 |
|
|
 |
 |
ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
550 yıllık Anayurdumuz Balkanları kaybettiğimiz anlaşma 30 Mayıs 1913 Londra Anlaşması
Her şey 3 Temmuz 1910 yılında başladı. Bu tarihte çıkardığımız meşhur kiliseler ve mektepler kanunu ile katolik ve ortodokslara ait kiliseler ile mekteplerin kimlerin kullanımına verilmesi gerektiği konusundaki hakemliğimizden vazgeçerek, hakemlik görevini Rus Çarı’nın himayesine bıraktık. Bu da yetmezmiş gibi Rusya'nın Balkanlar’da savaşa asla müsâade etmeyeceği hakkında yaptığı yalan yeminine ve garantisine inanarak 120 tabur askeri terhis etmiştik..
Rus’lar işe Balkan Devletçikleri Sırbistan, Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya’yı bu konuda aralarında anlaştırmakla başladı. Bu konu gerçi Rus’ların Yeşilköy’e kadar geldikleri 1877/78 Osmanlı - Rus Savaşından sonra imzaladığımız Berlin Anlaşmasında ki maddelerde fazlasıyla vardı ama Sûltân II. Abdülhamid Hân tahtta kaldığı sürece bu maddeleri uygulatmamak için direnmiş, Rusya, İngiltere ve Fransa’nın baskılarıma rağmen izlediği ustaca siyâsetle savsaklatmayı başarmıştı.
Bunun içindir ki İngiltere Osmanlı Türk Devletinden Balkanlar’ı bir an önce koparmak, elimizden hızla kaymasını sağlamak için Mithat Paşa artıklarına yaptırdığı düzmece ihtilal ile Abdülhamid Hân’ı tahttan uzaklaştırmayı başarmıştı. Yerine gelen kardeşi Sûltân Reşad, Hüseyin Hilmi Paşa’yı Sadârete (Başbakanlığa) getirerek işe başladı. Hüseyin Hilmi Paşa beş yıl Yemen Valiliği yaptıktan sonra 2 Aralık 1902’de kurulan Rumeli Genel Müfettişliğine atanmış, altı yıl boyunca memuriyet hayatının en parlak ve en faydalı hizmetlerini yapmış başta Avrupa’nın desteğini alan Bulgar çetelerine göz açtırmamış, Manastır, Kosova ve Selânik vilâyetlerinde emperyalist güçlerin emellerinin önüne geçmişti.
Ancak 7 ay, 24 gün sonra 1909’un bitimine 2 gün kala istifa etti. 1910 yılının 13 Ocak’ında Roma Büyükelçisi İbrahim Hakkı Bey Sadrâzâm oldu. Harbiye Nâzırlığına Hareket Ordusu Kumandanı Mahmut Şevket Paşa’yı getirmekle işe başlasa da, Libya sözü verilen İtalya’nın 29 Eylül 1911’de Trablusgarb’a asker çıkarmasını önleyemediği için "Vaktiyle benim durumuma düşen Sadrâzâmların padişahlar tarafından binek taşlarında boyunları vurdurulurdu" diyerek istifa etti.
Yerine bir gün sonra 30 Eylül 1911’de, Sûltân Abdülhamid dönemi Sadrâzâmlarından Küçük Said Paşa atandı. Onun da 20 Ağustos 1912’de istifasıyla bu kez de 29 Ekim 1912’de istifâ edecek olan Gâzi Ahmed Muhtar Paşa getirildi. Paşa’nın döneminde 8 Ekim 1912'de Karadağ Prensliği abilerinin desteği ile Osmanlı Devletine savaş açtı. Üstelik Sofya Elçisi iken Hariciye Nâzırı olan Mustafa Âsım Bey’in 15 Temmuz 1912'de Mecliste yaptığı konuşmada, "Balkanlardan imânım kadar eminim" diyerek savaş çıkma ihtimalinin olmadığını söylemesinden 85 gün sonra bu gerçekleşti. Hemen ardından 18 Ekim’de Bulgaristan ile Sırbistan, birkaç gün sonra ise Yunanistan saldırıya geçerek savaş başlattılar.
Hâlbuki aynı yıl içerisinde önce 13 Mart 1912’de Bulgaristan-Sırbistan'la, daha sonra 29 Mayıs'ta Bulgaristan-Yunanistan'la, akabinde Karadağ'ın katılmasıyla dört Balkan Devleti Türkiye'ye karşı anlaşma yapmış savaş ve taksim planlarını konuşmuşlardı. Bütün bunların arkasında İngiltere, Fransa ve Rusya vardı.
Kabinesinde eski başbakanların da bulunduğu Gâzi Ahmet Muhtar Paşa Hükümeti gerçek bir savaş kabinesi gibiydi. Fakat Paşa’yı çalıştırmadılar. Paşa, makamını ele geçirmek isteyen Kıbrıslı Kâmil Paşa ile Şeyhülislam Cemalettin Efendi ve yandaşlarının oyunlarına karşı koymaya uğraşmaktan Balkan savaşına yoğunlaşamadı. Nihayetinde ise baskılara fazla dayanamadı ve Şeyhülislam Cemalettin Efendi'nin desteğini alan 82 yaşındaki Kâmil Paşa iktidarı ele geçirerek Sadrâzâm (Başbakan) oldu.
Başkomutan vekili ise "ordular" yönetecek kabiliyette olmayan Nâzım Paşa'ydı. Nitekim her yönden yapılan Sırp, Bulgar ve Yunan saldırıları neticesinde yüzlerce yıl sonra askerî tedbirlerin çok yetersiz kaldığı Balkanlar’ı kaybettik. Hele Selanik tek kurşun atmadan teslim edilmişti. Gayretle direnen İşkodra, Yanya ve Edirne’de bir müddet sonra elimizden çıkacaktı.
Terhis edilmiş onlarca tabur askerden dolayı meydanı boş bulan Bulgarlar, ikinci ordularıyla kuşattıkları Edirne'yi geride bırakarak, birinci ve üçüncü ordularıyla Başkent İstanbul'a doğru akmaya başladılar. Kırklareli, Lüleburgaz, Malkara, Çorlu ve Silivri'yi kolay geçen Bulgar Orduları Çatalca hattında zor durduruldular.
Terkos Gölü ile Büyükçekmece Gölü arasında savunma hattını kurmuştuk. Başbakanlıktan indirilen Gâzi Ahmet Muhtar Paşa'nın oğlu Mahmut Muhtar Paşa babasına yapılanlara rağmen ve savunduğu Terkos hattında ağır yaralanması pahasına müthiş bir direniş gösterdi. Başkomutan Vekili (Başkomutan Türk Hâkânıydı) Nâzım Paşa ise tren yolunun geçtiği Halkalı'nın az ilerisinde vagon karargâhından savaş yönetiyordu.
Kapısındaki nöbetçi askerlerden birisi de büyük tarihçi Yılmaz Öztuna'nın babasıydı. Sabaha kadar vagon pencerelerinden atılan boş içki şişelerini oğluna anlatmıştı. İşte böyle bir ortamda 3 Aralık 1912 tarihinde iki aylığına ateşkes imzalandı. Ateşkes şartları, Libya savunmasında iken çağırılan ve 1912 Kasım’ında yurda dönen başta Kurmay Yarbay Enver Bey (Paşa) ve arkadaşlarını çileden çıkardı.
Çünkü ateşkes anlaşmasının içeriğinde akılalmaz maddelerden birisi şuydu: "Bulgarlar kuşatma altında tuttukları Edirne'den tren geçirtmek suretiyle Çatalca önlerinde bulunan askerlerine her türlü yiyecek yardımı yapabilecek, ancak Türkler Edirne'de direnen Şükrü Paşa'ya trenle yiyecek gönderemeyecekti." (Nitekim Şükrü Paşa yeterli cephanesi olmasına rağmen açlığa yenilmiş ve 5.5 ay sonra teslim olmak zorunda kalmıştı.)
İşte ateşkes anlaşmasındaki bu madde ve arkasından 16 Aralık'ta İngiltere Dışişleri Bakanı Edward Grey'in başkanlığında Londra'da toplanan barış görüşmelerinden netice alınamadan 6 Ocak 1913'te dağılması ve sonrasında Başbakan Kâmil Paşa'nın, Domabahçe'de topladığı Şûara üyelerine, başta İngiltere olmak üzere zamanın büyük devletlerince gönderilen "Edirne'yi Bulgarlara verin, Adalar sizde kalsın" notasına çözüm bulalım demesi bardağı taşıran son damla oldu. Kendisini vatanın yılmaz fedâisi olarak gören Enver (Paşa) Bey harekete geçti.
Tarihler 23 Ocak 1913 tarihini gösterdiğinde Bulgarlar Edirne'yi kuşatmış, ayrıca Çatalca önlerinde pusuya yatmış, yeniden saldırmak için 3 Şubat’ta bitecek olan ateşkes anlaşmasının süresini bekliyorlardı. Hükümet "Edirne'yi Bulgarlara verin, adalar sizde kalsın" (adalar zaten hukukî olarak bizdeydi. İtalyanlarla birkaç ay önce yaptığımız Uşi Anlaşması ile bize ait olan Libya’yı verme karşılığı yine bize ait olan adaları almıştık) notasına cevap vermek için Bâb-ı Âli'de toplanmıştı. 31 yaşındaki Kurmay Yarbay Enver Bey, yanında 8 gözü kara vatan fedâisi ile bindiği beyaz atıyla Nuruosmaniye Şeref Sokaktan aniden çıkarak şimdiki İstanbul Valilik binası olan Başbakanlık Binasına hızla girdi.
Binada kendilerini engellemek isteyen Başbakanlık Başyâveri Nâfiz Bey'le, Harbiye ikinci yâveri Tevfik Bey silahlarını ateşleseler de derhal vuruldular. Ancak küçük çatışmada fedâilerden Mustafa Necip de ölmüştü. Sağa sola rastgele açılan ateşler avizeler ve camları aşağı düşürürken oldukça gürültü çıkarıyordu.
Hükümet Toplantısı için binada bulunan Harbiye Nâzırı ve Başkomutan Vekili Nâzım Paşa bu gürültüler ve silah sesleri üzerine, “Ne oluyor buradaa, ne yapıyorsunuz siiz” diye bağırarak dışarı çıktı. Ama konuşmasına fırsat verilmeden Cemil Yakup tarafından başından vurularak yere yuvarlandı. Enver Bey ve arkadaşları vakit kaybetmeden Başbakanın odasına daldılar. 82 yaşındaki Başbakan Kâmil Paşa, hükümet toplantısına ara vermiş, Padişahın emirlerini tebliğ için gelen Saray Başkatibi Ali Fuat (Türkgeldi) Bey'le görüşüyordu.
Üzerine doğrultulan silahlara baktı, sonra önüne konan istifa mektubunu okudu ve "Devlet, tarihi boyunca gördüğü en felâketli günler içerisinde bulunuyor. Böyle bir durumda hükümetten çekilirsem felâket daha da artacaktır” diyebildi. Ancak parmakların bir kez daha tetiğe gittiğini görünce istifa mektubunu derhal imzaladı.
Enver Bey mektubu aldı, Şeyhülislam Cemalettin Efendi'nin arabasıyla yanında Saray Başkâtibi Ali Fuat Bey olduğu halde Saraya gitti istifa mektubunu Padişaha sundu. Saraydan çıkarken elinde, Mahmut Şevket Paşa'nın Sadrâzâm olarak atandığı padişah fermanı vardı. Gece geç saatlerde Mahmut Şevket Paşa Başbakanlığa gelerek göreve başladı. Açıkladığı kabinesinde birkaç İttihatçı da vardı.
Böylelikle İttihatçılar Büyük Türk Hâkânı Sultân Hâmit'ten sonra ilk defa hükümete girme imkânı buldular. Çünkü Mahmut Şevket Paşa birkaç İttihatçıyı Kabineye almakla beraber, tamamen tarafsız bir hükümet kurmuştu. (Enver Paşa, Sultân Abdülhamit Hân'ı tahttan indirdi sözü gerçeği yansıtmamaktadır. Mithat Paşa artıklarının yapmış olduğu azlettirme olayı İttihatçılara yıkıldı. Eğer darbeyi İttihatçılar yapmış olsalardı 1909 Nisan’ından itibâren iktidar onlar olurdu. 1913'e kadar beklemezlerdi.)
Yeni Hükümetin ilk icraatı Çatalca'yı Bulgarlardan temizlemek ve Trakya’yı boşaltacak formül bulmaktı. Bu sebeple Londra’da başlayan barış görüşmelerine yoğunlaşılmıştı. Londra’da son nokta 30 Mayıs 1913'te konuldu. Edirne'nin Bulgar’lara bırakılmasını da içeren anlaşma Dışişleri Bakanlığını üstlenen Sait Halim Paşa'ya Sadrâzâm Mahmut Şevket Paşa tarafından dikte ettirilmişti.
Vatan sevdasına düşmüş fedâi zâbıtan Edirne’den vazgeçmeyecek, imza sorumlusu Sadrâzâm’da olsa affetmeyecekti. Nitekim öyle de oldu. Londra Anlaşmasının imzalanmasının üzerinden tam 11 gün geçmişti. Sadrâzâmlık makâmının yanısıra Harbiye Nâzırlığını da uhdesinde bulunduran Mahmud Şevket Paşa Harbiye Nezâreti Mâkâmı olarak kullanılan şimdiki Beyazıt’ta bulunan İstanbul Üniversitesi Rektörlük binasından 11 Haziran 1913 sabahı otomobiliyle hareket etti. Şu anda İstanbul Valiliğinin olduğu Bâb-ı Âliye hükümete başkanlık etmek üzere gidiyordu.
Divânyolu’na geldiklerinde düzmece bir cenâze alayı tarafından otomobilin önü kesildi. Başbakan’ın arabası ister istemez durunca, bir otomobilin içerisinde yol kenarında bekleyen suikastçılar derhal Sadrâzâm Mahmud Şevket Paşa’nın arabasına kurşun yağdırmaya başladılar. Kurşunlardan beş tanesi Paşa’ya diğerleri de Sadâret 2. yâveri İbrâhim Bey’e isabet etmişti. Yâver İbrâhim Bey hemen, Şevket Paşa ise iki saat sonra hayatını kaybetti.
Ertesi gün yapılan debdebeli cenâze merâsimiyle Şişli Hürriyet Tepesine defnedildiler. Yerine Sûltân Reşad’ın Hüseyin Hilmi Paşa’yı istemesine rağmen Enver Paşa’nın telkiniyle, 5 Aralık 1921'de Roma'da Estaki sokağında Ermeni terör örgütü üyesi Arşivar Şıracıyan adlı Ermeni katile vurdurdularak şehid edilecek olan Kavalalı milyarder Prens Said Halim Paşa Sadrâzâm oldu.
(Said Halim Paşa şehid edildiğinde TBMM'nin Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey'in talebi üzerine Millî Mücâdelede kullanılmak üzere İtalya'dan Anadolu'ya kendi cebinden iki milyon sterlinlik silah göndermek üzereydi. Cenâzesi İstanbul'a getirildi. 30 Aralık’ta büyük bir kalabalıkla Sûltân II. Abdülhamid Hân Türbesi bahçesine defnedildi.)
30 Mayıs 1913 Londra anlaşmasında dayatılan Midye-Enez (Karadeniz kıyısındaki Kırklareli'nin Vize ilçesine bağlı Midye kasabası ‘Kıyıköy’ ile Ege Denizi kıyısında Meriç nehrinin denize döküldüğü yerdeki Edirne'ye bağlı Enez arasında çizilen düz çizgi) hattını sınır olarak tanımayan Enver Bey ve arkadaşları buna çözüm aramaya başlamışlardı ki, İkinci Balkan Savaşı patladı ve Bulgarlar kendisinin çok fazla toprak kazandığını iddia eden diğer Balkan Devletlerinin saldırısına uğrayınca, kuvvetlerinin önemli bir kısmını çekmek zorunda kaldı.
Bunu fırsat bilen Enver Bey, özenle seçtiği 4 bin kişilik özel kuvvetle harekete geçti. Bunun için büyük devletlerin ikaz ve tehditlerine aldırış edilmeden ilerlemeye devam edilerek üç gün sonra 16 Temmuz 1913’de Midye - Enez hattına ulaştılar. Kuşçubaşı Eşref ise Enver Bey’den aldığı emirle 300 kişilik seçme kuvvetiyle Tekirdağ ve Ereğli'ye çıkarma yapmış ve düşmanın gerisine sızdığı Lüleburgaz'da 1.200 kişilik Bulgar birliğini pusuya düşürmüştü. 700 Bulgar askerini bizzat esir alan Enver Bey de, Kuşçubaşı Eşref'le Çorlu’da birleştiklerinde hedeflerinde Edirne vardı.
Harbiye Nâzırı Ahmet İzzet Paşa, karargâhını Çorlu'ya kuran Enver Paşa'ya 30 Mayıs'ta imzalanan Londra Antlaşması'na uymasını (bu anlaşmayla Edirne Bulgaristan’a bırakılmıştı), devletin başını belaya sokmamasını tekrarlayıp duruyordu. Enver Bey son kez Harbiye Nâzırı Ahmet İzzet Paşayla telefonda görüştü ona Edirne'ye girme planını anlattı. Telefonda sert tartışmalar oldu. Ahmet İzzet Paşa, hâlâ anlaşma gereği Edirne’ye girilemeyeceğini söylüyor, Enver Bey’in planına karşı çıkıyordu. Hatta haddi aşan Kuşçubaşı Eşref'i derhal cezalandırmasını istiyordu. Telefonlar kapatıldığında Enver Bey kararlı ve sert bir şekilde Eşref ile karargâh subaylarına ileri harekâta devam emri verdi.
İlerleyiş hızlı başladı. İlk önce önlerine çıkan binin üzerinde Bulgar kuvvetlerini daha esir aldılar. Kuşçubaşı Eşref sağ cenâhında kardeşi Selim Sami, sol cenâhında daha sonra Kars'ta hükümet kurarak başına geçecek olan Enver Paşa’nın yakın dostu Cihangiroğlu İbrahim olmak üzere ilerleyişlerini sürdürdüler.
Edirne uzaktan gözüktüğünde son kez mola verdiler. O geceyi Edirne'yi uzaktan seyrederek geçirdilerse de, Eşref sâdık iki adamıyla gizlice yaklaştığı Edirne'den bir Bulgar'ı kaçırarak Karargâha getirip sorguya aldı. Bulgar esir, şehirde tam bir panik havası olduğunu anlatıyordu ki, İngiliz Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey'in, 30 Mayıs’ta Londra Antlaşması'yla Edirne'nin kesin bir şekilde bırakıldığını, Edirne'ye girmeleri halinde İstanbul'u kaybedeceklerini içeren tehdit dolu mesajının içerdiği telgraf Enver Bey'e İstanbul'dan iletildi.
Enver Bey önce telgrafı avucunda kaybedercesine yoğurdu, sonra yere atıp çizmesiyle çiğnedi ve "Sabah erkenden haber salın Edirne'ye gireceğim. Eğer direniş olursa fena şekilde ezerim" sözleri dudaklarından döküldü. 23 Temmuz 1913'te Enver Bey, yanında kurmay başkanı Süleyman Askerî ile Kuşçubaşı Eşref olduğu halde birliklerinin başında 1360'larda fethedilen Edirne'ye ikinci kez girdi. Birkaç ufak çaplı çatışmanın dışında direnen olmadı.
Bâb-ı Âli sürekli anlaşmalara sâdık kalınması noktasında telkinler yaparken, sınırların öbür tarafında kalan Türk köylerinden kan donduran haberler geliyordu. Enver Bey bunlara da kayıtsız kalamazdı. Bu kez de İngilizlerin Meriç’in geçilmesini savaş sebebi sayacakları tehditleri gelmeye başladı. Buna rağmen Enver Bey Türklere yapılan bu mezâlime dur diyecek birliklerin hazırlanmasını emretti. Ardından da Türklerin yoğun yaşadığı Bulgaristan ve Yunanistan içlerine girildiğinde Bâb-ı Âli’yi zor durumda bırakmamak için yerel yönetimler oluşturulmasını tembih etmeyi unutmadı.
Eşref, tereddüt etmeden sınırı geçti Ortaköy'e geldi. Kolay bir şekilde kontrolü sağladı. Koşukavak istikâmetine doğru yola çıktı. Papazköy yakınlarında bir vadide 600 Müslümanın elleri arkadan bağlı cesetleriyle karşılaşınca biraz daha hırslandı. Koşukavak'ta Binbaşı Domuschiev'i sıkıştırdı. 6 şehit 12 yaralı vermesine karşı 1.000 kişi üzerindeki Bulgar taburunu imha etti. Domuschiev ve birkaç subayı tutukladı.
Ele geçirdiği silahlarla Koşukavak'ta millî ve yerel bir alay oluşturdu. Aldığı talimat gereği kurduğu geçici hükümetin başına Kamber Ağa isimli kanaat önderini geçirerek yoluna devam etti. Yol üzerindeki Mestanlı'da kısa sürede düzeni kurup kuzeye Talat Bey'in (Paşa) memleketi Kırcaali'ye yöneldi. Kısa çarpışmanın ardından Kırcaali'ye girdi Talat Bey'in amcası Emin Ağa ve akrabalarını buldu. Onların yardımıyla yerel yönetimi kurdu. Halka zulmeden Bulgar süvari komutanı, atının arkasına bağlanarak sürüklendi.
Kısa sürede bu başarılar İngilizleri endişeyle baskı yapmaya zorladı. İstanbul Hükümeti Meriç'in batısında hiçbir askeri birliğinin olmadığını büyük devletlere bildirdi. Enver Bey ise yanında Talat Bey ile Edirne'ye atadıkları Vâli Hacı Âdil olduğu halde sınırı geçip Ortaköy'e geldi Eşref'i yanına çağırdı. Harekâtın devamını ve Batı Trakya’nın tamamen kurtarılmasını konuştular.
Eşref daha fazla asker, silah ve subay istedi. İstediği subayların başında Süleyman Askerî, İskeçeli Arif, Bandırmalı İlyas ve Lütfi Fatihî geliyordu. Enver Bey ayrıca sivil kıyafetli 3.000 asker, fazlasıyla silah ve cephane vererek geri döndü sınırı kapattı. Grup Koşukavak’ta ikiye ayrıldı. Eşref kendi istikâmetinde Kırcaali'ye doğru çıkarken, Süleyman Askerî elindeki seçkin ve iyi donatılmış 3.000 askerle Osmanlı Türkü’ne Başkentlik yapmış (çoğu kimse bilmez) Dimetoka'ya girdi. Bulgar ordusu tarafından ezilen Yunanlılar Dedeağaç'ı teslim etmeye hazırlanıyorken Süleyman Askerî'nin Dedeağaç'ın kuzeyinden yaptığı harekât bunu önledi.
Hedeflerinde on gün önce Yunanistan tarafından Bulgarlara bırakılmak zorunda kalınan Gümülcine vardı. Süleyman Askerî ve Eşref Gümülcine önlerinde buluştular. Vakit kaybetmeden küçük çatışmalardan sonra önce Gümülcine'ye bir gün sonra İskeçe'ye girdiler.
Tarihler 31 Ağustos 1913'ü gösteriyorduki sınırları Ortaköy, Koşukavak, Kırcaali, Dimetoka, Sofular ve İskeçe'yi içine alan ve başkenti Gümülcine olan Garbî Trakya Hükümetini; Süleyman Askerî, "Batı Trakya Bağımsız Hükümet'ini Allah'a (c.c.) ve Kelâmına güvenerek bugün itibariyle ilân ediyoruz. Muvaffakiyet Allah'tandır" diyerek duyurdu.
Hükümet Başkanlığını Müderris Mehmedoğlu Hâfız Salih Hoca, Ordu Komutanlığını Kuşçubaşı Eşref, ordu müfettişliğine Selim Sami, jandarma Komutanlığına Sapancalı Hakkı, Genelkurmay Başkanlığını Süleyman Askerî üstlendiler. Hükümet binası önünde gönüllerden hiçbir zaman inmeyen, en kısa zamanda yeniden aynı yerde dalgalanmayı bekleyen "BATI TRAKYA TÜRK CUMHURİYETİ" bayrağı göndere çekildi.
Yeşil - beyaz - siyah renklerden oluşan ayyıldızlı bayrağı Süleyman Askerî çizmişti ve ayyıldız Türklüğü, yeşil İslâmiyeti, siyah mâruz kalınan zulmü ve soykırımı, beyaz hürriyeti ifâde ediyordu. Akabinde iki dilde pasaportlar ve damga pulları basıldı. Dedeağaç'a yakın Ferecik'te şiddetli çarpışmalardan sonra Yunanistan'ın Bulgaristan'a vermemek için yeni hükümete teklif ettiği Dedeağaç, 2 Ekim’de teslim alındı.
Sınırlar tamamlanmıştı ve yine Süleyman Askerî'nin kaleme aldığı istiklâl marşıyla son nokta konuldu. Bu arada; 29 Eylül 1913'te Bulgaristan ile İstanbul antlaşması imzalanmış, Enver Paşa Bulgaristan içlerine ileri harekâtla istediğini almış yâni Edirne ve Dimetoka Türkiye'de kalmış, Edirne'nin Bulgaristan'a verildiği 30 Mayıs Londra Antlaşması rafa kaldırılmıştı.
Yeni devleti yeterli düzeyde tanıyan olmayınca eve dönüş başladı. Batı Trakya'daki muvazzaf ve emekli subaylar İstanbul'a döndü. Yeni hükümetin başkanı Salih Hoca ilerleyen dönemlerde iki dönem Yunan Parlamentosunda milletvekili oldu. Son Osmanlı Meclisinde kabûl edilen ve TBMM'ce de onaylanan ve hâlen Misâk-ı Millî sınırlarımızda gözüken Batı Trakya, Anavatana katılacağı günü sabırsızlıkla beklemektedir. Yeni Türkiye'nin KIZILELMA'sında bu uzak değildir.. Aynı temennimiz Balkanlar içinde geçerlidir.
Ancak birinci ve ikinci Balkan Savaşlarında koca vatan toprağı Balkanlar elimizden kayıp gitmişti. 1877/78 savaşında (93 harbi) yaşadığımız göç felâketinin daha şiddetlisi bu savaşlarda yaşandı. Yollara düşen yüz binlerce Türk evlâdı eriye eriye Anadolu’ya ulaştılarsa da; kadın, çocuk, bebek, ihtiyar yüz binlercesi de işkencenin her türlüsüyle katledildiler.
Savaşın gâlibi Balkan devletçikleri bizden; Bulgaristan 25.257 km. kare toprak kazanarak 121.602 km. kareye, Yunanistan 55.919 km. kare toprak kazanarak 120.060 km. kareye, Karadağ 5.590 km. kare toprak kazanarak 15.017 km. kareye, Sırbistan 41.873 km. kare toprak kazanarak 87.300 km. kareye ulaştılar. Ayrıca 25.734 km. kare toprağı ve 800 bin nüfusuyla Arnavutluk Türkiye’den ayrılmış oldu.(Sonradan 11.000 km. kare Bulgaristan’dan Yunanistan’a geçecektir.)
O bölgede bıraktığımız nüfus ise katliam, sürgün ve göçler dışında dört ülkede 4 milyon 946 bin kişiyi bulmuştu. Kaybettiğimiz Sancaklarımız ise; 3 kazâlı Dedeağaç, 6 kazâlı Gümülcine, 8 kazâlı Serez, 5 kazâlı Drama, 14 kazâlı Selânik, bir kazâlı Taşoz, 6 kazâlı Manastır, 6 kazâlı Serfice, 4 kazâlı Görice, 4 kazâlı Debre, 3 kazâlı Elbasan, 6 kazâlı Priştine, 5 kazâlı İpek, 4 kazâlı Prizren, 4 kazâlı Senice, 2 kazâlı Taşlıca, 1 kazâlı Üsküp, 5 kazâlı Draç, 5 kazâlı İşkodra, 7 kazâlı Yanya, 6 kazâlı Ergiri, 4 kazâlı Berat, 3 kazâlı Piruze olmuştu.
Denizlerde ise; 6 kazâlı Rodos, 4 kazâlı Sakız, 3 kazâlı Midilli, 3 kazâlı Limni, 5 kazâlı Kandiye, 4 kazâlı Hanya, 4 kazâlı Laşid, 3 kazâlı Resmo, 3 kazâlı İsfâkiye Sancakları elimizden gasp edilmişti.
Evet I. Balkan Savaşı sonrası imzalanan Londra Antlaşması Osmanlı Devleti’ni Balkanlardan çıkarmıştı. Ancak Osmanlı Hükûmeti 30 Mayıs 1913 tarihli Londra Antlaşması ile Adalar Denizi (Ege) adalarının geleceğini büyük devletlerin kararına bıraktığını kabul etmekle beraber, adaların Yunanistan’a bırakılmasından endişe ederek 22-23 Aralık 1913’te Midilli, Sakız gibi Anadolu kıyılarına yakın adaları geri almak için elinden gelen her şeyi yapacağını büyük devletlere bildirdi.
Bu konudaki büyük devletler kararını 14 Şubat 1914’te bir nota ile bize iletti. Buna göre Meis hariç 12 ada Uşi Anlaşması hiçe sayılarak İtalya’ya, Gökçeada ve Bozcaada hariç bütün Adalar Denizi (Ege) adaları da Yunanistan’a bırakılmıştı. Osmanlı Hükûmeti büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Bu arada Enver Paşa’nın da Harbiye Nâzırı olarak dâhil olduğu Osmanlı Türk Hükümeti, büyük devletler kararını içeren nota’dan bir gün sonra 15 Şubat 1914’te büyük devletlere bu durumu kabullenmediğini bildiren sert bir itiraz notası gönderdiyse de 5 ay sonra çıkan I. Dünya Savaşı sebebiyle netice alınamadı.
İkinci Dünya Savaşında ise, kıyılarımıza sadece 18 km. mesâfede bulunan Rodos Adası’ndan Almanların 12 Ada Komutanı tarafından gönderilen üç yüksek rütbeli subay ve bir sivil ellerinde çok önemli bir teklif mektubuyla Muğla Vâlimiz İbrahim Edhem Akıncı'yı ziyaret eder. Getirilen teklif şudur: "Eğer Yunanlılar dâhil, Yahudilere vermeyeceğinize dâir imza verirseniz, zâten sizin olan 12 Adayı size teslime hazırız." Vâli Akıncı derhal durumu Ankara'ya iletir. Heyecanla beklenen cevap şaşırtıcıdır: "Bir karış yer istemeyiz, bir karış da yer vermeyiz."
Vâli Bey yüreği sızlayarak Almanlara durumu bildirir. Ankara'ya durumun önemi gereği gibi anlatılamadığına kanaat getiren Almanya, bir sefer de Ankara'daki Büyükelçileri Von Papen üzerinden konuyu iletmek isterler. Alman Büyükelçisinin girişimiyle konu Başbakan Şükrü Saraçoğlu'na intikal eder. Şükrü Saraçoğlu vakit kaybetmeden Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'ye bildirir. İnönü o sıra yurt gezisi için gittiği Kars'tan "İngiliz ve Yunanlılarla yeniden ihtilafa düşmeye gerek yok" cevabını verir.
Zâten II. Dünya Savaşı’nda Almanya karşısında tutunamayacağını anlayan İtalyanların adaları boşaltma kararından önce yaptığı "Gelin adalarınızı alın" şeklindeki ilk teklifide geri çevirmiştik. Savaş sonunda 12 Ada Almanların yenilmesiyle müttefiklerin eline geçer.
12 Ada'nın geleceğinin görüşüleceği Paris'te yapılan dışişleri Konferansına İngiltere tarafından Ankara Büyükelçisi aracılığıyla dâvet edilen Türkiye bu dâvete cevap bile vermeyerek bir kez daha fırsatı teper ve konferansa katılmaz. İngiltere'nin bir kez daha, Dışişleri Bakanlığı Sekreteri Feridun Cemal Erkin'e "Bu adalarda Türkler de oturuyor, madem katılmıyorsunuz hiç değilse bir müşahit gönderin" teklifi karşısında Cemal Erkin'in gayretleri yine netice vermez.
Hâlbuki Türkiye, savaşın sonlarına doğru kâğıt üzerinde de olsa savaşa müdâhil olmuş Almanya ve Japonya'ya savaş açarak taraf olmuştur. Buna rağmen Paris Konferansına katılmaz. 27 Haziran 1946 tarihinde dışişleri bakanları 12 Adayı, adalarda oturan nüfusun çoğunluğu Rumlardan oluşuyor gerekçesiyle Yunanistan'a bırakır.(Batı Trakya nüfusun % 90'dan fazlası Türk olduğu halde Türkiye'ye değil Yunanistan'a bırakılmıştı. Ancak konferansa katılmadığımız için bu hakkımızı savunamadık.)
İtalya, elinde tuttuğu 12 Ada'nın devrini 27 Haziran 1946 kararları gereği 10 Şubat 1947'de onayladı ve "Silahsızlandırma" şartıyla iki ay sonra da Yunanistan'a devretti. Böylece, Kanuni Sultân Süleyman'ın 55 bin şehid vererek Saint Jean Şövalyelerinden alarak topraklarımıza kattığı 400 yıldır bizde olan kadim Türk Yurdu Rodos ve 12 Ada, elimizden çıkmış oldu.
Balkan Savaşları başında İsviçre Leman Gölü Kıyısındaki Uşi (Ouchy) Kasabasında İtalyanlarla 1912 Ekim’inde yaptığımız anlaşma gereği Trablusgarp ve Bingazi’yi bırakma karşılığı İtalya gasp ettiği 12 Adayı verecekti. (Zaten bizim olan Libya karşılığında yine bize ait olan 12 Ada'yı verecekti.) Uşi Anlaşmasının şartları yerine getirilmedi. Biz Libya'yı verdik ancak İtalya 12 Adayı bize iâde etmemişti.
Beklentimiz, Misâk-ı Millî sınırlarımızın güncellenerek bizden zorla kopartılan topraklarımızın sınırlarımıza dâhil edilmesidir. Allah’a şükürler olsun ki, artık savunan Türkiye değil, üzerine gelindikçe taarruza geçen bir Türkiye var…
.
Dulkadiroğulları’nın Osmanlı’ya ilhâkı ve Yavuz’un Anadolu Birliğini sağlaması (13 Haziran 1515)
Türkmen Beyi Dulkadiroğlu Alaüddevle Bozkurt Bey, kızı Ayşe Sûltânı Fatih Sûltân Mehmed’in oğlu şehzâde Bâyezid ile evlendirerek Osmanlı Devleti ile yakın derece akrabalık tesis ettiğinde bu evlilik sonrası 1470’de dünyaya gelecek Selim’in (Yavuz) 13 Haziran 1515’te yapılacak olan Turnadağ Meydan Muharebesinde kendisini yenerek beyliğine son vereceğini ve kendisinin bu savaşta öleceğini bilemezdi elbette.
Ancak kader ağlarını örmeye başladığında Alaüddevle Bozkurt Bey’in yapabileceği bir şey de yoktu. Çünkü, Bizans İmparatorluğu’nu tarihe gömerek Cihân Devleti olmayı başaran Osmanlı Türk Devleti kendisi için büyük tehdit olan pek çok Anadolu vilayetini elinde bulunduran İran Safevîleri ile Adana, Antakya, Haleb’i elinde bulunduran ve arada bir İstanbul’u tehdit eden Memlüklerin bölgeden çıkarılmasının elzem olduğunu görmüştü.
Arada kalan Dulkadiroğlu Beyliği’de bundan nasibini alacaktı ve Turnadağ Savaşı ile 185 yıllık Beylik haritadan silinecek Osmanlı Devletine tâbi olacaktı. Ancak bu bir süreçti ve devletin en küçük bir zaafa uğramasına tahammül edemeyen Cihângir Yavuz’un eliyle olacaktı.
Bunun ilk işâreti Yavuz Selim’in 29 yıllık Trabzon sancağını idâre ettiği dönemde kendisini göstermişti. Yavuz Selim 1481 yılında Trabzon’da bir devlet nasıl yönetilirin stajına başlamış 1510 yılına geldiğinde 29 yılda kalfalıktan ustalığa terfi ettiğini dosta düşmana kabûl ettirmeyi başarmıştı.
Hele hele Tebriz İmparatorluk tahtından kovduğu Akkoyunlular sonrası Anadolu’ya sarkarak topraklarına göz diken Şâh İsmail’e karşı verdiği mücâdele henüz şehzâdeliği döneminde Yavuz’un Anadolu Halkının gönüllerini fethetmesini sağlamıştı.
Bunlardan en önemlilerinden bir tanesi Şâh İsmail’in Osmanlı Topraklarını çiğneyerek Dulkadir topraklarının kuzey batısından girdiği Maraş ve Elbistan’da, Alaüddevle Bozkurt Bey’i bozguna uğrattıktan sonra yaptığı dehşete varan tahribatla hânedan kabirlerini dâhi yaktırdığı bir dönemde Şehzâde Yavuz Selim’in bunun intikamını almış olmasıdır.
Bilindiği gibi; Şâh İsmail Akkoyunlu’ları çeşitli hilelerle yendikten sonra önce Akkoyunlu Hânedânı’nı Başkent Tebriz’den, ardından Bağdat ve Diyarbakır’dan kovmuş ve şii’liği hızla yaymaya başlamıştı. İlk başlarda İran topraklarında Şâfi mezhebine bağlı Ehl-i Sünnet müslümanlar ilk sırada, yine Ehl-i Sünnet olan Hanefi’ler ikinci sırada yer alıyorken, Şâh İsmail içerde herkesi şii yapma adına kardeş kanı dökmekten çekinmemiş, bu zulme dayanamayan Türkmenlerin büyük kısmı şii olmuşlar, şii olmayanlar kendilerini Şâh İsmail’in ateşinden korumak için Anadolu’ya göçmek zorunda kalmışlardı. Anadolu’da propaganda ile kendisine bağladığı insanlar da İran topraklarına göçüyordu.
Böylece kan ve gözyaşı ile İran’ı şii’leştiren Şâh İsmail Papa’nın gözünden kaçmamış, 25 devleti birleştirdiği halde Fâtih’e yenilmişler, kuyruk acısını unutmamıştı. Gırnata’nın düşmesinden ümitlenerek bunu fırsata çevirmek istiyordu. Osmanlı’yı kastederek, “Türklere karşı büyük büyük ölçüde bir harekete geçmek için ilâhi bir fırsat” diyerek avuçlarını ovuşturmuş, hristiyanların en büyük hükümdarı İspanya Kralı Fermando’ya; “Türklere karşı Almanya, Fransa, İspanya, Portekiz, İskandinav Devletlerinin derhal birleşmesi gerekiyor” demişti.
Diğer taraftan Şâh İsmâil ise bu mezhebi Anadolu topraklarına, ardından Mısır’a Türk Memlük topraklarına ve Doğusundaki Türk Devletlerine ihraç etmek istiyordu. Bunun için kendisine büyük engel gördüğü Osmanlı Türk Devleti hedefindeydi. Eğer Osmanlı (Anadolu) yıkılırsa bütün İslâm coğrafyasında şii’liği hâkim kılacaktı. (Aynı emel devam etmektedir.) Böylece Fâtımîler’in başaramadığı bir şeyi gerçekleştirmiş olacaktı. Bunun için başta Venedik olmak üzere hristiyan batı devletlerine iş birliği için elçiler göndermeyi ihmal etmedi.
Ardından Şâh İsmail önce, kızı Sûltân II. Bâyezid ile evli ve aynı zamanda Şehzâde Yavuz’un büyükbabası olan Dulkadir Beyi Alaüddevle Bozkurt Bey’in üzerine yürüyecek, böylece Osmanlı Devleti ile Halep, Antakya ile Adana’yı elinde bulunduran Memlük Devletinin tepkisini ölçecekti. Bu niyetle yola koyuldu. Hedefinde Maraş ve Elbistan vardı. Kasten Osmanlı topraklarını çiğneyerek Kayseri’nin güneydoğusundan, Maraş’ın kuzeybatısına girdi.
Topraklarını savunan Alaüddevle Şâh İsmail’in gücü karşısında tutunamayarak Turna Dağına çekilmiş, ancak bir oğlu ile iki torunu Şâh İsmail’in eline geçmiş ve derhal öldürülmüşlerdi. (Yavuz’un dayısı ve iki dayı oğlu.) Yetmemiş Şâh İsmâil Maraş ve Elbistan’a girerek hanedân kabirleriyle birlikte bu iki şehri de yakıp geçmiştir. Giderken yaptığı alaycı yüzsüzlük ise topraklarını çiğnediği için Sûltân II. Bâyezid’e “Şanlı yüce babam” hitabıyla gönderdiği özür mektubu olmuştu.
Bu saldırı öncesi Sûltân II. Bayezid Hân Şâh İsmail’in Anadolu’ya doğru yaklaştığını görünce her ne kadar Dâmâd Yahya Paşa’yı 70 bin askerle Kayseri-Sivas arasında, Yavuz’un kardeşlerinden Konya Sancakbeyi Şehzâde Şehenşâh’ı 10 bin askerle Aksaray’da, Amasya Sancakbeyi Şehzâde Ahmed’i 12 bin askerle Amasya’da, Anadolu Beylerbeyi Karagöz Paşa’yı 23 bin askerle Çubuk Ovasında hazır kıt’a bekletse de katliamı engelleyememiş ve saldırıya geçememişti. Üstelik Dulkadiroğulları topraklarının kendisine ait olduğunu iddia ederek zaman zaman bu beyliğin iç işlerine karışan Memlük Devleti de sesini çıkaramamıştı. Yâni Safevîlere savaş açmaktan çekindiler.
Bu yüzden Şâh İsmâil’in bu patavatsızlığı kendisine büyük bir prestij kazandırmıştı. Şii propaganda etkisi Anadolu’yu da geçerek Rumeli’ne dayanmıştı. Ancak unuttuğu biri vardı; Şehzâde Yavuz Sûltân Selim. Bu durumu endişeyle izleyen Yavuz daha fazla dayanamadı. Bulunduğu Trabzon’dan hareket ederek dayısının oğlunu ve iki çocuğunu öldüren Şâh İsmâil’den bunun intikamını almak için İran topraklarına bir akın düzenledi.
Nihayet Azerbaycan toprakları üzerinden İran’a akın yapan Yavuz, karşısına çıkan Safevî Hânedânından Şâh İsmâil’in kardeşi Şehzâde İbrahim’in birliklerini feci şekilde bozarak, esir ettiği Şehzâde’yi de alarak Trabzon’a döndü. Yavuz böylece hem dayısının intikamını almış, hem de asker üzerinde büyük bir prestij kazanarak taht yolunu kendisine açmıştı.
Yavuz bununla da kalmadı. Akkoyunlu Devletini ortadan kaldırarak mirasına konan Şâh İsmâil’e bir ders de Anadolu’daki Akkoyunlu topraklarını kendisine bağlayarak verdi. Bayburt, Erzincan ve Kemâh’ı aldı. Yetmedi; İspir’le Kemâh, Gümüşhâne ile Çemişkezek arasındaki topraklara da el koydu.
Bu durum karşısında çılgına dönen Şâh İsmâil derhal bütün gücüyle Yavuz’un üzerine yürüdü. Hedefinde Yavuz’un el koyduğu toprakları ve kendisi için çok önemli olan stratejik Erzincan Kalesini geri almak vardı. Bir de yapabilirse kardeşi Şehzâde İbrâhim’i kurtaracaktı.
Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Şâh İsmâil’in ordusu henüz yoldayken, Yavuz askerlerini teyakkuz durumuna geçirmişti bile. Safevî Ordusunun Erzincan’ı hedef aldığını öğrenince yanına sonradan Kânûni olacak olan 12 yaşındaki oğlu Şehzâde Süleyman’ı da alarak hızla Safevî Ordusunun üzerine yürüdü. Ve bir gece baskınıyla Şâh İsmâil’i ve ordusunu feci şekilde bozdu. Şâh İsmâil gecenin karanlığında kaçmayı başardı.
Şâh İsmâil bu sefer de bileğini bükemediği Yavuz’u babası Sûltân II. Bâyezid Hân üzerinden dövmeye kalktı ve başarılı da oldu. Sûltân Bâyezid’e yazdığı tehditkâr mektubunda; Akkoyunlu Hükümdârı Uzun Hasan’ın kızının oğlu olduğu için Akkoyunlu Devletinin meşrû vârisi olduğunu, oğlu Yavuz Selim’in bu topraklara el koymaya hakkı olmadığını ve derhal kendisine iâde edilmesi gerektiğini bildirdi.
Yavuz’un; bu toprakları Atası Yıldırım Bâyezid tarafından 100 yıl öncesinden fethedildiğini dolayısıyla boşaltmayacağını söylemesine rağmen Divân-ı Hümâyûn Bayburt, İspir, Kemâh ve Erzincan’ı Safevîlerle savaş hâlinde olmadıklarını söyleyerek geri verilmesini Yavuz’a emretti. Yetmedi Sûltân II. Bâyezid Hân oğluna, “Sancağını muhafazayla meşgûl olup, ziyâdeye tecâvüz eylemeyesin” şeklinde ihtar dolu bir ferman gönderdi.
Yavuz Selim bu ferman ve emir karşısında toprakları iâde etti etmesine ama bu haysiyetsizliği kendisine yediremedi ve o anda, böyle devlet yönetilmez, ne yapıp edip tahta oturmalıyımın kararını verdi. Üstelik Şâh İsmâil direkt saldırmaktan çekindiği Anadolu topraklarını içten ayarttığı ajanları vasıtasıyla iç isyan çıkararak yıpratmak ve sonra ele geçirme gâyesiyle çalışmalarını yoğunlaştırmıştı.
Şâh İsmâil, şii propagandacısı ve baş halifesi Antalya Teke’li Şâhkulu’na isyan talimatı vermiş, Şâhkulu topladığı taraftarları hızla silahlandırarak isyan etmiş, kılık değiştirerek İran’dan gelenlerle birleşen Şâhkulu kendisini engellemeye gelen Anadolu Beylerbeyi Karagöz Paşayı şehid etmiş, ordusunu dağıtmış Kütahya’ya girmişti. İran’la birleşmek isteyen kızılbaş isyânı büyüyünce Veziriâzâm Ali Paşa Şehzâde Ahmed’i de yanına alarak Şâhkulu’nun üzerine yürümüş, Kayseri-Sivas arasında Gökçay Muharebesinde Şâhkulu ezilmişse de Veziriâzâm Ali Paşa şehid düşmüştü.
Bütün bu olanlardan sonra orduda ve halkta “Selim”, “Yavuz” sesleri yükselmeye başlayınca Yavuz Selim oğlu Süleyman’a verilen Kırım’daki Kefe Sancağını ziyaret etmek üzere Kırım’a geçmiş, Kayınbabası Kırım Hân’ı Mengli Giray Hân’dan yardım alarak, askerin de çok istemesiyle çetin bir mücâdeleden sonra 1512’de 42 yaşında tahta oturmayı başarmıştı.
24 Nisan 1513’te kardeşi Şehzâde Ahmed’i Bursa-Yenişehir Savaşında bertaraf ederek tahtını sağlama aldıktan sonra, sürekli Osmanlı Türk Devletinin ayaklarına dolanmayı kendilerine şiâr edinmiş başta Şâh İsmâil olmak üzere, Memlüklere de bir ders vermeyi hedefine koymuştu. İşte bu niyetini büyükbabası Alaüddevle Bozkurt Bey’e ileterek ilk çıkacağı İran seferi için destek istemiş, fakat bu süre içerisinde Şâh İsmâil ile anlaşan Alaüddevle yardım etmediği gibi Osmanlı Ordusuna güzergâh üzerinde oldukça müşkilat çıkarmış, zaman zaman Osmanlı Ordusu’nun artçılarına saldırmayı ihmâl etmemişti.
Yavuz da bu yapılanları, sonra hesaplaşırız diyerek hedefindeki Şâh İsmail’in üzerine yürümüş. Oldukça zor ve meşakkatli yolculuktan sonra Çaldıran’da 1514’te Şâh İsmail’i dağıtmış, başkenti Tebriz’e girmiş, Çaldıran Zaferi dönüşünde Yavuz Selim aklından hiç çıkarmadığı Erzincan ve civarını yeniden fethetmiş, bu sırada Sinan Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunu Alâüddevle üzerine göndermişti. Sinan Paşa’ya öncülük eden Şehsuvaroğlu Ali Bey ise Memlük Sûltânı tarafından idam edilen Dulkadir Beyi Şehsuvar Bey’in oğlu Ali Bey’den başkası değildi.
Osmanlı ordusunu 13 Haziran 1515’te Göksun ile Andırın arasında Ördekli mevkiinde Turnadağ yakınlarında karşılayan Alâüddevle yenildi ve öldürüldü. Bunun üzerine Dulkadiroğulları toprakları kaçınılmaz bir gerçek olarak Osmanlı sınırlarına dâhil edildi. 1516 Mercidâbık ve 1517 Ridaniye savaşlarına Yavuz’un yanında katılan Türkmen Dülkadir Bey’i Şehsuvaroğlu Ali Bey, Ridaniye Zaferinden sonra Tomanbay’ı elleriyle idam ederek, 1472’de Kâhire’ye götürülerek idam edilen babası Şehsuvar Bey’i öldüren Memlüklerden intikamını almış oldu.
Turnadağ Savaşı; Anadolu'daki Türk siyasi birliğinin kesin olarak sağlandığı bir savaş olmasından dolayı Osmanlı Devleti tarihinde önemli bir yere sahiptir. Anadolu’daki son beylik Dulkadiroğulları’nın da Osmanlı Türk Devletine katılmasıyla birlik sağlanmış Türkler yeryüzüne adaletle nizâm vermeye, Ehl-i Sünnet akâidini yaşamaya ve yaşatmaya devam etmişlerdir. Kıyâmete kadar da böyle devam edecektir. Kim ne derse desin 21. YÜZYIL TÜRK ASRI olacaktır
.
22 Haziran 1533 İstanbul Anlaşması ve anlaşmaya giden süreçte Kânûni Sûltân Süleyman
General Nicolas Jurischitz ve Lemberg Kont’u Joseph von Schneeberg başkanlığındaki 24 kişilik Alman elçilik heyeti 17 Ekim 1530’da geldikleri dünyanın başkenti İstanbul’da ümitle Sadrâzâm İbrâhim Paşa tarafından kabûl edilmeyi bekliyorlardı. İbrâhim Paşa 25 Ekim’de heyeti kabûl ederek dinledi ve tekrar çağıracağını söyleyerek huzurdan çıkardı.
9 Kasım’da tekrar huzura çağırdığı heyetle yaptığı görüşmenin ardından 8 gün sonra; 10 senedir Osmanlı Türk Hâkânlığı tahtında oturan, yaptığı Belgrad, Rodos, Macaristan ve Viyana seferleriyle arşı titreten 35 yaşındaki Cihân Sûltân’ı Kânûni tarafından 17 Kasım’da kabûl edildiler.
Heyet, son kez 19 Kasım 1530’da İbrâhim Paşa tarafından kabûl edildiklerinde Paşa, Alman heyetin sunmuş olduğu; “Kânûni Sûltân Süleyman Mohaç’tan sonra Macar tahtına oturttuğu Szapolya’yı azletsin, yerine Almanya Kralı Ferdinand’ı tayin etsin, Szapolya hangi şartlarda Türkiye’ye bağlı ise ve ne kadar vergi ödüyorsa aynı şekilde bağlanmayı ve vergi ödemeyi kabûl ediyoruz” teklifi karşısında âdeta kükreyerek son kez şunları söyledi: “Divân-ı Hümâyûn, Charles Quint’i İspanya Kralı, Ferdinand’ı da onun Viyana valisi olarak tanımaktadır. Avrupa’da Augustus’tan (Jül Sezar’ın yiğeni ve evlatlığı İlk Roma İmparatoru) sonra birinci asırdan beri bir tek imparatorluk tacı olduğu mâlûmdur. Bu tac Roma İmparatorluk tâcıdır. Şimdi bu tâcı Türkiye Hâkânı olan zat taşımaktadır (İstanbul’un fethinden itibâren). Zira kayserlerin (Bizans İmparatorları) meşrû halefidir. Charles Quint’in İmparatorluk iddia etmesi küstahlıktır, gayrimeşrûdur. Ferdinand’ın kendisini Macaristan ve Bohemya Kralı ilân etmesi ise küstahlıktan öteye geçen bir komedidir. Zira Macaristan Türkiye Hâkânı tarafından 1526 ve 1529 seferlerinde iki kere fethedilmiş ve Hâkân’ın sâdık kullarından Szapolya’ya ihsan olunmuştur.”
İbrâhim Paşa sözlerinin burasında durakladı. Alman elçilik heyetini baştan aşağı süzdükten ve huzurundan kovmadan önce dudaklarından son kez şu cümleler döküldü: “Macaristan işlerinden tamamen el çektiği takdirde Divân-ı Hümâyûn olarak Ferdinand’ın Bohemya Kralı ve Avusturya Arşidükü sıfatlarını tanıyabiliriz. Aksi takdirde oturduğu tahtını başına geçiririz. Şimdi gidin ve bunları söyleyin.”
Paşa haklıydı. Ferdinand bir Habsburg Hânedânı üyesi idi ve Ferdinand’ın Budapeşte’ye yerleşmesi demek, Macaristan’ı Kânûni’nin ezeli ve ebedi rakibi Charles Quint’in hâkimiyene bırakmak demekti.
CHARLES QUİNT ve FERDİNAND
Charles-Quint 12 Ocak 1516'da I. Carlos unvanıyla İspanya Tahtına oturduğunda aynı zamanda Aragon, Kastilya, Napoli ve Sicilya Kralı olarak da taç giymişti. Hollanda-Belçika Hükümdarlığını da elinde bulunduran Charles-Quint 28 Haziran 1519'da ise V. Karl (Şarlken) unvanıyla Almanya’nın da Hükümdarı olmuştu.
Kız kardeşleri ise, Portekiz, Danimarka, Norveç, İsveç tahtlarını paylaşıyordu. Diğer bir kız kardeşi Mohaç'ta ölen Macar Kralının eşiydi. Ayrıca erkek kardeşi Ferdinand Kral olarak Avusturya'nın başına yerleşmişti.
22 Eylül 1520’de vefât eden babası Yavuz’un yerine 25 yaşını 4 ay, 25 gün geçe tahta oturan Kanunî işte böyle bir dev hânedanın doğduğu Avrupa’da (şimdiki AB) Türk gücünün kesintisiz devam etmesi, atalarının başlattığı fütuhatın tamamlanması ve hilâl'in haç'a galip gelmesi için var gücüyle çalışması gerektiğini biliyordu. Ayrıca fetih yürüyüşü durduğu an Haçlı Ordularının üzerlerine çullanacağını da biliyordu. Nitekim Selçuklu’dan sonra Osmanlı Türkü’ne karşı Türkleri Trakya’dan atmak için başlatılan 1. Haçlı Seferi 1364’te Edirne önlerinde durdurulmasa idi (Sırpsındığı Zaferi) sonucun neler olacağı şehzâdeliğinde kendisine öğretilmişti.
Kendisine öğretilen bir şey daha vardı. 1. Haçlı Ordusunun başkomutanı Birinci Layoş idi, yâni Macar Kralıydı. Yardımcısı V. Uroş idi, yâni Sırbistan Kralıydı. Diğer yardımcısı Tvrtko idi, yâni Eflak (Romanya) Prensiydi. Öyleyse önce bunların başı ezilmeliydi. Zâten babası Yavuz, buralara yapacağı seferin hazırlıklarını yapmak için Edirne’ye giderken Hak’kın Rahmetine kavuşmuştu.
İşte Sûltân Süleyman bu şartlar içerisinde tahta geçtikten 8 ay sonra ilk seferini Belgrad üzerine yaptı. Belgrad; II. Murad, oğlu Fâtih ve onun oğlu II. Bâyezid dönemlerinde kuşatılmış ancak alınamamıştı. Babası Yavuz’un ise ömrü vefâ etmemişti. Öyleyse sıra kendisindeydi ve mutlaka fethedilmeliydi.
Öyle de oldu, Kânûni yaptığı ilk seferde önce Belgrad’ı aldı, ardından Rodos’tan şövalyeleri kovarak Ege’ye hâkim oldu. Ardından Mohaç’ta dünya harp tarihinin en kısa sürede en kesin zaferini kazanarak Almanların yutmak istediği Budapeşte’ye girdi. Sonra da, Macaristan benimdir, bende kalacak mesajını vermek üzere Viyana’yı kuşattı, karşısına çıkacak Alman ordularını ve haçlı ordusunu özellikle Charles-Quint ve kardeşi Ferdinand’ı aradı ama bulamadı.
Kendisine meydan savaşı verecek muhatap bir ordu bulamayan Kânûni dönüşe geçtiğinde bu kez de verdiği emirle Akıncılarını Avrupa derinliklerine saldı. Bir akıncı kolu Almanya içlerinde Bavyera’ya dalarak Bavyera’nın merkezi Regensburg’u fiilen zaptederken, Bohemya, Moravya ve Slovakya’yı baştan aşağı tahrip etmiş, ayrıca Viyana’nın 100 km. kuzeyindeki Moravya’nın merkezi Brunn’da zaptedilmişti.
Diğer bir akıncı kolu ise İsviçre’ye girmiş, Liechtenstein Prensliğinin merkezi Vaduz’a dalmış, prensin oğlunu esir aldıktan sonra şatosunu tahrip etmişler, ardından Ren Nehri kıyılarını baştanbaşa çiğnemişlerdi. Diğer taraftan tımarlı sipahiler ise Avusturya’nın ikinci büyük şehri Graz’ı zaptettikten sonra Slovenya’nın Marburg şehrini de zaptetmişlerdi. Bu akınlardan Hırvatistan’da nasibini almış, Pojega ve Bölgesi tahrip edilmişti. Yine Karantiya’ya girilmiş, Hüttenberg ve civarına unutamayacakları ders verilmişti. Bütün bunlardan maksat İmparator Charles-Quint ve Kardeşi Ferdinand’ın gücünü ezmekti.
Nihayet Alman elçileri General Nicolas Jurischitz ile Lemberg Kont’u Joseph von Schneeberg başkanlığında 24 kişilik heyet yukarıda anlattığımız gibi İstanbul’a gelmişler ve bu kez de Sadrâzâm İbrâhim Paşa elçilerin getirdiği teklifi ağır bir dille reddederek elçileri fenâ ezmişti.
Bütün Avrupa’ya hâkim olan Charles-Quint ve kardeşi Ferdinand’ın yapacağı tek bir şey kalmıştı son bir kez güçlerini ortaya koyarak Budapeşte’yi işgâl etmek ve Türk Hâkânı karşısında masaya güçlü oturmak ve Türkiye’yi sulhe zorlamaktı. Bunun için uzun hazırlıklardan sonra Mareşal von Roggendorf komutasındaki çok büyük bir kuvvetle Budin’i (Budapeşte) muhasaraya başladılar. Budin’i 3 bini Türk 10 bini Macar 13 bin kişilik bir kuvvetle Kasım Paşa savunuyordu.
Haber tez zamanda İstanbul’a ulaştı. Bu kadar büyük bir orduyla yapılan muhasaranın kaldırılabilmesi ve düşmana anladığı dilden cevap verilmesi için Kânûni’nin yeni bir sefere çıkması kararlaştırıldı. Sefer hazırlıkları başladı.
Fakat Kasım Paşa’nın yardım çağrısına cevap vermek için hızla hazırlanan birisi daha vardı. O da Budapeşte’ye 450 km. mesâfede bulunan Semendire Beylerbeyi meşhûr akıncı Balibey’in kardeşi Akıncı Bey’i Mehmed Bey’di. Önden gönderdiği casuslar, Alman Ordusuna Sadrâzâm İbrâhim Paşa’nın büyük bir ordu ile üzerlerine geldiğine inandırmış, ardından Budin önlerindeki Alman Ordusuna yaptığı şiddetli taarruzda Almanların toplarını bırakarak kaçmalarına neden olmuştu.
Alman Mareşalinin Mehmed Bey’in birliklerini Osmanlı Ordusunun öncü kuvvetleri sanarak çekilme kararı vermesi, hem Budapeşte’ye nefes aldırmış, hem de Kânûni’nin sefere çıkmasını sefer mevsimi nisan ayına erteletmesine sebep olmuştu. Beklendiği gibi Kânûni 25 Nisan 1532’de yanında Sadrâzâm İbrâhim Paşa olduğu halde hazırladığı 200 bin kişilik bir ordu ve 400 adet topla büyük bir kararlılıkla İstanbul’dan hareket etti.
Konaklamalar hariç; 8 günde Edirne, 16 günde Filibe, 5 günde Sofya, 6 günde Niş yolu katledildi. Burada Alman elçileri büyük bir telaşla Türk Ordugâhına gelerek sulh istediler. Ancak Niş’e kadar gelen Türk Hâkânı için geri dönüş olamazdı. Yola devam edildi. Önlerine çıkan ilk kale Siklos’u aldıktan sonra sırasıyla; Egerssez, Szerecsem, Kapolna, Babocsa, Belevar, Wutusch, Safade, oldukça öneme sahip Kanije, Kapormak, Poeloeske, Tüskevar, Koermendvar, Ikerwar, Hidveg fethedildi, daha sonrada 18 gün dayanan Güns’e girildi.
Burada Alman elçileriyle, hâlâ meydan muharebesi için ortaya çıkmayan Ferdinand’a ağır hakaretler içeren mektup gönderen Kânûni, buna rağmen karşısına kimse çıkmayınca yoluna devamla, önce Hartberg, Friedberg, Krichberg kalelerini alarak ardından Viyana-Venedik arasındaki Graz’a girdi. Ancak düşman ordusunu bulamayınca da Slovenya ve Esklavonya üzerinden 100 bin esirle yine Belgrad üzerinden İstanbul’a dönüş yaptı.
Bu sefer bütün Avrupa’da dehşetle takip edilmiş, Türkiye’ye yakınlaşmanın şart olduğuna inanan Lehistan (Polonya) alelacele Opakinsky adlı elçisini bir heyetle Türkiye’ye göndererek sulh imzalatmıştı. Diğer taraftan Cihân Sûltân’ı Kânûni karşısında havlu atan Charles Quint ile Ferdinand’ın ise bir kez daha elçileri yollara düşerek 10 Ocak 1533’te İstanbul’a ulaştılar.
12 kişilik elçilik heyetinin başında tam yetkili sıfatıyla kısa süre önce Türk Ordusuna karşı 18 gün Güns’ü savunan Jurischitz’in ağabeyi Jerome von Zara bulunuyordu. Önce 12 Ocak’ta İbrâhim Paşa ile görüşen elçilik heyeti, 14 Ocak’ta Kânûni Sûltân Süleyman tarafından huzura kabûl edildiler ve nihayet 5 ay 12 gün süren müzakereler sonunda 22 Haziran 1533’te Türkiye-Almanya arası sulh tesis edildi.
Buna göre; Divân, sulhu sadece Kral Ferdinand’la imzalıyor, savaş halini devam ettiğini belirttiği Charles Quint’i anlaşmanın dışında tutuyordu. Anlaşma imzaladığı Ferdinand bundan böyle Macar Kralı Szapolya gibi Kânûni’ye bağlı olacak, Türk Hâkânı da ona şefkatli davranmak lütfunda bulunacaktı. Viyana’yı tehdit altında bırakacak ve Budapeşte’ye 95, Viyana’ya 80 km. mesafede bulunan stratejik şehir Yanıkkale Türkiye’de kalacaktı. (Almanların “Gran” dedikleri Yanıkkale’nin anahtarları Cornelius Schepper adlı bir elçi tarafından İstanbul’a getirilerek Kânûni’ye takdim edildi.)
Ferdinand çok istediği Macar Kralı olma sevdasından vazgeçecek ve Szapolya’yı Macaristan Kralı olarak tanıyacaktı. Macaristan’ın kuzeyinde bir şerit gibi olan arazi ise Türkiye himayesinde olacak, fakat Ferdinan tarafından idâre edilecekti. Böylece Çekoslovakya ve Avusturya fiilen olmasa bile Türkiye’ye tâbi olmuş, Divân gerçekten güzel bir iş çıkarmıştı. Zâten çeki düzen verilmesi gereken doğuya sefere çıkacak olan Kânûni de bunu kâfi görmüştü. 23 Haziran’da huzûra kabûl edilen Alman elçileri de memleketlerine döndüler.
Kânûni’nin yerinde hamleleri Almanya-İspanya’nın soluğunu kesmiş, Osmanlı Türk Devletini Cihân İmparatorluğu yapmıştı. Dünyanın 17. büyük ekonomik gücüne sahip günümüz Türkiye’sinin aynı hedefler içerisinde yaptığı hamleler kısa zamanda zafere ulaşacak, ülkemiz “KIZILELMA” olarak görülen ilk 10 büyük ekonomik gücün içerisindeki yerini alacaktır. 21. Yüzyıl Türk Asrı olacaktır…
.
Ata-Bey Nureddin Mahmud Zengi ve Afrin Zaferi (29 Haziran 1149)
ATA - BEYLER (Ata-Begler)Ata-Bey, Selçuklu şehzâdelerinin askerî hocalarına verilen addır. Eğitim yaşına gelen Selçuklu Şehzâdeleri, ikinci babaları konumundaki Ata-Bey'lerin eğitimine verilerek bir vilayete vali yapılır, o Ata-Bey kendisine emânet edilen şehzâdeyi hem eğitir, hem de onun adına şehri ve havalisini yönetirdi.
Selçuklu tarihindeki en önemli iki Ata-Bey; Haçlılara karşı üstün başarı göstermeleri ve Selahaddin Eyyûbi gibi bir şahsiyeti yetiştirmelerinden dolayı şüphesiz İmâdeddin Zengi ile oğlu Nureddin Mahmud Zengi'dir. 1127 yılında Halep ve Musul Ata-Bey'i olan Imâdeddin Zengi; Avşar Boyu Beylerinden Alturgan Bey'in torunu, Sultân Melikşâh'ın Halep Genel Valisi Aksungur Bey'in oğludur. Kendisinden sonra Musul'da, oğulları Seyfeddin Gâzi ile Kudbettin Mevdût görev almışlarken, diğer oğlu Nureddin Zengi Halep Ata-Bey'i olarak Haçlılara karşı başarılarından dolayı önemli şahsiyetler arasına girmiştir.
NUREDDİN ZENGİ
Okumayı çok seven, ezberlediği Hadis-i Şerifleri râvileriyle birlikte rivâyet eden ve fıkıh bilgisiyle dikkatleri üzerine çeken Nureddin, 11 Şubat 1118 tarihinde Halep’te doğdu. Babası İmâdüddin Zengî’nin yanında zaman zaman savaşlara katıldığı için de iyi bir asker ve komutan olarak yetiştirildi.
İmâdüddin Zengî, Caber Kalesi’ni (Kervanları soyan eşkıya Ca‘ber b. Sâbık el-Kuşeyrî’nin barınağı olduğu için bu isimle anılan kale 1086’da Büyük Selçuklu hükümdârı Melikşâh tarafından alınmış, kalede Türk Komutanlarından Süleyman Şâh’ın Türbesi olduğu için uzun yıllar Türk toprağı olarak kalmış, bölgede yapılan barajın sularının altında kalmadan önce Caber Kalesi türbenin taşınmasıyla önemini yitirmiştir) kuşattığı sırada suikasta uğrayarak 14 Eylül 1146’da şehit edilince Nûreddin Mahmud Zengi, başta Esedüddîn Şîrkûh olmak üzere kendisine bağlı bazı emîrlerle gelerek Halep’e hâkim oldu.
Fakat İmâdettin Zengi’nin 14 eylül 1146’daki ölümü, Fırat’ın batısında kalan bölgeyi hâlâ elinde bulunduran II.Joscelin’e Urfa’yı tekrar ele geçirmek umudunu verdi. Ancak bu durum Türk istihbaratçılarının haber vermesi üzerine, babasının yerine geçen Nureddin Zengi’yi harekete geçirdi ve Urfa’yı savunmak için yola çıkmadan önce babasının fethettiği Urfa’daki Türk Garnizonunu uyardı.
Buna rağmen Nureddin Zengi’nin gözünden kaçan Urfa’da şehir halkının çoğunluğunu oluşturan gayr-ı müslimlerin II. Joscelin’le anlaşmış olmasıydı. Joscelin kalabalık ordusuyla Urfa önünde görününce, önceden kendisiyle anlaşmış olduğu anlaşılan hristiyan ahâli İmadeddün Zengi’nin kısa bir süre önce fethettiği Urfa’da kendilerine gösterdiği iyi niyet ve yardımseverliği unutarak şehrin kapılarını açtılar.
Bu durum karşısında Türk garnizonu içkaleye çekilmek zorunda kaldı. Nureddin Zengi ise beş gün sonra Urfa önlerine yetişti. Bu kuvvete karşı koyamayacağını anlayan Joscelin kendisine şehrin kapılarını açan hristiyan tebânın yalvarışlarına aldırmadan onları bırakarak şehirden hızla uzaklaştı.
Fakat, kapıları açarak Urfa’yı haçlı ordusuna teslim eden gayr-ı müslim halk, ihanetlerinin cezasını ödemekten korktuğu için Joscelin’in peşine takıldı. Nureddin Zengi’nin birlikleri Fırat kenarında yakaladıkları Joscelin kuvvetlerini ve onlarla beraber Nureddin Zengi’ye kılıç çeken bütün herkesi imha ettikten sonra Urfa’ya girdi. Böylece Nureddin Zengi, bölgenin Selçuklu fethiyle başlayan Türkleşme hareketine bir daha ayrılmamak üzere 1146’da Urfa’yı da dâhil etmiş oldu.
1146’da Urfa’yı haçlılar’dan kurtaran Nureddin Zengi, bölgenin İslâmlaşması ve haçlı hâkimiyetini kırmak için mücâdelesine olanca gücüyle devam ederken, 1148’de Almanya İmparatoru III. Konrad’la Fransa Kralı VII. Louis’in kalabalık bir haçlı ordusu ile Şâm-ı Şerifi kuşattığını haber alır ve kuşatmayı kırmak, haçlı ordusunu bölgeden atmak için hızlıca geldiği Şam önlerinde haçlıları büyük bir bozguna uğratarak Şam’ı kurtarır.
Bundan yaklaşık bir yıl sonra da haçlılara büyük darbeyi 29 Haziran 1149’da Afrin’de vurur. Burada verilen büyük meydan muharebesinde Antakya Prinkepsliğinin (Papa’nın onayı olmaksızın kral unvanını bir soyluya verip aforoz edilmek istemeyenler bu unvanı kullanmışlar) tepesindeki Raymond’un komutasındaki haçlı ordusunu dağıtır. Sayıca fazla olan haçlı birliklerini kendisine has taktikle birkaç saat içerisinde bozguna uğratır. Neye uğradığını şaşıran Raymond’un birlikleri imha edildiği gibi bizzat Raymond da muharebe meydanında kalır.
Nureddin Zengi’nin hedefinde artık Kudüs vardır. Ancak bölgede tehdit oluşturan şii Fâtımiler’i ortadan kaldırmadan bu işin kolay olmayacağını bilmektedir. Kudüs’ün Fethi için özel olarak yetiştirdiği Selahaddin Eyyübi’ye ayrıca Fâtımî Devletini fetih görevini de verir. Zâten, dehâ sahibi büyük bir asker ve devlet adamı olan Halep Atabey’i Nureddin Zengi'nin en önemli özelliği, Selahaddin Eyyübi’ye Kudüs'ü fethetme şuurunu vermesidir. Babasının Türk Ordusunda Subay olmasından dolayı 17 yaşında sarayına alarak yetiştirdiği genç Selahaddin’e bildiği her şeyi öğreterek Kudüs’ün fethini sağlayan ortamı hazırlamıştır.
(Genç Selahaddin’in Kudüs’ü fethetme şuuru, kısaca "Kızılelma Ülküsü" bir minber'le başlar. Nureddin Zengi, döneminin en iyi ahşap işlemecisi sanatkârlarını toplayarak onlara Mescid-i Aksâ'ya yakışacak bir minber yapmaları için hünerlerini göstermelerini ister. İstedikleri maddiyatı fazlasıyla alan usta sanatkârların yaptığı şaheser minber'i her gün Selahaddin’e gösteren Nureddin Zengi en kısa zamanda Mescid-i Aksa ile minberin buluşması gerektiğini usanmadan tekrar tekrar anlatır, Onu bu büyük fetihe rûhen hazırlar. Bu anlatımlar genç Selahaddin’i o kadar etkiler ki özellikle geceleri gizli gizli giderek minberi gözetler ve iç geçirmeye başlar.
Nureddin Zengi onu yetiştirerek Mısır'a gönderdiğinde ve şii Fâtımî Halifeliğinin (Devletinin) yıkılmasını sağlattırarak Mısır Valisi yaptığında dâhi minberle Mescid-i Aksa'yı buluşturmayı aklından çıkarmaz. Fakat bu hazırlıklar sürerken Nureddin Zengi 1174 yılında vefât eder. O tarihe kadar Nureddin Zengi'nin Mısır Valisi olarak onun adına hutbe okutan ve sikke bastıran Selahaddin; Şam, Basra ve Yemen'in kendisine tâbi olmasından ve Abbâsi Halifesi tarafından Sultân ilân edilmesinden sonra 6 Mayıs 1175 itibariyle kendi adına para bastırıp, hutbe okutur.
Yetmez, Nureddin Zengi'nin hayırseverliği ile gönüllere taht kuran ve aynı zamanda babasının yerine tahta geçen 11 yaşındaki oğlu İsmail'e nâib'lik yapan hanımı İsmet Hâtûn'la Selahaddin Eyyûbi 1176'da evlenir. Böylelikle Eyyûbi'ler ile birleşen Zengi'ler Haçlılara karşı güçlerini birleştirmiş olurlar. (Erbil Ata-Bey'i Muzaffereddin Gök-Börü de Selahaddin Eyyûbi'nin kız kardeşiyle evlenir. Bu güç birliğinin etkisiyle Selahaddin Eyyûbi Filistin'in kuzeyinde Taberiye Gölü yakınlarında Haçlıları büyük bir bozguna uğratır. Ve Akka, Nablus, Yafa, Sayda, Beyrut, Cübeyl, Askalan, Gazze ve Kudüs bir biri ardına düşer.)
Büyük bir mücahit ve üstün niteliklere sahip bir devlet adamı olan Nureddin Zengi, aynı zamanda samimi dindarlığı, tevazu ve adaleti ile herkesin takdirini kazanmıştır. Allah (c.c.) Dostlarına büyük saygı duyan Nureddin Zengi’nin adı her dâim tasavvuf ehli ile anılır olmuştur. O, sofîlere ve şeyhlerine meclisinde yer vermiş, saraya gelmek istemeyen sofîleri tekkelerinde ziyaret etmiş ve savaşlara çıkmadan önce ve müşkül durumlarda duâlarını almıştır.
Nureddin Zengi, Müslümanları Haçlı saldırılarına karşı korumuş, devlet adamı olmasına rağmen tasavvufî bir yaşam sürmüş, ibadetleri ifâ etme konusunda titiz davranmıştır. Bu özelliklerinden dolayı Nureddin Zengi, tasavvuf ehli tarafından “Velî” makamında gösterilmiştir. Böyle bir yapıda olan Nureddin Zengi nihayet Mısır’a gitmek üzere hazırlık yaptığı sırada 15 Mayıs 1174’te Şam’da vefât eder. İslâm coğrafyası yas’a boğulmuştur. Orada yaptırdığı medreseye defnedilir. Mekânı cennet olsun inşaallah
.
Cezayir’in Fransa’dan bağımsızlığını kazanması ve bağımsızlığa giden yol (5 Temmuz 1962)
Kardeş ülke Cezayir’in bağımsızlığını kazanmasına ramak kalmıştı. Cezayir’de yapılan direnişe Fransa’da yaşayan Cezayirli Müslümanlar da destek amaçlı sivil inisiyatif olarak kadın ve çocuklarla birlikte destek yürüyüşü kararı almışlardı.
O gece Paris Emniyet Müdürü Maurice Papon, topladığı polis şeflerine ertesi sabah Cezayirlilerin yapacağı yürüyüşü hatırlatarak efendilerinden aldığı emirleri aktarıyordu: "Önünüze çıkanı vurun, öldürün, nehire atın, imha edin hiçbir polisin kılına zarar gelmeyecektir garantisi benim."
Bu sözlerin sabahında tarihler 17 Ekim 1961'i gösterdiğinde; Cezayir için söz verilen bağımsızlığa hiç yanaşmayan hatta katliam üzerine katliam yapan Fransa’ya karşı protesto yürüyüşü için başkent Paris'te yaşayan Cezayirli Müslümanlardan yaklaşık 30 bin kişi çocuklarıyla sivil inisiyatif grubu olarak yaptıkları mâsûm gösteri bir anda Fransız polisinin silahlarla saldırısına mâruz kaldı. Hedef gözetilmeden açılan ateşle ortalık savaş alanına döndü. Ölen ya da yaralanan bâzen de yakalananlar Sen Nehrine atılarak imha ediliyordu.
Göstericilerin bir kısmı kaçmak istedikleri metro istasyonlarında öldürülürken, bir kısmı da gözaltına alınmak için getirildikleri Paris polis merkezinin bahçesinde vuruldular. Bilanço korkunçtu. Bu saldırılarda 400'ün üzerinde insan öldürülmüştü. Hükümet önce, çıkan olaylarda üç kişinin öldüğünü duyurmuş, fakat birkaç gün geçip Sen Nehri üzerinde onlarca ceset yüzmeye başlayınca durumun vehâmeti anlaşılmıştı.
Sonra; günlerce süren tutuklamalara, gece yarısı gözaltına alınan Cezayirli Müslümanların ormanlarda sessizce infaz edilmelerine, sıra dayaklarından geçirilmelerine, polis köpeklerine parçalatılmalarına, ağır yaralıların bile hastaneye götürülmeyip ölüme terkedilmelerine, gördüklerini yazamayan, yazdıkları ise gazetelere basılmayan gazetecilerin bunalıma girdiğine şahit olduk.
Fransa korkunç emperyalizminin vahşetini bir kez daha gözler önüne sermişti. Zâten Fransa'nın kendi tarihi geçmişinde ellerinin ne kadar kana bulandığını ise bilmeyen yoktu. Gerçi bu katliam ilk değildi, bunun çok daha büyüğü ikinci dünya savaşında bağımsızlık vaadiyle Fransa saflarında savaştırılan ve savaştan gâlip çıkan Cezayirlilerin savaş bittikten sonra bağımsızlıklarına kavuşacaklarını zannederek 8 Mayıs 1945'te sevinçle yaptıkları gösteriler kanlı bir şekilde bastırılmış, tam 45 bin Cezayirli hayatını kaybetmişti (Setif ve Guelma katliamı). 1945'ten 1962'ye kadar katledilenlerin sayısı ise milyonları geçmişti.
Çoğuda; Âlimler Birliği Genel Sekreterliği yaparken 4 Nisan 1957'de Fransız askerleri tarafından evinden alındıktan sonra akılalmaz işkencelerden geçirildikten sonra kaynayan katran kazanı içine canlı atılarak şehid edilen Et- Tebessi gibi ya da Şubat 1957'de gözaltına alınan ancak Fransızlara hiçbir bilgi vermeyen ve bundan dolayı yüzünün derisi yüzülen yine konuşmayınca Fransız General tarafından elleriyle boğularak şehid edilen Muheydi gibi zulümlere mâruz bırakılmıştı.
Üstelik Fransa yaptığı zulümlerle alâkalı birde müze açmıştı. Zulme uğrayan mazlûm ve mağdur coğrafyalarda soykırım müzelerine veya anıtlarına rastlamak mümkün iken Fransa’da açılan bu müzede ise katlettikleri insanlardan 18 bininin kafatasları sergilenmekteydi. Yâni yaptıkları vahşeti sergiliyorlardı.
Fransa işte bu insanlık ayıbı müzeden Cezayirli mücahitlere ait 24 kafatası ve naaş kalıntılarını Cezayir’e teslim etmiş, bunun için 5 Temmuz 2020’de düzenlenen törende mücahitlerin cenâzelerini havaalanında bizzat karşılayan Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun, 1830 - 1962 yılları arasında 10 milyon Cezayirlinin Fransa tarafından katledildiğini açıklamıştı.(Bir Osmanlı Eyâleti olan Cezayir, Cezayir Beylerbeyi ve Dayısı İzmirli Hüseyin Paşa'nın Fransız Konsolosunun yüzüne yelpâzeyle vurması üzerine başlayan gerginlik sonucu olayların büyümesiyle 3 yıl ablukadan sonra 1830'da Fransızlar tarafından işgâle uğramıştı.)
Fransa eski Cumhurbaşkanı Mitterand'ın ise 1998 yılında Le Figaro gazetesine verdiği mülakatta, "O ülkede bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil" demesi olayı bütün çıplaklığıyla ortaya koyması açısından önemliydi. (Karısı Bayan Mitterand Diyarbakır'a gelmiş gözümüzün içine baka baka "Öcalan'ı çok seviyorum ve PKK'nın silahlı eylemlerini destekliyorum" demişti. Tıpkı Azerbaycan'da sivilleri öldüren Ermenileri destekledikleri gibi.)
İşte 1961'de Paris'te yapılan bu katliam Cezayir dışında toplu öldürülen Cezayirli Müslümanlara yöneltilen ve yakın zamana kadar gizlenen insanlık dışı bir uygulama olarak Fransa'nın karanlık tarihinde yerini almıştır.
1962 yılında bağımsızlığına kavuşan Cezayir, kurtuluş savaşı verdiği dönemde Türkiye'den de destek görmüştü. Bir televizyon proğramında (TRT) konuşan merhum Alparslan Türkeş canlı yayında bunu açıkça dile getirmiş "Din ve kan kardeşlerimize Cezayir'in bağımsızlık mücâdelesinde silah ve cephane gönderdim bunu bizzat ben yaptım" demişti. (Rahmetle anıyoruz)
Fransa, sömürü düzeni kurduğu Afrika'nın % 35'inde etkinliğini devam ettirmek istemesine rağmen Afrika’nın büyük bir kısmında kendisine tepkiler çığ gibi büyümektedir. Ancak kendine ait gördüğü 27 ülkenin 21'inde hâlâ Fransızca resmi dil olarak kullanılma mecburiyetindedir, yâni zulüm bir taraftan da devam etmektedir.
BAĞIMSIZLIĞA GİDEN YOL
Cezayir bağımsızlık hareketinin başladığı Kasım 1954’ten bağımsızlığını kazandığı 1962 Temmuz ayına kadar Cezayir’in kurtuluşu sürecinde önemli bir rol üstlenecek olan Cem‘iyyetü’l-Ûlemâi’l-Müslimîne’l-Cezâiriyyîn 1931 yılında kurulduğunda cemiyetin ilk başkanlığına seçilen Abdülhamid bin Badis’in şu sözleri bağımsızlık savaşının sloganı olmuştu: "Arapça dilim, İslâm dinim, Cezayir yurdum."
Abdülhamid bin Badis’ten evvel de 1. Dünya Savaşı öncesinde bağımsızlık hareketleri olmuştu. 1. Dünya Savaşı sonrasında milletlere kendi haklarını verme konusundaki söylemler, Cezayir’de Emîr Abdülkādir’in torunu Emîr Hâlid’in liderliğinde 1919’da ilk siyasî hareketin meydana gelmesine yol açtıysa da, sömürgeci Fransa bu hareketi derhal tesirsiz hale getirip Hâlid’i Fransa’ya sürdü. Bu dönemde yayın hayatına başlayan; El-İkdâm, Zülfikar, El-Fâruk gazeteleri hayli etkili olmuştu.
Fakat dört yıl sonra, 1923’te hareketin tohumları yeniden yeşererek Cem‘iyyetü’l-Ûlemâ’nın doğuşunu gerçekleştirdi. 1925’ten itibaren de yayın hayatına katılan El-Cezâ’ir, Islâh, Müntekıd, Berk, eş-Şihab gibi gazetelerde bir taraftan Cezayir halkının millî ve İslâmî kimliklerini korumaları için mücadele veriyorlar, diğer taraftan işgâlci Fransa’ya karşı halkın haklarını korumaya çalışıyorlardı. Aynı zamanda Ûlemâ Cemiyetinin kurulması ve millî mücâdelenin bu cemiyetin etrafında verilmesi gerektiğini işliyorlardı.
Zâten Cem‘iyyetü’l-Ûlemâ’nın kuruluşunda en büyük paya sahip olan Abdülhamîd bin Bâdîs 1913 yılında yaptığı hac ziyâretinde Medine’de buluştuğu Muhammed Beşîr el-İbrâhimî ile birlikte Cezâyir’in işgâlden kurtuluş planlarını yapmışlar, bunun için öncelikle Kur’an ve Sünnet esaslarına göre yetişmiş bir gençlik vücuda getirmenin gerekliliğine inanarak yola koyulmuşlardı.
Nihayet bir grup aydın tarafından 1927 Temmuz’unda kurulan Nâdi’t-terakki üzerine ûlemâ cemiyetini inşâ ederek yerinde bir kararla 5 Mayıs 1931 tarihinde Cem‘iyyetü’l-ulemâi’l-müslimîne’l-Cezâiriyyîn’i kurdular. Çünkü bu kuruluş kararı aynı zamanda 1930'da Fransızların Cezayir'in işgâlinin 100. yılında yaptıkları görkemli kutlamalara bir cevap niteliği taşıyordu.
İşte işgâlden 100 yıl sonra 1930’da Fransa’nın yaptığı gösterişli kutlamalar ardından Cezayir’i “Güney Fransa” olarak ilân etmeleri Cezayir'e bağımsızlık vermeyi hiç düşünmediklerini göstermiş, bunu Cezayir’in Müslüman halkına bir meydan okuma olarak değerlendiren Abdülhamid bin Badis ve arkadaşları, 5 Mayıs 1931’de Ûlemâ Cemiyetini hayata geçirmişlerdi.
Ancak yaptıkları çok verimli çalışmalar devam ederken ikinci dünya savaşı patlak verdi. Cemiyetin savaşta kendilerini desteklemesini isteyen Fransa’ya Badis şiddetle karşı çıkınca Fransa’ya sürülerek gözetim altına alındı.
En yetkili ağızdan ret cevâbı alan Fransa, Badis’i Fransa’da gözetim altına aldıktan sonra taktik değiştirerek Cezayir Halkına eğer kendileri ile savaşa katılırlarsa savaş bitince bağımsızlıklarını vereceği vaadini öne sürdü. Cemiyet temkinle yaklaşsa da, ucunda bağımsızlık olan bu teklife sıcak bakarak Cezayir Halkı 2. Dünya Savaşı boyunca Fransa’nın yanında savaşa katıldılar. Ancak savaşın bittiği 8 Mayıs 1945’te büyük hüsran yaşandı. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, savaşın bittiği gün bağımsız bir Cezayir için sevinç gösterileri yapanlar katliama uğradılar. Sevinçleri kursaklarında kalan tam 45 bin insan Fransız kurşunlarıyla şehit oldular.
Buna rağmen bağımsızlık mücadelesi, gözetim altında hastalanan Abdülhamid bin Badis tedavisine Fransa yönetimince izin verilmemesi üzerine 16 Nisan 1940'ta henüz 50 yaşındayken hayatını kaybetmesine rağmen hız kesmeden kaldığı yerden devam etti. Meşâle yakılmıştı bir kere. Ülkenin her tarafında direniş başlamıştı.
Çatışmalar devam ederken, birtakım küçük grupları bir araya getirmeyi başaran ve Cemal Abdünnâsır’dan etkilenen bir grup genç tarafından sosyalist temele dayalı Ulusal Kurtuluş Cephesi (Front de Libération Nationale, FLN) Kasım 1954’de kuruldu. Hedeflerinde Cezayir’i Fransa işgâlinden kurtarmak vardı. 1989 yılına kadar tek parti olarak faaliyet gösterecek olan Ulusal Kurtuluş Partisi ilerleyen zaman içerisinde ülke yönetiminde söz sahibi olmayı başaracaktır.
Ulusal Kurtuluş Cephesi önderliğinde birleşen direnişçiler, bağımsızlığa giden yolda ayaklanmaları ülkenin her tarafında yoğunlaştırdılar. Buna karşılık Fransa’dan yeni ordular Cezayir’e sevk edildi. Bu arada Fas ve Tunus’un Cezayir konusunu görüşmek ve bir çözüm bulmak amacıyla 1956'da görüşmeye çağırdığı Cezayirli kanaat önderleri yakalanarak hapse atılınca Cezayir’de ayaklanmanın boyutu büyüdü.
Bunun üzerine Fas ve Tunus sınırlarına tel örgü çeken Fransa ayrıca paraşüt birliklerini de Cezayir’e gönderdi ve bu saatten sonra işkenceli katliamlar arttı. Direnişçiler açısından tek çözüm yolu bağımsızlığın ilân edilmesi kalmıştı. Fazla beklemediler 1958 Nisa’nında Tanca’da bir kongre düzenleyerek Cezayir Cumhuriyeti Geçici Hükûmeti’ni ilân ettiler. Bu adım Fransa’da siyasi pürüz doğurdu. Uzun bir aradan sonra Cezayir konusunu temelden çözmek isteyen Fransa’da geniş yetkilerle Charles de Gaulle başkanlığında yeni bir hükümet kuruldu.
Yeni hükümet Mayıs 1961'de resmi görüşmeleri başlatma kararı aldı. Başlayan müzakereler bâzı konular muallakta kalmasına rağmen 18 Mart 1962’de geçici bir hükûmetin gözetiminde yapılacak bir referandumda onaylanmak şartıyla anlaşmayla sonuçlandı. Bu bir zaferdi, Cezayir’in bağımsızlığı tanınmıştı. 1962'de yapılan referandumda ise rekor bir sonuçla bağımsızlık lehinde oy kullanıldı.
Nihayet hazırlıkların yapılmasının ardından 5 Temmuz 1962’de yapılan ilânla bağımsız bir Cezayir Devleti ortaya çıktı. Ancak bu 10 milyon Cezayirlinin başka bir deyişle nüfusun yüzde 15’ini bağımsızlık yolunda kaybedilmesine neden olmuştu. Bu örnek bize hiç bir bağımsızlığın kolay elde edilmediği gerçeğini anlatıyor. Cennet vatanımızın kıymetini bilelim, sahip çıkalım
.
İngiltere’nin, parasını ödediğimiz “Sûltân Osman” ve “Reşâdiye” zırhlılarımıza el koyması (3 Ağustos 1914)
Katırcıoğlu Ahmed Muhtar (Paşa), Fırka-yı Islâhiye ile gittiği Kozan’da isyanın bastırılması üzerine 1866’da İstanbul’a döndükten sonra başarılarından dolayı yarbaylığa terfi ettirilmiş ve Sûltân Abdülaziz Hân’ın 9 yaşındaki oğlu Şehzâde Yûsuf İzzeddin Efendi’nin hocalığına getirilerek de ayrıca ödüllendirilmişti. Ancak kendisine esas ödülü Allah-u Teâlâ 18 Aralık 1866’da bir erkek evlatla verdi. İsmini Mahmud koydukları bebek büyüdü, gelişti iyi bir asker ve iyi bir komutan olarak Mahmud Muhtar Paşa oldu.
Hükümet bunalımı yaşandığı bir dönemde Gâzi Ahmed Muhtar Paşa; Kafkas Cephesinde, Balkanlar’da, Yemen’de, Mısır’da yaptığı üstün hizmetlerden sonra tarihî kişiliği, büyük şöhreti ve tarafsızlığı sebebiyle 21 Temmuz 1912 tarihinde sadrâzâmlığa getirilince bir gün sonra da, içinde üç eski sadrâzâmın bulunmasından dolayı “Büyük Kabine” dedikleri hükümeti kurmuştu. İşte bu Mahmud Muhtar Paşa’da kabinede Bahriye nâzırı olarak görev aldı.
Bahriye Nâzırı Mahmud Muhtar Paşa göreve başlar başlamaz denizcilerimizin ve deniz araçlarımızın bir envanterini çıkartarak eksiklerimizi ve yapılması gerekenleri kabineye sundu. O sıralar İtalya’nın Libya’ya asker çıkartmasıyla Enver Paşa komutasında bir avuç fedâi zabitanla İtalya’ya karşı müthiş bir savaş veriyorduk. Elimizdeki en önemli zırhlımız Hamidiye ile onun kahraman süvarisi Rauf Bey (Orbay) defalarca yaptığı seferle Enver Paşa’ya destek vermeye çalışıyordu.
Üstelik Balkanlar; başta Rusya olmak üzere Fransa ve İngiltere’nin kışkırtmasıyla patlamak üzereydi. Birinci dünya savaşının ayak sesleri de duyulmaya başlanmıştı. Denizlerimizdeki eksikliğin, şimdiki tâbirle mavi vatanın korunması için bir takım gemilerin yaptırılması, denizlerimizin güçlendirilmesi gündeme geldi. Hükümet, pek çok destek gemisiyle birlikte iki adet zırhlı savaş gemisinin yaptırılmasına karar verdi.
