ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026
ehlisunnnetde
AKAİDE GİRİŞ.......................................................zehirli ok
İman sözlükte, "bir kişiyi söylediği sözde tasdik etmek, doğrulamak, söylediğini kabullenmek, gönül huzuru ile benimsemek, karşısındakine güven vermek, güvenlikte olmak, şüpheye yer vermeyecek biçimde içten ve yürekten inanmak" anlamlarına gelir.
Terim olarak ise, Hz. Peygamber'i, Allah Teâlâ'dan getirdiği kesin olarak bilinen hükümlerde (zarûrât-ı dîniyye) tasdik etmek, onun haber verdiği şeyleri tereddütsüz kabul edip bunların gerçek ve doğru olduğuna gönülden inanmak demektir.
Buna göre; imanın hakikati ve özü kalbin tasdikidir. Kalbin tasdiki imanın değişmeyen aslî unsurudur. İmanla bilgi arasında çok yakın bir ilişki söz konusudur. Her inanan kişi, neye inandığını bilir, fakat her bilme inanmayı gerektirmez. İnanılacak esaslarla ilgili bilgiye iman denilebilmesi için, kişinin gönlünde ve kalbinde hür iradeye dayalı bir boyun eğişin, teslimiyetin ve tasdikin bulunması gerekir. İman edene sevap, etmeyene ceza verilmesinin dayanağı, kişinin gönülden bağlılığının ve tasdikinin bulunup bulunmamasıdır.
İmanın, bir kalp işi, kalbin tasdiki olduğunu gösteren âyet ve hadislerden bazıları şunlardır:
"Ey Peygamber, kalpleri iman etmediği halde, ağızlarıyla inandık diyenlerden ve yahudilerden küfür içinde koşuşanlar seni üzmesin..." (el-Mâide 5/41).
"Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar..." (elEn‘âm 6/125).
"Allah cennetlikleri cennete, cehennemlikleri cehenneme koyacak, sonra da bakın kalbinde hardal tanesi kadar imanı olan birisini bulursanız onu cehennemden çıkarın diyecektir" (Buhârî, “Îmân”, 15; Müslim, “Îmân”, 82).
Görüldüğü üzere imanın esası, inanılacak şeyleri kalbin tasdik etmesidir. Bir kimse diliyle inandığını söylese bile kalbiyle tasdik etmezse mümin olamaz. Buna karşılık kalbiyle tasdik edip inandığı halde, dilsizlik gibi bir özrü sebebiyle inancını diliyle açıklayamayan veya tehdit altında olduğu için kâfir ve inançsız olduğunu söyleyen kimse de mümin sayılır. Bunun en belirgin örneği şu olaydır:
Sahâbîlerden Ammâr b. Yâsir, Kureyş müşriklerinin ağır baskılarına ve ölüm tehditlerine dayanamayarak kalben inanmakla birlikte, diliyle müslüman olmadığını, Hz. Muhammed'in dininden çıktığını söylemiş, bu olay hakkında âyet-i kerîme inerek, Ammâr'ın mümin bir kimse olduğu belirtilmiştir: "Kalbi imanla dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan kimse hariç, kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâr ederse ve kim kalbini kâfirliğe açarsa, işte Allah'ın gazabı bunlaradır. Onlar için büyük bir azap vardır" (en-Nahl 16/106).
İmanın aslî unsuru kalbin tasdiki olmakla birlikte kalpte neyin gizli olduğunu insanlar bilemediği için, kalpteki inancın dil ile söylenip açığa vurulması, o kişinin de dünyada bu söz ve ikrarına göre bir işleme tâbi tutulması gerekmektedir. Bu sebeple ikrar, yani kalpte bulunan inancın dil ile ifade edilmesi, imanın bir parçası değil, âdeta onun dünyevî şartıdır.
Kalplerde neyin gizli olduğunu ancak Allah bilir. Bir kimsenin iman ettiği, ya kendisinin söylemesiyle veya cemaatle namaz kılmak gibi mümin olduğunu gösteren belli ibadetleri yapmasıyla anlaşılır. O zaman bu kimse mümin olarak tanınır, müslüman muamelesi görür, müslüman bir kadınla evlenebilir. Kestiği hayvanın eti yenir, zekât ve öşür gibi dinî vergilerle yükümlü tutulur. Ölünce de cenaze namazı kılınır, müslüman mezarlığına defnedilir. Eğer bir kimse inancını diliyle ikrar etmezse ona, müslümana özgü bu tür hükümler uygulanmaz.
İmanda ikrarın çok önemli olduğunu Peygamber Efendimiz şu hadisleriyle dile getirmişlerdir:
"Kalbinde buğday, arpa ve zerre ölçüsü iman olduğu halde Allah'tan başka Tanrı yoktur. Muhammed O'nun elçisidir diyen kimse cehennemden çıkar" (Buhârî, “Îmân”, 33; Tirmizî, “Cehennem”, 9; İbn Mâce, “Zühd”, 37).
"İnsanlar Allah'tan başka Tanrı yoktur. Muhammed O'nun elçisidir deyinceye kadar kendileriyle savaşmakla emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse can ve mal güvenliğine sahip olurlar. Ancak kamu hukuku gereği uygulanan cezalar bundan müstesnadır. İç yüzlerinin muhasebesi ise Allah'a aittir" (Buhârî, “Cihâd”, 102; Müslim, “Îmân”, 8; Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 104).
Dil ile ikrar bu derece önemli olduğu için genellikle iman, "Kalp ile tasdik ve dil ile ikrardır" şeklinde tanımlanmıştır. Fakat imanı bu şekilde tanımlamak, kalbi ile inanmadığı halde inandım diyenin mümin olmasını gerektirmez. Bu konuda bir âyet-i kerîmede, "İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde Allah'a ve âhiret gününe inandık derler" (el-Bakara 2/8) buyurulmuştur.
Gönülden inanmadığı halde, diliyle inandığını söyleyen kişi –kalpteki inanç ve ikrarı bilinemediği için– dünyada müslüman gibi işlem görür. Fakat imanı bulunmadığı ve münafık olduğu için âhirette kâfir olarak işlem görecek ve cehennemde ebedî kalacaktır.
Bu bilgilerden de anlaşılacağı gibi kalbin tasdiki, imanın rüknü, olmazsa olmaz unsuru ve değişmez temelidir. Dilin ikrarı da, bu asıl ve gerçeğin tanınmasını sağlayan bir şarttır.
İman, lügatte, bir şey'e tereddütsüz inanmak ve kesin olarak, içten ve yürekten bağlanmak demektir.
Dinî mânâsı ise, Allah'ın varlığına, birliğine, tereddütsüz inanmak ve Hz. Muhammed'in (asm) peygamber olduğunu ve bize bildirdiği şeylerin hepsinin hak ve doğru bulunduğunu, hiçbir şübhe duymadan kabûl ve tasdik etmektir.
Peygamberimizin Allah'tan haber verdiği şeylerin herbirini delilleriyle bilip inanmaktır. Diğer bir ifadeyle, dinin zaruriyatını bütün tafsilât ve teferruâtıyla öğrenip tasdik etmek demektir.
Dînin zaruriyâtı, Âmentü'de yer alan 6 îman esası ile dînin namaz, oruç, hac, zekât gibi farz kıldığı ibâdetler ve adam öldürmek, içki içmek, zinâ yapmak gibi haram saydığı fiillerdir.
Bunları, her Müslümanın teferruâtı ile bilmesi ve inanması şarttır.
Âmentü, her Müslümanın inanması, kabûl edip tasdik etmesi farz olan îman esaslarından ibarettir.
Âmentü'de yer alan îman esasları 6'dır ve şunlardır:
1. Allah'a inanmak,
2. Meleklerine inanmak,
3. Kitablarına inanmak,
4. Peygamberlerine inanmak,
5. Âhiret gününe, öldükten sonra dirilmeye inanmak,
6. Kadere, hayır ve şerrin Allah'dan olduğuna inanmak.
Âmentü'nün ifadesi şöyledir:
Âmentü billâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve rusülihî vel-yevmil-âhiri ve bil-kaderi hayrihî ve şerrihî minallahi teâlâ vel-ba'sü ba'del-mevt hakkun eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh.
Mânâsı ise şöyledir:
Âmentü billâhi: Ben Allah'ın varlığına, (bir)liğine, eşi ve benzeri olmadığına, bütün yüceliklere sahip ve her türlü noksanlardan münezzeh olduğuna inandım.
Ve melâiketihî: Allah'ın meleklerine de inandım.
Ve kütübihî: Allah'ın Kitablarına da inandım.
Ve rusülihî: Allah'ın Peygamberlerine de inandım.
Ve'l-yevmil-âhiri: Âhiret gününe de inandım.
Ve bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihî minallahi teâlâ: Kadere de, bize iyilik ve kötülük, hayır ve şer olarak görünen her şey'in Allah'ın ilmi, kanunu ve yaratmasıyla olduğuna da inandım.
Ve'l-ba'sü ba'de'l-mevti: Öldükten sonra dirilmeye (ve dirileceğime) de bütün kalbimle inandım. Hepsi hak ve gerçektir.
Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû: Ben şehâdet ederim ki, Allah'dan başka hiçbir ilâh ve hakikî ma'bud yoktur ve yine şehadet ederim ki,
Hz. Muhammed, Allah'ın kulu ve peygamberidir.
Bu son cümleye Kelime-i Şehadet, yani, şehadet cümlesi denir.
İman, kalbi ve vicdanı ilgilendiren bir haldir. İman esaslarına kalbden inanıp bağlanan bir kimse, mü'min, yani, îmanlı sayılır. İmanda asıl olan, kalbin tasdikıdır.
Dil ile söylemek imanın şartı değildir. İnsan dil ile imanını itiraf etmese bile, kalben inandıktan sonra mü'min sayılır. Ancak îmanını dili ile söylemeyen bir kimsenin kalbindeki îmanını biz nasıl bileceğiz?
Bu sebeble, dil ile söylemek, kişinin îmanı hakkında hüküm verebilmek ve öldüğünde kendisine Müslüman muamelesi yapabilmek için gereklidir. Bunun içindir ki îmanın rüknü, "kalb ile tasdik, dil ile ikrardır" denilmiştir.
Burada îmanını dili ile söylemek aslî rükün değil, kişinin îmanı hakkında hüküm verebilmek için gereken şarttır. Cemaatle namaz kılmak, dinî bir vecibeyi yerine getirmek de, îmanını dil ile ikrar gibidir, hattâ ondan daha kuvvetli bir alâmettir. Bu konuda Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Sık sık camiye gittiğini gördüğünüz kimsenin îmanına şehadet ediniz. Çünkü Allah Teâlâ, Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe îman edip namaz kılan ve zekât veren kimseler îmâr eder' (et-Tevbe, 18) buyurmaktadır."
Dil ile ikrâr, îmanın temel şartı olmadığı için, bir zorlama durumunda veya buna benzer bir mâzeret karşısında kalben değil, sadece dil ile inancını inkâr etmek, îmana aykırı söz söylemek dînen câiz olur. Böyle bir duruma mecbur kalan kimse îmandan çıkmaz, kalben tasdikini koruduğu için de mü'min sayılır.
Nitekim Asr-ı Saâdette Ashabdan Ammâr bin Yâsir, mâruz kaldığı ağır baskı ve işkencelere tahammül edemiyerek imanını diliyle inkâr etmiş, böylece uğratıldığı işkencelerden kurtulmuştur.
Resûlüllah Efendimiz, onun bu hareketini tasvib etmiş; kalb îman ile dolu iken, zor karşısında inkârın, bu îmana zarar vermiyeceğini belirtmiştir.
Amel, insanın inandığı şeyleri yaşaması, dînin emrettiklerini yerine getirmesi, yasakladığı şeylerden de kaçınması demektir. Amelin îman ile yakından alâkası vardır. İnsan önce bir şey'i benimser, doğruluğuna inanır, sonra da o inandığı şey'i yaparak yaşar. Bununla beraber amel, îmanın bir parçası değildir. Yani, insan dînin emirlerini yerine getirmese ve ibâdetini yapmasa dahi, îmandan çıkmış olmaz, inancını inkâr etmiş sayılmaz. Sadece günahkâr olmuş olur.
Ne var ki, amel ve ibâdet, kalbdeki îmanı kuvvetlendirir, te'sirini artırır, insanı kemâle ve olgunluğa ulaştırır. İnsanın inancının gereğini yapmaması ise, imanın insan davranışları üzerindeki müsbet te'sirinin zamanla kaybolup zayıflamasına yol açar. İnsan davranışları üzerinde îmanın te'sirleri zayıfladıkça menfî duygular, kötü huylar, zararlı arzûlar, günahlar, insanın his dünyasını kaplar. Bâzan bu hâl, onu küfre, yani, îmanını kaybetmeye bile götürür.
Çünkü işlenen herbir kötülük ve günah, dînin emirlerine zıd her bir amel ve hareket, kalbe işleyip îman nûrunu lekeler ve siyahlandırır.
Peygamber Efendimiz bu duruma, şu ifadeleriyle işaret buyurmuşlardır:
"Bir günah işliyen kimsenin kalbinde, siyah bir leke hâsıl olur."
Günahlar tekrarlandıkça kalbdeki siyahlık artar, îmanın nûru gitgide zayıflamaya yüz tutar. Bu hâl, kalbin bütünüyle kararıp katılaşmasına, îman nûrunun tamamen sönüp kaybolmasına kadar devam eder. Bunun içindir ki, "Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var" denilmiştir.
Günahkâr İnsan İnancını Kaybetmemek İçin Ne Yapmalıdır?
İnancının gerektirdiği vazifeleri yapmamanın bir kusur ve günah olduğunu daima hatırlayıp üzüntü duymalıdır. Allah'tan, dînin emirlerini yapmak ve îmanın îcaplarını yaşamak konusunda sabır ve yardım dilemeli; işlediği günahlara tevbe ve istiğfarla mukabelede bulunmalıdır.
Ancak bu takdirde insan, günahların îman üzerindeki menfî te'sirlerinden kendini koruyabilir. İnancını kaybetmek tehlikesinden kurtulabilir.
İmân, mâhiyet itibariyle, Allah'ın insanlara en büyük lütuf ve ihsanıdır. Allah onu dilediği kullarına nasib eder. Ne var ki bu nasiplenmede, kulun hiçbir rolünün olmadığı da söylenemez.
Bil'akis, insan önce kendi tercih ve iradesini kullanarak, îman ve hidâyete istekli olacaktır. Bu talep ve istek üzerine Cenâb-ı Hak da ona îman ve hidâyet nasip edecektir. Bu sebeble İslâm büyükleri îmanı, "Cenâb-ı Hakk'ın, istediği kulunun kalbine, o kulun cüz'î irade ve ihtiyarını sarfetmesinden sonra koymuş olduğu bir nûrdur" diye tarif etmişlerdir.
Bir çekirdek, nasıl büyüyüp ağaç olana kadar büyük bir gelişme ve inkişaf gösteriyorsa, îman da öyledir.
İslâm âlimleri, imânı önce iki mertebeye ayırmışlardır:
1- Taklidî îman,
2- Tahkikî îman...
Taklidî îman: Ana - babadan, hocadan, muhîtten duyduğu ve öğrendiği şekilde, mes'ele üzerinde hiçbir akıl yürütmeden îman esaslarına bağlanmak demektir. Taklidî îman, inanç esaslarına, şuuruna ve teferruatına vâkıf olarak bir inanma olmadığı için, bilhâssa bu zamanda bâzı şübhe ve vesveselere mâruz kalabilir ve sarsılıp yıkılma tehlikesi geçirebilir:
Tahkikî îman ise: İmâna âit bütün mes'eleleri delilleriyle, tafsilâtlı ve teferruatlı bir surette bilmek, tasdik etmek, tereddütsüz inanmaktır. Böyle bir îman şüphe ve vesveseler karşısında sarsılıp yıkılmaktan kendini koruyabilir.
Tahkikî îmanın da pek çok mertebesi vardır.
Bu mertebeleri İslâm âlimleri başlıca üç kısma ayırmışlardır:
1- İlme'l-yakîn mertebesi: İmânî mes'eleleri ilmen, tam teferruat ve tafsilâtıyla, delilleriyle bilmek ve inanmaktır.
2- Ayne'l-yakîn mertebesi: İmanî mes'eleleri gözle görmüş, doğruluklarını bizzat müşahede etmiş gibi bilmek ve inanmaktır. Gözle görmekle ilmen bilmek, insana kanaat vermesi bakımından çok farklıdır. İnsan bir şey'i tereddütsüz, kesin olarak bilebilir, ama bir de gözleriyle görünce kanâatı kat kat artar. Amerika'nın varlığını ilmen bilmekle, bizzat görmek gibi... İşte îmanın ayne'l-yakîn mertebesi de, îman esaslarına gözle görmüş kat'iyetinde inanma hâlidir.
3- Hakka'l-yakîn mertebesi: İmanî mes'eleleri görmekten ayrı, bizzat yaşayarak, içine girerek kabûl ve idrâk etmek demektir. İmanın bu üç mertebesini îzah bakımından şöyle bir misal verilmektedir: Bir yerden duman yükseldiğini uzaktan görmekle insan bilir ki, o yerde ateş yanmaktadır. Dumanı görmek suretiyle ateşin varlığını bilmek, ilme'l-yakîn inanmaktır. Sonra, duman çıkan yere gidip ateşi gözümüzle gördüğümüzü farzetsek, bu da ateşin varlığına ayne'l-yakîn inanmaktır. Bir de ateşin bizzat yakınına gidip sıcaklığını hissetmek, elimizi aleve doğru tutup yakıcılığını duymak suretiyle ateşin varlığını bilmek vardır ki, buna da hakka'l-yakîn inanma denilir.
Yukarıda belirttiğimiz gibi bu zamanda taklidî îman pek çok vesvese ve şübhelerle karşılaşmakta ve o şübheler karşısında sarsılıp yıkılmaya mâruz bulunmaktadır. Taklidî îmanın eskiden yeterli olduğu halde, günümüzde yetersiz kalış sebebini, Ali Fuad Başgil, şu şekilde îzah etmektedir:
"İnsanlar her devirde din ve mâneviyat kuvvetine muhtaç olmuşlardır. Fakat bu ihtiyaç, zamanımızda bir zaruret hâlini almıştır. Eskiden atalarımız gayet basit bir din bilgisi ve görenek hâlinde "taklidî" bir îman ile rahatça yaşıyorlardı. Çünkü onlara bütün içtimaî muhît (çevre) mâneviyat telkin ediyordu. Bugün durum tamamıyle değişmiştir. Din duygusu zayıflamış, eski dinî hürmet terbiyesi yerini, küstahca bir saygısızlık almıştır. Bugün aile daralmış ve bağları gevşemiştir. Aile yükü sırf karı-kocanın omuzlarına çökmüş, ana-babalar iktisadî ihtiyaçlar karşısında çocuklarının dinî terbiyesine yetişemez olmuşlardır. Öbür taraftan mektep ve üniversiteler âdeta din aleyhtarı propaganda ocakları hâlini almıştır. İnatçı münkirlerin tezyif ve temerrüdleriyle bir kat daha bulanıklaşan böyle bir hava içinde, bugün artık basit bir din bilgisi kâfi gelmez olmuştur.
Din nedir? İlim ile münasebeti nedir? İlim karşısında bugün din ne yapmalı ve nasıl bir vaziyet almalıdır? gibi sorular, şimdi her zamandan çok zihinleri tırmalamaktadır. Hususiyle aydın gençlerin bu soruların cevaplarını bilmeye ihtiyaçları vardır."
(Din ve Lâiklik)
Gerçekten de, bugün verilecek bir din bilgisinin ve îman dersinin ilimle îmanı mezceden, akıl ve mantığa îmanî mes'eleleri kabûl ettiren tahkikî bir muhtevâda olması şarttır. Yoksa, basit bir din dersi, görenek hâlindeki taklidî bir îman bilgisi, günümüz insanlarını - özellikle de gençlerini - tatmîn etmekten çok uzak kalacaktır.
1. İman, insanın yaratılma sebebidir. Yani o, Yaratanını îmanla tanımak ve ibâdet etmek için yaratılmıştır. İnsan bu yaratılış gayesine uygun hareket ederse âhirette ebedî saadete nail olacak, cennete girecek, aksi takdirde cehenneme atılacak, ebedî şekavet ve bedbahtlığa mâruz kalacaktır. Bu bakımdan îman, insan için ebedî saadeti kazanma vesilesidir ve cennete giriş anahtarıdır. İmansız cennete girilmez. Bu cihetle insanın îman etmesi ve bu îmanını son nefesine kadar kaybetmeden veya zayıflatmadan muhafaza etmesi, dünyadan da, dünya içindeki herşeyden de daha kıymetli bir nimettir.
İmanın bu büyük öneminden dolayıdır ki, Peygamberimiz bir hadîs-i şerîflerinde arapça var:
"İmânınızı lâ ilâhe illâllah diyerek yenileyiniz" buyurmuş; îmanı yenilemenin ve muhafaza etmenin ehemmiyetine dikkatimizi çekmiştir. "İmânın her an zayıflama ve kaybolma ihtimali mi var ki, devamlı yenilenmesi emrediliyor?" gibi bir suâl akla gelebilir.
İmânı yenileme konusunu Bediüzzaman, akla gelen bu suâle de cevab olacak şekilde şöyle izah etmektedir:
"İnsanın hem şahsı, hem âlemi her zaman teceddüd ettikleri için, her zaman tecdîd-i îmana muhtaçtır. Zira insanın herbir ferdinin mânen çok efradı var. Ömrünün seneleri adedince, belki günleri adedince, belki saatleri adedince birer ferd-i âher sayılır. Çünki, zaman altına girdiği için, o ferd-i vâhid bir model hükmüne geçer, her gün bir ferd-i âher şeklini giyer.
Hem insanda bu taaddüd ve teceddüd olduğu gibi, tavattun ettiği âlem dahi seyyardır. O gider, başkası yerine gelir; daima tenevvü' ediyor; her gün başka bir âlem kapısını açıyor. İmân ise, hem o şahıstaki her ferdin nur-u hayatıdır, hem girdiği âlemin ziyasıdır. Lâ ilâhe illâllah ise, o nuru açan bir anahtardır.
Hem insanda, madem nefis, hevâ ve vehim ve şeytan hükmediyorlar, çok vakit îmanını rencide etmek için gafletinden istifade ederek çok hîleleri ederler, şübhe ve vesveselerle îman *ûrunu kaparlar.
Hem, zâhir-i şeriata muhalif düşen ve hattâ bâzı İmamlar nazarında küfür derecesinde te'sir eden kelimât ve harekât eksik olmuyor.
Onun için her vakit, her saat, her gün tecdîd-i îmana bir ihtiyaç vardır." (Mektûbât)
Bu ifadelerde, üç noktadan îmanı yenilemenin zarureti üzerinde durulmaktadır:
Birinci nokta: İnsanın yaşadığı zaman ve içinde bulunduğu mekân, temas ettiği çevre itibarı ile hâlet-i ruhiyesi, düşüncesi, anlayışı sık sık değişebilmektedir. Mâruz kaldığı hâdiseler, yaptığı işler, temas kurduğu insanlar, onda müsbet veya menfi izler bırakmaktadır.
Bu durumu Peygamber Efendimiz de şu şekilde beyan buyurmaktadırlar:
"Mü'minin kalbi, kaynayan tencereden daha çok değişikliklere mâruzdur..."
"Kalb, serçe kuşu gibidir. Her an bir tarafa yönelir."
"Kalb, kırda atılmış bir kuş kanadı gibidir. Rüzgâr bu kanadı nasıl altüst çevirirse, kalb de öyledir."
İnsan kalbinin ve ruh hâletinin bu derece dış te'sirlere mâruz olması sebebiyledir ki, hadîsde, sık sık Lâ ilâhe illâllah diyerek îmânın yenilenmesi emredilmiştir.
İkinci nokta: İnsanda nefis, hevâ ve vehim gibi menfî duyguların bulunması ve şeytanın devamlı vesvese vermeye ve kötülüğü telkine çalışması gerçeğidir. Gafletli bir ânında bu menfi telkinlerin, insanı îmanda şübheye düşürmesi muhtemeldir. Böyle bir duruma düşmemek için de, tecdîd-i îmana ihtiyaç vardır.
Üçüncü nokta ise: Şeriatın zâhirine aykırı düşen ve bâzı din âlimlerinin nazarında küfür bile sayılan bâzı kelime ve sözlerden, insanın tamamıyla uzak kalamadığıdır. Bu sebeble de, Lâ ilâlhe illâllah diyerek imanı yenilemeye zaruret vardır.
İmanı kuvvetlendirmenin ve muhafaza etmenin bir başka yolu da onu taklidî mertebeden kurtarıp tahkikî hâle çevirmektir. Bu da ancak îman hakikatlerini tahkikî bir surette ders veren, akla gelebilecek her türlü şübhe ve vesveselere cevap veren îmanî eserleri okumak ve devamlı îmanî konularda sohbetler yapmak suretiyle olur. İnsan îmanını taklidden tahkîka çıkarırsa, artık onun için îmanını kaybetmek, son nefesde âhirete îmansız gitmek gibi bir durum söz konusu olmaz.
İslâm âlimleri, sekerat vaktinde şeytan'ın bütün hîle ve vesveseleri ile gelip insanı aldatmaya ve îmanını almaya çalışacağını söylemişlerdir. Bu yüzden de sekerat vaktinden korktuklarını belirtmişlerdir.
İşte insan, sekerat vaktindeki bu gibi tehlikelerden, tahkikî îman sayesinde korunabilir. Çünkü tahkikî îmanda, îman sadece akılda kalmış değil; kalbe, ruha, diğer duygu ve lâtifelere de sirayet edip yerleşmiş haldedir. Şeytan insanın aklındaki îmanını zedelese bile, eli, öteki duygulara yerleşmiş olan îmanı söküp almaya yetişemez. Böylelikle de kişi, yine îmanlı kalmış, îmanla vefat etmiş olur.
2. İman, aynı zamanda, insan için büyük bir moral kaynağı ve sağlam bir istinad noktasıdır. Hakikî imanı elde eden insan, bütün kâinata meydan okuyabileceği gibi, îmanının kuvveti nisbetinde başına gelen hâdiselerin tazyik ve baskısından da kurtulabilir.
Tarihlere şan veren, destanlar yazdıran zaferlerimiz, hiç şübhesiz îmanın insana kazandırdığı güç ve kuvvete güzel bir misaldir.
İmanlı insan, başına ne derece büyük bir hâdise gelirse gelsin, îmanın verdiği tevekkül ve teslimiyetle, kadere rıza duygusu ile o hâdise ve musibetleri metanetle karşılayabilir; sabır ve tahammül ile göğüs gerebilir. Ümidsizliğe, bedbinliğe düşmez. İsyan ve feryada başvurmaz.
Bu, ona îmanın kazandırdığı güç ve kuvvetten ileri gelmektedir. İmansız insanların basit bir hâdise, küçük bir musibet yüzünden intihar edip hayatlarına son verecek derecede ye's ve ümidsizliğe kapıldıkları çok sık görülen olaylardandır. İslâm ülkelerinde intihar, hemen hemen hiç görülmezken, dünyanın en medenî ve müreffeh ülkelerinde intihar vak'alarının her geçen gün artması da bunu te'yid etmektedir. İmanın insana kazandırdığı kuvvet ve direnme gücüne,
Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîflerinde şu şekilde işâret buyurmuşlardır:
"Mü'min yeşil bitkilere benzer. Eksik olmayan felâket rüzgârları onu eğer, fakat kıramaz. Bil'akis hayat ve sıhhat bulmasına sebeb olur.
Münâfık (ve kâfir) ise, kuruyan bitki gibidir. Felâket rüzgârlarından yaprakları dökülür, gövdesi kırılıp hayatı söner."
"Hayret edilir mü'minin haline. Ona iyilik gelse şükreder, kötülük gelse sabreder.
Böylece her iki hâlini de hakkında hayırlı kılar."
İnsanlar bu dünyaya, ruhlar âleminden gelmişlerdir. Allah, insanların bedenlerinden evvel ruhlarını yaratmıştır. Daha sonra her bir ruha ayrı bir beden elbisesi giydirerek onları şu dünyaya göndermiştir.
Allah'a îman ve O'na ibâdet için gelmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'de bu hususta şöyle buyurulur:
"Cinleri ve insanları, ancak beni tanıyıp îman etsin ve ibâdette bulunsunlar diye yarattım." (ez-Zâriyât, 56).
Bütün insanlar, bu dünyaya İslâm fıtratı üzere, yani, Müslüman doğarak gelirler. Sonradan büyüyünce herbiri ya kendi akıl ve iradesini iyiye kullanarak İslâm fıtratı üzere yaşamaya devam eder, Müslümanca bir hayat sürerler...
Veya menfî çevrelerin te'sirinde kalarak, bu temiz fıtratlarını değiştirir, İslâm'ın dışında bir hayat sürmeye başlarlar. Bu hususa Peygamberimiz, bir hadîs-i şeriflerinde şu şekilde işaret buyurmuşlardır:
"Her doğan, İslâm fıtratı üzere doğar. Sonra onu, anası - babası (yakın çevresi) Yahudî, Hıristiyan ve Mecusî yapar."
Allah dünyayı ve içindeki varlıkları yaratmadan evvel, öncelikle gelmiş ve gelecek bütün insanların ruhlarını yaratmıştır.
Bunları ruhlar âlemi denilen bir âlemde bir araya getirmiştir. Daha sonra hepsini birden huzurunda toplayarak kendilerine hitâben:
-Ben sizin Rabbiniz değil miyim? diye sormuştur. Ruhlar da:
Evet, sen bizim Rabbimizsin, diye cevab vermişlerdir. "Ancak sana ibâdet eder, senden yardım dileriz" demişlerdir. İşte bu konuşmanın vuku' bulduğu zamana, Kâlû Belâ denir.
Allah daha sonra insan ruhunun bu sözünde ne derece samimî ve doğru olduğunu ortaya çıkarmak için, şu dünyayı bir imtihan yeri olarak yaratmıştır.
Ve her bir ruhu ayrı bir bedene yerleştirerek, onları belli zaman aralıklarıyla şu imtihan meydanına göndermiştir. Böylece insanın önüne iki yol açılmıştır:
Ya akıl ve iradesini iyiye kullanarak Kâlû Belâ'daki gibi Allah'ı Rab tanımakta devam edecektir.
Yahut da iradesini ve aklını kötüye kullanarak Rabbini ve Allah'ını inkâr edecek, O'na kulluktan kaçacak, şeytan'ın yoluna sapacaktır.
Allah'a sonsuz şükürler olsun ki, biz Müslümanlar, Kâlû Belâ zamanında Rabbimize verdiğimiz sözde duran kimseleriz.
İnşâallah son nefesimize kadar da bu sözümüzde durmaya devam edeceğiz..
http://www.ilmedavet.com/
Tahkiki iman nedir?
Tahkiki iman: Bu iman sahipleri, her bir mahlukun üzerindeki ilahî sikke ve damgaları görür. Onda tecelli eden ilahî isim ve sıfatları okur. Mahlukların hâl lisanı ile yaptıkları tesbihatı işitir. O, mevcudun Cenab-ı Hakk’ın varlığına, birliğine ve diğer iman hakikatlerine yaptığı şehadeti dinler. Yani bir çiçeğe baktığında, altı iman hakikatinin delillerini çıkartır. O, çiçek ile ahiretin ve meleklerin varlığını ve diğer iman hakikatlerinin hak ve doğru olduğunu ispat eder. İman hakikatleri sadece akıllarında değildir. Kalp, ruh, sır ve diğer latifelerine de nüfuz etmiştir. Bu cihetle, sarsılmaz bir imana sahiptirler.
Demek, bu iman sahipleri her bir mevcutta Allah’ın mührünü görür, isim ve sıfatlarını okur. Bir tek çiçeğe bakar; tasvirinde Musavvir, Mücemmil, Müzeyyin, Bâri, Hakîm isimlerini okur. Rızkının mükemmelen verilmesinde Rahman, Kerim, Vehhab, Mukît, Mün’im, Rezzak, Mucib isimlerini tefekkür eder. Ona hayat verilmesinde Muhyi, programının tohumunda saklanmasında Hafiz, rengârenk boyanmasında Mülevvin, diğer çiçek arkadaşlarına benzemesinde Vâhid, Ehad, Ferd, yaratılmasında Hâlik, Mûcid, tohumu yararak çıkmasında Fâlik ve Fettah gibi isimleri görür. Her bir mevcutta bin bir esma-i İlahiyyeyi okur. Bu iman sahiplerine göre her bir mahlûk ilâhî bir kaside, Rabbani bir mektup ve subhani bir kitaptır. O kitapta bin bir esma-i İlahiyye yazılmış ve tefekkür edilmesi için bu âleme gönderilmiştir.
Taklidi imandan tam anlamıyla kurtulup tahkiki imanı bir yakalasak, kelimelerimiz bile değişecek. İmanın yansıması kelimelerimize kadar nüfuz edecek. O zaman bileceğiz ki, hiçbir zaman yağmur yağmıyor; her zaman yağdırılıyor. Güneş dönmüyor; döndürülüyor. Bir kuş, bir çiçek güzel değil; güzel yapılmış. Doymadık; doyurulduk, içmedik; içirildik, iyileşmedik; iyileştirildik… İşte bu, tevhid-i hakikinin kelimelerdeki aksidir.
Taklidi iman ile tahkiki imanın farkını Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri şöyle bir temsil ile izah eder:
Nasıl ki bir çarşıya ve bir şehre, büyük bir zatın mütenevvi malları gelse, iki çeşit ile o zatın malı olduğu bilinir. Biri icmali âmiyanedir ki; bu kadar azim mal, ondan başkasının haddi değil ki sahip olabilsin. Fakat böyle adamın nazarında çok hırsızlık olabilir. Parçalarına çok adamlar sahip çıkabilir. İkinci çeşit odur ki; her mal üstündeki yazıyı okur, her bir top üstündeki turrayı tanır, her bir ilan üstündeki mührünü bilir bir surette “Her şey o zatındır.” der.
Misaldeki çarşı, şu âlemdir ve kâinattır. Çarşıdaki çeşitli mallar ise, bu âlemdeki canlı ve cansız her bir eşyadır. Çarşıya malları gelen zat ise, Cenab-ı Hak’tır ki; hayvanlar, bitkiler ve cansızlardan hadsiz eşyayı bu âlem çarşısına göndermiştir. ‘İcmal-i âmiyane’ olarak ifade edilen taklidi iman sahibi şöyle düşünür: Bu kadar büyük kâinatı ve içindeki bu derece sanatlı eserleri Allah’tan başkasının yaratması mümkün değildir. Ancak bu kişi, her bir mahlukun üzerinde Cenab-ı Hakk’ın kendisine has mührünü ve zatına mahsus damgasını göremediği için, her an şüpheye düşebilir. Şuursuz tabiat, kör kuvvet ve serseri tesadüf gibi hırsızlar, onun nazarında bazı malları çalabilir. Yani bazı eşyayı, Allah’tan başkasına isnad ettirebilir.
Tahkiki iman sahibi için ise böyle bir tehlike söz konusu değildir. Zira o, âlem çarşısındaki her eşyanın üzerinde olan ilahî mührü görür, Rabbani imzayı müşahade eder. Her bir mevcudu, delillerle Cenab-ı Hakk’a isnad ettiği için zerre miskal nazarında hırsızlık yapılamaz. Zira o, bir sineğin kanadında bile elli beş farklı ilahî damgayı görür. Kimin haddi vardır ki, bu damgaları silip kendi mührünü vurabilsin! Ya da o damgaların üzerine bir örtü çekebilsin!
Meselemiz, mevcutlar üzerindeki ilahî mühürleri ve Rabbani imzaları göstermek olmayıp tahkiki iman ve taklidi imanın farklarını ortaya koymak olduğundan, mühürlerin izahına girişmiyor, bahsedilen elli beş mührü öğrenmek isteyenleri Bediüzzaman Hazretleri’nin “Katre” ismindeki risalesine ve Marmara Eğitim’in görsel formatta hazırladığı “Her şey O’nu anlatıyor” isimli esmâü-l hüsna eserine havale ediyoruz.
Ama taklidi iman sahibi, en basit bir eşyaya dahi vurulan elli beş damgadan habersizdir. İlahî yazıları okuyamaz. Bu sebeple kim, o mevcuttaki yalancı ve sahte mührünü bu kişiye gösterse, onu ikna eder ve mal sahibi olarak kendisini tanıtır. Maazallah, Cenab-ı Hakk’ın mülkünü hırsızlara taksim eder ve çok mevhum şerikleri kabul eder.
http://www.hayrat.net/
İman Nedir, Nasıl İman Ederiz?
İman'ın kelime anlamı, herhangi bir şeye inanmak demektir. Dindeki anlamı ise; Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Cebrail adındaki melek aracılığı ile Allah'tan aldığı bilgilerin doğruluğuna kesin bir imanla inanmaktır. İman iki şekilde olur: Birincisi iman edilecek konulara kısaca ve topluca inanmaktır. Böyle bir inanca "Toptan İman" denir. Kelime-i Tevhid sözünü veya Kelime-i Şehadet'i dili ile söyleyip kalbiyle doğrulayan kimse, kısaca ve toptan iman etmiş olur. Bu şekilde bir imana sahip olan kimseye "MÜ'MİN" denir. Kelime–i Tevhid
Okunuşu: "Lâ ilâhe İllellâh, Muhammedün Rasûlüllah." Anlamı: "Allah'tan başka tanrı yoktur. Hazreti Muhammed (s.a.s.) Allah'ın Peygamberidir." Kelime-i Şehadet
Okunuşu: "Eşhedu en lâ ilâhe illellâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlüh." Anlamı: "Ben şahitlik ederim ki, Allah'tan başka Tanrı yoktur. Yine şahitlik ederim ki Hazreti Muhammed (s.a.s.) Allah'ın kulu ve Peygamberidir."
İkinci şekilde iman, inanılacak şeylere ayrı ayrı, teker teker, her bir iman konusunda geniş bilgi sahibi olarak yapılan imandır. Buna "Tafsili İman = Geniş Bir Şekilde İman" denir.
Buna göre; Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kaza ve kadere ayrı ayrı inanmak gerekir. İmanın bu altı esası "Amentû" cümlesi ile özetlenmiştir.
İman'ın Esasları Nelerdir
Ayrıntılı olarak inanılması gereken iman esasları altıdır. Bunlara iman'ın şartları da denir.
İman'ın Şartları
1– Allah'a,
2– Allah'ın Meleklerine,
3– Allah'ın Kitaplarına,
4– Allah'ın Peygamberlerine,
5– Ahiret Gününe,
6– Kadere; İster iyi, ister kötü olsun, evrendeki her şeyin ve her olayın Allah'ın bilmesi, dilemesi ve yaratmasıyla meydana geldiğine, inanmaktır.
İmanın Çeşitleri
İslam dinine göre; insanlar iman yönünden üç kısımdır.
MÜ'MİN : İman esaslarına İslam dininin öğrettiği şekilde inanan kimselere "Mü'min" denir.
KAFİR : İslam dininin öğrettiği iman esaslarını reddeden, kabul etmeyen kimselere "Kafir" denir.
MÜNAFIK : İslam dininin öğrettiği iman esaslarına inandığını sözleriyle söyleyerek "Mü'min" gibi, inanmış gibi göründüğü halde gerçekten, içten ve samimi olarak inanmayan, içi dışına uymayan kimselere "Münafık" denir.
http://www.imanvekuran.com/
Bu yazı toplam 5.377 kere okunmuştur
İman bir müslümanın manevi değeridir. Allah katında kullarını derecelendiren ve manevi değerlerinin kalp ile anahtar konumunu taşıyan ilahi bir sistemdir. İmanı daha iyi anlatabilmek için hadis ve Ayeti kerimelerle konuyu pekiştirebiliriz.İman, bildirilen altı esasa inanmak ve Allahü teâlâ tarafından bildirilen, Muhammed aleyhisselamın Allahü teâlâ tarafından getirdiği emir ve yasakların hepsine inanmak ve inandığını dil ile söylemek demektir.
Amentü şöyledir:
Âmentü billahi ve melaiketihi ve kütübihi ve rüsülihi vel yevmil ahiri ve bilkaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ vel ba’sü ba’del mevti hakkun. Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resülühü.
[Yani, Allah’a, meleklerine, gönderdiği kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, öldükten sonra dirilmeye inanıyorum. Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed aleyhisselamın da Allah’ın kulu ve son Peygamberi olduğuna şehadet ediyorum.]
İman, Muhammed aleyhisselamın, Peygamber olarak bildirdiği dini, akla, tecrübeye ve felsefeye uygun olup olmadığına bakmadan tasdik etmek yani kabul edip, beğenip, inanmaktır. Akla uygun olduğu için tasdik etmek, aklı tasdik etmek olur, Resulü tasdik etmek olmaz. Yahut Resulü ve aklı birlikte tasdik etmek olur ki, o zaman Peygambere itimat tam olmaz. Tam olmayınca, iman olmaz. Allahü teâlâ, (Onlar gayba [görmedikleri halde Resulümün bildirdiği her şeye] iman ederler) buyuruyor. (Bekara 3) Resulü de, (Dini [hükümleri, dinde bildirilenleri] aklı ile ölçenden daha zararlısı yoktur) buyurdu. (Taberani)
Nazara yani göz değmesine inanmayan bir kimse, (Bugün fen, gözle görülemeyen şuaların iş yaptığını açıklıyor. Mesela bir kumanda ile TV’yi, radyoyu veya arabamızı açıp kapatabiliyoruz. Bunun için gözlerden çıkan şuanın zarar verebileceğine artık inanıyorum) dese bunun kıymeti olmaz. Çünkü bu insan dine değil, kumandadan çıkan şuaya inanıyor. Yahut şua ile birlikte Peygambere inanıyor. Yani fen kabul ettiği için, şuaların etkisini gözü ile gördüğü için inanıyor ki bu iman olmaz. Dinde bildirilen her şeyi, fen ispat edemese de, fayda veya zararını gözü ile görmese de, yine inanmak lazımdır. Hakiki iman gayba inanmaktır yani görmeden inanmaktır. Gördükten sonra artık o iman olmaz. Gördüğünü itiraf etmek olur. Bekara suresinin 3. âyetinde, gayba inanmak, görmeden inanmak övülüyor. İmanın altı şartı da gayba inanmayı gerektirmektedir. Çünkü hiç birisini görmüş değiliz.
Peygamber efendimiz, aşağıda bildirilen iman ile ilgili âyetleri açıklayarak imanı şöyle tarif etti:
(İman; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, [yani Kıyamete, Cennete, Cehenneme, hesaba, mizana], kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, ölüme, öldükten sonra dirilmeye, inanmaktır. Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Onun kulu ve resulü olduğuma şehadet etmektir.) [Buhari, Müslim, Nesai]
(Onlar, sana indirilene, senden önceki kitaplara ve ahirete iman ederler.) [Bekara 4]
Bu üç âyette, Allah’a, ahirete, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve gayba inanmak bildiriliyor.
(Allah, onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir.) [Bekara 255]
(Ölümü Allah’ın iznine bağlı olmayan hiç kimse yoktur.) [Al-i İmran 145]
(Ölüm zamanını takdir eden ancak Allah’tır.) [Enam 2]
Bu üç âyet, takdirin Allah tarafından olduğunu bildirmekte, kadere iman etmeyi göstermektedir.
(Kendilerine bir iyilik dokununca, “Bu Allah’tan” derler; başlarına bir kötülük gelince de “Bu senin yüzünden” derler. “Küllün min indillah” [Hepsi Allah’tandır] de, bunlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar.) [Nisa 78]
Bu âyet, hayır ve şerrin Allah’tan olduğunu bildirmektedir.
(Muhammed [aleyhisselam], Allah’ın Resulü ve nebilerin sonuncusudur.) [Ahzab 40]
Bu âyet de, Resulullahın peygamber olduğunu bildirmektedir.
Amentü’nün manası
Allah’a inanmak:
Allahü teâlânın varlığına, birliğine, Ondan başka ilah olmadığına, her şeyi yoktan yarattığına, Ondan başka yaratıcı olmadığına kalben inanmak, kabul etmek demektir. Âlemlere rahmet olarak gönderdiği son Peygamberi Muhammed aleyhisselam vasıtasıyla bildirdiği dinin hepsini kabul etmek, beğenmek demektir. Bir âyet-i kerime meali:
(Allah’a ve ümmi nebi olan Resulüne iman edin!) [Araf 158]
Meleklere inanmak:
Melekler nurani cisimlerdir. Hiçbirinde erkeklik dişilik yoktur. Hepsinin günahsız, emin olduğunu kabul etmek, tasdik etmek, yaptıkları işleri beğenmek şarttır. Bir âyet-i kerime meali:
(Asıl iyilik; Allah’a, ahirete, meleklere, kitaplara, nebilere inanmaktır.) [Bekara 177]
Kitaplara inanmak:
Zebur, Tevrat, İncil, Kur’an ve diğer kitapların Allahü teâlâ tarafından gönderildiğine, hepsinin hak olduğuna inanmak lazımdır. Ancak, Kur’an-ı kerimden önceki kitapların insanlar tarafından değiştirildiğini, Allah kelamı olmaktan çıktıklarını bilmek, bunu kabul ve tasdik etmek demektir. Önceki kitapların hiç birisi değişmemiş bile olsa, Allahü teâlâ tarafından nesh edildiğine yani yürürlükten kaldırıldığına iman etmek gerekir. Bir âyet-i kerime meali:
(Onlar, sana indirilene [Kur’an-ı kerime], senden önceki indirilen kitaplara iman ederler.) [Bekara 4]
Peygamberlere inanmak:
Peygamberlerin hepsinin Allahü teâlâ tarafından seçilmiş olup, sadık, doğru sözlü, günahtan masum olduklarını kabul ile tasdik etmek demektir. Onlardan birini bile kabul etmeyen, beğenmeyen kimse, kâfir olur. Peygamberlerin ilkinin Âdem aleyhisselam ve sonuncusunun, Muhammed aleyhisselam olduğuna iman etmek, kabul ve tasdik etmek demektir. Peygamber efendimizin bildirdiği dini hükümlerin hepsini, en güzel şekilde ve eksiksiz tebliğ ettiğine inanmak, bu emir ve yasakların hepsini kabul edip, hepsini beğenmek demektir. Bir âyet-i kerime meali:
(Bütün Peygamberlere iman edip, hiçbirini diğerinden ayırmayanlar Allah’ın mükafatına kavuşacaktır.) [Nisa 152]
Kaza ve kadere inanmak:
Allahü teâlânın insanlara cüzi irade verdiğini, insanların bu cüzi iradeye göre tercih ettikleri ve yaptıkları her şeyi Allahü teâlânın yarattığına iman etmek demektir. Hayır ve şer, her şeyi kulların talep ettiklerini, Allah’ın da bunu dilediği takdirde yarattığını bilmek, bunu kabul ile tasdik etmek ve beğenmek demektir. Bir âyet-i kerime meali:
(Allah’ın emri mutlaka yerine gelecek, yazılmış bir kaderdir.) [Ahzab 38]
Ahirete inanmak:
İnsanların kıyamet kopunca, dirileceklerine, hesap ve mizandan sonra, Müslümanların Cennete, kâfirlerin Cehenneme gideceklerine ve orada ebedi kalacaklarına iman etmek, bunu kabul etmek ve beğenmek demektir. Bir âyet-i kerime meali:
(Onlar [Müslümanlar], ahiret gününe iman ederler.) [Bekara 4]
Kelime-i şehadete inanmak şöyle olmalı:
Ben şehadet ederim ki, yani görmüş gibi bilirim ve bildiririm ki, Allah’tan başka ilah yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed aleyhisselam Onun kulu, resulü ve son Peygamberidir. İki âyet-i kerime meali:
(Muhammed [aleyhisselam], Allah’ın Resulü ve nebilerin sonuncusudur.) [Ahzab 40]
(Allah’a ve resulüne inananlara, rableri katında nurları ve ecirleri vardır.) [Hadid 19]
http://www.hasbahca.net/i
ÎMÂN NEDİR?
Soru: Îmân nedir?
Cevap: Îmân, Muhammed aleyhisselâmın, Peygamber olarak bildirdiği şeyleri, akla, deneye ve felsefeye dayanmaksızın, kalb ile tasdîk ve i'tikâd etmek, inanmak, dil ile ikrâr etmek, söylemektir.
Îmân görmeden olur. Çünkü, görerek, düşünerek anlamaya kalkışarak inanmak, îmân olmaz, o şeyi bilmek, anlamak olur. Bu şey de, Allahü teâlânın yarattığıdır. Bunu, O'na ortak yapmış oluruz. Belki de, O'ndan başkasına îmân etmiş oluruz. Akla uygun olduğu için inanırsa, akla îmân etmiş olur. Peygambere îmân etmiş olmaz. Veya, Peygambere ve akla birlikte îmân etmiş olur ki, o zaman Peygambere güven tam olmaz. Güven tam olmayınca, îmân olmaz. Çünkü, îmân parçalanamaz.
Soru: Îmânı korumak için ne yapmak lâzımdır?
Cevap: Îmânı korumak için îmânı ve îmânı gideren şeyleri, farzları ve harâmları ya'nî dînin emir ve yasaklarını öğrenmek ve bunlara uymak şarttır.
Soru: Müslüman kimdir?
Cevap: Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği şeylere tereddütsüz îmân edene, müslüman denir. İnandığı hâlde, dînin emir ve yasaklarını yerine getirmiyen mü'min olsa da müslümanlığı tam değildir.
Soru: Îmânla amelin birbiri ile ilişkisi nedir?
Cevap: Îmân, muma benzer; dînin emir ve yasakları, koruyan fener gibidir. Mum ile birlikte fener de, "İslâmiyet" tir, İslâm dînidir. Fenersiz, muhâfazasız mum çabuk söner. Îmânsız, İslâm olamaz. İslâm olmayınca, îmân da yok olur. Amelsiz, ibâadetsiz îmân sâhibinin, âhirete îmânla gitmesi güç olur.
Îmânın şartları
Soru: Îmânın şartı kaçtır?
Cevap: Îmânın şartı altıdır. Bunlar Allaha, Meleklere, Kitaplara, Peygamberlere, Âhiret gününe, Kazâ-kaderin Allahtan olduğuna inanmaktır. Buna kısaca Âmentü denir.
Soru: İnanılacak işlerde öncelik var mıdır?
Cevap: Her müslümanın önce îmânın altı şartını bilmesi ve inanması gerekir. Çünkü bir kimsenin düzgün bir îmânı, i'tikâdı yoksa, bu kimsenin yaptığı bütün ibâdetlerin, iyiliklerin hiçbir faydası olmaz. Doğru, düzgün bir i'tikâda sahip olduktan sonra, dînin yasak ettiği şeylerden kaçınıp, dînin emrettiği şeyleri yapmak gerekir. Bu sıraya dikkat edilmezse daha sonra yapılanlar faydasız olur, bir işe yaramaz.
Allahü teâlâya îmân
Soru: Âmentü billâhi ne demektir?
Cevap: Âmentü billâhi ifâdesi, Allahü teâlânın varlığına ve birliğine inandım, îmân ettim, demektir. Allahü teâlâ vardır ve birdir. Ortağı ve benzeri yoktur. Mekândan münezzehtir, ya'nî bir yerde değildir. Ayrıca Allahü teâlânın sıfatlarını da bilmek şarttır.
Allahü teâlânın sıfatları ikiye ayrılır: Sıfât-i zâtiyye, sıfât-i sübûtiyye.
Allahü teâlânın sıfat-i sübûtiyyesi ise sekizdir. Bunlar:
1- Hayât, diridir.
2- İlm, herşeyi bilir.
3- Semi, işitir.
4- Basar, görür.
5- İrâde, dileyicidir. Yalnız O'nun dilediği olur.
6- Kudret, herşeye gücü yeter.
7- Kelâm, söyleyicidir.
8- Tekvîn, hâlıktır, yaratıcıdır. Her şeyi yaratan, yoktan var eden O'dur. O'ndan başka yaratıcı yoktur.
Allahü teâlânın görmesi, işitmesi, insanların görmelerine, işitmelerine benzemez.
Meleklere îmân
Soru: Îmânın ikinci şartı nedir?
Cevap: Îmânın ikinci şartı, meleklere îmândır. "Ve melâiketihi", ben Allahü teâlânın meleklerine inandım, îmân ettim, demektir.
Soru: Meleklerin özellikleri nelerdir?
Cevap: Melekler yiyip içmezler. Günâh işlemezler. Meleklerde, erkeklik, dişilik olmaz. Piyasada birçok yerde kanatlı kadına benzer resimler var. Böyle resimler, Hıristiyan hurâfeleridir. Bize Hıristiyanlardan geçmiştir. Hıristiyanlar, melekleri hâlâ Allahın kızları olarak bilirler, böyle inanırlar.
Bu şekilde inanmak, böyle resimlere hürmet edip, yukarı asmak çok tehlikelidir.
Meleklerin en üstünleri ve peygamberleri Cebrâil, Mikâîl, İsrâfîl, Azrâîl aleyhimüsselâmdır.
Kitaplara îmân
Soru: Îmânın üçüncü şartı nedir?
Cevap: Îmânın üçüncü şartı kitaplara îmândır. Âmentüdeki, "Ve kütübihi" ifâdesi, Allahü teâlânın kitaplarına inandım, îmân ettim, demektir.
Soru: Kaç kitap gelmiştir?
Cevap: Kur'ân-ı kerîmde bildirilen, yüzdört kitaptır. Yüzü küçük kitaptır. Bunlara (suhuf) denir. Ve dördü büyük kitaptır. Bunlardan Tevrât, Mûsâ aleyhisselâma; Zebûr,Dâvüd aleyhisselâma; İncîl, Îsâ aleyhisselâma; Kur'ân-ı kerîm, Muhammed aleyhisselâma nâzil olmuş ya'nî gönderilmiştir. Kitapların hepsini, Cebrâil aleyhisselâm getirmiştir. En son, Kur'ân-ı azîm-üş-şân nâzil olmuştur.
Soru: Kur'ân-ı kerîmin özellikleri nelerdir?
Cevap: Kur'ân-ı kerîm gönderilince, diğer kitaplar neshedilmiş, ya'nî yürürlükten kaldırılmıştır. Kur'ân-ı kerîm, kıyâmete kadar geçerlidir. Nesholmaktan, ya'nî geçersiz olmaktan ve tebdîl ile tahrîften ya'nî insanların değiştirmelerinden korunmuştur.
Kur'ân-ı kerîmde eksiklik veya fazlalık olduğuna inanan dinden çıkar. Hattâ Kur'ân-ı kerîmi Allahü teâlâ tarafından gönderilen kitap kabûl ettiği hâlde, diğer semâvî kitapların da hâlen yürürlükte olduğunu zannedip, bunlara göre amel edenlerin de, Cennete gireceğine inananlar da İslâm dînine îmân etmiş olmaz.
Peygamberlere îmân
Soru: Îmânın dördüncü şartı nedir?
Cevap: Îmânın dördüncü şartı, Peygamberlere îmândır. Âmentüdeki "Ve rusulihi" kelimesi, "Allahü teâlânın Peygamberlerine îmân ettim" demektir.
Peygamberlerin ilki Âdem aleyhisselâm ve sonuncusu, bizim Peygamberimiz Muhammed Mustafâ "sallallahü aleyhi ve sellem"dir. Bu ikisinin arasında, çok peygamber gelmiş ve geçmiştir. Peygamberlerin sayısı kesin belli değildir. Kitaplarda, 124 binden ziyâde peygamber geldiği bildiriliyor. Bunlardan 313 veya 315 adedi Resûldür.
Peygamberlerden meşhûr olanlar: Âdem, İdrîs, Şît, Nûh, Hûd, Sâlih, İbrâhîm, Lût, İsmâîl, İshak, Ya'kûb, Yûsüf, Eyyûb, Şu'ayb, Mûsâ, Hârun, Hıdır, Yûşa' bin Nûn, İlyâs, Elyesa', Zülkifl, Şem'un, İşmoil, Yûnüs bin Metâ, Dâvüd, Süleymân, Lokmân, Zekeriyyâ, Yahyâ, Uzeyr, İsâ bin Meryem, Zülkarneyn ve Muhammed aleyhi ve aleyhimüssalâtü vesselâmdır.
Bunlardan, yalnız 28'nin isimleri Kur'ân-ı kerîmde bildirilmiştir. Şît, Hıdır, Yûşa', Şem'un ve İşmoil bildirilmemiştir. Bu 28'den Zülkarneın ve Lokmân ve Uzeyr'in Peygamber olup olmadıkları kesin belli değildir.
Peygamberlerin sıfatları
Soru: Peygamberlerin sıfatları nelerdir ve bunların ma'nâları nedir?
Cevap: Peygamberler de diğer insanlar gibi yer, içer, hasta olur, vefât eder. Hiçbiri aslâ dünyaya muhabbet etmez. Ya'nî dünyayı sevmez. Ancak onları diğer insanlardan ayıran sadece onlara mahsûs ba'zı sıfatlar, özellikler vardır. Peygamberler hakkında bilmemiz lâzım olan sıfatlar ya'nî peygamberlere mahsûs olan özellikler yedidir: Sıdk, Emânet, Tebliğ, İsmet, Fetânet, Adâlet, Emn-ül azl
Bunların kısaca ma'nâları da şöyledir:
1- Sıdk: Bütün peygamberler, sözlerinde sâdıktır, ya'nî doğrudur.
3- Tebliğ: Peygamberler, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını ümmetlerine bildirirler.
4- İsmet: Peygamberlerin hepsi, büyük ve küçük, bütün günâhlardan uzaktırlar.
5- Fetânet: Bütün Peygamberler, diğer insanlardan daha akılıIdır.
6- Adâlet: Peygamberler âdildir, kimseye zulmetmezler, doğru hüküm verirler.
7- Emn-ül azl: Peygamberlerden, peygamberlik vazîfesi geri alınmaz.
Âhiret gününe îmân
Soru: Îmânın beşinci şartı nedir?
Cevap: Âmentünün beşinci şartı, âhyret gününe inanmaktır. Âmentüdeki, "Vel-yevmil âhyri" ifâdesi, "Ben, âhiret gününe inandım, îmân ettim" demektir.
Herkes ölüp dirilecektir. Cennet ve Cehennem ve mîzân ya'nî sevâbların ve günâhların tartıldığı terâzî ve Sırât köprüsü, haşr ya'nî toplanmak ve neşr ya'nî Cennete ve Cehenneme dağılmak, hep kıyâmet gününde olacaktır.
Soru: Kıyâmetin büyük alâmetleri nelerdir?
Cevap: Îsâ aleyhisselâm yeryüzüne inecek, Hz.Mehdî' çıkacak, Deccâl, Ye'cûc ve Me'cûc gelecek. Güneş batıdan doğacak. Dabbe-tül-erd denilen büyük bir hayvan çıkacak. Büyük bir duman her tarafı kaplayacak. Medine-i Münevvere harap olacak ve Ka'be-i Şerîf yıkıIacak. Biri Arabistan'da diğerleri doğuda ve batıda olan üç yer batacak. Yemen'de büyük bir ateş çıkacak. Ve nihâyet Sûrun üflenmesi ile dünya hayatı son bulacaktır.
Kabirdeki sorular
Soru: Kabirde ne sorulacaktır?
Cevap: Kabirde sorulacak şeyleri herkesin bilmesi, çocuklarına da öğretmesi lâzımdır. Kabirde şu sorular sorulacaktır:
Rabbim Allah, Dînim, İslâm dînidir. Muhammed aleyhisselâmın ümmetindenim. Kitâbım, Kur'ân-ı kerîmdir. Kıblem, Ka'be-i Şerîftir. İ'tikâdda mezhebim Ehl-i sünnet vel-cemâ'attir. Amelde ise Hanefî, Şâfi'î, Mâlikî, Hanbelî mezheplerinden hangisinde ise onu söyler.
Soru: Kimler kabir sorularına cevap verecek, kimler veremiyecek?
Cevap: Îmân ile ölen cevap verecek, îmânsız ölen cevap veremiyecektir.
Doğru cevap verenlerin kabri genişliyecek, buraya Cennetten bir pencere açılacaktır. Sabah ve akşam, Cennetteki yerlerini görüp, melekler tarafından iyilikler yapılacak, müjdeler verilecektir.
Bu suâllere cevap veremiyenler, kabirde azâb görecektir. Cehennemden bir pencere açılacak, sabah akşam Cehennemdeki yerini görüp, mezarda, mahşere kadar, acı azâbları çekecektir.
Soru: Îmânın altıncı şartı nedir?
Cevap: Îmânın altıncı şartı, hayır ve şerrin Allahtan olduğuna inanmaktır. Âmentüdeki, "Ve bil-kaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ" demek, "Hayır ve şer, iyilik ve kötülük, olmuş ve olacak şeylerin cümlesi, Allahü teâlânyn takdîriyle, ya'nî ezelde bilmesi ve dilemesi ve vakitleri gelince yaratması ile ve levh-i mahfûza yazmasıyla olduğuna inandım, îmân ettim. Kalbimde, aslâ şüphe yoktur" demektir.
Bu, kazâ kadere inanmak demektir. Kader, bir insanın doğumundan, ölümüne kadar, başına gelecek, işlerdir. Kazâ da, bu işlerin başa gelmesidir.
Cevap: Kelime-i şehâdetin kısaca ma'nâsı da şöyle:
Ben şehâdet ederim ki, Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm O'nun kulu ve resûlüdür.
Soru: Îmânın geçerli olması için ne gibi şartlar lâzımdır?
Cevap: Îmânın sahîh, makbûl ve geçerli olması için gerekli şartlardan ba'zıları:
1- Îmânda sâbit olmak: Meselâ üç yıl sonra dînimi bırakacağım diyen, hemen kâfir olur.
2- Havf ve recâ arasında olmak: Ya'nî Allahü teâlânın azâbından korkup rahmetinden ümit kesmemek. Her zaman korku ile ümit arasında olmak.
3- Can boğaza gelmeden îmân etmek: Ölürken, âhiret hâllerini gördükten sonra kâfirin îmânı kabûl olmaz. Fakat o ânda da, müslümanın tevbesi kabûl olur.
4- Güneş batıdan doğmadan önce îmân etmek: Artık o zaman tevbe kapısı kapanır.
5- Gaybı yalnız Allahü teâlâ bilir: Gaybı Allahtan başkası bilemez. Bir de Allahın bildirdiği peygamber, evliyâ veya başka bir kimse de bilebilir.
6- Îmândan bir hükmü reddetmemek: Küfrü gerektiren şeylerden kaçmak.
7- Dînî bir hükümde şüphe etmemek: Meselâ acaba namaz farz mı, içki harâm mı diye şüphe etmemek.
8- İ'tikâdını, inancını İslâm dîninden almak: Târihçilerin, felsefecilerin değil, Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği şekilde îmân etmek lâzımdır.
9- Hubb-i fillâh, buğd-i fillâh üzere olmak: Allah için sevmek Allah için düşmanlık etmek. Allah düşmanlarını sevmek, onları dost edinmek, Allah dostlarına düşman olmak küfrü gerektirir.
10- Ehl-i sünnet vel cemâ'ate uygun i'tikâd etmek.
http://www.enfal.de/akaid4.htm
Din Nedir?
Din, Allah tarafindan konulmus bir kanundur. Insanlara, yaratilis gayesini ve varolus hikmetini bildirir. Yüce Rablerine karsi ne sekilde ibâdette bulunacaklarini ögretir. Iyi ve faydali seyler yapmaya sevkeder, zararli islerden de alikoyar.
Din, insan aklinin kendi kendine sorup durdugu, "Ben kimim, nereden gelip, nereye gidiyorum?" suâllerinin tatmîn edici yegâne cevab kaynagidir.
Din, imkânlarin tükendigi, ümidlerin söndügü yerde baslayan imkân yolu ve ümid isigi, ilâçlarin dindiremedigi acilarin ilâci, yikik gönüllerin siginagidir.
Din; adâlet, iyilik, fedakârlik, dogruluk, fazilet gibi duygularin hayat menbai, insan vicdanindaki inanma ihtiyacinin tam karsiligidir.
Insanlar, dinleri peygamberlerden ögrenmislerdir.
Peygamberler, vahiy yoluyla Allah'dan aldiklari dinî hükümleri, aldiklari sekliyle insanlara bildirmislerdir. Bu bakimdan, dinlerin hakikî sahibi, Allah Teâlâ'dir. Peygamberler ise dînin hükümlerini insanlara bildiren birer elçi durumundadirlar.
Dinler Kaça Ayrilir?
Islâm âlimleri dinleri baslica iki kisma ayirirlar:
1. Hak dinler.
2. Bâtil dinler.
Tek Allah'a îmani esas alan ve yalnizca O'na kulluk ve ibâdeti emreden dinlere Hak dinler denir.
Hak dinler, Allah'in göndermis oldugu dinlerdir. Bu sebeble bunlara semavî dinler de denir. Hak dinlere, temelini, Allah'in birligine îman ve sadece O'na ibâdet esasi teskil ettigi için, Tevhid dini adi da verilir.
