|
|
|
|
|
ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
|
|
|
|
|
Ortadoğu'da savaş rüzgârları
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Ariel Şaron'un büyük farkla seçimi kazanması üzerine Ortadoğu'da adeta savaş bulutları toplanmış ve savaş rüzgarları esmeye başlamıştır. Zaten sertlik yanlısı olduğu bilinen ve Şaron eşittir savaş olarak tanınan, Lübnan kasabı, katil, buldozer gibi adları ile meşhur olan Şaron'un gelişi, Arap ülkelerinde endişe meydana getirmiştir. Filistinliler intifadaya devam çağrısı yaparken, Suriye ve Lübnan orduları muhtemelen bir savaşa hazırlık yapmakta; Irak ise gönüllülerden bir tugay kurmuş ve bu tugaya "Kudüs El Kudüs Eşşerif Ordusu" ismini vermiştir. Filistin-İsrail arasındaki savaşın Suriye, Lübnan ve Irak'a sıçramasından endişe edilmektedir. Şaron'un seçilmesi İsrailli gençler ve sertlik yanlısı İsrailliler arasında bayram havası yaşanmasına sebep olmuştur. 1982 yılında Şaron bir tankın üzerinde olduğu halde, İsrail ordusu Lübnan'a girdi ve önemli kısmını işgal ederek 30 bin sivilin ölümüne sebep oldu. Sabra ve Şatilla kamplarında silahsız sivillerin katledilmesi dünya kamuoyunda tepkilere sebep oldu. Ve bunun sonucunda İsrail Askeri Mahkemesi Şaron'u suçlu bulunca Şaron, Savunma Bakanlığı'ndan istifa etti (ettirildi). Şu anda elektriksiz ve susuz bu kamplarda yaşayan Filistinli İbrahim: "Herkes gelebilirdi ama o değil. O kana susamış bir katildir. İşgalin liderliğini yaptı. Evimi yaktı. 3 çocuğumu ve hamile eşimi öldürdü." Şu anda 4 milyona yakın (3 milyon 700 bin) Filistinli, Filistin dışında yaşamak zorunda bırakılmıştır. Şaron kazandı fakat dünya kamuoyundaki menfi imajını silmek için Barak'a ortaklık teklif etmektedir. Barış zor zamana, şartlara, ince dengelere bağlıdır. Bunun için sabır ister. Savaş ise kolay yoldur. İsrail Şaron'u seçerek savaşı tercih etti. İsrailliler güvenlik endişesiyle Şaron'u seçti. ABD ve Batı'nın Şaron'u desteklemesi zor olacaktır. Şaron tipik bir fundamentalisttir. Aşırı sağcı ve aşırı siyonist bir politikacıdır. Avusturya'da aşırı milliyetçi Haider iktidar olunca, AB, Avusturya ile münasebetlerini askıya aldı. İslâm ülkelerinde milli ve manevi değerlere saygılı partilerin oy nisbeti % 20'yi aşınca onu iktidardan indirmek için her türlü tedbiri almak ABD ve AB'nin değişmeyen siyasetidir. ABD ve AB'nin müştereken aldığı protokole göre ise Avrupa'da Müslümanların sayısı % 10'u aşarsa soykırım dahil her çareye başvurulur. Bosna ve Kosova'da soykırım bu maksatla yapıldı. Ama İsrail'de aşırı milliyetçi ve aşırı siyonist Şaron'un Likud partisi % 62.5 oy alınca "tedbir" yerine "tebrik" almıştır. Ortadoğu'da barış, Şaron ile hayalden öteye geçemez. İNŞALLAH yanılan ben olurum. ABD, Beyaz Saray, Bush ve Pentagon, Şaron'un yanında yer alacaktır. 1993 Oslo Antlaşması ile "Toprağa Karşı Barış" planı ikinci intifada ile sona ermiştir. Şaron, Kuzey Irak yani Türkiye sınırına kadar savaş yoluyla İsrail'in genişlemesinin düğmesine basılmıştır. Şaron ABD ve AB desteğiyle Ortadoğu'yu ısındıracaktır. Ama bu sefer çıkan ateş İsrail'i yakacaktır. 16 Eylül 1982'de başlayıp 36 saat süren Sabra ve Şatilla katliamını Araplar unutmuş değildir. Mayıs 2001'de Manavgat Çayı suyunun İsrail'e satışını konu alan (nihai protokol) imzalanırsa Türkiye, Arap Dünyası nazarında büyük itibar kaybına uğrar. Şaron'un siyasi danışmanı Zalman Şoval, Barak ile Arafat arasındaki Taba'da yapılan görüşmelerin, bundan sonraki barış görüşmeleri için temel olmayacağını söyledi. Yalnız anlaşmaları tanıdığını 1993 Oslo, 1998 Wye plantation ve 1999 Şarm el- Şeyh anlaşmalarının yürürlükte olduğunu bildirdi. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 242 ve 338 sayılı kararları, İsrail'in 1967'de işgal ettiği yerlerden barış karşılığı çekilmesini ön görmektedir. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsünün yaptığı açıklama, Bill Clinton tarafından sunulan Ortadoğu Barış Plânı ABD'nin teklifleri değildir şeklindedir. ABD'nin yeni planı belirsizdir. İsrail'de 2 görüş vardır. Bunlar; "Şaron İsrail'in kendi güvenini kazanmasını sağlayacak adam" diğerine göre de: "Yahudilerle Arapları yeniden bir ateşin ortasına atarak kutuplaşmayı sağlayacak adamdır." Bakalım önümüzdeki günler neyi gösterecek?
