ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026
ehlisunnnetde
.
Ömer bin Abdülazîz
Tâbiînin büyüklerinden. Adâleti, insâfı ve güzel ahlâkı ile meşhur sekizinci Emevî halîfesi. Hazret-i Ömer’in oğlunun torunu. İsmi Ömer bin Abdülazîz, künyesi Ebû Hafs’tır. 679 (H.60) târihinde Medîne’de doğdu. 720 (H.101) târihinde kölesi tarafından zehirlenerek şehîd edildi. Cenâzesi Şam yakınlarındaki Hunasi’den alınıp Humus yakınlarındaki Deyr es-Sim’an denilen yere defnedildi. Kabr-i şerîfi ziyâret mahallidir.
Hazret-i Ömer, halîfeliği zamânında bir gece Medîne’de kol gezerken sabaha karşı bir evden, bir kadının kızına; “Süte su koy!” dediğini işitti. Kızın da; “Emîr-ül-Müminîn hazret-i Ömer süte su katmayı yasak etti.” cevâbını verdiğini ve annesinin; “Emîr-ül-Müminîn nereden bilecek.” demesi üzerine de; “O görmüyorsa Allahü teâlâ görüyor.” dediğini işitti. Hazret-i Ömer bu hâdise üzerine o kızı araştırıp, oğlu Âsım’a nikâh etti. Âsım’ın bundan bir kızı oldu, bundan da Ömer bin Abdülazîz hazretleri dünyâya geldi.
Babası Abdülazîz bin Mervân, adâlet, insâf ve diyânet sâhibi biriydi. Mısır vâliliğine tâyin edilince, oğlunu da berâberinde götürdü. Ömer bin Abdülazîz, orada mükemmel bir İslâm terbiyesi ile büyütülüp, yetiştirildi. İlim tahsîli için Medîne’ye gönderildi. Enes bin Mâlik, Abdullah bin Câfer-i Tayyâr, Saîd bin Müseyyib ile devrin başka âlim ve büyüklerinden ders aldı. Onların sohbetinde bulunup, kendilerinden hadîs-i şerîf dinledi.
Babası Abdülazîz bin Mervân 705 târihinde vefât edince amcası halife Abdülmelik onu Şam’a getirdi ve kızı Fâtıma’yı ona nikâhladı. Ömer bin Abdülazîz çok nîmet ve servete sâhipti. Yaratılışındaki cömertlik ve mürüvvetini bütün insanlara saçıyordu. Gâyet fazîletli, âlim, âdil ve eşine pek az rastlanan bir insandı. Halife Velîd bin Abdülmelik devrinde 706 Rebîulevvel ayında Haremeyn, Mekke ve Medîne vâliliğine tâyin edildi. Bu vazifesini yürütmek üzere Medîne’ye gidip, oranın büyük âlimlerinden on kişi topladı. Meclisteki âlimlere; “Ey kardeşlerim. Ben Haremeyn’in vâliliğine değil, hizmetçiliğine tâyin olundum. Asıl mesleğimin adâlet yolundan ayrılmamak olduğunu bilmenizi isterim. Bunun için söz veririm. Gerek zorbalık yapanın, gerekse buna sebep olanın, yolsuzluk yapanın ve doğru yoldan ayrılanın yaptıklarını bana haber vermezseniz bunun mesûliyyeti size âittir. Sizi ancak bana müşâvir ve muâvin olmak üzere çağırdım. Kendi reyimle bir iş görmek istemem. Her hususta sizinle müşâvere yapacağım. Ayrıca memurlarımın da ahâliye iyi hizmet etmeleri için onları teftiş ederek, bana yardımcı olacaksınız.” dedi. Bu âlimler de onun bu isteklerinden memnun olup, dâimâ yardımcı oldular. Hicazlılar; idâresinden, adâletinden çok memnundular.
Enes bin Mâlik hazretleri onun hakkında: “İmâmlık yapmakta Resûlullah efendimize, Ömer bin Abdülazîz’den daha çok benzeyen kimse görmedim.” buyurdu.
Ünü her tarafa yayıldı. Pek çok kimse, kendi memleketini terk edip, Hicaz’a geldi. Mescid-i Nebî’yi genişletmeye ve esaslı bir tâmiratını yaptırmaya başladı. Genişletmede Mescid-i Nebî’nin dört duvarı da yıkılıp, doğu tarafındaki zevcât-ı tâhirât odaları mescide katıldı. Hücre-i seâdetin dört duvarı yıkılıp, temelden yontma taşlarla yeniden yapıldı. Temel açılırken hazreti Ömer’in bir ayağı görüldü. Hiç çürümemişti. Hücrenin etrafına ikinci bir duvar daha yapıldı. Hiç kapısı olmayan bu duvar beş köşeliydi. Duvarlar, direkler ve tavan altın ile süslendi. İlk olarak mihrâb ve dört minâre yaptırdı. Bu iş üç sene sürdü. Ömer bin Abdülazîz 711 senesine kadar Haremeyn vâliliği yaptı. Halîfe Süleyman bin Abdülmelik iki oğlu olmasına rağmen ahidnâme yazıp, mühürleterek Ömer bin Abdülazîz’i kendisine halef gösterdi. Bunu veziri Recâ’ya verdi.
Halîfe Abdülmelik’in 717 târihinde vefâtı ile vezîri Recâ emirleri toplayıp mühürlü ahidnâmeyi açarak okudu. Ömer bin Abdülazîz hazretleri ahidnâmede kendi ismi okunduğu zaman şaşırıp kaldı. İstifâ isteğinde bulunduysa da kabûl edilmedi. Emirler, Ömer bin Abdülazîz’in İslâm halîfeliğine bîat ettiler. Vezir Recâ, halîfenin koluna girip, mimbere çıkardı. Ömer bin Abdülazîz cenâb-ı Hakk’a hamd ve senâdan sonra; “Ey insanlar! Bizimle berâber olacak kimsede şu beş şartı istiyorum. Bunlar: Bize hâlini bildiremeyecek olan halkımın hâlini anlatmak, hayırlı işlerde bize yardım ve hayra delâlet eylemek, kimse hakkında gıybet etmemek ve boş şeyler ile meşgûl olmamak. Bunlar yoksa bize yaklaşmasın.” dedi. Böylece ikinci halîfe hazret-i Ömer bin Hattâb’ın yolunda olarak işe başladı. Ömer bin Abdülazîz’in hâllerini anlatmak için şâirler ve hatîbler hutbeler okudular. Onun medh ve senâsını dillerde dolaştırdılar. Zâhidler ve fakihler dahi; “Biz bu zâtın sözüne aykırı fiilini görmedikçe ondan ayrılmayız.” dediler.
Reyyâh bin Ubeyde anlatır: “Ömer bin Abdülazîz hazretleri Medîne’de vâli iken bir gün koluna girdiği zayıf bir ihtiyarla birlikte gördüm. Bu ihtiyarın onun yanında böyle durmasına hayret ettim. Sonra Ömer bin Abdülazîz’in yanına gidip ona; “Allahü teâlâ sana iyilikler versin. Yanınızdaki elinizden tutan ihtiyar kimdi?” dedim. Bunun üzerine bana; “Ey Reyyâh! Bu kardeşim Hızır aleyhisselâmdır. Bana ileride âdil bir idâreci olacağımı haber vermeye gelmiş.” diye cevap verdi.”
Ömer bin Abdülazîz halîfe olduktan sonra hilâfet konağına götürülmek üzere alay atları getirdiklerinde; “Bunlar ne?” dedi. “Hilâfete mahsus bineklerdir.” cevâbını işitince; “Kendi atım, benim hâlime daha muvâfıktır.” diyerek saltanat bineklerini geri çevirip, kendi hayvanına bindi. Hilâfet otağına gitmeyip; “Hilâfet otağında Süleyman’ın âilesi var. Ben onların rahatsız olmalarını uygun görmem. Onlar yerleşinceye kadar, benim kıl çadırım bana yeter!” buyurdu. Bu sözleri, insafı ve ahlâkî büyüklüğünü ne güzel ifâde etmektedir. Evine gitti. Âzâdlı kölesi, onun pek kederli ve düşünceli olduğunu görünce: Bu hâlinizin sebebi nedir? diye sordu. Cevâbında buyurdu ki: “Doğudan batıya kadar olan Ümmet-i Muhammed’in hukukunu yerine getirme vazifesi bana verildi. Bundan büyük endişe edecek şey olur mu?” Daha sonra hanımı ve amcasının kızı olan Fâtıma binti Abdülmelik’i yanına çağırıp, buyurdu ki: “Eğer benimle birlikte yaşamak istersen ziynet ve mücevherlerini beytülmâle bırak. Zirâ onlar senin yanında iken ben seninle berâber olamam.” Fâtıma, bütün ziynet ve mücevherlerini beytülmale verdi. Fâtıma’nın bu davranışı, Peygamber efendimizin kızı hazreti Fâtıma gibi mânevî süsler ve rûhî meziyetler ile yaşamaya karar verdiğini göstermekteydi. Ömer bin Abdülazîz’in elli bin altını vardı, hepsini dağıttı. Bir elbisesi kaldı. Câriyelerine de; “Serbestsiniz. İsteyeniniz olursa, âzâd ederim. Benden bir talepte bulunmamak şartı ile kalmak isteyen varsa kalabilir. Çünkü verilen vazife beni sizinle meşgûl olmaktan alıkoyuyor.” buyurdu. Hepsi ağladılar, üzüldüler. Hanımı Fâtıma’yı dahi serbest bıraktı. O da üzülüp ağladı. Efendisinden ayrılmadı.
Ömer bin Abdülazîz halîfe olduğu sene Medîne-i münevverede bulunan, oğlu Abdülmelik’e şöyle yazdı: “Şahsımdan sonra kendisine nasîhatte bulunup, gözetip, muhafaza etmek mecbûriyetinde olduğum, ilk insan sensin. Hamd, Allahü teâlâya mahsustur. Allahü teâlâ bize çok lütuf ve ihsânda bulundu. O’ndan, ihsân ettiği nîmetlere karşı şükür yapabilme kuvveti vermesini dileriz. Allahü teâlânın babana ve sana olan lütfunu hatırla. Kendine, gençliğine ve sıhhatine dikkat et. Eğer hamd (Elhamdülillah), tesbîh (Sübhânallah), tehlil (Lâ ilâhe illallah) diyerek, dilini zikirle meşgûl edebilirsen bunu yap.”
Ömer bin Abdülazîz hazretleri hilâfet makâmına geçtiği gün, zamanının tanınmış fıkıh âlimlerinden Sâlim bin Abdullah, Recâ bin Hayve ve Muhammed bin Ka’b Kurazî’yi dâvet edip, onlara; “Halk her ne kadar bir nîmet olarak görüyorsa da ben bu halîfelik makâmını; taşıyamayacağım bir yük ve çok ağır bir mesûliyet olarak görüyorum. Bu yükün altına girdim. Benim için çâre ve tedbir olarak nasîhatleriniz nedir?” diye sordu. Onlardan biri dedi ki: “Yârın kıyâmet günü kurtulmak istersen müslümanların ihtiyarlarını baban, gençlerini kardeşin ve küçüklerini evlâdın bil. O zaman bütün müslümanlara, kendi evindeki, ana-baba, kardeş ve evlâdın gibi muâmele etmiş olursun.” Ömer bin Abdülazîz, halîfe olunca, üzerine aldığı mesûliyetin ağırlığından dolayı iki ay müddetle üzüntü ve keder içinde kaldı. Millet ve memleket işlerini adâletle idâre etmekte ve hak sâhiplerine haklarını iâde etmekte çok hassas davranıyor, kendisini hiç düşünmüyordu.
Ömer bin Abdülazîz, yakın dostu hazret-i Sâlim’e; “Kardeşim Sâlim! Allahü teâlâ beni halîfelik ile imtihan ediyor. Yemin ederim ki, kurtulamıyacağımdan korkuyorum. Bana, dedem hazret-i Ömer’in mektuplarını, hayâtı hakkında bilinenleri, müslümanlara ve gayr-i müslimlere olan hükümlerini bildir. Hazret-i Ömer’i kendime nümûne kabûl ettim. Ona göre hareket edeceğim.” dedi.
Halîfeliği zamanında yaptığı bütün işlerde gözleri önüne kıyâmet gününü getirirdi; halkının haklarını lâyıkıyla yerine getirememekten çok korkuyordu. Halîfeliğini adâlet ile yürütüp, Hulefâ-i Râşidîn’in (Dört büyük halîfe) yolundan ayrılmadı. Önemli memuriyetlere dirâyetli ve âdil bildiklerini tâyin etti.
Müslim ve gayr-i müslim tebeasına çok âdil davranıp, yaptığı işlerde adâleti yaygınlaştırdı. Ehl-i Beyte dil uzatanların çirkin hareket ve sözlerine mâni olup, son verdi. Ehl-i Beyte çok saygı gösterir ve yardım ederdi. Hazret-i Muâviye’nin vefâtından sonra, hutbelerde Ehl-i Beyte lânet okumak âdet olmuştu. Halîfe olunca, ilk iş olarak bu âdeti kaldırdı. Ehl-i Beyte karşı çok saygılıydı. Onlara devamlı yardım ederdi. Peygamberimizin vakıf ettiklerinden, Fedek bahçesini tekrar Ehl-i Beytten Muhammed Bâkır’a iâde etti. Toprak hukûku ve mâliye alanlarında Peygamber efendimizin emirlerini yerine getirdi. Müslüman olan gayr-i müslimlerden cizye vergisini kaldırdı. Her tarafta müslüman olanların sayısı arttı. Doğuda ve batıda milyonlarca gayr-i müslim, müslüman oldu. İslâm orduları doğu ve batıda fetihlere girişti. Malatya şehri, Rumlar’dan yüz bin esir karşılığı satın alındı. Preneler aşılıp Fransa’ya girildi. Narbonne ele geçirildi. Burada güçlü üsler kuruldu. Afrika’da bütün Berberîler onun zamanında müslüman oldu. Mûsevî, hıristiyan ve ateşperestlere gösterdiği yapıcı siyâset karşısında, onların arasında İslâmiyet geniş ölçüde yayıldı. Müslüman ve gayr-i müslim bütün tebeası tarafından sevildi. Hak ve adâletin yayılmasında ve zulmün kalkmasında çok hizmet etti. Zamanında kurt ile kuzu berâber yaşadı.
Devrinin âlim ve velîlerinden Mâlik bin Dinâr hazretleri anlatır: “Ömer bin Abdülazîz halîfe olduğunda bir çobanın şöyle dediği işitildi: “Acaba bu temiz, âdil halîfe kimdir?” Çobana; “Böyle olduğunu nereden anladın?” diye sorulduğunda; vazîfesi dağ bayır demeyip koyun otlatan, çeşitli yırtıcı hayvanların tehlikesini pek iyi bilen çoban, sâfiyetle bulduğu teşhisiyle şu cevâbı verdi: “Âdil bir halîfe başa geçince, kurtlar kuzulara saldırmaz. Oradan anladım.”
Halîfe Ömer bin Abdülazîz hazretleri her gün âlimleri çağırır, onlarla ölüm ve kıyâmet hâllerinden konuşurlardı. Konuşmalar onlara o kadar tesir ederdi ki, sanki içlerinden biri vefât etmiş gibi ağlarlardı.
Ömer bin Abdülazîz hazretleri Allahü teâlânın emir ve yasaklarını yerine getirmede ve halka bildirmede çok dikkatliydi. Onun devrinde halk dahi ibâdet ve tâat yoluna girdi. Meclislerinde: Bu gece ne okudun? Kur’ân-ı kerîmden kaç âyet ezberledin? Bu ay kaç gün oruç tuttun? gibi sözler söylenmeye başlandı.
Ömer bin Abdülazîz hazretleri dîne sokulan bid’atleri ortadan kaldırıp, unutulmuş sünnetleri meydana çıkarmaya çalıştı.
Hadîs-i şerîfleri toplatıp, kitap hâline getirdi. Mezhepler hakkında; “Eshâb-ı kirâmın ictihadları farklı olmasaydı, dinde ruhsat, kolaylık olmazdı.” buyurdu. Hazret-i Ali ile ictihad ayrılığından muharebe edenler için buyurdu ki: “Allahü teâlâ, ellerimizi bu kanlara bulaşmaktan koruduğu gibi, biz de dilimizi tutup, bulaştırmayalım!” İmâm-ı Şâfiî hazretleri de böyle söylemiştir.
Ömer bin Abdülazîz hazretleri Evzâî’ye yazdığı bir mektubunda; “Biliniz ki, ölümü çok hatırlayan kimse, az bir dünyâlık ile iktifâ eder, konuştuğu kelimelerin hesâbını vereceğini düşünen çok az konuşur, ancak lüzumlu sözleri söyler.” buyurdu. Yine buyurdu ki: “Kendimi överim korkusu ile bir çok sözleri söylemekten kaçınırım.”
Meymûn bin Mihran anlatır: “Ömer bin Abdülazîz ile berâber bir kabristana uğradık. O, kabirleri görünce ağladı. “Ey Meymûn! Şu gördüğün kabristanda yatanlar, babalarım Emevîlerdir. Bunların hepsi gelip geçtiler. Lâkin şimdi sanki dünyâya hiç gelmemişler, dünyâ lezzetlerini hiç tatmamışlardır. Şu anda toprak altında yatıyorlar ve cesetlerini kurtlar yemektedir…” Hem böyle söylüyor, hem de ağlamaya devam ediyordu. Sonra buyurdu ki: “Vallahi burada, kimin azâbda olduğunu, kimin Allahü teâlânın azâbından emin olduğunu bilemiyorum.”
Ömer bin Abdülazîz hazretleri yine buyurdu ki: “Geçen gece ölüleri düşündüm. En samîmi bir dostun ölse, onu üç gün sonra mezarında görsen, oradan kaçarsın. Orada dolaşan kurt ve böcekleri, akan irinleri, pis kokular arasında kurtların kendisini nasıl parçaladığını, kefeninin bozulduğunu, vücûdunun pis hâle geldiğini görüp kendisinden nefret ederdin.” Bunları söyledikten sonra bayılıp düştü.
Âlimlerden birisi Ömer bin Abdülazîz’i ziyâret etti. Çok ibâdet etmekten yüzünde ve rengindeki değişikliği görerek; “Bu ne hâldir?” dedi. Ömer bin Abdülazîz “Sen beni ölümümden bir kaç gün sonra mezarımda ziyâret etsen, gözlerimin çıkıp, yanaklarımın üzerine akdığını, dudaklarımın dişlerimi kapayamadığını, ağzımın açık kalıp oradan irin ve cerahatin akmakta olduğunu, karnımın şişip göğsümün üzerine geldiğini, bağırsaklarımın döküldüğünü, burun deliklerinden irin ve kurtların çıktığını görmekle şimdi gördüğünden çok daha feci bir manzara ile karşılaşırdın.” dedi.
Halîfeliğinde, yanına bir heyet gelmişti. Heyetten bir genç nutuk söylemeye başladı. Bunun üzerine; “Sen dur, yaşlınız konuşsun.” diyerek genci uyarmak istedi. Genç: “Ey Emir-ül-müminîn! İş yaşa göre ise, müslümanların içinde senden daha yaşlı olanlar yok mu?” deyince; “Konuş bakalım.” diyerek gence söz verdi. Genç; “Biz senden bir şey isteyen ve senden korkan bir heyet değiliz. Bir şey istemiyoruz. Çünkü lütuf ve ihsânınız o kadar çok ki, bu bize kadar ulaşmıştır. Senden korkmuyoruz. Çünkü adâletin bizi korkmaktan emin kılmıştır.” dedi. “Siz kimsiniz?” deyince, “Teşekkür heyetiyiz. Teşekkür edip geri dönmek için geldik.” dedi.
Yezîd-i Rakkâşî, Ömer bin Abdülazîz’in huzûruna geldi. Ömer bin Abdülazîz, Rakkâşi’ye; “Bana nasîhat et.” dedi. O da “Ey müslümanların emîri! Senden önceki halîfeler öldüğü gibi sen de öleceksin.” dedi. Ömer bin Abdülazîz bunu duyunca ağladı ve “Devam et.” dedi. Yezîd-i Rakkâşî: “Âdem aleyhisselâmdan sana gelinceye kadar hiç bir baban hayatta değildir. Hepsi vefât ettiler.” dedi. Ömer bin Abdülazîz ağlıyarak, yine “Devam et” dedi. Yezîd-i Rakkaşî; “Öldükten sonra Cennet ile Cehennem’den başka gidilecek yer yoktur.” dedi. Halîfe Ömer, bunu duyunca düşüp bayıldı.
Ömer bin Abdülazîz hazretlerinin yanına birisi gelerek; “Falanca kimse, sizin için şöyle, şöyle söylüyor.” dedi. Ömer bin Abdülazîz; “İstersen bu işi araştıralım. Eğer yalancı isen, Hucurât sûresinin altıncı âyet-i kerîmesinin hükmüne göre; söylediğin yanlış ise, Kalem sûresi on birinci âyet-i kerîmesinin hükmüne göre mesûl olursun. Her iki hâlde de mesûl olursun. İstersen üçüncü hâli tercih edip, seni affedelim ve bu meseleyi kapatalım.” dedi. Bunun üzerine o kimse tövbe edip, bir daha böyle bir şey yapmam dedi.
Bir kimse, Ömer bin Abdülazîz hazretlerine gelip, birinin kendisine zulmettiğini söyledi. Gelen kimseye; “O kimseden hakkını almış olarak, Allahü teâlânın huzûruna gitmektense, o kimsede hakkın olarak Allahü teâlânın huzûruna gitmen daha iyidir.” buyurdu.
Bir Cuma namazını kıldırdıktan sonra, insanların arasında oturdu. Sırtındaki elbisenin iki tarafı da yamalı idi. Birisi kendisine; “Ey müminlerin emîri! İmkânlarınız var. Daha kıymetli elbise giyseniz olmaz mı?” dedi. Ömer bin Abdülazîz hazretleri bir müddet düşündü ve başını kaldırıp; “Varlıklı halde iken iktisad etmek ve hakkını almaya gücü yettiği halde affetmek, hakkını helâl etmek çok makbûl ve çok fazîletlidir” buyurdu.
Ömer bin Abdülazîz hazretleri bir sarhoşu gördü. Onu yakalayıp cezâlandırmak istedi. Ama sarhoş, ona hakâret etti. O da sarhoşu bıraktı. Cezâlandırmaktan vaz geçti. “Niçin, size hakâret edince bıraktınız?” dediler. Buna cevâben; “O hakâret etmekle beni öfkelendirdi. Eğer ona cezâ verseydim, kendim için cezâ vermiş olurdum, kendi şahsım için bir müslümanı cezâlandıramam.” buyurdu.
Kendisine Allahü teâlâ kimleri çok sever diye sordukta o; “Allahü teâlâ şu üç kimseyi çok sever: 1) Gücü yettiği halde affedeni, 2) Hiddetli ânında öfkesine hâkim olanı, 3) Allahü teâlânın kullarına şefkatli olanı.” buyurdu.
İnsanlara olduğu gibi hayvanlara da merhametliydi. Bir katırı vardı. Bunu pazarda çalıştırır, gelen parayla da ihtiyaçlarını temin ederdi. Katırı çalıştıran işçisi, bir gün normalden fazla para getirince: “Neden böyle fazla para geldi?” dedi. “Pazar kalabalık ve bereketliydi.” cevâbına karşılık; “Hayır, böyle değil. Sen katırı çok çalıştırıp, yordun. Katırı, üç gün dinlendir.” emrini verdi.
Bir gün hanımına; “Bir dirhemin var mı? Biraz üzüm alalım.” dedi. Hanımı; “Senin gibi bir Sultanın bir dirhemi olmazsa, benim olur mu.” deyince, hanımına; “Doğru söylüyorsun ey Fâtıma! Fakat böyle olması, Cehennem’de kızgın zincirleri boğazımda taşımaktan iyidir.” dedi.
Ömer bin Abdülazîz hazretleri, oğlunun bin dirheme bir yüzük taşı satın aldığını haber aldı. Hemen bir mektup yazarak, o yüzük taşını satmasını ve bin kişinin karnını doyurmasını emretti. Ayrıca iki dirhemlik bir yüzük kullanmasını ve yüzüğün üzerine; “Allahü teâlâ haddini bilene merhamet eylesin.” diye yazmasını istedi.
Bir gün etrafındakiler Ömer bin Abdülazîz’e; “İnsanların en ahmağı kimdir.” diye sorunca; “Âhiretini dünyâ için satan, ahmaktır, âhiretini başkasının dünyâsı için satan daha da ahmaktır.” buyurdu.
Ömer bin Abdülazîz hazretleri, hutbe okurken kalbine ucb (kendini beğenmek) hâli gelirse hutbeyi yarıda keser, yazı yazarken olursa o kâğıdı yırtardı ve; “Allah’ım nefsimin şerrinden sana sığınırım.” derdi.
Ömer bin Abdülazîz hazretleri bir gece namaz kıldı. Namazda; “Boyunlarında demirden halkalar ve zincirler bulunduğu zaman, bu vaziyette sıcak suyun içinde sürüklenecekler, sonra ateşte yakılacaklar.” meâlindeki (Mü’min sûresi: 71-72) âyet-i kerîmelerini okudu. Namazdan sonra bu âyet-i kerîmeyi tekrar tekrar okudu ve çok ağladı.
Yer altında bir mahzeni vardı. Gece olunca oraya iner, boynuna demir bağlardı. Sabaha kadar böylece, Allahü teâlânın korkusuyla göz yaşı döker ve O’na yalvarırdı.
Ömer bin Abdülazîz hazretleri akrabâlarından birisine gönderdiği bir mektupta şunları yazdı: “Eğer gece ve gündüzünde ölümü hatırlamağı şiâr edinmek istersen fânî ve geçici olana rağbet etmeyip, bâkî ve devamlı olana yönel. Vesselâm.”
Ömer bin Abdülazîz, Şam’da, bir mimber üzerinde hutbe okudu. Allahü teâlâya hamd ve senâdan sonra üç şey söyledi. “Ey insanlar! İçinizi, kalblerinizi düzeltirseniz, zâhiriniz, dışınız da iyi olur. Âzâlarınız, gözünüz, kulağınız, elleriniz, ayaklarınız, hayır işler, Allahü teâlânın beğendiği şeylerle meşgûl olur. Âhiretiniz için sâlih ameller işleyiniz. Böylece dünyânızı da korumuş olursunuz. Hazret-i Âdem’den îtibâren, kendisine kadar bütün dedeleri ölüp gitmiş olan kimse de bir gün ölecektir.”
Ömer bin Abdülazîz başka birisine yazdığı mektubunda; “İmdi, sana Allahü teâlâdan korkmayı, Allahü teâlânın sana ihsân ettiği şeylerle, âhirete hazırlanmayı tavsiye ederim. Sen sanki ölümü tatmış, ölümden sonra olan şeyleri görür gibi amel yap. Günler ve geceler, süratle gidiyorlar. Ömür her gün noksanlaşıyor. Ecel ise yaklaşıyor. Kötü amellerimizden dolayı Allahü teâlâdan af ve magfiret dileriz. Günahlarımızdan ve bu yüzden bize gazab etmesinden O’na sığınırız.”