Allah tarafindan gönderilmemis, insanlarin kendilerinden uydurduklari, tek Allah'a îman esasini tasimayan inanç ve fikirlere ise, Bâtil dinler denir.
Hak dinlerin bazilari, sonradan insanlar tarafindan bozulmus, içine dînin aslindan olmayan hurâfeler ve bâtil inançlar konulmustur. Bu gibi, asli hak iken sonradan bozulan dinlere, Muharref dinler denir. Yahudîlik ve Hiristiyanlik gibi... Bunlar baslangiçta Hak din iken, sonradan içlerine hurâfeler ve tevhide aykiri fikirler girmesiyle bozulmus ve birer muharref din olmuslardir.
Muharref dinler de, bâtil dinlerden sayilir.
Insanligin Ilk Dîni Hangi Dindir?
Insanligin ilk dîni, ilk insan ve ilk Peygamber Hz. Âdem Aleyhisselâm'a gönderilen ve Allah'in bir oldugu inancina dayanan Tevhid dînidir. Sosyolojik arastirmalar da insanligin ilk dîninin tevhid dîni oldugunu isbatlar mahiyettedir. Nitekim dinler tarihi arastirmacisi ve sosyolog Schmidt, yeryüzünde en ilkel insan cemiyeti olan Pigmeler üzerinde yaptigi arastirmalar sonucu, bunlarda "tek tanri inanci"nin oldugunu ortaya koymustur. Schmidt'in bu tesbitleri, Durkheim'in, insanligin ilk dininin totemizm oldugu yolundaki iddialarini çürütmüs, bu konudaki yaygin Batili kanâatleri yikmistir.
Insan Hayatinda Dinin Yeri Nedir?
Din inanci, insanla beraber dogmustur. Çünkü insanlik tarihinin hiçbir döneminde din duygusundan mahrum bir millete rastlanamamaktadir. Nerede insan varsa, orada bir nevi îman, ibâdet ve din duygusu görülmüstür.
Bundan anlasiliyor ki, din, insanligin yaratilisindan getirdigi fitrî ve zarurî ihtiyacidir. Insanoglu vâr oldukça, din de vârolacaktir.
Filozof Auguste Sabatier bu konuda der ki:
"Diyânet, gayet kuvvetli bir agaç gibi, insaniyetin geçirdigi inkilâplarin hepsinde hayatini muhafaza etmis ve edecektir. Zaman geçmekle, onun kaynagi kurumak söyle dursun, bilâkis, gittikçe o menbain derinlestigini, genisledigini görmekteyiz. Binaenaleyh, insan hayati diyânetle baslamis oldugu gibi, diyânetle kuvvet bulacak, diyânetle nihayetlenecektir."
"Ben niçin dinliyim" suâlini nefsime sorar sormaz, su cevabi aliyorum: Dindarim, çünkü baska türlü olmaya muktedir degilim. Dindar olmak, varligim ve benligim için vazgeçilmez bir ihtiyaçtir."
Benjamin Konstan ise söyle der:
"Din, insanlik tarihinde en fazla hâkim olmus bir varliktir. Dinî hayat, tabiatimizin degismez vasfi ve ondan ayrilmayan bir özelligidir. Insanin mahiyeti düsünülünce, zihne derhal bir de din fikrinin gelmemesi mümkün degildir..."
Batili ilim ve fikir adamlarinin bu tesbitleri de gösteriyor ki: Insan fitraten dindardir; din duygusu insan tabiatinin zarurî bir ihtiyacidir. Tarihin hiçbir devrinde dinsiz, yani, inançsiz ve mâneviyatsiz bir insan olmamistir.
Dinin Fertlere ve Cemiyete Sagladigi Faydalar Nelerdir?
1. Insan, akil ve suur sahibi, varligi üzerinde düsünebilen bir canlidir. Nereden gelip nereye gittigini, niçin yaratildigini, hayat yolunun onu nasil bir sonuca ulastiracagini, vicdâniyla basbasa kaldigi zaman, kendi kendine sorup durmaktadir. Bu konuda tatmîn olmak, içinde gelecege ait olarak beliren endiselerden kurtulmak, sükûnete ve iç huzura ermek ihtiyacindadir. Bu huzuru, insan, ancak insanüstü bir hakikata inanip baglanmakla bulabilir. Bu hakikati ise, ona ancak din verir ve ögretir.
2. Insanligin kendi dünyasinda maddeten ve mânen inkisaf etmesi, gerçek insanlik mertebesine ulasmasi için de, din mutlaka gereklidir.
Bu hususu Bediüzzaman söyle ifâde eder:
"Nev'-i beserin ahvaline dikkatle bakilsa görülür ki, ruhun mânen terakkisini, vicdanin tekâmülünü, akil ve fikrin inkisaf ve terakkisini telkin eden, yani asilayan seriatlardir. Vücud veren tekliftir. Hayat veren peygamberlerin gönderilmesidir. Ilham eden dinlerdir. Eger bu noktalar olmasaydi, insan hayvan olarak kalacakti. Ve insandaki bu kadar kemâlât-i vicdaniye ve ahlâk-i hasene tamamen yok olurlardi." (Isârâtü'l-I'caz).
Ayni konuda Ali Fuad Basgil ise söyle der:
"En âliminden câhiline kadar insan, nerden gelip nereye gittigini kendi kendine soracak; insanüstü âlemlerden yüksek bir ideâl mesnedi ve bir hareket ve faaliyet prensibi arayacaktir. Fakat bu aradiklarina ve sorduklarina dînin disinda -ne ilimde, ne de felsefede- tatmin edici ve iç ferahlatici bir cevab bulamiyacaktir. Neticede ya dindâr olup, dinî hakikatlere gönül baglayacak ve insan hayati yasayacaktir, yahut da hayvanlasip, fizikî hisler ve bayagi zevkleriyle yasama yolunu tutacaktir. Bu yol, insanligi uçuruma götürülecektir." (Din ve Lâiklik)
3. Din, cemiyet hayatini düzenleyici ve disipline edici olarak da, insanlik için lüzumlu bir müessesedir.
* Dinî duygu, insandan hiçbir vakit ayrilmayan, onu daima murakabe altinda bulunduran mânevî bir bekçidir. Bu bekçi, vicdanlar üzerinde son derece etkili oldugundan, hem insani gizli âsikâr bütün fenaliklardan alikoyar, hem de her nevi iyiliklere sevkeder. "Din, insan ihtiraslarini frenliyen en kuvvetli mânevî bir dizgindir."
* Din sayesinde Allah'in herseyi bilecegini, hiçbir seyin ondan gizlenemeyecegini idrâk eden insanda kuvvetli bir irâde hâsil olur. Böyle kuvvetli irâde ve seciye sahibi kisilerden meydana gelen bir cemiyette ise, âsâyis ve istikrar, nizam ve âhenk bulunur.
* Din her türlü ahlâkî fazîletin kaynagidir. Insanlik için dinin getirdigi ahlâkî sistemin ehemmiyeti çok büyüktür. Aleksi Betran söyle der:
"Dindar kimselerde mevcut olan îman, ahlâk için pek kiymetli bir istinad noktasidir."
Bir milletin ahlâkî yönden alçalmasi kadar müdhis bir felâket yoktur. Tarih boyunca pek çok milletler, ahlâken tefessüh ettikleri için batmis, tarih sahnesinden silinip gitmislerdir.
4. Dinsizlik, herseyden önce ahlâk fikrini yikar. Çünkü din olmadigi takdirde, ahlâk için hiçbir yaptirici güç kalmadigindan, dinsizlik her türlü kötülügün yayilmasina ve genislemesine ve neticede cemiyetin çökmesine sebeb olur.
Dinsizlik, ayni zamanda hukuk fikrini de ortadan kaldirir. Kendini herhangi bir ahlâkî müeyyideye bagli hissetmeyen dinsiz insan, hiçbir hak ve hukuku yerine getirmez. Eline firsat geçtiginde zulüm yapmaktan, gasbetmekten, her türlü kötülügü islemekten geri durmaz.
"Maddeye tapan ve sehvetlerine esîr olan dinsiz insanda, insanlik seciyeleri silinmekte; fazîlet, ferâgat ve fedakârlik yerine feci bir 'BOSVER' zihniyeti hâkim olmaktadir. Bu zihniyet ise, bir cemiyet için felâkettir."
Islâm'in Disindaki Dinlerin Geçerliligi Neden Kalkmistir?
Tarihin çesitli devirlerinde insanlara ayri ayri peygamberler ve dinler yollayan Allah Teâlâ, son din olarak onlara Islâmi ve son Peygamber olarak da Hz. Muhammed'i (asm) göndermistir. Islâm'in gelmesiyle Yahudîlik ve Hiristiyanlik gibi eski dinlerin hükmü sona ermistir. Bu, tipki, yeni bir kanun çikinca, eski kanunun hükmünün yürürlükten kalkmasi gibidir. Allah'in son dîni ve Ilâhî Kanunu Islâm gelince, eski dinlerin ve ilâhî kanunlarin geçerliligi son bulmustur.
Islâm disinda kalan dinlerin yürürlükten kalkmasini gerektiren baslica sebebler sunlardir:
1 - Her seyden evvel, eski dinler, yalnizca belli bir zamana ve belli bir muhîtin insanlarina hitab ediyorlardi. Islâm ise, topyekû* bütün insanliga seslenmektedir. Dâveti umumî ve mesaji cihansümuldür.
2 - Eski dinler, sadece kendi zamanlarinin insanlarini muhâtab almislardi. O zamanin insanlarinin seciyeleri kaba ve mizaçlari vahsete yakindi. Ilimde, medeniyette, fikir ve anlayista geri idiler. Ulasim ve haberlesme imkânlari, ibtidai bir haldeydi. Her bölgenin kültürü, inanci, örf ve âdetleri farkli farkliydi. Karsilikli fikir ve kültür alisverisi de oldukça zayifti. Bu yüzden, her muhîte ayri ayri peygamberler gelmesi, baska baska dinler gönderilmesi zarureti vardi. Zaman geçip insanlik ilim, fikir, kültür ve medeniyet yönünden büyük gelismeler kaydedince, eski mahallî dinler artik insanlarin ihtiyaçlarina cevap veremez hale geldiler. Bunun üzerine Cenâb-i Hak da insanlara en son din olan Islâmiyeti gönderdi.
Islâm dîni, 1400 yil evvelki dünyanin insanindan, bugünün ve yarinin modern insanina kadar gelip geçen bütün insanliga hitab edebilme özelliginde olan bir dindir. Bu bakimdan, kiyamete kadar hükmü bâki ve geçerlidir.
3 - Eski dinlerin, zamanla, içlerine hurâfeler, bâtil inançlar karismistir. Allah'in birligine îman esasi, yani tevhid inanci kaybolmustur. Islâm ise, hâlâ ilk günkü tazelik ve safligi ile, bozulmadan durmaktadir.
Netice olarak diyebiliriz ki:
Islâm'in disinda kalan dinler, geceleyin bir sokagi aydinlatan bir fener ve sokak lâmbasi gibidir. Islâm ise, bütün dünyayi aydinlatan günes hükmündedir.
Günes dogduktan sonra, artik sokak fenerine hiç ihtiyaç kalir mi?
Günesin yaninda sokak lâmbasinin aydinliginin sözü olur mu?
Bâtil Dinler Nasil Ortaya Çikmistir?
Hz. Âdem'den (as) sonra, zamanin ilerlemesiyle bazi insanlar nefislerine ve Seytan'in telkinlerine kapilarak tevhid inancindan uzaklasmis, Hak dîne yabancilasmis, bir takim yanlis inançlara saplanmislardir. Böylece bâtil dinler ortaya çikmistir.
Insanlar Hak dinden uzaklasip bâtila saplandikça, Cenâb-i Hak onlara yeni bir Peygamber ve yeni bir din göndermis, onlari tevhid inancina dâvet etmistir. Ancak insanlarin sadece bir kismi bu dâvete uymus, diger kismi ise bâtil inançlarinda israr etmistir. Hattâ bunlar Hakka dönmemekle de kalmamis, dönenlere zorla mâni olma, baski ve iskence yapma yollarina bile basvurmuslardir. Böylelikle her asirda ve her devirde Hak dine inananlarla inanmayanlar arasinda sürekli bir mücadele olagelmistir. Günümüzde de çesitli isimler ve sekiller altinda bu mücadele sürmektedir ve kiyâmete kadar da sürecektir.
Son Din Hangisidir?
Insanligin son dini, tevhid dîni olan Islâm dînidir.
Ilim ve Din Arasinda Herhangi Bir Çatisma Söz Konusu mu?
Ilim, madde âleminin, hayatin ve özellikle insanin nasil vâr oldugunu inceler, bu âlemde cereyan eden Ilâhî kanunlari bulup çikarir. Bu kanunlar sâyesinde insanligin teknik ve medeniyette daha fazla ilerlemesine imkân hazirlar. Din ise, kâinatin ve madde âleminin niçin yaratildigini ve yaraticisinin kim oldugunu ortaya koyar. Özellikle insanin varliklar içindeki müstesna mevkiini, yaratilis gayesini ve bu dünyadaki vazifesinin mahiyetini belirtir.
Su halde ilim ile din için: Varlik âleminin sir ve muamma kutularini açan iki anahtardir denebilir. Biri, varliklarin yaratilis seklini, maddî
mahiyetini ortaya koyarken; digeri de yaratilis sebebini ve gayesini açiklamaktadir. Bu bakimdan ortada birbirleri ile çatisan bir durum yoktur. Bil'akis birbirlerini tamamlama söz konusudur.
Ilim ilerledikçe dinî görüslerin iflâs edecegini sananlar, bu noktada yanilmislardir. Bil'akis, ilmin ileriye dogru attigi her adim, her yeni bulus, düsünen insanligi dinî akîdelere biraz daha yaklastirmis ve Allah'in büyüklügünü biraz daha yakindan göstermistir. Söyle ki:
"Kâinatta mevcut kusursuz bir nizamin dayandigi kanunlarin kesfinden ve bu kanunlardan istifade yollarinin arastirilmasindan ibaret olan ilimler", bu muhtesem nizami kuran ve isleten Allah'in varligina en kuvvetli bürhan ve sahidlerdir. O yüce Yaratanin varligini, essiz kudretini inkâr etmek; ancak gözle görülen mevcut nizami inkâr etmekle mümkün olur. Nizamin inkâri hâlinde ise, ortada ilim kalmaz.
Diger taraftan ilimler, Allah'in yarattigi varliklar âlemini incelediklerinden, yaratilistaki hârikalari, ince hesap ve ölçüleri ortaya koymakta ve varliklar üzerinde tecelli eden Ilâhî isim ve sifatlari meydana çikarmaktadirlar. Bu bakimdan, ilimlerin Allah'in isimlerine ayna olduklarini ve herbir ilmin Allah'in bir ismine dayandigini ve hakikatini o isimden aldigini söyleyebiliriz. Bu hususu Bediüzzaman söyle izah etmektedir:
"Her bir kemâlin, herbir ilmin, herbir terakkiyatin, herbir fennin bir hakikat-i âliyyesi [yüce bir hakikati] var ki, o hakikat bir ism-i Ilâhîye dayaniyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyati [çesitli tecellileri] ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla o fen, o kemâlât, o san'at kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa yarim yamalak bir surette nâkis bir gölgedir.
Meselâ: Hendese [geometri] bir fendir. Onun hakikati ve nokta-i müntehasi [ulasabilecegi en son nokta], Cenâb-i Hakk'in ism-i Adl ve Mukaddir'ine yetisip hendese âyinesinde o ismin hakîmane cilvelerini müsahede etmektir.
Meselâ: Tib bir fendir. Hem bir san'attir. Onun da nihayeti ve hakikati, Hakîm-i Mutlak'in Sâfî ismine dayanip, eczahane-i kübrâsi olan rûy-i zeminde [yeryüzünde] Rahimâne cilvelerini, edviyelerde [devâlarda] görmekle tib kemâlâtini bulur, hakikat olur.
Meselâ: Hakikat-i mevcûdattan bahseden hikmetü'l-Esyâ, Cenâb-i Hakk'in (Celle Celâlühû) ism-i Hakîminin tecelliyat-i kübrâsini müdebbirâne, mürebbiyâne esyada, menfaatlerinde ve maslahatlarinda görmekle ve o isme ve ona dayanmakla su hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafâta inkilâb eder ve mâlâyâniyât olur veya felsefe-i tabiiye misillû dalâlete [sapikliga] yol açar.
Iste sana üç misâl! Sair kemâlât ve fünûnu [fenleri] bu üç misâle kiyâs et." (Sözler)
Gerçekten de Bediüzzaman'in isaret ettigi gibi, ilim ve fenlerin hakikatinin Ilâhî bir isme istinad ettigi görülmez veya görmezlikten gelinirse, ilmin ya inançsizlga yol açacagi, veya faydasiz birer mesguliyet mahiyeti alacagi, günümüzde pek çok misalleriyle ortaya çikmistir.
Iman Nedir?
Iman, lügatte, bir sey'e tereddütsüz inanmak ve kesin olarak, içten ve yürekten baglanmak demektir.
Dinî mânâsi ise, Allah'in varligina, birligine, tereddütsüz inanmak ve Hz. Muhammed'in (asm) peygamber oldugunu ve bize bildirdigi seylerin hepsinin hak ve dogru bulundugunu, hiçbir sübhe duymadan kabûl ve tasdik etmektir.
Iman Kaç Kisma Ayrilir? Iman iki kisma ayrilir:
1. Icmalî îman,
2. Tafsilî îman.
Icmalî Iman Ne Demektir?
Peygamberimizin Allah'tan alip haber verdigi seylerin hepsine birden, topluca inanmak demektir.
Bir kimse, mânâsini bilerek ve kabûl ederek:
"Lâ ilâhe illâllah Muhammedün resûlüllah" dese icmalî olarak îman etmis olur.
Bu cümleye Kelime-i Tevhid denir. Mânâsi sudur:
Lâ ilâhe illâllah: Allah'dan baska hiçbir ilâh ve hakikî ma'bud yoktur.
Muhammedün resûlüllah: Muhammed (asm), Allah'in Resûlü ve Peygamberidir.
Tafsilî Iman Neye Denir?
Peygamberimizin Allah'tan haber verdigi seylerin herbirini delilleriyle bilip inanmaktir. Diger bir ifadeyle, dinin zaruriyatini bütün tafsilât ve teferruâtiyla ögrenip tasdik etmek demektir.
Dînin Zaruriyâti Nedir?
Dînin zaruriyâti, Âmentü'de yer alan 6 îman esasi ile dînin namaz, oruç, hac, zekât gibi farz kildigi ibâdetler ve adam öldürmek, içki içmek, zinâ yapmak gibi haram saydigi fiillerdir.
Bunlari, her Müslümanin teferruâti ile bilmesi ve inanmasi sarttir.
Âmentü Nedir, Âmentü'de Yer Alan Iman Esaslari Nelerdir?
Âmentü, her Müslümanin inanmasi, kabûl edip tasdik etmesi farz olan îman esaslarindan ibarettir.
Âmentü'de yer alan îman esaslari 6'dir ve sunlardir:
1. Allah'a inanmak,
2. Meleklerine inanmak,
3. Kitablarina inanmak,
4. Peygamberlerine inanmak,
5. Âhiret gününe, öldükten sonra dirilmeye inanmak,
6. Kadere, hayir ve serrin Allah'dan olduguna inanmak.
Imani Dil Ile Söylemek de Lâzim midir? Dil ile söylemek imanin sarti degildir. Insan dil ile imanini itiraf etmese bile, kalben inandiktan sonra mü'min sayilir. Ancak îmanini dili ile söylemeyen bir kimsenin kalbindeki îmanini biz nasil bilecegiz? Bu sebeble, dil ile söylemek, kisinin îmani hakkinda hüküm verebilmek ve öldügünde kendisine Müslüman muamelesi yapabilmek için gereklidir. Bunun içindir ki îmanin rüknü, "kalb ile tasdik, dil ile ikrardir" denilmistir. Burada îmanini dili ile söylemek aslî rükün degil, kisinin îmani hakkinda hüküm verebilmek için gereken sarttir. Cemaatle namaz kilmak, dinî bir vecibeyi yerine getirmek de, îmanini dil ile ikrar gibidir, hattâ ondan daha kuvvetli bir alâmettir. Bu konuda Peygamber Efendimiz söyle buyurmuslardir:
"Sik sik camiye gittigini gördügünüz kimsenin îmanina sehadet ediniz. Çünkü Allah Teâlâ, 'Allah'in mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe îman edip namaz kilan ve zekât veren kimseler îmâr eder'
(et-Tevbe, 18) buyurmaktadir."
Dil ile ikrâr, îmanin temel sarti olmadigi için, bir zorlama durumunda veya buna benzer bir mâzeret karsisinda kalben degil, sadece dil ile inancini inkâr etmek, îmana aykiri söz söylemek dînen câiz olur. Böyle bir duruma mecbur kalan kimse îmandan çikmaz, kalben tasdikini korudugu için de mü'min sayilir.
Nitekim Asr-i Saâdette Ashabdan Ammâr bin Yâsir, mâruz kaldigi agir baski ve iskencelere tahammül edemiyerek imanini diliyle inkâr etmis, böylece ugratildigi iskencelerden kurtulmustur.
Resûlüllah Efendimiz, onun bu hareketini tasvib etmis; kalb îman ile dolu iken, zor karsisinda inkârin, bu îmana zarar vermiyecegini belirtmistir.
Amel ve Ibâdetin, Iman ile Alâkasi Nedir? Amel, insanin inandigi seyleri yasamasi, dînin emrettiklerini yerine getirmesi, yasakladigi seylerden de kaçinmasi demektir. Amelin îman ile yakindan alâkasi vardir. Insan önce bir sey'i benimser, dogruluguna inanir, sonra da o inandigi sey'i yaparak yasar. Bununla beraber amel, îmanin bir parçasi degildir. Yani, insan dînin emirlerini yerine getirmese ve ibâdetini yapmasa dahi, îmandan çikmis olmaz, inancini inkâr etmis sayilmaz. Sadece günahkâr olmus olur.
Ne var ki, amel ve ibâdet, kalbdeki îmani kuvvetlendirir, te'sirini artirir, insani kemâle ve olgunluga ulastirir. Insanin inancinin geregini yapmamasi ise, imanin insan davranislari üzerindeki müsbet te'sirinin zamanla kaybolup zayiflamasina yol açar. Insan davranislari üzerinde îmanin te'sirleri zayifladikça menfî duygular, kötü huylar, zararli arzûlar, günahlar, insanin his dünyasini kaplar. Bâzan bu hâl, onu küfre, yani, îmanini kaybetmeye bile götürür.
Çünkü islenen herbir kötülük ve günah, dînin emirlerine zid her bir amel ve hareket, kalbe isleyip îman *ûrunu lekeler ve siyahlandirir.
Peygamber Efendimiz bu duruma, su ifadeleriyle isaret buyurmuslardir:
"Bir günah isliyen kimsenin kalbinde, siyah bir leke hâsil olur."
Günahlar tekrarlandikça kalbdeki siyahlik artar, îmanin *ûru gitgide zayiflamaya yüz tutar. Bu hâl, kalbin bütünüyle kararip katilasmasina, îman *ûrunun tamamen sönüp kaybolmasina kadar devam eder.
Bunun içindir ki, "Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var" denilmistir.
Insanlar Bu Dünyaya Nereden Gelmislerdir? Insanlar bu dünyaya, ruhlar âleminden gelmislerdir. Allah, insanlarin bedenlerinden evvel ruhlarini yaratmistir. Daha sonra her bir ruha ayri bir beden elbisesi giydirerek onlari su dünyaya göndermistir.
Insanlar Bu Dünyaya Niçin Gelmistir?
Allah'a îman ve O'na ibâdet için gelmistir.
Kur'ân-i Kerîm'de bu hususta söyle buyurulur:
"Cinleri ve insanlari, ancak beni taniyip îman etsin ve ibâdette bulunsunlar diye yarattim." (ez-Zâriyât, 56).
Insanlar Bu Dünyaya Ne Halde Gelirler?
Bütün insanlar, bu dünyaya Islâm fitrati üzere, yani, Müslüman dogarak gelirler. Sonradan büyüyünce herbiri ya kendi akil ve iradesini iyiye kullanarak Islâm fitrati üzere yasamaya devam eder, Müslümanca bir hayat sürerler... Veya menfî çevrelerin te'sirinde kalarak, bu temiz fitratlarini degistirir, Islâm'in disinda bir hayat sürmeye baslarlar. Bu hususa Peygamberimiz, bir hadîs-i seriflerinde su sekilde isaret buyurmuslardir:
"Her dogan, Islâm fitrati üzere dogar. Sonra onu, anasi - babasi (yakin çevresi) Yahudî, Hiristiyan ve Mecusî yapar."
Ne Zamandan Beri Müslümâniz? Kâlû Belâ'dan beri Müslümaniz.
Kâlû Belâ Ne Demektir?
Allah dünyayi ve içindeki varliklari yaratmadan evvel, öncelikle gelmis ve gelecek bütün insanlarin ruhlarini yaratmistir. Bunlari ruhlar âlemi denilen bir âlemde bir araya getirmistir. Daha sonra hepsini birden huzurunda toplayarak kendilerine hitâben:
- Ben sizin Rabbiniz degil miyim? diye sormustur. Ruhlar da:
Evet, sen bizim Rabbimizsin, diye cevab vermislerdir. "Ancak sana ibâdet eder, senden yardim dileriz" demislerdir. Iste bu konusmanin vuku' buldugu zamana, Kâlû Belâ denir.
Allah daha sonra insan ruhunun bu sözünde ne derece samimî ve dogru oldugunu ortaya çikarmak için, su dünyayi bir imtihan yeri olarak yaratmistir. Ve her bir ruhu ayri bir bedene yerlestirerek, onlari belli zaman araliklariyla su imtihan meydanina göndermistir. Böylece insanin önüne iki yol açilmistir:
Ya akil ve iradesini iyiye kullanarak Kâlû Belâ'daki gibi Allah'i Rab tanimakta devam edecektir. Yahut da iradesini ve aklini kötüye kullanarak Rabbini ve Allah'ini inkâr edecek, O'na kulluktan kaçacak, seytan'in yoluna sapacaktir.
Allah'a sonsuz sükürler olsun ki, biz Müslümanlar, Kâlû Belâ zamaninda Rabbimize verdigimiz sözde duran kimseleriz. Insâallah son nefesimize kadar da bu sözümüzde durmaya devam edecegiz.
Allah'a Iman Ne Demektir?
Allah Teâlâ'nin varligina ve birligine inanmak ve O'nu sifat ve isimleriyle güzelce tanimaktir.
Allah'a îman, bütün dinlerin temelidir. Allah'a inanma, O'na dayanma ve ibâdette bulunma ihtiyaci, insanda yaratilistan vardir. Bu duygu, insanla beraber dogmus ve her devirde de olagelmistir.
Allah'in varliginin delillerinden biri de budur. Çünkü fitrat yalan söylemez. Insan fitratinda, madem, bir yüce Yaraticiya inanip dayanma, O'na ibâdet etme, yalvarip dileklerine karsilik bulma ihtiyaci vardir; öyleyse o yüce Yaradanin vâr olmamasi mümkün degildir. Bu, fitratin inkâri demek olur. Baska hiçbir delil olmasa bile, bu fitrat ve vicdan delili, Allah'in varligini anlamamiz için kâfi bir isiktir.
Aslinda, Allah'i inkâra yeltenenler bile, baslari dara geldigi zaman yine Allah'a yönelmek, O'ndan yardim dilemek zorunda kalirlar. Fakat darliktan kurtulur kurtulmaz yine eski hallerine dönerler. Bunun misalerini pek çok görmüs ve duymusuzdur. Bu hususa Kur'ân-i Kerîm su sekilde isâret buyurmaktadir:
"Insana bir zarar dokundugu zaman, yan üstü yatarak, yahut oturarak veya ayakta iken bize yalvarir. Fakat ondan (ilticâsina sebeb olan o) zarari kaldirdigimiz zaman, sanki kendine dokunan bir zarardan dolayi bize yalvaran o degilmis gibi hareket eder. (Eski sapikligina devam eder.)" (Yûnus, 12).
"Gemiye bindikleri zaman (batma korkusundan) ihlâs ile Allah'a yalvarirlar, fakat kendilerini karaya çikarip kurtardigimizda, hemen sirk kosarlar." (el-Ankebût, 65).
Allah'a Imanin Insan Hayatina Te'sirleri Nelerdir? Allah'a inanan ve O'na sevgiyle baglanan insanin mânevî ufku kâinat kadar genis, huzûru ve nes'esi Cennet bahçesi gibi daima taze ve ölümsüzür.
Gözlerinde îman nuru parlar, sözlerinde hakikat, sevgi ve nes'e çaglar.
Is ve hareketlerinde ahlâk, vekar ve isabet göze çarpar.
O, insanlari hilkat itibariyle kardesi bilir, onlara lütuf ve merhamet gözüyle bakar.
Sefkatlidir, insanlarin dertlerine bir karsilik beklemeden kosar. Boynu büküklerin gönlünü alir, yetimleri bagrina basar.
Kâinatla ve içindeki varliklarla ünsiyet içindedir. Tanis gibidir. Hiçbir hâdise, onu korkutmaz, gözünü yildirmaz. Kalbindeki îman kuvveti ile kâinata bile meydan okuyabilir.
Allah'in kendisine bahsettigi nimetlerden O'nun iradesine uygun sekilde faydalanir ve tadar. Ölümden korkmaz. Zira, ölümü bir hiçlik ve yokluk kuyusu degil, hakikî hayatin ve ebedî saadetin baslangiç kapisi kabûl eder.
Dünyada kendini misafir bilir. Misafirhane sahibi olan Allah'in rizâsi ve izni dairesinde yer, içer ve rahatla yasar. Misafirlik müddeti bitince de bu misafirhaneden huzurla ayrilip ebedî mekânina gider.
Allah'a inanan ve sevgiyle baglanan kimse, inançsizligin verdigi korkunç izdirap ve elemlerden kurtulur.
Allah'a inanan kimsenin, kendine de, baskalarina da hiçbir zarari dokunmaz. Kanunun olmadigi yerlerde bile Allah'in onu her an gördügü inanci, isledigi kötülüklerin cezasiz kalmayacagi korkusu, onu kötülüklerden alikor. Degil kötülük, bil'akis elinden geldigince herkese iyilik yapmaya, faydali olmaya çalisir.
Ruhunu iyi düsüncelerle doldurur, yüksek ahlâka erer, içinden kötü hisleri kovar.
Allah'a inanmak ve O'na baglanmak, insani ayni zamanda gerçek hürriyetine kavusturur. Zira her sey'in Allah tarafindan yaratildigini bilen insan, yaratiklara degil, yaratana kul olur. Mahlûkattan degil, Hâlikdan korkar. Yalniz Allah'a güvenir, dayanir, O'ndan ister, O'na siginir. Kula kul olmaz. Kimseye el açip dilencilik ve dalkavukluk yapmaz.
Allah Sevgisi ve Allah Korkusu
Islâm'in insanlara ögrettigi ilâhî esaslardan biri de, Allah'i sevmek ve O'ndan korkmaktir.
Mü'min; nimeti, lütfu ve keremi sonsuz olan Rabbine karsi büyük bir sevgi ve hürmetle baglanacak, O'nun rahmet ve merhametinin her sey'i kusattigini düsünecek, ne kadar günahkâr olursa olsun, O'nun afvindan ümidini kesmiyecektir. Yüce Allah'in rahmet, sevgi ve sefkati sonsuz ise de, bunun yaninda kahr ve azâbinin siddetli oldugunu da unutmayarak O'ndan korkacak, gazabindan emin olmayacaktir.
Korkunun ifratindan yeis, yani, ümidsizlik dogar. Pek fazla ümidlenmek ise, insani gaflete atar ve âkibeti umursamamaya götürür. Bu bakimdan Allah'in azâbindan emîn olmak da, rahmetinden ümîd kesmek de dînimizde yasaklanmistir.
Su halde mü'minin kalbi, Rabbinin huzurunda, korku ile ümid arasinda O'na lâyik bir kul olma heyecaniyle çarpmalidir.
Kur'ân-i Kerîm'de mü'minlerin bu vasfina su sekilde dikkat çekilmektedir:
"Mü'minler, Allah'in rahmetini umarlar ve azâbindan da korkarlar..." (el-Isrâ, 57).
"Allah'a korku ve ümid içinde dua ediniz" (el-A'râf, 56) buyurulmaktadir.
Imanin kemâline delâlet eden bu hâle beyne'l-havf ve'r-recâ, yani, korku ile ümid arasinda olma hâli adi verilir.
Gerçekten de Allah'a olan îmanin kemâli, sadece Allah'i sevmek veya sadece O'ndan korkmakla gerçeklesemez. Ikisinin bir arada bulunmasi gerekir. Insan, sevginin verecegi nazlanma ve simarikliktan ve rahmetine güven duygusunun sevkedecegi taskinlik ve itâatsizlikten, ancak Allah korkusu ile kurtulabilir...
Sadece korkunun verecegi ye's ve ümidsizlik halinden insani kurtaracak da, Allah sevgisi, rahmetinin genisligine ve afvinin sonsuzluguna olan inançtir. Bu sebeble "Hayrin basi Allah sevgisi; hikmetin basi da Allah korkusudur" denilmistir.
Aslinda, Allah'a olan sevgi kadar, O'ndan korkmak da son derece tatli ve zevkli bir haldir...
Allah korkusunda nasil bir lezzet ve ruhî haz oldugu su sekilde izah edilmistir:
"Ârif-i billâh, aczden, mehafetullah'dan (Allah korkusundan) telezzüz eder. Evet, havf'da (Allah korkusunda) lezzet vardir. Eger bir yasindaki bir çocugun akli bulunsa ve ondan suâl edilse, "En leziz ve en tatli hâletin nedir?" Belki diyecek: "Aczimi ve za'fimi anlayip validemin sefkatli sinesine sigindigim hâlettir..."
Halbuki bütün vâlidelerin sefkatleri ancak bir lem'a-i tecellî-i rahmettir (Allah'in rahmetinin küçük bir tecellîsidir).
Onun içindir ki kâmil insanlar, aczde ve havfullah'da öyle bir lezzet bulmuslar ki kendi havl ve kuvvetlerinden siddetle teberrî edip Allah'a acz ile siginmislar, aczi ve havfi (korkuyu) kendilerine sefaatçi yapmislar..." (Sözler)
Allah'i sevmek ve O'ndan korkmak hususunda Peygamberimiz de söyle buyurmuslardir:
- "Mü'min kimse, Allah'in azab ve ikabinin miktarini bilseydi, hiçbir kimse Cenneti ümid etmezdi. Kâfir de Allah'in rahmetinin ne kadar çok oldugunu bilseydi hiç kimse O'nun rahmetinden ümid kesmezdi."
- "Cennet size ayakkabinizin bagindan daha yakindir, Cehennem de böyle..."
- "Sagilan süt memeye girmedigi gibi Allah korkusundan aglayan kimse de Cehenneme girmez. Allah yolunda çarpisirken husule gelen tozla Cehennemin dumani birlesmez."
- "Allah katinda iki damla ve iki izden daha sevimli bir sey yoktur.
Iki damla:
* Allah korkusundan dolayi gözden akan yas,
* Allah yolunda dökülen kan damlalaridir.
Iki iz'e gelince:
* Allah yolunda alinan yara izleri ile,
* Allah'in farzlarinin birini îfa ederken husûle gelen eserlerdir."
- "Herhangi biriniz ölürken Allah'a hüsn-i zan etmeksizin (afv ve magfiret edecegini ummaksizin) ölmesin."
http://www.fetvalar.com/s
İman ve İman esasları nelerdir?
İman nedir?İmanın esasları nelerdir?İmanın esasları kaçtır?İman ne demektir?İman ve imanın esasları nelerdir?
Îman, Peygamber Efendimiz (s.a.v) in Hazret-i Allâh tarafından getirip tebliğ buyurduğu hususların tamamını kabul ve tasdik etmektir. İman, bu tasdikten ibarettir. Fakat kişinin, hayatında ve ölümünde kendisine müslüman muâmelesi yapılması için kelime-i şehâdeti dili ile söyleyip kalbi ile tasdik etmesi şarttır.
İmanın şartları altıdır. Bu altı şart aşağıda Arapça aslını ve tercümesini göreceğimiz Âmentü'de açıklanmıştır. „Âmentü billâhi ve melâaiketihî ve kütübihî ve rusülihî ve'l yevmi'l-âhıri ve bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihî mine'llâhi teâlâ ve'l-ba'sü ba'de'lmevti hakkun eşhedü en lâa ilâhe illallâah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlüh.“
Mânâsı:
„Ben Allâhü Teâlâ'ya ve onun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere; hayır ve şerrin Allâhü Teâlâ'nın yaratmasıyla olduğuna inandım. Öldükten sonra dirilmek de haktır. Ben şehâdet ederim ki, Allâhü Teâlâ'dan başka ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed (s.a.v.) onun kulu ve Peygamberidir.“
1. Allah'a İman:
İman esaslarının birincisi Allah'ın varlığına ve birliğine inanmaktır. Bir Müslüman her şeyden evvel iman eder ki Allah vardır ve birdir; bu kainat Onun eseridir. Ne zatında, ne sıfatlarında, ne de fiillerinde ortağı, eşi ve benzeri yoktur. Sıfatları mahlukatın sıfatlarına benzemez.
Bütün mevcudat Allah'ın varlığına delalet ettiği gibi birliğine de delalet etmektedir.
Ezeli ve ebedi olup, zamanda, mekandan, değişmekten, ihtiyaçtan, aczden, kusurdan münezzeh ve mahfuz olan ancak Allah'tır. Bu sıfatlara sahip olacak bir başka varlık düşünülemez.
Allah'ın bütün sıfatları her şeyi ihata etmiştir. Her şey onun iradesine tabidir. Rahman, Rahim, Gafur gibi cemali isimleri olduğu gibi, Kahhar, Cebbar, Müntakim gibi celali isimleri de vardır. Kendine iman edenlere lütuf ile muamele eder. Küfür ve isyan ehlini de azabına uğratır.
İbadet ancak Allah'a yapılabilir. İnsanların dünya ve ahiret saadeti Onun emir ve yasaklarına uymakla gerçekleşir. Bu bir ilahi kanundur; bunda bir değişme düşünülemez.
İnsan aklı, Allah'ın zatını, mahiyet ve hakikatini anlayamaz. Zira akıl mahluktur ve sınırlıdır. Cenab-ı Hakk'ın zat ve sıfatları sonsuzdur. Sınırlı olanın, sonsuzu ihata edemeyeceği açık bir hakikattir. Yani, hatıra her ne gelirse Allah onun başkasıdır.
Allah'ın, zatında şeriki olmadığı gibi fiillerinde de şeriki yoktur. Bütün varlık aleminin tek yaratıcısı, tek maliki ve tek hakimidir. Sebepleri yaratan Allah olduğu gibi, sebeplerden çıkan neticeleri de yaratan yine Odur; ağacı O yarattığı gibi meyveyi de O yaratır.
Şükür ve ibadet, hamd ve sena ancak Ona mahsustur. Müminler yalnız Allah'a ibadet ettikleri gibi yardımı da ancak Allah'tan dilerler:
“Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.” (Fatiha, 1/5)
Bir günah işlediklerinde de tövbelerini doğrudan doğruya Allah'a yaparlar. Zira insanların Allah'a karşı işledikleri günahı Allah'tan başkası affedemez.
2. Meleklere İman:
İmanın bir diğer rüknü de meleklere imandır. Her Müslüman iman eder ki; Cenab-ı Hakk'ın melek namında latif mahlukları vardır. Bunlar Allah'ı tespih eder, ayrıca kendilerine verilen diğer vazifeleri de yerine getirirler. İsyansız olan bu mahluklar beşer gibi bir imtihana tabi değillerdir; fıtratları safi, kendileri masum, makamları sabittir.
Şu maddi alemin bir küçük misali olan insan bedeninde akla, hafızaya, hayale ve sevgi, korku, merak gibi binlerce hissiyata vazife gördüren Cenab-ı Hakk, elbette şu muhteşem kainatı boş bırakmamış, onu da meleklerle şenlendirmiştir.
3. Kitaplara İman:
İmanın rükünlerinden biri de semavi kitaplara imandır. İnsan, akıl aracılığıyla Allah'ın varlığını ve birliğini bilse bile, Onun emir ve yasaklarının neler olduğunu, Ona karşı ibadet vazifesini nasıl yapacağını, kısacası Allah'ın nelerden razı olup olmayacağını idrak edemez. Bunun için Cenab-ı Hakk, semavi kitaplar inzal etmiştir. Semavi kitapların yüz tanesi sayfalar halinde, dört tanesi ise kitap halinde nazil olmuştu. Bu dört semavi kitap, inzal sırasına göre, Tevrat, Zebur, İncil ve Kur'an'dır.
Bir Müslüman bunların tamamına inanmakla mükelleftir. Şu var ki, Kur'an'ın nazil olmasıyla diğer semavi kitaplar uygulama sahasından kalkmışlardır. Kur'an-ı Kerim, Peygamberimize (asv) nazil olduktan sonra, bir harfine bile dokunulmadan günümüze kadar gelmiştir. Böylece Cenab-ı Hakk, “Kur'anı Biz indirdik, Biz muhafaza edeceğiz,” (Hicr, 15/9) hükmünü gerçekleştirmiştir.
4. Peygamberlere İman:
Bir diğer iman rüknü de peygamberlere imandır. Cenab-ı Hakk'ın, insanları, yine insan nevinden bir peygamberle ikaz etmesi ilahi bir kanundur.
Peygamberlik beşer için azim bir ihtiyaç ve büyük bir nimettir. Cenab-ı Hakk, bu mürşit ve rehberlerin vasıtasıyla insanlara hidayet yollarını göstermiştir.
Peygamberlerin vazifesi, vahiy ve ilham yoluyla Cenab-ı Hakk'tan aldıkları emirleri beşeriyete tebliğ etmek, dünya ve ahiret saadetinin yollarını onlara göstermektir. Bu zatların iki cihetleri vardır. Birisi “kulluk”, diğeri “risalet”(İlahi elçilik)tir. Kulluk cihetiyle Allah'ın emir ve yasaklarına en mükemmel manada, eksiksiz uyarlar; bu sahada insanlara örnek olurlar. Risalet cihetiyle, insanlara hak ve hakikati tebliğ ederler.
Peygamberler, Allah'ın mahluku ve kuludurlar. Bir Müslüman peygamberlerin hepsine inanmakla mükellef kılınmıştır. Herhangi birisinin peygamberliğini inkar etse İslam dairesinden çıkar. Mesela, Hazret-i Musa (as), yahut Hazret-i İsa'ya (as) inanmayan bir insan mümin olamaz. Bunların peygamberlikleri Kur'an ile sabittir. Onlara iman etmek, hem kitaplara, hem de peygamberlere imanın bir gereğidir.
Peygamberlerin ilki Hazret-i Adem (as), sonuncusu da Hazret-i Muhammed ( a.s.m.)'dir. Nübüvvet müessesesi Hazret-i Muhammed (a.s.m.) ile son bulmuştur. Bu bakımdan Hazret-i Muhammed (asv)'e, “Hatemü'l-Enbiya” denilir.
“Biz, seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.” (Sebe, 34/28) ayet-i kerimesinin, hükmünce Hazret-i Muhammed (asv) bir kavme değil, bütün insanlara peygamber olarak gönderilmiştir.
“Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107) ayetinin hükmünce de O Zat (asm.), varlık alemine daimi bir nimet, ebedi bir rahmet olmuştur.
5. Ahirete İman:
İmanın en mühim bir rüknü de; öldükten sonra dirilmeye ve ahiret hayatına imandır. İnsanlara, bu dünya hayatında hem maddi, hem de manevi nimetler ihsan eden Cenab-ı Hakk, bu dünya imtihanını kazanan sevgili kullarını cennette yine hem cismani, hem de ruhani hadsiz nimetlere mazhar kılacaktır.
Güz mevsiminde ölen bütün bitkileri ve hayvanları, baharda yeniden hayata kavuşturan Allah, elbette vefat eden insanları da ahirette yeniden diriltecektir. Bu Onun hem rahmetinin hem de adaletinin gereğidir.
6. Kadere İman:
İmanın rükünlerinden biri de kadere imandır. Kader iki kısımdır. Birincisi; kainattaki her varlığın, “zatı, şekli ve bütün özellikleriyle” Allah'ın ilminde takdir edilmesi ve buna göre yaratılmasıdır. Bu saha imtihana konu değildir.
İkincisi ise; insanın cüz'i iradesine bakar. İnsan, cüz'i iradesi ile hayır olsun, şer olsun her neyi tercih eder ve neyi işlerse Allah onu yaratır. İnsan bu ikinci kısımdan sorumludur. Cennet ve cehennem, insan iradesine tanınan bu tercih hakkının meyveleridir.
http://www.haznevi.net/
İMAN NEDİR?
A) İMANIN TANIMI
a) İmanın sözlük anlamı; bir şeye kesin olarak inanmaktır.
b) İmanın dînî terim olarak tanımı; Allah ın varlığına, birliğine ondan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammet (sav) in Onun kulu ve elçisi olduğuna yürekten inanmak (tasdik) ve dil ile söylemektir (ikrar).
B) İNANILMASI GEREKEN ŞEYLER BAKIMINDAN İMANIN KISIMLARI
1- İcmalî iman : Bu, imanın özü ve en kısasıdır. Bu da "Kelime-i şahadet" ile özetlenmiştir:
Anlamı: "Ben şahitlik ederim ki, Allah tan başka ilah yoktur; yine şahitlik ederim ki, Hazret-i Muhammet Onun kulu ve peygamberidir".
Bu, imanin ilk derecesi, Islâm ın ilk basamağı ve temel direğidir. Allah ın varlığını ve birliğini, Hz. Muhammet (sav)´in Allah ın peygamberi olduğunu yürekten tasdik etmek demek, onun haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak demektir. Ancak, Hz. Muhammet (sav) in haber verdiği ve tebliğ ettiği şeylerin hepsine birden iman ettiğinden, inanılacak şeyleri ayrı ayrı söylemediğinden dolayı buna "icmali veya toptan iman" denmektedir.
Bir kimseye mümin diyebilmek için o kimsenin icmalî imanı "Kelime-i şahadeti" kalbi ile tasdik dili ile söylemesi gerekir. Bir insan için birinci farz budur.
2- Tafsîlî iman: İcmâlî imandan sonra dinin diğer hükümlerini ve iman edilmesi gerekli olan şeylerin her birini ayrı ayrı öğrenip onlara da iman etmek farz olur. Tafsîlî iman, imanın en geniş şeklidir. İman esaslarının hepsini içine alır.[1]
-------------------- [1] Buna ayrıca "tahkiki iman" da denir. Çünkü tafsili iman eden kişi aslında iman edilecek konuları tahkik edip araştırarak bunu yapmaktadır.
C) İMANIN ŞARTLARI
İmanın şartları altıdır:
1- Allah ın varlığına ve birliğine, 2- Meleklerine, 3- Kitaplarına, 4- Peygamberlerine, 5- Ahiret gününe, 6- Kadere, hayır ve şerrin Allah tan olduğuna inanmaktır.
D) İMAN BAKIMINDAN İNSANLAR
İman bakımından insanlar üçe ayrılırlar:
1. Mümin: İslâm dininin iman ve itikat esaslarını gerçekten kalben tasdik edip dili ile söyleyen(ikrar eden) kimsedir. Bunların yaptığı bu işe iman denir.
2. Kâfir: İslâm dininin iman esaslarına inanmayan Hz. Muhammet (sav) in peygamberliğini kabul etmeyen kimsedir. Bunların yaptığı bu işe küfür denir.
3. Münafık: Müslümanların arasında inandığını söylediği halde kalbi ile İslâm dininin iman esaslarına inanmayan kimsedir. Bunların yaptığı bu işe nifak denir. Dışı mümin, içi kâfir olanlardır.Konuştuklarında yalan söylerler, söz verdiklerinde tutmazlar, emanete hainlik ederler.
E) İNANMA İHTİYACI VE ALLAH A İMAN
İnsan, beden ve ruhtan oluşan bir varlıktır. Yeme, içme, nefes alıp verme gibi olaylar bedenimizle; inanmak, sevinmek, mutlu olmak gibi olaylar da ruhumuzla ilgilidir. İnsanı diğer yaratıklardan ayıran başlıca özellik, işte budur. İnsan, beden ve ruh yapısıyla bir bütündür.
İnsan ruh yapısının en belirgin özelliği inanmaktır. Yeryüzünde, günümüze kadar inanma ihtiyacı duymamış bir topluluk yoktur. Bunu, insanlığın kültür, sanat ve geleneklerinde görmekteyiz.
İnanç, maddi hayatımızla da ilişkili bir güçtür. İnsanın zorluklara ve güçlüklere karşı dayanıklı olmasını sağlar. İnsana çalışma, yaşama ve başarma gücü verir. İnsan, hayata inançla başlar ve onunla değer kazanır. Çünkü inancı olan kişi, bu inancının gereği olarak kendisine ve birlikte yaşadığı insanlara faydalı olur. İnanç, insanı yeni bilgiler kazanmağa götürür. Kişi,inancını kuvvetlendirmek için pek çok şeyleri öğrenmek, öğrendiklerini düşünüp değerlendirmek ve böylece hayatını düzene sokmak durumundadır. İyiyi, kötüyü, güzeli ve çirkini böylece ayırt edebilenler, ahlâk ve davranış yönünden de kişilik kazanırlar.
Demek ki inanç, insanın yaratılışı gereği olan tabiî bir olaydır. Bütün insanların buna ihtiyacı vardır.
Çevremizde gördüğümüz ve göremediğimiz yüz binlerce varlık vardır.Yeryüzünde çeşit çeşit insanlar, irili ufaklı pek çok hayvanlar, renk renk çiçek ve bitkiler görürüz. Gökyüzünde de ay, güneş ve sayısız yıldızlar yer alır. Bunların hepsini gözümüzün önüne getirip düşünürsek kendiliğinden var olmadığını, bütün bunları yoktan var eden bir yaratıcının bulunduğunu anlarız. Evrende hiç bir şey kendiliğinden, kendi kendine var olmuş değildir. İşte her şeyi yaratan bu yaratıcı, Allah tır. Gözlerimizle Onu görmesek bile evrenin bu eşsiz düzeni bize Onun varlığını göstermektedir. İslâm dininde, bütün evreni ve her şeyi yaratan bu varlığa "Allah" denir. Biz Allah ın varlığına ve birliğine gönülden inanırız. - See more at: http://www.haznevi.net/icerikoku.aspx?KID=3586&BID=40#sthash.hK1MPSeq.dpuf
Kelime-i tevhid; "LA İLAHE İLLALLAH, MUHAMMEDÜN RESULÜLLAH" (Manası; Allah'tan başka ilah yoktur. Hazreti Muhammed (s.a.s.) Allah'ın Peygamberidir.)
Kelime-i şahadet; "EŞHEDU EN LA İLAHE İLLALLAH VE EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN ABDÜHÜ VE RESULÜH" (Manası; Ben şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur. Yine şahitlik ederim ki Hazreti Muhammed (s.a.s.) Allah'ın kulu ve Peygamberidir.)
Yüce Allah insanın yaratılış gayesini Allah'a kulluk etmek şeklinde açıklamış ve insanların iman ve ibadet etmesini istemiştir. Müslümanlıkta mü'min olmak ve onun dünya ve ahirette sonuçlarından yararlanmak için iman etmek şarttır. İmanın kelime anlamı " tasdik etmek, herhangi bir şeye kesin olarak inanmaktır. Dindeki anlamı ise "Peygamberimizin Allah tarafından hebr verdiği kesin olarak bilinen şeylerin doğru olduğuna içten ve yürekten inanmak" demektir. İman; icmali ve tafsili olmak üzere ikiye ayrılır. İcmali iman; iman edilecek şeylere kısaca ve toptan inanmaktır. Kelime-i tevhid ve Kelime-i Şahadet'i diliyle söyleyip kalbiyle de tasdik eden kimse kısaca ve toptan iman etmiş olur. Tafsili iman; iman edilecek şeylerin her birine ayrı ayrı inanmaktır. Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, öldükten sonra dirilmeye, cennet ve cehenneme, kaza ve kadere ayrı ayrı inanmaktır. İmanda esas olan kalp ile tasdiktir. Bir kimse Allah'ı ve O'nun Peygamberi vasıtasıyla göndermiş olduğu şeyleri kalbiyle tasdik eder, doğru olduğuna yürekten inanırsa mü'min olur. Dil ile ikrar ise; mü'min olduğunun insanlar tarafından bilinmesi ve insanların , onun inanmış olduğuna şehadet etmeleri için gereklidir. "İman kalp ile tasdik, dil ile ikrardır." sözü bu nedenle söylenmiştir. Bunun içindir ki kalbinde şüphe ve tereddüt bulunan kimse Kelime-i Şahadet'i söylese bile Allah katında mü'min değildir. İman bir bütündür. İnanılması gereken şeylerin bir kısmına inanmamak tümünü reddetmektir.
İman eden kimse ibadet görevini yapmaz yani amel işlemez ise günahkar olur ancak imandan çıkmış olmaz. Yani iman etmek amel ile doğrudan bağlantılı değildir. Öte yandan Allah ancak olgun müminlerden razı olur. Olgun mü'min olmak için de iman ile birlikte ibadet etmek ve güzel ahlaka sahip olmak gerekir. Şüphe yok ki ibadet imanın bir göstergesidir. Kalpteki iman ışığının sönmemesi için ibadet şarttır. Allah'ın emirlerine uyup yasaklarından sakınmak imanı kuvvetlendirir. İbadeti terk edenin imanı mum gibi yavaşça söner ve gün gelir imanı kaybolur.
İmanın makbul ve sahih olması için üç şart gerekir; İman ümitsizlik halinde olmamalıdır. (Hayatı boyunca iman etmemiş olan insan ölümle yüzleşince iman ederse faydası yoktur.) İnanmış olan kimse dinin kesin hükümlerinden hiçbirini inkar edici söz ve davranışlarda bulunmamalıdır. İman eden kimse dini hükümlerin hepsinin iyi ve güzel olduğunu kabul etmeli ve bunlar arasında ayrım yapmamalıdır.
İman insanın en değerli hazinesidir. İnanan insanın Allah katında da insanlar arasında da üstün yeri ve değeri vardır. İmanlı insan huzurlu ve mutlu kişidir. Çünkü inanan insan bir gün Allah huzurunda hesap vereceğini bildiği için Allah'a ve insanlara hatta diğer canlılara karşı olan görevlerini en iyi şekilde yerine getirmeye çalışır. işinde ve sözünde ölçülü olur. Aşırılıklardan sakınır, ailesine, çevresine, tüm insanlara ve hatta mahlukata karşı şefkat ve merhamet gösterir. Felaketler karşısında yıkılmaz Allah'a sığınır, varlıklarla şımarmaz Allah'a şükreder ve varlıklarını muhtaçlarla paylaşır.
İman yönünden insanlar üç kısımdır; Mü'min, kafir ve münafık. Mü'min inanan ve inandığını ifade eden kimsedir. Kafir iman esaslarını kabul etmeyen, Allah ve peygambere inanmayan kimsedir. Münafık ise; inandığını söylediği halde klbiyle inanmayan, içi dışına uymayan kimsedir.
İman esasları altıdır ve AMENTÜ cümlesinde toplanmıştır. "BEN ALLAH'A, ALLAH'IN MELEKLERİNE, ALLAH'IN KİTAPLARINA, ALLAH'IN PEYGAMBERLERİNE, AHİRET GÜNÜNE, KADERE, İYİLİK VE KÖTÜLÜĞÜN ALLAH'IN YARATMASIYLA OLDUĞUNA İNANDIM. ÖLDÜKTEN SONRA DİRİLMEK HAKTIR. ŞAHİTLİK EDERİM Kİ ALLAH'TAN BAŞKA İLAH YOKTUR. YİNE ŞAHİTLİK EDERİM KİMUHAMMED (SAS.) O'NUN KULU VE ELÇİSİDİR."
NASIL İMAN EDERİZ?
İman'ın kelime anlamı, herhangi bir şeye inanmak demektir. Dindeki anlamı ise; Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Cebrail adındaki melek aracılığı ile Allah'tan aldığı bilgilerin doğruluğuna kesin bir imanla inanmaktır.
İman iki şekilde olur:
Birincisi iman edilecek konulara kısaca ve topluca inanmaktır. Böyle bir inanca "Toptan İman" denir. Kelime-i Tevhid sözünü veya Kelime-i Şehadet'i dili ile söyleyip kalbiyle doğrulayan kimse, kısaca ve toptan iman etmiş olur. Bu şekilde bir imana sahip olan kimseye "MÜ'MİN" denir.
Anlamı: "Allah'tan başka tanrı yoktur. Hazreti Muhammed (s.a.s.) Allah'ın Peygamberidir."
Kelime-i Şehadet Okunuşu: "Eşhedu en lâ ilâhe illellâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlüh."
Anlamı: "Ben şahitlik ederim ki, Allah'tan başka Tanrı yoktur. Yine şahitlik ederim ki Hazreti Muhammed (s.a.s.) Allah'ın kulu ve Peygamberidir."
İkinci şekilde iman, inanılacak şeylere ayrı ayrı, teker teker, her bir iman konusunda geniş bilgi sahibi olarak yapılan imandır. Buna "Tafsili İman = Geniş Bir Şekilde İman" denir. Buna göre; Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kaza ve kadere ayrı ayrı inanmak gerekir.
İmanın bu altı esası "Amentû" cümlesi ile özetlenmiştir.
İMANIN ESASLARI NELERDİR?
Ayrıntılı olarak inanılması gereken iman esasları altıdır. Bunlara iman'ın şartları da denir. İman'ın Şartları;
1) Allah'a,
2) Allah'ın Meleklerine,
3) Allah'ın Kitaplarına,
4) Allah'ın Peygamberlerine,
5) Ahiret Gününe,
6) Kadere; İster iyi, ister kötü olsun, evrendeki her şeyin ve her olayın Allah'ın bilmesi, dilemesi ve yaratmasıyla meydana geldiğine, inanmaktır.
İMANIN ÇEŞİTLERİ
İslam dinine göre; insanlar iman yönünden üç kısımdır.
MÜ'MİN : İman esaslarına İslam dininin öğrettiği şekilde inanan kimselere "Mü'min" denir.
KAFİR : İslam dininin öğrettiği iman esaslarını reddeden, kabul etmeyen kimselere "Kafir" denir.
MÜNAFIK : İslam dininin öğrettiği iman esaslarına inandığını sözleriyle söyleyerek "Mü'min" gibi, inanmış gibi göründüğü halde gerçekten, içten ve samimi olarak inanmayan, içi dışına uymayan kimselere "Münafık" denir.(NH)
Bakara / 3. Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.
Mu’minun / 58-60. Rablerinin âyetlerine inananlar; Rablerine ortak tanımayanlar; Ve Rablerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri çarparak yapanlar;
Fetih / 4. İmanlarını bir kat daha arttırsınlar diye müminlerin kalplerine güven indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır.
Bakara / 82. İman edip yararlı iş yapanlara gelince onlar da cennetliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.
HADİS-İ ŞERİFLER
* Ebû Hüreyre radiya’llâhu anh’den:Şöyle demiştir: Nebiyy-i Muhterem salla’llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Îmân altmış bu kadar şu’bedir. Hayâ da îmânın bir şu’besidir.
* Ebû Hüreyre radiya’llâhu anh’den:Şöyle demiştir: Resûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Nefsim yed-i kudretinde olan Allâhu Zü’l-Celâl’e kasem ederim ki hiç biriniz ben ona pederinden de, evlâdından da daha sevgili olmadıkca îmân etmiş olmaz.
* Enes radiya’llâhu anh’den:Şöyle demiştir: Nebiyy-i Mükerrem salla’llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Kimde üç şey bulunursa halâvet-i îmânı tatmış olur. Allâh ile Resûlu’llâh kendisine mâadâlarından daha sevgili olmak; bir kimseyi sevmek, fakat yalnız Allâh için sevmek; (Allâh, onu küfürden kurtardıktan sonra) yine küfre dönmekten ateşe atılacakmışcasına hoşlanmamak.
* Ebû Saîd-i Hudrî radiya’llâhu anh’den:Şöyle demiştir: Nebiyy-i Mükerrem salla’llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Ehl-i Cennet Cennet’e, ehl-i Dûzah Dûzah’a girdikten sonra Allâhu Teâlâ Azze ve Celle: “Kimin kalbinde bir hardal tânesi ağırlığınca îmân varsa (ateşden) çıkarınız.” diye ferman buyuracaktır. Bunun üzerine (bu gibiler) simsiyah kesilmiş oldukları halde çıkarılıp Nehr-i hayât (yâhud Nehr-i hayâ, yâhud da Nehr-i hayâ’) içine atılacaklar ve (orada) sel uğrağında kalan yabânî reyhan tohumları nasıl (sür’atle) biterse öylece biteceklerdir. Görmezmisin, bunlar (ne güzel) sapsarı olarak (ve iki tarafına) salınarak sürer?
* (Abdu’llâh) b. Ömer radiya’llâhu anhümâ’dan:Şöyle demiştir: Resûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem (bir gün) Ensâr’dan bir kimsenin yanından geçiyordu. Ensârî, kardeşini hayâdan menediyordu. Resûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem: “Ona ilişme. Hayâ îmândandır.” buyurdu.
* Ebû Hüreyre radiya’llâhu anh’den:Şöyle demiştir: Resûlu’llâh sall’llâhu aleyhi ve sellem’e: “Amelin hangisi efdâldir?” diye sordular. “Allâha ve Resûlüne îmân.” buyurdu. “Ondan sonra hangisi?” dediler. “Allah yolunda cihâd.” buyurdu. “Ondan sonra da hangisi?” diye sordular. “Makbûl (olmuş, içine günah ve riyâ karışmamış) Hac.” cevâbını verdi.
* Enes radiya’llâhu anh’den:Şöyle demiştir: Nebiyy-i Muhterem salla’llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Lâ İlâhe İllâ’llâh deyib de kalbinde bir arpa ağırlığınca hayır (yâni îmân) bulunan kimse Cehennem’den çıkacaktır. Lâ İlâhe İllâ’llâh deyib de kalbinde bir buğday ağırlığınca hayır (yâni îmân) bulunan kimse Cehennem’den çıkacaktır. Lâ İlâhe İllâ’llâh deyip de kalbinde bir zerre ağırlığınca hayır (yâni îmân) bulunan kimse Cehennem’den çıkacaktır.
* İbn-i Abbâs radiya’llâhu anhümâ’dan:Şöyle demiştir: Abdü’l-Kays Vefd’i (Bahreyn taraflarından) Nebiyy-i Muhterem salla’llâhu aleyhi ve sellem’in huzûruna geldikleri zaman: “Siz kimlerdensizin?” yâhud “Nerenin vefdisiniz?” diye sordu. “Biz Rebîa (kabâilin) danız.” dediler. “Hoş geldiniz. (Allâh sizi) utandırmasın, pişmân etmesin.” buyurdu. Bunun üzerine “Yâ Resûlâ’llâh, biz sana yalnız şehr-i Harâm’da gelebiliriz. (Bilirsin ki) aramızda kâfir olan (kabâil-i) Mudar’dan şu cemâat vardır. O halde bize kesdirme bir şey emret de geride kalanlarımıza haber verelim, o sebeple de Cennet’e girelim.” dediler. (Nebî aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’a) içkileri (yâhud içki kaplarını) de sordular. (Resûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem) onlara dört şey emretti, dört şeyden de nehyetti. Onlara yalnız Allâh’a îmân ile emrettikten sonra “Bilirmisiniz yalnız Allâh’a îmân etmek ne demektir?” diye sordu. “Allâh ve Resûlü a’lemdir.” dediler. “Allâh’dan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Resûlu’llâh olduğuna şahâdet, Namaz’ı ikâme, Zekât’ı edâ etmek, Ramazan orucunu tutmak, ganîmetin humsunu vermektir.” buyurdu. Kezâlik onları (dört şeyden, yâni) hantem, dubbâ’, nakîr, müzeffet (denilen kaplara hurma, yâhud üzüm şırası koymak)den nehyetti. (İbn-i Abbâs radiya’llâhu anhümâ’nın) müzeffet yerine mukayyer dediği de mervîdir.
* Zeyd b. Hâlid-i Cühenî radiya’llâhu anh’den:Şöyle demiştir: Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem Hudeybiye’de geceleyin yağan yağmurdan sonra bize sabah namazını kıldırdı. Namazdan çıkınca (mübârek) yüzünü cemâate döndürüp: “Bilir misiniz, Rabb’ınız Azze ve Celle (Hazretleri) ne buyurdu?” diye suâl etti. “Allah ve Resûlü a’lemdir” dediler. Dedi ki (Allâhu Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri): “Kullarımdan kimi bana mü’min, kimi kâfir (olarak) sabahı etti. Her kim Allâh’ın fazl u rahmeti ile üzerimize yağmur yağdı dedi ise, işte o bana îmân etmiş, yıldıza etmemiştir. Her kim de falan ve falan (yıldız)ın nev’i (yâni batıp doğması) ile üzerimize yağmur yağdı dediyse, işte o, bana îmân etmemiş, yıldıza etmiştir” buyurdu.