Zırhlı gemiler içerisinde o dönemlerde dünyada aktif ve en güçlü savaş gemileri Dretnot’lardı. İlk örneği 6 yıl evvel 1906 yılında İngiltere’de denize indirilerek görücüye çıkan bu savaş makinası; 305 mm’lik 10 ana bataryası, tek ve çift namlulu 5 taret ve 24 küçük topuyla göz kamaştırıyordu. Öyleyse Türk donanmasına da bu son model Dretnot’lar yakışırdı.
Hemen harekete geçildi. En iyi zrhlı gemiler İngiltere tezgâhlarında yapılıyordu. Kabine tarafından âcilen bir heyet yapıldı, görüşmeler başladı ve iki zırhlı gemi için sipariş verildi. Mâliye Nâzırlığının peşinat dışında yeterli paramız yok demesi üzerine de halktan bağış yoluyla para toplatılması gündeme geldi. Fedâkar milletimiz bu gemiler için gerekli parayı gözünü kırpmadan kurulan ilgili sandıklara yatırdı. Gemilerimiz imâl edilirken isimleri de konulmuştu. “Sûltân Osman” ve “Reşâdiye”.
Sûltân Osman: Brezilya tarafından 1911 yılında Birleşik Krallık'taki Armstrona Whitworth firmasına Rio de Janerio adıyla sipariş edilen gemi, inşâsı devam ettiği sırada Brezilya’nın vazgeçmesiyle Osmanlı Hükümeti adına üretimi devam etti.
(Gemimizi inşâ eden İngiltere merkezli eski bir mühendislik şirketi olan Armstrong Whitworth & Co Ltd., William George Armstrong tarafından kurulmuş gemi, lokomotif, silah, uçak üretiyordu. 1927 yılında şirket Vickers ile birleşerek Vickers-Amsttongs adını alır. Şirketin günümüzdeki varisi BAE Systems savunma ve havacılık sanayiinde 85 bin çalışanı ile 15 milyar dolar ciro yapmaktadır. Pentagon’un en önemli tedarikçisi konumundadır, ortağı olduğu F-35 Lightning II den bize tanıdık gelmektedir.)
Reşâdiye: 1999 yılına kadar özellikle havacılık, denizcilik ve silah üretimi alanlarında faaliyet gösteren İngiliz Vickers şirketine sipariş verilen diğer bir gemimiz. Churchill’in el koymasıyla Erin adını almıştır.
Mahmud Muhtar Paşa’nın Bahriye Nâzırlığı yaptığı hükümet, peşinatları ödeyip süreci başlattıktan kısa bir süre sonra 29 Ekim 1912’de dağıldı. 22 Temmuz’da göreve başlayan Ahmed Muhtar Paşa hükümeti yaklaşık üç ay görev yapmıştı. Yerine Kâmil Paşa hükümeti kuruldu.
Günler günleri, aylar ayları kovaladı. Buhrânlı günler ve üzerimizde oynanan oyun bitmiyordu. Haçlı ittifakının Osmanlı Devletini parçalama ve yutma projesi bütün hızıyla devam ediyordu. İtalya’nın Libya’ya asker çıkarmasından sonra, 12 Ada’ya da asker çıkartarak işgâl etmesi, Beyrut’u bombalaması, Çanakkale Boğazına saldırması, (bilinen Çanakkale savaşları daha sonra) ardından Balkan savaşlarının başlaması.
Bütün bunlar yaşanırken sipariş verdiğimiz gemilerde 1914’ün Temmuz ayında tamamlanmıştı. Dönemin Harbiye Nâzırı Enver Paşa yapımı tamamlanan zırhlılarımız için Sadrâzâm Said Halim Paşa ve Bahriye Nâzırı Cemal Paşa ile görüştükten sonra Rauf Bey’i gemilerin teslim alınması için görevlendirdi.
Rauf Bey (Orbay), inşası tamamlanan gemileri teslim almak için 1.100 denizci ile birlikte Londra’ya gitti. Ancak bu arada ortalık pek tekin değildi. 5 Ekim 1908’de bizden gaspedilen Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna’yı ziyaret eden Avusturya-Macaristan Veliahdı Arşüdük Ferdinand üstü açık arabasıyla 28 Haziran 1914’te Fransuva Joseph caddesinde Schiller's Store mağazasının önünden geçerken suikastçı Gavrilo Princip tarafından saldırıya uğrayarak karısı Kontes Sophie Chatek'le birlikte öldürülmüş yankıları devam etmekteydi.
Konu nereden patlayacak diye beklenirken, nihayet Rauf Orbay İngiltere’de iken 28 Temmuz 1914’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun Sırbistan’a saldırdığı haberi bomba gibi düştü. Ancak Avusturya-Macaristan'ın beklemediği bir şey oldu ve Sırbistan'ı koruyan Rusya da Avusturya-Macaristan'a savaş açtı. Akabinde Almanya da beklenildiği gibi 1 Ağustos’ta Rusya'ya savaş açtı.
Ortalık bir anda karışmıştı ve hızlı bir şekilde karışmaya devam ediyordu. Rusya'nın müttefiki Fransa, Almanya'nın Rusya'yı kolayca yutacağını biliyordu. Şüphesiz dünyanın birinci kara kuvvetine sahipti. Rusya yutulursa sıranın kendisine geleceğini de biliyordu. Fazla gecikmedi ve Almanya'ya savaş açtı.
Alman genelkurmayı, arkadan saldırıya uğramama adına Belçika'yı çiğneyerek Fransa'ya girme planı yapınca, Belçika ve Lüksemburg da Almanya'nın karşısında yer almış oldu. Diğer taraftan Karadağ da soydaşı Sırbistan'ı yalnız bırakmadı savaşın içine daldı. Bütün bunlara rağmen üstünlük Alman cephesindeydi. Savaş otoritelerinin ortak görüşü eğer Amerika savaşa dahil olmasaydı Almanlar yenilmezdi hatta İngiltere ve Almanya'ya ihânet eden İtalya karşı tarafta yer almasalardı Almanların zaferi kesin olurdu şeklindedir.
Biz ise, yapımı tamamlanan ve son taksidini kuruşuna kadar ödediğimiz, hatta gemilerimizi yüzdürecek tonlarca kömürün parasını dâhi ödediğimiz gemilerimizi teslim alma derdindeydik. 1 Ağustos 1914 yılında Londra büyükelçisi Tevfik Paşa'ya, halktan binbir güçlükle toplanan gemilerin son taksiti de gönderilmiş, ancak Sûltân Osman zırhlısına Türk bayrağı çekildikten sonra İngiliz şirketine paranın ödenmesi emredilmişti.
Fakat Armstrong şirketiyle yapılan antlaşma da gemi son taksit yatırıldığı gün teslim edilecek ve o gün Türk bayrağı da çekilecek şeklindeydi. İngilizlerin dediği oldu. Tevfik Paşa, son taksiti de İngiltere bankasına şirketin hesabına yatırdı ve durumu Rauf Orbay’a bildirerek Sûltân Osman’ın teslim alınmasını istedi. Rauf Bey teslim için gittiği tersaneden verdiği cevap şok ediciydi. Rauf Bey, İngiliz amiralliğinin gemiye el koyduğunu bildiriyordu. Sadece Sûltân Osman değil, Reşâdiye de aynı akıbete uğramıştı.
Neye uğradığını şaşıran Tevfik Paşa hiç değilse son taksidi kurtarmalıydı. O saatlerde bankalar kapanmış olduğu için, parayı geri istemek maksadıyla bir taraftan Armstrong şirketine telgraf çekmiş, diğer taraftan da gemilerimize el konulmasının hesabını sormak için de İngiltere hariciye müsteşarıyla görüşmüş, ancak bu da sonucu değiştirmemişti.
Hatta gözü kara subayımız Rauf Orbay İngilizlere gemilere zorla binip sancağı çekeceğini söylemiş, bu sert nota’ya aynı sertlikte cevap denizcilik bakanı ve dönemin Amirallik Birinci Lordu Winston Churchill’den gelmişti. Churchill, böyle bir şey yapılırsa silahlı güç ile karşılık verileceğini söyledi. Bu durum karşısında Rauf Orbay, Londra Büyükelçimiz Tevfik Bey’in ısrarlı talebine ve İstanbul’dan üst üste verilen notalara rağmen eli boş döndü.
1 Ağustos’ta yaşanan bu olayların ardından Sadrâzâm ve Dışişleri Bakanı Said Halim Paşa 2 Ağustos’ta Yeniköy’deki yalısında Almanlarla 8 maddelik gizli bir İşbirliği Anlaşması imzaladı. En azından sağlam bir müttefikimiz olmuştu. 3 Ağustos 1914’te ise İngiltere’nin İstanbul büyükelçisi, hükûmete ülkesinin gemileri ele geçirdiğini kesin olarak bildirdi.
Böylece İngilizlerin ne zırhlılarımızı, ne de paralarını iâde etmeyeceği anlaşılmıştı. İşin seyri değişmişti. Enver Paşa derhal gaspedilen gemilerimize misilleme yaparak onların yerine Akdeniz’de bulunan Goeben ve Breslau adlı iki Alman zırhlısını envanterimize aldığını duyurdu (Yavuz ve Midilli). İngilizler bu kez de Goeben ve Breslau zırhlılarının peşine düştü. Fakat gemiler 9 ağustosu 10 ağustosa bağlayan gece Çanakkale Boğazı’ndan geçmeyi başardı. Boğaz bütün geçişlere kapatıldı. Enver Paşa ayrıca düşmanlara, yaklaşmayın biz hazırız mesajı vermek için zâten seferberlik ilân etmişti.
Birinci Dünya Savaşı bütün hızıyla devam ederken, 1914 Ekim’inde Karadeniz’de bize gözdağı vermek için tatbikat yapan Rus donanması akıl almaz bir kararla aniden İstanbul Boğazından içeri girerek, oldubittiyle İstanbul’u ele geçirmek istedi. Enver Paşa’nın “Vurun” emriyle bir torpido gemisi batırıldı, bir tanesi ağır yaralandı, bir lojistik gemisi bütün görevli askerlerle birlikte esir alındı. Akabinde Rusların bu saldırısını cezalandırmak ve sürekli savunma durumundan çıkmak için 27 Ekim 1914’te Rus limanları bombalandı.
Bunun üzerine 37 yıldır Kars, Ardahan, Oltu, Olur’u işgâl altında tutan Rusya kasım ayı başında Köprüköy ve Azapköy üzerinden saldırıya geçince bizde vatanımızı korumak için bir daha yaşanmamasını arzu ettiğimiz Birinci Dünya Savaşına girmiş olduk. Rabbim; vatanımızı, milletimizi, devletimizi bütün düşmanların şerrinden korusun inşaallah…
.
Vefât yıldönümünde Sûltân II. Abdülhamid’in kızı Ayşe Hanımsûltân (10 Ağustos 1960)
Osmanlı hânedânı, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 3 Mart 1924 günü kabûl ettiği 431 sayılı kânûn uyarınca, Türkiye sınırları dışına çıkarılacaktı. Hânedan erkeklerine 72 saat, kadınlarına 10 gün süre verilmişti. Halife Abdülmecid Efendi ise daha o gece İstanbul emniyet müdürü ve valisi tarafından yola çıkarılarak mâiyeti ile birlikte Çatalca’dan trene bindirilmişti.
Vatandaşlıkları ellerinden alınan ve dönüşü olmayan gurbet yolculuğuna çıkarılan Hânedan üyelerinin yanlarında taşıyabildikleri kadar özel eşyaları vardı. Gitmek istedikleri ülkeye göre biletler yalnızca gidiş olarak düzenlenmiş, ellerine geçici pasaportlar verilmişti.
Bir kısmı, sürgüne gönderilmek üzere Sirkeci Tren Garına getirilmişti. Bindirildikleri trenin üzerinde hareket ettiği raylar, döşenme aşamasında iken Topkapı Sarayı'nın bahçesinden geçmesine itiraz eden Dîvân Üyelerine Sultân Abdülaziz; "Yeter ki bu proje yapılsın da isterse raylar sırtımdan geçsin" diyerek onay vermişti.
Sürgünden nasibini alanlardan birisi de Sûltân İkinci Abdülhamid’in kızı Ayşe Hanımsûltândı. Gerçi bu onun ilk sürgünü değildi. İlkini babası ile birlikte gönderildiği Selanik’te yaşamıştı. Buradaki sürgün yılları 3 yıl, 6 ay, 3 gün sürdükten sonra 1912 Yılı Ekim Ayı'nın son gününde İstanbul’a dönmüşlerdi. Hânedan üyeleri ile birlikte İkinci sürgüne 1924 yılında gönderildi. 28 yıl yaşadığı Paris’te bütün aile gibi o da elem dolu günler geçirdi.
Türkiye çok partili dönemle tanışınca, hânedan üyelerinin yurtdışında çeşitli ülkelerde, özellikle hanımların sıkıntılar içerisinde yaşamaları 14 Mayıs 1950 seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti Genel Başkanı Adnan Menderes’in gündemindeydi. Hânedan üyesi hanımların yurda dönmeleri için af çıkarılması için kânûn teklifi hazırlattı. Meclisten geçen kânûn teklifi 16 Haziran 1952’de yürürlüğe girince Ayşe Sûltân da annesi ile birlikte İstanbul’a döndü. Hakları iade edildiği gibi yeniden Türk vatandaşı oldu…
Dünyaya geldiği 15 Kasım 1887’de babası Sûltân Abdülhamid Hân tarafından kulaklarına salâ ve ezan okunmuş, ismi Ayşe konmuştu. Özenle büyütüldü iyi bir eğitimden geçti. Onun mûsikiye olan aşinâlığı ön plana çıkınca iyi öğretmenlere teslim edilerek piyano, keman, arp (Yere dik olarak konulan ve elle çekilip bırakılan 47 telli bir çalgıdır. Her teli üç ayrı ses çıkarabilmektedir) çalması öğretildi. Bu da bâzı besteler yapmasına vesile oldu.
9 Ağustos 1911 yılında Ahmet Nâmi Bey’le evlendi. Bu evlilikten Ömer Nâmi ve Osman Nâmi Beyler dünyaya geldi. Ömer Nâmi Bey 1933 yılında, Osman Nâmi Bey 15 Temmuz 2010 yılında vefât ettiler. Abdülhamid Hân hayatta iken doğan son torun Osman Nâmi Bey'in cenâzesi Cumhurbaşkanımız ( O zamanlar Başbakandı) Recep Tayyip Erdoğan'ın da katıldığı törenle 17 Temmuz’da İstanbul'dan kaldırılmış ve Çemberlitaş'ta dedesi Abdülhamid Hân'ın Türbesinin bahçesine defnedilmişti.
Dünyanın değişik yörelerine dağılmış, herbirinin ayrı bir hikâyesi olan hânedan üyeleri de bir bir dünyadan göç ediyorlardı. Sürgünde Rahmet-i Rahmân’a kavuşan kişilerden bir tanesi de amcası Sûltân Vahideddin idi. 16 Mayıs 1926 tarihinde İtalya San Remo'da yokluklar içinde vefât edince cenâzesi ortada kaldı. Türkiye’ye dirisi giremiyordu, ölüsü de giremedi. İngiltere’nin baskısıyla çoğu işgâl altındaki diğer İslâm devletleri de cenâzesini kabûl etmiyordu.
İşte tam bu sırada 18 gün önce 28 Nisan 1926’da Suriye'de çok önemli bir gelişme olmuş, Fransa manda idaresi altındaki Suriye'de Fransa Yüksek Komiserliği tarafından Ahmed Nâmi Bey Cumhurbaşkanlığına getirilmişti.
Ahmed Nâmi Bey Sultân Abdülhamid Hân'ın eski damadı olması sebebiyle çok tanıdık bir isimdi. Yâni, Ayşe Sûltân’ın eski eşi ve çocuklarının babası Ahmed Nâmi Bey Suriye'de Cumhurbaşkanlığına getirilmişti. Bu açıkça İlâhî bir emrin tecellisiydi. Çünkü sürgündeki son Osmanlı Padişahı Sultân Vahideddin'in eceli yakındı ölmeden önce cenâzesi ortada kalmaması için Allah-û Teâlâ öyle murad etmişti.
Ayşe Sûltân’ın eski eşi Ahmed Nâmi Bey, Ayşe Sûltân’ın hürmetine devreye girdi. Kayınbabası İkinci Abdülhamid Hân’ın kardeşi Sultân Vahideddin'in cenâzesini ortada bırakmadı. Cenâzeyi önce gemiyle Beyrut'a getirtti, sonra trenle Şâm-ı Şerife naklettirdi. Eski kayınbabası ikinci Abdülhamid Hân'ın yaptırmış olduğu (hâlâ ihtişâmıyla ayakta duran) mükemmel gar binasında büyük İmparatorlara yapılan protokolle karşıladı.
Çok kalabalık bir cenâze namazından sonra Kânûni Sûltân Süleyman’ın oğlu II. Selim Hân'ın Şam’da yaptırmış olduğu Selimiye Camii'nin bahçesine defnettirdi. (Âcizâne biz de ziyaret ederek, başta Sultân Vahideddin olmak üzere, cami haziresinde defnedilmiş pek çok Şehzâde ve Hanımsultânların ruhları için Fâtiha okuyup duâ etmiştik.)
Sürgünden İstanbul’a ilk gelenlerden olan Ayşe Sûltân ile annesi Müşfika Sûltân Hanımefendi Nişantaşı’nda kiraladıkları apartman dairesinde ufaktan maddi sıkıntı çekseler de mutlu bir hayatları vardı. Birgün ansızın çalan kapıyı açtıklarında Başbakan Adnan Menderes’i karşılarında buldular. Adnan Menderes, anneciğim diye hürmetle elini öptüğü Sûltân II. Abdülhamid Hân’ın muhterem eşleri Müşfika Sûltân Hanımefendinin ve kızı Ayşe Sûltân’ın bütün ihtiyaçlarının karşılanması için hayatı boyunca çaba sarfetti.
Ayşe Sûltân çok sevdiği vatanına kavuşmuş olmaktan çok mutluydu. Ancak bu mutluluğu uzun sürmedi. Sürgün dönüşü yaklaşık yedi yıl yaşadığı vatanında 10 Ağustos 1960 yılında hayata vedâ etti. 75 gün önce yapılan 27 Mayıs ihtilâlinde tutuklanan Adnan Menderes ve arkadaşlarına çok üzülmüş, ağlayarak vatanın selâmeti için her gün duâ etmekteydi. Bir yıl sonra da annesi vefât edecekti. Kendisinden geriye kalan titizlikle kaleme aldığı “Babam Sûltân Abdülhamid” adlı eseri kaldı. Beşiktaş’ta Yahya Efendi Dergâhı haziresine defnedildi. Mekânı cennet olsun
.
Fâtih’in Trabzon’u Fethi (15 Ağustos 1461)
Fâtih Sûltân Mehmed Hân İshak Paşa’yı saltanat nâibi ve taht muhafızı olarak yerine vekil bıraktıktan sonra 1461 yılının başında harekete geçti. Hedefinde Osmanlı Türk Devletine karşı ittifak hazırlığı içerisinde olan Trabzon Rum İmparatorluğu vardı. Ancak yolunun üzerindeki ve bugüne kadar ihmal edilmiş olan Cenevizlilerin üs olarak kullandığı Karadeniz’de bir liman kenti olan Amasra’yı topraklarına katması gerekiyordu.
O tarafa yöneldi. Mahmud Paşa Fâtih’ten aldığı emir üzerine donanmayla gelerek Amasra Limanını ablukaya aldığı sırada Fâtih ordusuyla Amasra Kalesini karadan kuşattı. Cenevizliler için kurtuluş yolu gözükmüyordu, derhal teslim oldular. Fâtih’e gelen elçilik heyeti kalenin ve şehrin anahtarlarını getirmişlerdi. Fâtih Sûltân Mehmed Amasra’da gerekli düzenlemeleri yaptıktan sonra fazla oyalanmadı, yola koyuldu, başlattığı seferine devam etti.
Bu arada sıranın kendisine geldiğini anlayan Sinop ve Kastamonu civarında hüküm süren İsfendiyaroğulları Beyi (Candar Beyi) İsmâil Bey’in isyan ederek Sinop’a kapandığı haberini aldı. İsmâil Bey Fâtih’in kız kardeşiyle evli olmasına rağmen Fâtih tereddüt etmedi, bu kez de yönünü o tarafa çevirdi. Çünkü Trabzon Rum İmparatoru David’in, Türklere karşı haçlı ideolojisinin en azgını ve kendisine İsa’nın pehlivanı lakâbını takan Burgonya Dükası Philippe’e yazdığı 22 Nisan 1459 tarihli mektub’un içeriği Türk istihbaratçıları tarafından tesbit edilerek Fâtih Sûltân Mehmed Hân’a iletilmişti. Mektubun içeriğinde Osmanlı’ya karşı yapılacak ittifak’ta Gürcistan Kralı ile Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’la birlikte İsfendiyaroğlu İsmâil Bey’in de ismi geçiyordu.
Fâtih, donanmanın başında bulunan Mahmud Paşa ile aynı anda Sinop önlerine gelince İsmâil Bey son derece müstahkem Sinop Kalesine, 10 bin askere ve 400 topuna rağmen vuruşmanın beyhûde olacağını anladı, veziri Mubarizü’d-Devle ve’ddin’i Mahmut Paşa’ya göndererek, Bey’likten ferâgat ettiğini bildirerek şehri teslim etti. Mahmud Paşa’nın ricâsıyla Fâtih, eniştesi İsmâil Bey’i affetmekle kalmayıp otağının kapısında karşıladı. Onu önce Yenişehir’e birkaç ay sonra da Filibe’ye Sancak Beyi yaptı.
İsmail Bey ise kardeşi Kızıl Ahmed ile büyük oğlu Hasan Bey’i Trabzon Rûm İmparatorluğunu ortadan kaldırmaya giden Fâtih’in emrine verdikten sonra yeni görev yeri Bursa-Yenişehir’e hareket etti. İsmâil Bey; Kastamonu’da 3 cami, 2 han, medrese, hamam, kervansaray yaptırmıştı, Filibe’de de ilerleyen zaman içerisinde hayır işlerine devam edecek 3 cami su yolları ve çeşmeler yaptıracaktır.
Bu Sefer-i Hümâyûn da 30 yaşından henüz gün almamış olan Fâtih Trabzon’a doğru harekete geçtiğinde korkudan dehşete kapılanlardan bir tanesi de kirli ittifakın içerisinde yer alan Akkoyunlu Hükümdârı Uzun Hasan olmuştu. Çünkü Trabzon Rum İmparatorluğu ile yaptığı anlaşma gereği Osmanlıya karşı İmparatoru koruma sözü vermişti. Bu söz karşılığında mevcut İmparator David’ten önceki 1458 yılına kadar 29 yıldır imparatorluk tahtında oturan IV. İoannes’in kızı Prenses Despina Katherina Theodora ile evlenebilmişti.
Uzun Hasan’la IV. İoannes arasında yapılan anlaşma şu şartları içeriyordu. 1) Rum evlilik geleneğinde yer alan drahoma (çeyiz) olarak Uzun Hasan’a Maçka-Sesera (Günay) ve Sürmene’de yer alan Halanik (Zeytinlik) köylerindeki belirlenen araziler verilecek. 2) Verilen bu çeyiz karşılığında Uzun Hasan Trabzon İmparatoru’nun canını, malını ve topraklarını koruyacak. 3) Despina Katherina Theodora Hatun, Akkoyunlu sarayında kaldığı sürece Hristiyan inancına bağlı kalacak ve ibadetlerini serbestçe yerine getirebilmesi için rahibe, papaz ve hristiyan maiyetini de yanında götürecek ve yanında barındıracak. 4) Dış politikaları konusunda Despina Hatun’un görüşlerine başvurulacak.
Ancak bu anlaşmadan kısa bir süre sonra İmparator IV. İoannes ölmüş, fakat yerine geçen kardeşi David anlaşmanın gereğini yerine getirerek yeğeni Prenses Despina Hâtûn’u Diyarbakır’a gelin olarak göndermişti. Bu evlilikten Despina Katherina Theodora Hatun’un hristiyan olarak yetiştirdiği Marta, Aliel ve Eziel adında üç kızı oldu. Bu kızlardan Marta adı verilen ancak Türkmenler arasında Halime Hâtûn (Âlemşâh) olarak anılanı, Uzun Hasan’ın kız kardeşi Hatice Hâtûn’un oğlu Şeyh Haydar ile evlendirildi. (Şâh İsmâil Erdebil’de 17 Temmuz 1487 salı sabahı bu kadından doğdu. Şeyh Haydar 9 Temmuz 1488’de ölünce bebek İsmâil’i bu kadın büyüttü.)
İşte Fâtih’in Trabzon üzerine yürümesinden Uzun Hasan’ın dehşete kapılmasının nedeni Hristiyan bir kadınla evlenme karşılığı yukarıda bahsettiğimiz anlaşma şartları idi. Uzun Hasan’ı endişeye sevk eden bir başka neden ise, Trabzon’un ortadan kalkması durumunda Tebriz’in yolunun açılacak olmasıydı.
Üstelik Uzun Hasan az da olsa damarlarında Bizans kanı taşıyordu. Sırf bunun için Trabzon’u savunması gerekiyordu. (Uzun Hasan’ın; hayatı boyunca Hristiyan kalan ve Uzun Hasan’dan doğan kızlarını da Hristiyan olarak yetiştiren Prenses Katherina Thedora ile evlenmesinin yanı sıra, peş peşe Trabzon Bizans Rum İmparatorluğu tahtına oturan IV. İoannes ile kardeşi David’in babaları IV. Alexius’un halası Prenses Maria Anna Despina Akkoyunlu’lardan Fahreddin Kutlu ile evlenmiş, bu evlilikten Uzun Hasan’ın büyükbabası Kara-Yülük Osman Bey doğmuştu. Uzun Hasan’ın annesi Sâre Hâtûn Yülük Osman Bey’in kızıydı. Dolasıyla Comnenus kanı taşımaktaydı.)
Fakat bütün bunlara rağmen Uzun Hasan, Trabzon Rum Pontus İmparatorluğunu savunmayı göze alamadı. Fakat zekice bir davranışla Fâtih’i Trabzon’un fethinden vazgeçirmek için elçi olarak Fâtih’in reddedemeyeceğini bildiği annesi Sâre Hâtûn’u Fâtih’e elçi olarak gönderdi.
Fâtih Sûltân Mehmed, Uzun Hasan’ın annesi Sâre Hâtûna çok hürmet gösterdi ancak kararından da vazgeçmedi. Sâre Hâtûn da ısrarına devam etmek, soylarından geldiği Trabzon Rum İmparatorluk Hânedânı Comnenus’ların topraklarını kurtarmak için Trabzon’un fethine iştirak etti, Fâtih’i tâbiri câizse adım adım izledi. Trabzon’un güneyindeki balta girmemiş ormanlar tâbii bir set gibi Trabzon’u koruyordu. İmparator, güneyden bu ormanların geçilemeyeceğini biliyor, Karadeniz’in ise hırçınlığına güveniyordu.
Fakat karşısında gerçek bir Fâtih’in olduğunu unutuyordu. Belliki İstanbul’dan da ders almamıştı. Fâtih, bugüne kadar bu bölgelerin görmediği devâsa ordusunu Trabzon’un da dâhil olduğu Karadeniz dağ silsilelerinden ve çok sık ormanlık alanlardan geçirebilmek için ağaçları kestiriyor, toprağı tesviye yaptırarak yol açtırıyordu.
Bu hummâlı çalışmaların tam ortasında, Uzun Hasan’ın annesi Sâre Hâtun yine bir fırsatını bularak Fâtih’e yaklaşır ve gelinin ülkesini kurtarmak oğlunu da yaptığı anlaşmaya uyduğunu göstermek ümidiyle güyâ mâsûmâne sorularından birini daha sorar; “Hey oğul, bu Trabzon’a bunca zahmet nedendir?”. Fâtih kısa bir süre fitneci bu yaşlı kadına bakar, sonra da biraz da hiddetle şu cevabı verir: “Eyy ana, bilesinki bu zahmet din yolunadır. Zirâ bizim elimizde İslâm kılıcı vardır. Eğer bu zahmete katlanmazsak bize gâzi demek yalan olur.” Sâre Hâtûn, aldığı cevap karşısında bir daha ağızını açmaz, oğlu Uzun Hasan’ı, gelinini ve kendisini kaderiyle baş başa bırakır.
Fâtih haklıdır, çünkü Trabzon ile birlikte çevre kasaba ve köyler henüz Türkleşmemiş ve İslamiyet’le tanışmamış Anadolu’daki son yerleşim merkezleridir, fethedilmesi elzemdir. Dağları aşarak, sık ormanları yararak Trabzon’a ulaşmanın imkânsızlığını düşünen Rumlar, Fâtih’i büyük ordusuyla şehrin kapısında görünce Fâtih’in ordusuna görünmez ordu lakâbını takarlar.
Sadece gürültü çıkartması için Donanmadan ve karadan yapılan top atışları savunmaya hazırlanan askerleri ve İmparatoru çok korkutmuş derhal teslim olma yoluna gitmişler, 15 Ağustos 1461 tarihinde şehri gerçek sahibine teslim etmişlerdir. Fâtih’in istediği de budur. 1453’te fethedilen İstanbul’dan kaçan kılıç artıkları, Fâtih’in fetih ordusuyla çarpışırken ezilerek ölen Bizans İmparatoru XI. Konstantin’in halefi olarak ilân ettikleri IV. İoannes’in etrafında toplanmışlardı.
Hâlbuki Roma İmparatorluk tâcı hukûken Fâtih Sûltân Mehmed Hân’a aitti ve bu hukûka çok özen gösteren Fâtih kendisine ait olan pâyeyi kimseye bırakacak hâli olamazdı. Nihayet fethedilen Trabzon Rum imparatorluğu haritadan silinmiş Kâzım Bey Komutasındaki küçük bir donanma limanda bırakılarak, İmparator ve mahiyetiyle dönüşe geçilmişti.
İmparator David ile İmparatoriçe Eleni, yedi oğulları, bir kızları ve bir önceki imparator IV. İoannes’in bir oğlu birlikte gemiyle önce İstanbul’a, oradan Edirne’ye ve nihâi olarak Serez’e nakledilerek serbest gözetim altına alındılar. Rahat yaşamaları içinde büyük bir tahsisat kendilerine ayrıldığı gibi, oda yetmemiş bütün hazineleri kendilerine iade edilmişti.
Fakat rahat durmadılar. Mağlup İmparator David yeğeninin kocası Uzun Hasan’la yazışmaya başladı. Açıkça Trabzon Rum İmparatorluğunun yeniden canlandırılmasını istiyordu. Uzun Hasan da David’e 7 Comnenus prensinden birinin kaçarak yanına gelmesi hâlinde onu büyük bir orduyla Trabzon’a götürerek taç giydireceğini yeminle söylüyordu.
Ancak bütün bu yazışmalar Türk istihbaratı tarafından an be an takip ediliyordu. Zamanı gelince Fâtih düğmeye bastı. 1 Kasım 1463’te sabaha karşı saat 04.00’te imparator ve prensleri bir bir idam edildiler. Böylece 257 yıldan beri Trabzon ve çevresinde hüküm süren kendilerine Roma İmparatoru sıfatı takan Comnenus Hanedânı tarihe gömülmüş oldu. Fâtih bununla kalmadı, aynı zamanda Trabzon ve çevresine demografik yapıyı değiştirmek içinde harekete geçti.
Trabzon’a ilk yerleştirilenler Türkmen Çepniler olmuştur. Bunların bir kısmı Amasya’dan, Samsun’dan, Bafra’dan Tokat’tan, Çorum’dan, Merzifon’dan ağırlıklı olmak üzere bölgeye yerleştirildiler. İlk Müslüman Türk gruplar bunlardır. Ardından kendiliğinden gelip yerleşenler de oldu. Fakat yoğun Türkmen iskânı Yavuz Sûltân Selim’in şehzâdeliği ve tahta geçtikten sonraki dönemlerde yapıldı.
Özellikle Yavuz, dayısı Alaüddevle Bozkurt Bey’in bölgesinden Maraş’tan yoğun olarak Trabzon’a getirttiği Türkmenlerin bir kısmı merkezde kalırken, önemli bir kısmını Of-Rize arasına yerleştirmiştir. (Trabzon’un en büyük caddesi hâlen Maraş caddesidir.) Dünya durdukça da, Karadeniz’imizin yiğit şehri Trabzon Türk şehri olarak yaşayacak, Boztepe’de bulunan 4. Mekanize Tugayımızın bahçesindeki 61 metrelik direkte dalgalanan 294 metrekarelik şanlı bayrağımız ebediyen dalgalanacaktır
.
Vefât yıldönümünde İmâm Buhârî Hazretleri (31 Ağustos 870)
İmâm-ı Buhâri Hazretleri (k.s.) 19 Temmuz 810 yılında cuma günü Abbâsi Devleti sınırları içerisinde Merv Şehrine bağlı yerleşim merkezi Buhara’da doğdu. Abbâsi Halifesi Harun Reşid vefât edeli 15 ay 25 gün olmuştur. Ortalık güllük gülistanlıktır.
Mezhep İmâmlarından Enes bin Mâlik, Ahmet bin Hanbel, Muhammad Şâfii Hazretleri bu dönemde yaşadıkları gibi, İmâm Ebû Hanife Hazretleri’nin iki büyük talebesi İmâm Yusuf ile İmâm Muhammed de bu dönemde yaşamışlar.. Bağdat, Mekke, Medine, Kûfe, Basra, Şâm, Kâhire ilim merkezleri haline gelmiş, huzur iklimi bütün coğrafyaya hâkim olmuş, yaşanan zenginlik dolayısıyla zekâtları artırmış, bu da sosyal hayatı olumlu etkilemişti.
Dönemin âlimleri; 815’te vefât eden Câbir bin Hayyan, 830’da vefât eden Abdülhamid ibni Türk gibi ilim insanları; Fudayl bin İyaz gibi, Behlül Dânâ gibi, İbrâhim Ethem gibi, Şeybân-ı Râi, Şiblî, Serî es-Sakâti, Mâ’ruf’i Kerhî gibi Allah Dostları İslâm Beldelerinde insanların maddi-mânevî gelişmesini sağlamışlardı.
İşte böyle bir iklimde hadis ilminin zirvesine çıkacak ve bu konudaki boşluğu doldurmak üzere dünyaya teşrif eden Buhârî’nin ismini ailesi Muhammed koyar. Çok küçük yaşlarda babası İsmâil’i kaybeden Buhârî, annesi tarafından yetiştirilir. Ancak küçük Muhammed küçük yaşlarda gözlerinden rahatsızlanır ve göremez olur. Bu durum oğlunun iyi bir eğitim almasını isteyen annesini endişelendirmektedir. Tedâvisi için çok çalışsa da netice alamaz. Her gece kalktığı teheccüt namazından sabah namazına kadar secdede duâ eder.
Bir gece rüyâsında İbrâhim aleyhisselâmı görüp duâ ister. İbrâhim aleyhisselâm ona; "Üzülme, Allahü teâlâ oğlunun gözlerini geri verecek" diye müjdeler. Sabah olunca geleceğin İmâm Buhârî'sinin gözleri tekrar görmeye başlar. Bunun üzerine küçük Muhammed bütün gayretini ilme verir.
Çok geçmeden, “İlmi isteyene veririm” ilâhi emri tecelli eder. Muhammed henüz 7-9 yaşlarında iken Kur’an-ı ezberler, iyi derecede Arapça’yı öğrenir. 10 yaşına geldiğinde kendini “Küttab” ismi verilen eğitim kurumunda bulur. (Emevîler döneminde yaygın olan Küttab’lar, Buhârinin yaşadığı Abbâsîler döneminde de etkindir. Küttab’lar ihtiyaca göre hemen her mahallede bir iki tane bulunurdu. Camilere bitişik olan bu okullarda okuma-yazma ve gramer gibi dersler okutulduğu gibi farklı İslâmî dersler de ‘okutulur ve Kur’an’ı ezber gibi bâzı dersler camide yapılırdı. Küttâblarda belli bir yaş sınırlaması olmadığından çoğunlukla değişik yaş gruplarındaki öğrenciler aynı sınıfta, bazan da yaşlarına göre sınıflara ayrılarak ders görürlerdi.)
Muhammed burada hadis derslerine ağırlık verir. Bunda tabiiki babasından kalan hadis kitaplarının rolü büyüktür. Rahlesine diz çöktüğü hadis hocalarının başında Muhammed b. Selâm el-Bîkendî ile Abdullah b. Muhammed el-Müsnedî gibi Buhâralı muhaddisler vardır. Çok sevdiği hocalarından hadis öğrenmeye başlar. Çok güçlü bir zekâ ve hafızaya sahip olan Buhârî, henüz 15’ine girmeden 70.000 hadis ezberlemiştir bile.
İmâm Buhârî, 825 yılında annesi ve ağabeyi Ahmed ile Hac vazifesi için Hicaz’a gider. Hac sonrası ise ilim öğrenme isteği ile ailesinden izin alıp Mekke’de kalır ve o burada Mekke’nin ünlü hocalarının hadis derslerine devam eder. Okudukça öğrenir, öğrendikçe şevki artar daha fazla öğrenme ihtiyacıyla yollara düşer. Önce Medine’ye daha sonra da sırasıyla Bağdat, Basra, Kûfe, Mısır, Nişâbur, Belh, Merv, Askalan, Şam, Hums, Rey gibi ilim merkezlerini dolaşır.
Buralardan elde ettiği Hadis-i Şerif’leri derlediğinde, bizzat kendilerinden hadis yazdığı muhaddislerin sayısının yüzlerceye ulaştığını görür. Yetmez, defalarca Bağdat’a giderek Hanbelî mezhebinin imâmı büyük âlim, muhaddis Ahmed b. Hanbel Hazretleri ile görüşüp ondan istifade eder. Ancak o bununla da yetinmez.
Bir kere ilim aşkıyla tutuşmuştur. İmam Şâfiî’nin talebelerinden soyu Peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ile büyük dedeleri Kusay’da birleşen Humeydî Mekkî’den bu kez de fıkıh tahsilini tamamlar. Bu arada İmam Buhârî 200 binden fazla Hadis-i Şerif’i barındıran çok geniş bir kütüphaneye sahip olmuştur. Hocası Humeydî zâten hadis konusunda bir meselede muhaddislerden biriyle anlaşmazlığa düşünce o sıralar henüz on sekiz yaşında bulunan talebesi Buhâri'yi hakem tayin ederdi.
Bu şekilde pek çok âlimden eğitim aldıktan sonra Kâhire’den Semerkand’a, Şâm’dan Buhara’ya kadar tanınmış ilim merkezlerinde, hadis, fıkıh dersleri verir. Ünü o kadar çok yayılır ki, İslâm coğrafyasının her tarafından gelen binlerce talebeye hadis dersleri verir. Firebrî, İmam Müslim, Tirmizî, Ebû Hâtim, Ebû Zür‘a er-Râzî, Muhammed b. Nasr el-Mervezî, Sâlih Cezere, İbn Huzeyme gibi muhaddisler en önemli talebeleri arasındadır. Ona talebe olma şerefine nâil olmuş talebeleri, yakından tanıdıkları hocalarını öve öve bitiremezler. Hatta İbn Huzeyme, "Şu gök kubbenin altında Resulullah'ın hadislerini Buhâri'den daha iyi bilen, anlayan ve daha iyi ezberlemiş olan birini görmedim" diyecektir..
Çünkü o; bir taraftan yazıyor, bir taraftan da yazdığını hafızasına nakşediyordu. Birgün Bağdat’a geldiğinde muhaddisler tarafından imtihana çekildi. Bu imtihanda muhaddisler yüz kadar hadisin senet ve metinlerini karıştırarak Buhari’ye vermişler ve düzeltmesini istemişlerdi. Buhari ustaca karıştırılmış hadis metin ve senetlerini yine ustaca eşleştirmeyi başarmış, kimsenin aklında en ufak bir şüphe bırakmamıştı. (Sened: Hadisin ilk râvisi (rivâyet eden) ile son râvisi arasındaki tüm râvilerin oluşturduğu zincir'dir. Hadisin senedi denildiğinde, hadisi rivâyet eden tüm râvilerin isimlerinin sayılması anlaşılır.) Hangi hadis’in râvileri (rivâyet eden) kimlerdir yerli yerine koymuştu.
İmam Buhârî’nin hadis ilmine hizmetleriyle tanınan en önemli şahsiyetler arasında gelmesinin sebebi, sahih hadisleri bir araya getirip kitaplaştırmış olmasıydı. Böylece bütün İslâm Âleminin Kur’an-ı Kerim’den sonra en güvenilir İslâmî kaynağı olarak bilinen 600 bin Hadis-i Şerif arasından 16 yılda hazırladığı 7.275 sahih Hadis-i Şerif’i bünyesinde barındıran Sahih-i Buhari (Câmii Buhârî) ortaya çıkmış oldu. Dünyaca ünlü bu kaynak eserinin her bir bölümünü yazmadan önce çok titizlik gösterir, her defasında gusül abdesti alarak 2 rekât namaz kılardı.
Birinden hadis yazarken de aynı titizlikle onun yaşayışını, dinine bağlılığını, bid’atle ilgisi olup olmadığını ismini, künyesini, soyunu ve hadisi nasıl öğrendiğini mutlaka sorar, aldığı cevaplara göre eğer o kişiyi yeterli bulursa ondan hadis rivayet ederdi.
Buhârî’nin yakın talebeleri, kendisinin kitaplarını yazarken elde ettiği rivayet malzemelerini önce ayrıntılı olarak tesbit ettiğini, meydana getirdiği eser üzerinde uzun süre hassasiyetle çalışarak son şeklini verdiğini söylemektedirler. Çünkü hadisler, başta dîn-i amellerimiz olmak üzere insan hayatının her safhasını düzenleyen yaşantımıza ışık tutan Kur’an-ı Kerim’den sonra en önemli kaynaktır ve doğru anlaşılması gerekir. İmâm Buhârî’nin bu denli titizliği bundan dolayı önemlidir.
Namazların hangi vakitlerde kaç rekat ve nasıl kılınacağı, orucun nasıl tutulacağı, zekatın hangi mallardan ne kadar verileceği, haccın nasıl yapılacağı gibi hususlar Kur’an da yer almayıp hadislerle belirlenmiş, hatta İslâm Hukuku’nun pek çok meselesi yine hadisler ışığında çözüme kavuşturulmuş, taharetten vasiyete kadar konular yine Hadis-i Şeriflerin ışığında bizleri aydınlatmıştır.
Ayrıca; kabir hayatı, mahşer, hesap, sırat, cennet-cehennem hayatı ile ilgili bilgiler Hadis-i Şerifler sayesinde öğrenilmektedir. (Bize Kur’an yeter diyen aymazlara duyurulur.)
İmâm Buhârî’nin bu çalışmalarının bir başka önemi ise Hazreti Osman’ın şehâdetinden sonra ortaya çıkan Hariciye, Gâliye gibi siyâsî fırkaların; Kaderiyye, Mürcie, Müşebbihe, Cehmiyye gibi mezheplerin işlerine gelmeyen hadisleri inkar etmeleri, ortaya koydukları tezleri savunmak için hadis uydurmaları (Bu konuda Ali bin Sûltân Muhammed el-Kâri el- Herevî’nin yazdığı “Uydurma Olduğunda İttifak Edilen Hadisler” kitabına bakılabilir) İmâm Buhârî’nin çalışmalarının ne kadar önemli olduğunu bizlere göstermektedir.
Bütün hayatını; Ümmet-i Muhammed’in dinine, diyânetine adayarak Hadis-i Şeriflerin ışığında kurtuluşlarına vesile olmak için yaptığı çalışmalarda sona yaklaşmıştı. Her fâni gibi o da ebediyete gideceğini biliyordu. Ancak ne zaman ve nerede vefât edecekti. O günlerde bulunduğu Buhâra’nın valisi kendi çocuklarına ders vermesini teklif etti. İmâm, hiç beklemediği bu teklife, “İlmi belli insanlara tahsis edemeyeceği” cevabını verdi.
Bunun üzerine vali İmâm Buhâri’yi insanların gözünde küçük düşürmeye çalıştı ve çevresindeki yanaşmalar vasıtasıyla İmâm’ın Ehl-i Sünnetle bağdaşmayan fikirleri olduğunu yaydırmaya başladı. Yetmedi İmâm’ı kendi memleketi olan Buhâra’dan çıkardı. Bu bir nevî sürgündü.
Bunun üzerine İmâm Buhârî hayatının kalan kısmını geçirmek üzere Semerkand’a doğru yola çıktı. Ancak önce Semerkand yakınlarındaki Hartenk Kasabasında bulunan akrabalarını ziyâret etmek istedi. Hartenk’e gelince burada hastalandı. Takvimler 31 Ağustos 870’i gösterdiğinde, Ramazan-ı Şerif’in son günü Perşembe günü Rahmet-i Rahman’a kavuştu. Ertesi gün bayram namazından sonra sevenleri tarafından burada defnedildi.
Şu anda Semerkand sınırları içerisinde kalan mübârek kabirleri, 11 asır boyunca sıradan bir mezar olarak kalmış, daha sonra kabrinin üzerine Özbekistan’ın bağımsızlığının ardından, 2000’lerin başında Orta Asya Türk Sanatı’nın özelliklerini taşıyan bir türbe inşa edilmiştir. Ziyâretin bizlere de nasib olduğu asıl kabir, eski Türk mezar geleneğine uyularak “zîr-i zemîn” yani yeraltındaki mezar odası olarak tutulmuş ve yukarıya, kabrin tam üzerine isabet eden yere de mermer bir sanduka konularak tamamlanmıştır. Rabbim bizleri şefaatlerine nâil eylesin
.
15 Eylül 1882 İngilizlerin Mısır’ı işgâli ve Sûltân II. Abdülhamid’in İngilizlerle dansı
Mısır Hidiv’i İsmâil Paşa Sûltân Abdülaziz’den kopardığı hâricî devletlerden borçlanabilme iznini alabildiğince istismar etmiş, bu nedenle borç 10 yıl içerisinde, çok büyük bölümü Fransa ve İngiltere’ye olmak üzere 105 milyon İngiliz altınını bularak gırtlağa dayanmıştı.
Hidiv İsmâil Paşa borç yükünü hafifletmek maksadıyla Kasım 1875 yılında kendisine ait çok kıymetli Süveyş Kanalı tahvillerini satışa çıkardı. Bu tahvilleri kim satın alırsa Kanal üzerinde söz sahibi olacağı ve dolayısıyla çok stratejik bir bölgeyi elinde tutacağı için Fransa büyük bir sömürgeci iştahıyla tahvillere talip olduğunu bildirdi.
Ancak 1874 Şubatında İngiltere de Başbakanlık koltuğuna oturan Benjamin Disraeli “parayı veren düdüğü çalar” kurnazlığı ile atik davranmış ve el çabukluğu maharetini kullanarak, başta 17 sene önce yine Türk Devleti olan Bâbür İmparatorluğunu yıkarak sömürgesi haline getirdiği Hindistan’ın zengin kaynaklarından elde ettiği hazinesinden yaptığı peşin ödemeyle tahvilleri eline geçirmişti.
Ancak tahvillerin satılması da borçların ödenmesine çözüm olmadı. Bir müddet sonra da fâizler bile ödenemez hâle geldi. Bunun üzerine İngiltere ve Fransa hem Kâhire’yi, hem de bağlı olduğu İstanbul’u sıkıştırmaya başladı. Bu arada 31 Ağustos 1876’da Osmanlı Tahtına Sûltân 2. Abdülhamid geçmişti. Borçla devraldığı ülkede bu tâcizlere mârûz kalmaya başlamıştı bile.
İngiltere ve Fransa’nın bu sıkıştırmalarından maksat 1853/56 Kırım Savaşı’nda Türk Devletine yaptıkları yardım nedeniyle borçlandırdıkları Bâb-ı Âli’den Mısır’ı koparmaktı. Bu arada Rusya da, yönetim değişikliğinden faydalanarak Osmanlı Devletinden özellikle Balkanlar’dan toprak koparmak istiyor, esas amacı olan boğazları ele geçirerek sıcak denizlere inme politikasını gizlemeye çalışıyordu.
Rusya hemen harekete geçerek İngiltere’ye, ilk defa “Hasta Adam” tabirini kullanarak Osmanlı topraklarını paylaşmayı teklif etti. Ancak İngiltere, Rusya’nın sıcak denizlere inme endişesine kapılarak bu teklifi reddetti. Rusya buna rağmen Balkanlar’da küçük bir kasaba olan Nikşik’in kendisine verilmediğini sözde bahane ederek, aleyhimize felâketle bitecek olan meşhûr 1877/78 (93) harbini başlatmış oldu.
Hazırlıksız yakalanmış; Plevne’de, Şıpka Geçidinde büyük kahramanlıklarımıza rağmen tutunamamıştık. Edirne Mütarekesi ile ellerini-kollarını sallayarak Yeşilköy’e kadar gelen Ruslarla yaptığımız Ayestefonas Anlaşması ile yıkım yaşadık. Sûltân II. Abdülhamid’in manevrası ile Ruslarla yeniden Ayestefanos’u rafa kaldıran yıkımın az daha hafif olanı 13 Temmuz 1878 Berlin Anlaşmasını imzalamıştık.
Berlin’de yeniden masaya oturulması ve anlaşma masasında bizi desteklemesi karşılığında ise Kıbrıs’ın yönetimini geçici olarak İngilizlere bıraktık. İngilizler; Süveyş üzerinden Hindistan yolunu emniyete almak için, Berlin Anlaşması ile Ruslara bıraktığımız Kars, Ardahan, Batum’un Ruslar tarafından boşaltılmasından sonra devretmek şartıyla Kıbrıs’a yerleştiler.
(Enver Paşa’nın 1. Dünya Savaşında Oltu, Olur, Kars, Ardahan, Batum’u Ruslardan kurtarmasına, hatta Rusları bütün Kafkaslar’dan temizleyerek Bakü’ye girmesine rağmen İngilizler sözlerinde durmayarak Kıbrıs’ı iâde etmediler. Nihayet 24 Temmuz 1923’te Lozan Anlaşmasının 20. maddesiyle Kıbrıs’tan tamamen vazgeçtiğimizi bildirdik. Madde 20: Türkiye, İngiltere Hükümetince Kıbrıs'ın 5 Kasım 1914'te açıklanan ilhakını tanıdığını bildirir.)
İngilizlerin Kıbrıs’a yerleşmeleri Mısır için büyük avantaj yakalamalarını sağladı ve Mısır Hidîv’i İsmâil Paşa’ya alacaklarını tahsil için baskıyı artırdılar. İsmâil Paşa baskılara dayanamadı ve kabinesindeki maliye bakanlığını İngilizlere, bayındırlık bakanlığını Fransızlara verdi.
İngiliz ve Fransız bakanlar ilk iş olarak mâliye yükünü azaltmak gâyesiyle 30 bin mevcutlu orduyu 11 bin mevcuda indirme, 2.500 subayı da emekli etme kararı aldılar. Bu ordu İsmâil Paşa’nın Sûltân Abdülaziz’den aldığı fermanla sayısını 30 bine çıkarmış, üstelik 1877/78 Rus savaşında cephede kahramanlıklar göstermişti. Sayısının azaltılması ve 2.500 subayın emekli edilmesi halkta hoşnutsuzluğa sebebiyet verdi.
Bu hoşnutsuzluğu gidermek için zâten Mısır Kabinesine İngiliz ve Fransız bakanların atanmasına içerleyen 2. Abdülhamid; 14 yıl, 6 ay, 7 gün görev yapan Hidiv İsmâil Paşa’yı 25 Temmuz 1879’da görevden aldı. İstanbul’da ikâmet etmesine izin verdi. (Paşa, 2 Mart 1895’te burada vefât edecektir.) Yerine 28 Mayıs 1866’da Sûltân Abdülaziz tarafından yayımlanan verâset fermanı gereği 27 yaşındaki büyük oğlu Tevfik Paşa geçti. Diğer bütün oğulları Türk Ordusunda görev yapmıştı. Oğullarından Ahmed Fuad Paşa 1922’de İngiltere’den bağımsızlığını ilân eden Mısır’ın ilk kralıdır. Onun oğlu Fâruk da 1952’deki hür subaylar darbesine kadar krallık yapmıştır.
Tevfik Paşa göreve geldiğinde, İngiliz ve Fransız bakanlardan dolayı yabancı düşmanlığı hat safhaya ulaşmış, bu yüzden yönetimden hoşlanmayan halk, Arap kökenli subayları işbaşında görmek istediğini yüksek sesle dillendiriyordu. Bunun için Albay Arabî (Urabî) Bey’in etrafında toplanmaya başladı.
Tevfik Bey’in İngiliz yanlısı tutumunu beğenmeyen Sûltân 2. Abdülhamid bir ara Hidivliği lağvetmek istedi. Bunun için İngiliz düşmanı Albay Arabî’yi destekledi ve kendisini Paşa yaptı. Ayrıca birinci rütbe Mecidiye nişanı verdi. Mısır’da albaylık üstü rütbe verebilen tek kişi padişahtı. Böylece Arabî Paşa’nın önü açıldı ve ilk fırsatta Harbiye Nâzırı oldu. Yetmedi kabineye de hâkim oldu.
Oda yetmedi, nâzırlık makâmını iyi kullanan paşa Fransız ve İngiliz bakanların Avrupa’dan getirdiği bütün memurların işine son verdi. Bu duruma çok içerleyen Fransa-İngiltere ikilisi birbirinden çekindiği için asker çıkartamadılar ancak Bâb-ı Âliye başvurarak kendi haklarını gözetmek için asker göndermesini istediler.
Sûltân Abdülhamid bu oyuna gelmedi. Teklif reddedildi. Mısır’a asker göndererek Emperyalist Avrupa lehine duruma müdâhale etmesi Mısır halkı karşısında iyi karşılanmayacaktı. Olumlu cevap alamayan İngiltere bütün Avrupa devletlerine Mısır’da asayişin bozulduğunu, Mısır’ın gerçek sahibi Osmanlı Devletinin konuya kayıtsız kaldığını, bu durumda alacaklarını tahsil etmek için hakkını kendisinin savunacağını bildirdi. Türkiye’nin metbûluk hakkına saldırmayı düşünmediğini de tekrarlayıp durdu.
Kendince uyarıları yapmıştı. Harekete geçmek için fırsat kollamaya başladı… Nihayet aradığı fırsat ayağına geldi. Bu arada Harbiye Nâzırı Arâbi Paşa İngilizleri Mısır’dan uzaklaştırabileceği düşüncesiyle Başbakanlığa getirilmişti. Bunu kutlamak isteyen halk bütün şehirlerde gösteri yaptı. Bununla yetinmeyerek Avrupalıların mallarını yağmalamaya başladılar. (İngiliz işgalinden önce Mısır’daki Avrupalıların sayısı 1882 yılı başında 90.886’ya çıkmıştı.) Olaylar İskenderiye’ye de sıçradı. Pek çok Avrupalı öldürüldü. Yaralanan yabancı Konsoloslar canlarını zor kurtardılar.
Bunun üzerine İngiltere fırsatı kaçırmadı ve Akdeniz’de bulunan donanmasını harekete geçirdi. Amiral Seymour 6.5 saat boyunca İskenderiye’yi bombaladı ve bir gün sonra da 12 Temmuz 1882’de asker çıkartarak şehri işgâl etti. İşgâl İskenderi’ye ile kalmadı Akdeniz kıyı şeridi Dimyad’tan Port Said’e kadar her yanı kapladı. Başbakan Arâbi Paşa bizzat yönettiği ordusuyla Eylül başında İngilizlere karşı harekete geçti. 12 Eylül’de iki ordu Port Said ile Kâhire arasındaki Tellü’l Kebir’de karşı karşıya geldi. Çarpışma kısa sürdü. Henüz bir saat olmadan Arâbi Paşa’nın kuvvetleri İngiliz Sir Garnet Wolseley tarafından dağıtıldı.
Böylece İngilizler; Arâbi (Urabi) Paşa önderliğindeki sözde Mısır ordusunun ayaklanmasını bastırmak, alacağını tahsil için tek yetkili makamda oturan Tevfik Paşa’nın hâkimiyetini sağlamlaştırmak, Mısır’ın asayiş ve güvenliğini yeniden tesis etmek, Avrupa menfaatlerini himaye etmek ve oraya taşıdıkları azınlıklara sahip çıkmak gibi bahanelerle 15 Eylül 1882’de Kahire’ye girerek Mısır’ı baştanbaşa işgâl etti.
İngiltere, sürekli bu işgâlin geçici olduğunu papağan gibi tekrarlayıp durdu ama durum değişmedi. İngilizlerin bu tutumu karşısında Sûltân Abdülhamid Almanya’ya yakınlaştı. Derin dostluklar tesis etti. (Bu dostluk 1. Dünya Savaşı sonuna kadar devam edecektir.) Çünkü İngiltere yeryüzüne hâkim olmak istiyordu ve bunun yolu Osmanlı İmparatorluğunun zayıflatılmasından ve sürekli iç meselelerle uğraştırılmasından geçiyordu. Bu da başta Türk Hâkânı olmak üzere bütün Türklerin nefretine sebep olmuştu.
İngiltere’nin Osmanlı Devleti üzerinde oynadığı oyunlar Sûltân II. Abdülhamid’den hemen önce başkent İstanbul’a gönderilen İngiliz Büyükelçisi Henry Elliot eliyle ortaya konmuştu. Elliot, kendisine bağladığı Mithat Paşa ve avânesi üzerinden kudretli Sûltân Abdülaziz’i tahttan indirterek şehit ettirmişti. Ardından, V. Murad’la anlaşamayınca onu da yine aynı ekiple tahttan uzaklaştırdı. II. Abdülhamid’i de ilk baştan problemler yumağı ile uğraştırmak için 93 harbinin (1877/78 Rus savaşı) planlayıcısı oldu. Savaş başlayınca da Henry Elliot görevini yapmanın mutluluğu ile evine döndü.
Göreve gelir gelmez kendisini 93 harbinin içinde bulan Abdülhamid Hân durumu çabuk kavradı. Bütün planlar İngiliz Büyükelçiliğinde yapılıp uygulanıyordu. Öyleyse bu fitne yuvası bertaraf edilmeliydi. Öylede yaptı. Özellikle eşleri üzerinden büyük hediyeler ve maaşlarla elçileri kendisine bağladı. Önce işe, ülkemizin başına büyük gaileler açarak ülkesine dönen Henry Elliot’un yerine gelen Sir Austin Henry Layard üzerinden başladı. Avucunun içine aldı.
Öyle ki, İngiltere Başbakanı William Ewart Gladstone büyükelçisinden; Ermenilere muhtariyet tanınması ve bu husustaki 1877/78 Rus savaşı sonrası imzalanan Berlin anlaşmasının ilgili maddelerinin uygulanması için Sûltân’a baskı uygulaması tâlimâtını, “Böyle bir baskı hem imkânsız, hem de İngiltere menfaatlerine aykırı” cevabıyla reddetti. Tâbi ki görevden alındı. Onun yerine bakan müsteşar Malet’te Abdülhamid’in eksenine girdi. Yetmedi gönderilen yeni elçi Lord George Joachim Goschen de Yıldız Sarayı’nın etkisinden kurtulamadı. Oda İngiltere’nin emirlerini yerine getirmemek için yerine bir maslahatgüzar bırakarak çekildi. Yerine gönderilen büyükelçi Sir Edward Thornton’da aynı âkıbete uğradı.
Bunun üzerine emir dinleyecek azılı bir Türk düşmanı olan Sir William White büyükelçi yapıldı. Gerçekten çok uğraşmasına rağmen bunu etki altına alamayan Abdülhamid bunu Alman dostlarına hâvâle etti. Nitekim büyükelçi İstanbul’da görevdeyken Almanlar tarafından Berlin’de şatafatlı bedâva tatile iknâ edildi ve orada öl(dürül)dü.
Sonra sırasıyla Sir Francis Clare Ford ve Lord Philip Currie İstanbul’a büyükelçi oldularsa da onlar da Yıldız’ın etkisinden kurtulamadılar. Hatta Sûltân Abdülhamid hikâye yazarı olan Büyükelçi Philip Currie’nin karısı Mary’nin kitaplarını Türkçe’ye çevirterek okumuş, büyükelçi ve karısı bundan çok etkilenmişlerdi. Tâbi bir müddet sonra görevden alındılar.
Yıldız Sarayı’nın etkisine girmeyecek elçi bulmakta zorlanan İngiltere, çareyi Türk düşmanı azılı katolik İrlandalı Sir Nicholas O’Connor büyükelçi olarak atamasında buldu. 1889’dan 1907 yılına kadar 8 sene görev yapan Nicholas Yıldız’a muhalifliği ile bilinen dişli birisiydi. Fakat o da İstanbul’da görevdeyken şüpheli bir şekilde öldü.
Abdülhamid döneminde son olarak büyükelçilik görevi makamında Sir Gerard Lowther görüldü. Bu kişi daha önce de uzun yıllar İstanbul’da İngiliz Büyükelçiliğinde çalışmıştı. Türkiye ve Türkleri iyi tanıyordu. İstanbul’a gönderilmeden önce iyi bir eğitimden geçirildi. İstanbul’a gelince ne yapması gerektiğini iyi biliyordu. Hedefinde Sûltân Abdülhamid vardı. Tahttan indirilmesi gerekiyordu.
Eşi Amerikalı olan Lowther, 1884’te Taif Zindanlarında öldürülen Sûltân Abdülaziz’in kâtlinden sorumlu tutulan Mithat Paşa’nın intikamını almaya yemin etmiş kırıntılarla 31 Mart vakâsını organize ederek nihayetinde Sûltân Abdülhamid’in tahttan indirilmesini sağlamıştır.
Ancak İngiliz yaptığı bütün icraatlarını, yazdığı ve herkese kabûl ettirdiği senaryolarla o denli kamûfle ederek her işi bir sebebe ustaca bağlıyordu ki, böylece her olaydan sonra herkes birbirini yer-bitirir ama İngiliz’in ismi hiç bir yerde geçmezdi. Tıpkı her yaşanan ölümün bir sebebe bağlanarak, can alan görevli Melek Azrail’in hiç konuşulmaması gibi. Sûltân Abdülhamid’in tahttan kimlerin indirdiği konusu hâlâ gündemimizi korur. 31 Mart vâkâsının tartışıldığı en ateşli gruplarda bile İngiliz’in adı geçmez… Millî Mücâdele döneminde İngiliz’in hiç adı geçmediği gibi. Halbuki Batı Anadolu’daki bütün şehirleri İngilizler işgâl edip Yunan’a vermemiş midir?
Mustafa Kemal Paşa Samsun’a ilk ayak bastıktan üç gün sonra 22 Mayıs 1919’da kurmay heyetinden birkaç kişiyi de yanına alarak, İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Arthur Calthorpe’ye (Mondros mütarekesini imzalayan kişi) doğrudan bağlı olarak çalışan Samsun İngiliz Siyasi Temsilcisi kaptan Yzb. L.H.Hurst, Askeri Denetim Memuru Yzb. Zolther ve Siyasi Denetim Memuru Yzb. Mill ile görüşmemiş midir? İngiliz subayların; Osmanlı Devletinin artık tek başına Türkiye’yi yönetemeyeceği ve yabancı devletlerin müzaheretine (yardımına) ihtiyaç duyacağına dair kanaatlerini dile getirdiğini İstanbul sadâret makâmına rapor etmemiş midir?
Eskiden olduğu gibi günümüz dünyasında da şer cephesinin oyun kurucusu İngiliz’dir. Perde arkasında ve her şer işte İngiliz parmağı vardır. 2023 yılı Nisan Ayına kadar Finlandiya Parlamento Üyesi olan Somali doğumlu Suldaan Said Ahmed Bey (Hâlen dışişleri komisyonunda üye); Sudan, Etiyopya, Somali gibi iç çatışmaların yoğun olduğu ülkeler de iç çatışmaların nedenini araştırmak, arabuluculuk yapmak, gerektiğinde nasihat etmek için Finlandiya Parlamentosu tarafından Doğu Afrika’ya barış elçisi olarak görevlendirilmiş ve görev yerine gitmeden önce, Somali Başbakan yardımcısının oğlu Abdurrahman Hersi Bey ile beraber, çok sevdiğimiz Hüseyin Yardım Kardeşimizin vesilesiyle istişâre etmek için bizleri ziyârete gelmişti. Kendisine; “Bu kardeş ülkelerde yaşanan iç çatışmalarda şu aşireti, bu kabileyi suçlamayın ve kimsenin ilk adımı atmasını beklemeyin, bölgeden İngilizleri uzaklaştırın iş kendiliğinden çözülür” demiştim.
Yine kendisine hatırlattığım, “Birlikte yaşadıkları aynı derede, aynı suyu kullanan iki kurbağa birbirleriyle kavga ediyorsa oradan mutlaka bir uzun bacak İngiliz geçmiştir” sözüme önce gülmüş sonra hak vermişti. Rabbim; İslâm Dünyasını, mazlûm ve mağdur coğrafyaları ve bütün dünyayı “Uzun bacağın” şerrinden korusun
.
Ad gününde Sûltân 2. Abdülhamid Hân (Doğum 21 Eylül 1842)
Pür-şeref pür-mes‘adet pür-şevktir ziyâ bugün
Çerha istifnânmadır arz bî-pervaâ bugün
Matla‘ şevkten oldu pertev efza-yı tulû‘
Hazret-i Sultan Hamid Saltanat-Pîrâ bugün…
Yukarıdaki dörtlük; Berât Gecesinin ertesi günü Şaban Ayının 16’sına denk düşen 21 Eylül 1842 tarihinde Çırağan Sarayında Sultan Abdülmecid’in ikinci oğlu olarak dünyaya teşrif eden II. Abdülhamid için yapılan doğum günü kutlamaları çerçevesinde eli kalem tutanların Saray’a sunduğu 500’ün üzerinde şiirlerden birine aittir. Ayrıca 100’lerce kişi, bu önemli gün için tarihe not düşürmüş, önemli camiler kandillerle süslenmiş, donanma şenliği ilân edilmişti.
Çerkezlerin Şapsığ kabilesinden olan Tiri-Müjgan Kadınefendi’den dünyaya teşrif eden ve kulaklarına okunan ezan ve selâ ile beraber adı Abdülhamid konulan bu şehzâde’nin doğum müjdesi atılan beş pare top atışıyla İstanbul halkına duyurulmuştu. Ayrıca ileride dört oğlu da tahta geçecek olan babası Sûltân Abdülmecid Hân, fakir-fûkarayı doyurmuş, sadakalar dağıtmıştı.
Küçük Abdülhamid çok özel bir eğitime tâbi tutularak yetiştirilmiş, 1876 yılında ağabeyi V. Murad’ın yerine tahta geçmişti. Ancak tahta geçtikten sonrada doğum günü kutlamaları her yıl Hicrî takvime göre Şaban Ayı’nın 16’sında kutlanmış ve kesintisiz olarak genişleyerek devam etmişti.
Bu işle ilgili protokol görevlileri tarafından doğum gününden birkaç gün önce Sadâret’ten Saray’a gönderdikleri yazı ile kutlama etkinliklerinin nasıl yapılacağı konusunda bilgi verilirdi. Buna göre resmî tebrik merâsimi nerede ve nasıl yapılacağı, top atışlarının ve şenliklerin yapılacağı mekânlar, görevlendirilen kişilerin isimleri ve görevleri tek tek yazılır, ardından gazeteler vâsıtasıyla halka duyurulmak sûretiyle kutlama törenleri icrâ edilirdi.
Çok ince detaylarla planlanan bu proğramlar için Sûltân Abdülhamid’in kızı Ayşe Osmanoğlu, Yıldız Sarayı’nda tebrik merasiminin ve kutlamaların nasıl yapıldığı konusunda verdiği bilgilerle günümüze ışık tutmuş, kaleminden kısa notlar; “Cülus (tahta çıkış yıldönümü) ve velâdet (doğum) günü ve akşamı babam pek erken Büyük Mâbeyn-i Hümayun’a çıkar, genelde akşama kadar gelen vükelâ, vüzera, müşirler ve ecnebi sefirlerin tebriklerini kabul ederdi.
O gün; Hânedan ve Saray mensupları olarak hepimiz uzun etekli güzel tuvaletlerimizi giyer, bütün nişanlarımızı takar, Büyük Salon’a gidip Padişaha arz-ı tebrikte bulunurduk. Sarayın bahçesinde, dairelerimizin önünü fener ve bayraklarla donatır, kapıların üzerine “Padişahım çok yaşa” levhalarını asardık… vs.” şeklinde yansımıştır.
Ayrıca; belirli mevkilerden öğle ezanı vakti yirmi bir pare top atışı yapıldığı gibi, diğer vilayetlerde ne zaman ne kadar top atışı yapılacağı belirlenerek ilgili âmirliklere duyurulurdu. Bunlardan başka; sarayların, konakların, devlet dairelerinin bayraklarla süslenerek kandiller ve fenerlerle aydınlatılması; çeşitli yerlere “Padişahım Uzun Yaşa!” levhalarının asılması ve Yıldız Sarayı ile etrafındaki bahçelerin aydınlatılması ve süslenmesi işleri yapılırdı.
Bu kutlamalar çoğu zaman devlet sınırlarını aşar, Güney Afrika ve Hindistan gibi Müslümanların yaşadığı uzak yerlerde bile aksatmadan yapılır, hilâfet makamına gösterilen hürmete bağlı olarakda tâ oralardan kutlama mesajları gönderilirdi. Doğum günü kutlamaları vesilesiyle de Devlet-i Âliye’nin o topraklarla olan sosyal, kültürel ve gönül bağı devam ederdi.
Abdülhamid Hân, hakkındaki “Kızıl Sultan” gibi haksız ve yersiz yakıştırmaların aksine ülkesinin hemen her alanda modernleşmesi, gelişmesi için birçok girişimde bulunmuş, neredeyse hayatının bir parçası olan Yıldız Sarayı’ndan hiç çıkmadan bir “Efsâne” haline gelmeyi, “Görünmeden görünmek” şeklinde ifade edilen bu durumunu uzun yıllar korumayı başarmıştı.
Göreve geldiği tarihten vefâtına kadar yaptıkları ve vefâtından sonra geride çok büyük bayındırlık ve kültür eserleri bırakması O’nun hakkında fikir edinmemize yardımcı olmuştur.
Yazmıştık… Yine yazalım. Yüzlerce sanâyî, şose yol, demiryolu, birçok fabrika, postahane, binlerce kilometre telgraf hatları, Hamidiye Su Tesisleri, ziraat ve ticaret odaları, bütün araç ve gereçleri ile birlikte belediye teşkilatları onun eseridir. Yine; başta İstanbul olmak üzere Selânik, Beyrut gibi pek çok şehirde önce atlı, sonra elektrikli tramvaylar yaptıran devlet başkanı odur.
İleri görüşlülüğü ile Çanakkale Boğazındaki kaleleri güçlü bir şekilde tahkim ettirdiği için Çanakkale geçilememiştir. Pek çok müze ve kütüphâne kurdurarak bunların örnek teşkil edecek şekilde kataloğunu yaptıran yine o dur. Osmanlı girişimciliğini ve yerli sermayeyi güçlendirmek, ihracâtı artırmak, üretim yapısını Avrupa ile yarışır hale getirmek amacıyla İstanbul Ticaret Odası’nı da o kurmuştur.
Muhalifleri bile onun kurduğu yüksekokullarda okuyarak aydınlanmışlardır. Mekteb-i Mülkiyye-i Şahâne adı altında Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni, Mekteb-i Tıbbîye-i Şahâne adıyla Tıp Fakültesini, içinde fen fakültesi, edebiyat fakültesi ve hukuk fakültesini barındıran Mekteb-i Hukuk-i Şahâne’yi, Mekteb-i Şahâne-i Hendese-i Mülkiye adıyla Teknik Üniversite’yi, Mekteb-i Şahâne-i Sanayî-i Nefise adıyla Güzel Sanatlar Akademisi’ni kurduğu gibi; Yüksek Ticaret Mektebi, Yüksek Muallim Mektebi, Lisân Mektebi, Halkalı Yüksek Ziraat ve Baytar Mektebi, Deniz Ticaret Mektebi, Orman ve Mâden Mektebi gibi okulları da birbiri ardına açarak yüz binlerin eğitim görmesini sağlamıştır.
Zâten her sancak merkezinde birer idâdi (lise), her kazâ merkezinde birer rüşdüyye (ortaokul) ile binlerce ilkokul açmıştı. Yetmemiş; ayrıca çok sayıda kız ve erkek sanayiî mektepleri, muallim ve muallime mektepleri ile sağır-dilsiz ve kör mekteplerini hayata geçirmişti. Yine döneminde binlerce öğrenci tahsil için Avrupa’ya gönderilmiş, bütün masrafları devlet tarafından karşılanmıştır.
23 Aralık 1876’da ilk Devlet Anayasası olan Kanuni Esâsi’yi ilân ettirdiği gibi, 1895 yılında yine onun fermânıyla 27 dönüm üzerine yaşlı ve bakıma muhtaç insanlar için Dârülaceze hayata geçirilmiştir.. İlk deniz müzesi de onun döneminde açıldı. Hatta Türk topraklarındaki hâlen hizmet veren ilk çocuk Hastanesi Hamidiye Şişli Etfal Hastanesini henüz 8 aylıkken vefât eden kızı Hatice Sûltân’ın anısına o yaptırmıştır.
Yaptığı büyük hizmetlerden birisi de, İstanbul’dan kalkan bir trenin üç gün içerisinde Medine-i Münevvere’ye ulaştığı Hicaz Demiryolu projesini hayata geçirmesi olmuştur. Yine onun emriyle Ravza-ı Mutahhara ve Medine elektrikle donatılarak aydınlanması sağlanmıştır. Ayrıca Sirkeci Garı ile bir sanat eseri olan Haydarpaşa Garı’nı da yine o yaptırmıştır.
Türklük şuuruna sahip olması sebebiyle, İslâm cemaatleri içinde en güvendiği unsur da Türklerdi. Bu yüzden dış Türklerle yakından ilgilendi. Daha saltanatının ilk yıllarında Buharalı büyük Türk âlimi Sultanahmet’teki Özbekler Tekkesinin Şeyhi Şeyh Süleyman Efendi’yi resmî vazife ile 1876 yılında Türkistan’a (Orta Asya’ya) gönderdi. Yine Macaristan-Peşte’de 1877 yılında toplanan Turan Kongresi’nde de Türk Hâkânı’nı yine Süleyman Efendi temsil etmişti.
Devletin resmî dilinin Farsça olduğunu söyleyerek Tebriz’de Türkçe eğitimi yasaklayan İran Şâh’ına Türk Hâkân’ı bu konuda rahatsızlığını en sert şekilde dile getirerek Türkçe’nin yeniden öğretim dili olmasını sağlamıştı. Bundan dolayı, bugün o bölgede Türkçe konuşulmasında onun payı büyüktür.
Saray bahçelerinin muhafazası için tüfekli Arnavut birlikleri nöbet tutsa da, kendi hayatını kendisinin de mensubu olduğu Oğuz’un Kayı Boyu’nun Karakeçili Aşiretinin Türkmenlerine emânet etmiştir. “Öz hemşerilerim” dediği Karakeçili aşiretinden iki yüz kişilik bir Söğüt’lü Mâiyet Bölüğü kurdu. Yakın korumaları bu Türkmenler olduğu gibi, yatak odasının kapısında yatan yüzbaşı da mutlaka Karakeçili idi.
Öte yandan, Söğüt’ü imar etti; buradaki Osmanlı Devleti’nin kurucuları başta Ertuğrul Gâzi olmak üzere Türk büyüklerinin türbe ve mezarlarını tamir ettirdi.
Halkın refah içerisinde yaşamasına önem veren cömert, şefkatli, hayırsever bir kişiliğe sahipti. Din ayrımı gözetmeksizin yoksullara yardım ederdi. Onlar için hayır hasenatta bulunurdu. Haliç’in iki tarafında oturan yoksul mahallelere çeşmeler ile su hazneleri ve kanalizasyonlar yaptırmış, kendi kesesinden listesi sayfalar dolusu tutacak hayır eserlerinin birçoğu günümüze kadar gelmiştir.
Okumayı çok sever, Avrupa’da çıkan bütün gazeteleri tercümanları vâsıtasıyla tercüme ettirerek ya okur ya da okutturup dinler böylece Avrupa’yı yakından takip ederdi. İtalyan Rönesans hareketinin önemli simâlarından Niccolò di Bernardo dei Machiavelli’in yazdığı “Hükümdar” adlı kitabı tercüme ettirerek bizzat okumuş, hatta “Sherlock Holmes” romanlarını okuduğu gibi bu polisiye kitapların yazarı Sir Arthur Conen Doyle’yi sarayında kabûl ederek görüşmüştü.
Oldukça enerjikti… Sabah erken saatlerde başladığı mesâisine, yılmadan-yorulmadan gece geç vakitlere kadar devam ederdi. İslâm Halife’si olduğunu hiç unutmaz, Orta Afrika devletlerinden, Çin’in en ücra diyarlarına kadar nerede Müslüman varsa onunla ilgilenir, zaman zaman onların temsilcilerini dâvet ederek dinler, meselelerini halletmeye çalışırdı.
Kırgız, Kalmuk, Türkmen, Kaşgar Türklerinin temsilcileri ile Kafkaslardan Balkanlar’a, Afrika içlerinden Tataristan’a, Açe ve Hindistan’dan Fas’a kadar diğer bütün Türk ve İslâm Coğrafyasının temsilcileri sarayda eksik olmazdı.
Güney Afrika ve Japonya gibi uzak ülkelere din âlimleri göndererek İslâmiyet’in oralarda da yayılması için çalıştı. Abdülhamid’in Çin’deki tesiri o kadar büyük oldu ki, Pekin’de onun adına bir İslâm üniversitesi açıldı ve kapısında Türk bayrağı dalgalandı. (Dar'ul Ulum'il Hamidiyye = Hamidiye Üniversitesi)
Hele hac zamanı dünyanın dört bir tarafından gelen hacı adaylarının iâşe ve harcırahlarıyla yakından ilgilenir, onların gemilerle Cidde’ye taşınmasını sağlardı.
Teknolojik gelişmeleri takip eder, faydalı olanları uygulardı. Tıpkı ülkenin her tarafına telsiz-telgraf istasyonları kurdurduğu gibi… Hatta Antalya/Kaş-Patara, Trablusgarp-Derne arasında deniz aşırı kurdurduğu telsiz istasyonu Libya savunmasında Enver Paşa tarafından başarıyla kullanılırken İtalyanlar tarafından bombalanmıştı.
İstanbul’a gelen yabancı hükümdarları, komutanları, prensler ve devlet adamlarını misafir eder, onlara Türk Süvâri Birliklerinin dillere destan gösterilerini izlettirmeden göndermezdi.
Sultan II. Abdülhamid, 93 harbinde yorgun düşmüş Balkanlar’ı, bir nebze de olsa rahatlatabilmek için sosyal ve iktisadi alanlarda büyük projeler hayata geçirmişti. Hükûmet konaklarından modern okullara, kışlalardan sanayi kuruluşlarına, demiryollarından hastanelere pek çok eserle Balkanlar’ı mamur eden II. Abdülhamid Han, hayata geçirdiği projeleri takip edilebilmek için fotoğrafçılığı kullanmıştı.
Ülke sınırları dâhilinde çektirdiği 36.585 adet fotoğraftan oluşan 900 civarındaki albüm, imâri konularda önemli bir veri tabanı oluşturmuştu. Döneminin en geniş görsel arşivi olan bu albümler İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi tarafından koruma altına alınmıştır.
Kindar değildi. Kan dökmeyi asla sevmezdi. Kendisine düşmanlıkta sınır tanımayan azılı insanların dâhi rızıklarını düşünür, bol maaş vererek sürgüne gönderirdi. Hatta kendisini öldürtmek için Ermeni Hınçak Partisi’nin para karşılığı Yıldız Camii’nde bombalı suikast yaptırttığı Belçikalı terörist Edwart Jorris’i bile affedip ülkesine göndermişti.
Abdülhamid Hân’ın yaşadığı ve üzerinde etki bıraktığı amcası Sûltân Aziz’in öldürülmesi, ağabeyi Sûltân Murad’ın aklını kaybetmesi, 93 harbi dediğimiz 1877/78 Rus savaşı hezimeti, Ali Suâvi’nin darbe girişimi ve uğradığı suikastlara, içte ve dışta dönen entrikalara ve saldırılara rağmen görevde kaldığı uzun süre içerisinde ülke için yaptıkları takdire şâyândır.
Bu süre içerisinde takip ettiği dış politikanın çok mükemmel olduğunu, yeni Müslüman olan kimseler için “Türk” oldu diyerek kinini kusan Avrupa devletleri tarafından eleştirilmesinden anlıyoruz.
Çünkü onlar kendi çıkarlarına ters düşen her şeyi eleştirir, her seferinde kendilerini atlatan ve istediklerini yaptıramadıkları Abdülhamid Hân’a tenkitler yöneltir, Türkiye içerisindeki beslemelerinin de bu şekilde hareket etmesini sağlarlardı. (Günümüzde olduğu gibi.)
Bu dış siyasetindeki başarısı; Rusya ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun Balkanlar için bir araya gelmesine fırsat vermediği gibi, Almanya’yı kazanarak İngiltere tarafından ülkesinin yutulmasını önlemiştir.
Sultân Abdülhamid Hân, 23 Temmuz 1908'de ikinci meşrûtiyeti ilân etmiş, seçimleri yaptırmış, tam işler yoluna girdi derken, derin derin çalışan İngilizler Mithat Paşa kırıntılarını yeniden sahneye çıkarmıştı. Sultân Abdülhamid Hân'ı, bu kez de Meclisi açarak İslâm Halifesine yakışmayan bir şekilde Hristiyanlara özendiği yolunda propagandalarla halkı sokağa dökmüş, güyâ isyanı bastırmaya Selânik’ten gelen hareket ordusu Abdülhamid Hân’ı yönetimden uzaklaştırarak Selânik’e sürgüne göndermişti.
Böylece; 21 Eylül 1842 yılında doğan, 31 Ağustos 1876’da tahta geçtikten sonra 32 yıl, 7 ay, 27 gün görev yapan Sûltân Abdülhamid Hân komplo kurularak tarihe 31 Mart vakâsı olarak geçen bir darbeyle 27 Nisan 1909’da tahttan indirilince bir devir de kapanmış oldu. Ruhu şâd olsun.
.
Nâsır’ın ölümü ve döneminde Mısır’ın siyâsî durumu (28 Eylül 1970)
Sa’d Zağlûl’ün başkanlığını yaptığı grubun çalışmaları meyvesini vermiş, 1919-1922 arasında gösteri, boykot ve imza kampanyaları gibi çeşitli yöntemlerle Mısır’daki İngiliz yönetimi yıpratılarak 1922’de İngiltere Mısır’a bağımsızlık vermek zorunda kalmıştı.
Ancak İngilizler yine de bölgeden tam olarak ayrılmadılar. Mısır’ın savunmasını üstlendiklerini söyleyerek, Süveyş’in kontrolünü ellerinde tuttukları gibi, Sudan’ın idâresini de uhdelerinde bırakmayı unutmadılar.
Diğer taraftan 1917’den itibaren Sûltân unvanıyla görevde bulunan Hidiv İsmâil Paşa’nın oğlu Fuâd, bağımsızlıktan hemen sonra “kral” olarak anılmaya başladı. 19 Nisan 1923’te ilân edilen anayasa ile de geniş yetkileri üzerinde topladı. Ülkede seçim yaptırdı. Bu ilk seçimlerde Sa’d Zağlûl’un Vefd Partisi büyük bir başarı elde etti ve 1924’te Sa’d Zağlûl’de ilk hükümeti kurarak vefât ettiği 1927 yılına kadar ülkede Başbakan oldu. Bu tarihten sonra yerine Mustafa Nahhas getirildi.
Aynı şekilde Kral Fuad da veliaht oğlu Fâruk’u 1935’te İngiltere’deki Woolwick Kraliyet Askerî Akademisi’ne göndermiş, fakat çok geçmeden rahatsızlanarak vefât etmişti. Oğlu Faruk okulda henüz yedi ayını tamamlamadan ülkesine döndü ve 6 Mayıs 1936 günü tahta çıktı. Bir müddet sonra Mısır ile İngiltere arasında siyasî ve askerî ilişkileri yeniden düzenleyen bir ittifak antlaşması imzalandı (26 Ağustos 1936). Bu antlaşma ile Mısır’ın İngiltere’ye olan bağımlılığı azaltılırken İngiltere Süveyş Kanalı’nın tamamen kendi kontrolünde olmasından vazgeçecek sadece askerî üs bulundurmakla yetinecekti.
3 yıl sonra II. Dünya Savaşı başlamıştı. Sürgündeki Osmanlı Hânedan üyelerinden bâzıları Mısır’ın İskenderiye şehrinde yaşıyorlardı. Onlardan bir tanesi Şehzâde Osman Fuad Paşaydı. Harp Okulu mezunu bu şehzâde; Libya savunmasındayken Balkan Savaşları başlayınca İstanbul’a çağırılan Enver Paşa tarafından orgeneral rütbesi verilerek Libya’yı İtalyanlara karşı savunmak üzere görevlendirilmişti. Çöl muharebelerini çok iyi bilen Şehzâde bölgeyi de çok iyi biliyordu.
II. Dünya Savaşının Afrika komutanı Alman Mareşali Rommel, Libya harekâtında Şehzâdenin Libya'daki çöl muharebe usulünü birebir taklit ederken, yine bu savaşta İngilizler Şehzâde'ye Almanlara karşı Libya'da gerilla savaşı vermesi teklifinde bulunurlar. Çünkü Osman Fuad Paşa'yı Libyalılar hâlâ çok seviyor ve kendisine bağlı idiler. Ancak Şehzâde, eski silah arkadaşı olan Almanlara karşı savaşmak istemediği gibi, İngilizlerle işbirliği yaparak Mısır halkını incitmek istemez teklifi reddeder.(Kral Fâruk azledilince Fransa’ya giderek orada 1973 yılında yokluklar içerisinde vefât ettiğinde Hânedan Reisi odur.)
II. Dünya Savaşı bitince hızla gelişen milliyetçilik akımı Mısır’a da hâkim olur. Süveyş bölgesindeki İngiliz üssünün varlığına tepkiler gün geçtikçe artar. Halkın büyük bir bölümü İngilizlerin ülkeyi terk etmelerini istemektedir. Bu arada İngilizlerin Filistin topraklarında el çabukluğu ile 14 Mayıs 1948’te kurdurduğu İsrail Devleti’nin ilânı bardağı taşırmıştır.
Yönetim hemen harekete geçer…Yanıbaşlarındaki Filistin topraklarında varlığını istemedikleri İsrail Devletine karşı Irak, Ürdün ve Suriye’nin yanısıra Mısır da İsrail’e saldırır. Çünkü Yahudiler devlet olana kadar bölgede köy köy katliam yapmışlardı. Yahudi devleti ilân edilmeden 35 gün önce 9 Nisan 1948’de tek bir canlının bırakılmadığı, 254 sivilin öldürüldüğü Deyr Yasin Katliâmı ise henüz çok yeniydi, şehitlerin kanı bile kurumamıştı. Menahem Begin, “bu katliamı yapmasak devlet kuramazdık” diyecektir.
Ancak, Avrupa ile Amerika hatta Rusya’nın İsrail’e desteği gecikmez. İlk başlarda ilerleme kaydeden Arap devletleri, bu destek karşısında bir bir yenilerek ateşkes imzalarlar. Bunlardan birisi de Mısır olmuştur. 1948 İsrail savaşı sonuçlarından rahatsız olan halk kıpırdamaya başlamış Kral Fâruk’a ve hükümete ateş püskürmeye başlamışlardı.
Bu ateşi söndürmek için hükümet Ekim 1951’de aldığı bir kararla İngiltere’nin Süveyş’teki varlığının devamını sağlayan antlaşmayı tek taraflı olarak feshetti. Halk bu durumu coşkuyla karşıladı. Yetmedi, Süveyş bölgesindeki İngiliz kuvvetlerine karşı içerisinden çıkardığı gözü kara fedâilerle saldırılara başladı. Bu saldırıların en şiddetlisi 19 Ocak 1952 günü bir İngiliz garnizonuna oldu.
İngilizlerin cevabı gecikmedi. Bir hafta sonra 25 Ocak günü Kahire’nin 125 km. kuzeydoğusundaki İsmâiliye’de polis merkezi İngiliz Askerleri tarafından basıldı. Karşı koymaya çalışan Mısır polisinden 50’si öldürüldü, onlarcası yaralandı. Bu durum ülkede büyük bir infiale yol açtı. Sokağa dökülen halk artık nerede bulduysa İngilizlerin kaldığı binaları ateşe verdi. Hatta hızlarını alamayarak İngiliz işbirlikçisi olarak gördükleri çok sayıda Mısır halkına ait ev ve işyerlerini de ateşe verdiler.
Bu durum Kahire’yi yangın yerine çevirince hükümet sıkıyönetim ilân etmek zorunda kaldı. Bu da meseleye çözüm getirmedi. Ok yaydan çıkmak üzereydi. Son kez Kral Fâruk Başbakan Mustafa Nehhas Paşa’yı görevden alarak yerine Ali Mâhir Paşa’yı göreve getirdi. Yetmedi, ardından onu da uzaklaştırarak 2 Mart 1952’de Ahmed Necip el-Hilâli’yi hükümetin başına getirmişti. Ama fısıltı gazetesi ve kara propagandanın önü alınamadı.
Ahmet Necip El Hilâli hükümeti de kısa sürede başarısız olmuş 29 Haziran’da istifa etmek zorunda kalmıştı. Ardından başbakanlığa getirilen Hüseyin Sırrı’nın kurduğu hükümet ise sadece 2 Temmuz ve 20 Temmuz arası görevde kalabilmişti. Sırrı hükümetinin istifasından sonra Kral Faruk tekrardan El Hilâli’ye yetki vermiştir. Ancak bu son hükümet de göreve başladığı 22 Temmuz gecesi askeri darbe ile devrildi.
Yüksek rütbeli olması nedeniyle General Muhammed Necip göstermelik devlet başkanı ilân edilse de, darbenin başında “Hür subaylar hareketi” lideri Albay Cemal Abdünnâsır vardı.
Kendisine inanan 14 subayla yola çıkmış; bunlardan Abdullatif el-Bağdadi’ye Kâhire’nin kuzeydoğusunda bulunan (şimdiki Kâhire Uluslararası Havaalanı) Almaza Havaalanı’ndaki üssü ele geçirme, Hüseyin el-Şafi ve Halid Muhyiddin’e süvari birliğini bertaraf etme, Abdulmünim Emin’e topçu birliğinin silahlarına el koyma, merkezden oldukça uzakta kalan (Refah’a yakın) El-Arişte’de ki donanımlı özel kuvvetleri kontrol altına almak için de Salah Salim ve Cemal Salim’i görevlendirmişti..
Ancak planın temelinde El-Kubbe köprüsündeki genelkurmay başkanlığını ele geçirerek bütün askeri birliklerin kontrolünün sağlanması, ardından da Abidin Sarayı’nın (müze olarak kullanılan 1874 yapımı görkemli bina) kuşatılması vardı ve bu görevi de kendisi üstlenmişti.
Hareketin önde gelen isimlerinden 14 subay, 22 Temmuz öğlen saatlerinde, son kez Halid Muhyiddin’in evinde toplanarak planları gözden geçirdiler…23 Temmuz şafağa yakın bir saat olan 03.00’te harekete geçilecekti. Ve 23 Temmuz şafağında planın birinci aşaması olan Genelkurmay Başkanlığı ele geçirilmiş, yönetim kadrosu tutuklanarak, Harp Akademisine hapsedilmişti.
Bundan sonraki süreci, oluşturulan “Devrimci Komuta Konseyi” yönetecekti. Ancak ipler; sert ve millî söylemleriyle sadece Mısır’da değil, bütün Arap dünyasında ön plana çıkan Albay Abdünnâsır’ın elindeydi.
Kral Fâruk, darbecilerin bütün şartlarını kabûl ettiğini, birlikte çalışabileceklerini bildirdiyse de tahtta kalması doğru bulunmayarak ülke dışına çıkarılmasına karar verildi. Bunun üzerine Fâruk 26 Temmuz 1952 günü, Kraliçe Neriman Sâdık’tan doğan altı aylık oğlu veliaht Prens Ahmed Fuâd lehine, kısa süre sonra kaldırılacak olan tahttan feragat ettiğini bildiren bir vesikayı imzalayarak Mısır’dan ayrıldı ve 18 Mart 1965’te vefât edeceği Roma’ya gitti.
