ben geri dönemezsem, falanca yere şu kadar altın sakladım” demiştin) buyurunca, amcası, (Sana bunu kim söyledi?) dedi. (Rabbim söyledi) buyurdu. Bu mucize ile, amcasının yalanı ortaya çıkıp mahcup olmuşsa da, peygamberlerden sonra insanların en üstünleri olan Eshab-ı kiramdan olma şerefine kavuşup çok büyük hizmetler yapmasına sebep oldu. Kerametler de, kiminin hidayetine, kiminin de hidayetinin artmasına, imanının kuvvetlenmesine sebep olmaktadır. Bu bakımdan kerametleri, Allahü teâlânın bir lütfu, bir rahmeti olarak görmeli, keramet sahibi zatları suçlamamalıdır.
Evliyanın kerametine inanmamak
Sual: Bazı kimseler, evliyada meydana gelen, keşif ve kerametlere inanmıyor. Böylelerine ne denebilir?
Cevap: Evliyanın keşif ve kerametlerine inanmayanlar, aslında Müslümanların evliyaya olan itimatlarını yıkmaya çalışmaktadırlar. Halbuki, bu davranışlar çok çirkin ve haksızdır. Çünkü, bir âyet-i kerimede mealen; (Çok zikrediniz. Zikretmekle kalp itminana kavuşur) buyuruldu. Hadîs-i şerifte; (Allah sevgisinin alameti, Onu çok zikretmektir) buyuruldu. Hadîs âlimleri; “Resûlullah, her an zikrederdi” buyurdu. İşte bunun için bu ümmetin büyükleri çok zikrederdi. Böylece, İslâmiyetin bu emrini de yerine getirmeye çalışırlardı. Çok zikredince, mübarek kalpleri itminana kavuşurdu. (Her derdin şifası vardır. Kalbin şifası, zikrullahtır) ve (Takvanın kaynağı, ariflerin kalpleridir) hadîs-i şeriflerinin haber verdiği gibi, kalp hastalığından, günahlardan kurtuldular. Allahü teâlânın sevgisine kavuştular. İşte takva sahibi olan, kalpleri temiz olan, Allahü teâlânın çok sevdiği bu büyük âlimler diyorlar ki:
“Çok zikrederken, dünyayı, her şeyi unutuyoruz. Kalbimiz ayna gibi oluyor. İnsan uykuda, her şeyi unutunca, rüya gördüğü gibi kalplerimizde bir şeyler görünüyor.” Bu gösterilenlere Keşif, Mükâşefe, Şühûd isimlerini veriyorlar. Böyle olduğunu, her asırda binlerle evliya haber veriyor.
Çok zikretmek ibadettir. Çok zikredenleri Allahü teâlâ sever. Bunların kalpleri, takva kaynağı olur. Bunları Kitap ve Sünnet haber veriyor. Bunlara inanmayan, Kitaba ve Sünnete inanmamış olur. Kalpte keşif ve şühûd hasıl olduğunu da, Allahü teâlânın sevdiği doğru Müslümanlar haber veriyor. Hadîs-i şerifte; (Çok zikredenin kalbinde nifak kalmaz) buyuruldu. Bunları haber verenler, münafık olmayan, özü, sözü doğru kimselerdir. Keşif ve keramet, böyle kimselerin tevatür hâlindeki haberleri ile bildirilmiştir.
Evet bunlar, Ümûr-i vicdâniyye, Ümûr-i zevkiyyedir. Başkalarına hüccet olamaz. Bunlara inanmak emrolunmadı. Fakat, inanmak yasak da edilmemiştir. Allahü teâlânın sevdiği salih Müslümanların tevatür hâlinde bildirdiklerine inanmak, inanmamaktan daha iyidir. Müslümana hüsn-i zan olunur, haberlerine güvenilir. İbadetlerde bile, sözlerine güvenilir. “İnkâr eden, mahrum olur” sözü, meşhurdur.
Veli, keramet, mürşid ne demektir
Sual: Veli, keramet, mürşid ne demektir? CEVAP İkinci binin müceddidi imam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat kitabının çeşitli mektuplarından alarak aşağıda bildirelim:
Keramet haktır. Keramet, şirkten kaçıp kurtulmak, marifete kavuşmak, kendini yok bilmektir. Keramet ile istidracı birbiri ile karıştırmamalıdır. Keramet ve keşf sahibi olmak istemek, Allah’tan başkasını sevmek demektir. Keramet, kurb ve marifet demektir. Kerametin çok olması, tasavvuf yolunda yükselirken pek ileri gitmek ve inerken, inişi az olmaktandır. Keramet, yakîni kuvvetlendirmek içindir. Yakîn ihsan olunmuş Velinin keramete ihtiyacı yoktur. Kalbin zikre alışması yanında, kerametin hiç kıymeti yoktur. Evliyanın keşfinde hata olabilir. Keşfin yeri kalbdir. Sahih olan keşfler, hayal değildir. İlham ile kalbde hasıl olur. Hayal karışmış olan keşflere güvenilmez. Evliyanın keşfi, İslamiyet’e uygun olursa, ona güvenilir. Böyle değilse güvenilmez. Evliyanın keşfleri, ilhamları, başkaları için hüccet, senet olamaz. Fakat müctehidin sözü, onun mezhebinde olanlar için hüccettir.
Keşf ve keramet sahibi olmak, derecenin yüksek olmasını bildirmez.Keşfler, tecelliler, tasavvuf yolunun yolcularında hasıl olur. O yolun sonunda olanlar, hayrette ve ibadettedirler. Evliyanın önüne, boynu bükük gelmelidir ki, fayda elde edilebilsin. Evliyanın elbisesini edep ve saygı ile giyince, çok fayda hasıl olabilir. Allahü teâlâ, Evliyasını büyük günah işlemekten korur. Evliyadan birkaçı, uzak yerlerde görülmüştür. Bu görünüş, ruhlarının, kendi bedenlerinin şeklinde görünmesidir. Evliya, küçük günahtan korunmuş değildirler. Fakat, hemen gafletten uyandırılıp tevbe eder ve iyi işler yaparak, af dilerler. Evliya, insanları hem İslamiyet’in açık emirlerine, hem de ince, gizli bilgilerine çağırırlar. Evliyanın bir kısmı, sebepler âlemine inmemiştir. Bunların Peygamberlik üstünlüklerinden haberleri yoktur. İnsanlara faydalı olmazlar. Feyz veremezler. Evliyanın çoğunda, vilayetin üstünlükleri vardır. Kutblar, evtad ve ebdal böyledir. Bunların gençleri yetiştirebilmeleri, Ali “radıyallahü teâlâ anh”ın yardımı ile olur.
Velilerin yükseklikleri arasındaki farklar, Allahü teâlânın bunları sevmesinin derecesine göredir. Evliyalık, zıllere, gölgelere kavuşmak demektir. Sevgileri ve zevkleri hep zılleredir. Evliyalık, Peygamberliğin zıllidir, gölgesidir. Evliyalığı abdest gibi, nübüvveti namaz gibi bilmelidir. Evliyalık, kötü huylardan kurtulmak demektir. Evliyanın, kendinin Veli olduğunu bilmesi lazım değildir. Evliyalık verilip de, Veli olduğu bildirilmezse, hiç kusur olmaz. Veli olmak için, dünya ve ahiret sevgisini gönülden çıkarmak lazımdır. Peygamberlik üstünlüklerinde, ahirete düşkün olmak iyidir. İnsanda, ruh âleminden gelmiş olan on latife, on kuvvet vardır. Evliyalık ve Peygamberlik üstünlükleri, bu on latifede olur. Evliyalık, fena ve beka demektir. Yani, kalbi dünyaya düşkün olmaktan kurtarıp, Allahü teâlâya düşkün olmaktır. Evliyalık, akıl ile ve düşünmekle anlaşılamaz. Evliyalık, Allahü teâlâya yakınlık demektir. Mahlukları düşünmeyi gönülden çıkaranlara ihsan edilir. Mahlukların düşüncesini gönülden çıkarmaya (Fena) denir.
Evliyalığın bütün üstünlükleri, İslamiyet’e uymakla hasıl olur. Peygamberliğin üstünlükleri ise, İslamiyet’in görünmeyen, herkesin bilemediği inceliklerine de uyanlara verilir. Peygamberliğin üstünlükleri demek, Peygamberlik demek değildir. Evliyalık derecelerinin hepsini geçip, sonuna varanların keşfleri ve ilham olunan bilgilerin hepsi, Ehl-i sünnet âlimlerinin Nasslardan, yani Kitap ve sünnetten anlayıp bildirdikleri bilgilere tam uygun olur. Evliyalıkta ilerlemenin yarısı yükselmek, yarısı da inmektir. Çok kimse, yalnız yükselmeyi evliyalık sanmış, inişe de, Peygamberlik üstünlükleri demişlerdir. Halbuki, bu iniş de, yükseliş gibi, evliyalıktır. Evliyalıkta cezbe ve süluk vardır. Bu ikisi, evliyalığın iki temel direğidir. Peygamberlik üstünlükleri için, bu ikisi lazım değildir. Evliyalık derecelerinin sonu, kulluk makamıdır. Kulluk makamının üstünde, hiçbir makam yoktur. Veliler Hakka doğrudurlar. Peygamberlikte, hem Hakka, hem de halka doğru olup, birbirine engel olmaz. Evliyanın nefsleri mutmainne olmuş ise de, bedendeki maddelerin ihtiyaç ve istekleri vardır.
Evliyalık, beş derecedir. Herbiri, beş latifeden birinin yükselmesidir. Herbiri, Ulül’azm Peygamberlerden birinin yoludur. Birinci derecesi Âdem aleyhisselamın yoludur. Evliyalığı birinci derecede olan bir Peygamberin evliyalığı, beşinci derecede olan bir Velinin evliyalığından daha kıymetlidir. Evliyalığın (Vilayet-i hassa) denilen en yüksek derecesine kavuşabilmek için, nefsin fani olması lazımdır. (Ölmeden önce ölünüz!) emri, bu faniliği göstermektedir.
Evliyalık, ya hassa [hususi] olur veya umumi olur. Vilayet-i hassa, Muhammed aleyhisselamın evliyalığıdır. Onun ümmetinden, ona tam tâbi olan evliya da bu vilayete kavuşabilir. Bu vilayet, tam fena ve olgun bekadır. Burada nefs fani olmuş, Allahü teâlâdan razı olmuştur. Allahü teâlâ da, ondan razıdır. Evliyalığın yüksekliği, beş latifenin derecesine, sırasına göre değildir. En yüksek derecedeki (Ahfa) latifesinin evliyalığına kavuşmak, öteki derecelerde bulunan Evliyadan daha yüksek olmayı göstermez. Evliyalığın üstünlüğü, asla yakınlık ve uzaklıkla ölçülür. Kalb denilen aşağı derecedeki latifenin evliyalığına kavuşmuş bir Veli, asla daha karib [yakın] olunca, ahfa latifesinde bulunan, fakat o kadar yakın olmayan Veliden daha üstün olur. Muhammed aleyhisselamın evliyalığına kavuşan Veli, geri dönmekten korunmuştur. Yani bulunduğu dereceyi kaybetmez. Öteki Veliler, korunmuş değildirler, tehlikededirler. Evliyalık, yalnız kalbin ve ruhun fani olması ile hasıl olabilir. Fakat, bunların fani olmaları için, öteki üç latifenin de fani olmaları lazımdır. Evliyanın evliyalığına (Vilayet-i sugra) denir. Peygamberlerin evliyalığına (Vilayet-i kübra) denir. Vilayet-i sugranın sonu, enfüsdeki ve afaktaki ilerlemenin sonuna kadardır. Vilayet-i sugrada, vehmden ve hayalden kurtuluş yoktur. Vilayet-i kübrada vehmden ve hayalden kurtuluş vardır. Vilayet-i sugra, beş latifenin, arşın dışındaki asıllarını geçtikten sonra başlayıp, bu asılların da asılları olan, Allahü teâlânın sıfatlarının zıllerini, görünüşlerini geçince, biter. Vilayet-i sugra afakta ve enfüsde, yani insanın dışındaki ve içindeki mahluklarda olur. Yani zıllerde, görünüşlerde olur. Bunda sona erenler, (Tecelli-yi berki)ye, yani şimşek gibi çakıp geçen tecellilere kavuşurlar. Vilayet-i kübra, bu tecellilerin [görünüşlerin] aslında olur. Allahü teâlâya yakın olan ilerlemedir. Peygamberlerin evliyalığı böyledir. Burada, tecelliler, daimidir. Vilayet-i sugra, (cezbe) ile (süluk)dür.
Evliyalık kemalatına kavuşmak, süluk, yani çalışarak ilerlemek, kalbin zikir etmesi ve murakaba ve rabıta ile olur. Peygamberlik kemalatında ilerlemek ise, Kur’an-ı kerim okumakla ve namaz kılmakla olur. Bundan sonra ilerlemek için hiçbir sebebin tesiri yoktur. Ancak, Allahü teâlânın lütfu ve ihsanı ile olur. Ne kadar ilerlerse ilerlesin, İslamiyet’ten dışarı çıkamaz. İslamiyet’e uymakta sarsıntı olursa, bütün vilayet dereceleri yıkılır. Bundan da yukarı yükselmek, muhabbet ile, sevmek ile olur. Lütuf ve ihsan başkadır. Aşk ve muhabbet başkadır. Peygamberlerin evliyalığı bile Peygamberlik üstünlükleri yanında aşağıdadır. Vilayet-i Muhammediyye, bütün Peygamberlerin vilayetlerini kendisinde toplamıştır. Peygamberlerden birinin vilayetine kavuşmak, bu (Vilayet-i hassa)nın bir parçasına kavuşmaktır. Velinin inişi çok olunca, üstünlüğü de çok olur. Velinin bâtını, yani kalbi ve ruhu ve öteki latifeleri zahirinden, yani duygu organlarından ve aklından ayrılmıştır. Zahirinin gafil olması, bâtınına ulaşamaz. Hiçbir Veli, hiçbir Peygamberin derecesine ulaşamaz. Bir Veli, bir bakımdan, bir Peygamberin üstünde olabilir. Fakat, her bakımdan, bu Peygamber, bu Veliden daha üstündür. Veli, küçük günah işleyebilir. Fakat, hemen tevbe eder ve velilik derecesinden atılmaz. Tasavvuf yolunda aranılan şey, fenanın ve bekanın, tecellilerin ve zuhurların, şühud ve müşahedenin, söz ve mananın, ilim ve cehlin, isim ve sıfatın, vehm ve aklın ötesindedir.
Mürşid yani Rehber, insanı Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşturan vasıtadır. Talebe rehberini ne kadar çok severse, Onun kalbinden feyz alması da, o kadar çok olur. Mürşid vesiledir, Resulullahın mübarek kalbinden çıkıp, mürşidlerinin kalbleri vasıtası ile, kendi kalbine gelen feyzleri neşr eden bir vasıtadır. Maksat, Allahü teâlâdır. Mürşid-i kamil, emme basma tulumba gibidir. Kalb makamına inmiş olup, kendi mürşidinden aldığı feyzleri, marifetleri, talebesine ulaştırır. Rehberini inciten veya inanmayan, hidayete kavuşamaz. [Bunun için vehhabiler, Allahü teâlânın feyzlerinden, marifetlerinden mahrumdurlar.] Rehberini incitenden kalbin kırılmazsa, köpek senden daha iyidir, buyurmuşlardır. Rehberine inanmakta, güvenmekte sarsıntı olursa, feyz alamaz. Bu sarsıntının ilacı yoktur. Rehberden feyz almak için teveccüh olmaksızın, yalnız onu sevmek yetişir. Rehber ile bulunanların, imanları kuvvetlenir. İslamiyet’e uymak isteği hasıl olur. Rehberin sözleri, halleri, hareketleri, ibadetleri hep İslamiyet’e uygundur. Ona uyan, onu dinleyen, Resulullaha uymuş olur. Böyle olmayan kimse, rehber olamaz.
Tasavvuf, Resulullahın izinde bulunmaktır. İnsanların yaratılışlarına göre, ayrı yollar hasıl olmuştur. Tasavvuf, ihlası arttırmak içindir. Tasavvuf yolunda Rehber lazımdır.
Allahü teâlâya kavuşturan yol ikidir: Nübüvvet yolu, Vilayet yolu. Nübüvvet yolu asla kavuşturur. Nübüvvet yolunda, fena, beka, cezbe ve süluk gibi şeyler yoktur. Vilayet yolunda ilerlemek için her şeyi [dünyayı ve ahireti] unutmak lazımdır. Gönlün bunlara bağlı olmaması lazımdır. Nübüvvet yolunda ahireti unutmak lazım değildir. Tasavvuf, imanı kuvvetlendirmek ve İslamiyet’e uymakta kolaylık duymak içindir. Tarikat ve hakikat, İslamiyet’in hizmetçileridir. Tarikat, mahlukları yok bilmektir. Hakikat, Allahü teâlâyı var bilmektir. Birincisi, herkesten kaçıp, bir yere kapanmak demek değildir. Emr-i maruf, nehy-i münker, cihad ve sünnetlere uymaktır. (Mektubat-ı Rabbani)
Mucize-Keramet-Firaset-İstidraç-Sihir
Sual: Harika ne demektir? Fâsık ve kâfirlerde de harika görülür mü? CEVAP
Harika, enbiyadan meydana gelirse mucize, evliyadan hasıl olursa keramet, müminlerde olursa firaset, fâsıklarda görülürse istidraç, kâfirlerde olana da sihir denir. Birer örnek verelim:
Sihir:
Iraklı bazı kimselerin ağızlarına ateş almalarına, avurtlarına şiş sokmalarına keramet diyenler çıkıyor. Allahü teâlâ, böyle kimselerin Hazret-i Musa zamanında da bulunduğunu, bunların sihir olduğunu bildiriyor. Böyle göz boyamak haramdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Bir kişinin havada uçtuğunu, denizde yürüdüğünü veya ağzına ateş koyup yuttuğunu görseniz, fakat dine uymayan bir iş yapsa, keramet ehliyim dese de, onu büyücü, yalancı, sapık ve doğru yoldan saptırıcı bilin!) [El-Münire]
İstidraç:
İbrahim Edhem hazretlerine, vecde gelip kendinden geçen bir gençten bahsettiler. Gence üç gün misafir oldu. Gerçekten çok acayip haller gördü. Gencin yediğine baktı. Helal değildi. Onu evine davet edip yemek yedirdi. Gençteki eski aşk ve vecd kalmadı. Genç, (Sen bana ne yaptın?) deyince, o gence, “Sendeki haller şeytandandı, istidraçtı, helal yiyince şeytan giremedi ve esas halin meydana çıktı” buyurdu. (T. Evliya)
Firaset:
Hazret-i Osman, yanına gelen birine, (Gözünde zina eseri var. Bir kadına bakmışsın) buyurdu. O kimse (Nereden bildin?) dedi. Hazret-i Osman da, (Müminin firasetinden korkun, o Allah’ın nuru ile bakar) hadis-i şerifini bildirdi. (Buhari)
Keramet:
Hazret-i Ömer, Medine’de hutbe okurken, İran’a gönderdiği ordunun mağlup olmak üzere olduğunu görüp, camide herkesin yanında, (Ya Sariye arkanı dağa ver) diye seslendi. O da, dağa yanaştı ve zafere kavuştu. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Geçmiş ümmetler içinde vukuundan önce bazı şeyleri haber veren keramet ehli zatlar var idi. Ümmetimden de Ömer onlardandır.) [Buhari, Müslim, Tirmizi]
Kâfir bir hükümdar, kendine ilah demeyen müminleri ateşe atardı. Sıra kucağı çocuklu bir kadına geldi. Kadın, ateşe girmek istemeyince, bebeği, (Anne sabret, sen hak din üzeresin) dedi. (Müslim)
Mucize:
Resulullah efendimiz, miracda, Cenneti, Cehennemi ve daha başka yerleri gördü. (Mevahib)
Dinimizi doğru kaynaktan öğrenmeli
Bir doktor yazar yazısında diyor ki: 1- Ovum hücrelerinin her biri itina ile yaratılmıştır. 2- Bir canlının doğması, insanın kendi biyolojik iradesinden alınarak tam manasıyla Allah’ın tasarrufuna verilmiş olmaktadır. 3- Asıl mucize babasız çocuk doğurmak değil, babalı çocuk doğurmaya mecbur olma olayıdır. 4- Hazret-i İsa’nın babasız doğumuna imkansız demek, “Ben biyoloji bilmiyorum” demektir. 5- Bir yumurta hücresinin insan meydana getirebilmesi için, mutlaka cenab-ı Hakkın özel bir müdahalesi gerekmektedir. Cebrail’in Meryem’i ışınlaması yahut ona bilmediğimiz manyetik bir tesir yapması bu gerçeği dile getirmektedir. 6- Erkek arılar, ana arının döllenmemiş yumurtalarından meydana geldiğine göre, Hazret-i İsa’nın babasız oluşunu aklına sığıştıramayanlar, babasız arıların meydana gelişini nasıl izah edeceklerdir? CEVAP
1- Cenab-ı Hakkın her yarattığında çeşitli hikmetler bulunur. Bunu itina ile, şunu da itinasız yaratmış demek çok yanlış olur. İtina göstermek, bir işin iyi olması için gayret göstermek demektir. Allahü teala ol derse, istediği gibi oluverir.
2- Allahü teâlânın tasarrufu altında olmayan hiçbir şey yoktur. Kaza ve kader konusunu iyi bilmeyenlerin, böyle tehlikeli sözler etmeleri yadırganamaz.
3- (Asıl mucize babasız çocuk doğurmak değil) demek, mucizenin ne olduğunu bilmemek demektir. Mucize, Peygamberlerden âdet-i ilahiyye dışında meydana gelen harikalardır. Bunlar, evliyada görülürse keramet, kâfirlerde görülürse sihir denir. Mucize, âdet dışı olan şeydir. Mesela Hazret-i İsa’nın yeni doğunca konuşması böyledir. Çünkü yeni doğan çocuk hemen konuşmaz. Geyiğin Peygamber efendimizle konuşması böyledir. Çünkü geyik insan gibi konuşmaz. Fakat papağanın konuşması böyle değildir. Kuşun uçmasını, insanın yürümesini, balığın suda yüzmesini sağlayan da Allahü teâlâdır. Mucize âdet dışı olur. Taşın denizde yüzmesi gibi. Hazret-i İsa’nın doğması, âdet-i ilahiyye dışında bir harikadır. Bunu âdet-i ilahiyye içine sokup biyolojik hadiselere bağlamak, biyolojik olarak izaha kalkmak mucizeyi bilmemek veya inkâr etmek demektir.
4- Biyoloji bilen doktorun, âdet-i ilahi içinde babasız çocuk olabileceğini söylemesi, tıbben imkansızdır. Mümkün olsa idi, her zaman görülürdü.
5- Âdet-i ilahiyye içinde cenab-ı Hakkın özel bir müdahalesinden bahsetmek, Allahü teâlâ için acizlik olur. Allahü teâlâ, “Kün” yani “Ol” emri ile her şeyi yaratır. Özel müdahale demek, Allahü teâlânın sıfatlarını bilmemekten ileri gelen bir cehaletin mahsulüdür. Hazret-i Meryem’in ışınlanması tabiri de ilme ve edebe aykırıdır.
6- Erkek arıların döllenmemiş yumurtalardan meydana gelmesi, âdet-i ilahiyye içinde devam ede gelen bir hadisedir. Eşeysiz çoğalmalar da böyledir. Bunları İsa aleyhisselamın doğumu ile mukayeseye kalkışmak, mucizeyi bilmemek demektir.
Böyle zararlı kitapları okumamalıdır. Ölmüş bir müslümanın arkasından konuşmak, kötülüklerini açıklamak doğru mudur? Doğru değildir. Çünkü Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Ölülerinizi hayırla anın, iyiliklerini söyleyin, kötülüklerini açıklamayın!) [Tirmizi]
Ölmüş de olsa, bid’at ehlinin ve Müslümanlığı yanlış anlatanların bu iftiralarını söylemek lazımdır, gıybet olmaz, emr-i maruf olur. (Redd-ül Muhtar) Hadis-i şerifte de buyuruldu ki: (Fitne veya bid’at yayıldığı zamanda, hakkı bilen, bilgisini açıklasın! Hakkı yani doğruyu bildiği halde gizleyene lanet olsun!) [Hatib]
Evliyanın yardımı Sual: Yaşayan veya vefat eden evliyadan nasıl yardım istenir? CEVAP
Onun büyüklüğüne inanmak ve onun yolunda olmak lazımdır. Ruhuna Yasin-i şerif veya üç İhlas bir Fatiha okuyup hediye edilir. Sonra hiçbir şey düşünmeden saygı ve tevazu ile ismini söyleyerek tavassut etmesi için yalvarılır.
İyilerin duası
Evliyadan bazıları, (Şu şöyle olacak diye) yemin etse, Allahü teâlâ onu yalancı çıkarmaz, onun istediğini yaratırdı. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Öyle kimseler gelecek ki, elbiseleri eski, üstü başı tozludur. Fakat bir şey için yemin etseler, Allahü teâlâ onların yeminlerini doğru çıkarır.) [İbni Ebiddünya]
Ebu Ubeyde el-havas hazretleri, Basra’daki bir yangın içinde dolaşırken, Basra valisi, ona (Ateş içinde ne dolaşıyorsun, yanarsın) dedi. O da, (Rabbime beni ateşte yakmaması için yemin ettim) buyurdu. Vali, (O halde ateşi söndür) dedi. O da ateşi söndürdü.
Ebu Hafs hazretleri de, merkebini kaybeden bir köylüye rastladı. Köylü (Başka malım yok. Merkebimi bulmam gerekir) dedi. Ebu Hafs hazretleri, (Ya Rabbi bu köylünün merkebini buldurmadan bir adım atmam) diye yemin etti. Az sonra merkebi karşısına çıka geldi. (İhya)
Sual: Mürşid-i kâmiller, müridlerinin düşüncelerini nasıl anlarlar? CEVAP
Mürşid-i kâmiller kalmadı. Onlara sorup öğrenmemiz imkansız oldu. Bazıları Hazret-i Ömer’in gördüğü gibi TVdeki gibi net görür, buna tayyi mekan denir. Bazıları da, tevilli olarak, yani alametlerini görüp anlarlar. Bazıları da, hiç görmeden kalblerine ilham olunur.
Sual: Şah-i Nakşibend, Abdülkadir-i Geylani ve Ahmed Rıfai hazretlerinden hangisi daha üstündür? CEVAP
Bir ilkokul talebesi, bir profesörün bilgi derecesini ölçemez. Şu profesör, ötekinden üstündür dese, hiç kıymeti olmaz. Evliya olmayan kimse de (Şu veli, ötekinden üstündür) diyemez. Derse, hiç kıymeti olmaz. Bahsettiğiniz üç zatın da büyük evliyadan olduğunu, onlardan sonra gelen veliler bildirmişlerdir.
Sual: Hint Yogilerinde veya başka kâfirlerde görülen harikulâde hallere keramet denir mi? CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Harikalar, kerametler ikiye ayrılır: Birincisi Allahü teâlânın zatına ve sıfatlarına ve işlerine ait olan bilgiler ve marifetlerdir. Bunlar, akıl ile, düşünmekle elde edilemez. Allahü teâlâ, seçtiği kullarına ihsan eder.
İkincisi,madde âlemindeki gaybleri bilmektir. Bu harika seçilmiş kullara verildiği gibi, kâfirlere de verilir. Bunların birincisi kıymetlidir. Bunlar, doğru yolda bulunanlara, Allahü teâlânın sevdiklerine verilir. Cahiller ise, ikincisini kıymetli sanırlar. Keramet deyince, yalnız bunları anlarlar. Açlıkla ve insanlardan kaçarak, nefslerini temizleyen her insan, mahlukların gayblerini haber verir. İnsanların çoğu, hep dünyayı düşündükleri için, böyle haber verenleri Evliya sanır. Hakikatten haber verenlere kıymet vermezler. Bunlar Evliya olsalardı, bizim hallerimizden haber verirdi, derler. Bu bozuk ölçüleri ile, Allahü teâlânın sevdiği kullarını inkâr ederler. [c.1, m.293]
Harika, kâfirde görülürse sihir, evliyada görülürse keramet denir.
Harikaların mahiyeti
Sual: Mucize ve keramet ile istidraç ve sihir arasındaki fark nedir? Allahü teâlâ, kâfire bu kuvveti niçin verdi? Bunlar birbirinden nasıl ayırt edilir? CEVAP
İslam âlimleri buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, her şeyi bir sebep altında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere, tabiat kuvvetleri, fizik, kimya ve biyoloji kanunları diyoruz. Bir iş yapmamız, bir şeyi elde etmemiz için, bu işin sebeplerine yapışmamız lazımdır. Mesela, buğday hasıl olması için, tarlayı sürmek, ekmek, ekini biçmek lazımdır.
İnsanların bütün hareketleri, işleri, Allahü teâlânın bu âdeti içinde meydana gelmektedir. Allahü teâlâ, sevdiği insanlara, iyilik, ikram olmak için ve azılı düşmanlarını da aldatmak için, bunlara, âdetini bozarak, sebepsiz harika şeyler yaratıyor. [İslamiyet'e uyanların nefisleri temizlenir, düşmanlıkları kalmaz. Açlık çeken, sıkıntılı yaşayan kâfirlerin nefisleri ise zayıflar. Kötülük yapamaz. Bunun için, papazlarda da harikulade işler hasıl olur.]
1- Peygamberlerden, meydana gelen harikalara (Mucize) denir.
2- Evliyadan meydana gelen harikalara (Keramet) denir.
3- Evliya olmayan müminlerden meydana gelen harikalara (Firaset) denir.
4- Fâsıklardan, günahı çok olanlardan zuhur edenlere (İstidraç) denir. Allahü teâlânın aldatarak, nimet şeklinde gösterdiği musibetlerdir. Onları derece derece, yavaş yavaş Cehenneme götürür.
5- Kâfirlerden zuhur edenlere ise (Sihir), yani büyü denir.
