 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
.
|
Zenginlik ve Fakirlik
|
Sual: Yoksul bir ülkede zenginlerin milyarlar sarf ederek villalar yaptırması israf ve haram değil midir?
CEVAP
Zekâtını fakirlere veren ve alın teri ile helalinden kazanan kimsenin villa, köşk yaptırması haram değildir, helal ve makbuldür. Asıl uygun olmayan, helal olmayan, tembel oturmak, çalışmayıp, fakir kalmak, yahut kazandıklarını haram şeylere verip, basit meskende kalmaktır. Böyle tembellerin ve malını haramlara israf edenlerin yüzünden, çalışkanları suçlamak doğru değildir. Zekâtını verenlerin köşkte oturmaları, şık giyinmeleri, fennin bulduğu bütün kolaylıklardan faydalanmaları helaldir. Allahü teâlâ, (Verdiğim nimetleri, kullanmalarını severim) ve (Çalışana veririm) buyuruyor. Çalışıp kazanmak ibadettir. Zenginlik günah değildir. Allahü teâlâ şükreden zenginleri sever. Zengin olduğu için, kendini beğenmek, kendini başkalarından üstün görmek haramdır.
Aşere-i mübeşşere’den [Cennete gidecekleri ismen müjdelenen on kişiden] Hazret-i Zübeyr bin Avvam tüccar idi. Medine’de, Basra’da, Kufe’de ve Mısır’da mülkleri, geniş arazisi ve bin hizmetçisi vardı. Fakat bütün gelirini fakirlere dağıtırdı. Yine o on kişiden Hazret-i Abdurrahman bin Avf, vefatında iki milyon altın miras bırakmıştı. Cennetle müjdelenenlerden Hazret-i Talha da zengindi. Şık giyinir, süslü gezerdi. Yüzüğünde kıymetli yakut taşı vardı. Yine Cennetliklerden Hazret-i Osman da zengin tüccardı. Tebük gazasında on bin altın ve mal yüklü bin deve verip Resulullah efendimizin duasını aldı. Zenginlik nimettir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ahir zamanda müminler için zenginlik saadettir.) [İ. Rafii]
Hazret-i İbrahim, Hazret-i Davud ve Hazret-i Süleyman çok zengin idi. Eshab-ı kiramın fakirlerinden çoğu, zenginler bizim gibi ibadet ettikten başka, malları ile hayırlı işler yaparak çok sevap kazanıyorlar diyerek, agniya-yı şakirine [şükreden zenginlere] imrenirlerdi.
Sual: Zenginliğin kötü yönleri yok mudur?
CEVAP
Sadece zenginliğin değil, fakirliğin de, hatta her işin iyi ve kötü yönü olur. Mesela evlilik, bazıları için dünya ve ahiret saadetine sebep olurken, bazılarının da felaketine sebep olur. Zenginlik-fakirlik de böyledir. Onun için Peygamber efendimiz, (Ya Rabbi, azdıran fakirlik ve azdıran zenginlikten sana sığınırım) buyurmuştur. Demek ki, mal iyi kullanılırsa iyi, kötü kullanılırsa kötü olur. Fakirliğe sabredilmesi kolay olmayıp Allah’a isyana sürükleyeceği için hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Fakirlik, iki cihanda da, yüzkarasıdır.) [R. Nasıhin]
(Fakirlik, dünya ve ahiret yoksulluğudur.) [Deylemi]
(Fakirlik küfre sebep olur.) [Beyheki]
(Ya Rabbi, fakirlikten sana sığınırım.) [Nesai]
Fakirliği öven hadis-i şerifler:
(Fakirlik, dünyada mümine hediyedir.) [Taberani]
(Fakir, Allahü teâlânın dostudur.) [Deylemi]
(Cennet sultanları fakirlerdir.) [İbni Mace]
(Cennettekilerin çoğu fakirlerdir. Hor görülen fakirler Cennetliktir.) [Buhari]
(Ya Rabbi, müslüman fakirlerinin hürmetine zafere kavuşmayı nasip et.) [Taberani]
(Fakirlerin dua ve namazları ile bu ümmete yardım edilir.) [Nesai]