* Ebû Şüreyh radiya’llahu anh’den şöyle dediği rivâyet olunmuştur. Nebî Salla’llahu aleyhi ve sellem (bir kere arka arkaya üç kere yemîn ederek) Vallahi îmân etmiş olmaz, vallahi îmân etmiş olmaz, vallahi îmân etmiş olmaz! Buyurdu. (Mecliste hazır bulunanlar tarafından): Yâ Resûla’llah! Bu îmân etmiş olmıyan kimdir? Diye soruldu. Resûl-i Ekrem: Kim olacak, şu komşusu zulmünden, şerrinden emîn olmayan kişi, diye cevab verdi.
* Abdullah İbn-i Hişâm’dan şöyle dediği rivâyet olunmuştur:Biz bir kere Nebî Salla’llahu aleyhi ve sellem ile berâber bulunuyorduk. Resûlu’llah, Ömer’in elini tutmuştu. Ömer: – “Yâ Resûla’llah! Sen bana muhakkak ki her şeyden çok sevimlisin, ancak canımdan değil” dedi. Resûl-i Ekrem: – “Hayır (öyle söyleme) hayâtım yed-i kudretinde olan Allah’a yemîn ederim ki, ben sana hayâtından daha sevimli olmadıkça (îmânın kemâle ermez)” buyurdu. Bunun üzerine Ömer: – “Öyle ise, şu anda yâ Resûla’llah! Muhakkak ki, Sen canımdan da sevimlisin” dedi. Resûl-i Ekrem de: – “Şimdi yâ Ömer! Îmânın kemâle erdi!” buyurdu.
* İbn-i Abbâs radiya’llahu anhümâ’dan rivâyete göre, Nebî Salla’llahu aleyhi ve sellem Mikdâd radiya’llahu anh’e şöyle buyurmuştur:Ey Mikdâd! Bir mü’min kişi, kâfir olan kavmi arasında îmânını gizleyip (selâmete erişince) îmânını açıklasa, bunun üzerine sen de (onun îmânına i’timâd etmiyererk) öldürsen (doğru değildir). Nasıl ki, sen de Hicret’den önce Mekke’de îmânını gizliyordun.
* Enes (İbn-i Mâlik) radiya’llahu anh’den Nebî Salla’llahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim, dediği rivâyet olunmuştur: Kıyâmet günü hulûl ettiğinde (Umûmî sûrette) ben şefâ’at ederim. Bunun üzerine ben: Yâ Rabbî! Gönlünde hardal dânesi kadar îmânı olanları Cennet’e koy, diye niyâz ederim, bunlar Cennet’e girerler. Sonra ben: Yâ Rabbî! Hardal dânesinden az îmânı olanları da koy, diye şefâ’at ederim. Enes İbn-i Mâlik der ki: (Az bir îmânı) dediği sırada ben Resûlu’llah’ın parmaklarına bakar gibi idim. O parmaklarını biribirine zam ederek işâret ediyordu.
“İman”, asıl lügatta “emn” ve “emân” kökünden türemiş “if’al” vezninde bir kelimedir. Hemzesi, ta’diye (geçişli kılmak) ve bazan sayrûret (olmak, hal değiştirmek) anlamlarında kullanılır. Geçişli olduğuna göre “güven vermek”, “emin kılmak” demektir ki, Allah’ın isimlerinden olan “Mümin” (güven veren, emin kılan) bu anlamdadır. Sayrûret (olmak) mânâsına olduğuna göre de “emin olmak” demek olur. Ve “sağlam” ve “güvenilir” olmak, itimat etmek mânâsını ifade eder ki, dilimizde inanmak denilir. Dil geleneğinde ise mutlaka tasdik etmek anlamındadır. Çünkü tasdik eden, tasdik ettiğini yalanlamaktan emin kılmış veya kendisi yalandan emin olmuş olur. İman bu mânâlarda “ona inandı” gibi bizzat geçişli olur.
Bir şeyi tasdik etmek, onu doğru olarak almak demektir. Sıdk (doğruluk) ise ya kelime veya sözle ilgili olduğundan, imanın da ilgilendiğiyle ilgisi bu ölçüde çeşitli şekillerde cereyan eder. Mesela Allah’a iman ile Allah’ın kitabına ve ahirete iman şekillerinde bazı anlam farkları vardır. Bununla beraber tasdikin esas menşei (kaynağı) doğru sözde; doğru sözün menşei de hükmün doğruluğunda yani vakıaya (olaya) uygunluğundadır.
Zihin ve hariç (dış), diğer deyişle kalp ve göz, işte doğruluk ve gerçeklik, bu karşılıklı iki taraf arasındaki doğruluk ve uygunluk ölçüsündedir. Olaya uygun olan ve uygun olabilen zihin ve kalp doğru; bunun zıddı doğru değildir. Şu halde iman ve tasdikin başlangıcı, bu doğruluk ve uygunluk ölçüsünü kabul ve itiraf etmektir. Aynı olay insan ruhunda veya huzurunda bizzat mevcut ise görmeye ait tasdiktir, hissî veya aklî bedâheti (apaçıklığı) tasdik etmek gibi. Bizzat değil de hazır olan bir delil veya bir gösterici aracılığı ile hazır ise gıyabî (görmeden) tasdiktir. Bu durumdaki o görünmeyen olay, benzerleri ve zıdları ile, az çok kıyas edilebiliyor ve sınırlanabiliyorsa, delilin devamlılığı ve yansımasındaki zaman süreci ölçüsünde özetli veya etraflı tasdik, resmi veya sınırlı bir bilgi, belirli bir tasavvur ifade eder. Olay görünmeyen, eşsiz ve zıtsız, benzersiz ve nazîrsiz ise, o görünmeyen tasdik, sınırlı bir bilgi değil, sınırsız bir salt inanma olur ki, genellikle iman denince bu anlaşılır. Bu iman, ilmin hem başı ve hem gayesidir. Ve bundaki sağlıklı biliş, ilme ait bilişten yüksek ve kuvvetlidir. Zira her tasavvura bağlı sınırlama delil olarak alınmayıp da, istenilen bizzat olarak alındığı zaman birer kesin bilgi engeli olabilir ve bildiğinin ötesini inkar eden cahil kalır. Fakat böyle bir sınırsız imânâ layık olan ancak Allah Teâlâ’dır. Allah’a iman, bu şekilde, görünenden görünmeyene sonsuz olarak uzanır gider…
Îmân, İslâm’ı dil ile ikrar kalb ile tasdikten ibarettir. O, sonsuz bir güç ve kuvvet kaynağıdır. Ancak istenen semereyi ve arzu edilen neticeyi elde edebilmek için, îmânın amel ile takviye ve desteklenmesi şarttır.
Amelin, Allah’ı görüyor gibi yapılmasına ise “ihsan” denir.
Îmân ve ihsan, gözde ziya ve cesedde can gibidir. Bu iki temel esasa bağlı olarak farz ve nâfilelerin yerine getirilmesi ise, sonsuzluğun semalarına açılmada iki nurânî kanat durumundadır.
İMAN EDEN İNSANIN DEĞİŞMESİ
Musab soylu bir aileden ayrılıp gidiyor. İlk olarak Medine-i Münevvereye gönderiliyor. Kuran’ın muallimi. Musab soylu bir aileden ayrılıp gidiyor.
Musab, bizim gibi günde önüne üç defa sofranın gelip uzandığı bir delikanlıdır. Yatağına yatarken tüyden yataklar içinde. Anası bir kaç defa sağını solunu bastırır. Alnından öper, uyudun mu canım evladım der. Sabahta onu ninni ile uyarır. Musab resulü ekreme iman eder. İman eder yumuşak döşeği terk eder. Zira artık anası Musab’ı sevmemekte belki dövmektedir.
Musab iman eder, yeme içmeyi de terk eder. Zira yemeden içmeden mahrum edilmiştir. Ve bu iş bitmemiştir. Musab, sonra da Medine-i Münevvereye gidip resulü ekremin davası istikametinde irşat ve tebliğ vazifesini yapmaktadır. Medine’ye gider. Bir sene Medine-i Münevverede kalır.
Arkadaşlarından dinliyoruz. Zira kendisi gül devrini göremedi. İki sene üç sene irşat vazifesi yaptı. Bedir’de resulü ekremin yanında bulundu. Uhud’da da yanında olayım ya resulullah dedi. Yirmi iki yaşında vardı yoktu. Bıyıkları henüz terliyordu. Kılık ve kıyafetiyle resulullaha çok benziyordu. Allah resulü Uhud’da cübbesini çıkarıp sırtına giydiriyor. Şu bu gün senin sırtında dursun diyordu. O da şeref saydığı cübbeyi sırtında taşıyordu. Allah resulünun şehit etmeye gelen ibni Kamihe resulullahı şehit ettim diye Musab’ı buduyordu. Seve kolunu veriyordu. Sağ koluna inip kalkan kılıç darbesi karşısında, kolu bir ağaç dalı gibi budanıp yere düşünce elhamdülillah resulullahın kolu kurtuldu diyordu. Sol kolu koparken elhamdülillah resulullahın kolu kurtuldu diyordu. Başını uzatırken yazan,anlatan anlatıyor, vur bir bu kaldı diyordu. Boynuna darbe inince elhamdülillah resulullahın başı kurtuldu diyordu. Kendisini bir hırkaya sarıp, resulullahın hırkasına sarıp Uhud’un sinesine gömüyorlardı.
Yapa bileceği her şeyi yapmıştı. Kafasını kullanmış irşat tebliğ vazifesini yapmıştı. Gönlünü kullanmış güvercinler gibi yukarılara çıkmıştı. Cesedi Allah resulünun önünde etten kemikten bir rükün olarak kullanmıştı. Sonrada Uhud’un sinesine yıkılıp gitmişti. Sırtında parçalanmış cübbe kendisine kefen olmaya yetmeyince ya resulullah ne yapalım dediler. Vücudu kapanmıyor, canım çıksın. Yumuşak döşeklerde yatan Musab’ım vücudu kefen bulamıyordu. Ne yapalım ya resulullah. Avret yerini kapayın. Başı, ayakları açıkta kalsın diyordu. Ve o gün Musab’ın yerine onun kılıcı elinde bir melek resulü ekremin önünde akşama kadar savaşıyordu.
Ebu Naim naklediyor. İkidiye doğru güneş gurup ederken resulullah hala Musab’ın savaştığını zannediyor. Musab deyince, ben Musab değilim diyor. Musab tâ sabahtan vefat etmişti. Musab sabahtan doğranıp gitmişti. Canı kalmıştı onu da Allah yolunda vermişti.
İMAN VE KÜFÜR
“Birbirine en uzak şeyler nelerdir?” denilirse küfür ve iman diyebilirsiniz; neticeleri itibarıyla böyledir. Fakat, hayat içinde yaşadığınız şeyler itibarıyla; hisleriniz, hevesleriniz veya vicdanınız, şuurunuz ve latife-i Rabbaniyeniz açısından bakınca birbirine en yakın şeyler de küfür ve imandır. Aralarında incecik bir perde vardır.
Onun için perdenin öte tarafına yuvarlanıp düşenlerin dedikodusunu edip, “Nasıl oldu da düştüler?” falan deme yerine “Allah bizi düşürmesin.” diye Cenab-ı Hakk’a teveccüh edip yalvarmak lazımdır. Devamlı surette, “Rabbena la tüziğ kulûbenâ ba’de iz hedeytenâ-Allahım hidayet buyurduktan sonra kalplerimizi kaydırma.” demek gerekir.
Bütün kardeşlerimiz için de aynı duayı yapmalıyız. Çünkü hiç umulmadık kimseler kaybedebilir. Vahye katiplik yapan insan vardır ki kaybetmiştir. İster tahribatın kolay olmasına, ister şeytanî meselelerin insana daha cazip, daha hoş gelmesine, isterseniz de her zaman tetikte yaşayamamaya.. neye verirseniz veriniz, hiç beklenmedik anda kayabilir ve devrilirsiniz.
TİTO’DAN TARİHÎ İTİRAFLAR
Ömrünün elli yılını komünist ideoloji yolunda harcayarak bu bâtıl davasında şöhreti yurt dışına kadar taşmış bir insan olan Salih Gökkaya, hayatının son yıllarında İslâm’la müşerref olarak Hakk’a rücû eder. Gökkaya, Komünizm fırtınalarının bütün dünyayı kasıp kavurduğu bu günlerin birinde “Türkiye Komünist Talebe Teşkilatı Başkanı” sıfatıyla Yugoslavya Devlet Başkanı Mareşal Josip Broz Tito’nun(1892-1980) şeref misafiri olarak Belgrad’a davet edilir.
Ömrünün son günlerini geçirmekte olan Tito’yu ziyaret ettiklerinde, hayatını komünizme adayan bu ihtiyar liderin pişmanlık içinde dudaklarından dökülen şu itiraflar, apayrı bir tarihî kıymet ifade etmektedir:
Yoldaş, ben ölüyorum artık… Ölümün ne derece korkunç birşey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhhatli ve genç olan sizler, bu yaşta bunu anlayamazsınız. Düşünün; ölmek, yok olmak… Toprağa kanşmak ve dönmemek üzere gidiş… işte bu çıldırtıyor beni… Dostlarımızdan, sevdiklerimizden, unvan ve makamlardan ayrılmak… Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek… Ne korkunç birşey anlamıyor musunuz?
Yoldaşlarım, sizlere açık bir kalple itirafta bulunmak istiyo¬rum:
Ben öldükten sonra, toprak olacaksam, diriliş, ceza veya mükafat yoksa, benim yaptığım mücadelenin değeri nedir? Söyleyin bana? Ha yoldaşlarımın kalbine gömülecekmişim veya unutulmayacakmışım veya alkışlanacakmışım neye yarar?
Ben mahvolduktan sonra, beni alkışlayanların takdir sesleri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor.
İtiraf etmek zorundayım;
Ben Allah’a, peygambere ve ahirete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün, şu kainatın bir Yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir Kanun Koyucusu olmalıdır… Bence ölüm de son olmamalıdır…
Mazlumca gidenlerle, zalimce ölenlerin bir hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını almadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyonlarca suçsuz insanlara yaptığımız eza ve zulümler, şu anda bağazıma düğümlenmiş bir vaziyette…
Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı… Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı… Marks bu mevzuda halt işlemiş. Uyuşturmuş beynimizi …
Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemiyoruz. Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inancı taşıyorum yoldaşlarım, sizler de ne derseniz deyin…
XXXXXXX
Beş soruda iman
Muhammed Yazıcı hoca ile kapak konusu
Soru ve düzenleme: Adem Özçelik
1. En temelde imanı, normal inançtan ayıran nedir? Müslümanın imanı, normal bir bilgiden ve inanmadan öte neler ifade eder?
Öncelikle normal bir inanç deneyin ve bilginin, iman ise kalbin ve ruhun konusudur. İnsan bilginin öznesidir, iman ise insanın öznesidir. Bilgiyi ve normal inancı insan yönlendirir. İnsanı ise iman yönlendirir. İnanç, bilgi-insan ilişkisinde insan aktif, iman-insan ilişkisinde ise iman aktiftir. Normal inanç madde aleminin, iman ise ruh ve ve mana aleminin konusudur. İnsan ateşin yakıcılığını görme veya dokunma gibi duyu organları ile müşahade eder ve bundan sonra ateşin yakıcılığına dair onda bir inanç oluşur ve bu yalnız ateşle olan münasebette işe yarayacak hem cüzi hem çıkara dayalı bir bilgidir. İman ise deney üstüdür; mutlak ve bütüncüldür ve her daim insanla beraberdir. Düşünceden eyleme insanın bütün hallerine yön verir. Bundan dolayı Müslüman Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret hayatına normal bir inanç beslemez, onlara iman eder.
2. Bugün ultra modern bir çağda iman bizden neler ister?
İman bizden fedakarlık ister. Aslında imanın bu talebi çağlar üstüdür. Tabi materyalist anlayışın hakim olduğu, hatta zirve yaptığı bir çağda imanla ilgili konularda ‘nasıl?’ yerine ‘neden?’ ve ‘niçin?’lerin soruluyor olması fedakarlığın önemini artırıyor. İman, yeri geldiğinde akıl ve mantığın kabul etmeyeceği veya ilk bakışta algılanması zor şeyleri bize yükleyerek tam bir itaatkarlık ister. İman, akıntıya karşı kürek çekmemizi, suya perçin vurmamızı ister. Kayıtsız şartsız teslimiyet ister. Emrettiği şeyler karşısında korkusuzca ve dosdoğru olmamızı ister. Acıya, ızdıraba ve yokluğa, kısacası hayatımızın zindana dönmesine hazır olmamızı ister. Zira Söz Sultanının beyanatı içinde “dünya müminin zindanı, kafirin cennetidir.” Bunlar dışında iman, ulus sınırlarının değil, ümmet sınırlarının gözetilmesini ister. Modern çağın dayatmaları karşısında sarsılmadan, özümüzü değiştirmeden dimdik durmamızı ister. İman edenlere ‘çağdaşlar’ tarafından sıralanacak bir düzine tehdit karşısında, değil en ufak bir sarsıntı yaşamak, aksine bu tehditlerin imanımızı artırmasını ister. “Müminler düşman ordularını gördükleri zaman ‘bu Allah’ın ve Resulü’nün bize vaad ettiği zaferdir. Allah ve Resulü doğru söylemiştir’ dediler. Bu onların sadece imanlarını ve teslimiyetlerini arttırdı.” (Ahzap suresi, 22)
3. İmanın insanı ve toplumu dönüştürmedeki gücü nedir? Bir örnek şahsiyet ve vakıa üzerinden anlatır mısınız?
İman kömürü elmasa çevirecek muhteşem bir dönüştürücü güce sahiptir. O içine girdiği yüreği veya toplumu tanınmayacak derecede değiştirir. Bir şeyin yokluk aleminden çıkıp varlık alemine geçme süreci, değişim ve dönüşüm açısından ne ifade ediyorsa, imanın oluşturacağı değişim de aynı şeyi ifade eder. Büyük mütefekkir Bediuzzaman Sait Nursi’nin tabiriyle, iman güç ve kuvvettir. Hakiki imanı elde eden adam, dünyaya meydan okuyabilir. Tabiî ki, imanın dönüştürdüğü örnek şahsiyetlere en sık asr-ı saadette rastlarız. Kainatın Efendisi, kendi çocuklarını diri diri toprağa gömecek kadar gözü dönmüş, canavarlaşmış bir topluma gönderildi. İnsanlık tarihinde eşine rastlanmayacak derecede adaletsizliğin ve zulmün kol gezdiği bir toplumdan melekleri imrendirecek bir toplum çıkardı. Zulmüyle ün yapmış Ömer’den dünya var oldukça adı var olacak adaletin timsali Hazreti Ömer’i çıkardı. Gıfar kabilesinin eşkiyasından Ebu Zer gibi kanaat ve takva önderini çıkardı. Küfürde babasını aratmayan Ebu Cehil’in oğlu İkrime’yi çıkardı. Esasında birkaç isim dışında Allah Rasulü’nün bütün ashabına imanın dönüştürdüğü kahramanlar diyebiliriz.
Fakat bunlardan bir tanesi çok enteresandır; Süheyl bin Amir… Bu isim bize küfürden ve Allah Rasulü’ne düşmanlıktan bir an olsun geri durmamış azgın bir şahsiyeti hatırlatır. O Bedir günü müşrik ordusuna mücahitlerin bile yüreğini titretecek cesaretlendirici konuşma yapmış, Hudeybiye’de anlaşma yazılırken ‘Allah’ın rasulü Muhammed’ ifadesine bile tahammül etmemiş, Müslüman olduğu için öz oğluna akla hayale gelmeyecek işkenceleri reva görmüş birisidir. Fakat iman ettikten bambaşka bir Süheyl oluvermiştir. Bundan sonrasını İbni Ömer’den dinleyelim: “Veda Haccı sırasında insanların Efendimizin sakal ve saç telini almak için izdiham yaptığını gördüm. Derken gözüm yaşlı bir adama ilişti. Bir kenara çekilmiş, hem ağlıyor hem de elindeki saç veya sakal telini yüzüne gözüne sürüyordu. Onun kim olduğunu sorunca, Süheyl bin Amir olduğunu söylediler.” Sanıyorum bu kadarı imanın insanı dönüştürücü gücünü anlamaya yeterli olacaktır.
Evet, iman kalbin konusu olduğuna ve kalp, kelime anlamı itibariyle sürekli dönen, değişen bir yapıya sahip olduğuna göre, içindeki iman da sürekli renk ve kabuk değiştirir. İnsan imanla inkar, yakîn ile şüphe arasında sürekli gelgit içindedir. Mümin bu noktada Allah Teala’nın lütfuyla imanı inkara, yakîni şüpheye tercih eder. Bundan dolayı Kuran-ı Kerim, Hucurat suresi 7. ayette “Allah size imanı sevdirdi. Kalbinizde onu size süsledi ve çekici kıldı. Buna karşılık inkar ve sapkınlığı size çirkin gösterdi de siz tiskinti duyar oldunuz” buyuruyor. Ayetten anlaşılacağı gibi, imanla kalp arasında çok derin bir ilişki vardır. İman kalbin gıdasıdır. Sevgi ise o gıdayı cazip kılan ve sürekli olarak kalbin ona iştah duymasını sağlayan araçtır. İşte bu sevgi, sorduğunuz iman bakımıdır. İmanda tehlikenin habercileri ise, kalp hastalıklarının çoğalmasıdır. Miktoplar kalbin bünyesini öylesine sarar ki, kalp kapkara kesilir. İşte küfür dediğimiz şey budur. Dolayısıyla, imanın bakımı kalbin gurur ve haset gibi kalp mikroplarından temizlenip sağlığa kavuşmasıyla yapılır.
5. İman esaslarımızdan olan Allah’a ve ahirete iman, pek çok ayette bir arada zikredilmektedir. Bunu nasıl anlamalıyız? Allah ve ahiret bilinci bize ne kazandırır?
Önce Allah’a imanı konuşacak olursak, Allah’a iman fıtrattır, tabiîliktir. Biri tarafından üretilen veya bir şey aracılığıyla varlık dünyasına adım atan her şey üreticisinin işaretini taşır. Gizli veya aşikar her şeyde bağlı olduğu varlığın kodları gizlidir. Mesela bir resim tablosu sanat konusunda ehil olanların farkedeceği üzere, kendisine şekil veren sanatçının üslubunu ve zekasını ortaya koyar. Bu bilinçdışı, adeta refleksiftir. Aynı şekilde bir şiir, kendisine hayat veren şairin şiirsel anlayışını ve beslendiği kaynakları ortaya koyar. Bu doğrultuda insan gerçeğine yaklaşırsak, kendisini vareden yaratıcı güçten, Allah Azze ve Celle’den kopuk olduğunu, kodlarında yaratıcı güce karşı bir çekim olmadığını söylemek mümkün değildir. O halde insanın atan nabzından sergilediği davranışlara kadar tüm varlığı Allah Azze ve Celle’ye bağlılığın sinyallerini verir. Buradan anlıyoruz ki, Allah’a iman, doğamıza kodlanmış, silinmesi kabil olmayan ilahi imzadır.
Allah’a imanla ahirete imanın birlikte zikredilmesine gelince, ikisinin ortak noktası gayb ve metafizik olmalarıdır. İki esasa iman etmemizde varlık aleminin ontolojik yapısı baskın rol oynar. Aslında insan hayatı yoklukla başlar, sonra varlığın gün yüzüne çıkar. İnsanın geçmişine baktığımız zaman, yokluğunun varlığından daha fazla olduğunu görürüz. Kainat kimbilir kaç bin yıldır mevcuttu, fakat bugün yaşayan bizler yoktuk. Muhtemelen bir elli yıl sonra yine olmayacağız. Dolayısıyla bizim varlığımız varlık aleminde çok az bir yer işgal ediyor. Sorunun son kısmına gelince, ahiret bilinci insanın gündelik yaşantısına istikamet kazandırır. İnsan yaptığı her şeyi birgün Allah’ın huzurunda hesap vereceği düşüncesiyle yapar. Hayatın ölümle bitmediği inancı, dünya sevgisinin kalbimizden çıkmasına sebep olur. Bu konuda Allah Azze ve Celle şöyle buyurur: “Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz bunlar, Allah’a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelir. Onlar, kesinlikle Rablerine kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini düşünen ve bunu kabüllenen kimselerdir.” (Bakara suresi, 45-46)
Aslında bu soru “Niçin tecdid-i iman yapmıyoruz?” şeklinde de sorulabilirdi. Allah’a inanıyor ve bu inancımızı “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” kudsî cümlesiyle ilan ediyoruz. Biz bu sözü söylerken, aynı zamanda kalbdeki tasdik ve iz’ana dilimizi de tercüman kılıyoruz ki, ahkâm-ı ilâhiyenin üzerimizde tatbik edilmesi konusunda bu bir esastır.
Sâniyen, kelimeyi söylemekle, şahsî hayatımızı aydınlatmış, nuranîleştirmiş oluyoruz ki, bu bizim için mutlak bir ihtiyaç. Her şeyden evvel bizler, mütemadiyen tahavvül edip değişen varlıklarız: Ben, dünkü ben değilim, tabiî evvelki günkü ben de değilim. Hele geçen seneki ben, hiç mi hiç değilim. Geçen seneki ben ile şu andaki ben arasında upuzun bir mesafe vardır. Öyle ise geçen sene ben “Lâ ilâhe illallah” deyip tecdid-i iman yaptıysam, değişen şimdiki ben yeniden tecdid-i iman yapmak suretiyle ruh, his ve kalb dünyamı tenvir etme mecburiyetindeyim.
Sâlisen, üzerinde yaşadığımız dünya da bizim gibi değişiyor: Küre-i arz durmadan dönüyor; Güneş devamlı hareket ediyor. Değişen dünyaları da ayrıca tenvir etmek ve içinde bulunduğumuz yurdumuzu, yuvamızı, otağımızı aydınlatmak için yine “Lâ ilâhe illallah” kudsî cümlesiyle hayatımızı aydınlatmak mecburiyetindeyiz.
Râbian, insan farkına vararak veya varmayarak pek çok defa, kendisini küfre sokacak davranış, iş ve sözlerde bulunabilmektedir. Bu türlü davranış, iş ve sözler onun mânevî hayatını karartır, zulümatlı hâle getirir ve kapkaranlık yapabilir. İşte eğer insanın, küfre götüren ve dalâlete iten bu türlü sözlerle iç dünyası kararmışsa böyle birinin “Lâ ilâhe illallah” ile hayatını yeniden tenvir edip tecdid-i iman yapması onun için elzem ve zarurîdir.
Hâmisen, uhrevî âlemimiz itibarıyla ne zaman vefat edersek, dilimiz kelime-i tevhid ile ıslanmış olarak Allah’ın huzuruna gitmemiz bizim için hayatî bir mevzudur. Onu söylemiş ve o ahd ü peymâna sadakat içinde Allah’ın huzuruna gitmiş olmak, bizim için önemi çok büyük, kazandıran hususlardandır. Evet, bir hadis-i şerifte: “İnsan vefat ederken, kelime-i tevhidle dili ıslak olarak Allah’ın huzuruna giderse, Cenâb-ı Hak onu mağfiret buyurur.” şeklinde ifade edilmektedir.
İmamların camilerde yaptırdıkları tecdid-i iman ve tecdid-i nikâh meselesine gelince; bu mânâ günümüzde bir âdet olarak icra edilmektedir. Resûl-i Ekrem devrinde böyle bir tecdid-i iman yapma meselesi bahis mevzuu değildi. İnsanın günün her dakikası ve her saatinde günahlara ve küfre karşı içinde bir burkuntu ve tiksinti duyup da gönlünden gele gele “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” demesi, bir tecdid-i iman cehdidir ve mümkünse bu her zaman yapılmalıdır.
M. Fethullah Gülen
.
Din Nedir?
Din, Allah tarafindan konulmus bir kanundur. Insanlara, yaratilis gayesini ve varolus hikmetini bildirir. Yüce Rablerine karsi ne sekilde ibâdette bulunacaklarini ögretir. Iyi ve faydali seyler yapmaya sevkeder, zararli islerden de alikoyar.
Din, insan aklinin kendi kendine sorup durdugu, "Ben kimim, nereden gelip, nereye gidiyorum?" suâllerinin tatmîn edici yegâne cevab kaynagidir.
Din, imkânlarin tükendigi, ümidlerin söndügü yerde baslayan imkân yolu ve ümid isigi, ilâçlarin dindiremedigi acilarin ilâci, yikik gönüllerin siginagidir.
Din; adâlet, iyilik, fedakârlik, dogruluk, fazilet gibi duygularin hayat menbai, insan vicdanindaki inanma ihtiyacinin tam karsiligidir.
Insanlar, dinleri peygamberlerden ögrenmislerdir.
Peygamberler, vahiy yoluyla Allah'dan aldiklari dinî hükümleri, aldiklari sekliyle insanlara bildirmislerdir. Bu bakimdan, dinlerin hakikî sahibi, Allah Teâlâ'dir. Peygamberler ise dînin hükümlerini insanlara bildiren birer elçi durumundadirlar.
Dinler Kaça Ayrilir?
Islâm âlimleri dinleri baslica iki kisma ayirirlar:
1. Hak dinler.
2. Bâtil dinler.
Tek Allah'a îmani esas alan ve yalnizca O'na kulluk ve ibâdeti emreden dinlere Hak dinler denir.
Hak dinler, Allah'in göndermis oldugu dinlerdir. Bu sebeble bunlara semavî dinler de denir. Hak dinlere, temelini, Allah'in birligine îman ve sadece O'na ibâdet esasi teskil ettigi için, Tevhid dini adi da verilir.
Allah tarafindan gönderilmemis, insanlarin kendilerinden uydurduklari, tek Allah'a îman esasini tasimayan inanç ve fikirlere ise, Bâtil dinler denir.
Hak dinlerin bazilari, sonradan insanlar tarafindan bozulmus, içine dînin aslindan olmayan hurâfeler ve bâtil inançlar konulmustur. Bu gibi, asli hak iken sonradan bozulan dinlere, Muharref dinler denir. Yahudîlik ve Hiristiyanlik gibi... Bunlar baslangiçta Hak din iken, sonradan içlerine hurâfeler ve tevhide aykiri fikirler girmesiyle bozulmus ve birer muharref din olmuslardir.
Muharref dinler de, bâtil dinlerden sayilir.
Insanligin Ilk Dîni Hangi Dindir?
Insanligin ilk dîni, ilk insan ve ilk Peygamber Hz. Âdem Aleyhisselâm'a gönderilen ve Allah'in bir oldugu inancina dayanan Tevhid dînidir. Sosyolojik arastirmalar da insanligin ilk dîninin tevhid dîni oldugunu isbatlar mahiyettedir. Nitekim dinler tarihi arastirmacisi ve sosyolog Schmidt, yeryüzünde en ilkel insan cemiyeti olan Pigmeler üzerinde yaptigi arastirmalar sonucu, bunlarda "tek tanri inanci"nin oldugunu ortaya koymustur. Schmidt'in bu tesbitleri, Durkheim'in, insanligin ilk dininin totemizm oldugu yolundaki iddialarini çürütmüs, bu konudaki yaygin Batili kanâatleri yikmistir.
Insan Hayatinda Dinin Yeri Nedir?
Din inanci, insanla beraber dogmustur. Çünkü insanlik tarihinin hiçbir döneminde din duygusundan mahrum bir millete rastlanamamaktadir. Nerede insan varsa, orada bir nevi îman, ibâdet ve din duygusu görülmüstür.
Bundan anlasiliyor ki, din, insanligin yaratilisindan getirdigi fitrî ve zarurî ihtiyacidir. Insanoglu vâr oldukça, din de vârolacaktir.
Filozof Auguste Sabatier bu konuda der ki:
"Diyânet, gayet kuvvetli bir agaç gibi, insaniyetin geçirdigi inkilâplarin hepsinde hayatini muhafaza etmis ve edecektir. Zaman geçmekle, onun kaynagi kurumak söyle dursun, bilâkis, gittikçe o menbain derinlestigini, genisledigini görmekteyiz. Binaenaleyh, insan hayati diyânetle baslamis oldugu gibi, diyânetle kuvvet bulacak, diyânetle nihayetlenecektir."
"Ben niçin dinliyim" suâlini nefsime sorar sormaz, su cevabi aliyorum: Dindarim, çünkü baska türlü olmaya muktedir degilim. Dindar olmak, varligim ve benligim için vazgeçilmez bir ihtiyaçtir."
Benjamin Konstan ise söyle der:
"Din, insanlik tarihinde en fazla hâkim olmus bir varliktir. Dinî hayat, tabiatimizin degismez vasfi ve ondan ayrilmayan bir özelligidir. Insanin mahiyeti düsünülünce, zihne derhal bir de din fikrinin gelmemesi mümkün degildir..."
Batili ilim ve fikir adamlarinin bu tesbitleri de gösteriyor ki: Insan fitraten dindardir; din duygusu insan tabiatinin zarurî bir ihtiyacidir. Tarihin hiçbir devrinde dinsiz, yani, inançsiz ve mâneviyatsiz bir insan olmamistir.
Dinin Fertlere ve Cemiyete Sagladigi Faydalar Nelerdir?
1. Insan, akil ve suur sahibi, varligi üzerinde düsünebilen bir canlidir. Nereden gelip nereye gittigini, niçin yaratildigini, hayat yolunun onu nasil bir sonuca ulastiracagini, vicdâniyla basbasa kaldigi zaman, kendi kendine sorup durmaktadir. Bu konuda tatmîn olmak, içinde gelecege ait olarak beliren endiselerden kurtulmak, sükûnete ve iç huzura ermek ihtiyacindadir. Bu huzuru, insan, ancak insanüstü bir hakikata inanip baglanmakla bulabilir. Bu hakikati ise, ona ancak din verir ve ögretir.
2. Insanligin kendi dünyasinda maddeten ve mânen inkisaf etmesi, gerçek insanlik mertebesine ulasmasi için de, din mutlaka gereklidir.
Bu hususu Bediüzzaman söyle ifâde eder:
"Nev'-i beserin ahvaline dikkatle bakilsa görülür ki, ruhun mânen terakkisini, vicdanin tekâmülünü, akil ve fikrin inkisaf ve terakkisini telkin eden, yani asilayan seriatlardir. Vücud veren tekliftir. Hayat veren peygamberlerin gönderilmesidir. Ilham eden dinlerdir. Eger bu noktalar olmasaydi, insan hayvan olarak kalacakti. Ve insandaki bu kadar kemâlât-i vicdaniye ve ahlâk-i hasene tamamen yok olurlardi." (Isârâtü'l-I'caz).
Ayni konuda Ali Fuad Basgil ise söyle der:
"En âliminden câhiline kadar insan, nerden gelip nereye gittigini kendi kendine soracak; insanüstü âlemlerden yüksek bir ideâl mesnedi ve bir hareket ve faaliyet prensibi arayacaktir. Fakat bu aradiklarina ve sorduklarina dînin disinda -ne ilimde, ne de felsefede- tatmin edici ve iç ferahlatici bir cevab bulamiyacaktir. Neticede ya dindâr olup, dinî hakikatlere gönül baglayacak ve insan hayati yasayacaktir, yahut da hayvanlasip, fizikî hisler ve bayagi zevkleriyle yasama yolunu tutacaktir. Bu yol, insanligi uçuruma götürülecektir." (Din ve Lâiklik)
3. Din, cemiyet hayatini düzenleyici ve disipline edici olarak da, insanlik için lüzumlu bir müessesedir.
* Dinî duygu, insandan hiçbir vakit ayrilmayan, onu daima murakabe altinda bulunduran mânevî bir bekçidir. Bu bekçi, vicdanlar üzerinde son derece etkili oldugundan, hem insani gizli âsikâr bütün fenaliklardan alikoyar, hem de her nevi iyiliklere sevkeder. "Din, insan ihtiraslarini frenliyen en kuvvetli mânevî bir dizgindir."
* Din sayesinde Allah'in herseyi bilecegini, hiçbir seyin ondan gizlenemeyecegini idrâk eden insanda kuvvetli bir irâde hâsil olur. Böyle kuvvetli irâde ve seciye sahibi kisilerden meydana gelen bir cemiyette ise, âsâyis ve istikrar, nizam ve âhenk bulunur.
* Din her türlü ahlâkî fazîletin kaynagidir. Insanlik için dinin getirdigi ahlâkî sistemin ehemmiyeti çok büyüktür. Aleksi Betran söyle der:
"Dindar kimselerde mevcut olan îman, ahlâk için pek kiymetli bir istinad noktasidir."
Bir milletin ahlâkî yönden alçalmasi kadar müdhis bir felâket yoktur. Tarih boyunca pek çok milletler, ahlâken tefessüh ettikleri için batmis, tarih sahnesinden silinip gitmislerdir.
4. Dinsizlik, herseyden önce ahlâk fikrini yikar. Çünkü din olmadigi takdirde, ahlâk için hiçbir yaptirici güç kalmadigindan, dinsizlik her türlü kötülügün yayilmasina ve genislemesine ve neticede cemiyetin çökmesine sebeb olur.
Dinsizlik, ayni zamanda hukuk fikrini de ortadan kaldirir. Kendini herhangi bir ahlâkî müeyyideye bagli hissetmeyen dinsiz insan, hiçbir hak ve hukuku yerine getirmez. Eline firsat geçtiginde zulüm yapmaktan, gasbetmekten, her türlü kötülügü islemekten geri durmaz.
"Maddeye tapan ve sehvetlerine esîr olan dinsiz insanda, insanlik seciyeleri silinmekte; fazîlet, ferâgat ve fedakârlik yerine feci bir 'BOSVER' zihniyeti hâkim olmaktadir. Bu zihniyet ise, bir cemiyet için felâkettir."
Islâm'in Disindaki Dinlerin Geçerliligi Neden Kalkmistir?
Tarihin çesitli devirlerinde insanlara ayri ayri peygamberler ve dinler yollayan Allah Teâlâ, son din olarak onlara Islâmi ve son Peygamber olarak da Hz. Muhammed'i (asm) göndermistir. Islâm'in gelmesiyle Yahudîlik ve Hiristiyanlik gibi eski dinlerin hükmü sona ermistir. Bu, tipki, yeni bir kanun çikinca, eski kanunun hükmünün yürürlükten kalkmasi gibidir. Allah'in son dîni ve Ilâhî Kanunu Islâm gelince, eski dinlerin ve ilâhî kanunlarin geçerliligi son bulmustur.
Islâm disinda kalan dinlerin yürürlükten kalkmasini gerektiren baslica sebebler sunlardir:
1 - Her seyden evvel, eski dinler, yalnizca belli bir zamana ve belli bir muhîtin insanlarina hitab ediyorlardi. Islâm ise, topyekû* bütün insanliga seslenmektedir. Dâveti umumî ve mesaji cihansümuldür.
2 - Eski dinler, sadece kendi zamanlarinin insanlarini muhâtab almislardi. O zamanin insanlarinin seciyeleri kaba ve mizaçlari vahsete yakindi. Ilimde, medeniyette, fikir ve anlayista geri idiler. Ulasim ve haberlesme imkânlari, ibtidai bir haldeydi. Her bölgenin kültürü, inanci, örf ve âdetleri farkli farkliydi. Karsilikli fikir ve kültür alisverisi de oldukça zayifti. Bu yüzden, her muhîte ayri ayri peygamberler gelmesi, baska baska dinler gönderilmesi zarureti vardi. Zaman geçip insanlik ilim, fikir, kültür ve medeniyet yönünden büyük gelismeler kaydedince, eski mahallî dinler artik insanlarin ihtiyaçlarina cevap veremez hale geldiler. Bunun üzerine Cenâb-i Hak da insanlara en son din olan Islâmiyeti gönderdi.
Islâm dîni, 1400 yil evvelki dünyanin insanindan, bugünün ve yarinin modern insanina kadar gelip geçen bütün insanliga hitab edebilme özelliginde olan bir dindir. Bu bakimdan, kiyamete kadar hükmü bâki ve geçerlidir.
3 - Eski dinlerin, zamanla, içlerine hurâfeler, bâtil inançlar karismistir. Allah'in birligine îman esasi, yani tevhid inanci kaybolmustur. Islâm ise, hâlâ ilk günkü tazelik ve safligi ile, bozulmadan durmaktadir.
Netice olarak diyebiliriz ki:
Islâm'in disinda kalan dinler, geceleyin bir sokagi aydinlatan bir fener ve sokak lâmbasi gibidir. Islâm ise, bütün dünyayi aydinlatan günes hükmündedir.
Günes dogduktan sonra, artik sokak fenerine hiç ihtiyaç kalir mi?
Günesin yaninda sokak lâmbasinin aydinliginin sözü olur mu?
Bâtil Dinler Nasil Ortaya Çikmistir?
Hz. Âdem'den (as) sonra, zamanin ilerlemesiyle bazi insanlar nefislerine ve Seytan'in telkinlerine kapilarak tevhid inancindan uzaklasmis, Hak dîne yabancilasmis, bir takim yanlis inançlara saplanmislardir. Böylece bâtil dinler ortaya çikmistir.
Insanlar Hak dinden uzaklasip bâtila saplandikça, Cenâb-i Hak onlara yeni bir Peygamber ve yeni bir din göndermis, onlari tevhid inancina dâvet etmistir. Ancak insanlarin sadece bir kismi bu dâvete uymus, diger kismi ise bâtil inançlarinda israr etmistir. Hattâ bunlar Hakka dönmemekle de kalmamis, dönenlere zorla mâni olma, baski ve iskence yapma yollarina bile basvurmuslardir. Böylelikle her asirda ve her devirde Hak dine inananlarla inanmayanlar arasinda sürekli bir mücadele olagelmistir. Günümüzde de çesitli isimler ve sekiller altinda bu mücadele sürmektedir ve kiyâmete kadar da sürecektir.
Son Din Hangisidir?
Insanligin son dini, tevhid dîni olan Islâm dînidir.
Ilim ve Din Arasinda Herhangi Bir Çatisma Söz Konusu mu?
Ilim, madde âleminin, hayatin ve özellikle insanin nasil vâr oldugunu inceler, bu âlemde cereyan eden Ilâhî kanunlari bulup çikarir. Bu kanunlar sâyesinde insanligin teknik ve medeniyette daha fazla ilerlemesine imkân hazirlar. Din ise, kâinatin ve madde âleminin niçin yaratildigini ve yaraticisinin kim oldugunu ortaya koyar. Özellikle insanin varliklar içindeki müstesna mevkiini, yaratilis gayesini ve bu dünyadaki vazifesinin mahiyetini belirtir.
Su halde ilim ile din için: Varlik âleminin sir ve muamma kutularini açan iki anahtardir denebilir. Biri, varliklarin yaratilis seklini, maddî
mahiyetini ortaya koyarken; digeri de yaratilis sebebini ve gayesini açiklamaktadir. Bu bakimdan ortada birbirleri ile çatisan bir durum yoktur. Bil'akis birbirlerini tamamlama söz konusudur.
Ilim ilerledikçe dinî görüslerin iflâs edecegini sananlar, bu noktada yanilmislardir. Bil'akis, ilmin ileriye dogru attigi her adim, her yeni bulus, düsünen insanligi dinî akîdelere biraz daha yaklastirmis ve Allah'in büyüklügünü biraz daha yakindan göstermistir. Söyle ki:
"Kâinatta mevcut kusursuz bir nizamin dayandigi kanunlarin kesfinden ve bu kanunlardan istifade yollarinin arastirilmasindan ibaret olan ilimler", bu muhtesem nizami kuran ve isleten Allah'in varligina en kuvvetli bürhan ve sahidlerdir. O yüce Yaratanin varligini, essiz kudretini inkâr etmek; ancak gözle görülen mevcut nizami inkâr etmekle mümkün olur. Nizamin inkâri hâlinde ise, ortada ilim kalmaz.
Diger taraftan ilimler, Allah'in yarattigi varliklar âlemini incelediklerinden, yaratilistaki hârikalari, ince hesap ve ölçüleri ortaya koymakta ve varliklar üzerinde tecelli eden Ilâhî isim ve sifatlari meydana çikarmaktadirlar. Bu bakimdan, ilimlerin Allah'in isimlerine ayna olduklarini ve herbir ilmin Allah'in bir ismine dayandigini ve hakikatini o isimden aldigini söyleyebiliriz. Bu hususu Bediüzzaman söyle izah etmektedir:
"Her bir kemâlin, herbir ilmin, herbir terakkiyatin, herbir fennin bir hakikat-i âliyyesi [yüce bir hakikati] var ki, o hakikat bir ism-i Ilâhîye dayaniyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyati [çesitli tecellileri] ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla o fen, o kemâlât, o san'at kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa yarim yamalak bir surette nâkis bir gölgedir.
Meselâ: Hendese [geometri] bir fendir. Onun hakikati ve nokta-i müntehasi [ulasabilecegi en son nokta], Cenâb-i Hakk'in ism-i Adl ve Mukaddir'ine yetisip hendese âyinesinde o ismin hakîmane cilvelerini müsahede etmektir.
Meselâ: Tib bir fendir. Hem bir san'attir. Onun da nihayeti ve hakikati, Hakîm-i Mutlak'in Sâfî ismine dayanip, eczahane-i kübrâsi olan rûy-i zeminde [yeryüzünde] Rahimâne cilvelerini, edviyelerde [devâlarda] görmekle tib kemâlâtini bulur, hakikat olur.
Meselâ: Hakikat-i mevcûdattan bahseden hikmetü'l-Esyâ, Cenâb-i Hakk'in (Celle Celâlühû) ism-i Hakîminin tecelliyat-i kübrâsini müdebbirâne, mürebbiyâne esyada, menfaatlerinde ve maslahatlarinda görmekle ve o isme ve ona dayanmakla su hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafâta inkilâb eder ve mâlâyâniyât olur veya felsefe-i tabiiye misillû dalâlete [sapikliga] yol açar.
Iste sana üç misâl! Sair kemâlât ve fünûnu [fenleri] bu üç misâle kiyâs et." (Sözler)
Gerçekten de Bediüzzaman'in isaret ettigi gibi, ilim ve fenlerin hakikatinin Ilâhî bir isme istinad ettigi görülmez veya görmezlikten gelinirse, ilmin ya inançsizlga yol açacagi, veya faydasiz birer mesguliyet mahiyeti alacagi, günümüzde pek çok misalleriyle ortaya çikmistir.
Iman Nedir?
Iman, lügatte, bir sey'e tereddütsüz inanmak ve kesin olarak, içten ve yürekten baglanmak demektir.
Dinî mânâsi ise, Allah'in varligina, birligine, tereddütsüz inanmak ve Hz. Muhammed'in (asm) peygamber oldugunu ve bize bildirdigi seylerin hepsinin hak ve dogru bulundugunu, hiçbir sübhe duymadan kabûl ve tasdik etmektir.
Iman Kaç Kisma Ayrilir? Iman iki kisma ayrilir:
1. Icmalî îman,
2. Tafsilî îman.
Icmalî Iman Ne Demektir?
Peygamberimizin Allah'tan alip haber verdigi seylerin hepsine birden, topluca inanmak demektir.
Bir kimse, mânâsini bilerek ve kabûl ederek:
"Lâ ilâhe illâllah Muhammedün resûlüllah" dese icmalî olarak îman etmis olur.
Bu cümleye Kelime-i Tevhid denir. Mânâsi sudur:
Lâ ilâhe illâllah: Allah'dan baska hiçbir ilâh ve hakikî ma'bud yoktur.
Muhammedün resûlüllah: Muhammed (asm), Allah'in Resûlü ve Peygamberidir.
Tafsilî Iman Neye Denir?
Peygamberimizin Allah'tan haber verdigi seylerin herbirini delilleriyle bilip inanmaktir. Diger bir ifadeyle, dinin zaruriyatini bütün tafsilât ve teferruâtiyla ögrenip tasdik etmek demektir.
Dînin Zaruriyâti Nedir?
Dînin zaruriyâti, Âmentü'de yer alan 6 îman esasi ile dînin namaz, oruç, hac, zekât gibi farz kildigi ibâdetler ve adam öldürmek, içki içmek, zinâ yapmak gibi haram saydigi fiillerdir.
Bunlari, her Müslümanin teferruâti ile bilmesi ve inanmasi sarttir.
Âmentü Nedir, Âmentü'de Yer Alan Iman Esaslari Nelerdir?
Âmentü, her Müslümanin inanmasi, kabûl edip tasdik etmesi farz olan îman esaslarindan ibarettir.
Âmentü'de yer alan îman esaslari 6'dir ve sunlardir:
1. Allah'a inanmak,
2. Meleklerine inanmak,
3. Kitablarina inanmak,
4. Peygamberlerine inanmak,
5. Âhiret gününe, öldükten sonra dirilmeye inanmak,
6. Kadere, hayir ve serrin Allah'dan olduguna inanmak.
Imani Dil Ile Söylemek de Lâzim midir? Dil ile söylemek imanin sarti degildir. Insan dil ile imanini itiraf etmese bile, kalben inandiktan sonra mü'min sayilir. Ancak îmanini dili ile söylemeyen bir kimsenin kalbindeki îmanini biz nasil bilecegiz? Bu sebeble, dil ile söylemek, kisinin îmani hakkinda hüküm verebilmek ve öldügünde kendisine Müslüman muamelesi yapabilmek için gereklidir. Bunun içindir ki îmanin rüknü, "kalb ile tasdik, dil ile ikrardir" denilmistir. Burada îmanini dili ile söylemek aslî rükün degil, kisinin îmani hakkinda hüküm verebilmek için gereken sarttir. Cemaatle namaz kilmak, dinî bir vecibeyi yerine getirmek de, îmanini dil ile ikrar gibidir, hattâ ondan daha kuvvetli bir alâmettir. Bu konuda Peygamber Efendimiz söyle buyurmuslardir:
"Sik sik camiye gittigini gördügünüz kimsenin îmanina sehadet ediniz. Çünkü Allah Teâlâ, 'Allah'in mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe îman edip namaz kilan ve zekât veren kimseler îmâr eder'
(et-Tevbe, 18) buyurmaktadir."
Dil ile ikrâr, îmanin temel sarti olmadigi için, bir zorlama durumunda veya buna benzer bir mâzeret karsisinda kalben degil, sadece dil ile inancini inkâr etmek, îmana aykiri söz söylemek dînen câiz olur. Böyle bir duruma mecbur kalan kimse îmandan çikmaz, kalben tasdikini korudugu için de mü'min sayilir.
Nitekim Asr-i Saâdette Ashabdan Ammâr bin Yâsir, mâruz kaldigi agir baski ve iskencelere tahammül edemiyerek imanini diliyle inkâr etmis, böylece ugratildigi iskencelerden kurtulmustur.
Resûlüllah Efendimiz, onun bu hareketini tasvib etmis; kalb îman ile dolu iken, zor karsisinda inkârin, bu îmana zarar vermiyecegini belirtmistir.
Amel ve Ibâdetin, Iman ile Alâkasi Nedir? Amel, insanin inandigi seyleri yasamasi, dînin emrettiklerini yerine getirmesi, yasakladigi seylerden de kaçinmasi demektir. Amelin îman ile yakindan alâkasi vardir. Insan önce bir sey'i benimser, dogruluguna inanir, sonra da o inandigi sey'i yaparak yasar. Bununla beraber amel, îmanin bir parçasi degildir. Yani, insan dînin emirlerini yerine getirmese ve ibâdetini yapmasa dahi, îmandan çikmis olmaz, inancini inkâr etmis sayilmaz. Sadece günahkâr olmus olur.
Ne var ki, amel ve ibâdet, kalbdeki îmani kuvvetlendirir, te'sirini artirir, insani kemâle ve olgunluga ulastirir. Insanin inancinin geregini yapmamasi ise, imanin insan davranislari üzerindeki müsbet te'sirinin zamanla kaybolup zayiflamasina yol açar. Insan davranislari üzerinde îmanin te'sirleri zayifladikça menfî duygular, kötü huylar, zararli arzûlar, günahlar, insanin his dünyasini kaplar. Bâzan bu hâl, onu küfre, yani, îmanini kaybetmeye bile götürür.
Çünkü islenen herbir kötülük ve günah, dînin emirlerine zid her bir amel ve hareket, kalbe isleyip îman *ûrunu lekeler ve siyahlandirir.
Peygamber Efendimiz bu duruma, su ifadeleriyle isaret buyurmuslardir:
"Bir günah isliyen kimsenin kalbinde, siyah bir leke hâsil olur."
Günahlar tekrarlandikça kalbdeki siyahlik artar, îmanin *ûru gitgide zayiflamaya yüz tutar. Bu hâl, kalbin bütünüyle kararip katilasmasina, îman *ûrunun tamamen sönüp kaybolmasina kadar devam eder.
Bunun içindir ki, "Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var" denilmistir.
Insanlar Bu Dünyaya Nereden Gelmislerdir? Insanlar bu dünyaya, ruhlar âleminden gelmislerdir. Allah, insanlarin bedenlerinden evvel ruhlarini yaratmistir. Daha sonra her bir ruha ayri bir beden elbisesi giydirerek onlari su dünyaya göndermistir.
Insanlar Bu Dünyaya Niçin Gelmistir?
Allah'a îman ve O'na ibâdet için gelmistir.
Kur'ân-i Kerîm'de bu hususta söyle buyurulur:
"Cinleri ve insanlari, ancak beni taniyip îman etsin ve ibâdette bulunsunlar diye yarattim." (ez-Zâriyât, 56).
Insanlar Bu Dünyaya Ne Halde Gelirler?
Bütün insanlar, bu dünyaya Islâm fitrati üzere, yani, Müslüman dogarak gelirler. Sonradan büyüyünce herbiri ya kendi akil ve iradesini iyiye kullanarak Islâm fitrati üzere yasamaya devam eder, Müslümanca bir hayat sürerler... Veya menfî çevrelerin te'sirinde kalarak, bu temiz fitratlarini degistirir, Islâm'in disinda bir hayat sürmeye baslarlar. Bu hususa Peygamberimiz, bir hadîs-i seriflerinde su sekilde isaret buyurmuslardir:
"Her dogan, Islâm fitrati üzere dogar. Sonra onu, anasi - babasi (yakin çevresi) Yahudî, Hiristiyan ve Mecusî yapar."
Ne Zamandan Beri Müslümâniz? Kâlû Belâ'dan beri Müslümaniz.
Kâlû Belâ Ne Demektir?
Allah dünyayi ve içindeki varliklari yaratmadan evvel, öncelikle gelmis ve gelecek bütün insanlarin ruhlarini yaratmistir. Bunlari ruhlar âlemi denilen bir âlemde bir araya getirmistir. Daha sonra hepsini birden huzurunda toplayarak kendilerine hitâben:
- Ben sizin Rabbiniz degil miyim? diye sormustur. Ruhlar da:
Evet, sen bizim Rabbimizsin, diye cevab vermislerdir. "Ancak sana ibâdet eder, senden yardim dileriz" demislerdir. Iste bu konusmanin vuku' buldugu zamana, Kâlû Belâ denir.
Allah daha sonra insan ruhunun bu sözünde ne derece samimî ve dogru oldugunu ortaya çikarmak için, su dünyayi bir imtihan yeri olarak yaratmistir. Ve her bir ruhu ayri bir bedene yerlestirerek, onlari belli zaman araliklariyla su imtihan meydanina göndermistir. Böylece insanin önüne iki yol açilmistir:
Ya akil ve iradesini iyiye kullanarak Kâlû Belâ'daki gibi Allah'i Rab tanimakta devam edecektir. Yahut da iradesini ve aklini kötüye kullanarak Rabbini ve Allah'ini inkâr edecek, O'na kulluktan kaçacak, seytan'in yoluna sapacaktir.
Allah'a sonsuz sükürler olsun ki, biz Müslümanlar, Kâlû Belâ zamaninda Rabbimize verdigimiz sözde duran kimseleriz. Insâallah son nefesimize kadar da bu sözümüzde durmaya devam edecegiz.
Allah'a Iman Ne Demektir?
Allah Teâlâ'nin varligina ve birligine inanmak ve O'nu sifat ve isimleriyle güzelce tanimaktir.
Allah'a îman, bütün dinlerin temelidir. Allah'a inanma, O'na dayanma ve ibâdette bulunma ihtiyaci, insanda yaratilistan vardir. Bu duygu, insanla beraber dogmus ve her devirde de olagelmistir.
Allah'in varliginin delillerinden biri de budur. Çünkü fitrat yalan söylemez. Insan fitratinda, madem, bir yüce Yaraticiya inanip dayanma, O'na ibâdet etme, yalvarip dileklerine karsilik bulma ihtiyaci vardir; öyleyse o yüce Yaradanin vâr olmamasi mümkün degildir. Bu, fitratin inkâri demek olur. Baska hiçbir delil olmasa bile, bu fitrat ve vicdan delili, Allah'in varligini anlamamiz için kâfi bir isiktir.
Aslinda, Allah'i inkâra yeltenenler bile, baslari dara geldigi zaman yine Allah'a yönelmek, O'ndan yardim dilemek zorunda kalirlar. Fakat darliktan kurtulur kurtulmaz yine eski hallerine dönerler. Bunun misalerini pek çok görmüs ve duymusuzdur. Bu hususa Kur'ân-i Kerîm su sekilde isâret buyurmaktadir:
"Insana bir zarar dokundugu zaman, yan üstü yatarak, yahut oturarak veya ayakta iken bize yalvarir. Fakat ondan (ilticâsina sebeb olan o) zarari kaldirdigimiz zaman, sanki kendine dokunan bir zarardan dolayi bize yalvaran o degilmis gibi hareket eder. (Eski sapikligina devam eder.)" (Yûnus, 12).
"Gemiye bindikleri zaman (batma korkusundan) ihlâs ile Allah'a yalvarirlar, fakat kendilerini karaya çikarip kurtardigimizda, hemen sirk kosarlar." (el-Ankebût, 65).
Allah'a Imanin Insan Hayatina Te'sirleri Nelerdir? Allah'a inanan ve O'na sevgiyle baglanan insanin mânevî ufku kâinat kadar genis, huzûru ve nes'esi Cennet bahçesi gibi daima taze ve ölümsüzür.
Gözlerinde îman nuru parlar, sözlerinde hakikat, sevgi ve nes'e çaglar.
Is ve hareketlerinde ahlâk, vekar ve isabet göze çarpar.
O, insanlari hilkat itibariyle kardesi bilir, onlara lütuf ve merhamet gözüyle bakar.
Sefkatlidir, insanlarin dertlerine bir karsilik beklemeden kosar. Boynu büküklerin gönlünü alir, yetimleri bagrina basar.
Kâinatla ve içindeki varliklarla ünsiyet içindedir. Tanis gibidir. Hiçbir hâdise, onu korkutmaz, gözünü yildirmaz. Kalbindeki îman kuvveti ile kâinata bile meydan okuyabilir.
Allah'in kendisine bahsettigi nimetlerden O'nun iradesine uygun sekilde faydalanir ve tadar. Ölümden korkmaz. Zira, ölümü bir hiçlik ve yokluk kuyusu degil, hakikî hayatin ve ebedî saadetin baslangiç kapisi kabûl eder.
Dünyada kendini misafir bilir. Misafirhane sahibi olan Allah'in rizâsi ve izni dairesinde yer, içer ve rahatla yasar. Misafirlik müddeti bitince de bu misafirhaneden huzurla ayrilip ebedî mekânina gider.
Allah'a inanan ve sevgiyle baglanan kimse, inançsizligin verdigi korkunç izdirap ve elemlerden kurtulur.
Allah'a inanan kimsenin, kendine de, baskalarina da hiçbir zarari dokunmaz. Kanunun olmadigi yerlerde bile Allah'in onu her an gördügü inanci, isledigi kötülüklerin cezasiz kalmayacagi korkusu, onu kötülüklerden alikor. Degil kötülük, bil'akis elinden geldigince herkese iyilik yapmaya, faydali olmaya çalisir.
Ruhunu iyi düsüncelerle doldurur, yüksek ahlâka erer, içinden kötü hisleri kovar.
Allah'a inanmak ve O'na baglanmak, insani ayni zamanda gerçek hürriyetine kavusturur. Zira her sey'in Allah tarafindan yaratildigini bilen insan, yaratiklara degil, yaratana kul olur. Mahlûkattan degil, Hâlikdan korkar. Yalniz Allah'a güvenir, dayanir, O'ndan ister, O'na siginir. Kula kul olmaz. Kimseye el açip dilencilik ve dalkavukluk yapmaz.
Allah Sevgisi ve Allah Korkusu
Islâm'in insanlara ögrettigi ilâhî esaslardan biri de, Allah'i sevmek ve O'ndan korkmaktir.
Mü'min; nimeti, lütfu ve keremi sonsuz olan Rabbine karsi büyük bir sevgi ve hürmetle baglanacak, O'nun rahmet ve merhametinin her sey'i kusattigini düsünecek, ne kadar günahkâr olursa olsun, O'nun afvindan ümidini kesmiyecektir. Yüce Allah'in rahmet, sevgi ve sefkati sonsuz ise de, bunun yaninda kahr ve azâbinin siddetli oldugunu da unutmayarak O'ndan korkacak, gazabindan emin olmayacaktir.
Korkunun ifratindan yeis, yani, ümidsizlik dogar. Pek fazla ümidlenmek ise, insani gaflete atar ve âkibeti umursamamaya götürür. Bu bakimdan Allah'in azâbindan emîn olmak da, rahmetinden ümîd kesmek de dînimizde yasaklanmistir.
Su halde mü'minin kalbi, Rabbinin huzurunda, korku ile ümid arasinda O'na lâyik bir kul olma heyecaniyle çarpmalidir.
Kur'ân-i Kerîm'de mü'minlerin bu vasfina su sekilde dikkat çekilmektedir:
"Mü'minler, Allah'in rahmetini umarlar ve azâbindan da korkarlar..." (el-Isrâ, 57).
"Allah'a korku ve ümid içinde dua ediniz" (el-A'râf, 56) buyurulmaktadir.
Imanin kemâline delâlet eden bu hâle beyne'l-havf ve'r-recâ, yani, korku ile ümid arasinda olma hâli adi verilir.
Gerçekten de Allah'a olan îmanin kemâli, sadece Allah'i sevmek veya sadece O'ndan korkmakla gerçeklesemez. Ikisinin bir arada bulunmasi gerekir. Insan, sevginin verecegi nazlanma ve simarikliktan ve rahmetine güven duygusunun sevkedecegi taskinlik ve itâatsizlikten, ancak Allah korkusu ile kurtulabilir...
Sadece korkunun verecegi ye's ve ümidsizlik halinden insani kurtaracak da, Allah sevgisi, rahmetinin genisligine ve afvinin sonsuzluguna olan inançtir. Bu sebeble "Hayrin basi Allah sevgisi; hikmetin basi da Allah korkusudur" denilmistir.
Aslinda, Allah'a olan sevgi kadar, O'ndan korkmak da son derece tatli ve zevkli bir haldir...
Allah korkusunda nasil bir lezzet ve ruhî haz oldugu su sekilde izah edilmistir:
"Ârif-i billâh, aczden, mehafetullah'dan (Allah korkusundan) telezzüz eder. Evet, havf'da (Allah korkusunda) lezzet vardir. Eger bir yasindaki bir çocugun akli bulunsa ve ondan suâl edilse, "En leziz ve en tatli hâletin nedir?" Belki diyecek: "Aczimi ve za'fimi anlayip validemin sefkatli sinesine sigindigim hâlettir..."
Halbuki bütün vâlidelerin sefkatleri ancak bir lem'a-i tecellî-i rahmettir (Allah'in rahmetinin küçük bir tecellîsidir).
Onun içindir ki kâmil insanlar, aczde ve havfullah'da öyle bir lezzet bulmuslar ki kendi havl ve kuvvetlerinden siddetle teberrî edip Allah'a acz ile siginmislar, aczi ve havfi (korkuyu) kendilerine sefaatçi yapmislar..." (Sözler)
Allah'i sevmek ve O'ndan korkmak hususunda Peygamberimiz de söyle buyurmuslardir:
- "Mü'min kimse, Allah'in azab ve ikabinin miktarini bilseydi, hiçbir kimse Cenneti ümid etmezdi. Kâfir de Allah'in rahmetinin ne kadar çok oldugunu bilseydi hiç kimse O'nun rahmetinden ümid kesmezdi."
- "Cennet size ayakkabinizin bagindan daha yakindir, Cehennem de böyle..."
- "Sagilan süt memeye girmedigi gibi Allah korkusundan aglayan kimse de Cehenneme girmez. Allah yolunda çarpisirken husule gelen tozla Cehennemin dumani birlesmez."
- "Allah katinda iki damla ve iki izden daha sevimli bir sey yoktur.
Iki damla:
* Allah korkusundan dolayi gözden akan yas,
* Allah yolunda dökülen kan damlalaridir.
Iki iz'e gelince:
* Allah yolunda alinan yara izleri ile,
* Allah'in farzlarinin birini îfa ederken husûle gelen eserlerdir."