İbni Hacer-i Hiytemi hazretleri diyor ki: Sihir ile, birinin kolunu kesip, sonra yapıştırmak, kendi ağzına, bedenine bıçak, kama sokup çıkarmak gibi gösteriler yapan tarikatçılar, bu gösterilerine keramet derse, Kadı tarafından öldürülür. Başka şekilde yapıyorsa, öldürülmez, ama, ağır cezalandırılır. (Fetava-yı hadisiyye)
İbni ebi Zeyd Kayrevani diyor ki: Sihrinde küfre sebep olacak şey yoksa, el çabukluğu yapıyorsa, ama buna keramet diyorsa cezalandırılır. (İsbat-ü keramatil- Evliya)
Allahü teâlânın, bir kulun bütün muradını yerine getirmesi, her istediğini vermesi, harikalar göstermesi, onun Allahü teâlâ katında makbul bir kul olduğunu göstermez. Bunlar, bazı kullarına iyilik ve ihsandır. Bazılarına da istidraçtır. Allahü teâlâ, mealen (Onları derece derece aşağı indiriyoruz, helake sürüklüyoruz; ama onlar bunu bilmiyorlar) buyurdu. (Araf 182) [Birbiri ardınca kendilerine nimetler gelir, onlar bunu bir lütuf sanırlar da şımarırlar. İşte o zaman üzerlerine Allah'ın azabı hak olur. (Beydavi) Onlar her günah işledikçe biz de nimetimizi yenileriz demektir. (Dahhak)]
Keramet ile istidraç arasındaki fark şöyledir:
Keramet sahibi olan kimse, keramet ile meşgul olmaz ve onunla öğünmez. Bilakis, kendisinden keramet zuhur edince, kendisinden meydana gelen bu hâlin istidraç olabileceği endişesi ile Allahü teâlâdan korkusu iyice artar. Fakat istidraç sahibi olan kimse, bu durum, güzel haller ve ameller ve bu amellerin neticeleridir diye zan eder. Bunların aldatma ve saptırma olduğunu anlamaz. Kendinde bir olgunluk ve üstünlük olduğu hayali ile insanlara hakaret nazarı ile bakar. Kendini azab-ı ilahiden emin bulur. Kötü akıbetten sakınmaz. [Firavun, atı ile giderken atının ön ayakları uzardı, yokuşa doğru giderken kısalırdı. Dişlerinin arası açık değildi, yemek kırıntıları girip rahatsız etmezdi. Ömründe bir kere başı ağrımamıştı. Bu halleri kendinden bilip tanrılık iddiasında bulundu ve ebedi azaba sürüklendi.]
Keramet ile istidracı birbiri ile karıştırmamalı. Keramet sahibi olmayı istemek, Allah’tan başkasını sevmek demektir. Velinin keramete ihtiyacı yoktur. Kalbin zikre alışması yanında, kerametin hiç kıymeti yoktur. Evliyanın keşfinde hata olabilir. Evliyanın keşfi, İslamiyet'e uygun olursa, ona güvenilir. Böyle değilse güvenilmez. Keramet sahibi olmak, derecenin yüksek olmasını bildirmez. Evliya büyük günahtan korunmuştur ama, küçük günahtan korunmuş değildir. Ama hemen gafletten uyandırılıp tevbe eder ve af dilerler.
Harikalar gösteren kimsede İslamiyet'e kıl ucu kadar aykırılık var ise, onunki keramet değil istidraçtır. Salih bir kimse, keramet ile istidracı ayırabilir. Harika gösteren biri ile konuşunca, kalbinde, dünya sevgisi azalıp, Allahü teâlâya bağlılığı artarsa onun, keramet sahibi bir Veli olduğunu anlar. Eğer böyle olmazsa, istidraç sahibi olduğu anlaşılır.
Evliyanın sözleri ile, kalbinde bir değişiklik duymayan kimse, hayvan gibi olan cahil bir kimsedir. Onun ruhu hasta, basireti, yani kalb gözü kördür, duygusuzdur.
Keramet ve istidrac
Sual: Olağanüstü hâlleri görülen her kimseye, mesela, deniz üstünde yürüyen bir şeyhe keramet sahibi denir mi? CEVAP
Olağanüstü hâller bazılarında görülebilir. Deniz üstünde yürüyen kişi, eğer peygamberse, bu hâline mucize, evliya ise keramet, fâsık veya bid’at ehliyse istidrac, kâfirse sihir denir. Demek ki, her olağanüstü hâli görülen kimseye keramet sahibi demek yanlış olur. Çok kimse, istidraçla kerameti ayıramadığı için sapıkların kurbanı oluyor.
Tarikat şeyhi denilen kimse, Ehl-i sünnet değilse, denizde yürüse, havada uçsa, ağzına ateş alsa, böyle hâller, istidrac veya sihirdir. Onun için uçan herkesi evliya sanmamalı. Ehl-i sünnet olup olmadığına, dinimizi, fıkıh bilgilerini, helâli haramı bilip bilmediğine bakmalı. Bundan dolayı, ilk önce, Ehl-i sünnet itikadını ve ilmihâl bilgilerini iyi öğrenmeli. Bunları bilen kimse, bid’at ehli şeyhlerin tuzağına düşmekten kurtulur.
Telepati
Sual: Telepatinin mucize ile bir ilgisi var mıdır? CEVAP
Yoktur. Telepati, Yunanca’dan gelen bir kelimedir. Uzakta meydana gelen bir olayın anında hissedilmesine veya düşüncelerin ve görüntülerin akıldan akıla, beyinden beyine transferine (Telepati) denilmektedir.
Mucize, keramet, firaset, istidrac
Sual: Peygamberlerin dışındaki insanlardan da zaman zaman olağanüstü denilen şeyler meydana gelmektedir. Bunlar nedir nasıl meydana gelmektedir?
Cevap: Bu konuda Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri buyuruyor ki:
“Allahü teâlâ, her şeyi bir sebep altında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere, tabiat kuvvetleri, fizik, kimya ve biyoloji kanunları diyoruz. Bir iş yapmamız, bir şeyi elde etmemiz için, bu işin sebeplerine yapışmamız lazımdır. Mesela, buğday hasıl olması için, tarlayı sürmek, ekmek, ekini biçmek lazımdır. İnsanların bütün hareketleri, işleri, Allahü teâlânın bu âdeti içinde meydana gelmektedir. Allahü teâlâ, sevdiği insanlara, iyilik, ikram olmak için ve azılı düşmanlarını aldatmak için, bunlara, Hârikul'âde olarak, yani âdetini bozarak, sebepsiz şeyler yaratıyor.
Her insanda nefis vardır. Nefis, Allahın düşmanıdır. Hep kötülük yapmak ister. İslâmiyete uymak istemez. İslâmiyete uyanların nefisleri temizlenir, düşmanlıkları kalmaz. Açlık çeken, sıkıntılı yaşayan kâfirlerin nefisleri ise zayıflar. Kötülük yapamaz. Bunun için, evliyada ve papazlarda Hârikul'âde işler hasıl olur.
1- Peygamberlerden, tam temiz oldukları için âdet-i ilâhiyye dışında ve kudret-i ilâhiyye içinde şeyler meydana gelir. Buna Mucize denir. Peygamberlerin mucize göstermesi lazımdır.
2- Peygamberlerin ümmetlerinin evliyasında, nefislerinin kötülükleri kalmadığı için âdet dışı meydana gelen şeylere, Keramet denir. İbni Âbidînde deniyor ki:
“Mutezile ve Vehhabiler, keramete inanmadı. İmâm-ül-haremeyn ve îmâm-ı Ömer Nesefî hazretleri ve birçok âlimler, kerametin caiz olduğunu ispat etmişlerdir.” Evliyanın keramet göstermesi lazım değildir. Bunlar, keramet göstermek istemez. Allahü teâlâdan utanırlar.
3- Ümmet arasında, veli olmayanlardan meydana gelen âdet dışı şeylere, Firaset denir.
4- Fasıklardan, günahı çok olanlardan zuhur ederse İstidrac denir ki, derece derece, kıymetini indirmek demektir.
5- Kâfirlerden zuhur edenlere ise Sihir, yani büyü denir.”
Mucize, sadece peygamberlerde olur
Sual: Peygamberlerin dışında, olağanüstü şeyler yapıp gösterenlerin, bu gösterdikleri şeylere de mucize denebilir mi? Cevap: Peygamberlerin, Allahü teâlâ tarafından gönderilmiş olduklarını, hakikati söylediklerini gösteren harikulade, olağanüstü şeylere, Mucize denir. Peygamberin, mucize gösterirken; “inanmıyorsanız, siz de yapınız, fakat, yapamazsınız” demesi lazımdır. Mucize, fen kanunlarına aykırı olan şeylerdir. Bunun için, fen adamları mucize yapamaz. Böyle olağanüstü şeyler gösteren kimse, bunu önceden söylemez ve siz yapamazsınız demezse, bunun Peygamber olmayıp, veli olduğu anlaşılır ve yapılan şeye de Keramet denir. Evliya olmayanların yaptığı böyle olağanüstü şeylere de, büyü denir. Büyücülerin yaptıkları şeyler, Peygamberlerden ve evliyadan da hasıl olabilir. Firavunun sihirbazları, iplikleri yılan şekline sokunca, Mûsâ aleyhisselamın asasının, daha büyük bir yılan olup, onları yutması böyledir. Sihirlerinin bozulduğunu ve kendilerinin yapamayacağı mucizeyi görünce hepsi, Mûsâ aleyhisselamın dinini kabul ederek iman ettiler. Firavunun ölümle tehdidi ve zulümleri karşısında bunlar, imanlarından dönmediler.
Peygamberlerin mucizelerini ve evliyanın kerametlerini hep Allahü teâlâ yaratmaktadır. Tabiat hadiselerine uyan işleri, belli sebeplerin tesirleri ile yarattığı hâlde, mucizeleri böyle sebepler olmadan yaratmaktadır. Sihir, cisimlerin fizik özelliklerini, şekillerini değiştirir, maddenin yapısını değiştirmez. Mucize ve keramet ise, ikisini de değiştirebilir.
Kerametle istidrac arasındaki fark
Sual: Evliya olmayanlarda da olağanüstü hâller meydana gelmektedir. Bu olağanüstü hâllerin hangisinin doğru olduğu anlaşılabilir mi, anlaşılırsa nasıl anlaşılır?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Seyyid Abdülhakîm bin Mustafa Arvâsî hazretleri buyuruyor ki:
“Kerametle istidrac arasındaki fark şöyledir: Keramet sahibi olan kimse, keramet ile meşgul olmaz ve onunla övünmez. Bilakis, kendisinden bir keramet zuhur edince, bu hâlin istidrac olabileceği endişesi ile Allahü teâlâdan korkusu iyice artar. Onun kahrından sakınması son derece fazlalaşır. Yahut da, bu hâl, amellerinin dünyada cezası olabilir diye düşünür. Fakat istidrac sahibi olan kimse, bu durum, güzel hâller, ameller ve bu amellerin neticeleridir diye zanneder. Bunlar mekir, aldatma ve saptırma değildir diyebilir. Kendinde bir olgunluk ve üstünlük olduğu hayali ile insanlara hakaret nazarı ile bakar. Allahü teâlânın azabından emin olur, kötü akıbetten sakınmaz. Bu sebepten kamil ve derin âlimler buyurmuşlardır ki:
'Allahü teâlâdan uzaklaşanların, yani dalalete düşenlerin ekserisi, keramet gösterme makamında düşmüşlerdir.'
Şüphesiz, olağanüstü hallerin zuhurundan ve çeşitli belalardan sakınıp, korkanlar, Allahü teâlâdan başka şeylere bakmayanlar, mekre, aldatmaya düşmezler ve Allahü teâlâdan uzaklaşmazlar. Onlar âlemlerin Rabbinin makbulüdürler. Bel'am bin Bâura, Bersîsa ve bunlar gibi kimseler, zamanlarında çok ibadet ve ağır riyazetler yapmaları sebebi ile çeşitli harikalar ve keşif sahibi olmuşlardı. Lakin, bu hâllerin meydana gelmesinden mağrur oldular. Bu sebeple mekr-i ilâhîye uğradılar, köpek ve domuz mertebesine düştüler. İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında; harikaları, kerametleri ve veli olmak için bunlara ihtiyaç olmadığını, keramet ve istidrac sahiplerinin nasıl ayırt edileceğini bildirmektedir.
Rivayet olunur ki; Firavun bir zaman Nil Nehrinin yanına gider. O yürüdükçe Nil Nehri akar, durdukça da dururdu. Şüphesiz ki, bu gibi hâller, mekr-i ilâhîdir, aldatmadır. Sahibinin perişan olmasına, Haktan uzaklaşmasına ve mahrumiyetine sebep olur. Bakara suresinin 26. âyet-i kerimesinde mealen; (...Birçoğunu şaşırtıp, saptırır ve yine onun ile birçoğunu hidayete erdirir... ) buyuruldu.”
Sual: İstidrac nedir ve insanı neye ve nereye sürüklemektedir?
Cevap: İstidrac; nefsi cilalanan kimsenin, bilinmeyen şeyler, kendisine keşif edilmesiyle dalalet uçurumuna düşmesidir İstidrac; Allahü teâlânın bir kimseye, isteklerini dünyada vermesidir ki, o kimsenin haddi aşması ve Allahü teâlâ katından uzaklaşarak, rahmetten mahrum kalmasına sebep olmasıdır. İslâmiyetten kıl ucu kadar bile ayrılan kimsede, çeşitli haller hasıl olursa, bunlara istidrâc denir ve onu dünyada ve ahirette rezil olmaya sürükler.
.
İlmel yakîn, Aynel yakîn ve Hakkel yakîn
İlm-ül-yakîn,ilimle bilmek, Ayn-ül-yakîn,gözle görerek bilmek, Hakk-ul-yakîn,her şeyi ile bilmek, vakıf olmak demektir.
Bir misalle açıklayalım!
Medine-i münevverede yaşayan bir kimse, ömründe hiç kar görmese, kar kendisine anlatılsa, bu kimsenin kar hakkındaki bilgisine (İlm-ül-yakîn)denir.
Yakından karı görmekle hasıl olan bilgisine de (Ayn-ül-yakîn) denir.
Karı eline alıp incelese, soğukluğunu öğrense, biraz yiyip tadına baksa, bu bilgisine de (Hakk-ul-yakîn) denebilir.
Murakabe yaparken evliyada bazı hallerin hasıl olmasına (İlm-ül-yakîn) denir. Kalbde bir ışık parlamasına (Ayn-ül-yakîn) denir. Allahü teâlânın ahlakı ile ahlaklanmaya da (Hakk-ul-yakîn) denir. (Mektubat-ı Dehlevi)
Tasavvuf ehlinin, eserden müessiri, yani işi görerek, bunu yapanı keşf ile anlamasına (İlm-ül-yakîn) denir. (Mektubat-ı Rabbani c.3, m.39)
Cennete ve Cehennemin varlığı yakîn olarak bilinirse, buna (İlm-ül-yakîn), meleklerin bildiği gibi, bizzat müşahede edilerek görülürse, buna da (Ayn-ül-yakîn) denir. Dünyada yapılan kötü işlerin ahirette karşılığının Cehennem olduğu, böyle ilm-i yakîn ile bilinir. Tekasür suresinde mealen (İlm-i yakîn ile bilseydiniz, Cehennemi elbette görürdünüz) buyuruluyor. Peygamberler, ilm-i yakîn ile Cenneti, Cehennemi ve ahiret hallerini bilirler. Bu bilgilerine (İlm-ül-yakîn)denir. (Mükaşefet-ül-kulub)
.
Vehbi ilim ve ilham senet değildir
Sual: “Vehbi ilim, Allah tarafından ilham edildiği için kesbi ilme zıt düşerse, vehbi ilmi tercih ederiz" demek uygun mudur? Vehbi ilim dinde senet olur mu? CEVAP (Vehbi ilmi tercih ederiz) demek çok yanlış bir düşünce ve harekettir. Çünkü dinde senet yalnız edille-i şeriyyedir. Bunlar, Kitab, Sünnet, İcma ve Kıyas’tır. Akıl, ilham, rüya dinde senet olmaz. Çünkü, ilhamlara ve rüyalara, vehim, hayal ve şeytan karışabilir. Karışmamış olanları da, tevilli, tabirli olabilir. Doğruları, eğrilerinden ayırt edilemez. Evliyanın ilhamı başkalarına senet olamaz.
İlham, Allah tarafından kalbe gelen bilgi demektir. Ehlullahın ilhamlarının doğruluğu, İslamiyet bilgilerine uygun olmalarından anlaşılır. Dine sarılmayan, bid'atten sakınmayan kimsenin söyledikleri, nefsten ve şeytandan gelen bozuk fikirlerdir. İlm-i ledünni ve ilham, Muhammed aleyhisselama uyanlara ihsan olunur. Bu ihsana kavuşanlar, Kur'an-ı kerimi ve hadis-i şerifleri iyi anlar. Her sözü bunlara uygun olur. Bugün din bilgileri, ancak Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından öğrenilir.
İlham senet değil Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki:
İlham ile dinimizin hükümleri anlaşılamaz. Yani, Allahü teâlânın, evliyanın kalblerine verdiği bilgiler, helal ve haramlar için delil, senet olamaz. Resulullah efendimizin mübarek kalbine gelen ilham, her müslüman için senettir. Her müslümanın bunlara uyması gerekir. Evliyanın ilhamı İslamiyet’e uygun ise, yalnız kendisine senettir. Başkalarına senet olamaz. Buhari’deki hadis-i şerifte, (İlim üstaddan öğrenilir) buyuruldu. Marifet ise ilham ile hasıl olur. İlim, ilham ile hasıl olmaz. İlmin kaynağı Kur'an-ı kerim ve hadis-i şeriflerdir. (Berika s.385)
Mearif-i ilahiyye bilgileri, ilham ile hasıl olur, hocadan öğrenilmez. İbadetlerin yapılması ve bütün din bilgileri ise, üstaddan öğrenmekle elde edilir. Din bilgileri, ilham ile hasıl olsaydı, Allahü teâlânın Peygamberler ve kitaplar göndermesine lüzum olmazdı. (Hadika s.378)
İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki:
(Kıyas ve ictihad, dinin dört temelinden biridir. Buna uymaya emrolunduk. Evliyanın keşf ve ilhamları böyle değildir. Bunlara uymaya emrolunmadık. İlham, yalnız sahibi için delildir, başkaları için senet değildir.) [m. 272]
(Evliyanın keşfinde hata etmesi, yanılması, müctehidlerin ictihadda yanılması gibidir; kusur sayılmaz. Bundan dolayı, Evliyaya dil uzatılmaz. Müctehidlere uyanlara, onların mezhebinde bulunanlara da, hatalı işlerde sevap verilir. Evliyanın yanlış ilhamlarına uyanlara, sevap verilmez. Çünkü ilham, ancak sahibi için senettir. Müctehidlerin sözü ise, mezhebinde bulunan herkes için senettir. O halde, Evliyanın yanlış ilhamlarına uymak caiz değildir. Müctehidlerin hata ihtimali olan sözlerine uymak ise vaciptir.) [m.31]
Kıl ucu kadar uygunsuzluk bulunursa (Tasavvuf büyüklerinden birkaçı, kendilerini hâl ve sekr kaplayınca, doğru yolun âlimlerinin bildirdiklerine uymayan bilgiler, marifetler söylemişler ise de, keşf yolu ile anladıklarını bildirmişlerdir. Bunun için, suçlu sayılmazlar. Bunlar ictihadında yanılan müctehidler gibidir. Onlar gibi, bunların yanılmalarına da bir sevap verilir. Böyle, birbirine uymayan bilgilerde, hep Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri doğrudur. Çünkü bunların bilgileri, Peygamberlik kaynağından alınmıştır. Bu bilgiler, vahiy ile bildirilmiştir. Elbette doğrudur. Tasavvuf büyüklerinin marifetleri ise, keşf ve ilham ile anlaşılmaktadır. İlhamın, doğruluğu kesin değildir. İlhamın doğru olup olmadığı, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olup olmaması ile anlaşılır. Kıl ucu kadar uygunsuzluk bulunursa, yanlış demektir. İşin doğrusu böyledir. İşin doğrusu bilinince, buna uymayan ilhamların, sapıklık oldukları anlaşılır.) [m.112]
İkinci binin müceddidi imam-ı Rabbani hazretlerinin bu yazıları ile diğer âlimlerin yazıları, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına aykırı olan ve yanlış olarak vehbi ilim mahsulü denilen sözlerin veya kitapların bozuk olduğunu göstermektedir. Böyle görüş veya kitapların vehbi ilimle de bir alakası olmadığı ilim ehlince kolayca anlaşılır.
Kesin olan edille-i şeriyyedir
Sual: Bir arkadaş, (Edille-i şeriyyeye [dört delile] aykırı olsa da, evliyanın ilhamları senettir) diyor. Aşağıdaki sözleri senet olur mu? CEVAP Bir ilhamın veya kitabın doğru olup olmadığı edille-i şeriyye ile anlaşılır. İlham adı altında dine aykırı şeyler söyleniyor veya yazılıyorsa hiç kıymeti yoktur.
İmam-ı Rabbani hazretleri gibi bütün büyük âlimler, (İlham senet değildir. Kesin olan edille-i şeriyyedir. Bunlara aykırı olan ilhamlar senet olamaz) buyuruyor.
Bildirdiğiniz sözlere bakalım:
Büyük ilim adamı [Mason] Abduh, bir üstaddır deniyor. Bu bir ilhamsa yanlıştır. Abduh mason olmasa bile, mezhepsiz biridir.
Mazlum olarak ölen Hristiyan Cennete gider deniyor. Bu bir ilhamsa yanlıştır. Çünkü edille-i şeriyyede [dört delilde], her çeşit kâfirin ebedi olarak Cehenneme gideceği bildirilmiştir. Dağda çölde kalıp da İslamiyet’i duymamışsa, bunlar Cehenneme gitmez, imanları olmadığı için Cennete de gitmez, hayvanlar gibi yok edilir.
İlhamın doğruluğu, vahiy kadar değilse de, şüphe götürmeyecek kadar kesin deniyor. Bu da yanlıştır. İlhamı vahye benzetmek çok tehlikelidir. O zaman dinimizin dört delili nerede kaldı?
Akıl eskiden senet değildi, şimdi ise senettir ve akılla Allah’ı ispat edemeyenin imanı muteber değildir deniyor. Bu da dört delile aykırıdır. Akıl, sadece şiilerce hüccettir. Akla, normalden, yani dinin verdiği ölçüden fazla önem veren, dini aklı ile ölçen mutezile fırkasıdır.
İman tahkik edilmedikçe muteber olmaz deniyor. Bu ilhamsa bu da yanlıştır. Çünkü dinimizin bildirdiği iman, acaba doğru mu diye tahkik edilmez yani araştırılmaz. İman, Muhammed aleyhisselamın, Peygamber olarak bildirdiği şeyleri, tahkik etmeden, akla, tecrübeye ve felsefeye uygun olup olmadığına bakmadan, tasdiktir. Akla uygun olduğu için tasdik etmek, aklı tasdik etmek olur, Resulü tasdik etmek olmaz. Yahut Resulü ve aklı birlikte tasdik etmek olur ki, o zaman Peygambere itimat tam olmaz. İtimat tam olmayınca, iman olmaz.
Ben Mehdi’yim, falanca da İsa’dır sözü ilhamsa, bu da yanlıştır. Çünkü Hazret-i Mehdi’nin adı Muhammed, babasının adı Abdullah olacaktır. Gökten bir melek (Bu Mehdi’dir) diyeceği hadis-i şerifle sabittir.
Kıyamet şu tarihte kopacaktır deniyor. Bu bir ilhamsa, bu da yanlıştır. Çünkü bu ifade âyet ve hadislere aykırıdır. Kıyametin ne zaman kopacağı bildirilmemiştir. Güneşin batıdan doğması, Deccalin çıkması gibi, sadece alametleri bildirilmiştir. Bazı gruplar, (Kıyamet falanca tarihte kopacak) diyerek halktan para toplamışlar, dedikleri tarih gelip geçtiği halde kıyamet kopmamıştır. Hemen her grupta, (Kıyamet şu tarihte kopacak) diye yanlış bir ilham bulunmaktadır. Hatta Yehova şahitleri denilen hristiyanların lideri Charles Russel de 1914’te kıyamet kopacak demişti. Yehovacılar, (İsa’nın dünya krallığı başladı) diyerek, devletlerin sonunun yaklaştığını, tarihler vererek ortaya atmışlardır. Bu tarihler, 1914, 1918, 1925 ve 1975’tir. Tabii hepsi de boşa çıkmıştır. 19 cular da birkaç tarih verdi. Şu kıyameti bir türlü koparamadılar.
Ben evliyayım diyerek, kendi grubundan olmayan müslümanlara kâfir diyenler çoğalıyor. Unutulmamalı ki, müslümana kâfir diyenin kendisi kâfir olur. Din kimsenin tekelinde değildir. Bölücülük yapmamalıdır.
Kâfirleri sevmemek, onlara kalb ile düşmanlık etmek Kur’ân-ı kerîmde, açık olarak emir edilmiştir. Bunda şübheye imkân yoktur. Kâfirlerin aslı ne olursa olsun, bizlere Kur’ân-ı kerîme tâbi olmak farzdır ve zarûrîdir.
Kıyâmette Cehennemden kurtuluş, saadet-i ebediyyeye kavuşmak, nassa, Kur’an-ı kerim ve hadis-i şeriflere bağlıdır. Hayâller, rüyâlar, insanların kalblerine doğan keşifler ve ilhâmlar, nass yerine geçemez. Keşfi, ilhâmı hatâlı olanlar, kendilerini edille-i şeriyye, yani dinin dört kaynağına uydurmağa ve vicdân ve keşflerine uymasa dahî bunlarla amel etmeğe mecbûrdur.
Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri ahkâm-ı islâmiyeye yapışmakta ve İslâmiyeti yaymakta, misli yok idi. Çok defa buyururdu ki: “Eğer ben şeyhlik etseydim, hiçbir şeyh, kendisine talebe bulamazdı. Fakat, şeyh olmak için değil, dîni, İslâmiyeti yaymak için emir olunduk.”
Evliyânın iki alâmeti vardır: Etta’zîm-ü li-emrillah veşşefakatü li-halkıllah. Yani, Allahü teâlânın emirlerine ta’zîm ve hurmet ve mahlûklarına şefkattir...
Peygamberlerin, Eshâb-ı kirâmın, Tâbi’înin ve Selef-i sâlihînin hepsi, emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapmak için ne kadar uğraştı. Bu yolda ne kadar eziyetlere ve cefâlara katlandılar. Kimseye karışmamak dînimizde iyi olsaydı, kalbin bir günahı inkâr etmesi, imanın alâmeti buyurulmazdı.
Nitekim, hadîs-i şerîfte, “Günah işleyeni, eliniz ile men ediniz, buna kuvvetiniz yetmezse, söz ile mâni olunuz. Bunu da yapamaz iseniz, kalbiniz ile beğenmeyiniz! Bu ise, imanın en aşağısıdır” buyuruldu.
Karışmamak, hoşgörülü olmak, emr-i marûf yapmamak iyi olsaydı, günah işleyen bir kavim helâk olurken, bunlara emr-i marûf yapmayan âbid de, birlikte helâk olmazdı. Nitekim, bir hadîs-i şerîfte, “Allahü teâlâ, Cebrâîl aleyhisselâma, filân şehri yerin dibine geçir, diye emretti. Cebrâîl aleyhisselâm, “Yâ Rabbî! Bu şehirdeki filânca kulun sana bir ân ısyân etmedi. Hep itâat ve ibâdet ediyor” deyince; Onu da berâber geçir! Zîrâ günah işleyenleri görünce, bir kerecik yüzünü değişdirmedi” buyuruldu.
Ayet-i kerîmede meâlen; “Ey mümin kullarım! Emrettiğim işleri, ibâdetleri yapar ve emr-i ma’rûf ve nehy-i münker eder iseniz, başkalarının yoldan çıkması, size zarar vermez” buyurulmakdadır.
Dînimizde, rüya, keşf ve ilhâm; dînimizde kesin delil değildir. Çünkü, bilgisini şeytânın karıştırmadığı kimse yoktur. Peygamberlere bile karışabileceği, hattâ karıştığı hâlde, evliyâya karışmaz olur mu? Nerde kaldı ki, acemi tâliblere karışmasın. Şu kadar var ki, Peygamberlere “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” şeytânın karıştırdığı, haber verilir ve yanlış doğrudan ayırt olunur. Nitekim Hâc sûresinde, “Allahü teâlâ, şeytânın karıştırdığını değiştirir. Sonra kendi âyetlerini, sağlam olarak bildirir” meâlindeki âyet-i kerîme, bunu beyân etmektedir.
Evliyâya, şeytânın karıştırdığını haber vermek lâzım değildir. Çünkü velîler, nebîlerin izinde yürümektedir. Bunlar, nakli esas alırlar Peygamberlerin bildirdiğine uymayan ilhamlarını red ederler, kıymet vermezler. Fakat, Peygamberin dîninin bildirmediği, doğru veya yanlış demediği bilgilerin doğrusunu, eğrisinden ayırmak güçtür. Çünkü ilhâm zannîdir, şübhelidir. Dünya ve âhıret saadetlerine kavuşmak, İslâmiyete uymakla olur. İslâmiyetin bildirmediği şeyler, ehemmiyetli değildir. İnsanlara, ehemmiyetsiz şeyleri yapmak emir olunmadı.
Keşf ve ilhâmlarda yanlışlık, yalnız şeytân tarafından gelmez. Çok defa, şeytân hiç karışmadan, hayalde, doğru olmayan bazı şeyler hâsıl olur. Meselâ, bazan Peygamberimizi rüyâda görüp, bazı şeyler öğrenenler oluyor ki, bu öğrendikleri, kitablara uymamaktadır. Hâlbuki, bu rüyâlara şeytânın karışmadığı meydândadır. Çünkü şeytânın, her ne sûretle olursa olsun, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin şekline giremeyeceğini, âlimlerimiz bildirmekdedir. İşte, böyle rüyâlarda, hayal, yanlış şeyleri, doğru gibi göstermektedir.
Evliyânın kerameti ile, kâfirlerde hâsıl olan istidrâc birbirine benziyor. Harikulâde bir halin velînin kerameti, veyahut bir yalancının istidrâcı mı olduğunu ancak elinde doğru bir ölçüsü olan ayırt edebilir.
