 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
165 Muhabbetin alâmetleri.. ..tam ilmihalden
|
Resulullahı tasdik şart
|
Sual: Bir insan Allah’a inansa, hatta bizim Peygamberimiz hariç bütün Peygamberlere inansa, Amentü’nün diğer şartlarına da inansa, bu kimse yine cehennemlik midir?
CEVAP
Evet yine cehennemliktir. Çünkü Allah'a inancında samimi değildir. Allahü teâlânın bildirdiğinin hepsine inanmak şarttır, birisine inanılmazsa bu iman olur mu hiç?
Hac ibadeti henüz farz olmadan önce, Resulullah efendimiz şöyle buyurmuştu:
(Size şunları emrediyorum:
1- Allah’a iman. Allah’a iman nedir biliyor musunuz? Allah’tan başka mabud olmadığına ve Muhammed’in Onun peygamberi olduğuna şehadet etmektir.
2- Namazı kılmak,
3- Zekat vermek,
4- Ramazan orucunu tutmak.
5- Aldığınız ganimetlerin beşte birini Allah için vermek. Bunları sizden sonrakilere de bildirin.) [Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai, Ebu Davud, İbni Hibban, Taberani]
Dikkat edilirse, Muhammed aleyhisselamın Allah’ın Peygamberi olduğunu kabul etme şartı bildiriliyor. Kabul etmek ise, beğenip Ona tâbi olmak demektir. Tâbi olunca da zaten misyonerlerin uydurduğu böyle kâfirlik iddiaları gündeme bile gelmez, insanın gözü kâfirlikte olmaz.
Ümmet ne demek?
Sual: Hristiyanlara ve dinsizlere de, ümmet denir mi?
CEVAP
Müslümanlara ümmet-i icabet, gayrimüslimlere ümmet-i davetdenir, fakat ümmet kelimesi tek başına kullanıldığında, ümmet-i icabet anlaşılır. Bunun için, Hristiyanlara, Yahudilere ve dinsizlere, tek başına “ümmet” denmez.
|
Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım
|
Sual: (Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım) kudsi hadisine, kim niye karşı çıkıyor?
CEVAP
Resulullahın üstünlüğünü anlamayan veya ona düşman olan yahut hadis-i şeriflere rast gele uydurma diyenler, karşı çıkar.
Âdem aleyhisselam, Arşta gördüğü nurun mahiyetini sual etti. Hak teâlâ buyurdu ki:
(Bu nur, gökte Ahmed, yerde Muhammed denilen, zürriyetinden bir peygamberin nurudur. O olmasaydı, seni de, yer ve gökleri de yaratmazdım.) [Mevahib-i ledünniyye]
Allahü teâlâ yine hadis-i kudsilerde buyuruyor ki:
(Ya Âdem, Muhammed aleyhisselamın ismiyle her ne isteseydin, kabul ederdim. O olmasaydı, seni yaratmazdım.)[Hâkim]
(Ey Resulüm, İbrahim’i halil [dost], seni de habib [sevgili]edindim. Senden daha sevgili hiç bir şey yaratmadım. Senin, benim indimdeki yüksek derecenin bilinmesi için, dünyayı ve dünya ehlini yarattım. Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım.)[Mevahib-i ledünniyye]
Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:
(Âdem aleyhisselam Cennetten çıkarılınca, ya Rabbi, Muhammed aleyhisselamın hürmetine beni affet diye dua etti. Allahü teâlâ ise, [ne cevap vereceğini bildiği halde, cevabını diğer insanların duyması için] “Ya Âdem, onu henüz yaratmadım. Nereden bildin?” buyurdu. Âdem aleyhisselam da, “Arşta, la ilahe illallah, Muhammedün Resulullah yazılı olduğunu gördüm. Anladım ki, şerefli isminin yanına, ancak en çok sevdiğinin, en şerefli olanın ismini layık görürsün” dedi. Allahü teâlâ buyurdu ki: “Ya Âdem doğru söyledin. O bana insanların en sevgilisidir. Onun hürmetine dua ettiğin için seni affettim. Eğer Muhammed aleyhisselam olmasaydı, seni yaratmazdım.”) [Taberani]
(Allahü teâlâ, İbrahim’i halil edindiği gibi beni de halil edindi.) [M. Ledünniyye] (Demek ki Resulullah, hem habib, hem halildir.)
(Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım) kudsi hadisi, Marifetname’nin ön sözünde, Yusuf-i Nebhani hazretlerinin Envar-ı Muhammediyye kitabının 13. sayfasında ve İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat’ının 122. mektubunda vardır. Mektubat’ın farsça haşiyesinde, bu hadisin Deylemi’nin Firdevs’inde bulunduğu bildirilmektedir. Deylemi de, Buhari ve diğer muhaddisler gibi, meşhur ve muteber bir hadis âlimidir. Mektubat-ı Rabbani’nin 3. cildinde, (Sen olmasaydın Cenneti yaratmazdım) ve (O olmasaydı kâinatı yaratmaz, rububiyetimi izhar etmezdim) kudsi hadisleri de bildirilmektedir.
Miracda Allahü teâlâ, Resulullaha, (Senden başka her şeyi, senin için yarattım) buyurunca, Resulullah da, (Ben de, senden başka her şeyi, senin için terk ettim) dedi. (Mirat-i kâinat)
.
|
Kelam-ı ilahi
|
Sual: Resulullah'ın her sözü Allah kelamı gibi kabul edilir mi? Onun vârisi olan âlimlerin ve mürşid-i kâmillerin ictihadlarını, dinle ilgili sözlerini, açıklamalarını, Resulullah'ın sözleri gibi sağlam kabul etmek, kelam-ı ilahinin bir açıklaması olarak görmek caiz midir?
CEVAP
Resulullah'ın “sallallahü aleyhi ve sellem” din hakkındaki her sözü, Kur’ana dayanır. İctihadında yanılabilirse de, öyle kalmaz, Allahü teâlâ tarafından hemen düzeltilirdi. (Beydavî – S. Ebediyye)
Bir âyeti kerime meali:
(O, kendiliğinden konuşmaz. Onun [dinle ilgili] her sözü vahye dayanır.) [Necm 3-4]
Üç hadis-i şerif:
(Cebrail aleyhisselam, Kur’anla beraber açıklaması olan sünneti de getirmiştir.) [Darimî]
(Bana Kur’anın misli kadar daha hüküm verildi.) [İ. Ahmed]
(Ben size ancak Allah'ın emrettiğini emreder, nehyettiğini nehyederim.) [Taberanî]
Hâşâ Resulullah'a, (Sen bize Kur’andan farklı söylüyorsun, yalan söylüyorsun) denir mi? Allahü teâlâ, emin olmayan birini peygamber olarak gönderir mi? O hâlde, Resulünün dine ait her sözünün vahye dayandığına itiraz edilemez. Yani hepsi vahye dayanır.
Hadis-i kudsî, mânâsı Allahü teâlâdan, sözleri Resulullah’tan diye tarif edilir. Söz aynı değilse de, mânâ aynıdır. Mesela, Allahü teâlâ, Resulüne, (Kuzu eti helâldir) diye bildirmişse, O da, (Dine uygun kesilen kuzu eti helâldir) diye nakletmişse, mânâ itibarıyla ikisi de aynıdır. Sadece anlatış farkı vardır. Resulünün bildirdiği dînî hükümlerin hepsi böyledir. Onun için ister hadis-i kudsî olsun, ister diğer hadisler olsun vahiy mahsulüdür. Allah'ın emriyle Resulünün emri arasında fark görmemelidir. Resul, elçidir. Elçi, temsil ettiği zatın sözünü bildirir. Bu sözü bildirirken farklı kelimelerle açıklayabilir.
Resulullah, Allahü teâlânın kulu, elçisi, halifesi ve vekilidir. Vekil, kendisine verilen yetki bakımından asıl gibidir. Vekile itiraz, asıl zata itirazdır, vekili tasdik aslı tasdiktir. Emirlerde, vekili, asıldan ayrı görmemelidir. Çünkü Allahü teâlâ, güvendiği kimseleri peygamber, vekil yapar. Vekil de Allah'ın emrini aynen bildirir.
Hadis-i şerifler, kelam-ı ilahinin başka kelimelerle açıklanmış hâlidir. Bu bakımdan Resulullah'ın sözlerini kelam-ı ilahîden ayrı kabul etmek yanlıştır. Kur'an-ı kerim okuyunca (Sadakallah-ül-azîm) dediğimiz gibi, hadislerden sonra da desek küfür olmaz. Çünkü Allah'ın sözünün doğruluğunu tasdik ediyoruz.
Resulullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, nasıl Allahü teâlâdan gelenleri ümmetine aktarmışsa, Resulullah'ın vârisleri olan Eshab-ı kiram ve Ehl-i sünnet âlimleri de, hadisleri açıklamışlardır. Bunun için Resulullah efendimiz, âlimlere uymamızı emrediyor. Eğer âlimler, dine aykırı farklı bir şey bildirecek olsalardı, böyle söylemezdi. (Sadece Kur'an-ı kerime ve bana tâbi olun!) derdi. Hâlbuki (Âlimlere uyun!)buyurmuştur. (Deylemî)
Nasıl Resulullah, Allahü teâlânın elçisi, vekili ise, Ehl-i sünnet âlimleri de, Resulullah'ın vekilleri ve vârisleri olan güvenilen zatlardır. Beş hadis-i şerif:
(Âlimler peygamberlerin vârisidir.) [Tirmizî]
(Âlimler, yeryüzünün ışıkları, benim ve diğer enbiyanın vârisleridir.) [Ebu Nuaym]
(Âlim, Allahü teâlânın güvendiği kimsedir.) [Deylemi]
(Salih âlimle nebi arasında bir derece fark vardır. O da nebilik makamıdır.) [R. Nasıhin]
(Âlimler olmasaydı, insanlar helak olurdu.) [İ. Maverdi, R. Münire]
Âlimler Kur'an-ı kerimde de övülüyor. Bir âyeti kerime meali:
(Verdiğimiz bu misalleri ancak âlimler anlar.) [Ankebut 43]
(Hadisler Allah'ın kelamının açıklaması ise, niye hadislerde farklı hükümler var? Mezhepler niye farklıdır?) diyenler oluyor. Allahü teâlâ, insanların faydasına olması için, o zamandaki insanlara itikatta aynı, amelde farklı dinler göndermiştir. Yani Hazret-i Âdem’den beri gönderdiği dinler, itikatta aynı, amelde farklıydı. Resulullah da insanların durumuna göre farklı hükümler bildirmiştir. Mesela birine(Vücuttan kan çıkması abdesti bozar) derken, bir başkasına(Bozmaz) demiştir. Kıyamete kadar gelecek olan, her coğrafyadaki, her iklimdeki, her yaştaki ümmetine kolaylık olan böyle hükümler çoktur. Bunu Allahü teâlâ Peygamberine bildirmiş ki, o da ümmetine bildiriyor. Resulullah da, farklı ictihadların, farklı mezheplerin meydana gelmesini istemiş, (Âlimlerin farklı ictihadları, [mezheplere ayrılmaları] rahmettir) buyurmuştur. (Beyheki)
Bir mezhebin hükmüne uyan, Allah'ın ve Resulünün emrine uymuş olur. Ehl-i sünnet âlimlerinin Kur’an ve hadisten çıkardığı hükümleri, Allah'ın ve Resulünün emri olarak kabul etmelidir.
.
|
Resule tâbi olmak (Resule uyun emri)
|
Sual: (Resulullah'ın emirleri değişmeyeceği için, Allahü teâlâ,“Resulüme tâbi olun” buyuruyor) deniyor. Peki, Hristiyanlık dininin insanlar tarafından değiştirileceğini Allah bilmiyor muydu? Niye gönderdi öyleyse?
CEVAP
Elbette Allahü teâlâ, Hristiyanlığın değişeceğini biliyordu. Bilmeyen ilah olur mu? Hristiyanlık değişince, değişmeyecek olan yeni bir din gönderdi. Eğer İslamiyet de değişecek olsaydı, insanların bozulmuş dinle amel etmesine razı olmaz, yeni bir din gönderirdi. Bunun için İslamiyet’in emirleri arasında dine aykırı bir değişiklik aramak çok yanlış olur. Kur’an-ı kerimin açıklaması olan Resulullah'ın emirlerinde bir değişiklik yoktur. Hadis uyduranlar olmuşsa da, bunları Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdığı dinin temel kitaplarına sokamamışlardır. Allahü teâlâ, (Kur’anı biz indirdik, onu koruyacak olan da biziz)buyurarak, Kur’an-ı kerimin değişmeyeceğini bildirmiştir. (Hicr 9)
Allahü teâlâ, İslamiyet’i koruyacağına söz verdi. Diğer dinleri koruyacağına söz vermedi. Söz verdiğini elbette korur. Allah verdiği sözden dönmez. O hâlde İslamiyet değişmez ve değiştirilemez. Resulullah'ın mübarek sözleri İslamiyet’tir. Resulullah yok sayılırsa, İslamiyet yıkılmış olur. Yani Resulullah'ı yok sayanların veya bid’at ehli olanların uydurdukları din yıkılmış demektir. Yoksa İslâmiyet Kıyamete kadar devam edecektir. Dinine bid’at sokturmayan Ehl-i sünnet vel cemaat itikadındaki bir taife, Kıyamete kadar bulunacaktır. Bir hadis-i şerif şu mealdedir:
(Ümmetimden bir taife, Allah’ın emriyle, Kıyamete kadar hak üzere hareket eder.) [Buhari]
Meşhur hadis kitabı Mişkat’ta, (Ümmetimden doğru yolda olanlar, her zaman bulunur) hadis-i şerifi de gösteriyor ki, bid'at ehli, dinimizi, Kıyamete kadar asla bozamaz. Piyasada bozuk kitaplar pek çoksa da, doğru olanları da vardır. Bunları hiçbir kimse yok edemez. Bunların koruyucusu da Allahü teâlâdır. (F. Bilgiler)
Demek ki Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimi koruduğu gibi, hadis-i şerifleri ve doğru yazılmış din kitaplarını da koruyacaktır. Böylece İslamiyet bozulmadan bir taife tarafından Kıyamete kadar devam ettirilecektir.
|
.
|
Peygamber düşmanlığı
|
Sual: (Peygamber Allah mı sanki? Niçin o kadar çok övülüyor?) diyenler oluyor. Mevlit kandillerinde Resulullah'ın anılıp övülmesine neden tahammül edemiyorlar?
CEVAP
Tahammülsüzlük Resulullah'a düşman olmaktan ileri gelir. Ona düşmanlık da İslâmiyet'e düşmanlıktır. İslâmiyet'e olan düşmanlıklarını gizleyerek bu yolla saldırıyorlar.
Resulullah efendimizin övülmesinden rahatsız olanlar birkaç gruptur:
1- Müslüman kılığına bürünmüş misyonerler. Her grupta bunların parmağı vardır.
2- (Yalnız Kur’an) diyenler.
3- Rashat Khalife denilen bir fellahı peygamber kabul edenler.
4- İngilizler tarafından kurdurulan Vehhabiliğin yerli temsilcileri, Resulullah'ın övülmesine tahammül edemedikleri için Mevlit Kandili’ne bid’at diyorlar.
Kur’an-ı kerime inanmış olsalar, Resulullah’ı öven âyetlere de inanırlardı. Mesela, İbni Abbas hazretleri, (Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik) mealindeki âyetin tefsirinde, (Muhammed aleyhisselam, bütün insanlara rahmettir) buyurmuştur. (Kurtubî)
Birkaç âyet-i kerime de şu mealdedir:
(Resulüme uyun ki, doğru yolu bulun!) [Araf 158, Nur 54] (Bu âyete inanan, yalnız Kur’an demez.)
(O, kendiliğinden konuşmaz. Onun [dine ait] her sözü vahiyledir.)[Necm 3-4] (O hâlde Resulullah'ın sözleri vahye istinat ettiğine göre niye kabul edilmez ki?)
(Rabbinin sana verdiği nimetlerle mecnun değilsin. Senin için bitmez, tükenmez, sonsuz mükâfat vardır. Elbette sen en büyük ahlak üzeresin.) [Kalem 2-4] (Bundan daha üstün bir peygamber var mıdır?)
(Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.) [Sebe 28]
(Resulullah’ta sizin için [uyulması gereken] güzel örnekler vardır.)[Ahzab 21] (Kur’ana inanmakta samimi iseler, niçin ona uymazlar?)
Duha sûresinin, (Sen razı olana [yeter diyene] kadar, her dilediğini vereceğim) mealindeki 5. âyeti, Allahü teâlânın, Peygamberine bütün ilimleri, bütün üstünlükleri, İslamiyet’i, düşmanlarına karşı yardım ve ümmetine Kıyamette her türlü şefaat ve tecelliler ihsan edeceğini vaat etmektedir. Bu âyet-i kerime gelince, Cebrail aleyhisselama bakıp, (Cehennemde bir müminin kalmasına razı olmam) buyurdu. Yine buyurdu ki:
(O kadar çok kimseye şefaat ederim ki, Rabbim Allahü teâlâ, bana, “Razı oldun mu?” diye sorunca, “Evet razı oldum” derim.)[Beyhekî, Bezzar, Taberanî]
(Allah ve melekleri, Resule salevat getiriyor, iman edenler, siz de salevat getirin!) [Ahzab 56]
Gerçekten Allah ve melekleri, Peygambere salât ederler. (Şeref ve şânını yüceltirler. Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamberi överler. Ey inananlar! Siz de onu övün, ona salât ve selam getirin) deniyor. Fellah Rashat ve yandaşları, bu âyet-i kerimeyi de çarpıtmaya çalışıp, (Resule destek verin ve saygı gösterin) diyorlar. Hâlbuki tevile hiç gerek yok. Açıkça (Salât, salevat getirin!) buyuruluyor. Onların tevil ettiği gibi bile olsa, niye saygı duymuyorlar? Hürmet ifadesi kullanmadan niye ismiyle hitap ediyorlar? Allah ve melekler Resulünü destekliyorsa, Fellah’ın yandaşları ve (Yalnız Kur’an) diyenler niye desteklemiyorlar? Niye hiçbir hadis-i şerifi kaynak almıyorlar? Demek ki, kendi tevillerine de inanmıyorlar.
İnşirah sûresinin (Senin şânını, şöhretini yücelttik) mealindeki âyetinin tefsirinde deniyor ki:
Ezan, ikamet, teşehhüd, hutbe gibi birçok yerde benimle beraber adını andırmak sûretiyle şânını yücelttik. (Celâleyn)
Senin ismini doğuda, batıda, yeryüzünün her yerinde yükselttim. (Sâvîtefsiri) [Batıya doğru, bir tul [boylam] derecesi gidilince, namaz vakitleri 4 dakika gecikiyor. Her 28 km gidişte, aynı vaktin ezanı birer dakika sonra tekrar okunuyor. Böylece, yeryüzünün her yerinde, her an ezan okunmakta, Muhammed aleyhisselamın ismi, Allahü teâlânın ismiyle beraber her an, her yerde işitilmektedir. Resulullah'a düşman olanlar buna nasıl tahammül ederler ki?]
Öyle bir yükseltme, yüceltme ki kendi ismini Habibinin ismiyle birlikte andırdı, Ona itaati kendisine itaat olarak gösterdi, melekler Ona salât etti, müminlere de, Ona salevat getirmeyi emretti, Onu ismiyle değil, hep (Resulüm), (Habibim) gibi güzel sıfatlarla andı. (Beydavî)
Cenab-ı Hak, Resulünün namını dünya ve âhirette de yükseltti. Hiçbir şehadet getiren, hiçbir namaz kılan yoktur ki, şehadet kelimesini ve Resulullah’ın mübarek adını zikretmiş olmasın. (Katâde)
Bir hadis-i şerif:
(Allahü teâlâ buyurdu ki: “Ben anıldıkça Habibim sen de benimle birlikte anılmak sûretiyle şânını yükselttim.) [Ebu Ya'la, İbni Hibban]
Allahü teâlânın övdüğü Resulünün, Mevlit Kandili’nde veya başka zamanlarda övülmesinden ancak sapıklar rahatsız olur.
.
|
|
|
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
TÜRKLER'DE PEYGAMBER SEVGİSİ T ürkler, Islâmiyeti kabul ettikten sonra, samimiyetle inanıp bağlandıkları bu elinin yayılmasında çok büyük hizmetlerde bulunmuşlar, kısa zamanda bu dinin asırlar süren öncüsü olmuşlardır. İlk kelime-i şehadet getirdikleri günden bugüne kadar da hayatlarını İslâm'a, Allah ve Peygamber sevgisine adamış bir millet olarak yaşamışlardır. Türk milletinde Peygamber sevgisi o kadar derindir ki, her Müslüman-Türk, onun ismi anılınca saygı gösterir, salâvat getirir. Ona duyulan aşk öyle bir sevgi atmosferi oluşturmuştur ki, iman ve kahramanlık sembolümüz olan ordumuzun askerine "Mehmetçik" denilerek, Peygamberimizin adını hatırlatan bir isimlendirme yapılmıştır. Yeryüzünde Peygamber'in ismini, millî bir sembol haline getiren tek millet Türkler olmuştur. Milletimiz, asırlardır Hz. Muhammed'e derin bir muhabbet beslemiştir, ona duyulan bu sevgi onun adını yaşatmak şeklinde de kendini göstermiştir. Anadolu insanı, Hz. Peygamber'e olan sevgisinden ve bağlılığından dolayı çocuklarına, onu hatırlatacak isimler vermiş, erkek çocuklarına Ahmed, Mahmud, Hamid ve Mustafa gibi, ona nispet edilen adları koymuştur. Bu hususta bir inceliği de dikkate alarak, Hz. Peygamber'e karşı duydukları derin hürmet ve sevgi sebebiyle, onun adını, aynen almayı bir nevi saygısızlık kabul etmişler ve Muhammed adını Mehmed şeklinde söylemeyi uygun görmüşlerdir. Bu duygu ve hasret, kız çocukları için de geçerli olmuş, kız çocuklarına Hz. Peygamber'in eş veya kızlarının adı verilmiş, kültürümüzde Peygamberimize duyulan muhabbetin sembolü ve simgesi olan "Gül", Gül, Gülşah, Gülcan, Gülten, Gülben, Gülay, Gülsevervb. Peygamber'e duyulan sevgiyi ifade eden yüzlerce "Gül "lü adı dilimize kazandırmış; Ayşegül, Fatmagül, Nurgül vb. pek çok ismi de Peygamberimizin sembolüyle birleştirmiştir. Bunun yanında hemen her mısrasıyla sevgiyi terennüm eden edebiyatımızda, Hz. Peygamber'e duyulan samimi sevgi ile, "Peygamber Edebiyatı" diyebileceğimiz kadar çok, çeşitli ve zengin türler oluşmuştur. Öyle ki, sadece onu anlatma ve övmeye tahsis edilen başta na't olmak üzere esmâ-i nebi, gazavât-ı nebi, ahlâku'n-nebi, hicretü'n-nebi, mevlid, mu'cizât, mi'râciye, hilye, şefaat-nâme, kırk hadis, binbir hadis gibi manzum - mensur pek çok tür teşekkül etmiş ve gerek bu türlerde gerekse başka türlerde (destan, ninni, mani, bilmece, mesnevi, hikâye) onu anlatan yüzlerce, binlerce eser kaleme alınmıştır.'" Özellikle de bu sevgi halesi içinde yer alan birkaç beyitten yüzlerce beyte kadar uzayan binlerce na't, milletimizin Hz. Peygamber'e olan derin, samimi, sonsuz sevgisinin göstergesidir. Na't yazmak, okumak ve dinlemek, Türkler için muazzam bir zevk ve an'ane olmuştur.'2 » Peygamber aşkıyla yanıp tutuşan, Divân edebiyatının önemli şairlerden biri olan Şeyh Galip (1757-1799), ona olan sevgisini şöyle dile getirir: "Hutben okunur minber-i iklîm-i bekada Hükmün tutulur mahkeme-i rûz-i cezada Gül-bâng-i kudümün çekilir Arş-ı Hudâda Esmâ-i Şerîfin anılır arz u semâda Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed'sin efendim Hakdan bize sultân-ı müeyyedsin efendim." Gül, Peygamberimize duyulan muhabbetin sembolü ve simgesidir. İ ıo 'Diyanet Avrupa ftyCıkjDzrgi Sevgili'nin gerçek tutkunlarından biri olan Yunus Emre de, ona olan özlemini şöyle ifade eder: "Arayı arayı bulsam izini İzinin tozuna sürsem yüzümü Hak nasip eylese görsem yüzünü Ya Muhammed canım arzular seni." Yine onun âşıklarından biri olan günümüz şairlerinden merhum Ali Ulvi Kurucu da: "Ruhum sana âşık, sana hayrandır efendim, Bir ben değil, âlem sana kurbandır efendim." dizeleriyle, Hz. Peygamber'e olan sevgisini terennüm eder.<3> Türk edebiyatında daha nice şairlerimiz, benzer gönül coşmalarıyla edebiyatımıza şaheserler kazandırmışlardır. Ayrıca bestelenen na'tlar, cami ve tekkelerdeki ibadetlere dahil edilmiş, levhalar halinde camilerimizi, evlerimizi, dükkânlarımızı süslemiştir. Hz. Peygamber'in aziz hatırasını yâdetmek, mübarek doğumunu anmak üzere Türk-İslâm dünyasında, çok sayıda manzum ve mensur eserler meydana getirilmiş, bir mevlid edebiyatı oluşmuş, bu maksatla merasimler tertip edilmiştir. Nitekim İslâm âleminde, Hz. Muhammed'in doğumu için yapılan ilk büyük resmî fakat samimi mevlid şenlik ve törenlerini başlatan Türkler olmuştur. Bu nedenle Hz. Muhammed'in doğum yıldönümünde şenlik yapıp, yaptığı şenliğe pek çok kişiyi davet eden, misafirlerini rengârenk çadırlarda, ikramlarla karşılayan ve bu törenlerde mevlid okutan ilk Türk emiri, Erbil Atabeyi Muzafferuddin Gökbörî (1190- 1233) olmuştur.'4 ' Melik Gökbörî'nin resmi bir organizasyonla başlattığı bu mevlid merasimi geleneği, daha sonraki yüzyıllarda resmî ya da hususî olarak devam etmiş ve Osmanlılar döneminde farklı bir heyecana bürünmüştür. Beşyüz yıla yakın zamandan beri, Müslüman Türk halkının dinî duygularına ilham kaynağı olan Süleyman Çelebi (?-1422)'nin ölümsüz eseri, "Vesîletü'nNecât" adıyla bilinen Mevlid'in şöhreti, asırları ve ülkeleri doldurmuştur. Bugün bu eser Türkiyemizde halen, doğum, ölüm, düğün, sünnet gibi sosyal olaylarda ve mukaddes gecelerde, mûsikî makamlarıyla ve ilâhilerle birlikte zevkle okunmakta ve dinlenmektedir. Bütün bunlar, Türklerdeki engin ve sonsuz Peygamber sevgisinin tezahürleridir. Osmanlıların, Hz. Peygamber'e duydukları muhabbet ve hürmetin izlerini birçok örnekle vermek mümkündür. Osmanlı sultanları, Allah Resûlü'nün doğduğu, yaşadığı ve mübarek kabr-i şeriflerinin bulunduğu Hicaz bölgesine asırlarca hizmet etmiş, burada yaşayan halkı maddî yönden desteklemiş, Mekke ve Medine'yi (Haremeyn) korumayı, bakım ve onarımını yapmayı dinî ve hayrî bir görev saymış, her yıl devlet hazinesinden gönderdikleri para ve hediyeler anlamındaki surre ve bu hususta yapılan merasimlerden olan surre alayları15' ile, Hz. Peygamber'e ve onun hayatını geçirdiği Hicaz bölgesine olan hayranlıklarını göstermişlerdir.'6 ' Türklerdeki Hz. Peygamber sevgisi ve saygısı, şahsıyla sınırlı kalmamış, onun yakınlarına, yaşadığı yerlere, o yerlerin halkına ve kullandığı eşyalara kadar, bu sevgi-saygı geniş tutulmuştur. Yüzyıllarca İslâm'ın bayraktarlığını yapmış bu necip millet, Hz. Peygamber'den bize intikal eden, bugün Topkapı Sarayı'nda, Hırka-ı Sâadet Dairesi'nde hususî bir surette muhafaza edilen mukaddes emanetlere de ev sahipliği yapmanın şerefini taşımaktadır.'7 ' Milletimizin Peygamber sevgisi, dünden bugüne artarak devam ettiği gibi, bundan sonra da kıyamete kadar devam edecektir. Çünkü bu sevgi, necip milletimizin İslâm'a olan bağlılığının bir ifadesidir. 1- Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, I, 92-93; Amil Çelebioğlu, Türk Edebiyatında Manzum Dinî Eserler", Şükri Elçin Armağanı, Ankara 1983, s. 158-159. 2- Doç. Dr. Emine Yeniterzi, Divan Şiirinde Na't, TDV Yayınlan, Ankara 1993, s. 38. 3- Doç. Dr. Emine Yeniterzi, Türk Edebiyatı'nda Na'tler, (Antoloji) TDV Yayınlan, Ankara 1993, s. 51,93. 4- Banarlı, age., I, 48; Osman Çetin, Tarihte İlk Resmî Mevlid Merasimleri", UÜ ilahiyat Fakültesi Dergisi, II, (2), Bursa 1987, s. 73-76; Faruk Sümer, Muazzam Muzafferuddin Gökbörü, "Hz. Muhammed ve Gençlik, Kutlu Doğum Haftası, 1992, TDV Yayınları, Ankara 1995, s. 1-4. 5- Bu konudaki ayrıntılı çalışma için bk. Münir Atalar, Osmanlı Devleti'nde Surre-i Hümâyûn ve Surre Alaylan, DİB Yayınlan, Ankara 1999. 6- Doç. Dr. Mefail Hızlı, "Arşiv Belgelerine Göre Osmanlılarda Hz. Peygamber Sevgisi, Diyanet İlmi Dergi, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)-Özel Sayı, Ankara 2000, s. 520. 7- Geniş Bilgi için bk. Tahsin Öz, Hırka-i Saadet Dairesi ve Emânât-ı Mukaddese, İstanbul 1953.
.TARİHİMİZDE PEYGAMBER VE HARAMEYN SEVGİSİ VE ECDADIMIZIN KUTSAL BELDELERE YAPTIĞI HİZMETLER* Hz. Ömer (r.a.)’in halifeliùi döneminde (634–644) yaplan fetihler neticesinde müslümanlar, özellikle Maveraunnehr ile Kafkaslar ve Horasan’da Türkler ile karü karüya gelmiülerdir. Daha önceleri de Araplar ile Türklerin çeüitli sebeplere baùl olarak zaman zaman birbirleriyle karülaüma ve tanüma frsatlar olduùu bilinmektedir. Ancak müslümanlar ile Türklerin asl tanümalar ve ilk scak temaslar, úran’n fethedilmesiyle (Nihavend Savaü: 642) gerçekleümiü ve bu tarihten itibaren ikili iliükiler hz kazanarak artmütr. IX. yüzyln ortalarndan itibaren geliüen askerî, ticarî ve dinî münasebetler neticesinde Türkler büyük gruplar halinde müslüman olmaya baülamülardr. Karahanllar’n 893 ylnda úslâm’ resmen kabul ettikleri göz önüne alndùnda, Türklerin úslâm dinini uzun bir tanma devresinden sonra kabul ettikleri anlaülmaktadr.1 Milletimiz, úslâm dinini kabul ettikten sonra, samimi bir üekilde baùlanp inandklar bu dinin yaylmasnda büyük hizmetlerde bulunmuütur. Peygamberlerine olan sevgilerini her frsatta ve hayatn her alannda göstermiü, gerek onun yaüadù kutsal mekânlara hürmette, gerekse onunla baùlantl olan her üeye derin sayg ve tazimde örnek bir millet olmuütur. * Bu metin Din úüleri Yüksek Kurulu Uzman Dr. Zafer KOÇ tarafndan hazrlanmütr. 1 Doùuütan Günümüze Büyük úslâm Tarihi, Çaù Yaynlar, ústanbul 1989, VI, 17-35. 70 | Hac ørúad Görevlileri øçin Örnek Metinler Her müslüman, Peygamberini içtenlikle sever. Çünkü Hz. Peygamberi sevip ona tabi olmak Rabbimizin açk emridir: ħƱ ġƳ ƲĤ Ʊ óęƸĕƱ Ʋ ĺƲ IJ Ƴ ƽ ľÒ Ƽ Ƴ ħġƳ Ʊ ××ƸƱ ŗ ĹƳ ĬijƷ Ƴ đ×Ƹ ƲƼÜÓƲĘ Ʋ ƽ ľÒ Ƽ ĪijƲ Ƴ Ƽ ×ŎƸƳ ħƱ Ƴ ÝĭƱĠƳ ĪƱ Ò Ƹ ģƱ Ƴ Ĝ Ƴ ƽ ľÒ Ƽ Ʋ IJ NjħƱ ġƳ Ʋ ÖijƳ ĬƳ ð Ƶ ħĻèƷ Ʋ ò Ƶ òijęƳ ĔƲ “De ki: ‘Eùer Allah’ seviyorsanz bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarnz baùülasn. Çünkü Allah çok baùülayandr, çok merhamet edendir’.”2 Sevgili Peygamberimiz de bir sözünde bu sevginin ölçüsüne üöyle iüaret eder: ŷđƸƲ ƐÈ Ʊ öÓƸ Ƽ ĭĤÒIJ ĮƸïĤIJIJ Ƹ ĮƸïĤÒIJ īĨ Ƹ įĻĤÌ Ƹ ƲÕèÈ Ƽ ĪijĠÈ Ʋ ƈèƼ ħƱĠƳ ïƳ èÈ Ʋ īƳ ĨËƸ Ƴ ĺ ŅƲ “Sizden biri, beni, ana-babasndan, evladndan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiü saylmaz.”3 Ecdadmz bu sayg ve sevginin bir ifadesi olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ismini sklkla çocuklarna vermiü, kz çocuklarna da onun eü ve kzlarnn adlarn (Hatice, Ayüe, Fatma, Zeynep vb.) koymuütur. Yüce Peygamberine (s.a.s.) duyduùu sevgiden dolay, vatan müdafaas gibi mukaddes bir hizmeti yerine getiren askerine “küçük ve sevimli Muhammed” anlamn çaùrütran “Mehmetçik” ismini vermesi, onu yetiütiren kuruma da “Peygamber Ocaù” demesi bu sevginin bir baüka tezahürüdür. Milletimiz, úslâm dünyasnn kültürel hayatn da derinden etkilemiütir. Bu yüzden kültürümüz, úslâm medeniyeti içinde asrlar boyunca kendi kimliùini ortaya koymuü, edebiyat ve sanat yannda zevki, üahsiyeti, tevekkül anlayü ve diùer kültürel unsurlar ile de deùiüik úslâm coùrafyasnda renk renk açan çiçekler gibi Peygamber sevgisini nakü nakü iülemiütir. 2 Âl-i úmrân, 3/31. 3 Buhârî, “Îmân”, 8; Müslim, “Îmân”, 70 (44). Tarihimizde Peygamber ve Harameyn Sevgisi | 71 Hz. Peygamber (s.a.s.) edebiyatmza üstün ahlâk ve örnek hayatnn her yönüyle, bilhassa üefaati ve bütün bunlarn üstünde bizlere özgü bir sevgi ve saygyla girmiütir. Nitekim úslâm’a giriüimizden itibaren yazlan kitaplarmzn hemen tamam Allah’a hamdden sonra Hz. Peygamber (s.a.s.)’e ve onun mübarek soyuna salât ve selâm cümlesiyle devam eder. Ecdadmzn Peygamber’e ve mukaddes mekânlara duyduùu derin sevgi ve sayg, “Peygamber Edebiyat” ad altnda pek çok edebî eseri ortaya koymuütur. Divan edebiyatnn önemli üairlerinden ûeyh Galip, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e duyduùu sevgiyi dile getirirken: Sen Ahmed-i Mahmud-u Muhammed’sin Efendim Hak’dan bize sultan- müeyyedsin Efendim. diye seslenir. Yunus Emre de: Aray aray bulsam izini, úzinin tozuna sürsem yüzümü Hak nasip eylese görsem yüzünü, Ya Muhammed canm arzular seni Sözleriyle Peygamber’e ve o kutsal mekânlara olan sevgisini ölümsüzleütirir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’e ve onunla ilgili her üeye sevgi ve saygsn dile getiren âüklarn terennüm ettikleri naatlar, ilahiler arasnda Süleyman Çelebi’nin eserine yer vermemek büyük bir eksiklik olur. Süleyman Çelebi’nin, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in doùumunu vesile ederek yazdù “Vesiletü’n-Necat” adl eseri, zamana karü direnerek önemini hâlâ muhafaza etmektedir.4 Hz. Peygamber’e olan sevgisini o üöyle ifade eder: 4 Bilal Kemikli, “Popüler Dini Kültürde Hz. Peygamber”, Diyanet úlmi Dergi, c. 41, Say:1, Ocak-ûubat-Mart 2005, Ankara 2005, s. 10. 72 | Hac ørúad Görevlileri øçin Örnek Metinler Ermedi evvel gelen bu devlete Kimse lâyk olmad bu rif’ate. Milletimizdeki Peygamber sevgisi ve saygs, sadece onun üahsyla snrl kalmamü, onun yaknlarna, ashabna, yaüadù yerlere, o beldelerin halklarna ve kullandù eüyalara kadar geniü tutulmuütur. Meselâ Hz. Fatma ile Hz. Ali’nin çocuklar olan Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’in soyundan gelen “ûerifler”e ve “Seyyidler”e o kadar deùer vermiülerdir ki, bunlar hürmetine Mekke ve Medine halkndan olup da Seyyid veya ûerif olmayanlara dahi benzer sevgi ve saygy göstermiülerdir. Öyle ki, Osmanl topraklarnda bu sülaleye özel bir dokunulmazlk statüsü tannmütr. Asrlarca úslâm’n bayraktarlùn yapan milletimiz, Hz. Peygamber (s.a.s.)’den bize intikal eden, bugün Topkap Saray’nda “Hrka- Saadet Dairesi”nde itina ile muhafaza edilen ve aralarnda Hz. Peygamber’in “Kaside-i Bürde” üairi Ka’b b. Züheyr’e hediye ettiùi hrkas, mübarek diüi, sakal- üerifinin de bulunduùu mukaddes emanetlere ev sahipliùi yapmann onurunu yaüamaktadr. Her Ramazan aynda bu kutsal hatralarn büyük bir hürmetle ziyaret edilerek öpülüp koklanmas, Yüce Peygamber’e duyulan coükun sevincin ve özlemin ifadesinden baüka bir üey deùildir.5 Burada milletimizin, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in doùup büyüdüùü ve hayatn geçirdiùi kutsal mekânlara (Mekke-Medine) duyduùu sayg ve sevgilerinin bir tezahürü olan hizmetlerine de ksaca yer verelim. Öncelikle ifade edelim ki, Kâbe-i Muazzama’ya ecdadmzn büyük hizmeti olmuü, bu çerçevede Mescid-i Haram’a yapsal anlamda önemli ekler yapmütr.6 Mescid-i Haram’n projesini hazrlayan ve onu bir ahüap bina olmaktan kurtaran da Osman- 5 Geniü Bilgi için bkz. Tahsin Öz, Hrka-i Saâdet Dairesi ve Emânât- Mukaddese, ústanbul 1953. 6 Zebidî, Tecrid-i Sarih Tercümesi, DúB Yay., 2. bask, Ankara 1969, VI, 43-52. Tarihimizde Peygamber ve Harameyn Sevgisi | 73 l’nn yetiütirdiùi büyük usta Mimar Sinan’dr.7 Mimar Sinan’n, Harameyn’de yaptù; ancak bugün pek çoùunun çeüitli sebeplerden dolay varlklarn sürdüremediùi hanlar, hamamlar, medreseler, çeümeler, imaretler vb. kymetli yaplar Osmanl’nn Hz. Peygamber’e olan sevgi ve saygsnn izlerini taümaktadr.8 Baüta padiüahlar olmak üzere ecdadmzn her kademedeki idarecileri Harameyn’e karü derin bir sayg ve hizmet aük içinde olmuülardr. Yavuz Sultan Selim’in 1517’de Msr’ fethetmesiyle birlikte Memlüklüler’in nüfuzu altnda bulunan Harameyn’in Osmanl idaresine girmesi esnasnda kendi adna bir hutbe okunur. ûam Ümeyye Camii’nde imamn “Hâkimü’lHarameyn/Mekke ve Medine’nin Hâkimi” diye Yavuz Selim’i takdim etmesi üzerine Padiüah, ayaùa kalkarak herkesin duyacaù üekilde “Bilakis, Hâdimu’l-Harameyn”; yani “o mübarek beldelerin hizmetkârym” demiütir. Yavuz Sultan Selim, Msr’ fethettikten sonra Peygamber Efendimizin Hrka- ûerifini ve diùer mukaddes emanetleri daha iyi baklp korunabilmesi için Msr’dan ústanbul’a getirtmiüti. Ama bunlar sradan bir eüyay nakleder gibi deùil, Msr’dan ústanbul’a kadar hafzlar tarafndan hatimler tilâvet edilerek, salâvat- üerifeler okunarak ulaüt- rlmütr. Topkap Saray’nda özel bir odaya (daha sonra Hrka-i Saadet odas ismini alacak olan yere) yerleütirilmiü, o andan itibaren de orada hiç aralksz gece gündüz hatimler okunmuütur. Her yl, ústanbul’dan Harameyn’e hac mevsiminde daùtlmak üzere kymetli hediyelerin gönderilmesi, Osmanllarn yaptklar önemli hizmetlerin baünda gelir. Kelime olarak “para çkn/para kesesi” manasna gelen Surre, “Mekke ve Medine fakirlerine daùtlmak üzere, hac kervanyla birlikte gönderilen her türlü mali yardm” anlamna gelmektedir. Bu yardmlar 7 Sadk Eraslan, “Osmanllarn Haremeyn-i ûerifeyn Hizmetleri”, Diyanet úlmi Dergi (Osmanl Devletinin 700. Kuruluü Yldönümü Özel Say), c. 35, Say: 1, Ocak-ûubat-Mart 1999, Ankara 1999, s. 208. 8 Kâbe’nin tarihi hakknda geniü bilgi için bkz. “Kâbe”, DúA, ústanbul 2001, c. 24, 15-26. 74 | Hac ørúad Görevlileri øçin Örnek Metinler götürenlere de “Surre Alaylar” denmektedir. Abbasi halifelerinden Mehdi (775-785) zamannda baülatlan bu hizmet, Osmanllar döneminde daha da yaygnlaümü ve kutsal mekânlara duyulan derin bir tazim ve hürmetin yüzyllarca devam eden niüanesi olmuütur.9 Osmanllarda ilk defa Yldrm Bayezid (1360/1403) zamannda baülayan ve çöküü dönemine kadar devam eden bu ayni ve nakdi yardmn rakamlarla ifadesi bile hayli zordur. Surre alaynn geçeceùi yol güzergâhndaki üehirlerde halk, kafileyi hasretle karülar, hazrladklar hediyeleri gözyaülar içinde Harameyn’e gönderirlerdi. Mekke ve Medine’deki karülama törenleri ise daha bir muhteüem olurdu. Osmanl Devletinin en skntl dönemlerinde bile surre hizmetlerini ihmal etmemesi, o yüce Peygamber’e olan bitmez sevgilerinin ve mukaddes mekânlara olan derin tutkularnn niüanesinden baüka bir üey deùildir.10 Harameyn’in bulunduùu coùrafya itibaryla halkn temiz su ihtiyacn tam olarak karülama imkân yoktu. Osmanl döneminde Kanuni Sultan Süleyman, “Ayn- Zübeyde” denilen Mekke içme suyu üebekesini yaptrmü, yllar sonra ihtiyaca cevap veremez hale gelince Sultan Abdulhamid zamannda daha kapsaml bir üekilde yenilenmiütir. Ayn üekilde Medine’de “Ayn- Zerka” adl su üebekesini Sultan Abdülmecid yaptrmütr.11 Osmanllarn, Harameyn’in dü istila ve saldrlara karü korumasn da en titiz bir üekilde yaptùn belirtmek gerekir. Hz. Peygamber’e duyduùu derin sevgiyi ve ona olan baùllùnn en güzel örneùini sergileyen Medine Muhafz Alay Komutan Fahrettin Paüa, 1918 ylnda imzalanan Mondros Mütarekesi gereùi Medine’nin düümanlara teslim edilmesine karü çkmü ve her üeye raùmen aylarca süren muhasaraya göùüs gererek, Hz. Peygamber’in me- 9 Münir Atalar, Osmanl Devletinde Surre-i Hümayun ve Surre Alaylar, DúB Yay., Ankara 1999, s. 1-3. 10 Mefail Hzl, "Arüiv Belgelerine Göre Osmanllarda Hz. Peygamber Sevgisi”, Diyanet úlmi Dergi, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)-Özel Say, Ankara 2000, s. 520. 11 Eyyüp Sabri Paüa, Mir’atü’l-Harameyn (Medine), ústanbul 1306, c. 1, s. 511-512. Tarihimizde Peygamber ve Harameyn Sevgisi | 75 zarn korumaktan geri durmamütr. Durumun vahametini anlayan Paüa, Peygamberimize ait eüyalarn bulunduùu “Kutsal Emanetler”i, Medine’den kalkan ilk tren ile ústanbul’a göndermiütir. Peygamber’e olan ileri derecedeki sevgisi ve bu amaç uùruna sergilediùi cesaret ve kahramanlktan dolay, úngiliz ajan Lawrence kendisinden “Çöl Aslan” diye bahsetmektedir.12 Osmanl’nn saymakla bitmez eserlerinden biri de meühur Hicaz Demiryolunun gerçekleütirilmesidir. Bu demiryolu projesi, Osmanl’nn Harameyn’e verdikleri önemin büyüklüùünün en bariz örneklerindendir. ústanbul, ûam ve Medine’yi birbirine baùlayan bu demiryolu projesi, tarihçilere göre Sultan Abdulhamid’in en büyük eseridir. Sultan II. Abdülhamit tarafndan 1900’lü yllarn baünda yaptrlan, Anadolu’nun hiçbir köüesinde demiryolu yokken Peygamberimize hürmetinden dolay Medine’ye kadar söz konusu demiryolu, trenin üehre giriüinde Peygamberimiz (s.a.s.)’i rahatsz etmemesi için raylarn yanna keçe döüetmiütir. Bu demiryolu ile haclara hizmet etme gayesinin yannda, Müslümanlar arasnda kuvvetli bir birliùin saùlanmas hedeflenmiütir. Bu istasyon, Mescid-i Nebevî’nin 2 km. güneyinde yer almaktadr. Hicri 1326’da tamamlanan 1303 km.lik bu demiryolu, Medine-ûam arasnda dokuz sene kadar haclara hizmet vermiütir.13 Osmanl sultanlarnca Harameyn’e yaplan hizmetler, elbette bu kadarla snrl deùildir. Mekke ve Medine’nin güvenliùi için yaplan kale ve surlar, askeri külalar, Harameyn’de yaplan çok sayda tamirat faaliyeti, insanlarn ihtiyaçlarn karülamak amacyla açlan çok sayda su kuyusu ve yaplan suyollar, ilmi hayatn vazgeçilmez deùerlerinden olan pek çok kütüphane ve medrese, ihtiyaca binaen çeüitli bölgelerde inüa edilen mescidler, bölge insanlarnn her türlü ihtiyacn karülamak amacyla kurulan vakf ve dernekler, tbbi tedavi merkezleri vb. eserler, Osmanl’nn saymakla bitmez Harameyn hizmetlerinden bazlarn oluüturmaktadr. 12 Feridun Kandemir, Fahrettin Paüann Medine Müdafaas, Yaùmur Yay., ústanbul 2006, s. 8-9. 13 Sadk Eraslan, a.g.m., s. 228. 76 | Hac ørúad Görevlileri øçin Örnek Metinler Sonuç itibaryla Osmanllardaki Peygamber sevgisi, hayatlarnn her alann kuüatmütr. Osmanl sultan ve idarecilerinden her biri, Harameyn’e hizmette, kendisinden önce geleni geride brakma yarü içinde olmuütur. Hayrda yarümay emreden: ġƳ Ĥ ƸƲ ÚÒ Ƹ IJ Ʋ ŞƱíƲ Ʊ ĤÒ Ʊ ÒijĝƳ×ƸƲ ÝøÓƱ ƲĘ ÓıĻ Ʋ Ƹ Ƽ Ĥ Ʋ ijƳ Ĩ Ʋ ijİƳ Ƶ ÙıƲ äƱ IJƸ ƹģƼ “Herkesin yöneldiùi bir yön vardr. Haydi, hep hayrlara koüun, yarün!..”14 âyetini Osmanllarn en canl üekilde yerine getirmeye çalütklarn görmekteyiz. Gerek yazl ve sözlü edebiyatta ortaya koyduklar üaheserler, gerekse mukaddes mekânlarda ifa ettikleri hizmetler bu sevgi ve hürmetin canl örneklerini oluüturmaktadr. Osmanllar döneminde Hz. Muhammed (s.a.s.) ve ona baùl olarak Harameyn-i ûerifeyn’e yaplan hizmetler ve buralara gösterilen sayg, tüm müslümanlar birbirine kaynaütrdù gibi ayn zamanda onlar úslâm âlemi nezdinde saygn bir konuma yükseltmiütir. Bugün de, Türk milleti olarak úslâm dünyasnda sahip olduùumuz bu özel durumu, asil ecdadn, Peygamberine olan hizmetinin bir sonucu olarak görmek ve böyle deùerlendirmek gerekir. Ruhlar üâd olsun!
..
|
PEYGAMBERİMİZİN ÖRNEK AHLAKI
|
|
|
|
Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam.
|
.
En yüce ahlâka sahip olduğunda; yüzyıllar boyunca, dost ve düşman, herkesin üzerinde birleştiği tek bir insan vardır:
Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam.
Zaten o, yeryüzünde bulunuş maksadını, "güzel ahlâkı tamamlamak" olarak ifade ediyordu.
Onu en son elçisi olarak insanlığa gönderen Yüce Allah da, Peygamberimizde bizim için "en güzel" örneğin bulunduğunu haber veriyor.
Eğitimde güzel örneklerin ne kadar önemli olduğunu hepimiz biliyoruz. Büyükler kendi yaşayışlarında ne kadar iyi örnek olurlarsa, küçüklerin iyiye ve güzele yönelmesi o kadar kolay ve rahat olur.
Güzel örnek olmak ve güzel örnekleri tanıtmak, gençliğe yapılabilecek en büyük hizmetlerden biridir.
Çocuklarımızın ve gençlerimizin örnek alabilecekleri en mükemmel insan Peygamberimizdir.
Peygamberimizin ahlâkını rahatlıkla kendimize örnek alabiliriz, taklit edebilir, ahlâkımızı güzelleştirebiliriz.
Peygamberimizin ahlâkını ne kadar öğrenirsek hayatta o kadar başanlı olur ve mükemmele ulaşabiliriz.
İşte, Peygamberimizin Örnek Ahlâkı,
.
| AHLAKTA MÜKEMMEL ÖRNEK |
|
Bazı güzel hasletler vardır ki, her insan onlara sahip olmak, onları kendi hayâtında yaşamak ister: Sabır, kanaat, cömertlik, tevazu, fedakârlık, cesaret gibi...
Çünkü bunlar ve benzeri güzel vasıflar, insana gerçekten "insan" olma özelliği kazandırır.
"Güzel ahlâk" adı altında toplanan bu güzel vasıfları "örnek insan" olarak en mükemmel şekilde yaşayan insan, Peygamber Efendimizdir (a.s.m). Onun ahlâkı o kadar yücedir ki, Cenab-ı Hak, ona hitap ederek şöyle buyurur:
"Hiç şüphesiz senin için bitmez tükenmez bir mükâfat vardır. Ve hiç şüphesiz sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin." (Kalem Sûresi, 3-4)
Yine Kur'ân'da Peygamberimiz için "Allah'ın Resulünde sizin için güzel bir örnek vardır" (Ahzâb Sûresi, 21) buyurularak, mü'minlerin, hayâtlarının bütün safhalarında onu örnek almaları tavsiye ve emredilir. Çünkü onun ahlâkı bizler için en güzel örnek, onun yaşayışı, halleri, sözleri ve hareketleri en mükemmel modeldir.
Peygamberimiz de, "Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim" buyurur ve bu özelliğini, dünyadaki göreviyle bağlantılı olarak dikkat çekip bizlere anlatmaktadır.
Onun ahlâkı, Allah'ın övdüğü ve Kur'ân'ın öğrettiği temiz ahlâktır. Yüce Allah, İslâmı insanlığın imdadına gönderip Kur'ân'ı indirirken, İlahî prensiplerin uygulamaya geçişini hayatıyla gösterecek bir insan olarak Peygamberimizi seçmiştir.
Kur'ân'da anlatılan güzelliklerin tamamını Peygamberimizin şahsında görmek mümkündür. Sahabîlerin, Peygamberimizin ahlâkı hakkında bilgi almak istemeleri üzerine, Efendimizin hanımı Hz. Âişe şu cevabı vermişti:
"Siz Kur'ân'ı okumuyor musunuz? Onun ahlâkı Kur'ân'dı."
Peygamberimizin hayâtında ve ahlâkında, her meslek ve seviyeden insan, örnek alacak yönler bulabilir. İnsan olarak onun hayâtından alacağı sayısız fazilet ve güzellik yanında, kendi mesleğini ve toplumdaki yerini ilgilendirecek yüzlerce dersi de alabilir. Çünkü Peygamberimizin hayâtı her yönüyle hepimize örnektir.
Meselâ, zengin bir insan, hicretten birkaç sene sonra bütün Arabistan'a hakim olup çok büyük servetlere sahip olan ve hepsini ihtiyaç sahiplerine dağıtan Peygamberimizi kendisine örnek alabilir.
Sahipsiz, çaresiz ve kimsesiz insanlar; Mekke hayâtı boyunca akla hayâle gelmeyen işkence ve baskılara maruz kalıp, üstelik bütün yakınları tarafından yalnız bırakılan, ama hiçbir biçimde dâvasından ve inancından taviz vermeyen bir Peygamberi kendine rehber alabilir.
Bir öğrenci; Allah tarafından Kur'ân âyetlerini vahiy yoluyla indiren Hz. Cebrail karşısında oturup Kur'ân'ı öğrenen Peygamberimizi hayâtına örnek alabilir.
Başarılı bir kumandan; Bedir ve Huneyn Savaşlarında düşmanı mağlûp edip, az sayıdaki mücahitleriyle beraber çok sayıdaki düşman karşısında büyük zaferler kazanan; Mekke'nin fethi sırasında muhteşem ordusuyla şehre girerken, mütevazı halinden, başım devesinin semerine eğecek kadar engin gönüllü ve vakar sahibi bir Peygambere bağlanabilir.
Çiftlik sahibi bir insan; fetihlerin hemen sonunda Hayber, Beni Nadir ve Fedek topraklarına sahip olduktan sonra o araziyi ıslah edip, en iyi şekilde ürün alacak kimseleri iş başına getiren, bir avuç toprağı olmayan Sahabîlerine araziyi paylaştıran zeki ve âdil bir Peygamberden ders çıkarabilir.
Bir tüccar; hanımı Hz. Hatice'nin ticaretini işleten, ticarette alıp satarken doğruluktan ve dürüstlükten ayrılmayan, Suriye'ye, Basra'ya giden kafilenin en yücesi olan Peygamberimizin yaşayışını, ticarî ahlâkını rehber edinebilir.
Küçük yaşta yetim kalmış bir çocuk; ana rahminde altı aylıkken babasını kaybeden, altı yaşında annesinin ölümünü gören, bütün hayâtı anasız babasız geçen, fakat daha sonra insanlığın övündüğü, Allah'ın en çok sevdiği insan, "inci gibi bir yetim" olarak sayılıp sevilen Sevgili Peygamberimizi örnek alabilir.
Aklı başında bir genç; gençlik yılları boyunca iffet, doğruluk, haya, edep timsali olan, amcası Ebû Talib'in koyunlarını otlatarak hayâtını kazanan genç Muham-med'in (a.s.m) hayâtını kendisine rehber edinebilir.
Çünkü onun yirmi beş yaşma kadarki hayâtı boyunca ve daha sonrasında herhangi bir çirkin hareketine, bir yalanına, hilesine rastlanmamıştır.
Halka nasihat eden bir vaiz; mescitte Sahabesine en güzel bir dille yol gösterici hakikatleri anlatan, tavsiye ettiklerini bizzat kendi şahsında mükemmel manada yaşayan, tek bir sözüyle kabilelerin hidayetine vesile olan mürşid Peygamberi hatırlar, onu örnek alır.
Kısaca, her insan hangi şartlarda bulunursa bulunsun, hangi meslek ve sanatta çalışırsa çalışsın, sabah-akşam, gece-gündüz, her zaman ve her yerde Sevgili Peygamberimizi kendisi için güzel bir örnek olarak alabilir.
Öyle bir rehber ki, ona uyduğumuz zaman hayâtımızın karanlıkları kaybolup, onun nuru sayesinde yolumuz aydınlanır, işlerimiz yoluna girer, hayâtımıza bir düzen ve disiplin gelir.
Peygamberimizin hayâtı, insanların meşgul olduğu ve karşılaştıkları her ihtiyaca cevap verebilecek güzel ahlâkın bütün kurallarıyla süslenmiş nurlu bir zincir gibidir. Onun güzel ahlâkı, o nuru arayanların önüne nur serper. Onun hidayeti doğru yolu arayanlara bir kılavuz olur. Onun takdim ettiği şifalı su, ıssız ve kavurucu gaflet çöllerinde bocalayan şaşkın ruhlara bir âb-ı hayât yerine geçer. Ondan gelen ışık huzmeleri isyan ve günah bataklığında çırpınan zavallı insanların kurtuluşa ermelerine ve sahile çıkmalarına yardımcı olacak bir deniz feneri hükmüne geçer.
.
| PEYGAMBERİMİZİN AHLAKÎ ÖZELLİKLERİ |
|
Peygamberimizin ahlâkının en önemli özelliği, Allah vergisi oluşudur. O bütün güzel vasıfları, çalışıp, emek verip, bir çaba sonucu kazanmış değildir. Onun ahlâkı Allah tarafından ihsan edilmiş, ikram edilmiştir. Yüce Allah onu insanların örnek alacağı kusursuz, eksiksiz ve seçkin bir şekilde yaratmıştır.
O dünyaya gözünü açıp kapayıncaya kadar hep aynı huy ve ahlâk üzerinde yaşamıştır. Ondaki güzel vasıflar yaratılışında mevcuttu. Onu eğiten, edep ve ahlâkın en üstün özellikleriyle süsleyen Yüce Rabbidir.
İşte bundan dolayı, onu kendisine örnek kabul eden insan, onu ne kadar taklit edebilirse, o kadar istifadesi fazla olur, o nurdan aldığı feyiz, o nisbette çoğalır.
Peygamberimizin ahlâkının en belirgin özelliklerinden birisi de, insan yaratılışında var olan birbirine zıt ve ters huyları en mükemmel şekilde bağdaştırıp, bütün duyguların ideal noktasını bulmasıdır. Hiçbir şekilde aşırılığa kaçmadan, orta yola, doğruya ulaşmasıdır.
Peygamberimiz, herkesin arzu edip de bir türlü ulaşamadığı en üstün değerleri ve olgunluğu mükemmel bir şekilde hayâtı boyunca ümmetine göstermiş, bütün insanlığın gözleri önüne sermiştir.
Bazı anlar olmuş, en cesur bir fedai olarak, düşmanın kat kat üstünlüğüne hiç aldırmadan, binlerce düşmana tek başına meydan okumuştur. Ama bu halinde bile yumuşak kalpliliğini, merhametini geri bırakmamıştır.
Meselâ bir savaş sonrası, öldürülmüş olarak gördüğü düşman çocuklarına o kadar acımıştı ki, düşman da olsa çocukların öldürülmemesi gerektiğini, çünkü onların suçsuz ve Cennetlik olduklarını haber vermişti.
O, bütün insanlığın kurtuluşu ve İslâmın dünyaya yayılması gibi yüce bir gaye için zihnini yorarken; bu arada binleri bulan ve Arabistan'ın her tarafına dal budak salan ümmetinin halini ve işlerini düşünürken; çevresinde bulunan yoksul ve fakir Müslümanları hiçbir zaman unutmamış; kendi çoluk çocuğunu, onların eğitim ve ihtiyaçlarını da ihmal etmemiştir. Birincisini büyük görürken, öbürünü küçümsememiştir.
Bu kadar ağır ve sorumluluk isteyen bir görev üzerinde bulunduğu halde, o yine kendisini Rabbine vermiş, günün büyük bir kısmını ibadet ve zikirle geçirmiştir.
Kalbi her an Allah'a bağlıdır. Bu haliyle dünya ile ilişkisini kesmiş gibi görünse de, yine o dünyanın içindedir. Bütün işlerinde Allah'ın rızasını gözetmiştir.
Peygamber Efendimiz, dâva arkadaşlarını gözü gibi korumuş, onlara ana-babalarından görmedikleri şefkat ve yakınlığı göstermiş, kendi şahsına yapılan kötülüğü affetmiş, intikam almayı düşünmemiştir. Kendisini öldürmek için tuzak kuranları yakaladığında serbest bı-
rakmış, ama Allah düşmanlarını asla bağışlamamış, onların yakasını bırakmamıştır.
İçi bozuk, dıştan Müslüman gibi görünen münafıkların kalbine devamlı Cehennem korkusunu vermiş, âhiretteki acı hallerini hatırlatmıştır.
İslâm toprakları, güneyde Yemen'e kuzeyde İran ve Suriye sınırına dayandığı sırada Peygamberimiz, Arapların sultanı, Arabistan'ın hakimi idi. Savaş sonrası düşmanın bırakıp gittiği mallar ve ganimetler mescidin içini doldururken, en kıymetli mallar Müslümanların eline geçtiği halde, yine o kuru bir hasır üzerinde yatacak kadar engin ruhlu; içi ot dolu bir yastığa yaslanacak kadar mütevazı; her türlü imkân mevcutken, açlık sıkıntısı çekecek kadar kanaatkar ve tok gönüllü idi.
Hz. Ömer'in "Bizans kralı ve İran şahı dünya nimetleri içinde yüzerken, Resulullah kuru hasır üstünde yaşıyor" diyerek ağlaması üzerine, Sahabîsinin gönlünü hoş tutan yüce Peygamberimiz:
"Yâ Ömer, varsın, Kisra ve Kayser dünya nimetlerinden zevklerini alsınlar, keyif sürsünler. Âhiret nimeti bize yeter" diyerek tevekkül ve rızasını dile getiriyordu.
Peygamberimizin ahlâkı bir meleke halindeydi, öz olarak mevcuttu. Güneş nasıl ışık saçar, çiçekler nasıl rengi ve kokusuyla ortalığı Cennete çevirip burcu burcu kokular saçarsa; ağaçlar nasıl türlü türlü meyveler verir, yaratılışlarında var olanları ortaya çıkarırsa; Resul-i Ekrem Efendimizin ahlâkî hayâtı da o şekilde normal bir seyir içinde cereyan ediyordu.
Öyle ki, her gören, Peygamberimizin o faziletle birlikte yaratıldığı kanaatine varırdı. Hiç kimse ondan o fazilete aykırı bir şeyin görüleceğine inanmazdı. O her zaman muhtaçlara yardım eder; zayıfları korur; tatlı sözlü, güler yüzlü bulunur; izzet ve vakarını muhafaza eder; tevazu ve hoşgörüsünü hiç kimseden esirgemezdi. Güneş nasıl ki, Allah'a inananın da, inanmayanın da üzerine doğarsa, Peygamberimizin dünyayı kaplayan şefkati de küçük-büyük, gençihtiyar, müslim-gayr-i müslim herkese aynı şekilde yayılırdı.
.
| AHLAK SAHASINDA BÜYÜK İNKILAP |
|
Ahlâk alanında en büyük inkılâp ve değişikliği, Peygamber Efendimiz yapmıştır. Cahiliye Arapları inanç ve âdetlerine öylesine bağlı, körü körüne öylesine tutulmuşlardı ki, yüzyıllardır yapageldikleri alışkanlıklardan onları hiçbir kuvvetin ayırması mümkün değildi.
Vahşet, dehşet ve zulümde o kadar ileri gitmişlerdi ki, vahşi hayvanlara dahi yapılması hoş görülmeyen işkence ve eziyetleri göz kırpmadan savunmasız ve mazlum insanlara yapıyorlardı. Merhamet, şefkat ve acıma hisleri tamamen körelmiş, öz kızlarını canlı canlı toprağa gömecek derecede canavar kesilmişlerdi.
Fuhşun, işkencenin, her türlü rezilliklerin hiç çekinmeden yapıldığı bir karanlık devir yaşanıyordu. Güçlü ve varlıklı kimseler zayıfları eziyor, kadınlar bir mal gibi alınıp satılıyor, faiz ve tefecilik bütün çeşitleriyle kol geziyor, içki su gibi içiliyordu. Adalet, insaf, vefa, iffet gibi duygular unutulmuştu. Kendi uydurdukları manasız şeylere ve hurafelere öyle bağlanmışlardı ki, onları alışkanlıklarından vazgeçirecek, insanlığın tadını tattıracak İlahî bir güçten, bir Peygamber inkılâbından başkası düzeltemezdi.
İşte Peygamberimiz birkaç sene gibi kısa bir zamanda o geniş yarımadada vahşi, âdetlerine bağlı ve inatçı kavimleri, kötü ahlâk ve vahşi alışkanlıklarından kurtarıp, onları kökünden kazıyıp temizledi, yerlerine güzel ahlâk esaslarını yerleştirdi. Onları bütün dünyaya rehber ve medeni milletlere öncü birer şahsiyet haline getirdi.
Daha Hicrî birinci asırda yeryüzüne yayılan Sahabîler ve iman erleri insanlığa gerçek medeniyeti, fazilet ve ahlâk düzenini öğrettiler. Fazilete dayalı maddî kalkınma ve medeni yükseliş bu vesileyle gerçekleşti.
Resul-i Ekrem Efendimizin öğrettiği ahlâk sayesinde yüz milyonlarca insan maneviyat iklimlerinde yükselerek hem dünya, hem de âhiret mutluluğuna erdiler. Pekçok muhtaç insanın imdadına koşarak hidayetlerine ve saadetlerine vesile oldular.
.
| PEYGAMBERİMİZİN GENÇLİĞİ |
|
Peygamberimizin çocukluğu ve gençliği temiz ve iffetli bir şekilde geçmişti. Peygamberlikten sonra nasıl bir ahlâka sahipse, kırk yaşından önceki hayâtı da öyle temiz ve nezihti. Halbuki gençlik yıllarını geçirdiği Mekke şehri, o zamanlar o kadar karışıktı ki, Mekkeliler arasında yaşayıp da cahiliye çirkinliklerine bulaşmamak âdeta mümkün değildi.
İslâm öncesi Cahiliye döneminde dolandırıcılık, hile, aldatma, hak yeme, verdiği sözde durmama, hıyanet eksik olmuyor, çok basit bir iş gibi görülüyordu.
Peygamberimiz bu dikenli ve tehlikeli yollardan hiç yara almadan alnı ak, yüzü pak olarak kurtuldu. Başkalarına bulaşan kötü hallerden bütünüyle uzak kaldı. Çünkü Cenab-ı Hak onu Cahiliye devrinin her türlü mundarlıklarından, çirkinliklerinden nefret duyacak bir kabiliyette yaratmıştı.
Peygamberimizin gençliği, amcası Ebû Talib'in yanında ve onun himayesi altında geçti. Ebû Talib yeğeni için o zaman pek revaçta olan ticareti, meslek olarak seçmişti. Zaten kendisi de meşhur bir tüccardı.
Peygamberimiz amcası ile birlikte ticarî seyahatler yaparak tecrübesini arttırdı. Doğruluğu, alış verişindeki adaleti ve hakkaniyeti kısa zamanda çevresinde duyuldu ve meşhur oldu. O zamanlar Arabistan'da doğru ve güvenilir kimselere sermaye verilir, ticaret yapılarak kârı paylaştırılırdı. Peygamberimize de buna benzer işler verilmiş, o da en doğru bir şekilde işini başarmıştı.
Verdiği sözde durmak ticarî hayâtta en çok aranan bir vasıftı. Peygamberimiz, peygamberlikten önce de ahde vefalı ve güven duyulan, itimat edilen bir insan olarak tanınmıştı. Kendisi bu alanda örnek bir şahsiyet olarak biliniyordu.
Abdullah bin Ebi'l-Hamsa, Peygamberimizle olan ticarî bir hatırasını şöyle anlatmaktadır:
"Peygamberliğinden önce Resulullah Aleyhisselâmla birlikte bir alış verişte bulunmuştuk. Bu alış verişten kendisine biraz vereceğim kalmıştı. Onu, 'Bulunacağın falan yere getireceğim' diye söz vermiştim. Fakat verdiğim bu sözü iki gün unuttum. Üçüncü gün hatırlayıp sabahleyin gittiğim zaman onu yerinde buldum. Bana, 'Delikanlı, sen beni sıkıntıda bıraktın. Ben şuracıkta üç gündür seni bekliyorum' buyurdu."
Peygamberimiz ticarî işlerinde hesabını doğru tutar, haksızlık etmezdi. Peygamberliğinden önce kendisiyle alış veriş yapmaktan çok memnun kalırlardı.
Bir gün Saîb adında bir zât Peygamberimizin huzuruna gelerek Müslüman oldu. Saîb, Araplar arasında tanınmış birisiydi. Sahabîler, Resul-i Ekremin yanında onu övmeye başladılar.
Bunun üzerine Peygamberimiz, "Saîb'i methetmeyin, onu ben hepinizden iyi tanırım" buyurunca, Saîb de, "Sana canım feda, seninle ticarî arkadaşlık etmiştik. Hak hususunda hatır gönül tanımaz, zerre kadar riyakârlık göstermezdin" diye Peygamberimize olan hayranlığını ifade etti.
Peygamberimize peygamberlik vazifesi verilince Mekkeliler ona karşı tavırlarını değiştirdiler. Ona inanmaya yanaşmadılar. Aleyhinde konuşmaya, insanlara kötü göstermeye başladılar. Daha önce çirkin bir halini görmedikleri için sadece "şair, büyülenmiş" gibi ifadeler kullanarak çamur atmaya çalıştılar.
Zaten ona kötü bir şey isnad edemezlerdi ki... Çünkü sönük şahsiyetli, tanınmayan, bilinmeyen bir insan değildi. Araplar onu çok iyi tanıyorlardı. Mekke'de doğmuş, aralarında büyümüş, gözlerinin önünde yetişmişti. Bunun için onu yakından tanıyorlar, çocukluğunu, gençliğini çok iyi biliyorlardı. Kırk senelik hayâtı, aralarında geçmişti.
Bu arada Peygamberimiz iman etmeleri için onlara davette bulunurken, Kur'ân diliyle onlara peygamberlikten önceki hayâtını hatırlatıyor, imana gelmeleri için ikaz ediyor, şöyle diyordu:
"Bundan önce aranızda yıllarca bulundum, bunu düşünmez misiniz?" (Yunus Sûresi, 16.)
Peygamberimizin gençlik yıllarını siyer yazarları İbni Sa'd ile İbni İshak şöyle anlatıyorlar:
"Resulullah Aleyhisselâm gençlik dönemine girinceye kadar mertlik ve insanlık bakımından içinde bulunduğu toplumun en üstünü, ahlâkça en güzeli, soy sopça en şereflisi, komşuluk haklarını en iyi gözeteni, yumuşak huylu oluşuyla en büyüğü, doğru sözlülükte en yücesi, kötülükten ve insanları alçaltan huylardan uzak duruşta en önde olanıydı. Yüce Allah onda bütün iyi haslet ve meziyetleri toplamıştı. Bunun için o, kavmi arasında 'el-Emin (güvenilir insan)' unvanıyla anılırdı."
Ne gariptir ki, Mekke müşrikleri Peygamberimize inanmadıkları, onu öldürmek için plânlar kurdukları sırada bile mallarını emanet olarak onun yanında bırakıyorlardı. Nitekim, hicretinden bir gün önce topladıkları gençlere, Peygamberimizi öldürmek için görev verdiklerinde, Peygamberimiz evine Hz. Ali'yi bırakarak yola çıkmıştı. O sırada müşriklerin bazılarının malı Peygamberimizin yanında emanet olarak bulunuyordu. Peygamberimiz yola çıkmadan önce Hz. Ali'ye, sabahleyin emanetleri sahiplerine vermesini tenbih ediyordu.
Dostun da, düşmanın da güvendiği, emniyet ettiği, takdir ettiği tek insan; hiç şüphesiz, Resul-i Ekrem Efendimizdi.
.
| YAKINLARININ DİLİNDEN PEYGAMBERİMİZİN AHLÂKI |
|
Peygamberimiz hiçbir halini insanlardan gizlememiş ve saklamamıştır. Çünkü, onun her hali Sahabîler için bir örnek oluşturuyordu. Bunun için Sahabîler, Peygamberimizin her halini, her hareketini ve sözünü takip ediyor, öğrenerek zaptetmeye çalışıyorlardı. Bilemedikleri veya tereddüt ettikleri hususları da bizzat sorarak öğreniyorlardı. Bundan dolayı, Peygamberimizin bütün hayât safhaları Sahabîlerce bilinmekteydi.
Günümüz Müslümanı her hususta, en mahrem konulardan, toplumu, devleti ve bütün dünyayı ilgilendiren meselelere kadar Peygamberimizden bir örnek bulabilir, yol gösteren bir numune, aydınlatıcı bir ışık görebilir.
Peygamberimizin güzel ahlâkını, insanlarla olan ilişkilerini, onun en yakınlarından ve kendisini bir gölge gibi takip eden Sahabîlerinden öğrenmekteyiz.
Peygamberimizi en iyi tanıyan ve bilenler; hanımları, hizmetinde bulunan kimseler ve yakın arkadaşlarıdır. Meselâ, on beş yılı peygamberlikten önce olmak üzere yirmi beş yılı Peygamberimizle birlikte geçen onun vefakâr ve fedakâr hanımı Hz. Hatice'den, özet olarak
Peygamberimizin şahsiyet ve karakterini öğrenmekteyiz.
Hazret-i Hatice, Peygamberimize ilk olarak vahiy gelir gelmez hiç tereddüt etmeden inanmış, Peygamberimizin üzerindeki telaşı görünce de teskin etmiş, merak ve endişesini gidermişti.
Hz. Hatice, Peygamberimizi şöyle teselli ediyordu: "Allah, seni kat'iyyen utandırmaz. Çünkü sen akrabalarına iyi davranır, çaresizlerin yardımına koşar, yoksulu himaye eder, mazlumun elinden tutar, misafirlere ikram eder, hak yolunda musibete uğrayanları gözetir bir insansın."
Dokuz sene Peygamberimizle birlikte hayât geçiren Hz. Âişe, Hz. Hatice'den sonra Peygamberimizin en çok sevdiği hanımıydı. Peygamberimizin aile hayâtını ve şahsi özelliklerinin pek çoğunu Hz. Âişe'den öğreniyoruz. Hz. Âişe ise, Peygamberimizin ahlâkını şöyle anlatıyor:
"Resulullahın (a.s.m) ahlâkı Kur'ân'dı. Resulullah, şahsı için hiçbir zaman kin tutmaz ve intikam almazdı. Bir şeye kızarsa, ona, Kur'ân kızdığı için kızardı. Bir şeyi beğenirse, Kur'ân onu beğendiği için beğenirdi.
"Resulullah iki şeyden birisini tercih edecek olsa, muhakkak onların en kolay olanını seçerdi. Şayet o kolay olan şey günah bir şey ise, Resulullah ondan da insanların en uzak duranı olurdu.
"Ne kötü söz söyler, ne de kimseye kötülük etmek isterdi. Resulullah konuşurken sözleri birbirine ulamaz, uzatmazdı. Sözü ayıra ayıra söyler, dinleyenlerin gönüllerine sindirirdi. Bir şey anlatırken de kelimeleri tane tane söylerdi. O kadar ki, isteyen onları sayabilir, ezberleyebilirdi."
Küçük yaştan itibaren Peygamberimizin terbiyesi altında bulunan, peygamberliğinden sonra da her zaman ve her an onunla birlikte bulunan ve mübarek neslinin devamına vesile olan Hz. Ali ise Sevgili Peygamberimizin ahlâkî güzelliklerini şöyle sıralıyor:
"Peygamber Efendimiz her zaman güler yüzlü, yumuşak huylu ve engin gönüllü idi. Asla asık suratlı, katı kalpli, kavgacı, şarlatan, kusur bulucu, dalkavuk ve kıskanç değildi.
"Hoşlanmadığı şeyleri görmezlikten gelir, kendisinden beklentisi olan kimseleri hayâl kırıklığına uğratmaz ve onları isteklerinden bütünüyle mahrum etmezdi.
"Üç şeyden titizlikle uzak dururlardı: Ağız kavgası, boşboğazlık ve faydasız şeyler. Şu üç husustan da titizlikle sakınırlardı: Hiç kimseyi kötülemezler, kınamazlar ve hiç kimsenin aybı ve gizli yanlarını öğrenmeye çalışmazlardı.
"Sadece faydalı olacaklarını ümit ettikleri konularda konuşurlardı. Peygamberimiz konuşurken meclisinde bulunan dinleyiciler, başlarının üzerine kuş konmuşçasına hiç kımıldamadan kulak kesilirlerdi. Kendileri susunca da, konuşma ihtiyacı duyanlar söz alırlardı.
"Sahabîler Peygamberimizin huzurunda konuşurlarken asla ağız dalaşında bulunmazlardı. İçlerinden birisi Peygamberimizin huzurunda konuşurken o sözünü bitirinceye kadar hepsi de can kulağıyla konuşulanı dinlerlerdi. Peygamber Efendimizin katında onların hepsinin sözü, ilk önce konuşanın sözü gibi ilgi görürdü.
"Sahabîlerinin güldüklerine kendileri de güler, onların hayret ettikleri şeylere kendileri de hayretlerini ifade ederlerdi.
"Huzurlarına gelen gariplerin kaba saba konuşmaları ile yerli yersiz sorularının yol açtığı tatsızlıklara sabrederlerdi. Sahabîler ise onların gelip soru sormalarını çok isterlerdi.
"Peygamber Efendimiz, 'İhtiyacının giderilmesini isteyen birisiyle karşılaştığınız zaman ona yardımcı olunuz' buyururlardı.
"Peygamberimiz ancak yapılan iyiliğe denk düşen ve fazla dalkavukluğa kaçmayan övgüleri kabul eder, haddi aşmadığı sürece hiç kimsenin sözünü kesmezdi. Şayet huzurlarında haddi aşacak şekilde konuşulursa o zaman ya konuşanı susturmak, ya da meclisten kalkıp gitmekle ona engel olurlardı."
Hz. Hatice'nin ilk kocasından olan oğlu Hind bin Ebi Hale-ki bu zat aynı zamanda Peygamberimizin üvey oğludur—Hz. Hasan'ın isteği üzerine Peygamberimizin üstün vasıflarım şöylece dile getirmektedir:
"Resulullah daima düşünceli idi. Onun susması konuşmasından uzun sürerdi. Lüzumsuz yere hiç konuşmazdı. Konuşmaya başlarken de, sözü bitirirken de, Allah'ın adını anardı. Sözleri hak ve doğru olup, birçok manaları veciz bir şekilde az sözle ifade ederdi. Konuşurken ne fazla, ne de eksik söz kullanırdı. Hiç kimsenin gönlünü kırmaz, kimseyi hor görmezdi. En ufak bir nimete bile saygı gösterir, hiçbir nimeti basit görmezdi. Bir nimeti ne hoşuna gittiği için över, ne de hoşlanmadığı için yererdi.
"Dünya işleri için kızmazdı. Fakat bir hak çiğnendiği zaman öyle bir kızardı ki, o hak yerini buluncaya kadar öfke ve gazabını hiçbir şey, hiçbir kimse önleyemezdi. Buna karşılık, Resulullah, kendi şahıslarına ait bir mesele hakkında kimseye kızmaz ve intikam almayı düşünmez, aksine hilim ve kerem sahibi olarak, kötülük edene iyilikle mukabele ederdi.
"Kızdığı zaman hemen kızgınlıktan vazgeçer ve kızdığım belli etmezdi. Neşelendiği, ferahlandığı zaman gözlerini yumardı. En fazla gülmesi tebessümdü. Gülümserken de mübarek dişleri parlak inci taneleri gibi görünürdü."
Yine dokuz yıl kadar hizmetinde bulunan Hz. Enes bin Malik de Peygamberimizin bir güzelliğini şöyle açıklamaktadır:
"Resulullah, insanların en lütuflu olanı idi. Soğuk bir günün sabahında bile bir kölenin, bir cariyenin, bir çocuğun getirdiği su ile abdest alır, onları geri çevirmezdi. Kendisinden bir şey soranı can kulağıyla dinler, soru soran ayrılıp gitmedikçe Resulullah onu terk etmezdi.
"Birisi Resulullahın elini musafaha etmek için tutsa, tutan kimse Peygamberimizin elini bırakmadıkça Resulullah onun elini bırakmazdı."
Peygamberimizin vahiy katibi Zeyd bin Sabit'in yanına birkaç zat gelerek, "Ey Zeyd, Peygamberin (a.s.m) hal, hareket ve sözlerinden bize haber verir misiniz?" diye sordular.
Zeyd bin Sabit de şöyle anlatmaya başladı:
"O Yüce Resulden size ne haber vereyim? Siz eğer onun bütün hal, tavır ve sözlerinden sual ederseniz, o öyle bir denizdir ki, sahili yoktur. Fakat bazı hallerinden size bahsedeyim:
"Ben Resul-i Ekremin komşusu idim. Kendisine bir vahiy geldiği zaman bana birisini gönderirdi. Ben de huzuruna gider, indirilen vahyi yazardım. Biz huzurlarında dünya işlerinden bahsetsek, kendisi de bizimle beraber dünya işlerinden bahsederdi. Biz âhiret işlerinden bahsetsek, bizimle beraber âhiretle alâkalı meselelerden konuşurdu. Biz yemeğe dair konuşmaya başlasak, bizimle beraber yemek hususundaki bu sözlere katılırdı."
İşte bütün bunlar, Peygamberimizin (a.s.m) en yakınları olan şahsiyetlerin onun hakkındaki düşünceleri, müşahedeleridir. Peygamberimizin her hareketine ve davranışına dikkat ederek onu rehber almaya çalışan mümtaz zatların kalp ve gönüllerinden doğan şehadetleridir.
.
| PEYGAMBERİMİZİN TEVAZUU |
|
Engin gönüllü olmak, hakka boyun eğip kabul etmek gibi manalara gelen tevazuun en makbul olanı, yaltaklanmadan ve zillete düşmeden, ölçülü ve itidalli bir şekilde bulunmaktır.
Kibir ve gururun zıddı olan tevazu ancak bu iki kötü huyun yenilmesi sayesinde kazanılır. Herkesi kendi nefsinden üstün görmek, dış görünüşüne bakarak kimseyi küçümsememek, fazla lükse ve gösterişe varmadan kolay ve basit bir yaşayış benimseyip devam ettirmek, yaptığı çalışmadan, gördüğü hizmetten dolayı insanların iltifatını beklememek, tevazuun belli başlı kaidelerinden birkaçıdır.
Sevgili Peygamberimiz (a.s.m) tevazuun her çeşidini ve en idealini hayâtında göstermiştir. Kimsenin yapamadığı ve istese de ulaşamayacağı bir şekilde, tevazu ve alçakgönüllülüğün en makbulünü yaşamıştır. Yaratılmışların en üstünü, makam ve mertebece en yücesi olduğu, Kur'ân-ı Kerimde Rabbi tarafından çeşitli defalar övüldüğü halde, hiçbir şekilde insanlar arasında Peygamberlik imtiyazını kullanmamış ve kendisini onlardan üstün göstermeye çalışmamıştır.
Bu üstün ahlâkî vasfını kendi aile fertleri arasında gösterdiği gibi, Sahabîleri içinde ve henüz İslâmiyeti kabul etmemiş kimselere karşı da belli etmekten asla çekinmemiştir. Böylece pekçok insanın hidayetine vesile olmuştur.
Cenab-ı Hak kendisini kral bir peygamber olmakla, kul bir peygamber olmak arasında serbest bıraktığında o, "kul bir peygamber" olmayı tercih edip kabul etmiştir.
Bunun üzerine İsrafil Aleyhisselâm Peygamberimize, "Şüphesiz, Allah, tevazu gösterdiğin için o hasleti de sana vermiştir. Kıyamet gününde insanların efendisisin. Yeryüzü yarılıp kabrinden çıkacak ve ilk şefaat edecek olan da sensin" demiştir.
Bundan sonra Peygamberimiz uzanarak yemek yemedi. Ve "Bir köle nasıl yemek yerse ben de öyle yemek yerim. Köle nasıl oturuyorsa ben de o biçimde otururum" diyordu.
Bir defasında asasına dayanarak Sahabîlerin yanına geldi. Resulullahın geldiğini gören Sahabîler hemen ayağa kalktılar. Bu hareketlerini tasvip etmeyen Peygamber Efendimiz onları ikaz etti:
"Acemlerin (diğer milletlerin) birbirlerini ta'zim ederek ayağa kalktıkları gibi, siz de benim için ayağa kalkmayın. Çünkü ben kulun yediği gibi yiyen, kulun oturduğu gibi oturan bir kulum."
Peygamberimiz çok defa elini öpmek isteyenleri ve kendisine aşırı derecede hürmette bulunanları da hoş karşılamazdı.
Bir alış verişi esnasında Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) de yanındaydı. Ebû Hüreyre'nin (r.a.) anlattığına göre, Peygamberimiz mal sahibine aldığı elbisenin değerinden fazla bir fiyat öder. Daha sonra satıcı hemen Peygamberimizin eline sarılarak öpmek ister. Peygamberimiz elini çekerek şu ihtarda bulunur:
"Bu senin yaptığını Acemler krallarına yaparlar. Ben kral değilim. Ben sadece içinizden biriyim,"
Ebû Hüreyre anlatmaya devam ediyor "Sonra elbiseleri aldı. Ben taşımak istedim. Fakat bana şöyle hitapta bulundu: 'Kişi, kendi eşyasını taşımaya daha lâyıktır. Ancak taşıyamazsa Müslüman kardeşi ona yardım eder."
Peygamberimiz kendi işini kendisi yapardı. İnsanların kendisine hizmet etmelerini istemezdi.
Âmir bin Rebia anlatıyor:
"Peygamber Efendimiz ile birlikte camiye gidiyordum. Yolda Peygamberimizin ayakkabısının bağı çözüldü. Ben hemen eğilip bağlamak istedim. Fakat Peygamberimiz ayağını önümden çekti ve şöyle buyurdu:
"Bu hareketin, başkasına hizmet gördürmek demektir. Ben başkasına hizmet gördürmeyi sevmem."
Peygamberimizin bu konudaki bir başka örnek davranışını Abdullah bin Abbas anlatıyor:
"Peygamber Efendimiz, ne suyunun hazırlanmasını, ne de herhangi bir fakire sadaka vermeyi başkasına bırakmazdı. Abdest suyunu kendisi bizzat hazırlar ve bir fakire sadaka vermek istediği zaman bizzat kendi elleriyle verirlerdi."
Abdullah bin Cübeyr'in anlattığına göre, bir gün Peygamberimiz Ashabıyla birlikte yürüyerek bir yere gidiyorlardı. Hava çok sıcak olduğundan, Ashabdan birisi, elbisesini Peygamberimizin başının üzerine kaldırarak gölgelemek istedi. Bunu gören Peygamberimiz, "Bundan vazgeç. Ben ancak bir insanım" buyurdu ve elbiseyi alıp indirdi.
Peygamberimiz kendisini görenlerin bir kral zannıyla çekinip titremelerini uygun bulmaz, onları teskin ederek rahatlatırdı.
Bir gün bir zat Peygamberimizin huzuruna gelince, peygamberlik heybetinden titremeye başladı. Bu Sahabîsinin halini gören Peygamberimiz, "Kendine gel, ben bir hükümdar değilim. Ben ancak Kureyş kabilesinden kurumuş tuzlu ekmek yiyen bir kadının oğluyum" buyurdu.
Gerçekten de Peygamberimizi ilk defa gören, heyecanlanırdı. Fakat daha sonra ondaki şefkati, yüzündeki tebessümü görünce rahatlar, görüşüp konuşunca içindeki korku sevgiye dönüşürdü.
Sosyal durumu ne olursa olsun; ister zengin ister fakir, ister dul bir kadın veya bir hizmetçi olsun, hangi halde bulunursa bulunsun, Peygamberimiz herkese eşit davranır, basit yaşayışından, fakir ve hizmetçi oluşundan dolayı kimseyi aşağı görmezdi. Onların da diğerleri gibi ihtiyaçlarını görür, hiç gurura kapılmazdı.
Peygamberimizdeki üstün tevazuu gördükten sonra Müslüman olan Adiy bin Hatim, Peygamberimizle olan ilk anlarını şöyle anlatmaktadır:
"Peygamber Aleyhisselâmın yanında akraba, kadın ve çocuklarının bulunduğunu gördüğüm zaman, anladım ki, onda ne Kisra'nın (İran hükümdarı), ne de Kayser'in (Bizans kralı) saltanatı var.
"Resulullah benimle birlikte evine giderken yolda zayıf ve yaşlı bir kadına rastladı. Kadının yanında da küçük bir çocuk bulunuyordu. Kadın onu karşıladı ve durdurdu. O da durup bekledi.
"Bizim senden bir isteğimiz var' dediler. Resulullah onların ihtiyaçlarını uzun uzun konuştu. Kendileriyle birlikte gidip, işlerini gördükten sonra geldi.
"İçimden kendi kendime, 'Vallahi, bu zat hükümdar değildir' dedim. Sonra beni evine götürdü. İçi hurma lifi dolu derinden bir minder alarak bana uzattı ve:
"Buyur, buna otur' dedi.
"Ben, 'Hayır, siz oturun' dedim.
"O, 'Hayır, siz' diye tekrar ettiler. Oturdum. Kendisi de kuru yere oturdu."
Peygamber Efendimiz herkesle ilgilenirdi. Hiç kimseye üstten bakmazdı. Öyle ki çoğu insanların dönüp bakmadığı, yüz vermediği kişilerin dahi isteklerini yerine getirirdi. Çünkü Peygamberimizin gayesi insanlara faydalı yolları göstermekti.
Medine'de ağzı bozuk, şuna buna çatarak sövüp sayan, ağır ve kaba lâflar söyleyen bir kadın vardı. Bu kadın bir gün Peygamber Efendimizin yanından geçerken Resulullah bir seki üzerinde oturmuş haşlanmış et yiyordu.
Kadın: "Şu adama bakın. Bir köle gibi yere oturmuş ve kölelerin yemek yiyişi gibi yemek yiyor" dedi.
Peygamber Efendimiz:
"Benden daha köle olan bir köle var mı?" dedi. Kadın: "Kendisi yiyor da bana vermiyor" dedi. Peygamber Efendimiz: "Gel, sen de ye" buyurdu. Kadın: "Kendi elinle bana vermezsen yemem" dedi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz kendi eliyle kadına verdiyse de kadın bu sefer:
"Ağzındaki lokmayı çıkarıp bana vermezsen yemem" diyerek diretti.
Peygamber Efendimiz de'ağzındaki lokmayı çıkarıp kadına uzattı. Kadın da hemen alıp ağzına attı. Kadın bu lokmayı yedikten sonra çok hayâlı ve utangaç oldu. Hiç kimseye kötü söz söylemedi. Medine'nin en namuslu ve iyi kadınlarından birisi oldu.
Adiy bin Hatim, cömertlikle meşhur Hatim-i Tai'nin oğludur. Yakınlarının bir kısmı İslâm ordusu tarafından esir edilmiş, kendisi de mağlup bir şekilde Peygamberimizin huzuruna gelmişti. Peygamberimiz onu mindere oturtuyor, kendisi de yere oturuyordu. Ayrıca mağlup da olsa bir düşman kumandanıyla bulunduğu bir zamanda zavallı bir kadının isteğini ihmal etmiyor, onun ihtiyacını gideriyordu.
Hak namına, seviyece en basit insanlarla görüştüğü gibi, dostlarıyla, düşmanlarıyla ve herkesle, gösteriş ve merasime ihtiyaç duymadan görüşüyor, konuşuyordu. Böylece insanların ileriden beri görüp alışageldikleri âdet ve görenekleri fiilen değiştiriyor, yerlerine doğrusunu ve uygun olanını koyuyordu.
Arapların, insandan saymayıp hor gördükleri bir grup da kölelerdi. Onlarla oturmaz, birlikte yürümez, beraber yemek yemezlerdi. Bu kötü alışkanlığı da Peygamberimiz bizzat yıktı.
Sahabîlerin anlattığına göre, köleler arpa ekmeğine bile davet etseler, Peygamberimiz davetlerine icabet eder, yemeklerini yerdi. Çünkü onların köle olmaları basit görülmelerini, horlanmalarını gerektiren bir durum değildi.
Peygamberimiz, Sahabîleriyle birlikte bulunduğu zamanlarda kendisini onlardan ayırt etmez, farklı görmezdi. Onlarla beraber hareket eder, kendisi için ayrı yer seçmez, aralarına oturur, yapacakları işe iştirak eder, onlara yardımcı olur, katkıda bulunurdu.
Peygamberimizin amcası Hz. Abbas, Sahabîleri arasında sıkışık bir vaziyette bulunduğunu, oturduğu zamanlar gelip geçenlerin kendisini rahatsız ettiğini söyleyip, ayrı bir yerde oturmasını teklif ederek şöyle demişti:
"Ya Resulallah, sizin için gölgesinde oturacağınız bir çardak yapalım."
Böyle bir imtiyazı asla uygun bulmayan Peygamberimiz, "Allah'ın ruhumu teslim alacağı vakte kadar ben Sahabîlerimin ökçeme basmalarına da, hırkamı çekiştirmelerine de katlanacağım" buyurarak reddetti.
Bir sefer sırasında Peygamberimiz Sahabîlerinden bir koyun kesip pişirmelerini istedi. Ashabdan birisi öne çıktı:
"Ya Resulallah, onu kesmek benim üzerime olsun" dedi.
Bir başkası ileri atıldı:
"Ya Resulallah, pişirmesi de benim üzerime olsun"
Başka bir sahabî hizmete talip oldu:
"Onu yüzmesi de benim üzerime olsun" diyerek kendi aralarında vazife taksimi yaptılar.
Peygamberimiz de, "Odun toplamak da benim üzerime olsun" diyerek katılmak istedi.
Sahabîler buna razı olmak istemediler:
"Ya Resulallah, biz sizin yapacağınız işi de görmeye yeteriz. Sizin çalışmanıza ihtiyaç yoktur" dediler.
Bunun üzerine Peygamberimiz eşsiz tevazuunu göstererek şöyle buyurdu:
"Sizin benim işimi de göreceğinizi ve kâfi geleceğinizi biliyorum, fakat ben size karşı imtiyazlı bir durumda bulunmaktan hoşlanmam. Çünkü Allah, kulunu Sahabîleri arasında imtiyazlı durumda görmekten hoşlanmaz."
Hendek savaşından önce Medine'nin etrafına hendek kazılırken bütün Sahabîler çalışıyor, bir an önce bitirmeye gayret ediyorlardı. Yiyecek bir şey bulamadıklarından, açlıklarını bastırmak için karınlarına taş bağlıyor, o şekilde kazma sallıyorlardı.
En büyük örnek olan Peygamberimiz de kendisini onlardan farklı görmeden eline kazmayı alıyor, çalışıyor, o da açlığından karnına taş bağlıyordu.
Kuba Mescidinin ve Medine'deki Mescid-i Nebevinin inşaatında da Peygamberimiz bir işçi gibi çalışmış, Sahabîlerle birlikte sırtında kerpiç taşımıştı.
Peygamberimiz İslâmın bütün dünyaya duyurulmasına çalışırken, fetih ve zafer gibi pekçok nimete de mazhar olmuştu. Fakat bu fetihlerden sonra fethedilen şehre ve topraklara girerken asla gurura kapılmıyor, büyük bir tevazu içinde yol alıyordu. Hiçbir merasime ihtiyaç duymadan sade bir şekilde şehre giriyordu.
Yahudilerin en büyük kalesi ve yerleşim bölgesi olan Hayber'i fethettiğinde Peygamberimiz, yuları ipten olan bir merkebin üzerinde olduğu halde şehre girmişti.
Halbuki o anda Arabistan'ın en verimli toprakları eline geçmiş, hazineleri dolduran ganimete sahip olmuştu.
Yine Peygamberimiz Mekke'nin fethi üzerine şehre girerken, muzaffer bir komutan olduğu halde, yine hiçbir şekilde gurura kapılmamıştı.
Devesinin üzerinde Yüce Allah'a karşı başını önüne o kadar eğmişti ki, tevazuundan sakalının uçları neredeyse devesinin semerine değmekte idi. Bu halde iken söyle dua ediyordu:
"Allah'ım, hayât ancak âhiret hayâtıdır."
Veda Haccına giderken, sırtında sadece dört dirhem değerinde bir kadife parçası, devesinin üzerinde ise semer yerine yırtık bir şilte bulunuyordu. Bu durumda bile riyaya kaçar endişesiyle şöyle dua ediyordu:
"Allah'ım, bu halimi riya ve gösterişten uzak kıl."
Halbuki o fakir de değildi. Koskoca orduları yenmiş, birçok yerler fethetmiş, çok miktarda ganimetler elde etmişti. Hatta bu haccında yüz deve kurban etmişti.
Peygamberimiz kendi ailesi arasında ve evi içinde de son derece mütevazı idi. Zaten çok sade bir hayât yaşardı. Zaman zaman ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu. Elbisesini yamar, ayakkabıları yırtıldığı zaman söküklerini diker, kendi hizmetini kendisi görürdü. Ev süpürür; deveyi bağlar, yemler, koyunları sağar; alış verişi kendisi yapar ve aldıklarını kendisi taşırdı. Hizmetçisiyle birlikte oturup yemek yer ve onunla beraber hamur yoğururdu.
Hz. Âişe validemiz, Hz. Hasan ve Ebû Said el-Hudri, Peygamberimizin aile hayâtını böyle anlatıyorlardı.
"Peygamberimiz ne kilitli kapılar arkasına çekilir, ne perdeler arkasına dikilir, ne de önüne tabaklarla yemek taşınırdı. Toprak üzerine oturur, yemeğini de yerde yerdi." O tevazu gösterdikçe yükseliyordu, yüceliyordu.
"Allah için tevazu gösteren kimseyi Allah yüceltir" buyuruyor, hem de bizzat en mükemmel şekilde yaşıyordu.
Hazret-i Hüseyin, babası Hazret-i Ali'den dedesi Resulullahın dışarıda nasıl davrandığını öğrenmek ister. Hazret-i Ali de Efendimizi şöyle anlatır:
"Peygamber Efendimiz önemli bir iş olmadıkça konuşmazdı. Çevresiyle hep güzel ilişkiler kurar, onları ürkütücü bir davranışı olmazdı.
"Her toplumun ileri gelenine özel ilgi gösterir ve onları başkan olarak göreve getirirdi. İnsanları gözü gibi sakınır, hiçbirinden güleryüzünü ve tatlı dilini esirgemez, onların üstüne titrerdi.
"Sahabîlerini, yokluklarında arayıp sorar, durumlarını takip ederdi. Karşılaştığı insanlara 'Ne var, ne yok?' diye çevrede olup bitenleri sorardı. Güzel olan herşeyi beğendiğini ifade eder, onu desteklerdi. Kötü olan şeye de tepkisini gösterir ve onu çürütücü bir tavır takınırdı.
"Peygamberimizin bütün hareketleri uyumlu idi. Tutarsız hiçbir davranışı yoktu. Sahabîlerin kendi özel işlerini ihmal etmeleri veya bıkkınlık duymaları endişesiyle onlar adına kendisi hep tetikte dururdu.
"O her durum karşısında tedarikli idi. Her problemin çaresini bulurdu. Onun yanında insanların en faziletlisi, başkalarına iyiliği en yaygın olanlardı; mertebesi en yüksek olanlar da, halkın dertlerine en iyi şekilde ortak olan ve onlara yardım elini uzatan kimselerdi."
Hazret-i Hüseyin babasına Peygamber Efendimizin toplantılardaki halini, sohbet şeklini sorar, Hazret-i Ali onu da şöyle anlatır:
"Peygamberimizin kalkması da, oturması da zikir üzere idi. Allah'ın adını dilinden düşürmezdi. Toplantı halinde olan bir topluluğa varsa, baş köşeye geçmez, meclisin hemen bir kıyısına oturuverirdi, çevresinin de böyle yapmasını isterdi.
"Peygamberimizin bu husustaki tavsiyesi şöyleydi: 'Herhangi biriniz bir toplantı yerine vardığında bir baksın, şayet oturacak yer gösterirlerse oraya otursun, değilse gördüğü en uygun yere ilişiversin.'
"Peygamberimiz birlikte oturduğu kimselerin seviyelerine göre herbirinin halini hatırını sorar, onlara iltifat ederdi. Çevresindekilere öylesine candan davranırdı ki, orada hazır olanların hepsi de Resulullahın yanında en değerli kimsenin kendisi olduğu kanaatine varırdı.
"Bir kimse Peygamberimizin huzurunda gereğinden fazla oturursa veya bir ihtiyacını iletmek düşüncesiyle huzura gelse, o kişi kendiliğinden kalkıp gidinceye kadar sabrederdi. Kendisinden bir istekte bulunan kimseyi, ya istediğini yerine getirir veya tatlı bir dille gönderir, fakat hiç boş çevirmezdi.
"Onun cömertliliği, tatlı dili, güzel ahlâkı insanlar arasında öyle yayılmıştı ki, âdeta halkın babası gibi olmuştu.
"Onun yanında bütün insanlar da, hiçbiri arasında hak ayırımı yapılmayan aynı düzeydeki evlatlar gibiydi.
"Peygamber Efendimizin toplantıları hep ilim, haya, emanet ve sabır gibi ahlâkî değerlerin öğretildiği bir meclisti. Huzurunda kimse sesini yükseltmez, hiç kimsenin gizli ve özel halleri konuşulmaz, orada meydana gelen noksan taraflar ve hatalar dışarı sızdırılmazdı.
"Onun meclisinde herkes eşit durumdaydı. Ancak bir diğerine karşı takva ile üstünlük kazanabilirdi. Herkes tevazu üzereydi. Orada yaşça büyük olanlara saygı gösterirler, küçüklere de sevgiyle davranırlardı.
"Toplantıda ihtiyaç sahiplerine öncelik tanırlar, özellikle garip olanlara ayrı bir ilgi gösterirlerdi."
Peygamberimizin tevazu öğütleri:
Peygambembirimizin mütevazı olmamız konusunda birçok öğütleri vardır. Bunlardan bazıları şöyle:
Ebû Said el-Hudri rivayet ediyor. Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"Allah için bir derece mütevazı olan kimseyi Allah bir derece yüseltir. Sonunda onu Firdevs Cennetinin en yüksek yerine çıkarır. Allah'a karşı bir derece kibir gösteren kimseyi Allah alçaltır. Sonunda onu Cehennemin en alçak tabakasına indirir."
• • •
Hz. Ömer minberde şöyle hitap ediyordu: "Ey insanlar! Mütevazı olunuz. Çünkü ben Peygamberimizin şöyle buyurduğunu işittim: "Allah için mütevazı olanı Allah yükseltir."
• • •
Ebû Hüreyre'nin rivayetine göre Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"Müslüman kardeşine karşı mütevazı olan kimseyi Allah yüceltir. Müslüman kardeşine karşı üstünlük taslayan kimseyi de Allah alçaltır."
Abdullah bin Mes'ud'un rivayetine göre Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"Kim büyüklenir, övünürse Allah onu alçaltır. Kim de Allah korkusundan dolayı mütevazı olursa Allah da onu yüceltir."
• • •
Rekbu'l-Mısrî'nin rivayetine göre Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"Vakarını, ağırbaşlılığını koruyarak tevazu eden, şerefini düşürmeden alçakgönüllü olan, günaha girmeden kazancını doğru yolda harcayan, düşkünlere ve yoksullara merhamet eden, ilim ve hikmet sahipleri ile kaynaşan kimseye ne mutlu!
"Kazancı temiz olan, içi dışı pak olan, insanlara şerrini bulaştırmayan, bildiklerini yaşayan, malının fazlasını Allah yolunda sarfeden, verdiği sözü tutan kimseye ne mutlu!"
• • •
Abdullah bin Abbas'ın rivayetine göre Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"Her insanın başında bir tarafı meleğin elinde bulunan bir halka vardır. İnsan tevazu gösterince meleğe, 'Halkayı kaldır' denir. Büyüklük tasladığında ise 'Halkasını bırak' denir."
• • •
Hz. Huzeyfe anlatıyor:
Peygamberimizle birlikte bir cenazede bulunduk. Buyurdular ki:
"Size Allah'ın kullarının en şerli olanını bildireyim mi? Kaba ve kibirli olan...
"Size Allah'ın kullarının en hayırlı olanını bildireyim mi? Zayıf ve alçakgönüllü, eski iki gömleği olan, kendisine önem verilmeyen kimsedir. Eğer herhangi bir şey için Allah'a yemin etse, Allah onu kendisine ihsan eder."
Iyaz bin Himar'ın rivayetine göre Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
"Allah bana mütevazı olmanızı bildirdi. Sakın kimse kimseye karşı övünmesin, kimse kimseye zulmetmesin."
Harise bin Vehb'in rivayetine göre Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
"Size Cennetlik olanları haber vereyim mi? Zayıf ve mütevazı kimsedir. O Allah'a yemin ederse Allah ona ihsan eder. Size Cehennemlik olanları da haber vereyim mi? İnsanlara eziyet eden, kaba davranan ve kibirli olan kimsedir."
.
| PEYGAMBERİMİZİN HİLMİ VE YUMUŞAK HUYLULUĞU |
|
Hilm; yumuşak huylu, yavaş, uslu, sessiz, sakin olmak, heyecana kapılmayıp öfkeyi yenmek, nefsine hakim olup kızmamak, gücü yettiği halde affetmek, hoşa gitmeyen şeyler karşısında sabredip tahammül göstermek, tahrik edici sebepler karşısında soğukkanlılığı korumak, vakarlı ve ağırbaşlı bulunmak, acı ve ıstırap verici hareketlerle yüzyüze gelince kendini tutma gibi anlamlara gelen güzel bir ahlâktır.
Peygamberimiz, peygamberliğinden önce de, sonra da insanların en halîmi, en yumuşak huylusuydu. Hayâtı boyunca meziyetini devam ettirmiştir. Cenab-ı Hak da kendisini korumuş ve bu sıfatından dolayı övmüştür.
Âl-i İmran Sûresinin 159. âyetinde, "Allah'ın bir rahmet eseridir ki, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer huysuz ve katı kalpli birisi olsaydın muhakkak onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi" buyurmaktadır.
Peygamberimiz şahsına yapılan kötülüklerden dolayı hiçbir şekilde intikam almayı düşünmemiştir. Ayrıca o, insanların en az kızanı, en çabuk razı olanı ve bağışlayanı idi.
Allah'ın emirlerini insanlara anlatmaya çalıştığı sırada, Kureyş müşrikleri ona her türlü hakarette bulunuyordu. Onunla alay ediyor, ölüm tehdidinde bulunuyor, geçtiği yollara çalıçırpı dikenler seriyor, üzerine pislik atıyor, boynuna kement atarak sürüklemeye çalışıyorlardı. Bununla da kalmayıp, ona sihirbaz, büyücü, kâhin, şair diyorlar; öfkelendirip kızdırmak için her türlü yola başvuruyorlardı. Fakat o, kendisine yapılan bütün bu hakaretlere tahammül ediyor, kızmıyordu.
Aslında kim olursa olsun, herkesin içinde hakarete uğrayan insan muhakkak kızar, öfkelenir, tepki gösterir, karşılık vermeye çalışır. Ancak bunların hiçbirini Peygamberimizde görmek mümkün değildi. O gayet sakin, engin ve sabırlı ve tahammüllü idi. Üzerine aldığı görevi, İlahî daveti sağ salim, sağlıklı biçimde yerine getirmeye çalışıyordu. Kendisine yapılan eziyetlere karşılık vermeyişi de bundan dolayı idi.
Peygamberimiz Mekke'de kurulan Zülmecaz Panayırında insanlara İslâmı anlatırken o sırada kendisini dinlemiş olan birisi şöyle anlatıyor:
"Hz. Muhammed (a.s.m) Allah'ın bir olduğunu, Ona inananların kurtulacaklarını ilan ediyordu. Ebû Cehil de onun üzerine toprak atıyor, 'Ey insanlar, bu adamı dinlemeyin, sizi dininizden vazgeçirmeye çalışıyor. Sizi putlarımız olan Lât ve Uzza'dan uzak tutmak istiyor' diye yaygara yapıyordu. Peygamberimiz ise bu tahriklere hiç aldırmıyor, bir kere olsun dönüp Ebû Cehil'-in yüzüne bile bakmıyordu. O kendi görevini yapmaya çalışıyordu."
Yine bir gün Peygamberimiz, Sahabîlerden hasta olan Sa'd bin Ubade'yi ziyarete gidiyordu. Yolda münafıkların elebaşlarından Abdullah bin Ubey'in de bulunduğu bir topluluğa rast geldi.
Orada bir müddet durdu. İbni Ubey Peygamberimize sataşmaya başladı. Ve küstahça, "Dikkat etsene adam, hayvanın yerden toz kaldırıyor, buradan uzaklaş, hayvanın bizi rahatsız ediyor" diyerek ileri geri konuşmaya durdu.
Peygamberimiz oradakilere selâm verdikten sonra bazı şeyler anlattı.
İbni Ubey, halkın Peygamberimizi dinlediğini görünce iyice çığırdan çıktı ve; "Bize Müslümanlıktan bahsedip durma, sana gelen olursa ona istediğini anlatırsın" diyerek, hakarete varan sözler sarf etmeye başladı. Fakat Peygamberimiz onun terbiyesizliğine bir karşılık vermiyor, anlatmaya devam ediyordu.
Buna karşılık büyük şair Abdullah bin Revaha ayağa kalktı:
"Ya Resulallah" dedi, "buraya her zaman geliniz, bize konuşma yapınız, sizi çok seviyoruz" diye sevincini dile getirdi.