Ömer bin Abdülazîz hazretleri, veliahd Yezîd bin Abdülmelik’e şöyle yazdı: “Bismillâhirrahmânirrahîm. Müminlerin emîri Ömer bin Abdülazîz’den, Yezîd bin Abdülmelik’e. Sana selâm eder ve sana kendisinden başka ilâh olmayan Allahü teâlâya hamdimi bildiririm. Ben hastayım. Ağrı ve sızıya tutuldum. Buna rağmen üzerime aldığım işlerden mesûlüm. Allahü teâlâ yarın beni bunlardan hesâba çekecek, orada yaptıklarımı gizleyemeyeceğim. Eğer Rabbim, benden râzı olursa, ancak orada zelîl ve hakîr olmaktan kurtulurum. Bir de râzı olmazsa, yazık bana. O zaman benim hâlim nasıl olur. Allahü teâlâ bizi, yüce rahmetiyle Cehennem’den muhafaza buyurup, rızâsına kavuştursun. Bu bakımdan sana Allahü teâlâdan korkmanı, haram kıldığı şeylerden sakınmayı tavsiye ederim. İnsanlar hakkında Allahü teâlâdan kork, zulüm ve haksızlıktan uzak dur.
En güzel söz, Allahü teâlâya hamdetmek (Elhamdülillah demek) ve O’nu anmaktır. Kim Cennet’i seviyorsa, Cehennem’den kaçar. Şimdi ecel gelmeden, ameller sona ermeden, Allahü teâlâ insanları ve cinleri hesâba çekmek için huzûruna getirmeden önce, tövbeyi fırsat bilmeli ve af ve magfirete kavuşmayı kazanç bilmelidir. Kıyâmette, hesap gününde, mâzeret kabûl edilmez. O zaman bütün gizli şeyler ortaya çıkarılır. Herkes kendi başının çâresini arar. İnsanlar, amelleriyle gelirler. Herkesin amellerine göre durumu ayrı ayrıdır. O gün, dünyâda Allahü teâlâ ve Resûlünün emirlerine uyup, yasaklarından uzak kalmış olanlara ne mutlu! Dünyâda Allahü teâlâya isyân ederek âhirete göçenlere o gün çok yazık! Onların o gün çok acınacak hâlleri var. Allahü teâlâ seni, zenginliklerle imtihan ederse, onda orta yolu tut. Onu Allahü teâlânın rızâsına uygun yerlere sarfet, ondan fakirleri de faydalandır. Allahü teâlânın emri olan zekâtını ver. Sakın övünme! Kendini beğenme! Kendini başkalarından üstün görme!” dedi.
Bir vâlisine şöyle yazdı: “Ellerini müslümanların kanından, mideni malından, dilini ırzından uzak tut! Böyle yaparsan sana zeval yoktur.”
“Namaz, seni yolun yarısına getirir, oruç, tam Melik’in kapısına iletir. Sadaka da, Melik’in huzûruna çıkarır.”
“Allahü teâlâ bir kuluna verdiği nîmeti alıp da karşılığında sabrı nasîb ederse, nîmete mukabil verdiği (sabır), o nîmetten daha efdaldir (kıymetlidir).”
“Ölümü çok hatırla. Eğer geçim rahatlığı içindeysen bu sana darlık, ürperti getirecek; geçim darlığı içindeysen genişlik, ferahlık kazandıracak.”
“Siz seferdesiniz. Yüklerinizin bağlarını bu diyârın dışında bir yerde çözeceksiniz. Siz, üzerinden çağlar geçmiş bir kökün dallarısınız. Kökleri yok olup gitmiş bir dalın hayâtından ne çıkar?”
“Ey insanlar! Allahü teâlâ mahlûkları yarattı ve onları uyuttu. Sonra onları uykularından uyandırıp, diriltecek. Her biri ya Cennet’e, ya Cehennem’e sevk edilecek. Allah’a yemîn ederim ki, biz eğer bu hakîkati tasdik etmiş isek, buna uygun yaşamadığımız için ahmağız. Eğer bu gerçeği inkâr ediyor isek, o takdirde hepimiz helâkteyiz.”
“Her yolculuğun kendine has bir azığı, hazırlığı vardır. Âhiret yolculuğu için de takvâyı azık edinin. Allahü teâlânın vereceği nîmetleri görmüş gibi sevinin ve vereceği cezâyı, azâbı da görmüş gibi korkunuz. Tûl-i emele kapılmayın, zîrâ tûl-i emel, bitmeyen istek, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyâya dalmak kalbinizi katılaştırır, düşmanınız olan şeytanın eline düşersiniz… Dünyâya aldanmış nice insanlar gördük. Huzur ve saâdet, ancak Allah’ın azâbından emin olanlar içindir. Neşe ve sevinç de kıyâmetin zorluğunu anlatanlar içindir. Kıyâmet günü zengin, fakir herkesin ameli meydana çıkar ve hesap verirken öyle bir müşkilât ile karşılaşırsınız ki, eğer yıldızlar bununla karşılaşsa kararıp dökülür, dağlar, dayanmaz erirdi. Cennet ve Cehennem’den başka bir yer bulunmadığını ve bunlardan birine mutlâka gideceğinizi de biliyorsunuz. O halde ona göre hazırlanın…”
“Allah’tan korkun ve aşırı şakadan kaçının; zîrâ aşırı şaka, kin tutmağa, kin de kötülüklere sebeb olur.”
Ömer bin Abdülazîz yanındaki toplulukla berâber bir cenâzeyi defnetmişlerdi. Herkes gitmiş, fakat Ömer bin Abdülazîz bâzı yakınları ile berâber orada kalmıştı. Yanındakiler ona: “Ey müminlerin emîri! Sen bu cenâzenin sâhibi misin de, burada kaldın. Halbuki falanca cenâzeleri için böyle beklememiştin” dediler. Ömer bin Abdülazîz onlara şöyle cevap verdi: “Kabir bana arkamdan şöyle seslendi: “Ey Ömer bin Abdülazîz! Dostlarını ne yaptığımı hiç sormuyorsun.” dedi. Ben de; “Söyle ne yaptın.” dedim. Bana; “Onların kefenlerini yırttım, vücutlarını parçaladım. Kanlarını emdim. Etlerini yedim.” dedi. Tekrâr şöyle seslendi: “Ey Ömer bin Abdülazîz! Bana o dostlarının mafsallarını ne yaptığımı hiç sormuyorsun.” deyince, ona, “Ne yaptın?” diye sordum. Bana, “Onların ellerini kollarından ayırdım. Kollarını, pazularından, pazularını omuzlarından, kalçalarını uyluklarından, uyluklarını dizlerinden, dizlerini ökçelerinden, ökçelerini ayaklarından ayırdım.” dedi. Kabirden bu sözleri naklettikten sonra, Ömer bin Abdülazîz ağlamaya başladı ve şöyle buyurdu: “Dünyâ ne kadar aldatıcı. Dünyâda üstün ve kıymetli, makam ve mevki sâhibi olmak, hiç fayda vermiyor. Genç olan ihtiyarlıyor. Her canlı sonunda ölüyor. Geçici ve aldatıcı olduğunu bildiğiniz halde sakın dünyâ lezzetleri ve zevkleri sizi aldatmasın. Birkaç günlük dünyâ hayatındaki geçici lezzetlere sarılıp, âhireti unutan, aldanmıştır. Hani, nerede bizden önce bu dünyâda yaşıyanlar. Hani onlar, büyük ve modern şehirler kurmuşlardı. Büyük ve derin kanallar kazmışlar ve barajlar yapmışlardı. Onlar, bir göz açıp kapama denecek kadar, az bir müddet dünyâda kaldılar. Burada, sıhhatlerine güç ve kuvvetlerine aldandılar. Bu yüzden günahlar işlediler. Halbuki, herkes onlara mallarının çokluğundan dolayı, keşke, onun serveti gibi bizim de olsa diyorlardı. Şimdi onların hâli ne oldu. Toprak onların bedenlerini yedi. Kemikleri kurtlara azık oldu. Fakat onlar, dünyâda iken, kuvvetli bir âile içerisinde idi. Evleri, güzel eşyâlarla döşeli ve hizmetçileri vardı. Herkes kendisine ikrâmda bulunuyor, âciz kaldığı işlerde kendisine yardımcı oluyorlardı.”
Kabir yine Ömer bin Abdülazîz’e şöyle dedi: “Sen, kabirlere uğradığın zaman, dünyâda iken zengin olanlara, zenginliğinizden ne kaldı, fakirlere de fakirliğinizden ne kaldı diye sor. Yine onlara, dünyâda kendileriyle güzel güzel konuştukları dillerini sor. Ne oldu o konuşan dillere? Niçin susuyorlar? O dünyâ güzelliklerini kendileriyle seyrettikleri gözlerine de sor. Niçin şimdi bakmıyorlar? Hani nerede o nâzik tenleri, nerede o güzel yüzleri. Bu çukurun kurtları onlara ne yaptı. Hani burada yatanların o güzelim renkleri. Etlerine ne oldu. Niçin o yüzler toprak olmuş. Nerede o güzellikler. İşte onların uzuvları tamamen ortaya çıkmış, paramparça olmuş. Halbuki dünyâda güzel bir hayatları vardı. Dünyâya dalıp, sâlih amel yapmadılar. Âhireti unuttular. Onun için hazırlık yapmadılar. Fakat, ölüm kendilerini yakalayıverdi. Dostlarından ayrıldılar. Buraya şu sessiz sedâsız, yere geldiler. Vücûdları çürüdü. Başları boyunlarından ayrıldı, âzâları parça parça oldu. Gözbebekleri yanaklarına akıp gitti. Ağızları kan ve irinle doldu. Haşereler, kurtlar, böcekler, bedenleri üzerinde gezer oldu. Bir müddet sonra, kemikleri de çürüdü. Onlar, dünyâdaki rahatlıklarını bırakıp, bu dar yere geldiler. Arkalarında bıraktıkları hanımları başkalarıyla evlendi. Çocukları yetim kaldı. Yollarda, şurada burada kimsesiz, sâhipsiz dolaşır oldu.
Öyleyse, ey yarın bu kabirlerin sâkini olacak insan! Seni şu fânî dünyâda aldatan nedir? Sen dünyâda devamlı kalacağını mı sanıyorsun? Elinde bir senedin var mı? Görmüyor musun, ölüm her gün birisine geliyor! Yoksa susuzluktan, terlere boğan o korkudan sana rahatlık ve teselli veren bir şey mi var? Keşke sen o sert toprak üzerindeki hâlini bilseydin!
Ey insan! Rüyâda çeşit çeşit lezzetlere ve zevklere kavuşan bir insan gibi, dünyânın şu geçici faydalarıyla seviniyor, küçük ve basit işlerle uğraşıyorsun. Ey aldanma içerisinde bulunan insan! Gündüzün yanılma ve gaflet, gecen uyku içinde geçiyor. Sonunda pişman olacağın işleri yapıyorsun. Hayvanlar da dünyâda böyle yaşar.”
Ömer bin Abdülazîz hazretleri oradan ayrılıp gitti. Aradan bir Cumâ geçti ve vefât etti.
Ömer bin Abdülazîz’in sulh, sükûn idâresini çekemeyenler vardı. Bunlar, ehl-i bid’atten Hâricîler ve menfaatı zedelenenlerdi. Halîfenin hayâtına kıymak için çâreler aradılar. Nihâyet hizmetçi kölesini bin altınla kandırarak, bu mübârek zâtı zehirlettiler. Ömer bin Abdülazîz zehirlendiğini anlayınca kölesini çağırdı. “Ben sana bir fenâlık yapmadığım hâlde bu ihâneti bana niçin yaptın. Doğru söyle, seni affedeyim.” deyince; köle, yaptığı bu çirkin harekete pek pişman olup, üzüldü. Ağlayarak yerlere kapandı, yalvararak: “Yâ Emir-el-müminîn! Bana bin altın vermek sûretiyle bu ihâneti yaptırdılar.” dedi. Halîfe altınları getirterek, devlet hazînesine gönderdi. Köleyi affetti. Hasta hâlindeyken, kayın birâderi Mesleme ibni Abdülmelik ziyâretine geldi. Ömer bin Abdülazîz’in üzerinde bir gömlek vardı. Kızkardeşi Fâtıma’ya; “Emir-ül-müminînin elbisesini yıkayınız.” dedi. Tekrar geldiğinde gömleğin yıkanmamış olduğunu görüp kardeşi Fâtıma’ya; “Ben size gömleği yıkayınız, demedim mi?” deyince, bütün tebeasının hayat seviyesini yükseltip, iki buçuk yıl bile sürmeyen hilâfetinin sonunda yirmi beş yıl zekât verilecek kimse bulunamamış olmasına rağmen, aldığı cevap hayret vericidir: O zaman kendisine; “Vallahi başka gömleği yok ki, onu giydirelim de, bunu yıkayalım.” cevâbı verildi.
Yine yakınları; “Beytülmâldan âilene bir şeyler vasiyet et, senden sonra onlar sıkıntıya düşmemeli.” dediler. Cevâbı akıllara durgunluk verecek ve tüyleri ürpertecek kadar müthiş oldu: “Çocuklarım şu iki tip insanlardan birisi olacaktır: İyi, sâlih insan veya kötü şerîr insan. Sâlih insan olurlarsa, Kur’ân-ı kerîmin A’raf sûresi, yüz doksan altıncı âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey Resûlüm! Müşriklere de ki; size karşı benim yardımcım, Kur’ân-ı kerîmi indiren Allah’tır ve O bütün sâlihlere de yardımcıdır.” buyurulan âyeti yetişir. Kötü insan olurlarsa, o takdirde ben onları, günah işlemeleri için güçlendiremem. Çocuklarına dönerek: “Evlatlarım! İki ihtimâl var. Ya sizi zengin edeceğim; o takdirde babanız Cehennem’i boylayacak. Yâhut da fakir kalacaksınız; babanız Cennet’e gidecek. Babanızın Cennet’e girmesi şartıyla fakir kalmayı yâhud da, onun Cehennem’i boylaması şartıyla zengin olmayı tercih edin. Şimdi yanımdan ayrılın ve benden sonra sakın beytülmâl mesûllerini tâciz etmeyin. Şunu iyi bilin ki, size verilmesini vasiyet ettiğim para mikdârı sadece yirmi bir dinârdır.”
Ömer bin Abdülazîz hazretlerinin hastalığı ağırlaşınca tabib çağırdılar. Tabib; “Bu zehir içmiştir. Hayâtı hakkında teminât veremem.” dedi. Halîfe; “Sâde bana değil, zehir içmemiş olanların hayatı hakkında da teminat verme!” buyurdu. Tabib; “Zehir içtiğinin farkında mısın?” dedi. Halîfe; “Evet, mîdeme inince anladım.” buyurdu. Tabib; “Tedâviye hemen başlıyalım.” dedi. Ömer bin Abdülazîz; “Hayır. İlacı, kulağımın arkasında olsa uzanıp onu almam. Rabbime kavuşmam, benim için daha güzeldir.” buyurdu. Ölüm döşeğinde, bir ara ağlamaya başladı. “Niçin ağlıyorsun. Allahü teâlânın yardımı ile nice sünnetleri ihyâ ettin. Adâletin ise çok yüksekti.” dediler. Bunlara cevâben buyurdu ki: “Ben, Allahü teâlânın huzûruna bütün milletin hesâbını vermek üzere çıkacak değil miyim? Herkese âdil olarak davranabildiğimden emin değilim. Yaptığım kusurlar da ayrı. Tabiî ki ben bundan dolayı korkuyorum ve ağlıyorum.” Bir ara; “Beni oturtun.” buyurdu. Oturttular. “Allah’ım, ben o kimseyim ki, bana emirlik verdin. Ben kusur ettim. Yanlış işleri yapmaktan beni nehyettin. Ben ise isyân ettim.” diye üç defa söyledi. Sonra da:
“Lâ ilâhe illallah. İbâdete lâyık olan ancak Allahü teâlâdır” dedi ve başını göklere çevirip dikkatle baktı ve; “Ben öyle kimseleri görüyorum ki onlar ne insan ne de cindir.” dedi ve biraz sonra rûhunu teslim etti.
Vefâtından önce şöyle vasiyet etti: “Ey Meymûn bin Mihrân! Velid mezara konduğunda oradaydım. Yüzünü açıp baktım, yüzü simsiyahtı. Ben de mezara konduğum zaman yüzümü açıp bakınız.” Vefât edince vasiyeti gereği yüzünü açıp baktılar, yüzü en genç günlerinden daha parlak, daha aydınlık ve güzeldi.
Ömer bin Abdülazîz beyaz, ince ve nâzik yüzlü, zaîf, güzel sakallı, tatlı ve sevimli idi. Halîfe olmadan önce çok gürbüz iken, halîfeliğinde çok zayıfladı.
Vefât edince, zamânın âlimleri tâziyede bulunmak için hanımının yanına gittiler. Halîfenin vefâtıyla müslümanların büyük kayba uğradığını ve bu sebeple üzüntülerinin çok fazla olduğunu bildirdiler ve hanımına; “Ömer bin Abdülazîz hazretleri hakkında bize mâlumât ver. Çünkü onu en fazla tanıyan sizsiniz.” dediler. O mübârek hâtun şöyle anlattı: “O da sizin gibi ibâdet ederdi. Lâkin bir hususiyeti vardı. O da, Allah korkusunun çok fazla olmasıydı. Öyle ki, Allah korkusundan onun kadar titreyen birini daha görmedim. O her şeyini, insanlara hizmette harcadı. Halkın ihtiyaçlarını karşılamak, sıkıntılarını gidermek için bütün gün vazîfesi başında kalırdı. Akşam olduğu halde, bâzı kimselerin işleri bitmezse, gece de devam ederdi. Eve girince, kendini namazgâhına atar, durmadan ağlardı. Gözleri şişerdi. Sonra baygın düşerdi. Her geceki hâli buydu. Bir gece, halkın ihtiyaçlarını, işlerini bitirdi. Sonra kendi şahsî malından olan kandili istedi. Sonra iki rekat namaz kıldı. Namazdan sonra elini çenesine dayayıp tefekküre daldı. Göz yaşları yanaklarından akıyordu. Sabaha kadar bu şekilde ağladı. Şafak sökünce oruca niyet etti. Kendisine; “Ey müminlerin emîri! Sizde bir hâl var. Sizi bu geceki gibi hiç görmemiştim.” dedim. Bana; “Ben düşünüyorum ki, bu milletin beyazına siyahına halîfe oldum. Fakir, garib, kanâatkâr kendi hâlindeki biçâreleri, muhtaçları, zorla tutulan esirleri, memleketin dört köşesindeki nice dertli ve kederlileri düşünüyorum ve anlıyorum ki, Allahü teâlâ onların hepsinin hesâbını benden soracak ve Muhammed aleyhisselâm da onların lehine ve benim aleyhime şâhidlik yapacak. Bu hâlde olan birinin sonunun ne olacağını düşünüyorum ve çok korkuyorum.” cevâbını verdi.
Ömer bin Abdülazîz hazretlerinin vefâtından sonra Halîfe Zeyd ibni Melik, Fâtıma binti Abdülmelik’in beytülmaldeki ziynet ve mücevherlerini iâde etmek isteyince, Fâtıma; “Vallahi kabûl etmem. Ben Ömer’e sağlığında itâat edip de, vefâtından sonra isyân etmem.” diyerek sadâkatini ifâde etti.
Ömer bin Abdülazîz’in vefâtına bütün tebeası üzüldü. Cenâzesi arkasında ağlayan bir râhibe; “Bu kimse senin dîninde değildi. Neden ağlıyorsun?” diye sordular. “Ben şunun için ağlıyorum: Yeryüzünde bir güneş vardı. Şimdi battı…” cevâbını verdi.
Mus’ab bin A’yun anlatır: “Ömer bin Abdülazîz halîfe iken Kirman’da koyun güderdim. Koyunlar ile kurtlar birlikte dolaşırlardı. Bir gece ansızın kurtlar koyunlara saldırdı. İçimden “Şu âdil halîfe ölmüş olmalı.” dedim. Araştırıldı. Ömer bin Abdülazîz’in o gece vefât ettiği anlaşıldı.” Vefâtını cinniler de haber verdi.
Ömer bin Abdülazîz’in vefâtıyla ilgili, şâirler mersiyeler söyliyerek onun kıymetini dile getirdiler.
O, büyük bir güneşti, doğmaz, gayri bir daha
Mâtemini tutarak saçamaz nûr ve ziyâ.
Sarardı güneş artık, karardı cihan bile.
Yûnus bin Ebû Şebib; “Ömer bin Abdülazîz hazretlerini, halîfeliğinden önce gördüm. Etli ve gürbüz bir kimseydi. Halîfe olduktan sonra da gördüm. Öyle zayıflamıştı ki uzaklardan kaburga kemiklerini saymak mümkündü.” dedi.
Ömer bin Abdülazîz, Ehl-i Beyt’e çok hürmet, izzet ve ikrâmda bulunduğundan, hazret-i Ali’nin torunu Fâtıma binti Hüseyin; “Ömer bin Abdülazîz kalsaydı biz bir şeye muhtaç olmazdık.” buyurdu.
Büyük velî ve âlimlerden Süfyân-ı Sevrî hazretleri ve İmâm-ı Şâfiî hazretleri; “Halîfeler beştir; Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ve Ömer bin Abdülazîz’dir.” buyurdular.
Fıkıh âlimlerinden Meymûn bin Mihrân, Ömer bin Abdülazîz hakkında: “Âlimler, Ömer bin Abdülazîz’in yanında talebeydi.” buyurdu. Hocası meşhûr fıkıh âlimlerinden Mücâhid; “Biz, Ömer bin Abdülazîz’e öğretmek için geldik. Halbuki dâimâ ondan öğrenir olduk.” buyurdu.
Mâlik bin Dinâr buyurdu: “Dili dönen, zâhidim deyip duruyor. Zâhid, Ömer bin Abdülazîz gibi olur. Dünyâ onun ayağına geldiği halde hepsini reddeder.”
Ömer bin Abdülazîz’in insanlara rehber olan sözlerinden bâzıları şöyledir:
“Öfke ve hırstan korunmuş olan kurtulmuştur.”
“Takvâ sâhibinin ağzına gem vurulmuştur.”
“Ey insanlar! Allah’tan korkun. Çünkü Allah’tan korkmak her şeyin yerine geçer ve hiç bir şey onun yerine geçemez.”
“Bizden önce helâk olanlar, hakkı engellemek ve zulüm yapmak yüzünden mahvoldular. Hak onlardan satın alınırdı ve zulümden korunmak için de fidye verilirdi.”
“Müslümanlardan bir söz işittiğinde onu hayra yor, sakın şerre yorma!”
“Sizden öncekilerin kabul ettikleri bilgileri alınız. Onların söylediklerine muhâlif, zıt olanları almayın. Çünkü önce geçen büyükler, sizden daha hayırlıdır.”
SIRAT KÖPRÜSÜ
Ömer bin Abdülazîz’in câriyesi yanına geldi. Selâm verdi ve namaz kılınan odaya geçti. İki rekat namaz kıldı. Sonra uyuya kaldı. Biraz sonra kalktı ve halîfeye; “Tuhaf bir rüyâ gördüm.” dedi. Halîfe; “Ne gördün anlat.” dedi. Câriye; “Rüyâda Cehennem’i gördüm. Cehennemlik olanların üzerine kükreyip duruyordu. Sonra Cehennem üzerinde Sırat köprüsü kuruldu. Abdülmelik bin Mervân geldi. Köprüye girdi. Bir kaç adım attı, sonra devam edemeyip Cehennem’e düştü. Sonra Velîd bin Abdülmelik geldi. O da devam edemeyip Cehennem’e düştü. Sonra Süleyman bin Abdülmelik geldi. O da aynı şekilde Cehennem’e düştü.” dedi. Halîfe; “Devam et.” dedi. Kadın; “Sonra da seni getirdiler.” der demez, Ömer bin Abdülazîz bir ah çekti, düştü ve kendinden geçti. Kadın, yüksek sesle; “Vallahi senin selâmetle Sırat köprüsünü geçtiğini gördüm.” dedi ise de halîfe bunu işitmiyor, yerde çırpınıp duruyordu.
MÜRÜVVET
Bir gece ona misâfir geldi. O bir şey yazıyordu. Misâfiri de yanında oturuyordu. Lâmbasının yağı azaldı. Sönecek gibi oldu. Misâfir; “Yâ Emir-el-müminîn! Kalkıp lambaya yağ koyayım mı?” deyince; “Misâfirine iş gördürmek, insanın mürüvvetine yakışmaz.” buyurdu. “O halde hizmetçiyi kaldırayım mı?” “O da olmaz; daha akşamın ilk uykusundadır.” Ömer bin Abdülazîz hazretleri kalkıp, lambaya yağ doldurdu. Misâfir bu hâli görünce hayretle: “Ama, bu işi kendin yaptın, neden.” deyince; “Bu işi yapmaya giderken, Ömer’dim. Yaptım, bitirdim; yine Ömer’im. İnsanların Allah katında hayırlısı tevâzu sâhibi olanlarıdır.” buyurdu.
DÜN GEÇTİ
Bir gün Ömer bin Abdülazîz hazretleri cemâate hitâben: Ey insanlar! Sizler, ölüm için hedefler durumundasınız. Ölüm sizden dilediğini seçer. Size yeni bir nîmet verildiği zaman, önceki nîmet orada sona erer. Ağıza bir lokma alınmasın, bir yudum su içilmesin ki, onunla berâber bir keder ve bir üzüntü olmasın. Dün geçti. O, sizin hakkınızda iyi bir şâhittir. Bugün mühim bir emânettir. Onun kıymetini bilmek ve iyi değerlendirmek lâzımdır. Yârın, içinde hâdiselerle berâber gelmektedir. Sizi almak için gelen ölümün elinden kaçış nereye olacak. Sizler şu dünyâda, eşyâlarını bineklerine yüklemiş, yolcularsınız. Yüklerinizi, buradan başka bir âlemde çözeceksiniz. Sizler, şu dünyâda sizden önce gelenlerin yerine geçtiniz. Fakat siz de yerinizi, sizden sonra gelenlere vereceksiniz. Sizin aslınız ve dünyâya gelmenize vesile olanlar kalmadı. Sizler, onlardan dünyâya gelen kimseler olarak, nasıl bâkî (devamlı) kalabilirsiniz. Sizler de bu dünyâdan göçeceksiniz.” dedi.
GELENLER DURMUYOR
Ömer bin Abdülazîz’in son Cumâ hutbesi şöyleydi:
“Ey muhterem müslümanlar!