Her şeyden önce keramet sahibi kimse, dinin bütün emirlerine eksiksiz uyar. Ayrıca, hal sahibi kimse ile konuşunca, konuşanın kalbinde, dünya sevgisi azalıp, Allahü teâlâya bağlılığı artarsa onun, keramet sâhibi bir velî olduğunu anlar. Eğer böyle olmazsa, istidrâc gösteren bir yalancı olduğu anlaşılır. “Velî olmak için, Allahü teâlânın ahlâkı ile ahlâklanmalıdır” demişlerdir.
Cahiller, bu ahlâklanmayı başka türlü anlamış ve yoldan çıkmıştır. Velîler, ölüleri diriltir, gayb olan şeyleri bilir sanmışlar. Böyle, daha nice bozuk düşüncelere saplanmışlardır. Hâlbuki bazı zanlar, günâhtır.
29 Temmuz 1999 Perşembe
Vehbi ilim, ilham ve evliya
Bazı kimseler, “Bizim üstadımız vehbi ilim sahibidir. Kendisine ilham gelir. Hiç bir âlimin kitabından nakil yapmadan eserler verir. Bir mesele onun kalbine doğar, ilham olunur, yahut rüyada bildirilir, o da talebelerine bildirirdi” diyorlar. Bu çok yanlış bir düşüncedir. Çünkü dinde senet yalnız edille-i şerıyyedir. Bunlar, Kitab, Sünnet, İcma ve Kıyas’tır. Akıl, ilham, rüya dinde senet olmaz. Çünkü, ilhamlara ve rüyalara, vehim, hayâl ve şeytan karışabilir. Karışmamış olanları da, tevilli, tabirli olabilir. Doğruları, eğrilerinden ayırd edilemez. Evliyanın ilhamı başkalarına senet olamaz.
İlham, Allah tarafından kalbe gelen bilgi demektir. Ehlullahın ilhamlarının doğruluğu, islâmiyet bilgilerine uygun olmalarından anlaşılır. Dine sarılmıyan, bid’atten sakınmıyan kimsenin söyledikleri, nefsten ve şeytandan gelen bozuk fikirlerdir. İlm-i ledünni ve ilham, Muhammed aleyhisselama uyanlara ihsan olunur. Bu ihsana kavuşanlar, Kur’an-ı kerimi ve hadis-i şerifleri iyi anlar. Her sözü bunlara uygun olur. Bugün din bilgileri, ancak Ehl-i sünnet âlimlerinin kitablarından öğrenilir.
İlham senet değil
Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki: İlham ile dinimizin hükümleri anlaşılamaz. Yani, Allahü teâlânın, evliyanın kalblerine verdiği bilgiler, helal ve haramlar için delil, senet olamaz. Resulullahın mübarek kalbine gelen ilham, her müslüman için senettir. Her müslümanın bunlara uyması gerekir. Evliyanın ilhamı islâmiyete uygun ise, yalnız kendisine senettir. Başkalarına senet olamaz. Buharîdeki hadis-i şerifte, (İlim üstaddan öğrenilir) buyuruldu. Marifet ise ilham ile hasıl olur. İlim, ilham ile hasıl olmaz. İlmin kaynağı Kur’an-ı kerim ve hadis-i şeriflerdir. (Berika s.385)
Mearif-i ilahiyye bilgileri, ilham ile hasıl olur, hocadan öğrenilmez. İbadetlerin yapılması ve bütün şeriat bilgileri ise, üstaddan öğrenmekle elde edilir. Şeriat bilgileri, ilham ile hasıl olsaydı, Allahü teâlânın Peygamberler ve kitablar göndermesine lüzum olmazdı. (Hadika s.378)
İmam-ı Rabbanî hazretleri buyurdu ki: (Kıyas ve ictihad, dinin dört temelinden birisidir. Buna uymaya emrolunduk. Evliyanın keşf ve ilhamları böyle değildir. Bunlara uymaya emrolunmadık. İlham, yalnız sahibi için delildir, başkaları için senet değildir.) [m. 272] (Evliyanın keşfinde hata etmesi, yanılması, müctehidlerin ictihadda yanılması gibidir; kusur sayılmaz. Bunun için evliyaya dil uzatılmaz.) [m.31]
(Evliyanın keşfinde hata etmesi, yanılması, müctehidlerin ictihadda yanılması gibidir; kusur sayılmaz. Bundan dolayı, Evliyaya dil uzatılmaz. Müctehidlere uyanlara, onların mezhebinde bulunanlara da, hatalı işlerde sevab verilir. Evliyanın yanlış ilhamlarına uyanlara, sevab verilmez. Çünkü ilham, ancak sahibi için senettir. Müctehidlerin sözü ise, mezhebinde bulunan herkes için senettir. O hâlde, Evliyanın yanlış ilhamlarına uymak caiz değildir. Müctehidlerin hata ihtimali olan sözlerine uymak ise vaciptir.) [m.31]
Doğru hangisidir?
(Tasavvuf büyüklerinden birkaçı, kendilerini hâl ve sekr kaplayınca, doğru yolun âlimlerinin bildirdiklerine uymıyan bilgiler, marifetler söylemişler ise de, keşf yolu ile anladıklarını bildirmişlerdir. Bunun için, suçlu sayılmaz. Bunlar ictihadında yanılan müctehidler gibidir. Onlar gibi, bunların yanılmalarına da bir sevab verilir. Böyle, birbirine uymıyan bilgilerde, hep Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri doğrudur. Çünkü bunların bilgileri, Peygamberlik kaynağından alınmıştır. Bu bilgiler, vahy ile bildirilmiştir. Elbette doğrudur. Tasavvuf büyüklerinin marifetleri ise, keşf ve ilham ile anlaşılmaktadır. İlhamın, doğruluğu kesin değildir. İlhamın doğru olup olmadığı, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olup olmaması ile anlaşılır. Kıl ucu kadar uygunsuzluk bulunursa, yanlış demektir. İşin doğrusu böyledir. İşin doğrusu bilinince, buna uymıyan ilhamların, sapıklık oldukları anlaşılır.) [m.112]
İmam-ı Rabbanîden aldığımız bu bilgiler ile diğer âlimlerin yazıları, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına aykırı olan kitapların yanlışlığını ortaya çıkarmaktadır.
22 Ağustos 1999 Pazar
Yine ilham üzerine
İlham hakkında başta İmam-ı Rabbani olmak üzere Ehl-i sünnet âlimlerinden alarak yazdığımız yazı üzerine, birkaç okuyucu değişik fikirler ileri sürdüler.
İmam-ı Rabbani gibi bütün büyük âlimler, (İlham senet değildir. Kesin olan edille-i şerıyyedir. Bunlara aykırı olan ilhamlar senet olamaz) buyururken, bu birkaç okuyucumuz, (Edille-i şerıyyeye [dört delile] aykırı olsa da, üztadımızın ilhamları senettir) diyorlar. Okuyucumuzun birisi de, (Hocamızın bir kitabı, Sorbon üniversitesinde, yüksek lisans konusu olarak verilmektedir) diyor. Bilindiği gibi, dünyada, komünist, ateist, hıristiyan, müslüman profesör ilim adamları vardır. Sorbon’da da ilim adamları vardır. Sorbon’da okunan her kitabın doğru olması gerekmez. Ezher’de bile birçok mezhepsizin kitabı okutulmaktadır. Bir kitabın doğru olup olmadığı edille-i şerıyye ile anlaşılır. İlham adı altında dine aykırı şeyler yazılıyorsa hiç kıymeti yoktur.
Şunlar ilhammış
İlham adı altında bakın neler deniyor: 1- Büyük ilim adamı [Mason] Abduh, benim üstadımdır deniyorsa bu ilham da yanlıştır. Abduh mason olmasa bile, mezhepsiz biridir. Peygamber efendimiz, (Kişi ahirette sevdiği ile beraber olur) buyurmuştur. Elbette Abduh’u seven de onunla beraber olacaktır.
2- Kâfirler mazlum olarak ölürse cennete gider denmişse bu ilham da yanlıştır. Çünkü edille-i şerıyyede [dört delilde], her çeşit kâfirin ebedi olarak cehenneme gideceği bildirilmiştir.
3- Kur’an gibi bakî bir mucize varken, ben hadislere itibar etmem deniyorsa, bu ilham da yanlıştır. Çünkü Allahü teâlâ, Resulüne uymamızı emrediyor. Hadis-i şeriflere inanmayan kimse, Kur’an-ı kerime de inanmamış sayılır.
4- İlhamın doğruluğu, vahiy kadar değilse de, şüphe götürmeyecek kadar kesin deniyorsa, bu da yanlıştır. İlhamı vahye benzetmek çok tehlikelidir. O zaman dinimizin dört delili nerede kaldı?
5- Akıl eskiden senet değildi, şimdi ise senettir ve akılla Allahı isbat edemeyenin imanı muteber değildir deniyorsa, bu da dört delile aykırıdır. Akıl, sadece şiilerce hüccettir. Akla, normalden, yani dinin verdiği ölçüden fazla önem veren, dini aklı ile ölçen mutezile fırkasıdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Dini aklı ile ölçen kadar zararlı kimse yoktur.)
6- İman tahkik edilmedikçe muteber olmaz deniyorsa, bu ilham da yanlıştır. Çünkü dinimizin bildirdiği iman, acaba doğru mu diye tahkik edilmez yani araştırılmaz. İman, Muhammed aleyhisselamın, Peygamber olarak bildirdiği şeyleri, tahkik etmeden, akla, tecrübeye ve felsefeye uygun olup olmadığına bakmadan, tasdiktir. Akla uygun olduğu için tasdik etmek, aklı tasdik etmek olur, Resulü tasdik etmek olmaz. Yahut Resulü ve aklı birlikte tasdik etmek olur ki, o zaman Peygambere itimad tam olmaz. İtimad tam olmayınca, iman olmaz.
7- Ben Mehdiyim, falanca talebem de İsa’dır deniyorsa, bu ilham da yanlıştır. Çünkü Hz. Mehdinin adı Muhammed, babasının adı Abdullahtır. Gökten bir melek (Bu Mehdidir) diyeceği hadis-i şerifle sabittir.
8- Kıyamet şu tarihte kopacaktır deniyorsa, bu ilham da ayet ve hadislere aykırıdır. Kıyametin ne zaman kopacağı bildirilmemiştir. Güneşin batıdan doğması, Deccal’in çıkması gibi, sadece alametleri bildirilmiştir. Bazı gruplar, (Kıyamet falanca tarihte kopacak) diyerek halktan para toplamışlar, dedikleri tarih gelip geçtiği halde dünya kopmamıştır. Hemen her grupta, (Kıyamet şu tarihte kopacak) diye yanlış bir ilham bulunmaktadır. Hatta Yehova şahitleri denilen hıristiyanların lideri Charles Russel de 1914’te kıyamet kopacak demişti. Yehovacılar, (İsa’nın dünya krallığı başladı) diyerek, devletlerin sonunun yaklaştığını, tarihler vererek ortaya atmışlardır. Bu tarihler, 1914, 1918, 1925 ve 1975’tir. Tabii hepsi de boşa çıkmıştır
27 Kasım 2003 Perşembe
İlham dinde senet değildir
Evliyadan Şafii bir zat, (Dişleri kaplama lehinde, âlimler fetva vermeye cesaret edemiyor. Halbuki bu diş meselesi umum-i belva halini almış, her tarafa yayılmış ki, kaldırılması kabil değil. Ümmeti bu büyük beladan kurtarmak çaresini düşündüm; birden kalbime bu ilham geldi. Haddim ve hakkım değil ki, ehl-i ictihadın vazifesine karışayım. Ama, bu umumi belva zaruretine karşı, fetvalara taraftar olmadığım halde diyorum ki: Eğer Müslüman bir diş hekimi kaplamaya ihtiyaç var derse, kaplama gusle mani değildir) diyor. Bu Şafii evliyanın ilhamı senet olmaz mı?
CEVAP:
Evet, hiçbir evliyanın ilhamı senet değildir. Evliya ilhamından sorumlu da olmaz. Hallac-ı Mansur hazretleri enel hak demiş, İbni Arabi ve Bayezid-i Bistami hazretleri gibi büyük zatların da hatalı ilhamları olmuştur. İlhamların doğruluğu, İslamiyet bilgilerine uygun olmalarından anlaşılır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki:
(Edille-i şer’iyyeye yani dindeki dört delile uymaya emrolunduk. Ama evliyanın ilhamlarına uymaya emrolunmadık. İlham, yalnız sahibi için delildir, başkaları için senet değildir.) [1/ 272]
(Evliyanın ilhamında yanılması, müctehidin ictihadda yanılması gibidir; kusur sayılmaz. Bundan dolayı, Evliyaya dil uzatılmaz. Ancak Evliyanın yanlış ilhamlarına uymak caiz değildir. Müctehidlerin hata ihtimali olan sözlerine uymak ise vaciptir.) [m.31]
(Tasavvuf büyüklerinden birkaçı, kendilerini hâl kaplayınca, doğru yolun âlimlerinin bildirdiklerine uymayan bilgiler, marifetler söylemişler ise de, keşf yolu ile ilham ile söyledikleri için suçlu sayılmaz. Bunlar ictihadında yanılan müctehidler gibidir. Hatta, bunların yanılmalarına da bir sevap verilir. Böyle, farklı bilgilerde, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri ancak doğrudur. Çünkü bu bilgiler, vahy ile bildirilmiştir. Tasavvuf büyüklerinin marifetleri ise, ilham iledir. İlhamda kıl ucu kadar uygunsuzluk varsa, yanlış demektir.) [1/112]
Umumi belva için çare
Şimdi yukarıda bildirilen ilham hakkında ihtimalleri sıralayalım:
1- Şafii’de gusülde ağzın içini yıkamak farz olmadığı için, Şafii olan veli böyle söylemiş olabilir.
2- Ulemanın diş dolgusuna fetva vermekten çekindiği bildiriliyor. Elbette çekinirler. Müslümanları cünüp gezdirmeye hangi âlim cüret edebilir ki? Musa Kazım gibi ittihatçıların mason şeyhülislamları buna fetva verdi ise de salih âlimler, buna cesaret edemedi.
3- Evet diş meselesi umumi belva halini almıştır. Mesela açık gezmek, içki, kumar, çalgı da umumi belva halindedir. Şimdi bir evliya, (Milleti bu büyük günahlardan kurtarmak için kalbime şöyle bir ilham geldi) dese ve bu haramlara izin verse, ilhamı senet olur mu? Nitekim aynı mantıkla kızların başlarını açmaya ve göz ile namaz kılmaya ruhsat verenler çıkmıştır.
4- (Müslüman bir diş hekimi, “kaplama ihtiyaçtır” derse, kaplama gusle mani olmaz) deniyor. Diş hekiminin sözü dinde senet midir? Senetse, başka bir diş tabibi de, zaruret değil dese, onunla da amel edilir mi? Bu işi diş tabibi mi çözer, yoksa ulema mı?
***********
zehirli.ok
İlham dinde senet değildir
alim ve velilere hürmet dört delil edille-i şeriyye evliya fetva vermek ilham islam alimleri salih alimler tasavvuf büyükleri
Evliyadan Şafii bir zat, (Dişleri kaplama lehinde, âlimler fetva vermeye cesaret edemiyor. Halbuki bu diş meselesi umum-i belva halini almış, her tarafa yayılmış ki, kaldırılması kabil değil. Ümmeti bu büyük beladan kurtarmak çaresini düşündüm; birden kalbime bu ilham geldi. Haddim ve hakkım değil ki, ehl-i ictihadın vazifesine karışayım. Ama, bu umumi belva zaruretine karşı, fetvalara taraftar olmadığım halde diyorum ki: Eğer Müslüman bir diş hekimi kaplamaya ihtiyaç var derse, kaplama gusle mani değildir) diyor. Bu Şafii evliyanın ilhamı senet olmaz mı?
CEVAP
Evet, hiçbir evliyanın ilhamı senet değildir. Evliya ilhamından sorumlu da olmaz. Hallac-ı Mansur hazretleri enel hak demiş, İbni Arabi ve Bayezid-i Bistami hazretleri gibi büyük zatların da hatalı ilhamları olmuştur. İlhamların doğruluğu, İslamiyet bilgilerine uygun olmalarından anlaşılır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki:
(Edille-i şer’iyyeye yani dindeki dört delile uymaya emrolunduk. Ama Evliyanın ilhamlarına uymaya emrolunmadık. İlham, yalnız sahibi için delildir, başkaları için senet değildir.) [1/ 272]
(Evliyanın ilhamında yanılması, müctehidin ictihadda yanılması gibidir; kusur sayılmaz. Bundan dolayı, Evliyaya dil uzatılmaz. Ancak Evliyanın yanlış ilhamlarına uymak caiz değildir. Müctehidlerin hata ihtimali olan sözlerine uymak ise vaciptir.) [m.31]
(Tasavvuf büyüklerinden birkaçı, kendilerini hâl kaplayınca, doğru yolun âlimlerinin bildirdiklerine uymayan bilgiler, marifetler söylemişler ise de, keşf yolu ile ilham ile söyledikleri için suçlu sayılmaz. Bunlar ictihadında yanılan müctehidler gibidir. Hatta, bunların yanılmalarına da bir sevap verilir. Böyle, farklı bilgilerde, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri ancak doğrudur. Çünkü bu bilgiler, vahy ile bildirilmiştir. Tasavvuf büyüklerinin marifetleri ise, ilham iledir. İlhamda kıl ucu kadar uygunsuzluk varsa, yanlış demektir.) [1/112]
Umumi belva için çare
Şimdi yukarıda bildirilen ilham hakkında ihtimalleri sıralayalım:
1- Şafii’de gusülde ağzın içini yıkamak farz olmadığı için, Şafii olan veli böyle söylemiş olabilir.
2- Ulemanın diş dolgusuna fetva vermekten çekindiği bildiriliyor. Elbette çekinirler. Müslümanları cünüp gezdirmeye hangi âlim cüret edebilir ki? Musa Kazım gibi ittihatçıların mason şeyhülİslamları buna fetva verdi ise de salih âlimler, buna cesaret edemedi.
3- Evet diş meselesi umumi belva halini almıştır. Mesela açık gezmek, içki, kumar, çalgı da umumi belva halindedir. Şimdi bir evliya, (Milleti bu büyük günahlardan kurtarmak için kalbime şöyle bir ilham geldi) dese ve bu haramlara izin verse, ilhamı senet olur mu? Nitekim aynı mantıkla kızların başlarını açmaya ve göz ile namaz kılmaya ruhsat verenler çıkmıştır.
4- (Müslüman bir diş hekimi, “kaplama ihtiyaçtır” derse, kaplama gusle mani olmaz) deniyor. Diş hekiminin sözü dinde senet midir? Senetse, başka bir diş tabibi de, zaruret değil dese, onunla da amel edilir mi? Bu işi diş tabibi mi çözer, yoksa ulema mı?
5- Haddim ve hakkım değil ki… ifadesine rağmen aksine hareket edilmesinin hikmetini bilemeyiz. Bilmemiz de gerekmez. Çünkü sonuçta bu bir ilhamdır. İlham ise senet olmaz.
27 Kasım 2003
************************
bizimsayfa
Vehbi ilim, ilham ve evliya 29/07/1999
Bazı kimseler, “Bizim üstadımız vehbi ilim sahibidir. Kendisine ilham gelir. Hiç bir âlimin kitabından nakil yapmadan eserler verir. Bir mesele onun kalbine doğar, ilham olunur, yahut rüyada bildirilir, o da talebelerine bildirirdi” diyorlar. Bu çok yanlış bir düşüncedir. Çünkü dinde senet yalnız edille-i şerıyyedir. Bunlar, Kitab, Sünnet, İcma ve Kıyas’tır. Akıl, ilham, rüya dinde senet olmaz. Çünkü, ilhamlara ve rüyalara, vehim, hayâl ve şeytan karışabilir. Karışmamış olanları da, tevilli, tabirli olabilir. Doğruları, eğrilerinden ayırd edilemez. Evliyanın ilhamı başkalarına senet olamaz.
İlham, Allah tarafından kalbe gelen bilgi demektir. Ehlullahın ilhamlarının doğruluğu, islâmiyet bilgilerine uygun olmalarından anlaşılır. Dine sarılmıyan, bid’atten sakınmıyan kimsenin söyledikleri, nefsten ve şeytandan gelen bozuk fikirlerdir. İlm-i ledünni ve ilham, Muhammed aleyhisselama uyanlara ihsan olunur. Bu ihsana kavuşanlar, Kur’an-ı kerimi ve hadis-i şerifleri iyi anlar. Her sözü bunlara uygun olur. Bugün din bilgileri, ancak Ehl-i sünnet âlimlerinin kitablarından öğrenilir.
İlham senet değil
Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki: İlham ile dinimizin hükümleri anlaşılamaz. Yani, Allahü teâlânın, evliyanın kalblerine verdiği bilgiler, helal ve haramlar için delil, senet olamaz. Resulullahın mübarek kalbine gelen ilham, her müslüman için senettir. Her müslümanın bunlara uyması gerekir. Evliyanın ilhamı islâmiyete uygun ise, yalnız kendisine senettir. Başkalarına senet olamaz. Buharîdeki hadis-i şerifte, (İlim üstaddan öğrenilir) buyuruldu. Marifet ise ilham ile hasıl olur. İlim, ilham ile hasıl olmaz. İlmin kaynağı Kur’an-ı kerim ve hadis-i şeriflerdir. (Berika s.385)
Mearif-i ilahiyye bilgileri, ilham ile hasıl olur, hocadan öğrenilmez. İbadetlerin yapılması ve bütün şeriat bilgileri ise, üstaddan öğrenmekle elde edilir. Şeriat bilgileri, ilham ile hasıl olsaydı, Allahü teâlânın Peygamberler ve kitablar göndermesine lüzum olmazdı. (Hadika s.378)
İmam-ı Rabbanî hazretleri buyurdu ki: (Kıyas ve ictihad, dinin dört temelinden birisidir. Buna uymaya emrolunduk. Evliyanın keşf ve ilhamları böyle değildir. Bunlara uymaya emrolunmadık. İlham, yalnız sahibi için delildir, başkaları için senet değildir.) [m. 272] (Evliyanın keşfinde hata etmesi, yanılması, müctehidlerin ictihadda yanılması gibidir; kusur sayılmaz. Bunun için evliyaya dil uzatılmaz.) [m.31]
(Evliyanın keşfinde hata etmesi, yanılması, müctehidlerin ictihadda yanılması gibidir; kusur sayılmaz. Bundan dolayı, Evliyaya dil uzatılmaz. Müctehidlere uyanlara, onların mezhebinde bulunanlara da, hatalı işlerde sevab verilir. Evliyanın yanlış ilhamlarına uyanlara, sevab verilmez. Çünkü ilham, ancak sahibi için senettir. Müctehidlerin sözü ise, mezhebinde bulunan herkes için senettir. O hâlde, Evliyanın yanlış ilhamlarına uymak caiz değildir. Müctehidlerin hata ihtimali olan sözlerine uymak ise vaciptir.) [m.31]
Doğru hangisidir?
(Tasavvuf büyüklerinden birkaçı, kendilerini hâl ve sekr kaplayınca, doğru yolun âlimlerinin bildirdiklerine uymıyan bilgiler, marifetler söylemişler ise de, keşf yolu ile anladıklarını bildirmişlerdir. Bunun için, suçlu sayılmaz. Bunlar ictihadında yanılan müctehidler gibidir. Onlar gibi, bunların yanılmalarına da bir sevab verilir. Böyle, birbirine uymıyan bilgilerde, hep Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri doğrudur. Çünkü bunların bilgileri, Peygamberlik kaynağından alınmıştır. Bu bilgiler, vahy ile bildirilmiştir. Elbette doğrudur. Tasavvuf büyüklerinin marifetleri ise, keşf ve ilham ile anlaşılmaktadır. İlhamın, doğruluğu kesin değildir. İlhamın doğru olup olmadığı, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olup olmaması ile anlaşılır. Kıl ucu kadar uygunsuzluk bulunursa, yanlış demektir. İşin doğrusu böyledir. İşin doğrusu bilinince, buna uymıyan ilhamların, sapıklık oldukları anlaşılır.) [m.112]
İmam-ı Rabbanîden aldığımız bu bilgiler ile diğer âlimlerin yazıları, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına aykırı olan kitapların yanlışlığını ortaya çıkarmaktadır.
Süleymaniye Vakfı > Eleştiriler > Said Nursi Tarih: 06 Ekim 2009 Tavsiye Et Yazdır
Said Nursi’nin Sözleri İlham Olamaz mı?
SORU: Sayın Bayındır; size önceki tarihlerde de bir kısım mesajlar göndererek bazı konuları paylaşmıştım. Risale-i Nur Külliyatı’nda geçen bazı ifadeleri sakıncalı bulduğunuzu, özellikle “…nurların doğrudan doğruya Kur’an ı Kerim’in feyzinden tereşşuh ettiği…” ifadelerini eleştirdiğinizi ve bu meyandaki ifadelerin itikada aykırı olduğu ve diğer eleştirilerinizi ifade ediyorsunuz.
Kur’ân-ı Kerim’de de açıkça ifade edilen ve ayetlerde ifadesini bulan İLHAM kavramını ve insanların bir kısım ilhamlara mazhar olabileceğini kabul ediyor musunuz? Bu meyanda; Said Nursi’nin beyanatını ilham olarak değerlendirmek kabul-ü mümkün değil midir? Cevabınız için şimdiden teşekkür ederim.
Avukat Mesut AKGÜN Erzurum
CEVAP: Muhterem Avukat Mesut AKGÜN,
İlham, insanın içine bir şey atmaktır. Genellikle Allah’ın, kulunun kalbine bir şey doğurması[1] anlamında kullanılır. Bu kelime Kur‘an’da yalnız bir yerde geçer. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:
“(Nefse) isyankârlığını ve takvâsını ilham edenin hakkı için, onu arındıran gerçekten umduğuna kavuşmuş, kirletip karartan da her şeyini kaybetmiş olur.” (Şems 91/8-10)
İsyankarlık, kişinin Allah’a, insanlara veya kendine karşı yanlış davranışıdır. İsyankâr, hem isyandan önce hem sonra bir huzursuzluk duyar. Buna iç sıkıntısı veya vicdan azabı denir.
Yusuf aleyhisselamı Züleyha’dan uzaklaştıran bürhan, Allah’ın “(Nefse) isyankârlığını ilham etmesi” olmalıdır. Yusuf suresinin 24. âyetinde şöyle buyrulur:
“Kadın ona tam meyletti. Eğer Rabbinin bürhanını görmeseydi o da kadına meyledecekti…”
Merhameti sonsuz Rabbimiz günah işleyecek olan kulunu “isyana giriyorsun” diye uyarır. O, önce irkilir, sonra ya vazgeçer ya da bilerek günaha dalar. İşte bu, Allah Teâlâ’nın “(Nefse) isyankârlığını ilham etmesi”dir. Artık “suçu bilerek işlemedim”, diyemeyeceği için bu ilham, Allah’ın huzurunda kişinin aleyhine bir bürhan, bir kesin delil olur.
İsyandan sonraki iç sıkıntısı da Allah’ın ilhamıdır. O, bu yolla kişiyi tevbeye teşvik eder. Bu uyarı, Müslüman olmayan insanlara da yapılır. Bu sebeple kâfirlerin kafaları ile kalpleri arasında sürekli bir çatışma bulunur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Kurdukları bina, kalpleri parçalanıncaya kadar, içlerinde bir kuşku olarak kalmaya devam eder. ” (Tevbe 9/110)
Bu kuşku, Allah’ın merhametindendir. Belki girdikleri yanlış yoldan dönerler.
Mensup olunan cemaat veya tarikatın yanlışları da insanın içini kemirir durur. Çünkü Allah, onlara da ilham eder. Ancak o yanlışlar, tarikat veya cemaatin çimentosu olduğu için terkedemezler. Tek çare, o cemaat veya tarikatı terketmektir.
Takvâ ise nefsi korumaktır. Kişi, Allah’a, insanlara ve kendine karşı fenalık yapmazsa dünyada töhmetten, ahirette de cehennemden korunur. Takvaya götüren davranışların neşesi insanın içine dolar. Bu da Allah’ın ilhamıdır. Takvâya uygun davrananlarda görülen iç huzuru ve kararlılık bu ilhamla oluşur.
Vabısa b. Mabed diyor ki, Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme gittim buyurdu ki; “İyilikten ve günahtan sormak için mi geldin? “
Evet, dedim.
Parmaklarını bir araya getirerek göğsüne vurdu ve üç kere şöyle dedi: “Nefsine danış, kalbine danış Vabısa! İyilik, nefsin yatıştığı, kalbin yatıştığı şeydir. Günah da içe dokunan ve göğüste tereddüt doğuran şeydir. İsterse insanlar sana fetva vermiş, yaptığını uygun bulmuş olsunlar.[2]”
Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Seni işkillendiren şeyi bırak, işkillendirmeyene geç. Çünkü doğruluk iç huzuru verir, yalan da şüphe ve tereddüt doğurur[3].”
Herkeste, iyi insan olma özentisi vardır. Kafirler de böyledir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Zaman zaman kâfirler, keşke müslüman olsaydık” derler. (Hicr 15/2)
İçe doğan her şey ilham değildir, şeytan vesvesesi de olabilir. Çünkü şeytan “İnsanlara vesvese veren, onların içini karıştıran”[4] bir varlıktır. Şeytan, Allah’ın elçilerini dahi yanlış davranışlara sürüklemeye çalışmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“(Ey Muhammed!) Senden önce gönderdiğimiz tek bir nebi ve elçi yoktur ki, bir şeyi arzuladığında şeytan onun arzusuna vesvese karıştırmış olmasın. Allah şeytanın karıştırdığını giderir, sonra Allah kendi âyetlerini pekiştirir. Allah bilir, doğru karar verir.” (Hacc 22/52)
İlham ile vesveseyi ayırabilmek için içimize gelen şeyi Allah’ın emir ve yasakları yönünden denetlemek gerekir.
Vahiy, ‘birine bir şeyi herhangi bir şekilde bildirmek’ demektir. Gizli, açık, işaretle, yazıyla veya elçi gönderme yoluyla olabilir[5]. İlham da bu kapsamdadır. Zekeriya aleyhisselam, oğul müjdesi alınca kavminin karşısına çıkmış ve “… onlara şöyle vahyetmişti «Günün başında ve sonunda tesbihte bulununuz» (Meryem 19/11)
Zekeriye aleyhisselamın kavmine vahyi, onlara bir konuda yaptığı tenbih anlamındaydı.