Bu sırada Müslümanlarla münafıklar arasında tartışma başladı. Kavga edecek duruma geldiler. Çok sakin davranan ve hiç öfkelenmeyen Peygamberimiz, onları yatıştırdı ve daha sonra oradan ayrıldı ve yoluna devam etti.
Yahudiler millet olarak Peygamberimizin amansız düşmanıydı. Kinci, kıskanç, açgözlü, dünya düşkünü bir karakter taşıyorlardı. Ayrıca Yahudiler Araplardan ayrı olarak eğitime, bilgiye ve okumaya önem veriyorlardı. Bunun için bütün üstünlüklere kendileri sahip olmalıydı. En zengin insan, en bilgili, en etkili insan kendi içlerinden çıkmıştı.
Âhirzaman Peygamberinin aralarından çıkmasını bekliyorlardı. Ne zaman ki, Peygamberimiz, peygamber olarak sesini duyurmaya başladı, Yahudilerdeki kıskançlık ve düşmanlık ayyuka çıktı. Peygamberimize en çirkin tuzağı kuruyorlar, vücudunu ortadan kaldırma yollarını deniyorlardı.
Bir defasında Yahudinin birisi Peygamberimize büyü yaptı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz hastalanıp yatağa düştü. Rahatsızlığı birkaç gün sürdü. Sonunda Cebrail Aleyhisselâm geldi, durumu Peygamberimize haber verdi:
"Yâ Muhammed, Yahudilerden biri seni büyülemiş ve üfürüp düğümlediği ipliği falanca kuyuya atmış. Birini gönder de, onu kuyudan çıkarsın."
Peygamber Efendimiz Hazret-i Ali'yi gönderdi, o düğümlü ipliği kuyudan çıkartıp getirtti. Düğümler açılır açılmaz Efendimiz sanki bağları çözülen bir kimse gibi oldu, rahatladı.
Bununla birlikte Peygamberimiz âhirete göçünceye kadar bildiği halde bu durumu o Yahudinin yüzüne vurmadı.
Fakat aynı zamanda içlerinde hakperest, hakkı ve doğruyu arayanlar da vardı. Çünkü ellerindeki kitapta Peygamberimizin özelliklerini ve güzelliklerini anlatan epeyce işaretler ve bilgiler vardı.
Peygamberimizin Tevrat'ta anlatılan ve yer verilen en belli vasıflarından birisi de hilmidir. Yumuşak huyluluğuna, insanları İslama davet ederken gösterdiği tahammül ve sabra Tevrat'ta işaret ediliyordu.
Yahudi bilginleri, Peygamberimizin Tevrat'ta bulunan pekçok sıfatını bizzat gözleriyle görüp tanımışlardı. Bazıları ise hâlâ araştırmaya devam ediyordu. Peygamberimizin Tevrat'ta anlatılan bütün sıfatlarını görecekler, ondan sonra iman edeceklerdi.
Bu Yahudi bilginlerinden birisi, "Onun Tevrat'ta, övülen sıfatlarından, kendisinde görmediğim, denemediğim, hilm sıfatından başka hiçbirisi kalmamıştı" diyerek, bunu da denemek ister ve sonrasını şöyle anlatır.
"Ben kendisini alış veriş sonunda belli bir vade ile otuz dinar borçlandırmış, borcun tahsiline bir gün kala gidip, 'Ya Muhammed, hakkımı öde. Zaten siz Abdülmuttalip oğullarının âdeti borçlarını zamanında ödemeyip, uzatıp durmaktır' dedim.
"Bunun üzerine Ömer bana, 'Ey pis Yahudi, vallahi, Resulullahın evinde olmasaydın, gözünü patlatırdım' dedi.
"Resulullah (a.s.m) Ömer'e, Ey Hafs'ın babası, Allah seni bağışlasın. Biz senden, başka türlü bir davranış beklerdik. Bana, onun bende olan hakkını güzellikle ödememi söyleyecektin; ona da, alacağını tahsil ederken yardımcı olacaktın ve daha nazik davranmasını söyleyecektin' buyurdu.
"Benim Resulullaha karşı cahilce, kaba ve sert davranışım, Resulullahın yumuşaklığını arttırmaktan başka bir şey yapmadı.
"Bana, 'Ey Yahudi, sana borcumu yarın sabah ödeyeceğim' buyurduktan sonra Ömer'e, 'Ey Hafs'ın babası, onu yarın sabahleyin istediği hurma bahçesine götür, beğenirse kendisine şu kadar ver. Verirken de sana şu kadar fazla veriyorum de. Eğer bu bahçedekine razı olmazsa, falan bahçeden şu kadar ver' buyurdu.
"Ertesi gün Ömer beni hurmasını beğendiğim bahçeye götürdü. Oradan Resulullahın dediği kadar hurma verdi. Emrettiği fazlalığı da ekledi."
Yahudi, Peygamberimizdeki alacağını bu şekilde tahsil ettikten sonra kelime-i şehadet getirir ve Müslüman olur. Niçin Müslüman olduğunu da Hz. Ömer'e şöyle açıklar:
"Ey Ömer, biliyor musun, Resulullaha niçin böyle davrandım? Çünkü Resulullahın Tevrat'ta yazılı bulunan bütün özelliklerini ve ahlâkını bütünüyle onun üzerinde gördüm. Görmediğim sadece hilmi ve yumuşaklığı kalmıştı. Bugün de hilmini denedim, onu da aynen Tevrat'ta yazılı olduğu şekliyle buldum. Sen şahit ol, şu hurmayı ve servetimin yarısını fakir Müslümanlara bağışlıyorum."
Daha sonra bu Yahudi ailesinden yaşlı bir adamın dışında herkes Müslüman oldu. Peygamberimizin sabrını ve yumuşaklığım sadece bir hadisede göstermesi dahi pekçok insanın iman etmesine sebep olmuştu.
Efendimiz kendisine karşı çıkan, gereksiz sözler eden insanları da olgunlukla karşılar, hoşgörü gösterir ve yumuşak davranırdı. Herkesin yapamayacağı, yapması mümkün olmayan güzel ahlâk örnekleri sergilerdi. Ebû Said el-Hudrî anlatıyor.
Peygamber Efendimiz, Huneyn Savaşı sonrası düşmandan kalan ganimet mallarım Sahabîlerine dağıtıyordu. Sahabîlerden bazılarına fazla ganimet veriyordu. Bu arada Akra bin Hâbis'le Uyeyne bin Hıns'a yüzer deve verdi.
Bunun üzerine Temim oğullarından Zül-Huveysıra adında birisi geldi ve;
"Yâ Resulallah adaletten ve hakkaniyetten ayrılma. Vallahi bu dağıtımda Allah rızası aranmamıştır" diye itiraz etti.
Peygamberimiz üzüldü ve şöyle cevap verdi:
"Yazıklar olsun sana, ben âdil davranmazsam, kim davranır? Eğer ben adaletli yürütmüyorsam büyük bir zarara uğramış olurum. Allah, Musa'ya rahmet eylesin. O bundan daha ağır sözlerle incitildiği halde sabretmiştir."
Yeni Müslüman olmuş ve İslâmın yüce ahlâk esaslarını bütün varlığı ile benimseyip olgunlaşma fırsatını henüz bulamamış bedevilerin kaba ve sert davranışları olurdu. Eğitimsiz bir milletti, üstelik medeni imkânlardan mahrum bir hayât yaşıyorlardı. Birtakım olumsuzluk sergilemelerinin temeli de buydu zaten...
Bir keresinde Peygamberimiz Mescitte Sahabîleri ile birlikte oturmuş sohbet ediyorlardı. Bedevinin biri içeri girdi ve iki rekât namaz kıldıktan sonra ellerini açtı ve şöyle dua etti:
"Allah'ım, bana ve Muhammed'e rahmet et. Başka da kimseye rahmet etme."
Bedevinin bu duasını duyan Peygamberimiz, "Çok geniş olan Allah'ın rahmetine sınır çektin" buyurarak bedevinin hatasını düzeltti.
Bedevi biraz sonra kalktı ve gitti Mescidin bir tarafına abdestini bozdu. Sahabîler onu bu halde görür görmez adamı linç etmek için ayağa kalktılar ve başına üşüştüler.
Peygamberimiz onlara müdahale etti ve şöyle buyurdu:
"Onu bırakınız. İşini görsün. Sonra oraya bir kova su dökersiniz. Çünkü siz kolaylaştırıcı olarak gönderildiniz, güçleştirici olarak değil."
Sonra bedeviyi yanına çağırdı, şu dersi verdi:
"Bu mescitler ne abdest bozmak için, ne başka pislik yapmak için değildir. Buralar Allah'ı anmak, namaz kılmak ve Kur'ân okumak için yapılmıştır."
Aslında bu olaya Sahabîlerden çok Peygamberimizin kızması gerekirdi. Çünkü kendi eliyle yaptırdığı ve sadece ibadet maksadıyla kullanılan Mescide birisi geliyor, büyük bir hakarette bulunuyordu. Fakat Peygamberimiz biliyordu ki, bedevi bu işi kasden yapmamıştı. Bilmeyerek yapmıştı. Bunun için ona kızıp bağırmak bir fayda vermezdi.
Anlayış göstermek, hoşgörülü davranmak, yumuşak davranmak, bağışlayıcı olmak, tahammüllü olmak, olumsuz davranışlarla muhatap olunca bir mana kazanır. Yoksa sıradan olaylar karşısında herkes sakin ve sabırlı olur. Peygamberimiz her konuda olduğu gibi, hilmi ve yumuşaklığı ile de bambaşkaydı. Hatta bir taneydi. Onun üstüne bir diğerini düşünmek mümkün değildi.
Peygamberimizin hilim ve yumuşaklığının bir örneğini de Enes bin Mâliki anlatıyor:
"Peygamberimizle birlikte yürüyordum. Üzerinde Necran kumaşından yapılmış sert yakalı ve kaba bir hırkası vardı. Bedevinin biri koşarak geldi, Peygamberimizin arkasından yetişti ve cübbesini şiddetli bir şekilde çekti. Peygamberimiz bedevinin göğsüne doğru donuverdi birdenbire. Hırkası yırtıldı ve yakası boynunda kaldı. Peygamberimizin ensesine baktım, kuvvetli çekişinden dolayı sertliği orada iz bıraktı. Sonra bedevi:
"Yâ Muhammed! Develerimi buğdayla yükle. Çünkü sendeki mal ne senindir, ne de babanındır."
Bedevinin yaptığı, çok kaba ve görgüsüzce bir davranıştı. Peygamberimiz üzüldü. Bedeviye döndü ve;
"Önce beni incittiğin için özür dile" dedi. Bedevi, "Hayır özür dilemiyorum" şeklinde karşılık verdi.
Oysa Peygamberimiz bedeviye bir nezaket dersi vermek istiyordu. Fakat adam hiç de oralı değildi.
Peygamberimiz, bedevinin kabalığına bakmayarak Sahabîlerine döndü:
"Bu adamın develerinin birine arpa, diğerine hurma yükleyin" buyurdu.
Adam sevinerek gitti. Sahabîler de Peygamberimizin bu güzelliğine hayran kaldılar.
Peygamberimiz emri altında bulunan ve hizmetini gören kimselere de son derece yumuşak davranır, onlara kızmaz, kalplerini kırmazdı. Onlar dediğini yapmasalar, ihmal de etseler, sadece yumuşakça ve nazikçe sebebini sorardı.
Uzun yıllar hizmetinde kalan Enes bin Malik, Peygamberimizin ahlâkını şöyle anlatıyor:
"Resulullaha (a.s.m) on sene hizmet ettim. Bana ne 'Öf dedi, ne de yapmadığım bir iş için 'Keşke onu yapsaydın' ve yaptığım bir iş için de 'Bunu niye yaptın?' dedi."
Hz. Enes, bir ihmalinden dolayı Peygamberimizin kendisini ikaz edişini şöyle anlatır:
"Resulullah, bir gün beni bir iş için bir yere gönderdi. Ben 'Vallahi gitmem' dedim. Halbuki içimden Resulullahın beni gönderdiği yere gitmek geliyordu. Dışarı çıktım, çocukların yanına uğradım, onlar sokakta oynuyorlardı. Ben de aralarına karıştım, oynamaya başladım. Derken Resulullah geldi, arkamdan başımı tuttu. Yüzüne baktım, gülüyordu:
"Enescik, seni gönderdiğim yere gittin mi?' diye sordu. "Evet, gidiyorum yâ Resulallah' dedim."
• • •
Bir seferinde de Peygamberimiz Hz. Âişe'ye şu tavsiyede bulunuyordu.
"Ey Âişe, yumuşak davran. Zira yumuşaklık bir şeyde bulunursa mutlaka onu süsler, bir şeyden çıkarsa onu da çirkinleştirir."
Peygamberimiz gerçek yiğitliğin ve kahramanlığın maddî güç ve kuvvette olmadığını, esas yiğitliğin öfke anında sakin bulunmakta ve öfkesini yenip yumuşak davranmakta olduğunu bildiriyordu.
Abdullah bin Mes'ud anlatıyor:
"Resulullah 'Siz aranızda kimi yiğit sayarsınız?' diye sordu.
"Biz de 'Kendisini pehlivanların yıkamadığı, mağlup edemediği kimseyi' dedik.
"Resulullah, 'Hayır, o pehlivan değildir, asıl pehlivan öfke anında kendisine hakim olabilen, kendisini tutabilendir' buyurdu."
Bu yönüyle de Peygamberimiz gerçek bir yiğit ve pehlivandı. Onun bu yönünü düşmanları bile yıkamamış, mağlup düşürememiş, alt edip istediklerini yaptıramamışlardı.
Peygamberimiz yalnız şahsına yapılan, nefsine karşı işlenen hataları yumuşaklıkla karşılardı; Allah'a ve imana yapılan bir hücum olunca asla susmaz, gereken cevabı verirdi.
Onun yumuşak huyluluğundaki asıl maksadı, iman ve İslâmın güzelliğini muhtaç gönüllere sunmaktı.
Yumuşak huyluluk hakkında hadisler:
Amr bin Şuayb rivayet ediyor. Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"Allah Teâlâ kıyamet gününde varlıkları topladığı vakit bir ses yükselir:
"Fazilet sahipleri nerede?" Buyurdular ki:
"Pek az kimseler kalkar ve bunlar sür'atle Cennete giderler, onları melekler karşılar ve derler ki:
"Sizin sür'atle Cennete gittiğinizi görüyoruz. Sizler kimlersiniz?"
Onlar da derler ki:
"Bizler fazilet sahibi kimseleriz."
Melekler sorarlar:
"Faziletiniz nedir?"
Onlar da:
"Zulme uğradığımız vakit sabrederdik; bize kötülük edilince de yumuşak davranırdık."
Bunun üzerine onlara:
"Cennete giriniz. İyi iş işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir" denilir.
Cerir bin Abdullah rivayet ediyor. Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"Muhakkak Allah Teâlâ sertlik ve kabalığa vermediği şeyleri (mükâfatı) rıfk ve yumuşaklığa verir. Allah bir kulu sevdiği zaman da ona rıfkı ihsan eder. Rıfktan mahrum olan bir ev halkı her şeyden mahrum olurlar."
• • •
Hazret-i Âişe rivayet ediyor: Peygamberimizin şöyle buyurduğunu işittim:
"Kızdırıldığı halde kızmayıp yumuşaklık gösteren ve sabreden kimse Allah'ın sevgisine erer."
• • •
Ubade bin Sâmit anlatıyor:
Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
"Allah Teâlânın şerefleri nasıl değerlendirdiğini ve derecelerini nasıl yükselttiğini bildireyim mi?"
Sahabîler:
"Evet, bildir yâ Resulallah!"
Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"Sana karşı cahilce hareket edene yumuşak ve sabırlı olursun, sana zulmedeni bağışlarsın, sana vermeyene sen verirsin ve senden ilgisini kesenle sen yine ilgilenirsin."
• • •
İbni Mes'ud rivayet ediyor: Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
"Cehenneme haram olan veya Cehennem kendisine haram olan kimseyi size haber vereyim mi?
"Cehennem her yumuşak huylu, sakin ve kolaylık gösterenlere haram kılınır."
• • •
Hazret-i Âişe rivayet ediyor: Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"Allah Teâla rıfk sahibidir ve her işte rıfk ve yumuşaklığı sever."
• • •
Hazret-i Ali rivayet ediyor: Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
"Kul, hilim ile gündüzleri oruç tutan, geceleri ibadetle geçirenlerin derecesine yükselir."
• • •
Abdurrahman bin Avf anlatıyor: Peygamberimize bir kişi geldi ve şöyle dedi:
"Yâ Resulallah! Bana birkaç kelime öğret ki, onlarla huzur bulayım. Çok uzun olmasın ki, unuturum."
Peygamberimiz şöyle buyurdu: "Öfkelenme!"
• • •
Atiyye es-Sa'diyy rivayet ediyor: Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
"Öfke şeytandandır. Şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateş ise ancak su ile söndürülür. Bundan dolayı öfkelendiğiniz zaman abdest alın."
• • •
Ebû Zerr rivayet ediyor:
Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
"Biriniz öfkelendiği zaman ayakta ise hemen otursun. Öfkesi geçerse iyi, fakat geçmezse o zaman da yan tarafına yaslansın."
• • •
Hazret-i Câbir rivayet ediyor: Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"Üç şey kimde bulunursa Allah onu himayesine alır ve onu Cennetine koyar. Bunlar:
"Zayıflara yumuşak davranmak.
"Anne-babaya şefkatli davranmak.
"Emri altında bulunan hizmetçilere iyilik etmektir."
• • •
Ebû Ümâme rivayet ediyor:
Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
"Allah Teâlâ yumuşaklığı, güzel davranışı sever ve ondan hoşlanır; sertliğe, şiddetli hale yapmadığı yardımı ona yapar."
• • •
Hazret-i Âişe anlatıyor: Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
"Yâ Âişe rıfk sahibi ol. Çünkü Allah Teâlâ bir ev halkına hayır dilediği vakit onlar arasında yumuşaklık ve uysallık verir."
• • •
Abdullah bin Mes'ud rivayet ediyor:
"Rıfk, bereket ve uğurdur. Sertlik (ve cehalet, ahmaklık ve kabalık ise) uğursuzluktur."
• • •
Hazret-i Âişe'ye kır gezisine çıkmaktan soruldu. O da şöyle dedi:
"Peygamberimiz bu vadilere çıkardı. Bir keresinde kır gezisine çıkmak istedi. Bana binek için kullanılmayan sadaka develerinden hırçın bir deve gönderdi ve şöyle buyurdu:
"Yâ Âişe, sen yumuşak davran. Çünkü yumuşaklık bir şeyde bulunursa mutlaka onu süsler. Bir şeyden çıkarsa mutlaka onu çirkinleştiri
.
| PEYGAMBERİMİZİN HAYASI |
|
Haya, hoşa gitmeyen yahut terk edilmesi yapılmasından daha uygun olan, bir şeyin yapılması esnasında yüzünde beliren ince kızarma hali olarak tanımlanır. Utanma, sıkılma manalarına da gelen haya, en geniş şekliyle İslâm ahlâkında yerini bulmuştu.
Bu ahlâk en mükemmel haliyle yine Peygamberimizde görülmektedir. Peygamberimiz her türlü temiz huyda olduğu gibi, haya bakımından da insanların en üstünü ve en utangacı idi.
Peygamberimiz son derece haya sahibiydi. Görülmesi ve açılması ayıp sayılan şeylere karşı gözü kapalı, âdeta yumuktu. Bu hususta da insanların en edeplisiydi.
Ebû Said el-Hudri, Peygamberimizin fevkalâde haya sahibi olduğunu ifade ederek şöyle demektedir:
"Peygamber (a.s.m) öyle bir haya ve edep sahibiydi ki, kimseye hoşlanmadığı şeyle hitap etmezdi."
Peygamberimizin haya ve edebinin üstünlüğü, o zamanlar Arabistan ve diğer ülkelerle kıyas edilirse daha açık bir şekilde görülebilir. Çünkü o devirde insanlığın haya ve edep adına hiçbir şeyden haberi yoktu.
Araplar herkesin gözü önünde çıplak olarak yıkanır. Hatta bazen Kabe'yi bile çırılçıplak tavaf ederlerdi. Utanmak ve ayıp diye bir şey bilmiyorlardı.
İşte Peygamberimiz, yaratılışı gereği Arapların bu çirkin halinden tiksinir, rahatsızlık duyardı. İslâmı insanlara duyurmaya başladıktan sonra Sahabîlerine her fırsatta edep ve haya dersi veriyordu. Cahiliyeden kalma âdetleri temelinden kaldırıyor; yerine Allah'ın razı olduğu en güzel ahlâk kurallarını yerleştiriyordu.
Abdullah bin Mes'ud'un rivayetine göre, bir gün Resul-i Ekrem Efendimiz, Sahabîlere şu tavsiyede bulundu:
"Yüce Allah'tan hakkıyla, gerçek haya ile haya ediniz" buyurunca, Sahabîler:
"Ya Resulallah, Allah'a hamd olsun, biz Allah'tan haya edip utanıyoruz" dediler.
Bunun üzerine Hz. Peygamber (a.s.m) şu tavsiyede bulunur:
"Haya etmek böyle değildir. Allah'tan hakkıyla haya etmek, başı ve başın taşıdığı organları, karnı ve karnının içine doldurduğu organları, haramdan korumak, ölümü ve toprak altında çürümeyi hatırda tutmaktır. Âhireti isteyen kişi de dünyanın zinetini bırakır. İşte, kim böyle yaparsa, Allah'tan gerçek manada haya etmiş olur."
Peygamberimizden haya dersi alan Sahabîler o derece yücelmişlerdi ki, onların her hareket ve davranışlarında edep ve hayanın bir yönünü görmek mümkündü.
Yaratılışları icabı her türlü kusur ve hatadan uzak bulunan, çirkin ve kötü şeylere yanaşmayan meleklerin bile haya edip utandıkları Hz. Osman, bu bakımdan bir sembol haline gelmişti. Bazı zamanlar Peygamberimiz onun hayasını açıkça takdir ve methederdi.
Peygamber Efendimiz insanların kusurlarını görmez, bazen görmezden gelir, çok zaman gözünü çevirir, kusurunu görse de yüzüne vurmaz, o kişiyle arasındaki saygı ve sevgi perdesini yırtmazdı.
Ancak bazı kusurlar vardı ki, o kusuru o insanın düzeltmesi gerekirdi. Çünkü o kişi o kusurun ya farkında değildir veya o davranışın bir ayıp ve kusur olduğunu bilmemektedir.
Bir de kusur düzeltirken karşı taraf mahcup edilmemeli, herkesin içinde onun yanlışları, eksik yanları, ayıp ve eksikleri yüzüne vurulur şeklinde söylenmemelidir.
İşte Sevgili Peygamberimiz bütün bunlara dikkat eder, ona göre insanlara davranırdı.
Peygamberimize yıllarca hizmet etmiş ve onun terbiyesi altında yetişmiş olan özel talebesi Enes bin Mâlik anlatıyor:
"Peygamber Efendimiz bir adamın elbisesinde sarı bir leke gördü. Fakat adama bir şey söylemedi. Adamcağız kalkıp gittikten sonra Sahabîlere:
"Ona söyleyin de o lekeyi temizlesin" buyurdu.
"Çünkü Peygamber Efendimiz hoşlanmadığı herhangi bir şeyi bir kimsede gördüğü zaman, yüzyüze ona söylemeye yüzü tutmazdı."
Bir başka seferinde benzer bir olayda Peygamberimizin tavrını yine Hz. Enes'ten dinleyelim:
"Bir gün Peygamberimizin huzuruna bir adam geldi. Sarı renkli bir koku sürünmüştü. Süründüğü koku rahatsız edici bir şekilde çevreye dağılıyordu.
"Peygamberimiz sevmediği, hoşlanmadığı bir şey görürse, o kişinin yüzüne vurmaz, söylemezdi. O adamı üzüp hatırını kırmazdı. Bu sebepten, o adam dışarı çıkınca yakınlarına şöyle buyurdu.
"Keşke şu adama sarı renkli kokuyu sürünmemesini söyleseydiniz de yüzündekini yıkasaydı."
Peygamberimizin hayası başkalarının kusur ve ayıplarını hatırlatmaya ve söylemeye meydan vermezdi. Söylenmesi gerekse dahi, doğrudan değil de, dolaylı olarak uyarıda bulunurdu.
Aynı şekilde birisinden kötü bir şey duyduğu, hoşuna gitmeyen bir söz işittiği zaman da benzer biçimde davranır, o adamın yüzüne vurmazdı.
"Falanca adam niçin böyle konuşuyor?" demez, "Bazı kimseler niçin böyle konuşuyorlar?" derdi.
Bu konuyla ilgili bir başka halini Hazret-i Âişe annemiz anlatıyor:
Peygamberimize, bir kimsenin hoş olmayan bir şeyi yaptığı bildirilince, "Neden falan kimse böyle diyor, böyle yapıyor?" demez, genel anlamda "Niçin böyle yapıyorlar ve diyorlar?" şeklinde konuşurdu.
Böylece, o kimseyi yaptığı işten veya söylediği çirkin bir sözden alıkoyar, fakat o adamın ismini vermezdi.
Yine Hz. Âişe validemizin ifadelerine göre, Peygamberimiz edebe aykırı bir söz söylemez, böyle bir söz söylemeye kesinlikle teşebbüs bile etmezdi. Çarşı ve pazarda herkesi rahatsız edecek şekilde yüksek sesle konuşmazdı. Kötülüğe aynı ile karşılık vermez, aksine, hoşgörülü davranır veya affederdi. Hoşlanmayacağı bir şeyi söylemek zorunda kalsa bile dolaylı olarak söylerdi. Hayasının fazlalığından dolayı hiç kimsenin yüzüne dik ve sabit bir şekilde bakıp kalmazdı.
Peygamberimizin haya ile ilgili sözleri:
Kurre bin İyas anlatıyor:
"Peygamberimizle beraberdik. Huzurunda hayadan bahsedildi. Sordular:
"Yâ Resulallah, haya dinden midir?"
Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"Evet, hatta o, dinin tamamıdır."
Sonra şöyle buyurdular:
"Haya, haramdan sakınmak, sükût etmek, suskun olmaktır. Dil sessizliği, yoksa kalp sessizliği değil. İffet imandandır. Bunlar âhirette sevabı arttırır, dünyalığı ise azaltır. Ama âhiretten arttırdıkları dünyalıktan azalttıklarından daha fazladır. Cimrilik, beceriksizlik ve yaramaz söz nifaktandır. Bunlar da dünyadan olan şeyleri arttırır ve âhiretten olan şeyleri azaltırlar. Âhiretten azalttığı şeyler ise dünyadan arttırdığından daha çoktur."
• • •
İbni Ömer anlatıyor:
"Peygamberimiz utangaçlıktan dolayı birisini azarlayan adama rastladı. Adam şöyle konuşuyordu:
"Sen de çok utanıyorsun." Sanki adam, 'Bu kadar da utangaç olmak sana zarar verir' yollu konuşuyordu.
"Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"Onu bırak, haya imandandır."
Ebu Hüreyre'nin rivayetine göre Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"İman yetmiş küsur yahut altmış küsur bölümdür. Bunların en üstünü La ilahe illallah (Allah'tan başka ilah yoktur) sözü ve en aşağısı da yolda insanları rahatsız eden şeyleri kaldırmaktır. Haya da imandan bir bölümdür."
• • •
Mucemmi bin Harise amcasından rivayet ediyor. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
"Haya imandan bir bölümdür, hayası olmayanın imanı da yoktur."
• • •
Ebû Umame rivayet ediyor. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
"Haya ve sükût imandandır. Bunlar insanı Cennete yaklaştırır ve Cehennemden uzaklaştırır. Hayâsızlık ve fuhuş ise şeytandandır. Bunlar da Cehenneme yaklaştırır ve Cennetten uzaklaştırır."
• • •
Enes'in rivayetine göre Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Fuhuş (kötülük) bir şeyde bulunursa mutlaka onu çirkinleştirir; haya da bir şeyde bulunursa mutlaka onu güzelleştirir."
• • •
İbni Ömer'in rivayetine göre Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
"Haya ve iman birbirlerinin yakınlarıdır. Birarada bulunurlar. Bunun için bunlardan biri kaldırıldığı vakit, diğeri de kaldırılır."
• • •
İbni Ömer anlatıyor:
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Allah bir kimseyi helak etmek istediği zaman ondan utanmayı kaldırır. Utanması kalkınca hep kötülük işlediğini görürsün. Kötü kişiye kimse güvenmez. O zaman hep hainlik yapar ve hainliğe uğrar. Bu defa da acıma duygusundan mahrum olur ve lanetlenerek kovulur. Böylece o kişi İslâmdan uzaklaşır."
.
| PEYGAMBERİMİZİN COŞKUN MERHAMETİ VE ŞEFKATİ |
|
Merhamet, esirgemek, acımak, zayıf ve fakir insanların haline acıyarak yardımda bulunmak ve ince kalpliliktir. Şefkat, acıyarak ve esirgeyerek sevmek, içten gelen ve karşılıksız bir sevgidir. Her iki duygu da, tariften çok yaşanan ve hissedilen duygulardır. Çünkü, her ikisi de kalple ilgilidir.
Merhamet ve şefkat, Peygamberimizin yüce şahsiyetinin bir aynası gibidir. Onun kadar merhametli, onun kadar şefkatli ve ince ruhlu bir insan yeryüzüne gelmemişti.
Cenab-ı Hakkın Sevgili Resulüne, kendi ismi olan "Rahim" ve "Rauf" sıfatlarını vermesi, Peygamberimizin ne kadar merhametli ve şefkatli bir kalbe sahip olduğunu gösterir.
Tevbe Sûresinin 128. âyetinde bu gerçek şöyle ifade edilir:
"And olsun ki, size içinizden bir Peygamber geldi ki, sıkıntıya uğramanız ona çok ağır ve güç gelir. Size çok düşkündür. Bütün mü'minlere merhametli ve esirgeyicidir."
İslâmın ilk devirlerinde Müslümanların çoğunu fakir, kimsesiz ve köleler teşkil ediyordu. Kureyşliler onları hor görüp aşağılarken, Peygamberimiz onları yanına almış, hak dini onların yardımıyla duyurmaya başlamıştı.
Peygamberimizin kalbine ve engin rahmetine en yakın olanlar, fakir ve kimsesiz insanlardı. Onları devamlı korur, diğerleri ile eşit davranırdı. Bununla da kalmaz; fakirlere, fakirliğin bütün ezikliğini ve zilletini unutturacak şekilde yakınlık gösterirdi. Zaten Peygamberimizin aile hayâtı ve şahsi yaşayışı da onlardan farklı değildi. O hep sade ve basit yaşamayı tercih ederdi. Dualarında da Allah'tan böyle bir hayât isterdi.
"Allah'ım, beni fakir yaşat. Hayâttan fakir olarak ayrılayım. Beni mahşerde fakirler arasında hasret" diye dua ediyordu.
Hz. Âişe bunun sebebini sorunca şöyle açıkladı:
"Onlar, Cennete herkesten önce girecekler. Ey Âişe, yarım ölçek hurma da olsa fakiri boş çevirme. Fakirleri sev, onlara yakın ol ki, kıyamet gününde Allah da sana yakın olsun."
Müşriklerin "Allah'ın lütfuna mazhar olanlar bunlar mı?" diye hakir gördüğü kimseleri Peygamberimiz destekler, ilgi gösterirdi. Onları, diğer insanlardan üstün tuttuğu olurdu.
Bir gün Peygamberimiz otururken bir adam geçti. Yanındakine sordu:
"Bu adamı nasıl bilirsin?"
Şöyle cevap verdi:
"Bu zengin ve etkin birisidir. Ne derse yaparım."
Peygamberimiz bir şey demedi. Az sonra birisi daha geçti. Peygamberimiz aynı soruyu bunun hakkında da sordu ve şu cevabı aldı:
"Bu adam fakir Müslümanlardan birisidir. Ona ne kızımı verir, ne de dediğini yaparım."
Böyle bir sözü hoş karşılamayan Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"Dünyanın bir tarafı az önce geçen zengin kişilerle doldurulsa, bir tarafına da bu fakir adam konulsa, fakir adam onların hepsinden daha ağır gelir ve onlardan daha hayırlıdır."
.
| PEYGAMBERİMİZİN FAKİR VE KİMSESİZLERE MERHAMETİ |
|
Peygamberimiz hep fakir ve kimsesizlerle birlikte bulunmayı tercih eder, gönüllerini alırdı. Bir yerde, toplumun farklı kesimlerinin toplanmış olduklarını görünce, önce fakirlerin yanına gider, onlarla birlikte otururdu.
Abdullah bin Amr bin As anlatıyor:
"Bir gün mescitte oturuyordum. Bazı fakir kimseler bir köşeye toplanmış sohbet ediyorlardı. Resulullah içeri girdi. Başka bir tarafa yönelmeden doğruca fakirlerin yanına gitti. Ve onlara, fakir muhacirlere zenginlerden önce Cenneti müjdeledi. Hepsinin de yüzü güldü. Ben de onlardan birisi olmadığım için üzüldüm."
Peygamberimiz, kendisini, toplumun zayıf ve kimsesizlerinden üstün görme duygusuna kapılanları da uyarır; her tabakanın devamlı birbirlerine muhtaç olduklarını söylerdi.
Sa'd bin Ebi Vakkas'ın kendisini fakirlerden üstün gördüğünü hissedince, onu şöyle ikaz etti:
"Sizin elde ettiğiniz başarı ve bereket fakirlerin emeklerinin eseridir. Siz, varlığınızı bu fakir insanlara borçlusunuz."
Yine Peygamberimiz, toplum içinde, belli bir yeri bulunmayan biçarelere zayıflıklarından dolayı önem verilmemesini asla hoş karşılamaz, onların da halini sorup öğrenmek arzu eder, sonra da ihtiyaçlarını karşılardı.
Peygamberimizin Mescidini temizleyen fakir, zenci bir kadın vardı. Bir gün Resulullah onu göremeyince nerede olduğunu sordu. Öldüğünü söylediler. Onun ölümüne kimse önem vermemişti.
Resulullah, "Bana haber vermeniz gerekmez miydi?" dedi ve mezarına gitti, iki rekât namaz kıldı. Sonra şöyle dua etti:
"Allah'ım, bu mezarın içini nurla doldur, benim kıldığım namaz sebebiyle nurlandır."
Peygamberimizin Mescidinin bir bölümünde evi barkı olmayan, fakir Sahabîler kalırdı. Bunlardan bazıları odun ve su satarak geçimlerini sağlarlar, çok zaman da muhtaç durumda bulunurlardı.
Bu insanlar Peygamberimizin özel talebesiydiler. Gece-gündüz İslâmı öğrenmek için yaptıkları ilmi çalışmalarla doluydu. Eğitim ve öğretimleriyle bizzat Peygamberimiz ilgilenir, okuma-yazma bilen Sahabîleri de onlara öğretmen olarak tayin ederdi.
Suffe Ashabı olarak tanınan bu Müslümanların eğitimleriyle birlikte geçimleri de Peygamberimizin üzerinde idi. Peygamberimiz, onları gözü gibi korur, ihtiyaçlarını görür, yardımda bulunur, yetişmeleri için her türlü gayreti gösterirdi. Suffelilerin ihtiyaçlarını görmeden kendisi de rahat edemezdi. Hatta onları kendi ailesinden ileri düşündüğü bile olurdu.
Hazret-i Fatıma en çok sevdiği kızıydı. Onu "kendisinden bir parça" olarak görüyordu. Fakat Hz. Fatıma zarurî ihtiyaçlarını bile zor karşılıyor, geçim sıkıntısı çekiyordu. Öyle ki, un öğütmekten elleri, su taşımaktan omuzları yaralanmıştı.
Bir gün babasının yanına gelerek bir şey söylemek istedi. Fakat utancından derdini açamadı. Hz. Ali de huzurda bulunuyordu. Yardımcı oldu:
"Ya Resulallah, bazı savaşlardan kadın esirler alınıyor. Bunlardan birisini bize verseniz de ev işlerinde Fatıma'ya yardım etse."
Peygamberimiz onlara şu cevabı verdi:
"Ya Ali, ben henüz Suffelilerin ihtiyaçlarını karşılamış değilim. Onların ihtiyacını görmeden böyle bir teklifi nasıl düşünebilirim?"
Peygamberimizin güneş gibi engin şefkati, yağmur gibi bol merhameti sayesinde bu fakir ve zayıf insanlardan öyleleri çıkmıştır ki, dünyaya ilim ve irfan çiçekleri saçmış, ülkelere adalet ve eşitlik armağan etmiş, cihat meydanlarında kanlarını sebil ederek muhtaç gönüllere hidayet nurunu serpmişlerdir.
Peygamberimizin ahlâk ve yaşayışını onlardan öğreniyoruz. Tefsiri ve İslâm hukukunu onlardan öğreniyoruz. Saadet Asrının yaşayışım onlardan öğreniyoruz. İslâmın nasıl yaşanması gerektiğini, o yüce dâva uğrunda nasıl fedakârlık yapılacağını onlarda görüyoruz.
.
| PEYGAMBERİMİZİN YETİMLERE ŞEFKATİ |
|
Peygamberimizin yetim çocuklara apayrı bir şefkati vardı. Onlara çok müşfik davranırdı. Kendisi de yetim olarak büyüdüğü için, yetimliğin ne kadar acı ve zor olduğunu biliyordu. Yetimlere olan merhametinden dolayı, devamlı olarak onları korur, haksızlığa uğradıkları zaman haklarını arardı.
Ebû Cehil, bir yetimin vasisiydi. Çocuğun bütün malı yanındaydı, fakat ona koklatmıyordu.
Bir gün çocuk aç ve çıplak olarak geldi, malından bir-şey istedi. Ebû Cehil, azarlayarak yanından kovdu. Sonra da Kureyş'in ileri gelenleri çocukla alay ederek, "Muhammed'e git de, sana yardımcı olsun" dediler.
Onların bu kötü niyetini anlamayan saf ve masum çocuk doğruca Peygamberimize gitti. Halini arz etti. Peygamberimiz çocuğu yanına alarak Ebû Cehil'in bulunduğu yere geldi. Yetimin hakkını vermesini söyledi. Peygamberimizi karşısında gören Ebû Cehil hiç itiraz etmeden yetimin malım iade etti.
Ebû Cehil'in bu uysallığını gören müşrikler, "Sen de sapıttın, Muhammed gibi çocuklaştın" diye onu küçümsediler.
Ebû Cehil tuhaf bir haldeydi. Onlara şöyle dedi:
"Hayır, siz de benim yerimde olsaydınız, aynı şeyi yapardınız. Çünkü onun sağında ve solunda birer mızrak gördüm. Vermeyecek olsam bana saplanacaktı."
Peygamberimizin kendi evinden de yetim eksik olmazdı. Hz. Hatice ile evlendiğinde, Hatice validemizin ölen kocasından Hind isminde bir erkek çocuğu vardı. Peygamberimiz o yetime kendi öz çocuğu gibi bakmış, yetiştirmişti.
Yine Peygamberimiz Hz. Ümmü Seleme ile evlendiğinde, beraberinde beş yetimi vardı. Peygamberimiz ona, beraberinde yetim çocukların bulunmasının evlenmesine bir engel olmayacağını söyledi ve öylece kabul etti. Bu çocukların babası Ebû Seleme seçkin Sahabîlerdendi. Bir savaşta şehit olmuştu. Bu çocuklar Peygamberimizden, öz babalarını aratmayacak, hatta daha sıcak bir şefkat görmüşlerdi.
Yapılan savaşlar sonunda şehit düşen Sahabîlerin çocukları yetim kalıyordu. Peygamberimiz bu çocuklara ayrı bir ilgi gösterir, onları yalnız bırakmaz, ihtiyaçlarını karşılardı. Bazılarını da bizzat kendi himayesine alırdı.
Peygamberimiz bir bayram namazından sonra mescitten çıktığında, çocukların neşe ve sevinç içinde oynadıklarını gördü. Bir duvarın dibinde de perişan kılıklı ve mahzun bir çocuk ağlayıp duruyordu. Dikkatim çekti. Doğru onun yanına vardı.
"Yavrum, neyin var, niçin böyle üzgün duruyorsun? Arkadaşlarınla birlikte niçin oynamıyorsun?"
Çocuk bir yetimdi. Babası Uhud'da şehit olmuştu. Annesi de başka biriyle evlenince çocuk sahipsiz kalmıştı. Resul-i Ekrem Efendimiz çocuğun elinden tuttu. Başını okşadı, gönlünü aldı. Sevindirici bir haber verdi:
"Neden ağlıyorsun? Ben baban, Âişe annen, Fatıma kardeşin olsun, istemez misin?
Çocuk sevincinden uçacak gibiydi. Heyecanla, "Nasıl razı olmam, Yâ Resulallah?" diyebildi.
Peygamberimiz ismini sordu: "Buceyr" dedi. "Hayır. Senin ismin Beşir olsun" buyurdu.
Peygamberimiz çocuğu aldı, evine götürdü. Yedirip içirdi, üstünü başını giydirdi.
Karnı tok, sırtı pek olan çocuk bir süre sonra oynayan çocukların arasına karışmak üzere sokağa çıktı.
Neden sevinmeyecekti? Babası Cennete gitmişti; ama şimdi babasının yerine geçen insan, bütün babaların en hayırlısıydı.
Arkadaşları Beşir'in halindeki değişikliği görünce etrafına toplandılar. Merakla sordular:
"Sen daha önce ağlayıp duruyordun. Şimdi nasıl oldun da bu hale geldin?"
Beşir cevap verdi:
"Açtım, doydum; çıplaktım, giyindim; yetimdim, Resulullah babam, Âişe annem oldu."
Bunun üzerine diğer çocuklar Beşir'e gıpta ederek şöyle dediler:
"Ne olaydı, keşke bizim de babalarımız Uhud'da şehit olaydı da, biz de öyle bahtiyar bir babaya kavuşmuş olaydık."
Peygamberimizin vefatına kadar Beşir bin Akra onun yanında kaldı. Peygamberimiz ebedî âleme göçtükten sonra Beşir için asıl yetimlik başlamış oldu. Şöyle ağlıyordu:
"İşte şimdi yetim kaldım, işte şimdi garip oldum."
Yetimin sadece başını okşamak bile çok büyük bir sevap ve Cennet müjdesidir. Efendimiz bu sevabı şöyle ifade buyururlar:
"Kim sırf Allah rızası için şefkatle yetimin başını ok-şarsa, elinin değdiği saçlar sayısınca ecir ve sevap kazanır. Yanındaki yetime iyilik yapan kimse ile ben şu iki parmak gibi Cennette beraber olacağız." Daha sonra da orta parmağı ile işaret parmağının aralarını açarak gösterdi.
Kocası öldüğü halde çocuklarının başında bekleyen, onları büyütüp yetiştiren, hayâta hazırlayan, edep ve ahlâk öğreten, dul bir hanımın, Peygamberimizin gözünde çok büyük yeri vardır.
Şöyle buyuruyorlar:
"Cennetin kapısını ilk önce ben açacağım. Bununla birlikte bir kadının Cennetin kapısını açmak üzere beni geçtiğini görünce:
"Ne oluyor, sen kimsin?" diye sorarım. O da:
"Dünyada iken yetim kalan çocuklarımın başını bekleyen bir kadınım" diye cevap verir.
Yetim çocuklara bakmak, ihtiyaçlarını karşılamak, bakım ve eğitimleri ile meşgul olmak insanın şahsiyeti, karakteri ve ahlâkı üzerinde de büyük etki yapmaktadır.
Ebu'd-Derdâ rivayet ediyor:
"Peygamber Efendimize bir adam geldi, kalbinin katılığından dert yandı. Resulullah (a.s.m) ona şu tavsiyede bulundular:
"Kalbinin yumuşak olmasını, ihtiyacın olan şeylere kavuşmayı ister misin?
"Öyle ise yetime şefkat göster, başını okşa, yediğinden ona yedir ki, kalbin yumuşasın ve muhtaç olduğun şeylere kavuşasın.
.
| PEYGAMBERİMİZİN KÖLELERE ŞEFKATİ |
|
Peygamberimizin şefkat ve merhametinden en çok istifade eden sahipsiz ve kimsesiz insanların başında köleler geliyordu.
İslâm nurunun ilk doğduğu sıralarda başta Bizans ve İran olmak üzere, Arabistan'da cahiliye âdetleri arasında kölelik bütün şiddet ve dehşetiyle devam ediyordu.
Kabileler arasındaki çarpışmalar, yağmalar dinmeden aralıksız sürüyordu. Bunun neticesinde düşman tarafın insanları—kadın, erkek, çocuk—esir almıyor, kölelik ve cariyelik teşvik ediliyor, genişletiliyordu. Hatta her kabilenin nüfusunun hemen yarısını köle ve cariyeler teşkil ediyordu. Bunlar en zor işlerde çalıştırılıyor, hayvandan aşağı görülüyorlardı.
Araplar köleleri hiçbir şekilde hürriyetlerine kavuşturmazlar, azad etmezlerdi. Köleler ömür boyu esir olarak bırakılırlardı.
İşte, Peygamberimizin insanlığa getirdiği en büyük değişikliklerden birisi de Allah'ın hür olarak yarattığı kimselerin köle olarak bırakılmalarını hoş görmemesidir.
Böylece bu zavallı insanlar rahat bir nefes almaya başladılar. Zalim insanların kölesi olmaktan çıkıp, en büyük hürriyet olan Allah'a kulluk mertebesine erme imkânı buldular.
Peygamberimiz, bu insanların hürriyetlerine kavuşmaları için her türlü çabayı sarf etmiş, bu hususta Ashabını teşvik etmiş, bilhassa Müslüman olan kölelerin bir an önce azad edilmeleri için başta Hz. Ebû Bekir olmak üzere zengin Sahabîleri teşvik etmiştir:
"Bir kimse mü'min bir köle azad ederse, Allah o kölenin her azası karşılığında kendisinin bir azasını cehennemden azad eder" buyurarak peşin mükâfatı müjdelemiştir.
Sahabîler tarafından bir emir olarak kabul edilen bu teşvik, kısa zamanda gerek kendi ellerinde bulunan ve gerek müşriklerin zulmü altında inleyen mü'min kölelerin azad edilmelerini netice vermişti.
Hz. Ebû Bekir'in, müşrik efendilerinden satın alarak işkenceden kurtardığı Müslüman kölelerin sayısı kırkı bulmuştu. Hz. Bilâl-i Habeşî ve Suheyb bin Sinan gibi meşhur Sahabîler bunlardan sadece ikisiydi.
Peygamberimiz kölelikten kurtulmuş insanları kendi hallerine bırakmaz, onları himaye eder, ticaret yapmak isteyenlere sermaye temin eder, iş kurmalarını sağlardı. Bazılarını da önemli görevlere getirirdi. Bilâl-i Habeşî'ye müezzinlik vazifesi vermiş, Zeyd bin Harise'yi ordu komutanlığına getirmiş, Ebû Rafi ve Hz. Sevban'ı kendi yanına alarak bizzat himaye etmişti.
Asırlardır devam eden bu kurumu bir anda tamamen kaldırmak o zamanın toplum yapısı içinde mümkün değildi. Her meselede olduğu gibi, bu hususta da Peygamberimiz tedrici, yani yavaş yavaş benimseterek kabul ettirme prensibine dikkat etmiş, hiçbir Sahabî-sini, kölesini azad etmesi için zorlamamıştır. Çünkü onların bazısı toprak sahibi idi, çalıştırmak için adama ihtiyacı vardı; bir kısmı da yalnızdı, hizmetçi kullanması gerekiyordu.
İşte Peygamberimiz, bu şekilde kölelerini azad etmeyip çalıştırmak isteyenlere de sıkı sıkıya tenbihte bulunuyor, köle ve cariyelerine karşı şefkatli davranmalarını söylüyor, eziyet ve hakarette bulunmamaları için ikaz ediyordu. En kısa zamanda da azad etmelerini tavsiye ediyordu:
"İhtiyacınız bitene kadar onlar size hizmet etsin. İhtiyacınız kalmayınca da azad edin" buyuruyordu.
Peygamberimiz kölelerin hak ve hukuklarına dikkat edilmesi konusunda o kadar titiz davranıyordu ki, Hz. Ali'nin rivayetine göre, "Resulullahın vefatından önce en son sözü 'Namaza dikkat edin namaza' ve 'Elinizin altında bulunan kölelerinize eziyet etmede Allah'tan korkun' idi."
Sahabîlerden birisi gelerek "Ya Resulallah, bir kölenin kaç suçunu bağışlayayım?" diye sordu.
Soru üç defa tekrarlandıktan sonra Peygamberimiz şöyle cevap verdi:
"Günde yetmiş defa affediniz."
Peygamberimiz, kölelere hiçbir şekilde eziyet edilmemesini, onlara hakarette bulunulmamasını, zarurî ihtiyaçlarının ihmal edilmemesini tavsiye ederdi.
Bir gün Hz. Ebû Zer kölesiyle birlikte yolda gidiyordu. Kendi sırtındaki elbisesinin aynısı kölesinin sırtında da bulunuyordu. Bu durum diğer Sahabîlerin dikkatini çekti. Ebû Zer'e şöyle dediler:
"Kölenin sırtındaki elbiseyi alsan, kendininkine eklesen içli dışlı güzel bir elbise olurdu, ona da başka bir giyecek verirdin."
Bunun üzerine Hz. Ebû Zer onlara Resulullahtan işittiği bir hadisi hatırlattı. Peygamberimiz şöyle buyuruyordu:
"Onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah onları sizin hizmetinize vermiştir. Kimin kardeşi elinin altında ise, ona kendi yediğinden yedirsin, kendi giydiğinden giydirsin.
"Gücünün yetmeyeceği bir şeyi ona yüklemesin. Eğer yüklerse ona yardımcı olsun."
Daha önce köleler efendilerine "sahibim" manasında "rabbi" veya "rabbeti" derler, efendiler de kölelerine "kölem ve cariyem" diye hitap ederlerdi. Bu durumu hoş görmeyen Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"Sahipleri kölelerine 'oğlum, kızım' desin, köleler de efendilerine 'seyyidi' (efendim) desin. Siz hepiniz kulsunuz, Rab ise ancak Allah'tır."
Peygamberimizin bu güzel davranışından ve engin şefkatinden dolayı hürriyetlerine kavuşan köleler kabile ve ailelerinin yanına gitmek istemez, Peygamberimizin hizmetinde bulunmayı, onunla birlikte olmayı tercih ederlerdi.
Zeyd bin Harise, azad edildikten sonra Peygamberimizi, babasına ve amcasına tercih etmiş, Resulullahla birlikte kalmayı arzu etmişti.
Yine bu coşkun şefkati gören müşriklerin köleleri Peygamberimize gelir, onun merhametinden imdat isterlerdi. Çok kere Peygamberimiz onların kurtuluş bedellerini verir, hürriyetlerine kavuştururdu.
Peygamberimizin bu merhametinden dolayı o zavallı insanlar da insan olmanın hazzını tadar, huzur ve rahat içinde yaşarlardı.
.
| PEYGAMBERİMİZİN KADINLARA ŞEFKATİ |
|
İslâmın şefkat güneşi dünyayı aydınlatmadan önce kadınlar çok perişan haldeydiler. Başta Araplar olmak üzere, insanlık kız çocuklarını ve kadınlarını çok hor görürdü. Onları bir insan olarak kabul etmez, bir eşya gibi değer biçer, alıp satarlardı. Arapların yanında kadının hiçbir sosyal hakkı yoktu. Onları şefkat ve merhametten yoksun kıldıkları gibi, mal ve mirastan da uzak tutarlardı.
Peygamberimizin bütün insanlığı kuşatan şefkat ve merhameti kısa zamanda kadınlar üzerinde de görülmeye başladı. Onları insanların ayakları altında ezilmekten kurtararak o kadar yüceltti ki, "Cennet anaların ayakları altındadır" buyurarak, Cennete girmeyi annelerin rızalarıyla eş tuttu.
Kadınlara iyilik yapmanın, onlara şefkatli davranmanın, imanın bir alâmeti olduğunu beyan ederek bu meseleye büyük önem verdi.
"Kim Allah'a ve âhiret gününe iman etmişse, komşusuna eziyet etmesin. Kadınlara da iyiliği tavsiye ediniz. Çünkü onlar kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburganın en eğri tarafı da üst tarafıdır. Onu doğrultmak istersen kırarsın. Olduğu gibi bıraktığın takdirde de daima eğri kalır. Bunun için, kadınlara her zaman iyiliği tavsiye edin" mealindeki hadis-i şerifle Peygamberimiz, kadınların hem maddî yapılarını, hem de ruhsal durumlarını ifade ederek, onlara anlayışlı davranmayı, kusur ve eğriliklerine tahammül edip sabır gösterilmesini tavsiye etti.
Peygamberimiz bizlere bu tavsiyeyi yaparken, kendisi de söylediklerini en güzel şekilde uyguluyordu. Bir ihtiyaçları olur veya bir şey öğrenmek isterlerse mü'min kadınları reddetmez, ihtiyaçlarını karşılar, sorularına cevap verir, erkeklerle hiçbir ayırım gözetmezdi.
Peygamberimizin etrafında her zaman erkek Sahabîler toplanıyor, sohbetinde bulunuyorlardı. Fakat mü'min kadınlar bu nimetten mahrumdular. İçlerinden bir temsilci seçtiler, Peygamberimize gönderdiler ve bir gününü de kendilerine ayırmasını istediler.
Peygamberimiz bu teklifi kabul etti ve hanımların dileklerini yerine getirerek, bir gününü de onlarla sohbet için ayırdı.
Peygamberimiz özellikle yaşlı kadınların kalplerini kırmaz, hatıralarını hoş tutardı. Davet ettikleri zaman reddetmezdi.
Bir seferinde Hz. Enes'in büyükannesi Peygamberimizi yemeğe davet etti. Peygamberimiz de daveti kabul ederek evlerine gitti. Kadıncağızı sevindirmek için de ona namaz kıldırmak istedi. Kendisi imamlığa geçti, Hz. Enes, büyükannesi ve kölelerinin meydana getirdiği bir cemaate iki rekât namaz kıldırdı.
Yola çıkıldığında kafilede kadınlar varsa Peygamberimiz onların rahat etmesi için her türlü tedbiri alırdı.
Bir sefer esnasında Enceşe adında Habeşistanlı güzel sesli bir köle, vezinli ve kafiyeli şiirleri makamla söylüyordu. Böylece develer daha hızlı yürüyordu. Develerin hızlı bir şekilde yürümesi üzerine kadınların rahatsız olduğunu fark eden Peygamber Efendimiz Enceşe'yi ikaz etti:
"Ey Enceşe, cam şişelerin hayvanlarını yavaş sür!"
Kadınlar zayıf ve nazik oldukları için Peygamberimiz onları cama benzetmişti. Onların incinmesine, acı duymalarına gönlü razı olmuyordu.
Peygamberimiz kendi hanımlarına da çok nazik davranır, hiçbir şekilde kalplerini kırmazdı. Başta Hz. Âişe validemiz olmak üzere bütün hanımları, Peygamberimizin evde çok sakin, halim ve mütevazı olduğunu söyleyerek, onu her yönüyle mükemmel bir aile reisi, merhametli bir koca, şefkatli bir baba olarak anlatırlar.
"Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı hayırlı olandır. Ben kadınlara iyi davranma bakımından sizin en hayırlınızım" buyuran Peygamberimiz, kadınlara anlayışlı davranmayı tavsiye etmektedir.
Peygamberimiz ev işlerinde de hanımlarına yardımda bulunurdu. Koyunları sağması, ev süpürmesi, elbisesini ve ayakkabılarım tamir etmesi, deveyi yemlemesi, çocuklarla ilgilenip ihtiyaçlarını görmesi, hep onun bu merhamet ve şefkatinin neticesi değil midir?
.
| PEYGAMBERİMİZİN ÇOCUKLARA ŞEFKAT VE SEVGİSİ |
|
Peygamberimizin şefkatinin en canlı örneğini çocuklar üzerinde görüyoruz. Peygamberimizin çocuklara olan şefkati ve sevgisi bambaşkaydı.
Bir çocuk gördüğü zaman Peygamberimizin mübarek yüzünü neşe ve sevinç kaplardı. Onu tutar, kollarının arasına alır, kucaklar, okşar, sever ve öperdi.
Gördüğü ve karşılaştığı her çocuğa selâm verir, halini hatırını sorardı. Binekli bulunduğu zaman çocukları atın terkisine alır, gidecekleri yere kadar götürürdü. Çocuklarla arkadaşça konuşur, onların yanında çocuklaşır, anlayış seviyelerine göre sohbet eder, öğütler verirdi.
Çocuklarla o kadar içice olmuştu ki, bir defasında yarış yapan çocukları görmüştü de, onların neşesine katılmak için birlikte koşmuştu.
Peygamberimiz özellikle kendi çocuk ve torunlarına çok düşkündü. Onlar için şefkatli bir baba, merhametli bir dedeydi.
Hz. Enes diyor ki:
"Çoluk çocuğuna Peygamberimizden daha şefkatli bir kimseyi görmedim. Oğlu İbrahim'in—Medine'nin— Avali semtinde oturan bir süt annesi vardı. Beraberinde ben de bulunduğum halde Resulullah sık sık oğlunu görmeye giderdi. Varınca, demircinin duman dolu evine girer, oğlunu kucaklar, koklar, öper ve bir süre sonra da dönerdi."
Peygamberimiz, kızı Fatıma'yı çok severdi. Bir sefere çıkacağı zaman en son ona uğrar, dönüşünde ise önce onun yanma giderdi.
Hz. Fatıma babasını ziyarete geldiğinde ise, Peygamberimiz sevgili kızını karşılamak için ayağa kalkar, alnından öper ve yanına oturturdu.
Hazret-i Fatıma'nın iki oğlu vardı: Hasan ve Hüseyin. Peygamberimiz bu torunlarım çok severdi. Onları kucağına alır, omuzuna çıkarır, okşar, sırtında taşır, oyun oynar, isteklerini yerine getirirdi.
Peygamberimiz dünyasını değiştirdiğinde Hz. Hasan 7, Hz. Hüseyin 6 yaşındaydı. Yani Peygamberimiz hayatta iken Hasan ve Hüseyin çok küçük yaşlarda idiler.
İşte Peygamberimizin iki torununun şahsında çocuklara gösterdiği sevgi ve şefkat örnekleri:
Bir gün Peygamberimiz minberde hutbe okurken Hasan ve Hüseyin'in düşe kalka mescide girdiklerini görür. Konuşmasını yarıda keserek aşağı iner, onları tutar, bağrına basar.
"Cenab-ı Hak, 'Mallarınız ve çocuklarınız sizin için birer imtihan vesilesidir' buyururken ne kadar doğru söylemiştir. Onları görünce dayanamadım" dedikten sonra konuşmasına devam etti.
Hz. Enes de kendi gördüklerini şöyle dile getiriyor:
"Peygamberimizi hutbe okurken gördüm, Hasan dizinin üstündeydi. Ne söyleyecekse halka söylüyor, sonra eğilip çocuğu öpüyor ve 'Ben bunu seviyorum' diyordu."
Ebû Said anlatıyor:
"Peygamber Efendimiz secdede iken torunu Hasan geldi, sırtına çıktı. Peygamber Efendimiz de onun elinden tuttu ve ayağa kalktı. Tekrar rükûa varıncaya kadar onu sırtında tuttu. Rükûdan kalktıktan sonra bıraktı ve çocuk gitti."
Hz. Zübeyir anlatıyor:
"Bir gün gözümle gördüm. Peygamber Efendimiz secdede iken Hasan geldi, sırtına bindi. Çocuk kendiliğinden ininceye kadar Peygamber Efendimiz de onu indirmedi. Peygamber Efendimiz namazda iken bacaklarını açar, Hasan da bir taraftan girer, öbür taraftan çıkardı."
Abdullah bin Mes'ud anlatıyor:
"Peygamber Efendimiz namaz kılarken secdeye varınca Hasan ve Hüseyin geldiler, sırtına bindiler. Oradakiler karışmak isteyince, Peygamber Efendimiz onlara karışmamaları için işaret etti. Namaz bittikten sonra da kucağına aldı ve şöyle buyurdu:
"Kim beni seviyorsa, bunların ikisini de sevsin."
Enes bin Mâlik anlatıyor:
"Bir defasında Peygamber Efendimiz secdede iken Hasan ve Hüseyin geldiler, sırtına çıktılar. İninceye kadar Peygamberimiz secdeyi uzattı.
"Oradakiler sordu:
"Yâ Resulallah, secdeyi uzatmış olmadınız mı?"
"Peygamber Efendimiz buyurdular ki:
"Oğlum sırtıma çıkınca acele etmekten çekindim."
Katâde anlatıyor:
"Bir defasında Peygamberimiz, kızı Zeynep'ten olan torunu Amame kucağında olduğu halde yanımıza geldi. O şekilde namaza durdu. Rükûa varırken çocuğu yere bırakıyor, kalktığı zaman da kaldırıyordu."
Bu hususta bir başka Sahabî de şöyle anlatıyor:
"Hz. Hasan ve Hüseyin sırtında olduğu halde Peygamber Efendimiz camiye geldi. Öne geçti, çocuğu sağ yanına bıraktı. Namaza durdu. Peygamberimiz secdeye vardı. Secdeyi o kadar uzattı ki, cemaat arasından başımı kaldırdım, baktım. Bir de ne göreyim? Peygamberimiz secdede, çocuk sırtına çıkmış duruyor. Tekrar döndüm, başımı secdeye koydum. Namaz bitince halk sordu:
"Yâ Resulallah, bu namazda öyle uzun bir secde yaptınız ki, şimdiye kadar sizden böyle bir şey görmedik. Bu şekilde hareket etmeniz mi emredildi, yoksa bir vahiy mi aldınız?"
"Hayır, bunların hiçbiri olmadı. Ancak oğlum sırtıma çıkmıştı, kendiliğinden ininceye kadar acele ettirmeyi uygun görmedim."
Ebû Hüreyre anlatıyor:
"Peygamber Efendimiz bir gün bir omuzunda Hasan, diğer omuzunda Hüseyin olduğu halde geldi. Yanımıza varıncaya kadar bir onu öpüyor, bir de diğerim öpüyordu."
"Yâ Resulallah, anlaşılan onları çok seviyorsunuz" dedik.
"Evet, severim. Kim onları severse beni sevmiş, kim onlara kin tutmuşsa, bana kin tutmuş olur" buyurdular.
Peygamberimiz bir yere davet edilmişti. Yolda Hz. Hüseyin'i gördü. Hüseyin kollarını açıp koşarak dedesine geleceği anda birdenbire yön değiştirip bir tarafa kaçtı. Bu hareketi birkaç defa tekrarladı. Peygamberimiz de peşinden koşuyordu. Sonunda yakaladı, bağrına bastı:
"Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin'denim" buyurdu.
Bazen Hz. Hasan'ı da omuzuna alır ve "Allah'ım bu çocuğu seviyorum, Sen de onu sevenleri sev" buyururdu.
Peygamberimiz çocukları memnun etmek için dediklerini yapar, onların kalbini kazanırdı.
Bir seferinde Hz. Hasan'ı omuzuna almış, gidiyordu. Bir adam kendisini bu halde görünce, Hasan'a;
"Ey çocuk, bindiğin binek ne güzeldir" dedi.
Peygamberimiz de cevap verdi:
"O da ne güzel binicidir."
O bir peygamber olduğu halde omuzunda çocuk taşımaktan utanç duymuyor, bununla iftihar ediyordu.
Peygamberimiz çocuklara o kadar şefkatli ve hoşgörülü idi ki, bebekler ve küçük yaştaki çocuklar kucağını ıslatsalar dahi onları anlayışla karşılar, işlerini bitirinceye kadar kendi hallerine bırakırdı.
Peygamberimizin torunu Hüseyin, sütannesi Ümmü-fadl'ın yanındaydı. Bir defasında Peygamberimiz Hüseyin'i görmeye gitti. Ümmüfadl der ki:
"Hüseyin'i emziriyordum. Resulullah yanıma geldi. Çocuğu istedi, verdim. Çocuk hemen üzerine akıttı. Almak için elimi uzattım. 'Çocuğun işemesini kesme'dedi. Sonra bir bardak su istedi ve çocuğun ıslattığı yere döktü."
Peygamber Efendimiz çocukların ağlamalarına dayanamaz, onların susturulmasını, yorulmamasını isterdi. Sevgisi ve şefkati çocukların ağlamasına dahi müsaade etmezdi.
Hanımlarını sıkı sıkıya tembih eder, Hüseyin'den söz ederek, "Bu çocuğu ağlatmayın" der, ağlayan çocuğun susturulması konusunda da şöyle buyururdu:
"Kim ağlayan çocuğunu susturuncaya kadar gönüllerse, Cenab-ı Hak ona Cennette memnun olacağı kadar nimet verir."
Öyle ki, bazen ağlayan bir çocuk sesi duysa namazını bile kısaltır, annenin çocukla meşgul olmasına imkân verirdi.
Peygamberimiz Mescitte namaz kıldırırken cemaatte çocuklu anneler de bulunurdu.
Sahabîlerin bu husustaki anlatımı şöyle:
"Resulullah bize sabah namazını kıldırmıştı. Namazda iki kısa sûre okudu. Namaz bitince Ebû Said el-Hudrî sordu:
"Yâ Resulallah bugün daha önce yapmadığınız bir şekilde namazı kısa kıldırdınız..."
"Peygamberimiz şöyle açıkladı:
"Geride kadınlar safındaki çocuk sesini duymadın mı? Annesinin onunla ilgilenmesini temin edeyim dedim."
Çocuğa en çok annesi şefkat gösterir. Bir hadis-i şerifte annenin çocuğuna gösterdiği şefkatten dolayı büyük sevap kazanacağı müjdelenir. Olay şöyle gelişir:
Bir gün fakir bir kadın iki kızı ile Hz. Âişe'yi ziyarete gelmişti. Hz. Âişe de evde onlara ikram için bir tek hurmadan başka verecek bir şey bulamamıştı. O hurmayı anneye verdi. Anne de hurmayı ikiye bölerek çocuklarına yedirdi. Hz. Âişe bu durumu Peygamberimize anlatınca, Peygamberimiz o kadın için şu müjdeyi verdi:
"Çocukları hakkıyla sevmek ve onları korumak, Cehennemden kurtuluşa vesiledir."
Peygamberimiz, çocuklara olan şefkatinde bir ayırım gözetmezdi. Kendi çocuklarına ve torunlarına gösterdiği aynı sevgi ve merhameti, diğer Sahabî çocuklarına da gösterirdi.
Peygamberimizin hizmetçisi Hz. Zeyd'in oğlu Üsame anlatıyor:
"Resulullah bir dizine beni, bir dizine de torunu Hasan'ı oturtur; sonra ikimizi birden bağrına basar ve 'Ya Rabbi, bunlara rahmet et. Çünkü ben bunlara karşı merhametliyim' diye dua ederdi."
Bazı kimseler, Peygamberimizin Sahabî çocuklarını okşayıp öpmesini garip karşılıyorlardı. Kendilerinde pek olmayan bu güzel huyun, en güzel bir şekilde Peygamberimizde görülmesini tam olarak anlayamıyorlardı.
Bir defasında Akra bin Habis, Peygamberimizi, Hz. Hasan'ı öperken gördü ve şöyle dedi:
"Benim on çocuğum var. Şimdiye kadar hiçbirini öpmedim."
Bunun üzerine Peygamberimiz, "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz" buyurdu.
Yine bir gün bedevinin birisi gelerek Peygamberimize, "Yâ Resulallah, siz çocukları öper misiniz? Biz onları öpmeyiz" dedi.
Böyle bir suale Peygamberimiz, "Allah senin kalbinden merhamet duygusunu almışsa ben ne yapabilirim?" buyurdu.
Peygamberimiz merhamet ve şefkat duygusunun en açık görüldüğü yerin, böylece çocuk sevgisinde ve onlara gösterilen şefkatte bulunduğunu belirtiyordu.
Çocuğu sevip öpmenin çok büyük bir sevap olduğunu da Peygamberimizden öğreniyoruz:
"Çocuklarınızı çok öpün. Çünkü her öpücük için size Cennette bir derece verilir ki, iki derece arasında beşyüz senelik mesafe vardır. Melekler öpücüklerinizi sayarlar ve sizin defterinize sevap yazarlar."
Peygamberimiz çocuklara gösterdiği şefkatte din ayırımı yapmazdı.
Bir Yahudinin çocuğu hastalanmıştı. Bunu duyan Peygamberimiz çocuğu ziyarete gitti. Ona Müslüman olması için telkinde bulundu. Çocuk, Müslüman olmak için babasından izin istedi. Babası müsaade etti ve çocuk Müslüman oldu.
Peygamberimizin barış zamanındaki bu güzel davranışı savaş esnasında da devam ederdi. Savaş sırasında çocukların öldürülmemesini öğütler, onlara iyi davraınlmasını tembih ederdi.
Bir savaş esnasında birkaç çocuk iki tarafın arasında kalmış ve öldürülmüşlerdi. Peygamberimiz bu hadiseye çok üzüldü.
Sahabîler, "Ya Resulallah, onlar müşrik çocuklarıdır, niçin üzülüyorsunuz?" diye sordular.
Peygamberimiz, "Onlar doğdukları gibi duruyorlar. Sakın çocukları öldürmeyin, aman çocukları katletmeyin. Her can ilk yaratılışta tertemizdir" buyurarak konuya dikkatlerini çekti.
Çünkü, çocukların babası gayr-i müslim de olsa, kendileri erginlik çağına gelmedikçe mükellef sayılmamaktadır. İslâm fıtratı üzere doğdukları için, o masumluklarını mahafaza etmektedirler.
Peygamberimizin eşsiz şefkatim kız çocukları üzerinde de görmekteyiz. İslâmdan önce kız çocuklarının Arapların gözünde hiçbir değeri yoktu. Kız babası olmayı bir ayıp olarak görürlerdi. "Falan adamın damadı demesinler" diye kızlarını evlendirmek istemez, diri diri toprağa gömerlerdi. Bu vahşeti de atadan, babadan kalma bir âdet olarak görür, uygularlardı.
İşte Peygamberimiz bu zavallı masumların böyle acımasızca öldürülmelerini büyük bir cinayet olarak görüyor, bu kötü âdetin bir an önce kaldırılması için mücadele ediyordu. Kendisi kızların babası olmakla iftihar ettiği gibi, üç, iki veya bir kızı olup da onları büyütüp yetiştirenleri, İslâmî bir eğitim verenleri Cennetle müjdeliyordu.
Peygamberimiz, huzuruna bir kız çocuğu gelirse ona yakın ilgi gösterirdi.
Halid bin Said, Peygamberimizi ziyarete geldiğinde yanında küçük kızı da vardı. Habeşistan'da doğduğu için, Peygamberimiz ona ayrı bir yakınlık gösterirdi.
Çocuk kalktı, Peygamberimizin sırtında bulunan peygamberlik mührüyle oynadı. Babası yanına çekmek istedi, fakat Peygamberimiz çocuğun kalbinin kırılmaması için babasına engel oldu.
Bir seferinde Peygamberimizin eline işlemeli bir kumaş parçası geçmişti. Hz. Halid'in kızını çağırttı ve ona verdi, sevindirdi.
• • •
Cemre o sıralar küçük bir çocuktu. Babası alır, onu Peygamberimizin huzuruna götürür, der ki:
"Yâ Resulallah, şu kızım için Allah'a bereketle dua eder misiniz?"
Peygamber Efendimiz Cemre'yi kucağına oturttu, elini başına koydu ve bereketle dua buyurdu.
• • •
Çocuklarına sevgi ve şefkat gösterenlerin mükâfatı daha dünyada iken veriliyordu. Onlar hem çocuk sevme gibi bir lezzeti tadıyorlar, hem de Allah'ın rahmet ve sevgisini kazanıyorlar.
Ebû Hüreyre anlatıyor:
"Adamın biri Peygamber Efendimizin huzuruna geldi. Yanında da bir erkek çocuğu vardı. Adam ikide bir çocuğu kucağına alıyor ve seviyordu. Peygamber Efendimiz sordu:
"Bu çocuğa şefkat gösteriyor musun?"
"Evet, yâ Resulallah."
"Sen buna nasıl şefkat gösteriyorsan, Allah da senin şefkatinden daha çok şefkat eder."
Erkek ve kız çocukları arasında ayırım yapanları Peygamberimiz hiç hoş görmezdi. Bu şekilde bir davranış sergileyenleri uyarır, hatalarını düzeltmelerini sağlardı. Onun gözünde çocuğun erkeği kızı yoktu. İkisi de şefkate ve sevgiye muhtaçtı.
Enes bin Mâlik anlatıyor:
"Peygamberimizin yanında bir adam oturuyordu. Bir ara adamın erkek çocuğu geldi. Adam çocuğu aldı dizlerine oturttu. Az sonra bir de kız çocuğu geldi. Onu da yanına oturttu.
"Peygamber Efendimiz adama sordu: "Niçin ikisini bir tutmadın?"
• • •
Peygamberimiz çocuklar arasında sevgide eşit davranılmasını istediği gibi, bağış, hediye, ikram ve hibe konularında da eşit davranılmasını isterdi.
Numan bin Beşîr anlatıyor:
"Babam malından bir şeyler hibe etmişti. Annem, 'Bu hibeye Peygamberimizi şahit tutmazsan kabul etmem' dedi.
"Bunun üzerine bana yaptığı hibeye şahitlik yapması için babam beni alarak Peygamberimize gittik. Durumu öğrenen Peygamberimiz:
"Başka çocukların var mı?' diye sordu. "Babam, 'Evet, var' dedi.
"Bütün çocuklarına aynı şekilde hibede bulundun mu?"
"Babam, 'hayır' dedi.
"Allah'tan korkun, çocuklarınız arasında eşit davranın.'
"Babam Peygamberimizin huzurundan çıktıktan sonra bana yaptığı hibeden vazgeçti."
Peygamberimizin kendi şahsında bu eşit davranışı daha açık görüyoruz. İlk anda basit gibi görülse dahi, önemli ve kalıcı bir ölçü olması bakımından şu olay çok dikkat çekici...
Hazret-i Ali anlatıyor:
"Peygamber Efendimiz bize ziyarete gelmişti. O gece bizde kaldı. Hasan ve Hüseyin de uyuyorlardı. Bir ara Hasan su istedi. Peygamberimiz hemen kalktı ve su kırbasından bir bardak su aldı, çocuğa vermek için getirmişti ki, o sırada Hüseyin de uyandı. Hüseyin bardağa uzandı ve su içmek istedi. Peygamberimiz suyu Hüseyin'e vermedi, önce Hasan'a verdi.
"Bunun üzerine Fatıma dayanamadı ve 'Hasan'ı Hüseyin'den çok seviyorsunuz gibi...' dedi.
"Peygamberimiz, 'Hayır, suyu önce Hasan istedi' buyurdular."
Baştan buraya kadar baktığımızda Peygamberimizin çocuklara ayrı bir önem ve değer verdiğini anlıyoruz, çocuk eğitiminde en faydalı ve pratik bilgileri ondan öğreniyoruz.
.
| PEYGAMBERİMİZİN HAYVANLARA MERHAMETİ |
|
Âlemlere rahmet olarak gönderilen ve bir merhamet denizi olan Sevgili Peygamberimizin şefkat ve merhameti sadece insanlara mahsus değildi. Hayvanları da kapsıyordu. Çünkü, onlar da can ve ruh taşıyordu.
Peygamberimiz, Cahiliye Araplarının bu konudaki çirkin âdetlerini de kökünden kazıdı. Hayvanların da merhamete muhtaç olduklarını öğretti.
Araplar, hayvanlara çok kötü ve merhametsizce hareket ederlerdi. Canlı hayvanları ok atışlarında hedef dikerler, kendi hayvanlarını diğerlerinden ayırmak için kulak ve kuyruklarını keserler, hatta dağlarlardı. Çölde acıktıkları zaman canlı devenin hörgücünü yarıp bir parça yağ çıkararak pişirip yerler, susadıkları zaman da hayvanın damarını keser, bir miktar kan alırlar, tekrar dikerlerdi.
Peygamberimiz bütün bu alışkanlıklardan onları vazgeçirdi. Hayvana bir işaret konulsa bile, en az acıyacak yere konulmasını tavsiye etti.
Peygamberimiz hayvanlara fazla yük vurulduğunu, aç ve susuz bırakıldıklarını veya bünye ve yaratılışlarına aykırı bir işte kullanıldıklarını görünce, bunu yapmamalarını söylerdi.
Peygamberimiz insanlarla konuştuğu gibi, aynı şekilde hayvanların dilini de anlardı. Onlarla konuşur, dertlerini ve şikâyetlerini dinlerdi. Çünkü hayvanlar Peygamberimizi tanırlardı.
Temim ed-Dârî anlatıyor:
"Peygamberimizle birlikte oturuyorduk. O sırada bir deve koşarak geldi. Peygamberimize yaklaştı. Başı ucunda durdu. Bunu gören Peygamberimiz:
"Ey deve sakin ol. Doğru söyle, doğru söylersen senin yararınadır, yalan söylersen zararına olur. Hem de Allah bize sığınanı güvende kıldı, artık sen güven altındasın. Bize sığınan mahrum kalmaz' buyurdu.
"Biz, 'Yâ Resulallah, bu deve ne diyor?' dedik.
"Sahipleri onu kesip etini yemek istemişler. O da kaçmış, Peygamberinize sığındı' buyurdu.
"Biz bunları konuşurken devenin sahipleri koşarak geldiler. Deve onları görünce tekrar Peygamberimizin yanına sokuldu. Korunmasını istedi. Bunun üzerine adamlar:
"Yâ Resulallah, bu bizim devemizdir. Üç gün önce kaçtı. Onu arıyorduk. Sonunda yanınızda bulduk' dediler.
"Peygamberimiz: 'Ama o sizden çok fena şikâyet ediyor' deyince:
"Ne diyor, yâ Resulallah?' diye sordular.
"O yanınızda güven içinde büyümüş, gelişmiş. Üzerinde yıllar boyu yaz aylarında otlu ağaçlı ülkelere, kış aylarında sıcak memleketlere yük taşımışsınız. Büyüdükten sonra ondan yavru almak istemişsiniz. Allah ondan size bir sürü deve nasip etmiş. Bolluk senesi gelince onu kesip etini yemek istediniz değil mi?'
"Doğru yâ Resulallah. Vallahi böyle oldu' dediler.
"Peygamberimiz:
"Sahiplerine bu şekilde güzelce hizmet verenin mükâfatı bu mudur?' deyince;
"Yâ Resulallah, onu gerçekten kesmeyeceğiz' dediler.
"Peygamberimiz, 'Yalan söylediniz. O size sığındı, yardım istedi, kabul etmediniz. Ben ise sizden daha merhametliyim. Allah münafıkların kalbinden merhameti çıkarmış, mü'minlerin kalbine koymuştur' buyurdu ve deveyi onlardan yüz dirheme satın aldı, sonra da deveye döndü:
"Ey deve, haydi git, Allah rızası için serbestsin, sana kimse dokunamaz' buyurdu.
"Deve, Peygamberimizin başının üzerine eğildi ve dua eder gibi yaptı. Peygamberimiz de; "Âmîn' dedi.
"Deve tekrar dua etti. Peygamberimiz yine:
"Âmîn' dedi.
"Sonra tekrar dua etti. Peygamberimiz yine:
"Âmîn' dedi.
"Dördüncü kez dua edince Peygamberimiz ağladı.
"Yâ Resulallah, bu deve ne diyor?' diye sorduk.
"Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"Ey Peygamber, Allah İslâmdan ve Kur'ân'dan size hayırlar versin' dedi. 'Âmin' dedim.
"Sonra 'Siz beni rahat ve huzura kavuşturduğunuz gibi, Allah da kıyamet gününde ümmetini korkudan kurtarsın, rahat ve huzura kavuştursun' dedi. 'Âmîn' dedim.
"Daha sonra, 'Allah ümmetinin kanını düşmanlarından korusun' dedi, 'Âmîn' dedim.
"Daha sonra da, 'Allah ümmetinin helak oluşunu aralarında fitne fesat çıkararak birbirine silah çekmede kılmasın' deyince ağladım. Çünkü ilk isteklerini ben de Allah'tan istedim, Allah isteklerimi kabul etti, onları bana verdi. Son istediğini ise vermedi. Cebrail, Allah'tan ümmetimin birbirlerine silâh çekerek helak olacağı haberini getirdi. Olacakları kalem böyle yazmış. Allah'ın takdiri değişmez."
Peygamberimiz, hayvanların aç susuz bırakılmasına hiç razı olmazdı. Bir gün açlıktan karnı sırtına geçmiş bir deve gördü. Sahibini bulup ikaz etti:
"Hayvanlarınız hususunda Allah'ın sizi azaba çarptıracağından korkunuz."
Arapların eskiden beri yaptıkları bir âdetleri daha vardı ki, hayvanın sırtını hitap kürsüsü olarak kullanırlardı. Peygamberimiz bu âdeti de yasakladı ve şöyle buyurdu:
"Allah bu hayvanları, ancak güçlükle gidebileceğiniz yere kolayca gidebilmeniz için sizin emrinize verdi. Ayrıca yeryüzünü de yarattı. Diğer ihtiyaçlarınızı onların üstünde giderin."
Keyfi olarak hayvanlara, bilhassa kuşlara yapılan eziyetleri Peygamberimiz hiç hoş karşılamaz, onların hakkına dikkat edilmesini isterdi.
Bir sefer esnasında Sahabîler bir kaya kuşu gördüler. Yanında iki de yavrusu bulunuyordu. Birisi gidip yavrularını aldı.
Anne kuş gelip başlarıfont-family: "Comic Sans MS"'>1.Dobra Konuþanlar: Bunlar fikirlerini doðru sözlülükle ortaya koyarlar. Aldatma eðilimleri veya saklayacaklarý konularý yoktur. Her toplantýda deðerini koruyan kiþilerdir.
2.Mazlumlar: Bu tip insanlar her þey kötüye giderken havanýn yumuþamasýnda ve sorumluluk kabul etmede çabuk davranýrlar. Buradaki tehlike, bu tip kiþilerin suçu çok çabuk kabullenmeleridir.
3.Þüpheciler: Bunlar kendi fikirlerini kendilerine saklarlar veya herkes gittikten sonra düþüncelerini sadece patronla paylaþýrlar
4.Grup liderleri: Bu tip þahýslar þu sözü söyleyerek iyi bir güce sahip olmuþlardýr. ‘Evet siz haklýsýnýz. Ben þimdiye kadar bu þekilde düþünmemiþtim’.
5.Hatipler: Bunlar konuþmaya yumuþak bir þekilde baþlarlar ve yavaþ yavaþ havaya girerler. 15 dakika sonra kulaklarýnýzýn dibinde saldýrmaya devam ederler ve bilginizle alay etmeye baþlarlar. Herkesten fazla çalýþtýklarý, sizden fazla kendilerine kabul ettirmek istedikleri yönünde bir etkilenmeyle karþýlaþýrsýnýz.
6.Tartýþma taraftarlarý: Bunlara göre herþey tartýþýlabilir. En güzel yanlarý inatçý avukatlar gibi doðruyu bulmaya çalýþmalarý, en kötü yanlarý ise çok fazla zaman harcamalarýdýr.
7.Yok ediciler: Bu tip þahýslar birinin fikrine, projesine veya egosuna saldýrmadýkça rahat edemezler.
8.Uykucular: Toplantý boyunca koltuklarýna yaslanýrlar, ayaklarýný öne doðru uzatýrlar ve güzel bir uzun oturuþ örneði oluþtururlar. Bunlarla sadece koridorlarda veya hiç koltuk bulunmayan odalarda görüþün.
9.Tecrübeliler: Bunlar kendilerini geliþtiren ve insanlarý yönetme konusunda yeteneði olan zeki ve bilgili þahsiyetlerdir.
BÖLÜM IV
STRES
‘Pas demiri, stres de insaný sessiz sessiz yer bitirir’.F. Gülen Hocaefendi
Stres, insanlarý bunalýmlý, sýkýntýlý, saldýrgan hale getiren organizmayý zarara sokucu bir illet konumundadýr.
Stresli Kiþilik Özellikleri:
1.Aþýrý hýz ve hareketlilik, yeme, içme, konuþma, yürüme ve bunun gibi eylemler öteki insanlara göre oldukça hýzlýdýr.
2.Genel olarak sabýrsýzdýrlar, acelecidirler.
3.Ayný anda iki veya daha çok iþi düþünme ya da yapmak da bu kiþilerin özellikleri arasýndadýr.
4.Birkaç saatlik bir dinlenme aný veya bir tatil bu kiþilerde suçluluk duygusu oluþturur.
5.Bu kiþiler rekabetten korkmaz ve inatçýdýrlar.
7.Çevresindeki güzellikler ve ilginç þeyler bu tür davranýþ biçiminin aðýr bastýðý bireyler için çok anlam taþýmazlar ve hatýrlanmazlar.
8.Bu tip insanlar iþ yaþamýný, baþarýlarýný ve olaylarý sürekli olarak rakamlarla anlatmaya çalýþýr.
9.Bu tip davranýþ birimi sürekli titrek ve sinirli hareketlerle de çevreye yansýr.
10.Gerilim yaþamlarýnýn bir façasýdýr.
Stresi Azaltma Teknikleri:
Stres, insanýn dýþýndaki þartlardan ve içinden dünyaya bakýþ biçiminden kaynaklanmaktadýr.
a-Kendini deðiþtirme: Stresli bir insan iseniz öncelikle hayatýnýzý, alýþkanlýklarýnýzý gözden geçiriniz, deðiþmeye çalýþýnýz.
b-Gevþeme cevabý: Stres tepkisi sýrasýnda beden kimyasýnda deðiþmeler meydana geldiði ve bazý kimyasal maddelerin salgýlandýðý bir durum olduðu bilinmektedir. Gerçekten gevþemeyi baþarmýþ bir insanýn solunumu derin ve rahat, ve ayaklarý sýcak ve alný serindir. Bu durumdaki kaslarý gevþemiþ, hormonal dengesi saðlanmýþ ve beden metabolizmasý yavaþlamýþtýr.
Stres ilacý:
Kadere teslimiyyet içinde tevekkülle yaþayan, hayatýn yüce rehberi prensiplerine göre tanzim eden, ruhun ve kalbin ihtiyaçlarýný ihmal etmeyen, iç-dýþ organizmayý hýfzý’s-sýhha ölçülerinde koruyan istikamet insanlarý için stres mevzubahis deðildir.
Bu tür huzur insanlarýn da çile, meþakkat, kafa sancýsý, beyin-kalp hafakanlarý, ýzdýrab, Allah korkusu, mes’uliyyetin aðýr baskýsý belki diðer insanlardan daha fazla ruhi sancýlar meydana getirmektedir.
Fakat bunlar tatlý bir hüzün olarak algýlanmýþ, dermaný dertlerin içintospace:none">"Allah'ın emrine razı ol, sabret" derken, kasabı da uyardı:
"Sen de ey kasap, koyunu incitmeden götür."
.
| PEYGAMBERİMİZİN AFFI VE BAĞIŞLAMASI |
|
Peygamber Efendimizin güzel ahlâkından birisi de affedici ve bağışlayıcı olmasıdır. Peygamberimiz kendi yakınlarına ve Sahabîlerine devamlı hoşgörülü olduğu gibi, düşmanlarını da, özellikle onlar güçsüz bulundukları ve teslim oldukları zaman bağışlamış, suçlarını affetmiş, sonunda da pekçoğunun iman etmesine vesile olmuştur.
Hz. Aişe validemizin de buyurduğu gibi, Peygamberimiz yaratılışı icabı, kendisine kötülük edene kötülükle karşılık vermez; affeder ve intikam almaya da yanaşmazdı.
Bu üstün vasıflardır ki, düşmanları tarafından bile takdir edilmiş, sevilmiş ve sevgisini onların kalbine de ulaştırarak, ebedî kurtuluşlarına vesile olmuştur.
Peygamberimiz savaş dışında, düşmanlarından kendine sığınan, teslim olan ve bağışlanmayı dileyenleri yüz üstü çevirmemiştir. Ricalarını kabul ederek affetmiştir.
Peygamberimiz kalabalık ordusuyla Mekke'nin fethi için yola çıktığı, Mekke'ye yaklaştığı ve şehre girdiği sırada, düşmanlarının pekçoğu çaresiz kalarak eline düşmüş, zelil bir vaziyette önüne yığılmışlardı. Fakat Peygamberimiz imkânı olduğu, gücü yettiği halde, rahmet Peygamberi olduğunu bir sefer daha göstermiş, düşmanlarım affetme büyüklüğünü ilan etmiştir.
Zaten Rabbi de kendisine böyle tavsiye etmiyor muydu?
"Kolaylık göster, affa sarıl, iyiliği tavsiye et, cahillerden de yüz çevir." (Araf Sûresi, 199.)
Peygamberimizin Mekke'yi fethe çıkan ordusunun şehre yaklaştığını öğrenen Mekke müşriklerinin içini bir korku sardı. Mekke'nin eski reisi Ebû Süfyan yanına iki kişi daha alarak ordu hakkında bilgi edinmek istedi. Ancak yolda giderken Müslüman askerleri tarafından yakalandı. Peygamberimizin amcası Hz. Abbas ellerinden alarak onu Peygamberimizin huzuruna getirdi.
Ebû Süfyan, Hicretten önce Peygamberimize Mekke'de bulunduğu süre içinde her türlü işkence ve eziyeti yapmaktan geri kalmamıştı. Medine'ye hicretinden sonra da onu rahat bırakmadı. Peygamberimize karşı yapılan bütün düşmanca hareketlerin başında o bulunuyordu.
Kureyş'in başına geçerek müşrikleri devamlı Müslümanların aleyhine geçiriyor, ordu kurarak savaşa hazırlıyordu. Uhud ve Hendek savaşlarında müşrik ordusunda başkumandandı. Bu savaşlarda pekçok Müslümanın kanını dökmüştü.
İşte böyle bir müşrik reisi Peygamberimizin karargâhına getirildi. Bir gece bekledikten sonra da İslâmı kabul etti. Peygamberimiz kendisine yaraşan büyüklüğü gösterdi. Onu affetti. Bununla da kalmayarak, ona bazı imtiyazlar verdi. "Ebû Süfyan'ın evine kim girerse güvendedir" dedi.
Peygamberimizin affı sayesinde baş düşman, dostlar sınıfına geçti.
Peygamber ordusu Mekke'ye girince, İslâm safına giren pekçok insan bulunuyordu. Ebû Süfyan'ın hanımı Hind de Kureyş kadınlarıyla birlikte yüzü örtülü olarak Peygamberimizin huzuruna geldi. Müslüman olarak affını diledi. Peygamberimiz onu tanımıştı. Fakat belli etmedi. Yaptıklarını hiç yüzüne vurmadan affetti.
O Hind ki, Uhud Savaşında Kureyş kadınlarıyla birlikte def çalıp şarkı söyleyerek müşrikleri savaşa kızıştıranların başında geliyordu.
Peygamberimizin sevgili amcası Hz. Hamza şehit düşünce, onu parça parça etmiş, kin ve ihtirasını yenemeyerek ciğerini çıkarıp dişlemişti.
Bu hali gören Peygamberimizin içi parçalanmıştı. Fakat onun affı her zaman üstün geldi. En azılı can düşmanını bile, iman ettiği için affetti. Bu esnada nefreti sevgiye dönüşen Hind, "Bugün senin meclisinden daha sevimli bir meclis görmüyorum" diyerek takdirini gizleyememişti.
Hz. Hamza'nın katili Vahşi de Mekke'den kaçarak bir müddet kabileler arasında gizlendi. Fakat emin bir yer bulamıyordu.
Sonunda birisi kendisine "Sen kendin için en güvenli yeri ancak onun yanında bulabilirsin; git, Resulullahtan af dile" dedi.
Vahşi çekinerek ve sıkılarak Resulullahın huzuruna girdi. Peygamberimiz Vahşi'yi görür görmez başını yere eğdi. Ona bakamıyordu. O anda amcasını hatırlamıştı. Hz. Hamza'nın al kanlar içinde bulunan başı gözünün önüne geldi. Mübarek gözlerinden yaşlar boşandı. Katil, karşısındaydı. Kısas yapabilirdi. Kimse de bir şey diyemezdi. Fakat o yine büyüklük göstererek Vahşi'yi affetti. Fakat bir daha gözüne görünmemesini söyledi. Çünkü her gördükçe gözünün önüne Hz. Hamza geliyor, içi yanıyordu.
Ebû Cehil ve oğlu İkrime, Peygamberimizi her seferinde sıkıntıya sokan, ona eziyet vermek için elinden geleni yapan iki din düşmanıydı. Ebû Cehil, Peygamberimiz Kabe'de namaz kılarken üzerine deve işkembesi atan, arkasına geçip hücum ederek abasıyla boğmak isteyen, Peygamberimizi öldürmek için tuzaklar kuran, Müslümanlardan gelen bütün barış tekliflerini reddederek Bedir Savaşını körükleyen azılı bir düşmandı. Oğlu İkrime de babasıyla birlikte hareket ediyor, Peygamberimize düşmanlıkta önde gidiyordu.
İslâm ordusu Mekke'ye girince İkrime korkusundan Yemen'e kaçtı. Fakat hanımı Müslüman olmuştu. Peygamberimizin büyüklüğünü tanıyor, bağışladığı insanları yakından görüyordu. Kölesini yanına alarak kocasının peşine düştü. Yemen'de buldu. Peygamberimizden kendisini affedeceği hususunda teminat aldığını söyledi.
Medine'ye geldiler. Peygamberimiz İkrirne'nin geldiğini duyunca onu karşılamak için çıktı. Öyle acele etti ki, sırtından hırkası bile yere düşmüştü. Onu güleryüzle karşıladı. "Merhaba ey süvari muhacir" diyerek kucakladı ve iltifatta bulundu.
İman eden İkrime, Peygamberimize yaptıklarından dolayı mahcuptu. Fakat rahmet Peygamberi, Müslüman olan İkrime'ye şöyle dua etti:
"Allah'ım, İkrirne'nin bana yaptığı bütün kötülükleri, Senin nurunu söndürmek için attığı her adımı affet. Yüzüme karşı ve gıyabımda söylediği sözleri de affet."
Peygamberimizin affı en azılı bir düşmanını bile kuşatmıştı.
Hebbar bin Esved, gözü dönmüş bir Peygamber düşmanıydı. Her fırsatta Müslümanlara eziyet etmekten zevk duyuyordu. Pekçok Müslümanın canına kıymıştı. Bununla kalmamış, hicret esnasında Peygamberimizin kızı Zeyneb'i devesinden iterek düşürmüştü. Hamile bulunan Hz. Zeynep çocuğunu düşürdü. Bir müddet sonra da bu hastalıktan vefat etti. Böylece Peygamberimizin kan düşmanı da olmuştu.
Mekke'nin fethi günü Peygamberimiz onun kanını helal kılmıştı. Görüldüğü yerde öldürülecekti.
Hebbar çok korkuyordu. İran'a kaçmayı düşündü. Fakat daha sonra bundan vazgeçti. Akıllı davranarak Peygamberimizin huzuruna gitti. Ona iltica etti.
"Ya Resulallah, önce İran'a kaçmayı kararlaştırdım. Fakat sizin büyük affınızı, benzersiz müsamahanızı düşünerek işte huzurunuza geldim. Yaptığım bütün suçlarımı itiraf ediyorum. Sizden af diliyorum" dedi.
Peygamberimiz af kapısını ona da açtı. Samimi itirafları üzerine Hebbar'ı bağışladı.
.
| PEYGAMBERİMİZİN AHDE VEFASI |
|
Ahde vefa, verdiği sözde durmak, yaptığı anlaşmaya sadık kalmaktır. İnsanın önemli karakterlerinden, kişiliğini oluşturan değerlerden biri de vefalı oluşudur. Yapılan sözleşmeye dikkat etmek, ahde vefanın bir başka çeşididir.
Peygamberimiz verdiği sözde duran, yaptığı anlaşmaya bağlı kalan en büyük insandır. Bu hususta dostunu da, düşmanını da ayırt etmemiştir. Dostuna verdiği bir sözde durup, onu yerine getirdiği gibi, düşmanlarıyla yaptığı anlaşmaya da sadık kalmış, her ne pahasına olursa olsun, aykırı hareket etmemiştir.
Peygamberliğinden önce ticarî hususta bir dostuna verdiği sözü tutmak için üç gün beklediği meşhurdur. O adam unutup gelmediği halde, "Nasıl olsa artık gelmez" diyerek çekip gitmemiştir. Verdiği sözde durmanın en müstesna örneğini vermiştir.
Peygamberimizin vefası aile içinde de açıkça yaşanıyordu. Hz. Âişe anlatıyor:
"Yaşlı bir kadın Resulullahın ziyaretine gelmişti. Şöyle konuştular:
"Sen kimsin?" "Müzeyne'den Cüsame."
"Sen Hasene misin? Nasılsın, ne haldesin, bizi görmeyeli ne yapıyorsun?"
"Anam babam size feda olsun, iyiyiz." "Kadın çıkınca sordum:
"Ya Resulallah, bu kadına çok alâka gösterdiniz, sebebi ne idi?"
"Hatice hayâtta iken bize gelir, giderdi. Yâ Âişe, ahde vefa imandandır."
Peygamberimiz en sıkışık ve en zor şartlar altında bulunsa dahi, verilen sözde durmayı, netice kendisinin aleyhine de olsa hiçbir surette vefasızlık göstermemeyi tavsiye etmiştir.
Bedir Savaşı için hazırlıklar yapılıp İslâm ordusu Medine'den ayrıldığı sırada Huzeyfe el-Yemâni ile babası Huzeyl, Peygamberimizle birlikte çarpışmak üzere yola çıkmışlardı. Müşrikler, baba-oğulu yolda görerek sorguya çektiler:
"Siz herhalde Muhammed'in yanına gitmek istiyorsunuz."
"Evet, bizim bundan başka bir niyetimiz yoktur" dediler.
Bunun üzerine müşrikler, onlardan Medine'ye dönmek, Peygamberimizle birlikte savaşta bulunmamak üzere söz aldılar. Bir müddet sonra Huzeyfe ile babası Bedir'de Peygamberimizin huzuruna gelerek mücahitlerle birlikte savaşmak istediklerini söylediler, müşriklerle aralarında geçen hadiseyi de anlattılar.
Peygamberimiz, onların müşriklere verdikleri sözü öğrenince, insan gücüne o anda çok fazla ihtiyacı olmasına rağmen onlara şöyle dedi:
"Hayır, siz Medine'ye dönün. Onlara verdiğiniz sözü yerine getirin. Biz de müşriklere karşı Allah'tan yardım isteriz. Onun yardımı bize kâfidir."
SMüşrik de olsa verilen sözde durmayı daha uygun görmek, ahdini bozmamak, yapılan anlaşmaya bağlı kalmak ancak bir Peygamberin gösterebileceği bir meziyettir.
.
| PEYGAMBERİMİZİN NEZAKETİ |
|
Peygamberimiz, bir peygamber olması dolayısıyla her seviyeden insanla görüşüp konuşuyordu. Bunlar içinde devlet ve kabile reisleri, zengin ve soylu kimseler olduğu gibi, fakirler, zayıf ve kimsesizler, yetimler, kadınlar ve çocuklar da yer alıyordu.
Bütün bu sosyal yapıları, yaşayış tarzları, yaşları, başları, huyları birbirinden ayrı olan insanlarla ilişkisini, doğru, sağlıklı ve kalıcı bir biçimde sürdürüyordu. Bunun için, onlarla her alanda iyi diyalog kuruyor, nazik ve geniş kalpli davranıyordu. Zaten âlemlere rahmet olarak gönderilmesi bunu gerektirmiyor muydu?
Hizmetinde bulunan yakın Sahabîlerinin anlattığına göre, Peygamberimiz insanların en naziki, en nezihi, en zarifi, en latifi, en ince ruhlusu idi. Edep, terbiye ve görgü kuralları onun hayâtında en güzel ve en ideal biçimde mevcuttu.
Peygamberimiz nezaketini hiç kimseden esirgemez, herkese tatlı ve nazik davranırdı. Kendisine hitap edildiği veya soru sorulduğu zaman en güzel şekilde cevap verirdi.
Hz. Âişe validemiz, "Resulullahtan daha güzel ahlâka sahip hiç kimse yoktur. Ashabından ve ailesinden birisi kendisine seslenince, 'Buyurun' diye karşılık verirdi. Bu sebeple Allah, ona, 'Sen yüksek bir ahlâk üzeresin' buyurmuştur.
Peygamberimiz insanlarla ilk defa karşılaştığında nasıl davranırdı? Selamlaşması, hal hatır sorması nasıldı? Çoğumuz merak ederiz.
Ebû Üseyd'in anlattığına göre Peygamberimiz bir seferinde amcası Hazret-i Abbas'ın evine gider.
Hazret-i Abbas'a, "Esselâmü Aleyküm" diye selâm verir. Ev halkı da, "Ve aleykümüsselâm ve rahmetullahi ve berekâtühü" diyerek selâmını alırlar.
Sonra Peygamberimiz, "Nasılsınız?" diye hal hatır sorar. Onlar, "Allah'a hamd olsun, iyiyiz. Anamız babamız feda olsun, siz nasılsınız yâ Resulallah?" dediklerinde, Peygamberimiz, "Allah'a hamd olsun, ben de iyiyim" buyururlar.
Hz. Enes, Peygamberimizin eşsiz nezaketini şöyle anlatıyor:
"Kendisine bir şey soranı can kulağıyla dinler, soruyu soran yanından ayrılmadıkça, onu terk etmezdi. Resulullah ile bir kimse tokalaşırsa veya bir kimse tokalaşmak için elini uzattığında, karşısındaki kişi elini çekmeden Resulullah elini çekmezdi. Biriyle yüz yüze gelince de, karşısındaki, yüzünü çevirip ayrılmadıkça Resulullah o kimseden yüzünü çevirmezdi. Önüne oturan kimseye hiçbir zaman ayaklarını uzatmazdı. Karşılaştığı kimseye önce kendisi selâm verirdi. Ashabıyla tokalaşmaya önce kendisi başlardı.
"Kendisini ziyarete gelenlere ikramda bulunurdu. Oturmaları için çok kere hırkasını sererdi. Bazen de altındaki minderi misafire verir, üzerine oturması için işaret eder, kendisi açık yere otururdu.
"Sahabîlerine güzel unvanlar verirdi. Hz. Ali'ye 'Ebû Turab', bir başka Sahabîsine 'Ebû Hüreyre' gibi lâkaplar vermişti. Onlara şeref kazandırmak için, hoşlarına giden isimle çağırırdı.
"Kimsenin sözünü kesmezdi. Konuşmasını yarıda bırakmazdı. Konuştuğu kişi sözünü bitirmeden yahut gitmek üzere ayağa kalkmadan sohbetine devam ederdi.
"Namaz kılarken birisi gelip oturursa, namazı uzatmaz, kısa keserdi. Hemen namazını bitirip onun ne istediğini sorardı. İhtiyacını gördükten sonra tekrar namazına devam ederdi.
"Medineli bir çocuk gelir, Resulullahın elinden tutar, istediği yere götürürdü. Resulullah, gitmem demezdi.
"Resulullah birimize kızacak olsa, 'Bu kardeşimiz kendisini niçin lekeliyor?' derdi.
"Resul-i Ekreme on sene hizmet ettim. Vallahi, bana 'Öf bile demedi. Yapmakta geciktiğim veya yapmadığım bir emrinden dolayı beni azarlamadığı gibi, ailesinden azarlayan olursa, onlara da, 'Ona dokunmayın. Bu işi yapması takdir edilmiş olsaydı yapardı' buyururdu.
"Senelerce Resulullaha hizmet ettim. Bana hiçbir zaman kötü söz söylemedi. Fiske vurmadı. Azarlamadı, yüzünü bile asmadı.
"Birgün bir iş için bir yere gitmemi emir buyurdu. İlk önce, 'Gitmem' dedimse de, Allah'ın Peygamberi bana emrettiği için gitmeye karar verdim. Huzurlarından çıktıktan sonra sokakta birkaç çocuğun oynadığını gördüm ve onları seyretmeye daldım. Derken arkadan birisi iki eliyle başımı tuttu. Döndüğümde baktım ki, kendisi. Gülüyor. Bana:
"Enesçiğim sana söylediğim yere gittin mi?' dedi.
"Hayır, daha gitmedim, gideceğim' dedim.
"Ben ona senelerce hizmet ettim. Vallahi bir defa olsun yaptığım bir iş için 'Niçin yaptın?' yapmadığım bir iş için 'Niçin yapmadın?' dediğini hatırlamıyorum."
Peygamberimizin bir başka nezaketini ve güzelliğini annemiz Hazret-i Âişe anlatıyor:
"Peygamber Efendimiz kendi eliyle ne bir hizmetçiye, ne de bir kadına vurmadığı gibi—Allah yolunda savaşmaktan başka—elini sertçe herhangi bir şeye vurduğunu da görmedim.
"Peygamber Efendimiz iki şey karşısında tercihte bulunacağı zaman—günah olmamak şartıyla—o iki şeyden hangisi daha kolaysa o şey daha çok hoşuna giderdi. Fakat günah olduğu zaman bütün gücü ile o şeyden uzak dururdu.
"Peygamber Efendimiz kendi şahsı için kimseden öç almazdı. Ancak kendisine getirilen kimse Allah'ın yasak ettiği bir şeyi işlemişse o kimseden Allah için öç alırdı."
Peygamberimiz davetlilere ve misafirlerine karşı da nazik davranırdı. Davet edilenler arasında bazıları, kalkıp gidilmesi gerektiği halde kalkıp gitmeseler dahi Peygamberimiz onlara doğrudan gitmelerini hatırlatmaz, nazik davranarak dolaylı bir biçimde hissettirirdi.
Böyle bir durumu yine Enes bin Mâlik rivayet ediyor:
"Peygamberimizin kızı Hz. Zeyneb'in düğünü esnasındaydı. Resulullah halkı ekmek ve etle doyurdu.
Beni de cemaati çağırmak için gönderdi. Ziyafet bittikten sonra Peygamberimiz (a.s.m) kalktı, ben de kendisini takip ettim.
"Davetlilerden iki kişi muhabbete dalmış, dışarı çıkmamışlardı. Resulullah hanımlarının yanına uğruyor, selâm veriyor, hal ve hatırlarını soruyordu. Resulullah tekrar döndü, ben de onunla birlikte döndüm. Kapıya varınca baktık ki, o iki kişi hâlâ konuşuyorlardı. Onun döndüğünü görünce kalkıp gittiler. Resulullah tekrar evine dönünce ayağım kapının eşiğine koydu, benimle kendi arasına perde çekti. Allah şu âyeti indirdi:
"Ey iman edenler! Yemek için davet olunmadan Peygamberin evine girip de orada yemek vaktini beklemeyin. Davet edildiğinizde de girin. Fakat yemeğinizi yedikten sonra sohbete dalmadan dağılın. Bu hareketleriniz Peygambere eziyet verir, o da size bunu açıklamaktan sıkılır. Allah ise hakkı açıklamaktan çekinmez." (Hucurat Sûresi, 53.)
Bundan sonra da bir başkasının evine girip çıkmak belli kaidelere bağlanmış oldu.
.
| PEYGAMBERİMİZİN ADALETİ |
|
Hakka yönelmek, hakkı lâyık olana vermek, haksızlıktan kaçınmak, herkese eşit davranmak anlamlarına gelen adalet sıfatı Peygamberimizde en mükemmel şekilde mevcuttu.
Peygamberimiz dünya işlerinden elini çekmiş, hayattan uzak duran bir insan değildi. O, gençlik yıllarında Mekke'de bulunan kabilelerle birlikte yaşıyor, peygamber olduktan sonra da çeşitli kabile ve milletlerle iç içe bulunuyordu. Bu kabileler zaman olmuş, boğaz boğaza gelmişler, kan dökmüşler, çarpışmışlar, savaşmışlardı. Bunların birini memnun eden bir hareket, öbürünü rahatsız ediyordu.
İşte Peygamberimiz birbirine düşman kabileler arasında hak dini yayarken onların kalplerini kazanıyor, aralarında hak, adalet, insaf ve kardeşlik filizleri yeşertiyordu. Bu uğurda pekçok zorluklarla karşılaşıyordu. Fakat zerre kadar olsun, adalet ve insaftan ayrılmıyordu.
Arapların nüfuzlu ve zengin olanları, toplum içinde kendilerine ayrı bir yer ayırır, başkalarına, özellikle kimsesiz ve fakir kimselere yaptıkları baskıların kendilerine yapılmasına dayanamazlardı.
Mahzumîlerden bir kadın hırsızlık etmişti. Kureyşliler şerefli bir kabileden olan bu kadının cezalandırılmasını istemiyorlardı. Üsâme bin Zeyd'i Peygamberimiz çok seviyordu. Onu kırmayacağını biliyorlardı. Üsame'yi araya koyarak, Peygamberimizin bu kadına ceza vermemesini ricacı için gönderdiler. Peygamberimiz, Hz. Üsame'ye şöyle buyurdu:
"İsrailoğulları bu gibi taraf tutmaları yüzünden helak oldular. Bunlar fakirlerine en şiddetli ceza verirken, nüfuzlu ve zengin olanlarına ceza vermezlerdi."
Peygamberimiz, adaleti uygularken din farkı gözetmezdi. Hak sahibi bir Yahudi de olsa, Müslümandan hakkını alır, ona verirdi.
Sahabîlerden Ebû Hadrad, bir Yahudiden bir miktar borç almıştı. Vade dolmuş, Yahudi de ısrarla parasını istiyordu. Fakat Ebû Hadrad'ın sırtındaki elbisesinden başka bir malı yoktu. O sırada Peygamberimiz Hayber Savaşı için hazırlıkta bulunuyordu. Bu sefer Yahudilerin üzerineydi.
Mesele Peygamberimize iletildi. Ebû Hadrad, Yahudiden biraz süre istediyse de, Yahudi buna razı olmamıştı. Sahabîyi kolundan tutup Peygamberimizin huzuruna getirdi. Alacağını tahsil etmesini istedi.
Ebû Hadrad, verecek bir şeyinin olmadığını, Hayber'in fethinden sonra eline ganimet olarak bir şey geçerse vereceğini söyledi, ancak Yahudi diretiyordu. Sonunda Peygamberimiz fakir Sahabîsine sırtındaki elbisenin bir kısmını satarak borcunu ödemesini söyledi. Ebû Hadrad da öyle yaptı.
İşte Peygamberimiz Yahudilerin üzerine bir sefer hazırlığı yaptığı sırada, gözü gibi koruduğu, evlatlarından daha fazla üzerlerine düştüğü Sahabîlerinden birine karşı, hak sahibi olduğu için Yahu dinin hakkını arıyordu.
