 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
Acı istismarcıları… UTANMIYOR MUSUNUZ?
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
18 Mayıs, 2014
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Beş gündür "La havle..." deyip sabırla bekledim. Fakat artık milleti aptal yerine koyanlara karşı konuşma zamanı. Bu pis oyunlarınıza sustukça meydanı boş sanıyorsunuz çünkü... Sizin derdiniz gerçekten şehit madencilerimiz ve aileleri mi, yoksa...
Günlerdir acı içindeyiz. Dile kolay; 301 can yitirmişiz Soma’da. Böyle bir durumda bu milletin evladı ne yapar? Yardım eder…
“Benim üstüme düşen bir şey var mı?” diye sorar. Madende mahsur kalanlar için hiçbir şey yapamıyorsa dua eder. Acının yasını tutar.
Asıl yapılabilecek şey; geride kalanlaradır. Onlara abi olunur, abla olunur, baba olunur, kardeş olunur…
Yalnız olmadıkları hissettirilir, bu en zor günlerinde “Gel benim omzuma yaslan” denilir. Elde avuçta ne varsa, ne kadar yapılabiliyorsa yardım edilir.
Bakın, Türkiye’nin dört bir yanında yardım kampanyaları başlatan gönüllü kuruluşlarımız, spor kulüplerimiz, kamu kurumlarımız, iş adamlarımız, sporcularımız gibi… Ekranda üzülmekten ötedir bizim kardeşliğimiz. Zor zamanda kenetleniriz, kendi kendimizi teselli etmeye yeteriz.
***
Peki biz ne yapmayız?
Bu sorunun cevabını aslında hepimiz biliyoruz.
Daha duyar duymaz olay yerine koşup, ellerimizde pankartlarla yürümeyiz meselâ…
Madenin içinde yüzlerce kişi varken, yakınları gözyaşları içinde bekleşirken “Hükümet istifa” sloganları atmayız.
Devletimiz canları kurtarmak için çalışırken, onu bir de bizimle uğraşmak zorunda bırakmayız.
Hele hele ülkemizi zafiyet içinde gösterecek davranışlardan özellikle kaçınırız ki, düşman sevinmesin.
Değil, “müftü karısı” yalanını ısıtıp, başörtülü Somalı kadın mizanseniyle elin gavurunun televizyonuna ülkemizi karalamak, gerçekte yakınını kaybetmiş biri olsak bile “Şimdi bunun sırası değil” deriz.
Bunu, olan bitenin üzerine sünger çekmek değil, vakti ve zamanı gelmediği için yaparız.
***
Ferasetli milletizdir.
Neyi, ne zaman konuşacağımızı biliriz.
Ben de bu yazıyı yazmak için günlerdir dişimi sıkarak bekledim.
Cenazeler ortada duruyorken böyle bir polemiğe girişmekten hayâ ettim.
Dinimize, örfümüze-adetimize göre üç gün sadece taziye dilenir.
Milli yas da o yüzden 3 gün olarak açıklanmıştır zannımca…
Ama utanmayı bilmeyenler, Kadıköy’de, ODTÜ’de, şurada-burada polise saldırmaktan; vatandaşın dükkanına, arabasına zarar vermekten hayâ etmediler.
Hem de madenden kurtarılan bu memleketin gerçek evladı, “devlet malına zarar gelmesin” diye ayağını sedyeye uzatmaktan çekinirken…
***
Soma’da olanları ise hiç sormayın…
İlk gün “Ben yetkililerle görüştüm, 350’ye yakın işçi ölü çıkarıldı” diyen CHP milletvekili Özgür Özel ne diyecek şimdi?
Dilim varmıyor ama, “Rakam artsaydı da hükümete karşı infial daha da yükselseydi” diye düşünüyor mudur acaba?
Uyduruk, ne olduğu anlaşılmayan videolarla Başbakan’ın tokat attığı iddia edilen, sözde mağdur Somalı gencin kim olduğu da çıktı ortaya.
Güya Başbakan’ın sığındığı marketteki fotoğrafı da geçmişten hafızamızda duruyordu, ama onlar bunu da yeni gibi yutturmaktan çekinmedi.
Niye?
Bizi aptal sürüsü olarak görüyorlar da ondan…
Diyorlar ki, “Ey AK Parti’ye oy verenler. Siz bunlara oy veriyorsunuz, ama bakın bir gecede yüzlerceniz yerin altında ölüyorsunuz. Devletiniz daha yerin altındaki işçileri çıkarmaya muktedir değil. Dul, yetim kalıyorsunuz. Biz de burada, sizi öldüren bu hükümete karşı mücadele veriyoruz. Sizin çok güçlü, karizmatik dediğiniz Başbakan’ı işte biz bu hale düşürürüz. Korkudan markete sığınır, çok sinirlidir tokat atar, zannettiğiniz kadar güçlü bir karizması yoktur… Falan filan…”
Yılmaz Özdil, “Bu madencilere müstehak” derken aslında tam da bunu ifade etmiyor mu?
Bakın ne diyor;
"Maden kazasında ölen çocuklar, Tayyip Erdoğan'ın seçim mitinglerinde parayla taşıdığı işçiler. Ceplerine para koyup tezahürat yaptırıyorlar. Dolayısıyla Başbakan 'Bu çocukların ölmesi normal' diyor.. Normal demek gerçekten.. Çalışma Bakanı'yla CHP'li Özgür Özel arasında bu konu da bir polemik geçmişti; Bakan 'Ne yani, bir maden sahibin bir partiyi sevmesi yasak mı' demişti.. Dolayısıyla burada ben Başbakan'a katılıyorum. Yani bu olan biten normaldir, hatta müstehaktır bile denebilir."
***
Yani, yine geldik Tayyip Erdoğan’dan kurtulmaya…
Hem de 30 Mart seçimlerinin üstünden daha 45 gün geçmişken…
Derdim Başbakan'ı, hükümeti savunmak falan değil...
Bunca badireyi tek başına atlatmış biri, ne yapacağını bilir herhalde...
Hükümet'in hatası varsa elbette onlar da hesap versin.
Benim isyanım, gösteri kılıfıyla sergilenen iki yüzlülüğe...
Katliamda sınır tanımayan Esad'a her türlü desteği verirken, sosyal medyadan "Soma'da ölen 150 Suriyeli çocuğun üzerine beton dökülüp kamuoyundan gizlendi" yalanını ortaya atanlara...
Uydur, uydur söyle; sonra da açıklama iste...
Peki dert ne?
Şundan üç ay sonra yapacağımız Cumhurbaşkanlığı seçimi…
Israrla kurtarıcı postuna bürünenler kim?
Gerçek manada bunun cevabını bilen var mı?
Gözlerden kaçmasın; bütün Türkiye’nin gözü Soma’dayken, Ankara’da “çatı” turları başladı.
Devlet-lü Bahçeli, “baba” ile görüştü. Yani 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’le…
Sırada Ahmet Necdet Sezer var.
Onlardan birini Cumhurbaşkanı yaparlarsa, Türkiye’ye çağ atlatacaklar.
Madenlerde bir daha kimse ölmeyecek.
Türkiye güllük gülistanlık olacak.
***
Neyse, biz yine Soma’ya dönelim.
Bu yalanlar niye söylendi?
Biliyor musunuz, başta CNN International, BBC ve Alman kanalları olmak üzere, günlerdir Başbakan’ın markette çekilmiş sahte fotoğrafını gerçekmiş gibi kullanılıyor.
Ölen 301 madenci onların çok mu umurunda?
Bak, utanmaz sözde demokrat ülke Fransa’da madencilerimizle alay ediliyor.
Bizim malum medyanın çıtı çıkıyor mu?
Yabancı televizyonlarda, gazetelerde bir kez daha açık açık Tayyip Erdoğan düşmanlığı sahneleniyor.
Kimi kullanarak?
İçerideki bildik taşeronları…
***
Bu kavganın ne zaman, nerede başladığını unutmamak gerek.
Gezi’de bahane ağaçtı…
Şimdi madende yitirdiğimiz fidanlar…
Şu son bir yılda olanlar bize çok şey gösterdi.
Şahsım adına, artık hiçbir şeye şaşırmıyorum.
Bir vatandaş ve gazeteci olarak, bu yalanları kimin pompaladığını, hangi mecraların körüklediğini artık daha net görüyorum.
Adresler hep aynı çünkü…
Fakat cevabını çok merak ettiğim bir soru var…
Söylesenize; biz gerçekten aynı milletten miyiz
Menderes'i asanlar... Bunu bir daha yapamayacaksınız...
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
27 Mayıs, 2014
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Merhum Başbakan Adnan Menderes ve iki bakanını ipe götüren 27 Mayıs 1960 darbesinin yıldönümündeyiz. O dönem neler olduğunu çokça okudunuz... Ben size, aynı tezgah nasıl tekrarlanıyor, ondan bahsedeyim.
Son bir yıldır askerin tavrı gösteriyor ki, artık Türkiye'de demokrasiye kurşun sıkılmayacak.
Hatırlasanıza, Gezi'de nasıl canhıraş bir istekle ordu sokağa davet edilmişti.
Koskoca İstanbul'u anarşiyle işgal planları, bir gece Taksim'e jandarma TOMA'sı, Boğaziçi Köprüsü'ne de askeri araçlar dizilince sönüvermişti.
Bugün Mısır olmadıysak, bunu 'demokrat' ordumuza borçluyuz.
Bir de gerçek demokrat bir muhalefeti kazanabilirsek, işte o zaman ileri demokrasinin yolu açılmış olacak.
***
Madem Gezi'den başladık, oradan gidelim.
Türkiye geçen Haziran'dan bu yana iki büyük canavarla yüzleşti.
Yıllardır alt yapısı hazırlanan 'ılımlı İslam' en tehlikelisiydi...
Diğeri de silahlı örgütler üzerinden Alevi vatandaşlarımızı kışkırtma çabalarıydı...
***
Dünyayı mafyavari bir kabadayılıkla yöneten güçler, Kürt kartı ellerinden düşünce panikle diğerlerini de açıvermişti.
"Aman canım sen de ! Her şeyde dış mihrak arıyorsunuz" diyenler çoğunluktaydı Gezi'de...
Bugün seslerinin çıktığını duyuyor musunuz?
Niye?
Çünkü Mısır gösterdi neyin ne olduğunu...
Peşinden Ukrayna...
Domino taşı gibi yıkılan ülkeler...
Ve yeni yeni darbeler...
İşte, daha geçtiğimiz günlerde Tayland devrildi.
Belli ki dünyada güç savaşları kızıştı.
Afrka'da olanlara bakın...
Orta Afrika'da sırf Müslüman olduğu anlaşınca Fransızların askeri müdahalesiyle iktidardan devrilen cumhurbaşkanı ve ardından dünyanın gözü önünde Müslümanlara yapılan katliamlar...
Somali'nin bölünmesi...
Bangladeş'te, Abdulkadir Molla'nın "40 yıl önce insanlığa karşı suç işlediği" ithamıyla idam edilmesi...
Mısır'da topluca verilen idam kararları...
Hepsi bize neyi anlattı?
Çok açık...
Bir asır önce kanla çizilen sömürü sınırlarının, yine Müslümanların kanı akıtılarak korunacağını.
Yani bir nevi gözdağı bu...
"Bizim kontrolümüzün dışına çıkar, yeniden Osmanlı'ya kucak açarsan faturası ağır olur" mesajı...
***
Gazze'yi hatırlayın mesela...
Tam da geçtiğimiz yıl bu zamanlardı.
Halk her yeri Türk bayraklarıyla süslemiş, coşkuyla Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nı bekliyordu.
Erdoğan'a üst perdeden açıkça uyarılar yapıldı, "gitme" denildi.
Türk Dışişleri, Mayıs sonunda ya da Haziran başında bu ziyaretin gerçekleşeceği restini çekti.
İleride olacaklar, sarayın bahçesindeki 'şemsiyeli' basın toplantısında verildi.
"Türkiye gibi kritik coğrafyadaki bir ülkede yaşamak zordur. Eminim Türk halkı olarak siz de bundan memnun değilsiniz, ama bununla yaşamak zorundasınız" ifadesi, birinci ağızdan, hem de canlı yayında dile getirildi.
Sonra ne oldu?
Önce Gezi'de Erdoğan "diktatör" yaftasıyla hedefe oturtuldu.
Devrilemeyince Mısır'da Mursi indirildi.
Darbecilerin ilk işi, Erdoğan'ın Gazze'ye geçmeyi planladığı Refah sınır kapısını kapatmak oldu.
Ve dünyadaki Müslümanların umutla beklediği ziyaret suya düştü.
***
Herkes vazifesini yapıyor anlayacağınız...
O'nlara kızmanın yararı yok.
Fakat asıl mesele içimizdekiler...
Türkiye'ye ihanetin bu kadar açık net göründüğü bir dönemi ben bilmiyorum.
Olmaz denilenler oluyor.
Düşünsenize; işi sadece insanlara dinini öğretmek olması gereken bir cemaat dünyanın 17. büyük ekonomisi olmuş ülkenin sahibi olmayı aklından geçirebiliyor.
Oyların yarısını almış bir Başbakan'ı, parmağını sallaya sallaya ikaz edebiliyor...
Geri adım attıramayınca da "Benden günah gitti" deyip alaşağı etmeye çalışıyor.
Ülkeyi yönetmek için güya siyasi mücadele veren muhalefet de çıkıp, bunu akılalmaz bir rahatlıkla savunabiliyor.
Asla yan yana gelemeyeceğini düşündüğünüz kişiler, gruplar kol kola giriyor.
Sözümona emperyalizm düşmanları, emparyalist güçlerin bir işaretiyle sokakları ateş çemberine çeviriyor.
Yalanda, hilede, ikiyüzlülükte sınır tanınmıyor.
Her gün onlarca yalanları ortaya çıksa bile farketmiyor.
Onlar yenisini üretiyor.
Yeni yeni yalanlarla öncekiler unutturuluyor.
Neyse ki her şey vatandaşın gözünün önünde cereyan ediyor, başvurdukları sihirbaz hileleri halkın gerçeği görmesini perdeleyemiyor.
***
Onlar olabildiğine pişkin ve arsızlar...
30 Mart'tan sonra mahcubiyet duyup köşesine çekileni gördünüz mü?
Çekilmezler...
Çünkü profesyonel ajanların güdümündeler.
Erdoğan "Bu bir istiklal mücadelesi" derken işte tam da bunu kastetmişti.
Eskiden olsa, bu yöntemlerle uğraşmaz, her seçim öncesi olduğu gibi, gün aşırı Mehmetçiğin tabutunu önümüze sıralarlardı.
Anaların feryatları yürekleri dağlarken, onlar kıs kıs gülerek ekrandaki tepkileri izlerdi.
***
Şimdi o oyun bozuldu.
Erdoğan'ın kritik "kırmızı oda" görüşmesinden bir hafta sonra, aşırı sol örgütler üzerinden Gezi'de denenen, 'çoğu aydına göre Alevi kalkışması' tutmadı.
"Menderes'i öldürdünüz, Erdoğan'ı yedirmeyiz" diyerek, gece yarısı havalimanına akın eden kitleler, bütün atmosferi tersine çevirdi.
***
Bundan tam 6 ay sonra, aynı ülkeye CHP Lideri'nin yaptığı ziyaretin akabinde patlak veren "paralel örgüt"ün operasyonu da Erdoğan'ı devirmeye yetmedi.
Ama onlar binbir hileyle yeni yöntemler denemeye devam ediyor.
Okmeydanı da o tezgahın devamı...
Bir gün Erdoğan'ı Mursi, O'na oy verenleri Müslüman Kardeşler gibi yaparlarsa hedeflerine ulaşmış olacaklar.
301 madencimizin şehit olmasına açık açık "oh olsun" demeleri de bundan...
***
Ne varsa gördük...
Artık bu ülkede hiçbir şeye şaşırmıyor kimse...
Kılıçdaroğlu'nun sokaktaki yüzü maskeli, eli molotoflu eşkiyaları sahiplenmesini anlayabilmek mümkün...
Ama Kılıçdaroğlu'nun bu tavrına gıkını çıkarmayan CHP'li yurtseverleri,
Açık açık vatana ihanet eden ajanların tuzağına hiç düşünmeden atlayan dindarları,
Menderes'in idamını ekranlarda alabildiğine eleştirirken, Erdoğan'ı ipe götürme çabalarına açık destek verenleri anlamak gerçekten zor.
Neyse...
Bırakın, ellerinden geleni ortaya döksünler...
Zaten bütün kartları açtılar, kendilerini tekrara düştüler.
Yapabileceklerinin hepsi bu kadardı... Beceremediler...
Bu vakitten sonra vız gelir, tırıs giderler.
Çözüm süreci bozulursa ne olacak?
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
31 Mayıs, 2014
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
PKK hiç de sürpriz olmayan şekliyle Çankaya seçimi öncesi gerilimi tırmandırıyor. Daha dün hükümete "Sadece terörist öldürmekle terör bitmez" diyenler, bugün "taviz verdiniz" deme yüzsüzlüğü sergileyebiliyor. Kirli ittifak ağı, bugün bakın kendini nasıl su yüzüne çıkarıyor?
İşe bak sen...
Bölgede tam huzur bulundu derken, PKK yine yol kesiyor, çocuk kaçırıyor.
Tam da Cumhurbaşkanlığı için kim aday olsun tartışmaları yapılıyorken...
En güçlü isim kim?
Recep Tayyip Erdoğan...
Çözüm sürecinin kahramanı kim?
Yine aynı isim...
Bugünlerde PKK üzerinden Tayyip Erdoğan'ı vuran kim?
Paralel yapı ve marjinal sol gruplar...
O zaman makarayı biraz geri saralım.
***
Hatırlarsınız...
30 Mart seçimleri öncesi yayınlanan "tuzluk" tape'sinde, Sözcü muhabiri ile konuşan ve 17 Aralık öncesi, olacakları bilen iş adamı Süleyman Hamit Müftigil ne diyordu;
"Bu kongre sonrası İmralı (Öcalan) bertaraf edilecek. Artık tekrar silahlı ve çatışmalı bir dönem geliyor. Barzani de bertaraf edilecek, Erdoğan da..."
Bu iş adamının kim olduğunu da Mahmut Övür yazmıştı;
Erzurumlu bir işadamı... Gülen'in hemşerisi...
İstanbul Sarıyer Demirciköy'de inşaat yapan, Kazakistan ve Ukrayna'da iş ilişkileri olan bir işadamı.
En yoğun ilişkisi de İsrail devleti ve ABD'deki Yahudi lobisiyle. Bu ilişkinin en somut göstergesi de bürosuna gelen herkese gösterdiği İsrail ve ABD'den aldığı madalya ve nişanlar.
Boşuna değil "Güneydeki sevdiğim ülke" demesi...
***
Peki sonra ne oldu?
İşçi Partisi, günlerce Öcalan'ın İmralı'ya götürüldüğünde çekilen gizli görüntülerini dağıttı.
Tam da sempatizanlarının nezdinde itibarını sıfırlayacak cümlelerle...
Yani Müftigil bunu da bildi...
***
Denkleme bak...
'Paralel'ci iş adamı kiminle paylaşıyor?
Sözcü muhabiriyle...
Eylemi kim yapıyor?
Genel Başkanı Kandil'de Öcalan'la kol kola resim çektirmiş İşçi Partisi...
Bugün kim vatansever kesilip PKK üzerinden Tayyip Erdoğan'ı vuruyor?
Aynı kesim...
Peki Tayyip Erdoğan'ın suçu ne?
Çatışma çıkmamış, kimse ölmemiş...
İlerisi için de umut doğmuş.
Allah korusun ama, diyelim ki yeniden çatışmalı ortama dönüldü.
Aradan geçen bu süreçte kaybedilen ne?
***
Gözden kaçırmamamız gereken bir şey daha var...
İsmini zikrettiğimiz gazeteye bakın, Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel günübirlik hedefte...
Yeni değil, epeydir süren bir kampanya bu...
Oysa çözüm sürecinin başlamasında en büyük rol Paşa'nındır.
Necdet Özel Paşa, onlarca şehidin ardından Kuzey Irak'a göstermelik asker sokmadı.
Bizzat yerinden yönettiği operasyonlarla Hakkari'nin hemen dibindeki 'Kandil'ciklere ilk kez O'nun döneminde girildi.
Operasyonlarda profesyonel askerler görev aldı.
Devletin bütün birimleri koordineli çalıştı.
TSK'nın helikopterleri, teröristler altından giderken, görmezlikten gelmedi.
Boş dağlar değil, -insansız hava araçlarının tespit ettiği- nokta atışı hedefler bombalandı, terör örgütü iyice köşeye sıkıştırıldı.
"İnsan öldürmekle bu iş tam bitmez" denilecek seviyeye gelindi.
BDP'lilerin dağ taş terörist cesedi topladığı günleri unutmayın.
Uyduruk karakollar yerine inşa edilen kalekolları da...
Yani birilerinin algı operasyonuyla servis ettiği gibi, sadece Öcalan istedi diye PKK geri adım atmadı.
Önce terör örgütüne diz çöktürüldü, sonra masaya oturtuldu.
Bu da içerideki ve dışarıdaki düşmanlara rağmen yapıldı.
***
Şimdi "teröre taviz verirsen olacağı budur" diye çözüm sürecini eleştiren 'paralel' medya da o günlerde bu operasyonları alkışlıyor, üstelik peşinden sivilleşme adımları atılması gerektiğine' işaret buyuruyordu.
Yanlış bulduğumdan değil, bugün tezata düştüklerinden, en azından birini aktarayım.
İşte Bugün Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Erhan Başyurt'un 25 Aralık 2011'de "BU PKK MAĞARALARINI KİM YAPTI?" başlığı altında yazdıkları;
Gelinen noktada bu yapılanlarla yetinmek, terör örgütüne yeniden toparlanma fırsatı vermek olur.
İstihbarat örgütleri ve güvenlik birimleri ortak hedefe odak olmayı sürdürmeli.
Ama daha önemlisi, Kürt sorunu ile ilgili atılması gereken demokratik adımlar, işte terör örgütünün bu en zayıf anında gerçekleşmeli.
Sivil yönetim, öğrenim hakkından bireysel özgürlük alanlarına, ekonomik açılımlardan sosyal atılımlara kadar üzerine düşeni ivedilikle gerçekleştirmeli.
Dağa çıkışın yolları kapatılmış ve terör örgütünün istismar silahları tamamen elinden alınmış olur.