- "Herhangi biriniz ölürken Allah'a hüsn-i zan etmeksizin (afv ve magfiret edecegini ummaksizin) ölmesin."
.
İman ve Gerektirdikleri
Dr. Muhsin Toprak
AddThis Sharing Buttons
18
Dilimizde inanmak anlamında kullanılan iman, kelime anlamının ötesinde içinde daha başka mânâları da barındıran şemsiye kavramlardandır. Bu tür terimler, içinde bulundurduğu diğer mânâlarla birlikte tanımlandıklarında hakikatleri tam olarak ortaya çıkar. Biz bu yazıda iman kavramını, inanmak, marifetullaha ermek, muhabbetullaha ulaşmak, teslim olmak ve tevekkül etmek gibi imanın gerektirdikleriyle birlikte ele almak istiyoruz. Zira insanın tadını alacağı, bütün benliğiyle hissedeceği tahkiki anlamda iman, ancak bunlarla birlikte oluşur. Bu aynı zamanda iman kavramını, dinî hayatımıza pek bir şey katmayan dil düzeyinde tartışmaktan çıkarıp yaşanan bir hadise olarak ele almak anlamına gelmektedir.
İman Tasdiktir
İman, tasdik olarak tanımlanır. Tasdik bir şeyin sıdkını ifade etmek, doğruluğunu beyan etmek, o şeyi doğrulamak demektir. Bu sadece dille olan bir doğrulama değil, kalbin de doğruluğuna inanarak kendisine eşlik ettiği bir doğrulamadır. Bu da bir iz’anla, bir şuur uyanıklığıyla olabilir. Taftazânî; “Tasdikin hakikati, bir iz’an ve kabul ile birlikte kalbde habere ve haber verene bir doğruluk nispetinin meydana gelmesidir.” (Şerhu’l-akâid, s. 152) sözü ile bunu ifade etmektedir. Bu mânâda iman, kalbin Allah’ı ve Resûlünü doğrulaması, Resûlullah’ın Allah’tan getirdiklerini tasdik etmesidir. Yalnız bu, şüphe ve tereddüt kabul etmeyen, kesin, sarsılmaz, kalbin ve şuurun kuşku duymadığı bir doğrulamadır. Terimin Arap dilindeki kökeni de bu mânâyı gösterir. İman “e-m-n” kökünden gelen bir terimdir. Kelimenin kökeni, emin olmak, güven duymak, mutmain olmak anlamlarına gelir. İman, iman edilmesi gereken konularda kalbin emin olması, güven duyması, mutmain olması yani bu hakikatleri tasdik etmesidir. Kalb böyle bir imanın güzelliğini tadar, onunla huzura kavuşur. Bu yüzden kalbin tasdiki imanın rüknü, bunun bir kazıyyeye dönüştürülüp dile dökülmesi yani ikrar da, şartı sayılmıştır. İkrar dünyevî ahkâmın tatbiki açısından şart görülmüştür.
İman Gerçekten İnanmayı Gerektirir
İmanın tasdik olması, onun aynı zamanda kesin bir inanca dayalı olması anlamına gelir. Zira tasdik, inancın şüpheye yer bırakmayacak biçimde kesinleşmiş hâlidir. İnsan bir şeye, olduğu gibi ve aksine ihtimal vermeyecek, tereddüt hâsıl etmeyecek şekilde inandığında o şeyi tasdik etmiş olur. Nitekim Kur’ân, kalbî doğrulama olmadan sadece söz kalıbına dökülmüş bir ifadenin iman olmadığını ve bu yüzden münafıklarda imanın gerçekleşmediğini şu âyetleriyle açıkça ifade etmektedir: “İnsanlardan öyleleri vardır ki Allah’a ve âhiret gününe iman ettik derler, oysa onlar iman etmiş değillerdir.” (Bakara Sûresi 2/8) “Ey şânı yüce Peygamber! Kalbleri iman etmedikleri hâlde ağızlarıyla iman ettik diyenler ve Yahudilerden küfür içinde koşuşturanlar seni üzmesin…” (Mâide Sûresi 5/41). Yine Kur’ân, bir kısım kimselerin yeryüzünde ve gökyüzünde bulunan nice âyetleri görmezden gelip yüz çevirdiklerinden bahsettikten sonra, “Onların çoğu müşrik oldukları hâlde Allah’a iman ederler.” (Yusuf sûresi 105–106) buyuruyor. Bu âyette de kalbin itminan içindeki tasdikine dayanmayan zahirî imanın kınayıcı bir dille anlatıldığı görülmektedir.
İnanma, Arap dilinde “i’tikad” kelimesiyle karşılanır. İtikad, bağlamak, düğümlemek anlamına gelen “a-k-d” kökünden türemiştir. Dolayısıyla bu kökten türeyen itikad; bir şeye bağlanmak, inanmak, bir şey hakkında kanaat sahibi olmak anlamlarına gelir. İmanda aslî unsur inanmak olduğundan iman kavramı da bu mânâları içermektedir. İnanmak imanın olmazsa olmaz şartıdır. O olmadan iman olmaz. Ama sadece inanmak da tek başına iman etmeyi ifade etmez. Çünkü iman etmek, inanılan şeylere bağlanmak, marifete ermek, muhabbet duymak, teslim olmak, tevekkül etmek gibi daha başka mânâları da ihtiva eder. İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri’nin, imanı tasdik, marifet, yakîn, ikrar ve islâm kelimeleriyle tanımlaması (el-Âlim ve’l-Müteallim, s. 13) bu mânâlara dikkat çekmek içindir. Bu çerçevede imanı, insanın bir bütün olarak akıl, kalb, vicdan ve irade gibi unsurlarının birlik içinde ve canlı bir biçimde mukaddes olana veya mukaddes saydığına inanmasını, yönelmesini ve bağlanmasını, O’nunla sürekli alâka kurmasını ifade eden bir terim olarak tanımlayabiliriz.
İman bir defa olup biten bir hâdise değil, sürekli yaşanan bir hâldir. Bu yüzden devamlılık ister, tecdidi, yenilemeyi gerektirir. Çünkü zaman içinde onu zayıflatan unsurlar devreye girer; iman yenilenmezse bir süre sonra yerini küfre bırakabilir. Bu yüzden Allah (cc), “Ey İman edenler! İman edin.” (Nisa Sûresi, 4/136) buyurmakla imanda sürekliliği sağlamanın gerekliliğine işaret etmektedir. Muttakilerin niteliklerini anlatan “ellezîne yü’minûne bi’l-ğayb - Onlar gayba iman ederler” (Bakara Sûresi, 2/3) âyetinde de imanda yenilenmeye işaret edilmektedir. Buradaki fiil, geniş zaman (muzarî) kalıbı olup teceddüdü ifade eder. Bunlar da gösteriyor ki iman süreklilik ve yenilenme isteyen bir olgudur. Bu da Allah’ı bilmeye, tanımaya, rahmet eserlerini sürekli görmeye yani marifetullaha bağlıdır.
İman Marifeti Gerektirir
Marifet, bilmek, tanımak, bir şeyin bilgisini tanıma veya tecrübe etme yoluyla kazanmak mânâsına gelen bir kelimedir. Ancak marifet, ilimden farklı bir anlamı ihtiva eder. “Mârifet; düşünce ve himmetle, vicdan ve iç tefahhusla elde edilen hususî bir bilgi; ilim ise, okuma, öğrenme, araştırma, terkip ve tahlil yoluyla elde edilen bir müktesebattır. Mârifet; tefekkür, sezi ve iç müşahedeyle ulaşılan ilmin özü demektir. İlmin zıddı cehalet, mârifetinki ise inkârdır.” (F. Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri 2/140) Meselâ Hz. Peygamber’i (sallallahu aleyhi ve sellem), üzerine araştırma yapmış bir müsteşrik de bilir, araştırma yapmamış ama ona gönülden bağlı ümmî bir mü’min de bilir. İkisinin bilgilerinde mahiyet farkı vardır. Birincininki ilim anlamında, diğerininki ise marifet anlamında bilgidir.
İlim bir şey hakkındaki nazarî bilgiyi ifade ederken, marifet, o şeyle tanışıklığa dayalı bilgi anlamına gelir. Bir mimar, bir mühendis bina yapmayı nazarî olarak bilebilir ki, bunların bilgisi ilim anlamında bilgidir. Bir usta da bina yapmayı bilir, bu da marifet anlamındaki bilmedir. Çünkü o yaparak öğrenmiştir. Nitekim dilimizde bir şeyi nazarî olarak bilene değil, pratik olarak bilene marifetli denir. Pek çok sahada marifeti olan için “on parmağında on marifet” deyimi kullanılır. Yine dilimizdeki “ilmi, irfanı olan adam” tabiri, nazarî bilgisini pratik hayata yansıtan kimse için kullanılır. Bir kimse bildiklerini ameline yansıtmıyorsa bu kimseye “ilmi var ama, irfandan yoksun” denir. Bir kimse hem nazarî olarak bir şey bilmiyor, hem de davranışları bozuksa ona da “ilimden, irfandan nasibi yok” denilir.
Mârifet; hak yolunun yolcularınca, bilmenin bilenle bütünleşip onun tabiatı hâline gelmesi ve bilenin her hâlinin bilinene tercüman olması mertebesidir Mârifet, dört bir yanımızda çakıp duran isimlerin tecellîlerini görüp sezmek ve bu tecellîlerle aralanan sır kapısının arkasında, sıfâtların hayret verici iklimini temâşâ etmektir diye tarif edilmiştir. (F. Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri 1/200) Dolayısıyla marifetullah, Allah’ın nazarî olarak bilinmesini değil, tanımaya dayalı olarak bilinmesini ifade etmektedir. Yani O’nun isim ve sıfatlarının tecellilerine bakarak, rahmet eserlerini seyrederek, kâinatla ve bizle münasebetlerini görerek, O’na yönelerek, O’nu yegâne dost ve yardımcı kabul ederek, tabiri caiz ise, O’nunla hem-dem olarak bilmek demektir. Ârifin Allah’ı bilmesi böyledir.
İlimle marifet arasındaki fark, nazarî akılla amelî akıl arasındaki fark gibidir. “Allah’ı bilmek varlığını bilmenin gayrıdır.” sözü de bu farklılığı ifade eder. Bu sözdeki “Allah’ı bilmek”, marifet anlamındaki bilgiyi, “varlığını bilmek” ise ilim anlamındaki bilgiyi gösterir. Kur’ân’ın Allah’ı sıfat ve fiilleriyle tanıtmasının sebebi de, bizlerdeki Allah bilgisini nazarî bir bilgi olmaktan çıkarıp mü’minleri marifetullah ufkuna yükseltmek içindir. “İnsan, nazarî olarak inanılması gerekli olan bir kısım hakikatleri kabul edebilir. Ancak, ister ilim adına yapılan araştırmalarda, isterse inanç ve ibadet dünyasıyla alakalı hususlarda olsun, hedefe ulaşmak nazarî akılla değil; amelî akılla mümkün olacaktır.” (F. Gülen, Fasıldan Fasıla 4/ 67)
İman marifeti gerektirir, ama marifete dayalı bilgi mutlaka iman etmeyi netice vermez. Zira iman, marifetin ötesinde iradî bir yöneliş ve kabulleniştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm, bir kısım Ehl-i Kitabın, oğullarını tanıdıkları bildikleri kadar Hz. Peygamber’i (s.a.s.) tanıyıp bildiklerini (ya’rifûne), ama iman etmediklerini haber vermektedir. (bkz. Bakara Sûresi, 2/146; En’âm Sûresi 6/20) Yine nankörleri anlatan, “Onlar Allah’ın nimetlerini biliyorlar (ya’rifûne) sonra da inkâr ediyorlar. Onların çoğu kâfirdirler” (Nahl Sûresi, 16/83) âyeti sadece bilmenin, tanımanın mutlaka iman etmek anlamına gelmediğini ortaya koyuyor. “Âyetlerimiz hakkı gösterici olarak onlara geldiğinde ‘Bu apaçık bir sihirdir.’ dediler. Onlar yakînî olarak bilmelerine rağmen zulüm ve büyüklenme olarak inkâr ettiler.” (Neml Sûresi, 27/13-14) âyeti de, yine kâfirlerin gerçeği yakinî olarak bildikleri hâlde inkâr edebildiklerini açıklıyor. Demek ki, marifetin imana götürmesi, yoldaki engelleri kaldırarak, marifet ufkundan bir kapı açıp muhabbet ufkuna geçmeye bağlıdır.
İman Muhabbeti Gerektirir
İmanın bir diğer gereği muhabbettir. Muhabbet sevmek, istemek demektir. Muhabbet olmadan, sevgi hissi duymadan iman etmek mümkün değildir. “Muhabbet, kalbin Mahbub-i Hakikî ile münasebeti, O’na karşı duyulan, önüne geçilmez şiddetli iştiyakı ifade eder. Muhabbet insanın bütün benliğiyle sevgiliye yönelip O’nunla olması, O’nu duyması ve topyekün başka arzulardan, başka isteklerden sıyrılabilmesiyle tahakkuk eder.” (F. Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri, 1/204) Allah’ı sevmek, O’nun buyruğu altına girmeyi, rızası dairesinde hareket etmeyi netice verir. Yasaklardan kaçınmak da, emirlerini yerine getirmek de sevgiye dayanır. Zira ancak seven sevdiğine itaat eder. Bağlılığı artırmak da sevmeye bağlıdır. Bu sebeple Allah sevgisi mü’min için hayatî öneme sahiptir.
Muhabbet imanın gereklerinden biridir. Bu hem Allah’a iman hususunda hem de diğer iman edilmesi gerekli hususlarda böyledir. “İnsanlardan kimileri vardır ki, başka şeyleri Allah’a denk tutar ve Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenler ise en çok Allah’ı severler.” (Bakara Sûresi, 2/165) âyeti imanla sevgi arasında var olan bağı vurgulamaktadır. Zikredeceğimiz şu hadîsler de tahkikî imanda sevginin ne derece önemli olduğunu göstermektedir: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki bir kimse beni ailesinden ve çocuklarından daha çok sevmedikçe iman etmiş olmaz.” (Buhari, İman ; “Kimde şu üç haslet varsa o kimse bunlarla imanın tadını tadar; Allah ve Resûlü’nü her şeyden daha çok sevmek, sevdiğini Allah için sevmek ve iman ettikten sonra küfre dönmeyi ateşe atılmaktan daha kötü görmek.” (Buhari, İman 9)
Allah’ı sevmek, Ona muhabbet etmek, marifetullaha, yani O’nu tanımaya, bilmeye bağlıdır. “Sevgi, mârifetin bağrında boy atar, gelişir; mârifet ilimle ve iç-dış ihsaslarla beslenir. Arif olmayan sevemez; ihsasları kapalı bilgisizler de mârifete eremez.” (F. Gülen, Örnekleri Kendinden Bir Hareket, s. 194) Bu yüzden Kur’ân, insanlar kendilerine olan ilgisini, şefkat ve merhametini görsün de, Allah’ı sevsinler ve O’na boyun eğip kul olsunlar diye yeryüzündeki ve gökyüzündeki sanat, kudret ve rahmet eserlerini nazara vererek Allah’ı insanlara tanıtmaktadır. (Mesela bkz. Bakara sûresi, 2/164) Zira insan ancak tanıdığını sever. Ancak sevgi de daha fazla marifeti netice verir. Çünkü insan sevdiğini daha fazla tanımak ister ve marifet denizine yelken açar. Böylece marifetle muhabbet birbirini besleyen, büyüten iki unsur olur. Sonuçta bunlar insana teslimiyet kapısını açarlar.
İman Teslimiyeti Gerektirir
İmanın gereklerinden biri de teslimiyettir. Teslimiyet kalbî bir fiildir. İmanda asıl olan da kalbin teslimiyetidir. Zahiren teslimiyet imanı göstermediği gibi davranışlardaki bazı kusurlar da teslimiyetsizliği göstermez. Kusurlar insan olmanın muktezasıdır. Teslimiyet olmaksızın bir imandan bahsetmek söz konusu olamaz. Eğer teslimiyetsiz bir imandan bahsediliyorsa bu, ancak imanın bir unsuru olan inanmak olabilir. Bir kimse Allah’ın varlığına, birliğine inanabilir; fakat inandığı o mukaddes varlığa teslimiyet göstermeyebilir. Bu tıpkı mukaddes olmayan bir şeye inanıp da bağlanmamak gibidir. Nitekim pek çok insanın, teorik olarak Allah’ın varlığına, birliğine inandıkları hâlde, teslimiyet göstermedikleri O’nun rızası dairesinde hareket etmedikleri görülür. Bunun aksi de mümkündür. Yani insan teslimiyet gösterebilir; ama iman etmeyebilir.
Teslimiyet kalbî bir fiil olması hasebiyle kalbin teslimiyeti önemlidir. Yoksa zahirî bir teslimiyetin iman bakımından önemi yoktur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm birtakım bedevî Arapların “İman ettik.” deyişlerini, “Hayır iman etmediniz, siz islâm olduk deyin. Henüz kalblerinize iman girmedi.” (Hucurât Sûresi, 49/14) cevabıyla reddediyor. Zira onlarda bütün benlikleriyle Rab olarak Allah’a ve resûlü olarak Hz. Peygamber’e (s.a.s.) bir yöneliş, bir bağlanma, bir tasdik, bir güven duygusu oluşmamış, iman adına hiçbir şeyi derinlemesine duymamış, içlerine sindirememişlerdi. Kendilerinde sadece Hz. Peygamber’in (s.a.s.) siyasî hâkimiyetine bir teslimiyet meydana gelmişti. Bu yüzden de Allah onların sözlerini hakikate irca etti, iman etmediklerini bildirdi.
Allah (cc) yukarıda zikrettiğimiz âyetin peşinden gerçek bir imanın nasıl olması gerektiğini şu şekilde beyan ediyor: “Allah’a ve Resûlü’ne iman eden, sonra hiçbir zaman şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden kimseler ancak hakkıyla iman edenlerdir. İmanlarında sadık, samimi olanlar işte bunlardır.” (Hucurât Sûresi, 49/15) Bu âyette zikredilen Allah’a ve Resûlü’ne iman, itikadı; şüpheye düşmeme, itikadın kesin olması gerektiğini, yani tasdiki; mal ve canla cihad etme de teslimiyeti anlatmaktadır. Yine, “Ancak âyetlerimize iman edenlere duyurabilirsin ki onlar teslim olmuşlardır.” (Neml Sûresi, 27/81) âyeti ile “Rab olarak Allah’a, din olarak İslam’a, nebî olarak da Muhammed’e (s.a.s.) razı olanlar imanın tadını tatmıştır.” (Müslim, İman 56) hadîsi de hakiki imanda, tasdik ile birlikte bir teslimiyetin ve razı olmanın da var olması gerektiğine vurgu yapmaktadır. Yani teslimiyet imanda mutlaka var olması gereken bir unsurdur. Bunun bir adım ötesi de tevekküldür.
İman Tevekkülü Gerektirir
Tevekkül Allah’a dayanmak, itimad etmek, nokta-i istinad olarak sadece O’nu görmek demektir. Ancak sebeplere müracaat etmek de insanın görevi olup tevekkül etmeye mâni değildir. Tevekkül teslimiyetin bir neticesi, güven duygusunun bir eseri, imanın bir gereğidir. “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim de tevekkülü iltizam eder.” sözü bu hakikate işaret etmektedir. Zira insan ancak güven duyup bağlandığına tevekkül edebilir. Bu çerçevede başkasına değil sadece Allah’a tevekkül edilir, başkası değil sadece Allah’a iman eden kimse tevekkül edebilir. Bu yüzden Allah (cc), “Mü’minler sadece Allah’a tevekkül etsinler.” (Âl-i İmran Sûresi, 3/160) buyurmuştur. Tevekkülün mü’min olanlardan istenmiş olması, bunun mümkün olmasından dolayıdır. Aksi takdirde muhal olan istenmiş olurdu. Allah (cc) muhali istemekten münezzehtir. “Gerçekten iman edenler o kimselerdir ki, Allah anıldığında kalbleri titrer, Allah’ın âyetleri kendilerine okunduğunda imanları artar ve Rab’lerine tevekkül ederler.” (Enfâl Sûresi 8/2) âyeti de imanla tevekkül arasındaki bağı ifade etmektedir.
Sonuç
İman sadece inanmak, yalnızca bilmek, tek başına ikrar etmek veya teslimiyet göstermek değildir. İmanın hakikati, itikad, marifet, muhabbet, teslimiyet ve tevekkülle bütünleşen bir tasdiktir. Kulun duygu, düşünce, davranış bütünlüğü içinde mukaddes olana iradî olarak yönelmesi ve bağlanmasıdır. Dolayısıyla mü’minin taklitten kurtulup tahkikî imana ulaşması, sadece bir bilgi seviyesi elde etmesi değildir. Aksine, bilginin düşünce, duygu ve amel ile birleşip, insanın bir bütünlük içinde Allah’a yönelmesidir. Yani yalnızca bilgilerin bu seviyeye erişmesi tahkikî iman için yeterli değildir. Aynı zamanda kulluk şuurunun ve ibadet ü taatın da bu seviyeye ulaşması gerekir. “Zira insan, inancını ancak ibadet ü taatla tabiatının bir parçası ve derinliği hâline getirebilir. Bu sebeple ibadet ü taat yapmayan bir insanın inancı sığdır ve böyle bir insan her an inhiraf etmeye mahkûmdur.” (F. Gülen, Fasıldan Fasıla 4/67)
* Araştırmacı Yazar mtoprak@yeniumit.com.t
.
İmanın Yenilenmesi ve Güçlenmesi
Yrd. Doç. Musa Kazım Gülçür
AddThis Sharing Buttons
113
Her lâhza zaman ve mekân değişmektedir; bu itibarla insan da, bu değişmeler içinde her an kendini aydınlatmalı, yenilemeli ve ruhta yeni bir dirilişe geçmelidir ki, hayatını teşkil eden karelerden hiçbiri karanlık kalmasın.İman kelime olarak, "emn-ü emân=emniyet, güven" mânâsında olup; bir habere veya hükme, kesin olarak ve gönülden gelerek inanmak, bir şahsın sözünü doğru kabulle mutlak mânâda tasdik etmek demektir. İnanma, bir mânâda tasdikin yanısıra imanda ikrarın da çok önemli olduğuna Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu hadîsleriyle işaret buyurmuşlardır: "Kalbinde buğday, arpa ve zerre ölçüsü iman bulunduğu halde Allah'tan başka Tanrı yoktur, Muhammed O'nun elçisidir diyen kimse Cehennemden çıkar."1 Dil ile ikrarın önemini ifade eden bir diğer hadîs-i şerîfte de Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) meâlen şöyle buyurmuştur: "İman, kalb ile marifet, dil ile tasdik ve erkân ile ameldir."2Ehl-i Sünnet âlimlerinin cumhûru nazarında imanın hakikati; Allah Teâlâ'nın ulûhiyetini ve tevhidini, Hz. Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğini ve Allah'tan (celle celâluhu) getirip tebliğ ettiklerinde sâdık olduğunu dil ile ikrar, kalb ile tasdiktir.Ebu Hanife (h. 150) Hazretleri Fıkh-ı Ekber'inde, (وَالْإِيمَانُ هُوَ الْإِقْرَارُ وَالتَّصْدِيقُ. وَإِيمَانُ أَهْلِ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ لَا يَزِيدُ وَلَا يَنْقُصُ مِنْ جِهَةِ الْمُؤْمَنِ بِهِ, وهُوَ يَزِيدُ وَيَنْقُصُ مِنْ جِهَةِ الْيَقِينِ وَالتَّصْدِيقِ) "İman, ikrar ve tasdiktir. Yer ve gök ehlinin imanı, inanılacak hususlar itibarı ile ne artar ne de eksilir. Ancak iman, yakîn ve tasdik açısından hem artar hem de eksilir."3 demektedir.Ebû Mansur es-Semerkandî (h. 333) bu konuda şunları söylemektedir: "Sadece ikrarla iman olmaz. Çünkü sadece ikrarla iman olsaydı, bütün münafıkların mü'min olmaları gerekirdi. Kezâ sadece tasdikle de iman olmaz. Eğer sadece tasdikle iman olsaydı, bütün kitap ehlinin mümin olması gerekirdi. Zîrâ Allah (celle celâluhu) meâlen; "Allah şahitlik eder ki münafıklar yalancıdırlar" (Münafikun 63/1) ve "Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, Peygamberi oğullarını tanır gibi tanırlar" (Bakara 2/146) buyurmaktadır."4İmam Maturidî Hazretleri imanın lügatte tasdik mânâsına geldiğini,5 bir kısım insanların kalbde tasdikin değil, ancak marifetin olabileceğini iddia ettiklerini, hâlbuki kalbde tasdikin mümkün ve doğru olduğunu ifade etmektedir. Devamla tasdikin zıttının tekzip, marifetin zıddının cehalet olduğunu, haktan cahil olanın hakkı tekzip eden mânâsına gelemeyeceğini, dolayısıyla da imanın kalbde marifet dışında bir cevher (tasdik) olması gerektiğini ifade etmektedir.6 Sa'düddîn et-Teftâzânî, Ebû Hafs Ömer b. Muhammed en-Nesefî'ye (ö. 537) ait el-Akâid isimli eserine yapmış olduğu şerhte, ancak bazı kaderiyyecilerin imanı marifet olarak tanımladıklarını ifade etmektedir.7Dolayısı ile bu durumda iman ancak iç duyuş, kalbî hissediş, inanılan prensiplerin salih amele dönüşmesi, âzâ ve cevârihle pratiğe aktarılması vb. hususlar itibarı ile yenilenmekte ve güçlenmekte ya da eskimekte ve güçsüzleşmektedir. Yine Ehl-i Sünnet âlimlerimizin tamamı "mü'menün bih / kendisine inanılması gereken bütün unsurlar"da bir artma ya da eksilme olmayacağında icma etmişlerdir.İmanın Yenilenmesi:Allah'a (celle celâluhu) imanın, çeşitli vesilelerle yenilenebileceği ile alâkalı olarak âyet-i kerîmede meâlen şöyle buyrulmaktadır: "Ey îmân edenler! Allah Teâlâ'ya ve O'nun Peygamberine ve Peygamberine indirmiş olduğu kitaba ve daha evvel indirmiş olduğu kitablara imân ediniz. Ve her kim Allah Teâlâ'yı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse muhakkak ki pek uzak bir dalâlete ve sapıklığa düşmüş olur." (Nisa 4/136)Müfessirler bu âyet-i kerîmenin imanda devam ve sebata; taklit yoluyla yapılmış olan imanın, istidlal ve tahkik yolu ile geliştirilmesine; mücmel istidlallerle oluşturulmuş imanın tafsilatlı istidlallerle artırılması ve zenginleştirilmesine; tafsîlî delillerle Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine imanı neticesinde, insan zihninin hiçbir şekilde Allah'ın azametini kavrayamayacağını kabullenmesine işaret ettiğini belirtmişlerdir8.Bu âyet-i kerîmenin bir benzeri Hadîd Sûresi'nde olup şu mealdedir: "Ey imân edenler! Allah'tan korkunuz ve O'nun peygamberine imân ediniz ki, size rahmetinden iki nasip versin ve sizin için bir nûr kılsın ki, onunla yürürsünüz ve sizin için mağfiret buyursun ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir." (Hadid 57/28)Said b. Cübeyr (radıyallâhu anh), bu âyet-i kerîmenin Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmeti hakkında indiğini belirtmektedir.9 Allah Teâlâ bu âyetle Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmetine de, iman eden ehl-i kitaba verdiği gibi iki kat ücret verdiğini, ayrıca onlara fazladan bir nur ve af da verdiğini beyan etmiştir. Âyet-i kerîme, iman etmiş kimselerin mutlaka Hz. Muhammed'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönüllerinin tâ derininden gelerek inanmaları gerektiğini ve bu güçlü imanın arkasından gelecek büyük mükâfatı açıklamış olmaktadır.İmanın GüçlenmesiAli İmran Sûresi'nde imanın güçlenmesi ile ilgili olarak meâlen şu âyet-i kerîmeyi görmekteyiz: "Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine: "Düşmanlarınız olan insanlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan korkun!" dediklerinde, bu tehdit onların imanlarını güçlendirmiş ve "Hasbunallah ve ni'me'l-vekil" "Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!" demişlerdir." (Ali İmran, 3/173)İmam Kurtubî, bu âyet-i kerîme ile alâkalı olarak şu yorumları aktarmaktadır: "Allah'ın (celle celâluhu) bu âyet-i kerîmedeki: "onların imanlarını güçlendirdi" beyânı, "müminlerin dinlerine olan tasdik ve yakînlerini, dinlerine yardımcı olmaktaki kararlılıklarını, güçlerini, cesaretlerini ve hazırlıklarını artırdı." mânâsına gelmektedir. Bu mânâ ile imanın artışı, amellerdeki bir artışı ifade eder.İbadet u taate iman denilmiştir. Çünkü Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) meâlen şöyle buyurmuştur: "İman, yetmiş küsur şubedir. Bunun en üstünü Lâ ilahe illallah sözü, en aşağısı ise yoldan rahatsızlık veren şeyleri kaldırmaktır. Hayâ da imandan bir bölümdür."10Hz. Ali'den (radıyallâhu anh) de şöyle dediği nakledilmektedir: "İman, önceleri kalbde beyaz bir parlaklık olarak ortaya çıkar. İman arttıkça bu parlaklık da artar. -Hz. Ali'nin (radıyallâhu anh) bu ifadesinde, imanın artıp eksildiğini kabul etmeyenlere karşı bir delil vardır.- Münafıklık da bu şekildedir. O da kalbde siyah bir karartı olarak ortaya çıkar. Münafıklık arttıkça kalb bütünüyle siyahlanıncaya kadar kararma devam eder."Bazı âlimler şöyle demiştir: "İman bir cevherdir. Mümin kalbindeki parlaklık, imanın gereği olan tutum ve davranışların birbiri peşi sıra temadisi ve imanın fiilen devamlılığı ile artar. Mümin kalbin, ardı arkasına gaflete düşmesi neticesinde ise iman eksilir.Bir kısım âlimlerin kanaatine göre de imanın artıp eksilmesi deliller itibarı ile söz konusudur. Bir kimsenin imana dâir sahip olduğu deliller artarsa, bu, imandaki bir güçlenme olarak kabul edilir. Peygamberlerin diğer insanlara üstünlüğü de işte bu bakımdandır. Çünkü peygamberler, imanı diğer insanların bildikleri şekil ve yollardan daha farklı pek çok şekil ve yollarla öğrenip bilmişlerdir.11Bir başka âyet-i kerîmede de Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurur: "Hakikatte mümin olanlar o kimselerdir ki, Allah Teâlâ zikredildiği zaman yürekleri titrer ve onlara Cenâb-ı Hakk'ın âyetleri okunduğu zaman imanları ziyadeleşir ve Rablerine tevekkül ederler." (Enfal, 8/2)Allah Teâlâ'nın burada yer alan; "Âyetleri okunduğu vakit imanları ziyadeleşir" buyruğu, müminlerin tasdiklerini artırmaları mânâsına gelmektedir. Çünkü şu andaki iman, dünkü imana bir ziyadedir. İkinci ve üçüncü defa tasdik eden bir kimsenin yaptığı da önceki tasdiklerine nispetle, kalbindeki genişliğin âyet ve delillerin çoğalması ile artışı demektir.12Tevbe Sûresi'nde ise meâlen şöyle buyrulmaktadır: "Yeni bir sûre indirildiğinde onlardan bazıları: 'Bu inen kısım hanginizin imanını ziyadeleştirdi acaba?' diyerek vahyi küçümserler. Ama bu, iman edenlerin imanını ziyadeleştirir ve onlar sevinip birbirlerini müjdelerler. Fakat kalblerinde bir hastalık olanlara gelince, (o surenin nüzûlü) onların küfürlerine küfür katıp arttırmıştır ve onlar kâfirler oldukları halde ölüp gitmişlerdir." (Tevbe, 9/124)İmam Râzî Hazretleri âyet-i kerîme ile ilgili olarak şu yorumu yapmaktadır: "Bu sûrenin inmesi sebebiyle hem müminler, hem de kâfirler için iki şey tahakkuk etmiştir: Birincisi, bu sûrenin müminlerin imanını ziyadeleştirmiş olmasıdır. Bu sûre inerken, onlar bunu mutlaka okuyor ve onun, Allah katından indirilmiş gerçek olduğunu itiraf ve kabul ediyorlardı. İkincisi ise, onların duydukları ve elde ettikleri sevinç ve müjdedir. Bazıları bu müjdeyi âhiretteki mükâfat mânâsına, bazıları dünyada elde ettikleri yardım ve muzafferiyete, bir kısmı da kendisiyle daha fazla mükâfat elde edilebileceği için yeni gelen mükellefiyetler sebebiyle hâsıl olan sevinç ve sürûra hamletmişlerdir."13Bir başka âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak meâlen, hidayete erenlerin, hidayetini ziyadeleştirdiğini, onlara takvalarını (Allah'a karşı gelmekten sakınmalarını) ihsan ettiğini beyan buyurmaktadır. (Muhammed, 47/17). Çünkü Cenab-ı Hak, hidayete erenlerin ilimlerini arttırmış, onlar da din adına dinlediklerini bilmiş, bildikleriyle amel etmiş, basiretleri ve peygamberleri tasdikleri artmış, sahih imanları sebebiyle kalblerine inşirah, haşyet ve takva ihsan edilmiştir.14Fetih Sûresi'nde yer alan bir âyet-i kerîme ise meâlen şöyledir: "İmanlarını bir kat daha ziyadeleştirsinler diye müminlerin kalblerine güven indiren O'dur. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır" (Fetih, 48/4).Bu âyet-i kerîmedeki, "imanlarını kat kat ziyadeleştirmeleri için" ifadesi ile ilgili olarak İmam Râzî Hazretleri şu izahların düşünülebileceğini belirtmektedir:a) Allah (celle celâluhu) müminlere art arda, peş peşe birtakım mükellefiyetler yükledi de onlar, o mükellefiyetlerden her birine tam iman edip, tasdik ettiler. Meselâ, Allah'ın bir olduğuna inanmakla emrolundular. Onlar da iman edip itaat ettiler. Savaşla, hacla emrolundular, onlara da iman edip itaat ettiler. Bu sebeplerle de imanları kat kat artıverdi.b) Allah (celle celâluhu) onlara, sekîneti indirdi, böylece sabrettiler. Derken gayba iman etmek suretiyle, ilme'l-yakîn olarak bildikleri İlâhî yardımı, ayne'l-yakîn şekilde müşahede ettiler de gayba inanmaya dayalı imanlarına, müşahedeye dayalı imanlarını katarak imanlarını katmerleştirdiler.c) İtikadî esaslara imanlarının yanısıra, fürûa ve amele dâir olan hususlara da iman ederek imanlarını ziyadeleştirdiler. Çünkü onlar, Hz. Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah'ın Resulü olduğunu, Allah'ın (celle celâluhu) vahdaniyetini, haşrin mutlaka meydana geleceğini tasdikin yanı sıra, Hz. Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) söylediği şeylerin tümünün doğruluğuna, Allah'ın emrettiği her şeyin farz olduğuna da iman etmişlerdir.d) Onlar fıtrî olan imanlarına, istidlali olan imanlarını da ekleyerek, imanlarını artırıp pekiştirdiler.15Konumuza ışık tutan diğer bir âyet-i kerîmede ise Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: "Biz cehennemin işlerine bakmakla ancak melekleri görevlendirdik. Onların sayısını da inkârcılar için sadece bir imtihan (vesilesi) yaptık ki, böylelikle, kendilerine kitap verilenler iyiden iyiye öğrensin, iman edenlerin imanlarını ziyadeleştirsin; hem kendilerine kitap verilenler hem müminler şüpheye düşmesinler, kalblerinde hastalık bulunanlar ve kâfirler de: 'Allah bu misalle ne demek istemiştir ki?' desinler. İşte Allah böylece, dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını, kendisinden başkası bilmez. Bu ise, insanlık için ancak bir öğüttür." (Müddessir, 74/31)İmam Mâtüridî'ye göre de kalb ile tasdik her zaman yenilenebildiği için, küfürden her kaçış ve uzaklaşmada iman yenilenmekte ve ziyadeleşmektedir. Güçlenme ve yenilenme küfür için de mümkün olup küfür ehlinin inat, tekzip ve örtmede devamlılık ve sebatları küfürde artışı ve küfrün yenilenmesini beraberinde getirmektedir. Ona göre, "imanın ziyadeleşmesi", inanılan şeylerin ayrıntılarının artmasına bağlı olarak, tasdikin şümulünün artması, ayrıntıları bilmeden tasdik ederken, ayrıntıları bilerek tasdik etme, tasdikin "icmâlî" hâlden, "tafsîlî" hâle gelmesidir.16İmam Râzî Hazretleri bu âyet-i kerîme münasebeti ile gelen; "Size göre imanın hakikati ne artar, ne eksilir. Öyleyse bu âyet hakkında ne diyeceksiniz?" sorusuna, "Biz bu âyeti, kişinin imanının ürünü ve neticesi olan şeylerin güçlenmesi mânâsına alıyoruz." demiştir.17İmanın Yenilenmesi ve Eskimesi ile İlgili Hadîs-i Şerîfler:İmanın yenilenmesi hususu, Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek beyanları içerisinde yer almaktadır. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir defasında ashabına: "İmanınızı yenileyiniz." buyurunca, ashab: "Ya Rasulallah, imanımızı nasıl yenileyebiliriz?" diye sormuşlar, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de "La ilahe illallah cümlesini tekrar etmekle."18 buyurmuştur. Bir defasında da şu ikazda bulunmuştur: "La ilahe illallah zikrini ve istiğfarı sıklıkla yapmanız üzerinize bir görevdir. Çünkü İblîs; 'Ben insanları günah işletmekle helâk ettim, onlar ise beni 'La ilahe illallah' cümlesini söylemekle ve istiğfâr etmekle helâk ettiler.' demektedir."19Bu hadîs-i şerîfte yer alan 'ceddidû îmâneküm bi lâ ilâhe illallah (imanınızı 'lâ ilâhe illallah' ile yenileyiniz)' cümlesini farklı bir açıdan yorumlayan Fethullah Gülen Hocaefendi şunları ifade etmektedir: "İmanı yenileme meselesi devamlılık isteyen bir husustur. Mümindeki bu yenilenmenin onun tabiatının bir yanı, fıtratının bir parçası hâline gelmesi için devamlı surette imanını derinleştirmesi ve onu hayatına aksettirici temrinatla bezemesi gerekmektedir. İnsanda ruhen böyle bir yenilenme isteği, kavlî olarak 'Lâ ilâhe illallah' demekle başlayıp, onun mahz-ı mârifet hâline getirilmesiyle devam ederek mârifeti muhabbet e, muhabbeti aşk u şevke, aşk u şevki de cezb hâline getirmekle en ileri seviyeye ulaşabilir."20Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), imanın yenilenmeye muhtaç olduğunu bizlere şu benzetme ile anlatmaktadır: "Şüphesiz ki içinizdeki iman, tıpkı elbisenin eskidiği gibi eskir. O yüzden Allah Teâla'dan kalblerinizdeki imanı yenilemesini isteyin."21 Kur'ân-ı Kerîm'i sıklıkla okumayı ve Allâh'ı (celle celâluhu) her daim anmamızı tavsiye ettiği bir başka teşbihinde ise şöyle buyurmaktadır: "Bu kalbler de tıpkı su isabet etmiş demir gibi paslanırlar. Kalblerin cilası Kitâbullah'ı çok okumak ve zikrullahı çokça yapmaktır."22Cenâb-ı Hak, imanlarını kat kat ziyadeleştirmek için müminlerin kalblerine sekîne (huzur, güven, itminan, Allâh'a içten bağlılık) indirdiğini beyan buyurmaktadır (Fetih, 48/4). Resülullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) da sekîne ile alâkalı olarak şu hususu belirtmektedirler: "Bir grup, Allah'ın evlerinden birinde toplanır ve orada Allah'ın kitabını okur ve aralarında ders yaparlarsa, üzerlerine mutlaka sekine iner, İlahî rahmet onları kaplar, melekler onları sarar ve Allah da yanında bulunan mukarreb meleklere (tek tek) onları anar."23İMANI YENİLEME YOLLARINDAN BAZILARIKur'ân-ı Kerîm OkumaKur'ân okuyan bir kimse doğrudan Allah (celle celâluhu) ile konuşuyor gibi olur. Çünkü hadîs-i şerîfte: "Kim Rabbi ile söyleşmek isterse, Kur'ân-ı Kerîm okusun." buyrulmuştur.24Düzenli Kur'ân okumak, Peygamber Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) aksatmadığı ve çok önem verdiği bir sünnetiydi. Evs b. Huzeyfe (radıyallâhu anh), arkadaşlarıyla birlikte Medine'de Peygamberimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) misafir oldukları günleri şöyle anlatır: "Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) her gece yatsı namazından sonra yanımıza gelir ve bizimle İslâm üzerine konuşurdu. Mekke'de çektikleri sıkıntıları anlatırdı. Bir gece yanımıza biraz geç geldi. Ben, 'Bu gece biraz geciktiniz yâ Resûlallah!' deyince; 'Kur'ân'dan her gün okuduğum kadarını (hizbimi) bitirmeden çıkmak istemedim.' buyurdu. Sabah olunca bu konuyu sahâbîlere sorduk. Onlar, "Biz Kur'ân'ı bölümlere ayırarak okuruz. Üç sûre, beş sûre, yedi sûre, dokuz sûre, kendi içinde birer okuma bölümü (hizb) oluşturur." dediler.25İstiâzeAllah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: "İmdi, Kur'ân'ı okuyacağın zaman hemen o kovulmuş olan şeytandan Allah'a sığın." (en-Nahl, 16/98). Ne sağından ve ne solundan bâtılın kendisine ulaşamadığı Kur'ân okunacağında böyle bir ihtiyaç söz konusu ise, diğer amellerde elbette bu sığınmaya daha çok ihtiyaç vardır.26 Bilhassa da kalbi gaflet bulutlarının sardığı zamanlarda27 hemen istiâze ve istiğfara yönelmelidir. Kalbin kararmasının önüne ancak büyük ve samimi bir tevbe, evbe, inâbe ve teveccüh ile geçilebilir.Şimdi aktaracağımız hadîs-i şerîflerde, şeytanın özellikle de kişinin imanına zarar vermeye çalışacağı ve bu duruma karşı ne yapılması gerektiği bizlere talim edilmektedir: "Şeytan sizden birine gelir ve 'Şunu kim yarattı, bunu kim yarattı?' diye diye nihâyet 'Senin Rabbini kim yarattı?' der. İş bu noktaya ulaşırsa kişi Allah'a istiâzede bulunsun ve o soruları sonlandırsın."28 Bu hadîs-i şerîfin bir benzeri de şu şekildedir: "Hiç şüphesiz ki şeytan sizlerden birine gelir ve (içinizden sessizce şöyle) sorar: "Seni kim yarattı?" Sen cevaben: 'Allah' dersin. Bu kez "Peki, Allah'ı kim yarattı?" der. Sizden her kim içinde böyle bir şey bulursa: "Âmentü billâhi ve rusülihî (Allah'a ve peygamberlerine iman ettim)" desin. Çünkü böyle demek, bu hâli ondan giderir (şeytan durmaz kaçar)."29Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) dualarında, insana sıkıntı ve üzüntü verecek, onu zarara sokacak, dünya ve âhirette zillete düşürecek pek çok konuda Allah'a (celle celâluhu) sığınmaktadır. Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cehennem'den; Cehennem ateşinden, kabir fitnesinden, her canlı şeyin ve nefsin şerrinden, yoksulluktan, borcun galebe çalmasından, tembellikten, küfürden, kötü ahlâktan, hevâ ve heveslerden; kederden, yaşlılıktan, felâketlerden Allah'a (celle celâluhu) sığınması bunlar arasında sayılabilir.30İstiğfarPeygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), istiğfar sayesinde vicdanın nasıl arındığını şu güzel benzetme ile anlatır: "Kul bir hata işlerse kalbine siyah bir nokta konulur. Şayet o, (günahtan) vazgeçer, bağışlanma diler, tövbe ed(ip Allah'a dön)erse kalbi cilâlanır. Eğer (bunları yapmaz günah ve hataya) geri dönerse (siyah nokta) artırılır ve neticede bütün kalbini kaplar. İşte Allah'ın 'Yaptıkları yüzünden kalbleri pas tutmuştur.' (Mutaffifîn, 83/14) diye anlattığı pas işte budur."31"Seyyidü'l-İstiğfar" da şu şekildedir: "Ey Allah'ım, Sen benim Rabbimsin. Senden başka ilâh yoktur. Beni Sen yarattın ve ben Sen'in kulunum. Ben kulluğumda gücüm yettiği kadar Sana verdiğim sözün ve Sen'in vaadin üzereyim. Ya Rabbi, yaptıklarımın şerrinden sana sığınırım. Sen'in bana ihsan ettiğin nimetleri ikrar ve itiraf ediyorum. Kendi kusur ve günahlarımı da itiraf ediyorum. Ya Rabbi, beni af ve mağfiret eyle. Zîrâ Sen'den başka günahları affedecek kimse yoktur."32Netice İman, insanın yaratılma sebebidir. Bu bakımdan iman, insan için ebedî saadeti kazanma vesilesidir ve insanın imanını son nefesine kadar devamlı yenileyerek, güçlü bir şekilde muhafaza etmesi her şeyden daha önemli bir konudur.Hakikî imanı elde eden insan kâinata meydan okuyabileceği gibi, imanının güçlenmesi nispetinde de hâdiselerin tazyik ve baskısından kurtulabilir. Kişi, imanını güçlendirmek için âfâkta ve enfüste Cenâb-ı Hakk'ın kendisine göstereceği işaretleri gözetmek, daimî surette bilgisini artırması için dua dua yalvarmak, istiğfar ve istiâzeden uzak kalmamak, Kur'ân-ı Kerîm'i devamlı surette okumak, okuyup öğrendiklerini düşünüp değerlendirmek ve böylece âhirete yönelik hayatını düzene sokmak durumundadır. İyiyi, kötüyü, güzeli ve çirkini bu şekilde ayırt edebilenler, ahlâk ve davranış yönünden de yüksek bir şahsiyet kazanmış olurlar.Cenâb-ı Hak bizlere kâmil iman nasib etsin..
DİPNOTLAR1. Buhârî, Îmân, 33; Tirmizî, Cehennem, 9; İbn Mâce, Zühd, 37.2. Taberânî, el-Mu'cemu'l-Evsat, 6/226 (6254), 8/262 (8580), Dâru'l-Harameyn-1995; İbn Mâce, Mukaddime, 9 (65); Beyhakî, Şuabü'l-İman, 1/47 (16), Dâru'l-Kütübi'l-İlmî-2000.3. Ebu Hanîfe, Şerhu Fıkhi'l-Ekber, s. 11, Daru'n-Nil, 2007.4. فالإقرار وحده لا يكون إيماناً. لأنه لو كان إيماناً لكان المنافقون كلهم مؤمنين. وكذلك المعرفة وحدها لا يكون إيماناً. لأنه لو كانت إيماناً لكان أهل الكتاب كلهم مؤمنين. وقال اللّٰه تعالى في حق المنافقين: ﴿وَاللّٰهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَكَاذِبُونَ﴾ (المنافقون 631) وقال اللّٰه تعالى في حق أهل الكتاب: ﴿اَلَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءَهُمْ﴾ (البقرة 2146, والأنعام 620)Ebû Mansur Muhammed b. Mahmud es-Semerkandî, Şerhu'l-Fıkhi'l-Ekber, s. 148, Katar, trsz.5. Mâturîdî, Ebu Mansur, Kitâbu't-Tevhîd, s. 375, Dâru'l-Maşrik, Beyrut, Lübnan, trsz.6. Mâturîdî, age., s. 380.7. Et-Teftezânî, Sa'düddin, Şerhu'lAkâidi'n-Nesefî, s. 82, Mektebetu'l-Külliyyâti'l-Ezherî, Kâhire-1988.8. Er-Râzî, Fahruddin, Tefsîru'l-Kebîr Mefâtîhu'l-Ğayb, 11/76, Dâru'l-Fikr-1981.9. Et-Taberi, İbn Cerir, Tefsiru't-Taberi, 22/436, Daru Hicr, Kahire-2001.10. Buhârî, İman: 3; Müslim, İman: 57-58, (35-36); Ebu Dâvud, Sünnet: 15, (4676); Tirmizî, İman: 6, (2617); Nesâî, İman: 16, (8, 110); İbnu Mâce, Mukaddime: 9, (57)11. El-Kurtubi, Ahmed b. Ebi Bekr, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur'ân, 5/424-425, Müessesetü'r-Risale-2006.12. Kurtubi, age, 9/451.13. Râzî, age, 14/236-237.14. Kurtubî, age, 19/264.15. Râzî, age, 28/80-81.16. İmam Maturidi, Tevilatu Ehli'Sünne, 2/290 (Hanifi Özcan, "Mâtüridî'ye Göre İman-İslâm-İhsân ve Küfür İlişkisi", Diyanet İlmi Dergi, 29/3, s. 93).17. Râzî, age, 30/206.18. Ahmed İbn Hanbel, 2/359 (8695).19. Ebu Ya'lâ el-Mevsılî, Müsnedü Ebî Ya'lâ, 1/99 (136), Dâru'l-Kıble, Cidde-1988.20. Gülen, Fethullah, Fikir Atlası, s. 71, Nil Yayınları, İzmir-2007.21. Hâkim, Müstedrek, 1/45 (5), Dâru'l-Harameyn-1997.22. Beyhakî, Şuabü'l-İman, 2/353 (2014), Dâru'l-Kütübi'l-İlmî-2000.23. Müslim, Zikr 38, (2699); Ebu Davud, Edeb 68, (4946); Tirmizî, Hudud 3, (1425).24. Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, 1/320 (360), Dâru'l-Ma'rife-1972.25. Ahmed b. Hanbel, 4/9; İbn Mâce, İkâmetü's-salavât, 178.26. Ebu's-Suûd, İrşâdü'l-Akli's-Selîm, 3/399, Mektebetu's-Saâde, Riyad-1997.27. Taberânî, el-Mu'cemu'l-Evsat, 5/247 (5220), Dâru'l-Harameyn-1995.28. Buhâri, Fiten, 15, Rikâk, 52; Müslim, Fiten 4, 7, 10, Zikr, 47-52, 61, 62, 66, 73, 76, 96, Birr, 109, 110, Fadâilu's-Sahâbe, 140, Eymân, 36.29. Ahmed b. Hanbel, 6/257 (26246).30. Buhârî, Deavat, 35-46, Et'ime, 28, Eşribe, 30; Bedü'l-Halk, II, Edeb, 76, Tefsiru Sûre, 6/2, Ezân, 149.31. Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, 83 (3334); İbn Mâce, Zühd
Mu’minun / 58-60. Rablerinin âyetlerine inananlar; Rablerine ortak tanımayanlar; Ve Rablerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri çarparak yapanlar;
Fetih / 4. İmanlarını bir kat daha arttırsınlar diye müminlerin kalplerine güven indiren O'dur. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır.
Nisa / 57. İnanıp; iyi işler yapanları da, içinde ebediyen kalmak üzere girecekleri, zemininden ırmaklar akan cennetlere sokacağız. Orada onlar için tertemiz eşler vardır ve onları koyu (tatlı) bir gölgeye koyarız.
HADİS...
* Ebû Hüreyre radiya'llâhu anh'den: Şöyle demiştir: Nebiyy-i Muhterem salla'llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Îmân altmış bu kadar şu'bedir. Hayâ da îmânın bir şu'besidir.
* Ebû Hüreyre radiya'llâhu anh'den: Şöyle demiştir: Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Nefsim yed-i kudretinde olan Allâhu Zü'l-Celâl'e kasem ederim ki hiç biriniz ben ona pederinden de, evlâdından da daha sevgili olmadıkca îmân etmiş olmaz. Hz. Enes radiya'llâhu anh'den de bâlâdaki hadîs-i şerîf rivâyet edilmiş olup şu kadar ki sonunda (وَ النَّاسِ اجْمَعِينَ)= "Pederinden, evlâdından ve bütün halkdan daha sevgili" ziyâdesi vardır.
* Enes radiya'llâhu anh'den: Şöyle demiştir: Nebiyy-i Mükerrem salla'llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Kimde üç şey bulunursa halâvet-i îmânı tatmış olur. Allâh ile Resûlu'llâh kendisine mâadâlarından daha sevgili olmak; bir kimseyi sevmek, fakat yalnız Allâh için sevmek; (Allâh, onu küfürden kurtardıktan sonra) yine küfre dönmekten ateşe atılacakmışcasına hoşlanmamak.
* Ebû Saîd-i Hudrî radiya'llâhu anh'den: Şöyle demiştir: Nebiyy-i Mükerrem salla'llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Ehl-i Cennet Cennet'e, ehl-i Dûzah Dûzah'a girdikten sonra Allâhu Teâlâ Azze ve Celle: "Kimin kalbinde bir hardal tânesi ağırlığınca îmân varsa (ateşden) çıkarınız." diye ferman buyuracaktır. Bunun üzerine (bu gibiler) simsiyah kesilmiş oldukları halde çıkarılıp Nehr-i hayât (yâhud Nehr-i hayâ, yâhud da Nehr-i hayâ') içine atılacaklar ve (orada) sel uğrağında kalan yabânî reyhan tohumları nasıl (sür'atle) biterse öylece biteceklerdir. Görmezmisin, bunlar (ne güzel) sapsarı olarak (ve iki tarafına) salınarak sürer?
* (Abdu'llâh) b. Ömer radiya'llâhu anhümâ'dan: Şöyle demiştir: Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem (bir gün) Ensâr'dan bir kimsenin yanından geçiyordu. Ensârî, kardeşini hayâdan menediyordu. Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem: "Ona ilişme. Hayâ îmândandır." buyurdu.
* Ebû Hüreyre radiya'llâhu anh'den: Şöyle demiştir: Resûlu'llâh sall'llâhu aleyhi ve sellem'e: "Amelin hangisi efdâldir?" diye sordular. "Allâha ve Resûlüne îmân." buyurdu. "Ondan sonra hangisi?" dediler. "Allah yolunda cihâd." buyurdu. "Ondan sonra da hangisi?" diye sordular. "Makbûl (olmuş, içine günah ve riyâ karışmamış) Hac." cevâbını verdi.
* Enes radiya'llâhu anh'den: Şöyle demiştir: Nebiyy-i Muhterem salla'llâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Lâ İlâhe İllâ'llâh deyib de kalbinde bir arpa ağırlığınca hayır (yâni îmân) bulunan kimse Cehennem'den çıkacaktır. Lâ İlâhe İllâ'llâh deyib de kalbinde bir buğday ağırlığınca hayır (yâni îmân) bulunan kimse Cehennem'den çıkacaktır. Lâ İlâhe İllâ'llâh deyip de kalbinde bir zerre ağırlığınca hayır (yâni îmân) bulunan kimse Cehennem'den çıkacaktır.
* Ebû Hüreyre radiya'llâhu anh'den: Şöyle demiştir: Bir gün Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem açıkta oturuyordu. (yanına) biri gelip: "Îmân nedir?" diye sordu. "Îmân; Allâha, Meleklerine, Allâh'a mülâkî olmağa (yâni Rü'yetu'llâh'a), Peygamberlerine inanmak, kezâlik (öldükten sonra) dirilmeğe inanmaktır." cevâbını verdi. "Ya İslâm nedir?" dedi. "İslâm; Allâh'a ibâdet edip (hiçbir şeyi) O'na şerîk ittihâz etmemek, namazı ikâme ve farz edilmiş zekâtı edâ etmek, Ramazanda da oruç tutmaktır." buyurdu. (Ondan sonra) "Ya ihsân nedir?" diye sordu. "Allâh'a sanki görüyormuş gibi ibâdet etmendir. Eğer sen, Allâh'ı görmüyorsan şüphesiz O, seni görür." buyurdu. "Kıyâmet ne zaman?" dedi. (Bunun üzerine) buyurdu ki: "Bu mes'elede sorulan, sorandan daha âlim değildir. (Şu kadar var ki Kıyâmet'den evvel zuhûr edecek) alâmetlerini sana haber vereyim: Ne zaman (satılmış) câriye, sâhibini (yâni efendisini) doğurur, kim idikleri belirsiz deve çobanları (yüksek) binâ kurmakta birbiriyle yarışa çıkarlarsa (Kıyâmet'den evvelki alâmetler görünmüş olur. Kıyâmet'in vakti) Allâh'dan başka kimsenin bilmediği beş şeyden biridir." Ondan sonra Nebiyy-i Muhterem salla'llâhu aleyhi ve sellem (اِنَّ اللّهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ وَ يُنَزِّلُ الْغَيْثَ وَ يَعْلَمُ مَا فِى الْأَرْحَامِ وَمَا تَدْرِى نَفْسٌ مَاذَا تَكْسِبُ غَدًا وَمَا تَدْرِى نَفْسٌ بِاَىِّ اَرْضٍ تَمُوتُ) Âyet-i Kerîme'sini tilâvet buyurdu. Sonra (gelen adam) arkasını döndü (gitti). Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem "Onu çevirin." diye emrettiyse de izini bulamadılar. Bunun üzerine buyurdu ki işte bu, Cibrîl (aleyhi's-selâm)dir. Halka dinlerini öğretmek için geldi.
* İbn-i Abbâs radiya'llâhu anhümâ'dan: Şöyle demiştir: Abdü'l-Kays Vefd'i (Bahreyn taraflarından) Nebiyy-i Muhterem salla'llâhu aleyhi ve sellem'in huzûruna geldikleri zaman: "Siz kimlerdensizin?" yâhud "Nerenin vefdisiniz?" diye sordu. "Biz Rebîa (kabâilin) danız." dediler. "Hoş geldiniz. (Allâh sizi) utandırmasın, pişmân etmesin." buyurdu. Bunun üzerine "Yâ Resûlâ'llâh, biz sana yalnız şehr-i Harâm'da gelebiliriz. (Bilirsin ki) aramızda kâfir olan (kabâil-i) Mudar'dan şu cemâat vardır. O halde bize kesdirme bir şey emret de geride kalanlarımıza haber verelim, o sebeple de Cennet'e girelim." dediler. (Nebî aleyhi's-salâtü ve's-selâm'a) içkileri (yâhud içki kaplarını) de sordular. (Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem) onlara dört şey emretti, dört şeyden de nehyetti. Onlara yalnız Allâh'a îmân ile emrettikten sonra "Bilirmisiniz yalnız Allâh'a îmân etmek ne demektir?" diye sordu. "Allâh ve Resûlü a'lemdir." dediler. "Allâh'dan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Resûlu'llâh olduğuna şahâdet, Namaz'ı ikâme, Zekât'ı edâ etmek, Ramazan orucunu tutmak, ganîmetin humsunu vermektir." buyurdu. Kezâlik onları (dört şeyden, yâni) hantem, dubbâ', nakîr, müzeffet (denilen kaplara hurma, yâhud üzüm şırası koymak)den nehyetti. (İbn-i Abbâs radiya'llâhu anhümâ'nın) müzeffet yerine mukayyer dediği de mervîdir.
* Zeyd b. Hâlid-i Cühenî radiya'llâhu anh'den: Şöyle demiştir: Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem Hudeybiye'de geceleyin yağan yağmurdan sonra bize sabah namazını kıldırdı. Namazdan çıkınca (mübârek) yüzünü cemâate döndürüp: "Bilir misiniz, Rabb'ınız Azze ve Celle (Hazretleri) ne buyurdu?" diye suâl etti. "Allah ve Resûlü a'lemdir" dediler. Dedi ki (Allâhu Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri): "Kullarımdan kimi bana mü'min, kimi kâfir (olarak) sabahı etti. Her kim Allâh'ın fazl u rahmeti ile üzerimize yağmur yağdı dedi ise, işte o bana îmân etmiş, yıldıza etmemiştir. Her kim de falan ve falan (yıldız)ın nev'i (yâni batıp doğması) ile üzerimize yağmur yağdı dediyse, işte o, bana îmân etmemiş, yıldıza etmiştir" buyurdu.
* Ebû Şüreyh radiya'llahu anh'den şöyle dediği rivâyet olunmuştur. Nebî Salla'llahu aleyhi ve sellem (bir kere arka arkaya üç kere yemîn ederek) Vallahi îmân etmiş olmaz, vallahi îmân etmiş olmaz, vallahi îmân etmiş olmaz! Buyurdu. (Mecliste hazır bulunanlar tarafından): Yâ Resûla'llah! Bu îmân etmiş olmıyan kimdir? Diye soruldu. Resûl-i Ekrem: Kim olacak, şu komşusu zulmünden, şerrinden emîn olmayan kişi, diye cevab verdi.
* Abdullah İbn-i Hişâm'dan şöyle dediği rivâyet olunmuştur: Biz bir kere Nebî Salla'llahu aleyhi ve sellem ile berâber bulunuyorduk. Resûlu'llah, Ömer'in elini tutmuştu. Ömer: - "Yâ Resûla'llah! Sen bana muhakkak ki her şeyden çok sevimlisin, ancak canımdan değil" dedi. Resûl-i Ekrem: - "Hayır (öyle söyleme) hayâtım yed-i kudretinde olan Allah'a yemîn ederim ki, ben sana hayâtından daha sevimli olmadıkça (îmânın kemâle ermez)" buyurdu. Bunun üzerine Ömer: - "Öyle ise, şu anda yâ Resûla'llah! Muhakkak ki, Sen canımdan da sevimlisin" dedi. Resûl-i Ekrem de: - "Şimdi yâ Ömer! Îmânın kemâle erdi!" buyurdu.
* İbn-i Abbâs radiya'llahu anhümâ'dan rivâyete göre, Nebî Salla'llahu aleyhi ve sellem Mikdâd radiya'llahu anh'e şöyle buyurmuştur: Ey Mikdâd! Bir mü'min kişi, kâfir olan kavmi arasında îmânını gizleyip (selâmete erişince) îmânını açıklasa, bunun üzerine sen de (onun îmânına i'timâd etmiyererk) öldürsen (doğru değildir). Nasıl ki, sen de Hicret'den önce Mekke'de îmânını gizliyordun.
* Enes (İbn-i Mâlik) radiya'llahu anh'den Nebî Salla'llahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işittim, dediği rivâyet olunmuştur: Kıyâmet günü hulûl ettiğinde (Umûmî sûrette) ben şefâ'at ederim. Bunun üzerine ben: Yâ Rabbî! Gönlünde hardal dânesi kadar îmânı olanları Cennet'e koy, diye niyâz ederim, bunlar Cennet'e girerler. Sonra ben: Yâ Rabbî! Hardal dânesinden az îmânı olanları da koy, diye şefâ'at ederim. Enes İbn-i Mâlik der ki: (Az bir îmânı) dediği sırada ben Resûlu'llah'ın parmaklarına bakar gibi idim. O parmaklarını biribirine zam ederek işâret ediyordu.
* Enes İbn-i Mâlik radiya'llahu anh'den Ma'bed İbn-i Hilâl ma'rifetiyle şefâ'at hadîsi rivâyet olundu, Ebû Hüreyre'den uzun bir metin ile rivâyet olunan şefâ'at hadîsi yukarıda geçti. Buradaki rivâyetin sonuna Enes İbn-i Mâlik şu ma'lûmâtı ziyâde etmiştir. Mahşer halkı 'Îsâ'ya gelirler (şefâ'at dilerler). Hazret-i 'Îsâ da onlara: - İstediğiniz umûmî şefâ'atci ben değilim. Lâkin siz, Muhammed Salla'llahu aleyhi ve sellem'e gidip mürâcaat ediniz, diyecek. Bunun üzerine ehl-i mahşer bana gelecekler. Ben de onlara: - Umum beşeriyete şefâ'at bana ihsân olunmuştur. Rabbimden müsâ'ade istiyeyim, diyeceğim. Rabbimden istediğim de müsâ'ade olunacak, ve bana Allahu Teâlâ'ya arz-ı Mahmedet için şimdi hâfızamda bulunmıyan birtakım hamd ü senâlar ilhâm olunacak. Bu mehâmid-i seniyye ile Allahu Teâlâ'ya hamdü senâ edip Cenâb-ı Hakk'a secdeye kapanacağım. Sonra bana Allahu Teâlâ: - Yâ Muhammed! Başını secdeden kaldır, hem (ne istersen) söyle, sözün dinlenecek, (ne dilersen) iste verilecektir, şefâ'at et, şefâ'atin de kabûl olunacaktır, buyuracak ben de artık: - Yâ Rab! Ümmetimi ümmetimi, diye niyâz edeceğim. Bunun üzerine bana: - Haydi git, gönlünde arpa dânesi kadar îmânı olan müslümanları Cehennem'den çıkar, denilecek. Resûl-i Ekrem der ki: Ben de gidip vazîfemi îfâ edeceğim. Sonra dönüp geleceğim. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk'a o birtakım hamdü senâlarla hamd edip sonra Cenâb-ı Hakk'a secdeye kapanacağım. Bunun üzerine bana taraf-ı ilâhîden: - Yâ Muhammed! Başını secdeden kaldır, ve (ne dilersen) söyle, sözün dinlenecek, ve iste; istediğin verilecektir. Şefâ'at de et, şefâ'atin kabûl olunacaktır, buyurulacak. Ben de hemen: - Yâ Rab! Ümmetimi ümmetimi, diye niyâz edeceğim. Bunun üzerine bana: - Haydi git, gönlünde zerre veyâ hardal dânesi kadar îmânı olan müslümanları Cehennem'den çıkar, denilecek. Ben de gidip onları çıkaracağım. Sonra dönüp geleceğim. Bu def'a da Cenâb-ı Hakk'a evvelki hamd ü senâlarla hamd edip sonra Cenâb-ı Hakk'a secdeye kapanacağım. Bunun üzerine taraf-ı ilâhîden bana: - Yâ Muhammed! Başını kaldır ve ne dilersen söyle, sözün dilenecek, ve iste, dileğin verilecek, şefâ'at de et, şefâ'atin kabûl olunacaktır, buyurulacak. Ben de: - Yâ Rab! Ümmetimi ümmetimi, diye niyâz edeceğim. Bunun üzerine bana: - Haydi git, hardal dânesine yakın mikdarda, azın azı îmânı olan kimseleri Cehennem'den çıkar, denilir. Ben de gidip onları çıkarırım
Bakara / 3. Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.