Şunu iyi biliniz ki, lüzumsuz bir hiç olarak yaratılmadığınız gibi, yaptığınız işlerden de sorgu ve sorumsuz kalacak değilsiniz. Gelmiş ve nihâyete kadar gelecek insanların toplanacağı bir mahşer ve orada adâlet terâzilerinin kurulacağı bir mahkeme vardır. Onun tek hâkimi, azamet ve kibriyâ sâhibi yüce Allah’tır. Âhiret korkunç bir gündür. Yürekleri parçalayan, çocukları ihtiyar yapan, kişiyi kardeş, evlâd ve iyâlinden kaçıran, peygamberleri, melekleri titreten bir gündür. Cenâb-ı Hakk’ın celâl ve azametiyle tecellî edeceği o günde, kimde kuvvet ve tahammül kalır! Bununla berâber Allah’ın rahmetinden de ümid keserek hüsrâna düşmeyiniz.
Ey muhterem cemâat!
Muhakkak biliniz ki; mahşer gününde emniyet ve korkusuzluk, bugünden o günü düşünüp de Allah’tan korkan, küfür ve günahtan sakınan ve bu fânî âlemi bekâ âlemi olan âhirete üstün tutarak, şehvânî hislerinin esiri olmayanlar içindir. Bunun aksi harekette bulunanlar muhakkak aldanır. Hayat ve ömür sermâyesini haksızlık ve yolsuzluk arkasında tüketen eli boş ve nedâmet, pişmanlık içinde kalır. Bugün; siz, sizden öncekilerin yerini tutuyorsunuz. Fakat elbette sizin de yerinizi tutacaklar var. Görüyorsunuz ki, gelenler durmuyor, gidenler geri dönmüyor. İster istemez gideceğimiz bu mahal, her şeye sâhib olan cenâb-ı Hakk’ın huzûrudur.
Âhiret âlemine gidenleri her gün uğurluyor ve götürdüğünüz kabirlerde kara toprak altında yataksız, yastıksız, tek ve tenha bırakıp dönüyorsunuz. Ölümün acısını duyan o fânîlerin hâli ne kadar merhameti çeker ve ibrete değer. Tanımadıkları bir âleme sefer etmişler, sevdiklerinden ayrılmışlar. Gelip geçici emânet bir hayatın gaflet uykusundan uyanmışlar, ama iş işten geçmiş, telâfi imkânı elden çıkmış, naz ve nîmet içinde beslenmişlerken yatak ve yastıkları kuru toprak olmuş, terkettikleri dünyâ malından istifâdeleri yok. Yaptıkları incir çekirdeği kadar da olsa, bir hayrın imdâdını bekliyorlar. Düşünmeğe değer bu hâllerden ibret almaz mısınız?
Ey muhterem cemâat!
Zannetmeyin ki, kendimde bir büyüklük gördüğüm için size böyle nasîhat ediyorum. İçinizde belki benden daha ziyâde Allahü teâlânın rahmet ve magfiretine muhtaç kimse yoktur. Ben hem kendim, hem de sizin için rahmet ve magfiret diliyorum. Yüce Allah’ın kitabını, Peygamberinin güzel ahlâkını kendinize örnek yapınız, ancak selâmet bundadır.” buyurduktan sonra gözyaşlarını tutamadı. Bu onun son hutbesiydi. Aynı zamanda evine de son gidişiydi.
EN AHMAK KİMSE
Ömer bin Abdülazîz, bir sarhoş gördü yolda,
Yakalayıp bir cezâ, verecekti orada.
Lâkin tam o sırada, hakaret etti sarhoş,
O ise saldı onu, kaldı yine başıboş.
İnanan kimseler açısından değer verilmesi gereken meseleler hakkında bir şeyin mahiyeti ve sınırlarını tayin edici kriterler Kur'ân ve sünnet çerçeveli olmalıdır. Diğer bir ifadeyle bu iki kaynak ibadet, muamelat, ukubât, ve ahlâk gibi daha bir çok alanlarda da hüküm koyucudur. İslam hukukunun kaynağını teşkil eden Kur'ân ve sünnet aynı zamanda İslam ahlâkının kaynağını da oluşturmaktadır. Bu genel ifadeden de anlaşılacağı gibi hukuk kaidelerinin ortaya konmasında ahlâk kurallarının, ahlâkın üzerinde yaptırım gücünün oluşmasında da hukuk kurallarının etkisini göz ardı etmemek gerekir.
Hem cinsleriyle bir arada yaşamaya mecbur olan insan, en tabii ihtiyaçlarını gidermek, zararlı şeylere karşı elbirliğiyle karşı koymak ve içinde yaşadıkları hayat şartlarını daha iyiye ve mükemmele götürmek için işbirliği yapmak zorundadır. Bunun içinde toplumu meydana getiren fertlerin birbirine inanması, güvenmesi ve bir takım ilişkiler içerisine girmesi gerekmektedir. Demek ki insanların arasında sosyal münasebetlerin başlamasından önce, bu münasebetleri düzenleyen kaidelere ihtiyaç vardır. Bu sebeple toplumsal hayatın ahenkli bir şekilde devamı için fertlerin aşırı isteklerini frenleyecek ve bencilliklerini törpüleyip mutedil hale getirecek disiplinler/ilkeler son derece zaruridir.
Toplum hayatını düzenliyen en önemli kaynak dindir İslam dini "ahlâki görev ve haklar, dini emirler ile iç içedir, ahlâk ile din adeta tek bir şeydir. Hiçbir ahlâki buyruk yoktur ki, aynı zamanda dînî ve insanî bir buyruk olmasın." (Ahmed Naim, s. XXIX)
İslam dini insan topluluğunu bir bütün olarak ele alır. Çünkü onun mesajı evrenseldir. (Bkz. Kur'an, 2/ 21, 6/135, 29/8, 31/14, 53/39, 75/35, 82/6) O muhataplarını hep tevhid inancı etrafında toplamayı hedeflemiş ve bu bütünleşmeyi ve dayanışmayı maddi anlamda da sağlamak için fertlere sorumluluklar yüklemiştir. Bu görevlerin en önemlilerinden biri de Allah'ın bir nimet ve rahmet olarak insanlara bahşettiği akrabalık ilişkisiyle meydana gelen sıla-i rahimdir.
Sıla-i Rahim Kavramı
Sıla kelimesi "v.s.l" kökünden masdar bir kelime olup, ulaşmak, kavuşmak, bağ gibi anlamlara gelir. Rahim ise, acıma, koruma, şefkat manalarına gelmektedir. (Fîrûzâbâdî, I, 66, IV, 119; İbnü'l-Esir, II, 210) En geniş şekliyle akrabalık hak ve hukukunun yerine getirilmesi şeklinde ifade edilen sıla-ı rahim, kişinin baba, anne, dede, nine, kardeşler, amcalar, halalar, kardeş çocukları, dayılar, teyzeler sonra da yakınlık derecesine göre nesep bağı olan akrabalarına karşı, imkan nispetinde maddi ve manevi anlamda faydalı olmak, hizmet etmek, ilgi ve alaka göstermek, yerine göre iletişim araçlarıyla da olsa onlarla irtibatı devamlı hale getirmek gibi anlamlara gelmektedir. (Sa'dî Ebû Ceyb, s, 145, Pakalın , III, 205) Daha çok ahlâki bir kural ve hak gibi görünen bu terim bundan da öte fertlere hukuki anlamda mükellefiyetler de yüklemektedir.
Sıla-i rahmin anlam itibariyle önem arzetmesinin bir yönü de şudur: Rahim kelimesi Allah'ın Rahman isminden alınmıştır. Bu konuda ki kudsî hadiste "Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: "Ben Allah'ım. Ben Rahman'ım, rahmi (akrabalığı) ben yarattım, kendi ismimden bir isim ona verdim. Artık kim yakınlarıyla ilgi kurup akrabalığın hakkını yerine getirirse ona lütuflarda bulunurum, kim de akraba ile ilişkisini keserse (ilgisiz kalırsa), ben de ondan rahmetimi keserim." (Tirmizî, Kitabu'l-Birr ve's-Sıla, 9) İşte bu iştikak, yani, rahmin, Rahman isminden alınmasında rahmete nasıl bir vesile edildiği açıkça ifade edilmektedir. O halde bu rahmeti, şefkat ve merhametle, hısımlık ilgi ve hakkı olan kimselere ulaştırmak, yakınlarla ve nesep sebebiyle hısım olanlarla ilgi kurmak her bakımdan rahmete yol açacaktır. Bu itibarla sıla-i rahime riayet Yaradanın merhametini celbedecek ve bir çok berekete vesile olacaktır.
Rahim kelimesinin anlamıyla ilgili olarak diğer bir rivayette bu kavram (rahim) ağaç köklerinin birbirlerine sık bir şekilde sarılmasına benzetilmiştir. (Buhârî, Edeb, 13) Bu ifade bizlere insanların hepsinin bir asıldan olup, insanlık ve soy itibariyle kardeş olduklarını hatırlatmaktadır. Zira bu anlamın muhataplar tarafından kavranması inanan inanmayan her topluluğun emniyet ve mutluluk içerisinde, dayanışma ve yardımlaşarak hayat sürdürmelerini sağlayacaktır. Sonuçta bugün yeryüzünde sıkıntısını çektiğimiz bir çok probleme daha kolay çözümler bulabilme imkanı doğabilecektir.
Kur'an ve Sünnette Sıla-i Rahim
İslam dininin temel hedeflerinden biri de insanları genel ve geniş bir kitle olarak güçlü bir şekilde bir arada bulundurmak ve bu devamlılığı bir takım vesilelerle dinamik kılmaktır. Sıla-i rahim, öncelikle aralarında akrabalık ilişkileri olan insanları hedefler ve daha sonra bütün insanlığı amaçlar. Akrabalık farklı şekillerde meydana gelir. Bu ilişki kan hısımlığıyla meydana geldiği gibi, sıhrî dediğimiz, evlilik sebebiyle de gerçekleşebilir. Dolayısıyla akrabalık bağları bu yönüyle daha bir geniş boyut kazanmaktadır.
Kur'ân'ın onlarca âyetinde ve sünnette bu konu ele alınmış ve ne kadar önem verilmesi gerektiği üzerinde durulmuştur. İslamiyet'in ilk yıllarından itibaren ilk inen Mekkî âyetlerde Hz. Peygamber'e akrabalık ilişkilerinin gözetilmesi ve bu hususa dikkat edilmesi emredilmiştir. Bu konunun ayrı bir önemi de kanaatimizce Peygamberlik vazifesiyle görevlendirilen bir kişinin içinde yetiştiği toplumun ferdi olarak mutlaka yakın akrabalık ilişkilerinden istifade ederek tebliğ ve irşad görevine başlamasının kendisine mutlaka bir avantaj sağlayacağına işaret etmiş olmasıdır. Zira bu görüşün isabetli olduğunu Efendimizin tebliğde yakın akrabalarından başlaması göstermektedir. (Kur'ân, 26/ 214) Demek ki tebliğ ve irşatta akrabalık bağının vesile edilerek öncelikli olarak bu hedef kitleden başlanması ayrı bir önem arzetmektedir. Toplumsal yardımlarda da ister maddi isterse manevi anlamda olsun ilk ulaşılacak kimseler yakın akrabalardır.
Sıla-i rahim görevi en yakın dairede ebeveynden başlayarak uzak akrabalara kadar uzanan bir ilişkidir. Kur'ân ve sünnette akrabaya karşı iyilik etmek bir ahlakî görev olarak değil aynı zamanda hukuki bir sorumluluk olarak ele alınmıştır. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Peygamberliğin ilk yıllarından itibaren Allah Resûlü'nün yerine getirilmesi hususunda ısrarla davet ettiği şeylerden biri sıla-i rahimdi. Hatta, Herakliyus, Allah Resulü (s.a.s.) hakkında bilgi edinmek üzere ticari maksatla Şam'a gelmiş olan Ebû Süfyan ve yanındakileri çağırtıp "O size ne emrediyor?" diye sorunca Ebû Süfyan'ın saydıkları üç beş husus arasında sıla-i rahmi de görmekteyiz. (Buhârî, Edeb, Vahyin ilk geldiği günlerde de Allah Resûlü peygamberlik görevi sorumluluğunun ağırlığı altında konuyu eşi Hz. Hatice'ye açtığında, validemizin O'na endişelenmesine gerek olmadığını, Allah'ın kendisini utandırmayacağını ifade ederek, kendisinin, toplumun ıslahı için bir çok fedakarlıklar yaptığını ve bu işlerin arasında sıla-i rahmi de zikretmesi akrabalık ilişkilerinin ne kadar önemli olduğuna işaret etmektedir. (Buhârî, Bed'ül-Vahiy, 3)
İslam toplumda düzen ve ahengi öne alır. Bunu bozan hususlar toplumun tabiatına da aykırı düşer, her ne tür ve şekilde olursa olsun kınanır ve yasaklanır. Müslümanlar hem ferdî olarak inanç ve davranışlarının, hem de iyi bir topluma üye olmuş olmanın mükâfatını dünyada ve ahirette göreceklerine inanırlar. (Sezen, s, 69)
Sıla-i rahmin gözetilmesini ısrarla emreden âyet ve hadisler İslam alimleri tarafından değerlendirilmiş ve bu konunun vacip olduğuna hükmetmişlerdir. (Râzî, IX,135) Kur'ân bu konuda şöyle hitap etmektedir: "Allah, adaleti, iyi davranmayı ve akrabaya bakmayı emreder; çirkin işleri, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar. Düşünürsünüz diye Allah size öğüt verir." (Kur'an, 16/90) Bu âyette akrabalara iyilik edilmesi sadece bir tavsiye olmayıp bizzat Şari' tarafından bildirilen bir emirdir. Başka bir âyette bu husus şu şekilde dile getirilmektedir: "Biz İsrail oğullarından şöyle söz almıştık, Allah'tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, anaya, babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz…" (Kur'ân, 2/83, 17/26) Âyetteki yakınlara "iyilik etmek" ifadesi yakın akrabalara sıla-i rahmin yapılmasının vacip olduğunu gösterir. (Cessâs, I, 56, III, 28; İbnü'l-Arabî, II, 125)
Sıla-i rahimin anne ve babadan başlayarak yakın ve uzak akrabalara kadar yerine getirilmesinin bir çok hikmetleri vardır. Bunlardan biri de insanların bu yolla sahip oldukları imanî, ahlaki değerleri ve güzellikleri birbirleriyle paylaşmalarıdır. Kök itibariyle rahim kelimesi Allah'a nispet edildiği için Yüce Yaratıcı'nın kullarına karşı gösterdiği cömertlik adeta yine kullardan birbirlerine karşı istenilmektedir. Rahmanın rahmeti mahlukat üzerinde sürekli tecelli etmekte ve bunun karşılığı olarak da Allah'a ve yarattıklarına karşı yine bu merhamet duygularının maddi ve manevi tarzda karşılıklı tezahürü istenmektedir. Sıla-i rahim duygusuyla hareket eden fertler adeta Allah'ın rahmet eli gibi hareket ederek muhtaç kişilerin imdadına yetişmektedir. Bunun sonucu olarak da bu ilişkilerin gerçekleştiği kişiler arasında tam bir tesanüt ve paylaşım gerçekleşmektedir.
Başka bir âyette Allah ilk yaratılıştaki gerçeğe dikkat çekerek ve kendisinin kulları üzerindeki hakkının büyük olduğuna işaret etmek için, âyetin başında ve sonunda olmak üzere iki yerde "Allah'a karşı takva dairesine girilmesini emretmiştir. "Ey insanlar! Sizi bir tek kişiden yaratan ve ondan da eşini yaratıp o ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar türeten Rabbinize karşı gelmekten sakının. Adını anıp Kendisini vesile ederek birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'a saygısızlık etmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakınınız. Allah sizin üzerinizde tam bir gözeticidir." buyurmaktadır. (Kur'ân, 4/ 1) İşte fert ve toplumların birbirlerini karşılıklı sevip saymalarının mayası ilk yaratılıştır. Bu bağ ise sıla-i rahimdir.
Dinimiz beşeri saadetin vazgeçilmez şartlarından olan sıla-i rahmin terkini büyük günahlardan saymıştır. Buna terminolojide kat-ı rahim denmiştir. Yani akrabalık bağlarını koparmak, onlara karşı ilgisiz ve alakasız kalmak demektir. (Canan, X, 58) İslam alimleri akrabalık bağlarını koparmanın haram olduğunu ifade etmişlerdir. (İbnü'l-Arabî, I, 401)
Bazı alimler sıla-i rahmin ahlâki bir vazife olduğunu söylemektedirler. İster ahlakî ister hukuki bir sorumluluk olsun, İslam ahlâkı, dinin bir parçası değil, dinin üzerine oturduğu temeli, özü ve bütün bünyesine yayılan ruhudur. (Erdem, s. 18 ) Bu dinin tebliğ ve temsilcisi olan Efendimiz (s.a.s), en güzel ahlakın da en güzel temsil ve tebliğcisidir.
Akrabalar arasında iyi ilişkileri sürdürmek Allah'ın emirlerindendir, Kur'ân akrabalık bağlarının kesilmesini şiddetle kınamaktadır. Bu hususta Allah; "Demek ki ey münafıklar! Siz işbaşına geçecek olursanız, ülkede fesat çıkaracak, nizamı bozacak, akrabalık bağlarını parçalayacaksınız!) buyurarak âyetin devamında da"İşte bunlar, Allah'ın lânet edip kulaklarını sağırlaştırdığı, gözlerini kör ettiği kimselerdir." (Kur'ân, 22, 23; Kur'ân, 4/1; Ateş, VII, 433) beyan etmektedir.
Muhammed Hamdi Yazır, bu âyette kat'ı rahmin haramlığına delalet var demektedir. (Yazır, VI, 4392) Kurtubî âyette kastedilen kimselerin çoğunluğun tercihine göre münafık olan iki yüzlü kimseler olduğunu ifade etmektedir. (Kurtubî, XVI, 245; İbn Kesir, IV, 87) Dolayısıyla böyle bir davranışın münafık vasfı olduğu anlaşılmaktadır.
Sıla-i rahim, kişinin sadece ebeveyninden başlayarak akrabalarına iyi davranması, onların acılarını ve mutluluklarını paylaşması ve onlara belli kurallar çerçevesinde yardım etmesi anlamına gelmez. Aynı zamanda kişi servetini de imkanları dahilinde akrabalarıyla ihtiyaç halinde paylaşmalıdır. İlâhi kanun ailede zengin olan her bireyi fakir akrabalarının ihtiyaçlarını karşılamakla sorumlu tutar. İslam, akrabaları açlıktan kıvranırken zevk ve sefahat içinde yaşamayı büyük bir günah olarak tanımlar. Fakir bireylerin hakkı ilk önce ailedeki zenginler, daha sonra da diğer zenginler üzerindedir. (Mevdûdî, III, 49)
Akrabalık ilişkileri, bir elektrik bağına benzetilebilir. İlişkilerin sağlam ve devamlı olması için bu bağın daima bir takım görev addedebileceğimiz sorumluluklarla beslenmesi ve canlı tutulması gerekmektedir. Bu görev ve hakların yerine getirilebilmesi için de sağlam bir iman ve bu imanın kaynağı olan İslam dininin ortaya koymuş olduğu ferdi ve içtimai kuralların yerine getirilmesi gerekmektedir.
Toplumdaki sosyal düzenin sağlanmasında ilişkilerdeki önceliğin tesbiti konusunu Kur'ân ebeveynden başlatmış ve bunu takiben diğer akrabaları zikretmiştir. Anne ve baba hukukunu bir çok âyette ele alan Kur'ân-ı Kerim "onlara iyi muameleyi" sadece Allah'a ibadet edilmesi emrinin ardından zikrederek, bir olan Allah'a kulluğun bir gereği olarak müminlere duyurur. "Rabbin "Kendinden başkasına kulluk etmeyin. Ana ve Babaya iyi muamele edin" diye hükmetti. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererlerse onlara "öf" (bile) deme. Onları azarlama. Onlara çok güzel (ve tatlı) söz söyle. Onlara acıyarak tevazu kanadını (yerlere kadar) indir ve: "Ya Rab! Onlar beni çocukken nasıl terbiye ettilerse sen'de kendilerini (öylece) esirge" de." (Kur'ân, 17/ 23, 24)
Başka bir âyet "Müşrik bile olsa ana-babaya hürmet etme konusunu net olarak ifade etmiştir. "Eğer onlar seni, şerik olduğuna dair hiçbir bilgin olmadığı şeyleri, Bana ortak saymaya zorlarlarsa sakın onlara itaat etme! Ama o durumda da kendileriyle iyi geçin, makul bir tarzda onlara sahip çık! Bana yönelen olgun insanların yolunu tut! Sonunda hepinizin dönüşü Bana olacak ve Ben işlediklerinizi tek tek size bildirip karşılığını vereceğim" (Lokman 31/15)
Âyet mümin olmasalar bile anne babaya karşı hürmet edilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Aynı zamanda her evladın ana-babaya yedirmesi, giydirmesi ve onları barındırması da üzerine düşen bir borçtur. Bu konuyu teyit eder anlamda şu hadis de oldukça manidardır.
Esmâ Binti Ebî Bekr (r.a) anlatıyor: "Müşrik olan annem gelmişti. Ona nasıl davranmam gerektiğini Peygamber Efendimiz (s.a.s.)e sordum: "Annem yanıma gelerek, benimle (görüşüp konuşmak) arzu ediyor, anneme iyi davranayım mı?" dedim."Evet" dedi, ona gereken hürmeti göster. Buyurdular. " (Buhârî, Edeb 8; Müslim, Zekat, 14)
XXXXXXXXX
Ömer b. Abdülaziz'in Hayatı ve Şahsiyeti
Doç. Dr. Murtaza Köse
AddThis Sharing Buttons
2232
Ömer b. Abdülaziz’in de içinde bulunduğu tâbiîn devri öyle velûd, öyle münbit bir devirdi ki, o devrede başı ve gözü Arş’a, elleri yıldızlara değecek yüzlerce insan vardı.
Giriş Ömer b. Abdülaziz insanlık tarihinin ender devlet adamlarından biridir. Uyguladığı sosyal siyasetle hem valilik hem de halifelik döneminde toplumun her kesiminde sosyal adalet, istikrar ve güven ortamını tesis etmiş bir şahsiyettir. Kendinden önceki bazı yöneticilerin yanlış birtakım uygulamalarından ders çıkaran, şahsî ve devlet işlerinde ferdî hareket etmeyen bir idarecidir. O daima ilim ve amelleriyle toplumun takdirini kazanmış kişilerden oluşan istişare heyetiyle icraatta bulunan, toplumun huzur ve refahını temin etmeyi kendi huzur ve refahına tercih eden bir kişilik ortaya koymuştur. Ekonomik, siyasî, idarî anlamlarda günümüz açısından ayrı bir önem arz eden sosyal devlet örneğinin pratiğini de uygulayan önemli liderlerdendir.
Hayatı, Şahsiyeti ve Fazileti İslâm tarihi ve tabakat kitapları ondan ikinci Ömer veya beşinci âdil halife olarak bahsederler.1 Onun adaletli olduğu konusunda ittifak edilmiştir. Ömer b. Abdülaziz’in doğum tarihi kaynaklarda tam bir ittifak olmamakla birlikle Hicri 63 senesidir.2 Doğum yeri olarak da muhtelif kaynaklar itibariyle Medine veya Mısır’ın Hulvan bölgesi zikredilmektedir.3 Anne ve babası cömertlik, takva ve iyiliğiyle meşhurdur. Babası adalet, insaf ve merhamet sahibi bir idareci olan Mısır valilerinden Abdülaziz bin Mervan’dır. Annesi Hz. Ömer’in oğlu Âsım’ın kızı Leyla’dır. Ömer b. Abdülaziz aynı zamanda Emevî halifelerinden Mervân’ın torunudur.4
Ömer b. Abdülaziz’in annesi ile ilgili olarak Hz. Ömer’in başından geçen hâdise oldukça ilginçtir. Hz. Ömer bir gün halkın kendisi ve yönetimi hakkında neler düşündüğünü öğrenmek için tebdil-i kıyafetle gezmekte iken, sattığı süte su karıştıran bir anne ile kızı arasındaki konuşmaya kulak misafiri olur. Konuşmada kızın, annesine halifenin süte su karıştırmama emrinin olduğu söylemesine rağmen, annesinin bu emri dinlemeyip aksine hareket ettiğini ve kızın da annesine karşı serzenişte bulunduğunu işitir. Hz. Ömer ertesi gün kızın bu fikirde ısrar edip etmediğini öğrenebilmek için bir memurunu göndererek onlardan süt satın aldırır ve sonuçta sütün içine suyun karıştırılmadığını görür. Bunun üzerine Hz. Ömer, kızı ve annesini çağırtır ve geçmişte aralarında yaptıkları konuşmayı işittiğini söyler. Hz. Ömer kızı ödüllendirmek için ona kendi oğlu Âsım ile evlenmeyi kabul etmesini istediğini bildirir. Kız bu teklifi kabul eder ve bu evlilikten çiftin Leylâ adında bir kızları olur. İşte Hz. Ömer’in torunu olan Leylâ, Ömer b. Abdülaziz’in annesidir. Ömer b. Abdülaziz Kur’ân’ı küçük yaşta ezberlemesinin akabinde babası onu Medine’ye ilim tahsili için gönderir. Ömer b. Abdülaziz sahabeden bazı kimselerden ilim elde etmiştir. Onun üstadları arasında Medine’de Enes b. Mâlik, Sâib b. Yezid, Yusuf b. Abdullah b. Selâm, Abdullah b. Ca’fer Tayyar ve tâbiundan Saîd b. Müseyyib ve daha başka âlimler de vardır. Bu ilim yolculuğunda fıkıh, hadîs, edebiyat ve şiir dersleri alarak müçtehit seviyesine ulaşmıştır. Babasının vefatından sonra amcası Abdülmelik b. Mervan onu yanına alarak kızı Fatıma ile evlendirir.5 Kayınpederinin vefatından sonra hilafete Ömer'in kuzeni 1. Velid b. Abdülmelik geçince Ömer b. Abdülaziz'i Medine'ye hicri 87’de vali olarak atadı. Ömer b. Abdülaziz bu göreve geldiğinde yirmi beş yaşında idi, kısa zamanda yetenekli ve âdil bir idareci olduğunu icraatlarıyla hemen ortaya koydu.6
Ömer’in âdil ve basiretli siyaseti sayesinde eskiden beri başkent Şam'a giden şikâyetler kesilmeye başlayınca Medine'deki âdil idareden haberdar olanlar özellikle Irak valisi olan Haccac b. Yusuf'un şiddetli ve gayr-i âdil idaresinden memnun olmayanlar Medine'ye göçe başladılar. Bu kimselerin arasında Said b. Cübeyr ve Mücahid gibi zâtlar da vardı ki, daha sonra Haccac, Said b. Cübeyr’i katlettirmiş, Mücahid’i ise hapsettirmişti. Bu insanların kaçmaları Irak valisi Haccac’ın hoşuna gitmedi ve halife 1. Velid'e Ömer'i Medine'den alması için baskı yapmaya başladı. 1. Velid bu baskılara karşı koyamayarak Ömer'i Medine valiliğinden geri aldı.7 Yaklaşık yedi yıl bu görevde kalan Ömer'in âdil idareciliği bütün Emevi ülkesine yayılmıştı. 1. Velid’den sonra halife olan Süleyman b. Abdülmelik’in hilafetinin sonlarına doğru Ömer b. Abdülaziz’in kişiliğini, dindarlığını ve kabiliyetini tanıdığından dolayı onu yerine halife olarak tayin etmek istemiş; fakat Ömer b. Abdülaziz bu görevin mesuliyetinin ağır olduğunu bildiğinden dolayı Halife Süleyman’ın bu teklifine sıcak bakmamış ve âdeta kaçmıştır. Ancak mevcut şartlar onu halifelik görevini devralmasını zorunlu hâle getirmiş ve h.99/717’de Süleyman’ın ölümüyle birlikte halife olmuştur.8 Ömer b. Abdülaziz’in devlet başkanlığı yaklaşık iki buçuk sene sürdü. Bu süre zarfında halifenin özel hayatı ve devlet işlerinde azami hassasiyet ve iktisatlı bir hayat sürdüğü hususunda kaynaklarda ittifak vardır.