Askerî darbe sonrası cumhuriyet rejimine geçilmiş, ancak sular durulmamıştır. 2 yıl sonra da Ortadoğu dengelerini derinden etkileyecek olan Albay Cemal Abdünnâsır, yeni bir darbeyle Necip’i devirerek devlet başkanı olmuştur. Hedefinde Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesi vardır. Bunu Sovyet Rusya’nın desteği ile başardığında artık o bir kahramandır. Birleşik Arap Cumhuriyetini kurmak ise ikinci hedefidir.
Lübnan, Filistin ve Ürdün’ü kendi doğal sınırı olarak gören Suriye ile bunu gerçekleştirebileceğini anlayınca Nâsır oraya yöneldi. Bir çırpıda anlaştığı Suriye Başbakanı Şükrü Kuvvetli ile 34 Bakanlı Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin kurulduğunu eş zamanlı olarak Şam ve Kâhire’den bütün dünyaya açıkladıklarında takvimler 1 Şubat 1958’i gösteriyordu. 3 yıl, 6 ay 28 gün sürecek bu birliktelikteki ilk çatlaklık 34 bakanlığın yalnızca 14’ünün Suriye’ye verilmesiyle başlamıştı bile.
Bunu, subayların etkin yerlere atanmasındaki adaletsizlik takip etti. Memurlarınki ise ayyuka çıkmıştı. Arkasına Mısır’ı alan Suriye yöneticileri halkı ezmeye başladıklarında, yardımcılarının uyarılarına rağmen iki ülkenin ortak başkanı Nâsır vurdumduymazlığa devam ediyordu. Üstelik devrimin yıldönümünde 23 Temmuz 1961’de Mısır ve Suriye’de bütün bankaları, sigorta şirketlerini, ağır sanayii kuruluşlarını kamulaştırdığını duyurdu.
Bu durumu içten içe fırsat kollayarak takip eden Suriyeli bir grup asker nihayet yarbay Abdülkerim Nehlevî ve Yarbay Haydar el- Kuzbâri önderliğinde 28 Eylül sabahı saat 04.00'te emirlerindeki zırhlı birlik ve Çöl Muhafız Birlikleri İle Şam’a girerek idareyi ele aldılar ve Birleşik Arap Cumhuriyetinden ayrıldıklarını bütün dünyaya ilân ettiler. Baas ideolojisinin o meşhûr sloganı, “Ümmetun Arabiyyetun Vâhide, Zâte Risâletun Hâlide” (Ebedî Misyona Sahip Tek Arap Ulusu) sözü kısa sürede tarihe karışmıştı.
Bunu peş peşe krizler takip etti. 1967’ye gelindiğinde 5-10 Haziran tarihinde meşhur 6 Gün savaşları yaşandı. Bu savaşta saatler içerisinde bütün hava kuvvetleri yerden kaldıramadığı bütün uçaklarıyla imha edilen Nâsır kara savaşlarını da kaybedince bir anda gözden düştü.
1948 yılındaki ilk savaşta binbaşı Nâsır olarak birliğiyle Fellûce’de kuşatma altındayken teslim olmayıp, İsrail kara kuvvetleri komutanı 27 yaşındaki İzak Rabin’e direnen ve buradaki kahramanlığı ile önce Mısır’a devlet başkanı sonra da Arap Dünyasına tartışmasız lider olan Nâsır, 1967 6 Gün savaşlarında İsrail genel kurmay başkanı olan aynı İzak Rabin’e feci şekilde yenilerek bir anda Arap dünyasında itibârını sıfırlamıştı. Toparlamaya çalıştıysa da başaramadı ve Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin 1961’deki dağılma yıldönümü olan 1970’in 28 Eylül’ünde gizemli bir şekilde 52 yaşında hayata vedâ etti. Suriye muhaberatı tarafından zehirletildiği öne sürüldü.
Devrim arkadaşlarından Enver Sedat devlet başkanı olduktan sonra Camp David barış anlaşmasını İsrail’le imzaladığı için tören alanında kendi meslektaşları bir grup asker tarafından 1980’de öldürüldü.
6 Gün savaşlarını İsrail adına genel kurmay başkanı olarak kazanan ezeli rakibi İzak Rabin ise Başbakan olduktan sonra Arafat’la Beyaz Saray bahçesinde Bill Clinton huzurunda yaptığı anlaşma sonrası görevi başında 4 Kasım 1995'te Tel Aviv'de öldü(ttü)rüldü…
Günümüzde çıbanbaşı İsrail’in bölgede oluşturduğu kriz hâlâ devam etmektedir. Varlık sebebi İsrail’in güvenliği olan ABD, Suriye topraklarına yerleşerek bu ülkeyi marke ederken, İsrail Mısır’dan aldığı Gazze’yi yerle bir etmeye devam etmektedir. Öyle görülüyor ki, hak ile bâtılın savaşı kıyâmete kadar devam edecektir.
.
5 Ekim 1908’de Avusturya-Macaristan’ın Bosna-Hersek'i gaspetmesine giden süreçte Balkanlar’da Türk katliamı ve sonrası
Vatan şâiri Namık Kemal, Devletimizin en büyük eyâleti “Tuna” için; "Bizim nihâi hattımız Tuna'dır, Tuna düşerse vatan elden gider" demişti. Osmanlı-Türk tarihinde “Küçük kıyâmet” diye de anılan 93 harbini (1877-78 Rus savaşı), göreve başlar başlamaz kucağında bulan Sûltân Abdülhamid Hân zamanında Ruslar Tuna'ya dayandıklarında Plevne müdafâsı bu düşünceyle destanlaşan büyük bir kahramanlıkla savunulmuştu. Ama olmadı.
Ruslar sadece Tuna bölgesinde 50 bin ölü, 100 binin üzerinde yaralı vermişler, bu zayiatları Plevne Muharebelerinde daha da artmıştı. Fakat Tuna Eyâletimiz düşmekten kurtulamadı. Şıpka Geçidinde durdurulamayan düşman, Nâmık Kemâl'in dediği gibi İstanbul kapısına dayandı.
Böylece; İstanbul ve Trabzon’dan önce fethedilen Balkanlar’da asırlar boyu yaşamış Türklerin yürekler dağlatan göçü de başlamıştı. Çünkü Genel vali atanan Rus Prens Çerkasky, Edirne’ye 230 km. mesafedeki Tırnova'da kurduğu iđâre merkezinden bağırıyordu: "Tuna'dan Marmara'ya, Karadeniz'den Adriyatik'e Türk istemiyorum." Bu sözlerin, işkence ve katliâmlarla soykırım anlamına geldiğini orada yaşayan soydaşlarımız çok iyi biliyordu bunun için yollara düştüler.
Ancak Panslavizm düşüncesiyle Rus ve Bulgarlar eşi ve benzeri görülmeyen bir katliama çoktan başlamışlardı. Halk başına gelen felâketle çıldırmıştı. Müthiş bir trajedi yaşanıyordu. Zağra gibi pek çok şehir halkı tamamen kılıçtan geçirilmiş, kaçanları gidebileceği fazla mesafe olmadığı için çoğu yakalanıp gözleri oyularak öldürülüyor, akla hayale gelmeyen işkence çeşitleri uygulanıyordu.
Yollarda kâfileler, arkalarından yetişen Rusların eline düşmeden kadınlarını ve çocuklarını kendi elleriyle boğuyor sonra kendileri acımasızca şehit ediliyordu. Trenler tıka basa tavana kadar insanlarla doluydu ve binebilenler bahtiyardı.
Vagon yetmiyordu, asker ve yaralı taşıyan vagonlardakiler yanlarından yalvararak geçen kafileleri gördükçe gözyaşına boğuluyorlardı. Sınıra yaklaşanlar bile zulümden nâsibini alıyordu. Evlatlarını ve kadınlarını elleriyle Meriç'e atarak boğan babalar, bebeklerini karların üzerine atarak kaçan analar hep rastlanılan vakâlardı.
Varna'daki Fransız Konsolosu Aubaret'in gönderdiği rapor sadece küçük bir örnek. Aubaret raporda diyor ki; "Tırnova Sancağına bağlı Balvan 250 hâneli, 1900 nüfuslu bir Türk köyüdür. 7 Temmuz 1877'de Ruslar köye girdiler bütün köy halkını öldürdüler. Yalnızca 75 yaşında Mehmed oğlu Osman kurtuldu."
Şumnu'da bulunan Avrupa'nın en büyük 19 gazetenin muhabiri ortak imza ile tuttukları raporda, "Razgrad ve Şumnu'da Ruslar ve ayaklandırdıkları Bulgarlar, Türkleri Kadın, çocuk, ihtiyar demeden gözlerimizin önünde öldürdüler" diye yazmışlardı.
Edirne ile Tatarpazarcığı arasında işleyen vagonlar yetersiz kalmış, Filibe'de istasyon civarında günlerce karlar üzerinde yatan kadın ve çocuklar ile yaşlıların çoğunun vefât ettiğini Filibe mutasarrıf vekili Nâfiz Bey yüreği titreyerek bildirmişti.
Yine Burgaz civarında yolları kesildiği için kapana sıkışan 20 bin kişilik kafilenin sinek gibi kırıldığını Daily Telegraph muhabiri iletmişti. Yine Bela Ormanında gizlenmiş büyük bir Türk göçmen kâfilesi yerleri tesbit edilince son ferdine kadar nasıl imha edildiğini Çar’ın Kardeşi Grandük Nikola ağzından kaçırmıştı.
Müşir Mehmed Ali Paşa Rusya’yı Cenevre Konvansiyonu hükümlerine uymaya ve bütün devletlerin buna uyması noktasında Rusya'ya baskı yapmasını istemesine rağmen katliamlar engellenemedi. (Bugün de Suriye'de Gazze’de, Doğu Türkistan’da bütün çağrılara rağmen katliamlar yine engellenemiyor.)
Bütün girişimlere rağmen katliamların yapılmasına Avrupa’nın tamamı seyirci kaldı. Sultân Abdülhamid Hân Almanya Büyükelçisi Prens Reuss'e, bu kadar katliam, tecâvüz ve işkencelerin hiçbir savaşta ve dönemde duyulmadığını, devletler el birliği ile tedbir almazlarsa herkesin bundan zarar göreceğini söylemişti. Ama duyan olmadı. (Şimdiki gibi.)
Yurdumuzun iç tarafları da bu felâketten nasibini aldı. Sirkeci Garı, Ayasofya, Sultanahmet, Nuruosmaniye, Bayazıt, Yeni Câmi, okullar ve resmi binalar göçmenlerle dolup taşmıştı. En fakirinden en zenginine bütün İstanbullular evlerine götürmek için, göçmenleri taşıyan trenleri bekliyorlardı. Hiç değilse sağ kalanlara bir tas çorba verip evinde barındırmak istiyorlardı.
İşin boyutu büyüyüp de İstanbul yükü kaldıramayınca bu kez de Anadolu'ya göçmen sevkiyatı başladı. Yetmedi gemilerle Filistin, Ürdün, Suriye taraflarına göçmen gönderildi. Bir gemi Kıbrıs açıklarında batınca 400 Rumeli Türkü göçmen çoluk-çocuğuyla sulara gömüldü. Anan, hatırlayan yok. (12 Aralık 1941’de Köstence’den Filistin’e Yahudileri taşıyan Struma gemisi İstanbul Boğazı açıklarında Rus denizaltısı tarafından batırılması sonucu ölen 768 kişi için her yıl anma proğramı düzenleniyor.)
Bu göçler Balkanlar'dan Anadolu'ya sürekli devam etti. 1877'de başlayan ve milyonlarca insanın hayatına mâl olan göç dalgası, 1912-13 Balkan Savaşları ile 1. Dünya Savaşında da hız kesmeden, Todor Jivkov’un 300 bin Türk’ü Bulgaristan’dan gönderdiği 1989'a kadar aralıklarla sürdü.
93 harbi sonrası bize dayatılan 1878 Berlin Antlaşması bizim için tam bir yıkım oldu. Osmanlı Devleti topraklarının yarısına yakınını ve nüfusunun önemli bir kısmını kaybetti. Osmanlı Devleti için ağır şartlar içeren 64 maddelik Berlin kararlarının 25. maddesi Bosna-Hersek ve Yeni Pazar sancağını ilgilendirmekteydi. 25. maddeye göre Bosna-Hersek, Avusturya-Macaristan’ın geçici işgâline bırakılırken Yeni Pazar’da ise Avusturya askeri bulundurulmasına karar verilmişti.
Diğer maddeler ise saçmalıklarla doluydu ve büyük bir haksızlıktı. Bu savaşta ilgisiz Yunanistan’a bile toprak verildi. Bosna ve Hersek Avusturya’nın işgâline bırakıldı. Karadağ’ın bağımsızlığı kabul edildi. Sırbistan’ın bağımsızlığı tanındı. Yetmedi Niş ve Pirot kendisine verildi. Romanya’nın bağımsızlığı bile bu anlaşmayla kabûl edilerek Dobruca buraya bağlandı. Osmanlı Devleti Kars, Ardahan ve Batum’u savaş tazminatının bir kısmına karşılık olmak üzere Rusya’ya verdiği gibi Doğubayazıt ve Eleşkirt vadisi de Ruslara bırakıldı. Kapıköy ile İran’ın Hoy Şehri arasındaki Kotur Kasabası ise İran’a veriliyordu (ne alâkası varsa).
Ayastefanos Antlaşması, Osmanlı Devleti ile Rusya arasında meydana gelen bir savaşın sonucunda sadece iki devleti ilgilendirirken Berlin Anlaşması ile pek çok ülkeye toprak vermek zorunda kalmıştık. 1856 Paris Antlaşması’nda yer alan Osmanlı topraklarının bütünlüğünün korunması prensibi sırtlanlar tarafından 1878’de ihlâl edilmişti.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna verilen Bosna-Hersek’in geçici işgâli yerini, 20. yüzyıl başlarına gelindiğinde 5 Ekim 1908 tarihinde kesin işgâle bıraktı. Şubat 1909’da küçük bir tazminat karşılığı resmen gaspedildi. Ardından aynı 20. yüzyıl içerisinde 1. ve 2. dünya savaşlarını, komünizm dönemini ve yine 20. yüzyıl sonlarında 1992-95 Sırp soykırımını gördü.
O da yetmedi, Dayton Anlaşmasını dindaşlarımıza ve soydaşlarımıza dayattılar. "Dayton Anlaşması'nın bu haliyle Bosna Hersek'in geleceğine yönelik bir çözüm üretemediği bugüne kadar geçen sürede ortaya çıkmıştır. Bununla ilgili olarak BM'nin yeniden devreye girmesi ve burada çok daha güçlü bir adımın atılması gerekir” diyen Sayın Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın, keşmekeşliğin düzenlenmesini, karışıklığın giderilmesini, Bosna Hersek'in tam bağımsız ve güçlü bir yapıya kavuşturulmasını içeren çağırısına kulak verilmelidir.
Yüzlerce yıl Avar Türk’üne yurtluk yapmış, 444 yıl bizde olan Bosna-Hersek, yine 525 yıl boyunca bize Anavatanlık yapan Balkanlar en fazla sahip çıkmamız, etkin olmamız gereken bir bölge olması lâzımken, günümüzde Arnavutçu politikayı hep ön planda tutarak Balkanlar’ı ihmal ettik. Böylece bölgeyi AB, ABD, Rusya hatta Çin’in inisiyatifine terk ettik.
Balkanlar’da geldiğimiz nokta; şımarttığımız Arnavutluk’ta yaptırdığımız en büyük camiye uzun süredir Diyânet görevlisi atayamamak, Bektaşilik dîni oluşmasına göz yummak olmuştur. Allah’tan Cumhurbaşkanımız, BM Genel Kurulu için gittiği New York’ta Arnavutluk Başbakanının kulağını çekerek konuya müdâhale etmiştir. Ancak Balkanlar’da Arnavutçu politikayı ön planda tutan bürokratlar derhal tasfiye edilmeli, ecdât gibi bizlere yakışan cihânşümûl bir politika izlenmelidir.
Böylece bölgede, mikro bektâşi din devleti gibi yapılanmaların önüne geçilmesi gerekir. Bunun için Türk Dünyası Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği olarak âcizâne Balkan Bölge Başkanımız Özcan Yeniay’ın Koordinasyonuyla başlattığımız Balkanlar ile Gönül Coğrafyamız Türk Cumhuriyetlerini buluşturma projesi devlet eliyle hayata geçirilmelidir.
Balkanlar’da açık bulunan tekkelerde Ehl-i Sünnet Yesevî-Sarı Saltuk geleneğini yeniden ve hızla tesis etmeliyiz. Bunun için fedâkarlığa hazır kanaat önderleri aşkla-şevkle beklemektedir. Balkanlar’da küllenen Hanefi-Mâtûridi geleneğini Türk Cumhuriyetleri ile buluşturmalıyız. Bugüne kadar ihmal edilmiş olan Balkanlar-Orta Asya (özellikle Türkistan-Buhara-Semerkand) buluşmasını hızla olgunlaştırmalı ve geliştirilmelidir.
Türk Devletler Teşkilâtı (TDT) üye devletlerin hemen hemen Balkanlar’da temsilciliğinin bulunmadığı ya da yeterli olmadığı gerçeği ile bu buluşmayı hızlandırmalıyız. Mesela dost ve kardeş Özbekistan’ımız Balkanlar’da diplomatik misyon temsilcisi yok. Polonya Elçiliği üzerinden Balkanlar’la ilgileniyor. Başta Özbekistan olmak üzere Türk Cumhuriyetleri ile yine başta Bosna-Hersek olmak üzere Balkan Ülkeleri arasında hızla kardeş şehirler, kardeş belediyeler yanında medrese kardeşlikleri, cami kardeşlikleri de tesis edilmelidir. Bu da yetmez, Türk Devletleri Teşkilatı üyelikleri için oluşturacağımız ikinci ve üçüncü halkalara içerisinde Türk nüfus barındıran bu ülkeleri dâhil etmemiz gerekir. Yelkenimizi dolduracak rüzgârlar kadim medeniyetimizin derinliğinden yeterince esmektedir. Haydi, yeni ufuklara yelken açmaya. Yaşasın Balkan-Türkistan kardeşliği
.
Sokullu Mehmet Paşa’nın öldürülmesi ve şahsiyeti (12 Ekim 1579)
3 yıl, 11 ay, 19 gündür Sadrâzâm olarak görev yapan Semiz Ali Paşa 28 Haziran 1565 yılında vefât etmesi üzerine bu makâma getirilen Sokollu Mehmet Paşa, öldürüldüğü 12 Ekim 1579 yılına kadar Kânûni’nin son, II. Selim’in tek, III. Murad’ın ilk Sadrâzâmı olarak kesintisiz 14 yıl, 3 ay, 15 gün isminden en çok bahsettiren biri sıfatıyla Sadrâzâm olarak görev yapmıştır.
Devşirildiğinde 14 yaşındadır. Edirne Sarayında ardından Topkapı Sarayında Enderûn Mektebinde çok özel bir eğitimden geçirilmiştir. Sokol Kasabasında 1505’de dünyaya gelen Sokol’lu devşirme olarak geldiği Osmanlı-Türk Sarayında basamakları üçer üçer atlayarak neredeyse bütün makamlarda görev yapmış, II. Selim’e, dolayısıyla Saray’a damat olmuş ender kişilerdendi.
Hele de kendisinden 19 yaş küçük kayınpederi Sûltân II. Selim’in 8 yıllık hükümdarlığı döneminde tek ve en yetkili kişi olarak ipler elindeydi. Hanımı İsmihân Sûltân’ın ismini iyi kullanıyordu. Vezirlikten gelen şöhreti de cabasıydı. 4 Temmuz 1546’da Koca Barbaros’un vefâtı üzerine 41 yaşında onun halefi olmuş hiç anlamadığı Kaptan-ı Deryâ’lığa atanmıştı. Bu bile onun şânı’nın artmasına yetip de artmıştı.
Bundan başka Beylerbeyliği, sonra vezirlik, ardından da 2. vezir olmayı başarmış, Vezir iken Veliaht Şehzâde Selim’in büyük kızı İsmihân Sûltân’la evlenerek dâmât olmuştu. Her mertebe gücüne güç katmış, güçlendikçe de etrafına ve devlete zarar vermeye başlamıştı. Sokollu mertebeleri hızla aşınca bütün akrabalarını İstanbul’a getirtmişti.
Sokollu Mehmet Paşa bâzı tarihçiler tarafından ustaca parlatılmış, hatta bu yanlı abartma okullarda okutulan tarih kitaplarına da yansımıştı. Özellikle kayınbabası Sûltân II. Selim zamanında mutlak saray entrikalarıyla liyâkatlı insanların önüne set çektiği dönemdi. Bu dönemdeki bütün başarılar Sokollu’ya, başarısızlıklar ise Sûltân II. Selim’e yazıldı. Hatta kendisine Sarı Selim diyerek güyâ annesi Hürrem Sûltân’dan dolayı gâvûr algısı yapılarak aşağılandı.
Sokollu’nun devleti zarara uğratmadaki meziyetleri saymakla bitmez. Yavuz’un Mısır’ın fethinden sonra gündeme getirip de kısa saltanatında fırsat bulamadığı Süveyş Kanalının açılma düşüncesini meşhûr denizci Kılıç-Ali Paşa projelendirmiş fakat Sokollu bu projeyi Kılıç-Ali Paşa’yı parlatır düşüncesiyle ustaca akâmete uğratmıştı.
Sadece bununla yetinmemiş, Astırahan’ın Fethi ve akabinde 50 km.’lik Don-Volga Kanalı yapım işini o kadar güçlü vezir paşa varken karşısına muzaffer bir rakip çıkar endişesiyle maliyecilikten yetişme liyakatsiz Kasım (Bey) Paşa’ya havale ederek projeyi âdeta boşa çıkarmıştı.
Yemen isyânı konusunda ise Lâlâ Mustafa Paşa Serdâr tayin edilerek Yemen’e gitmek üzere Şam’a gelmiş, arkasından gelecek tahsisatı ve asker takviyesini beklemeye başlamıştır. Divân Halep Beylerbeyi’ne, İstanbul’a gönderilmek üzerine elinde bulunan tahsisat fazlası 100 bin altının Lâlâ Mustafa Paşa’ya gönderme talimatı vermiş, fakat bu Sokollu tarafından engellenmiş, Halep Beylerbeyi Sokollu’ya yaranmak için bu parayı göndermeyince haylice vakit kaybedilmişti.
Bu arada Mısır’da Sokollu’nun adamı Sinan Paşa vardır. Yemen’e Serdar yapılmak istenmektedir. Böylece Lâlâ Mustafa Paşayı gözden düşürtecek hamleler başlar. (Sokollu, yerine geçer korkusuyla akrabası olan Lâlâ Mustafa Paşa’yı değil, Sinan Paşa’yı tutmaktadır.)
Bu arada Sokollu, Lâlâ Mustafa Paşa üzerine hamlelerine devam ediyordu. Önce Lâlâ Mustafa Paşa’ya Mısır’dan 4 bin asker ve iki yıllık tahsisat alma noktasında ferman gönderdi. Lâlâ Mısır’dan bunu beklerken Mısır Beylerbeyi Sinan Paşa 500 asker 3 aylık tahsisat göndermişti. Böylece iki paşa, birbirlerini emirlere uymamakla suçlayarak kavgaya tutuşmuşlar 4,5 ay Şam’da vakit geçiren Lâlâ Mustafa durumu düzeltmek için Kâhire’ye gitmiş 3 ay’da burada vakit geçirilmiş ancak durum düzeltilememişti.
Çünkü, Sokollu her ikisine farklı fermanlar göndererek amacına ulaşmıştı. Sokollu, Lâlâ Mustafa Paşa’nın Yemen’e gitmemek için oyalandığına II. Selim ve Divân’ı ikna etmeyi başarmış, böylece Lâlâ Mustafa Paşa’yı Yemen Fâtihi unvânı almasını engellemişti. İstediği de buydu. Lâlâ azledilerek İstanbul’a çağırıldı yerine Sokollu’nun adamı Sinan Paşa Serdâr tayin edildi.
Sinan Paşa ilk iş olarak yine Sokollu’nun isteği üzerine Lâlâ Mustafa Paşanın dostu Yemen Beylerbeyi Özdemiroğlu Osman Paşa’yı boynunu vurdurmak için otağına çağırtmış ancak Osman Paşa suikastı sezdiği için her seferinde gitmeyi reddetmişti. Çünkü Serdârlar padişah adına hareket ettiği için böyle yetkileri vardı ve bunun gerekçeleri Divân’a uygun şekilde anlatılırdı. Ne de olsa arkasında Sokollu vardı.
İnatçı ve kindar Sinan Paşa, Osman Paşa’yı gözü kara ve sâdık adamları arasından alarak boynunu vurdurtamadı fakat azlettiğini duyurdu. Osman Paşa’da İstanbul’a döndü. Şubat ayının soğuk bir gününde İstanbul’a ulaştığında şehre girmedi, devlet geleneği gereği Edirne Kapı’dan Divân’a haber salıp bekledi.
Sokollu’nun canı sıkılmıştı. Bu adam neden hâlâ yaşıyordu. Şehre girmesine izin vermedi. Osman Paşa da soğuk zemheri günlerinde mâiyeti ile birlikte surların dışına çadır kurup bekledi. Durumdan haberdar olan Lâlâ Mustafa Paşa II. Selim’le görüştü. Osman Paşa’nın ve babasının hizmetlerini anlatarak paşayı şehre aldırmayı başardı. Böylece III. Murad döneminde Kafkasya’yı fethedecek olan müstakbel Kafkas Fâtihini kurtardı.
Lâlâ Mustafa Paşa’ya asker ve tahsisat gönderttirmeyip azline sebep olan Sokollu Mehmet Paşa buna benzer durumu İnebahtı bozgununda da yaptı. Kıbrıs’ı kaybeden düşman bunun intikamını almak için Papa önderliğinde kirli ittifaklarına devam ederek çok güçlü donanma hazırlarken, Fetihle biten Kıbrıs seferinin başında donanmaya Serdâr olan Piyâle Paşa, Sokollu tarafından görevinden alınmış yerine kara askeri olan Pertev Paşa getirilmişti. Sebep basitti; Piyâle Paşa 1560’da imha ettiği gibi düşman donanmasını yine imha ederse Sokollu’nun yerine geçebilirdi.
II. Bâyezid Hân’ın 72 yıl önce Venedik’ten fethederek önemli bir deniz üssü yaptığı İnebahtı’da donanmanın başında bulunan Müezzinzâde Ali Paşa’nın düşman donanmasının üzerlerine gelmek üzere hazırlık yaptığını duyunca Divân’dan yardım istemiş, yardım göndermeyen Sokollu, yardım yerine düşmana taarruz fermânı göndermişti.
Zâten kış ayına giriyor diye yaklaşık 400 gemilik Osmanlı-Türk Donanması dağıtılmış, subay ve eratın büyük kısmı izne gönderilmişti. Buna rağmen Kılıç-Ali Paşa kendi teklifleri dinlenilirse bu muharebenin yine de kazanılabileceğini söylemesine rağmen ne onun fikirleri ne de diğer denizciler dinlenilmedi ve Sokollu’nun muhatap aldığı yeniçeri ağalığından gelen Müezzinzâde ile karacı Pertev Paşa sürekli Sokollu’nun kendilerine gönderdiği fermanları ikide bir çıkarıp kendilerine tâbi olunmasını istediler. Öyle olunca da hezimet kaçınılmaz oldu. (İnebahtı başka bir yazı konusu olacaktır.)
Farklı zamanlarda farklı padişahlar döneminde yaptığı entrikalar devlete çok şey kaybettirmişti. Zigetvar önlerinde muharebede olduğu için şehiden vefât eden babası Kânûni’nin cenâzesini almaya Belgrad’a gelen kayınbabası II. Selim Hân’a yeniçerileri üzerine salarak daha ilk günlerde gözdağı vermişti. II. Selim’den sonra tahta geçen Sûltân III. Murad eniştesi Sokollu Mehmet Paşa’nın görevi bırakmasını istiyordu. Gerek hocası Şeyhülislâm Sâdettin Efendi, gerekse Vezir İsfendiyaroğlu Şemsi Paşa’dan gelen telkinler de bu yöndeydi.
Üstelik III. Murad’ın yapacağı İran seferini uzun bir zaman engellemiş, İran Şâhı Tahmasb’ın Sokollu’ya gönderdiği “Babacığım” diye başlayan mektuplar ortaya çıkmıştı. (Özdemiroğlu Osman Paşa’nın Tebriz’e girerek başarıyla tamamlanan İran seferi Sokollu’dan 6 yıl sonra gecikmeden yapılmıştı.)
Zâten İstanbul’a getirdiği akrabalarını bir bir üst düzey mevkilere getiren Sokollu Mehmet Paşa’nın bu davranışı III. Murad’ın gözünden kaçmadığı gibi, tepkisini de çekmiş ve aynı zamanda eniştesi olan Sokollu sülâlesine karşı tedbir almaya kendisini mecbur hissetmişti.
Önce Sokollu’nun yakın adamlarından Divân-ı Hümâyun’un bürokratik teşkilâtının başında yer alan ve Divân-ı Hümâyun toplantılarında görüşülecek işlerin belli bir gündeme bağlanmasından, en önemli görevi sayılan Padişah fermanlarına tuğra çekmeye varıncaya kadar çok sayıda görevi yerine getirmekle görevli Nişancı Feridun Paşa’yı İstanbul’dan uzaklaştırdı.
Ardından, 3 Ağustos 1566’da Sokollu’nun haksız yere idam ettirdiği Budin (Macaristan) Beylerbeyi Arslan Paşa’nın yerine getirdiği amcasının oğlu Sokollu Mustafa Paşa’yı 10 Ekim 1578’de idam ettirdi. Sokollu Mustafa Paşa 12 yıl, 3 ay, 7 günden beri Budin Beylerbeyi olarak görev yapıyordu.
Sokollu Mehmet Paşa, bu idâm olayından sonra istifa etmiş olsa belki kendisini kurtaracaktı. Fakat Sokollu, dolaylı dolaysız kendisine yapılan ikazlara aldırmamış, üstelik koltuğuna daha sıkı sarılarak görevi bırakmamak için çeşitli yollara başvurmaktan geri kalmamıştı. Fakat bu durum uzun sürmedi.
Beklemediği birgün de Divân toplantısından çıktığı anda yanına Boşnak bir derviş yaklaştı. Sokollu bir şey isteyecek, ya da bir şey soracak zannıyla durakladığı anda kalbine hançeri yedi. Suikastı yapan dervişin deli olduğu söylense de kimse inanmadı. Belli ki bu III. Murad’ın organizasyonu idi.
Suikasttan 3 saat sonra 74 yaşındaki Sokollu hayatını kaybetti. Takvimler 12 Ekim 1579’u gösteriyordu. Eyüpsultân’a defnedildi. İlk hanımı ve İsmihan sultandan olan çocuklarından nesli günümüze kadar gelmiştir.
Bizzat, Suriye karışmadan önce Lazkiye ve güneyindeki Tartus’ta yapılacak liman işleri için incelemede bulunmak üzere İstanbul-Feriköy’den gelmiş Sokollu’nun akrabalarından biriyle Lazkiye ve Tartus’ta bir arada bulunmuş; işadamı Sokollu, dedesi Sokollu Mehmet Paşa’nın Osmanlılar tarafından zorla Müslüman yapıldığını söyleyince çok şaşırmıştım. Günümüzde de hiçbir işe yaramadığı halde parlatılan zamâne Sokollu’ların varlığı herkesin mâlûmudur. Allah devletimizi, milletimizi ve inananları sahte kahramanların zararından berî eylesin
.
Anadolu’ya Maya Çalanlardan Âlim Hüseyin Hilmi Işık Hazretleri’nin Vefâtı (26 Ekim 2001)
“En büyük kerâmet istikâmet üzere olmaktır” sözleriyle kalplere ışık tutan Hüseyin Hilmi rahmetullahi aleyh; 8 Mart 1911 tarihinde, Rebiülevvel Ayının 7. günü olan çarşamba sabâhı, İstanbul Eyüpsultân’da, Düğmeciler Mahallesi (Eski Servi Mahallesi) Şifâ Yokuşu’nun Vezîrtekke Sokağı ile birleştiği yerde, büyük ayna taşında yelpaze motifi olan çeşmenin tam karşısındaki 1 no’lu evde dünyaya teşrif ettiklerinde Osmanlı Türk Devleti tahtında Sûltân Mehmed Reşad oturuyordu.
Babası; Sofya, Plevne, Tırnova üçgeni arasındaki Lofça’ya 22 km. mesafedeki Tepova köyünden Said Bey’dir. Dedesi İbrâhîm Edendi iyi bir pehlivandır. Babası Sa’îd Efendi, dedesi İbrahim Pehlivan’la birlikte 93 harbinde 3 Eylül 1877 tarihinde Rus işgâline uğrayan Lofça’dan İstanbul’a hicret ettiklerinde Tuna Vilâyeti Salnâmesinde yazıldığına göre Lofça’da 1660 hânesi Müslümanlara ait olmak üzere 2205 ev, 20 cami, 603 dükkan, 2 hamam, 3 tane de kilise bulunmaktaydı.
Babası Said Efendi 1929 yılında Eyüpsultân’da vefât etmiş, cenâze namazına o dönem Askeri Lise son sınıfında çok başarılı bir öğrenci olan Hüseyin Hilmi’nin sınıf arkadaşlarının yanı sıra öğretmenleri ve öğretmenlerinin teşvik ettiği neredeyse bütün okul cenâzeye iştirak etmişlerdi. Babası Said Edendi, dedesi İbrâhim Bey’in medfun bulunduğu Eyüpsultân Kabristanına defnedildi.
Annesi Âişe hanım ise baba tarafından akraba oluyordu. Annesinin babası Hüseyin Ağa da, Lofça’lıydı. Hüseyin Ağa; Hüseyin Hilmi Bey’in babasının babası İbrâhim pehlivanın birâderinin kızı Fâtıma Hanım’la evlenmiş Annesi Âişe hanım ile Balkan Savaşlarında şehit düşecek olan dayısı Kâmil Bey de bu evlilikten dünyaya gelmişlerdi.
Abisi Mustafâ Efendi, astsubay okulunda öğretmen iken, Şifâ yokuşundaki babaevinde hastalanarak vefât etmiş, diğer kardeşi İbrâhîm deniz astsubaylığından ayrılarak polis olmuş, ancak görev yeri Karaköy’de kazâ kurşunuyla şehit olmuştu. 1997 yılında vefât eden küçük kardeşi Mehmed Sedâd Efendi ise Türkiye gazetesinde yazardı. Kız kardeşleri Zehrâ, Fâika ve Nazîme hanımlar evlenmemiş, İstanbulda vefât etmişlerdir. Hüseyn Hilmî Işık rahmetullahi aleyh’in Câfer, Mustafa ve Halil adlarında vefât etmiş üç de amcaları vardır. İki teyzesinin isimleri ise Cemîle ve Fevziye Hanımlardır.
Türk Din Adamı, asker, kimyager. Yazdığı dinî kitaplarıyla tanınmış ünlü âlim ve mutasavvıflardan, hemen hemen her evde ve camide bulunan, her biri kendi dillerince basılarak bütün İslâm Coğrafyasının her köşesine yayılmış “Seâdet-i Ebediyye” adlı eserin müellifi, müsteâr ismi Muhammed Sıddık Gümüş olan Hüseyin Hilmi Işık rahmetullahi aleyh, bütün çocukluk dönemini Eyüpsultân’da geçirmiştir.
Hüseyn Hilmî Efendi beş yaşına geldiklerinde, belediyede kantar memuru olarak çalışan babası Said Efendi onu Eyüpsultân Câmi’inin yanında doğu tarafında hâlen ayakta olan Mihri Şâh Sûltân Sıbyan Mektebine yazdırır. Burada iki senede Kur’ân-ı Kerîm’i hatmeder. Yedi yaşına basan Hüseyin Hilmi’yi bu kez de babası, o sene yazında vefât eden Sultân Reşâd Hân’ın türbesinin yanında bulunan, Sûltân Reşâd’ın Mimar Kemalettin’e yaptırdığı ve 1911-12 öğrenim yılında hizmete açılan Reşâdiyye Nümûne İlk Mektebi’ne 1918 yılında yazdırır.
Reşâdiyye Nümûne Mektebi’nin parmakla gösterilen bir okul olmasında emekleri en çok geçen müdür Mekki Bey ile muâvini Fikri Bey’dir. 6. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’te Heybeliada Mekteb-i Fünûn-ı Bahriyye-i Şahâne’ye (Deniz Lisesi) gitmeden önce Reşâdiye Numûne mektebinden mezun olmuştur. (Sonradan Eyüp Lisesi olacak bu okuldan diploma alanlardan birisi de, Fatih’te bulunan İstanbul İmam Hatip Lisesini bitirdikten sonra fark dersleri vererek Eyüp Lisesi mezûnu olan Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’dır.)
O dönemler sıkıntılı dönemlerdir. Birinci dünya savaşı devam etmektedir. Hüseyin Hilmi Efendi okula devam ederken İstanbul işgâle uğrar, Fransızlar Rami Kışlası’nda, İngilizler Halıcıoğlu’nda Kumbarahane (Humbara) Kışlasında karargâh kurmuştur. Fakat bütün bunlara rağmen işgâl kuvvetlerinin silahları gölgesinde eğitimine devam eder.
1924 yılında birincilikle mezûn olduğu ilk mektepte öğretmenleri Ömer Lütfü Bey, Mürteza Bey, Tahsin Bey, Hüsnü Bey’lerin hatta hademeler Süleyman, Mustafa ve Hadi Efendilerin üzerlerinde emekleri büyüktür.
Hüseyn Hilmî Efendi, 1924 senesinde ilk mektebi birincilikle bitirdi. Zâten her dersten aldığı altın yaldızlı mükâfâtlarda bunun habercisi idi. Okul bittiğinde Cumhuriyet de ilân edilmişti. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilânından 97 gün önce Lozan Anlaşması imzalanmış, yine cumhuriyetin ilânından 23 gün öncede başta İngilizler olmak üzere işgâl kuvvetleri İstanbul’u boşaltmışlardı.
Bunun üzerine İstanbul rahat bir nefes almış, bu vesileyle Halıcıoğlu Askeri Lisesi’de Konya’dan İstanbul’a taşınmıştı. Hüseyin Hilmi Efendi bu fırsatı kaçırmadı. Konya’dan İstanbul’a taşınan Halıcıoğlu Askerî Lisesi’nin sınavlarına girdi. Sınavı yine birinci sırada kazandığı için okulun orta kısmının 2. sınıfından başlattılar. Her sene aldığı takdirnâmelerle önce orta kısmı, ardından lise kısmını 1929 yılında yine birincilikle bitirdi.
Fakat Askeri Lise son sınıfına başladığı günlerde askeri okullarda Kur’an-ı Kerim okuma, namaz ve oruç yasaklanmıştı. O sene yaz tatili dönüşü okul açıldıktan birkaç ay sonra bunun etkisi çabuk hissedildi. Daha dün kendisiyle birlikte namaz kılan hocalar ve arkadaşları bir bir namazı terk etmişlerdi. Yetmemiş özellikle yeni atanan öğretmenler dine ve dindarlara saldırmaya başlamıştı. Yalanlarla, iftirâlarla dinsizliği, ecdâd düşmanlığını aşılıyorlardı.
Jeoloji öğretmeni Âdem Nezîhi (Jeoloji, dünyanın doğuşuna sebep olan süreçlerin doğasını, dünyanın kökenini, yapısını, bileşimini ve tarihini anlatan bilim), fizik öğretmeni Sabri, felsefe öğretmeni Cemil Senâ ve târîh öğretmeni Bağdadlı Binbaşı Gâlib Beyler zararlı telkînlerinde çok aşırıya kaçıyorlardı. Sınıf arkadaşları arasında bu yüzden namâz kılan kalmamıştı. O, bu hocaların derslerine dahâ çok çalışıyor, sınavlarda tam not ve takdîr alıyordu.
Hüseyin Hilmi, 1929 yılı şubat tatilinde başladığı Ramazan Ayı orucuna okulda da devam etti. Namazlarını da hiç aksatmıyordu. 8 Mart 1929 Kadir Gecesi idi. Hüseyin Hilmi o gece yatakhanesinin penceresinden Haliç’in sularına vuran Eyüpsultân ışıklarına bakarak hem bu geceyi idrak edemediği için, hem de imân ve amel noktasında yalnız kaldığı için ağlıyordu. Ve içinden şöyle duâ etmeye başladı: “Yarabbi sana inanıyorum, seni ve peygamberlerini seviyorum. Dinî bilgileri hakkıyla öğrenmek istiyorum. Beni din düşmanlarına aldanmaktan koru...”
Okulu birincilikle bitirip bu başarısından dolayı Askerî Tıbbiye Mektebine seçildi. Askeri öğrenci olarak kaydını yaptırdı. Fakülte ve yüksekokullarda okuyan askeri öğrenciler üniformalarıyla derslere katılırlar ve disiplinlerini hiç bozmazlardı. Orada okula devam ederken Bâyezid Camii’ne sık sık uğrayarak namazlarını edâ ediyordu.
.
Filistin topraklarını Yahudilere peşkeş çeken Balfour deklarasyonunun ilânı (2 Kasım 1917)
İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Arthur Balfour, Filistin topraklarında Yahudiler için bir yurt vaat eden deklarasyonu imzaladığında takvimler 2 Kasım 1917’yi gösteriyordu. İngiltere tahtında 1910 yılından beri Anglikan kilisesine bağlı Kral George Frederick Ernest Albert, “V. George” sanıyla oturuyordu.
Başbakanlık koltuğunda ise; Çanakkale harekâtının başarısızlıkla sonuçlanması ve İrlanda’da başlayan Paskalya Ayaklanmasını bahane ederek Yahudi basının aleyhine başlattığı sert kampanya sonucunda Aralık 1916’da istifa etmek zorunda kalan Herbert Henry Asquith’in yerine, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalama siyasetini destekleyen ve hedefinde büyük sempati duyduğu Yahudilere Filistin’de devlet kurdurma fikri olan David Lloyd George bulunuyordu.
Ayrıca Birinci Dünya Savaşı başladığı günden beri hızla hazinenin boşalması İngiliz Hükümetine bu kararı almaya mecbur bırakmıştı. İngiltere, tarihte olduğu gibi Yahudi bankerler ve iş adamlarından maddi destek alacak hem bozulan ekonomiyi düzeltecek, hem de Filistin toprakları üzerinde İslâm Coğrafyası içine ileri karakol kurarak fitne merkezini faaliyete geçirecekti.
Geçmişte Napolyon Bonapart da aynı amaçla 19 Mayıs 1798’de Fransa’nın Toulon Limanından 450 gemiyle hareket ederek Mısır’ı işgâl etmişti. Bu işgâlin temelinde de yukarıda belirttiğimiz gibi Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak vardı. Onu bu düşünceye sevk eden ise Avrupa’da yaşayan zengin Yahudilerin Napolyon’dan bunu talep etmeleri olmuştu. Bunun için Napolyon’un önüne göz kamaştırıcı servetler döktüler. Dünyanın en büyük komutanı sıfatıyla Napolyon, Mısır’ı işgâl ettikten sonra azınlıktaki Filistinli Yahudilerle buluşmak için Filistin topraklarını işgâl edecek ve Yahudi devletinin temellerini atmış olacaktı.
Ancak evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Her ne kadar Filistin topraklarına ayak bastığı Yafa’da şimdiki İsrail’in Gazze’deki zulmünü aratmayacak şekilde 10 bin sivili kılıçtan geçirse de, Akka’da Cezzar Ahmet Paşa’dan okkalı bir Osmanlı tokadı yemiş, kuşattığı Akka’da 64 günde perişan olmuştu. Aldığı üst üste yenilgilerden sonra da bütün ağırlıklarını çöle gömerek gecenin karanlığında kaçıp gitmişti.
Bu durum Avrupa’daki Yahudileri sükût-u hayâle uğrattı. Ancak hiçbir zaman Filistin’de devlet kurma emellerinden vazgeçmediler. Bunun için büyüklü küçüklü toplantılar düzenleyip, makaleler kitaplar yazdılar. Bu kitaplardan bir tanesi de Viyana’da yaşayan Yahudi Theodor Herzl tarafından yazılan “Der Judenstaat” yani “Yahudi Devleti” adlı bir kitaptı.
Bu kitabın içeriği üzerinde tartışmak üzere 1897’de İsviçre’nin Basel şehrinde bir kongre yaptılar. Dünya Siyonistlerince Filistin’de bir Yahudi devleti kurma fikri bu kongre ile kesinlik kazanınca ilk olarak Filistin’in yüzyıllardır Türk toprağı olması sebebiyle Sultan II. Abdülhamit Hân’a gidilmiş, ancak istenilen netice elde edilememişti.
Üstelik Yahudi hacıların Filistin’deki ziyaret süresine sınırlama getirilerek, oldu-bitti ile “De facto” bir yerleşimin önüne geçilmişti. Siyonistlerin beklediği fırsat I. Dünya Savaşı esnasında savaş ekonomisini sürdürmekte zorlanan İngiltere’nin çare arayışları esnasında ortaya çıktı. Bu fırsatı kaçırmayan Yahudiler kendileriyle uyum içerisinde çalışacak David Lloyd George’u Başbakanlığa getirmekte gecikmediler.
1916 yılında Başbakanlık görevini üstlenen Lloyd George bir Siyonist taraftarıydı ve dünya Siyonist hareketi liderlerine Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasına yardım edeceği ve bütün organizasyonu bizzat kendisinin yapacağı sözünü verdi. Ancak “Yahudi Devleti” için öncelikle Filistin’in Osmanlılardan alınması lâzımdı ve bunun için Yahudi bankerlerinin ellerini ceplerine değil hazinelerine atması icabediyordu. Nitekim öyle oldu ve Yahudilerden oluk oluk para akışı gecikmedi.
Tabi ki parasızlıktan Mısır’da çakılıp kalan devâsa İngiliz ordusunun ilerlemesi de gecikmedi. Azılı Türk düşmanı Lloyd George, Başbakanlık görevine başlar başlamaz Mısır’daki birliklerine her türlü destekle birlikte saldırı emri de vermişti. Hâlbuki Mısır kuvvetleri başında bulunan General Morray, 2. Kanal muharebesi sonrası çekilen Türk Ordusunun ardından, Mısır ve Süveyş’in artık bir saldırıya uğramaması için savunma tedbirlerini almakla yetinmişti. Ancak yeni imkân ve destekle ilerleme emri alan İngiliz Birlikleri Gazze sınırına dayandı.
General Murray, Türklerin 1917’nin Mart ayı başlarında savunulması kolay olmayacak Şelâle Bölgesinden çekilerek daha mukavemetli savunma hattı olan Gazze-Birüssebi hattında sağlam cephe oluşturan Türk Askerini imha etmek maksadıyla bu kez Gazze’ye 26 Mart 1917’de saldırı emri verdi. Birinci Gazze Muharebesi denen bu savaşta kazanan taraf biz olmuştuk. Yoğun çatışmanın ardından yaptıkları taarruz karşısında İngilizler savaş bölgesinden kaçırmayı başardık.
Genelkurmay’dan şiddetli bir azar işiten General Murray aldığı emir üzerine Gazze’ye 17 Nisan 1917’de yeniden taarruza geçti. Bu kez daha kalabalık birliklerle çılgınca saldırdı. İki gün süren gözü dönmüş saldırı Mehmetçiğin göğsüne çarparak geri döndü. İkinci Gazze Muharebesinin gâlibi de biz olmuştuk. Ağır kayıplar veren İngilizler geri çekildi. Olayı an be an takip eden dünya Siyonist hareketi yöneticileri İngiltere hükümetine akıttıkları servetlerinin karşılığını görmek istiyorlardı. Baskıyı artırdılar.
Bu baskının ardından 25 Nisan 1917 tarihinde İngiliz savaş kabinesi yeniden karar almak zorunda kaldı ve Başbakan David Lloyd George, General Edmund Allenby’yi çağırarak kendisini Filistin Cephesinde görevlendirdiğini söyledi ve talimatlarını peş peşe sıralayarak ondan Gazze’yi ardından Filistin’i almasını, sonrada Noel hediyesi olarak Noel’den önce ne yapıp edip Kudüs’e girmesi talimatını verdi.
1917 Haziran’ında General Murray’dan görevi devralan Allenby hazırlıklarını tamamladıktan sonra 100 bini aşan ordusuyla 31 Ekim 1917’de taarruza geçti. Bu taarruz Birüssebi, Gazze ve Yafa’nın düşmesiyle sonuçlandı. Bununla Kudüs’ün ele geçirilmesinin yolu açılmış oldu. Bunun üzerine İngiltere hükümeti Yahudilere verdikleri Filistin’de devlet kurma sözünü artık belgeye dökebilirlerdi.
Gecikmeden hazırlanan deklarasyon İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Arthur Balfour tarafından 2 Kasım 1917’de imzalanarak; Siyonist hareketin liderlerinden ve İngiltere Siyonist Federasyonu’nun da başkanı olan, dünyanın dört bir tarafından hayvan toplamakla ünlü, 4 zebranın çektiği arabasıyla Londra sokaklarında dolaşmasıyla bilinen dünyanın en zengin adamlarından Yahudi Lionel Walter Rothschild’e gönderildi.
Deklarasyonun içeriğinde şu ifadeler kullanılmıştı: “Majestelerinin Hükûmeti, Filistin’de Yahudiler için bir millî yurt kurulmasını uygun karşılamaktadır ve bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden geleni yapacaktır…”
67 kelimeden oluşan bu deklarasyon, 1948’de İsrail devletinin kurulmasına giden süreçte en önemli kilometre taşı olarak görülüyordu. Filistin halkının varlığını ve en temel haklarını hiçe sayan bu deklarasyonun ardından yapılan girişimlerle Filistin, Yahudi göçmenlerin yerleşimine resmen açıldı.
Deklarasyonun ardından Sûltân Vahidettin, “Filistin’de müstakil bir Musevî hükûmeti kurulması Siyonistlere vaad edildiğinden İngiliz ordusunun Kudüs’e girmesinin engellenmesi” şeklinde bir ferman yayınladı. Fakat bu son fermana rağmen 1. Dünya Savaşında bölge komutanlarının imkânsızlık ve ihmalkârlığı sonucu İngilizler bölgeyi işgal etti.
Böylece işgâl ettiği Filistin topraklarını Yahudilere peşkeş çekmek için bölgede manda yönetimi kuran İngiltere, planlarını sinsice uygulamaya başladı. İlk olarak; işgâlden yaklaşık 7 ay sonra, 24 Temmuz 1918 tarihinde Kudüs’te İbrâni Üniversitesinin temelleri atıldı ve inşaasına başlandı. “Bir bölgeyi kendi toprağın olarak görebilmen için orada okul yapacaksın” fikri siyonizmin en temel prensiplerinden birisiydi ve bu fikir, o güne kadar yaptığı bütün çalışmalarını ve eserlerini İbrâni Üniversitesine bağışlayan Albert Einstein’a aitti.
Temel atma töreni gibi 1 Nisan 1925’teki açılışı da görkemli oldu. Kimler yoktu ki? Başta Balfour Deklarasyonunun mucidi Lord Arthur Balfour, işgâl kuvvetleri komutanı Allenby, bütün dünyanın yakından tanıdığı Winston Churchill, İngilizlerin ilk Filistin Yüksek Komiseri olarak atanan Yahudi Herbert Samuel, Yahudi dünyasının liderleri, akademisyenler ve bir yıl önce rektör olarak atanan ve 1948 yılına kadar üniversiteyi yöneten Judah Leon Magnes başta gelenlerdi. İlk yönetim kurulunda ise Yahudi bilim insanları olan Albert Einstein, Sigmund Freud, Martin Buber ve İsrail’in ilk cumhurbaşkanlığını yapacak olan Haim Weizmann da vardı.
Üniversite kurma çalışmaları devam ederken diğer taraftan da İngilizler 1922 yılında bölgede nüfus sayımı yaptırdı. Toplam nüfusun 750 bin olduğu, Yahudilerin ise İngiliz işgâlinden sonra yaptığı taşımalarla bu sayının 85 binini oluşturduğu görüldü. İngiltere bunu yeterli bulmadı. Yahudileri, Siyonist STK’larla teşvik ederek 15 yıl içerisinde bölgeye 300 bin Yahudi getirip yerleştirdi. Yahudi göçleri devam ederken, 1929’un Ağustos’unda kaçınılmaz olan Arap-Yahudi çatışmaları baş gösterdi.
Günümüzde olduğu gibi Filistinlilerin ev ve topraklarını gaspeden bâzı Yahudi yerleşimcilerin, evini ve toprağını savunan Filistinlilerce öldürülmesi üzerine İngiltere polisi de “sen misin evini-barkını savunan” dercesine 110 Filistinliyi öldürdü. Gergin yıllar başlamıştı. 1936’ya gelindiğinde Arapların İngiliz idâresine karşı tepkileri büyüdü, genel greve dönüştü. İşlerin içinden çıkılmaz hâle geleceğinden endişe duyan İngiltere bir an önce Filistin topraklarını taksim etmeye karar verdi. Bunun için Temmuz 1937’de başkanlığını Lord Peel’in yaptığı “Kraliyet Komisyonu” kuruldu.
Komisyonun teklifi, Yahudilere İngiliz mandasındaki Filistin’in üçte bir topraklarını verme şeklindeydi. Buna Filistin yerel halkının tepkisi büyük oldu ve olaylar durulmadı. Bunun üzerine 1938’te İngiltere’den takviye birlikler gönderilerek olaylar bastırıldı. Ancak Yahudi göçü durmadı. Özellikle 2. Dünya Savaşı sırasında yüz binler Filistin’e aktı.
İngiltere, 2. Dünya Savaşının ardından 1947 yılında Filistin topraklarını paylaştırma işini tarafsızlığına bir türlü inanılmayan Birleşmiş Milletler’e devretti. Burada kurulan özel komisyon, bölgeyi iki toplum arasında bölüştürme planını açıkladığında, Filistin’in yüzde 56,47’sini Yahudi devletine, yüzde 43,53’ünü de yerel Filistin Devletine bıraktığı görüldü. Kudüs ise uluslararası bir idare altında ayrı bir statü de yönetilecekti. BM’nin yüzde 56,47 toprak verdiği Yahudilerin canına minnetti. Hemen kabûl ettiler. Ellerinden topraklarının alınmasına rıza göstermeyen Filistinli temsilciler ise haklı olarak teklifi reddettiler.
Buna rağmen konu 29 Kasım 1947’de BM Genel Kurulu’nda oylamaya sunuldu. 10 ülkenin çekimser kaldığı, Türkiye dâhil 13 ülkenin karşı oy verdiği plan 33 ülkenin oyuyla onaylandı. BM’de alınan bu karardan sonra kapılar ardında dönen dolaplar aşikâr olarak uygulanmaya başladı. Önce Tel Aviv’de 14 Mayıs 1948’de saat 16:00’da Siyonist devletin kurulduğu ilân edildi. Ardından hemen ertesi gün İngiltere, Filistin’deki manda yönetimine son verdiğini açıkladı. Dünya ülkelerinden Siyonist devlete destekler gecikmedi. ABD, İngiltere başı çekerken, Yahudiler ellerinde tuttukları tröstler ve holdinglerle ekonomik gücü baskı aracı kullanmalarıyla İsrail’i dünyada tanıyan devletlerin sayısı da hızla arttı.
Ülkemiz ise İsrail’i yaklaşık 1 yıl sonra 1 Nisan 1949 tarihinde resmen tanımış, 7 Ocak 1950 tarihinde de Telaviv’de temsilcilik açarak resmi ilişki başlatmıştı. Tanıma; İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde Dışişleri Bakanı Necmeddin Sadak’ın himayelerinde 24 Mart 1949 tarihli ve 35970/115 sayılı Dışişleri Bakanlığının yazısı üzerine, Bakanlar Kurulu’nun aldığı karar gereği gerçekleşmiş, 1 Nisan 1949’da resmî gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmişti.
Böylece Balfour Deklarasyonu ile başlayan gelişmeler bir Yahudi devleti olarak İsrail’in kurulması, bugün yaşanan ve daha yıllarca yaşanacak dünyanın en uzun süren, en çözülemez siyasi, iktisâdi ve dîni düğümünün sürecini başlatmış oldu.
Gittikleri her ülkede fitnenin kaynağını oluşturdukları için kovulan Yahudiler 2 bin yıldır yersiz-yurtsuz iken devlet sahibi oldular ve o gün bu gündür dünyanın huzurunu bozmaya başladılar… Birileri bunun önüne geçmezse de yaptıkları katliamlar bitmeyeceği gibi, dünya bir avuç Yahudi’nin serkeşliği yüzünden yaşanılmaz hâl alacaktır.
.
Montrö (Montreux) Boğazlar Sözleşmesinin yürürlüğe girmesi ve tarihi süreç (9 Kasım 1936)
Boğazlar Sözleşmesi 20 Temmuz 1936’da İsviçre’nin Montreux (Montrö) şehrinde imzalanmasından sonra Türkiye kendisini güvende hissetmiş, anlaşmanın yürürlüğe gireceği 9 Kasım 1936 tarihine kadar hızla hazırlıklarını yaparak, bu tarihte boğazların her iki yakasına 30 bin asker indirdiği gibi müstahkem savunma hatlarını kurmuş ve Çanakkale ile İstanbul Boğazlarında askeri tedbirlerini almıştı.
Bilindiği gibi 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros ateşkes anlaşmasında; “Çanakkale ve İstanbul Boğazları açılacak, Karadeniz’e serbestçe geçiş temin edilecek, Çanakkale ve Karadeniz istihkâmları İtilaf Devletleri tarafından işgâl edilecek, Osmanlı-Türk sularındaki bütün torpil tarlaları ile torpido ve kovan mevzilerinin yerleri gösterilecek ve bunları taramak ve kaldırmak için yardım edilecek, Karadeniz’deki torpiller hakkında bilgi verilecek…” şeklinde belirtilen ilgili maddeler ile boğazlar üzerindeki hâkimiyetimizi kaybetmiştik.
Birinci Dünya Savaşı’nda yenilen devletler imzaladıkları ateşkes anlaşmalarının yerine; Almanya 20 Haziran 1919’da Versailles, Avusturya 10 Eylül 1919’da Saint-Germain, Bulgaristan 27 Kasım 1919’da Neully, Macaristan 4 Haziran 1920’de Trianon barış anlaşmalarına imza atarken, Türkiye’ye 10 Ağustos 1920’de Sevr Anlaşması dayatıldı.
Almanya, Avusturya, Bulgaristan ve Macaristan Meclisleri kendilerine dayatılan bu anlaşmaları onaylayarak kabûl ettiği halde; 16 Mart 1920’de işgâl edildikten sonra Ankara’ya giderek 37 gün sonra TBMM’yi oluşturan Meclis-i Mebûsân üyeleri Sevr’i onaylamamış dolayısıyla “Sevr”, tasarı mahiyetinde kalmıştı. Böylece Sevr Anlaşmasında da gündeme getirilen Boğazlar meselesi de gündemden düşmüştü.
Ancak Boğazlar işgâl altındaydı. Millî Mücâdele sonucu Boğazlar konusu Lozan Barış Konferansı’nda yeniden masaya yatırıldı. Fakat işgâlcilerin Boğazları bırakmaya niyeti yoktu. Öyle de oldu. 24 Temmuz 1924’te imzalanan Lozan Anlaşmasının Boğazlarla ilgili 23. Maddesinde bunu belirttikleri yetmedi bundan başka, Lozan Barış Antlaşması’na ek olarak birde “Lozan Boğazlar Sözleşmesi” düzenlediler. İçeriğinde ise; Boğazlardan deniz ve havadan serbest geçişin sağlanması, Boğazlar Komisyonunun kurulması, Boğazların ve civarının askersiz hale getirilmesi gibi ağır maddeler vardı.
24 Temmuz 1923’te Lozan Konferansı’nda imzalanan bu ek sözleşmeye göre İstanbul ve Çanakkale boğazları civarıyla Marmara denizindeki adalar askerden arındırılmıştı. Boğazlar’ın güvenliği Milletler Cemiyeti’nin insiyatifine bırakılırken, geçişleri düzenlemek amacıyla milletlerarası üyelerden oluşan bir de komisyon kurulmuştu. Boğazlar üzerindeki egemenlik haklarımızın neredeyse yok edildiği anlamına gelen bu hükümleri kabul eden Türkiye Cumhuriyeti, Tevfik Rüştü Aras’ın 5 Mart 1925’te dışişleri bakanlığına getirilmesiyle arayış içerisine girdi.
5 Mart 1925’ten Atatürk’ün öldüğü 10 Kasım 1938’e kadar aralıksız Dışişleri Bakanlığı yapan, tek çocuğu olan kızı da 1950’den sonra Menderes Hükümetinde Dışişleri Bakanı olacak şehit Fatin Rüştü Zorlu ile 1933 yılında bizzat Atatürk tarafından evlendirilen Emel Hanımın babası Tevfik Rüştü Aras konuyu bizzat yönetiyordu.
Çünkü Türkiye’nin kontrolünde olmayan Boğazlar bu asil milleti rahatsız etmeye başlamıştı. Kendi güvenliği için Boğazların mutlak kontrolü kendinde olmalıydı. Boğazlar gibi stratejik bir konuma sahip bölgeyi güvenlik altına almadan rahatlayamayacağı kesindi. Fırsat kollanmaya başlandı.
Birkaç yıl geçmeden 1928 yılı başlarında kollanan fırsat yakalanmıştı. Bu tarihte Fransa Dışişleri Bakanı Aristide Briand ile Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Frank B. Kellogg aralarında yaptıkları ikili görüşmelerde savaş karşıtı bir pakt kurmaya karar verirler. Bu pakt’ın temelini oluşturan konu, I. Dünya Savaşı'nda en çok zarar gören Fransa’yı gelecekteki savaşlardan koruma planıydı.
“Briand-Kellogg Paktı” diye tarihe geçen bu pakt, 27 Ağustos 1928'de ilk önce Birleşik Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, Polonya, Belçika ve Çekoslovakya arasında imzalandı. İlkesi ise; savaşı yasaklamak ve savunmaya dayanmayan bir savaşı kanun dışı saymak şeklinde ortaya konmuştu.
Dışişleri Bakanımız Tevfik Rüştü Aras, kontrolümüzde olmayan Marmara Denizi ve Boğazlardan yapılan bir saldırı halinde savunma savaşı yapmakta bile âciz kalınacağını düşünerek bu pakt’a üye olunması gerektiğini düşünerek konuyu önce hükümete, sonra meclis gündemine getirdi.
Bir taraftan da, Türkiye Washington Büyükelçisi Ahmet Muhtar Bey’i tam yetki ile görevlendirerek ABD dışişleri bakanlığına müracaat etmesini istedi. Oradan gelen resmî yazıda TBMM’de onaylandığı takdirde Türkiye’nin pakt’a kabûl edileceği bildirilmişti.
Türkiye Büyük Millet Meclisi 19 Ocak 1929 günü konuyu görüşmek üzere toplandığında kürsüye gelen Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Briand - Kellogg Paktı’nın heyetçe acele olarak müzakeresini rica etti. Pakt, 19 Ocak 1929 gün ve 1384 sayılı kanun ile kabûl edildi ve 5 Şubat tarihinde resmi gazetede yayımlandı.
Türkiye artık pakt’ın bir üyesiydi. Bundan cesaret alan Tevfik Rüştü Aras planın ikinci safhasına başlayabilirdi artık. İnceden inceye yürüttüğü politikalarla ikili ilişkilerini geliştirdi. Hedefinde; Lozan Anlaşması ile Boğazlar ve Marmara Denizi çevresi dâhil silahsızlandırılarak bir komisyon tarafından yönetilen Boğazlar’ın kontrolünü Türkiye Cumhuriyeti’nin uhdesine almak vardı. Bunu açıkça dillendirmeye başladı.
Kendisine, önümüzdeki yıllarda bu konuyla ilgili bir konferansın toplanacağı, dolayısıyla acele etmemesi gerektiği pakt üyelerince telkin edildi. Önce; 21 Ocak-22 Nisan 1930 tarihleri arasında deniz silahsızlanmasını görüşmek üzere İngiltere, ABD, Fransa, Japonya ve İtalya Londra’da bir araya gelerek büyük savaş gemilerinin inşasının beş yıllık ertelenmesi konusunda genel bir anlaşmaya vardı. Sonrada 23 Mayıs 1933’te Londra’da genel olarak “Silahsızlanma Konferansı” düzenlendi.
Silahsızlanma Konferansı’nın 23 Mayıs 1933 tarihli oturumunda Tevfik Rüştü Bey, Milletler Cemiyeti’ndeki ilk resmî temsilcimiz Cemal Hüsnü Bey’in 25 Mart 1933 tarihli konuşmasının ardından ikinci kez Türkiye’nin Boğazların statüsüne yönelik değişiklik taleplerini gündeme taşıdı.
Tevfik Rüştü Bey konuşmasında talebinin; Lozan’da konulan Boğazlara ait askerî ahkâmın lağvını talep etmenin hükûmetince daha uygun görüldüğünü söyleyerek, yerine bütün ülkeler için geçerli olan sahillerin muhafazasına mahsus topların, Türkiye tarafından da Boğazlara konmasından ibaret bulunduğunun da altını çizerek, ancak bu suretle Boğazların serbestîsini muhafazaya imkân olduğuna, Boğazlar müdafaa silahından mahrum olursa herhangi bir donanmanın Boğazların giriş ve çıkışını işgâl edebileceğini, dolayısıyla Türkiye’nin bu şartlarda çaresiz kalacağını belirterek Boğazların ve Marmara’nın savunmasız bırakılmaması gerektiğini söyledi.
Konuşmasının ardından Tevfik Rüştü Bey konferansa bir de karar projesi teklif etti. Teklif, Karadeniz ve Akdeniz’de sahili olan devletlerle Amerika ve Japonya temsilcilerinden oluşan özel bir komisyonun teşkil edilmesini ve Türkiye’nin Boğazlar hakkındaki teklifinin ilk önce bu komisyonda görüşülmesini içermekteydi. Bu noktada Türkiye, Sovyetler Birliği’nin desteğini alırken Fransa, bu durumun Lozan Anlaşmasında açıkça bir değişiklik anlamına geleceği gerekçesiyle karşı çıktı.
Gözlerin çevrildiği İngilizler ise konuyla ilgili şimdilik karara varılmamasını ve konunun, müzakerelerin daha sonraki bir safhasına ertelenmesini teklif etti. Tevfik Rüştü Bey bu teklifi, İngiltere Dışişleri Bakanı Simon’la yaptığı görüşmeden sonra kabul ettiyse de bu konuyu fazla uzatmak istemiyordu. Diplomasi trafiğini hızlandırdı ve önüne çıkan her fırsatta zemin yokladı ve konuyu gündemde tutmayı başardı.
Bunun için, Milletler Cemiyeti’nin 17 Nisan 1935’de farklı bir gündemle olağanüstü yaptığı toplantıda Türk Dışişleri Bakanı sıfatıyla bir kez daha Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin Boğazların silahsızlandırılmasını içeren maddelerinin iptalini istedi.
Yetmedi, bu kez de 1935 Eylül’ünde yapılan Milletler Cemiyeti Güvenlik Konseyi toplantısında aynı talebini yeniledi. Sonuç alınamadıysa da Rus ve Yunanistan’ı etkiledi ve fikirlerinin değişmesini sağladı. Rus ve Yunan delegeleri Türkiye’nin görüşünün normal ve kabûl edilebilir olduğunu vurguladılar. İngiltere’de, Türkiye’nin Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin askerden arındırılması hükmünün değiştirilmesinin gerekli olduğuna inanmaya başlamıştı.
Zâten birçok yabancı basın organında Tevfik Rüştü Bey’in Silahsızlanma Konferansı’nda Boğazların asker ve silahla tahkim edilmesini talep edeceğine dair haberler yer almıştı. 1935 Nisan ve Eylül toplantılarında da basın bunları tekrâren yazdı.
Ekim Ayına gelindiğinde beklenmedik gelişmeler yaşandı. İtalya 3 Ekim 1935 tarihinde Milletler Cemiyeti üyesi olan Habeşistan’ı işgal etti. Akabinde Almanya, Versailles Barış Antlaşması’na aykırı olarak Ren bölgesine asker yerleştirince Tevfik Rüştü Aras fırsatı kaçırmadı. Artık Milletler Cemiyetine Nota yazarak yeni bir konferans talebinde bulunabilirdi. Öyle de yaptı. Önce titiz bir çalışma örneği sergileyerek notaları hazırladı. Sonra hazırladığı notaları tek tek gözden geçirdi. Ardından bu notaları; 1936’nın 10 ve 11 Nisan’ında birer gün arayla Milletler Cemiyeti Genel Sekreterliğine gönderdi…
Notalarda, Boğazlar Rejiminin değiştirilmesi gerektiğini öne sürerek özetle; Türkiye’nin 1923’den 1936’lara kadar barışa katkı sağlayan bir politika izlediğini, Boğazlar Rejiminde uluslararası anlaşmalara sadık kalındığını, ancak yeni işgâller ve uluslararası anlaşmaların ihlâliyle değişen dünya şartları, bu antlaşmanın yeniden gözden geçirilerek düzenlenmesi gerektiğini, ayrıca Türkiye’ye bu statünün kendisine uluslararası bir sözleşmeyle verildiğini, değiştirirken de uluslararası bir konferans toplanmasının gerekli olduğunu söyledi.
Bunun üzerine Milletler Cemiyeti bu nota’ları haklı bularak ilgili ülkelere konferans çağrısı yaptı. Fransız olan ve göreve başlar başlamaz Cemiyetin bütün İngiliz çalışanlarını kovmasıyla bilinen Milletler Cemiyeti Genel Sekreteri Joseph Avenol’un bizzat ilgili ülkeleri dâvet etmesiyle İsviçre’nin Leman Gölü kıyısındaki Cenevre Şehrinde bulunan Milletler Cemiyeti merkezine 1 saat 15 dakika mesafede bulunan Leman Gölü’nün diğer ucundaki Montrö (Montreux) şehrinde “Montrö Boğazlar Konferansı” adıyla bir konferans teşkil edildi. Konferans dâvet edilen ülke dışişleri bakanlarının katılımıyla 22 Haziran 1936’da başladı ve 20 Temmuz 1936’ya kadar sürdü.
29 maddeden oluşan “Montrö Boğazlar Sözleşmesi” 20 Temmuz 1936’da Tevfik Rüştü Bey’in şahsi çabalarıyla imzalandığında diplomatik bir zafere de imza atılmış oldu. Bu anlaşma ile Lozan Anlaşmasındaki Marmara ve Boğazlardaki ağır hüküm çöpe atılmış oldu. Bu durum, imzaladığı Lozan Anlaşmasının bir işe yaramadığı ve düzeltilmeye muhtaç olduğu imajı verdiği için İsmet İnönü’nün hiçte hoşuna gitmemişti. Nitekim Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de ölümünden bir gün sonra Cumhurbaşkanı seçilen İsmet İnönü’nün ilk talimatı, aynı gün (11 Kasım’da) Tevfik Rüştü Aras’ın dışişleri bakanlığından istifa etmesini istemek olmuştu.
Montrö Boğazlar Anlaşmasının ayrıca 4 ayrı eki ve bir protokolü vardı. (Fransa devlet olarak buna karşı çıkmakla birlikte Fransız Genel Sekreter İngilizlerin, Boğazların Türk hâkimiyetine girmesine sıcak yaklaşmaları nedeniyle bu işin çözümünü en büyük rakibi İngiltere’ye bırakmamak için konuyu destekledi ve görev yaptığı sürece de İngiltere’yi Avrupa’dan uzak tuttu.)
Bugün de geçerliliğini koruyan Montrö Boğazlar Sözleşmesinin 22 maddesi askeri gemiler ve askeri konularla ilgili hükümleri içerirken, 7’si ticari gemilerin geçişini düzenler. Ayrıca yürürlükte olan Türk Boğazları için en önemli belgedir ve Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ortaya koyduğu Kanal İstanbul projesinin Montrö Sözleşmesi’ne halel getirmesi söz konusu değildir.
Türkiye; sözleşme gereği barış zamanı dâhi Karadeniz’de kalma süreleri 21 günle sınırlandırılan kıyıdaş olmayan ülkelerin 30 bin ton ve üzeri olan savaş gemilerinin süreçlerini takip ettiği gibi, Montrö Anlaşması ile ülkemizin ve Karadeniz devletlerinin güvenliğinin korunmasını, Akdeniz–Karadeniz dengesinin gözetilmesini görev ve sorumlulukları arasında sayar. Nihayet Türkiye bu sorumluluk gereği, 22 Şubat 2022’de başlayan Ukrayna-Rusya Savaşının ardından Montrö Sözleşmesine dayanarak boğazları savaş gemilerine kapatmıştır.
Sonuç olarak; Sevr dayatmasından Lozan'a geldik diyenler iyi bilsinler ki, Sevr'i uygulamak zâten imkânsızdı. Çünkü Yunanistan dışında hiçbir ülkenin Meclisi Sevr'i onaylamamıştı. Şimdi ise yine başta Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere, bu asil milletin hiç bir ferdi oldubittiyle Lozan'da elimizden gaspedilen Misâk-i Millî sınırlarımızdan asla vazgeçmeyecektir.
İlk olarak Ayasofya, Lozan'ın yıldönümünde Misâk-i Millî sınırlarımıza yeniden dâhil edilmiştir, arkası da gelecektir. Montrö Boğazlar Anlaşmasının yıldönümünde bir kez daha hatırlatalım ki; Misâk-î Millî KIZILELMA'mızdır ve bu hedefe ulaşıncaya kadarda mücâdelemiz devam edecektir
.
Büyük Selçuklu Devleti’nin sınırlarını zirveye çıkartan Sûltân Alparslan oğlu Sûltân Melikşah’ın şehâdeti (19 Kasım 1092)
6 Ağustos 1055’te İsfahan’da dünyaya geldiklerinde babası Sûltân Alpaslan, dedesi Çağrı Bey ve dedesinin 5 yaş küçük kardeşi Tuğrul Bey’le birlikte Abbasi Halife’si Kaaim’i Şii Büveyhilerin elinden kurtarmak için Abbasi’lerin başkenti Bağdat Seferine çıkmak üzereydiler.
Çünkü, Büveyhi Hânedânı işi o kadar ileri götürmüştüki, İslâm Halifesini yeri gelir azleder, yeri gelir katleder, yeri gelir hapsederdi.
Halife Kaaim ise, Sünnî’liğin ve Ehl’i Sünnetin ölümüne müdafaasını yaptığını bildiği Selçuklu Hükümdârı Tuğrul Bey’den yardım istedi. Tuğrul Bey, İslâm Halifesi Kaaim’in böylesine acıklı ve hüzünlü durumuna vakıf olunca derhal harekete geçti ve takvimler, 25 Aralık 1055 tarihini gösterdiğinde, hac yolunu tamir etmek ve bu yolun güvenliğini sağlamak bahanesiyle Oğuz Ordusunu, halkın bitmek bilmeyen tezahüratları arasında Bağdat’a soktu.
Şii Büveyhî’lerden usanan halk lâyıkıyla onların hakkından gelen Tuğrul Bey ve Kardeşi Çağrı Bey’e karşı günlerce süren çılgın tezahüratlarda bulundu.
Tuğrul Bey, sadece halifeyi Şii’lerin elinden kurtarmakla kalmamış, kendi çocuğu olmadığı için Ağabeyi Çağrı Bey’in kızı Hatice Arslan Hatun’u Halife Kaaim’le evlendirerek kendine damat yapmış ve bütün dünyaya “Halifeye dokunanı yakarım” mesajı vermişti. (Tuğrul Bey ayrıca 1059’un sonunda Halifenin kızı Seyyide Hâtun’la evlenerek Halife’ye damat olacak ve ilişkileri daha da sağlamlaştıracaktır.)
Bu arada üzerinde titizlikle durulan Melikşah, büyümeye, serpilmeye başlamıştı. İlk olarak babası ile birlikte küçük yaşta Gürcistan seferine katıldı. O yıllarda Karahanlılar hükümdarlarından İbrâhim Tamgaç Hân’ın kızı esas ismi Celâliye olan Terken Hâtun ile evlendirildi. Bir kaç yıl öncesinde de Sûltân Alparslan tarafından 1066 tarihinde Melikşah veliaht tayin edilmiş, “ikta” olarak da İsfahan şehri kendisine verilmişti.
1071 yılında babası Sûltân Alparslan ile Suriye seferindelerken, Bizans İmparatoru Romen Diyojen’in çok büyük bir orduyla, elinden alınan Malazgirt Kalesini yeniden kurtarmak ve Türkleri Anadolu’dan uzaklaştırmak için doğuya doğru ilerlediği haberini aldılar. Sûltân Alpaslan bu ilerleyişi durdurmak için hemen Anadolu’ya doğru harekete geçtiğinde Melikşah Halep’te kaldı.
Bir yıl sonra da yine babası ile Karahanlılara karşı sefere çıktıklarında bu seferin babası için son sefer olduğunu bilmiyordu. Sûltân Alparslan bu seferdeyken esir aldığı bir Karahanlı kale komutanı olan Yusuf Harzemi tarafından şehid edildi. Bu olay 20 Kasım 1072’de cereyan etmişti. Sûltân Alparslan’ın kuşattığı kale komutanı Yusuf, Sûltân Alparslan’a hem bağlılıklarını bildirmek, hem de kale anahtarlarını teslim edeceğini söyleyerek otağına kadar girdi.
Önce kale anahtarlarını bizzat teslim ettiyse de, ardından çizmesine sakladığı hançerini çekerek, Sûltân Alparslan’a sapladı. Ağır yaralanan Sûltân Alparslan 4 gün sonra Rahmet-i Rahman’a kavuştu. Fakat bu süre içerisinde Nizâmülmülk’e, kumandanlarına ve hânedan mensuplarına Melikşah’ı sûltân olarak tanıyıp itaat etmelerini istemişti.
Zâten Sûltân Alparslan, daha 1066 yılında dedesi Selçuk’un mezarını ziyaret maksadıyla gittiği Cend şehrinden dönerken uğradığı Râdgân’da ulularının türbesinde düzenlediği törende Melikşah’ı veliaht ilân etmişti. Hatta Sûltân Alparslan burada at üzerindeki Melikşah’ın önünde yaya yürüyerek onu müstakbel Sûltân olarak tanıdığını dosta düşmana göstermiş ve ülkenin her tarafında veliaht sıfatıyla adına hutbe okunmasını istemişti. Ayrıca, 1071’deki Malazgirt Muharebesi’nden önce de şehid olduğu takdirde yerine Melikşah’ın geçmesini bir kez daha vasiyet etmişti.
Bunun üzerine toplanan devlet adamları ve kumandanlar 24 Kasım 1072’de Melikşah’ı Sûltân ilân ettiler. Halife Kāim-Biemrillâh’ta veziri Amîdüddevle İbn Cehîr ile gönderdiği hediyelerle Melikşah’ı tebrik etti. Sûltân Melikşah’ın ilk hayırlı icraatı Nizâmülmülk’ü vezirlik görevinde bırakmak oldu. Sonra askerlerin ve devlet adamlarının maaşlarını arttırarak gönüllerine taht kurdu.
Gerçek Sûltânlığını ise üç ayların ilki olan Recep Ayı’nın 8’i çarşamba gününe denk gelen 20 Mart 1073 yılında Bağdat’ta İslâm Halifesi tarafından adına hutbe okunmasıyla kazandı. Ancak; amcası Kavurt Bey, Melikşah’ın Sûltânlığını kabûl etmediğini duyurdu. Bunun üzerine Melikşah, amcasını itaat altına almak için yanına veziri Nizam’ül Mülk’ü alarak amcasının üzerine yürüdü.
İki ordu 17 Nisan 1073’te Karaç yakınlarında (günümüz İran’ında Tahran-Hemedan-İsfahan üçgeninin ortasında Tahran’a 260 km. mesâfede Erak Şehri) karşı karşıya geldiğinde kazanan taraf Sûltân Melikşah olmuştu. Kavurt Bey idam edildi. Böylece Selçuklu ülkesinde bulunan bütün emirler Melikşâh’a tâbi oldular.
İç karışıklık bitmişti ki; bu sırada devletteki iç karışıklığı fırsat bilen Karahanlılar, Gaznelilerle birlikte Selçuklu topraklarına saldırdılar. Ancak ikiside Sûltân Melikşâh’a yenilerek işgâl ettikleri Horasan Bölgesinden geri çekildiler. Üstelik Karahanlı Devleti bu yenilgiden sonra doğu-batı diye ikiye ayrıldı.
Bundan sonra Melikşah Maveraünnehir bölgesine 1073 sonu ve 1074’te yaptığı iki büyük seferde Batı Karahanlıları Ceyhun Nehri’inin karşı kıyısına atmış (ileride ilhâk edecektir-en son Harzemşahlar tarafından tamamen yıkılacaktır) ve Termez Şehrini topraklarına katmıştı.
Sultân Alparslan, Bizans İmparatoru Romen Diyojen’le Malazgirt Zaferinden sonra yapılan anlaşmanın Bizanslılarca yerine getirilmek istenmemesi ve tanınmamasının ardından amcasının oğlu Süleyman Şâh’ı tam yetkiyle Anadolu’nun Fethiyle görevlendirmişti.
Melikşah bu fütûhat hareketini kesintisiz devam ettirdi. Merkez Karargâhı Urfa/Birecik’te olan Süleyman Şâh, Melikşah’tan aldığı emir üzerine 1074’te Antakya üzerine yürüdü. Antakya Genel Valisi Prens İsaakios ile Romen Diyojen’in kardeşi Konstantin büyük bir orduyla Süleyman Şâh’ı karşıladı. Küçük Malazgirt’lerden biri daha yaşandı. Süleyman Şâh Bizans ordusunu bozduğu gibi Romen Diyojen’in kardeşini öldürüp, Prens İsaakios’u esir aldı ve büyük bir fidye karşılığı serbest bıraktı. Ancak Antakya kalesini alamadı.
Bu arada; Erzurum ve Çoruh tarafları Saltukoğlu Ebulkâsım Bey tarafından fethedilmiş, Mengücek Bey ise Erzincan ve çevresini açmaya muvaffak olmuştu. Yine Süleyman Şâh’ın kardeşi Mansur Karargâhını Kütahya’da kurmuş adım adım Ege Denizine yaklaşıyordu. Diğer taraftan; Atsız Bey yine 1074’te Suriye sahilleri dahil Akka Limanını fethederken, ertesi yıl 1075’te Süleyman Şâh İznik’i fethederek “Başkent” yaptı.
Bu arada; Sultân Melikşah küçük bir atama yaparak Artuk Bey’i Arabistan’ın fethiyle görevlendirmiş Anadolu’da fethettiği yerleri Danişmend Bey’e vermişti. Bunun üzerine Arabistan’a inen Artuk Bey 1076’da Kuveyt, Bahreyn ve Necd’i fethederek Umman kıyılarına indi Umman zâten Kirman Selçuklularına bağlıydı.
1077 yılında Gümüştekin Bey Urfa ve çevresini, Süleyman Şâh da Konya ve çevresini fethedince, Büyük Türk Hâkânı Sultân Melikşah, Anadolu Hükümdarı sıfatını Süleyman Şâh’a veren fermânı (kararnâmeyi) imzaladı. Böylece ölümsüz “Türkiye Devleti” kurulmuş oldu. Artık hutbelerde önce Halifenin, sonra Sultân Melikşah’ın ve ardından Süleyman Şâh’ın isimleri okunuyordu.
1079’a gelindiğinde tablo şuydu. Türk hâkimiyeti Karadeniz, Akdeniz ve Ege’ye erişmişti. Takip eden 1080’de ise Güney Marmara kıyılarını Kocaeli, Kadıköy ve Üsküdar dâhil bizzat fetheden Süleyman Şâh, Boğazda gümrük idâresi kurdu. Ardından Çanakkale Boğazı ve Kapıdağ yarımadasını temizledi.
Süleyman Şâh Marmara Bölgesi ile uğraşırken, Bizanslılar fırsattan yararlanarak Kars ve Erzurum’u alınca Sultân Melikşah bir kez daha devreye girdi. Ahmed Bey emrinde muazzam bir ordu gönderdi. Bizanslılar kesin bir şekilde kovuldu, büyük göçler hâlinde getirilen Türk nüfus buralara yerleştirildi ve burada Saltukoğulları Beyliği kuruldu. Karadeniz sahili tamamen Türk idâresine girmişti ki Theodor Gabras Trabzon’u yeniden aldı.(1461’de Fatih Sultân Mehmed tarafından ebedi fethedilecektir.)
Melikşâh’ın kardeşi Tutuş Bey de Ağabeyinden aldığı emir üzerine, yanında Atsız Bey, Artuk Bey gibi yiğit komutanlarla birlikte Suriye, Lübnan, Filistin ve Sina’yı almış Şii Fâtımiler Ortadoğu’dan atılarak, Afrika’ya hapsedilmişlerdi.
İç tarafta 1082’de Adıyaman ve Tarsus Limanı (mersin) alındığı gibi, 1083’te Kilikya bütün Çukurova fethedilerek bütün Anadolu ele geçirilmiş, ancak Antakya, Maraş ve Malatya hâlâ direnmekteydi. Tarihler 13 Aralık 1084’ü gösterdiğinde Süleyman Şâh gizlice geldiği Antakya’da General Flaretos’u yenerek şehre girdi. Bir ay sonra iç kale de düştü (12 Ocak 1085) Hz. İsâ’nın havarilerinin toplandığı kiliseyi camiye çevirdi (onun yerine iki ayrı kilise yaptırarak hediye etti.) Cuma günü 120 müezzine ezan okutturdu. Yağmayı, halkı incitmeyi, üzmeyi yasakladı. Bu hoş görü asırlarca Antakya’da devâm etmektedir.
1085’in ilk aylarında Buldacı Bey tarafından Maraş, Elbistan, Göksun fethedilirken, Süleyman Şâh’ın dayısı da Malatya’nın fethini tamamladı. Süleyman Şâh Anadolu Fâtihi ünvanını almıştı. Büyük Türk Hâkânı Sultân Melikşah, her yıl Anadolu’ya büyük miktarda para ve asker gönderdiği gibi yüzbinlerce sivil Türkü oraya sevkediyordu.
Anadolu fethi tamamlanınca bu kez de öz kardeşi Mansur, Anadolu toprakları üzerinde hak iddia etmeye başladı. Bunun için düşman Bizans Imparator’u ile bizzat görüşmüş yardım sözü alarak fırsat kollamaya başlamıştı. Mansur’un hareketlerini iyi takip eden Sultân Melikşah, Süleyman Şâh’a destek için gözü pek komutanı Porsuk Bey’i Anadolu’ya gönderdi.
Porsuk Bey, emrindeki birliklerle İstanbul’dan İmparatorun yanından gelen Mansur’u İzmit yakınlarında karşıladı. İhanet cezasız kalamazdı. Kardeş kanı akmasın diye askerlerin dövüşmesini istememişler teke tek mücadelede ise Porsuk Bey Mansur’u öldürmüş, tehlike ortadan kalkmıştı.
Anadolu’da rakip kalmayınca Süleyman Şâh Suriye’ye yöneldi. Orada bütün Ortadoğu’yu fethetmiş olan Sultân Melikşâh’ın kardeşi Tutuş vardı. 5 Haziran 1086’da Halep’i kuşatmaya gelen Süleyman Şâh’ı Tutuş karşıladı. Halep önlerinde iki kardeş ordunun vuruşması önlenemedi. Gâlip gelen, yanında Artuk Bey gibi dirayetli komutanlar olan Tutuş oldu. Bu savaşta Süleyman Şâh maalesef öldürüldü.
Yine işi çözmek bu olaya çok üzülen Melikşah’a düştü. Önce bölgedeki üç önemli merkezlerden Antakya’ya Yağısıyan Bey’i, Urfa’ya Bozan Bey’i, (Bozan Bey sülâlesi Bozanoğulları olarak Urfa’da devam etmektedir.) Haleb’e Aksungur Bey’i atayarak direkt kendine bağladı. Sonra öz kardeşi Tutuş’u bizzat cezalandırmak üzere Halep önlerine geldi. Sultân Alparslan’ın iki oğlu vuruşmak üzere iken Tutuş, “Gâlip gelsem de ben küçük düşerim, her dâim gölgesine sığındığım ağabeyime kılıç çekmem” dedi Şam’a çekildi.
Sultân Melikşah bu itaatinden dolayı Tutuş’u takip etmedi. Tutuş’un, ölümüne sebep olduğu Süleyman Şâh’ın çocuklarını özel olarak yetiştirmek üzere beraberinde başkent İsfahân’a götürdü. Ayrıca, Anadolu Selçuklu Devletinin başkenti İznik’te Süleyman Şâh’ın tahtına, büyük oğlu Kılıçarslan İsfahân Sarayında yetiştirilene kadar, Süleyman Şâh’ın kardeşi Melik Davut’u oturttu. (6,5 yıl sonra Sultân Melekşah 37 yaşında aniden ölünce, 1. Kılıçarslan İznik’e gelerek Anadolu Selçuklu Devleti tahtına oturacaktır.)
Melekşah’ın, dâvetine icâbet etmek üzere İslâm Halife’sini ziyaret etmek için Bağdat’a gidiş planı ise 24 Nisan 1087’de gerçekleşti. Muhteşem bir alayla dârülhilâfeye gelen Sûltân burada Halife tarafından kabûl edildi. Halife, Melikşah’a çeşitli hediyelerin yanında hem doğunun, hem de batının hükümdarı olduğunu göstermek üzere iki kılıç kuşattı. Melikşah’ın kızı Mâh-Melek Hatun da Halife Muktedî-Biemrillâh ile bu sırada evlendi akrabalık tesis edilmişti.
Diğer taraftan bir dâvette Semerkand Ulemâsından geldi. Melikşâh bu dâvete gecikmeden icâbet etti ve 1089’da Semerkand’ta girdi. Eşi Terken Hatun’un yeğeni Ahmet Hân’ı görevden alarak hızla Yedisu Bölgesine yöneldi. Melikşah buradayken başkenti Kaşgar olan Doğu Karahanlılar Devleti Hükümdârı Ebû Ali el-Hasan Melikşah’ın emrinde olduğunu bildirdi.
Yaşadığı dönemi çok hareketli geçen Sûltân Melikşâh, 1090’dan itibâren de Nizâri-İsmâilî devleti kurarak yaptığı suikastlerle etrafa korku salan Hasan Sabbah ile uğraşmaya başladı ve bunu devlet politikası haline getirdi. Melikşâh haklı olarak Hasan Sabbâh’ı yeni bir din icat etmek ve zavallı câhillleri kandırmakla suçluyor, eğer bunda ısrar ederse kalelerini başına geçireceğini söylüyordu. Ancak Hasan Sabbah bunu dikkate almıyor, hatta koca Selçuklu Devleti’ni tehdit ediyordu.
Melikşah ilk olarak Emîr Yoruntaş’ı Hasan Sabbâh’ın üzerine gönderdi. Uzun kuşatma sonrası 1091 yılında Alamut Kalesi tam ele geçirilmek üzere iken Yoruntaş bir bâtınî fedâisi tarafından âniden öldürülünce operasyon yarım kaldı. 1092’de Melikşâh bu görevi Arslantaş’a verdi. Arslantaş’ın Alamut’u kuşatması da, Kazvin dâîsi Ebû Ali Erdistânî’nin yardıma gelmesiyle 1092 Eylül’ünde akâmete uğradı.
Üstelik bir ay geçmeden Hasan Sabbah’ın tehditlerine mârûz kalan Melikşah’ın Veziri Nizâmülmülk Sûltân Melikşah’la birlikte İsfahan’dan Bağdat’a giderken Hasan Sabbah’ın bir bâtınî fedâîsi tarafından aynı metodla hemde Ramazan Ayında öldürüldü (14 Ekim 1092).
Melikşah, kendisinin en yakın mâiyetinden olan Nizâmülmülk’ün kendi yanında iken suikaste uğramasına çok içerledi. Kılıçlar çekilmiş üstelik iyice bileylenmişti. Sûltân Melekşah, Hasan Sabbah’ın ve bütün Bâtınîler’in imhâ edilmesi emrini Kızılsarığ’a vermişti ki; 19 Kasım 1092’de Sûltân Melikşâh Hasan Sabbah’ın fedâilerince av etine zehir katılmak sûretiyle suikaste uğrayarak şehid edildi. İş yine yarım kalmıştı. (1256’da Hülâgü Han Alamut ve çevresindeki kaleleri alarak bu İsmâilî’leri ortadan kaldıracaktır.)
Büyük Selçuklu Hükümdârı Sultân Alparslan’ın oğlu Sultân Melikşah, 1092 yılında güçlü veziri Nizamülmülk’ten 36 gün sonra Bağdat’ta şehid edildiğinde henüz 37 yaşında idi. Başkent İsfahan’da yaptırdığı türbeye defnedildi.