O müttakî (Allah'tan hakkıyle korkan)ler ki Hakk olan gayba inanırlar. Yahut gıyâben (görmeden) de iman ederler. Diğer bir tabirle onlar, gözle değil, kalp ile iman ederler, onlar bütün şüphelerden uzak oldukları gibi, iman etmek için önlerine dikilmiş putlara, haçlara da bağlanmazlar, gözlerinin önünde bulunan bugünkü ve şu andaki görülen ve hissedilen şeylere saplanıp kalmazlar, his ötesini, kalbi ve kalp ile ilgili şeyleri tanırlar. İşlerin başı görülende değil ruh, akıl, kalp gibi görülmeden görende, tutulmadan tutanda, zaman ve mekana bağlı olmayarak maddeleri fırlatıp oynatan, fezaları doldurup boşaltandadır. Onların sağduyuları, saf basiret ve ferasetleri, temiz akılları, açık anlayışları, sıhhatli görüşleri, sözün kısası anlayış kabiliyetleri, kötülüklerden silkinebilecek anlayışlı hisleri, yükseklere koşabilecek azimli vicdanları ve iyi seçimleri vardır. Görünen ve hissedilen şeyleri yarar, kabuklarını soyarlar; içindeki özüne, önündeki ve arkasındakinin sırrına nüfuz ederler; görenle görüleni ayırtederler; hissedilenden düşünülene intikal edebilirler; varlık ve yokluk içinde gaybden görünürlüğe, görünürlükten gaybe gelip, geçip giden ve hissedilen hadiselerin satırları altındaki gayba ait mânâları sezerler.
Hakikatte varlıklar, görülen ve görülmeyen, diğer bir tabirle "meşhût" ve "gayr-i meşhût" olmak üzere ikiye ayrılır. Ve birçok bilgin hakikati, görülmeyen ve hatta görülemiyen kısmında kabul ederler ve buna "mânâ âlemi", "gerçek âlem", "akıl âlemi", "ruh âlemi" veya "gayb âlemi" derler ve Felsefe'nin konusu olarak da bunu tanırlar. Gerçekten şimdiki Batı felsefelerinde de şunu görüyoruz: Görülen veya dışta müşahede edilen şeyler bize beş duyumuzla geliyor ve bunların her birinin de bir âmili (sebebi) var: Işık, ses, koku, tat, ısı ve soğukluk. Biz, bizzat bunları his ve müşahede ederiz ve bunlar vasıtasıyla da diğer şeyleri. Bilimler ve özellikle müsbet ilimler (fen bilimleri) gösteriyor ki, bunların her biri bir tecelliden, bir gösteriden, bize bir görünüşten, bir hadiseden ibarettir. Mesela ışık dediğimiz parıltı bizim dışımızda mevcut değildir.
Çünkü dışta ışık bilimin ortaya koyduğuna göre, bir titreşimden ibaretir. Görünmeyen, madde atomlarının veya esirin titreşimleridir. Parıltı, ışık o titreşimin bizim gözümüzle ilişkisi, temas etmesi sırasında vâki olan ani bir görüntüdür. Bu meseleyi İmam Gazali "İhyâ"sında şöyle tesbit etmiştir: Güneşin ışığı, halkın zannettiği gibi, güneşten çıkıp bize kadar gelen haricî bir nesne değildir. Belki gözümüzün güneşle karşı karşıya gelme anında bizzat ilâhiîkudret ile yaratılan bir hadisedir. Bu gerçek, keşf ehline görünmüştür. Ses de aynen böyle. Biz biliyoruz ki ses, hâriçte havanın özel bir dalgalanmasından ibârettir. Kulağımızdaki gürültü mânâsına gelen ses, o dalgalanmanın kulağımıza dokunduğu anda hâsıl olan (oluşan) bir tecellidir. Isı ve soğuk dediğimiz şey de, esasında ışık gibi esire veya atoma ait bir titreşimdir. Bunun içindir ki, ısı ışığa, ışık ısıya dönüşür. Aralarında bir mertebe (derece) farkı vardır. Bunu elektrikten anlıyoruz. Kısacası koku ve tat da esasında birer titreşim olup, bizim koku alma ve tadma duyularımıza dokunmasında koku ve tad olarak ortaya çıkarlar. Demek görme ve dış görünüşte vasıta olan bu beş âmil (etken)in hepsi gerçekte hareketle ilgilidir ve hepsi hareketin bize özel birer görünümüdür. Biz bu hareketleri görmüyoruz. Acaba kütlelerde gördüğümüz hareket nedir? O da görünmeyen gerçeğin bir tecellisi değil midir? O halde bu vasıta (araç)larla gördüğümüz önümüzdeki âlem hep birer hayalden, birer tecelliden başka birşey değildir. Bunların hedef ve gayesi olan gerçek ise görülmez. Genel göçler, memleketlerin kuruluşu, haberleşmeler... gibi tarihî olayların illet ve gayeleri de insanların tasavvurları, duyguları, iradeleri... gibi görünmeyen sebeplerden başka nedir? Şu halde gerçek, görünmeyendir ve görülmesi mümkün değildir. Görülebilen ise onun tecellîleri, hayali, gölgesi ve yansımalarıdır...
Bu ifade bize âlemi pek güzel açıklıyor. Bu açıklamaya göre bütün hakikat gaybdır. Tabiat, görülen âlem bir hayaldir, hem de hareket tecellisinin bir hayalidir. Hakikat, sonuç olarak akıl ile, basiret ile, kalp gözüyle görülebilir, dış görünüşü ile değil. Bu noktada yürüyen ve Allah Teâlâ'nın ve meleklerinin gözle görülmesinin mümkün olmadığını söyleyen âlimler ve İslâm feylesofları da vardır. Fakat bizim Ehl-i Sünnet'in sahih telakki ettiği ve imanımıza göre ilahî hakikat "mutlak gayb" değildir; O, gözle görülmeyen ve görülenin (kaynağı) merciidir, her şeyi (kapsayan) ihata edendir. Bunun için O'na özel ismiyle "gayb" denmez, Allah'ın güzel isimleri (esmâ-i hüsnâ) içinde de bu isim (görülmemiş) vârid olmamıştır. O, ahirette, cihetlerden, mekandan münezzeh olarak görülebilir. Fakat tam anlaşılamaz, anlaşılamayacağı için tamamen görülmüş de olamaz, ona doyulmaz. Biz, ilahî vecih (yüz)de bir görünme duygusu olduğunu söylüyoruz. Fakat gayb duygusunun daha fazla olduğuna da inanırız. Bunun için O'na, özel isim vermemek kaydıyle "gayb" da denilir. Allah'ın melekleri de bize gaybdır, yani görünmezler, ahireti de öyle, fakat onların da görülmesi mümkündür. Mesela genellikle "kuvvet görünemez" deriz. Halbuki görünen de kuvvetten ibarettir. Gelecek zaman bugün görünmez, yarın görünür. Hâsılı bizce "gayb", görülemiyen demek değil, görülmeyen demektir. Bugünün akla uygun olanı, yarının hissedileni olabilir. Biz delilsiz olan gaybe değil, delili olan makûl (akla uygun) gaybe iman ediyoruz. Her delil ise, delalet ettiği şeyin bir yanına haiz olduğu (içerdiği) için delildir. Delilimiz, aklımız, nefsimiz, kalbimiz, âlem ve Allah'ın kitabı. Şu halde gaybin hakikatine iman ederken, görünenin gerçeğini inkar etmeyiz. Kalpleri olanlar görürler ki, tabiat denilen hissedilen olaylar, kısa bir bakış halinin zahiri görünümüdür. Bunun arkasında karanlıklara karışmış bir geçmiş silsilesi, önünde de henüz doğmamış bir gelecek silsilesi ve hepsinin ötesinde bir kalp ve hepsinin üstünde bir "tek hakim" vardır. Ve "dünya" adını alan şimdiki durum, görünenden gayb (görünmeyen)e intikal etmiş bulunan o geçmiş ile gaybdan görünürlüğe doğacak olan o gelecek zincirleri arasında yegâne göze batan bir zahiri halka, beşerin varlığı sanki sonsuz iki deniz arasında ince bir berzah (kıstak), beşerin kalbi de onun ağırlık merkezine tutunmuş bir gözetici, bir ucu bir denize, bir ucu da diğer denize atılmış olan tabiat zinciri devamlı bir hareketle o kıstağın üzerinden kır kır geçip akıyor, bir denizden çıkıyor, diğerine batıyor. Bütün ağırlığı, kıstağın karanlığına basarken o gözetleyici her anında geçen bir olaylar halkası görüyor. Yalnız ve yalnız onu müşahede ediyor. Görme duygusu ne denizlere erişiyor ve ne diplerindeki zincire. O, ancak kıstaktan geçen halkaya bakıyor ve ancak onu görüyor ve görürken zincirin bütün ağırlığını çeken kıstağın gıcırtısını da içinden -devamlı surette- dinliyor ve inliyor. O hareketten ve bu gıcırtıdan artık o kadar kuvvetle ve yakından biliyor ki, şimdiki halde görünen ve hissedilen meydandaki tabiatın iki tarafında geçmiş ve gelecek, başlangıç ve sonuç denilen birer gayb âlemi var. Dünya âlemi, hissedilen tabiat, imkan deliliyle varsa; gayb âlemi, hissedilmeyen tabiat öncelikle ve zorunlu olarak var. Bundan başka o görünüp hissedilenin iki yönünden başka, onun bir batını, bir iç yüzü, diğer tabirle o gözeticinin tutunduğu ve iliştiği bir fizikötesi veya tabiat üstü de vardır. İş o zincirde değil, onu salıp hareket ettirenle, o kıstağı kuran, o gözeticiyi tutan, o denizleri birbirine karıştırmayan gözetici ile gözetileni birleştirerek bilgi meydana getiren, gayb ve görülen âlemin hepsini ihata eden (kapsayan), mutlak kefili olan yüksek kudrettedir.
Şu halde kendini korumak isteyenler, görülenleri ve hissedilenleri seyrederken, daha önce onların arkasındaki gaybe ve gayb ile görülenlerin hepsinin merciine (kaynağına) mutlak kefiline, âlemlerin Rabbine, merhamet eden ve esirgeyene, ahiret gününün sahibine {*} "Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz." (Fatiha, 1/4) diye iman ederler. Ve bu iman başlıca üç esası içine alır: Başlangıca iman, ahiret (son)e iman, başlangıç ve son arasındaki gizli vasıtalara iman ki, bunların dördüncüsü de açık vasıtalar olan görülen âlemi bilmektir. Ve bu şekilde görünmeyen (gayb) ile görülen birleşince iman ve bilgi "O, evveldir, sondur, zâhirdir ve bâtındır." (Hadid, 57/4) birliğini bulur.
Gayb (kelimesi), "gaybet" ve "gıyâb" (göz önünde bulunmama) anlamında masdar veya gâib (göz önünde olmayan) mânâsında isim ve sıfat olur ki, bu da "adl" kelimesi gibi masdar diye isimlendirilmişdir veya "meyyit" ve "meyt" kelimeleri gibi "gayyib" kelimesinin hafifletilmişidir. Buna göre dilimizdeki "kaybettim", "kayboldu" tabirleri gerçektirler. Bazılarının zannettiği gibi "bunu kayıp ettim" şeklinde yazmaya lüzum yoktur. "Gayb" ve "gâib" ise başlangıçta duyguyu anlamada veya ilk düşüncede hazır olmayan, diğer deyişle ilk nazarda anlaşılmayan demektir ki, bunun bir kısmı delilden geçen bir anlayışla idrak olunabilir. Mesela evinizde otururken kapınız çalınır, ses duyarsınız, bu ses sizin için anlaşılmış, hazır ve şahittir. Bundan anlarsınız ki, kapıyı çalan vardır. O henüz sizin için ortada yoktur. Bakıp görünceye kadar onu şahsıyla bilemezsiniz, fakat kapıyı bir çalan bulunduğunu da zorunlu bir şekilde, anlayışlı olarak tasdik edersiniz. Bu, bir iman veya şuurlu bir bilme olur. Sonra henüz kapınızı çalmayan ve eseri size yetişmeyen daha nice gaibler bulunduğunu da genel olarak tasdik edebilirsiniz. Fakat bunların bir kısmı gerçekten yok olabilirler. "Gayb" ile "gaib" arasında fark vardır. "Gâib" (ortada olmayan) sana görülmez, seni de görmez olandır. "Gayb" ise görülmez, fakat görür olandır.
Şu halde iki türlü gayb vardır: Bir kısmı hiçbir delili bulunmayan gaiblerdir ki bunları ancak "Allâmu'l-ğuyûb" (gaybları bilen) Allah bilir. "Gaybın anahtarları onun katındadır, onları O'ndan başkası bilemez" (En'am, 6/59) âyetindeki gaybden maksat bunlardır, deniliyor ki; sırası gelince açıklanacaktır. Diğer kısmı da delili bulunan gâiblerdir ki "onlar gaybe inanırlar." (Bakara, 2/3) âyetindeki gaybden kastedilen de bu kısımdır. kelimesinin elif lâmı ahd içindir. Yani Allah'tan hakkıyla korkanların inandıkları, tanıdıkları gayb, delili bulunan hak gaybdır ki, bu da Hak Teâlâ ve sıfatı, ahiret ve halleri, melekler, peygamberlerin nübüvveti, kitapları indirme... gibi imânâ ait temel unsurlardır. Ve bu iman, bazılarında tahminî ve keşfî bir geçişle, bazılarında da fikrî ve delilli bir intikal ile oluşur. Sonra "gaybe iman" ile "gıyaben iman" arasında küçük bir anlayış farkı vardır. Zira birincisinde gaybın kendisine inanılan şey olduğu açıklanmış, ikincide ise inanılan şey hazfedilmiştir (gizli tutulmuştur). Bunun için bazı tefsir bilginleri arada büyük bir fark gözetmiş ve: "Sizin gerek arkanızdan ve gerekse huzurunuzda iman ederler" diye açıklama yapmış; yani inanılan şeyin gayb olduğuna sataşmayıp, münafıklardan sakınma olduğunu göstermişlerdir. Fakat açıkça anlaşılan gıyabın da inanılana ait olmasıdır. Şu halde gayba iman ile, gıyaben iman arasında mânâ bakımından fark yoktur. Ve her iki değerlendirme ile imanın kıymet ve faydası, gayb ile ilgisi veya gayba ait oluşu bakımından dikkati çekmektedir. Çünkü korunmak ona bağlıdır. Peygamber'i görüp iman eden sahabîlerin de en büyük meziyetleri onu, gayba ait verdiği haberlerde tasdik edişlerindedir. Ve burada Peygamber'i görmeden tasdik edenlerin de öğüldüğüne işaret vardır. Nitekim İbnü Mes'ud hazretleri "Kendisinden başka ilah olmayan (Allah)a yemin ederim ki, hiçbir kimse, gayba imandan daha faziletli bir şeye inanmamıştır." buyurmuş ve bu ayeti okumuştur. Diğer bir açıklama ile de burada gayb, göz karşıtı olan kalp ve kalbin sırrıdır ki, kalbin ve kalbin sırrının kaynağının "görmek" olduğunu bilmek; hakkı ve peygamberliğin delillerini gözden daha çok kalp ile görüp, şirkten, maddeciliğin pisliğinden kurtaran bir imânâ ermek mânâsını ifade eder ki, bunda derin bir iman yoluna işaret vardır. Yani kalbi bilen, Allah'ı bilir.
"İman", asıl lügatta "emn" ve "emân" kökünden türemiş "if'al" vezninde bir kelimedir. Hemzesi, ta'diye (geçişli kılmak) ve bazan sayrûret (olmak, hal değiştirmek) anlamlarında kullanılır. Geçişli olduğuna göre "güven vermek", "emin kılmak" demektir ki, Allah'ın isimlerinden olan "Mümin" (güven veren, emin kılan) bu anlamdadır. Sayrûret (olmak) mânâsına olduğuna göre de "emin olmak" demek olur. Ve "sağlam" ve "güvenilir" olmak, itimat etmek mânâsını ifade eder ki, dilimizde inanmak denilir. Dil geleneğinde ise mutlaka tasdik etmek anlamındadır. Çünkü tasdik eden, tasdik ettiğini yalanlamaktan emin kılmış veya kendisi yalandan emin olmuş olur. İman bu mânâlarda "ona inandı" gibi bizzat geçişli olur.
Bir şeyi tasdik etmek, onu doğru olarak almak demektir. Sıdk (doğruluk) ise ya kelime veya sözle ilgili olduğundan, imanın da ilgilendiğiyle ilgisi bu ölçüde çeşitli şekillerde cereyan eder. Mesela Allah'a iman ile Allah'ın kitabına ve ahirete iman şekillerinde bazı anlam farkları vardır. Bununla beraber tasdikin esas menşei (kaynağı) doğru sözde; doğru sözün menşei de hükmün doğruluğunda yani vakıaya (olaya) uygunluğundadır. Zihin ve hariç (dış), diğer deyişle kalp ve göz, işte doğruluk ve gerçeklik, bu karşılıklı iki taraf arasındaki doğruluk ve uygunluk ölçüsündedir. Olaya uygun olan ve uygun olabilen zihin ve kalp doğru; bunun zıddı doğru değildir. Şu halde iman ve tasdikin başlangıcı, bu doğruluk ve uygunluk ölçüsünü kabul ve itiraf etmektir. Aynı olay insan ruhunda veya huzurunda bizzat mevcut ise görmeye ait tasdiktir, hissî veya aklî bedâheti (apaçıklığı) tasdik etmek gibi. Bizzat değil de hazır olan bir delil veya bir gösterici aracılığı ile hazır ise gıyabî (görmeden) tasdiktir. Bu durumdaki o görünmeyen olay, benzerleri ve zıdları ile, az çok kıyas edilebiliyor ve sınırlanabiliyorsa, delilin devamlılığı ve yansımasındaki zaman süreci ölçüsünde özetli veya etraflı tasdik, resmi veya sınırlı bir bilgi, belirli bir tasavvur ifade eder. Olay görünmeyen, eşsiz ve zıtsız, benzersiz ve nazîrsiz ise, o görünmeyen tasdik, sınırlı bir bilgi değil, sınırsız bir salt inanma olur ki, genellikle iman denince bu anlaşılır. Bu iman, ilmin hem başı ve hem gayesidir. Ve bundaki sağlıklı biliş, ilme ait bilişten yüksek ve kuvvetlidir. Zira her tasavvura bağlı sınırlama delil olarak alınmayıp da, istenilen bizzat olarak alındığı zaman birer kesin bilgi engeli olabilir ve bildiğinin ötesini inkar eden cahil kalır. Fakat böyle bir sınırsız imânâ layık olan ancak Allah Teâlâ'dır. Allah'a iman, bu şekilde, görünenden görünmeyene sonsuz olarak uzanır gider...[1]
PIRLANTA SERİSİ...
Îmân, İslâm’ı dil ile ikrar kalb ile tasdikten ibarettir. O, sonsuz bir güç ve kuvvet kaynağıdır. Ancak istenen semereyi ve arzu edilen neticeyi elde edebilmek için, îmânın amel ile takviye ve desteklenmesi şarttır.
Amelin, Allah’ı görüyor gibi yapılmasına ise “ihsan” denir.
Îmân ve ihsan, gözde ziya ve cesedde can gibidir. Bu iki temel esasa bağlı olarak farz ve nâfilelerin yerine getirilmesi ise, sonsuzluğun semalarına açılmada iki nurânî kanat durumundadır.
Evet, insanı Allah’a yaklaştırma yollarının en emini,en kestirmesi ve en makbulü farzları eda yoludur. Ve gerçek mahbubiyet ve dolayısıyla da “Kurbet-Allah’a yakın olma” ise, sınırlı ve kayıtlı olmayan nâfilelerin nâmütenâhi, engin ve vefâ tüten ikliminde tahakkuk eder.
Hakk yolcusu, her an ayrı bir nâfilenin kanatları altında sonsuza uzanan yeni bir koridorda kendini bulur, yeni bir mazhariyete ulaştığını hisseder; farzları edaya daha bir iştihalı ve nafilelere karşı da daha bir iştiyaklı hâle gelir. Bu nokta ve bu ma’nâya uyanan her ruh, Allah tarafından sevildiğini de duyar.. ve bir kudsî hadîste ifade buyurulduğu gibi, artık onun işitmesi, görmesi, tutması, yürümesi doğrudan doğruya “Meşîet-i Hâssa” dairesinde cereyan etmeye başlar. Bir bakıma “Marifetullah” da budur. O, bilmenin bilenle bütünleşip onun tabiatı haline gelmesi ve (bilenin her halinin bilinene) tercüman olması mertebesidir. Ma’rifeti, vicdânî bilginin zuhur ve inkişafı şeklinde ta’rif edenler de olmuştur ki, bu zuhur ve inkişaf aynı zamanda insanın kendine has değerlerle zuhur ve inkişafı da sayılır. “Nefsini bilen Rabb’ini bilir” sözünün bir mahmili de bu olsa gerek.
Ma’rifetin ilk mertebesi, dörtbir yanımızda çakıp duran isimlerin tecellîlerini görüp sezmek ve bu tecellîlerle aralanan sır kapısının arkasında sıfatların hayret verici iklîminde seyahat etmektir. Bu seyahat esnasında sürekli Hakk yolcusunun gözünden kulağından lisanına nurlar akar; kalbi, davranışlarına hükmetmeye başlar; davranışları Hakk’ı tasdîk ve ilân eden birer lisan kesilir ve bu lisan da âdetâ bir “kelime-i tayyibe” disketi haline gelir.. derken her an vicdan ekranına Ona ancak güzel kelimeler yükselir. Onu da amel-i sâlih yükseltir” pür-envâr hakikatından ayrı ayrı ışıklar aksetmeye başlar. Artık böyle bir ruh bütün kötü duygu ve tutkulara karşı kapanır ve böyle bir gönül, öteden esintilerle sarılır. Sarılır da, ruhuna açılan bir sırlı menfezden, kalblerde kenzen bilinene “-sığmam dedi Hakk arzu semâya, kenzen bilindi dil ma’deninden” mealiyle anlatılmak istenen bir müteşâbih beyânda ifade edildiği gibi -ışıktan koridolar açılır ve insan bir daha da ayrılıp geriye dönmeyi düşünmeyeceği bir temaşa zevkine erer.
Hak yolcusunun bütün bütün ağyara kapandığı,tamamıyla nefsâniliğe karşı gerilime geçtiği ve kendini huzurun gel-gitlerine saldığı bu nokta ma’rifet noktasıdır. Bu nokta etrafında dönüp durana irfan yolcusu, başı bu noktaya ulaşana da “arif” denir.
Ma’rifet iklîminde hayat, Cennet bahçelerinde olduğu gibi dupduru ve âsûde; ruh, sonsuza ulaşma duygusuyla hep kanatlı; gönül itmi’nana ermişliğin hazlarıyla bir çocuk gibi pür-neş’e, fakat tedbirli ve temkinlidir..
“Allah’a emrettiği şeylerde isyan bilmez ve emrolundukları şeyleri yerine getirirler” iklimindesabahlar-akşamlar ve hep meleklerle atbaşı olurlar. Duyguları tomurcuk tomurcuk ma’rifete uyanmış bu ruhlar, günde birkaç defa Cennetlerin cuma yamaçlarında seyahat ediyor gibi yaprak yaprak açılır ve her an ayrı bir buudda dostla yüz yüze gelir, onunla hemhâl olmanın hazlarına ererler. Gözleri Hakk kapısının aralığında olduğu sürece, hergün, belki her saat birkaç defa visâlle mest ü mahmûr hâle gelir ve her an ayrı bir tecellî ile köpürürler.
Alim geçinenler, ilimleriyle emekleye dursun, felsefeden dem vuranlar hikmet hecelemeye devam etsin! Arif nurdan bir menşûr içinde hep huzûr yudumlar ve huzur mırıldanır. Hatta mehâfet ve mehâbetle sarsıldığı anlarda bile o, sonsuz bir haz duyar.. ve âdetâ gözleri ağlarken kalbi sürekli güler.
Bu müşterek hususiyetlerin yanında, mizaç ve meşrep farklılığıyla bir kısım ayrılıklar da göze çarpar ârifler arasında. Bazıları sessizlik ve derinlikleriyle girdapları andırırken; bazıları çağlayanlar gibi gürül gürüldür. Bazıları bir ömür boyu günahına-sevabına ağlar, ağlar da ne âh u vâhdan ne de Rabbi’ni senâ etmekten doymaz. Ve doymadan göçer-gider bu dünyadan. Bazıları da hep, heybet-hayâ-üns atmosferinde seyahat eder-durur ve bu deryadan ayrılıp sahile ulaşmayı asla düşünmez. Bazıları tıpkı toprak gibidir; gelip geçen herkes basar-geçer başlarına. Bazıları bulut gibidir; sâlih-tâlih alır herkesi şemsiyesi altına ve ona damla damla rahmet sunar. Bazıları da hava gibidir; her zaman duygularımız üzerinde binbir râyiha ile eser-durur.
Ma’rifet ehlinin kendine göre emâreleri de vardır; ârif, Ma’rûf’tan başkasının teveccüh ve iltifatını beklemez.. O’ndan gayrısıyla halvet olmaz.. göz kapakları ve kalb kapılarını O’ndan başkasına açmaz. Gerçek arifin,başkasına teveccühü, başkasıyla halvet arzusu ve gözlerinin içine başka hayalin girmesi onun için en büyük azaptır. Gerçek ma’rifete ermeyen yârı-ağyârı tefrîk edemez. Yârla hemdem olmayan hicrandaki azâbı bilemez..
“Yakin” bir bakıma, marifetten sonra gelir. O, insanın hayatının her dakikasında, her saniyesinde, salisesinde ve aşiresinde yeni bir ufka açılması, yeni bir deryaya yelken açması demektir. Yakin bir arayıştır. Mütenahi insanın nâmütenahiyi arayışı... Böyle bir insanın hayatı bütünüyle nûrânidir. Vicdanına durmadan varidat yağar. Ve o hayatını hep aydınlıklar içinde yaşar. Onun hatırına semâvî sofraların biri kalkar biri iner. Sanki, Efendimiz vefat etmemiş, vahiy dinmemiş ve Cibril’in ayağı yerden kesilmemiş gibidir. Ötelerden gelen esintilere o, sinesinin coşkunluğu ile mukabele eder.
Yakin, inanılması gereken hususlara, aksine zerre kadar ihtimal vermeyecek şekilde inanmak demektir. İki kere iki matematikçilere göre dört eder. Fakat bunun her zaman kemmiyet plânında, teker teker sayıların aynı seviye, aynı derece ve aynı kıymette olmamaları yönünden tenkidi yapılabilir. İşte yakin, bu açıdan, her türlü riyazî ölçülerin üstünde bir kesinlik ve netlikle imandır. Zaten, varlığın hemen her yanında tecelli eden güzelliklerde Cemal ve Kemal-i Mutlak sahibi Hz. Allah’ın cemâlî ve kemâlî tecellilerine ait çizgileri seyredip “Zevk-i Ruhânî” noktasına ulaşmakda ancak böyle bir îmanla mümkün olur.Yakini elde eden insan, hep onun Cennet yamaçlarında dolaşır durur. Kalbi, gönlü ve sinesi her an ayrı bir varidatla dolar boşalır. O da her an kendini bir başka hisseder ve Rabbini bir başka tanır. Arş bahçesinden demet demet çiçek dermek ve meyve devşirmek işte budur.
Yakin, mebdei itibariyle hayra uyanma, müntehası itibariyle ise itminana ulaşma ve doyma ma’nâsına gelir. İnsan O’ndan gayri herşeye doyunca, O’na iştahı kalmaz. O’nunla doyunca da başka şeye iştahı kalmaz. Hırsla dünyayı takib edenler O’ndan nasibini alamamış insanlardır. Kalbi Allah’a karşı itminan ile gerilmiş bir insan herşeye kaşı fermuarını çekmiş, kapamıştır. Böyle bir kalb tıpkı bir kıblenûmâ gibi sürekli Hakk hoşnutluğunu gösterir ve vicdan ibresinde de en küçük bir sapma olmaz. Bu öyle yüksek bir “Yakîn” mertebesidir ki, bu mertebede seyahat eden ruh,her konakta ayrı bir “ ” “Hak dostları için ne bir korku vardır ne de onlar tasalanırlar.” nefehâtını duyar. “ †† -Onların üzerine melekler iner ve derler ki: Korkmayın! Tasalanmayın, size va’dolunan Cennetle sevinin!” müjdesini hisseder; -Bi-liniz ki, kalbler ancak Allah’ın zikriyle huzura erer..” kevserini zevk eder, tabiat ve cismaniyet üzerinde yaşar.
İtminan, insanın sebepler üstü ve vasıtalar ötesi bulunmasının ünvanıdır. Akıl, tabiatüstü seyahatini bu mertebede noktalar... ruh, bu noktaya ulaşınca dünya kaygılarından kurtulur..his, bu sihirli konakta bütün aradıklarını bulur ve damla iken derya olur.
İnsanı bu noktaya götüren belli başlı yollar vardır. Bunların en başında da ilim ve tefekkür gelir.
İlim, eşyâ ve hâdiselerin bize anlattığı, tekvinî emirlerin, önümüze açıp döktüğü şeylerin hissedilmesi, kavranması ve Yaradan’ın yüce maksadlarının sezilmesinden ibaretdir. Eşyaya hükmetme mevkiinde yaratılan insan; görecek, okuyacak; sezecek ve öğrenecekdir. Öğrendikten sonra da, hâdiselere sözünü geçirme ve onları teshir etme yolunu araştıracaktır. İşte bu nokta, Yüce Yaratıcı’nin emriyle, eşyanın insana, insanın da kendi Yaradan’ına teslim ve mahkûm olduğu noktadır.
İlim; fizik, kimya, astronomi, tabâbet ve daha çeşitli dallarıyla insanlığın hizmetinde ve hergün ona yeni yeni armağanlar vermektedir.
Evet, ilim ve teknik insanın hizmetindedir ve ondan korkmak için, ciddî hiçbir sebep de mevcud değildir. Tehlike ilmîlikle ve ilme göre bir dünya kurmada değil; tehlike, cehâletde, şuursuzlukda ve mesuliyet yüklenmekten kaçınmaktadır.
Bununla beraber ilim tek başına kaldığında, yani düşünce-tecrübe ve vicdan üçlüsünden tecrid edildiğinde, sapma ve saptırmalara vesile olacağı da katiyyen gözardı edilmemelidir.
Evet, zihinler sonsuzluk düşüncesinden mahrum bırakıldığı, ruh teknolojinin esiri haline getirildiği, kalbî hayat bütün bütün ihmale uğradığı bir yerde ilimden de ilmin yararlı olacağından da bahsedilemez. Aksine, böyle bir iklimde ilim, vahşetlerin buudlaşıp devam etmesine, boğuşmaların kıran kırana sürüp gitmesine, aldatma ve istismarların “dev” birer âfet halini almasına yardımcı olacak ve “hak” karşısında “kuvvet”e omuz verip ona yan çıkacakdır.
Doğrusu şu ki; ilim, insanın maddî-mânevî mutluluğunu hedef alıp, onun bedenî-ruhî problemlerini çözmeye çalıştığı ve insanı gönül-zihin birliğine ulaştırabileceği ölçüde faydalı ise de, bunları yapmadığı veya yapamadığı zamanlarda faydasız, hatta bir ölçüde zararlıdır ve ondan insanlık yararına birşeyler beklemek de abestir.
Bugünün bütün bütün maddîleşen insanı, ilim ve tekniğe sadece şahsî hazları, maddî refah ve rahatı itibariyle alâka duymaktadır. Böyle bir anlayış ise onu, hergün biraz daha ahlâkî çöküntü, ruhî bunalım ve düşüncede sığlaşmaya götürmektedir. İşte bu insan tipidir ki, büyük bir kısmı itibariyle gerçeği araştırmaya ve o yolda tefekküre yanaşmamakta, hatta bunları sevmemektedir. Şüphesiz bunda, topluma avam kültürünün hâkim olmasının, ilim adamlarındaki beleşçilik düşüncesinin ve hasbî ruh kıtlığının tesiri çok büyük olmuştur. Ne var ki, ruh insanı, ilhâm insanı, gönül insanı yetiştirememenin tesiri bundan daha büyüktür. Ortalığı,herşeyi maddede arayan aklı gözüne inmiş karakuraların sardığı bir dönemde, gerçeğin ilminden, ilimde derinleşip buutlaşmaktan bahsetmek mümkün değildir. Aksine, böyle bir atmosferde muhakeme ve tefekkür hergün biraz daha kısırlaşacak, insanlar biraz daha aptallaşacak ve dünyanın her yanı makinaların komutlarıyla iş yapan insanlarla dolup taşacaktır.
Onun içindir ki, yarınları yeniden inşa etmeyi plânlayanlar, öncelikle ilmin ne olup ne olmadığını, ondan neler beklenebileceğini, onun hedef ve gayelerini çok iyi belirleme mecburiyetindedirler. Yoksa aksaklıklar sürüp gidecek ve ilim de kendinden beklenenleri katiyyen veremeyecektir.
Tefekkür, istidlal yoluyla kâinat kitabını didik didik etme demektir. O, kara deliklerin içinden, bir tünelden geçiyor gibi geçip cennet yamaçlarına ulaşmanın adıdır. Böylece ilmin her yamacı aydınlıklar mesiresi haline gelir.
Zira eşya ve hâdiselerin mebdeinde Allah vardır ve bütün varlık O’na dayandırılmaktadır.
İnsan belli bir yere kadar bu delil ve istidlallerle yürür. Onlar insanı elinden tutar ve saray kapısına kadar getirirler. Bir halayık gibi insana teşrifatçılık yaparlar. Ama saraya gelindiğinde artık onlar kapının ardında kalırlar, içeriye alınmazlar. Zira artık ihsan sırrı zuhur etmiştir. Aranan Gayb bulunmuştur ve vicdan O’ndan gelen sesi duymaktadır. Medlul ile konuşurken delilin orada ne işi var? Ballar Balını bulan kovanın yağmalanmasına aldırış eder mi hiç? Allah (cc) cisimden, arazdan münezzeh ve müberradır. Ancak bu noktada insan sanki bir adım daha atsa kendini O’nun kucağında bulacak gibi olur. Tabiî O, bütün bunlardan münezzehtir. Zaten O, insana şah damarından daha yakın değil mi? Bu sırrın zuhur ettiği yerde,hiç delil veya istidlalden bahsedilir mi?
Aslı bulan vesileyi, hazineyi bulan yolu-izi ne etsin? Yeter ki bu yol inancın zirvesinde ve son kemâl noktasında bitsin..[2]
İMAN EDEN İNSANIN DEĞİŞMESİ
Musab soylu bir aileden ayrılıp gidiyor. İlk olarak Medine-i Münevvereye gönderiliyor. Kuran’ın muallimi. Musab soylu bir aileden ayrılıp gidiyor. Musab, bizim gibi günde önüne üç defa sofranın gelip uzandığı bir delikanlıdır. Yatağına yatarken tüyden yataklar içinde. Anası bir kaç defa sağını solunu bastırır. Alnından öper, uyudun mu canım evladım der. Sabahta onu ninni ile uyarır. Musab resulü ekreme iman eder. İman eder yumuşak döşeği terk eder. Zira artık anası Musab’ı sevmemekte belki dövmektedir. Musab iman eder, yeme içmeyi de terk eder. Zira yemeden içmeden mahrum edilmiştir. Ve bu iş bitmemiştir. Musab, sonra da Medine-i Münevvereye gidip resulü ekremin davası istikametinde irşat ve tebliğ vazifesini yapmaktadır. Medine’ye gider. Bir sene Medine-i Münevverede kalır. Arkadaşlarından dinliyoruz. Zira kendisi gül devrini göremedi. İki sene üç sene irşat vazifesi yaptı. Bedir’de resulü ekremin yanında bulundu. Uhud’da da yanında olayım ya resulullah dedi. Yirmi iki yaşında vardı yoktu. Bıyıkları henüz terliyordu. Kılık ve kıyafetiyle resulullaha çok benziyordu. Allah resulü Uhud’da cübbesini çıkarıp sırtına giydiriyor. Şu bu gün senin sırtında dursun diyordu. O da şeref saydığı cübbeyi sırtında taşıyordu. Allah resulünun şehit etmeye gelen ibni Kamihe resulullahı şehit ettim diye Musab’ı buduyordu. Seve kolunu veriyordu. Sağ koluna inip kalkan kılıç darbesi karşısında, kolu bir ağaç dalı gibi budanıp yere düşünce elhamdülillah resulullahın kolu kurtuldu diyordu. Sol kolu koparken elhamdülillah resulullahın kolu kurtuldu diyordu. Başını uzatırken yazan,anlatan anlatıyor, vur bir bu kaldı diyordu. Boynuna darbe inince elhamdülillah resulullahın başı kurtuldu diyordu. Kendisini bir hırkaya sarıp, resulullahın hırkasına sarıp Uhud’un sinesine gömüyorlardı. Yapa bileceği her şeyi yapmıştı. Kafasını kullanmış irşat tebliğ vazifesini yapmıştı. Gönlünü kullanmış güvercinler gibi yukarılara çıkmıştı. Cesedi Allah resulünun önünde etten kemikten bir rükün olarak kullanmıştı. Sonrada Uhud’un sinesine yıkılıp gitmişti. Sırtında parçalanmış cübbe kendisine kefen olmaya yetmeyince ya resulullah ne yapalım dediler. Vücudu kapanmıyor, canım çıksın. Yumuşak döşeklerde yatan Musab’ım vücudu kefen bulamıyordu. Ne yapalım ya resulullah. Avret yerini kapayın. Başı, ayakları açıkta kalsın diyordu. Ve o gün Musab’ın yerine onun kılıcı elinde bir melek resulü ekremin önünde akşama kadar savaşıyordu. Ebu Naim naklediyor. İkidiye doğru güneş gurup ederken resulullah hala Musab’ın savaştığını zannediyor. Musab deyince, ben Musab değilim diyor. Musab tâ sabahtan vefat etmişti. Musab sabahtan doğranıp gitmişti. Canı kalmıştı onu da Allah yolunda vermişti.
İnanan insan hayat ve hayata ait her şeyi hakir görme yoluna giriyor. İnanan insan inandığı rabbi huzuruna intikal etmek için kolu kanadı engel teşkil ediyorsa, füzenin yükselişinde kaydettiği durumlar gibi, kolunu kanadını, ayağını bacağını bırakıyor, Allah’a doğru yükseliyor. Ve bununla inanmayan insandan ayrılıyor. Yarım inanan insandan ayrılıyor. Her türlü miskinliği, uyuşukluğu bırakıyor. Allah’ı anlatmak için vadi tehlikelere, meşakkatlere göğüs geriyor. Bir Musab devrinin başlatılmasını, bir ibni Cahş devrinin başlatılmasını, bir Habbab bin Eret devrinin başlatılmasını arzu ediyoruz.
Ve içinizde ki hıçkırıklar içinde hakikat gamzeden temiz nasiyelerde bunu gördükçe ümitleniyor. Sesimiz biraz daha gür yükseliyor. Üç asırdan beri gece yaşadık. Ne bir şimşek çaktı şafağımızda ne de bir şafak attı yalancı dağımızda. Bir gece yaşadık üç asırdan beri. Çeyrek asır öncesine kadar bunalmış olarak, canı gırtlağına gelmiş olarak ölüm intizar ediyorduk. Beni bütün cürümümle ve cirmimle bilirsiniz, tanırsınız. On üç, on dört sene evvel yine buraya geldiğimde gönlüm inkisar içinde huzurunuza çıkmış. Yine burada sizinle dertleşme yolunu, maşeri vicdanı uyarma mevzunda lazım gelen şeyleri yapmaya çalışmıştım. Ama o gün kollarım böyleydi. O gün kollarım böyleydi, utanıyordum kaldırmaya. Milletime karşı, insanlığa karşı bir şey yapamamış, onun için hizmet edememiş, ak saçlarımı ayaklar altında süpürge yapamamış, kirli suratımı ayaklar altında kaldırım taşı gibi koyamamış, neslime hizmet edememiştim. Yine de edemedim. Ama daha evvel tohum atanlar vardı. Tohum atıpta gidenler vardı. Sulayıp içimizden çekilenler. Musab bin Ümeyr gibi işin gecesinde gurup edenler vardı. Çilesini çekip gül devrini görmeyenler vardı. Kendilerinden yirmi beş, otuz sene sonra zemin yüzü bahar eda yeşermeye başladı. Ve biz iliklerimize kadar bu gün onu duyuyoruz. Şu hıçkırıkları boşa çıkarmayacaktır Allah. Şu amin deyişlerden ötürü Allah hüsran ve haybette bırakmayacaktır, neslimizi. Üç asırda sonra ashab-ı kehfin uyanması gibi uyanacak, memleketimizde ki bütün değer hükümlerine sahip çıkacak, kıymetlerimize sahip çıkacak bir Medine devrini yeniden ihya edeceğiz. Allah’ın lutfu, keremiyle. Resulullahın şefaatiyle. Allah sizi yeryüzünde ki bütün ümmeti Muhammed'le beraber aziz eylesin. Yolunda kaim ve daim eylesin.[3]
İMAN VE KÜFÜR
“Birbirine en uzak şeyler nelerdir?” denilirse küfür ve iman diyebilirsiniz; neticeleri itibarıyla böyledir. Fakat, hayat içinde yaşadığınız şeyler itibarıyla; hisleriniz, hevesleriniz veya vicdanınız, şuurunuz ve latife-i Rabbaniyeniz açısından bakınca birbirine en yakın şeyler de küfür ve imandır. Aralarında incecik bir perde vardır.
Onun için perdenin öte tarafına yuvarlanıp düşenlerin dedikodusunu edip, “Nasıl oldu da düştüler?” falan deme yerine “Allah bizi düşürmesin.” diye Cenab-ı Hakk’a teveccüh edip yalvarmak lazımdır. Devamlı surette, “Rabbena la tüziğ kulûbenâ ba’de iz hedeytenâ-Allahım hidayet buyurduktan sonra kalplerimizi kaydırma.” demek gerekir.
Bütün kardeşlerimiz için de aynı duayı yapmalıyız. Çünkü hiç umulmadık kimseler kaybedebilir. Vahye katiplik yapan insan vardır ki kaybetmiştir. İster tahribatın kolay olmasına, ister şeytanî meselelerin insana daha cazip, daha hoş gelmesine, isterseniz de her zaman tetikte yaşayamamaya.. neye verirseniz veriniz, hiç beklenmedik anda kayabilir ve devrilirsiniz.
Bundan dolayı, insan kendine hiç güvenmemeli, O’na tutunmalı ve bu şekilde ayakta durmağa çalışmalı.. kendini çok küçük görmeli.. her gece bin rekat namaz kılsa, başını yerden kaldırmasa da kulluğunu yapamadığı inancında olmalı. Senenin her gününü ibadetle dopdolu yaşayan bir kul “Rabbime şu kadar ibadet ettim, şu meselede şöyle bir mazhariyete erdim.” şeklinde aklının köşesinden geçirse, kendisini bir paye ve makam sahibi zannetse, onun bu mülahazayla tükettiği o anlar, hayatının en karanlık dilimleridir. Oysa dikkatli bir kul, mazhariyetlerine bir mekr olabileceği endişesiyle bakmalı ve Allah’ın rızasından başka bütün taleplere kapanmalıdır. “Ben bir köleyim. Kölenin hiç sermayesi olmaz; o ne kazanırsa kazansın kâr efendiye aittir.” şuurunda olmalı, ibadet ve hizmetleri karşılığında bir mükafat ve bedel beklememelidir. Kaldı ki Yirmidördüncü Söz’de ifade edildiği gibi: “Ubudiyyet, mukaddeme-i mükâfât-ı lâhika değil, netice-i nimet-i sâbıkadır. Evet biz, mükafatımızı almışız. Ona göre hizmetle ve ubudiyyetle muvazzafız.” Öyleyse mesele, makam elde etmek, bir pâyeyle bilinmek değildir; verilmiş bir pâyenin hakkını eda etmek, nimetlere şükürle mukabelede bulunmaktır.
Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) sabah-akşam “Allahumme euzü bike mine’l-küfri...” diye dua ediyor. Bunu, Efendimiz’in talim (öğretme) makamında söylediği bir dua olarak değerlendirmek lazımdır. Zira Peygamberler hem masum, hem de masundurlar; günaha kapalıdırlar ve aynı zamanda Cenab-ı Hak onları günaha karşı korur. Onlar, başkalarını kurtarmak için gönderilen kimselerdir; kendilerini kurtarmak için gönderilmemişlerdir. Ancak Allah Rasulü, o engin kulluk şuuru ve tevazuuyla kendi nefsinden de endişe duyup su-i akıbetten korkabilir ve kovulacağından endişe duyabilir. Fakat biz terbiyemizin gereği bu türlü mülahazaları talime havale etmeli; bize herkesin akıbetinden endişe etmesi gerektiğini öğretiyor şeklinde anlamalıyız. Ama O kendi açısından “illâ enyeteğammedeniya’llahu bi rahmetin minhu” bir rivayette de devamında “ve fadlin” demekte, kendisini her zaman rahmet-i ilahiyeye muhtaç görmektedir. Onunla sarılıp sarmalanmazsa, onunla tutulup bir noktaya konmazsa, O’da cennete ulaşamıyacağı kanaatını taşımaktadır. Rahmeten li’l-alemîn olan Efendimiz bile, o rahmette daha ileri yerlere adımını atabilmesi, kadem-i sıdka erebilmesi için.. yine ilahî rahmetten beklentiler içindedir. Öyleyse; biz O’nun dediği şeylerin yüz kat daha fazlasını demeli, küfürden çok korkmalı ve Cenâb-ı Allah’a sığınmalıyız.
Küfrün sebepleri çok sinsi olduğundan dolayı, ibadetiyle göklerde uçan bir insan dahi küfre düşebilir. Öyle biri dahi çok endişe duymalı, inişlerde-çıkışlarda, yaya yürüşlerde hep Cenab-ı Hakk’tan sıyanet aramalı. İşte o tür duaların manası da böyle anlaşılmalı.“Ya Hayy, ya Kayyum, birahmetike esteğîs, eslih lî şe’nî külleh, velâ tekilnî ilâ nefsî tarfete ayn.” Hayy ve Kayyum, ayete’l kürsîde lafz-ı celâlden sonra zikredilen iki mübarek isimdir. O’nun varlığı halketmesi yönüyle değil de, bizim açımızdan, hayata mazhar olanlar ve O’nun kayyumiyetiyle hayatlarını sürdürenler açısından önemli iki isimdir. Onun için bu iki isim, bazılarınca ism-i azam olarak zikredilmiş; dualarda “Ferd, Hayy, Kayyum, Hakem, Adl, Kuddûs” sırasıyla söylenmiştir. “bi rahmetike esteğîsu” “Senin rahmetine sığınıyor, Sana dehalet ediyorum.” demektir. Baştaki “Be” harfini ister istiğase (yardım dileme), ister istiane (yardım isteme), isterseniz de musahabe (yakınlık ve söyleşme) manasına hamledin, bu “Beni rahmetinin arkadaşlığından uzak etme, yardımından mahrum bırakma, rahmetinle gelecek yardımdan nasipsiz kılma. Sana sığınıyor, Senin merhametini diliyorum. Ve aynı zamanda bir maiyyet istiyorum. Eslih lî şe’nî küllehu- Her hâlimi ıslah buyur, düzelt.” demektir. Bu sözde bir tevazu, bir mahviyet, meseleyi bir çökmüşlüğe, çatlamışlığa, bir kırılmışlığa hamletme ve buna inanma vardır. Sonra “Ve lâ tekilnî ilâ nefsî tarfete ayn - Göz açıp kapama ölçüsünde bile olsa beni nefsimle baş başa bırakma.” sözü gelmektedir. Bazıları buna “ve lâ ekalle min zâlik - göz kapamadan daha az bir süre için bile beni benimle baş başa bırakma.” ifadesini eklemiş; bazıları da bir tavzih için ya bir bedel ya da bir atf-ı beyan ziyadesiyle “ve lâ ilâ ehadin min ibâdike - nefsimle başbaşa bırakmadığın gibi, başka bir kimseyle de baş başa bırakma.” demişlerdir. Yani, “Bana Senden başka biriyle kurtulacağım hissini verme. Öyle bir şirke atma beni. Başkasına güvenip dayanma duygusu hasıl etme gönlümde. Sadece Sana dayanayım, yalnız Sana güveneyim.. Senden istianede, istiğasede bulunayım.. bir tek Senin maiyyetini isteyeyim, onun içine hiç bir şey karıştırmayayım..” talebini seslendirmişlerdir. Demek ki insan bazen yürüdüğü düz bir zeminde bile hiç farkına varmadan ayağı bir yere takılıp kapaklanabilir. Düşmenin hiç farkına varılmaz. Şimdiye kadar devrilmez gibi görünen nice çınarlar yıkılıp gitmiştir. En güçlü insanlar dahi devrilmişlerdir. Allah bizleri muhafaza buyursun. [4]
HİDAYET VE İMAN AYNI ŞEY MİDİR?
Bir bakıma hidayet iman, iman da hidayet demektir. Fakat, hidayetin de, iman gibi dereceleri vardır. İnanmayan bir insan için hidayet, imana ilk adımı atma demekken; avam bir mü'min için imanda nisbî bir derinleşme; seyr ila'llah çizgisindeki bir mü'min için seyr fi'llâh, seyr fi'llâhtaki için seyr maa'llah manâsına gelir. Yakîn noktasında ilme'l-yakîn'den ayne'l-yakîn'e, ondan da eğer dünyada mümkün ise, hakka'l-yakîn'e geçme de hidayetin mertebelerindendir. İman-ı Rabbânî, dünyada hakka'l-yakîn'e ulaşılamayacağı görüşündedir. Ancak, bu yakîn mertebelerinin de kendi içinde dereceleri vardır. İlme'l-yakîn'in hakka'l-yakîn'i, ayne'l-yakîn'in de kendi içinde hakka'l-yakîn derecesi vardır. İşte bunlara ulaşılabilir.
Hidayette insanın rolü nedir. Meşiet-i İlâhî'nin fonksiyonu nedir; bu konu, kader mevzuuyla doğrudan alâkalıdır. İman, Seyyid Şerif Cürcanî'nin tarifiyle, "Kulun iradesini kullanması karşılığında Allah'ın kalpte yaktığı bir ışıktır." Maturidîler olarak, kulun iradesinin iman ve hidayetteki rolünü inkâr edemeyiz. Fakat bu rol ne kadardır? Kur'an-ı kerim, Allah dilemedikçe bir şey dileyemeyeceğimizi ve O'nun dilemediği hiçbir şeyin de olmayacağını açıkça belirtir. Kalpleri evirip çeviren de Allah'tır. Öyle ise insana düşen, Allah'ın Meşietine sığınmak ve ister meyelan, isterse meyelanda tasarruf olsun, iradesini iman ve hidayet istikametinde kullanmaktır.[5]
RİSALE...
GÜLENLER VE AĞLAYANLAR
iki kişi, hem zevk, hem ticaret için seyahate gider. Birisi, kendini beğenmiş, bıkkın, şikayetçi; diğeri haddini ve hakkını bilen, ümitlidir.
Birincisi, bir memlekete gider. Ona oradaki canlı cansız her şey ağlıyor, inliyor gibi görünür. Hiç kimse birbirini tanımamakta, herkes bir diğerine zarar vermek için fırsat kollamaktadır. Sofralar ancak güçlü olanlar içindir. Fakat onlar da tatsalar bile doyamamakta, lokmalar daha midelerine inmeden sofradan kovulmaktadırlar. Tadanlar tattığına pişmandır. Her şey ayrılık azabıyla korkunç bir boşluğa düşüyor gibi vaveyla koparmaktadır.
Diğeri, ümit ve sevinç insanıdır. O varlıklardan her biri, birinin askeridir ve onun verdiği önemli görevlerde şevk ve istekle çalışmaktadır. Herkes birbirinin vazifesini tamamlayan yardımcılardır. O sesler vaveyla, ağlama, inleme değil; varlık ahengin-den çıkan sevinç türküleridir. O sofrada en güçlüler, çocuklar gibi en zayıfların hizmetçisidir. Burada ziyafet sofrasının numunelerinden tadanlar, hakikî, geniş sofralara davet edilmektedir. Ayrılık yok, vazifeden terhis ve kavuşmak vardır.
O iki kişiden birincisi kafirdir ki, ona göre varlık başını taştan taşa vuran, avare mahluklardır, ikincisi ise mü'mindir ki, onun nazarında bütün mevcudat bir merhametli sultanın kıymetli ve sevinçli misafirleridir, her şeyin ipi onun elinde, her hazinenin anahtarı onun yanındadır.
İnsanın kıymetini ortaya çıkaran imandır. Üzerinde tecelli eden ilahî sanatlar ve Rabbani isimlerin nakışlan iman ile ortaya çıkar. Küfür, o irtibatı koparır, o nakışlan karartır. İnsanın kıymetini sadece maddi değerine düşürür.
İçerisine ışığın nuru girmemiş bir avizenin ne üzerindeki nakışlar ve ne de kendisi hakikî manası ile görünür.
İnsanların sanatları içerisinde de maddenin kıymeti ile sanatın kıymeti ayrı ayrıdır. Bazen eşit, bazen madde daha kıymetli, bazen de maddenin kıymeti bir ise sanatın kıymeti milyondur.
Beş kuruşluk bir demir, demirciler çarşısında ancak o kadar değer ifade ederken, antikacılar çarşısında üzerindeki sanattan ve sanatkârına nispetten otururu beş milyar kıymet kazanabilir.
İşte insan, Cenab-ı Hakkın böyle antika bir sanatıdır ki, kâinata bir fihriste suretinde yaratılmıştır. Küfür ile o intisap kesilir ise, kıymeti ancak hayvanı maddesi itibari iledir ki, mahlukatın en acizi, en kederlisi, en muhtacı derecesine tefessüh eder. Elmas iken kömür olur. (23.SÖZ 1. Mebhas 1. Nokta)
İMAN GIDADIR
İnsan ekmeksiz yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir.
Evi olmayan bir adama yapılacak şey, odaların süslenmesinden, tozların alınmasından bahsetmek değil, hane sahibi olmasına yardımcı olmaktır.
İmansız cennete giden yok, fakat tasavvufsuz cennete giden pek çoktur. Tasavvuf meyvedir, hakikat-ı İslamiye gıdadır.
Eskiden kırk senelik bir ruhanî seyir ile iman hakikatlerindekî şüphesiz marifete ancak çıkılabilirdi. Kırk dakikada o hakikatlere çıkmaya bir yol bulunsa ona karşı lakayt kalınmaz. Eskiden kırk senede gidilen bir yola, dört saatte götüren bir uçağa ilgisiz kalınamayacağı gibi...
Onun içindir ki, bugün, nur eczalarına gördürülen bu vazifeye, yani iman ve İslam'a ait hakikatlerin izah ve takviyesine bütün gayretlerin sarf edilmesi gerekir. Eğer, İmanı-ı Rabbani (r.a.), Şeyh Abdulkadir Geylanî (ra), Nakşibendî (ra), gibi zatlar, bu zamanda yaşasalardı, bütün himmetlerini bu işe sarf edeceklerdi. (5. Mektup)
AKLIN AZABI
Bir hayalî vakıada, birbirine bakan iki yüksek dağ gördüm. Dağların arasına bir köprü kurulmuştu ve ben üzerindeydim. Köprünün altından derin bir dere geçiyordu. Dünyayı koyu bir karanlık istila etmişti. Sağ tarafta büyük bir mezarlık, sol tarafta korkunç fırtınalar ve karışıklıklar vardı. Köprünün altı uçurumdu. Bu dehşet içerisinde cebimdeki zayıf ışıklı feneri çıkardım. Nereye tuttu isem canavarlar, ejderhalar, aslanlar çıktı. "Eyvah, bu fener başıma bela imiş" dedim, fenerimi taşa çarpıp kırdım. Birden o fenerin kırılması ile dünyayı aydınlatan bir elektrik lambasının düğmesine dokunmuşum gibi, o karanlık dağıldı, her şeyin hakikati göründü. Baktım ki, o köprü, muntazam bir ovada mükemmel bir cadde, o mezarlık, insanların sevinçle yaşadığı bir meclis, sol taraf, enfes bir seyir ve ziyafet yeri, canavarlar, itaatkar hizmetçilermiş.
Allah'a imandan gelen huzur ile ayetler okuyarak o hayali vakıadan ayrıldım. İman olmayınca aklın azab olduğunu anladım.
O iki dağ, dünya ve ahîret, o köprü hayat yolu, sağ, geçmiş, sol, gelecek, o fener ise, bencillik ve vahiyden mahrum kuru akıldır.
Evet, el feneri ezelî ışığı bulmada kullanılmalıdır. (23.Söz 2.Nokta)
İSBAT KOLAY
Bir adam, "Nar diye bir meyve yoktur." dese, semanın katlarından, denizin derinliklerine, yeryüzünün bütün bahçelerine kadar her yeri dolaşmalı ve sonra da "Yok." dememeli, sadece "Bulamadım." demelidir. Zira, belki vardır da o bulamamıştır.
"Nar var!" diyen adam ise, bir tane nar getirip gösterse, artık dünyayı dolaşmasına gerek kalmadığı, kati hükmünü "var!" şeklinde söyleyebildiği gibi, binlerce insanın "Yok!" veya "Bulamadım!" demesi de onun davasına zarar vermez.
Onun içindir ki, bir isbat edici, çok reddediciye tercih edilir. (13.Lem'a 13.İşaret 3-Nokta)
BİN KAPILI SARAY
Bin kapılı bir sarayın bir kapısı açık ise o saraya girilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık ise, o saraya girilemeyeceği söylenemez. Veya, bir iki kapısı, bir adamın bulunduğu yerden kapalı gibi görünüyorsa, bu o kapıların gerçekten de kapalı olduğunu göstermeyeceği gibi, saraya girilmesine de zarar vermez. Belki o adamın gözü zayıftır veya kendi gözündeki perdeyi kapının üzerinde zannediyordun
İşte iman hakikatleri o saray gibidir. Her bir delil, bir anahtardır. İspat eder, kapılan açar. Şeytan, ya gaflet ya cehalet sebebi ile o adam için kapalı kalan bir kapıyı gösterir, bütün diğer delilleri nazarından silmeye çalışır. Hatta," O saraya girilmez!" derken, sarayın varlığını ve güzelliğini inkar ettirmeye bile çalışır. Bin kapılı sarayda, bir kapı ile aldatmak İster.
İnsan, suallerinin cevabım öğrenerek, kendisine kapalı görünen kapı bırakmamalıdır.(13. Lem'a 13. İşaret 3. Nokta)
AKİSLER VE RESİMLER
Cenab-ı Hakkın en açık sanat şaheserlerinden olan akislere ve resimlere bakınca onun kudretinin emsalsizliği bir kez daha görülür. Mesela, bir ayna semaya karşı tutulduğu zaman, semanın derinliğiyle, nakışlarıyla, yıldızlarıyla aynanın içine aksettiği görülür.
Sınırsız semayı, insanlar adedince göz bebeğine sıkıştırmak sonsuz kudrete ait taklit edilmez bîr sanattır. Elbette, ne aynanın yüzü kendi kendine, ne göz bebeği kendi kudretiyle bütün semayı içine alacak kudrete sahiptir. İkisi de neyin olup bittiğinin farkında bile değildir. Olsa olsa zahirî sebep olabilirler, yapan ve yaptıran olamazlar.(İşarat-Bakara-İbadet Hakkında)
GÜNEŞİ GÜNEŞTEN
Dünyaya sırf yaratıcısını bulmak için gelen seyyah, aklına: "Biz her şeyden Halikımızı sorduk, en güzel cevaplan eksiksiz aldık. Şimdi ilim, irade ve kudret gibi sıfatlarının göründüğü, isimlerinin cilveleri olan eserlerine bakarak, 'Güneşi güneşten sormak lazım' misalindeki gibi davranacağız ve dünyaya başka bir nazarla bir seyahat daha yapacağız" dedi. (I5.Şua 2.Makam l.Numune)
YOL
O seyyah, ikinci bir cereyan olan dalalet ehli gibi dünya gemisine bindi. Kur'an'ın hikmetlerine tabi olmadan, fen ve felsefe gözlüğü ile baktı. Coğrafya fenninin gözüyle dünyanın, sınırsız bir boşlukta, bir senede yirmi bin senelik bir daireyi, yani küçük bir cismin aynı yolu yirmi bin senede alacağı bir mesafeyi, top güllesinden yetmiş defa daha süratli bir hareketle gezdiğini gördü. Eğer bir dakika yolunu sasırsa veya bir serseri yıldıza çarpsa, parçalanarak sınırsız fezada kaybolacağını, biçare yolcularını, bütün canlıları yokluğa, hiçliğe dökeceğini düşündü. "Gazabına uğrayanların ve sapıtmış olanların yoluna değil-Fatiha Sure-si-7" ayetinin haber verdiği dehşetli hali, "Yahut onların amelleri, derin bir denizin karanlıklarına benzer- Nur Suresi-40" ayetinin ihtar ettiği boğucu karanlığı hissetti.
"Eyvah! Ne yaptık? Bu dehşetli gemiye neden bindik? Bundan kurtulmak çaresi nedir?" diyerek felsefenin kör gözlüğünü kırdı. "Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğun peygamberlerinin ve onlara tâbi olan salih kullarının yoluna ilet-Fatiha-7" hakikatinin tesirine girdi.
Birden Kur'an'ın hikmetleri aklına hakikat yolunu gösteren dürbününü verdi. "Şimdi bak!" dedi. Baktı, "Göklerin ve yerin Rabbi-Ra'd Suresi- 16-, Üzerinde gezin ve Allah'ın verdiği rızıklardan yiyin diye, yeryüzünü sîzin emrinize veren Odur- Mülk Suresi- 15"ayetleri önünü güneş gibi aydınlattı.
"Bana, 'Sen şuna buna niçin sataştın?' diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hadise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!"(Isparta Hayatı-Tahliller-Eşref Edip)
YOK VAR VAR YOK
Nefislerim firavunlaştırmış insanlar, ellerinde küçük bir iradeden başka bir şey olmadığını, hiçbir şeyi yok edemedikleri gibi, hiçbir şeyi de yoktan icad edemediklerini, çok güvendikleri tabiatın elinde de bir şey olmadığını görünce, "Yoktan var olmaz, var da yok olmaz." diyerek, batıl anlayışlarını Kadir-i Mutlaka teşmil etmek isterler.
Her senede yüz binlerce türü yeniden icad eden, semayı ve arzı altı günde yaratan, her baharda kâinattan daha sanatlı ve hikmetli bir kâinatı inşa eden kudret ve ilimden, bîr yazıyı göstermek için sürülen madde gibi, ilim defterindeki varlıkları kudret defterinde cisimleri ile göstermesini ve bu kadar varlık var edilmişken, yoktan var etmesini uzak görmek ahmakça ve cahilce bir anlayışsızlıktır.
Var olduğu halde "Yoğu var edemez." diyen adam, yok olmalı! (23.Lem'a Hatime 3.Sual)
FITRATIN GAYESİ
Katiyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.
Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenâb-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen, nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama mânen ve maddeten müptelâ olur.
Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta, sahipsiz, hâmisiz bir surette, âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder? İşte bu âvâre nev-i beşer içinde, bu perişan, fâni dünyada, insan sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar biçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur. (20. Mektub)
NÜKTELER
İMAN AĞACI
Ey dünyalıktan mahrum kimse, zamana ve insanlara hoş görünmeyen ve onların bir yanda bıraktığı zavallı insan.
Ey sultanlar yanında hatırlanmayan ve dünyaya erbabı meclisinde ismi geçmeyen çaresiz adam. Ey aç, cesedi çıplak, ciğeri susuzluktan yanmış bitkin...