Şeytanlar da vahiyde bulunurlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Tıpkı bunlar gibi her nebiye insan ve cin şeytanlarından, düşmanlar oluşturmuşuzdur. Aldatmak için biri diğerine yaldızlı sözler vahyeder…” (En’am 6/112)
“… Şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmelerini vahyederler. Onlara boyun eğerseniz tam müşrik olursunuz.” (En’am 6/121)
Konumuz açısından şu âyet de önemlidir:
“Allah’ın bir insanla konuşması sadece vahiy yoluyla veya perde arkasından ya da bir elçi göndererek kendi izniyle dilediğini vahyettirmesi şeklinde olabilir.” (Şûrâ 42/51)
Kur’an’da arıya (Nahl 16/68), Musa aleyhisselamın annesine ve Meryem’e yapılan vahiylerden bahsedilir. Sahih rüya da perde arkasından yapılan vahiy yani verilen bilgidir. Bunun şifresini herkes çözemediği için tabirine ihtiyaç duyulur.
Bu tür vahiyler her insana; rüya, ilham veya başka şekillerde olabilir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Musa’nın annesine şunu vahyettik: “Çocuğu emzir, bir şey olacağından korktuğunda onu denize bırak ama korkma ve üzülme. Biz onu yine sana döndüreceğiz ve resullerden biri yapacağız”. (Kasas 28/7)
Bu tür vahiyler kesin bilgi ifade etmez. Bunu şu ayetlerden anlarız:
“Musa’nın annesinin gönlü bomboş kalmıştı. İçi rahat olsun diye kalbini pekiştirmiş olmasaydık olanı biteni nerdeyse açığa vuracaktı. Ablasına, “Onu izle” demişti. O da uzaktan gözetlemişti. Onlar fark edemiyorlardı. (Kasas 28/8-9)
Musa’nın annesi, yapılan telkinin doğruluğunu ancak çocuk kendisine döndükten sonra anlamıştı. Bunu da şu ayetler göstermektedir:
“Önceden, oradaki sütannelerini ona yasaklamıştık. Ablası dedi ki: “Sizin için onun bakımını üstlenecek bir aileyi gösterebilir miyim? Onlar ona iyi bakarlar.”
Böylece onu, annesine geri verdik ki, gözü aydın olsun da üzülmesin. Bir de bilsin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir ama çokları bunu bilmezler.” (Kasas 28/12-13)
Bunlar, resullere gelen bilgi çeşidinden değildir. Resul, birinin sözünü diğerine ulaştıran kişidir. Allah’ın resulleri, Allah’ın sözlerini insanlara ulaştırırlar. Allah’ın resullerine Kur’ân’da hem resul, hem nebi denir. Nebi denmesi, vahiy aldıkları için, resul de o vahyi tebliği ettikleri içindir. Onların vahiy alış şekilleri farklıdır, daha vahyi alırken onun Allah’tan geldiği konusunda kesin bilgiye ulaşırlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Allah bütün gaybı bilir, kendi gaybını kimseye açmaz. Dilediği elçi bunun dışındadır. Onun da önüne ve arkasına gözcüler diker. Bunu yapar ki o (elçi), (gelen meleklerin) Allah’ın gönderdiklerini tastamam ulaştırdıklarını bilsin, onların yanında olanı kavrasın ve her şeyi bir bir hafızasına yerleştirsin. “ (Cin 72/26-28)
Ayetteki “kendi gaybını” ifadesi, resullere bildirilenin özel gayb bilgisi olduğunu gösterir. Bu bilgiyi, ancak Allah’ın Nebileri alabilirler. Bunlar, insanlara ulaştırılmak için yapılan vahiylerdir. Vahiy ve ilhamın diğer şekillerinde böyle bir şey yoktur. Bu sebep onlar, sadece ilgili kişiyle alakalıdır. Bir başkası için önemli değildir.
Ama hurafeciler, insanlara olan vahiy ve ilham sınırını aşarak kendilerini Allah’ın nebileri gibi göstermeye çalışır “Nebilere olan bize de olur, biz de vahiy alırız” diyerek yoldan çıkarlar. Allah Teâlâ bunlar için şöyle buyurur:
“Allah’a karşı yalan uydurandan, ya da kendine vahiy gelmediği halde vahiy aldığını söyleyenden yahut Allah’ın indirdiği gibisini ben de indireceğim” diyenden daha zalimi kim olabilir? …” (En’âm 6/93)
Muhammed aleyhisselam ile nebîlik bitmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
Muhammed içinizden bir erkeğin babası değildir, ama Allah’ın resulü ve nebilerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilir.” (Ahzâb 33/40)
Nebîlik bitmiştir ama resullük yani inen ayetleri tebliğ görevi devam etmektedir. Bu, her müslümanın görevidir. İçine bir şey katmadan Allah’ın sözünü Allah’ın kullarına ulaştırmamız gerekir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Elçilere düşen apaçık tebliğden başka nedir?” (Nahl 16/35)
Muhterem Avukat Mesut AKGÜN Bey,
Yanlış inançlar, bulaşıcı hastalılar gibidir, çok çabuk yayılırlar. Nitekim Musa aleyhisselam, 40 günlüğüne Tur’a gidince İsrail oğulları, Harun aleyhisselama rağmen buzağı heykeli yapıp tapmışlardı. Çünkü “…buzağı tutkusu onların içlerine işlemişti…” (Bakara 2/93)
Memfis’te Apis adı verilen boğaya tapılırdı. Firavun ve hanedanının inancı buydu. Memfis, Kahire’nin 35 km. güneyinde, Nil üzerinde yer alan eski Mısır kentidir. Bu inanç daha sonra Mısır’ın diğer bölgelerine yayılmıştı. Apis bir tane olur ve ölen Apis’in başka bir boğanın bedeninde yeniden dünyaya geldiğine inanılırdı. Yeni boğayı rahipler otlaklarda arar, belirgin özellikleriyle diğerlerinden ayırır, bulurlardı.[6] Tevrat’ta konu ile ilgili şu ifadeler vardır:
Mısır’da bildirin, Migdol’da duyurun, Nof’ta,[7] Tahpanhes’te duyurun: Yerini al, hazırlan, çünkü çevrendekileri yiyip bitiriyor kılıç!
İlahın Apis neden kaçtı? Boğan neden ayakta kalamadı? Çünkü Rab onu yere serdi.” (Yeremya 46/14)
Bakara suresine adını veren olay budur. Bu surenin 67’den 71’e kadar olan ayetleri, İsrailoğullarının boğayı kesmemek için nasıl direndiklerini gösterir. Kesmek istemedikleri sığırın özellikleri şu şekilde anlatılır:
“Dedi ki:”O bir boğadır” diyor. “Ne koşulup toprağı sürmüş, ne de ekin sulamıştır. Sapasağlam! Hiç alacası da yok”. “Tamam! Şimdi doğru bilgiyi getirdin, dediler”. Nihayet onu kestiler. Neredeyse yapmayacaklardı.” (Bakara 2/71)
بَقَرَةٌ (bakara), بَقَر=bakar’ın tekilidir, sığır demektir. Erkeğine (ثور=sevr) denir.[8] Âyetteki (تُثِيرُ الأَرْضَ=tusîru’l-arda) ifadesi bu sığırın erkek olduğunu gösterir. Çünkü (ثور=sevr) ile (تُثِيرُ=tusîru) aynı köktendir. (وَلاَ تَسْقِي الْحَرْثَ =velâ tesqi’l-hars) ikinci kanıttır. Yani öyle bir sığır ki; “Ne koşulup toprağı sürmüş, ne de ekin sulamıştır.” Bunları yapacak kabiliyette ama yapmamıştır. Bu bir boğadan başkası olamaz. Fiillerin müennes olması بَقَرَةٌ nın müennes-i lafzî olmasından dolayıdır.
Bakara’nın âyetleri Apis özelliğinde bir boğanın kesilmesini emretmektedir. Böylece o batıl inanç ortadan kalkacaktı.
En büyük hata, Kur’ân’ın geçmiş peygamberlerle ilgili anlattıklarından ibret almamaktır. Başlarından geçen onca olaya rağmen Musa aleyhisselamın ashabı şirkten kurtulamamıştı. Duygularını öne alan hiç kimse ondan kurtulamaz. Bunun tek yolu, din adına anlatılan her şey için delil aramak ve sonuna kadar aklı kullanmaktır.
Müslümanlar arasında bir bulaşıcı hastalık gibi yayılan yanlış inançlar, daha çok Zerdüştlerin ve Hintlilerin bazı inançlardır. Zerdüşt rahipler Allah’ın kendilerine hülûl ettiğine inanır, kendi sözlerini Allah’ın sözü sanırlar. Bu hastalığa tutulmuş olanlardan Mevlânâ Celaleddin Rûmî bakın, kendi sözleri için neler söylüyor:
“Bu mesnevi kitabıdır. O, ulaşma ve kesin bilme sırlarını açıklamada dinin asıllarının, asıllarının asıllarıdır. O, Allah’ın en büyük fıkhıdır. Allah’ın aydınlık yoludur ve Allah’ın en açık delilidir…[9]”
Dinin asılları Kur’an’da, onun da asılları Levh-i mahfuz’da, onun asılları Allah Teâlâ’dadır. Kendine Allah’ın hülûl ettiğini düşündüğü için yazdığı şiirlere “O, Allah’ın en büyük fıkhıdır. Allah’ın aydınlık yoludur ve Allah’ın en açık delili” diyebilmektedir.
Sema eden bir Mevlevi, sağ elini yukarı, sol elini aşağıya dönük tutar ve Haktan alıp halka verdiğini düşünür. Ona bu yetkiyi kim vermiştir? Tarikat şeyhleri de kendilerini hep bu konumda görürler. Onların bir trafo gibi tanımlanmaları da bundandır.
Bütün bunlar, insanların Allah’tan önce başka varlıklara kul olmaları sonucunu doğurur.
İşte bu bir şirk hastalığıdır. Asıl görev, insanlara ilgili âyetleri tebliğ ederek şirkle mücadeleyi sürekli hale getirmektir. Yalnız Allah’a güvenip dayanandan başkası böyle bir işe soyunamaz.
Mesut AKGÜN Bey, benimle ilgili şu ifadelerinize katılmam mümkün değildir:
“… özellikle “…nurların doğrudan doğruya Kur’an ı Kerim’in feyzinden tereşşuh ettiği…” ifadelerini eleştirdiğinizi ve bu meyandaki ifadelerin itikada aykırı olduğunu… ifade ediyorsunuz.”
Tereşşüh, sızma ve damlama demektir. “…nurların doğrudan doğruya Kur’ân-ı Kerim’in feyzinden süzülüp damladığı…” şeklindeki bir sözü tevil mümkündür. Ama bir insan tutar, kendi sözünü, Kur’an’ın Arş’taki yerinden alınmış gösterirse bunun tevili yoktur. Bu şahsı bütün dünya kutsallaştırsa da bize düşen, onun hurafeleriyle mücadeledir.
Said Nursi ile ilgili sözlerimizden bir kısmı şöyledir:
“…Said Nursî şöyle der: “Kur’ân’ın gizli gerçekleri Risale-i Nur ile birlikte bize iniyor!! …Peygamber devrinde Kur’ân’ın vahiy suretiyle inmesi gibi, her asırda, Kur’ân’ın arştaki yerinden ve manevi mucizesinden feyiz ve ilham yoluyla onun gizli gerçekleri ve gerçeklerinin kesin delilleri iniyor[10].”
Yani Risale-i Nur, Kur’ân’ın indiği yerden Kur’ân’ın inmesi gibi vahiy suretiyle inerek onun gizli kalmış gerçeklerini ve o gerçeklerin kesin delillerini Said Nursî’ye getirmiş oluyor. Nurculara göre o, ilim elde etmek için bir zorluğa ve ders alma sıkıntısına ihtiyaç duymadan kendi kendine nurlanmış ve alim olmuştur[11].
Bu sözler, bir peygamberlik iddiası taşımaktadır. Said Nursî’nin, Kur’ân’da açıklanmamış gerçeklerin kendine indirildiğini söylemesi ise kendi kitabının Kur’ân’dan önemli olduğu iddiasından başka bir anlam taşımaz.
Allah Teâlâ şöyle demiştir:
“Ey Elçi! Rabbinden sana indirilen her şeyi tebliğ et, eğer bunu yapmazsan onun elçiliğini yapmamış olursun.” (Maide 5/67)
Said Nursî’nin iddia ettiği şeyler Peygamberimize bildirilseydi onları açıklamak zorunda olurdu. O iddia ettiği şeyler, sadece kendine bildirilmiş olmalıdır.
Risale-i Nur’un, Kur’ân’ın alındığı yerden alındığı iddiası, birkaç kez tekrarlanır. Onlardan biri şudur:
“Risale-i Nurlar, ne Doğu’nun kültüründen ve ilimlerinden, ne de Batı’nın felsefe ve bilimlerinden alınmış ve iktibas edilmiş bir nurdur. O, gökten inmiş Kur’ân’ın, Doğunun da Batı’nın da üstünde olan Arş’taki yerinden alınmıştır[12].”
Said Nursî, daha ileri giderek şunları söyler:
“Risale-i Nur denilen otuzüç aded Söz, otuzüç aded Mektub, otuzbir aded Lem’alar, bu zamanda, Kur’ân’daki âyetlerin âyetleridir. Yani onun gerçeklerinin göstergeleridir. Onun hak ve hakikat olduğunun kesin delilidir. Kur’ân âyetlerinde yer alan inançla ilgili gerçeklerin gayet kuvvetli belgeleridir[13].”
Demek ki, Kur’ân nasıl Tevrat ve İncili tasdik eden bir kitapsa, Said Nursî’nin bu iddiasına göre Risale-i Nur da Kur’ân’ı tasdik eden bir kitaptır. Bu sebeple Risale-i Nur’un âyetleri, Kur’ân âyetlerinin delili olmuştur.
Said Nursî, tek kalmamak için Hz. Ali’ye de Sekine adında bir kitap indiğini, geçmiş ve gelecek bütün ilim ve sırların o kitapta olduğunu ve orada Risale-i Nurlara işaret edildiğini de iddia eder[14] ve özetle şöyle der:
“Hazret-i Cebrail, Sekine adıyla bir sayfada yazılı İsm-i Âzam’ı, Peygamberimizin yanında Hz. Ali’nin (r.a.) kucağına düşürdü. Hz. Ali diyor ki: “Ben Cebrail’in şahsını yalnız gök kuşağı şeklinde gördüm. Sesini işittim, sayfayı aldım, bu isimleri içinde buldum”. İsm-i Âzam’dan bahsederek bazı olayları anlattıktan sonra diyor ki:
“Dünyanın başından kıyamete kadar ilimler ve önemli sırlar bize, tanıklık derecesinde açıldı. Kim ne isterse sorsun, sözümüzden şüpheye düşenler zelil olurlar[15].”
Öyle bir sahife ki, içinde dünyanın başından kıyamete kadar olan ilimler ve önemli sırlar yer alıyor. Bu bir sahife değil, çok büyük bir kitap olur. Cebrail’in Ali’ye böyle bir kitap verdiğini kabul etmek, onu Peygamber saymaktır. O kitapta var olduğu söylenen ilim ve sırları Peygamberimizin bilmediği kesin olduğu için Ali ondan üstün bir konuma getirilmiş olur.
Bu tür iddialar için Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Vay o kimselere ki, kendi elleriyle kitap yazarlar, sonra “bu Allah katındandır” derler. Hedefleri, onun karşılığında bir şeyler almaktır[16]. Vay o ellerinin yazdığından dolayı onlara! Vay o kazandıklarından dolayı onlara!.” (Bakara 2/79)
Said Nursî, Risale-i Nurların kutsal sayılması için akla gelen her şeyi söylemiştir. Diyor ki; “Sözler”[17] şüphesiz Kur’ân’ın nurlu parıltılarıdır. Açıklanmaya muhtaç yerleri eksik olmamakla birlikte tümüyle kusursuz ve eksiksizdir[18].” “Risale-i Nur bu asırda, bu tarihte bir “urvet-ül vüska”dır. Yani çok sağlam, kopmaz bir zincir ve bir “hablullah” yani Allah’ın ipidir. Ona elini atan, yapışan kurtulur[19].
“Urvet-ül vüska” ve “hablullah” Kur’ân’a ait özelliklerdir[20]. Said Nursi kitaplarına şu özellikleri de ekler:
“Risale-i Nur; hem şeriat, hem dua, hem hikmet, hem ibadet, hem emir ve davet, hem zikir, hem fikir, hem hakikat, hem tasavvuf, hem mantık, hem kelâm bilgisi, hem ilahiyat bilgisi, hem sanata özendirme, hem belâgat, hem de vahdaniyeti ispat kitabıdır. O, karşıtlarını etkisiz hale getirir ve susturur[21].”
Risale-i nurlarda çok tekrar vardır. Said Nursî bunun Kur’ân’da da olduğunu belirterek şöyle der:
“Kur’ân’daki tekrarın bir çok hikmeti Risale-in-Nurda da vardır. Şöyle ki, her vakit bütün Kur’ân okunamayacağından her sure Kur’ân hükmüne geçmiş, haşir, tevhid ve Mûsa aleyhisselamın hikayesi gibi konular tekrar edilmiştir. Aynı şekilde imanın ince hakikatleri ve kuvvetli deliller, benim haberim olmadan, bir çok risalede de tekrar edilmiştir. Neden bunlar tekrar yazdırıldı diye hayret ederdim. Sonra kesin olarak anladım ki; bu zamanda Risale-i Nura herkes muhtaç olduğu halde herkes tamamını okuyamaz. Ama ihtiyaç duyduğu şeyleri küçük bir Risaleden okuyabilir[22].” [23].
Sayın Avukat Mesut AKGÜN Bey,
Bana sorduğunuz soru şuydu:
“Said Nursi’nin beyanatını ilham olarak değerlendirmek kabulü mümkün değil midir? “
Şimdi varın bu sorunun cevabını siz kendi vicdanınızda verin.
İki cihan saadeti dileği ile vesselam.
Abdulaziz BAYINDIR
Yazıya ait dosyayı aşağıdaki linkten Word formatında indirebilirsiniz:
Said Nursi’nin Sözleri İlham Olamaz mı?
——————————————————————————–
[1] Fahrüddin er-Razî, et-Tefsîr’ül-Kebîr, Matbaa-i Amire, c.VIII, s. 583.
[2] Sünen-i Dârimî, Büyû’, 2.
[3] Tirmizî, Kıyame, 60.
[4] Nas suresi 114/5.
[5] Ebu’l-Hasen Ahmed b. Faris b. Zekeriya, Mu’cemu mekâyîs fî’l-luğa, Beyrut, æÍí maddesi.
[6] Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, c. II, s. 712.
[7] Nof, Memfis’in diğer adıdır. Bu husus, Tevrat’ın dipnotlarında ve ekindeki haritada yer almaktadır. (Kutsal Kitap, Yeni Çeviri, İstanbul, 2001)
[9] Mevlânâ Celaleddin Rûmî, Mesnevî, Hazırlayan Adnan Karaismailoğlu, Yenişafak Yayınları, Ankara 2004, c. I, s. 36.
[10] Şualar, Birinci Şua, Yirmidördüncü Ayet ve Ayetler, Üçüncü Nokta, c. I, s. 842. İfadeler sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir: “Kur’an’ın gizli hakikatleri Risale-i Nur ile birlikte bize iniyor!! Tenzil’ül-Kitab cümlesinin sarih bir manası asrı saadette vahiy suretiyle Kitab-ı Mübîn’in nüzulü olduğu gibi, manayı işarîsiyle de, her asırda o Kitabı Mübin’in mertebe-i arşiyesinden ve mu’cize-i maneviyesinden feyz ve ilham tarîkıyla onun gizli hakikatları ve hakikatlarının bürhanları iniyor, nüzul ediyor…”
[11] Şualar, Birinci Şua, c. I, s. 833. İfadeler sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir: Resaili’n- Nur müellifi dahi ateşsiz yanar, tahsil için külfet ve ders meşakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlanır, âlim olur.”
[12] Şualar, Birinci Şua, c. I, s. 833. İfadeler sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir: “Resailin Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki semavî olan Kur’an’ın, şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.”
[13] Şualar, Birinci Şua, Yirmiikinci Ayet ve Ayetler, c. I, s. 841. İfadeler sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir: “Resail’in-Nur denilen otuzüç aded Söz ve otuzüç aded Mektub ve otuzbir aded Lem’alar, bu zamanda, Kitabı Mübin’deki âyetlerin âyetleridir. Yani, hakaikının alâmetleridir ve hak ve hakikat olduğunun bürhanlarıdır. Ve o âyetlerdeki hakaiki imaniyenin gayet kuvvetli hüccetleridir”.
[14] Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Onsekizinci Lem’a, c. II, s. 2078. Orada geçen ifade aynen şöyledir: “Risale-i Nur şakirtlerine ve naşirlerine karşı Hazreti Ali’nin (r.a.) irşadkârane ve teveccühkârane bakması ve işaret etmesidir”.
[15] Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Onsekizinci Lem’a, c. II, s. 2079; Metnin aslı şöyledir: “Hazreti Cebrail’in, Âlâ Nebiyyina (a.s.m.) huzuru Nebevide getirip Hz. Ali’ye Sekine namıyla bir sayfada yazılı İsmi Âzam, Hz. Ali’nin (r.a.) kucağına düşmüş. Hz. Ali diyor: “Ben Cebrail’in şahsını yalnız alâim’üs-sema suretinde gördüm. Sesini işittim, sayfayı aldım, bu isimleri içinde buldum” diyerek bu Ismi Âzamdan bahs ile bazı hadisatı zikirden sonra tahdis-i nimet suretinde diyor ki: “Evveli dünyadan kıyamete kadar ulum-u esrar-ı mühimme bize meşhud derecesinde inkişaf etmiş, kim ne isterse sorsun, sözümüze şüphe edenler zelil olur.”
[16] Karşılığında Ahireti verdikleri için aldıkları ne olursa olsun, azdır. “… Bu hayatın sağladığı fayda Ahiret yanında pek az olur.” (Tevbe 9/38)
[17] Sözler, Risale-i Nurlar’ın bir bölümünü oluşturur.
[18] Barla Lâhikası, Yirmi Yedinci Mektub ve Zeyilleri, c. II, 1415. İfadeler sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir: “Mübarek Sözler şübhesiz Kitabı Mübin’in nurlu lemeâtıdır. İçinde izaha muhtaç yerler eksik olmamakla beraber küll halinde kusursuz ve noksansızdır”.
[19] Said Nursî, Şualar, On Birinci Şua, Onbirinci Meselenin haşiyesinin bir lahikasıdır, a.g.e, c. I, s. 985.
[20] Bkz., Bakara 2/256; Ali İmrân 3/103.
[21] Emirdağ Lahikası I, c. II, s. 1719. Yazı sadeleştirilerek özetlenmiştir. Aslı şöyledir: “Risale-i Nur Şems-i Kur’an-ı Mu’cizül Beyan’ın elvan-ı seb’as-ı, Risale-i Nur’un menşur-u hakikatında tam tecelli ettiğinden, hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emr-ü davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bir kitab-ı hakikat, hem bir kitab-ı tasavvuf, hem bir kitab-ı mantık, hem bir kitab-ı İlmi Kelâm, hem bir kitab-ı İlmi İlahiyat, hem bir kitabı teşviki san’at, hem bir kitabı belâgat, hem bir kitabı isbat-ı vahdaniyet; muarızlarına bir kitab-ı ilzam ve iskâttır”.
[22] Kastamonu Lahikası, Yirmi Yedinci Mektup, c. II, s. 1589; Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sözler Yayınevi İstanbul 1991, s. 33. Yazı sadeleştirilerek özetlenmiştir. Aslı şöyledir: “Ondokuzuncu Söz’ün âhirinde Kur’andaki tekrarın ekser hikmetleri Risale’in-Nurda dahi cereyan eder. Bilhassa ikinci hikmeti tamtamına vardır. O hikmet şudur ki: Herkes Kur’ana muhtaçtır, fakat herkes her vakit bütün Kur’anı okumaya muktedir olamaz, fakat bir sureye galiben muktedir olur. Onun için en mühim makasıd-ı Kur’aniye, ekser uzun surelerde dercedilerek herbir sure bir Kur’an hükmüne geçmiş. Demek hiç kimseyi mahrum etmemek için, Haşir ve Tevhid ve Kıssa-i Mûsa (A.S.) gibi bâzı maksadlar tekrar edilmiş. Aynen bu ehemmiyetli hikmet içindir ki, bâzı def’a haberim olmadan, ihtiyarım ve rızam olmadığı halde, ince hakaik-ı îmaniye ve kuvvetli hüccetler, müteaddit risalelerde tekrar edilmiş. Ben çok hayret ediyordum: Neden bunlar bana unutturulmuş, tekrar yazdırılmış? Sonra kat’î bir surette bildim ki: Herkes bu zamanda Risale-i Nura muhtaçtır, fakat umumunu elde edemez; etse de tam okuyamaz; fakat küçük bir Risale-’in-Nur hükmüne geçmiş bir risale-i câmiayı elde edebilir ve ekser vakitlerde muhtaç olduğu mes’eleleri ondan okuyabilir. Ve gıda gibi, her zaman ihtiyaç tekerrür ettiği gibi o da mütalâasını tekrar eder.”
[23] Bkz. Abdulaziz BAYINDIR, Kur’ân Işığında Aracılık ve Şirk, İstanbul 2005, s. 90-95
İLHAM NEDİR?
Kelime olarak ilham, “bir şeyi birden yutturmak” anlamında olup, ıstılah olarak “kalbe bir takım mana ve fikirlerin ilkâ edilmesi” anlamında kullanılır. “Allah’ın, kulun kalbine bıraktığı şey”, “feyz yoluyla kalbe bırakılan şey” tarzında da ifade edilmiştir.
Istılahî anlamdaki vahiy, peygamberlere has bir keyfiyet iken, ilham daha umumî bir karakter taşır. Veli kulun kalbine gelen ilham, meleklere yapılan ilham, hatta arı gibi hayvanlara yapılan ilhama kadar şümullü bir ifadedir.
Kur’an-ı Kerim’de “ilham” kelimesi sadece Şems suresi 8. âyette geçer. Bu surenin başında yüce Allah, güneşe ve aya, gündüz ve geceye, sema ve arza kasemden sonra, “Nefse ve onu en güzel bir biçimde şekillendirip fücur ve takvasını ilham edene yemin ederim ki, nefsini arındıran muhakkak kurtulmuştur. Onu kirleten de, hüsrana uğramıştır” buyurur. (Şems, 8-10)
Bu âyetler, insan nefsinin fücur ve takvaya kabiliyetli olduğunu beyan etmektedir. İnsan, nefsini hayra da, şerre de yönlendirebilir.
İnsanın terkîbi ulvî ve süflî alemden gelmiştir. Bundan dolayı insan, nefsi itibarıyla süfliyata meyyal, ruhu itibarıyla ise, ulviyâta müştaktır.
Surenin başında “güneş ve aya, gündüz ve geceye, sema ve arza” yemin edilmesi, insanın fücur ve takvadaki haline bir işaret gibidir. Yani, insan nefsi ya güneş gibi nuranî veya ay gibi zulmanîdir. Ya gündüz gibi aydınlık veya gece gibi karanlıktır. Ya sema gibi ulvî veya arz gibi süflîdir. İnsanı bu şekilde yükselten veya alçaltan, nuranî veya zulmanî yapan, fiillerine temel teşkil eden ilhamlardır. Çünkü insan nefsi, hem hayırlı ilhamlara, hem de şerli ilhamlara bir alıcı durumundadır. Allah’ın ve meleğin ilhamına muhatab olduğu gibi, şeytanî bir ilham olan vesveselere de muhatab olmaktadır. Allah’ın nefse fücur ve takvayı ilham etmesi ise, hayır ve şerri ona bildirmesi anlamındadır.
İlham da vahiy gibi sübjektif bir yapı arzeder. İlhamın keyfiyeti, tatmayanlarca bilinmez. Fakat onun bu bilinmezliği, kendisi hakkında fikir yürütmemize engel değildir. Bu nedenle, ilhamın keyfiyetiyle ilgili bazı görüş ve tecrübeleri kaydetmekte fayda görüyoruz:
“İlham, vicdanda ani bir surette belirir. Nereden geldiği his ve idrâk olunmaz. Açlık, susuzluk, üzüntü ve sevinç duyguları vicdanda nasıl duyuluyorsa, ilham da aynı şekilde duyulur.” (Gölcük, s. 291)
Böyle ani gelen bir ilham, beklenmedik ruhî, coşkun bir istila gibidir. Bundan dolayı da, kalbî hassasiyet ve aklî titizlik daima onu almaya hazır olmalıdır. Yoksa “Nurlar senin üzerine gelirler ve kalbini kainat içindeki eserlerin suretleriyle dopdolu görünce geldiği gibi giderler. Kalbini ağyarın suretlerinden boşalt ki, maarif ve esrar ile doldurasın.” (İskenderanî, s. 130)
İşârî tefsîr ekolünün mümtaz simalarından Bursevî kendi ilham tecrübelerinden bahsederken şöyle der: “Nefsimizde tattık ki, ilham ve hitab bazen Arapça lafızla, bazen de Farsça veya Türkçe olarak geliyordu.” (Bursevî, IV, 193)
Menar tefsirinde ise, “Kişi, firaset, ilham gibi gizli ruhî idrak vasıtalarıyla bir bilgiye ulaşabilir. Bu, çoğu kere ruha bazı levhaların açılması şeklinde olur. Bunun kesinliği, ancak vukûundan sonra anlaşılır. Böyle bir ilham, bazı keskin gözlü kimselerin başkalarının görmediği çok uzak mesafeyi görmeleri gibi bir haldir” ifadeleriyle, ilhamın, çok özel bir bilgi türü olduğu vurgulanır. (Abduh, VII, 422-423)
Fakat gayb, derece derecedir. Gaybın en derin noktasını ne bir peygamber, ne de bir veli bilemez. Ezelî kaderin vukua çıkma, tezahür etme zamanı yakınlaştıkça, o hadise gayb hazinesinden yavaş yavaş ayrılıp, insanın kavrayış ufkuna, dünya semasına doğru gelir. Denizin ta dibindeki cisim görünmez. Ama dipten ayrılıp yüzeye doğru gelen cisim, yüzeye yaklaştıkça kuvvetli gözler tarafından görülür. İşte gaybın, derinliklerinden ayrılıp şehadet âlemine doğru yaklaşan olayları da, basiret gözü açık olan bazı keşif erbabı görebilir.