20 yıl süren saltanatının ardından bıraktığı ülke sınırları; Bangladeş’e kadar bütün kuzey Hindistan, Hazar Denizi-Aral-iç göller dâhil doğu ve batı Türkistan, Dağıstan dâhil Güney Kafkasya, Afganistan, İran, Irak, Suriye, Filistin, Lübnan, Umman ile Yemen ve Sinâ Çölü dâhil bütün Arabistan Yarımadası, Anadolu ve Ege’deki Batı Anadolu Adaları şeklindeydi.
Diğer bir ifâdeyle, Karadeniz, Marmara, Ege Denizi, Akdeniz, Kızıldeniz, Umman Denizi, Basra Körfezi ve Hint Okyanusu Büyük Türk Hâkânlığı Selçuklu Devletinin sınırlarını çeviriyordu.
Sûltân Melikşah maharetle ata biner ve her çeşit silâhı büyük bir ustalıkla kullanırdı; İngilizlerin bizden çalarak “Polo” adını verdikleri meşhûr “Çevgân Oyunu” oynamada da mahir olup ava çok düşkündü. Sonraları zevk için avlanmış olmaktan dolayı büyük bir üzüntüye kapılarak büyük miktarda sadaka dağıtarak tövbe etmiştir.
Sultan hac yollarını emniyete aldığı gibi hacıların yollarda su sıkıntısıyla karşılaşmamaları için kuyular açtırıp sarnıçlar yaptırmıştır. Ticaret mallarından alınan meks gibi bazı vergileri kaldırdığı için ticaret erbabının ve halkın sevgisini kazanmıştır.
Âlimlere ve Allah Dostlarına çok büyük hürmet göstermiş, hayır-hasenat işleriyle ilgilenmiş pek çok eser yaptırmıştır. Mekânı cennet olsun
.
Kırım Savaşı’nda Rus’ların Sinop baskını (30 Kasım 1853)
Kırım Savaşı’nda Rus’ların Sinop baskını (30 Kasım 1853)
HALİT KANAK
Rusya, İstanbul'a gönderdiği Prens Mençikof'la Osmanlı Devletine beş gün içerisinde cevaplanması şartıyla ortodokslara Kudüs'ü Şerifte yönetim hakkı verilmesini içeren bir ültimatom verdi.
Sadrâzâm Giritli Mustafa Naili Paşa Başkanlığında toplanan 43 kişilik heyetten 42’si kesin bir dille bu ültimatomu reddettiğini söyleyince Dışişleri Bakanı Rıfat Paşa sonucu Mençikof'a iletti.
Bunun üzerine Prens Mençikof 21 Mayıs 1853 günü Rus Elçiliğindeki bütün çalışanları da yanına alarak Türkiyeyi terk etti. Diplomatik ilişkiler kesilmişti.
"Sultân'ın elini yüzümde hissettim" (beni tokatladı) diyen Çar I. Nikola bu duruma çok içerlemişti. Önce İngiltere'ye Osmanlı Devleti için ilk defa kullandığı "Hasta Adam" tabiriyle Osmanlı Devletinin aralarında paylaşılması teklifinde bulundu. İngiltere, Rusya'nın sıcak denizlere ineceği tehlikesiyle bunu kabul etmediği gibi İstanbul'a bunu bildirdi.
Her iki teklifi de kabûl görmeyen Çar, Prens Gorçakof komutasında 185 bin askerle, Kudüs'te isteği yerine getirilince boşaltacağını söyleyerek bir Türk Eyâleti olan Romanya'ya girdi, işgâl etti.
Rusya’nın bu aymazlığı karşılıksız kalamazdı. Nitekim, Rusya'ya savaş açmaya karar veren Osmanlı Devletinin en iyi Dışişleri Bakanlarından biri olan ve Rıfat Paşa’nın yerine gelen Büyük Reşid Paşa Fransa ve İngiltere'yi de yanlarına almak için yaptığı büyük diplomasi trafiğini bir taraftan devam ettirirken 4 Ekim 1853'te de Rusya'ya savaş açıldığını Avrupa'daki bütün başkentlere bildirdi.
Serdâr-ı Ekrem olarak ordunun başında bulunan Müşir Ömer Paşa Tarihler 23 Ekim'i gösterirken 133 bin askerle hem Vidin'den, hem Yerköyü'nden, hem de Tutrakan'dan Romanya'ya girdi Kalafat'ı geri aldı. Aynı kararlılıkla 5 Kasım'da General Dannenberg'in kolordusunu dağıttı, Ruslar panik halinde Bükreş'e kaçıp mevzilendiler ve yeni cepheler açmadan işin yürümeyeceğini anladıkları için Kafkasya'da ve Karadeniz'de saldırıya geçtiler.
Karadeniz’de, Rusya’ya savaş açıldığı Ekim 1853’ten itibâren birtakım tedbirler alınmış, Karadeniz’in Rumeli kıyıları İle Anadolu kıyılarının güvenliği için karakol gemileri çıkarılmış bunların başına da Koramiral Osman Paşa ile Tümamiral Hüseyin Paşa verilmişti.
Aynı zamanda bu paşaların görevi savaş bölgesi Kafkaslar’a da cephane nakliyatını sevk ve idâre etmekti. Nitekim Koramiral Mustafa Paşa cephane yüklü 5 gemiden oluşan bir filoyla Trabzon üzerinden Batum’a gönderildi. Burada Batum muhafızı Selim Paşa ile görüşmesinin ardından filosundaki cephaneleri Sohum’a boşaltmak üzere oradan ayrıldı. Beraberinde Çerkezistan’daki Şeyh Şâmil’in Nâibi Muhammed Emin Efendi tarafından İstanbul’a gönderilen kayınbiraderi Çerkes İsmâil Bey ve Osmanlı Hükümetine gönderilen mektupların cevapları vardı.
Sohum iskelesine 160 sandık fişek, 30 varil barut ve yeterince külçe kurşun bırakan Mustafa Paşa dönüşe geçtiğinde durumdan haberdar olan Rus’lar da bölgeye daha fazla filo sevketmek için harekete geçtiler. Amiral Nakhimov komutasında bir filo da yola çıkmıştı. Nakhimov, Mustafa Paşanın nakliye filosunu karşılamak ve yolunu kesmek amacıyla Sinop istikâmetine doğru yol almış ancak Osmanlı filosu ondan önce Sinop açıklarından geçmiştir.
Nakhimov, 24 Kasım’da Sinop açıklarına ulaşınca fırtına nedeniyle 12 parçalık başka bir filomuzun Sinop Limanında yattığını görmüş önce saldırmaya cesaret edememiş, bir müddet sonra böyle bir fırsatı bir daha yakalayamayacağını düşünerek 30 Kasım sabahı çöken sisten de faydalanarak bütün gücüyle aniden saldırıya geçmişti. Bu bir baskındı ve Navarin’den sonra böyle bir baskını ikinci kez yiyorduk. Fırtına nedeniyle 13 Kasım’da Sinop Limanına sığınan bu filomuz, Kırım Savaşı başladığı zaman oluşturulan Karadeniz Filomuzun bir parçasıydı.
Görevi, Amasra ile Sinop Yarımadasının kuzeybatı ucunda yer alan Anadolu’nun en kuzey noktası İnceburun arasında karakol görevi yapmaktı. Osman Paşa ile Hüseyin Paşa da bu filoda bulunuyordu.
Karadeniz Rus Donanması Komutanı Amiral Pavel Stepanoviç Nakhimov, Sinop’taki filomuzun mesafeden dolayı İstanbul’dan yardım alamayacağını da düşündü. Zâten 7 saffı harp gemisi, 1 yelkenli korvet ve 3 buharlı gemiden oluşan Rus’ların çok büyük Saffı Harp gemileri; 84 topla İmperatritsa, 120 topla Velikiy Knyaz Konstantin, 120 topla Tri Sviatitelia, 120 topla Parizh, 84 topla Chesma, 84 topla Rostislav, 54 topla Kulevtcha ile 44 topla Kagul firkateyni, 4’er topla Khersones, Krym ve Odessa adlı vapurları dev toplarıyla ateş gücü çok üstün bir filo oluşturmuşlardı.
30 Kasım 1853 Çarşamba günü kesif sis altında Sinop limanına kuzeybatı tarafından V şeklinde girdiler ve bütün toplarını aynı anda ateşleyerek şiddetli bir şekilde saldırmaya başladılar. Rus filosunun hareketlerini gözlemleyen Osman Paşa aynı şekilde cevap verdi. Sinop Limanı tarihinde bir daha göremeyeceği bir savaşa tanık oluyordu. Dişe diş, göze göz bir mücadele başlamıştı.
Rus’lara bütün gücüyle karşı koyan Bahriyeli Askerlerimizin yeterli eğitimli olmayışı ve Rusların atış gücü yüksek gemilerinin üstünlüğü birkaç saat içerisinde kendisini göstermişti.
Nihayet ilerleyen saatlerde 7 yelkenli fırkateyn, 3 yelkenli korvet ve 2 buharlı vapurdan oluşan Osmanlı filotillasının 1’i hariç tamamı imha olduğu gibi, 6 adet ticâri gemimiz de yakılmıştı. Tek kurtulan Taif adlı gemimiz İstanbul yolundadır. Alelacele atışa geçen kale bataryalarımız ise hazırlıksız yakalanmışlardı. Buna rağmen Rus’lara karşı ateşi kesmediler. Bir müddet sonra 1’i subay 34 ölü, 230’da yaralı bırakan Rus’lar çoğu gemisinin hasar görmesiyle limandan ayrıldılar. 2 Aralık’ta da üsleri Sivastopol’a vardılar.
Ayağından yaralı olarak 150 askerimizle esir düşen Osman Paşa’dan başka, başta Bozcaadalı Hüseyin Paşa olmak üzere 2.700 askerimiz şehit düşmüştü. (Şehit düşen bu askerlerimizin üzerlerinden çıkan paralarla “Şehitler Çeşmesi” yaptırılmıştır.) Denize dökülen 1.500 askerimiz yüzerek kıyıya can atmışlardı.
Geride batırılmış; ilâhi yardım manasına gelen 44 toplu Avnullah, 1829’da Osmanlı-Rus Savaşında Ruslardan ele geçirilen ve ilk adı Rafail olan 44 toplu Fazlullah, 62 toplu Nizamiye, Rusların zafer hatırası olarak Sivastopol’a götürmek isterken limandan çıkmadan batan 60 toplu Nesîm-i Zafer, 1837 de Fatsa'da yaptırılan ve Sûltân 2. Mahmut'un ismini koyduğu deniz ok'u (ok gibi hızlı) manasına gelen 58 toplu Nâvek-i Bahrî, Mısır Donanmasından getirilen 56 toplu Dimyad ile Pervâz-ı Bahri gemileri ile 54 toplu Kaaid-i Zafer, 24 toplu Necm-Efşan, 24 toplu Feyz-i Mâbûd, 22 toplu Gül’i Sefîd, 10 toplu Ereğli adlı gemilerimizle, bir kısmı yakılmış Sinop Şehrimiz kaldı.
Bu dar alandaki deniz muharebesinde büyük fedakarlıklar da yaşandı. Nâvek-i Bahri Gemimizin kaptanı Yarbay İmamoğlu Ali Bey, gemi personelinin çıkan yangını söndürmeyle uğraşmasını fırsat bilerek iki Rus Kalyonu tarafından sıkıştırılınca personeline suya atla emri verdikten sonra, sopaya doladığı gaz ile ıslattığı paçavraları ateşlemiş, “Bir kaptan gemisiyle aynı mukadderatı paylaşmalıdır” diyerek gemi cephaneliğini patlatmış, kendisini ve gemisini havaya uçurmuş, Rus Kalyonlar da ağır hasar almıştı.
Şehit düşen Hüseyin Paşa şehirde bulunan ve hâlen halkın Fatihalarına mazhar olan Seyyid Bilal Camii haziresine defnedildi. Osman Paşa ise Kırım Savaşı sonrası yapılacak olan Paris Anlaşması ile serbest bırakılacak ve Rize‘de zorunlu oturmaya tabi tutulacaktır. 1860 yılında Rize‘de vefat eden Osman Paşa’nın kendisiyle aynı adı taşıyan ve 16 Eylül 1890’da Japonya’da kayalıklara çarparak parçalanan Ertuğrul Fırkateynimizin komutanı Rizeli Osman Paşa torunu olur. (Oğlu Ahmed’in oğlu) Ruhları şâd olsun
.
II. Selim Hân’ın vefâtı (15 Aralık 1574)
II. Selim Hân’ın vefâtı (15 Aralık 1574)
Halit Kanak
Zigetvar Fethi için bulunduğu düşman topraklarında 6 Eylül 1566’yı 7 Eylül’e bağlayan gece saat 01.30’da kesintisiz Kur’an-ı Kerim okunan muhteşem otağında 71 yaşını 4 ay, 10 gün geçe hayata vedâ eden Kânûni Sûltân Süleyman, İstanbul’dan ayrılalı 4 ay, 6 gün olmuştu.
6 Kasım 1543’te Hürrem’den olan ilk oğlu ve adına Şehzâdebaşı Camii’ni yaptırdığı Şehzâde Mehmed’in vefâtı, 6 Ekim 1553’te Şehzâde Mustafa’nın boynundaki ilmekle “Baba, baba” diye feryat ederek gözünün önünde can vermesi, 41 gün sonra Şehzâde Cihângir’in Ağabeyinin ölümüne dayanamayarak Halep’te dizinin dibinde vefât etmesi, 23 Temmuz 1562’de Şehzâde Bâyezid’in sığındığı İran’da 4 küçük şehzâdeleri Orhan, Osman, Abdullah, Mahmud ile birlikte katledilmesi, yaklaşık 8 sene önce çok sevdiği hanımı Hürrem Sûltân’ın vefâtı geçen bu süreler içerisinde kendisini oldukça yıpratmış, son yıllarda çökmesine sebep olmuştu.
Sabah erken saatlerde padişah yâverlerinden Hasan Çavuş özel ulak olarak Kânûni’nin hayatta kalan tek oğlu Şehzâde Selim’e taşıdığı mektubu ulaştırmak üzere Zigetvar önlerinden Kütahya’ya doğru yola koyuldu. Şehzâde Selim veliaht şehzâdelerinin görev yaptığı Manisa Sancağında değil, Kütahya Sancağında görev yapıyordu. Manisa da ise Veliaht Selim’in oğlu Şehzâde Murad (III. Murad) oturuyordu.
Zigetvar-Kütahya arasını 11 günde geçen Hasan Çavuş o sırada Kütahya’da olmayan Şehzâde Selim’i Afyonkarahisar’ın güneybatısında Kütahya’ya 90 km mesafede Sincanlı’da, şimdi ki adıyla Sinanpaşa’da buldu ve hürmetle mektubu takdim etti.
Şehzâde Selim, Sincanlı’da babasının vefât haberini almasına rağmen burada bir hafta oyalanmasına kimse anlam verememişti. Sonra 27 Eylül 1566’da Kütahya’ya geldi. O gün hem cuma, hem de Rebiülevvel Ayı’nın 12. günü olması sebebiyle Peygamber Efendimiz’in dünyaya teşriflerinin yıldönümü yâni “Mevlid Kandili” idi. O kutlu günde hutbeyi kendi adına okutturdu. Böylece Kânûni’nin vefât ettiği ve kendisinin yeni Sûltân olduğu anlaşılmıştı. Anlaşılan bir şey daha olmuştu. O’da Mevlid Kandilinde hükümdarlığının duyurulması için Sincanlı’da oyalanmış olmasıydı.
Aynı günün akşamı II. Selim yanında baş Hocası Hâce-i Sûltânî Ataullah Efendi ve Lâlâsı Tütünsüz Hüseyin Paşa olduğu halde İstanbul’a doğru yola koyuldu. 3 gün içerisinde Kadıköy’e gelerek buradan Topkapı sarayına geçti. Burada kendisini kız kardeşi Mihrimah Sûltân karşıladı. Çünkü Annesi Hürrem Sûltân 15 Nisan 1558’de vefât etmişti. Cülûs merasimi yapıldıktan hemen sonrada babasının cenâzesine refâkat etmek üzere Belgrad’a geçti. Babası Kânûni’yi yaptırdığı Süleymaniye Camii avlusundaki türbesine 100 bin kişiyle defnettikten sonra göreve başladı.
Doğumuyla ölümü arasında 50 yıl, 6 ay, 18 gün vardır. İstanbul’da ilk doğan padişah olduğu gibi, İstanbul’da ölen ilk padişah da odur. Babasıyla beraber peş çok sefere iştirak etmiş olmasına rağmen, tahtta kaldığı süre içerisinde hiçbir sefere bizzat çıkmayan ilk padişahtır. Dönemi deniz seferlerinin yoğunluğu ile geçtiğinden fırsatta bulamamıştır. Zaten kendisinden 19 yaş büyük dâmâdı Sadrâzâm Sokollu Mehmed Paşa da buna izin vermemiştir.
Babasının Ebûssuûd Efendiye gösterdiği hürmeti o da göstermiş, âlimlere büyük destek olmuş, hatta ilmiye sınıfıma cülûs bahşişini ilk kez o vermiştir. 60 yaşını geçkin ve o yaşına kadar Uluç-Ali olarak yaşayan büyük denizcimizin adını Kılıç-Ali yapması ve Türk Denizciliğine en parlak dönemi yaşatan Kılıç-Ali Paşa’yı Dâmâdı Piyâle Paşa’dan sonra Kaptan-ı Deryâ’lığa getirmesi en önemli hizmetidir.
Başdefterdarları (Maliye Bakanı) arasında olup da başarıyla hizmet eden Ebû’l Fazl Mehmed Çelebi, “Heşt Behişt” adlı Farsça Osmanlı Tarihi kitabının yazarı meşhûr tarihçi İdris Bitlisî’nin oğludur. 1574’te hacca giderken Şâm-ı Şerif’te vefât etmiştir. Yerine görev verdiği Derviş Çelebi ise, Yavuz’un Tebriz’den getirdiği sanatkârlardan meşhûr Baba Nakkaş’ın oğludur. Çatalca yakınlarındaki Baba Nakkaş Köyü Yavuz tarafından Derviş Çelebi’nin babasına ihsan edilmiş bir köydür. Varlığını sürdürmektedir.
II. Selim’in; Murad (III. Murad), Süleyman, Mustafa, Cihângir, Abdullah ve Osman adında erkek çocukları; İsmihân Sûltân (Sokollu Mehmed Paşa’nın hanımı), Gevher-Hân Sûltân (Piyâle Paşa’nın hanımı), Fatma Sûltân ve Şâh Sûltân (Zâl Mahmud Paşa’nın hanımı) adlı kızları olmuştur…
22 Aralık 1574 Çarşamba günü İstanbul büyük bir hareketliliğe şahit oluyordu. O günün sabahında bütün protokol Topkapı Sarayında rütbelerine göre sıraya girmişler, yeni padişah III. Murad’a biat etmek için hazırlanan törene iştirak etmişlerdi. İlk önce Sadrâzâm Sokollu Mehmed Paşa geldi tahtta oturan kayınbiraderi Sûltân III. Murad’ın eteğini öptü. Böylece hilâfetin kaldırıldığı 1924 yılına kadar sürecek ve o güne kadar olmayan bir adedi de başlatmış oldu. Biat işini çabucak bitirmeleri gerekiyordu. Çünkü öğle namazına müteakip Sûltân II. Selim Hân’ın cenâze namazı kılınıp, defin işleri yapılması gerekiyordu. Ne de olsa kış ayında günler çabuk bitiyordu. Üstelik Ramazan- ı Şerif idrak edildiğinden iftara yetişilmesi icâb ediyordu.
Nihayet, bütün devlet erkânının ve oldukça kalabalık cemaatin iştiraki ile cenâze namazını 3 ay, 23 gündür görevde olan Şeyhülislâm Hamid Edendi “Er kişi niyetine” diyerek kıldırdı. Ardından Ayasofya Camii haziresine defin işlemi yapıldı.
Eceli beyin kanamasından olmuş, Topkapı Sarayı hamamında yıkanırken ayağa kayarak düşmüş, başı mermer zemine sert bir şekilde çarpmış, sonra da kurtarılamamıştı. Vefât günü Ramazan-ı Şerif’in birinci gününe, 15 Aralık 1574 Çarşamba gününe denk gelmişti. Büyük bir tevâfûk eseri babasının babası Yavuz Sûltân Selim’le aynı yaşta vefât etmiş, Tahtta da aynı sürede kalmıştır.
Sûltân II. Selim, uzuna yakın orta boylu, elâ gözlü, sarışın ve açık alınlıydı. Yay çekmede üzerine kimse olmadığı gibi, avcılık işlerinde çok maharetliydi. Selimî mahlasıyla yazdığı şiirler çok beğenilen II. Selim, aynı zamanda “Divân” sahibi bir padişahtı.
Ayrıca hayır işlerini sever, yaptığı hayırlarla gönülleri alırdı. Hayrat eserlerinden Edirne’deki Mimar Sinan eseri Selimiye Camii hâlen bütün ihtişâmıyla ayakta durmaktadır. Konya’da yaptırdığı Sûltân Selim Camii ve Külliyesi de öyledir. Mekke’de Mescid-i Harâmı onartmış, Ayasofya’nın etrafındaki evleri yıktırmış, payandalarla Ayasofya Camii’ni kuvvetlendirmiş, ayrıca buraya iki minare ekletmiştir. Babasından kalma Büyükçekmece Köprüsü’nü tamamlatmıştır. Bunun dışında yeni Lefkoşe’de Saint Sophia Katedrali’ni kendi adına camiye çevirtmiş, bir de tekke yaptırmıştır. Payas’ta cami, han ve hamamlar inşa ettirmiştir. Mekânı cennet olsun…
.
Sûltân 1. Ahmed’in tahta çıkması ve kardeş katlinin kaldırılması (22 Aralık 1603)
Sûltân 1. Ahmed’in tahta çıkması ve kardeş katlinin kaldırılması (22 Aralık 1603)
HALİT KANAK
Kurban Bayramı geçeli 17 gün olmuştu. Bayramı ailesinin yanında geçiren Sûltân III. Mehmed’in 1587 yılında Manisa’da dünyaya gelen en büyük oğlu Şehzâde Mahmud, görevlendirildiği veliahtlara mahsûs sancak merkezi Manisa’ya gitmek için bütün hazırlıklarını yapmış, Topkapı Sarayında Şehzâdeler dairesinde huzur içerisinde son gecesini geçirmek üzere yatağında derin bir uykuya dalmıştı.
İstanbul’a yaz yeni gelmişti ve takvimler 7 Haziran 1603 tarihini gösteriyordu. O gece imsaktan hemen önce odasının kapısı hızla açıldı ve içeriye pehlivan yapılı 3 dilsiz cellat süratle dalarak uykuda olan 16 yaşındaki şehzâdenin üzerine çullandılar. Boğuşma kısa sürdü. Birkaç dakika içerisinde Veliaht Şehzâde Mahmud boğularak öldürülmüştü bile.
Sabah namazı sonrası büyük bir şala sarılı cesedi saraydan çıkarıldı. Sessiz sedâsız kılınan cenâze namazından sonra Kânûni’nin, oğlu Şehzâde Mehmet adına yaptırdığı Şehzâdebaşı Camii’ne orada yatan şehzâdelerin yanına aynı bahçeye defnedildi… Kardeşi Şehzâde Ahmed Veliaht olmuştu.
Buram buram entrika kokan bu operasyonun arkasında, ismi Kadın Padişah’a çıkan Safiye Sûltân ve sipahi zorbaları vardı. Safiye Sûltân III. Murad’ın eşi ve III. Mehmed’in annesiydi. Saray’da “Vâlide Sûltân” olarak haremi yönetiyordu. III. Mehmed’in eşleri Handan ve Halime Sûltân’larla da gelin-kaynana çekişmelerinde başı çekiyordu. Bu çekişme çok ileri gitmiş ve hât safhaya çıkmıştı. Vâlide Sûltân’lara mahsûs saray hâkimiyetini bırakmak istemeyen Safiye Sûltân oğlu üzerine çok titriyordu. Çünkü oğlu var olduğu sürece Vâlide Sûltân’lığı devam edecek, kendi hükmü geçerli olacaktı.
Elçilerden gelen hediyeler ve başta vezirler olmak üzere devlet erkânı üzerinde kendisini yetkili görmesi, verdiği emirlerin harfiyen yetine getirilmesi başını döndürüyordu. Hatta elçilerin kendisine getirecekleri hediyeleri dâhi belirler olmuştu. Bu durum çok dedikoduya sebep oluyor, Safiye Sûltân’da aleyhindeki bu dedikoduların kaynağı olarak gelinlerini suçluyordu.
Bu arada veliaht şehzâde Mahmud gelişmiş, serpilmeye başlamıştı. Manisa’ya sancağa çıkacaktı. Ancak savaşçı bir rûha sahipti. Bu da yetişme tarzına yansımıştı. Yeniçeri Ocaklarını ziyaret ediyor, fırsat buldukça ordu komutanlarıyla sohbet ediyordu. Anadolu’da cereyan eden ve bir türlü söndürülemeyen celâli isyanlarına üzülüyordu.
Bir gün babasının huzuruna çıktı, babasından asker istedi. Eğer kendisine asker verirse bu isyanları bastırabileceğini, devleti bu sıkıntıdan kurtarabileceğini söyledi. Bu sözler sarayda bomba etkisi yaptı. Herkes bu genç şehzâdenin cesaretine ve kararlılığına hayran kalmış, bunu konuşuyordu.
Ancak bundan rahatsız olanlar da vardı. Safiye Sûltân bunların başında geliyordu. Ya şehzâde gerçekten bunu yaparsa, o zaman halkın ve askerin gözüne girecek, halk ayaklanarak III. Mehmed’i tahttan indirecek böylece kendisinin saltanatı da bitecekti. Yalnızca saltanat bitmeyecek, üstelik gelini Halime Sûltân Vâlide Sûltân olacaktı.
Bunu düşünmek bile istemiyordu. Hemen soluğu oğlu III. Mehmed’in yanında aldı. Oğluna; “Bak Hünkârım, sakın Mahmud’a görev verme sonra askerlerin başında gelip seni tahttan indirecek, ne isyanı bastırmak üzere Anadolu’ya gönder, ne de sancağa Manisa’ya” telkininde bulundu.
Bunu o kadar sık söylemeye başladı ki, III. Mehmed’in kafası karıştı. Tamam, Anadolu’ya isyancılara karşı göndermeyecekti. Ancak sancağa çıkarmalıydı. Sûltân III. Mehmed oğluna hazırlanmasını söyledi. Kurban Bayramı da yaklaşıyordu. Bir an kendi şehzâdeliğini düşündü. Yine böyle bir kurban bayramı arefesiydi. 19 Aralık 1583 tarihinde Üsküdar’dan görev yeri Manisa’ya hareket ettiğinde bayrama 6 gün vardı. Babası Sûltân III. Murad’ın söylediği “Devlet işi beklemez” sözü üzerine yola koyulmuş, bayramı da yolda geçirmişti. Şehzâdesi Mahmud hiç değilse bayramı burada geçirsin istedi.
Fakat Safiye Sûltân’ın komplo teorisi her gün kendisine bizzat anlatılıyor, bu da Sûltân III. Mehmed’in şüphelerini artırıyordu. Bu arada Şehzâde Mahmud kurban bayramını ailesiyle birlikte geçirmiş, hazırlıklarını tamamlamış yola çıkmak üzereydi. Öğretmeni, lala’sı, rûznâmçecisi (Rûznâmçe; gelir ve giderlerinde günlük olarak yazıldığı defter), eşyaları, 1500’e yakın hizmetlisi ve ayrıca iç oğlanları hazırdı. Hatta divânında alınacak kararların yazılacağı “Ahkâm Dedteri” dâhi teslim edilmişti.
İşte ne olduysa o süre içerisinde oldu. Safiye Sûltân, oğlu III. Mehmed’i ikna etti üstelik sipahi zorbalarının ayak divânında “Seni indirip Şehzâde Mahmud’u başa getireceğiz” tehditleri kulaklarından hiç gitmemişti. Nihayet, 7 Haziran 1603 yılında yukarıda bahsettiğimiz elim fâcia Şehzâde Mahmud’un katledilmesiyle sonuçlandı. Veliahtliğe yükselen Şehzâde Ahmed’in annesi Handan Sûltân bu olaydan çok korktu. Derhal oğlunu yakın korumaya, doğrudan göz hapsine aldı.
Ancak haremde hesaplar kapanmamış, aksine daha da kızışmıştı. Safiye Sûltân durdurulamıyordu. Onu durduracak tek bir şey kalıyordu o da Sûltân III. Mehmed’in ortadan kaldırılması. Böylece Safiye Sûltân’ın Vâlide Sûltânlığı sona erecek herkes rahatlayacaktı. Öyle de oldu.
Bu elim olaydan 6 ay 15 gün sonra 37 yaşındaki Sûltân III. Mehmed kimsenin çözemediği bir şekilde 21 Aralık 1603 tarihinde vefât etti. Perde kapanmıştı. Şehzâde Ahmed 1. Ahmed sanıyla 22 Aralık’ta tahta çıktı.
Tahta çıkışından sonra ipleri yavaş yavaş eline almaya başladı. Bunda Hocası Hâce Mustafa Efendi’nin rolü elbette büyüktü. Ona zaman zaman tavsiyelerde bulunuyordu. Bu tavsiyelerden birisiyle de 17 gün sonra Safiye Sûltân’ın eski saraya gönderilmesi oldu. En önemli tavsiyesi ise kardeş katline son verilmesi konusuydu.
Gerçi bu konu Sûltân Ahmed’in gündemindeydi. Özellikle kendisine veliahtlık yolunu açan Şehzâde Mahmud’un katledilmesinden çok etkilenmiş, eğer Allah nasib eder de tahta geçecek olursa kardeşi Mustafa’ya dokunmayacağına dair kendi kendine söz vermişti.
O gün gelip de tahta oturunca herkesin beklentilerini boşa çıkarmış, sonradan 1. Mustafa olarak tahta geçecek olan kardeşi için bir türlü boğdurulma fermânını vermemişti. Hatta ilk günlerde bunu kendisine hatırlatanlara, “Şu anda yastayım, 40 gün yas tutacağım, sonra bakarız” diye cevap vermiş konuyu kapatmıştı. Ama bunu nasıl yapacaktı bilemiyordu.
Tâ ki tahta geçtikten 17 gün sonra diz boyu karların içinde geldiği Ayasofya Camii’nde bir sabah namazı çıkışında Ayasofya haziresinde medfun bulunan babası III. Mehmed, dedesi III. Murad ve katledilen 19 amcasının kabirlerini ziyâret ederek fâtihalarını okuduğu sırada yanına yaklaşan Hocasının; “Kardeşin Mustafa için de burada Fatiha okuyacak mısın? Sakın bunu yapma Allah göstermesin sana bir şey olsa yerine geçecek erkek kalmayacak” şeklindeki telkininden çok mutlu olmuş ve bir müddet sonrada hocasının desteği ile yaşça büyük olanın tahta geçmesi anlamına gelen “Ekber ve Erşed” nizâmını getirmiştir.
Böylece, Fâtih Sûltân Mehmed Hân’ın 1451’de tahta çıkmasıyla yürürlüğe giren kânûn, Yavuz’un 1520’de vefâtından sonra Kânûnî ve II. Selim döneminde 1574 yılına kadar 54 sene sekteye uğramış, 1603 yılında tamamen ortadan kaldırılmıştır. Yâni birilerinin dediği gibi 1922 yılına kadar 6 asırdan fazla devam eden Osmanlı İmparatorluğunun tamamı devletin bekâsı için katledilen evlatlar dönemi değildir.
Yeni siteme geçilmeden önce öldürülen son şehzâde Mahmud olmuştur. Bundan sonra taht, doğrudan babadan oğula geçme sistemi yaş sınırına bağlandığı için kardeşlere de taht yolu açılmış oldu ve bu durum 1922 yılına kadar bu şekilde devam etmiştir.
Bu konudaki kararında tasavvuf âdâbı ile yetiştirilmesi ve zikir ehli olması önemli etken olmuştur. Sûltân III. Mehmed ile Handan Sûltân’ın oğlu olarak 18 Nisan 1590 yılında Manisa’da doğan, annesi tarafından 7 yaşından itibaren tasavvuf terbiyesi ile yetiştirilen ve gelmiş-geçmiş büyük Allah dostlarından biri olan Aziz Mahmud Hüdâyi Hazretlerine derinlemesine bağlı olan Sûltân Ahmed, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ayak izi resmini yaptırmış, içine de yazdığı; “N’ola tâcim gibi başımda götürsem dâim Kadem-i resmini ol Hazreti Sâh-iResûlün Gül-i gülzâri nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün” şeklindeki şiiriyle beraber dâima başında kavuğunda taşır, zikir derslerine çok önem verirdi.
Dil hânesi pür-nûr olur
Envâr-ı zikrullah ile
İklîm-i ten ma›mûr olur
Mi’mâr-ı zikrullah ile
Her müşkil iş âsân olur
Derd-i dile dermân olur
Cânun içinde cân olur
Esrâr-ı zikrullah ile…
Diye devâm eden 7 beyitlik şiiri meşhûr olmuş, hâlen “İlâhi” olarak Türk halkının dillerinde dolaşmaktadır. Sultan Ahmed, Bahtî mahlasını kullanarak yazdığı şiirleriyle birde tek nüshası Millet Kütüphanesi’nde olan bir Dîvânçe’si vardır.
Ağabeyi Şehzade Mahmud’un babası tarafından boğdurulması üzerine veliaht olmuş, akabinde babasının 21 Aralık 1603 yalında vefât etmesi üzerine 22 Aralık’ta tahta çıkmış, 28 yıllık hayatı içerisinde tahtta kaldığı 14 seneye çok şeyler sığdırmaya çalışmış, örnek insan, mümtaz şahsiyet olarak tarih sayfalarında yer almış, Sûltân İbrâhim, II. Osman ve IV. Murad’ın babası Sûltân Ahmed Hân aynı zamanda Sultanahmet Camii’nin bânisidir.
1617’de 14 yıllık padişahken, 51 gün süren mide rahatsızlığının ardından vefât ettiğinde “Mübeşşirü’l-cennet” sözcüğü vefâtına tarih olarak düşürüldü. Türbesi, kendi ismini taşıyan Sultanahmet Camii’nin yanındadır, oğullarıyla birlikte yatmaktadır. Mekânı cennet olsun
24 Ağustos 1516 Yavuz’un Merc-i Dâbık zaferi
Yavuz Sûltân Selim Hân, Zenbilli Ali Cemâli Efendi’den alınan fetva ile Mısır Memlûk seferine başlamak üzere Topkapı Sarayından Üsküdar’a geçerek hazırlanan otağına adım attığında takvimler 5 Haziran 1516’yı gösteriyordu.
İstanbul-Dâbık arası o günkü Beyşehir-Elbistan-Dâbık güzergâhı üzerinden yaklaşık 1550 kilometredir. Yavuz Beyşehir’e geldiğinde Koçhisar Zaferinin müjdesini alır. Zaferi kazanan Bıyıklı Mehmed Paşa birlikleriyle Malatya’da Yavuz’a katılır. Elbistan’a geldiklerinde önceden yola çıkan Sinan Paşa ile buluşur. Kilis’i geçtiklerinde ise, 1514’teki Şâh İsmâil-Yavuz vuruşmasında gâlip gelecek kişinin üzerine yürüme ihtimâlini yüksek tutan ve her dâim tetikte olan Sûltân Kansu da 11 Temmuz’dan beri bulunduğu Halep’ten yola çıkar.
(Sûltân Kansu, 28 Nisan 1516’da Sinan Paşa’nın Yavuz’dan önce emrindeki orduyla İstanbul’dan hareket etmesini pür dikkat takip etmiş, yanında Halife III. Mütevekkil ve dört mezhep kadıları olduğu halde Halep’e gitmek üzere 19 Mayıs’ta yola çıkmıştı.)
Yavuz Azez’i geçerek Türkmen yerleşim birimlerinden olan Türkmenbarı’nın 5 km. batısında bulunan Dâbık Kasabasına geldiğinde Sûltân Kansu Gavri’de Dâbık düzlüğünde kendisini beklemektedir. Burası yeşil çayırlıkları ve çok geniş bir alanının düzlük oluşundan dolayı Dâbık’ın Düzlüğü mânâsına gelen Merc-i Dâbık diye anılmaktadır.
Bu geniş sahranın tarihi özellikleri de vardır. En eski bilineni Hz. Dâvûd’un (Aleyhisselam) bu sahrada bulunan Türkmen Köyü Toybuk’ta bir makâmının bulunmasıdır. Davud Aleyhisselam’ın mâkâmı üzerine ne zaman yapıldığı bilinmeyen bir de türbe vardır. (2014’te bölgeyi ele geçiren işid ‘Daeş’ tarafından yıkılmıştır.) Kansu Gavri, buraya gelerek Yavuz Sûltân Selim’in ordusunu burada karşılamak istemiştir. Sebebi Hz. Davud Aleyhisselam’ın mânevi desteğini alarak savaştan gâlip çıkmak istemesidir.
Bu bölge aynı zamanda Halife Süleyman b. Abdülmelik’in Bizans’a yönelik seferi sırasında Suriye ordularının ana karargâhı olmuştur. Dâbık’ta hazırladığı 100 bin kişilik ordusunun başına kardeşi Mesleme’yi geçirterek, İstanbul’u fethetmeden ve kendisinden ikinci bir emir almadan dönmemesini, İstanbul fethedilene kadar Dâbık’tan ayrılmayacağını söylemiş ve gerçekten de bu süre içerisinde Dâbık’ta yaşamış 717 yılında burada vefât etmiştir.
Vefât etmeden önce yerine eniştesi ve amcasının oğlu, bizim de âcizâne Halep ile Hama arasında bulunan türbesini ziyâret etme imkânı bulduğumuz meşhûr halife Ömer bin Abdülaziz’i veliaht tayin etmişti. (22 aylık halifeliği süresince zekât memurları zekât verecek kimse bulmakta zorluk çekmişlerdir.)
Meşhûr Abbasi Halifesi Hârûnürreşîd’in de zaman zaman bu bölgeye gelerek askerî manevralar öncesi aynı sahrada karargâh kurduğu bilinmektedir.
Yine 1098’de haçlı ordusunun Antakya’yı ele geçirdiği bir zamanda Musul hâkimi olan Kürboğa’nın Merc-i Dâbık’ta; Dımaşk (Şam) Meliki Dukak, Ata-Beg Tuğtegin, Humus hâkimi Hüseyin, Sincar hâkimi Arslantaş ve Artuklu Beyi Sökmen’in de kendisine katılmasıyla Selçuklu ordusunun Antakya’yı haçlılardan temizlemek için harekete geçtiği yerdir. (Kürboğa, Tutuş’un öldürdüğü vali Aksungur’un küçük yaştaki oğlu meşhûr İmâdüddin Zengî’yi yanına alarak yetiştiren ve Musul Ata-Beg’i olmasını sağlayan kişidir.)
Bunlardan başka Memlükler devrinde Anadolu’ya yapılan seferler öncesi askerî ana üs olarak kullanılan Merc-i Dâbık’ın isminin bütün dünyaca duyularak bilinmesi, Yavuz Sûltân Selim ile Kansu Gavri arasında meydana gelen savaşta olmuştur.
Bu savaşın ana sebebi ise; Osmanlı Devleti kurulduğu günden beri Anadolu üzerinde tehditleri hiç bitmeyen Memlüklerin tehlikeli davranışları olmuştur. Memlükler, Çukurova'yı ellerinde tuttukları gibi, yeri gelip Kütahya'ya kadar sarkmışlar, nice Osmanlı vezirlerini ve beylerbeylerini şehit etmişlerdi. (1485-1491 savaşları.) Ayrıca Kahire'de bulunan Abbasi Halifesini kullanarak, Anadolu Beyliklerini etkilemeleri rahatsızlık vermişti.
Fakat en önemli nedenlerden birisi de II. Bâyezid döneminde şehzâdeler arasında taht kavgalarının kızıştığı bir dönemde Manisa sancağını elde ederek diğer kardeşleri arasında avantajlı duruma geçmek isteyen Şehzâde Korkut’un babasına şantaj yapmak için güyâ amcası Cem Sûltân’ı taklit ederek 1509 Mayıs’ında Mısır’a gitmesi ve Sûltân Kansu’nun da büyük bir debdebe ile onu karşılaması ve Korkut’u Osmanlı tahtına vâris göstermesiydi. Yavuz daha Trabzon’da iken bunu bir kenara yazmıştı.
İşte Yavuz Sûltân Selim Hân, bütün bunları bir çırpıda çözmek için Kahire’de nihayete erecek olan bu sefere çıkmış Merc-i Dâbık’a kadar gelmişti. Şimdi iki ordu 24 Ağustos 1516 günü sabah erken saatlerde karşı karşıya gelmiş kozlarını paylaşacaktı.
60 bin kişilik Osmanlı ordusunun merkezinde Yavuz Sûltân Selim atının üzerinde eli kılıcının kabzasında yeniçeriler ve kendisine son derece bağlı Azablar ile ilk saldırıyı Memlüklerin yapmasını bekliyordu. Vezir-i Âzam Sinan Paşa’nın kumanda ettiği sağ kanatta; Anadolu Beylerbeyi Zeynel Paşa, Karaman Beylerbeyi Hüsrev Paşa, Ramazanoğlu Mahmud Bey bir de Osmanlı'ya sâdâkatinden dolayı Memlüklerin Kahire'de Züveyle Kapısına astığı Şehsûvar Bey'in oğlu Dulkadıroğlu Ali Paşa vardı. (Ali Paşa, Kansu Gavri’nin yerine geçecek olan Tomanbay’ı babasının intikamını alması için Yavuz’un kendisine teslim etmesiyle Ridâniye zaferi sonrasında Tomanbay’ı aynı kapıda asacaktır.)
Sol kanatta ise; komuta merkezinde sonradan Vezir-i Âzam olacak olan Vezir Yunus Paşa, Rumeli Beylerbeyi Yusuf Paşa, Amasya Beylerbeyi İsfendiyaroğlu Mehmed Paşa, Diyarbakır Beylerbeyi Bıyıklı Mehmed Paşa, Yavuz’un kayınpederi Kırım Hân’ı Mengli Giray Hân’ın iki oğlu Saadet Giray (ileride 8 yıl hân’lık yapacaktır) ve Mübârek Giray bulunuyordu. (Mübârek Giray, Moskova’yı alarak ismi taht alan’a çılan Devlet Giray Hân’ın babasıdır. Ridâniye savaşında şehit olacaktır.)
80 bin kişilik Türk veya Türkleşmiş Çerkezlerden oluşan Memlüklerin merkezinde yine doğal olarak Sûltân Kansu Gavri bulunurken, makâmı ve yetkileri Beylerbeyliği makâmının üzerinde olan Makâm-ı Saltana’lardan Şam Nâib-i Saltanası Şaybek sağ kanatta, sol kanatta ise Halep Nâib-i Saltanası Hayrbey son derece donanımlı süvari birliklerinin başında hazır bekliyorlardı.
Nihayet ilk saldırı sabah sekiz sularında Memlük süvarilerinin sağ ve sol kanat üzerine yaptıkları sert hücum ile başladı. Osmanlı kanatları önce bocaladıysa da ateşli silahların devreye girmesiyle çabuk toparlandılar. Birkaç saat içerisinde de bastıran taraf oldular. Tam bu sırada Yavuz yalın kılıç emrindeki kuvvetlerle merkezden bindirdi. Bir taraftan da sağ ve sol kanatlara Memlük Ordusunu çevirme emri verdi. Kanatlar birleşince ortada kalan Memlük Ordusunun yapabileceği bir şey kalmamıştı.
Akşam 16.00 sularına gelindiğinde ise Memlük ordusu imha edilmiş, 8 saat süren savaş da bitmişti. Sûltân Kansu Gavri ile Nâib-i Saltanalardan Şaybek’te savaş meydanında kalmıştı. Kansu Gavri şâirliği yanı sıra ilim ehli birisi ve tefsir âlimiydi. Mekânı cennet olsun.
Abbâsî Halifesi III. Mütevekkil esir alınanlar arasındaydı. Yavuz kendisine oldukça hürmetkâr davrandı. Ele geçirilen Sûltân Kansu’nun çadırında baha biçilemez hazine bekletilmeden İstanbul’a gönderildi. Yavuz’un yapacak daha çok işi vardı. Bu zaferle birlikte Suriye, Lübnan, Filistin kapıları açılmıştı. Önce 28 Ağustos 1516 Perşembe günü Haleb’e girdi. O gün Halep Beylerbeyliği kuruldu. İlk Beylerbeyi olarak Karaca Paşa atandı. Kadılığa ise Çömlekçizâde Kemal Çelebi getirildi.
Burada aynı gün yapılan devir-teslim töreniyle İslâm Halifeliği el değiştirdi. Böylece Halifelik Abbasîlerden 3 Mart 1924 yılına kadar devam edecek şekilde Osmanoğullarına geçti. Ertesi gün Cuma ve mübârek Recep Ayı’nın son günü idi. Yavuz Sûltân Selim Hân adına meşhûr Halep Emevî Camiinde (Zekeriyya Camii) hutbe okundu. Hutbede İmâm Efendi, Yavuz Sûltân Selim Hân’dan, “Hâkimu’l Haremeyni’ş-Şerifeyn” (Mekke- Medine’nin Hâkimi) diye bahsedince Yavuz derhal müdâhale ederek, “Hâkim” kelimesini “Hâdim” olarak düzelttirmiş, İmâm da bunun üzerine 1516’ya kadar gelmiş geçmiş halifeler döneminde hutbelerde okunan eski hâlini düzelterek o günden itibaren “Hâdimu’l Haremeyn” (Mekke ve Medine’nin hizmetkârı) olarak okumuş ve o şekilde devam etmiştir.
Yavuz, Kâinat Efendisi Sallallahu aleyhi vesellem’e hâlife olmanın verdiği heyecanla caminin halısını kaldırarak doğrudan yere secde ederek gözyaşlarına boğulmuştu. Ayrıca sırtındaki çok değerli kaftanını İmâm Efendinin omuzuna atmıştır. Bunun yankıları Kahire’de şok etkisine sebep olmuş, Sûltân Kansu’nun yerine yeğeni Tomanbay tahta geçirilmiş, Yavuz’un elinde olan Halife Mütevekkil’in yerine de halife Mütevekkil’in babası Müstemsik vekil ilân edilmişti.
Bunun için Yavuz, Merc-i Dâbık’ta yarım kalan işi, İslâm Birliğinin tesisi için tamamlamaya kararlıydı. Yola çıktı, Kahire’ye girdi. Yetmedi Mısır’ı baştanbaşa fethetti. Bu durum oyunu bozdu. İstanbul’a dönüşte yanında getirdiği halife Mütevekkil’in hem Ayasofya’da, hem de Eyüpsultân’da Yavuz’a hilafet kaftanı giydirip, kılıç kuşatması tartışmaları bitirmişti. Merc-i Dâbık zaferi Halep’ten-Kahire’ye, Şam’dan Mekke’ye bütün bölgeye hâkimiyet getirdiği gibi, İslâm Coğrafyasının liderliğinin simgesi Hilâfeti de beraberinde getirmişti. Allah-û Teâlâ ecdadımızdan ebeden razı olsun inşaallah…
NOT: Malazgirt Zaferi etkinlikleri için geldiğimiz Kubbet’ül İslâm Ahlat’tan selamlar.
.
Yavuz’un Osmanlı-Türk Ordusuyla Halep, Hama, Humus, Şam ve Kudüs-ü Şerife girmesi (30 Aralık 1516)
Yavuz’un Osmanlı-Türk Ordusuyla Halep, Hama, Humus, Şam ve Kudüs-ü Şerife girmesi (30 Aralık 1516)
HALİT KANAK
Yavuz Sûltân Selim Hân; 60 bin kişilik cengâver ordusuyla, Anadolu’yu şiileştirme çalışmalarında ciddi tehdit oluşturan Safevî’lere destek verdiği için Zenbilli Ali Cemâli Efendi’den alınan fetva ile 80 bin askerden oluşan Memlük Ordusunu Merc-i Dâbık’ta sağ ve sol kanatları birleştirmek sûretiyle 8 saat içerisinde imha ettiğinde, Sûltân Kansu ile Suriye Nâibi Şaybek muharebe alanında kalmışlar, başta Hayrbey olmak üzere pek çok ordu komutanı esir düşmüştü. Fakat en önemlisi Abbasi Hânedânından İslâm Halifesi sıfatı taşıyan III. Mütevekkil’in de esirler arasında olmasıydı.
Bu zaferden 4 gün sonra dünyanın en büyük şehirlerinden ve en işlek ticaret merkezlerinden biri konumundaki Haleb’e giren ve burada 18 gün kalan Yavuz Sûltân Selim Hân için Halep’te İslâm Halifeliğinin Abbasiler’den Osmanoğulları’na devredilme merasimi yapılmış, 766 yıldan beri Abbasiler’de olan halifelik Osmanoğullarına geçmişti.
Zekeriya Aleyhisselam’ın da medfûn bulunduğu Halep Ulu (Emevî) Camiinde cuma namazında Yavuz adına ilk hutbeyi okuyan hatip efendi, yine âdet olduğu üzere halife adından bahsederken “Hâkimu’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn” yâni “Mekke ile Medine’nin hâkimi” diye okumuş, ancak hutbeyi dikkatlice takip eden Yavuz’un müdâhelesiyle “Hâkim” kelimesini “Hâdim” olarak düzeltmek zorunda kalmış, bundan sonra da bütün İslâm topraklarında hutbe “Mekke ile Medine’nin hâkimi” şeklinde değil, “Hizmetkârı” şeklinde okunmuştur.
Haleb’i Kuzey Suriye Beylerbeyliği’nin merkezi yaparak Karaca Paşa’yı da ilk Beylerbeyi olarak atayan Yavuz, Çömlekçizâde Kemal Çelebi’yi de kadılığa getirdikten sonra hızla güneye doğru indi. Önce Hama’ya girdi. Güzelce Kâsım Bey’i sancakbeyi atadı. (İstanbul’da Kasımpaşa semtine ismini veren Paşamız) Sonra da Humus’a yöneldi. Yolu ordusuyla birlikte iki günde kateden Yavuz, Humus’ta da Ihtıman-Oğlu’nu sancakbeyliğine getirdi. Büyük Cihangir’in bir sonraki hedefinde Şâm-ı Şerif vardı. Altı gün sonra Yavuz Sûltân Selim Şam kapısındaydı.
27 Eylül 1516 Cumartesi günü Şam’a geldi. Ertesi gün Ramazan-ı Şerif başlayacaktı. Şam’da 2 ay, 18 gün kaldı ve bütün bölge fütuhatını buradan yönetti. İlk cuma hutbesi Ramazan’ın 6’sında 3 Ekim’de Yahya Aleyhisselam’ın türbesini de içinde barındıran Şam Emevî Camiinde yine Yavuz adına okunmuş, birde merâsim yapılmıştı.
Bu arada Yavuz’un talimatıyla Filistin fethedilerek Kudüs de Osmanlı topraklarına katılmıştı. Fakat Yavuz, Filistin’nin daha güneyindeki Sina’ya kadar inilmesini, Mısır’ın kapısı konumundaki Sina Yarımadasının temizlenmesini istiyordu. Çünkü nihâ-i hedefinde Mercidâbık’ta yendiği Kansu Gavri’nin yerine yiğeni Tumanbay’ın geçtiği Kâhire vardı.
Ancak öncelikle fethettirdiği, içlerinde Kudüs-ü Şerif’in de bulunduğu topraklarda idâri yapıyı kurması gerekiyordu. Kudüs Sancakbeyliği’ne Evrenosoğlu İskender Bey’i, Gazze Sancakbeyliği’ne ise Gazze’yi bizzat fetheden Uzguroğlu İsa Paşa’nın oğlu Mehmed Bey’i atadı. İki önemli Akıncı Bey’in Sancakbeyliği’ne atanması hedefin ne kadar büyük olduğunu gösteriyordu.
Kâhire’nin kapısı sayılan Sina Yarımadası girişini 10 bin kişilik bir kuvvetle ünlü Memlük Komutanlarından Canberdi Gazâli tutuyordu. Yavuz, bu kapıyı aralamak üzere Veziriâzâm Sinan Paşa’yı 5 bin tımarlı sipâhi ile Gazze’ye gönderdi. Gazze’nin yeni Sancakbeyi Mehmed Bey 2 bin gözüpek akıncısıyla Sinan Paşa’ya dâhil oldu. Yanlarında birde topçu taburu bulunuyordu.
Gazze’nin güneybatısında Gazze ile Refah arasında ismini Yavuz’un yanındaki vezirlerden Yunus Paşa’dan alan Han-Yunus Kasabası yakınlarında iki ordu karşılaştı. Sinan Paşa’nın yönettiği Osmanlı-Türk Ordusunun sağ kanadında Teke (Antalya) Sancakbeyi Ferhat Bey, sol kanadında Gazze Sancakbeyi Mehmed Bey birliklerinin başındaydılar.
21 Aralık 1516 sabah saatlerinde başlayan savaş, her iki tarafın da kahramanca vuruştuğu dişe diş bir mücâdelenin ardından ikindiye doğru bittiğinde Memlük Ordusunun 9 bini yâ savaş meydanında kalmış, ya da esir edilmişti. Canberdi elindeki bin atlıyla arkasına bakmadan Kahire’nin yolunu tutmuştu.
Memlük Ordusundan arta kalan ve Hama tarafında dolaşan bir grup asker Vezir Yunus Paşa’nın dâvetiyle savaşmadan Osmanlı saflarına katıldığından bölgede mukavemet edecek güç kalmamıştı. Yavuz artık çok arzu ettiği Kudüs-ü Şerif’e gidebilir, şükür secdesini orada yapabilirdi. Beklemeden Şâm’dan güneye doğru hareket etti.
Takvimler 30 Aralık 1516 Salı’yı gösterdiğinde Yavuz Sûltân Selim Hân da hayâlindeki Kudüs’e gelmişti. 1917 yılına kadar 400 yıl Osmanlı Devletinin bir parçası olarak huzur içinde yaşayacak olan İslâm Beldesi, ilk Kıblemiz, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Mirâç hadisesinde ziyaret ettiği ve namaz kıldığı kutsal mekânımızın olduğu Kudüs-ü Şerif’teydi işte.
Yavuz’u, başta çiçeği burnunda Sancakbeyi Evrenesoğlu İskender Bey olmak üzere Kudüs’ün bütün ruhanîleri şehrin dışında büyük bir tâzimle karşıladılar. Müslüman ahâli de yollara dökülmüştü. Yavuz, şehrin tam karşısında kurulan otağına geçti ve şehrin ileri gelenlerini burada kabûl etti. İlk olarak Kudüs’ün ismini değiştirerek “Kudüs-ü Şerif” yaptı.
Ardından, Kudüs’ün ilk fâtihi Hz. Ömer’in Kudüs’teki ruhâni liderlerlerden Rum Patriği Sophronios’a ve Ermeni Patriği olarak atanan Abraham’a verdiği ferman gibi Yavuz da Kudüs Rum Patriği Attalia’ya ve Ermeni Patriği III. Serkis’e birer ferman verdi. Fermanda;
“Emr-i şerîfim mûcibince ‘amel her kim bir gayr-i şekl iderse ve bozarsa Allahu te’âlânın kılıcına uğrasın. Bi avniʹllâhi te’âlâ ve Resûlihi habîbi Kuds-ı Şerîf [ʹden] Beytüʹl-lahmʹa gelüp Saferüʹlhayrın yiğirmi beşinci gününde feth-i bâb olınub Rum keferesine patrik olan Attalia nâm râhib cümle râhibân ile ma’ân re’âyâ ve berâyâ gelüb itâ’at ve ricâ ve temennâ kılmışlardır kadîmden vâkı olan kilise ve manastırları ve ziyâretleri ve içerü ve taşrada kadîmden ne minvâl üzere zabt u tasarruf idegelmişler ise ol minvâl üzere mezbûr patrik dahî zabt u tasarruf eyleye ve Hazret-i Ömer radiyaʹllâhu anh hazretlerinden olan ‘ahidnâme-i hümâyûn ve selâtîn-i mâziyyeden olan evâmir-i şerîfeleri mûcibince zabt u tasarruf eylemek içün deyu buyurdum ki, …”
şeklinde devam etmiş ve bu fermanlarla Yavuz, hem Ermeni, Rum ve diğer azınlıkların haklarını korumaya almış, hem onların diğer mezhep mensuplarının ve azınlıkların haklarına müdahale etmesini engellemişti. Ayrıca, Hicri 923 tarihli bu fermanda, hristiyanların tasarruflarına bırakılan yerlerde bir bir sayılmıştır. Buna göre;
“Hükm-ı şerîfe mûcibince zabt u tasarruf eyleye Kamame kapusu karşusunda ve kıble tarafında mugtesil kadîmi iki şem‘dan ve kandiller ve yine mahall-i mezbûrda vâkı‘ patrikliğe tâbi‘ gulgule üzerinde dört kemerin aşağısı ve yukarusı ve Sitti Meryem üzerinde yedi kıt‘a kemerler zîr ve bâlâsı ve kilise-i kebîr ortası ve türbesi ma‘ân cümle ziyâretleri ve taşra Kamame havlısı üç kiliseleri ve karşusuna Kilise-i Mar Yuhanna ve patrik mütemekkin olan evlerde kilise olan Elene dimeğle ma‘rûf ve Mar Tekilla ve Sitte Yani ve Mar Eftimiyos ve Mar Mikail ve Mar Yorgi ve Mar Yuhanna ve Yakmiya ve Mar Vasil ve Mar Nikola ve Mar Dimitri ve Sitti Meryem ve diğer Mar Yuhanna ve diğer kilisesi ve Mar Yakub, Mar Yorgi nâm kiliseleri ve Kuds-ı Şerîf taşrasında Meryem Ana makberesi…”
diye devam eden fermandan anlaşılacağı üzere; Kudüs’te Hristiyanlar için kutsal sayılan başlıca yerler; Kamame (Kıyâmet) Kilisesi, Beytüllahm Kilisesi, Mağaratü’l-Mehd, Hacerü’l Mugtesil, Hz. İsa’nın mezarı ve Sıtt-i Meryem Makberi’dir.
Bu Kutsal Yerler, bir cemaate has olmayıp başta Rum, Ermeni, Süryani, Kıpti ve Habeş cemaatleri arasında paylaştırılmıştır. Yâni kiliseler içerisinde her bir cemaatin yeri vardır. Kamame Kilisesi’nin ve Beytüllahm Kilisesi’nin Rumların tasarruflarında olduğunu belirten tabirler kullanılmışsa da bundaki amaç bu iki kilise içindeki Rumlara bırakılan ayrı yerlerdir.
Çünkü Kamame ve Beytüllahm Kiliseleri bir cemaate has kiliseler olmaktan ziyade içinde birçok cemaati barındıran ve her hristiyan cemaatin, içinde kendilerine ait bölümleri bulunan kiliselerdir ve bunların anahtarları Salahaddin Eyyubi tarafından dış koruması Türk mercilerde olmak şartıyla açma-kapama ve taşıma işlerini yürütmesi için Kudüs’ün iki müslüman ailesi, Judeh ve Nuseybehler’e verildi.
Asırlar boyunca kiliseyi bu müslüman aileler açıp kapatmaya devam etmektedir. Bugün dahi, anahtarları taşıyan ailenin ferdi Adeeb Joudeh ve açma-kapama işini yapan Wajeh Nuseybeh bu işleri yürütmektedir. Wajeh Nuseybeh sabah dörtte açtığı halka ait kilise kapısını akşam sekizde kapatmaktadır.
(Türk sultanlarının emriyle kilitli ve mühürlü olan diğer ikinci kapı ise önemli dini günlerde sancak beyinin ve patriğin de katıldığı bir törenin ardından yine aynı görevli aile tarafından açılırdı.)
Kamame (Kıyamet) Kilisesi de Haseki Sultan Vakfına bağlıydı. Kamame Kilisesinin bütün görevli ve çalışanları Haseki Sultan Vakfı tarafından atanırdı, maaşlar onlar tarafından ödenirdi. İsrail vakfımızı çaldı, vakfımızla beraber Haseki Sultan Tekkesine bağlı dükkanları da çaldı, zimmetine geçirdi…
İkindi vaktiydi. Yavuz akşam namazını Mescid-i Aksa›da edâ edeceğini söyledi. Otağında gusül abdesti için hazırlık yaparken görevlilere haber gönderildi. Kudüs’te tatlı bir telaş vardı. Temizlenen caddeler yeniden gözden geçirildi. Yavuz Sûltân Selim’e gösterilecek ziyâret yerlerindeki görevliler yeniden uyarıldı. Kubbet’üs Sahra ve çevresine aydınlatma için yerleştirilen 12 bin kandil tekraren kontrol edildi.
Yavuz Otağından çıktı, savaş zamanlarında bindiği, alnı ak akıtmalı ve ayakları sekili, uzun bacaklı ve oldukça kuvvetli olan atı Karaduman’a bindi. (Sulh zamanlarında ise çok gösterişli yeleleri ve kuyruğu olan Akduman’a binerdi.) Kudüs’e at sırtında girdi. Mescid-i Harem kapısına gelince hürmeten atından indi. Önce mihmandarların eşliğinde Kubbetu’s-Sahra tarafına yöneldi. Bir müddet yürüdükten sonra merdivenlerin önüne geldi, 15 basamak merdivenleri ağır ağır çıktı. Sonra yine ağır adımlarla yürüyerek Kubbetu’s-Sahra’nın kapısına geldi.
Hacer-i Muallak Kayası’nı dolaşıp ziyaret etti. Merdivenlerden indi, iki rekât hacet namazı kıldı. Sonra yukarı çıktı. Mihrabın önüne geldi iki rekat namaz da burada kıldı, uzunca duâdan sonra Kubbetu’s-Sahra’dan çıktı, oraya hizmet eden bütün görevlilere bolca sadaka dağıttı.
Ardından Kubbetu’s-Sahra’nın bulunduğu alandan merdivenlerle yavaşça aşağı indi, Harem avlusunu geçerek 638 yılında ilk fetihten sonra yapılan Kıble Mescidi’nin kapısına geldi. Hizmetçiler kendisini kokulu mumlarla karşıladılar. Fakat esas süprizi mescide girdiği anda yaşadı. Çünkü binlerce kandille aydınlatma yapılmıştı.
Müthiş aydınlığın arasında mânevî havayı içine sindire sindire mescidin içinde yürüdü, mihrabın önüne vardı. Bu sırada akşam namazı vakti girmiş olduğundan namaz edâ edildi. Biraz dinlenip mihrabın önüne geldi. Burada iki rekat evvâbin namazı kıldı. Namazdan sonra Kur’an-ı Kerim istedi Vakıa Sûresi’ni ve ardından başka sûreleri okudu. Bu durum yatsı namazı vaktine kadar devam etti. Yatsı namazını kıldıktan sonra da yeniden otağna döndü.
Yavuz Sûltân Selim Hân ertesi sabah şükür nişânesi olarak sayısız koyun ve deveyi kurban niyetiyle kestirerek fakir-fukaraya dağıtılması emrini verdi. Tekrar Kubbetu’s Sahra’yı ziyaret ederek Kıble Mescidi’nde iki rekât hâcet namazı kıldı. Efendimiz Sallallahu aleyhi vesellem’in hatıralarını yâd etmek için şehri şöyle bir dolaşıp halk ile hemhâl oldu. Kudüs halkına bolca sadaka dağıtarak ihsanlarda bulunduktan sonra Mısır seferine çıkmak için şehirden ayrıldı…
Yavuz nasıl Azez’i geçerek Türkmen yerleşim birimlerinden olan Türkmenbarı’nın 5 km. batısında bulunan çok geniş düzlüklere sahip olduğu için Dâbık’ın düzlüğü mânâsına gelen Merc-i Dâbık Kasabasından hareketle Halep, Hama, Humus, Şam ve Kudüs’e hâkim olmuşsa; Şimdi de Yavuz’un torunları, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın rehberliğinde Özgür Suriye Ordusu ile birlikte Azez’den çıkıp Dâbık Kasabasına 19 km. mesâfedeki Tel Rıfat’ı aldıktan sonra yola koyularak aynı güzergâhı takiple Halep, Hama, Humus ve Şam’a ulaşmıştır.
Sırada, Şam Emevî Camiinde kılınan namazın ardından, siyonist işgâlin postalları altında yeni Fâtih’lerini bekleyen Kudüs-ü Şerif vardır. Mescid-i Aksâ’nın her bir yerinde kılınacak namazlar bizleri beklemektedir.
Başta Kudüs-ü Şerif olmak üzere, Hayfa, Akka, Safed, Nablus ve Yafa’ya Sûltân II. Abdülhamid Hân tarafından inşa edilen saat kuleleri, Kudüs dışında halen ayakta durmasına rağmen, Kudüs’teki saat kulesini İngilizler yıkmışlardı. Bosna’dan müslümanları ve İslâm’ın izlerini silmek için top atışıyla yıktıkları “Mostar” köprüsünün birebir aynısını yapan beş bin yıllık medeniyetin evlatları olan Türkler, Sûltân II. Abdülhamid’in saat kulesini de yeniden Kudüs’e yapmaya muktedirdir.
Onun içindir ki; Kudüs’ün fethi uzak değildir. Hem öyle bir fetih yaşanacakki; Şâm’daki Selahaddin’in türbesine kanlı çizmeleriyle girerek sandukasını tekmeleyen İngiliz generalin torunları bile dehşetle Selahaddin geri geldi diyecekler. Varlık sebebi İsrail’in güvenliği olan Amerika ile Haçlı Birliği AB, Yavuz’un kudretli pençesini yeniden yüreklerinde hissedecekler. Fetih yakındır Kudüs, fetih yakın
.
Barbaros’un Halep’te Kaptan-ı Deryâ’lığa atanması (31 Aralık 1533-9 Ocak 1534) Türkiye-Suriye denklemi
Barbaros’un Halep’te Kaptan-ı Deryâ’lığa atanması (31 Aralık 1533-9 Ocak 1534) Türkiye-Suriye denklemi
HALİT KANAK
Barbaros Hayreddin Paşa Cezayir’deki sarayında Kânûni Sûltân Süleyman’ın deniz subayı yaveri Sinan Çavuş eliyle gönderdiği fermânı üç kere öpüp başına koyduktan sonra yavaşça açtı.
Oldukça kısa hatt-ı hûmâyun da Kânûni şunları söylüyordu. “İspanya’ya sefer murâdımdır. Bir yarar âdemi yerine koyup gelesin. Eğer muhafazaya kâdir kimse yoksa i’lâm edesin.” Fermanı bitiren Barbaros birkaç saniye bekledikten sonra, “Bütün Reisler tez hazırlansın İstanbul’a gidiyoruz” emrini verdi.
Evlatlığı Hasan Reis dışındaki Barbaros’un 18 amirali en kısa zamanda “Hazırız” tekmilini vermişti. Hasan Reis ise Kânûni’nin fermanında bahsettiği “Bir yarar âdem” olarak Barbaros’a vekâleten Cezayir’de kalacaktı…
Barbaros Hayreddin Paşa, yola koyulduğunda planı şuydu. Mâdem Cihân Padişahı Kânûni İspanya’ya savaş açmak için kendisini çağırmıştı, öyleyse buna şimdiden başlamalı İspanya topraklarını şöyle bir yoklamak gerekti.
Bu düşüncelerle denize açıldı. Önce kuzeydoğuya yöneldi. Sardunya Adası’nın batı sahillerini bir baştanbaşa tarayarak geçti. Korsika Adasına uğramadan batısından geçerek daha kuzeyde Monako önünden başlayan Ligurya Denizi’ne hemen sonra da Ceneviz Körfezine girdi. Ligurya ile İtalya’nın kuzeybatısındaki Toskana kıyılarını vurdu. Buradan Korsika Adasının doğusuna doğru güneye inmeden, Korsika ile Toskana arasındaki Elba Adasını vurdu. Ardından İspanya’ya ait İtalya kıyılarını yalayarak güneydoğuya doğru indi.
Bununla yetinmeyen Barbaros, Sicilya Adası ile İtalya çizmesinin burnu arasındaki Messina boğazına girmeden önce Latium ve Napoli’yi de içine alan Kampanya ile güneyindeki Kalabriya kıyılarını tarayarak Sicilya’nın kuzeydoğu ile doğu sahillerini vurdu.
Bir anda İspanya çalkalanmıştı. Birisinin Barbaros’u durdurması gerekiyordu. Bu, en güvendikleri deniz amirali Andrea Doria’dan başkası olamazdı. Derhal haber salındı. Andrea Doria kumanda ettiği İspanyol donanması ile Barbaros’un geçiş yolunu tutmak için Mora Yarımadasının batı kıyıları açığına geldi İyonya (Yunan) Denizinde Barbaros’u beklemeye başladı. İşi Andrea Doria’ya havâle edenler de beklemeye geçmişlerdi.
Ancak beklemeyen birisi vardı Barbaros Hayreddin… Çok sevdiği denizlerde güneyden-kuzeye, kuzeyden- güneye kasırga gibi esiyor önüne çıkanı silip süpürüyordu. Şimdi de Messina Boğazına girmiş, kendisine engel olmak isteyen Messina Limanındaki 18 harp gemisinden oluşan İspanyol Filosuna kısa zamanda büyük bir ders vererek bütün gemileri ele geçirmiş ve yedeğine aldığı gemilerle yoluna devam etmişti.
Andrea Doria Barbaros’un Messina’daki başarısını duyunca önce bir irkildi. Sonra da vuruşmayı göze alamayarak İyonya Denizi’nin batısına ulaşan Barbaros’a yakalanmamak için kuzeye dümen kırdı. Çareyi kaçmakta bulan Andrea Doria, İyonya Adalarının kıyılarını takip ederek hızlıca kuzeye doğru çekildi, Arta Körfezinin İyonya Denizine bakan uç kısmındaki Preveze açıklarına gelince soluklandı. (Barbaros aynı Preveze’de 1538’in Eylül’ünde 122 parçalık donanmasıyla, 600’ün üzerinde gemiden oluşan Andrea Doria’nın donanmasını perişan edecek ve Akdeniz’i Türk Gölü haline getirecektir.)
Fakat Barbaros da peşini bırakmamıştı. Andrea Doria kendisini takip eden Barbaros’tan kurtulmak için Otranto Boğazını geçti Adriyatik Denizine girerek Venedik’e kaçtı. Barbaros Andrea Doria’nın peşinden gitmedi. Ancak 25 gemiden oluşan bir filoyu peşine taktı. Bu filo Andrea Doria’nın 7 gemiden oluşan artçılarını yakaladı. Yapılan vuruşmada 2 gemi ele geçirildiyse de diğer 5 gemi kaçmayı başardı.
Barbaros, İyonya Adaları kıyılarını yalayarak güneye doğru inerken “Görüşeceğiz Andrea, görüşeceğiz” diye iç geçiriyordu. Bir müddet sonra Mora Yarımadasının güneybatısındaki Türkiye’ye ait Navarin Limanına girdi. Burada kendisini karşılamak için bekleyen Kaptan-ı Deryâ Kemankeş Ahmed Paşa ile kucaklaştı. Sonra da İstanbul’a doğru birlikte yola çıkıldı…
İstanbul’a varıldığında takvimler 27 Aralık 1533’ü gösteriyordu. Halk soğuğa rağmen kıyılara akın etmiş 200 bine ulaşan kalabalık efsâneleşmiş Barbaros’u karşılamaya gelmişti. Barbaros bu karşılamaya jest yapmakta gecikmedi. Onlara görsel bir şölen sunmak istiyordu.
Önce, Barbaros 18 Amirali ve yâverleriyle Cihân Türk İmparatorluğunun başkentine bitmek bilmeyen tezâhürat ve top atışlarıyla ayakbastı. İlk defa geldiği İstanbul’da halkı bütün samimiyetiyle gönülden selamladı. Ardından verdiği işaretle kucakları ile sırtlarında altın ve gümüş ganimet eşyası taşıyan 200 köleyi sorumluları başlarında olduğu halde önden yürüttü. Tâbiri câizse resmîgeçit başlamıştı.
Bunların arkasından Avrupalı çoğu amiral ve generallerden oluşan 30 asilzâde esir yürüyordu. Bunları, elleri ve sırtlarında altın ve gümüş para dolu torbalar taşıyan 200 genç esir takip etmeye başladı. Yine 200 kişilik başka bir esir kâfilesi vardı ki, başları ve boyunları mücevherlere boğulmuştu. Tam bitti derken gemilerin ambarlarından çıkan birbirine altın bağlı 100 deve üzerlerinde birbirinden kıymetli yükleriyle kâfilenin arkasına takıldı.
Son olarak da yine halkın şaşkın bakışları arasında hayatlarında ilk defa gördükleri Afrika’dan toplatılan hayvanlar sürüldü ki bunları birbirine bağlayan zincirler altından idi. En arkaya sâde giyimli Barbaros, komutanları ve Levent’leri ağır ağır yürüyerek Topkapı Sarayına ulaştılar.
Ertesi gün Kânûni, Barbaros ve 18 amiralini kabûl ederek tek tek elini öptürdü. Sadrâzâm İbrahim Paşa dışında bütün vezirler bayram merasimi gibi Cihân Padişahı’nın yanına dizilmişlerdi. Kânûni öncelikle hediyeler için teşekkür etti. Ardından hepsine ayrı ayrı kıymetli kaftanlar giydirdi. Barbaros’a özel iltifat gösterdi.
Barbaros Hayreddin Reis ise; koskoca Cezayir Devletini, Avrupa’ya Akdeniz’i dar eden donanmasını Levent’leriyle birlikte kendisine bağışladığını söyledi. Kânûni’de Barbaros’a, kendisini Cezâyir Beylerbeyliğine getirdiğini ayrıca bütün donanmanın başına Kaptan-ı Deryâ olarak atadığını, ancak Kaptan-ı Deryâ görevini Sadrâzâm’ın vereceğini bunun için Haleb’e gitmesi gerektiğini söyledi. (Kaptan-ı Deryâ’lık görevi devlet geleneğine göre Sadrâzâmlar tarafından verilirdi. Kânûni’nin eniştesi Sadrâzâm İbrâhim Paşa 21 Ekim’de İran seferine çıkmış, Halep’te kışlıyordu.)
Daha sonra Kânûni ile Barbaros arasındaki sohbet devletlerarası ilişkilere, gösterilen faaliyetlere ve Akdeniz’in durumuna gelmişti. Kânûni bu sırada Andrea Doria konusunu açtı. Bu konu Barbaros’u çok kızdırdı, kızgınlığını da gizlemedi. Her defasında önünden kaçan güyâ en büyük Hristiyan amiralinin, Cihân Padişahı’nın huzurunda adının anılmasını çok büyük saygısızlık olarak telakki ettiğini söyledi. Kânûni mesajı almıştı. Ses etmedi. Barbaros’a istediği zaman Haleb’e gidebileceğini söyledi…
Barbaros İstanbul’da üç gün kaldıktan sonra 1533 Aralık ayının son günü başkentten ayrıldı. At sırtında yol alıyordu. Bursa ve Konya’da birer gün kaldı. Bursa’da başta Emir Sûltân, Konya’da Mevlânâ olmak üzere büyükleri ziyâret etti. Buna rağmen Haleb’e 10 gün içerisinde vardı. Sürekli at değiştiren özel ulaklar 10 günde bu mesafeyi alamıyorken, Kânûni’den 25 yaş büyük Barbaros’un günde birkaç saatin dışında at üstünde kalarak Halep yolunu kısa zamanda alması ne kadar dinç olduğunu göstermektedir.
Barbaros’un Haleb’e girişi kadar, Halep’te kaldığı iki gün içerisinde yapılan parlak törenlerde muhteşem oldu. Sadrâzâm İbrahim Paşa bu şöhretli denizciyi çok güzel ağırladı. Türk Donanması üzerinde yapılacak değişiklikleri üzerinde uzun uzun konuştular. Türk Deniz Kuvvetleri o zamana kadar görülmemiş kudret ve liyâkatta olan birine Halep’te teslim edilmişti.
Arzumuz; Suriye’nin yeni Başkanı’nın Barbaros’un Cezayir’i Türkiye’ye hediye ettiği gibi, asırlarca Türk toprağı olarak kalmış olan Suriye’yi bir referandumla Türkiye’ye bağlamasıdır (En azından Haleb’i)… Türkiye, yıllarca yüklendiği maddi külfetin yanı sıra, canıyla-kanıyla ödediği bedelle de bunu fazlasıyla hak etmiştir. Sadece Suriye halkı değil, bütün Ortadoğu halkının huzuru ve mutluluğu için de bu elzemdir.
Bu durum, ülkemize yeni toprakların kazandırılması (ilhak olması) nedeniyle Cumhurbaşkanımızın yeniden seçilmesinin önünü açacaktır… Ayrıca; hem Türkiye’miz, hem Ortadoğu, hem de dünya da huzurun temini için bu şart olmuştur…
.
Vefât yıldönümünde İstanbul’un mânevî fâtihi Akşemseddin Hazretleri (15 Ocak 1459)
Vefât yıldönümünde İstanbul’un mânevî fâtihi Akşemseddin Hazretleri (15 Ocak 1459)
HALİT KANAK
1 Mart 1389 Pazartesi günü Ehlullah’ın büyüklerinden Şâh-ı Nakşıbend Hazretleri (k.s.) Buhâra Kasr-ı Ârifan’da dünyasını değiştirdiklerinde, Şâm-ı Şerifte zâhiri ve bâtınî ilimlere mazhar olmuş Horasan erenlerinden Şeyh Hamza Efendi’nin bir erkek çocuğu dünyaya gelmişti. İsmini Mehmed Şemseddin koydular.
Müridlerince; Kutb-ul Meşâyih’in Şeyh Şerafeddin Hamza-i Şâm-i bin İsa diye zikredilen Şeyh Hamza Efendi, 1397 senesinde Amasya’da vefât eden ve Savâdiye Mahallesi Çilehâne Camii yanında Pirler Türbesi’ne defnedilen Gümüşlüzâde Pîr Sücaeddin İlyas Hazretleri’nin halifesiydi. Şeyhinden aldığı işaretle ailesini de yanına alarak Anadolu’ya göçmüş ve Amasya’nın Kavak Nahiyesine (şimdiki istasyon mevkii) yerleşmişti. Küçük Şemseddin başladığı hafızlık eğitimini burada tamamlayarak 7 yaşında Kur’an-ı Kerim’i hıfzetti. Bir taraftan da babasından ders alıyor, sohbetlerinden istifâde ediyordu.
Pir İlyas Hazretlerinin 1397’de vefât etmesiyle onun yerine Şeyhlik mâkâmına Mehmed Şemseddin’in babası Hamza Efendi geçti.
Ancak 5 yıl gibi bir süre sonra 1402’de babası Şeyh Hamza’da vefat edince, genç Şemseddin biraz bocaladıysa da kendisini toparlayarak tahsilini bırakmadı. Babasının yerine geçen babasının şeyhi Pîr İlyas Hazretleri’nin oğlu Pîr Celâleddin Abdurrahman Çelebi üzerinden tahsiline devam etti. Zâhiri ilimleri bitirdi Osmancık’a müderris oldu.
İlim tahsili esnasında gerek babası, gerekse babasının Halifesi etrafında olan önemli âlimlerin sohbetlerine katıldı, onlardan ders aldı. Bu arada hekimliğe merak sarmıştı. Başta Amasya Darüşşifa’sın baş hekimlerinden Sabuncuzâde İlyas Bey olmak üzere ünlü hekimlerin sabahları bulan tartışmalı sohbetlerini uyumadan takip etti, notlar aldı. Bu çalışkanlığı ona hem bitkilerden hemen her hastalık için ilaçlar yapmayı öğrenmesine vesile oldu, hem de dünyada ilk mikrobu bulma başarısı kazandırdı.
“Hastalıkların insanlarda, teker teker ortaya çıktığını sanmak hatalıdır. Hastalık, insandan insana bulaşma sûretiyle geçer. Bu bulaşma gözle görülemeyecek kadar küçük, lâkin canlı tohumlar vasıtası ile olur” diyerek mikropların varlığını bütün dünyaya duyurdu, bunu da “Maddetü’l Hayat” adlı eserinde yazdı. Böylece Akşemseddin, Louis Pasteur’un yaklaşık 400 yıl sonra deneyle keşfettiği mikrobu bulduğunu açıklamış oldu.
Pasteur’un teknik aletlerle Akşemseddin’den dört asır sonra varabildiği neticeyi dünyaya ilk defa o duyurdu. Buna rağmen mikrop teorisi Pasteur’a mal edilmiştir. Aynı zamanda ilk kanser araştırmacılarından birisi de yine Akşemseddin olmuştur. O devirde “Seratan” denilen bu hastalık üzerinde çok çalışmalar yapmıştı…
Onun bir diğer ismi de “Tabib-i Ervâh” yâni “Ruhların doktoru” idi. Mehmed Şemseddin’e bu unvânını kazandıran “Seyr-i Sülük” çalışmalarını ve babasından aldığı mânevî terbiyeyi tamamlamak üzere kendisini yetiştirecek mürşit arayışına girmesiyle kazandı. Nihayet mânevi tasarrufâtı bütün Anadolu’yu kuşatan zamanın en büyük Allah Dostlarından Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerine talebe olmak üzere Ankara’ya gitti.
Hacı Bayram Velî Hazretlerini fakir-fukara, garip- guraba için müritleriyle birlikte yardım toplarken gördü. “Bir Allah dostu bunu nasıl yapar, yapmamalı” diye nefsine yenik düştü, intisap etmekte tereddüt etti. Başka arayışlara yöneldi.
Tavsiye üzerine bu defa da doğduğu topraklara Şâm yollarına düştü. Şâm-ı Şerif’te bulunan Şeyh Zeynüddin Hâfi Hazretlerine intisap etmek istiyordu. Şâh-ı Nakşibendi Hazretleri’nin vefâtından önce hacca giderken Herat’a uğrayarak Zeynüddin Hâfi Hazretleriyle görüştüğünü duymuştu. Ayrıca ileride Fâtih Sûltân Mehmed Hân’ın önemli hocalarından olacak Molla Fenâri Hazretleri de Zeynüddin Hâfi Hazretleri ile Kudüs üzerinden hacca gitmişti.
Bütün bu duygular içinde Şâm-ı Şerif’e doğru yoluna devam etti. Haleb’e geldiğinde konakladığı han’da gördüğü bir rüya üzerine Hacı Bayram-ı Veli’ye mürid olmak üzere yeniden Ankara’ya döndü. Çünkü rüyasında; boynuna bağlı bir halka ve halkaya takılı çok uzun bir zincir, zinciri takip ettiğinde ucunun da Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri’nin elinde olduğunu görmüştü.
Ankara’ya geldiğinde Solfasol’da Hacı Bayram Velî Hazretleri’nin burçak tarlasında müritleriyle çalıştığını öğrenince oraya yöneldi. Ancak hiç kimse kendisiyle ilgilenmedi. O da eline bir orak alarak çalışmaya koyuldu. Yemek için ara verildiğinde kendisini kimsenin çağırmadığını gördü. Buna aldırış etmedi, koyunları bekleyen çoban köpeklerinin yalındaki yemekleri yemeye başladı. Bunu gören Hacı Bayram Velî Hazretleri, gönlüne girmeyi başardığını söyleyerek, Mehmed Şemseddin’i çağırdı. Ona, “Zincirin ucunun elimizde olduğunu görmeseydin gelmeyecektin” diye şaka yaparak müritliğe kabûl etti. Şemseddin, hocasının sohbetlerinde tasavvuf yolunun bütün inceliklerini öğrendi ve Hacı Bayram-ı Veli’den icâzet aldı, Gönüller Sûltânı “Akşeyh” oldu…
Mânevî hâli bütün coğrafyayı sarınca Sûltân II. Murad’ın dâvetiyle Edirne ve Bursa’da bulundu. Şehzâde Mehmed’e (Fâtih) hocalık görevini üstlendi. Fâtih’in pek çok hocası olmasına rağmen Akşemseddin diğerlerinden çok farklıydı.
Çağ açıp, çağ kapayan Fâtih Sûltân Mehmed Hân’a hocalık yapan ve üzerinde emeği olanlara şöyle bir göz atacak olursak; Ebesi, Bursa Muradiye’de Ebe-Hâtun Türbesinde yatan Ebe Hâtun’dur.
Dadısı, Edirne’de mahallesi, İstanbul’da iki camisi olan Cemâleddin Beyzâde Ahmed Bey’in kızı Hând Hâtun’dur. Lala’sı, aynı zamanda eniştesi olan, Vezir Zağanos Paşa’dır.
Devlet geleneği olarak, her şehzâdeye öğretilen Çağatay Lehçesi, Farsça ve Arapça’dan başka özel gayretleriyle Yunanca, Latince, Sırpça, İbrânice ve İtalyanca da öğrenmiştir. Her türlü eğitiminden sorumlu baş hocası, Şemseddin Ahmed Molla Gürâni’dir.
Ayrıca, kendi adını taşıyan mahallede medfûn olan Molla Zeyrek, Şâh Ismâil’in büyükbabasının da hocası olan Molla Hayreddin, 1461-1480 arası Şeyhülislâmlık yapmış Molla Hüsrev, İbnü Temcid ve Molla Ayas, Molla Sirâceddin ve Hasan Çelebi, Müderris Kınalı Abdülkadir Hamîdi, Hatipzâde Mehmed Efendi, Kazasker Veliyyeddin Efendi’nin oğlu Bursalı Vezir Ahmed Paşa, İstanbul’un ilk Kadısı ve Belediye Başkanı Hızır Bey Çelebi’nin oğlu olan Vezir Hoca Yusuf Paşa, 1474’te İstanbul’da vefât edip Eyüpsultân’a defnedilen meşhûr astronomi âlimi Baş Müderris Ali Kuşçu (dünyanın 23.30 derece eğilimini bulan) Fâtih Sultân Mehmed Hân’ın başlıca hocalarındandır.
Fâtih’in pekçok Bizanslı ve İtalyan hocaları da vardı. Meselâ İtalyanca hocası, Ciriaco Anconitano ile 1526’da ölen meşhur İtalyan tarihçisi Giovanni Maria Angioello başlıca bilinenleridir.
Emir Âdil Çelebi Efendi’ye de bir dönem intisaplı olan Fâtih Sultân Mehmed Hân, ilime ve âlime büyük önem vermiştir. Yapacağı her önemli iş için istişâre ederek karar vermiş, istihâre namazları kılarak her dâim en doğrusunu yapmaya çalışmış ve bunun için de Cenâb-ı Allah (c.c.) İstanbul’un Fethini ona nâsib etmiştir.
Ancak İstanbul’un fethinin hangi gün ve saatte müyesser olacağını söyleyecek Akşemseddin’den başka kimse çıkmadığı gibi, Hazreti Hâlid bin Zeyd radıyallahû anhüm’ün (Eyüpsultân) kabrinin yerini eliyle koymuş gibi bulan da odur.
Cenâb-ı Allah’tan çağ açıp, çağ kapayacak yeni Fâtih’ler bizlere nâsib etmesini dilerken, Fâtih’ler yetiştirecek Allah dostlarının da sayılarını artırsın inşaallah…
13 yıl aradan sonra kucaklaşmaya geldiğimiz Türkmeneli Halep’ten Selâmlar.
.
Yarım kalan operasyon Süveyş Kanalı harekâtı (14/15 Ocak 1915)
Yarım kalan operasyon Süveyş Kanalı harekâtı (14/15 Ocak 1915)
Halit Kanak
Cemal Paşa, 6 Aralık 1914 tarihinde Şâm-ı Şerif’e gelerek karargâhını hâlen kullanılan ve bizimde birkaç kez konaklama fırsatı bulduğumuz Şam Palas Oteli’ne kurdu. Otelin geniş arazisine de çadırlarını yerleştirmişti. Hedefinde; Hindistan, Avustralya ve Yeni Zelanda'dan gelecek kuvvetlerin önünü kesmek için Süveyş Kanalına hâkim olma fikri yatıyordu. Çünkü Süveyş tutulamadığı takdirde yüz binlerce askerle Çanakkale’ye yükleneceklerdi.(Nitekim öyle olacaktır.)
Bu harekâtta önemli rol oynayacak Teşkilât-ı Mahsûsa’nın lideri Kuşçubaşı Eşref de aldığı emir gereği Şâm-ı Şerif’e intikal etti. Eşref, birlikte çalışacakları 4. Orduya bağlı 8. Kolordu'nun Alman Kurmayları Werner von Falkenberg ile Friedrich Kress von Kressenstein'la yıldızları barışmayınca özel seçtiği seyyar müfrezelerle hazırlıklarını tamamlayarak harekete geçti.
Önce, arkadan darbe yememek için Sina Çölünün giriş kapısı El-Ariş’i emniyete aldı. Sonra verdiği müthiş gerilla savaşıyla İngilizleri Sina'nın iç taraflarına kadar süpürdü ve Kalatü'l-Nahl'dan, El-Kantara'ya kadar olan kısmı kontrol altına aldı.
Yetmedi Süveyş Kanalındaki gemi trafiğini tâciz etmeye başladı. Bu tâcizler yeri geldi o kadar yoğunlaştı ki gemi trafiği durmak zorunda kaldı. Cemal Paşa’nın ordusunun önü açılmıştı.
Cemal Paşa harekete geçebilirdi. Öyle de yaptı, haftalarca yapılan hazırlıkların tamam olduğunu görünce Ocak ayının 14’ünü 15’ine bağlayan gecesi hareket emri verdi. Cemal Paşa bu tarihte büyük bir azim ve kararlılıkla yola çıktı ve geldiği Kudüs’ten 17 Ocak 1915 tarihinde yeniden yola koyulduğunda Başkomutanlık Vekâletine doğrudan Enver Paşa’ya iletilmek üzere gönderdiği telgrafta Kanal’a doğru hareket ettiğini bildirdi. Sonra da ordusuyla, düşmandan arındırılmış Sinâ Çölünü 11 günde geçerek bir rekora imza attı. Çünkü Sina Çölünü ordularıyla geçen 3. Komutan olmuştu. (İlk ikisi İskender ve Yavuz Sultân Selim’di.)
Süveyş Kanalı’na yaklaşıldığında Cemal Paşa 25 Ocak 1915 tarihinde Başkumandanlık Vekâleti’ne gönderdiği yazıda özetle; erzak ve su meselesinin bugüne kadar pürüzsüz halde yolunda gittiğini, merkez kolunun 25 Ocak 1915 tarihinde kanalın bir günlük mesafesinde üst hazırlayacağını, 27 Ocak 1915 tarihinden itibaren kanal önünde çarpışmaların başlayacağını bildirdi.
İki günlük gecikmeyle de olsa 29 Ocak 1915 tarihinde sabahtan taarruz plânı açıklandı. Bu plâna göre; sağ kol ile Kantara istikametine doğru, merkez kol ile Ferdan-Serapyum cephesine karşı, sol kol ile Süveyş istikametinde ilerlenecek, asıl karşıya geçiş hareketini merkez kol yapacaktı. Ancak savaş gemileri geçiş güzergâhını engellememesi için asıl geçiş harekâtı İsmailiye’nin ya kuzeyindeki Ferdan bölgesine ya da İsmailiye’nin güneyindeki Tosum Serapyum bölgesine yapılması gerekiyordu.
Plan işlemeye başlamıştı. Ancak durumdan haberdar olan ve birliklerimizi izlemeye alan İngilizler günün ağarması ile taarruz bölgesine takviye düşman askerleri göndermiş, ayrıca kruvazör sayısını da artırmıştı. Bütün bunlara rağmen taarruz yapılmasına yapılmış ancak İngilizlerin cehennemî tedbiriyle karşılaşılmıştı.
Çok şiddetli çarpışmalar yaşandı. Süveyş Kanalı’nın batısına birkaç kez geçilmesine rağmen İngilizlerin direnişi kırılamadı. 3 Şubat 1915 tarihinde öğleden sonra IV. Ordu Kumandanı, Kolordu Kumandanı, Kolordu Kurmay Başkanı, Ordu Kurmay Başkanı, Ordu Harekât Başkanı, 10. Tümen Kumandanı ve Kurmay Başkanı durum hakkında değerlendirme yapmışlardı. Bu değerlendirme sırasında Alman Von Kress’in ısrarlı tutumuna rağmen Cemal Paşa çekilme emrini vermişti. Geri çekilme başladı.
Fakat İngilizler de Alman saldırılarından bunalan Fransa'nın bitmek bilmeyen yardım çağrılarına burada konuşlandırmaya mecbur kaldıkları 180 bin askerden dolayı cevap veremediler. Zâten Almanların harekâta destek vermelerinin amacı da buydu. Avrupa cephesinde karşılarında daha az düşman askeri görmek istiyorlardı.