Silahlı mücadele ve hatta örgütün varlığı büsbütün anlamını yitirir...
***
Madem terör dedik, paralel dedik, size bir şeyi daha hatırlatıp öyle bitireyim mevzuyu...
Türkiye'de ilk olarak, içinde 'paralel devlet' geçen cümleyi kim kurdu biliyor musunuz?
Abdullah Öcalan...
Milliyet Gazetesi'nin 28 Şubat 2013'te yayınladığı İmralı Tutanakları'nda hayli enteresan bölümler vardı.
Merak ediyorsanız Google'a yazar, tam metnini okursunuz.
Lafına itibar ettiğimden değil ama, "birbirlerini en iyi kendileri bilir" kavlinden bir kaç cümlesini (noktasına virgülüne dokunmadan) aktarayım.
Ne kadarı doğrudur, hepsi mi yanlıştır bilmem.
Benim fikrim de sizinki kadar...
Sadece n'olur n'olmaz diye aklımızın bir kenarına iliştirmekte yarar var.
İşte o tutanaktan bazı bölümler;
- Türkiye’de 3 koldan paralel devlet çalışması var. Bu ilişkileri sabote edilmeye başladı. Sıradan lobiler değil. ABD’de Yahudi, Ermeni ve Rum lobileri stratejik ve taktik müdahale ediyorlar. Her 3’ü de Anadolu çıkışlıdır. Sözde bir hükümet var, sözde bir parlamento var. CHP ve MHP paralel devletin izdüşümleridir, basit aletleridir; AKP’ye de, medya ve işadamlarına da sızmışlar. Sadece MİT kalmış, hedeflenen bizim geliştirdiğimiz diyalogdur. MİT Müsteşarı düşürülmek isteniyor. Emre Uslu, Mehmet Baransu MİT’i hedef aldılar, arkalarında devasa bir güç var.
- Cemaatin merkezi ABD’dir. Benim buraya alınmamla birlikte Fethullah da ABD’ye alındı. Bir yazar (yazarın adını hatırlayamadı) ‘Fethullah Gülen, Nur hareketine sızdı’ diyor. ‘Kesin bilmiyorum, Kemalistlerin sızması’ diyor. Nur hareketini inceleyin, Saidi Nursi eski Nurs köyündendir. Eski bir Ermeni köyüdür. Teşkilatı Mahsusa’ya girdi, sonradan Mustafa Kemal ile takıştı. Fethullah Gülen ABD’de yaşıyor. 120 devlette okul açmış, para nereden. Florida kontrgerillanın eski merkezidir, Türkeş ve Latin Amerika’daki kontrgerilla, orada yetiştirildi. Yeni merkez ise Utah’tadır. Emre Uslu vs. orada eğitildi. Sağda ve solda örgütleri kontrgerilla ele geçirdi.
-(Altan Tan’a dönerek) Sen sağdaki örgütleri bilirsin. Kontrgerilla ABD merkezlidir. Yargı ve emniyeti ele geçirdiler. MİT askerlerden güçlü çıktı, savcı çağırdı gitmediler. Bana göre bir direniştir. Erdoğan bunların burnundan fitil fitil çıkarır. İnşallah diyelim.
- İngilizler İslam’ı kullandılar, Osmanlı’yı yıktılar. Eskiden general imal ediyorlardı, şimdi de imam imal ediyorlar.
Dolmabahçe'den bugüne yeni Türkiye...
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
08 Haziran, 2014
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerini 7 yıl önce bugünlerde atmıştık... Cumhurbaşkanlığı seçiminin arefesinde yani... Dolmabahçe görüşmesi bu yoldaki en hayati adımdı... Eski ve yeni Türkiye o masada uzlaştı... Şimdi yine Cumhurbaşkanı seçmeye hazırlanıyoruz. 7 yılda Dolmabahçe'deki tarafların haklılıklarını ortaya koyan en somut örneklerle üstelik...
Org. Yaşar Büyükanıt ne demişti;
"Dolmabahçe görüşmesi, devlet işidir...
Öyleydi de zaten...
Hatırlasanıza;
Eşi kapalı bir ismin Çankaya'ya çıkacağı belli olmuş,
Yerleşik rejimin siyaset ayağı "Partinizin militanını aday yapamazsınız" demiş,
Yargı ayağı 367 dayatmasını getirmiş,
Silahlı gücü de gece yarısı bildirisiyle "söz dinle, yoksa yapacağımı bilirim" diye meydan okumuş...
***
Peki sonra ne oldu?
Bu şerden de hayır çıktı.
Yeni Türkiye burada doğdu aslında...
Türkiye'nin demokrasi yolculuğunda yeni bir dönemin kapısı açıldı.
AK Parti eliyle, ilk kez siyaset orduya rest çekti...
"Haddini bil, bu senin vazifen değil" dedi.
2007'deki bu asil duruş, bugün bizi Mısır yapmaktan kurtardı.
***
Eğriye eğri, doğruya doğru...
Askerin de haklı olduğu taraflar vardı.
En başlıca sorusu şuydu; "Tamam siz Yeni Türkiye'yi istiyorsunuz, 'devleti sahiplenmekten vazgeç' diyorsunuz. İyi de Yeni Türkiye'nin sahibi kim olacak? Sistem kendini iç-dış tehditlerde nasıl koruyacak?"
İşte Dolmabahçe görüşmesinin can damarı burasıydı...
Zira şu son bir yıldır atlattığımız badireler; askerin, daha doğrusu binlerce yıllık birikime sahip devletimizin çok önceden öngördüğü meselelerdi.
MGK'larda "irtica en büyük tehdit" derken, belli ki 17 Aralık'tan bu yana boğuştuğumuz yapıyı göstermeye çalışıyorlardı...
Ama bütün mütedeyyin kesim, hatta CHP ve DSP gibi partilere oy vermeyenlerin neredeyse tamamını hedef alınca inandırıcılığı kalmamıştı.
Dolayısıyla MGK'dan bu bildirilerin çıkmasının vatandaş nezdinde pek de hükmü yoktu.
Dolmabahçe'deki tarihi görüşmeye taraflar işte bu kartlarla girdi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, Yeni Türkiye için en kritik görüşmeyi yaptı.
Kahin olmaya gerek yok...
7 yılın sonundaki tabloya bakınca, o gün neler konuşulduğunu az çok çözmek mümkün...
Mesela iktidar dedi ki, "Türkiye'yi her türlü tehditten korumak önce benim vazifem. Üstelik halka hesap veriyorum. Yanlış yaparsam önce onlar gereğini yapar. O yüzden üzerimdeki tahakkümü bırak. Ayrıca ordunun içindeki kişilerin çok sağlam olduğunu kim iddia edebilir? İşte TSK'da yapılan yanlış işleri gösteren dosyalar..."
(Hatırlayın, o günlerde PKK ile iş tutanlara varana kadar, ortalığa neler saçılmıştı...)
Asker de hazırlıklıydı elbet... İktidarla kol kola görünen cemaatin yurt içi ve yurt dışındaki faaliyetlerinin dosyasını koydu Erdoğan'ın önüne... Paralel devlet yapılanmasının tehlikesine dikkat çekti. Kısaca, "Bunlar TSK da dahil olmak üzere, her alanda tehlikeli biçimde yapılanıyorlar. Yeni Türkiye'nin sahibi bir cemaat mi olacak?" dedi. Belki Humeyni gibi Türkiye'ye döndürülme planlarını bile anlattı Org. Büyükanıt... Ayrıca dershane sistemiyle nasıl bir rant şebekesi oluşturulduğunu, bunun üzerine kurulu sistemle milletin nasıl sömürüldüğünü de...
Daha AK Parti'yi kurarken, arkadaşlarıyla 'görevde oldukları sürede hiçbir Müslümana zarar vermeme' sözü bulunan Erdoğan buna ne desin?
Verebileceği tek cevap şuydu;
"Bir cemaate gönül vermiş birisi elbet TSK'da da olabilir, Milli Eğitim'de de, Emniyet'te de... Ama sistemli bir biçimde ve tehlikeli niyetlerle devletin tüm kademelerine sirayet etmeye uğraşıyorlarsa gereği yapılır..."
Başbakan'ın "milli" kişiliğine güveni tam olan ve sözünü tutacağını bilen asker, "Tamam o zaman" dedi.
Dikkat ederseniz, bir daha da hiçbir zaman Erdoğan'ın yoluna çıkmadı.
***
Peki Başbakan ne yaptı?
Önüne konan istihbarat dosyaları ışığında önce işin aslını kurcalamaya başladı...
Askerin bu tavrının çok da haksız olmadığını gördü.
Zaten şu kadarını biliyordu;
28 Şubat'ta bile ikili oynayarak, İmam Hatip'lerin kapanmasından rant sağlamış...
Bütün cemaatler ve Anadolu sermayesi "yeşil" yaftasıyla çökertilirken, bundan zarar görmeden çıkabilmiş bir cemaatin altında mutlaka bir şeyler olmalıydı...
Sözümona başrol oynayan askere rağmen 28 Şubat'ta nasıl güçlenebilmişlerdi?
Erdoğan, sözünün eri olduğunu gösterdi...
Bir cemaate mensup olsun ya da olmasın, inancından dolayı kimsenin devlet kapısından uzaklaştırılmamasını sağlayacak düzenlemeler yaptı...
Ama siyasi açıdan çok büyük bir risk alıp;
Devletin kurumlarının sadece bir cemaatin tahakkümü altına girmesini,
Aynı cemaatin devlet içindeki gücünden yararlanarak rant sağlamasını,
Kendinden olmayanı yaşatmayan vahşi sistemini önleyecek çalışmaların da startını verdi.
Çözebildiğim kadarıyla bunun ilk adımı da, Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer'in Milli Eğitim Bakanlığı'na atanması oldu.
Sonra Dinçer'in nasıl linç edildiğini hatırlarsanız, bugünlerin ilk işaretlerinin o dönem alındığını görürsünüz.
***
Peki Erdoğan ne yapmalıydı?
Bu yanlış mıydı?
Böyle olmadığını son bir yılda yaşadıklarımız gösterdi hepimize...
Ve maalesef Dolmabahçe'deki uyarıların haksız olmadığını da..
Erdoğan, 17 Aralık'tan beri bu cemaate rahatlıkla ağzına geldiğini söyleyebiliyorsa, bu kararından duyduğu rahatlıktandır...
Çünkü artık az da olsa şüphesi kalmamıştır.
Ve Dolmabahçe'de verdiği sözün gereğini daha emin adımlarla yapmaktadır.
Bunun karşılığında da asker olması gerektiği yerde durmakta, devlet içinde çatlağa sebep olmamaktadır.
Emin olunuz, çok sürmeyecek, yargı da eninde sonunda aynı çizgiye gelecek, YENİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ içindeki hainlerden ayıklanmış, yek vücut olarak önümüzdeki asra damgasını vuracaktır.
Sakın bundan şüphe etmeyin...
Sakın...
Kendinize, milletinize ve devletinize güveninin...
Lozan'dan bugüne dek süren zulmün süresi bitmiştir...
Güneş yeniden asil Türk milletinin üzerine doğmaktadır...
Kürt, Çerkes, Abhaz...
Alevi, Sünni, Asuri, Ermeni...
Bu topraklarda yeniden, Büyük Türkiye'nin sahipleri olarak, herkes kardeşçe yaşayacaktır.
***
Peki cemaatin üst yapısındaki oyunlardan bihaber, hala yalanlara inanan temiz-saf Müslüman kardeşlerimiz ne olacak dediğinizi duyar gibiyim...
Onlar bizim kardeşimiz...
Şimdi ne derlerse desinler, bir gün elbet kucaklaşıp helalleşeceğiz...
Tepedeki çakallar da Tanzanya'ya mı gider, Kenya'ya mı, kendileri bilir...
Elindeki nimetin kıymetini bilmeyen her şeye müstehak...
Sevgili Peygamber Efendimiz'den başlayarak bu dine,
Fatih Sultan Mehmed Han'dan başlayarak bu topraklara hakkı geçmiş bütün liderlere,
Onlara inanıp gönlüyle, malıyla destek veren bu ülkenin saf Anadolu insanına ihanet edene başka ne denebilir ki?
Bizden öte olsunlar da, nereye giderlerse gitsinler...
***
Son olarak, eski Türkiye'nin sahibi CHP'ye de iki çift sözümüz olsun.
Kullanım süresi dolan, finalde bütün pislikleri ortaya dökülen Paralel Yapı size hayırlı olsun.
Dikkat edin de, kendisi giderken sizi de yanında götürmesin.
Biz de yeni Cumhurbaşkanımızı seçelim, önümüzdeki asra nasıl damga vuracağız, ona bakalım...
Sen nereye çalışıyorsun arkadaş?
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
15 Haziran, 2014
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
IŞİD hamlesinin, Maliki'nin oyunu olduğunu daha ilk gün yazmıştım hatırlarsanız...
Türkiye Gazetesi dünkü manşetinde detaylandırmış...
* Linkini yazının sonuna ekledim. Açıp okumanızı öneririm...
Fakat IŞİD'i anlatırken "Suriye'de Esad'a çalıştı" dediğim için birileri çok kızmış.
Bizim memlekette herkes, her konuda uzman ya...
Hizbullah'la birlikte Esad'ı kurtarma mücadelesi verdiklerini söylemem daha bir öfkelendirmiş bunları...
Ekmeğini yediği topraklara ihanet edip, "IŞİD terörünü Türkiye besledi" yalanına çanak tutanlar...
Çıplak gözle bile görülen gerçeği dillendirince çılgına dönmüş...
Oysa bu bilgileri IŞİD'in ÖSO'ya silah doğrulttuğu daha ilk günlerde Dışişlerimizin en tepe isimlerinden birinden bizzat dinlemiştim...
Oyun en başından belliydi anlayacağınız...
Sonrasındaki gelişmeler doğruluğunu teyid etti zaten...
Ben devletimin verdiği bilgiye güvenirim...
Pekiii !
Siz kime güvenirsiniz?
Türk Dışişleri'nin beyanlarını kaale almazsınız, bilirim...
O zaman inanacağınız merci neresi?
Moskova?
Londra?
Tahran?
Washington?
Pensilvanya?
Arkadaş, benim derdim vatanım...
Seninki Türkiye değilse...
Sam Amca'n adına yazan çok var...
Git, onlara takıl...
***
Bu coğrafya karanlıklar bölgesi...
Öyle maalesef...
Sistem bir asır önce böyle kurulmuş çünkü...
Türkiye de bu döngünün içinde...
Hatta en önemli parçası...
Yarım asır sonra, Adnan Menderes'le ilk uyanma denemesini yapmışız.
Ama olmamış...
Kesintisiz algı operasyonu yapılmış hepimize...
Hiçbir şeyi sorgulamamıza izin vermemişler...
Mesela; "Çanakkale'de düşmana geçit vermedik diye gururlanırken, daha sonra nasıl oldu da İngiliz gemileri boğaza demirleyip İstanbul işgal edildi?" sorusu doğru düzgün tartışılmamış bile...
Ve neyin karşılığında gittiler?
Lozan'dan kahraman, Başbakan'ın asıldığı darbeden "devrim" çıkarmışız.
Kimse sorgulamamış, "Hadi Başbakan'a düşmandınız da; Dışişleri Bakanı'nı, Maliye Bakanı'nı niye astınız?" diye...
Varsa yoksa resmi geçitler, kutlamalar yapmışız...
***
Ve hep korkutmuşlar...
Darbesi, terörü, kaçakçısı, mafyası...
Ne varsa musallat etmişler başımıza...
Devletin imkanları, sadece batılı sermayeye ve onlarla işbirliği yapan sistemin adamlarına açılmış.
Adı konulmamış bir kast sistemi kurulmuş, kafasını kaldırmaya çalışanın hemen icabına bakılmış.
***
Şimdi hipnozun etkisi tekrar kalkıyor üzerimizden...
Yavaş yavaş uyanıyoruz.
Etrafımıza bakıyoruz, bize ne yapmışlar, yeni yeni algılıyoruz.
İşte bugün başımıza gelenler bu yüzden...
Daha önce başarılı oldukları taktiklerle, her taraftan saldırıya uğruyoruz.
İstiyorlar ki yine sinelim, korkalım, "En iyisi görmemek" deyip tekrar uykuya dalalım.
***
Hiçbir zulüm, bir asırdan fazla sürmezmiş...
Dilerim ki bölgemiz için de sonu gelmiş olsun.
Burada en büyük umut Türkiye...
O yüzden bize karşı mücadele çetin...
Ama ne attıkları manşetler, ne sokaktaki eylemler, ne algı operasyonları, ne tehditleri işe yarıyor.
Dahası Avrupa yerlerde sürünürken, Türkiye büyük bir hızla büyümeye devam ediyor.
Ekonomide bu yılın ilk çeyrek rakamları neydi mesela?
4.3...
İkinci çeyrekte ne bekleniyor?
5'in üstü...
Türkiye Cumhuriyeti, derdin ne olduğunu bildiği için "Dur" tehditlerine kulak asmıyor.
O yüzden şimdi en fazla ihracatımızın olduğu Irak'ın kuzeyinden sıkboğaz etme derdindeler...
Bak, IŞİD Musul'a girdi...
Buraları elimizden alana kadar bize kök söktüren İngilizler'den bir tek açıklama gelmedi.
Esad'a hava operasyonunu da İngilizler engellemişti hatırlarsanız.
Bu kararın faturası n'oldu?
Türkiye'nin Suriye politikası ters köşe oldu, itibarı zayıfladı.
Zaten tuzak da buydu...
Yani, ağabeylik fiyakamız fena halde bozuldu.
O gün daha serinkanlı davranmadığımız için kumpasa düştük.
Şimdi aynısını Musul'da görüyoruz.
Ama bu defa temkinliyiz.
Çünkü IŞİD'i finanse edenin Suudi Arabistan olduğunu cümle alem biliyor artık.
Osmanlı'yı bertaraf edip, Suudi Arabistan'daki mevcut Vehhabi rejimini kim kurmuştu?
İngilizler...
IŞİD'i asıl destekleyen kim oluyor bu durumda?
Şimdi gel de, IŞİD diye bir örgütün bir anda çok değerli petrol yataklarının bulunduğu Musul'a elini kolunu sallaya sallaya girebildiğine inan...
***
Bu bölgeye İsrail Devleti'ni kurdurabilen tek güç İngiltere'dir..
Şimdi yeni dizayn çalışması var.
Önümüzdeki sahnede dönen tiyatro, yalan-dolan...
Gerçekte neyin ne olduğunu bilen, yine devletimizin istihbarat ve güvenlik kurumlarıdır.
Suriye politikasında kızsak da, bu kör dövüşünde yapılacak en iyi şey; devletine güvenmektir.
Ama olanlara bakınca anlaşılıyor ki İngilizler arkalarında sadece bir yönetim bırakmamışlar...
'Böl-parçala-yönet'le kendi menfaatlerine harika bir iş çıkarmışlar.
Önceliği ülkesinin menfaatleri değil, ideolojisi olan kitlelerle sistemlerini güvenceye almışlar.
Yani 'o'cu, 'bu'cu olanlar, İngilizlere çalışmış farkında olmadan...
Benden uyarması...
Karar sizin arkadaşlar...
(*) Maliki'nin sinsi oyunu! Sünni ayaklanmaya karşı Işid'i kullandı
Ekleme din, CHP'li insanoğlu ve Ekmeleddin İhsanoğlu
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
07 Temmuz, 2014
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
CHP ve MHP, haftalardır canhıraş bir çabayla ‘Çatı’ adayları Ekmel Bey'i parti tabanlarına ve halka anlatmaya çalışıyor. Şu tabloyu görüp, üzülmemek elde değil.
Üç haftadır dikkatle izliyorum CHP’yi…
Bakalım -Ekleme-ddin İhsanoğlu’nu nasıl sindirecek diye… (Bilerek böyle yazdığımı belirtmeme gerek yok herhalde)
Şaşırtmadılar tabi...
Neler gördük biz bu partide, buna mı şaşacağız…
Çok değil, şundan 4 yıl öncesi…
En azından milli kimliğinden şüphe etmediğimiz Genel Başkan Deniz Baykal, (bugün kimlerin yaptığı çok daha net anlaşılan) bir kaset komplosuyla derdest ediliyor.
Ama bunun öncesinde yerine bir isim ustaca hazırlanmış…
Aman efendim şöyle dürüst, böyle cesur falan diye yutturulan, geçmişte kimsenin bir tek başarısını bilmediği kişi…
Sadece kuru laf kalabalığıyla, bir de ne söylersen söyle; yüzünde, mimiklerinde değişiklik olmamasıyla nam salan, o dönem birkaç AKP’liyi yiyince Baykal’ın da takdirini kazanan ve 2009’da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı yapılan Kemal Kılıçdaroğlu.
Afilli de bir şarkı yapıyorlar;
Geliyor Kılıçdar Kılıçdaroğlu,
Hem temiz, hem dürüst bir insanoğlu.
Ohh! Misss.
***
Ama bu laflara milletin karnı tok tabi…
Geçmişini bilmediği adama koltuk verir mi?
Hele de çilelerle hatırladığı SSK’nın 7-8 yıl Genel Müdürlüğü’nü yaptığını duyunca…
CHP için büyük umutların sonucu, hezimet…
İstedikleri sonucu alamasalar da, birileri Kılıçdaroğlu’nun yelkenlerini şişirmeye devam ediyor.
Baykal bile nasıl tuzağa düşürüldüğünü istifa ettiğinde anlıyor, ama iş işten geçiyor.
Kurultayda aday olmayacağını o gün cümle aleme ilan eden Kılıçdaroğlu, bir hafta geçmeden kararından vazgeçiyor.
İşte bundan sonrası çok daha önemli…
Baykal’ın kurultayda yeniden aday olması önleniyor.
Kılıçdaroğlu, kaset skandalından dolayı kendini çaresiz hisseden ve seçeneksiz bırakılan delegelerin tamamının oylarını alarak partinin başına geçiyor.
***
"Aman canım! Ne var bunda?" demeyin…
“Kılıçdaroğlu, bir projenin ürünüydü. Baykal’dan da tezkerenin intikamını aldılar” gibi lafları bir kenara koyuyorum.