(Fakirlerinizin gönlünü alarak bana yaklaşın.) [Tirmizi]
(Fakirleri hor görmeyin. Onların hürmetine yardım görüyor ve rızıklanıyorsunuz.) [Buhari]
(Ya Âişe, bana kavuşmak için, fakir yaşa!) [Tirmizi]
(Fakirleri sevin, onları seveni, Allahü teâlâ sever.) [Deylemi]
(Allahü teâlânın takdirine razı olan fakirden üstünü yoktur.) [İ.Gazali]
(Ya Rabbi, fakir yaşayıp, fakir olarak ölmeyi ve fakirlerle haşrolmayı nasip eyle!) [Buhari]
(Yoksulları doyurun! Çünkü kıyamette onların üstünlüğü olacak, "Dünyada iken, bir hatadan dolayı nasıl birbirinize özür dilediyseniz, şimdi de fakirlerden özür dileyin!" denilecektir.) [Ebu Nuaym]
Zenginlik bir nimettir
Dünya ve ahiret mal ile kazanılır. Bunun için mal kıymetlidir. Süfyan-ı Sevri hazretleri, malın insanın silahı olduğunu söyleyerek, insanın, canını, malını, sağlığını, dinini, şerefini mal ile koruyacağını bildirmiştir. Sabreden fakir gibi şükreden zengin de kıymetlidir. Dinimiz mala hayr, hayırlı şey adını vermiştir. (Bekara 180, Adiyat 8), Define [altın paralar] Rabbin rahmeti olarak bildirilmiştir. (Kehf 82)
Zenginliği öven hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir:
(Allahü teâlâ birine çok mal verir, bu da malını Allahü teâlânın razı olduğu, beğendiği yerde harcarsa, bu kimseye gıpta etmek, imrenmek yerinde olur.) [Buhari]
(Allahü teâlâ bir kuluna mal ve ilim verir. Bu kul da haramlardan kaçınır, akrabasını sevindirir, malından, hakkı olanları bilip verir ise, Cennetin yüksek derecesine kavuşur.) [Tirmizi]
(Ya Rabbi, buna [Enes bin Malik’e] çok mal ve çok çocuk ver ve bunlarla kendisini bereketlendir!) [T. Muhammediyye]
(Mal, salih kimse için ne güzeldir.) [Taberani]
(Mal ile şeref kazanılır.) [İ.Ahmed]
(Şerefinizi mal ile, dininizi de, dil [müdara] ile koruyun!) [İ. Asakir]
[Müdara, dini korumak için dünyalık vermek ve güler yüz göstermektir.]
(Kişinin, şerefini korumak için verdiği şey, kendisi için sadaka olur.) [Ebu Ya’lâ]
(Müminin izzeti, halktan müstagni olmasıdır.) [Taberani] [Müstagni = ihtiyaçsız]
Mal değil, malı sevmek, mal aşkı ile yanıp tutuşmak kötüdür. Bu manada mal sevgisini kötüleyen hadis-i şeriflerden birkaçı şöyledir:
(Her ümmetin bir fitnesi vardır. Ümmetimin fitnesi maldır.) [Nesai]
(Her şeyin bir afeti vardır. Ümmetimin en büyük afeti, dünyaya, paraya gönül vermektir. İyi yolda harcayan hariç, mal toplayanın çoğunda hayır yoktur.) [Deylemi]
(Kişi yaşlandıkça iki şeyi gençleşir: Uzun yaşama arzusu ve mal sevgisi.) [Buhari]
(Paranın kuluna lanet olsun, paraya tapan helak olur.) [Tirmizi]
(Herkesin bir sanatı vardır. Benim sanatım da fakirlik ve cihaddır. Bu ikisini seven beni sevmiş, bu ikisine buğzeden bana buğzetmiş olur.) [İ. Gazali]
(Şeytan dedi ki: "Mal sahibine sabah akşam bunlar için vesvese vermeye çalışırım: Malı helal olmayan yerden edinmesine uğraşırım. Hak olmayan yere harcatmaya çalışırım. Mala karşı içinde sevgi ve muhabbet veririm ki, onu yerine harcayamasın.) [Taberani]
Eldeki mal ile gururlanmak doğru değildir. Mal er geç bir gün yok olacak, fakat hesabı kalacaktır. Atalarımız demiş ki:
Boşuna gururlanma, deme var mı ben gibi!