Ey bütün ihtiyaçlarla sıkışan, kalbi darda kalan, gönlü kırılan, hiçbir maksadını yerine getiremeyen, gittiği kapıdan kovulan, mescit köşelerinde kalan, sokaklarda sürünmekle gününü geçiren adam..
Senin bu anlattığım hallerde:
- "Allah beni fakir etli, dünyayı elimden aldı. Beni perişan etti, terketti. Buğzetti. İşlerimi dağıttı. Hiçbir işimi yerine getirmedi. Bana ihanet etti. Dünyalık olarak yeter derecede mal vermedi. Şerefimi söndürdü. Padişahlar katında, arkadaşlarım arasında beni yükseltmedi. Halbuki başkalarına bol nimetler verdi, günleri geceleri o nimetler içinde geçer oldu. Halbuki hepimiz de Müslümamz. Babamız Adem, anamız Havva... Ben böyle olayım da onlar niçin öyle olsun?"
Gibi sözler sakın senin ağzından çıkmasın!..
Senin bulunduğun hali anlatalım: Bir defa Alla-hü Teâlâ'nın seni bu halde bırakması bir hikmeti icabıdır. Çünkü senin yaratılışında bir hürlük vardır. Allah tarafından sana sabır, rıza, muvafakat verilmişti ki bunlar en büyük nimetlerdir. Aynı zamanda iman, ilim, tevhid nurları sende vardır. İman ağacın daha eskimemiştir.. Tohumları ve fidanları henüz çürümemiştir; kuvvetlidir, yaprağı boldur.. Her gün dal salmakta, çeşitli gölgelik vermekte, ayrı ayrı yönlerden büyümekte ve meyve vermektedir. Senin çalı ile değnekle onu muhafaza etmene, büyütmene, beklemene lüzum yoktur..
Allah sana dünya işlerinde az, fakat rahat edeceğin şeyleri verdi.. Ama âhiretle hiçbir gözün görmediği ve hiçbir kulağın işitmediği ve hiç kimsenin hatırına gelmeyen büyük nimetleri senin için hazırladı. Bunları orada sana çok bol olarak ihsan buyuracaktır.. Ayet:
- "Hiçbir nefis kendileri için öteki âlemde hazırlananların neler olduğunu bilmez. Halbuki onları gayet mesrur edici şeylerdir. Yaptıklarına mükâfat verilir...,,
Bunun manâsı şudur: Allah'ın emirlerine uydukları ve bu yolda devam ettikleri için bunlar kötülükleri bırakırlar. Allah'a teslim olur ve her işini . ona ısmarlarlar, işte o büyük mükâfata bu sebepten ererler.[6]
TİTO'DAN TARİHÎ İTİRAFLAR
Ömrünün elli yılını komünist ideoloji yolunda harcayarak bu bâtıl davasında şöhreti yurt dışına kadar taşmış bir insan olan Salih Gökkaya, hayatının son yıllarında İslâm'la müşerref olarak Hakk'a rücû eder. Gökkaya, Komünizm fırtınalarının bütün dünyayı kasıp kavurduğu bu günlerin birinde "Türkiye Komünist Talebe Teşkilatı Başkanı" sıfatıyla Yugoslavya Devlet Başkanı Mareşal Josip Broz Tito'nun(1892-1980) şeref misafiri olarak Belgrad'a davet edilir.
Ömrünün son günlerini geçirmekte olan Tito'yu ziyaret ettiklerinde, hayatını komünizme adayan bu ihtiyar liderin pişmanlık içinde dudaklarından dökülen şu itiraflar, apayrı bir tarihî kıymet ifade etmektedir:
Yoldaş, ben ölüyorum artık... Ölümün ne derece korkunç birşey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhhatli ve genç olan sizler, bu yaşta bunu anlayamazsınız. Düşünün; ölmek, yok olmak... Toprağa kanşmak ve dönmemek üzere gidiş... işte bu çıldırtıyor beni... Dostlarımızdan, sevdiklerimizden, unvan ve makamlardan ayrılmak... Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek... Ne korkunç birşey anlamıyor musunuz?
Yoldaşlarım, sizlere açık bir kalple itirafta bulunmak istiyorum:
Ben öldükten sonra, toprak olacaksam, diriliş, ceza veya mükafat yoksa, benim yaptığım mücadelenin değeri nedir? Söyleyin bana? Ha yoldaşlarımın kalbine gömülecekmişim veya unutulmayacakmışım veya alkışlanacakmışım neye yarar?
Ben mahvolduktan sonra, beni alkışlayanların takdir sesleri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor.
İtiraf etmek zorundayım;
Ben Allah'a, peygambere ve ahirete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün, şu kainatın bir Yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir Kanun Koyucusu olmalıdır... Bence ölüm de son olmamalıdır...
Mazlumca gidenlerle, zalimce ölenlerin bir hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını almadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyonlarca suçsuz insanlara yaptığımız eza ve zulümler, şu anda bağazıma düğümlenmiş bir vaziyette...
Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı... Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı... Marks bu mevzuda halt işlemiş. Uyuşturmuş beynimizi ...
Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemiyoruz. Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inancı taşıyorum yoldaşlarım, sizler de ne derseniz deyin![7]
ŞAHS-I Bİ İMÂNÎ
Konular suyunu çekince, bir yazarın ne kadar sıkıntıya girdiğini yazar olmayanlar, hele hele belli zaman dilimlerinde mutlaka bir şeyler yazmak zorunda olmayanlar elbette bilemez... İnsan böyle zamanlarda gözlerini dört, kulaklarını beş açıp uzaktan yakından konu yakalayabilmek için dikkat kesiliyor. Babamın sınıf arkadaşlarıyla neşeli sohbetleri benim için bir ip ucu olabiliyor. İşte bu sefer de kulağıma gelen "Hariri" ve "Şahs-ı bi imanı" sözleri beni ilgilenmeye sevk etti. Kendisine, münasip bir fırsat yakalayıp sorunca öğrendim ki, Hariri, Arapça ve Farsça derslerine giren bir hoca imiş. Şahs-ı bi imanî ise Farsça dersinde Hariri Bey'in anlattığı bir konunun başlığı imiş. Manası da "imansız kişi" demekmiş.
Evet bu imansız adamın sorulan da benim dikkatimi çekti. İsterseniz konuya başından girelim:
Bir grup insan bir şeyler öğrenmek için bilgin bir zâtın etrafına toplanıp sohbetini dinlemeye başlamışlar. Bu sırada oradan geçmekte olan dinsiz birisi de 'Şunların kafasını karıştıracak ve âlim diye çevresine üşüştükleri kişiyi de tökezletecek birkaç soru sorayım da cevaplarını bulsunlar bakayım...' diye yanlarına yaklaşıp, "Efendim, benim bir türlü çözemediğim bazı problemlerim var. İzin verirseniz size aktarayım da bana bir cevap lütfedin." demiş. O bilge şahsiyet de, "Buyurun sorun." demiş. Adam "Birincisi; sizler hem şeytan ateşten yaratılmıştır, hem de şeytan cehennem ateşinde yanacaktır, diyorsunuz. Peki hiç düşündünüz mü, ateş ateşi nasıl yakacak? İkincisi; siz hem hayır ve şer her şeyi Allah yaratır diyorsunuz, hem de günah işleyenler ceza görecektir, diyorsunuz. O günahkârın günahım da Allah yaratmıyor mu? Yaratıyor. Peki öyleyse niye ceza veriyor? Üçüncüsü; siz, Allah'ın her yerde hazır ve nazır olduğunu söylüyorsunuz. Öyleyse şimdi burada olması lâzım. Öyleyse bana Allah'ı gösterir misiniz?" demiş. O âlim zat da bu sorular üzerine elini çenesine koyup bir müddet düşünmüş. Sonra da ışıldayan gözleriyle çevresinde bir şeyler aramaya başlamış. Çamurken taş gibi sertleşmiş bir toprak parçasını bulunca yerden aldığı gibi adamın alnına hızlıca vurmuş. Şöyle de ilâve etmiş: "İşte sorularının tam cevabı!..." Alnı kanayan adam oradan kalktığı gibi doğruca mahkemeye kadıya gitmiş. Bu gerçekten çok orijinal tavrın nasıl bir cevap olduğunu çözmeye çalışırken, babam da hikâyenin diğer bölümünü anlatmaya çalışıyordu.
Ben de tam burada, iyice düşünüp konuyu aklımızdan çıkmayacak şekilde kavramamız için burada kesiyorum. Ne demişler,
"Soruyu anlamak cevabın yansıdır."
Biraz sonra o âlim kişiyi mahkemeye çağırmışlar. Kadı (o günün hakimi) demiş ki: "Size soru soran bu adamın alnını yarmışsınız. Eğer âlim iseniz, niye dosdoğru cevap vermediniz de, adamın alnını kana buladınız, size yakışır mı?" Âlim de "Efendim ben ona cevap verdim." deyince kadı, "Bu nasıl cevaptır?" demiş. Âlim, "Peki öyleyse izah edeyim... Birinci sorusunda ateş, ateşi yakıp eza ve ceza verebilir mi, diyerek, ateşten yaratılan şeytana cehennem ateşinin acı ve elem veremeyeceğini iddia etti. Ben de topraktan yaratılan insana, yerden aldığım bir toprak parçası ile vurarak acı ve azap verdim. Demek aynı cinsten olan şeyler birbirine ceza ve eza olabiliyormuş. İkincisi, o hayır ve şerri Allah yarattığına göre şer ve günah işleyenlerin hiçbir suçu yoktur demeye getirdi. Eğer bu iddiasında samimî ise, beni niçin yüksek mahkemenize şikâyet etti. Gerçekten görüşlerinde samimî ise şöyle düşünmesi lâzımdı: "Bu şer hareketi Allah yarattı benim gibi iradesiz bir zavallıdan ibaret olan birinin hiç bir suçu olamaz. Öyleyse mahkemeye gitmek mantıksız olur." Ama biliyor ki, insanların iradesi vardır, onlar iyi veya kötüyü tercih ederlerken Allah da imtihan gereği hangi şeyi tercih etmişlerse onu yaratır. Sonra insanlar da tercihlerinin neticesine katlanırlar. Üçüncüsü, madem Allah her yerde hazır ve nazırsa bana gösterin bakalım diyor. Allah insana göz de akıl da vermiş. Biz bazı şeyleri gözlerimizle bazılarını da aklımızla görüp anlarız. Meselâ; şimdi alnının acıdığını söylüyor, ama biz acıyı görmüyoruz. O zaman acısı yok mu diyeceğiz? Hayır. Kan aktığına ve orası varıldığına göre acı da vardır. İşte kâinatta bu kadar yarattığı eserlerle varlığını apaçık aklımıza ve vicdanımıza gösterip duyuran Allah hakkında hâlâ varsa gösterin bakalım gibi bir saçmalığın olmaması lâzım." demiş.
Gerçekten müthiş adammış doğrusu. Bir taşla üç kuş vurmuş. Şimdi farkındayım, bazıları bilhassa Zinnur Tabakçı amcam gibiler, "Bizim yaramaz Abdurrahman, taştan kuştan bahsetmeye başladı." deyip kampta kuşlara attığım taşları ve kınlan minibüs camlarını hatırlayacaklardır. Varsın olsun. Adımız çıkmış dokuza inmez sekize...Yahu insaf edin, Amerika'ya ilk geldiğim günler bana dil çıkarıyorlar deyip yıldızları taşlıyordum. Biraz akıllandım, sonra kedileri, kuşları, dolmuşları taşlamaya başladım. Şimdi de dinsizleri taşlıyorum, ne var bunda... Öyle uzaktan uzaktan benimle alay edeceğinize, "Maşallah bu çocuk akıllanmış da şimdi taşı tam gediğine koyuyor' deseniz ya. Sanki derseniz kıyamet mi kopar... Eh alacağınız olsun...[8]
İman:"E-me-ne" kökünden türemiş bir kavram olup çok yaygın bir kullanımı vardır. Bu kökten türeyen fiiller lügatte şu manalarda geçmektedir, 'emin olmak, korkusuz ve asude olmak, güvenli ve güvenilir olmak, itimat etmek, güven beslemek, tasdik etmek, boyun eğmek, temin etmek, hayatı sigorta etmek, aracı sigortalatmak, himaye istemek, eman taleb etmek'.
“Kendilerini açlıktan doyuran ve her çeşit korkudan emin kıldı”[48] ayetinde emanet veren, emin kılan, temin eden manasında kullanılmıştır bu kök. Bu ve benzer lügat anlamlarıyla onlarca ayette bu kökten, iman kelimesinin türediği kökten türeyen kalıplar kullanılmakta ve iman kavramını her şeyiyle anlamamıza yardım etmektedir. İman, güvenmeyi, teslimiyeti, boyun eğmeyi, itimat etmeyi, inanmayı içerir, kapsar. Kuran literatüründe, Allah-kul ilişkisini tanımlayan, düzenleyen, açıklayan bir misyonu vardır.
“Ey Rabbimiz! Gerçek şu ki biz, "Rabbinize inanın!" diye imana çağıran bir davetçiyi (Peygamberi, Kur'an'ı) işittik, hemen iman ettik. Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber al, ey Rabbimiz!”[49]
“Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.”[50]
Kuran, Müslümanların Allah anlayışında hiçbir açık yer bırakmamış, imanlarının niteliğini, neyi, neleri kapsadığını açıklamıştır:
“Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan ülülemre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah'a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu Allah'a ve Resûle götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.”[52]
Allah Teala her zaman tek olduğunu, eşinin benzerinin olmadığını, tek yetki ve hakimiyetin kendisinde olduğunu yüzlerce ayette vurgulamakta ve sahte tanrıların inkarını imanın ilk şartı olarak saymaktadır.
“Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.”[56]
“Ey insanlar! Resûl size Rabbinizden gerçeği getirdi (bunda şüphe yoktur), şu halde kendi iyiliğinize olarak (ona) iman edin. Eğer inkâr ederseniz, göklerde ve yerde ne varsa şüphesiz hepsi Allah'ındır. (O'nun sizin inanmanıza ihtiyacı yoktur). Allah geniş ilim ve hikmet sahibidir.”[57]
İman en temel direklerinden birisi de ahiret inancıdır. Ahiret inancı sağlıklı ve Kuran'ın istediği gibi olmayan bir insanın mümin olması, iman etmiş olması mümkün değildir. Çünkü Kuran bir çok müeyyidesini, adalet anlayışını, hesabı ahiret inancı üzerine inşa etmiştir.
“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttakî olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hâla akıl erdiremiyor musunuz?”[59]
Kamil bir iman, Allah Teala ile beraber, son peygamberine, öncekilere, meleklere ve ahiret gününe iman etmekle, onlara boyun eğmekle, onlara güvenmekle hasıl olacaktır.
Kur’an'da iman kelimesinin geçtiği her yerde amel kelimesinin geçtiğini görmekteyiz. Hiçbir zaman imanın amelden ayrı bahsedilmemesi iman-amel ilişkisi noktasında tartışmalara yol açmıştır.
“Sizi huzurumuza yaklaştıracak olan ne mallarınızdır ne de evlâtlarınız. İman edip iyi amelde bulunanlar müstesna; onlara yaptıklarının kat kat fazlası mükâfat vardır. Onlar (cennet) odalarında güven içindedirler.”[61]
Bu bağlamda, imanın niteliği konusunda İslam alimleri tartışmışlardır. İmanın nasıl gerçekleşeceği, nasıl devam edeceği konusunda ihtilaflar çıkmıştır. Amel olmadan iman olur mu, iman dil ile söylemek midir, yoksa amellerle gösterilmesi mi gerekir tarzında onlarca soru bu tartışmaların temel soruları olmuştur. Bu sorulara herkesi ikna edecek bir cevap vermek elbette mümkün olmayacaktır, zaten mesele iman olunca bu kendiliğinden olmaktadır. Çünkü, imanın ana merkezi kalp olup, kalp de adı üzerinde, sabit olmayan, dönüşen, değişen manalarına gelir.
æì¢ä n¤1¢í ü ¤á¢ç ë b £ä ߨa a¬ì¢Ûì¢Ô í ¤æ a a¬ì¢× Фn¢í ¤æ a ¢b £äÛa k¡ y a
“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece "İman ettik" demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?”[62]ayeti gereği iman ettim demekle, mümin oldum demekle bu işin gerçekleşmediği ortadadır. Allah Teala, değişik vesilelerle, değişik fırsatlarda ve şekillerde insanı imtihan edecek, imanını ölçecek, emanetinin derecesine bakacaktır;
“Her canlı, ölümü tadar. Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak bize döndürüleceksiniz.”[64]
Ayetlerden anlaşıldığı gibi, imanın bir sözden ibaret olmadığı, insana yükümlülükler getirdiği, daha doğrusu zaten var olan yükümlülükleri hatırlama eylemi olduğu açıktır. Varlığı ile yokluğu arasında muhakkak ve keskin bir farkın olması gerektiği, geldiği yeri, girdiği kalbi değiştireceği, dönüştüreceği, kalpten beyne ve bütün diğer organlara hükmedeceği, hükmetmesi gerektiği açıktır. Bunlara gücü yetmeyen, girdiği yeri dönüştürmeyen, eğitmeyen ve Rabb'e yakınlaştırmayan iman kemale ermemiş, tamamlanmamış bir imandır.
Bunlar ve bunlar gibi nice ayette iman edenlerden, müminlerden bahsederken Allah Teala, imanları gereği yaptıkları amellerden, imanın meyvelerinden, beraberinde getirmesi gerekenlerden bahsetmektedir. Bunları gerektirmeyen iman zaaflıdır, eksiktir. İman korunması gereken, hassasiyet isteyen ve desteklenmesi gereken bir nimettir. Bu da amellerle, salih amellerle yapılabilir.
“Herhangi bir sûre indirildiği zaman onlardan bir kısmı der ki: "Bu sizin hanginizin imanını artırdı?" İman edenlere gelince (bu sûre) onların imanlarını artırır ve onlar sevinirler.”[65]
Mümin kendisine yüklenen emaneti yerine getiren emin kişidir.
“Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.”[66]
Bu emaneti yüklendiğinin farkında olan insandır mümin, bunun gereğini yerine getiren insandır mümin.
xxxxxxxxx
İnanca Şüphe Düşürmeye Yönelik Mühim Soruların Cevapları
Paz, 03/03/2013 - 01:35 — svp7
Bu yazıda aşağıdaki soruların cevapları yer almaktadır:
1. Allah mutlak güç sahibi ise ve merhameti gazabını geçmiş ise insanların çoğu neden cehenneme gidecek?
2. Dünyada bu kadar çok zulüm olması ile veya vahşi tabiatta av ile avcı hayvanlar arasında nahoş durumların var olması ile Allah'ın varlığı, merhameti çelişir mi?
3. Allah kalpleri mühürler mi?
4. İmtihan dünyasına gelişimizin bize sorulmaması adaletsizlik midir?
6. Nuh tufanında gemideki canlılar hariç dünyadaki diğer bütün canlılar ölmüş müdür?
7. İslam, Hıristiyanlıktan, Yahudilikten Ve Arap Yarımadasındaki Eski İnançlardan Esinlenerek Ortaya Konmuş Uydurma Bir Din midir?
8. Cihad, insanlık ve merhamet ile bağdaşır mı?
9. İslam Emperyalizme Karşı mıdır?
10. Hz. Muhammed, birden çok evlilik yaparak cinselliğin esiri mi olmuştur?
11. Müslüman olmayan toplumlarda dünyaya gelen insanların iman etme imtihanı haksızlık ve adaletsizlik değil midir?
12. İslam'daki Recm ve El Kesme Cezaları Medeniyetle Bağdaşır mı?
13. Kur'an-ı Kerim'de Tutarsız, Çelişkili, Yanlış Bilgiler Var mı?
14. İslam, vahşilik ve barbarlık mı yoksa nezaket mi vaz eder?
15. Evren, Uzay Sonsuz İse Allah Nerededir? Şimdi ne yapıyor?
16. Allah'ın hep var olduğu kabul ediliyorsa evrenin hep var olduğunu veya kendi kendine var olduğunu neden akıl dışı olsun?
17. Hz.Adem ve Havva, beyaz idiyse siyah ırk nasıl oluştu, siyah idiyse beyaz ırklar nasıl oluştu?
18. Esas Hayat Ruha Bağlı İse Göz Hasar Alsa Neden Göremez, Beyin Hasar Görse Neden Düşünemeyiz?
19. Kainatta Mükemmellik Var Mı?
20. Kader Belli İse İmtihanın Ne Anlamı Var?
21. Kölelik İnsanlıkla Bağdaşmazken İslam Neden Yasaklamamıştır?
22. Hz. Adem ve Havva hikayesi mantıklı mı?
23. Taş Devri Yaşandı mı? İlk insanlar, ilkel ve vahşi miydi?
24.Kuran'da tasvir edilen cehennem azapları, tehditleri Allah'ın sonsuz merhametine uygun mudur?
25.Allah'ın Kendini Tanıtmak, Sevdirmek İstemesi, İbadet İstemesi Bencillik Anlamına mı Gelir?
1. Allah mutlak güç sahibi ise ve merhameti gazabını geçmiş ise insanların çoğu neden cehenneme gidecek?
Evvela şunu belirtmek gerekir ki Allah(c.c.) bazı insanları cehennem için yaratmamıştır. Aksine cehennemi adaletin gereği olarak bazı insanlar için yaratmıştır. Mesela, devletler hapishane yapar, ama bu hapishaneleri bazı insanlar içeriye tıkılsın diye yapmaz. Suç işleyen insanlar için adalet gereği yapar. Suç işleme kişilerin özgür iradelerine bağlıdır. Ceza ise hak edene verilir ve adaletin ve merhametin bir gereğidir. Çünkü nice mazlumun hakkının zayi olmaması için zalimin cezasını görmesi gerekir. Zalime merhamet, mazluma merhametsizliktir. Çünkü zalim, başkasına olduğu kadar kendisine de zulmetmiş olur.
İnsanların cehennemlik oluşları Allah'ın merhametiyle ilgili değildir. Bu, iradeleriyle onların kendi seçimidir. Allah(c.c.), hikmeti gereği özgür iradeli insanların bulunduğu bu kainatı yaratmıştır. Hikmetleri ortaya çıkmaktadır. İradenin doğal sonucu olarak yanlışa ve zulme girenler de cezayı kendileri hak etmiş olmaktadırlar. (Allahü teâlâ, onlara zulmetmez. Onlar, kendi kendilerine zulmedip, ağır cezaları hak ettiler). (Nahl, 33) Yoksa Allah, onlar hakkında ceza murat etmiştir, denemez. Yine de kıyamet günü, Allah’ın cezayı hakkeden milyonlarca insanı affedeceğini sahih hadislerden öğreniyoruz. İmanlı olmak şartıyla, cehenneme giren milyonlarca insanı da bir gün cehennemden kurtaracaktır. Hatta bir zerre kadar küçük bir iman nuruna sahip olan veya iman nurundan bir kıvılcım taşıyan herkesi sonunda cehennemden kurtarıp cennete koyacak ve ebediyen onları da orada yaşatacaktır. Bütün bunlar da Allah’ın rahmetinin gazabını geçtiğini gösteren delillerdir.
Araf suresinin, "Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık." (7/179) ayeti sonraki ayetlerle "Onların kalbleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar da gafillerin ta kendileridir." beraber ele alındığında, Allah'ın hikmeti gereği yarattığı bu kainatta bazı insanların kendi iradeleri ile cezayı hak edecekleri, böylece kendi seçimleri sonucu cehennem için yaratılmış olma durumu ortaya çıkmış olacaktır, manasına gelir. Yoksa bu insanları Allah, cehenneme göndermeyi dilemiştir, denilemez.
Kur'an'daki bazı ayetler muhkem yani anlamları açık ve sağlam, bazıları ise müteşabihtir, yani açık değil mecazlı ve teşbihli ifadeler olup başka bilgilerle beraber düşünülerek açıklanmaya bağlıdır. Hatta bazıları mecaz ve teşbihin ötesinde sadece Allah'ın bilgisi dahilindedir. Sayının çokluğu ifadesi de böyle olup iki şekilde değerlendirilebilir:
Birincisi sayısının çokluğu gerçek anlamda düşünüldüğünde kalitenin sayıdan üstün olma durumunu ifade eder. Yani binlerce peygamber ve evliya haricinde sadece Hz. Muhammed gibi üstün ve kamil bir insan bile cehennemlik bütün insanlardan kalite itibariyle yüksektir. Toprağa gömülen yüz tohumdan on, on beş tanesinin büyüyüp de meyvedar ağaçlar oluşunda, çürüyen seksen doksan tohum için yazık oldu, bu işten zarar edildi denemez. Meyveli bir ağaç bile yüz tohumdan kıyaslanamayacak kadar üstündür.
İkincisi, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık, cehennemi insanlar ve cinlerle dolduracağım gibi ifadeler yüzdelik olarak değil de sayı çokluğu itibariyle de düşünülebilir. Mesela, bir ülkede milyonlarca insanın uyuşturucu bağımlısı oluşu veya tutuklu oluşlarına bakarak bu ülkede ne kadar çok insan kötü yola düşmüş, sanki iyi insan kalmamış gibi ifadeler yüzdelik olarak çokluğu ifade etmeyebilir. Çünkü belki 15 milyon insan tutukludur ama ülke nüfusu 100-150 milyon ise bu on beş milyon yüzde 10-15'e karşılık gelir. Oran olarak çok düşüktür ama sayı dudak uçuklatacak kadar çoktur. İşte bunun gibi belki milyonlarca insan kendi iradeleri sonucu cehennemlik olacaklardır ama bu yaratılmış bütün insanlar içinde düşük bir oranı ifade edebilir.
Şimdi, günümüzde müslümanların sayısının az oluşuna bakarak geriye kalan büyük çoğunluğun cehennemlik olduklarına hükmedilemez. Çünkü müslüman olmayan insanlar içinde çok sayıda insan ya doğrudan ya da dolaylı olarak yani karalama ve iftiralardan dolayı yanlış bilerek İslam'ı duymamıştır, yani sorumlu değillerdir. Bütün insanlık tarihi düşünüldüğünde bu durum daha iyi anlaşılır.
Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki cehennemin sonsuz ceza oluşu noktasında islam alimleri içinde, cehennemliklerin cezalarını çektikten sonra bir nevi o ortamla ülfet peyda edecekleri ve ilk acılarından azade olacakları (Said Nursi) veya cehennem ateşinin esasen manevi bir pişmanlık ateşi olduğu, Allah'ın cemalinden, cennet nimetlerinden mahrum olmanın, çok sevip bağlandıkları dünyadan ayrılmanın verdiği acı ve yaptıkları kötülüklerin vicdan azabı olduğu, bunun cismani cehennem ateşinden çok daha şiddetli ve kalıcı olduğu (Gazali) şeklinde yorumlar da vardır. Dolayısıyla biz, elimizdeki az bilgi ile Allah'ın rahmetini töhmet altına bırakamayız. Allah, mutlak merhamet ve hikmet sahibidir. Abes iş yapmaz. Ayrıca, "Yaptığından sorumlu değildir." (Enbiya 21/23)
2. Dünyada bu kadar çok zulüm olması ile veya vahşi tabiatta av ile avcı hayvanlar arasında nahoş durumların var olması ile Allah'ın varlığı, merhameti çelişir mi?
Kâinâtta gerçek mânâda çirkinlik ve kötülük yoktur. “O her şeyi en güzel şekilde yarattı” âyeti her bir çirkin görünen şeyde de bir çok güzelliğin gizli olduğunu haykırır. En çirkin görünen şeylerde, en kötü bilinen olaylarda bile hakîkî bir güzellik ciheti vardır. Kâinâtta her şey ya hüsn-ü bizzattır, yani ya bizzat güzeldir. Ya da hüsn-ü bilgayrdır, yani neticeleri itibariyle güzeldir.
Çirkinlik ve kötülük gibi gözüken ve insanların hoşuna gitmeyen eşya ve olaylar, perde arkasında parlak güzellikler ve büyük intizamlarla sarılmış vaziyettedirler. Meselâ bahar mevsiminde korku veren fırtınalı yağmur ve sevilmeyen çamurlu toprak perdesi altında sonsuz derece güzel çiçek ve muntazam bitkilerin tebessümleri saklanmıştır.
Allah(c.c.), bu alemi hikmetleri gereği insan merkezli ve özgür irade temelinde yaratmıştır. Zulüm ve kötülükler, insanlar tarafından irade ve tercih edilmektedir. Sorumluluk seçene aittir. Allah, peygamberleri ve kitapları vasıtasıyla iyiyi ve kötüyü, doğruyu ve yanlışları bildirmiştir. Tercih insana aittir.
Bu gibi kötü, pis, çirkin şeylerin bir hikmeti de her şeyin zıddıyla bilinir olması düsturudur. Ancak bu şekilde iyinin, güzelin, rahatın, sonsuz kudretin, merhametin, adaletin, sağlığın, zenginliğin.... kıymeti hakkıyla bilinebilir. Çünkü acı olmasa tatlı kavramı da olmazdı ve tatlı diye bilinen şeyler sıradan olağan görülürdü. Ahirette her insanın mutlaka cehennemi göreceği, sonra müminlerin Allah tarafından çıkarılacağı ayetinin işareti de bu gerçeğe dayanır. Cennetin kıymeti zıddı olan cehennemin bilinmesi ile anlaşılabilir. Aynı şekilde layemut olma ancak ölümlü canlıların varlığıyla ortaya çıkar. İnsan ölümü tadacağı için ölümsüzlüğün kıymetini takdir edebilecek ve sonsuz hayatın nasıl büyük bir nimet, lütuf olduğunu, her şeyin varlığının Allah'ın varlığına bağlı olduğunu anlayacaktır. Bu gibi pek çok hikmeti olduğu için Allah kainatı insanın iradesine bakar şekilde yaratmıştır. Yoksa dünyadaki bütün zulümleri önlemek ona hiç de ağır gelmez. Ama zulümlerin sorumluluğu aklı ve iradesi olan insana aittir. Bu durum özgür iradenin niteliğiyle ilgilidir. Bu ise insana meçhuldür, bildirilmemiş bir sırdır. Allah, bütün bu hikmetleri özgür irade temelli yaratmayı murat etmiştir.
Hani, Rabbin meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.' dedi. Onlar, 'Bizler hamdinle sana tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?' dediler. Allah da onlara, 'Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim.' dedi.” (Bakara, 2/30) ayet-i kerimesi Allah'ın bu kainatı zikredilen hikmetlerin yaşanması, ortaya çıkması için yarattığını gösteriyor.
Ayrıca, elem ve acı verici olaylardan zarar görenlere Cenâb-ı Allah husûsî merhametiyle ve şefkatiyle imdat etmekte, kayıplarını gerek âcil bir nimet, kerem ve ihsan ile, gerekse hadsiz ve ebedî âhiret servetiyle telâfî etmektedir. Zira, dünya asıl vatan değil sonsuzluğa ulaşmak için bir vasıta hükmündedir. Dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise fenalıklardan sakınanlar için daha hayırlıdır. Hala akıllanmayacak mısınız? (Enam, 32)
Yırtıcı vahşi hayvanların otçul veya kendinden zayıf hayvanları avlayıp yemesi ve nahoş görüntülerin ortaya çıkması merhamet ve hikmetle bağdaşır mı? Bunların böyle yaratılmalarına ne gerek vardı?
Allah mahlukatı sınıf sınıf yaratmıştır ve hepsini ayrı vazifeler ile donatmıştır. Vazifesinin ağırlığına göre de güç ve kuvvet vermiştir. Mesela; inek, deve, koyun gibi mahlukların vazifesi et ve süt vermektir, cüssesi de bu vazifeye orantılı olarak yaratılmıştır. At, eşek, deve, katır gibi hayvanların vazifesi ise yük taşımaktır, bu yüzden vücutları buna göre tanzim edilmiştir. Her mahlukun vazifesi ile bedeni arasındaki mütenasiplik, Allah’ın ne denli hikmet, adalet ve rahmet ile iş gördüğünün ispatıdır.
Aynı şekilde yırtıcı ve vahşi hayvanların da bir vazifesi ve buna uygun vücutları vardır. Bunların vazifelerinin başında ekolojik dengeyi muhafaza için, zayıf ve hastalıklı hayvanları yemektir. Ayrıca yaratılış olarak Allah'ın belli isimlerine ayna, medar olmaları bunların yaratılış hikmetlerinin başında gelir. Yaratılışlarındaki ihtişamları, kabiliyetleri, anne olarak fedakarlıkları, kendilerine verilen kabiliyetleri kullanarak hayatta kalmaları, tabiattaki hassas dengenin devamı vs. Allah'ın kadir, alim, hakim, rahim, müdebbir, rezzak gibi isimlerinin başka başka ve her gün tekrarlanan tecellileridir. İnsana Allah'ı tanıttıran ve sevdiren bir vesile ve ayrıca seyir zevki ve güzelliğidir. Belgeselleri tefekkür ederek seyreden bir insan bu hikmetlerin ihtişamını derinden hissedip anlayabilir. Böylece bu durumun bir kusur değil bir ihtişam olduğunu kavrar.
Bütün hayvanlar otçul olsaydı bunların sayısı zamanla çok artacağı için bitki örtüsü tahribi ve ardından aç kalacakları için kendi soylarının tükenmesi durumu ortaya çıkardı. Şimdi insanoğlu suni kontrol yapacak imkanlara kavuşmuş olabilir ama eskiden bu teknolojik maddi imkanlar yoktu.
Ayrıca Allah(c.c.), her şeye kadir ise bu sorunların yaşanmayacağı bir düzen tasarlayamaz mıydı sorusu sorulabilir. Tabii ki yapabilirdi ancak yaratılışta bu şekilde olmanın getirdiği yukarıdaki hikmetleri murat etmiştir. Allah, la yüsel olup yaptığı işlerden sorguya çekilemez. Yani istemeseydi denemez. Ayrıca bu vahşi hayvanlar kendilerine verilen vazifeye uyarak sadece ihtiyaç dahilinde avlanırlar. Keyfi ve zulüm işkence olacak bir faaliyet yapmazlar. Çünkü zaten normalde ihtiyaçlarını karşılayacak avlanmaları ancak yapabilmektedirler. Zira av durumundaki hayvanlar da üstün donanımlara sahip olarak yaratılmışlardır. Ayrıca insanlar da hayvanların etlerinden faydalanıyorlar. Hayvanların insanlar gibi akıl ve el beceri imkanları olmadığı için temiz bir görüntü ortaya çıkmıyor olabilir. Bunların da ayrı hikmetleri vardır. Bir defa av olan hayvan açısından aslanın dişleri arasında ölmekle insanların bıçakla boğazlarını kesmeleri arasında acı çekme açısından ne fark vardır ki? Belki bıçak daha kötüdür. Ya da bazı alimlerin belirttiği gibi Allah onların ölümlerini kolaylaştırmış olup bu esnada şiddetli acı çekmiyor da olabilirler. Öldükten sonra ise yırtıcı hayvanların vahşice yemelerinin acı verme hükmü yoktur. Ayrıca insanlara hayvanların nahoş tabiatları örnek gösterilerek insanın farkı ortaya konmuş olur. Çünkü her şey zıddıyla bilinir. Kötü ve çirkinlikler olmasaydı iyi ve güzel olanın kıymeti bilinemezdi.
Kısacası tabiatta rahmeti tenkit ettirecek bir durum yoktur. Ayrıca insaf gözüyle bakanlar tabiatın bu ihtişamı karşında şaşkınlık ve hayranlık içinde kalmaktadırlar. Çekilen belgesellerin sayısı bunu ispata kafidir. Bu tenkit edilecek bir durum olmayıp hayatı fevkalade zenginleştiren bir durum olarak ancak methedilip bu güzellikleri bize ihsan edene şükretmeyi gerektirir.
3. Allah kalpleri mühürler mi?
“Gerçekten o inkâr edenleri uyarsan da uyarmasan da birdir; iman etmezler. Allah kalplerine de kulaklarına da mühür vurmuştur; gözlerinin üzerine de perde çekmiştir. Onlar için büyük bir azap da vardır” (Bakara, 2/6-7)
Aslında kalplerinde bir mühür ve gözlerinde bir perde yoktur. Bundan murat, küfür ve günahı hoş gösteren, iman ve taati de çirkin gösteren bir durumun nefislerinde meydana gelmesidir. Bu durum, yoldan sapmaları, taklidde kalmaları, sağlıklı bir bakıştan yüz çevirmeleri sebebiyledir. Böylece artık onların kalplerine hak nüfuz etmez, kulakları mühürlenir, öğüt alamazlar. Afak ve enfüste dikilen ayetler(bk. Fussılet, 53), bunlardan ibret alanlara çok manalar ifade ederken, bunlara fayda vermez. Böylece sanki perdelenmiş gibi olur, görmeleri engellenir.
Cenab-ı Hakk'ın böyle "mühür" ve "perde" ile anlatması, istiare yoluyla bir anlatımdır. Allahu Teâlâ ilim, hikmet ve adalet sahibi olduğuna göre hem kullarına, onların irade ve etkileri olmadan günah isletmesi, onları doğru yoldan saptırması, kalplerini mühürlemesi hem de bunlardan dolayı kullarını ayıplaması, cezalandırması düşünülemez.
Kalp ve gözün mühürlenmesi Allah’a isnad edilirken, gözlerdeki perde isnad edilmemiştir. Çünkü mühürlemek onların kesbine bir cezadır, gözlerindeki perde ise kendi meksublarıdır. Yani, gözlerini kapayınca görmemeleri gibi, kendi iradeleriyle böyle bir perde meydana getirmişlerdir.
Söz konusu ayetlerin nüzul sebebi özel bir kaç hususî kafirin durumu olduğu görüşünde olanlar da vardır. Taberî’nin İbni Abbas’tan ve el-Kelbî’den rivayetine göre bu iki ayet-i kerime, Huyey b. Ahtab, Kâ’b bin Eşref ve benzeri Yahudilerin ileri gelenleri hakkında nazil olmuştur. (bk. Taberî, İbn Kesir, Vehbe Zuhaylî-et-Tefsiru’l-münîr, ilgili ayetin tefsiri). Demek ki, burada “tebliğin kendilerine fayda vermeyeceği belirtilen” kimseler belli birkaç kişidir. Yoksa, bütün insanlar veya bütün inanmayanlar için değildir.
O müşriklerin kalplerinde şirkin tam hâkimiyet kurması ve tevhide yer kalmaması, “kalp mühürlenmesi” şeklinde ifade edilmiştir. İşte kendilerine hidayet kapısı kapananlar, bu noktaya varan müşriklerdir. Yoksa günah işleyen, zulüm eden yahut şirke giren her kişi için hidayet kapısının kapanması söz konusu değil. Aksi halde, asr-ı saadette, daha önce putlara tapan on binlerce insanın İslâm’a girmelerini nasıl izah edeceğiz?!.. Şirke giren her insanın kalbi mühürlenseydi, hiçbir müşrikin müslüman olamaması gerekirdi.
4. İmtihan dünyasına gelişimizin bize sorulmaması adaletsizlik midir?
Hayır, değildir. Çünkü Allah(c.c.) insana yaratılmayı, yaşamayı ve imtihan olmayı sormuş ve insan da bu teklifi kabul etmiştir. Bu konuyla ilgili aşağıdaki hususların dikkatli düşünülmesi gerekir.
Allah(c.c.), "la yüsel"dir. Yani yaptığı işlerden sorguya çekilmez. Ayet-i Kerime’de, “(Allah) yapmakta olduğundan suâl olunmaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.” buyrulmuştur. Ama kainatta yaptığı ve yarattığı hiçbir hadise hikmetsiz veya adaletsiz değildir. Dikkatli incelenip araştırıldığında gerçekler ortaya çıkar. Mesela, yakın zamanlara kadar insan vücudundaki apandis gibi bazı organların işlevsiz, gereksiz olduğu iddia ediliyordu. Araştırmalar ilerledikçe böyle olmadığı ortaya çıkarıldı.
Lakin farazi olarak düşünelim; eğer insana yaratılmayı isteyip istemediği sorulacak olsa idi, yaratılmadan önce sorulması mümkün değil. Çünkü olmayan birine nasıl sual sorulacak? Böyle bir düşünce mantıksal çelişkiyi barındıran bir paradokstur.
Geriye tek şık kalıyor dünyaya geldikten sonra sormak. O da ancak, çocukken değil, akıl bâliğ olduktan sonra sorulması gerekir. Bu durumdaki bir insana sorulsa ki, “Allah seni ebedi bir saadeti kazandıracak bir imtihan için yarattı. Lakin o ebedi saadet için bu dünyadaki imtihanın hafif meşakkatini çekmen gerekiyor. Eğer kabul etmezsen yaratılış hikmetin iptal olacağı için yok edileceksin!” Böyle bir durum da ayrı bir paradokstur. Çünkü, Allah'ın bu alemi yaratma hikmetlerinden biri de kendisine görmeden, gaybda iman edip ibadet ve taat eden, kendisine yönelen ve ilim ve mücahede ile ahlaken olgunlaşıp kendisini tanıyan ve seven gönülleri ortaya çıkarmaktır. Böyle bir soruya muhatap olan insan Allah ile doğrudan muhatap olmuş olacak. Gaybda iman hikmeti ortadan kalkacak. Kişi, Allah'ı, cennet ve cehennemi cebri olarak kabul etmek zorunda kalacak. Dahası bütün bunlardan sonra zaten kimse hayır, ben yok olmayı tercih ediyorum, demez. Kısacık dünya hayatına karşılık sonsuz nimetlere ve hayata kavuşmayı isteyecektir. Cenab-ı Hak ezeli ilmi ile zaten insanın bu teklifi kabul ettiğini bilmektedir.
Peki insanın bu teklifi kabul ettiği nasıl söylenebilir?
İnsan hal diliyle var olmayı kabul ederek bir anlamda imtihan dünyasına gelmeyi isteyip istememe teklifini kabul etmiştir. Çünkü bunu kabul etmeyen bir insanın yaşamına son vermesi icabeder. Zira hayatı insan kendi yaratmamıştır. Yaşamaya devam ediyorsa bunu kabul etmiş demektir.
Kişi yaşamına son vermemesini ölüm acısından dolayı olduğunu da iddia edemez. Zira böyle bir durumda da kendisini bu dünyanın nimetlerinden, güzelliklerinden, zevklerinden soyutlamış olması, yeme içme giyinme barınma gibi sadece zaruri ihtiyaçlarını ve onları da sınırlı derecede yani hayatta kalacak kadar minimum seviyede karşılaması gerekir. Halbuki bu düşünceleri ortaya atanlar da dahil olmak üzere kimsenin böyle yaşadığı görülmemiştir, ya da bu düşünceleri sadece böyle yaşayan insanların iddia etme durumları olabilir. Halbuki her insan yeme içmeden, tabiattaki güzelliklere, bilim ve teknolojiden sanata, spora, müziğe, sinemaya hatta aile kurmaya kadar (çünkü aile ortamı da maddi manevi güzelliklerin yaşanmasına vesile olmaktadır.) hayatın pek çok güzelliğini, zevkini ya fiilen yaşamakta ya da yaşamayı arzu ve hayal etmektedir. Yani insan Allah'ın sayısız nimetleriyle çepeçevre sarılmış ve onlardan istifade etmekte, böylece hal diliyle hayatı, imtihanı kabul ettiğini ifade etmiş olmaktadır.
Biz elimizde yeterli bilgi olmadığı için gaybi bir konu olan bu hitabın ve cevabın mahiyetini bilmekten aciziz ve bundan sorumlu da değiliz. Müfessirler bu konuda iki görüş ileri sürmüşlerdir.
Halef denilen hicrî üçüncü asırdan sonra gelen âlimler genelde olayın temsîlî olduğunu söylemişlerdir. Bu anlatılanlar temsilîdir. Yoksa, Allah ile ruhlar arasında böyle bir soru ve cevap olayı cereyan etmiş değildir. Ancak noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, insanoğluna verdiği akıl ve idrak vasıtasıyla bütün kâinatın rabbı olduğunu, ayrıca birliğine delâlet eden tabiî deliller aracılığıyla yarattıklarına sanki: 'Benim sizin rabbiniz olduğuma ve benden başka ilah bulunmadığına şehadet edin' demiş, onlar da hal lisanıyla: "Evet sen bizim rabbimizsin ve senden başka ilah yoktur, " demişlerdir. İnsanların Allah tarafından mükemmel bir şekilde donatılarak bilgi ve marifet sahibi kılınmaları ve böylece Allah'ı rab olarak tanıyabilecek özelliklere sahip olmalarını şehâdet ve itiraf anlamındadır.
Yani insanların, Allah’ın Rububiyetini tanımaya muktedir bir kabiliyette yaratılmış olmaları, bir bakıma, şahit tutulmaları olarak değerlendirilmiştir.
Selefin görüşü ise, olayın sembolik değil, hakikat üzere olduğu şeklindedir. Ancak ruhlara sorulan bu soru, harfsiz ve kelimesiz bir hitaptır; ilham şeklindedir.
6. Nuh tufanında gemideki canlılar hariç dünyadaki diğer bütün canlılar ölmüş müdür?
Hz. Nuh bugünkü Irak topraklarında bulunan Kûfe’de ikamet ediyordu. Kavmi de o bölgede yaşıyordu. Bunlar inançsızlık ve dalâlette çok ileri gitmişlerdi. Bu kavmin sapıklıktan kurtulup hidâyete ermesi için Cenab-ı Hak Hz. Nuh’a peygamberlik vazifesi verdi. O sıralar Hz. Nuh kırk yaşındaydı. Hz. Nuh yılmadan ve bıkmadan insanları hakka dâvet etti. Onları Allah’a inanmaları ve tanımaları için çağırdı. Îman ve küfür mücadelesi bütün şiddetiyle devam etti. Fakat, kavmi inatla küfürlerinden vazgeçmediler, hakkı kabul etmediler.
Tufanın bütün yeryüzünü kaplayıp kaplamadığı hususunda değişik rivayetler vardır. Suların en yüksek dağları bile aşmasından dolayı yeryüzünün her tarafını kapladığı görüşünde bulunan âlimler varsa da, ağırlıklı ve umumun kabul ettiği görüş, Tufan'ın bütün Dünyayı değil sadece Nuh aleyhisselamın kavminin yaşadığı bölgeyi kaplamış olmasıdır. Çünkü Hikmet cihetiyle bakıldığı zaman Nuh Tufanının, sadece Nuh kavminin yaşadığı bölgeleri içine alacak şekilde meydana gelmiş olması beklenir. Nitekim, bu kavimden sonraki Lût, Âd ve Semud kavimlerine gelen musibetler de, sadece o kavimlerin yaşadığı bölgelerde görülmüştür. Eldeki veriler, getirilen yorumlar ve genel kanaat, Nuh kavminin Lût Gölü çevresi ile Mezopotamya arasında olduğu yönündedir. Dolayısıyla Nuh Tufanın da bu bölgeyi içine alacak tarzda meydana gelmesi muhtemeldir.
Ayet-i kerimede belirtilen hayvanlardan çift olarak gemiye alma durumu ise Hz. Nuh'un, yolculuk esnasında ihtiyaç duyacağı evcil hayvanlardan; tavuk, koyun, keçi, deve, sığır ve at gibi varlıkları almasını ifade eder. Yoksa tufan olayı bütün dünyayı kaplamadığı için dünyadaki yüzbinlerce canlı çeşidinin gemiye alınması diye bir şey söz konusu değildir.
7. İslam, Hıristiyanlıktan, Yahudilikten Ve Arap Yarımadasındaki Eski İnançlardan Esinlenerek Ortaya Konmuş Uydurma Bir Din midir?
Bazıları, Kuran'da anlatılan birçok olayın, özellikle peygamber kıssalarının İncil ve Tevrat'ta anlatılanlarla benzerlik göstermesi, bazı oruç, kurban, dua gibi ibadetlerin ve recm, kısas gibi bazı cezaların eskiden Arap toplumlarında veya başka toplumlarda az ya da çok benzerlerinin var olmasından hareketle İslam'ın Hz. Muhammet tarafından bunlardan esinlenerek uydurulmuş bir din olduğunu iddia ederler.
Aslında bu iddia çok temelsizdir. Çünkü, islami inanışa göre Allah, İlk insandan itibaren peygamberliği de başlatmış ve insanlık yeryüzüne yayıldıkça her topluma uyarıcı bir peygamber göndermiş, böylece insanlara hükümlerini anlatmıştır. Bütün peygamberlere, başlangıçtan beri aynı esaslar tebliğ edilmiş fakat bu topluluklar bazen az, bazen çoğunluk olarak peygamberleri inkar etmişler veya kabul edenler gruplar bir süre sonra dinin özünden uzaklaşmışlardır. Böylece, yeni peygamberler gönderilmiş, bu durum son peygamber Hz. Muhammed'e kadar devam etmiştir. İslam ile beraber, peygamberlik ve din müessesesi tamamlanmıştır. Allah, son dinin ve kitabı Kur'an'ın hükümlerinin kendi korumasında olduğunu, kıyamete kadar değiştirilemeyeceğini bildirmiştir. Hz. Muhammed'in düşmanlarının dahi ittifakla katıldığı ümmi yani okuma-yazma bilmiyor oluşu ve Kur'an'ın da onun tarafından ortaya konması ayrı bir mucizedir. Zira okuma yazma bilmediği için başka kitaplardan okuyarak öğrenemeyeceği gibi eğitimli olmayan birinin böyle üstün belagat, ilim, ahlak, hikmet vs. kitabı ortaya koyması büyük bir mucizedir.
İşte bu yüzden, yeryüzündeki bütün dinlerde, asıl olan Tevhid dininin bazı hükümlerinin veya uygulama şekillerinin bazı izleri kalmış olabilir. Bu durum İslam'ın onlardan oluşturulduğunu göstermez. Aksine Allah'ın insanlara gönderdiği ilahi mesajların temelde ortak olduğunu gösterir.
Bu açıdan tahrif edilmemiş haliyle Yahudilik ve Hıristiyanlık da aynen Müslümanlık gibidir. Gerçi Allah, yeni peygamberleri eski dinde tahrif olduğu için göndermek zorunda değildir. Yani bir peygamberin getirdiği esaslar değişmese de insanlığın gelişimine paralel olarak daha ekmel hükümler gönderebilir. Yani İncil ve Tevrat tahrif edilmeseydi de İslam gelecekti. Bu inançlarda sonradan değişimler ve bozulmalar olduğu için şu anda bu dinler ile İslam arasında inanç ve ibadet bakımlarından farklar vardır.
Mesela, Hıristiyan inancına göre, belki onun babasız olarak yaratılmasını insanların kavrayamayışından dolayı, Hz. İsa, Allah'ın oğlu olarak kabul edilir. İnsanlığın günahlardan temizlenmesi için kendini feda etmiş ve çarmıha asılarak öldürülmüştür. Halbuki, İslam'a göre Allah, oğul edinmez. Hz. İsa, bir kul ve peygamberdir. Aksini şirk, yani Allah'a ortak koşma olarak görür. Allah, Hz. İsa'yı göğe kaldırarak öldürülmesine izin vermemiştir.
Hıristiyanlar, özellikle İslam'ın bu bilgisini anlamakta zorluk çekmektedirler. Yani, eğer Kuranın ifadesi doğru ise Allah, insanları bilerek aldatmış yani Hz. İsa'nın öldürüldüğünü düşünmelerini sağlamış ve böylece milyonlarca insanın onu Allah'ın oğlu olarak görmelerine neden olup şirke girmesine sebep olmuştur.
Halbuki bu düşünce yanlıştır. Çünkü, bu olayın Hıristiyanların yanlış inanışa düşmelerine sebep olacağını Allah'ın ezeli ilmi ile kader olarak bilmesi ayrı bir şeydir, engellemesi ayrı bir şeydir. Eğer öyle olsaydı o zaman insanları yanlışa düşüren, inkara götüren hiçbir olaya da izin vermemesi gerekirdi. Çünkü Allah, ezeli ilmiyle gelecekte yaşanacak her şeyi bilmektedir. Bu dünyanın birçok yaratılış hikmeti vardır. İmtihan dünyası olması, insanın iradesiyle doğruyu veya yanlışı seçme meselesidir. Aksi halde imtihan sırrının bir anlamı kalmazdı. Allah, kullarına hükümlerini de bildirmiştir. Yani Hz. İsa'nın öldürülmediğini daha sonraları Kuran'da açıklamıştır. Üstelik, insanların Hz. İsa'nın öldürüldüğünü düşünmeleri ile ona kutsallık atfedilerek Allah'ın oğlu olduğu inancı birbirinden farklı şeylerdir. Bu inanç daha sonları ortaya çıkmıştır. Hz. İsa, kendini öyle tanıtmamıştır. İnsanların yanılgısı söz konudur. Ayrıca Kuran'ın indirilişine kadar geçen sürede bu inanışa sahip olan insanların durumu, şimdiki Hıristiyanların durumundan farklıdır. Çünkü onlar, Kuran'dan yani doğru bilgiden mahrumdular. Allah, Kur'an'da uyarıcı, resul gönderilmeyen hiçbir ümmetin azap görmeyeceğini bildiriyor. Halbuki, şimdiki Hıristiyanlar Allah'ın işin doğrusunu bildirmesine rağmen batıla inanmaktadırlar.
Yahudilik ve Hıristiyanlıkta ruhban denilen din sınıfına ayrıcalıklar verilirken, İslamiyet'te ayrıcalıklı bir din sınıfı bulunmaz. İslam, eşitliği savunarak seçilmişlik ve üstünlük anlayışını reddeder.
İncil'de Hz. Adem'in işlediği günahtan dolayı insanların günahkar doğduğu görüşüne karşılık İslamiyet'te insanların günahsız doğduğu anlayışı vardır.
Ayrıca son din olması bakımından diğer dinlerde temas edilmeyen veya yüzeysel geçilen uluhiyet(Allah'ın isim ve sıfatlarıyla tanınması), ahlak, ilim, iktisat gibi konular en kapsamlı ve veciz bir ifadeyle sunularak Kur'an'ın ifadesiyle hiçbir şey eksik bırakılmayacak şekilde ifade edilmiştir.
8. CİHAD, İNSANLIK VE MERHAMET İLE BAĞDAŞIR MI?
Cihad, kelime manâsı ile cehdetmek, gayret göstermek, herhangi bir işe var gücü ile sarılmaktır. Dinimizdeki manâsı ise, İslâm dininin yücelip bütün insanlığın gönlünde kök salması için maddi manevî her türlü imkânları ortaya koyarak yapılan çalışmaların adıdır.
Bu tanımdan cihadın iki şeklinin olduğu ortaya çıkmaktadır. Birincisi Allah’ın dinini korumak için, vatanı, milleti korumak için gerektiğinde silahlı veya silahsız yani düşünce, fikir, ilim yönüyle savaşmak, çalışmak, gayret göstermektir. İkincisi de Allah’ın dinini, yani Kur’an’ı, peygamberimizi, kısacası İslam’ı, mümin olmayan insanlara duyurmak, anlatmak, açıklamak, tanıtmak için çalışmak, gayret göstermektir. Bu ikincisi de gerektiğinde (anlatmayı, tebliğ işini engelleyenlere karşı) silahla veya silahsız yani ilim, düşünce yoluyla yapılır. Yanlış anlaşılmasın. İnsanlarla onları müslüman yapmak için savaşılmaz. Çünkü iman kalptedir. İsteyerek olur. İslam’ı duyurma, anlatma önündeki engellerle savaşılır. Eğer insanların kılıç, silah zoruyla müslüman yapılması caiz olsaydı bugün Avrupa’nın yarısı Osmanlı sayesinde mümin olurdu. Osmanlı İslam’ı duyurma önündeki engellerle savaşmıştır. Müslümanlığı zorla kabul ettirmeye çalışmamıştır. Son dönemlerinde de İslam’ı korumak için savaşmıştır.
Her müminin bu vazifeyi imkanları ölçüsünde yapması farzdır, Allah’ın emridir. Yani ibadettir. Aynı zamanda yine her mümin bu yönde çalışanlara da imkanları nispetinde yardımcı olmak, desteklemek zorundadır.
Kur'an-ı Kerim'in bir çok âyeti müslümanları tekrar tekrar cihad'a çağırmakta, cihadsız imanın kısır ve meyvesiz olacağını hatırlatmaktadır.
"Ey iman edenler!... Allah yolunda malınızla canınızla cihad ediniz."
"Allah yolunda gerçek manâsı ile ve var gücünüzle cihad ediniz. Ve mutlaka müslüman olarak ölünüz."
Yüce Allah, birinci ayeti ile bize gerçek manâsı ile cihad etmeyi emrettikten sonra asıl cihadın ne olduğunu açıklamakta ve mutlaka müslüman olarak ölünüz diye buyurmaktadır. Cihadın ana gayesi ve başlıca hedefi, kişinin ömrünün her adımında imanını koruması, müslümanlığını hareketleri ile ortaya koyması ve müslüman olarak ölmesidir. Cihadın birinci ve ikinci şekli yanında üçüncü şekli de müminin nefis ve şeytana karşı verdiği Allah’ın emirlerine uyma, ibadet etme ve imanı koruma savaşıdır. Yani İslamı yaşama gayretidir.
Yani cihad sadece silâhla din düşmanlarına karşı savaşmak demek değildir. Hatta, cihad sadece başkaları ile uğraşmak, dine düşman olanları susturup yola getirmeye çalışmak da değildir. Asıl cihad, insanın kendi nefsini terbiye ederek İslâmiyetin emrine vermesi, kelimeler ile dile getirilmiş olan imanı ruhun derinliklerine işleyip yerleştirmesidir. Her müslümanın, öz benliğinde çirkinliklere, kötülüklere, heva ne nefsin islama uymayan heveslerine karşı girişeceği bu amansız mücadele, hiç bir zaman bitmeyecek olan bir cihad olacaktır.
9. İslam Emperyalizme Karşı mıdır?
SSCB’nin dağılmasından sonra batının tek hedefinin, düşmanının İslam olmasının esas sebebi bu sömürü düzenine karşı tek güçlü sistemin İslam olmasıdır.Köleleştirmeye ve sömürüye karşı direniş sadece islami düşüncede vardır.
İslamın temel üç prensibi: Allah’tan başka ilah yoktur (La ilahe illallah); Allah en büyüktür (Allahu ekber); yalnız Allah’a ibadet etmek (İyyake nabudü ve iyyake nestain) prensipleri emperyalizmi önleyecek temel prensiplerdir.
İkinci prensip tahakküme ve zorbalığa kalkışan her güce ve düşünceye karşı Allah’ın en büyük olduğu (Allahu ekber) gerçeğini insan bilincine aktararak sonuna kadar direnmeyi mücadeleyi ifade eder.
Diğer iki prensip insanın yalnız Allah’tan emir almaya onun hükmünü kabul etmeye karar verdikten sonra bütün davranış biçimlerini ve hayat tarzını buna göre ayarlamasını; modern, çağdaş vs. süslü kelimelerle ifade edilen emperyalistlerin hayat tarzına göre değil peygamberin sünnetinde somutlaşan Allah’ın emirlerine göre yaşamayı; emperyalizmin modern yaşam, hümanizm gibi kavramlara saklayarak sunduğu nefsini ve maddiyatı ilah edinme yerine sadece Allah’ı ilah kabul etmeyi ifade eder.
İşte emperyalizmin İslam’a savaş açmasının sebebi bu prensipler, yani sömürü düzenlerine sadece İslami hayat tarzı ile son verilecek olmasıdır.
Bunun neticesi olarak bu hayat tarzının gelişeceği ve dünyaya örnek olacağı, bunun aynı zamanda ekonomik kalkınmayla da destekleneceği ülkeler ki başta Türkiye olarak özel kuşatma altında olup ve yakından takip edilmekte, İslami kıpırdanışlar ve milli ekonominin gelişimi malum yöntemlerle engellenmeye çalışılmaktadır.
Müslümanlar her ne kadar birlikten, ekonomik ve siyasi güçten yoksunsa da, her alanda iflas etmiş bulunan Batılı değerlere ve Batı tipi yaşam biçimine karşı dünyada tek alternatif, İslâmî hayat tarzıdır. ABD’nin başını çektiği emperyalizm, bütün planlarını İslâm’ın önünü kesmek ve İslâm’ı azaltmak üzerine kurmuştur. ABD, İslam coğrafyasında hem sınırları, hem siyasi rejimleri ve hem de zihinsel haritaları ve kodları değiştirerek İslâm’ı geriletme amacındadır.
İnsan ve toplumların İslam’a önyargılı bakmalarını sağlamak için “İslam”la “terör”ü özdeş göstermek, Müslümanları Kur’ânî ve nebevî sabitelerinden uzaklaştırmak için İslâm algılarını köklü bir değişime tabi tutmak, İslâm’ı ve İslâmî duyarlılığı azaltmak, aşındırmak, kendi menfaatlerine aykırı prensiplerini (tevhid inancı, cihad, nefsine tabi olmama, kanaatkar olma, israf etmeme, örtünme, aile mefhumu gibi) değiştirmek, yumuşatmak, halkı dinin önemsiz ayrıntılarıyla meşgul edip esastan, özden uzaklaştırma, İslam’ı toplumsal alandan soyutlayıp sadece camiyle, namazla sınırlamak, sonra da bir tilki edasıyla sizin namazınıza, ezanınıza mı karışılıyor denerek bununla yetinilmesinin telkin edilmesi bu sürecin ana hedefleri arasındadır.
Bugün müslüman topluluklar, müslümanlıklarının şuuruna ve dolayısıyla gücüne sahip değillerdir. Emperyalizm bu şuuru ve gücü küllemeye, islam topluluklarını birbirine düşürmeye çalışmakta, bu ülkelerin insan unsurunu kendi eğitimlerinden geçirerek kendine bağlamaya devam etmektedir.
10. Hz. Muhammed, birden çok evlilik yaparak cinselliğin esiri mi olmuştur?
Peygamberimizin evlilikleri katiyyen nefsanî ve şehvanî olmamıştır. 25 yaşına kadar, gençliğinin en heyecanlı çağında kavmi içinde bekar yaşamış ve hiçbir kadınla ilgisi olmamış, iffet sahibi olduğu, dost ve düşmanın ittifakıyla sabit olmuştur. Hatta kavmi ona her yönüyle güvenilen biri olarak "Muhammedül-Emîn" unvanını vermişlerdi.
Oysa içinde bulunduğu toplumda, çok kadınla münasebet sıradan bir durumdu; Buna rağmen o, gerek 25 yaşına kadar ve gerekse daha sonraki hayatında pek çok hem de bakire kızla hayatını birleştirebilirdi. Ancak o, böyle yapmayıp kendisinden 15 yaş büyük, 40 yaşında dul bir kadınla evlenmiştir. Hem de bu evliliği eşi vefat edene kadar tam 25 yıl sürmüştür. Yani elli yaşına kadar tek ve dul bir hanımla yetinmiştir.
Onun evliliklerinde nefsaniyet olmadığının bir delili de, müşriklerin davasından vazgeçmesi için yaptıkları teklife verdiği cevapta saklıdır. Müşrikler, amcası Ebu Talip'e gelip, "yeğenin eğer başımıza reis olmak istiyorsa onu reis yapalım veya en güzel kız ve kadınlarımızı ona verelim. Ta ki, bu davadan vazgeçsin." dediler.
Amcası bu teklifi ilettiğinde Efendimiz (a.s.m) şu karşılığı verdi: "Ey amca! Eğer sağ elime güneşi, sol elime de ayı koysalar 'vallahi ben bu davadan yine vazgeçmem."
Bu cevap onun neyin peşinde olduğunu, kadın gibi, reislik gibi insanların değerli addettikleri şeylerin onun nazarında ne kadar değersiz olduğunu ispata yeter.
İkinci evliliği ise Hz. Hatice'nin vefatından sonra yine yaşlı ve dul bir kadınla, Hz. Sevde ile olmuştur.
Hz. Sevde ile de üç yıl yaşadıktan sonra, yaklaşık 54 yaşına kadar hep tek kadınla yaşamıştır. İlginçtir ki, onun çok kadınla evliliği hayatının bundan sonraki son on yılı içinde gerçekleşmiştir. Bu gerçekler karşısında evliliklerinde şehvani ve nefsanî arzuların tatmin gayesini aramak insan tabiatını ve tarihî gerçekleri inkar manasına gelir.
Hayatının son yıllarına rastlayan evliliklerinde evliliğin dayandığı iki temel gayenin, yani neslin çoğalması ve nefsanî arzuların tatmininin bulunmadığını görürüz. Zira nesli, ilk eşi Hz. Hatice'den devam etmiştir. Daha sonraki evliliklerinde çocuğu olmamıştır. Sadece Mısır'lı Mariye'den İbrahim dünyaya gelmişse de bir buçuk yaşında vefat etmiştir.