Beni asıl şaşırtan, parti tabanının davranışları…
“İktidara karşı olsun da, sonu ne olursa olsun” güdüsü…
Partiyi temelinden sarsan hadiselerde, işin önünü-arkasını kurcalamama,
görse bile yanlışı kabullenebilme psikolojisi…
***
Bilirsiniz, solcular bu ülkedeki muhafazakarları hep neyle suçladı?
“Aman efendim, bu dindarlarda peşinen teslimiyetçilik vardır. –Haşa- insan kendi kaderini kendi oluşturur. Allah bizlere akıl vermiş ki, her şeyi düşünelim, körü körüne teslim olmayalım. Her şey akla, mantığa uygun olmalı. İnsan görmediği, duymadığı şeye inanır mı? Falan, filan…”
***
Sizi bilmem ama ben yıllarca dinledim bunları…
Hesapta aydın, kültürlü, entelektüel insanlar ya !
Bilmezler zeka ile akıl arasındaki farkın ne olduğunu…
Demagoji dersen, bunlar ustası zaten…
***
Her neyse…
Genel Başkanlarına apaçık kumpas kuruldu.
Bunu yapanların belli ki bir niyeti vardı.
Bu niye yapıldı, asıl yapılmak istenen neydi?
Bunları çözüp, oyunu bozmak, CHP için hak getire…
Sonuç ne oldu?
Dürüst diye inandırıldığın kişi, kulaklarınla işittiğin sözlerin tam aksini yaptı.
CHP'liler de bunu görmezden geldi.
Eee! Hani nerede akıl?
***
Hele de Baykal…
Neyin ne olduğunu, arka planda ne filmler döndüğünü en iyi bilen isim…
Defalarca itiraf etti; AK Parti’ye yaramasın diye sustuğunu…
Bu ne demekti?
Bal gibi biliyordu aslında kimlerin kendisine kumpas kurduğunu…
Yoksa daha istifasını açıklarken durduk yere okyanus ötesine vurgu yapar mıydı?
Ama gerçek faillerin ortaya çıkmasını bizzat kendisi önleyip, suçu da Tayyip Erdoğan’a atmayı yeğledi.
Bilmiyoruz, belki de buna mecbur bırakıldı,
-Ki en yakın adamlarından Savcı Sayan’ın sözleri, bu ihtimali daha güçlendiriyor.
Sonuç ne olursa olsun, burada akıl, mantık, dürüstlük, doğruluk var mı?
Aynı tezgah AK Parti’ye de kuruldu.
Neticeye bakınca, aradaki farkı anladınız mı?
***
Neyse...
Biz yine CHP tabanına dönelim.
O günlerde çaresizdiniz, mecburen görmezden, duymazdan geldiniz diyelim.
Şu son bir yıldır olanları nasıl izah edeceksiniz?
Görüntüde yıllardır bu cemaate karşı mücadele eden, hatta bu cemaat üzerinden AKP’yi vuran parti siz değil miydiniz?
Tayyip Erdoğan’ı, “Bunları devlet içinde kadrolaştırıyor” diye yerden yere vurmuyor muydunuz?
Balyoz’da, Ergenekon’da cemaati suçlamıyor muydunuz?
Geldiğiniz nokta ne?
Bugün Balyoz ve Ergenekon’la ilgili cemaate tek laf edememek…
Hatta onu bırakın, okullarına, faaliyetlerine kol-kanat gerip sahip çıkmak.
Oysa ki, ana muhalefet partisi olarak eline ne büyük bir koz geçmiş.
AK Parti iktidarı ve Recep Tayyip Erdoğan, ilk kez bu denli, kendi tabanına bile anlatamayacağı bir tongaya düştüğünü kabul etmiş.
Ama sonuç ne?
İktidar, hatasını anlayıp hızla düzeltme sürecine girmiş.
“Kusura bakmayın, biz onlara dostça güvenmiştik. Yanılmışız. Gereği neyse yapılacak” demiş.
Bunu lafta da bırakmamış, harekete geçmiş.
Ötesi, cemaatin başını çektiği ne kadar dava varsa, hepsinde tutukluların serbest kalmasını sağlamış.
40 yıldır devletin içindeki gizli yüzünü ustaca saklamayı başaran cemaat de ilk defa kartlarını açmış, paralel devlet apaçık görünür hale gelmiş.
Üstelik de vatana ihaneti göze alacak somut örneklere varana kadar…
***
Peki, Türkiye için bu kadar önemli, hayati bir konuda muhalefet nerede?
Bunca yıl demediğini bırakmadığı cemaati, iktidara karşı korumakla meşgul.
Hem de en üst perdeden…
Artık hiçbir CHP’li “biz söylemiştik cemaatin kumpas kurduğunu” bile diyemiyor.
Şaka gibi…
Üstelik her konuda CHP ile taban tabana zıt sandığımız MHP de terkide…
Tesadüfe bakın ki, o da Baykal’la aynı dönemde kaset skandallarıyla vurulmuş bir parti…
Buradan yola çıkarak parti yöneticilerini anlamak mümkün…
İyi de, tabanları bunu nasıl sorgulamaz, inanılır gibi değil…
***
Bu kadar akıldan, mantıktan bahsettik.
Dönelim yeniden Cumhurbaşkanlığı seçimine…
CHP’liler bir kez daha meziyetlerini gösterip, zihinlerini boşaltmaya, boşalan o yere de bu defa Ekmel Bey'i koymaya çabalıyor.
- Ay! Ne kadar ton ton bir insan değil mi?
- Eşinin de başı açık üstelik...
- Hem isminden dini çıkardılar, Ekmel daha iyi oldu.
- Soyadı da Genel Başkanımızınkine benziyor zaten.
- Onu bırak, adı da aynı kökten geliyormuş. Kemal, Ekmel…
- Kemal Bey için yapılan şarkıda “insanoğlu”nu İhsanoğlu yapsalar, şarkı hazır. Bu kadar isabetli bir aday olurdu ancak.
- Ben de aynı şeyi düşünüyordum. Aslında tipleri bile çok benziyor.
- Hacı Bektaş’a da gitmiş, Alevilere çok güzel mesajlar vermiş. Bu adam kesin seçilir vallahi…
- Vs, vs…
Bunlar hesapta Türkiye’nin en eğitimli kesimi…
2007’de Ahmet Altan’ın yazdığı bir makale geldi aklıma…
Şöyle diyordu o yazıda;
Sanırım Cumhuriyet’in en büyük fiyaskosu “eğitim” sistemi oldu.
Halkın arasından çıkıp da o halkla ilişkisini kesen bir grubun epey sorunlu iktidarını sürdürebilmek için eğitim tam bir “beyin yıkama” mekanizmasına döndürüldü.
Çocukların “düşünmesini” sağlamak için değil tam tersine “düşünmemesini” ve “devlet, Atatürk, Kemalizm” gibi tabulaştırılmış kavramlara tapınmasını sağlamak için düzenlendi bütün sistem.
Sonucunda, “düşünemeyen,” sadece ezberlediklerini tekrarlayan, “kutsallıklarla” zihinleri dondurulmuş bir “okur yazar” zümresi çıktı ortaya.
Burada birçok garip çelişki belirdi.
Devleti korumak için yetiştirilen kadrolar, zihinsel bir şokla donduruldukları için daha sonra yönetime geldiklerinde devleti idare edemediler.
Devlete tapınanlar, yetersizliklerinden dolayı devleti çökerttiler.
Hukuksuz, darbeci, çeteleşmiş bir yapı çıktı ortaya.
Beyin yıkayarak itaatkar kadrolar oluşturma kurnazlığı, devletin yetersiz kalmasına yol açtı.
İkinci gariplik ise “okur yazarlar” ile “cahiller” arasındaki tuhaf rol değişimiydi.
Eğitim süreçlerinde “düşünme esnekliklerini” yitiren “okuryazarlar” ülkenin en tutucu, en gerici grubu haline gelirken, onlar kadar ağır bir “doktrin” bombardımanına tutulmayan “cahiller” daha esnek, daha değişimci, daha sağduyulu kaldılar.
Okuryazarların “devlet açısından tehlikeli” buldukları her değişimin “cahiller” tarafından desteklenmesinde, sanırım “eğitimsizliğin” bu ülkede büyük bir beyinsel avantaj sağlamasının da rolü büyüktü.
“Cahiller,” okuryazarların içine sıkıştıkları dar kalıpların esiri olmuyordu.
***
İşte o beğenmedikleri, cahil gördükleri halk şimdi devrim yapıyor.
Statükodan kurtulamayan zihniyete, bu yetersizlikle düşen ne peki?
Kılıçdaroğlu gibi, CHP dışında hiçbir yerde ciddiye alınmayan ve alınmayacak olan bir kişinin iki dudağının arasından çıkacak cümlelere bakmak…
Böyle yalpalamak, saçmalamak, inanmadığın, yanlış olduğunu adın gibi bildiğin şeyleri doğru kabul ederek, kendi sonunu hazırlamak…
***
Kariyerini AK Parti’ye borçlu olan, fakat Mısır ve Gazze tavrı sebebiyle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından üzeri çizilen Ekmeleddin İhsanoğlu’nun size aday olarak zorla dayatılmadığına bu ülkede kimseyi ikna edemezsiniz.
Mısır'da yüzlerce idam kararının alındığı, eski İngiltere Başbakanı Blair'in darbeci Sisi'ye danışman olduğu bir dönemde üstelik...
Şu kadarı bile her şeyi özetler; Suudi Arabistan’daki vehhabi rejimini İngilizler kurmuşlardır ve onların gündümündedir. Ekmeleddin İhsanoğlu da Suudi Kral’ın bir numaralı adamıdır. Nokta…
Gerisini siz bağlayın artık.
***
Bunun dışındaki masalları kendi tabanınıza kabul ettirebilirsiniz.
Yukarıdaki onca örneği bunun için yazdım zaten.
Siz ne derseniz ona inanmaya hazırlar.
Ama Ekmel Bey sözümona muhafazakar diye o kesimden oy alacağını sanıyorsanız, beklentiniz boşuna…
Tescilini de yaklaşık bir ay sonra göreceğiz…
Sadece şu kadarını bilin ki; siz de, MHP de, elinizle ipinizi çektiniz.
Ha! Haydar Baş da size hayırlı olsun. Aynı kareye çok yakıştınız.
MHP’yi bilmem ama, seçimden sonra yeni CHP’yi çok konuşacağız galiba.
Gazze için en son konuşacak kişi yine İsrail’e sustu, Erdoğan’a saldırdı
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
15 Temmuz, 2014
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Kılıçdaroğlu diyor ki; "Hani Gazze'ye gidecektin, n'oldu? Gazze'ye gideceğim deyip, gidemeyen adamdan Cumhurbaşkanı olur mu?"
Bunu yazmasam gerçekten olmazdı...
Hoş yazılarımı okuyanlar bilir, daha detaylı anlattım ama tekrar üstünden geçelim.
Erdoğan geçen yıl Mayıs ayında gitti ABD'ye... Hatırlar mısınız, ABD Dışişleri Bakanlığı, daha Türk heyeti oradayken "Gazze ziyareti ertelenmeli" açıklaması yaptı. Türk Dışişleri aynı gün "Ziyaret Haziran başında" karşılığını verdi.
Sonra ne oldu?
Erdoğan, -en başta İsrail politikasıyla ilgili geri adım atmadığı için- 'kırmızı oda'da kalemi kırıldı.
Türkiye'ye döner dönmez de Gezi olayları patlak verdi.
Başı kim çekiyordu?
CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu...
Hepsi el ele vermelerine rağmen Erdoğan'ı yıkamayınca, Mısır'da darbe oldu.
Peki neden Mısır?
Çünkü Başbakan Erdoğan, Gazze'ye buradan, Refah Sınır Kapısı'ndan geçecekti.
Mursi, Gazzelilerin heyecanla beklediği Erdoğan'a bu kapıyı açmaya hazırdı.
Yüzlerce insanı katledip, maşa olarak görevini ifa eden darbeci Sisi'nin ilk icraatı neydi, hatırlıyor musunuz?
Refah Sınır Kapısı'nı kapatmak...
Erdoğan'ın Gazze'ye gitmesi, işte böyle engellendi.
Gelelim bugüne...
Daha bir yıl önce, birilerinden aldığı talimatla Erdoğan'ın önünü kesmek için sokağa çıkan, eylemcilere gaz verip kışkırtan Kemal Kılıçdaroğlu, şimdi milletle alay edercesine "Gazze'ye gidemeyenden Cumhurbaşkanı olur mu?" deme yüzsüzlüğünü sergiliyor.
Pes be kardeşim !
Gerçekten pes artık...
Peres'e "One Minute" diyene değil...
Cesaretin varsa bir tek kelime de İsrail'e, ABD'ye et de samimiyetini görelim.
Olan bitenin özeti, Perde arkasındaki asıl tartışma BAŞKANLIK
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
14 Ağustos, 2014
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Çok şükür ! Türkiye 30 Mart’tan sonra ikinci seçim badiresini de istiklaline, istikbaline ve istikrarına halel gelmeyecek şekilde atlattı. Halkımız üzerine düşeni layıkıyla yaptı ve kendisini hileyle, tehditle yönlendirmeye çalışanlara gerekli cevabı tastamam vermiş oldu.
Şimdi sıra, AK Parti’nin çatısı altında bulunanlarda... İlk ders, başkanlık sistemine geçiş…Türk siyasetinin özellikle şu son bir yılda yaşadıkları, eminim ileride ders olarak okutulacaktır.
Herkes eteğindeki taşı döktü gayrı…
Bugüne dek siperde yatanlar, sadece kafalarını değil, gövdelerini çıkardılar ortaya…
Artık herkesin ne olduğu, ne dediği, ülkenin zor zamanlarında ne yaptığı belli…
Elbette, iktidar da, halk da önemli dersler çıkardı bu süreçten...
Siyasetin, liderliğin korkakların işi olmadığı daha anlaşılır oldu mesela…
Ve dahası, sadece bir kişinin neleri değiştirebileceği film gibi geçip gitti gözümüzün önünden…
“PARLAMENTER SİSTEM Mİ, BAŞKANLIK MI?” MÜCADELESİ
Şimdi Türkiye için yepyeni bir evre başladı…
Erdoğan, “Haydi ben de bu hevesimi gidereyim” düşüncesiyle Çankaya’ya çıkmadı.
Aksine, yıllardır hazırlandığı asıl dönüşümü gerçekleştirmek için kolları sıvadı.
Bunun ilk adımı, Anayasa çalışmalarında sonuç alamadığı Başkanlık sistemi olacaktır şüphesiz.
Zaten, “öncekiler gibi olmayacağım” sözleriyle bunun işaretini verdi.
Önce Fransa’daki gibi yarı başkanlık, 2015 seçimlerinden sonra da -Anayasa’yı değiştirecek sayıya ulaşılırsa şayet- ABD modeli…
Göreceksiniz, daha 10 Ağustos gecesinden başlayan tartışma bizi buna mecbur bırakacaktır.
***
Ama omuz omuza çalıştığı arkadaşları içinde Erdoğan gibi düşünmeyenler var.
En başta, Çankaya’daki görevi almaya hazırlandığı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül.
Hatırlayın; Gül, yeni Anayasa tartışmaları yapılırken bu görüşünü açık açık dile getirmişti.
Erdoğan da tam aksine, “Sayın Cumhurbaşkanı’na katılmıyorum” demişti.
İşte bugün bu fikir ayrılığının devamındaki süreci izliyoruz.
“O zaman Erdoğan neden güçlü Başbakan istedi?” diye sorabilirsiniz.
Cevabı basit aslında...
Güçlü olmayan yönetici, bu zor süreçte fayda sağlamaz da ondan.
Erdoğan’ın kendisine çizeceği politikayı -geçiş sürecinde- yaptırabilmek,
Bunu da bugünkü nizam ve sükunet içerisinde yürütmek güçlü olmayı gerektirir...
Cumhurbaşkanı ile eşgüdüm içerisinde, parlamentoyu, partiyi tıkır tıkır çalıştıracak bir isim olmalı yeni lider.
AK PARTİ İÇİN ASIL SINAV ŞİMDİ BAŞLADI
Deyim yerindeyse, zurnanın zırt dediği yere geldik şimdi.
(Erdoğan’ın en yakın dava arkadaşı, Cumhurbaşkanımız Sayın Gül’ü -şimdilik- bundan sonra yazacaklarımın dışında tuttuğumu özellikle belirtmek isterim)
İmtihan sırası, Erdoğan’ın rüzgarıyla siyasette parlayan, bir çok mevkiye, makama kavuşan çalışma arkadaşlarında…
Gerek parti, gerek hükümet, gerek Meclis çatısı altında bulunan her AK Partili, Türkiye’nin geleceğinden daha fazla sorumludur artık…
Ve en büyük ödevleri, kişisel ikballeri değil, bugüne kadarki kazanımları ‘değiştirilemez’ noktaya getirmektir.
Bunun içinde siyasi istikrarın kalıcı korunması da vardır,
Çözüm süreci de,
Yasakların kaldırılması da,
Paralelle mücadele de…
Hatta ve hatta Ergenekon zihniyetinin tekrar hortlatılmaması da…
***
Bilmeliler ki, bugüne kadar karşılarında duranlar, suret-i haktan görünüp en yakınlarında bulunanlar, sinsice tökezleyecekleri anı beklemektedir.
Sırtlarını okşayan, yüzlerine gülücükler saçıp “Aslında sen…” diye söze başlayanlar, en tehlikeli potansiyel düşmanlarıdır…
Ha !
Bugünün şartlarında, Erdoğan’ın da, O’na güvenip dimdik arkasında duran halkın da kaybedeceği fazla şey yok aslında…
Partide problem çıkaran olursa gereği yapılacaktır.
Geçmişte olduğu gibi…
Kaybeden de, yelkenlerini bu rüzgarla değil, birilerinin hava gazıyla şişirenler olacaktır…
***
Bu arada, muhalefete de bir önerimiz olsun.
Şimdiden bir sonraki Çankaya seçimine ortak adayı düşünmeye başlayın ki, 10 Ağustos’taki gibi aceleye gelmesin.
‘Başkanlık’ta yarış iki isim arasında oluyor nasılsa…
Türkiye'nin İstiklal Mücadelesi
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
18 Ekim, 2014
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Türkiye’yi içeride siyasi, ekonomik krizlerle vurma planları tutmadı çok şükür. Bundan sonraki mücadelemiz dışarıda…
Önce etrafımızda olan-bitene bakalım.
Hatırlar mısınız; Suudi Arabistan, ABD ile dört sene evvel 60 milyar dolarlık silah anlaşması yapmıştı.
Bu, tarihin tek kalemde yapılan en büyük silah satışıydı.
O günlerde, bu kadar silahın nerede kullanılacağı pek anlamlandırılamasa da, bugün tablo açık.
ABD ve İngiltere’nin bölgedeki en büyük müttefiki Suudi Arabistan, İngilizlerin kurduğu Vehhabi rejiminin yönettiği bir ülke.
Tıpkı IŞİD gibi türbeye düşman.
Yine bu terör örgütünün hedefindeki gibi, elinden gelse Kabe’yi bile yıkacak ama, İslam dünyasından alacağı tepkiden çekindiği için küçük adımlarla ilerliyor.
Kutsal topraklarda İslam’ın izleri, mabedleri sinsice yok ediliyor.
***
İçinden doğduğu Suudi merkezli El-Kaide gibi, IŞİD terör örgütünün amacı da aynı.
Girdikleri yerlerde önce İslam eserlerini, İslam büyüklerinin türbelerini yok ediyor.
Sünni’ye de, Şii’ye de düşman.
Kendisinden başka herkese kafir gözüyle bakıyor.
Şimdi, yine El-Kaide’den türeyen ve Horasan denen bir örgütten bahsediliyor ki, onlar IŞİD’den de betermiş.
Ortadoğu’yu kana bulayan en azılı örgütlerin aynı zihniyetten gelmesi ne ilginç değil mi?
Bize, “PKK’ya karşı kullanacaksınız” diye silah vermek istemeyenlerin, güya en büyük düşman gördükleri Vehhabi-Selefi örgütlerle aynı zihniyete sahip ülkeye rekor silah anlaşması yapmalarına ne demek lazım?
***
Türkiye’den bakınca görünen tablo şu;
Türkiye ne zaman ki Ortadoğu’da, Afrika’da ABD’ye ve İngiltere’ye kafa tuttu, en bariz örneğiyle Kuzey Irak petrolünü onlara rağmen satmaya kalktı, Gezi’den bu yana yaşananlar başına geldi.
IŞİD, Türkiye ile kol kola girdiği için Barzani’nin karşısına dikildi.
Sonra ‘kurtarıcı’ Amerika ve İngiltere geldi, “Bak, biz olmasak hayatta kalmazsın” denildi.
Şimdi, Suriye’deki Kürtleri de yola sokup, Barzani ile ortak bir zeminde buluşturacaklar, bundan sonra ne yapmaları gerektiğinin direktifini verecekler.
Barzani’nin bir zamanlar savaş noktasına geldiği Maliki de iktidarda yok artık nasılsa…
Gerekçesi kalmadı, puzzle tamamlandı.
Dünyaya ‘vahşi’ olarak gösterdikleri İslam dünyasını oluk oluk kan akıtarak şekillendirenlerin planı, şimdi Irak-Suriye-Türkiye topraklarında kurulacak ‘geniş’ Kürt devleti.
CNN, daha geçenlerde yayınladığı, Türkiye’nin bir bölümünü ‘Kürdistan’ olarak gösteren haritaya gelen tepkilere “Hata yok” açıklamasını boşuna mı yaptı sanıyorsunuz?
***
Kısa zamanda ortaya çıkan ve her nasılsa ortalığı kasıp kavuran IŞİD’le hizaya sokulmaya çalışılan asıl ülke, Türkiye aslında…
Diğerleri bölük pörçük, zaten güçleri yok.
Biz her ne kadar kendimizi askeri, siyasi ve ekonomik yönden güçlü görsek de, böyle ucu belirsiz büyük bir tehlike ile tek başına mücadele etmemiz zor ve riskli…
“Merak etme, sen NATO üyesisin. Biz seni koruruz” diyorlar.
Sonra da önümüze şartlarını koyuyorlar.
Hatta ve hatta, bir taraftan bizi IŞİD’le yola getirmeye çalışırken, diğer taraftan içerideki hainlerin de desteğiyle “IŞİD’e destek veren Türkiye’dir” propagandası yapıyorlar.
***
İngiliz’de oyun bitmez.