Özellikle Eşref, İngilizlerin yoğun direnişleri karşısında günlerce çarpışmış büyük yararlılıklar göstermişti. Bununla da kalmamış, Enver Paşa’nın kendisinden istediği İngilizler hakkında istihbâri raporlara ulaşmak için, geçilemez denilen İngiliz mevzilerinin arasından Süveyş'in batısına geçerek İngiliz cephesinin arkasına sızmış (Uçan Şeyh lakabı kendisine burada takılmıştır), bizzat Teşkilât-ı Mahsûsa elemanları Eczacı Vedat (Yalıntürk), Arap Kâmil ve Münime teyzeyle görüşmüş raporları elden almış, geldiği yoldan da geri dönmüştür.
Bu görüşmelerden sonra üçü de tutuklanmış, Arap Kâmil dışındakiler herhangi bir bilgi alınamayınca serbest bırakılmışlar, sadece Eşref'le ilişkisi olduğunu söyleyen Arap Kâmil sorgulandıktan sonra Kahire’de oldukça lüks bir restoran olan James Restoran'da iki İngiliz generaliyle görüştürülmek üzere kelepçeli olarak götürülmüş ve kendisine Eşref Bey ile Cemal Paşa'ya rüşvet teklifinde bulunması istenmiştir.
Arap Kâmil'e, Kuşçubaşı Eşref'e götürülmek üzere yapılan teklif şuydu. Eğer Eşref, Enver Paşa'yı harpten çekilmesine razı edebilirse 2 milyon altın komisyon alacak, ayrıca Osmanlı Devletine 10 milyon altın borç verilecekti.
Enver Paşa'nın Cihân Harbinden önce bizzat Cemal Paşa'yı göndererek yaptığı Fransa ile ittifak teklifi geri çevrildiği gibi, Büyükelçilikleri üzerinden İngilizlere yapılan aynı teklife cevap verme zahmetinde bulunmayan İngiltere, "Hasta Adam" çetin ceviz çıkınca rüşvetle işini yürütmeye kalkmıştı.
Eşref, şâyet Enver Paşa'yı ikna edemezse, Sinâ'daki faaliyetine son vermesi karşılığı kendisine 50 bin altın verilecekti. Arap Kâmil bir müddet düşündükten sonra İngilizlere, "Ben Eşref Bey'i iyi tanıyorum böyle bir teklifle yanına gidersem alnıma kurşunu yerim, bırakın beni Zagazig'deki evime gideyim" şeklinde yalvarsa da tutuklanmaktan kurtulamadı.
Gerçi bu İngilizlerin ilk teklifi değildi. Daha önce de Dara-Hayfa arasındaki demiryolunun kuzeyine çekilme karşılığı yüklü miktardaki rüşveti alacak subay bulamamışlar, ama bulana kadar arayışa devam etmişlerdi. Zorlu muharebelerin yaşandığı Süveyş’te 180 bin İngiliz askerin direnişi aşılamadı. İkinci kez geri gelmek, başlanılan kanal harekâtını tamamlamak üzere ordumuz geri çekilmişti.
Kanal harekâtını vesile ederek bölgeye gelen ve Kudüs-ü Şerif’in en önemli ilim medresesi olan Selahaddin Eyyûbî Külliye-i İslâmiyyesi'ni 1915 yılında büyük bir törenle birlikte açan Enver Paşa ile Cemal Paşa'yı da bir kez daha saygıyla anıyoruz.
Bildiğiniz gibi, 2 Ekim 1187 Cuma günü Kudüs'ü fetheden Selahaddin Eyyûbî St. Anne kilisesini medrese yapmıştı. Sultân Abdülaziz 1853 Kırım Harbinde sağladığı destek için III. Napolyon'a bu medreseyi hediye etmişti. Fransızlar da burayı kilise yapmışlardı. İşte Enver Paşa bu kiliseye el koyarak, Selahaddin Eyyûbî anısına dnun adına burayı medreseye çevirmiş ve bizzat açılışı kendisi yapmıştı.
Şimdilerde; o dönemlerde yarım kalan işlerin tamamlanma zamanı geldi diye düşünüyorum. Hazır Suriye’ye inilmişken, bu harekâtın tamamlanmaması için bir neden kalmadığı kanaati zâten hâkim bölge insanında. 1918’de bıraktığımız Suriye’ye 107 yıl sonra 2025’te geri dönüşün anısına Şâm-ı Şerif’te keseceğimiz 107 kurbanın devamını Kudüs-ü Şerif’te kesme umuduyla iyi hafta sonları
.
Avrupa’nın adam yerine konulduğu anlaşma Karlofça (26 Ocak 1699)
Avrupa’nın adam yerine konulduğu anlaşma Karlofça (26 Ocak 1699)
Halit Kanak
Her şey 11 Eylül 1697’deki Zenta Bozgunu ile başladı. Küçük Cafer Paşa’nın ihâneti bu bozguna sebep olmuştu. Zenta Bozgunu da beraberinde Karlofça Anlaşmasına giden yolu hazırladı.
Halbuki; dedesi Kânunî Sultân Süleyman'ın başarı hikayeleri ile büyüyen Sûltân II. Mustafa Hân, 6 Şubat 1695’te çıktığı tahtın hakkını vermek için vezirlerin itirazına rağmen seferlere bizzat çıkmış ve daha o yaz ordunun başında seferde iken Buldur'la Lugoş arasında Alman ordusunu 22 Eylül 1695 yılında fena şekilde bozarak "Gâzi" unvânı almıştı.
Bir yıl sonrada, Sobiesky'nin yerine Lehistan Kralı olan Saksonya Elektörü meşhur Nalkıran Friedrich-August'un 100 bin kişilik ordusunu 27 Ağustos'ta perişan etmişti. Macaristan’ı yeniden fethetmek için çıktığı bu son seferde Macar Ovasına kadar 9 ırmağı geçmiş sonuncu ırmak Tisa’yı geçerken Küçük Cafer Paşa’nın ihânetiyle Zenta’da baskına uğramıştı.
11 Eylül 1697 Zenta Bozgunundan sonra bütün cephelerde başlayan sükûnet devam ediyordu. Almanlar, Venedikliler, Lehliler ve Ruslar ile onların küçük ortakları Papalık, Malta, Floransa, İspanya gibi devletler 1683’ten beri devam eden Osmanlı-Kutsal İttifak savaşları sonucunda bizden az-çok bir kazanç elde etmişlerdi. Fakat harekete geçme kâbiliyetlerini yitirmişlerdi.
Bunun için sulhtan başka çıkar yolları yoktu. Bunun için 1698 yılı sulh konuşmakla geçti. İstanbul’a heyetlerin biri gelip biri gidiyordu. Türkiye’nin sulh yapmasını en çok isteyen İngiltere Kralı ve aynı zamanda Hollanda hükümdarı olan III. William’dı. İspanya meselesi yüzünden Fransa ile kapışmak üzere olan Almanya’yı iki ateş arasında kalmasın diye Türkler’in hışmından korumak istiyordu.
Bunun için Lord Paget ve Collyer’i Türkiye’yi sulha iknâ etmesi için görevlendirdi. Bu ikili Divân’ı sulha temâyül ettirmek için kırk takla atarken, diğer taraftan Fransa Kralı XIV. Louis Sûltân II. Mustafa’ya, Ren Cephesinden Almanya’ya 1698 yazında saldırmaya hazır olduğunu, kendisinin de Tuna üzerinden taarruza geçerse Macaristan’ı yeniden Türk Topraklarına katabileceğini bildiriyordu.
Bu konu üzerinde biraz durulduysa da, Divân bugüne kadar kaypak bir tutum sergileyen XIV. Louis’e güvenilmeyeceğini biliyordu. Üstelik Almanya savaşıyla uğraşırken Rusya’nın saldıracağı da kesindi. Birde, İngiliz elçiler sulha râzı olmaları durumunda Türkiye lehine çalışacaklarını söylemişlerdi. İngiltere’nin teklifine sıcak bakıldı. Sulh anlaşması için masaya oturulabilinirdi.
Bu arada Alman İmparatoru, İngiltere Kralı III. William’ın arabuluculuk teklifini kabûl ettiğini 24 Nisan 1698’de Viyana’da ilân etti. Almanya Türkiye savaşından medet umarak toprak koparmaya çalışan Rus Çarı Petro ise Almanya’nın sulha yanaşmaması için bizzat Viyana’ya gitti, ancak Alman İmparatorunu iknâ edemedi. Bunun üzerine Çar Petro İmparatordan sulh masasında kendileri için Kerç Kalesini Türk’lerden almasını istedi.
Azak Denizi’nin Karadeniz’e açılan boğazın kıyısında bulunan Kerç Kalesi Kırım Topraklarının bir parçası idi ve Türklerin Kerç Kalesinden vazgeçmeyeceğini, Kerç giderse Kırım’ın tehlikeye gireceğini bilen İmparatorun Çar’a cevabı; Türklerin bunu kabûl edeceğini sanmadığını, bunun için de savaşı devam ettirmeyeceğini çünkü sulh istediğini bildirmek oldu.
Çar çok kızmıştı… Alman İmparatoruna; sulh sulh deyip duruyorsun da senden başka sulhu kimse istemiyor demesi üzerine İmparatorun cevabı, Öncelikle biz istiyoruz, bizden başka “İngiltere, Hollanda, İspanya kısaca bütün hristiyanlık istiyor” şeklinde olunca Çar hiddetlenerek; “İngiltere, Hollanda yalnızca menfaatlerini düşünen aşağılık milletler” dedi. Alman Şansölyesi Kont von Kinski araya girerek bu tartışmayı bitirmek için Çar’ın isteklerini yumuşatmaya çalıştı.
Venedik Cephesinde ise durum farklı değildi. Eline geçirdiği Mora, Dalmaçya, Attika ve Aya Mavri’yi muhafaza etmek için Venedik’in sulha şiddetle ihtiyacı vardı ve bu durumu dillendirmeye başlamıştı. Bu ortamda Divân, Sûltân II. Mustafa’nın da onayını alarak sulh yapmaya hazır olduğunu duyurdu. Böylece sulh masasına oturacak devletler de yavaş yavaş belirlenmeye başlamıştı.
Ancak Türkiye; Almanya, Venedik, Lehistan ve Rusya ile masaya oturabileceğini Papalık, Malta ve İspanya ile sürekli savaş halinde olduğu için onları sulh masasına istemediğini bildirdi. Papa giderayak her seferinde mağlup olan Lehistan’ı sulh masasında himaye etmesi için Alman İmparatorundan ricacı oldu.
Almanya ise müttefiklerine Türklerden alınan yerlerin Alman toprağı olduğunu kabûl ettirmekten daha büyük bir kazanç olamayacağını, müttefiklerin beklentilerini Türklere kabûl ettirmenin çok büyük tehlike olacağını Osmanlı-Türk Devletinin askerî ve ekonomik kaynaklarının hâlen çok güçlü olduğunu dostlarına izah etmeye çalıştı.
Sıra sulh görüşmelerinin yapılacağı yerin tesbitine gelmişti. Müttefikler sulh görüşmeleri için dört yeri teklif ettiler. Bunlar; Viyana, Segedin, Salankamen ve Debreçin’di. Fakat Türkiye hepsini reddetti. Almanlara ait Petervaradin’in hemen yanıbaşındaki küçük bir kasaba olan Karlofça ismi geçince burası uygun bulundu. Karlofça Belgrad’ın 65 km. kuzeybatısındaydı ve Türk topraklarına yakındı.
Görüşmelere katılacak heyetlerin listesi de belli olmaya başlamıştı. Buna göre; Lehistan’ı Kont Malachuwsky, Venedik’i Ruzzini, Rusya’yı Procop Boganoviç Wasnitzinov Almanya’yı ise harp şûrâsı başkanı Mareşal Kont Wolfgang von Oettingen, Mareşal von Schlick, çok iyi Türkçe bilen Kont Marsigli ve baştercüman Talman ile kâtip olarak görevlendirilen Til temsil edecekti.
Müttefik devletlerin delegeleri belli olunca Karlofça öncesi fikir birliği için Viyana’da toplanmaya karar verdiler. Heyet kendi aralarında barış konferansında Türklere karşı ne konuşacaklarını, nasıl hareket edeceklerini uzun uzun görüştükten sonra 30 Eylül 1698’de hep birlikte Viyana’dan yola çıktılar. 14 Ekim’de Karlofça’nın hemen yanıbaşındaki Petervaradin’e geldiler.
Bizi; 1654 yılında Eyüpsultân’da doğan Terâzici Hasan Ağa’nın oğlu kalemden yetişme pek çok dil bilen dışişleri bakanımız (reisülküttab) Râmi Bey (Râmi semtine ismini veren) temsil edecekti. Başkanlığındaki Türk müzâkere heyetiyle Sûltân II. Mustafa Hân’ın bulunduğu Edirne’den Sadrâzâm Amcazâde Hüseyin Paşa’nın himayelerinde hareket etmişler, Sofya’ya gelince Sadrâzâm’la vedalaşarak, yanlarında İngiltere Kralı III. William’ın temsilcileri İngiltere ve Hollanda Büyükelçileri olduğu halde yollarına devam ederek Belgrad’a varmışlardı.
Türk müzakere heyeti burada kendi aralarında bir durum değerlendirmesi yaptıktan sonra 3 ay, 6 gün sonra imzalanacak anlaşma için 20 Ekim 1698’de Belgrad’tan Karlofça’ya hareket etti. Arabulucu Lord Paget Türk heyetiyle birlikte olduklarını ve Belgrad’tan hareket edildiğini müttefiklerin temsilcilerine bildirdi. Müttefiklerin temsilcileri 23 Ekim’de Karlofça’ya giriş yaptılar. Onların Karlofça’ya girişlerini bekleyen Rami Efendi’de bir gün sonra Karlofça’ya ayak bastı.
(Tuna’yı yukarıdan gören bir tepenin üzerine dört ülke delegelerinin girişi için ayrı ayrı dört girişli özel bir yapı kuruldu. Tarafların birbirinden üstün olmadıklarını belirtmek için ilk defa yuvarlak masa kullanıldı. Daha sonra anlaşmanın yapıldığı tepeye katolikler “Barışın Meryem’i” adıyla bir kilise inşa ettiler. Yetmedi Türk heyetin müzakereler için kullandığı Doğu kapısına bir daha Türkler Avrupa’ya ayak basmaması temennisiyle kilitlenmişti. Bu kapı Büyükelçimiz Süha Umar’ın girişimleriyle yapılan bir törenle 2009 yılında açıldı.)
Henüz arabulucu büyükelçiler sulh müzakerelerine katılım için protokol çalışması yaparken Rus delegesi sulh konferansına sadece müşâhit olarak katılacağını, kendilerine Kerç Kalesi verilmezse sulh anlaşmasına imza atmayacağımı bildirdi. Buna rağmen protokol müzâkereleri başladı ve 20 gün sürdü. Bu arada Sûltân II. Mustafa sulh konusunda anlaşmaya varılamaması ihtimâline karşı 100 bin kişilik bir orduyu Belgrad’ta hazır ettiği gibi, Gâzi Hacı Selim Giray Hân’da 30 bin Kırım atlısını hazır bekletmeye aldı.
13 Kasım’da ilk celse açıldı. İlk 6 celse hiç bir neticeye varılamadan kapandı. Kendisine gelen emir üzerine 7. celseye katılmaya karar veren Rus delegesi 19 Kasım’da söz aldı ve Türklere ait Kerç Kalesini istedi. Türkiye ise Kerç’in verilemeyeceğini, üstelik Rus’ların eline geçen Azak Kalesini talep etti. Görüşme çıkmaza girdi.
21 Kasım’da Türkiye, Venedik’e Mora Yarımadasının bırakılabileceğini, fakat Attika’nın verilmesinin mümkün olmadığını söyledi. 22 Kasım’da ki celsede Lehistan delegesi dinlendi. 24 Kasım’da Lehistan delegesi 2. defa, Venedik delegesi 3. defa konuştular. Lehistan delegesi Krallarının Moldovya’da iki manastır istediğini söyleyince Türk delegesi Râmi Efendi sadece gülmekle yetindi. 25 Kasım’da Almanlar 7. defa söz aldılar.
2 Aralık’ta devam eden görüşmelerde Râmi Efendi Lehistan’a Kamaniçe’yi bıraktığını ama Azak’ın henüz kendilerine verilmediğini söyledi. 4 Aralık’ta Almanlar 10. kez söz aldıkları gibi Rusya ile bir, Lehistan’la iki celse daha yapıldı ve Lehistan’la neticeye varılarak konusu kapatıldı. Kamaniçe kalesi Lehlilere bırakılmıştı.
18 Aralık’ta münakaşaların uzayıp gittiği Rusya görüşmesinde, Rus delegesi bu şartlar altında sulh anlaşmasına imza koyamayacağını, fakat iki yıllık bir mütârekeye râzı olduğunu söyledi. Bu sûretle Rusya konusuda kapatılmış oldu. 31 Aralık’ta Venedik’le müzâkere yapıldı. Râmi Efendi, Venedik işgâlindeki Atina ve çevresini asla bırakamayacağını bunun dışındaki talepleri kabûl ettiğini bildirdi. Böylelikle 1698 yılı bitirilmiş oldu.
1699 yılının ilk gününde Alman delegeleri ile 12. defa görüşüldü. Almanlar, Kral Tökeli İmre’nin esir bulunan karısını bütün servetiyle iâde edeceklerini ancak bunların ailece Türk sınırının çok ötesinde oturtulmasını istediklerini belirttiler.
4 Ocak’ta Venedik ile yeniden görüşüldüyse de netice çıkmadı. Ancak 5 Ocak görüşmelerinde Lord Paget ve Alman delegelerinin baskısıyla Venedik, Korint (Gördes) Berzahı’nın bir tarafını Türkiye ye bırakmaya râzı oldu. Ama delege Ruzzini, döndüğünde cellata gönderileceğinden korktuğunu söylemekten çekinmedi. Bu tâvizi kopartan dışişleri bakanı Râmi Efendi bununla yetinmedi. Bu kez de ertesi gün İnebahtı Kalesini istedi. Bu kale verilmezse anlaşmayı kesinlikle imzalamayacağını belirtti. Venedik İnebahtı’nın iâdesini de kabûl etti. Kabûl sebebi diğer müttefiklerin, bu kadar mesafe alınmışken görüşme bozulmasın ısrarıydı.
Venedik bütün bu tavizler karşılığında 23 Ocak’ta Zanta Adası için ödenen verginin kaldırılmasını istedi. Râmi Efendi reddetti. Fakat akşama doğru Venedik Cumhuriyeti’nin haysiyetine dokunan önemli bir miktarda teşkil etmeyen vergiyi kaldırabileceğini söyledi. Herkes rahatlamıştı. Venedik’le konu 16 maddeyle kapatıldı.
24 Ocak’ta da Rusya İle 2 yıllık mütâreke imzalandı kesin sulh görüşmeleri İstanbul’a bırakılarak konular bitirildi.(Çar Petro Türkiye ile tek başına karşı karşıya kalmamak için sulh anlaşmasını imzalamak için yetki verdiği Ukrentzov’u alelacele İstanbul’a gönderecektir.)
Sıra imzaların atılmasına gelmişti. Bir gün ara verildi. Recep Ayının 24. gününe denk gelen 26 Ocak 1699 Pazartesi günü sabah saat 10.00’da son kez celse açıldı. Râmi Efendi ve heyeti ilk günkü gibi 200 kişilik yeniçeri ve sipahilerin arasında törenle görüşmelerin yapıldığı 4 kapılı yapının kendilerine ait olan doğu kapısından son kez girdi. Alman İmparatorluk delegeleri de 100 kişiden oluşan zırhlı askerler arasında tören alanına gelmişlerdi.
İlk celsenin açıldığı 13 Kasım’dan bu yana yapılan 36 celse sonunda saat 11.45’te imzalar atıldı. Sulhun imzalandığını haber vermek için fırlayan haberciler Edirne, Londra, Viyana, Venedik, Varşova’nın yolunu tuttuklarında; Karlofça’da atılan şenlik toplarına Tuna’nın karşı kıyısındaki Petervaradin’de Almanların, Belgrad’ta Türklerin topları cevap verdi.
Fakat bu anlaşmadan; ne Almanlar, ne Venedikliler, ne de Lehistanlılar memnûn kalmadı. İnebahtı ve Preveze gibi stratejik kalelerin Türklere bırakılması, Macaristan sınırındaki pekçok kalenin boşaltılarak Türklere teslim edilmesi de affedilemezdi. Kamuoyunda ise Türk diplomatların kendi diplomatlarını kandırdıkları kanaati hâkimdi.
Türk cephesinde ise ilk defa toprak kaybından kaynaklanan üzüntü hâkimdi. Zenta Bozgununa sebep olan hâin Küçük Cafer Paşa ile tüfeklerini atarak Sadrâzâm’a hançer çeken ve bütün ağırlıklarını bırakarak savaş alanını terkeden yeniçerilere bedduâlar ağızlardan düşmüyordu.
Bu anlaşma İle Almanya, Venedik gibi büyük devletlerin Türkiye’ye ödedikleri haysiyet kırıcı vergi ve haraçlar kaldırılmış, Lehistan’ın Türkiye’ye tâbi Kırım Hanlığına dâhi ödediği yıllık vergisi de iptal edilmiş, böylece Avrupalılar adam yerine konularak şerefleri iâde edilmişti.
Osmanlı-Türk Devleti bu anlaşmadan sonra, önce Kamaniçe’yi boşaltarak Lehistan’a teslim etti. Herbiri 6 at tarafından çekilen 700 araba Türk ağırlıklarını Bender ve Akkerman Kalelerine taşıdı. (23 obüs, 122 demir top İle 158 tunç top). Sınır Kamaniçe yerine Hotin Kalesi olmuştu. Devlet buraya binlerce asker yığdığı gibi, Hırvatistan sınırındaki Bihke, Transilvanya sınırındaki Temeşvar, Macaristan sınırındaki Belgrad ve Kerç Boğazının iki yakası iyice tahkim edildi. Yetmedi Azak Denizinin doğusunda ki Kuban ve Don Nehirleri arasına asker yığıldı.
Her ne kadar bu anlaşma İle Türkiye ile Almanya’nın 15 yıl, 9 ay, 25 gün, Venedik’in 14 yıl, 6 ay 12 gün, Lehistan’ın 15 yıl, 4 ay, 9 gün Rusya’nın 9 yıl, 7 ay, 27 gün’dür devam eden savaşları bitmiş olsa da Türkiye kaybedilen topraklar için yeniden harekete geçecek Rusya’dan Azak Kalesini, Venedik’ten Mora Yarımadası dâhil verdiği bütün toprakları geri alacaktır. Almanların ise bünyelerine kattıkları topraklardaki Macar nüfusuyla başı dertten kurtulamayacaktır. Osmanlı torunları ise yeni fütuhatlara yelken açacaktır… Rabbim fütuhatları dâim kıl, vatanımızı ve milletimizi koru
.
30 Ocak 1913, Hasan Rıza Paşa’nın şehâdeti ve İşkodra’nın düşmesi
30 Ocak 1913, Hasan Rıza Paşa’nın şehâdeti ve İşkodra’nın düşmesi
Halit Kanak
Balkan Savaşlarının patlamasından hemen önce Hâriciye Nâzırı (Dışişleri Bakanı) Mustafa Âsım Bey 15 Temmuz 1912 tarihinde Meclis-i Mebûsan’da yaptığı konuşmada “Balkanlar’dan imânım kadar eminim” demek sûretiyle herkesi inandırmıştı. 30 Eylül 1911’de Sofya Büyükelçiliğinden gelerek Dışişleri Bakanı olması inandırıcılığında etkin olmuştu. Bu konuşmadan 7 gün sonra Mustafa Âsım Bey 22 Temmuz 1912’de Mehmet Said Paşa Kabinesinin istifasıyla aynı kabinede olması sebebiyle görevi bıraktı.
Bu kabinenin yerine yine kısa süreliğine Gâzi Ahmet Muhtar Paşa kabinesi kuruldu. Mustafa Âsım’ın yerine bu kez de Ermeni Gabriyel Noradunkyan Hâriciye Nâzırlığına getirildi. İki ay sonra çıkan Balkan Savaşı’nın diplomatik cephesini yöneten bu şahıstı. 29 Ekim 1912'de kurulan Kâmil Paşa Hükûmetinde de aynı görevde kalmıştır.(Daha sonra Lozan’da Ermenistan adına masaya oturacaktır.)
İşte bu Gabriel Efendi Rusya’nın; Balkanlar’da savaşa asla müsâde etmeyeceği yalanıyla verdiği sözde teminata, Bâb-ı Âli’yi bu teminatın kesin olduğunu söyleyerek inandırdığı gibi, işin kötüsü aynı kabinede görev yapan Harbiye Nâzırı Nâzım Paşa’yı da inandırmıştı. Ve beklenen oldu bu teminata güvenilerek Balkanlar’da ki en iyi 120 tabur asker terhis edildi.
Yetmedi bu kez de Sırpların Avrupa’dan sipariş ettiği son model topları Avusturya-Macaristan’ın izin vermemesi üzerine başka yol olmadığından Selânik üzerinden getirmek istemesine, kısa bir süre sonra biz Türklere ateş kusacağını bile bile bu silahları Bâb-ı Âli yine büyük bir vurdumduymazlıkla hatta gaflet ve hiyânetle önce Türk toprağı Selânik Limanına indirtmiş, sonrada tren yoluyla yine Türk toprakları içerisinden Belgrad’a nakledilmesine göz yummuştu.
Hâlbuki cümle Cihân biliyordu ki, Bulgaristan 13 Mart 1912’de Sırbistan’la, 76 gün sonra da Yunanistan’la Osmanlı-Türk Devletine karşı bir anlaşma yaparak aralarında ittifak sağlamışlar, çok geçmeden bu ittifaka Karadağ Prensliği de dâhil olmuştu.
Nihayet 8 Ekim 1912’de önce Karadağ, ardından 18 Ekim’de Bulgaristan ve Sırbistan, kısa süre sonrada Yunanistan bize savaş açtılar. Harbiye Nâzırı ve Başkomutan Vekili Nâzım Paşa ayakları yere basmayan bir beyânatla 15 günde Sofya’ya gireceklerini söyleyince hemen büyük devletlerden karşı açıklama geldi. Hepsinin ortak düşüncesini Fransa Başbakanı Raymond Poincare; savaşın sonu ne olursa olsun, hangi taraf kazanırsa kazansın, hiçbir toprak değişikliğine râzı olmayacakları şeklinde açıkladı. (Bu açıklama ola ki Türkiye gâlip gelir endişesiyle yapılmıştı. Türkiye kaybedince Balkanlar elimizden alınacaktır.)
Bulgaristan’a karşı 5 kolordunun birleşmesiyle kurulan Şark Ordusunun başına Abdullah Paşa, Edirne’de bulunan müstahkem birliklerin başına Şükrü Paşa, Sırbistan’a karşı Makedonya’yı savunmak için kurulan Garb Ordusunun başına da Ali Rıza Paşa getirildi. Yunanistan’a karşı Selânik’te tam donanımlı bir kolordu bırakılmış, Jandarma paşası Tahsin Paşa’nın emrine havâle edilmişti. (Bu paşa Selâniği tek kurşun atmadan teslim edecektir.)
Karadağ’a karşı savaşacak kuvvetler ise Arnavutluk’un kuzeyinde, Karadağ başkenti Potgoritsa’ya 59 km. Arnavutluk başkenti Tiran’a 95 km. mesafedeki İşkodra Kalesinde toplanmıştı. Osmanlı’nın Balkanlar’daki sayılı kale şehirlerinden biri olan İşkodra’yı Hasan Rıza Paşa savunacaktı. Burada sahneye Esad Toptani Paşa çıktı. Hani şu Sûltân II. Abdülhamid’e hâl tebliğini götüren ekibin içerisinde bulunan Arnavut Esat Toptani.
Bu Paşa o kadar hırslıydı ki tek amacı Arnavutluk Kralı olmaktı. Osmanlı-Türk Devleti hiç umurunda değildi. Bunun için kararttığı gözünü kan bürümüştü. Bu hırsla Karadağ ile anlaşmış İşkodra’yı teslim ederse Karadağ ve müttefikleri Esat Toptani’yi Arnavutluk Kralı olarak tanıyacaklarımı söylemişlerdi. Bunun için iş sadece Hasan Rıza Paşa’yı ikna etmeye kalmıştı.
Hasan Rıza Paşa ise Anavatanla kara bağlantısı kalmayan İşkodra’yı son damla kana kadar savunmaya azimliydi. Çoğu gönüllülerden oluşan 15 bin kişilik ordusuyla sayıları 80 bine dayanan Karadağ-Sırp birliklerinin üç koldan saldırılarına karşı imkânsızlıklara rağmen destanlar yazdığı İşkodra’yı bırakmıyordu.
Hâin Esat Toptani Paşa Hasan Rıza Paşa’yı teslim olmaya iknâ edemeyince bu kez de onu ortadan kaldırma planları yapmaya başladı. Nihayet, 30 Ocak 1913 tarihinde âmiri konumundaki Hasan Rıza Paşa’yı Hristiyan Arnavutların Katolik başpiskoposunun yanında olduğunu söyleyerek askerî meseleleri görüşmek üzere kendi evine çağırtır. Hasan Rıza Paşa, Müslüman Arnavutların desteğini aldığı gibi, Hristiyan Arnavutların da desteğini almak için zâten bu başpiskoposla görüşmek istediğini söylemiştir. Kalkar, evinin alt katındaki korumalarını ve yâverini rahatsız etmeden 150 metre ilerideki Esat Toptani’nin evine gider.
Esat Toptani sözün sonunda son kez Hasan Rıza Paşa’ya Karadağ-Sırp birliklerine teslim olmayı teklif eder. Hasan Rıza Paşa, asker evlatlarına söylediklerini bir kez de Esat Toptani’nin yüzüne söyler: “İşkodra bizim kaderimiz veya yenilgimiz olabilir ama asla bizim utancımız olmayacaktır..”
Bu cevabı bekleyen Esat Toptani, “Kendine de bize de yazık ediyorsun” dedikten sonra Hasan Rıza Paşa’yı uğurlar. Fakat Esat Toptani önceden tedbirini almış, hemen evin yakınında pusu kuracak adamlarını ayarlamıştır. Katiller Hasan Rıza Paşa’ya yakın mesafeden üç el ateş ederler ve zifiri karanlığın içinde kaybolup giderler.
Silah sesleri üzerine olay yerine koşup gelenlerin başında yâveri Beykozlu teğmen Mesut vardır. Askerler Hasan Rıza Paşa’yı, elinde kılıfından çıkarttığı ancak nefesi kesildiği için ateş edemediği tabancası olduğu halde yaralı halde bulup evine taşırlar. Doktorların tesbit ettiği iki yarası vardır. Kurşunlar yandan ve arkadan girmiştir. Birisi böbrek ve mideyi delerek, sol göğsünün dört parmak kadar altından geçmiş. İkincisi, daha aşağıdan ve soldan girmişti. Tedavisi birkaç saat sürdü.
Evin içini ve dışını dolduran silah arkadaşlarının gözlerinin dolu olduğunu görünce onlarla şakalaşmaktan geri durmadı. Kakarik Muharebesinde sağ elini kaybeden Teğmen Kemal'e; “Kemal, senin bir yaran var, benim üç yaram var, ben senden daha bahtiyarım...” diyerek (Paşa üç yarası olduğunu zannediyordu) havayı yumuşattı ve hepsine ayrı ayrı neler yapacaklarını anlattı. Özellikle ziyaretine gelen yakın dostu İşkodra ağalarından Aluş Ağa Luhey’e: “Aluş Ağa, böyle mukaddermiş, ama sen bu kanı yerde bırakma...” dedi. (7 sene sonra Esat Toptani Paris’te bir Arnavut öğrenci tarafından öldürülecek ve bu vasiyet yerine getirilecektir.)
Kısa süre sonra Esat Toptani ziyarete geldi ancak pek fazla oturmadı çıktı. Odanın önünde bazı subaylar, özellikle, 70’inci Alay Komutanı Binbaşı Hamdi Bey ile 71’inci, 72’inci Alay subayları ve 25’inci topçu alayı subayları Esat Paşa’ya sataştılar. Hiddet dolu sözler söylediler.
Ortalığı yatıştırmak yine Hasan Rıza Paşa’ya düştü. “Herkesin vazifesi ordunun ve Kale’nin şeref ve namusunu düşünmektir” dedi. “Benim şahsım konuşulamaz, ben ölürsem Allah’ıma kavuşacağım, kalırsam âlem arasında alnım açık gezeceğim...” diyerek herkesi susturdu.
Fakat öyle bir an geldi ki şehit olacağını anladı. Kolordu Kurmay Başkanı Vekili Kolağası Abdurrahman Nâfiz (Orgeneral Nâfiz Gürman) Bey ve Kale Kurmay Başkanı Kirâmettin (Korgeneral Kirâmettin Kocaman) Bey dışında herkesi odadan çıkarttı. Sesi güzel olan Kirâmettin Beye Yasin-i Şerif okumasını söyledi. O ilâhi kelâmı dinlerken de gecenin bir yarısı 22.45’te şehâdete yürüdü.
Cenazesi binlerce İşkodralı’nın katılımıyla 1773 yılında Buşatlı Mehmed Paşa tarafından inşa edilen (Arnavutluk Devlet Başkanı Komünist Enver Hoca tarafından minaresi hariç yıkılmayan tek cami) Buşatlı Camii haziresine defnedildi ve İşkodra’nın Esat Toptani tarafından teslim edildiğini göremeden kahramanca savunduğu İşkodra’yı Osmanlı-Türk toprağı bilerek bu dünyadan ayrıldı.
Ancak unutulmadı. Hasan Rıza Paşa’ya 83 yıl sonra 1996 yılında dönemin Arnavutluk Cumhurbaşkanı Sali Berişha tarafından büyük bir vefa örneği gösterilerek bu büyük askere birinci derece kahramanlık madalyası verildi.
Yetmedi; 2006 yılında şehir merkezindeki anıtlar parkında yapılan anıt mezar, Genelkurmay Başkanlığımız ve Milli Savunma Bakanlığımız tarafından gönderilen heyetlerin de katılımları ile İşkodra Belediyesi’nin yaptığı organizasyonla Türk ve Arnavut halklarının kardeşliğini bir simgesi olarak 2007 yılında açıldı.
Hasan Rıza Paşa’yı öldürttükten sonra idâreyi eline alarak İşkodra’yı 3.000 sandık piyâde cephanesi ile birlikte Karadağlılara teslim eden Esat Toptani’ye gelince, 1920 yılında gittiği Paris’te, Avni Rüstemi isimli bir Arnavut öğrenci tarafından 13 Haziran 1920’de yemek yediği lokantadan çıkarken öldürüldü.
Vatansever bir asker olan Hasan Rıza Paşa, şehâdetinden yıllar sonra bile Arnavutluk ve Türkiye’de saygı-minnetle anılırken, Esat Toptani’nin cenazesi Paris’te Sırp Mezarlığı’nda bir çukura gömülmüştür. Günümüzde ise kendisini hatırlamak isteyen, hatırladığında ise hayırla yâd eden tek bir Arnavut evlâdı yoktur.
Mareşal Fevzi Çakmak da Esat Toptani için şunları söylemiştir: “Asıl önemli husus, Osmanlı Hükûmeti’nin düşman taraf ile imzaladığı ateşkes ve büyük devletlerin Karadağ ve Arnavutluk kıyılarına abluka uyguladığı ve Sırpların kuşatmayı kaldırarak Adriyatik kıyısından, denizden ve karadan çekilmeye başladığı bir anda, İşkodra’nın teslim olması durumudur. Bu Esat Paşa’nın hıyânet ve entrikası değilse, en hafif tâbiriyle kötü idâresidir.”
Hasan Rıza Paşa şehit olduğunda geride, eşi Ayşe Saibe Hanım ile dört evlat bırakmıştı. Şehâdetiyle aynı gün, İşkodra Müdafaasındaki hizmetlerine karşılık, terfi ettirilmişti. Bu terfiden haberdar olamadı ama rütbelerin en yükseğine şehitlik mertebesine ulaştı. Makâmı Âli olsun inşaallah
.
Sûltân II. Abdülhamid’i anmak (Vefât 10 Şubat 1918)
Sûltân II. Abdülhamid’i anmak (Vefât 10 Şubat 1918)
HALİT KANAK
Sûltân II. Abdülhamid Hân; tahttan indirilmesinin üzerinden 8 yıl, 9 ay, 13 gün geçmişti ki 10 Şubat 1918’de Beylerbeyi Sarayında hayata gözlerini yumdu. Vefât ettiğinde 75 yaşını 4 ay, 19 gün geçiyordu.
Bütün devlet adamlarının ve hânedân üyelerinin eksiksiz katıldığı muhteşem cenâze töreninde, yere göğe sığmayan mahşerî kalabalık çok sevdikleri Ulu Hâkân’ı gözyaşları içerisinde Sûltân Mahmud Türbesine dedesi II. Mahmud ile çok sevdiği amcası Sûltân Abdülaziz’in yanına defnettiler. Hâlen dünyanın dört bir yanından gelen sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir…
Vefâtından sonra geride saymakla bitmeyen çok büyük bayındırlık eserleri ve kültürel mirası bıraktığını gördük ve şahit olduk. Bir kez daha hatırlatalım ki; fabrikalar, şose yolları, demiryolları, postahaneler, binlerce kilometre telgraf hatları, Hamidiye Su Tesisleri, ziraat ve ticaret odaları, bütün araç ve gereçleri ile birlikte belediye teşkilatları onun eseridir.
Kısaca bahsedecek olursak; başta İstanbul olmak üzere Selânik, Beyrut gibi pek çok şehirde önce atlı, sonra elektrikli tramvaylar yaptıran devlet başkanı O’dur.
İleri görüşlülüğü ile Çanakkale Boğazındaki kaleleri güçlü bir şekilde tahkim ettirdiği için Çanakkale geçilememiştir. Pek çok müze ve kütüphâne kurdurarak bunların örnek teşkil edecek şekilde kataloğunu yaptıran yine O’dur.
Dünya siyasetini iyi bilen Sûltân II. Abdülhamid Han; ayrıca Osmanlı-Türk girişimciliğini ve yerli sermayeyi güçlendirmek, ihracâtı artırmak, üretim yapısını Avrupa ile yarışır hale getirmek amacıyla İstanbul Ticaret Odası’nı da “O” kurmuştur.
Muhalifleri bile onun kurduğu yüksek okullarda okuyarak aydınlanmışlardır. Bunlardan; Mekteb-i Mülkiyye-i Şahâne adı altında Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni, Mekteb-i Tıbbîye-i Şahâne adıyla Tıp Fakültesini, içinde fen fakültesi, edebiyat fakültesi ve hukuk fakültesini barındıran Mekteb-i Hukuk-i Şahâne’yi, Mekteb-i Şahâne-i Hendese-i Mülkiye adıyla Teknik Üniversite’yi, Mekteb-i Şahâne-i Sanayî-i Nefise adıyla Güzel Sanatlar Akademisi’ni kurduğu gibi; Yüksek Ticaret Mektebi, Yüksek Muallim Mektebi, Lisân Mektebi, Halkalı Yüksek Ziraat ve Baytar Mektebi, Deniz Ticaret Mektebi, Orman ve Mâden Mektebi gibi okulları da birbiri ardına açarak yüz binlerin eğitim görmesini sağlamıştır.
Zâten her sancak merkezinde birer idâdi (lise), her kazâ merkezinde birer rüşdiye (ortaokul) ile binlerce ilkokul (sıbyan mektebi) açmıştı. Yetmemiş; ayrıca çok sayıda kız ve erkek sanayiî mektepleri, muallim ve muallime mektepleri ile sağır-dilsiz ve kör mekteplerini hayata geçirmiştir. Yine döneminde binlerce öğrenci tahsil için Avrupa’ya gönderilmiş, bütün masrafları devlet tarafından karşılanmıştır.
23 Aralık 1876’da ilk Devlet Anayasası olan Kanuni Esâsi’yi ilân ettirdiği gibi, 1880 yılında adı, “Yıldız İstihbarat Teşkilatı” olan Osmanlı tarihinde ilk kapsamlı İstihbarat teşkilâtını da “O” kurmuştur. 1895 yılında yine O’nun fermânıyla 27 dönüm üzerine yaşlı ve bakıma muhtaç insanlar için Darülaceze hayata geçirilmiştir..
İlk deniz müzesi de O’nun döneminde açılmıştır. Hatta açmış olduğu Türk topraklarındaki ilk çocuk Hastanesi olan Hamidiye Şişli Etfal Hastanesinin trajedik bir de hikâyesi vardır.
1893 yılında Sûltân’ın emriyle ihtisas yapmak için Almanya’ya gönderilen doktorlar arasında bulunan 32 yaşındaki Dr. İbrahim Bey, Almanya dönüşü Deniz Hastahanesi uzman hekimliğine atanmıştı. Çok sevdiği mesleğinde oldukça başarılıydı. Onun için Abdülhamid Hân kendisini sever ve itimâd ederdi.
1898 yılı Ramazan Ayının sonlarına doğru bir cumartesi sabahı erkenden saraya çağırılır ve Sûltân Abdülhamid Hân’ın kızı 8 aylık Hatice Sûltân'ın hastalığını tedavi etmesi istenir. İbrâhim Bey çocuğu dikkatlice muâyene eder ve difteri tanısı koyar. Üstelik çocuğun havâle (konvülsiyon) geçirdiğini, durumun çok nâzik olduğunu çocuğun her ân vefât edebileceğini söyler. Gerçekten de aynı gün takvimler Şubat Ayının 12'sini gösterirken öğleden sonra çocuk vefât eder.
Abdülhamid Hân, kızının anısını yaşatmak üzere çocukları hastalıklardan koruyacak, hastalananları tedavi edecek ve en ileri tıp araştırmalarından yararlanarak incelemelerde bulunacak bir çocuk hastânesi kurulması talimatını verir ve Dr. İbrahim Bey'i bu iş için görevlendirir. Hazırlıklar bittiğinde 13 Mayıs 1898'de Kurban Bayramından bir hafta sonra temeli atılır. İlk başhekimi Dr. İbrâhim Bey olan hastane 5 Haziran 1899’da hizmete açılır ve günümüzde de hizmet vermeye devam etmektedir.
Tahtta kaldığı sürede yaptığı büyük hizmetlerden birisi de, İstanbul’dan kalkan bir trenin üç gün içerisinde Medine-i Münevvere’ye ulaştığı Hicaz Demiryolu projesini hayata geçirmesi olmuştur. Yine onun emriyle Ravza-ı Mutahhara ve Medine elektrikle donatılarak aydınlanması sağlanmıştır. Ayrıca Sirkeci Garı ile bir sanat eseri olan Haydarpaşa Garı’nı da yine o yaptırmıştır.
II. Abdülhamid’in önemli özelliklerinden biri de Türklük şûruna sahip olması idi ve mensubu olduğu Türk Milletine çok güveniyordu. İslâm cemaatleri içerisinde Türkler onun gönlünde ayrı bir yere sahipti. Bu yüzden dış Türklerle yakından ilgilendi. Daha saltanatının ilk yıllarında Buharalı büyük Türk âlimi Sultanahmet’teki Özbekler Tekkesinin Şeyhi Şeyh Süleyman Efendi’yi resmî vazife ile 1876 yılında Türkistan’a (Orta Asya’ya) göndererek ilişkileri geliştirdi.
Macaristan-Budapeşte’de 1877 yılında toplanan Turan Kongresi’nde de Türk Hâkânı’nı yine Süleyman Efendi temsil etmişti. (Turan Ülküsüne kulp takarak hafife alanlara duyurulur.)
Bir keresinde İran şahı devletin resmi dilinin Farsça olduğunu söyleyerek Tebriz’de Türkçe eğitime yasak getirmişti. Türk Hâkân’ı bu konuda rahatsızlığımızı en sert şekilde dile getirerek, Güney Azerbaycan’da Türkçe öğretimini yasaklayan İran şahı nezdinde teşebbüse geçerek Türkçe’nin yeniden öğretim dili olmasını sağlamıştı. Bundan dolayı, bugün o bölgede Türkçe konuşulmasında onun payı büyüktür.
Saray bahçelerinin muhafazası için tüfekli Arnavut birlikleri nöbet tutsa da, kendi hayatını Türklere üstelik kendisinin de mensubu olduğu Oğuz’un Kayı Boyu’nun Karakeçili Aşiretinin Türkmenlerine emânet etmiştir. “Öz hemşerilerim” dediği Karakeçili aşiretinden iki yüz kişilik bir Söğütlü Maiyet Bölüğü kurdu. Yakın korumaları bu Türkmenler olduğu gibi, yatak odasının kapısında yatan yüzbaşı da mutlaka Karakeçili olmuştur. Öte yandan, Söğüt’ü imar etti; buradaki Osmanlı Devleti’nin kurucuları başta Ertuğrul Gâzi olmak üzere Türk büyüklerinin türbe ve mezarlarını tamir ettirdi.
Halkın refah içerisinde yaşamasına önem veren cömert, şefkatli, hayırsever bir kişiliğe sahipti. Din ayrımı gözetmeksizin yoksullara yardım ederdi. Onlar için hayır hasenatta bulunurdu. Haliç’in iki tarafında oturan yoksul mahallelere çeşmeler ile su hazneleri ve kanalizasyonlar yaptırmış, kendi kesesinden listesi sayfalar dolusu tutacak hayır eserlerinin birçoğu günümüze kadar gelmiştir.
Okumayı çok sever, Avrupa’da çıkan bütün gazeteleri tercümanları vâsıtasıyla tercüme ettirerek ya okur ya da okutturup dinler böylece Avrupa’yı yakından takip ederdi. İtalyan Rönesans hareketinin önemli simâlarından Niccolò di Bernardo dei Machiavelli’in yazdığı “Hükümdar” adlı kitabı tercüme ettirerek bizzat okumuş, hatta “Sherlock Holmes” romanlarını okuduğu gibi bu polisiye kitapların yazarı Sir Arthur Conen Doyle’yi sarayında kabûl ederek görüşmüştü.
Oldukça enerjikti… Sabah erken saatlerde başladığı mesâisine, yılmadan-yorulmadan gece geç vakitlere kadar devam ederdi. İslâm Halife’si olduğunu hiç unutmaz, Orta Afrika devletlerinden, Çin’in en ücra diyarlarına kadar nerede Müslüman varsa onunla ilgilenir, zaman zaman onların temsilcilerini dâvet ederek dinler, meselelerini halletmeye çalışırdı. Kırgız, Kalmuk, Türkmen, Kaşgar, Uygur Türklerinin temsilcileri ile Kafkaslardan Balkanlar’a, Afrika içlerinden Tataristan’a, Açe ve Hindistan’dan Fas’a kadar diğer bütün Türk ve İslâm Coğrafyasının temsilcileri sarayda eksik olmazdı.
Güney Afrika ve Japonya gibi uzak ülkelere din âlimleri göndererek İslâmiyet’in oralarda da yayılması için çalışırdı. Abdülhamid’in Çin’de bile tesiri o kadar büyük oldu ki, Pekin’de onun için bir İslâm Üniversitesi (Dar’ul Ulum’il Hamidiyye) açıldı ve kapısında uzun yıllar Türk bayrağı dalgalandı.
Hele hac zamanı dünyanın dört bir tarafından gelen hacı adaylarının iâşe ve harcırahlarıyla yakından ilgilenir, onların gemilerle Cidde’ye taşınmasını sağlardı.
Teknolojik gelişmeleri takip eder, faydalı olanları uygulardı. Tıpkı ülkenin her tarafına telsiz-telgraf istasyonları kurdurduğu gibi. Hatta Antalya/Kaş-Patara, Trablusgarp-Derne arasında deniz aşırı kurdurduğu telsiz istasyonu Libya savunmasında Enver Paşa tarafından başarıyla kullanılırken İtalyanlar tarafından bombalanmıştı.
İstanbul’a gelen yabancı hükümdarları, komutanları, prensler ve devlet adamlarını misafir eder, onlara Türk Süvâri Birliklerinin dillere destan gösterilerini izlettirmeden göndermezdi.
İlginç insanlarla tanışıp konuşmayı severdi. Bunlardan bir tanesi dünyada en fazla satan “Ben Hur” romanının yazarı Lewis Wallace’tır. İstanbul’da 4 yıl boyunca Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçiliği de yapan bu şahıs, yazdığı Ben Hur adlı kitabını da okuyan Abdülhamid Hân, Wallace ile sık sık görüşürdü. (Sonra defalarca sinemaya uyarlanan “Ben Hur” adlı filim 11 ayrı dalda Oscar ödülüne lâyık görüldü.)
Sultan II. Abdülhamid, 93 harbinde yorgun düşmüş Balkanlar’ı, bir nebze de olsa rahatlatabilmek için sosyal ve iktisadi alanlarda büyük projeler hayata geçirmişti. Hükûmet konaklarından modern okullara, kışlalardan sanayi kuruluşlarına, demiryollarından hastanelere pek çok eserle Balkanlar’ı mamur eden II. Abdülhamid Han, hayata geçirdiği projeleri takip edilebilmek için fotoğrafçılığı kullanmıştı.
Ülke sınırları dâhilinde çektirdiği 36.585 adet fotoğraftan oluşan 900 civarındaki albüm, imâri konularda önemli bir veri tabanı oluşturmuştu. Döneminin en geniş görsel arşivi olan bu albümler İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi tarafından koruma altına alınmıştır.
Kindar değildi. Kan dökmeyi asla sevmezdi. Kendisine düşmanlıkta sınır tanımayan azılı insanların dâhi rızıklarını düşünür, bol maaş vererek sürgüne gönderirdi. Hatta kendisini öldürtmek için Ermeni Hınçak Partisi’nin para karşılığı Yıldız Camii’nde bombalı suikast yaptırttığı Belçikalı terörist Edwart Jorris’i bile affedip ülkesine göndermişti. Dönemi içerisinde âdi suçlar için idâmını onayladığı iki kişiden birisi hem annesini, hem de babasını öldürmüş bir kişi ile hiç sebep yokken arkadaşını tabanca ile öldüren bir harem ağası olmuştur.
Abdülhamid Hân’ın yaşadığı ve üzerinde etki bıraktığı amcası Sûltân Aziz’in öldürülmesi, Ağabeyi Sûltân Murad’ın aklını kaybetmesi, 93 harbi dediğimiz 1877/78 Rus savaşı hezimeti, Ali Suâvi’nin darbe girişimi ve uğradığı suikastlara, içte ve dışta dönen entrikalara rağmen görevde kaldığı uzun süre içerisinde ülke için yaptıkları takdire şâyândır.
Bu süre içerisinde takip ettiği dış politikanın çok mükemmel olduğunu bizi hiç sevmeyen Avrupa devletleri tarafından eleştirilmesinden anlıyoruz. Çünkü onlar kendi çıkarlarına ters düşen her şeyi eleştirir, her seferinde kendilerini atlatan ve istediklerini yaptıramadıkları Abdülhamid Hân’a tenkitler yöneltir, Türkiye içerisindeki beslemelerinin de bu şekilde hareket etmesini sağlarlardı. (Günümüzde olduğu gibi.)
Fakat yeri gelmiş, istemiyerek de olsa hiç sevmedikleri Türk Hâkânı’nın hakkını verenler çıkmıştır. Tıpkı Fransa Büyükelçisi Maurice Bompard’ın; Abdülhamid Hân’ı Avrupa’nın en büyük, en gerçekçi diplomasisini yürüttüğünü överek söylemesi ve İngiltere Büyükelçisi Sir Nicolas O’Connor tarafından dile getirilen “Dünya savaşlarını önleyen güç” olarak övgüyle bahsetmesi gibi.
Ama geneli düşmanlıklarını gizlemeden saldırılarına devam etmiştir. Bunların en azılıları İngiltere Başbakanlarından Gladstone’dur. Avam Kamarasında Kur’an-ı Kerim’i yere çarparak öfkesini kusan bu rezil adam, görev yaptığı sürece İngiliz Emperyalizminin yolunu kestiği için bütün Avrupa’yı Abdülhamid Hân’a karşı düşmanca tutum sergilemesini sağlamıştır.
Bu dış siyasetindeki başarısı; Rusya ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun Balkanlar için bir araya gelmesine fırsat vermediği gibi, Almanya’yı kazanarak İngiltere tarafından ülkesinin yutulmasını önlemiştir.
Sultân Abdülhamid Hân, 23 Temmuz 1908'de ikinci meşrûtiyet ilân etmiş, seçimleri yaptırmış, tam işler yoluna girdi derken, derin derin çalışan Mithat Paşa kırıntıları yeniden sahneye çıkmıştı. Sultân Abdülhamid Hân'ı, Meclisi açarak İslâm Halifesine yakışmayan bir şekilde hristiyanlara özendiği yolunda propagandalarla halkta alttan alta hoşnutsuzluğa sebebiyet vermişlerdi.
Bu söylemler çoğalınca beklenen oldu ve din elden gidiyor, şeriât isteriz diye bağıran paralel yapının sokağa döktüğü birkaç yüz kişiye, beklenmedik bir şekilde binler katılmış ve iş çığırından çıkmış, isyana dönmüştü. İsyanı bastırmak için Selânik’ten gelen hareket ordusu duruma hâkim olduysa da, Abdülhamid Hân’ı da yönetimden uzaklaştırarak Selânik’e sürgüne gönderdiler.
Böylece; Berât Gecesinin ertesi günü Şaban Ayının 16’sında (21 Eylül 1842) Çırağan Sarayında Sultan Abdülmecid’in ikinci oğlu olarak dünyaya teşrif eden II. Abdülhamid Hân, kurulan komplo sonucu tarihe 31 Mart vakâsı olarak geçen bir darbeyle 27 Nisan 1909’da tahttan indirilince bir devir de kapanmış oldu. Uzun yıllar ülkeyi yöneterek dünya siyasetine yön verdiği Yıldız Sarayında bizleri misafir ederek ayrıntılı tanıtım yaptırtan Millî Saraylar Daire Başkanı Cemalettin Tül Bey’e buradan teşekkür ediyorum.
Vefât yıldönümü olan 10 Şubat’ta, Türk Dünyası Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği olarak paydaşlarımızla, vefât ettiği Beylerbeyi Sarayında yapmak istediğimiz anma programı için izin alamamış olsak da, bütün gönül dostlarımızı Çemberlitaş’la Sultanahmet arasındaki kabri başına Ulu Hâkân’a Fatiha okumaya dâvet ediyoruz
.
Şubat 1390’dan Şubat 2025’e Yıldırım Bâyezid’in Anadolu’da birliği sağlaması ya da Ortadoğu’da birlik
Şubat 1390’dan Şubat 2025’e Yıldırım Bâyezid’in Anadolu’da birliği sağlaması ya da Ortadoğu’da birlik
HALİT KANAK
Şehit hükümdar Sûltân Murad Hüdâvendigar, Kosova’da canı pahasına destan yazmış, 8 saatte haçlı ordusu, başlarındaki Sırbistan Kralı Lazar da dâhil olmak üzere tamamen imha edilmişti. Bunda; sağ cenahın başında kasırga gibi esen şehzâde Bâyezid’in büyük payı vardı.
Yıldırım Bâyezid, 27 yıl 3 aydan beri devletin başında olan babasının Kosova Meydan Muharebesinde şehit olmasından sonra 29 yaşında tahta geçtiğinde batıdaki fütuhatın tamamlanabilmesi için Anadolu’da birliğin sağlanmasının şart olduğunu biliyordu. Yine bildiği bir şey daha vardı o da Anadolu’da birliği sağlamaya uğraşırken batıdan herhangi bir saldırıya meydan vermemesi gerektiği idi.
Bunun için önce Avrupa’ya bir gözdağı verilmesi gerekiyordu. Sûltân Bâyezid’ten işareti alan Paşa Yiğit Bey ile Firuz Bey Akıncılarıyla önce Neretva Vadisine kadar (Mostar’ı’da içine alan Neretva Nehri’nin Adriyatik Denizine döküldüğü yere kadar olan vadi) Bosna’yı çiğnediler. Sonra Macaristan’ın Güney toprakları olan Vidin’e girdiler. Bunun üzerine Avrupa Devletleri Yıldırım Bâyezid’in tahta geçişini kutlamak üzere birbiri ardına elçiler göndermeye başladılar.
Yıldırım bununla yetinmedi. Sırplarla bir anlaşma yaptı. Buna göre Sırbistan’ı doğrudan devlete ilhâk etme yerine, sıkı vergilerle Osmanlı-Türk Devletine bağladı ve istenildiği zaman gönderilmek üzere 20 bin askeri hazır tutma talimatı verdi. Yıldırım Bâyezid bununla da kalmadı ayrıca Belgrad’ın 195 km. güneydoğusundaki (Niş’in 75 km. kuzeybatısında) Alacahisar Camiinde Sırp Prensesi Maria Olivera Despina ile evlendi.
Bu durum, Kosova Zaferinden sonra Osmanlı Devletine doğrudan katılması beklenen Sırbistan’ı memnun etmişti. Fakat bu arada Yıldırım boş durmadı her ihtimâle karşı Sırbistan’ın güneyi ile Kuzey Makedonya’ya Türk göçmenleri yerleştirdi. Akıncı Beylerinden Evrenos Bey’i Serez’de, Firuz Bey’i Niğbolu’da, Paşa Yiğit Bey’i Manastır’da konuşlandırarak bölgeyi emniyete aldı.
Bâyezid artık Anadolu’ya yönelebilirdi. Öyle de yaptı. Avrupa ile uğraşırken Anadolu’da kıpırdanmalar olsun istemiyordu. Anadolu’ya çeki düzen verdikten sonra 11. yüzyıldan beri Türkleri Anadolu’dan atmak için haçlı seferleri düzenleyen Vatikan’a karşı Anadolu’yu korumak uğruna gerekirse Vatikan’a sancağı dikmek fitne yuvasını dağıtmak istiyordu. Türk Sancağı ne kadar uzağa dikilirse Türk-İslâm coğrafyasının o kadar rahat edeceğini biliyordu.
Çekidüzen vermek için geldiği Anadolu’da bu sıra Karamanoğlu Alaaddin Ali Bey de Yıldırım’ın âdeta işini kolaylaştırmıştı. Kayınbabası Sûltân Murad’ın şehâdetini fırsat bilerek yeni hükümdar aynı zamanda kayınbiraderi olan Yıldırım’dan toprak koparma planlarının peşine düşmüştü. Ayrıca boğdurulan şehzâde Yakup için öç almak istediğini söylüyordu. Hamitoğullarından 80 bin altın karşılığı satın alınan Seydişehir, Beyşehir, Akşehir, Şarkikaraağaç ve Yalvaç üzerinde hak iddia ederek gelip Beyşehir’i işgâl etmişti.
Bunların dışında bir adım daha ileri giderek; Osmanlı’nın yanında yer alan Candaroğlu dışındaki Hamitoğulları ile birlikte, Aydın, Saruhan, Teke, Menteşe, Germiyan Beyliklerini Osmanlı’ya karşı kışkırtmayı başarmıştı. Bunun üzerine Germiyanoğlu Yakup Bey, kızkardeşi Devlet Hatun’u şehzâde iken Yıldırım Bâyezid’la evlendirmesinden dolayı Osmanlı’ya bırakılan Kütahya ve çevresini işgâl etmişti.
Yıldırım daha fazla beklemedi. Hazır ol emri verdiği ordusunun önemli bir kısmını alarak kış günü yola koyuldu. Hedefinde Karamanoğulları ve onların kışkırttığı batı Anadolu Beylikleri vardı. Yanında hanımlarından dolayı akrabalık tesis ettiği küçük bir Sırp birliği ile az sayıda askerleriyle Bizans İmparatoru V. İoannes Paleologos ile oğlu II. Manuel de vardı. (Hanımı Sırp Prensesi Despina’nın dışında babaları Sûltân Murad Yıldırım ve kardeşi Şehzâde Yakub’u iki Bizans Prensesi ile evlendirmiş, Bizans’la da akrabalık tesis edilmişti.)
Yıldırım hızla işgâl altındaki Kütahya’ya girdi. Germiyanoğlu Yakıp Bey gelerek el öptüyse de ceza almaktan kurtulamadı. Yıldırım, yanına Hisar Bey’i katarak kendisini İpsala’ya mecburi ikâmete gönderdi. Kendisi de Denizli’ye gelerek Denizli ve Uşak topraklarını bünyesine kattı. Oradan Aydın’a girdi. Ancak silah çekmeyi aklına bile getirmeyen Aydınoğlu İsa Bey Yıldırım’a direnmedi. Bunun üzerine Yıldırım Bâyezid’den izzet ikram gördü. Topraklarını Osmanlı Devletine katan Yıldırım, İsa Bey’e Tire ve civarını ikâmet olarak bıraktı.
Ardından Ayasluğ (Selçuk) üzerinden Muğla’ya Menteşeoğulları topraklarına girdi. Menteşeoğlu Mahmud Bey’in de direnmediği görüldü. Topraklarını ilhak ettikten sonra ona da Bergama ve civarı ikâmet olarak verildi. Yıldırım yeniden yönünü kuzeye çevirdi geldi Manisa’ya girdi. Burası Saruhan topraklarıydı. Saruhan Beyi Orhan Bey de mukavemet göstermedi fakat topraklarını terk ederek Sinop’ta Candaroğlu İsfendiyar Bey’e sığındı.
Böylece Germiyan, Aydın, Menteşe ve Saruhan Beylikleri; önemli yerleşim merkezleri Denizli, Uşak, Aydın, Muğla, İzmir ve Manisa İle birlikte ilhâkları 1390 yılının şubat ve mart aylarında tamamlanmış bu suretle Osmanlı Türkleri Akdeniz’e ulaşmışlardı. (İzmir şehri alındığı halde Hâlen sen jean şövalyelerinin elinde kalan gavur İzmir olarak da bilinen İzmir Kalesi Yıldırım esirken Timur’la birlikte alınacaktır.)
Böylelikle, yönünü Avrupa’ya dönerek Balkanlar’da ciddi fütuhat yapan Osmanlı Devletine karşı düşmanca tavır sergileyen Batı Anadolu Beylikleri itaat altına alınarak birliğin sağlanması konusunda ilk adımı atan Yıldırım Bâyezid; Saruhanoğulları taht merkezi Manisa’ya, Karasi (Balıkesir) sancağında oturan Vellaht Şehzâde Süleyman’ı görevlendirir. Bundan sonra Manisa, Veliaht Şehzâdelerin sancağa çıktığı önemli bir yer olarak asırlarca kullanılacaktır. Aydınoğulları taht merkezine de Yıldırım’ın ikinci oğlu Şehzâde Ertuğrul gönderilmiştir.
Bu arada unutulan bir şey vardır. Manisa İle Uşak arasındaki Alaşehir hâlâ Bizans’ın Anadolu’daki sahip olduğu tek yer olarak durmaktaydı. 1313’te Saruhan Bey Manisa’yı fethetmiş ancak Alaşehir’e dokunmamıştı.
İşte şimdi tam sırasıydı. Yıldırım Anadolu’daki beylikleri ilhâk etmek için çıktığı ilk andan beri yanından ayırmadığı kayınbabası imparator V. Joannes Paleologos ile kayınbiraderi oğlu II. Manuel’e dönerek; “Bu Alaşehir neden hâlâ teslim edilmedi. Tez emir verin kaleyi teslim etsinler” sözü ağızından çıkar çıkmaz Bizans İmparatoru ürpererek oğluna emir tekrarı yapmış, oda kale komutanından anahtarları istemişti. Böylece Alaşehir’de Osmanlı-Türk Devleti sınırlarına dâhil oldu.
.
Şâh İsmâil’in oğlu Tahmasb’ın Kânûni’nin rakibi olarak ortaya çıkması ve faaliyetleri (22 Şubat 1514)
Şâh İsmâil’in oğlu Tahmasb’ın Kânûni’nin rakibi olarak ortaya çıkması ve faaliyetleri (22 Şubat 1514)
HALİT KANAK
Papa’nın vekili Kardinal Polo, Kânûni Sûltân Süleyman’ın Avrupa’daki tek rakibi ve en güçlüsü İspanya kralı ve Alman İmparatoru Charles-Quint’e; “Eğer Tanrı, Büyük Türk Süleyman’a İran Şâhı Tahmasb gibi bir düşman vermeseydi Avrupa ve Hristiyanlık çoktan mahvolmuştu” dediği Şâh Tahmasb, 22 Şubat 1514 tarihinde İsfahan-Şahâbad’ta dünyaya gelmiş, 23 Mayıs 1524’te babası Şâh İsmâil’in ölümü üzerine de 10 yaşını 2 ay, 29 gün geçe tahta çıkarak Şâh ilân edilmiş, 52 yıl sürecek hükümdarlık dönemi başlamıştı.
Büyük Alman tarihçisi Leopold von Ranke’ye göre; Kânûni dönemi, Avrupa’nın en dar sahalara itildiği, en dar sahada yaşamaya mahkûm edildiği, Avrupa’da yaşayanların çok büyük tehlike geçirdiği tarihi dönemdir. Yine Ranke’ye göre Avrupa’yı kurtaran İran Şâhı Tahmasb olmuştur.
Kânûni, 23 Nisan 1526’da Mohaç Seferine çıkmadan önce Hazreti Eyyüp El-Ensâri, Şeyh Vefâ Hazretleri, babası Yavuz ve Dedesi 2. Bâyezid Hân’ın türbelerini ziyaret ederken, Şâh adına gelen İran elçileri de İttifak müzakereleri için İmparator Charles Quint’i ziyâret ediyorlardı. Kânûni bunu bir kenara yazdı. Bu arada İran’ın Avrupa’da yaptığı ittifak çalışmaları kısa zamanda İran’ın her tarafında duyulunca buna tepkiler gelmekte gecikmedi.
Öncelikle İranlı Şii’lerin baskıyla Şii görünmeye mecbur olan Sünni İranlılar ileri gelenleri eliyle Kânûni’ye haber göndererek İran’ın zaptedilmesi konusunda kendisinden yardım istemişlerdi. Kânûni de zâten babası Yavuz’un yarım kalan işini bitirmek niyetinde idi. Belgrad ve Rodos’un fetihlerinden sonra buna niyet etmişti. Ancak beklenmedik gelişmeler onu 1526’da Macaristan’a yönlendirmiş, dünya harp tarihinin en kısa sürede, en kesin netice alınan muharebesi diye bahsedilen Mohaç’ta destan yazmıştı.
Hatta; Safevîlerin Bağdat Beylerbeyi Zülfekar Hân’ın 29 Mayıs 1528’de, idâresi altındaki Irak’ın Osmanlı Hükümdârına ait olduğunu ilân ederek Bağdat’ın anahtarlarını İstanbul’a göndermesi bile Kânûni’yi çok istediği doğu seferine çıkartamamıştı. Ancak Şâh Tahmasb Kânûni’nin Viyana kuşatmasına gittiğini fırsata çevirerek 10 Haziran 1529’da büyük bir orduyla gelerek Bağdat’ı yeniden ele geçirdi.
Kânûni ise Avrupa’ya yaptığı baskıya devam ediyor, diğer taraftan da İran’ın Bağdat’a yaptığı harekâtı da yine bir yerlere yazıyordu. Nihayet diz çöktürdüğü Avrupa’da karşısına çıkacak bir ordu kalmayınca doğuya yönelebildi. 1534’ün yazında yola koyuldu. 20 Ağustos’ta Erzincan’a, 5 Eylül’de Erzurum’a geldi.
Ancak Erzurum’da tâbiri câizse in cin top oynuyordu. Geçmişte büyük bir medeniyet ve ticaret merkezi olmuş, önemli Türk merkezlerinden Erzurum’da 1502 yılından beri kimse yaşamıyordu. Bu tarihte Şâh İsmâil tarafından halkın tamamı kılıçtan geçirilip tahrip edilince şehirde kimse kalmamıştı.
Kânûni, harabeye dönmüş şehri hüzünlü gözlerle bir müddet seyretti sonra ağızından şu emirler döküldü: “Tez bu şehrimiz imâr edile, mâmûr hâle getirile...” Ardından bu iş için 1529’dan beri Erzincan’da görev yapan babası Yavuz’un dayısının oğlu Dulkadiroğlu Mehmed Paşa’yı bu iş için görevlendirdi. Erzurum’a ilk Beylerbeyi atanan Mehmed Paşa hızla şehrin imârını başlattı. Kendisi de imâr çalışmaları bitene kadar Bayburt’ta kaldı.
(Kânûni daha sonra bu emirle kalmayacak, Irak seferinden dönerken, Tebriz’de bütün baskılara rağmen Ehl-i Sünnet itikâdından vazgeçmeyen hatırı sayılan sayıdaki Türk Halkını beraberinde getirerek Erzurum’a, Erzurum için fazla gelen nüfusun kalan kısmını ise Trabzon ve Rize’ye yerleştirecekti.)
Yoluna devam eden Kânûni 16 Eylül’de Erciş’e 28 Eylül’de Tebriz’e girdi. Kânûni’nin emriyle daha önce yola çıkan Sadrâzâm İbrahim Paşa; Ahlat, Âdilcevaz, Erciş, Van ve Tebriz’e almıştı. Kânûni Şâh Tahmasb’ı bulmak istiyor, Tahmasb ise ordusunu ezdirmemek için ortalarda gözükmüyordu. Kânûni Tahmasb’ın Sultâniye’de olduğu haberine alınca buraya gelmiş fakat Tahmasb’ın bulamamıştı. Bunun üzerine döndü Bağdat üzerine yürüdü. Tekeli Mehmed Hân şehri boşaltıp İran içlerine çekildi. Öncü İbrâhim Paşa şehre girdi. Şehrin anahtarları ise Bosna İzvornikli Sancak Bey’i Cafer Bey tarafından büyük Türk Hâkânına 30 Kasım 1534’te törenle teslim edildi. Uzun Şii himayesindeyken tahrib edilen İmâm-ı Âzâm Hazretleri ile diğer İslâm büyüklerinin kabir ve türbeleri onartıldı.
Bu arada Şâh Tahmasb ortaya çıkarak Tebriz’i geri almış, yetmemiş Van’ı muhasara etmeye başlamıştı. Kânûni Kerbelâ’da Hazreti Hüseyin’i,(r.a.) Necef’te ise babası Hazreti Ali’nin (r.a.) kabirlerini ziyaret etmiş Bağdat’a dönüyordu. Haberi alınca 1917’ye kadar önemli Türk şehri olacak Bağdat’ta fazla kalmadı yola çıktı. Kânûni’nin hareketlerini gözlemleyen Şâh Tahmasb hemen Van muhasarasını kaldırarak İran’a döndü. Kânûni 6 ay, 22 gün sonra Tebriz’e yeniden girdi. Bununlada yetinmeyerek 1535 ağustosunda Tahran’ın 50 km. batısına kadar gelmiş fakat Şâh ve ordusunu bulamayacağını anlayınca Tebriz’e ardından İstanbul’a dönmüştü.
Yeniden İran’a yönelişi, 19 Haziran 1547’de yaptığı İstanbul Anlaşması ile Charles-Quint’e baş eğdirdikten sonra 1548 yılında olmuştu. Bu arada Şâh Tahmasb kendini oldukça toparlamış, Anadolu üzerinde bitmek bilmeyen oyunlarına başlamıştı.
Anadolu Türkmenleri arasına gönderdiği sayısız halife Sivas, Tokat, Amasya, Çorum, Konya, Trabzon, Erzincan, Urfa ve Diyarbakır’da ajanlık yapıyor, Şii propagandası ile kafaları karıştırıyor, taraftar topluyordu. Bu taraftarlar topladıkları paraları Erdebil’e gönderiyorlardı. Bu durum orduya da sirâyet etmiş, durumu tesbit edilen 20 asker İran’a kaçarken yolda yakalanıp idam edilmişlerdi.
Hatta defalarca tutuklandıktan sonra nasihat edilerek salıverilen halk şâiri Pîr Sûltân Abdal da Türkmen köylerini dolaşarak halkı isyâna teşvik etmeye devam edince Sivas Beylerbeyi Hızır Paşa tarafından idâm ettirilmişti.
Kânûni bir taraftan da doğuda sınırları tahkim etmeye devam ediyordu. 1386’da Timur’un tahribiyle harabeye dönen Kars boştu. Pasinler Sancak Beyi Dulkadiroğlu Mirza Ali bu iş için görevlendirdi. Kendisi de bir kez daha İran üzerine yürüyerek Tebriz’e girdi. Dönüşte İran tarafından zaptedilen Van’a 25 Ağustos 1548’de bir kez daha girdiğinde, aynı gün Mirza Ali Bey’in 5 binden fazla işçiyle tamir ettiği Kars’ı basan Şâh Tahmasb’ın sonradan tahta çıkacak oğlu İsmail’de işçileri öldürüp şehri yıkıyordu.
Kânûni çok yorucu bir sefer sonrası Halep’te kışlamak ve seneye İran üzerine yeniden dönmek istiyordu ancak oldukça yorulan orduyu rahatlatmak için terhis etme kararı aldı. Kendisi 1549 Haziran’ına kadar Halep’te kaldı. Fakat burada kaldığı süre içerisinde Ehl-i Sünnet yolunu benimseyerek kendisine sığınan Elkas Mirza’yı ağabeyi Tahmasb’ın yerine tahta oturması için bir kısım askerle İran içlerine göndermişti. Kars’ın yeniden inşâ işini bitirdi. Yetmedi Van’ı Beylerbeyilik yaparak Çerkes Sarı İskender Bey’i buraya atadı. Böylece Osmanlı-Türk sınırları doğuda netleşmeye başlamıştı.
Elkas Mirza da kendisine verilen birliklerle İran’a dalmış, üzerine gelen kardeşi Behram Mirza’yı bozguna uğratmış, Kum kentini yağmalamış, İsfahan’ı muhasara etmesine rağmen düşürememiş, oradan Şiraz’a inmişti. Kendisini İran Şâh’ı olacağından emin olunca Şii İran halkı kendisini dışlamaması için Şii olduğunu ilân etti. Bunun üzerine yanındaki Osmanlı-Türk askerleri geri çağrıldı.
Askersiz kalan Elkas Mirza Erdelan’da Merivan Kalesine sığındı. Ancak kale komutanı Surhab Bey kendisini kardeşi Behram Mirza’ya teslim etti. Kahkaha (Alamut) Kalesine götürülen Elkas Mirza çok yüksek kaleden aşağı atılarak öldürüldü.
Bunun üzerine 1549 Haziran’ında Halep’ten ayrılan Kânûni İran’dan gelebilecek bir saldırı ihtimâline karşı Halep Diyarbakır arasında uzun süre oyalandı. Bu arada birçok fetih yapacak olan Gürcistan üzerine Vezir Ahmed Paşa’yı gönderdi. Yılsonunda Aralık ayında İstanbul’a döndü.
1551 yazına kadar Safevîlerden bir hareket çıkmadı. 1551 Ağustos’unda Şâh Tahmasb Anadolu’ya geldi. Van Gölünün kuzeyindeki yerleşim yerlerini korkunç bir şekilde tahrip etti. Kalesi olan Erciş, Âdilcevaz ve Ahlat’a girdi büyük zulümler yaptı. Ayrıca oğlu İsmâil’i Erzurum üzerine gönderdi. İsmâil Mirza bir kaç meydan muharebesi kazanmış olsa da netice alamadı.
Bu saldırılar Şâh Tahmasb’a pahalıya mal olacaktı. İki yıl sonra Kânûni İran’a ders vermek için 1553 Ağustos’unda yeniden yollara düştü. Ancak Avrupa hedefinden yine uzaklaşılıyordu. Top atışlarıyla karşılandığı Haleb’e Kasım başında geldi. Burada kışlayıp baharda harekete geçecekti. Öyle oldu Nisanda yapılan Nahçıvan seferi İran üzerinde büyük tahribat yapmıştı.
Kânûni Amasya’ya kışlamak için çekildi. Burada Tahmasb’la bir takım anlaşmalar yapıldı. Fakat teyakkuz durumu devam ediyordu. Bu arada hayatta kalan şehzâdeler Selim ve Bâyezid arasında taht kavgaları başlamış bu durum saray ve orduda da bölünmelere yol açmıştı. Bu çekişme Bâyezid’in yenilmesi ve 10 bin sâdık askeriyle Tahmasb’a sığınmasıyla son bulmuştu.
Tahmasb bunu çok iyi değerlendirdi. Bâyezid ve dört şehzâdesi için Bağdat’ı istiyordu. Kânûni, toprak veremeyeceğini, istediği kadar para gönderebileceğini bildirdi. Bu pazarlıklar devam ederken Bâyezid kendisinin iâde edileceği haberini aldı. İâdesi ölüm demekti. Orada öleceğine gerekirse vuruşarak kaçmayı ve Kafkasya’ya gitmeye karar verdi. 9 bin askeri oraya buraya dağıtılmış yanında yalnızca bin askeri bırakılmıştı.
Tahmasb bu kaçış planından parayla elde ettiği Nişancı Mustafa Çelebi ve Kara Uğurlu vasıtasıyla haber aldı. Şehzâde’yi dört oğlu ile tutuklamaya karar verdi. Bunun için Bâyezid’i yemeğe dâvet etti. Bu geri çevrilemezdi. Yanında bin sâdık adamını alarak dâvete giderken donanımlı Safevî birlikleri tarafından yolu kesildi. Şehzâde Bâyezid’i tutuklamak istediler. Bâyezid direndi şiddetli vuruşma sonunda bin Osmanlı askeri kılıçtan geçirilerek Bâyezid ve oğulları her biri bir yere hapsedildi.
23 Temmuz 1562’de her biri ayrı ayrı boğdurularak 1 milyon 200 bin altın karşılığında cesetleri iâde edildi ve Sivas’ta Melik-Acem türbesine defnedildiler. Bu katliam aynı zamanda İran meselesini de Kânûni döneminde kapatmış oluyordu. Tahmasb’a gelince 1576 yılında zehirletilerek öldürüldü. Fakat hâlen canlılığını koruyan Türkiye düşmanlığı öldürülemedi. Bütün dünyaya nizâm verirken doğuya dikkat azalmamalı, teyakkuz durumu devam etmelidir
.
Sûltân 1. Murad Hân’ın 1362 Mart başında tahta çıkması ve dönemindeki gelişmeler
Sûltân 1. Murad Hân’ın 1362 Mart başında tahta çıkması ve dönemindeki gelişmeler
HALİT KANAK
Şehzâde Murad, 38 yıl hüküm süren Orhan Bey’in 1362 Mart başında vefât etmesinden yaklaşık 4 yıl, 5 ay önce 43 yaşındaki Ağabeyi Gâzi Süleyman Paşa’nın 1357 Eylül’ünde avda kazâen atıyla birlikte düşerek vefât etmesiyle doğal olarak veliahtliğe yükselmişti. Fakat bunun teyidini bizzat Orhan Bey Bolayır’a gelerek hem çok sevdiği oğlu Süleyman’ın kabrini ziyaret etmiş, hem de 33 yaşındaki oğlu Murad’ı Ağabeyinin yerine Rumeli’nin fütuhatıyla görevlendirmişti.
Gâzi Süleyman Paşa vefât ettiğinde vasiyeti gereği fethettiği ve Rumeli’nin fütuhatında köprübaşı vazifesi gören ve daha önce denizde boğularak vefât eden oğlu Melik Nâsır’ın kabrinin yanına gömüldü. Geride İsmâil ve İshak Beyler adında şehzâdeleri ile 2’de kızı bulunuyordu.
Veliaht Şehzâde Murad Ağabeyinden aldığı görevi lâyıkıyla yerine getirmek için canla başla çalışırken, 1362’nin Mart başında Şücâeddin, İhtiyâreddin ve Seyfeddin lakaplarını kullanan babaları Orhan Gâzi’nin Bursa’da vefât ettiği haberi geldi. Koca devletin sorumluluğu omuzlarına binmişti. Vakit kaybetmedi hızla Bursa’ya giderken yolda yapacağı işleri planlamıştı bile.
Önce Ankara’ya gidecekti. Çünkü Ağabeyinin 1354’te fethettiği Ankara, Âhiler tarafından (Âhi Cumhuriyeti; Ceneviz, Venedik, Napoli Cumhuriyetleri gibi 1290 yılında Derviş-Esnaf Cumhuriyeti olarak kurulmuş ve 1354’e kadar yaşamış bir cumhuriyetti) geri alınmış, Osmanlı asker ve memurları da şehirden çıkarılmıştı.
Yeni hükümdar Sûltân Murad ilk icraatı beklemeden üzerine yürüdüğü Ankara’yı yeniden topraklarına katmak oldu. Fakat yeni hükümdarın Anadolu’da olmasını fırsat bilen Bizanslılar Lüleburgaz, Çorlu, Tekfurdağı (Tekirdağ) ve Malkara’yı geri aldılar. Gâzi Süleyman Paşa’nın köprübaşı olarak kullandığı ve türbesinin bulunduğu Gelibolu’yu da alarak Türkleri Trakya’dan boğazın diğer tarafına Anadolu’ya atmak istiyorlardı.
Ancak, köprübaşı Gelibolu meşhûr akıncı beyleri Gâzi Evrenos Bey, Hacı İlbeyi ve Lala Şahin Paşa tarafından tutulmuş düşman bölgeye sokulmamış, bütün saldırıları püskürtülmüştü. Gâzi Murad Hân Ankara’yı yeniden fethettikten sonra hızlıca Rumeli’ye geçip Bizans’a gereken dersi vermek için can atıyordu.
Fakat kardeşleri olan Şehzâdeler İbrâhim ile Halil Beylerin hükümdarlık iddiası ile ortaya çıktıklarını duyunca önce bu işin halledilmesi gerektiğine inanarak onlarla mücâdeleye girişti. Mücadele kısa sürdü her ikisi de öldürülerek askerleri dağıtıldı. Rumeli için acelesi olan Sûltân Murad Hân vakit kaybetmeden yanındaki ana orduyla Rumeli’ye geçti. Hedefinde başkent yapmayı planladığı Edirne vardı.
Kendisi Lala Şahin Paşa’yı da yanına alarak Çorlu ve Lüleburgaz üzerinden Edirne’ye yürürken, emrine verdiği askerlerle Gâzi Evrenos Bey’i Malkara, Keşan ve İpsala’nın fethiyle, Hacı İlbeyi ise Enez Körfezi ile Meriç’i geçerek Dedeağaç’ın fethiyle görevlendirdi. Gâzi Evrenos Bey ile Hacı İlbey verilen görevleri eksiksiz yerine getirmişler yetmemiş Hacı İlbey Dedeağaç’ın kuzeyine yönelmiş Dimetoka’yı da Türk topraklarına katmıştı.
Sûltân Murad Hân ise Edirne üzerine giderken bu saldırıyı bekleyen Bizans Kuvvetleri destek istedikleri Bulgar Ordusununda gelmesiyle Babaeski-Pınarhisar arasında beklemeye başlamışlardı. Önce Çorlu ve Lüleburgazı temizleyen Sûltân Murad düşmanın üzerine yürüdü. Sazlıdere mevkiinde yapılan çarpışma çok şiddetli oldu. Bu çarpışmadan muzaffer çıkan taraf Murad Hân’ın Gâzi ordusu oldu. Edirne yolu açılmıştı. Muzaffer ordu 1362 Temmuzunda Edirne’ye girdi.
Baş döndürücü bir trafiği yaşayan ve emrindeki askerlere yaşatan Murad Hân Lala Şahin Paşa’yı Edirne’de Beylerbeyi olarak bırakıp Dimetoka’ya geçti. Burada cami ve saray yaptırdı. Edirne’de devlet binaları teşekkül edinceye kadar Dimetoka’yı başkent yaptı. Murad Hân’ın 5 yıl boyunca kaldığı ve başkent olarak kullandığı Dimetoka’nın bu özelliğini çoğu kimse bilmez ve başkentler içerisinde saymazlar. Yıldırım Bayezid’ın da dünyaya geldiği Dimetoka bize göre Bursa gibi, Edirne ve İstanbul gibi Osmanlı Türkü’ne başkentlik yapmış kadim bir şehrimizdir.
Sûltân Murad Hân Dimetoka’dan fütuhatlarına devam ediyordu. Evrenos Bey’e Batı Trakya’nın, Lala Şahin Paşa’ya da Güney Bulgaristan’ın fethi emrini verdi. 1363’te Eski Zağra, Filibe ile Gümülcine ve çevresi fethedildi. Bir yıl sonra Sırp-Sındığı Zaferi geldi.
Edirne ve Trakya’nın Türklerin eline geçtiğini gören 1362 Eylül’ünün 28’inde Papa’lık makâmına oturan V. Urbanus; hem Edirne’yi kurtarmak, hem de Türkleri Rumeli’den Asya’ya atmak üzere bir haçlı ordusu dizayn etmeye başlamıştı. Bunu 1364’te ancak başarabildi. Macaristan, Sırbistan, Eflâk (Romanya) ve Bosna Devletlerinden ağırlıklı olmak üzere büyük bir ordu hazırladı. Başkomutanlığını Büyük Macaristan Kralı 1. Layoş’un yaptığı haçlı ordusunda, Eflâk Prensi Tvrtko ile Sırbistan Kralı V. Uroş yardımcılığını yapıyordu.
Büyük ordu Edirne Bulgaristan üzerinden Edirne kapılarına indiğinde Sûltân Murad Bursa’da idi. Büyük haçlı ordusunun ilk durağı Edirne’ye birkaç km. mesâfedeki Meriç Nehrinin hemen yanıbaşı olmuştu. Rumeli Beylerbeyi Lala Şahin Paşa’nın birlikleri böyle bir orduyu durduramazdı. Haçlıları durdurmak için hem devletin büyük ordusuna, hem de Gâzi Murad Hân’a şiddetle ihtiyaç vardı.
Serhat’imizi korumakla görevli meşhûr akıncı beylerinden Hacı İlbey ise haçlıları adım adım izliyordu. Her an saldırı emri verebilir, ana ordunun gelmesi için zaman kazanabilirdi. Ancak bir türlü istediği fırsatı yakalayamamıştı. Takip, Edirne önlerine Meriç kıyısına kadar sürmüş haçlı ordusu Edirne’ye saldırıya geçmeden önce son molasını burada vermişti.
Hacı İlbey ya burada saldıracak ya da haçlı ordusunun Edirne’ye girişini seyredecekti. O saldırmayı tercih etti. En uygun zaman gece vakti gözüküyordu. Hem sayıları ancak 10 bin’i bulan ordusunun azlığı farkedilemeyecek, hem de çoğu uyku ve istirahatte iken haçlı ordusunun toparlanması zor olacaktı. Bunun için beklemeye koyuldu. Bir taraftan da saldırı planları yapılıyordu.
Hacı İlbey her askerin eline iki meşâle verilmesini istedi. Hemen Edirne’den tedarikler yapıldı, istek yerine getirildi. Sıra son hamle için gece yarısının geçmesi beklendi. Haçlı askerleri ise ertesi gün girecekleri Edirne’nin alınması kutlamalarına erken başlamışlar, su gibi içki tüketip eğleniyorlardı. Zaman geçtikçe ayakta kalan askerlerin sayısı azalıyordu.
Hacı İlbey beklediği ânın geldiğine kanaat getirince hücum emrini verdi. Hücumla birlikte ortalık ışıl ışıl olmuştu. Her akıncı ellerindeki meşaleleri tutuşturup düşman karargahlarına hücuma geçti. Düşman meşalelerin çokluğundan Türk ordusunun geldiğini sanınca panik başladı. Bunu fırsata çevirmek akıncıların işiydi. Tez zamanda Haçlı ordusu imha edildi. İmha olmayanlar kendilerini Meriç’e atarak boğulmuşlardı.
Bu zafer Sûltân Murad’ı ziyâdesiyle memnun etmişti. Sırpsındığı Zaferini, Köstendil’in alınarak Sırp topraklarına ayak basıldığı Çirmen Zaferi ve diğer zaferler takip etti. Öyle an geldi ki; akıncılar batıda Adriyatik sahillerini, güneyde Yunanistan Attika Yarımadasını taramaya başladılar ve hem Bizans, hem Sırbistan ve Bulgaristan hem de Karadağ Osmanlı tebâsı olmayı kabûl ederek vergiye bağlandılar.
Fakat Balkan’ların Türkleştirilmesi, Türk Yurdu yapılması kolay olmadı. Çok al-ver’ler yaşandı. Sûltân Murad Hüdâvendigar mücâdeleyi bir an olsun bırakmadı. Girdiği 37 mücâdelenin hepsini kazandı. Sonunda bütün Balkan’lar fethedildi 100 binlerce Türk bölgeye yerleştirildi.
Şehid Sûltân 1. Murat Hân 1362 yılı Mart başında yönetimi devraldığında Osmanlı-Türk Devleti sadece 95.000 kilometrekareden ibaretti. Murat Hüdâvendigar 20 Haziran 1389’da Kosova’da şehit olduğunda bıraktığı toprak 291.000 kilometrekaresi Avrupa’da, 208.000 kilometkare Asya’da olmak üzere yaklaşık 500.000 (Beşyüz bin) kilometrekare olarak tesbit edildi.
1912/13 Balkan Savaşlarına kadar Türk Yurdu olarak kalan Balkanlar, Balkan Savaşları ile maalesef elimizden kaydı gitti. Geride kalan soydaşlarımız, dindaşlarımız için verilen mücâdele günümüzde de devam etmektedir.
Bu mücâdele Balkanlar’da var olma, yok olma mücâdelesidir. Sadece Soros’un Balkanlar’ı yutmak için ayırdığı paranın 25 (yirmi beş) milyar dolar olduğunu düşünecek olursak durumun vehâmeti daha iyi anlaşılacaktır. Vatikan misyonerlerinin, Alman Vakıflarının bölgede cirit atıyor olması işin başka bir vâhim durumunu oluşturmaktadır.
Bölgeye; daha dirayetli, bölge insanıyla hemhâl olmuş, Balkanlar’ın hangi sokağı kaç adımdır, kimler oturur, demografik yapısı nasıldır ve hangi sokakta hangi adımlar atılmalıdırı bilen yiğit insanlara ihtiyaç vardır. Bu insanlar vardır, mevcuttur ve görev beklemektedirler.
Henüz birkaç gün önce her ne kadar Türk Askeri Srebrenitsa’da askeri araçlarla konvoy yaparak “Biz buradayız” mesajı verse de, Sırbistan’ın zaman zaman tehlikeli çıkışları, Bosnalı kardeşlerimizi tedirgin etmektedir. Arnavutluk’taki Bektâşi Devleti safsatası ise bölgeyle ilgilenen arkadaşların ihmalkârlığından kaynaklandığı görüşü ağır basmakta ve maalesef bâzı kesimlerde karşılık bulmaktadır.
Bakanlar kurulunca Bosna-Hersek kurumlarına atanan 57 yöneticinin en kötü ihtimalle 19’ar kişilik dağılım beklenirken bile 21’i Sırp, 21’i Hırvat olurken sadece 15’i Boşnaklardan yapılmıştır. Kosova’da Demokratik Türk Partisi Genel Başkanı ve Bölgesel Kalkınma Bakanı Fikrim Damka provokatif bir olayla tutuklanabilirken, Kuzey Makedonya’da Türk Bakan görmek neredeyse imkansız hâl almıştır
Yunanistan sınırları dâhilinde Batı Trakya’mız da kapanan Türk okullarının sayısı ger geçen gün artmakta, Bulgaristan’da Jivkov döneminde atanan Başmüftü Nedim Gencev’in üzerine geçirdiği Osmanlı vakıf mallarının devri mevcut Baş Müftülük makâmına devri hâlen yapılmamıştır.
Yunan Dimokratia gazetesi bile Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a atıfta bulunarak, “Erdoğan’ın isteği sonucu Trump, Dedeağaç’taki Amerikan üssünü kapatma kararı aldı” şeklinde başlık atarken, bölgeyle ilgili hariciyecilerimiz dâhil bütün görevlilerimize birazcık özgüven ve gayret diyoruz. İstanbul’dan çok daha önce fethedilen Balkanlar sahipsiz bırakılmamalıdır…
Bu vesileyle Kosova’da canı pahasına destan yazan şehit Sûltân Murad Hüdâvendigar’a binlerce rahmet diliyoruz
.
Hüseyin Hilmi Efendi’nin kendi ifâdesiyle, o Kadir Gecesinde yaptığı samimi duâsı kabûl olmuş, Cenâb-ı Allah celle celâlühü bir öğle namazında Bâyezid Camii’nde daha önce rüyasında gösterdiği büyük âlim ve Allah Dostu Seyyid Abdülhakim Arvâsi Hazretleri ile karşılaştırmış, daha sonra da hiç ayırmamıştı…
Hüseyin Hilmi Efendi, tıbbiye mektebinde ikinci sınıfa birincilikle geçtiğinde Abdülhakîm Arvâsi Hazretleri, “Sen doktor olma. Eczâcılığa naklini yaptır çok iyi olur” buyurdu. Hilmi Efendi, “Ben sınıfın birincisiyim. Eczâcılığa geçmek için izin vermezler” deyince: “Sen dilekçeni ver. Allah-ü Teâlâ inşâallah nasîb eder” buyurdu. Bu müracaattan sonra, Hilmi Efendi Eczâcı mektebi ikinci sınıfına geçti.