Allah’ın veli kulları ilhama mazhar oldukları gibi, hassas ruhlu sanatkârlar, şairler, kendi sahasında fani olmuş ilim adamları da ilhama mazhar olmaktadırlar. Bunlar, hayatın günlük akışı içinde başkalarının göremediğini görürler, sezemediğini sezerler, hissedemediğini hissederler. Bir başka ifadeyle, bilginin bambaşka bir boyutunda yer alan kimi sezgiler ve dimağlar, bize göre verimsiz gibi gelen bir zeminden diriltici sular, ilâhî temaslar elde edebilirler.
Hatta, belli bir meseleyi, uzun bir müddet çok uğraşmamıza rağmen çözemezken, bir gün aniden onun çözümünü içimizde buluruz. Bütün bilgi basamaklarını atlayarak bizi ani bir şekilde sonuca ulaştıran bu kabiliyetimiz hadsden (sezgiden) başka bir şey değildir.
Her insanda bilkuvve mevcut olan böyle bir sezgi, şair ve sanatkârlarda, ilim adamlarında çok daha hassastır. Bugün beşeriyetin istifade ettiği ilim ve teknoloji ürünleri, çoğu kere böyle sezgilerin neticesidir. Bunları, sadece zekânın eseri görmek yanlış olacaktır. Dâhi insanlar, kendilerinde bulunan gözlem ve anlama gücünden başka, sezgileri ve yaratıcı muhayyileleri ile başkaları için gizli olanı sezer, görünüşte ayrı olan olaylar arasındaki ilişkileri anlar, gizli bir hazinenin varlığını tahmin ederler.
“Mülhem keşşaflar” diyebileceğimiz bu kişiler, kendi sahalarında âdeta fâni olmuşlardır. Bütün dünyalarında araştırdıkları mesele vardır. Her şeye o zaviyeden bakarlar. Bir müzisyenin dünyası notalardan meydana gelmiştir. Bir ressamın dünyası, renkler ve şekiller dünyasıdır. Mesleğinde fâni olmuş bir kimyacının nazarında âlem büyük bir laboratuardır. Bir şairin dünyası, kelimelerin armonisinden örülüdür. Bunlar ve benzerleri, kendi branşlarının gemisinde, sisle örtülü sırlar okyanusunda ilerlerken, zaman zaman ilerdeki kayaları hayal meyal görür gibi olurlar. Ardından tekrar bir sis etrafı kaplar. Bazen de bir rüzgâr eser, bütün sis bulutlarını dağıtır. Önlerindeki kayaları ve ilerdeki kıyıları onlara açık ve net olarak gösterir. Böylece kayalardan aşarlar, kıyılardan geçerler. Gerçeğin yeni ufuklarına doğru kürek sallarlar.
Şöyle veya böyle, kendisine bu tarz ilham gelen birisi şiirde yeni bir ufka açıldığı gibi, kendini sanatına adamış mülhem sanatkârlar, kendini ilmî keşiflere adamış mülhem keşşaflar da bir gün kendilerini yepyeni bir iklimde bulabilmektedirler.
Kevnî sırlara dalmak isteyenlere kâinat sırları açıldığı gibi, ilâhî sırlara ermek isteyenlere de, marifet nurları saçılacaktır.
İLHAM NE DERECE BAĞLAYICIDIR?..SORULARLA SLAMIYET.COM
İlhama mazhariyetle elde edilen bilgi, çoğu kere o şahsı ilgilendiren cüzî şeyler içindir. Yani, ya sıkıntılı halinde gelen bir teselli veya içinden çıkamadığı bir müşkilin halli veya kendisi ve çevresiyle ilgili geleceğe yönelik bir müjde şeklindedir.
Bu tarz bir ilhamın değeriyle ilgili olarak ekseriyetin görüşü, ilhamın başkasını bağlayıcı bir bilgi türü olmadığıdır. Taftezanî “Akaid” metninde geçen “İlham, ehl-i hak nezdinde bir şeyin sıhhatini bilme yollarından değildir” cümlesini şöyle açıklar:
“Müellif bununla “İlham, bütün insanların kendisiyle ilim elde ettiği ve başkasını bağlayıcı bir sebep değildir” manasını murad etmiştir. Yoksa şüphesiz ilham yoluyla her hâl ü karda bir ilim elde edilmektedir.” (Taftezanî, s.13-14)
Diğer bir ifadeyle, “kelâmcılar, ilhamın vukuunu değil, bu yolla elde edilecek bilginin, başkası için delil olacağını kabul etmezler.” (Çelebi, s. 249)
Meselâ birisi “kalbime ilham edildi ki, şu tarihte şu olay olacak” dese, onun bu ilhamı başkasını bağlayıcı bir hüküm taşımaz. Bu ilhamının hükmü zamana bırakılır. Zaman onu ya tasdik eder veya yanlış gördüğünü ortaya koyar.
Kalbine ilham gelen kişi, bunun ilâhî menşeli olduğunu hissederse, kendisi onunla amel eder. Nitekim Hz. Musa’nın annesi kalbine gelen ilhama göre hareket etmiş, küçük Musa’yı sandık içinde Nil’in sularına bırakmıştır.
Bu noktada şunu da belirtmek isteriz ki: İnsanın kalbi sadece Rahmanî ilhamlara yönelik bir alıcı durumunda olmayıp, şeytandan da ilham almaya kabiliyetlidir. Bundan dolayı, ilhama mazhar olan kişi, eğer dinin hükümlerini iyi bilmiyorsa, şeytanların oyuncağı olabilir. Kalbine gelen şeytanî ilhamı, Rabbanî zannedip hem sapar, hem de saptırır.
Anlatılır ki, Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’a biri “Yalancı peygamber Muhtaru’s- Sakafî kendisine vahiy geldiğini iddia ediyor” deyince İbn-i Ömer “Doğru söylemiş” der ve şu âyeti okur:
“Şüphesiz şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmelerini vahyederler” (En’am, 121) Yani, vesvese yoluyla ilham ederler. Ehl-i imanla mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. (İbnu Kesir, II, 170)
Demek ki, bilhassa şeytan fikirli insanlar, şeytanî ilhamlara maruz kalırlar. Şeytan, ehl-i imana vesvese verip günahlara sevketmek istediği gibi, ehl-i küfre de mesajlar gönderir, ehl-i imanla uğraşmalarını sağlar.
“İmansızlıkla şeytanet arasında bir cazibe vardır. Korusuz bahçeye haşerat musallat olduğu gibi,
“Görmedin mi biz, kâfirlerin üzerine kendilerini iyice (azgınlığa) sevkeden şeytanları gönderdik” (Meryem, 83) medlulünce, imansız kalplere de şeytanlar musallat olur. İmansızlar şeytaneti sever. Şeytanî hasletlere, hareketlere meftun olurlar. Hayırsız, hayırsızla düşer kalkar. Eşkiyanın reisi, en büyük şaki olur. Bunun gibi, imansızların bütün temayülleri şeytanette olduğundan, önlerine şeytanlar düşer, başlarına şeytanlar geçer” (Yazır, III, 2148)
Günümüzde, memleket çapında ve dünya çapında ehl-i imanla uğraşanları gördükçe, üstteki âyetin manasını daha iyi anlayabiliyoruz.
VAHİY – İLHAM FARKI
Vahiyle ilham arasındaki farkları bilmek, ilhamın değerini ve keyfiyetini anlamamıza yardım edecektir. Şöyle ki:
1- İlham, mutasavvıflarca ve bazı kişilerce bir delil sayılabilir. Ancak o, çoğunluğu bağlayan bir hüccet değildir.
2- Vahyin kaynağı kesin olarak ilâhî olmakla birlikte, ilhamın kaynağı her zaman ilâhî olmayabilir. Onun için, vahiy katî olup, ilham zannîdir. Çünkü, vahiy melek vasıtasıyla gelir. Melekte hata ihtimali yoktur. Fakat kalbin akıl ve nefisle alakası olduğundan, bunlardan etkilenir. Bundan dolayı, o meyanda yanılmalar olabilir.
3- Vahiyde mündemic olan risalet, bütün beşeriyete aittir. Halbuki ilham, yalnızca buna mazhar olan şahsa mahsustur. Vahiy, bütün âlemi aydınlatan güneş gibidir. İlham ise, sadece ilhama mazhar kişiyi aydınlatan bir lamba gibidir.
4- Vahye mazhar olan peygamber, aldığı vahyi insanlara tebliğle mükellefdir. Hâlbuki bir veli, kalbine gelen ilhamı tebliğe memur değildir. Hatta çoğu kere gizlemesi daha efdal olmaktadır.
5- Vahiy gölgesizdir, safidir, peygamberlere hasdır. İlham ise, gölgelidir. Renkler karışır. İnsandan başka, melekler ve hayvanların da mazhar olduğu bir keyfiyettir.
HZ. MUSA’NIN ANNESİ
Kur’an-ı Kerim, Hz. Musa’nın annesine gelen ilâhî ilhamdan bahseder. Şöyle ki:
Hz. Musa dünyaya geldiği sıralarda Mısır’a hükmeden Firavun, Benî İsrail’in erkek çocuklarını öldürtmektedir. Oğlunun da öldürülmesinden endişe eden Hz. Musa’nın annesine şu ilâhî teselli gelir:
“Çocuğunu emzir, Onun başına bir şey gelmesinden korktuğunda onu (sandık içinde) denize bırak. Korkma ve üzülme! Biz onu tekrar sana kavuşturacağız ve onu peygamberlerden yapacağız.” (Kasas, 7)
Hz. Musa’nın annesine gelen bu ilham, onu teselli edici ve yönlendirici bir keyfiyet arzetmektedir. Aynı zamanda ileriye yönelik iki müjdeyi taşımaktadır. Bu iki müjde, Musa’nın annesine geri döndürülmesi ve küçük Musa’nın, ilerde bir peygamber olacağıdır. Musa’nın annesine ilhamın nasıl ve ne şekilde geldiği meçhulümüz olmakla beraber, bunun rüyada bildirilmesi, ya da Hz. Meryem’de olduğu gibi, melek gönderilmesi şeklinde olabilir.
Bu şekilde bir ilhama mazhariyeti, sadece Musa’nın annesine has bir olay olarak görmek hatadır. Benzeri durumlarda böylesi ilhama mazhar pek çok kişi vardır. Bu ilhamlar, Musa’nın annesi örneğinde olduğu gibi, “teselli edici, yönlendirici ve gelecekten haber verici” özellikler taşımaktadır.
Pek çok kimselerin Üstad Bediüzzaman’a yerli yersiz hücum ettiklerini uzun zamandan beri görüp duyuyoruz.
Hücumda bulunanların bir kısmı garazkâr oldukları kadar, insaf ve edep sınırlarını da aşıyorlar. Üstelik bunların risaleleri doğru dürüst okumadıkları, bazen okusalar bile Üstad’ın kastettiği manayı değil de, anlamak istedikleri manayı anladıkları görülüyor. İsmet Özel’in “İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır” dediği gibi, bu tip sağırlara sözümüzü duyuramayacağımızı peşinen kabul ediyoruz ve lüzumsuz da görüyoruz. Bazen “sükut”ta bir cevaptır.
Fakat insaflı olmakla beraber, bizim gibi düşünmeyen hakperestlere delillerimizi sunmak mecburiyetinde olduğumuzu da kabul ediyoruz.
Bu hücum ve tenkitlerden biri Üstad’ın “bana ihtar edildi ki” “bana yazdırıldı” sözüyle ilgili. Bu ifadelerden yola çıkan bazıları, Üstad için “peygamberlik iddia ediyor” “kendisine vahiy geldiğini söylüyor” şeklinde cahil, kaba ve çirkin saldırılarda bulunuyorlar.
Risaleleri ve Üstad’ı tenkid etmek isteyenler, her şeyden önce risaleleri önyargıyla değil insafla okumalıdırlar. Okurken de kendi kafalarındaki ithamlar için, mesnet aramaktan ziyade müellifin kastettiği manayı anlamaya çalışmaları gerekir.
Üstad’ın şu sözüne kulak verelim:
Şunu iyi bil ki; ben hayatta olduğum müddetçe Mevlana Celaleddin Rumi’nin dediği gibi derim: “Ben hayatta olduğum müddetçe Kur’ân’ın kulu, kölesiyim, seçilmiş Muhammed as’ın yolunun tozu, toprağıyım”. Çünkü ben Kur’ân’ı bütün feyizlerin kaynağı olarak görüyorum. Eserlerimde hakikatlerin güzelliklerinden ne varsa, ancak Kur’ân’ın feyzindendir. (Arabî Mesnevi-i Nuriye, s. 116)
Risalelerde “kalbime ihtar edildi ki” “bana yazdırıldı” tarzında ifadelerin varlığı bir gerçek. Fakat Üstad bununla ne kendine vahiy geldiğini, ne de peygamber olduğunu ima ediyor.
Bizzat kendisi bu hususta şöyle der “:Risalet-in-Nur vahiy değil ve olamaz. Ancak ilham ve istihractır” (Sikke-i tasdik: s.70, 75) “Birden hatıra geldi ki: Bu üç farkın sırrı ise Risalet-ün-Nur'un mertebesi üçüncüde olmasıdır. Yani vahiy değil ve olamaz. Hem umumiyetle dahi ilham değil, belki ekseriyetle Kur'ân'ın feyziyle ve medediyle kalbe gelen sünühat ve istihracat-ı Kur'âniyedir.” (Sikke-i Tasdik, s.81, Osmanlıca nüsha, Nesil yayınları, c.1. s.843)
Şimdiye kadar pek çok İslam büyüğü ilhamdan ve kendilerine ilham geldiğinden bahsetmiştir. Bu ilk defa Üstad’ın söylediği bir şey değildir. Şimdiye kadar kendilerine ilham geldiğini söyleyen velilere kimse “Bu adam peygamberlik iddia ediyor” demediğine göre Üstad’a da “peygamberlik iddia ediyor” denemez. (Üstad’ın vefatı üzerinden 50 yıl geçtiği halde, hiçbir nur talebesinin gizli veya açıktan onun peygamber olduğunu iddia etmemesi de bunu gösterir. Onu peygamber ilan edenler genelde onun düşmanlarıdır.)
İlhamın hakikatına dair Kur’ân’da pek çok ayet var. Bunları sırayla ele alalım:
1. Allah’ın her insana ilhamı vardır.
Nefse ve onu (insan şeklinde) düzenleyene, Sonra da ona günahını ve takvasını (itaat etmesi gerekeni) ilham edene yemin ederim ki, Nefsini (günahlardan) temizleyen felaha ermiştir. Onu (günahlarla) gömen ise, hüsrana uğramıştır. Şems suresi: 7-10
Hatta ilham yalnızca insanlara değil hayvanlara da gelir: “Rabbin bal arısına şöyle ilham etti: Dağlardan, ağaçlardan ve (insanların) kurdukları çardaklardan evler edin.” Nahl, 68
2. Allah makbul kulları olan seçkin evliyasına hususi ilhamlarda bulunur:
“Havârîlere de "Bana ve peygamberime iman edin" diye ilham etmiştim. Onlar "İman ettik, şâhit ol ki, biz müslümanlarız" demişlerdi.” (Maide: 111)
Ayette (evhaytü) ibaresi, (Vahyettim) manasına gelir. İmam Nesefi tefsirinde bunu (elhemtü) yani “ilham ettim” manasında olduğunu söyler. İsa as’ın havarilerine ilhamda bulunan Allah’ın ümmetler içerisinde en hayırlı ümmet olan Ümmet-i Muhammed’in seçkinlerine de ilham etmesine şaşmamalı.
Kur’ân’da iki peygamber annesine Allah’ın ilham ettiği zikredilir.
“Musa’nın annesine “Çocuğu emzir; başına bir şey gelmesinden korktuğun zaman onu denize (Nil’e) bırak; korkma ve üzülme. Çünkü muhakkak biz onu sana geri vereceğiz ve onu peygamberlerden yapacağız” diye ilham ettik. (Kasas:7) (AYRICA BKZ. TAHA.38)
(Meryem) “Rabbim! Bana bir insan dokunmadığı halde nasıl bir çocuğum olur?” dedi. (Rabbi de) “Böyledir, Allah dilediğini yaratır. Bir işi yapmak istediğinde, ona sadece “Ol” der, o da oluverir” dedi. (Ali İmran.47)
3. Peygamberimiz (asv)’da Allahın bazı kullarına ilhamda bulunduğunu haber vermiştir:
قد كان يكون في الأمم قبلكم محدثون فإن يكن في أمتي منهم أحد فإن عمر بن الخطاب منهم
قال بن وهب تفسير محدثون ملهمون
“Sizden önceki ümmetlerde kendilerine (Allah tarafından ) söz söylenen (ilham edilen) kimseler vardı. Eğer ümmetimden de biri varsa o mutlaka Ömerdir”
لقد كان فيمن كان قبلكم من بني إسرائيل رجال يكلمون من غير أن يكونوا أنبياء فإن يكن من أمتي منهم أحد فعمر
“Sizden önce İsrail oğulları içinde bazı kimseler vardı ki, peygamber olmadıkları halde kendilerine (Allah tarafından) söz söylenir, konuşulurdu. Onlardan ümmetimden biri varsa o muhakkak Ömerdir.”
Kamil Miras hadisin şerhinde şu açıklamalarda bulunur:
Hadisin son fıkrasındaki (bulunursa) şartı, şek için değildir. Bilakis bu fıkranın mazmununu te’kid içindir. Çünkü İslam ümmeti, öbür ümmetlerin efdali olduğundan, öbürlerinde bulunan ilham ile müeyyed kimselerin İslam ümmetinde de bulunması muhakkaktır. Bu cihetle şartın tekide delalet ettiğine kavis içindeki kayıt ile işaret ettik.
Bu hadiste peygamber olmadıkları halde kendilerine Allah tarafından haber ilham olunduğu bildirilen zevata Muhaddesun deniliyor. (..) İbni Abbas Hac suresinin 52. ayetine bu muhaddes lafzını ziyade ederek و ما ارسلنا من قبلك من رسول ولا نبي ولا محدث suretinde okumuştur. İbni Abbas bu hususta mevzuumuz olan hadise istinad etmiş olsa gerek. Şu halde muhaddes nubüvvetin dununda bir vahiy ve ilham mertebesi demek oluyor. Ve bu yüksek paye hazreti Ömere tevcih buyurularak taltif ediliyor. ( Tecrid-i Sarih Terceme ve Şerhi. C.9. s.352. DIB YY)
4. ilhamla vahiy arasında ne fark var?
Vahiy peygamberlere gelir ve hususidir. İlham ise hayvanlardan meleklere varıncaya kadar herkese şumülü vardır.
Üstad Bediüzzaman ilhamla vahiy arasındaki farkı şöyle izah eder:
Sadık ilhamlar, gerçi bir cihette vahye benzerler ve bir nevi mükâleme-i Rabbaniyedir, fakat (iki fark) var:
(Birincisi): İlhamdan çok yüksek olan vahyin ekserisi melaike vasıtasıyla ve ilhamın ekserisi vasıtasız olmasıdır. Meselâ: Nasılki bir padişahın iki suretle konuşması ve emirleri var. Birisi: Haşmet-i saltanat ve hâkimiyet-i umumiye haysiyetiyle bir yaverini bir valiye gönderir. O hâkimiyetin ihtişamını ve emrin ehemmiyetini göstermek için bazen vasıta ile beraber bir içtima yapar. Sonra ferman tebliğ edilir. İkincisi: Sultanlık ünvanı ile ve padişahlık umumî ismiyle değil, belki kendi şahsıyla hususî bir münasebeti ve cüz'î bir muamelesi bulunan has bir hizmetçisi ile veya bir âmi raiyetiyle ve hususî telefonuyla hususî konuşmasıdır. Öyle de Padişah-ı Ezelî'nin umum âlemlerin Rabbi ismiyle ve kâinat hâlıkı ünvanıyla vahiy ile ve vahyin hizmetini gören şümullü ilhamlar ile mükâlemesi olduğu gibi, her bir ferdin ve her bir zîhayatın Rabbi ve Hâlıkı olmak haysiyetiyle hususî bir surette fakat perde arkasında onların kabiliyetine göre bir tarz-ı mükâlemesi var.
(İkinci fark): Vahiy gölgesizdir, safidir, havassa hastır. İlham ise gölgelidir, renkler karışır, umumîdir. Melaike ilhamları ve insan ilhamları ve hayvanat ilhamları gibi çeşit çeşit hem pekçok enva'larıyla denizlerin katreleri kadar kelimat-ı Rabbaniyenin teksirine medar bir zemin teşkil ediyor. Ve ( لو كان البحر مدادا لكلمات ربي لنفد البحر قبل أن تنفد كلمات ربي ) âyetinin bir vechini tefsir ediyor. (Ayetel kübradan)
5.İlham dinde hüccetmidir?
Mücerret ilham dinde hüccet değildir. (Taftazani. Şerhül Akaid Tercümesi: s.121. Dergâh yayınları). Çünkü mücerret ilham suiistimal edilebileceği gibi, şeytanlarında insanı kandırması mümkündür.
Dinde, delil ve hüccet esastır. Delilde ya nakli (Kur’ân ve sünnet) ya da akli olur.
Kur’ân’a, sünnete ve akla uygun dinin esaslarına ters düşmeyip, bilakis dini mevzuları takviye eden ilhamlar hüccet olurlar. Hüccet oluşları mücerret ilham oluşlarından değil hakikat oluşlarındandır.
Risale-i nurlara verilen kıymet hem akli delillerle teyit edilmiş olması, hem de ilham olmasından kaynaklanmaktadır. Yalnız mücerret ilham oluşundan değil.
VEHBİ İLİM
Allah vahiy vasıtasıyla peygamberlerine ilim öğrettiği gibi, ilham vasıtasıyla da makbul kullarına bazı sırları, ilmi konuları öğretir. Buna en büyük delil, Kur’an’da bahsi geçen Hızır as’dır.
“Derken ikisi, indimizden kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan birini (Hızır’ı) buldular.” (Kehf. 65)
Hızır as’a Allah tarafından bir ilim (ilmi ledün) verildiği açıkça beyan edilir. Hızır veli midir nebi midir? Bu hususta âlimler ihtilaf etmişlerdir. (bkz. Hülasatül Beyan. c.8.s.3163). Fakat ekseriyetin kabul ettiği görüş Hızır’ın nebi değil veli olmasıdır. (Fahreddin Razi meşhur tefsirinde Hızır’a “nebi” diyenlerin delillerini çürütür. Tefsiri Kebir tercümesi: c.15. s220-221)
Hızır’ın bir veli olduğunu kabul ettiğimiz takdirde, şu soruya nasıl cevap veririz:
Kur’an’ın “İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet” övgüsüne mazhar olan Ümmet-i Muhammed’den de Hızır’a benzer şahsiyetlerin çıkması mümkün müdür? Mümkün değildir denilirse bu iddianın gerekçesi nedir?
Aynı özellik Kehf suresinde bahsi geçen Zülkarneyn as için de geçerlidir.
“Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu balçıklı bir suda batıyor (gibi) gördü ve orada bir kavme rastladı. Kendisine: “Ey Zülkarneyn! Onlara azap da edebilirsin, iyi de davranabilirsin” dedik.” Kehf: 86
Zülkarneyn’in de peygamber olduğu ihtilaflıdır. Veli olduğunu kabul edersek ayette “dedik” ifadesi Allah’ın ona ilham ettiğini gösterir. Aynı zamanda yaptığı harikulade işlerinde ancak Allah’ın ona öğretmesiyle olduğu tahakkuk eder.
Bazı ayetler Allah’ın makbul kullarına bahşettiği özelliklerden bahseder:
Ey iman edenler! Eğer Allah'tan korkarsanız, size furkan (hak ile bâtılı ayıracak bir anlayış) verir, kötülüklerinizi örter ve size mağfiret eder. Allah büyük ihsân sahibidir. Enfal, 29
Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve Resûlüne iman edin ki, O size rahmetinden iki kat nasip versin ve sizin için ışığında yürüyeceğiniz bir nur yaratsın ve size mağfiret etsin. Allah gafûrdur (mağfiret eder), rahîmdir (merhamet eder). Hadid, 28
(Yusuf’un) gücü kemâle erince, biz ona hikmet ve ilim verdik. İşte muhsinleri (iyilik edenleri) de biz böyle mükâfatlandırırız. Yusuf suresi, 22
Musa’nın gücü kemâle erip olgunlaşınca, biz ona hikmet ve ilim verdik. İşte muhsinleri (iyilik edenleri) de böyle mükâfatlandırırız. Kasas, 14
Son iki ayete dikkat edilirse Allah, Yusuf ve Musa as’lara ilim ve hikmet verdiği gibi muhsinlere de ilim ve hikmet vereceğini vaad etmektedir. Meşhur “Cibril hadisi”nde ihsan “Allah’ı görür gibi ibadet etmek” olarak tarif edildiğine göre “Muhsin” de Allah’ı görür gibi ibadet eden kimsedir. İşte bu ayetlerin işaretine göre, Allah’ı görüyor gibi ibadet edenlere Allah ilim öğretir. Bu ilme de “ledün” ismi verilir.
***
İmam Gazali ledün ilmini inkar edenlere karşı (Er-Risaletül-Ledünniye) isimli bir risale telif ederek bu ilmi ispat etme cihetine gitmiştir. (Bkz: İmam Gazali, Arifler Yolu, Elifbe yy, 1981)
İmam Gazali kitabının baş taraflarında “Ledün ilmi”ni inkar eden şahıs hakkında şöyle der:
İlmi sadece Fıkıh, Kelam … dan ibaret sanan bu şahıs zannederim ilimlerin kısımlarını, tafsilatını, derecelerini, hakikatlerini, zahirlerini ve batınlarını bilmiyor. Çünkü onun tasnifi avam tabakasına has bir açıklamadır. Zaten öyledir, kişi bilmediğini inkar eder. Gaybi-Ledün ilmini inkar eden bu şahıs, anlaşılıyor ki, hakikat şarabını tatmamış, gaybi-ledün ilmine muttali olmamış. Öyleyse bu ilmin varlığını nasıl ikrar edebilsin ki? (s.101)
“İnsanların sahip olabilecekleri ilim iki yoldan hasıl olur. Bunlardan biri kişinin çalışarak kendisinin öğrenmesidir. Diğeri de Rabbani öğrenme, yani Allah’ın doğrudan doğruya o kişiye öğretmesidir.” (s.131)
Rabbani yolla ilim öğrenmek vahiy ve ilham olmak üzere iki suretle olur. İmam Gazali vahyin peygamberlere has oluşundan bahseder ve ikinci yol hakkında da şöyle der:
“Rabbani yollarla ilmin hasıl oluşunun ikinci şıkkı ilham yoluyla olur. İlham külli nefsin, insana has cüz’i nefsi uyarmasından ibarettir. Bu uyarma cüz’i nefsin safiliği, uyarmayı kabülü ve uyarılmağa olan isti’dadı derecesindedir. İnsanın cüz’i nefsi, ne derece saf ve gayrı ahlaki duygulardan temizlenmiş ise, külli nefsin uyarmalarını duymağa ve onları kabüle o derece istidadlı demektir.” (s.140)
“Ledünni ilmin husulünde nefs ile Allah arasında bir vasıta yoktur. O gayb kandilinden gelen bir ışık gibidir. Bu ışık ancak saf, yani ahlakı rezileden ve kötü duygulardan temizlenmiş, latif ve ilham ziyasını kabul edebilecek kalplere doğar, orada parıldar.” (140)
Vahiy peygamberlerin zinetidir, onlara mahsustur. İlhamda ermişlerin zinetidir, o da onlara mahsustur. (141)
Şeref, olgunluk, kavilik bakımından peygamber çok daha yüksektir. Aynı zamanda Allaha çok daha yakındır. Birbirlerine nisbetle ilham ile vahiy de böyledir. Mertebe bakımından ilham, vahiyden daha aşağı ve daha zayıftır..(agy)
“Allah hikmeti dilediğine verir. Kime de hikmet verilmişse ona pek çok hayır verilmiş demektir” (Bakara:269)
Hikmet verilen kişiye çok hayırlar verilmiş olması şunun içindir: Ledünni ilim mertebesine vasıl olanlar uzun müddet tahsilden, talim, terbiye meşakkatinden müstağni olurlar. Öğrenmek için az zaman harcarlar. Az öğrenirler fakat çok öğretirler. İlim için çok az zahmet çekerler, fakat hakikatlara ulaşırlar, uzun müddet rahatta kalırlar. (s.145)
Ledünni İlmin hakikatı husulünün sebebleri:
İlham nurunun sirayet edip yayılmasından ibaret olan ledünni ilim ancak bir tesviyeden nefsin asli yaradılışına dönüp kemale ermesinden sonra olur. (…)
Bu dönüş üç suretle olur:
Bütün ilimleri tahsil edip, çoğundan büyük bir zevk almakla.
Hakiki bir riyazet ve doğru murakabe ile. Zira şüphesiz Resul as bu hakikate işaret ederek şöyle buyurdu: “Kim bildiği ile amel ederse Allah ona bilmediğini de öğretir”[1]
“Kim Allah için kırk gün ihlaslı olursa, hikmet pınarları kalbinden diline doğru akar.”[2]
Tefekkür ile. Zira nefs ilmi öğrenip riyazet yaptığı ve sonrada tefekkür etme şartlarına riayet ederek bildikleri üzerinde düşündüğü zaman, onun zihnine gayb kapıları açılır. Tıpkı harcama şartlarına riayet ederek harcayan ve iş yapan bir tüccara kar kapılarının açılması gibi. Nasıl ki kar etme şartlarına riayet etmeden iş yapan bir iş adamı kar edemezse aynı şekilde düşünme şartlarına uymadan düşünen bir mütefekkir de hüsran çukurlarına düşmekten kurtulamaz.