(İsrail’i zikretme gereği duymuyorum, çünkü onları kuran akıl da İngilizler zaten.)
Zayıf noktalarımızı iyi biliyorlar.
Vahşete seyirci kalmayacağımızı öngördükleri için, bir zamanlar (Schengen olmazsa Şamgen olur) dediğimiz ülkeyle bugün bu noktaya geldik.
İşin acı tarafı, başka seçeneğimiz de yoktu zaten…
İlişkilerimizin çok iyi ilerlediği Rusya ve İran’la da bu yolla karşı karşıya geldik.
Bir taşla, üç kuş…
Hatırlarsanız birkaç gün önce İran’ın dini lideri Hamaney, “IŞİD’i ABD ve İngiltere kurdu. Amaçları Sünniler ile Şiiler arasında ihtilaf çıkarmak” dedi.
Malumun ilanı…
Tarihte de bu coğrafya böyle ele geçirilmiş ve hep bu ihtilaflarla yönetilmiş çünkü…
Ayrıca, IŞİD’in kurucusu Bağdadi ile ABD’li senatör McCain’i bir arada gösteren fotoğrafa yalanlama duydunuz mu?
(Yeri gelmişken size şunları da hatırlatmak isterim;
Özgür Suriye Ordusu, Şam’da Esad’ın sarayını görecek noktaya kadar ilerlemişken, ABD desteğini çektiği için geri çekilmek zorunda kalmıştı.
Kimyasal saldırıların ardından Esad’a yapılması planlanan hava operasyonu da İngiltere Parlamentosu “Hayır” dediği için rafa kalkmıştı.)
***
Şimdi, muhtemelen aklınızda şu soru var;
Madem bunlarla baş edemeyecek güçteydik, neden kafa tuttuk? Bugüne kadar nasıl geldiysek öyle gitseydik…
Bunun cevabı, “Karışmasak onlar da bize dokunmazdı” demek kadar basit mi acaba?
Ya yapılan anlaşmalarla çerçevesi çizilen Türkiye’deki 100 yıllık rejimin süresi doldu, yerine çok daha baskıcı bir rejimin hazırlıkları yapıldıysa…
Dininden, ülküsünden vazgeçmeyen bu ülke insanı için çok daha karanlık senaryolar yazıldıysa…
Yer altı, yer üstü zenginliklerimizin sömürülmesi için kirli planlar kurulduysa…
Ortadoğu’daki diğer ülkeler gibi bizim de bölünmemiz için daha detaylı haritalar hazırlandıysa…
Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, bunun için “Bu bir istiklal mücadelesidir. Hedef ben değilim, Türkiye. Ben olmasam da onlar yine durmayacaklar” derken, işte tam da bunu kastediyorsa...
Size bir sonraki yazımda, İngilizlerin koskoca Hindistan’da ne yaptıklarını yazacağım…
İstiklal Mücadelemiz ve... İçimizdeki İngilizler
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
08 Kasım, 2014
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Üzerinde nedense hiç durulmadı ama, hem Cumhurbaşkanı, hem Başbakan “Türkiye IŞİD’i destekledi” kampanyası yürüten CHP liderini “vatana ihanetle” suçladı.
CHP de böyle ağır bir ithama karşılık, çıkıp doğru dürüst iki çift laf edemedi.
Tuhaf değil mi?
Kobani katliamı için söyledikleri de çok önemliydi Cumhurbaşkanı’nın;
“Türk Baas’ı, Kürt Baas’ı ve ‘paralel yapı’nın işi” dedi.
Bu da arada kaynadı gitti…
Ne demek istediğini açmamız gerekmez mi?
***
Baas denince, bizim aklımıza Suriye ve Irak gelir sadece…
Her iki ülkeyi de -Osmanlı’yı bölüp- İngilizler kurmuştu.
Sonra buralarda Baas iş başına getirildi.
Peki ya Türkiye’de…
Her sene bizi düşman işgalinden kurtarışını törenlerle kutladığımız devletimizin en tepesindeki isim neden (Türk-Kürt Baas’ı) dedi?
Hadi daha açık konuşalım…
***
İttihat ve Terakki’den başlayıp, CHP ile süregelen yapı, İngiliz zihniyetiyle kodlanmıştır.
Onlar gibi, mağrur ve kibirli, sadece kendilerini hürmete layık gören, diğer insanları aşağılayan, hatta insan olarak bile görmeyen beyin yapısıdır bu.
Ve her nasılsa, işgal ettikleri İstanbul’dan tek kurşun atmadan ayrılan İngiliz gemileri beraberinde son padişahı da götürürken, Sultan Vahidettin Han İngiliz hayranı, bunlar yurdu İngilizlerden kurtaran vatansever olmuşlardır (!)
Din adamları ipe çekilmiş, çok övündükleri harf devrimiyle hafızalar sıfırlanmış, ilimle-irfanla bağlar koparılmış, cahil bırakılan halk koyun gibi güdülecek kıvama getirilmiştir.
Olmadı süngüyle gereği yapılmıştır.
İşte CHP’nin övündüğü rejim budur.
Kendileri çocuklarını Batılı okullarında okutup, Batı hayranı, Türk ve Müslüman düşmanı nesiller yetiştirirken…
Uydurdukları tarih kitaplarıyla Osmanlı’ya etmedikleri hakareti bırakmamış, “Biz şöyle kahramanız, böyle çağdaşız” laflarıyla yeni rejimi yere göğe sığdıramamışlardır.
“Hadi oradan!” diyecek biri olursa da icabına bakılmıştır.
(-ki bugün, bu yapının Mustafa Kemal Atatürk’ü bile tasfiye ettiği, hatta öldürttüğü tarihçilerimiz tarafından daha güçlü şekilde dillendirilmektedir.)
***
Eğer bir Kürt meselemiz varsa, bunun sebebi de CHP zihniyetinin geçmişte bölge insanını “milli”likten, “dinden” uzaklaştırmak için izlediği politikadır.
Yeni nesiller dini bağlarından koparılıp, devletten de nefret ettirilince, PKK gibi marksist, ateist, radikal akımların önü açılmıştır.
Bu yetmezmiş gibi, rejimin baskılarıyla sosyal nefretin dozu artırılmış, sürgüne Doğu’ya, Güneydoğu’ya gönderilen memurlarla bugünkü zemin hazırlanmıştır.
Bilinçli izlenen bu politika, Batılı ajanlar için de bulunmaz bir fırsat oluşturmuştur.
Kendi ellerimizle maşa olarak verdiğimiz Kürt gençlerinin dine düşmanlığı, gözünü kırpmadan insan katledebilen, hiç acımadan ortalığı yakıp yıkabilen zihniyetinin temelleri böyle atılmıştır.
Daha geçen Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, PKK’lı aday CHP tabanıyla yakınlık kurabilmişse, temelinde Recep Tayyip Erdoğan’ın ve AK Parti’nin milli-dini kimliğine bu ortak tavır vardır.
***
Çanakkale’de düşmana karşı yan yana çarpıştığımız Kürt kardeşlerimizle Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra bu hale, böyle geldik…
Türkler arasında Batılı-dindar diye böyle bölündük.
E artık siz buna bu topraklarda bitmek bilmeyen Ermeni-Rum hesaplarını da katın…
Sonuçta; bugün bile bırakın anlaşmayı, oturup konuşmayı göze alamayan bir toplum haline getirildik.
Peki bu kime yaradı?
Somut örnekler üzerinden gidelim…
Söylesenize; hangi ülkede, bir muhalefet partisi yandaşlarını sokağa çağırıp, bileğini bükemediği iktidarı, sokakta devirmeye teşebbüs edebilir…
CHP’nin Gezi’de, HDP’nin Kobani olaylarında yaptığını, hangi ülke gelişmiş ülke cezasız bırakır…
Ama bizde oluyor.
Hem de dış bağlantıları göstere göstere…
Erdoğan ABD’ye gittiğinde üzeri çiziliyor, hemen dönüşünde Gezi başlıyor.
Olmadı CHP Lideri Washington’a gidiyor, 17 Aralık başlıyor.
Hiç olmayacaklar oluyor, CHP ve cemaat kol kola giriyor.
Sarıgül ABD’ye gidiyor, dönüşte CHP’ye alınıyor, bir de en kritik şehirde aday yapılıyor.
Yine olmadı, Suudilerin (dolayısıyla İngilizlerin) iyi adamı Ekmeleddin İhsanoğlu deneniyor.
O da olmayınca, HDP’liler ABD’ye gidiyor; oradan Kobani’ye selam gönderiliyor.
Hemen dönüşte de Türkiye yangın yerine çevriliyor, 39 kişi vahşice sokak ortasında katlediliyor.
Aslında bu partilere oy veren vicdanlı, insaflı ve mantıklı vatandaşlar da bu tabloyu görüyor ama…
Bölünmüşlük böyle bir şey işte…
Bazen kodlanmışlık, aklın önüne geçebiliyor…
***
Eskiden böyle şeyler kamuoyuna bu kadar açık gösterilmezdi…
Hoş, bugün bile üzerimizde oynanan oyunları farketmemiz zaman alıyor…
Örnek; paralel yapı…
Masonlukla birebir örtüşen “dinlerarası diyalog” projesinin ayağı olmasaydı, o yapının bu denli güçlenmesine izin verirler miydi sanıyorsunuz…
Müslümanı Müslümanlar üzerinden vurmak…
İşte İngiliz siyasetinin temeli…
Biliyor musunuz; son üç asırda, Türk ve İslam alemi nerede bir ihanete uğramışsa, bunun altında mutlaka İngiltere vardır.
Ortada ABD, İsrail gibi ülkeler görünür ama, gerisinde mutlaka beyin İngiliz’dir…
Bu Ortadoğu’da da böyledir, Anadolu’da da… Hindistan’da da…
Bakın, Hindistan demişken, size İngilizlerin orada neler yaptığını anlatayım.
***
19. yüzyılda dünyanın dörtte birine sahip olan İngilizler için en mühim müstemleke Hindistan’dı.
Birinci dünya savaşında sadece Hindistan’dan 1,5 milyon asker ve bir milyar rupye nakdi para almış, bunların çoğunu Osmanlı devletini parçalamak için kullanmışlardı.
Savaşın olmadığı yıllarda da ekonomilerini Hindistan ayakta tutuyordu.
Peki oraya nasıl mı girmişlerdi?
O’nu da Hindistan’ın İslam büyüklerinden allame Muhammed Fadl-ı Hak Hayrabadi (İngiliz Casusunun İtirafları kitabından alıntı) şöyle anlatıyor;
İNGİLİZE DİRENEN BAHADIR ŞAH’IN SONU
İngilizler ilk olarak miladi 1600 senesinde, Hindistan’ın Kalküta şehrinde ticarethaneler açmak için Ekber Şah’dan izin aldılar.
Ekber Şah, bozuk itikadlı bir kimseydi. Bütün dinleri aynı derecede tutardı. Hatta, muhtelif dinlere mensup alimleri toplayarak, bu dinlerin karışımı, umuma şamil ve müşterek bir din kurmaya çalıştı.
(Din-i İlahi) ismini verdiği bu dini 1582’de resmen ilan etti. Bu tarihten ölümüne kadar, İslam alimlerine itibar azalmış ve Ekber Şah’ın dinine temayül edenler baştacı yapılmıştı.
İşte böyle bir zamanda İngilizler Hindistan’a girdiler. Sonra araziler satın aldılar. Bunları muhafaza için asker getirdiler.
Hindistan’da ilk işleri, kendilerine hizmet edecek kimseler bulmak oldu. Bunları kullanarak fitne ateşini yavaş yavaş yaktılar. Bunun için, Müslümanların hakimiyetinde yaşayan Hinduları kullandılar. Müslümanların yönetiminde yaşayan Hindulara, Hindistan’ı hakiki sahiplerinin Hindular olduğunu, Müslümanların Hindu tanrılarını kurban ettiğini, buna mani olmak lazım geldiğini telkin ettiler. Hinduları kendi saflarına geçirdiler. Onlardan paralı askerler istihdam ettiler. Böylece Kraliçe’nin emrettiği ordu kurma işi teşekkül ederken, Hindu cehaleti ile İngiliz İslam düşmanlığı ve para hırsı birleştirilmiş oluyordu. Müslüman valilerle Hindu mihraceler arasında harpler çıkarıldı. Müslümanlar içerisinde zayıf itikatlı kimseler satın alındı.
Kendisi birkaç kere kral naibi ve (Hindistan teşkilatı) azası olan meşhur İngiliz Sir John Strachey, Müslüman-Hindu düşmanlığı hususunda diyor ki; (Hakim olmak ve tefrika sokmak için yapılacak her şey hükümetimizin siyasetine uygundur. Hindistan’daki siyasetimizin en büyük yardımcısı, burada yan yana iki düşmanın bulunmasıdır.)
Bu düşmanlığı büyüten İngilizler, 1750 senesinden 1870’e kadar devamlı Hinduları desteklediler ve onlarla beraber büyük Müslüman katliamları yaptılar.
***
İkinci Bahadır Şah 1837’de hükümdar olduktan sonra İngilizler’in yaptıkları zulmlere dayanamayarak ayaklanma başlattıysa da İngilizlerin tepkisi ve zulmü çok şiddetli oldu.
Delhi’de Müslümanların evleri, dükkanları basılıp paraları yağmalandı, genç ihtiyar, kadın-çocuk demeden hepsi kılıçtan geçirildi.
İngilizler’in gözüne girmek isteyen hain komutanı Mirza İlahi Bahş ve İngiliz ordusunda istihbarat subaylığı yapan meşhur papaz Hudson’un oyunuyla İngilizlere teslim olan Bahadır Şah, hem kendisinin, hem de ailesinin feci sonunu hazırladı.
Papaz Hudson, Şah’a verdiği söze rağmen yakalayıp esir aldığı iki şehzadeyi ve torununu bizzat şehit etti, kanlarını içti.
Sonra da şehitlerin cesetlerini halkı korkutmak için kale kapısına astırdı. Bir gün sonra başlarını İngiliz genel Valisine gönderip, sonra şehitlerin etinden çorba yaparak şaha ve hanımına gönderdi. Günlerce aç bırakılan Şah ve eşi hemen çorbayı ağızlarına aldılar. Fakat ne eti olduğunu bilmedikleri halde, çiğneyemediler ve yutamadılar. Kusup, çorba tabaklarını yere bıraktılar.
Hudson, (Niçin yemediniz? Çok güzel çorbadır. Oğullarınızın etinden yaptırdım) dedi.
1858’de tahttan indirilen ve (Avrupalılara karşı ayaklanmaya sebep olmaktan) ömür boyu hapse mahkum edilen İkinci Bahadır Şah, 1862’de vatanından çok uzak bir ülkede, zindanda hayata gözlerini yumdu.
(Peki neden öldürmediler de sürgünde zindana hapsettiler derseniz…
Kahraman olmasını istemediler… Tıpkı Vahdettin Han’ı öldürmeyip, Osmanlı’yı sürgün ettikleri gibi.)
***
Dost canlı görünerek girdikleri Hindistan’ı ele geçiren İngilizler, yeni okullar açmadıkları gibi, İslam dininin temeli ve en bariz vasfı olan bütün medrese ve sıbyan mekteplerini kapattılar, halka liderlik yapabilecek bütün alimleri ve din adamlarını şehit ettiler. Hatta talebeleri bile...
Hakim oldukları bütün İslam memleketlerinde yaptıkları gibi, İslam alimlerini, İslam kitaplarını, İslam mekteplerini yok ettiler. Tam din cahili bir gençlik yetiştirdiler.
1834’de Kalküta’ya gelen meşhur İngiliz Lord Macauley, farisi ve arabi her türlü kitabın basılması ve yayılmasının yasaklanmasını emretmişti.
İngilizler, Hindistan’da İslam medreselerini kapatırken, 8’i kızlara mahsus olmak üzere, 165 kolej açtı. Tamamen misyonerlerin kontrolünde olan bu kolejlerde yetiştirdikleri öğrencileri, babalarının dinlerine ve ecdatlarına düşman ettiler, beyinlerini yıkadılar. İngiliz ordusunun üçte ikisini, bu şekilde beyinleri yıkanmış, kendi milletine düşman edilmiş, Hristiyanlaştırılmış veya para ile satın alınmış yerli ahali teşkil etti.
Lord Macauley, Hindistan’da kan ve renk bakımından Hintli, fakat zevk, düşünce, inanç, ahlak ve zeka bakımından İngiliz bir cemiyet yetiştirilmesi için çok çalıştı. Misyonerler tarafından açılan okullarda İngiliz dil ve edebiyatı, hristiyanlık öğretilmesine ehemmiyet verildi. O dönem fen bilgilerine (matematik, fizik, kimya v.s.) hiç önem verilmedi. Böylece İngilizce lisanından ve edebiyatından başka hiçbir şey bilmeyen, hristiyanlaştırılmış kimseler yetiştirildi. Bunlar memur olarak istihdam edildi.
Hindularca, dinlerinden dönen dinsiz kabul edildiği için, Hristiyanlaştırılan yerli gençler, ailelerinin mirasından hak alamıyordu. Misyonerler buna mani olmak için 1832’de Bengal’de, 1850’de de umum Hindistan için kanun çıkararak, Hristiyan olan yerlilerin de mirastan pay almasını temin etti. Onun için Hintliler, İngiliz okullarına (Şeytani Defter) ismini verdi.
Bu arada Müslümanların itikatlarını bozmak için de boş durmadılar elbet… Müslüman ismini taşıyan, Ehl-i sünnet düşmanları yetiştirdiler. Sir Seyyid Ahmed, Gulam Ahmed Kadıyani, Abdullah Gaznevi, İsmail-i Dehlevi, Nezir Hüseyin Dehlevi, Sıddık Hasan han Pehüpali, Reşid Ahmet Kenkühi, Vahid-üzzeman Haydar abadi, Eşref-Ali Tehanevi ve şah Abdülaziz’in torunu Muhammed İshak bunlardandır.
Bunları destekleyerek, yeni yeni bozuk fırkaların zuhurunu sağladılar. Müslümanların bu fırkalara uymaları için çalıştılar.
Bunların en meşhuru, Kadiyanilik’in kurucusu Gulam Ahmed, İsmaili fırkasından bir zındık idi. İngilizler bunu bol para ile satın aldılar. Önce (Müceddid) olduğunu, sonra (Mehdi) olduğunu söyledi. Nihayet (Peygamber) olduğunu iddia ederek yeni bir din getirdiğini ilan etti. Kendisine inanmayanlara kafir dedi.
İngilizler dini tedrisatı yok ederek, İslamiyeti içeriden yıkabilmek için, Aligarh’da İslam bilgilerinin öğretildiği bir medrese ve Aligarh İslam Üniversitesi’ni açtılar. Buradan din cahili ve aslında İslam düşmanı din adamları yetiştirdiler. Bunların İslamiyete zararları pek büyük oldu. Burada tahsil görenlerden seçtiklerini İngiltere’ye gönderdiler, İslamı içeriden yıkacak hale getirdikten sonra, Müslümanların başına geçirdiler. Eyyüb han bunlardan olup, M. Cinnah’ın yerine Pakistan devlet başkanı yapılmıştır.
(İngilizlerin Pakistan’a devlet başkanı yaptıkları Ali Cinnah şii ve İngiliz taraftarı idi. Eyyub han ise masondu. Bunun yerine gelen Yahya han’dan hükümeti devralan Zülfikar Ali Butto da İngiltere’de yetiştirilmiş bir İngiliz ajanıydı. Butto’yu devirerek yerine geçen Ziya-ül Hak, İslam düşmanlarının arzu ettikleri şeyleri yapmadı. İngilizlerin yetiştirdiği uşaklar, Ziya-ül Hakkı bütün maiyyeti ile beraber bir suikastta şehit ettiler.)
İngilizler, birinci ve ikinci dünya savaşları sonunda, bir çok memlekette, kendi hain planlarını yerine getiren ve İngiliz menfaatlerini koruyan kimseleri iş başına getirdiler. Bu memleketlerin milli marşları, bayrakları, devlet başkanları olmuş, fakat din hürriyetlerine kavuşamamışlardır.
Hindistan bilgileri kaynak: M. Sıddık Gümüş’ün (İNGİLİZ CASUSUNUN İTİRAFLARI) kitabı
(DEVAM EDECEK)
Hadi itiraf edin - Meselemiz din deyin, kurtulalım
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
15 Kasım, 2014
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bu aslında geçen haftaki yazımın başlığıydı… Önce meselenin kökünü anlatayım diye erteleyince, Başbakan Ahmet Davutoğlu önce davrandı.
Ne dedi Başbakan; CHP'nin aklında hep dinle problem var.
Bunu, “Din dersi kalksın” önerisine cevap olarak söyledi.
Peki yanlış mı?
Elbette değil…
Yeni nesil bilmez; CHP’nin ne olduğunu…
Bu millet onların iktidarında Kur’an-ı Kerim’i tavuk kümeslerinde gizlice okudu.
Camiler sırf hakaret etmek için ahıra çevrildi.
Din adamları darağaçlarında asıldı.
İslamiyet’e, Müslümanlara karşı içlerindeki kin ve nefret hiç bitmedi.
Müslümanlar her fırsatta aşağılandı, hakir görüldü.
Bunlar çok anlatıldığı için uzun uzun yazmaya hacet yok.
Kökü Osmanlı’ya dayanan bir toplumda bu zihniyet nasıl yerleşti, birçoğunun dedesi-ninesi dine bağlı insanlar nasıl din düşmanına dönüştürüldü, asıl ona bakmak lazım.
BU KADAR HAİNİ HANGİ ARA YETİŞTİRDİK?
Geçen hafta İngilizler’in Hindistan’da yaptıklarını anlatan İNGİLİZ CASUSUNUN İTİRAFLARI kitabından alıntılar yapmıştık.
Kaldığımız yerden devam edelim ki, Türk milleti benzer oyunlarla ne hale getirildiğini daha iyi anlasın.
Lütfen okuyun ki, Kobani (Ayn el Arab) olaylarında sokak ortasında vahşice öldürülen gençlere, “Onlar yobazdı” diyebilen zihniyet de…
Soma’da ölen 301 madenci için sırf CHP’ye oy vermediler diye “Oh olsun!” diyebilen gözü dönmüşlük de daha iyi anlaşılsın.
Ve hepsinden önemlisi…
“İstiklal mücadelesi” derken, bugün neyle mücadele ettiğimiz daha iyi kavransın...