Gerçi Seyyid Abdülhakim Arvâsi Hazretleri ile Hüseyin Hilmi Efendi Eyüpsultân’da henüz ilkokula başladığı yıllarda aynı tarihlerde bulunmuşlar, aynı havayı soludukları halde hikmet gereği karşılaş(tırıl)mamışlardı. Şöyle ki; Ârvâsî Hazretleri 1918 Nisanında, Ermenilerin vahşetinden dolayı Van’dan hicret ederek önce Musul’da bir Türkmen Beyinin Konağı’nda bir müddet misafir kalmış, sonra birkaç şehre uğradıktan sonra İstanbul’a gelmişti.
İstanbul›da âilesi ile birlikte Eyüpsultân›da bulunan Yazılı Medreseye yerleştirildiler. Bu arada Hüseyin Hilmi Bey, 1918 yılında ilk mektebe başladığında babası yaz aylarında “Kalenderhâne Tekkesi” gibi, Ebussûd Efendi’nin yaptırdığı “Yazılı Medrese” gibi dinî kurumlara gönderiyor, Hüseyin Hilmi’nin en iyi şekilde yetişmesi için çok gayret gösteriyordu.
(Bu birkaç aylık yaz dönemi fırsatında dinî bilgilerini öğrenmek için Abdülhakim Arvâsi Hazretlerinin kaldığı ve geçici öğretmenlik yaptığı Yazılı Medrese’ye devam ettiği sırada Allah-û Âlem henüz çok genç olan Hüseyin Hilmi Efendi burada kendilerinden ders almış olabilir.)
Seyyid Abdülhakim Arvâsi Hazretleri Yazılı Medrese’de bir müddet kaldıktan sonra kendisine Sûltân Vahidettin tarafından Kaşgâri Tekkesinin şeyhliği, imâmeti ve hitâbeti verildi. Aynı zamanda Süleymâniye Medresesi’ne Tasavvuf Müderrisi (Profesör) olarak atandı. Bu görevi tekke ve zaviyelerin kapatılmasına kadar devam ettirdi.
Hüseyin Hilmi Efendi ise; dinî bilgilerde derin âlim, tesavvuf ma’rifetlerinde kâmil-i mükemmil olan, kerâmetler sâhibi seyyid Abdülhakîm Efendi’den “rahmetullahi aleyh” ilk buluştuğu Bâyezid Camii’nde 1929 dan itibâren 1943 senesine kadar o büyük zâttan ders almış, onun tarafından özel olarak yetiştirilerek büyük bir din âlimi olmuştur.
Bunu kendi kaleminden okuyalım; “Eczacı Mektebinde talebe iken bana acıyarak sarf, nahv, mantık, fıkıh öğretti. Çok kitap okuttu. Günlük Fransızca Le Matin Gazetesine abone ettirdi. Ayrıca Arapça ve Farsça öğretti. Emâli Kasidesini ve Hâlid-i Bağdâdî Divân-ı’nın bir kısmını ezberletti. Sohbetleri o kadar faydalı idi ki, çoğu zaman sabahtan gece yarısına kadar yanından ayrılmazdım…”
Hüseyin Hilmi Efendi’ye bu da yetmemiş; İlim güneşi Seyyid Abdülhakîm Arvâsi Hazretlerinin vefâtları üzerine büyük âlim olan oğlu Seyyid Ahmed Mekki Efendi’den ilim tahsiline devam etmişler. Bu durumu da şöyle özetlemişlerdi; “Üsküdar, sonra Kadıköyü Müftüsü, fazîletli Seyyid Ahmed Mekkî Efendinin halka-i tedrîsine kabûl buyuruldum. Büyük bir şefkat ve mehâret ile fıkh, tefsîr, hadîs, ma’kûl ve menkûl, üsûl ve fürû’ ilmlerini ta’lîm buyurup beni, 27 Ramezân-ı mubârek 1373 [m. 1953] pazar günü icâzet-i mutlaka ile tedrîse me’zûn eyledi.”
Diğer taraftan zâhiri ilimlerde de çok başarılı olmuştur. 1932 yılında eczacılığı teğmen rütbesiyle bitirdikten sonra, ayrıca 1936 senesi sonunda ikinci fakültesini de bitirerek Türkiye’nin ilk kimya yüksek mühendisi olmuş ve Ankara Mamak’ta zehirli gazlar kimyagerliğine getirilmişti. Bu görevde iken annesi burada vefât etmiş ve Bağlum Kabristanına defnedilmişti. 1934 yılında soyadı kânûnu çıktığında “Işık” soyadını almış, Teğmenliğinden albaylığa kadar Türk Ordusunda zehrli gazlar mütehassıslığı ve Türkiye’nin ilk kimya yüksek mühendisi olarak kimyâ öğretmenliği yapan Hüseyin Hilmi Işık rahmetullahi aleyh özellikle Kuleli Askeri Lisesinden çok subay yetiştirmiştir. İstanbul Üniversitesinde çalışarak, (Phenyl-ciyan-nitrometan) cisminin sentezini yapmış ve formülünü bularak 1937 yılında dünya literatürüne girmiştir.
Günlerden bir gün Abdülhakim Arvasi hazretleri en çok sevdiği talebesi, Hüseyin Hilmi Efendiyi, pek çok sevdiği ve yanından hiç ayırmadığı bağlılarından Karamürsel kumaş fabrikası müdürü Ziya Bey›in kızı Sîret Hanımefendi İle «Bundan böyle sen benim hem kızım, hem gelinimsin» buyurarak 1940 yılında yüzüklerini takmak ve nikâhlarını bizzat kıymak sûretiyle evlendirmiş ve bu evlilikten dünyaya teşrif eden ve 25 Mart 2001 yılında vefât eden oğluna Hocasına hürmeten Abdülhakim ismini koymuşlar. İhlas Holding kurucusu Enver Ören’le bizzat evlendirdiği kızlarının ismi ise Ayşe Dilvin Hanımefendidir.
Hüseyin Hilmi Işık rahmetullahi aleyh Efendinin muhterem eşleri Sîret Anne’nin anlattığı iki hatıra kendisine Allah Dostlarının ne kadar kıymet verdiklerinin bir ifâdesidir. Birincisi; “Çamlıca’daydık, ben beş-altı yaşlarımdaydım, oynuyordum. Büyüklerin hepsi orada idi. Efendi hazretleri bir sandalyede oturmuş, bana bakıyordu.. Bir müddet baktıktan sonra cebinden küçük bir defter çıkardı, oraya bir beyt yazdı. Beni çağırdı, al Sîret bunu sakla buyurdular. Ben bilmediğim için, götürdüm babama verdim. Babam Ziya Bey baktı, maşaallah dedi. Aman kızım, bu çok kıymetli, şimdi ben saklayayım, sonra sen saklarsın dedi. Hâlâ saklı, duruyor”. Allah şefaatlerine nail eylesin… Efendi Hazretleri rahmetullahi aleyh oraya yazmış ki; Nefise-i Sîret, Hasene-i sûret Rü’yet-i Âliyyeyle müşerref olan zevât-ı Kirâm bahtiyardır.” Yâni, kim onun mübârek yüzünü görürse, o sıradan insan değildir. O zevât-ı kirâmdır, büyük insandır. Ve bahtiyardır.
İkincisi; Abdülhakim Arvâsi Hazretleri yine bir gün buyurmuşlar ki; “Ey Sîret, ben sana insan diyemem, ben sana hûri diyemem, ben sana melek diyemem, ben sana peri diyemem. Sen hem insansın, hem hûrisin, hem perisin, hem meleksin. Ey Sîret”…
Hüseyin Hilmi Işık’ın eşi Nefise Siret Işık Hanımefendi 28 Şubat 2009 tarihinde dünyalarını değiştirdiler. Ve eşi Hüseyin Hilmi Işık rahmetullahi aleyh’in yanına defnedildiler. Kendileri için kullanılan tâbir; “Zevcetü’l Sûltân, binti Sûltân, Ümmü Sûltân.” Yâni; Sûltân’ın Hanımı, Sûltân’ın kızı, Sûltân’ın annesi. Allah-û Teâlâ makamlarını âli eylesin inşaallah.
Arapça, Farsça, Fransızca ve Almanca bilen, emekli kıdemli Albay Hüseyin Hilmi Işık rahmetullahi aleyh gün geldi, vakit tamam oldu ve 26 Ekim 2001 tarihinde mübârek üç aylar içerisinde Şaban Ayı’nın Sekizinde Cuma günü dünyasını değişti. Sevenlerinin yoğun katılımıyla Eyüpsultan Mezarlığı’ndaki Kaşgari Dergahı yanında defnedildi. Bir torunu oğlu Abdülhakim’den olma Ferruh Işık, diğer torunu ise kızı Ayşe Dilvin Hanımdan olma İhlas Holding Yön. Krl. Bşk. Ahmed Mücahit Ören’dir.
A. Mücahit Ören’in de arkadaşı olan kıymetli kardeşimiz Tarık Yükler ile zaman zaman vakit geçirdiği Yeşilköy’deki Eczanesi’nin önünden geçerken kendisini görmüş, Tarık kardeşimize içeri girip ziyaret edelim teklifime rahatsız etmeyelim cevabı verince uğramadan geçmiştik. Hem Türkiye, hem de İslâm coğrafyasında Ehl-i Sünnet itikadını yaşatmak için yaptığı gayretler takdire şâyândır. Rahmetle anıyoruz Rabbim şefaatlerine nâil eylesin…
.
CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI Dr. Erkan DİKİCİ Copyright © 2019 by iksad publishing house All rights reserved. No part of this publication may be reproduced, distributed, or transmitted in any form or by any means, including photocopying, recording, or other electronic or mechanical methods, without the prior written permission of the publisher, except in the case of brief quotations embodied in critical reviews and certain other noncommercial uses permitted by copyright law. Institution Of Economic Development And Social Researches Publications® (The Licence Number of Publicator: 2014/31220) TURKEY TR: +90 342 606 06 75 USA: +1 631 685 0 853 E mail: iksadyayinevi@gmail.com kongreiksad@gmail.com www.iksad.net www.iksad.org.tr www.iksadkongre.org It is responsibility of the author to abide by the publishing ethics rules. Iksad Publications – 2019© ISBN: 978-605-7695-86-4 Cover Design: İbrahim Kaya September / 2019 Ankara / Turkey Size = 16 x 24 cm İÇİNDEKİLER ÖNSÖZ................................................................................................ 1 GİRİŞ................................................................................................... 3 BİRİNCİ BÖLÜM: CELAL NURİ’NİN BİYOGRAFİSİ............ 17 1.1. Hayatı................................................................................................. 17 1.2. Eserleri............................................................................................... 23 1.2.1. Kitapları ...................................................................................... 24 1.2.2. Makaleleri................................................................................... 25 1.3. Celal Nuri’nin Etkilendiği Düşünürler ................................................ 25 İKİNCİ BÖLÜM: CELAL NURİ İLERİ’NİN DÖNEMİNDE DÜŞÜNCE AKIMLARI.................................................................. 29 2.1. Dönemin Düşünce Akımları............................................................... 29 2.1.1. Osmanlıcılık ................................................................................ 30 2.1.2. İslamcılık ..................................................................................... 32 2.1.3. Türkçülük .................................................................................... 34 2.1.4. Batıcılık ....................................................................................... 35 2.2. Düşünce Akımları Hakkında Celal Nuri’nin Görüşleri ........................ 37 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : CELAL NURİ VE BATILILAŞMA.......... 41 3.1. Modernleşme, Batılılaşma, Çağdaşlaşma, İnkılâp ............................. 41 3.1.1. Modernleşme ............................................................................. 41 3.1.2. Batılılaşma .................................................................................. 47 3.1.3. Çağdaşlaşma............................................................................... 49 3.1.4. İnkılâp ......................................................................................... 51 3.2. Osmanlı Aydınında Batılılaşma Algısı................................................. 52 3.3. Celal Nuri’de Batılılaşma ve İlerleme................................................. 56 3.3.1. Batılılaşma .................................................................................. 56 3.3.2. Evrimci Görüş ............................................................................. 63 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: OSMANLI DEVLETI’NIN ÇÖKÜŞÜ . 67 4.1. Celal Nuri’ye Göre Osmanlı Devleti’nin Çöküş Nedenleri.................. 67 4.2. Çöküş Nedenlerinin Batılılaşma Zihniyet ile İlgisi.............................. 72 BEŞİNCİ BÖLÜM: CELAL NURİ VE TÜRK İNKILABI......... 75 5.1. Celal Nuri’ye Göre Türk İnkılâbının Karakteri .................................... 76 5.2. Celal Nuri’de Türk İnkılâbının Uygulama Alanları.............................. 82 5.2.1. İktisadi İnkılâp............................................................................. 83 5.2.2. Eğitim Alanında Türk İnkılâbı...................................................... 86 5.2.3. Dilde Değişimle İlgili Düşünceleri ............................................... 90 5.2.4. Harf İnkılâbı ................................................................................ 94 5.2.5. Kadınlar İle İlgili Görüşleri......................................................... 100 SONUÇ VE DEĞERLENDİRME................................................ 107 KAYNAKLAR................................................................................ 115 1 ÖNSÖZ 18. yüzyılda görülmeye başlanan Batılılaşma hareketi, Osmanlı Devleti’ni de etkisi altına almış ve bu hareket II. Meşrutiyet’e gelindiğinde Osmanlı Devleti’nde zirveye ulaşmıştır. Bu süre zarfında birçok Osmanlı aydını tarafından yaşanan sorunların tespit edildiği ve bir takım fikir akımları içerisinde görüşlerin ortaya konulduğu görülmektedir. Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük ve Batıcılık fikir akımları etrafında toplanan aydın kesim, farklı şekillerde dile getiriyor olsa da, Osmanlı Devleti’nin kötü gidişatını önlemek ve durumu düzeltmek yönünde fikir belirtmişlerdir. Dönemin aydınları içerisinde yer alan isimlerden birisi de Celal Nuri İleri’dir. Bu kitapta Türk modernleşme tarihinin önemli isimlerinden birisi olarak kabul edilen Celal Nuri’nin Batılılaşma ve Türk İnkılâpları üzerinde fikirlerinin değerlendirilmesi yapılmıştır. Çalışmada, Celal Nuri’nin Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde görülen fikir akımlarına bakışı ve Osmanlı Devleti’nin çöküş nedenleri hakkındaki düşüncelerine yer verilmiştir. Celal Nuri, her ne kadar Batıcılığın bir temsilcisi olarak bilinse de, aslında bu kötü gidişatın düzeltilmesi açısından bütün fikir akımlarına ılımlı bakmıştır. Gerek Osmanlı, gerekse Türkiye Cumhuriyeti bünyesindeki Türklerin, kötü gidişatı önledikten sonra ilerleme ve gelişme gösterebilmesi için görüşlerini öne süren Celal Nuri, bu yolda var olan problemleri dile getirmekle kalmamış, aynı zamanda çözüm yolları önermiş ve Türk İnkılâbı fikriyle bir yol haritası ortaya koymuştur. Böylece Celal Nuri’nin ileri sürdüğü çözüm önerileri ile birlikte Batı’nın seviyesine ulaşan ve Batı’yı geride 2 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI bırakabilecek Türk toplumunun ilerlemesi adına bazı alanlarda uygulanması gerektiğini düşündüğü inkılâplar ele alınarak, Türk modernleşmesine farklı bir değerlendirilme yapılmak istenmiştir. Çalışmada Celal Nuri’nin eserleri ile birlikte, ilgili kaynakların gözden geçirilmesi neticesinde dönemin düşünce yapısının analizi yapılmıştır. Konu ile ilgili farklı yazarların eserlerinden istifade edilerek, bu eserler araştırmanın amacı doğrultusunda kullanılmıştır. Bu kitap, Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı’nda Doç. Dr. Osman ÖZKUL danışmanlığında tamamlanan “Celal Nuri’nin Türk Modernleşmesi ve İnkılapları Üzerine Düşünceleri” başlıklı yüksek lisans tezinin yeniden gözden geçirilmesi ve birkaç hususta yapılan eklemeler sonucunda hazırlanmıştır. 3 GİRİŞ Batı’nın 18. yüzyıldan sonra yeni ideolojisi haline gelen modernleşme olgusu, Batılı olmayan toplumların Batı’ya benzetilmesi, Batı’ya ayak uydurması olarak tasarlanmıştır. Daha doğrusu çağa ayak uydurmak olarak adlandırılan modernleşme anlayışı, Batılı olmayan toplumların geçmişini yok saymış ve geleceği “Batı” olarak görmelerini amaçlamıştır. Böylece Batı’nın kendine yüklediği bir misyon ortaya çıkmıştır. Batı’nın bu misyonu, gelenekçi toplumların kültürel, toplumsal ve ekonomik anlamda Batı’ya ayak uydurmalarını sağlamayı, Batı’nın geldiği seviyeye çıkmalarını hedeflemiştir. Böyleliklei Batı-dışı toplumların geleneklerinden koparak Batı’ya benzeme girişimleri ön plana çıkmıştır. Nitekim böyle bir amacın ardında yatan görünmeyen nedenler, Batı menfaatine şekillenmiş ve Batılı olamayan toplumların sömürge haline gelmelerine neden olmuştur. Modern dünyayı bir köy haline getirmeye çalışan Batı, bu köyün sahibi yada yöneticisi olmak için modernleşme kavramını icat etmiştir. Batı, Batılı olmayan toplumlara karşı sergileyeceği tavır ile kalkınmalarını gerçekleştirmek gibi bir düşünceye sahip gibi kendisini göstermiştir. Fakat Batı, “barış ve özgürlük” gibi söylemlerle Batı-dışı toplumlara üstünlük kurmak gibi bir anlayışa sahip olmuştur. Nitekim bu durumun etkileri, 21. yüzyılda görülmeye devam etmektedir. Batı’nın, Batılı olmayan toplumlara karşı sergilemiş olduğu bu durum, Osmanlı Devleti’nde de etkilerini göstermiştir. Moderleşmenin önem ve hız kazandığı dönem, Osmanlı Devleti’nin gerileyiş dönemine rastlamıştır. Bu nedenle, Osmanlı Devleti’nin Batı’yı örnek 4 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI almaması imkânsız haline gelmiştir. Çünkü Osmanlı Devletinin savaş kazanamaması ve sürekli yenilgiler almaya başlaması, çöküş dönemini de beraberinde ortaya çıkarmıştır. Özellikle Batı karşısında yaşanan gerileyiş, Osmanlı Devleti’nde birtakım olumsuz etkiler ortaya çıkarmıştır. Osmanlı Devleti’nin, Batı’nın askeri ve teknik alanlarda ilerlemesini kabullenmesi, modernleşme hareketinin ilk adımları olarak da söylenebilir. Batı’ya ayak uydurma olarak adlandırılan Batılılaşma hareketlerine veya çağdaş medeniyet olarak kabul edilen Batı medeniyetinin seviyesine erişme hareketlerine “Avrupacılık” ve “Batılılaşma” gibi isimlerin verildiği görülmektedir. Ülken’in de belirttiği üzere Batılılaşma, III. Ahmet döneminde ortaya çıkmış ve III. Selim döneminde ilk başarısını elde etmiştir. Osmanlı Devleti, bu tarihten itibaren sürekli Batı’ya yönelmiştir. Bu süreçte Osmanlı Devleti, mağlubiyetlerin sebebi olarak Batı’nın üstünlüğünü kabul etmiştir (Ülken, 1979:200). Batı’nın üstünlüğünden yana görüş bildiren aydınların da bu zamanda ortaya çıktığı görülmektedir. Özellikle pozitivist ve materyalist görüşlerin Osmanlı aydınları üzerinde etkili olması, bu sürecin ilerleyişine de yön vermiştir. Nitekim bu görüşlerden etkilenen aydınlardan birisi olarak Celal Nuri İleri karşımıza çıkmaktadır. Tanzimat Dönemi ile birlikte, Batı ile iletişimini geliştirmeye çalışan Osmanlı Devleti, bu yüzyıllarda terakki ve medeniyet kavramları etrafında yoğunlaşmıştır. Batı karşısında kültürel ve bilimsel alanda görülen geri kalmışlığı azaltabilmek amacıyla Aydınlanma çağı ile birlikte ortaya çıkan akımlardan oldukça 5 etkilenmiştir. Bununla birlikte, bu zamanın aydınları, Osmanlı’nın kurtuluş reçetesi olarak bu akımları tavsiye etmişlerdir. İkinci Meşrutiyet döneminde özellikle Pozitivizmin etkili olduğu söylenebilir. Özellikle positivist düşünce, Materyalist düşüncenin benimsetilmesinden taraf olmuştur. Böylece, dinin yerine bilimi getirmek istemiştir. Bu düşüncenin öncüsü Baha Tevfik olmuştur. Yayına hazırladığı “Felsefe Mecmuası”nda, “Din gayr-ı ihtiyari bir felsefe, felsefe ihtiyari bir dindir” diyerek görüşünü açıklamıştır. Din kurumunun, toplum nezdinde oynadığı rolün önemini felsefe ile kapatmıştır. Böylece Beşir Fuat ile başladığı görülen materyalist ve pozitivist düşünce, Baha Tevfik ile devam etmiştir. 20. yy’da Batı’da görülen bilimsel gelişmeler ve biyolojiden beslenen materyalist görüşler, Osmanlı düşünürleri tarafından sorgulama yapılmadan kabul edilmiştir. Ludwig Büchner’in kaleme aldığı “Kraft und Stoff”, yani “Madde ve Kuvvet” adlı kitabını üç cilt halinde Türkçe’ye çeviren Baha Tevfik, bu kitapta, çağdaş bilimlere uymayan hiçbir noktanın olmadığına dikkat çekmiştir. Böylelikle, bu kitapta, materyalist anlayışı teyit ettiğini apaçık şekilde ifade etmiştir. Baha Tevfik’in görüşleri, öncelikle Abdullah Cevdet tarafından ve ondan sonra Celal Nuri ile devam ettirilmiştir (Kafadar, 2000: 172-174). Pozitivist ve materyalist görüşün Osmanlı Devleti’ne gelmesinde ve benimsenmesinde önemli rol oynayan Osmanlı aydınlarının başında Beşir Fuad yer almıştır. Yaptığı çevirilerle materyalizmin Osmanlı’ya girişini hızlandıran Beşir Fuad, aynı zamanda birçok Osmanlı aydınının materyalist ve pozitivist düşünceden etkilenmesini sağlamıştır. Görüşleri ile döneme damgasını 6 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI vurmuş olan Ahmed Midhat,MuallimNaci, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Mehmet Celal, Ali Kemal gibi isimler, Beşir Fuad’ın görüşlerinden öncelikli olarak etkilenen kişiler olmuştur. Daha sonraki süreçte Ebüzziya Tevfik, Baba Tahir, Halid Ziya, Recaizade Ekrem, Baha Tevfik, Abdullah Cevdet ve Celal Nuri gibi isimler, Beşir Fuad’ın öncülük ettiği materyalist görüşlerden etkilenmişlerdir (Okay, 1969: 201-225). Nitekim Celal Nuri’nin materyalizm üzerine ve materyalizm ile İslamiyet’i birleştirme düşüncesinde Beşir Fuad’ın da etkisi olmuştur. Bu aydınlar, o dönem içerisinde Batıcı aydınlar olarak da anılmışlardır. Osmanlı fikir hayatında hızla yayılan materyalizm düşüncesi iki yol takip etmiştir. İlki, felsefe-din karşıtlığı olarak materyalizm; diğeri dini ve felsefeyi, materyalizm düşüncesi ile birleştirmeye gayret gösteren anlayıştır. Bu yollardan ikincisi, Osmanlı mütefekkirlerine göre bir özellik taşımaktadır. Nitekim, Büchner, Moleschott ve Vogt benzeri düşünürler, tamamıyla dini inkar eden, dinin bilimsel çalışmalar doğrultusunda bir hurafe yada bâtıl itikât olarak kabul edilebileceğini savunmuşlardır. Aslında bu fikirlere yabancı olmayan Abdullah Cevdet, Celâl Nuri ve Kılıçzâde Hakkı Beyler gibi isimler tarafından İslâmiyet’in bir tür materyalizm olduğu ispat edilmeye çalışılmıştır. Örneğin Kılıçzâde Hakkı, ilerleme görüşünü reddetmenin bir “küfr-i sarih” olduğunu ileri sürerken; Abdullah Cevdet, Darwin’in temel tezlerinin Kur’an’da yer aldığını belirtmiştir. Bu düşünürlere göre İslâmiyet, aslında ruhun varlığını kabul etmemiştir. Bu açıdan modern materyalizm ile tam bir uyum halinde olduğunu iddia etmişlerdir (Hanioğlu, 2008: 68). Celal Nuri, bu yollardan ikincisini 7 takip etmiş ve materyalizmin İslamiyet’e uygunluğunu vurgulamıştır. Baha Tevfik ve arkadaşlarından sonra Türkiye’de materyalizmi yayma gayretini gösteren Celal Nuri olmuştur. Özellikle “Tarih-i İstikbal” isimli eserinde materyalizmi açık bir şekilde savunduğu görülmektedir. Celal Nuri bu eserinde materyalizm ile İslamiyet arasında ilgi kurmaya çalışırken, İslamiyet ile materyalizmin uyuştuğunu da belirtmiştir (Akgün, 1988:348). Dünyada her olayın bir nedeni, bir de sonucu olması gerektiğini düşünen Celal Nuri, İslamiyet ile materyalizmin nasıl uyuştuğunu anlatmaya çabalamıştır. Dönemin eğitim sistemine bakıldığında, materyalizmin etkilerinin ne kadar hızlı yayıldığı göze çarpmıştır. 1847 tarihinde Mekteb-i Tıbbıyye’yi ziyarete gelen Mac Farlane’in ifade ettiği üzere, burada tamamıyla materialist görüşte eğitim verilmektedir. Mac Farlane, Fransız ihtilaline zemin hazırlayan materyalist filozofların bütün kitaplarının Osmanlı okullarında çok önemsenerek okunduğunu dile getirmiştir. Bu durum karşısında şaşkınlığını gizleyememiştir. Bu fakültenin kitaplığı hakkında “…çoktan beri bu kadar düpedüz materyalizm kitaplarını toplayan bir koleksiyon görmemiştim.” demiştir (Korlaelçi, 2002: 198). Böylece materyalist düşünce aydın kesim üzerinde etkisini gösterirken, eğitim sisteminde de önemli bir yer etmiştir. Materyalist akımın eğitim sistemine bu derece girmesi, Cumhuriyet fikrinin altyapısının inşa edilmesinde hızlandırıcı bir rol oynayacaktır. Batıcı aydınlar kendi arasında farklı isimler ve gruplar halinde anılırken, Batıcı aydınların bir kısmı da “Jön Türk”lerin arasından ortaya çıkmıştır. Bunlar “kuvvetli ve üstün olan her şey batıdadır” 8 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI görüşünü benimsemiş aydınlardır. Bunlara göre, Doğu’dan gelen her şey “geri”, Batı’dan gelen her şey “ileri”dir. Bu hareketin liderliğinde “İçtihat” dergisi ve onun sahibi Abdullah Cevdet bulunmaktadır. Celal Nuri, Kılıçzade Hakkı, Ali Kamil de Abdullah Cevdet ile birlikte hareket etmişlerdir. Ancak bu aydınların aralarında tam bir fikir birliği olmadığı görülmüştür (Ülken, 1979:200-202). Özellikle bu aydınlar arasından Celal Nuri, görüşlerinden anlaşılacağı üzere çok farklı bir Batılılaşma düşüncesi geliştirmiştir. Batı uygarlığı tümüyle mi alınacak, nasıl alınacak tartışmasında prensip olarak Batıcı görünmektedir. Celal Nuri, “Batı uygarlığı ile ilişkilerimizde öncelikle kendi hayatımızı öğrenip daha sonra bir sentezle neye ihtiyacımız olduğunu tespit eder, buna göre ilişkilerimizi düzenleriz” görüşünde hareket etmiştir (Ortaylı, 1985: 138). Kendi hayatımızı öğrenmek ve bir sentez yapmak adına Türk-İslam sentezi ve geleneklerini ön planda tutan Celal Nuri, geleneği reddetmeyen bir Batıcı kimliği ile Batılılaşma hakkında görüşlerini dile getirmiştir. II. Meşrutiyet zamanında düşünce hareketi haline gelen Batıcılığı savunanlar çıkardıkları dergilerde görüşlerini yaymaya çalışırken, Batı’nın sahip olduğu üstünlüğünün, bilimsel gelişmelere dayalı olduğunu ve Batı’ya karşı çıkmanın doğru olmadığını ileri sürmüşlerdir. Onlar, tek kadınla evlilik, kadın hakları, Batı’ya özgü nitelikle bir medeni kanunun kabul edilmesini, şeriat mahkemelerinin yerine laik mahkemelerin kurulmasını, Latin harflerinin kabulü ve milli bir ekonominin kurulması yönünde konular üzerinde durmuşlardır (Hanioğlu, 1982: 251) Tüm bunlar Cumhuriyet ile birlikte Türk toplumundaki ilk uygulamalar olarak görülmektedir. 9 Osmanlı Devleti’nin bu dönemi, aslında Cumhuriyet fikrinin altyapı hazırlıklarının yapıldığı dönemdir. Bu dönem aydınları Türkçülük, Osmanlıcılık, İslamcılık ve Batıcılık gibi akımların içerisinde görüş bildirmişlerdir. Bu düşünce akımları içerisinde özellikle Türkçülere göre Batılılaşmak, milletler arası hayat yaşamak olarak dile getirilirken, milli kimlikten ve şahsiyetten herhangi bir şey kaybedilmemesi anlamı taşımaktadır. Dönemin aydınlarından Ziya Gökalp’e göre Batı medeniyetine girmek “Batılı milletlerle müşterek insan hayatı yaşamak” anlamına gelirken, hiçbir şekilde aile ve toplum hayatının özelliklerinin yok edilemeyeceğini dile getirmiştir. Bu nedenle Türk milletinin kültürel kurumları ve gerçekleri ortadan kaldırılamayacağı dikkat çekmiştir. Ona göre, batılılaşmak, milli gelişmelere zıt olmak demek değildir. Türkler, Batı medeniyetinin aklı ve ilmi ile donanmış oldukları halde bir Türk-İslam kültürü meydana getirmeye çalışmalıdırlar (Tunaya, 2004: 82-92). Türkçülük akımının önemli simalarından birisi olarak kabul edilen Ziya Gökalp, Türk milletinin ayağa kalkması gerektiğini ima ederek, artık Türk milletinin “ben de varım” demesi gerektiğini, aynı zamanda milli kültürünün önemli bir parçası olan İslamiyet’in koruması gerektiğini vurgulamıştır (Gökalp, 1992: 45-46). Ziya Gökalp’in görüşleri ile benzerlik ve etkileşim gösteren aydınlardan birisi de Celal Nuri olmuştur. Aslında Celal Nuri, Ziya Gökalp’in düşüncelerinde işlediği milliyet kavramından rahatsızlık duymaktadır. Roma’da yaşadığı sürgün hayatı, Celal Nuri’nin, millet ve milliyet kavramlarına olan bakış açısının değişmesine neden olmuştur. Roma’da kısa bir süre kaldıktan sonar, İleri gazetesinde 10 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI yazdığı “Roma Mektubu” başlıklı yazısında, milliyet kavramına duyduğu sempati göze çarpmıştır (İleri, 1335: 1-2). Batılılaşma ve modernleşme hareketi karşısında Osmanlı Devleti’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş sürecini ele alan Celal Nuri, gerek materyalizmden gerekse milliyetçilikten etkilenerek görüşlerini dile getirmeye çalışmıştır. Bu görüşlerini ortaya koyarken, Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemi olarak görülen son iki asırlık dönemi dikkate almaktan ziyade, Osmanlı tarihini bir bütün olarak değerlendiren ve bu ölçüde görüşlerini dile getiren Celal Nuri, böylece Türk toplumun yeniden şekillenmesi adına Türk inkılâpları üzerine görüşlerini ortaya koymuştur. Geleneği reddetmeyerek modernleşebilmenin imkanını ortaya koyan Celal Nuri, böylece yapılması gereken yeniliklerle birlikte, uygarlaşma yolunda ilerleyebilmek amacıyla Türk toplumunda yaşanacak değişimin sinyallerini vermiş oluyordu. Araştırmanın Konusu Bu çalışmanın konusunu Osmanlı Devleti’nin son dönemlerini konu edinmiş siyasi, sosyal ve tarihsel birçok konuda yayımladığı makale ve kitaplarıyla Türk tefekkür dünyasında önemli bir yere sahip olan Celal Nuri İleri’nin modernleşme ve Türk İnkılâbı üzerine görüşlerinin sosyolojik tahlilini oluşturmaktadır. Celal Nuri, Batıcı bir aydın olarak anılmıştır. Osmanlı Devleti’nde Batıcılığın ve modernleşmenin nasıl bir yol izlemesi gerektiğini, toplumun bu durumdan nasıl etkileneceğini ve yapılacak inkılâplarla nasıl bir değişim gerçekleşmesi gerektiğini eserlerinde 11 dile getirmeye çalışmıştır. Çalışmada konu edinilen Osmanlı/Türk modernleşmesi ve ardından yaşanan inkılâplar, aslında Celal Nuri’nin tamamen Batıcı bir aydın olduğunu ortaya koymamıştır. Çünkü geleneği reddetmeyen, geleneğin özündeki değerlere bağlı kalarak bir takım inkılâplar gerçekleştirilmesi ve Türk toplumunun bu bilinçle bir değişim gerçekleştirme düşüncesi, çalışmada anlatılmak istenmiştir. Araştırmanın Kapsamı Bu araştırmada kullanılan ana kaynaklar, Celal Nuri’nin yazmış olduğu kitap ve makalelerden oluşmaktadır. Celal Nuri’nin, yoğun bir yayın faaliyetinde bulunduğu, elliye yakın kitap ve 2500 civarında makale yazdığı bilinmektedir. Araştırma esnasında Celal Nuri’nin kitapları arasından ağırlıklı olarak “Türk İnkılabı” kitabının günümüz Türkçesine uyarlanmış şekli olan “Türk Devrimi” isimli kitabı ile “Mukadderat-ı Tarihiye”, “İttihad-ı İslam”, “Tarih-i Tedenniyat-ı Osmaniye Mukadderat-ı Tarihiye”, “Kadınlarımız”, “Uygarlık Çatışmasında Türkiye”, “Devlet ve Meclis Hakkında Musahabeler” isimli kitapları ve çeşitli gazetelerde yayınlamış olduğu makaleleri üzerinde yoğunlaşılmıştır. Araştırmanın konu edildiği tarihsel dönem hakkında bilgi vermek adına, gerek Celal Nuri’den önce, gerekse Celal Nuri döneminde yaşamış olan Osmanlı aydınlarının da görüşlerine yer verilmiştir. Böylece Osmanlı’ya Batı’dan getirilen bir takım fikir akımlarına değinilmiştir. Bunun yanısıra, hem dönemin düşünce yapısı hakkında bilgi verilirken, hem de Celal Nuri’nin düşüncelerine etki etmiş aydınların görüşleri dile getirilmiştir. Ayrıca Celal Nuri’nin 12 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI yaşadığı dönemi yorumlayan günümüz düşünürlerinin görüşleri de aktarılmıştır. Araştırmanın Amacı Osmanlı Devleti, son iki yüzyılda çöküş süreci yaşamış ve bu süreçte Batı’nın gücünü daha fazla hissetmiştir. Batı’da yaşanan aydınlanma çağının etkileri, bütün Doğu toplumlarında olduğu gibi, Osmanlı Devleti üzerinde de bu şekilde gücünü göstermiştir. Devletin kötü gidişatını önlemek adına önceleri Batı’ya ayak uydurmak adına bir takım Batılılaşma politikaları ortaya atılmıştır. Bazı Osmanlı aydınları Batı’ya karşı olan hayranlık ve Batı’nın sahip olduğu güç karşısında, Batı’yı taklit etme anlamında Batılılaşma düşüncesini savunurken, bazıOsmanlıAydınları ise, Batı karşısında geleneklerin korunması gerektiği ve Batı’da yaşanan teknik ve askeri gelişmelerin örnek alınarak kötü gidişatın düzeltilebilmesi anlamında Batılılaşma düşüncesini savunduğu tespit edilmiştir. Nitekim söz konusu Osmanlı aydınlarından ikinci grupta yer alan aydınlar arasında öne çıkan düşünürlerden birisi de Celal Nuri İleri olmuştur. Buna göre bu araştırmanın amaçları şu şekilde sıralanabilir: •Celal Nuri’nin modernleşme ve Batılılaşma ile ilgili görüşlerini dile getirerek, Osmanlı’nın son dönemindeki fikir hayatı hakkında bilgivermek, •Celal Nuri’nin eserlerinden hareketle Osmanlı Devleti’nin niçin gerilediğini ve bu gerileyişin Batılılaşma hareketi ile ilişkisiniaçıklamak, •Celal Nuri’nin Batılılaşma ve modernleşme sürecinde nasıl bir 13 yol izlenmesi gerektiğine dair görüşlerini ortaya koymak, •Celal Nuri’ye göre Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra Türk toplumu üzerinde ne gibi inkılâplar yapılacağını dile getirmek, •Celal Nuri’nin gerçekleştirilmesini düşündüğü inkılâpların Türk toplumu üzerindeki önemine ve günümüz toplumuna etkilerinedeğinmektir. Konuyla İlgili Literatürün Değerlendirilmesi Celal Nuri ile ilgili yapılmış çalışmalara bakılacak olursa, (2010 yılı itibariyle) yüksek lisans ve doktora tez çalışmaları ile hakkında yazılan makalelerin olduğu yapılan literatür taramasında tespit edilmiştir. Öncelikle yapılmış olan tez çalışmalarına bakıldığında edebiyattan tarihe, felsefeden sosyolojiye farklı alanlarda yapılmış çalışmalar göze çarpmıştır. Bu çalışmalar içerisinde edebiyat alanında yapılmış çalışmalarda, İnci Enginün danışmanlığında Recep Duymaz tarafından yapılmış “Celal Nuri İleri ve Ati Gazetesi” başlıklı doktora tezi ve Vedat Kurukafa danışmanlığında Bedreddin Altınkuşlar tarafından yapılmış “Celal Nuri’nin Üç Romanı” başlıklı yüksek lisans tezleri bulunmaktadır. Bu tezlerden ilkinde, Celal Nuri’nin “Ati Gazetesi”nde yazdığı makaleler ve diğer gazetelerdeki yazıları hakkında bir çalışma olmuştur. Diğer çalışma ise Celal Nuri’nin “Ölmeyen, Merhume ve Perviz” isimli romanlarının tahlili şeklinde bir çalışma olmuştur. 14 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI Tarih alanındaki çalışmalarına bakıldığında ise, Mehmet Özden danışmanlığında Nemci Uyanık tarafından yapılmış olan “Siyasi Düşünce Tarihimizde Batıcı Bir Aydın Olarak Celal Nuri İleri” başlıklı doktora tezi ile Adem Tutar danışmanlığında Halime Der tarafından yapılmış olan “Celal Nuri’nin İttihad-ı İslam adlı eserinin tahlili ve değerlendirilmesi” başlıklı yüksek lisans tezleri bulunmaktadır. Bu tezlerden ilkinde, Celal Nuri’nin II. Meşrutiyet sonrası Osmanlı siyasetinde görülen akımlar ve bu akımların batılılaşma siyasetindeki etkileri araştırılmıştır. Diğer tez çalışmasında ise, “İttihad-ı İslam” kitabından hareketle Celal Nuri’nin İslam toplumları ile Avrupa ve Amerika’ya bakış açısı incelenmiştir. Felsefe ve sosyoloji alanında yapılmış çalışmalarda ise, Hüseyin Sarıoğlu danışmanlığında Fatma Ebru Çöllü tarafından yapılmış olan “Felsefenin geleceği üzerine: Celal Nuri-F. Ahmet Hilmi Tartışması” başlıklı yüksek lisans tezi ile Naim Şahin danışmanlığında Hatice Çöpel tarafından yapılmış olan “Celal Nuri İleri’nin Din Anlayışı” başlıklı yüksek lisans tezi yer almaktadır. Bu tezlerin ilkinde Celal Nuri ile Filibeli Ahmet Hilmi’nin felsefe, bilim, din ve materyalizm konularındaki görüşlerinin karşılaştırılması ve aralarındaki tartışma ele alınmıştır. İkincisinde ise Celal Nuri’nin din ve Tanrı anlayışı üzerine bir çalışma yapılmıştır. Sosyoloji alanında yapılmış tez çalışması ise, Korkut Tuna danışmanlığında Cemil Bağlama tarafından yapılmış olan “Bir Geçiş Dönemi Aydını Olarak Celal Nuri İleri ve Görüşleri” başlıklı doktora çalışması bulunmaktadır. Bu çalışmada Celal Nuri’nin yaşadığı dönemde öne çıkan fikir adamları, sosyal ve siyasal olaylar açısından ele alınıp incelenmiş ve Osmanlı fikir akımları ile ilişkilendirilmiştir. 15 2010 yılı itibariyle, Celal Nuri ile ilgili yazılmış olarak belirlenen iki tane makale tespit edilmiştir. Bunlardan birincisi, Nemci Uyanık tarafından yazılmış olan “Batıcı Bir Aydın Olarak Celâl Nuri İleri ve Yenileşme Sürecinde Fikir Hareketlerine Bakışı” isimli makaledir. Bu makalede Celal Nuri’nin hayatı ve eserleri ileilgili bilgiler verildikten sonra, Osmanlı Devletinin çöküş döneminin bir değerlendirilmesi yapılmış, daha sonra da İslamcılık, Osmanlıcılık, Garpçılık ve Türkçülük akımları hakkında Celal Nuri’nin düşüncelerine yer verilmiştir. Diğer makale ise, yine Nemci Uyanık tarafından kaleme alınmış olan “Celal Nuri İleri ve Tarih Anlayışı” başlıklı makale olmuştur. Bu makalede ise, Celal Nuri’nin tarih bilimine bakış açısı ele alınmış ve tarihe verdiği değer incelenmiştir. Araştırmanın Önemi Genel olarak sosyal bilimlerde, özellikle toplumların tarihsel gelişim süreçleri açısından idrak edilecek gerçekler, ulaşılması gereken malumatlar ve kavranılacak gerçekler, sınırsız sayıda ve bir o kadar da karmaşıktır. Bu yüzden de tarihi problemlerin anlaşılmasında ve olayların nedenlerinin çözümlenmesinde takip edilecek yöntem kadar, temel doğru verilerin belirlenmesi de önem taşımaktadır. Toplumsal ve tarihi gerçekliklerin bazı hipotezler yada ön kabuller ile açıklanması yetersiz kalabilmektedir. O halde tarihin herhangi bir döneminin aktif aktörlerinin, düşünen insanlarının-entelektüellerinin fikir ve zihniyetlerinin anlaşılabilmesi için öncelikle doğru bilgilere ulaşılması gerekmektedir (Özkul, 2005:28). Bu bağlamda doğru bilgilere ulaşabilmek adına söz konusu tarihsel dönemde yaşamış olan 16 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI düşünürlerin eserleri de önemli görülmesi gerekmektedir. Celal Nuri İleri de, Osmanlı Devleti’nin son iki asrında yaşanan toplumsal ve tarihi gelişmeleri dile getirmiş bir Osmanlı aydınıdır. Bu çalışma öncelikle Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ile birlikte yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşanan toplumsal değişmeyi dile getirmesi bakımından önemlidir. Çalışmada Celal Nuri’nin görüşlerinden hareketle, Batılılaşma hareketi ile Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu arasındaki ilişki anlatılmaktadır. Bu süreçte Türk toplumunda yapılacak yeniliklerden bahseden Celal Nuri, Türk İnkılâbı isimli eserinde ele aldığı bir takım konularda yapılması gereken inkılâplar ile Türk toplumunda ilerlemenin nasıl sağlanabileceğine yer vermiştir. Celal Nuri’nin Türk İnkılâbı isimli kitabının, cumhuriyetin kuruluş yıllarında yazılmış ilk sosyolojik eserlerden birisi olarak kabul edilmesi ise, çalışmanın sosyolojik anlamda önemi ile ilişkilendirilmektedir. Celal Nuri’nin, Batılılaşma ile ilgili görüşlerini dile getiren Osmanlı aydınları arasındaki yeri farklıdır. Batılılaşma ve modernleşme ile ilgili kendisine has bir düşünce geliştiren Celal Nuri, bu düşüncelerinde sadece içinde bulunduğu dönemin toplum yapısında görülen sorunları tespit etmekle kalmamış, bu sorunlara çözüm önerileri de getirmeye gayret göstermiştir. Bu gayretleri de, Türk inkılâpları olarak dile getirilecek olan bir takım toplumsal değişimler olarak görülecektir. Batılılaşma karşısında sorunları tespit ettikten sonra çözüm önerileri getiren Celal Nuri’nin, bu çözüm önerilerini dile getirirken geleneğin reddedilmemesi gerektiği, Türk ve İslamiyet geleneğinin ışığında bir takım inkılâplar yapılabileceği şeklindeki görüşlerinin çalışmada yer verilmesi, çalışmanın önemini ortaya koymaktadır. 17 BİRİNCİ BÖLÜM: CELAL NURİ’NİN BİYOGRAFİSİ 1.1. Hayatı Celal Nuri, 15 Ağustos 1882 yılında (H. Gurre-i Şevval 1299) Gelibolu’da doğdu (Uyanık, 2004:231). Babası II. Meşrutiyet Ayan Meclisi üyesi Mustafa Nuri Bey’dir. Mustafa Nuri Bey, Girit’in Kandiye eşrafından “Helvacızade” lakabıyla bilinen meşhur bir aileye mensuptur. Babası, devletin çeşitli kademelerinde hizmette bulunmuş, yıllarca vali yardımcılığı ve valilik gibi üst düzey devlet kademelerinde görev yapmıştır (Pala, 1988:310). Annesi mesnevi mütercim ve şarihi Abidin Paşa’nın kızı Nefise Hanım’dır. Dedesi, Güney Arnavutluğun asil bir ailesine mensuptur (Aksanyar, 1993:24). Ailesinin, hem baba hem anne tarafının, bu kadar önemli aileler olması, gelişimi üzerinde önemli roloynamıştır. Celal Nuri’nin asıl adı, Muhammed Celaleddin’dir. Babasına olan sevgisi ve bağlılığından dolayı “Nuri” mahlasını kendi ismine eklemiştir. Babasının memuriyet hayatı, eğitim hayatına başladığı dönemleri etkilemiştir. Bu nedenle, farklı yerlerde eğitim almak zorunda kalmıştır. Celal Nuri’nin çocukluğu, babasının mutasarrıf ve vali muavini olarak görevli bulunduğu Gelibolu, Sakız ve Canik’te geçmiştir. İlköğrenimini taşra mektepleri ve özel hocalardan görmüştür. Ortaöğrenimini Galatasaray Mekteb-i Sultanisi’nde sürdürmüştür (Kemal, 1913: 10). Galatasaray Mektebi’nden sonra ondokuz yaşında İstanbul Mekteb-i Hukuka başlamıştır. Hukuk öğrenimini esnasında, bir taraftan da Hariciye Nezareti Tahrirat-ı Hariciye Kelamı’na devam etmiştir. Celal Nuri’nin bu dönemde 18 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI Fransızca ve İngilizcede başarılı olduğu bilinmektedir. Meşrutiyetten üç-dört sene önce Hukuk Mektebi’nden doktora imtihanına girerek iyi bir dereceyle diploma almıştır. Hukuk Mektebi’ni de bitirdikten sonra sahip olduğu bilgi birikimi ile fırtınalı ve maceralı bir hayatın eşiğine gelmiş oluyordu (Akgün,1988: 345-346). Celal Nuri’nin bu bilgi birikimini elde etmesinde, İstanbul’da almış olduğu eğitim önemli bir faktördür. Çünkü İstanbul’un başkent olması ve o dönem Batı’ya en yakın Osmanlı toprağı olması, Doğu’ya nazaran daha fazla imkan elde etmesini sağlamıştır. Özellikle bu sayede Batı’yı daha yakından takip edebilmiş ve Batılı kaynaklara erişebilme açısından çok şanslı olmuştur. Celal Nuri’nin, çalışma hayatına avukat olarak başlamıştır. Fakat asıl mesleği gazeteciliktir. Hukuk Mektebi’nde iken, aynı zamanda hariciye nezaretinde de çalışmış, fakat daha sonra diplomasi mesleğinde ilerleyemeyeceğini anlamıştır. “Düşündüğünü söylemek değil, söylediğini düşünmek” olarak gördüğü diplomatlık mesleğini kendi mizacına uygun görmemiştir. İyi biravukat olmasına rağmen, avukatlığı da kendi tabiatına yakıştırmayan Celal Nuri’nin artık sadece gazetecilik mesleği ile uğraştığı görülmüştür (Kemal, 1913: 10). 31 Mart olayından sonra 1909’da Ebuzziya Tevfik ile başladığı gazeteciliği, hayatı boyunca meslek olarak devam ettirmiş, çeşitli gazete ve mecmualarda görüşlerini yazmıştır (Akgün, 1988: 346). Celal Nuri, Fransızca ve Türkçe gündelik bazı gazete ve farklı zaman aralıklarında çıkan birçok dergide 2444’ü bulan makale neşretmiştir. Bu gazetelerden bazıları; Le June Turc, Le Currier d’Orient, Ati-İleri, Vakit, Anadoluda Yenigün, Yılmaz ve Yeni Adam 19 ismini taşırken, dergileri ise İctihat, Hürriyet-i Fikriye, Uhuvvet-i Fikriye, Türk Yurdu, Resimli Kitap, Edebiyat-ı Umumiye, Yarın, Ceride-i Adliye ve Hayat Mecmuası gibi isimlerden oluşmaktadır (Der, 2008: . Ebuzziya Tevfik ilegazetecilik mesleğine atılan Celal Nuri’nin öncelikli olarak düşüncelerine yer verdiği gazete “Querrir d’ Orient” isimli gazete olmuştur. Özellikle bu gazetede Fransızca yazıları ile dikkat çeken Celal Nuri, bir yandan fikir hürriyetini savunurken, diğer yandan II. Abdülhamid yönetimine karşı eleştirilerine de yer vermiştir. Bu eleştirilerin temel dayanağı ise, Celal Nuri’nin Avrupa’ya karşı Osmanlı ve İslam hukukunu savunması olarak tespit edilmiştir. Daha sonra Ebuzziya’nın yanından ayrılması üzerine, bu gazetenin ismini “Jön Türk” olarak değiştirmiştir. Bu gazetede ele aldığı konuların başında, daha çok Rus aleyhtarlığı ve İttihad-ı İslam taraftarlığı gelmektedir (Duymaz, 1993: 243). “Jön Türk” isimli gazetede İttihad-ı İslam gibi konularda yazılarını yoğunlaştırırken, bir taraftan da yazılarıyla Kamil Paşa ve Said Paşa hükümetlerini eleştirmiştir. İtalya’nın çok yakın bir zamanda Osmanlı Devleti’ne saldıracağını tahmin ederek, bir taraftan da hükümete uyarılar niteliğinde yazılar kaleme almıştır. “Jön Türk” Gazetesi, harpten önce kapatılmıştır. Celal Nuri, gazetenin kapatılması bir yana, artık bu gazetede çalışmak istememiştir; çünkü Jön Türk gazetesi yazarlarının bir çoğunun Musevi olmasını kendisine uygun bulmamıştır ve gazeteden bu şekilde ayrılmıştır (Kemal, 1913: 10-15). 1912 yılından sonra yoğun biryazım faaliyetine giren Celal Nuri, Tenin ve Hak gazeteleri ile İctihad Mecmuası’nda makaleler 20 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI yayımlamıştır (Akgün, 1988:346) . Daha sonra İkdam Gazetesi’nin başyazarlığını yapmıştır. Ati (İleri) Gazetesi ile İctihad, Hürriyet-i Fikriye ve Edebiyat-ı Umumiye dergileri Celal Nuri için önemli faaliyet alanları olmuştur. İctihad dergisi haricindekiler, Celal Nuri tarafından kurulmuştur (Uyanık, 2004:237). İctihad dergisi ise, Abdullah Cevdet’in bu dönemde dine karşı yöneltmiş olduğu eleştirilerin siyaset, muhalefet konulu yazılarına göre çok daha fazla ilgi ve tepki doğurmuştur (Hanioğlu, 1982:251). Özellikle İctihad dergisinde yazılarının yayınlandığı dönemde, batılılaşmayı savunan Abdullah Cevdet ile yakınlaşmıştır. Abdullah Cevdet ile aralarının açılmasıyla birlikte “İctihad” dergisinden ayrılmış ve “Hürriyet-i Fikriye”de yazılarına devam etmiştir. Aynı zamanda seyahat etmeyi çok seven Celal Nuri, 1912’de Rusya ve İskandinavya, 1913’te Kuzey Kutbu’na gitmiştir. Bu gezileri esnasında edindiği izlenimlerin “Şimal Hatıraları” ve “Kutup Musahabeleri” şeklinde kitap haline getirmiştir. 1916’da ise İkdam gazetesi başyazarlığını yapmıştır. Bu süreçte, gazetecilik mesleğinde kendisini geliştirmiş ve daha sağlam kaleme sahip bir yazar olmuştur. Yazarlığındaki ustalık, 1918 yılına gelindiğinde “Ati” gazetesindeki yazılarında rahatlıkla farkedilmiştir. Artık hem tecrübeli bir gazeteci, hem usta bir polemikçi, hem de meşhur bir yazardır (Doğan, 2003:16). Celal Nuri, fikirlerinin altın çağını 1918-1924 yılları arasında çıkardığı Ati gazetesi ile yaşıyordu. Altın çağını yaşarken zaman zaman sürgün hayatı da yaşayan Celal Nuri’nin Ati gazetesinde en çok değindiği konuların başında, Osmanlı hükümetinin itilaf devletlerine karşı kendi halkının haklarını koruyamadığı, henüz gerçekleşmemiş olan Rus inkılâbı ile iktidardaki 21 ittihad ve terakki hükümetlerinin memleketi felakete sürükleyen politikaları yer almıştır. O dönem İzzet Paşa ve Tevfik Paşa hükümetlerine eleştirilerini sürekli dile getirirken, “Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın ileri gelenlerinden Ali Kemal ile girdiği polemik nedeniyle Roma’ya sürgün edilmiştir (Çöllü,2007: 23). Roma’daki sürgün hayatının bitmesiyle 24 Temmuz 1919’da İstanbul’a dönmüştür. Kasım 1919’da Gelibolu’dan mebus seçilmiştir. Bu tarihten 1935’e kadar siyasi hayatı devametmiştir. İstanbul’un işgaliyle birlikte işgalciler tarafından Malta’ya sürgün edilmiştir. Celal Nuri, Kasım 1921’de İstanbul’a dönmüştür. Gelibolu milletvekili olarak Ankara’da TBMM’ye girmiştir. Daha sonra Kanun-i Esasi encümeni reisliğine seçilmiş ve 105 maddelik Kanun-i Esasi’nin “Mazbata Muharrirliği” gibi önemli görevlerde bulunarak, gerekli değişikliği yapıp Cumhuriyet’in ilanını mümkün kılacak duruma getirmiştir (Uyanık, 1993: 244). Kanun-ı Esasi’de değişiklikler yapıp Saltanatın Kaldırılması, Hilafetin Kaldırılması gibi kararların alındığı toplantılara katılarak Cumhuriyet’in ilan edilmesinde önemli rol oynamıştır. Lozan Antlaşmasından sonra İstanbul’a dönmeye kalkan Rum ve Ermenilerin ülkeye girişlerinde mebusların da etkili olduğunu “İleri” gazetesinde belirtmesi üzerine bu gazete 30 Kasım 1924 tarihinde kapanmıştır. 1928 yılında “İkdam” gazetesini yeniden çıkarmaya başlamıştır. Celal Nuri’nin bu gazetede çok yoğun bir yazı faaliyetine girdiği görülmüştür. 28 Kasım 1929 tarihinde okuyucusunun olmaması yüzünden gazetenin faaliyetleri sona ermiştir. 1927 ve 1932 yıllarında yapılan seçimlerde Gelibolu’dan milletvekili seçilmiştir. 21 22 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI Haziran 1934’te Soyadı Kanunu ile birlikte gazetesinin adı olan “İleri” ismini kendisine soyadı olarak seçmiştir. Evli ve iki çocuğu bulunan Celal Nuri İleri, 2 Kasım 1938 yılında İstanbul’da vefat etmiştir. Cenazesi Rumelihisarı’ndaki aile mezarlığına defnedilmiştir (Çöllü, 2007: 24). Cumhuriyetin kurulması ve Türk inkılâpları adına önemli bir şahsiyet olan Celal Nuri’nin kişiliğine bakıldığında son derece kendisini farklı hissettiren birkişilik ile karşılaşılır. Yakın arkadaşı Giridi Ahmet Saki, daha çocukluğunda kendisini farklı gösteren bir zeka ve yaratıcılığa sahip olduğunu ifade etmiştir. Celal Nuri’yi anlatan Giridi; “çabuk yemek yer, az uyur, erken yatar, tatlı ve kahveyi sever, koku kullanmaktan hoşlanmaz, zinde vücutlu, orta boylu, yakışıklı, beyaz tenli, fazlasıyla kıllıca, erken yaşlarda saçlarına aklar düşmüş, geniş göğüslü, bünyesi sağlam, azası mütenasip, narin, yuvarlak yüzlü, ela gözlü, gösterişten tantanadan hoşlanmayan, milli terbiyeyi çok iyi bildiği gibi batı tarzı muaşeret kurallarına da vakıf, kibirsiz, merhameti kabarık, intizamı seven bir zattır” ifadelerine yer vermektedir. Celal Nuri’nin, kuvvetli bir hafızaya sahip olup yıllar önce okuduğu kitaptan sanki bakarak okuyormuş gibi ayrıntılara girerek anlatabilme özelliğine sahip olduğu da bilinmektedir. O, cehaletin, zulmün, mutlakıyetin amansız düşmanı olmuştur. Devletine, milletine, memleketine vicdani bir aşk ile bağlı kalmıştır (Giridi, 1335: 3-6). Celal Nuri’nin düşünceleri arasında zaman zaman çelişkilerin ve karşıtlıkların bulunduğu görülmektedir. Özellikle Edebiyat-ı Umumiye Mecmuası’nda yazdığı yazılar, Türk tarihine eleştirel bir 23 içeriğe sahip olmuştur. Düşüncelerinde karşılaşılan bu çelişki ve karşıtlıklar, aslında kendisini fikri tutarlılığa ve tekâmüle ulaştırması bakımından önemli gelişim aşamaları olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Celal Nuri’de görülen bu fikri tekamül, TBMM’nin açılması ile birlikte sona ermiştir. Daha sonra Celal Nuri, “İleri” gazetesiyle, milli mücadelenin ve Cumhuriyet’in önde gelen sözcülerinden birisi olmuştur (İleri, 2007: 16). 1.2. Eserleri Eğitim hayatından sonra gazeteciliği sırasında yazmış olduğu makaleleri ile birlikte yazarlığa başlayan Celal Nuri, yaklaşık olarak II. Meşrutiyet ile birlikte kitaplarını da yazmaya başlamıştır. Kısa zamanda çok sayıda makale ve kitap yazması ile ün kazanmıştır. Gazete, dergi ve mecmualarda yayınladığı 2500 civarında makalesi olduğu ve otuzun üzerinde kitap yazdığı bilinmektedir. Yazma konusunda bu kadar verimli ve yetenekli olan Celal Nuri’nin eserleri, toplumun anlayabileceği şekilde anlaşılır bir dile sahiptir. Celal Nuri’nin birçok alanda fikirlerini kaleme almıştır. Eserlerinde kendi isminin yanı sıra Helvacızade, Afife Fikret, Haydar Kemal, Tarık Celal, Mehmet Celal isimlerini kullanmıştır. Ayrıca Fransızca eserlerinde “Djelal Nouriy” ve “N.D. Helva” gibi isimlere rastlanmıştır. Celal Nuri siyasetten hukuka, dil, edebiyat konularından dini konulara kadar farklı alanlarda eserler üretmiştir. Ayrıca seyahat etmeyi de çok seven Celal Nuri, yurtdışına yaptığı gezileri anlatan kitaplarda yazmıştır. 24 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI 1.2.1. Kitapları “Tarih-i Tedenniyat-ı Osmaniye” (1911), “Mukadderat-ı Tarihiye” (1911), “Kendi Nokta-i Nazarımdan Hukuk-u Düvel” (1911), “Havaici Kanuniyyemiz” (1912), “Tarih-i İstikbal” (1912), “İttihad-ı İslam” (1912), “Kadınlarımız” (1912), “İlel-i Ahlakiyyemiz” (1913), “Hatem’ül Enbiya” (1913), “Kutup Musahebeleri” (1913), “Müslümanlara Türklere Hakaret, Düşmanlara Riayet ve Muhabbet” (1913), “Kara Tehlike” (1915), “İştirak Etmediğimiz Hareket” (1917), “Harpten Sonra Türkleri Yükseltelim” (1917), “Coğrafya-yı Tarih-i, Mülk-i Rum” (1917), “Ahir Zaman” (1918), “Taç Giyen Millet” (1920), “Türk İnkılâbı” (1926), “İlk Gramer” (1929), “Devlet ve Meclis Hakkında Musahabeler” (1932), 25 1.2.2. Makaleleri Celal Nuri, Fransızca ve Türkçe gündelik bazı gazete ve farklı dönemlerde çıkan birçok dergide 2500 civarında makale neşretmiştir. Bu gazetelerden bazıları; Le Courrier D’Orient, Le Jeune Turc, Tanin, Ati-İleri, İkdam, Anadolu’da Yeni Gün, Vakit, Yılmaz ve Yeni Adam ismini taşırken, dergiler ise İctihat, Hürriyet-i Fikriye, Uhuvvet-i Fikriye, Türk Yurdu, Resimli Kitap, Edebiyat-ı Umumiye, Yarın, Ceride-i Adliye ve Hayat Mecmuası gibi isimlerden oluşmaktadır. (Uyanık, 2004:236-237). Makalelerini neşrettiği dergi ve gazetelerin içerisinde, “Ati” gazetesinin çok farklı bir yeri bulunmaktadır. Usta bir yazar olarak Ati gazetesinde karşımıza çıkan Celal Nuri, yazarlığının altın çağını bu dönemde yaşamıştır. Olgunluk dönemini Ati gazetesi ile yaşayan Celal Nuri, sivri dili ve duyarlılığını son derece açık bir şekilde yazılarında göstermiş ve bu yazılar neticesinde kısa da olsa bir sürgün hayatı bile geçirmiştir. 1.3. Celal Nuri’nin Etkilendiği Düşünürler Celal Nuri, Avrupa, Amerika ve Rusya’nın çeşitli bölgelerine seyahatler gerçekleştirmiştir. Fransızca ve İngilizceye hakim bir düşünürdür. Celal Nuri’nin bu özellikleri, O’nun Batılı düşünürlerden haberdar olması, onların düşüncelerini öğrenebilmesi ve onlardan etkilenmesi açısından oldukça önemlidir. Celal Nuri’nin etkilendiği Batılı düşünürlere bakıldığında, özellikle felsefe alanında çalışmalar yapmış olan düşünürlerden etkilenmiştir. Celal Nuri’nin etkilendiği düşünürler başta Ludwig Büchner ve Charles Darwin olmak üzere, 26 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI Gustave Le Bon, Herbert Spencer, Volter, Rousseau, Montesquie, Emile Zola ve Taine’dir. Celal Nuri, Batılı düşünürlerden en çok Büchner ve Darwin’den etkilenmiştir. Özellikle materyalizm üzerine Büchner’in düşüncelerinden alıntılar yapmıştır. Kendi materyalizminin kaynağını Büchner’e dayandırmıştır. Celal Nuri, Ludwig Büchner’in yazılarını ve konferanslarını takip ederek, kendi düşüncelerini geliştirmiştir (İleri, 1915: 36). Aslında Büchner’in materyalizm hakkında söyledikleri, Celal Nuri’den başka birçok Osmanlı aydını üzerinde etkili olmuştur. Özellikle materyalizmin Osmanlı aydınları arasındaki yayılışına bakılınca, II. Meşrutiyet Döneminde Baha Tevfik ve arkadaşları tarafından yayılmak istenen materyalizm akımı ön plana çıkmıştır. Ayrıca bu dönemde materyalizmin yayılmasına engel olmak isteyen, başta Rıza Tevfik olmak üzere bir grup aydın bulunmaktadır. Baha Tevfik ile Rıza Tevfik arasındaki mücadeleye, İslamiyet’i savunmak maksadıyla Celal Nuri de karışmıştır (Bolay, 1979: 117). Büchner’in materyalizm düşüncesi ile birlikte sosyal Darwinizmin kurucularından birisi olması da, Osmanlı aydınları ve Celal Nuri üzerinde etkili olmuştur. Charles Darwin’in özellikle biyolojik evrim düşüncesi Celal Nuri ve diğerleri tarafından dikkatle takip edilmiştir. Çünkü Darwinci düşüncenin, toplum hayatında ortaya çıkardığı önemli bir akım olan “tekamül” anlayışına önem verilmiştir. İşte Celal Nuri ve diğer Osmanlı aydınları, bu anlayışın, o güne kadar birçok bilinmezi bilinir hale getirdiğine, bütün problemleri çözeceğine inanmışlardır. Ayrıca hepsinden önemlisi en büyük sorunları olan Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu kötü durumdan ve geri 27 kalmışlıktan kurtaracağına inandıkları evrim teorisi olarak ‘tekâmül felsefesi’, materyalizmi daha çok somutlaştırmıştır (Doğan, 2006: 255). Celal Nuri’nin etkilendiği Batılı düşünürlerden birtanesi de, Fransız düşünür Gustave Le Bon’dur. “Kitle Psikolojisi” adlı eseri ile ün kazanmış olan Gustave Le Bon, bu eserinde insan sürüsünün kavgacılığı üzerine vurgu yapan “Kitle Teorisi”ni inşa etmiştir. Le Bon’un bu eserinde “gelişmiş medeniyetleri sorumsuz ayak takımının yıktığını” dile getirmesi, Osmanlı aydınlarının dikkatini çekmiştir (Doğan, 2006: 135). Çünkü bu düşünce, tam da yıkıma doğru ilerleyen bir medeniyetin yani Osmanlı Devleti’nin gerileme sebeplerinin arayışı içinde olan Osmanlı aydınının sarıldığı bir teori olmuştur. Gustave Le Bon’u Osmanlı toplumuna ilk olarak Abdullah Cevdet tanıtmıştır. İçtihad mecmuasında görüşleri tanıtılan Le Bon, Celal Nuri tarafından da savunulmuştur. Celal Nuri “Hatem’ül Enbiya” adlı eserinde, Le Bon’un üç kitabından bahseder. Bunlar; ‘Siyaset Psikolojisi ve Dinler’, ‘Kavimlerin Gelişmesinin Ruhi Kanunları’ ve ‘Din Fikrive Medeniyet’tir. Öncelikle ilk etapta bu kitaplara katılmadığını ama bunlar kadar insan hayatı üzerine böylesine yeni olan konuların derinlemesine ele alınıp tartışılmasını sağlayan başka eser olmadığından övgüyle bahsetmiştir (İleri, 1936:74). Celal Nuri, bu eserlerin içerisinden etkilendiği en önemli konu, İslamiyet’in çok kısa bir zaman içinde genişleyip güç bulmasının sosyal ve psikolojik nedenlerinin anlaşılması gerektiği konusunda olmuştur. Bunun için de Celal Nuri, Gustave Le Bon’un sosyal psikoloji teorisini önemsemiştir (İleri, 1330:19). 28 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI 29 İKİNCİ BÖLÜM: CELAL NURİ İLERİ’NİN DÖNEMİNDE DÜŞÜNCE AKIMLARI 2.1. Dönemin Düşünce Akımları 1882 yılında doğan Celal Nuri, Osmanlı Devleti’nde yaşanan değişime tanık olarak büyümüştür. 18. yüzyıl ile başlayan Batılılaşma teşebbüsleri, II. Abdülhamit’e kadar deyim yerindeyse son safhalarına kadar gelmiştir. 18. yüzyılda III. Selim’in katkıları ile birlikte Batılılaşma hareketinin II. Mahmut ile dönüm noktasına ulaştığı söylenebilir. Bu süreçte Osmanlı Devleti’nin Batılılaşma girişimlerindeki ilerlemeler, Osmanlı’nın modernleşme yolundaki hareketlerinin rotasını çizmiştir. Batı’nın askeri üstünlüğünün kabul edilmesiyle birlikte, bu alanda yapılması gereken Batılılaşma çalışmaları, bu süreçte amacını aşmıştır. Buna bağlı olarak, başka alanlard Batı’yı örnek alma girişimleri ortaya çıkmıştır. Böylece Osmanlı Devleti’nin modernleşme safhaları, başlangıçta Batılılaşma girişimlerinin hedefi olan askeri alandan çıkarak sosyo-kültürel alanlara doğru kaymaya başlamıştır. II. Meşrutiyet’in ilan edilmesinden sonar, Osmanlı Devleti ve Osmanlı halkı üzerinde bir hürriyet havası oluşmuştur. Bu devirde, 600 yıllık ömrünün en buhranlı zamanlarını yaşayan Osmanlı Devleti’nin yıkılışını önleyebilmek için aydınlar bir araya gelerek devletin içinde bulunduğu kötü durumdan kurtarma çareleri aramışlardır. Bu dönemde Jön Türkler Batı’yı, batılı fikirleri, problemleriyle beraber getirmişlerdir. Böylelikle Osmanlı tarihinde ilk defa, siyasi fikir hareketleri ortaya çıkmıştır. Bu fikir çevreleri siyasi 30 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI olaylara ve siyasi hayata ilgi göstermişlerdir. Ayrıca, siyasi partilerin programlarında yer almışlardır. Yayın organları aracılığıyla sosyal hayata etki etmiş, kamuoyu oluşturmuş, kitleleri yöneltici ve hareket ettirici bir rol oynamışlardır. Artık dönemin siyasetçi ve aydınları için cevabı aranan soru, “Bu devlet nasıl kurtarılabilir?” sorusu olmuştur (Tunaya, 2004: 66). Dönemin aydınlarının yeni görevi, Osmanlı Devleti’nin kurtuluş yollarını bulmak olmuştur. Özünde amaçları aynı olan bu aydınlar, farklı akımların peşinden gitmiş ve farklı çözüm yolları üretmeye çalışmıştır. Dönemin aydınları tarafından gerek II. Meşrutiye öncesi ve gerek sonrası için devleti kurtarma çaresi olarak sundukları düşünce akımları Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık ve Türkçülük şeklinde ortaya çıkmıştır. 2.1.1. Osmanlıcılık Osmanlı Devleti, kuruluşundan beri çok uluslu devlet yapısına sahiptir. Sınırları içerisinde Osmanlı Devleti’ne bağlı olarak yaşayan çok faklı milliyet, din ve mezhebe bağlı halk vardır. Osmanlıcılık düşünce akımı da, Osmanlı İmparatorluğunu oluşturan Müslüman ve Müslüman olmayan halkı bir tutup, bu halklara bir bütünlük içerisinde Osmanlıcılık duygusunu kazandırmaya yönelik hareket eden bir düşünce akımıdır. Osmanlıcılık akımına göre Osmanlı Devleti himayesinde bulunan vatandaşlar arasında herhangi bir din, mezhep, milliyet farklılığı gözetmiştir. Bir “Osmanlı Milleti” meydana getirmek amacı güden bu akım, Osmanlı Devleti’nin menfaatlerini her şeyden üstün tutmayı ve bu görüş doğrultusunda hareket etmeyi 31 amaçlamıştır. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren uzun bir süre, devletin sınırları içerisindeki Müslüman olmayan halk, devlete bağlı bir şekilde yaşamışlardır. Osmanlı Devleti’nin gerilemeye başladığı dönemlerde ise bu durum değişmeye başlamıştır. Artık zayıflamaya başlayan Osmanlı Devleti’ne karşı bu halkların bağlılıkları zayıflamıştır. Osmanlı Devleti’nin siyasi, askeri ve ekonomik anlamda gittikçe gerilemesi, bu halkların kendi bağımsızlıklarını kazanma girişimlerine girmesine ve Osmanlı Devleti’ne olan bağımlılıklarının yok olmasına neden olmuştur. Osmanlıcılık, Müslüman olmayan halkların bağımsızlık hareketlerini önlemeye yönelik olması nedeniyle, bu halklar tarafından içtenlikle ilgi görmemiştir. Ayrıca, 1881’de Mısır’daki mitinglerde “Yaşasın Araplar, Kahrolsun Türkler” şeklindeki sloganların dağıtılmasıyla, Türk olmayan halklar arasında da Osmanlıcılık yaklaşımı terk edilme eğilimi göstermiştir. Osmanlıcılık, Türklerin doğrudan kendi milliyetçiliklerine yönelmelerini engellemiştir. Türkler, Devlet’in çöküşünü önlemeyi kendilerine hedef belirlemiş ve bunun savunucusu olmuşlardır (Hanioğlu, 1985b:1389-1390). Daha sonra Türklerin de Osmanlıcılığın, Türkler dışında kimseler tarafından ilgi gösterilmeyen, boş bir siyasal ideal olduğunu anladıkları görülmüştür. I. Meşrutiyet’in ilanına kadar etkinliğini sürdürmüş olan Osmanlıcılık düşüncesi, önemini yitirerek yerini İslamcılığa bıraktığı görülür. 32 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI 2.1.2. İslamcılık İslamcılık hareketi, Müslümanları bir araya getirerek, İslam dünyasını akılcı bir yöntemle Batı’nın sömürüsünden, kurtarmak ve İslamiyet’i bir bütün olarak yeniden hayata hakim kılmak için ortaya çıkmış bir harekettir. İslamcılık aynı zamanda, medenileştirmek, Müslüman toplumları birleştirerek kalkındırmak amacıyla şekillenen siyasi, düşünsel ve bilimsel çalışmaların tamamını kapsayan bir hareket olarak açıklanabilir. (Kara, 1986: XV). Bu bakımdan İslamcılık, Müslüman devletleri birleştirerek bağımsızlık kazanma adına bir fikir akımı olarak düşünülmüştür. Böylece Osmanlı Devleti, tek bir ümmet fikrine vurgu yaparak bütün Müslümanları bir arada tutacak ve aynı amaca hizmet etmelerini sağlayacaktır. Müslümanları tek bir ümmet fikrinde toplama konusunda Şerif Mardin, Osmanlı Devleti’nin izleyeceği iki yol bulunduğundan bahsetmiştir. Şerif Mardin’e göre, öncelikle Müslüman teb’asının “İslam” bayrağı altında toplanması söz konusu olmaktadır. İkinci aşamada da, dış ülke Müslümanlarını “Halifelik” makamı etrafında toplamak amaçlanmıştır. Bu iki aşamada vurgulanmak istenen, aslında şeriat değerleri olmaktadır. Çünkü İslamcılara göre Osmanlılar Tanzimat ile birlikte kültür benliklerini kaybetmeye başlamışlardır. Bunu önlemenin en uygun yolu, Tanzimat ile inkar edilmiş olan “Şeriat Değerleri”ni tekrar Osmanlı toplumuna geri getirerek ülkenin kurtuluşunu sağlamaktır (Mardin, 1991: 92-93). İslamcılar, Müslüman teb’asının İslam bayrağı altında toplanması düşüncesi karşısında, Batılılaşma hareketin ekseninde Doğu-Batı kıyaslaması yaptıklarının bilincindedir. Bu kıyaslamada 33 Doğunun önemi, İslamcıların Batılılaşma hareketinin yolunu çizmiştir. Osmanlı Devleti’nin gerileme ve yıkılma buhranları içinde olduğunun farkında olan İslamcılar, Batılılaşma hareketleri çerçevesinde Batı’nın teknik anlamda ne kadar ileride olduğunun bilincindedir. Dolayısıyla İslam Dünyası kalkınmak için Batı’ya muhtaç olduğunun bilincine varmıştır. Fakat bu noktada önemli olan, Osmanlı İmparatorluğu gibi bir İslam devletinin Batı’dan ne alacak olduğudur. İslamcılara göre Batı ve Doğu medeniyetleri ayrı şartların ve sebeplerin eserleri olmuştur. Buna bağlı olarak da bir medeniyet alanından diğerine, yani Doğu medeniyetinden Batı medeniyetine geçmeye gerek yoktur. Böylece İslamcılar, Doğu-Batı kıyaslamalarının ardından, Müslümanlığı, Batı’dan üstün tutmuşlardır (Tunaya, 2004: 71-72) İslamcılık fikrinin savunucularından özellikle Mehmet Akif Ersoy ve Sait Halim Paşa, Batı’nın gelenek ve kültürünü taklitten uzak durulması gerektiği, aksi takdirde Osmanlı toplumsal yapısında olumsuzluklar ortaya çıkacağını ileri sürmüşlerdir. Mehmet Akif, dini, adetleri, kıyafeti kısaca her şeyi taklit etmekle, bir milletin fertlerinin de insan taklidi olacağını, böyle birmillette gerçek birsosyal topluluk meydana getirilemeyeceğini dile getirmiştir (Tunaya, 2004:73). Aynı şekilde Sait Halim Paşa’da, “metotsuz ve gayesiz olarak edilecek fikirler zararlı olur. Çünkü bu şekilde edilecek fikirler, ancak yanlış kanaatlere sahip kimseler yetiştirir” şeklinde düşüncelerini ifade etmiştir. Böylece Batı’dan neler alınması gerektiğinin çok iyi araştırıp tespit edilmesi gerektiği ve bunun içinde bir metot geliştirilmesi gerektiği anlaşılmıştır (Doğan, 2003: 27). Osmanlıcılık ve İslamcılık akımları, her ne kadar Osmanlı 34 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI Devleti’nin kötü gidişatını engelleyebilme adına uğraş verse de, devletin bütünlüğünü korumada bir sonuç ortaya koyamamıştır. Bu başarısızlığı gören Türkler ve kendini Türk hisseden diğer Müslümanlar için Türk milliyetçiliği, Türkçülük, Osmanlı Devleti’nin yıkılışını engelleyebilecek bir çare olarak değerlendirilmiştir (Oba, 1994: 240). 2.1.3. Türkçülük Osmanlıcılık ve İslamcılık fikir akımlarının başarıya ulaşamamasının ardından, dönemin bir diğer önemli fikir akımı da Türkçülük olmuştur. Bu dönemde Türkçülük hareketi, zamanın ihtiyaçlarını ve heyecanlarını temsil etmiştir. Türkçülüğün bu kadar geniş etkiye sahip olmasındaki faktörlerin başında, köklü bir kültür müessesesi olan “Türk Ocağı” kültürünün yaşatılmasıdır. Ayrıca İttihad ve Terakki Partisi’nin, Türkçülüğü İslamcılıkla birleştirmesi ve kendisine program edinmesi, Türkçülük fikir akımına yeni bir özellik katmıştır (Tunaya,2004: 75). I. Meşrutiyetçiler arasında Türkçülük akımının ana hatları, “Osmanlı bayrağı altında şuursuz bir hayat geçiren” Türklerin birmillet haline gelmesi gerektiği şeklinde algılanmıştır. Bu nedenle Türkler, milli bir vicdana sahip kılınacak milliyetlerini idrak etmelidirler (Tunaya. 2004:75). Böylece Osmanlı Devleti’ni oluşturan halk, milliyetçiliğin ve İslamiyet’in birlikteliği ile meydana gelen Türkçülük fikir akımı ile kötü gidişata dur diyebilecektir. Ancak bu şekilde Osmanlı Devleti kuvvetlenecektir. Türkçülük akımının ortaya çıkışı, Osmanlıcılık ve İslamcılık 35 kadar eskidir. Her ne kadar Türkçülük akımının aktif olarak görülmesi 1908 senesinden sonra gerçekleşse de, Türkçülüğün ortaya çıkış zamanı, Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” isimli eserinde görülmüştür. 1904 yılında yayınladığı eserinde Akçura, Osmanlı ülkelerinde belli başlı üç siyasi yol tasavvur ve takip edildiğinden söz etmiştir. Birincisi, Osmanlıhükümetine tabi muhtelif milletleri temsil ederek ve birleştirerek bir Osmanlı milleti vücuda getirmektir. İkincisi, hilafet hakkının Osmanlı devleti hükümdarlarında olmasından faydalanarak, bütün İslamları söz konusu hükümetin idaresinde siyaseten birleştirmektir. Üçüncüsü ise, ırka dayanan siyasi bir Türk milleti teşkil etmektir diyerek siyasi Türkçülük akımının başlangıcını kabul etmiştir (Akçura, 1998: 19). Türkçülüğü savunanların özündeki fikir akımı, aslında Osmanlıcık ve İslamcılık fikir akımlarının izlerini de taşımaktadır. Üçlü sentez şeklinde nitelendirilebilecek bir fikir akımı olan Türkçülük, esasında Osmanlıcılık ve İslamcılık gibi başarısız olacaktır. 2.1.4. Batıcılık Batılılaşma, genel olarak Batı ülkeleri dışında kalan toplumlarda, özel olarak Osmanlı İmparatorluğu ile Cumhuriyet Türkiye’sinde Batı’nın gelişmişlik seviyesine ulaşabilmek için gerçekleştirilen siyasi, sosyal ve kültürel hareketleri ifade etmek üzere kullanılan bir kavramdır (Hanioğlu, 1992:148). Osmanlı Devletinde, yenileşme çabalarıyla başlamış olan Batıcılık (Garpçılık), II. Meşrutiyet sonrasında ortaya çıkan bir düşünce hareketine verilen 36 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI addır. Daha evvelki hareketi oluşturan ve savunanlara özel bir isim verilmediği halde bu dönemdeki hareketin temsilcilerine Batıcılar (Garpçılar) denilmektedir (Hanioğlu,1985a: 1382). Batıcılık veya Garpçılık, Batı’nın gelmiş olduğu yer kabul edilen çağdaş medeniyetler seviyesine erişebilmenin bir yolu olarak kabul edilmektedir. Bir yol veya araç olarak kabul edilen Batıcılık akımı, Osmanlı Devleti’nin özellikle Batı karşısındaki kötü gidişatını değiştirmek adına ortaya atılmıştır. Osmanlı Devleti’nde Batıcılık akımını bir araç olarak gören dönemin aydınları, Osmanlı Devleti’nin kurtuluşu için Batılılaşmayı bir amaç olarak göstermektedir. Bu amaç için Batı’ya yönelmek gerektiği düşüncesi, Batıcılık fikir akımının özündeki düşüncedir. Batıcıların savunmuş olduğu bu anlayışla Türk çağdaşlaşmasının niteliğinde yeni bir görüş doğmuştur. Tanzimat dönemi ile birlikte, Asya uygarlığına mensup olan bir toplumun, Avrupa uygarlığına geçmesinin temelleri atılmıştır. Bu yeni dünyanın, yani Batı dünyasının, geleneksel dünyadan farklı olduğu anlaşılmaya başlanmıştır. Avrupa uygarlığı dışındaki toplumlar, adına Batılılaşma denecek olan bir hareketle, Avrupa’dan fikirler alarak kendilerini bu uygarlığa göre değiştirmekzorundaolduklarını görüyorlardı (Berkes, 1978:375). Batılılaşma hareketinin bu şekilde önem kazandığı Osmanlı Devleti’nde, bu hareketin mahiyeti ve metodu konusunda nasıl bir yol izleneceği ise, dönemin bir diğer düşünce akımı olan “Batıcılar/Garpçılar” tarafından ortaya konmaya çalışılmıştır. Bu noktada Batıcılar, “Avrupa medeniyetinden neler almalıyız?” sorusuna öncelikle cevap vermeye çalışmışlardır. Genel olarak 37 bakıldığında, Batıcıların tam olarak bir sonuca ulaşabildikleri söylenemez. Batıcıların genel gayeleri ise, “Batı’nın ekonomik ve sosyal hayatını almak ve bunun yanında Osmanlı toplumunu ilim ve teknik bakımlardan teçhiz etmek” olarak özetlenmiştir (Tunaya, 2004:69). Fakat bu kadar önemli bir sorunsalın, cevaplanması gereken sorularında, bir takım eksiklikler hızlıca farkedilmiştir. Bu eksiklik kuşkusuz, Batı medeniyetinin ne ölçüde alınacağı konusunda olmuştur. Çünkü ilim ve teknikte her ne kadar yükselmiş bir Batı medeniyeti var ise, kültür ve ahlaki açıdan bir o kadar karanlıkta kalmış, kültür ve ahlaki değerlerden yoksun kalmış bir Batı kültürü ile karşılaşılmaktardır. Bu bakımdan yaşanan tartışmalar neticesinde Batıcılar, kendi aralarında iki farklı görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Batıcıların bir kısmı, Batı’nın sadece bilim, teknik ve askeri alanlarda göstermiş olduğu yükselişin örnek alınabileceği, kendi kültürlerinin korunması gerektiğini öne sürmüştür. Batıcıların bir kısmı ise, Batı’nın bir bütün olarak alınması gerektiğini savunmuştur. 2.2. Düşünce Akımları Hakkında Celal Nuri’nin Görüşleri II. Meşrutiyet ile birlikte ortaya çıkan ve dönemin aydınları tarafından benimsenerek kabul edilmiş dört düşünce akımı bulunmaktadır. Bu düşünce akımları, daha önce bahsedildiği üzere, “Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük, Batıcılık” olarak isimlendirilmiştir. Celal Nuri’nin eserleri bir bütün olarak incelendiğinde, yeri geldiğinde Osmanlıcılık düşüncesini dile getirirken, yeri geldiğinde de İslamcılık ve Türkçülük düşünce akımını dile getirmiştir. Fakat düşüncelerine bakıldığında, bu üç düşünce 38 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI akımından ziyade, geleneği reddetmeyen Batıcı bir aydın olduğu anlaşılmaktadır. Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük hakkında görüş bildiren Celal Nuri, bütün bu akımların bir sentezi sayılabilecek şekilde Batıcı bir aydın olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada unutulmaması gereken önemli nokta, Celal Nuri’nin Batıcı kimliği, Abdullah Cevdet’in Batıcılık anlayışından farklı olmasıdır. Çünkü Celal Nuri, geleneği göz önünde bulundurarak Batılılaşma yanlısı olmuştur. Celal Nuri’nin Osmanlıcılık düşünce akımı ile ilgili savunduğu en genel düşünce, Osmanlı Devleti himayesi altındaki bütün Müslüman ve Müslüman olmayan halkların eşitliği üzerine ve bir arada yaşatılması üzerine olmuştur. Celal Nuri, Osmanlıcılık düşünce akımıyla birlikte “Osmanlılık” kavramına vurgu yapmıştır. O’na göre Osmanlı toplumu, İtalyanlar veya Fransızlar gibi bir ulus toplumu olarak görülemez. Bu nedenle, Osmanlı Devleti’ni bir bütün olarak ifade ederken “Osmanlılık” tabirini kullanmaya çalıştığı görülür. Çünkü Osmanlı ulusunu resmi bir deyim olarak görmektedir. Ona gore, Osmanlı toplumunun üç niteliği bulunmaktadır: Türklük, Osmanlıcılık, Müslümanlık (İleri, 2002:71). Celal Nuri, Osmanlı’nın aslında Türklerden oluştuğunu ve Müslüman olduğunun altını çizmiştir. Ona göre Türk ulusunun Osmanlılıktan kurtulması gerekmektedir. Eğer Osmanlı Devleti’nin kurtuluşunu gerçekleştirecek bir inkılâp yapılacaksa, bunun yolu, Müslüman Türk ulusunun Osmanlılıktan soyunması, yani Osmanlılıktan kurtulması ile sağlanabileceğini dile getirmiştir. Bunun için de üç etkenden söz ederken, öncelikle yaşanan zamanın gerçeklerinin bu ulusa anlatılması 39 gerektiğini ileri sürmüştür. Daha sonra Türklerin ulusluluk bilincine varmaları ve son etken olarak da mekan ve zamana uygun olarak hareket eden bir liderin bulunarak bu hareketi yönetmesi gerektiğini aktarmıştır (İleri, 2002:74). Celal Nuri’nin, Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu durumdan kurtuluş yolu olarak bu şekilde bir çözümleme yaptığı görülmektedir. Celal Nuri’ye göre, Osmanlı Devleti bir İslam devletidir. Bu düşüncesini, Osmanlı Devleti’nin sahip olduğu halifelik unvanıyla pekiştirmektedir. Onun için Osmanlı Devleti, İslam devleti olarak tanınmakta ve bu şekilde itibar görmektedir. Bu konuda en çok önem verdiği nokta, hilafetlik konusu olmuştur. Ona göre Osmanlı Devleti, halifelik makamını kullanmadığı takdirde çok felaketlere uğrayacaktır (İleri, 1330:183). Celal Nuri, Osmanlı Devleti’nin kötü gidişatının önlenebilmesi için II. Tanzimat ile birlikte ortaya çıkan düşünce akımlarından İslamcılık akımını, bu bakımdan önemli görmüştür. İslamcılık üzerine düşüncelerinin temelinde yatan hilafet unsuru, aslında siyasi bir amaç taşımaktadır. Bu bağlamda, İslamiyet’in ve Halifeliğin, Osmanlı Devleti’ni diğer devletlere karşı siyasi açıdan güçlü göstermesi bakımından önemine değinmiştir. Çünkü halifelik ilebütün Müslümanların lideri konumuna gelecek olan Osmanlı Devleti, bu durumu siyasi amaçla kullanabilecek ve Osmanlı Devleti bu sayede ayakta kalabilecektir. Aksi takdirde İslamiyet’i terk edecek olursa, dünyadaki varlığını, gücünü ve yerini kaybedecektir (İleri,1330: 184). Bir diğer düşünce akımı olan Türkçülüğe bakıldığında ise eleştirel tutumu ile karşılaşılır. Özellikle Osmanlı Devleti’nin 40 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI yükselme dönemlerinde Türk ulusuna önem verilmediğini düşünürken, aynı zamanda böyle bir durumun, Osmanlı Devleti’nin gerilemesinde önemli olduğunu iddia etmiştir. Osmanlı Devleti’nin yükselişe geçtikten sonra, kendi halkını, yani Türk halkını düşünmediğini, sadece kendi otoritesini korumaya çalıştığını dile getirmektedir. Ona göre yalnız bir kamu görevlisi ve yönetici katmanı ile bir köşede unutulmuş bir halk yığınından tam bir ulus oluşturulamayacaktır (İleri, 2002: 23). Celal Nuri’nin Türkçülük anlayışının, aslında daha çok milliyetçilik boyutunda olduğu görülmektedir. Çünkü kendisini tepeden tırnağa Türk olarak kabul etmekte, vatanı ve milletinin Türk toprakları olduğunu, dilinin de Türkçe olduğunu, dininin de Türklerin dini olan Müslümanlık olduğunu belirtmiştir. Türklüğün üzerinde milli bir hakikat kabul etmeyerek, en yüce milleti de Türk milleti olarak kabul etmiştir. “Eğer her milletin bildiği ve takip ettiği milliyeti takip etseydik gelişmemiz durmazdı” diyerek Türkçülüğün önemini ortaya koymaya çalışmıştır (İleri, 1918: 665-666). Dönemin fikir akımlarından bir diğeri de Batıcılık olarak görülmektedir. Bu dönemde Osmanlı aydınları ve bürokratları arasında Batı’nın askeri ve teknik anlamda üstünlüğü kabul edilirken, bu aydın ve bürokratların bir kısmı da Batıcılıktan yana görüş bildirmektedir. Batıcı aydınlar arasında Celal Nuri’yi de görmek mümkündür. Özellikle Abdullah Cevdet’in etkisiyle Batıcılık hareketine ilgi duyan Celal Nuri, kendi düşüncesinde Batılılaşma hareketinin yöntemi konusunda görüş bildirmiştir. Celal Nuri’nin Batıcılık hareketi ve Batılılaşma konusundaki düşünceleri hakkında, daha sonra daha detaylı bilgi verilecektir. 