Bir mütefekkir, doğru düşünme yollarına girdiği zaman akıllı kişilerden olur. kalbinde gayb aleminden bir pencere açılır. Neticede alim, kamil, akıllı, ilhama nail olan birisi haline gelir. Nitekim resulu ekrem (asv) şöyle buyurur: “Bir saatlik tefekkür, atmış senelik ibadetten hayırlıdır”. (s.153-154)
İmam risaleyi bitirirkende son söz olarak şunları söyler.
Bu eseri bitiriyoruz. Zira anlayanlar için bu hususta buraya kadar yazdıklarımız kafidir. Bir kimse ki, Allah ona nur vermemiştir, onun için bir nur yoktur.
[1] Keşfül Hafa. c.2. s.265.. hn.2542. Ebu Nuaym’den naklen
Son zamanlarda, Bediüzzaman’a ve Nur talebelerine karşı madunluk hissi taşıyan bazı ilahiyatçılar, televizyon ekranlarına çıkıp, “F. Gülen Nur talebesidir; onu bu camiadan soyutlayamazsınız”, “F. Gulen’in yetiştiği bataklık Said Nursi’nin açtığı Nurculuk bataklığıdır. Önce onu kurutmalısınız” yollu açıklamalar yapıyorlar.
Öncelikle F. Gülen’in Bediüzzaman’la hiçbir alakasının bulunmadığını, F. Gülen sadece zemin bulmak için Bediüzzaman’ı kullandığını söylememiz lazımdır. Bu konuya tekrar döneceğiz. Fakat bu insafsız hocalara göre Bediüzzaman’ın açtığı yol bir bataklıktır. Nur talebeleri de bu bataklıkta türeyen ve öldürülmeleri gereken sivrisineklerdir. Öyle mi? Bu nasıl bir hayasızlıktır Allah aşkına? Bu ne biçim vicdansızlıktır?
Oysa eserleri 45 dile çevrilmiş bulunan Bediüzzaman sadece ve sadece Kur’an’dan ders almış ve sırat-ı müstakimde yol almış bir İslam âlimidir. Bu konuda İslam dünyasındaki alimler arasında bir konsensüs de hasıl olmuştur. Fakat, eserlerini okuyarak tenkit etme cesaretinde bulanamayan bu zevat, bir taşla iki kuşu vurmak ister gibi, F. Gülen üzerinden Bediüzzaman’ı ve Nurculuk hareketini tenkit ve tahkir etmek istiyorlar.
Şunu hemen belirtmeliyim ki, televizyonlarda konuşan İlahiyat hocalarının ekserisi nurculuk hareketinden ve Risale-i Nur’dan haberdar değillerdir. Başka bir deyimle, nurculuk ilahiyatçılar tarafından bilinen bir hareket değildir. İlahiyat hocaları Risale-i Nurları okumamışlar ki, nurculuğun ne olduğunu bilsinler. Bu itibarla yaptıkları tenkitler sadece bir-iki açıdandır ve tamamen sathidir. Peki, acaba neden ilahiyat hocaları genellikle Risale-i Nurları ve nurculuk hareketini sadece yüzeysel tanıyorlar?
Bu sorunun cevabını Bediüzzaman’ın mektuplarından da anlıyoruz. Bediüzzaman bir gün Risale-i Nurları tashih ederken, hastalık ve yalnızlık sebebiyle kardeşi Abdülmecit ve onun gibi hem hatları hem de Arapçaları güzel olan hocalara, “Ey İnsafsızlar! Benim hattım güzel değildir. Sizin Arapçanız ve hattınız güzel olduğu halde neden bana yardım etmiyorsunuz?” diye hiddetlendiğini söyler. Sonra üç sebepten dolayı hiddetinden vazgeçer. Birisi havf damarıdır. Çünkü Bediüzzaman’la temasa geçenler gözaltına alınıp soruşturuyorlardı. Diğeri derd-i maişettir. Bediüzzaman’ın yanına gelenler hapse atılırlar diye çoluk-çocuklarının rızkından endişe ediyorlardı. Üçüncü sebebi de de söylemek istemediğini ifade ediyor. Bu üçüncü sebebin de “İlmî enaniyet” olduğunu, başka mektuplarından anlıyoruz. Bediüzzaman birçok yerde hocalarda bir nevi ilmî enaniyet bulunduğunu ifade eder.
Şimdi Hasan Onat ve Hayri Kırbaşoğlu gibi zatlar, hayatlarında Risale-i Nurlardan bir tek kitap bile okumadıkları halde kalkıp televizyonlarda Bediüzzaman ve Nurculuk hakkında ahkâm kesiyorlar. Oysa Risale-i Nurlarda, her iki hocanın sahasıyla ilgili çok miktarda malzeme vardır. Siz “Risale-i Nurlar” diye bir külliyatın varlığından haberdar olduğunuz halde bunu kütüphanenize almayacaksınız, hatta incelemek için kitap yerine bile koymayacaksınız, sonra F. Gülen diye birisi çıkacak, taban bulmak için Risale-i Nur’u ve Bediüzzaman’ı kullanacak, sizler de buna uzun yıllar seyirci kalacaksınız. Fakat güçlenip palazlandığı zaman ona biat edeceksiniz, daha sonra terörizme bulaşıp sahtekârlıkları ortaya çıkınca da, onun üzerinden Bediüzzaman’a vuracaksınız… Bu nasıl hocalık? Bu ne biçin bilimsel anlayış? Bu nasıl insaf?
Eğer “Hayır biz kimseye biat etmedik” diyecekseniz, neden üç sene önce F. Gülen hakkında konuşmuyordunuz? Hatta 17-25 Aralıktan sonra neden onun sahtekâr ve din üzerinden şarlatanlık yaptığını söylemediniz? Onun hakkında konuşamazdınız, çünkü F. Gülen güçlüydü ve bir şekilde sizleri de kuşatmıştı. Ama bugün, devlet onun terörist olduğunu kabul etmiş; siz de cesaretlenip onun aleyhinde konuşabiliyorsunuz. Fakat onu vesile yaparak, hiçbir zaman hakkında konuşmadığınız Bediüzzaman’a ve Risale-i Nur’a dil uzatıyorsunuz.
Hayri Kırbaşoğlu bir TV programında, “Gülen’in Bediüzzaman'la ilgisi yoktur” diyenlere sert çıkıyor ve: "F. Gulen’i Bediüzzaman’dan koparmak istiyorlar ama Bediüzzaman'ı anlamadan F. Gülen'i anlayamazsınız. Türkiye'de yeni hareketlerin hepsi mesihcidir, mehdicidir. Buna İhvanı Müslimin de dâhildir" diyor.
Ey Kırbaşoğlu! Sen hadis hocasısın. Senden ve senin gibi birkaç hocadan başka hiçbir Müslüman, Müslim gibi sahih bir hadiste yer alan Hz. İsa’nın nüzulü ve Mehdinin gelmesi ile ilgili hadisleri inkâr etmez. Buna İhvan-ı Müslimîn de dâhildir. Müslümanlar 1300 yıldır bu hadisleri tevil etmeye ve bir şekilde anlamaya çalışıyorlar. Hadisleri su-i İstimal edenler olmuştur diye hadisleri inkâr mı edeceksiniz? İnkâr etmek kolaydır ve sizler her zaman kolay olan yolu tercih ediyorsunuz.
Sizler pekala F. Gülen’in Bediüzzaman’la bir ilgisinin bulunmadığını çok iyi biliyorsunuz. Siz 30 yıldır Ankara İlahiyatta Hocasınız ve F. Gülen’i izliyorsunuz. F. Gülen, “Başörtüsü teferruattır” dedi; Bediüzzaman ise Tesettür Risalesi yüzünden 9 ay Denizli hapsinde yattı. Bunun neden söylemiyorsunuz?
F.Gülen, “Cebrail bir parti kursa onun da partisine girmem” diyerek imkânsız bir benzetme yaptığı halde, 1999 seçimlerinde müritlerinden, DSP’ye oy vermelerini istedi. Bediüzzaman ise, ezanı Türkçe’den Arapça’ya çevirdiği, İmam-hatipleri ve Kur’an Kurslarını serbest bıraktığı için Adnan Menderes’e “İslam Kahramanı” diyordu, oyunu da açıkça ona veriyordu.
Bediüzzaman asla ikiyüzlülük yapmadı. En zalim ve en muannid idarecilere karşı: “Kur’an’ın bir tek hakikatına bin ruhum olsa feda etmeye hazırım” diyordu ve dediği gibi davranıyordu. Bediüzzaman’ın hiç mi anlatılacak, örnek alınacak bir fazileti yoktur? Siz neden tedlis yaparak onun hiçbir faziletinden söz etmiyorsunuz?
F.Gülen’in yanında yıllarca talebelik yapan öğrencileri, onun sırlarını ve sahtekârlıklarını ifşa ettiler. Buna göre Gülen’in görüşlerinde, İslam’a ve Ehl-i Sünnet itikadına aykırı şeyler vardır. Acaba bugüne kadar Bediüzzaman’ın aleyhinde konuşan bir tek talebesi görülmüş müdür? Onun Kur’an’a ve Ehl-i Sünnete aykırı bir görüşünü tesbit eden bir İslam alimi ortaya çıkmış mıdır? Varsa, sizler onun İslam’a aykırı görülerini neden söylemiyorsunuz?
Şimdi bütün bu hakikatlere rağmen, düne kadar korkudan tenkit edemediğiniz, fakat perde yırtılınca tenkit etmek için cesaretlendiğiniz F. Gülen üzerinden Bediüzzaman’ı insafsızca tenkit ediyorsunuz. Elbette ki, Bediüzzaman’ı da tenkit edebilirsiniz; fakat onu tenkit etmeden önce bir tek risalesini bile alıp okudunuz mu? Kaldı ki, daha önce ya Nur talebelerinden veya devletten korkarak hiç ağzınıza almadığınız ve tenkit etmediğiniz Bediüzzaman’ı, şimdi tenkit etmek ucuz kahramanlık değil midir?
Kapalı, örtük olan bir şeyi açık duruma getirmek. Tasavvufta akıl ve duyularla ulaşılamayan bazı bilgileri kalb gözü ile görmeyi, sezgi aracılığı ile kavramayı dile getirir. Mükaşefe, müşahede ve ilham da aynı anlamı belirtir. Keşf yoluyla ulaşılan bilgiye marifet, irfan, ilm-i mükaşefe, ilm-i batın, ilm-i ledünni, ilm-i vehbi, mevhibe-i ilahiye, eltaf-ı rabbanıye gibi adlar verilir.
Mutasavvıflara göre en üstün dini bilgilere keşf yoluyla, eş deyişle ilham ve sezgi yoluyla ulaşılır. Akıl ve nakil insana vasıtalı olarak bilgi verdiği halde keşf insanı doğrudan bilgiyle yüz yüze getirir. Keşfi bilgiler akıl yürütmeye, kitap okumaya, metin ezberlemeye değil, amel ve ibadete dayanan, belli bir çile, mücahede sonucu ortaya çıkan tecrübî bilgilerdir. Bu nedenle söze (kal) değil, yaşamaya (hal) bağlıdır. Mutasavvıf uzun süren bir arınma çabası (riyazet) ile kalbini her türlü dünyevi kirlerden temizler, saflaştırır, parlak bir ayna durumuna getirir. Bundan sonra yavaş yavaş ilahi bilgilerle kalb arasındaki perdeler kalkar, ilahi tecelliler görülmeye, gayb alemine ilişkin kimi bilgiler kavranmaya başlanır. İnsan belli bir çaba harcamak, benliğini arındırmak zorunda olmakla birlikte keşf doğrudan doğruya Allah'ın bağışıdır. Bu nedenle mutasavvıfın öğretmeni Allah, bilgilenme yolu da keşftir.
Mutasavvıflar bu bilgi anlayışlarını Kur'an ve Sünnet'e dayandırmaya çalışırlar. Onlara göre "Biz ona ilm-i ledün öğrettik" (el-Kehf, 18/65), "Eğer takva üzere olursanız Allah size bir furkan (ve nur) verir" (el-Enfâl, 8/29), "Bizim için mücahede edenlere biz yolumuzu gösteririz" (el-Ankebût, 29/69), "Allah bir kimseyi hidayete erdirmek isterse kalbini İslam için Şerh eder, açar" (el-En'âm, 6/125) ve "İslâm için kalbi şerh edilen kimse Rabbinden bir nur üzere bulunmuş olur" (ez-Zümer, 39/22) gibi âyetlerle "Âllah'ım kalbime bir nur koy, gözüme bir nur ihsan et, kulağıma bir nur lutfet, sağıma bir nur bahşet, sol tarafıma bir nur ikram et, üst tarafıma bir nur ver, alt tarafıma bir nur koy, önümü nurlu kıl, bana bir nur ihsan et. " (Buhârî, Deavat, 9; Müslim, Müsafirin, 181, 189; Ebu Davud, Tetavvü, 36). ` Mü'minin ferasetinden korunun, çünkü o Allah'ın nuru ile bakmaktadır" (Tirmizi). "Peygamberlik müjdeleri olarak benden sonra salih ve sadık rüyadan başka bir şey kalmamıştır" (Buhârî vahiy 3, ta'bir, 1, Tefsir sûre 96, 1-3; Müslim Rüya, 3, 4, 6; Ebu Davud, Salat,148) benzeri hadisler keşfe, keşf yoluyla ulaşılan bilgiye ya da keşfe ulaşma yöntemine işaret eder.
Keşf Allah vergisi olmakla birlikte mutasavvıfın bu vergiye hazır duruma gelmesi gerekir. Bunun temel şartı da nefsini arındırma amacıyla yürütülen mücahededir. Mutasavvıflara göre mücahedenin üç derecesi vardır. Mücahedenin birinci derecesi Takva mücahedesi adını alır. Vera sahibi bir müslüman olma amacına yönelik bu mücahedenin esasını Allah'ın emir ve yasaklarına titiz biçimde uyma, şüpheli şeylerden kaçınma oluşturur. Mücahedenin ikinci derecesine İstikamet mücahedesi denir. İstikamet sahibi bir müslüman olmayı amaçlayan bu mücahedenin temel şartları Takva mücahedesini gerçekleştirmiş olmak ve daha fazlasını yapabilme güç ve yeteneğine sahip olmaktır. Mücahedenin üçüncü derecesini Keşf mücahedesi oluşturur. Keşfe ulaşma amacına yönelik bu mücahedenin temel şartları takva ve İstikamet mücahedelerini gerçekleştirmek, ehil bir mürşide bağlanarak onun denetiminde ağır riyazetler, mücahedeler yapmak, çile çıkarmaktır. Keşf mücahedesinin esasını da çile ile bedeni güçlerin işlemez hale getirilmesi, beşeri niteliklerin silinmesi, ölü durumuna gelinmesi yoluyla kalbi ve ruhu örten perdelerin açılması, âlemlerin ve ilimlerin sırlarına vakıf olunması oluşturur. Mücahede sonunda keşfe ulaşan mutasavvıf Allah, sıfatları, fiilleri ve evrenin sırları konusunda kesin bilgiye ulaşır, kerametler gösterme, varlıklar üzerinde tasarrufta bulunma gücüne sahip olur.
Keşfe dayalı bilginin kişinin nefsini arındırma, kalbini saflaştırma düzeyine bağlı olarak ortaya çıkan üç mertebesi vardır. İlk mertebe kalbin huzur halinde bulunması demek olan Muhadara mertebesidir. Muhadara, hicab mertebelerinin sonu, keşif mertebelerinin ilkidir. İkinci mertebe Mükaşefe adını alır. Bu da kalbin huzur halinde bulunmasıdır. Ancak bu huzurun özelliği delili düşünmeye ve yolu aramaya ihtiyaç göstermeyecek, şüphe gerektiren nedenler karşısında şaşkınlığa düşürmeyecek, gayba ait niteliklerin perdelenmesine neden olmayacak derecedeki bir açıklıktır. Keşfin son mertebesini Müşahede oluşturur. Müşahede, hiçbir töhmet haliniı. bulunmaması şartıyla Allah'ın kalbte huzurudur. O mertebede Allah, sıfatları, fiilleri ve melekutunun sırları hakkında en mükemmel bilgiye, marifete ulaşılır.
Mutasavvıfların en üstün ve dolaysız bilgi yolu olarak kabul etmelerine karşılık İslâm kelamcılarının büyük çoğunluğu keşfi gerçeğe ulaştıran bir bilgi vasıtası olarak görmez. Çünkü keşf herkes tarafından kullanılması ve kontrol edilmesi mümkün olan bir bilgi yolu değildir. Bu nedenle yalnızca peygamberlerin keşfi kesin ve bağlayıcı bilgi kaynağı olarak kabul edilebilir. Buna karşılık Gazalı, er-Râzî ve el-Amidî gibi bazı kelâmcılar keşf yoluyla kesin bilgilerin elde edileceğini kabul ederler. Fakat keşfe dayalı bilgiyi vehimden ayırmak, güvenilirliğini tesbit etmek için Kur'an ve Sünnet ölçüleri ile tartmak, kontrol etmek gerekir. Bazı kelamcılara göre keşf kesin değil, zannî bir bilgi kaynağı olabilir. Bu nedenle ictihad gibi yalnızca sahibini bağlayabilir.
Ahmet ÖZALP
.
Keşf ve mükaşefe nedir?
Soran : Anonim
Tarih: 31.07.2018 - 20:08 | Güncelleme:
Soru Detayı
1) Bu kelimenin mana aleminde sırrı nedir?
2) Tasavvuf alimlerinin açıklamaları var mıdır?
3) Hadislerde veya ayetlerde bu kelime veya manası olarak bir değinme söz konusu mudur?
Cevap
Değerli kardeşimiz,
Keşf,aklın ve duyuların yetersiz kaldığı ilahiyat konularında, doğrudan bilgi edinme yolu anlamında bir tasavvuf terimidir.
Sözlükte “perdeyi ve örtüyü kaldırmak, kapalı olan bir şeyi açığa çıkarmak, var olan fakat niteliği bilinmeyen şey hakkında bilgi edinmek” gibi anlamlara gelen keşf kelimesi (Kāmus Tercümesi, III, 720) Kur’an’da türevleriyle birlikte “sıkıntıyı kaldırmak ve çaresizliği sona erdirmek” mânasında kullanılır. (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “kşf” md.; M. F. Abdülbâkī, el-Mu'cem, “kşf” md.).
“Çaresiz kalana dua ettiğinde cevap veren, sıkıntısını kaldıran ve sizi yer yüzünde halifeler kılan kimdir?”(Neml 27/62)
mealindeki ayette keşf bu anlamda kullanılmış ve Allah’a “kâşif” (sıkıntıyı sona erdiren) denilmiştir. (En‘âm 6/17; Yûnus 10/107)
Bir ayette de “Senin perdeni kaldırdık, artık bugün gözün keskindir.”(Kāf 50/22) buyurulmuştur.
Ölümle ahirete intikal eden kişinin gözünü örten perde kalktığı için daha önce gayb olan hususları artık açıkça görür.
Keşf, hadislerde de bu manalarda kullanılmış (Wensinck, el-Mucem, “kşf” md.), gaybı ve ahiret hallerini görmeye engel olan perdenin (gıtâ, hicâb) açılmasıyla kıyamet günü her şeyin görüleceğine işaret edilmiştir.
Bir hadiste Allah ile yaratıkları arasında nurdan (veya nâr) perdelerin bulunduğu, bunların açılması halinde zatından gelen ışıkların bütün yaratıkları yakıp kül edeceği, bildirilmiştir. (Müslim, “Îmân”, 193; İbn Mâce, “Muķaddime”, 13; Kuşeyrî, I, 225)
Sûfîler keşf terimini hem “perde arkasında ve aklın ötesinde olduğu için gāib olan bazı şeyleri bilme”, hem de “Allah’ın tecellilerini temaşa etme” anlamında kullanmışlardır. Çünkü her iki durum da perdenin kalkması veya aralanması sonucunda gerçekleşir.
İlk sûfîlerden itibaren firâset, feth, inkişaf, müşâhede, muhâdara, muâyene, yakīn ve ilham gibi terimler de buna yakın anlamlarda kullanılmış, tasavvuf kitaplarında bu terimlerin birleştikleri ve örtüştükleri yahut ayrıldıkları ve farklı hale geldikleri noktalar üzerinde durulmuştur.
“İki şey arasındaki perdenin kalkması ve bu iki şeyin birbirine karşı açığa çıkması” anlamına gelen "mükaşefe" teriminin de çok defa keşf anlamında kullanıldığı görülmektedir.
Tasavvufa mükâşefe ilmi,sûfîlere de ehl-i mükâşefe veya ehl-i keşf denilmesi, keşfin bu alandaki önemini ifade etmesi bakımından dikkat çekicidir.
Keşfi, “üstü kapalı olan şeyin açılması ve gözle görülür hale gelmesi” şeklinde tarif eden Ebû Nasr es-Serrâc (el-Lüma, s. 422) mükâşefeyi de yakīn olarak anlar.
Nûrî’ye göre kalbin mükâşefesi Hakk’a ermektir. Hârise’nin, “Rabbimin arşını açıkça görür gibiyim.” ifadesi kalbin mükâşefesine, “Rabbine O’nu görür gibi ibadet et.” hadisi sırların müşâhedesine işaret eder. (Kelâbâzî, et-Taarruf, s. 108)
Sehl b. Abdullah et-Tüsterî zattan, sıfatlarından ve zatî hükümlerin tecellilerinden bahsederken zâtî tecellileri mükâşefe olarak adlandırır. (Kelâbâzî, s. 121)
Sûfîlerin uyku ile uyanıklık arasında sâlikin gördüğü şeye mükâşefe yahut sebât ve vâkıa dediklerini bildiren Kuşeyrî’ye göre mükâşefe Allah’ı zikreden sâlikin galebe halinde kalbinde zuhur eden şeydir. (er-Risâle, I, 393)
Kuşeyrî’ye göre, Sâlike açılan perdeler neticesinde sırasıyla muhâdara, mükâşefe ve müşâhede halleri ortaya çıkar. Muhâdara akla, mükâşefe ilme, müşâhede mârifete dayanır. Müşâhede mükâşefeden üstündür. İlme’l-yakīn, ayne’l-yakīn ve hakka’l-yakīn şeklindeki sıralamada mükâşefe ayne’l-yakīn ile örtüşür. (er-Risâle, I, 226, 244)
Keşf ve mükâşefe kavramlarını genişçe ele alan Gazzâlî mükâşefenin müşâhededen daha üstün olduğunu söyler. (el-İmlâ, I, 79)
Gazzâlî’ye göre tasavvufla ilgili ilimler mükâşefe ilmi ve muâmele ilmi olmak üzere ikiye ayrılır.
Muâmele ilminin konusu sabır, şükür, ihlâs ve bunların zıtları olan acelecilik, nankörlük ve riya gibi kalbin hallerine ilişkin bilgilerdir.
Mükâşefe ilmi ise, arındırılan ve temizlenen kalpte bir nurun zuhur etmesi veya ilâhiyyâtla ilgili hususlarda perdenin açılıp hak olanın gözle görülürcesine apaçık ortaya çıkmasıdır.
İnsanın cevherinde böyle bir yetenek vardır. Mükâşefe ilmi kitaplara yazılmaz. Bu ilmi bilenler ancak kendi seviyesinde olanlarla bunu müzakere eder, başkalarına ifşa etmezler. Keşf ile öğrenilen gizli ilim budur. (İĥyâ, I, 27; IV, 134; Taşköprizâde, II, 264; III, 14, 17)
Gazzâlî, el-Münķıź’da aklın yetersiz kaldığı metafizik bazı gerçeklerin keşf ile bilineceğini, bu yolla bir velînin meleği görebileceğini ve sesini işitebileceğini söyler.
Makbul olan ve olmayan te’vilden söz ederken de bu konuda ılımlı tutumu benimseyenlerin bilgiye konu olan şeyleri işitme (simâ‘, vahiy) olmaksızın ilâhî bir nurla idrak ettiklerini, daha sonra olayların sırları kendilerine keşf yoluyla bildirilince bu bilgiyi vahyin lafızlarıyla karşılaştırdıklarını, bunlardan yakīn nuru ile müşâhede ettikleriyle uyuşanları aynen benimsediklerini, uyuşmayanları ise te’vil ettiklerini belirtir... I
Keşf konusu üzerinde Muhyiddin İbnü’l-Arabî de geniş olarak durmuş, hatta tasavvuf anlayışını “keşf yoluyla elde edilen bilgi” anlamına gelen mârifet üzerine temellendirmiştir.
Gazzâlî gibi İbnü’l-Arabî de mükâşefenin müşâhededen daha mükemmel olduğunu, müşâhede ile mahiyetin, mükâşefe ile ilâhî hakikatlerin temsilî mânalarının idrak edilebileceğini söyler.
Ona göre Allah’ın mahiyeti idrak edilemeyeceğinden bu konuda mükâşefenin verdiği bilgi daha önemlidir. Müşâhede bilgiye ulaştıran yol, keşf bu yolun son noktasıdır. Bu da nefiste ilmin hâsıl olmasıdır.
Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye göre keşfin birçok çeşidi vardır.
Aklî keşf ile (nazarî keşf) akledilenler üzerindeki perde kalkar ve mümkin varlıkların sırları ortaya çıkar.
Kalbî keşf ile müşâhedeye has çeşitli nurların üzerindeki perdeler kalkar.
Sırrî keşf ile yaratıklardaki sırlar ve varlıkların yaratılış hikmetleri ortaya çıkar ki buna ilham da denir.
Ruhî keşf ile cennet ve cehennemin görüntüsü ile melekler görülür. Ruh tam olarak saf hale gelip zaman ve mekân perdesi kalkınca geçmiş ve gelecekle ilgili olayların bilgisine ulaşılır.
Hafî keşf ile bulunulan makam ve hallere göre Allah’ın celâl veya cemâl sıfatlarının tecellileri görülür. Bu tür keşfe sıfatî keşf de denir. Eğer Allah sâlike ilim sıfatıyla tecelli ederse dinî bilgiler ortaya çıkar, işitme sıfatıyla tecelli ederse onun kelâm ve hitabını duyar, görme sıfatıyla tecelli ederse temaşa ve müşâhede hali ortaya çıkar.
Aynı şekilde celâl sıfatının tecellisi sâlikte fenâ haline, cemâl sıfatının tecellisi şevk haline, kayyûmiyet bekā haline, vâhidiyet de vahdet haline sebep olur (Tuĥfetü’s-sefere, s. 13)
İbnü’l-Arabî’ye göre keşf hali çeşitli haller ve makamlarda muhtelif şekillerde ortaya çıkar.
Aklî deliller gibi keşf de bazen kesin bilgi, bazen zan ifade eder ve ictihadda olduğu gibi keşflerde bazen hata olabilir.
İlmî keşf, irfânî keşf, ilâhî keşf, nazarî keşf, nûrî keşf, iyânî keşf, sûrî keşf ve mânevî keşf gibi şekilleri bulunan keşfin bazı çeşitleri kesin bilgi verir (Tehânevî, II, 1254)
Kesin bilgi veren keşf ve mükâşefe aynı zamanda yakīn demek olup Âmir b. Abdülkays’ın, “Perde kalksa yakīnim artmaz.” (Serrâc, s. 102) demesi buna işarettir.
Sühreverdî el-Maktûl, İşrâkīliği esas alan hikmet felsefesini keşf ve mükâşefe üzerine kurmuştur. İşrak temelde keşf, İşrâkī hikmet de keşfî ve zevkî hikmettir.
Doğulu düşünürlerin, Aristo dışındaki eski Yunan filozoflarının hikmet anlayışı da keşfe dayanır. Maddî unsurlardan soyutlanan kâmil nefisler üzerine aklî nurlar parıldar. Mükâşefe, aklî bir hususun düşünce ve isteğe ihtiyaç göstermeden birden bire ortaya çıkmasıdır. Mükâşefenin verdiği bilgi hiçbir şüpheye sebebiyet vermeyecek şekilde kesindir. (Mecmûa-i Muśannefât-ı Şeyħ-i İşrâķ, II, 36, 162, 298)
Sadreddîn-i Şîrâzî de hakikate ilâhî bir aydınlanma ve keşf ile ulaşılacağı, akılla bunun açıklamasının yapılacağı kanaatindedir. (el-Esfârü’l-erbaa, I, 13; Ülken, İslâm Felsefesi, s. 278-295; bk. TDV İslam Ansiklopedisi, Keşf md.)
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
.
KEŞİF VE KERAMET
Islâm`da ilham, keşif ve keramet diye bir şey var mıdır? Varsa bunun dinî değeri nedir? Herkeste bulunur mu?
Keramet Allah (cc)`ın velî kullarında görülen, tabiat kanunlarına ve normal hallere aykırı, olağanüstü bir kerem-i ilâhîdir. Velî (evliya), imkân ölçüsünde Allah (cc)`ı ve sıfatlarını tanıyan, O`na itaatte daim olan ve isyandan kaçınan, fakat hiç isyan etmeyen anlamında değil de, tevbe etmedik isyanı bulunmayan; mubah olan lezzet ve şehvetlere dahi düşkünlük göstermeyen, yani bu konuda ihtiyacı olanla yetinip yeme, içme, şehvet vb. ni bir zevk aracı olarak görmeyen kul demektir.(EI-Beycûrî, Serhu-Cevherati`t-Tevhid, 153; Ali el-Karî, Şerhu`l-Fıkhı`1-Ekber,113) Yani "velî" ma`sum değildir. Günah işlemesi ve isyanı mümkün ve muhtemeldir. Ancak bu ihtimal onda diğer insanlara göre asgariye inmiştir. Kazara yaptığı bir hatadan da hemen tevbe eder. Haram ve isyanda israr etmez. Böyle olan insanlar da Allah (cc)`ın bir hediyesi ve avansı olmak üzere bir takım olağanüstü haller görülebilir. Bir anda uzak mesafelere varır, ya da oraları görebilirler (tayy-i mekân), aynı anda birden çok yerde görülebilirler (tayy-i zaman), kabirde yatanın kim olduğunu, karşısındakinin ne düşündüğünü bilebilir (keşf-i kubûr ve`s-sudûr), havada uçar, denizde yürüyebilir... vs. Bunların olmayacağını söylemek naklen mümkün olmadığı gibi aklen de uygun değildir. Bilim böyle peşin bir reddedişi onaylamaz. Her geçen gün -hatta Allah (cc)`a inanmayan insanlarda bile- olağan dışı nice vakıalara rastlanıyor ve bunların bilimsel izahları yapılmaya çalışılıyorken (telepati ve hipnotizma gibi), Allah (cc)`a inandıktan sonra O`nun dostlarını daha büyük olağan üstülüklerle ödüllendirmeyeceğini söylemek gülünç olur.