Ömer b. Abdülaziz halife olarak Medine’ye gelir gelmez öğle namazını kıldıktan sonra Kur’ân ve Sünnet’i iyi bilen, fakih on âlimden oluşan, yetkilerle donatılmış ve devlet icraatlarını denetleyen bir danışma kurulunu oluşturmuştur.9 Bu istişare heyetinde Zübeyr b. Avvam’ın oğlu Urve b. Zübeyr, Ebu Bekir b. Süleyman b. Ebi Haysem, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe b. Mes’ûd, Ebu Bekir b. Abdurrahman b. Haris, Süleyman b. Yesâr, Kâsım b. Muhammed b. Ebîbekr, Sâlim b. Abdullah b. Amr, Abdullah b. Ubeydullah b. Ömer, Abdullah b. Âmir b. Rebia, Hârice b. Zeyd b. Sabit gibi fakih ve âlim olan sahabe çocukları mevcuttu. Halife bütün işleri bunlarla istişare ederek karara bağlardı, söz konusu meclisin isimden ibaret kalmadığını göstermek için de onlara bazı yetkiler vermiştir. Halife devlet yönetiminde kendisinin yanlış yapma durumunda onlar tarafından ikaz edilmesinin de onlara ayrıca bir görev olarak vermiştir. Bu heyetin ortak görüşü olmadan devlete ait işlerde kararlar alınmamaktaydı.10 Bu kurul sayesinde Ömer ortak akıl, ekip çalışması ve istişare tekniğiyle idari sorumluluğu yerine getirirken büyük ölçüde hassasiyet ve kararlarında en az hatayla sosyal siyasetini uygulamıştır.
Ömer b. Abdülaziz’in devlet başkanı olarak ilk yaptığı icraatlar arasında kendisine tahsis edilen binekleri sattırıp onların gelirlerini devlet hazinesine aktarması olmuştur.11 Halife devlete ait işlerde bile kendi özel bineğini kullanmış, aynı zamanda aile fertlerinden de daha mütevazi yaşamalarını, giyim kuşamlarında sade kıyafetler tercih etmelerini istemiştir.12 Ömer b. Abdülaziz ibadet hayatı, zühd, takva ve halkıyla olan münasebetlerinde tam bir tevazu içerisindeydi. Bir defasında Hz. Peygamber’e (sallallahü aleyhi ve sellem) 10 yıl kadar hizmet eden sahabelerden Enes b. Malik, Irak’tan Medine’ye gelip Ömer b. Abdülaziz’in arkasında namaz kıldıktan sonra şöyle demiştir: “Bu gencin dışında namazı Allah Resûlü’nün namazına benzeyen başka bir genç görmedim.”13 Meymun b. Mervan; “Âlimlerin, Ömer’in yanında onun öğrencileri olabileceğini söylemiştir.” Dini yaşamadaki ve İslâm’ın adalet ve ahlakının halk ve idareciler planında zafiyete uğradığı bir devirde Ömer’in gerçek mânâda İslâm’ı tebliğ ve temsil etmesinden dolayı kendisi ilk yüzyılın müceddit devlet başkanı ve âlimlerinden sayılmıştır.14 Müslümanlar onun idarecilikteki kabiliyet ve âdil uygulamalarını dedesi Hz. Ömer’in hilafetine benzetmişlerdir.15
Ömer b. Abdülaziz’in kamu yöneticiliğinde İslâm hukukunun uygulanmasındaki hassasiyet ve becerisi halkının her kesimi tarafından takdirle karşılanmıştır. Bununla birlikte onun valilik döneminden beri yaptığı âdil ve yararlı icraatlar bazı yanlış ve haksız uygulamalarda bulunan valileri rahatsız etmeye başlamıştı. Bu sürecin sonu daha önce de ifade edildiği gibi kendisinin valilikten alınmasıyla sonuçlanmıştı. Yıllar sonra devlet başkanı olmasıyla birlikte valilik döneminde onu kıskanan ve zamanın halifesine şikâyet edenler artık Ömer’in memurları olmuşlardı. Fakat bu süre zarfında her ne kadar Ömer b. Abdülaziz halka zulmeden, haksızlık yapan vali ve diğer memurları görevden aldıysa da Haccac b. Yusuf’un başını çektiği muhalif bir grup halifeden kurtulma çaresi olarak onun bir kölesini kandırmış ve yemeğine zehir koydurarak onu zehirletmişlerdi. Halifenin hastalığı sırasında gelip bakan bir doktor onu görür görmez yemeğine katılan bir zehrin etkisi ile hastalandığını teşhis edip bu durumu bildirmiştir.16 Halife bu komployu kendisine hazırlatan kişileri yakalatarak azmettirme suçundan dolayı ödemeleri gerekli olan yüksek cezaî tazminatları ödettirmiş ve bu meblağları devlet hazinesine verdirtmiştir. Kaynaklardaki farklı rivayetlere göre Ömer b. Abdülaziz hicri 101’de daha 39 veya 40 yaşlarında iken Halep’de vefat etmiştir. Kabri “Deyrü Sem’ân” adı verilen Humus bölgesinde bulunmaktadır.17 Bazı kaynaklarda da Şam’da vefat ettiği rivayet edilmektedir. Kabri ilk günkü defin yerinde olup hiçbir değişikliğe maruz kalmamıştır.18 Halife vefat etmeden önce oğlu Ebû Ümeyye’ye kabir yerini kendi parasıyla iki dinara satın aldırmıştır.19 İbnü’l-Cevzî’nin eserinde Muhammed b. Kays’ın rivayetine göre ise kabir yerini bir Hristiyandan 30 dinara satın aldırdığı ifade edilmektedir.20 Kaynaklar Ömer b. Abdülaziz’in iki yıl beş ay beş gün halifelik yaptığını bildirmektedir.21 Halifenin vefatı ülkede derin üzüntü meydana getirmesinden ve onu sevenleri çok etkilemesinden dolayı onun hakkında Hasanü’l-Basrî: “İnsanların en hayırlısı vefat etti.” demiştir.22
Ömer b. Abdülaziz Aksâ-i Mağrip’ten Aral Gölü’ne, Hadramut’tan Anadolu içlerine kadar çok geniş bir ülkeyi idare eden, ilimde ve idarecilikte yed-i tûlâ sahibi bir halifeydi.
İdaresi altında bulunan yerlerde sadaka veya zekât verilebilecek fakir, yoksul kimse kalmamıştı.
Meymun b. Mihran, “Altı ay Ömer b. Abdülaziz’in yanında kaldım. Bir gün olsun elbisesini değiştirdiğini görmedim. Sadece cumadan cumaya üzerindeki elbiseyi yıkardı.” der.
Hastaydı. Yanına giren kayınbiraderi Mesleme b. Abdülmelik, onu biraz daha iyi görünce halifenin durumunu merak eden ve ısrarla izin isteyenlere o gün izin verilebileceğini düşünmüştü. Ancak halifenin üzerindeki elbise çok kirliydi. Ömer b. Abdülaziz’in hanımı ve kendisinin de kız kardeşi olan Fatıma’ya, “Bugün halifenin durumu biraz daha iyi. İnsanlara izin verelim de onu ziyaret etsinler. Ancak üzerindeki elbise çok kirlenmiş. Hemen onu değiştiriver!” dedi.
Kız kardeşinde bir hareket görmeyince kızdı ve biraz daha sertçe sözlerini tekrarladı. Ancak aldığı cevap müthiştir: “Vallahi, halifenin üzerindeki elbiseden başka elbisesi yok!”
Bir defasında da yamalı bir elbiseyle cuma namazını kıldırmıştı. Namazdan sonra bir müddet oturmuş ve etrafına halkalanmış cemaatiyle orada bulunanlardan biri, “Ey Mü’minlerin Emiri! Allah (celle celâluhu) sana bu kadar mal-mülk ve böyle bir saltanat vermiş. Biraz daha iyi giyinip kuşansan olmaz mı?” demişti. Halife başını eğmiş, bir süre hiç konuşmadan öylece durmuştu. Belli ki o bu sözden hoşlanmamıştı. Neden sonra başını kaldırmış ve mübarek dudaklarından şu hikmet dolu cümle dökülmüştü: “En faziletli iktisat, bollukta yapılan ve en faziletli af, muktedirken olandır.”
Ömer b. Abdülaziz’in de içinde bulunduğu tâbiîn devri öyle velûd, öyle mümbit bir devirdi ki, o devrede başı ve gözü Arş’a, elleri yıldızlara değecek yüzlerce insan vardı: Muhammed b. Münkedir, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe, Muhammed b. Kâ’b el-Kurezî, Recâ b. Hayve, Salim b. Abdullah ve Ebû Hâzim bunlardan sadece birkaç tanesi…23
Sonuç Ömer b. Abdülaziz'in hem valilik hem de devlet başkanlığı dönemi Hulefa-i Raşidin döneminden sonra yeni bir ihyâ, tecdid ve değişim dönemidir. Bu dönemde İslâmî hayat ve siyasî düzenin yeniden dirilişi ve tatbikata konması bu sistemin her zaman uygulanabileceğini ortaya koymaktadır. Ömer b. Abdülaziz devlet yönetiminde sosyal adalet ilkesine son derece dikkat eden halkın idarecileriyle olan münasebet ve diyaloğu konularında son derece duyarlı olan bir devlet adamıydı. Halkın memnuniyet ve huzur içerisinde yaşamasını, valilerin ve diğer kamu yöneticilerinin onlarla olan ilişkilerinde arardı. Özellikle insanların idarecilerine körü körüne itaat edilmemesi gerektiğini sık sık vurgular ve yeri geldikçe onların yanlış uygulamalarının da tenkit edilmesi gerektiği ve hattâ onlara bu yanlış uygulamalarında ısrar ettikleri sürece itaat edilemeyeceğini ifade ederdi. Bu sebeple insanlara ve özellikle mazlumlara kendilerine yapılan haksızlıkları şikâyet edebilecek bir sosyal hukuk sistemi inşa etmiştir. Bu çerçevede vatandaşların sosyal adalet ve hukuk kurallarına riayet etmeyen valilere karşı sivil itaatsizlikte bulunabilmeleri hususunu devlet garantisi altına almıştır. Bu konuyu insanlara “Allah’a isyan olan yerde mahlûka itaat yoktur.” veciz sözüyle bildirmiştir.
Ömer b. Abdülaziz devrinde ortaya konulan sosyal siyaset sayesinde toplumda insanca yaşamanın ortamı hazırlanarak sağlıklı bir toplumun oluşması için gerekli düzenlemeler yapılmıştır. Ülkede Müslim, gayrimüslim farkı gözetilmeksizin ülke tebaası ortak paydası altında bütün fertlerin mutlu olması için mâni olan engellerin önce devlet eliyle sonra da devlete destek olarak fertlerin yardımıyla ortadan kaldırılmasına çalışılmış ve sosyal adalete dayalı olarak sosyal dayanışmayı kuran gelişmiş bir toplumun doğmasına imkân hazırlanmıştır. Bu imkânın hazırlanmasında en önemli katkı ve sorumluluk şüphesiz, devlet başkanının kendini ülke insanının hizmetine adaması, samimi ve azami mesuliyet duygusu içerisinde öz verili gayreti ve çabasıdır. O devleti yönetirken sosyal siyaset maksatlı yasalar çıkartmış ve bunları yürürlüğe koydurmuştur. Bu yasaların yürürlüğünü ve fonksiyonel hâle getirilmesini sağlamak için ehliyetli denetleme ve istişare komisyonları oluşturmuştur. Onun içtimaî barış siyaseti, kamu hizmetlerine eleman almada ehliyet ve liyakat esası, sağlık eğitim ve ekonomi siyasetleri çok kısa zamanda yürürlüğe konularak halkın refah seviyesini yükseltmiştir. Onun hilafeti döneminde devlet kendine yönelmek yerine devleti oluşturan halka odaklanmıştır. Diğer bir tabir ile “halk, devlet için değil; devlet, halkın refahı için” var olmuştur.
*Atatürk Üniv. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi
mkose@yeniumit.com.tr
KAYNAKÇA Ahmet Cevdet Paşa, Kısası Enbiya ve Tevârihu’l-Hulefa, İstanbul, Bedir Yayınevi, 1977 Aclûnî, İsmâil b. Muhammed, Keşfü’l-Hafâ, Beyrut, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1988 Ebû Dâvud, Ebu Muhammed Süleyman b. Eş’as, Sünen-ü Ebî Dâvud, İstanbul, Çağrı Yayınları,1981. Ebû Nuaym, Ahmed b. Abdullah, Hilyetü’l-Evliya ve Tabakâtü’l-Asfiya, Beyrut, 1967 Eminoğlu, Ahmed, V. Raşid Halife Ömer b. Abdülaziz, İstanbul, İnkılap Yayınları, 1984. Hacevî, Muhammed b. Hasan, el-Fikru’s-Sâmî fî Târîhi’l-Fıkhi’l-İslâm, Beyrut, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, 1995. Hasan İbrahim Hasan, Tarihu’l-İslâm, (Çev. İsmail Yiğit-Sadrettin Gümüş), İstanbul, Kayıhan Yayınları, 1987. İbn Abdilhakem, Ebu Muhammed Abdullah, Sîretü Ömer b. Abdülaziz alâ Mâ Ravâhu’-İmâm Malik b. Enes Ve Ashabuhu, Neşreden; Ahmed Ubeyd, Dımeşk, Mektebetü Vehbe, 1954. İbn Kesîr, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Beyrut, Mektebetü’l-Meârif, 1966. İbn Kuteybe, Ebu Muhammed Abdullah B. Müslim, el-İmâme ve’s-Siyâse, Beyrut, Dâru’l-Marife, tsz. İbn Sa’d, et-Tabakatü’l-Kübra, Beyrut, Daru Beyrut, 1957. İbnü’l-Cevzî, Cemalüddin Ebu’l-Ferec Abdurrahman, Sîretü ve Menâkıbu Ömer b. Abdülazizi’l-Halîfeti’z-Zâhid, Beyrut, Darü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1984. İbnü’l-Esîr, İzzuddin Ebi’l-Hasen Ali B. Ebi’l-Hakem Muhammed b. Muhammed Abdulkerim, el-Kâmilü fî’t-Târih, Beyrut, Dâru Beyrut, 1965. Mes’ûdî, Halil Ebû’l-Hasan Ali b. Hüseyn b. Ali, Murûcu’z-Zeheb ve Meâdinü’l-Cevher, Beyrut, 1966. Sahhar, Abdulhamit Cûde, Ömer b. Abdülaziz, (Çev. Numan Yazıcı), İstanbul, Rağbet Yayınları, 2007. Sallâbi, Ali Muhammed, Ömer b. Abdülaziz, (Çev. Ayhan Ak), İstanbul, Ravza Yayınları, 2009. Suyûtî, Celaleddin Abdurrahman b. Ebu Bekir, Târîhi’l-Hulefâ, Beyrut, tsz. Yiğit, İsmail, “Ömer b. Abdülaziz”, DİA, İstanbul, TDVY, 2007. Zehebî, Şemsüddin Muhammed b. Ahmed b. Osman, Siyerü A’lâmi’n-Nübelâ, Müessesetü’r-Risale, Beyrut, 1986. Ziriklî, Hayreddin, el-A’lâm, Beyrut, 1969
Dipnotlar 1. Bu konuda Saîd İbnü’l-Müseyyeb de halifelerin üç olduğunu ve bunların Hz. Ömer, Hz. Ebubekir ve üçüncüsünün de Ömer b. Abdülaziz olduğunu ifade eder, Ebû Nuaym, Ahmed b. Abdullah, Hilyetü’l-Evliya ve Tabakâtü’l-Asfiya, Beyrut, 1967, V, 257. 2. İbn Sa’d, et-Tabakatü’l-Kübra, Beyrut, Dâru Beyrut, 1957, V, 330; Ziriklî, Hayreddin, el-A’lâm, Beyrut, 1969, V, 2009; Yiğit, İsmail, “Ömer b. Abdülaziz”, DİA, İstanbul, 2007, XXXIV, s. 53; Ahmed, Eminoğlu, V. Raşid Halife Ömer b. Abdülaziz, İstanbul, İnkılap Yayınları,1984, s. 72; Sallâbi, Ali Muhammed Muhammed, Ömer b. Abdülaziz, (Çev.Ayhan Ak), İstanbul, Ravza Yayınları, 2009, s. 15; Sahhar, Abdulhamit Cûde, Ömer b. Abdülaziz, (Çev. Numan Yazıcı), İstanbul, Rağbet Yayınları, 2007, s. 15. 3. İbn Abdilhakem, Ebu Muhammed Abdullah, Sîretü Ömer b. Abdülaziz (Alâ Mâ ravâhu’-İmâm Malik b. Enes ve Ashabuhu), Neşreden; Ahmed Ubeyd, Dımeşk, Mektebetü’l-Vehbe, 1954; s. 20; Zehebî, Şemsüddin Muhammed b. Ahmed b. Osman, Siyerü A’lâmi’n-Nübelâ, Beyrut, Müessesetü’r-Risâle, 1986, V, 126; Suyûtî, Celaleddin Abdurrahman b. Ebu Bekir, Târîhi’l-Hulefâ, Beyrut, tsz, s. 248; Hasan İbrahim Hasan, Tarihu’l-İslâm, (Çev. İsmail Yiğit-Sadrettin Gümüş), İstanbul, Kayıhan Yayınları, 1987, I, 265. 4. İbn Kesîr, Ebu’l-Fidâ, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Beyrut, Mektebetü’l-Meârif, 1966, IX, 192. 5. İbn Sa’d, a.g.e.,V, 331; İbn Kesîr, a.g.e., IX, 192; Suyûtî, a.g.e., s. 248; Hasan İbrahim Hasan, a.g.e., I, 265. 6. İbnü’l-Cevzî, Cemalüddin Ebu’l-Ferec Abdurrahman, Sîretü ve Menâkıbu Ömer İbni Abdülazizi’l-Halîfeti’z-Zâhid, Beyrut, Dâru’l-Kütütbi’l-İlmiyye, 1984, s. 41. 7. İbnü’l-Esîr, a.g.e., IV, 577. 8. İbn Abdilhakem, a.g.e., s. 30, 31; İbn Kuteybe, Ebu Muhammed Abdullah b. Müslim, el-İmâme ve’s-Siyâse, Beyrut, tsz, II, 94; Mes’ûdî, Halil Ebû’l-Hasan Ali b. Hüseyn b. Ali, Murûcu’z-Zeheb ve Meâdinü’l-Cevher, Beyrut, 1966, III, 182; Zehebî, a.g.e., V, 114; İbn Kesîr, a.g.e., IX, 192. 9. İbn Sa’d, a.g.e., V, 334; Zehebî, a.g.e., V, 118; İbnü’l-Esîr İzzuddin Ebi’l-Hasen Ali b. Ebi’l-Hakem Muhammed b. Muhammed Abdulkerim, el-Kâmilü fî’t-Târih, Beyrut,Dâru Beyrut, 1965, IV, 526. 10. İbn Sa’d, a.g.e., V, 334; Zehebî, a.g.e., V, 118; İbnü’Esir, a.g.e., 526; Ahmet Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya ve Tevârîh-i Hulefa, İstanbul, Bedir Yayınevi, 1981, I, 703. 11. İbnü’l-Cevzî, a.g.e., s. 62; İbnü’l-Esîr, a.g.e., V, 41. 12. İbn Kuteybe, a.g.e., II, 97. 13. İbn Abdilhakem, a.g.e., s. 28; Ebû Nuaym, V, 294; İbnü’l--Cevzî, s. 34; Zehebî, V, 114; İbn Hacer, VII, 477. 14. Hacevî, Muhammed b. Hasan el-Fâsî, el-Fikru’s-Sâmî fî Târîhi’l-Fıkhi’l-İslâm, Beyrut, Dâru’l-Kütübi’’l-İlmiyye, 1995, II, 368. Ebû Dâvud’da ki bir hadis-i şerifte “Allah Teâla her yüzyılın başında bu ümmetin dinini düzeltecek (müceddit) bir kimseyi gönderir,”Ebû Dâvud, Ebu Muhammed Süleyman b. Eş’as, Melâhim, 1; Aclûnî, ,İsmail b. Muhammed, Keşfu’l-Hafâ, Beyrut, Dâru’l-Kütütbi’l-İlmiyye, I, 243, İbnü’l-Cevzî’nin eserinde Ahmed b. Hanbel’den naklettiğine göre bu şahıslar ilk yüzyılda Ömer b. Abdülaziz, ikinci yüzyılda ise İmam Şâfiî olduğunu söylemektedir, İbnü’’l-Cevzî, Sıfatu’-Safve, II, 113; İbnü’l-Cevzî, Siret, s. 74. 15. Hasan İbrahim Hasan, a.g.e., I, 265. 16. İbnü’l-Cevzî, a.g.e., s. 317. 17. İbn Sad, a.g.e., V, 407; Mes’ûdî, a.g.e., III, 182; Suyûtî, a.g.e., s. 267; İbnü’l-Esîr, a.g.e., V, 58; İbn Ebî Hâtim, Muhamed b. İdris b. Münzir er-Râzî, Kitabu’l-Cerh ve’t-Ta’dîl, Beyrut, Haydarâbât, 1360, VI, 122. 18. Suyûtî, a.g.e., s. 268. 19. İbn Abdilhakem, a.g.e., s. 95; Zehebî, a.g.e., V, 145 20. İbnü’l-Cevzî, a.g.e., 323. 21. Mes’ûdî, a.g.e., III, 182. 22. İbnü’l-Cevzî, Sîret, s. 35; Suyûtî, a.g.e., 266; Hacevî, a.g.e., II, 367. 23. M. Fethullah Gülen, Enginliğiyle Bizim Dünyamız, s. 142-143.
.