17.02.2001
.
ABD'nin Bağdat'a saldırısı
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
ABD ve çömezi İngiltere'nin savaş uçaklarıyla Bağdat'a bombardımanı dünya kamuoyunda sert tepkilere sebep olmuştur. 1998 sonundan bu yana yapılan, bombardımanın haklı ve makul hiçbir gerekçesi yoktur. Hatta bir nevi korsanca bir saldırıdır. Bu bombardıman askeri olmaktan ziyade siyasidir. Saldırı yani bombardıman ile Bağdat'ın şahsında başta Ankara, Moskova, Paris, Kahire, Şam ve daha nice başkentlerin posta kutusuna mesajlar verilmiştir. Türkiye'ye verilen ise Arafat ile görüşme ve Filistinlilere ilgi gösterme şeklindedir. ABD, bu gayrihukuki davranışına devam ederse giderek yalnızlaşır ve sonuçta kaybeden ABD olur. İkinci Bush iktidarı Saddam'a karşı intikam savaşı yapmaktadır. Şu anki kadro 1990-1991 Körfez Savaşındaki kadrodur. Sadece görevler değişmiştir. Körfez Savaşında Genelkurmay Başkanı olan Colin Powel şimdi Dışişleri Bakanıdır. ABD tedirgindir. NATO üyesi ve İncirlik Hava Üssünün sahibi 10 yıl sonra Bağdat'a büyükelçi tayin etmiştir. Rusya ve Fransa, Irak'a uygulanan ambargoyu delik deşik ederek "Kalbura" çevirmiştir. TBMM üyesi 12 milletvekili (her parti mensubu) Bağdat'ı ziyaret etmiştir. Geçmişte Irak'ın uzun yıllar savaştığı İran'ın Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi, Bağdat'ı ziyaret etmiştir. 1990-1991 yılında Irak'a karşı savaşta ABD'nin yanında yer alan Arap ülkeleri, Irak'ı yavaş yavaş içlerine sindirmeye başladılar. Arap Dünyasının lideri Mısır ile Irak arasında "serbest ticaret anlaşması" imzalanmıştır. Bazı ülkeler Clinton'ın son devresinde ABD dış politikasının izolasyonist bir istikamete gittiği kanaatine vardı. Ariel Şaron'un seçilmesiyle ABD'nin bir nevi uydusu olan bazı Arap ülkeleri kendilerini eli kolu serbest zannına kapıldılar. Türkiye'ye tehdit IMF'dir. Çünkü IMF Beyaz Saray'ın emrindedir. ABD, bu bombardıman ile Arap ülkelerine 1990-1991 Körfez Savaşındaki koalisyon ve ittifak devam etmelidir şeklinde kulaklarını çekmiştir. Sıradan ve saftan ayrılan yeniden sıraya girsin mesajı verilmiştir. Araplara gerilimi yani "ikinci intifada"yı değil "Barış Süreci"ni desteklemesini ihtar etmiştir. ABD, Madrid 1991 Arap- İsrail görüşmesinden bu yana Barış sürecinin mimarı ve takipçisidir. Türkiye ne zaman Filistinlilere ilgi gösterse yani Arafat Ankara'ya gelse; akabinde sözde Ermeni soykırım tasarısı ABD Senatosu ya da Temsilciler Meclisinde gündeme gelir. Önümüzdeki aylarda aynı senaryo sahnelenirse şaşırmayalım. Filistinlilere karşı İsrail bir nevi katliam yapmaktadır. Bağdat'ın bombalanmasıyla bir nevi bu katliam unutturulmak istenmiştir. ABD'nin yeni başkanı George W. Bush'un, Bülent Ecevit'e yolladığı mesajda "gelecekte iki ülke arasında doğacak ihtilâfların müttefiklik bağı içinde ele alınması gerektiği" ifadesi düşündürücüdür. Irak'a uygulanan ambargo Irak'tan çok Türkiye'ye zarar vermiştir. Türkiye'nin zararı 100 milyar doları aşmıştır. Son bombardıman ile ABD Saddam'ın iktidarını güçlendirmiştir. Saddam'ı Irak Devlet Başkanlığı Sarayında kansız bir darbe ile Irak Devlet Başkan Yardımcılığına getiren CIA olduğu Mısır'da Arapça basılmış olan Irak'ın eski savunma bakanı ve Genelkurmay Başkanı General Tekriti'nin hatıratında yazılıdır. Bu bombardıman büyük bir çatışmanın başlangıcı değildir. Irak'ın ihlâllerine cevap ise inandırıcı değildir. Saddam ABD'nin emrindeki BM kararlarını yılllardır zaten ihlâl ediyordu. Rutin bir harekât sözü de inandırıcı değildir. 2.5 saat süren bombardımana 24 ABD ve İngiliz uçağı Basra Körfezinden katıldı. Babasının yolunda yürüyen Bush devri ile örtülü Soğuk Savaşın düğmesine basılmıştır. Bush'un Ulusal Füze Savunma Projesi (NMD) (Uzay Savaşı)nı gerçekleştirmek ve Rusya'nın son günlerde nükleer füzeli büyük tatbikatı ile yeniden bir Soğuk Savaş başlamıştır. Bu saldırı ile ABD BM'yi karşısına almıştır. Bomba Bağdat'a ama mesaj bazı ülkeleredir. Bizim görüşümüze göre Bush, Bağdat'ın şahsında bu bölgede ve Ortadoğu'da ABD politikasına karşı çıkan merkezlere Ankara, Moskova, Paris, Kahire ve bazılarına ihtar atışı yapmıştır. Lider ve dünyanın jandarması benim mesajını vermiştir. ........ Not: Değerli arkadaşımız Necati Yazıcı'yı kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyoruz. Yakınlarına başsağlığı dilerken, kendisine Allahü teâlâ'dan rahmet ve Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimizden şefaat için duacıyım.