41 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: CELAL NURİ VE BATILILAŞMA 3.1. Modernleşme, Batılılaşma, Çağdaşlaşma, İnkılâp 3.1.1. Modernleşme Modernite ve modernleşme şeklinde dile getirilmiş olan kavramlar, kuşkusuz Batı toplumlarının 17. yüzyıldan sonra geldikleri yeri göstermiştir. Bu kavramlar daha çok Batı’nın, toplum olarak diğer toplumlara, özellikle Doğu toplumlarına üstünlüklerini vurgulamak amacıyla kullanılmıştır. Batı dışında kalan toplumları modernleştirme çabasına giren Batı, diğer toplumların kendisini örnek almaları konusunda uğraş vermiştir. Özellikle Doğu toplumları hedef alınarak ortaya çıkartılan bu kavramlar, Batı’nın taklit edilmesi şeklinde anlaşılmıştır. Modernite ve modernleşme kavramlarının ne anlama geldikleri konusunda çok fazla tanım yapılmıştır. Bu kadar çok tanımın yapılmasına rağmen, net bir tanımın ortaya çıkmadığı görülmektedir. “Modern kelimesi kök itibariyle Latince “modernus”tan, o da “henüz, şimdi” anlamlarına gelen “modo” kelimesinden türemiştir” (Armağan, 1992:71). Latince biçimi ile ‘modernus’ olarak dile getirilen ‘modern’ kavramının, ilk defa kullanımı, M.S. yüzyılın sonuna doğru Roma’nın putperestlik geçmişini o sırada Hıristiyanlığın resmen kabul edildiği dönemden ayırmak için yapılmıştır. M.S. 5. yüzyılın sonundan başlanarak bugüne kadar ulaşan ‘modern’ terimi belli bir içerik değişimine de uğramış ve artık “eskiden yeniye geçişi” vurgulamak üzere kullanılmaya başlanmıştır (Sevil, 1999:15). Modernlik kavramına bir açıklama getiren Anthony Giddens’a göre, modernliki, 17. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan ve devamında 42 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI tüm dünyayı etkileyen sosyal yaşam ve örgütlenme biçimlerine karşılık gelmektedir (akt.Altun, 2005:10). Bir başka deyişle, sosyal yaşamın tüm alanlarındaki ölçülerin rasyonelleşmesi olarak tanımlanmıştır (Sevil, 1999: 11). Günümüz dünyası modernleşmekte, böylelikle oluşan sosyo-kültürel değişmeler de bireyin yaşamını, davranışını ve tutumunu etkilemektedir (Sevim, 2019: 678). Modernlik, Rönesans ve aydınlanma sonrası Batı’da bir dönüşüm olarak gerçekleşmiştir. Batı toplumunda kültürel değer ve sosyal ilişkilerin arasındaki bağ, modernliğin ortaya çıkışına zemin hazırlamıştır. (Demir ve Acar, 1997:160). Böylece modernliğin, Batı’nın kültürel değerlerinin sentezinde ortaya çıktığı görülmektedir. Modernleşme kavramı, bu değerlerin Batı dışı toplumlara yöneltmesi ile ortaya çıkmıştır. Kongar’ın da belirttiği gibi modernleşme, Batıdışı geleneksel ya da geri kalmış toplumların, Batı’nın ileri teknoloji düzeyine erişmesi noktasında geçirdikleri çağdaş dönüşümlerdir (Kongar, 1985: 72). Modernleşme kavramı, bünyesinde birçok toplumsal etmen bulundururken, toplumların toplumsal, iktisadi, politik, kültürel, psikolojik ve düşünsel yönlerini hedef alan bir süreçtir. Buna gore modernleşme, geleneksel toplumdan modern topluma doğru gelişen ve bu yapıyı biçimlendiren durumu ifade etmek üzere kullanmıştır. Böylece, modernleşme süreciyle, inşa edilen yeni toplumsal aşamayı ifade etmek amacıyla modernite kavramı kullanılmıştır (Yüksel, 2004: 7). Modernleşme kavramının tek taraflı şekilde yorumlanması mümkün değildir. Aslında net bir açıklamasının yapılamamasının 43 nedenlerinden birisi bu olmuştur. Çünkü modernliğin kendisi, birbirinden farklı unsurları içerisinde barındırır. Bu nedenle bir dizi iç içe geçmiş değişken, modernleşme hareketi ile işlevsel hale gelir. (Coşkun,1989: 26) Batı dünyası şüphesiz modernite ile birlikte köklü bir değişim yaşamaktadır. Bu değişim içerisinde Batı medeniyeti, teknik olarak oldukça gelişecek ve Berger’in deyimiyle “Teknolojik Medeniyetler” olarak anılacaktır. Modernite ile birlikte yaşanan değişimi anlatmaya çalışan Berger, modernleşmeye Batı dünyasında oluşan “Teknolojik Medeniyet”le beraber gelişen bir olay olarak bakmış ve insanın yabancılaşmasına vurgu yapmıştır. Berger, modernite ile birlikte, geleneksel topluma ait kurumların yıkılarak, yeni kurumların inşa edildiğine ve bu kurumların topluma egemen olmaya başladığına dikkat çekmiştir. (Berger, 2000: 184). Modernleşme süreci, Batılı olmayan geleneksel veya modern öncesi toplumlar için bireysel ve toplumsal modernleşme şeklinde gerçekleşecektir. Bireysel açıdan bakıldığında modernleşme, geleneksel kabul ve yaşama üslubundan vazgeçip, daha yeni ve geniş kitleler tarafından benimsenen hayat biçimini kabul etmek anlamına gelmiştir. Toplumsal açıdan modernleşme ise, görece olarak statikleşmiş yerleşik kurumların yerine daha kuvvetli kabul edilen kurumların oluşturulması şeklinde açıklanmaktadır (Seyyar, 2004:502). Batılı olmayan toplumlar için, özellikle Doğu toplumları, modernleşme süreci beraberinde değişimi de getirecek ve geleneksel olanın değişmesine neden olacaktır. Bu değişim hareketi, Batılı olmayan toplumların, modernleşmek adına Batıyı örnek alması veya 44 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI taklit etmesi şeklinde gerçekleşecektir. Buradaki en önemli konu, modernleşmenin, Batılılaşma adı altında gerçekleşecek olmasıdır. O halde modern olmak için Batılılar gibi olmak mı gerekir? sorusunun cevabı, konunun önemini ortaya koyacaktır. 18. yüzyıldan itibaren Batı toplumunun büyük bir kesiminde gözle görülür bir değişim yaşanmıştır. Kapitalist toplum ilişkilerinin yaygınlaşması, metalaşma süreci, hızlı kentleşme ve göç hareketi, bu değişimin nedenleri olarak söylenebilir (Çiçek, 2014: 90). Modern toplum, önceki toplumsal düzenlerden oldukça farklıdır. Bu farklılığı yaratan temel, ekonomi ve siyaset kurumlarının baskınlığıdır. Modern toplumda ekonomi neredeyse her şeyi etkilemektedir. Buna bağlı olarak neredeyse her şey ekonomik değerlerle ölçülmekte ve siyasal olarak buna göre yönetilmektedir. Bu durum büyük ölçüde kapitalizmin eseridir (Bingöl, 2017: 164) Kapitalizm bir yandan ekonomik, sosyal ve siyasal değişkenleri belirleyebilme kapasitesine sahipken, öte yandan modern toplumlara, devletlere ve çağdaş dünyaya da damga vurmuştur (Bingöl, 2018: 74). Modernleşme sürecinin tarihsel gelişimini özetlemek gerekirse, Marshall’ın belirttiği gibi, modernlik üç aşamada gelişmiştir. İlk aşama değişimin başladığı aşamadır. İkinci aşamada ise Fransız devrimi ve etkilerine rastlanılmaktadır. Bu aşamada bireysel, toplumsal ve politik alanlardaki altüst oluşlar sonucunda bireyler, yeni ve bağlayıcı kimlikler kazanmışlardır. Son olarak, 20. yüzyılı kapsayan son aşamada, bütün dünyaya yayılan bu düşünce ile birlikte, kültür, sanatta ve düşünce alanında büyük başarılar sağlamıştır (Marshall,2004:29-30). 45 Modernleşme süreci karmaşık bir süreç olması bakımından net bir dille açıklanamamıştır. Bu nedenle denebilir ki modernleşmenin, herkes tarafından kabul edilmiş bir tanımı yoktur. Birbirinden farklı şekillerde yorumlanmıştır. Modernitenin ortaya çıktığı ve bu sürecin hız kazandığı döneme bakıldığında ise, yaşanan gelişmelerin ve değişimin ortak noktaları belirmiştir. Neticede modernleşme süreci, faklı olgular üzerinde ilerleme katetmiş ve farklı aşamalardan geçmiştir. Her ne kadar net bir tanımı yapılamasa da, modernleşme sürecinin gerçekleştiği alanlar bilinmektedir. Modernleşme sürecinin tarihsel gelişiminde karşılaşılan modernleşme alanları bilimsel, kültürel, siyasal ve ekonomik alanlar olarak kabul edilmektedir. Modernleşme alanlarından bilimsel modernleşmenin Newton ile başladığı kabul edilmektedir. Özellikle Newton’un evrensel yer çekimi kanunu, geleneksel ile modern düşüncenin dünya görüşleri arasındaki kopuşu belirlemiştir. Geleneksel düşünce ile modern düşünce arasındaki kopuş, aklın ve pozitif bilimlerin önem kazanması ile gerçekleşmiştir. Böylece, bilimsel ve pozitivist düşüncenin önem kazanıp ilerleme göstereceği bir süreç başlamıştır. Bilimin yanılmaz ilerleyişinin, insan ve dünyasının olgusal ve yetkin birbilgisine ulaştıracağı öngörülmüştür. Bilimsel modernleşme, modernleşme alanları içerisinde temel nitelik taşımaktadır ve diğer modernleşme alanları da bundan türemektedirler (Yüksel, 2004:14). Siyasal modernleşmenin ortaya çıkışında, Batı demokrasisinin önce İngiltere ve Amerika’da, ardından da Fransa’da var olması etkili olmuştur. Buradaki yenilik, Platon ve Aristo’dan beri olduğu gibi, demokrasinin sadece bir yönetim biçimi olması değildir. Aynı 46 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI zamanda, devletin tek rasyonel yönetim şekli haline gelmesidir. Modern devlet ancak demokratik olabilir. Çünkü iktidarın çıkış noktası halk olmalıdır. Halka dayanan iktidar, hem meşru olmalı hem de akla uygun olmalıdır. (Jeanniere, 2000:95-103). Siyasal modernleşme, bilimsel modernleşmenin de etkisi ile birlikte Batı toplumunda hak ve özgürlük kavramının devlet yönetiminde önem kazanmasına neden olmuştur. Daha sonraki modernleşme sürecinde bu durum, Batı dışı toplumlar için bir üstünlük olarak görülecek ve bu toplumların modernleşme adına Batılılaşma hareketlerinde önem kazanacaktır. Kültürel modernleşme alanı ise daha çok din üzerinden hareket etmiştir. Batılı toplumlarda siyasal modernleşme gibi kültürel modernleşme de birden gerçekleşmemiştir. Kültürel modernleşmenin hedefinde, din bulunmaktadır. Laik bir düzen oluşturma adına toplumun hareket etmesi, kültürel modernleşmenin dine karşı bir hareket olarak gelişme göstermesini ve hız kazanmasını sağlamıştır. Jeanniere’nin belirttiği gibi söz konusu olan düşüncenin laikleşmesi, her alanda tüm ölçütlerin rasyonelleşmesini sağlamıştır. (Jeanniere, 2000:95-103). Bu gelişmenin, Batı toplumları üzerindeki dini baskının sona ermesine neden olduğu ve Batı’daki gelişime faklı bir boyut kazandırdığı söylenebilir. 47 3.1.2. Batılılaşma Batılılaşma konusu, Baykan Sezer’in de ifade ettiği gibi iki yüz yıldır Türkiye’de sosyolojinin ve Türk düşüncesinin temel sorun ve tartışmalarından birisidir. Batılılaşma sorunu, yalnızca bilimsel açıdan değil, politik açıdan da önemli bir yer teşkil etmektedir. Çünkü bu sorun, aynı zamanda devletin de temel siyasetine yön veren ve biçim kazandıran bir sorun olma özelliğine sahiptir. (Aygün, 2010:1). Modernleşme olarak da algılanan Batılılaşma, modern toplumda yeni bir yaşam şekli olarak karşımıza çıkmaktadır. Batılılaşma, Batılı düşünce tarafından oluşmuştur. Batı’da yaşanan teknik, kültürel ve felsefî gelişmişlik, Batı-dışı toplumların gelişimi için kullanılması zorunlu olarak görülmüştür. (Deniz, 2005:30) Batılılaşma kavramı, Batı’nın ortaya çıkardığı, Batı kültürü ve medeniyetinin bir parçasıdır. Batılılaşma, Batı-dışı toplumlar tarafından alınarak, Batı’ya benzeme çabası olarak da açıklanabilir. Bu bağlamdan hareketle, Batı’nın taklit edilmesi anlamına da gelmektedir. (Kılıçbay, 2002:147). Batılılaşma, aynı zamanda Batılı devletlerin, Osmanlı Devleti gibi Batılı olmayan toplumlara empoze ettikleri eylemler olarak kabul edilmiştir (Timur, 2002:139). O halde Batılılaşma kavramının kökeninde Batı kültürünün bulunduğu ve Batı kültürünün Doğu’ya yönelik gerçekleştirmeye çalıştığı faaliyetlerin Osmanlı Devleti’ne de aşılanmaya çalışıldığı görülmektedir. Bu durumun etkileri özellikle Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde kendisini göstermektedir. Batılılaşma, Osmanlı Devleti’nin kötü gidişatını önlemek, içinde bulunduğu kötü durumdan kurtarabilmek için başvurulan bir çözüm 48 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI yolu olarak düşünülmüştür. Böylece devletin eski parlak dönemlerine yeniden kavuşabilmesi için ileri sürülen bir çözüm önerisi olarak kabul edilmiştir. Kanuni döneminin son yıllarına kadar Osmanlı Devleti’nin sosyo- ekonomik ve kültürel işleyişinin sağlıklı bir şekilde devam ettiği görülmektedir. Fakat bu sağlıklı işleyiş, bu yıllardan itibaren devlet geleneğinde sağlığını kaybetmeye başlamıştır. (Coşgun,2010: 11). Batılılaşma kavramı, Doğulu unsurlar içerisinde toplumsal değişimin izlerini taşımaktadır. Zafer Tunaya’nın da belirttiği gibi Batılılaşma süreci, bir “zihniyet değişimi projesi” olarak görülmektedir. Tunaya göre, Batılılaşma, çağdaş bir toplum ve özgürlükçü ilkelere dayanan bir devlet kurma çabasıdır (Tunaya, 2004:18). Fakat bu çabalar taklitten öteye gidememiştir. Mevlana’nın da ifade ettiği gibi, “taklitten doğan bilgi, canımızın vebalidir” sözü, bu çabaların yanlış bir yol izlenmesi ve gelenekle bağlarını kopararak yanlış aktarılan bir Batılılaşma hareketi olduğunu bize göstermiştir (Yeşilçayır, 2017: 71). Bir “zihniyet değişim projesi” olarak dile getirilen Batılılaşmak, Batı gibi olmak ve Batı’yı benimsemek anlamlarına gelmektedir. Batılılaşma kavramı, 18. yüzyıldan beri Türkiye’nin hayatında rahatsız eden, olumsuz etkileri hissedilen bir Demokles kılıcı gibi varlığını sürdürmektedir. II. Meşrutiyet’ten beri adıyla sanıyla ortada dolaşan bu kavram, Cumhuriyet Dönemi’nden itibaren ise resmen programa girmiştir (Ortaylı, 1985:134). Batılılaşma hakkında birçok tanım mevcuttur ve bu tanımlar arasında en yaygın olanı, Batılılaşmanın, Batı’yı ön plana çıkarması 49 ve Batı’yı diğer toplumlara karşı üstün görmesidir. Özellikle teknik konuların ağırlıklı olarak Batı’da gelişmişlik göstermesinden dolayı, Batı’nın tekniğinin örnek alınması ve hatta taklit edilmesi gerektiği şeklinde Batılılaşma tanımlarına ulaşılmaktadır. Böylece Batı’nın teknik anlamda elde ettiği güç, Batı’nın ilerlemesini daha fazla hızlandırmıştır. Batı’daki modernitenin gelişmişliğine ayak uyduramayan toplumlar ise, geri kalma noktasında, daha fazla geri kalmışlardır. 3.1.3. Çağdaşlaşma Bazılarına göre Batılılaşma kavramı yerine “çağdaşlaşma” kavramını kullanmak uygun olsa da çağdaşlaşma, Doğu-Batı ayrımı olmaksızın bütün toplumlar için geçerli bir harekettir. Çağdaşlaşmak söz konusu olduğunda, daha evrensel bir düşüncenin ortayaçıktığı fark edilir ve çağdaşlaşma farklı toplumların birbirinden bazı sosyal ve kültürel müesseseleri alması şeklindeki bir hareketi anlatmaktadır. Bu kavramlar Batılılaşma kavramında olduğu gibi kültürel ve sosyal değer ifadelerinden daha çok teknik, teknolojik, rasyonel anlamda herhangi bir manevi değer ifade etmeyen, daha çok maddi gelişmelere yönelik bir anlam taşımaktadır. Bu anlamda Batılılaşma veya çağdaşlaşma kavramları bütün milletler için söz konusu olup tarihin bütün devirlerinde görülen bir olgudur. Bu bakımdan Türk tarihinde özellikle Tanzimat’tan günümüze kadar görüşen değişim ve yenilikler için çağdaşlaşmadan çok Batılılaşma deyimi uygun düşmektedir (Hanioğlu, 1992:148). Osmanlı Devleti’nde söz konusu Batılılaşma veya modernleşme 50 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI hareketi, toplumsal ve zihniyet açısından bir değişim yaşanmasına neden olmuştur. Aynı zamanda çağdaşlaşma olarak da bilinen bu hareketler, Osmanlı’da yeni bir zihniyet yapılanmasına neden olurken, dönemin aydınları arasında Batılılaşma hareketini destekleyenler ve karşı çıkanlar olmuştur. Örneğin Batıcılık akımının temsilcisi olan aydınlar ikiye ayrılmışlardır. İlk grupta Batı’ya ait olan her şeyi almanın gerekliliğini vurgulayan Abdullah Cevdet; diğer kolda ise Batı’nın sadece bilim ve tekniğini, örnek teşkil etmesi açısından kısa bir süreliğine alınmasını, bu süreçte geleneğin ve kültürel yapının korunması gerektiğini savunan Celal Nuri İleri ve arkadaşları yer almaktadır (Baysal, 2006:3). Celal Nuri ve Abdullah Cevdet gibi daha birçok önemli Osmanlı aydını, bu hareket ile ilgili düşüncelerini dile getirmiştir. Niyazi Berkes, çağdaşlaşma kavramı ile iki asırdır devam eden modernleşme sürecini anlatmaya çalışmıştır. “Türkiye’de Çağdaşlaşma” adlı eserinin amacının Türkiye’nin son iki yüzyıl içindeki yenilenme çabalarının düşün düzeyindeki görünüşlerinin yardımı ile incelemek olduğunu belirten Berkes, Türkiye tarihindeki son iki asırlık gelişimi yeniden bir yapılanma çabası, yani çağdaşlaşma yolunda atılan adımların tarihi olarak nitelendirmiştir (Berkes, 1978:15-17). 51 3.1.4. İnkılâp İnkılâp, Arapça kökenli bir sözcüktür ve “kalb” kökünden gelmektedir. Bir halden başka bir hale dönüştürme, biçim değiştirme anlamına gelen inkılâp, devrim sözcüğü ile aynı anlamda kullanılmıştır. Bu kavram, toplumların tarihi süreçlerinde belirleyici roller üstlenirken, farklı şekillerde ortaya çıkmıştır. Sanayi inkılâbı, biliminkılâbı, kültür inkılâbı gibi örnekler, farklı şekillerde ortaya çıkan inkılâp örnekleri olarak görülmektedir. Bu yaklaşımla inkılâp, toplumun yeni gereksinimlere göre bir takım düzenlemeler ya da yeni bir düzen getirme olayıdır. Özellikle siyasal içerikli olan devlet ve toplum yapısındaki inkılâp olayında, toplumun yapısında bir değişiklik söz konusu olmaktadır (Gül, 1998: 2-3). İnkılâp genel olarak üç evrede gerçekleşmektedir. Birinci evre, hazırlık evresidir. Bu evrede düşünürler veya yazarlar, inkılâp veya devrime neden olacak sorunları işler ve toplumu hazırlar. İkinci evre, bir patlama ile gelen oluşum veya eylem aşamasıdır. Uzun veya kısa süreli yaşanacak olan bu evre ihtilal ile gerçekleşebilir. Yaşananların tahrip edici olmaması veya aşırı baskı ve zor kullanılmaması uyumu kolaylaştıracaktır. Üçüncü evre ise sonuç evresidir. Üçüncü evrede inkılâba neden olan bunalımın sona ermesi gerekmektedir. Eskimiş, gereksiz görülen kurumların yerine yenisinin getirilmesi uygun görülmüştür. Siyasal ve hukuki önemi olması gereken bu dönemde yeni kurumlar oluşturulurken, halkın tasvibi de önemlidir. Zira ilgili hareket, halkın bunalımına çözüm getirdiği ölçüde durulacak ve halkın tasvibi ölçüsünde tutunacaktır. Böylece inkılâbın bu son evresi ile getirilen anayasa ve öteki kurumlarla daha iyi, daha güzel bir dönem 52 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI açılmalıdır. Aksi takdirde sonuç aşamasına gelinmemiş olacaktır (Eroğlu,1990: 15). İnkılâp kavramı birçok insan tarafından ihtilal ile aynı şey olarak düşünülmektedir. Hâlbuki inkılâp ve ihtilal kavramları birbirinden farklı kavramlar olarak görülmektedir. Çünkü inkılâbın gerçekleştirilme amacı daha çok siyasi ve hukuki açıdan yeni bir düzenleme getirmek, kurulu düzeni biçimsel olarak değiştirmektir. İhtilal kavramı ise daha çok yönetimi ve düzeni değiştirmeye yönelik bir hareket olarak anılmaktadır. Buna göre inkılâp kavramı, ihtilal kavramına gore, göze hoş gelmektedir. Çünkü ihtilal ile mevcut düzeni yıkacak bir süreç söz konusu iken, inkılâp ile düzeni yıkmak gibi bir gaye bulunmamaktadır. 3.2. Osmanlı Aydınında Batılılaşma Algısı Osmanlı toplumunun kötü gidişatını sona erdirmek ve Batı’yı yakalamak amacıyla bir takım arayışların ortaya çıktığı ve Batı’ya yönelmek şeklinde bir çare geliştirilmeye çalışıldığı görülmektedir. Bu arayışlar öncelikle askeri alanda ortaya çıkmıştır. Osmanlı Devleti’nin son iki yüzyılında yaşadığı başarısızlıklarına, Batı’nın teknolojik gelişmelerini alarak son vermek adına ilk Batılılaşma girişimleri görülmüştür. Yani Osmanlı Devleti’nde modernleşme sürecinin askeri konularda gerçekleştiği görülmektedir. Böylece ordunun Batılı tekniklerin örnek alınması ile modernleştirilmesi amaçlanmıştır. Askeri alanda Batı’nın örnek alınması, Batılılaşmanın olumsuz yanlarını gözler önüne sermektedir. Tarihi süreçte Osmanlı’daki yenileşme ve Batılılaşma hareketleri bir kalkınma, ilerleme, güçlenme 53 ve büyüme hareketinden ziyade, Batı’ya karşı pasif durumda müdafaa hareketleri olarak ortaya çıkmıştır. Yani Osmanlılar, kalkınma ve güçlenmede kendilerine özgü orijinal bir fikir, proje, sistem ve hamle ortaya koyamamıştır. Batı’yı her yönüyle nakletmeye, Türkiye’ye taşımaya çalışmıştır (Bıyıklı, 2006:31). Batı’nın bu şekilde körü körüne örnek alınması, önce askeri alanda gerçekleşmiş ve daha sonra bu değişim hız kazanmıştır. Osmanlı Devleti’nde yaşanan bu Batılılaşma hareketi, dönemin ortaya çıkardığı olumsuz şartlar içerisinde hoş karşılanmadığı gibi, bu harekete destek verenler de olmuştur. Şerif Mardin’in belirttiği gibi Osmanlı Devleti’nde başlayıp Cumhuriyet Türkiyesi’nde yeni boyutlar kazanan, Batı Avrupa’nın sosyal ve fikri bileşimini, erişilmesi gereken bir hedef olarak gören Batıcılık fikri, bazen ılımlı bir şekilde ortaya çıkmış, bazen çok radikal, geleneksel kültür öğelerini eleştiren ve karşısına çıkan boyutlar kazanmıştır. Ancak sözcüğün kendisi daha çok Batı’yı her hususta örnek almak isteyenlerin yaklaşımını adlandırmak için kullanılmıştır (Mardin,1991:11-12). Osmanlılarda Batılılaşma hareketi esnasında Batı kültüründen örnek alınması, Mümtaz Turhan’ın da dile getirdiği gibi üç dönemde gerçekleşmiştir. Bu dönemlerden birincisi, 19. yüzyılın başına kadar sürmüştür. Bu dönemde, toplumda gözle görülür bir değişiklik meydana getirmeyen birtakım unsurların Batı’dan alındığı dönemdir. Osmanlıların Batılılaşma hareketindeki ikinci dönem, aynı zamanda Batılılaşmanın ilk başladığı dönem kabul edilen Üçüncü Selim dönemidir (1798-1807). Bu dönem daha çok bir intikal dönem olarak 54 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI anılırken, sistemli ve bilinçli bir Batılılaşma hareketinin başladığı dönem olarak kabul edilmiştir. Batılılaşmanın üçüncü dönem ise, İkinci Mahmut ile başlayıp, çeşitli safhalar geçirerek İmparatorluğun çöküşüne kadar geçen dönemdir. Bu dönemde Batı’dan alınacak unsurların geniş çapta, yukarıdan aşağıya ve zorlama ile yapılmasının gerektiğine inanılmaktadır (Turgut, 1998:125-126). Bu dönemler içerisinde Osmanlı Devleti’nin Batılılaşma ve modernleşme çalışmaları açısından en hareketli dönem, üçüncü dönem olarak görülmektedir. Çünkü ilk iki dönem, daha çok Batılılaşmanın genel mahiyetinin ve yol haritasının belirlendiği dönemler olmuştur. Ziya Gökalp, Türk yenileşme tarihi içerisinde Batılılaşmayı, milli karakterli, bilimsel ve dışa bağımlı olmamak şeklinde tasavvur etmiştir. “Bugün bizim için Muasırlaşmak demek Avrupalılar gibi zırhlılar, otomobiller ve uçaklar yapıp kullanabilmek değildir. Muasırlaşmak, şekil ve yaşayış yönünden Avrupalılara benzemek de değildir. Ne zaman ki bilgi ve sanayii mallarını Avrupa’dan alma zorunluluğundan kurtuluruz işte o zaman muasırlaşmış oluruz. Çağdaş olma ihtiyacı bize Avrupa’dan yalnız bilimsel ve pratik bilgiler ile tekniğin aktarılmasını emrediyor” diyerek, Batılılaşma hakkındaki görüşlerini dile getirmiştir (Gökalp, 1992:15). Buna göre Gökalp, Batı medeniyetinin olduğu gibi, gelişi güzel taklit edilmemesi gerektiğinin üzerinde durmuştur. Ona gore, Batı’ya bağlı olmadan, toplumun milli özellikleri dikkate alınarak birtakım yenilikler yapılmalıdır. Osmanlı/Türk toplumunda, Batlılaşma sorununun en önemli metodolojik problemlerinden birisi, Batılı unsurların ne şekilde alınacağı konusu olarak karşımıza çıkmaktadır. Buna göre, Batı 55 medeniyetinin parçalar halinde mi; yoksa bütünlüğünü bozmadan topyekün mü alınması gerektiği sorunu günümüze kadar sürmüştür. Hilmi Yavuz (2004:212) bir çalışmasında bu konudaki düşüncelerini şu şekilde ifadeetmektedir: “Modernleşme, parça mı, bütün mü? Batılılaşma, simge mi, kavram mı? Türk modernleşmesinde Batılılaşma, somut ve görünür simgelerle kavrandığı içindir ki, bazen parça bütünün kendisi zannedilmiş ve bir medeniyeti temellendirmenin soyut kavramlarla olabileceğinin farkına varılamamıştır. Türk modernleşmesi bize modernleşme ya da Batılılaşmanın Metonomik bir hareket olduğunu gösteriyor. Metonomi, parçanın bütünün yerini alması, onun yerini tutması demektir. Piyano çalmak, şapka giymek vs. Batılı olmanın bir parçası olabilir; fakat Avrupalılığı bütünüyle temsil etmez. Çünkü medeniyet hiçbir zaman yaşam tarzına indirgenemez”. Böylece Yavuz, modernleşmenin şekilden ibaret değil; bir kültür ve medeniyet olayı olması gerektiği, dolayısıyla her şeyden önce bir ‘zihniyet problemi’ olduğuna vurgu yapmıştır. Batı’nın teknolojik olarak ilerleyişi ve Dünya üzerinde önemli bir söz sahibi olması, Osmanlı Devleti’nin Batılılaşma hareketine kayıtsız kalmamasında önemli bir faktör haline gelmiştir. Çünkü Batı’nın dünya üzerindeki konumu Osmanlıyı da etkilemiş ve Osmanlı’da yenilik hareketlerinin doğmasına sebep olmuştur. Özellikle Batı’da üretim tarzı ve pazar ilişkilerinin değişmesi ve sonraki yüzyıllarda bilim ve teknolojinin ulaştığı nokta ile yeni bir boyut kazanması Batı’yı üstün ve güçlü kılmış; yeni kaynaklar bulma arzusuna yönlendirmiştir. Bunun yanı sıra, Osmanlı Devleti’nin aldığı 56 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI yenilgilerle güç dengeleri değişmiştir. Bu dönemde Avrupa, Dünya genelinde gücünü hissettirmeye başlamıştır. Bu güç, Osmanlı Devleti üzerinde fazlasıyla hissedilmiştir. Bu süreçte Osmanlı Devleti’nde yaşanan gerileyiş, kendi içerisinde ekonomik bir gerileme ve toplumsal bir çözülme meydana getirmiştir. Bundan sonra Osmanlı Devleti’nin Batı için herhangi bir tehlikesi kalmamıştır. Osmanlı İmparatorluğu 18. yüzyılda içinde bulunduğu bu durumdan kurtulmak için farklı çözüm arayışları içine girdiği görülmektedir (Lewis, 2004:46). Böylece Osmanlı Devleti’nde Batılılaşma hareketi, Batı’nın istediği ölçüde cereyan etmiş ve bu durumun ortaya çıkaracağı sıkıntılar, Osmanlı Devleti’nin çöküşüne kadar artarak devam etmiştir. 3.3. Celal Nuri’de Batılılaşma ve İlerleme 3.3.1. Batılılaşma Celal Nuri, Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu olumsuz durumun düzeltilmesi için kafa yormuştur. Düşüncelerini birçok makale ve kitabında dile getirmiştir. Celal Nuri, kötü durumun düzelmesi ve devletin bekası için Batı’ya dönülmesi gerekliliğini sürekli ifade etmiştir. Çünkü Batı’daki teknolojik ve bilimsel gelişmeleri yadsınamaz bir gerçek olarak kabul ederken, Osmanlı Devleti’nin ne kadar Batı’nın uzağında kaldığından yakınmıştır. Dönemin önemli şahsiyetlerinden Abdullah Cevdet gibi Batıcı kabul edilen Celal Nuri, Osmanlı/Türk modernleşmesinin metodolojisi üzerine düşüncelerini farklı şekilde dile getirmiştir. Batılılaşma hareketlerinin Osmanlı Devleti’nde geç kalınan ve bir an önce yapılması gereken yenilikler olarak dile getiren fakat geleneği de 57 reddetmeyen Celal Nuri, gelenekçi bir yenilikçi ya da daha farklı bir ifade ile “geleneği reddetmeyen bir inkılâpçı” olarak döneminde farklı bir fikir adamı görüntüsü ortaya koymuştur. Batı’nın önemine değinen Celal Nuri, geleneği göz ardı etmeden Batılılaşmanın rotasını çizmiştir. Özellikle Osmanlı Devleti’nin İslamiyet ve Türklük gibi dini ve etnik özelliklere sahip olduğunu sürekli olarak dile getiren Celal Nuri, Osmanlı/Türk modernleşmesinin daha çok bu iki değer ekseninde gerçekleştirilmesi gerektiğini dile getirmiştir. Celal Nuri, Osmanlı/Türk modernleşmesi ve Batılılaşma hareketi esnasında nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini açıklarken, Doğu toplumlarının zafer kazanmasının ancak Avrupa’nın bilimlerini ve üstünlüklerini, hatta düşünce yöntemini alarak gerçekleşebileceğini ileri sürmüştür. Çünkü Batı teknik konularda oldukça ilerlemişken, Doğu’nun şimdiki uygarlıklarının üstün gelmesi mümkün değildir. Bu nedenle Celal Nuri, Doğu toplumlarının başarısını, genel uygarlığa yani Batı uygarlığına katılmakla olanaklı kabul etmiştir. Bu amaç doğrultusunda Türklerin tuttukları yolun doğru yol olduğunu söyleyen Celal Nuri, bu şekilde başarının geleceğini savunmuştur (İleri, 2002:69). Celal Nuri, Batılılaşma/modernleşme konusunda kendi düşünceleri ekseninde bir formül üretmeye çalışmıştır. Ona göre “önce dışarıdan taşıyıp al, sonra bu örneklere bakarak yarat” anlayışı söz konusu olmuştur. Celal Nuri’ye göre bu anlayış, Türk toplumunun modernleşme sürecinde izlemesi gerektiği bir politika olmalıdır. Modernleşmeyi bu şekilde formüle eden Celal Nuri’ye göre, ilerlemenin gerçekleşmesi için ilk aşama başkalarından, yani Batı’dan 58 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI almaktır. Ondan sonraki süreçte yapılması gereken, Batı’dan alınan düşüncenin, geleneğin özünde yer alan düşünceden, koparılmadan yaratmaktır. “Alacaklarımızı tam almadıkça kendimizi daha eski çağda saymalıyız” diyen Celal Nuri, Batı’daki gelişmelerden faydalanılması yönünde düşüncelerini dile getirmiştir (İleri, 2002:178- 181). Celal Nuri, Batılılaşmadan ne anladığını dile getirirken, izlenecek yolu da belirtmiştir. Buna göre Batı’nın her yönüyle örnek alınmasından ziyade tekniğinin ve yönteminin alınmasından yana olan Celal Nuri, Batılı düşünceyi Türklerin kendi kültürlerine, geleneği göz ardı etmeden sindirmeleri neticesinde ilerlemenin gerçekleşeceğini düşünmektedir. Celal Nuri, gelişmiş olan Avrupa medeniyeti karşısında şaşkınlığını gizleyememiş ve bu şaşkınlığını, güneşin ışıklarını göremeyen devletine-milletine seslenerek: “İsrafil terakkî surûnu eline almış, ölüleri değil, doğmamışları bile dirilten gürültülü bir sadâ ileâlemi medeniyete, hayata davet ediyor, sen hâlâ kulaklarına pamuk tıkamakta inat mı edeceksin. Senin için mukadder olan, mukaddes vatanını ‘çiğnetmek, terk etmek, hırpalatmak, kısmen ölmek, öldürülmek,...sefil ve rezil olmak mıdır?... ebed-i müddetsin’ sen de bir kere ‘kanının küreyvâtındaki eski merdliği, eski mezâya ve seceyâyı, eski hatırâtı karıştır’ ve uykudan uyan” (İleri, 1913a:168- 169) diyecektir. Celal Nuri, Osmanlı Devleti’nin Batıya bu kadar yakın olup da Batı’daki gelişmelerden habersiz olunmasına bir anlam verememiştir. Özellikle Batı’nın çağdaşlaşıp ilerlemesi esnasında, Osmanlı Devleti’nin gerileyiş nedenlerinden birisini de bu duruma bağlamıştır. 59 Celâl Nuri, Osmanlının kurtuluşu için Avrupa medeniyetini hedef gösterirken, Batı medeniyeti ileilgili tereddütleri de yok değildir. Çünkü maddî yönden bir hayli ilerlemiş olan Avrupa’nın savaşlarla insanları kana boğan vahşi yönü, Avrupa medeniyetinin iyi tarafına gölge düşürmektedir. Bütün medeniyetlerin Asya’dan doğarak Avrupa’ya geçtiğini iddia eden Celâl Nuri, son noktada Avrupalı bir zihniyetle düşünebilmenin önemine dikkat çekmiştir (İleri,1331a:143- 144). 1913 yılında medeniyeti ‘sınaî’ ve ‘hakiki’ olarak iki kısma ayıran Celâl Nuri, Avrupa’nın emperyalist politikaları ve ahlâksızlık gibi özelliklerini bir kenara bırakarak, Batı medeniyetinin alınmasını istiyordu. Ona göre Türkiye için öncelikli gerekli olan şey sınaî medeniyettir. Teknik-marifet, Batı’da fazlasıyla ilerlemiştir. Bilim ve fenden faydalanan Avrupa fazlasıyla ilerlemiştir. Felsefe, iktisat, edebiyat Avrupa’da maddî açıdan zengin bir alemin doğmasına yol açmıştır. Buna göre Asya ve Afrika geçmişi temsil ederken, Avrupa ve Amerika geleceği işaret etmektedir. İlerlemenin yolu istikbale uzanmaktan geçmektedir. Celal Nuri’ye göre bu duruma en iyi örnek Japonya’dır. Ancak, İslâmiyet’i temsil eden insanlar ilerlemenin bu tarafını görememişlerdir (Uyanık, 2004:253). Batı uygarlığı bütünüyle mi alınacak, neler, nasıl alınacak? Bu tartışmalar arasında daha radikal görüşler ileri süren Batıcı aydınlardan Abdullah Cevdet’e karşılık Celal Nuri, prensip olarak Batıcı görünen fakat uygarlık değişimi ve modernleşme sürecinin sorunları üzerinde tavırlar sergileyen bir aydın konumundadır. Abdullah Cevdet ve arkadaşlarına göre birikinci medeniyet Avrupa 60 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI medeniyetidir. Avrupa medeniyetinin gülü ve dikeniyle birlikte alınması gerekmektedir (Cevdet, 1913:1984). Celal Nuri ise Batı’nın sadece teknolojisine gereksinim olduğu konusunda ısrar etmiştir. Çünkü Batı, Osmanlı Devleti’ne düşmanlık beslemektedir ve Batı’ya kültürel açıdan karşı çıkılması kaçınılmazdır (İleri,1913b:1949). Celal Nuri, Avrupa’da yaşanan gelişmelerden uzak kalan devlet yönetiminin baskıcı tavrını eleştirmekte ve gelişememenin nedeni olarak bu baskıyı göstermektedir. ÇünküOsmanlı Devleti, Batı’nın ilerlemelerine büsbütün yabancı, aykırı ve karşıt bir geleneği sürdürüyordu. Özellikle Osmanlılığın önemli bir bölümünü oluşturan ve Türk olmayan halklar, Batı’daki gelişmelere paralel olarak hareket etmeye çalışmışlar ve kendileri için geliştirici bir yol izlemişlerdir. Celal Nuri, ulus devlet anlayışı ile çakışan imparatorlukların Avrupa’nın ilerlemesine yabancı kaldıklarını ve reddettiklerini dile getirmiştir. Fakat Celal Nuri, Osmanlı bünyesindeki azınlıkları, özellikle Hıristiyan halkların din adamlarını, ulusal kimliği koruyup pekiştirmek için kurulmuş yarı gizli hükümetçik olarak kabul etmiştir (İleri, 2002:33). Batı’daki teknolojik gelişmelerin takip edilmemesi ve geleneğin sürdürülmesi, Osmanlı Devleti himayesindeki unsurların kendi başlarına Batılılaşmalarının bir göstergesi olmuştur. Bu durum daha sonraki süreçte Osmanlı Devleti’nin parçalanmasında olumsuz şekilde görülecektir. Osmanlı Devleti’nin geleneğe önem vermesi gerektiğini düşünen Celal Nuri, Batı’daki gelişmelerin teknik yönüne kayıtsız kalınamayacağını ifade etmiştir. Celal Nuri yaşam mı, yoksa gelenek mi? sorusunu dile getirmiş ve bu konudaki düşüncesini Batı ve Doğu 61 toplumlarından örnek vererek açıklamıştır. Celal Nuri için bu sorunun cevabı aslında çok basittir. “Yaşamak asıl olandır” diyen Celal Nuri, geleneğin ne kadar soylu olursa olsun bir süsten ibaret olduğunu öne sürmüştür. Celal Nuri, geleneklerin, özellikle Osmanlı geleneğinin ne kadar değerli olduğunu bir çok kez dile getirmiş fakat işe yaramadıktan sonra geleneğin önemsiz bir unsur olduğunu söylemiştir. Celal Nuri, Batı ve Doğu uygarlıkları arasındaki ilerleyiş ve gerileyişi bu şekilde açıklamaya çalışırken, Batı’nın gelenekten vazgeçerek yaşama daha çok önem verdiğini; Doğu’nun ise gelenekten silkinmeyip yaşamı ikinci plana attığını belirtmiştir. O halde gelenekleri yaşamların belirlediğini söyleyen Celal Nuri, Osmanlı Devleti’ni gelenekten kopamaması ve Batı’dan habersiz kalarak gelişmelerden uzak kalmasından dolayı eleştirmiştir (İleri, 2002:53). O halde her gelenek yaşam doğrultusunda ele alınacak olursa, her geleneğin olduğu gibi korunması mümkün değildir. Yani burada Celal Nuri’nin belirtmek istediği gibi “Avrupalılaşmak” adına sadece Batı’nın tekniğinin alınması, kültürel değerlerine dokunulmaması gerektiği görüşü önemkazanmaktadır. Celal Nuri, Batılılaşma hareketinin yöntemini belirttikten sonra, hangi alanlarda ne gibi gelişmeler yapılması gerektiği konusunda görüşlerini belirtmiştir. Celal Nuri’ninBatılılaşma konusunda görüş bildirdiği alanların başında “dil” konusu yer almıştır. Celal Nuri’ye göre Batılılar gibi gelişmiş ve yaygın bir dil kullanmak, ilerleme noktasında zihniyetin şekillenmesinde ve Batı’ya ayak uydurmada önemlidir. Ancak bu şekilde Türklerin modernleşebileceğini belirten Celal Nuri, dili, uygarlık sembolü olarak görmüştür. Buna göre uygar 62 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI bir toplum olabilmek ve Asyalılıktan kurtulabilmek için dildeki sıkıntıların giderilmesi gerektiğini dile getirir. Celal Nuri, Avrupa ile boy ölçüşebilmek için, dil konusunda ilerlemenin öncelikli gereklilik olduğunu savunur. Bu bağlamda dil, aynı zamanda ulus olarak düşünce yapımızın da şekillenmesinde önemli bir yer edinecektir. Celal Nuri, dildeki ilerleme konusunda bir benzetme yaparak, nasıl ki Batılı gibi giyinmek konusunda bir düzenlilik var ise, dilde de aynı düzenliliğin olması gerektiğini savunur (İleri, 2002:131-137). Batılılaşma hareketleri esnasında Osmanlı Devleti’nin ilerlemesinde dile ayrı bir önem veren Celal Nuri’ye göre Batı ile boy ölçüşebilmek için dilbilimsel çalışmalara ağırlık verilmesi gerekmektedir. Çünkü Osmanlıların düzenli bir dilbilgisine sahip olmadığını dile getirirken, yayınlanmış Türkçe kitapların azlığından yakınmıştır. Celal Nuri için bir uygarlıkta önce bilim düzenlenmeli, daha sonra onun öğretilmesi gerçekleşmelidir. Bu noktada üzüntüsünü dile getirirken “Türkçeye yazık oldu” diyen Celal Nuri, hiçbir uygarlığın, dillerini çözümlemeden uygar olmadığını dile getirir. Bu nedenle Türklerin, Türkçe’yi çözümleyerek uygarlaşacağının altını çizmiştir. Bu konuda Türkçe’nin, başka uygar dillerin genellikle anlatabildikleri her kavramı alabileceğini dile getiren Celal Nuri, dil konusunda ilerlemenin önemine değinmiştir (İleri, 2002:138-150). Celal Nuri, dil konusunun yanı sıra eğitim konusuna da önem vermiştir. Batılılaşma hareketleri esnasında Türk eğitim sisteminin şekillenmesinin, uygarlaşma ve Batı ile mücadele açısından önemine değinmiştir. Celal Nuri, modernleşme hareketi esnasında uygarlaşmanın ve Batı ile mücadelenin gerçekleşebilmesi için 63 öncelikle okur-yazar oranının arttırılması gerektiğine dikkat çekmiştir. Ona göre okur-yazar olmayan insanın uygar bir insan haline gelmesi mümkün değildir. Batı ile Doğu insanı arasındaki farkın kapatılması için dilden sonraki ikinci önemli konu eğitim olmuştur. Bu nedenle Batılılaşma sürecinde ilerlemenin gerçekleşmesi için her Türk’ün en azından okur yazar olması gerekmektedir. Böylece onun için Türk inkılâbının en önemli ilkelerinden birisi, bilgisizliğin ortadan kaldırılması olmuştur. Aksi takdirde hiçbir ulusa karşı üstün gelinemeyecektir. Eğitime verilecek önem sayesinde ilerlemenin hızlanacağını söyleyen Celal Nuri, üniversite eğitiminin önemini vurgulamıştır. Üniversite eğitimi almış eğiticilerin olmasını arzu eden Celal Nuri, “hem ilköğretim okullarını sayısı artabilsin, hem de ilerleme hareketi hız kazanarak uygarlaşma daha çabuk gerçekleşsin” şeklinde düşüncelerinden bahsetmiştir (İleri, 2002:171-173). 3.3.2. Evrimci Görüş Celal Nuri, Batılılaşma ile ilgili düşüncelerini dile getirirken tamamen Batıcı bir aydın olmadığını ve Batı’nın sadece bir model olarak alınması konusunda görüş bildirdiği görülmektedir. Celal Nuri, Batılı birçok düşünürden etkilenmiştir ki, bunlardan en önemlilerinden birisi Darwin’dir. Celal Nuri’nin, evrim teorisinden etkilenişi, batılılaşma ve Türk inkılâpları üzerine düşüncelerinde önemli pay sahibi olmuştur. Osmanlı Devleti’nin geleneğindeki en önemli unsur olarak gördüğü İslamiyet ve Türklük ekseninde bir takım yenilikler gerçekleşebileceğini çoğu kez dile getiren Celal Nuri, bu noktada 64 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI geleneği reddetmeyen bir yenilikçi olduğunu gözler önünesermiştir. Celal Nuri, ekonomik, siyasal ve toplumsal değişimlerin devrim yada evrim yoluyla gerçekleştirilebileceğini düşünmüştür. Gelenekten kopmayan bir yenilikçi kimliğine sahip olan Celal Nuri, yapılacak yeniliklerin toplum tarafından benimsenmesi açısından devrimden ziyade evrimci anlayışla hareket edilmesi gerektiğini dile getirmektedir. Bu noktada Fransız Devrimi’nin Türk İnkılapları açısından bir örnek kabul edilemeyeceğini savunan Celal Nuri, daha çok İngilizlerin geçirdiği evrimin örnek alınabileceğini düşünmektedir. Özellikle İngilizlerin geçirdiği evrimi örnek gösteren Celal Nuri, Türk milletinin de bu şekilde bir evrim geçirebileceğini belirtmiştir. Celal Nuri, buna karşın Fransız Devrimi’ni gelip geçici bulmuştur. Ona göre Türk inkılâplarının ve modernleşme hareketlerinin Fransız tarzı bir devrimle gerçekleşmesi mümkün değildir (İleri, 2002:219-221). Celal Nuri’ye göre Türk inkılâpları ile gerçekleşmesi düşünülen yenilikler bir amaç gütmesi bakımından devrim olarak görülebilir; fakat burada gerçekleştirilmesi gereken amaç için söz konusu inkılâpların her biri birer araçtır ve bu araçlar evrim yolu ile gerçekleştirilecektir (İleri, 2002:221). Yani denilebilir ki, Celal Nuri’nin Türk İnkılapları ve modernleşme konusundaki düşüncelerinde devrim bir amaç iken, yaşanacak yenilikler birer evrimdir ve araçtır. Celal Nuri budüşüncesinitemellendirirken, Türk ulusunun bir geçmişinin ve geleneğinin olduğunu, belki de 2000 yıllık bir geçmişe sahip olduğunu dile getirmiştir. Bununla birlikte, “günün birinde bütün geçmişten ve geleneklerden vazgeçilir mi?” şeklinde bir 65 soru yöneltmiştir (İleri, 2002:222). Celal Nuri’ye göre evrime uyulursa, yapılacak olan yenilikler, Türk toplumu için daha sağlam temeller üzerine atılacak ve kalıcı olacaktır. Celal Nuri’ye göre Batı’nın teknolojik konulardaki ilerlemesi, bir model olarak alınabilir ve bu durum Türk toplumu için elverişlidir. Fakat Celal Nuri’ye göre Türklerin yeni bir yaşam biçimine geçebilmek amacıyla gerçekleştireceği devrim, Türklerin dili ve dini üzerinde imkansız olacaktır. Çünkü dil ve din, Türk toplumu üzerinde yerleşmiştir. Dil ve din konularında ancak evrim olanaklı bulunmaktadır. Celal Nuri’nin, yapılacak yeniliklerin dil ve din konularında evrim ile gerçekleşebilmesi konusundaki düşüncesi, Türklerin geçmişi ile alakalıdır. Celal Nuri’ye göre Türkçe’nin ulusça benimsenmiş olan dilbilgisi kurallarının değişmesi artık mümkün değildir. Fakat dil konusunda değişime ve evrime gereksinim vardır. Aynı şekilde İslamiyet’te ulusça benimsenmiş bir takım kurallardan dolayı devrim gerçekleştirilemeyecek bir alandır. Celal Nuri’ye göre, İslamiyet’in özüne etkide bulunulmadan ve arılığına yüceltilmesiyle birlikte din, insanlar arası ilişkilerde, ahlak ve maneviyat alanında gereksinimleri giderecek bir duruma getirilmelidir. O, bir taraftan Türk inkılâplarının evrimi izlemesini zorunlu görürken; diğer taraftan ise inkılâpların geçmişi yıkacağını, evrimin ise geleceği inşa edeceğini dile getirmiştir (İleri, 2002: 224-226). Celal Nuri, Türk inkılâplarının gerçekleştirilmesinde evrimci görüşün önemine bu şekilde değinirken, bu süreçte evrimin gerçekleşmesindeki yavaşlılığa dikkat çekmiştir. Çünkü Celal Nuri’ye göre evrim ne denli çabuk olursa, gerileme de o denli hızlı 66 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI gerçekleştirilecektir. Birdenbire ve düşünülmeden yapılan hiçbir eyleme bir karşı tepki gelmemesi olanaksızdır. Bu nedenle Celal Nuri, evrimin ilkelerine uyulması konusunda uyarılarda bulunmaktadır. Bir ulusun büyümesini, bir çocuğun ya da bir bitkinin yetişmesinden farksız görmesi, Celal Nuri’nin dile getirdiği evrimci görüşün önemini ortaya çıkarır (İleri,2002: 242). 67 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: OSMANLI DEVLETI’NIN ÇÖKÜŞÜ 4.1. Celal Nuri’ye Göre Osmanlı Devleti’nin Çöküş Nedenleri Celal Nuri, bir taraftan değişim ve yenilikten bahsederken, diğer taraftan geleneğin özündeki değerlerin de önemli olduğunu zikretmiştir. Gelenekçi bir yenilikçi profiline sahip olan Celal Nuri, Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu olumsuz gidişata bizzat şahit olması bakımından önemli bir kişiliktir. Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemine tanık olan Celal Nuri, Batılılaşma hareketleri ile ilgili düşüncelerini dile getirirken, Osmanlı Devleti’nin hangi konularda noksanlık yaşadığını ve hangi nedenlerden dolayı çöküşe doğru yol aldığını açıklamaya çalışmıştır. Celal Nuri, Osmanlı Devleti’nin yaşadığı çöküşün nedenlerini özellikle “Tarih-i Tedenniyat-ı Osmaniyye ve Mukadderat-ı Tarihiyye” isimli kitabında dile getirmiştir. Celal Nuri’nin bu kitabı, günümüz Türkçesi’ne “Uygarlıklar Çatışmasında Türkiye” olarak Mahir Aydın tarafından çevrilmiştir. Bu kitapta genel olarak Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemi ele alınmıştır. Celal Nuri, Osmanlı Devleti’nin çöküş nedenlerine değinirken azınlıklardan yönetim eksikliğine, ekonomik sıkıntılardan din konusuna ve dışa bağlı nedenleredeğinmiştir. Azınlıklardan Kaynaklanan Nedenler Celal Nuri, Osmanlı Devleti’nin çöküş nedenlerini dile getirirken, öncelikle azınlıklar konusuna yer vermiştir. Özellikle Osmanlı Devleti himayesindeki azınlıkların sayısı, Celal Nuri için bir çöküş nedenidir. Çünkü Osmanlı himayesinde çok sayıda azınlık bulunmaktadır. Tek bir unsurdan oluşan ulusların daha iyi 68 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI ilerleyeceğini düşünen Celal Nuri, Osmanlı Devleti için de bu durumun geçerli olduğunu dile getirmektedir (İleri, 2004:49). O halde Celal Nuri’nin düşüncesinden hareketle ilerlemenin yaşanmasında toplumsal birliğin önemi ortaya çıkmaktadır. Aksi takdirde çok sayıda ve farklı unsurdan meydana gelmiş bir toplumun sorunsuz olması mümküngörülmemektedir. Celal Nuri’ye göre Osmanlı himayesindeki azınlıklar üzerinde Türkleştirme politikasının uygulanması gerekmektedir. Fakat böyle bir politikanın azınlıklar üzerinde uygulanamaması, Celal Nuri’ye göre Osmanlı Devleti açısından bir çöküş nedenidir. Çünkü azınlıklar ile Türk toplumunun tarih sahnesinde ayrı yaşadığı görülmektedir. Celal Nuri, bu kadar çok sayıdaki azınlığın Türk toplumundan ayrı yaşamasını,dışgüçlerin bu azınlıkları kendi amaçlarına göre kullanmaları bakımından değerlendirmesi, bir diğer çöküş nedeni olarak görülmektedir. Çünkü bu azınlıklar Osmanlı Devleti’ne hiçbir zaman bağlılık duymamışlar, hatta karşıt olmuşlardır. Komşu devletler özellikle bu durumdan istifade etmişler ve azınlıkları kullanarak Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtmışlardır. Azınlıkların bu şekilde Osmanlı Devleti’ne kışkırtılması, Osmanlı’nın ilerlemesine engel olurken, gerileyişini hızlandırmıştır (İleri, 2004:52-54). Azınlıklar konusundaki sıkıntıları dile getiren Celal Nuri’nin düşüncelerinden de anlaşıldığı gibi devlet içerisinde devletin çaresizliği ve imkansızlığı ortaya çıkmaktadır. 69 Yönetim ve Kurumlaşma Eksikliğinden Kaynaklanan Nedenler Celal Nuri’ye göre Osmanlı Devleti’nin gerileyiş ve çöküş nedenlerinden bir diğeri, yönetim ve kurumlaşma konularında görülen eksikliklerden kaynaklanmaktadır. Celal Nuri, yaşadığı dönemi göz önüne alarak bu eksikliği dile getirirken, Osmanlı topraklarının uzak semtlerinde kurumlaşmanın olmadığına ve yönetimin etkisiz kaldığına dikkat çekmiştir. Celal Nuri, “başımıza ne geldiyse hep yönetimsizlikten ve kötü yönetimden gelmiştir” şeklinde, konu hakkındaki düşüncelerini dile getirirken, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin yönetim konusunda yeteneksiz olduğunu belirtmiştir (İleri, 2004:59). Celal Nuri, yönetim konusundaki yeteneksizliği, Osmanlı Devleti’nin çöküş nedenlerinden birisi olarak değerlendirirken, azınlıklar konusunda da önemli olduğunun altını çizmiştir. Orhan ve Murat Hüdavendigar zamanlarında pek önemli yönetim ilkelerinin ortaya konduğunu dile getiren Celal Nuri, Osmanlı Devleti’nin yükselişe geçmesiyle bu ilkelerin yaşamasının imkansız hale geldiğini ifade etmiştir. Celal Nuri, yaşanan Doğu sorununun nedenini de yönetimde görülen yeteneksizliğe bağlamaktadır. Özellikle böyle bir yönetim yeteneksizliğinin gerçekleşmemesi halinde azınlıkların Osmanlı Devleti içerisindeki kışkırtılmalarının mümkün olamayacağını belirten Celal Nuri, azınlıkların yarattığı sıkıntılarla karşılaşılmayacağını vurgulamıştır. Fakat Celal Nuri’ye göre, yönetimde görülen yetersizlik ve yeteneksizlik, Osmanlı azınlıklarından bir kısmının özerk beylikler ya da devlet kurmadaki başarılarına neden olmuştur. Oysa tek birulustan oluşmayan bir 70 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI toplumda birliğin sağlanması ancak devletin iyi yönetilmesi ile gerçekleşebilecektir (İleri,2004:59-60). Ekonomik Nedenler Celal Nuri, Osmanlı Devleti’nin çöküş nedenlerinden söz ederken, ekonomik nedenlere de değinmektedir. Osmanlı Devleti’nin ekonomik bakımdan tutsak bir devlet haline gelmesi, çöküş sürecinin hızlanmasına neden olmuştur. Celal Nuri, Osmanlı Devleti’nin daha kuruluş döneminde savaşçı özelliğe sahip bir devlet olarak hareket etmesini ve “çalışmak” kavramı hakkında herhangi bir faaliyet içerisinde bulunmamasını eleştirmektedir. Celal Nuri, savaş kazanmanın sona erdiği, fetihlerin bittiği dönemde ekonomik tutsaklığın boy gösterdiğini dile getirmektedir. Osmanlı Devleti’nde ticaretin azınlıkların elinde bulunduğunu belirten Celal Nuri’ye göre savaşmaktan başka bir şey bilmeyen Türkler, artık gelirsiz kalmıştır (İleri, 2004:65). Osmanlı Devleti, ekonomik anlamda gerileyişi ve çöküşünü hızlandırırken, aynı zamanda azınlıkların toplum içerisinde güç kazanmasına neden olmuştur. Bu durum daha sonraki süreçte Avrupalı devletlerin Osmanlı’nın iç işlerine karışmalarına fırsat vermiştir. Ekonomik bakımdan gerileyişten dolayı Batılı devletlerin Osmanlı Devleti’ne saldırıları artmış ve bu saldırılar aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin gerileyiş ve çöküş sürecini hızlandırmıştır. Celal Nuri’ye göre ekonomik nedenden dolayı gerçekleşen saldırılar iki biçimde gerçekleşmektedir: Birisi barışçı yolla, diğeri savaşla. Barışçı yolla gerçekleşen saldırılar, kimseye zarar vermeden sessizce 71 yapılmıştır. Bu şekilde Batılı devletler, her gün Osmanlı topraklarını para ile birkaç kilometrekare almaktadır. Celal Nuri, Batılıların özellikle bu yolla Osmanlı Devleti’ne saldırdıklarını dile getirirken, bu devletlerin Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmaya başladıklarını belirtmiştir. Celal Nuri’ye göre Batılı devletlerin Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışması, ilkin kontrolü, ikincisi üstünlüklerini, üçüncüsü Osmanlıyı koruma altına almayı ve son olarak Osmanlı Devleti’nin bağımsızlığını ortadan kaldırmayı amaçlamıştır (İleri, 2004:131). Nitekim bütün bu girişimlerin sırasıyla gerçekleştiği görülmektedir. Osmanlı Devleti, birçok faktörün yanında ekonomik faktörün de etkileri ile gerilemiş ve çöküşe doğru gitmiştir. Dışa Bağlı Nedenler Osmanlı Devleti’nin gerileyişi ve çöküşüne neden olan iç nedenlerin yanı sıra dışa bağlı nedenler de bulunmaktadır. Özellikle Batı’nın bilim ve teknolojide ilerlemesi, bunun yanı sıra Osmanlı Devleti’nde görülen Batıdaki gelişmelerden kopukluk, dışa bağlıgerileyişin en temel nedeni olarak görülmektedir. Avrupa’nın askeri ve siyasal alanlardaki gelişmeleri, Osmanlı Devleti’nin bu alanlardaki gerileyişi ile bağlantılı olarak görülmektedir. Celal Nuri’ye göre Batı devletleri, maddi üstünlüklerinden yararlanarak Osmanlı Devleti’ni küçültme ve yok etme amacı gütmüş, bu amaçla hareket etmiştir. Bu amaçla bir yandan Rusya’nın, bir yandan da Avusturya’nın etkisi, Osmanlı Devleti’nde fazlasıyla hissedilmiştir. Özellikle Rusya’nın izlediği politikadan dolayı çok sayıda Osmanlı azınlığının ayaklandığını söyleyen Celal Nuri, bu ayaklanmalar 72 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI neticesinde Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan, Karadağ ve Romanya gibi devletlerin kurulmasına örnek vermiştir (İleri, 2004:127). Nitekim Osmanlı’nın gerileyişi ve çöküşünde azınlıkların bu şekilde ayaklanmaları, dışa bağlı bir neden olarak gerçekleşmiştir. Osmanlı Devleti, bu ayaklanmalar neticesinde birçok toprağını kaybetmek zorundakalmıştır. 4.2. Çöküş Nedenlerinin Batılılaşma Zihniyet ile İlgisi Celal Nuri, Osmanlı Devleti’nin çöküş sürecinin birçok nedenden kaynaklandığını dile getirirken, bu süreci sadece birkaç yüzyıl ile değerlendirmemiştir. Özellikle Osmanlı Devleti’nin yükseliş dönemi olarak adlandırılan İstanbul’un fethi ile birlikte Osmanlı Devleti’nin çöküşünün başladığını belirtmektedir. Bu konuda farklı yorumlar dile getiren Celal Nuri, özellikle İstanbul’un fethi ile ilgili olarak; “Eğer Fatih, İstanbul’u fethettiği zaman kültürel değerlerine de sahip çıksa idi, Rönesans ve Reform hareketlerinin Osmanlı Devleti’nde gerçekleştirilebileceğini ve Batı’nın göstermiş olduğu ilerlemenin Osmanlı Devleti’nde yaşanabileceğini” dile getirmiştir. Osmanlı Devleti’nin o dönemindeki tek politikasının kendi otoritesini korumak olduğunun yanlışlığına değinen Celal Nuri, Osmanlı Devleti’nin aslında yükselişe geçtiği dönemin düşüşe geçtiği dönem olduğu şeklinde görüşlerini belirtmiştir (İleri,2002:22-25). “Türk İnkılabı” isimli kitabında Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına yol açan hastalığın tanımını yapan Celal Nuri, iki noktaya dikkat çekmiştir. Bu noktalardan birincisi, devletin birçok halktan kurulu olmasıdır. Osmanlı himayesindeki farklı unsurlar, güçlü 73 devletlerin zamanla Osmanlı Devleti’nin bağımsızlığına bir risk oluşturmasına neden olmuştur. İkinci nokta ise, Türklerin ulusal bir amaç izlememesidir. Bu konuda Celal Nuri, Türklerin diğer azınlık halklar gibi bir amaç izlememesini ve bütün güçlerini saltanatın korunmasına vermelerini eleştirmektedir (İleri, 2002:32). Böylelikle Osmanlı Devleti himayesinde bir araya gelen azınlıklar büyük bir yönetim zafiyetine neden olmuş ve Osmanlı’nın çöküş sürecini hızlandırmıştır. Celal Nuri’ye göre İstanbul’un fethi ile birlikte yaşanan bu gelişmeler, Endülüs Devleti’nde yaşanan bir takım hadiselerle benzerlik gösterir. Endülüs Devleti, hakimiyeti altına aldığı yerlerdeki insanlara hoş görülü davranmış, baskı ve otorite kurmamıştır. Fethettikleri bölgelerdeki halklara birçok haklar vermiştir. Bu durum Endülüs Devleti’nin sonunu hazırlamıştır. Celal Nuri, Endülüs Devleti’nde yaşanan bu gelişmeleri, İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet’in uyguladığı politika ile benzer görmüştür. Endülüs’ün başına gelenler, Osmanlının da başına gelmiştir. Osmanlı Devlet,, fethettiği yerlere Avrupalılar gibi yerleşememiştir. Celal Nuri, “Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettiğinde daha az merhametli olsaydı kalıcı, sürekli devlet haline gelinirdi” diyerek eleştirel bir görüş ortaya koymuştur (İleri, 1331b:19-21). Celal Nuri, Osmanlı Devleti’nin düşüşe geçtiği dönemi İstanbul’un fethine kadar götürürken, çöküş sürecinin Batılılaşma ile önemine bu şekilde değinmiş oluyordu. Çünkü Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’un fethiyle gerçekleştiremediği Rönesans ve Reform hareketlerinin daha sonraki süreçlerde Batı’da gerçekleştirilmesi ve 74 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI Batı’daki ilerleyişe neden olması, ilerleyen zamanda Osmanlı’nın gerilemesine de etkilerde bulunmuştur. Bu bakımdan Osmanlı Devleti’nin çöküşü, Batı’daki gelişmelerden uzak kalmasıyla açıklanabilir. Neticede de Osmanlı Devleti’nin Batı’dan uzak kalışı, son iki yüzyılda gerçekleştirilmeye çalışılan Batılılaşma hareketlerine neden olmuştur. 75 BEŞİNCİ BÖLÜM: CELAL NURİ VE TÜRK İNKILABI Celal Nuri, Osmanlı/Türk modernleşmesi hareketinin detaylarını ve gelişimini bilen, aynı zamanda yaşayan birkişiliktir. Celal Nuri, gerek Osmanlı Devleti’nin yaşadığı buhranı, gerekse bizzat seyahatleri ile gezip gördüğü gelişmiş Avrupa ülkelerinin geldikleri konumu çözümlemiş ve çalışmalarında yer vermiştir. Bu süreçte Batı’daki gelişmeler karşısında bir yandan Osmanlı Devleti’nin çöküşü ve bu çöküşün nedenlerini dile getirmeye çalışırken; diğer yandan bu kötü gidişatın nasıl düzelebileceği konusunda kafa yormuştur. Celal Nuri, Türk toplumunun yaşadığı değişim ve gelişim sürecini dile getirirken, modernleşmesi gereken Osmanlı Devleti’nin rotası hakkında yol haritası çizmiştir. Celal Nuri için bu rota, Osmanlı Devleti’nin Batı karşısındaki gerileyişinin kabul edilmesi, Batı’daki gelişmelerin teknik yönlerinin kısa bir süre de olsa alınması gerektiği ve bu teknik sayesinde İslamiyet ve Türk geleneklerinin etrafında bir takım yeniliklerle (kendi deyimi ile inkılâplar) yeni bir anlayışın geliştirilmesi hususunda cereyan etmiştir. Batılılaşma ve Osmanlı/Türk modernleşmesi hareketi ile ilgili düşüncelerine yer verdikten sonra, bu bölümde Celal Nuri’nin modernleşme konusunda yapılacak yenilikler (inkılâplar) hakkında bilgiler verilecektir. Böylece kötü gidişatın düzeltilmesi ve kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti’nde yapılması gereken yeniliklerin (inkılâpların) hangi alanlarda ve ne şekilde gerçekleşeceğine değinilecektir. 76 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI 5.1. Celal Nuri’ye Göre Türk İnkılâbının Karakteri Celal Nuri modernleşme hareketlerinin ardından yeniliklerin yapılması gerektiğini dile getirirken, bu değişimi özellikle “Türk İnkılâbı” isimli kitabında ele almıştır. Celal Nuri, Türk inkılâbı hakkında görüşlerini dile getirmeye çalışırken, öncelikle bu inkılâpların tarihsel olarak bütünlüğüne işaret etmiştir. Celal Nuri’ye göre söz konusu olan bu inkılâplar, Osmanlı Devleti parçalanmadan önce planlanmış bir harekettir. Özellikle Osmanlı Devleti’nde yaşanan son iki asırlık değişim, Türk inkılâplarının adımları olarak görülmelidir. Bu nedenle Celal Nuri’ye göre, Türk inkılâplarını ve bu inkılâpların ortaya çıkardığı toplumsal gelişmeleri anlayabilmek için Osmanlı tarihinin kuruluşuna kadar gitmek ve bu tarihi bir bütün olarak almak gerekmektedir. Aksi takdirde Türk inkılâbı üzerine sadece son dönemleri düşünerek söz söylemek, Celal Nuri’ye göre büyük bir yanılgı olarak kabul edilmektedir (İleri, 2002:4-5). Celal Nuri İleri, soyadından anlaşılacağı üzere sürekli ileriyi yani geleceği düşünen bir şahsiyettir. Çünkü Celal Nuri, ilerlemenin olduğu ve geleceğin düşünüldüğü bir ortamda başarının sağlanacağını düşünmektedir. Celal Nuri’ye göre bir millet gücünü geçmişinden ziyade geleceğinden almaktadır. Geçmiş, insanlığın çocukluk evresi olarak görülebilir ve tam olarak gelişmiş olduğu söylenemez. Celal Nuri’ye göre inkılâp demek, geçmişe karşı çıkmak demektir. Gelişme ve ilerleme, geçmişin inkarından başka bir şey değildir. O halde her ilerleme, geçmişten uzaklaşmaktır (İleri, 1923:11). Celal Nuri, Osmanlı himayesindeki azınlıklar dışında kalan toplulukları Türk olarak adlandırmıştır. Ona göre Türk ve Türkiye 77 kelimeleri, ancak Türk inkılâbıyla resmiyet kazanacaktır. Celal Nuri, Osmanlı Devleti döneminde Türklerin, diğer milletler gibi sadece etnik bir topluluğu ifade ettiğini dile getirirken, Türkler için ülke olarak tek bircoğrafya göstermemiştir. Celal Nuri’ye göre Osmanlı Devleti, Avrupa’nın ortasında bir Asya hayatı yaşıyordu. Avrupalılaşmak ihtiyacı bir açlık gibi bünyesini kemirmesine rağmen, devletin yapısını oluşturan bir takım unsurlar bunu engelliyordu (İleri, 1922:25). Celal Nuri, Türk inkılâbının gerçek tanımını yaparken, “Türk ulusunun Osmanlılıktan soyunuşu…” şeklinde bir cümle dile getirmiştir. Celal Nuri için bu düşünce, aynı zamanda yapılması gerektiğini düşündüğü inkılâpların biryol haritası veya temel gerekçesi olarak görülebilir. Bu nedenle Celal Nuri, bu tanımı yaptıktan sonra, Türk inkılâbının gerçekleşmesinde üç etkenin önemine değinmiştir. Bu etkenlerde birincisi, Türk ulusunun bu değişimin gerçekliğine inandırılması hususundadır. İkinci etken, Türklerin ulusluluk görüşünün önemine varmalarıdır. Son etken olarak, bu inkılâpların gerçekleşmesi adına bu harekete önderlik edecek büyük bir şahsiyetin varlığıdır. Bu etkenlerin varlığıyla gerçekleştirilebilecek Türk inkılâbı ile Osmanlılığın parçalanacağını dile getiren Celal Nuri, böylece Türk ulusunun bütün bağımsız bir devlet olmak üzere diriliş sırrına kavuşacağını ve bunun sonucunda da Türklerin hem devlet hem de toplum biçimlerinin değişeceğini düşünmektedir (İleri, 2002:74-75). Bu noktada Celal Nuri’nin düşüncesindeki Türk inkılâbının Türk toplumu için önemi ortaya çıkmaktadır. Böylelikle Osmanlılığın parçalanması ile birlikte Osmanlı Devleti himayesindeki Türk 78 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI ulusunun yeni bir devletin, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin himayesinde olacağı görülmektedir. O halde Celal Nuri, inkılâp ile bir değil, iki sonuç elde etmek istediği görülmektedir. Türk inkılâbının gerçekleşmesinde gerekli olan aşamaları ve etkenleri dile getiren Celal Nuri’ye göre bu inkılâbın bir orijinallik taşıma özelliği yoktur. Celal Nuri için Türk inkılâbı aslında izleyici bir özellik taşımaktadır ki, izlemekte olduğu ise Batı’dır. O halde Batı’nın ilerlemesinde katettiği yollar ve yöntemler izlenerek Türk inkılâbı gerçekleştirilecektir. Bu bakımdan Türk inkılâbı bir orijinallik taşımamaktadır. Celal Nuri’ye göre yapılması gereken “almak” ve bu alınanları kendi değerlerimiz ekseninde geliştirmektir (İleri, 2002:78). Bu konuda Osmanlı Devleti’nin sona erme sürecine değinen Celal Nuri, Osmanlı Devleti’nin ne kadar iyi yönetilirse yönetilsin bir süre daha ayakta kalabileceğini fakat daha sonra Osmanlı saltanatının sona ermesini engellemenin mümkün olamayacağını dile getirmiştir. Çünkü dünyada krallık ile yönetilen devlet modellerinin modasının geçtiğini belirten Celal Nuri, insanlığın artık bu yönetim şekline dayanamayacağını söylemektedir (İleri, 2002:92). O halde Batı’daki gelişmelerin alınması ve kendi değerlerimize uygun şekilde geliştirilmesi aşamasında, “saltanatın” da olması gerektiği gibi bir muamele görmesine değinen Celal Nuri, Batı’da yaygınlaşan “cumhuriyet” yönetim şeklini işaret etmiştir. Celal Nuri, Türk inkılâbı üzerine düşüncelerinin zorluklarının da farkındadır. Celal Nuri, Türk inkılâbı ile birlikte ilk defa Hristiyan olmayan bir ulusun Avrupa uygarlığını kabul ettiğini; yine tarihte ilk kez bir İslam topluluğu içerisinde olan bir ulusun İslami inançlarını 79 korurken diğer taraftan dünya kurallarında özgürce hareket ettiğini dile getirmiştir. Ayrıca ilk defa bir Orta Asya kökenli bir ulus (Türk), Asya’nın toplumsal ve tarihsel yazgısından ayrıldığını söylemektedir (İleri, 2002:117). Celal Nuri, söz konusu Türk inkılâbı üzerine fikirlerini ortaya koyarken, bu inkılâp düşüncesinin Osmanlı Devleti himayesindeki Türk ve Müslüman toplumlar için bir ilk olması özelliğine de değinmektedir. Böylece Türk ulusu, farklı bir kültürü örnek alarak değişime gidecek, bunun sonucunda yeni bir toplum şekli ortaya çıkacaktır. Celal Nuri, Osmanlı/Türk modernleşmesi hakkında düşüncelerine yer verirken, yaşanacak değişimin yöntemi konusunda düşüncelerini ortaya koymuştur. Buna göre Celal Nuri, bu değişim hareketinin devrimden ziyade evrim şeklinde gerçekleştirilmesi gerektiğini savunmaktadır. Burada Celal Nuri için Türk inkılâbı bir araç olarakgörülmektedir. Amaç ise Türk inkılâbının gerçekleşmesidir ve bu amaçlar evrimler ile gerçekleşecektir. Celal Nuri için Türk inkılâbı, aslında evrimler vasıtasıyla yapılacaktır. Celal Nuri, Türk inkılâbının tanımını yaparken, inkılâpların gerçekleşmesi adına bu harekete önderlik edecek büyük bir şahsiyetin varlığından söz etmektedir. Celal Nuri için bu şahsiyet, Mustafa Kemal’dir. Fakat bu noktada Celal Nuri ile Atatürk arasında bir fark olduğu göze çarpmaktadır. Bu farklılık, “Celal Nuri için Türk inkılâbı bir araç olarak görülürken, Atatürk için bu değişim bir amaç olarak görülmektedir” şeklinde yorumlanabilir. Çünkü Celal Nuri’ye göre Türk toplumunun şekillenmesi açısından Batı’nın tekniği ve yönteminin bir araç olarak kullanılması gerekirken, zamanı geldiğinde 80 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI de bu araçtan kurtulmak gerekmektedir. Aksi takdirde örnek alınacak Batı gibi bir devlet ve toplum olma amacı, Celal Nuri’nin düşüncelerinde rastlanılmamaktadır. Celal Nuri, gerçekleşmesini araç olarak gördüğü Türk inkılâbı için söz konusu evrimlerin oluşma sürecine de değinmektedir. Celal Nuri için evrim ne denli çabuk olursa, gerileme de o kadar çabuk gerçekleşecektir. Bunun için söz konusu Türk inkılâbı bir an önce yapılmalı, fakat evrim süreci zamanla atlatılmalıdır. “İnkılapta hızlılık, evrim de yavaşlılık esastır” diyen Celal Nuri, gerçekleşmesini düşündüğü yeniliklerin bir anda olmayacağını, zamanla toplum tarafından benimsenerek oturacağını dile getirmiştir (İleri, 2002:241- 242). Böylece Türk inkılâplarının ilkesini ortaya koyacak olan Celal Nuri, Avrupalılara karşı gelebilmek için maddi ve manevi bakımdan onlar gibi donanmak gerektiği sonucuna varacaktır. O halde Türk inkılâbının temel ilkesinin bundan başka bir şey olamayacağını söyleyen Celal Nuri, izlenmesi gereken yolu da bu şekilde dile getirmişolmaktadır. Celal Nuri’ye göre Türk inkılâbının gerçekleşerek zafere ulaşması ve Türk milletinin çağdaşlaşmasının tek koşulu zenginliktir. Buna göre iktisadi bakımdan kalkınmayı zorunlu gören Celal Nuri, burjuva sınıfının geliştirilerek meclise girmelerinin temin ve teşvik edilmesi gerektiğini düşünmektedir. Böylece iktisadi kalkınmanın sağlanabileceğini dile getiren Celal Nuri, bir yandan da tasarrufun önemine değinmiştir (İleri, 1928a:15). Celal Nuri’ye göre Türk inkılâbı herhangi bir ideolojinin peşinden gitmemiş ve bu şekilde başarıya ulaşmıştır. Bir yandan 81 Fransız ve Rus İnkılâplarından örnekler veren, diğer yandan da Atatürk’ün inkılâplar hakkındaki düşüncelerinin isabet olduğunu dile getiren Celal Nuri, bu durumu şu şekilde açıklamaktadır: Türkiye’nin inkılâp hükümeti, on bu kadar seneden beri, hiçbir ideologie’ye gitmediğinden, her ne tasavvur etmişse onu tatbik edebilmiş ve her tatbik edilen inkılâp kanunu takarrür etmiştir. İşte Gazi’nin fikirlerindeki isabeti burada görüyoruz. Fransız İnkılabı, Rus İnkılabı…Bu iki harekette daimi ilerlemeler ve gerilemeler kaydolunmaktadır. Bir tarih kitabı yazmadığımızdan, maatteessüf, müddeamızı misallerle teyit edemeyeceğiz. O diyarlarda cezr-ü medler oldu. Birçok ileri hareketlerden sonra soldan geri hareketlerine de tesadüf edildi. Lakin Gazi Mustafa Kemal’in tasavvur ve tatbik ettiği inkılâplardan hangisi geri alındır? (İleri, 2007:23) Celal Nuri, Osmanlı Devleti’nin “empirisme” ideolojisi ile hareket etmesinden dolayı uzun bir süre yıkılmadığını, fakat “hasta adam” olarak varlığını devam ettirdiğini dile getirmektedir. Celal Nuri’ye göre Türk inkılâplarında böyle bir ideolojinin olmaması, bir taraftan inkılâpların başarısını sağlarken, diğer taraftan Atatürk’ün düşüncelerindeki haklılığını göstermiştir. Aynı zamanda çok kısa bir sürede yeniliklerin gerçekleşme imkanı olmuştur. Aksi takdirde ise Türk inkılâplarının başarısız olacağını ve Osmanlı Devleti ile aynı kaderi paylaşacağını düşünen Celal Nuri, Abdulhamit devrinde yada daha belirsiz bir dönemde yaşanılacağını dile getirmiştir (İleri, 2007:23- 24). Sonuç olarak Türk inkılâbının ve Cumhuriyet düşüncesinin, herhangi bir ideolojinin peşinde koşmaması, planlanan inkılâpların daha hızlı ve başarılı bir şekilde gerçekleştirilmesini sağlamıştır. 82 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI 5.2. Celal Nuri’de Türk İnkılâbının Uygulama Alanları Celal Nuri’nin fikirlerinden anlaşılacağı üzere geleneği reddetmeden yeniliklerin gerçekleştirilmesi esastır. İslami değerler ve Türklük kavramının sahip olduğu değerlerin muhafaza edilerek inkılâbın gerçekleşmesi, Celal Nuri’nin dile getirdiği düşüncelerin ana konusu olma özelliği taşımakta ve bu durum Celal Nuri’yi tarih sahnesinde ayrı bir yere koymaktadır. Çünkü gerek Fransa ve İngiltere’de gerekse Osmanlı Devleti bünyesinde yaşanan değişim rüzgârları, bir devrim olarak benimsenmekte, geçmişin bütün değerlerinin yıkılarak geleceği oluşturmak amacı güdülmektedir. “Geçmişi yıkmakla gelecek kurulamaz” diyen Celal Nuri’nin, Türk toplumunda yaşanacak değişimin yolunu çizmiş olması, bilimsel açıdan önemini ortaya koymaktadır. Celal Nuri’ye göre Osmanlı/Türk modernleşmesi ile birlikte yaşanacak değişimler, toplumu bir bütün olarak ilgilendirirken, bu değişimin yaşanacağı bir takım alanlardan söz etmiştir. Celal Nuri, Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile birlikte yaşanacak inkılâbın, Türk toplumu üzerinde şekillenmesi hususunda, inkılâbın gerçekleşeceği alanları dile getirmeye ve bunları açıklamaya çalışmıştır. Öncelikle ekonomik ve eğitim alanlarında yapılacak yenilikleri vurgulayan Celal Nuri, daha sonra Türk kadını, Türk dili ve alfabesi alanlarında yapılması gereken yeniliklerden söz etmiştir. 83 5.2.1. İktisadi İnkılâp Celal Nuri’ye göre yeni kurulacak olan devletin şekillenmesinde açıklık kazandırılması gereken öncelikli konu ekonomidir. “Düzenli bir devletin ve ulusun her örgütünün temel dayanağı ekonomidir” diyen Celal Nuri, Osmanlı Devleti’nin düze çıkması için böyle bir anlayış geliştirilmesi gerektiğini dile getirmektedir. Sadece savaş ganimetleri ve vergilerle geçinmek, bir ulus ve devletin devamlılığını uzun süre sağlamayacaktır. Celal Nuri’ye göre Türk toplumu, atalarının yanlışlarını ödemek zorunda bırakılmıştır (İleri, 2002:204). O halde ekonomik anlamda yaşanması gereken değişim, önceki zihniyeti bir kenara bırakmak ve ekonomik alandaki inkılâba bu düşünce ilebakmaktır. Celal Nuri, Osmanlı Devleti’nin savaşçı ve yönetici özelliğe sahip bir devlet olduğunu ve ekonomik faaliyetlere önem verilmediğini öne sürmüştür. Bunun yanı sıra Osmanlı Devleti içerisindeki esnaf örgütünün ağırlıklı olarak Türk olmayan azınlıklardan oluşmasından yakınan Celal Nuri, “biz de marangoz, çiftçi, sanatkar şöyle dursun, bu mesleklerin gerektirdiği el becerilerine sahip insan, yok denecek kadar azdır” diyerek durumun önemine değinmiştir. Toplumun ilerlemesi adına ekonomi alanında gelişmek zorunluluğunu çoğu kez vurgulayan Celal Nuri, aksi takdirde bu yeniliklerin gerçekleştirilemeyeceğini ifade etmiştir (İleri,2002:206). Celal Nuri, ekonomi alanındaki olumsuzlukların yanı sıra Türk halkı adına sevindirici bir gelişmeden söz etmektedir. Bu gelişme, Türk halkının tarıma ve sanayiye karşı ilgisinin ve eğiliminin 84 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI olmasıdır. Artık Türk ulusunun gerçek gelir kaynağının ‘bütçe’ olmayacağından söz eden Celal Nuri, üretime geçilerek Türk ulusunun gelir kaynağında yaşanacak değişimi dile getirmiştir. Fakat Celal Nuri, bu yeniliğin topluma yerleşmesi ve düzenin geçekleşmesinin hemen olmayacağını, uzun bir süre gerekebileceğinin altını çizmiştir (İleri, 2002:207). Celal Nuri’nin, Türk inkılâbı için en önemli adımın ekonomi alanında olacağını dile getirmesinden anlaşılıyor ki, ekonomi temelli bir toplum ve düzen kurulmasını hedeflemiştir. Türk inkılâbı içerisinde iktisadi inkılâbın gerçekleştirilmesinde neler yapılabileceği yönünde görüş bildiren Celal Nuri, öncelikle ekonomi eğitiminin önemi üzerinde durmuştur. Çünkü yaşam koşullarının değişmesi için Türk ulusunun ticaret ve sanayi alanlarında yer edinip ilerlemesi zorunludur. Celal Nuri için bu zorunluluğun gerçekleştirilmesinde gerekli olan zaman içerisinde Türk ulusunun ekonomik eğitimi denetim altında bulundurulmalıdır. Ekonomi alanında eğitime verilecek önemden de anlaşıldığı üzere Türk toplumunun yaşadığı değişimin ve ilerlemenin devamlılığı açısından ekonomi konusunda bilinçlenmek gerekmektedir. Bu çerçevede yapılacakları dile getiren Celal Nuri, bayındırlık işlerine önem verilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Bayındırlık işlerinde yollar, temizlenmiş ırmaklar, demiryolları, limanlar, suyolları, maliye kurumları, gümrük ölçüleri olmadan ekonomi alanında ilerlemenin gerçekleşemeyeceğini belirten Celal Nuri, bu alanda işleyişin bu noktalar üzerinden gerçekleşmesi gerektiğine değinmiştir (İleri, 2002:203). Celal Nuri, Osmanlı Devleti’nin çöküş nedenlerinden birisini de 85 ekonomik nedenler olarak görmektedir. Çünkü Osmanlı Devleti savaşçı bir devlet özelliğine sahip olan ve savaşta kazandıkları ile zengin olan bir devlettir. Fakat son iki asırda neredeyse hiç savaş kazanılmadığı düşünülürse, Osmanlı Devleti son iki asırdır sadece elindeki birikimi ile yetinmek zorunda kalmıştır. Bu bakımdan Celal Nuri, Osmanlı Devleti’nin çöküşünü, geçim ilkelerindeki düzensizliğe bağlamaktadır (İleri,2004:143). Geçim konusunda Türk toplumunun pasif bir özellik taşıdığını düşünen Celal Nuri, yetinmenin bir ilke haline geldiğini eleştirmektedir. Bu bağlamda iktisadi inkılâp ile birlikte Türk toplumunda kadın-erkek fark etmeksizin çalışılması gerektiğini düşünen Celal Nuri, kadın-erkek eşitliğinin, çalışma ve ekonomik ilerleme konusu ile olan ilgisini düşüncelerinde dile getirmiştir. Türk toplumunda aile başkanının, tüm ailesini beslemek zorunda olduğunu fakat bu durumun değişmesi gerektiğine dikkat çeken Celal Nuri, çalışmanın herkes için kaçınılmaz olduğunu vurgulamıştır (İleri, 2004:144). Böylece Celal Nuri’nin yeniden şekillenmesini düşündüğü Türk toplumunun aile yapısında, ekonomik faktörlere bağlı olarak birtakım yenilikler yaşanacaktır.Böylelikle“yetinme” anlayışından sıyrılacak olan Türk toplumu ve ailesi, dayanışma içerisinde bir bütün olarak varlığını sürdürecektir. Celal Nuri, Türk inkılâbının iktisadi alanda gerçekleşmesi açısından yapılabilecek değişimleri dile getirirken, bu değişimlerin zorunluluğuna değinmektedir. Osmanlı Devleti’ndeki iktisadi alandaki yöntemlerin yanlışlığından söz eden Celal Nuri, “biz, bu yanlış yöntemlerle, acaba Avrupa karşısında varlığımızı sürdürebilir miyiz? 86 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI Onlar bu derece işimize karışıp, baskı kurarken, eski yöntem ve gelenekleri sürdürmek olası mı?” sorularını dile getirmiştir. Celal Nuri bu sorulara pek olanak tanımamaktadır. 5.2.2. Eğitim Alanında Türk İnkılâbı Celal Nuri, Türk insanının ilerleme göstermesi için yapılacak yeniliklerin başında ekonomik alandaki yenilik fikrini dile getirirken, aynı zamanda eğitimin önemine de yer vermiştir. Modernleşen Osmanlı/Türk toplumunun eğitimsiz kalmaması gerektiğini, ancak bu şekilde Avrupa’daki gelişmelere ayak uydurulabileceğini belirtmiştir. Türk inkılâbı ekseninde Cumhuriyet yönetim şeklinin, en uygun yönetim şekli olacağını düşünen Celal Nuri, bu yönetim şeklini yansıtması gereken bir eğitim sisteminin olması gerektiğini ileri sürmüştür. Bu nedenle öncelikle bütün Türk halkının okur-yazar olması, daha sonra eğitimde ilerleme kaydedilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Rus Devrimi’nden örnekler veren Celal Nuri, Türkler arasında yaşı her ne olursa olsun herkesin en azından okur-yazar olması gerektiğini söylerken, tasavvur ettiği Türk İnkılabı’nda eğitime verdiği önem görülmektedir. Çünkü Celal Nuri, Türk insanının modernleşerek, uygarlaşarak kültür sahibi olması gerektiğini öngörmüştür. Türk İnkılabı’nın temel ilkelerinden birisi olarak bilgisizliğin ve cehaletin ortadan kaldırılması gerektiğini dile getiren Celal Nuri, aksi takdirde hiçbir ulusa karşı üstün gelinemeyeceğinin altını çizmiştir (İleri,2002: 171-172). Türk inkılâbının uygulama alanlarından birisi olan eğitim alanında öncelikle yapılması gereken, eğitime verilecek önem 87 doğrultusunda dil çalışmalarının gerçekleştirilmesidir. Bu konuda Celal Nuri, özellikle üniversite eğitiminin önemine değinmiştir. Avrupa’da birçok ülke gezen ve birçok gelişmiş Batı üniversitesini yerinde gören Celal Nuri, Türk inkılâbı ekseninde eğitim alanında ve üniversite eğitiminde neler yapılabileceği hakkında bilgiler elde etmiştir. Üniversite eğitimi almış eğiticilere olan ihtiyaca vurgu yapan Celal Nuri, ancak bu şekilde ilköğretimin dahasağlam temeller üzerine oturtularak gerçekleşeceğini ve Türk toplumunun ilerleyişinin daha hızlı olacağını dile getirmiştir. Türk toplumu için eğitim alanında yöntem konusundaki hataya vurgu yapmaya çalışan Celal Nuri, öncelikle konunun başlangıcının bilinmesi gerektiğini ve daha sonra bu konu hakkındaki sorunlara çözüm bulmaya çalışılabileceğini düşünmektedir (İleri, 2002:172-173). Türk inkılâbının gerçekleştirilmesi adına herkesin en azından okur-yazar olması gerektiğinin önemine değinen Celal Nuri’ye göre, Türk halkı okur-yazar olmakla yetinmemelidir. Ona göre halkı okuryazar yapmak yeterli değildir. Bunun yanı sıra Türk ulusunun sahip olduğu genel karakteri göz önünde bulundurulmalıdır. Türk ulusunun bazı özelliklerinin arttırılması gerektiğini düşünen Celal Nuri, genel ahlakın geri kalmaktan kurtarılması gerektiğine dikkat çekmiştir. Bu söylediklerinin nasıl yapılacağı konusunda açıkça bir cevap vermeyen Celal Nuri, ne türden eğitime gerek vardır? Eğitimin ne kadarı yaygınlaştırılmalıdır? Eğitimi, her yerde aynı oranda ve aynı biçimde mi yaymalıyız? Nasıl yaygınlaşırsa halk bundan yararlanır? Çalışma becerisi nasıl çoğalır? Daha sonra bu eğitimin, geriliğe neden olmaması için ne gibi önlemler alınabilir? gibi soruların yanıtlanması 88 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI gerektiğini dile getirir. Celal Nuri’ye göre Türk inkılâbı ile çözülmesi gereken sorunlardan binde biri, bu sorulardan oluşmaktadır (İleri, 2004:96). Celal Nuri, eğitimin yaygınlaşması gerektiğini savunurken, görülüyor ki metodolojik bir yanlışlık yapılmakta ve eğitimin yeniden yapılandırılması ile yeni bir metodolojiye sahip olunması gerekliliği söz konusudur. Türk toplumunda eğitim, sadece üst sınıfa değil, bütününe aynı şekilde verilmesi, Türk İnkılabı’nın genel karakterini yansıtacağı gibi, ilerleyişte bu şekilde gerçekleşecektir. Eğitime fazlasıyla önem veren Celal Nuri, Türk toplumu için gerekli olan eğitim anlayışının temel dayanağının dil ve edebiyat olduğunu dile getirmiştir. Aksi takdirde bunlar olmadan eğitimin ilerlemeyeceğini dile getiren Celal Nuri, eğitimin aracı olarak dilin önemine dikkat çekmiştir. Bu amaçla neler yapılabileceğini dile getiren Celal Nuri’ye göre öncelikle okulların iyileştirilmesi, dil ve edebiyatın düzenlenmesi gereklidir. Elde incelmiş, her tür düşünce ve duyguyu anlatmaya yeterli, kullanışlı bir dil olmadıkça gençlerin nasıl yetiştirilebileceğini soran Celal Nuri, buna cevap olarak “dilimiz, eğitimini ilerletmek isteyenlerimizi, yabancı dil öğrenmek zorunda bırakıyor” derken;çözüm olarak da, “dil o dereceye gelmeli ki, bir Türk, eğitim için Türkçe’den başkasına gereksinim duymasın” şeklinde görüş belirtmiştir (İleri, 2004:93). Türk inkılâbında ilerleyişin gerçekleşmesinde eğitim alanında yapılacak inkılâp, Türkçeye verilecek önem doğrultusunda yapılmalıdır. Celal Nuri’nin eğitim alanında dile getirdiklerinden hareketle görülüyor ki Türk toplumu, ulus olma bilincini de elde ederek, ilerleyişini sürdüren bilinçli bir toplum halinegelecektir. 