Ömer B. Abdülaziz'in Sosyal Siyaseti
Doç. Dr. Murtaza Köse
AddThis Sharing Buttons
56
Ömer b. Abdüzlaziz'i zirvelere ulaştıran hususların başında, onun bir hamlede cismanî arzuları aşarak bedenin yerine ruhu, nefsin yerine gönlü yerleştirip her işinde Resûlullah'ın yolunu ve Allah'ın rızasını araştırması gelir.İnsanlık; gerçek mânâda idarecilerini bulduğunda hak, adalet, huzur, güven, istikrar ve refah gibi insan fıtratının arzu ettiği kavramların pratik yansımaları hayatın her sahasında görülecektir. Bu kavramların işaret ettiği değerlerin sosyal siyasetle hayata yansıtılması; fert ve toplumun maddî ve mânevî refahını artıracak ve böylece huzurlu bir toplum ortaya çıkacaktır. "Sosyal siyaset", genel mânâda toplumun değişik sosyal kesimlerinde ortaya çıkan farklı içtimâî problemleri ortadan kaldırmayı, toplumun sosyal refahını temin etmeyi ve içtimâî huzuru yaygınlaştırmayı hedefler. Aynı zamanda bu kavram, insanların fıtratına ve benimsenen ahlâkî değerlere göre düzenlenen sosyal politikaların tamamını ifade eder.İslâm; içtimâî hayatta sosyal adalet ve dayanışmanın gerçekleşebilmesi için gerekli her türlü hukukî, ahlâkî, sosyal, siyasî ve iktisadî prensipleri bütün açıklığıyla ortaya koymuş evrensel bir nizamdır. Bu nizamın kâmil mânâda en önemli tebliğ ve temsilcisi de Hz. Peygamber'dir (sallallâhu aleyhi ve sellem). Kaynaklarda İslâm âlimleri O'nun yaşadığı çağa, "Asrı Saadet" adını vermişlerdir. Hz. Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifade ettiği ve pratiğe koyduğu sistem, kaynağını vahiyden almıştır. Bu mânâda O'nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) sözleri ve uygulamalarının doğrudan ve dolaylı olarak Kur'ân'a dayandığı kabul edilmektedir.İçinde büyüdüğü toplumun fertlerini inançsızlıktan, sosyal adaletsizlikten kurtarma ve insan onuruna yakışır bir hayat seviyesine çıkarma gayreti Hz. Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatının gayesi olmuştur. Hz. Peygamber'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra Raşit halifeler döneminde de İslâm'ın temel siyaseti uygulanmıştır. Emevî halifeleri döneminde ise, İslâm coğrafyasının sınırları genişletilmiş olmasına rağmen, Raşit halifeler dönemini aksettiren bir yönetim anlayışı neredeyse yok gibidir. Bu dönemde ortaya çıkan siyasî çekişmeler, idarecilerin keyfî uygulamaları, halkın yönetime karşı olan itaat ve sadakat duygularını zaafa uğratmıştır. Bu sebeplerle Ömer b. Abdülaziz ve birkaç idareci hâriç tutulacak olursa Emevîler dönemi idarecilerinde adaletli bir yönetimi yansıtacak manzaraların ve idarî yönetimin olduğunu söylemek kaynaklar itibariyle oldukça zordur.Ömer b. Abdülaziz kısa bir müddet halifelik yapmış olmakla birlikte devrinin âdil idarecilerinden biridir. O üstün ahlâk ve sosyal sorumluluk şuuruna sahip bir devlet adamıydı. O, İslâm'da ilk tecdid ve değişim hareketini gerçekleştirmiştir; bununla birlikte onun dünya tarihinde ilk defa modern bir sosyal devletin temellerini attığını da söyleyebiliriz. Sosyal problemlerin çözümünde Kur'ân ve Sünnet'i esas almış; dört halife dönemindeki -özellikle dedesi Hz. Ömer'in 10 yılı aşkın idareciliğindeki- devlet yönetimi siyasetini çok iyi analiz ederek, onlara uygun sosyal siyasetler uygulamıştır. O, İslâm'ın sosyal ahlâk ilkelerini devlet siyasetine aktararak modern sosyal devletlerin hedeflediği sosyal barış, sosyal dayanışma, sosyal refah ve sosyal adaleti kısa bir zamanda sağlamıştır. Bunu da kendi hayatından büyük fedakârlıklarda bulunarak İslâmî esaslara uygun sosyal siyasetler aracılığı ile hayata geçirmiştir. Kendi dönemine kadar hantallaşmış devlet yapısını yeniden gözden geçirerek reform niteliğinde uygulamalar başlatmıştır. Devlet bütçesine ağır maliyetler getiren çalışmayan memurları çalışmaya teşvik ederek devlet bütçesini disipline etmeye çalışmıştır. Ekonomik alanda, İslâm'ın özüne uygun düzenlemeler yaparak, daha önce haksız olarak ele geçirilmiş bütün malları geri alarak Beytülmal'e devretmiştir.2 Yüksek maaşlara kısıtlama getirmiş; böylece ekonomide kısa zamanda müspet neticeler alınmasına vesile olmuştur.3Ömer b. Abdülaziz'in sosyal siyaset adına ortaya koyduğu uygulamalar ileride izah edileceği üzere, bir yönüyle toplumda reform hareketi olarak telâkki edilebilir. O, kendinden önceki devlet başkanlarının yöneticilikteki eksikliklerini ve hatalarını çok iyi görebilen ve bunlardan ders çıkarabilen bir kamu yöneticisiydi. Medine valiliği döneminde, değişik merkezlerdeki meslektaşlarının hatalarını görmesi onun sosyal siyaseti daha gerçekçi yapabilmesine imkân hazırlamıştır.Yolsuzluk ve Haksızlıkla Mücadele SiyasetiBir bilim dalı olarak sosyal siyaset, iktisadî faaliyetlerin, bazı sosyal kesimlerde doğurduğu maddî olumsuzlukları ve sosyal adaletsizliği gidermeyi hedef alan bir disiplindir. Aynı zamanda insanların fıtratına ve benimsenen ahlâkî değerlere göre düzenlenen sosyal siyasetin bütünüdür. Bu bağlamda Ömer b. Abdülaziz hem Medine'de yedi yıl süreyle yaptığı valilik hem de daha sonra ikibuçuk seneyi aşkın devlet başkanlığı döneminde, İslâm'ın insan ve toplum hayatından kaldırmayı temel hedef hâline getirdiği haksızlık ve yolsuzluklarla mücadeleyi hayatının temel hedeflerinden biri olarak saymış ve bu konuda kendi yakın çevresinden başlayarak en uzak vilâyetlerdeki valilerden, devlet memurlarına varıncaya kadar tavizsiz uygulamalarını yürürlüğe koymuştur. O günün şartları ve imkânları dâhilinde yapılması gereken icraatları hiç kimse ve grubun tesiri altında kalmadan amme vicdanını rahatlatacak tarzda hemen yürürlüğe koymuştur. Devlet başkanı olarak adaletsizliği giderme ve halkla devlet yetkililerinin kaynaşması adına hukuka saygısı olmayan, keyfice hareket eden ve zâlimce uygulamalar yapan devlet memurlarına görevden el çektirmiştir. Ayrıca insanlara haksız yere vergi koyan idarecileri görevden aldığı gibi onlara gerekli cezayı tazminat veya hapis şeklinde uygulamıştır.4 Meselâ dönemin valisi Abbas b. Veli b. Abdülmelik zamanında haksız bir şekilde toprağı gaspedilen Humus'lu yaşlı bir zimmînin Ömer b. Abdülaziz'e şikâyeti üzerine arazisi hemen kendisine iade edilmiştir.5 Onun devrinde, Arap milliyetçiliğinin ve kayırımcılığının yol açtığı her türlü ayırımcılığa son verilerek sosyal eşitliğin yaygınlaşması ve Arap olmayan kavimlerin de devlete bağlılığı sağlanmıştır. Bu çerçevede ülkede sosyal vatandaşlık ilkesi benimsenmiştir.Kamu yöneticilerinden olan vali ve diğer yetkililerden haksızlık yapan, rüşvet alan ve bu tür yanlış işlere tenezzül eden memurları derhal görevden almıştır. Bunların yerine ilmî yeterlilikleri belli seviyede olan ehliyetli dindar, duyarlı ve hakka azamî riayet etmeye çalışan memurlar vali, hâkim ve idareci olarak atamıştır. O, yönetimi esnasında ehil olmayan Irak Valisi Yezid bin Mühelleb'i görevden alarak hapse attırmış ve yerine Adiy b. Erta'ı tayin etmiştir. Mısır emiri Abdülmelik b. Ebi Veda'yı azledip yerine Eyyüb b. Şurahbili tayin etmiştir.6 Kufe hâkimliğine Âmir b. Şurahil eş-Şa'bî, Basra hâkimliğine ise Hasanü'l-Basrî'yi atamıştır.7 Hilafetinin ilk günlerinde Horasan'a tayin ettiği genel vali Cerrah bin Abdülhakemî'ye daha önce vali olan ve yolsuzluk yapan valileri yakalatması ve hapse attırmasını emretmiş ve o da bunu aynen yerine getirmiştir. 8 Halife kendi akrabalarından bile olsa, haksız kazanç elde edenlerin ellerinde bulundurdukları mallarına el koymuş ve bu kararlara uymayanları da tutuklatmıştır.Ömer b. Abdülaziz liyakat ve ehliyet esasına dayanan bir uygulamayla yeni tayin ettiği vali ve hâkimler sayesinde ayrımcılığı ortadan kaldırmakla başta Berberîler olmak üzere birçok kavmin İslâmiyet'e girmesine vesile olmuştur; hattâ onun halifeliği zamanında Türklerden de İslâmiyet'i kabul edenler olmuştur.9b. Fakirlik ve Yoksullukla Alâkalı Sosyal Siyaseti Ömer b. Abdülaziz devrinde sosyo-ekonomik yönden zayıf insanların sosyal ve ekonomik durumlarını sürekli olarak iyileştirmek, onları kalkındırmak devletin en önemli uygulamaları arasında olmuştur. Bu bağlamda halife, yönetimi altındaki valilere tâlimatlar vererek halktan ihtiyaç sahiplerinin tespit edilmesi ve onlara gerekli maddî yardımların yapılarak devlet imkânlarından istifade ettirilmesinin önemli bir vazife telâkki edilmesi gerektiğini vurgulamıştır.10 O, ülke içinde ihtiyaç sahibi bir insanın kalmaması için tâlimatlar vermiştir. Buna bağlı olarak yetim, dul, engelli, yaşlı vb. durumda olan insanları tespit ettirerek, kendilerine ayni veya nakdi destekler sağlamıştır. O, Irak Valisi Abdülhamid b. Abdurrahman'a yazdığı bir mektupta; "Sefahat ve israf yolları dışında borçlu düşen ne kadar kimse varsa onların borçlarını ödenmesi, mehir imkânı olmayıp da evlenemeyen bekârların evlendirilmesi, zimmet ehlinden olup da mâlî durumu zayıflamış ne kadar kimse varsa arazisini işleyebilecek kadar kendilerine ödünç para verilmesi gibi birçok yardım çeşidinin yerine getirilmesini emretmiştir."11Ömer b. Abdülaziz, valilerinden Adiy b. Erta'ya yazdığı mektubunda şunları ifade etmiştir: "Allah Teâlâ cizyenin ancak İslâm'ı kabul etmeyen ve haddi aşarak küfrü tercih eden böylelikle de açık bir ziyanda olan kimseden alınmasını emir buyurmuştur. Sen de cizyeyi ödeme gücü olana emret. Ehl-i zimmetin varlıklı olmasına imkân ver ki, yerin imar edilmesinde katkıları olsun. Çünkü bu Müslümanların hayat seviyelerinin iyileşmesine vesile olacak ve düşmanlarına karşı kendilerine güç verecektir. Etrafını gözet, ehl-i zimmetten olup da ihtiyarlamış, gücü kalmamış ve geçim yolları tıkanmış kimselere devlet hazinesinden kendisine yetecek kadar maaş bağla. Nitekim müslümanlardan bir adamın bir kölesi olup da bu köle yaşlanır, gücü zayıflar ve geçim imkânları ortadan kalkarsa, efendisi onu ölünceye veya azat edinceye kadar geçindirmekle yükümlüdür. Zîrâ bana nakledildi ki, Hz. Ömer kapı kapı dolaşarak insanlardan dilenen zimmî bir ihtiyara rastladığında ona şöyle dedi: 'İnsaf mıdır ki gençliğinde senden cizye almışken şimdi seni zaruretle baş başa bırakalım.' Ömer b. Abdülaziz devamla Hz. Ömer'in daha sonra bu zimmîye maaş bağladığını ifade etmiştir."12 Velid b. Raşid'den nakledildiğine göre halife halkına ücret konusunda eşit davranıp mevali ve Arap diye ayırım yapmaz, maaş artırımlarını da eşit oranda yapardı. 13Onun halifeliği döneminde birçok varlıklı insan fakirlere verilmesi maksadıyla çok miktarda malla Ömer b. Abdülaziz'in makamına geliyor; ancak mallarıyla geri dönmek zorunda kalıyordu. Zîrâ devlet başkanı olan Ömer, fakir insanları zenginleştirerek onları maddeten refaha kavuşturmuştu.14 Halife her gün kendi malından bir dirhemi ayırarak fakir insanlarla beraber yemek yerdi; bazen de zimmîlerin yanına gelir, onlar da Ömer'e yemek takdim ederlerdi. Halife de onlara daha fazlasıyla karşılık verir, onlarla yemek yerdi.15Ömer b. Abdülaziz'in devlet başkanlığı döneminde zekât verilecek kimse kalmamış, herkes insan onuruna yakışır bir hayat sürdürme seviyesine ulaşmıştır. Bu dönem, Hz. Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) zekât verecek kimseler bulamayacaksınız dediği devirdir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hususu şu ifadelerle dile getirmiştir: "Bir gün elinizde zekâtla dolaşacaksınız; fakat verecek kimse bulamayacaksınız."16 Aynı konuda Ebu Mûsa'dan bir rivayette Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Bir zaman gelecek, bir kimse altından olan zekâtını (diyar diyar) dolaştıracak, onu alacak hiçbir kimse bulamayacak…" Başka bir hadîste de Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Mal çoğalıp, taşmadıkça, kıyamet kopmayacaktır; o derecede ki, bir adam malının zekâtını çıkaracak; fakat onu kabul edecek kimse bulamayacak; hattâ Arabistan, çayırlıklara ve nehirler akan yerlere dönecektir."17 Yahya b. Said'in rivayetinde şu ifadeler yer almaktadır: "Bir seferinde Ömer b. Abdülaziz beni sadakaları toplamak ve sahiplerine vermek için Afrika'ya gönderdi. Zekâtı topladık, onları vermek için fakirleri aradık; fakat verecek fakir kimse bulamadık, ayrıca başka isteyen kimseler de çıkmadı; çünkü Ömer onları zenginleştirmişti, onun yerine o paralarla köle satın alıp azat ettik."18 Ömer b. Abdülaziz zekât vermeye gidilen yerlerde zekât verilecek kişinin kalmadığı bilgisi kendisine ulaşınca valilere o mallarla köle satın alıp âzât etmelerini emretmiştir.19 Onun döneminde zekâta muhtaç kimse kalmamış olmakla birlikte, eskiden fakir olan kimseler kısa zaman sonra zekât verecek hâle gelmiştir.20Halife kendinden önceki valilerin haksız uygulamaları neticesinde maddeten zarar görmüş kişilerin zararlarını, müslim veya gayrimüslim ayrımı gözetmeden tazmin ettirmiştir. Bir gün Şam ahalisinden birisi ordunun tarlasından geçerek ürününü yok ettiğini ve maddi zararının olduğunu söylemesi üzerine, kendisine devlet tarafından 10 bin dirhem verilerek zararı tazmin edilmiştir. Halife zalim valilerin yanlış uygulamalarından zarar görmüş Kûfe halkının zararlarını gidererek, orada yaşayan müslim-gayrimüslim bütün insanlara adaletle davranılması, özellikle ehl-i zimmetin kalkındırılması için onlara maddî yardım edilmesi gerektiğini zamanın valisine emretmiştir.21 Halife, idarecilerine halkın temel ihtiyaçları olan ev, hizmetçi, binek ev eşyasına sahip olmalarına bakılmaksızın onların borçlu oldukları takdirde borçlarının ödenmesi konusunda yardımcı olunmasını belirtmiştir. 22Fertune Sevdâ isimli fakir bir kadın, halifeye gönderdiği mektupta, evinin bahçesinin duvarlarının alçak olması sebebiyle tavuklarının çalındığını belirtmesi üzerine Ömer, o bölgenin idarecisi Eyyûb b. Şurahbîl'e mektup yazar ve kadının evinin duvarlarının yapılmasını emreder.23 Ömer b. Abdülaziz; sosyal devletin yapması gereken; ancak son birkaç asırdır hükümetlerin yıllarca tartışarak uygulamaya koydukları küçük çocuklara yapılacak devlet yardımlarını kendi zamanında yürürlüğe koymuş ve her çocuğa -sütten kesilmiş olsun veya olmasın- beytülmal'dan tahsisat ayırmıştır.24c. Sosyal Hizmetler ve Eğitim Siyaseti Ömer b. Abdülaziz ülke insanlarının eğitilmesi adına önemli bir kamu hizmeti olarak muallim ve irşat ekipleri oluşturmuştur. Bu hizmetle devletin en ücra yerlerinde yaşayan insanların irşadını hedeflemiştir. Halife bu siyasetiyle hiçbir kimsenin eğitim ve öğretim hakkından mahrum bırakılamayacağını ortaya koymuştur. Kırsal kesimde yaşayan insanları eğitmek maksadıyla Yezid b. Ebi Mâlik ve Hâris b. Yemced'i görevlendirmiştir. Muallimlerin geçimlerini sağlamak maksadıyla onlara devlet bütçesinden maaş bağlatmıştır. İlim adamlarının sıkıntı çekmeleri söz konusu olunca her birine 100 dirhem maaş bağlanmasını istemiştir.25 Aynı zamanda bu kişilere zaman zaman hazineden erzak tahsisatında da bulunulmasını emretmiştir.26 Halife Mısır'a başkadı olarak tayin ettiği Yezid b. Ebî Habib'in burada hâkimlikle beraber öğretmenlik yapmasını da söylemiştir.27Ömer b. Abdülaziz altyapı hizmetlerine de önem vermiştir. İçme suyu ihtiyacının karşılanması ve tarlaların sulanması maksadıyla kanallar yaptırmıştır.28 Halife, hac döneminde Müslümanların ibadetlerini rahat yapabilmeleri adına hacıların mesken problemlerini çözmüştür. Bunu bir amme hizmeti olarak değerlendirmiş; o dönemde Mekke'de bulunan evlerin kiraya verilmesinin câiz olmadığına hükmederek29 bu icraatını Hz. Ömer zamanındaki bir uygulamaya dayandırmıştır. 30Kamu yöneticilerinin en önemli görevlerinden biri de, belediyecilik ve imar işlerinin denetlenmesidir. Ömer b. Abdülaziz'in döneminde yerleşim yerlerinin, sokak ve caddelerin temizliğine dikkat edilmiş; yolculara ve şehirlerarası yollarda ticaret yapan tüccarlara ücretsiz konaklama imkânları sunulmuştur. Şehir merkezlerinde fakirler için aşevleri inşa ettirilmiş; imkânı olmayan insanlara hayatını rahat bir şekilde devam ettirecek şekilde ev eşyaları temin edilmiştir.31Ömer b. Abdülaziz'in sosyal hizmet adına yaptığı icraatlardan biri de Medine'ye vali olduğunda Hz. Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mescidini genişletmek olmuştur.32 Kendisine Nil nehri kıyılarına dikilen ağaçlar sebebiyle gemi ve kayıkların kenara çekilmesinde zorluklar yaşandığının bildirilmesi üzerine, Mısır valisine mektup yazmış ve bu durumun düzeltilmesini emretmiştir.33Valiler sadece hukuk kurallarının uygulanmasıyla değil aynı zamanda yöresel ihtiyaçların belirlenmesi ve onlara giderilmesiyle de yükümlüdürler. Bu çerçevede Ömer b. Abdülaziz valilere gönderdiği genelgelerde belde halkının ahvalinin sorulmasını, orada yaşayan insanların durumlarından haberdar olunmasını istemiştir. Halife; piyasada mal-fiyat dengelerinin araştırılması, yolda kalanların ihtiyaçlarının giderilmesi, haksızlıkların ortadan kaldırılması hususunda da valilerine sık sık mektuplar yazmıştır.34Ömer b. Abdülaziz'in en büyük hizmetlerinden biri de Hz. Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadîslerinin toplanması konusunda yaptırdığı çalışmadır. Devlet başkanı, bidat ve hurafelerin yayıldığına ve Sünnet'in terk edilip unutulmaya başlandığına şahit olmaktaydı. Bu sebeple hadîslerin derlenip toplanması konusunda valilere emirler verdi. Hadislerin devlet imkânlarıyla toplanma faaliyeti de bu vesileyle Ömer b. Abdülaziz'e nasip olmuştur.35Günümüzde mahkûmlara tanınan birçok hak ve imkânın ilk temelleri Ömer b. Abdülaziz devrinde atılmıştır. Mahkûmların insan olma şeref ve haysiyeti öne çıkarılarak, onlara insanca davranma konusunda genelgeler yayımlanmıştır. Onların ibadet etme hürriyetlerine imkân verecek kolaylıklar sağlanmıştır. İbadetlerini sağlıklı bir şekilde ayakta ifa edemeyecek olanların mahkûmiyetlerine son verilmiştir. Mahkumlara yazlık ve kışlık kıyafetlerin verilmesi sağlanmıştır.36Bu devirde halife yetim çocukların mallarına bakma görevini hâkimlere vermiştir. Dolayısıyla hâkimler yetimlerin kanunî velisiydi. Hâkimlere verdiği bir başka görev de, yetimlerin mallarının kayıt altına alınarak tescil edilmesiydi.37 Ömer b. Abdülaziz muhtemel savaşların mutlaka şehir merkezleri dışında yapılmasını emretmiştir. Böylelikle sivil halkın hangi inanç ve kültüre sahip olduklarına bakılmaksızın zarar görmesini engellemiştir.38Ömer b. Abdülaziz'in en önemli icraatlarından biri de, daha önceki Emevi idaresindeki ülkelerde Cuma hutbelerinde Hz. Ali'ye lânet okuma âdetini kaldırmasıdır. Cuma hutbelerinde; "Allah adaleti, hattâ adaletten de fazla olarak ihsanı, en güzel davranışı ve muhtaç oldukları şeyleri yakınlara vermeyi emreder. Hayâsızlığı, çirkin işleri, zulüm ve tecavüzü yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir."39 mealindeki âyetinin okunmasını emretmiştir.40d. Azınlık Hakları ve Fikir Hürriyeti Konusunda Sosyal Siyaseti Ömer b. Abdülaziz'in hilafeti döneminde ülke sınırları içerisinde bulunan farklı grupların (Müslümanlar, köleler, zimmîler, haricîler), belirli hukukî statüye tabi olarak bir toplum oluşturdukları vakıadır. Bu sosyal yapının ahenginin korunmasında, devlet başkanının etkin bir sosyal siyaset uygulaması, meydana gelebilecek önemli sorunları asgariye indirmiştir. Bu vesileyle toplumda çeşitli sınıf ve grupların entegresi halifenin akıllı siyasetiyle sağlanmış olmaktadır. Halife, kargaşayı önlemek için farklı siyasî, dinî ve sosyal gruplarla diyaloga geçerek ihtilâflı konuların fikri zeminde tartışılmasına izin vermiştir. Ömer b. Abdülaziz farklı kanaate sahip insanlara kan dökmeme, fesat çıkarmama ve onları tahrik etmeme şartıyla müsamahalı davranarak kendi ifadesiyle "hastayı ilâçla tedavi imkânı varsa, cerrahî yolla müdahale etmeme" prensibini tercih etmiştir.41 Halife, valilerine idareleri altında yaşayan başka din mensuplarının ibadethanelerini yıktırmamalarını emretmiş;42 böylelikle onların ibadetlerini hür şekilde yapabilmelerine ve vakıf kurabilmelerine imkân sağlamıştır.43Ömer b. Abdülaziz, iç barış adına farklı fikir gruplarını -özellikle haricîler ve kaderîler- ilmî münazaralarla ikna siyasetini tercih etmiştir. Valilerine de bu bu şekilde hareket etmeleri talimatını vermiştir. Bu dönemde bu tür gruplara mevcut yönetime karşı fiilî tavır almadıkça, kan dökmeye yönelik faaliyetlere girişilmemiş; insanlar arasında fesat çıkarmadıkça, bu gruplara esnek davranılması gerektiği devlet siyaseti olarak tercih edilmiştir. 44e. Kamu Mallarını Koruma ve İsraf Karşısındaki Siyaseti Ömer b. Abdülaziz kamu mallarını koruma, harcama kalemlerinde tasarruf, saray masraflarını azaltma konusunda hem ailesine hem de valilerine sık sık nasihatlerde bulunmuştur.45 Halife özel işleriyle kamuya ait işlerini birbirinden ayırmış; devlet malını hiçbir zaman şahsına ait işlerde kullanmamıştır. Devlete ait işler için kendine tahsis edilen bineklere binmemiş; bunların satılıp gelirlerinin beytülmala konulmasını emretmiştir.46 Özel işlerinde kendine ait kandil ve mumları; devlet işlerinde de kamu malı olan kandil ve mumları kullanırdı. Resmî yazışma evraklarının kullanımında da aynı hassasiyeti gösterirdi. Lüzumsuz kırtasiyecilikten uzak durulmasını, daha iktisatlı olması bakımından valilerin yazışmalarında ince uçlu kalem kullanılmasını emretmiştir.47 Aile fertlerinin de aynı hassasiyetle hareket etmesini tavsiye ederdi. Erkek evlatlarından birinin değerli bir yüzük satın aldığını öğrendiğinde, oğluna onu hemen satmasını, daha ucuz bir yüzük almasını, artan parayla da aç insanları doyurmasını söylemiştir. 48Kendisinin ve ailesini nafakası için aylık 60 dirhem alırken, valilerine takdir ettiği maaş, kaynaklara göre 300 dinardı.49 Halk tarafından kendisine bu husus sorulduğunda o: "Ben onları yanlış işlere tevessül edip haksız kazanç elde etmelerinden müstağni kılmak istediğim için bu şekilde bir takdirde bulundum." demiştir.50f. Kamu İdarecilerinin Görev ve Sorumluluklarıyla İlgili Siyaseti Ömer b. Abdülaziz'in sosyal barış ve adaletin temini için yaptığı çalışmalar kısa zamanda sonuç vermiş, bütün bu gayretler halk tarafından takdirle karşılanmıştır. Halife tarafından azınlıklara "Sizin lehinize olan bizim de lehimize, sizin aleyhinize olan bizin de aleyhimizedir." şeklinde garanti verilmesi, onları bir güven ve emniyet şeridine almıştır.Halife, devlet memurlarına halkın işlerine nezaret ederken hassas olmaları gerektiğini salık vermiş ve onlardan herhangi bir maddî karşılık almamalarını emretmiştir. Amr b. el-Mühâcir'in rivayetine göre; bir gün bir adam, Ömer b. Abdülaziz'e hediye olarak elma getirir ve Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine gelen hediyeyi yediğini hatırlatır. Bunun üzerine Halife: "Vay senin hâline! Allah Resûlü'ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) hediye edilen şey o gün hediyedir, bugün ise bu hediye bize rüşvettir." diyerek hediyeyi reddeder.51 Halife, valilerin ve imamların görevde bulundukları sürece ticaretle meşgul olmamalarını istemiş; zîrâ bu tür bir meşgale sebebiyle görevlerini ihmal edebileceklerini ve halkın nazarında kendilerini töhmet altında bırakabileceklerini ifade etmiştir.52Ömer b. Abdülaziz, ceza hukuku alanında, insanların suç işleyip işlemediklerinin tam tespitinin yapılması hususunda, görevli devlet memurlarına ciddi talimatlar vermiş; haksız yere insanların hapse atılmalarını önlemeye çalışmıştır. İnsanların suç işleyip işlemediklerinin netleşmediği müşkil hâllerde de davaların kendisine havale edilmesini istemiştir.53
DİPNOTLAR 1. Erzurum Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi 2. İbn Abdilhakem, a.g.e., s. 140. 3. Eminoğlu, a.g.e., s. 104. 4. İbn Abdilhakem, a.g.e., s. 32. 5. İbnül-Cevzî, Sıfatu's-Saffe, II, 116. 6. İbn Kesir, a.g.e., IX,185. 7. Heyet, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul, 1992, II, 406. 8. Belâzurî, Ebu'l-Abbâs Ahmed b. Yahya, Futûhu'l-Buldân, Beyrut, 1987, s. 600. 9. Heyet, II, 406 10. Ebû Yûsuf, Yakub bin İbrahim, Kitabu'l-Harâc, Beyrut, 1979, s. 16; İbnü'l-Cevzî, Sîret, s.100 11. Ebû Ubeyd, Kâsım b. Sellâm, Kitâbu'l-Emvâl, Kahire, Şirketü Mektebe, 1975, s. 357; İbn Abdilhakem, a.g.e., s. 58. 12. Ebû Ubeyd, a.g.e., s. 64. 13. İbnü'l-Cevzî, Sîret., s. 107. 14. İbnü'l-Cevzî, Sîret., s. 94; İbn Hacer, a.g.e., VII, 478 15. İbnü'l-Cevzî, Sîret., s.192. 16. İbn Hacer, a.g.e., VII, 478. 17. Müslim, Zekât, 18. 18. İbn Abdilhakem, a.g.e., s. 59. 19. İbnü'l-Cevzî, Sîret., s. 94 20. İbn Sa'd, a.g.e., V, 347. 21. Ebû Ubeyd, a.g.e., s. 65. 22. İbn Abdilhakem, a.g.e., s. 140. 23. İbn Abdulhakem, a.g.e., s. 56 24. Ebû Ubeyd, a.g.e., s. 340, 341, 342. 25. Ebû Yûsuf, a.g.e., s. 16. 26. Ebû Ubeyd, a.g.e., s. 372. 27. Heyet, II, 578 28. Belâzurî, a.g.e., s. 515. 29. Belâzurî, a.g.e., s. 59; İbnü'l-Cevzî, Sîret., s. 114. 30. Ebû Ubeyd, a.g.e., s. 94. 31. Ebû Nuaym, a.g.e., V, 305; İbnü'l-Cevzî, Sîret., s. 110. 32. İbn Kesîr, a.g.e., IX, 194. 33. İbn Abdilhakem, a.g.e., s. 57. 34. İbn Abdilhakem, a.g.e., s. 133. 35. Ahmed Naim, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi, Ankara, Türk Tarih Kurumu, 1984, I, 48 36. Ebû Yûsuf, a.g.e., s. 150 37. İbn Sa'd, a.g.e., V, 356; Heyet, II, 567 38. İbn Sa'd, a.g.e., V, 351 39. 16.Nahl, 90. 40. Mes'ûdî, a.g.e., III, 184; Ziriklî, a.g.e., V, 290 41. İbn Abdilhakem, a.g.e., s. 108; İbn Kuteybe, a.g.e., II, 99; Mes'ûdî, a.g.e., III, 191. 42. Ebû Ubeyd, a.g.e., s. 138. 43. İbn Sa'd, a.g.e., V, 356. 44. İbn Abdilhakem, a.g.e., s. 108; İbn Kuteybe, a.g.e., II, 99; Mes'ûdî, a.g.e., III, 191. 45. İbnü'l-Cevzî, Sîret., s. 88. 46. İbn Sa'd, a.g.e.,V, 334; İbn Esîr, a.g.e., V, 41. 47. İbn Sa'd, a.g.e., V, 400; İbn Abdilhakem, a.g.e., s. 55; Hasan İbrahim Hasan, a.g.e., I, 267. 48. İbnü'l-Cevzî, Sîret., s.315. 49. İbn Abdilhakem, a.g.e., s. 134; Suyûtî, a.g.e., s. 257. 50. İbn Abdilhakem, a.g.e., s. 39. 51. İbn Abdilhakem, a.g.e.,s. 133; Suyûtî, a.g.e., s. 268. 52. İbn Abdilhakem, a.g.e., s. 83. 53. İbn Sa'd, a.g.e.,V, 356.