20.02.2001
.
Tekel'in özelleştirilmesi tarihî hatadır!..
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Türk milleti, münhasıran Türk gençliği ve gelecek nesillerle beraber; yaşayanların sağlığı ile ilgili her mesele "dış politika" ile ilgilidir. Ben bu yazım ile asla "Tekel"i savunmuyorum. Ülkenin hayati meselesini savunmaya çalışıyorum. Neticede IMF'nin istediği olacaktır. Şurası gerçek ki, Tekel, Türk Hava Yolları, Telekom, bor madeni gibi varlıkların özelleştirilmesi tarihi hatanın ötesinde ülkenin felâketine sebep olacak gaflet ve yanlışlıklardır. IMF'nin Türkiye'nin hayrına çalıştığını sananlar gaflet içerisindedirler. IMF, küreselleşme, Batı emperyalizminin tuzak oltalarıdır. Elbette ülkeye yük olan ve zararda olan kamu iktisadi kuruluşlarının özelleştirilmesi ülkenin yararınadır. Ama bazı kuruluşlar vardır ki varsayalım zarar da etse ülkenin güvenliği bakımından özelleştirilemez. Kaldı ki özelleştirilme maskesi altında bazılarına peşkeş çekildiği basında zaman zaman yer almıştır. Gerçek değerinin çok altında satılanlar vardır. Sizlere bu meseleyi çeşitli açılardan arz ediyorum: Tekel'den günde 9 trilyonluk kaynak... Tek Gıda-İş Sendikası Genel Başkanı ve Türk-İş Sendikası Genel Sekreteri Hüseyin Karakoç, Tekel'in devlete günde 9 trilyon lira kaynak aktardığını söyledi. Tekel'in özelleştirilmesinin tartışıldığı panelde konuşan Hüseyin Karakoç, "Tekel, bir dev, öylesine bir dev ki, tek başına 2 katrilyon liraya yakın kamuya kaynak aktarıyor. Günde 9 trilyon lira kasasına giriyor. Böyle muhteşem bir gelir doğrudan devletin elindedir. Bu para makinesinden vazgeçmek için insanın ya deli ya da kör olması gerekir. Devlet bir yandan gelirim yok diye kıvranıyor, borç üstüne borç yapıyor. Sonra da bir günde 9 trilyon lira kazandığı işletmesini elinden çıkarmaya bakıyor" dedi. Özelleştirme adı altında taşeron firmalarla GAP'ın İsrail'in, Akdeniz limanlarını Ermenilerin, Ege limanlarının Yunanistan'ın hakimiyetine geçmesi için yıllardır faaliyet vardır. Türkiye Avrupa Birliği'ne tam üye olmadığı gibi 2010 yılına kadar aday da değildir. Ama Gümrük Birliği Antlaşması bir sömürge anlaşması gibi işlemektedir. Yeşilay'ın ilgili makamlara yolladığı yazıya verilen cevaplardan biri şöyledir: TC DEVLET BAKANLIĞI (Sn. Rüştü Kazım Yücelen) ANKARA Sayı: B.02.0.009/229 22 OCAK 2001 TÜRKİYE YEŞİLAY CEMİYETİ GENEL BAŞKANLIĞI'NA İLGİ: 21.11.2000 tarih ve 2000/4782 sayılı yazınız. İspirto ve İspirtolu İçkiler İnhisarı Kanunu'nda Değişiklik Yapılması Hakkında 11.01.2001 tarih ve 4619 sayılı Kanun, 20.01.2001 tarih ve 24293 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanun esas itibariyle, Türkiye ile Avrupa Topluluğu arasında imzalanan 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı uyarınca ticari nitelikli devlet tekellerinin kaldırılmasına yönelik düzenlemeleri içermekte, alkol ve alkollü içkilerin satışı, ithali, dağıtımı ve fiyatlandırılması da AB mevzuatına uyum çerçevesinde yeni esaslara bağlanmaktadır. Kanun ayrıca, 4250 sayılı yasada çeşitli nedenlerle günümüz koşullarında işlevlerini yitirmiş bulunan bazı maddeleri de yürürlükten kaldırmaktadır. Bilgilerinizi rica ederim. Rüştü Kazım Yücelen Dağıtım Başbakanlığa Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Başkanlığına
22.02.2001
.