89 Türk toplumunun ulusal değerlerini göz önüne alarak “Türk inkılâbı” üzerine düşüncelerini dile getiren Celal Nuri, Türk toplumunun ulusal yapısının ve toplumsal sorunların düzelmesi için eğitimi olmazsa olmaz bir kaide olarak görmektedir. Celal Nuri, sürekli Avrupa’da uygulanan eğitim seferberliğini örnek gösterir ve sorunlara çözüm bulabilmek için gereken çözüm yollarının Avrupa’dan getirmek gerektiğini dile getirmiştir (İleri, 2004:97). Celal Nuri, eğitim konusunda girişimlerin başlatılmadan önce, bu girişimin bir planının yapılması gerektiğini dile getirmektedir. Celal Nuri için eğitim konusunda bir santimetre ilerlemeden ve girişimde bulunmadan önce, bu girişimin planı çizilmelidir. Devletin nasıl biranayasası var ise, eğitimin de biranayasası olması gerektiğini düşünen Celal Nuri, atılacak adımların ve yapılacak girişimlerin, bu anayasanın belirleyeceği kurallar etrafında gerçekleştirilmesi gerektiğini dile getirmektedir. Bu konuda Almanya’yı örnek gösteren Celal Nuri, Almanya’nın ancak okullar sayesinde çöküşten kurtulduğunu ve bugünkü yüksek konumuna yükseldiğini iddia etmiştir (İleri,2004:97). Celal Nuri, eğitim alanında Avrupa’dan getirilecek çözüm yollarının ne şekilde olacağından söz ederken, eğitim alanında batılılaşmanın bir yol haritasını çizmiştir. Buna göre Türk toplumuna az, fakat yararlı bilgiler verilmelidir. Bu bilgiler, Türk toplumu tarafından süs olarak değerlendirilmemesi yönünde çaba sarf edilmelidir. Celal Nuri, Türk halkının, eğitim vasıtasıyla alacakları bilgileri kolaylıkla ve hızlı bir şekilde özümseyebilmesi gerektiğini savunurken, çeşitli bilimleri öğrenecek olan Türk toplumunun bu 90 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI bilimleri düşünmekten ziyade kullanmakla uğraşmaları gerektiğini dile getirmiştir. Böylece, az ama ciddi ve gerekli olan bilgiler Türk toplumuna verilebilirse, Celal Nuri’ye göre ulusal uyanış kısa bir süre içinde gerçekleşecektir. Böylelikle Osmanlıların kişisel değerleri ve ulusun ekonomik düzeyi yükselecektir (İleri, 2004:98). Türk İnkılâbı’nın gerçekleşmesi sürecinde eğitim politikasının sağlıklı bir ilerleme göstermesi, Celal Nuri’nin de sözlerinden anlaşıldığı üzere hedefe daha sağlam adımlarda gidileceğini ve bu şekilde Türklerde ulusal uyanışın gerçekleşeceğinigöstermektedir. 5.2.3. Dilde Değişimle İlgili Düşünceleri Celal Nuri için Türk inkılâbının en gerçekçi tanımının “Türk ulusunun Osmanlılıktan soyunuşu” olarak yaptığı söylenebilir. Celal Nuri’nin tasavvur ettiği Türk inkılâbında, Türk ulusunun birlik ve beraberliğinin gelenekten kopmadan sağlanması gerektiği şeklinde bir yol izlenmiştir. Bu amaçla Türk İnkılâbı içerisinde yer alan yeniliklerden birisi de, Türk dili ve alfabesi üzerinde yapılan değişimdir. Celal Nuri için yapılacak inkılâp çalışmalarında Türk ulusunun çağdaşlaştırılması ön planda iken, bu çalışma alanlarından bir tanesi de dil olarak görülmektedir. Dili, uygarlığın ölçüsü ve sembolü olarak gören Celal Nuri’nin, uygar bir toplum olabilmenin koşulu olarak dildeki çalışmaların gerçekleştirilmesi gerektiği düşüncesi, açık bir şekilde eserlerinde yer almaktadır. Bu bakımdan modernleşen Türk ulusunun, modernleşmesi gerektiği alanlardan birisi de dil üzerine olmuştur. Türk inkılâbını evrimlerin izlemesi gerektiğini dile getiren Celal 91 Nuri, inkılâp ile geçmişin yıkılacağını, evrim ile geleceğin kurulabileceğini düşünmektedir. Bu bakımdan Celal Nuri için dildeki yeniliklerde evrimci görüş geçerliliğini korumaktadır. Celal Nuri’ye göre Türk ulusu üzerinde İslamiyet gibi Türk dili de yerleşmiştir. Bunun değiştirilmesi mümkün değildir. Bu nedenle dil inkılâbı için ancak evrim olanaklı olacaktır (İleri, 2002:225). Celal Nuri’ye göre bu süreç birden gerçekleşmeyecek, uzun bir zaman alacaktır. Fakat bu süreçte, özellikle Batı ile uyumun sağlanması açısından dilin evrim geçirmesi uygun görülmektedir. Celal Nuri, Türkçe’de yapılması gereken evrimden bahsederken, bu evrimin bilimsel bir zemine oturtulması gerekliliğini vurgulamıştır. Aksi takdirde dil konusunda bilimsel bir yöntem izlenmemesi halinde evrim düşüncesinin gerçekleşemeyeceğini dile getiren Celal Nuri, bilimsellikten uzak yapılacak çalışmaların başıbozuk çalışmalar olacağını ve bu çalışmaların da saçmalıktan öteye gitmeyeceğini öne sürmüştür. Her şeyden önce Türkçenin durumu ve yerinin saptanması gerektiğini savunurken, bu konuların en baştan çözüme kavuşturulmaması halinde, dil konusundaki çalışmaların yarım kalacağını iddia etmiştir. Nitekim Türk toplumundaki ilerleyişin gerçekleşmesinin zorlaşacağını dile getirmiştir. (İleri, 2002:228-229). Celal Nuri, Türkçenin birçok uygar kavramı anlatamadığından yakınırken, dilde sağlanacak evrim ile yabancı kalınan terimlerin dile mal edilmesinin gerçekleştirilmesi gerektiğine değinmiştir. Celal Nuri, geleneği reddederek, sadece geçmişi silerek bu inkılâbı tasavvur etmemektedir; fakat Batı’dan geri kalışın bir nedeni olarak da bu konuyu ileri sürmektedir (İleri, 2002:227). Çünkü Celal Nuri, Batı ile 92 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI yaptığı karşılaştırmaların başına, çoğunlukla dil konusunu getirmektedir. “Komşuların dili, Avrupa kültürü ile benzerlik göstermektedir” diyen Celal Nuri, Batılılar gibi gelişmiş ve yaygın hale gelmiş bir dil kullanmanın, düşünüşün şekillenmesinde ve Batı’ya ayak uydurulmasında önemli olduğunu düşünmektedir. Ancak bu şekilde dil, işlevini yerine getirebilecektir ve bunun sonucunda da Asyalılıktan çıkılacaktır (İleri, 2002:128-131). Buradan anlaşılıyor ki, Türk toplumu, dilinde Batı’ya nazaran değişime gitmezse, modernleşme ve uygarlaşma yolunda olduğu yerde kalacaktır. Bu durum Osmanlı Devleti’nin Batı karşısındaki gerileyişinin bir nedeni olarak gösterilebilir. Batı karşısında gerileyiş nedenleri üzerine düşüncelerini açıklayan Celal Nuri’ye göre, dil inkılâbı ilebirlikte amaçlanan değişimlerin gerçekleşmesi halinde, bu gerileyiş rüzgarı dinecek ve ilerleyiş başlayabilecektir. Çünkü Celal Nuri için en önemli konu, dilin, uygarlığın sembolü olmasıdır. Uygar bir toplum olabilmek için dildeki sıkıntıların giderilmesi gerektiğini dile getiren Celal Nuri, bu şekilde Avrupa ile boy ölçülebileceğini düşünmektedir (İleri, 2002:136). Bu bakımdan Türk toplumu için dil, ulus düşüncesini kuvvetlendirebileceği gibi, ulus olarak yeni bir düşünce yapısının şekillenmesinde de önemli bir rol oynayacaktır. Celal Nuri’ye gore, dilin zorluğu ve edebiyatın eksikliği, Türk toplumunun bilgisizliğini ortaya çıkarmakta ve ilerleme isteğini yok etmektedir. Türkçe kolay okunur ve yazılır bir dil haline getirilir ve edebiyatı güzelleştirilirse, halkın ilgisi ortaya çıkacak ve böylece okur-yazar oranı artacaktır. Celal Nuri için okur-yazar oranının 93 artması, Türk inkılâbının öncelikli konularından birisidir. Böylece yılların olumsuz şekilde tüketilmeyeceğini düşünen Celal Nuri, hızla ilerlemek için okur-yazar sayısının arttırılması gerektiğini dile getirmiştir. Bunun için Celal Nuri, eğitimin temel dayanağı olarak dil ve edebiyatı göstermiştir. Celal Nuri’ye göre dil ve edebiyat olmadan, eğitimilerleyemez; çünkü dil, eğitimin aracıdır. Bu nedenle okulların iyileştirilmesi, dil ve edebiyatın düzenlenmesi ile mümkün olacak ve bu şekilde ilerleme sağlanacaktır (İleri, 2004:92-93). Türkçe’nin gelişimi için çalışmalar yapan Celal Nuri, Batı’daki dilbilimsel çalışmaları yakından takip etmiştir. Buna bağlı olarak, Batı’da gerçekleştirilen dilbilimi çalışmalarından faydalanılmadığını ve bu konuda Türkçe’de çeviri kitap olmadığını belirtmiştir. Celal Nuri, dilbiliminin kavranılmamasından dolayı gerek dilde tutucu olanların gerekse yenilikçilerin çoğu kez yanlış görüşler ileri sürdüklerine dikkat çekmiştir (İleri, 2002:145). Türkçenin gelişimi için bir yol sunmaya çalışan Celal Nuri, Osmanlı Devleti’nde tespit ettiği bir eksikliği dile getirerek, dil konusunun önemine farklı bir yönden ele almıştır. Türkçenin gelişim yönü için bir yol haritası fikrini dile getiren Celal Nuri’ye göre Türkçe, başka uygar dillerin çoğunlukla anlatabildikleri her kavramı anlatabilmelidir. Bu bağlamda, dil konusunda “terimler”den söz etmiş ve terimlerin evrenselliğine önem vermiştir. Türk ulusu olarak ilerleme adına terimler konusu çözülebildiği takdirde, olumlu adımlar atılabileceğini düşünen Celal Nuri, dil inkılâbının evrim yolu ile gerçekleşmesini bu şekilde izah etmiştir (İleri,2002:150-151). 94 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI Dilde evrimleşmenin terimler konusuna verilecek önemle gerçekleşmesi gerektiğini düşünen Celal Nuri, bu konuda taklitçilikten uzak durulması gerektiğine değinmiştir. Celal Nuri’ye göre dilde evrimleşme konusunda terimlerin alınabilmesi söz konusu iken, önemli olan terimleri almaktan ziyade, bu terimlerin türevlerini bulmaktır. Böylece Osmanlı/Türk modernleşmesinde gelinen nokta, Türk toplumunun dilindeki değişimi ortaya çıkartmıştır. Batılılaşma hareketleri neticesinde yaşanan Türk inkılâbı, birçok alanda etkilerini gösterdiği gibi, dil alanında da etkilerini göstermiştir. Fakat unutulmaması gereken nokta, dil inkılâbının, Türk toplumunun ilerlemesi adına Türkçe’ye yeni bir boyut kazandırması ve Batılılaşma adına Avrupa’nın taklit edilmemesidir. Celal Nuri’nin de anlatmaya çalıştığı gibi, dil ve edebiyatta yaşanan gelişmeler, ilerleme yolunda bir taklitten ziyade örnek alma olarak kabul edilmeli ve bu örnek alma eylemi Türk toplumunun sahip olduğu değerler içerisinde şekillendirilmelidir. 5.2.4. Harf İnkılâbı Celal Nuri, dil konusunda yapılması gereken inkılâp hakkında hangi aşamalardan geçilmesinden söz ederken, Türk toplumu için dil konusundaki geri kalmışlıktan yakınmıştır. Türkçeye yazık edildiğini düşünen Celal Nuri, uygarlaşma adına Türk dilinde bir takım yeniliklerin yaşanması gerektiğini ileri sürmüştür. O halde Türk toplumunun Batı’ya göre uygar hale gelmesi ve modern bir devlet özelliğine erişebilmesi için Türk dili üzerinde bir takım değişiklerin yapılması gerektiği görülmektedir. 95 Celal Nuri, dil konusunda bütünlüğü sağlanması açısından çözümlemelerini dile getirirken, Türk dili içerisindeki alfabe konusunda bir takım sıkıntılardan söz etmiştir. Bu sıkıntıların temelindeki neden, Osmanlı Devleti himayesindeki halkın içerisinde sayıca azımsanmayacak kadar azınlıkların bulunması ve bu nedenle bütünlüğün sağlanmasının zorlaşmasıdır. Celal Nuri, dil inkılâbı esnasında bu konuyu dile getirmiş ve harf inkılâbının gerekliliğine dikkat çekmiştir. Celal Nuri’ye göre modernleşen Türk toplumunda, birçok alanda olduğu gibi, dil ve harf konularında da bir takım inkılâplar yaşanarak hem birlik ve bütünlük sağlanacak hem de bu yeniliklerin daha hızlı bir şekilde Türk toplumunca sindirilmesi gerçekleşecektir. Celal Nuri, “Türk İnkılâbı” isimli kitabının “Abece Sorunu” başlığında bu konuya bir açıklama getirmeye çalışırken, ulusal birliğin sağlanmasında dilin önemini ortaya koymuştur. Celal Nuri, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde her yörenin yazım ve dil konusunda özgür bırakılmaması gerektiğini düşünür. Eğer özgür bırakıldığı takdirde, bir yörenin yazdığını başkası anlayamayacaktır. Böylece dilin, ulusal birliği korumasından ziyade bozacağını düşünen Celal Nuri, devletin sınırları içerisinde bütün toplumlar tarafından bilinmesi gereken bir dil olması gerektiğini öne sürmüştür. Buna göre Celal Nuri, toplumda çoğunluğu oluşturan halka göre değil de, bütüne göre bir dil oluşturulması gerektiğini ifade etmiştir. Celal Nuri, “ya Cumhuriyet ülkesinde oturan Türkler değil de, daha başkaları çoğunluk sayılırsa? şeklinde bir soru dile getirerek durumun önemini özetlemeye çalışmıştır (İleri, 2002:157-158). 96 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI Geleneği reddetmeden ve bu geleneğin devamı olan Türk Devleti’nin nasıl uygarlaşacağını düşünen, bu düşüncesinin gerçekleşmesi amacıyla yapılabilecek inkılâpları dile getiren Celal Nuri, harf inkılâbının temel koşulunun evrim olacağını dile getirmiştir. Aksi takdirde Celal Nuri’ye göre Türk ulusunun geçmişi ile geleceğiarasındaki bağ kopacaktır. “Bu dil yalnız bizim dilimiz değil, atalarımızın ve gelecek kuşak çocuklarımızın da malıdır” diyen Celal Nuri, bu nedenle herkesin kafasına göre bir şekil veremeyeceğini düşünür. Celal Nuri’nin bu tespiti, sadece geçmiş ile içinde bulunduğu zamanı değil, aynı zamanda gelecek kuşağı da ilgilendirmektedir. Celal Nuri, kendisinden önceki kuşağın söyleyişlerinin kendi kuşağındaki söyleyişlerden farklı olduğunu dile getirmekte ve kuşaktan kuşağa söyleyiş farklılıklarının çok yavaş ortaya çıktığını belirtmektedir. Gelecek kuşak için de böyle düşünen Celal Nuri, bu söyleyiş ve seslendiriş sarsıntılarına karşı, saptanmış bir eksen, bir alfabe olmazsa, gelecekteki kuşaklarla geçmişteki atalar arasında bir ilişki kalmayacağını iddia etmiştir (İleri, 2002:162). Celal Nuri’nin bu düşüncelerinin esin kaynağı kuşkusuz evrim düşüncesinden gelmektedir. Celal Nuri’nin bu dönemde yaptığı tespitlere bugün bakıldığında, düşünceleri daha net bir şekilde görülmektedir. Geçmiş kuşağın yapıtlarına da önem verilmesi gerektiğini düşünen Celal Nuri, eğer geçmişteki kuşakların dili ve bilimi, tekniği ve güzel yazın kalıtları bulunmasa, Türkçe yazılır bir dil olmasa idi, Türklerin de Arnavutlar gibi Latin alfabesini hemen kabul edeceklerini ileri sürmüştür. “Dil, kendimiz demektir” diyen Celal Nuri, Türk ulusunun bir dili olduğunu, bütün toplumsal ve ruhsal 97 tarihimizin onda yattığını dile getirmiştir. Çünkü Celal Nuri’ye göre “dil birleştirilmez, birleştirir; oluşturulmaz, oluşturur” (İleri, 2002:163). Celal Nuri, harf inkılâbı ile Türk dilinde kullanılan harflerde yapılacak değişimden bahsederken, Latin harflerinin kullanılması gerektiği yönünde görüş bildirdiği görülmektedir. Buna göre Celal Nuri harf inkılâbı ile yapılacak yeniliklerden şu şekilde söz etmektedir: “Harflerimiz çok kötüdür. Bu harflerle iş göremeyiz. Yeterli değildir. Harflerimizin eksikliğinden, bir işe yaramadığından, kullanışsız olduğundan söz etmeyeceğiz. Yalnız şurasını söyleyeceğiz ki, bu harfleri ve bunlarla yazılmış anlatımları halk kolayca öğrenemiyor. Bunlar doğal olmayan şeyler. Bu durum ilerlememizi engelliyor. Halktaki eğitim ve aydınlanma isteğini söndürüyor. Onun için harfleri düzenlemeye çalışmak gibi, boş önlemlerle uğraşmayalım. Bir an önce ve tam bir cesaretle, Latin harflerini kabul edelim” (İleri, 2004:91). Buradan anlaşılacağı üzere Celal Nuri, Türk dilinin sahip olduğu harfler üzerinde bir değişikliğe gidilmesinden ziyade Latin harflerinin kullanılması gerektiğine dikkat çekmiştir. Böylece hem Türkiye Cumhuriyeti içerisinde bütünlük sağlanmış olacak, hem de Avrupa’nın bilim ve kültür dilinden uzak kalınmamış olunacaktır. Celal Nuri, imlamızın perişan, Türk milletinin irfanen geri olduğunu dile getirmektedir. Yazıdaki dağınıklığın sebebi olarak Arap alfabesinin kullanılmasını ve Arap harflerinin Türk seslerini ifade etmede yetersiz kalışını göstermiştir. Kişilerin görüşlerini ifade edebilmesi, irfan hayatına girilebilmesi, Türk dilinin doğru bir imlaya sahip olması için yeni alfabeyi kabulden başka çarenin olmadığının 98 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI savunmuştur (İleri, 1928b:21). Celal Nuri’nin düşüncelerinden anlaşılacağı üzere Türk dilinin alfabe ve imla konularındaki eksikliklerinin giderilmesi, bilimsel açıdan ilerlemeyi hızlandıracaktır. Bu durum aynı zamanda Avrupa’ya karşı mücadelenin sürdürülmesinde önemli bir girişim olacaktır. Celal Nuri, Arap alfabesiyle yazılmış olan eserlerin, toplum tarafından okunup anlaşılmasındaki zorluklardan bahsederek Arap alfabesinin terk edilmesi, bunun yerine Latin alfabesinin kabul edilmesi gerektiğini savunur. Bunu savunurken de, başka milletlerin de alfabe değiştirdiklerinden örnekler verir. Latin harflerinin Türk diline uygun olduğunu, toplumun bu alfabeyle daha kolay bir şekilde okuyup yazabileceğini iddia etmiştir (İleri, 1331b:182-183). Arap harfleriyle yazılmış eserler halk tarafından okunup kolaylıkla öğrenilemediğini düşünen Celal Nuri, Almanların da alfabelerini değiştirdiklerini örnek göstermektedir. Türk dilinin sahip olduğu kötü durumdaki alfabenin değiştirilerek Latin alfabesi benimsenmelidir. Celal Nuri, Latin harflerinin, Türk dilinde yazımının uygun olduğunu belirtir. Arap alfabesi gibi Latin alfabesinin de fena olduğunu bu nedenle de Türk milletinin kendisine yeni bir alfabe ihdas etmesi gerektiğini savunanlara cevap bile vermemek gerektiğini söylemektedir (İleri, 2002:170-172). Celal Nuri’ye göre, Latin harflerine geçiş aşamasında döneminin bazı düşünürleri, bir anda Latin harflerinin kabul edilmesine karşı çıkmıştır. Bu konuda nasıl biryol tutulacağını düşünen Celal Nuri, düşüncelerini şu şekilde dile getirmiştir: “Bence Latinciler şu suretle işe başlamalıdırlar; evvelden, 99 hangi usul kabul edilecek ise bu, fenni bir suretle tespit edilmelidir. Saniyen, günün birinde Arabca harflerinin bırakılması ve hemen ertesi gün Latin harflarinin kabulü maddeten mümkün olmadığından, usul tesbit edildikten sonra beş, hatta üçsene zarfında, yavaş yavaş, hazm etdirile etdirile, cahillerden başlayıb alimlere doğru Latin hurufu ta’mim edilmelidir” (İleri, 1924:1). Celal Nuri, Latin harflerine bir an önce geçilmesi gerektiğini söylese de, bu geçiş sürecinin hemen gerçekleşemeyeceğinin farkındadır. Daha önce de belirtildiği üzere, Celal Nuri, bir anda yapılacak değişiklik neticesinde geçmiş ile gelecek arasında bir kopukluk yaşanacağını dile getirmiştir. Bu nedenle aceleye gerek yoktur. Öncelikle Latin harfleri yardımcı bir alfabe olarak okutulmalı, dilin kabiliyetleri ile ne kadar uyumlu olabileceği denenmelidir. Bu noktada Celal Nuri, Türkçenin yalnız bugünkü nesillerin değil, hem atalarının hem de yeni nesillerin ortak dili olmasının unutulmaması gerektiğini söylemektedir (İleri, 2002:162-163). Neticede Celal Nuri, harf inkılâbı ile gerek Türk dilinde, gerekse bilimsel gelişmelerde ilerlemenin bir noktası konusunda açıklamalarda bulunuyor. Osmanlı modernleşmesi ile birlikte gelen değişimin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile devam ettiğini düşünen Celal Nuri için Türk inkılâpları içerisinde dil ve harf inkılâpları, Türk toplumunun bu değişim neticesinde ilerleyişi açısından bir gereklilik olarak görülmelidir. Bu noktada Celal Nuri’nin en büyük hedefi, dil ve harf inkılâpları ile birlikte Türk toplumundaki cehaletin yok edilmesidir. Çünkü bu değişim neticesinde okur-yazar oranı artacak ve halk eğitimli bireylerden oluşacaktır. Türklerin Batıya karşı gelişme ve ilerlemesinin koşulu bu olacaktır. 100 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI 5.2.5. Kadınlar İle İlgili Görüşleri Türk modernleşmesi ile birlikte yapılması gereken inkılâplar konusunda düşüncelerini dile getiren Celal Nuri, bu düşünceleri arasında, yaşadığı dönemde kadına verilen değere yer vermiş ve kadınlar ile ilgili bir takım değişimlerin de yaşanması gerektiğini düşünmüştür. Celal Nuri’nin Türk kadını hakkındaki düşünceleri başta “Kadınlarımız” isimli kitabında olmak üzere, bir çok eserinde dile getirilmiştir. Celal Nuri’nin üzerinde durduğu konular arasında kadınlar hakkındaki düşünceleri, diğer inkılâp alanları hakkındaki düşünceleri gibi önemli görülmektedir. Kuşkusuz kadınlar ile ilgili bir konunun önemli hale getirilmesi, öncelikle toplumu yetiştiren bireylerin ilk eğitimlerini aileden, özellikle anneden aldıkları düşünüldüğü takdirde, daha açıklayıcı olacaktır. Çünkü Türk toplumunun ilerlemesi adına kadınlara ve kadınların eğitimlerine verilecek değer, Celal Nuri’de yadsınamaz bir gerçeklik olarak görülmektedir. Celal Nuri’ye göre, kadınlara verilecek değer, bir milletin ilerleyiş seviyesine doğrudan etki edecek kadar öneme sahip olabilmektedir. Bu nedenle Celal Nuri’ye göre kadınların gelişmediği bir millet, gelişmiş bir millet olamayacaktır. Kadınların esir, eksik ve bir mal olarak görülmemesi gerektiğini düşünen Celal Nuri, aslında kadınların, erkeğin yardımcısı, hayat arkadaşı olmak üzere yaratıldığını dile getirmektedir. İslamiyet’te de böylece telakki edildiğini düşünen Celal Nuri, akıl, mantık ve tekâmül üzerine kurulan bir dinin, kadın konusunda başka türlü bir tutum içerisinde olamayacağını düşünmektedir (İleri,1331c: 8-9). 101 İslamiyet’in kadınlara verdiği önem ve değere vurgu yaparak görüşlerini belirten Celal Nuri, kadınlar hakkındaki görüşlerini dile getirirken İslamiyet’in esaslarına bağlı kalmaya çalışmıştır. Celal Nuri, modernleşen Türk toplumunda yaşanması gereken inkılâplardan söz ederken, gelenekten uzaklaşılmaması gerektiğini ileri sürmüştür. Kadınlar hakkındaki düşüncelerinde bu durum görülürken, İslam toplumlarının mutluluğu için kadının yetişmesi, yetiştirilmesi gerektiğini savunmuştur. Çünkü Ona göre, milletleri yetiştiren kadından başkası değildir. Kadın her yönüyle erkeğin yardımcısıdır. Bundan dolayı İslam, kadını, vazifelerde olduğu gibi hukukta da erkekle eşit kılmıştır (İleri, 1331c:11). Türk toplumunda kadının yeri ve önemine değinmeye çalışan Celal Nuri’nin savunduğu düşüncelerinden anlaşılacağı üzerine sağlıklı bir toplumun yetiştirilmesi adına kadınlara önem verilmesi gerekmektedir. Bu durum aynı zamanda inanılan dinin bir gereği olarak toplumun karşısına çıkmaktadır. Yaşadığı dönemde kadınlara gerekli önem ve değerin verilmediğini düşünen Celal Nuri, kadınlara yazık olduğunu öne sürmüştür. Ona gore, kadınlardaki gerileyiş ve çöküş 10- 15 yıldan beri verem hastalığı gibi ilerlemektedir. Aynı zamanda yaşadığı dönemdeki düşünürlere de isyan eden Celal Nuri, çağdaşı olan düşünürler arasında kadınlar konusunun, bir “yasaklı meyve” olarak görüldüğünden dert yanmıştır. “Kafes arkasında neler oluyor?” diye bir soru yönelten Celal Nuri, kadınlar hakkındaki bu konuların, Türk toplumuna ait bir ayıp gibi görüldüğünü ve bu durumun ulusu geri götürdüğünü dile getirmiştir. Yaşamsal ve toplumsal sorunlardan 102 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI utanmamak gerektiğini dile getiren Celal Nuri, bu durumun ne İslam ilkelerine, ne de Türk ulusunun yaratılış ve erdemine uygun bulmaktadır (İleri, 2004: 137). İslamiyet’in kadınlar üzerindeki hükmünün tarihsel süreçte değiştiği, Celal Nuri’nin sözlerinden de anlaşılmaktadır. Çünkü Celal Nuri, Osmanlı toplumundaki birçok sıkıntının, kadının aşağılanmasından kaynaklandığını düşünmektedir. Bu nedenle O, kadının bir eşya gibi görülmemesi gerektiğini ve tek taraflı boşanmanın kaldırılması gerektiğini savunmaktadır. Celal Nuri kadınlarla ilgili düşünce yapısının değişmesi gerektiğini dile getirirken, bu değişimin teknik nitelikteki değişimlerden bile önce yapılması gerektiğini ve bunun İslamiyet’e de uygun olduğunu ifade etmiştir. Celal Nuri, kadının sosyal hayata katılması gerektiğini ve kadın olmadan toplumun ilerlemesinin mümkün olmadığını ileri sürmüştür (İleri, 1331c: 14-15). Bu noktada Avrupa’da kadınların ilerleme katettiğini ve toplumda kadın-erkek eşitliğinin sağlanmak üzere olduğunu dile getiren Celal Nuri, Osmanlı/Türk kadınlarının niçin geri kaldığının cevaplarını vermeye çalışmıştır. Çünkü ona gore, Avrupa’daki kadınlar, gün geçtikçe haklarını geri almışlardır. Erkeklerin, kadınların değerli bir hayvan olmadığı bilincine vardığı Batıda, kadının değerinin anlaşıldığını düşünen Celal Nuri, bu gelişme neticesinde aile yaşamının düzenli hale geldiğini ve toplumsal ilerlemenin hız kazandığını söylemektedir. Buna rağmen “biz de kadınlar başka erkekler başka bir dünya oluşturur” diyen Celal Nuri, bu zıtlığın, Osmanlı Devleti’nin en önemli geri kalış nedenlerinden birisi 103 olduğunu dile getirmiştir. Böylelikle kadınları doğal olmayan bir tutsak olarak gören Celal Nuri, Türk kadınlarını, insan toplumunun “yasaklı üyeleri” olarak görmektedir. Bu nedenle kadının emek ve katkısı olmadan, hiçbir toplumun ilerleyemeyeceğini düşünen Celal Nuri, kadınsız bir toplumu, dilsiz bir insana benzetmektedir (İleri,2004: 135-136). Celal Nuri’nin kadınlara verilmesi gereken önem ve değer hakkındaki düşüncelerine değindikten sonra, Doğu toplumlarındaki kadın algısı üzerine düşüncelerine bakılacak olursa; Doğunun, kadınların yardımından uzak kalmasından yakınması ile karşılaşılır. Celal Nuri’ye göre kadın toplumun temelidir ve kadınları insanlığın yarısı olarak görmektedir. Toplumun sağlıklı bireylerden oluşması adına kadının önemi hakkında örnek veren Celal Nuri, çocukların ilk eğitimlerini annelerinden aldığını, fakat kadınların eğitim olanaklarından yoksun olduğunu belirtmektedir. Celal Nuri’ye göre kadınlara, birölçüye kadar eğitim verilerek uzmanlaşmaları sağlanabilir (İleri, 2002:186). Kadınlar hakkında neler yapılabileceği konusunda ilk adımın buşekildeatılabileceğini dile getirmiş olan Celal Nuri’nin, bu doğrultuda toplumun ilerlemesinin gerçekleşeceğini düşündüğü görülecektir. Celal Nuri için kadın-erkek eşitliği, bu konuda atılabilecek en önemli adımlardan birisidir. Avrupa ve Amerika’ya yapmış olduğu geziler neticesinde yaptığı gözlemlerden faydalanarak bu konu hakkında görüş belirten Celal Nuri, Batı’daki uygarlığa göre hareket etmek ve ilkellikten kurtulmak gerektiğini dile getirmiştir. Toplumda kadın-erkek eşitliğinin ilkellikten kurtulma noktasında önemli bir 104 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI husus olduğunu düşünen Celal Nuri’ye göre, erkekler ne kadar gelişirse gelişsin, kadınlar erkeklere koşut olarak ilerlemezse, iş yarıda alacak ve Türk toplumunun uygarlaşma çabası tamamlanamayacaktır. Çünkü dünyada erkelerinin ilerlediği, fakat kadınlarının geri kaldığı başka bir toplum yoktur. Celal Nuri için erkeğin başka, kadının başka olduğu bir toplum olamaz. Bir ulusun erkeklerinin kadınlarından ayrı yaşayamayacağını dile getiren Celal Nuri’ye göre kadın erkeği, erkek kadını tamamlayacaktır (İleri, 2004: 138). Batılılaşma karşısında kadın konusunda nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini açıklayan Celal Nuri, Avrupa’ya bütünüyle yakınlaşmak olası değilse, yapımızın elverdiği derecede yenilik yapılabileceğini düşünmektedir. Bu bağlamda kadınları, daha çok okuryazar olan, daha çok ev işlerini bilen, çocuğunu sağlam ilkelerle yetiştiren ve dünyayı daha iyi anlayan bireyler konumuna getirmek gerektiğini düşünen Celal Nuri, bu yaklaşım neticesinde kadınlar konusunda çözüm bulunamasa da, çareler geliştirilmesine yardımcı olacağını düşünmektedir. Celal Nuri’ye göre buna benzer ilerlemeler sağlandığı takdirde, bazı özel nedenlerden dolayı yaşanan gerileyiş ortadan kalkabilir. Ayrıca özel yaşamda görülen bu tarz düzensizlikler, toplumsal yaşamı da etkileyecektir (İleri, 2004:121). Celal Nuri’nin de anlatmaya çalıştığı gibi Türk kadınının daha çağdaş seviyeye çıkartılması, özelden genele, bireyden topluma doğru bir ilerleme sağlanabileceğini gösterecektir. Bu bağlamda Türk toplumu adına toplumsal bütünlüğün sağlanması yolunda önemli biradım olarak ilerleme de gerçekleşecektir. Celal Nuri, Türk kadını ile ilgili yapılması gereken çalışmalar 105 esnasında Batının olduğu gibi alınmasından, taklit edilmesinden yana değildir. Celal Nuri’ye göre toplum olarak, gösteriş için yapılan ıslahatların hep zararı görülmüştür. Bu nedenle kadın meselesiniçözmek için yabancı memleketlerin usullerini kopya etmek yanlış bir uygulama olacaktır. Kadınlar ile ilgili konuda yapılması gereken çalışma bu türden değil, eğitim yoluyla gerçekleşmelidir (İleri,1331c:126). Celal Nuri, kadınlar konusunda düşüncelerini dile getirirken, sonuç olarak Müslümanların ve Türklerin kurtulmaları ve ilerlemeleri adına atılacak bir adım olarak, kadınların seviyelerinin yükseltilmesini görmektedir. Çünkü Celal Nuri için dünyada erkekleri ilerlemiş olup da kadınları geri bulunan hiçbir millet yoktur; bu nedenle esaslı bir medeniyet, kadın-erkek eşitliğinin görüleceği, iki yönlü şekilde olabilir. Celal Nuri’ye göre Türkler ve bütün Müslümanlar mutlu olmak istiyorlarsa, her şeyden önce kadınları ıslah etmelidirler. Onlar da çocukları, çocuklar da büyüdüklerinde devlet ve milleti ıslah etmelidir. Celal Nuri’ye göre bina yapılırken çatıdan başlanmayacağı için, önce temel kazılması gerekmektedir. Bu nedenle Celal Nuri için kadın, insanlık binasının temel taşıdır (İleri,1331c:13). Sonuç olarak Celal Nuri’nin düşünce yapısındaki modernleşen ve inkılâplarla ilerleme gösterecek olan Türk toplumunda, kadınlara önemli görevler düşmektedir. Böylece kadınlara verilen değer neticesinde Türk toplumunun ilerlemesi hızlanacaktır. 106 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI 107 SONUÇ VE DEĞERLENDİRME Avrupa’da modernite ile birlikte toplumsal sorunları incelemek ve toplumsal düzeni sağlamak amacıyla sosyoloji ortaya çıkmıştır. Batı’da yaşanan bu durum, sosyolojinin bir bilim dalı olarak kabul edilmesini sağlamış, dünya genelinde sosyolojinin bilim olarak tanınması ve kabul edilmesi hızlı bir şekilde gerçekleşmiştir. Bu süreçte toplumsal yapıyı inceleyerek işlevini yerine getiren bir sosyoloji biliminden söz edilmektedir. Sosyolojinin dünya genelinde tanınması ve yaygınlaşmasında en büyük faktör olarak, modernleşme hareketlerinden söz edilebilir. Avrupa’da ortaya çıkan modernitenin etkileri, Osmanlı Devleti’ne kadar gelmiş ve Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde etkisini fazlasıyla hissettirmiştir. Bu bakımdan Türkiye’de sosyolojinin bir bilim olarak tanınması, bu zaman dilimine tekabül etmektedir. Türkiye’de sosyolojinin, özellikle Osmanlı Devleti’nin gerileyişinden sonraki çöküş sürecinde kendisini gösterdiği görülmektedir. Çöküş sürecindeki devleti kurtarma adına ortaya atılan fikirler, Batılılaşma olarak isimlendirilirken, Türk sosyolojisinin kimliği de ortaya çıkmış oluyordu. Batılılaşma problemi, Osmanlı’daki sosyolojik çalışmaların içeriğini oluştururken, dönemin aydınları tarafından devletin çöküş sürecinin atlatılması açısından dile getirdikleri görüşlerin genel tasviri olarak karşımıza çıkmaktadır. Osmanlı döneminin çöküş sürecinden kurtarılabilmesi adına kafa yoran ve görüş bildiren Osmanlı aydınlarının ortak misyonu, devletin kötü gidişatını tersine çevirebilmek adına çözüm önerileri üretmektir. Bu amaçla İslamcılık, Osmanlıcılık, Türkçülük ve 108 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI Batıcılık gibi fikir akımları ortaya çıkmıştır. Ortak bir paydada buluşuyor olsa da, farklı yöntemlerle Osmanlı Devleti’nin kurtuluşu için mücadele eden bu fikir akımlarının ortaya attıkları fikirler, Türk sosyolojisinin bir kimlik kazanmasında etkili olmuştur. Bu fikir akımları içerisinden Batıcılık akımı, özellikle çalışmanın içeriği açısından önemli görülmektedir. Batıcılık akımının en önemli savunucuları olarak Abdullah Cevdet ve Celal Nuri İleri isimleri ön plana çıkmaktadır. Bu isimler de zamanla farklı yöntem ve tanımlarla “Batıcı” kimliklerini ortaya çıkarmışlardır. Çünkü bir tarafta gerek teknik, gerekse gelenek ve kültürel bakımdan Batılılaşmayı savunan Abdullah Cevdet bulunurken, diğer tarafta ise “İslam geleneği ve Türk değerlerinin korunması koşulu ile Batı’nın teknik konulardaki ilerlemesinin alınabileceği” şeklinde Batılılaşma fikrini dile getiren Celal Nuri yer almıştır. Özellikle Türk-İslam geleneğinden vazgeçilemeyeceğinin altını çizen Celal Nuri, Batılılaşma konusunda ise Batı’yı bir amaç olarak değil, araç olarak görmektedir. Çünkü Celal Nuri için uygar ve modern bir devlet olabilmek adına Batı’nın önüne geçilmesi gerekmektedir. Bunun için Batı’daki gelişmeler bir süreliğine örnek alınmalı, Türk-İslam geleneği içerisinde sindirilerek üretime geçilmelidir. Bu bağlamda Celal Nuri’nin Batılılaşma ve modernleşme algısı, dönemin Batıcı aydınlarından farklılık göstermesi bakımından önemlidir. Batılılaşma konusunda gelenekten kopmamanın önemine vurgu yapan Celal Nuri, Osmanlı Devleti’nin çöküşünde yatan nedenlerden birisi olarak gelenekten kopuşun gerçekleştiğini gösterir. Celal Nuri’nin eserlerinde ortaya koymaya çalıştığı önemli konulardan birisi 109 de, Osmanlı Devleti’nin çöküş nedenleri olarak görülmektedir. Çöküş nedenlerinin çok farklı yönlerini tespit eden ve bunlar üzerine detaylı açıklamalar yapan Celal Nuri’ye göre çöküşün en önemli nedenlerinden birisi olarak azınlıklar konusu gelmektedir. Ona göre azınlıklara verilen geniş haklar, gerileyiş ve çöküşün en önemli nedenleridir. Azınlıkların sayı bakımından fazlalığı ve bu azınlıklar üzerinde Türkleştirme politikasının uygulanamaması, Osmanlı Devleti’nin gerilemesini hızlandırmıştır. Türkleştirilemeyen azınlıkların Osmanlı Devleti’ne hiçbir zaman bağlılık duygusu yaşamadığını belirten Celal Nuri’ye göre azınlıkların, komşu devletleri kışkırtmaları neticesinde gerileyiş ve çöküş hız kazanmıştır. Gerileyiş ve çöküş nedenlerinin bir diğerinin yönetim ve kurumlaşma eksikliğinden kaynaklandığını belirtirken, özellikle merkeze uzak kentlerde kurumlaşmanın gerçekleşmediğini ve yönetimin etkisiz kaldığını söylemektedir. Celal Nuri için bir diğer çöküş nedeni, ekonomik sebeplerden dolayı gerçekleşen gerileyiştir. Özellikle “çalışmak” kavramının Osmanlılarda bilinmediğini dile getiren Celal Nuri, savaşçı bir kimliğe sahip olan Osmanlı toplumunda üretim işlerinin azınlıklarda olduğunu ve Osmanlıların sadece savaş ganimetleri ile geçimlerini sağladığının altını çizmiştir. Fakat savaş kazanamayan Osmanlı Devleti, ekonomik anlamda bir sıkıntı içerisine girecek ve bunun etkileri Osmanlı Devleti’nin gerileyişinde görülecektir. Celal Nuri için bir diğer çöküş nedeni olarak da dışa bağlı nedenlergörülmektedir. Özellikle Batı’da yaşanan gelişmeler karşısında Osmanlı Devleti’nin gerileyişi hız kazanmıştır. Nitekim bu durum, Batılılaşmanın, Osmanlı Devleti’nin 110 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI gerileyişi ve çöküşü üzerindeki etkileri olarak görülmektedir. Celal Nuri, Osmanlı Devleti’nin kötü gidişatı karşısında Batı’yı taklit etmekten sakınırken, Türk-İslam geleneğinden kopmadan toplumsal bir değişimin gerçekleşme zorunluluğunun sinyalini vermiştir. Bu bağlamda düşüncelerini eserlerinde dile getiren Celal Nuri, Batılılaşma probleminin tanımını yapmakla ve çözüm önerileri üretmekle kalmamış, bunların yanı sıra bir takım yeniliklerden söz ederek bunların uygulanabilmesi yönünde çalışmalar gerçekleştirmiştir. Nitekim Celal Nuri’nin milletvekili olarak meclise girmesi, tasarladığı yenilikleri gerçekleşmesine hız kazandıracağı düşünülebilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte Türk toplumunun yeni bir rejim ile tanışıyor olması, Celal Nuri’nin tasarladığı yeniliklerin gerçekleşmesi adına uygun bir zaman ve mekân ortaya çıkarmıştır. Türk toplumunda gerçekleşmesini düşündüğü yenilikleri ise, başta “Türk İnkılâbı” olmak üzere eserlerinde dile getirmiştir. Özellikle “Türk İnkılâbı” isimli kitabında, Türk toplumda yaşanmasını istediği değişimleri dile getiren Celal Nuri, Batı toplumundan daha ileride bir toplum yaratmayı arzu etmiştir. Bu değişimin biranda gerçekleşmeyeceğinin farkında olan Celal Nuri, toplumsal bütünlüğün sağlandığı takdirde, uygun zamanın gelmesiyle gerçekleşebileceğini belirtmiştir. Bu nedenle gerçekleşmesini istediği bir takım inkılâpları eserinde ele alırken, Türkiye’nin bir bütün olarak bu değişimi geçirmesinden yana görüş ortaya koymuştur. Aksi takdirde toplumsal birlik ve bütünlüğün sağlanamaması halinde, Batı’dan geri kalmaya devam edileceğini ve 111 ilerlemenin sağlanamayacağını öne sürmüştür. Celal Nuri’nin, Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu durumdan kurtuluş yolu olarak çözümlemeler yaparken, en önemli çözümlemelerinden birisi olarak Türk ulusunun Osmanlılıktan kurtulması gerektiği yönünde olmuştur. Osmanlı toplum yapısına bakıldığında, azınlıkların Osmanlılardan daha fazla olması, böyle bir çözümleme yapmasına neden olmuştur. Ancak bütünlüğün sağlanması ile birlikte toplumsal değişim yaşanacaktır. Ulus olarak Osmanlılıktan soyunulması ile kötü gidişatı düzeltilebilecekbir inkılâbın yapılabileceğini dile getiren Celal Nuri, Türk toplumunun bunu başarması için üç durumdan söz etmiştir. Buna göre öncelikle Türk toplumuna, yaşanan zamanın gerçekleri anlatılmalıdır. İkincisi ise, Türklerin ulusluluk bilincine varması olarak görülmektedir. Üçüncüsü ise, mekân ve zamana uygun olarak hareket eden bir liderin bulunarak bu hareketi yönetmesidir. Celal Nuri için aranan lider Mustafa Kemal Atatürk’tür. Çünkü Atatürk, Osmanlı Devleti’nin son yıllarında görülen ve başarısızlıklar yaşanan Batılılaşma hareketleri karşısında yeni bir Türkiye yaratmış ve ülkeyi modernize etmek için mücadele etmiştir (Tire ve Demir, 2017: 114) Celal Nuri’nin uygar ve modern bir Türk toplumu inşa etme düşüncesi olarak öne sürdüğü Türk İnkılâbı fikri, farklı alanlarda yapılacak inkılâplar ile gerçekleşmektedir. Öncelikle İktisadi inkılâptan söz eden Celal Nuri, Türk toplumunun ekonomi konusunda eski anlayışı bir kenara bırakması ve “üretim” kavramına önem verilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Türk inkılâbı fikri içerisinde Türk toplumunun ekonomik anlamda yaşaması gerektiği değişimi 112 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI anlatan Celal Nuri, ekonomi temelli bir toplum ve düzen kurulması gerektiği şekilde bir düşünce ortaya atmış oluyordu. Türk inkılâbı fikrini ortaya atarken yeni birtoplum yapısının inşası esnasında ekonominin önemine değinen Celal Nuri’nin yapılması gereken yenilikler konusunda dile getirdiği bir diğer inkılâp, eğitim alanında yapılacak inkılâp olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir toplumun uygarlık ve modernlik seviyesinin göstergesi olarak eğitimin önemi bilinmektedir ve Celal Nuri’de bu bilinçle eğitim alanındaki inkılâp düşüncesini ileri sürmüştür. Eğitim alanında yapılacak çalışmalar, Avrupa’daki gelişmelere ayak uydurma noktasında geliştirilmesi gerektiğini düşünen Celal Nuri, Türk toplumu için yeni bir rejim olan Cumhuriyet’e uygun bir eğitim programının ortaya çıkartılması gerektiğini söylemiştir. Eğitim konusunda Türk toplumunda ulus olma bilincini uyandıracak şekilde bir sistem inşa edilmesi fikri, Celal Nuri’nin yeni birtoplum yaratması bakımından önemli görülmektedir. Eğitimli Türk toplumu, yetiştireceği yeni nesil üzerinde bilinçli yetiştiriciler olarak düşünüldüğünde, Celal Nuri’ye göre Türk inkılâbının işe yarayacak olması, daha sonraki süreçte yaşanan gelişmelerle daha iyi anlaşılacaktır. Türk inkılâbı ile dile getirdiği yeniliklerden bir diğeri, dil ve edebiyat alanında yapılacak inkılâp düşüncesidir. Celal Nuri’nin dil ve harf inkılâbındaki öncelikli amacı, Türk toplumu içerisinde birlik, beraberlik ve bütünlüğü sağlamaktır. Özellikle Batı’dan geri kalış nedenlerinden birisinin, dile verilen önemin azolmasıolarak düşünülmesidir. Çünkü Celal Nuri’ye göre uygar bir devlet ve toplum 113 yapısına sahip olabilmek adına dil ve harf inkılâbına önem verilmelidir. Celal Nuri’ye göre Türk inkılâbının gerçekleşmesinde önemli görülmesi gereken alanlardan birisi de kadınlar ileilgili konular olmuştur. Türk toplumunda kadının aşağılandığı ve arka planda bırakıldığından yakınan Celal Nuri, toplumsal ilerlemenin gerçekleşmesi amacıyla kadınların bu şekilde hor görülmemesi yönünde görüş belirtmiştir. Batı’da görülen kadın-erkek eşitliğinin Türk toplum yapısında uygulanması gerektiğini söyleyen Celal Nuri, gerek ekonomik anlamda, gerekse uygarlaşma yolunda Türk toplumunun gelişme göstereceğini öngörmüştür. Bu şekilde ilerlemenin gerçekleşmesi için kadınların eğitimine önem verilmesi gerektiğini söyleyen Celal Nuri, bilinçli insanların yetişmesi için kadınların eğitimli olması gerektiğini savunmuştur. Neticede her insanın aldığı ilk eğitim ailede anne tarafından verilmektedir. Eğer bu ilk eğitim, bilgisiz kadınlar tarafından çocuğa verilecek olursa, yetişecek toplum da aynı seviyede bilgisiz olacaktır. Bu bakımdan kadınlar konusunda yapılabilecekler arasında eğitim konusu önemli bir yere sahiptir. Çalışmamızda Batılılaşmayı, Avrupa’yı olduğu gibi alarak kopya etmekten ziyade, onların ilerleme gösterdiği alanları Türk-İslam sentezi içerisinde eriterek yeni bir yöntem geliştirme çabası olarak gören Celal Nuri’nin, Türk toplumunda modernleşmenin imkânına dair görüşlerine yer verilmiş; modernleşen Türk toplumunda yaşanan toplumsal değişim neticesinde gerçekleşecek bir takım yeniliklere değinilmiştir. 114 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI Bu bağlamda Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile gerçekleşen rejim değişikliğinin toplum üzerindeki yansımaları, Celal Nuri’nin yapılmasını gerekli gördüğü inkılâpları üzerinden dile getirilmiştir. Çalışmadan elde edilecek sonuçlar maddeler halinde değerlendirildiği takdirde şu sonuçlara ulaşılmıştır: - Celal Nuri, batıcı bir aydın gibi görülürken, geleneği reddetmeyen ve bu anlayışla yeniliklerden bahseden uzlaşmacı bir düşünür olarak Türk düşünce tarihinde yer almıştır. - Osmanlı Devleti’nde modernleşme hareketleri ile birlikte görülen yenilik çalışmaları ve Cumhuriyet dönemindeki Türk inkılâpları, Türk milletinin kültürü ve geleneği göz ardı edilerekgerçekleşmiştir. - Celal Nuri’nin dile getirdiği inkılâpların Türk toplumu tarafından benimsenmesinde Türk-İslam geleneği önemli bir roloynamıştır. - Cumhuriyet’in ilanından sonra Türk toplumunda yaşanan değişim, Osmanlı Devleti dönemindeki yenilikleden bağımsız olarak düşünülmemelidir. - Batılılaşmak için hızlı karar vermek fakat uygulamaların toplum tarafından zamanla gerçekleşmesi gerekmektedir. Bu bakımdan Celal Nuri için evrimci anlayış, toplumsal değişimin metodu olarak görülmüştür. - Celal Nuri’ye göre Osmanlı Devleti’nin çöküşü ve Batılılaşma hareketleri arasındaki ilişki, son 150-200 yıllık bir süreç göz önünde bulundurularak değerlendirilmemeli; tam tersine Osmanlı tarihi ile birlikte bir bütün olarak ele alınmalıdır. 115 KAYNAKLAR AKÇURA, Y. (1998), Üç Tarz-ı Siyaset, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara. AKGÜN, M. (1988), Materyalizmin Türkiye’ye Girişi ve İlk Etkileri, Kültür veTurizm Bakanlığı Yayınları, Ankara. AKSANYAR, N. (1993), Çağdaşlaşmaya Giden Yolda Celal Nuri ve Fikir Alanında Etkinliği, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâpları Tarihi Enstitüsü, Ankara. ALTUN, F. (2005), Modernleşme Kuramı: Eleştirel Bir Giriş, Küre Yayınları, İstanbul. ARMAĞAN, M. (1992), Gelenek, Ağaç Yayıncılık, İstanbul. AYGÜN, M. (2010), Mümtaz Turhan ve Batılılaşma Tartışmaları,(Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul. BAYSAL, A. (2006), “Meşrutiyet Dönemi Fikir Akımları İçinde Batıcılık Akımı”, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), T.C. Cumhuriyet Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sivas. BERGER L.P. ve diğ. (2000), Modernleşme ve Bilinç, Pınar Yayınları, İstanbul. BERKES, N. (1978), Türkiye’de Çağdaşlaşma, DoğuBatı Yayınları, İstanbul. BIYIKLI, M. (2006), Batı İşgalleri Karşısında Türkiye’nin Ortadoğu Politikaları, Gökkubbe, İstanbul. BİNGÖL, O. (2018), 70. Yıldönümünde İnsan Haklarını Yeniden Düşünmek”, Mavi Atlas, Cilt: 6, Özel Sayı. 116 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI BİNGÖL, O. (2017), Sosyolojik Reçetelerle Sağlık, Kaygı, Sayı: 28, Bahar Sayısı. BOLAY, S.H. (1979), Türkiye’de Ruhçu ve Maddeci Görüşün Mücadelesi, Töre-Devlet Yayınları, Ankara. CEVDET, A. (1913), “Şime-i Muhabbet”, İctihat, nr.89. COŞGUN, M. (2010), II. Mahmut Döneminde Ulemanın Modernlik Anlayışı, (Yayınlanmamış Yükseklisans Tezi), Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı, Sakarya. COŞKUN, İ. (1989), Modernleşme Kuramı, İ.Ü.E.F. Yayınları, İstanbul. ÇİÇEK, A. (2014), Sosyal Hareketlerin Anatomisi, Hikmet Yurdu, Yıl: 7, Cilt: 7, Sayı: 14, Temmuz-Aralık Sayısı. ÇÖLLÜ, F.E. (2007), Felsefenin Geleceği Üzerine: Celal Nuri-F. Ahmet Hilmi Tartışması, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. DEMİR, Ö. ve ACAR, M. (1997), Sosyal Bilimler Sözlüğü, Vadi Yayınları, Ankara. DENİZ, F. (2005), Türkiye’de Batıcılık Tasavvurunun Gelişimi ve Dönüşümü, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kamu Yönetimi Anabilim Dalı, İstanbul. DER, H. (2008), Celal Nuri’nin “İttihad-ı İslam” Adlı Eserinin Tahlil ve Değerlendirilmesi, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Elazığ. 117 DOĞAN, A. (2006), Osmanlı Aydınları ve Sosyal Darwinizm, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul. DOĞAN, Y. (2003), Celal Nuri İleri’nin Dini ve İçtimai Hayata Bakış Açısı, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara. DUYMAZ, R. (1993), “Celal Nuri İleri”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Diyanet Vakfı Yayınları, Cilt 7, İstanbul. EROĞLU, H. (1990), Türk İnkılâp Tarihi, Seçkin Yayınevi, Ankara. GİRİDİ, A.S. (1335), Celal Nuri Bey ve Cezri Fikirleri, Dersaadet, İstanbul. GÖKALP, Z. (1992), Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak, Toker Yayınları, İstanbul. GÜL, M. (1998), Türk İnkılâp Tarihi, Barış Yayınevi, Ankara. HANİOĞLU, Ş. (2008), Kanuni Esasi’den Askeri Müdahaleye II. Meşrutiyet, Zaman Kitap, İstanbul. HANİOĞLU, Ş. (1992), “Batılılaşma” , Türk Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Diyanet Vakfı Yayınları, Cilt 4, İstanbul. HANİOĞLU, Ş. (1985a), “Osmanlıcılık”, Tanzimat’tan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi, Cilt 5, İletişim Yayınları, İstanbul. HANİOĞLU, Ş. (1985b), “Batıcılık”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, Cilt: 1, İletişim Yayınları, İstanbul. HANİOĞLU, Ş. (1982), Bir Siyasal Düşünür Olarak Dr. Abdullah Cevdet ve Dönemi, Üçdal Neşriyat, İstanbul. İLERİ, C.N. (2007), Devlet ve Meclis Hakkında Musahabeler, (Haz. Halit Erdem Oksaçan), Emre Yayınları, İstanbul. 118 CELAL NURİ İLERİ’DE TÜRK MODERNLEŞMESİ VE İNKILAPLARI İLERİ, C.N. (2004), Uygarlık Çatışmasında Türkiye, Ulus Yayınları, İstanbul. İLERİ, C.N. (2002
TARİH GENEL
Vatanı Kurtardı, Halifeyi Kovdu, Daha Ne?
SEVAN NİŞANYAN / Türkiye Birinci Dünya Savaşı’nda saldırgan tarafta yer aldı. Tarihin en büyük askeri hezimetlerinden birine uğrayıp dağıldı. Savaştan sonra burada galiplerin işine gelen bir rejim kurulması gerekiyordu. O rejim 1923’te aynen istedikleri gibi kuruldu. Hepsi budur.
Türker Alkan emekli kahvelerinin vazgeçilmez klasiklerini bir kez daha özetlemiş:
“Atatürk’ü başımıza gelen ve gelecek olan her türlü belâdan sorumlu bir felâket tanrısı gibi görenlerin neye itiraz ettiklerini anlamakta da zorlanıyorum doğrusu. Neye itiraz ediyorlar? Kurtuluş Savaşı’na mı? Saltanatın ve halifeliğin kaldırılmasına mı? Cumhuriyetin kurulmasına mı? Kadınlara eşit haklar tanıyan Medeni Yasa’nın kabulüne mi? Şeriatın işlemez kılınmasına mı? Çağdaş bir eğitim sisteminin kurulmasına mı? Laikliğin benimsenmesine mi? Son bir soru: Bu reformlar olmadan demokrasi kurulabilir miydi?” (Radikal, 22 Mart Pazar)
“Bkz: Hitler otoban yaptı o yüzden sevmiyorlar,” veya “Bkz: Stalin zamanında hırsızlık yoktu,” deyip geçmek mümkün. Ama biz öyle yapmayalım, etraflıca cevap verelim. Belki itirazları anlamakta zorlananlara faydamız dokunur.
Soruları geldiği sırayla cevaplayalım isterseniz. Sonra da sözü edilmeyen bir-iki taneyi ekleriz.
● “Kurtuluş Savaşı” adıyla anlatılan yalanlar manzumesine, evet, itiraz ediyoruz.
Türkiye Birinci Dünya Savaşında saldırgan tarafta yer aldı. Tarihin en büyük askeri hezimetlerinden birine uğrayıp dağıldı. Savaştan sonra burada galiplerin işine gelen bir rejim kurulması gerekiyordu. O rejim 1923’te aynen istedikleri gibi kuruldu. Hepsi budur.
Daha erken kurulabilirdi. Daha kolay ve daha kansız olurdu, memleket o kadar harap olmazdı. Belki Tek Adam diktatörlüğüne de o kadar kolay teslim olmazdı. Ama 1918’de İngilizler bir hata yaptılar, barış şartı olarak İttihat ve Terakkikadrolarının tasfiyesini talep ettiler. Bunun üzerine birileri vatan millet diye haykırarak ayağa kalktı. Altı sene savaştan bitmiş bir ülkeyi gözünü kırpmadan tekrar kana ve ateşe sürdü.
İngilizler kızıp tehditler savurdular, asarız keseriz böleriz Sevr yaparız diye gözdağı verdiler, etkili olsun diye Yunanlıları sahaya saldılar. Üç sene daha manasız bir katliam oldu. Sonra gene İngilizlerin dediği oldu. Tek farkla: İttihatçı kadrodan ayıkladıkları yirmi otuz kişi hariç, gerisi vatan kurtaran kahraman kontenjanından memleketin tepesinde oturmaya devam etti.
Bundan dolayı kime neden minnet duyulacak, ben “anlamakta zorlanıyorum doğrusu”.
● Padişahlığın kaldırılıp bu cumhuriyetin kurulmasına itiraz ediyoruz.
Faraza İngiltere monarşisi kaldırılıp Fransa cumhuriyeti, yahut İsveç krallığı yerine Finlandiya cumhuriyeti kurulsaydı itiraz etmezdik belki. Ya da ederdik, kime ne? İngitere’nin Fransa’dan kötü bir yer olduğunu kim söylüyor? İsveç kralının Finlandiya cumhurbaşkanından daha yaramaz bir adam olduğu ne belli? Asya farklıdır Avrupaya benzemez diyorsanız buyurun, Tayland krallık, Kamboçya cumhuriyet: hangisi daha iyi?
Dünya Savaşı öncesi Türkiye’de aksırıp tıksırsa da işleyen bir Yasama Meclisivardı. Serbest veya serbestimsi seçimler yapılıyordu. Çatır çatır çatışan siyasi partiler ve her yıl bir yazar vurulsa da canlı kalan bir basın vardı. 1923’te bunun yerine tüm üyeleri şahsen Reisicumhur tarafından belirlenip seçilen ve Reisicumhurun canı istediğinde ıskat edilen bir hık deyiciler kurulu geldi, iyi mi oldu?
1839’dan 1913’e dek Osmanlı devletinde siyasi nedenlerle tek kişi idam edilmedi. 1923’ten sonra yüzlercesi pazar meydanlarına kurulan darağaçlarında asıldı. İstibdat mı dediniz?
İran’da 1978’de şahlık rejimini devirdiler, yerine cumhuriyet kurdular. Bundan dolayı sevinmeli miyiz? Ondan iki sene önce İspanya’da Franco rejimi eceliyle son bulunca yerine krallık kurdular. Bundan ötürü üzülmeli miyiz?
Hem 1920-1923’te bir dizi darbeyle iktidarı ele geçirip “cumhuriyet” kuranların yaptığı, ettiği, düşündüğü ve söylediğiyle, 2002-2008’de bir dizi darbeyle iktidarı ele geçiremeyenlerin yaptığı, ettiği, düşündüğü ve söylediği o kadar farklı mıdır acaba diye bir oturup düşünsek faydalı olur belki. Adamlar Atatürk’ün izindeyiz diyorlar. Belki de haklıdırlar?
● Kadınlara eşit haklar tanıyan Medeni Yasa’nın kabulüne itiraz etmiyoruz, hatta bunu dayatan Batılı “düşmanlarımıza” teşekkür ediyoruz.
Medeni Kanun’u adamlar Lozan’da dayattılar, çatır çatır kabul ettirdiler. Atatürk değil, Hacı Abdülgaffar olsa yapacağı bir şey yoktu, kabul etmeye mecburdu.
Lozan’dan daha yüz sene önce dayattıkları, berikilerin de pek itiraz etmeden kabul ettiği şuydu: Gayrımüslim tebaaya İslam hukukunu uygulayamazsın. Eğer İslam hukukunu sürdüreceksen gayrımüslimler için ayrı mahkemeler kurmak zorundasın. Bunların adil olacağına güvenmediğimiz için de gayrımüslim tebaan için kapitülasyon adı verilen ek güvenceleri kabul edeceksin.
Lozan’ın kilit müzakere konularından biri buydu. Eski hukukunu sürdüreceksen, azınlıklar için eskisinden de beter kapitülasyonları kabul edeceksin, çünkü bu saatten sonra sana artık hiç güvenmeyiz dediler. Ankara da bunun üzerine, ehveni şer deyip, müslim ve gayrımüslime eşit olarak teşmil edilecek “laik” bir medeni hukuku getirmeye razı oldu. Olay budur.
EĞİTİM SİSTEMİNİN TEMELLERİ
Kaldı ki İstanbul Darülfünunu’nun Hukuk Fakültesinde 1880’lerden beri Batı usulü medeni hukuk mecburi dersti. 1910’larda da memleketin en kalburüstü hukuk talebesinden 10-15 kadarı devlet bursuyla Lozan Üniversitesine gidip medeni hukuk tahsil etmişti. Yani memleket ortaçağ karanlığında kıvranıyordu da Atam geldi Medeni Kanun getirdi, yok öyle şey.
● Çağdaş bir eğitim sisteminin kurulmasına itiraz etmiyoruz, aferin SafvetPaşa diyoruz.
Ve konunun Atatürk’le alakasını anlamakta güçlük çekiyoruz. Türkiye’de “çağdaş” dedikleri bugünkü sistemin temelleri 1830’larda atıldı, Safvet Paşa’nın 1869 tarihli Maarif-i Umumiye Kanunuyla pekişti, Abdülhamit devrinde imparatorluğun taşrasına yayıldı. İlkokul-ortaokul-lise sistemi bu dönemin ürünüdür.Galatasaray gibi dünya çapında bir çağdaş lise 1868’de kuruldu. Maarif Vek’letinebağlı ilk kız liseleri 1882’de – yani Fransa ile aynı yıl – kuruldu. İstanbul Üniversitesi Abdülhamit’in fermanıyla 1900’de kuruldu.
Manastır’ın kör taşrasındaki askeri lise öğrencilerine 1890’larda Fransa’nın siyasi akımları ile çağdaş edebiyatı okutuluyordu, Fransızca olarak. Cumhuriyet’in “çağdaş” liselerinde sıkıysa dene, Şırnak’a sürerlerse gene şanslısın.
1921’de Ankara Meclisi’nin topladığı Maarif Kongresi’nin önde gelen kaygısı “şarktan ve garptan gelebilen bilcümle tesirlerden tamamen uzak, seciye-i milliye ve tarihiyemizle mütenasip bir kültür” oluşturmaktı. O günden beri de değişen bir şey yoktur.
1920-1938 döneminde Türkiye’de her düzeyde eğitimin nasıl yerinde saydığını, hatta gerilediğini, Yanlış Cumhuriyet’in 184-203 sayfalarında sayılarla izah ettim. Burada tekrarlamaya gerek yok. İnsan eski ezberleri tekrarlamadan önce merak eder bir okur demekle yetineyim.
Maamafih buraya kadar saydıklarımın hepsi detaydır, teferruattır. Farzedin ki bunların hepsinde onlar haklı biz haksızız: Vatanı da Atatürk kurtardı, liseleri de O kurdu, kadınları da azat etti, cumhuriyet de illa ki çok iyi bir şeydir. Gene itiraz ederiz. Hem bunların hepsinden daha önemli bir zeminde itiraz ederiz. Çünkü,
● Devlet reisinin görüş ve emirlerini reddeden herkesi alçak, soysuz, vatansız ve gizli emel sahibi hain ilan eden zorbalık diline itiraz ediyoruz.
Bu dil, bir toplumu kuşaklar boyu düzelmemecesine hasta eder ve çürütür. Düşüncenin ve yaratıcılığın kaynaklarını kurutur, korkuyu ve ikiyüzlülüğü bir hayat tarzı haline getirir, en cahil ve zorba olanın her zaman zeytinyağı gibi üste çıkmasını meşrulaştırır.
Bu ülkeyi doksan yıldan beri kafası çalışan ve kahvehane muhabbeti dışında söyleyecek bir sözü olan herkese zindan eden bu dildir. Çağdaş dünyadan kopuk bir gariban gettoya mahkum eden de bu dildir.
Cumhuriyet bu dili kurucusundan öğrendi. Ulu Önder’in 1920-21’den sonraki her demecine, her söylevine, her cümlesine bakın: baştan aşağıtehditnamedir. Büyük Nutk’un her sayfasını, Önder’le öyle ya da böyle görüş ayrılığına düşen kişilere yönelik kan dondurucu küfürler süsler.Herhangi bir konuda Reisicumhur’dan farklı düşünen HERKES satılmıştır, HEPSİ düşman ajanıdır, imha edilmesi gereken zararlı unsurdur; hiç değilse aptal ve zevzektir. Hem dürüst, vatansever ve az çok zevk‚ sahibi olacak, hem O’na kayıtsız şartsız itaat etmeyecek? Bu ihtimal, Nutuk sahibinin ve onun kurduğu Cumhuriyetin hayal sınırlarını zorlar.
De ki reisicumhurun her dediği doğruydu (ki değildi), sadece dili bozuktu. O dil gene büyük bir felakettir: kendi kendini çoğaltır, reisicumhur kadar parlak olmayan kişilerin elinde ölümcül bir silah olur. Bu zehirli gübre ile beslenen topraklarda Kılıç Ali’ler, Reşit Galip’ler, Recep Peker’ler yetişir. Çevik Bir’ler,Eruygur’lar, Tolon’lar, Büyükanıt’lar, ve henüz emekli olmamış olan niceleri yetişmeye devam eder.
Bir toplumun başına bundan daha büyük ne felaket gelebilir, bilmiyorum. Bu felaketi tüm anıları ve tüm sonuçlarıyla beraber memleket sathından silmeden hangidemokrasi nasıl kurulabilir, onu da bilmiyorum.
Nihayet en önemlisi,
● “Vatan mevzubahis ise gerisi teferruattır” diyen ahlaksızlık ideolojisine itiraz ediyoruz.
Ama sayfacı arkadaşlar “yazıyı çok uzatma okumazlar” dediği için onu da bir başka yazıya erteliyoruz.
* Gazeteci-Yazar / sevan@nisanyan.com
http://www.taraf.com.tr/haber/30731.htm
Sevan Nişanyan: “Kişi putlaştırması yıkım getirdi”
“Atatürk, mutlak iktidarı terk edebilirdi, ama etmedi. Memlekette her meydana heykelini diktirme işiyle şahsen ilgilendi. Bu putlaştırma hâlâ süren bir ‘kültürel-siyasi’ yıkım getirdi.”
* * *
“Cumhuriyet, ‘gerçek laikliği’ getirmedi. Bizde laiklik tasfiye hareketiydi.Dinin, devletin mutlak gücünü kısıtlama potansiyeli ‘laiklikle’ yok edilmek istendi. Çünkü amaç laiklik değil, mutlak iktidardı.”
* * *
“Emperyalizme karşı savaştığımız yönünde hayret verici görüşü, 1960’larda Doğan Avcıoğlu ve Mihri Belli icat etti. Aslında Kurtuluş Savaşı, Türkiye-Yunanistan savaşıdır. İki ülke arasında büyük bir savaş yaşandı.”
* * *
“Cumhuriyet diktatörlüğün kod adıdır. Cumhuriyete demokrasi için değil,şahıs diktatörlüğü için geçildi.”
* * *
“Atatürk milliyetçiliği 1920’ler faşizmidir. Kurtuluş Savaşı’nda ise İslami cihat üzerinden hareket etti bu milliyetçilik.”
* * *
“Kurtuluş Savaşı, Sevr’e tepki değildir. Sevr, Kurtuluş Savaşı’na bir tepkidir. Sevr, Meclis açıldıktan sonra yapıldı.”
NEDEN? SEVAN NİŞANYAN
Türkiye hiç bitmeyen çalkantılarının en ağırlarından birini yaşıyor gene. Bütün bu sarsıntıların, çektiği sancıların köklerinin yakın tarihe uzandığını görüyoruz. Seksen yıllık Cumhuriyet’e rağmen, Türkiye sanki hâlâ 1900’lerin başının İttihatçı Osmanlı’sında yaşıyor. Cumhuriyet’in, İttihatçılık geleneğini değiştirememesi, yeni bir devlet, siyaset ve ahlak getirememesi, toplumu geçmişinin içine hapsetti. Peki, Osmanlı’nın son yüzyılında ve İttihatçılar zamanında neler yaşanıyordu? Cumhuriyet bu İttihatçılardan neleri miras aldı? Batılılaşma neydi? İttihatçılık, Cumhuriyet’in zihniyetini nasıl etkiledi? Atatürk’ün İttihatçılarla ilişkisi nasıl sürdü? Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliği neydi? Atatürk’ün liderliği nasıldı? Neden demokrasi ve hukuk cumhuriyetin bir parçası olamadı? Tek Parti döneminde nasıl yönetildik?
Bütün bunları araştırmacı-yazar Sevan Nişanyan’la konuştuk. Amerika’da Yale Üniversitesi’nde felsefe okuyan, Columbia’da siyaset bilimi masterı yapanSevan Nişanyan’ın son olarak Yanlış Cumhuriyet isimli kitabı yayımlandı.
* * *
NEŞE DÜZEL: Yeni bir kitabınız çıktı. Yakın tarihle ilgili bildiklerimizin neredeyse tümünü sarsan iddialarınız var. Siz Osmanlı’nın son yüzyılının bir gerileme ve çöküş dönemi olduğunu kabul etmiyorsunuz. Sizce Osmanlı’nın son yüzyılını nasıl tarif etmek gerekir?
SEVAN NİŞANYAN: Türkiye’de bugün hâlâ yaşayan reformların yüzde 80-90’ı Osmanlı’nın 1830’lardan sonraki döneminde yapıldı. Batı’nın sadece kurumları değil, kültürel davranışları da benimsendi bu dönemde. Tiyatro ve resim hayata girdi. Kadın haklarında radikal reformlar oldu. Şaşırtıcı bir gerçektir ki, Türkiye’de kız lisesi Fransa’daki ilk kız lisesiyle aynı tarihte açıldı. Bu ülkede, 1920-1950 arasında Batılılaşma durakladı.
Atatürk döneminde mi durakladı?
Evet. Batılılaşma, 1923-50 arasındaki Tek Parti Dönemi’nde durakladı. Toplumun Batı’ya yaklaşımında, Batı’yla ve oradaki fikir akımlarıyla ilişkisinde ise radikal bir gerileme oldu. Gerçi Medeni Kanun’un kabulü Batı’yla bütünleşmede adımdır ama, Türk hukukunun Batı’dan tercümelerle reforme edilmesi Tazimat’la başladı.
…
Siz, cumhuriyetin ilk 20, 30 yılının da taşraya çöküş getirdiğini söylüyorsunuz. Nasıl bir çöküşten söz ediyorsunuz?
19. yüzyılın ikinci yarısında Şemdinli’den Edirne’ye bu memlekette çok zevkli bir sivil mimari doğmuştu. Güzel evler, banka binaları, saat kuleleri, camiler, kiliseler yapıldı. 1920-1950 arasında ise taşrada sadece eciş bücüş sefil bürokrat evleri yapıldı. Bu toplum sanki cilalı taş devrinden çıkıyormuş gibi bina yapmayı ve şehir yaşamını 1950’lerden sonra sıfırdan öğrendi.
Bunda Türkiye’nin Türkleştirilmesinin ve Müslümanlaştırılmasının payı yok mu?
Hiç şüphesiz. Enkaz edebiyatı yapılmamalı. Almanya 1950’de tekrar Avrupa’nın en zengini oldu ama bizimkiler başaramadı. Gayrimüslim esnaf ve zanaatkârın nüfustan eksiltilmesi, Türkiye’nin bugün dahi altından kalkamadığı bir yıkıntı bıraktı. Bakın… 1915’te Van’ın yarısı Kürt değil Türkmüş. Eğer yapı ustasını, gazete yayıncısını, bankacısını, manifaturacısını yok ederseniz, medeni şehir yaşamının alt yapısını kaldırırsanız, orta ve üst sınıf Türklerin de yaşama koşulları ortadan kalkar. Nitekim bunlar Ankara’ya göçtüler ve geride bir enkaz kaldı. Anadolu’nun çöküşü budur işte!
Sizin Atatürk ile ilgili de sarsıcı iddialarınız var. Atatürk’ün liderliğini nasıl tanımlarsınız?
Olağanüstü cesur, yaratıcı, zeki bir şahsiyet. Fakat ne yazık ki bu deha ve güçlü kişilik ardında çok olumlu bir performans bırakmadı. Atatürk mutlak iktidarı terk edebilirdi, etmedi. Orta ve üst kadroların büyük bölümünü şahsi ağırlığı altında ezdi, yok etti. Ülke, siyasi kadro azlığıyla karşılaştı. Ayrıca şahıs putlaştırılmasına dayanan kült, Türkiye’ye bugün bile altından kalkamadığı bir manevi, kültürel ve siyasal yıkım getirdi. Mustafa Kemal, 1926’dan itibaren memleketin her meydanına kendi heykelini diktirme işiyle şahsen ilgilendi. Şehir meydanlarına kendi heykelini diktiren ilk cumhuriyet lideri olmak gibi ilginç bir özelliğe sahip oldu dünya tarihinde.
1920-30 arasında kurulan birçok otoriter rejim yıkılırken Atatürk’ün hâlâ saygınlığını ve etkisini korumasını nasıl açıklıyorsunuz peki?
1946-50 arasında yapılmış bir mutabakatla açıklıyorum. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı ertesinde demokrasiye bir mutabakat yaparak geçti. Demokrat Parti ile CHP arasındaki uzlaşmaya göre, Tek Parti Dönemi’nin uygulamaları sorgulanmayacak, devri sabık yaratılmayacak ve belirli şeyler yüceltilecek, kutsallaştırılacaktı. O tarihte, Türkiye’de demokrasiye geçişin esas yönlendiricisi ABD’ydi ve dönüşümün gemiyi fazla sallamadan yapılması kanaatindeydi. Türkiye 1920’ler, 1930’lar totalitarizmini gömmek için 1940’larda ve 50’lerde birhesaplaşma yapamadı. Portekiz, İspanya, Yunanistan 1970’lerde geçmişleriyle hesaplaştılar, Türkiye hala hesaplaşmadı.
Din konusunda Kemalist devrimin Sovyetler’e yakın radikallikte olduğunu söylüyorsunuz. Niye böyle düşünüyorsunuz?
1920’lerin ve 30’ların dünyasında, ‘diktatörlük rejimi’ pek çok ülkeye hâkim oldu. Bunların din kurumuna yaklaşımları farklılık gösterdi. İtalya’daki faşist model Katolik kilisesini bir müttefik olarak gördü. Alman Nazizmi, din kurumunu siyasetin kenarına itti. Sovyet modeli ise dini yok etmek istedi. Türkiye dini tamamen yok etmedi ama dinin kurumsal alt yapısını (tarikatlar, medreseler, vakıflar) çökertmeyi denedi. Dini devlet baskısı altında dar bir alana hapsetmeye, Arapça eğitimini ve eski yazıyı kaldırarak, Kuran’ın referanslarını toplumdan silmeye çalıştı. Böylece toplum devletin onayladığı tercümelerle yetinecekti.
Atatürk’ün kurduğu CHP’nin ilkeleri arasında demokrasi yok. Sizce demokrasi Atatürk’ün daha sonraki hedeflerinden biri miydi?
Hayır. Öyle olsaydı, bunun bir izi olurdu. Fazla güçlenmiş olan İnönü’ye karşı, İnönü’yü sevmeyen kişilerden oluşan göstermelik bir muhalefet partisi olan Serbest Fırka kurduruldu 1930’da. Ama üç ayda halk öyle ilgi gösterdi ki bu partiye, iş, bütün rejimi çökertecek bir alt üst oluşa dönüştü ve parti kapatıldı. Atatürk iktidar olduktan ve diktatörlüğünü kurduktan sonra, tüm söylev ve demeçleri külliyesinde, ki binlerce sayfalık metinlerin hepsini okudum, demokrasi kelimesi sadece altı yerde geçer. İkisi, yabancı basına verdiği demeçtedir. Diğer dördü de ‘demokrasi iyi ama’ türü cümlelerdir. Türkiye’de demokrasi 1923’te başlamadı, aksine kesintiye uğradı.
Anlamadım…
1923’te kurulan rejim demokrasi değildir. Bakın… 1876’da Birinci Meşrutiyet’le Meclis açıldı. Serbest tartışmalar ve mebus seçimleri yapıldı. 1908’den itibaren de siyasi partiler kuruldu, 1908,1912 ve 1913’te seçimler yapıldı.Cumhuriyet ise demokrasiyi kesintiye uğrattı. 1923’teki İkinci Meclis seçimlerinde milletvekili listelerini Cumhurbaşkanı iki kişinin yardımıyla şahsen hazırladı ve seçime sadece bir liste girdi. 1946’ya kadar ki dört seçimde de aynı şey yaşandı. Bırakın demokrasiyi… Bir toplumda demokrasiden daha derin bazı siyasi değerler vardır. Mesela… Kul kültürü, yani biat kültürü toplumda azalıyor mu, artıyor mu? Toplumsal yapı, devletin tecavüzlerine karşı bir bel kemiğine kavuşuyor mu? Toplumun adalet anlayışı gelişiyor mu? Tek parti dönemi bu açılardan bir felaket oldu.
Atatürk’ün Padişah Vahdettin’le ilişkisi hep sorgulanır. Sizin görüşünüz ne bu konuda?
Aralarındaki büyük yakınlaşma, Vahdettin veliahtken gerçekleşti. Mustafa Kemal’in beklentiler içinde bulunduğu ve Enver’le arasının bozuk olduğu biliniyordu. Mustafa Kemal, kasım 1918- mayıs 1919 arasında İstanbul’da çok yönlü temaslarda bulundu ve Vahdettin tarafından, Anadolu’da askerî diktatörlük kurma anlamına gelen, Osmanlı tarihinde görüşmemiş yetkilerle donatılarak genel müfettiş sıfatıyla Anadolu’ya gönderildi. Bandırma vapuruyla İngilizlerden kaçtı falan, bunlar yalandır.
Atatürk’ün Enver paşayla ilişkisi nasıldı?
Aralarında derin bir rekabet ve çekememezlik vardı. Enver Paşa’yla yaşıttı ve aynı çevrelerden geliyordu. Enver Paşa genç yaşta fiilen diktatör olmuştu. Belki de 1916-1917 yıllarında kurulması tasarlanan bir cumhuriyetin lideri olmuştu.
Enver, cumhuriyet kurmayı düşündü mü?
Evet. O döneme ait bilgilerde var bu. Enver’in cumhuriyet kurmayı tasarladığı, meşrutiyete son verip kendi şahsi diktatörlüğünü ilan etmek istediği ama Talat Paşa’nın buna engel olduğu anlatılır. Unutmayın ki 1910’ların dünyasında cumhuriyet kelimesi diktatörlüğün kod adıdır.
Bu durumda bizde cumhuriyet, padişahlıktan diktatörlüğe geçiş miydi?
Evet. Sadece Türkiye’de değil. Macaristan, Rusya, İspanya’da böyledir. Kurulu bir düzenin ve kurumsal dengelerin temsilcisi olan ‘meşruti monark’ı devirip, onun yerine hiç kimseye karşı sorumlu olmayan tek bir sivil şahsın geçmesi ve tüm yetkileri elinde toplamasıydı cumhuriyet. 1910’lar dünyasında cumhuriyet, demokrasiye doğru atılmış bir adım değildi. Şahıs diktatörlüğüne atılmış bir adımdı. Zaten en demokratik ülkelerin çoğu cumhuriyet değildir.
Siz Falih Rıfkı’ya dayanarak, Atatürk’ün Enver Paşa’yı devirmeye hazırlanan Cemal Paşa’ya katıldığını söylüyorsunuz. Atatürk, Enver’i devirmek mi istiyordu?
Çoğu yazar bunu yazdı. 1916 ve 1917’de bir dizi darbe teşebbüsünün yapıldığına dair ipuçları var. Mesela Yakup Cemil darbesi… Yakup Cemil yakalanıp idam edildi, fakat evraklarında, darbeden sonra oluşturulacak hükümetin önderliğine M. Kemal’in getirileceğine dair belgeler bulundu. Ayrıca M. Kemal de anılarında söz ediyor. Suriye’de bulunan Cemal Paşa’nın hükümeti devirmeye ve Alman ittifakını bitirmeye dönük girişimlerinin olduğunu, fakat sonra korktuğu için vazgeçtiğini anlatıyor.
Cumhuriyetin dünyayla ilişkisine de farklı bakıyorsunuz. Batılıların o dönemde Türkiye’yi bölme amacının olmadığı kanaatinde misiniz?
Evet. Osmanlı İmparatorluğu’na son vermekte kararlıydılar, ama Türk nüfusun çoğunluk olduğu her yerde bir Türk egemenliğinin kurulmasını istiyorlardı. İmparatorluğun Türk nüfusa sahip olmayan yerlerini, tüm Arabistan’ı ve belki de Kuzeydoğu’da ve Güneydoğu’da bazı toprakları ayırmayı düşündüler. Yani Ermenistan sınırını, Kürtleri ve Batı’daki Rumları ne yapacaklarını bilemediler. Bugünkü bakış açısından bakarsanız bu bölmektir ama o gün için bölmek değildir. Türk nüfusun çoğunlukta olduğu yerlerde bütünlüklü bir devlet oluşturma niyetindeydiler. ABD ve İngiltere, Türkiye’de demir leblebi gibi bir rejimin bulunmasının dünya dengeleri açısından doğru olacağı kanaatindeydiler. Osmanlı gibi istikrarsız bir yapı istemiyorlardı.
…
Sizce harf devrimin sonuçları kötü mü oldu?
Microsoft çağında Latin alfabesi kullanmak büyük nimet ama… Bunun Türkiye’de okuryazarlığı artırdığı doğru değil. İbrani yazısını kullanan İsrail’de okuryazarlık Türkiye’den daha yüksek. Harf devriminde amaç, Batılılaşmak değil, eski yazıyı yasaklayarak Türkiye’nin geçmişiyle bağlarını koparmaktır. Bu ülkenin dokuz yüz yıllık kültürel geçmişiyle bağları, halka on beş gün süre verilerek tek bir hamlede koparıldı ve sıfırdan başlayan bir toplum haline getirildi. Elli sene boyunca üniversite dahil hiçbir yerde insanlara eski yazı öğretilmedi. Bir toplumun kendi geçmişi hakkında tam ve mutlak bir cehalete indirgenmesidir bu.
Türkiye diğer İslam ülkelerine kıyasla birçok açıdan çok gelişmiş. Bunda Atatürk’ün ve Kemalizm’in hiç rolü yok mu?
Sanmıyorum. Türkiye 14. yüzyıldan itibaren İslam dünyasının en gelişmiş, en güçlü ve Batı’ya en yakın ülkesi oldu.
Siz laikliğin aslında bir tasfiye hareketi olduğunu da iddia ediyorsunuz. Niye?
Cumhuriyet’in laiklik politikası gerçek bir laikliği gerçekleştirmedi.Dinin, devlete karşı nispi özerkliğini ve devletin mutlak gücünü kısıtlayabilme potansiyelini yok etmekten ibaret oldu. Çünkü amaç laiklik değildi. Amaç mutlak iktidardı. Yani iktidarı kimseyle paylaşmamaktı. Amaç, cumhuriyeti kuran şahısların iktidarıydı.
Biz Batı uygarlığının değerlerine bir türlü ulaşamadık. Sizce bunun sebebi ne?
Esas hata 1946-50’de yapılan Kemalizmi yüceltme mutabakatıydı. 1920’lerde dünyada rüzgârlar totaliterlik ve diktatörlük yönünde esiyordu. Ama 1945-46’da bu ülkenin önünde bir fırsat kapısı açıldı. Çünkü dünyada demokrasirüzgârları esmeye başladı. Ama Türkiye ‘Benim totaliter geçmişim yücedir, tartışılamaz’ dedi. Oysa diktatörlüğü reddetmeden demokrasiye geçmek mümkün değildir. Nitekim Tek Parti Dönemi’nin ruhu darbelerle hep geri geldi. İttihatçı totaliter ruhtan kurtulamıyoruz.
Atatürk milliyetçiliğini nasıl tarif edersiniz?
Atatürk milliyetçiliği Kurtuluş Savaşı yıllarında İslami cihat anlayışı üzerinden hareket etti. 1924’te ise İslam unsurunu çıkardılar ve yerine ‘vatan millet Sakarya’ diye bir siyasi amentü kurdular. Bu amentü, ‘Kurtuluş Savaşı, Atatürk, 29 Ekim, halifenin kovulması, düşmanın denize dökülmesi’ gibi bir dizi semboldür. Bu amentüyü kutsayana vatandaş, kutsamayana vatan hainidediler. Atatürk milliyetçiliği denen ve çok modern, çağdaş ve sol zannedilen şeyin özü, en klasik anlamıyla 1920’ler faşizmidir. İtalya’da 1920’deki rejim bu ideoloji üzerine kuruldu. Vatandaşlık haklarını bir siyasi amentüye bağlama düşüncesi çok tehlikelidir. Çünkü bu siyasi amentüye boyun eğmeyeceğine dair en ufak kuşku duyulan kişi vatan hainidir, Gayrimüslimlerin kovulmasının, mülklerine el konulmasının temelinde Atatürk milliyetçiliği yatar. 1930’larda bu Atatürk milliyetçiliğinin üstüne bir de Türk ırkçılığı eklendi.
Kemalizm’in, Orta Asya’dan yayılan Türk ırkının üstünlüğüne inandığını mı düşünüyorsunuz?
İtalyan rüzgârının estiği 1920’lerde Ankara’nın söyleminde Orta Asya’nın adı geçmez. 1930’larda Alman rüzgârı eser ve Atatürk kendini olağanüstü bir şevkle, Orta Asya’dan tüm dünyaya egemen olmuş atalarımız efsanesine adadı. Tüm dünya dillerinin Türklerden türediği, dünyaya medeniyeti [Müslüman olmayan] Türklerin götürdüğü söylendi.
Türklerin Orta Asya’dan geldiği görüşünü paylaşmıyorsunuz. Türkler kim sizce?
Eskiden Anadolu ve Rumeli’de oturan Türkçe konuşan ve Müslüman olan insanlar Türk sayılırdı. Hâlâ halk arasında geçerli olan tanım budur. Cumhuriyet döneminde Türk kavramıyla radikal olarak oynandı. Dinî içerik çıkarılıp yeri siyasi bir içerikle dolduruldu. Ama bu tutmadı. Orta Asya diye bir şey buna yamanmaya çalışıldı. Tarihle ilgilenen herkes bilir ki, Türkiye’nin bugünkü etnik kompozisyonunda Orta Asya unsurunun payı yüzde 10-15’tir. Anadolu’da yerli bir halk vardı.
Peki… Kurtuluş Savaşı’nda dünyanın en güçlü ülkeleriyle savaştığımız görüşüne katılmıyor musunuz?
Emperyalizme karşı savaştığımız yönünde hayret verici görüşü, 1960’larda Doğan Avcıoğlu ve Mihri Belli icat etti. Kurtuluş Savaşı, Türkiye Yunanistan savaşıdır. İkisi arasında büyük bir savaş yaşandı.
Kurtuluş savaşı olmasaydı bağımsızlığımızı kaybetmez miydik sizce?
Bir süre için kaybederdik ama 1918’de Amerika, İngiltere ve Fransa Türkiye’de sağlam bir devletin oluşmasını talep ediyorlar. Türkiye o tarihte yıkılmış ve ekonomik olarak tükenmiş olduğu için, bazı reformlar gerçekleşinceye dek bir vesayet altında tutulmasını da savunuyorlar. Bakın… 1945’ten sonra uygulanan modelin ta kendisidir bu. 1946’da Marshall Planı ve NATO’yla Türkiye Amerikan mandasına girdi. 1918’de konuşulan da farklı değil. Bir reform hükümeti kurulacak ve ülke belki 20 yıl Amerikan mandası altında bulundurulacak ve sağlam modern bir devletin oluşması sağlanacak. ‘Türkiye’nin maliye iradesine, ordusunu sağlamlaştırmaya, kara ve deniz yoluna ihtiyacı var’ diyorlar. 1918 ve 1919’da bu gündemdedir. Sevr gündemde değildir. Sevr de Türkiye’yi bölmez ya…
Nasıl bölmez?
Sevr’in maddelerinin büyük kısmı, Türkiye’nin üçlü bir uluslararası idare altına sokulmasıyla ilgilidir. Sevr, hükümranlığı Türklerden alır. Bir şeye dikkat etmek lazım. Kurtuluş Savaşı, Sevr’e bir tepki değildir. Sevr, Kurtuluş Savaşı’na bir tepkidir. Ankara’da Millet Meclisi açıldıktan bir ay sonra Sevr Anlaşması gündeme geldi.
Siz hepimizin bildiklerinin tersini söylüyorsunuz. Bu iddialarınız için hangi kaynaklara bakmanız gerekti? O kitaplar bugün yasak mı?
Değil. Sadece Atatürk’ün kendi yazdıklarını bir Japon turistin bakış açısıyla, onu ne yücelterek, ne de küçülterek okursanız her şey ortadadır zaten…
PAZARTESİ KONUŞMALARI
Taraf/Neşe Düzel
Bugün 2 ziyaretçi (39 klik) kişi burdaydı! |
|
|
|
Bugün 104 ziyaretçi (209 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|