Peygamberimiz hak, hukuk ve adalet konusunda kendisini ayrı tutmaz, kendisine farklı bir muamele yapılmasını da kabul etmezdi. Bunun örnekleri Peygamberimizin hayâtında çokça bulunmakta, bu alanda da en yüksek seviyede bulunduğunu göstermektedir.
Ebû Said el-Hudri'nin anlattığına göre, Peygamberimiz bir seferinde savaşta ele geçen malları Sahabîleri arasında paylaştırıyordu. Müthiş bir izdiham vardı. Çok kalabalıktılar. Öyle ki, Sahabîlerden birisi Peygamberimizin sırtına çıkarcasına üzerine abanmıştı. Peygamberimiz, elinde bulunan ince hurma çubuğuyla o kişiye işaret ederek bir tarafa çekilmesini istedi. Çubuğun uç kısmı adamın yüzüne gelerek birazcık çizdi. Bunun farkında olan Peygamberimiz elindeki sopayı o kişiye verdi ve, "İşte yüzüm, gel, sen de benden hakkını al" dedi.
Fakat Resulullahı canından fazla seven Sahabî, "Ya Resulallah, ben hakkımı helâl ediyorum, sizi bağışlıyorum" dedi ve vazgeçti.
Ömrünün son günlerini yaşıyordu. Dünyaya veda etme vakti gelip çatmıştı. Sahabîleri ile vedalaşmak, helâlleşmek istedi. Öbür âleme üzerinde bir hak olarak gidemezdi. Sahabileri topladı ve onlara şöyle konuştu:
"Şayet birinize karşı bir hatada bulunmuşsam, maddî veya manevî olarak kimi incittiysem, malınıza, canınıza veya şerefinize, herhangi bir biçimde zararım dokunmuşsa gelsin, benden hakkını alsın, tazminatını vereyim."
Son anında, ağır hastalığında dahi adaletin yerini bulmasını istiyordu. Üzerinde, kimsenin bir hakkının kalmasını istemiyordu.
.
| PEYGAMBERİMİZİN VAKARl VE SÜKÛTU |
|
Vakar; ağırbaşlılık, temkinli davranmak, ciddi, haysiyet sahibi olmak anlamına gelir ki, kibir, gurur ve bencillik gibi kötü huylardan farklıdır.
Vakar, imandan gelen bir ciddiyet ve ağırbaşlılık iken, gurur, imandaki zaafın bir neticesi olarak görülür. Mesela bir idarecinin makamındaki ciddi olması vakar sayılırken, aynı ciddiyeti evinde sürdürmesi şefkata, merhamete, samimiyet ve içtenliğe aykırı düşer.
Peygamberimiz son derece vakarlı, ciddi ve izzet sahibi idi. Onun peygamberlik vakarı, görene önce bir ürperti ve korku verir, fakat daha sonra onun ne kadar şefkatli bir insan olduğunun farkına varırdı. Peygamberlik gibi yüce bir görevi omuzlayan insanın, etrafında bulunan binlerce Müslümana hak ve hakikat dersi veren bir insanın ciddi ve vakarlı olması kadar tabii bir şey yoktur. Zaten vakar, peygamberliğin en önemli özelliklerinden birisi olarak belirtilmektedir.
Peygamberimiz ciddiyete zarar veren hareketlerde bulunmazdı. Onun konuşması hikmetle doluydu. Boş ve lüzumsuz sözler söylemezdi. Dedikodu yapmaz; kimsenin aleyhinde bulunmadığı gibi, başkalarını o halde görürse de engel olurdu.
Gülmesi sadece tebessümdü. Sadece gülümserdi. Gözlerinin içi gülerdi, yüzü ışıl ışıl olurdu, Tatlı ve şirin bir durum alırdı. Sesli olarak gülmez, kahkaha atmazdı. Hoşuna giden bir şey olur veya sevindirici bir haber duyarsa, sadece dişleri görünür ve inci gibi parlardı.
Peygamberimizin oturuşu da gayet vakarlı idi. Oturduğu zaman cübbesiyle ayaklarını ve dizlerini örter, elleriyle kendisine çekidüzen verirdi. Başkalarını rahatsız edecek veya üzecek hareketlerde hiçbir zaman bulunmazdı. Çoğunlukla bağdaş kurarak veya dizüstü otururdu. Sağa sola yayılmaz, ayaklarım uzatmazdı. Özellikle kıbleye hiç uzatmazdı.
Peygamberimizin yürümesi de vakurdu. Sağa sola bakışlarını salmaz, karşıya bakarak sert, fakat mütevazı adımlarla yürürdü. Yürüyüşü yüksekten akan suyu andırırdı.
Kısaca, Peygamberimiz konuşmasında, susmasında, oturmasında, yürümesinde, ibadetinde ve bütün yaşayışında vakur bir insandı.
Peygamberimizin halinde sükût, yani sessizlik hakimdi. Sükûtu çok sever, ihtiyaç olmadan konuşmazdı. Güzel konuşmayan veya konuşurken edep ve terbiyeye uymayan kişiden yüzünü çevirirdi.
Sahabîlere, "Resulullahla sohbet eder miydiniz?" diye sorduklarında, onlar, "Evet, fakat o çok az konuşurdu" şeklinde cevap verirlerdi.
Peygamberimiz konuşsa dahi az ve öz konuşur, lüzumsuz lakırdı yapmazdı.
Ebû Mâlik, babasından Peygamberimizin konuşması ve susması ile ilgili gördüklerini şöyle anlatıyor:
"Biz çocukken Resulullahın (a.s.m) meclisinde otururduk. Ben ondan daha az konuşan hiçbir kimse görmedim. Bazı Sahabîler konuşup da sözü uzattıkları zaman tebessüm ederdi."
Peygamberimizin üvey evladı Hind ise, Peygamberimizin sükûtunu şu şekilde anlatır:
"Onun sükûtu dört şekilde olurdu:
"Söylenenlere karşı tahammül ve sabrederek, başkalarına sataşmaktan kaçınmak için, başkalarından hoşuna giden bir hareket görürse takdir manasında ve tefekkür için susardı."
Sükûtu, bedene kolay ve hafif gelen bir ibadet olarak vasıflandıran Peygamberimiz, bir meselenin mahiyetini bilmeden peşin fikirle konuşan kimseleri de ikaz ederdi.
Yine Peygamberimiz, Sahabîlerin sorusu üzerine cihat, oruç ve zekâttan sonra en hayırlı ibadetin sükût olduğunu bildirerek, şöyle buyuruyordu: "Susmak, konuşunca da hayır konuşmak." Muaz bin Cebel'in, "Dilimizin söylediklerinden mes'ul olur muyuz?" demesi üzerine Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"insanları Cehenneme yüzüstü düşürecek olan şey, dillerinden başkası değildir. Kim Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsa, ya hayır söylesin, ya da sussun. Hayır konuşun, faydalanın, kötü konuşmayın ki, selâmette olasınız."
Yerinde konuşmanın, boş yere söz söylememenin önemini her fırsatta Peygamberimiz bildirmektedir. Bazen de Sahabîlerin sorusu üzerine bu meseleye dikkatimizi çekmektedir.
Ubade bin Samit anlatıyor:
Bir gün Peygamber Efendimiz bineğine binerek Sahabîleri ile birlikte bir yolculuğa çıktı. Sahabîlerden hiçbiri onun önüne geçmiyor, hep sağında ve solunda yürüyorlardı. Muaz bin Cebel sordu:
"Yâ Resulallah! Allah'tan bizim günümüzü sizin gününüzden önce getirmesini dilerim. Allah o günü bize göstermesin. Şayet size bir şey olursa sizden sonra hangi amelleri yapmamızı tavsiye edersiniz?"
Peygamber Efendimiz:
"Allah yolunda cihada devam ediniz."
Muaz:
"Anam babam size feda olsun."
Peygamber Efendimiz:
"Allah yolunda cihad çok iyi bir şeydir. Fakat bugünkü insanlar için ondan daha önemli bir şey vardır."
Muaz:
"Ondan daha önemli şey herhalde oruç tutmak ve sadaka vermektir."
Peygamber Efendimiz:
"Oruçla sadaka elbette iyi şeylerdir. Fakat onlardan daha önemli bir şey vardır."
Bunun üzerine Muaz iyi bildiği bütün şeyleri sırasıyla söyledi. Peygamberimiz hepsine de:
"Daha önemli bir şey vardır" diye cevap verdi.
Sonunda Muaz:
"Öyleyse yâ Resulallah açıklayın bize. O önemli olan şey nedir?"
Peygamber Efendimiz dilini göstererek:
"Bununla, iyilikten başka hiçbir şey söylememektir" buyurdular.
.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Peygamberlerin en üstünü Muhammed aleyhisselam
|
Peygamber efendimiz, Peygamberlerin en üstünü ve sonuncusudur. Allahü teâlânın yarattığı varlıkların en şereflisi Muhammed aleyhisselâmdır. Her şey O’nun hürmetine yaratıldı. O, Allahü teâlânın resûlü, son peygamberidir. Allahü teâlâ bütün peygamberlerine ismiyle hitâb ettiği hâlde, O’na “Habîbim” (sevgilim) diyerek hitâb etmiştir. Nitekim Allahü teâlâ bir hadîs-i kudsîde: “Sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım!” buyurdu. Bütün mahlûkâtı O’nun şerefine yaratmıştır. Allahü teâlâ kullarına râzı olduğu ve beğendiği yolu göstermek için çeşitli kavimlere zaman zaman peygamberler göndermiştir. Muhammed aleyhisselâmı ise son Peygamber olarak bütün insanlara ve cinlere gönderdi. Bunun için Peygamberimize “Hâtem-ün-nebiyyîn” ve “Hâtem-ül-Enbiyâ” denilmiştir.
Her peygamber, kendi zamânında, kendi mekânında, kendi kavminin hepsinden her bakımdan üstündür. Muhammed aleyhisselâm ise, her zamanda, her memlekette, yâni dünyâ yaratıldığı günden kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiçbir kimse hiçbir bakımdan O’nun üstünde değildir. Allahü teâlâ her şeyden önce Muhammed aleyhisselâmın nûrunu yarattı. Eshâb-ı kirâmdan Abdullah bin Câbir radıyallahü anh; “Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ her şeyden evvel neyi yaratmıştır, bana söyler misin?” deyince, Sevgili Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Her şeyden evvel senin peygamberinin yâni benim nûrumu kendi nûrundan yarattı. O zaman ne Levh, ne Kalem, ne Cennet, ne Cehennem, ne melek, ne semâ’ (gökyüzü), ne arz (yeryüzü), ne güneş, ne ay, ne insan, ne de cin vardı.” Âdem aleyhisselâm yaratılınca Arş-ı a’lâda nûr ile yazılmış “Ahmed” ismini gördü. “Yâ Rabbi! Bu nûr nedir?” diye sorunca Allahü teâlâ; “Bu, ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed olan senin zürriyetinden bir peygamberin nûrûdur. Eğer O olmasaydı, seni yaratmazdım.” buyurdu. Âdem aleyhisselâm yaratılınca alnına Muhammed aleyhisselâmın nûru kondu ve o nûr onun alnında parlamaya başladı. Âdem aleyhisselâmdan îtibâren babadan oğula intikal ederek asıl sâhibi Muhammed aleyhisselâma ulaştı.
Muhammed aleyhisselâm hicretten 53 sene evvel Rebîülevvel ayının on ikinci pazartesi gecesi, sabaha karşı, Mekke’de doğdu. Târihçiler, bu günün Mîlâdi takvime göre, 20 Nisan 571 tarihine rastladığını söylüyor. Doğmadan birkaç ay önce babası, altı yaşındayken de annesi vefât etti. Bu sebepten Peygamber efendimize Dürr-i Yetîm (yetimlerin incisi) lâkâbı da verilmiştir. Sekiz yaşına kadar dedesi Abdülmuttalib’in yanında kaldı. Dedesi de vefât edince, amcası Ebû Tâlib O’nu yanına aldı. Yirmi beş yaşındayken Hadîcet-ül Kübrâ ile evlendi. Bu hanımından doğan ilk oğlunun adı Kâsım idi. Bundan dolayı Peygamberimize Ebü’l-Kâsım yâni Kâsım’ın babası da denildi. Araplarda böyle künye ile anılmak âdetti. Kırk yaşında, bütün insanlara ve cinne peygamber olduğu Allahü teâlâ tarafından bildirildi. Üç sene sonra herkesi îmâna çağırmağa başladı. Elli iki yaşında mîrac vukû buldu. 622 yılında 53 yaşında olduğu hâlde, Mekke’den Medîne’ye hicret etti. Yirmi yedi defâ muhârebe yaptı. 632 (H. 11) senesinde rebîülevvel ayının on ikinci pazartesi günü öğleden evvel 63 yaşında vefât etti.
.
|
Mübarek soyu
|
Muhammed aleyhisselâmın nûru, Âdem aleyhisselâmdan itibâren temiz babalardan ve temiz analardan geçerek gelmiştir. Kur’ân-ı kerîmde Şu’ârâ sûresi 219. âyetinde meâlen; “Sen, yâni senin nûrun, hep secde edenlerden dolaştırılıp, sana ulaşmıştır.” buyrulmaktadır. Nitekim Peygamber efendimiz hadîs-i şerîfte; “Allahü teâlâ insanları yarattı. Beni insanların en iyi kısmından vücûda getirdi. Sonra, bu kısımlarından en iyisini (Arabistan’da) seçti. Beni bunlardan vücûda getirdi. Sonra evlerden, âilelerden en iyisini seçip, beni bunlardan meydana getirdi. O hâlde, benim rûhum ve cesedim mahlûkların en iyisidir. Benim silsilem, ecdâdım en iyi insanlardır.” buyurmuşlardır.
Yaratılan ilk insan olan Âdem aleyhisselâm, Muhammed aleyhisselâmın zerresini taşıdığı için alnında O’nun nûru parlıyordu. Bu zerre hazret-i Havvâ’ya, ondan Şît aleyhisselâma ve böylece, temiz erkeklerden temiz kadınlara ve temiz kadınlardan temiz erkeklere geçti. Muhammed aleyhisselâmın nûru da, zerre ile birlikte alınlardan alınlara geçti. Melekler ne zaman Âdem aleyhisselâmın yüzüne baksalar, alnında Muhammed aleyhisselâmın nûrunu görürler ve ona salevât okurlardı. Yâni; “Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed.” derlerdi. Âdem aleyhisselâm vefât edeceği zaman oğlu Şît aleyhisselâma dedi ki: “Yavrum! Bu alnında parlayan nûr, son peygamber Muhammed aleyhisselâmın nûrudur. Bu nûru, mü’min, temiz ve afif hanımlara teslim et ve oğluna da böyle vasiyet et! Muhammed aleyhisselâma gelinceye kadar, bütün babalar, oğullarına böyle vasiyet etti. Hepsi bu vasiyeti yerine getirip, en asîl, en kibâr kız ile evlendi. Nûr, temiz alınlardan, temiz kadınlardan geçerek sâhibine ulaştı. Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem dedelerinden birinin iki oğlu olsa, yahut bir kabîle iki kola ayrılsa Muhammed aleyhisselâmın soyu, en şerefli ve hayırlı olan tarafta bulunurdu. Her asırda onun dedesi olan zât, yüzündeki nûrdan belli olurdu. O’nun nûrunu taşıyan seçilmiş bir soy vardı ki, her asırda bu soydan olan zâtın yüzü pek güzel ve nûrlu olurdu. Bu nûr ile kardeşleri arasında belli olur, içinde bulunduğu kabîle başka kabîlelerden daha üstün, daha şerefli olurdu. Âdem aleyhisselâmdan beri evlâttan evlâda geçerek gelen bu nûr İbrâhim’e ondan da oğlu İsmâil’e aleyhimüsselâm geçmiştir. Onun da alnında sabâh yıldızı gibi parlayan nûr, evlâdlarından Adnan’a, ondan Me’ad ondan Nizâr’a intikal etmiştir. Nizâr doğunca babası Me’ad, oğlunun alnındaki nûru görüp sevinmiş, büyük ziyâfet vermiştir. “Böyle oğul için, bu kadar ziyâfet az bir şey.” dediği için de oğlunun adı Nizâr (az bir şey) kalmıştır. Bundan sonra da nûr sıra ile intikal ederek asıl sâhibi olan sevgili Peygamberimize ulaşmıştır.
Sevgili Peygamberimiz; “Ben, Abdullah, Abdülmuttalib, Hâşim, Abdü Menaf, Kuseyy, Kilâb, Mürre, Ka’b, Lüveyy, Gâlib, Fihr, Mâlik, Nadr, Kinâne, Huzeyme, Mudrike, İlyâs, Mudar, Nizâr, Me’ad, Adnân oğlu Muhammed’im. Mensup olduğum topluluk, ne zaman ikiye ayrılmış ise, Allah beni muhakkak onların en hayırlı olan tarafında bulundurmuştur. Ben, câhiliyyet ahlâksızlıklarından hiçbir şey bulaşmaksızın, ana ve babamdan meydana geldim. Ben, Âdem’den babama ve anneme gelinceye kadar, hep nikâhlı anne babadan geldim. Ben ana ve baba îtibâriyle en hayırlınızım.” Başka bir hadîs-i şerîfte de; “Allahü teâlâ, İbrâhim oğullarından İsmâil’i seçti. İsmâil oğullarından Kinâne oğullarını seçti. Kinâne oğullarından Kureyş’i seçti. Kureyş’ten Hâşim oğullarını seçti. Hâşim oğullarından Abdülmuttalib oğullarını seçti. Abdülmuttalib oğullarından da beni seçti.” buyurdu.
Peygamberimiz Kureyş kabîlesinin Hâşim oğulları kolundandır. Babası Abdullah’dır. Abdullah’ın babası Abdülmuttalib, annesi de Fâtımâ binti Amr’dır. Dedesi Abdülmuttalib, Mekke’nin hâkimi ve Arapların şeref îtibâriyle en üstün kabilesi olan Kureyş kabîlesine mensuptu. Abdülmuttalib’in alnında Muhammed aleyhisselâmın nûru parladığından Kureyş kavmi onunla bereketlenirdi. Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib, oğulları arasında en çok Abdullah’ı severdi. Çünkü onun alnında Muhammed aleyhisselâmın nûru parlıyordu. Abdullah’ın güzelliği Mısır’a kadar şöhret bulmuştu. Alnındaki nûr yüzünden iki yüze yakın kız, onunla evlenmek arzusu ile Mekke’ye gelmişti. Abdülmuttalib ise, O’nu her yönüyle O’na denk olan bir kız ile evlendirmek istiyordu. Bunun için Benî Zühre kabîlesinin büyüğü Vehb bin Abd-i Menâf’ın kızı Âmine’yi oğlu Abdullah’a istedi. Vehb’in kızı Âmine; güzellik, ahlâk ve neseb îtibâriyle Kureyş kızlarının en üstünü idi. Ayrıca soy bakımından Abdullah ile birkaç batın yukarıda birleşmekte idi. Abdülmuttalib, Vehb’in kızını oğlu Abdullah’a isteyince Vehb şöyle dedi: “Ey amcam oğlu, biz bu teklifi sizden önce aldık. Âmine’nin annesi bir rüyâ gördü. Anlattığına göre evimize bir nûr girmiş, aydınlığı yeri ve gökleri tutmuş. Ben de bu gece rüyâmda dedemiz İbrahim’i gördüm. Bana; “Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah’la kızın Âmine’nin nikâhlarını ben kıydım. Onu sen de kabûl et.” dedi. Bugün sabahtan beri bu rüyânın tesiri altındayım. Acaba ne zaman gelecekler, diye merak ediyordum.” Bu sözleri duyan Abdülmuttalib sevincinden“Allahü Ekber! Allahü Ekber!” diyerek tekbir getirdi. Nihâyet oğlu Abdullah’ı Vehb’in kızı Âmine ile evlendirdi. Bu konuda başka rivâyetler de vardır.
Abdullah, Âmine ile evlenince alnında parlayan nûr, hanımına intikal etti. Abdullah’ın evlendiği geceye Türkiye’de ve birçok İslâm memleketlerinde bir asırdan beri Regâib kandili ismi verilmekte ise de bu yanlıştır. Regâib gecesi, Receb ayının ilk cumâ gecesidir. Muhammed aleyhisselâmın nûru ise hazret-i Âmine’ye Cemâzilahir ayında intikal etmiştir. Câhiliyye devrinde Arapların harbi haram saydıkları aylarda harp etmek istedikleri zaman ayların ismini ve sırasını değiştirmeleri yâni Cemâzilahir ayına o sene Recep demeleri sebebiyle halk içinde bu yanlışlık yayılmıştır. Gerçekte bunun dînen ve ilmen bir kıymeti yoktur. O halde Nübüvvet yâni peygamberlik nûrunun Âmine vâlidemize intikali, şimdiki Cemâzilahir ayındadır, Regâib gecesinde değildir. Âmine’nin Muhammed aleyhisselâma hâmile olduğu sırada Kureyş kabilesinde büyük bir darlık, kıtlık ve pahalılık olmuştu. Kureyş çok sıkıntı içinde idi. Muhammed aleyhisselâmın ana rahmine düşmesiyle birlikte, O’nun hürmetine Allahü teâlâ Kureyş kabîlesinin bağ ve bahçelerine, mahsûllerine öyle bereket verdi ki, hepsi zengin oldular. Araplar o seneye “Senet-ül feth ve’l ibtihac” yâni sevinç ve bolluk yılı dediler. Âmine Hâtun Sevgili Peygamberimize hâmile iken kocası Abdullah ticâret için Şam’a gitmişti. Dönüşünde hastalanıp Medîne’ye geldiği sırada dayılarının yanında vefât etti. Bu haber Mekke’de duyulunca çok büyük bir üzüntüye sebep oldu. Eshâb-ı kirâmdan Abdullah ibni Abbas radıyallahü anh şöyle bildirmiştir: “Peygamberimizin babası Abdullah, oğlu doğmadan önce vefât edince melekler; “Ey Rabbimiz, Resûlün yetim kaldı.” dediler. Allahü teâlâ da; “O’nun koruyucusu ve yardımcısı benim.” buyurdu.”
Âmine Hâtun şöyle anlatmıştır: “Ben altı aylık hâmile iken, bir gece rüyâmda karşıma bir zât çıkıp dedi ki: “Ey Âmine, bilmiş ol ki, sen âlemlerin en hayırlısı olan kimseye hâmile oldun. Doğurunca ismini Muhammed koy ve hâlini hiç kimseye açmayıp, gizli tut!” Başka bir rivâyette de; “İsmini Ahmed koy.” şeklinde bildirilmiştir.
Muhammed aleyhisselâmın doğmasına iki ay kadar zaman varken Fil vak’ası meydana geldi. İnsanların her taraftan akın akın gelip Kâbe’yi ziyâret etmesine engel olmak isteyen Yemen vâlisi Ebrehe, Bizans İmparatorunun da yardımıylaSan’a’da büyük bir kilise yaptırdı ve insanların burayı ziyâret etmelerini istedi. Araplar ise eskiden beri Kâbe’yi ziyâret etmekte olup, Ebrehe’nin yaptırdığı kiliseye hiç îtibar etmediler. Hattâ hakâret gözüyle baktılar. İçlerinden biri kiliseyi kirletti. Bu hâdiseye kızan Ebrehe, Kâbe’yi yıkmaya karar verdi ve bu maksatla bir ordu hazırlayıp Mekke üzerine yürüdü. Ebrehe’nin ordusunda önde yürütülen, zaferin kazanılmasında en büyük payı alacağı tahmin edilen Mahmud adında bir fil vardı. Ebrehe Kâbe’ye saldırmaya başlayınca bu fil yere çöktü ve Kâbe yönünde yürümedi. Yönü Yemen’e çevrilince koşarak geri dönüyordu. Böylece Mekke’ye yaklaşıp hücum etmek istediği halde hücum edemeyen Ebrehe ve ordusu üzerine Allahü teâlâ ebâbil (dağ kırlangıcı) denilen kuşlardan bir sürü gönderdi. Ebâbil kuşlarının herbiri, biri ağzında ikisi de ayaklarında olmak üzere, nohut veya mercimek büyüklüğünde üçer taş taşıyorlardı. Bu taşları Ebrehe’nin ordusu üzerine bıraktılar. Taş isâbet eden her asker, ânında yere düşüp öldü. Ebrehe kaçmak istedi. Taşlardan ona da isâbet edip, kaçtıkça etleri parça parça dökülerek öldü. Bu husus Kur’ân-ı kerîm’de Fil sûresinde bildirilmektedir. Böylece Kureyş kabîlesi doğmak üzere olan Muhammed aleyhisselâmın hürmetine büyük bir düşmanın şerrinden kurtuldu. Muhammed aleyhisselâmın geleceği Âdem aleyhisselâmdan îtibâren her peygambere ve ümmetlerine müjdelene gelmiş, doğması yaklaşınca da birçok haber ve müjdeler verilip alâmetler ortaya çıkmış, çeşitli hadiseler meydana gelmiştir.
.
|
Doğumu
|
Muhammed aleyhisselâm Hicret’ten 53 sene evvel Rebîulevvel ayının on ikinci Pazartesi gecesi sabaha karşı Mekke’nin Haşimoğulları mahallesinde, Safâ Tepesi yakınında bir evde doğdu. Bu gün, Mîlâdî takvime göre 20 Nisan 571 tarihine rastlamaktadır. O gün henüz güneş doğmadan âlem nûr ile doldu. Âdem aleyhisselâmdan beri babadan evlâda intikal edegelen nûr asıl sâhibine ulaştı.
O’nun doğumunu annesi hazret-i Âmine şöyle anlatıyor: “Doğum ânı geldiğinde heybetli bir ses işittim. Ürpermeye başladım. Sonra beyaz bir kuş gördüm, gelip kanadı ile beni sığadı. O andan sonra bendeki korku ve ürpertiden eser kalmadı. Yanımda süt gibi beyaz bir kâse şerbet gördüm. O şerbeti bana verdiler. O anda çok susamış idim. Verilen şerbeti içtim. Baldan tatlı ve soğuk idi. İçer içmez susuzluğum gitti. Sonra büyük bir nûr gördüm, Evim o kadar nûrlandı ki, o nûrdan başka bir şey görmüyordum. O sırada çok hâtun gördüm. Boyları uzun, yüzleri güneş gibi parlıyordu. Etrafımı sarıp, bana hizmet eden bu hâtunlar, Abdü Menâf kabîlesinin kızlarına benzerlerdi. Yine o sırada beyaz, uzun ve gökten yere uzanmış ipek bir kumaş gördüm. Dediler ki: O’nu insanların gözünden örtün. O anda bir grup kuş peydâ oldu. Ağızları zümrütten, kanatları yâkuttandı. Gümüş ibrikler tutarak havada duruyorlardı. Bana korku gelip terlemiştim, ter damlalarından misk kokusu yayılıyordu. O halde iken gözümden perdeyi kaldırdılar. Doğudan batıya kadar bütün yeryüzünü gördüm. Üç alem (bayrak) dikildi. Onların biri meşrik (doğu), biri mağrip (batı) biri de Kâbe’nin üstünde idi. Etrafımda çok sayıda melekler toplandı. Muhammed doğar doğmaz, mübârek başını secdeye koydu ve şehâdet parmağını kaldırdı. O anda gökten bir parça beyaz bulut indi. O’nu kapladı. Bir ses işittim; “Onu mağripden meşrıka kadar her yerde gezdirin. Tâ ki cümle âlem onu, ismiyle, cismiyle ve sıfatıyla görsünler.” diyordu. Sonra o bulut gözden kayboldu ve Muhammed’i bir beyaz yünlü kumaş içinde sarılı gördüm. Yine o sırada yüzleri güneş gibi parlayan üç kişi gördüm. Birinin elinde gümüşten bir ibrik, birinin elinde zümrütten bir leğen, birinin elinde de bir ipek vardı. İbrikten sanki misk damlıyordu. Muhammed’i o leğenin içine koydular. Mübarek başını ve ayağını yıkadılar ve ipeğe sardılar. Sonra mübârek başına güzel koku sürüp, mübârek gözlerine sürme çektiler ve gözden kayboldular.”
Muhammed aleyhisselâmın doğduğu sırada hazret-i Âmine’nin yanında Abdurrahman bin Avf’ın annesi Şifâ Hâtun, Osman bin Ebü’l-Âs’ın annesi Fâtımâ Hâtun ve Peygamberimizin halası Safiyye Hâtun vardı. Bunlar da gördükleri nûru ve diğer hâdiseleri haber verdiler. Şifâ Hâtun şöyle anlatıyor: “Ben, o gece Âmine’nin yanında idim. Muhammed aleyhisselâmın doğar doğmaz duâ ve niyâz ettiğini işittim. Gâibden; “Yerhamüke Rabbüke” diye söylendi. Sonra bir nûr çıkıp o kadar ışık verdi ki, doğudan batıya kadar her yer göründü...” Bundan başka birçok hâdiseye şâhit olan Şifâ Hâtun; “Ne zaman ki, O’na peygamberlik verildi; hiç tereddüt etmeden ilk îmân edenlerden biri de ben oldum.” dedi.
Safiyye Hâtun da şöyle anlatmıştır: “Muhammed aleyhisselâm doğduğu sırada her tarafı bir nûr kapladı. Doğar doğmaz secde etti, mübârek başını kaldırıp açık bir dille “Lâ ilâhe illallah, innî resûlullah” dedi. O’nu yıkamak istediğimde, biz O’nu yıkanmış olarak gönderdik.” denildi. O sünnet olmuş ve göbeği kesilmiş görüldü. O’nu kundağa sarmak istediğimde sırtında bir mühür gördüm, mühürün üzerinde (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah) yazılı idi. Doğar doğmaz secde ettiği sırada hafif sesle bir şeyler söylüyordu, kulağımı mübârek ağzına yaklaştırdım; “Ümmetî, Ümmetî” (Ümmetim, ümmetim) diyordu...”
Resûl-i ekrem efendimizin doğduğunu dedesi Abdülmuttalib’e Kâbe’de Allah’a yalvarıp duâ etmekteyken müjdelediler. Abdülmuttalib bu müjdeyi alınca çok sevinip O’nu görmeye giti ve; “Bu oğlumun şânı, şerefi çok yüce olacaktır” dedi. Sonra da O’nun doğumunu kutlamak için doğumun yedinci gününde Mekke halkına üç gün ziyâfet verdi. Ayrıca şehrin her mahallesinde develer keserek insan ve hayvanların istifâde etmesi için bıraktı. Ziyâfet sırasında çocuğa hangi ismi koydun diyenlere Muhammed ismini verdim dedi. Neden atalarından birinin ismini vermedin diyenlere; “Allah’ın ve insanların O’nu medh etmelerini, övmelerini istediğim için.” cevabını verdi. Annesi de Ahmed ismini koydu.
Muhammed aleyhisselâm doğduğu sırada ve doğduktan sonra pekçok hâdise meydana geldi.
Muhammed aleyhisselâmın dünyâya geldiği gece bir yıldız doğdu. Bunu gören Yahûdî bilginleri Muhammed aleyhisselâmın doğduğunu anladılar. Eshâb-ı kirâmdan Hassân bin Sâbit anlatır: “Ben sekiz yaşında idim. Bir sabah vakti Yahûdînin biri, hey Yahûdîler! diye çığlık atarak koşuyordu. Yahûdîler ne var, ne yırtınıyorsun diyerek yanına toplanınca şöyle söyledi: “Haberiniz olsun Ahmed’in yıldızı bu gece doğdu! Ahmed bu gece dünyâya geldi...”
Muhammed aleyhisselâm doğduğu gece Kâbe’deki putlar yüz üstü yere yıkıldı. Urvetübni Zübeyr rivâyet eder: “Kureyşten bir cemaatin bir putu vardı. Yılda bir defâ onu tavâf ederler, develer kesip şarap içerlerdi. Yine öyle bir günde putun yanına vardıklarında onu yüzüstü yere yıkılmış buldular. Kaldırdılar, yine kapandı. Bu hal üç defâ tekrarlandı. Bunun üzerine etrâfına iyice destek verip diktikleri sırada şöyle bir ses işitildi: “Bir kimse doğdu yer yüzünde her yer harekete geldi. Ne kadar put varsa hepsi yıkıldı. Kralların korkudan kalbleri titredi.” Bu hâdise tam Muhammed aleyhisselâmın doğduğu geceye rastlıyordu.
Medâyin şehrindeki İran Kisrâsının sarayının on dört kulesi (burcu) yıkıldı. O gece gürültüyle ve dehşetle uyanan Kisrâ ve halkı yine kendilerinden bâzı ileri gelenlerin gördükleri korkunç rüyaları tâbir ettirdiklerinde bunun büyük bir şeye alâmet olduğunu anladılar.
Yine o gece Mecûsîlerin yâni ateşe tapanların bin yıldan beri yanmakta olan kocaman ateş yığınları âniden söndü. Ateşin söndüğü târihi not ettiler. Kisrânın sarayından burçların yıkıldığı geceye isâbet ediyordu.
O zaman insanların mukaddes saydıkları Sâve Gölü de yine o gece bir anda suyu çekilip, kuruyuverdi.
Şam tarafında bin yıldan beri suyu akmayan ve kurumuş olan Semave Nehrinin vâdisi de, o gece, su ile dolup taşarak akmaya başladı.
Muhammed aleyhisselâmın doğduğu geceden îtibâren şeytan artık Kureyş kâhinlerine vukû bulacak hâdiselerden haber veremez oldu. Kehânet sona erdi...
Muhammed aleyhisselâmın doğduğu gece ve daha sonra o zamâna kadar görülmemiş bu hâdiselerden başka pekçok hâdise vukû buldu, bunların hepsi son Peygamber Muhammed aleyhisselâmın dünyâyı teşrif ettiğine işâret olmuştur.
Sual: Peygamber efendimiz dünyaya gelmeden önce de, işaret olarak bazı olağanüstü hadiseler olmuş mudur?
CEVAP
Konu ile alakalı olarak Şevâid-ün Nübüvve kitabında şu bilgiler verilmektedir:
“Resûlullah efendimizin doğduğu gece, İran Kisrâsının (kralı) sarayı sallandı ve sarayın ondört burcu yıkıldı. Mecûsilerin bin seneden beri hiç sönmeden yanan ateşi söndü. Sâve Gölü'nün suyu yere çekilip kurudu. Mecûsilerin meşhur âlimi Mü'bedân rüyasında;
“Serkeş develerin önlerine kattığı atları öldürüp, Dicle Nehri'ni geçtiklerini ve memleketlerine dağıldıklarını” gördü.
Kisrâ, sarayının sallanmasından ve burçlarının yıkılmasından çok korktu. Kimseye bildirmek istemedi. Fakat sabahleyin tahtına geçip oturunca sabredemeyip bu hadiseyi vezirlerine ve ileri gelen adamlarına anlattı. O bunları anlatırken Mecûsilerin ateşinin söndüğünü bildiren bir mektup da geldi. Bunun üzerine Kisrâ, daha çok endişelendi. Sonra da Mü'bedân gördüğü rüyayı anlattı. Kisrâ, Mü'bedâna;
- Bu hadiseler için ne denebilir, bunlar neye alamettir? diye sordu. O da;
- Bunlar Arablar arasında meydana gelen bir hadiseye işarettir, dedi. Sonra Kisrâ, Numan bin Münzire mektup yazıp, bu hadisenin izahını sorabileceği bir âlim göndermesini istedi. O da Abdülmesîh Gassânî'yi gönderdi. Kisrâ bu hadiseleri ona sordu. Abdülmesîh Gassânî dedi ki:
- Bu ilmi dayım Satîh kâhin bilir. O Şam'dadır, dedi. Kisrâ;
- Git ondan bu hadiseleri sor dedi. Şam'a gidip Satîh kâhini buldu. Satîh kâhin o anda ölmek üzere idi. Selam verdi, cevap alamadı. Bir şiir okumaya başladı. Satîh kâhin şiiri işitince gözlerini açtı ve;
- Ey Abdülmesîh! Kisrâ, sarayının sallanması, burçlarının yıkılması, Mü'bedânın rüyası, Sâve Gölü'nün kuruması sebebiyle, bunları sordurmak için seni bana gönderdi, dedi. Bunların hepsi ahir zaman Peygamberinin doğduğuna işarettir. O bu beldeleri alacaktır. Kisrâlardan, yıkılan burçlar sayısı kadar kimse İran'a krallık yapacaklar. Sonra devletleri yıkılacaktır.
Abdülmesîh bu haberi Kisrâya götürdü. Kisrâ ondört kişi krallık yaptıktan sonra bu devlet yıkılacak. Bu bir hayli iş ve uzun zaman alır, dedi. Fakat bu kisrâlardan on kişinin krallığı dört senede bitti. Diğer dördü hazret-i Osman zamanına kadar saltanat sürdüler.”
Sual: Peygamber efendimizin doğumu anında olağanüstü şeyler meydana gelmiş midir?
CEVAP
Şevâid-ün Nübüvve kitabında şu bilgiler verilmektedir:
“Resûlullah efendimizin annesi hazret-i Âmine hâtun şöyle anlatmıştır:
Muhammed aleyhisselâmın doğacağı sırada evde yalnız idim. Abdülmuttalib Beytüllahı tavâf etmeye gitmişti. Zevcim Abdullah dört ay önce Medine'de vefat etmişti ve orada defnedilmişti. Evin tavanı tarafından büyük bir şey indiğini hissettim ve beni korku kapladı. Bir ak kuşun kanadıyla beni sıvazladığını hissettim ve korkum dağıldı. Sonra bana süt gibi beyaz bir şerbet verdiler. Çok susamıştım, aldım, bu şerbeti içtim. Uzun boylu küçük yüzlü hatunlar gördüm. Abd-i Menâfın kızlarına benziyorlardı. Etrafımda duruyorlardı. Gökten yere kadar uzanmış beyaz ipekten bir örtü gördüm. Birisinin;
'Onu insanların gözünden gizliyoruz' dediğini işittim.
Bir bölük kuşlar gördüm ki gagaları zümrütten, kanatları yakuttan idi. O sırada gözümden perde kaldırıldı. Doğudan batıya kadar yeryüzünü gördüm.
Biri doğuda, biri batıda, biri de Kâbe'nin damı üzerinde üç alem, sancak gördüm. Sonra çok hatunlar gelip çevremde oturdular.
Muhammed aleyhisselâm doğar doğmaz başını secdeye koydu. Parmağını semaya kaldırdı. Sonra bir bulut indi ve onu kaldırıp götürdü. Baktım yerde göremedim. Gözden kaybolmuştu. Sonra yine bir bulut geldi. Şöyle bir ses duyuyordum:
'Muhammed'i bütün âlemde dolaştırınız. Bütün mahlukat Onu ismiyle, suretiyle ve sıfatıyla tanısın, bilsin!..' O bulut bir anda Onu geri getirdi. Onu beyaz bir yün içine sarmışlardı. Sardıkları kundak sütten ak, ipekten yumuşak idi.
Muhammed'i (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün insanlara, cinnilere ve hayvanlara gösterdiler. 'Ona Âdem'in saffetini, Nûh'un rikkatini, İbrâhîm'in hulletini, İsmâîl'in lisânını, Yusuf'un cemâlini, Yakub'un besâretini, Eyyûb'ün sabrını, Yahyâ'nın zühdünü ve Îsâ'nın keremini (aleyhimüssalâtü vesselâm) verdik' dediler... Sonra bulut bir anda açıldı.”
Osmân bin Ebîl Âs hazretlerinin annesi, şöyle anlatmaktadır:
“Muhammed aleyhisselâmın doğduğu sırada hazret-i Âmine'nin yanında idim. O gece ne tarafa baksam gündüz gibi aydınlık idi. Yıldızlara bakdıkça bana yaklaştıklarını gördüm. Neredeyse üzerime düşecekler sanırdım.”
.
|
İsimleri ve künyeleri
|
Peygamber efendimizin en çok söylenilen ismi “Muhammed”dir. Bu isim, Kur’ân-ı kerîm’de Âl-i İmrân sûresi 144. âyette, Ahzab sûresi 40. âyette, Fetih sûresi 29. âyette ve Muhammed sûresi 2. âyetinde olmak üzere dört defâ geçmektedir. Saf sûresi 6. âyetinde ise Îsâ aleyhisselâmın ümmetine Ahmed ismiyle haber verdiği bildirilmektedir. Kur’ân-ı kerîm’de Muhammed ve Ahmed isminden başka, Resûl, Nebî, Şâhid, Beşîr, Nezîr, Mübeşşir, Münzîr, Dâ’i-i ilallah, Sirâcen Münîr, Raûf, Rahîm, Musaddık, Müzekkir, Müdessir, Abdullah, Kerîm, Hak, Mübîn, Nûr, Hâtemün-Nebiyyîn, Rahmet, Ni’met, Hâdi, Tâhâ, Yâsîn... diye anılmıştır. Bundan başka yine bâzıları Kur’ân-ı kerîm’de ve bâzıları da hadîs-i şerîflerde bir kısmı da daha önceki peygamberlere gönderilen mukaddes kitaplarda geçmiştir. Daha önceki peygamberlere indirilen kitaplarda geçen isimlerin çoğu, sıfat olup, mecâzen isim sayılan kelimelerdendir. Bunlardan bâzıları da şöyledir. Dahûk, Hamyata, Ahid, Paraklit, Mazmaz, Müşaffah, Münhamennâ, Muhtar, Rûhûl-Hak, Mukimüssünneh, Mukaddes, Hırz-ul-Ümmiyyîn, Mâlum... Peygamberimizin ismi İncîl’de “Ahmed” (Paraklit), Tevrât’ta ise “Münhamenna” olarak geçmiş olup, Süryanicede Muhammed ismi karşılığıdır. İncîl’de Peygamberimizin geleceği müjdelenip Paraklit kelimesiyle de ifâde edilmiştir ki, Ahmed ve Muhammed mânâsınadır. İncîl tahrif edilince bu kelimeler kasten değiştirilmiştir.
Peygamberimizin hadîs-i şerîflerinde ise Mâhi, Hâşir, Âkıb, Mükaffi, Nebüyyür-rahme, Nebiyyüt-Tevbe, Nebüyy-ü Melâhim, Kattâl, Mütevekkil, Fâtih, Hâtem, Mustafa, Ümmî, Kusem (her hayrı kendinde toplayan) isimleri geçmektedir. Bir hadîs-i şerîfte Sevgili Peygamberimiz; “Bana mahsus beş isim vardır: “Ben Muhammed’im. Ben Ahmed’im, ben Mâhi’yim ki, Allah benimle küfrü yok eder. Ben, Hâşir’im ki halk, kıyâmet günü benim izimce haşrolunacaktır. Ben, Âkıb’ım ki benden sonra peygamber yoktur.” buyurdu.
Peygamberimizin hazret-i Hadîce’den doğan ve küçük yaşta vefât eden oğlu Kâsım’dan dolayı kendisine Ebü’l-Kâsım künyesi verilmiştir. Yine peygamberliği bildirilmeden önce O’ndaki doğruluk, îtimâd, emîn, güvenilir olması gibi sayılamayacak kadar üstün meziyetlerden dolayı Kureyş kabîlesi ona “El-Emîn” ismini vermiştir.
.
|
Çocukluğu
|
Sevgili Peygamberimiz doğduktan sonra dokuz gün kadar annesi Âmine Hâtun tarafından emzirildi. Sonra Ebû Leheb’in câriyesi Süveybe Hâtun onu günlerce emzirdi. O zaman Mekke halkının çocuklarını bir süt annesine vermeleri âdetti.
Mekke’nin havası çok sıcak olduğundan, çocukları havası iyi, suyu tatlı olan civar yerlerdeki yaylalara gönderirler, çocuklar bir müddet oralarda, verildikleri süt annelerinin yanında kalırlardı. Her sene bu maksatla Mekke’ye birçok süt anaları gelir, birer çocuk alıp giderlerdi. Çocukları büyütüp teslim edince de çok ücret ve hediyeler alırlardı.
Peygamberimizin doğduğu sene de yaylalarda yaşayan Benî Sa’d kabilesinden bir çok süt anne Mekke’ye gelip herbiri emzirmek üzere birer çocuk almıştı. Benî Sa’d kabilesi Mekke civârındaki kabileler arasında şerefte, cömertlikte mertlik ve tevâzuda ve Arapçayı düzgün konuşmakta meşhur olduğundan Kureyş kabîlesinin ileri gelenleri çocuklarını, daha çok, bu kabîleye vermek isterlerdi. O sene Benî Sa’d kabîlesinin yurdunda şiddetli bir kuraklık ve kıtlık olduğundan ücretle çocuk emzirip sıkıntılarını gidermek üzere, her senekinden daha çok süt annesi Mekke’ye gelmişti. Bilhassa zengin âilelerin çocuklarını alıyorlardı. Gelen kadınların herbiri birer çocuk almışlardı. Peygamber efendimiz yetim olduğu için fazla ücret alamama düşüncesiyle, henüz O’na tâlib olan çıkmamıştı. Gelen kadınlar içinde iffeti, temizliği, hilmi (yumuşaklığı), hayâsı ve yüksek ahlâkıyla tanınmış Halîme Hâtun da vardı. Binek hayvanları zayıf olduğu için Mekke’ye ötekilerden geç gelmişti. Kocası ile Mekke’de dolaşarak zengin âilelerin çocuklarının alınmış olduğunu görmüşler, eli boş dönmemek için bir çocuk aramaya başlamışlardı. Nihâyet görünüşü ile hürmet celbeden, sîması çok sevimli bir zat ile karşılaştılar. Bu, Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib idi. Onunla torununu almak üzere anlaştılar. Abdülmuttalib, Halîme Hâtunu Âmine’nin evine götürdü. Halîme Hâtun şöyle anlatır: “Çocuğun baş ucuna vardığımda O’nu, yünden beyaz bir kundağa sarılı, yeşil ipekten bir örtünün üstünde mışıl mışıl uyur gördüm. Etrafa misk kokusu yayılıyordu. Hayret içinde kalıp bir anda O’na öylesine ısındım ki uyandırmaya kıyamadım. Elimi göğsüne koyduğumda uyandı ve bana bakıp öyle bir tebessüm etti ki, kendimden geçtim. Annesi, böylesine güzel ve mübârek çocuğu bana vermez korkusuyla derhal yüzünü örtüp kucağıma aldım. Sağ mememi verdim, emmeye başladı. Sol mememi verdim, emmedi. Abdülmuttalib bana dedi ki: “Sana müjdeler olsun ki, hanımlar içinde senin gibi nîmete kavuşan olmadı.” Âmine Hâtun da bana çocuğunu verdikten sonra şöyle dedi. “Ey Halîme, üç gün evvel bir nidâ işittim ki: “Senin oğluna süt verecek kadın Benî Sa’d kabîlesinden Ebû Züeyb soyundandır.” diyordu.” Ben de dedim ki; “Ben, Benî Sa’d kabîlesindenim ve babamın künyesi Ebû Züeyb’dir.”
Halîme Hâtun yine şöyle anlatmıştır: “Âmine Hâtun bana daha nice vakaları anlattı ve vasiyette bulundu. Ben de Mekke’ye gelmeden önce bir rüyâ görmüştüm. Rüyâmda bana; “Ey Halîme! Mekke’ye var, orada çok faydalanırsın. Sana bir nûr, arkadaş olur. Bu rüyâyı kimseye anlatma, gizle!” denildi. Mekke’ye gelirken de sağımdan solumdan sesler duyardım ve bana gâibden; “Sana müjdeler olsun ey Halîme, o parlak nûru emzirmek sana nasip olacak” diye seslenilirdi.” Halîme Hâtun şâhit olduğu daha nice hâdiseleri anlatmıştır.
Halime Hâtun der ki: “Muhammed’i alıp Âmine’nin evinden ayrıldım. Kocamın yanına gelince kocam O’nun yüzüne bakıp kendinden geçti: “Ey Halîme! Bugüne kadar böyle güzel yüz görmedim” dedi. O’nu yanımıza alır almaz kavuştuğumuz bereketleri görünce de; “Ey Halîme, bilmiş ol ki, sen çok mübârek bir çocuk almışsın.” dedi. Ben de; “Vallahi, ben de zâten böyle dilerdim” dedim.”
Halîme Hâtun, kocası ile birlikte Muhammed aleyhisselâmı alıp Mekke’den ayrıldıkları andan îtibâren O’nun bereketine kavuşmaya başladılar. Çelimsiz ve hızlı gidemeyen merkebleri öylesine hızlı yürüyordu ki, beraber geldikleri kâfile, onlardan önce yola çıkıp çok uzaklaşmış olmasına rağmen, onlara yetişip geçmişti. Benî Sa’d yurduna vardıktan sonra görülmemiş bir bolluğa ve berekete kavuştular. Sütü az olan hayvanları bol bol süt veriyordu. Bunu gören komşuları hayret edip, bunun emzirmek için aldıkları çocuk sebebiyle olduğunu açıkça anladılar.
Kuraklık sebebiyle çok sıkıntıya düştüklerinde yağmur duâsına giderken O’nu yanlarında götürüp duâ ederek O’nun hürmetine bol yağmura ve berekete kavuştular.
Sevgili Peygamberimiz süt annesi Halîme Hâtunun sağ memesini emer, sol memesini emmezdi. Onu da süt kardeşine bırakırdı. İki aylıkken emekledi. Üç aylık olunca ayakta durur, dört aylıkken duvara tutunarak yürürdü. Beş aylıkken yürüdü, altı aylıkken çabuk yürümeye başladı. Yedi aylıkken her tarafa gider oldu. Sekiz aylıkken anlaşılacak şekilde, dokuz aylıkken gâyet açık konuşmaya başladı. On aylıkken ok atmaya başladı. Halîme Hâtun şöyle anlatmıştır: “İlk konuşmaya başladığında, “Lâ ilâhe illallahü vallahü ekber. Velhamdülillahi rabbil âlemîn.” dedi. O günden sonra “Bismillâh” demeden hiçbir şeye elini uzatmazdı. Sol eliyle bir şey yemezdi. Yürümeye başladığında çocukların oynadıkları yerden uzak dururdu ve onlara “Biz, bunun için yaratılmadık.” derdi. Her gün O’nu güneş ışığı gibi bir nûr kaplar ve yine açılırdı. İki yaşına girdiğinde gelişmiş, gösterişli bir çocuk olmuştu. Üzerinde beyaz bir bulut dâimâ birlikte hareket eder ve O’nu gölgelerdi. Bir gün Halîme Hâtun farkında olmadan süt kardeşi Şeymâ ile öğlenin yakıcı sıcağında kuzuların yanına gitmişti. Halîme Hâtun, onu yanında göremeyince hemen arayıp buldu. Şeymâ’ya, “Niçin sıcakta dışarı çıktınız?” dedi. Şeymâ; “Anneciğim! Kardeşimin başı üzerinde bir bulut O’nu dâimâ gölgeliyor.” dedi.
Yine bir gün süt kardeşi Abdullah ile evlerinin yakınında bulunan kuzuların arasına gitmişlerdi. Süt kardeşi koşarak eve gelip; “Beyaz elbiseli iki kişi, Kureyşli kardeşimi yere yatırıp karnını yardılar, ellerini karnına soktular!” dedi. Halîme Hâtun ile kocası Hâris, süratle koşup yanına geldiler. Baktılar ki rengi değişmiş, semâya bakıyor ve tebessüm ediyor.“Sana ne oldu yavrucuğum?” diye sorduklarında şöyle anlattı: “Yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi kar dolu bir tas vardı. Beni tutup, göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan pıhtısı çıkardılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizlediler ve kapatıp kayboldular.” dedi. Bu hâdiseye “Şakk-ı sadr” (göğsünün yarılması) denir. Bu, Kur’ân-ı kerîm’de İnşirah sûresi ilk âyetinde bildirilmektedir.
Muhammed aleyhisselâma peygamberlik verildikten sonra Eshâb-ı kirâmdan bâzıları; “Yâ Resûlallah, bize kendinizden bahseder misiniz?” deyince; “Ben ceddim İbrahim’in duâsıyım. Kardeşim Îsâ’nın müjdesiyim! Annemin ise rüyâsıyım. O bana hâmileyken Şam saraylarını aydınlatan bir nûrun kendisinden çıktığını görmüştü. Ben Sa’d bin Bekr oğulları yanında emzirilip büyütüldüm. Bir gün süt kardeşimle birlikte evimizin arkasında kuzuları otlatıyorduk. O sırada yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir altın tas vardı. Beni tuttular, göğsümü yardılar, kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan parçası çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizlediler.” buyurdu.
Halîme Hâtun, dört yaşından sonra O’nu Mekke’ye götürüp annesine verdi. Dedesi Abdülmuttalib, Halîme Hâtuna çok büyük hediyeler verip ihsânda bulundu. Halîme Hâtun O’nu Mekke’ye bırakınca; “Sanki canım ve gönlüm de O’nunla birlikte kaldı.” demiştir.
Muhammed aleyhisselâm altı yaşına kadar da annesinin yanında büyüdü. Altı yaşındayken annesi, Ümmü Eymen adındaki câriye (hizmetçi) ile birlikte akrabâlarını ve babası Abdullah’ın mezârını ziyâret için Medîne’ye gittiler. Medîne’de bir ay kaldılar. Bu sırada Muhammed aleyhisselâm Benî Neccar kuyusu denilen havuzda yüzmeyi öğrendi. Sırtındaki nübüvvet mührünü ve diğer bâzı alâmetlerini gören Yahûdî âlimlerinden bir kısmı; “Bu çocuk âhir zaman Peygamberi olacak!” demişlerdir. Onların bu sözlerini duyan Ümmü Eymen, durumu Âmine’ye haber verince Âmine Hâtun O’na bir zarar gelmesinden çekinerek, Mekke’ye dönmek üzere yola çıktı. Ebvâ denilen yere geldiklerinde hazret-i Âmine hastalandı. Hastalığı artıp sık sık kendinden geçiyordu. Başında duran oğlu Muhammed aleyhisselâma bakarak şu beyitleri söyledi:
Eskir yeni olan, ölür yaşayan,
Tükenir çok olan, var mı genç kalan.
Ben de öleceğim tek farkım şudur:
Seni ben doğurdum şerefim budur.
Geride bıraktım hayırlı evlad,
Gözümü kapadım, içim pek rahat.
Benim nâmım kalır dâim dillerde,
Senin sevgin yaşar hep gönüllerde.
Biraz sonra vefât etti. Orada defnedildi. Ümmü Eymen, Muhammed aleyhisselâmı Mekke’ye getirip dedesi Abdülmuttalib’in yanına bıraktı.
Muhammed aleyhisselâmın babası ve annesi İbrâhim aleyhisselâmın dîninde idi. Yâni mümin idiler. İslâm âlimleri; onların İbrâhim aleyhisselâmın dîninde olduklarını ve Muhammed aleyhisselâm peygamber olduktan sonra da O’nun ümmetinden olmaları için diriltilip, Kelime-i şehâdeti işittiklerini ve söylediklerini, böylece O’nun ümmetinden olduklarını bildirmişlerdir.
Muhammed aleyhisselâm sekiz yaşına kadar da dedesinin yanında büyüdü. Dedesi Abdülmuttalib Mekke’de sevilen ve çeşitli işleri idâre eden bir zât olup, heybetli, sabırlı, ahlâkı dürüst, mert ve cömertti. Fakirleri doyurur, hattâ aç, susuz kalan hayvanlara bile su ve yiyecek verirdi. Allah’a ve âhirete inanan, kötülüklerden sakınan, câhiliyye devrinin çirkin âdetlerinden uzak duran bir zâttı. Mekke’de zulme, haksızlığa engel olur, oraya gelen misâfirleri ağırlardı. Ramazan ayında Hira Dağında inzivâya çekilmeyi âdet edinmişti. Çocukları seven ve şefkat sahibi olan Abdülmuttalib, Muhammed aleyhisselâmı bağrına basıp gece gündüz yanından ayırmadı. O’na büyük bir sevgi ve şefkat gösterirdi. Kâbe’nin gölgesinde kendisine mahsus olan minderinde O’nunla beraber oturur, mâni olmak isteyenlere; “Bırakın oğlumu, O’nun şânı yücedir!” derdi. Sevgili Peygamberimizin dadısı Ümmü Eymen’e, O’na iyi bakmasını önemle tembih eder; “Oğluma iyi bak! Ehl-i kitab, benim oğlum hakkında, bu ümmetin peygamberi olacak, diyorlar.” derdi. Ümmü Eymen demiştir ki: “O’nun çocukluğunda açlıktan ve susuzluktan şikâyet ettiğini görmedim. Sabahleyin bir yudum zemzem içerdi. Kendisine yemek yedirmek istediğimizde; “İstemem, tokum.” derdi.“Abdülmuttalib uyurken ve odasında yalnızken, O’ndan başkasının yanına girmesine müsâade etmezdi. O’nu dâimâ öper, okşar, sözlerinden ve hareketlerinden son derece hoşlanırdı. Sofrada onu yanına alır, dizine oturtur; yemeğin en iyisini ve en lezzetlisini O’na yedirir ve O gelmeden sofraya oturmazdı. O’nun hakkında nice rüyâlar görüp birçok hâdiseye şâhit oldu. Bir defâsında, Mekke’de kuraklık ve kıtlık olmuştu. Abdülmuttalib, gördüğü bir rüyâ üzerine Muhammed aleyhisselâmın elinden tutup Ebû Kubeys Dağına çıktı ve; “Allah’ım, bu çocuk hakkı için, bizi bereketli bir yağmur ile sevindir.” diyerek duâ etti. Duâsı kabul olundu ve bol yağmur yağdı. O zamanki şâirler bu hâdiseyi şiirler yazarak dile getirmişlerdir.
Abdülmuttalib, bir gün Kâbe’nin yanında otururken, Necranlı bir râhip yanına gelip onunla konuşmaya başladı. Bir ara; “Biz İsmâiloğullarından en son gelecek olan peygamberin sıfatlarını kitaplarda bulduk. Burası (Mekke) O’nun doğum yeridir. Sıfatları şöyle, şöyledir!” diyerek birer birer saymağa başladığı sırada, Peygamberimiz yanlarına geldi. Necranlı râhip, O’nu dikkatle seyretmeye başladı, sonra da yaklaşıp gözlerine, sırtına, ayaklarına baktı ve heyecanla; “İşte, O budur. Bu çocuk senin neslinden midir?” dedi. Abdülmuttalib; “Oğlumdur!” deyince, Necranlı râhip; “Kitaplarda okuduğumuza göre O’nun babasının sağ olmaması lazım!” dedi. Abdülmuttalib; “O, oğlumun oğludur. Babası daha O doğmadan, annesi hâmile iken ölmüştü” deyince, râhip; “Şimdi doğru söyledin.” dedi. Bunun üzerine Abdülmuttalib oğullarına; “Kardeşinizin oğlu hakkında söylenileni işitin de, O’nu iyi koruyun!” dedi.
Abdülmuttalib vefâtı yaklaşınca oğullarını toplayıp Sevgili Peygamberimize; “Yavrum, bu amcalarından hangisinin yanında kalmak istersin” diye sordu, Resûl-i ekrem efendimiz koşup amcası Ebû Tâlib’in kucağına oturdu. Onun yanında kalmak istediğini söyledi. Abdülmuttalib de O’nu oğlu Ebû Talib’e bıraktı ve O’na iyi bakmasını önemle vasiyet etti. Bundan sonra da vefât etti.
Peygamberimiz sekiz yaşından sonra amcası Ebû Tâlib’in yanında kalmaya başladı ve onun himâyesinde büyüdü. O zaman Mekke’de Ebû Tâlib de babası Abdülmuttalib gibi Kureyş’in ileri gelenlerinden, sevilen, saygı gösterilen ve sözü dinlenilen bir zât idi. O da Peygamberimize büyük bir sevgi ve şefkat gösterdi. O’nu kendi çocuklarından çok sever, yanına almadan uyuyamaz, bir yere gitmez ve; “Sen çok hayırlısın, çok mübâreksin!” derdi. O elini uzatmadan yemeğe başlamaz, önce O’nun başlamasını isterdi. Bâzan da ona ayrı sofra kurdururdu. Sabahları uyandığında yüzünden nur saçıldığını, saçlarının taranmış olduğunu görürlerdi. Ebû Tâlib’in fazla malı yoktu ve âilesi de kalabalıktı. Muhammed aleyhisselâmı himâyesine aldıktan sonra bolluğa ve berekete kavuştu. Mekke’de vukû bulan kuraklık sebebiyle halk sıkıntıya düştüklerinde Ebû Tâlib O’nu Kâbe’nin yanına götürüp duâ etti. O’nun bereketiyle bol yağmur yağdı. Kuraklıktan ve kıtlıktan kurtuldular.
Ebû Tâlib bir defâsında Şam’a ticâret için giderken Muhammed aleyhisselâmı da dokuz veya on iki yaşında bulunduğu sırada yanında götürdü. Ticâret kervanı uzun bir yolculuktan sonra Busra’da Hristiyanlara mahsus bir manastırın yakınında konakladı. Bu manastırda Bahîra adında bir râhip vardı. Önceden Yahûdî âlimlerindenken sonradan Hristiyan olan bu bilgili râhibin yanında elden ele geçerek saklanan bir kitap bulunmakta ve birçok şey ondan sorulmakta idi. Kureyş kervanı daha önceki yıllarda buradan defâlarca gelip geçmesine rağmen hiç ilgilenmeyen ve her sabah manastırın damına çıkıp kâfilelerin geldiği yöne bakarak merakla bir şey bekleyen râhib Bahîra’ya bu defa bir hâl olmuş ve heycanla irkilip yerinden fırlamıştı. Çünkü o, Kureyş kervanı uzaktan göründüğü sırada kervanın üstünde beyaz bir bulutun da onlarla birlikte akıp geldiği ve onların yanına oturduğu ağacın üstünde durduğunu görmüştü. Bu bulut Muhammed aleyhisselâmı gölgelemekte idi. Kervan konunca Muhammed aleyhisselâmın altına oturduğu ağacın dallarının üzerine doğru eğildiğini görerek iyice heyecanlanan râhip, hemen bir sofra hazırlatıp, acele ile bir de dâvetçi göndererek Kureyş kervanında bulunanların hepsini yemeğe dâvet etti. Kervanda bulunanlar Muhammed aleyhisselâmı mallarının yanında gözcü olarak bırakıp râhip Bahîra’nın yanına gittiler. Ona defâlarca buradan gelip geçtikleri hâlde şimdiye kadar kendilerini dâvet etmeyip de bugün dâvet etmesinin sebebini sorarlarken, Bahîra gelenlere dikkatle bakıp; “Ey Kureyş topluluğu, içinizden yemeğe gelmeyen var mı?” diye sordu. “Evet, bir kişi var.” dediler. Râhip Bahîra ısrarla, O’nun da çağrılmasını isteyince gidip çağırdılar. Gelir gelmez dikkatle O’na bakmaya, incelemeye başlayan Bahîra, yemekten sonra hallerine, işlerine dâir birçok soru sordu. Muhammed aleyhisselâm da cevap verdi. Bahîra gördüğü alâmetlerin ve aldığı cevapların hepsinin, âhir zamanda gelecek peygamberin sıfatları hakkında bildiklerine tam uyduğunu gördü. Sonra sırtını açıp nübüvvet mührüne baktı ve Ebû Tâlib’e; “Bu çocuk senin neslinden midir?” dedi. Ebû Tâlib; “Oğlum” deyince Bahîra; “Kitaplarda bu çocuğun babasının sağ olmayacağı yazılı, O senin oğlun değildir.” dedi. Bu sefer Ebû Tâlib; “O benim kardeşimin oğludur.” dedi. “Babası ne oldu?” deyince de, O’nun doğumuna yakın öldüğü cevâbını alan Bahîra; “Doğru söyledin, annesi ne oldu?” dedi. Ebû Tâlib; “O da öldü.” deyince yine; “Doğru söyledin.” dedi. Sonra da ısrarla şöyle dedi: “Kardeşinin oğlunu hemen memleketine geri götür. O’nu, hasetçi Yahûdîlerden koru! Vallahi Yahûdîler bu çocuğu görüp, benim fark ettiklerimi fark ederlerse, O’na bir zarar vermeye kalkışırlar. Çünkü kardeşinin oğlunda büyük bir hâl ve şan vardır. Bu, peygamberlerin sonuncusu olacaktır. Getireceği din bütün yeryüzüne yayılsa gerektir. Sakın bu çocuğu Şam’a götürme, mübârek bedenine bir zarar verirler. Bunun hakkında çok ahd ve misak olmuştur.”
Ebû Tâlib “Mîsak nedir?” diye sorunca, Bahîra; “Allahü teâlâ bütün peygamberlerden ve en son da Îsâ aleyhisselâmdan ümmetlerine âhir zaman peygamberinin geleceğini bildirmeleri üzerine söz almıştır.” dedi. Ebû Tâlib, Bahîra’nın bu sözleri üzerine Şam’a gitmekten vazgeçti ve mallarını Busra’da ucuz fiyata satıp Mekke’ye döndü. Ebû Tâlib, Bahîra’dan işittikleri şeylerden sonra, Muhammed aleyhisselâmı daha da çok sevip ömrü boyunca O’nu korudu ve her işinde O’na yardımcı oldu. Her hâliyle fazîletler ve güzellikler sâhibi müstesnâ bir insan olarak büyüyen Muhammed aleyhisselâm, on yedi yaşına ulaştığı sırada Yemen’e ticâret için giden amcası Zübeyr, ticâretinin bereketli olması için O’nu da yanında götürdü. Bu seferde de nice hârikulade (olağanüstü) halleri görüldü. Mekke’ye döndüklerinde O’nun bu halleri anlatıldı ve Kureyş kabîlesi arasında; “Bunun şânı pek yüce olacak” diye söylenmeye başlandı.
.
|
Gençliği
|
Her bakımdan insanların en üstünü olan Muhammed aleyhisselâm, daha gençliğinde Mekke halkı arasında, diğerlerinden farklı olarak, çok sevilmiştir. Güzel ahlâkı, insanlara görülmemiş bir şekilde iyi davranması, sâkinliği, yumuşaklığı ve diğer üstün halleri, insanlar arasında fevkalâde farklılığı ile herkes O’na hayran olmuştur. Mekke halkı, O’nda gördükleri şaşılacak derecedeki doğru sözlülük ve güvenilirlikten dolayı da O’na El-Emîn (her zaman kendisine güvenilen) dediler ve gençliğinde bu isimle meşhur oldu.
Peygamberimizin gençliği sırasında, Araplar koyu bir câhiliyyet devri yaşamakta olup, aralarında puta tapmak, içki, kumar, zina, fâiz ve daha birçok çirkin iş yaygınlaşmıştı. Muhammed aleyhisselâm onların bu bozuk hallerinden son derece nefret eder, her kötülüklerinden dâimâ uzak dururdu. Bütün Mekke halkı O’nun bu hâlini bilirler ve hayret ederlerdi. Daha çocukluğunda O’nunla birlikte Kâbe’yi tavâf eden dedesi Abdülmuttalib ve amcası Ebû Tâlib, O’nun putlardan nefret ettiğini iyi bildikleri için tavâf sırasında O’nu Kâbe’nin çevresindeki putlara yaklaştırmazlar ve bozuk işlerin yapıldığı mahallerden uzak tutarlardı. Nitekim amcası Ebû Tâlib ile ticâret için Şam’a gitmek üzere yola çıkıp Busra denilen yerde konakladıklarında, kendisinde peygamberlik alâmetleri görerek Lât ve Uzzâ putları adına yemin verip, bâzı şeyler soran râhip Bahîra’ya; “Bana Lât ve Uzzâ adına yemin vererek bir şey sorma! Vallahi, ben, o putlardan duyduğum nefreti hiçbir şeyden duymam.” demiştir. Putlardan şiddetle nefret ettiği için aslâ yanlarına yaklaşmazdı.
Çocukluğunda ve gençliğinde kendine âit koyunları güder geçimini böyle sağlardı. Bir taraftan da çok bozulmuş olan cemiyetten bu münâsebetle uzak dururdu. Bir defâsında Eshâb-ı kirâma; “Koyun gütmeyen hiçbir peygamber yoktur.” buyurmuştur. “Yâ Resûlallah, sen de güttün mü?” denince; “Evet ben de güttüm.” buyurdu.
Muhammed aleyhisselâm yirmi yaşlarında bulunduğu sıralarda Mekke’de âsâyiş tamâmen bozularak zulüm son derece yaygınlaşıp mal, can ve nâmus emniyeti kalmamıştı. Mekke’nin yerli halkından fakir olanların yanında ticâret için ve Kâbe’yi ziyâret maksadıyla gelen yabancılar da haksızlığa ve zulme uğruyorlar, haklarını almak için mürâcaat edecek bir merci bulamıyorlardı. Bu sırada ticâret maksadıyla Mekke’ye gelen Yemenli bir tüccarın malları, Âs bin Vâil adında bir Mekkeli tarafından zorla elinden alınıp gasb edilmişti. Bu hâdise üzerine Yemenli, Ebû Kubeys Dağına çıkıp feryâd ederek hakkının alınması için kabîlelerden yardım istedi. Artık zulmün had safhaya ulaştığını dile getiren bu tip hâdiseler üzerine Hâşim ve Zühre oğulları ve diğer kabîlelerin ileri gelenleri Abdullah bin Cedân’ın evinde toplandılar. Yerli yabancı hiç kimseye zulüm ve haksızlık yapılmamasına, zulme mâni olmaya ve haksızlığa uğrayanların haklarını almaya karar verdiler. Bu maksatla bir de adâlet cemiyeti kurdular. Muhammed aleyhisselâmın genç yaşta katıldığı ve kuruluşunda çok tesirli olduğu bu cemiyete, daha önceden Fadl adındaki iki kişi ile Fudayl adında biri tarafından kurulup zamanla unutulan böyle bir cemiyeti de hatırlatmak bakımından, Fâdılların yemini mânâsında Hilf-ul Fudûl Cemiyeti denildi. Bu cemiyet, zulmü önleyip Mekke’de bozulan âsâyişi yeniden kurdu. Tesiri uzun müddet devâm etti. Muhammed aleyhisselâm kendisine peygamberlik verildikten sonra bu olayı Eshâb-ı kirâma anlatıp: “Abdullah bin Cedân’ın evinde yapılan yeminleşmede ben de bulundum. Bence o yeminleşme kırmızı tüylü develere (servete) sâhip olmaktan daha sevimlidir. Şimdi de böyle bir meclise çağrılsam icâbet ederim.” buyurdu.
Mekkeliler öteden beri ticâretle uğraşarak geçimlerini sağlarlardı. Muhammed aleyhisselâmın amcası Ebû Tâlib de ticâretle uğraşıyordu. Muhammed aleyhisselâm yirmi beş yaşında bulunduğu sıralarda Mekke’de geçim sıkıntısının iyice artması üzerine Mekkeliler Şam’a gitmek üzere büyük bir ticâret kervanı hazırlamıştı. Ebû Tâlib yeğeni Muhammed aleyhisselâma bu kervana katılmasını tavsiye etti. Amcası Ebû Tâlib’in bu tavsiyesi üzerine Mekke’de üstün ahlâkı ve meziyetleriyle tanınan ve Tâhire (çok temiz) lakabıyla anılan hazret-i Hadîce’nin mallarını götürüp satmak üzere bu ticâret kâfilesine katıldı. Bu işe büyük bir memnuniyet gösteren hazret-i Hadîce kölesi Meysere’yi de O’nun yanına yardımcı olarak vermişti. Bu sefer sırasında bir bulut devamlı üzerinde dolaşarak Muhammed aleyhisselâmı gölgeledi. Kuş şekline giren iki melek sefer bitinceye kadar O’nunla birlikte hareket etti. Yolda yürüyemeyecek derecede yorulup kervandan geri kalan iki deve Muhammed aleyhisselâmın ayaklarını eliyle sığamasından sonra, birden süratlenerek yola devâm ettiler. Üç ay süren bu sefer boyunca Muhammed aleyhisselâmın daha nice hârikulâde hallerine şâhit olan kervandakiler, O’nu son derece sevip şânının çok yüce olacağını anlamışlardı. Busra denilen yere vardıklarında, daha önce amcası Ebû Tâlib’le ticâret için geldiklerinde konakladıkları manastırın yakınında bir yerde bu seferde de konakladılar. Gördüğü birçok alâmetten O’nun son peygamber olacağını anlayıp söyleyen râhip Bahîra ölmüş, O’nun yerine Nastura adında başka bir râhip geçmişti. Manastırın yakınına gelip konan Kureyş kervanını seyreden râhip Nastura manastırın yakınında bulunan kuru ağacın altına birinin oturmasıyla birlikte yeşermesini görerek koşup geldi. Bir elinde bulunan sahifede yazılı olanlara, bir de Muhammed aleyhisselâmın yüzüne bakıyor, baktıkça da hayrete düşüyordu. Nastura bildiği, duyduğu ve okuduğu alâmetleri aynen görüp, Muhammed aleyhisselâmı göstererek; “Îsâ aleyhisselâma İncîl’i indiren Allah hakkı için bu zât son peygamber olacaktır. Ne olaydı ben O’nun peygamber gönderilerek emrolunduğu zamâna ulaşsaydım!” dedi. Muhammed aleyhisselâm Busra pazarında Hadîce Hâtunun mallarını satarken de O’nunla pazarlık yapan bir Yahûdî inanmadığı için; “Lât ve Uzzâya(iki put ismi) yemin et ki inanayım.” deyince Muhammed aleyhisselâmın; “Ben o putlar adına aslâ yemin etmem! Onların yanından geçerken yüzümü başka tarafa çevirerek geçerim.” demişti. O’ndaki diğer alâmetleri de gören Yahûdî; “Söz senin sözündür. Vallahi bu zât peygamber olacak bir kimsedir ki, âlimlerimiz kitaplarda bunun vasfını bulmuşlardır.” diyerek hayranlığını açıklamıştı.
Kureyş kervanı ticâretini tamamlayıp Mekke’ye dönünce, kervanda bulunan Hadîce Hâtunun kölesi Meysere Muhammed aleyhisselâm hakkında işittiklerini ve gördüklerini Hadîce Hâtuna bir bir anlattı. Hadîce Hâtun mallarını satmak üzere teslim ettiği Muhammed aleyhisselâmın iyi kâr getirdiğini görerek çok memnun olmuştu. Fakat o bundan ziyâde kervanı karşıladığı sırada Muhammed aleyhisselâmı gölgeleyen iki meleği görmesi ve sefer sırasında vukû bulan hârikulâde hallerin, kölesi Meysere tarafından teker teker anlatılması üzerine hemen amcasının oğlu Varaka bin Nevfel’e gitti. Varaka bin Nevfel putlara tapmayan, okumuş ve çok bilgili, yaşlı bir Hristiyandı. Daha önceden rüyâsında; gökten ayın inerek koynuna girip, koltuğundan çıktığını ve bütün âlemi aydınlattığını anlatan Hadîce Hâtuna Varaka bin Nevfel; “Âhir zaman peygamberi vücûda gelmiştir. Sen O’nun hanımı olursun. Senin zamânında O’na vahiy gelir. O’nun dîni bütün âlemi doldurur. Sen O’na en önce îmân eden olursun. O peygamber Kureyş kabîlesinin Hâşimoğulları kolundan olacak...” demişti. Hadîce Hâtun bu defâ kölesi Meysere’nin anlattıklarını Varaka bin Nevfel’e söyleyince, hayrete düşüp; “Bu söylediklerinden anlaşılıyor ki, şüphesiz Muhammed bu ümmetin peygamberi olacak. Ben zâten bu ümmetten bir peygamberin çıkacağını biliyor ve O’nu bekliyordum. Bu zaman O’nun tam zamanıdır.” dedi. Böylece hazret-i Hadîce’nin sevgisi ve îtimâdı daha da arttı.
Muhammed aleyhisselâm 12 yaşındayken amcası Ebû Tâlib ile ticâret için Busra’ya kadar, 17 yaşındayken amcası Zübeyr ile Yemen’e ve 25 yaşındayken hazret-i Hadîce’nin mallarını satmak üzere Şam’a olmak üzere üç defâ seyâhate çıktı. Bunların dışında hiçbir yere seyahat yapmadı.
.
|
Evlenmesi
|
Muhammed aleyhisselâm yirmi beş yaşındayken ilk olarak hazret-i Hadîce ile evlendi. Hazret-i Hadîce, Kureyş kabîlesinin Esedoğulları kolundan kırk yaşında ve dul bir hanım idi. Fakat, malı, cemâli, aklı, ilmi, şerefi, nesebi, iffet ve edebi pek fazla idi. Yüksek ahlâkı ve üstün vasıfları sebebiyle Kureyş arasında “Tâhire” (çok temiz) İslâmiyet geldikten sonra da “Hadîce-tül-Kübra” ismiyle meşhur olmuştu. Hadîce Hâtun mallarını Şam tarafına götürüp Busra’da satan Muhammed aleyhisselâmı; adâleti, üstün ahlâkı ve hakkında duyup şâhit olduğu hadiseler sebebiyle son derece takdir etti. Bu hâdiseden kısa bir süre sonra, yakınlarının da kabul etmesiyle evlenmeleri kararlaştırıldı. Nikâh meclisi hazret-i Hadîce’nin evinde kuruldu. Ebu Tâlib ve Varaka bin Nevfel tarafından takdim konuşmaları yapıldı. Nikâhı Varaka bin Nevfel kıydı. Kureyş kabîlesinin ileri gelenleri de nikâh şâhidi olarak bulundular. Zamânının emsalsiz bir kadını olan Hadîce vâlidemiz evlilik hayâtı boyunca Muhammed aleyhisselâma dâimâ hizmet edip yardımcısı oldu. Muhammed aleyhisselâmın bu evliliği, onun vefâtına kadar on beş senesi peygamberlikten önce onu da Peygamberlikten sonra olmak üzere yirmi beş sene sürdü. Muhammed aleyhisselâm, ilk zevcesi hazret-i Hadîce hayattayken başkası ile evlenmedi. Muhammed aleyhisselâmın hazret-i Hadîce’den ikisi erkek, dördü kız olmak üzere Kâsım, Zeyneb, Rukayye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma ve Abdullah (Tayyib) adlarında altı çocuğu oldu. Peygamberliği sırasında evlendiği hazret-i Mâriye’den de İbrâhim adlı oğlu olmuştu. Diğer zevcelerinden çocuğu olmadı. Zeyneb, kızlarının en büyüğü idi. En küçük kızı Fâtımâ babasının en sevgilisiydi. Hazret-i Fâtımâ Peygamber efendimiz kırk yaşındayken doğdu. Erkek evlatları küçük yaşta vefât ettikleri gibi hazret-i Fâtımâ’dan başka bütün kızları da O’ndan önce vefât ettiler. Hazret-i Fâtımâ da Muhammed aleyhisselâmdan altı ay sonra vefat etti. Hazret-i Ali ile evlenmişti. Muhammed aleyhisselâmın soyu hazret-i Fâtımâ evlâdı, hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyin ile devâm etti.
Resûl-i ekrem efendimiz ikinci defâ olarak, elli beş yaşında iken, Ebû Bekr’in (radıyallahü anh) kızı Âişe radıyallahü anhâ ile evlendi. Bunu, Hadîce-tül-Kübrâ’nın vefâtından bir yıl sonra, Allahü teâlânın emri ile nikâh eylemişti. Ölünceye kadar, sekiz sene onunla yaşadı.
Diğerlerini, hep hazret-i Âişe’den sonra, dînî, siyâsî sebeplerle veya merhamet ve ihsân ederek Allahü teâlânın izniyle nikâh etti. Bunların hepsi dul olup, çoğu yaşlı idi. Meselâ, Mekke’deki kâfirlerin, Müslümanlara eziyet ve zararları dayanılamayacak bir dereceye gelince Eshâb-ı kirâmın bir kısmı Habeşistan’a hicret etmişti. Habeş Pâdişâhı Necâşi Hristiyan idi. Müslümanlara çeşitli sorular sorup, aldığı cevaplara hayran kalarak îmâna geldi. Müslümanlara çok iyilik yaptı. Îmânı zayıf olan Ubeydullah bin Cahş, fakirlikten kurtulmak için, papazlara aldanıp mürted olmuş, dînini dünyâya değişmişti. Resûlullah efendimizin halasının oğlu olan bu mel’un, karısı Ümmü Habîbe’yi de (radıyallahü anhâ) dinden çıkıp zengin olmaya cebr ve teşvik etti ise de, o, fakirliğe ve ölüme râzı olacağını fakat Muhammed aleyhisselâmın dîninden çıkmayacağını söyleyince, bunu boşadı. Sürünerek, sefâletten ölmesini bekliyordu. Fakat, az zamanda kendi öldü. Ümmü Habîbe, Kureyş’in (Mekke’nin) o zamanki başkumandanı Ebû Süfyân’ın kızı idi. Peygamber efendimiz o zamanlarda, Kureyş orduları ile, çok çetin muhârebelerde bulunuyordu ve Ebû Süfyân, İslâmiyeti yok etmek için son gayretiyle çarpışıyordu. Peygamber efendimiz ÜmmüHabîbe’nin dîninin kuvvetini ve başına gelen bu acı hâli işitti. Necâşi’ye mektup yazıp; “Oradaki Ümmü Habîbe ile evleneceğim. Nikâhımı yap! Sonra kendisini buraya gönder!” şeklinde talepte bulundu. Necâşî daha önce Müslüman olmuştu. Mektuba çok hürmet edip, oradaki Müslümanları sarayına dâvet ederek, ziyâfet verdi. Hicretin yedinci yılında nikâh yapılıp, hediye ve ihsanlarda bulundu. Bu sûretle, Ümmü Habîbe, îmânının mükâfâtına kavuşarak, orada zengin ve râhat oldu. Onun sâyesinde, oradaki Müslümanlar da rahat etti. Cennet’te, kadınlar kocalarının yanında bulunacakları için, Cennet’in en yüksek derecesiyle müjdelenmiş oldu ki, dünyânın bütün zevk ve nîmetleri, bu müjde yanında pek küçük kalır. Bu nikâh, Ebû Süfyân’ın ilerde Müslüman olmakla şereflenmesini hazırlayan sebeplerden biri oldu. Görülüyor ki, bu nikâh, kâfirlerin iftirâlarının ne kadar yanlış ve çürük olduğunu bildirdiği gibi, Resûlullah’ın aklının, zekâsının, dehâsının, ihsânının ve merhametinin derecesini de göstermektedir.
İkinci misal; hazret-i Ömer’in kızı Hafsa radıyallahü anhâ dul kalmıştı. Hicretin üçüncü yılında; Ömer radıyallahü anh, Ebû Bekire ve Osman’a (radıyallahü anhümâ) kızımı alır mısın dedikte, düşüneyim, demişlerdi. Bir gün, Resûlullah efendimiz, her üçü ve başkaları yanında iken; “Yâ Ömer! Seni üzüntülü görüyorum, sebebi nedir?” diye sordu. Bir şişedeki mürekkebin rengi kolay görüldüğü gibi, Resûlullah efendimiz de, herkesin düşüncesini, bir bakışta anlardı. Lüzum görürse sorardı. O’na, hattâ herkese doğru söylememiz farz olduğundan hazret-i Ömer de; “Yâ Resûlallah, kızımı Ebû Bekr’e ve Osman’a teklif ettim, almadılar.” cevâbını verdi. Resûlullah efendimiz en çok sevdiği üç eshâbının üzülmesini hiç istemediğinden, onları sevindirmek için, hemen buyurdu ki: “Yâ Ömer! Kızını, Ebû Bekr’den ve Osman’dan daha iyi birine versem ister misin?” Hazret-i Ömer şaşırdı. Çünkü, Ebû Bekr’den ve Osman’dan daha yüksek ve daha iyi kimse olmadığını biliyordu. “Evet, yâ Resûlallah!” dedi. “Yâ Ömer, kızını bana ver!” buyurdu. Bu sûretle, Hafsa radıyallahü anhâ, Ebû Bekr’in ve Osman’ın ve bütün müminlerin anneleri oldu ve bunlar, ona hizmetçi oldu ve Ebû Bekr ve Ömer ve Osmân radıyallahü anhüm birbirlerine daha yakın ve daha sevgili oldular.
Üçüncü bir misal, hicretin beş veya altıncı senesinde, Benî Mustalak kabîlesinden alınan yüzlerce esir arasındaki Cüveyriye radıyallahü anhâ kabîlenin reisi olan Hâris’in kızı idi. Bunu satın alıp âzâd ederek, kendilerine nikâh edince, Eshâb-ı kirâmın (aleyhimürrıdvân) hepsi, biz, Resûlullah’ın âilesinin, annemizin akrabâsını câriye ve hizmetçi olarak kullanmaktan hayâ ederiz dedi. Hepsi, esirlerini âzâd etti. Bu nikâh, yüzlerce esirin âzâd olmasına yol açtı. Cüveyriyye radıyallahü anhâ bu hâli her zaman söyleyerek öğünürdü. Âişe radıyallahü anhâ Cüveyriyye’den daha hayırlı, daha bereketli bir kadın görmedim.” derdi.
Resûlullah efendimizin çok evlenmesinin mühim bir sebebi de, İslâm dîninin emir ve yasaklarını bildirmek içindi. Hicab âyeti gelmeden, yâni kadınların örtünmeleri emrolunmadan önce, kadınlar da Resûlullah efendimize gelip, bilmediklerini sorar, öğrenirlerdi. Resûlullah efendimiz birinin evine gitse, kadınlar da gelir, oturur, dinler, istifâde ederlerdi. Hicâb âyeti gelip, kadınların yabancı erkeklerle oturmaları, konuşmaları yasak edilince, yabancı kadınları kabul etmedi, onların bilmediklerini, mübârek zevcesi hazret-i Âişe’den sorup öğrenmelerini emir eyledi. Gelip soranların çokluğundan, hazret-i Âişe, hepsine cevap yetiştirmeğe vakit bulamıyordu. Bu mühim hizmeti kolaylaştırmak ve onun yükünü hafifletmek için lâzım olduğu kadar hanımı nikâh etti. Kadınlara âit yüzlerce nâzik bilgileri, Müslüman kadınlarına, mübârek zevceleri yolu ile bildirdi. Zevceleri bir olsaydı, bütün kadınların ondan sorması güç ve hattâ imkânsız olurdu. Allahü teâlânın dînini tam olarak bildirmek için, çok evlenmek yükünü de omuzlarına aldı.
Muhammed aleyhisselâm hazret-i Hadîce ile evlendikten sonra da Mekke’de ticâretle meşgûl oldu. Ticâreti Saib bin Abdullah ile ortaklık şeklinde yürütürdü. Kazançlarıyla misâfirleri ağırlarlar, yetimlere ve fakirlere yardım ederlerdi. Muhammed aleyhisselâm yine bu sıralarda hazret-i Hadîce’nin kölesi Zeyd’i himâyesine alıp onu kölelikten âzâd etti. O zaman küçük yaşta bulunan hazret-i Ali’yi de yanına alıp evladı gibi yetiştirdi.
Otuz beş yaşındayken Kâbe hakemliği yaptı. O zaman yağmur ve seller sebebiyle Kâbe’nin duvarları iyice yıpranmış, bir yangın sebebiyle de tahribâta uğramıştı. Bu durum üzerine Kureyş kabîlesi Kâbe’yi İbrâhim aleyhisselâmın yaptığı temele kadar yıkıp yeniden yapmaya başlamıştı. Her kabîleye bir bölümünü vererek duvarları yükselttiler. Bu işin büyük bir şeref olduğunu bilen kabîleler, Hacer-ül-esved taşını yerine koyma husûsunda anlaşamadılar. Her kabîle böyle bir şerefe sâhip olmak istediğinden aralarında gittikçe artan büyük bir anlaşmazlık çıktı. Dört beş gün süren bu anlaşmazlık sebebiyle neredeyse kan dökülecekti. Bu sırada Abdülmuttalib’in dayısı ve yaşlı bir zat olan Huzeyfe’nin; “Ey Kureyş topluluğu! Anlaşamadığınız iş hakkında hüküm vermek üzere şu kapıdan ilk girecek zâtı aranızda hakem yapın.” diyerek Benî Şeybe kapısını işâret etti. Oradakiler bu teklifi kabûl edip, Benî Şeybe kapısına bakarak ilk girecek ve işin en nâzik ânında bu işi halledecek kimseyi beklemeye başladılar. Nihâyet kapıdan, doğruluğunu, üstün ahlâkını son derece takdir ettikleri ve El-Emîn (her zaman güvenilir) dedikleri Muhammed aleyhisselâmın geldiğini gördüler. “İşte El-Emîn! O’nun hükmüne râzıyız.” dediler. Durum Muhammed aleyhisselâma anlatılınca bir örtü istedi. Hacer-ül-esved’i örtü üzerine koyup “Her kabîleden bir kişi bir ucundan tutsun.” dedi. Taşı konulacağı yere kadar kaldırttı. Sonra da kendisi taşı kucaklayıp yerine koydu. Mekke’de çıkmak üzere olan büyük bir harbin böylece önlendiğini gören kabîleler, O’nun bu hareketinden çok memnun oldular. Sonra da yarım kalan duvarları yapıp tamamladılar.
.
|
Peygamberliği
|
Muhammed aleyhisselâm daha otuz yedi yaşında iken gâibden “Yâ Muhammed” diye nidâ olunduğunu duyardı. Otuz sekiz yaşında iken de bir takım nûrlar görmeye başladı. Bu hâlini sâdece hazret-i Hadîce’ye anlatırdı. Muhammed aleyhisselâma peygamberliğin verilmesinin yaklaştığı bu sırada, o zamânın meşhur ediblerinden Kus bin Sâide, Ukaz Panayırında deve üzerinde büyük bir kalabalığa karşı okuduğu hutbede O’nun geleceğini müjdelemişti. Bu hutbeyi dinleyenler arasında Muhammed aleyhisselâm da bulunmuştu. Kus bin Sâide bu meşhur hutbesinin bir bölümünde şöyle demiştir: “Ey insanlar! Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz, ibret alınız, yaşayan ölür, ölen fenâ bulur, olacak olur... Kulak veriniz iyi dinleyiniz? Gökte haber var, yerde ibret alacak şeyler var... Allah’ın indinde bir din... Ve Allah’ın gelecek olan bir peygamberi vardır ki, gelmesi pek yakın oldu. Gölgesi başınızın üstüne düştü. Ne mutlu o kimseye ki, O’na îmân edip de O dahi ona hidâyet eyleye. Vay O’na isyân ve muhâlefet eden bedbahta! Yazıklar olsun ömürleri gafletle geçen ümmetlere!..”
Muhammed aleyhisselâm otuz dokuz yaşında iken sâdık rüyalar görmeye başladı. Rüyâsında ne görürse aynen çıkardı. Bu hal altı ay devam etti. Bundan sonra yalnızlığı sevip insanlardan uzaklaşarak Hira Dağında bir mağarada tefekküre dalardı. Bâzan Mekke’ye gelir Kâbe’yi tavâf ettikten sonra evine giderdi. Evinde bir müddet kalıp yanına biraz yiyecek alarak yine Hira Dağındaki mağaraya gidip tefekkür ve ibâdetle meşgul olurdu. Bu hâlini gören Mekkeliler; “Muhammed Rabbine âşık oldu.” demişlerdi.
Muhammed aleyhisselâm kırk yaşında iken yine bir Ramazan ayında Hira Dağındaki mağaraya çekilmiş ve tefekküre dalmıştı. Ramazanın 17. Pazartesi gecesi, gece yarısından sonra kendisini adıyla çağıran bir ses işitti. Başını kaldırıp etrafa baktığı sırada ikinci defâ bir ses işitti ve her tarafı birden bire bir nûr kapladığını gördü. Sonra Cebrâil aleyhisselâm karşısına geldi. “Oku!” dedi. “Ben okumuş değilim.” dedi. O zaman melek Muhammed aleyhisselâmı tutup tâkatı kesilinceye kadar sıktı ve; “Oku!” dedi. Yine; “Ben okuma bilmem.” cevâbını verdi. İkinci defâ sıktı ve; “Oku!” dedi. “Ben okuma bilmem.” dedi. Cebrâil aleyhisselâm üçüncü defâ tutup sıktı ve sonra bıraktı ve; “Oku! Her şeyi yaratan Rabbinin ismiyle ki O, insanı pıhtılaşmış kandan yarattı! Oku, Allahü teâlâ büyük kerem sâhibidir. O, kalemle öğretir, bilmediklerini öğretir.” meâlindeki Alak sûresinin ilk beş âyetini getirdi. Muhammed aleyhisselâm da onunla berâber okudu. İlk vahiy bu sûretle başladı ve bütün cihânı aydınlatan İslâm güneşi doğdu.
Muhammed aleyhisselâm Peygamberlik vazîfesinin mesuliyetini düşünerek büyük bir ürperti ve heyecanla Hira Dağındaki mağaradan çıkıp aşağıya inmeye başladı. Dağın ortasına geldiği sırada bir ses duydu. Cebrâil aleyhisselâm; “Yâ Muhammed, Sen Allah’ın resûlüsün; ben de Cibril’im.” diyordu. Cebrâil’in sesini duyduğu gibi kendisini de gördü. Cebrâil aleyhisselâm burada Peygamberimize abdest almasını gösterdi. Peygamber efendimiz evine dönünceye kadar yanından geçtiği her taşın, her ağacın «Esselâmü Aleyke Yâ Resûlallah» dediğini işitiyordu. Bundan sonra evine gelip; “Beni örtünüz.” buyurarak ürpermesi geçinceye kadar bir miktar yattı. Biraz istirâhat ettikten sonra gördüklerini hazret-i Hadîce’ye anlattı. O da; “Biliyorum ki sen doğru sözlüsün... Emânete riâyet edersin... Güzel huylu ve iyi ahlâklısın... Senin bu ümmetin peygamberi olacağını umarım...” dedi. Sonra bu durumu sormak üzere Varaka bin Nevfel’e gittiler. İbraniceyi bilen, çok kitap okumuş ve dinler hakkında bilgi sâhibi olan Varaka bin Nevfel’e durumu anlattılar. Varaka Muhammed aleyhisselâmın anlattıklarını dinledikten sonra; «Müjde yâ Muhammed! Allah’a yemin ederim ki sen Îsâ’nın (aleyhisselâm) haber verdiği son peygambersin!Sana görünen melek, senden evvel Mûsâ’ya (aleyhisselâm) gelen Cebrail’dir. Ah! ne olurdu!Genç olaydım. Seni Mekke’den çıkardıkları zamâna yetişeydim de sana yardım etseydim.» dedi.
Muhammed aleyhisselâma ilk vahiy geldikten sonra üç sene vahiy gelmedi. Bu arada İsrâfîl aleyhisselâm adındaki melek gelip bâzı şeyler öğretti. Fakat vahiy getirmedi. Bu sırada Peygamber efendimiz üzüldükçe Cebrâil aleyhisselâm gözüküp; “Ey Muhammed! Sen Allah’ın peygamberisin!” der, üzüntüsünü giderirdi.
İlk vahyin gelmesiyle peygamberliği duyulmaya başlayan Muhammed aleyhisselâmın tebliğinin 13 senesi Mekke, 10 senesi de Medîne’de geçti.
.
|
Mekke devri
|
Muhammed aleyhisselâm vahyin bir müddet kesilmesinden sonra yine Hira Dağına çıkmıştı. Dağdan aşağı inerken bir ses duydu. Başını kaldırıp baktığında Cebrâil aleyhisselâmı gördü. Mübârek kalbi çarparak ve ürpererek evine dönüp; “Beni örtünüz.” dedi ve örtündü. Bu sırada Cebrâil aleyhisselâm Müddessir sûresinin; “Ey örtüye bürünen (Muhammed aleyhisselâm)! Kalk da (kâfirleri Allahü teâlânın azâbı ile) korkut. Rabbini tekbir et, tâzim et! Giydiklerini temiz tut! Haram edeceğim şeylerden sakın! Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma! Rabbin için sabret! Sûra üfürüldüğü zaman kâfirlere çok sıkıntılı bir gündür. Onlara kolaylık yoktur...” meâlindeki ilk âyetlerini getirdi. Bundan sonra vahiy aralıksız devâm etti. Kur’ân-ı kerîm âyetleri, 22 sene 2 ay 22 gün süren bir müddet içerisinde vahyedilip tamamlandı.
Muhammed aleyhisselâm, “ümmî” idi. Yâni kitap okumamış, yazı yazmamış, kimseden ders görmemişti. Mekke’de doğup büyüyüp, belli kimseler arasında yetişip, seyâhat etmemişken, Tevrat’ta ve İncil’de, Yunan ve Roma devirlerinde yazılmış kitaplarda bulunan bilgilerden, hâdiselerden haber verdi. İslâmiyeti bildirmek için, hicretin altıncı senesinde Rum, İran ve Habeş hükümdârlarına ve diğer Arap pâdişahlarına mektuplar gönderdi. Hizmetine altmıştan ziyâde yabancı elçi gelmiştir. Bu husûsu Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîm’de meâlen şöyle bildiriyor: “Sen bu Kur’ân-ı kerîm gelmeden önce, bir kitap okumadın. Yazı yazmadın. Okur yazar olsaydın, başkalarından öğrendin diyebilirlerdi.” (Ankebut sûresi: 48). Hadîs-i şerîfte de; “Ben ümmî peygamber Muhammed’im... Benden sonra peygamber yoktur.” buyruldu. Yine Kur’ân-ı kerîm’de şöyle buyrulmaktadır:
O (Muhammed aleyhisselâm) kendiliğinden konuşmamaktadır. O’nun sözleri, O’na bir vahy ile bildirilmekte, öğretilmektedir. (Necm sûresi: 3-4)
Peygamber efendimize vahyin gelmesinden sonra ilk îmân eden hazret-i Hadîce oldu. Cebrâil aleyhisselâm ilk vahyi getirdiği sıralarda Peygamberimize abdestin nasıl alınacağını öğretti. Sonra da O’nunla birlikte iki rekat namaz kıldı. Muhammed aleyhisselâm Cebrâil aleyhisselâmdan öğrendiği gibi abdest almayı ve kıldıkları iki rekat namazı hazret-i Hadîce’ye de öğretti. Ona imam olup bu iki rekat namazı kıldırdı. Bu sırada henüz beş vakit namaz emredilmemişti. Sâdece sabah ve ikindide iki vakit namaz kılınıyordu. Onları bu şekilde namaz kılarken gören hazret-i Ali de Müslüman oldu. Peygamber efendimiz insanları İslâma dâvet işine önce yakınlarından ve samîmî dostlarından başladı. Hazret-i Hadîce’den ve hazret-i Ali’den sonra âzâtlı kölesi Zeyd bin Hârise, eski dostu ve yakın arkadaşı hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Osman, Abdurrahmân bin Avf, Sa’d bin Ebi Vakkâs, Zübeyr bin Avvâm, Talha bin Ubeydullah Müslüman oldular. Hazret-i Hadîce’den sonra Müslüman olan bu sekiz kişiye “Sâbıkûn-i İslâm”, yâni ilk Müslümanlar denir.
Muhammed aleyhisselâm, insanları İslâma dâvet et emrinden sonra halkı gizlice İslâma dâvet etti. İnsanlar birer ikişer Müslüman oluyordu. Bu ilk yıllarda Müslümanların sayısı ancak otuza ulaşmıştı.
Bir müddet sonra; “Yakın akrabânı Allah’ın azâbı ile korkutarak, onları hak dîne çağır.” âyet-i kerîmesi gelince, Muhammed aleyhisselâm akrabâsını dîne dâvet etmek üzere hazret-i Ali vâsıtasıyla onları Ebû Tâlib’in evine çağırdı. Önlerine, bir kişiye yetecek kadar bir tabak yemek ve bir tas süt koydu. Önce kendisi besmele ile başlayıp, gelen akrabâsını buyur etti. Gelenler kırk kişi kadar olmasına rağmen o yemek ve süt Muhammed aleyhisselâmın mûcizesi olarak hepsini doyurdu ve hiç eksilmedi. Gelenler bu mûcize karşısında şaşıp kalmışlardı. Yemekten sonra Muhammed aleyhisselâm, akrabâlarını İslâma dâvet etmek için söze başlamak üzereyken amcası Ebû Leheb düşmanlık ederek; “Biz bugünkü gibi bir sihir görmedik. Akrabânız sizi bir sihirle büyüledi.” dedi. Sözlerine hakâretle devâm edince, dâvetliler dağıldılar.
Bu hâdiseden kısa bir müddet sonra akrabâsını tekrar dâvet etti. Ali radıyallahü anh yine hepsini çağırdı. Önceki gibi yine önlerine yemek kondu. Muhammed aleyhisselâm yemekten sonra ayağa kalkıp; “Hamd, yalnız Allah’a mahsustur. Yardımı ancak O’ndan isterim. O’na inanır, O’na dayanırım. Şüphesiz bilir ve bildiririm ki Allah’tan başka tanrı yoktur. O birdir, O’nun eşi ve ortağı yoktur.” dedikten sonra sözlerine şöyle devâm etti: “Size aslâ yalan söylemiyorum ve doğruyu bildiriyorum... Sizi bir olan ve O’ndan başka ilâh olmayan Allah’a îmân etmeye dâvet ediyorum. Ben O’nun size ve bütün insanlığa gönderdiği peygamberiyim. Vallahi siz, uykuya daldığınız gibi, öleceksiniz. Uykudan uyandığınız gibi de diriltileceksiniz ve bütün yaptıklarınızdan hesâba çekileceksiniz. İyiliklerinizin karşılığında mükâfât, kötülüklerinizin karşılığında da cezâ göreceksiniz. Bunlar da ya Cennet’te ebedî kalmak veya Cehennem’de ebedî kalmaktır. İnsanlardan, âhiret azâbı ile ilk korkuttuğum kimseler sizlersiniz.”
Ebû Tâlib bu sözleri dinledikten sonra; “Sen emrolunduğun şeye devâm et! Seni korumaktan geri durmayacağım. Fakat eski dînimden ayrılmak husûsunda nefsimi bana boyun eğer bulmadım.” dedi. Ebû Leheb hâriç, orada bulunan diğer amcaları ve akrabâsının hepsi yumuşak konuştular. Fakat Ebû Leheb; “Ey Abdülmuttaliboğulları, başkaları O’nun elini tutup mâni olmadan önce siz O’na mâni olun!” gibi daha birçok çirkin sözler söyledi. Onun bu sözleri üzerine Muhammed aleyhisselâmın halası, Ebû Leheb’e; “Ey kardeşim! Kardeşimin oğlunu ve O’nun dînini yardımsız bırakmak sana yakışır mı? Vallahi bugün yaşayan bilginler, Abdülmuttalib’in soyundan bir peygamberin geleceğini bildiriyorlar. İşte O peygamber, budur!” dedi. Ebû Leheb, bu sözler karşısında çirkin konuşmalarına devâm edince, Ebû Tâlib, kızarak; “Ey korkak!Vallahi biz sağ oldukça, O’na yardımcı ve koruyucuyuz!” dedi. Muhammed aleyhisselâma da; “Ey kardeşimin oğlu! İnsanları Rabbine îmâna dâvet etmek istediğin zamânı bilelim, silâhlanıp seninle birlikte ortaya çıkarız!” dedi. Sonra Muhammed aleyhisselâm tekrar söze başlayıp; “Ey Abdülmuttaliboğulları! Vallahi, Araplar içinde, benim size getirdiğim, dünyâ ve âhiretiniz için hayırlı olan şeyden (yâni bu dinden) daha üstününü ve daha hayırlısını kavmine getirmiş bir kimse yoktur. Ben sizi dile kolay gelen, mîzanda ağır basan iki kelimeyi söylemeye dâvet ediyorum ki o da: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve benim O’nun kulu ve resûlü olduğuma şehâdet etmenizdir. Allahü teâlâ sizi buna dâvet etmemi emretti.” buyurup; “O halde hanginiz benim bu dâvetimi kabul eder ve bu yolda yardımcım olur?” dedi.
Kimseden ses çıkmadı, başlarını önlerine eğdiler. Muhammed aleyhisselâm bu sözlerini üç defâ tekrarladı. Her söyleyişinde hazret-i Ali ayağa kalkıp; “Yâ Resûlallah, her ne kadar bunların yaşça en küçüğü isem de sana ben yardımcı olurum!” dedi. Bunun üzerine Muhammed aleyhisselâm hazret-i Ali’nin elinden tuttu. Diğerleriyse hayret içinde ve alaylı alaylı gülerek dağıldılar.
Peygamberliğin dördüncü yılında: “Sana emrolunan şeyi açıkla, baş ağrıtırcasına anlat, müşriklere aldırma.” (Hicr sûresi: 4) meâlindeki ilâhî emir gelince, Mekkelileri açıktan açığa İslâma dâvet etmeye başladı. Vahyolunan âyetleri açıkça okuyor ve herkese, hak din olan İslâmı kabul etmelerini söylüyordu. İlk sıralarda îmân edenler az oldu. Îmân etmeyenler de önce O’ndan alâkalarını kesmediler. Allahü teâlâya ibâdet edilmesini emreden âyetler gelince, bunları işiten Kureyş kavmi Muhammed aleyhisselâmın doğru sözlü ve yüksek ahlâk sâhibi olduğunu bildikleri halde O’ndan yüz çevirdiler ve düşman kesildiler.
Muhammed aleyhisselâm insanların bu inkârcı tutumu karşısında onları dâimâ îmâna dâvet ediyordu ve Mekkelilerden bir kısmı îmânla şerefleniyordu. Yine bir gün Safâ Tepesi üzerine çıktı. Yüksek ve gür bir sedâ ile; “Ey Kureyş topluluğu buraya geliniz, toplanınız, size mühim bir haberim var.” diye seslendi. Bunun üzerine kabîleler merakla koşup orada toplandılar. Hayretle bakmaya, merakla beklemeye başladılar. “Ey Muhammed-ül emîn! Bizi buraya niçin topladın, neyi haber vereceksin?” diye sordular. Muhammed aleyhisselâm; “Ey Kureyş kabîleleri!” hitâbıyla konuşmaya başlayınca herkes büyük bir dikkatle dinlemeye başladı. Onlara; “Benimle sizin hâliniz, düşmanı görünce, âilesine haber vermek üzere koşan ve düşmanın kendisinden önce âilesine ulaşıp zarar vermesinden korkarak; “Yâ sabâhâh (ey topluluklar).” diye haykıran bir kimsenin hâline benzer. Ey Kureyş topluluğu ben size şu dağın ardında bir düşman ordusu var, üzerinize hücûm etmek üzeredir desem bana inanır mısınız?” dedi. “Evet inanırız, çünkü sende şimdiye kadar doğruluktan başka bir şey görmedik. Senin yalan söylediğini hiç görmedik!” dediler.
Muhammed aleyhisselâm bu umûmî hitaptan sonra, bütün Kureyş kabîlelerinin ismini; “Ey Haşimoğulları! Ey Abdümenâfoğulları! Ey Abdülmuttaliboğulları!...” şeklinde sayarak; “Ben size önümüzdeki şiddetli azâbın bildiricisiyim. Allahü teâlâ bana; “En yakın akrabâlarını âhiret azâbı ile korkut!” emrini verdi. Sizi Lâ ilâhe illallah vahdehû lâ şerike leh (Allah birdir, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur) diyerek îmân etmeye dâvet ediyorum. Ben de O’nun kulu ve resûlüyüm. Eğer buna îmân ederseniz Cennet’e gideceksiniz. Siz Lâ ilâhe illallah demedikçe ben size ne dünyâda bir fâide, ne de âhirette bir nasip sağlayabilirim!” dedi. Dinleyen kabîleler arasından Ebû Leheb; “Bizi buraya bunun için mi topladın?” diyerek, yerden aldığı taşı Muhammed aleyhisselâma attı. Diğerlerinden o anda böyle bir muhâlefet gelmedi. Aralarında konuşarak dağıldılar. Ebû Leheb’in gösterdiği inkâr ve düşmanlık üzerine daha sonra; “Ebû Leheb’in elleri kurusun, zâten kurudu...” diye başlayan Tebbet sûresi nâzil oldu.
Muhammed aleyhisselâm bütün insanlara ve cinlere peygamber olarak gönderilip, insanları açıkça İslâma dâvet etmesi emredildiği zaman, bütün insanlık âlemi dînî, rûhî, içtimâî ve siyâsî bakımlardan yaygın bir karanlık, tam bir câhiliyyet, taşkınlık, azgınlık ve sapıklık içerisinde bulunmakta idi. O zaman dünyâ üzerinde göze çarpan belli başlı devletlerden Bizans, İran, Mısır, Hindistan, İskenderiye, Mezopotamya, Çin ve benzerlerinde yaşayan insanlar inançsızlığın veya bâtıl inançların içinde çırpınan ve ne yaptığını bilmeyen azgınlar hâline gelmişti. Âlem öylesine kararmış ve zulmet öyle kesifleşmişti ki insanlar; her şeyin yaratıcısı olan Allah’a îmân ve ibâdet etmek yerine, kâinatta cereyan eden hâdiselere ve Allahü teâlânın yarattığı eşyâya tapıyorlardı. Zavallı insanlık yıldızlara, ateşe, elleriyle yonttukları taştan ve tahtadan putlara “ilâh” diye secde ediyordu... Sınıflara ayrılan insanlardan kuvvetliler zayıfları korkunç bir tahakkümle eziyordu.
Dünyâ üzerinde siyasî, coğrafî ve ticârî bakımdan mühim bir yer tutan Arabistan’da da durum diğer yerlerden farksızdı. O zaman Arabistan’da insanlar inanç bakımından bâzı değişiklikler gösteriyordu. Bir kısmı tamâmen inançsız ve dünyâ hayâtından başka bir şey kabul etmiyordu. Bir kısmı ise Allah’a ve âhiret gününe inanıyor, fakat insandan bir peygamberin geleceğini kabul etmiyordu. Bir kısmı da Allah’a inanıyor âhirete inanmıyordu. Diğer büyük bir kısmı da Allah’a şirk koşarak putlara tapıyordu. Müşriklerin herbirinin evinde bir put bulunuyordu. Kâbe’ye de 360 put konulmuştu. Bütün bunlardan başka İbrâhim’in (aleyhisselâm) bildirdiği din üzere olan ve “Hanîfler” denilen ve putlardan uzak duran kimseler de vardı.