Tekel'in özelleştirilmesi tarihî hatadır! (2)
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Yeşilay Cemiyeti yıllardır çok sayıda rapor ve yazı ile TEKEL'in özelleştirilmesinin ülke menfaatlerine aykırı olduğunu arz etmişse de IMF ve AB'nin baskısı ile TEKEL özelleştirilmek üzeredir. Yeşilay'ın son bülteni şöyledir: TÜRKİYE YEŞİLAY CEMİYETİ GENEL BAŞKANLIĞI İSTANBUL Cağaloğlu, Nuruosmaniye Cad. No:17/1 Tel:(0212) 527 16 83 Faks:(0212) 522 84 63 Tarih: 16 Şubat 2001 Sayı:2001/ 4808 Basın Bülteni SAYIN YETKİLİLERİMİZE VE KAMUOYUNA TEKEL'in özelleştirilmesi konusunda târihi ve önemli bir gerçeği sayın yetkililerimizin ve muhterem kamuoyunun dikkatlerine sunuyoruz: Bilindiği gibi, AB üyesi olan ülkeler, Türkiye'nin AB'ye alınabilmesi için birtakım şartlar ileri sürüyorlar. Bu şartlar arasında milli güvenliğimizi tehdit edenler de bulunuyor. AB'yi, siyâsi ve ekonomik bütünleşme olarak kuran ülkelerin bize niçin düşmanca davrandıklarını anlamak için tarihimizi hatırlamamız gerekir. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Sevr Anlaşması ile yurdumuzu işgal ederek, limanlarımıza gemileriyle bol miktarda alkol ve uyuşturucu getirmeye başlayan düşmanlar, topla tüfekle yenemediği milletimizi, uyuşturarak içten çökertmek istemişti. Bu fâciayı gören vatansever aydınlarımız bir araya gelerek, halkımızı ve gençliği uyarmak ve bu yolda mücâdele etmek için 5 Mart 1920 tarihinde "Türkiye Yeşilay Cemiyeti"ni kurmuştu. Yeşilay'ın kuruluş nedeni bugün de aynı şekilde devam etmektedir. Dün savaş yoluyla ülkemizi paylaşmak isteyenlerin emelleri İstiklâl Savaşı ile kursaklarında kalmış, ancak 2000 yılına kadar ülkemizi sarsan anarşi ve terörü aynı maksatla hortlatıp desteklemişlerdi. Bugün ise AB üyeliği fırsat sayılarak, ülkemiz üzerindeki emellerini gerçekleştirmek için ne mümkünse yapmaktadırlar. Ülkemizin başına sardıkları silahlı terörün etkisiz hâle getirilmeye başlanmasından itibaren uyuşturucu maafyasına da başvurarak, alkol ve uyuşturucu kullanımının korkunç boyutlara çıkartılmasının yanısıra, müstehcen yayınlar ile şiddet ihtivâ eden yayınlardaki patlama bir tesâdüf değildir. Bunun nedeni, etkisiz kılınan terörün yerine başka tehditlerin kullanılarak, Türkiye'ye göz açtırmadan hedeflerine ulaşmak için milletimizin temeli olan aile varlığımızı yıkmak istemeleridir. Türkiye'nin AB'ye uyum sürecinden itibaren 4619 Sayılı Kanun'a dayanılarak Tekel ürünlerinin (sigara ve alkollü içkiler) aynı maksat için kullanılmaya devam edileceğinden kimsenin şüphesi olmamalıdır. Tekel ürünleriyle diğer mâmuller bir tutulamaz. Çünkü, bunların tüketimi, gerçek bir savaştan daha fazla ölümlere sebep olmaktadır. Yalnız sigara yüzünden her yıl en az 200 bin insanımız ölmektedir. Buna alkol ve uyuşturucu sebebiyle ölenler eklenince bu sayı 350 bini bulmaktadır. Terördeki kaybımız ise toplam 35 bin kişi olmuştur. Hiçbir devlet, halkının maddi ve mânevi tahribatı üzerinden kazanç elde etmek istemez. Bunun için alkol ve sigaranın bağımlılara yetecek kadar üretilmesi gerekir. 12 Şubat 2001 tarihinde basında çıkan haberde: Tek Gıda-İş Sendikası Başkanı Hüseyin Karakoç'un, Tekel'in günde devlete 9 trilyon TL. gelir getirdiğini ifade ettiğini bildirmiştir. Tekel'in özelleştirilmesiyle devlet günde 9 trilyon liralık kaynaktan mahrum kalmış olacaktır. Devletin mali sıkıntı içinde bulunmasına karşılık, söz konusu kaynaktan vazgeçmesinin hiçbir haklı gerekçesi yoktur. Ayrıca alkol ve sigaranın devletin tekelinden (kontrolünden) çıkarılarak özelleştirilmesi felâket, üretim ve ticaretinin yabancı şirketlere verilmesi ise daha büyük bir felâkettir. Çünkü, yabancı kaynaklı alkollü içki ve tütün mamullerinde ayrıca ve özel olarak bağımlılık yapan maddeler (uyuşturucu kökenli) bulunmakta ve bu durum toplumumuzda ve bilhassa gençlerimizde beyaz bağımlılığına geçişi sağlamaktadır. Böylece dış güçler, Türkiye başta olmak üzere, hedef ülkelere savaş ilân etmeden onları içeriden tahrip etmektedirler. Devlet ve millet olarak geleceğimize güvenle bakabilmek için tarihten ders almamız gerekir. Tarihten ders almadığımız ve bizi çifte standartlarla aldatmaya çalışanlara inanmaya devam ettiğimiz takdirde, düşmanlarımız bize hayat hakkı tanımayacak ve en azından bizi zararlı alışkanlıklar bataklığında imhâ edecektir. En içten saygılarımızla... Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Başkanı Selâhaddin Kaptanağası
23.02.2001
.