***
İSKOÇ MASONLARININ OSMANLI'YA BÜYÜK TUZAĞI
Osmanlı devleti son zamanlarda, Avrupa’ya tahsil için talebeler ve devlet adamları gönderdi. Bu talebeler ve devlet adamlarından bazıları aldatıldı, mason yapıldı. Fen ve teknik öğrenecek olanlara, İslamiyet’i ve Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkma teknikleri öğretildi.
Bunlardan Osmanlı’ya en çok zararı dokunan kişi, Mustafa Reşid Paşa oldu. Londra’da bulunduğu zaman azılı ve sinsi bir İslam düşmanı olarak yetiştirildi. İskoç masonları ile el ele verdi.
Sultan Mahmud Han, mason Reşid Paşa’nın ihanetlerini görerek idamını emretti ise de, ömrü vefa etmedi. Sultanın vefatından sonra İstanbul’a dönen Reşid Paşa ve arkadaşları, İslamiyet’e ve Müslümanlara en büyük zararı yaptılar.
1839’da padişah olan Abdülmecid Han, henüz 18 yaşındaydı. Genç ve tecrübesizdi. Etrafındaki alimlerden kendisini ikaz eden de olmadı. Bu hal, Osmanlı tarihinde korkunç bir dönüm noktası olmuş, koca İslam devletinde (Yok olma devri)ni başlatmıştır. Saf, temiz kalpli padişah, azılı ve sinsi İslam düşmanı İngilizler’in tatlı sözlerine aldanarak, İskoç masonlarının yetiştirdiği kişileri işbaşına getirdi. Bunların devleti ve İslamiyet’i içeriden yıkma siyasetini hemen anlayamadı. İskoç mason teşkilatının kurnaz üyesi Lord Redcliffe İstanbul’a, İngiliz sefiri olarak gönderildi. Mustafa Reşid Paşa’nın sadrazam yapılması için Lord Redcliffe sultana çok dil döktü. (Bu aydın, kültürlü ve başarılı veziri sadrazam yaparsanız, İngiltere imparatorluğu ile bütün anlaşmazlıklar kalkar. Devlet-i aliyye ekonomik, sosyal ve askeri sahalarda ilerler) diyerek halifeyi aldattı.
1846’da sadrazam olan mason Reşid Paşa, iş başına gelir gelmez Lord Redcliffe ile el ele verip, (hariciye nazırı iken ilan ettiği) Tanzimat kanununa dayalı mason locaları açtı. Böylece büyük şehirlerde açılan casusluk ve hıyanet ocakları çalışmaya başladı. Gençler, din cahili olarak yetiştirildi. Londra’dan alınan planlarla bir yandan idari, zirai, askeri değişiklikler yapıldı. Bunlarla gözleri boyadılar. Öte yandan da İslam ahlakını, ecdad sevgisini, milli birliği parçalamaya başladılar. Yetiştirdikleri kimseleri işbaşına getirdiler. Bu senelerde Avrupa’da, fizik, kimya üzerinde dev adımlar atılıyor; yeni buluşlar, ilerlemeler oluyor; büyük fabrikalar, teknik üniversiteler, modern harp vasıtaları kuruluyordu.
OSMANLILARDA BUNLARIN HİÇBİRİ YAPILMADI. Hatta, Fatih devrinden beri medreselerde okutulmakta olan fen, hesap, hendese, astronomi derslerini büsbütün kaldırdılar. (Din adamlarına fen bilgisi lazım değildir) diyerek, bilgili alimlerin yetişmelerine mani oldular. Sonradan gelen İslam düşmanları da, (din adamları fen bilmez, din adamları cahildir, gericidir) diyerek Müslüman yavrularını İslamiyet’ten uzaklaştırmaya çalıştılar. İslamiyet’e ve Müslümanlara zararlı olan, İslamiyet’in öğrenilmesine mani olan şeylere “çağdaşlık, ilericilik” dediler. Çıkardıkları her kanun Müslümanların, devletin aleyhine idi. Vatanın asıl sahibi olan Müslüman Türkler, ikinci sınıf vatandaş haline getirildi.
MÜSLÜMAN GENÇLER SAVAŞLARDA ÖLDÜRÜLÜRKEN…
Askere gitmeyen Müslümanlara, çok kimsenin ödeyemeyeceği büyük bir para cezası getirildi. Buna karşılık, gayri-i Müslimlerden çok cüz’i bir para alındı. Bu vatanın evlatları, İngilizlerin tezgahladıkları harplerde şehit olurken, Reşid Paşa’nın yetiştirdiği masonların oyunları neticesinde, memleketin sanayi ve ticareti gayr-i müslimlerin ve masonların eline geçti.
İngilizler, Ruslar’ın Akdeniz’e inmesini istemeyen Fransa imparatoru üçüncü Bonapart’ı, Rus çarı birinci Nikola’nın, Kudüs’te Katoliklere karşı ortodoksları ayaklandırdığını ileri sürerek, Türk-Rus Kırım Harbi’ne sürüklediler. Kendi çıkarları için yaptıkları bu işbirliği, Türk milletine, mason Reşid Paşa’nın diplomatik zaferleri olarak tanıtıldı. Düşmanların bu yaldızlı reklamlar ve sahte dostluklarla örtmeye çalıştıkları imha hareketlerini herkesten önce anlayan sultan, çok zaman sarayında hüngür hüngür ağlardı. Memleketi, milleti kemiren düşmanlara karşı koymak için tedbirler arar ve Allah’ü Teala’ya yalvarırdı. Bu sebeple, mason Reşid Paşa’yı birkaç kere sadrazamlıktan uzaklaştırdı ise de, kendisine (koca), (büyük) gibi isimler takan bu kurnaz adam, rakiplerini devirip tekrar işbaşına gelmeyi becerdi. Ne yazık ki, sultan keder ve üzüntüsünden tüberküloza yakalanıp genç yaşında vefat etti. Sonraki senelerde, devlet koltuklarını kapışanlar ve üniversite hocalıklarına, mahkeme başkanlıklarına getirilenler, hep mason Reşid Paşa’nın yetiştirmeleridir. Böylece (Kaht-ı rical) devri açılmasına ve Osmanlılara (hasta adam) denilmesine sebep olmuştur.
(Devam edecek)
Bugünü anlamak için… İskoç Masonları ve Sultan Abdülhamid Han
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
22 Kasım, 2014
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İçimize yerleşen İngiliz zihniyetinin, İskoç masonlarının yetiştirdiği Reşid Paşa’ya dayandığını anlatmıştık. İngiliz Casusunun İtirafları'ndan devam edelim.
Osmanlı imparatorluğunun son dönemlerinde padişahları şehit eden İskoç masonları, vatanın ve milletin hayrına her işe karşı çıktı. İsyanlar, ihtilaller birbirini takip etti. Bu vatan hainleri ile en büyük mücadeleyi yapan Cennet mekan Sultan Abdülhamid Han oldu. Bunun için, masonlar tarafından (Kızıl Sultan) ilan edildi.
Sultan Abdülhamid, imparatorluğu iktisaden yükseltiyor, pek çok mektepler ve üniversiteler açıyor, memleketi imar ediyordu.
Viyana’dan başka bir eşi Avrupa’da bulunmayan modern tıp fakültesi yaptırdı.
Siyasal bilgiler fakültesi, hukuk fakültesi ve Sayıştay’ı kurdu. Yüksek mühendis mektebi ve yatılı kız lisesi açtı.
Avrupa’ya tahsil için giden talebelerin (Reşid Paşa gibi) masonlar tarafından aldatılmalarına mani olmak için Avrupalı profesörler ve fen adamlarını, çok yüksek maaş vererek İstanbul’a getirtti.
Kız öğrencilerin de bu hocalardan fen dersleri okumasını temin etti. Vatanına, milletine, dinine bağlı ilim ve fen adamları yetiştirdi.
Terkos gölünün suyunu İstanbul’a getirtti. Bursa’da ipekçilik mektebini, İstanbul’da Halkalı ziraat ve bayraktar mektebini açtırdı.
Hamidiyye kağıt fabrikası, Kadıköy havagazı fabrikası ve Beyrut limanı rıhtımını yaptırdı.
Osmanlı sigorta şirketini kurdurdu. Ereğli, Zonguldak kömür ocaklarını tesis etti. Akıl hastanesi, Şişli’de Hamidiyye Etfal Hastanesi ve Dar’ülaceze’yi yaptırdı.
Orduyu yeniden kuvvetlendirdi. Zamanında dünyanın en büyük kara ordusunu tesis etti. Eski gemileri Haliç’e çekip, Avrupa’da yeni yapılan üstün evsaflı kruvazörler, zırhlılar ile donanmayı kuvvetlendirdi. (İstanbul-Eskişehir-Ankara), (Eskişehir-Adana-Bağdat) ve (Adana-Şam-Medine) demiryollarını inşa etti.
Osmanlı devletinde dünyanın en büyük ve en uzun demiryolu şebekesi kuruldu. Cennet mekanın bu eserleri bugün bile ayaktadır.
Yahudiler, İngilizlerin himayesi ve teşviki ile Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmak istiyorlardı. Bu tehlikeyi ve Siyonistlerin faaliyetlerini çok iyi bilen Abdülhamid Han, Yahudilere Filistin toprağı satılmamasını emretti.
Dünya Siyonizm teşkilatının reisi Theodor Herzl ve haham Moşe Levi, Sultan Abdülhamid’i ziyaret ederek, Yahudiler için toprak satmasını istediler. Sultanın cevabı, (Dünyanın bütün devletleri ayağıma gelseler ve bütün hazinelerini dökseler, size bir karış yer vermem. Ecdadımın kanlarıyla aldıkları ve bugüne kadar muhafaza edilen bu vatan, para ile satılmaz) olmuştur.
Yahudiler, İttihat ve Terakki Fırkası ile işbirliği yaptılar. Bütün şer güçler, sultana karşı birleştiler. 1909’da tahttan indirerek, bütün Müslümanları öksüz bıraktılar.
İttihat ve Terakki’nin başında bulunanlar, din düşmanlarını ve masonları devletin en yüksek mevkilerine getirdiler. Hatta Şeyh’ül İslam yaptıkları Hayri ve Musa Kazım bile masondu.
Memleketi kana buladılar. Bu İngiliz uşaklarının sebep oldukları Balkan, Çanakkale, Rus ve Filistin cephelerinde, haince, alçakça hazırlanmış İngiliz planları ile Abdülhamid Han’ın yetiştirmiş olduğu, dünyanın birinci kara ordusu yok edildi. Yüzbinlerce vatan evladı şehit edildi.
İngilizlerin hileleri ile devletin başına geçen masonlar, vatanın en çok birliğe ve müdafaaya ihtiyaç olduğu bir zamanda, milleti sahipsiz bırakarak kaçtılar. Hain olduklarını böylece ispat ettiler.
Osmanlı İmparatorluğu’nda açılan misyoner mekteplerinde ve kiliselerde aldatılan gayr-i müslim vatandaşlar Osmanlı’ya karşı ayaklandırıldı. Mekteplere muallim ve kiliselere papaz ismi ile Avrupa’dan gelen siyah cübbeli casuslar, gazeteciler, para, silah ve fitne getirdiler. Büyük isyanlar oldu. Tarih sayfalarında insanlık lekesi, vahşeti olarak duran Ermeni, Bulgar ve Yunan mezalimi yapıldı. Yunanları İzmir’e taşıyanlar da İngilizlerdi.
Sultan Abdülhamid Han’dan sonra hiçbir memlekette rahat ve huzur kalmadı. Avrupa devletlerinde, birinci cihan harbinde, sonra ikinci cihan harbinde, daha sonra da komünizm istilası ve zulmü altında, kan ve katliam hiç bitmedi.
İngilizlerle birleşip Osmanlıları arkadan vuranlar, hiç rahat yüzü görmediler. Sonra yaptıklarına pişman oldular. Hatta, hutbeleri tekrar Osmanlı halifesi adına okutmaya başladılar.
İngilizler tarafından Filistin’e İsrail devleti kurulunca, Osmanlıların kıymeti anlaşıldı. 1990 yılında, Mısır hariciye nazırı İsmet Abdülmecid, (Mısır en rahat ve huzurlu günlerini, Osmanlılar zamanında yaşadı) demiştir.
(Devam edecek)
İçimizdeki İngilizler-4 Kolejler ne yetiştiriyor?
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
29 Kasım, 2014
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Yeni bir rejim istiyorsan, işe eğitimden başlayacaksın.
Kural bu…
Ve bunu en iyi kullananlar, Batılılar…
Örnek mi?
Türkiye’de sadece “en iyi dereceye girenlerin” alındığı okullara bakalım;
Alman Lisesi,
Robert Lisesi,
Avusturya Lisesi,
Galatasaray Lisesi,
İstanbul Erkek Lisesi,
İzmir Amerikan Kız Lisesi.
Üsküdar Amerikan Kız Lisesi,
İsmini hatırlayamadıklarım varsa kusuruma bakmasınlar.
Bu tabloya göre, zehir gibi çocuklarımızı kime teslim ediyoruz?
Yabancılara…
Bakın, ben sizi daha gerilere götüreyim de, bir buçuk asırdır neyle boğuşuyoruz, daha iyi anlayalım.
1893’te Getronagan Ermeni Lisesi’nde çekilen bir kare
Başlık Resmi1893’te Getronagan Ermeni Lisesi’nde çekilen bir kare
MASON REŞİD PAŞA’DAN BUGÜNE EĞİTİM…
Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’nın eğitim için gittiği Londra’da İskoç masonları tarafından yetiştirilip, daha sonra İngilizler tarafından 160 yıl önce içimize nasıl yerleştirildiğini, Osmanlı’yı felakete götüren ihanetlerini ve Batılılaşma kılıfıyla enjekte ettiği zihniyetin günümüzde bile nasıl etkili olduğunu uzun uzun yazmıştık.
Yine (İngiliz Casusunun İtirafları) kitabından devam ederek, Anadolu’da O’nun açtığı kolejlerle bu millete nasıl ihanet edildiğini anlatalım.
***
Mason Reşid paşanın hazırladığı, (Gülhane Fermanı)ndan sonra, Osmanlı devletindeki misyoner faaliyetleri arttı. Anadolu’nun en güzel yerlerine kolejler açıldı. Fermandan yirmi bir sene sonra, Harput’ta Fırat Koleji açıldı (1859).
Bu bina yapılırken hiçbir masraftan kaçınılmadı.
1894 – Harput Fırat Koleji
Başlık Resmi1894 – Harput Fırat Koleji
Bu arada misyonerler, Harput ovasında 62 merkez kurmuşlardı. 21 kilise yapılmıştı. 66 Ermeni köyünden 62’sinde misyoner teşkilatı kurulmuş ve her üç köy için bir kilise yapılmıştı. Yediden yetmişe, bütün Ermeniler Müslümanlara ve Osmanlı’ya karşı düşman edilmişti. Misyoner kadınlar da, Ermeni kadınlarını ve kızlarını bu hususta yetiştirmek için büyük gayret sarf etmişlerdi. Meşhur kadın misyoner Maria A. West, daha sonra yayınladığı (Romance of Mission) kitabında, “Ermenilerin ruhuna girdik, hayatlarında ihtilal yaptık” demektedir.
Bu faaliyet Ermenilerin bulunduğu her yerde yapıldı. Gaziantep’te (Antep Koleji), Merzifon’da (Anadolu Koleji), İstanbul’da ise (Robert Koleji) bunların başlıcalarındandır. Mesela Merzifon Koleji’nde hiç Türk öğrenci yoktu.
135 öğrenciden 108’i Ermeni, 27’si Rum’du. Bunlar yatılı olarak Anadolu’nun her yerinden toplanmış talebelerdi. Müdürü, diğerlerinde
olduğu gibi, bir rahipti. Bu sırada Anadolu kaynamaya başladı.
1920 – Robert Kolej
Başlık Resmi1920 – Robert Kolej
BİR YILDA NELER OLDU, NELER….
Ermeni komiteciler, Müslümanları insafsızca katlediyor, Müslüman köylerini yakıyor, vatanın bekçisi ve sahibi Osmanlı’ya hayat hakkı tanımıyordu. Bu Ermenilerin takibi sonucu, 1893 yılında yaptıkları büyük katliamlarda komitacıların bu kolejde yuvalandıkları, bütün faaliyetlerinin hazırlığını burada yaptıkları ve reislerinin Kayayan ve Tumayan adlı kolej öğretmenleri olduğu ortaya çıkarıldı.
Bunun üzerine misyonerler, bütün dünyayı ayağa kaldırdılar. Bu iki hain Ermeni’yi kurtarmak için, Amerika’da ve İngiltere’de çok büyük
gösteriler tertip ettiler. Bu sebeple İngiltere ile Osmanlı devletinin arası açıldı. İşin tuhafı, 1893’de, İngiliz misyonerlerin tertiplediği bu gösterilerde Merzifon Anadolu Koleji’nin müdürü de, Londra’da bunların arasındaydı.
Anadolu’da Müslümanlara karşı yapılan katliamlar, Hristiyan kitaplarında aksine çevrilerek yazıldı. Bu yalanlardan biri, Beyrut’ta hazırlanan (El-müncid) arabi lügat kitabında, Mer’aş kelimesinde yazılıdır.
1914- Urfa Ermeni Okulu
Başlık Resmi1914- Urfa Ermeni Okulu
Misyonerler yine 1893’de, Ermeni vatandaşlara 3 milyon İncil ile 4 milyon hristiyanlığa ait diğer kitaplardan dağıttı. Buna göre, yeni doğan çocuklar da dahil, her Ermeni’ye 7 kitap verilmiş demekti. Sadece Amerikan misyonerleri senede 285.000 dolar harcıyorlardı.
Misyonerlerin bu muazzam parayı, din gayreti ile harcadıklarını düşünmek saflık olur. Çünkü misyonerler için din bir ticarettir. Bu parayı Anadolu’ya, İslam’ı yıkmak, Osmanlı’yı ortadan kaldırmak için sarf eden misyonerler, “Türkler, Ermenileri katlediyor, onlara yardım edelim” propagandaları ile yüzlerce mislini toplamışlardı.
1927 - Feriköy – Şişli İtalyan Okulu öğrencileri rahip Bartolomeo eşliğinde jimnastik dersi
Başlık Resmi1927 - Feriköy – Şişli İtalyan Okulu öğrencileri rahip Bartolomeo eşliğinde jimnastik dersi
Yine o senelerde, kolejlerde, kiliselerde, misyonerlerin aldatması ve teşviki, İngiliz ordusunun muazzam yardımı ile Rum vatandaşlar da Atina’da ve Yeni-şehr’de isyan ederek, yüzbinlerce Müslümanı çocuk-kadın demeden vahşice katletti.
Bu isyan, Ethem paşanın emrindeki kuvvetlerle, 1895 senesinde bastırıldı. Bu zafer, yalnız Yunanlara karşı değil, bunları kışkırtan İngilizlere karşı da kazanıldı:
İstanbul / Feriköy - Notre Dame de Sion Fransız Okulu
Başlık Resmiİstanbul / Feriköy - Notre Dame de Sion Fransız Okulu
***
Bu yazıyı neden yazdım?
Elbette o okullarda okuyan temiz, saf yavrularımızı töhmet altında bırakmak için değil…
Ama Cumhuriyet, 100 senede kendine bir tek adam akıllı okul yapamadı.
Yabancı kolejlerine gidip, oradaki eğitim sisteminden etkilenmeden, milli-manevi değerlerini koruyarak mezun olan sayısız çocuğumuz vardır.
Tabii aileden sağlam olanlar…
Ya boş bırakılanlar…
İşte, sadece bu tehlikeye dikkat çekmek amacım…
(Çocuğa öğretmek, taşa yazmak gibidir) denilmiştir.
Aklı olan, bir işaretten maksadı anlar…
Çorlu Yahudi mektebi
Başlık ResmiÇorlu Yahudi mektebi
Yazıyı, İngilizler hakkında en güzel tarifi yapmış olan, Seyyid Abdülhakim Arvasi’nin (Rahmetullahi Aleyh) şu sözleriyle bitirelim:
(İslam’ın en büyük düşmanı İngilizlerdir. İslamiyet’i bir ağaca benzetirsek, başka kafirler, fırsat bulunca, bu ağacı dibinden keser. Müslümanlar da bunlara düşman olur. Fakat, bu ağaç bir gün filiz verebilir. İngiliz böyle değildir. Bu ağaca hizmet eder, besler. Müslümanlar da onu sever. Fakat gece kimse anlamadan köküne zehir sıkar. Ağaç öyle kurur ki, bir daha süremez. “Vah vah, çok üzüldüm” diyerek Müslümanları aldatır. İngiliz’in İslam’a böyle zehir salması demek, para, mevki ve kadın gibi, nefsani arzular karşılığında satın aldığı yerli münafıkların, soysuzların elleri ile, İslam alimlerini, İslam kitaplarını, bilgilerini ortadan kaldırmasıdır.)
Yeri gelmişken bir not: 30 Kasım Pazar günü, Ankara Bağlum Merkez Camii’nde Seyyid Abdülhakim Arvasi’yi Anma Programı var.
Gitmişken kabirlerini de ziyaret edip, memleketimizin ve milletimizin selameti için dua ederseniz, bu fakiri de unutmamanızı istirham ederim.
Allah bir daha bu millete zillet yaşatmasın, huzurumuzu bozmak isteyenlere de fırsat vermesin.
Amin.
Korkunç iyot gerçeği… Neden tuza mahkûmuz?
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
05 Aralık, 2014
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Siyasetten sıkıldığım, yazacak mevzu bulamadığımdan değil, konunun önemine binaen yazıyorum. Doktor değilim ama, ‘damdan düşen’im… Normal seyirde yaşarken fark edemediğiniz şeyler, başınıza gelince ilgi alanınıza giriveriyor ya hani! Bu da öyle… İşe biraz da gazeteci gözüyle bakınca, acı gerçekler insanın yüzüne tokat gibi iniyor. Günübirlik birbirlerini yalanlayan lüzumsuz uzman geyiklerini bir kenara bırakalım da, şu ‘iyot gibi açığa çıkan’ iyot meselesine yoğunlaşalım…
İYOT NEDEN GEREKLİ?