Cahiliyye devri denilen bu zamanda Arabistan’da insanlar genellikle göçebe hayâtı yaşıyorlardı ve kabîlelere bölünmüşlerdi. Devamlı çekişme hâlinde bulunan bu kabîleler, baskın ve yağmacılığı âdetâ kendileri için bir geçim vâsıtası kabul etmişlerdi. Aralarında zulmün ve yağmacılığın yaygınlaştığı kabîlelerden meydana gelen Arabistan’da siyâsî bir nizam, içtimâî bir düzen de yoktu. Yine bu sırada, dünyânın diğer yerlerinde olduğu gibi, Arabistan’da da ahlâksızlık son haddine ulaşmıştı. İçki, kumar, zina, hırsızlık, zulüm, yalan ve ahlâksızlık nâmına ne varsa alabildiğine yaygınlaşmıştı. Zulme, güçlünün güçsüze karşı kullandığı en amansız ve tüyler ürpertici bir vâsıta olarak başvuruluyor, kadın basit bir mal gibi alınıp satılıyordu. Bir kısmı da kız çocuklarının doğmasını bir felâket ve yüz karası sayıyorlardı. Bu korkunç telakkî o dereceye çıkmıştı ki, küçük kız çocuklarını, kumlar üzerinde açtıkları çukurlara diri diri yatırıp; “Babacığım! Babacığım!” diyerek boyunlarına sarılmalarına ve acı acı feryâd etmelerine hiç kulak asmadan üzerlerini toprakla kapatarak ölüme terk etmekte en ufak bir vicdan azâbı duymuyorlardı. Netîce îtibâriyle o zamânın insanları arasında şefkat, merhamet, iyilik ve adâlet gibi güzel hasletler yok olmuş gibiydi.
Korkunç bir câhiliyye devri yaşayan Araplar arasında dikkate değer bir husus vardı. O da; edebiyâtın, belâgatın ve fesâhatın yaygınlaşarak zirveye ulaşmış olmasıydı. Şâire ve şiire çok önem verirler, bunu büyük bir iftihâr vesilesi sayarlardı. Güçlü bir şâir kendisi ve kabîlesi için îtibâr sağlardı. Belirli zamanlarda panayırlar kurulur. Şiir ve hitâbet yarışmaları açılırdı. Birinci gelenlerin şiirleri veya hitâbeleri Kâbe duvarına asılırdı. Câhiliyye devrindeki Kâbe duvarına asılan en meşhur şiirlere «Muallakat-ı Seb’a» (yedi askı) denilmiştir. Kur’ân-ı kerîm âyetleri inmeye başlayınca O’ndaki eşsiz belâgatı gören nice kimseler de bu sebeple Müslüman oldu.
Muhammed aleyhisselâmın insanlara ebedî saâdeti, sonsuz kurtuluşu bildirmek, onları dalâletten hidâyete kavuşturmak üzere peygamber olarak gönderildiği sırada câhiliyye devri yaşayan Mekkeliler, îmân etmeye dâvet edilince, önceleri ilgisiz davrandı. Sonra açıkça düşmanlık göstermeye başladılar. Müşriklerin bu düşmanlıkları önce alay tarzında olup, sonra hakâret şekline, daha sonra işkence safhasına girdi. Bunlardan sonra ticârî ve diğer bütün münâsebetleri kesme ve şiddet gösterme devresi başladı.
Müşriklerden bilhassa azılı beş kişi, Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı çok üzüp alay ediyorlardı. Bunlar arasında, Âs bin Vâil, Esved bin Muttalib, Esved bin Abdi Yagves, Velîd bin Mugîre ve Hâris bin Kays vardı. Bir defâsında Peygamber efendimiz Kâbe’nin yanında otururken, Cebrâil aleyhisselâm da gelmişti. Müşriklerden bu beş kişi önlerinden geçerken Cebrâil aleyhisselâm, Âs bin Vâil’in ayağının tabanına, Esved bin Muttalib’in gözüne, Esved bin Abdi Yagves’in başına, Velîd bin Mugîre’nin inciğine, Hâris’in karnına birer işâret koydu ve; “Yâ Muhammed! Allahü teâlâ bunların şerrinden seni halâs eyledi. Yakında bunların her biri bir belâya uğrayıp helâk olacaklardır.” dedi. Bu beş müşrikten Âs bin Vâil bir gün merkebe binmişti. Mekke’nin dışında bir yerde merkebinden inince ayağına diken battı. Dikenin battığı yer şişti ne kadar ilâç yapıldı ise çâre bulamadılar. Nihâyet ayağı deve boynu gibi şişip; “Muhammed’in Allah’ı beni öldürdü.” diye feryâd ede ede öldü. Esved bin Muttalib, Mekke’nin dışında bir ağaç altında otururken birden bire gözleri kör oldu. Cebrâil aleyhisselâm da başını tutup altına oturduğu ağaca çarparak helâk etti. Esved bin AbdiYagves de Mekke’den çıkıp Bad-ı Semûm denilen yere gitmişti. Buradayken yüzü ve gövdesi simsiyah oldu. Evine gelip kapısını çalınca âilesi onu tanıyamadı ve içeri almadı. Kahrından başını evinin kapısına vura vura öldü. Hâris bin Kays da tuzlu balık yemişti. Öyle bir harârete tutuldu ki ne kadar su içtiyse kanmadı. Su içe içe çatladı. Velîd bin Mugîre’nin ise baldırına bir okçu dükkânı önünde demir parçası battı. Yarasından çok kan aktı ve; “Muhammed’in Allah’ı beni öldürdü.” diye feryâd ederek öldü.
Müşriklerin zulüm ve baskıyı arttırması üzerine Muhammed aleyhisselâm, Eshâb-ı kirâmdan Erkam bin Ebil Erkam’ın evini emniyetli bir yer olarak seçti. Dar bir sokak içinde, Safâ Tepesinin doğusunda bulunan bu ev giriş çıkış için ve gelip gidenleri kontrol etmeye elverişli bir yerdi. Peygamber efendimiz İslâmiyeti burada anlatıyor ve Müslümanlar oraya toplanıyordu. Birçok Mekkeli bu evde Müslüman oldu. Bir merkez olarak seçilen bu eve “Darü’l-İslâm” adı verildi.
İnsanları ebedî saâdete kavuşturmak için ve rahmet olarak gönderilen Muhammed aleyhisselâm, Mekke’de câhiliyye devri yaşamakta olan insanları açıkça İslâma çağırdı. Hakîkî kurtuluşun Allahü teâlâya îmân etmekte, nefse uymaktan, zulümden, haksızlıktan ve bütün çirkin işlerden uzaklaşmakta olduğunu bildirince, nefslerinin isteklerine, şehvetlerine uyanlar, zayıfları ezenler ve iyice azgınlaşmış olanlar bütün bu bozuk işlerine son verileceğini görerek Muhammed aleyhisselâmın bildirdiklerini inkâr ettiler ve O’na düşman kesildiler. Bir kısmı da kendileri gibi âciz ve fânî insanların ayıplamalarından sakınarak îmân etmediler. Nefislerine, şeytana ve şehvetlerine uyarak saâdetten mahrum kaldılar.
Muhammed aleyhisselâmın bildirdiklerine îmân etmeyen ve O’na düşmanlık gösteren müşrikler, önce alay etmeye başladılar. Bir araya toplanıp O’na; kâhin, mecnûn, şâir, deli, sihirbâz diyelim şeklinde karar almak istediklerinde, bunların hiçbirinin Muhammed, aleyhisselâmda bulunmadığını yine kendileri îtirâf ediyorlardı. O’na bir şeyler söylemek için toplandıklarında müşriklerden Velid bin Mugîre şöyle diyordu: “Hayır o kâhin değildir. Biz, kâhinleri gördük. O’nun okuduğu ne kâhin fısıltısı, ne de uydurma şeylerdir. Kâhinler hem doğru hem yalan söyler. Biz Muhammed’de hiçbir yalan görmedik. O mecnun, deli de değildir. Deliliğin ne olduğunu biliriz, O’nda böyle bir hal yoktur. O şâir de değildir. Biz şiirin her çeşidini iyi biliriz. O’nun okudukları bunlardan hiçbirine benzemez. O, sihirbâz da değil! Biz sihirbâzları gördük. O’nun okudukları sihirbâzların okuyup üfürmelerine ve düğümleyip bağlamalarına hiç benzemiyor.”
Çeşitli hilelerle ve zulümle insanların îmân etmesine mâni olmaya kalkışan müşriklerin ileri gelenleri, insanları Muhammed aleyhisselâmın okuduğu âyetleri dinlemekten men ederlerdi. Kendileriyse geceleri gizlice Muhammed aleyhisselâmın bulunduğu evin yanına gelerek bir köşeye saklanıp dinlerlerdi. Sabah olup ortalık aydınlanmaya başlayınca, birbirinden habersiz gece Kur’ân-ı kerîm’i dinlemeye geldiklerini gören müşriklerin ileri gelenleri birbirlerini ayıplarlar bir daha böyle yapmayalım derlerdi. Ancak ertesi gece yine birbirinden habersiz gidip bir köşeye saklanarak tekrar dinlerlerdi. Sabah olunca da birbirlerini görüp şaşırırlardı. Bir daha böyle yapmamak üzere yemin ederek ayrılırlar, fakat bundan vazgeçemezlerdi. Ancak nefislerine uyup, üstünlük taslayarak ve diğer müşriklerin kendilerini ayıplamalarından çekinerek ve daha birçok boş düşüncelere kapılarak îmân etmediler. Üstelik başkalarına da mâni oldular. Sokaklarda, “Muhammed sihirbâz.” diye bağırdılar.
İslâm nûrunun günden güne yayılması üzerine iyice azgınlaşan müşrikler, artık alay etmekten de öteye, Müslümanlara işkence yapmaya başladılar. Muhammed aleyhisselâmın kapısının önüne pislik dökmeye, kapısına kan sürmeye, geçeceği yollara diken dökmeye başladılar. Sevgili Peygamberimiz, Mekke’ye dışardan gelenlere İslâmı anlatarak dâvet ederken, peşinde dolaşıp; “Yalan söylüyor, inanmayın.” diyerek taşkınlık gösterirlerdi. İlk Müslüman olanlardan, önce zayıf ve kimsesizlere sonra da hepsine ağır işkenceler yapmaya başladılar. Bütün bunlarla insanların îmân etmelerine engel olamadıklarını aksine, İslâmın günden güne yayıldığını gören müşrikler her yola başvurdular.
Menfaatleri sebebiyle putlara tapan ve İslâmiyetin, zulümlerine, haksızlık ve ahlâksızlıklarına kesinlikle son vereceğini gören müşrikler, buna mâni olmak için ilk safhada başvurdukları şeylerin sonuç vermediğini gördüler. Hattâ ileri gelenleri toplanıp Peygamber efendimizin amcası Ebû Tâlib’e giderek; “Ey Ebû Tâlib! Biz senden kardeşinin oğlunu susturmanı, O’na engel olmanı istiyoruz. Ya O’nu bildirdiği şeylerden vazgeçirirsin veya iki taraftan biri yok oluncaya kadar O’nunla da seninle de çarpışırız... Bundan vazgeçsin ne isterse vereceğiz...” dediler. Ebû Tâlib, müşriklerin söylediklerini Muhammed aleyhisselâma nakletti. Bunun üzerine Muhammed aleyhisselâm; “Ey amca! Şunu bil ki, güneşi sağ, ay’ı da sol elime verseler (her ne vâd ederlerse etsinler) ben aslâ bu dinden ve onu insanlara tebliğ etmekten, bildirmekten vazgeçmem. Ya Allahü teâlâ bu dîni bütün cihâna yayar, vazifem biter veya bu yolda cânımı fedâ ederim.” dedi. Bu sözleri dinleyen Ebû Tâlib Sevgili Peygamberimizin boynuna sarılarak; “İşine devam et, istediğini yap! Vallahi, seni aslâ herhangi bir şeyden dolayı kimseye teslim etmeyeceğim...” dedi. Ebû Tâlib’in yeğenini her şeye rağmen koruyacağını ve aslâ yalnız bırakmayacağını anlayan müşrikler, bundan da bir netice alamadıklarını görerek bizzat Muhammed aleyhisselâmı çağırıp şöyle dediler: “Eğer mal toplamak istiyorsan sana istediğin kadar verelim. Hükümdâr olmak istiyorsan seni kendimize hükümdâr yapalım. Daha her ne istiyorsan yapalım, verelim. Yeter ki bu dâvâdan vazgeç.” Peygamber efendimiz müşriklere şöyle cevap verdi: “Sizin söylediğiniz şeylerin hiç biri bende yoktur. Ben, size mallarınızı istemek, içinizde şeref ve şan kazanmak, üzerinize hükümdâr olmak için gelmedim. Fakat Allah, beni size peygamber olarak gönderdi. Bana bir kitap da indirdi. Îmân ederseniz Cennet’le müjdeleyici, isyânınızdan dolayı da azâbla korkutucu olmamı Allah bana emretti. Ben de Rabbimin bana vahyettiklerini size tebliğ ettim. Size öğüt de verdim. Size getirip tebliğ ettiğim şeyi alır, kabul ederseniz o, dünyâda ve âhirette nasîbiniz ve saâdetiniz olur. Onu reddederseniz Yüce Allah aramızda hükmü verinceye kadar tebliğ etmek, sabretmek ve buna katlanmak benim vazîfemdir.”
İnkârlarında ısrâr eden müşrikler bu teşebbüslerinden de netice alamayınca işi zulüm ve işkence safhasına döktüler. Muhammed aleyhisselâma kastetmeye karar verdiler. Başları Ebû Cehil şöyle dedi: “Yarın kaldırabileceğim kadar kocaman bir taşı alıp, O secdeye kapandığı zaman başının üzerine bırakacağım.” Diğer müşrikler de; “Sen istediğini yap seni destekleyeceğiz” dediler. Ertesi günü beklediler ve Muhammed aleyhisselâm Kâbe’ye gelerek namaza durdu. Secdeye vardığı sırada Ebû Cehil kocaman bir taşı alıp yanına yaklaştı. Fakat yaklaşır yaklaşmaz, büyük bir korkuyla, perişân bir halde, geri kaçtı. Ellerinin canı kesildi ve taş yere düştü. Bu hâli gören ve merakla seyreden müşrikler; “Ne oldu sana?” dediklerinde Ebû Cehil; “Bir benzerini görmediğim zaptedilmez bir arslan beni parçalamak üzere üstüme yürüdü.” dedi. Ebû Cehil birkaç kere böyle yapmak istemişse de aynı durumla karşılaşmıştı.
Bu ve buna benzer mûcizeleri görenlerden bir kısmı îmân ediyor, bir kısmı da düşmanlıkta ısrar ediyordu. Bundan başka müşriklerin Muhammed aleyhisselâma saldırdıkları, bâzan da mübârek yüzünü, başını yaraladıkları oluyordu. Diğer taraftan Müslüman olanlara yaptıkları işkenceler görülmemiş bir vahşet hâlini almıştı. Yapılan işkencelere dayanamayarak vefât eden Yâsir radıyallahü anh ve Ebû Cehil tarafından karnına mızrak saplanarak şehit edilen Yâsir’in (radıyallahü anh) hanımı Sümeyye Hâtun İslâmda ilk şehitler oldular.
Peygamber efendimiz ilk Müslümanların ağır işkencelere uğramaları ve zulüm altında zor duruma düşmeleri üzerine “Siz Habeş ülkesine gidiniz, Allah sizi orada ferahlığa kavuşturur ve sizi yine toplar.” buyurdu. Bi’setin (Peygamberliğin) beşinci yılında (M. 615) Eshâb-ı kirâmdan 10’u erkek, 5’i kadın olmak üzere 15 kişilik bir kâfile Mekke’den Habeşistan’a hicret ettiler. Bi’setin altıncı yılında Hazreti Hamza’nın, sonra da hazret-i Ömer’in îmân etmesi üzerine Müslümanların durumu bir miktar kuvvetlendi.
Habeşistan’a hicret eden ilk kâfilenin, hükümdâr Necâşî tarafından iyi karşılanması üzerine, Peygamberimiz, müşriklerin baskı ve işkencelerine mâruz kalan Müslümanlardan ikinci bir kâfileyi de bi’setin yedinci yılında (M.617) Habeşistan’a gönderdi. 80’i erkek, 10’u kadından meydana gelen bu kâfile de Habeşistan’a hicret etti. Bu arada İslâmiyetin yayılmasına mâni olmak için her yola başvuran müşrikler, Peygamber efendimize çeşitli şeyler soruyorlar, nâzil olan âyetler okundukça aldıkları cevaplar ve gördükleri mûcizeler karşısında şaşırıyorlardı.
Her şeye rağmen Müslümanların sayısı artıyordu. Bunu engellemek için çeşitli yollar deneyen müşrikler, Müslümanları muhâsara altına almaya, başta ticârî olmak üzere onlarla olan bütün münâsebetlerini kesmek üzere karar aldılar. Müslümanlara hiçbir şey satmamaya ve onlardan hiçbir şey satın almamaya yemin ettiler. Bu anlaşmalarını bir kâğıda da yazarak Kâbe içine astılar. Müslümanlar ise Şi’b-i Ebî Tâlib (Ebû Tâlib mahallesi) denilen yerde toplanmışlardı. Müşrikler bu mahalleye yiyecek, içecek dâhil hiçbir şey sokmuyorlardı. Oradan, bir şey satın almak üzere çıkmak isteyene ve oraya yiyecek içecek satmak için gitmek isteyen hiçbir satıcıya fırsat vermiyorlardı. Bu mahallede muhâsara altına alınan Müslümanlar ise dışardan fazla bir şey satın alamadıkları için şiddetli kıtlıkla karşı karşıya kalmışlardı. Sâdece hac mevsiminde dışarı çıkabiliyorlardı. Ancak Mekke’ye gelen tüccarlardan bir şey satın almak istediklerinde müşrikler, tüccarlardan, fiyatlarını çok yüksek tutmalarını istiyorlardı. Bu sebeple Müslümanlar fazla bir şey satın alamıyorlardı. Bâzıları yiyecek bulamadıkları için ağaç yaprakları ile açlıklarını gidermeye çalışıyor, küçük çocuklar açlıktan feryad ediyordu. Müslümanlar içinde zengin olanlar sıkıntıya düşenlerin ihtiyâcını karşılamak için bütün mallarını harcamışlardı. Ancak bu da kâfi gelmemişti.
Üç sene boyunca devâm ettirdikleri bu zulümle Müslümanlara iyi bir ders verdiklerini zannedip İslâmiyetin yayılmasının duracağını ümid eden müşrikler, İslâmın hızla yayıldığını görerek iyice çıldırdılar. Allahü teâlâ, müşriklerin anlaşmalarını yazarak Kâbe içine astıkları sahîfeye bir güve kurdu musallat etti. Güve, o sahîfede bulunan; “Bismike Allahümme” ibâresi hâriç diğer kısmını tamâmen yiyip bitirdi. Bu husus Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) vahiyle bildirildi. Muhammed aleyhisselâm bu durumu amcası Ebû Tâlib’e bildirince, Ebû Tâlib müşriklere gidip; “Kardeşimin oğlunun bana haber verdiğine göre, Allah sizin Kâbe’de astığınız sahîfeye bir kurt musallat etmiş ve (Allah) lafzı hâriç o sahîfede zulüm, akrabâlarla münâsebeti kesme ve iftirâ olarak yazılı diğer kısmı yiyip bitirmiştir. Kâbe’ye gidip bakınız. Bu zulüm ve kötü davranışınızdan vazgeçiniz.” dedi. Kâbe’ye gidip astıkları sahifeyi gerçekten bir güve kurdunun yiyip bitirdiğini gördüler. Bu hâdise karşısında şaşıran müşrikler bâzı ileri gelen kimselerin de böyle bir uygulamadan vaz geçtiklerini bildirmeleri üzerine bi’setin onuncu yılında bundan tamâmen vazgeçmek zorunda kaldılar. Fakat düşmanlıklarını günden güne şiddetlendirip, İslâmiyetin yayılmasına mâni olmak için her türlü yola başvurdular. Halbuki İslâmiyet süratle yayılıyor, Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm câhiliyye devrinin zulmetinde bunalan insanları hakîkî saâdete kavuşturuyordu. Bu saâdetle şereflenen insanlar da kavuştukları büyük nimete şükrediyorlar, müşriklerin hakâret ve işkenceleri karşısında aslâ yılmıyorlardı. Muhammed aleyhisselâmın mûcizelerini ve Müslümanların dinlerindeki sebâtını gören nice gönüller İslâm nûru ile aydınlanıyordu.
Müşriklerin Müslümanlara uyguladıkları üç senelik abluka sona erince Habeşistan’dan yirmi kişi kadar Hristiyan Ruhban Mekke’ye geldi. Bunlar daha önce Habeşistan’a hicret eden Müslümanlardan İslâmiyetle ilgili duydukları şeyleri bizzât mahallinde görmek ve araştırmak üzere Mekke’ye gelmişlerdi. Kâbe yanında Peygamber efendimizle görüşen bu Hristiyan kâfilesi, Kur’ân âyetlerini dinleyip çok ağladılar. Öyle ki, sakalları gözyaşları ile ıslandı. Sordukları her soruya verilen cevaplar karşısında son derece memnûn kalıp, Sevgili Peygamberimizin kendilerini İslâma dâvet etmesi üzerine büyük bir şevkle sevinç gözyaşları dökerek Müslüman oldular. Bu hâllerini görerek kendilerine çeşitli hakârette bulunan Ebû Cehil’e ve diğer müşriklere aslâ aldırış etmediler; “Bize yaptığınız câhilliği biz size yapamayız ve bize nasîb olan hak dinden aslâ dönmeyiz.” dediler.
Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğinin onuncu yılında büyük oğlu Kâsım ve bir müddet sonra da diğer oğlu Abdullah, küçük yaşta, vefât ettiler. Yine bi’setin onuncu yılında Peygamber efendimizin amcası Ebû Tâlib ve ondan birkaç gün sonra da hanımı hazret-i Hadîce vefât etti. Ard arda ortaya çıkan bu ölüm hâdiselerinden dolayı bu seneye Senet-ül hüzün (hüzün yılı) denildi. Bu vefât hâdiselerine çok sevinen müşrikler, sevgili Peygamberimiz ve Müslümanlara karşı öncekinden daha şiddetli davranmaya başladılar. Ebû Tâlib hayattayken onun himâyesinden çekinen müşrikler, o vefât edince, Muhammed aleyhisselâma ve Müslümanlara yaptıkları tecâvüzleri kat kat arttırdılar.
Mekke ahâlisi îmân etmiyor ve Müslümanlara çok sıkıntı veriyordu. İşkenceyi arttırıp, işi azdırmışlardı. Resûlullah çok üzüldü. Hicretten bir yıl önce, elli iki yaşında idi. Zeyd bin Hârise’yi alarak Tâif’e gitti. Tâif halkına bir ay nasîhat eyledi. Kimse îmân etmediği gibi alay ettiler, işkence yaptılar, yuhaladılar. Çocuklar taşa tuttular. Üzüntülü ve yorgun bir şekilde geri dönerken mübârek bacakları yaralandı. Zeyd’in başı kan içinde kaldı. Çok sıcak bir saatte, yol kenarında, bitkin hâlde istirâhat edip yaralarını, kanlarını sildiler. Muhammed aleyhisselâm daha sonra Mekke’ye doğru gitmekte iken, başının üzerinde kendisini gölgeleyen bir bulutu ve biraz sonra da Cebrâil aleyhisselamı gördü. Cebrâil aleyhisselâm; “Yâ Muhammed, şüphesiz ki, Allahü teâlâ kavminin sana ne söylediklerini işitti. (Bir melek göstererek) Şu melek, Allahü teâlânın dağları emrine verdiği melektir. Kavmin hakkında ne dilersen ona emredebilirsin.” dedi. Dağlara müvekkil melek (Mekke’nin iki tarafında bulunan Ebû Kubeys ve Kuaykıan dağlarını göstererek); “Yâ Muhammed! Eğer şu iki yalçın dağın Mekkeliler üzerine kapanıp birbirine kavuşmasını istersen, emret, kavuşturayım!” dedi. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber efendimiz; “Hayır! Ben insanlara rahmet olarak gönderildim. Allahü teâlânın, bu müşriklerin sulbünden, îmân edecek, Allah’a şirk koşmayacak bir nesil çıkarması için duâ ederim.” buyurdu.
Peygamber efendimiz Tâif’ten Mekke’ye döndüğü sırada Mekke’ye varmadan Nahle adındaki bir yerde bir müddet istirâhat etti. Bu sırada namaza durmuştu. Nusaybin cinlerinden bir grup oradan geçerken O’nun okuduğu Kur’ân âyetlerini duydular ve durup dinlediler. Sonra Peygamber efendimizle görüşüp Müslüman oldular. Muhammed aleyhisselâm onlara; “Kavminize varınca benim îmâna dâvetimi onlara da söyleyin, onları îmânâ dâvet edin.” buyurdu. O cinnîler kavimlerine gidip bunu bildirince, işiten cinnîlerin hepsi îmân ettiler. Bu husus Kur’ân-ı kerîmde Cin sûresinde bildirilmektedir.
Resûl-i ekrem efendimizle Zeyd bin Hârise bu hâdiseden sonra Mekke’ye yürüdüler. Karanlıkta şehre girdiler. Birkaç ay Mekke’de çok sıkıntılı geçti. Her taraf düşman idi. Gidecek bir yer yoktu. Doğruca amcası Ebû Tâlib’in kızıümmü Hâni’nin Ebû Tâlib mahallesinde bulunan evine geldi. Ümmü Hâni, o zaman îmân etmemişti.
Resûlullah, o gün çok incinmişti. Abdest alıp, Rabbine yalvarmağa, af dilemeğe, kulların îmâna gelmesi, saadete kavuşmaları için duâya başladı. Çok yorgun, aç, üzüntülü idi. Hasır üzerine uzanıp uyuyuverdi.
O anda, Cebrâil aleyhisselâm gelip, Allahü teâlânın dâveti üzerine Muhammed aleyhisselâmı Mirac’a götürdü. Gökleri aştı, bilinmeyen, anlaşılmayan, anlatılamayan şekilde Cennet’i, Cehennem’i, Arş’ı, Kürsî’yi gördü. Mekansız, zamansız, cihetsiz, sıfatsız olarak Allahü teâlâyı görüp konuştu.
Hicretten bir sene önce 13 Temmuzda Cumâ gecesi vukû bulan bu mûcizeye “Peygamberimizin “Mîrâcı” denir. Resûlullah Mîrâca rûh ve bedeniyle uyanıkken çıktı. “Beden ile gittim.” buyurdu. Peygamber efendimize Mîrâc gecesinde nice ilâhî hakikatler gösterildi ve beş vakit namaz bu gecede farz kılındı. Mîrâc Kur’ân-ı kerîm’de İsrâ sûresinde ve hadîs-i şerîflerde bildirilmektedir.
Peygamber efendimiz, müşriklerin şiddetle karşı çıkmalarına ve istememelerine rağmen, bütün güçlüklere ve sıkıntılara katlanarak insanları İslâma dâvet etti. Mekke her yıl hac mevsiminde uzaktan, yakından gelenlerle dolup taşardı. Peygamberimiz bu mevsimde kurulan panayırlara gider, Mekke’ye gelen Arap kabîlelerine İslâmı anlatır ve onları îmâna dâvet ederdi. Müşrikler ise hep mâni olmak için uğraşırlardı.
Peygamber efendimiz bi’setin (peygamberliğin) on birinci yılında hac mevsiminde Mekke’nin yakınında bulunan Akabe’de Medîne’den gelen altı kişiyle karşılaştı, onlarla görüştü. Onlara Kur’ân-ı kerîm okudu ve İslâma dâvet etti. Medîne’deki Hazrec kabîlesinden olan bu altı kişi Peygamberimizi dinledikten sonra hemen îmân ettiler. Bu altı kişi ilk Medîneli Müslümanlardır. Bundan bir sene sonra bi’setin on ikinci yılında yine hac mevsiminde 12 Medîneli, Peygamber efendimizin dâvetini kabûl ederek Müslüman oldular. Allah’a şirk koşmayacaklarına, zinadan, hırsızlıktan sakınacaklarına, kimseye iftirâ etmeyeceklerine, kız çocuklarını öldürmeyeceklerine, Allah’a ve Resûlüne itâat edeceklerine dâir kesinlikle söz verdiler. Bu hâdiselere ilk Akabe bîatları denilmiştir. Medînelilerin yaptıkları bu bîat büyük bir önem taşıyordu. Peygamberimiz bu bîatlerde bulunanlara İslâmı anlatmak ve Kur’ân-ı kerîm’i öğretmek üzere Eshâb-ı kirâmdan Mus’ab bin Umeyr’i, muallim olarak onlarla birlikte Medîne’ye gönderdi. Bu sıralarda Medîne’deki Müslümanların sayısı kırka ulaşmıştı. Mus’ab bin Umeyr’in üstün gayretleriyle Medîne’de bulunan Evs ve Hazrec kabîlelerinden hemen hemen Müslüman olmayan kalmamıştı. Az zamanda İslâmiyet Medîne’de yayıldı. Peygamber efendimiz Medîne’de İslâmın bu şekilde süratle yayıldığını haber alınca çok sevinip bu seneye Sevinç Yılı denildi. Bu seneden sonra peygamberliğin on üçüncü senesinde yine hac mevsiminde Medîne’den 73 erkek 2 kadın olmak üzere 75 kişi Akabe’de gece yarısı Sevgili Peygamberimizle görüştüler. Resûlullah efendimiz onlara; “Allah’tan başka ilâh olmadığına, benim O’nun Resûlü olduğuma îmân ederek dînin emirlerini yerine getireceğinize, bana itâat edeceğinize, hiçbir şeyden çekinmeden Allah yolunda Allah için hakkı söyleyeceğinize, kendi nefsinizi ve nâmusunuzu koruduğunuz gibi bana yardımcı olacağınıza söz veriyor musunuz?” buyurdu. Bunu seve seve kabûl ettiklerini bildiren Medîneliler; “Yâ Resûlallah, senin uğrunda ölürsek bize ne var?” diye sordular. “Cennet var.” buyurunca, Resûlullah efendimizin elini tutarak bîat ettiler. Peygamberimiz bunların içinden Medîne’nin ileri gelenlerinden, okuma yazma bilen 12 kişiyi temsilci olarak seçti. Bu temsilciler; “Allah’a hamd olsun ki; bizi Muhammed aleyhisselamın sevgisiyle ve O’na îmân etmekle şereflendirdi. Allah’ın ve Resûlünün dâvetini kabul ettik, dinledik ve boyun eğdik.” diyerek sevinçlerini ve teslimiyetlerini ifâde ettiler.
İkinci Akabe bîatıyla Medîne, Müslümanların rahat edecekleri ve sığınacakları bir yer olmuştu. İkinci Akabe bîatını duyan Mekkeli müşriklerin Müslümanlara tutumları çok şiddetli ve pek tehlikeli bir hal aldı. Müslümanlar durumlarını arzedip hicret için izin istediler. Peygamber efendimizin; “Sizin hicret edeceğiniz yurdun, iki kara taşlık arasında hurmalık bir şehir olduğu bana gösterildi ve bildirildi. Orası Yesrib (Medîne)dir. Oraya hicret ediniz. Orada Müslüman kardeşlerinizle birleşin. Yüce Allah onları size kardeş yaptı ve Medîne’yi size emniyet ve huzur bulacağınız bir yurt yaptı.” buyurarak Mekke’deki Müslümanların Medîne’ye hicret etmelerine izin vermesi üzerine, bölük bölük Medîne’ye hicret ettiler.
Mekke’de hapsedilen veya işkence altında bulundurulan yâhut da hastalık gibi sebeplerden dolayı yola çıkamayanlar, sevgili Peygamberimiz, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ali’den başka Müslümanlardan kimse kalmayıp Medîne’ye hicret ettiler.
Müslümanların Mekke’den hicret etmesi üzerine müşrikler harekete geçip ne yapacaklarını kararlaştırmak üzere, kendilerince önemli saydıkları işleri görüştükleri Dar’ün-Nedve denilen yerde toplandılar. Bu sırada şeytan Necdli bir ihtiyar kılığında yanlarına geldi. Ebû Cehil; “Muhammed’i öldürelim” deyince; “İşte bu adamın dediğini yapınız” dedi. Bunun üzerine müşrikler bu kararda birleştiler. Her kabîleden birer kişi olmak üzere 40 kişi seçtiler. Bunlar gece vakti evini sarıp sabahleyin evden çıkarken Sevgili Peygamberimizi öldürmek üzere harekete geçtiler. Cebrâil aleyhisselâm gelip Sevgili Peygamberimize bu durumu ve hicret etmesi için izin verildiğini bildirdi. Resûlullah efendimiz o gece hazret-i Ali’ye yatağına yatmasını ve kendisine bırakılan emânetleri sâhiplerine vermek için Mekke’de kalmasını söyledi.
Resûlullah, müşriklerin ellerinde kılıçlarla gece evinin etrâfını sardığı sırada, üzerlerine bir avuç toprak serpti ve Yâsîn sûresinin ilk âyetlerini okuyarak evden çıkıp müşriklerin arasından geçti. Bekleyenlerin hiç biri onu göremedi. Ebû Bekr ile Sevr Dağına çıkıp üç gün orada bir mağarada gizlenip sonra Medîne’ye hicret ettiler. O gece evinin etrafında bekleyen müşrikler sabaha doğru eve girince Ali radıyallahü anh ile karşılaştılar. Muhammed aleyhisselâmın Mekke’den ayrıldığını anlayarak tâkibe koyuldular. Ancak Resûlullah’ın mûcizeleri karşısında âciz kalıp bulamadılar.
Peygamber efendimizin bi’setin on üçüncü yılında 12 Rebîulevvel de, Mîlâdi 622 senesinde Medîne’ye hicretiyle on sene süren Medîne devri başladı.
.
|
Medîne devri
|
Muhammed aleyhisselâmın ve Eshâb-ı kirâmın Medîne’ye hicretiyle Müslümanlar için yeni bir devir başlamış oldu. Resûlullah efendimizin Mekke’den Medîne’ye hicret etmekte olduğu işitilince, hâdise Medîne’de büyük bir sevinçle karşılandı. Müslümanlar onu karşılamak için yollara düştüler. Sevgili Peygamberimiz Kubâ’ya gelince orada ilk mescidi yaptırdı. Kubâ’da 10 gün kaldıktan sonra Medîne’ye hareket ettiler. Cumâ günü Rânuna Vâdisinden geçerken öğle olmuştu. Peygamberimiz cumâ namazının farz olduğunu bildirdi ve orada ilk cumâ namazını kıldırdı. Medîne’ye varınca görülmemiş bir sevgi ve tezâhüratla karşılandı.
Bu sırada Medîne’de Yemen’den gelip yerleşmiş olan Evs ve Hazrec kabîleleri ve Benî Kaynuka, Benî Nâdir, Benî Kureyzâ adında üç Yahûdî kabîlesi bulunuyordu. Mekkeli Müslümanların gelip Medîne’de bulunan Müslümanlarla her bakımdan yardımlaşmak üzere kardeşlik kurmaları ile Medîne’nin havası değişmişti.
İlk zamanlarda, Medîne’de bir mescid olmadığı için Sevgili Peygamberimizin bulunduğu her yerde cemaatla namaz kılınıyordu. Daha sonra Resûlullah efendimizin Medîne’ye ilk geldikleri gün devesinin çöktüğü arsa satın alınarak oraya bir mescid inşâ edildi. Resûlullah için de, bu mescide bitişik odalar yapıldı.
Peygamber efendimiz kalmakta olduğu, Eshâb-ı kirâmdan Ebû Eyyûb-i Ensârî Hâlid bin Zeyd’in evinden mescidin bitişiğinde yapılan bu odalara taşındı. Ayrıca mallarını, mülklerini Mekke’de bırakarak hicret eden Müslümanlarla Medîneli Müslümanlar arasında kardeşlik kurdu. Her Medîneli Müslüman, Mekke’den gelen Müslümanlardan birini evine aldı, malına ortak etti. Evi, âilesi olmayan yetmişten fazla fakir Müslüman da mescidin avlusunda yapılan sofada ikâmet ettiler, bütün ihtiyaçları burada karşılandı. Bunlara “Eshâb-ı Suffe” denildi. Bunlar Peygamber efendimizin yanından ayrılmaz, söylediklerini ezberler, İslâmiyeti iyice öğrenirlerdi. Medîne dışındaki yerlere İslâmiyeti öğretmek üzere bunlardan öğretici muallimler gönderilirdi.
Hicretin birinci yılında Medîne’de mescid yapıldıktan sonra günde beş vakit ezân okunmaya başlandı. Yine bu sene Peygamber efendimiz hazret-i Ebû Bekr’in kızı hazret-i Âişe ile evlendi.
Her sene hac mevsiminde çevreden Kâbe’deki putlara tapmak için gelen Arap kabîlelerinden kazanç sağlayan müşrikler bu kazancın ellerinden kaçması endişesine kapıldılar. Ayrıca Mekkeli müşriklerin Şam ticâret yolu da Medîne yakınından geçiyordu. Müslümanların bu yolu da kapamasından korkan müşrikler, yeni çâreler arıyorlardı.
Hicretten sonra Medîne’de birleşen Müslümanların karşısında; Mekkeli müşrikler, Medîne’de ve çevresinde bulunan Yahûdîler ve münâfıklar olmak üzere üç çeşit düşmanları vardı. Bu bakımdan tehlike daha çok artmıştı. Böylesine mühim ve tehlikeli bir durum karşısında Peygamber efendimiz tarafından yeni tedbirler alındı. Medîne’de bulunan Evs ve Hazrec kabîleleri arasındaki anlaşmazlıkları düzeltip, onları birbirine dost yaptı. Yahûdî kabîleleriyle de bir antlaşma yapıldı. Bu antlaşmaya göre; Yahûdîler kendi dinlerinde serbest kalacak, ancak Medîne’ye dışardan yapılacak her türlü düşman saldırısına karşı Müslümanlarla birlikte vatanlarını müdâfaa edeceklerdi. Yahûdîlerle Müslümanlar arasında bir anlaşmazlık çıkarsa, Resûlullah’ın hakemliğini kabul edeceklerdi. Bundan başka Mekke civârındaki diğer kabîlelerle de sulh antlaşması yapıldı. Mekkelilerin Şam ticâret yolu kapatıldı. Medîne’de bulunan Müslümanların ilk nüfus sayımı yapıldı. Bin beş yüz civârında bulunan Müslümanlar için nüfus defteri tutuldu.
Sevgili Peygamberimiz Medîne’nin âsâyişini korumak, düşmanların durumunu kontrol etmek için de devriyeler tertipledi. Muhtemel düşman saldırılarına karşı nöbet tutuluyordu. Hazret-i Hamza’nın, hazret-i Ubeyde ibni Hâris’in ve hazret-i Sa’d bin Ebî Vakkâs’ın komutasında olmak üzere, beş ve dört yüz kişi arasında değişen üç seriyye hazırlanmıştı. Hicretin ikinci yılında cihâda, düşmanla harbe izin verildi. Önce yalnız müdâfaa etmek sûretiyle izin verilmesi üzerine ilk gazâlar yapılmaya başlandı. Medîne devrinde yapılan gazâların sayısı yirmidir. Seriyyeler ise daha fazladır. Cihâda izin verilmesi Kur’ân-ı kerîm’de Hicr sûresi 39-41. âyetlerinde, Hac sûresi 39. âyetinde, Bakara sûresi 190, 192 ve 193. âyetlerinde bildirilmektedir. Hicretin ikinci yılı olaylarından bir diğer önemli hâdise de, daha önce Kudüs’e karşı namaz kılınmaktayken Allahü teâlânın Kâbe’ye yönelerek namaz kılmayı emretmesiyle kıblenin değişmesidir.
Kıblenin Kâbe olmasından bir ay ve hicretten 18 ay sonra Şâban ayının onuncu günü Bedir Gazâsından bir ay önce oruç farz oldu. Yine bu sene Ramazan ayında terâvih namazı kılınmaya başlandı ve sadaka-yı fıtr vermek vâcib oldu. Hicretin ikinci senesinde Ramazan ayında zekât vermek de farz oldu. Hicretin ikinci yılında zilhicce ayında da Kurbân kesmek ve bayram namazı kılmak vâcib oldu.
Muhammed aleyhisselâm Medîne’ye hicret ettikten sonra, Medîne’de bütün işleri ve münâsebetleri tertibe koyup Müslümanları güçlü bir duruma getirdi. Böylece İslâmiyet her geçen gün yayılıyor ve Müslümanlar git-gide kuvvetleniyordu. Hicretin ikinci yılında Mekkeli müşrikler, her âileden sermâye alıp bir kervanı Şam’a gönderdiler. Başlarında Ebû Süfyân vardı. Kervan, mallarını sattıktan sonra kâr ile silah satın aldı. Peygamber efendimiz silahların Mekkeli müşriklerin eline geçmesini önlemek için üç yüz on üç Eshâb-ı kirâm ile kervanın yolunu kesmek için Medîne’den çıktı. Kervan başka yoldan Mekke’ye giderken Mekkeli müşrikler de bin kişilik bir ordu hazırlayıp gönderdiler. Medîne dışında Bedir denilen yerde iki ordu karşılaştı ve Bedir Savaşı yapıldı. Bu savaşta Müslümanların sayısı 313 kişiydi. Müşriklerle yapılan bu ilk savaşta Müslümanlar ilk parlak zaferi kazandılar. Başta Ebû Cehil olmak üzere müşriklerin ileri gelenleri bu savaşta öldürüldü. Yine bir kısmı ileri gelenleri olmak üzere 70’i esir alındı. Peygamber efendimiz bu esirlerin bir kısmını fidye karşılığı, okuma yazma bilenleri de Medîneli 10 çocuğa okuma yazma öğretmek şartıyla serbest bıraktı. Bu hâdise Mekke ve Medîne’den birçok kimsenin Müslüman olmasına sebep oldu.
Bedir Savaşında Müslümanların gâlip gelmesi, Medîne’deki Yahûdîleri endişelendirdi. Münâfıklarla birleşen Benî Kaynuka Yahûdîleri, Sevgili Peygamberimizle yaptıkları vatandaşlık antlaşmasını bozarak harbe karar verdiler. Bunun üzerine yapılan Benî Kaynuka Gazâsında yenilip teslim olan Yahûdiler Medîne’den çıkarıldı.
Hicretin üçüncü yılında Sevik Gazvesi, Necd Gazvesi, Zeyd bin Hârise Seriyyesi, Muhammed bin Mesleme Seriyyesi yapıldı. Peygamberimiz kızı Ümmü Gülsüm’ü, hazret-i Osman ile evlendirdi. Hazret-i Ömer’in kızı Hafsa’yı kendi nikâhlarına aldılar. Hazret-i Ali’nin oğlu, hazret-i Hasan dünyâya geldi. Şevval ayında Uhud Gazvesi yapıldı. Bedir Savaşında yenilen müşrikler, bir yıl sonra da 3000 kişilik bir kuvvetle Medîne üzerine yürüdüler. Peygamberimiz müşriklerin bu saldırısına karşı 1000 kişilik bir ordu ile düşmanı Uhud Dağında karşıladı. Bir müdâfaa savaşı olan Uhud Savaşında, Sevgili Peygamberimizin mübârek dişi kırıldı, mübârek yüzü kanadı ve mübârek dudağı yaralandı. Hazret-i Hamza şehit edildi. Bundan başka Muhâcir ve Ensar’dan yetmiş sahâbi şehit oldu.
Uhud Savaşından sonra hicretin dördüncü yılında Benî Nâdir Gazâsı yapıldı. Önceden Peygamber efendimizle antlaşma yapan Yahûdî kabîlelerinden biri olan Benî Nâdir, Uhud Savaşından sonra sevgili Peygamberimize sûikast yapmaya kalkışarak antlaşmayı bozdular. Münâfıkların kendilerini destekleyeceklerini söylemeleri üzerine de anlaşmayı yenilemeye yanaşmadılar. Bu sebeple yapılan savaşta Benî Nâdir kabîlesi Medîne’den çıkarıldı. Böylece Müslümanların Medîne’deki durumu biraz daha kuvvetlendi.
Medîne civârında bulunan iki kabîle Peygamber efendimize elçi göndererek kendilerine İslâmiyeti öğretmek üzere muallim (öğretmen) istediler. Bu istek üzerine Eshâb-ı kirâmdan on kişi gönderildi. Recî’ denilen yere vardıklarında 200 kişilik bir düşman hücûmuna uğrayan bu heyetten 8 kişi şehit oldu. Bu hâdiseye Recî Vak’ası denir. Yine Necid Şeyhi Ebû Berâ’nın Medîne’ye gelip kendilerini irşâd için muallimler istemesi üzerine irşâd için, Eshâb-ı kirâmdan 70 kişilik bir heyet gönderildi. Eshâb-ı Suffadan olan bu irşad heyeti Bir-i Mâûne denilen yere vardıklarında, Necidliler, verdikleri teminâta rağmen, ihânet ettiler. Üzerlerine gönderdikleri bir ordu ile bu yetmiş sahabenin hepsini şehit ettiler. Bu hâdise de Bi’r-i Mâûne Faciası adı ile bilinmektedir.
Şarap (içki) içmeyi haram kılan âyet-i kerîme de hicretin dördüncü yılında indi. Peygamberimiz bu yılda Ümmü Seleme ile evlendi. Ümmü Seleme’nin kocası Uhud Savaşında yaralanmış, sonra da vefât etmişti. Sevgili Peygamberimiz, ihtiyar ve çocukları olan Ümmü Seleme’yi radıyallahü anhâ kendisine nikâhlayarak zor durumdan kurtarıp himâyelerine aldılar.
Hicretin beşinci yılında Hendek Savaşı yapıldı. Müşriklerin Medîne üzerine yaptıkları üçüncü ve son saldırı olan bu savaşta, Benî Nâdir Yahûdîleri ve müşriklerin berâberce hazırladıkları on bin kişilik bir ordusu vardı. Peygamber efendimiz Medîne’nin etrâfına geniş ve derin bir hendek kazdırıp üç bin kişilik bir ordu ile düşmana karşı durdu. Bir ay süren kuşatmada Medîne’de bulunan Benî Kureyzâ Yahûdîleri de Peygamber efendimizle yaptıkları antlaşmayı bozarak Müslümanları arkadan vurmaya kalkıştı. Netîcede kuvvetli bir fırtınaya ve şiddetli yağmura tutularak darmadağın olan düşman ordusu perişân bir hâlde paniğe kapılarak Mekke’ye döndü. Bu hâdise Kur’ân-ı kerîmde Ahzâb sûresi 9. âyetinde meâlen şöyle bildirilmektedir: “Ey îmân edenler! Allah’ın size olan nîmetlerini hatırlayınız. Hani ordular saldırmıştı da, biz onların üzerine bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz (meleklerden) ordular göndermiştik.” Bu savaştan sonra Sevgili Peygamberimiz; “Artık nöbet sizindir. Bundan sonra Kureyş sizin üzerinize gelmez.” buyurdu.
Şanlı Peygamberimiz Hendek Savaşından Medîne’ye dönünce Eshâb-ı kirâma, silâhlarını çıkarmadan, Hendek Savaşı sırasında ihânet ederek müşriklerle birleşip Müslümanları arkadan vurmak isteyen Benî Kureyzâ Yahûdîleri üzerine hareket emri verdi. Netîcede teslim olan bu kabîleye haklarında kendi kitapları Tevrât’ın hükmü uygulandı.
Teyemmüm âyeti ile haccın farz olduğunu bildiren âyet hicretin beşinci yılında nâzil oldu.
Hicretin altıncı yılında Mekke dışındaki müşriklerle Müreysi Gazâsı yapıldı. Mekkeli müşriklerin İslâmiyeti resmen bir devlet olarak tanımak zorunda kaldıkları Hudeybiye Antlaşması da bu yılda yapıldı. Yine bu yılda Şanlı Peygamberimiz bütün insanlara peygamber olarak gönderildiğini bildirmek ve İslâmiyeti her tarafa yaymak için Bizans, İran, Habeş, Mısır, Gassan ve Yemâme hükümdarlarına elçilerle mektuplar göndererek onları İslâma dâvet etti. Peygamber efendimizin bu dâveti karşısında Habeş hükümdarı Müslüman oldu. Bizans İmparatoru elçiye iyi muâmele yaptı. Mısır hâkimi Peygamberimize hediyeler gönderdi. İran şâhı ve Gassan beyi ise elçilere hakâret ederek sert davrandılar. Yemâme beyi ise boş ve mânâsız tekliflerde bulundu.
Hicretin yedinci senesinde, İslâmiyet Arap Yarımadasında süratle yayılmaya başladı ve düşmanlar oldukça tesirsiz hâle getirildi. Bu yılda vukû bulan mühim hâdiselerden biri de Hayber’in fethidir. Peygamber efendimizin Medîne’ye hicret etmesinden sonra Yahûdî kabîleleri ile antlaşma yapıldı. Fakat bu kabîleler sözlerinde durmadılar. Mekkeli müşriklerle birleşerek Müslümanlara ihânet ettiler. Bu sebeple de Medîne’den çıkarıldılar. Bunlardan Benî Nâdir kabîlesi Hayber’e yerleşmişti. Şanlı Peygamberimiz bin altı yüz kişilik bir ordu ile Hayber üzerine gitti ve bir hafta süren kuşatmadan sonra Hayber fethedildi. Böylece Yahûdî tehlikesi ve fitnesi ortadan kaldırıldı. Yine bu yılda Peygamber efendimiz Eshâb-ı kirâmdan iki bin kişiyle Mekke’ye gidip Kâbeyi tavâf etti. Mekkeliler üzerinde büyük bir tesir bırakan bu ziyâret üzerine önde gelen birçok kimse Müslüman oldu. İslâmın ilk yıllarında Mekke’den Habeşistan’a hicret eden Müslümanlar da bu yılda Medîne’ye geldiler.
Hicretin sekizinci yılında Mûte Savaşı yapıldı. Şanlı Peygamberimizin gönderdiği bir elçinin şehit edilmesi üzerine yapılan bu savaş, yüz bin kişilik Rum ordusuna karşı üç bin İslâm mücâhidinin çok büyük kahramanlıklar gösterdiği bir savaştı. Bu savaşta geri çekilmek zorunda kalan Rumların güçleri kırıldı.
Bu yılda vukû bulan hâdiselerin en önemlisi Mekke’nin Fethidir. Peygamber efendimizle on senelik bir zaman için Hudeybiye Antlaşmasını imzâlayan Kureyşliler, aradan iki yıl geçmeden antlaşmayı bozdular. Peygamber efendimiz Kureyşlilerden, yapılan antlaşmaya uymalarını istedi. Müşrikler buna yanaşmayınca on bin kişilik bir kuvvetle Mekke üzerine yüründü ve Arap Yarımadasında puta tapıcılığın merkezi olan Mekke fethedildi. Bütün putlar kırılıp, Kâbe putlardan temizlendi. Yirmi yıldan beri Müslümanlara amansız düşmanlık yapan müşriklerin gücü tamâmen kırıldı. Şanlı Peygamberimizin affına kavuşup, çoğu Müslüman oldu.
Mekke’nin Fethinden sonra Hevâzin veSakif kabîleleri, Sa’d oğulları gibi bâzı küçük kabîleleri de yanlarına alarak 20 bin kişilik bir ordu ile harekete geçtiler. Sevgili Peygamberimiz de 12 bin kişilik bir ordu ile üzerlerine gidip bu müttefik müşrik ordusunu mağlup etti. Bu düşman kabîleler Tâif’e sığınarak yeniden savaşa hazırlanmaya başladılar. Peygamber efendimiz Tâif’i 20 gün kuşatma altında tuttuktan sonra muhâsarayı kaldırdı. Bir sene sonra da Tâifliler kendi istekleriyle Müslüman oldular.
Hicretin dokuzuncu yılı İslâmiyetin Arap Yarımadasında büyük bir süratle yayıldığı bir yıl oldu. Bir taraftan bölük bölük insanlar Medîne’ye gelip Müslüman oluyor, bir taraftan da İslâmiyeti kabul eden kabîlelerin dînî ve idârî işlerini yürütmek için çevreye memurlar ve vâliler gönderiliyordu. Bu sırada çevrede İslâmın yayılmasını engellemek isteyen devletler vardı. Bunlardan biri de o zamânın en güçlü devletleri arasında yer alan Bizans’tı. Bizans Kayseri Heraklius Mûte Savaşından beri Arap Yarımadasını istilâ ederek İslâmiyetin yayılmasına son vermek istiyordu. Heraklius Hristiyan Arapların ve diğer bir takım kabîlelerin desteğini alıp, kendisi de 40 bin kişilik bir ordu toplayarak Medîne üzerine yürümeye hazırlanmıştı. Peygamber efendimiz bu durumu haber alınca 30 bin kişilik bir ordu hazırladı. Bu hazırlıkta Eshâb-ı kirâm mallarını da vererek fiilen büyük bir fedâkârlık gösterdi. İslâm ordusu Tebük’e geldiği sırada, Müslümanların bu hazırlığını işiten Bizanslılar savaşmaktan çekinip, geri döndüler. Sevgili Peygamberimiz ordusuyla Tebük’te 20 gün kaldı. Şam’da bulaşıcı bir hastalık olan tâûn (vebâ) salgını olduğunu duyunca Medîne’ye döndü. Böylece Bizans’ın mâneviyâtı iyice kırıldı ve İslâmiyetin şanı, şerefi her tarafta duyuldu.
Peygamber efendimiz Mekke devrinde sâdece müşrikler ve Medîne devrinde ise müşrikler, Yahûdîler ve münâfıklar olmak üzere üç çeşit düşmanla karşılaştı. Bunlardan müşrikler ve Yahûdîlerle yaptığı savaşlarda düşmanı mağlup ederek onları tesirsiz hâle getirdi. Lâkin münâfıkların düşmanlıkları sinsice, devam etti. Bunların yaptığı düşmanlıklardan biri de Müslümanlar arasına fitne sokmak maksadıyla Peygamber efendimizin Medine’ye hicreti sırasında yaptırdığı meâlen; “Temeli takvâ üzerine atıldı.” (Tevbe sûresi: 108) buyrulan Kubâ Mescidi karşısında Mescid-i Dırâr’ı yapmalarıdır. Münâfıkların Kubâ Mescidinin cemaatını bölmek gibi bozuk düşüncelerle yaptıkları bu mescit, Tevbe sûresi 107 ve 108. âyetlerinin nâzil olması üzerine Peygamber efendimiz tarafından yıktırıldı. Bu hâdiseden iki ay sonra başları Abdullah bin Übey’in ölmesi ile münâfıklar dağılıp düşmanlık faaliyetleri sona erdi. Böylece hicretin dokuzuncu yılında İslâmın belli başlı düşmanlarının karşı durma ve engelleme güçleri büyük ölçüde sona erdirildi.
Bu yılın mühim bir hâdisesi de çevreden Medîne’ye akın akın heyetlerin gelmesidir. Bu bakımdan bu yıla “Senet-ül Vüfûd” (elçiler yılı) denildi. Peygamber efendimize gelen bu heyetler; ya Müslüman olmak veya Müslüman olduklarını bildirmek üzere yâhut da kabul ettikleri İslâmiyetin esaslarını öğrenmek için geliyorlardı. Peygamberimiz müslüman olan bu kabîlelere İslâmiyeti öğretmek, işlerini yürütmek üzere muallimler ve vâliler gönderdi.
Hicretten önce îmân etmemiş olan ve hicretin sekizinci yılında Taif Muhâsarası sırasında Sevgili Peygamberimize karşı çıkan Taifliler de hicretin dokuzuncu yılında, Tebük Seferinden sonra, heyet göndererek Müslüman oldular.
İslâmın beş şartından biri olan hac da hicretin dokuzuncu yılında farz kılındı. Âl-i İmrân sûresinin 96 ve 97. âyetleri nâzil olunca, Peygamber efendimiz bunu Eshâb-ı kirâma bildirdi. O sene hazret-i Ebû Bekr’i üç yüz kişilik bir kâfileye hac emiri tâyin etti. Bu kâfilede bulunan Eshâb-ı kirâm hazret-i Ebû Bekr’in emirliğinde Mekke’ye gitti. Bu sırada Berâe sûresinin ilk âyetleri nâzil oldu. Bu âyetlerde muâhede hakkındaki bâzı hükümler bildirildi. Peygamber efendimiz bunu bildirmek üzere hazret-i Ali’yi Mekke’ye gönderdi. O zaman Araplar arasında yaygın olan bir geleneğe göre bir antlaşma yapılır veya yapılmış bir antlaşma bozulursa, bu antlaşmayı bizzat yapan veya onun tâyin ettiği bir akrabâsı tarafından îlân olunurdu. Peygamber efendimiz bu iş için hazret-i Ali’yi hac kâfilesinin arkasından Mekke’ye gönderdi. Hazret-i Ali kâfileye yetişip Mekke’ye birlikte girdiler. Ebû Bekr radıyallahü anh bir hutbe okudu. Hac ibâdetini anlattı. Eshâb-ı kirâm öğretilen esaslara göre hac yaptılar. Hac ibâdeti edâ edilirken hazret-i Ali de Mina’da Cemre-i Akabe denilen yerde bir hutbe okudu. Bu hutbesinde; “Ey insanlar beni size Resûlullah gönderdi.” diyerek söze başladı ve Berâe sûresinin ilk âyetlerini okudu. Bundan sonra; “Ben size dört şeyi bildirmeye memurum.” dedi. Bu dört hususu şöyle bildirdi:
1. Müminlerden başka hiç kimse Cennete giremez.
2. Bu seneden sonra hiçbir müşrik Kâbe’ye yaklaşamayacak.
3. Hiçbir kimse Kâbe’yi çıplak tavâf etmeyecek (O zaman müşrikler Kâbe’yi çıplak olarak tavaf ederlerdi.)
4. Her kimin Resûlullah ile antlaşması varsa, müddeti bitinceye kadar mûteber olacak. Bunlar dışındakilere dört ay mühlet tanınmıştır. Bundan sonra hiçbir müşrik için ahd (antlaşma) ve himâye yoktur.
O günden sonra hiçbir müşrik Kâbe’yi tavâf etmeye gelmedi ve hiç kimse çıplak olarak Kâbe’yi tavâf etmedi. Bu hususlar bildirildikten sonra müşriklerden çoğu Müslüman oldu. Hac farizâsı yerine getirildikten sonra hazret-i Ebû Bekr ile Ali radıyallahü anh yanlarındaki Eshâb-ı kirâmla Medîne’ye döndüler.
Hicretin onuncu yılında İslâmiyet bütün Arap Yarımadasına yayıldı. Arabistan’ın her tarafından insanlar Medîne’ye geliyor, Müslüman olmakla şereflenmek, ebedî saâdete kavuşmak için birbirleriyle yarış ediyorlardı. Artık Arabistan’da Müslümanlara karşı duracak hiçbir kuvvet kalmamış, İslâmiyet her tarafa hâkim olmuştu. Sâdece bâzı Yahûdî ve Hristiyan kabîleleri Müslüman olmamıştı.
Peygamber efendimiz hicretin onuncu yılında Hâlid bin Velîd hazretlerini dört yüz mücâhid ile Yemen civârında bulunan Hâris bin Ka’b oğullarını İslâma dâvet için gönderdi. Hâlid bin Velîd, Resûlullah’ın emri üzerine bu kabîleyi İslâma dâvet etti. Onlar da dâvete icâbet ederek Müslüman oldular. Yine bu yılda Peygamber efendimiz Necranlı Hristiyanlarla sulh antlaşması yaptı. Bunlardan bir kısmı sonra kendiliklerinden Müslüman oldu. Bu sene hazret-i Ali Eshâb-ı kirâmdan üç yüz kişiyle birlikte Yemen’de bulunan Medlec kabîlesini İslâma dâvet etmek için gönderildi. Önce karşı durdu ise de netîcede bu kabîle de Müslüman oldu. Peygamber efendimiz bu sene İslâmiyetin yayıldığı bütün beldelere, vâliler ve zekât toplamak üzere görevliler (âmil, sâi) gönderdi ve Vedâ Haccını yaptı
.
|
Vedâ Haccı
|
Hicretin onuncu senesinde Sevgili Peygamberimiz hac için hazırlanıp, Medîne’deki Müslümanların da hazırlanmalarını emir buyurdu. Medîne dışında bulunan Müslümanlara da haber gönderdi. Bu haber üzerine binlerce Müslüman Medîne’de toplandı. Hazırlıklar tamamlanınca Peygamberimiz Zilka’de ayının 25. günü 40 bin kişilik bir kâfile ile öğle namazından sonra Medîne’den hareket etti. 100 kurbanlık deve götürdü. 10 gün süren yolculuktan sonra Zilhicce ayının 4. günü Mekke’ye vardılar. Yemen’den ve diğer beldelerden hac yapmak üzere gelenlerin de katılmasıyla Müslümanların sayısı 124 bine ulaştı. Peygamberimiz zilhiccenin 8. günü Mina’ya, 9. günü (arefe günü) Arafat’a gitti. Arafat Vâdisinin ortasında öğleden sonra Kusvâ adlı devesinin üstünde Vedâ Hutbesi’ni okudu.
Sevgili Peygamberimiz bu hutbesinde kan dâvâları, fâiz, kumar, her türlü zulüm gibi câhiliyye devrine âit bütün kötülüklerin kaldırıldığını bildirdi ve insan haklarını anlattı. Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını, erkeklerin kadınlar ve kadınların da erkekler üzerindeki haklarını, Müslümanların kardeş olduğunu ve daha birçok husûsu bildirdi. Eshâb-ı kirâmla vedâlaştı.
Peygamber efendimiz Vedâ Hutbesi’ni okuduğu gün; “Bu gün sizin dîninizi kemâle erdirdim. Üzerinize nîmetimi tamamladım. Size din olarak İslâm dînini seçtim.” (Mâide sûresi: 3) meâlindeki âyet nâzil oldu. Peygamberimiz bu âyet-i kerîmeyi Eshâb-ı kirâma okuyunca hazret-i Ebû Bekr ağlamaya başladı. Eshâb-ı kirâm ağlamasının sebebini sorunca; “Bu âyet, Resûlullah’ın vefâtının yakın olduğuna delâlet ediyor, onun için ağlıyorum.” buyurdu.
Peygamber efendimiz Mekke’de 10 gün kalıp Vedâ Haccını yaptı ve vedâ tavâfı yaparak Medîne’ye döndü. Vedâ Haccından sonra Eshâb-ı kirâm Resûlullah efendimizin bildirdiği ve emrettiği şeyleri gittikleri yerlerde anlattılar.
Hicretin onuncu yılında vukû bulan bir hâdise de Peygamberlik iddiasında bulunan yalancıların ortaya çıkmasıdır. Bunlardan biri Yemen’de ortaya çıkan Esved-i Ansî’dir. Şanlı Peygamberimizin emri üzerine Esved-i Ansî Yemen’deki Müslümanlar tarafından evinde öldürüldü. Diğeri de Müseylemet-ül Kezzâb’dır. Peygamber efendimizin vefâtından sonra Ebû Bekr radıyallahü anh Müseyleme üzerine Hâlid bin Velîd kumandasında bir ordu gönderdi. Müseyleme de öldürüldü.
Peygamberimiz hicretin on birinci yılında hastalanıp, vefâtından kısa bir zaman önce Müslümanlar için büyük bir tehlike olan Bizans üzerine gönderilmek üzere Üsâme bin Zeyd komutasında bir ordu hazırladı. Ordu hareket etmek üzereydi, fakat Resûlullah’ın hastalığı ağırlaşınca hareket etmedi. Bu ordu daha sonra hazret-i Ebû Bekr’in halîfeliğinin ilk günlerinde Bizans üzerine gidip parlak zaferler kazandı. Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın vefâtı da bu yılda oldu.
.
|
Vefâtı
|
Peygamberimiz Vedâ Haccında Mina’da bulunduğu sırada; “Allah’ın yardımı ve zafer günü gelip insanların Allah’ın dînine akın akın girdiklerini görünce, Rabbini överek, tesbîh et! O’ndan af dile! Çünkü O, tövbeleri dâimâ kabul eder.” meâlindeki en son nâzil olan Nasr sûresi indiğinde Peygamber efendimiz kızı hazret-i Fâtımâ’yı çağırıp; “Bana kendi vefâtım haber verildi.” buyurdu. Bunun üzerine ağlamaya başlayan Fâtımâ’ya; “Ağlama, zîrâ benim ehlimden bana ilk kavuşan sen olacaksın.” buyurdu.
Cebrâil aleyhisselâm Peygamber efendimize her sene o zamâna kadar nâzil olan âyetleri okumak üzere senede bir kere gelirdi. Vefât edeceği sene iki kere gelip Kur’ân-ı kerîm’i iki defâ baştan sona okudu.
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem vefât etmeden bir müddet önce Bakî mezarlığında ve Uhud’da bulunan Müslümanların kabrini ziyâret ederek onlar için duâ ve istiğfâr etti.
Bakî mezarlığındayken yanında bulunan Ebû Müveyhib’e dönerek; “Ey Ebû Müveyhib! Ben dünyâ hazîneleriyle âhiret nîmetlerini seçmede serbest bırakıldım. İstersen dünyâda bakî ol, sonra Cennet’e git, istersen likaullah (Allah’a kavuşmak) hâsıl olup Cennet’e gir dediler. Ben likaullahı ve sonra Cennet’i seçtim.” buyurdu.
Sevgili Peygamberimiz vefâtından önce humma hastalığına tutuldu. Bu hastalık 13 gün sürdü. Bu müddetin son 8 gününü hazret-i Âişe’nin odasında geçirdi. Hastalığının ilk günlerinde ve ateşi düştüğü sıralarda mescide çıkıp Eshâbına namaz kıldırıyordu.
Hastalığının ikinci günü hazret-i Ali ve Fazl bin Abbâs kollarına girerek mescidi teşrif etti. Minbere oturup hamd ve senâdan sonra; “Ey Eshâbım, bilmiş olunuz ki aranızdan ayrılmam yaklaştı. Kimin bende hakkı varsa benden istesin. Benim yanımda sevgili olan benden hakkını istesin veya helâl etsin ki Rabbime ve rahmetine bunları ödemiş olarak kavuşayım.” buyurdu. Sonra minberden inip öğle namazını kıldırdı. Namazdan sonra tekrar minbere çıkıp namazdan önce buyurduğunu tekrar etti. Bunun üzerine Eshâbdan biri kalkıp üç dirhem alacağı olduğunu söyleyince hemen ödedi.
Peygamber efendimizin hastalığının arttığı günlerde Eshâb-ı kirâma yaptığı vasiyetlerden biri de şöyledir: “Müşrikleri Arabistan’dan çıkarınız. Size gelen elçilere benim yaptığım gibi ikrâm ve ihsânda bulununuz.”
Vefâtından beş gün önce hastalığı biraz hafifledi ve mescidi teşrif edip, minbere çıkarak Eshâb-ı kirâma; “Ey Eshâbım, hiçbir peygamber ümmeti içinde ebedî olarak yaşamadı. Biliniz ki, ben de Rabbime kavuşacağım. Muhakkak ki siz de Rabbinize kavuşacaksınız. Dünyâda hiç kimse kalmaz. Her şey Allah’ın irâdesine bağlıdır. Allah’ın takdir buyurduğu zaman ne öne alınır, ne de o zamandan kaçılır. Sizinle buluşacağımız yer, Kevser Havzının başıdır. Her kim benimle Kevser Havzı kenârında buluşmak isterse elini ve dilini korusun, günahlardan sakınsın. Ey Eshâbım! Allah kullarından birini dünyâ hayâtıyla âhiret hayâtını seçmekte serbest bıraktı. Fakat bu kul âhiret hayâtını seçti.” buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr Resûlullah efendimizin bu sözleriyle vefâtına işâret buyurduğunu anlayarak ağlamaya başladı. Peygamber efendimiz; “Ağlama yâ Ebâ Bekr!” buyurarak onu teselli etti ve; “Bana her bakımdan en faydalı olanınız Ebû Bekr’dir.” ve “Mescide açılan kapılardan Ebû Bekr’inki hâriç hepsini kapatınız.” buyurdu. Sonra minberden inerek hazret-i Âişe’nin odasına döndü. Biraz sonra Eshâb-ı kirâmın çok üzülmesi ve endişeleri üzerine hazret-i Ali ve Fazl bin Abbâs’ın koltuğuna girdiği halde tekrar mescide geldi. Minberin alt basamağına durup Eshâb-ı kirâma son hutbesini okudu ve vasiyetini yaparak şöyle buyurdu: “Ey Muhâcirler, size Ensar hakkında hayırlı olmanızı vasiyet ederim. Onlar benim has cemaatımdır. Onlar sizi evlerinde misâfir edip, her hususta sizi nefslerine tercih ettiler. Eshâbım! İlk Muhâcirlere de hürmet etmenizi vasiyet ederim. Bütün Muhâcirler birbirlerine hayırlı olsunlar. Her iş Allahü teâlânın izniyle olur. Allahü teâlânın irâdesine karşı çıkanlar sonunda mağlup olurlar. Allahü teâlânın emrine uymak istemeyenler, muhakkak aldanırlar.” Daha önce hazret-i Ebû Bekr’den memnûniyetini belirttiği gibi bu hutbede de hazret-i Ömer’den memnuniyetini belirtti ve; “Ömer benimledir, ben de onunlayım. Benden sonra hak Ömer’le berâberdir.” buyurdu. Resûlullah efendimiz bu hutbeden sonra minberden indi ve Eshâbdan ayrılıp odasına çekildi. Vefâtına üç gün kala bir yatsı vaktinde namaz için ezân okunmuştu. Peygamber efendimiz namazın kılınıp kılınmadığını sorunca; “Cemaat sizi bekliyor yâ Resûlallah!” denildi. Resûlullah cemaate gitmek istedi. Cemaate gidecek takat bulamayınca; “Ebû Bekr’e söyleyin namazı kıldırsın.” buyurdu. Resûlullah efendimiz bu emrini üç defâ tekrarladı. Hazret-i Ebû Bekr üç gün cemâate namaz kıldırdı.
Sevgili Peygamberimiz vefât ettiği günün sabah namazı vaktinde mescide açılan odanın kapısındaki perdeyi kaldırdı. Hazret-i Ebû Bekr cemaate sabah namazını kıldırıyordu. Eshâbına bakıp onların namazda saf tutup durduklarını görünce sevinerek tebessüm etti. Sonra da mescide girdi. Resûlullah’ın teşrifini fark eden hazret-i Ebû Bekr mihrabdan çekilmek üzereyken Resûlullah eliyle yerinde durması için işâret edip, oturduğu yerde Ebû Bekr’e radıyallahü anh uyarak sabah namazını kıldı. O gün hastalığı hafiflemişti. Namazdan sonra Eshâb-ı kirâma dönüp; “Ey insanlar! Siz Allahü teâlânın hıfzındasınız ve sizi Allahü teâlâya emânet ettim. Takvâ üzere olun. Allahü teâlâdan korkun. Allahü teâlânın emrini tutun ve itâat edin. Ben bu dâr-ı dünyâdan ayrılırım.” buyurdu. Sonra mescitten odasına geçti. Bu Eshâb-ı kirâmın Resûlullah efendimizi son görüşü oldu.
Resûl-i ekrem efendimiz hazret-i Âişe’nin hücresine girip yattığı sırada, Üsâme bin Zeyd huzûruna geldi. Resûlullah efendimiz 23 senelik peygamberlik müddetinde son olarak Suriye tarafında Bizans üzerine gidecek bir ordu hazırlamıştı. Bu orduya kumandan tâyin ettiği Üsâme bin Zeyd’e hareket etmesini buyurdu. Bu sırada hastalığı şiddetlenen Peygamber efendimiz kızı hazret-i Fâtımâ’yı çağırıp kulağına bir şeyler söyledi. Hazret-i Fâtımâ ağlamaya başladı. Sonra bir şeyler daha söyleyince hazret-i Fâtımâ güldü. Resûlullah efendimiz hazret-i Fâtımâ’ya vefât edeceğini söyleyince hazret-i Fâtıma ağladı. Sonra da; “Sana müjde olsun ki bütün ehlimden önce sen bana kavuşursun.” buyurdu. Bunun üzerine hazret-i Fâtıma sevinip güldü.
Resûl-i ekrem efendimiz vefât edeceği sırada hazret-i Ali’ye, hazret-i Âişe’ye vasiyette ve nasîhatta bulundu. Bu sırada ağlayıp gözyaşı döken hazret-i Fâtımâ’ya; “Kızım bir miktar sabreyle, ağlama. Zîrâ Hamele-i Arş (melekler) senin ağlaman üzerine ağlaşırlar.” buyurdu. Hazret-i Fâtımâ’nın göz yaşını sildi. Teselli verip Allahü teâlâdan sabır vermesini diledi ve; “Ey kızım, benim rûhum kabz olacak. (İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci’ûn) diyesin. Ey Fâtımâ, gelen her musibete bir karşılık verilir.” buyurdu. Bir müddet mübârek gözlerini kapayıp sonra; “Bundan sonra babana üzüntü ve gussa (keder, tasa) olmaz. Zîrâ fânî âlemden ve mihnet yerinden kurtuluyor.” buyurdu. Sonra hanımlarına nasîhat buyurdu. Torunları hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyin’i yanına alıp, onlara şefkatle bakarak alınlarından öptü. Sonra da hazret-i Ali’yi yanına çağırıp mübârek başını onun koluna dayayarak oturup; “Yâ Ali, zimmetimde filan Yahûdînin şu kadar malı vardır. Asker hazırlamak için almıştım. Sakın onu ödemeyi unutma. Elbette zimmetimi kurtarırsın ve Kevser Havzı başında benimle görüşeceklerin birincisi sensin. Benden sonra sana çok zarar gelir, sabır edesin. İnsanlar dünyâyı istedikleri vakit sen âhireti seçesin.” buyurdu. Resûlullah efendimiz vasiyetini tamamladıktan sonra hâli değişti, yatağına yatırdılar.
Rebiülevvel ayının on ikisinde Pazartesi günü öğleden evvel Cebrâil aleyhisselâm gelip; “Yâ Resûlallah! Cennetleri süslediler, Hûri ve Rıdvan donandı. Allahü teâlâ sana hiç kimseye verilmeyen çok şeyler ihsân etti. Kevser Havzı, Makam-ı Mahmûd ve Şefâat-i ümmet verdi. Kıyâmet günü sen râzı oluncaya kadar ümmetini bağışlar. Yâ Resûlallah; Melek-ül Mevt kapıda beklemektedir. İçeri girmeye izin ister. Şimdiye kadar kimseden izin istememiştir. Bundan sonra da istemez.” dedi.
Sevgili Peygamberimizin izni üzerine Azrâil aleyhisselâm içeri girip selâm verdi ve sonra; “Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ beni senin huzûruna gönderdi. Senin emrinden dışarı çıkmamamı buyurdu. Dilersen şerefli rûhunu kabz edip ulvî âleme yükselteyim, yoksa dönüp gideyim.” dedi. Cebrâil aleyhisselâm; “Ey Habîbullah! Allahü teâlâ sana müştâktır(âşıktır).” dedi. Sonra selâm verip vedâ ederken; “Ey Muhammed; Ey Ahmed! Bundan sonra vahiy için bir daha gelmem ve Hak teâlânın haberini yer yüzüne getirmem. Benim maksûdum ve matlûbum sen idin yâ Resûlallah.” dedi. Bundan sonra Peygamber efendimizin; “Ey Azrâil vazîfeni yap.” buyurması üzerine, mübârek rûhunu kabz etti. Böylece Resûl-i ekrem efendimiz Hicretin on birinci yılında (Mîlâdî 632) Rebiülevvel ayının 12’sinde Pazartesi günü öğleden evvel vefât etti. Vefât ettiğinde Kamerî seneye göre 63, şemsî seneye göre 61 yaşında idi.
Eshâb-ı kirâm, Resûlullah efendimizin vefâtı üzerine pekçok üzülüp gözyaşı döktüler. Çoğunun dili tutulup bir müddet konuşamaz oldu. Ebû Bekr radıyallahü anh Resûlullah’ın yanına girip mübârek yüzünden örtüyü kaldırarak mübârek alnından öptü. Sonra başını kaldırıp, mübârek alnından tekrâr öpüp; “Âh Sâfi” dedi. Bir daha öpüp, “Âh dost” dedi. Sonra mübârek pazusunu öpüp ağladı. “Anam babam sana fedâ olsun! Dirin ve ölün tayyib, temiz ve ne güzeldir!” dedi. Ve; “Eğer ihtiyârımız elimizde olsaydı canlarımızı yoluna fedâ ederdik. Eğer sen bizi men etmeseydin, gözlerimizden pınarları akıtırdık.” Sonra salâtü selâm okuyup; “Yâ Resûlallah, bizi Rabbinin katında hatırla.” dedi. Sonra dışarı çıktı. Mescitte minbere çıkarak Eshâb-ı kirâma bir hutbe okudu. Allahü teâlâya hamd ve senâ etti. Resûl-i ekrem efendimize sallallahü aleyhi ve sellem salât okudu. Sonra şöyle dedi: “Her kim Muhammed’e îmân etmişse bilsin ki, Muhammed aleyhisselâm vefât etti. Her kim Allahü teâlâya tapıyorsa O, Hayy, diri ve Bâkî’dir, ölmez, ebedîdir.” buyurdu ve sonra; “Muhammed de kendinden önce geçen Resûller gibi Resûldür. Eğer O vefât eder, yâhut öldürülürse, siz dîninizden, yâhut cihaddan, eski hâlinize dönecek misiniz? Böyle değişen, Allahü teâlâya zarar vermez, kendine zarar eder. İslâm ve sebatta şükredenlere muhakkak mükâfat verecektir.” (Âl-i İmrân sûresi: 144) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu.
Hazret-i Ebû Bekr Eshâb-ı kirâmı ve Ehl-i beyti teselli etti. İlk anda acı haber üzerine çok şaşıran Ömer radıyallahü anh, Ebû Bekr’i radıyallahü anh dinleyince kendine geldi. Peygamberimizin vefât ettiği gün Eshâb-ı kirâm yapılan umûmî bir bîatle hazret-i Ebû Bekr’i halîfe seçtiler.
Resûlullah efendimizin cenâzesi vefât ettiği günden sonra, salı günü yıkandı ve kefenlendi. Gasl (yıkama) işine bizzat hazret-i Ali, hazret-i Abbâs ve hazret-i Abbâs’ın oğulları Fazl ve Kusem de yardım ettiler. Üsâme ile Şukran Sâlih radıyallahü anhümâ da su döktüler.
Peygamber efendimiz gömleği üzerinde olduğu halde üç kere yıkanıp üç kat yeni beyaz kefene sarıldı. Bundan sonra mübârek cesedi sedir üstüne konulup bulunduğu odanın kapısı Eshâb-ı kirâma açıldı. Eshâb-ı kirâm grup grup odaya girip cenâze namazı kıldılar. Salıyı çarşambaya bağlayan gece (çarşamba gecesi) yarısı mübârek rûhu alındığı yerde defn olundu. Mübârek cesedini kabre Ali, Fadl, Üsâme ve Abdurrahmân bin Avf radıyallahü anhüm indirdi. Kıyâmet günü kabirden en önce O kalkacaktır. En önce O şefâat edecektir. En önce O’nun şefâati kabul olunacaktır. Cennet kapısını önce O açacaktır.
Resûl-i ekrem efendimizin vefâtı üzerine bütün Müslümanların kalpleri yandı, çok üzüldüler. Peygamber efendimiz bizim bilmediğimiz bir hayat ile, şimdi kabrinde hayattadır. Cesed-i şerîfi aslâ çürümez. Kabrinde bir melek durup, ümmetinin söyledikleri salevâtı kendisine haber verir. Minberi ile kabr-i şerîfi arası Cennet bahçesi gibi kıymetlidir.
Kabr-i şerîfini ziyâret etmek, tâatların büyüğü ve ibâdetlerin en kıymetlisidir: “Beni ziyâret edene şefâatim vâcib olur.” buyurmuştur.
Hazret-i Fâtıma, babasının vefâtından duyduğu üzüntüyü şu mersiye ile dile getirdi: “Benim üzerime öyle musibetler döküldü ki, eğer onlar gündüzlerin üzerine dökülseydi gece olurdu.”
Peygamber efendimizin görünüşünün anlatılmasına İslâm terminolojisinde “Hilye-i Saâdet” denilmiştir. Peygamberimizin mübârek bedeninin dış görünüşü bütün incelikleriyle bu Hilye-i Saâdet yazılarında bildirilmiştir. Bunları okuyanlar, Peygamber efendimizin rûhen olduğu gibi bedenen de hiç eksiksiz ve kusursuz, insanların en güzeli ve her bakımdan en üstünü olduğunu anlarlar. İslâm dünyâsında bu konuda pekçok eser yazılmıştır.
Peygamber efendimizi medheden on binlerce kitap, kasîde ve diğer eserler yazılmıştır. Bunları yazanlar içinde şöhretleri ve sanatları bütün dünyâyı ve asırları kaplamış olanları dahi, O’nu methetmekten âciz olduklarını beyan etmişlerdir.
Arap, Fars ve Türk edebiyâtında görülen Nâtlar hep O’nun için yazılmıştır.
Resûlullah efendimiz günümüzde de bütün dünyâ milletlerinin, ilim adamlarının, devlet, siyâset ve fikir adamlarının, ediplerin, târihçi ve askerî şahsiyetlerin alâkasını çekmekte, bunların herbiri O’nu biraz inceledikten sonra hayranlık ve şaşkınlıklarını, dile getirmektedirler. Müslüman olmayanlar, Habîb-i ekrem efendimizin sâdece idâreciliği, dehâsı, askerî, sosyal ve diğer taraflarını görmekte, yalnız bunlara bakarak O’nu tanımaya çalışmaktadırlar. Gördükleri fevkalâde ve hiçbir insanda görülmemiş üstünlükler karşısında acze düşmekle berâber, O’na peygamber gözüyle bakmadıkları için, O’nu tanımaktan ve anlamaktan çok uzak kalmaktadırlar. Müslümanlar da Peygamber efendimizin güzellik ve üstünlüklerini ilimleri, ihlâsları ve O’na olan muhabbetleri kadar derece derece görmekte ve anlayabilmektediler. Bunlardan zâhir âlimleri O’nun zâhirî vasıflarını, bâtın âlimleri de bâtınî güzelliklerini görebildikleri kadar dile getirmişlerdir. Ulemâ-i râsihîn denilen hem zâhir ve hem de bâtın bilgilerinde üstâd ve Peygamber efendimize vâris olan yüksek İslâm âlimleri ise O’nu bütün güzellikleriyle görmüş ve âşık olmuşlardır. Bunların en başında Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahü anh gelmektedir. O, Resûlullah efendimizdeki nübüvvet nûrunu görmekte, O’nun üstünlük, güzellik ve yüksekliklerini idrâk ederek, O’na âşık olmakta öyle ileri gitmiştir ki, başka hiçbir kimse Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahü anh gibi olamamıştır. Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahü anh her an, her baktığı yerde Resûlullah’ı görürdü. Bir keresinde hâlini; “Yâ Resûlallah! Nereye baksam sizi görüyorum. Helâda bile, karşımdasınız, utanıyorum.” diye arzetmişti. Bir keresinde de; “Bütün iyiliklerimi, sizin bir sehvinize (yanılmanıza) değişirim.” demişti. Resûlullah efendimizin güzelliğini en iyi görüp anlayan ve anlatanlardan biri de zevcât-ı mutahheradan, müminlerin annesi hazret-i Âişe idi. Âişe radıyallahü anhâ âlime, müctehide, akıllı, zekî ve edibe idi. Gâyet beliğ ve fasih konuşurdu. Kur’ân-ı kerîm’in mânâlarını, helâl ve harâmları, Arap şiirlerini ve hesap ilmini çok iyi bilirdi. Resûlullah’ı metheden şu iki beyti Âişe radıyallahü anhâ söylemiştir:
Ve lev semia ehlü Mısra evsâfe haddihî.
Lemâ bezelû fî sevmi Yûsüf’e min nakdin.
Levîmâ Zelîhâ lev reeyne cebînehû.
Le âserne bilkatil kulûbi alel eydi.
“Eğer Mısır’dakiler, Peygamber efendimizin yanaklarının güzelliğini işitmiş olsalardı. Güzelliği dillere destan olan Yûsüf aleyhisselâmın pazarlığında hiç para vermezlerdi. Bütün mallarını, onun yanaklarını görebilmek için saklarlardı. Zelîhâ’yı Yûsuf aleyhisselâma âşık oldu diyerek kötüleyen kadınlar Resûlullah’ın parlak alnını görselerdi ellerinin yerine kalplerini keserlerdi de acısını duymazlardı.”
Yine hazret-i Âişe buyuruyor ki: “Bir gün Resûlullah mübârek nalınlarının kayışlarını çakıyordu. Ben de iplik eğiriyordum. Mübârek yüzüne baktım. Parlak alnından ter damlıyordu. Ter damlası, her tarafa nûr saçıyordu. Gözlerimi kamaştırıyordu. Şaşakaldım. Bana doğru bakıp; “Sana ne oldu ki böyle dalgın duruyorsun?” buyurdu. “Yâ Resûlallah! Mübârek yüzündeki nûrların parlaklığına ve mübârek alnındaki ter tânelerinin saçtıkları ışıklara bakarak kendimden geçtim.” dedim. Resûlullah kalkıp yanıma geldi. Gözlerimin arasını(alnımı) öptü ve; “Yâ Âişe! Allahü teâlâ sana iyilikler versin! Beni sevindirdiğin gibi, seni sevindiremedim.” buyurdu. Yâni, senin beni sevindirmen, benim seni sevindirmemden çoktur, dedi.” Hazret-i Âişe’nin mübârek gözlerinin arasını öpmesi, Resûlullah efendimizi severek, O’nun cemâlini anlayarak gördüğü için âferin ve takdir olmaktadır.
Resûlullah efendimizin Kur’ân-ı kerîm’de geçen isimlerinden biri de Kur’ân-ı kerîm’in kalbi olan Yâsîn sûresindeki “Yâsîn” kelimesidir. Ulemâ-i rasihînin büyüklerinden olan Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretleri; “Yâsîn, ey benim muhabbet deryamın dalgıcı olan habîbim, demektir.” buyurmuştur. Bu deryânın ismini duyanlar, uzaktan görenler, yakınına gelenler, içine girip nasîbi kadar derine inenlerin hepsi, ömürlerinin her safhasında Resûlullah efendimizin aşkı ile yanıp tutuşmuşlar, yanık feryâdlar, içli gözyaşları ve yakıcı mısralarla bu aşklarını dile getirmişlerdir. Bunların içinde en büyük ve meşhurlarından olan ve bu muhabbet deryasından büyük pay sâhibi olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri de Sevgili Peygamberimize olan muhabet ve aşkını dile getirdiği kasîdelerinden birinde şöyle demektedir:
Server-i âlem, sana âşık olup da, yanarım!
Her nerede olsam, o güzel cemâlin ararım.
Kâbe kavseyn tahtının sultânı sen, ben hiçim.
Misafirinim dersem saygısızlık sayarım.
Her şey cihanda senin şerefine bilirim.
Rahmetin yağsa bana hergün olur bahârım.
Herkes Kâbe’yi tavâf için gelir Hicâz’a,
Sana kavuşmak için ben dağları aşarım.
Seadet tâcına kavuştum ben rüyâda.
Ayağın toprağı serpildi yüzüme sanarım.
Dostunu öven âşıkların bülbülü, ey Câmî!
Dîvânında şu yazılar, oluyor, tercümânım.
Dili sarkmış, susuz kalmış, uyuz bir köpek gibi,
Senin ihsân denizinden bir damla arzularım.
Resûlullah’ı sevmek, bütün Müslümanlara farz-ı ayndır. O’nun sevgisi bir gönüle yerleşirse, İslâmiyeti yaşama, îmânın ve islâmın tadına doyulmaz zevkine ermek ne kadar kolay olur. Bu sevgi, iki cihânın efendisine tam uymaya sebeptir. Bu sevgiyle Allahü teâlânın Habîbine ikrâm ettiği sonsuz ve târife sığmaz nîmetlere ve bereketlere kavuşmakla şereflenilir. Küçük, büyük her Müslümanı doğrudan doğruya Resûlullah’ın sevgisine götüren Ehl-i sünnet âlimleri ve kitapları bu bereketlerin senetleridir.
Hz. Muhammed Aleyhisselam postacı değildir.
İslamî ilimlerle azıcık meşgul olan, fıkıhta müçtehidler dönemini, hadiste tedvin ve tasnif dönemini biraz okuyan kimseler için aslında bunlar çok açık hususlardır. Maalesef zamanımızda daha önceden çözüme kavuşturulmuş meseleler şeytan ve dostları tarafından tekraren gündeme getirilince yeniden cevap vermek gerekiyor.
“O’dur ki: ümmîler içinde kendilerinden bir Resûl gönderdi, üzerlerine O’nun âyetlerini okuyor ve onları tezkiye ediyor, kendilerine kitap ve hikmeti öğretiyor. Halbuki bundan evvel açık bir dalalet içinde idiler. Ve (Peygamberi) onlardan henüz kendilerine katılmamış bulunan başkalarına (diğer insanlara) da göndermiştir. O, azîzdir, hakîmdir. İşte o, Allah’ın fazlıdır, onu dilediğine verir ve Allah çok büyük lütuf sahibidir.” (Cuma 62/2-4)
Allah Teala tüm peygamberleri kendilerine ittiba edilsin diye göndermiştir (en-Nisâ 4/64). Kimine suhuf veya kitap vermiş kimine vermemiş ancak tamamına uyulmasını istemiştir. Son peygamber Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve selleme de Kur’an-ı Kerim’i indirmiş, başka kitap inmeyeceği gibi başkaca peygamber de gelmeyeceğini beyan etmiştir. Kıyamete kadar her insan Kur’an’a ve Peygamber Efendimize iman ve ittiba etmekle yükümlüdür.
Nasıl olsa Kur’an inmiş, yazılı hale getirilmiş, Allah Teala tarafından korunacağı da bildirilmiş (el-Hicr 15/9) ve gerçekten de kelime bile değişmeden günümüze kadar da korunmuş, o zaman bu bize yetmez mi? İçine bir sürü uydurma karışan, birbiri ile çelişkileri bulunan hadislere ihtiyaç var mı? gibi sorular sorulmakta ve bunların da peşine gidenler olmaktadır.
Yukarıda mealini verdiğimiz ayette Peygamber Efendimizin hem kendi kavmine hem de onlardan sonrakilere yani tüm insanlığa gönderildiği açıkça ifade ediliyor ve vazifeleri sayılıyor. Nitekim bu vazifeler başka ayetlerde de zikredilmektedir (Mesela bk. el-Bakara 2/151; Âl-i imran 3/164).
Üç vazife
Ayetteki sıraya göre ilk vazife Kur’an ayetlerini okumak, yani kendisine gelen vahyi ümmetine tebliğ edip ulaştırmak. Bunun hakkıyla yerine getirildiğini hiçbir değişikliğe uğramadan gelen Kur’an bize göstermektedir.
İkinci vazife ise tezkiye etme yani maddî-manevî arındırma. Peygamber Efendimiz, insanlara bedenin görünen ve görünmeyen kirlerden nasıl temizleneceğini öğrettiği gibi, insanlığın şirkten ve günahlardan; nefislerin manevi hastalıklardan, kalbin bulanıklardan arındırılmasının yolunu da göstermiştir.
Üçüncü vazife Kitabı ve hikmeti öğretmek yani talimdir. Burada hem Kitabın hem de hikmetin talimi vardır. Müfessirler Kitaptan kastın onun emir ve yasakları, şeriatın zahiri hükümleri olduğunu söylemişlerdir. Hikmet için Elmalılı Kitabın güzellikleri, ledünniyâtı, esrârı, hükümlerin illetleri ve faydalarına işarettir, demektedir. Başta İmam Şafii olmak üzere çok sayıda alim hikmeti sünnetle tefsir etmiştir. Elmalılı bu tefsirleri bir araya getirerek, “Rasûlullah her türlü hikmetleri içinde toplamış olan hukuk ilmi ve şartlarını, teşrî hikmetini, ahlâkın anlamını, esrâr-ı ictimâîyi, beşeriyetin maslahatını, hayatın başlangıcı ve sonuyla ilgili ilmi, devlet ve kâinâtta cârî ve hâkim olan kanunları, ilâhî sünnetlerin özünü, bunların tatbik tarzı ile icrâsını kavlî ve fiilî sünneti ile öğretiyor.” demiştir.
Kitabın talimi hem içeriğinin ne olduğunun öğretilmesi hem de bunların açıklanmasını yani beyanı içermektedir.
Bu ayetleri nasıl anlayacağız?
Şimdi Rasulullah’ın (s.a.v) görevini sadece Kur’an’ı getirmekle sınırlarsak, bu ve benzeri ayetleri nasıl anlayacağız ve mana vereceğiz? Allah Teala ayetleri okuma vazifesinden sonra diğerlerini sadece tekit için mi getirdi? Tezkiye sadece Kur’an okuyarak mı yapılacak? Peki beyan vazifesi ne olacak?
Ayet-i kerimede “ve” edatı ile birden fazla vazife sayıldığına göre bunlar arasında bağlantı olsa bile asgari bazı farkların olması gerekir. Bu şekilde anlamadığımızda Allah Teala’nın gereksiz kelime kullandığı gibi bir anlam çıkar.
Peygamber Efendimiz Kur’an’ın lafzını ulaştırdığı gibi bunların ne manaya geldiğini de hem sözleri hem de yaşantısı ile göstermiştir. Biz buna beyan diyoruz. Efendimizin bu vazifesi, yukarıda bahsettiğimiz ayetlerde talim içinde zikredilirken, “Sana bu kitabı indirmemiz de ancak şunun içindir ki onlara hakkında ihtilâf ettikleri şeyi beyan edesin ve iman edeceklere bir hidayet, bir rahmet olsun!” (en-Nahl 16/64) ayetinde açıkça ifade edilmiştir.
“Bu hususlar Peygamber Efendimizin dönemi ile sınırlıdır. Çünkü hadislerin naklinde bir sürü sıkıntı vardır. Allah Teâlâ Kur’an’ı koruyacağını vaat etmiş ama hadisi koruyacağını vaat etmemiş” gibi sözler birkaç yönden hatalı ve itikadî açıdan da problemlidir.
Öncelikle yukarıda mealini verdiğimiz Cuma suresinin üçüncü ayeti Peygamber Efendimizin bu vazifelerinin kendi dönemi ile sınırlı olmadığını açıkça göstermektedir. Kur’an’ı ulaştırma vazifesi sonraki dönemleri de içine alır ama tezkiye, talim ve beyanı kapsamaz demek ise hem saçma hem de ayete terstir. İkincisi, eğer Peygamber Efendimizin beyanları olmadan Kur’an’ı anlamaya, hükümleri ile amel etmeye kalkışırsak iki durum söz konusudur; ya kendimiz anlamaya uğraşacak ve hüküm çıkaracağız ya da bir başkasının yorumlarına bakacağız. Her iki durumda da Peygamber Efendimizin vazifesini bir başkasına vermiş olacağız.
Tefsir ve beyan gereklidir
“Kur’an zaten apaçık kitaptır; ayrıca tefsirine, beyan edilmesine gerek yoktur” ifadesi de hem bir yanlış anlamayı barındırmakta hem de vakıa ile uyuşmamaktadır.
Evet Kur’an için çeşitli ayetlerde “açıklayan, apaçık ortaya koyan, ifade etmek istediği şeyleri en ince ayrıntısına kadar anlatan” gibi manalara gelen “mübîn” kelimesi kullanılmıştır. Buna “okuyan herkes her hükmünü ve dediğini anlar” şeklinde mânâ vermek öncelikle “bazı ayetlerin tevilini sadece Allah’ın bileceği”ni ifade eden Âl-i İmran suresinin 7. ayeti ile çelişir. İkincisi de Kur’an’dan başkasını kabul etmeyen ve anlamak için sünnete ihtiyaç olmadığını söyleyenler ne diye ciltlerce tefsir yazmakta ve bunların peşinden gidenler de hadis kitaplarındaki rivayetlere güvenemezken nasıl olup da 1400 yıldan fazla bir zamanda gelen kişilerin yorumlarına güvenmektedir. Yoksa bu kişilere vahiy gelmekte de biz mi bilmiyoruz?
Halbuki ayet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır:
“Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun. Apaçık mucizeler ve kitaplarla (gönderildiler). İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur'an'ı indirdik.” (en-Nahl 16/43-44)
Ayette net olarak ifade edildiği üzere a) sadece peygamberlere vahiy gelir; b) bir şey anlaşılmaz veya bilinemezse anlayıp bilene sorulur, c) Rasulullah Kur’an’daki hükümleri ümmetine açıklar.
Sadece Kur’ana uyabilir miyiz?
Biz “sadece Kur’an’a uyarız” diyenler bu döneme ait değildir. Daha sahabe hayatta iken ortaya çıkmışlardır.
İmrân b. Husayn radıyallahu anha bir adam gelip bir şey sormuş, kendisine hadisle cevap verilince, “Allah’ın Kitabından konuşun, başkasıyla cevap vermeyin” demiş, bunun üzerine İmrân b. Husayn o adama, “Sen ne ahmak adamsın böyle! Söyle bakalım Kur’ân’ın hangi âyetinde yazıyor öğle namazının dört rekât olduğu ve açıktan okunmadığı” demiş ardından aynı şekilde beş vakit namazı ve zekâtı saydıktan sonra “Bunları Allah’ın Kitab’ında müfesser (açıklanmış) halde buluyor musun? Allah Teala bu hükümleri koydu, sünnet de bunları tefsir etti” demiştir. (İbn Mübarek, Müsned, 143, H. No: 233)
Kur’an-ı Kerimde çok sayıda ayette Allah’a itaatten hemen sonra Peygamber Efendimize itaat zikredilir. Ayrıca Rasulullah’ın müminler için üsve-i hasene yani takip edilecek en güzel örnek olduğu (el-Ahzab 33/21) ifade edilmiş ve “De ki: eğer siz Allah’ı seviyorsanız hemen bana uyun ki Allah da sizleri sevsin ve suçlarınızı mağfiretle örtsün!” (Âl-i İmrân 3/31) buyrularak Allah’ı sevdiğini söyleyen ve O’nun da sevgisini kazanmak isteyenlere yol olarak Peygamber Efendimize ittiba gösterilmiştir. “Sadece Kur’an’a uyarım” diyenler herhalde Allah’ın sevgisini kazanmak istiyorlardır. İşte onlara formül! Ayrıca Kur’an’a hakkıyla uyabilmenin ancak Nebiyy-i Muhterem Efendimize tabi olmakla mümkün olacağını da akıldan çıkarmamak gerekir.
Bu anlattıklarımıza nazaran “Şüphe yok o zikri Biz indirdik Biz, her hâlde Biz onu muhafaza da edeceğiz.” (Hicr 15/9) ayetinin sadece Kur’an’ın lafzına ait olmadığını, onun hattı ve manasını da içerdiğini ifade edebiliriz. Eğer mânâ korunmazsa lafız ve hattın korunmasının anlamı kalmaz. Mânâyı korumanın ilk basamağı da sünnetten geçmektedir. Buna göre özellikle ahkam ayetlerindeki Allah Teâlâ’nın muradının ne olduğunu bize aktaran sünnet ve hadis korunmuş olmalıdır.
İslamî ilimlerle azıcık meşgul olan, fıkıhta müçtehidler dönemini, hadiste tedvin ve tasnif dönemini biraz okuyan kimseler için aslında bunlar çok açık hususlardır. Maalesef zamanımızda daha önceden çözüme kavuşturulmuş meseleler şeytan ve dostları tarafından tekraren gündeme getirilince yeniden cevap vermek gerekiyor.
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin ve Resûl’e itaat edin de amellerinizi iptal etmeyin.” (Muhammed 47/33)
.
xxxxxxxxxxxxx
.HZ. MUHAMMED'iN HlRiSTiYANLARLA YAPMIŞ
OLDUGU DiPLOMATiK MÜNASEBETLERiN EVRENSEL
BOYUTU
The Universal Dimension of The Diplomatic (Dialogues)
That Prophet Mohammed Realized With Christian
Sıddık ÜNALAN• & Hakan ÖZTÜRK••
Özet: İslam'a davet mektupları vasıtasıyla sağlanan devlet bazındaki· münasebet
(diyalog), daha sonraki dönemlerde ve günümüzde örnek teşkil etmesi bakımından
oldukçg önemlidir. Hz. Peygamber'in elçileri vasıtasıyla mek"tlıp göndererek İslam'a
davet ettiği hükümdarlardan altısı Hıristiyan dır. Bu şekilde bir diyaloga katılım, İslam
adına olumlu sonuçlar sağlayacak doğrultuda gerçekleşmiştir.
Özellikle Hz. Peygamber'in, Necran Hıristiyanları ile yaptığı antlaşma, İslamHıristiyan münasebetlerinin bazı çerçevelerini çiznıektedir. Öncelikle Kur'an
vasıtasıyla ebi-i kitap sayılan Hıristiyanlar, Hz. Peygamber'in fiili uygulamalarıyla da
bazı imtiyazlar elde etmişlerdir. Genel karakter olarak İslam-Hıristiyan münasebetinde
milsamaha hakim unsur olmuştur. Tarihi seyir içinde Hz. Peyganıber İslam adına
gereken hoşgörüyil göstermiş fakat Hıristiyanlar bunu ihlal etmiştir. Bu yaklaşım
sonraki tarihi seyirde de gözlemlenmiş ve günümüzde de aynı şekilde devam
ettirmişlerdir. Müslüman hükümdar ve devletin engin hoşgörü ve müsamaha ruhu
Hıristiyanların taraflı tutumlarıyla karşılarında haçlı ruhunu bulmuş ve mücadele
etmek zorunda kalmıştır.
Sonuçta, sempatik bir havayla başlayan İslam-Hıristiyan diyalogu, çeşitli platformlar
da Hıristiyanlığın istila hareketleriyle ciddi boyutlar kazanmıştır. Günümüzde de
Yrd. Doç. Dr., Fırat Üniversitesi ilahiyat Fakültesi, İslam Tarihi Anabilim Dalı.
(sunalan@firat.edu.tr) •• Arş. Gör., Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İslam Tarihi Anabilim Dalı.
(hakanoztıırkl5@hotmail.com)
12 Yrd.Doç.Dr. Sıddık ÜNALAN & Arş.Gör. Hakan ÖZTÜRK
Hıristiyan misyoner ve müsteşrikler vasıtasıyla İslam taciz edilerek diyalog soğuk
savaşa dönüşmüştür.
Anahtar kelimeler: İslam, Hıristiyan, diyalog
Su m mary: The dialogues that were realized by the goverment with the Jetters invited
to Islam are very important as they are references for the current and future times. S ix
of the rulers whom prophet Malıarnmed sent delegates via lerters to invite to Islam
were Christians. Such a dialogue to participation was realized with positive result.
The agreement, especially, prophet Malıarnmed executed with the Necran Christians
points out same frames among Muslems and Christians. Christians that are people of
the Holy Book were given same privilegs with the actual practices of prophet
Mohammed. Genarelly tolerance has been of great wisdom in relations between Islam
and Christians. In the process of the history prophet Malıarnmed showed tolerance all
the time but Christians violated this cansis tendtly. This approach w as realized in other
parts of the history and it has stili continued currently. The boundless tolerance and
indulgence spirit of the Moslem rules and state always found crusader saul against
their state and had to struggle against them.
As a result the dialogue that lasted with an attractive way between Moslems and
Christians resulted with serious dimensions of invasion movements by Christians.
Nowadays the Christian missicnar have always annoyed Islam and this has caused cold
relations among Moslems and Christians.
Key Words: Islam, Christian, dialogues
GİRİŞ
Hz. Peygamber'in Hıristiyanlarla olan ilişkileri daha ziyade
Medine'de belirginlik kazanmıştır. Önceki dönemlerde gerçekleşen
diyaloglar ferdi ve toplum bazında birkaç olayla sınırlıdır. Hıristiyanların,
Hıristiyanlık bilgisine sahip,olanları Hz. Muhammed'in peygamberliğini
doğumundan önce bilmektedirler1
• Çeşitli vesilelerle bunu ikrar etmişlerdir.
Hıristiyanlara göre gerçekte Hz. İsa'nın h!lyatını ve öğretilerini aniatan ve ayrı ayrı
yazarlar tarafından kaleme alınan dört farklı Inci! nüşhası vardır ki bunlar esasta birb\rinin
aynı kabul edilen Matta, Markos, Luka ve Yuharına Incilleridir. Bunlardan Yuharına Ineili
birtakım meseleleri gelecekle ilgili son derece önemlihaberleri ve Hz. İsa'nın şakirtleriyle
yaptığı veda görüşmelerini ihtiva etmektedir. Orada konumuzia ilgili bölümleri şöylece
ifade edilmiştir: "Eğer beni seviyorsanız emirlerimi tutarsınız" "Ben de babaya
yalvaracağım ve o size başka bir tesellici, Hakikat Ruhunu verecektir, ta ki daima sizinle
beraber olsun." "Fakat benim ismirole Baba'nın göndereceği Tesellici, Ruhül-Kudüs o
size her şeyi öğretecek ve size söylemediğim her şeyi hatırımza getirecektir." Baba'dan
size göndereceğim Tesellici, Baba'dan çıkan hakikat ruhu, geldiği zaman benim için o
şahadet edecektir." "Fakat o hakikat ruhu gelince, size her hakikat yol gösterecek zira
kendiliğinden söylemeyecektir; Fakat her ne işitirse söyleyecek ve gelecek şeyleri size
bildirecektir." "O beni taziz edecektir; çünkü benimkinden alacak ve size bildirecektir.
Yukanda metinlerde geçen ve "Tesellici" şeklinde Türkçeleştirilen kelime, "Paraclete"
kelimesidir ki bu kelime Periqlytos" kelimesinin bozulmuş şeklidir. Etimalajik ve lügat
manası itibarıyla "En meşhur, şanı yüce ve övülmeye layık kimse" anlamına gelen bu
kelimenin Arapça tam karşılığı "Ahmet" kelimesidir. Bu şekildeki bir yaklaşım Kur'an'da
Fırat Ü. ilahiyat Fakültesi Dergisi 12:2 (2007) 13
Hz. Muhammed'in ticaretle uğraştığı sıralarda yaptığı seyahatler esnasında
bu hususlar tespit edilmiştir. Hz. Muhammed Peygamber olarak ortaya
çıktığı zamanda, Hıristiyanlardan bir kısım kimseler onun peygamberliğini
kabul etmiştir. Ancak bu tür kişisel olaylarla, bir ilişki· tespit etmek hayli
zordur. Zira kişisel yaklaşımlarla dini düzeyde bir ilişki nispi olarak
gerçekleşmektedir. Yine de bu seviyedeki ilişkilerde sempatik bir havanın
oluşu dikkatleri çekmektedir.
Elçiler ve İslam'a davet mektuplan vasıtasıyla sağlanan devlet
bazındaki diyalog, daha somaki dönemlere de örnek teşkil etmesi
bakımından oldukça önemlidir. Hz. Peygamber'in elçileri vasıtasıyla mektup
göndererek İslam'a davet ettiği hükümdarlardan altısı Hıristiyan'dır. Bu
şekilde bir diyaloga katılım, İslam adına olumlu sonuçlar sağlayacak
doğrultuda gerçekleşmiştir. Özellikle Hz. Peygamber'in Necran
Hıristiyanları ile yaptığı antlaşma, İslam-Hıristiyan ilişkilerinin bazı
çerçevelerini çizmektedir. Öncelikle Kur'an vasıtasıyla ehl-i kitap sayılan
Hıristiyanlar, Hz. Peygamber'in fiili uygulamalanyla da bazı imtiyazlar elde
etmişlerdir. Genel karakter olarak İslam-Hıristiyan diyalogunda müsamaha
hakim unsur olmuştur. Tarihi seyir içinde Hz. Peygamber İslam adına
gereken hoşgörüyü göstermiş fakat Hıristiyanlar bunu ihlal etmiştir. Bu
yaklaşım somaki tarihi seyirde de gözlemlenrniş ve günümüzde de aynı
şekilde devam etmiştir. Müslüman hükümdar ve devletin engin hoşgörü ve
müsamaha ruhu Hıristiyanların taraflı tutumlarıyla karşılannda haçlı ruhunu
bulmuş ve mücadele etmek zorunda kalmıştır. Sonuçta, sempatik bir havayla
başlayan İslam-Hıristiyan diyalogu, çeşitli platformlar da Hıristiyanlığın
istila har~ketleriyle ciddi boyutlar kazanmıştır. Günümüzde de· Hıristiyan
geçen "Hatırla ki Meıyem oğlu İsa: Ey İsrailoğullanı Ben size Allah'ın elçisiyim Benden
önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmet adında bir peygamberi de
müjdeleyici olarak geldim demişti. Fakat o kendilerin açık deliller getirince; bu açık bir
büyüdür .dediler" şekli!ldeki ifadeyle tanı bir uyum göstermektedir. Diğer taraftan
Yuhanna Inci!' inde Hz. Isa'dan sonra "Faraklit" adında bir peygamber geleceği şeklindeki
ifadelerde geçen "Faraklit" kelimesi İbranice'de "Parkılıt" kelinıesinin, Arapça'da
"Farkılıt" olarak okunnıuş şeklidir. Yunanca'ya tercümesinde de "Paraklitos" olarak
geçmiştir. Tesellici anlamında alındığı zaman da bu kelimeye ve taşıdığı diğer alanıetiere
istinaden en hak olan kişinin Hz. Peygamber olduğu ifade edilmiştir. Yine aynı şekilde
jbarelerde geçen "Hakikat Ruhu" ifadesi de Hz. Peyganıber'e yönelik yorumlanmıştır.
Isa'dan sonra bir peygamber geleceğini haber veren nıetinlere "Ruhül-Kudils kelimeleri
en son peygamber olarak Hz. lsa'yı ikame etme düşüncesiyle, sonradan ilave edilmiş de
olabilir. Zira bu yaklaşım yeni vücut bulmuş Hıristiyan kiliselerinin öğretimine daha
uygun düşmektedir. Bu şekilde bir yaklaşım için de olunabileceği Kur'an'da haber
verilerek nıenfaatleri doğrultusunda mukaddes kitaplarındaki ayetleri değiştirenler azapla
korkutulnıuştur. Yine ayru şekilde Kur'an'da ellerindeki kitaba göre hareket ederek
peygambere uyanlar da övülnıüştür. Hıristiyan düşüncelerinde bu iki durum da mevcuttur.
Nitekim Ehl-i Kitap olan halıarnlar ve papazlar, Resulullah'ın geleceğini ve geleceği
zamanı A~plardan daha iyi biliyorlardı. Çünkü onun sıfatıyla ilgili bilgiler kitaplarında
yazılıydı. Ismi de belliydi Peygamberleri zamanın~a son peygambere tabi olacaklarına
dair söz alınmıştı. Ahmet isminde ~~ Hz. Ihrahim'in dininde bir peyga!Jlber
gönderileceğini söylüyorlardı. Sıddık Unalan, Hz. Muhammed Döneminde Islam Hıristiyan Diyalogu, Kayseri 1994, s. 72-73 (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi)
11
14 Yrd.Doç.Dr. S ıd dık ÜN ALAN & Arş.Gör. Hakan ÖZTÜRK
misyonerler ve müsteşrikler vasıtasıyla İslam ve Peygamberi taciz edilerek
diyalog soğuk savaşa dönüşmüştür.