Şayet Hz. Peygamber, şehevi duyguların en kuvvetli olduğu 15-45 yaşları arasındaki dönemde birçok güzel kadınla evlenmiş, sonradan onları terkedip daha başka genç güzel kadınlar almış olsaydı, şehvanî hisleri tatmin yolunda ileri sürülen iddialar bir dereceye kadar haklılık kazanmış olurdu. Oysa o böyle yapmamış, tam tersine hayatının son on yılı içinde (53-63) aralarında Ümmü Seleme gibi yaşça ilerlemiş, ve birçok çocuğu olanlar da dahil, aldığı hanımları ileri yaşlarda ve dul olarak almıştır. Meselâ, Hz. Sevde 53 yaşında ve dul. Hz. Zeyneb binti Huzeyme, 5O yaşında ve dul. Ümmü Seleme 4 çocuklu ve 65 yaşında bir dul. Ümmü Habibe dul ve 55 yaşında, Meymune 2 çocuklu ve dul. Bir başka tarihî gerçek de şudur ki bu hanımların hiçbirisinden de ayrılmayı düşünmemiştir.
Peygamber Efendimizin çok evliliğinin bir hikmeti de, Onun evinin okul olmasıdır. O okulun öğrencileri de Müminlerin Anneleri’dir. Çünkü dinin nerdeyse yarıya yakını aile içi, özel hayat ve mahrem konularla ilgilidir. İnsanlığın yarısı da kadındır. Elbette böyle konular adına ve bu kadar insana örnek olmak için birden çok ve farklı özelliklerde talebelerin bulunması gerekiyor. Bu talebelerin de hem kadın olması hem de Ona haram olmaması gerekiyor. İşte bunun yolu da nikahtır.
İslam'daki dörde kadar evlilik emir değil müsadedir. Nisâ Sûresi 3. ayette “Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın. Adaletten ayrılmamanız için en uygun olanı bir kadınla evlenmektir.” buyrularak, çok evliliği değil, tek evliliği emretmiştir.
İslâm’da asıl olan tek kadınla evlenmektir. Birden fazla evlilik, zorunlu hallerde ruhsattır ve şartı da ağırdır. Ayrıca bu bir çözümdür. O devirde Müslüman kadınları, inandıkları için putperest kocaları boşuyor, terk ediyordu. Erkekler savaştığı için kadınların sayısı çoktu. Çocukları ve kendileri muhtaç kimselerdi. Dul kadınlara dönüp bakan olmuyordu. Peygamber onlara insani değer vererek dullarla da evlenilebileceğini göstermiştir.
İslâm, birden fazla evliliği icat etmediği gibi emir de etmiyor, teşvik de etmiyor, evlenin demiyor. Tek kadınla yetinmeyi emrediyor. İkinci evlilikler için ağır şartlar koşuyor. Birden fazla evlilik, mecburiyet halinde ruhsattır, izindir.
Kadın nikâh sırasında, üzerime nikâh istemem, şartını koşarsa, erkek evlilik hayatı boyunca buna uymak zorundadır. Nikâh kıyarsa, o nikâh sahih değildir. Bir de eşitlik, adalet şartı yerine gelmeyecekse, o nikâh da geçersizdir. İslâm’ın ruhsatı, savaş sonrası dengenin bozulması, kadının ihtiyaçlarının karşılanması ve kötü durumlara düşmemesi içindir. Bu hal, o zaman onur zedeleyici de olmaz.
Kadın hasta ve görevini yapamıyorsa, bu durumda hukuk bile izin vermektedir. Bazıları, bu izin kadına da verilsin, diyor. Bu ise hayvanlarda bile uygulanmayan çirkin bir şeydir. Böyle olursa, ortada nesep de kalmaz.
İslam'da kadın değersiz midir?
Kara çarşaflı tesettür emri, mirasta erkeğin yarı hakkını alması, çalışmasına izin verilmemesi gibi İslam'da kadına değer verilmez iddiaları da çok kullanılmaktadır.
Halbuki bu emirler bir eksiklik değil dikkatlice düşüldüğünde aslında bir rahmet ve nimettir. Mesela tesettür emri kadına değer verildiğini, onun cinsel yönden istismar edilmekten koruduğunu ifade eder. Ayrıca bu emrin rengi belirtilmez. Siyah olması mecburi değildir.
İslam, kadının geçim durumunu erkeğin sorumluluğuna vermiştir. Bu kadın için rahatlıktır. Ancak ihtiyaç halinde çalışması haram değildir.
Miras meselesinde erkek evin geçimini üstlendiği için mirastan iki pay alması gayet yerindedir. Çünkü bakmakla yükümlü olduğu ailesi olacaktır. Kadının geçimini zaten eşi temin etmekle yükümlüdür. Dul, yalnız olması gibi durumlarda bu miras payı onun kimseye muhtaç olmamasını temin eder.
İslam'da kadına, annelik yönüyle de büyük değer verilmiş, cenneti kazanmanın adeta anahtarı yapılmış ve çocukların büyük hürmet göstermeleri temin edilerek yüceltilmiştir.
11. Müslüman olmayan toplumlarda dünyaya gelen insanların iman etme imtihanı haksızlık ve adaletsizlik değil midir?
Kader konusunda ayrıca, dünyanın insanlar için iman ve ibadet noktasında bir imtihan olması müslüman aileden dünyaya gelmemiş olanlar için haksızlık olup olmadığı sorusu akla gelmektedir.
Bu meselede genel kanaat şudur. Buluğ çağına gelmeyen çocuklar ve iman teklifini duymayan insanlar zaten mesul olmayacaklar. İslam'ı duyduğu halde araştırıp öğrenmeyen, İslam'ı ve peygamberimizi kabul etmeyen mesuldür. Haksızlık olup olmadığına biz zayıf aklımızla karar veremeyiz. Çünkü malumdur ki müslüman bir aileden ve müslüman bir toplumda dünyaya geldiği halde inanmayan birçok insan olduğu gibi aksine farklı dinlerin yaşandığı aileden veya toplumdan dünyaya gelenlerden de birçok kişi islamı kabul etmiştir. Özellikle günümüzde iletişimde sınır olmadığı için öğrenme, araştırma önünde hiçbir engel kalmamıştır. Ayrıca emr-i bil maruf emrinden dolayı dünyada islamı duymayan, tanımayan kalmasın diye müslümanların İslam'ın ilahi evrensel mesajını insanlara anlatması, hatta bunu söz ile veya yazı ile yetinmeyip bizzat İslamın insan hayatında yaşanması şeklindeki bir faaliyetle yani temsil ederek tanıtması, ulaştırması gerekmektedir. Zaten bu yönde bütün dünyada faaliyetler yapılmaktadır.
Bütün bu faaliyetlere rağmen İslam'ı duymayan veya maddi, manevi engellerden dolayı araştırma, öğrenme, tanıma imkanı bulamayanların mesul olmayacağı söylendi. Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz." (İsra, 17/15) Bazı islam alimlerinin görüşüne göre bu kişilerin imtihanı veya sorumluluğu sadece Allah'ın varlığına iman etmek şeklindedir. Bu kişiler akıllarıyla hayatı ve varlık alemini inceleyerek tevhid inancını bulabilirler. Hıristiyan, Yahudi gibi zaten ilahi dinlere mensup olup da Allah inancının ötesinde İslam ve Hz. Muhammed'i kabul durumunda olanlardan islama yapılan karalama ve iftiralardan dolayı ortaya çıkan manevi engellerden dolayı araştırıp, öğrenmeyen kişilerin durumlarını en doğru Allah bilir. Yani Allah isterse bu kişilere azap etmez. Dilerse bazılarına dünyadaki iyiliklerine veya uğradığı zulümlere karşılık belli mükafatlar ihsan edebilir veya bazılarının ruhlarını belli bir mükafattan sonra yok edebilir. Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Yani mutlak adaletin gereği neyse onu yapar. Biz dünyada zayıf aklımızla mutlak adaleti kavramayız. Gazali de İslamı yanlış duyanların hiç duymayanlar gibi olacağı görüşündedir. En doğrusunu Adil-i Mutlak ve Hakim-i Mutlak olan Allah bilir.
12. İslam'daki Recm ve El Kesme Cezaları Medeniyetle Bağdaşır mı?
Kur'an-ı Kerim'de recm cezası yoktur. Ancak Peygamberimiz (asm) döneminde recm cezası uygulanmıştır. Kur'an-ı Kerim'de recm cezası ile ilgili ayet yok deyip recmi inkar edenler Peygamberimizin (asm) sünnetini yok saymaktadırlar.
Zina bütün semavî dinlerde haram kılınmış ve çok kötü bir fiil olarak kabul edilmiştir. İslâm'da zina büyük günahlardan olup, ırz, namus ve neseplere yönelik olduğu için, cezası da hadlerin en şiddetlisidir.
Zinanın cezası, fiili işleyenin evli veya bekâr oluşuna, İslâmî emir ve yasaklarla yükümlü bulunup bulunmamasına göre kısımlara ayrılır. Dayak, taşla öldürme, sürgün ve İslâm devleti'nin koyacağı ta'zir cezası bunlar arasındadır. Müslüman olmayanlara bu ceza uygulanmaz. Zina, ya ikrarla ya da dört şahitle sabit olur. Zina suçunun tespit edilmesinin dört şahide bağlanması da dikkat çekicidir. Çünkü, dört şahidin iki kişiyi bu konuda suçüstü yakalama imkânı yok gibidir. Ayrıca, bunu gördüğünü söyleyen kimseyi üç kişi daha desteklemezse, iftiracı seksen değnekle cezalandırılacaktır. Bu durum ise, kimse uluorta bu konuda konuşmasın, ağzını açmasın, anlamına gelmektedir.
Bekâr erkekle bekâr kadının zina etmesi halinde, ceza her birine yüz değnek vurulmasıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Zina eden kadın ve erkekten her birine yüz değnek vurun" (en-Nûr, 34/2). Hz. Peygamber'in evli olarak zina edene recm cezası uyguladığı, tevatüre ulaşan hadislerle sabittir. Temelde kıyasa göre evlilere de yüz değnek (celde) cezası uygulanması gerekirken, bu konudaki hadislerle amel edilerek recm cezası öngörülmüştür.
Zina cezası uygulanan kimsenin, toplum nezdindeki itibar kaybını önlemek, belki olayın unutulmasını sağlamak amacıyla bir yıl süreyle sürgüne gönderilmesi İslâm'ın ilk yıllarında ek bir ceza olarak veriliyordu. Hanefilere göre, bekârların zina cezası olan yüz değneğe ayrıca sürgün eklenmez. Çünkü ayette sürgünden söz edilmemiştir. Ancak sürgün bir had cezası değil; İslâm devlet başkanının takdirine bırakılmış bir ta'zir cezası niteliğindedir. Nitekim zina edenin tövbe edinceye kadar hapsedilebilmesi de, fuhşa düşenleri bir süre toplumdan tecrid etmek amacıyla alınan bir önlemdir.
Bu cezanın cemiyete sağladığı çok mühim faydalar vardır. Zira bu suç bütün bir milleti rahatsız etmiştir. Netice itibariyle, had ve ceza Allah’ın bir emri ve adaleti namına icra edildiği için, hem suçu işleyen mücrimin, hem bütün bir milletin ruh, kalb ve vicdanı tesir altında kalır, hem de caydırıcı olarak mühim bir rol oynar. Cezanın uygulandığı İslâm topluluklarında bu suçlara teşebbüs edenlerin yok denecek kadar azaldığı bir sabittir.
Hırsızın elinin kesilmesi hükmünün de birçok şartı vardır. Basitçe verilebilecek keyfi bir karar değildir. Hırsızlık suçunun tam oluşması için açlık, zaruret, zorlama gibi, hırsızlık suçunu işlemeyi kısmen veya tamamen mâzur gösterecek bir mazeretin bulunmaması, suçun bilerek ve istenerek işlenmesi, fâilin cezaî ehliyetinin bulunması, çalınan malın hukuken koruma altında olması ve belli bir miktardan fazla olması gibi şartlar aranmıştır. Hırsız yaptığına pişman olur, tövbe eder ve tövbesinde samimi olduğu anlaşılırsa eli kesilmez. Ancak bunun tespit edilebilmesi için hırsızın bir süre hapsedilmesi ve göz altında bulundurulması gerekir.
İslâm hukukçuları suç ve cezada kanunîliği, adalet ve hakkaniyeti temin gayesiyle hırsızlık suçunun hangi şartlarda işlenmiş sayılacağı, cezanın uygulanabilme şartları, tekerrür, zorlama ve af gibi durumların cezaya etkisi konularını ayrı ayrı tartışmışlar ve bu konuda zengin bir hukuk oluşmuştur.
Hırsızın elinin kesilmesiyle ilgili Kur’an’ın hükmü -deyim yerindeyse- en çağdaş bir hükümdür. Çünkü bu çağ kadar hırsızı, şehir eşkıyası, kapkaçı, gaspçısı bol olan başka bir çağ olmamıştır. İnsanların bunlara karşı aldıkları yüzeysel cezaların, caydırıcı olmadığına dair -hırsızlar hariç- herkes hemfikirdir.
İslam tarihinde, bu cezanın âdil bir şekilde uygulandığı ilk üç asırda -hırsızlık suçundan ötürü- kesilen ellerin sayısı yalnız altıdır. Şu anda, dünyanın her bir şehrinde her gün bu suçlar sebebiyle -talan edilen bunca servet yanında el değil belki başlar kesilmekte yani mal sahipleri zalimce öldürülmektedir.
Evet, belki ilk duyulduğunda insanı korkutan bu cezaların(recm ve el kesme) aslında toplumsal düzeni sağlamada ne kadar gerekli ve etkili uygulamalar olduğu tarafsız bakan ve vicdan sahibi olan herkes tarafından görülecektir.
Çünkü cezaların etkili olması onların niteliğine bağlıdır. Birkaç aylık ya da yıllık hapis cezalarının, para cezalarının çok zayıf olduğu ve caydırıcı olmadığı gayet aşikardır. Çoğu zaman görür ya da duyarız. Bu tür suçlara maruz kalan insanlar, suçluların aldıkları cezalardan tatmin olmamakta ve bazen suçluya kendi cezalarını uygulamak istemektedirler.
Dolayısıyla zayıf cezai önlemler bu suçları azaltamadığı gibi başka toplumsal sorunlara da sebep olmaktadır. Taşla öldürme ve el kesme cezalarının korkutucu olduğunu söyleyenler farkında olmadan daha kötü sonuçlara sebep oluyorlar. Belki birkaç mücrimin cezalandırılmasından korkulduğu için binlerce masum kişi canından, malından, namusundan olmaktadır. Hırsızlık cezalarının yetersiz oluşu, hırsızları cesaretlendirmekte, birkaç bilezik için, hatta içinde para bile olup olmadığı bilinmeyen bayanların çantalarını gaspetmek için insanlar öldürülmekte, kolları kesilmekte, yaralanmakta, insanlık dışı şiddete maruz kalmaktadır.
Aynı şekilde zinanın suç bile sayılmaması, ailelerin parçalanmasına, çocukların öksüz ve yetim kalmasına, dahası manevi yönden onarılmaz yıkıcı durumları yaşamalarına, bazen kan davası şekline dönüşerek birçok masum insanın ölümüne sebep olmaktadır. Bunlar mı barbarca yoksa suç işleyen bir kişinin bu şekilde cezalandırılması mı barbarca? Hangisi insanlık onuruna daha uygun düşmektedir?
Görüldüğü gibi aslında hak ettiği halde suçluya caydırıcı nitelikteki bu cezaların uygulanmayışı, binlerce daha kötü olayın yaşanmasına sebep olmakta ve binlerce-üstelik masum olan- insanı daha feci durumlara maruz bırakmaktadır. Bu ise toplumsal yapıyı bozucu, huzuru, güveni ve birlik ve beraberliği bozucu ve toplumu yaşanmaz hale getiren bir durum olmaktadır. Kangren olan bir uzvun kesilip atılmamasının zamanla bütün organizmayı tehdit etmesi gibi.
13. Kur'an-ı Kerim'de Tutarsız, Çelişkili, Yanlış Bilgiler Var mı?
Kur'an-ı Kerim, Allah'ın kelamı olduğu için onda tutarsızlık, çelişki ya da yanlış bilgiler bulunması söz konusu olamaz. Bu bilgi, Kuran'da da ifade edilmiştir: Kur’ân’ı gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer Kur’ân Allah’tan başkasına ait olsaydı, elbette içinde birçok tutarsızlıklar bulurlardı. (Nisa, 82 )
İnanmayanlar, daha Hz. Muhammed(s.a.v.) hayatta iken dahi bu büyük bir şair, büyük bir büyücü gibi ithamlarla Kur'an'ın Allah kelamı olduğunu inkar etmişlerdir. Daha sonraki devirlerde de benzer iddialar ifade edilmiş özellikle inkarcılığın arttığı son devirlerde bilimsel gelişmeler arttıkça, yaşam şekilleri değiştikçe bu açılardan Kuranda yanlışlık, tutarsızlık ve çelişki arayışları da artmış ve gerçeği yansıtmayan sığ düşüncelerin ürünü olarak zihin bulandırıp imana şüphe düşürmeye yönelik bazı iddialar, iftiralar sürekli dillendirilmektedir.
Yukarıdaki ayete ilave olarak Allah, inanmayanları, Kuranın, eğer insan sözü olduğu düşünülüyorsa benzerini getirme konusunda Bakara, 23; İsra, 88; Yunus, 38 gibi ayetlerde ispata davet etmiştir. "Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur’ân'ın Allah’ın sözü olduğu hakkında şüpheniz varsa, haydi onun sûrelerinden birine benzer bir sûre meydana getirin ve Allah’tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın, iddianızda haklı iseniz! Bunu yapamazsanız -ki hiçbir zaman yapamayacaksınız- çırası insanlarla taşlar olan ve kâfirler için hazırlanmış o ateşten sakının." (Bakara, 23-24)
Bu yönde özellikle son dönemlerde bazı kişilerin çabaları ve kendilerince başarılı olduklarına dair ifadeleri de olmakla beraber samimi, bilgili hiçbir müslüman tarafından kabul görmemiş hatta tarafsız olan birçok kişi tarafından da aciz kaldıkları tasdik edilmiştir. Belagat, üslup, içerik, ilmi ve gaybi bilgiler açılarından işin ehli yani bilgili kişiler tarafından kıyaslandığında bu çalışmaların ne kadar basit kaldığı görülmüş hatta bu yöndeki yazılarda yazanlar çok komik durumlara düşmüşlerdir. Mesela bir besmelenin taklitleri okunduğunda saçmalık olarak insanı güldürmektedir.
Hz. Muhammed'in ümmi olduğu yani okur-yazarlığının bulunmadığı tarihi olarak kesin olması inkarcıları acze düşüren bir durum olmaktadır. Çünkü çok eski devirlerde üstelik eğitimsiz bir kişinin böyle her açıdan mükemmel bir kitap getirmesi tam bir mucizedir.
Her ne kadar okur yazar değildiyse bile zekiydi. Ticaret yaparken gittiği yerlerde karşılaştığı Hıristiyan ve Yahudilerden dini söylenti ve hikayeleri öğrenmişti(Kuran'da bunu iddia edecekleri de yazar), şeklindeki açıklamaların inandırıcılığı yoktur. Kuran'da belirtilen onların dilini yani yabancı dil bilmemesi bir yana önceki kutsal kitaplara istinaden yazıldığı iddia edilen kitapta o kitaplardaki hata ve zayıflıklar bulunmadığı gibi onlara muhalif, ters düşünceler vardır. Toplumsal kurallarda ve ahlak ilkelerinde olduğu gibi bilimsel açıklamalarda da farklar veya onlarda olmayan bilgiler mevcuttur. (hatta iddia edildiği eski Yunan filozoflarından aldığı iddiası da geçersizdir, hem farklı bilgiler var hem de Arap yarımadasında Yunan felsefecilerin okutulması söz konusu değildir.)
"Yer ve gök bitişikken ayırdık. (Enbiya Suresi, 30)"(bigbange atıf), "Göğü biz bina ettik ve onu genişleticiyiz. (Zariyat Suresi, 47)"(bigbangin tespiti), "Dağları sabit sanırsınız ama onlar bulutlar gibi geçerler. (Neml Suresi, 88)"(dünyanın döndüğü bilgisi), "Ay ve güneş kendi yörüngelerinde akarlar. (Yasin Suresi, 38), (Enbiya Suresi, 33)"(eskiden beri kabul gören sabit güneş, dönen gezegenler modelinin aksine güneşin de sabit olmadığı), "Denizler arasında perde vardır, karışmazlar. (Rahman Suresi, 19-20)", "At, katır ve merkepleri binek olarak yaratmıştır. Bilmediğiniz daha neler yaratacak. (Nahl, "(teknolojik binek araçlara atıf), "İnsanın ana rahmindeki gelişimi. ((Müminun Suresi, 14,(Zümer Suresi, 6)" gibi.
Ne bilim ne ahlak olarak kendi toplumuna hiç uymayan, başka din ve kültürdekilerden çok üstün zaman üstü evrensel ahlak ilkeleri getirmiştir.
Bu konuda akla gelen soru şudur: Bir insan sahtekar, yalancı ise bunu niçin yapar? Bunun temel sebebi menfaattir. Ya para, zenginlik, ya makam mevki için yapılır.
Halbuki peygamberimizin nübüvvetini açıkladığı 40 yaşında bu gibi şeylere ihtiyacı yoktu. Kendisinden yaşça çok büyük Hz. Hatice ile evlendikten sonra maddi açıdan uzun yıllar(15 yıl) zenginliğe zaten sahip idi. Hayatı rahat içindeydi. Gerçi, onun bunlarda gözü yoktu ve zengince yaşamıyordu zaten. Makam asalet desen zaten kabilesi olan Kureyş Mekke'nin en itibarlı kabilesiydi. Akrabaları hep lider insanlardı. Üstelik nübüvvetin ilk yıllarında kendisine inanmayanlar, sen bu iddialarını kadın, zenginlik ve mevki için yapıyorsun. Bunlardan vazgeç, Mekke'nin en güzel kızlarını sana verelim, en zenginimiz sen ol, başımıza geç bizi yönet, teklifinde bulunsalar da cevaben bir elime güneşi bir elime ayı da verseniz, bu davadan vazgeçemem, diyerek bütün menfaatleri reddetmişti. Üstelik öksüz, yetim olarak dönemin en güçlü şahsiyetlerine, toplumun gelenek ve göreneklerine tek başına iken karşı gelerek ömrü boyunca sıkıntılara, savaşlara çeşitli işkencelere maruz kalmıştır.
Bütün bunlar bir yana, "Okuma yazma bilmiyorsa vahiy katiplerinin doğru yazdığını nereden bildi?, Neden kendi sağlığında toplamadı veya vasiyet etmedi?" gibi başka iddialarla düşünce bulandırmaya çalışılmaktadır. Bir defa okuma yazma bilmemesi kendisine iman edenlerin yazdıklarının doğruluğunu anlayamayacağını gerektirmez. Yazılanları onlara okutarak doğruluğu kontrol edebilir. Vefatından önce toplamaması vahyin yıllarca(23 yıl) devam etmesinden, çünkü her toplamadan sonra gelen ayetlerde aralara yazma durumlarında eski yazmaların yok edilmesi gerekecek, ayrıca toplanmasını vasiyet etmemesinin de hikmetleri vardır. Aksi halde sonra gelen müminler her yapılacak işte aklı, danışmayı bir yana bırakacaklar, bir vasiyet arayacaklardı. Yeni durumlar karşısında pasif kalacakları gibi hikmetlerinden bahsedilebilir. Ayrıca vefatından kısa bir zaman sonra çok titiz bir çalışmayla Kuran'ı ezberinden bilen birçok sahabe ve el yazmaları kullanılarak Kur'an toplanmıştır.
İşte, benzerini getirme yapılamasa da en azından bazı çelişkiler bulunabilirse bu da haşa Kuranın beşer sözü olduğuna delil gösterilecektir. Bu yüzden inkarcılar bu yönde sürekli bir arayış içindedirler.
Çelişki veya yanlışlık diye iddia edilen şeylere bakıldığı zaman, ya ayetlerin öncesi ve sonrasından koparılarak bağlamından uzaklaştırıldığı, ya mealden hareket edilerek hataya düşüldüğü ya Kuran'ı anlama ilmi olan tefsir bilgisinden yoksun olmaktan dolayı, Kuran'ın mecaz ve teşbih boyutunun bilinmemesi gibi durumlardan kaynaklandığı ya da kasıtlı olarak bilimsel verilerin saklandığı veya çarpıtıldığı görülmektedir.
Her şeyden önce şunu ifade etmek gerekir ki Kur'an bütün zaman ve mekanlara hitap etmesi bakımından tam olarak eksiksiz anlaşılması zordur. Bir çok ayetin anlamı, yeni bilimsel keşiflerden sonra ortaya daha doğru anlaşılmaktadır. Bu yüzden Kuran'ı anlamak için tefsir ilmi gelişmiştir. Kuran'ı anlayabilmek için fen ilimleri yanında dini ilimlerin de bilinmesi gerekir. Kuran'da Nahl suresi 103. ayet-i kerime gibi bazı ayetlerde geçen, o apaçık bir kitaptır, ifadesi onun imani konular gibi bir kısım konularını ifade eder. Çünkü başka bir ayette, kitabın bir kısmının açık(muhkem), bir kısmının müteşabih(benzeşmeli) olduğu (Al-i İmran, 7) ifade edilmiştir. Bunun için Kuran'dan herkesin kendine göre yorum yapması doğru bulunmamıştır. Kuran'ı doğru anlamak için ona önem vermek, yoğunlaşmak ve bir bilgi, kültür birikime sahip olmak gerekir.
Bu açıdan bakıldığında Kur'an'daki yanlışlık veya çelişki diye ifade edilen bütün konuların bir izahı olduğu görülecektir. Bunun için ehl-i sünnet itikadındaki islam alimlerinin yaptığı açıklamaların araştırılması gerekir. Bunlardan bazıları şöyledir:
Mesela Kur'an'ın değişik ayetlerinde, insanın topraktan, balçıktan, meniden yaratıldığının ifade edilmesi tutarsızlık olarak iddia edilir. Halbuki bu ifadeler yaratılışın safhalarını ifade eder. İlk insan yokluktan toprak vasıtasıyla yaratılmış, sonrakilerin yaratılması ise meniye bağlanmıştır. Her canlının sudan yaratılması ayetiyle de bunlar arasında bir çelişki yoktur. Çünkü sperm de içi hücre dolu olan bir sudur. Ayrıca canlılığın devamı suya bağlıdır.
Başka bir iddia da Kur'an'da hem Allah'ın kanunlarının değişmediği hem de bazı ayetlerin hükümlerinin sonradan kaldırılması söylenir. Bunda da bir çelişki veya tutarsızlık yoktur. Zira değişmeyen kanunlar, sünnetullah denen tabiat kanunları ve imani konulardır. İlk peygamberden son peygambere kadar bütün peygamberler aynı imani hakikatleri getirmişlerdir. Değişenler ise amellere ait hükümlerdir. Mesela iç yağı Yahudilere haram iken müslümanlara helal kılınmıştır. Aynı şekilde mirasa, av hayvanlarına, savaş hallerine vs. ait hükümlerde Allah isterse bazı değişiklikler yapar. Bunu baştan böyle yapmamasının birçok hikmeti olabilir. Bu Allah'ın bileceği bir iştir.
Başka bir iddia ise İblis'in melek mi, cin mi olduğu konusudur. Kehf suresi 50. âyette İblis'in hem melek hem de cin olarak söylendiği iddia ediliyor. Halbuki âyet-i kerimenin meali esasen şöyledir: "Hani bir zaman Biz meleklere: “Âdem’in önünde (Allah’a) secde edin!” deyince, onlar da derhal secdeye kapanmışlardı. Ne var ki İblis eğilmemişti. O cinlerden idi. Rabbinin emrinin dışına çıktı. Ey Âdem’in evlatları! Onlar size düşman oldukları halde, siz kalkıp Benden ayrı olarak onu ve onun evlatlarını mı dost ediniyorsunuz? Zalimler için ne fena bir bedel! Ne zararlı bir takas!"
Ateşten yaratılan İblis, nurdan yaratılan melekler arasında idi, onlara hocalık yapıyordu. Yani, melekler topluluğunda olduğu için, (Bu topluluğa, secde edin emri verdik, cin taifesinden olan İblis, secde etmedi) deniyor.
İlk Müslüman kim olduğu konusu da çelişki olarak söylenmektedir. Kur'an'da ilk müslümanın farklı asırlarda yaşayan Hz. İbrahim (Enam, 6/163) ve Hz. Muhammed (Zümer, 39/12) olduğu yazılıdır. Bunun izahı şöyledir:
İslam Hz. Adem’den beri bütün semavî dinlerin ortak unvanıdır. Buna göre her peygamber elbette kendi devrinde ilk müslümandır. Çünkü her peygamberin kendi döneminde herkesten önce Allah’a iman etmesi ve onunu emirlerine teslim olması sosyolojik ve kronolojik bir zorunluluktur. Buna göre, Hz. İbrahim kendi döneminin ilk müslümanıdır; Hz. Musa kendi devrinin ilk müslümanıdır ve Hz. Muhammed de kendi döneminin ilk müslümanıdır.
Diğer bir iddia, Kur'an'da geçen her canlının çift yaratıldığı (Zariyat, 49) bilgisinin bilimsel olarak yanlışlığı (Bakteri, virüs gibi canlılar çift değildir.) ortaya çıkmıştır, deniyor.
Halbuki ayetin gerçek mealinde her canlının değil her şeyin çift yaratılması söz konusudur. "Düşünüp ibret alasınız diye her şeyi çift yarattık. (Zariyat, 49) Bu ayeti sadece canlı diye çevirmek mealin eksikliğini gösterir. Allah, her şeyi, gece-gündüz, sıcak-soğuk, iyi-kötü, aydınlık-karanlık, pozitif-negatif, gibi çift olarak yarattığını ifade etmiştir. Ayrıca canlılar da esasen dişi ve erkek olarak çifttir. Genel bir hüküm olarak bu da örnek olarak verilebilir. Ama ayette özel olarak canlıların hepsinin dişi ve erkek olarak yaratıldığı söylenmiyor.
Görüldüğü gibi bu ve buna benzer birçok iddianın hiçbir geçerliliği yoktur. Aslında bu iddialar da aynı evrim teorisinde olduğu gibi akıl ve bilimden değil ön kabulden(inançsızlık) hareketle ortaya atılmış imana şüphe düşürme amacı taşıyan söylemlerdir.
Kur'an, ilahi, her şeye kafi, zaman ve mekan üstü, hayatın varlık sırlarını ifade eden, Allah'ı tanıtan, gayb alemini bildiren, insanı her bakımdan terbiye eden bir hikmet, bir kulluk, bir davet ve emir, bir zikir, fikir, dua, bir iman, ahlak ve öğüt kitabıdır.
14. İslam, vahşilik ve barbarlık mı yoksa nezaket mi vaz eder?
İslam’ın gayelerinden biri de insanı kötü, çirkin huylarından temizleyip güzel ahlâka ulaştırmaktır. Fahr-i Kâinat s.a.v. efendimiz güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildiğini bildirmiştir. Kur’an-ı Kerim’de O’nun için: “Şüphesiz sen, pek büyük bir ahlâk üzerindesin.” (Kalem, 68/4) buyrulmaktadır.
Bu noktada, bütün hayatını, inancı istikametinde örgüleyen mümin, nezâketi de Efendiler Efendisinden, nezâket âbidesi ve nezâketin üstâdından öğrenecektir. Adeti haline getirdiği bu davranışlar, O'nun sünnetini yapıyor olma sebebiyle ibadete dönüşecektir.
Peygamberimizin ümmetinin Kur’an-ı Kerim’de en hayırlı ümmet olarak anılması, insanlara iyiliği tavsiye edip, onları kötülükten men etmeleri İslam’ın güzelliklerini gönüllere ulaştırma sorumluluğuyla ifade edilmiştir. Bu kutsi görev ise, ancak gönülleri fethetmekle, insanlara karşı cana yakın olmakla gerçekleştirilebilir. Rahmet peygamberine göre, İnsanların en kötüsü, kendisinden iyilik umulmayan ve şerrinden korkulan kimsedir. En hayırlısı ise, kendinden iyilik umulan ve kötülük yapmayacağına inanılan kimsedir. (Tirmizî, Fiten, 76)
Mümin, kırıcı ve nefret saçan bir dil ile değil, şefkat yüklü bir dille, rahmet lisanıyla konuşur. Rasûlullâh’ı öldürmek üzere giden Ömer ibnü’l-Hattab’ın Müslüman oluşunda görüldüğü üzere, gönül ehlini öldürmeye gelen bile, onda dirilir. Nezaket; husumet ve öfke duygularını eritip yok eder. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Resul-i Ekrem’in gayretlerinin başarıya ulaşmasının nedenlerinden biri de, insanlara nezaketle ve yumuşak davranması sayesindedir. “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi” (Âl-i İmrân 3/159)
Kendi nefsanî ve şeytanî dürtüleriyle yaptıkları şiddeti, terörü, kanı İslâma yamamaya çalışanların vebali büyüktür. Ancak böylesine münferit hadiselerin çirkinliği, Kuran-ı Kerimin açıkladığı barış ve sevgi dinini gölgeleyemez. Zaten bu tür hareketlerin büyük bir bölümü İslâm’ın bütün dünyadaki yükselişini önleme amaçlı planlı, ajanlarla desteklenen oyunlardır.
Tabi bu, İslam'a yapılan hakaretlere, karalamalara, iftiralara sessiz kalınması anlamına gelmez. Fakat bu gibi durumlardaki tavır İslam'ın özüne uygun olmalıdır. Mesela, yapılanların, anlatılanların doğru olmadığı, doğru İslam'ın ne olduğu güzelce anlatılır. Bilinçli yapılan hakaretlere karşı ise medenice, yakıp yıkmadan kan dökmeden, anlamlı mesajlar içeren pankartlarla protestolar yapılabilir, broşürlerle, tanıtım filmleriyle karşılık verilebilir. Resmi kanallardan hukuki girişimler yapılabilir. Bunu yapan kişi, kurum ya da ülkelere karşı ekonomik yaptırımlar uygulanabilir. Ama asla, masum insanlar öldürülemez, yakıp yıkarak tahrip ederek savunma yapılmaz.
Nitekim, Cenab-ı Hak : “Kim ki, bir cana karşılık veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık (ceza) olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim de bir hayatı kurtarırsa bütün insanlığı kurtarmış gibi olur” (Mâide Sûresi, 5/32) buyurmaktadır.
15. Evren, Uzay Sonsuz İse Allah Nerededir? Şimdi ne yapıyor?
Bu sorudaki mantık hatası aslında yaratılmış olanla Yaradan'ı aynı özelliklere sahip düşünmekten kaynaklanmaktadır. Çünkü Allah, zaman ve mekandan münezzeh ve keyfiyeti, yapısı insana meçhuldür. O, kendisini zatıyla değil isim ve sıfatlarıyla tanıtmıştır. Uzayın sonsuz oluşu ispatlanabilir bir vaka değildir. Sadece tahmin ve zandır. Çünkü teknik imkanların ulaşabildiği noktalar sınırlıdır. Fakat ulaşılabilen uzaklıklar trilyon kere trilyon da fazla olsa sonsuzluğu gerçek de olsa bu durum Allah'ın haşa olmadığına delalet etmez.
Çünkü O'nun varlığı bu kainata bağlı değildir.
Bunu şöyle düşünebiliriz. Bilgisayardan biraz anlayan birisi bilir ki sanal olarak yapılan oyunların içinde bir anlamda bir evren var edilir. Canlılar, insanlar hareket ettirilir. Hayatın sanal bir kopyasıdır. Orada, insan görüntüleri için basit bir döngüyle bir anlamda sonsuzluk oluşturulabilir. Yani oradaki karakter ne kadar gitse, uçsa da bir son bulamayacaktır. Bir noktadan sonra döngüyle benzer görüntüler oluşturulur. Böylece sanal sonsuzluk oluşturulur. Veya oyunda bir noktadan sonra yazılım bittiği için karakter o noktadan daha ileri gidemez. O noktadan sonra ne vardır denemez. Bir şey yoktur. Çünkü o görüntüler bir komuttur. Yani bir elektrik sinyalidir. Bilgisayarın mekanik aksamı olan, disk ve ramda meydana gelen bir sinyaller bütünüdür. Bunun böyle olması, bu oyunu yazan, programlayan bir insanın olmadığına delalet etmez. Çünkü bilgisayar ile insan birbirinden farklıdır. Buna boyut veya yapı farkı denebilir. Fark etmez. Uzayın sonsuz olup olmaması ile Allah'ın varlığı da buna benzetilebilir.
Allah'ı zatı ile kavrayamayız. O yüzden, canlılar gibi oturması, kalkması, dinlenmesi, hareket etmesi gibi fiilleri yaptığı hayal edilemez. Bunlar, yaratılmış mahlukun fiileridir. Allah, her an, her varlığı ve her hareketi yaratmaktadır.
16. Allah'ın hep var olduğu kabul ediliyorsa evrenin hep var olduğunu veya kendi kendine var olduğunu neden akıl dışı olsun?
Allah'ın varlığı kendindendir. Doğmamış, doğurulmamış, yaratılmamıştır. O, hep vardır. Yokluğu düşünülemez. Fakat evren için aynı şey geçerli değildir. Çünkü evren sonradan yaratılmıştır. Mahluktur. Yani yapısında sürekli bir değişim söz konusudur. Bozulan, çürüyen, dağılan maddeden ibarettir. Yaratıcıyla aynı özelliklere sahipmiş gibi düşünülüp kıyaslanamaz. O yüzden hep var olduğu söylendiğinde geriye doğru gidilip başlangıcı sorgulanabilir ama Allah'ın başlangıcı sorgulanamaz. Onu da bir yaratan vardır diye düşünülemez. O, mutlak varlık olarak zaten hep var idi. Onda, değişme, bozulma, eskime olmaz.
17. Hz.Adem ve Havva, beyaz idiyse siyah ırk nasıl oluştu, siyah idiyse beyaz ırklar nasıl oluştu?
Aynı topraktan rengârenk çiçekleri yarattığını gördüğümüz ilahi kudrete, aynı Âdem ve Havva'dan farklı özellikte ırkları yaratmak zor gelmez.
Mesela, bir otomobil fabrikası farklı modeller üretir ve bunlara farklı renkler verir. Sadece model ve renk farklılığından dolayı onlar için farklı fabrikalar aramayız. Aynen bunun gibi, Allahu Teala, Hz. Âdem ve Havva'yı bütün ırkları netice verecek özellikte yaratmış, zamanla da ırkları meydana getirmiştir.
Kur'an-ı Kerim, insanın çamurdan bir hülasadan yaratıldığını söyler. (Mü'minun, 12) Rivayete göre, Cenab-ı Hak Hz. Cebraile yeryüzündeki değişik özellikteki topraklardan getirmesini ister. Hz. Cebrail beyaz, siyah, kırmızı gibi değişik özellikteki topraklardan getirir. Cenab-ı Hak, kudret eliyle bunları yoğurur, Hz. Âdemin heykelini yapar ve ardından Ona ruh üfler. Böylece ilk insan yaratılmış olur.
Öyle anlaşılıyor ki, Hz. Âdem'in ve Hz. Havva'nın genetik yapısında bütün ırkların karakterleri vardı. Bu karakterler zaman içerisinde ırkların ortaya çıkmasına vesile oldu. Böylece farklı coğrafyalarda farklı ırk ve kabileler zuhur etti.
18. Esas Hayat Ruha Bağlı İse Göz Hasar Alsa Neden Göremez, Beyin Hasar Görse Neden Düşünemeyiz?
Kur'an-ı Kerim'de ruhun mahiyetiyle ilgili pek fazla bilgi verilmemiştir. Sadece varlığından bahsedilmiş ve keyfiyetinin insanlar için bir sır olduğu söylenmiştir. İslami düşünüşte bedene canlılık verdiği ve ruhun bu dünyayla beden aracılığıyla irtibat kurduğu kabul edilmiştir. Buna göre beden ruh için bir araç olmaktadır. Bu araçta bir hasar meydana gelince hasarlı parçanın kusuru ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla göz hasar görünce ruha bir zarar gelmese de ruh dünyayı bu araç ile gördüğü için artık bu dünyayı göremez olur. Tıpkı çok uzakları gösteren bir dürbün kırılınca göz sağlam olsa da artık o uzak mekanların görülememesi gibi. Bu durum kulak, beyin gibi diğer organlar için de geçerlidir.
19. Kainatta Mükemmellik Var Mı?
Mükemmeliyetten kasıt canlıların veya organların işlevlerini eksiksiz yerine getirmesiyle ilgilidir. Çalışmasındaki uyumla ilgilidir. Mesela göz, çevredeki varlıkları ışık yardımıyla görüyorsa ve bu görmeyi sağlayan yapısı basit, çözülebilir, taklit edilebilir olsa da olmasa da mükemmeldir. İşlevini yerine getirir. Tasarımının karmaşıklığı belki kendi kendine var olma ihtimalini ortadan kaldırır. Fakat, neden görme mesafesi uzayı kapsamaz ya da bir nesnenin arkasını göremez ya da ışıksız niçin göremez? O halde mükemmel değilmiş denemez. Çünkü gözü yaratan Allah o kabiliyette olmasını takdir etmiştir. İsteseydin hikmeti gereği daha kabiliyetli yaratırdı. Yani milyon sene de geçse o yapı daha ileri bir seviyeye gelmeyecek hep aynı ölçüde kalacaktır.
Bu şuna benzer: Bir buzdolabı, çalışır bir vaziyette kendi içinde mükemmeldir. Bunun yapısı basit olursa kolay taklit edilir. Karmaşık olursa belki taklit edilemez. Fakat mükemmeliyeti bununla ilgili değildir. Yani mesela neden eksi 30a kadar soğutabiliyor da eksi 100 olmuyor. Neden şu kadar elektrik tüketiyor da mesela 2 liraya yapamıyor. O halde kusurluymuş denemez. Çünkü bu üretici firma tarafından o sınırlarda olması istenmiş. İstenseydi daha yüksek özellikler konabilirdi. Üretici firma aradan milyon sene de geçse, isterse aynı özellikteki dolabı üretmeye devam eder. Bu insiyatife bağlıdır. Canlıların mükemmeliyeti de böyledir. Gözün görme mesafesi, kulağın duyma ölçüsü, hücrelerin havaya, suya olan ihtiyaçları onların mükemmel olmadıklarını göstermez. Ayrıca hastalıklar da yine mükemmellik kavramını ortadan kaldırmaz. Çünkü hastalık ve kusurların, dünyanın geçiciliğini ve insanın acziyeti kavrama, sabır ve dua, Allah'ı ve ahireti hatırlatma, imtihan sırrı gibi bir çok hikmetleri vardır. Allah bu gibi bir çok hikmeti için hastalıkları dilemiş ve yaratmaktadır. İsteseydi hastalık ve kusur yaratmazdı. Neden böyle zorlukları ve imtihanı istemiştir sorusu ancak hikmeti gereği denebilir ve mahluk olan Halık'ı fiillerinde sorgulayamaz. İmtihan ve kulluğu istemeseydi diyemez. Zaten kusursuzluk ve sonsuzluğu ahirette yaratacaktır.
20. Kader Belli İse İmtihanın Ne Anlamı Var?
Kader konusu, insanın aklıyla kolayca kavrayabileceği bir konu değildir. Belki bir imtihan sırrıdır. Bu yüzden bu konu esasen iman eden insanlara hitap eder. Yoksa inanmayan insanların aklında hep soru işaretleri kalabilir. Bu meselenin İslam'da yaygın olan temel çerçevesi şöyledir:
1. Allah, ezeli ilmi ile geçmişte ve gelecekte olmuş ve olacak her şeyi bilir. Zaman kavramı da yaratılmıştır. Allah katında zaman yoktur. Geçmiş ve gelecek bir andır. O sebepten Allah her şeyi bilir.
a) Allah'ın her şeyi bilmesi, insanların iradelerini kullanmalarına engel değildir. Allah, insanların iradelerini ne yönde kullanacaklarını bilmektedir. Yoksa insanların iradelerine yön vermez. İnsanlar, Allah öyle bildiği için öyle davranmazlar. Allah, insanların öyle davranacağını önceden bilir.
b) Allah'ın ilmi, kudreti, insanların iradelerine de müdahele etmeye yeterlidir. Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz, ayeti buna işaret eder. Fakat Allah, insanların iradelerine müdahele etmez. Aksi halde imtihanın, mükafat ve cezanın bir anlamı kalmaz.
2. Allah, hayatı, ölümü, hastalıkları ezeli ilmi ile herkes için belirlemiştir. Yani bir insanın ne kadar yaşayacağı, hangi hastalıkları çekeceği, hangi aileden ve milletten dünyaya geleceği, çalışmasının ne kadar netice vereceği gibi durumları(yani insanın iradesine bağlı olmayan durumları) Allah tespit etmiştir. İnsan, bunları değiştiremez. Fakat bunların belirlenmiş olması, insanın sebeplere yapışmasına, çalışmasına, tedbir uygulamasına engel değildir. Çünkü, bir kişi çalışıp tarlasını sürüp bütün sebepleri yerine getirdikten sonra sonucu Allah'a tevekkül eder. Kaderinde ne kadar kazanç varsa o kadar ortaya çıkar. Bazen çok çalışır hiç olmaz, bazen az çalışır çok olur. Kendisi hakkında takdirin ne olduğunu bilmediği için sebeplere yapışıp çalışmak zorundadır. Çalışmadan bir şeyler kazanmayı umması beklenemez. Çalışmaması, tedbir almaması, sebeplerini yerine getirmemesi iradesini yanlış kullanması anlamına gelir. Ortaya çıkan durumdan sorumlu olur.
3. Sebepler de dahil olmak üzere hayır, iyilik ve şer, kötülük ne varsa her şeyi Allah yaratır. Yani Allah, her an faaldir. İyilikler Allah'tan, kötülükler sizden, ayeti insanın cüzi iradesine bakar. Yani kötülükleri de Allah yaratır ama isteyen, irade eden insandır. İnsan, silah ile ateş edip birini öldürmeyi ister, irade eder. Allah da bu yöndeki hareketleri yaratır. Yani kişinin silahı bulması, yapması, nişan alması, parmağıyla tetiğe basmasını Allah yaratır. Fakat irade eden insan olduğu için mesuliyet insana aittir. Fakat insan iyi işler yaptığında ise yine bu sebepten sahiplenmeye ve övünmeye hakkı yoktur. Çünkü insanın bundaki payı sadece irade etmekten ibarettir. Allah da bu iradesinden, istediğinden dolayı mükafatlandırır. Bu yüzden niyetler(irade, istek) amelden daha üstündür. Çünkü irade insana, gerçekleşmesi Allah'a aittir. Allah hikmeti gereği her iyi olan ya da iyi gibi görünen bir şeyi gerçekleştirmeyebilir. Ama iyiliğe irade eden insan onun sevabını alır.
İyiliklerin Allah'a ait olup, gurura sebep olmamasının bir yönü de bu iyiliği irade eden insana yapma gücünü Allah verdiği gibi bu iyilikleri isteyeceği durumları, imkanları da Allah vermiştir. Yani, kişinin ailesi, çevresi, sağlığı vs. Allah'ın ona takdiridir. Bu yüzden övünmeye hakkı yoktur. Ancak bu imkanları kendisine bahşeden Allah'a şükretmesi gerekir.
Bütün bu bilgilerden sonra yukarıdaki sorunun cevabı ortaya çıkmış oluyor. İnsanların yapacaklarının önceden bilinmesi, insanların bunları yapmalarını mecbur kılmıyor. Aksine insanın iradesinin önceden bilinmesi söz konusudur. Ayrıca sonucun önceden bilinmesi, imtihana gerek yoktur, anlamına gelmez. Aksi halde, ceza gören kişinin itiraz hakkı ortaya çıkar. Yani, yapacaktım ama yapmadım der. Bu şuna benzer: Bir öğretmen, bir öğrencisinin durumunu bildiği için yapacağı sınavdan başarısız olacağını bilir ama sınavı yapmadan ona başarısız muamelesi yapması adil olmaz. Öğrenci itiraz eder. Yani fiilin işlenmesi gerekir.
"Biz hiç bir elçiyi, kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki, onlara apaçık anlatsın. Böylece Allah, dilediğini şaşırtıp saptırır, dilediğini hidayete erdirir. O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir." (14 İbrahim Suresi - 4)
Bu ayet de kader kapsamında değerlendirilebilir. Allah, dilediğini saptırıp dilediğini de doğru yola iletebileceğini söylemektedir. Yani Allah'ın bunu yapabilme gücüne sahip olduğu anlatılıyor. Yani mutlak güç, hüküm ve ilim sahibi. İradesi, kullarının iradesine de tesir edebilecek niteliktedir. Fakat bu güce sahip olması, bunu kullandığı anlamına gelmez. Aynı zamanda Allah kimseye haksızlık da yapmaz. Onun sıfatlarından birisi de adil olmasıdır. Kulları arasında adaletle hükmeder. Allah’ın insanları saptırmasıyla ilgili ayetlere bakılırsa, bu insanların sapmayı kendilerinin istedikleri ve inkarda oldukları görülecektir. Yoksa inanmak isteyen, samimi bir şekilde kendini Allah’a açan bir insanın saptırılması söz konusu değildir. Aksi halde, Allah'ın insanları saptırdığı düşünülürse o zaman ceza adil olmaz. Allah, Adil-i Mutlaktır. Ayrıca, bir çabası ve gayreti olmadan da bir kişiye sırf bir ihsan olarak da hidayeti, hidayet yollarını, vesilelerini nasip edebilir. Bu bir lütuf olur. Bu hususi lütfu göstermediği kullara ise haksızlık yapılmış olmaz. Ancak, inkar edense eğer kendisine tebliğ yapılmış ise kendi iradesi ile bunu tercih etmiştir. Kısacası Allah'ın insanların iradelerini de kontrol edebilecek güçte olması yani dileğini saptırabilecek güçte olması bunu yaptığı anlamına gelmez.
Bu ifade, Allah'ı tanıtan, gücünü anlatan eden bir ifade olmakla beraber başka hikmetleri olduğu da düşünülebilir. Mesela, hidayete erenlerin bunu kendi meziyetleri olarak görüp kibir ve gurura girmemeleri veya tebliğ yapan insanların kendisine tebliğ yapılanların hakkı kabul etmemelerine bakarak ümitsizliğe düşmemeleri, bunun esasen tebliğ yapana, tebliği iyi yapmasına bağlı olmadığı anlatılmış oluyor.
Ayrıca, bu dünyanın imtihan dışında başka yaratılış gayeleri de vardır. İlim ve ibadet yoluyla insanların yükselmesi, Allah'ın kendisini bildirmesi, tanıtması, isim ve sıfatlarının tanınması, güzelliğinin müşahedesi, hak ve batılın mücadelesi ve daha belki bilmediğimiz birçok hikmetten dolayı Allah, bu madde alemini ve ölümü yaratmış ve ahiret alemini de yaratacaktır.
21. Kölelik İnsanlıkla Bağdaşmazken İslam Neden Yasaklamamıştır?
Kölelik meselesi de İslamı karalamak için çok kullanılan bir konudur. Kölelik İslamiyet'in dışında ve öncesinde toplumlarda var olan bir durumdur. Çoğunlukla insanların savaşlarda esir düşmesiyle ortaya çıkmıştır. Savaşlarda esirler ortaya çıkınca İnsanlar için bunların ne olacağı meselesi ortaya çıkmıştır. Savaş esirlerini ya kılıçtan geçirip zalimane öldürmüşler veya esir kamplarında ya fayda ya eziyet olsun diye ya da daha mantıklı bir sebeple yedikleri ekmeğe karşılık olmak üzere köle olarak çalıştırmışlardır. Daha yakın zamanlarda ise hapishanelerde insan onuruna yakışmayacak şartlarda tutulmuşlar işkencelere maruz kalmışlardır. Yakın tarih malesef bunların vesikalarıyla canlı şahitleriyle doludur.
İslam toplumunda ise savaşta ele geçirilen esirler, aralarında anlaşıp isyan çıkarmasınlar diye; Müslüman ailelere dağıtılır; her Müslüman, evinde onların kalplerini İslâm'a te'lif için gayret gösterir, böylece onların ahiretlerini kurtarmaya çalışarak onlara en büyük iyilik edilmiş olur; ayrıca müslümanlar, kendi payına düşen köleyi azat ederek, sevap kazanma yoluna da gidebilir.. Köleyi azat etmek için karakterini iyi bilmek gerekir. Bu da, köleyi bir müddet alıkoymak ve yakından tanımakla mümkün olur. Bu arada onların da ev işlerine yardım etmeleri insan onuruna yakışmayan bir durum değildir.
Müslüman esirlere yukarıda belirtilen şekilde insanlık dışı muameleler yapılırken müslümanların gayrımüslim esirlere insani değer vererek onlarla beraber yaşamaları zaman ve mekan üstü bir tutum olmuştur.
Bu alternatiflerin dışında başka hiçbir teklif, meseleye köklü ve insani çözüm getirmez. Kaldı ki esirlerin belli şartlarla veya şartsız olarak karşılıklı memleketlerine iadesi meselesi ise zaten İslam'da yasaklanan bir tutum değildir.
22. Hz. Adem ve Havva hikayesi mantıklı mı?
Kuran'da ifade edilen Hz. Adem ve Havva hikayesini hikmetlerini bilmeden değerlendirmek akla biraz garip gelebilir. Çünkü Hz. Adem ve Havva'nın yaratılıp cennette yaşamaya başlamaları, sonra şeytanın aldatmasıyla Allah'ın emrine karşı gelerek şeytanın ölümsüz olacaksınız telkinine inanarak yasak ağacın meyvesinden yemeleri ve hemen ardından ayıp yerlerinin görünmesi, utanıp yapraklı ağaç dallarıyla kapatmaları, Allah'tan af dilemeleri, Allah'ın dualarını kabulü ve onları belli bir vakte kadar belli hakikatleri öğrenmeleri için dünyaya göndermesi ve dünyadaki insanlık tarihinin başlaması şeklindeki olaylar zinciri masalımsı bir izlenim uyandırmakta ve akıl devreye girerek belli bir ağaç niçin yasaklandı, şeytan niçin onlara musallat edildi, cennette yasak olur mu, neden onları doğrudan dünyada yaratmadı, hata işlemelerine engel olarak sonsuza kadar cennette kalmalarını sağlayamaz mıydı, insanlara acı çektirmek mi istiyor gibi soruların sorulmasına neden olmaktadır.
Halbuki Allah(c.c.), her şeyi daha olmadan bildiği için bunların böyle olmasını murat etmesinde insanın dünya hayatındaki durumu hakkında önceden bilgi vererek insanları uyarmak istemesi gibi hikmetler vardır. Yoksa bunların yaşanmasına izin vermeden insanları doğrudan dünyaya gönderebilir veya cennette devamlarını sağlayabilirdi.
"Düşünün ki Biz, bir vakit meleklere: “Âdem’in önünde (Allah’a) secde edin” dedik, hepsi secde ettiler, yalnız İblis diretti. Biz de dedik ki: “Âdem! İyi bil ki bu, sana da eşine de tam bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra perişan olur, helâke sürüklenirsin.
Sen cennette asla açlık çekmeyecek, asla çıplak kalmayacaksın. Orada asla susuzluk çekmeyecek ve güneşin kavurucu sıcağına mâruz kalmayacaksın. Ama şeytan ona vesvese verip: “Âdem! dedi, “ister misin sana ebediyet (ölümsüzlük) ağacını, zamanın geçmesiyle zeval bulmayan bir devlet ve saltanatı göstereyim?” Derken ikisi de o ağacın meyvesinden yediler. Bunun üzerine edep yerlerinin açık olduğunu farkettiler. Derhal cennet yapraklarıyla üzerlerini örtmeye başladılar. Böylece Âdem Rabbine karşı geldi de şaştı kaldı. Sonra Rabbi onu seçti, tövbesini kabul etti ve onu hidâyetine mazhar etti. Onlara hitaben buyurdu ki: Kiminiz kiminize düşman olarak cennetten yere ininiz. Sonra ne zaman Benden bir rehber gelir de, kim ona tâbi olursa, artık o ne yolu şaşırır, ne de bedbaht olur." (Taha, 20/116-123)
Demek ki bu yaşanan olaylara temsili olarak değerlendirmek lazımdır. Bu olaylar, insan ve kainatın yaratılış hikmetini anlamada özet niteliği taşır. Yani Allah bu hikaye ile bir anlamda ademin(insanın) asıl yurdunun cennet olduğunu esasen orası için yaratıldığını, irade sahibi olarak yanlışa düşebileceğini, nefsinin ve şeytanın kendisini aldatacak, cennetten uzaklaştıracak iki unsur olduğunu, ölümsüz bir hayat isteği olduğunu veya cennette sonsuz hayat sahibi olacağını, fakat öncelikle kendi iradesi ve çalışmasıyla kendini ilim ve ibadetle geliştirerek kusursuzluklar diyarı olan cennete layık hale gelmesi gerektiğini, dünya hayatında neslin devamının dişi ve erkek temeli üzerine kurulacağını... anlatarak gelecek nesillere hayatın amacını ve ölçülerini somutlaştırarak öğretmiş oluyor.
23. Taş Devri Yaşandı mı? İlk insanlar, ilkel ve vahşi miydi?
Bu konuyla ilgili hadis-i şerif meali şöyledir: Adem, cennetten dünyaya inince, Hak Teâlâ, ona her sanatı, her ilmi öğretti. [Taberânî]
Hz. Adem ve çocukları da, ilimsiz, görgüsüz, vahşi değildi. Hz. Âdem ve ona iman eden torunları şehirlerde yaşarlardı. Okumak, yazmak bilirlerdi. Demircilik, iplik yapmak, kumaş dokumak, çiftçilik gibi sanatları vardı. Yazı, ilk insan Hz. Ademle birlikte dünyaya yayılmıştır. Bugün 21. asırda bile, Asya, Afrika çöllerinde ve Amerika ormanlarında vahşiler yaşadığı gibi, Hz. Ademden sonra da bilgisiz, basit yaşayanlar vardı. Hz. Ademden sonra medeniyette gerileyen kavimler olmuştur. Buna rağmen Hz. Nuh zamanında da maden ocakları işletilip, çeşitli aletler, makineler yapılmıştı. Hz. Nuh’un gemi yapması da buna işaret eder.
Eski medeniyetlerden kalan kalıntılarda taş işlemeciliği dikkat çeker. Taşa bu derece detaylı ve düzgün şekil verilebilmesi için güçlü çelik aletler kullanılması gerekir. Taşı taşla yontarak, taşı taşa sürterek ince desenlerin yapılması mümkün değildir. Arkeolojik kazılarda bulunan aletler, dikiş iğneleri, flüt kalıntıları, süs eşyaları, dekorasyon malzemeleri, geçmiş insanların kültürel olarak gelişmiş bir yaşam sürdüklerinin göstergelerindendir.
Hz. Adem'den sonra, insanların çoğalması liderlik ve anlaşmazlıkları da beraberinde getirmiştir. Kimi insanlar Peygamberleri dinleyip ona uygun hayat yaşarken, kimi insanlar ise bir başka insanın peşine takılıp başka yerlere giderek kendilerine yeni bir dünya kurmuşlardır. Kimi ağaçlardan ev yaparken, kimisi mağaralarda yaşamayı tercih etmişlerdir. Bir yanda tarım yapılırken, öte yanda şartlara göre toplayıcılığı, avcılığı tercih edenler olmuştur. Ev yapma durumunda bazı insanlar tembelliğinden dolayı, (çünkü o zamanın zayıf imkanlarıyla ev yapmak zordur) hazır ev olarak gördükleri mağara gibi yerlerde yaşamı olabilirler. Az da olsa yapılan basit evler de zamana, deprem, yangın, sel vs. karşı direnememiş olabilir.
Bu gün Mısır piramitlerinin esrarı çözülememiş ve bir Keops'u bile yapabilecek bilimsel yeterliliğe ulaşılamamışken, karanlık çağ uydurmaları hiç de inanılır değildir.
Bu konuda neden hiç yazılı kaynak olmadığı sorusu da akla gelmektedir. İlk insanların sayısı az ve ihtiyaçları da sınırlı olduğu için iletişimde konuşma çoğunlukla yeterli olmuştur. Temel ihtiyaçların karşılandığı zanaatlerin öğrenilmesi görme, duyma şeklinde olmuştur. İhtiyaç halinde yazılan az miktarda yazı da aradan çok uzun devirler geçtiği için tahrip olup yok olmuş olabilir. Çünkü yazı, kağıt, deri gibi şeyler zamana karşı dayanıksızdır. Mağaralarda resimlerin olup yazının olmaması da ana topluluktan uzaklaşan grupların ilk medeni bilgilerin çoğunu ihtiyaç duymadıkları için unutmaları sonucu daha basit ve temel ihtiyaç merkezli yaşamaları sonucudur.
24. Allah'ın Kendini Tanıtmak, Sevdirmek İstemesi, İbadet İstemesi Bencillik Anlamına mı Gelir?
Allah(c.c.) ilah ve mutlak kudret sahibi olarak fiillerinde sorgulanamaz. Yani istediği düzen içinde istediği alemleri yaratma serbestisine sahiptir. Hikmetlerini kabul etsek de etmesek de İlahlık vasfı budur ve esasen Yaratıcının ibadet istemesi garip bir şey değildir. Belki insan rahatına düşkün olduğu için nefsine zor geldiği için tenkide meylediyor.
Güzellik ve kusursuzluk haddi zatında görülmek, tanınmak, sevilmek ve methedilmek ister.Sanatkarlar yaptıkları eserleri sergilerler. Sanatlarını göstermek isterler. Bu sanatları takdir etme liyakatına sahip kişiler o sanatkarlar için muteberdir. Yüksek sanat eserlerinin takdir edilmesi onları gören, bilenlerin kadirşinaslığını gösterir. Küçümsenmesi de sanatkara zarar vermez. Küçümseyenin seviyesini gösterir. Ayrıca sergi açıp maharet göstermek bencillik gibi görünse de aslında güzelliktir. Yani hayat da aslında güzelliktir. Çevremize baktığımız zaman sayılamayacak kadar çok güzellik vardır.
Bunlar aslında küçümsenecek değil yokluktan varlık alemine getirildiğimiz için teşekkür gerektirir. Eğer bazı kusurlar görüyorsak onlar da hikmetleri gereği vardır. Zaten kusursuzluğu ahirette yaratacaktır. İstemeseydi denemez. Çünkü o zaman zaten varlık olmazdı. Bir de şu var. Biz, o bunu istemeseydi, şöyle yapsaydı dediğimiz zaman kendimizi aslında İlah yerine koymuş oluyoruz. Yani onun nasıl iş yapacağını belirlemek istiyoruz. İşte insandaki bu benlik duygusu bile mutlak güce sahip yaratıcının irade ettiği şeyleri yapması gerekliliğine işaret eder. Biz nasıl kendimizle ilgili böyle kararlar alabiliyorsak Allah'ın almamasını düşünemeyiz.
Şimdi yokluktan varlık alemine gelip de bu kadar yüksek sanatları, güzellikleri, lütufları, ikramları (bir şeftali, bir muz, bir elma veya herhangi bir meyve; bir gül, bir lale, bir sümbül veya herhangi bir çiçek, herhangi bir ağaç kısacası tabiatta görünen, yenilen, içilen bize ikram edilen bütün güzellikler)görüp de en azından sözle bile olsa bunları ikram edene teşekkür etmemek biraz garip değil mi?
Ceza konusuna gelince, ceza esasen bu dünyada iradesini kötüye kullanıp başkalarına zarar veren onların hakkına girenler için adalet gereği vardır. Allah'ı inkar ise bütün mahlukatın şehadetini yalanlamak olduğundan onların hukukuna tecavüzdür. Kabul edip ibadet etmemek de biraz garip bir durum olur. Yani hem mesela bir padişahı, devlet otoritesini, kanunları kabul edip hem de bunlara uymamak gibi garip bir durum. İçinde gizliden inkarı, şirki barındırıyor gibi. Zira emre uymamak veya Allah'ın emri yerine nefsinin istediğini yapmak söz konusu. Ama tabi esasen doğrudan inkara göre farklı bir şey. O yüzden Allah(c.c.) inkar ve şahsi haklar dışında her kusuru bağışlayabilir. İman eden, kalbinde imanın en küçük zerresini taşıyan sonunda cennete ve cennetin bin sene mutlak lezzet ve saadeti bir dakikalık müşahede etmeyecek kadar üstün güzellikte olan Allah'ın cemalini görme saadetine erecektir. Hatta o kadar ki Cenab-ı Hakk'ı doğrudan bildiği halde karşı gelen şeytan bile kıyamette ümidvar olacaktır, diye hadis var.
Şunu da belirteyim. Kainattaki mükemmel nizam, bigbang, atomların mükemmel dizaynları, silsile halinde kainatın yaratılması, en son insanın dünyaya gönderilmesi ve zatındaki mükemmellik Allah'ı açıkça göstermektedir. Allah'ın düzeninde, kitabında, dininde hiçbir eksiklik yoktur.
Yokken dünyaya gelmesine vesile olduğunuz evladınızın, ona o kadar nimetler, imkanlar sunmanıza rağmen sizin kendisinden sevgi ve saygı beklemenizi tenkit etmesi gibi küçükken belki küçük tatsızlıkları, onun iyiliği için kızmalarınızı hatırlatıp sizi bencillikle suçlaması, ders çalışmasını isteyip meslek sahibi olmasını istemenizi eziyet gibi görüp madem doğurdun, o zaman bana bakmak zorundasın, sen çalış beni yorma tarzındaki düşünceleri gibi pek hoş bir durum değil gibi.