Türkiye’de tiroit derseniz çoğu kimse anlamaz… Guatr derseniz iyi bilirler…
Çaresi ne diye sorsanız; iyotlu tuz kullanmak lazım, deyiverirler…
Tiroitle, iyotla ilgili bütün bildiğimiz işte bu kadardır.
Oysa, iyot sadece tiroit için değil, anne karnına düştükten sonra her insana lazım…
Özellikle çocukların zihinsel, fiziksel gelişimi için çok ama çok elzem…
HAMİLELERDE; düşük, ölü doğum…
BEBEKLERDE; zekâ geriliği, sağırlık, dilsizlik…
ÇOCUK VE GENÇLERDE; büyüme geriliği, öğrenmede güçlük, halsizlik, tembellik, dolayısıyla okulda başarısızlık…
YETİŞKİNLERDE; guatr, tiroit bezinin çalışmaması, zihnin yeterli çalışmaması, güçsüzlük gibi vak’alar doğrudan iyot eksikliği ile ilintili…
Say say bitmiyor…
İyot eksikliğinin, bazı kanser türleri de dahil olmak üzere, pek çok hastalıkla ilgili olduğu bilinmekte.
İYOT İHTİYACIMIZI KARŞILAYABİLİYOR MUYUZ?
İyot, insan ve toplum için bu kadar önemli…
Ne var ki, bunu insan vücudu üretemiyor, mutlaka dışarıdan alması gerekiyor.
Özellikle okyanus canlılarından, gıdalardan…
Ama yediğimiz-içtiğimiz her şey aslını yitirdiği için, iyodu da doğal yoldan bulmak neredeyse imkansız…
“Amanaan! Ben zaten deniz kıyısında oturuyorum, iyodumu oradan alıyorum” derseniz, daha çok beklersiniz.
Havadan iyot alma işi, hava gazı…
“İçine de girseniz, fark etmez” diyor uzmanlar…
Türkiye’deyseniz, hiç şansınız yok, bunu başka yolla alacaksınız.
İyi ama, nasıl?
Konunun vahameti tam da buradan başlıyor aslında…
Önümüze konulan tek seçenek ne?
Tuz…
Hadi bunu kabul edelim, desek…
Rafine tuzların siyanürle işlemden geçirildiğini kimse söylemez mesela…
İçeriğindeki nitratların nitrite dönüşerek kansere sebep olduğunu da…
Ayrıca sonradan kattıkları o iyodun, ışığı, havayı, tenceredeki sıcağı görünce uçup gittiğini çok az insan bilir…
Yani tuzdan aslında doğru düzgün iyot falan almıyoruz.
Kaya tuzları, sıvı tuzlar daha sağlıklı ama, onlarda da iyot yok, yine ihtiyacı karşılayamıyoruz…
Şu bilgi de cepte dursun…
Türkiye’de tuz pazarının yüzde 70’ini bir tek marka elinde tutuyor. Yani toplumumuz için en hayati maddelerden olan “iyot”u, bize bunca yıldır o firma veriyor. Haklarını yemeyelim, “Halk hiç değilse tuzdan alsın” diye zamanında çok mücadele etmişler, bakanlığı ikna etmişler. Neyse…
Peki, “tuz zararlı diye doktorlar bas bas bağırıyor, bakanlık tuz tüketimi azaltmaya çalışıyor. Tuz da almazsak iyodu nereden karşılayacağız” diye sorunca cevap ne?
Söyleyeyim, cevabı yok…
İşin tuhafı sadece vatandaşta değil, devlette de…
TÜRKİYE’DE İYOT EKSİKLİĞİ TABLOSU
Ülkemizde her yıl benim gibi kaç kişi tiroit ameliyatı oluyor biliyor musunuz?
Bilimsel istatistikler, Türk toplumunda iyot eksikliğinin yüzde 30-35 arasında olduğunu gösteriyor.
Ve bunların yüzde 10’u bıçak altına yatıyor.
Yani, kabaca bir hesap yaparsak, 75 milyonluk ülkemizde en az 22.5 milyon insan iyot eksikliğine bağlı problem yaşıyor, 7.5 milyonu da ameliyat oluyor.
Şimdi anlıyor musunuz, dev hastaneler yaptığımız halde neden hastalar kuyrukta…
Üstelik bu sadece tiroitle ilgili veriler…
Diğerlerinde de rakamlar dehşet verici…
Türkiye’de her yıl 500 bin çocuk zekâ geriliği riskiyle doğuyor.
Çocuklarda iyot eksikliği görülme oranı yüzde 31.8...
Dahası var…
Hamile kadınların yüzde 90’ında iyot eksik.
Dünya Sağlık Örgütü, “yüzde 10 iyot eksikliğinde, bir ülkenin zihinsel (mental) potansiyeli yüzde 15 azalıyor” diyor.
Bilimsel verilere göre; iyot yetersizliği olan çocukların IQ’ları yüzde 13,5 daha düşük…
Anne-babalar, sonra da çocuklara suç buluyor.
***
Bakın sırf bu hastalıklardan dolayı devletin ne kadar tedavi, ilaç parası harcadığını yazmadım bile…
Peki, bu tabloya rağmen izlenen politika ne?
Tekrarlamama gerek var mı?
JAPONYA KANSERİ İYOTLA YENİYOR
Oysa…
Japonya, depremde zarar gören Fukuşima Nükleer Santrali’nden sızıntı olunca, halkına yüklü miktarda iyot tableti dağıttı biliyorsunuz.
Hatta orada halk bilinçli olduğu için iyot tabletlerine akın etti, “bulunamaz oldu” diye ta buradan biz bile haberlerini yaptık.
Niye yoğun iyot alıyorlardı?
Kansere yakalanmamak için…
Neymiş, tekrarlayalım…
Kansere yakalanmamak için…
İyot eksikliğinin dünyada en az olduğu, bu sebeple kanser hastalıklarının en az görüldüğü ülkenin Japonya olduğunu da hatırlatayım bu arada...
***
Benzer bir hadiseyi Türkiye’de de yaşadık…
Önce Çernobil patladı, ardından Karadeniz’de kanser vak’aları...
Biz ne yaptık?
Üstüne bir bardak çay içtik…
Çorbaya da tuz ektik…
Başka bir seçenek sunuldu mu?
Hayır…
Bugün iyot eksikliğinin en fazla görüldüğü bölgelerimizden birinin Karadeniz olduğunu da dikkatinize sunarım…
TUZDAN İYOT ALMAYA MAHKÛM MUYUZ?
Başlıkta sorduğumuz soruya dönecek olursak;
Uçtuğunu bile bile neden sadece tuzdan iyot olmaya mahkûmuz?
İşte, asıl kafamı karıştıran, midemi bulandıran nokta burası…
Bütün zararlarını bir kenara koyarsak, tuza katılan iyodun sadece yüzde 11’inin insanlara ulaşabildiğini biliyor musunuz?
Kafayı takıp araştırdım…
Dünyada alternatif ne var, diye…
Aslında Dubai’de görmüştüm…
İyotlu su vardı havaalanında…
İnternette, Avrupa’da da satıldığını buldum.
Hatta çocuklar için özel sular hazırlamışlar.
Başka…
Rusya’da iyotlu yumurta satıldığını öğrendim mesela…
Ayrıca, zenginleştirilmiş ekmeğe iyot katıldığı çıktı karşıma…
Kim bilir daha neler vardır, örneklerini bulunca bilahare anlatırım…
Ama önce Türkiye’de tuz kokmuş mu, onu iyice bir araştırmak lazım…
Ha! Devletimiz başka bir çözüm sunmuş da ben atlamışsam, cevap gönderirlerse seve seve yayınlarım.
Şşşt! Bak kime çalışıyorsun aslan parçası…
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
14 Aralık, 2014
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
İngiliz Casusu’nun İtirafları’ndan, içimizdeki hainlerin nasıl kullanıldığını yazmıştık.
Herkes anlayacağını anladı…
Şimdi size bir başka itirafı anlatayım.
Üstelik bir Amerikalı ekonomistin kendi ifadeleriyle…
***
Unutulmasın…
Gezi ne zaman başlamıştı?
Türkiye’de faizlerin tarihî dip yaptığı, kredi derecelendirme kuruluşlarının -istemeye istemeye- puanımızı artırmak zorunda kaldığı, büyüme hızımızın yüzde 5’e yaklaştığı günlerde…
Dahası, yarım asırdır yakamızdan düşmeyen IMF’ye, tam da “Al paranı, haydi yoluna” dediğimiz bir dönemde…
Arkasından ne geldi?
17 Aralık…
Kürt petrolünün -ABD’nin uyarı ve tehditlerine rağmen- Türkiye’ye aktığı, parasının da Halkbank’a aktarılacağı bir süreçte…
Sonrası…
Bu da tutmayınca, ortaya IŞİD diye bir örgütün çıkması ve ve Barzani’nin, (Maliki de sepetlendikten sonra) Bağdat’la anlaşmak zorunda kalması...
Gemide aylarca dolaştırılıp kimsenin almaya cesaret edemediği petrol, yine Türkiye’ye akacak ama, bundan böyle ABD-İngiltere de masada.
Ha!
IŞİD, (gerektiğinde sopayı göstermek için) yine bölgede…
Peşmergeler Kobani’ye giderken “Biji Obama” sloganları atanlar, buradan bir mesaj almışlardır herhalde…
***
Peki, bu hamlelere karşılık Türkiye’de durum ne?
Rusya lideri Putin’in, 100 milyar dolarlık yatırım ve yeni enerji anlaşmaları için gelmesi her şeyi anlatıyor aslında.
ABD Başkan Yardımcısı, İngiltere Başbakanı, İtalya Başbakanı apar topar boşuna Ankara’ya koşmadı.
Hatta Papa bile…
Ortodoks Rusların devlet başkanından önce, Katoliklerin lideri Papa’nın Türkiye’ye gelip, bin yıl sonra İstanbul’da Ortodoksların lideriyle kucaklaşmış olmasını tesadüf mü görelim?
***
SARAY’DAN RAHATSIZ OLANLARA
Eğer Recep Tayyip Erdoğan’ı devirebilselerdi, bugün nasıl bir Türkiye’de yaşıyor olacaktık, derseniz…
Ankara’da 30 milyon lira harcanan bir saray vardı hatırlarsanız…
İnşasının tamamlanması, tam da operasyonların sonrasına denk düşüyordu hani…
Üstelik Çankaya’daki Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne çok yakın, hem de daha yüksek bir rakımda…
Büyükelçilik ve vali konaklarına özel verilen V sınıfı A grubu inşaat ruhsatına sahip, dev bir saray…
İnşaatını bile 24 saat 5 ayrı kulübede bulunan güvenlikçilerin koruduğu o sarayda kimin oturacağı da çıkmıştı ortaya…
Erdoğan, tüm engelleme çabalarına rağmen, yaptırdığı Cumhurbaşkanlığı Sarayı ile buna en güzel cevabı verdi…
Orada ilk ‘papa’yı ağırlayarak, gücünü oradan devşirenlere de en anlamlı mesajı iletmiş oldu.
İşin özü bu, gerisi fasa fiso…
***
EKONOMİK TETİKÇİNİN İTİRAFLARI
Olan biteni bu kadar anlattıktan sonra, asıl mevzuya gelelim…
Neden üst üste operasyona maruz kaldık, bir Amerikalının itirafları ile pekiştirelim...
Bu itirafın sahibi, John Perkins…
Chas. T. Main şirketinin eski şef ekonomisti…
“BİR EKONOMİK TETİKÇİNİN İTİRAFLARI” kitabının yazarı…
Aslında yeni değil…
2007’de piyasaya çıkmıştı kitabı…
Geçtiğimiz Şubat ayında bir konferans için İstanbul’a da geldi.
Kitabında özetle şöyle diyor John Perkins;
“Ekonomi tetikçisi olarak bizlerin amacı küresel imparatorluk kurmaktır.
Bizler, diğer ülkeleri; şirketlerimizin, hükümetimizin, bankalarımızın, kısacası benim şirketokrasi diye adlandırdığım kurumsal yapının kölesi haline getirmek için uluslararası finans kuruluşlarını kullanan elit bir grubuz.
Ve işimizi pek çok değişik şekilde yaparız.
Fakat, belki de en çok kullandığımız yöntem şudur;
Şirketlerimizin göz diktiği petrol gibi kaynakları olan bir ülkeyi belirleriz.
Daha sonra, Dünya Bankası ya da onun kardeş kurumlarından biri (IMF gibi) kanalıyla o ülke için çok büyük krediler ayarlarız.
Ancak, PARA ASLA O ÜLKEYE GİTMEZ.
Orada büyük altyapılar kuracak olan, bize ait büyük şirketlerin kasasına girer.
Eğer Ekonomi Tetikçisi çok başarılı ise borç tutarı o kadar büyük olur ki birkaç yıl sonra borçlu ülke ödemeleri aksatır.
Bu olduğunda biz de mafya gibi diyetini isteriz.
Enerji santralleri, sanayi bölgeleri, limanlar, bizim şirketlerimizin yanı sıra o ülkedeki birkaç zenginin yararlanacağı şeyler aslında…
Bu yapılanlar, çoğunluğun faydalanacağı şeyler değildir ama, tüm ülke halkı bu borcun altına girer.
Bu öylesine büyük bir borçtur ki, geri ödeyemezler.
İşte büyük planın bir parçası da budur…
Ardından biz Ekonomik Tetikçiler gidip, onlara, 'Dinleyin, bir sürü borcunuz var ve ödeyemiyorsunuz. O zaman petrolünüzü, petrol şirketlerimiz için oldukça ucuza satın veya askerlerimizi desteklemek için dünyanın bir yerine asker gönderin veya bir dahaki Birleşmiş Milletler seçiminde bizimle oy verin' deriz ki, sularını, altyapı sistemlerini ABD’li veya diğer çok uluslu şirketlere satabilelim.
Böylece, IMF ve Dünya Bankası’nın son derece tipik çalışma sistemine uygun olarak mantar gibi çoğalalım.
Mafyanın yaptığı iyilikler gibi, Ekonomi Tetikçiler de görünüşte bazı iyilikler yapar.
Örneğin; elektrik santralleri, otoyollar, limanlar, havaalanları, teknoparklar gibi altyapı hizmetleri için borç temin ederler.
Bu borçların ön şartı, bütün bu projelerin Amerikan inşaat ve mühendislik firmaları tarafından gerçekleştirilmesidir.
Aslında paranın çoğu Amerika’yı hiç terk etmez; yalnızca Washington’daki bankalardan New York, Houston veya San Francisco’daki mühendislik firmalarına transfer edilir.
Para hiç vakit geçirmeden şirketokrasi üyesi şirketlere (kreditörlere) döndüğü halde borçlu ülkenin anapara artı faizin tamamını ödemesini isteriz.
Buna rağmen, borçlunun borcu devam eder. Böylece küresel imparatorluğumuza bir ülke daha eklenmiş olur.
2004 itibariyle 3. Dünya ülkelerinin borç toplamı 2.5 trilyon dolara, yıllık faiz ödemeleri de 3.75 milyar dolara yükselmiştir.
Bu tutar, tüm 3. Dünya ülkelerinin sağlık ve eğitim harcamaları toplamından fazla, aldıkları dış yardımın da 20 katıdır.
Yine bu ülkelerde nüfusun en üst yüzde biri, ülkelerinin mali kaynaklarının ve gayrimenkullerinin %70 ila %90’ına sahiptir.
Bu çağdaş imparatorluğun sinsiliği, Romalı askerleri, İspanyol fatihlerini (konkistador), 18-19'uncu yy. Avrupalı sömürgecilerini fersah fersah geride bırakır.
Biz Ekonomi Tetikçileri kurnazızdır.
Bizler tarihten ders aldık.
Kılıç taşımayız, zırh-üniforma giymeyiz.
Ekvador, Nijerya, Endonezya gibi ülkelerde yerli öğretmenler veya esnaf gibi giyiniriz.
Washington ve Paris’te bürokratlara ve bankerlere benzeriz.
Proje mahallerini gezer, yoksul köyleri dolaşırız.
Yerel basında ne kadar hayırlı işler yaptığımızdan söz ederiz.
Yasa dışı bir şeye tevessül ettiğimiz pek nadirdir.
Zira sistem aldatmacaya dayansa da tanım olarak yasaldır.
Ancaaak…..
Eğer biz başarısız olursak, devreye çakallar (İstihbarat-NSA ve CIA elemanları) girer.
Çakallar hazır ve nazır bekler.
Ortaya çıktıklarında devlet başkanları devrilir veya feci 'kaza'larda ölürler.
Eğer Afganistan ve Irak’ta olduğu gibi, bir şekilde çakallar da beceremezlerse genç Amerikalılar ölmeye ve öldürmeye gönderilir.
Bu imparatorluğun kurulmasına ben de katkıda bulundum ve suçluluk duygusu altında eziliyorum.
New Hampshire taşrasından bir çocuk nasıl oldu da bu pis işlere bulaştı?"
***
Şimdiiii…
Bir yandan emperyalizm karşıtı sloganlar atıp, öbür taraftan günübirlik sokağa dökülenler kime çalıştıklarını anlar mı acaba?
İtiraflarının bir bölümünü John Perkins’ten dinlemek isterseniz, bu videoyu da izlemenizi öneririm.
Bir gün bununla yüzleşecektik... İşte o gün, bugündür...
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
20 Aralık, 2014
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Adını daha bir yıla kadar kimsenin bilmediği bir örgüt çıkıveriyor ortaya... Önce Suriye'yi kasıp kavuruyor... Yetmiyor, Irak'a geçiyor... Lozan'da dünyayı yöneten güçlere bırakmak zorunda kaldığımız Musul'u iki günde alıveriyor...
Irak'ın 60 bin askeri, tek mermi bile sıkmadan kuyruğu sıkıştırıp tüyüyor. Görünürde olan biten bu... Yersen tabii...
Türkiye güçlenip sağa-sola kafa tuttukça içerideki maşaları iyot gibi açığa çıkan güçler, belli ki bunlardan umudu kesti.
Şimdi oyunda ikinci perde başladı.
Aslında bir süredir ufak ufak sinyallerini veriyorlardı.
Afrika'da büyükelçiliklerimize saldırılar, kaçırılan THY pilotları bunun ilk işaretleriydi aslında...
Türkiye Cumhuriyeti Devleti için hiçbiri sürpriz olmasa gerek.
Çünkü kendine çizilen sınırların içinde kalmayacağını açık açık gösterdi, yeri geldi rest çekti.
"One Minute"la başlayan süreç, bizi bugünlere getirdi.
***
"Madem baş edecek gücümüz yoktu, niye kafa tuttuk?" diyenlere bakmayın siz...
Bugün karşımıza dikilen güçlerle, 30 yıldır taşeron PKK üzerinden savaş halindeydik zaten...
Yitirdiğimiz can sayısı 30 binin üzerinde...
Maddi zararımız tahmini 400 milyar dolar...
Ama Türkiye ne yaptı, etti; bu kozu aldı onların elinden.
Hem de sadece kendi çözüm yollarıyla yaptı bunu...
Kimseden yardım istemeden...
Hoş, istesek de etmezlerdi zaten...
***
Tesadüfe bakın ki, aynı dönemde, Türkiye'nin hemen dibinde yeni bir örgüt türedi.
İsmini bile dünya daha geçtiğimiz sene öğrendi.
IŞİD...
Cemaziyelevvelini uzun uzun anlatmaya gerek yok.
Ne zaman kurulmuş?
ABD'nin Irak'ı işgal ettiği 2004 yılında...
El Kaide'nin bir uzantısı olarak ortaya çıkmış,
Önceleri ismi farklıymış...
Önünde-arkasında kim var, hiçbir zaman doğru düzgün anlaşılamamış.
Açıkçası adı-sanı bilinmediğinden kimse üzerinde durmamış bile...
Ta ki, El Kaide'nin kolu Nusra şemsiyesinde Suriye'ye girene kadar...
Sonrası karmakarışık...
***
Bu selefi örgüt hesapta sünni ya...
Önce Suudi Arabistan destekli Nusra ile muhaliflerin yanında yer alıyor,
Sonra hooop taraf değiştirip, Esad'a çalışıyor.
Hem de şii örgüt Hizbullah'la omuz omuza...
Sonra El Kaide bile "Bizimle alakası yok bunların" diyor ama ne fayda...
Bir anda önüne çıkanı ezip geçen,
Vahşi katliamlarıyla nam salan yeni bir örgüt doğuyor.
İsmi de Irak Şam İslam Devleti...
Bak, bak, bak...
Kendine örgüt değil, devlet adı veriyor...
Gülmezseniz size sayılarını söyleyeyim...
Tahmini 10-12 bin...
Başta komik geliyor ama kazın ayağının öyle olmadığı giderek çıkıyor ortaya.
Önce hizmetlerinden dolayı Esad ödüllendiriyor bu vahşi örgütü..
Türkiye sınırı boyunca geniş bir coğrafya bunlara bırakılıyor.
Bugün dört sınır kapımızın karşısında bu örgüt bulunuyor.
***
Suriye, Irak ve İran şii üçgeni örgüte alabildiğine destek veriyor.
Mesela Irak'ın şii Başbakanı Maliki, Ebu Gureyb Cezaevi'nde tutuklu teröristlerin firar etmesine göz yumuyor...
Onlar nereye katılıyor?
IŞİD'e...
Esad'ın arkasındaki güçler bu sırada dünyaya hangi propagandayı yapıyor?
"IŞİD'i Türkiye destekliyor..."
***
Acı ama, Türkiye'de başta ana muhalefet de bu propagandaya çanak tutuyor.
O günlerde Şam'ı, Bağdat'ı ziyaret edenlere sorun, eminim bugün de aynısını söylerler.
Peki tesadüf mü bunlar?
Asla...
Tıpkı, Musul işgalinin tam da İran Cumhurbaşkanı'nın Ankara'yı ziyaret ettiği güne denk gelmesi...
Batı'nın tehditlerine rağmen, Kuzey Irak petrolünün Türkiye üzerinden dünyaya pazarlanacağı günlere rastlaması...
Aylardır bu petrol meselesi yüzünden K. Irak yönetimi ile restleşen, hatta savaşacak noktaya gelen Maliki'ye bağlı 60 bin askerin 3 bin teröriste tek kurşun atmadan geri çekilmesi gibi...
Şimdi daha iyi anlaşılıyor ki, 17 Aralık'ta o petrolün parasının tutulacağı Halkbank'ın hedef alınması da tesadüf değildi...