A- HIRİSTİY ANLARLA YAPILAN İLİŞKİLER VE
ANTLAŞMALAR
İslam-Hıristiyan münasebetleri açısından Mekke devri çok fazla
hareketlilik göstermezken, Medine devrinde Hıristiyanlarla ilişkilerde bir
artış olduğu gözlemlenmektedir? Hz. Peygamber'in tebliğ ettiği İslam,
gittikçe artan bir taraftara sahip olmasının yanında, daha bir organize olmaya
ve devletleşmeye başlamıştır. Böylece daha tesirli ve etkili faaliyetler
başlamıştır. Hz. Peygamber Medine'ye hicret eder etmez orada bulunan ve
Resulullah'ııı hairı diye nitelendirdiği Ebu Amir er-Rahip adındaki bir
Hıristiyan papaz Medirıe'yi terk etmiştir. Mekke'ye gelerek buraya yerleşen
bu papaz, daha sonra Uhud savaşında yardakçılarıyla birlikte Mekkeliler
safında savaşmıştır. 3 Anlaşılan o ki bu papaz fasıklığı sebebiyle organize
olmuş İslam toplumunun içinde barınamayacağıııı anlamış ve devletleşecek
İslam'ın gücünü daha o zamandan sezmiştir. Geçmişte din adaını diye
nitelenen papazların yaptığı bu olaylar daha sonraları Osmanlı Devleti'nde
ve diğer Müslüman devletlerde de aynı görevleri devam ettirmişler ve
günümüzde 'de aynı amaçla devam etmektedirler. ·
Hz. Peygamber, Medirıe'de İslam devletirıin temellerini attıktan ve
Medine halkını bu devlet yapısı içinde teşkilatlandırdıktan sonra, komşu
kabilelerle birtakım siyasi temasiara başlamıştır. Resulullah, yaptığı anlaşma
ve savaşlada -İslam Site devletinin durumunu iyice kuvvetlendirmiştir.
Bunun akabirıde de yabancı devlet başkanlarını İslam'a davete başlamış ve
onlara elçiler eliyle mektuplar göndermiştir. Bu arada İranlıların, Nirıova'da
Bizanslılara ınağlup olmalim ve bunun arifesinde mektuplarla başlayan
davet hareketi, bir dizi yeni diploması hareketlerine sebebiyet vermiştir. 4
Böylece Resulullah'ın Hıristiyanlarla devlet bazında olan ilk diplomatik
münasebet başlamıştır. Hz. Peygamber'in ilk olarak elçiler göndermek
suretiyle İslam'a davet ettiği meliklerirı altısınııı da Hıristiyan olduğu dikkat
çekınektedir. 5 Bu da gösteriyor ki İslam ile Hıristiyanlar arasındaki ilişkiler
başlangıçtaki gibi sempatik bir hava içindedir. Ne var ki daha sonraları,
Müslüman bir elçinirı Bizans topraklarında öldürülmesiyle bu sempatik hava
dağılmıştır. Böylece ilişkiler gelişen olaylarla birlikte çok ciddi yaralar almış
ve sonuçları da günümüze kadar yansıınıştır. İşirı garip tarafı bu gibi
2 Mehmet Aydın, Müslümanların Hrisityanlara Karşı Yazdığı Reddiyeler ve Tartışma
Konuları, Konya, 1989, s. 23 3 Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, (Çev: Salih Tuğ) C. I, İstanbul, 1991, s. 617-
618 4 Hamidullah, _I/182-183; Aydın, s. 24; M. Ali Kapar, Hz. Muhammed'in Müşriklerle
Münasebeti, Istanbul, 1987, s. 239 5 Kapar, s. 247
Fırat ü. ilahiyat Fakültesi Dergisi 12:2 (2007) 15
anlaşmalarda ve ilişkilerde tarihi seyir içerisinde hep bozan veya ihmal eden
tarafHıristiyan gruplar olmuştur.
1-Mısır Mukavkıs'ı
İran orduları, Ninovada kesin ve ağır bir yenilgiye uğramışlar ve
böylece Mısır ve diğer birçok ülkeden çekilmek zorunda kalmışlardır. Bu
sırada Mısır'ın başında kopt (kıpt) soyundan gelen bir patrik (Mukavkıs)
bulunmaktadır.6
Resulullah'ın, Hatip İbn Ebi Belta ile gönderdiği mektupta
eline ulaşmıştır. Hz. Peygamberin mektubu şöyledir:
"Rahman ve Ra him olan Allah 'ın adıyla!
Selam hidayete tabi olanlara olsun. Bundan sonra (bilesin ki) ben
seni İslam davetiyle davet ediyorum. Müslüman ol selamete er ve Müslüman
olursan Allalı sana iki kat sevap verir. Şayet yüz çevirirsen bütün Kıptilerin
günahı sana aittir. 7 Hz. Peygamber mektubunun bundan sonraki kısmını
Kur'an-ı Kerim'in "Ey Kitap ehli ancak Allalı 'a kulluk etmek, Ona bir şeyi
eş koşmamak, Allah 'ı bırakıp birbirimizi rab edinmek üzere, bizinıle sizin
aranızda müşterek olan bir söze gelinf Eğer yüz çevirirlerse; "Bizim
Müslüman olduğumuza şahit olun" deyin."8 şeklindeki ayetiyle
tamamlamıştır. Bu şekilde mektupla sağlanan diyaloga Mukavkıs'ta yazmış
olduğu bir mektupla cevap vemıiş ve şöyle demiştir: "Rahman ve Rahim
olan Allah 'ın adıyla! Kıpt kavminin büyüğü Mukavkıs 'tan Muhammed b.
Abdi!! aha,· selam senin üzerine olsun. Bundan sonra (bilesin ki) mektubunu
okudum, orada zila·ettiğin konuları ve davet ettiğin hususu anladım. Ben
gelecek bir ne b iyi bekliyorum. Ancak onun Şam 'da ortaya çıkacağını
zannediyordum. Elçine ikramda bulundum. Sana Kıptiler arasında büyük
değeri olan iki cm·iye ve elbise gönderiyor ve binmen için de sana bir katır
hediye ediyorum. Sana selam o/sım ... "
9
Mukavkıs bu davet mektubuna nazik bir eda ile Arabistan'dan bir
Resul çıkma ihtimalini reddederek, Hz. Peygamberin davetine olumlu cevap
vermemiştir. 10 Hz. Peygamber' e iki kadın köle (cariye), bir elbise ve bir katır
gönderdiğini beyan etmektedir. Hz. Muhammed hediyeleri dağıtmış ancak
6 Hamidullah, I/315; Hasan,, İbrahim, Siyasi-Dini-Kültürel-Sosyal, İslam Tarihi, (çev:İsmail
Yiğit-Sadrettin Gümüş), Istanbul, 1987, I/21 1.
Hamidullah, I/315-316; el-Cevziyye, İbn Kayyım, Zadu'l-Mead, (Çev: Şükrü Özen-H.
Ahmet Özdemir-Ali Vasfı Kurt), Istanbul1989, IV/233;.Hasan, I/211
Kur'an-ı Kerim 3/Ali İmran, 64.
İmam Suyuti,_ el-Hasaisu 'l-Kiibra, Olağan Üstü Yönleriyle Peygamberimiz, (Çev: Naim
Erdoğan), II, lstanbul2003, s. 467-470; el-Cevziyye, IV/234. 10 Hamid.\lllah, I/316; el-Cev~iyye, IV/234; Mevlana Şibli, Büyük İslam Tarihi, Asrı Saadet,
(Çev: ümerRıza Doğru!), Istanbul, 1977, I/231.
16 Yrd.Doç.Dr. S1dd1k ÜNALAN & Arş.Gör. Hakan ÖZTÜRK
Hıristiyan köle kadınlardan olan Mariye'yi kendine nikahlaınıştır. İbrahim 11
adındaki Resulullah'ın oğlunun da annesi bu Mariye'dendir. 12
2- Gassan Emiri
VII. Asrın ilk çeyreğinde İranlıların Suriye'yi işgal etmeleriyle Gassan
Kralının siyasi kuvveti zayıflamış ve ülkesi de işgal altına girmiştir.
Bizans'tan daha fazla Bizans taraftan olan Gassaniler karşı hücum sırasında
da Herakliyus'un yanında yer almışlardır. M. 627 yılında İranlıların mağlup
edilip, Suriye'den çıkarılmalanyla Gassaniler ülkelerini yeniden ele geçirmiş
ve eski kudretlerine kavuşmuşlardır. M. 629 da İmparator, bir Gassani
başkanına yeniden kraiiık tacını giydirmiştir. Bu sıralarda Gassan emiri
el-Haris bin Ebi Şemer'e 13 de Hz. Peygamber'in Şuca b. Vehb ile gönderdiği
mektup ulaştırılmıştır. Mektup şöyledir:
" Rahman veRahim olan Allah 'm adıyla!
Allah 'ın Resıtlü Muhammed'den H aris b. Ebi Şemer'e:
Allah 'zn selamı, hidiiyet yoluna girmiş bulunan, Allah 'a inanan ve
bunu ikrar edenin üzerinde olsun! ... Buna göre, senin mülkünün senin elinde
kalması için, hiçbir şeriki ve ortağı bulunmayan.Bir ve Tek'lik sıfatında olan
Allah 'a İnanmaya seni davet ederim .. (Şayet iman edersen) krallığın sana
kalır." 14 Hz. Peygamber'in kendisine bu şekilde bir mektup ·göndermesine
izzeti nefsinin kınldığı hissine kapılan el-Haris Medine'ye bir saldırı
düzenleme tehdidinde bulurımuştur. 15 Diğer taraftan Hz. Peygamberin, Busra
valisine gönderdiği mektubu taşıyan Haris b. Umeyr-i Ezdi adındaki elçinin
diğer bir Gassan emiri tarafından kendi arazisinden geçerken öldürülmesiyle
birlikte bir dizi yeni olaylar cereyan etmiştir. Bu şekilde devletler arası
hukuka aykırı olarak gerçekleşen bu haksız davranış Müslümanları üzınüş
ve öç almaları için harekete geçmelerine sebebiyet vermiştir. 16
11 Yakubi, Ahmed b. Ebi Yakub b. Cafer b. Vehb b. Vazılı el-Ahbari (292/905), Tarihu'lYakubi, Beyrut, ?, II/87-89 12 İbn İshak, Muhammed b. Yesar, Siret-i, İbn İshak, (Tahk. Muhammed Hamidullah,
Konya, 1 9841/252; Taberi, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir, Tarihi Taberi Tercemesi,
(Çev: Mehmet Emmioğlu(Can Kitabevi), Konya 1973, II/446; Hamidullah, I/316; Şibli,
I/321; Mevdudi, Seyyid E~u'l-ala, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi v~ Hz. Peygamber,
(Çev: N. Ahmet Asrar), Istanbul, 1972, I/505; Brockelmann, Cari, Islam Ulusları ve
Devletler Tarihi, (Çev: Neşet Çağatay), Ankara 1992, s. 23; Cevdet Paşa, Ahmet, Kısas-ı
Enbiya, (Haz: Mahir İz), C.I, Ankara 1985, I/257. . 13 Muhammed Hamidullah, el-Ves~iku's-Siyasiyye, (Hz. Peygamber Döneminin Siyasi-Idari
Belgeleri), (Çev; Vecdi Akyüz), Istanbul 1995, s. J40-142. 14 Hamidullah, el-Vesaiku's-Siyasiyye, s. 140-141; Irnami Suyuti, II/466-467; ei-Cevziyye,
IV/239; Hamidullah, I/329. 15 Bamidullah, I/329; Aydın, s. 24; Mevlana Şibli, Biiyük İslam Tarihi, Asrı Saadet, (Çev;
ümer Rıza Doğru!), Istanbul 1977, I/321; Ahmet Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, (Haz:
Mahir İz), Ankara 1985, I/258 16 Hamidu!lah, I/329; Aydın, s. 24; Dursun Hakkı Yıldı:z, Doğuştan Giiniimiize Biiyük İslam
Tarihi, Istanbul 1986, ~/507; Mehmet Zeki Canan, Islam Tarihi, Cahiliye Devri Siyer-i
Nebi Halifeler Devri, Istanbul 1977, I/351; Brockelmann, s. 24; Hüseyin Algül, Islam
Fırat Ü. ilahiyat Fakültesi Dergisi 12:2 (2007) 17
Mute de cereyan eden Gassanilerle Müslümanlar arasındaki savaşta,
Müslümanlar Resulullah tarafından tayin edilen üç komutanı da birbiri
arkasına şehit vermiştir. Bu durum karşısında Halid b. Velid komutanlığı
üstlenerek geri çekilmiştir. 17 Hicri VIII. M. 629 senesinde gerçekleşen bu
savaştan sonra IX. Hicri yıla doğru bu kabilenin üç kişilik bir heyet
Medine'ye gelerek Müslüman olmuştur. 18 Yine aynı yıl içinde Gassanilerin
(yani Bizanslıların) endişe uyandırıcı savaş hazırlıklarına giriştiklerine dair
haberler üzerine, Resulullah da 30.000 mevcutlu bir ordu hazırlayarak
Tebük'e gelmiş ve konaklamıştır. 19 Burada Bizans'ın Arabistan'ı istilasına
dair anlatılanların aslı olmadığı anlaşılmış, Resulullah burada yirmi gün
süreyle kalarak tekrar Medine'ye geri dönmüştür. 20
Gassanilerle alakah diğer bir olay da bu yıllar içinde gerçekleşmiş,
Gassan emirliği giderek küçülmüş ve Belka'da küçük bir beylik haline
gelmiştir. Bu sıralarda emir el-Haris ölmüş, yerine Cebeli Eyhem geçmiştir.
El-Haris adına gönderilen mektup Cebele b. Eyhem'in eline geçince
Müslüman olmuş, fakat Hz. Ömer'in halifeliği zamanında irtidat ederek
İstanbul'a gitmiş ve orada ölmüştür. 21
Hz. Peygamber'in Tebuk seferi sırasında etrafa gönderdiği birliklerin
faaliyeti soncunda çeşitli bölgeleri temsilen bir takım heyetler Tebuk'e
gelerek Resulullah'a tabi olacaklarını beyan etmişlerdir. Bu heyetler
Doğudaki Dumet'ul-Cendel'den, Batı'daki Makna'dan, Eyle Limanından,
Cebreden ve Filistin'deki Ma'an yöresindeki Azruh'dan gelmişlerdi. Burada
önemli olan ve stratejik öneme sahip olan Ey le liman'ı askeri ve dini yönden
öneme sahip bir yerdi. Onun için Hz. Peygamber buraya göndermiş olduğu
mektubunda iki şeyden söz ediyordu. Birincisi ya dini itaat ikincisi ise siyasi
itaat olarak kabul etmelerini tavsiye ediyordu. Gönderdiği mektubun
içeriğine bakacak olursak açıkça bir tehdidin olduğunu görmekte
mümkündür. Mektup;
"Şayet gönderdiğim elçileri memnun etmeden geri çevirecek olursan,
bunu bir hmp ilanı sayarım. Artık çocukları harp esiri, yetişkinleri ise telef
ederim, zira ben dosdoğru bir Allalı Resulüyüm. Allalı 'a ve resullerine,
kitaplarına, Meryem 'in oğlu İsa Mesih 'in Allah 'zn Kelimesi ve Allah 'zn bir
elçisi oiduğuna inamrzm. O halde size herhangi bir kötülük ve zarar
ulaşmadan haydi gelin bu dediklerimi yapm."22
Eyle halkına Hz. Peygamber her türlü güvenceyi vererek onların
karada ve denizde yapacakları seferlerde yanlarında olacaklarının da
garantisini vermişti. Eyle Piskoposu Mar Yuhanna, 300 altın dinarlık bir
Tarihi, İstanbul 1986, I/471; Cevziyye, III/427; W. Montgomery Watt, Muhammad At
Mecca, London 1972, I 13. 7 Cevziyye, III/428-430; Çağatay, İs!. Tar., 255; Al gül, I/476-479.
ı& Hamidullah, I/330; Aydın, s. 25; Brockelmann, s. 24. 9 Hamidullah, I/336; Şibli, I/371; Cevdet Paşa, I/320-321.
~o Çevdet Paşa,I/322-323; Şibli, I/372-373 ..
"ı lbnu'l Emin Mahmud Esad, Tarih-i Din-i Islam (Medlıal), ?, 1327, II/91 O; Canan, I/374. 22 Hamidullah, el-Vesaiku's-Siyasiyye, s. 129-130; Hamidullah, I/340.
r
11
.. ,
18 Yrd.Doç.Dr. Sıddık ÜNALAN & Arş.Gör. Hakan ÖZTÜRK
yıllık cizye vergi vermeyi de taahhüt etmiştir. Hz. Peygamberin huzuruna
gelen Ey le elçisine şeref kaftanı vererek onları da taltif etmiştir. Bu kaftan
Hz. Peygamberin bir hatırası olarak, Abbasiler tarafından satın alınana
kadar, yaklaşık bir asır Eyleliler elinde kalrnıştır23 .
3-Bizans Kayseri Herakliyus
Bizanslılann, Ninova zaferinden birkaç ay sonra Hudeybiye
antlaşmasını müteakiben Hz. Peygamber, Dihyetu'l Kelbi'yi bir mektupla
birlikte Bizans imparatoru Herakliyus'a göndermiştir. 24 Mektup şöyledir:
"Rahman veRahim olan Allah'ın adıyla. Allah'ın Resulu Muhammed'den
Romalıların büyüğü Herakliyus'a. Selam hidayete tabi olanlara olsun bundan
sonra (bilesin ki) ben seni İslam'a davet ediyorum; Müslüman ol selamet bul
(müslüman ol da) Allah senin mükafatını iki kat versin. Şayet yüz çevirirsen
ırgat ve çiftçinin vebali de senin üzerine olur25• Ey Ehl-i Kitap! Sizinle bizim
aramızda eşit olan bir kelimeye geliniz. Allah'tan başkasına tapmayalım, ona
hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah'ı bırakıp birbirimizi Rabler kabul
etmeyelim. Şayet yüz çevirirlerse siz deyiniz ki; şahit olunuz ki, biz
Müslümanlarız."26 Kayser bu mektubu aldıktan sonra.durumu tetkik için o
sırada o . bölgede bulunan Ebu Süfyan ve beraberindekileri huzura
çağırtmıştır. Bir takım sorular sormak suretiyle Hz. Peygamber hakkında bir
hayli bilgiler elde eden Heraklİyus "Eğer ben selametle ona kavuşacağımı
bilseydim hiçbir yük ve sıkıntıya bakmadan giderdim. Eğer yüce huzurunda
bulunmak şerefine erersem, mübarek ayaklarını yıkardım" demiştir.27
Ayrıca
Hz. Peygamber'in elçisine gereken bütün hürmet ve rağbeti göstermiş
olmasına rağmen İslam'ı açıkça kabul etmemiştir. 28
Bu sıralarda Bizans'da siyasi olduğu kadar dini alanda da büyük
huzursuzluklar mevcuttur. Bölgenin baş papazına da bu sebeple Dihyetü'lKelbi getirdiği mektupla ~üracaat etmiş ve onun onayını da almak
istemiştir. Mektubun içeriği şöyledir:
23 Hamidullah, I/34Ô. 24 Müslim, Ebu.Hüseyin Müslim İbnu'l Haccac, Salıihi Miislim (Ter. ve Şerhi, çev: Ahmet
Davutoğlu,) Istanbul 1978, VIII/4996, Hamidullah, l/333; Ayd.ın, s. 25; Şibli, l/316;
Canan, l/336; Hüseyin Efendi ei-Cisri,. Risale-i Hamidİ)!Y.e, (Islam Hak ve Hakikat
Dinidir), (Terc; Manastırlı Isınail Hakkı), (Sad; Ahmet Gül)., Istanbul 1980, 53 vd; Kapar,
s. 245; Ali Himmet Berki-Osman Keskioğlu, Hatemii'l-Enbiya, Hz. Muhammed ve
Hayatı, Ankara 1991, s. 327. 25 Hamidullah, el-Vesaiku's-Siyasiyye, s. 120-128 26 İmam Suyuti, Il/446-460; Hamidullah, l/333; Yıldız. B. İsi. Tar. I/503-504; el-Cisri,
s. 531 vd; Canan, l/336-337 27 ei-Cisri, s. 535-552; Şibli, l/317-318; Aydın, s. 25; Ebu Cafer Muhammed b. Cerir
~t-Taberi, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, (Çev; Zakir Kadiri Ugan-Ahmet Temir),
Istanbul 1991, V/584 vd. 28 Hamidullah, I/333; Aydın, s. 26; Taberi Tarihi Ter. Il/447; Ebu Hüseyin.Müslim İbnu'l
Haccac, Sahihi Miislim, Tercemesi ve Şerhi, (Çev: Ahmet Davutoğlu), Istanbul, 1978,
VIII/494 vd
Fırat Ü. ilahiyat Fakültesi Dergisi 12:2 (2007) 19
"Rahman veRahim olan Allah 'zn adıyla! Ey duğatur (autocrator? . .)
Piskopos!
Allah 'zn selamı iman eden üzerine olsun!
Bu (sözün) devamı olarak bil ki Me1yem 'in oğlu İsa saf ve temiz
Me1yem 'e nasib edip verdiği (indirdiği) Allah 'zn Ruhu ve kelimesidir. Bana
gelince ben, Allah'a İman eder, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve Esbat'a
vahyolunana ve bize indirilene inanırım. Aralarmda hiç bir fark
gözetmeksizin Musa, İsa ve diğer peygamberlere ulaşan vahye iman ederim.
Biz o Allah 'a teslim olmuşuz. (Allah 'm) selamı hidayet yolu üzerinde
bulunana olsun!" Böylece İslam'ı kabul eden baş papaz etrafında bulunan
eşraftan olan kişilere, durumu anlatmış, fakat onların saldırıları sonucu
hayatını kaybetmiştir. 29
Hz. Muhammed, Tebük'e vardığında Herakliyus'a ikinci bir mektup
gönderdi.
"Allah 'zn elçisi Muhammed'den Rum 'un sahibine,
Seni İslam 'a çağırıyorum. Eğer lviiisliiman olursan, sana
Müslümanlarm hak ve ödevleri vardır. İslam 'a girmezsen, cizye ver. Çünkü
Yüce Allah şöyle buyurur:
"Kitap verilenlerden Allah 'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah 'zn ve
Peygamberinin haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini kabul
etmeyeniere kendi elleriyle ve boyun eğerek cizye verinceye kadar savaşın"
Aksi halde, çiftçiler (halk) ile İslam 'ın arasına girme ki Müslüman
olsunlar ya da cizye versinler."30
Hz. Peygamber, Herakliyus'un İslam'a girmesini ya da en azından
Müslümatılığı kabul eden tebaalanna şiddet göstermemesini ve oları
cezalandırmamasını, talep etmektedir.31 Hz. Peygamber, İslam dinine
girenlere karışılmaması yanında gim1eyenlerin de cizye ödemelerine
müdahale edilmemesini belirtmiştir. Herakliyus, Hz. Peygamber'in bu açık
tekliflerinden hiç birine cevap vermemiş sadece belli bir miktar altın para
göndermiştir. Resuluilah da bunu İslam ordularına dağıtmıştır. Anlaşılan o ki
Hz. Peygamber bunu diplomatik bir hediye olarak düşünmemiştir.32
Görüldüğü gibi başlangıçtaki iyi ilişkiler giderek bozulmaya başlamış ve
Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında savaşlar dahi olmuştur.
4-Habeşistan Kralı Necaşi
Hz. Muhammed, Habeş Kralı Necaşi'ye gönderdiği mektup;33 •
"Rahman veRahim olan Allah 'zn adıyla!
29 Taberi, Mil. Hük. Tar. V/589-590; Hamidullah, U334; Aydın, s. 26 30 Hamidullah, el-Vesaiku 's-Siyasiyye, s. 123-124. 31 Hamidullah, I/338; Aydın, s. 26 32 Hamidullah, I/338; Aydın, s. 26 33 Hamidullah, el-Vesaiku 's-Siyasiyye, s. 113-120
20 Yrd.Doç.Dr. Sıddık ÜNALAN & Arş.Gör. Hakan ÖZTÜRK
Allah 'ın Resulu Muhqmmed'den Habeşistan Kralı Necaşi'ye, sen
müslüman ol ben senden dolayı O 'ndan başka ilah olmayan, Melik, Kuddüs,
Selam ve Milheymin sıfatlarıyla muttasıf olan Allah 'a hamdederim. Şehadet
ederim ki İsa b. Meryem 'e ilka ettiği Ruhu ve Kelimesidir ki Me1yem bu ilke
ile hamile kalmış ve Allah, Adem 'i eliyle yarattığı gibi onu da ruhundan
üjleyip yaratmıştır, ben seni hiçbir ortağı bulunmayan Allah 'a, Ona itaat
etmeye, bana tabi olmaya ve bana gelen vahye iman etmeye davet ediyorum.
Ben Allah'ın elçisiyim, ben seni ve askerlerini Allah'a çağırıyorum. Ben
sana tebliğimi yapmış ve gerekli nasihatte bulunmuş oldum. Selam doğru
yola tabi olanlara olsun"34
Hz. Muhammed, mektubu götüren Amr b. Umeyye-i Damr'i iki
görevle vazifelendirmiştir. Biri mektubu Necaşi'ye ulaştırmak, ikincisi de
Ummü Rabibe'nin gıyaben Resulullah'a nikahlamasını ve mültecilerin
gönderilmesini talep etmektir.35
Bu mektupla birlikte Necaşi İslam'ı kabul ettiği gibi Hz.
Muhammed'in diğer taleplerinden olan Ümmü Rabibe'yi 400 dinar
mukabilinde Hz. Peygambere nikahlamış ve diğer Müslümanları da iki gemi
ile Kızıldeniz'den geçişlerini sağlayarak Medine'ye göndermiştir. 36 Daha
sonrada Necaşi bir mektupla Hz. Peygambere şu cevabı vermiştir:
"Ra/ıman ve Rahiln olan Allalı 'ın adıyla! Necaşi Aslıame 'den Allah ;ın
elçisi Mulıammed'e selam senin üzerine olsun ey Allalı 'ın Nebisi. Allah 'ın
fazlı, ralınıeti ve bereketi sana olsun. Allah, kendinden başka ilah
olmayandır. Bundan sonra (bilesin ki) İsa 'nın durumunu zikrettiğin
mektubun bana ulaştı ey Allah'ın Resulü yerin ve göğün Rabbine yemin
ederim ki, İsa da senin zikrettiğin konulara hiçbir ilave yapmamıştır; aynen
senin dediğin gibidir. Bize göndermiş olduğun şeyleri öğrenmiş amcanın
oğluna ve onun arkadaşlarına yakınlık göstermiş bulunuyoruz. Şahadet
ederim ki sen, kendisi doğru söyleyen, kendinden önceki peygamberleri de
doğru/ayan Allah Resulüsün. j3en hiç şüphe etmeden sana itaat ederim
(senin adına) amcanın oğluna biat edip onım elinde (Müslüman olarak)
alemierin Rabbi olan Allah 'a teslim oldum. "
37
Gönderdiği mektupla da yetinmeyen Necaşi oğlunu da bir heyetle
birlikte Hz. Peygamber'e göndermek üzere yola çıkarmış, istediği takdirde
kendisinin de huzura varacağını bildirmiştir. Ne var ki oğlu ile birlikte gelen
heyet denizde boğulmuşlardır.38
Diğer taraftan gönderilen mülteciler, Resulu
Ekrem'in Hayber muharebesinde iken Medine'ye gelmişlerdir. 39
34 Buhari, Muhammed İbn İsmail İbn İbrahim İbn el-Muğıra, Sahilı-i Bulıari Muhtasarı,
Mtielif: Zeynuddin Ahmed b. Ahmed el-Zebidi, Ter: Kamil Miras, Ankara, 1979,
XII/386-390; el-Cevziyye, IV/231; Taberi, Milli Hiik. Tar. V/293-294; Canan, I/338 35 Cevdet Paşa, I/256; Canan, U338; Kapar, s. 245 36 Cevdet Paşa, U256; Kapar, s. 245; Canan, U338 37 el-Cevziyye, IV/233; Taberi, U593; Stileyman Ateş, İslam 'a İtirazlar ve Kuran-ı
Kerim 'den Cevaplar, Ankara 1972, 246 38 Taberi, Mil. Hiik. Tar. V/593 39 Cevdet Paşa, 16/25 7; Cana n, s. 23
Fırat ü. lıahiyat Fakültesi Dergisi 12:2 (2007) 21
5-Necranlı Hıristiyanlar
Hz. Peygamber' in hayatında İslam Hıristiyan münasebetleri açısından
en çok dikkat çeken konu Necranlı Hıristiyanlarla kurulan temaslardır.
Bilindiği gibi Arap yarımadasında en çok Hıristiyan topluluğun bulunduğu
bölge Necran bölgesidir.40 Necran, Hicaz ile Yemen arasında bir yerdir. Hz.
Peygamber döneminde bu bölgede 73 yerleşim merkezi mevcut olup
120.000 kişilik bir ordu çıkarabilecek kadar nüfusu vardır. Ve bu nüfusun
hemen hemen tamamı Hıristiyan'dır.41 Necran Hıristiyanlarının büyük
ekseriyetini teşkil eden kütle Mezhic'in bir kolu olan Beni Haris b. Ka'b
Belharis kabilesidir.42 Fakat buna rağmen Belharislerin bütün kollarının
Hıristiyan olduğunu söylemek mümkün değildir.43 Bu Hıristiyan kabile
kendine ait bir idari sistemle idare olunmuştur. Üç liderin temsil ettiği
mevkiler "Akib, Uskuf ve Seyyid" makamlarıdır. Akib; kabilenin emiri ve
kendisiyle müşavere edilen rey sahibi kimsedir, kararlar bunun görüşüyle
alınır. Seyyid; yolculuk ve toplantıların yöneticisi konumunda olup
kendisine iltica edilen merkezi kimselerdir. Uskufda; din alimi ve
piskoposlarıdır ki bunlar kendi kitaplarını okudukları yerlerin de sahibidir.
Hz. Peygamber döneminde kabil~min bu makamlarından Akibliği Abdul
Mesih, Uskufluğu Ebu Haris b. Alkame, Seyyidliği ise el-Eyhem temsil
etmektedir.44 Bunların içinde en çok şeref sahibi olan Ebu Haris olup Rum
melikleri adına birçok faaliyeticra etmiştir. 45
- Hz. Peygamber H. IX senesi İslam'a davet etmek üzere Necran
Hıristiyaplarına Mure b. Şu'be'yi gönderrniştir. Onlarla Muğre b. Şu'be
arasında şöyle bir olay cereyan etmiştir.46
"Kur'an-ı Kerim'de zikredilen;
"Ey Harun'un kızkardeşı.,'41 ifadesine dayalı olarak; Hz. Musa, Hz. İsa'dan
şu kadar sene evvel yaşamış ve Harun da onun kardeşi olduğu halde nasıl
olur da Hz. Meryem Harun'un kız kardeşi olabilir? Şeklindeki Necranlı
Hıristiyanların sorusuyla karşılaşmış olan Muğıre b. Şu'be cevap
veremeyeceğini anlayınca geri dönmüştür.48 Medine'ye gelen Muğire b.
Şu'be Resulullah'a bu meseleyi sormuş Hz. Peygamber de; "Hz. Metyem
zamanındaki insanlar, kendilerinden önce geçen peygamberlerin ve iyi
40 Aydın, s. 26; Mustafa Fayda, Hz. Ömer Zamanında Gayr-i Müslimler, İstanbul?., s. 23 41 Seyyid Ebu'I-ala .\Vfevdudi, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber, (Çev:
N. Ahmet Asrar), Istanbul 1972, l/596 42 Fayda, s. 23 43 Hamidullah, I/619; Fayda, s. 23; Aydın, s. 16 44 Ebu Muhammed Abdulmelik İbn Hişam, es-Siretu 'n-Nebeviye, Tercemesi, (Çev: Hasan
Ege), İstanbul, 1985, Il/287; Mevdııdi, I/596; el-Cevziyye, IV/178; Fayda, s. 24; Ateş,
s. 346 45 İbn Hişam, I/287; Şibli, I/434
~ Aydın, s. 27 4
' Kur'an-ı Kerim, 19/Meryem, 28 48 Aydın, s. 27
-----·~-
22 Yrd.Doç.Dr. Sıddık ÜNALAN & Arş.Gör. Hakan ÖZTÜRK
kimselerin isimlerini çocuklarına ad olarak veriyorlardı" şeklinde cevap
vermiştir. 49
Hz. Peygamber, Necran'a mektup göndererek onları aşağıda
belirtildiği şekilde İslam'a davet etmiştir:
"Muhammed'den Necran papaz/arına; İbrahim, İshak ve Yakub'un
Allah 'ının adıyla! Gerçekten de ben sizi yaratık/ara tapmaktan, Allah 'ın
kulluk ve ibadetine davet ediyorum ve sizi yaratıklarla yapılmış olan ittifak
anlaşmalarının ötesinde, Allah ile ittifak anlaşması yapmaya çağırıyorum.
Bu duruma göre şayet reddedecek olursanız, cizye gelir; şayet cizyeyi de
dd d . . 1 ' l ,so re e ersemz s ız e ıarp açarım v es-se am ...
Bu mektubu alan Necranlıların ileri gelenleri kendi aralannda ne
yapacaklarını tespite koyulmuşlardır. Necranlılar, Resulullah'ın mektubunu
alır almaz, İstişare etmişler; "Allah'ın İbrahim'e, İsmail'in zürriyetinden bir
peygamber göndereceğini va'd ettiğini, Hz. Muhammed'in de "O
peygamber" olmadığının nasıl ortaya konulacağı" hususunda fıkir birliğine
varmışlar ve bir heyetin Resuluilah' a gönderilmesine ve onların getireceği
haberin beklenilmesine karar vermişlerdir. 51
Necran heyeti, Medine'ye gelirken Ebu Haris (Uskuf)'in kardeşi Kuz
b. Alkame ile beraber bir katıra binmişlerdi. Katırın tökezlemesiyle düşen
Kuz. B. Alkame (Hz. Peygamber'i kastederek ) onun yüzünden tökezledi
deyenice Ebu Haris; "hayır belki senin yüzündendir" demiş ve bunun üzerine
Kuz, "Niçin kardeşim" deyince Ebu Haris şu sözlerle mukabelede
bulunmuştur. "Vallalıi o elbette bir nebidir. Onu bekliyorduk:' bu ifade
üzerine Kuz "bu hususu bildiğine göre neden ona inanmıyorsun" demekten
kendini alamamış, Ebu Haris'de kavminin kendilerine yaptığı iyiliklerin, şan
ve şerefın buna engel olduğunu belirtmiştir. Bu iki kardeş arasındaki
konuşmadan dolayı Kuz kardeşinden önce gelerek Müslüman olmuştur. 52
Yukarıdaki hadiseden de anlaşılacağı üzere Hıristiyanlıkla alakah hemen
hemen herkes, Hz. Muhammed'in peygamberliği beklentisi içerisindedir. Bu
beklenti içinde olanlar, çeşitli' sebeplerden dolayı onun peygamberliğini ikrar
edememiş, bunun yanında Hz. Muhammed'i peygamber olarak kabul
edenleri ve bu vesile ile Müslüman olanlara da engel olmamışlardır.
Necran Hıristiyan heyeti bir ikindi vakti Medine'ye gelerek mescide
girmişlerdir. Üzerlerinde çok süslü elbiselerle birlikte, doğu istikametine
yönelerek ibadet etmek istemişler, sahabel er bunlara engel olmaya kalkışınca
Hz. Peygamber onlara müdahale edilmemesini emretmiştir. ibadetlerini bu
şekilde tamamlayan heyet, itikat bakımından farklı görüşlere sahiptiler.53
Diğer taraftan giysileri ve takılan sebebiyle Hz. Peygamberle bir gün süreyle
49 el-Cevziyye, IV/185; Aydın, s. 27 (169 nolu dipnot] 50 Hamidullah, l/619; el-Cevziyye, IV/180; Fayda, s. 25-26 51 ~1-Cevziyye, IV/180; Fayda, s. 26; Şibli, I/434; Aydın, s. 28 52 !bn Hişam, II/288; Fayda, s. 27 53 Ibn Hişam, Il/289-290; Fayda, s. 28; Hamidullah, I/620; Aydın, s. 28; Ateş, s. 346; Yazır
I/1011-1012
Fırat Ü. ilahiyat Fakültesi Dergisi 12:2 (2007) 23
görüşmeyen heyet tebdili kıyafet yaparak ancak ertesi gün Resuhillah'la
,görüşebilmişlerdir. 54
Resuluilah'ın doğuya yönelerek namaz kılan bu
Hıristiyan kafilesine kendi mescidinde müsaade etmesi dini inanç ve
kanaatiere gösterilen müsamahaya en güzel bir örnektir.
Yapılan görüşme esnasında Hz. Peygamber, Necran heyeti adına
konuşan diriilideri Ebu Haris ile başkanları Abdül Mesihi İslamiyet' i kabule
çağırmıştır. Onlar da "Biz senden önce Müslüman aldı/k:' diye cevap
vermişlerdir. Bunun üzerine Hz. Peygamber; "Yalan söylüyorsunuz, sizi
İslamiyet'e kabulden üç şey alıkoymaktadzr. Bunlar; domuz eti yemeniz,
haça tapmanzz ve Allah 'zn oğlunun bulunduğuna inanmanzzdır." deyince bu
defa onlar: "O halde İsa 'nın babası kim?" diye sormuşlardır. Hz. Peygamber
bu soruya hemen cevap vermemiş, susmuştur. Bundan sonra Necranlı
Hıristiyanlarla Resuluilah arasındaki konuşmalar vahye dayalı olarak
cereyan etmiştir. 55 Al-i İmran'ın başından itibaren seksen dokuz ayeti
Necranlı Hıristiyanlarla Resuluilah arasında cere~an etmiş bulunan
münakaşaların canlı bir hatırasını muhafaza etmektedir 6
• Bu ayetlerin büyük
54 ~1-Cevziyye, IV /180-181 55 Ibn I-):işam, JI/291; Fayda, s. 28; Şibli, I/435; Aydın, s. 28 56 Al-i Imran suresinden baı:ı ayetleri buraya aldık; konumuza ve olaylara açıklık getirmesi
bakımından, yukarda da. ıncil'den bazı ayetleri aldık ki Hz. l\1uhammed'in geleceğine
dair. Kuranı Kerim Al-i Imran Sw·esi, 3/19-"Allah katında din, Islam'dır. Kitap verilmiş
olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf aralarındaki aşırılık yüzünden ayrılığa
düştüler. Kim Allah'ın ayetlerini inkar ederse, bilsin ki Allah, hesabı çabuk görendir. 20-
Seninle tartışmaya girişirlerse, de ki: "Ben de özümil Allah'a teslim ettim bana uyanlar
~a." Kendilerine Kitap verileniere ve ilmmilere de ki: "Siz de İslam oldunuz mu?" Eğer
Islam olurlarsa doğru yolu bulmuşlardır. Yok eğer dönerlerse, sana dilşen, sadece
duyurıhak1ır. Allah kullannın yaptıklarını görmektedir. 21-AIIah'ın ayetlerini inkar
edenler, haksız yere peygamberleri öldilrenler, insanlar arasında adaleti emredenleri
öldürenler (var ya), onlara, acı bir azabı miljdele! 22 Onların yaptıkları, dilnyada da,
ahirette de boşa çıkmıştır ve onların hiçbir yardımcılan da yoktur. 23-Baksana Kitap'tan
kendilerine bir pay verilmiş olanlar, aralarında hüküm versin diye Allah'ın Kitabına
çağınlıyorlar da sonra onlardan bir topluluk yüz çevirerek dönüyorlar. 24-Bu hareketleri,
onların: "Bize, ateş sayılı birkaç günden başka dokunmayacak." demelerinden ileri
gelmektedir. Uydurduklan şeyler, onları dinlerinde yanıltmıştır ... 28-Müminler, inananları
bırakıp, kafırleri dost edinmesin. Kim böyle yaparsa Allah ile bir dostluğu kalmaz. Ancak
onlardan (gelebilecek tehlikeden) korunrnanız başka. (Şerlerinden korunmak için dost
gözükebilirsiniz). Allah sizi kendisin(in emirlerine karşı gelmek)den sakındırır. (Sakın
hükilmlerine aykırı davranarak, düşmanlarını dost tutarak O'nun gazabına uğramayın.
Çünkü) dönilş Allah'adır. 32-De ki: "Allah'a ve Elçiye itaat ~din!" Eğer döne.rlerse
muhakkak ki Allah, kafideri sevmez. 33-Allah, Adem'i, Nuh'u, Ihrahim ailesini, Imran
ş.ilesini birbirinin soyundan olarak alemiere tercih etti. Allah işitendir, bilendir." 35-
Imran'ın karısı demişti ki: "Rabbim, karnımda olanı tam hür olarak sana adadım, benden
kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin." 36-0nu doğurunca Allah onun ne
doğurduğunu biJirken yine şöyle söyledi: "Rabbim, onu kız doğurdum, erkek, kız gibi
değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytanın şerrinden sana
ısmarlıyorum." 37-Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu; onu güzel bir bitki gibi
yetiştirdi ve Zekeriyya da onun bakımını ilstlendi. Zekeriyya, onun yanına, mihraba her
girdiğinde yanında bir rızık bul urdu. "Ey. Meryem, bu sana nereden?" derdi. (O da) "Bu,
Allah katından" derdi. "Allah, dilediğine hesapsız rızık verir." 38-0rada Zekeriyyii,
Rabbine du'a etmiş: "Rabbim, demişti, bana katından temiz bir nesil ver. Sen dua'yı
işitensin!" 39-Zekeriyya, mabedde durmuş namaz kılarken, melekler ona: "Allah sana,
Allah'tan bir kelimeyi doğrulayıcı, efendi, nefsine hakim ve iyilerden bir peygamber
24 Yrd.Doç.Dr. Sıddık ÜN ALAN & Arş.Gör. Hakan ÖZTÜRK
olacak Yahya'yı müjdeler," diye ünlediler. 40-Dedi ki: "Ra)?bim, bana ihtiyarlık gelip
çatmış, karım dakısırken benim nasıl oğlum olur?" (Allah): "Oyle (ama) Allah, dilediğini
yapar." dedi. 41 Rabbim, o halde bana (oğlum olacağına dair) bir aHirnet ver! dedi. (Allah)
buyurdu ki: "Senin alametin Uç gün insanlarla işaretten başka tUrlU konuşamamandır;
Rabbini çok an, akşam sabah (O'nu) tesbih et!" 42-Melekler demişti ki: "Ey Meryem,
Allah seni seçti, temizledi ve seni dünyaların kadınianna üstlin kıldı." 43-Ey Meryem,
Rabbine divan dur, secde et ve (O'nun huzfırunda) eğilenlerle beraber eğil! 44-(Ey
Muhammed) Bunlar sana vah yettiğimiz, görünmez alemin haberlerindendir. Meryem'e
hangisi kefil olacak diye (kur'a) oklarını atarlarken sen onların yanında değildin;
birbirleriyle çekiştikleri zaman da sen yanlarında değildin. 45-Melekler demişti ki: "py
Meryem, Allah seni, kendisinden bir kelime ile mUjdeliyor: Adı Meryem oğlu lsa
Mesih'tir; dünyada da, ahirette de yüzde (şerefli) ve (Allah'a) yakın olanlardandır." 46-
Beşikte ve yetişkinlikte insanlara konuşacak ve iyilerden olacaktır. 47-Dedi ki: "Rabbim,
bana bir beşer dokunrnamışken benim nasıl çocuğum olur?" "Allah, böylece dilediğini
yaratır, dedi, bir şey(in olmasını) istedi mi ona 'ol' der, o da oluverir." 48-0na Kitab'ı,
hikmeti, Tevrat'ı ve İncil' i öğretecek, İsrail oğullarına söyle diyen bir peygamber kılacak:
"Ben size Rabbinizden bir ayet getirdim. Ben size çamurdan kus gibi bir şey yapıp ona
üfleyeceğim, Allah'ın izniyle, hemen kus olacaktır; anadan dogrna körleri, alacalılan iyi
edeceğim; Allah'ın izniyle, ölüleri .dirilteceğim; yedikterinizi ve evlerinizde
sakladıklarınızı da size haber vereceğim. Inanrnışsanız bunda size delil vardır". 49-0nu
İsrail oğullarına (şöyle diyen) bir elçi yapacak: Ben size Rabbinizden bir mucize getirdim:
Ben çamurdan kuş şeklinde bir şey yaratır, ona üflerim, Allah'ın izniyle hemen kuş
oluverir; körU ve alacalıyı iyileştiririm; Allah'ın izniyle ölUieri diriltirim; evlerinizde ne
yeyip, ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanıcı iseniz elbette bunda sizin için bir
ibret vardır." SO-Benden önce gelen Tevrat'ı tasdik etmekle beraber size yasak edilenlerin
bir kısmıı:ıı helal kılmak üzere, Rabbinizden size bir ayet getirdim. Allah'tan sakinin ve
bana itaat edin; çünkü Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O'na kulluk edin, bu
doğru yoldur. Ş I-Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; O'na kulluk edin, doğru
yol budur. 52-Isa onlardan inkarı sezince: "Allah yolunda kimler bana yardımcı olacak?"
dedi. Havariler: "Biz, Allah(yolun)un yardımcılarıyız; Allah'a inandık, şahit ol, biz
· Müslümanlarız." dediler. 53-Rabbimiz, senin indirdiğine inandık, elçiye uyduk; bizi
şahitlerle beraber yaz! 55-Allah demişti ki: "Ey Isa! Ben seni eceline yetireceğim, seni
kendime yükselteceğim, inkar edenlerden seni tertemiz ayıracağım; sana uyanları,
kıyamet gününe kadar, inkar edenlerin üstünde tutacağım .. Sonra dönüşünüz Banadır.
Ayrılığa düşttiğünüz hususlarda aranızda hükmedeceğim. Inkar edenleri de dünxa ve
ahirette şiddetli azaba uğratacağım. Onların hiç yardımcıları olmayacaktır." 56-Inkar
edenlere gelince, onlara dünya~a da, ahirette de şiddetle azab edeceğim, onların
yardımcıları da olmayacaktır. 57:Inanıp iyi şeyler yapanlara da (Allah) müka:ffitlarını tam
olarak verecektir. Allah zalimleri sevmez. 58-Iş,te bu sana okuduğumuz, o ayetlerden ve o
hikmetli Zikir (Kitap)dandır. 59-Allah'a göre Isa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir:
Onu, topr~J<tan yarattı, sonra ona "Ol!" dedi, artık olur ... 60-(Bu,) Rabbinden gelen
gerçektir. Oyle ise kuşkulananlardan olma. 61-Kim sana gelen ilimden sonra seninle
tartışmaya kalkarsa, de ki: "Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve
kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, ~onrq gönülden la'netle du'a edelim de,
Allah'ın la'netini yalancıların üstüne atalım!" 62- Işte (Isa hakkındaki) gerçek kıssa (öykü)
budur. Allah'tan başka Tanrı yoktur. Allah, elbette aziz (kesin galib), hüküm ve hikmet
sahibidir. 63-Eğer dönerlerse, muhakkak ki Allah, bozguncuları bilir. 64-De ki: "Ey Kitap
ehli, bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: "Yalnız Allah'a tapalım. O'na
hiçbir şeyi ortak koşmayalım; birbirimizi Allah'tan başka tanrılar edinrneyelim." E_ğer yüz
çevirirlerse; "Şahid olun, biz Müslümanl~z!" deyin. 65-Ey Kitap ehli, neden Ibrahim
hakkında tartışıyorsunuz? Oysa Tevrat da, Inci! de ondan sonra indirilmiştir. Düşünmüyor
musunuz? 66-Haydi siz, biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız; ama h}ç bilginiz
olmayan şey hakkında neden tartışıyorsunuz? Allah bilir, siz bilmezsiniz. 67-Ibrahim ne
Yahüdi, ne de Hıri~tiyan'dı; dosdoğru bir Müslilman'dı. Müşriklerden de değildi. 68-
Doğrusu, insanların Ibrahlm'e en yakın olanı, ona uyanlar, bu peygamber ve müminlerdir.
Allah da milminierin dostudur. 69-Kitap ehlinden bir grup istedi ki sizi saptırsınlar. Oysa
sadece kendilerini saptırıyorlar; fakat farkında değiller. 70-Ey Kitap ehli, (gerçeği)
Fırat ü. ilahiyat Fakültesi Dergisi 12:2 (2007) 25
bir çoğunluğunda Hıristiyanlık hakkında İslam dininin taşıdığı delil ve
cevaplar beyan edilmiş57 Hıristiyanların, Hz. İsa hakkında ileri sürdükleri
yaklaşımlar reddedilmiştir. Genel olarak, nazil olan ayetler şu hususlara
temas etmektedir.
a) İlk ayet, Allah'ın Hayy olduğunu ve her şeyi elinde
bulundurduğunu vurgular.58 Böylece İsa'nın Allah olduğuna ve buna rağmen
onun çarmıh üzerinde idam edilmek suretiyle öldürüldüğülle dair
Hıristiyanların beslediği inanca temas edilmiş olmaktadır59
•
b) Daha sonraki kısımlarda Hz. Adem ile Hz. İsa'nın mukayesesİ
yapılarak, bir anası bile bulunmayan Adem'in yaratılışının İsa'nınkinden
gördilğünilz halde, niçin Allah'ın ayetlerini inkar ediyorsunuz? 71-Ey Kitap ehli, niçin
hakkı batıla ~anştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz? 72-Kitap ehlinden bir takımı
şöyle dedi: "lnananlara indirilene gilniln başında inanın, sonunda inkar edin ki, dönerler
ve dininize uyanlardan başkasına inanmayın". De ki: "Doğru yol Allah'ın yoludur". Ve
yine başkasına da verildiğine veya Rabbinizin katında Milslilmanların karşı delil getirip
sizi alt edeceğine inanmayın" derler. De ki: ''Doğrusu bol nimet Allah'ın elindedir, onu
dilediğine verir. Allah'ın fazlı her şeyi kaplar, O her şeyi bilir". 73-Sizin dininize uyandan
başkasına güvenmeyin! (dediler.) De ki: "Hidayet Allah'ın hidayetidir. Birine, size
verilenin benzerinin verilmesinden veya Rabbinizin huzlirunda aleyhinize deliller
getireceklerinden ötürü mil (böyle söylüyorsunuz)? , De ki: "Liltuf Allah'ın elindedir, onu
dilediğine verir, Allah'ın liltfü geniştir, (O her şeyi) bilendir." 75-Kitap ehlinden öylesi
vardır ki, ona yilklerle emanet bıraksan, onu sana öder. Onlardan öylesi de varq!r ki, ona
bir dinar versen, devamlı olarak başına dikilmeden onu sana ödemez. Onlar "Ummilere
karşı bize bir sorumluluk yoktur." dedikleri için böyle yapıyorlar ve Allah'a karşı bile bile
yalan söylüyorlar. 77-Fakat Allah'a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir paraya satanlar
var ya~. işte onların ahirette bir payı yoktur; Allah kıyamet gilnil onlara konuşmayacak,
onlara bakmayacak ve onları yüceltmeyecektir. Onlar için acı bir azab vardır. 7SOnlardan bir grup var ki, Kitapta olmayan bir şeyi, siz Kitaptan sanasınız diye dillerini
Kitapla eğip bilker(sözlerini, Kitabın sözü imiş gibi göstermek için kelimeleri dillerinde
bükerek okur, onları, Kitabın sözlerine benzetrneğe çalışırlar ve: "0, Allah katındandır."
derler. Oysa o, Allah katından değildir. Bile bile Allah'a karşı yalan söylerler. 79-Hiçbir
insana yakışmaz ki, Allah ona Kitap, hüküm (hikmet) ve peygamberlj_k versin de, sonra (o
kalksın) insanlara: "Allah'ı bırakıp bana kullar olun", desin; fakat: "Oğrettiğiniz Kitap ve
okuduğunuz şeyler gereğince Rabbe halis kullar olun!" der. SI-Allah, peygamberlerden
şöyle söz almıştı: "Bakın, size Kitap ve hikmet verdim; imdi yanınızda bulunan(Kitap)ı
doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde, ona mutlaka İnanacak ve ona mutlaka yardım
edeceksiniz! Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?"
demişti. "Kabul ettik!" dediler. "O halde tanık olun, ben de sizinle beraber tanık
olanlardanım." dedi. S4-De ki: "Allah 'a, bize indirilene, İbrahim 'e, İsmail 'e, İs~ak'a,
Ya'kfıb'a ve sıbtlara (Ya'kfıb oğullarından türeyen kabilelere) indirilene; Musa'ya, lsa'ya
ve peygamberlere Rableri tarafındaı:ı verilene inandık; onlar arasında bir ayırım yapmayız,
lıiz O'na teslim olanlarız." SS-Kim Islam'dan başka bir din ararsa, bilsin ki, (o din) ondan
kabul edilmeyecek ve o, ahirette kaybedenlerden olacaktır. S6-İman ettikten, Resul'ün hak
olduğunu gördükten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra, inkar eden bir topluma
Allah .nasıl yol gösterir? Allah, zalim toplumu doğru yola iletmez. S7-İşte onların cezası:
Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların la'neti onların üzerinedir! SS-Sonsuza kadar o
lanetin içindedirler, azapları hafıfletilmez ve kendilerine mühlet verilmez. S9-Ancak
ondan sonra, tövbe edip uslanaı:ılar başka. Çilnkü Allah, çok bağışlayan, çok
esirgeyendir." · 57 İbn Hişam, II/291; Ham_idullah, I/620; Yazır, II/1009-
58 K;ur'an-ı Kerim, 3/A/-i Inıran, 1 "'(azır, II/101S-1020. 59 Hamidullah, I/620; Aydın, s. 29; lbn Hişam, II/291
26 Yrd.Doç.Dr. Sıddık ÜNALAN & Arş.Gör. Hakan ÖZTÜRK
daha mucizevi, daha fevkaladedir ve her iki olayda Allah'ın Mutlak Kuvvet
ve Kudret sahibi olduğuna şahadet eden bir delildir60•
c) Diğer taraftan Hz. İsa'dan sadır olan fevkalade hallerin Onun
ilahlığına delil olmadığı ve fakat sadece peygamberliğine işaret ettiği
vurgulanmıştır. 61
d) Aynı surenin 61-64 Ayetinde ifadesini bulan şekliyle Hz.
Peygamber kendisiyle münakaşa eden heyet mensuplarını lanetleşmeye
davet etmiştir. Bu teklifi görüşen Necranlılar, Hz. Muhammed'in
peygamberliğini bildiklerinden, lanetleşmenin zürriyetlerinin kesilmesine
neden olacağını düşünerek lanetleşmekten vazgeçmişler ve şöyle
demişlerdir. "Ey Ebu'l-Kasım! Seninle lanetleşmekten vazgeçmeye karar
verdik, seni kendi dininle baş başa bırakacağız. Biz de kendi dinimize
döneceğiz. Bizim hakkımızda istediğin gibi hükmet. Biz sana istediğin şeyi
verelim, ve seninle antlaşma yapalım. Yalnız bize ihtilaflarımızı halletmesi
için bir Müslüman hakim gönder." Neticede Hz. Peygamber bu teklifi kabul
etmiş ve onlarla birlikte Ebu Ubeyde'yi bu vazifeye tayin edip, kendisine
ihtilaflarını daima hukuka uygun bir biçimde çözmesi talimatını vermiştir 62 •
1) Necran Hıristiyanlarıyla Yapılan Sulh Antiaşması
Hz. Peygamber, Necranlı Hıristiyanlarla ilgilenmiş, gönderdiği elçi ve
mektupla İslam'a davet etmiştir. Necranlılar da bu diyaloga heyetle cevap
vermiş ve neticede taraflar arasında bir antlaşma yapılmıştır.
"Rahman veRahim olan Allah 'ın adıyla!
Resuİullah Muhammed'in üzerinde yetkili kılındığı Necran aha/isi ile,
bütün meyve (mahsulleri), bütün sarı ve beyaz (altın ve gümüş), biitiin
kölelerle ilgili olarak yazıp tespit ettiği yazıdır; kendisi, bütün bunları, (her
biri bir ukiyye ağırlıkta) 2.000 elbiseye mukabil onlara terk etmiştir. Bunun
l.OOO'i her yıl Recep ayında, diğer JOOO'i ise her yılın Saferayında teslim
edilecektir. Her bir elbise ile beraber bir ukiyye ağırlıkta gümüş de
verilecektir. Şu şartla ki, vergiyi (lıaraç) aşıp giden veya gümüş miktahndan
eksik olan kısım, hesapla nazarı itibara alınacaktır. Gönderdiğim elçilerin
bir ayı geçmemek üzere, yedirilmesi, içirilmesi ve erzakının temini
Necran/'lılara aittir. Bu elçilerün onlar tarafindan bir aydan ziyade
barındırılmazlar. Yemen 'de bir cürüm işlendiği veya bir savaş çıktığı zaman,
onlar (Necran 'lı/ar), gönderdiğim elçilere, 30 zırhlı gömlek, 30 at, 30 deve.
driyet temin etmek mecburiyetindedirler. Bu zırhlı gömlek/erden, atlardan ve
binit/erden ve elçilerime temin edilip verilen diğer şeylerden telef olup
kaybolan/ar, NeCl·an 'lı/ara geri iade edilip teslim edilmek üzere
gönderdiğim bu elçilerimin zimmet ve mesuliyetleri altındadır.
60 Hamidullalı, I/621; Aydın, s. 29; Yazır, IV/! 120-1121 61 '[<ur' an-ı Kerim, 3/Al-i İmran, 49, Aydın, s. 29 62 Jbn Hişam, Il/309; Aydın, s. 30; Fayda, s. 29; Ateş, s. 355-356; Yazır, IV/1130.
l
Fırat ü.llahiyat Fakültesi Dergisi 12:2 (2007) 27
Onların mallarına, can/arına, dini hayat ve tatbikat/arına,. hazır
'bulımanlarına, bulunmayan/arına, aile/erine, mabetierine ve az olsun çok
olsun onların mülkiyetinde bulunan her şeye şamil olmak üzere, Allah 'ın
himayesi ve Resulullah Muhammed'in zimmet'i Necranlzlar ve onlara bağlı
etrafındakiler üzerine bir haktır. Hiç bir piskopos kendi dini vazife mahalli
dışına, hiçbir papaz, kendi papaz/ı vazifesine gördüğü kilisenin dışına, hiçbir
ralıip, içinde yaşadığı manasıırın dışında başka bir yere alınıp
gönderilmeyecektir. Almış oldukları ödünçlerde hiçbir faiz söz konusu
olmayacaktır. Bu itaat ediş ve tabi oluşlarından önce Cahiliyyet
zamanındaki kan davaları kaldırılmıştır. Onlar ne toplanıp bir araya
getirilecekler ve ne de kendileri öşür vergisine tabi tutulacak/ardır. Onların
toprakları üzerine hiçbir askeri birlik ayak basamayacaktır. Onlardan
herhangi biri alacağını talep ettiğinde onlar arasında bir eşitlik
kurulacaktır. Onlar ne zulmedecekler ve ne de kendileri zulme
uğrayacak/ardır. Şayet onlar arasından herhangi bir istikbalde faiz/i
muamelelere girecek olursa, benim himayemin (zimmet'imin) dışında
tutulacaktır; onlar arasında hiç kimse, bir başkasının işlediği suç ve yaptığı
haksızlıktan mesut tutulmayacaktır.
Bu duruma göre, Allah 'ın himayesi ve Resuluilah Muhammed'in
Zimnıet 'i, Allah 'ın bütün kuvvet ve kudretini göstereceği güne kadar olmak
üzere ve Necran 'lı/ar da hiç bir hata ve haksızlık işlemeksizin, üzerlerine
düşen vazifeleri layıkıyla yerine getirmeleri ve hiç bir zulümde
bulunmaksızın iyi hal ve tutum göstermeleri şartıyla, bu yazıda gösterilen
hususlar üzerinde bulunacaktır".
Şa:hitler: Ebu Sufyan İbn Harb, Gaylan İbn Amr, Malik b. A vf enNasri, Akra b. Habis el-Hanzeli ve Muğire b. Şu'be. Bu yazıyı yazan kimse;
Abdullah İbn Ebi Bekr'dir"63
Antlaşma metninde de geçtiği gibi Hz. Peygamber, Necranlı
Hıristiyanlam tam anlamıyla bir din ve vicdan hürriyeti tanımıştır ki bu
İslam'ın, ehl-i kitaba karşı olan tavrının, Peygamber döneminde tatbikatı
bakımından çok büyük bir öneme sahiptir.64 Çünkü Hz. Peygamber
tarafından tanınan bu hak ve hürriyetler aynı şekilde ilk üç halife tarafından
da, anlaşmalar yenilenerek devam ettirilmiştir. Diğer taraftan Necran'lılara
verilen adli hukuki muhtariyet, Bahreyn, Umman ve Yemen eyaletlerine de
İslam devletine cizye vermeleri kaydıyla tanınmıştır.65
Bu anlaşmaya göre, Hz. Peygamberin Necranlı Hıristiyanlar
üzerindeki hakimiyeti kabul edilmiş, Müslümanların o bölgedeki emniyetleri
bu antlaşma ile güvenlik altına alınmıştır. Onlar faizi terk etmek
mecburiyetinde kalmışlar ve din adamlarına serbestlik tanınmıştır. 66
63 Hamidullah, el-Vesaiku's-Siyasiyye, s. 194-197; Hamidullah, I/622-623; Fayda, s. 29-30;
el-Cevziyye, IV /182-183 64 Hamidullah, I/62?; Fayda, s. 32-33 65 Fahreddin Atar, Islam Adiiye Teşkilatı, Ankara ? s. 223 66 Fayda, s. 33
28 Yrd.Doç.Dr. Sıddık ÜNALAN & Arş.Gör. Hakan ÖZTÜRK
Necran'lıların istekleri üzerine, aralannda ihtilaf çıktığında hakemlik
yapmak üzere Ebu Ubeyd b. Cerrah gönderilmiş67
ve daha sonraları da Hz.
Ali cizye ve zekatları toplamakla görevlendirilmiştir. 68
Görüldüğü üzere Hz. Peygamberin yazdığı mektupta ya da yaptığı
antlaşmada Hıristiyanlara karşı oldukça müsamahakar davranmış ve onların
yanlış itikatlarını bizzat kendilerine duyurmuştur. Her şeye rağmen bir
zorlama söz konusu olmamıştır. 69 Böylece Necran Hıristiyanlan bu antlaşma
ile kendi dinlerinde kalmışlardır. Hz. Muhammed ise, bunlarla yaptığı
antlaşma neticesinde, önce kendi siyasi ve askeri varlığını kabul ettirmiş; bu
bölge ve çevresinde yaşayan diğer kabile topluluklarıyla temas etmeye
imkan bulmuştur. Ayrıca Yemen-Hadramevt ve Bahreyn-Uman'da gayr-i
Müslimlerle Müslümanların beraberce yaşadıklarını ve bu bölge için de bir
dinar cizye miktarının belirlendİğİ bilinmektedir. Necranlı Hıristiyanların,
ise müşterek cizye karşılığı iki bin dirhem olarak da kararlaştırılmıştır.
Alınan bu cizyelere karşılık muhtemel tehlikeleri hertaraf edilmiş ve alınan
bu vergilerle de kendilerine mali destek sağlamışlardır. 70
Antlaşma akdedildikten sonra, Necran heyeti ülkelerine dönmüş
ancak onların yöneticisi ve din adamı tekrar Medine'ye geri gelerek
Resulullah'in huzurunda İslam'ı kabul ettiklerini açıklamıştır. İslam
Peygamberi onları Eba EyyCıb el-Ensari'nin evine yerleştirmiştir. 71 Ferdi
olarak Resulullah'ı tanıyan Necranlılar, Müslüman olmuşmuşlar, fakat toplu
olarak İslam'a girememişlerdir. Bu da gösteriyor ki topluluğun bağlayıcı
özelliklerinden biri olan din, önemli bir fonksiyona sahiptir.
SONUÇ VE DEGERLENDİRME
Hz. Muhammed döneminde Arap yarımadası, İslamiyet'e ve diğer
ehl-i kitap olan ve olmayana beşiklik yapmasıyla önemli bir hale gelmiştir.
Devletler ve kabileler arası 1icaret kervanlarının geçtiği birçok merkezin
burada bulunması buranın önemini bir kat daha artırmıştır. Arap
yarımadasının güney kısmının verimli ve deniz ticaretine uygun olması,
Kuzeyin ise İran ve Bizans'a komşu oluşu yarımadadaki hareketliliği daha
da artırmıştır. Bu bölgede iç ve dış göçler sebebiyle her tarafta farklı din ve
fikir akımları benimsenmiş ve bölgeye hakim olmak için var gücüyle
çabalamışlardır. Bu fikri ve dini cereyanlar; Sabiilik, Mecusilik, Putperestlik,
Haniflik, Yahudilik ve Hristiyanlıktır.
Arabistan; coğrafi, dini, fikri ve sosyolojik yapı bakımından birçok
tecrübelere sahip olduğu bir dururnda iken İslamiyet'le tanışmıştır. Nedeni
67 Buhari, X/381; Fayda, s. 33; Ateş, s. 47 68 Halife b. Hayyiit, Tarilıu Halife b. Hayydt, (Çev: Abdulhalik Bakır), Ankara 2001, s. 123;
el-Cevziyye, IV/185, Atar, s. 46 69 Aydın, s. 30-31 7
° Fayda, s. I 25 71 Hamidullah, 11624
Fırat Ü. ilahiyat Fakültesi Dergisi 12:2 (2007) 29
ise Hz. Muhammed'in burada peygamberliğini ilan etmesi ve o bölgenin
insanı olmasıdır. Bundan dolayı Hz. Muhammed, öncelikle kendi kabilesinin
desteğini alması gerektiği bilinciyle hareket etmiştir. Daha sonra uzun bir
mücadeleden sonra Mekke'de tutunamayan Hz. Muhammed Medine'ye
hicret etmek zorunda bırakılmıştır. Hz. Muhammed, Medine'ye geldiğinde
ilk iş olarak bölgedeki kabile ve ülkelerle ilişkiye geçmiş ve İslam'ı evrensel
boyutunu anlatmaya başlamıştır. Gayr-i Müslim devletlere mektup ve elçileri
vasıtasıyla İslam'a ve banşa davet etmiştir. İşte "bütün alemiere rahmet
olarak gönderilen Hz. Muhammed, bütün cihanın ilahi lütfa mazhar olması
için çalışmış, merhametini Arap'a, Acem'e, Bizans'a ve Rum'a hatta inse ve
cinse ulaştırmaya gayret etmiştir.Davetini kabul edenler kurtuluşa ulaşmışlar
yüz çevirenler ise perişan olmuşlardır.
Tarihi seyir içinde Hz. Muhammed İslam'ın hoşgörü dini olduğunu,
yaşadığı dönem içerisinde herkese göstermiştir. Ne gariptir ki Hıristiyanlar o
dönemde de günümüzde de bunu ihlal etmişlerdir. Bu yaklaşım ve engin
hoşgörü ruhu, Hıristiyanları bir türlü tatmin etmemiştir. İslam-Hıristiyan
ilişkileri sempatik bir havayla başlamış fakat asırlar boyu değişmeyen bir
yaklaşımla Hıristiyan istila hareketleri ciddi boyutlar kazanmıştır.
Günümüze geldiğimizde ne gariptir ki Hıristiyan misyonerler vasıtasıyla
İslam ve onun taraftarları, Peygamberi ve Kitabı taciz edilerek ilişkiler
(diyalog) soğuk savaşa dönüşmüştür.
Bu bağlamda günümüzde misyonerliğe takviye olarak "dinler arası
diyalog" ve hoşgörü projeleri devreye sokulmaktadır. Daha da ileri gidilerek
bu proje ile İslam'ın içini boşaltıp, emir ve yasağı olmayan, felsefi bir sistem
haline g~.tirmek ve sonrası da Hıristiyanlaştırma projeleriyle devam ~tmektir.
r
30 Yrd.Doç.Dr. Sıddık ÜNALAN & Arş.Gör. Hakan ÖZTÜRK
KAYNAKÇA
Ahmet Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, I, (Haz: Mahir İz), Ankara 1985.
Algül, Hüseyin, İslam Tarihi, I, İstanbul 1986.
Atar, Fahreddin, İslam Adiiye Teşkilatı, Ankara? .
Ateş, Süleyman, İslam 'a İtirazlar ve Kuran-ı Kerim "den Cevaplar, Ankara 1972.
Aydın, Mehmet, Müslümanlarm Hrisityanlara Karşı Yazdığı Reddiyeler ve Tartışma
Konuları, Ankara 1998.
Berki, Ali Himmet-Keskioğlu, Osman, Hatemii'l-Enbiya, Hz. Muhammed ve Hayatı,
Ankara1991
Brockelmann, Cari, İslam Ulusları ve Devletler Tarihi, (Çev: Neşet Çağatay), Ankara
1992.
Buhari, Muhammed İbn İsmail İbn İbrahim İbn el-Muğıra, Sahilı-i Bulıari Mulıtasarı,
Müelif: Zeynuddin Ahmed b. Ahmed el-Zebidi, (Ter: Kamil Miras),
XII, Ankara, 1979.
Canan, Mehmet Zeki, İslam Tarihi, Cahiliye Devri Siyer-i Nebi Halifeler Devri, I,
İstanbul 1977.
Cevdet Paşa, Ahmet, Kısas-ı Enbiya, (Haz: Mahir İz), I, Ankara 1985.
el-Cevziyye, İbn Kayyım, Zadu '1-Mead, (Çev: Şükrü Özen-H. Ahmet Özdemir-Ali
Vasfi Kurt), İstanbul 1989.
el-Cisri, Efendi, Risale-i Harnidiyye, (İslam Hak ve Hakikat Dinidir), (Terc; Manastırlı
İsmail Hakkı), (Sad; Ahmet Gül), İstanbul 1980.
Esad, İbnu'l Emin Mahmud, Tarilı-i Din-i İslam, II, (Medhal), ?, 1327.
Fayda, Mustafa, Hz. Ömer Zamanında Gayr-i Müslimler, İstanbul ?.
Halife b. Hayyiit, Tarilm Halife b." Hayyat, (Çev: Abdulhalik Bakır), Ankara 2001
Hamidullah, Muhammed, el-Vesaiku 's-Siyasiyye, (Hz. Peygamber Döneminin Siyasi
İdari Belgeleri), (Çev: Vecdi Akyüz), İstanbul 1995.
--------------,Muhammed, İslam Peygamberi, (Çev: Salih Tuğ) I-II, İstanbul, 1991.
Hasan, H. İbrahim, Siyasi-Dini-Kültürel-Sosyal, İslam Tarihi, I-X (Çev: İsmail YiğitSadrettin Gümüş), İstanbul, 1987.
İbn Hişam, Ebu Muhammed Abdulmelik, es-Siretu 'n-Nebeviye, Tercemesi, (Çev:
Hasan Ege), I-IV, İstanbul, \985.
İbn İshak, Muhammed b. Yesar, Siret-i İbn İshak, (Tahk. Muhammed Hamidullah,
Konya, 1984
İmam Suyuti, el-Hasaisu '1-Kübra, Olağan Üstü Yönleriyle Peygamberimiz, (Çev:
Naim Erdoğan), II, İstanbul 2003.
Kapar, M. Ali, Hz. Muhammed 'in Müşriklerle Münasebeti, İstanbul, 1987.
Kur'an-ı Kerim.
Fırat ü. ilahiyat Fakültesi Dergisi 12:2 (2007) 31
Mevdudi, Seyyid Ebu'l-Ala, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber,
(Çev: N. Ahmet Asrar), İstanbul, 1972.
Müslim, Ebu Hüseyin İbnu'l Haccac, Sahilıi Müslim, VIII, Tercemesi ve Şerhi, (Çev:
Ahmet Davutoğlu),İstanbul 1978.
Şibli, Mevlana, Biiyük İslam Tarihi, Asrı Saadet, I, (Çev: Ömer Rıza Doğru!), İstanbul
1977.
Taberi, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir, Tarihi Taberi Tercemesi, (Çev: Mehmet
Emmioğlu), Konya 1973.
---------, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, (Çev: Zakir
Kadiri Ugan-Ahınet Temir), I-V, İstanbul 1991.
Ünalan, Sıddık, Hz. Muhammed Döneminde İslam Hıristiyan Diyalogu,
(YayımlanmamışYüksek Lisans Tezi), Kayseri 1994.
Watt, W. Montgomery, Muhammad At Mecca, London 1972.
Yakubi, Ahmed b. Ebi Yakub b. Cafer b. Vehb b. Vazıh el-Ahbari (292/905), Tarihu'lYakubi, I-II, Beyrut, ?.
Yıldız, Dursun Hakkı, Doğuşran Günümüze Biiyük İslam Tarihi, I-XIV, İstanbul 1986.
.
.
|
Sevgili Peygamberim Serisi
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
şemaili şerifi
Peygamberimiz’in Þemâili
Ahlâk ve Âdâbý
(s.a.s.)
PEYGAMBERÝMÝZ’ÝN ÞEMÂÝLÝ AHLÂK VE ÂDÂBI
Copyright © Iþýk Yayýnlarý, 2010
Bu eserin tüm yayýn haklarý Iþýk Yayýncýlýk Tic. A.Þ.’ye aittir.
Eserde yer alan metin ve resimlerin Iþýk Yayýncýlýk Tic. A.Þ’nin önceden
yazýlý izni olmaksýzýn, elektronik, mekanik, fotokopi ya da herhangi bir kayýt
sistemi ile çoðaltýlmasý, yayýmlanmasý ve depolanmasý yasaktýr.
Editör
Ömer ÇETÝNKAYA
Görsel Yönetmen
Engin ÇÝFTÇÝ
Mizanpaj
Necmi TOPAL
ISBN
975-278-134-9
Yayýn Numarasý
388
Basým Yeri ve Yýlý
Çaðlayan Matbaasý / ÝZMÝR
Tel: (0232) 252 20 96
Nisan 2010
Genel Daðýtým
Gökkuþaðý Pazarlama ve Daðýtým
Merkez Mah. Soðuksu Cad. No: 31 Tek-Er Ýþ Merkezi
Mahmutbey/ÝSTANBUL
Tel: (0212) 410 50 60 Faks: (0212) 445 84 64
Iþýk Yayýnlarý
Kýsýklý Mahallesi Meltem Sokak No: 5
34676 Üsküdar/ÝSTANBUL
Tel: (0216) 318 42 88 Faks: (0216) 318 52 20
www.isikyayinlari.com
ÝÇÝNDEKÝLER
Önsöz .............................................................................................7
Yeni Baský Ýle Ýlgili Birkaç Söz .........................................................9
Peygamberimiz’in Hayatý .............................................................11
Peygamberimiz’in Beden Yapýsý .....................................................33
Koku Kullanmasý, Konuþmasý,
Gülmesi, Uykusu, Mührü, Oturuþu ...............................................34
Giyeceði, Yiyeceði, Ev Döþemesi ...................................................36
Tertipli Oluþu ve Estetiðe Verdiði Önem .......................................39
Toplumla Ýliþkileri .........................................................................41
Peygamberimiz Yuva Kuracak
Gençlere Yardým Ediyor................................................................45
Taþradan Gelen Misafirlere Ýlgisi...................................................49
Adaleti ..........................................................................................53
Tevazuu.........................................................................................59
Cömertliði.....................................................................................65
Þefkat ve Merhameti .....................................................................71
Vefakârlýðý.....................................................................................77
Cesâreti.........................................................................................83
Utanmasý.......................................................................................87
Müsamahasý..................................................................................93
Aðlayýþý .......................................................................................101
Ýbadeti, Kur’ân Okumasý ve Dinlemesi........................................105
5
Çocuk Sevgisi ve Þefkati..............................................................111
Anne Sevgisi................................................................................123
Þakasý..........................................................................................129
Þairlere Ýlgisi ...............................................................................135
Ýnsanlarýn Kalbini Kazanmasý ......................................................143
Ýç Barýþa Önem Vermesi ..............................................................153
Ticarî Hayata Önem Vermesi ......................................................159
Ashâb-ý Kirâm Peygamberimiz’i Anlatýyor ...................................165
Hz. Peygamber’in Yirmi Dört Saati .............................................169
Hz. Peygamber’de Âdâb-ý Muâþeret ............................................173
Sonuç..........................................................................................193
Bibliyografya...............................................................................197
6
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
ÖNSÖZ
“Ve sen, elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4)
Yüce Allah, Kur’ân-ý Kerim’de Peygamberimiz’in
(s.a.s.) de bizim gibi bir insan olduðunu, ancak ona vahiy
geldiðini, nübüvvet ve risaletle vazifelendirildiðini belirtiyor (Kehf, 18/110). Yine Cenâb-ý Hak, Yüce Kitab’ýnda
Peygamberimiz’in (s.a.s.) büyük ahlâk sahibi olduðunu
(Kalem, 68/4) ve Allah Rasûlü’nde Müslümanlar için güzel bir örnek bulunduðunu (Ahzâb, 33/21) bildiriyor.
Peygamberimiz’in (s.a.s.) çevresindeki Müslümanlar
O’nun hakkýnda güzel ahlâkýn en belirgin örneklerini sýralamakta; adalet, cömertlik, çalýþkanlýk, cesaret ve yardýmseverlik gibi ahlâkî mefhumlarýn O’nunla yeni bir anlam kazandýðýný, O’nun yaþayýþýnýn Kur’ân’ý yansýttýðýný
nakletmektedirler.
Bu münasebetle, biz, bu çalýþmamýzda Sevgili Peygamberimiz’in ayrýlmaz hayat hikâyesini (Siyer-i Nebî’yi)
kýsaca naklettikten sonra günlük hayatýndan örnekler aktararak, O’nu deðiþik bir açýdan tanýtmaya çalýþacaðýz.
Yani, orta sýnýf bir Kureyþli gibi giyinen, az yemekle yetinen, kendisine sunulan hediyeleri yoksul öðrencilere ve
öðrenci konumunda olan ilim taliplilerine aktaran; yoksula, yolda kalmýþa, akrabaya yardým eden, çocuklara sa7
mimi ilgi gösteren, kadýnlara nezaketle davranan, her
iþinde tertipli düzenli olan, daðýnýklýktan, karýþýklýktan
hoþlanmayan; kardeþliði, birliði, beraberliði emreden,
dindaþlýk ve yurttaþlýk iliþkilerini kuvvetlendiren, ilme
düþkün, cehalete düþman olan Hz. Muhammed’in (s.a.s.)
günlük hayatýndan tablolar sunacaðýz.
Böylece, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) örnek þahsiyetini tanýmanýn, örnek hayatýný öðrenmenin, Müslümanlar
için ne büyük ilâhî rahmet olduðu ortaya çýkacaktýr.
Bu vesile ile “Hz. Peygamber’de Âdâb-ý Muâþeret”
konulu konferans metnini de -geçmiþ konulara göre bazý
tekrarlar olsa da ek bilgi ve farklý yorumlar sebebiyle- yararlý olur ümidiyle araþtýrmanýn sonuna eklemiþ bulunuyoruz.
Bu kitapçýk kaleme alýnýrken; Kur’ân-ý Kerim, meþhur hadis kitaplarý, Ýslâm tarihinin ana kaynaklarý esas
alýnmýþ, Osmanlý bilginlerince yazýlmýþ bazý Þemâil kitaplarý gözden geçirilmiþ, bunlarýn isimleri ihtiyaç duyuldukça dipnotlarda gösterilmiþ, yaygýn kitlelere ulaþarak benzeri bilgileri geliþtirmeye imkân vermek gayesiyle keza
dipnotlarda Türkçe yayýnlanmýþ bazý telif ve tercüme
eserlere de yer verilmiþtir.
Her yaþ ve meslekten insanýmýzý ve özellikle gençleri
doðru bilgilerle donatarak Peygamber sevgisini gönüllere
yerleþtirmek, O’nun hayata getirdiði deðerleri doðru anlamaya ve anlatmaya çalýþmak gibi bir iyi niyet taþýyan bu
eserimizin, gözetilen hedef doðrultusunda hizmet vermesini Yüce Allah’tan niyaz ederim.
Hüseyin ALGÜL
8
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
YENÝ BASKI ÝLE ÝLGÝLÝ BÝRKAÇ SÖZ
Önsöz’de de belirtildiði gibi bu kitapçýk, Sevgili Peygamberimiz’i sevme, O’nun birey ve toplum hayatýna getirdiði deðerleri doðru anlama ve anlatma gibi bir iyi niyet taþýdýðý için þu âna kadar okuyucularýmýzýn yoðun ilgisine eriþmiþtir.
Bunun doðal bir sonucu olarak bize zaman zaman
özellikle genç okuyucularýmýzdan kitapla ilgili mektuplar
gelmiþ, bu mektuplarda bazý istekler, beklentiler ve deðiþik düþünceler ifade edilmiþtir. Benzer soru, istek ve beklentiler kitabýn konusu ile ilgili olarak gerçekleþen televizyon ve radyo programlarýnda da dile getirilmiþtir.
Ýþte biz, bu yeni baskýda kitabýn ana dokusunu korumak kaydýyla, anlatýlanlarý daha akýcý hâle getiren ilâveler yaptýk, her konunun sonuna ana konuyu daha net ve
doðru biçimde algýlayýp özümsemeye imkân verecek özet
sonuçlar ekledik. Bu eklerle, özellikle genç okuyucularýmýzýn yoðun beklentilerine cevap vermeye çalýþtýk.
Ayrýca, kitabýn baþ kýsmýna, Önsöz’den hemen sonra
Peygamber Efendimiz’in hayatý ile ilgili özet bir bölüm
ekledik. Bununla, Sevgili Peygamberimiz’in þemâili ahlâk
ve âdâbýna dair konularý tetkike giriþmeden önce O’nun
hayatýna ait bilgilerimizi özet de olsa tekrarlayarak hatýr9
latmak ve pekiþtirmek istedik. Kitabýn sonuna da Peygamber Efendimiz’in ahlâkýný doðru anlamada bize ýþýk
tutacak yoðunlaþtýrýlmýþ bir deðerlendirmeyi içeren “Sonuç” kýsmýný ekledik.
Bu kitabýmýzýn genç kesimin yoðun ilgisine eriþmesi
bizim için Yüce Allah’ýn en büyük bir lütfudur. Bu ilginin
bizim kalemimizden çýkan kelime ve cümleler dizisine deðil, Peygamber Efendimiz’in þemâili, ahlâký ve âdâbý’na
olduðuna inanýyoruz.
Böyle bir mutluluðu bize bahþeden Cenâb-ý Hakk’a
hamd ve þükrediyor, Sevgili Peygamberimiz’in þemâil,
ahlâk ve âdâbý’ný öðrenmeye böylesine yoðun ilgi gösteren deðerli okuyucularýmýza ve bu yararlý bilgi iletiþimini
saðlayan yayýncý kardeþlerimize þükranlarýmýzý sunuyoruz.
Hüseyin ALGÜL / Bursa - 2005
10
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
PEYGAMBERÝMÝZ’ÝN HAYATI
(Özet Olarak)
Sevgili Peygamberimiz, 20 Nisan 571 tarihinde Mekke’de Benî Hâþim mahallesinde babasýndan kalan evde
doðdu. Babasý Abdullah, annesi Âmine, dedesi Abdülmuttalip, büyük babasý Vehb, babaannesi Fâtýma, anneannesi Berre’dir.
Babasý, henüz O doðmadan önce ticarî amaçlý bir
yolculuktan dönerken Medine’de hastalanarak ölmüþ ve
orada dayýlarýnýn gözetimi altýnda topraða verilmiþti. Abdülmuttalib’in annesi Selma Haným Medineli olduðu için
Abdullah’ýn orada akrabasý vardý.
Peygamberimiz dünyaya gelince annesi O’nu Abdülmuttalib’e götürdü, rüyasýnda çocuða, “Ahmed veya Muhammed” adýnýn verilmesinin hatýrlatýldýðýný belirtti. Abdülmuttalip de torununu þefkatle kucaklayýp Kâbe’ye gitti, Allah’a þükretti ve adýný “Muhammed” koydu.
Peygamber Efendimiz dünyaya geldiðinde ilk günlerde Süveybe Haným ona süt emzirdi. Eski âdetlere göre
Mekkeliler, doðan çocuklarýný, saðlýklý büyümeleri ve bozulmamýþ saf dili (Arapça’yý) iyi öðrenmeleri için kýrsal
alandaki süt annelere verirlerdi. Peygamberimiz (s.a.s.)
de yakýnlarý tarafýndan Hevazin kabilesinin Benî Sa’d kolundan Halime Haným’a verildi. Böylece, Peygamber
11
Efendimiz, süt annesi Halime’nin yanýnda yaklaþýk dört
yýl kaldý. Daha sonra Mekke’ye dönen Peygamberimiz,
altý yaþýna kadar annesinin yanýnda kaldý. Altý yaþýnda
iken annesi onu akrabasý ile tanýþtýrmak ve babasýnýn kabrini ziyaret için yanlarýnda cariye/hizmetçi statüsünde bulunan ve daha sonra “Hz. Peygamber’in Dadýsý” unvanýný alacak olan Ümmü Eymen’le birlikte Medine’ye götürdü. Dönüþte Ebva denilen yerde hastalanýp öldü ve orada topraða verildi. Ümmü Eymen onu Mekke’ye getirip
dedesine teslim etti. Altý yaþýndan sekiz yaþýna kadar dedesi Abdülmuttalib’in yanýnda kaldý. O da ölünce, vasiyeti üzerine amcasý Ebû Talib’in evine taþýndý.
Peygamber Efendimiz bütün bu acýlarý çocuk yaþlarýnda yaþadý. Ancak, metanetini yitirmedi. Mekke otlaklarýnda amcasýnýn koyunlarýný güttü. Evde elinden gelen
her iþi seve seve yaparak amcasýnýn aile bütçesine katkýda
bulundu. Doðrusu, yengesi Fâtýma haným da ona öz
evlâdý gibi davrandý, onu hiç üzmedi.
Sevgili Peygamberimiz’in o yýllarda bulunduðu her
yerde bolluk ve bereket gözleniyordu. On üç yaþýndan itibaren amcalarý ile birlikte ticarete baþladý, zamanla bunun inceliklerini kavrayarak ticaret kervanlarýný tek baþýna götürür, getirir oldu. Nihayet, dürüstlüðü sebebiyle
Mekke ticaret piyasasýnda aranan bir isim oldu.
Sevgili Peygamberimiz kabileler arasý savaþlar sebebiyle artan haksýzlýklarýn ve soygunlarýn önüne geçmek
üzere kurulan Hýlfulfudûl derneðine katýldý. Bu, haksýzlýklarý önlemek için bir araya gelen insanlarýn kurduðu
bir dernekti. Yaptýrým gücü hayli güçlü olan bu sivil kuruluþta etkili bir üye olarak görev yaptý. Mekke toplu12
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
munda huzur ve güvenin yaygýnlaþmasýna katký saðladý.
Bu sýralarda henüz yirmi yaþýndaydý.
Peygamber Efendimiz yirmi beþ yaþýnda iken Hz. Hatice ile evlendi. Hz. Hatice, gerek ticarî hayattaki dürüstlüðü,
gerek güvenilirliði, gerekse haksýzlýklarý önlemedeki üstün
çabalarý nedeniyle Hz. Peygamber’i tercih etti. Bu evlilikten
Kasým ve Abdullah adlý oðullarýyla Zeynep, Rukýye, Ümmügülsüm ve Fâtýma adlý kýzlarý dünyaya geldi. Fâtýma dýþýndaki bütün çocuklarý kendisinden önce öldüler. Peygamberimizden sonra evlâdýndan sadece Fâtýma kaldý. O da
Peygamber Efendimiz’in ölümünden yaklaþýk altý ay sonra
Allah’ýn rahmetine kavuþtu.
Sevgili Peygamberimiz, Hacerulesved adlý kutsal taþýn, yerine konulmasý hususunda Mekke’deki kabileler
arasýnda hakemlik yaptý. Herkes O’na güveniyordu. Nitekim, fetânetiyle problemi çözerek herkesin takdirini
kazandý. Taþý bir yaygý üzerine koydu, kabile baþkanlarýna ortaklaþa taþýttý. Köþeye gelince kendi eliyle yerleþtirdi. Böylece, kutsal taþý yerine taþýma onuruna bütün kabile ileri gelenleri ulaþmýþ oldu. Bu sýrada Peygamber
Efendimiz otuz beþ yaþýndaydý.
Ýslâm öncesindeki câhiliye çaðýnda insanlar arasýnda
kardeþlik ve dostluk iliþkileri zayýflamýþtý, haksýzlýk ve
adaletsizlik yaygýnlaþmýþtý. Ýliþkilerde daha çok, çýkar ve
menfaatler ön plândaydý. Kýz çocuklarý hor görülürdü,
hatta bazý babalar kýz çocuðu babasý olmayý utanç sayarlar ve küçük yaþlarda onlarý diri diri kuma gömerek öldürürler, böylece, onurlu bir iþ yaptýklarýný sanýrlardý.
Aralarýnda kavgacýlýk, kan davasý, öç alma, kumarbazlýk,
içki, fuhuþ/zina, kumarbazlýk, tefecilik, soygunculuk, eþký13
Peygamberimiz’in Hayatý
yalýk yaygýndý. Düþman ölülerinin burunlarý kulaklarý kesilip iplere dizilerek intikam için boyunlara takýlýrdý. Ýnsanlar, taþtan, topraktan ve benzeri þeylerden yapýlmýþ
olan putlara taparlardý. Daha doðrusu, Allah’ýn varlýðýna
inanýrlar; fakat putlarý, dileklerini Allah’a duyuran varlýklar olarak görürler ve Allah’a ortak koþarlardý. Kur’ân-ý
Kerîm, böyle yapma eylemine “þirk”, böyle yapanlara da
“müþrik” demektedir.
Ýþte, Sevgili Peygamberimiz, böyle bir toplumda yaþadý. Fakat, câhiliye çaðýnýn kötülüklerine bulaþmadý, Allah
onu câhiliyenin her türlü kötülüklerinden korudu. Nezih
ve tertemiz bir hayat yaþadý ve hemþehrileri arasýnda “elEmîn: Güvenilir” unvanýyla tanýndý. Putlardan nefret
ederdi, insanlarýn kötü iþler peþinde gitmelerine üzülürdü; toplumu oluþturan bireylerin inanç yönünden sapýklýklarý, ahlâk yönünden düþüklükleri O’nu rahatsýz ederdi. Otuz beþ yaþýný geçtikten sonra kendisinde zaman zaman þehir dýþýna çýkýp kýrlarda gezinme, evrenin yaratýcýsýný düþünme (tefekkür ve ibret) isteði uyandý.
Yaþý biraz daha ilerleyince belli sürelerle Hira-Nur
daðýndaki maðarada kalmaya baþladý. 38-39’lara ulaþtýðýnda þehir ile maðara arasýnda gidip gelirken kayalýklar
ve aðaçlar arasýndan “Ey Muhammed!” diye sesler duymaya, peþinden de sadýk rüyalar görmeye baþladý; öyle
ki, geceleyin gördüðü rüyalar ertesi gün aynen çýkýyordu.
Nihayet 40 yaþýnda iken 610 yýlý Ramazan ayýnda bir gün
Cebrail Aleyhisselâm geldi, “Yaratan Rabbinin adýyla
oku!” diye baþlayan ilk âyetler vahyedildi. Böylece, Yüce
Allah tarafýndan peygamberlikle görevlendirilmiþ oldu.
14
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
Peygamber Efendimiz’in Ýslâm davetine evet diyerek
ilk inanma þerefine Hz. Hatice, Hz. Ali, Hz. Zeyd b. Harise ve Hz. Ebû Bekir eriþtiler. Bunlarý Hz. Osman, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebî Vakkas, Talha ve Zübeyr
Hazretleriyle diðerleri takip ettiler.
Ýlk Müslümanlar, puta tapýcý inkârcýlardan çok eziyet
gördüler. Bunlar arasýnda Yasir Hazretleriyle eþi Sümeyye
haným gibileri bu uðurda þehitlik mertebesine eriþtiler. Mekke toplumu içinde zayýf konumda olan Hz. Bilâl-i Habeþî,
Hz. Ebû Fükeyhe, Hz. Habbab gibi erkek, Hz. Ümmü Abis,
Hz. Nehdiyye ve Hz. Zinnîre gibi gibi bayan Müslümanlar
çok sýkýntý çektiler. Bilhassa köle ve cariye statüsünde olan
ilk Müslümanlar genellikle sahiplerinin/patronlarýnýn baskýsý altýnda eziliyorlardý. Bu ilk Müslümanlarýn, inançlarýndaki direniþleri, Ýslâm’ýn yayýlmasýnda çok etkili oldu. Nitekim,
peygamberliðin ilk altý yýlý dolarken Hz. Hamza ve Hz.
Ömer gibi yiðitlik ve cesaretiyle tanýnan zatlarý inananlar
kervanýna katýlmýþ olarak Peygamberimiz’in yakýn çevresinde görüyoruz.
Ýslâm’a girenlerin sayýsý arttýkça putatapýcýlarýn önleyici tedbirleri de hem çeþitleniyor hem de artýyordu. Bu
münasebetle peygamberliðin beþinci ve altýncý yýllarýnda
bazý Müslümanlar Peygamber Efendimiz’in izniyle Habeþistan’a göç etmek zorunda kaldýlar. Öte yandan, peygamberliðin yedinci yýlýndan itibaren putatapýcýlar, Müslümanlarý, Mekke’de Þi’b-i Ebî Talib denilen mahallede
sosyal ablukaya aldýlar, boykot uyguladýlar; ticaret, seyahat ve benzeri doðal haklardan mahrum býraktýlar. Bu durum, üç yýl sürdü. Düþmanlarýn amacý, Müslümanlarý, Hz.
Peygamber’in çevresinden uzaklaþtýrmaktý. Ama, amaçlarýna
15
Peygamberimiz’in Hayatý
eriþemiyorlardý. Çünkü üçüncü yýlýn sonlarýna doðru çocuklar, yaþlýlar, hastalar açlýktan inliyor olsalar ve meþe
aðaçlarýnýn yapraklarýný çiðneyerek gýdalanmaya mecbur
kalsalar bile bir tek Müslüman, Sevgili Peygamberimiz’i terk
etmedi, dünyalýk uðruna hiçbiri O’nu yalnýz býrakmadý.
Peygamberliðin onuncu yýlýnda peþ peþe Hz. Hatice
ve Ebû Talip ölünce düþmanlarýn baskýsý bir kat daha arttý. Bu sebeple Hz. Peygamber, dýþ destek saðlamak amacýyla Taif’e gitti. Ne var ki, Taifliler Ýslâm’ý kabul etmediler
ve Hz. Peygamber’e destek vermediler, aksine O’nu taþladýlar. Bu sýrada yanýnda ilk Müslümanlardan Hz. Zeyd de
vardý. Her ikisinin de bedenleri kan içinde kaldý. Taif’in
hayli dýþýnda bir baða girerek taþlayanlardan kurtulabildiler. Hz. Peygamber’in, orada bir gölgelikte Yüce Allah’a
yapmýþ olduðu yakarýþýnýn bir yerinde “…Allahým! Þayet
bana karþý gazaplý deðilsen çektiðim mihnetlere, belâlara
hiç aldýrmam…” demesi, O’nun derin sorumluluk ve görev anlayýþýný yansýtmaktadýr. Çünkü O, uðrunda taþlanacak kadar görevini en derin sorumlulukla yürüttüðü hâlde
Cenâb-ý Hakk’ýn rýzasýný yeterince kazanýp kazanamadýðýný düþünüyor ve þayet Allah O’ndan hoþnutsa baþýna gelen
hiçbir sýkýntýya aldýrýþ etmeyeceðini, hiçbir engelin görevdeki kararlýlýðýný azaltacak bir etki yapmasýna izin vermeyeceðini düþünüyor.
Bu esnada Mekke’de Dârunnedve denilen þehir meclisinde O’nun þehre alýnmamasýna karar verilmiþti. Bu sebeple Hz. Peygamber, himaye geleneðinden yararlanmayý
düþündü ve þehre hatýrlý biri olan Mut’im b. Adiyy’in himayesinde girmek zorunda kaldý.
16
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
Yüce Allah, yüksek mükâfatlarla þereflendireceði kullarýný çeþitli imtihanlardan geçirmiþtir. En baþta bütün
peygamberler bu ortak kaderi paylaþýrlar. Bu açýdan Peygamber Efendimiz’e baktýðýmýz zaman görevi süresince
önüne çýkan tüm olumsuzluklarý büyük bir sabýrla karþýlamýþ ve Allah’ýn adýný yüceltme (i’lâ-yý kelimetullâh) mücadelesinde her zaman kararlý davranmýþtýr. Günün birinde Müslümanlýðýn geniþ kitlelerce kabul göreceðinden de
hiç ümit kesmemiþtir. Bu yüzden de kendisine ve inananlara olmadýk kötülükleri peþ peþe yapmaktan geri durmayan Mekkeliler ve Taifliler hakkýnda hidayete erip ýslah
olmalarý için hayýr duadan geri durmamýþtýr.
Ýþte, miraç, O’nun samimi mücadelesinin doruða ulaþtýðý, buna karþýlýk düþmanlarýn zulüm, saldýrganlýk ve vahþilikte en ileri gittiði bir zaman diliminde gerçekleþmiþtir.
Miraç, kuvvetli görüþe göre Medine’ye hicretten önceki bir buçuk yýl içinde Recep ayýnýn yirmi altýsýný yirmi
yedisine baðlayan gece meydana gelmiþ ve Yüce Allah dinî
konularda âyetlerini indirmek, acýmasýz saldýrýlara hedef
olan Sevgili Peygamberimizin üzüntü ve sýkýntýlarýný hafifletmek ve müjdeler vermek gayesiyle onu miraca erdirmiþtir. Dînî literatürümüzde Peygamber Efendimiz’in
Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i
Aksâ’ya geceleyin götürülmesine, “isrâ”, oradan manevî
bir asansörle göklere yükseltilmesine de “miraç” denilir.
Ýsrâ Sûresinin birinci âyetinde Ýsrâ’dan bahsedilir. Ayný
sûrenin 22-39. âyetlerinde ise o gece Peygamber Efendimiz’e indirilen on iki emir sýralanýr ki, bu emirler kýsaca
þunlardýr:
17
Peygamberimiz’in Hayatý
“Allah’tan baþkasýna kulluk etmeyin. Ana babaya iyi
davranýn. Hýsýma, yoksula, yolda kalmýþa hakkýný verin.
Cimri ve israfçý olmayýn. Evlâdýnýzý yoksulluk korkusu ile
öldürmeyin. Fuhuþ ve zinaya yaklaþmayýn. Cana kýymayýn. Yetimin malýna doðru olmayan bir surette yaklaþmayýn. Ahdi yerine getirin (Sözünüzde durun). Ölçü ve tartýda doðruluða dikkat edin. Hakkýnda bilgi sahibi olmadýðýnýz þeyin ardýna düþmeyin. Yeryüzünde gurur ve kibirle yürümeyin. Büyüklük taslamayýn.”
O gece indirilen bu ilâhî emirlerden anlaþýlýyor ki miraç, Ýslâm’ýn yükseliþini, Müslümanlarýn sayýsal olarak artýþýný, Ýslâm toplumunun oluþumunu, Ýslâm’ýn baþarýsý
için sürekli ümit içinde bulunmayý, gereðince çalýþýldýðý
sürece Yüce Allah’ýn desteðiyle ergeç baþarýya eriþmenin
mümkün olabileceðini sembolize etmektedir.
Nitekim, ardý arkasý kesilmeyen bu sýkýntýlar devam
ederken Hz. Peygamber, Allah’ýn yardýmý ile Medine’den
gelen bazý kiþilerle þehir dýþýnda görüþtü. Baþta Es’ad b.
Zürâre olmak üzere kendileriyle görüþtüðü kiþiler Müslüman oldular. Peþinden Medinelilerle birer yýl arayla birinci ve ikinci Akabe Biatlarý yapýldý. Birinci Akabe biatýna
onu Hazrec, ikisi Evs’li olmak üzere on iki kiþi katýldý.
Medineli Müslümanlar bu biatta, “Allah’a hiçbir þeyi ortak koþmamak, hýrsýzlýk ve zina yapmamak, çocuklarý açlýk korkusuyla öldürmemek, yalan dolanla hiç kimseye iftirada bulunmamak, hiçbir yararlý iþte muhalefet etmemek” hususlarýnda sadakat ve baðlýlýk yemini ettiler.
Birinci Akabe biatýndan dönüþ sýrasýnda Medineliler
Ýslâm’ý kendilerine öðretecek ve Medine’de yayacak bir
öðretmen istediler. Sevgili Peygamberimiz onlarýn bu iste18
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
ðini kabul etti, genç olmasýna karþýlýk, bilgili, becerikli,
samimi ve fedakâr özellikleriyle öne çýkan Mus’ab b.
Umeyr Hazretlerini görevlendirdi. Böylece, Hz. Mus’ab,
merkez dýþýnda ilk görevlendirme anlamýnda Ýslâm tarihine ilk öðretmen olarak geçti. Gerçekten de Mus’ab b.
Umeyr Hazretleri Medineli ilk Müslümanlardan Es’ad b.
Zürâre Hazretlerinin de desteðiyle bir yýl boyunca çok
baþarýlý bir teblið çalýþmasý yaptý. Bu çalýþma sonunda
Ýslâmiyet bütün Medine’de duyuldu, Müslümanlarýn ve
Ýslâm’a sempati duyanlarýn sayýsý arttý. Üseyd b. Hudayr
ve Sa’d b. Muaz gibi kendi kabilelerini peþinde sürükleyecek kiþiler Ýslâm dinini kabul ettiler. Bunun doðal bir
sonucu olarak Medineliler Ýkinci Akabe biatýna, ikisi bayan olmak üzere yetmiþ beþ kiþiyle katýldýlar. Söz konusu
bu ikinci biatta Peygamber Efendimiz onlara imanda sebat etmelerini, Ýslâm ve Kur’ân’da birleþmelerini tavsiye
ettikten sonra þöyle dedi:
“Rabbim için sizden istediðim, O’na hiçbir þeyi ortak
koþmamanýz, namaz kýlmanýz, zekât vermenizdir. Kendim
için istediðim ise, Allah’ýn Rasûlü olduðuma þahitlik etmeniz; kendinizi, çocuklarýnýzý ve kadýnlarýnýzý esirgeyip
koruduðunuz þeylerden beni de esirgeyip korumanýzdýr.”
Bunu iþiten ve dikkatle dinleyen Medineliler baþlarýna gelebilecek her tehlikeyi göze alarak içten gelen samimi bir istekle biat verdiler. Hz. Peygamber de bu fedakârlýklarý karþýsýnda onlarý cennetle müjdeledi.
Peygamber Efendimiz Medine’de doðan bu Ýslâm potansiyelini denetim altýnda verimli hâle dönüþtürmek üzere
içlerinden on iki kiþiyi kendi aile çevresi ve akraba/kabile
grubundan sorumlu olmak üzere reis/nakib (baþkan) seçti.
19
Peygamberimiz’in Hayatý
Akabe biatlarý Müslümanlar için büyümenin, geliþmenin bir simgesiydi. Miraç’ta verilen ilâhî müjdelerin güne
yansýmasýydý. Mekkeli mazlum Müslümanlara yeni bir
yurt ve yuvanýn habercisiydi. Nitekim, Ýslâm tarihinde ilerlemenin kilometre taþý olarak tarihe geçen hicret de adý geçen biatlardan sonra gerçekleþmiþtir. Gerçekten de Ýkinci
Akabe biatýndan bir süre sonra Yüce Allah’ýn izni ve buna
baðlý olarak Sevgili Peygamberimiz’in yönlendirmesiyle
Mekkeli Müslümanlar Medine’ye göç ettiler. Sevgili Peygamberimiz de Hz. Ebû Bekir’le birlikte Medine’ye göç etti. Ýþte, Müslümanlarýn Mekke’den Medine’ye yapmýþ olduklarý bu göç, Ýslâm tarihine “Hicret” ismiyle geçti.
Mekkelilerin aksine Medineliler diðer Muhâcirlerle
birlikte Peygamber Efendimiz’i baðýrlarýna bastýlar,
O’nun çevresinde bütünleþtiler. Ýslâm’ýn yayýlýþý amacýyla
Allah rýzasý için evini barkýný terk ederek göç eden Müslümanlara destek oldular. Bu sebeple Yüce Allah Kur’ân-ý
Kerîm’de Medineli Müslümanlara “Ensâr: Yardýmcýlar”
adýný vermiþtir.
Peygamber Efendimiz hicretten hemen sonra
Muhâcirlerle Ensâr arasýnda kardeþlik kurdu. Böylece, söz
konusu yardýmlaþmaya manevî bir boyut kazandýrdý ve bu
yeni oluþum sýrasýnda doðabilecek psikolojik sýkýntýlarýn
önüne geçmiþ oldu. Muhâcirler de Mekke’de yaþayýp edindikleri dinî tecrübelerini kardeþleri olan Ensâr’a aktarmak
imkânýna kavuþtular. Kýsa sürede çarþý pazar kurularak
Muhâcirlerin kendi el emekleriyle geçimlerini saðlamalarý
gerçekleþti. Böylece, þehrin ekonomik hayatýnda Müslümanlarýn yararýna çok olumlu bir geliþme ortaya çýktý.
20
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
Ayný yýl içinde Peygamber Efendimiz Kuba’da temeli
takva üzere atýlan ilk mescid olarak tarihe geçen Kuba
Mescidi’nden sonra Medine’de Mescid-i Nebî’nin yapýmýný plânladý ve gerçekleþtirdi. Çünkü mescidler/camiler,
þiar/sembol/büyük bir deðer olmasý itibariyle Ýslâm’ýn yayýlmasýnda, güçlenmesinde, toplumda dayanýþmanýn artmasýnda önemli bir yere sahiptir. Bu münasebetle Sevgili
Peygamberimiz, düþman takibinden kurtularak Ýslâm toplumunun baþýna hürriyet içinde geçiþinin ilk yýlýnda günümüzde de tüm Müslümanlar için tarihî önem taþýyan
iki mescidin/caminin yapýmýný plânlamýþ ve yapým esnasýnda arkadaþlarýyla birlikte bir iþçi gibi bizzat çalýþmýþtýr.
Peþ peþe gelen bu hayýrlý geliþmeler Mekkeli putatapýcýlarý korkuttu. Bu sebeple iyice güçlenmeden, Müslümanlarý tarihten silmek istediler. Bunun sonucu olarak
putatapýcýlarla Müslümanlar arasýnda Bedir (2/624), Uhud
(3/625), Benî Mustalik-Müreysî (5/626-627), Hendek
(5/627) savaþlarý oldu. Bu savaþlardan bazýlarýnda Müslümanlar þehit vermiþ olsalar da putatapýcýlara karþý gözle
görülen bir üstünlük saðladýlar. Nihayet, Hendek savaþýnda putatapýcýlarýn askerî gücünü temelden sarstýlar. Bu
sebeple Mekkeli müþrikler, Müslümanlar karþýsýndaki askerî yenilgiyi kabul ederek (6/628) yýlýnda antlaþma yapmayý uygun buldular. Yapýlan bu antlaþma Ýslâm tarihine,
“Hudeybiye Musalahasý: Hudeybiye Barýþ Antlaþmasý” diye geçti. Buna göre, iki þehir halký arasýnda meydana gelen serbest gidiþ geliþler iliþkilerin yumuþamasýna yol açtý. Böylece, hem Mekkeli müþrikler Medine’de yerleþmiþ
olan Müslümanlarýn siyasî varlýðýný kabul etmiþ oldular
hem de serbest ziyaretler neticesinde Müslümanlarýn aile
21
Peygamberimiz’in Hayatý
yapýsýndaki güzel iþleyiþe, toplumsal iliþkilerdeki dürüstlüðe ve bireysel düzeydeki ahlâkî üstünlüðe tanýk oldular.
Böylece, Ýslâm’a girenlerin sayýsýnda hissedilir bir artýþ oldu. Hatta Mekke’nin ileri gelenlerinden Amr b. el-As ve
Hâlid b. Velid gibi þöhretli kiþiler bile kendiliðinden Medine’ye gelerek Müslüman oldular.
Bundan da anlaþýlýyor ki, Müslümanlarýn yaþamakta
olduðu örnek hayat, Ýslâm dinine kendi istekleriyle girenlerin sayýsýnda artýþ saðlamaktadýr. Bu da ancak, bir barýþ
ortamýnda yaþanabilir. Bu münasebetle Kur’ân’da da belirtildiði gibi sulh/barýþ, her zaman hayýrlýdýr.
Öteden beri Medine ve çevresinde yerleþmiþ olan Yahudiler vardý. Sevgili Peygamberimiz, Kaynukaoðullarý,
Nadîroðullarý ve Kureyzaoðullarý adýný taþýyan bu Yahudi
kabileleriyle antlaþmalar yaptý, tarihe “Medine Sözleþmesi” diye geçen yaklaþýk elli dört maddelik bir kanun çýkararak þehri onlarla ortaklaþa paylaþma imkânlarýný aradý.
Fakat, Hz. Peygamber’in bu iyi niyetine karþý onlar Müslümanlara cephe aldýlar, antlaþmalara uymadýlar; çarþýda,
pazarda, sokakta Müslümanlara saldýrý düzenlediler, Rasûl-i
Ekrem’e (s.a.s.) sûikast tertip ederek O’nu öldürmek istediler, hatta Hendek muharebesinde Kureyzaoðullarý Yahudileri, Müslümanlara ihanet ederek þehri kuþatan düþmanlarla iþ birliði yaptýlar. Ýþte bu kabil taþkýnlýklarýndan
ve antlaþmalara aykýrý davranýþlarýndan dolayý cezalandýrýlarak suçun özelliðine göre bir kýsmý sürgün edildi, bir
kýsmý da idam edildi. Bu arada Yarýmada’daki Ýslâm aleyhtarý güçleri finanse eden, onlara parasal destek veren
Hayber Yahudileri de 7/628 yýlýnda etkisiz hâle getirildi.