Kaldı ki, keramet kitap ve sünnetle sabit, tarihen vâki bir olgudur. Allah (cc) insanı çok çok keremli (kerametlere, üstünlüklere mazhar, mükerrem) yarattığını haber verir.(K. Isra, (17) 70) Kur`ân`da zikredilen Meryem kıssası (K. Ali Imrân (3) 37), Ashab-ı Kehf olayı (K. Kehf (18) 9. vd), Hz. Süleyman döneminde Asâfın tahtı uçurması vakası (K. Neml (27) 40 vd.), Hz. Musa devrindeki Bel`am gerçeği...(El- Beycûrî, age.175.) Hep Kur`ân`da anlatılan keramet örneklerindendirler. Hz. Ömer`in hutbe okurken ta uzaklardaki Sâriye`yi görüp ona seslenmesi, askeri taktik vermesi ve sesini ona duyurması sahih tarihi bir vakadır.(el-Beycurî, age.153) Halid b. Velid`in zehir içip etkilenmediği meşhurdur.(Ali el-Karı, Serhu`1-Fıkhîl-Ekber,113) Bu konuda ciltler dolusu müstakil kitaplar yazılmıştır.(Son devir ulemasından Yusuf en-Nebhanî`nin Cami`u-Kerameti`l-Evliyası ile Huccetti`llahi alel-Alemîn adlı eserlerini -her ne kadar çoğu nakilleri tedkike muhtaç ise de -burada örnek olarak zikredebiliriz.) Bütün ehli sünnet alimleri bu konuda ittifak halindedir ve akaid kitaplarının ilgili bölümleri "Kerâmâtü`1- evliyâi hakkun - evliyanın kerametleri hakikattır, sabittir" cümlesi ile başlar.
Peygamberlere verilen mucizelerde hiç bir mü`minin şüphesi yoktur. Evliyanın kerametleri de, tâbi oldukları peygamberin mucizelerinin bir parçası olmaları itibari ile mucizelerden destek görür. Yoksa bazılarının zannettiği gibi, kerametin varlığı mucizeye muhalif olmaz. Yani mucize peygamberligi ispat eden delillerden ise, kerametin varlığı kabul edilmesi halinde delil olmaktan çıkar, çünkü mucize gibi olan kerametin de evliyanın peygamber olmasını gerektirir, denemez. Çünkü her veli kerametini o peygambere inandığı için elde etmiştir ve kendi kerameti dahi onun mucizesinin bir parçasıdır. Dolayısıyla her keramet, peygamberin mucizesinin sonuç itibari ile de peygamberliğinin hak ve gerçek olduğunu da gösterir.(Ali el-Kârî, Serhu`1-Fıkhı`1-Ekber,113)
Harikuladelik bakımından mucize ile keramet arasında bir fark olmamakla beraber, mucize şu gibi yönlerden kerametten ayrılır.
l. Aralarında kaynak ve isimlendirme bakımından bir fark vardır; peygamberden sâdır olana "mucize", veliden sâdır olana da "keramet" adı verilir.
2. Mucize sahibi; mucizesini gizlemez, hatta açıklar ve onunla, davasının doğruluğu konusunda muhaliflerine meydan okur. Keramet sahibi ise kerametini gizlemeye çalışır. Kerameti veliliğinin ispati için bir delil değildir.
3. Mucize sahibinin mucizesi elinden alınmaz, o küfürden ve isyandan masumdur (korunmuştur). Keramet sahibinin hali değişebilir, kerameti elinden alınabilir. Nitekim Kur`ân-ı Kerim`in de işaret ettiği ve biraz önce adı geçen Bel`am b. Bâ`ura, keramet konusunda başkalarının ulaşamadığı bir dereceye yükselmişken Hz. Musa`ya ihaneti sebebiyle hayatı "şakî" olarak son bulmuştur.(el-Beycûrî, age 175)
4. Kerametin istenmesi de, izhar edilmesi de pek hoş karşılanmamış, hatta kadınlar için hayız hali ne ise evliya için de keramet öyle görülmüş ve gizlenmiştir. Çünkü keramet hedef ve gaye değildir. Az sonra göreceğiniz üzere bir delil olarak da kullanılamaz. Imam Rabbanî, kerametlerin çoğalması hastalığından yergi ile söz ederken, "Oysa bu taifenin başları olan Cüneyd, Seri es-Sakatî vb. gibilerden nakledilen ve keramet denilebilecek ondan fazla olaydan sözedilemez" der. Yine: "Keşif, keramet ve mevâcid (bir takım bulgu ve tezahürler) maksat değildirler. Belki, kendisine zor bir iş verilen çocuğun, o işi bıkmadan sonuna kadar götürebilmesi için, iş esnasında ona verilen incik-boncuk ve oyuncak kabilinden şeylerdir" diye vasıf lar. Ebu Ali el-Cûzcânî bu konuda şunları söyler: "Sen istikamet (dinde dosdoğru olma) iste, keramet isteme. Çünkü nefsin keramet için uğraşmakta, halbuki, Rabbin senden "istikamet" istemektedir." Sûhreverdî de Avârif`inde: "Bu, bu konuda önemli bir kuraldır. Zira nice gayretli âbid insanlar vardır ki, Selef-i salihine keramet ve harikuladeliklerden bir şey verilmedığını duymalarına rağmen, bir parça keramete nail olabilmek için yanıp tutuşurlar, can atarlar. Hatta bu konuda inkisarı kalbe uğrayan, olağanüstü bir hal görmediği için amelinin sihhatinden şüphe edenler bile vardır: Eğer işin sırrını bilselerdi bunu hiç önemsemezlerdi..." diye anlatır.
Bunları nakleden Ali el-Kârî de der ki, "Velhasıl, insana şer`i ilimleri bilme yolunun açılması, kainatin gizli yönlerine ait ilmin açılmasından daha iyidir. Üstelik birincinin yokluğu ya da eksikliği dine zarar verir. Oysa ikinci öyle değildir. Hatta olmaması onun için bazan daha yararlıdır..."(Ali el-Kârî, age,114-115) Doğrusu sahabenin tamamından, keramet olarak sahih yollarla nakledilen olayların sayısı, iki elin parmaklarını -hatta bazılarına göre üç vakayı-öte geçmez. Halbuki, sahabenin en küçügü bile sair evliyaullah`tan büyüktür. Bu bile kerametin gaye olmadığını göstermeye yeter. Ancak cahil insanlar büyüklügü "istikamet"te değil de "keramet"te aradıkları için, büyüklerinden habire keramet gözler dururlar. Hatta başka her şeyi unutur ve bu yolda gözlerini bozarlar da normal olayları keramet gibi görmeye başlarlar. Bu da (Allah`u a`lem) bu yolun afetlerindendir ve "şeyhi müritler uçurur" sözünün muhatabı bunlar olsa gerekir. Ilmî kapasiteleri ve düşünebilme güçleri çok dar ve sınırlı olduğundan kerameti kendilerinin anladığı manâda, zahir olmayan mürşidin mürşit olamayacağını zannederler de böyle olan birisini ya terkedip giderler, ya da az önce söylediğimiz "keramet hastalığı"na yakalanırlar."
Keşif` ise kerametin bir türü olmaktan başka bir şey değildir. Şöyle tarif edilir: "Sözlükte perdenin kaldırılması demektir. Istilahta ise, fizik perdeşinin ötesindeki gaybî ma`nâlara, gerçek ve var olan işlere muttali olmak, müsahede etmek demektir."(Ibn Arabî (ye nisbet edilen) el-Istilahâtu`s-Sufiyye,123)
Konumuzla ilgili bir de "ilham" tabiri vardır. "ilham" da yine kerametin bir nevidir ve: "Feyiz yoluyla içe doğan duyuş, kalbe gelen bilgi" diye tarif edilir.(age. 23.)Mes`elemizin bir başka yönü muşahhas (somut, objektif) bir ölçüsü bulunmayan ve keramet cümlesinden sayılabilecek keşif ve ilhamın delil olma gücü ve bağlayıcılığıdır.Tasavvuf sözlüğüne bakarsak sufilerin dışındaki ulemanın ilhamı hiçbir surette delil saymadıklarını görürüz (agk.) Yani ilham yok olan bir şeyi ortaya koymaz, bir davayı ispatlamaz. Zaten ne dört temel şer`i delil (edille-i erbaa: Kitap, sünnet, icma, kıyas), ne de en geniş tutanların kabulü ile diğer şer`i deliller arasında "ilham" diye bir şey vardır. Mustafa Sabri Efendi`nin ifadesi ile: Kelâm kitapları şu anlamdaki cümlelerle başlar: "Ilmin yolları üçtür: Sağlam duyular, doğru haber ve akıl, ilham, ehli hakka göre bilgi yollarından birisi değildir." Ve bu gerçek bir kural haline gelmiştir.(Mustafa Sabri Efendi, mevkifu`1-akl, I/268)
Demek "ilham" şer`î delillerden olmadığı gibi, bilgi yollarından da değildir. Mes`ele fıkıh usulu ilminde de konu edilir ve denir ki: "Peygamberin ilhamı vahyin bir kısmı olduğu için hüccettir ve bağlayıcıdır. Ama evliyanın ilhamı öyle değildir. Şeytandan kaynaklanmış ve yanıltıcı olabilir. Bu yüzden onların ilhamı başkaları için hiç bir surette delil oluşturmaz. Kendileri hakkında da ancak şeriate uygun olursa bir delil teskil eder. Muhalif olursa kendileri için de bir şey ifade etmez".(bk. Nuru`1-Envar ve Hasiyesi Kameru`1-Ekmar, N/97-98) Aslında şeriate uygun olması halinde de delil yine şeriatın delilidir. Binaenaleyh ilham o takdirde bile bir delil değildir denebilir. Fıkıhçılarımızın biraz sert ve rasyonalist gibi görünen bu kuralları doğrusu çok isabetli ve çok hikmetli bir tespittir. Gerçi ilhamın sadık olanı ve veralardan ilahî bilgiler hûzmeleri taşıyanı elbette vardır. Ilham diye bir şey varsa bunun böyle olmaması zaten mümkün değildir. Ama o sahibinin sağlam şer`i bilgilerine -tabir caizse- bir tuz lezzeti, bir itminan ve bir ferahlık vermekten öte geçmemelidir. Aksi takdirde şeriat bilgilerine lezzeti tamamlayan tuz yerine sap da karıştırılabilir ve şeriat sofrası ifsad edilebilir. Elini fizik aleminin verasına uzatmayı başarabilen herkes, sap ile tuzu birbirinden ayırmayı başaramayabilir de. Çünkü evliya masum değildir ve şeytanın etki alanından, çıkarılmamıştır.
Netice olarak: "Velînin başkasını kendi ilhamına çağırması, kendi ilhamına göre davranmasını istemesi ve sahih olarak ictihad eden bir müctehidi-kendi ilhamı ile onun içtihadının hata olduğunu bilmiş olsa dahi- ictihadı ile amel etmekten alıkoymak istemesi caiz olmaz".(Muhammed Abdulhalim el-Lüknevî, Kameru`1-Akmâr, N/98)
Mustafa Sabri Efendi`nin şu ifadesi bunun sebebini açıklamaya yeter: "Çünkü akıl, Allah (cc)`ın kanunu ve insan katında O`nun resmî sefiri olmakla, Allah (cc)`tan gelecek ilhamın ilk ve tabiî uğrak yeridir. Tasavvufla elde edilen ilham ise özel bir ihamdır. Elbette Allah (cc)`ın ilhamı, kendisine muhalif olacak olan özel ilhama tercih edilecektir. Bunun anlamı şudur: (Naslara bağlı akla) muhalif olan ilham değildir..."(M. Sabri, age, I/264)Konumuz hakkında belki de en güzel ölçüyü Imam Rabbani verir. Çünkü kendisi, yine kendi ifadesi ile hem "zahir ilimler" hem de "batın ilimler"de otoriterdir."Salikin (tasavvuf yoluna girenin), işin künhüne ulaşıncaya kadar, Hak ehli alimleri taklid etmesi, bunu kendisi için gerekli görmesi, keşfine ve ilhamına da muhalefet etmesi (itibar etmesi) gerekir. Bu konuda alimlerin haklı olduğunu, kendisinin ise hata ettiğini kabullenmelidir. Çünkü alimlerin dayanağı, vahiy ile desteklenen, hata ve yanlıştan korunan peygamberlerdir. Onun kesfi ve ilhamı sabit hükümlere muhalif olması halinde hatadır yanlıştır. Binaenaleyh, kesfi alimlerin görüşlerinden önde tutmak, gerçekte onun Allah (cc)`ın indirdiği kesin hükümlere tercih etmek demektir ki bu, hûsranının ve sapıklığın ta kendisidir."(Imam Rabbanî, Mektubât. No:186 (1/313); M. Sabri Efendi, age, I/265)"Bazı meşayihten (ks) galebe ve sekir halinde sadır olan ve isabetli ehli hakkın görüşlerine muhalif bulunan bazı bilgi ve ilimlerin kaynağı keşif olduğu için onlar bunda mazurdurlar. Kıyamet Günü bu muhalif davranışlarından ötürü muaheze edilmezler diye umarız. Hatta -Inşaallah-hata eden müctehid muamelesi görür ve bir de sevap alırlar diye düşünürüz. Hakk ve doğru ise, ehli hak alimlerin yönündedir. Allah (cc) gayretlerini makbul buyursun. Zira alimlerin ilimleri, kesin vahiy ile desteklenen Peygamberlik miskatından süzülme ve alınmadır. Sufilerin bilgilerinin kaynağı ise, hatanın yol bulabileceği keşif ve ilhamdan ibarettir. Keşif ve ilhamın sahih olduklarının belirtisi, ehli sünnet vel-cemaat alimlerinin ilimlerine uygunluklarıdır. Buna göre eğer -bir tüy kadar dahi- farklılık söz konusu olursa isabet (savab) çemberinden çikılmış demektir. Işte doğru ilim ve açık gerçek budur."(Imam Rabbânî, age. No:112 (I/116)).
Keşf, Keşif: Meydana çıkarma. Bir sırrı çözmek. Gizli bir şeyi ortaya çıkarmak...
Keşşaf: Keşfeden. Gizli bir şeyi ortaya çıkaran.
Keşfiyat kelimesi, keşşaf zatların ortaya çıkardıkları gizli şeyler demektir. Keşfiyat iki türlü olur:
1. Kevnî keşifler.
2. Manevî keşifler.
İlim ve teknoloji sahasında mülhem keşşaflar, yeni kevnî keşiflere imza atarlar. Suyun kaldırma kuvvetini hisseden Arşimet, çekim kanununu bulan Newton, elektriği keşfeden Edison, bunlardandır. Şu var ki, bu keşşaflar mucit değillerdir. Arşimet suyun kaldırma kuvvetini kendisi koymamış, sadece ilahi bir kanunu bulmuştur. Newton, çekim kanununu kâinata yerleştirmemiş, zaten var olan o kanunu ifade etmiştir. Edison, elektriği icad etmemiş, o kanundan istifade yolunu göstermiştir. Bu cihetten, böyle zatlara mucid denilmesi yanlıştır. Onlara kâşif veya keşşaf denilmesi gerekir.
Manevî keşifler ise, maneviyat sahasın gerçekleşir. Meselâ; kabirdekilerin hallerini keşfeden zatlara ehl-i keşfe’l-kubur denir. Bir kısım ehl-i keşf, sadık rüyalarla geleceğe ait bazı halleri görebilir.
Ehl-i şuhud ve keşf, imana dair hakikatleri Allah’ın lütuf ve ihsanı ile müşahede eden veli zatlara verilen bir isimdir.
Şuhud, bir şeyi müşahede etmek ve görmek manasına gelirken, keşif ise, akıl, ilim ve ferasetle bir şeyin üstündeki perdeyi kaldırmak demektir.
Meselâ; kabir normal bir insan için iki metrelik bir çukur iken, ehl-i şuhud ve ehl-i keşf için âlem-i berzahtır. Bizler sadecekabri görürüz, ehl-i şuhud ve keşf orada yatan kişinin ne halde olduğunu görür.
Keşf, ille de görme manasına gelmiyor: Bir sırrın anlaşılması, bir inceliğin kavranması, bir ahfanın zahir hale getirilmesi vs... şeklinde de cereyan edebilir. Kaderin ince bir hakikatini idrak etmek de bir keşif sayılabilir.
Şuhud ise, hem maddî göz ile hem de basiret gözü ile metafizik boyutları ve uhrevî âlemleri müşahede etmektir.
Basar, maddî gözümüzün görmesi, basiret ise kalb gözünün görmesidir.
Maddi gözümüz ancak maddeyi onun da en katı halini görür. Biraz letafet kazananları görmez. Meselâ, insan gözü çiçeği görür de kokusunu görmez; kuşu görür de sesini görmez; meyveyi görür de tadını görmez. Bunları gören başka cihazlarımız vardır...
İşte gözün ve diğer duyu organlarının göremediği çok hakikatler vardır ki, bunlar kalb ile akıl ile, vicdan ile bilinirler.
Veli zatlar tam nuraniyet sırrına eriştikleri için, onların mübarek bedenleri de aynı kalp ve ruh gibi şeffaf ve nuranî bir hüviyete girip, bir derece maddenin kayıtlarından azade olabiliyorlar. Abdulkadir Geylani Hazretlerinin arş-ı azamı ve İsrafil (as)’in hüviyetini müşahede etmesi gibi.
"Birincisi: 'Eğer perde-i gayb açılsa yakînim ziyadeleşmeyecek.' diyen İmam-ı Ali (radıyallahu anh) ve yerde iken Arş-ı Âzamı ve İsrafil'in azamet-i heykelini temâşâ eden Gavs-ı Âzam (k.s.) gibi keskin nazar ve gayb-bîn gözleri bulunan binler aktâb ve evliya-yı azîmeyi câmi ve Âl-i Muhammed nâmıyla şöhretşiâr-ı âlem olan cemaat-i nuraniyenin icmâ ile tasdikleridir."(1)
Allah’ın emirlerine ve sünnete uymak, keşif ve kerametten daha mı önemlidir?
Soran : naturklich
Tarih: 17.01.2014 - 09:16 | Güncelleme:
Soru Detayı
- Sünnete ittiba ve Allah'ın emirlerine harfiyen uymanın birçok keşif ve keramete mazhar olmaktan daha önemli olduğu doğru mudur?
- Tasavvufi eserlerde ve Risale-i Nur Külliyatında, şeriatın emirlerine uyan ve sünnete ittiba edenin, keşif yoluyla diğer alemlerde gezdirilen meleklerle ve peygamberlerle görüşen evliyaullahtan daha üstün olabileceği, buna "Abdiyyet Makamı" denildiği ve makamların en üstünü olduğu söyleniyor. Hakikatı hakkelyakin gören bir Allah dostu ile namazını kılıp feraizi yerine getirmekle yetinen bir ami müslüman nasıl müvazene edilir ve hatta o ami Müslüman arif bir evliyadan nasıl üstün olur?
- Cenab-ı Allah'ın Geylani Hz. (K.S.) gibi zatları misal aleminde gezdirirken sahabe efendilerimizi zahiren normal insanlar olarak yaşatmasının hikmeti ne olabilir? İzah eder misiniz?
Cevap
Değerli kardeşimiz,
“Sünnete ittiba etmek, kerametlerden daha üstündür.” demek, âmi insanların evliyalardan daha üstün olduğu anlamına gelmez. Bunun manası şudur:
İslam’a göre, Allah katında en büyük değer ölçüsü takvadır.
“Allah katında sizin en şereflisiniz, Allah’a karşı gelmekten en çok sakınan takva sahibi kimselerdir.”(Hucurat, 49/13)
mealindeki ayette ifade edildiği üzere, insanların değeri keşf-u kerametle değil, ilim ve amel iledir. Yani Allah’ı Kur’an ve sünnete uygun bir şekilde tanıyan ve ona kulluk eden takva sahibi kimsedir.
Unutmamak gerekir ki, büyük evliyaların hepsi, Kitap ve sünneti esas almış hayatlarını ona göre tanzim etmişlerdir. Ancak, onların değeri gösterdikleri keramete göre değil, kitap ve sünnete olan bağlılıklarıyla ölçülür.
Bütün evliyalardan üstün olan sahabelerin hayatında, tarikat berzahına uğrayan ehl-i tasavvufun hayatında görülen kerametler kadar harikalara mazhariyetlerinin görülmemesi; İslam’da, değer ölçüsünün “takva” olduğunun göstergesidir.
“İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî (ra) demiş ki: 'Ben seyr-i ruhanîde kat'-ı meratib ederken, tabakat-ı evliya içinde en parlak, en haşmetli, en letafetli, en emniyetli; Sünnet-i Seniyeye ittibaı, esas-ı tarîkat ittihaz edenleri gördüm. Hattâ o tabakanın âmi evliyaları, sair tabakatın has velilerinden daha muhteşem görünüyordu.' Evet müceddid-i elf-i sâni İmam-ı Rabbanî (ra) hak söylüyor. Sünnet-i Seniyeyi esas tutan, Habibullah'ın zılli altında makam-ı mahbubiyete mazhardır.” (bk. Lem'alar, s. 50)
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
.
Harverde’da yapılan keşif İslamiyet’i destekler mi ters mi düşer?
Soran : Anonim
Tarih: 09.07.2023 - 20:02 | Güncelleme:
Soru Detayı
- Harverde’da çalışan genç bir bilim adamından bir keşif İslamiyet’i destekler mi ters mi düşer bu deneyi açıklayabilir misiniz?
- Dünya üzerinde yaşamın 4 milyar yıl önce nasıl başladığına dair gizemlerden birini açığa çıkaran 26 yaşındaki Furkan Öztürk'ün keşfini, Nobel ödüllü bilim insanı Jack Szostak, "çığır açıcı" olarak tanımladı.
- Bilimin 175 yıldır çözüm beklediği keşifle, canlıların oluşum sürecinde neden sadece bir tür simetriye sahip molekülün kullanıldığına açıklık getirilirken; keşfin uzayda yaşama kadar birçok gizeme kapı aralaması bekleniyor.
Cevap
Değerli kardeşimiz,
Furkan Öztürk gibi genç bir Türk araştırıcının dünya çapında ses getirecek tarzda bir araştırma içerisinde olması bizleri memnun etti. Dua ederiz ki, bu araştırma onu Allah’a (c.c.) yaklaştırmış olsun. Allah Teala'yı tanımadan ve hatta onun yokluğunu iddia edecek tarzda bir araştırmanın içinde bulunması arzu edilecek bir husus değildir.
Allah’ı devreden çıkararak her şeyin kendiliğinden olduğunu iddia eden bir ekip, yaklaşık iki yüz yıldır hayatın yeryüzünde kendiliğinden başladığını ispat etme çabasındadır. Bunula ilgili 1950’lili yıllarda bir çalışma yapılmış, hayatın temelini teşkil eden amino asit moleküllerinin bir kısmını sentezlemişlerdi.
Fakat ortaya çıkan bu amino asitler hem sağ el ve hem de sol el modelinde yer alıyorlardı.
Hâlbuki canlılarda bulunan amino asitlerin hepsi sol el modeli şeklinde kıvrılmakta idi. Furkan’ın yaptığı deneyde bu kıvrılmanın özellikle manyetik özelliğe sahip elementlerde sadece sol yönde olduğu belirtilmektedir. Güya buradan hareketle canlılığın kendiliğinden ortaya çıkabileceği düşünülmektedir.
Üniversitelerde ders kitabı olarak takip edilen Evrim ve Yaratılış kitabımızın 5. baskısında yer alan Stanley Miller deneyi ile ilgili metin şöyledir:
Stanley Miller Deneyi
Stanley Miller, ilkel atmosferin gaz bileşimi olarak kabul edilen gazları bir araya getirerek, bazı aminoasitlerin sentezlenebileceğini göstermiştir.
Bir kimya öğrencisi olan Stanley Miller, 1953 yılında Şikago’da, metan, amonyak ve hidrojeni su içerisinde çözerek bir cam balona koyup elektrik deşarjına tabi tutmuştur.
Miller, o devirde dünyada bulunması varsayılan karışımları ve enerji kaynaklarını kullanmıştır. Miller, ultraviyole ışınlarının yanı sıra atmosfer hareketlerinden dolayı ortaya çıkan şimşekleri, yani elektrik deşarjını enerji kaynağı olarak almıştır. Bu denemede 24 saat içinde birçok bileşiğin yanı sıra tabiatta çok bulunan üç aminoasit teşekkül etmiştir. Bunlar glisin, asparagin ve alanin’dir.
Stanley Miller Deneyinin Kritiği
Miller’in deneyi birkaç yönden tenkit edilmektedir:
1. Miller’in aletlerinin can alıcı kısmı, soğuk tuzaktır. Bu yapı kimyevi tepkimelerden hasıl olan ürünleri toplama ödevi görüyordu. Şayet soğuk tuzak kullanmamış olsaydı, o aminoasitler elektrik kıvılcımları tarafından parçalanacaktı. Hâlbuki Miller’in bu koruyucusuna benzeyen bir vasıta, ilkel yeryüzünde yoktu[1],[2],[3].
2. 1980 yılından sonra literatürler, ilk dünya şartlarının zannedildiği gibi metal, kaya ve buzun homojen karışımı olmadığını, ilk atmosferin metan, amonyak ve hidrojenden meydana gelmediğini göstermiştir. Son çalışmalarla o zamanlar dünyanın çok sıcak olduğu, ergimiş nikel ve demir karışımından meydana geldiği belirtilir. O devirdeki atmosferde daha çok azot, karbondioksit ve su buharı karışımı olması gerektiği kanaati yaygındır. Hâlbuki bunlar, organik moleküllerin teşekkülü için amonyak ve metan kadar uygun değildir[4].
3. Stanley Miller, ilk atmosferde oksijen bulunmadığını farz ederek, deneyinde oksijen kullanmamıştır. Çünkü oksijen, oksidasyon sebebiyle aminoasitlerin teşekkülüne mâni olur. Hâlbuki fotoliz olayıyla su ve karbondioksitten oksijen açığa çıkmaktadır. Su ve karbondioksit, ultroviyole ışını tesiriyle parçalanır. Zira ilk atmosferde ozon (O3) tabakası olmadığından yeterli miktarda ultroviyole ışığının yeryüzüne ulaştığı kabul edilmektedir.
Fotoliz olayının formülle açıklaması:
H2O + UV fotonu è OH- + H+
OH- + OH- è H2O + O=
CO2 + UV fotonu è CO + O=
4.Canlı bünyesinde bulunan bütün proteinler levo (sol elli) aminoasitlerdir. Şimdiye kadar hiçbir canlıda dekstro (sağ elli) aminoaside rastlanmamıştır. Stanley Miller’in deneyinde hem levo hem de dekstro aminoasitler hasıl olmuştur. Hâlbuki dekstro aminoasitleri, canlı yapı ve fonksiyonunu bozucu tiptedir.”
Furkan’ın konusu ile ilgili internette yer alan bilgiler özet olarak şöyledir:
Öztürk’ün yaşamın kökeni üzerine yaptığı deneyler ile doğa bilimleri alanında hâlâ cevaplanması gereken 125 sorudan birinin de yanıtlanmış olabileceği ihtimali üzerinde duruluyor.
Dünya’da yaşamın nasıl ortaya çıktığının ve ilk canlı hücrelerin nasıl oluştuğunun bilimin cevap aradığı en büyük gizemlerin başında geldiğine işaret eden Öztürk şöyle konuştu:
“Yaklaşık 4 milyar yıl önce, Güneş Sistemi ve Dünyamız oluştuktan kabaca 500 milyon sene sonra, Dünya’da yaşamın ilk izlerini görmeye başlıyoruz. Peki, yaşam nasıl ortaya çıktı, hangi kimyasal ve fiziksel süreçler yaşamı tetiklemiş olabilir? Doktora çalışmamda bu sorulara açıklık getirebilecek deneysel çalışmalar yaptım. Araştırmam, yaşamın kökenine dair önemli, ancak karanlıkta kalmış bir problem üzerine. Bu problemin ismi homokiralite yani yaşamı oluşturan moleküllerin sağ veya sol elli olma durumu, bildiğimiz haliyle yaşamın bir özelliği.
Bizim aradığımız şey, kiral simetriyi, yani ayna simetrisini, kırabilecek fiziksel bir etkileşimdi. Çalışmalarımız ortaya koydu ki tabiatta bolca bulunan manyetik mineraller yani bir anlamda doğal mıknatıs özelliği gösteren taşlar, bu simetrinin kırılmasına yol açabilir. Yaptığımız deneyler, manyetik yüzeylerin kiral moleküller ile çok güçlü bir şekilde etkileştiğini ve manyetizmanın homokiraliteye yol açmış olabileceğini gösteriyor. ‘Yaşamın kökeni’ problemi âdeta bir bulmaca gibi, elde ettiğimiz sonuçlar bu büyük bulmacanın önemli bir kısmının çözümüne yönelik ciddi bir adım. Surda bir gedik açtık, devamının da geleceğine inanıyorum.
Bu keşifle hayatın başlangıcına dair bilmediğimiz çok önemli bir gizeme ışık tuttuk. Yaşamın nasıl ortaya çıktığı tabiattaki en büyük gizemlerden bir tanesi. Bu problemi bir yapboz gibi düşünün. Bu yapbozun parçalarının nerelere oturacağını tam olarak bilemiyoruz. Çünkü 4 milyar yıl öncesine dair elimizde çok fazla direkt kanıt yok. Biz aslında yaptığımız çalışmayla yaşamın başlangıcına dair çok büyük bir parçayı yerine koymuş olduk. Etrafında şekillenecek diğer bilgilerin ne olacağını henüz bilmiyoruz. Ama eminim ki bu keşif, başka sorulara cevap bulmamızı da sağlayacak ve yaşamın kökenine dair ilginç ipuçları verecek.”