Tekel'in özelleştirilmesi tarihî hatadır!.. (3)
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Türkiye Gazetesinin 17.1.2001 tarihli haberi Tekel'in özelleştirilmesinde IMF'nin baskısını ifade etmektedir. IMF'nin rol aldığı her ülke ekonomik felâketi yaşamıştır. Türkiye'yi bugün ekonomik krize sokan IMF kararlarıdır. IMF: Tekel'i özelleştirin Ankara- IMF Türkiye Masası Şefi Carlo Cottarelli başkanlığındaki heyet, Türk ekonomi bürokratları ile görüşmelerine start verdi. Cottarelli'nin, 5. gözden geçirme ziyareti çerçevesinde bürokratlarla ekonomik gelişmeleri değerlendirdiği ve IMF heyetinin Ankara'daki temaslarında ağırlıklı olarak bankacılık ve özelleştirme üzerinde durduğu bildirildi. Edinilen bilgiye göre 12 Ocak Cuma akşamı Ankara'ya gelen Cottarelli ve beraberindeki 10 kişilik heyet, hafta sonu da ekonomi bürokratları ile bir dizi görüşmeler yaptı. IMF heyeti, hafta sonu başlayan görüşmelerinde, TEAŞ ve TEKEL ile ilgili temaslarda bulundu. TEAŞ'ın harcamaları ve yatırımları konusunu ela alan heyetin, bu kurumun yeniden yapılandırılmasına yönelik düzenlemelerin hızlandırılmasını istediği öğrenildi. TEKEL kurumunu da ele alan heyetin, ısrarla, bu kurumun özelleştirme stratejisi üzerinde durduğu belirtiliyor. Heyet, dün Hazine Müsteşarlığı ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu'na giderek görüşmelere devam etti. Görüşmeler sonrasında SRF'nin ikinci dilimi olan 1.1 milyar dolar 20 Ocak'ta serbest bırakılacak. Akşam saatlerinde ise Hazine Müsteşarı Selçuk Demiralp, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan'a IMF ile yürütülen görüşmeler hakkında bilgi verdi. Demiralp, "IMF'ye verdiğimiz niyet mektubunda taahhütlerimiz var. Görüşmeler devam ediyor" dedi. Hürriyet Gazetesinin 18 Şubat 2001 tarihli sayısının 15. sayfasında Mümtaz Soysal'ın "Açı" sütununda "Sevr'den de beter" yazısının bir bölümü şöyledir: "Öyle bir gidiş var ki, her şeyin hafif, eğlendirici, keyiflendirici olması gereken bir tatil gününde bile insanın aklından çıkmıyor ve ister istemez o gidişten söz etmek gereğini duyuyorsunuz. Gidiş, gerçekten kötü. Özellikle, son "Kasım krizi"nin hemen ardından yaşananlar açısından: Kurtarıcı rezerv kredileri bahane edilerek IMF'ce istenenler ve daha da önemlisi, bu istekler karşısında hükümet ve resmi makamlarca ortaya konan teslimiyetçi tavır, insanlarımızın büyük çoğunluğunu "Acaba bağımsız devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin sonu mu geldi?" diye sorma noktasına getirdi. Şimdiye kadar bu çeşit gözlemlere ve karamsar değerlendirmelere "Sevr sendromu" adı verilir, uluslararası kuruluşların ve Batılı büyük devletlerin Türkiye üzerindeki oyunlarından, bölünme ve içten çökertilme tehlikelerinden söz etmek aşırı vehim, hatta bir çeşit ruh hastalığı sayılarak alaya alınırdı." 4 Kasım 2000 tarihli Gözcü Gazetesinin birinci sayfada manşetten verdiği haber şöyledir:"EN BÜYÜK SOYGUN! Türkiye'de 1985'ten bu yana 162 KİT'i satıp, savdılar. Devletin eline 7 milyar 300 milyar dolar geçti ancak; batık bankalardan hortumlanan para miktarı 11 milyar 500 milyon doları buldu. Uzmanlar, Türkiye'nin, milli gelirine oranla dünyanın en büyük soygununu yaşadığını söylediler ve "Devlet ne kadar güçlüymüş ki, bu kadar büyük soyguna rağmen hâlâ ayakta durmayı başarıyor" dediler. (Vergiler uçup gitti) özelleştirmeden devletin kasasına giren paranın daha fazlasının hazinenin kasasından çıktığını söyleyen ekonomistler, (kasası boşaltılan bankaların zararlarını karşılayan devlet, özelleştirmeden elde ettiği paranın üstüne halktan topladığı vergileri de koyup, bu bankaların zararını kapatıyor) diye konuştular."
27.02.2001
.