22
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
Görüldüðü gibi Hz. Peygamber’in kabileler, ülkeler ve
farklý din mensuplarýyla iliþkilerde benimsediði temel
esas/yasa, barýþtýr. Ancak karþý taraf barýþý bozan düþmanca
tavýrlar geliþtirdikçe Hz. Peygamber de bunlara karþý tedbir almak zorunda kalmýþtýr. Dolayýsýyla Hristiyan dünyasýnýn o günkü temsilcileriyle O’nun arasýnda meydana gelen savaþlara da baktýðýmýz zaman saldýrganlarýn Hristiyanlar olduðu rahatça tespit edilebilir. Nitekim, Müslümanlarla Hristiyanlar arasýnda ilk büyük savaþ olarak tarihe geçen
Mûte Savaþýnýn (8/629) sebebi, Ýslâm elçisinin, uluslar arasý iliþkilerde doðal bir hak olarak geçerliliði olan dokunulmazlýk hakkýndan yararlandýrýlmayarak haksýz yere öldürülmesidir. Hz. Peygamber’in de çok sevdiði Zeyd b. Hârise, Abdullah b. Revâha ve Cafer b. Ebî Talip Hazretlerinin
þehit verildiði Mûte’de, tarihe, Peygamber Efendimiz’in diliyle “Allah’ýn kýlýçlarýndan bir kýlýç: Seyfullah” olarak geçen Hâlid b. Velid Hazretlerinin çok baþarýlý emir-komutasýyla üç bin kiþilik Ýslâm ordusu kendisinin otuz üç katý daha fazla olan yüz bin kiþilik Hristiyan ordusu önünde kesin hezimete uðramaksýzýn vur-kaç taktiðiyle sâlimen Medine’ye ulaþtýrýlmýþtýr. Yine, Peygamberimiz’in (s.a.s.) saðlýðýnda Hristiyan dünyasýna karþý bizzat Sevgili Peygamberimiz’in son askerî seferi olarak tarihe geçen Tebük seferinin
(9/630) sebebi de Bizans Ýmparatorluðu’nun o yýl Hicaz
Bölgesi’nde gözlemlenen mevsimsel sýkýntýyý/aþýrý sýcaklarý
ve kýtlýðý bahane edinerek Medine’yi yerle bir etmek istemesidir. Tebük’te ise zor þartlarda ortaya çýkan ve tarihe,
hayýrda yarýþanlarýn ordusu diye geçen Ýslâm ordusu, düþmana gözdaðý vermiþ ve bu yüzden olsa gerek ki, Müslümanlarýn karþýsýna güçlü bir Hristiyan ordusu çýkamamýþ
ve Ýslâm ordusu Medine’ye þanla zaferle geri dönmüþtür.
23
Peygamberimiz’in Hayatý
Hicretin sekizinci yýlýnda Mekkeliler Hudeybiye Barýþ Antlaþmasý’nýn þartlarýný çiðnediler. Hz. Peygamber,
elçi göndererek onlarý uyardý, ama aldýrýþ etmediler. Askerî güçleri sona erdiði halde gururlarý onlarý yanýlttý. Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz on bin kiþilik ordusuyla hareket etti ve vaktiyle terk etmeye mecbur býrakýldýðý öz yurdunu/Mekke’yi (8/630) yýlýnda fethetti. Gayesi, Kâbe’deki putlarý temizlemek, Kâbe ve civarýný Hz. Ýbrahim devrindeki tevhid kimliðine büründürmekti. Bu sebeple O, intikamcý davranmadý, kin gütmedi. Ýsteseydi
putatapýcýlarýn hepsini cezalandýrabilirdi. Çünkü onlar,
yirmi yýlý aþkýn bir zamandan beri düþmanca davranýþlarýndan dolayý bunu haketmiþlerdi. Ama O, genel af ilan
etti. Güçlü iken affetmek büyüklüðünü gösterdi. O,
Kâbe’yi tevhidle, tekbirle þanlandýrmayý plânlýyordu, küçük iþlerle kaybedecek zamaný yoktu. Nitekim, fetih günü, bölge putlardan arýndýrýldýktan sonra Peygamber
Efendimiz’in müezzini Bilâl-i Habeþî Hazretleri öðle vaktinde Kâbe damýnda okuduðu ezanla Mekke göklerinde
tevhid ve tekbirin üstünlüðünü ilan etmiþ oluyordu.
Mekke fethini takip eden günlerde gurur ve kibire
kapýlarak Müslümanlarýn üstünlüðünü hazmedemeyen
Hevazin kabilesi, Ýslâm’ýn bölgedeki hâkimiyetini ve yayýlýþýný önlemek için boþuna bir direniþe yeltendiyse de
amacýna eriþemedi (8/630). Mekke’nin fethinden kýsa bir
süre sonra meydana gelen bu savaþta Hevazin kabilesi yenilgiye uðramaktan kurtulamadý.
Sonuçta, baþta Hicaz bölgesi olmak üzere Arap Yarýmadasý’nýn her yanýnda Ýslâm’ýn sesi duyulmuþ oldu.
Özellikle, Kâbe’nin komþularý ve onunla ilgili görevlerin
24
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
yürütücüleri konumunda olan Mekke’deki Kureyþ kabilesinin siyasî varlýðýnýn sona ermiþ ve þehrin Müslümanlarýn eline geçmiþ olmasý, Arap Yarýmadasý’ndaki kabilelerin dikkatini Medine’ye yöneltti. Ýnsanlar Yarýmada’da
dikkati çeken bu yükselen gücü/Ýslâm’ý tanýmak istiyorlardý. Peygamber Efendimiz, Hevazin engelini de aþarak
Mekke’den Medine’ye döndükten sonra yüzlerce kabile,
Medine’ye temsilciler yolladý. Gelen bu heyetlerden çoðu
Müslüman olarak kabilelerine müjdelerle döndüler.
Öte yandan, Bizans’ýn, kuzeydeki Hristiyan Araplarý
da yanýna alarak Hicaz’a saldýracaðý haberi Medine’de yanký buldu. Tehlikenin büyüklüðünü gören Sevgili Peygamberimiz, seferberlik ilan ederek herkesi canýyla malýyla yardýma çaðýrdý. Yakýcý, kavurucu sýcaklarýn yaþandýðý bir mevsimdi. Þartlar çok aðýr görünüyordu. Bu yüzden olmalý
ki, Ýslâm tarihçileri “Tebük Seferi” adýyla anýlan bu sefere,
“Sâatü’l-Usre, Gazvetü’l-Usre” gibi isimler vermiþlerdir.
Þartlarýn doðurduðu zorluklar sebebiyle bu sefere hazýrlanmak önem kazanmýþtýr. Münafýklar her zaman olduðu gibi bozgunculuktan geri durmamýþlar, Müslümanlarý sefere katýlmaktan alýkoymak için var güçleriyle çalýþmýþlardýr. Samimi Müslümanlara gelince, onlar da her zaman olduðu gibi canlarý ve mallarý ile bir hizmet ve destek yarýþýna girmiþlerdir. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz.
Osman, Hz. Abdurrahman b. Avf, Hz. Abbas, Hz. Talha
ve Hz. Asým b. Adiyy gibi pek çok seçkin sahâbî, çok büyük malî yardým yapmýþlardýr. Hatta, bazý Müslümanlar da
iki sepet hurmasýnýn bir sepetini aile bireylerine býrakýrken
diðerini askere erzak için sunarak bu yardým yarýþýna güçleri ölçüsünde katýlmýþlardýr. Bu arada, sefere katýlmak
25
Peygamberimiz’in Hayatý
için kararlý olduklarý halde binek hayvaný bulamadýklarý
için aðlayarak savaþtan geri kalanlar olmuþtur ki, Peygamber Efendimiz bu zatlarýn, sefere katýlabilenlerin elde
ettiði sevaba ortak olduklarýný müjdelemiþtir.
Az sayýda birkaç Müslüman ise sefere katýlabilecek
imkânlara sahip olduklarý halde seferden geri durmanýn
cezasý olarak sosyal boykota maruz kalmýþlar, tövbelerinin kabul edildiðini bildiren âyet gelinceye kadar elli gün
ýzdýrap gözyaþý dökmüþlerdi.
Sonuç olarak þartlarýn tüm zorluðuna raðmen Hz.
Peygamber (s.a.s.) otuz bin kiþilik büyük bir ordu ile Tebük’e kadar gitmiþ, düþman ise bu durum karþýsýnda cephede görünmemeyi tercih etmiþtir. Böylece, Hz. Peygamber (s.a.s.) ölümünden önceki bu son seferinden zafer, sevinç ve manevî coþku içinde dönmüþtür.
Peygamber Efendimiz, Ýslâm’ýn öngördüðü hac esaslarýnýn öðretilmesiyle önce Hz. Ebû Bekir’i görevlendirdi, ertesi yýl ise yüz bini aþkýn Müslümanla birlikte kendisi hac farîzasýný yerine getirdi. 10/632 yýlýnda yapýlan
bu hac, Peygamber Efendimizin bu denli çok sayýda Müslümanla son kez bir arada bulunmasý ve onlarla vedalaþmasý sebebiyle Ýslâm tarihine “Veda Haccý” diye geçmiþtir. Peygamber Efendimiz bu hacta Ýslâmî hac esaslarýný
teorik plânda anlatmýþ ve pratik olarak da göstermiþtir.
Arife günü Arafat’ta îrad edilen Veda Hutbesi’nde Sevgili Peygamberimiz Ýslâm’ýn hayata getirdiði deðerleri özetlemiþ, anahatlarýyla Ýslâm düþüncesini yeniden yüz binleri aþan kitlelere aktarmýþtýr. Veda hutbesinde özellikle insan haklarý bakýmýndan çok ileri düzeyde ilkeler insanlýðýn gündemine konulmuþtur.
26
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
Peygamber Efendimiz hac vazifesini ifa ile Medine’ye
döndükten sonra Uhud þehitlerini ve Cennetülbaki’deki
kabirleri ziyaret ederek oralarda yatan Müslümanlar hakkýnda istiðfarda bulundu. O günlerde rahatsýzlandý, bu
rahatsýzlýk daha sonra hastalýða dönüþtü. Hastalýðýnýn ilk
günlerinde Mescid-i Nebî’de Müslümanlara namaz kýldýrabiliyor ve nasihat edebiliyordu. Hastalýðýnýn ikinci safhasýnda ancak Hz. Ali ve Üsâme b. Zeyd gibi zatlarýn desteðiyle evinden mihraba gidiyor, namazý kýldýrdýktan sonra ayný þekilde evine dönüyordu. En son, Hz. Âiþe’nin
odasýnda iken hastalýðý iyice aðýrlaþtý ve namaz kýldýrmaya gidemez oldu. O günden itibaren vefatýna kadar isteði
üzerine namazlarý Hz. Ebû Bekir kýldýrdý. Bu þekilde Hz.
Ebû Bekir’in kýldýrdýðý namaz on yedi vakte ulaþtý.
Peygamber Efendimiz vefatýndan önceki son günlerinde Müslümanlara nasihat etmiþtir. Bunlardan bazýsý þöyledir:
“Ashâbým! Ýlk Muhâcirlere hürmet etmenizi vasiyet
ederim. Bütün Muhâcirler de birbirlerine haklý ve hayýrlý
olsunlar. Her iþ Yüce Allah’ýn izniyle cereyan eder. Allah’ýn iznine, iradesine üstün gelmeye çalýþanlar en sonunda yenilgiye uðrarlar. Allah’ý aldatmak isteyenler ergeç aldanýrlar. Ey insanlar! Peygamberinizin vefatýný düþünüp de telâþa kapýldýðýnýzý duydum. Hangi Peygamber
gönderildiði ümmet arasýnda ebedî kalmýþtýr ki, ben de
kalayým! Biliniz ki ben Rabbime kavuþacaðým ve aranýzda
buna en müstehak olanýyým. Yine biliniz ki, siz de bana
kavuþacaksýnýz. Buluþacaðýmýz yer de Kevser havuzunun
kenarýdýr. Orada benimle buluþmak isteyenler ellerini,
dillerini günahlardan çeksinler!”
27
Peygamberimiz’in Hayatý
“Ey Muhâcirler! Size, Ensâr’a iyi davranmanýzý vasiyet ederim. Zira onlar, size iyilik ettiler, evlerinde sizi misafir ettiler, geçim sýkýntýsý çektikleri halde sizleri kendi
nefisleri üzerine tercih ederek mallarýna ortak yaptýlar.
Bu münasebetle aranýzdan hanginiz Ensâr üzerine hâkim
olursa onlarý koruyup gözetsin, içlerinden kusur edenler
olursa afv ile davransýn baðýþlasýn!”
“Ey Müslümanlar! Her kimin sýrtýna vurmuþ isem, iþte sýrtým, gelsin vursun, her kimin alacaðý varsa gelip benden istesin!”
“Ey insanlar! Ýçinizden borçlu olan varsa derhal ödesin. Hakir düþerim korkusuyla bunu yapmaktan çekinmesin! Zira, ahirettekine göre dünyadakinin önemi yoktur.”
“Ey insanlar! Peygamberlerinin kabirlerini tapýnýlacak yer hâline getirenler lânetlendi. Benden sonra kabrimi tapýnýlacak put hâline getirmeyin.”
“Ey Allah Rasûlü’nün kýzý Fâtýma ve ey Allah
Rasûlü’nün halasý Safiyye! Allah katýnda deðer taþýyan
güzel iþler yapýnýz. Yoksa, helâl ve haram konularýnda Allah’ýn suâlinden ben sizi kurtaramam.”
Sevgili Peygamberimiz, vefat edeceði günün sabahýnda kendisinde bir rahatlýk hissetti ve evinin kapýsýndan
ashâbýný seyretti, herkesin disiplinli bir þekilde sabah namazýnda saf saf olmalarý onu çok sevindirdi.
Peygamber Efendimiz, evinde bulunan üç beþ dinarýn
henüz saðken yoksullara daðýtýlmasýný da saðladý. Hurma
bahçelerinin gelirlerinin ise yetecek kadarý aile fertlerine
ayrýlacak, geri kalaný kamu yararýna hizmetlerde kullanýlacaktý.
28
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Hicrî 11. yýlýn Rebiülevvel
ayýnda (8 Haziran 632 Pazartesi) günü ruhunu teslim etti. Bu sýrada dünyada en en son yaptýðý þey, Hz. Âiþe’nin
yardýmý ile diþlerini misvaklamak (fýrçalamak) oldu. Yüce
Allah’a ruhunu teslim ederken þu dualarý yapýyordu:
- “Allahým! Beni refîk-i a’lâ zümresine kat.” “Allahým!
Günahlarýmý baðýþla!” “Bana merhamet et ve beni refîk-i
a’lâya eriþtir!” “Ya Rabbi! Beni refîk-i a’lâ câmiasýnda kýl!”
“Allahým! Cennetinden refîk-i a’lâya beni kavuþtur!”
Hz. Âiþe, vefatýndan önceki saatlerde Peygamber Efendimiz’in, Nisâ Sûresinin 69. âyetini okuduðunu nakleder.
Bu âyette Yüce Allah, dünyada Allah’a ve Peygamber’e itaat üzere hayat sürenlerin ilâhî nimetlere eriþmiþ olan peygamberlerle, sýddîklerle, þehitlerle ve sâlihlerle beraber olacaklarý müjdesini veriyor.
Buradan yola çýkarak bazý Ýslâm bilginlerinin yorumuna göre Sevgili Peygamberimiz son duasýnda öteki dünyada peygamberlerle, sýddîklerle, þehitlerle ve sâlihlerle
beraber olmayý Yüce Allah’tan dilemiþtir. Bazý bilginler
ise bununla kastedilenin “Yüce dost yani Hak Teâlâ” olduðunu söylerler ki bu yoruma göre Sevgili Peygamberimiz
vefat ederken Yüce Allah’a iltica etmiþ, O’na sýðýnmýþ,
O’nunla birlikte olmayý son defa yürekten istemiþ oluyordu.
Peygamber Efendimiz’in cenazesinin hazýrlanmasý ve
defni þöyle oldu:
Cenazeyi Hz. Ali yýkadý. Abbas b. Abdülmuttalip, Fazl
b. Abbas, Kusem b. Abbas, Üsâme b. Zeyd, Abdurrahman
b. Avf ve Ensâr’dan Evs b. Havli Hazretleri su dökme, bedenin iki yana çevrilmesi, üç parça pamuklu kumaþla ke29
Peygamberimiz’in Hayatý
fenlenmesi ve kabre indirilmesi iþlemlerinde yardýmcý oldular. Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer, Hücre-i Saâdet’in kapýsý önünde duruyorlar, kalabalýðýn oluþturacaðý izdihamý
önlüyorlardý. Hz. Ali, yýkarken, “Hayatýnda da temizdin,
þimdi ölümünde de tertemizsin!” diyordu. Kabir, Hz.
Âiþe’nin odasýnda Peygamberimizin vefat ettiði sedirin altýna Ensâr’dan Hz. Ebû Talha tarafýndan kazýldý.
Definden önce Sevgili Peygamberimiz’in cenazesi sedir üstüne konuldu; önce erkekler, sonra kadýnlar, daha
sonra da çocuklar namazý kýldýlar, namaz gece yarýsýna
kadar devam etti. Namazda hiç kimse imam olmadý. Namaz tamamlandýktan sonra Peygamber Efendimiz’in cenazesi salý günü topraða verildi.
Peygamber Efendimiz’den maddî bir mirasýn intikal
etmediðinde Ýslâm bilginleri görüþ birliði içindedirler.
Çünkü kendisi, saðlýðýnda “Biz peygamberler miras býrakmayýz, her ne býrakýrsak sadakadýr”1 buyurmuþtur. Peygamber Efendimiz’in saðlýðýnda ailesinin maddî ihtiyaçlarý/erzaký/geçimi, sahibi olduðu Fedek bahçesinin gelirlerinden karþýlanýrdý. Fedek gelirlerinin geri kalaný, yolculara, misafirlere, kamu hizmetlerine harcanýrdý. Vefatýndan
sonra da Hz. Ebû Bekir tarafýndan öyle devam ettirildi.
Peygamber Efendimiz’in manevî mirasý ise Kitâp ve
Sünnet’tir. Yani Kur’ân-ý Kerîm ve Hadîs-i Þerîflerdir. Bu
miras kýyamete kadar gelecek bütün Müslümanlaradýr. Tarih boyunca Müslümanlar Kitâp ve Sünnet’e gereken ilgiyi
göstermiþlerdir, bundan sonra da bu ilgi devam edecektir.
30
1 Sahîh-i Buhârî Muhtasarý Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, XI, 22.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
Sevgili Peygamberimiz’in yaþadýðý döneme “Asr-ý
Saâdet: Mutluluk devri, kutlu zaman dilimi” denilmektedir. Peygamber Efendimiz, kutlu zaman diliminde, temelini Muhâcirler ve Ensâr’ýn oluþturduðu “Ashâb” denilen
bir nesil yetiþtirmiþtir. Bu nesil, inançlý, bilgili, becerikli,
güzel davranýþ sahibi, gayretli, sabýrlý, fedakâr idiler. Asr-ý
Saâdette Sevgili Peygamberimiz’den feyiz alarak yetiþenler, onun eðitiminden geçenler, ince zevkli, nazik, kibar ve
zarif kiþilerdi. Gösteriþ ve savurganlýktan kaçýnýrlardý. Estetik duygularý geliþmiþti, cömert ve yardýmsever idiler.
En üst düzeyde birlik ve beraberlik bilincine sahiptiler, dayanýþma içindeydiler. Çalýþma hayatýnda dürüst idiler; hile, zulüm ve haksýzlýk yapmazlar, kendi haklarýný da sonuna kadar korurlardý. Büyüklerine saygýlý, küçüklerine þefkatli idiler. Yalan söylemezler, onun bunun aleyhinde konuþmazlar, lâf taþýmazlar, arabozuculuk yapmazlar, eksik
araþtýrmazlar, birbirlerinin hatalarýný teþhir etmezlerdi.
Sonuç olarak onlar, inançlý, bilgili, becerikli, samimi,
gayretli, sabýrlý, çalýþkan, yardýmsever, nazik, zarif, hayýrlý ve yararlý insanlardý.
31
Peygamberimiz’in Hayatý
PEYGAMBERÝMIZ’ÝN BEDEN YAPISI
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) uzuna yakýn orta boylu, insanlar arasýnda hoþ ve güzel sayýlacak ölçüde irice baþlý, bedeninin rengi kýrmýzýmtýrak nurânî beyaz idi. Burnunun
iki kaþýnýn birleþtiði tarafý gayet itidal üzere yüksekçe,
gözleri siyah, kaþlarýnýn arasý az aralýk, sakalý sýkça, omuzlarýnýn arasý geniþçe, omuz baþlarý geniþ, elleri ayaklarý
kalýnca, saçlarý kumral olup, düz ile kývýrcýk arasýnda idi.2
Peygamberimiz’in (s.a.s.) saçlarý genellikle kulak yumuþaðýna kadar uzanmaktaydý, saçýný iki yana doðru ayýrarak tarardý, saç sakal bakýmýný ihmal etmez, gerektikçe
yapardý; saçlarýný bazan Hz. Âiþe gibi eþlerine tarattýðý da
olurdu. Yatarken gözlerine saðlýk ve tedavi maksadýyla
sürme çeker, sabahleyin yýkardý. Ýki kürek kemiði arasýnda peygamberlik mührü (bir çeþit sembol) olduðunu
Ashâb-ý Kirâm nakletmektedir.
Peygamberimiz’in (s.a.s.) uyuduðu yere misvak (bir
çeþit diþ fýrçasý), abdest suyu ve tarak konurdu. O, her konuda temizliðe büyük önem verirdi, bilhassa diþ temizliði
hususunda hassas davranýr, her abdest alýþýnda diþlerini
misvaklardý.
33
2 Müslim, Fedâil, 91-98; Sahîh-i Buhârî Muhtasarý Tecrîd-i Sarîh
Tercemesi, IX, 263 vd.;Tirmizî, Þemâil, 1-7: Ýbn Sa’d, Tabakâtü’lKübrâ, I, 410 vd.
Koku Kullanmasý, Konuþmasý, Gülmesi,
Uykusu, Mührü, Oturuþu
Hz. Peygamber (s.a.s.) rengi görünmeyen ve baþkalarýný rahatsýz edecek derecede aðýr olmayan güzel kokular
ikram edilince severek kullanýr, reyhan çiçeði gibi güzel
kokulu çiçekler ikram edilince de geri çevirmezdi.
Hz. Âiþe’nin bildirdiðine göre Hz. Peygamber (s.a.s.)
yavaþ yavaþ konuþur, her sözün arasýný ayýrt ederdi, hatta, dinleyen onu ezberleyebilirdi. Çok iyi anlaþýlmasý gereken sözleri üçer defa tekrarlardý. Böylece, dinleyenler
arasýnda konuyu anlamayan kalmazdý.
Peygamberimiz (s.a.s.) konuþurken muhatabýnýn akýl
ve anlayýþ seviyesini gözetirdi. Hz. Âiþe diyor ki:
“Rasûlullah (s.a.s.) sözü, sizin birbirinize zincirlediðiniz
gibi oyalayarak söylemek itiyadýnda deðildi. O, sözü, ayýra ayýra söylerdi ve söyledikleri, dinleyenlerin gönüllerine sinerdi.”3
Cabir b. Semure’den (r.a.) rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.s.), rahatsýz edici ölçüye varan bir aþýrýlýkta gülmezdi. O’nun gülmesi tebessümdü. Hind b. Ebî Hâle’nin
verdiði bilgiye göre, Peygamberimiz (s.a.s.) her tebessüm
ediþinde diþleri inci tanesi gibi görünürdü.
Abdullah b. Haris Hazretleri de Peygamber Efendimiz’in sevimliliðini ve güler yüzlülüðünü þöyle anlatýr:
34
3 Sahîh-i Buharî Muhtasarý Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, IX, 278.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
- Rasûlullah’tan daha çok tebessüm eden kimse görmedim.4
Peygamberimiz (s.a.s.) sað tarafýna, sað yaný üzere yatarak uyurdu ve þu duayý yapardý: “Ya Rabbi! Beni, kullarýný tekrar dirilteceðin günde azabýndan koru!”
Yatarken þu dualardan birini yaptýðý da söylenir:
“Allahým! Senin adýnla uyur, senin adýnla uyanýrým.”
“Allah’a hamd olsun. Bizi yedirdi, içirdi, ihtiyaçlarýmýzý
giderdi, evlerimize sýðýndýrdý (huzura erdirdi). Nice yaratýklar vardýr ki, istedikleri ölçüde yiyecek içecekleri ve
akþam olunca barýnacak meskenleri yoktur.”
Uykudan uyandýðýnda ise söyle dua ederdi:
“Allah’a hamd olsun ki, bizi uyuttuktan sonra uyandýrdý, dönüþ O’nadýr.”
Hz. Peygamber (s.a.s.) komþu devlet hükümdarlarýna
göndermiþ olduðu mektuplarýn altýný mühürlemek gayesiyle üzerinde üç satýrda “Muhammed Rasûlullah” yazýlý
bir mühür kullanmaktaydý. Yazý, akik taþý üzerine iþlenmiþ olup, mühürün maddesi gümüþtendi. Yüzük þeklinde
olup, Peygamberimiz (s.a.s.) onu parmaðýna takýyordu.
Yazdýrdýðý resmî evraký mühürlemek için parmaðýndan çýkarýr, mühürledikten sonra tekrar takardý.
Sahâbe-i Kirâm’ýn anlattýðýna göre Hz. Peygamber
(s.a.s.) vakar ve teenni üzere ve son derece dikkatli bir þekilde yürürdü. Yürürken ayaklarýný yere sürtmez, sürüyerek gürültü çýkarmazdý. Bir zorunluluk yoksa gereksiz yere güçlük verecek tarzda hýzlý yürümekten de kaçýnýrdý.
35
4 a.g.e. IX, 277; Ýbn Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ, I, 372 .
Koku Kullanmasý, Konuþmasý, Gülmesi, Uykusu, Mührü, Oturuþu
Diz üstü oturur, baðdaþ kurar, bazan da uyluklarýný
karnýna çekip ellerini dizlerinin üstüne baðlardý. Sýrtüstü
istirahat ederken edep mahallinin açýlmamasýna özen gösterirdi. Otururken -yemek yeme durumu hariç- sað veya
sol tarafýna yastýk koyup dayanýrdý. Yemekte bundan kaçýnmasýnýn sebebi câhiliye geleneðinde bu tür oturuþun gurur ve
kibir iþareti sayýlmasýydý. Peygamberimiz (s.a.s.) ise gururlu deðil, aksine mütevazý idi.
Görüldüðü gibi Hz.Peygamber (s.a.s.) günlük hayatýný yaþarken, konuþurken, yürürken, oturup insanlarla
sohbet ederken sevimliliði ve güler yüzlülüðü ile dikkat
çekerdi. O’nu gören Müslümanlarda bir iç huzuru ve ona
karþý derin bir sevgi saygý oluþurdu.
Giyeceði, Yiyeceði ve Ev Döþemesi
Peygamber Efendimiz, elbisesinin temiz ve tertipli olmasýna önem verirdi. Giyiminde titizdi, daðýnýklýktan
hoþlanmazdý. Bu münasebetle, bir elbisenin kumaþ olarak
saðlam kalma süresi ne ise o süreyi tabii akýþý içinde tamamlardý. Yeni bir elbise giydiðinde Allah’a hamdeder,
bu yeni giysinin hayra vesile olmasýný diler, elbisenin örttüðü organlarýn þerrinden de O’na sýðýnýrdý.
Hz. Peygamber (s.a.s.), “Rengi hafif bozuldu, boyasýný hafif attý” diye herhangi bir elbiseyi giymemezlik etmez, israfa kaçmazdý. Ancak, mümkün mertebe alacalý,
aþýrý desenli ve göze batan çið renkte elbiseler giymekten
kaçýnýrdý.
Bundan anlaþýldýðýna göre Hz.Peygamber (s.a.s.) estetiðe önem veriyordu.
36
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
Elbisesiyle övünmez, bu konuda lüks ve israfa kaçmazdý. Çünkü O’na göre elbise, “Sýcak ve soðuktan korunmaya, insanlarla ülfete, toplum içine girmeye ve hizmete vasýta” idi.
Peygamber Efendimiz’in giyecekle ilgili tutumunu,
“Temizlik, tertiplilik, estetiði gözetme, kendine yakýþtýrma, sadelik ve ihtiyacý karþýlama” olarak özetleyebiliriz.
Bu sebeple gerektiðinde O, ibriþimden, yünden, pamuktan, hatta keçi kýlýndan dokunmuþ elbiseyi giyer ve tevazu göstererek, “Ben âciz bir kulum.” buyururdu.5
Hz. Peygamber (s.a.s.) özel hayatýnda ihtiyarî fakrý
tercih etmiþ, yani ekonomik açýdan orta sýnýf bir Medineli gibi yaþamaya özen göstermiþ, gücü daha fazlasýna yettiði zamanlarda bile sadelikten ayrýlmamýþ, ashâbtan gelen ve daha ziyade Hz. Âiþe’nin odasýnda kabul ettiði hediyelerin çoðunu yoksullara ve Suffe öðrencilerine aktarmýþtýr. Bununla beraber O, Müslümanlara meþru olduðunu göstermek ve beslenmenin önemini vurgulamak için
çeþitli gýdalardan yemiþtir. Meselâ tavuk eti, bazý kuþ etleri, koyun etinden hazýrlanmýþ kebap, kurutulmuþ et (bir
çeþit pastýrma), süt, bal, peynir bunlardan bazýlarýdýr. Yiyecekleri arasýnda zeytin yaðý, sirke, kabak, tirit, kavrulmuþ un ve helvaya da rastlýyoruz. Her gün ayný gýdayý deðil de mümkünse farklý gýdalar almayý tercih etmiþ; yemeklere zaman zaman biber, zencefil, tarçýn gibi baharat
çeþitlerini serpmiþtir. Onun sofrasýnda daima baþ köþede
olan iki yiyecek maddesinden biri arpa ekmeði, diðeri de
ise hurma idi. Bazan uzun süre bunlarla yetindiði olurdu.
37
5 Tirmizî, Þemâil, 12; Hüsâmeddin Nakþibendî, Þerh-i Þemâil, s. 76
vd; Ýbn Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ, I, 391-398, 449 vd.
Giyeceði, Yiyeceði ve Ev Döþemesi
Peygamberimiz (s.a.s.) yemekten önce ellerini, yemekten sonra hem ellerini hem de aðzýný yýkardý. Yemeðe besmele ile baþlar, bitirdiðinde elhamdülillâh derdi,
sofrada çöpe atýlacak herhangi bir yemek ya da ekmek artýðýna müsaade etmezdi. Yemek devam ederken müsaade
almaksýzýn herkesten önce kalkýlmasýný doðru bulmazdý.
Karnýný týka basa doldurmaz, herhangi bir yemeði beðenmemezlik etmezdi; arzu ederse yer, etmezse yemezdi.
Vakti müsaitse davete icabet ederdi. Suyu, dibi görülen
kaptan içerdi. Bal þerbetini ve nebiz denilen bir çeþit hurma ve üzüm kompostosunun tazesini severdi.6
Peygamberimiz (s.a.s.) örfte mevcut olan sedir, divan,
yatak, yorgan, ihram, ibrik, leðen ve bunun gibi ev eþyasý
kullanmýþ, ama en pahalýsý olsun diye özel bir arzu beslememiþtir. Elbisesi konusunda belirtildiði gibi Peygamberimiz’in
(s.a.s.) bu alandaki prensibi de, “Sadelik, ihtiyacý giderme,
tertiplilik ve temizlik” olarak sýralanabilir.
Bu konularda onun izinden gitmek bu ölçü ve prensipleri yakalamakla mümkün olur. Yani her devrin þartlarý içinde meþru ve insanlýðýn örfen gündeminde olan yiyecek, giyecek ve ev eþyasý kullanýmý, “Helâlinden kazanmak, temizlik, tertiplilik ve estetiði gözetme” gibi ilkelerin ýþýðýnda gerçekleþtiði zaman Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.)
bu konularda güttüðü temel gayeye eriþilmiþ olur.
Tertipli Oluþu ve Estetiðe Verdiði Önem
Hz. Peygamber (s.a.s.) düzenli yaþamaya özen gösterir, Müslümanlara da her hususta düzenli olmalarýný ýsrarla tavsiye ederdi.
38
6 Tirmizî, Þemâil, 15-16; Hüsameddin Nakþibendî, Þerh-i Þemâil, s. 146.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
Bir gün Peygamber Efendimiz’in huzuruna saçý, sakalý birbirine karýþmýþ bir adam geldi. Sevgili Peygamberimiz o kiþiye saçýný sakalýný düzeltip gelmesini iþaret etti, o da düzeltip geldi. Bunun üzerine Peygamberimiz
(s.a.s.) þöyle buyurdu:
- Birinizin, þeytan gibi saçý baþý daðýnýk olmasýndan
böylesi daha iyi deðil mi?
Yine bir gün Sevgili Peygamberimiz, üzerinde kirli elbiseler bulunan birini göstererek: “Þu kiþi, acaba elbisesini yýkayacak bir þey bulamýyor mu?” buyurdu.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.), beden, elbise, yiyecek, giyecek, ev ve sokak temizliðine fevkalâde önem verirdi. Bununla beraber kalp ve ruh temizliðinin önemini de ýsrarla belirtirdi. Bunun içindir ki, “Müslüman, elinden ve dilinden Müslümanlarýn zarar görmediði kiþidir.”7 buyurmuþtur. Peygamberimiz (s.a.s.) bu hadisiyle toplum içinde Müslümanlara, itibarlý ve güvenilir olmalarý sorumluluðunu yüklüyordu. Bu sebeple Peygamberimiz (s.a.s.),
“Konuþurken yalan söyleyeni, söz verdiði zaman sözünde
durmayaný, kendisine bir þey emanet edilince hýyanet
edeni” ikiyüzlülükle nitelemiþtir. Çünkü bu eksiklik ve
yanlýþlýklarý yapan Müslümanlar, güvenilir insan olmaktan uzaklaþýrlar. Peygamberimiz (s.a.s.), kalp hakkýnda da
þöyle buyurmuþtur: “Dikkatli ve uyanýk olunuz! Bedenin
içinde bir lokmacýk et parçasý vardýr ki, iyi olursa bütün
beden iyi olur, bozuk olursa bütün beden bozuk olur. Ýþte o et parçasý kalptir.”8
39
7 Sahîh-i Buharî Muhtasarý Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, I, 29.
8 Buhârî, Îman, 39.
Tertipli Oluþu ve Estetiðe Verdiði Önem
Kalp, manevî açýdan bakýldýðýnda bir semboldür, iyi
deðerlerle beslendiðinde sahibine yol gösterir, estetik duygusu da kötülüklerden arýnmýþ böyle bir kalbe sahip olmakla baþlar. Kalp fesada uðramýþ ise o kiþide iyilik duygularýnýn ve estetik anlayýþýnýn geliþip serpilmesini beklemek hayal olur. Ruhun beslenmesi de ihsan metoduyla
mümkündür. Yani Müslüman, ahlâkî þuurun geliþmesini
saðlayacak ve davranýþlarýný en güzel, en ölçülü þekilde
yapmaya özen gösterecek, bunun için de her an Cenâb-ý
Hak tarafýndan görülüp gözetildiðinin, ilâhî bir denetim
altýnda bulunduðunun farkýnda olacak. Bu ince noktayý
akýldan ýrak tutmayan kiþi, yanlýþ iþten, eksik ve hatalý
davranýþtan kaçýnacak, dolayýsýyla güzelliði, doðruluðu,
iyiliði, estetiði yakalayabilecektir. Yüce Allah, bizim, “Ey
Rabbimiz! Bize dünyada da iyi hâl ver, ahirette de...” diye
dua yapmamýzý ister. Bundan anlýyoruz ki, Müslüman,
hem ahireti hem de dünyayý düþünecektir. Ama onun
dünyasý düzensiz, karýþýk, daðýnýk bir dünya olamaz. Ýþte
bunun için olsa gerek ki, Peygamber Efendimiz gönül safiyeti, zerafet, bediî ve estetik zevkler üzerinde önemle durur.
O’nun þu hadisleri bu açýdan çok derin anlamlar içermektedir: “Allah güzeldir, güzelliði sever.” “Allah her þeyde ihsaný
(keyfiyetçe güzelliði ve zerafeti) emretti...”
“Bir insan herhangi bir iþ yaptýðýnda, Allah o iþin en
iyi þekilde yapýlmasýný sever.” buyuran Sevgili Peygamberimiz, bir kabrin bile iyi kazýlmasýný ve cenaze topraða verildikten sonra iyi örtülmesini ister. O, birgün bir cenaze
merasimine (ihtimal ki oðlu Ýbrahim’in cenazesine) gitti.
Mevtayý topraða verdiler, üstünü örttüler, fakat kabirde
bir kazýlýþ hatasý vardý, bir taraf eðri görünüyordu. Peygamberimiz (s.a.s.) bunun hemen düzeltilmesini istedi.
40
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
Orada bulunanlar, “Bu, ölüyü rahatsýz mý eder?” dediler.
Peygamberimiz (s.a.s.) bunlara þu cevabý verdi:
- Hayýr, gerçekte böyle þeyler ölüyü ne sýkar, ne rahatlýk verir, fakat bu, sað olanlarýn gözüne güzel görünmesi içindir.
Hülasa, Hz. Muhammed (s.a.s.), Müslümanlarýn, düzenli, tertipli, bedeni ve kalbi tertemiz, estetik ve sanat
duygularý geliþmiþ olmalarýný, yaptýklarý iþi en güzel þekilde yapmalarýný ve bulunduðu toplumlarda her bakýmdan
güvenilir insanlar olmalarýný istiyor.
Toplumla Ýliþkileri
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) yediden yetmiþe her
yaþta ve her meslekteki kiþilere sýcak bir ilgi göstermiþ,
insanlar arasýndaki ayrýcalýklarý ortadan kaldýrmýþ, oluþturduðu yeni toplumda herkese hakkýný vermiþtir. Müslümanlarý her gün daha mutlu, daha müreffeh bir hayat seviyesine ulaþtýrmak O’nun en baþta gelen çabalarý arasýndadýr. Mü’minlerin birbirlerini þefkatle kucaklamalarý,
samimi bir sevgi ile birbirlerini sevmeleri, bir binanýn tuðlalarý gibi birlik içinde kenetlenmeleri, sýkýntýda ve rahatlýkta, kederde ve sevinçte, üzüntüde ve neþede, darlýkta
ve bollukta sarsýlmaz bir dayanýþma hissiyle birbirlerini
desteklemeleri, birbirlerine haset etmemeleri, kin beslememeleri, gururdan kibirden kaçýnmalarý, gösteriþten
uzak durmalarý, mahviyetli davranmalarý onun baþlýca
tavsiyeleri arasýndadýr.
Þu kesinlikle söylenebilir ki, Peygamberimiz’in
(s.a.s.) toplum iliþkilerine hâkim kýlmayý istediði prensipler, “Adalet, þefkat, merhamet, müsamaha, cömertlik ve
yardýmlaþma...” gibi yüksek deðerlerdir.
41
Toplumla Ýliþkileri
Peygamberimiz (s.a.s.), yoksullara çok yakýnlýk gösterir; zenginlere, maðrur olmamalarýný, sahip olduklarý
maddî baþarýlarýn fakirlerin emeklerinin eseri olduðunu
söylerdi, “Alnýnýn teri kurumadan isçiye ücretini ödeyiniz!”9 buyurarak Müslüman iþverenlerden, iþçilerin emeklerinin karþýlýðýný þartlara göre en uygun biçimde ödemelerini ve haklarýný gözetmelerini ister, iþçilere de yaptýklarý
iþi en saðlam bir þekilde yapmalarýný tembih ederdi.
Bir gün, üst baþlarýndan yoksul olduklarý anlaþýlan
bir grup insan, Sevgili Peygamberimiz’i ziyarete gelmiþti.
Bu durumdan müteessir olan Peygamberimiz (s.a.s.), derhal ashabýný harekete geçirdi ve yoksul kimselere gereken
yardýmýn yapýlmasýný saðladý.
Toplumla iliþkilerde hitabet/konuþma önemlidir. Peygamber Efendimiz aðýr aðýr, tane tane konuþurdu. O konuþurken söylenileni anlamamak mümkün deðildi. Dikkatli bir þekilde dinleyenler adeta anlatýlanlarý ezberleyebilirlerdi. Hitap ettiði kiþiler sayýca az olsun çok olsun konuþmasýnda sade, zarif, tabiî ve samimî bir üslûba sahipti.
Davetlere mümkün mertebe katýlýr, her fýrsatta insanlarýn içine girer, onlarla iç içe, her konuda sohbet
ederdi. Nitekim ashâbtan Zeyd b. Sâbit Hazretleri, “Peygamberimiz’in (s.a.s.) toplum içine katýlarak çeþitli konularda sahâbesi ile sohbet ettiðini” belirtiyor. 10
Kaynaklarda belirtildiðine göre Peygamber Efendimiz katýldýðý yemekli davetlerde sýrf arpa ekmeði ve hur42
9 Ýbn Mâce, Ruhûn, 4. Yorumu için bkz. Hayreddin Karaman,
Ýslâm’da Ýþçi ve Ýþveren Münasebetleri, s. 48-51. 10 Hâce Mehmed Raif Efendi, Muhtasar Þemâil-i Þerîf Tercemesi, s. 238.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
ma bile olsa onu þevkle yer ve ev sahibine herhangi bir sýkýntý vermezdi.11
Peygamberimiz (s.a.s.) sýk sýk çarþýya pazara çýkar,
dükkânlara uðrar, bazen ölçüyü tartýyý eline alarak nasýl
tartýlýp ölçülmesi gerektiðini esnafa göstererek, alýþveriþte dürüst olmalarýný tavsiye eder, üretici ve tüketicinin aldanmadan alýþveriþ yapmalarýný saðlardý.
Kendi baþýna çözemediði problemi olan her kiþi, endiþesizce Peygamberimiz’in (s.a.s.) huzuruna girer, sorusunu sorar, cevabýný alýrdý. Hastalarla ilgilenir, geçmiþ
olsun der, aðýr ise telkinde bulunur, cenazeye gider, yakýnlarýna taziye verir, teselli ederdi. Komþuyu düþünmenin ve komþuya iyilik etmenin imanýn bir gereði olduðunu ashâbýna söyler ve her konuda olduðu gibi bu konuda
da örnek olurdu.
Peygamberimiz (s.a.s.), tabiatýndaki yüksek nezaketin
bir eseri olarak kadýnlara da son derece nazik davranýrdý;
bu münasebetle, kadýnlar, uygun zamanlarda kendisine
hiçbir endiþe duymaksýzýn baþvurarak sorularýný sorabilirlerdi. Kadýnlara ait bazý meseleleri de zevceleri vasýtasýyla öðretirdi.
Görüldüðü gibi Hz.Muhammed (s.a.s.) her yaþ ve
gruptan insanlarla samimi olarak ilgilenmiþ, onlarýn davetlerine katýlmýþ, aralarýna girmiþ, sofralarýna ortak olmuþtur. Toplumda birlik beraberliði gerçekleþtirmiþ, sevgi, saygý ve müsamahayý yaygýnlaþtýrmýþ, bütün Müslümanlarýn da bu anlayýþý paylaþmalarýný istemiþtir.
43
11 a. g. e. , s. 229.
Toplumla Ýliþkileri
PEYGAMBERÝMÝZ YUVA KURACAK
GENÇLERE YARDIM EDÝYOR
Hz. Peygamber devrinde yaþanmýþ bazý örneklerden
yola çýkarsak bu konuyu daha iyi anlayabilmemiz kolaylaþabilir.
Hz. Ali, Hz. Fâtýma’yý istemek üzere Peygamberimiz’in
(s.a.s.) huzuruna gitti. Ancak, söyleyeceklerini sanki unutmuþtu, neredeyse dili tutulmuþtu. Hz. Peygamber (s.a.s.),
“Her hâlde Fâtýma’yý istemeye geldin.” diyerek ona yardýmcý oldu. Hz. Ali, sevinç içinde, “evet” dedi. Ancak, ziynet/taký ve ev eþyasý için herhangi bir maddî birikimi yoktu. Peygamberimiz (s.a.s.), bu konuda da yardýmcý oldu,
zýrhýný bu amaçla deðerlendirebileceðini hatýrlattý. Fakat
bir de düðün yemeði vermek lazýmdý. Ashâbtan bir zât,
Hz. Ali’ye bir koç verdi. Ensâr da aralarýnda mýsýr topladýlar, düðün yemeði hazýrlandý. Peygamberimiz (s.a.s.),
Hz. Ali ve Fâtýma’ya, “Allah’ým! Her Ýkisini mesut et, onlar hakkýnda evliliklerini hayýrlý kýl” diye dua etti. Hz.
Ali’nin evinde eþya olarak hasýr, yastýk, içi lif dolu bir yatak, çömlek ve testi gibi þeyler vardý. Bunlarý da zýrhýný
satarak elde ettiði para ile saðlamýþ, o paranýn bir kýsmý
ile de Hz. Fâtýma için ziynet/taký almýþtý. Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.) Hz. Fâtýma’ya çeyiz olarak, “Bir kumaþ yaygý, bir
45
kýrba (su testisi), yastýk, içi ot dolu bir yatak” hazýrlamýþtý.12
Rasûlullah’ýn (s.a.s.) hizmetinde bulunan bir genç vardý, adý Rebîa idi. Yaþýnýn ilerlediðini gören Peygamberimiz
(s.a.s.) ona, “Evlenmeyi düþünmüyor musun?” diye sordu.
Rebîa, mâlî imkânsýzlýklarý ve yürüttüðü hizmetin önemini düþünerek, “Hayýr” cevabýný verdi. Hz. Peygamber
(s.a.s.), tekrar sordu. Rebîa ayný cevabý verdi. Nihayet
üçüncüde bunda bir hikmet olduðunu düþünerek, “Evlenmek istiyorum, emret, ne yapayým Yâ Rasûlallah.” dedi.
Hz. Peygamber (s.a.s.) onu, Ensâr’dan bir aileye yolladý, o da gitti ve kendisine tembih edildiði gibi Peygamberimiz’in (s.a.s.) selâmýný aktararak kýzlarýný istedi. Onlar da hiç tereddüt etmeksizin, “Baþ üstüne” dediler.
Rebîa, sonucu büyük bir sevinçle Hz. Peygamber’e iletti.
Ancak o, yoksul biriydi; ev eþyasý, taký ve düðün yemeði
için para lâzýmdý. Hz. Peygamber (s.a.s.), derhal ashâbýný
harekete geçirdi. Hýzlý bir yardýmlaþma baþlatýldý ve biriken paralarla mehir olarak ziynet/taký, ev eþyasý ve bir de
koç satýn alýndý. Peygamberimiz (s.a.s.) de kendi evinden,
un yapýlmak üzere arpa verdi. Böylece, Sevgili Peygamberimiz’in yakýn ilgisi ile Hz. Rebîa’nýn düðünü yapýlmýþ ve
yeni bir yuva kurulmuþ oldu.13
Müslümanlar arasýnda Cüleybib denilen bir kimse
vardý. Bu kiþi, eskiden kadýnlarýn yanýnda dikkatsiz davranmakla tanýnýrdý, bu sebeple diðer Müslümanlar, ailele46
12 Yusuf el-Kândehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe - Hadislerle Müslümanlýk,
(çev. Ahmet M. Büyükçýnar - A. Ömer Tekin - Yaþar Erol), Ýstanbul
1975, III, 1275 vd. 13 a. g. e. III, 1275 vd.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
rini ondan sakýndýrýrlardý. Halbuki Ýslâmî bilgi ve yaþayýþý
geliþtikçe durum farklýlaþýyordu. Ama insanlar bu zat
hakkýnda eskiye dayalý bakýþ açýlarýna takýlýyorlardý. Ýþte,
herkesin, toplum dýþýna iter gibi davrandýðý bu zâta da
Hz. Peygamber sahip çýktý. Hz. Peygamber (s.a.s.) bizzat
Ensâr’dan bir aileye giderek kýzlarýný istedi. Kýzý Efendimiz’in kendisine istediðini sanan aile büyükleri, “memnuniyetle” dediler. Ancak Peygamberimiz (s.a.s.), “Cüleybib
için” deyince vermekten kaçýndýlar. Annesinden konunun içyüzünü öðrenen kýz ise, “Rasûlullah asla benim fenalýðýmý istemez.” diyerek Cüleybib’e varmayý kabul etti
ve nikâh kýyýldý, düðün yapýldý. Böylece, bir yuva daha
kurulmuþ oldu.
Bir zaman sonra Sevgili Peygamberimiz’in de bulunduðu bir savaþta Cüleybib þehit düþmüþtü. Görgü þahitleri, “Düþmandan yedi kiþi öldürdü, sonra þehit düþtü.” dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s.), “Cüleybib
bendendir, ben de ondaným.” buyurdu ve kendi elleriyle
topraða verdi. Rasûl-i Ekrem, genç yaþta dul kalan ve
vaktiyle onun hatýrýný kýrmayarak Cüleybib’le evlenmeyi
kabul eden hanýma da þöyle dua etti:
- Allah’ým, ona hayýrlar ver, hayatý boyunca hiçbir sýkýntý gösterme!14
Bu üç örnekte Peygamber Efendimiz’in Hz. Ali, Hz.
Rebîa ve Hz. Cüleybib’e hayatlarýnýn en önemli problemlerinden birini çözmekte nasýl yardýmcý olduðunu görüyoruz. Bu örneklerde yuva kurmada gençlere yardýmcý
olmanýn önemli bir hizmet olarak benimsetilmesi, bu hiz47
14 Yusuf el-Kandehlevî, a. g. e. , III, 1275 vd.
Peygamberimiz Yuva Kuracak Gençlere Yardým Ediyor
meti yürütürken toplumsal dayanýþma içinde yararlý bir
yardýmlaþmanýn gerçekleþtirilmiþ olmasý ve þartlara göre
bütçeye uygun bir biçimde gelin hanýma taký takýlmasý, ev
eþyasýnýn saðlanmasý, düðün cemiyetinde bir yemek ikramý dikkati çekmektedir. Görülen þu ki, anlatýlan bu örneklerde taraflar birbirlerine bütçelerini aþan bir istekte
bulunmamýþlardýr. Çünkü gaye, yuva kurmaktýr. Diðerleri bu gayeyi gerçekleþtiren araçlardýr.
48
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
TAÞRADAN GELEN MÝSAFÝRLERE ÝLGÝSÝ
Mekke’nin fethi ve Hevazin zaferinden sonra, Arap
Yarýmadasý’ndaki bütün kabilelerde Ýslâm’a girme eðilimi
belirdi. Çünkü Araplar öteden beri “Kâbe’nin komþularý,
koruyucularý, bakýcýlarý” diye Kureyþ’e itibar gösteriyorlardý. Halbuki Kureyþ, artýk istiklâlini kaybetmiþ, Ýslâm ordusu karþýsýnda yenilgiye uðramýþ ve Mekke yönetimi Müslümanlarýn eline geçmiþti. Taif civarýnda da Hevazin ve diðer kabileler maðlub edilmiþti. Medine’deki Ýslâm yönetimi de bu geliþmelere baðlý olarak güçlenmiþti. Ýþte bundan
sonra Kur’ân-ý Kerim’in ifadesiyle, fevc fevc, akýn akýn
Arap kabileleri Ýslâm’a girmek üzere harekete geçtiler. Gelen heyetlerle Medine dolup taþmaya baþladý.
Hz. Peygamber (s.a.s.) onlarý devlet misafirhanelerinde aðýrlýyordu. Bazý heyetler, Müslüman zenginlerin müsait durumdaki evlerinde misafir edilirlerdi. Heyetler kalabalýk ise ayrý evlerde konuk edilirlerdi. Ev sahibi, misafirleri aðýrlayacak mâlî imkâna sahip deðilse masraflarý
devlet hazinesinden karþýlanýrdý. Hz. Peygamber (s.a.s.)
heyetleri genellikle Mescid’de kabul eder, oradan misafir
edilecekleri yerlere gönderirdi.
Hz. Peygamber (s.a.s.) heyetlere öðretmen görevlendirirdi. Öðretmenler, taþralý misafirlere ana hatlarý ile
Ýslâm’ý öðretirlerdi. Ýçlerinde kabiliyetli birini de imamlýða
49
hazýrlarlardý. Bir nevi hýzlandýrýlmýþ bir eðitimden geçen
misafirler, daha sonra Peygamberimiz (s.a.s.) tarafýndan bir
çeþit imtihana tâbi tutulurlardý. Gaye, onlarýn Ýslâm’a iliþkin temel bilgileri doðru biçimde öðrenip öðrenemediklerinin tespiti idi. Baþarýlý olduklarý takdirde onlarý, kendi
memleketlerine; “Öðrendiklerinizi döndüðünüzde kendi
kabilenizin fertlerine de öðretin!” diyerek uðurlardý. Ýslâmî
konularda kendini en iyi yetiþtirmiþ ve Kur’ân’dan ezberleri olan birini imam tayin ederdi. Kendisini ziyarete gelen
heyetler arasýnda câhiliye devrinde iken reis (kabile baþkaný) olaný Ýslâm döneminde de reis tayin ederdi.
Peygamberimiz (s.a.s.), taþralýlarý, memleketlerine
uðurlarken onlara yeni elbiseler giydirir, bahþiþler ve hediyeler verirdi, kendisi de onlarla görüþürken en güzel elbiselerini giyinirdi.
Bütün bu faaliyetler esnasýnda Peygamber Efendimiz
taþradan gelen bu insanlarýn her çeþit kabalýklarýný sabýr
ve hoþgörü ile karþýlar, onlara daima kolaylýk gösterirdi.
Ancak misafirler arasýnda Ýslâmiyet’e saldýrýda bulunanlar olursa Sevgili Peygamberimiz onlarý derhal susturur ve
gereken cevabý hemen verirdi. Ýyi niyetle tartýþmaya gelenlerle de sonuna kadar sabýrla tartýþmayý sürdürürdü.
Meselâ; Âmir b. Tufeyl ile Erbed b. Kays, Ýslâm’a saldýrýda bulunmuþlar ve anýnda karþýlýðýný en sert þekilde almýþlardý. Öte yandan Sevgili Peygamberimiz, Necran
Hristiyan heyeti ile sabýrla tartýþmýþ, Kur’ân-ý Kerim’de
belirtildiðine göre onlarý ortak bir esas olarak tevhidde
birleþmeye davet etmiþ ve istekleri üzerine onlarla
mübâheleye (yani kim haksýz ise Allah’ýn lâneti ona olsun
demeye) bile giriþmeyi kabul etmiþse de yine kendileri
50
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
(Hristiyan papazlarý), “Muhammed haklý ise bu, aleyhimize olur.” diyerek mübâheleyi kabul etmemiþlerdi.15
Peygamberimiz Benî Temim heyetinin arzusu üzerine onlarýn þair ve hatiplerinin Ýslâm þair ve hatipleriyle yarýþmasýna da izin vermiþti.16
Peygamber Efendimiz acaba dýþarýdan gelen yabancý
konuklara niçin bu derece sýcak ilgi göstermiþtir? Çünkü
Sevgili Peygamberimiz’in bildirdiðine göre bir tek kiþiyi
Ýslâm’a kazanmak, dünyadaki kýzýl develere (maddî kýymeti fazla olan dünyevî imkânlara) sahip olmaktan daha
deðerlidir.
Sevgili Peygamberimiz, taþradan Ýslâm’ý tanýmak gayesiyle gelen iyi niyetli yabancýlara her zaman sýcak ve samimi bir ilgi göstermiþtir. Bu, her çaðda, Ýslâm’ý yabancýlara aktarma görevini üstlenen mürþit, mübellið, öðretmen ve eðitimcilerin dikkate almasý gereken bir husustur.
51
15 Ýbn Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ, II, 357; Halebî, Ýnsânü’l-Uyûn, III, 212. 16 Ýbn Sa’d, a.g.e. II, 293; Halebî, a. g. e. , III, 218; Mustafa Asým
Köksal, Ýslâm Tarihi, IX, 31 vd.
Taþradan Gelen Misafirlere Ýlgisi
ADALETÝ
Kur’ân’da adalet, “adl, kýst ve mîzân” kelimeleriyle
ifade edilmiþ, “Gerçekten Allah, adaleti, ihsaný ve akrabaya vermeyi emrediyor.” (Nahl, 16/90), “De ki, Rabbim
adaleti emretti” (Hadîd, 57/25) âyetlerinde adalet, uyulmasý gerekli bir emir olarak mü’minlere yüklenmiþ, “Adaletle emreden kimselerin böyle olmayandan üstün olduðu...” (Nahl, 16/76) ve “Adaleti gözetmenin, meleklerin
ve ilim sahiplerinin ortak karakteri” (Âl-i Ýmran, 3/18)
olduðu belirtilmiþtir.
Kur’ân-ý Kerim, En’âm sûresinin 152. âyetinde “Konuþtuðunuz zaman yakýnýnýz da olsa hep adaleti gözetin.”
buyurmaktadýr. Hz. Peygamber, Kur’ân-ý Kerim’in bu genel direktifi yanýnda “Ey Muhammed! Emrolunduðun gibi dosdoðru ol!” (Hûd, 11/112) emrine muhatap olmuþ
ve ömrü boyunca doðruluktan zerrece ayrýlmamýþtýr. Peygamber Efendimiz, ashabýna öyle bir adalet eðitimi vermiþtir ki, suç iþleyen kiþi en yakýnlarý bile olsa doðru ve
âdil olaný söylemekten ve uygulamaktan asla vazgeçmezlerdi. Buna bir örnek olarak þu olay nakledilebilir:
Bir kere Mahzumîlerden bir kadýn hýrsýzlýk yapmýþtý.
Yüksek bir aileye mensuptu. Bu yüzden Kureyþliler bu kadýnýn ceza görmesine taraftar olmamýþlar, Hz. Usâme’yi
de tavassut için (aracý olarak) Peygamberimiz’e (s.a.s.)
53
göndermiþlerdi. Çünkü Peygamber Efendimiz Hz.
Usâme’yi çok severdi. Adaletin uygulanmasýný önleme
amacý güden bu kabil giriþimlerin Hz. Peygamber (s.a.s.)
tarafýndan hoþ karþýlanmasý beklenemezdi. Ýþte bu esnada
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) þöyle buyurdu:
- (Bugün medeniyetlerinden hiçbir eser kalmayan eski milletler) Ýsrailoðullarý, bu gibi taraf tutmalar yüzünden helak oldular. Bunlar, fakirler üzerine en þiddetli cezalarý tatbik eder, nüfuzlu ve zengin olanlarý ise cezasýz
býrakýrlardý... Þayet kýzým Fâtýma ayný suçu iþleseydi gereken cezayý ona da verirdim.17
Hz. Peygamber (s.a.s.) her konuda olduðu gibi
Kur’ân-ý Hakîm’de adaletle ilgili olarak belirtilen kurallarý en doðru anlamýþ ve toplum hayatýnda en güzel bir þekilde uygulamýþtýr. “Allah’ýn indirdiði ile aralarýnda hükmet.” âyetinin gereði olarak Peygamberimiz (s.a.s.) adalet
hizmetlerinin yürütülmesini üstlendi, bir kadý/hâkim sýfatýyla adlî teþkilâtý kurdu, yürüttü ve kendisinden sonra
gelecekler için uygulamalarý gereken muhâkeme usûlü
kaidelerini belirledi; ayrýca, bunlara göre adalet uygulamasý yapabilecek kadýlar, valiler, vergi memurlarý yetiþtirerek atamalar yaptý. Peygamber Efendimiz, hâkimleri,
bilgili, becerikli ve takva sahibi (dinî konularda duyarlýlýðý ile bilinen) kiþilerden seçerdi. Adalet iþlerinin yürütülmesinde gençlere de görev verir, yetki ve insiyatifle donatarak onlarý geleceðin hâkimleri olmaya hazýrlardý.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kurduðu adalet düzeninde
hâkim, delillere/kanýtlara göre hükmeder, dolayýsýyle onun
54
17 Ýbn Mâce, Hudûd, 6.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
hükmüyle bir haram asla helâl olmaz. Bu münasebetle
adaleti yanýltacaðý için yalancý þahitlik, asýlsýz delil ileri
sürmek ve rüþvet yasaklanmýþtýr. Hile ve oyunlarla hâkimi yanýltarak, hakký olmadýðý hâlde lehinde hüküm çýkartan kiþinin eline geçen þey, Peygamber Efendimiz’in
deyimiyle ateþten bir parçadýr.18
Sevgili Peygamberimiz kimsenin haksýzlýða uðratýlmasýna göz yummazdý. Doðrulukla adalet birbirini tamamlayan iki güzel haslet olup, bunlarýn her ikisi de Sevgili Peygamberimiz’de kemal derecesinde idi. Gençliðinden beri
herkes O’nu, “Emîn: güvenilir” olarak biliyordu. Ticaret
arkadaþlarý O’nun hakkýnda, “Ne kimsenin hakkýný yerdi,
ne de kimseye hakkýný yedirirdi. Hak konusunda hatýr gönül dinlemezdi.” derler. Hz. Peygamber (s.a.s.) açýkça
Ýslâmî davetle emrolunduðunda, Safa tepesinden Kureyþlilere, “Size þu daðýn ardýndan düþman atlýlarýnýn gelmekte olduðunu söylesem inanýr mýsýnýz?” deyince, “Evet,
inanýrýz. Çünkü sen hayatýnda asla yalan söylemedin” cevabýný veriyorlardý. Ýnkârcýlar Mekke dönemi boyunca
Peygamber Efendimiz’i, “þair, mecnun, sihirbaz/büyücü”
diyerek iftiralarla lekelemek ve yabancýlara O’nu böyle tanýtarak Ýslâm’ýn yayýlma hýzýný kesmek istemiþler, fakat
O’na asla “yalancý, hain” diyememiþlerdir. Hatta Peygamberimiz’in (s.a.s.) mektubunu Þam’da alan Bizans Ýmparatorunun, “Daha önce bu adamýn yalanýna rastladýnýz mý?”
sorusuna Peygamberimiz’in (s.a.s.) baþ düþmanlarýndan
olmasýna raðmen Ebû Süfyan, “Hayýr, asla!” diye cevap
vermek zorunda kalmýþtýr. Yukarýda meâlen naklolunduðu gibi Cenâb-ý Hak, Sevgili Peygamberimiz’e, “Emro55
18 Tirmizî, Ahkâm, 11.
Adaleti
lunduðun gibi dosdoðru hareket et!” talimatýný vermiþ,
Peygamberimiz (s.a.s.) de hayatý boyunca sýrât-ý müstakîmden
(yolun dosdoðru olanýndan) asla ayrýlmamýþtýr.
Rebeze’den Medine’ye gelmekte olan Salebe Oðullarýndan bir grup insan, þehrin yakýnýnda bir yerde konaklamýþlardý. Peygamberimiz (s.a.s.) onlarla karþýlaþtý ve satýn almak istediði bir devenin fiyatýný sordu. Pazarlýk yapýldý. Peygamberimiz (s.a.s.), deveyi alarak Medine’ye
döndü. Fakat oradakiler, deveyi satýn alanýn Hz. Peygamber (s.a.s.) olduðunu bilmiyorlardý. Parasýný almadan deveyi verdikleri için tartýþmaya giriþtiler. Ýçlerinden bir kadýn þöyle diyordu: “Niçin tartýþýyorsunuz? Bu kadar parlak alýnlý adam hiç görmedik. Dikkat etmediniz mi?
Onun yüzü ayýn on dördü gibi parlamaktaydý.” Kadýn, bu
sözleriyle, deveyi satýn alanýn kendilerini aldatacak yaratýlýþta olmadýðýný anlatmak istemiþti. Aradan çok geçmedi. Hava kararmak üzere idi, bu sýrada bir zat geldi. Bir
miktar yiyecekle devenin bedeli olan parayý getirdi ve
“Bunlarý Rasûlullah’ýn (s.a.s.) gönderdiðini” söyledi. Topluluk, ertesi gün þehre girdiðinde Peygamberimiz (s.a.s.)
Mescid’de ashabýna nasihat etmekle meþguldü. Bu esnada Ensâr’dan bir zât, Salebe Oðullarýnýn geçmiþte akrabasýndan birini öldürdüklerini, þimdi onlardan birinin öldürülmesi gerektiðini söyleyince Peygamberimiz (s.a.s.),
“Hayýr bunu yapamazsýnýz! Bir evlât, babasýnýn suçu yüzünden öldürülmez!” buyurdu.19
Bir defasýnda da, ganimet daðýtýlýrken taþkýn hareketlerde bulunan birine Peygamberimiz (s.a.s.), “Sabýrlý ol,
56
19 Þiblî, Asr-ý Saâdet, (çev. Ö. Rýza Doðrul - sad. O. Zeki Mollaahmetoðlu ), II, 74.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
sýraný bekle!” diyerek elindeki ince deðneði uzatýnca, adamýn yüzü hafifçe çizilmiþti. Peygamberimiz (s.a.s.) hemen
deðneði, adamýn eline vererek, “Ýþte yüzüm!” demiþse de
adam hatasýný anlamýþ olarak Sevgili Peygamberimiz’den
özür dilemiþti.20
Hasýlý, Peygamberimiz (s.a.s.), sözün tam anlamýyla
adalet ve insaf sahibi idi. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) uyguladýðý adalet önünde her fert eþit haklara sahipti. Ayrýcalýk yapýlmaz, adam kayýrýlmazdý. Zayýflarýn cezalandýrýlýp
buna karþýlýk güçlülerin affedilmesi söz konusu deðildi.
Hz. Muhammed (s.a.s.) sadece güçsüzlerin cezalandýrýlýp
güçlülerin affedilmesini felâket sebebi saymýþ, nice eski
medeniyetlerin bu yüzden çöktüðünü vurgulamýþ, - daha
önce de önemine binâen belirtildiði gibi- adaletin doðru
iþlemesini önleyecek rüþvet, hatýr gönül aracýlýðý ve benzeri her giriþimi yasaklamýþtýr.
Sevgili Peygamberimiz, askerî seferlerde, yolculukta,
sivil hayatta, ailede, sokakta, çarþýda, pazarda meþru bir
sebeple bile olsa herhangi bir kiþiye elindeki kamçý ile hafifçe deðerek müdahale etmiþse onu takip eden dakikalarda, saatlarda veya günlerde o kiþileri çaðýrarak helâlleþmek
suretiyle âdil davranýþýn en güzel örneklerini vermiþtir.21
Adalet, uygulama alaný itibariyle hayatýn tüm katmanlarýný kapsayan bir erdemdir. O iyi uygulandýðý zaman ailede huzur, ekonomide denge, çarþý pazarda bereket, üretimde artýþ, tüketimde tasarruf olur. Adalete dayalý bir hayat felsefesinin geliþtirilebilmesi durumunda
57
20 a. g. e. , 75. 21 Bu konuda ilginç örnekler ve yorumlarý için bkz. Ýbrahim Sarýçam,
Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajý, s.274-276.
Adaleti
hayat tümüyle güzelleþir, baþarý ve paylaþmalar artar, sýkýntýlar azalýr, her yetenek, birikim ve tecrübe sahibinin
önünde yükselme kapýlarý açýlýr.
Bu gerçekler Hz. Peygember’in adalete verdiði önemin en iyi bir þekilde kavranmasý gerektiðini bize hatýrlatmaktadýr.
Sonuç olarak Hz. Peygamber, ortaya koyduðu ilkelerle insanlara kiþisel hayatlarýnda adaletli olduklarý kadar toplum adýna yürüttükleri her iþte de adalet ölçülerine uygun davranmalarý gerektiðini öðretmiþtir. Her hak
sahibine hakkýnýn verilmesi, O’nun ortaya koyduðu hayat
kurallarýnýn baþýnda gelmektedir. Kiþinin kendisine ve aile fertlerine fenalýk etmesi ne kadar adaletsiz bir davranýþsa baþkalarýný ilgilendiren hususlarda saldýrgan davranmak ve haksýzlýk yapmak da o derece adaletsizlik sayýlýr ve kamu hakký hiçe sayýldýðý için kul hakký yenmiþ
olur. Bu ise büyük günahlar arasýnda yer alýr.
58
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
TEVAZUU
Tevazu, alçakgönüllü olmak anlamýna gelir. Bu, insanlarý birbirine sevdiren ve kolayca diyaloða sevkeden
önemli bir haslettir. Bu konuda Yüce Allah þöyle buyurur: “Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme. Ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beðenmiþ övünüp duran kimseleri asla sevmez.” (Lokman Sûresi, 31/18) Peygamber Efendimiz de “Allah için mütevazý
olaný Allah yükseltir. Allah’a karþý böbürleneni de Allah
alçaltýr.” buyurmaktadýr.22
Hz. Ömer’den rivayete göre Peygamberimiz (s.a.s.)
þöyle buyurdu:
- Hristiyanlarýn Ýsa hakkýnda Allah’ýn oðlu dedikleri
gibi, beni övgüde aþýrý gitmeyin. Ben ancak Allah’ýn kuluyum. Siz de benim hakkýmda Allah’ýn kulu ve elçisi deyin.
Hz. Enes þöyle nakleder:
Bir adam Hz. Peygamber’e (s.a.s.), “Ey Efendimiz ve
Efendimizin oðlu!” diye hitab edince O, “Böyle söylemeyiniz! Þeytan sizi heva ve hevese kaptýrmasýn. Ben sadece
59
22 Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, VI, 108 - 109.
Abdullah’ýn oðlu Muhammed ve Allah’ýn Rasûlüyüm.”
diye cevap verdi.23
Ev içindeki davranýþlarý da O’nun ne kadar mütevazý
olduðunu gösteriyor. Hz. Âiþe’den, ev içinde Peygamberimiz’in (s.a.s.) davranýþlarýndan sorulduðunda þu bilgiyi
verdi:
- Peygamberimiz (s.a.s.) evine geldiðinde herhangi
bir fevkalâdelik ve inziva göstermeden (bir köþeye çekilerek hiç kimseyle ilgilenmez bir konuma düþmeksizin) insanlardan herhangi biri gibi tevazu ile davranýrdý. (Gerektiðinde) Kendi elbisesinin söküðü ile meþgul olur, koyunlarý eli ile saðar, ailelerine ev iþlerinde (icabeden hususlarda) yardýmcý olurdu. Çarþýya pazara gider, bizzat
alýþ veriþ yapar ve yükünü kendisi taþýrdý. Ashâb-ý Kirâm,
“Müsaade buyurunuz da biz taþýyalým” derlerse de, “Herkes kendi yükünü kendi taþýsýn” buyururdu. (gücü yettiði
kadar) pabuçlarýný kendisi tamir ederdi.24
Hz. Âiþe’nin verdiði bilgilerden anlaþýldýðýna göre
Sevgili Peygamberimiz mütevazý davranýþlarýyla evinde sýcak, sevimli, sempatik ve samimi bir ortam oluþturmuþtu.
Eve geldiði zaman aile bireylerinden herhangi ayrýcalýklý
bir muamele beklentisinde olmadýðý gibi bir köþeye tek
baþýna çekilip de ev halkýna karþý ilgisiz kalmaz ve aldýrýþsýz davranmazdý.
Bunun gibi Hz.Peygamber (s.a.s.) tevazu anlayýþýnýn
bir sonucu olarak merkebe biner, yün elbise giyer, kendi60
23 Ýbn Kesîr, Þemâilü’r-Resûl, (çev. Naim Erdoðan), s. 87; Tirmizî,
Þemâil, 55. 24 Tirmizî, a.g.e. 57.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
sini davet eden bir hizmetçi veya bir köle bile olsa müsaitse davete katýlýrdý. Hizmetçiler ve dul kadýnlar rahatça
O’na ulaþabilir ve isteklerini, ihtiyaçlarýný arz edebilirler,
Sevgili Peygamberimiz de onlarýn ihtiyaçlarýný görürdü.
Bir gün huzuruna bir kadýn geldi, “Ey Allah’ýn Rasûlü!
Benim size arz edecek bir ihtiyacým var.” dedi. Bu, yaþlý
bir kadýndý, bu yüzden ne istediðinden belki de emin deðildi. Buna raðmen Peygamberimiz (s.a.s.) her insana verdiði deðeri ona da verdi, büyük bir anlayýþ ve sabýr göstererek o yaþlý hanýmýn probleminin çözümüne yardýmcý oldu.25
Enes b. Mâlik Hazretlerinin nakline göre Hz. Peygamber (s.a.s.) hacca giderken yolda bir deveye binmiþti.
Devenin semeri köhne idi, eskimiþ, yýpranmýþtý. Bu semer
üzerine örtülen örtü þayet satýlsaydý dört dirhem bile etmezdi. Rasûl-i Ekrem Hazretleri bu kadar tevâzua raðmen yine de, “Allah’ým! Riya ve sum’adan (görsünler, iþitsinler diye yapmaktan) uzak tut!” diyerek Yüce Allah’a sýðýnýyordu.26
Hz. Câbir diyor ki:
- Ben hastalanmýþtým. Hz. Peygamber (s.a.s.) yürüyerek evimi þereflendirdi ve benim hâlimi hatýrýmý sordu.27
Bir hasta ziyaret etmek sýradan bir iþ gibi görülebilir.
Ama bu ziyareti yapan bir peygamber ise bu davranýþ sýradan olmaktan çýkar, örnek ve öðretici bir hareket olarak yüksek bir mevkide yer alýr. Ýþte bu sebeple sahabe
üzerinde baþkalarýna aktarýp anlatmayý gerektiren büyük
61
25 Ýbn Kesîr, a. g. e. , s. 88; Tirmizî. a. g. e. , 55. 26 Hâce M. Raif Efendi, Muhtasar Þemâil-i Þerif Tercemesi, s. 229 vd. 27 a. g. e. s. 236.
Tevazuu
bir tesir icra eder. Çünkü çok yüksek mevkideki bir insanýn orta sýnýftan hasta birini ziyareti büyük bir tevazu, olgunluk ve nezaketi yansýtýr.
Ashâb-ý Kirâm Hazretleri, Peygamber Efendimiz’in
bu derin tevazu, olgunluk ve nezaketinin eseri olan örnek
davranýþlarýný bize nakletme ihtiyacýný duymuþlardýr. Bu
da bizler için rahmet olmuþtur. Çünkü biz de bu nakledilenler sayesinde nezaket, tevazu ve olgunluðun ne demek
olduðunu öðrenme imkânýna kavuþuyoruz.
Bir gün Ashâb-ý Kirâm’dan Abdullah b. Yusr Hazretleri Peygamber Efendimiz’i ziyarete gelmiþ, huzuruna girince titremeye baþlamýþtý. Bunu gören Peygamberimiz
(s.a.s.) o kiþiye þöyle dedi:
- Arkadaþ, titreme! Ben kral deðilim, Kureyþ’den kuru ekmek yiyen bir kadýnýn oðluyum.28
Günün birinde ayný zat, Peygamber Efendimiz’e piþirilmiþ koyun eti hediye etmisti. Hz. Peygamber (s.a.s.),
genellikle kendisine getirilen yiyecekleri ashabýn yoksullarýyla paylaþýrdý. Nitekim adý geçen zâtýn getirdiði piþirilmiþ koyun etini, yanýndaki Müslümanlarla diz çöküp
yemeye koyuldu. Bu sýrada, çölde göçebe hayatý yaþayan
bir bedevi geldi ve “Bu nasýl oturuþtur?” diye þaþkýnlýðýný
açýða vurmaktan kendini alamadý. Çünkü diz çöküp oturmak, törede âcizlerin, miskinlerin ve yoksullarýn âdetiydi. Böylece bedevi, Hz. Muhammed’in (s.a.s.), yoksullar
gibi oturuþuna bir anlam verememiþti. Yüksek sezgisiyle
62
28 Ýbn Mâce, Etime, 30; Halebî, Ýnsânü’l-Uyûn, III,43; Abdurrahman
Azzam, Rasûl-i Ekrem’in Örnek Ahlâký, (çev. Hayreddin Karaman), s. 61.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
bunu anlayan Peygamberimiz (s.a.s.) tevazuunu en açýk
þekilde ifade eden þu sözleri söyledi:
- Þüphesiz ki Cenâb-ý Hak, beni kerem sahibi bir kul
kýldý, cebbar ve muannit (büyüklük taslayan bir zorba ve
inatçý) kýlmadý.29
Peygamber Efendimiz’in tüm davranýþlarýnýn samimi
bir tevazuu yansýtýr olmasý çok sayýda kiþinin sadece bu
sebeple Müslümanlýðý tercih etmesine vesile olmuþtur ki,
Adiy b. Hâtim et-Tâî bunlardan biridir. Bu zat bir gün bir
kafile ile Medine’ye geldiðinde O’nunla karþýlaþmýþtý.
Yolda beraberce yürürken Hz.Peygamber’in, yaþlý bir kadýnýn derdini sabýrla dinlediðine tanýk oldu, eve varýnca
da minderi misafire ikram etmiþ, kendisi yere oturmuþtu.
Bu durum onun bir kral olmadýðýný, aksine mütevazý bir
kul, bir peygamber olduðunu gösteriyordu. Adiyy’in
Müslüman oluþuna bu gördükleri kâfi gelmiþti.
Öte yandan, bir elbise daðýtýmý sýrasýnda Hz. Peygamber’in evine giden ve oðlu Misver’in ona seslenmesini isteyecek kadar Peygamberimiz’in tevazuundan emin
olan Mahreme b. Nevfel örneði de, Peygamber Efendimizin, toplumda, çevresinde bulunanlarca nasýl algýlandýðýný göstermesi bakýmýndan ilginçtir.30
Evet O, kelimenin tam anlamýyla cömertti, mütevazý
ve anlayýþlý idi. Hz. Muhammed (s.a.s.) sosyal hayatta, insanlarýn arasýnda, aile içinde, çarþýda, pazarda, mahallede,
sokakta, camide, toplantýlarda, sohbetlerde, teblið çalýþ63
29 Hoca M. Raif Efendi, Muhtasar Þemâil-i Þerif Tercemesi, s. 103. 30 Bu konuda farklý örnekler ve yorumlar için bkz. Ýbrahim Sarýçam,
Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajý, s. 270.
Tevazuu
malarýnda, sofrada/yemekte tevazu ve nezaketi ölçü almýþ
ve hayatýnýn her döneminde mütevazý davranmýþtýr. O
halde hayatý tevazu ölçüsüyle yaþamak Peygamber Efendimiz’in önemli sünnetlerinden biridir. Hayatýný Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tevazu, olgunluk ve nezaket ölçüsüyle
yaþayanlar O’nun yolundan gitmiþ olurlar. Þunu unutmamak gerekir ki, Peygamber Efendimiz’i sevmek O’nun yolundan gitmeyi gerektirir ve Sevgili Peygamberimiz’i örnek alarak mütevazý davrananlar O’nun ahlâký ile
ahlâklanmýþ olurlar.
64
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
CÖMERTLÝÐÝ
Cömertlik, karþýlýk beklemeksizin Allah rýzasý için
ihtiyaç sahiplerine maddî, manevî destek saðlamak demektir. Bu konuda Yüce Allah þöyle buyurmaktadýr:
- Onlar gayba inanýrlar, namaz kýlarlar, kendilerine verdiðimiz mallardan Allah yolunda harcarlar. (Bakara, 2/3)
- Ýyilik, yüzlerinizi doðu ve batý tarafýna çevirmeniz
deðildir. Asýl iyilik, o kimsenin yaptýðýdýr ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanýr.
(Allah’ýn rýzasýný gözeterek) yakýnlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmýþlara, dilenenlere ve kölelere sevdiði maldan harcar, namaz kýlar, zekât verir. Antlaþma yaptýðý zaman sözlerini yerine getirir. Sýkýntý, hastalýk ve savaþ zamanlarýnda sabreder. Ýþte, doðru olanlar bu vasýflarý taþýyanlardýr. Müttakîler ancak onlardýr. (Bakara, 2/177)
- Allah yolunda harcayýn. Kendi ellerinizle kendinizi
tehlikeye atmayýn. Yaptýðýnýzý güzel yapýn. Allah güzel yapanlarý sever. (Bakara, 2/195)
- Ey iman edenler! Kendisinde artýk, alýþveriþ, dotluk
ve kayýrma bulunmayan gün (kýyamet) gelmeden önce, size verdiðimiz rýzýktan hayýr yolunda harcayýn... (Bakara,
2/254)
65
Görüldüðü gibi Yüce Allah Kur’ân-ý Kerim’de bizi,
infak, tasadduk, hayr u hasenât, ihsan, îsâr ve benzeri
yollarla Müslümanlara iyilik yapmaya, yoksullara yardýmcý olmaya teþvik etmekte, cimrilikten ise sakýndýrmaktadýr. Böylece Kur’ân, bizim, cömert ve yardýmsever
olmamýzý, kazandýðýmýz maddî imkânlarýn bir kýsmýný
yoksullarla paylaþmamýzý istiyor. Ayrýca Kur’ân-ý Kerim’de, yardýmýn, karþýlýk beklemeden, gösteriþ yapmadan, kimseyi incitmeden, baþa kakmadan, sahibinin yanýnda deðer taþýyan maldan yapýlmasý uygun görülmüþtür. (Ýnsan, 76/7-9; Bakara, 2/262-265; Âl-i Ýmrân, 3/92.)
Ayrýca bu âyetlerden, iman ve ibadetlerimiz yanýnda
yardým ve iyiliklerimizin de inanç dünyamýzý tamamlayan
ve güzelleþtiren bir iþlevi olduðunu öðreniyoruz. Buna
göre, iman eden ve ibadetini devam ettiren bir insan, ayný doðrultuda toplumda yardýma muhtaç insanlara da
destek vermek sorumluluðunu taþýmaktadýr. Bu kabil yardýmlar sosyal adaleti amaçladýðý için, karþýmýza, sosyal
patlamalarý önleyen, fitnelere engel olan bir unsur olarak da çýkmaktadýr.
Her konuda Müslümanlara örnek olan Peygamberimiz (s.a.s.) hiç kuþkusuz cömertlikte de örnekti. Bu anlamda cömertlik Peygamber Efendimiz’in en belirgin
özelliklerinden biridir. Nitekim, Ashâb-ý Kirâm’dan
Câbir b. Abdullah’ýn (r.a.) nakline göre, “Rasûl-i Ekrem
Hazretlerinden dünya ile ilgili bir þey istenilince asla reddetmez; istenilen þey varsa verir, yoksa vâdederdi.31”
Diðer yandan, kaynaklarda nakledildiðine göre, Hz.
Peygamber (s.a.s.) bazen kendisine gelen bir yoksulun ih66
31 Müslim, Fedâil, 56.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
tiyacýný karþýlayacak imkâna sahip deðilse ve gerçekten
de yoksulun ihtiyacýnýn o sýrada hemen karþýlanmasý gerekiyorsa onu çarþýya, pazara gönderir, ihtiyacý olan þeyleri satýn almasýný ve borçlu olarak da kendi adýnýn yazdýrýlmasýný tembih eder, imkâný olduðunda onu öderdi.
Bir insanýn ihtiyaçlý hâli devam ediyorsa ona tekrar yardým etmekten haz duyardý. Ýnfak ve tasaddukun, ihtiyaçlý kiþilere yapýlan yardýmýn bereket sebebi olduðunu söylerdi. Böylece, infak ve tasaddukla yani yoksullara maddeten yardým etmek suretiyle yoksulluða düþmekten korkanlarýn zanlarýnda yanýldýklarýný ve az çok demeden
yoksullara yardýmcý olmanýn hem uygun bir davranýþ,
hem de bereket sebebi olacaðýný söylerdi.32
Hz. Âiþe’den naklolunduðuna göre Peygamberimiz
(s.a.s.), kendisine bir hediye geldiði zaman, onu getiren
kiþiye daha fazla ve deðerlisiyle karþýlýk verirdi. Rasûlullah (s.a.s.) devrinde yaþayan bir hanýmefendinin naklettiði þu olay buna örnek teþkil edebilir ve bu hususta bir fikir verebilir. Bu haným diyor ki:
- Peygamber Efendimiz’e bir tabak taze hurma ile üstü tevekli birkaç salatalýk götürmüþtüm. Bana altýndan
mamul/üretilmiþ bir avuç dolusu kadýn ziyneti/takýsý ile
karþýlýk verdi.
Müslim’de þöyle naklolunur:
Rasûlullah (s.a.s.) Ýslâm üzere kendisinden istenilmiþ
olan herhangi bir þeyi muhakkak vermiþtir. Bir defasýnda
kendisine bir kimse gelmiþti de Rasûlullah (s.a.s.) ona iki
dað arasýný dolduracak kadar çok koyun vermiþti. O zât
67
32 Hâce M. Raif Efendi, Þemâil-i Þerîf Tercemesi, s. 244 vd.; Ayrýca
bkz. Ali Yardým, Peygamberimizin Þemâili, s. 402.
Cömertliði
kendi kabilesinin yanýna gidip, “Ey kavmim, Müslüman
olun, çünkü Muhammed, fakirlikten korkmaksýzýn büyük ihsanda bulunuyor.”33 demiþtir.
Yine Müslim’de naklolunduðuna göre Safvan b.
Ümeyye, Hz. Peygamber’den gördüðü iyiliklerin Müslümanlýða giriþindeki tesirini belirtmek üzere þöyle diyor:
- Allah’a yemin ederim ki Rasûlullah (s.a.s.) bana çok
ihsanda bulunmuþtur (Ýyilik etmiþ, baðýþ yapmýþ, maddî
katkýda bulunmuþtur), baþlangýçta O, bana göre insanlarýn en çok buðzedilecek olaný idi. Fakat bana ihsan etmekte (iyilik ve baðýþta) devam etti. Nihayet benim yanýmda insanlarýn en sevimlisi oldu.34
Hz. Enes’in þu sözü de bu tip geliþmelere ýþýk tutmaktadýr:
- Bazen bir kimse ancak dünyayý isteyerek Müslümanlýða girerdi. Fakat Ýslâm’a girince artýk, Müslümanlýk
kendisine dünyadan ve dünya üzerindeki her þeyden daha sevimli olurdu.35
Ýbn Abbas Hazretleri de þöyle diyor:
- Hz. Peygamber (s.a.s.), halkýn en cömerdi idi. En cömert olduðu zaman da Ramazan ayý idi. Muhakkak Cebrail (a.s.m) her sene Ramazan ayýnda Rasûlullah (s.a.s.) ile buluþur, Rasûlullah (s.a.s.) da ona Kur’ân’ý arz ederdi. Cebrail kendisiyle karþýlaþtýðý zaman Rasûlullah (s.a.s.), halkýn
faydalanmasý için gönderilmiþ bulunan rüzgârdan daha cömert olurdu, muhtaçlara daha çok ve daha çabuk yetiþirdi.36
68
33 Müslim, Fedâil, 57. 34 Müslim, Fedâil, 59. 35 Müslim, Fedâil, 58. 36 Ýbn Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ, II, 195; Hâce M. Raif Efendi, Muhtasar
Þemâil-i Þerîf Tercemesi, s. 243.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
Burada geçtiði biçimde Hz. Peygamber’in (s.a.s.) cömertliðinin yaðmur getiren rüzgârla kýyaslanmasý ne kadar anlamlýdýr! Bu, dil, din, yaþ, meslek ve cinsiyet farký
gözetmeksizin herkesin ve her kesimin O’nun cömertliðinden yararlanmasý anlamýna gelmektedir.
Öte yandan Sevgili Peygamberimiz, cömertliði, medeniyetlerin inþasýnda etkili bir haslet olarak nitelendirirken, cimriliði de medeniyetlerin tahribine, yýkýlýþýna sebep olan kötü bir huy olarak tanýtýr. O’na göre cimrilikle et týrnak gibi iç içe giren mal hýrsý, insaný, demir bir
zýrh gibi sýktýkça sýkar. Kiþiyi rahatsýz edici bu huzursuz
ortamdan kurtaracak erdem, cömertliktir.
Burada þu noktaya da iþaret etmek uygun olur. Peygamber Efendimiz’in her davranýþý bir ölçüye göre þekillenir. Bu sebeple her davranýþý mü’minler için örnektir.
Cömertlik de itidal noktasýnda yer alan bir erdemdir. Yani Hz. Peygamber, cimri de deðil, müsrif/savurgan da deðil, cömert idi.37
Kaynaklarda belirtildiðine göre Hz.Muhammed
(s.a.s.), kelimenin tam anlamýyla cömert bir insandý. Aile
fertlerine, komþularýna, yoksullara, yetimlere, muhtaçlara, misafirlere karþý çok cömertti. Bir yetimin yüzünü güldürmek, bir yoksulun ihtiyacýný karþýlamak, bir öðrencinin problemini çözmek, bir komþusunun eksiðini gidermek onu son derece mutlu kýlardý. Toplumda gerçek ihtiyaç sahipleri onun cömertliðinden samimi olarak sonuna kadar yararlanýrlardý. Öte yandan, Sevgili Peygambe69
37 Bu konuda deðiþik örnekler ve yorumlarý için bkz. Ýbrahim Sarýçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajý, s. 279-281.
Cömertliði
rimiz, yaþý itibariyle saðlýklý ve çalýþmaya elveriþli olan ihtiyaçlý kimselere çalýþma yollarýný göstermek suretiyle onlarý el emeði ile kazanmaya teþvik ederdi.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) cömertliði Ýslâm’a girenlerin sayýsýnýn artmasýnda baþlý baþýna önemli etkenlerden
biriydi. Çünkü zor zamanda samimiyetle ellerinden tutulduðunu görenlerde Ýslâm’a karþý bir ilgi ve yakýnlýk doðuyor, daha sonra bu insanlar ömürlerinin geri kalan kýsmýný iyi bir Müslüman olarak deðerlendiriyorlardý.
Peygamber Efendimiz cömertlikte önder olduðu kadar cömertliði yürekten benimseyen bir sahabe nesli de
yetiþtirmiþtir. Yani onun bu konudaki öðretileri toplumda
rahatlýkla uygulama alaný bulmuþtur. Gerçekten de
Ashâb-ý Kirâm cömertlikte Peygamber Efendimiz’in peþi
sýra giderek bize eþsiz örnekler býrakmýþlardýr.
Herhalde bize de Sevgili Peygamberimiz’in ve onun
yetiþtirdiði örnek neslin peþinden giderek onlar gibi cömert olmak ve günümüz þartlarýnda cömertliðin en güzel
örneklerini vermek yakýþýr. Unutmayalým ki Sevgili Peygamberimiz, cömert kiþinin, Allah’a, cennete ve insanlara
yakýn olduðunu müjdelemiþ ve cehennem ateþinden de
uzak olduðunu haber vermiþtir.38
70
38 Tirmizî, Birr, 40.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
ÞEFKAT VE MERHAMETÝ
Þefkat ve merhamet, Allah’ýn yarattýklarýna acýmak,
onlarýn her zaman iyiliðini istemek ve sürekli onlara yardým isteði taþýmaktýr.
Cenâb-ý Hak, Kur’ân-ý Kerîm’inde, Peygamber Efendimiz hakkýnda, “(Rasûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ, 21/107) buyurmaktadýr.
Ýbn Abbas Hazretleri bu âyetin tefsirinde þöyle der:
- Onun rahmeti îman edenleri de etmeyenleri de içine almaktadýr, îman edenlerin dünyada da ahirette de o
rahmetten nasipleri vardýr, îman etmeyenlere gelince, onlar da inkârlarý yüzünden hak ettikleri, “kökünden helâk
olma” azabýnýn sonraya kalmasý ile bu rahmetten faydalanmaktadýrlar.
Hz. Ebû Bekir bir gün Sevgili Peygamberimiz’in yüzüne bakarak, “Ey Allah’ýn Rasûlü, ihtiyarladýn!” dedi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Hz.Ebû Bekir’e,
“Hûd, Vâkýa, Mürselât, Amme Yetesâelûn, Ýzeþsemsü
Küvvirat (sûreleri) beni ihtiyarlattý.” diye cevap verdi.
Ýslâm bilginleri, Peygamber Efendimiz’in bu ifadesini þöyle açýklýyor:
- Bu sûrelerde ahiret ahvaline (ahirette cereyan edecek þeylere) dair bilgiler yer alýyordu. Peygamber’in caný71
na bir þey olacak deðil, fakat o, bize bizden daha þefkatli
olduðundan, bizim baþýmýza gelecekleri ve ümmetinin o
sûrelerde tasvir olunan ahval (durumlar) içindeki yerini
düþünüyordu, saçlarýnýn aðarýp ihtiyarlamasý bundandýr.39
Yüce Allah Kur’ân-ý Kerîm’de þöyle buyurmaktadýr:
- Andolsun size kendinizden öyle bir peygamber gelmiþtir ki, sizin sýkýntýya uðramanýz ona çok aðýr gelir. O,
size çok düþkün, mü’minlere karþý çok þefkatlidir, merhametlidir. (Tevbe, 9/128)
Bu âyetten açýkça anlaþýldýðýna göre Sevgili Peygamberimiz, ümmetinin azap görmesi þöyle dursun, zahmet
çekmesinden dahi üzüntü duyar. Ümmetinin sýkýntýsý onun
da sýkýntýsý, sevinci onun da sevincidir.
Anlam derinliðini kavramaya çalýþtýðýmýz þu âyette
bilim adamlarýnýn dikkatimizi çektiði ince bir noktaya ayrýca dikkat etmekte yarar vardýr. Bu âyette Cenâb-ý Allah,
Esmâü’l-Hüsnâ’sýndan (güzel isim ve sýfatlarýndan) olan
“Raûf-Rahîm (çok þefkatli-çok merhametli)” ifadelerini
Peygamber Efendimiz hakkýnda lutfen ve keremen bir
araya getirmiþtir. Bundan da, Yüce Allah’ýn, kullarýna
merhametli olduðu gibi Peygamber’in (s.a.s.) de ümmetine
þefkatli ve merhametli olduðu anlatýlmak istenmektedir.40
Adamýn biri bir defasýnda Peygamberimiz’den düþmanlarý telin etmesini (lânetlemesini) istemiþti. Peygambe72
39 Ýbn Sa‘d, Tabakâtü’l-Kübrâ, I, 435.
40 Elmalýlý Hamdi Yazýr, Hak Dini Kur’an Dili, IV, 2654 vd; Ömer
Nasuhi Bilmen, Kur’ân-ý Kerim’in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsiri,
III, 135 (Tevbe Sûresi’ninin 128. âyetinin tefsiri)
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
rimiz (s.a.s.) o kiþiye, “Ben lânet okumak için deðil, âlemlere rahmet olmak için gönderildim.”41 cevabýný vermiþtir.
Gerçekten de o, Mekke döneminin çok sýkýntýlý günlerinde bile düþmanlarýna beddua etmemiþtir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Taif yolculuðunda Taifliler kendisini
taþlamýþlar, bütün bedeni bilhassa ayaklarý bacaklarý kan
içinde kalmýþtý. Þayet o, Yüce Allah’tan dileseydi, Cenâb-ý
Allah, Tâif ve Mekke þehirlerini yerle bir ederdi. Fakat
Peygamber (s.a.s.), Cenâb-ý Hakk’tan böyle bir istekte bulunmadý. Aksine, “Allah’ým! bunlar hakikati göremiyorlar, ama ümit ediyorum ki, bunlarýn çocuklarý bir gün
gerçeði göreceklerdir”42 diyordu. Mekke’nin fethinden
sonra Tâif kuþatmasý uzayýnca Peygamberimiz (s.a.s.) orayý terk ederken de yine lânet okumamýþ, beddua etmemiþ,
rahmet dilemiþ ve “Allah’ým! Senden Tâiflilerin ýslahýný ve
hidayete eriþmiþ olarak huzuruma gelmelerini diliyorum.”
demiþti. Ýleride Taiflilerden bir heyet Medine’ye gelerek
Peygamber Efendimizin huzuruna girip Müslüman olduklarýný söylemiþler, böylece, Sevgili Peygamberimiz’in onlar
hakkýndaki hayýr dualarý kabul olmuþtur. Peygamber Efendimiz, merhamet ve þefkatinin bir eseri olarak insanlara
sürekli elini uzatmýþ, onlarý inkârcýlýðýn bataðýndan Ýslâm’ýn
cennetine kazanmak istemiþtir.
Nitekim, Mekke fethini müteakip Kâbe avlusunda,
karþýsýnda esir olarak duran ve yirmi iki yýldan beri Müslümanlara karþý ellerinden gelen bütün kötülüðü yapan
Mekkeliler hakkýnda genel af îlân etmesi ve gönüllerini
73
41 Þiblî, Asr-ý Saâdet, II, 13.
42 Sahîh-i Buhârî Muhtasarý Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, II, 760; Ýbn
Hiþam, es-Siretü ‘n-Nebeviyye, II, 62.
Þefkat ve Merhameti
Ýslâm’a ýsýndýrarak onlarý inkârcýlýðýn ýzdýrabýndan kurtarmak istemesi onun merhamet ve baðýþlama duygusunun nerelere ulaþtýðýný göstermektedir.
Allah’ýn rahmet ve maðfiretini yalnýz kendisine ve
Peygamberimiz’e (s.a.s.) ait kýlmak üzere dua eden bir cahil bedeviye Allah’ýn Rasûlü (s.a.s.), “Allah’ýn lütuf ve
rahmet dairesini çok darlaþtýrdýn.” buyurmuþtur.43 Böylece, bu içerikte yapýlan bir dua anlayýþýnýn pek uygun olmadýðýný belirtmiþtir.
Onun þefkati ayný zamanda hayvanlara idi, tabiata
idi. Hayvanlara fazla yük yüklenmemesini, iyi bakýlmasýný, eziyet edilmemesini ýsrarla belirtiyor, kýyamet kopacak olsa, elinde de bir fidan olsa onu dikmeye vakti varsa dikip öyle öleceðini söylüyordu.
Vücuda zarar verdiði için sarhoþluk veren içkileri, aileleri yýkýlmaktan kurtarmak için kumarý, nesli korumak
için zinayý yasaklýyordu. Müslümanlarý bir ateþ çukuruna
düþmekten ýsrarla koruyordu. O, rahmet ve þefkat peygamberi idi. Bu münasebetle inananlarý sürekli merhametli olmaya teþvik ediyordu. O, þöyle buyuruyordu:
- Merhamet edenlere Allah da merhamet eder. Siz
yer yüzündekilere þefkat ve merhamet gösterin ki, göktekiler de size merhamet etsinler.44
Ailede, toplumda ve yürüttüðü hizmet sebebiyle yüz
yüze geldiði insanlarla diyaloðunda merhamet ve þefkatin
en derin örneklerini yaþatan Hz.Muhammed (s.a.s.), insanlarý, hayvanlarý, bitkileri, tüm varlýklarý ve evreni Yü74
43 Sahîh-i Buhârî Muhtasarý Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, XII, 128.
44 Ebû Davud, Edeb, 58.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
ce Allah’ýn bir emaneti olarak görüyordu. Emanet, ciddiyet, bilinç ve sorumlulukla korunup geliþtirilebilirdi. Sorumluluk ise þefkat, rahmet ve merhametle anlam ve deðer kazanýrdý. Bu sebeple, O’nun peygamberliði nasýl evrenselse, rahmet, merhamet ve þefkati de evrenseldir. O,
insanlýða, evrendeki her varlýða karþý þefkatli ve merhametli olmak gerektiðine dair ilkeler armaðan etmiþtir.
Hiç kuþkusuz bize de çevremize karþý onun gibi þefkatli ve merhametli olmak yakýþýr. Bize, merhametsiz, þefkatsiz, acýmasýz, gaddar, katý yürekli ve zalim olmak yakýþmaz. Þefkat ve merhamet, sevgi eksenli bir duygu þenliðidir. Bir sevgi medeniyeti oluþturmanýn yolu hiç kuþkusuz þefkat ve merhametten geçer.
75
Þefkat ve Merhameti
VEFAKÂRLIÐI
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) vefakâr bir insandý. Ahdinde
dururdu, vadinde sadýktý, sözünden caymazdý, kendisine
ve çevresindeki ashabýna yardýmý dokunanlarý asla unutmaz, dostlarýný sýk sýk arar, hâl hatýrlarýný sorardý. Ýnsanlara sevgi ve hizmette samimi ve daimi idi. Müslümanlara da sevgi ve dostlukta samimi olmalarýný, menfaatlar
önünde deðiþmemelerini, insanlarla iliþkilerinde sevgi ve
saygýyý hâkim kýlmalarýný tavsiye ederdi.
Ýslâm tarihinden nakledeceðimiz bazý örnekler Sevgili
Peygamberimiz’in vefakârlýðý hakkýnda bize ýþýk tutabilir:
Ashâbtan Abdullah b. Ebi’l-Hamsa Hazretleri Ýslâm’-
dan önceki dönemde Peygamber Efendimiz’le ticarî bir
seyahat esnasýnda yaptýðý alýþveriþle ilgili bir hatýrasýný
þöyle anlatýr:
- Hz Peygamber’le (s.a.s.) bir alýþveriþ yapmýþ ve kendisine biraz boçlu kalmýþtým. Bu münasebetle O’na, biraz
beklerse borcumu ödeyerek alýþveriþi tamamlayabileciðimi hatýrlatmýþtým. Beni kýrmadý. Ancak O’na verdiðim
sözü unutmuþtum. Aradan üç gün geçmiþti, hatýrlayýp gittiðimde o ayný yerde hâlâ beni bekliyordu.45
77
45 Ýbn Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ, VII, 59; Þiblî, Asr-ý Saâdet, I, 137.
Bundan anlaþýldýðýna göre Peygamberimiz (s.a.s.) güvenilir, sözünde durur bir tâcir idi. O, iþ ortaðýný beklemekle
kalmayýp, baþýna üzücü bir þey gelmiþ olabileceðinden endiþe etmiþti.
Gerçekten de Peygamber Efendimiz, ticaret ortaklarýna, alýþveriþ yaptýðý kiþilere ve ticaret yolculuðundaki
arkadaþlarýna son derece nazik davranýr, onlara vefakârlýðýn en güzel örneklerini gösterirdi. Ne kimsenin hakkýný
yerdi, ne de kimseye hakkýný yedirirdi; gerektiðinde yardýma koþar, söz verdiðinde sözünde durur, ticaret ortaklarýna her zaman dürüst davranýrdý. Zayýflarý korur, yoksullarý himaye eder, genç yaþýna raðmen haksýzlýða karþý
direnirdi. Dürüstlük, nezaket, yardýmseverlik, adalet, mertlik, vefakârlýk ve güvenilirlik onun en belirgin özellikleri
arasýndaydý.
O’nun vefakârâne davranýþlarýnýn hangi yüksek derecelere eriþtiðini gözlemleyebilmek için isterseniz bazý tarihî olaylara birlikte göz atalým:
Bir kere, Habeþistan hükümdarýnýn elçileri Peygamberimiz’in (s.a.s.) huzuruna gelmiþlerdi. Peygamberimiz
(s.a.s.) bunlarla yakýndan ilgilendi. Ashâbtan bazýlarý, “Ey
Allah’ýn Rasûlü! Biz hizmete yetiþiriz, siz istirahat buyurunuz!” dediler. Fakat Peygamberimiz (s.a.s.) bunlara þu
cevabý verdi:
- Bunlar, Habeþistan’a göç etmiþ olan ashabýma yer
göstermiþ, ikram etmiþlerdi. Þimdi bunlara karþýlýk ben de
hizmet etmek isterim.
Mut’im b. Adiy, Kureyþli inkârcýlarýn ileri gelenlerindendi. Vaktiyle Peygamberimiz (s.a.s.), Taif yolculuðun78
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
dan þehre dönerken düþmanlarý onu þehre almak istememiþlerdi; Peygamberimiz (s.a.s.), sýra ile birçok ileri gelen
Mekkelinin himayesini istedi, fakat hepsi reddettiler. Ancak, Mut’im kabul etti, oðullarýný silâhlandýrarak Hz.
Peygamber’i (s.a.s.) þehre aldý. Aradan yýllar geçti.
Mut’im, Bedir Savaþý’nda Kureyþli inkârcýlarla birlikte
Müslümanlara karþý savaþtý ve öldürüldü. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) þairi Hassan, bu zâtýn ölümünün ardýndan
anlamlý bir mersiye yazmýþ; vaktiyle Peygamberimiz’i
(s.a.s.) himaye ettiðinden söz ederek þiirinde onu iyilikle
anmýþtý. Sevgili Peygamberimiz, kendi adýna gösterilen bu
vefakârlýktan hoþnuttu. Düþman esirlerine ne yapýlacaðý
tartýþýlýrken Peygamberimiz’in (s.a.s.) söylemiþ olduðu þu
söz de onun vefakârlýðýnýn hangi noktalara vardýðýný göstermesi bakýmýndan anlamlýdýr:
- Þayet Mut’im b. Adiy sað olup da benden esirleri isteseydi, fidye (kurtuluþ akçesi) istemeden (onun hatýrýna)
hepsini serbest býrakýrdým.46
Hz. Peygamber (s.a.s.) müttefiklerine karþý da vefalý
idi. Hudeybiye Barýþý esnasýnda Müslümanlarýn yanýnda
antlaþmaya katýlan Huzâe kabilesi, Kureyþ’in yanýnda
antlaþmaya giren Benî Bekir’in saldýrýsýna uðramýþtý. Kureyþliler de bu saldýrýyý el altýndan destekliyorlardý.
Huzâeliler durumu Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ilettiklerinde O, derhal Kureyþlilere ültimatom gönderdi, uyarýlara
kulak asýlmadýðý anlaþýlýnca da peþinden ordu hazýrladý.
Bu olay Mekke Fethi seferi’nin sebebi olarak tarihe geçti.
79
46 Abdurrahman Azzam, Rasûl-i Ekrem’in Örnek Ahlâký, (çev. Hayreddin Karaman), s. 36 vd.
Vefakârlýðý
Böylece, Peygamberimiz (s.a.s.), saldýrýya uðrayan bir
müttefikini yalnýz býrakmamýþ oluyordu.47
Peygamberimiz (s.a.s.), kendisini tanýmak üzere taþradan gelen kabile temsilcilerini misafirhanelerde aðýrlar,
onlara yakýnlýk gösterir, öðretmenler tayin eder, maddî
ihtiyaçlarýný gidermekle ilgili görevliler seçer, kabilelerine döneceklerinde de azýklar hazýrlatýr, yeni elbiseler alýverir, bahþiþler verir, Ýslâm dinine ilgi duyarak Medine’ye
kendisini ziyarete gelen bu insanlarý unutamayacaklarý
bir vefa duygusu ile uðurlardý.
Hz. Muhammed (s.a.s.) önce Yüce Allah’a karþý vefakârdý. Cenâb-ý Hakk’ýn lütuf ve baðýþlarýna gereði gibi
þükreder, ilâhî ihsan ve nimetlere karþý hamd ve þükrü,
kul olmanýn bir gereði sayardý. Ýslâm’ýn tebliði esnasýnda
karþýlaþtýðý tüm sýkýntý ve engelleri yýlmaz iradesiyle göðüslemesi, her durum ve ortamda Ýslâm’ý yayma çabasýný
titizlikle sürdürmesi de O’nun vefa anlayýþýnýn tebliðe ve
hizmete bir yansýmasýdýr. Çünkü, Yüce Allah, O’na, insanlýðý kurtarma ve ýslah görevini vermiþ, O da bu þerefli görevin sorumluluðunu en yüksek derecede yerine getirmiþ, bunun için derin bir vazife aþkýyla çalýþmýþtýr.
O, verdiði sözde dururdu. Ýslâm’ýn yayýlmasýna hizmet edenleri, Ýslâm’ý üstün bir kiþilikle en güzel bir þekilde temsil edenleri, kendisine, yakýn çevresine ve ashâbýna
yardýmý dokunanlarý asla unutmaz, din kardeþlerini ve aile dostlarýný zaman zaman arayýp sorardý. Gördüðü her
iyiliðe teþekkür etmek, daha fazlasýyla karþýlýk vermek,
80
47 Abdurrahman Azzam, Rasûl-i Ekrem’in Örnek Ahlâký, (çev. Hayreddin Karaman), s.37.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
sürekli iyilik düþünmek ve iyi (sâlih) davranýþlar geliþtirmek onun önemli özellikleri arasýndaydý. Hülâsa O, insanlarý hep sevdi; onlara, doðruluðu, güzelliði, yüksek insanlýk mertebesini kazandýrmak için vargücüyle samimi
ve sürekli çalýþtý. Kendisine destek verenleri, Ýslâm’a hizmet edenleri baðrýna bastý. Onlara hayýr dua etti.
Herhalde yaþadýðýmýz dünyada bize düþen de Hz. Muhammed (s.a.s.) gibi vefakâr davranmak, her hususta
onun derin vefa anlayýþýný bir feyiz kaynaðý olarak gönlümüze nakþetmek ve günümüz þartlarýnda davranýþ boyutu kazandýrarak, görevlerimize, görev yerlerindeki insan
iliþkilerine ve yürüttüðümüz hizmetlere yansýtmak olmalýdýr. Böyle yapabildiðimiz takdirde yaþadýðýmýz muhitlerde, görev ve hizmetleri paylaþtýðýmýz insanlar arasýnda vefakârlýk erdemine dayalý özgün bir anlayýþýn geliþeceðinde hiç kuþku yoktur.
81
Vefakârlýðý
CESARETÝ
Eski dilde þecaat adýyla daha geniþ anlamlar içermek
üzere yer alan cesaret, hak ve adaletin yaygýnlaþtýrýlmasý,
sýkýntýlardan kurtulunmasý, baþa gelen çeþitli olaylar karþýsýnda soðukkanlý, tahammüllü ve metanetli olunmasý
açýsýndan önemli bir ahlâkî meziyettir. Bu meziyete sahip
olanlar, þeref ve haysiyetlerini, haklarýný, deðerlerini korurlar, engellere ve güçlüklere karþý koyarlar, azimli, metanetli, tahammüllü, soðukkanlý ve kararlý olurlar.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), yumuþak huylu olduðu
kadar cesurdu, yiðit ve kahramandý. Peygamberlik vazifesini îfa ederken karþýlaþtýðý engeller önündeki tavýrlarýnda bu özelliði fazlasýyla görmek mümkündür.
Mekke döneminde Ýslâm’ý tebliðden alýkoymak için,
O’na akla gelmedik engeller çýkarýlmýþtýr. Fakat O, bunlarýn hiçbirinden yýlmamýþ, Allah’ýna güvenerek çýktýðý
teblið yolunda kahramanca yürümüþtür. O’nun sabrýný,
tahammülünü, cesaret ve kahramanlýðýný beþerî (insan
oðlundan gelen) tehditler ve vaatler kaybettirememiþtir.
O, yoluna dikenler konulduðunda da, secdeye kapandýðý
zaman boðmak amacýyla sýrtýna deve iþkembesi atýldýðý
zaman da, kendisine hükümdarlýk, zenginlik ve baþkaca
maddî imkânlar teklif olunduðu zaman da yolundan asla
83
dönmemiþ, azminde zerre kadar bir sarsýlma meydana
gelmemiþtir. Allah için, Ýslâm için giriþtiði mücadelede
tam bir yiðit olarak görünmüþtür.