.
Tâbiûn Fakihlerinden Katâde B. Diâme
Doç. Dr. Murtaza Köse
AddThis Sharing Buttons
4
Kur’ân-ı Kerim'de tâbiînin, sahabe-i kirama ihsan şuuruyla tâbi olduğunun ifade edilmesi, bir hayli mânidardır. Çünkü, mutlak fazilet, her zaman sahabe-i kirama ait olmakla birlikte, bazı hususî faziletlerde "mercûh râcihe tereccüh edebilir"; tâbiîn içinde, bazı hususî faziletlerde sahabeye yetişen, hatta bazı hususlarda sahabeden bazılarını geçenler bile vardır.
Tâbiûn Kavramı Tâbiûn, Hz. Muhammed’in (sallallahü aleyhi ve sellem) sahabilerinin devrine yetişen, onları gören, imân sahibi olarak onlarla beraber bulunup ve mümin olarak vefat eden kimseye denir. Tâbiûn, İslâm’ın ikinci neslini oluşturur; onlardan sonra gelen nesle de, “etbâu’t-tâbiîn” veya “tebeu’t-tâbiîn” denir.
Hayatı ve İlmi Kişiliği Katâde bin Diâme, hicri 60/680 yılında Şeyban oğullarından Sedûs kabilesine mensup olarak Arap bir baba ve cariye bir anneden âmâ olarak dünyaya gelmiştir. Katâde b. Diâme her ne kadar âmâ olmuş olsa bile tamamen kör olmadığı kendini Basra sokaklarında gezdirecek kadar ve eli kalem tutacak kadar gördüğü kaynaklardaki ifadelerden anlaşılmaktadır. Doğum yeri kaynaklarda çok net belli olmamakla birlikte ömrünü Basra’da geçirdiğinden dolayı kendisine Basralı denmiştir. Kaynakların ifadesine göre tefsir, hadîs, fıkıh, Arap dili ve şiiri, nesep ilmi gibi birçok alanlarda söz sahibi olup eserler vermiştir. Aynı zamanda yaşayış olarak bildikleriyle âmil olan, sürekli vaaz ve nasihatleriyle insanları irşat etmeye çalışan, ömrünün sonuna kadar İslâmî ilimlerin tedrisi hususunda öz verili bir şekilde hayatını geçiren tâbiûn dönemi fakihlerinin Basra’da yetişmiş en ileri gelenlerinden birisidir.1
Katâde, özellikle tefsir sahasında uzmanlaşmış olmakla birlikte Arap dili, cahiliye dönemi şiiri, neseb yani soy ilmi ile ilgili olarak elde ettiği bilgiden dolayı dönemin önde gelen âlimleri arasında zikredilmiştir. Kendisine sorulan sorulara cevap verirken mümkün mertebe kendi fikrini ve görüşünü ortaya koymaktan çekinir ve bu hususta da azami hassasiyet gösterirdi. Bir gün Ebû Hilal, Katade’den bir mesele sorduğunda bilmiyorum cevabını alınca karşılık olarak kendisine “madem bilmiyorsun re’yine göre söyle” dediğinde Katâde’nin bunun üzerine “Kırk seneden -başka bir rivayette de yirmi- beri re’yimle herhangi bir şey söylemedim.” dediğini ifade etmektedir.2
Hadîs alanında özellikle sahabeden üstadlarının olması ve bunların arasında uzun süre Hz. Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında kalan Hz. Enes’den hadîs rivayetinde bulunması onu adeta hadîs otoritelerinden biri yapmıştır. Rivayet ettiği hadîsler İbn Ebî Şeybe’nin Musannefi’nde, Kütübi Sitte’de ve başka kaynaklarda çokça yer almaktadır.
Katâde’den zamanın geleneğine bağlı olarak aynı zamanda birçok tâbiûn âlimi hadîs rivayetinde bulunmuştur. Bunlar arasında Süleyman Temîmî, Hamîdü’t-Tavîl, Eyyüp Sahtiyanî, Mataru'l-Verak, Mansur b. Zazan gibi zevat sayılabilir.3
Tefsir konusunda da önemli bir yere sahip olan Katâde, dört büyük mezhep sahibi imamlardan biri olan Ahmed bin Hanbel tarafından övgüyle anılmıştır. Kıraat ilmini Hasanü’l-Basri ve İbn Sîrîn gibi âlimlerden alan Katâde4, muasırı olan âlimlerin ifadesiyle “Kur’ân’ın bütün lafızları hakkında görüş beyan etmiştir. Özellikle ilk yazılan tefsir kaynaklarında Katâde’den birçok nakiller mevcuttur. Taberî, tefsirinde büyük ölçüde Katâde’nin rivayetlerinden istifade etmiştir. Diğer tâbiûn müfessirleri gibi Kur’ân’ı tefsir ederken; evvela Kur’ân âyetlerini hadîsleri, sahabe ve tabiînin görüşlerini ifade ederek yeri geldikçe Kur’ân’daki bazı ifadeleri Arap dili ve şiirinden de istifade ederek izah ettiğine şahit olmaktayız.
Birçok ilim dalında söz sahibi olan Katâde, tabakat ve hukuk tarihi literatürlerinde daha çok fakihliğiyle öne çıkmaktadır. Özellikle İbn Hazm Katâde’nin fakihliğini vurgulamak maksadıyla ondan bahsederken onun Kur’ân ve hadîs alanındaki ilminden sarf-ı nazar edip sadece ve özellikle fıkıh ilmindeki yerinden söz ederek Basra’nın fakihi olarak nitelemektedir.5 İmam Katâde, fıkhı anlamadaki derinliğini özellikle Kur’ân âyetlerini yorumlama ve onlardan mânâ çıkarmada göstermiştir.
Hayatının gayesi ve vazgeçilmez önemli görevlerinden olan irşad ve vaazlarında Katâde özellikle insanların söyledikleriyle yaptıklarının birbirine uyması gerektiği konusunda azami hassas olmalarını sıkça ifade ederdi. Bu hususta insanların söylediklerinin kabul edilmesi noktasında amele çok önem vererek bu konuda “Amelsiz söz kabul edilmez, kim de amelini güzel yaparsa, Allah onun amelini kabul eder.” demektedir.6
Katâde kendi zamanında ilim öğrenip yazmaya teşvik ederek, bu görüşüne Kur’ân’dan Tâhâ Sûresi 52. âyeti delil göstererek muhataplarına izah ederdi.7 İmam Katâde Hz. Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) fakihlerini sayarken, onların altı olduklarını ifade ederek, bu isimleri Hz. Ömer, Hz. Ali, Übey bin Ka’b, İbn Mesûd, Ebû Mûsâ, Zeyd bin Sabit şeklinde sıralamıştır.8
Katâde’nin yaşadığı dönemde meydana gelen bazı siyasî olaylara bağlı olarak Kur’ân ve Sünnet çizgisine muhalif Kaderiye, Mürcie, Mutezile gibi bazı düşünce cereyanları ortaya çıkmıştır. Kendisinin kısmen bu düşüncelerin tesirinde kaldığı ve daha sonra bunlardan rücû ettiği kaynaklarda ifade edilmektedir. Bütün bunların yanında kendisi bu dönemde bile “abdü’l-ilim” olarak tanınmaktaydı.9
Talebesi Ma’mer b. Râşid, onun ilmî seviyesinden bahsederken “Zührî, Hammad ve Katâde’den daha fakihini görmedim.” demiştir.10
Tâbiûnun ileri gelen fakihlerinden ve aynı zamanda Katâde’ye hocalık yapmış Saîd İbn Müseyyeb ve Süfyan-ı Sevrî gibi zevat, onun dünyada eşinin olmadığını ifade ederek, bu zâtın çok az rastlanabilecek bir âlim olduğunu ifade etmiştir.11 Hacevî de eserinde Katâde’nin asrının fetva ehlinden olduğunu belirtmiştir.12
İmam Katâde âmâ olması sebebiyle ilmini üstadlarını dinleyerek elde etmiştir. Katâde kaynakların ifadesiyle fevkalâde bir hafızaya sahip olması dolayısıyla küçük yaşta hıfzını tamamlamış ve Kur’ân’ı çok sık hatmetmiştir. Sellam b. Ebî Mutıî’nin rivayetine göre o, Kur’ân’ı normal zamanlarda haftada bir, Ramazan’da her üç günde bir, Ramazan’ın son on gününde ise her gece hatmederdi.13
İlme büyük değer ve emek veren, takva sahibi bir şahsiyet olarak tanınan Katâde, ömrünün sonuna kadar talebe yetiştirmeye devam etmiştir. O sıralarda çıkan bir veba salgını sırasında 117 veya 118/735 yılında 57 yaşında Irak bölgesinde Vasıt’da vefat etmiştir.14
Üstadları ve Talebeleri Katâde bin Diâme’nin başta bazı sahabiler olmak üzere tâbiûnun ileri gelen imamlarından birçok üstadı vardır. İlme olan kabiliyet ve arzusu onun bu yönde gelişmesinin ve zamanının meşhur âlimleri arasında yer almasının önemli âmili olmuştur. Kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre, onun doğuştan âmâ olması zahirî mânâda diğer insanlara kıyasla bir eksiklik gibi görünse de, kendisine bahşedilen yüksek zeka sayesinde dinlediği şeyleri anında ezberlemesi, devrinin büyük üstadları arasına girmesine vesile olmuştur. Kendisi tâbiûndan olduğu için bazı sahabeyi görmüş ve onlardan hadîs rivayet etme şerefine nail olmuştur. Görüştüğü bazı sahabiler şunlardır: Enes b. Mâlik (93/711), Abdullah İbn Sercis, Ebû Tufeyl Âmir b. Vâsıle. Katâde’nin sahabilerin yanında tâbiûnun ileri gelen âlimlerinden istifade ettiği birçok üstadı vardır. Bunlardan biri Said İbn Müseyyeb’dir (93-94/712). Bu zât, Hz. Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) zevcelerinden hadîs rivayetinde bulunmuş, Hz. Ömer’in (24/645) hilafetinin ikinci senesinde dünyaya gelmiştir. İbn Müseyyeb uzun süre Katâde’ye üstadlık etmiştir. Katâde hocası hakkında “Helâl ve haramı bilme konusunda ondan daha âlim bir kişiyi görmedim.”demiştir.15
Hasanü’l-Basrî (110/728): Bu zât da Hz. Ömer’in hilafetinin ikinci senesinde Medine’de doğdu. Babası sahabeden Zeyd İbn Sabit’in kölesidir. Sünni çizginin en güçlü temsilcilerindendir. Annesi Hz. Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımı Ümmü Seleme’nin cariyesidir. Zaman zaman annesi evde olmadığında onu Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımı Ümmü Seleme Validemiz emzirirdi. Katâde üstadı Hasanü’l-Basrî’nin meclisinde on iki sene kaldığını ve bildiklerini ondan öğrendiğini söylemiştir.16 Katade ayrıca döneminin büyük alimlerinden olan İkrime Mevla İbn Abbas (107/728)17, İbn Sîrîn (110/728) Ata İbn Ebi Rabah (115/733) gibi zevattan da istifade etmiştir.
İmam Katâde’den birçok tâbiûn ilim almış, onlarca hadîs rivayet etmişlerdir. Mamer bin Raşit, Said İbn Ebu Arube, Şube bin Haccac, Evzâî, Eyyup İbn Keysan Sahtiyânî, Mis’ar bin Kıdam onun talebeleri arasındadır.18 Özellikle bütün İslâm coğrafyasından hac mevsimi münasebetiyle Mekke’ye gelen âlimler orada kaldıkları sürece birbirlerinden istifade etmişlerdir. Bu dönemde kendisinden istifade eden âlimler arasında Ebû Hanife de vardır.19
Üstün Hafızası İmam Katâde’nin zekâ ve hafızasının fevkalâde olması onu yaşadığı çevre ve dönemde darb-ı mesel hâline getirmiştir. Bu sebeple insanlar herhangi bir mevzuda bir şeyin ezberlenmesi ve hafızada tutulması işi sözkonusu olduğunda “Katâde’nin hafızası gibi” diyorlardı.20
Ebû Hilal onun hakkında zamanının hafıza bakımından en kuvvetli insanını görmek isteyen Katâde’ye baksın, biz ondan hafızası daha kuvvetli birisini görmedik, diyordu. Katâde bu konuda yaşadığı olaylardan birini şöyle anlatıyor: Hadîs öğrenmek için dört günlüğüne Saîd İbnü’l-Müseyyeb’in yanına gittim. Onun okuduğu hadîsleri sadece dinliyor yazmıyordum. Bana “Niçin yazmıyorsun, elinde yazmanı engelleyecek bir şey mi var.” dedi; bunun üzerine “Arzu ederseniz bana söylediğiniz hadîsleri aynen size bildireyim.” dedim ve hadîsleri ezberden okudum. Bana hayret içinde bakakaldı ve “Sen bu konuda ehilsin, bana sorabildiğin kadar sor, cevap vereceğim” dedi.21
Öğrencisi Ma’mer; Katâde ile Said İbn Ebî Arube arasında bir gün şöyle bir konuşma geçtiğini nakletmektedir: Katâde, Said’e “Mushaf’ı (Kur’ân’ı) eline al ve beni dinle.” der. O da Mushafı alıp dinlemeye başlar. Bakara Sûresi’ni bitirdiği zaman, ne bir elif ne bir vav ne de başka bir harf hatası yapmadığını görür.22
Ahmed İbn Hanbel’in rivayetine göre Katâde, Basra’daki ilim ehlinin içinde hıfzı en iyi olandır. Kendisine Cabir İbn Abdillah’in sahifesini bir defa okuyup arz ettiğinde hemen ezberlediğini ifade etmiştir.23
Katâde, üstadı Saîd İbnü’l-Müseyyeb’in yanına ilim öğrenmek için geldiğinde ona günlerce soru sorar. Said İbnü’l-Müseyyeb’in verdiğim cevapları ezberledin mi sorusuna o, evet cevabını verir. Bu konuşmadan sonra Katâde’ye hitaben, İbn Müseyyeb; “Allah’ın senin gibisini yarattığını zannetmiyorum.” demiştir.24
Katâde âmâ bir kişi olduğundan özellikle dinlediği konuları ezberlemede kendisine fevkalade bir kabiliyet verilmiş ve bu konuda da “Kulaklarımın işitip de kalbimin ezberlemediği hiçbir şey yoktur.” demiştir.25 Arap şiiri sahasında da söz sahibi olduğundan, zamanının insanları herhangi bir şiirin bir beytinde veya herhangi bir kelimesinde ihtilâfa düşünce ona müracaat ederdi.26 Katâde’nin kaynaklarda Kitabü’t-Tefsir, Kitabü’l-Menasik, En-Nasih ve’l-mensuh fi Kitabillah, Avaşirü’l-Kur’ân isimli eserleri zikredilmektedir. Ancak bunların günümüz itibariyle mevcudiyeti hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Sadece literatürde bu eserlerin mevcudiyetinden bahsedilmektedir.27
Bazı Konulardaki Fıkhî Görüşleri İmam Katâde yaşadığı dönemin en önemli fıkıh âlimlerinden biridir. O, kendisinden öncekilerin hadîs ve tefsirle ilgili yorumlarını çok iyi nakletmenin yanında çok iyi de bir yorumcudur. Zîrâ onun hakkındaki bu görüşleri teyid eden kendisine ait tefsiri olduğu kaynaklarda ifade edilmektedir. Katade’nin İslâmı yaşama konusundaki hassasiyeti takdire şayandır. O, Hz. Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) hadîslerinin abdestli olarak rivayet edilmesinin müstehab olduğu hükmünü vermiştir.28 Saîd ibn Ebî Arube’den rivayete göre Katâde kaşları yağlamanın kişiyi baş ağrısından koruyacağını rivayet etmiştir.29
Katâde kişinin yapacağı vasiyetin malının ancak dörtte biri miktarında olacağını Hz. Ömer’den rivayet etmektedir.30 Katâde bir kimsenin kendisine vâris olmayacak akrabaları olduğunda, akrabalarının dışındaki kimselere de vasiyette bulunabileceğini belirtir. Bu durumda malın üçte ikisini akrabalarına ayırıp sadece üçte birini vasiyet edebileceğini ifade eder.31
Katâde يَاأَيُّهَا الَّذِينَ ءَامَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ 32 “Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi oruç tutmak size de farz kılındı. Böylece umulur ki fenalıklardan korunursunuz.” nassıyla ilgili olarak, âyette ifade edilen كَمَا teşbih edatı sadedinde, İsa ve Musa (as) Peygamberlerin kavimlerine farz kılınan orucun Ramazan orucu olduğu görüşündedir.33 Yolculukta oruç tutmamanın daha faziletli olduğu görüşünü muasırları, Mücahid, Ömer b. Abdülaziz, Şa’bî, Said İbnü’l-Müseyyeb gibi zevat ile paylaşmaktadır.34 Cuma namazı ile ilgili görüşünde Katâde özrü olmaksızın üç cumayı terk edenin şehadetinin kabul edilmeyeceğini ifade etmektedir.35
İdarecilerin hediye almamaları konusundaki hassasiyetini defaatle ifade etmekle meşhur olan Hz. Ömer, Katâde’nin rivayetine göre Kûfe’ye gönderdiği Abdullah İbn Mesud’a da aynı telkinlerde bulunmuş ve insanlardan hediye kabul etmemesi ve eli sopalı bir muallim olmaması gerektiğini söylemiştir.36
ومَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللَّهِ أَنْ يُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ37 “Allah’ın mescitlerinde Allah’ın adının anılmasını engellemeye çalışanlardan daha zalim kim olabilir?” âyeti hakkında Katâde, âyette geçen kişinin Buhtunnasır ve arkadaşlarının olduğunu ifade eder; onlara aynı zamanda Hristiyanların da yardım ettiğini, bunların Beyt-i Makdis’i yıkmaya gelen kişiler olduğunu nakleder.38
وَإِذِ ابْتَلَى إِبْرَاهِيمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ “Bir vakit Rabbi İbrâhim’i birtakım emirlerle sınamıştı.”39 Katâde’nin nakline göre, bu âyet-i kerîmede bildirilen “kelimât” ifadesiyle Hz. İbrahim’in sünnet olmak, koltuk altı tüyleri kesmek, avret yerlerini yıkamak, misvak kullanmak, bıyıkları kısaltmak tırnakları kesmek, avret mahalli tüylerini kesmek gibi hususlarda imtihan olunduğu ifade edilmiştir. Yine Katâde’den başka bir rivayette de bu kelimeyle kastedilenin haccın menasikleri şeklinde olduğudur.40
لَا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ “Dinde zorlama yoktur.”41 âyeti hakkında Katâde, Arap milletinin âyetin indiği dönemde bir dine sahip olmadıklarını buna bağlı olarak onların İslâm’a girmesi konusunda zorlama yapılabileceğini ancak onların dışında olan Yahudi, Hristiyan ve Mecûsilerin vermeleri gereken cizyeleri vermek şartıyla İslâm’a girme konusunda zorlanamayacaklarını ifade etmektedir.42
يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَاء “O hikmeti dilediğine verir.”43 Katâde âyette geçen hikmet kelimesini Kur’ân ve Kur’ân’ı fıkhetme yani onu anlama şeklinde yorumlamaktadır.44
Sadaka konusunda ise Katâde niyetin hâlisâne olması gerektiğine dikkat çekerek, gizli verilen sadakanın daha faziletli olduğunu belirtmiştir. Ayrıca sadakaların, suyun ateşi söndürmesi gibi, insanların hatalarını yok edeceğini ifade etmiştir.45
لِلْفُقَرَاءِ الَّذِينَ أُحْصِرُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ لَا يَسْتَطِيعُونَ ضَرْبًا فِي الْأَرْضِ “Bu yardımlar, kendilerini Allah yoluna vakfeden yoksullar içindir. Bunlar yeryüzünde dolaşıp geçimlerini sağlama imkânı bulamazlar.” Katâde, Bakara Sûresi’nin 273. âyetinde anlatılan kimseleri, Allah yolunda cihat için düşmana karşı kendilerini hapseden bu yüzden de ticaret yapmaya imkân ve fırsat bulamayan kimseler olarak tefsir etmektedir.46
وَأَنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلَا تُلْقُوا بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ 47 Bu âyetten Katâde insanların kendilerini tehlikeye atmalarının Allah yolunda öldürülmeleri değil, bilakis onları bekleyen asıl tehlikenin, Allah yolunda mallarından infak etmemeleri olduğu hükmünü çıkarır.48
Katâde Nisâ Sûresinin 19. âyetindeki إِلَّا أَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ “fâhişe” kelimesinin nüşuz, (itaatsizlik ve geçimsizlik) anlamına geldiğini ifade etmiştir.49
Katâde إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ “Allah’tan ancak âlim olanlar korkar”50 âyetini tefsir ederken, Allah’tan haşyet duyma konusunda ilim kâfidir, diyerek gerçek anlamda ilimle iştigal eden insanların Allah’ı tanıma ve onu hissetme hususunda daha duyarlı olacaklarını ifade etmiştir.51
Fâtır Sûresi’nin 10. âyetinde ifade edilen إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ “güzel ve temiz sözler O’na yükselir. Ameli salihi, güzel ve makbul işi de Allah yükseltir” âyetine istinaden Katâde, amelsiz sözün kabul edilemeyeceğini ve kimin de işini güzel yaparsa Allah’ın kabul edeceğini ifade etmektedir.52 Katâde bu âyetin tefsirinde, kişilerin sözlerinin karşı tarafa tesir etmesi için, söz söyleyen kişinin söylediklerini bizzat yapması lazım geldiğine dikkat çeker. Bu husus Saf Sûresi’ndeيَاأَيُّهَا الَّذِينَ ءَامَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ “Ey İman edenler niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz.”53 âyetiyle de ifade edilmektedir.
Katâde insanlara tavsiyelerinde mal ve evlâda bel bağlamanın doğru olmadığını, aksine iman ve ameli salihlere itibar edilmesi gerektiğini söyler.54 İmam Katâde, وَيُنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ فِيهِ وَلَا خِلَالٌ “Namazı tam gerektiği şekilde kılsınlar ve ne alış verişin, ne de dostluğun olmadığı gün gelmeden önce, gizli ve açık şekilde, kendilerine ihsan ettiğimiz rızıklardan, nimetlerden bağışta bulunsunlar.”55 âyeti çerçevesinde insanların dünyada dost edinirken dikkatli olmaları ve dostluğun Allah rızası için olması gerektiğini ifade eder.56
* Atatürk Üniv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi
mkose@yeniumit.com.tr
Dipnotlar 1. İbn Sad, et-Tabakatü’l-Kübra, Beyrut, 1958, V, 229; Yakût, Mu’cemu’l-Üdebâ, Beyrut, XVII, 9; Şîrâzî, Ebû İshâk, Tabakâtu’l-Fukahâ, Beyrut, tsz, 94; İbnü’l-Kayyım I, 24; Gökcan, Fahri, Katade bin Diâme ve Tefsiri (Basılmamış Doçentlik Tezi), Erzurum 1977; Birışık Abdülhamit, DİA, “Katâde” XXV, Ankara, 2002, s, 23, 2. İbn Sad, V, 229; Zehebî, I, 123. 3. Ebû Nuaym, II, 341 4. Yakût, XVII, 10. 5. İbn Hazm, Muhammed Ali b. Saîd b. Hazm, Cemheretü Ensâbi’l-Arab, Mısır, tsz, 299; Kerderî, Hafızuddin b. Muhammed, Menâkıbu Ebî Hanife, Beyrut, 1981, s. 505 6. Taşköprüzâde, Ahmet b. Mustafa, II, 76 7. Zehebî, A’lam, V, 275, قَالَ عِلْمُهَا عِنْدَ رَبِّي فِي كِتَابٍ لَا يَضِلُّ رَبِّي وَلَا يَنْسَى “Onların durumu, Rabbimin yanındaki bir kitaptadır. O ne şaşır, ne de unutur.” Dedi. (Tâhâ, 52) 8. Vekî, I, 105 9. Zehebî, A’lam, V, 276 10. Şîrâzî, 94 11. Zehebî, A’lam, V, 276 12. Hacevî, II, 303 13. Zehebî, A’lam, V, 276 14. Zehebî, Tezkira, I, 123 ; İbn Sad, V, 229 15. İbn Hacer, IV, 84 16. İbn Sa’d, VII, 157; Ebû Nuaym Ahmed b. Abdullah (430), Hilyetü’l-Evliya ve Tabakâtü’l-Asfiya, Beyrut, 1967, II, 131 17. Zehebî, Tezkira, I, 96 18. İbn Hacer, Tehzib, IV, 338; I, 397 19. Ebû Zehra Ebû Hanife, Mısır, tsz, s, 44. 20. Zehebî, A’lam, V, 270; Taşköprüzâde, II, 25 21. Ebû Nuaym, II, 333 22. Ebû Nuaym, II, 334 23. Zehebî, Tezkira, I, 123; İbn Hacer, VIII, 355 24. İbn Sad, V, 230 25. Zehebî, Tezkira, I, 123 26. Yâkut, XVII, 10 27. İbn Sad, VII, 273; Zerkeşi Ebu Abdullah Bedrüddin Muhammed İbn Abdillah, el-Burhan fî Ulûmi’l-Kur’ân, (tah: Muhammed Ebû’l-Fadl İbrahim), Beyrut, tsz., II, 28 28. Zehebi, Siyerü A’lam, V, 274; Ebû Nuaym, II, 335 29. Zehebi, Siyerü A’lam, V, 273 30. Kurtûbî, II, 260 31. Vekî, (306), Muhammed b. Halef b. Hayyan, Ahbâru’l-Kudât, Beyrut, tsz, II, 20 32. Bakara, 183 33. Kurtûbî, II, 274 34. Kurtûbî, II, 280 35. Vekî, II, 17; Bu konuda ayrıca benzer bir hadîs Ahmed İbn Hanbel ve Hakimin müstedrekinde mevcuttur. 36. Vekî, II, 188 37. Bakara, 114. 38. Taberî, Ebû Cafer Muhammed bin Cerîr (310), Tefsîru’t-Taberî, Beyrut, 1992, I, 537 39. Bakara, 124. 40. Taberî, I, 572-574 41. Bakara, 256. 42. Taberî, III, 18 43. Bakara, 269 44. Taberî, III, 89 45. Taberî, III, 92 46. Taberî, III, 98 47. Bakara, 195 48. Taberî, II, 207 49. Taberî, III, 652 50. Fâtır, 28 51. Ebû Nuaym, II, 335 52. Ebû Nuaym, II, 335 53. Hucurât, 2 54. Ebû Nuaym, 336 55. İbrahim, 31 56. Ebû Nuaym, 338
Ali b. Ebubekir El-Mergînânî ve "El-Hidaye" Üzerine Bir Bakış
Doç. Dr. Murtaza Köse
AddThis Sharing Buttons
33
Ortaasya halkı İslâmiyetle tanışmasıyla birlikte İslâm kültürü ve medeniyeti adına oldukça önemli gelişmelere imza atmış ve İslâm Dünyasına kendilerini kabul ettirmiştir. İslâmi ilimlerde otorite olarak kabul edilmiş, fıkıh, tefsir, kelam, hadis ve daha pek çok ilimde mütehassıs şahsiyetler bu coğrafyada neşet etmiştir. Bu ilim adamlarından biri de Hanefî hukukçularından Mergînânî’dir. Asıl adı Ali, babasının adı ise Ebû Bekir’dir. Ortaasya’nın Özbekistan, Tacikistan ve Kırgızistan toprakları arasında bulunan Fergana bölgesi şehirlerinden olan Mergınân’da doğup büyümüştür. Karahanlılar dönemi Maveraünnehir hukukçularındandır. Müellif, hem Mergînânî hem de Fergânî olarak meşhurdur. 1
Mergînânî, Hanefi mezhebi fukaha tasnifinin beşinci tabakasında olup, “Bu daha sahihtir”, “Bu daha evladır” deme yetkisine sahip ashab-ı tahriçten bir fakihtir. 2 Tahsil gördüğü hocaların çokluğu ve sahalarında meşhur olmaları, verdiği eserleri ve Hanefî mezhebinde otorite sayılabilecek öğrenciler yetiştirmesi onun ilmi seviye ve kabiliyetini gösterir. Meşhur olmasının önemli sebeplerinden birisi de Mâverâünnehir gibi bir ilim merkezinde yetişmesi ve buralarda hizmet etmiş olmasıdır.