Plan tutmayınca zorbalık devreye girdi.
IŞİD'i maşa seçenler, şimdi hem Barzani'ye, hem Türkiye'ye ayar verme çabasına girişti...
Ha !
Bu tiyatrodaki kuklayı kim oynatıyor diye soracak olursanız...
Lozan'da karşımızda kim vardı, ona bakın anlarsınız.
***
Bu coğrafyada yaşamanın bedeli ağır...
"Hamama giren terler" demiş atalarımız...
Bak, aynısını Ukrayna'da Rusya'ya yapmaya kalktılar.
Beğen ya da beğenme...
Putin cevabını verdi.
Büyük devlet olmak istiyorsan, şartlar böyle...
Şimdi Türkiye Cumhuriyeti Devleti için sınav zamanıdır.
İnşallah konsolosluk görevlilerimiz, aileleri ve rehin Türk şoförleri sağ-salim bir an önce kurtarılır,
Sonra el mi yaman bey mi, usulünce gösterilir...
Yıl 2015… Yeniden eski Türkiye’ye mi döndük?
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
27 Aralık, 2014
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Eminim herkesin kafasında aynı soru var. 10 yıl boyunca bütün yatırımı, şimdilerde ‘paralel’ dediği yapıya yapan AK Parti, yeniden eski Türkiye’nin avucuna düştü. Bu durumda Yeni Türkiye nasıl olacak?
***
Şükür…
Fırtınalı bir seneyi daha sağ-salim geride bıraktık.
2014, milletin, iradesine yapılan saldırılara en net cevabı verdiği bir yıl olarak tarihe geçti.
Başta Cumhurbaşkanlığı seçimleri olmak üzere, 2014 “Türkiye’nin dönüm noktası” oldu.
Ama henüz hiçbir şey bitmedi…
Çünkü…
Bu ‘halk devrimi’nin devamını öncelikle 2015 seçimleri belirleyecek.
Mesele, sadece AK Parti’nin ilk defa Ahmet Davutoğlu ile sandığa gitmesi değil…
Halk adına, bedeller göze alınarak elde edilen bütün kazanımların Anayasal korumaya alınması…
Bunun için Anayasa’yı değiştirebilecek çoğunluğun sağlanması...
Ne acı değil mi?
Bunu yapabilmek, sadece AK Parti’nin alacağı oya bağlı.
O zaman, halkın oy verdiği partiler Meclis’te niye var?
Onun yorumunu da size bıraktım.
***
Burası zor coğrafya…
Öyle bir kıskaca almışlar ki bizi, çöz çöz bitmiyor.
Tam bitti diyorsunuz, hooop her şey yeniden başa dönüyor.
Tıpkı ‘paralel’de olduğu gibi…
Daha düne kadar bel bağlanan, askerî vesayetten kurtulmak için umut olan kimdi?
İktidar, şimdi kurtulmaya çalıştığı yapının elemanlarını, devletin en kritik, en ücra noktalarına eliyle yerleştirmemiş miydi?
Ya da en azından göz yummamış mıydı?
Oysa…
Bunların hepsi, “halk ne istiyorsa o olsun, kimse karşısında emir buyurmasın” denildiği içindi…
Sonrası…
O yapı, sadece AK Parti’ye değil, bu ülkeye değil, bu ülkede dinini özgürce yaşamak isteyen Müslümanlara da ihanet etti.
Hoş, yürüttükleri projelerden niyetleri baştan belliydi ya, neyse!..
***
Şimdi önemli olan bundan sonrası…
İktidar her alanda muktedir olamadı…
Olduğunu sandı ama, onca uğraş çöpe gitti…
Şimdi bu işi daha doğru yapmalı…
Gerçekten yepyeni bir Türkiye istiyorsak, bunun çözümü kadrolaşma değil, anlaşıldı.
Yapılacak şey; her alanda bir zihniyet devrimi…
Toplumun her kesiminin bunu özümsemesi…
Tıpkı Kürt vatandaşlarımızın çözüm sürecini benimsemesi, sahip çıkması gibi…
Ülkesini seven hiç kimseyi dışlamadan, aynı hatalara düşmeden…
Bürokrasi, baştan aşağı yeniden ele alınmalı…
Atanmışların milli irade üzerindeki tahakkümü kalkmalı...
Yargıda, emniyette, milli eğitimde, sağlıkta, belediyelerde, bürokrasinin her alanında…
Hatta medyada, sanat camiasında, iş dünyasında…
Sadece ahlaklı, dürüst, ülkesine gönül vermiş insanlar yetiştirilmeli.
Bir yapıya körü körüne bağımlı olmayan, ideolojik düşünmeyen, sadece ülkesinin menfaatlerini esas alan herkese ihtiyacı var AK Parti’nin…
Kimsenin saçına-başına bakmadan…
Büyük bir toplumsal uzlaşma sağlanmalı…
Bu ülkede “laiklik”, İslam düşmanlığı olmaktan ebediyen çıkmalı.
Millet, 2002’ye kadar olduğu gibi, laf olsun diye sandık başına çağırılmamalı.
Halkın iradesi, gerçek anlamda güvenceye alınmalı.
Ve bu ülkede bir daha hiç kimse ayrıcalıklı olamamalı.
***
Peki, bu mümkün mü?
Bakın, ben size önemli bir şey söyleyeyim…
Her yanımızı ahtapot gibi saran yapıları kuranlar, bundan sonrası için tedbirini çoktan almıştır.
Nasıl ki, PKK’dan sonrası için IŞİD hazır edilmişse…
Bunun da yedeği mutlaka vardır.
Ne acıdır ki, biz daha “paralel devlet” diye bir şey bilmezken, sızan İmralı Tutanakları’nda bunu ilk teröristbaşı Abdullah Öcalan söylemişti.
İnternetten bulup, bir de şimdi okuyun…
Ne diyordu;
“Türkiye’de 3 koldan paralel devlet çalışması var. Sıradan lobiler değil. ABD’de Yahudi, Ermeni ve Rum lobileri stratejik ve taktik müdahale ediyorlar. Her üçü de Anadolu çıkışlıdır. Sözde bir hükümet var, sözde bir parlamento var. CHP ve MHP paralel devletin izdüşümleridir, basit aletleridir. AKP’ye de, medya ve iş adamlarına da sızmışlar. Sadece MİT kalmış. Emre Uslu, Mehmet Baransu MİT’i hedef aldılar. Arkalarında devasa bir güç var…”
İtibar etmesen de, söyleyen önemli…
Öyle ya!
Bu ülkedeki karanlık dehlizleri ondan daha iyi kim bilebilir ki…
Dediklerinde ne kadar haklı çıktı, asıl ona bakmalı…
7 Şubat’ta olduğu gibi, Gezi’de, 17-25 Aralık darbe operasyonlarında ve sonraki seçimlerde kim, nerede durdu…
Kim ne dedi, ne yaptı…
Partisinden 8 önemli isim, kaset şantajlarıyla istifa etmek zorunda kalan Devlet Bahçeli…
Aynı yolla koltuktan indirilen Deniz Baykal paralele neden sessiz kaldı?
Bunları anlayabilen var mı?
***
Türkiye, son yıllarda büyük badireler atlattı ama, elbette yara da aldı.
Hoş, biz bu zorluklara şerbetliyiz…
Ne ihanetler gördük…
Evelallah aşarız!
Bütün mesele uyanık olmak, bundan sonrasına tedbir almak…
En başta da, ekonomide…
Rusya’ya operasyon çeken, bizi de ihmal etmez herhalde...
***
Siyasete gelirsek…
Bu muhalefet, bu kafayla iktidara alternatif olamaz…
Ama bu partilere oy verenler de, bizim insanımız.
Ne yapıp ne edip, hepimiz kucaklaşmalı, bir şekilde uzlaşmalıyız.
Bu ülkede darbe yapılıp halkın iradesi alaşağı edildiğinde, kaybedenin Türkiye olacağını iyi anlatmalıyız.
Amma AK Parti’ye, ama CHP’ye, ama MHP’ye, ama HDP’ye, ama paralele…
Bunlara bir şekilde gönül vermiş insanlara aynı gemide olduğumuzu,
İdeolojilerini koruma uğruna gerçeklere gözlerini yummamayı,
Önceliklerinin her zaman ülke menfaatleri olduğunu ne yapıp, ne edip öğretmeliyiz.
Bunu başarabilirsek, işte o zaman gerçek Yeni Türkiye olacağız…
Meğer derin devlet dedikleri…
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
06 Ocak, 2015
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Bir zamanlar devlet büyüklerine ara ara sorardık;
“Efendim derin devlet diye bir şey var mı?
Varsa nasıl bir yapı ve kimler yönetiyor?”
Onlar da dalga geçer gibi cevap verirdi;
“Var da diyemem, yok da…”
---
Bu, aslında şu demekti;
“Siz sıradan vatandaşlarsınız, elitlerin bilebileceği böyle şeyleri kurcalamayın.
Sandığa gidin, oyunuzu verin, yeter.”
Öyle ya !
Nasılsa oy vereceğimiz insanları da onlar belirliyordu…
Şahane bir demokraside mutlu-mesut yaşıyorduk.
Bizi gerçekte kimin yönettiğini bilmenin faydası neydi?
Yüzde 99’u Müslüman dediğimiz bu ülkede, en çok baskı kime yapıldı?
Tabii ki dindarlara…
İronik ama, öyle…
Siz hiç Hristiyan toplumlarında, dinlerine bağlılar diye Hristiyanlara baskı yapıldığını duydunuz mu?
Bizde oldu…
Çünkü;
Asker ya da sivil…
Ülkeyi yönettiğini sandıklarımızın çoğu kuklaydı ve onları oynatan eller de dışarıdaydı…
Biz kendi memleketimize sahip çıkamamışsak, elin gavuru bize mi acıyacaktı?
---
(Buraya bir parantez açayım;
Şimdi çıkar birileri, yine “Türkiye Cumhuriyeti’nde Müslümanlara ne baskısı yapıldı?” der…
O zaman ben de sorarım;
Sırf şapka devrimine muhalefet etti diye kaç Müslümanı astınız?
Kur’an-ı Kerim okumayı kaç defa yasakladınız?
Ezanı niye Türkçe okuma mecburiyeti getirdiniz?
Bunu aslına çeviren Menderes’i neden ipe çektiniz?
Kız öğrencilere niye başörtü yasağı uyguladınız?
Dahası, Ayşelere, Fatmalara her resmi bayramda neden zorla şort giydirdiniz?
Hadi uzağa gitmeyelim…
28 Şubat daha dünkü mesele…
Askerlerin brifinglerinde, siyasetçilerin dilinde (buna Devlet Bahçeli de dahil), gazetelerin manşetlerinde o gün dindarlara öfke ve nefretten başka ne vardı?
28 Şubat’ın kudretli paşası, “Bu toplumun yüzde 40’ı olmasa n’olur?” derken neyi kastediyordu?
AK Parti döneminde bile “411 El Kaosa Kalktı” manşeti neden atıldı?
Filmlerinizde, gazetelerinizde neden hep Müslümanlar aşağılandı?
Daha sayayım mı?)
***
Dindarlar bu ülkede Kemalistlerden çok baskı gördü…
Bu sebepledir ki, Recep Tayyip Erdoğan’a sımsıkı sarıldı.
Erdoğan da bu millete hiçbir zaman hayal kırıklığı yaşatmadı.
Allah’ın yardımı, milletin desteğiyle kar topu gibi büyüye büyüye bugünlere geldi.
Bugün doğum sancılarını yaşadığımız Yeni Türkiye’de rejimin sahibi millet oldu.
***
Bir ülkede darbeyi kim yaparsa, rejimi kim kurarsa, o ülkeyi onlar yönetir…
İlk defa bu ülkede MİLLET darbe yaptı…
Karşı darbe girişimlerini ilk kez geri püskürtmeyi başardı.
Eskiden devlet içinde derinden yürütülen savaş, bir ilk olarak, görünür biçimde açığa çıktı.
Ve devlet, içindeki safraları atmaya başladı.
Bakınız, bugün kimse “Derin devlet var mı?” diye sorma gereği bile duymuyor.
Artık böyle meraklarımız kalmadı.
Çünkü başta Cumhurbaşkanımız, ne varsa açık açık, rejimin gerçek sahibi olan halkın önüne koydu.
“Derin devlet var mı, yok mu?” sorusunun cevabını almak bir yana, faaliyetleri açıkça görünür oldu.
Önce yerleşik yapının bağları çözüldü…
Onlar zaten biliniyordu…
Muhtıralar, darbe girişimleri, kapatma davası gibi hamleler boşa çıkarıldı.
Ama o günlerde kimse, asıl yapının muhafazakarlar içinde gizlendiğini fark etmiyordu.
Hatta bu halk darbesine liderlik eden Erdoğan bile…
O da dindar bir insandı sonuçta…
“Alnı secdeye giden” insanların, dinlerini rahat yaşamalarının yolunu açan biri olarak, kendisine ihanet edebileceğini aklının ucundan bile geçirmedi.
Hatta, ne istedilerse verdiği bir grubun gizliden gizliye altını oyacağını, en büyük hayallerinin ise koluna kelepçe takmak olacağını nasıl düşünebilirdi…
Ama oldu…
Asıl derin devlet (eğer hepsi bu kadarsa tabii), muhafazakarların yıllarca kol kanat gerdiği, yerleşik düzenin saldırılarından korumaya çalıştığı yapı çıktı…
***
Asıl düşmanın, farkında olmadan onca sene müdafaa ettikleriniz olduğunu görünce, hayal kırıklıkları da büyük oluyor elbet…
Kırılma çok derinden ve gürültülü…
Karşılaştığımız acı gerçekler, aklımızın almakta zorlandığı boyutlarda…
Onca yıldır ailesinin rızkından kesip yardım ettiği, çoluğunu çocuğunu teslim ettiği yapının iç yüzünü görenler şimdi derin bir öfke ve mahzunluk içinde…
Bir Müslümanın asla yapmayacağı, bırakın yapmayı, akıl dahi edemeyeceği şeytani planlar ve oyunlara farkına varmadan alet olan, bilmeden finanse eden insanların bunu hazmedebilmesi kolay olmayacak.
Oysa bunlar daha başlangıç…
Bu mücadelenin bir siyasi, bir de dini tarafı var…
Malum yapının oynadığı bir çok oyunun kapağı açılmadı daha…
Özellikle de dini bozma hususunda…
Mesela camilere kilise düzeni sandalyeleri kim koydu?
İmamlara eğitim için sazla ezan okutma sapkınlığını örgütleyen kimdi?
Camilerin içine ve dışına ekranlar koyup, cemaati buna uydurma günahını kim teşvik etti?
Bunlar henüz gündeme bile gelmedi…
***
Allah’ü Teala, Kur’an-ı Kerim’de “Bu dini ben indirdim, ben koruyacağım” buyuruyor.
Rabbim bu millete acıdı ve merhamet etti de, zarar daha fazla büyümeden, bu kirli yapının gerçek yüzü ortaya çıkmaya başladı.
Suret-i haktan görünüp, dinimizi bozulmadan kıyamete kadar taşıyacak olan Ehl-i sünnet vel-cemaat yoluna saldıran yapı, kendisini en güçlü hissettiği, “Artık bize bir şey olmaz” dediği bir dönemde ters yüz oldu.
Bunca şeye rağmen, bu yapıyı müdafaa etmeye devam eden Anadolu’nun saf, temiz çocukları da bir gün uyanır inşallah…
Aslında biraz durup düşünseler, işi güya dini öğretmek olan bir yapının siyasetin bu kadar içinde ne işi var diye, oradan bile çok şeyi çözecekler…
Daha önce de yazmıştım…
Yazık oldu bu nesillere…
Şimdi bunlara, İslamiyet’in nakil dini olduğunu ve bugüne kadar bu şekilde korunarak geldiğini nasıl anlatacaksın…
Haşa din kendisine gönderilmiş gibi “Bana göre…” diye söze başlayan vaizlerden, hocalardan aslandan kaçar gibi kaçmak gerektiğine nasıl ikna edeceksin…
Ülkeye, dine ihaneti açıkça ortaya çıkmış bir yapıyı, canhıraş şekilde müdafaa etmeye daha ne kadar devam edecekler?
Şimdi bu satırları okuyanların, “Yolsuzlukları niye yazmıyorsun?” dediğini duyar gibiyim.
İyi de, bu sizin iddianız…
Bırakın Ergenekon’u, Balyoz’u; dinler arası diyalog projenizi eleştirdi diye din adamlarını nasıl içeri tıktırdığınız, yapının iç yüzünü anlatan kitap yazdı diye bir emniyet müdürüne bile nasıl sahte delil ürettiğiniz ortada…
Ayrıca, 17-25 Aralık operasyonlarında gözaltına aldığınız sadece bakanların çocukları değildi ki…
3. köprüyü, 3. Havaalanını, Kanalistanbul’u yapan müteahhitler niye torbadaydı?
Hem de Gezi’de “bu projeler yapılmasın” diye açık açık söylenmişken…
K. Irak petrolünden dolayı Halkbank göstere göstere ABD’nin hedefine konulmuşken, siz bu operasyonda niye bu bankayı vurdunuz?
Açtığı İmam Hatipler sizin yurtdışındaki okullarınıza rakip olduğu için mi TÜRGEV’i hedef tahtasına koydunuz?
17-25 Aralık operasyonlarında yolsuzluk yapıldığı iddia edilen rakam neydi, sizin bu operasyonlarla bu ülkeye verdiğiniz zarar ne oldu?
O günlerde operasyonu irdelemeye kalkan bütün yayınlara karşı neden saldırıya geçtiniz?
Bu operasyonları yürüten savcılar, Erdoğan’ın sözlerini yayınlayan gazetelere bile niye soruşturma açtı?
Türkiye’de daha Başbakan bile soruşturmadan haberdar değilken, kendi televizyonunuzda saatlerce yayınladığınız görüntüleri nasıl elde ettiniz?
“Dönemin Başbakanı” yazan fezlekeye açıklamanız ne?
Önce bunları bilelim…
Ve hepsinden önemlisi…
Sizin bir cemaat olarak böyle bir göreviniz var mı?
Türkiye’deki hangi cemaat olursa olsun, hepsi için geçerli bu durum…
Devlet içinde yapılanma, (olsa bile) gizli saklı şeyleri ortaya dökme sizin vazifeniz mi?
Cemaat bu mu demektir?
Size bu hakkı, bu yetkiyi kim verdi?
Parti misiniz; yargının, emniyetin resmi bir kolu mu?
Şecaat arz ederken, sirkati söylemiş olmuyor musunuz?
Yıllarca bu milletten topladığınız paralar çok mu meşruydu?
Cebinize koyduğunuz her kuruş yasal mıydı?
İş adamlarına baskı yaparak yüklü paralar alırken, Titan benzeri menfaat ağı oluştururken, kamudaki, iş dünyasındaki gücünüzü menfaatleriniz için kullanırken, size en ufak laf söyleyeni en aşağılık suçlar isnat ederek hapse tıkarken çok mu dürüsttünüz de şimdi akıl satıyorsunuz.
Önce siz bunların cevabını verip bu halkı ikna edin, onlar sonra bu iddiaların gereğini yapacaktır zaten…
Ama unutmayın; bir an için bu iddianızın doğru olduğunu kabul bile etsek…
Şeriatta hırsızın eli kesilir, hainin boynu…
İngiliz kurgusu terör... Bunlar nasıl Müslüman?
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
13 Ocak, 2015
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Günlerdir Fransa’da bir tiyatro izliyoruz.
Arabaya doldurduğun otomatik silahlarla Paris’in göbeğinde katliam yapacaksın…
Sonra da Belçika sınırına kadar, yakalanmadan kaçabileceksin.
Hem de birkaç gün önce, ordu Paris sokaklarına indirilecek kadar sıkı önlem alınmışken…
Cezayir istihbaratı seni iki gün önce uyarmışken…
İslam karşıtlığı tavan yapıp, sokak gösterilerini birilerinin provoke edeceği beklenirken…
İsrail, “Filistin’i tanıma kararı aldın” diye “Bunun bedelini ödersiniz” tehdidinde bulunmuşken…
Kimse boşa maval okumasın…
Profesyonel denilen teröristler nasıl oldu da kimliklerini araçta düşürdü?
Çatıda olan biteni izleyenler neden çelik yelekliydi?
O saatte sokaklar niçin bomboştu?
Normal zamanda evden çizim yapan ekip, o gün neden dergiye çağrılmıştı?
Paris alarma geçmişken, Musevilere ait bir market nasıl basılabildi?
Ve tehlikeli bir kadın terörist, o güvenlik çemberinden nasıl kaçabildi?
Soru çok…
Böyle olaylarda önünüze konulana değil, kime yaradığına bakmak lazım…
Zira bunu kurgulayanların bir hesabının olduğu belli…
Asıl mağdurun kimler olacağı da…
Bana sorarsanız, bir süredir Türkiye’ye yaşadığımız abuk sabuk durumun bir benzerini yaşadı Paris…
İlginçtir; Türkiye’de iktidarın karşısında yer alan geniş bir kesim, Paris’i bahane edip, yine doğrudan Müslümanları hedef aldı…
Komik bir şekilde, ‘insancıl’ posta bürünenler arasında PKK yandaşları, DHKP-C destekçileri de vardı.
Ulusalcısı, paralelcisi, Marksisti, komünisti…
İslamiyet’e, Müslümanlara etmedikleri hakaret, iftira kalmadı.
Hem de daha bir gün önce, Sultanahmet’te bir polisimizi şehit eden canlı bombaya canhıraş şekilde sahip çıkmışken…
DHKP-C’li bildikleri teröristi neredeyse 'azize' ilan etme noktasına gelmişken…
Gazetelerinde bu kanlı saldırıyı (DHKP-C’li bildikleri için) ya hiç görmeyip ya da minicik haberlerle geçiştirmişken...
Hatta DHKP-C’li demek yerine (O gün öyle biliniyordu), sadece kara çarşaflı deyip hedef saptırmayı seçmişken…
Sonra n’oldu?
O teröristin DHKP-C’li değil, Rus uyruklu olduğu anlaşıldı.
IŞİD nasıl sözde ‘İslam adına savaşan’ bir örgütse, Diana isimli birine, caminin çevresinde güvenliği sağlayan Müslüman bir polisi öldürttü…
Diyeceksiniz ki; DHKP-C bu hain saldırıyı üstlenmişti. Eee! O n’oldu?”