Tekel'in özelleştirilmesi tarihî hatadır!.. (4)
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Cumhuriyet Gazetesi'nin 27 Eylül 2000 tarihli sayısı 13. sayfadaki yazısının bir kısmı şöyledir: "Çiftçi Dostu" Sadullah Usumi TEKEL'in Başına Oynanan Oyunlar "Türkiye'de son yıllarda şeytanın bile aklına gelmeyecek olaylar yaşanıyor. 12 Eylül'den sonra çeşitli devlet kuruluşları; kamuoyuna yalan bilgiler verilerek önce gözden düşürülmek istendi. Sonra da "Özelleştirme" adı altında satıldı. Ama, yerli ve yabancı şirketlerin gözü TEKEL'de idi. Çünkü, TEKEL büyük bir kazanç kapısıydı. Hele, özel sektörün eline geçtikten sonra darphaneye dönebilirdi. Bugüne kadar TEKEL'in parçalanarak satılması için tüm girişimler ya yasa engeline takıldı ya da kamuoyunda oluşan tepkileri aşamadı. Bu arada, 2 yurttaşımızın yerli sigaralardan sağlıklarını kaybettikleri gerekçesi ile TEKEL aleyhine tazminat davası açması, TEKEL'e göz koyanları yeniden harekete geçirdi. Milyonlarca üreticiyi ve tüketiciyi koruyan bu dev devlet kuruluşunu gözden düşürmek için bundan daha iyi bir fırsat olamazdı. Sigaradan zarar gören yurttaşlarımızın TEKEL aleyhine tazminat davası açmalarını kimse kınayamaz. Eğer, bu insanlarımız gerçekten zarar görmüşlerse onlara yardımcı olmak hepimizin görevidir. Nitekim, biz de "Çiftçi Dostu" köşemizde ülkemizde her yıl sigaradan 100 bin kişinin öldüğü ve 2 milyon kişinin de hastalandığı halde, neden dava açan olmadığını kaç kez sormuştuk... Ama ilk tazminat davalarının TEKEL aleyhine açılacağını aklımızın kenarından bile geçirmemiştik. Çünkü, Amerikan mahkemelerinin insan sağlığına zarar verdiği gerekçesi ile tazminata mahkum ettiği sigaralar ülkemizde 14 yıldan beri resmen, 30 yıldan beri de kaçak olarak satılırken ilk tazminat davaları neden TEKEL sigaraları aleyhine açılır, anlamak mümkün değildir... Haydi öyle denk geldi diyelim... Peki... Neden TEKEL aleyhine olan gelişmeler yeri göğü titretecek kadar büyütülür? Hele, sigara ile savaştığını ilan edenler, neden yabancı sigaraları savunmak ve onları temize çıkarmak için gayret içine girerler? Evren Gazetesinin 13 Şubat 2001 tarihli sayısındaki haber şöyledir: "Uluslararası sigara şirketlerinin, sigara karşıtı yasalar çıkarmamaları için Körfez ülkelerine baskı yaptığı açıklandı. Katar Kamu Sağlığı Bakanı Hacar Ahmed Hacar, söz konusu şirketlerin ayrıca, sigarayı yasaklayan fetva yayınlamamaları için dini liderlere de baskı yaptıklarını anlattı. Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Kalp Hastalıkları Komitesi'nin toplantısında açıklama yapan Katarlı bakan Hacar Ahmed Hacar, Körfez ülkelerinin sigara yüzünden her yıl 2.1 milyar dolar kaybettiklerini söyledi. Hacar, gazetelerde sigara reklamını yasaklayan bir yasa çıkarmayı planladıklarını da belirtti. Hedef gelişmekte olan ülkeler Öte yandan Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Özesmi, Kayseri Sağlık Müdürlüğü'nce Şehir Tiyatrosu'nda düzenlenen Sigara Paneli'nde, Amerika'da 1950'den günümüze dek yürütülen sigara karşıtı kampanyalar nedeniyle tüketimin %41'den %25'e düştüğünü söyledi. Özesmi, sigara tekellerinin artık kurbanlarını Türkiye gibi genç nüfusa sahip ve gelişmekte olan ülkelerden seçtiklerine dikkat çekti. Tekel'in satılmasına karşı çıkmalı Türkiye'de hızlı nüfus artışına rağmen kişi başına sigara tüketiminin %13.4 arttığına dikkat çeken Prof. Dr. Özesmi, "1986'da sigarada tekeli kaldırdı. 1991'de bazı saygın Türk firmalarıyla ortak olan bu şirketler, Türkiye'de üretime başladılar. Yakın zamanda IMF baskısıyla Türk Tekel'i de bunlara satılacaktır. O zaman kontrol tamamen elimizden çıkacak. Herkes buna karşı çıkmalıdır" dedi. NETİCE: TEKEL'İ ÖZELLEŞTİRMEK BATI'NIN TUZAĞIDIR VE TÜRKİYE'NİN SEBEB-İ FELAKETİ OLACAKTIR!..
28.02.2001
.