Bir Tersten bir rüzgâr eser, savurur harman gibi.
Zenginlik kötü değildir. Çünkü Hazret-i İbrahim, Hazret-i Süleyman, Cennetle müjdelenen Abdurrahman bin Avf hazretleri ve evliyanın büyüklerinden Ubeydullah-i Ahrar hazretleri, çok zengin idi. Genel olarak zenginler malı sevdiği için mecaz olarak zenginler kötülenmiştir. Mesela, (Ümmetimin en kötüleri zenginlerdir) demek, (Ümmetimin en kötüleri taparcasına parayı sevenlerdir) demektir. Bizzat mal ve zenginlik kötülenmemiştir. Peygamber efendimiz, (Zenginlerin çoğu Cehenneme gider) buyurdu. Bu söz, zenginliğin ve malın aleyhine değildir. Malının zekâtını vermeyen, hayır hasenat yapmayan, malını zararlı işlerde kullanan, israf eden kimseler için söylenmiştir. Müslüman kadınlar övülmüş, günahkâr kadınlar çok olduğu için de, (Cehennemin çoğu zengin ve kadınlardır) buyurulmuştur. Bu söz, zengine ve kadına hakaret değil, onları ikaz için söylenmiştir. Yine, (İnsanların çoğu kâfirdir) buyurulmuştur. Burada insan kötülenmiyor, kâfirlik kötüleniyor. Mal, kötüleri azdırırsa da, iyiler için çok kıymetlidir. Hazret-i İbrahim (Ya Rabbi, beni ve çocuklarımı puta tapmaktan koru) diye dua etmiştir. Puttan maksat para sevgisidir. Para aşkı, puta tapmak gibidir.
Dinimizde mal kıymetlidir
Mal, Allahü teâlânın verdiği bir nimettir. Ahireti kazanmak, mal ile olur. Dünya ve ahiret, mal ile intizam bulur, rahat olur. Hac, cihad sevabı mal ile kazanılır. Bedenin sıhhat, kuvvet bulması, mal ile olur. Başkasına muhtaç olmaktan insanı koruyan maldır. Sadaka vermek, akrabayı görüp gözetmek, fakirlerin imdadına yetişmek mal ile olur. Mescitler, okullar, hastaneler, yollar, çeşmeler, köprüler yaparak, asker yetiştirerek insanlara hizmet de mal ile olur.
Peygamber efendimiz, (İnsanların en iyisi, onlara faydası çok olanıdır) buyuruyor. (Kudai)
İnsanlara yardım etmek için çalışıp para kazanmak, nafile ibadet etmekten daha çok sevaptır. Cennetin yüksek derecelerine mal ile kavuşulur.
Mal kıymetli olduğu için, malı israf etmek, telef etmek haramdır. Dine uymayan israf, haramdır. Mürüvvete [insanlığa] uymayan israf, tenzihen mekruhtur. Bu konudaki hadis-i şerif meali şöyledir:
(Malı telef etmek haramdır, malı uğrunda öldürülen şehittir.) [Taberani]
Mal kıymetli olduğu için Kur'an-ı kerimde mal ve can ile cihad edenler övülmektedir. (Nisa 95)
Allahü teâlâ, Habibine verdiği nimetleri hatırlatırken, malsız iken Ona, kimseye muhtaç olmayacak kadar, mal verdiğini bildirmektedir. (Duha 8)
Büyükler, (Mal, gurbette vatandır. Fakirlik vatanda gurbettir. Bir kimse, fakirse, nerede olursa olsun gariptir) buyuruyor. Mal, silah gibidir. Kullanmasını bilmeyen, onunla kendisini helak edebilir. Bu bakımdan mal, kimisi için iyi, kimisi için kötüdür. Kimisini zenginlik, kimisini fakirlik azdırır.