Müellif, bilgilerini İslâm âlimleri arasında gelenek haline gelmiş olan ilmi seyahatler vesilesiyle geliştirmiştir. Bizzat kendisi o zaman âdet olduğu üzere okuduklarını kaydetmiş, fakat bu notlar muhafaza edilmemiştir. İlmi kudreti her tarafa yayılmış, çağdaşlarının ifadelerine göre de üstadlarını çok aşmış birisi olarak otoritesi kabul edilmiştir. Mergînânî, bu dönemlerde cereyan eden Buharalılar ile Cengiz Han arasındaki savaşlarda sulh yapılması için görevlendirilmişti. Buhara halkından bazıları yapılan antlaşmaya muhalif davrandıklarından dolayı Cengiz şehri yakmış ve halkını katletmişti. O kargaşada müellifimiz de hicri 593 yılında şehit edilmiş olup kabri Semerkant’tadır. 3
Mergînânî’nin Üstadları
Mergînânî, pek çok sahada ihtisas sahibi tanınmış âlimlerden ders almıştır. Üstadları arasında fıkıh, tefsir, hadis, akâid ve kelam dalında çok meşhur âlimler vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:
Necmüddin Ebû Hafs en-Nesefî, es-Sadru’ş-Şehid Husamuddin Ömer b. Ömer b. Abdülaziz, Osman b. Ali el-Bikendî, Ziyâüddin Muhammed b. Hüseyin el-Bandacî, Ali el-İsbîcabi, Kıvâmuddîn Ahmed b. Abdurreşid el-Buhâri, Ebu Hafs Ömer b. Ali ez-Zenderamisi.
Mergînânî’nin Talebeleri
Mergînânî’den sonra Maveraünnehir âlimlerinin en ileri gelenleri ondan ders almışlardır. Bunların başlıcaları şunlardır: Şemsü’l-Eimme el-Kerderi, Burhanu’l-İslâm ez-Zernûcî, Mahmud b. Hüseyin el-Ustruşenî, Nizâmuddin Ömer (müellifin kendi oğludur), Ebu’l-Feth Zeynüddîn Abdurrahman b. Ebubekir İmâdüddîn (müellifin torunudur), Şemsü’l-Eimme Abdüssettâr.
Mergînânî’nin Bazı Eserleri
Mevcut kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre müellifimizin eserlerinin hepsi furu-u fıkha dairdir. Usul-ü fıkıhla ilgili herhangi bir eseri -elde ettiğimiz verilere göre- mevcut değildir. Bununla birlikte Mergînânî çok velûd olup pek çok eser vermiştir, bu eserlerin birkaç tanesi matbu ve elyazma olarak mevcut olmakla birlikte diğer bir kısmının sadece kaynaklarda isimleri geçmektedir. Bunlardan bazıları:
1- Bidâyetü’l-Mübtedî, furû-u fıkha dair yazmış olduğu bir eserdir. Bu eserde Kudurî’nin Muhtasar’ını İmam Muhammed Şeybani’nin el-Camiu’s-Sağîr’ini esas almıştır.
2- Hidâye; On üç yılda telif edilen bu eser el-Bidâye’nin şerhi olup, müellifinin ilmi kudreti ve seviyesi, konularının derli toplu bir bütün halinde sistematik oluşu sebebiyle Hanefi fıkhının en önemli kitaplarından kabul edilmiştir. Hanefi fıkhının temel kitaplarından sayılan Hidaye’nin en önemli özelliklerinden bir tanesi furu-u fıkha dair meseleleri usulle izah etmiş olmasıdır. Eserin yazılma sürecinde Mergînânî’nin oruçlu olarak çalışmalarını sürdürdüğü rivayet edilmektedir. Eser iki cilt halinde matbudur.
3- Kitâbü’t-Tecnîs ve’l-Mezîd fi’l-Fetâvâ, Mergînânî’nin bu eseri fetvaları ihtiva etmektedir.
4- Muhtasaru’n-Nevâzil, bazı kaynaklarda Muhtaru Mecmuı’n- Nevâzil, bazı kaynaklarda da Muhtaratu’n-Nevâzil ve Mecmuu’n-Nevâzil olarak zikredilmektedir. Kanaatimize göre bu, tek eser olup iki farklı isimle geçmektedir. 4
5- Kitabu’l-Ferâiz; Mergînânî’nin Hidâye adlı eserinde feraiz konusu olmadığından kanaatimizce Kitabu’l-Feraiz’i müstakil olarak ele almış olsa gerektir. Bu eser küçük bir risale şeklindedir. 5
Hidâye’nin İslâm Hukuk Tarihindeki Yeri ve Önemi
Hidâye, hicri 6. asırdan itibaren İslâm dünyasının her yerinde kabul görmüş önemli bir eserdir. Medreselerde ders müfredatlarına konulmakla birlikte kadı ve müftülerin el kitabı haline de gelmiştir. Hidâye uzun yıllar hem Anadolu Selçuklu Devleti medreselerinde hem de Osmanlı Devleti medreselerinde ilim ehli arasında çok tutulmuş ve beğenilerek medreselerin programlarına ders kitabı olarak kabul edilmiştir. Fatih döneminden başlamak üzere, Osmanlı medreselerinde fıkıh derslerinde sürekli olarak okutulmuştur. 6
Hidâye, Anadolu Selçukluları döneminde de okutulmuştur. 13. asır da yaşayan büyük âlimlerden Mevlana Celaleddin- i Rûmî’nin hayatının önemli bir kısmını teşkil eden tahsili sırasında bu eserden de istifade ettiğini tespit etmekteyiz. Hadis ve fıkıh âlimleri arasında sayılan Mevlana’nın yaklaşık 5 yıllık Şam ve Halep’te tahsili sırasında Mukaddemiye medresesinde Hidâye’yi okuduğu kaynaklarda geçmektedir. Yine onun talebelerinden olan Eflâkî’nin rivayetine göre Mevlana’nın Hidâye’yi Konya’da Akıncı medresesinde okuttuğu ve okuyanlar arasında oğlu Veled’in de bulunduğu bizzat oğlu tarafından rivayet edilmektedir. 7
Osmanlı Padişahlarından Fatih Sultan Mehmet, kendi adıyla anılan medreseleri inşa ettirdiği zaman medreselerinin programlarıyla da ilgilenmiş, zamanının bilginleriyle temel dersleri programa ve vakfiyeye koymuştur, ayrıca konuları ve ilim dallarını değil, hangi ilim dalında hangi kitabın okunması gerektiğini de açıklamıştır. Vakfiyede bizzat fıkıh derslerinde Hidâye adlı eserin okutulması ve bu medreselerden mezun olan talebelerin de, vezirlerin yaptırdıkları “Hariç” denen medreselerde de yine Hidâye okutulması bizzat Padişah tarafından ferman edilmektedir. Fatih medreselerinin kuruluşundan takriben bir asır sonra Kanuni Sultan Süleyman döneminde 1539’da Fatih medreselerine müderris olarak tayin edilen Taşköprüzade, Padişahın fermanıyla beş yıl fıkıh dersinde Mergînânî’nin Hidâye’sini ders kitabı olarak okutmuştur. Bir yıllık ders müfredatında da Hidâye’nin belli bölümleri ders olarak takrir edilmektedir. Bir dönem Hidâye’nin nikâh bahsi okutulurken bir dönem ise zekat vb. konular okutulmuştur. 8
Hidâye’nin çeşitli zamanlarda birçok dile çevirisi yapılmıştır. Eser, 1234’de Kalkut’da iki cilt halinde basılmıştır. 1870’te Londra’da Charles Hamilton tarafından İngilizceye çevrilmiştir. 9 Eserin Hasan Ege tarafından üç cilt, Ahmet Meylani tarafından da 4 ciltlik Türkçe tercümesi vardır. Hidâye’nin 1893’te İngilizce tercümesi esas alınarak Rusça’ya çevirileri de yapılmış olup, Taşkent’te 400 adet olarak basılmıştır.
Hidâye’nin Tertip ve Metodu
Hidâye, müellifin “Bidaye” isimli eserinin şerhidir. Matbu halde olan bu eserde Bidaye metni parantez içinde verilip daha sonra şerhi yapılmıştır. Kitabın tertibinde önce Kudûrî’nin Muhtasarı’nın sonra da Camiu’s-Sağîr’in meseleleri yer alır. Camiu’s- Sağîr’in ibaresinin Kudûrî’nin ibaresine uymadığı yerlerde buna: ‘Camiu’s-Sağîr’de şöyle...’ sözüyle dikkat çekilir. Müellif Bidaye’yi şerhederken konuları âyet ve hadislerden delil getirerek işlemiştir.
Hidâye’de sadece meseleler zikredilmekle kalmaz, görüşlerin nakli ve akli delilleri verilip, bunların tartışması yapılır. Konulara girilirken önbilgi veya kullanılan ıstılahların tarifi yok denecek kadar az olmakla birlikte meselelere doğrudan giriş yapılır. Görebildiğimiz kadarıyla yer yer “murabaha, tevliye ve havale” gibi ıstılahları tarif etmiştir.
Hidaye’de konular işlenirken, Şemsü’l-Eimme Serahsi, İmam Ebu Mansur, Ebu Leys es-Semerkandi, gibi âlimlerin konuyla ilgili görüşleri de verilmektedir.
Müellif meseleleri ele alırken önce Ebu Hanife’nin sonra talebeleri Ebu Yusuf ve Muhammed’in zaman zaman da Züfer’in görüşlerine temas etmektedir. Bunların delillerini verirken tercih ettiği görüşün delilini diğerlerine cevap olması için en sona bırakmaktadır. Hidâye’de sadece Ebu Hanife’nin görüşleri verilmediği gibi farklı mezheb müçtehitlerinden İmam Malik ve Şafii’nin farklı görüşlerinin gerekçelerinin de verilmiş olmasından Hidâye’nin aynı zamanda mezhebler arası mukayeseli bir fıkıh kitabı görünümünde olduğunu söylemek mümkündür. Eserde Ahmed b. Hanbel’in görüşlerine rastlanmaz. Müellif zaman zaman sahabeden Hz Ömer, İbn Mesud, Hz. Ali gibilerin sözlerini ve tatbikatlarını da delil olarak getirir.
Hidâye, kendisinden önce yazılan ve daha geniş şerh olan Kifâyetü’l-Müntehi’nin özeti mahiyetinde olduğu için zaman zaman kapalı ifadeler bulunmaktadır. Hidâye’de konular kitab, bab ve fasıl olarak ele alınır. Eserde müellif Hanefi âlimlerinin daha çok kullandığı istihsan delilini bolca kullanmış ve böyle hareket etmesinin gerekçesini de izah etmiştir. Müftabih olan görüşleri de zaman zaman zikrederek “aleyhi’l-Fetva” lafzını kullanmıştır. Mesela ücretle Kur’ân öğretimi konusunda Mergînânî kendi asrındaki üstadlarının istihsanen cevaz verdiklerini naklederek fetvanın da buna göre olduğunu zikreder. 10
Müellifin Hidâye’de kullandığı hadislerin çokluğu onun aynı zamanda muhaddis olduğunun delilidir. Hidâye’nin hadisleri üzerine birçok âlimin tahriç yapması, eserin ne kadar önemsendiğinin delili de olmuştur.
Hidâye’nin telifinde müellif bazı lafızlar kullanmıştır. Mesela zaman zaman “kitap” ifadesi kullanır bununla Kudûrî’nin muhtasarını kasteder. 11 “Limâ beyyenna” derken de konuyla ilgili bir akli delili ifade eder. Bazı yerlerde “Kâle radıyallahu anh” der bununla da kendini kasteder. “Kâle meşâyihunâ” cümlesiyle Mâveraünnehir âlimleri kastedilir. “Bimâ zekernâ ve bimâ televnâ” cümlesiyle daha önce geçen hadis ve ayet kastedilir. “Eser” kelimesiyle de sahabenin sözünü kasteder. “Kâle abdu’d-Daîf ” ifadesiyle de kendisini kasteder.
Muhaddislerden Muhammed Enver el-Keşmiri: “Dört mezhebin eserleri arasında Hidâye’nin bir benzeri daha yoktur” derken, bazı âlimler de en edebî ve fasih üç eseri sıralarken Kur’ân-ı Kerim, Buhari’nin Sahih’i, ve Mergînânî’nin Hidâye’sini söylerler. 12
Hidâye Üzerine Yapılan Şerhlerden Bazıları
Hanefi fıkhında önemli bir müracaat kitabı olan Hidâye’nin tesir ettiği alanları coğrafi olarak ifade edecek olursak; Mâveraünnehir bölgesinden Buhara, Semerkant şehirlerinden başlayarak Bağdat, Şam, Halep, Anadolu’nun tamamıdır. Özellikle Osmanlı Devletinin yükselme döneminde hâkim olunan coğrafi bölgelerin her tarafında tanınmıştır. Bu eserin üzerine zamanın âlimlerince çeşitli şerhler ve haşiyeler yapılmıştır. Katip Çelebi, Hidâye üzerine 60 kadar şerh yapıldığını ifade etmektedir. 13 Pek çok âlim Hidâye üzerine yaptıkları şerh ve haşiyelerden dolayı Hidâye şârihi olarak bilinmektedir. Bu şerh ve haşiyelerin bazıları müelliflerinin ilmi yetenek ve güçlerine göre daha çok önem kazanmıştır. Bunlardan çok meşhur olan birkaçını müellifiyle beraber zikredelim:
1- Hâşiyetü’l-Hidâye, Celalüddin Ömer b. Muhammed b. Ömer el-Habbazi. 14
2- Kitâbu’l-Gaye, Şemsüddin Ebu’l-Abbas Ahmed b. İbrahim b. Abdülgani es-Suruci. 15
3- Kitâbu’n-Nihaye, Hüsamüddin el-Hüseyn b. Ali b. Haccac es-Sığnaki. 16
4- el-Vikâye, Mahmud b. Ubeydullah b. Mahmud Tacu’ş-Şeria el-Mahbubi. 17
5- Nihâyetü’l-Kifâye li Dirâyeti’l-Hidâye, Mahmud b. Ubeydullah b. Mahmud el-Mahbubi, bu âlimin soyu sahabeden Ubade b. Sabit’e varır. 18
6- Mirâcu’d-Dirâye, Kıvâmuddin el-Kaki ed-Darirî.
7- Gâyetü’l-Beyân, Kıvamuddin Emir Katib el-İtkani. Dersler verip kadılık da yapmıştır. Fıkıh alanında önemli eserleri vardır. Bu âlim aynı zamanda dâhilerden sayılmaktadır. 19
8- el-İnâye, Ekmelüddin Baberti er-Rumi. Talebeleri arasında Seyyid Şerif Cürcani, Molla Fenari vardır. Bu eser Anadoluda çok meşhur olmuştur. 20
9- el-Binâye fi Şerhi’l-Hidâye, Buhari şarihlerinden Bedrüddin Hafız el-Aynî. Şam’da kazaskerlik yapmış ve uzun süre ders vermiştir. Aynî, bu eseri şerhetmekle beraber hadislerinin tahriç ve tahkikini de yapmıştır. Müellif, Hidâye’yi şerhederken bu eser üzerine yapılmış ve kendisine kadar ulaşmış olan şerhlerden de istifade ederek zaman zaman onlardan bazı nakillerde bulunmaktadır. Binâye 10 cilt olarak 1981’de basılmıştır. 21
10- Fethu’l-Kadir li’l-âcizi’l-Fakir, İbnü’l-Hümam es-Sivasi. İbn Hümam fıkıh, tasavvuf, nahiv, sarf, bedi, beyan cedel ve musikide önemli bir karihadır. Fethu’l-Kadir, Hidâye’nin özellikle hadisleri değerlendirme bakımından önemli bir şerhidir.
Bu şerh ve hâşiyelerden başka Hidâye üzerine daha pek çok eser vardır. Ancak makalenin sınırlarını zorladığından bu şerhleri zikretmiyoruz. 22
Sonuç
İslâm Hukuku Tarihinde Hanefi fakihler arasında önemli bir yeri olan Mergînânî, İslâmi ilimlerde özellikle fıkıh, tefsir ve hadise vukufiyetinin yanında şiir ve edebiyatta da söz sahibi olmuş bir kişiliğe sahiptir. Bir İslâm âliminde bulunması gereken zühd ve takva içerisinde bir hayat sürmesi müellifimizin en önemli özelliğidir. Bundan dolayı da her dönemde kendisinden sitayişle bahsedilmiş ve örnek bir mümin olarak gösterilmiştir.
Mergînânî’nin en önemli eseri Hidaye üzerine İslâm uleması tarafından pek çok şerh ve haşiye yazılmıştır. Müellifin bu eseri birçok oryantalistin de dikkatini çekmiş olduğundan batı dillerine çevrilmiştir. Hidaye, İslâm dünyasında senelerce fıkıh alanında el kitabı olmuş, medreselerde yıllarca ders kitabı olarak okutulmuştur. Yüce Yaratan bizleri de ilim öğrenip amel eden ve öğrendikleriyle de etrafına faydalı olan insanlardan eylesin! (Âmin).
*Atatürk Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi mkose@yeniumit.com.tr
______________
DİPNOTLAR
1. Zehebî, Siyeru Alamü’n-Nübela XXI, 232; Taşköprüzade, Miftahu’s-Sade, Kahire, 1968, II, 264.
2. Ibn-i Abidin, Mecmuat-ı Resail, 1/12
3. Katip Çelebi, Keşfuzzunun, II, 2032.
4. Zehebî, XXI, 232; Taşköprüzade Ahmed Efendi, Mevzuatü’l-İlim, I, 724.
5. Bağdadi, I, 702
6. Uzunçarşılı İsmail Hakkı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı, Ankara, 1965, s. 19.
7. Füruzanfer Bediüzzaman, Mevlana Celaleddin, (Çev: Ferun Nafiz Uzluk), İstanbul, 1986, s. 59; Eflaki Ahmed, Ariflerin Menkıbeleri, (I-II), (Çev: Tahsin Yazıcı), İstanbul, 1987, s. 242, 287, 372
8. Uzunçarşılı, a.g.e., s. 42; Atay, s. 77,85, 95
9. Brockelmann, I, 466; Serkis, II, 1739
10. Hidâye, III, 65, 240, 276
11. Katip Çelebi, II, 2032
12. et-Tehanevi, III, 177; Taşköprüzade, II, 266; Kevseri, Nasbu’r-Ra’ye’nin Mukaddimesi, s. 14
13. Katip Çelebi, II, 2032-2038
14. İbn Kutluboğa,, 47
15. Taşköprüzade, II, 267
16. Taşköprüzade, II 266; İbn Kutluboğa, a.g.e., s. 25; Zirikli, II, 286; Kehhale, IV, 28
17. İbn Kutluboğa, 71; Leknevi, 109;
18. Hacevi, II, 213; Taşköprüzade, II, 267
19. Katip Çelebi, II, 2033; Şevkani, el-Bedrü’t-Tâlî, I, 158
20. Katip Çelebi, I, 112; İbn Kutluboğa,, 66
21. İbn Kutluboğa, 81; Ayni, el-Binaye IV, 215, 149, 206, 202,
22. Kırboğa Mehmet Ali, Kamusu’l-Kütüb ve Mevzuatü’l-Müellefat, Konya, 1974, s. 144
.
Zekat Verilecek Yerlerden Biri: FÎ SEBÎLİLLAH
Doç. Dr. Murtaza Köse
AddThis Sharing Buttons
17
Âdeta onlar, Allah'ın -tabir caizse- bir tevzi memuru gibi davranıyorlardı, Yaptıkları onca ihsan ve lütuf karşısında kibir ve çalım içine girmiyor, fakirlere minnet etmiyor, kendilerini Allah malının bir emanetçisi hüviyetinde görerek dağrtırnda bulunuyorlardı. Zaten "Onlar zekât verebilmek için daima faaliyet içindedirler," ayeti, onların bu hâlini tablolaştırır.