Nitekim, Hz. Ali diyor ki:
- Savaþlarda Hz Peygamber (s.a.s.) kadar düþmana
yaklaþan bir kimse bulunmazdý, birçok defalar savaþ kýzýþýp
baþýmýz sýkýntýya gelince Rasûl-i Ekrem’e (s.a.s.) sýðýnýrdýk.
Hz. Enes de, “Baþýmýz dara düþünce Allah’ýn Rasûlü
ile korunurduk.” diyor.
Yine Enes b. Mâlik (r.a.), onun cesaretini gösteren bir
olayý þöyle nakleder:
- Rasûlullah (s.a.s.) insanlarýn en güzeli, en cömerdi
ve en cesuru idi. Bir gece, Medine halký, duyduklarý bir
sesten fena hâlde korkmuþlar ve sesin geldiði yöne gitmiþlerdi. Peygamber (s.a.s.) ise ashâbýný korkutan bu sesi iþitince eline kýlýcýný alarak Ebû Talha’nýn eðersiz atýna binmiþ ve Medine’yi dolaþýp olayý incelemiþ, bu esnada Medineliler geride kalmýþtý. Nihayet, Rasûlullah (s.a.s.), Ebû
Talha’nýn atý üzerinde ve kýlýcý boynunda olarak geri döndü. Yolda Medine halkýyla karþýlaþtý. Onlara, endiþe edilecek ve korkulacak bir þey olmadýðýný söyledi.48
Böylece, Medineli Müslümanlar rahatladýlar.
Uhud Savaþý’nda, Ýslâm ordusu birinci safhada Peygamberimiz’in (s.a.s.) harp taktiklerine uyarak üstünlük
saðlamýþtý. Fakat daha sonra, Ýslâm askerleri kesin sonucu almadan ganimet toplamaya giriþince ve yerlerini terk
84
48 Müslim, Fedâil, 48; Ýbn Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ, I, 373.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
etmemeleri gereken okçular da ganimet toplama iþine koþunca düþman süvari birliði arkadan kuþatmýþ, böylece
Müslümanlar iki ateþ arasýnda kalmýþlardý. Bu safhada
Müslümanlar 70 þehit verdikleri halde, Peygamberimiz
(s.a.s.) büyük bir soðukkanlýlýkla Ýslâm ordusunu çevresine topladý. Baþarýlý bir savunma ile düþmaný durdurdu.
Peþinden de inkârcýlarý Mekke istikametinde günlerce takip etti. Peygamberimiz (s.a.s.) öyle bir kahramanlýk ve
cesaret ortaya koydu ki, müþrik ordusu geri dönerek yeniden savaþmayý göze alamadý.
Hevazin muharebesinde, Ýslâm ordusu Huneyn geçidine geldiðinde daha önceden araziye gizlenerek mevzilenmiþ (sipere yatmýþ, gizlenmiþ) olan düþman okçularýnýn hücumuna uðramýþtý. Ýslâm askerlerinin bu anî saldýrýdan korunmak üzere oraya buraya savrulup gizlenecek
yer aradýklarý bir sýrada, Peygamber Efendimiz sarsýlmaz
bir kaya gibi metanet göstermiþ, savaþ alanýndan bir adým
bile gerilememiþtir. Katýrýný düþmana doðru sürerek
Ýslâm askerlerine, “Daðýlýp kaçmayýn, buraya gelin! Ben
Allah’ýn Rasûlüyüm!..” diyerek ordusunu toparlamýþ ve
zafere ulaþmayý baþarmýþtýr. Nitekim bu hadisenin içinde
yer alan bir görgü tanýðý þöyle diyor:
- Þehâdet ederim ki Hz. Peygamber (s.a.s.), bir adým
bile gerilemedi. Savaþ, vahþî bir yangýn gibi yayýldýðý zaman, hepimiz Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) çevresine sýðýndýk.
O’nun yanýnda durmak en büyük cesaret sayýlýyordu.
Cesaret, tevazu, müsamaha, adalet, þefkat ve merhametle yan yana gelirse anlamlý ve yararlý olur. Buna göre
Hz. Muhammed (s.a.s.), mütevazý, müsamahakâr, adaletli,
þefkatli ve merhametli olduðu gibi ayný zamanda cesurdu.
85
Cesareti
Onun cesareti konuþunca, ortaya hak ve adalet çýkardý. Ayrýcalýklar, zulüm, baský ve haksýzlýklar onun cesareti ve kararlýlýðý önünde erirdi. Hakk’ýn yüceltilmesinde, adaletin
saðlanmasýnda, zulüm, haksýzlýk ve baskýnýn önlenmesinde
Hz. Peygamber (s.a.s.) çok cesurdu. O, ömrü boyunca cesaretini doðruluk ve iyilik yolunda hizmet için kullanmýþ,
insanlýðýn hayrýna olan iþlerde hep cesur davranmýþtýr.
Rasûl-i Ekrem’i (s.a.s.) seven ve onun yolundan giden mü’mine, iyiliðin, hayrýn (marûfun) yayýlmasýnda,
zulmün, haksýzlýðýn, kötülüðün (münkerin) önlenmesinde onun gibi cesur olmasý yakýþýr.
Bu noktada, cesarette Sevgili Peygamberimiz’in ölçüsünü yakalayabilmek önem kazanmaktadýr. Yani Peygamber Efendimiz hangi ortamlarda cesaretli davranmýþtýr?
Bunu iyi tespit etmek gerekir. O, hiçbir ayýrým gözetmeksizin rastgele her olayda cesaret adýna ortaya çýkmýþ olabilir mi? Hayýr, böyle davranmamýþtýr. Çünkü, gereksiz yerde atýlganlýk göstermek, cesaret deðil, tehevvür yani öfkeye dayalý hareket etmektir ki, Ýslâm ahlâkýnda bu, uygun
bir davranýþ þekli sayýlmamýþtýr. Pekâlâ, kiþisel haklarýna,
ailesine, toplum haklarýna/özgürlüklerine veya dinî ilkelere saygýsýzca bir saldýrý ortaya çýktýðýnda O bir köþeye çekilip sessiz kalmýþ mýdýr? Hayýr, asla, böyle durumlarda
sessiz kalýp uzleti/bir köþeye çekilmeyi tercih etmemiþtir.
Çünkü cesaretin gerektiði yerlerde sessiz kalmak cebanettir. Yani korkaklýktýr ki, bu, Ýslâm ahlâkýnda kötülenmiþtir. Dolayýsýyla, Peygamber Efendimiz, þartlar elveriþli olmadýkça, gerekmedikçe herhangi bir tehevvüre yani öfke
ile cesaret gösterisine giriþmemiþtir. Ama, þartlar gerektiðinde de kelimenin tam anlamýyla cesur davranmýþtýr.
.
UTANMASI
Edep ve hayâ, insaný olgunlaþtýran, iyiliklerin ve
ahlâkî meziyetlerin kiþide toplanmasýna vesile olan iki
önemli haslettir. Hayâ, insanýn, Allah’a ve insanlara karþý mahcubiyet duyacaðý kötü söz ve davranýþlardan uzak
durmasýdýr.
Hayâ ve edep, Sevgili Peygamberimiz’de (s.a.s.) taçlanmýþ, çiçek çiçek açmýþtýr. O, kimseyi azarlamaz, böbürlenmez, büyüklenmezdi, þýmarýklýðý sevmezdi, mütevazý
olup tebessümü yüzünden eksik etmezdi.
Peygamberimiz’in (s.a.s.) gençliðini ve orta yaþlýlýðýný
geçirdiði Arabistan’ýn Hicaz bölgesinde, edep ve hayâ dýþý âdetler ortalýðý kaplamýþ olduðu halde, O, bu gibi âdetlerin hiçbirine uymamýþtýr. Yüce Allah, geleceðin müjdecisini bu çirkin âdetlere bulaþmaktan korumuþtur.
O sýralarda Arabistan’da Kâbe’yi çýplak tavaf etmek ve
baþkalarýnýn yanýnda çýplak yýkanmak gibi hayâ ve edep dýþý âdetler de vardý. Peygamberimiz (s.a.s.) bu kabil hareketlerden her zaman nefret eder ve uzak dururdu. Henüz
Mekke’de amcasýnýn koyunlarýný güderken, iki gün üst üste Kureyþli gençlerin aþýrý ilgi gösterdiði bir eðlenceye katýlmayý denemiþse de, o esnada gözlerini uyku bürümüþ ve
uyandýðýnda, eðlencenin bittiðini anlamýþtý. Ýhtimal ki, hayâ
87
duygusunu zedeleyici mahiyette olan böyle bir eðlenceye
katýlmak için bundan böyle hiçbir giriþimde bulunmadý.49
Bir defasýnda Kâbe tamiri sýrasýnda Hz. Peygamber
(s.a.s.) de genç bir Mekkeli olarak Abdülmuttalib Oðullarý
adýna taþ taþýma iþlemine katýlmýþtý. Kureyþli gençler, taþlarý, elbiselerinin eteklerini omuzlarýna toplayarak taþýyorlardý. Bunu, izâr denilen elbiselerini çözüp omuzlarýna alarak
yapýyorlardý. Böylece, omuzlarý acýmamýþ oluyordu. Ama,
izârlarý çözülüp omuzlarýna konulunca ortaya hayâ ve edep
dýþý bir görüntü çýkýyordu. Henüz, yaþý genç olan Hz. Muhammed (s.a.s.) de bir defa bunu deneme giriþiminde bulunduysa da gizli bir el (bir melek) O’nun eteðini yere doðru öyle bir kuvvetle çekti ki, Hz. Peygamber (s.a.s.), Kureyþli gençlerin düþtüðü durumdan korunmuþ oldu.50
Bütün bu örneklerden anlaþýlýyor ki, Hz. Muhammed
(s.a.s.), Ýslâm’dan önceki dönemde edep ve hayâya yakýþmayan hareketlerden ilâhî bir kontrol ile korunmuþtur.
Esasen, Peygamber Efendimizi Yüce Allah terbiye etmiþtir,
Hak Teâlâ Hazretlerinin terbiyesi en güzel terbiyedir.51
Ýslâmî dönemde ise her konuda olduðu gibi ahlâkî olgunluðun önemli bir göstergesi sayýlan hayâ/utanma konusunda da O, inananlara en güzel örnek olmuþtur.
Ebû Said el-Hudrî Hazretlerinin tespitine göre Sevgili Peygamberimiz, hayâ cihetiyle, kendi köþesinde oturan
bakire kýzdan daha utangaçtý.52
88
49 Ýbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 38.
50 Ýbn Hiþam, es-Siretü’n-Nebeviyye, I, 194.
51 Münâvî, et-Teysîr, I, 14.
52 Sahîh-i Buhârî Muhtasarý Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, IX, 276; Ýbn
Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ, I, 368.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) hayâ/utanma duygusunun ne
kadar kuvvetli olduðunu Ebû Said el-Hudrî Hazretlerinin
bu sözünden açýkça anlamaktayýz. Peygamberimiz (s.a.s.)
gýybet etmez, gýybeti yasaklar, dedikoduyu engeller, kendisine baþkalarýndan dedikodu tarzýnda lâf iletilmesini de
doðru bulmazdý. Ýnsanlann kusurlarýný yüzüne vurmaz;
hatalarý, kusur sahibinin adýný anmaksýzýn genele dönük
olarak zikreder, herkesin böyle fenalýklardan kaçýnmasýný
belirtirdi. Çünkü utanma, çok kapsamlý ahlâkî bir kavram olup, iyi olan her þeye yol açan, olumsuz olan her
þeyden de engelleyen bir özelliðe sahiptir. Bu sebeple utanan insandan rahatsýz edici sözler duyulmaz, üzücü hareketler görülmez.
Hayâ/utanmayý imanla iliþkilendiren Sevgili Peygamberimiz, pek fazla utangaç olmasý yüzünden arkadaþlarý
tarafýndan kýnanan biri hakkýnda, “Onu býrak (onu bu
durumdan uzaklaþtýracak herhangi bir giriþimde bulunma)! Çünkü hayâ imandandýr.” buyurmuþtur. Bir baþka
zaman, Peygamberimiz (s.a.s.), ashabýna hayâ/utanmanýn
kiþi için bir zinet (manevî bir süs ve güzellik) olduðunu
hatýrlatarak hayâ sahibi olmalarý doðrultusunda onlara
öðüt vermiþtir.
Hiç kuþkusuz gerçek hayâ, Yüce Allah’tan gereði gibi
utanan insanýn hayâsýdýr. Þüphesiz, olumsuz iþlerden kaçýnmak, yüz kýzartýcý, iffet çizgisini zedeleyici, ahlâkî olgunluðu tahrip edici oluþumlarýn dýþýnda kalmak çok
önemlidir. Ama, þunu bilmek gerekir ki, buna ulaþmak
yani tüm tahriklere ve olumsuz yönlendirmelere aldýrýþ
etmeksizin utanma çizgisini koruyabilmek, Yüce Allah’tan gereði gibi utanmaya baðlýdýr.
89
Utanmasý
Toplumumuzda dilden dile dolaþan þu sözü hepimiz
biliriz:
- Allah’tan utanmayan kuldan da utanmaz!
Toplumumuzda bir özdeyiþ gibi yaygýn biçimde söylenmekte olan bu söz, hadîs-i þeriflerin bu anlama vurgu
yapan derinliklerini yansýtan gerçeðin ifadesidir. Bu münasebetle, utanma duygusu kuvvetli olan birine bir anlýk
gaflete kapýlarak herhangi olumsuz bir iþe giriþtiði sýrada
onu uyarmak için, “Utanmýyor musun?” demek yeterlidir. Bu uyarýyý alan utanma duygusu kuvvetli kiþi, içinde
bulunduðu kötü durumdan hemen uzaklaþýr ve bu duruma düþtüðü için de gönül dünyasýnda büyük bir mahcubiyet hisseder. Esasen, Ýslâmî telakkiye göre günah, kiþiyi
gönlünde ve iç dünyasýnda rahatsýz eder. Ýþte hayâ/utanma, günah olan söz ve davranýþlarýn farkedilmesini saðlayan bir uyarýcý mesabesindedir; bu anlamda o, trafikte
yol alan bir sürücü için yol boyunca uyarýcý levhalarýn
önemine sahiptir. Kiþi, manevî alanda yol alýrken
hayâ/utanma ile sürekli uyarýlýr; kazalara uðramaktan,
uçurumlara yuvarlanmaktan korunur. Bir baþka benzetmeyle ifade etmek gerekirse hayâ, kötülükleri önleyen bir
set, bir baraj gibidir. Þayet hayâ denilen bu baraj yýkýlacak
olursa ortalýðý kötülük ve felâket selleri kaplar.
Utanma/hayâ, her hâliyle hayýrdýr ve sahibine hayýr
getirir, onu kötülüklerden engeller, iyiliklere yöneltir.
Hayâsýzlýk/utanmazlýk ise, sahibini, kötülüklere, þerlere,
dînen ve aklen zararlý olan þeylere sürükler. Çünkü, utanma duygusu, kötülüklere karþý bir engelleme ve fren görevi yapmaktadýr. Utanma duygusu kalmamýþþa, eskilerin
90
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
ifadesiyle ar ve hayâ damarý çatlamýþsa kiþi, freni patlamýþ
bir araba gibi savrulur ve nerede duracaðýný bilemez.
Þunu bilmek lâzýmdýr ki, hayâ/utanma, insanýn karakterini belirleyen ve hayatý boyunca bütün davranýþlarýný etkileyen çok önemli bir duygu ve ahlâkî kavramdýr. Bu sebeple, hiçbir insan bundan müstaðni kalamaz ve ilgisiz davranamaz. Çünkü hayâ/utanma ile özdeþleþen kiþi mânen
yükselirken, ilgisiz kalan alçalýr. Bu gerçeði herkes bilir.
Erdemli bir hayat sürmek isteyen kiþi için edep ve
hayâ, ilâhî nurla örülmüþ bir tâçdýr. Onu giyen, her fenalýktan uzak kalýr. Anonim bir beyitte bu anlam þöyle dile
getirilir:
“Edep bir tâc imiþ nûr-i Hudâ’dan/Giy ol tâcý emin ol
her belâdan.” “Edep, Yüce Allah’ýn nurundan örülmüþ bir
tactýr. Onu giyen (edepli olan), her belâdan uzak olur.”
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) öngördüðü utanma duygusunu davranýþlarýmýza hâkim kýlmak, temel gayelerimizden olmalýdýr. Bu konuda O’nun yolundan gidenler, yalan-dolan, kov-gýybet, dedikodu-arabozuculuk, ihtirashaset gibi kötülüklerden uzak dururlar. Kötü söz söylemezler, söyletmezler. Bilerek kötü bir iþ yapmazlar, bulunduklarý yerde bir kötülüðün yapýlmasýna da izin vermezler. Bir yerde kötü sözler söyleniyor, kötü iþler yapýlýyorsa engel olurlar, engel olamazlarsa orayý terk ederler.
Bir topluluk arasýnda, iyi tanýnan bir þahsýn kovu-gýybeti
yapýlýyor, manevî þahsiyetine saldýrýlýyorsa onun hukukuna sahip çýkarlar, aleyhteki dedikoduyu uygun bir yöntemle önlemeye çalýþýrlar. Bu çabalarýnda baþarýlý olamazlarsa dedikodunun yapýldýðý yerden uzaklaþmayý uygun
91
Utanmasý
bulurlar. Çünkü kötü sözün söylenmesine ve kötü iþin yapýlmasýna seyirci kalýnan yer, utanma duygusunun/hayânýn
hiçe sayýldýðý utanmazlýða imkân verilen bir yer olur.
Unutmayalým ki utanma duygusu/hayâ, insaný fenalýklardan koruyan, iyiliklere özendiren önemli bir erdemdir. Bu erdemi yitirenler çeþitli kötülüklere karþý korunmasýz hâle gelirler.
92
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
MÜSAMAHASI
Müsamaha, sözlükte, hoþgörü/tolerans anlamýna gelir. Bu da, görmezlikten gelme, bir meseleyi gereðinden
fazla büyütmeme, aldýrmama, katlanma ve bunun gibi
anlamlar içerir.
Kavram olarak müsamaha, gönül almak, gönüllere
sevgi salmak, baðýþlayýcý olmak, müjdeleyici ve kolaylaþtýrýcý olmak, nefret ettirici ve zorlaþtýrýcý olmamak, insan
iliþkilerinde sevgi, saygý, zerafet, nezaket ve samimiyeti
geliþtirmek, bir sevgi medeniyetine giden yolu açmak demektir.
Ýnsanlarýn mizaç ve meþrep (huy, yaratýlýþ, tabiat, karakter, kiþilik) itibariyle farklý olduklarý ve buna baðlý olarak görev ve hizmet üslup ve yöntemleri de farklý olacaðý için toplumda iþlerin yürümesi açýsýndan istenilen uzlaþma hedeflerine eriþmede müsamahaya/hoþgörüye çok
ihtiyaç vardýr.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) müsamahakâr bir büyük gönle sahipti. O’nun adý Cenâb-ý Allah tarafýndan,
“çok acýyan, çok þefkatli” manâsýna gelen kelimelerle beraber yazýldý.
93
Hz. Âiþe þöyle diyor:
- Rasûlullah (s.a.s.), çirkin sözler söylemezdi. Hayâ,
terbiye ve nezakete aykýrý hiçbir davranýþta bulunmazdý.
Çarþý ve pazarlarda yüksek sesle konuþup gürültü çýkarmazdý, kötülüðe kötülükle karþýlýk vermezdi; affeder, baðýþlardý.
Yine Hz. Âiþe söyle diyor:
- Rasûlullah (s.a.s.), biri diðerinden daha kolay olan
iki þey arasýnda muhayyer býrakýldýðýnda günah olmadýðý
sürece (insanlar hakkýnda) kesinlikle kolay olanýný tercih
ederdi. Eðer (o iki þeyden biri) günahý gerektiren bir þeyse, ondan þiddetle uzak dururdu (halkýn en uzak bulunaný olurdu). Rasûlullah (s.a.s.), Aziz ve Celil olan Allah’a
karþý saygýsýzlýk yapýldýðý anlar dýþýnda, kendisi için kin
tutup öç almýþ deðildir.53
Abdullah b. Ömer (r.a.) þöyle der:
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) üstün seciyesi, davranýþlarýnda taþkýnlýk yapmaya fýrsat vermezdi. Bu münasebetle
O’nun davranýþlarýnda taþkýnlýkla nitelendirilebilecek bir
duruma rastlanmamýþtýr. Yani O, taþkýnlýk yapmýþ deðildir.
Hz. Âiþe, Sevgili Peygamberimiz hakkýnda bilgi verirken þunlarý anlatýr:
- Rasûlullah (s.a.s.), Allah yolunda cihad etmesi durumu dýþýnda, hiçbir þeye; ne bir kadýna, ne de bir hizmetçiye asla eliyle vurmamýþtýr. Hiçbir kimse O’ndan (söz ve
davranýþ olarak) asla herhangi bir eziyet ve zarar görme94
53 Sahîh-i Buhârî Muhtasarý Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, IX, 276.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
miþtir. Durum böyle olunca onun kendi çevresindeki arkadaþlarý için intikam duygusu beslemesi asla düþünülemez.
Ancak bir yerde Yüce Allah’ýn haramlarýna karþý hürmetsizlik edildiði takdirde durum farklý olurdu. Ýþte bu takdirde Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Aziz ve Celil olan Allah için öfkelenir, Allah’a ve haramlarýna karþý küstahca davrananlara
hakettikleri sertlikte davranmaktan çekinmezdi.54
Hz. Âiþe’nin Peygamber Efendimizle ilgili olarak verdiði bu bilgileri büyük bilginlerden Kadý Beyzavî þöyle
açýklýyor:
- Edindiðimiz bu bilgilerden, Hz. Peygamber’in
(s.a.s.), yumuþak huylu, sabýrlý ve hakký gözetmekte duyarlý olduðu anlaþýlýyor. Eðer Allah hakkýný ve insanlarýn
hakkýný yerine getirmeseydi bu, zelillik ve horluk (gerçeðin ezilmesine seyirci kalmak, aldýrýþsýz davranmak) olurdu. Kendisi için intikam alsaydý sabýrsýz sayýlýrdý. Peygamberimiz (s.a.s.) iki aþýrý uçtan sýyrýlarak, sabýr ve hakkaniyeti en olumlu, en mutedil þekilde benimsemiþ ve bunu örnek davranýþlarýyla göstermiþtir.
Peygamber Efendimiz bir temel görüþ olarak toplumda herkesin herkese hoþgörü beslemesini esas alýyordu.
Ama, özellikle öðretmenlerin, din hizmetlilerinin ve tüm
kamu görevlilerinin sempatik, güleryüzlü, yetenekli ve
hoþgörü sahibi olmalarýný arzu ediyordu. Bu hususta halkla yoðun iliþki kuracak kamu görevlilerine þu eþsiz ölçüyü
veriyordu: “Kolaylaþtýrýnýz, zorlaþtýrmayýnýz. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz/korkutmayýnýz.”55 Buna göre Sev95
54 Müslim, Fedâil, 79.
55 Buhârî, Ýlim, 11; Müslim, Cihad, 5.
Müsamahasý
gili Peygamberimiz kamu görevlilerinin, halkýn önüne bürokratik engel koymalarýný, zorluk çýkarmalarýný, iþleri kasýtlý olarak yavaþlatmalarýný, insanlara karþý sert davranmalarýný, hatýr gönül incitmelerini önlemiþ oluyordu.
Peygamber Efendimiz müsamaha kuralýný teoride býrakmaz, uygulamada þahsen örnek olduðu gibi görevlileri de sýký bir þekilde denetlerdi. O’nun þu duasý bu açýdan
çok anlamlýdýr: “Allah’ým! Her kim, ümmetimin iþinden
bir þeyi üzerine alýr da onlara zorluk çýkarýrsa sen de onlara zorluk ver. Her kim de ümmetimin iþlerinden bir þeyi üzerine alýp da onlara lutuf ve merhametle (acýyarak
iyilik ve güzellikle) davranýrsa sen de ona lutuf ve merhametle muamele et.”56
Görüldüðü gibi sevgili Peygamberimiz Müslümanlar
arasýnda, þefkat duyygusundan uzak, acýmasýz, sevimsiz,
iþleri zorlaþtýran tipleri istemiyor, buna karþýlýk onlarýn,
inançlý, bilgili, becerikli, iyi niyetli ve sevimli olmalarýný
istiyor.
Peygamber Efendimizin müsamahasýný/hoþgörüsünü
daha iyi anlayabilmek için Hz. Enes’in tanýk olduðu bazý
tarihî örnekleri birlikte düþünelim:
Enes b. Mâlik’in (r.a.) ifadesine göre Sevgili Peygamberimiz kimseye kötü söz söylemez ve lânet etmezdi.
Yine Hz. Enes þöyle nakleder:
- Bir defasýnda Rasûlullah (s.a.s.) ile yolda giderken
bir bedevi Hz Peygamber’in (s.a.s.) cübbesinden öylesine
sert çekti ki, boynuna baktýðýmda týrmalandýðýný (hissedi96
56 Müslim, Ýmâre, 19.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
lir boyutta iz býraktýðýný) gördüm. Bedevi bununla yetinmeyerek, “Ey Muhammed! Yanýnda bulunan Allah’ýn malýndan bana bir miktar verilmesini emret!” diye seslendi.
Rasûlullah (s.a.s.) döndü, güldü ve sonra ona bir þey verilmesini emretti.57
Bedevi bunu bir saygýsýzlýk adýna yapmýyordu. Çöl
þartlarýnda yetiþen bedevinin doðal yapýsýydý bu. Ýhtimal
ki o kiþi, en yakýnlarýna da böyle hitap ediyor, bir þey isterken böyle davranýyordu. Dolayýsýyla Hz. Peygamber,
bu davranýþýndan dolayý bedeviye benzeri sertlikte bir cevap vermedi, böyle yapsaydý þahsý/nefsi hesabýna yapmýþ
sayýlýrdý. Bu durumda bedevi, din hesabýna gücendirilmiþ
olurdu. Böylece Hz.Peygamber böyle davranmakla, müsamaha göstermiþ ve bedeviyi dine biraz daha yaklaþtýrmýþ oldu.
Ýnsan davranýþlarýndaki bozukluklarý önleyip düzeltmekte önem taþýdýðý için daha önce de geçtiði gibi Hz.
Enes’in naklettiðine göre Rasûl-i Ekrem (s.a.s.), “Bir kimsenin üzüleceði bir þeyi yüzüne karsý söylemez ve hiçbir
kimsenin ayýbýný yüzüne vurmazdý.” Peygamberimiz
(s.a.s.), “Yasaklanmasý ve terk edilmesi gereken þeyleri
umumî olarak (herkesi kastederek) söylerdi ki, o hatayý
yapan kiþi, þahsýna söylenmiþ gibi incinmesin!”
Müslümanlar öyle bir Peygamber’in izinden gitmektedirler ki O’nun sadece söz ve davranýþlarý deðil, her iþareti bir emir telâkki edilmektedir. Bilhassa Ashâb-ý Kirâm
Hazretleri bu konuda çok duyarlý idiler. Bununla beraber
Hz. Peygamber (s.a.s.), ümmetinin incinmemesi için
97
57 Mustafa Âsým Köksal, Ýslâm Tarihi, IX, 450 vd.
Müsamahasý
azamî titizliði gösteriyor, onlarýn yanlýþlýklarýný düzeltirken gönüllerinin incinmemesi için çok duyarlý davranýyordu. Böylesine derin nezaket ve zerafet sahibi bir Peygamber’in ümmeti olan mü’minlere yakýþan da her türlü
kötülükten uzaklaþmak ve arýnmak için duyarlý davranmak olsa gerektir.
Bir gün Peygamberimiz (s.a.s.), adamýn birinin üstünde aðýr bir kokunun herkesi rahatsýz ettiðini gördü ve hissetti, üstelik göze batan sarý bir rengi vardý. Adam kalkýp
gidinceye kadar bir þey söylemedi, yüzüne vurmadý. Kalkýp gittikten sonra orada bulunanlara, “Bu kiþiye yumuþak bir yolla söyleseniz de bir daha bu rahatsýz edici sarý
renkli kokuyu kullanmasa!” dedi.
Ashâb-ý Kirâm, Peygamberimiz (s.a.s.) hakkýnda, “Hoþlanmadýðý bir þey, yüzünden anlaþýlýrdý.” diyor.
Sevgili Peygamberimiz þu sözüyle insan iliþkilerinde
gönül safiyetine/iç temizliðine ne derece önem verdiðini
göstermektedir:
- Hiç kimse diðer biri hakkýnda bana (kötü) bir þey
ulaþtýrmasýn. Çünkü ben yanýnýza (Hiçbiriniz hakkýnda
herhangi bir ön yargý taþýmaksýzýn) selîm bir kalple tertemiz çýkmak isterim.
Müsamaha, insanlara yürekten bir sevgi besleyebilmek,
insanlarýn mutluluðunu istemek, güçlü iken baðýþlayýcý olabilmek, kin ve intikam duygularýndan arýnabilmektir. Kötülüðe iyilikle karþýlýk verebilmek, insanlarýn hidayet ve ýslahý
için samimiyetle dua edebilmek, her çeþit taþkýnlýktan, aþýrýlýktan, iki yüzlülükten, ara bozuculuktan, þikak ve nifaktan,
ihtilâfa düþerek zaafa uðramaktan uzak kalabilmek demek98
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
tir. Müsamaha, kimseye bilerek zarar vermemektir. Sosyal
hayatta insanlarýn yetiþme tarzýndan kaynaklanan kabalýklarýna katlanmak ve eðrilikleri, uygun bir tarzda düzeltmeye
çalýþmaktýr. Bunun gibi, müsamaha, insanlarýn kusurlarýný
yaymayýp örtmektir, Ýslâmî gerçekleri insanlarýn gözleri önüne sermek, onlara Ýslâm’la tanýþma imkâný sunmaktýr.
Müsamaha, bir yerde Allah hakký ve kul hakký çiðneniyorsa buna cesaretle karþý durmak, hakký yüce mevkiine kaldýrmaktýr. Çünkü bu anlamdaki bir hakkýn çiðnenmesine seyirci kalmak, müsamaha deðil, aþaðýlanmaya seyirci kalmak anlamýna gelir. Buna göre kul hakkýnýn çiðnenmesi anlamýnda tek tek kiþilere ve topluma karþý iþlenmiþ bazý kabalýklarý ve suçlarý hoþ görmek doðru olmaz. Dinin özüne, insana ve topluma karþý iþlenen aðýr
suçlara seyirci kalmak müsamaha deðil safdillik olur.
Yaþanmýþ tarihî örneklere bakýlýrsa Peygamber Efendimiz’in gayrimüslimlere de müsamahalý davrandýðý anlaþýlmaktadýr. Nitekim, Sevgili Peygamberimiz, hicretten sonra
Medine’de Yahudileri ve hatta henüz Müslüman olmayan
Araplarý da kapsayan Medine Sözleþmesi adý altýnda bir kanun metnini yürürlüðe koyarak ülkeyi baþkalarýyla paylaþmak suretiyle onlarýn inançlarýna, ibadetlerine, aile dokunulmazlýðýna saygý göstermiþ, onlara can ve mal güvenliði
tanýmýþtýr. Ýlerleyen zamanda ise Yahudi ve Hýristiyan temsilcileriyle uygun þartlarda görüþmüþ, sorularýna cevaplar
vermiþ, onlarýn bazý taþkýnlýklarýna tahammül göstermiþ,
Müslümanlarýn egemenliðini kabul edenlerin ise inançlarý,
mabetleri, can ve mallarý korunmuþtur. Bugüne kadar hangi dinden olursa olsun Hz. Peygamber’in hayata getirdiði
deðerler ve uygulamalara dair araþtýrma yapan hiçbir kiþi
bunun aksine bir iddia ortaya koymamýþtýr.
99
Müsamahasý
Hülâsa -bu konunun en baþýnda belirtildiði gibi- müsamaha, gönül almak, gönüllere sevgi salmak, insan iliþkilerinde sevgi, saygý, zerafet, nezaket ve samimimiyeti
geliþtirmektir.
Hz.Muhammed (s.a.s.) bu anlamda müsamahakârlarýn önderi ve örneðiydi. O, þartlar ne olursa olsun her zaman ve mekânda müsamahayý sürdürmüþtür. Meselâ Taif yollarýnda taþlý saldýrýlara uðramýþ olsa bile onlarýn
helâk olmalarýný istemiyor, içlerinden ileride Allah’a
iman ve ibadet eden bir topluluk çýkacaðýný ümit ediyor
ve hidayete eriþmelerini diliyordu.
Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) dileði gerçekleþti, duasý kabul oldu. Taifliler de Mekke fethi ve Hevazin muharebesinden sonra bizzat Medine’ye bir heyet yollayarak Müslüman olduklarýný bildirdiler. Vaktiyle Taif yollarýnda Hz.
Peygamber’i (s.a.s.) taþlatanlar þimdi kendi putlarýný taþlýyorlar ve tevhide doðru adým atýyorlardý.
Mekke fethinden sonra da o zamana kadar Müslümanlarýn aleyhine kýlýç sallayan insanlarý affetmesi de Ebû Süfyan ile oðlu Muaviye, Süheyl b. Amr ve Ebû Cehil’in oðlu
Ýkrime gibi tabiaten deðiþmesi zor görünen inatçý tiplerin
bile yavaþ yavaþ Ýslâm’a adým atmalarýna yol açýyordu.
Tek kelimeyle ifade etmek gerekirse, iþte müsamahanýn hayýrlý sonucu!
Rasûlullah (s.a.s.), müsamaha yoluyla gönüllere sevgi ile iç içe îman tohumlarýný ekiyor, Ýslâm fidelerini dikiyordu. Hayýr dua ve hidayet temennileriyle bu tohumlar
yeþeriyor, fideler filizlenip büyüyerek çiçekleniyordu. Çünkü O, hep müjdeliyordu, müjdeler veriyordu, korkutmuyordu, kolaylaþtýrýyordu, zorlaþtýrmýyordu.
100
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
AÐLAYIÞI
Peygamberimiz’in (s.a.s.) göz pýnarlarý merhamet ve
þefkat yaþlarýyla dolu idi. Merhametli oluþunun doðal sonucu olarak da bazý olaylar onu aðlatýrdý.
Yanýk bir Kur’ân okunuþu, vecdle ibadet hâli, yoksul
bir çocuðun ýzdýrabý, Müslümanlarýn veya kendisinin küçük yaþta ölen çocuklarý, beklenmedik felâketler O’nu
daima aðlatýrdý. Ama O’nun aðlayýþý feryat figân yani sýzlanma ve þikâyet þeklinde deðildi.
Peygamber Efendimiz’in hangi ortamlarda ve ne tür
duygularýn eseri olarak aðladýðýný daha iyi anlayabilmek
için O’nun hayatýndan birkaç örnek sunmakta yarar vardýr.
Rasûl-i Ekrem’i (s.a.s.) namaz kýlarken gören bir
sahâbî, gözlemlerini þöyle anlatýyor:
Bir gün Peygamber Efendimiz’in yanýna gitmiþtim.
Huzura vardýðýmda namaz kýlýyordu. Üzerinde sanki bir
aðlama hâli vardý. Bu durum o kadar belirgindi ki, kendisinden çýkan ses, âdeta, ateþ üzerine konmuþ çömleðin
kaynamasýndan çýkan sesi andýrýyordu.58
Ýbn Abbas Hazretlerinin anlattýðýna göre hasta bir kýz
çocuðu vardý, hastalýðý oldukça aðýrlaþmýþtý. Hz. Peygam101
58 Hâce Mehmed Râif Efendi, Muhtasar Þemâil-i Þerîf Tercemesi, s. 221.
ber, onu kucaðýna aldý, bir saat kadar böyle kaldý ve kýz
çocuðu ruhunu Hakk’a teslim etti. Bu sýrada Ümmü Eymen (r.anhâ) yüksek sesle aðlamaya baþladý. Bu, haykýrýp
inleme/feryat þeklinde bir aðlama olsa gerek ki, Peygamber Efendimiz, böyle aðlamaktan onu engelleyince, “Ben
sizi aðlarken görmedim mi ey Allah’ýn Rasûlü! Zaman zaman siz de aðlamýyor musunuz?” dedi. Bu esnada Peygamberimiz (s.a.s.) þu cevabý verdi:
- Ey Ümmü Eymen, benim aðlayýþým, sabýrsýzlýktan
kaynaklanan feryat figan (haykýrýp inleme) tarzýnda deðildir. Ben merhametimden aðlarým. Þüphesiz mü’min her durumda hayýr ister, hayýr üzeredir. Ruhun kabzolunuþu (ruhun Yüce Allah’a teslim oluþ ve öteki dünyaya intikal âný)
da onun için bir hayýrdýr, bu yüzden Allah’a hamdeder.59
Bilginler bu konuda þu açýklamalarý getiriyor:
- Peygamberimiz (s.a.s.) demek istiyor ki: Ey Ümmü
Eymen! Sen ölüye aðlýyorsun, halbuki (Allah’a kavuþmasý
sebebiyle) ölü, durumundan memnundur. Durumundan
memnun olana (feryat ile/haykýrýp inleyerek) aðlanýr mý?
Hz. Âiþe, Peygamber Efendimiz’in süt kardeþinin
ölümünden bahisle gözlerinin yaþardýðýný þöyle anlatýr:
- Peygamberimiz’in (s.a.s.) süt kardeþi Osman b.
Maz’un Hazretleri ölmüþtü. Peygamberimiz (s.a.s.) gelerek süt kardeþini iki gözü arasýndan öptü. Bu sýrada gözlerinden yaþlar dökülüyordu.60
102
59 Hâce Mehmed Râif Efendi, Muhtasar Þemâil-i Þerîf Tercemesi,
s. 224. 60 a. g. e. , s. 224.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
Peygamber Efendimiz’in kýzý Ümmügülsüm ölmüþtü.
Cenazesi hazýrlandý, topraða verildikten sonra Peygamberimiz (s.a.s.) kabrin bir kenarýna çekilmiþ içten içten aðlýyordu.61
Peygamber Efendimizin Mýsýrlý Mariye’den doðma
bir oðlu vardý. Adý Ýbrahim’di. Peygamberimiz (s.a.s.) onu
çok sevmiþ ve yaþadýðý sürece babalýk þefkatini göstermiþti. Yavrucak, yaklaþýk 18 aylýk olunca hastalandý. Hastalýðý hýzla aðýrlaþtý. Bu sýrada Peygamberimiz (s.a.s.), oðlunu
kucaðýna almýþ ve son defa baðrýna basýp öpmüþ, göz yaþlarýný tutamayarak, “Allah’ýn takdiri karþýsýnda elden ne
gelir ey Ýbrahim!” demiþti. Nihayet yavrucak, ruhunu teslim etmiþti ki sevgili Peygamberimiz gözleri yaþlý þöyle diyordu:
- Göz yaþarýr, kalp mahzun olur. Biz Allah’ýn rýzasýna
uygun olmayan bir söz söylemeyiz. Ey Ýbrahim, senin
ölümün sebebiyle derin bir üzüntü içindeyiz... Bu, Allah’ýn bir emri olmasaydý, vade dolmuþ bulunmasaydý,
sonra gelenler öncekilere kavuþmayacak olsaydý, senin
ölümüne daha çok üzülürdük oðlum!
Gözyaþlarýný gören ashâb, Peygamberimiz’e (s.a.s.),
bunun kendilerine yasaklanmýþ olduðunu hatýrlatýnca da
þöyle buyurdu:
- Ben üzülmeyi yasaklamýþ deðilim, baðýra çaðýra feryat ederek, dövünerek aðlamayý yasakladým. Bende gördüðünüz göz yaþlarý, kalpteki sevgi ve acýmanýn eseridir...62
103
61 a.g.e., s. 225.
62 Müslim, Fedâil, 62-63.
Aðlayýþý
Gözyaþý, merhametin, kalpteki sevgi ve þefkatin eseridir. Rahmet Peygamberi olan Hz.Muhammed’in (s.a.s.) kalbi, sevgi, þefkat ve merhamet doluydu. Bu sebeple, okuduðu, dinlediði, anlam derinliklerini düþündüðü Kur’ân, huþu
üzere îfa ettiði ibadet, Müslümanlarýn baþýna gelen beklenmedik felâketler, sevdiklerinin, dostlarýnýn ve çocuklarýnýn
ölümü, bir Müslümanýn ýzdýrabý, O’nun merhamet pýnarlarýný harekete geçirir, yaþlar bir inci tanesi gibi gözlerinden süzülürdü.
Biz de Yüce Allah’a yalvaralým: Allah’ým! Sevgili Peygamberimiz’e lutfettiðin sevgi, þefkat, merhamet ve acýma
duygusundan bize de ihsan eyle, biz de merhamet eseri olan
aðlayýþla gözyaþý dökelim ve gönüllerimizin pasýný silelim!
104
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
ÝBADETÝ, KUR’ÂN
OKUMASI VE DÝNLEMESÝ
Ýbadet, sözlükte, kulluk demektir. Terim olarak ibadet, Yüce Allah’a sevgi, saygý göstermek ve kulluk görevlerini samimiyetle yerine getirmektir.
Ýnsanýn Yüce Allah’a þükretmesi, ibadet ve kulluk etmesi O’na olan imanýnýn ve baðlýlýðýnýn doðal bir sonucudur. Çünkü bizi yoktan vareden, bedenimize ve ruhumuza canlýlýk veren, hayatýmýzý saðlýklý bir biçimde yürütebilmemiz için gerekli olan her þeyi bize veren O’dur. Dolayýsýyla insanýn, Yüce Allah’a karþý sevgi, saygý ve teþekkürlerini sunmasý en doðal bir görevdir. Nitekim Yüce Allah, Kur’ân-ý Kerim’de bizim kendisine ibadet etmemizi,
kulluk görevlerini yerine getirmemizi, verdiði nimetlere
þükretmemizi, nankörlük yapmaktan kaçýnmamýzý istemektedir. (Bakara, 2/152; Mâide, 5/72, 117; A’raf, 7/59, 65, 73;
Hûd, 11/50, 61, 84; Yâsîn, 36/61; Zariyât, 51/56)
Ýbadet denilince namaz, oruç, zekât, hac ve kurban
gibi Hak Teâlâ Hazretleri tarafýndan bidirilmiþ, emredilmiþ, Peygamber Efendimiz tarafýndan da öðretilip uygulanmýþ dinî görevler ilk elde akla gelir. Bununla beraber
geniþ anlamýyla bakýldýðýnda Cenab-ý Hakk’ýn bizlerden
yapmamýzý istediði her türlü güzel iþ ve davranýþ ibadet
kapsamýna girer. Böylece, biz, Allah’ýn emirlerini ve yap105
mamýzdan hoþnut olacaðý þeyleri yapmak ve yasakladýðý
þeylerle bu kapsama giren kötü söz ve davranýþlardan kaçýnmakla O’na olan kulluk görevlerini yerine getirmiþ
oluruz.
Ýsterseniz, gelin, Peygamber Efendimiz’in ibadetlerine ve kulluk örneðine kýsa bir göz atalým:
Hz. Peygamber (s.a.s.) ibadete düþkündü; namaz
için, “gözümün nuru” diyordu. Farz namazlarý camide,
teheccüd ve benzeri nafileleri evinde kýlmayý tercih ederdi. Gecenin baþlangýcýnda yatsý namazýný kýlar yatardý.
Üçte birlik süre içinde uyanýr, bir süre teheccüd, sonra da
vitir namazýný kýlar, daha sonra tekrar yatar ve sabah ezaný okunur okunmaz çabucak kalkar; gerekiyorsa gusleder, gerekmiyorsa abdest alýr, sünnetini evinde kýlar, farzý için camiye giderdi. Toplum iþleriyle yorgun düþtüðü
günlerin gecelerinde, özellikle ölümünden önceki son zamanlarýnda teheccüdü oturarak kýlardý. Yüce Allah’ýn verdiði nimetlere karþý þükürden bir an bile geri durmazdý.
Peygamberimiz (s.a.s.), Ramazan orucuna ilâveten
bilhassa Recep, Þaban ve diðer aylarda nafile oruç tutardý. Çeþitli zamanlarda umre yaptý, hac vazifesini de vefatýndan önceki hac mevsiminde îfâ etti. Zekât, tasadduk
ve infak (hayýr-hasenât yoluyla yoksullara ve ihtiyaçlýlara
yardým) konusunda da ashâbýna örnek oldu, ihtiyaçlýlarla, yoksullarla, yetimlerle ilgilenmenin büyük sevap kazandýracaðýný belirterek inananlara yol gösterdi, hatta
baþkalarýna sýkýntý verecek bir engeli yoldan kaldýrana,
selâm verip selâm alana, hâl hatýr sorana, insanlara güler
yüzlü davranana bile ibadet sevabýnýn verileceðini ümmetine müjdeledi.
106
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
Peygamber Efendimiz, “En makbul amelin (dinin
buyruklarýný yerine getirmek için yapýlan en makbul iþin)
az da olsa sürekli yapýlaný olduðunu” ashabýna söylüyor,
usanç doðuracak kadar aþýrý nafilelerle vücuda zorluk verilmemesini hatýrlatýyor ve þöyle buyuruyordu: “Amelleri
(dinî duyarlýlýðýn gereði olan makbul iþleri) gücünüz yettiði ölçüde yapýnýz! Gücünüzün dýþýna çýkarak kendinize
meþakkat (sýkýntý, zorluk) yüklemeyiniz!”
Peygamberimiz (s.a.s.) ibadetler konusunda kendisi
nasýl davranýyorsa örnek alýnmasýný, buna bir þey ilâve
edilmemesini veya bir þey eksiltilmemesini ýsrarla belirtiyordu. Sahâbeden her gece, uykusuz ve ibadetle sabahlamayý düþüneni, eþiyle ömür boyu yakýnlaþmamaya azmetmiþ olaný, farz dýþýnda bütün yýl boyunca ara vermeksizin
oruca niyetleneni bu tutumlarýndan dolayý kýnamýþtý.
Çünkü kendisi, inananlara örnek olmak üzere gecenin bir
bölümünde ibadet ediyor, bir bölümünde de uyuyup istirahat ediyordu. Farz dýþýnda bazý günler oruçlu oluyor,
bazý günler de iftar ediyordu, eþleriyle de gerektikçe yakýnlaþýyordu. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.) halktan biriydi
(Kur’ân-ý Kerim’in ifadesiyle içimizden biriydi) ve genel
olarak bir ferdin ihtiyacý ne ise onu Ýslâm ýþýðýnda örnek
olarak gösteriyordu.
Peygamberimiz (s.a.s.), Kur’ân okurken, kelimeler
gayet açýk bir þekilde anlaþýlýrdý, uzatmalara/medlere dikkat ederdi; bazen yüksek sesle, bazen de içinden - sessizce okurdu... Sesi sedasý gayet güzeldi. Sesli okurken baþka evdekiler duymazdý, ancak odadakiler duyardý. Hiçbir
zaman sesi çýktýðý kadar alabildiðine baðýrarak rahatsýz
edici bir tavýrla okumazdý. Tatlý ve yumuþak bir sesi olan
107
Ýbadeti, Kur’ân Okumasý ve Dinlemesi
Peygamber Efendimiz, yakýcý ve etkileyici bir okuyuþa sahipti. O, Kur’ân okurken dinleyenleri bir vecd kaplar ve
kendilerini sanki bir baþka âlemde hissederlerdi. Teðannide/makamda eðip bükme tarzýnda aþýrýlýktan kaçýnýr, uygun makamla âhenkli okumayý severdi.
Peygamberimiz (s.a.s.) Kur’ân’ý, baþkasý okurken dinlemekten de ayrý bir haz duyardý. Bir gün Abdullah b.
Mes’ud’dan (r.a.) Kur’ân okumasýný istedi. O zât,
Kur’ân’ýn kendisine vahyolunduðu Peygamber’in (s.a.s.)
huzurunda okumakta tereddüt ettiyse de Hz. Peygamber
(s.a.s.), “Ben Kur’ân’ý baþkasýndan dinlemeyi severim!”
buyurdu. Bunun üzerine Abdullah b. Mes’ud (r.a.), Nisâ
sûresini okumaya baþladý... “... Her ümmete bir þahit getirdiðimiz ve ey Muhammed seni de bunlara þahit getirdiðimiz vakit durumlarý nasýl olacak?” âyetine gelince
Rasûlullah’ýn (s.a.s.) gözlerinden yaþlar akýyordu.63
Sonuç itibariyle Hz.Muhammed (s.a.s.), en üstün
kulluk bilincine sahipti. Ýbadet ü tâatýnda; dua, tövbe, istiðfar, zikr, hayr ü hasenât ve iyiliklerinde, topluma yönelik tüm görev ve hizmetlerinde devamlý idi. O, hayatýnýn
her döneminde Yüce Allah’a kul olmanýn gereklerini derin bir duyarlýlýk içinde ve aksatmaksýzýn yerine getirirdi.
Vecd üzere Kur’ân okur ve dinlerdi. Kur’ân okumayý sevdiði kadar Kur’ân’ý güzel okuyan birinden dinlemeyi de
108
63 Hz. Peygamber’in (s. a. s.) ibadetleriyle ilgili nakiller için bkz. Tirmizî, Þemâil, 44-52; Hâce Mehmed Raif Efendi, Muhtasar
Þemâil-i Þerîf Tercemesi, s. 193-217; Hüsameddin Nakþibendî,
Þerhu Þemâili’n-Nebî, s. 225-257; Ýbn Kesîr, Þemâilü’r-Resûl, (çev.
Naim Erdoðan), s. 116 vd; Aliyyü’l-Karî, Þerh-i Þifâ, I, 181 vd;
Ýbn Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ, I, 375-388; Ýlmihâl-Îman ve Ýbadetler,
(Diyanet Vakfý Yayýnlarý), I, 573-584.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
çok severdi. Bu esnada anlamlarý üzerinde düþünür ve
duygulanýrdý. Farzlarý, vacipleri zamanýnda îfâ eder, farzlar dýþýnda nafile namaz kýlar, oruç tutar, umre yapar, sadaka verirdi. Bütün bunlarý yaparken dünya iþlerini de ihmal etmezdi. Kulluðu bedene yüklenen taþýnmaz bir yük
hâline dönüþtürmez, bedenin istirahatine de zaman ayýrýrdý, buna aykýrý davrananlarýn yaptýklarýný doðru bulmazdý. Hâsýlý O, her konuda olduðu gibi kullukta da en
önde idi ve kýyamete kadar tüm inananlara örnekti.
Biz de tüm ibadetleri Kur’ân’ýn buyruklarýna ve Sevgili Peygamberimiz’in uygulamalarýnda ortaya çýkan ölçüye göre îfâ etme gayreti içinde olmalýyýz. Hiç kuþkusuz,
hatalarýmýz, eksiklerimiz olabilir. Ancak, bu durum bizi,
kullukta Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in ölçüsünü/Sünnetini
yakalama çabasýndan uzak tutmamalýdýr. Bu münasebetle, her Müslüman, iyi niyet ve samimiyetle Sevgili Peygamberimiz’in kulluk çizgisine eriþme yolunda yürümeye
çaba göstermelidir.
109
Ýbadeti, Kur’ân Okumasý ve Dinlemesi
ÇOCUK SEVGÝSÝ VE ÞEFKATÝ
Kur’ân-ý Kerîm’e göre çocuklar, “Erkek, kýz ya da
ikizler hâlinde insanlara bahþedilen ilâhî ihsandýr ve ilâhî
kudretin en açýk belirtilerindendir.” (Þûrâ, 42/49-50)
Ayrýca, Kur’ân bize, Hz. Havva hamile kalýnca Âdem
Aleyhisselâm ile birlikte, “Andolsun bize kusursuz bir çocuk verirsen muhakkak þükredenlerden olacaðýz.” diye
dua ettiklerini bildirmektedir. (A’raf, 7/189)
Kur’ân’da Hz. Âdem, Hz. Zekeriyya ve Hz. Ýbrahim
gibi peygamberlerin dilinden yapýlmýþ dualar aktarýlarak
salih bir evlâda sahip olmak için dua etmek gereði hatýrlatýlmakta ve hayýrlý nesiller güzel bir müjde olarak sunulmaktadýr. (Âl-i Ýmrân, 3/38; Furkan, 25/74) Nitekim Hz.
Ýbrahim, Yüce Allah’a yalvararak, salihlerden bir evlât istiyor ve kendisine uslu bir oðul müjdeleniyor. (Saffât,
37/99-101) Hz. Ýsmail ve Hz. Ýshak doðunca yapmýþ olduðu duanýn bir yerinde ise þöyle diyor: “Ey Rabbým! Beni ve soyumdan gelecekleri namazý devamlý kýlanlardan
eyle.” (Ýbrahim, 14/40)
Anlaþýlýyor ki, bu dualar yoluyla, inananlara, diðer
hikmetleri yanýnda hayýrlý evlâda sahip olma ve hayýrlý
evlât yetiþtirme bilinci de kazandýrýlmak istenmektedir.
111
Öte yandan, Kur’ân bize, servet ve oðullarýn dünya
hayatýnýn süsü olduðunu, buna karþýlýk Yüce Allah katýnda ölümsüz olan iyi iþlerin hem sevapça daha hayýrlý, hem
de ümit baðlamaya daha lâyýk olduðunu, mal ve çocuklarýn birer imtihan sebebi olduðunu haber vermektedir.
(Kehf, 18/46; Enfâl, 8/28)
Bu hatýrlatmalardan, hayýrlý evlât yetiþtirmenin Allah
katýnda büyük mükâfata eriþmeye vesile olacaðý, bu konuda duyarlý davranýlmaz da aksi bir geliþme olursa bu
durumun, zararlý insanlarýn yetiþmesine seyirci kalan ana
babalar için önemli bir sýkýntý olacaðý anlaþýlmaktadýr.
Kur’ân-ý Kerîm’in çocuklara bakýþýný ve onlarla ilgilenmenin önemini daha iyi kavrayabilmek için Hz. Lokman’ýn, oðluna öðütlerini incelemekte yarar vardýr. Hz.
Lokman, oðluna öðüt verirken þöyle diyor:
- Yavrucuðum! Allah’a ortak koþma! Doðrusu þirk büyük bir zulümdür...Yavrucuðum! Yaptýðýn iþ (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi aðýrlýðýnda bile olsa ve bu, bir kayanýn içinde, göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa,
yine de Allah onu (senin karþýna) getirir. Doðrusu Allah, en
ince iþleri görüp bilmektedir ve her þeyden haberdardýr.
Yavrucuðum! Namazý kýl, iyiliði emret, kötülükten vazgeçirmeye çalýþ, baþýna gelenlere sabret. Doðrusu bunlar, azmedilmeye deðer iþlerdir. Küçümseyerek insanlardan yüzçevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah,
kendini beðenmiþ övünüp duran kimseleri asla sevmez. Yürüyüþünde tabii ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir. (Lokman, 31/13, 16-19)
Kur’ân-ý Kerîm’in bu konuda bize tuttuðu ýþýkla aydýnlandýktan sonra meselenin Hz. Peygamber (s.a.s.) boyutunu
112
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
yani Kur’ânî ölçülerin uygulama ve Peygamber Efendimiz’in
þahsýndaki örneklik boyutunu imcelememiz uygun olur.
Þimdi, bu örneklerden bazýlarýný birlikte görelim:
Hz. Âiþe’nin anlattýðýna göre, bir defasýnda bedevilerden bir grup Sevgili Peygamberimizin huzuruna gelmiþlerdi. Bunlar bir münasebetle Peygamber Efendimize ve huzurda bulunan sahâbîlere, “Sizler çocuklarýnýzý öper, sever
misiniz?” diye sordular. Peygamber Efendimizden ve huzurda bulunan sahâbîlerden evet cevabýný alýnca biraz þaþýrdýlar ve bu þaþkýnlýk içinde, “Ama, Allah’a yemin ederiz ki,
bizler (çocuklarýmýzý) öpüp okþamayýz!” demekten kendilerini alamadýlar. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem (s.a.s.),
“Eðer Allah sizin gönüllerinizden rahmet ve þefkati çekip
çýkarmýþsa ben ne yapabilirim?” buyurdu.64
Böylece, Sevgili Peygamberimiz, çocuklara ilgi ve sevgi beslemenin, Yüce Allah’ýn insanlara ihsan ettiði rahmet
ve þefkat duygularýnýn eseri olduðunu belirtmiþ oluyordu.
Kendisi de bir çocuk olarak uzun yýllar Sevgili Peygamberimizin yanýnda kalan Hz. Enes’in nakline göre,
Rasûl-i Ekrem Hazretleri, çocuklarýn arasýna karýþýr ve
güler yüzle onlara þaka yapardý.65 Çocuklara selâm verir,
onlarýn dünyasýna girer, seviyelerine uygun olarak onlarla konuþurdu.
Kaynaklarda yer alan bilgilere göre gerçekten de Peygamber Efendimiz, çocuklarla oyun oynar, oyunda onlara
113
64 Müslim, Fedâil, 64 (Mehmed Sofuoðlu Tercemesi, VII, 197).
65 Sahîh-i Buhârî Muhtasarý Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, XII, 152; Ýbn
Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ, I, 382.
Çocuk Sevgisi ve Þefkati
uyar, onlarýn oyunlarýný bozmazdý. Onlarla þakalaþýrdý.
Ýnanç, ibadet ve ahlâk konularýnýn onlara yumuþaklýkla
anlatýlmasýný ister, katý ve kaba davranýlmasýný yasaklardý.
Kendisi de bu konularda çok hoþgörülü davranýrdý. Hatta,
oruç gibi ibadetlere ilk baþlayan çocuklarla öðleden sonra
bizzat ilgilenir, onlarý birtakým þeylerle oyalayarak vaktin
kolayca geçmesini saðlar, çocuklara açlýðýný unuttururdu.
Bunun gibi, Peygamber Efendimiz, namaz kýlarken baþta
torunlarý Hasan ile Hüseyin olmak üzere diðer sahabî çocuklarýnýn omuzuna atýlýp sýçramak gibi davranýþlarýný da
hoþ görürdü. Namaz esnasýnda bir çocuk aðlamasý duyarsa
onun istirahatýný düþünerek namazý kýsa tutardý.
Sevgili Peygamberimiz, çocuklarý çok sever, sevdiðini
de açýkça söyler ve samimi bir sevgi duygusuyla onlarý
kucaklardý. Hicret esnasýnda Medine’ye girerken, Neccaroðullarý’na mensup kýz çocuklarý defler çalýp þarkýlar
söyleyerek folklor gösterileri gibi þenlikle Peygamberimizi karþýladýklarýnda bundan dolayý çok duygulanan Peygamber Efendimiz, onlara, “Beni seviyor musunuz?” diye
sormuþ, onlar da heyecanla, “Evet ey Allah’ýn Rasûlü!”
cevabýný verince o da ayný samimiyet ve içtenlikle üç defa “Ben de sizi seviyorum.” buyurmuþtur.66
Peygamber Efendimizin çocuklarla ilgili anýlarýna dair pek çok gözlem ve birikime sahip olan Hz. Enes, Sevgili Peygamberimiz’in çoluk çocuðuna düþkünlüðünü þöyle
anlatýr:
“Ben Peygamber Efendimiz kadar çoluk çocuðuna,
aile fertlerine, eli altýndakilere merhameti olan hiçbir
114
66 Diyarbekrî, el-Hamîs, I, 385.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
kimse görmedim. Hz Peygamber’in (s.a.s.) oðlu Ýbrahim,
Medine’nin yüksek taraflarýndaki köylerin birinde süt annesinin yanýnda bulunuyordu. Hz Peygamber (s.a.s.) -biz
de beraberinde olduðumuz hâlde- onun yanýna giderdi.
Bir defasýnda Hz Peygamber (s.a.s.) o eve gitmiþti ki, ev o
sýrada duman içindeydi. Çünkü Ýbrahim’in süt babasý bir
demirciydi. Peygamberimiz (s.a.s.), Ýbrahim’i kucaðýna
alýr, onu öper, sonra da geri dönerdi.”67
Peygamber Efendimiz, özellikle yetim ve yoksul çocuklarla yakýndan ilgilenir, kýz çocuklarý arasýnda hizmetçi ve iþçi gibi çalýþmak mecburiyetinde kalanlara da merhametle davranýr, onlarýn her istediðini dinler, her ihtiyacýný gidermeye çalýþýrdý. Nakledeceðimiz þu olay bu açýdan çok anlamlýdýr:
Hz. Muhammed’in (s.a.s.) cebinde on lirasý (on dirhem) vardý. Dört lirasýna elbiseciden bir gömlek aldý. Dýþarýya çýkýnca yoksul bir Medineli, “Ey Allah’ýn Rasûlü, o
gömleðe çok ihtiyacým var, onu bana verir misin?” dedi.
Peygamberimiz (s.a.s.), gömleði yoksula verdi. Elbiseci
dükkânýna tekrar girdi, geri kalan paranýn dört lirasýna
kendisi için bir gömlek satýn aldý.
Dýþarýya çýkýnca küçük bir kýzýn aðladýðýný gördü.
Hemen yaklaþýp sebebini sordu. Bir evde hizmetçilik yapan bu küçük kýz, “Ev sahibim bana un almak için iki lira vermiþti, onu kaybettim, onun için aðlýyorum” cevabýný verdi.
Peygamberimiz (s.a.s.) son kalan iki lirayý da bu kýzcaðýza verdi. Fakat küçük kýz aðlamaya devam ediyordu.
115
67 Müslim, Fedâil, 62.
Çocuk Sevgisi ve Þefkati
Peygamberimiz (s.a.s.) tekrar sordu: “Kaybettiðin iki liraya yeniden kavuþtun, hâlâ niçin aðlýyorsun?”
Kýz, “Eve geç kaldým, beni dövmelerinden korkuyorum!” cevabýný verince Sevgili Peygamberimiz kýzýn elinden tuttu, “Korkma yavrum, gel benimle!” dedi. Onu eve
kadar götürdü, önce selâm verdi. Ancak üçüncü selâmýnda kapý açýldý. Peygamberimiz, “Ýlk selâmýmý duymadýnýz
mý?” deyince, “Duyduk ama selâmýnýzýn artmasýný ve sesinizi daha çok duymayý arzu ettik. Sana canýmýz feda ey
Allah’ýn Rasûlü, buraya kadar niye zahmet ettiniz?” dediler. Peygamberimiz (s.a.s.), “Þu kýzcaðýz, geç kaldým diye
dövülmekten korkuyordu da bunu size kadar getirdim.”
buyurdu.
Bunun üzerine ev sahibi sevinçle, “Ey Allah’ýn Rasûlü,
sizin, evimize gelmenize sebep olduðu için bu hizmetçi kýzý (cariyeyi) âzât ediyorum. Artýk hürdür” deyince, Hz.
Peygamber (s.a.s.) þöyle buyurdu:
- Allah’ýn bana verdiði on lira ne kadar bereketli
imiþ! Allah onunla Peygamberine ve Medineli bir yoksula birer gömlek giydirdi, bir kýz çocuðunu da sevindirdi,
hürriyetinin baðýþlanmasýna vesile oldu! Þüphesiz bize
sonsuz gücüyle rýzýk veren O’dur.68
Bilindiði gibi Uhud þehidi Hz. Hamza, Hz. Cafer ve
Hz Ali’nin amcasý idi. Hz. Peygamber onu saðlýðýnda
Zeyd b. Hârise Hazretleriyle de kardeþ kýlmýþ, her zaman
birbirlerini desteklemelerini söylemiþti. -Ýleride baþka bir
konu etrafýnda detaylý olarak aktarýlacaðý gibi- Uhud þehidi Hamza’nýn (r.a.) kýzý Ümame’nin bakýmý ve hayata
116
68 Ýbn Kesîr, Þemâilü’r-Resûl, s. 78.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
hazýrlanmasý sözkonusu olduðu zaman bu üç zâtýn ýsrarla
ilgilenmek ve ona yardýmcý olmak isteðini taþýdýklarý görüldü. Bir þehit çocuðuna gösterilen bu ilgi, doðrusu, gözleri yaþartacak anlamlý bir tabloydu. Belli ki her konuda
doðru olaný Sevgili Peygamberimiz’den öðrenen Ashâb-ý
Kirâm, çocuklarla ilgilenmenin önemini de ondan öðrenerek gönüllerine yazmýþlardý, bu olayda olduðu gibi zamaný gelince de uyguluyorlardý. Peygamber Efendimiz bu
üç zâtýn her birine teþekkür etti, ilgilerinden dolayý onlara, “Allah razý olsun” diye hayýr dua etti ve Hz. Cafer’in
eþi Esma, Ümame’nin teyzesi olduðu için bakýmýnýn ona
verilmesini uygun buldu.
Kýz çocuklarý ile ilgili bu iki yaþanmýþ tarihî olaydan
sonra isterseniz, birlikte Kur’ân’ýn ve Sevgili Peygamberimiz’in kýz çocuklarýna bakýþýna bir göz atalým.
Câhiliye çaðýnda Araplarýn aile hayatýnda erkek ve kýz
çocuklarý ayný saygýnlýða sahip deðillerdi. Özellikle Ýslâm
dininin insanlýðýn gündemine girdiði zamanlarda alt tabakaya mensup ailelerde kýz çocuklarýna hiç itibar edilmezdi. Kýz çocuklarýna tüketici gözüyle bakýlýrdý. Bir de ilerleyen zamanda bazý hatalar yapar düþüncesiyle toplumda
þeref ve itibarlarýnýn zedelenmesinden endiþe ederlerdi.
Bu yüzden, çoðu kez, kýz çocuklarýnýn hayatýna bile bile
son verirlerdi. Kur’ân bu iç karartan olaylarla ilgili bize
haber vermektedir. Buna göre, onlardan birine bir kýz çocuðunun doðduðu müjdelenince hiç sevinmez, aksine,
üzülür, öfkelenir ve yüzü kapkara kesilirdi; kendisini son
derece üzen bu haber yüzünden utanç içinde kalýr, halktan gizlenir, onu utana utana evinde tutsun mu yoksa topraða mý gömsün? Bunu düþünür. Yüce Allah Kur’ân’da bu117
Çocuk Sevgisi ve Þefkati
nu anlattýktan sonra âyetin sonunda þöyle der: “Bakýn ki,
verdikleri hüküm ne kadar kötüdür!” (Nahl, 16/59) Yine
Kur’ân’da Yüce Allah insanlara, yoksulluk korkusuyla çocuklarýný öldürmekten vazgeçmelerini, bu kötü iþi yapmanýn büyük bir günah olduðunu belirtir. (En’am, 6/151; Ýsra, 17/31) Câhiliye döneminde kýz çocuklarýný vahþice
topraða gömmüþ olan kiþilerden kimileri Müslüman olduktan sonra bunu Peygamberimize anlattýklarýnda onun
gözlerinden akan yaþlar sakalýný ýslatýrdý.
Kaynaklarda nakledildiðine göre meþhur þair Ferazdak’ýn dedesi Sa’saa, çocuklarýný öldürmek isteyen babalardan üçer deve karþýlýðýnda yaklaþýk 300 kadarýný kurtarabilmiþti. Bir tek kiþinin bu kadar sayýda kýz çocuðunun hayatýný kurtardýðý dikkate alýnýrsa Ýslâm’dan önceki
Arap toplumunda bu anlayýþýn sanýldýðýndan daha yaygýn
olduðu ortaya çýkmaktadýr. Peygamber Efendimiz,
Kur’ân’ýn yasakladýðý bu üzücü anlayýþýn ortadan kaldýrýlmasý için çalýþtý, kýz çocuklarýný iyi bir þekilde yetiþtirenlerin övgüye deðer bir þey yapmýþ olacaklarýný müjdeledi,
-yukarýdaki örneklerden de anlaþýlacaðý gibi- kendisi de
kýz çocuklarýna önem verdi ve onlarýn topluma en iyi bir
biçimde kazandýrýlmasý için çaba gösterdi.
Böylece, Peygamber Efendimiz’in uygulamalarýyla
Ýslâmiyet, kýz ve erkek çocuklar arasýndaki eþitsizliðe ve
kýz çocuklarýnýn hakir görülmesine son vermiþtir. Sevgili
Peygamberimizin giriþimleriyle kýz çocuklarý da hakettikleri saygýn hayata kavuþmuþlardýr.
Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretlerinin naklettiði bir
hadîs-i þerîfte de Sevgili Peygamberimiz, anne çocuk iliþkilerine dikkat çekiyor. Hz. Ebû Eyyûb, bu hadîs-i þerîfi,
Peygamber Efendimiz’in vefatýndan sonra ilerleyen za118
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
manda bir deniz seferinde cereyan eden bir olay sebebiyle naklediyor. Buna göre, Müslümanlar, Abdullah b. Kays
el-Fezârî komutasýnda bir deniz seferine çýkmýþlardý. Hz.
Ebû Eyyûb da sefere katýlanlar arasýndaydý. Bir ara esirler arasýnda bir kadýnýn feryatla aðlamasý dikkati çekti.
Bunun sebebi, savaþ ortamýnda çocuðuyla ayrý kalmýþ olmasýydý. Ebû Eyyûb Hazretleri derhal meseleye el koydu.
Araþtýrýp çocuðu buldu ve annesine teslim etti. Olay, komutana aktarýlýp da Hz.Ebû Eyyûb’tan, niçin böyle davrandýðý sorulunca o þöyle cevap verdi:
- Bu þekilde davranmamýn sebebi, Peygamber Efendimizden iþittiðim þu hadîstir: “Bir anne ile çocuðunu birbirinden ayýranlarý Yüce Allah kýyamet gününde bütün
sevdiklerinden ayýrýr.”69
Peygamber Efendimiz, yaptýðý yanlýþ bir iþten dolayý
çocuklarý azarlamaz, sadece yapýlan iþin yanlýþ olduðunu
uygun bir ifade ile söyler, doðruyu da gösterirdi. Rafi adlý bir zâtýn çocukken baþýndan geçen bir olay bu konuda
güzel bir örnek sayýlýr. Bu zat þöyle anlatýr:
Henüz çocuk iken bir hurma aðacý taþlamýþtým. Beni
Hz. Peygamber’e götürdüler. Buyurdu ki, “Ey oðulcuðum!
Hurmayý niçin taþladýn?” Ben, “Karným açtý, yemek yemek
için bunu yaptým.” deyince Hz. Peygamber, “Yavrum, acýktýðýn zaman bir daha hurmayý taþlama, kendiliðinden altýna düþenlerden ye!” buyurdu. Sonra baþýmý okþadý ve: “Allahým! Bu yavrunun karnýný doyur.” diye dua etti.70
119
69 Ahmed b.Hanbel, Müsned, V, 413; Tirmizî, Siyer, 17, Nedvî, Asr-ý
Saadet - Ashâb-ý Kiram, IV, 268-284. 70 Ýbn Mâce, Ticarât, 67. Bu hadîsin yorumu için bkz. Mustafa Öcal,
"Çocuk Terbiyesi ve Peygamberimizin Eðitim Metodu", Diyanet
Dergisi, (XXV/4, Ekim-Kasým-Aralýk 1989), s. 177-182.
Çocuk Sevgisi ve Þefkati
Bir kere bu olayda dikkatimizi çeken ilk þey, Peygamber Efendimizin bu çocuða, “Ey oðulcuðum!”diyerek tatlý
ve yumuþak bir hitapla baþlamýþ olmasýdýr. Hiç kuþkusuz
bu hitap þekli böyle durumlarda konuya muhatap olan çocuðu oldukça rahatlatacaktýr. Ýþte bu, problem çözmeyi hedefleyen bir üsluptur. Bu olayda bir baþka nokta, Rafi’e,
hurma aðacýný bir daha taþlamamasýný hatýrlatmasý yani hatasýný kavratmasýdýr. Diðer önemli bir husus da, açlýk sebebiyle hurma yeme ihtiyacý hissederse kendiliðinden alta düþeni yemesinin doðru olacaðýný söylemesidir.
Görüldüðü gibi, çocuklarý sevmek, onlara þefkat, merhamet ve ilgi göstermek, onlarýn problemlerini çözmek bize cennetin kapýlarýný açýyor, cehennemin kapýlarýný kapatýyor. Çünkü, þefkatli ve merhametli Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), çocuklarý sevmeyi, onlara þefkat ve merhamet duygusu ile ilgi göstermeyi, onlarý tehlikelere karþý korumayý cehennemden kurtuluþa ve cennete giriþe vesile saymaktadýr. O, saðlýðýnda gerçekten de çocuklarýn arasýna katýlýr, onlara selâm verir, iyi dileklerini sunar, tatlý tatlý þakalar yaparak gönüllerini alýrdý. Þefkat Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s.), kendi çocuklarý ve torunlarý baþta olmak
üzere bütün çocuklara sevgi gösterirdi. Bununla beraber, þehit çocuklarýna, bir þekilde anneleri babalarý ölmüþ yetim ve
öksüzlere, yoksul aile çocuklarýna, zayýf statüde bulunan
özgürlüðü kýsýtlý çocuklara ve geçimini saðlamak için aðýr iþlerde çalýþmaya mecbur kalan çocuklara özel bir ilgi gösterir, onlarýn problemlerini çözmek için çalýþýr ve Ashâb-ý
Kirâmý da bu tür hizmetlere yönlendirirdi.
Peygamber Efendimiz, cocuklara sevgi ile ilgi göstermenin ötesinde onlarýn haklarýnýn korunmasý için Müslü120
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
manlarý bilinçlendirirdi. Bu cümleden olarak, ilk elde, çocuklarýn geleceðe en iyi bir þekilde hazýrlanma haklarý
vardýr. Bu konuda anne baba sorumludur. Anne baba çocuðuna önce iyi bir ad koymalý, onun iyi þartlarda yetiþmesi için çaba göstermeli, içinde yaþadýðý çaðýn þartlarýný
dikkate alarak iyi bir meslek sahibi yapmalýdýr. Ayrýca,
Sevgili Peygamberimiz mal varlýðýnýn bir kýsmýnýn tasarruf edilerek çocuklara býrakýlmak suretiyle onlara iyi bir
ekonomik gelecek düþünülmesini uygun bulmuþtur. Buna
göre Peygamber Efendimiz, çocuðun hakký olan malî birikimin bütünüyle baþka yerlere harcanmasýný doðru bulmamýþtýr.
Buna göre, biz Müslümanlar da Sevgili Peygamberimiz’in çocuklara yönelik sevgi, þefkat ve merhametini her
yönüyle örnek almalý ve günümüz þartlarýnda ona uygun
davranýþlar geliþtirmeye çaba göstermeliyiz. Çocuklarýmýza da, Peygamber Efendimiz’in kendilerini çok sevdiðini
her zaman hatýrlatmalýyýz.
121
Çocuk Sevgisi ve Þefkati
ANNE SEVGÝSÝ
Bilindiði gibi Hz. Muhammed (s.a.s.), annesi Âmine
Hatun’u, altý yaþýnda küçük bir çocuk iken kaybetmiþti.
Ancak, þayet annesi sað olsaydý ömrü boyunca ona göstereceði sevgi ve saygýnýn ne kadar samimî ve içten olacaðýný tahmin etmek zor deðildir.
Kur’ân-ý Kerîm’de ve hadîs-i þerîflerde anne ve baba
haklarýyla ilgili olarak yer alan emir ve tavsiyeler, Son
Peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.s.), yanýnda yaþlanacak olsalardý anne ve babasýna nasýl davranacaðý hakkýnda bize ipucu vermektedir.
Bu konuda Kur’ân-ý Kerîm ne diyor, önce ona bir bakalým, sonra da hadîs-i þerîflere bir göz atalým:
Yüce Allah, Kur’ân-ý Kerîm’de þöyle buyuruyor:
- Allah’a kulluk edin, O’na hiçbir þeyi ortak koþmayýn. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, düþkünlere, yakýn
komþuya, uzak komþuya, yakýn arkadaþa, yolcuya ve eliniz altýnda bulunan kimselere iyilik edin... (Nisa, 4/36)
- Biz insana, ana ve babasýna karþý iyi davranmasýný
tavsiye etmiþizdir..(Lokman, 31/14)
- Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanýza da iyi davranmanýzý kesin bir þekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanýnda yaþlanýrlarsa ken123
dilerine “of” bile deme, onlarý azarlama, ikisine de güzel
söz söyle. Onlarý esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve “Rabbim! Küçüklüðümde onlar beni nasýl yetiþtirmiþlerse, þimdi de sen onlara (öyle) rahmet et.”
diye dua et. (Ýsrâ, 17/23-24)
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de, þöyle buyurmaktadýr:
- Allah’ýn rýzasý, anne babanýn rýzasýnda, gazabý da
anne babanýn gazabýndadýr.71
- Büyük günahlarýn en büyüðü Allah’a ortak koþmak
ve anne babaya karþý gelmektir.72
- “Kendisiyle en çok ilgilenilmesi, ihtiyaçlarýnýn öncelikle karþýlanmasý ve kendisine yakýn olunmasý gereken kimdir?” diye sorulunca Rasûl-i Ekrem (s.a.s.), üç kere, “annendir” buyurdu, dördüncüde, “babandýr” diye ekledi.73
Görüldüðü gibi yukarýda mealleri verilen âyet ve hadislerde anne babaya sevgi ve saygý konusunda hassasiyetle durulmaktadýr.
Þimdi de annesine dair bir hatýrasýný ve anne mevkiindeki hanýmlarla ilgili örnek davranýþlarýný sýralayarak
Hz. Peygamber’in (s.a.s.), annesi sað olsaydý ona nasýl
davranacaðýný ve bu yaþanmýþ olaylarýn Müslümanlara
nasýl örnek teþkil ettiðini göstermeðe çalýþacaðýz:
Hz. Peygamber (s.a.s.), Hudeybiye Umresinde Mekke’ye giderken Ebva’ya uðramýþtý. Cenâb-ý Allah’tan izin
isteyerek annesinin kabrini ziyaret etti. Ziyaret sýrasýnda
124
71 Tirmizî, Birr ve Sýla, 3.
72 Tirmizî, Birr ve Sýla, 4.
73 Buharî, Edeb, 2.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
kabri eliyle düzeltti, teessüründen aðladý. Peygamber
Efendimizin aðladýðýný gören Müslümanlar da aðladýlar.
Bu sýrada, “Niçin aðladýðýný” soranlara, Hz. Peygamber
(s.a.s.), “Annemin benim hakkýmda þefkat ve merhametini hatýrladým da aðladým” cevabýný verdi.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) doðduðunda Ebû Leheb’in cariyesi Süveybe, bir hafta kadar ona süt emzirmiþti. Peygamberimiz (s.a.s.), hayatý boyunca bu hanýma çok
iyi davranmýþ ve iyilik etmiþtir. Peygamber Efendimiz, Medine’ye göç ettiðinde ona sürekli olarak yiyecek gönderir,
gidip gelenler aracýlýðýyla devamlý selâm yollar, hâl hatýr
sorardý. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu ilgisini Süveybe Hatun
ölünceye kadar devam ettirdi. Hatta onun ölüm haberini
aldýktan sonra da Rasûl-i Ekrem (s.a.s.), bir yakýný olup olmadýðýný soruþturmuþ, kimsesi olmadýðýný tesbit etmiþti.
Peygamberimiz’in (s.a.s.) süt annesi Halime Hatun,
bir defasýnda Mekke’ye gelmiþ ve Peygamber Efendimize,
“Yaman bir kýtlýk geçirmekte olduklarýný, kuraklýktan
hayvanlarýn kýrýldýðýný...” söylemiþti. Bu sýrada Hz. Hatice ile evli olan ve henüz Mekke’de bulunan Peygamberimiz (s.a.s.), Halime Hatun’a kýrk koyun ile, binip gitmek
ve yüklerini taþýmak üzere bir de deve vermiþti.
Yine bir gün süt annesi Halime, Sevgili Peygamberimiz’in huzuruna gelmiþti. Peygamberimiz (s.a.s.) hemen
ayaða kalktý: “Anneciðim! Anneciðim!” diye saygý ve sevgi gösterdi, abasýný sererek üzerine oturttu.
Geleneðe göre böyle bir davranýþ, kiþinin sevip saydýðýna beslediði içten sevgi ve saygýnýn bir belirtisi sayýlýrdý.
Þemâil kitaplarýnda Sevgili Peygamberimiz’in dadýsý
olarak adý geçen Ümmü Eymen Bereke’yi (r.anhâ) da bu125
Anne Sevgisi
rada rahmetle analým. Peygamber Efendimiz, uzun süre
kendisine hizmet eden bu hanýmý çok sever sayardý; bu
muhterem hanýmefendiye o kadar hürmet ederdi ki, zaman zaman ona, “Sen benim ikinci annem sayýlýrsýn” diye
hitap ederdi. Bu ifade, Peygamberimiz’in (s.a.s.), dadýsý
Ümmü Eymen’i annesi kadar sevdiðini, onu kendisine ve
kendisini ona annesi kadar yakýn hissettiðini belirtmesi
bakýmýndan ilginçtir. Ümmü Eymen’in cariye statüsünde
yetiþmiþ bir kadýn olduðu dikkate alýnýrsa Sevgili Peygamberimiz’in ona “annem!” diye hitab etmesinin anlam ve
önemi daha iyi anlaþýlýr. Çünkü câhiliye çaðý Araplarýnda
cariyeler (köle kadýnlar) her çeþit insanî ve tabiî haklarýndan mahrum idiler. Ýþte, böyle bir ortamda Hz. Peygamber (s.a.s.), Ümmü Eymen’i anne mevkiine yükseltiyordu.
Bu durum, ayný zamanda Hz. Peygamber’le birlikte kadýn
haklarýnda hýzlý bir ilerlemenin olacaðýný da gösteriyordu.
Burada bir de Ebû Tâlib’in hanýmý Fatma Hatun’a
deðinmekte yarar var. Bu haným, sekiz yaþýndan itibaren
evine gelen Peygamberimiz’e (s.a.s.) öz oðullarý gibi davranmýþ ve onu baðrýna basmýþtý.
Peygamber Efendimiz, küçükken kendisine hizmeti
geçen diðer kadýnlara olduðu gibi, Fatma Hatun’a da ömrü boyunca iyi davranmýþ, hürmette kusur etmemiþti. Bu
cümleden olarak onu sýk sýk ziyaret eder, hatýrýný sorardý.
Fatma Hatun öldüðünde Hz. Peygamber (s.a.s.), “Annem
öldü” ifadesini kullanmýþ, gömleðini kefen olarak vermiþ
ve kabre eliyle indirmiþti. Çevresindekiler, Fatma Hatun’un ölümü karþýsýnda Peygamber Efendimiz’in gösterdiði sýcak ilginin sebebini sorduklarýnda þöyle cevap verdi:
- Ebû Tâlib’ten sonra bu kadýncaðýz kadar bana iyiliði dokunan hiçbir kimse yoktur. Ahirette cennet elbisele126
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
rinden giyinmesi için ona gömleðimi kefen olarak verdim. Kabre ýsýnmasý, alýþmasý için de oraya kendisiyle birlikte uzandým.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.), Fatma Hatun’un ölümü karþýsýndaki üzüntüsünden hayret edenlere söylemiþ olduðu
þu söz de çok anlamlýdýr:
- O benim annemdi! Kendi çocuklarý aç durur, suratlarýný asarlarken o, önce benim karnýmý doyurur, saçýmý tarardý, o benim annemdi!74
Bu tarihî hakikatleri sýraladýktan sonra rahatlýkla ifade
edebiliriz ki, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’de (s.a.s.) anne sevgisi çok kuvvetli idi.
Annesi Âmine Hatun’un kabrini ziyaret etmesi, teessüründen gözyaþý dökmesi; büyüdüðünde -vaktiyle kendisine
çok az bir süre de olsa süt emziren- Süveybe Haným’a çeþitli yardýmlarda bulunmasý, süt annesi Halime’ye rastladýkça “anneciðim, anneciðim!” diye hitap etmesi ve ihtiyaçlarýný karþýlayarak yardýmda bulunmasý; öz annesinin
yokluðunu hissettirmemek için elinden gelen gayreti gösteren Ümmü Eymen’e, “Sen benim ikinci annem sayýlýrsýn.”
diyerek teþekkür etmesi, keza uzun bir süre sofrasýnda yemek yediði amcasýnýn eþi yengesi Fatma Hatun için, “O benim annemdi!” demesi, Peygamberimiz’de (s.a.s.) anne
sevgisinin ne kadar kuvvetli olduðunu göstermektedir.
Böylece, Müslümanlar, her konuda olduðu gibi anneye
sevgi ve saygý konusunda da en güzel örnekleri Hz. Mu127
74 Hz. Peygamber’de anne sevgisi ile ilgili örnekler için bkz. Ýbn Sa’d,
Tabakâtü’l-Kübrâ, I, 109-117; Ýbnü’l-Esîr, el-Kâmil, I, 459; Ahmed
b. Ebî Ya’kub b.Ca’fer, Tarîhu’l-Ya’kubî, II, 14; Mevlânâ Abdülbâkî,
Meâlimü’l-Yakîn , s. 25.
Anne Sevgisi
hammed’in (s.a.s.) þahsýnda görmektedirler. Herhalde bütün Müslümanlar, Sevgili Peygamberimizi örnek alarak annelerine ve anne mevkiindeki hanýmlara sevgi, saygý ve hizmeti þeref saymalýdýrlar. Eli öpülesi nur yüzlü annelerimize
saygý ve hizmette ihmalkâr davrananlar, Peygamber Efendimiz’in bu konuda sunmuþ olduðu örnek davranýþlarýn ýþýðýnda aydýnlanmalý ve hatalarýndan uzaklaþmalýdýrlar.
O halde, annemiz yaþýyorsa ona sevgi ve saygýmýzý
sürekli sunmalý, hizmetine her zaman koþmalýyýz. Þayet
annemiz ölmüþþe onu rahmetle anmalý, hatýralarýný ve
sevgisini çocuklarýmýzla paylaþmalý, öteki dünyada onu
huzurlu kýlacak yararlý hizmetler yapmalýyýz.
128
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
ÞAKASI
Ýslâm dini, insanlardan güler yüzlü, sevimli, sempatik, samimi, dürüst, çalýþkan, yardýmsever olmalarýný ve
toplumda herkese güven telkin etmelerini ister. Sert, acýmasýz, hiddetli, kindar ve sürekli hatýr yýkan kavgacý insan tipini dinimiz hoþ görmez.
Buna göre, uygun ortamlarda, insanlarý incitme amacý gütmeyen, söz ve davranýþ olarak kýrýcý olmayan þakalar insanlarý rahatlatýr, iliþkileri güçlendirir, sosyal dayanýþmayý artýrýr, gönüllerde ferahlýk uyandýrýr, insanlarda
görev ve hizmetlerini daha bir þevk ve istekle yürütme
anlayýþýný geliþtirir.
Peygamber Efendimiz, sürekli, insanlarýn arasýnda ve
toplumun hizmetinde idi. Güleryüzlü olup herkesle diyaloða açýktý. Bu münasebetle O, dinî düþünceye engel oluþturan, kindarlýk ve çekememezlik doðuran, vakar ve aðýrbaþlýlýðý gideren þakalarý doðru bulmaz, buna karþýlýk, bu
tür sakýncalar taþýmayan þakalarý kendisi yaptýðý gibi
ashâbýnýn da birbirine yapmasýna engel olmazdý.
Peygamber Efendimiz’in de içinde bulunduðu bazý
þaka örneklerini gözden geçirirsek konuyu daha iyi anlayabiliriz:
Sevgili Peygamberimiz, yanýna on yaþýnda bir çocuk
iken gelen ve uzun süre terbiyesi altýnda kalan Enes b.
129
Mâlik Hazretlerine zaman zaman, “iki kulak sahibi-iki
kulaklý çocuk” diye seslenirdi. Ýslâm bilginleri, bu sözü,
“Hz Enes’i, konuþulaný dikkatle dinlemeye ve anlamaya
özendirmek için Peygamberimiz (s.a.s.) tarafýndan yapýlmýþ bir latîfe” olarak yorumlarlar.75
Enes Hazretlerinin anlattýðýna göre bir gün, konuþulanlarýn özünü ilk elde kavramakta zorlanan bir kiþi Hz.
Peygamber’den (s.a.s.) bir binek hayvaný istedi. Peygamber Efendimiz de, “Ben seni diþi deveden doðmuþ bir
hayvana bindirmek istiyorum” diyerek þaka yaptý. Fakat,
Peygamber Efendimiz’in bu þakasýný anlamayan kiþi,
“Ben, yavru hayvaný ne yapayým? O beni taþýyamaz ki!”
demekten kendini alamadý. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s.), sözündeki inceliði kavrayamamýþ olan bu kiþiye, “Devenin küçüðünü de büyüðünü de diþi deve doðurmaz mý? Benim kastettiðim, diþi deveden doðmuþ ve
insaný taþýma çaðýna gelmiþ büyük devedir.” diye açýklama yapmak durumunda kaldý.76
Yine Hz. Enes’in nakline göre çölde/kýrsal alanda
köyde yaþayan bir kiþi vardý, adý Zahir’di. Zahir, þehre
geldikçe Peygamber Efendimiz’e çiçek, meyve ve sebzelerden hediye getirirdi. Sevgili Peygamberimiz ona, “Zahir bizim tarlamýz!” diye takýlýr, “Biz de onun þehriyiz!”
diye eklerdi. Çünkü Peygamberimiz (s.a.s.) de köye dönen Zahir’e þehir ürünlerinden hediye verirdi.
Bir gün Zahir köyden gelmiþ, pazarda mallarýný satacak yer ararken Peygamber Efendimiz onu takip etmiþ ve
130
75 Hâce Mehmed Raif Efendi, Muhtasar Þemâil-i Þerîf Tercemesi, s. 172.
76 Ýbn Kesîr, Þemâilü’r-Rasûl, (çev. Naim Erdoðan), s. 91.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
elleriyle gözlerini kapatmýþtý. Zahir, “Kimdir o?” derken,
göz ucuyla süzünce Rasûlullah (s.a.s.) olduðunu anlamýþtý. Bu sýrada Hz. Peygamber (s.a.s.) þaka ile, “Bu köleyi
kim alacak?” diyor, Zahir ise, “Bana kimse kýymet biçmez ey Allah’ýn Rasûlü! Zira benim yüzüm çirkindir!”
deyince Hz. Peygamber (s.a.s.) þöyle buyurur: “Ey Zahir,
dýþtan bakanlar öyle fazla kýymet biçmeseler de senin Allah katýnda deðerin çok büyüktür.”77
Bilhassa bu örnekte görülüyor ki, Hz. Peygamber
(s.a.s.), bir pazarcý esnafý veya bir köylü ile samimi bir ortamda þakalaþýyordu. Peygamber Efendimiz, böylesine,
halkýn arasýnda idi, onlardan biriydi.
Hasan-ý Basrî Hazretlerinden naklolunduðuna göre,
bir gün Peygamberimiz’in (s.a.s.) huzuruna yaþlý bir kadýn
(rivayete göre Zübeyr b. El-Avvam’ýn annesi Safiyye haným) gelir ve, “Ey Allah’ýn Rasûlü, cennete girmem için
Allah’a dua eder misin?” der. Peygamber Efendimiz de bu
soruya cevap olarak þaka ile, “Yaþlýlar cennete giremez.”
deyiverir. Kadýncaðýz buradaki latîfeyi anlamamýþ olacak
ki, aðlayarak geri gider. Bu esnada Peygamberimiz (s.a.s.)
orada bulunan sahâbîlere, “Varýn Safiyye kadýna haber
verin, Yüce Allah, yaþlý hanýmlarý 33 yaþýna indirip gençlik halleriyle cennetine alacaktýr!” buyurur.78
Þaka, dinlendirici, sevgiyi, manevî hazzý, huzur ve
þevk ortamýný artýrýcý, geliþtirici olmalý, iyi niyetle samimi
131
77 Ýbn Kesîr, a.g.e., s. 92 vd.
78 Ýbn Kesîr, a.g.e., s. 94; Mehmed Raif Efendi, Muhtasar Þemâil-i
Þerîf Tercemesi, s. 176; Vâkýa Sûresi’nin 35-38. âyetlerinde Ýslâm
hanýmlarýnýn gençleþerek cennete girecekleri bildirilmektedir.
Þakasý
ortamlarda yapýlmalý, paylaþma duygusunu güçlendirmeli, sosyal bütünleþmeye ve diyaloða olumlu katký saðlamalý, kin, husumet ve müstehcenlikten, þeref ve haysiyetleri
lekelemekten, istihza (alay ve kiþiyi hafife almaktan), iftiradan ve kasýtlý olarak iþ gücü kaybýna uðratmaktan uzak
bulunmalýdýr. Bu anlamda Peygamber Efendimiz, özellikle çocuklara, kaldýramýyacaklarý aðýr þakalarýn yapýlmasýný
doðru bulmamýþtýr. Ahzab Savaþý (5/627) öncesinde hendek kazýlýþý sýrasýnda yaþanan ilginç bir örnek bizi bu doðrultuda uyarýcý niteliktedir. Mekkeli müþrikler, çöl müþrikleri ve Hayber Yahudilerinin de desteðiyle Medine’yi
yerle bir etmek için büyük bir ordu hazýrlýðýna giriþmiþlerdi. Durumu öðrenen Sevgili Peygamberimiz derhal harekete geçti ve yapýlan istiþarî toplantýda hendek kazýlmasýna karar verildi. Peygamber Efendimiz bu iþ için seferberlik ilan etti ve eli kazma kürek tutan herkesi göreve çaðýrdý. Herkes, düþman gelip çatmadan hendeði kazabilmek
için vargücüyle çalýþýyordu. Henüz on yaþlarýnda bir çocuk olan Zeyd b. Sâbit Hazretleri de bir ekibin tamamlayýcýsý olarak kendi hissesine düþen yerleri kazýyordu. Bir
ara yorgunluktan uyuyakalan Hz. Zeyd’in kazma ve küreðini þakacý bir zât olan Umâre b. Hazm saklamýþ, Zeyd
uyanýp araçlarýný göremeyince üzülerek Hz. Peygamber’e
gitmiþti. Hz. Peygamber konuyu araþtýrdýktan sonra Hz.
Zeyd’e, “Ebû Rukkâd: Uykucularýn babasý!” diye takýlmýþ,
Umâre b. Hazm Hazretlerine de bu yaþta bir çocuða aðýr þaka yapmanýn doðru olmadýðýný hatýrlatmýþtý.79
Bu örnekte Peygamber Efendimiz’in, Hz. Zeyd’e, baþýna gelen olayýn bir þaka olduðunu iyice hissetmesini
saðlamak ve üzüntüsünü gidermek amacýyla “uykucularýn
132
79 Hamîdullah, Hz. Peygamber’in Savaþlarý, (çev. Salih Tuð), s. 96
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
babasý!” diye takýldýðýný görüyoruz. Bu, bize, Peygamber
Efendimiz’in zaman zaman çocuklarla da þakalaþtýðýný
göstermektedir. Ancak, Hz. Peygamber’in, Hz. Umâre’ye
yaptýðý hatýrlatmaya bakýlýrsa çocuklara yapýlan þakalarýn
onlarýn yaþlarýna uygun olmasý gerektiði açýk bir þekilde
ortaya çýkmaktadýr.
Peygamber Efendimiz’in þakalarý bu ölçülere uymaktaydý. O, güler yüzlüydü, insanlara samimi bir sevgi beslerdi. Bu münasebetle her yaþ ve meslekten insanlar
O’nun yanýnda kendilerini rahat hissederlerdi. Dolayýsýyle O, Hz. Enes gibi bir çocukla, Zahir (r.a.) gibi bir köylü veya pazarcý esnafý ile þakalaþtýðý gibi, Hz. Safiyye gibi
yaþlý bir hanýma da latîfe yapabiliyordu. O, güvenilirdi,
herkese güven telkin ederdi. O’nun her sözünün özel bir
anlam taþýdýðýný, þaka ile söylediklerinin de insaný rahatlattýðýný herkes bilirdi.
Biz de insanlarla iliþkilerde güler yüzlü, sevimli, samimi, iyi niyetli olur ve saygýlý davranýrsak hem Peygamber Efendimiz’in bu doðrultudaki öðütlerine hem de þaka
ile ilgili ilke ve uygulamalarýna uymuþ oluruz.
Önemli olan, hayatý ve sorumluluklarý paylaþmak, insanlarýn sevinç ve sýkýntýlarýna ortak olmak, hakkýn yanýnda haksýzlýklarýn karþýsýnda yer almak, güven veren
bir kiþilikle herkese ümit vermek ve güven ortamýnýn yaygýnlaþmasýna katkýda bulunmaktýr.
Þaka, bu anlayýþa hizmet ettiði sürece anlamlý ve güzel olur, insanlar arasýndaki samimiyeti artýracaðý gibi sýkýntýlarý azaltýr. Ýnsanýn, hayata daha bir coþku içinde
bakmasýný, zorluklar önünde saðlam durmasýný, mesleðine ümitle baðlanmasýný saðlar.
133
Þakasý
134
ÞAÝRLERE ÝLGÝSÝ
Doðruyu, hakikati, gerçeði, duygu derinliði taþýyan
içten sözlerle ifadenin muhataba anlatýmda bir akýcýlýk,
bir kolaylýk ve bir rahatlýk saðlayacaðý bilinen bir husustur. Þiir de hakikatýn hizmetinde sevimli bir anlatýmýn
oluþumuna katkýda bulunan sanat dallarýnýn baþýnda gelir. Bilhassa Hz. Peygamber’in yaþadýðý devir itibariyle bakýlýrsa þiirin toplum üzerindeki etkisinin tahminlerin üzerinde olduðu söylenebilir.
Bu münasebetle biz bu baþlýk altýnda o devirde yaþanmýþ örneklerden yola çýkarak Sevgili Peygamberimizin þiire bakýþý ve þairlere ilgisi konusunda ipuçlarý elde etmeye çaba göstereceðiz.
Mescid-i Nebî’nin yapýlýþýnda Peygamberimiz (s.a.s.)
de bir iþçi olarak çalýþýyordu. Kendisine, “Ne olur, siz istirahat buyurunuz, kerpiçleri biz taþýyalým ey Allah’ýn
Rasûlü!” diyenlere, “Siz de baþka kerpiç ve taþlarý taþýyýn!” der ve aralýksýz taþýmaya devam ederdi. Tabii ki, bu
durum, Muhâcirler ve Ensârýn þevkini artýrýyordu. Bu
Mescid, yükseliþi, ilerlemeyi, dayanýþmayý, birlik beraberliði temsil ediyordu, umutlu istikbalden müjdeler veriyordu. Müslümanlarýn, artýk, korku ve endiþe içinde kýrlarda, maðaralarda, gözden ýrak tenha yerlerde namaz kýlmaya mecbur kaldýklarý günler gerilerde kalmýþtý. Ýþte bu
þanlý mabedin yapýmýný adým adým takip eden Peygambe135
rimiz (s.a.s.), sevinç içinde, -Abdullah b. Revâha’ya (r.a.)
ait olduðu sanýlan- þu beyitleri okuyordu:
- Ey Rabbimiz! Yüklenip taþýdýðýmýz su kerpiç yükü,
Hayber’in hurma ve üzüm mahsulleriyle dolu yükünden
daha hayýrlýdýr ve daha temizdir. Þüphesiz ki hakiki hayýr
ve menfaat, ahiret ecir ve sevabýdýr. Allah’ým! Sen,
Ensâr’a ve Muhâcirlere merhamet buyur.
Hicretten sonra ilerleyen yýllarda bir gün Benî Temim heyeti Medine’ye geldiler ve Mescid’e giderek -biraz
da sert bir üslupla- Peygamber Efendimizi evinden çaðýrdýlar. Sevgili Peygamberimiz bunlarýn kabalýðýný hoþ görerek yanlarýna çýktý. Temîm Oðullarý temsilcileri, kendi
þâir ve hatiplerine þiirlerini ve konuþmalarýný sunmak için
izin verilmesini istediler. Peygamberimiz (s.a.s.) izin verdi.
Bunun üzerine, Temim Oðullarý’na ait þâir ve hatipler
kendi kabilelerini öven þiirler söylediler, nutuklar verdiler.
Bunlara karþý Hz.Peygamber’in (s.a.s.) emriyle hatip
olarak Sabit b. Kays, þair olarak da Hassan b. Sabit ve
Kâ’b b. Malik Hazretleri þiir ve hitabetlerini sundular.
Sonunda kafilenin ileri gelenlerinden Akra b. Habis,
Ýslâm þair ve hatiplerinin kendi hatip ve þairlerinden üstün olduðunu, onlarýn söylediði sözlerin daha parlak, daha etkili ve daha derin anlamlý olduðunu; ayrýca, ifadelerinde bir tatlýlýk, bir akýcýlýk bulunduðunu itiraf etti. Böylece, Benî Temîm heyeti topyekün Müslüman oldu.80
Kâ’b b. Züheyr, câhiliye devrinde ünlü bir þair olarak
tanýnýrdý. Kardeþi Buceyr Müslüman olmuþtu. Ancak buna Kâ’b’ýn caný fena hâlde sýkýlmýþ ve hiddetlenerek Hz.
136
80 Halebî, Ýnsânü’l-Uyûn, III, 219; Ýbn Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ, 293;
Mustafa Âsým Koksal, Ýslâm Tarihi, IX, 31 vd.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
Peygamber’i hicveden þiirler söylemiþti. Kâ’b, bu þiirlerinde Peygamber Efendimiz’e hakaret ediyor; ayrýca, onun
hakkýnda “memur” tabirini kullanýyordu. Araplar bunu,
cinlerle iliþki kuranlar hakkýnda kullanýrlardý. O devirde
hitabet ve þiir, kýlýçtan daha keskin iki etkili silâhtý. Kâ’b
bu silâhý Ýslâm’ýn aleyhine olarak harekete geçirmiþ, esasa
iliþkin hususlara ve dinî deðerlere saldýrmýþtý.
Peygamber Efendimiz, prensip olarak genellikle þahsý ile ilgili hususlarý baðýþlardý, ama ortada Ýslâmî deðerlere bir hakaret/bir saldýrý söz konusu ise hemen harekete geçer ve mütecavize/saldýrgana haddini bildirirdi. Ýþte
bu sebeple Peygamberimiz (s.a.s.) Medine-Ýslâm devleti
baþkaný olarak, Kâ’b b. Züheyr hakkýnda, gýyabýnda idam
kararý verdi. Nerede bulunursa hemen idam edilecekti.
Ýslâm’ýn Arap Yarýmadasý’nda giderek yayýlmasý
Kâ’b’ýn iþini zorlaþtýrmýþtý, dolayýsýyla bu durum, onun,
kaçýp saklanmasýný engelliyordu.
Bunun üzerine iyi bir Müslüman olan kardeþi Buceyr,
þayet Kâ’b gelip Müslüman olursa baðýþlanýp baðýþlanmayacaðýný Sevgili Peygamberimiz’den sordu. Peygamber
Efendimiz’in baðýþlayacaðýný öðrenince kardeþine, Medine’ye gelip Müslüman olmasýný, bu takdirde affedileceðini, aksi halde durumunun kötüye gideceðini bildirdi. Bunun üzerine Kâ’b, ilk bakýþta tanýnmasýný önleyecek çölde yaþayan bir arap kýyafetinde Medine’ye geldi ve bir
gün Peygamber Efendimiz’in meclisinde sohbet halkasýna
katýldý. Kâ’b, önce, kimliðini açýklamadan eman/güvenlik
diledi, Müslüman oldu, biat etti; kendisine eman verilince, “Þu anda Kâ’b, huzura gelip de Müslüman olarak biat verseydi baðýþlar mýydýnýz?” diye sordu. “Evet” cevabý137
Þairlere Ýlgisi
ný alýnca da, “Ýþte Kâ’b huzurunuzdadýr.” diyerek kendisini bildirdi ve kimliðini açýkladý. Bu kiþinin idam edilmek üzere aranan biri olduðunu fark eden sahâbîlerden
hiddetlenenler olduysa da Peygamber Efendimiz, Kâ’b’a
eman/güvenlik verildiðini ve baðýþlandýðýný belirtti. Bunun üzerine, ünlü bir þair olan Kâ’b b. Züheyr, o sýrada
irticali olarak/hemen o sýrada bir þiir söyledi. “Peygamber
(s.a.s.) dünyayý aydýnlatan bir meþ’aledir, ýþýk saçarak etrafý aydýnlatan bir nurdur, þerri kesmek üzere gönderilmiþ Allah’ýn bir kýlýcýdýr...” mýsralarýna gelince Peygamberimiz (s.a.s.) son derece duygulanmýþ ve memnuniyetinin bir belirtisi olarak sýrtýndaki bürdeyi (hýrkayý) þaire
armaðan etmiþti. Bu sebeple bu þiir ilerde “Kasîde-i Bürde” diye ün yapmýþtýr.81
Kâ’b b. Züheyr, hatýra deðeri büyük olan bu hýrkayý
ömrü boyunca titizlikle korumuþtu. Hatta, Muaviye, on
bin dirhem vererek almayý denemiþse de Kâ’b vermemiþti. Ancak, Ümeyye Oðullarý’na mensup idareciler muhtemelen siyasî gücü de arkalarýna alarak ve yirmi bin dirhem ödeyerek hýrkayý Kâ’b’ýn varislerinden almayý baþarmýþlardý.
Ýþte bu hýrka, tarihte, Emevîlerden Abbasîlere intikal
etmiþ, Yavuz Sultan Selim devrinde de mübarek emanetler arasýnda Ýstanbul’a gelmiþtir. Osmanlýlar, Topkapý Sarayý’nda mübarek emanetlerin korunduðu bu daireye
“Hýrka-i Saâdet Dairesi” adýný vermiþlerdir. Hýrka-i Þerîf,
hâlen Topkapý Sarayý’nda Hýrka-i Saâdet Dairesi’nde bulunmaktadýr.
138
81 Ýbn Hiþam, es-Siretû’n-Nebeviyye, IV, 146; Cevdet Paþa, Kýsas-ý
Enbiyâ ve Tevârih-i Hulefâ, I, 319-321.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
Hz. Enes’in nakline göre Peygamber Efendimiz hicretin altýncý yýlýnda yaklaþýk 1400 kiþi ile umreye niyetlendi,
fakat o yýl Kureyþliler þehre sokmadýlar, yapýlan görüþmeler sonunda bir antlaþma imzalandý ve geri dönüldü. Peygamber Efendimiz ve Ashâb-ý Kirâm, ertesi yýl, antlaþmanýn getirdiði imkândan yararlanarak umre niyetiyle Mekke’ye gittiler. Ashabýn þairlerinden Abdullah b. Revâha
(r.a.) bu sýrada, “Ey kâfir soyu! (Ey inkârcýlar!) Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) yolundan savulun! Bugün nusret ve zafer bizimdir (Allah’ýn yardýmý ile zafere eriþmiþizdir). Eðer kötülükle önümüze çýkarsanýz sizi periþan ederiz...” anlamýna gelen þiirini okuyordu. Bu sýrada Hz. Ömer, “Burasý
Harem-i Þerîftir, edep yeridir. Rasûlullah’ýn (s.a.s.) huzurunda ve Harem’de þiir söylemen yakýþýk alýr mý?” diyerek
müdahale etmek istemiþse de Peygamber Efendimiz þöyle
buyurur:
- Ey Ömer! Abdullah Ýbn Revâha’yý kendi hâline býrak! (Þiir söylemesine engel olma!) Zira (Þu gün, þurada,
þu esnada) Ýbn Revâha’nýn sözlerinin kâfirlere etkisi, ok
atmanýn etkisinden daha kuvvetlidir.82
Ashâb-ý Kirâm’dan Seleme b. El-Ekva’ Hazretlerinin
anlattýðýna göre Peygamber Efendimiz’le birlikte Hayber
seferine giderken bir Ýslâm askeri orada bulunan þair Âmir
b. Ekva’a, “Ey Âmir, kýsa vezinli þiirlerinden bize bir parça
dinletir misin?” diye ricada bulununca, Âmir, bineðinden
inerek güzel þiirlerle kafile develerini yollandýrmaya baþladý. Kafilede bulunanlar da bunu hazla dinliyorlardý.
Âmir’in okuduðu þiirin bir bölümü þu anlama geliyordu:
139
82 Hâce Mehmed Raif Efendi, Muhtasar Þemâil-i Þerîf Tercemesi,
s. 181 - 182.
Þairlere Ýlgisi
- Allah’ým! Sen bize hidayet etmemiþ olsaydýn, bize
doðru yolu göstermemiþ ve rahmet etmemiþ olsaydýn, biz
muhakkak þaþýrýrdýk. Hayatýmýz senin rýzana eriþme yolunda feda olsun. Bizi iþleyegeldiðimiz geçmiþ günahlardan
yarlýða! Düþmanla karþýlaþýrsak ayaklarýmýzý sabit kýl. Gönüllerimize, sükûnet ve metanet koy. Rabbimiz, müþrikleri
haykýrarak üzerimize kýþkýrtan din düþmanlarýnýn saptýrmak için çaðýrdýðý kötü yollardan þiddetle kaçýnýrýz...
Âmir Hazretlerinin okuduðu bu güzel þiiri Peygamber Efendimiz de dinliyordu. Hatta, “Þiir söyleyerek develeri yollandýran kimdir?” diye sordu. Ashâb, “Âmir b.
Ekva’dýr” dediler. Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz,
“Allah, Âmir’e rahmet etsin!” diye dua etti.
Cabir b. Semure’nin bildirdiðine göre Ashâb-ý Kirâm,
Peygamber Efendimiz’in de aralarýnda olduðu meclislerde
kimi zaman câhiliye devrinde geçen þeylerden bahsederler, karþýlýklý þiir söylerlerdi de Peygamberimiz (s.a.s.) susar veya tebessüm ederdi. Bu bahislerde genellikle Ýslâm’-
dan önceki dönemde insanlarýn ne denli anlamsýz ve boþ
þeyler peþinde koþtuklarý hiciv üslubuyla anlatýlýrdý.
Þemâil ile ilgili eser sahibi Hâce Mehmed Raif Efendi bu þiirlerin içeriði ile ilgili iki örnek verir:
Ashâb-ý Kirâm’dan biri, câhiliye devri ile ilgili bir
hâdiseyi þiirinde þöyle naklediyordu:
- Hiçbir kabilenin putu bizim kabileninki kadar kendine tapanlara fayda verici olmadý. Zira biz, putumuzu süt kurusundan imâl etmiþtik. Günün birinde bir kýtlýk olmuþtu da
putu parça parça edip kabile fertlerine taksim ettik. Böylece
hem kabile hem de bizim ev halký kýtlýktan kurtuldu.
140
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
Ashâb’dan bir diðeri de þiir yoluyla câhiliye devrinden þöyle bir hatýrasýný naklediyordu:
- Bir gün bizim kabilenin putunun üstüne bir tilki çýkýp yüzüne gözüne pisledi, hatta putun gözü pislikten kapandý. Ben bu durumdan etkilenip, “Bu nasýl ilâhlýktýr!