Gerçek soykırım Çeçenistan'da yapılıyor
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Asr-ı Saadet'ten bu yana Müslümanların ve münhasıran İslâm Devletlerinin bir millet ya da etnik topluluklara "soykırım" yaptığı asla görülmemiştir. Ama Hıristiyan ülkelerin tarihi, soykırımlarla doludur. Fransa ve diğer Batı ülkeleri, tarihî gerçekleri tersine çevirerek (sözde) Ermeni soykırımı yalanına sarılmalarının temelinde yatan önemli bir gerçek de: Hıristiyan ülkeler aşağılık ve suçluluk kompleksinden kurtulmak için Müslümanlar (Osmanlı) da Ermenilere soykırım yaptı yalanı ile kendini temize çıkarmak istemektedir. Ve Türkiye'yi suçlamanın temelinde Vatikan (Papa) ve Hıristiyan Kiliseler Birliği vardır. Osmanlının soykırım yaptığına dair belge parmakla sayılacak kadar az ve tamamı sahtedir. Ama Ermenilerin soykırım yaptığına dair Osmanlı Arşivinde ve Batılı tarihçilerin eser ve hatıralarında yüzbinlerce belge vardır. Maalesef böyle bir imkanı kullanamıyoruz. Erzurumlu Ermeni komitacı Dikram Papazyan'ın Erzincan'daki soykırımla ilgili hatıratında: "Üç beş gün daha geçmiş olsaydı, bütün Müslümanları öldürecektik." denmektedir. Rus generali Odi Şelidze'nin sözleri: "Her türlü savunmadan mahrum 800'den fazla insan öldürüldü. Zavallı Türkler, açılan çukurların başında hayvan boğazlanır gibi boğazlanıp bu çukurlara dolduruldu. Bir Ermeni müteahhit eğlenmek için bir eve doldurduğu 80 kadar Türk'ü kapıdan çıkarlarken birer birer kafalarını parçalayıp öldürmüştür. Ilıca kasabasında 800 metrekare bir cami avlusunda öldürülerek üst üste konan cesetlerin yüksekliği 1.5 metre idi..." Alman general Bronsant: "Osmanlı ordusu Ruslarla mücadele ederken Ermeniler geride kalan silahsız halkı silip süpürdü ve katlettiler." İngiliz Albay Wooley: "Ermeni çeteleri Van ve Bitlis'te 300-400 bin arasında Müslümanı vahşice katlettiler..." demektedirlir. Dün yapılan Müslüman katliamını şu anda Ruslar Çeçenistan'da yapmaktadırlar. Türkiye dışından gelen "mail" faks ve mektuplara göre Çeçenistan'daki soykırım finansının (para yardımının) çoğunu Almanya ve bir kısmını Fransa temin etmektedir. Cevher Dudayev zamanında 2 milyona varan nüfus, bugün aşırı ölçüde azalmıştır. Çeçenistan Devlet Başkanı Yardımcısı Ahmed Lakayev, "Silahı bırakırsak kökümüzü kazırlar" demiştir. Çeçenistan'da direniş devam etmektedir... Almanya başta olmak üzere Avrupa Birliğinin desteğiyle Rusya Çeçenistan'da soykırım yapmaktadır. Maalesef sözde Ermeni soykırımı ile Türkiye'ye karşı psikolojik, ekonomik, siyasi bir savaş açanlar; Çeçenistan'daki soykırımı görmüyorlar. Gözleri kör ve kulakları sağır kalpleri mühürlüdürler. Çeçenistan eski devlet başkanı Selimhan Yandarbiyev, Rusların Çeçenistan'da son 2 yılda 7 bin askerini kaybettiğini ve "Müslüman halkları bütün dünyanın gözleri önünde katledilirken, seyirci kalınıyor." demiştir. Rusların Çeçenistan'da Yahudilerin Filistin'de, Hinduların Keşmir'de Çinlilerin Doğu Türkistan'da ve bunlar gibi nice yerlerde yaptıkları soykırım değil mi? Ruslar, son 18 ayda 50 bin Müslüman Çeçeni şehid etti. Ama dünya sözde Ermeni iddialarıyla oyalanıyor. Ruslar 'Mücahidleri' değil sivil halkı katlediyorlar. Birkaç gün önce Caharkale'de 60 numaralı okulu basan korkak Rus askerleri 3 öğrenciyi kurşuna dizdiler. Çeçenistan'daki Rus güçleri komutanı Nikolay Patruşev: "Çeçen Mücahidler en az 5 bin silahlı güce sahip. Bu büyük bir güç" demiştir. Putin Batı'yı aldatarak çektiği birliklerin yerine yenisini yollamaktadır. Çeçenistan'da 80 bin İnguşetya'da (Çeçen sınırında) 20 bin Rus askeri vardır. Putin 30 bin askeri çekip 40 bin asker göndermiştir.
01.03.2001
.