Erken öterek kaptırdıkları kuyruğu, Paris üzerinden kurtarmaya çalışmakla meşguldüler…
Üstelik Fransa Cumhurbaşkanı bile, “Mücadelemiz İslam’la değil, teröristlerle” derken…
Bakın size daha tuhaf tespitlerimi anlatayım…
“Her olayda dış güçler” arıyorsunuz diyen bu güruh sadece bu pisliklerinin üstünü örtmek,
Türkiye’de iç kamuoyunu yönlendirmek için değil…
Yurt dışında da bir yerlere mesaj vermek için bunu yaptı…
Özellikle de yabancı dildeki medya organları yoluyla…
Mesela, turkiyegazetesi.com.tr sırf “Peygamber Efendimiz’e hakaret karikatürü yayınlayan dergiye saldırı” dediği için önce sosyal medyada hedef yapıldı.
Daha sonra da İngilizce yayın yapan bir gazetenin internet sitesinde, çarpıtma bir haberle…
Oysa, delilleriyle göreceğiniz şekilde, o gazetenin kendi yayın organlarında da aynı vurgu yapılıyordu ama, algı üretme konusundaki profesyonelliklerini ortaya koymuşlardı.
Haberin sonuna saklanan ayrıntı ise daha çarpıcı…
turkiyegazetesi.com.tr'nin “Fransa’da, Filistin’i tanıma kararından kısa süre sonra saldırının gelmesine ilişkin“ haberine vurgu yapılması, niyeti açık eden asıl detay…
Görüldüğü üzere, bu yazıyı yazdığımız internet sitesine saldırmalarının bir amacı var…
Öncelikle muhafazakarlara yakın medyayı, ‘terörist saldırıyı haklı görüyormuş’ algısı oluşturarak karalama,
Batı’ya şirin görünme çabası…
Ve okyanus ötesindeki, güneyimizdeki ülkelere hizmet…
Tıpkı, Gezi’den bu yana yaptıkları gibi…
Hazır Müslümanların hedef tahtasına konduğu ortam oluşmuş…
Paraleller de boş durur mu?
Onlar da Batı’ya şu mesajı vermekte gecikmedi;
“Bakın, biz ılımlı İslam, dinler arası diyalog projelerini yürütüyorduk.
Bu radikallerle mücadele için biz gerekliyiz...”
Ele geçirmeye çalıştıkları Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin ‘teröristlere sahip çıktığı’ yalanını ve ihanetini de açıkça ifade ederek üstelik…
Sanırsınız, şehrin göbeğindeki saldırıyı önleyemeyen Fransız polisinin hiçbir suçu yok, içlerinden biri turist olarak İspanya’dan Türkiye’ye geldiği için, sorumluluk da Türkiye’de…
Şimdi anlıyor musunuz, yaklaşık iki yıldır uluslararası medya ile neden bu kampanyayı yürüttüklerini?
Ve hepsinin her olayda, nasıl aynı yere çalıştığını…
Şimdi geriye dönüp soralım o zaman…
Diyalog adı altında üstlendiğiniz proje neydi?
“Cennete girmek için ‘la ilahe illallah’ demek yeterli…”
Yani, hâşâ Peygamber Efendimize iman etmeseler de (İmanın altı şartından biri olduğu halde), sadece Allah’a inanan cennete gidebilecek (!)
O zaman Allahü teala Peygamber Efendimizi neden gönderdi?
Bir Müslüman bunu nasıl söyleyebilir?
Böyle inanırsa Müslüman olur mu?
Ilımlı İslam, içinde Peygamber Efendimizin olmadığı, tamamen içi boşaltılmış bir din demekse, bunun adı İslam olabilir mi?
İşte biz buna, İngiliz oyunu diyoruz…
Bu projeleri fiilen hayata geçirenler güya Müslüman…
Sultanahmet’te, Paris’te bombaları patlatanlar da…
Nijerya’da, Irak’ta, Suriye’de, Pakistan’da oluk oluk Müslüman kanı akıtanlar da…
Yüzleri kapalı, kapkaranlık insanlar, İslam coğrafyasında yüzbinlerce insanı katlediyor ve her nasılsa bunlara Müslüman deniyor.
Uyuşturucu verilerek, beyinleri yıkanarak ölüm makinesine dönüştürülen teröristler, sırf tekbir getirdiler diye, yeryüzündeki milyonlarca masum Müslüman potansiyel suçlu noktasına getiriliyor.
İşin tuhafı, bunların hiçbir zaman Müslümanların yararına hizmet etmedikleri de apaçık ortadayken…
Çok açık bir örnek;
Boko Haram denen sapık örgüt, Paris’teki terörden bir gün sonra, Nijerya’da 2 binden fazla insanı katletti.
Sizce kime hizmet etti?
Bakın, Müslüman görünümlü bu radikal, terörist unsurların hemen hepsi Vehhabi…
Veya bunun kolları…
El Kaidesi de, IŞİD’i de, Boko Haram’ı da, Taliban’ı da…
Pekiiii?
İlk olarak Arabistan’ın Necd şehrinde meydana çıkan,
İslamiyet’in hiçbir değeriyle uzaktan-yakından ilgisi olmayan,
Hatta asrımızda ehl-i sünnet Müslümanların en büyük düşmanı olan Vehhabiliği kuran kimdi?
Cevabını, az çok okuyan herkes bilir…
Osmanlı’yı, ehl-i sünneti Arap coğrafyasından silmek için karanlık hesaplara girişen İngilizler…
Şu satırları, İNGİLİZ CASUSUNUN İTİRAFLARI kitabından bire bir yazıyorum;
“İngiliz casusu Hempher’in oyunları neticesinde Ahmed İbni Teymiyye İslam âlimi ilan edildi. Bunun yolunda olarak (Vehhabilik) fırkası kuruldu.
İngilizlerin yardımı ile Vehhabi kitapları bütün dünyadaki (Rabita-tül-alemil islami) dedikleri vehhabilik merkezleri vasıtası ile her memlekete yayıldı.
İbni Teymiyyenin kitaplarındaki sapık fikirlerle, İngiliz casusu Hempher’in yalan ve iftiralarının karışımına (Vehhabilik) denildi.
Hakiki Müslüman olan (ehl-i sünnet) âlimleri, İbni Teymiyye’nin kitaplarının bozuk olduklarını bildiren çok kitap yazdılar.
İngilizler tarafından tesis edilen Vehhabilik, mezhepsizlik, reformculuk, selefiyyecilik, Kadıyani, Mevdudi ve Teblig-ı cema’at ismi altındaki bozuk yolların hepsinde tasavvuf düşmanlığı vardır.”
Kitaptan sadece kısacık bir bölümü aldım…
Hempher’in Vehhabiliği kurmak için neler yaptığını bilmek isterseniz, İngiliz Casusunun İtirafları’nı okumanızı öneririm.
Ve bugün Vehhabi rejiminin hâlâ nerelerde hakim olduğunu ve onları kimlerin koruduğunu düşünmenizi de…
Şimdi ortaya çıkan tabloya bakalım;
İslam’ı bozmak, Osmanlı’yı yıkmak için Vehhabiliği kuranlar bir yandan onları Ortadoğu’da kendi emelleri doğrultusunda kullanmaya devam ediyor,
Vehhabi rejimin hakim olduğu ülkelere her türlü desteği sağlıyor,
Sadece Ortadoğu’da değil, Afrika’da, Asya’da onbinlerce Müslümanı Vehhabi inanışlı teröristlere katlettiriyor,
O örgütler üzerinden, Türkiye’nin, Osmanlı’nın mirasını yeniden ayağa kaldırma gayretlerini engellemeye çalışıyor,
Türkiye’nin attığı her siyasi ve kültürel adımı bu karanlık örgütler eliyle geri püskürtüyor,
Bunların düzenlediği terör eylemleri üzerinden Müslümanları Avrupa’dan atmaya çalışıyor,
Türkiye’de İslamiyet’i bozma, yönetimi ele geçirme görevi verdikleri yapı da sözüm ona ‘kurtarıcı’ postuna bürünüyor.
Oyun büyük…
Maksat belli…
Bugünlerde, Dr. John Coleman’ın ROTHSCHILD HANEDANLIĞI kitabı var elimde.
Günümüzde bütün dünyanın gizli yöneticisi olduğu bilinen Yahudi kökenli bu aile hakkında kısıtlı bilgilerin yer aldığı kitapta, Alman filozof Nietzsche’nin şu sözü yer alıyor;
“Gelecek yüzyıl, Yahudilerin akıbetlerini belirlediklerine şahit olacağız. Ya Avrupa’nın efendisi olacaklar ya da daha önce Mısır’ı kaybettikleri gibi, Avrupa’yı da kaybedecekler. Eğer çok açgözlüce davranmazlarsa, Avrupa bir gün olgun bir meyve gibi ellerine düşecektir.”
Ve kitap şu sözlerle bitiyor;
“Sonuca bakınca, dünyada kendi çıkarları için savaşlar çıkaran bir avuç elitin kendi tasarımları olan ve “tek dünya devleti” diktatörlüğünü içeren “yeni dünya düzeni” planına karşı gelen tüm devlet adamlarını ve liderleri yok ettikleri ortadadır. Bu derin gücün karşısına bir güçle çıkılmadığı sürece en geç 2025 yılında tüm dünya acımasız bir diktatörlüğün karanlığına gömülecektir.”
Allah, yeryüzündeki mazlum Müslümanların yardımcısı olsun,
Onların tek umudu Türkiye’mize güç versin…
Dinimiz Osmanlı'nın dini gibi olmadıkça...
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
19 Ocak, 2015
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Güneş ufukta yeniden belirdi…
Şükürler olsun…
Yavaş yavaş yükseliyor…
Ortalık aydınlandıkça, karanlıkta uğradığımız ihanetlerin sahipleri de açığa çıkıyor.
Hem de ellerindeki suç aletleriyle…
Ansızın, suçüstü yakalanmış olmanın şokunu yaşıyorlar şimdi...
Laf cambazlıklarıyla, suçlarının üstünü örtmeye çalışıyorlar.
Bu yüzden sesleri yüksek çıkıyor, bağırıp-çağırıyorlar.
Tarihî bir dönemdeyiz…
Türk milletinin tekrar “diriliş”inin nişaneleri de vücut buluyor ufak ufak…
Osmanlıca dersi…
Sarayda boy gösteren tarihteki 16 Türk devletinin askerleri…
Sembolik ama, hepsinin anlamı çok değerli…
Ölçü isterseniz, İngiliz ve Yahudi medyasına, içerideki maşalarına bakmak yeterli…
Ama aldırmayın…
Osmanlı’yı içeriden-dışarıdan çökerten onlardı zaten…
Böyle davranmalarından daha doğal ne olabilir…
Siz sadece gördüklerinizi not edin…
Yarın tekrar karşınıza çıktıklarında lazım olacak.
Hatırlarsanız, Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası, Türkiye’nin bundan sonraki mücadelesi ‘dışarıda’ demiştik.
AK Parti’nin başına, Başbakanlığa Ahmet Davutoğlu’nun seçilmesi işte bu yüzdendir…
Nitekim, Paris saldırısında gördük önemini…
Avrupalı liderlerle yürüyen Davutoğlu Hoca, önce kirli tezgâhı planlayanların hesabını bozdu...
Sonra gözlerinin içine baka baka, “Müslümanlar Avrupa’nın asli unsurudur” dedi.
Bunun anlamı gayet açıktı…
Avrupalı liderler de gereken mesajı aldı.
O teröristlerin sahiplerinin kimler olduğunu da yazmıştık geçen hafta…
İngiliz medyasını takip edin, tezgâhı kimlerin kurguladığını anlarsınız zaten…
Bu karanlık hesapları kuranlar ve onlara içeride maşalık edenlerle mücadele devam edecektir.
Ama ihmal etmememiz gereken daha önemli bir mesele var…
Hem de öncelikle kendi içimizde…
Osmanlı’nın bize bıraktığı asıl mirasa sahip çıkmak…
Nedir o?
OSMANLI MÜSLÜMANLIĞI…
Asırlardır binbir entrika ile bozulmaya çalışan Anadolu Müslümanlarını, Ehl-i sünnete uymayan, bozuk fırkalardan korumak…
Bulaşanları da düzeltmek, temizlemek…
Bugün İngiliz kurgusu Vehhabiliğin beslediği teröristler nasıl dünyada Müslümanlara, İslamiyet’e saldırıyorsa,
Onlardan kurulu rejim de, Peygamber Efendimiz’in kabrini, Kâbe-i şerifi, Müslümanların kutsal saydığı her ne var ise hepsini yok etmek için aralıksız çalışıyor.
Ârif olan, kastımızı anlamıştır.
Onların kurguladığı karanlık örgütler, Irak’ta, Suriye’de sayısız cami ve türbeyi yerle bir etti bile…
Asıl amaçlarının Kâbe-i şerifi yıkmak olduğunu da açıkladılar …
Bunlar, İngilizlerin Müslümanlar içine soktuğu bozuk fırkaların sadece biri…
Daha nicesi var…
Bunların bir kısmı Türkiye’de inananlar arasına da yerleşti maalesef…
Paralel, bugün en gözle görünür örnek…
Vehhabiler gibi radikal görünmeseler de, maksatları bir…
Ilımlı Müslümanlık adı altında, dinin, Ehl-i sünnet vel-cemaat yolunun temelini bozmak…
Biri silahla yapıyor, öbürü “İslamiyet’i yeniden yorumlamak lazım” hokkabazlığıyla…
Nitekim, Peygamber Efendimize anma haftası etkinlikleri düzenleyerek güya saygı gösteriyormuş görünüp Müslümanların aklını çelenler, o sırada “diyalog” adı altında Kelime-i şehadetten Peygamber Efendimizi çıkarmaya çalışıyordu.
Geçen hafta Peygamber Efendimize hakaret içeren karikatürlerin yayınlanmasında gösterdikleri ibretlik tavır, asıl niyetlerinin de tescili oldu.
Asırlardır Müslümanlara zarar vermek, İslamiyet’i bozmak için oyun içinde oyun kuran İngilizlerin sistemi budur…
Kendileri hiç ortada görünmezler…
Müslümanları kendi içinden vururlar…
Saf, temiz Müslümanların bunu anlaması kolay değildir…
Keza, Vehhabilik-selefi akımların Türkiye’ye bulaşması ve ‘paralel’ yapının çalışmalarında da böyle oldu.
Ne yazık ki bu zihniyet ilahiyat Fakültelerine, Diyanet’e de sirayet etti.
Daha şundan bir buçuk-iki yıl öncesine kadar, sazlı ezan kurslarının haberlerini devletin resmî haber ajansı bile servis ediyordu.
-Sanki yeni keşfedilmiş gibi- camilerimize sandalyeyi, tabureyi onlar soktu.
Tıpkı dev ekranları, ses sistemlerini ibadetlerimize bulaştırdıkları gibi…
Biz, gürültü yapıp Peygamber Efendimize saygısızlık olmasın diye, Hicaz’a giden tren raylarına keçe döşemiş bir milletin torunlarıyız…
Hilafetin son temsilcisi biz idik…
İslamiyet’i, Ehl-i sünneti dünyaya yaymak için asırlardır mücadele ettik, bu uğurda canlar verdik.
Şimdi, İngiliz bozmalarının, “Osmanlı Müslümanlığı”nı yok etme hesabını da bozmalıyız…
Hem de önce kendi ülkemizde…
Eğer bunu yapmazsak, diğer yaptıklarımızın hepsi sembolik kalacak.
AK Parti’nin işi şimdi daha zor
Yücel Koç
Yücel Koç
Takip Et
yucel.koc@tg.com.tr
28 Mayıs, 2017
Paylaş
Kaydet
a-
|
+A
Referandumdan önce sanılıyordu ki, muhalefetin iktidara gelmesi zorlaşacak. 51’e 48 Hayır oyu, durumun hiç de öyle olmadığını ortaya koydu. Aksine, yeni sistemin AK Parti’yi daha çok etkileyeceği görüldü.
Neden mi?
Parlamenter sistemde, vatandaş biraz da mecburi sebeplerle iktidara oy veriyordu.
Milletvekili adaylarını beğenmese, pek çok şeye kızsa bile, istikrarı korumak, Erdoğan’ı alçaklara yem etmemek için mühür basıyordu.
Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi, koalisyon gibi endişeleri kaldırdı, halkın elini rahatlattı.
Bundan sonra iki sandık var. Biri Cumhurbaşkanı, diğeri milletvekillerini seçmek için…
Seçmen artık ‘Reis başımızda olsun’ deyip Cumhurbaşkanlığı’nda AK Parti’ye, diğer sandıkta ise adayını daha çok beğendiği başka bir partiye oy verebilir.
Dolayısıyla “Ben listeye kimi koysam seçilir” dönemi bitti.
Bu yüzdendir ki, AK Parti’de alarm zilleri çaldı, hızlıca yenilenme sürecine girildi.
Aklı varsa, diğerleri de bunu yapar. Yoksa ağlayacakları günler çabuk gelecek.
Reis’in arkasında olmak…
Gezi’yi hatırlayın…
“Bir adım atsa n’olur?” diyenleri…
17/25 Aralık’ın sıcak günlerine gidin…
“Yargıya müdahale edilmesin” diye höykürenleri…
Böyle çok örnek var;
‘IMF ile anlaşmazsak hâlimiz nice olur?’
‘Dolmabahçe mutabakatı niye bitti?’
‘AB’ye vize kalkacak. Geri kabule niye karşı?’ gibi…
Zaman geçti, pek çoğunda Erdoğan’ın haklılığı ortaya çıktı.
Bugünlerde birileri FETÖ tahliyeleri üzerinden yine Erdoğan’ı hedefe koyma peşinde.
Üstelik, o gece hedefteki asıl kişinin kim olduğunu unutarak…
Şahsen, elimdeki bilgilerle çözemediğim, at izinin it izine karıştığı böyle dönemlerde, Erdoğan’a bakıyorum.
İyi niyetinden şüphe etmediğim için de “Vardır bir bildiği” diyorum.
Trump mı, Yeltsin mi?
Putin’den önce Rusya’nın dillere destan bir devlet başkanı vardı hani…
Boris Yeltsin…
İçip içip yaptığı tuhaf hareketlerle, ilginç dans gösterileriyle ve eski ABD Başkanı Clinton’a attırdığı kahkahalarla sıkça gündem olmuştu.
Ama en çok da kameralar önünde bir kadın görevliye yaptığı parmak hareketiyle konuşulmuştu.
Yıllara sonra O’na çok benzeyen bir lider çıktı.
Hem de ABD’den…
Şahsen Yeltsin kadar sempatik olmadığını söyleyebilirim.
Belli ki eli ayağı rahat durmuyor.
Bundan karısı da şikâyetçi, olabildiğince uzak tutuyor.
Trump, çok konuşulan el hareketleri, yapmacık yüz mimikleri ile Yeltsin’i sollayacak mı dersiniz?
AK Parti’nin işi şimdi daha zor
Başlık ResmiAK Parti’nin işi şimdi daha zor
Bu çocuklar robotlarla savaşacak
Dünya yepyeni bir devrime hazırlanıyor. Buna sanayide 4.0 diyorlar. Araçların, makinelerin, küçük cihazların birbiriyle konuştuğu, robotik bir dünya bekliyor bizi…
Pek çok işimizi robotların yapacağı bir gezegende yaşayacağız. Mesela fabrikalar karanlıkta da çalışabilecek, çünkü içinde insan olmayacak.
İnsan olmadığı için verim de düşmeyecek, çünkü robotlar şikâyet etmeyecek.
En çok korkulan noktalardan biri; robotların savaşta kullanılacak olması.
İkincisi ise “öğrenebilir robot” teknoloji.
Yani her ilerleme, aynı zamanda yeni tehlike ve riskler demek.
Bir başka boyut ise işsizliği artıracağı korkusu.
Bunun için yeni yeni iş kolları geliştirmeye kafa yoruyor dünya.
Gaye, insana rağmen değil, insan için ileri teknoloji üretmek olmalı…
Bu da ancak düzgün ellerde bulunması ile mümkün.
Medyamıza pek yansımıyor ama, Türkiye de bu konuda ciddi çaba harcayan ülkelerden.
Özellikle yeni nesle büyük yatırım yapılıyor.
Millî Eğitim, 80 ilde Bilim Sanat Merkezleri (BİLSEM), 14 okulda teknoloji sınıfları kurmuş.
Türkiye’nin gelecekte beyni olacak süper yetenekli gençler bu merkezlerde eğitiliyor.
Eski enerji bakanımız Hilmi Güler de proje ile yakından ilgili…
Yönetim Kurulu’nda bulunduğu Turkcell, BİLSEM’deki 20 bin öğrenciye istedikleri ürünü tasarlayabilecekleri maker ve kodlama kiti dağıtmış.
Projenin adı ise Zekâ Küpü…
Geçen hafta Antalya’da Side’de kampa sokulan Zekâ Küpleri ile beraberdim.
Etkilenmedim desem, yalan olur.
Pırıl pırıl, gerçekten zekâ küpü çocuklar.
Bir de köylerden bile online bağlanabilen, sürekli yeni bir buluş için kafa yoran miniklerimiz var.
Örneğin, onlardan biri geçenlerde toprağa gömülü patlayıcıyı bulabilen drone yaptı.
Ziyaret sırasında sohbet ettiğim 9 yaşındaki delikanlı, aracı bluetooth ile kontrol edebilen sistem geliştirmişti.
Hilmi Bey de bu gençlerden çok umutluydu.
Önemli bilgiler verdi;
“2040’ta dünyanın 1 numaralı ekonomisi Çin, 2.si Hindistan, 3.sü ABD, 4.sü Japonya olacak. Eskiden en önemli kaynak petroldü. Artık DATA. Bu sebepledir ki, Stanford Üniversitesi 9 yaşındaki bir çocuğu üniversiteye aldı. Artık bir genci illa liseden sonra üniversiteye almak gerekmeyecek demek ki… Kabuğu kırmamız, yeni dünyayı iyi anlamamız gerekiyor. Önümüzdeki birçok ülke ile yarışıyoruz. Onlar koşuyor, biz de koşuyoruz. Ancak yüksek bir sıçrama ile onların önüne geçeceğiz. 4.0 devriminde çok önde olacağız” diyor.
Haydi bakalım, inşallah!
.
|
| Bugün 1 ziyaretçi (3 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|