Tilki gelip üstüne pisliyor da o buna engel olmak için hiçbir güç gösteremiyor.” diye düþündüm ve bu hâdiseden
sonra puta tapmaktan vazgeçip Müslüman oldum.83
Ýþte, ashâbýn, Peygamber Efendimiz’in de bulunduðu
topluluklarda câhiliye devri ile ilgili söyledikleri þeyler, o
devrin sapýk inanýþ ve geleneklerini kötüleyen bu kabil
þeylerdi. Böylece, eskiden önemle peþinden gittikleri putperestlik yolunun ne denli gülünç olduðunu, buna karþýlýk Ýslâm’ýn hayata getirdiði deðerlerin ne kadar tutarlý,
anlamlý ve güzel olduðunu anlamýþ oluyorlardý.
Þerid es Sakafî diyor ki:
- Bir gün Rasûlullah (s.a.s.) bir yere gitmek üzere bir
hayvana binmiþti, ben de terkisine binmiþtim. Giderken
Peygamber Efendimize Umeyye b. Ebi’s-Salt’ýn þiirlerinden okuyordum, “Allah’ýn birliði ve öldükten sonra tekrar dirilme”den bahseden mýsralarý okudukça Peygamberimiz (s.a.s.) hoþ görerek daha da okumamý istiyordu. Bu
þekilde yüz beyit okumuþtum. Tamamladýktan sonra Peygamberimiz (s.a.s.), “Umeyye, Müslümanlýða yaklaþmýþ!”
buyurdu.84
Hz. Âiþe’nin bildirdiðine göre Peygamber Efendimiz
Mescid-i Nebî’de þair Hassan için yüksekçe bir yer yap141
83 Hâce Mehmed Raif Efendi, a.g.e, s. 182-183.
84 Hâce Mehmed Raif Efendi, a. g. e. , s. 178.
Þairlere Ýlgisi
týrmýþtý, oraya çýkarak Sevgili Peygamberimiz’in naatýný
okurdu. Müþriklerin, Müslümanlarý hicivlerini reddeder,
Müslümanlarý över, inkârcýlarý kötülerdi.
Hassan, naatlarý okudukça Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) buyururlardý ki: “Cenâb-ý Hak -müþriklerin ezasýný def eyledikçe- Hassan’ý ruhulkudüs ile teyit etsin! Allah, ona,
Müslümanlarýn yanýnda ve düþmanlara karþý üstün þiir ilhamý versin!”
Görüldüðü gibi Peygamber Efendimiz, doðruyu, gerçeði ve güzellikleri coþkulu duygularla anlatan þairlere
engel olmamýþ, onlarýn þiirlerini dinlemiþ, uygun içerikli
bu kabil þiirlerden manen haz almýþ, yukarýdaki örneklerde görüldüðü gibi bazen heyecanlanarak hýrkasýný þaire
armaðan etmiþ, bazan þair hakkýnda dua etmiþ, bazan de
farklý mülâhazalarla engellenmek istenen þaire þiirini icra
imkâný vermiþtir.
Müslümanlar, böyle bir peygambere inanmanýn þuuru içinde estetik duygularýný ve sanat anlayýþlarýný geliþtirmeye, ruhlarýný ve gönüllerini arýndýrmaya özen göstermelidirler. Ayrýca, bütün bunlarý Ýslâm’a daha iyi hizmet edebilmek, insanlara Ýslâm’ý daha güzel anlatabilmek
niyetiyle yapmalýdýrlar.
142
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
ÝNSANLARIN KALBÝNÝ KAZANMASI
Ýslâm’da en önemli ve en sevaplý iþlerden biri, insanlarýn gönüllerini Ýslâm’a kazanma hizmetidir. Peygamber
Efendimiz, insanlarýn gönüllerini Ýslâm’a ýsýndýrma konusunda çok duyarlý davranýr, bir kiþinin bile Ýslâm’a kazanýlmasýný maddî kýymeti yüksek olan kýzýl develere sahip
olmaktan deðerli tutardý. O’nun, insanlarýn gönlünü kazanarak Ýslâm’a adým atmalarýný saðlama hususundaki titizliði, yaþanmýþ örnekler tetkik edilirse kolayca anlaþýlabilir.
Buhârî’de naklolunduðuna göre Hz. Peygamber (s.a.s.)
Necd tarafýna bir askerî birlik göndermiþ, bölgede yürütülen askerî harekât neticesinde Benî Hanife’den Sümame b.
Usal adlý biri esir alýnarak Medine’ye getirilmiþ ve Mescid’in direklerinden birine baðlanmýþtý. Rasûlullah (s.a.s.),
Mescid’e çýktýðýnda, “Ey Sümame, gönlünden ne geçiriyorsun?” diye sordu. Sümame, bu soruya þu cevabý verdi:
“Gönlümde hayýr ümidi var ey Muhammed! Þayet sen beni öldürürsen kanlý bir caniyi öldürmüþ olursun, eðer kurtuluþ akçesi için mal istersen, ne kadar istersen veririm!”
Peygamberimiz (s.a.s.), Ýslâm’ý teblið ile onu Müslümanlýða davet etti, ancak o bunu kabul etmedi. Görüþmeler ikinci ve üçüncü gün de bu þekilde devam etti. Karþýlýklý sorular cevaplar tarzýnda konuþmalar oldu, fakat Sümame Ýslâm’a hâlâ mesafeli duruyor, Hz. Peygamber ise
143
bu mesafenin giderek kýsalmasýný ve Sümame’nin Ýslâm’a
doðru bir adým atmasýný sabýrla bekliyordu.
Peygamber Efendimiz, bir süre daha geçince
Sümâme’nin salýverilmesini ashâbýna emretti. Böylece, Sümame, hiçbir karþýlýk alýnmaksýzýn salýverildi. Acaba Sümame ne yapacaktý? Herkes bunu merak ediyordu. Çoðu
kimsenin, memleketine döneceðini sandýðý bir sýrada Sümame, yýkanýp temizlenmiþ olarak Peygamberimiz’in
(s.a.s.) huzuruna geldi, Müslüman olarak þöyle dedi:
- Ey Muhammed! Vallahi, þu yer üzerinde bana senin
yüzünden daha düþman bir yüz yoktu. Fakat bu sabah, senin mübarek sîman bana, yüzlerin en sevimlisi göründü.
Vallahi ben dinler içinde en çok senin dinine düþmandým.
Fakat bu sabah senin dinin bana göre dinlerin en sevimlisidir. Vallahi ben memleketler arasýnda en çok þu senin
þehrinden nefret ediyordum. Fakat bu sabah, senin içinde
bulunduðun þehir bana göre þehirlerin en sevimlisidir.85
Ýbn Hiþam’ýn “es-Sîretü’n-Nebeviyye” adlý eserinde
þu bilgiler yer alýyor: Müslüman olduktan sonra da
Sümâme’ye yemek çýkarýldý, sabah akþam deve sütü ikram edildi. Daha düne kadar hepsini yiyip içtiði hâlde
doymaz gibi davranan Sümâme’ye bugün ayný miktar yemek ve sütün fazla gelmiþ olmasý, sahabeyi hayrette býraktý. Hz. Peygamber (s.a.s.) þu yorumla sahâbenin merakýný giderdi:
- Bunda þaþýlacak bir þey yok! Ýnkârcý, hiç doymayacakmýþ gibi, sanki yedi aðzý ve yedi midesi varmýþ gibi yer.
144
85 Ýbn Hiþam, es-Sîretü’n-Nebeviyye, IV, 287 vd.; Sahîh-i Buhârî
Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, X, 374.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
Müslüman ise açgözlü deðildir; o, bir aðzý ve bir midesi
olduðunun farkýndadýr.86 Birkaç gün sonra Sümâme,
Rasûlullah’ýn (s.a.s.) tavsiyesi üzerine umre için Mekke’ye gitti. Mekke ileri gelenleri, Ýslâm’a girdiði için onu
kýnamak istedilerse de o buna aldýrýþ etmedi, umre ziyaretini tamamladý. Ancak, müþriklerin bu tavýrlarýna kýzarak memleketine dönünce Mekkeliler için çok önemli
olan tahýl sevkiyatýný durdurdu. Yani Mekkeli müþriklere
ambargo koydu.
Bunun üzerine Mekkeliler Hz. Peygamber’e (s.a.s.)
mektup yazdýlar, Ýslâmiyet’in akraba ve sýla-i rahim konusundaki emirlerini de hatýrlatarak tahýl sevkiyatýnýn tekrar baþlatýlmasýný istediler. Peygamberimiz (s.a.s.) Hz.
Sümâme’ye mektup gönderdi. Böylece, Yemâme bölgesinden Mekke’ye tahýl sevkiyatý tekrar baþlamýþ oldu.87
Bu olaydan anlýyoruz ki, Peygamberimiz (s.a.s.), bir
insaný Ýslâm’a kazanmayý dünya ve içindeki her þeyden
daha kýymetli tutmaktadýr. Ayrýca, henüz Müslüman olmadýklarý hâlde Mekkelilere tahýl sevkiyatýný baþlatmasý
ve insafý elden býrakmamasý da dikkati çekmektedir.88
Mekkeli müþriklerin tek taraflý olarak barýþ antlaþmasýný bozmasý üzerine Peygamber Efendimiz hicretin sekizinci (630) yýlýnda on bin kiþilik askerî güçle Mekke
fethi seferine yönelmiþti. Mekke’ye yaklaþýk 16 km. mesafedeki Merruzzahran denilen bir vadide konaklamýþ ve
145
86 Ýbn Hiþam, a.g.e. IV, 288.
87 Ýbn Hiþam, a.g.e. IV, 287 vd.; Sahîh-i Buhârî Muhtasarý Tecrîd-i
Sarîh Tercemesi, X, 374; Mustafa Asým Köksal, Ýslâm Tarihi, VI, 9-14. 88 Sahîh-i Buhârî Muhtasarý Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, X, 374 vd.; Ýbn
Hiþam, a.g.e. IV, 287 vd.
Ýnsanlarýn Kalbini Kazanmasý
akþam olup da hava kararýnca askerlerine meþale yaktýrmýþtý. Ýslâm ordusunun Mekke’ye doðru yol almakta olduðunu duyan baþta Ebû Süfyan olmak üzere Mekke ileri gelenleri Medine yoluna çýktýklarýnda on bin askerin
yaktýðý meþalenin oluþturduðu muhteþem manzara karþýsýnda þaþýrdýlar ve olup biteni öðrenmek üzere o istikamette yola koyuldular. Merruzzahran’a yaklaþtýklarýnda
ön karakollarda görev yapan nöbetçilerce yakalanýp getirildiler. Peygamber Efendimiz’in isteði üzerine Ýslâm ordusu resmî geçit yaptý; Muhâcirler, Ensâr ve farklý kabilelere mensup Müslümanlar, ellerinde bayrak, sancak ve
flamalarý olduðu hâlde baþlarýndaki görevli komutanlarýyla birlikte yürüdüler. Ensâr’ýn sancaktarý olan Sa’d b.
Ubâde (r.a.), Ebû Süfyan’ýn hizasýndan geçerken sesini
ona duyuracak tarzda, “Bugün en büyük savaþ günüdür.”
anlamýnda bir söz söylemiþti. Ebû Süfyan’ýn bundan rahatsýz olduðu ortaya çýkýnca Rasûl-i Ekrem (s.a.s.), “Sa’d
yanlýþ söylemiþtir; bugün, Yüce Allah’ýn, ezan sesleriyle
Kâbe’nin þanýný yükselteceði bir gündür. Bugün Kâbe’nin
tevhid elbisesi ile giydirileceði (Kâbe’nin tevhid ve tekbirle þanlanacaðý) bir gündür.” buyurdu.89
Mekkeli müþriklerin yapabileceði bir þey yoktu. Ertesi gün Ýslâm ordusu, galibiyeti saðlamýþ olarak dört bir
yandan þehre girdi. Peygamber Efendimiz de bugünleri
kendisine lutf u keremiyle gösteren Yüce Allah’a þükrederek, O’nun adýný zikrederek þehre giriyor ve ortalýðýn
gösteriþli nümayiþlere sahne olacaðýný hayal eden müþrik146
89 Ýbn Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ, II, 135; Ýbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 245;
Ýbn Hiþam, es-Sîretü’n-Nebeviyye, IV, 47; Sahîh-i Buhârî Muhtasarý Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, X, 305-306.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
ler, karþýlarýnda Hak Teâlâ’ya yalvaran bir Peygamber görüyorlardý. Rasûl-i Ekrem Efendimizin çadýrý Hacun denilen yere kurulmuþtu. Vaktiyle Müslümanlar aleyhine
Kinaneoðullarý ile Kureyþ müþriklerinin inkâr ve küfür
üzere and içtikleri bu yerde þimdi muzaffer Ýslâm ordusunun fatihi ve insanlýðýn kurtarýcýsý Sevgili Peygamberimizin sancaðý dalgalanýyordu. Mekke döneminde Peygamberliðin yedinci ve onuncu yýllarý arasýnda üç yýl boyunca
Müslümanlar Mekkeli müþriklerce Þi’b-i Ebî Talib diye
tarihe geçmiþ olan mahallede sosyal boykot ve ekonomik
ablukaya alýndýklarý zaman iþte buraya kurduklarý çadýr
çevresinden kontrollerini sürdürmüþler ve üç yýl boyunca
Müslümanlara gerçekten de dayanýlmasý çok zor acýlar
yaþatmýþlardý. Þimdi ise durumlar deðiþmiþti; müþriklerin
çadýrý yýkýlmýþ, Peygamber Aleyhisselâm’ýn çadýrý kurulmuþ, þehrin hâkimiyeti Müslümanlarýn eline geçmiþti.
Þartlar elveriþli hâle gelince Peygamber Efendimiz
Hacun’dan devesine binerek önünde, ardýnda, saðýnda,
solunda ashâb saf baðlamýþ olduðu hâlde Fetih sûresini
okuyarak Kâbe’ye ulaþtý ve tavaf etti. Sonra, “Hak geldi,
bâtýl yýkýlýp gitti. Zaten bâtýl yýkýlmaya mahkumdur.”
(Ýsrâ, 17/81) anlamýndaki âyeti okuyarak putlarý birer birer kýrýp temizledi. Daha sonra Sevgili Peygamberimiz
Kâbe kapýsýndan içeri girdi ve içerideki tevhide aykýrý þeyleri de temizledikten sonra iki rekât namaz kýldý, Yüce Allah’a hamd ü sena ve dua ederek bir süre kaldýktan sonra
kapýyý açarak dýþarý çýktý. Kâbe’nin içi ve dýþý put ve benzeri tevhide aykýrý þeylerden arýndýrýlmýþ, Kâbe-i Muazzama, Hz. Ýbrahim’in bina ettiði tevhid kimliðine bürünmüþtü; artýk, Kâbe, tekbirle, ezanla, kametle hülâsa tevhidle
þanlanacaktý. Fetih günü tarihe böyle bir gün olarak geçe147
Ýnsanlarýn Kalbini Kazanmasý
cekti; gaye, Kâbe’nin tevhid elbisesine büründürülmesi ve
insanlarýn gönüllerinin Ýslâm’a yakýnlaþtýrýlmasý idi. Öyle
de oldu; Peygamber Efendimiz, yirmi yýldan beri Müslümanlarý ezmeye çalýþan þimdi ise soluklarý kesilmiþ Kureyþliler baþta olmak üzere tüm insanlýðý ilgilendiren bir
hutbe irad etti. Tarihe fetih hutbesi diye geçen bu hitabesinde Hz. Peygamber (s.a.s.), Yüce Allah’a hamd ü sena etti, var ve bir olup eþi benzeri bulunmadýðýný belirtti,
O’nun yardýmý ile düþmanlarýn hezimete uðradýðýný ifade
ile en baþta kan davalarý olmak üzere bütün câhiliye âdetlerinin ortadan kaldýrýldýðýný, sadece Kâbe hizmeti ve hacýlara su daðýtýmý iþinin bunlarýn dýþýnda tutulduðunu söyledi. Câhiliye gururundan vazgeçilmesini, babalarla ve
soylarla büyüklenmekten uzak durulmasýný ifade ederek
bütün insanlarýn Âdem Aleyhisselâm’ýn soyundan geldiklerini, onun da topraktan yaratýldýðýný hatýrlattý. Bunun
peþinden, “Ey insanlar! Doðrusu biz sizi bir erkekle bir diþiden yarattýk ve birbirinizle tanýþmanýz için sizi kavimlere ve kabilelere ayýrdýk. Muhakkak ki Allah yanýnda en
deðerli olanýnýz, O’ndan en çok korkanýnýzdýr...” (Hucûrât,
49/13) mealindeki âyeti okudu.
Bütün bunlar olurken Peygamber Efendimizin karþýsýnda kimler duruyordu? Müslümanlarý dinden uzaklaþtýrmak için develere baðlayýp kýzgýn kumlar üzerinde çýplak vücutlarýyla sürükleyenler, Müslümanlarý, Allah’a ve
Peygamber’e olan baðlýlýklarý sebebiyle ellerindeki kanlý
mýzraklarla delik deþik edenler, Bedir’de, Uhud’da ve
Hendek’te Müslümanlarý yok etmek için kýlýçlarýný bileyenler, evet dünün bütün zalimleri ve hainleri iþte þimdi
kollarý kanatlarý kýrýlmýþ güçsüz bir vaziyette duruyorlardý. Bunlarýn hepsi iþledikleri insanlýk suçu itibariyle belki
148
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
on kere, yüz kere idamý haketmiþlerdi. Fakat her zaman
insanlarýn gönüllerini Ýslâm’a kazanmayý ön plânda tutan
Rasûl-i Ekrem Efendimiz, karþýsýndakileri bir süre süzdükten sonra onlara, “Ey Kureyþ topluluðu! Size ne yapacaðýmý sanýyorsunuz?” diye sordu. O ana kadar inkârcýlýkta direnen maðrur Kureyþliler, “Hayýr ümit ediyoruz,
çünkü sen, saygýdeðer bir kardeþsin ve saygýdeðer bir kardeþ evlâdýsýn.” diye cevap verdiler. Aslýnda onlar baþtan
beri Peygamber Efendimiz’in dürüstlüðünü, güvenilirliðini ve saygýder oluþunu biliyorlardý. Ama, çeþitli sebeplerle ve bilhassa gururlarý yüzünden ona karþý durmuþlar ve
Ýslâm’a yaklaþmamýþlardý. Ne var ki, kýlýçlarý kýrýlýp, hükümleri sona erince çok önceden bildiklerini geç de olsa
itirafa mecbur kaldýlar. En sonunda Sevgili Peygamberimiz onlarýn hayâl bile edemiyecekleri bir âlicenaplýk, bir
cömertlik, bir müsamaha göstererek genel af ilan etti.90
Çünkü bugün, Kâbe’nin tekbirle, ezanla þanlanacaðý,
tevhid elbisesini giyeceði ve insanlarýn gönüllerinin
Ýslâm’a yakýnlaþtýrýlacaðý gündü. Öðle vakti olduðunda
Bilâl-i Habeþî Hazretleri Kâbe’nin damýna çýkarak ezaný
okuyunca Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) müjdeleri birer birer
tecelli etti; gönüller hazla doldu, ezanýn ve tevhidin nuru
her yaný doldurdu. Öðle namazý kýlýndýktan sonra Peygamber Efendimiz, Safa tepesinde Kureyþ’in Ýslâm üzere
biatlarýný kabul etti. Böylece, Sevgili Peygamberimiz’in
ana gayesinin, insanlarýn gönüllerini Ýslâm’a ýsýndýrmak
olduðu bir kez daha anlaþýlmýþ oldu.
149
90 Ýbn Hiþam, es-Sîretü’n-Nebeviyye, IV, 55; Ýbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II,
248; Sahîh-i Buhârî Muhtasarý Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, X, 313.
Ýnsanlarýn Kalbini Kazanmasý
Ýnsan topluluklarýnýn gönüllerinin kazanýlmasý ve
Ýslâm’a yaklaþtýrýlmalarý konusunda üçüncü örneðimiz
Taif halkýnýn yapýp ettiklerine karþý Peygamber Efendimizin tavýrlarý ve üslubu olacaktýr.
Peygamber Efendimiz’in Taif’e iki seferi vardýr. Birincisi Mekke döneminin onuncu yýlýnda (620) ilk Müslümanlardan Hz. Zeyd ile Taiflileri Ýslâm’a davet ve Müslümanlara bir dýþ destek saðlamak için yaptýðý yolculuktur. Bu davete Taifliler Peygamber Efendimizi taþlamakla
cevap vermiþlerdi. Sevgili Peygamberimiz dileseydi, Yüce
Allah’ýn emriyle, görevli melekler Mekke ve Taif etrafýndaki daðlarý birbirine kavuþtururlar ve bu iki þehirde yaþayan azgýn putatapýcýlar helâk olabilirlerdi. Fakat, Hz.
Peygamber, onlarýn helâk olmalarýný istemedi, soylarýndan Allah’ýn birliðine inanan bir topluluðun günün birinde ortaya çýkmasýný diledi ve ümit etti. Peygamber Efendimiz’in peygamberlik süresince karþýlaþtýðý engeller ve
maruz kaldýðý sýkýntýlar arasýnda en dehþetli olanlarýndan
biri Taif dönüþü karþýlaþtýklarýydý. O, Hz. Âiþe’nin bir sorusuna verdiði cevapta bunu belirtmiþti. Bu durum onun
Taiflilerle ilgili hayýr temennisinin önemini bir kat daha
artýrmaktadýr.91
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Taiflilerle ikinci karþýlaþmasý birinciden yaklaþýk on yýl sonrasýna rastlar (8/630). Bu
defa bir savaþ hâli sözkonusudur. Hevazinliler Müslümanlarla yaptýklarý savaþta bozguna uðramýþlar, Evtas’taki direniþleri de kýrýlýnca Taif kalesine sýðýnmýþlardý. Müslümanlar da düþmana destek verdikleri için Taif’i kuþat150
91 Ýbn Hiþam, es-Sîretü’n-Nebeviyye, II, 60; Sahîh-i Buhârî Muhtasarý Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, II, 759; a.g.e. IX, 31-32.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
mýþlardý. Üstelik, birinci Taif yolculuðunda sekiz-on kiþi
ile yaptýklarý taþlama iþini bu defa bütün Taif halký ve
kendilerine sýðýnanlarla birlikte yapacak güce sahip deðildiler. Çünkü, kaleden dýþarýya bir adým bile atamýyorlardý. Ancak þehrin surlarý saðlam olduðundan Müslümanlar
da þehre giremiyorlardý. Müslümanlardan bazýlarý öteden
beri kendilerine düþmanlýðýyla tanýnan Taifliler hakkýnda
beddua etmesini Rasûl-i Ekrem’den (s.a.s.) istemiþlerse
de o bunu kabul etmedi ve, “Allah’ým! Onlara, doðru yolu göster!” diye dua etti. Çünkü O, insanlarý sürekli kazanmak, gönülleri Ýslâm’a ýsýndýrmak istiyordu.92
Hz. Peygamber kuþatmayý terk ederek Mekke’ye, oradan da Medine’ye döndü. Bu hadiseden yaklaþýk bir yýl
sonra Taiflilerden bir heyet gelerek Müslüman olduklarýný
Peygamber Efendimiz’e ilettiler. Böylece Sevgili Peygamberimiz, insanlarýn gönüllerini Ýslâm’a kazanma davasýnda
önemli bir zafer daha kazanmýþ oldu. Kýlýçla açýlamayan
Taif kalesinin kapýlarý þimdi gönüllü olarak açýlýyordu.
Ýslâm tarihinde “Müellefe-i kulûb: Kalpleri Ýslâm’a
ýsýndýrýlmak istenilenler” anlamýna gelen bir kavram vardýr. Bu uygulama ilk defa 8/630 yýlýnda cereyan eden Hevazin/Huneyn savaþýndan sonra ortaya çýkmýþ, buna göre
Hz. Peygamber, Hakim b. Hizam, Uyeyne b. Hýsn, Safvan
b. Ümeyye, Ebû Süfyan ve oðlu Muaviye gibi Kureyþ’in
ileri gelenlerine ganimetten fazlaca pay ayýrmýþtý. Böyle
bir uygulama ile Peygamber Efendimizin güttüðü gaye,
bu zamana kadar Ýslâm’a uzak duran ve düþmanlýkta aþýrý giden kiþilerin gönüllerini Ýslâm’a ýsýndýrmaktý. Nitekim, Safvan b. Ümeyye gibilerinin Ýslâm’a hemen girme
151
92 Ýbn Hiþam, a.g.e. IV, 131; Ýbn Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ, II, 159.
Ýnsanlarýn Kalbini Kazanmasý
düþüncesi taþýmadýklarý hâlde ikramlara eriþince Ýslâm’a
yakýnlaþtýklarý görüldü. Önemli olan, böyle bir sonucun
alýnabilmesiydi. Peygamber Efendimiz’in müellefe-i
kulûb uygulamasý ile bu gerçekleþti.
Bu konuda sonuç olarak þunlar söylenebilir:
Peygamber Efendimiz, ömrü boyunca insanlarýn gönlünü Ýslâm’a kazanmak için çaba göstermiþtir. Bu sebeple
insanlar arasýnda hiçbir fark gözetmeksizin herkesle yakinen ilgilenmiþ, bir kiþinin gönlünü Ýslâm’a kazanmayý o
zaman için maddi kýymeti çok yüksek olan kýzýl develere
sahip olmaktan üstün tutmuþtur. Bir eline Ay’ý öteki eline
Güneþ’i koysalar bile insanlara Ýslâm’ý ulaþtýrma/teblið ve
gönüllerini kazanma çabasýndan vazgeçmeyeceðini söylemiþtir. Sýrf, Ýslâm’ý, insanlara doðru biçimde anlatabilmek
ve insanlýðýn geleceðinden ümitvar olmak gayesiyle þahsýna yönelen sýkýntýlarý sabýrla karþýlamýþ, beddua etmemiþ;
her zaman, insanlar için Allah’tan hidayet dilemiþtir.
Bize düþen de Peygamber Efendimizi örnek alarak insanlarla iliþkilerde Ýslâm’ý iyi temsil etmek; söz, tutum ve
davranýþlarýmýzla onlarýn gönüllerini kazanmak olmalýdýr.
152
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
ÝÇ BARIÞA ÖNEM VERMESÝ
Ýslâm dini, temelde birlik, beraberlik içinde, bir duvarý
tutan tuðlalar gibi veya bir bedenin organlarý gibi birbiriyle
kenetlenmiþ bir toplum oluþturmayý hedefler. Bu münasebetle Sevgili Peygamberimiz, iç barýþa çok önem vermiþ, ihtilâflarý anýnda bastýrmaya çalýþmýþ, dargýnlarý barýþtýrmýþ,
kavgalarý önlemiþ, ömrü boyunca Ýslâm toplumunun birlik
beraberliðini korumak için büyük çaba göstermiþtir.
Yüce Allah, Kur’ân-ý Kerîm’de “Gerçek mü’minlerseniz Allah’tan korkun, aranýzý ýslah edin, Allah ve Rasûlüne itaat edin” (Enfâl, 6/1) buyurmaktadýr. Yine Kur’ân-ý
Kerîm’de Allah’ýn ipine (Ýslâm’a) sýmsýký sarýlmamýz, parçalanmaktan ise kaçýnmamýz gerektiði vurgulanmakta ve
Yüce Allah’ýn nimeti sayesinde kardeþ olduðumuz ve bunun sonucunda gönüllerde birleþtiðimiz gerçeði hatýrlatýlmakta (Âl-i Ýmran, 3/103), ayrýca, “Mü’minler ancak kardeþtirler. Öyleyse kardeþlerinizin arasýný düzeltin...”(Hucûrat, 49/10) denilmektedir.
Peygamber Efendimiz’in iç barýþ ve birlik beraberlik
ile ilgili þu öðüt ve uyarýlarýna da dikkat etmemiz gerekir.
Sevgili Peygamberimiz þöyle buyuruyor:
- Size, birlik hâlinde olmanýzý, ayrýlýp daðýlmaktan
þiddetle kaçýnmanýzý tavsiye ederim...93
153
93 Tirmizî, Fiten, 7.
- Cemaatten ayrýlmayýnýz. Þunu biliniz ki sürüden ayrýlaný kurt kapar.94
- Allah’ýn yardýmý cemaatle (toplulukla) beraberdir.
Cemaatte (birlik beraberlikte) rahmet ve ayrýlýkta azap
vardýr.95
Peygamberimiz’in (s.a.s.) bildirdiðine göre Allah en
çok sulh olmaya yanaþmayan inatçý hasým kiþiye buðzeder.96 Ayrýca, Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.), “insanlarýn aralarýný bulmak için aslý olmadýðý halde bir hayrý söyleyenin
yalancý sayýlmayacaðýný” belirtmiþ olmasý da barýþ ortamýnýn yaygýnlaþtýrýlmasýna verilen önem açýsýndan oldukça
ilginçtir.97
Bu konuyu, Sevgili Peygamberimiz’in iç barýþý saðlamak ve insanlarýn arasýný ýslaha dair çabalarýndan örnekler naklederek daha kolay anlayabiliriz.
5/627 Yýlýnda Mustalikoðullarý ile Ýslâm ordusu arasýnda Müreysi denilen yerde bir savaþ meydana gelmiþti.
Mustalikoðullarý’nýn ansýzýn Meniye’ye saldýrmak üzere
hazýrlýk yapmakta olduklarý haberini alan Hz.Peygamber,
onlardan önce davranarak plânlý bir karþý hücumla onlarý hazýrlýk aþamasýnda yakalamýþ ve parlak bir zafer kazanmýþtý. Ýþte o günlerde Ýslâm ordusundan Muhâcirlere
ve Ensâra su taþýyan iki kiþi arasýnda Müreysi’deki kuyu
baþýnda tartýþma çýktý. Ensârýn temsilcisi Medine’nin yer154
94 Ebû Davud, Salat, 46.
95 Tirmizî, Fiten, 7; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 278, 375.
96 Mansur Ali Nâsýf, et-Tâcü’l-Câmiu Li’l-Usûl Fî Ehâdîsi’r-Rasûl,
(çev. Bekir Sadak), III, 138 (Buhâri-Müslim). 97 Sahîh-i Buhârî Muhtasarý Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, VIII, 111.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
lilerini, Muhâcirlerin temsilcisi ise Muhâcirleri yardýma
çaðýrýnca ortalýk karýþtý. Durumdan haber alan Peygamber Efendimiz derhal olay yerine gitti ve iki taraf arasýnda meydana gelen bu gerginliði giderdi. Çünkü, böyle,
sudan sebeplerle kavga etmek cahiliye çaðýna ait bir anlayýþtý. Ýslâm ise kavgacýlýðý yasaklamýþ, bunun yerine ülfeti, yani iyi iliþki kurarak geçimli ve uyumlu olmayý getirmiþti. Üstelik Ýslâm’ýn yayýldýðý bu ilk dönemde münafýklar, Müslümanlarýn arasýný açarak kavga meydana getirmek için sinsice plânlar yapýyorlar, tuzaklar kuruyorlardý.
Nitekim yukarýda nakledilen olayda da Ensâr ile
Muhâcirler arasýnda meydana gelen bu gerilimi fýrsat bilen münafýklar bu olayý Medine’ye taþýyarak gerilimi kavgaya dönüþtürmeyi denedilerse de baþarýlý olamadýlar.
Çünkü, Müslümanlar birbirinin din kardeþi idiler. Din
kardeþlerinin ise haksýz yere kavga etmeleri uygun olmazdý, bir yerde herhangi bir kavga veya sert bir tartýþma baþlamýþ olsa bile Hz. Peygamber (s.a.s.) buna hemen engel
olurdu.
Bir gün muhtemelen ikindi vaktine doðru Kubalýlardan Amr b. Avf oðullarý arasýnda ihtilâf çýkmýþ ve hýzla kavgaya dönüþmüþtü. Hatta bu esnada kavga edenler arasýnda
birbirine taþ atanlar bile olmuþtu. Peygamber Efendimiz bu
olayý duyar duymaz ashabdan Übeyy b. Kâ’b ve Süheyl b.
Beyzâ Hazretlerini de yanýna alarak derhal Kuba’ya gitti,
olaya el koydu, antlaþmazlýðý önlemeye ve kavgayý yatýþtýrmaya çalýþtý. Hatta bu sýrada namaz vakti girmiþti ve Medine’de Mescid-i Nebî’nin müezzini olan Bilâl-i Habeþî
Hazretleri ezaný okumuþtu. Cemaat Mescid’de hayli bekledi. Peygamber Efendimiz henüz Kuba’dan dönememiþti.
155
Ýç Barýþa Önem Vermesi
Demek ki Kubalýlar arasýnda çýkan kavga henüz yatýþtýrýlmýþ deðildi ve Hz. Peygamber barýþý saðlamakta çok istekli
idi. Namaz vakti girdiði hâlde barýþtýrma iþini sürdürmesi
bunu gösteriyordu. Biraz daha beklendikten sonra Hz.
Bilâl, Hz. Ebû Bekir’e, “Rasûlullah (s.a.s.) insanlarýn arasýný ýslâh ile meþgul, istersen namazý sen kýldýrýver.” diye bir
hatýrlatmada bulundu. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir namaza durdu. Sonra Peygamberimiz (s.a.s.) namaza gelip birinci safa durdu. Hz. Ebû Bekir geri çekildi ve mihraba
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) geçerek namazý kýldýrdý.98
Görüldüðü gibi Rasûlullah (s.a.s.), namazýn bir süre
gecikmesini göze almýþ, fakat Müslümanlar arasýndaki
kavgayý sona erdirme çalýþmasýný terk etmemiþtir. Bu iþi
halletmiþ ve sonra namaza gelmiþtir. Bu, Rasûl-i Ekrem’in
(s.a.s.) iç barýþa ne kadar önem verdiðini göstermektedir.
Bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.), kendi evinin önünde
yüksek sesle tartýþan insanlarý duydu ve gördü. Bu, alacak
verecekle ilgili bir tartýþma idi. Borçlu, alacaklýya, alacaðýnýn bir kýsmýný baðýþlamasýný istiyor; alacaklý ise, “Vallahi baðýþlamam!” diye yemin edip duruyordu. Hz. Peygamber (s.a.s.) derhal olaya müdahale etti ve giriþimi sonunda alacaklý, alacaðýnýn yarýsýný baðýþladý, diðeri de geri kalan yarýsýný ödedi. Böylece, kavgaya dönüþme ihtimali olan bir tartýþma Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in araya
girmesiyle önlenmiþ ve problem çözülmüþ oldu.99
Hudeybiye Andlaþmasý’ndaki bir maddeye göre
Rasûlullah (s.a.s.), ertesi yýl Mekke’ye ashâbýyla gelebile156
98 Sahîh-i Buhârî Muhtasarý Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, VIII, 114-115.
99 a.g.e. VIII, 129.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
cek ve üç gün içinde umre ziyaretini yapabilecekti, öyle
de yaptý. Umreden dönüþünde önüne çýkan ve “amcacýðým!” diyen Hz. Hamza’nýn kýzýný Medine’ye götürdü.
Medine’ye varýnca bu kýzcaðýzý eve götürüp onun bakýmýný üstlenmek hususunda Hz. Ali, Hz. Ca’fer ve Hz. Zeyd
b. Harise ayný istekle ortaya çýktýlar. Hz. Ali, “O, benim
amcamýn kýzýdýr!” diyordu. Hz. Ca’fer de önce Hz.
Ali’nin dediðini diyor, sonra, “Bu kýzcaðýzýn teyzesi benim nikâhým altýndadýr!” diye ekliyordu. Yani, eþinin,
kýzcaðýzýn teyzesi olduðunu ifade ediyordu. Zeyd b. Harise (r.a.) ise, “O benim kardeþimin kýzýdýr, bana herkesten daha yakýndýr.” diyordu. Hz. Peygamber (s.a.s.) saðlýðýnda Hz. Hamza ile Hz. Zeyd’i kardeþ ilân etmiþti. Kardeþler birbirlerinin meseleleriyle ilgilenecekti.
Üç kiþi bir þehit çocuðunun, bir yetimin bakýmýný
üstlenmek için adeta yarýþýyorlardý. Bir yetimin himayesine gösterilen bu ilgi göz yaþartan bir tabloydu.
Hz. Peygamber (s.a.s.), bu üç zattan her biri hakkýnda iltifatta bulundu: “Ey Zeyd, sen, Allah ve Rasûlünün
dostusun. Ey Ali, sen de benim kardeþim ve dostumsun.
Sana gelince ey Ca’fer, sen de bana yaratýlýþça ve huyca
çok benzersin..” dedi ve teyzesi ile evli bulunmasý sebebiyle Hz. Hamza’nýn kýzý Umame’yi gözetmeye daha uygun olduðunu Hz. Ca’fer’e teblið etti.100
Böylece, hayýrlý bir iþ etrafýnda ortaya çýkan mesele
yine Sevgili Peygamberimiz’in çok baþarýlý yönlendirmesiyle çözülmüþ oldu.
157
100 a.g.e. VIII, 119.
Ýç Barýþa Önem Vermesi
Bir defasýnda her nasýlsa Ebû Zerr-i Gýfârî Hazretleri bir an boþta bulunarak Bilâl-i Habeþî Hazretlerini, “Kara kadýnýn oðlu!” diye ayýplamýþtý. Bu söz Peygamberimiz’e (s.a.s.) ulaþýnca, Ebû Zerr’i, “Ey Ebû Zerr! Sen onu
anasýndan dolayý ayýplýyorsun öyle mi? Demek ki, sen,
içinde hâlâ câhiliye ahlâký kalmýþ bir kiþi imiþsin!” diye
azarladý. Ebû Zerr (r.a.) söylediði o sözden o kadar piþman oldu ki, yanaðýný yere koyarak, “Bilâl ayaðýyla yanaðýma basmadýkça, yanaðýmý yerden kaldýrmayacaðým!”
diyerek özür diledi. Hz. Bilâl, bunu yapmadan da özrünü
kabul edeceðini söylemiþse de Ebû Zerr Hazretlerinin ýsrarý karsýsýnda yanaðýna basmak zorunda kaldý.101
Bu örneklerde dikkati çeken ana nokta, Peygamber
Efendimiz’in herhangi bir tartýþma ve ihtilâf haberini alýr
almaz taraflar arasýný ýslah, barýþtýrma ve uzlaþtýrma husunda derhal harekete geçmesidir. Buna göre her Müslüman, önce kiþi olarak çevresiyle uyumlu bir hayat yaþamaya özen göstermeli, ilâveten çevresinde insanlar arasýnda
çýkan problemleri, ihtilâflarý, kavgalarý önlemek için çaba
göstermeli, uygun ortamý yakalayarak barýþ, dostluk ve
kardeþlikleri yaþatmak için duyarlý davranmalýdýr.
158
101 Sahîh-i Buhârî Muhtasarý Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, I, 42 vd.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
TÝCARÎ HAYATA ÖNEM VERMESÝ
Ýslâm dini alýn terine, el emeðine, çalýþýp kazanmaya,
elde ettikleriyle þahsýnýn ve aile bireylerinin ihtiyaçlarýný
helâlinden karþýlamaya, ayrýca, din ve toplum hizmetlerine
malî destek vermeye büyük önem verir. Yüce Allah, Kur’âný Kerîm’de çalýþmanýn önemini vurgular ve yaptýðý iþi en iyi
bir þekilde yapanlarý sevdiðini belirtir, ticaretin dürüstlükle
yapýlmasýný vurgular. (Bakara, 2/275, 282; Nisâ, 4/29, 32;
Kasas, 28/77; Necm, 53/39-42; Cum’a, 62/9-10.)
Sevgili Peygamberimiz de -aþaðýda sýralanacak örneklerden de anlaþýlacaðý üzere- çalýþma hayatýna büyük önem
vermiþ, hicretten hemen sonra Müslümanlarda ekonomik giriþimcilik ruhunu canlandýrmak için harekete geçmiþ ve Müslümanlarýn etkili olabileceði bir ticarî hayatýn
baþlamasýný teþvik etmiþtir.
Ýslâmî gelenekte halkýn genel ahlâkýnýn ve ticarî
ahlâkýn seviyesinin yükseltilmesi, üretici ve tüketici haklarýnýn korunmasý, güvenilir alýþveriþ ortamýnýn hazýrlanmasý gibi hizmet alanlarýyla ilgili olarak “ihtisab” kavramý kullanýlmaktadýr.
Asr-ý Saâdet’te özel olarak bununla meþgul olan bir
daire yoksa da, Medine’de bu görevi bizzat Hz. Muhammed (s.a.s.), taþrada ise vali ve diðer bazý memurlar
yürütmekte idi.
159
Özellikle eski bir tacir olan Hz. Muhammed (s.a.s.),
ticarî hayata büyük önem veriyordu. Mekkeli Müslümanlar hicret etmeden önce Medine’de sadece Yahudilere ait
çarþý ve pazar yerleri vardý. Hicretten sonra Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) müstakil bir Ýslâm çarþý pazarý kurdurmuþ,
Müslümanlarý ticarî hayata teþvik etmiþ ve Ýslâm çarþý pazarýnýn Ýslâmî geleneðe göre kurulup geliþmesi için de sýk
sýk denetlemelerde bulunmuþtur.
Müslim’in Sahîh’inde buna dair anlatýlan bir örnek
çok ilginçtir:
Ebû Hüreyre’nin (r.a.) nakline göre Rasûlullah
(s.a.s.) bir yiyecek yýðýnýna uðradý, eliyle o yýðýný derinlemesine yoklayýnca, parmaklarýna ýslaklýk isabet etti. Bunun sebebini satýcýya sorunca, mal sahibi, yaðmurla ýslandýðýndan dolayý böyle olduðunu söyledi. Hiç kuþkusuz
bu, tatminkâr bir cevap deðildi. Ýþte bu esnada altý veya
ortasý ýslak bir malýn ters yüz edilip kurutularak satýþa sunulmasýnýn daha doðru olacaðýný hatýrlatmak ve ýslak kýsmý saklý tutarak satýþ yapmanýn yanlýþlýðýný belirtmek üzere Sevgili Peygamberimiz þöyle buyurdu:
- O hâlde insanlarýn görebilmesi için o ýslak kýsmý, yiyecek yýðýnýnýn üstüne neden koymadýn? Aldatan kimse
benden deðildir!102
Hz. Muhammed (s.a.s.) devrinde ticarî hayatýn temel
prensiplerini kavrayabilmek ve onun ticarî hayata getirdiði deðerleri iyice anlayabilmek için kendisinin bu konudaki bazý tavsiyelerini sýralamamýz uygun olacaktýr:
160
102 Müslim, Îman, 102.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
Bir Müslümanýn pazarlýðý üzerine pazarlýk yapmak
doðru deðildir; alýþveriþ gerçekleþmiþse bunun üzerine
bozucu bir giriþimde bulunmak uygun olmaz.103
Müþteri kýzýþtýrarak piyasayý yükseltmek ve pahalýlýk
meydana getirmekten kaçýnmak gerekir.104
Üreticinin malý, henüz, pazara çarþýya intikal etmeden ucuza kapatýlmamalýdýr.105
Ticarî hayat doðruluk esasýna göre yürütülmelidir; yalandan kaçýnýlmalý, söz verilince durulmalý, bir þey emanet
edilince yerine getirilmeli, asla hýyanet edilmemelidir.106
En hayýrlý kazanç, kiþinin kendi el emeðiyle kazandýðýdýr; çalýþmak ve üretkenlik esas olmalý, tembellikten ve
asalak olmaktan kaçýnýlmalýdýr.107
Alýþveriþte karþýlýklý güven, esas olmalýdýr. Satýlan
mal ile ilgili gerçekler gizlenmemeli, olduðundan farklý
gösterilmemelidir. Alýþveriþte dürüstlüðün bereket, sahtekârlýðýn ise bereketsizlik vesilesi olduðu bilinmelidir.108
Zengin tacir, takva sahibi olmalý, Allah’tan gereði gibi korkmalý, Ýslâm’ý yaþamada duyarlý davranmalý, dinî,
toplumsal, malî sorumluluklarýnýn gereðini yerine getirmelidir. Zekâtýný vermeli, yoksullarý görüp gözetmeli, hayýr hasenatý eksik etmemelidir.109
161
103 Müslim, Büyû’, 9, 11.
104 Müslim, Büyû’, 11.
105 Buhârî, Büyû’, 71; Müslim, Büyû’, 7.
106 Buhârî, Îman, 24; Müslim, Îman, 106.
107 Buhârî, Büyû’, 15.
108 Buhârî, Büyû’, 19; Müslim, Büyû’, 51.
109 Müslim, Zühd, 11.
Ticarî Hayata Önem Vermesi
Borç, keyif için yani fantezi ve lüks harcamalar için
deðil, bir ihtiyacý gidermek için alýnmalýdýr. Borcun zamanýnda ödenmesi esas olmalýdýr, darda kalan iyi niyetli
borçluya mühlet vermenin büyük sevap olduðu her zaman
hatýrlanmalýdýr.110
Yalan yere yemin ile malýn sürümünü arttýrmayý hayal
eden kiþi, tam aksine, kazancýnýn bereketini gidereceðini
farketmelidir.111
Ýþ hayatýnda, ticarî faaliyetlerde, üretim ve tüketimde
helâl yoldan ayrýlmamak, rýzkýn elde edilmesinde dürüstlükten uzaklaþmamak gerekir.112
Yanýnda iþçi çalýþtýran kiþi (iþveren), iþçinin emeðinin
hakký ne ise hemen ödemelidir. Hadiste bu, “alnýnýn teri
kurumadan” diye belirtilir.113
Hile yaparak alýþveriþte insanlarý aldatan tacirler kýyamet gününde kabirlerinden günahkâr olarak kalkacaklar, iyiler ve doðrular ise mutlu ve sevinçli olacaklardýr.114
Keza, dürüst ve güvenilir tacirler kýyamette, Peygamberler, sýddîkler ve þehidlerle beraber olacaklardýr.115
Eksik tartmak, yanlýþ ölçmek milletin helâkine sebeptir. Yani ölçü ve tartýda eksiklik ve yanlýþlýk, ticarî hayatta güven ortamýnýn kaybolmasýna yol açar. Bunun sonucu olarak da toplumsal hayatta bozulma baþgösterir.116
162
110 Buhârî, Zekât, 18; Büyû’, 18; Tirmizî. Büyû’, 65.
111 Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 235.
112 Ýbn Mâce, Ticârât, 2.
113 Ýbn Mâce, Ruhûn, 4.
114 Tirmizî, Büyû’, 4.
115 Tirmizî, Büyû’, 4 ; Ýbn Mâce, Ticârât, 1.
116 Tirmizî, Büyû’, 9; Ýlgili âyet için bkz. Mütaffifîn, l-3.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
Bir malý ucuzken alýp kasýtlý olarak piyasaya sürmemek ve ancak pahalýlaþýnca ortaya çýkarmak veya halkýn
ihtiyacý olan maddeleri piyasadan toplamak yasaktýr. Bunu yapan kiþiler lânetlenmiþtir.117
Herhangi iþ dalýnda olursa olsun bir üretim faaliyetinin içinde yapýlan iþ, saðlam yapýlmalý, üretimde baþarý elde edilinceye ve iþ saðlam bir biçimde tamamlanýncaya kadar titizlikle çalýþýlmalý, bu hususta sorumluluktan kaçýlmamalýdýr. Yani bir iþ baþarýlýncaya kadar dikkatle çalýþmak esas olmalýdýr. Mesai dolsun, vakit geçsin diye zamaný boþa harcamak doðru olmaz. Ýþ hayatýnda yer alan kiþi,
kendi iþinde dürüst davrandýðý gibi baþkasýnýn iþinde çalýþtýðýnda da kendi iþi gibi titiz ve dikkatli davranmalýdýr.
Þartlar ne olursa olsun çalýþmak esas olmalýdýr. Hz.
Muhammed’in (s.a.s.) þu hadisi bu açýdan çok anlamlýdýr:
- Sizden birinizin sýrtýna bir demet odun yüklenip
(bu suretle kazancýný saðlamasý) birine el açýp dilenmesinden -el açtýðý adam versin vermesin- daha hayýrlýdýr.118
Hz. Muhammed’in (s.a.s.), iþ hayatý, iþi yürütenplânlayan (üretici/iþveren), bir iþ kolunda çalýþan (iþçi),
malý satan (esnaf/tacir), satýn alan (tüketici), ayrýca, meyve ve hububat üreticisi, ticarî hayat, ölçü tartý ve benzeri
konularda daha pek çok hadisleri vardýr. Bizim yukarýda
deðindiðimiz hususlar bunlardan sadece bazýlarýdýr.
Bunlardan anlaþýldýðýna göre Hz. Muhammed (s.a.s.)
ticarî hayatý, en güzel bir þekilde düzenlemiþ, alýþveriþte,
163
117 Ýbn Mâce, Ticârât, 6.
118 Mansur Ali Nasýf, et-Tâcü’l-Câmiü Li’l-Usûl Fî Ahâdîsi’r-Rasûl,
(çev. Bekir Sadak), III, 333 (Buhârî - Müslim - Tirmizî).
Ticarî Hayata Önem Vermesi
üretim ve tüketimde hem aldatmayý hem de aldanmayý
önlemiþtir. Yani O, ticarî hayata doðruluðu, dürüstlüðü,
karþýlýklý güven ve helâli hâkim kýlmýþtýr. Hz. Muhammed (s.a.s.) bunu sadece sözde, býrakmamýþ, bizzat Müslüman esnafýn dükkânlarýna zaman zaman uðrayarak alýþveriþte gözetilecek hususlarý onlara, “Þöyle ölçün, böyle
tartýn” diyerek pratik olarak göstermiþtir.
Biz Müslümanlar da Peygamber Efendimiz’in ticarî
hayatla ilgili buyruklarýný ve yapýp ettiklerini örnek almalýyýz. Bu alanda doðru, dürüst ve güvenilir olmalýyýz.
Hem aldanmamalý hem de hiç kimseyi aldatmamalýyýz.
Helâlinden kazanmalý, meþru yolda harcamalý, kazançlarýmýzla ilgili dinî ve millî görevlerimizi yerine getirmeliyiz. Toplumdaki ihtiyaçlý insanlarla ilgilenmeli, topluma
olumlu katký saðlayacak hizmetlere destek vermeliyiz.
Gayret ve ümitle çalýþmalý, sonuçta elde ettiðimiz kazanca kanaat etmeli, Yüce Allah’ýn verdiðine razý olmalý,
O’na þükretmeliyiz.
164
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
ASHÂB-I KÝRÂM
PEYGAMBERÝMÝZ’Ý ANLATIYOR
Bir gün insanlar, ashâbýn ileri gelenlerinden Zeyd b.
Sâbit Hazretlerinden Peygamberimiz’in (s.a.s.) durumu
hakkýnda bilgi istediler. Hz. Zeyd, Sevgili Peygamberimizi tanýmak isteyen insanlara þu bilgiyi sundu:
- Eðer O’nun bütün durumlarýndan soruyorsanýz O,
sahili olmayan bir deniz gibidir. O’nun uçsuz bucaksýz bir
denizi andýran günlük yaþayýþý ve ahlâkî hayatýný bütünüyle aksettirmek kolay deðildir. Ancak ben size Rasûlullah (s.a.s.) hakkýnda iyi bildiðim bazý hususlardan sözedebilirim: “Ben, Peygamber Efendimiz’e komþu idim, kendisine vahy geldiði zaman bir kiþi göndererek beni çaðýrýrdý. Ben de huzuruna girer ve nâzil olan vahyi yazardým.
Peygamberimiz’in (s.a.s.) huzurunda biz bazan dünya iþlerinden konuþtuðumuz zaman O da ahlâkýnýn büyüklüðünün eseri olarak sohbetimize katýlýr ve bizimle dünya
iþlerinden bahsederdi. Biz ahirete dair meseleleri konuþsak yine sohbete iþtirak eder ve bizimle birlikte ahiret iþlerinden konuþur, eðer biz tutup da yemekten bahsetsek
bu sefer de bizimle yemekten bahseder, birtakým yiyeceklerin yararlarý hakkýnda bilgi verirdi...”119
165
119 Ýbn Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ, I, 365; Hâce Mehmed Raif Efendi,
Muhtasar Þemâil-i Þerîf Tercemesi, s. 238.
Amr b. As’ýn (r.a.) anlattýðýna göre, “Peygamberimiz
(s.a.s.) aralarýnda ülfet ve yakýnlýk doðsun da Ýslâm’a girsinler diye toplumdaki þerli kiþilere lütuf ve kerem ile
muamele eder, iltifatkâr davranýr, güler yüz gösterirdi.
Peygamberimiz (s.a.s.) bana da iltifat ederdi. Hatta o derecede ki, ben, Rasûlullah’ýn (s.a.s.) yanýnda en sevgili olduðum zannýna bile kapýlarak bir gün kendisine, “Ebû
Bekir, Ömer, Osman mý, yoksa ben mi hayýrlýyým?” diye
sordum. Üçüne de: “Ebû Bekir, Ömer, Osman” diye cevap verdi. Bu esnada ben böyle bir soruyu sorduðuma
piþman oldum. Çünkü, zannýmda yanýlmýþtým. Meðer
Rasûlullah’ýn (s.a.s.) bana hüsn-i muamelesi (iyi ve güler
yüzlü davranmasý) bana iltifat içinmiþ (benim gönlümü
almak içinmiþ!)”120
Bu örnekten, Ashâb-ý Kirâm’ýn, Peygamber Efendimiz’in yanýnda belirli bir derecelenme içinde yer aldýklarý anlaþýlmaktadýr. Bununla beraber Hz. Peygamber, sözkonusu derecelenmeye bakmaksýzýn gündelik hayatta
insânî iliþkilerde herkese ayný nezaket, zerafet ve güleryüzlülükle davranmýþ ve tüm insanlarýn takdirini kazanmýþtýr.
Hz. Âiþe’nin naklettiðine göre bir gün bir adam gelip
Peygamberimiz’in (s.a.s.) huzuruna girmek için izin istedi. Peygamberimiz (s.a.s.), içeriden adamýn sesini duyunca, “Bu adam kabilesi içinde yaramaz ve kötü biridir!”
dedikten sonra huzuruna kabul edip ona hilim ve kerem
ile davrandý (onu uygun bir karþýlama ile kabul edip iyi
davrandý). Hz. Âiþe, olayýn devamýný anlatýrken þöyle di166
120 Hâce Mehmed Raif Efendi, Muhtasar Þemâil-i Þerîf Tercemesi,
s. 239.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
yor: “O adam gittikten sonra ben, Ey Allah’ýn Rasûlü!
Ýçeri girmeden önce o kiþinin kötülüðünden bahsettiniz,
huzurunuza girdiðinde ise güler yüz ve tatlý dille davrandýnýz. Bunun sebeb-i hikmeti nedir diye sorunca Peygamberimiz (s.a.s.) þöyle cevap verdi: “Ey Âiþe! Ýnsanlar arasýnda azýlý kötü kiþiler vardýr ki, þerlerinden korunmak
için ahali onlarý kendi hâline terk eder, karþýlaþtýklarýnda
da onunla müdara ederler (tatlý dil ve güler yüz gösterirler). Maksat, onun kötü söz ve davranýþlarýnýn önüne
geçmektir. Ben de o adamýn kötü söz söylemesine fýrsat
vermemek için ona karþý iltifatta bulundum.”121
Hz. Âiþe, Peygamberimiz’in (s.a.s.) ahlâkýný soran bir
Müslüman’a, “O’nun ahlâký Kur’ân idi” cevabýný verdi.
Yine baþka bir zaman kendisine yöneltilen böyle bir soruya þu cevabý verdi: “Mü’minûn sûresini okuyabiliyor musun? Bu sûreyi onuncu âyetine kadar oku! Ýþte, Peygamber’in (s.a.s.) ahlâký böyle idi.”122 Bu âyetleri incelediðimiz
zaman Peygamber Efendimiz’in þahsýnda tüm kurtuluþa
eren gerçek mü’minlerin ahlâkî vasýflarýnýn sýralandýðýný
görebiliriz. Buna göre onlar, namazlarýný huþu içinde kýlarlar, boþ ve yararsýz þeylerden yüz çevirirler, zekâtý verirler, iffetlerini korurlar, haddi aþmazlar, emaneti gözetirler, verdikleri sözde (ahitlerinde) dururlar. Namazlarýný sürekli kýlarlar...
Birgün fakir bir kadýn, iki kýzý ile Hz. Âiþe’yi ziyaret
etmiþti. Evde onlara ikram edebileceði ancak bir adet
hurma vardý. Onu da getirip kýzlarýn annesine ikram etti.
167
121 Mehmed Raif Efendi, a.g.e. s. 242.
122 Ýbn Sa‘d, Tabakâtü’l-Kübrâ, I, 364.
Ashâb-ý Kirâm Peygamberimiz’i Anlatýyor
O da hurmayý ikiye bölüp çocuklarýna yedirdi. Hz. Âiþe,
bu durumu peygamberimiz’e (s.a.s.) anlatýnca þöyle buyurdu: “Çocuklarý hakkýyla sevmek ve onlarý korumak
cehennemden kurtuluþtur.”123
168
123 Þiblî, Asr-ý Saâdet, II, 124.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
HZ. PEYGAMBER’ÝN
YÝRMÝ DÖRT SAATÝ
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) torunlarý, babalarý Hazreti
Ali’den naklederek Peygamber Efendimiz’in yirmi dört
saatlik bir zaman dilimini nasýl deðerlendirdiði hakkýnda
þu bilgileri aktarýyorlar:
- ...Hz. Peygamber (s.a.s.) günlük zamanýný üçe taksim
ediyordu. Bir kýsmýný namaz kýlmak ve Kur’ân okumak gibi Yüce Allah’a ibâdetle deðerlendirirdi. Zamanýnýn diðer
bir kýsmýnda aile fertleri ve ev iþleriyle ilgilenirdi; günlük
ev iþlerini yapar, ev ihtiyaçlarýndan kendisine düþenleri
yerine getirirdi. Zamanýnýn diðer bir bölümünde ise, istirahat ederdi. Ancak, istirahat zamanýný da ikiye böler ve
bunun bir kýsmýnda ashâbýn ileri gelenlerini huzuruna kabul ederek onlara gerekli bilgileri öðretir, onlar da huzurundan çýkýnca öðrendiklerini ashâbýn bütününe öðretirlerdi. Peygamber Efendimiz, kendisine yakýnlýk ölçüsü
olarak ashâbýnda mal, mülk, para, soy sop gibi þeylere deðil, daha çok takvaya (Ýslâm’ý duyarlýlýkla yaþamaya) önem
verirdi. Bu münasebetle, kulluk bilincine sahip, ibadet ve
taatýný yerine getiren, dürüst, güvenilir kimselere (söz ve
davranýþlarý itibariyle dinî ölçüye uyanlara) iltifat ederdi.
169
Ýhtiyaç sahiplerinden kimileri bir, kimileri ise iki veya daha fazla olan ihtiyaçlarýný arz ederlerdi de Peygamberimiz (s.a.s.) sonuna kadar onlarý býkmadan dinler, onlarla olabildiðince nezaketle ilgilenir ve ihtiyaçlarýný karþýlamaya çalýþýrdý. Kendisine dünya veya ahiretle ilgili bir
soru sorulunca, soruyu soranýn seviyesini gözeterek onun
hayrýna olacak cevaplar verirdi. Soru sorana verdiði cevapla onu hayra yöneltirdi. Huzurunda bilgi öðrenenlere,
“Benden öðrendiklerinizi burada olmayanlara öðretiniz.
Erkek, kadýn, köle, cariye kim olursa olsun çeþitli sebeplerden dolayý bana gelip ihtiyaçlarýný arz edemeyen kimselerin de ihtiyaçlarýný ve isteklerini bana iletiniz. Muhakkak ki, ihtiyacýný devlet baþkanýna (idarî kademelere)
arz etmeye gücü yetmeyenlere yardýmcý olan kimsenin
ayaklarýný Cenâb-ý Hak kýyamet gününde sýrat üzerinde
kaydýrmaz.” diye tembih ederdi.
Huzurunda abes yani, lüzumsuz, faydasýz ve gereksiz
söz söylenmesine müsaade etmezdi. Hz. Peygamber
(s.a.s.) dýþarýda da tevazuu (alçakgönüllülüðü, gösteriþsizliði, olgunluðu) elden býrakmazdý. Çarþýda, pazarda, sokakta nerede olursa olsun herkese güler yüzle davranýr,
hâl hatýr sorar, tatlý dille hitap ederek insanlarýn gönüllerini alýrdý... Meclisinde, camide, cemaatte, cumada göremediði ashâbýnýn durumlarýný derhal soruþturur, baþýna
bir þey gelip gelmediðini öðrenmeye çalýþýr, görüþebildiklerine ise dinî metanetlerini ve duyarlýlýklarýný daima
kuvvetlendirecek, iyilik ve güzelliklere koþturup, çirkinliklerden uzaklaþtýracak þeyler söylerdi.
Peygamberimiz (s.a.s.), oturmakta olan bir topluluðun arasýna geldi mi ýsrarla baþ köþeye geçmek için özel
170
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
bir çaba göstermez, bu amaçla hiç kimseye sýkýntý vermez,
topluluðun son kýsmýnda ve boþ bulduðu bir yere otururdu. Baþkalarýna da böyle toplantý ve meclislerde hiçbir
þahsa zarar vermeden uygun olan yerlere oturmalarýný
tavsiye ederdi. Toplantýda bulunanlarý, durumlarýna göre
iyilikle anar ve iltifatta bulunurdu. Öyle ki, herkes, onun
yanýnda en çok sevilenin kendisi olduðunu sanýrdý. Huzurunda adeta usandýracak kadar çok oturan bir kiþinin de
haddi aþan bu tutumu karþýsýnda telaþ göstermeyip sabreder ve sükûnetle dinleyerek ihtiyacýný karþýlamaya çalýþýrdý. Kendisinden bir þey istenildiði zaman, þayet imkân
varsa verir, yoksa tatlý sözlerle o kiþinin gönlünü alýp vadederdi. Rasûlullah’ýn (s.a.s.) þefkati, merhameti, cömertliði, tevazuu herkesçe bilinmekteydi. Ahaliden herkes,
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kendisi ile ilgileneceðinden
emindi. Bir hakkýn daðýtýmýnda -özel bir sebep olmadýðý
sürece- hiçbir ferdi ötekine tercih etmezdi. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) meclisi, ilim, hayâ, sabýr ve emanet meclisi
idi. Orada insanlar edeple otururlar, dikkatle dinlerler ve
birbirine saygý beslerdi. Edebe aykýrý bir þekilde yüksek
sesle konuþmazlardý. Orada konuþulup orada kalmasý gereken önemli hususlar dýþarýya aktarýlmaz ve asla dedikoduculuk yapýlmazdý. Esasen orada hiç kimsenin aleyhine
söz söylenmez, hiç kimse töhmet altýnda tutulmazdý. Huzurunda bulunanlardan -insanlýk hâli- bazý kusurlar meydana gelse, o kusurlar orada kalýrdý, yayýlmazdý. O’nun
meclisine katýlanlar, yek dil ve yek aðýz kiþilerdi. Yani gönüllerindeki davada birleþmiþ, konuþtuklarý þeylerde kaynaþmýþ ve birliðin ahengine ermiþ kiþilerdi. O’nun topluluðunda tevazu hâkimdi, bunun sonucu olarak yaþlýlara
hürmet beslenir, küçüklere þefkat gösterilirdi. Ýlk elde
171
Hz. Peygamber’in Yirmi Dört Saati
hep birlikte ihtiyaç sahibinin ihtiyacý giderilmeye çalýþýlýrdý. Yani ihtiyaç sahipleri bu açýdan kendileriyle ilgilenilme
konusunda ihtiyaç sahibi olmayanlara tercih olunurdu.124
Netice olarak ifade etmek gerekirse, Hz.Muhammed
(s.a.s.) yirmi dört saat içinde Yüce Allah’a ibadet eder, aile fertleriyle ve ev iþleriyle ilgilenir, dinî, dünyevî iþleri
düzenler, kamu hizmetlerini îfa eder ve istirahat ederdi.
Bu süre içinde her hak sahibine hakkýný verir, insanlara
tevazu ve nezaketle davranýr, toplumsal hizmetleri samimiyet ve ciddiyet içinde yürütürdü.
Her Müslüman, zaman þuuruna sahip olmalý, vaktin
nakit olduðunu fark etmeli, zamanýn sýnýrlý ve sonlu olduðunu düþünmeli, ömrün en deðerli sermaye olduðunu
anlamalý, her gün, her gece, dinî ve dünyevî görevlerini
duyarlýlýk içinde yapmalýdýr.
172
124 Hâce Mehmed Raif Efendi, Muhtasar Þemâil-i Þerif Tercemesi,
230-234.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
HZ. PEYGAMBER’DE
ÂDÂB-I MUÂÞERET
Bu baþlýk altýnda yazýlanlarý kýsmen bu kitabýn bir
özeti gibi düþünebiliriz. Bu münasebetle, kitapta okuduklarýmýzý, yoðunlaþtýrýlmýþ bir özet hâlinde bir sonuç bölümü gibi algýlayarak birlikte yeniden hatýrlýyoruz.
Âdâb-ý Muâþeret Ne Demektir?
Edep, sözlükte “iyi terbiye, naziklik, usluluk, zariflik,
toplum töresine uygun davranma” gibi anlamlara gelir.
“Âdâb” bunun çoðuludur. Muâþeret ise, “birlikte yaþayan
kiþilerin iyi geçinmesi, birbirleriyle toplumsal iliþkiler
içinde bulunmasý” demektir. Buna göre âdâb-ý muâþeret
deyince, “Topluluk hâlinde bir arada yaþayan insanlarýn
iyi iliþkiler içinde baþarýlý olmalarýný saðlayan bilgiler” akla gelmektedir. Buna halk arasýnda “görgü kurallarý” denmektedir. Eskiler bu konuda hüsn-i muaþeret yani “iyi geçinme” deyimini de kullanmýþlardýr.
Hiç þüphesiz âdâb-ý muâþeret deyimi geniþ olarak ele
alýndýðýnda insan hayatýnýn bütün yönlerini kapsar. Doðum, ad koyma, çocuk yetiþtirme, öksüz çocuklara usulüne uygun þekilde yardým etme, yeme içme (sofra âdâbý),
eðitim öðretim, ilim, iþ ahlâký, çalýþýp kazanma, tasarruf
ve harcama âdâbý, düðün, bayram, ev düzeni, aile fertle173
ri arasýnda iliþkiler, beden, elbise ve sokaklarýn temizliði,
cömertlik, tevazu, dostluk, anne babaya ve yaþlýlara karþý
davranýþ usülleri, kadýnlara saygý gibi hayatýn içinde yer
alan her konu buna girebilir.
Demek ki, âdâb-ý muâþeretin uygulama alaný insan
hayatýdýr, toplumdur. Zira insanlar, bir arada yaþamaya
mecburdurlar. Hiçbir insan, “Ben bütün ihtiyaçlarýmý
ölünceye kadar tek baþýna karþýlarým, benim kimseye,
kimsenin de bana ihtiyacý yoktur!” diye düþünemez.
Çünkü, kiþinin yediði ekmekte, içtiði çayda, giydiði elbisede ve bindiði arabada yüz binlerce, belki milyonlarca
insanýn emeði ve alýn teri söz konusudur.
O hâlde önce Ýslâm’ýn, insana bakýþýna deðinmekte
yarar vardýr:
Ýslâm’ýn Ýnsana Bakýþý
Ýslâm, insaný saygýdeðer bir varlýk olarak görür. Yüce
Allah, Kur’ân-ý Kerîm’inde þöyle buyurur: “Biz insaný en
güzel þekilde yarattýk.” (Tin, 95/4) “Andolsun ki biz insanoðullarýný þerefli kýldýk, onlarýn karada ve denizde gezmesini saðladýk, temiz þeylerle onlarý rýzýklandýrdýk, yaratýklarýmýzýn pek çoðundan üstün kýldýk.” (Ýsra, 17/70)
Âyetlerden açýkça anlaþýlýyor ki, insan, gerek þekil ve
beden yapýsý bakýmýndan, gerekse þerefi yani manevî yapýsý bakýmýndan en güzel bir þekilde yaratýlmýþ ve yaratýklarýn hepsine üstün kýlýnmýþtýr. Bu, öyle bir üstünlüktür
ki, Cenâb-ý Hak, her þeyi onun emir ve hizmetine vermiþtir. Bununla ilgili bir âyet, meâlen þöyledir:
174
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
- Yüce Allah göklerde olanlarý, yerde olanlarý, hepsini sizin buyruðunuz altýna vermiþtir. (Câsiye, 15/13)
Gerçekten de güneþ bizi aydýnlatmakta, ýsýtmakta;
yýldýzlar geceleyin yol göstermekte, atmosfer teneffüs
imkâný vermekte, yaðmurlar yaðmakta, yeryüzünde bereket fýþkýrmakta, koyun bizim için süt vermekte, arý bal
üretmekte, milyonlarca yýlda yeraltýnda oluþan kömür ve
petrol, biz insanlarýn yararýna çýkarýlmakta, iþletilmektedir.
Ýnsanoðlunun hizmetine verilen þeyler sadece, bu tür
maddî imkânlar deðildir. Ýnsan, aklýyla, düþüncesiyle, konuþmasýyla, bilgisiyle, çalýþarak ilerleyebilmesiyle yani
manevî yönüyle de üstün kýlýnmýþtýr. Allah insana manevî
yüceliklere eriþebilme kabiliyetini vermiþ, ona düþünce
plânýnda en güzel rengi ihsan etmiþtir. Allah Teâlâ bununla ilgili olarak Yüce Kitab’ýmýzda þöyle buyurmaktadýr:
- Allah’ýn (verdiði) rengiyle boyandýk. Allah’tan daha
güzel rengi kim verebilir?...(Bakara, 2/138).
Ýslâm bilginlerine göre bu âyette belirtilen renkten
maksat, “Yaratýþýyla insana verilen fýtrat, hak dine yöneliþ ve insan ruhuna verilmiþ iyi eðilimlerle Ýslâm ve iman
temizliði”dir.125
Ýþte insan, Yüce Allah’ýn, doðuþtan kendisine verdiði
bu iyi eðilimleri geliþtirmek ve bu suretle hem Allah’ýna,
hem kendisine, hem ailesine, hem de diðer insanlara karþý görevlerini yapmak durumundadýr. Þayet bunu yaparsa
insan olarak, diðer varlýklara karþý, yaratýlýþtan üstün kýlýnan özelliklerini geliþtirmiþ olacaktýr. Bunun aksi, bu
175
125 Mehmet Yaþar Kandemir, Örneklerle Ýslâm Ahlâký, s. 94 vd.
Hz. Peygamber’de Âdâb-ý Muâþeret
özelliklerin giderek zayýflamasýna ve yok olmasýna yol
açacaktýr. Ýslâm dini, kuvvetli bir îman, gerçeði aydýnlatacak bilgi, yararlý iþler ve güzel ahlâk ile kiþinin saygýdeðer
olma özelliðini koruyabileceðini göstermiþ; insanlarý kan
dökmekten, ýrzý namusu çiðnemekten, soyu bozulmaktan, vicdaný baskýlardan alýkoyarak doðuþtan verilen iyi
eðilimlerin olumlu yönde geliþmesine ortam hazýrlamýþtýr. Bu münasebetle Ýslâm dini, can, mal, soy, akýl ve dini,
dokunulmazlýðý olan ve titizlikle korunmasý gereken esaslar olarak görmüþtür. Eskiler bunlara, “Zarûrât-ý hamse:
Korunmasý gereken beþ esas” derlerdi ve bunlar, hayatýn
olmazsa olmaz þartlarý olarak algýlanýrdý.
Ýslâm’a göre Allah katýnda insanlar, bir taraðýn diþleri gibi eþittirler. Manevî üstünlük ancak takva/dinî duyarlýlýk iledir ve insanlar soylarýyla övünüp büyüklenerek fitne ve ihtilâf çýkarmak için deðil, birbirleriyle iliþki kurup
bütünleþmek için yaratýlmýþlardýr. Nitekim, Kur’ân-ý Kerim’de buna iþaret için þöyle buyurulur:
- Ey insanlar! Doðrusu biz sizi bir erkekle bir diþiden
yarattýk ve birbirinizle tanýþmanýz için sizi kavimlere/milletlere ve kabilelere ayýrdýk. Þüphesiz Allah katýnda en
deðerliniz O’na karþý gelmekten en çok sakýnanýnýzdýr.
Allah bilendir, her þeyden haberdardýr. (Hucurât, 49/13)
Kiþi, yaptýðý iyi iþleri, güzel davranýþlarý ve güzel
ahlâký ile özel bir deðere sahip olabilir. Nitekim, “Herkesin yaptýklarý iþlere göre dereceleri vardýr...” (En’am,
6/132) âyetinden herkesin, yaptýðýna uygun bir dereceye
getirileceði anlaþýlmaktadýr.
Ýslâm dini, insaný toplum içinde deðer kazanan, hizmetleriyle toplumu yararlandýran ve toplumun hizmetle176
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
rinden de nasibini alan bir varlýk olarak görür; dil, soy,
renk, zenginlik, yoksulluk, gibi þeyleri üstünlük ve farklýlýk vasýtasý saymaz. Nitekim, Peygamber Efendimiz þöyle
buyurmuþtur:
“Ýnsanlar, Âdem’in oðullarýdýr, Âdem’i de Allah,
topraktan yaratmýþtýr.”126 “Ey insanlar! Ýyi biliniz ki Rabbiniz birdir, babanýz birdir. Arab’ýn Arap olmayana, Arap
olmayanýn da Arab’a, beyazýn siyaha, siyahýn da beyaza
Allah korkusu (takva/dinî duyarlýlýk) dýþýnda hiçbir üstünlüðü yoktur.”127
Ýslâm dininin yayýlmaya baþladýðý yýllarda yeryüzünde haksýzlýklar, zulümler, yersiz kavgalar, cinayetler, kol
geziyordu; asiller, köylüler, beyazlar, siyahlar, hürler, köleler, zenginler, yoksullar, erkekler, kadýnlar ayrýmý acýmasýz bir þekilde varlýðýný hissettiriyordu.
Ýslâmiyet, bu tür ayrýmlarý, insanlýðýn kafasýna ve yüreðine vurulmuþ zincirler olarak gördü. Ýnsanýn üstünlük
niteliklerini zedeleyen ve manen ilerlemesine, iyi eðilimlerini de geliþtirmesine engel teþkil eden bu zincirleri kýrdý.
Yerine, dürüstlük, çalýþkanlýk, dinî duyarlýlýk, iyilikseverlik ve benzeri ölçüler koydu. Yani Allah katýnda, çalýþkan
tembelden, iyi kötüden, cömert cimriden, edepli edepsizden, Allah’tan korkan korkmayandan, Allah’ý gereði gibi
seven sevmeyenden, hayatýný sürekli bir dinî duyarlýlýk
içinde yaþayan yaþamayandan, bilgili bilgisizden üstündü.
Peygamberimiz’in (s.a.s.) belirttiðine göre, “Yüce Allah,
insanlarýn þekillerine ve mallarýna deðil, kalplerine ve dav177
126 Tirmizî, Menâkýb, 73; Ebû Davud, Edeb, 111.
127 Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 411.
Hz. Peygamber’de Âdâb-ý Muâþeret
ranýþlarýna” bakýyordu.128 Öyle ise, zengin - yoksul, siyah -
beyaz, asil - köylü ayrýmý yapýlamazdý. Bunlar, peþin olarak üstünlük ya da gerilik sebebi sayýlamazdý.
Buna dair örnekleri inceleyecek olursak Ýslâmiyet’in
bu husustaki görüþünün teoriden pratiðe nasýl geçtiðini
de görmüþ oluruz:
Ebû Zerr-i Gýfârî Hazretleri, bir defasýnda (ihtimal ki
bir tartýþma esnasýnda) dikkatsiz davranarak her nasýlsa
Bilâl-i Habeþî Hazretlerine, “kara kadýnýn oðlu!” deyivermiþti. Onun, din kardeþine karþý sarf etmiþ olduðu bu söz
Peygamberimiz’e (s.a.s.) ulaþýnca, Ebû Zerr’i, “Ey Ebû
Zerr! Sen onu anasýndan dolayý ayýplýyorsun öyle mi?
Demek ki, sen, içinde hâlâ câhiliye ahlâký kalmýþ bir kiþi
imiþsin!” diye azarladý. Ebû Zer (r.a.) söylediði o sözden
o kadar piþman oldu ki, yanaðýný yere koyarak, “Bilâl
ayaðýyla basmadýkça, yanaðýmý yerden kaldýrmayacaðým!” diyerek özür diledi. Hz. Bilâl, bunu yapmadan da
özrünü kabul edeceðini söylemiþse de Hz. Ebû Zerr’in ýsrarý karþýsýnda yanaðýna basmak zorunda kaldý.129
Hz. Osman’ýn halifeliði sýrasýnda bir sahâbî yine ayný
þahsý yani Ebû Zer Hazretlerini Rebeze’de görmüþtü. Burasý Medine’ye yakýn bir köydü ve bu defa yukarýdaki örnekte yer aldýðý gibi tartýþmalý bir durum sözkonusu deðildi. Olayý nakleden sahabi, bazý sebeplerle Rebeze’de
ikamet ederek kendisine uðrayanlara Hz. Peygamber’den
öðrendiklerini öðretmekle meþgul olan Ebû Zerr’in (r.a.)
ve hizmetçisinin üstünde ayný kumaþtan birer gömlek
178
128 Müslim, Birr, 34.
129 Sahîh-i Buhârî Muhtasarý Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, I, 43.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
görmüþtü. Bunun üzerine ona, “Ýkisini birleþtirip de takým elbise yapsaydýn ya!” deyince Hz. Ebû Zer, Peygamberimiz’den (s.a.s.) iþittiði þu hadisi naklederek niçin böyle yaptýðýný açýklamaya çalýþtý:
“...Hizmetçileriniz Allah’ýn, iradenize emanet ettiði
kardeþlerinizdir. Kimin yanýnda hizmetçi bulunursa kardeþine yediðinden yedirsin, giydiðinden giydirsin. Onlara
(tek baþýna altýndan kalkamayacaklarý) zahmetli bir iþ
yüklemeyiniz. Þayet (hizmetçilerinizden tek baþýna altýndan kalkamayacaklarý) zahmetli bir iþ isterseniz kendilerine yardým ediniz.”130
Peygamberimiz (s.a.s.), âzât ederek hürriyetine kavuþturduðu Zeyd b. Harise’yi (r.a.) ve bu zâtýn oðlu
Üsâme’yi (r.a.) ordu kumandanlýðýna getirmiþti. Siyah derili bir zât olan Hz. Bilâl-i Habeþî’yi de caminin müezzinliðine getirmiþ, ayný zamanda konuklarýn misafir edilip
aðýrlanmasý gibi önemli devlet memuriyetlerinde görevlendirmiþti.
Söz bu noktaya gelmiþken bir de Ümmü Eymen gerçeðine bakmalýyýz. Bu haným, câhiliye devrinde, “câriyehizmetçi” statüsünde olup daha sonra hürriyetine kavuþturulmuþtur. Peygamberimiz’in (s.a.s.) dadýsý olarak da
bilinen bu hanýma Sevgili Peygamberimiz, “anneciðim,
anneciðim!” diye hitap ediyordu. Köle ve hizmetçilerin
âdeta insan yerine konulmadýðý bir zamanda, Peygamberimiz’in (s.a.s.), Ümmü Eymen’e (r.anhâ), “Anneciðim!”
demesi, köklü bir düþünce deðiþikliðini müjdeliyordu. Bu
yeni düþüncenin esasýný da, “ne olursa olsun, insaný insan
179
130 Buhârî, Îman, 22; Itk, 15.
Hz. Peygamber’de Âdâb-ý Muâþeret
olarak sevip saymak, yeteneklerine uygun görev, sorumluluk, hak ve mükâfatlarýyla birlikte bir bütün olarak görmek” oluþturuyordu.
Bu konuda Ýslâm tarihinde yaþanmýþ bir örneðe daha
bakalým:
Amr b. As (r.a.) Mýsýr valisi iken oðlu Abdullah, bir
Mýsýrlýyý dövmüþtü. Dövülen kiþi, Hz. Ömer’e þikâyette
bulundu. O da hem Abdullah’ý hem de babasýný çaðýrdý.
Abdullah suçlu bulundu ve kendisine ceza uygulandý. Neredeyse Amr da cezalandýrýlacaktý. Ancak o, “Bu iþte benim herhangi bir rolüm yok” diyerek yakasýný kurtardý.
Abdullah’ýn, vali olan babasýna güvenerek buna yeltendiðini fark eden Hz. Ömer, Amr b. As’a (r.a.) þu meþhur sözünü söylemiþtir:
- Ey Amr! Analarýndan hür doðan insanlarý nasýl köle yaparsýnýz?131
Bu örneklerden de anlaþýlýyor ki, Ýslâm dini, “insana
saygý esasýný” getirmiþ, ýrk ayrýmýný yasaklamýþtýr. Hatta
yayýldýðý zamandaki geleneklerin aksine, hizmetçiler de
ev sahipleriyle ayný sofrada yemek yemeye ve ayný elbiselerden giyinmeye baþlamýþlardýr. Çünkü Ýslâm’a göre insan, diðer varlýklar gibi vedîatullâh’týr. Yani Allah’ýn emanetidir. Emanetin titizlikle korunmasý gerekir.
Hz. Muhammed (s.a.s.) söz ve davranýþlarýyla insanoðlunun saygýdeðerliliðini ve emaneti koruma yollarýný göstermiþ, Yüce Allah, bu emaneti gereði gibi koruyabilmek
için Peygamber’in (s.a.s.) hayatýný örnek almalarýný Müslümanlara emretmiþ ve bu konuda þöyle buyurmuþtur:
180
131 Mehmet Yaþar Kandemir, Örneklerle Ýslâm Ahlâký, s. 130-132.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
- Andolsun ki, Rasûlullah, sizin için, Allah’a ve ahiret
gününe kavuþmayý umanlar ve Allah’ý çok zikredenler
için güzel bir örnektir. (Ahzâb, 33/21).
Ýslâm’ýn ilâhî bir emanet olan insana bakýþý ile ilgili
temel biligileri edindikten sonra Hz. Peygamber’in (s.a.s.)
âdâb-ý muâþeretiyle ilgili bilgileri vermeye geçebiliriz.
Peygamberimiz (s.a.s.) ve Âdâb-ý Muâþeret
Ýnsanlýðýn gýpta ettiði, özlem duyduðu mutlu ve huzurlu bir hayatýn teminatý olan örnek ahlâký yakalayabilmek için Sevgili Peygamberimiz’in ahlâk ve âdâbýný iyi
bilmek gerekir. Bu sebeple, araþtýrmamýzýn bu kýsmýnda,
onun ahlâk ve âdâbýndan özet olarak kesitler sunmaya
çalýþacaðýz.
Hz. Peygamber (s.a.s.) elbisesinin temiz ve tertipli olmasýna özen gösterirdi. Giydiði bir elbisenin kendisine
mümkün olan en uzun süre temiz olarak hizmet etmesine ve ihtiyacýný karþýlamasýna dikkat eder, yeni bir elbise
edindiðinde Allah’a hamdederdi. “Rengi hafif deðiþti, boyasýný hafif attý” diye herhangi bir elbiseyi giymemezlik
etmezdi. Kumaþta estetiðe dikkat eder, göze batýcý, rahatsýz edici çið renkleri tercih etmezdi. Ayrýca, Sevgili Peygamberimiz, giysi konusunda lüks ve israfa yönelmeyi, bu
yolla büyüklenmeyi doðru bulmazdý. Buna göre, onun,
giyecekle ilgili düþüncesini, “Temizlik, tertiplilik, estetiði
gözetme, kendine yakýþtýrma, sadelik ve ihtiyacý karþýlama” olarak ifade edebiliriz.
Hz. Muhammed’in (s.a.s.) yiyecek ve içeceklerle ilgili tutumunu da þöyle özetlemek mümkündür:
O, hiçbir zaman bir yemeði beðenmemezlik etmezdi.
Arzu ederse yerdi, etmezse býrakýrdý. Yemekten önce elle181
Hz. Peygamber’de Âdâb-ý Muâþeret
rini, yemekten sonra hem ellerini hem de aðzýný yýkardý,
yemeðe baþlarken besmele çekerdi. Tabaðýndaki yemeði
mümkün mertebe bitirmeye çalýþýrdý. Ekmeði, yiyeceði
kadar alýrdý, yani ekmeði ve yemeði artýk býrakarak çöpe
atmayý doðru bulmazdý. Sofraya oturduðunda daha önce
doymuþ bile olsa herkesin, yemeðini yemesini beklerdi,
yemek devam ederken müsaade almaksýzýn herkesten önce kalkýlýp gidilmesini doðru bulmazdý. Yemeðin temiz olmasýna, yemeye elveriþliliðine ve helâlinden kazanýlmýþ
olmasýna özen gösterir, yemek bittikten sonra, “elhamdülillâh” derdi. Önemli bir mazereti yoksa yemek davetlerine katýlýrdý. Davet sahibi her ne hazýrlamýþ ise -hatta hazýrlanan sade bir tirit bile olsa- memnuniyetle, tebessümle ve iþtahla yerdi. Davet sahibini incitmezdi. Suyu, dibi
görünen bir kaptan içerdi.
Hz. Peygamber (s.a.s.), rengi görünmeyen ve baþkalarýný rahatsýz edecek derecede aðýr olmayan güzel kokularý, ikram edilince severek kullanýr, reyhan çiçeði gibi
güzel kokulu çiçekler ikram edilince de geri çevirmezdi.
Yavaþ yavaþ konuþur, her sözün arasýný ayýrt ederdi; hatta dinleyen, konuþulanlarý ezberleyebilirdi. Ýyi anlaþýlmasý gereken sözleri birkaç kere tekrarlardý, konuþurken
muhatabýnýn akýl ve anlayýþ seviyesini gözetirdi.
Gülmesi tebessüm þeklindeydi. Görgü tanýklarýna göre tebessüm edince diþleri inci tanesi gibi görünürdü. Diþleri çok bakýmlý idi, sürekli fýrçalardý. Bunu, içinde belli
miktarda florin maddesi ihtiva eden misvakla yapýyordu.
Buna, o günün diþ fýrçasý denilebilir. Peygamberimiz’in
(s.a.s.), ölümünden önce en son yaptýðý iþlerden birinin,
diþlerini fýrçalamak olmasý da fevkalâde anlamlýdýr.
182
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
Gönülde sýkýntý doðuran, kindarlýk, çekememezlik
gibi kötülüklerin doðmasýna sebep olan, vakar ve aðýrbaþlýlýðý gideren zararlý þakalarý doðru bulmaz, bu tür sakýncalar taþýmayan þakalarý yapar ve çevresindeki Müslümanlarýn da yapmasýna engel olmazdý. Bilhassa, kendisi,
baþta çocuklar olmak üzere çeþitli meslek ve yaþ gruplarýndan insanlara þaka yapardý.
Hz. Peygamber, ev döþemesinde de sade bir yol takip
ederdi. O, bu konuda örfe uyar, gelenekte olan sedir, divan, hasýr, yatak, leðen, ibrik ve diðer ev eþyasýný kullanýrdý. Yalnýz, bunlarýn en lüksü, en pahalýsý olsun diye
özel bir gayret göstermezdi, kullandýðý eþyanýn temiz ve
tertipli olmasýna özen gösterirdi.
Hz. Peygamber (s.a.s.) yakýnlarla ilgilenmeye, komþularla ve diðer insanlarla iyi iliþkiler kurmaya, imkânlar elverdikçe herkese yardýmcý olmaya ve yoksullarý gözetmeye önem verirdi. Özellikle, anne babalarla ilgilenmenin ve
ihtiyaçlarýný gidermenin en önemli görev ve hizmetler arasýnda olduðunu ýsrarla belirtirdi. O, küçük yaþlarda iken
annesini kaybetmiþti, bu sebeple onu daima hasretle anardý. Süt annesi Halime’ye saygýda kusur etmediði gibi,
maddî ihtiyaçlarýný da karþýlardý. Yine bunun gibi, Hz.
Halime’den önce kendisine çok kýsa bir süre de olsa süt
emziren Süveybe hanýmla da sürekli ilgilenmiþ, Mekke’de
ikamet eden bu hanýma her zaman mektup, selâm ve para
göndererek gönlünü almýþtý. Medineli Hazrecîlerin Neccaroðullarý kolundan olup Peygamber Efendimiz’in dedesinin annesi Selma haným tarafýndan akrabasý sayýlan ve
kendisine hizmetleri geçen Ümmü Süleym (r.anhâ) ile
Ümmü Haram’a (r.anhâ) da çok saygý göstermiþti. Süt kar183
Hz. Peygamber’de Âdâb-ý Muâþeret
deþi Þeyma ile yakinen ilgilenmiþ, çocukluk yýllarýnýn bir
bölümünü evinde geçirdiði amcasý Ebû Talib’in eþi Fatma
hanýma da, “anneciðim! anneciðim!” diyerek yakýn ilgi
göstermiþti. -Daha önce geçtiði gibi- dadýsý Ümmü Eymen’e de, “anneciðim!” diye hitap etmiþti. Bütün bunlardan Peygamberimiz’in (s.a.s.), annelere, anne mevkiindeki hanýmefendilere ve tüm hanýmlara her zaman nezaket
ve saygý ile davrandýðý anlaþýlmaktadýr.
Hz. Peygamber (s.a.s.), ev, sokak, yiyecek ve giyeceklerin temizliðine önem verdiði gibi kalp ve ruh temizliðine de önem verirdi. Bunun için O, “Müslüman, elinden
ve dilinden Müslümanlarýn zarar görmediði kiþidir.”132
buyururdu. Peygamberimiz (s.a.s.) bu hadisiyle toplumda, Müslümanlara, “itibarlý, yararlý ve güvenilir insan olmalarý gerektiðini” iþaret ediyordu. Ayrýca Peygamberimiz (s.a.s.), “Söz söylerken yalancýlýk edeni, söz verdiði
zaman sözünde durmayaný, kendisine bir þey emanet edilince hýyanet edeni” ikiyüzlülükle nitelerdi.133 Çünkü, bu
eksiklik ve yanlýþlýklarý yapan Müslümanlar, güvenilir insan olmaktan uzaklaþýrlardý. Bu da istenmeyen bir durumdu. Peygamber Efendimiz kalp temizliðine de dikkat
çekerek þöyle buyurmuþtur: “Dikkatli ve uyanýk olunuz!
Bedenin içinde bir lokmacýk et parçasý vardýr ki, iyi olursa bütün beden iyi olur, bozuk olursa bütün beden bozuk
olur. Ýþte o et parçasý kalptir!”134
Hz. Peygamber (s.a.s.) çok cömertti, insanlara da cömertliði tavsiye ederdi. Ashâbtan Câbir b. Abdullah (r.a.)
184
132 Sahîh-i Buhârî Muhtasarý Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, I, 29.
133 Müslim, Îman, 107.
134 Buhârî, Îman, 39.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
diyor ki: “Rasûl-i Ekrem Hazretlerinden dünya ile ilgili
bir þey istenilince asla reddetmezdi; istenilen þey varsa verir, yoksa vâdederdi.”135 Hz. Âiþe ise þöyle diyor: “Peygamberimiz (s.a.s.), kendisine bir hediye geldiði zaman onu
getiren kiþiye daha fazla ve deðerlisiyle karþýlýk verirdi.”136
Peygamberimiz (s.a.s.) daima “büyüklere saygý, küçüklere þefkat” gösterilmesini isterdi. Kendi çocuklarýna,
torunlarýna, yakýn ve uzak komþu çocuklarýna, rastladýðý
tüm Müslüman çocuklarýna ve hatta müþrik çocuklarýna
karþý çok þefkatli idi. Yolda rastladýðý çocuklarý devesine
bindirir, gezdirir, onlarla ilgilenirdi. Oyun oynamakta olan
çocuklarýn arasýna katýlýr, selam vererek onlarla konuþur,
onlarýn çocuk dünyasýna girer, onlarla birlikte olurdu.
Adaletli idi; iltimasý, maksatlý olarak taraf tutmayý,
adam kayýrmayý yasaklardý. Ne kimsenin hakkýný yerdi,
ne de kimseye hakkýný yedirirdi. Çirkin sözler söylemezdi; hayâ, terbiye ve nezakete aykýrý hiçbir davranýþta bulunmazdý. Umumî yerlerde gürültü yapmaz, baðýrýp çaðýrmaz, kimseyi rahatsýz etmezdi, hoþlanmadýðý bir þey,
yüzünden anlaþýlýrdý. Bir kiþide gördüðü kötü davranýþý
giderirken, o kiþinin þahsiyetini incitmemeye özen gösterirdi, dolayýsýyla sýrf o kiþiyi kastetmeksizin öyle bir davranýþýn kötü olduðunu genel olarak herkese duyururdu.
Peygamber Efendimiz, bütün mü’minlere karþý çok
merhametliydi. Nitekim O’nun bu özelliði hakkýnda Tevbe Sûresi’nde þöyle buyrulmaktadýr: “Andolsun size kendinizden öyle bir peygamber gelmiþtir ki, sizin sýkýntýya
185
135 Müslim, Fedâil, 56.
136 Tirmizî, Þemâil, 60; Hâce Mehmed Raif Efendi, Muhtasar Þemâil-i
Þerîf Tercemesi, s. 245.
Hz. Peygamber’de Âdâb-ý Muâþeret
uðramanýz ona çok aðýr gelir. O, size çok düþkün,
mü’minlere karþý çok þefkatlidir, merhametlidir.” (Tevbe,
9/128). Bu âyette Yüce Allah, kendi isimlerinden olan
“Raûf-rahîm: Çok þefkatli - çok merhametli” sýfatlarýný
Sevgili Peygamberimiz’e de vermiþtir. Ýþte bunun içindir
ki, düþmanlarý telin etmesini (lânetlemesini) isteyen birine: “Ben lânet okumak için deðil, âlemlere rahmet olmak
için gönderildim!” cevabýný vermiþtir.
Her müþkili olan, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) huzuruna
endiþe duymaksýzýn gider, dileðini rahatça iletirdi. Hastalarla ilgilenir, onlara geçmiþ olsun der, aðýr ise telkinde
bulunur, cenazeye gider, yakýnlarýna baþsaðlýðý diler, teselli eder, cenaze sahiplerine teselli verilmesini, yardýmcý ve
destek olunmasýný isterdi.
Hz. Peygamber (s.a.s.) ilme çok önem verirdi, onun
en mühim bir özelliði öðretmenlikti; Müslümanlar bir
hurma aðacýnýn gölgesinde, bir evin kenarýnda ya da camide toplanarak onun öðrettiklerini öðreniyorlardý. Bir
de daha ziyade bekâr ve kimsesizlerin barýndýðý yatýlý bir
okul vardý ki, buna Suffe deniliyordu. Bu okulun öðrencileri sayý olarak 70-400 arasýnda deðiþiyordu. Peygamberimiz (s.a.s.), kendisine getirilen hediyelerin hemen çoðunu bu okulun öðrencilerine gönderdiði gibi, zekât ve
sadaka yardýmlarýný da onlara aktarýrdý. Þu hadise, Hz.
Peygamber’in (s.a.s.) öðrencilerine verdiði önemi göstermesi bakýmýndan ilginçtir. Peygamber Efendimiz’in kýzý
Fâtýma, yoksul bir hayat sürüyordu. Eliyle çektiði deðirmenden elleri kabarýr, su taþýmaktan kendisi ve eþi Hz.
Ali yorgun düþerdi. Bir gün babasýndan bir hizmetçi istedi. O sýrada bir savaþ sonunda Medine’ye ganimet mallarý gelmiþti. Hz. Peygamber (s.a.s.), Fâtýma’nýn isteðini,
186
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
“Suffe öðrencileri böyle yoksul yaþarken size nasýl hizmetçi verebilirim?” diyerek geri çevirdi.137
Hz. Peygamber (s.a.s.) çok mütevazý idi. O’nun þu sözü, tevazuunu aksettirmesi bakýmýndan önemlidir:
- Hristiyanlarýn Îsa hakkýnda “Allah’ýn oðlu” dedikleri
gibi beni övgüde aþýrý gitmeyin. Ben ancak Allah’ýn kuluyum, siz de benim hakkýmda Allah’ýn kulu ve elçisi deyin.138
Bir gün Peygamberimiz’in (s.a.s.) huzuruna bir kadýn
geldi, “Ey Allah’ýn Rasûlü! Benim size arz edecek bir ihtiyacým var” dedi. Bu, yaþlý bir kadýndý, bu sebeple sanki ne söylediðinin ve ne istediðinin pek farkýnda deðildi. Bununla beraber Peygamberimiz (s.a.s.) o hanýma aþýrý yaþlýlýk sebebiyle
bunamýþ biri gibi davranmadý, onunla gereði gibi ilgilendi;
asla, ihmalkâr ve umursamaz bir tavýr takýnmaksýzýn problemini çözmek ve ihtiyacýný gidermek için çaba gösterdi.139
Günlerden bir gün bir þahýs Peygamberimiz’i (s.a.s.)
ziyarete gelmiþ, huzuruna girince titremeye baþlamýþtý.
Bunu gören Peygamberimiz (s.a.s.) o kiþiye þöyle dedi:
- Arkadaþ, titreme! Ben bir kral deðilim, Kureyþ’ten
kuru ekmek yiyen bir kadýnýn oðluyum.140
Ev içindeki davranýþlarý da O’nun ne kadar mütevazý
olduðunu gösteriyor. Nitekim, Hz. Âiþe’den, Sevgili Peygamberimiz’in ev içindeki davranýþlarýndan sorulduðunda þu bilgiyi verdi:
187
137 Abdurrahman Azzam, Rasûl-i Ekrem’in örnek Ahlâký, (çev. Hayreddin Karaman), s. 46. 138 Ýbn Kesîr, Þemâilü’r-Resûl, (çev. Naim Erdoðan), s. 87; Tirmizî,
Þemâil, 55. 139 Ýbn Kesîr, a.g.e., s. 88; Tirmizî, Þemâil, 55. 140 Abdurrahman Azzam, a.g.e., s. 61.
Hz. Peygamber’de Âdâb-ý Muâþeret
- Peygamberimiz (s.a.s.), eve geldiðinde herhangi bir
fevkalâdelik ve inziva göstermeden (ayrýcalýklý bir davranýþ beklentisine girmeden, gurur ve kibirden uzak bir olgunluk içinde) tevazu ile davranýrdý. Kendi elbisesinin söküðü ile meþgul olur, koyunlarýný eli ile saðar, ailelerine
ev iþlerinde yardýmcý olurdu. Çarþýya pazara gider, bizzat
alýþveriþ yapar ve yükünü kendisi taþýrdý. Ashâb-ý Kirâm,
“Müsaade buyurunuz da biz taþýyalým.” derlerse de,
“Herkes kendi yükünü kendi taþýsýn!” buyururdu.141
Peygamberimiz (s.a.s.) vefakâr bir insandý; ahdinde
dururdu, vaadinde sadýktý. Sözünden caymazdý. Kendisine ve çevresindeki ashâbýna yardýmý dokunanlarý unutmaz, dostlarýný sýk sýk arar, hâl hatýrlarýný sorardý. Müslümanlara da böyle yapmalarýný tavsiye ederdi.
Bazý örnekleri gözden geçirirsek O’nun topluma getirdiði bu deðerleri biraz daha iyi anlamamýz mümkün
olabilir.
Abdullah b. Ebi’l-Hamsa (r.a.) Peygamber Efendimizin de içinde olduðu bir alýþveriþ hatýrasýný þöyle
nakleder:
- Kendisine henüz peygamberlik gelmeden önce Hz.
Muhammed (s.a.s.) ile bir alýþveriþte bulunmuþ, ona biraz
borçlu kalmýþ ve nihayet, bulunduðu yere bizzat getireceðime söz vermiþtim. Ancak bu sözümü her nasýlsa unutmuþtum. Aradan üç gün geçmiþti ki, verdiðim sözü hatýrlayarak derhal oraya gittim. Bir de ne göreyim? Aradan
üç gün geçtiði hâlde Hz. Muhammed’i (s.a.s.) hâlâ bekli188
141 Tirmizî, Þemâil, 57.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
yor buldum. Bana diyordu ki: “Ey genç! Beni meraklandýrdýn, burada üç günden beri seni bekliyorum.”142
Bir kere Necaþi’nin elçileri, Peygamberimiz’in (s.a.s.)
huzuruna gelmiþlerdi. Peygamberimiz (s.a.s.) bunlarla yakýndan ilgilendi. Ashâb-ý Kirâm’dan bazýlarý nezaket göstererek, “Ey Allah’ýn Rasûlü! Biz hizmete yetiþiriz, siz istirahat buyurunuz.” dediler. Fakat, Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), bunlara þu cevabý verdi:
- Bunlar, Habeþistan’a göç etmiþ olan ashâbýma yer
göstermiþ, ikram etmiþlerdi. Onlarýn bu ikram ve hizmetlerine karþýlýk þimdi ben de bunlara hizmet etmek isterim.
Peygamber Efendimiz, kendisini tanýmak üzere taþradan gelen kabile temsilcilerini misafirhanelerde aðýrlar,
onlarla ilgilenir, temel din bilgilerini öðretmek amacýyla
öðretmenler tayin eder, maddî ihtiyaçlarýný karþýlamak
için memurlar görevlendirir, kabilelerine döneceklerinde
de azýk hazýrlatýr, hediyeler verir, Ýslâm dinine ilgi duyarak kendisini ziyarete gelen bu insanlarý unutamayacaklarý bir vefa duygusuyla uðurlardý.
Mut’im b. Adiy, Kureyþ’in ileri gelenlerindendi ve
Ýslâm’a girmiþ deðildi. Vaktiyle Peygamberimiz (s.a.s.),
Taif yolculuðundan þehre dönerken düþmanlarý onu þehre almak istememiþlerdi. Peygamberimiz (s.a.s.) sýra ile
birçok ileri gelen Mekkelinin himayesini istedi, fakat
hepsi reddettiler; ancak Mut’im kabul etti, oðullarýný
silâhlandýrarak Peygamberimiz’i (s.a.s.) þehre aldý. Ara189
142 Ýbn Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ, VII, 59; Þiblî, Asr-ý Saâdet, I, 137; Abdurrahman Azzam, Rasûl-i Ekremin Örnek Ahlâký, (çev. Hayreddin
Karaman), s. 38.
Hz. Peygamber’de Âdâb-ý Muâþeret
dan yýllar geçti, Bedir Savaþý’nda Mut’im, diðer Kureyþlilerle birlikte Müslümanlara karþý savaþtý ve öldürüldü.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) þairi Hassan, bu zâtýn ölümünün ardýndan anlamlý bir mersiye yazmýþ, þiirinde vaktiyle Peygamberimiz’i (s.a.s.) himaye ettiðinden söz ederek
onu iyilikle anmýþtý. Peygamber (s.a.s.), kendisi adýna gösterilen bu vefakârlýktan son derece hoþnut oluyordu.
Düþman esirlerine ne yapýlacaðý tartýþýlýrken Peygamberimiz’in (s.a.s.) söylemiþ olduðu þu söz de onun vefakârlýðýnýn hangi derecelere vardýðýný göstermesi bakýmýndan
çok anlamlýdýr:
- Þayet, Mut’im b. Adiy sað olup da benden esirleri
isteseydi fidye (kurtulmalýk akçesi) istemeden hepsini serbest býrakýrdým.143
Hz. Peygamber (s.a.s.) ittifaklarýna baðlýlýkta da vefalý idi. Hudeybiye’de Müslümanlarýn yanýnda antlaþmaya
katýlan Huzâe kabilesi, Kureyþ’in yanýnda antlaþmaya giren Benî Bekir’in saldýrýsýna uðramýþtý. Kureyþlilerin de
bilhassa gece baskýnlarýnda bunlara destek verdikleri anlaþýlýyordu. Huzâeliler durumu Hz. Muhammed’e (s.a.s.)
ilettiklerinde O, derhal ordusunu hazýrladý ve yola koyuldu. Bu olay, Mekke fethinin sebebi olarak tarihe geçti.144
190
143 Abdurrahman Azzam, Rasûl-i Ekremin Örnek Ahlâký, (çev. Hayreddin Karaman), s. 36-37. 144 Ýbn Hiþam, es-Siretü’n-Nebeviyye, IV, 32-38; Ýbn Sa’d, Tabakâtü’lKübrâ, II, 134; Taberî, III, 111-112; Ýbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 239-
241; Sahîh-i Buhârî Muhtasarý Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, X, 295
vd.; Abdurrahman Azzam, a.g.e., s. 37.
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) âdâb-ý muâþereti ile ilgili
özet incelememizi þöyle tamamlayabiliriz:
- O, insanlarýn, iyi niyetli, gayretli, çalýþkan, þefkatli,
yardýmsever, temiz tertipli, dürüst, mütevazý, vefalý olmalarýný istiyor; onlarý daðýnýk, kaba, kötü niyetli, tembel,
acýmasýz, yalancý ve gururlu olmaktan sakýndýrýyordu. Ýnsanlarýn birbirlerini sevip saymalarýný, birbirlerine destek
olmalarýný, sorumluluk duygusuna ve üstün görev bilincine sahip bulunmalarýný arzu ediyordu.
191
Hz. Peygamber’de Âdâb-ý Muâþeret
SONUÇ
Kur’ân-ý Kerîm’de, Sevgili Peygamberimiz’in, insanlýða, “Rahmeten li’l-âlemîn: Âlemlere rahmet” olarak gönderildiði belirtiliyor. Bu ifade, Peygamber Efendimiz’in,
hayatýn her alanýndaki örnekliðinin Kur’ân ve Ýslâm gibi
evrensel olduðunu gösteriyor. Çünkü O, sadece ilke bazýnda teorik aðýrlýklý bazý þeyler söylememiþ, insanlýðýn
yararýna olan güzel ahlâk esaslarýný Kur’ân ýþýðýnda ortaya koymuþ, þahsýnda davranýþ modeli olarak yaþamýþ, bunu pratiðe aktaran, uygulayan bir nesil (ashâb) yetiþtirmiþtir. O, hem akýllara, hem gönüllere hitap etmiþ, hem
de sosyal alanda insanlar arasý iliþkilerin düzenli yürümesini saðlayan uygulamaya elveriþli kurallar ortaya koymuþtur. Baþka bir ifadeyle Hz.Peygamber, Kur’ân’ýn öngördüðü Ýslâm’ý, herkesçe kolayca anlaþýlabilecek ve örnek alýnabilecek bir üslupla yaþamýþ, yaymýþ, yaþayacak
ve yayacak örnek nesiller yetiþtirmiþtir. Böylece, fert, aile ve toplum ahlâkýnýn en doðru, en duyarlý örneklerini
vermiþtir. Fert için olgunlaþmanýn, aile için mutluluðun,
toplum için huzur ve refahýn yollarýný göstermiþtir.
Bu durumda evrensel örnekliði itibariyle Hz. Peygamber bizim için rahmettir. O’nun ahlâkýný içselleþtirerek örnek bir model oluþturan Ashâb-ý Kirâm da, onlarý
örnek alarak insanlýk ufkunda yükselen abide þahsiyetler
193
de bizim için hep birer rahmettirler. Bu rahmet vesilesiyle bizler yaþanmýþ tarihî örneklerden yola çýkarak Ýslâm
ahlâkýný doðru biçimde nasýl algýlayacaðýmýzý, nasýl
özümseyeceðimizi, günümüz þartlarýnda nasýl örneklendireceðimizi ve sonraki nesillere nasýl bir ahlâkî kiþilik armaðan edeceðimizi daha kolay bulabiliriz.
O hâlde biz her zaman Kur’ân-ý Kerîm’i doðru anlamaya ve hayatýmýza ondan prensipler aktarmaya ne kadar muhtaçsak, Hz. Peygamber’i (s.a.s.) de her zaman yeniden anlamaya, O’nun hayatýndan manevî esintiler aktarmaya ve onunla ferahlanmaya da o kadar muhtacýz.
Çünkü O, Kur’ân’ý en iyi anlayan, Kur’ân ahlâkýný en
doðru yaþayan ve yaþadýðý toplumu Ýslâm ahlâký ile îmar
eden, þenlendirendir.
Eðer biz, Peygamber Efendimiz’in ve örnek neslin
(sahâbenin ve onlarý takip ederek ahlâkî olgunluða eriþmiþ örnek þahsiyetlerin) üstün bir düzeyde temsil ettiði
Kur’ân ahlâkýný yeni yöntemlerle günümüze taþýyabilir ve
günümüz þartlarýnda davranýþ boyutu kazandýrabilirsek
biz de sonraki nesillere bir ýþýk tutabiliriz.
Ashâbtan Zeyd b. Sâbit Hazretlerinin dediði gibi,
“O’nun ahlâk ve ahvâli uçsuz bucaksýz bir denizdir...” Bu
münasebetle, tüm derinlikleriyle ve detaylarýyla bir okyanusu tanýtabilmek ne kadar zorsa hayatýnýn her saniyesine binbir derinlik nakþetmiþ olan Rasûl-i Ekrem’i (s.a.s.)
de gereði gibi tanýtmak o kadar zordur, hatta mümkün
görünmemektedir.
Dolayýsýyla, biz burada Sevgili Peygamberimiz’in hayatýndan ve ahlâkýndan küçük küçük örnekler sunmaya
194
Peygamberimiz’in Þemâili Ahlâk ve Âdâbý
çalýþtýk. Evet, sunulanlar hacim olarak az görünebilir. Fakat bu kýrýk dökük satýrlar arasýnda O’nun hayatýndan
aktarýlan bilgiler, O’nun ahlâkýný ve kiþiliðini yansýttýðý
için önemli ve deðerli sayýlýrlar.
“Andolsun ki, Allah’ýn Rasûlü, sizin için, Allah’a ve
ahiret gününe kavuþmayý umanlar ve Allah’ý çok zikredenler için güzel bir örnektir.” (Ahzâb, 33/21)
195
Sonuç
BÝBLÝYOGRAFYA
Abdurrahman Azzam, Rasûl-i Ekrem’in Örnek Ahlâký,
(çev. Hayreddin Karaman), 5. baský, Ýstanbul 1978.
Ahmed b. Hanbel, Müsned, Beyrut tsz.
Algül, Hüseyin, Ýslâm Tarihi, I-III, Ýstanbul 1986 - 1987.
Aliyyü’l-Karî, Þerhu’þ-Þifâ, Ýstanbul 1308.. |
|
| Bugün 233 ziyaretçi (876 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|
.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| Bugün 468 ziyaretçi (597 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|