Allah(c.c.) için bencillikten bahsedemeyiz. Zira bunun için karşısında başkasının bulunması gerekir ki hep kendi menfaatinden bahsetsin. Karşı tarafa bir şey bırakmasın. Halbuki bütün kainat ve alemler onun yaratması ve onun mülkü veya O'ndan başka hiçbir gerçek varlık yok. Her şey onun. Dolayısıyla her istediğini yapabilmesi gayet doğal. Bu durum insanlar arasındaki bencillikten farklı bir şey. Çünkü bencilliğin kötü olması başkasına zarar vermesinden kaynaklanır. Hiç menfaati dokunmaz. Kendisinden bir şey vermez. Çünkü insan aciz ve muhtaç olduğu için kendi faydasına olan şeyleri azalır diye paylaşmak istemez. Halbuki Allah için böyle bir şey söz konusu olamaz. Çünkü hiçbir şeye muhtaç olmadığı gibi her şeyi "ol" demesiyle de yaratır.
Son olarak şunu söylemek isterim. Sonsuzluk yanında 50-60 yıl gibi bir zamanın yok hükmünde olduğunun şuurundasınız. Bu kadar kısa zamanda ve aslında pek hafif bir iş karşılığında size sonsuzluğu ve kendi cemalini lütfetmesi az bir şey midir? İbadet dediğimiz şeyler aslında her gün yapılan tek namaz var. Diğerleri orucu bile düşünsek pek zahmetsiz. Namaz ise günde toplasan 1 saat tutmaz. 24 altın hükmünde 24 saat her gün bize hayat verene karşı yine kendi iyiliğimiz için sadece 1 saatini versek çok mudur?
Bu dünyadaki güzellikler ve çirkinlikler niye var biliyor musunuz? Her şey zıddıyla bilinir. Kötülüklerden güzelliklerin farkına varacağız ve bütün bu güzellikler sonsuz güzelliği anlamamız için birer kıyas aslında. Çünkü hiç muz, şeftali yememiş birine bunların tadını, kokusunu anlatamazsınız. İşte ancak dünyadaki güzellikleri gören ve tadan insan Allah'ın vaadettiği güzellikleri anlayabilir ve talip olabilir. Melekler aleminden faklı ve bizi daha üstün yapan durum ise bunu özgür irademizle, zorlama olmadan yapacak olmamızdır.
25. Kuran'da tasvir edilen cehennem azapları, tehditleri Allah'ın sonsuz merhametine uygun mudur?
Kuran'da tasvir edilen cehennem azapları genel olarak alevli ateşlerde yanmak, başından kaynar sular dökülmek, alevli, irinli sulardan sulanmak, besleyici olmayan dikenlerden beslenmek, ateşten giysiler giymek, ateşten zincirlere vurulmak, derileri piştikçe yeni deriler verilip azabın hafifletilmeden devam etmesi ve cehennemde sonsuza kadar kalınması şeklindedir.
Şimdi bu durumun tenkit edilen iki yönünü değerlendirelim. Birincisi bu şekilde anlatılan çok kötü azapların İlahlık vasfına yaraşmadığı ikincisi ise kısacık dünya hayatına karşılık sonsuz diye anlatılan hayal etmesi bile belki imkansız olan bir uzun zaman diliminde devamlı bu acıların yapılacak olması.
Bu hassas konuyu birkaç açıdan inceleyerek anlamaya çalışmalıdır.
Birincisi, cehennem bir sebep değildir. Yani Allah(c.c.), bazı insanları cehennemde yakmak için yaratmamıştır. Geniş izahatı yapıldığı üzere özgür iradeye bağlı olarak bilinme, tanınma, sevilme, kulluk şeklinde çerçevesi çizilen hikmetler üzerine yaratılan kainatta dünya hayatının yaşanırken yapılan suçların, haksızlık ve zulümlerin adalet gereği yaratılmıştır. Allah(c.c.), rahman olduğu gibi adildir de. Bunların yanında Allah'ın uluhiyetini inkar eden ve ibadet etmeyenler için de varlığından bahsedilebilir. Yani aslında suç işleme iradesiyle insana ait olup cezayı kendisi tercih etmiş olmaktadır. Böyle bir dünya yaratılmasaydı, denemeyeceği, Allah'ın mutlak iradesine ve uluhiyetine karışılamayacağı daha önce izah edildi.
İkincisi, bu dünyada yapılan onca kötülük, haksızlık ve zulümden sonra bunların karşılıksız bırakılması veya basit denebilecek cezalar verilmesi mağdur ve mazluma karşı bir ayrı haksızlık ve zulüm olacaktır. Yavrusu acımasızca katledilen bir annenin acısının karşılığı acaba ne olsa gerektir? Hiçbir kötülüğe bulaşmayıp sadece Allah'ın inkarının cezası ise belki bütün mahlukatın şehadetinin, Allah'ın sanatının ve ilminin inkarı gibi büyük veya hayal edemeyeceğimiz derecede büyük bir cinayet oluşu veya niyet bağlamında bir ömür değil belki sonsuz hayat olsa sonsuza kadar inkar edilecek olması gibi bakımlardan yine adalet olacağı hükmolunabilir.
Üçüncüsü, Allah'ın bu kainatı yaratma gayesi ve hikmetlerine uygun olarak karşılığında sonsuz ve saadet içinde bir hayat bahşedilecek olması gibi çok büyük bir davada insanları yanlışa düşmemeleri için caydırıcı olarak korkutucu büyük cezaların anlatılması cehennemi hak etmeyi önlemek adına tenkit değil takdir edilmesi gereken büyük bir rahmettir. Çünkü çok büyük bir kazancın kaçırılmasını önlemek için büyük caydırıcı cezalar öngörülmesi aslında insanların faydasına olan bir şeydir. Malumdur ki cezanın caydırıcı nitelik taşımaması, zayıf olması hükmünü ortadan kaldırır. Kırmızı ışıkta geçme veya hız sınırını ihlal etme gibi durumlarda 5-10 lira gibi küçük basit cezaların olması yok hükmündedir. Normal şartlarda başkalarına zarar verilmeden bu cezaları alanlar benim kimseye zararım olmadı, haksızlığa uğradım diyemez. Çünkü bu şekilde verilen binlerce cezadan bir tanesi işe yarayıp bir canın ölmesini önlese büyük bir kazanç olur. Tersine caydırıcı cezaların olmamasından dolayı bir kişinin dahi ölmesi büyük ceza diye tenkit edilen para cezalarının veya hapis cezalarının aslında ne kadar gerekli olduğunu gösterir. Her tür hırsızlığa, tecavüze, yaralama ve öldürme suçlarına birkaç aylık veya yıllık cezalar öngörülmesi aslında cezaları yok hükmüne getirir. Her mazlum hem zalim açısından(beni bu kötü işten alıkoyacak caydırıcı, korkutucu bir ceza olsaydı belki işlemezdim düşüncesi) Adalete aykırı bir durumdur.
Şimdi, cennet, cemalullah ve sonsuz hayat gibi büyük kazançların kaçırılmasını önlemek ve dünyada dahi haksızlık ve zulümleri önlemek için yapılacak tehditlerin, cezaların dahi bunların kıymetine uygun olacak caydırıcı nitelik taşıması akıl icabı ve adalet gereğidir. Yine adalet gereği cehennem cezalarının dereceleri de yapılan suçun, zulmün büyüklüğü ve çokluğuyla orantılı olacaktır. Cennetin dereceleri olduğu gibi cehenneminde hafif ve şiddetli dereceleri vardır.
Ayrıca, bu anlatılan tasvirlerin niteliğini biz tam olarak bilemeyiz. Yani bu anlatılanlar bizim dünya hayatımızdakiler gibi olabileceği gibi temsili de olabilir. Niteliği bize meçhul olur. Yani insan bir cezanın büyüklüğünü veya kötülüğünü bildiği şeylerle benzerlik kurarak anlatıldığında anlayabilir. Bu anlatılan tasvirler de cezanın büyüklüğünü anlatan temsiller olur. Ahiretteki uygulamasının nasıl olacağı, bu uygulamaların İlahlık vasfına yaraşmadığı hakkında hüküm veremeyiz. Hakkında bilgi sahibi olunmayan konulardaki uygulamalar töhmet altında bırakılamaz.
Dördüncüsü, cehennem azabının hayali tasavvur bile edilemeyen bir zaman diliminde aynı şiddette devam etmesinin ne şekilde olacağı da bize meçhuldür. Zira aradan geçecek tatmin edici bir uzun zaman diliminden sonra Allah'ın merhametiyle cehennemliklerin ilk acılarından azade olup o ortama ülfet peyda edecekleri(alışacakları), belki dünyamızdaki bataklıklarda yaşayan pislikler içinde leşlerle beslenen ama hallerinden memnun olan hayvanların durumu gibi, mükafat olmasa da eski şiddetli azaplarının da olmayacağı veya cehennemin maddi acısının manevi acılara dönüşeceği(cennet ve cemalullahtan mahrum kalmanın pişmanlığı gibi) veya Kuran'da sonsuz cehennemden değil de , cehennemde sonsuz kalınması şeklindeki bir ifadeyle bir süre sonra ve belki bir kısım cehennemliklerin cehennemle beraber yok edilerek yoklukta cehennemde sonsuza kadar kalacakları şeklinde bir uygulamayla rahmet ve adaletin gereği neyse o yönde bir uygulamanın yapılabileceği şeklinde islam alimlarinin yorumları vardır. (Gazali, Said Nursi, Farabi, Rabbani gibi)
Dolayısıyla, rahmet, adalet, uluhiyet bakımlarından cehennem azabının ne şiddeti ne tehdidi ne de süresi asla kusur olarak değerlendirilemez. Bu konuyu anlamakta zorlananların inkar yerine en azından kendi anlayışlarına uygun bir yorumu kabul etmeleri daha mantıklı olacaktır.
Zira, Allah, hikmetleri anlatıldığı üzere dünya hayatını insanın iradesini kesin elinden alacak şekilde yaratmamıştır. Her olayda, eşyada olduğu gibi Kuran'da da yoruma dayalı, mecazlı ifadelerin olması bu yüzdendir. Yoksa herkesi imana getirecek iradeyi ortadan kaldıracak bir açıklama, yaratma, uygulama olabilirdi veya peygamber göndermesi mümkündür. Fakat muradı bu yönde olmamıştır. Bu sebepten Kuran'da açık hükümler olduğu gibi peygamberin uygulamasına bırakılan hükümler de olmuştur. Peygamberimizin de açıkça ifade etmediği hala yorumlara açık hükümler de mevcuttur. Bu sır, ahirette Allah'ın bildirmesi ile anlaşılacaktır.
Son olarak şunu ifade edelim. İnsanların böyle, Allah'ın her uygulamasını sorgulaması belki tenkit etmesi özgür iradenin varlığını gösterir. Kişilerin, Allah bunu böyle değil de şöyle yapsaydı, bu böyle olmuşsa bu da şöyle olmalıydı şeklindeki yaklaşımları aslında benliğin ve bencilliğin, kibir ve gururun, kendini, nefsini Allah yerine koymanın, Kura'ın ifadesiyle nefsini ilah edinmenin yani şirkin, Allah'ın emrine teslim olmak istememenin bir göstergesidir. İster önyargılarda olsun, ister kibir ve gurudan olsun, ister çevreden ayıplanma korkusundan olsun, isterse menfaatten olsun bu ifadeler insanın çok büyük şeyleri kaybetmesine, hüsranına sebep olmaktadır.
Ne mutlu sonsuzluğa ve Cemalullah'a talip ve tabi olanlara...
Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki kainatta Allah'ın varlığını gösteren nice deliller olsa da bu dünyada her şeyin akılla bilinmesi söz konusu değildir. Kapalı bir kapı da vardır. Çünkü her şeyin açık olarak herkesi cebri olarak imana getirecek şekilde olması zaten insanın yaratılış hikmetine aykırıdır. Çünkü, Allah, özgür iradeyle her şeyin olmasını istiyor. Aksi halde, insanlık, melekler gibi emredildiğini itirazsız ve kusursuz yapan canlılar olurdu. Meleklerde özgür irade yoktur. Emredildikleri üzere iş görürler. Makamları sabittir. İnsanın farkı iradeye ve kendini geliştirebilme özelliğine sahip olmasıdır.
Bu durum şuna benzer. Yüz kapısı olan muhteşem bir sarayın kapılarının doksan dokuzu açık, biri kapalı ise bir tane kapalı kapıya bakarak bu saraya girilemeyeceği iddia edilemez. İşte, aklın anlamakta zorlandığı gaybi bazı konular bu kapalı bir kapı hükmündedir. Ancak öldükten sonra Allah'ın bildirmesi ile bilinecektir. Allah, ayet-i kerimede bunu, aranızda ihtilaf ettiğiniz şeylerin hakikatini o size bildirecektir, şeklinde ifade etmiştir.
Kafirin durumu, açık kapıları bırakıp kapalı kapının başında bekleyen kişinin durumu gibidir. Bu tek kapı kapalı, içeri girmek için bunun da açılması lazım, aksi halde saraya girilemez hükmünü vermesi ancak onun ahmaklığını gösterir. Halbuki açık kapılardan içeri girilse sonra o kapalı kapı da içeriden açılacaktır.
.
İnanca Şüphe Düşürmeye Yönelik Bazı Sorulara Cevaplar
Paz, 06/03/2012 - 15:26 — svp7
İnanca Şüphe Düşürmeye Yönelik Bazı Sorulara Cevaplar
Evren, Uzay Sonsuz İse Allah Nerededir? Şimdi ne yapıyor?
Bu sorudaki mantık hatası aslında yaratılmış olanla Yaradan'ı aynı özelliklere sahip düşünmekten kaynaklanmaktadır. Çünkü Allah, zaman ve mekandan münezzeh ve keyfiyeti, yapısı insana meçhuldür. O, kendisini zatıyla değil isim ve sıfatlarıyla tanıtmıştır. Uzayın sonsuz oluşu ispatlanabilir bir vaka değildir. Sadece tahmin ve zandır. Çünkü teknik imkanların ulaşabildiği noktalar sınırlıdır. Fakat ulaşılabilen uzaklıklar trilyon kere trilyon da fazla olsa sonsuzluğu gerçek de olsa bu durum Allah'ın haşa olmadığına delalet etmez.
Çünkü O'nun varlığı bu kainata bağlı değildir.
Bunu şöyle düşünebiliriz. Bilgisayardan biraz anlayan birisi bilir ki sanal olarak yapılan oyunların içinde bir anlamda bir evren var edilir. Canlılar, insanlar hareket ettirilir. Hayatın sanal bir kopyasıdır. Orada, insan görüntüleri için basit bir döngüyle bir anlamda sonsuzluk oluşturulabilir. Yani oradaki karakter ne kadar gitse, uçsa da bir son bulamayacaktır. Bir noktadan sonra döngüyle benzer görüntüler oluşturulur. Böylece sanal sonsuzluk oluşturulur. Veya oyunda bir noktadan sonra yazılım bittiği için karakter o noktadan daha ileri gidemez. O noktadan sonra ne vardır denemez. Bir şey yoktur. Çünkü o görüntüler bir komuttur. Yani bir elektrik sinyalidir. Bilgisayarın mekanik aksamı olan, disk ve ramda meydana gelen bir sinyaller bütünüdür. Bunun böyle olması, bu oyunu yazan, programlayan bir insanın olmadığına delalet etmez. Çünkü bilgisayar ile insan birbirinden farklıdır. Buna boyut veya yapı farkı denebilir. Fark etmez. Uzayın sonsuz olup olmaması ile Allah'ın varlığı da buna benzetilebilir.
Allah'ı zatı ile kavrayamayız. O yüzden, canlılar gibi oturması, kalkması, dinlenmesi, hareket etmesi gibi fiilleri yaptığı hayal edilemez. Bunlar, yaratılmış mahlukun fiileridir. Allah, her an, her varlığı ve her hareketi yaratmaktadır.
Allah'ın hep var olduğu kabul ediliyorsa evrenin hep var olduğu veya kendi kendine var olduğu neden akıl dışı olsun?
Allah'ın varlığı kendindendir. Doğmamış, doğurulmamış, yaratılmamıştır. O, hep vardır. Yokluğu düşünülemez. Fakat evren için aynı şey geçerli değildir. Çünkü evren sonradan yaratılmıştır. Mahluktur. Yani yapısında sürekli bir değişim söz konusudur. Bozulan, çürüyen, dağılan maddeden ibarettir. Yaratıcıyla aynı özelliklere sahipmiş gibi düşünülüp kıyaslanamaz. O yüzden hep var olduğu söylendiğinde geriye doğru gidilip başlangıcı sorgulanabilir ama Allah'ın başlangıcı sorgulanamaz. Onu da bir yaratan vardır diye düşünülemez. O, mutlak varlık olarak zaten hep var idi. Onda, değişme, bozulma, eskime olmaz.
Hz.Adem ve Havva, beyaz idiyse siyah ırk nasıl oluştu, siyah idiyse beyaz ırklar nasıl oluştu?
Aynı topraktan rengârenk çiçekleri yarattığını gördüğümüz ilahi kudrete, aynı Âdem ve Havva'dan farklı özellikte ırkları yaratmak zor gelmez.
Mesela, bir otomobil fabrikası farklı modeller üretir ve bunlara farklı renkler verir. Sadece model ve renk farklılığından dolayı onlar için farklı fabrikalar aramayız. Aynen bunun gibi, Allahu Teala, Hz. Âdem ve Havva'yı bütün ırkları netice verecek özellikte yaratmış, zamanla da ırkları meydana getirmiştir.
Kur'an-ı Kerim, insanın çamurdan bir hülasadan yaratıldığını söyler. (Mü'minun, 12) Rivayete göre, Cenab-ı Hak Hz. Cebraile yeryüzündeki değişik özellikteki topraklardan getirmesini ister. Hz. Cebrail beyaz, siyah, kırmızı gibi değişik özellikteki topraklardan getirir. Cenab-ı Hak, kudret eliyle bunları yoğurur, Hz. Âdemin heykelini yapar ve ardından Ona ruh üfler. Böylece ilk insan yaratılmış olur.
Öyle anlaşılıyor ki, Hz. Âdem'in ve Hz. Havva'nın genetik yapısında bütün ırkların karakterleri vardı. Bu karakterler zaman içerisinde ırkların ortaya çıkmasına vesile oldu. Böylece farklı coğrafyalarda farklı ırk ve kabileler zuhur etti.
Esas Hayat Ruha Bağlı İse Göz Hasar Alsa Neden Göremez, Beyin Hasar Görse Neden Düşünemeyiz?
Kur'an-ı Kerim'de ruhun mahiyetiyle ilgili pek fazla bilgi verilmemiştir. Sadece varlığından bahsedilmiş ve keyfiyetinin insanlar için bir sır olduğu söylenmiştir. İslami düşünüşte bedene canlılık verdiği ve ruhun bu dünyayla beden aracılığıyla irtibat kurduğu kabul edilmiştir. Buna göre beden ruh için bir araç olmaktadır. Bu araçta bir hasar meydana gelince hasarlı parçanın kusuru ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla göz hasar görünce ruha bir zarar gelmese de ruh dünyayı bu araç ile gördüğü için artık bu dünyayı göremez olur. Tıpkı çok uzakları gösteren bir dürbün kırılınca göz sağlam olsa da artık o uzak mekanların görülememesi gibi. Bu durum kulak, beyin gibi diğer organlar için de geçerlidir.
Kainatta Mükemmellik Var Mı?
Mükemmeliyetten kasıt canlıların veya organların işlevlerini eksiksiz yerine getirmesiyle ilgilidir. Çalışmasındaki uyumla ilgilidir. Mesela göz, çevredeki varlıkları ışık yardımıyla görüyorsa ve bu görmeyi sağlayan yapısı basit, çözülebilir, taklit edilebilir olsa da olmasa da mükemmeldir. İşlevini yerine getirir. Tasarımının karmaşıklığı belki kendi kendine var olma ihtimalini ortadan kaldırır. Fakat, neden görme mesafesi uzayı kapsamaz ya da bir nesnenin arkasını göremez ya da ışıksız niçin göremez? O halde mükemmel değilmiş denemez. Çünkü gözü yaratan Allah o kabiliyette olmasını takdir etmiştir. İsteseydi hikmeti gereği daha kabiliyetli yaratırdı. Yani milyon sene de geçse o yapı daha ileri bir seviyeye gelmeyecek hep aynı ölçüde kalacaktır.
Bu şuna benzer: Bir buzdolabı, çalışır bir vaziyette kendi içinde mükemmeldir. Bunun yapısı basit olursa kolay taklit edilir. Karmaşık olursa belki taklit edilemez. Fakat mükemmeliyeti bununla ilgili değildir. Yani mesela neden eksi 30a kadar soğutabiliyor da eksi 100 olmuyor. Neden şu kadar elektrik tüketiyor da mesela 2 liraya yapamıyor. O halde kusurluymuş denemez. Çünkü bu üretici firma tarafından o sınırlarda olması istenmiş. İstenseydi daha yüksek özellikler konabilirdi. Üretici firma aradan milyon sene de geçse, isterse aynı özellikteki dolabı üretmeye devam eder. Bu insiyatife bağlıdır. Canlıların mükemmeliyeti de böyledir. Gözün görme mesafesi, kulağın duyma ölçüsü, hücrelerin havaya, suya olan ihtiyaçları onların mükemmel olmadıklarını göstermez. Ayrıca hastalıklar da yine mükemmellik kavramını ortadan kaldırmaz. Çünkü hastalık ve kusurların, dünyanın geçiciliğini ve insanın acziyeti kavrama, sabır ve dua, Allah'ı ve ahireti hatırlatma, imtihan sırrı gibi bir çok hikmetleri vardır. Allah bu gibi bir çok hikmeti için hastalıkları dilemiş ve yaratmaktadır. İsteseydi hastalık ve kusur yaratmazdı. Neden böyle zorlukları ve imtihanı istemiştir sorusu ancak hikmeti gereği denebilir ve mahluk olan Halık'ı fiillerinde sorgulayamaz. İmtihan ve kulluğu istemeseydi diyemez. Zaten kusursuzluk ve sonsuzluğu ahirette yaratacaktır.
Şeytanın Yaratılışı Ve Cehennemde Sonsuz Ceza Adil Mi?
12. MEKTUB :
Sualiniz: Şeytanların halkı (yaratılması) ve icadı ne içindir? Cenab-ı Hak, şeytanı ve şerleri halketmiş, hikmeti nedir? Şerrin halkı şerdir, kabihin (çirkinin, fenanın) halkı kabihtir?
Elcevab: Hâşâ!.. Halk-ı şer (şerrin yaratılması), şer değil, belki kesb-i şer (şerri seçmek, işlemek) şerdir. Çünki halk ve icad, bütün netaice (neticelere) bakar; kesb (seçmek, işlemek), hususî bir mübaşeret (girişmek) olduğu için, hususî netaice bakar. Meselâ: Yağmurun gelmesinin binlerle neticeleri var, bütünü de güzeldir. Sû'-i ihtiyarıyla (kötü kullanımıyla) bazıları yağmurdan zarar görse, "Yağmurun icadı rahmet değildir" diyemez; "Yağmurun halkı şerdir" diye hükmedemez. Belki sû'-i ihtiyarıyla ve kesbiyle onun hakkında şer oldu. Hem ateşin halkında çok faideler var; bütünü de hayırdır. Fakat bazıları sû'-i kesbiyle, sû'-i istimaliyle ateşten zarar görse, "Ateşin halkı şerdir" diyemez. Çünki ateş yalnız onu yakmak için yaratılmamış; belki o, kendi sû'-i ihtiyarıyla(kötü tercihiyle), yemeğini pişiren ateşe elini soktu ve o hizmetkârını kendine düşman etti.
Elhasıl: Hayr-ı kesîr (büyük, çok hayırlar) için, şerr-i kalil (az şer) kabul edilir. Eğer şerr-i kalil olmamak için, hayr-ı kesîri intac eden (sonuç veren) bir şer terkedilse; o vakit şerr-i kesîr (büyük, çok şer) irtikâb edilmiş (işlenmiş) olur. Meselâ: Cihada asker sevketmekte elbette bazı cüz'î ve maddî ve bedenî zarar ve şer olur. Fakat o cihadda hayr-ı kesîr var ki, İslâm küffarın (kafirlerin) istilasından kurtulur. Eğer o şerr-i kalil için cihad terkedilse, o vakit hayr-ı kesîr gittikten sonra şerr-i kesîr gelir. O ayn-ı zulümdür (zulmün kendisidir). Hem meselâ: Kangren olmuş ve kesilmesi lâzım gelen bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir; halbuki zahiren bir şerdir. Parmak kesilmezse, el kesilir; şerr-i kesîr olur.
İşte kâinattaki şerlerin, zararların, beliyyelerin (belaların) ve şeytanların ve muzırların (zararların) halk ve icadları, şer ve çirkin değildir; çünki çok netaic-i mühimme (mühim neticeler) için halkolunmuşlardır. Meselâ: Melaikelere şeytanlar musallat olmadıkları için, terakkiyatları (yükselmeleri) yoktur; makamları sabittir, tebeddül etmez (değişmez). Keza hayvanatın dahi, şeytanlar musallat olmadıkları için, mertebeleri sabittir, nâkıstır (eksiktir). Âlem-i insaniyette (insanlık aleminde) ise meratib-i terakkiyat ve tedenniyat (ilerleme ve gerileme mertebeleri) nihayetsizdir. Nemrudlardan, firavunlardan tut, tâ sıddıkîn-i evliya ve enbiyaya kadar gayet uzun bir mesafe-i terakki var.
İşte kömür gibi olan ervah-ı safileyi (aşağı ruhları), elmas gibi olan ervah-ı âliyeden (yüce ruhlardan) temyiz (seçmek) ve tefrik (ayırmak) için, şeytanların hilkatıyla ve sırr-ı teklif (dünyaya gönderilip vazifeler verilmesi) ve ba's-i enbiya (peygamberlerin gönderilmesi) ile, bir meydan-ı imtihan ve tecrübe ve cihad ve müsabaka açılmış. Eğer mücahede ve müsabaka olmasaydı, maden-i insaniyetteki (insanlık madenindeki) elmas ve kömür hükmünde olan istidadlar (yetenekler), beraber kalacaktı. A'lâ-yı illiyyîndeki Ebu Bekr-i Sıddık'ın ruhu, esfel-i safilîndeki Ebu Cehl'in ruhuyla bir seviyede kalacaktı. Demek şeyatîn (şeytanların) ve şerlerin yaratılması, büyük ve küllî neticeye baktığı için icadları şer değil, çirkin değil; belki sû'-i istimalattan ve kesb denilen mübaşeret-i hususiyeden gelen şerler, çirkinlikler, kesb-i insana aittir; icad-ı İlahîye ait değildir.
Allah İnsanların Çoğunu Cehennem İçin Mi Yaratmıştır?
Eğer sual etseniz ki: Bi'set-i enbiya (peygamberlerin gönderilmesi) ile beraber şeytanların vücudundan (varlığından) ekser (çoğunluk) insanlar kâfir oluyor, küfre gidiyor, zarar görüyor. "El-hükmü lil-ekser"(hüküm çoğunluğa aittir) kaidesince, ekser ondan şer görse, o vakit halk-ı şer (şerrin, kötünün yaratılması) şerdir, hattâ bi'set-i enbiya dahi rahmet değil denilebilir?
Elcevab: Kemmiyetin (çokluğun), keyfiyete (kaliteye) nisbeten ehemmiyeti yok. Asıl ekseriyet (çokluk), keyfiyete (kaliteye) bakar. Meselâ: Yüz hurma çekirdeği bulunsa, toprak altına konup su verilmezse ve muamele-i kimyeviye (kimyevi işlem) görmezse ve bir mücahede-i hayatiyeye mazhar olmazsa, yüz para kıymetinde yüz çekirdek olur. Fakat su verildiği ve mücahede-i hayatiyeye maruz kaldığı vakit, sû'-i mizacından (kötü yapısından) sekseni bozulsa, yirmisi meyvedar yirmi hurma ağacı olsa, diyebilir misin ki "Suyu vermek şer oldu, ekserisini bozdu"? Elbette diyemezsin. Çünki o yirmi, yirmi bin hükmüne geçti. Sekseni kaybeden, yirmi bini kazanan, zarar etmez; şer olmaz.
Hem meselâ: Tavus kuşunun yüz yumurtası bulunsa, yumurta itibariyle beş yüz kuruş eder. Fakat o yüz yumurta üstünde tavus oturtulsa, sekseni bozulsa; yirmisi, yirmi tavus kuşu olsa, denilebilir mi ki: "Çok zarar oldu, bu muamele (iş) şer oldu, bu kuluçkaya kapanmak çirkin oldu, şer oldu"? Hâyır öyle değil, belki hayırdır. Çünki o tavus milleti ve o yumurta taifesi, dört yüz kuruş fiyatında bulunan seksen yumurtayı kaybedip, seksen lira kıymetinde yirmi tavus kuşu kazandı.
İşte nev'-i beşer (insanlık) bi'set-i enbiya ile, sırr-ı teklif ile, mücahede ile, şeytanlarla muharebe ile kazandıkları yüz binlerle enbiya ve milyonlarla evliya ve milyarlarla asfiya gibi âlem-i insaniyetin güneşleri, ayları ve yıldızları mukabilinde; kemmiyetçe kesretli (sayıca çok), keyfiyetçe (yapıca, kalitece) ehemmiyetsiz hayvanat-ı muzırra (zararlı hayvanlar) nev'inden (cinsinden) olan küffarı (kafirleri) ve münafıkları kaybetti.
İnanmayanların Cezası Olarak Sonsuz Cehennem Adalete Uygun Mudur?
İŞARATÜ'L-İ'CAZ :
Sual: Bir kâfirin masiyet-i küfriyesi (küfür, inkar etmesi) mahduddur (sınırlıdır), kısa bir zamanı işgal ediyor. Ebedî ve gayr-ı mütenahî (sonsuz) bir ceza ile tecziyesi (cezalandırılması), adalet-i İlahiyeye (ilahi adalete) uygun olmadığı gibi, hikmet-i ezeliyeye de muvafık değil. Merhamet-i İlahiye müsaade etmez?
Cevab: O kâfirin cezası gayr-ı mütenahî (sonsuz) olduğu teslim edildiği takdirde, kısa bir zamanda irtikâb edilen (işlenen) o masiyet-i küfriyenin, gayr-ı mütenahî bir cinayet olduğu altı cihetle (yönden) sabittir:
Birincisi: Küfür üzerine ölen bir kâfir, ebedî bir ömür ile yaşayacak olursa, o gayr-ı mütenahî ömrünü behemehal küfür ile geçireceği şübhesizdir. Çünki kâfirin cevher-i ruhu bozulmuştur. Bu itibarla o bozulmuş olan kalbin gayr-ı mütenahî bir cinayete istidadı vardır. Binaenaleyh ebedî cezası, adalete muhalif (aykırı) değildir.
İkincisi: O kâfirin masiyeti (isyanı, inkarı); mütenahî (sınırlı) bir zamanda ise de, gayr-ı mütenahî olan umum kâinatın vahdaniyete (Allah'ın birliğine) olan şehadetlerine gayr-ı mütenahî (sınırsız, sonsuz) bir cinayettir.
Üçüncüsü: Küfür, gayr-ı mütenahî nimetlere küfran olduğundan, gayr-ı mütenahî bir cinayettir.
Dördüncüsü: Küfür, gayr-ı mütenahî olan zât ve sıfat-ı İlahiyeye cinayettir.
Beşincisi: İnsanın vicdanı, zahiren (dıştan) mütenahî ise de, bâtınen (içten) ebede bakıyor ve ebedi istiyor. Bu itibarla, gayr-ı mütenahî hükmünde olan o vicdan, küfür ile mülevves (kirlenmiş) olarak mahvolur gider.
Altıncısı: Zıd zıddına muanid (karşı) ise de, çok hususlarda mümasil (benzer, örnek) olur. Binaenaleyh iman lezaiz-i ebediyeyi (ebedi lezzetleri) ismar ettiği (meyve verdiği) gibi, küfür de âlâm-ı elîmeyi ve ebediyeyi (büyük ve sonsuz elemleri, acıları) âhirette intac etmesi (netice vermesi) şe'nindendir (özelliğidir).
Bu altı cihetten çıkan netice ve gayr-ı mütenahî olan bir ceza, gayr-ı mütenahî bir cinayete karşı ayn-ı adalettir.
Sual: Pekâlâ o ebedî ceza hikmete muvafıktır (uygun), kabul ettik. Amma merhamet ve şefkat-i İlahiyeye ne diyorsun?
Cevab: Azizim! O kâfir hakkında iki ihtimal var. O kâfir, ya ademe (yokluğa) gidecektir veya daimî bir azab içinde mevcud (var) kalacaktır. Vücudun (varlığın) velev Cehennem'de olsun, ademden (yokluktan) daha hayırlı olduğu vicdanî bir hükümdür. Zira adem(yokluk), şerr-i mahz (sırf kötü, tam şer) olduğu gibi, bütün musibet ve masiyetlerin (isyan, günah) de merciidir. Vücud (varlık) ise velev Cehennem de olsa, hayr-ı mahzdır (tam hayır). Maahaza kâfirin meskeni Cehennem'dir ve ebedî olarak orada kalacaktır.
Fakat kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkak etmiş (hak kazanmış) ise de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateş ile bir nevi ülfet (alışma) peyda eder ve evvelki şiddetlerden âzade olur (kurtulur). O kâfirlerin dünyada yaptıkları a'mal-i hayriyelerine (hayırlı amellerine) mükâfaten, şu merhamet-i İlahiyeye mazhar olduklarına dair işarat-ı hadîsiye (hadis işaretleri) vardır.
Maahaza cinayetin lekesini izale veya hacaletini (utancını) tahfif (hafifletme) veyahut icra-yı adalete iştiyak için cezayı hüsn-ü rıza ile kabul etmek, ruhun fıtrî olan şe'nidir. Evet dünyada çok namus sahipleri, cinayetlerinin hicabından kurtulmak için, kendilerine cezanın tatbikini istemişlerdir ve isteyenler de vardır.
Kader Belli İse İnanmayanın Suçu Ne?
YİRMİ ALTINCI SÖZ : Birinci Mebhas:
Kader ve cüz'-i ihtiyarî (istediği gibi hareket edebilme), İslâmiyetin ve imanın nihayet hududunu (sınırını) gösteren, hâlî ve vicdanî bir imanın cüz'lerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yani mü'min her şeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenab-ı Hakk'a vere vere, tâ nihayette teklif ve mes'uliyetten (sorumluluktan) kurtulmamak için "Cüz'-i ihtiyarî" önüne çıkıyor. Ona "Mes'ul ve mükellefsin" der. Sonra, ondan sudûr eden (ortaya çıkan) iyilikler ve kemalât ile mağrur olmamak için, "Kader" karşısına geliyor. Der: "Haddini bil, yapan sen değilsin." Evet kader, cüz'-i ihtiyarî; iman ve İslâmiyetin nihayet meratibinde (son mertebelerinde)... Kader, nefsi gururdan ve cüz'-i ihtiyarî, adem-i mes'uliyetten (sorumluluk yokluğundan) kurtarmak içindir ki, mesail-i imaniyeye (iman meselelerine) girmişler. Yoksa mütemerrid nüfus-u emmarenin (inatçı bir nefs-i emmarenin) işledikleri seyyiatının (günahların) mes'uliyetinden kendilerini kurtarmak için kadere yapışmak ve onlara in'am olunan (verilen) mehasinle (güzelliklerle) iftihar etmek, gururlanmak, cüz'-i ihtiyariye istinad etmek; bütün bütün sırr-ı kadere ve hikmet-i cüz'-i ihtiyariyeye zıd bir harekete sebebiyet veren ilmî mes'eleler değildir
Evet, manen terakki etmeyen avam (halk) içinde kaderin cây-ı istimali (kullanım yeri) var. Fakat o da maziyat (geçmişte) ve mesaibdedir (musibetlerde) ki, ye'sin ve hüznün ilâcıdır. Yoksa maasi (günahlarda) ve istikbaliyatta (gelecekte) değildir ki, sefahete ve atalete sebeb olsun. Demek kader mes'elesi, teklif ve mes'uliyetten kurtarmak için değil, belki fahr (övünme) ve gururdan kurtarmak içindir ki, imana girmiş. Cüz'-i ihtiyarî, seyyiata (günahlara) merci' (dayanak) olmak içindir ki, akideye dâhil olmuş. Yoksa mehasine (güzelliklere) masdar (kaynak) olarak tefer'un (kibirlenmek) etmek için değildir.
Evet Kur'anın dediği gibi, insan seyyiatından (günahlarından) tamamen mes'uldür. Çünki seyyiatı isteyen odur. Seyyiat tahribat nev'inden olduğu için, insan bir seyyie (kötülük, günah) ile çok tahribat yapabilir. Müdhiş bir cezaya kesb-i istihkak eder (hak eder). Bir kibrit ile bir evi yakmak gibi. Fakat hasenatta (iyiliklerde) iftihara hakkı yoktur. Onda onun hakkı pek azdır. Çünki hasenatı isteyen, iktiza eden rahmet-i İlahiye ve icad eden kudret-i Rabbaniyedir. Sual ve cevab, dâî ve sebeb, ikisi de Hak'tandır. İnsan yalnız dua ile, iman ile, şuur ile, rıza ile onlara sahib olur. Fakat seyyiatı isteyen, nefs-i insaniyedir (ya istidad ile, ya ihtiyar ile). Nasıl ki beyaz, güzel güneşin ziyasından (ışığından) bazı maddeler siyahlık ve taaffün alır. O siyahlık, onun istidadına aittir. Fakat o seyyiatı, çok mesalihi (işleri) tazammun (kapsayan) eden bir kanun-u İlahî ile icad eden yine Hak'tır. Demek sebebiyet ve sual nefistendir ki, mes'uliyeti o çeker. Hakk'a ait olan halk ve icad ise, daha başka güzel netice ve meyveleri olduğu için güzeldir, hayırdır. İşte şu sırdandır ki: Kesb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer değildir.
Nasıl ki pek çok mesalihi tazammun eden bir yağmurdan zarar gören tenbel bir adam diyemez: "Yağmur rahmet değil." Evet halk ve icadda bir şerr-i cüz'î ile beraber hayr-ı kesîr vardır. Bir şerr-i cüz'î için hayr-ı kesîri terketmek şerr-i kesîr olur. Onun için o şerr-i cüz'î, hayır hükmüne geçer. İcad-ı İlahîde şer ve çirkinlik yoktur. Belki, abdin (kulun) kesbine (kazanmasına) ve istidadına (yeteneğine) aittir. Hem nasıl kader-i İlahî, netice ve meyveler itibariyle şerden ve çirkinlikten münezzehtir. Öyle de: İllet ve sebeb itibariyle dahi, zulümden ve kubuhtan mukaddestir. Çünki kader, hakikî illetlere (sebeplere) bakar, adalet eder. İnsanlar zahirî gördükleri illetlere, hükümlerini bina eder; kaderin aynı adaletinde zulme düşerler. Meselâ: Hâkim seni sirkatle (hakkını çalarak) mahkûm edip hapsetti. Halbuki sen sârık (hırsız) değilsin. Fakat kimse bilmez gizli bir katlin var. İşte kader-i İlahî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat kader, o gizli katlin için mahkûm edip adalet etmiş. Hâkim ise, sen ondan masum olduğun sirkate binaen mahkûm ettiği için zulmetmiştir. İşte şey-i vâhidde iki cihetle kader ve icad-ı İlahînin adaleti ve insan kesbinin zulmü göründüğü gibi, başka şeyleri buna kıyas et.
Kader konusunda ayrıca, dünyanın insanlar için iman ve ibadet noktasında bir imtihan olması müslüman aileden dünyaya gelmemiş olanlar için haksızlık olup olmadığı sorusu akla gelmektedir.
Bu meselede genel kanaat şudur. Buluğ çağına gelmeyen çocuklar ve iman teklifini duymayan insanlar zaten mesul olmayacaklar. İslam'ı duyduğu halde araştırıp öğrenmeyen, İslam'ı ve peygamberimizi kabul etmeyen mesuldür. Haksızlık olup olmadığına insan zayıf aklımızla karar veremez. Çünkü malumdur ki müslüman bir aileden ve müslüman bir toplumda dünyaya geldiği halde inanmayan birçok insan olduğu gibi aksine farklı dinlerin yaşandığı aileden veya toplumdan dünyaya gelenlerden de birçok kişi islamı kabul etmiştir. Özellikle günümüzde iletişimde sınır olmadığı için öğrenme, araştırma önünde hiçbir engel kalmamıştır. Ayrıca emr-i bil maruf emrinden dolayı dünyada islamı duymayan, tanımayan kalmasın diye müslümanların İslam'ın ilahi evrensel mesajını insanlara anlatması, hatta bunu söz ile veya yazı ile yetinmeyip bizzat İslamın insan hayatında yaşanması şeklindeki bir faaliyetle yani temsil ederek tanıtması, ulaştırması gerekmektedir. Zaten bu yönde bütün dünyada faaliyetler yapılmaktadır.
Bütün bu faaliyetlere rağmen İslam'ı duymayan veya maddi, manevi engellerden dolayı araştırma, öğrenme, tanıma imkanı bulamayanların mesul olmayacağı söylendi. Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz." (İsra, 17/15) Bazı islam alimlerinin görüşüne göre bu kişilerin imtihanı veya sorumluluğu sadece Allah'ın varlığına iman etmek şeklindedir. Bu kişiler akıllarıyla hayatı ve varlık alemini inceleyerek tevhid inancını bulabilirler. Hıristiyan, Yahudi gibi zaten ilahi dinlere mensup olup da Allah inancının ötesinde İslam ve Hz. Muhammed'i kabul durumunda olanlardan islama yapılan karalama ve iftiralardan dolayı ortaya çıkan manevi engellerden dolayı araştırıp, öğrenmeyen kişilerin durumlarını en doğru Allah bilir. Yani Allah isterse bu kişilere azap etmez. Dilerse bazılarına dünyadaki iyiliklerine veya uğradığı zulümlere karşılık belli mükafatlar ihsan edebilir veya bazılarının ruhlarını belli bir mükafattan sonra yok edebilir. Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Yani mutlak adaletin gereği neyse onu yapar. Biz dünyada zayıf aklımızla mutlak adaleti kavramayız. En doğrusunu Adil-i Mutlak ve Hakim-i Mutlak olan Allah bilir.
Kader Belli İse İmtihanın Ne Anlamı Var?
Kader konusu, insanın aklıyla kolayca kavrayabileceği bir konu değildir. Belki bir imtihan sırrıdır. Bu yüzden bu konu esasen iman eden insanlara hitap eder. Yoksa inanmayan insanların aklında hep soru işaretleri kalabilir. Bu meselenin İslam'da yaygın olan temel çerçevesi şöyledir:
1. Allah, ezeli ilmi ile geçmişte ve gelecekte olmuş ve olacak her şeyi bilir. Zaman kavramı da yaratılmıştır. Allah katında zaman yoktur. Geçmiş ve gelecek bir andır. O sebepten Allah her şeyi bilir.
a) Allah'ın her şeyi bilmesi, insanların iradelerini kullanmalarına engel değildir. Allah, insanların iradelerini ne yönde kullanacaklarını bilmektedir. Yoksa insanların iradelerine yön vermez. İnsanlar, Allah öyle bildiği için öyle davranmazlar. Allah, insanların öyle davranacağını önceden bilir.
b) Allah'ın ilmi, kudreti, insanların iradelerine de müdahele etmeye yeterlidir. Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz, ayeti buna işaret eder. Fakat Allah, insanların iradelerine müdahele etmez. Aksi halde imtihanın, mükafat ve cezanın bir anlamı kalmaz.
2. Allah, hayatı, ölümü, hastalıkları ezeli ilmi ile herkes için belirlemiştir. Yani bir insanın ne kadar yaşayacağı, hangi hastalıkları çekeceği, hangi aileden ve milletten dünyaya geleceği, çalışmasının ne kadar netice vereceği gibi durumları(yani insanın iradesine bağlı olmayan durumları) Allah tespit etmiştir. İnsan, bunları değiştiremez. Fakat bunların belirlenmiş olması, insanın sebeplere yapışmasına, çalışmasına, tedbir uygulamasına engel değildir. Çünkü, bir kişi çalışıp tarlasını sürüp bütün sebepleri yerine getirdikten sonra sonucu Allah'a tevekkül eder. Kaderinde ne kadar kazanç varsa o kadar ortaya çıkar. Bazen çok çalışır hiç olmaz, bazen az çalışır çok olur. Kendisi hakkında takdirin ne olduğunu bilmediği için sebeplere yapışıp çalışmak zorundadır. Çalışmadan bir şeyler kazanmayı umması beklenemez. Çalışmaması, tedbir almaması, sebeplerini yerine getirmemesi iradesini yanlış kullanması anlamına gelir. Ortaya çıkan durumdan sorumlu olur.
3. Sebepler de dahil olmak üzere hayır, iyilik ve şer, kötülük ne varsa her şeyi Allah yaratır. Yani Allah, her an faaldir. İyilikler Allah'tan, kötülükler sizden, ayeti insanın cüzi iradesine bakar. Yani kötülükleri de Allah yaratır ama isteyen, irade eden insandır. İnsan, silah ile ateş edip birini öldürmeyi ister, irade eder. Allah da bu yöndeki hareketleri yaratır. Yani kişinin silahı bulması, yapması, nişan alması, parmağıyla tetiğe basmasını Allah yaratır. Fakat irade eden insan olduğu için mesuliyet insana aittir. Fakat insan iyi işler yaptığında ise yine bu sebepten sahiplenmeye ve övünmeye hakkı yoktur. Çünkü insanın bundaki payı sadece irade etmekten ibarettir. Allah da bu iradesinden, istediğinden dolayı mükafatlandırır. Bu yüzden niyetler(irade, istek) amelden daha üstündür. Çünkü irade insana, gerçekleşmesi Allah'a aittir. Allah hikmeti gereği her iyi olan ya da iyi gibi görünen bir şeyi gerçekleştirmeyebilir. Ama iyiliğe irade eden insan onun sevabını alır.
İyiliklerin Allah'a ait olup, gurura sebep olmamasının bir yönü de bu iyiliği irade eden insana yapma gücünü Allah verdiği gibi bu iyilikleri isteyeceği durumları, imkanları da Allah vermiştir. Yani, kişinin ailesi, çevresi, sağlığı vs. Allah'ın ona takdiridir. Bu yüzden övünmeye hakkı yoktur. Ancak bu imkanları kendisine bahşeden Allah'a şükretmesi gerekir.
Bütün bu bilgilerden sonra yukarıdaki sorunun cevabı ortaya çıkmış oluyor. İnsanların yapacaklarının önceden bilinmesi, insanların bunları yapmalarını mecbur kılmıyor. Aksine insanın iradesinin önceden bilinmesi söz konusudur. Ayrıca sonucun önceden bilinmesi, imtihana gerek yoktur, anlamına gelmez. Aksi halde, ceza gören kişinin itiraz hakkı ortaya çıkar. Yani, yapacaktım ama yapmadım der. Bu şuna benzer: Bir öğretmen, bir öğrencisinin durumunu bildiği için yapacağı sınavdan başarısız olacağını bilir ama sınavı yapmadan ona başarısız muamelesi yapması adil olmaz. Öğrenci itiraz eder. Yani fiilin işlenmesi gerekir.
Ayrıca, bu dünyanın imtihan dışında başka yaratılış gayeleri de vardır. İlim ve ibadet yoluyla insanların yükselmesi, Allah'ın kendisini bildirmesi, tanıtması, isim ve sıfatlarının tanınması, güzelliğinin müşahedesi, hak ve batılın mücadelesi ve daha belki bilmediğimiz birçok hikmetten dolayı Allah, bu madde alemini ve ölümü yaratmış ve ahiret alemini de yaratacaktır.
Kölelik İnsanlıkla Bağdaşmazken İslam Neden Yasaklamamıştır?
Kölelik meselesi de İslamı karalamak için çok kullanılan bir konudur. Kölelik İslamiyet'in dışında ve öncesinde toplumlarda var olan bir durumdur. Çoğunlukla insanların savaşlarda esir düşmesiyle ortaya çıkmıştır. Savaşlarda esirler ortaya çıkınca İnsanlar için bunların ne olacağı meselesi ortaya çıkmıştır. Savaş esirlerini ya kılıçtan geçirip zalimane öldürmüşler veya esir kamplarında ya fayda ya eziyet olsun diye ya da daha manıklı bir sebeple yedikleri ekmeğe karşılık olmak üzere köle olarak çalıştırmışlardır. Daha yakın zamanlarda ise hapishanelerde insan onuruna yakışmayacak şartlarda tutulmuşlar işkencelere maruz kalmışlardır. Yakın tarih malesef bunların vesikalarıyla canlı şahitleriyle doludur.
İslam toplumunda ise savaşta ele geçirilen esirler, aralarında anlaşıp isyan çıkarmasınlar diye; Müslüman ailelere dağıtılır; her Müslüman, evinde onların kalplerini İslâm'a te'lif için gayret gösterir, böylece onların ahiretlerini kurtarmaya çalışarak onlara en büyük iyilik edilmiş olur; ayrıca müslümanlar, kendi payına düşen köleyi azat ederek, sevap kazanma yoluna da gidebilir.. Köleyi azat etmek için karakterini iyi bilmek gerekir. Bu da, köleyi bir müddet alıkoymak ve yakından tanımakla mümkün olur. Bu arada onların da ev işlerine yardım etmeleri insan onuruna yakışmayan bir durum değildir.
Müslüman esirlere yukarıda belirtilen şekilde insanlık dışı muameleler yapılırken müslümanların gayrımüslim esirlere insani değer vererek onlarla beraber yaşamaları zaman ve mekan üstü bir tutum olmuştur.
Bu alternatiflerin dışında başka hiçbir teklif, meseleye köklü ve insani çözüm getirmez. Kaldı ki esirlerin belli şartlarla veya şartsız olarak karşılıklı memleketlerine iadesi meselesi ise zaten İslam'da yasaklanan bir tutum değildir.
Bütün İnsanlar Hz.Adem'den Geldiğine Göre Dünyada Konuşulan Yüzlerce Dil Nasıl Ortaya Çıktı?
Allah, peygamber olarak gönderdiği kullarına kudsî dâvâlarına delil olması için mucizeler ihsan etmiştir. Hz. Âdem’in en büyük mucizesi de Cenab-ı Hakkın ona bütün lügat ve dilleri öğretip, bütün eşyanın ismini bildirmesidir. Buna her şeyin ismini, mahiyetini, dillerin ve lügatlerin öğretilmesi mânâsında “taallüm-ü esma, tâlim-i esmâ” denmektedir.
Bakara Sûresinin “ve alleme Âdeme’l-esmâe” ile başlayan 31-33. âyet-i kerimelerinde bu husus genişçe anlatılır. Tefsirlerimizde Hz. Âdem’e öğretilen bu isimlerden maksadın hem diller, hem de varlıkların mahiyet ve sıfatları olduğu bildirilmektedir.
Cenab-ı Hak, Hz. Âdem’e, yaratmış olduğu bütün varlıkların isimlerini âdemoğlunun konuştuğu çeşitli dillere göre öğretti. Âdem de (a.s.) bunları evlatlarına öğretti. O vefat ettikten sonra çocukları yeryüzünün çeşitli bölgelerine dağıldılar. Her biri belli bir dille konuşmaya başladı.
Fakat burada şunu belirtmek gerekir ki Hz. Adem'e öğretilen dil sayısının günümüzde konuşulan yüzlerce dil olduğu düşünülemez.
Çünkü, azıcık dil bilim okuyan herkes bilir ki bir dili konuşan insanlar birbirlerinden uzaklaşıp farklı coğrafyalara gittiklerinde asırlar içinde aynı dil zamanla değişmeye başlar. Önce seslerde telaffuzlarda farklılık başlar sonra ek-kök gibi yapılarda değişimler gözlenir.
Bu durum tarihin takip edilen zamanlarından kalma belgelerde dilciler tarafından ortaya çıkarılmıştır. Mesela Ortaasyada konuşulan Türkçe, Türklerin birbirlerinden uzaklaşıp dağılmaya başladıkları dönemden sonra şivelere ayrılmış böylece Özbekçe, Kazakça, Türkmence, Kırgızca gibi şiveler ortaya çıkmıştır. Hepsi aslında tek dilden farklılaşarak ortaya çıkmıştır. Bu farklılaşma üzerinden çok zaman geçmediği için bu şiveler arasındaki ortaklıklar ve farklılaşmaların nasıl olduğu kolayca görülebilmektedir. Türkçe'den çok daha eski dönemlerde(milattan çok öncelere giden bir zamanda) ayrılan dillerde ise (Çuvaşça, Yakutça) bu değişimin izleri çok daha zor ve az görülmektedir.
Aynı şekilde Avrupa dillerinin birçoğu da Latince'den gelişmiştir. Bu yüzden bu diller arasında benzerlikler mevcuttur.
Bütün dünyadaki dilleri, bu açıdan inceleyen dil bilimciler dünya dillerini; Hint-Avrupa dilleri, Çin-Tibet dilleri, Ortaasya dilleri, Afrika dilleri, Ortadoğu dilleri gibi gruplara ayırarak bunlara dil aileleri adını vermişlerdir. Yani bu diller, çok çok eski dönemlerde aslında tek bir dil iken sonradan değişerek farklılaşmışlardır.
İşte bu açıdan bakıldığında Hz. Adem'e öğretilen dil sayısının yüzlerce değil belki bu dil ailelerinin sayısı kadar yani 5-6 veya 7-8 gibi daha az sayıda olduğu düşünülebilir. Doğrusunu Allah bilir.
Dillerin farklı oluşu da Allah’ın varlık ve birliğini gösteren delillerdir. Bir âyet-i kerimede meâlen bu husus şöyle ifade buyurulur: “Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin birbirinden farklı olması da Onun kudretinin delillerindendir. Şüphesiz ki, bunlarda bilenler için ibretler vardır.”
Dillerin ayrı ayrı olması insanların birbirlerini tanıması ve münasebet kurması için bir vesile ve imkândır. Nasıl ki, millet millet, kabile kabile yaratılmamızda insanlar olarak birbirimizle tanışmamız, kaynaşıp münasebet kurmamız hikmeti gözetilmişse, dillerin farklı olması da bu hikmete yöneliktir.
.
Şeytanın Sistemi
Pzt, 03/26/2012 - 11:51 — Altuğ Öztürk
Kuran ahlakından uzak olan insanlar hayatlarını cahiliye toplumunun kurallarına göre yaşarlar. Bu yaşam tarzına öylesine kapılırlar ki, içinde bulundukları şeytani sistemin verdiği zararın farkına bile varamazlar.
Bu tür insanlar çocukluklarından itibaren kendilerine empoze edilen ortak bir karaktere bürünürler. Olaylara bakış açıları, verdikleri tepkiler, konuşma tarzları, espiri anlayışları hemen hemen birbirinin aynıdır. Toplumda kabul gören fikirlere, siyasi görüşlere ya da akımlara, sırf kabul edilebilmek adına kolaylıkla kapılıp, aslında ne olduğunu bilmediği fikirleri savunur hale gelirler. Çoğunluğa uyma psikolojisiyle hareket eden bu insanlar farkında olmadan şeytanın tuzağına düşerler. Çoğunluğun kabul ettiği herşeyin doğru olduğuna inanarak, düşünmeye ve akletmeye gerek duymazlar ve kolaylıkla istenilen yere çekilebilir hale gelirler. Böylece şeytan amacına ulaşır ve sistemi çok daha rahat işler. Allah Kuran'da çoğunluğa uyanlarla ilgili olarak şöyle bildirmiştir: '' Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminle yalan söylerler.'' (En'am Suresi, 116)
Şeytanın sistemini yaşam tarzı haline getiren insanlar birbirlerini güzel ahlaklarına göre değil sahip oldukları mala mülke göre değerlendirir ve ilişkilerini de bu kriterlere göre belirlerler. Çoğunun en büyük amacı zengin olup dünyaya yönelik çıkarlar elde etmektir. Bunun için her türlü oyunu oynarlar. Saf gibi görünürler ancak son derece uyanıktırlar. Altınlarını ve paralarını kenara yığarlar, başkalarının içinde bulunduğu zor durumla ilgilenmezler. Kendilerinden çıkar elde edilmesine asla izin vermezler. Dindar gibi görünerek insanların manevi duygularından istifade etmeye çalışırlar. Merhametleri yoktur; yaptıkları ticaretten dolayı insanların zorda kalmasını önemsemezler. Bencil ve menfaatçidirler. Bütün bu olumsuz özellikleri insanlara telkin eden şeytanın sistemidir. Ancak şeytan sadece bu kadarla kalmaz, insanları Allah'ın yolundan alıkoymak için her türlü oyunu oynar.
İnsanlarda bulunan kendini savunma, haklı çıkma çabası da yine şeytanın bir telkinidir. Kendisinin de haksızlığa uğradığını düşünen şeytan, bu iddia ile Allah'ın emrine itaatsizlik etmiştir. Kuran'da şeytanın bu durumu şöyle bildirilmektedir:
"Andolsun, Biz sizi yarattık, sonra size suret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere: "Adem'e secde edin" dedik. Onlar da İblis'in dışında secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı. (Allah) Dedi: "Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?" (İblis) Dedi ki: "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın." (Allah:) "Öyleyse ordan in, orda büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin." (Araf Suresi, 11-13)
Sisteme mensup bazı insanlar ise temelde son derece canlı, dışa dönük, neşeli insanlar oldukları halde şeytanın gösterdiği yöntemlerle soğuk, içine kapalı, hiçbir şeyden zevk almayan, yaşama sevincini yitirmiş, mutsuz bir insan görüntüsüne bürünürler. Cansız bakışları ve yorgun halleri ile çevrelerindeki insanlara birtakım mesajlar vermeye çalışırlar. Dikkat çekip, huzursuzluklarını belli etmeye ve bu huzursuzluklarıyla çevrelerindeki insanları da tedirgin etmeye çalışırlar. İnsanlara karşı kasıtlı olarak ters ve soğuk bir tavır içerisine girerler. Sevgilerini göstermekten kaçınırlar. Ancak bu tür davranışlar sergileyerek aslında kendilerine zulmederler. Kuran'da "Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar." (Yunus Suresi, 44) ayetiyle hatırlatıldığı gibi bu durumun sorumlusu insanın kendisidir.
Şeytanın etkisindeki bu tür insanların ilgi çekebilmek için başvurdukları yöntemlerden biri de kendilerini esrarengiz göstermeye çalışmalarıdır. Bunun için de durgun ve sessiz bir karaktere bürünürler. Bu yolla insanlar üzerinde merak uyandırmaya çalışırlar. Kendilerini olduklarından daha farklı göstererek gerçek yapılarını gizlerler. Gizemli olmanın kendilerini farklı kılacağını düşünürler. Ancak gözardı ettikleri önemli bir gerçek vardır; kimse uzun süre, olduğundan daha farklı bir karakteri canlandıramaz. İnsanın gerçek karakterini gizlemesi ve şeytani oyunlar oynayarak insanları yanıltmaya çalışması sistemin bir parçası olduğunun kanıtıdır.
Hayatlarını bu tür basit oyunlarla geçiren insanlar, aradıkları mutluluğu ve huzuru asla yakalayamazlar. Yalnız Allah'a kul olmak varken sistemin ve dolayısıyla şeytanın kölesi olurlar. Güçlü bir imana sahip olan insanlar ise, bu oyunların şeytanın telkinleri olduğunu bilir ve böyle bir durumla karşılaştıklarında hemen Allah'a sığınırlar. En güzel ahlakı sergileyerek sadece Allah'ı razı etmeye çalışırlar.
(Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. (Araf Suresi, 201)
Şeytanın sinsi oyunlarına karşı her zaman uyanık olmak ve Allah'ın dosdoğru yolundan sapmamak dileğiyle...
Allah’a inanmak O’na kul olmayı yani ibadet etmeyi gerektirir.
Bir anne düşünün. Bebeğini kucağına aldığı ilk andan itibaren annelik görevi başlar. İyi bir anne her zaman ve her koşulda bebeğini korur, onun bütün ihtiyaçlarını titizlikle karşılar ve annelik görevini asla ihmal etmez. Aynı şekilde bir doktor, mesleğinin gereği olarak hastasıyla ilgilenmek, sağlığına kavuşması için her türlü tedaviyi uygulamak zorundadır. Her ikisi de keyfi sebeplerle görevlerini yerine getirmedikleri taktirde ne iyi bir doktordan ne de iyi bir anneden bahsedebiliriz.
Allah’a kul olmakta aynı şekilde bazı görevleri yerine getirmeyi gerektirir. Sadece ‘anneyim’ demekle anne olunmadığı gibi ‘Allah’a inanıyorum’ demekle de iyi bir kul olunmayacağı çok açık bir gerçektir.
Allah’ın, Kuran’ı Kerim’de bizlere bildirdiği emir ve yasakları bilmek ve bunları titizlikle uygulamak inancın gerekleridir. Bu gerekleri yerine getirmek yerine, kendi istek ve arzuları doğrultusunda hayat süren bir insan, Allah’a kul olmak yerine nefsine köle olmuş demektir. İnsan, içini rahatlatmak için ibadetlerini bir robot gibi ruhsuz ve mekanik bir şekilde değil, samimiyetle ve aşkla yapması gerekir. Samimiyetin olmadığı ibadetler fayda sağlamayabilir. (En doğrusunu Allah bilir.)
Allah’ı gerçekten sevmek, O’na iman etmek ve O’nun için yaşamak sadece nefsinin esiri olmayan, yaşamını, ölümünü Allah’a adayan mümin kulların yapabileceği şeylerdir. Anne olmaktan, başarılı bir doktor olmaktan çok daha önemli bir vasıftır Allah’a kul olabilmek… De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır." (En'am Suresi, 162)
Sınav için yaratıldığını unutmadan, dünyanın süsüne, rengine kapılmadan ahireti için çalışmak, tamamiyle Allah’a yönelmektir gerçek anlamda inançlı olmak…
"Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?" (Mü'minun Suresi, 115)
Altuğ Öztürk
.
İman Hakikatleri İmanı Artırmak İçin Vesiledir
Paz, 12/11/2011 - 15:01 — Altuğ Öztürk
İman hakikatleri insanların imanlarını artırmalarına vesile olan sebeplerden biridir. Allah’ın yaratmış olduğu canlıların mucizevî özelliklerini öğrenmek, O’nun gücünü ve kudretini daha iyi kavramamız açısından son derece önemlidir.
İnsan vücudundaki muhteşem sistemleri, evrendeki kusursuz düzeni, besinlerdeki vitaminleri, mevsimleri, suyu, havayı, hayvanlardaki mucizeleri ve sayısız yaratılış delillerini düşünün… Her biri ayrı bir mucizeyi içeren bu bilgileri öğrenmek imanımız için büyük fayda sağlayacaktır.
Örneğin arı, karınca, termit, deve, sivrisinek, yunus ve diğer bütün hayvanların vücut yapıları ve davranışları incelendiğinde büyük bir aklın ve gücün varlığı ortaya çıkar. Tüm bu mucizevi canlılar, tesadüflerle oluşamayacak kadar kompleks yapılara sahiptirler. Diğer canlılardan farklı olarak düşünme yeteneğine ve ruha sahip olan insan, tüm bu gerçekleri öğrenmeli ve üzerinde düşünmelidir. Yüce Allah yarattıkları üzerinde düşünmemizi Kuran'da şöyle bildirmektedir:
‘Görmüyor musun; gerçekten Allah, gökyüzünden su indirdi de onu yerin içindeki kaynaklara yürütüp-geçirdi. Sonra onunla çeşitli renklerde ekinler çıkarıyor. Sonra kurumaya başlar, böylece onu sararmış görürsün. Sonra da onu kurumuş kırıntılar kılıyor. Şüphesiz bunda, temiz akıl sahipleri için gerçekten öğüt alınacak bir ders (zikr) vardır.’ (Zümer Suresi, 21)
Aklı ve bedensel yetenekleriyle muhteşem bir yapıya sahip olan insan, diğer tüm canlılardan farklı olarak akletmesi ve Allah’a kulluk etmesi için yaratılmıştır. İnanan her insanın, ‘Dünya hayatı yalnızca bir oyun ve bir oyalanmadan başkası değildir. Korkup-sakınmakta olanlar için ahiret yurdu gerçekten daha hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz?’ (En'am Suresi, 32) ayetini aklından çıkarmaması ve hayatını Kuran ahlakına uygun yaşaması şarttır.
Rabbimiz, ‘Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün art arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır.’ (Bakara Suresi, 164) buyurmaktadır. Öyleyse bu ayetler üzerinde düşünelim ve çok geç olmadan hayatımızı Allah’ın emirleri doğrultusunda yaşayalım…
Altuğ Öztürk