Gerçek soykırım Çeçenistan'da yapılıyor (2)
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura@tg.com.tr
Facebook
Çeçenler maalesef Türkiye ve halkına kırgındırlar ve bu kırgınlıklarında haklıdırlar. Çünkü onları unuttuk. Unutmanın ötesinde "Mavi Akım"ın önünde sele terk ettik. Avrupa Parlamentosu, Rusya'nın dondurulan oy hakkını geri vererek Çeçenistan'daki soykırıma açıkça vize vermiştir. Sefalet içinde kıvranan Rus halkı, giderek alkolizm bataklığına gömülmektedir. ABD'nin yeni iktidarı (Bush), Putin'den, Çeçen Mücahidlerle masaya oturulmasını istemektedir. Almanya ve Fransa, Rusya ile ittifak içinde olup, ABD'ye karşı cephe açmıştır. Kafkasya'da, Rusya, Almanya ve Fransa tarafından, Türkiye ve dünyadan gizlenen bir savaş olmaktadır. Rusların sivillere yönelik saldırılarının had safhaya ulaştığını ifade eden Yandarbiyev, klasik cehpe savaşının sona erdiğini, Mücahidlerin gerilla taktiğine başvurduğunu kaydetti. Yandarbiyev şöyle konuştu: "Biz Allah'a iman etmiş bir milletiz. Allah'a güveniyoruz. O da bizlere yardım ediyor. Kaç yıldır sayıca çok az olan bir halk olarak, düzenli bir orduya, hem de ter türlü teknik donanıma sahip bir orduya karşı savaş veriyoruz. Allah'ın yardımı olmasaydı bugünlere gelemezdik. Ruslar, Çeçenistan'ın bütün şehir ve köylerinin abluka altında olduğunu ileri sürüyorlar. Böyle olmasına rağmen her gün büyük kayıplar veriyorlar. Günde 15-20 Rus askeri, Çeçen Mücahidler tarafından öldürülüyor Ama bu gerçekler saklanıyor. Ruslar ölen askerlerin cenazelerini bile ailelerine vermiyorlar. Çeçen Mücahidler gerilla savaşı veriyorlar. Ruslar her gün ağır kayıplar veriyorlar. Gerilla savaşı veren Çeçen Mücahidlerin dağlara çekilmesini fırsat bilen Ruslar ise halka karşı zulüm yapmaya başlıyorlar. Çok vahşiyane bir stratejileri var. Gündüzleri şehir merkezlerindeki evleri basarak; çoluk çocuk, yaşlı ve kadın ayrımı yapmadan, sivil halkı katlediyorlar. Dünyanın hakimi olduğunu öne süren devletler ise bu katliamlara sessiz kalıyorlar." Çeçenistan meselesine dar açıdan bakan siyasiler yanılmaya mahkumdurlar. Çeçenistan Türkiye'nin Kuzey Kafkasya'daki ileri karakoludur. Çeçenlerin bağımsızlık savaşı sona ererse sıra Türkiye, Gürcistan ve Azerbaycan'a gelecektir. Rusya, Çarlık İmparatorluğu peşindedir ve bu hedefe ulaşmak için başta Almanya olmak üzere Fransa ve AB'nin desteğine sahiptir. Rusya gibi Almanya da imparatorluk ve Hitler'in hayalleri peşindedir. Fransa da Napolyon ve De Gaulle'ün Atlantik'ten Urallara Fransa imparatorluğunun peşindedir. Netice olarak Almanya ve Fransa, hedeflerine AB ve Rusya'yı kullanarak; Rusya da Almanya'nın desteği ile büyük oyunlarla emperyalist bir atılım içindedir. Bu üç devletin 2 hedefi vardır. Avrasya'dan, Kafkasya'dan ABD'yi dışlamak, Türkiye'yi tecrit etmek, kendi iç meseleleriyle meşgul etmek. Türkiye'yi Kürt ve Alevi olarak bölerek parçalamaktır. 1980'li yıllarda Almanya'nın Yugoslavya Federasyonu'nu dağıtmak için yaptığını şimdi Türkiye'ye icra etmektedir. Kürt meselesi ve Almanya'da Alevi asıllı Türklere, Aleviler İslamın dışında ayrı bir dindir şeklinde eğitim vermesi elbette art niyetinin ifadesidir. Almanya, Fransa, Yunanistan ve AB'nin birçok ülkesi Birinci Dünya Savaşı öncesi politikalarına dönmüşlerdir. Esasen "Yeni Dünya Düzeni"nin bir hedefi de Osmanlısız Birinci Dünya Savaşı öncesine dönüştür. Elbette bu dönüş rejimlere dönüş değildir. Bu ülkelerin hedef ve hayallerine dönüştür. Bu ülkeler Birinci Dünya Savaşı öncesi Rumu ve Ermeniyi kullandıkları gibi şimdi de kullanmaktadırlar. Ve bütün bu şer güçlerin arkasında siyonizmin olduğu unutulmamalıdır. Türkiye ilân edilmemiş bir savaşın (soğuk savaş) içindedir. Türkiye üzerinde haince oyunlar oynanmaktadır. Meselelere basit ve dar açıdan bakmak felâketimiz olur. Türkiye kuşatılmaktadır. Türkiye milli hedeflerini, milli stratejisini ve milli dış politikasını (uzun-orta-kısa) vadeli olarak yeniden tespit etmelidir. Devlet kendini seven milletle bütünleşmelidir. Milletin mmilli ve manevi değerlerine saygı gösterilmelidir. İslam Dünyası, Türk Dünyası Ortak Pazarı, Azerbaycan ve KKTC ile her konuda bütünleşme planları yapılarak AB dizginlenmelidir. Dış borç yükünden kurtularak AB ve ABD'nin baskıları ortadan kaldırılmalıdır. İNŞALLAH bunlar olur!.. Not: Kurbanlık yardımlarını ulaştırmak isteyenler için: Kafkas-Çeçen Dayanışma Komitesi Fatih Sok. No: 12/2 Fatih-İstanbul Tel: (0212) 635 76 09 Faks: (0212) 635 76 10
02.03.2001
|
Bugün 905 ziyaretçi (1706 klik) kişi burdaydı! |
|
|
|
|