İslâm’ın üzerine bina edildiği beş temel esastan biri olan zekat, İslâm’ın köprüsüdür. Kur’ân ve hadislerde zekat konusunda ciddî teşvikler yer aldığı gibi zekatın kimlere verileceği ayetle bildirilmiş ve Efendimiz (s.a.s.)’in uygulamaları ile de gösterilmiştir. Kur’ân-ı Kerimde, “Zekâtlar sadece fakirlere, düşkünlere, zekât toplayan görevlilere, kalbleri İslâm’a ısındırılacak olanlara, esirlik ve kölelikten kurtulmak isteyenlere, borçlulara, Allah yoluna ve bir de muhtaç kalmış yolcu ve gariplere mahsustur. Allah tarafından kesin olarak böyle farz buyuruldu. Allah alîmdir, hakîmdir (her şeyi bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir).” (Tevbe, 9/60) buyurulur. “Allah yoluna” şeklinde manası verilen kısmın aslı “Fî sebîllah”tır. Biz de yazımızda bu kavramı tahlil edip, bununla kimlerin kastedildiğini incelemeye çalışacağız. “Fî sebîlillâh”, “Allah yolunda” manasına gelmektedir. En meşhur anlamları “Allah yolunda cihad, hac, ilim taleb etmek ve Allah’ın emrettiği her türlü hayır, hidayet yolu, Allah’a yaklaştırıcı her şey ve taat (salih amel) anlamlarına gelmektedir.1 Bu kavramın içerdiği anlamlar hakkında hukukçular, tefsirciler ve hadisciler olmak üzere birçok müctehid ve âlim değişik yorumlarda bulunmuşlardır. Bazı âlimler bu kavramın ifade ettiği anlam çerçevesini dar, bazıları da geniş tutmuştur. Tevbe sûresi 60. ayette zekâtın verileceği yerler zikredilirken yedinci sınıf olarak “fî sebîlillâh” kavramını “Allah yolunda (harcamaya), Allah yolunda çalışıp cihad edenlere, Allah yoluna, Allah uğruna girişilebilecek her türlü çaba için de zekât verilir” şeklinde anlamışlardır.2 İslâm âlimleri bu kavramı etimolojik yapısı, âyet ve hadislerde ifade edildiği anlamlardaki sebeb-i nüzûl ve sebeb-i vürûd açılarından da ele alarak pek çok görüş ortaya koymuşlardır. Allah yolunda davet, belli dönemlerde daha ziyade gaza ile olduğundan ayet bu şekilde yorumlanmıştır. Temelde çok geniş anlam yelpazesine sahip olan bu kavrama Allah yolunda cihad eden gaziler şeklinde mana verilmesi, âyetin ifade tarzından ziyade İslâm’ın yayılış dönemindeki sosyopolitik şartlar ve uluslararası ilişkilerle ilgili olmasındandır. Zira o dönemde cihadın en yaygın ve etkili şekli akınlar ve sıcak savaşlar olduğundan İslâm âlimleri din ve vatan yolunda savaşanlara zekât fonundan tahsisat ayrılmasını elzem görmüşler3 ve bu yorum adeta bütün ilim otoritelerince benimsenmiştir. Bundan dolayı da, “fî sebîlillâh” kavramı “cihad” kavramıyla özdeş olarak görülmüştür. Sonuçta zamanın telakkisi “fî sebîlillâh” kavramını çoğunlukla cihadın maddi boyutuyla yorumlamıştır. Aslında bu kavram dil kuralları, tefsir, hadis ve fıkıhçılar açısından ele alındığında sadece fiili çarpışma anlamlarına gelen özel bir tanımlama olmadığı, bunun yanında Allah’ın rızasını kazanmaya vesile olacak pek çok faaliyeti de kapsadığı anlaşılmaktadır.4
1. “Fî sebîlillah” Kavramı Hakkında Müfessirlerin Yorumları Kur’ân’ın altmıştan fazla ayetinde “fî sebîlillah” kavramı yer almış ve müfessirler bu kavramı çeşitli anlamlarda tefsir etmişlerdir. Bizim tesbitlerimize göre bu kavram daha çok Allah yolunda yapılan gazveler ve bunlara katılan gaziler hakkında yorumlanmıştır. Aslında bu anlamının yanında bir çok manalarıda ifade etmektedir. Bununla ilgili bazı ayetleri örnek olarak vermenin yerinde olacağı kanaatindeyiz. “(Sadakalarınızı) şu fakirlere (verin ki), Allah yolunda kapanıp kalmışlardır, yeryüzünde gezip dolaşamazlar…” (Bakara, 2/273) Bu âyette ifade edilen “fî sebîlillah” kavramı müfessirlerce İslâm dini, Allah’a ulaştıran yol anlamında tefsir edilmiştir.. “İnkar edip, (insanları) Allah’ın yolundan çevirenlerin amellerini Allah boşa çıkarmıştır.” (Muhammed, 47/1) Bu âyetteki “fi sebilillah” kavramı Hz. Muhammed’in getirdiği tarık-i müstakim anlamında yorumlanmıştır. “Ey Davud, biz seni yeryüzünde (senden öncekilerin yerine) halife yaptık. İnsanlar arasında adaletle hükmet; keyfine uyma, sonra seni Allah’ın yolundan saptırır…” (Sad, 38/26) Bu ayetteki “fî sebîlillah” kavramı cennet yolu anlamında tefsir edilmiştir. “Onlar ki (insanları) Allah’ın yolundan menederler…” Kurtubî ayette geçen “fî sebîlillah” ifadesini iman ve taat kelimeleriyle tefsir etmiştir. Verilen örnek âyetleri çoğaltmak mümkündür. Muasır İslâm âlimleri “fî sebîlilah” ifadesini bir birlerinden çok farklı olamasa da bazı anlam farklarıyla yorumlamışlardır. Onlardan bazılarının bu konudaki yaklaşımlarını şöyle özetleyebiliriz: Merâgî; Allah’ın rızasına ulaştıracak ve sevap kazandıracak her türlü yolun bu ifade içinde olduğu, ayrıca müslümanların genelini kapsayan menfaatler, din ve devletin ayakta kalması ve varlığını devam ettirmesine vesile olabilecek işlerin hep bu kavrama dahil olduğunu ifade etmiştir. Seyyid Kutub, “fî sebîlillâh” kavramı hakkında; “Bu geniş bir kapıdır, toplumun faydasına olan her şeyi kapsar, Allah kelimesini göz önünde bulundur.” demekle yetinerek ayetin mana derinliğini vurgulamıştır. Hamdi Yazır’ın bu konudaki yaklaşımı ise kısaca şöyledir: “Fî sebîlillâh” genel bir anlamdır ve sadakaların hepsini içine alır. Fakirlere ve miskinlere verilen yardımlar da bu kavram içine girer. Hatta müellefe-i kulûba verilenler de bu anlam içerisindedir. Fakat “fî sebîlillâh” şeklinde zikredilmesinin özel bir manası vardır. Bu anlam, ilk önce cihad sonra hac sonrada Allah için ilim tahsili anlamlarınadır. Örfü şer’î de cihad meşhur olmuştur. Ehl-i suffe gibi din ilimlerine kendilerini vakfedenler de “fî sebîlillâh” anlamı içerisindedir. Netice itibariyle bu tabirin sadece bir zarf veya vasıf olarak kullanılması ile burada olduğu gibi bir lakab olarak kullanılması arasında önemli fark vardır. Birincisi genel, ikincisi özel bir manadır. Birinci anlam ile her türlü ibadet ve hayır, sadaka “fî sebîlillâh”tır, Allah’ın rızası yolundadır. İkinci anlama göre ise her sadaka “fî sebîlillâh” değildir. Allah yolunda sadaka bir masrif-i mahsusaya verilen sadakadır ki özellikle i’lâ-yı kelimetullah yolundakilere verilen sadakadır.5
2. Hadislerde “Fî Sebîlillah” Kavramı Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in sünnetinde bazı hadislerde “fî sebîlillah” kavramı yer almıştır. Yalın bir anlam ile Allah yolu diyebileceğimiz bu ifadeye, hadis şarihlerince müfessirlerden daha geniş bir anlam içeriği kazandırılmıştır. Tirmizî’de geçen bir hadiste: “Bir kimse ilim elde etmek için yola çıkarsa, dönünceye kadar Allah yolundadır.” denmektedir. Bu ifadeye göre Allah için samimi niyetlerle ilim elde etme ve insanlara faydalı olma düşüncesiyle yapılan ilim tahsili “fî sebîlillâh” ifadesinin kapsamı içerisindedir. Yezid İbn Meryem’in rivayet ettiği hadiste şöyle bir ifade yer almıştır. “Ben Cuma namazı için yürümekte iken Abaye b. Rif’a’ arkamdan yetişti ve ’Gözün aydın!’ dedi. “Senin bu adımların Allah yolundadır, Ebû Abs’den işittim ki, Resûlullâh, “Allah yolunda her kimin ayakları tozlanırsa o ayaklar cehennem ateşine haramdır!”6 buyurmuştur. Hadisin şârihi Mübârekfûrî, “fî sebîlillâh”ı Allah’ın rızasının talep edileceği yol şeklinde açıklamıştır..7 Tirmizî’de aynı babda geçen başka hadiste de Allah Resûlü’nden şu rivayet nakledilmektedir. “İki göz vardır ki cehennem ateşi onlara dokunmaz; biri Allah korkusundan ağlayan göz, diğeri ise Allah yolunda nöbet bekleyen gözdür.” Hadisteki Allah yolunu şârih; mücahitlerin ibadetteki mertebeleri, hac, ilim talebi, cihad veya ibadet anlamlarıyla açıklamıştır. Tirmizî’de bir başka hadisin şerhinde ise “fî sebîlillah” kavramı, yol kesenlerle mücadele etmek, iyiliklerin emredilmesi ve kötülüklerin yasaklanması anlamlarına da kullanıldığı ifade edilmektedir.8 Başka bir hadiste de Allah yolunda saçın ağartılmasının kıyamet günü o kimse için nur olacağı ifade edilmektedir. Zikrettiğimiz bu hadise anlam itibariyle yakın diğer bir hadiste “Kim İslâm’ı yaşama ve yaşatma yolunda saçını ağartırsa ağaran o saçlar kıyamet günü nur olacaktır.” şeklinde geçmektedir. Hadisteki “İslâm” kelimesi “Allah yolu” ifadesiyle zikredilmiştir. Bir başka hadiste de “Allah yolunda cihad eden kimsenin misali gündüz oruç tutan ve gece namaz kılan kimsenin misali gibidir.” denmektedir.9 Bu ifadede Allah yolunda cihad etmenin, oruç tutma ve namaz kılmaya benzetilmesi oldukça anlamlıdır. Ahmed İbn Hanbel ve İmam İshâk’ın rivâyetlerine göre “Hac da Allah yolu sınıfına dahildir” çünkü Hz. Peygamber insanları sadaka develeriyle hacca götürmüştür, sahabeden İbn Ömer Hazretleri bu ifadeden anlaşılanın hacılar ve umreciler olduğunu söylemiştir. İmam Muhammed de, İbn Abbas (r.a.)’a dayanarak Allah yolunda sınıfının hac yolunda fakir düşen hacılar olduğu görüşündedir.10 Bu rivayetlerden sonra hac ve umreye gidenlerin “fî sebîlillah” kavramı içerisinde değerlendirilmesi elbette mümkündür. Fakat “fî sebîlillah” kavramına zekat ilişkisi açısından baktığımızda Hz. Peygamber’in o dönem şartları itibariyle bu insanlara sadaka fonundan deve tahsis etmesi ancak İslâm’ın yayılış dönemleri ve o günün insanlarını hac umreye gitmeye teşvik açısından değerlendirmek mümküm olabilir. Zira normal şartlarda hac görevini yerine getirecek insanların zenginlik, sıhhat, güvenlik gibi bir takım şartları haiz olması gerekmektedir. Aksi takdirde bu şartlara haiz olmayanlara haccın farz olduğunu söyleyemeyiz.
3. İslâm Hukukçularının “fî sebîlillah” Kavramı Hakkındaki Görüşleri Hanefî mezhebi müçtehitlerinden Muhammed Şeybâni bu kavramı, taat ifadesi ile açıklamıştır. Ona göre bu mana Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “Her kim Allah yolunda saçını ağartırsa kıyamet günü o ağaran saçlar nur olur.” hadisi ve Atâ İbn Ebî Rabah’ın kendisine “bir kimse malının üçte birini fî sebîlillâh diyerek vasıyyette bulunsa ne anlama gelir diye sorulduğunda” O da: “Taatın hepsi Allah yoludur, hangisine harcasa caizdir.”ifadelerinde anlamını bulmaktadır. Cessâs, Şeybânî’ye dayanarak “fî sebîlillâh” ifadesinin hac ibadeti yapmak niyetiyle yolda kalmış kimseler anlamına geldiğini, zira Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “Hac ve Umre her ikisi de Allah yolundandır.” dediğini nakletmektedir, demektedir. Hanefî fakihlerinden Kâsânî ise “Allah yolunda” sınıfı için, “Bu ifade Allah’a yaklaştıran her şeydir. Eğer ihtiyaç hasıl olursa bu manaya Allah’a itaat yolunda çalışan herkes ile bütün hayır yolları girer.” demiştir. “Fî sebîlillâh” ifadesi hakkında İbnü’l-Esîr “Farzları, nafileleri ve her nevi hayırları yerine getirerek Allah’a yaklaşma, O’nun rızasına erme maksadı güden her ihlaslı amel Allah yolundadır. Ancak bu ifade kayıtsız, şartsız söylenince çok kere cihad anlaşılır. Bu anlamda çok kullanıldığı için cihada ait özel bir ifade halini almıştır.” demektedir. Fıkıh, tefsir ve lügat âlimi Firûzâbâdî’nin ifadesine göre “sebîlullâh”, cihad, hac, ilim taleb etmek ve Allah’ın emrettiği her türlü hayır anlamlarına gelmektedir. Bu kavramla ilgili olarak başka kaynaklarda da, davet edilen hidâyet yolu, Allah’a yaklaştırıcı hey şey ve taat (salih amel) sayılan şeylerin hepsi “Allah yolunda” anlamını taşımaktadır.”11 Bu konuda ulemamızdan Zebîdî, İhyâ şerhi İthâfü’s-Sâdeti’l-Müttakîn adlı eserinde “fî sebîlillâh” kavramını: “Allah’ın bu sınıf ile mücahitleri ve cihad için infak etmeyi kasdetmesi mümkündür. Çünkü “fî sebîlillâh”a örfte bu anlam verilmiştir. Yine bu kavramla Allah’a yaklaştıran bütün hayır yollarının murad edilmesi de mümkündür ama, bu sınıf “sebîl” sözünün gerektirdiği anlam yönüyledir. Allah’ın yolu ise diğer ilâhi isimler dışında bu ismin hakikatinin delalet ettiği manadır. Bundan dolayı bu kavram, Allah yolunda sınıfının diğer mahluklar sınıfını dikkate almadan iyi ahlâk cinsinden olan ve her insan için belki de hayvanlar için, hatta susuzluktan kuruduğunu gördüğünüz her ağaç için toplum menfaatının gerektirdiği işleri de kapsar. Buna göre insanın elinde zekât malı bulunur da onunla o ağacı susuzluktan kurtarırsa bu harcama da Allah yolunda bir harcama olur. Eğer bu sınıftan mücahitler kastedilirse, örfte mücahitlerin kimler oldukları bilinmektedir. Mücahitlerin kendileri de “Allah yolunda” olduklarından, nefisleri ile mücahede etmek için onlara zekât malından yardım yapılabilir. Bir hadiste “Sizler küçük cihattan büyük cihada döndünüz.”12 Bu cihaddan kastedilen, nefis ile mücahede etmek ve onu Allah’ın rızasında alıkoyacak arzulardan uzak tutmaktır,13 şeklinde açıklamaktadır. İbn Teymiyye’de fî sebîlillah ifadesinin umûmî bir lafız olduğunu ve her hayrı içine aldığını, sadece özel bir sınıfa tahsis edilemeyeceğini ifade etmektedir.14 Şerbâsî ise “fî sebîlillah”ın; “amelî, itikadî olarak Allah’ın rızasına ulaştıracak yol anlamı olduğu ve bu lafzın umûmî bir lafız olarak sadece belli bir anlama hasretmenin caiz olmayacağı, bunun kapsamına mescitlerin tamirinden tutun da kale ve köprü inşası, ölenlerin kefenlenmesi gibi bütün hayır çeşitlerininin gireceğini” ifade etmektedirler.15 Görüldüğü üzere İslâm âlimleri bu kavram hakkında çok özel anlamlar ifade ettikleri gibi, lafzın etimolojik yapısından da istifade ederek çok genel anlamlar çıkarmışlardır. Kanaatimizce bu açıklamalar İslâm’ın genel maksatları içerisinde olmak kaydıyla bir çok özel ve tüzel yerleri kapsamına alabilmektedir. Bundan hareketle de fukaha, zekat sorumluluğunun yerine getirilebilmesi açısından kişilere çok geniş alternatif imkanlar sunmuşlardır.
4. “Fî sebîlillah” Kavramının Özel Anlamları Ve Zekat İlişkisi İslâmî kaynaklara bakıldığında “fî sebîlillâh” kavramı hakkında pek çok anlam bulmak mümkündür. Araştırmamızda bu anlamlardan birkaç tanesini ele alıp İslâm âlimlerinin bu konudaki görüşlerini ve aynı zamanda zekatın sarf yerlerinden olan bu kavramın, anlam içeriği itibariyle zekatla ilişkisi üzerinde duracağız.
a) “İlim Tahsil Edenler” Anlamı Zekatın sarf yerlerinden biri olarak ifade edilen “fî sebîlillah” kavramına bazı fıkıhçılar ilim tahsil edenler, bu uğurda emek harcayanlar anlamını vermişlerdir. İlme hizmet eden insanlara Allah yolunda çaba harcayanlar ve dinin ihyâsı için çalışanlar gözüyle bakılarak, her dönemde bu sınıf zekat kapsamına alınmıştır. Bu konudaki ifadeler, daha çok Hanefî kaynaklarının bazılarında İmam Muhammed’e nisbet edilen bir rivayetle ifade edilmektedir. Hanefî fakihlerinden bir kısmı ilim talep etmeyi “fî sebîlillâh” kavramı içerisinde telakki ederek, âlime ve ilim tahsil edene zekât verilebileceğini, gerekçe olarak da bunların çalışmalarını ilme hasredip kazanç imkanlarından mahrum kalmalarından dolayı olduğunu ifade etmişlerdir. Şafiî kaynaklarda ilim ile uğraşan talebenin kendi geçimini kazanması halinde ilim tahsilinden geri kalabileceği, dolayısıyla da kendisine zekat verilmesinin helal olacağı ifade edilmektedir.16 Bu konuyu teyit etme adına aynı müellif Allah Resulü (s.a.s.)’in Hz. Ömer’e “atıyye” (ihsan) olarak verdiği meblağı delil olarak ileri sürmektedir. Bu hadisi Hz. Ömer bizzat şöyle nakletmektedir: “Hz. Peygamber bana bağışta bulunur; ben de O’na: “Benden daha fakirine ver”, derdim. Bir defasında bana bir miktar mal verdi. Ben de kendisine yine, “Onu benden daha ihtiyaçlı kimselere ver” dedim. Bunun üzerine Efendimiz şöyle buyurdu: “Beklemediğin ve istemediğin halde bu maldan sana geleni al; gelmeyenin de peşine düşme.” buyurdu.17 Yukarıda ismi geçen müellifin ilim tahsil edenlere zekât verileceğine dair delil olarak naklettiği bu hadis Buhârî, Müslim ve Nesâî de geçmektedir. Hadisi incelediğimizde Hz. Ömer’e verilen paranın devlet tarafından zekât anlamında toplanan sadaka cinsinden bir mal olmadığı, aksine devlet başkanının, insanların fakir veya zengin olmalarına bakmaksızın verdiği ihsandır. Ayrıca bu konuda Hz. Ömer’e verilen paranın ihtiyaç gerekçesiyle değil de zekât toplama görevlisi olarak yaptığı iş karşılığında Kur’ân’ın referansı paralelinde verildiği yine kaynaklarda ifade edilmektedir.18
b) Kamu Yararı Kurumları ve Diğer Yerler İnsanoğlunun her dönemde ihtiyaçları artmakta ve değişmektedir. Kamu yararına ait olan işlere toplumda daima hayır ve hasenat gözüyle bakılmış ve bunlar kişilerin genel menfaatlerini ilgilendirdikleri için sürekli teşvik edilmiştir. İslâm toplumunda sadaka-i câriye yani devamlı olarak insana sevap kazandıracak olan iyilikler Allah yolunda yapılmış hayırlar olarak değerlendirilmiştir. İslâm toplumunun geçmiş ve günümüzdeki ihtiyaçları göz önüne alınıp karşılaştırılınca aradaki farkın günümüz itibariyle oldukça büyük ve çeşitli olduğu bir gerçektir. Fukahanın bazıları, içerisinde bulundukları zaman ve şartlar altında kamu yararına hizmet veren müesseselerin ihtiyaçlarının giderilmesinde zekat fonundan yararlanılabileceği görüşünü benimsemişlerdir. Çünkü İslâm toplumu içerisinde zekattan istifade edecek kişi ve gruplar o toplumun bir realitesidir. Hem kişilerin mali ibadetlerini yerine getirmedeki sorumlulukları hem de toplumdaki istikrarın korunması ve devamlılığı açısından yapılan yardımların karşılığı yine o topluma dönmektedir. Hanefi mezhebinin en önemli imamlarından Ebu Yusuf, “fî sebîlillâh” kavramının içinde zekât verilecek yerlerden bahsederken yolların yapımı ve tamir edilmesinin de dahil olduğunu söyleyerek, bu yerlere zekât fonundan harcama yapılabileceği görüşündedir.19 Hanefî fakihlerinden Kâsânî ise “Allah yolunda” sınıfı için daha önce de zikredildiği gibi bu ifadenin Allah’a yaklaştıran her şey olduğunu ve hatta ihtiyaç hasıl olursa bu manaya Allah’a itaat yolunda çalışan herkes ile bütün hayır yollarının gireceğini ifade etmiştir. Kâsânî’nin bu görüşü daha önce zikrettiğimiz gibi Hanefi hukukçularından İmam Muhammed’in görüşüne de muvafık düşmektedir.20 Gerçi bu tabirin Kur’ân’da kullanıldığı değişik ifadelere göre kapsamını geniş tutmak mümkün, faydalı, hatta lüzumlu olabilir. Fakat bunu yaparken çok dikkatli olmak lazım. Zira bu kavramın kapsamının çok geniş tutulup her şeye teşmil edilmesi bir çok suistimal kapısının açılmasına sebebiyet verebileceği gibi zekatın verildiği diğer fonları da içine alacağından onların ayrıca zikredilmesini anlamsız kılabilir. Binaenaleyh, Allah yolunda yapılan eğitim ve öğretim faaliyetleri bu kavram çerçevesinde değerlendirilebilir.
5. Sonuç Zekâtın en önemli maksatlarından biri öncelikli olarak toplumdaki fakir ve yoksul insanların maddeten desteklenip zaman içerisinde onlara insanlık onuruna yakışır bir hayat standartı kazandırmaktır. Kur’ân bu konuda zekâtın sarfedileceği yerleri zikrederken ilk olarak fakirler sınıfını ele almıştır. Bununla birlikte sadece fakirlere tahsis edilemeyecek olan bu mükellefiyet için farklı alternatif gruplar da yine zekatın sarf yerleri arasında zikredilmiştir. Bu kavram, taşıdığı anlamlar itibariyle bir çok manayı içerisine almaktadır. İslâm âlimleri “fî sebîlillah” kavramını cihad eden gaziler olarak yorumlamışlardır. Günümüzde Allah yolunda yapılan hizmetlerin çerçevesi çok genişlemiştir ve bu işin yapıldığı en önemli alan da İslâm’ı anlatan, İslâmî değerlerle donatılmış bir nesil yetiştirmek için yapılan eğitim faaliyetleri olsa gerektir. Ayrıca cihad, Allah ile kulları arasındaki engelleri bertaraf edip, insanlarla Allah’ı buluşturma ameliyesidir. Kur’ân’ın zekat verilecek sekiz sınıfı bildirmesi, zekatın sadece fakir ve yoksullara tahsis edilemeyeceğini, bunun dışında da mükellefler için değişik alternatifler olduğunu ifade etmesi kanaatimce önemlidir. Zira zekât farziyyetinin yerine getirilmesinde kişilerin bulundukları çevre ve şartlar itibariyle her zaman fakir insanlara ulaşma imkanları olmayabilir. Bu durum, sorumluluk duygusuyla hareket eden insanlar için problem haline getirilmemelidir. İşte bu noktada, zekatın verileceği sınıflar mükellefler için bu görevin yerine getirilmesinde değişik alternatifler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle “fî sebîlillah” kavramına girebilecek her anlam zekatın verilebileceği yer olarak karşımıza çıkabilmektedir. Objektif bir bakışla zekat mükellefiyetini yerine getirebilecekler için “fî sebîlillah” ifadesinin dışındaki alternatif yerlere zekât vermenin imkanı kalmadığı farzedilse bile, bu kavram, mükelleflerin sorumluluklarını yerine getirebilmesi adına diğer yedi kategoriyi de kapsayabileceği gibi, kendi anlam içerisine girebilecek diğer anlamları da kapsamı içerisine alabilecektir. Muasır ilim ehli, bu kavramın genelde tek bir anlama hasredilemeyip her türlü hayır işlerini kapsayacağını ifade ederek, özelde de Kur’ân ilimleri ve toplumun faydasına olan diğer ilimlerle iştigal eden kişilerin maişetleri, dul kadınlar ve yetimler lehine yapılan hayır işleri, öğrencilere, okullara, hastanelere yapılan harcamalar, İslâm’ın esaslarına davet etmek için merkezlerin kurulması, her dilde yayın yapabilecek bilimsel yayın kuruluşları tesis etmek gibi pek çok hayır hizmetlerinin de dahil olduğunu ve bu gibi yerlere de zekat fonundan harcamın yapılabileceğini ifade etmektedirler.21 Özellikle asrımızda inanan insanlara düşen sorumluluk açısından “fî sebîlillah” kavramı kişilere bir çok alternatifler sunabilmektedir. Allah Resulü’nün (s.a.s.) asr-ı saadette bu konudaki ufuk açıcı uygulamaları 21. yüzyıl ve hatta daha sonraki dönemlerde mesuliyet sahibi insanlar için ayrı bir önem arzetmektedir. Kanaatimizce zekat ve diğer maddi fonlarla yapılan eğitim faaliyetleri sayesinde insanlık yeniden İslâm’ın hayat veren soluklarını tanıma imkanı bulacak ve gönüller Allah’la buluşabilecektir. Bu yolda yapılacak infaklar da “fî sebîlillah” çerçevesinde olacaktır.
*Atatürk Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi mkose@yeniumit.com.tr DİPNOTLAR 1. İbnü’l-Esîr, en-Nihâye fi Garîbi’l-Hadîs ve’l-Eser, Beyrut, ts., II, 338, 339; el-Kâmûsü’l-Fıkhiyye, Dımaşk 1982, s. 209 2. Yazır, IV, 2572; Yıldırım Suat, Kur’ân-ı Hakîm ve Açıklamalı Meali, İstanbul, 2004; Çantay, Hasan Basri, Kur’ân-ı Hakim ve Meâli Kerim, İstanbul, 1984. 3. İbn Rüşd Bidâyetü’l-Müctehid fî Nihâyeti’l-Muktesıd, Beyrut 1986, I, 277; Kurtubî, VIII, 186. 4. Zemahşerî, I, 398; Kurtubî, IX, 19; Nesefî, Ebu’l-Berekât, Tefsîru’n-Nesefî, İstanbul 1984, I, 243; Mübârekfûrî, V, 269, 298; Fîrûzâbâdî, III, 403; el-Mu’cemü’l-Vasît, I, 415. 5. Bakara, 273; Şirbînî, I, 140; Yazır, II, 897; Bakara, 217; Nesefî, I, 108; Ebu’s -Suûd, Tefsîru Ebî’s-Suûd Ebu’s-Suûd, I, 217; Muhammed, 1; Kurtubî, XVI, 223; Sad, 26; Hûd, 19; Kurtubî, XV, 177; Kurtubî, IX, 19; Merâgî, X, 145; Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’ân, X, 245;Yazır, IV, 2579. 6. Tirmizî, İlim, 2, Fadâilü’l-Cihad, 7. 7. Mübârekfûrî, V, 259 . 8. Tirmizî, Fadâilü’l-Cihad, 12; Mübârekfûrî, V, 269, 298. 9. Buhârî, Cihad ve’s-Siyer, 2; Mübârekfûrî, V, 263 10. Mergînânî I, 112. 11. Tirmizî, Fadâilü’l-Cihad , 9, 10; Aclûnî, II, 255; Şeybânî, es-Siyeru’l-Kebîr, II, 301; Cessâs, III, 187; Dârimî, Kitâbü’l-Vasâyâ, 45; Serahsî, II, 203; Ayrıca bakınız, Buhârî, Zekât, 49; Kâsânî , II, 45; İbnü’l-Esîr, II, 338, 339; Fîrûzâbâdî, III, 403; Sa’dî Ebû Ceyb, s.166. 12. Aclûnî, I, 424. 13. Zebîdî, Murtezâ Muhammed, İthâfü’s-Sâdeti’l-Müttakîn, IV, 151. 14. İbn Teymiyye, Fethu’l-Beyân, IV, 151. 15. Şerbâsî Ahmed, Yes’elûneke fi’d-Dîni ve’l-Hayât, III, 68, I, 150. 16. Dâmâd, I, 214; İbn Âbidîn, II, 364; Tahtâvî, s. 472; Nevevî, el-Mecmû, IV, 190. 17. Buhârî, Zekât, 5. 18. Aynî, IX, 56; Nevevî, III, 63; Kastalânî, III; İbn Hacer, IV, 80. 19. Ebû Yûsuf, Kitâbü’l-Harâc, Kahire 1396, s. 81. 20. Kâsânî,, II, 45 21. Şerbâsî, I, 149, 150; Seyyid Sâbık, I, 334; Muhammed Mahluf, Feteva-ı Şeriyye, Kahire, 1971, 296; Hâzin, II, 240; Râzî, XVI, 113; Muhammed Mahluf, Feteva-ı Şeriyye, Kahire, 1971, 296; Hâzin, II, 240; Hamîdullah, İslâm Peygamberi (çev. Salih Tuğ), II, 978; Kardâvî, Fıkhu’z-Zekât, II, 635-669.