Furkan’ın çalışmasının özeti böyle.
Allah Teala insanları bilime ve araştırmaya teşvik ediyor. İlk yaratılışın şartlarının neler olduğu ve nasıl meydana geldiğinin ortaya konması güzel bir çalışma olur. Ancak yaratılışın Allah’ın eseri olduğunu göz ardı etmemek kaydıyla.
Allah her an erkeğin vücudunda spermleri, kadının vücudunda da yumurta hücrelerini cansız atom ve moleküllerden yaratmaktadır. İlk cansızdan canlının yaratılışı da bu tip olabilir.
Tesadüf ve tabiat eseri olarak cansız elementlerden kendiliğinden ilk canlının meydana geldiği düşüncesini ispat çalışmalarının uzun bir geçmişi vardır. Böyle bir çalışmanın ve çalışma ile ilgili açıklamanın Müslüman bir Türk gence yaptırılmasının altında, İslam âlemindeki gençlerin tesadüfen meydana gelen bir ilk yaratılışa sıcak bakmadıkları bilindiği için, onları böyle bir düşünceye inandırmak ve yönlendirmek olduğu kanaatini taşıyoruz. Ümit ederiz ki bu kanaatimizde yanılmış olalım.
Kaynakla:
[1] Bliss, R. B. and Parker, G. E. Origin of Life. California. 1979.
[2] Demirsoy, A. Kalıtım ve Evrim. Meteksan Yay. No.11. Ankara. 1984.
[3] Miller,S.L. Production of Amino Acids Under Possible Primitive Earth Conditions. Science, 1953, V ol.117.
[4] Gribbin, J. Carbon Dioxide, Ammonia and Life. New Scientist. Vol.94. May 13. 1982, p.143.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
.
KEŞF
الكشف
Aklın ve duyuların yetersiz kaldığı ilâhiyyât konularında doğrudan bilgi edinme yolu anlamında bir tasavvuf terimi.
Sözlükte “perdeyi ve örtüyü kaldırmak, kapalı olan bir şeyi açığa çıkarmak, var olan fakat niteliği bilinmeyen şey hakkında bilgi edinmek” gibi anlamlara gelen keşf kelimesi (Kāmus Tercümesi, III, 720) Kur’an’da türevleriyle birlikte “sıkıntıyı kaldırmak ve çaresizliği sona erdirmek” mânasında kullanılır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “kşf” md.; M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “kşf” md.). “Çaresiz kalana dua ettiğinde cevap veren, sıkıntısını kaldıran ve sizi yeryüzünde halifeler kılan kimdir?” (en-Neml 27/62) meâlindeki âyette keşf bu anlamda kullanılmış ve Allah’a “kâşif” (sıkıntıyı sona erdiren) denilmiş (el-En‘âm 6/17; Yûnus 10/107), bir âyette de, “Senin perdeni kaldırdık, artık bugün gözün keskindir” (Kāf 50/22) buyurulmuştur. Ölümle âhirete intikal eden kişinin gözünü örten perde kalktığı için daha önce gayb olan hususları artık açıkça görür. Keşf hadislerde de bu mânalarda kullanılmış (Wensinck, el-Muʿcem, “kşf” md.), gaybı ve âhiret hallerini görmeye engel olan perdenin (gıtâ, hicâb) açılmasıyla kıyamet günü her şeyin görüleceğine işaret edilmiştir. Bir hadiste Allah ile yaratıkları arasında nurdan (veya nâr) perdelerin bulunduğu, bunların açılması halinde zâtından gelen ışıkların bütün yaratıkları yakıp kül edeceği bildirilmiştir (Müslim, “Îmân”, 293; İbn Mâce, “Muḳaddime”, 13; Kuşeyrî, I, 225).
Sûfîler keşf terimini hem “perde arkasında ve aklın ötesinde olduğu için gāib olan bazı şeyleri bilme”, hem de “Allah’ın tecellilerini temaşa etme” anlamında kullanmışlardır. Çünkü her iki durum da perdenin kalkması veya aralanması sonucunda gerçekleşir. İlk sûfîlerden itibaren firâset, feth, inkişaf, müşâhede, muhâdara, muâyene, yakīn ve ilham gibi terimler de buna yakın anlamlarda kullanılmış, tasavvuf kitaplarında bu terimlerin birleştikleri ve örtüştükleri yahut ayrıldıkları ve farklı hale geldikleri noktalar üzerinde durulmuştur.
“İki şey arasındaki perdenin kalkması ve bu iki şeyin birbirine karşı açığa çıkması” anlamına gelen mükâşefe teriminin de çok defa keşf anlamında kullanıldığı görülmektedir. Tasavvufa mükâşefe ilmi, sûfîlere de ehl-i mükâşefe veya ehl-i keşf denilmesi keşfin bu alandaki önemini ifade etmesi bakımından dikkat çekicidir. Keşfi “üstü kapalı olan şeyin açılması ve gözle görülür hale gelmesi” şeklinde tarif eden Ebû Nasr es-Serrâc (el-Lümaʿ, s. 422) mükâşefeyi de yakīn olarak anlar (bk. YAKĪN). Nûrî’ye göre kalbin mükâşefesi Hakk’a ermektir. Hârise’nin, “Rabbimin arşını açıkça görür gibiyim” ifadesi kalbin mükâşefesine, “Rabbine O’nu görür gibi ibadet et” hadisi sırların müşâhedesine işaret eder (Kelâbâzî, s. 108). Sehl b. Abdullah et-Tüsterî zâttan, sıfatlarından ve zâtî hükümlerin tecellilerinden bahsederken zâtî tecellileri mükâşefe olarak adlandırır (a.g.e., s. 121).
Sûfîlerin uyku ile uyanıklık arasında sâlikin gördüğü şeye mükâşefe yahut sebât ve vâkıa dediklerini bildiren Kuşeyrî’ye göre mükâşefe Allah’ı zikreden sâlikin galebe halinde kalbinde zuhur eden şeydir (er-Risâle, I, 393). Sâlike açılan perdeler neticesinde sırasıyla muhâdara, mükâşefe ve müşâhede halleri ortaya çıkar. Muhâdara akla, mükâşefe ilme, müşâhede mârifete dayanır. Müşâhede mükâşefeden üstündür. İlme’l-yakīn, ayne’l-yakīn ve hakka’l-yakīn şeklindeki sıralamada mükâşefe ayne’l-yakīn ile örtüşür (a.g.e., I, 226, 244).
Keşf ve mükâşefe kavramlarını genişçe ele alan Gazzâlî mükâşefenin müşâhededen daha üstün olduğunu söyler (el-İmlâʾ, I, 79). Ona göre tasavvufla ilgili ilimler mükâşefe ilmi ve muâmele ilmi olmak üzere ikiye ayrılır. Muâmele ilminin konusu sabır, şükür, ihlâs ve bunların zıtları olan acelecilik, nankörlük ve riya gibi kalbin hallerine ilişkin bilgilerdir. Mükâşefe ilmi ise arındırılan ve temizlenen kalpte bir nurun zuhur etmesi veya ilâhiyyâtla ilgili hususlarda perdenin açılıp hak olanın gözle görülürcesine apaçık ortaya çıkmasıdır. İnsanın cevherinde böyle bir yetenek vardır. Mükâşefe ilmi kitaplara yazılmaz. Bu ilmi bilenler ancak kendi seviyesinde olanlarla bunu müzakere eder, başkalarına ifşa etmezler. Keşf ile öğrenilen gizli ilim budur (İḥyâʾ, I, 27; IV, 134; Taşköprizâde, II, 264; III, 14, 17). Gazzâlî, el-Münḳıẕ’da aklın yetersiz kaldığı metafizik bazı gerçeklerin keşf ile bilineceğini, bu yolla bir velînin meleği görebileceğini ve sesini işitebileceğini söyler. Makbul olan ve olmayan te’vilden söz ederken de bu konuda ılımlı tutumu benimseyenlerin bilgiye konu olan şeyleri işitme (simâ‘, vahiy) olmaksızın ilâhî bir nurla idrak ettiklerini, daha sonra olayların sırları kendilerine keşf yoluyla bildirilince bu bilgiyi vahyin lafızlarıyla karşılaştırdıklarını, bunlardan yakīn nuru ile müşâhede ettikleriyle uyuşanları aynen benimsediklerini, uyuşmayanları ise te’vil ettiklerini belirtir ve bu konuların bilgisini sadece vahiy ifadelerinden (sem‘) alanların ayaklarının yere sağlam basamayacağını söyler (İḥyâʾ, I, 104).
Keşf konusu üzerinde Muhyiddin İbnü’l-Arabî de geniş olarak durmuş, hatta tasavvuf anlayışını “keşf yoluyla elde edilen bilgi” anlamına gelen mârifet üzerine temellendirmiştir. Gazzâlî gibi İbnü’l-Arabî de mükâşefenin müşâhededen daha mükemmel olduğunu, müşâhede ile mahiyetin, mükâşefe ile ilâhî hakikatlerin temsilî mânalarının idrak edilebileceğini söyler. Ona göre Allah’ın mahiyeti idrak edilemeyeceğinden bu konuda mükâşefenin verdiği bilgi daha önemlidir. Müşâhede bilgiye ulaştıran yol, keşf bu yolun son noktasıdır. Bu da nefiste ilmin hâsıl olmasıdır. Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye göre keşfin birçok çeşidi vardır. Aklî keşf ile (nazarî keşf) akledilenler üzerindeki perde kalkar ve mümkin varlıkların sırları ortaya çıkar. Kalbî keşf ile müşâhedeye has çeşitli nurların üzerindeki perdeler kalkar. Sırrî keşf ile yaratıklardaki sırlar ve varlıkların yaratılış hikmetleri ortaya çıkar ki buna ilham da denir. Ruhî keşf ile cennet ve cehennemin görüntüsü ile melekler görülür. Ruh tam olarak saf hale gelip zaman ve mekân perdesi kalkınca geçmiş ve gelecekle ilgili olayların bilgisine ulaşılır. Hafî keşf ile, bulunulan makam ve hallere göre Allah’ın celâl veya cemâl sıfatlarının tecellileri görülür. Bu tür keşfe sıfatî keşf de denir. Eğer Allah sâlike ilim sıfatıyla tecelli ederse dinî bilgiler ortaya çıkar, işitme sıfatıyla tecelli ederse onun kelâm ve hitabını duyar, görme sıfatıyla tecelli ederse temaşa ve müşâhede hali ortaya çıkar. Aynı şekilde celâl sıfatının tecellisi sâlikte fenâ haline, cemâl sıfatının tecellisi şevk haline, kayyûmiyet bekā haline, vâhidiyyet de vahdet haline sebep olur (Tuḥfetü’s-sefere, s. 13). İbnü’l-Arabî’ye göre keşf hali çeşitli haller ve makamlarda muhtelif şekillerde ortaya çıkar.
Aklî deliller gibi keşf de bazan kesin bilgi, bazan zan ifade eder ve ictihadda olduğu gibi keşflerde bazan hata olabilir. İlmî keşf, irfanî keşf, ilâhî keşf, nazarî keşf, nûrî keşf, iyânî keşf, sûrî keşf ve mânevî keşf gibi şekilleri bulunan keşfin bazı çeşitleri kesin bilgi verir (Tehânevî, II, 1254). Kesin bilgi veren keşf ve mükâşefe aynı zamanda yakīn demek olup Âmir b. Abdülkays’ın, “Perde kalksa yakīnim artmaz” (Serrâc, s. 102) demesi buna işarettir.
Sühreverdî el-Maktûl, İşrâkīliği esas alan hikmet felsefesini keşf ve mükâşefe üzerine kurmuştur. İşrak temelde keşf, İşrâkī hikmet de keşfî ve zevkî hikmettir. Doğulu düşünürlerin, Aristo dışındaki eski Yunan filozoflarının hikmet anlayışı da keşfe dayanır. Maddî unsurlardan soyutlanan kâmil nefisler üzerine aklî nurlar parıldar. Mükâşefe, aklî bir hususun düşünce ve isteğe ihtiyaç göstermeden birdenbire ortaya çıkmasıdır. Mükâşefenin verdiği bilgi hiçbir şüpheye sebebiyet vermeyecek şekilde kesindir (Mecmûʿa-i Muṣannefât-i Şeyḫ-i İşrâḳ, II, 36, 162, 298). Sadreddîn-i Şîrâzî de hakikate ilâhî bir aydınlanma ve keşf ile ulaşılacağı, akılla bunun açıklamasının yapılacağı kanaatindedir (el-Esfârü’l-erbaʿa, I, 13; Ülken, s. 278-295).
İnsanın zihnindeki düşünceleri ve kalbindeki hisleri bilmeye keşf-i zamâir, ölen insanın kabirdeki halini bilmeye de keşf-i ahvâl-i kubûr denir. Ankaravî, sûrî ve mânevî keşfi anlattıktan sonra kalpteki his ve fikirleri bilme, kabir hallerini haber verme ve kaybolmuş kişiler ve eşya hakkında konuşma gibi hususlara ilişkin keşfe kâmil velîlerin iltifat etmediğini, bu tür şeyleri riyâzet ehli rahiplerin de bildiğini söyler (Minhâcü’l-fukarâ, s. 253).
İbn Haldûn’a göre duyulardan oluşan perde riyâzet, halvet ve zikirle yavaş yavaş açılır, böylece keşf hali gerçekleşir. Keşf ile varlığın hakikati idrak edilir ve birçok olay meydana gelmeden önce bilinebilir. Velîler, himmetleri ve nefislerinde var olan kuvvetle varlıklar üzerinde tasarruf eder, eşya da onların iradelerine boyun eğer. Fakat kâmil velîler keşf ve tasarruf haline iltifat etmez, bu yolla bir şeyin hakikatini haber vermezler. Çünkü bu onların görevi değildir. Kâmiller, kendilerinde böyle bir şey zuhur etse bunu bir sınama sayıp Allah’a sığınırlar. İbn Haldûn, keşfin sağlıklı ve geçerli olması için sûfîlerin takvâya ve istikamete dayanmayı şart koştuklarını ifade ettikten sonra riyâzet ehli sihirbazların da keşf yoluyla bazı şeyleri haber verdiklerine dikkat çeker (Şifâʾü’s-sâʾil, s. 30-39; Muḳaddime, s. 422, 1100-1113) ve perdenin kalkması, kalp gözünün açılması maksadıyla riyâzet yapmayı sakıncalı bulur.
Takıyyüddin İbn Teymiyye hârikulâde hallerin bir kısmının fiilî olduğunu ve bunlara keramet denildiğini, diğer kısmının bilgiyle ilgili olduğunu söyler. Ona göre bir kimsenin başkalarının işitmediği bir sesi işitmesi, görmediği şeyi görmesi, bilmediği şeyleri firâset ve ilham yoluyla bilmesi gibi olaylar bilgiyle alâkalı hârikulâde hallerdir. Bunlara keşf denildiğini, Kur’an’da ve Sünnet’te keşfin örnekleri bulunduğunu söyleyen İbn Teymiyye, keşfin dinî veya mubah olan dünyevî bir fayda temin ederse nimet, harama vesile olursa günah olacağına dikkat çeker. Ona göre bir velînin keşf yoluyla gayba vâkıf olmaması onun Allah katındaki mertebesinin yüce oluşuna engel teşkil etmez. Hatta bu durum onun hakkında daha faydalı olabilir. Keşfin aklî, hissî, nazarî, zarurî çeşitleri üzerinde duran İbn Teymiyye bunların bir kısmının kesin, bir kısmının zannî bilgi verdiğini kaydetmiştir (Mecmûʿatü’r-resâʾil, V, 154-226). Ancak Gazzâlî’nin vahiy, te’vil ve keşf ilişkisiyle ilgili görüşünü (yk.bk.) aktarırken bu tür iddiaların bilgiye konu olan şeylerde Resûlullah’ın duyurduğu haberlerin istifade edilecek bir yanı bulunmadığı, zira her insanın kazandığı müşâhede, nur ve mükâşefe sayesinde bunları idrak etmesinin mümkün olduğu gibi aşırı bir noktaya vardırılabileceğini ifade etmektedir (Derʾü teʿârużi’l-ʿaḳl ve’n-naḳl, V, 348). İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu gibi İbn Teymiyye de keşfi temelden reddetmemekte, aklî bilgiler gibi keşfî bilgilerin de Resûlullah’ın haber verdikleriyle uyuşması şartıyla doğru bilgiler olduğunu belirtmektedir. Hatta buna Kur’an’dan deliller göstermekte, bu ölçüye uymadığı halde aklî burhanlar veya ilâhî müşâhedeler olarak ileri sürülen görüşleri ise fâsid hayaller ve bâtıl vehimler şeklinde nitelemektedir (a.g.e., V, 350, 356-357).
İbn Kayyim el-Cevziyye keşfi, “Allah’ın kulun kalbinde meydana getirdiği bilgi olup kul bu bilgiyle başkalarına kapalı olan hususları bilir” şeklinde tanımladıktan sonra biri bilgi, diğeri görme ile ilgili iki keşften bahsetmiştir. Ona göre bilginin bilinene uygun olması bir keşf olduğu gibi bilinenin kalp ile müşâhede edilmesi de bir keşftir. Allah’a O’nu görür gibi ibadet etmek kalbin apaçık keşfidir. Bir de gayri müslimle müslüman arasında ortak olan cüz’î bir keşf vardır. Görünmeyen ve bilinmeyen bazı hususların haber verilmesi böyledir. Nitekim İbn Sayyâd, Esved el-Ansî ve Hâris el-Mütenebbî gibi gayri müslimlerde böyle bir keşf görülmüştür. Mecûsîler’de, putperestlerde, hıristiyan rahiplerinde, kâhinlerde, sihirbazlarda da buna benzer bir keşf görülebilir (Medâricü’s-sâlikîn, III, 230-241).
İmâm-ı Rabbânî keşfin daha çok sülûk halinde ortaya çıktığını, vuslat hâsıl olunca sona erdiğini, maddî hususlara dair keşflerin oluşu ile olmayışı arasında fark bulunmadığını, bunların çoğunun hatalı çıktığını söylemiş, keşfteki hatayı mübrem ve muallak kazâ ile açıklamıştır. Muallak kazâ ile ilgili keşfin hatalı çıkabileceğini, bazan muhayyiledeki temelsiz bilgilerin keşf sahibini yanıltacağını belirtmiş ve İbnü’l-Arabî’nin sünnete aykırı birçok hatalı keşfi olduğunu ileri sürmüştür.
Mutasavvıflar keşfe dayanarak Kur’an’ı tefsir ettikleri gibi bir hadisin veya hadis âlimlerine göre sahih olmayan bazı hadislerin sıhhatini keşf yoluyla tesbit ettiklerini söylemişlerdir (İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥât, I, 292). Nitekim İsmâil Hakkı Bursevî, “Ben gizli bir hazine idim ...” hadisi üzerinde dururken bu hadisin rivayet açısından sabit olmasa bile keşfen sahih olduğunu söylemiş (Kenz-i Mahfî, s. 2), Abdülazîz ed-Debbâğ birçok hadisin sahih olup olmadığına keşf ile hükmetmiş (el-İbrîz, s. 54, 64), Şah Veliyyullah Dihlevî ed-Dürrü’s̱-s̱emîn’de, rüyada gördüğü Hz. Peygamber’den işittiği müjdeleyici nitelikteki hadisleri rivayet etmiştir. Mutasavvıfların bu görüşü hadis âlimleri tarafından reddedilmiş, keşfe dayanılarak bir hadisin Resûl-i Ekrem’e ait olup olmadığını tesbit etmenin mümkün olmadığı görüşü savunulmuştur (Kurt, s. 468-486; Misfir Gurmullah ed-Dümeynî, s. 237; Yıldırım, s. 40-49; Aydınlı, s. 89-92).
Azîz Nesefî, Tasavvufta İnsan Meselesi: İnsan-ı Kâmil (trc. Mehmet Kanar), İstanbul 1990, s. 106-109, 143-144.
İbn Teymiyye, Mecmûʿatü’r-resâʾil, V, 154-226.
a.mlf., Derʾü teʿârużi’l-ʿaḳl ve’n-naḳl (nşr. M. Reşâd Sâlim), [baskı yeri yok] 1399/1978 (Dârü’l-künûzi’l-edebiyye), V, 339-340, 348, 350, 356-357.
İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-sâlikîn, Kahire 1403/1983, III, 230-256.
Dâvûd-i Kayserî, el-Muḳaddemât (nşr. ve trc. Hasan Şahin v.dğr.), Kayseri 1997, s. 48, 52.
Haydar el-Âmülî, Câmiʿu’l-esrâr (nşr. H. Corbin – Osman İsmâil Yahyâ), Tahran 1368 hş., s. 461-472.
İbn Haldûn, Şifâʾü’s-sâʾil, s. 30-42.
a.mlf., Muḳaddime, Kahire 1957, s. 88, 422, 423, 1100-1113.
Taşköprizâde, Mevzûâtü’l-ulûm, II, 264; III, 14, 17.
Sadreddîn-i Şîrâzî, el-Esfârü’l-erbaʿa, Kum 1958, I, 13.
Abdülazîz ed-Debbâğ, el-İbrîz, Kahire 1961, s. 54, 64.
İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, Mekke 1317, I, 55, 112, 189-190, 311-313.
İsmâil Hakkı Bursevî, Kenz-i Mahfî, İstanbul 1290, s. 2.
Ankaravî, Minhâcü’l-fukarâ, Bulak 1256/1840, s. 252-253.
Şah Veliyyullah ed-Dihlevî, Ḥüccetullāhi’l-bâliġa, Kahire 1966, s. 619.
Cemâleddin el-Kāsımî, Ḳavâʿidü’t-taḥdîs̱, Beyrut 1987, s. 191.
Mübârekfûrî, Tuḥfetü’l-aḥveẕî, Beyrut 1990, I, 244.
İzmirli, Yeni İlm-i Kelâm, I, 35.
Ebü’l-Alâ Afîfî, et-Taṣavvuf: es̱-S̱evretü’r-rûḥiyye fi’l-İslâm, Kahire 1962, s. 63.
M. Asin Palacios, İbn ʿArabî: Ḥayâtüh ve meẕhebüh (trc. Abdurrahman Bedevî), Kahire 1965, s. 212.
Hilmi Ziya Ülken, İslâm Felsefesi, İstanbul 1967, s. 278-295.
Ca‘fer Seccâdî, Ferheng, Tahran 1351, s. 290.
Misfir Gurmullah ed-Dümeynî, Meḳāyîsü naḳdi mütûni’s-sünne, Riyad 1984, s. 237.
Abdullah Aydınlı, Doğuş Devrinde Tasavvuf ve Hadis, İstanbul 1986, s. 89-92.
Ahmet Avni Konuk, Tedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi (haz. Mustafa Tahralı), İstanbul 1992, s. 200.
Ali Vasfi Kurt, Endülüs’de Hadis ve İbn Arabî, İstanbul 1998, s. 468-486.
Ahmed Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, Ankara 2000, s. 40-49.
.
KERAMET VE GAYBI BILME MESELESI
Gaybı bilmekle ilgili iddianın asıl adı "keşf" olmakla birlikte bunun mümkün olduğu savunulurken hareket noktası kerâmet olarak gösterilmektedir.
Her insanın vukuundan önce hissettiği birtakım olaylar olmuştur. Ancak olay vuku bulmazdan önce kişideki o his, bilgi derecesine ulaşır mı? Ya da salih kişilerde bu his, bilgi derecesinde kesinlik kazanır mı? Bu soruya Islâm dini açısından cevap arıyorsak elbette müracaat edeceğimiz kaynak, Kur'an-ı Kerim olacaktır. Yüce Allah gayb bilgisiyle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
"Gaybın anahtarı O'nun yanındadır. Onları O'ndan başkası bilemez" (el-En'am, 6/59)."De ki: Göklerde ve yerde Allah'tan başka kimse gaybı bilemez" (en-Neml, 27/63). Bu âyetler, Allah'tan başka kimsenin gaybı bilemeyeceğini açık açık ifade etmektedir. O halde mesele, Allah'ın gaybı insanlara bildirip bildirmeyeceğinde düğümlenmektedir. Yüce Allah gayb bilgisiyle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: "(O bütün) gaybı bilendir, gaybına kimseyi muttali kılmaz. Ancak peygamberlerden, bildirmek istediği bunun dışındadır" (Cin, 72/26-27).
Âyet, bu konuda peygamberleri istisnâ etmekte ve onların bilmesini de, Allah'ın irâde ve dilemesine bağlamaktadır. Allah, gayb konusunda peygamberlerine neyi bildirirse, sadece onu bilirler, onun dışında kalanı onlar da bilemezler. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de peygamberimizin dili üzere şöyle buyurulmaktadır.
"De ki: ‚Ben size, Allah'ın hazineleri yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmem; size ben meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyuyorum. De ki: Körle gören bir olur mu? Düşünmüyor musunuz?" (el-En'âm, 6/50).
Kalb okuma meselesine gelince, bunun da mümkün olmadığı nasslarda açıkça belirtilmiştir. Savaşta yere düştükten sonra kelime-i şehadeti getiren kişiyi öldüren Halid b. Velid'i hesaba çeken Peygamber (s.a.s) Hz. Halid'in: "Korktu da bundan dolayı kelime-i şehadeti getirdi" demesi üzerine Peygamber (s.a.s): "Kalbini yarıp baktın mı?" diyerek kalbdekine muttali olmanın mümkün olmadığını bildirmiştir (Ebû Dâvud, Cihad, 95; Ibn Mâce, Fiten, 1).
Hz. Ömer, Medine'de bir cenaze olduğunda Hz. Peygamber (s.a.s)'den münafıklar hakkında bilgi sahibi olan Huzeyfe b. Yemân'ı gözetler ve onu cemaat arasında görmezse ölünün münafık olmasından şüphelenerek cenaze namazına katılmazdı (Tecrid-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, Ankara 1972, II, 468). Demek ki Hz. Ömer (r.a) da kimsenin kalbini okumuş değildir.
Netice itibariyle kerâmetin sınırlarını gaybı bilmek ya da kalb okumak gibi sınırlara kadar genişletmek, nasslarla bağdaşmayan bir durumdur.
Bu konudaki bir diğer mütalaa Hz. Peygamber bir hadis-i şerifinde "mü'minin ferasetinden sakının Çünkü o Allah'ın nuru ile bakar" (Tirmizî, Tefsîru sûre, 15/6). Âyet-i kerimesinde işaret edildiği gibi, salih bir mü'min ferasetiyle karşısındakınin bazı durumlarını sezebilir. Nitekim yolda yürürken bir kadına bakan bir adam Hz. Osman'ın yanına girince, Hz. Osman (r.a) "biriniz içeri giriyor ve iki gözünde zina eseri gözüküyor" der. Bunun üzerine adam "Rasûlullah'dan sonra bir vahiy mi geliyor yoksa" diye sorar. Hz. Osman "hayır, ancak mü'minin feraseti vardır" der (Nebhânî, Huccetu'l-lahi ‚ale'l-Alemîn, s. 862).
Durum bu noktadan değerlendirilince gaybı bilmenin sınırlarının iyi belirlenmesi gerekir. Yukarıda verilen ölçüler çerçevesinde diyebiliriz ki. her hangi bir kimseyi harikulade olaylar göstermesi nedeniyle, onun veli olduğuna hüküm veremeyiz. Gösterdiği olağanüstü halin de kerâmet olduğunu kabul edemeyiz. Önce bu kimsenin Islâm'a bağlılık derecesine ve Allah'ın şerîatına bağlılık noktasına bakarız. Hakkında hükmümüzü öyle veririz. Nitekim herhangi meşru bir sebebe dayanmaksızın keramet izharına kalkışan kimsenin bu haline iyi gözle bakılmamış kötü görülmüştür. Halbuki en büyük kerâmet, Allah'ın şerîatı üzerinde istikamete olmaktır.
Abdullah et Tüsterî (r.a)'nin yanında kerametten söz edildiğinde şöyle der: "Ne kerâmeti, ne âyeti? Bir takım şeyler ki, zamanı geliyor, Allah (c.c) vakti geldiği için onları ortaya çıkarıyor. Fakat kerâmetin en büyüğü bilesiniz ki, budur: Kendisinde bulunan kötü huylarını, övgüye layık olan iyi huylarla değiştirmendir." Ebu'l Hasan Eş-Şâzelî de bu hususta şunları söylüyor: "Gerçek anlamda Kerâmet: Dosdoğru bir istikametten ibarettir. Bu istikameti de tam olgunluğa eriştirmektir. Bu ise iki temele dayanır. Allah'a gerçek manada iman etmekle ve Allah'ın Rasulünün getirdiklerine zâhirî ve bâtîni manada tabi olmakla sağlanır Kişiye düşen görev, bunları elde etmek için gayretini sarfetmesidir. Tek gayesi olmalı, oda bu iki amacı elde etmek. Fakat, olağanüstü olay anlamında Kerâmete gelince, muhakkık âlimler nezdinde buna itibar olunmaz. Çünkü bu, kimi zaman istikamette bir mertebe kazanmış olanın elinde meydana geldiği gibi, bazan istidrac kabılinden olur."
Ayrıca Allah'ın veli kulları, salih bir kimsenin elinde meydana gelen keramete veya kerametlere itibar etmezler ve gösterilen bu kerâmetlerin o kimsenin üstünlüğüne bir delildir, diye de kabul etmezler. Bu hususta Imam Şafiî şöyle der: "Elinde kerâmetler zuhûr eden her bir kimsenin velilerden olması gerekmez. Bu kimselerin, kerâmet göstermeyenlerden daha üstün olduklarının bir delilidir denilemez, Böyle bir iddia ileri sürülemez. Kerâmet göstermeyen öyle kimseler var ki, kerâmet gösterenlerden çok faziletlidirler ve üstündürler. Zira gerçekte kerâmet, bazen sâhibinin yakînini takviye için ortaya çıkmış olabilir. O kimsenin doğruluğuna ve faziletine bir kanıt olabilir. Ancak bu kerâmet o kimsenin efdâl yani en üstünlüğüne bir kanıt değildir. Zira efdaliyyet yani en üstünlük yakınî anlamda bir iman ve tam anlamıyla Allah'ı tanımakla mümkündür" (bk. Abdullah el- Yâfiî Kitabu Neşri'l-Mehâsini'l-Galiyye, s. 119