Mal ve çocuklar, Allahü teâlâyı anmaktan alıkoyarsa, hüsrana sebep olur. (Münafikun 9)
Mal sevgisi, insanı azdırabilir. Az kimse bunun zararından kurtulduğu için kötü zenginler tenkide maruz kalmıştır. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Malı pek çok seviyorsunuz.) [Fecr 20]
(Altını, gümüşü [parayı] biriktirip Allah yolunda harcamayana elim azap vardır.) [Tevbe 34]
(Mal ve çocuklarınız, Allah’ı anmaktan alıkoyarsa, hüsrana uğrarsınız.) [Münafikun 9]
(İnsan zengin olunca azar.) [Alak 6-7]
Zengin olan herkes azmaz. Fakat çok kimse azdığı için böyle buyurulmuştur. Mal herkesi azdırsaydı, Cenab-ı Hak, Hazret-i İbrahim’i, Hazret-i Süleyman’ı ve daha birçok salih kimseyi zengin etmezdi.
Mal için imtihan vardır. (Al-i İmran 186, Tegabün 15]
Netice mühimdir
Mal ve makam sahibi olmak başka, mal ve makam sevgisi başkadır. Dünya ve ahiret saadetine kavuşmak ve insanlara hizmet edebilmek için mal ve makam sahibi olmak çok iyidir. Bütün dünya bir kimsenin olsa, mala mağrur olmadan dine uygun harcasa, çok büyük sevap kazanır. Süleyman aleyhisselam, büyük bir zenginlik ve saltanat içinde yüzdüğü halde, Cenab-ı Hak, Kur'an-ı kerimde (O ne iyi kuldur) diye övmektedir. (Sad 30)
Peygamber efendimizden sonra insanların en üstünü olan, İbrahim aleyhisselamın ova ve vadileri dolduran davarları yanında, yalnız yarım milyon sığırı vardı. Mal ve makamı kötüye kullanmak zararlıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Mal-makam sevgisi, suyun sebzeyi büyüttüğü gibi, kalbde nifakı büyütür.) [İ. Gazali]
(Mal ve makam sevgisinin müslümana yaptığı zarar, iki aç kurdun koyun sürüsüne verdiği zarardan büyüktür.) [Bezzar]
(Dünya sevgisi, bütün kötülüklerin başıdır.) [Beyheki]
İnsanı iyilik etmekten alıkoyan her şey dünyadır. Kur'an-ı kerimde, Cennetin, makam hırsıyla büyüklük taslamayan kimselere verileceği bildirilmektedir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
("La ilahe illallah" diyen, dünyayı dinden üstün tutmadıkça, Allahü teâlânın gazabından ve azabından kurtulur. Dini bırakıp dünyaya [haramlara] sarılırsa, Allahü teâlâ, ona; "Yalan söylüyorsun" buyurur.) [Hakim]
(Dünya işi için üzülen Allah’a karşı öfkelenmiş olur.) [Taberani]
(Dünya ahiretin tarlasıdır.) [Deylemi]
(Dünyayı ahirete tercih eden, üç şeye maruz kalır. Üzüntüsü hiç eksilmez. Zenginlikteki refahı göremez, hep fakirlik sıkıntısı çeker. Doymayan bir hırsa tutulup öyle meşgul olur ki, hiç bir zaman boş vakti bulunmaz) hadis-i şerifini düşünerek, şu fani dünyada, kısa bir müddet sahip olunan mal ve makama mağrur olmamalıdır. Ecel gelince hepsi elden çıkar. (R.Nasıhin)
Dünya ve ahiret
Cenab-ı Hak, ahiret için çalışmayı emrettikten sonra, (Dünyadan da nasibini unutma!) buyuruyor. [Kasas 77]
Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Dünyanızı düzeltmeye çalışın! Yarın ölecekmiş gibi de ahiret için amel edin.) [Deylemi]
(Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi de ahiret için çalışın!) [İbni Asakir]
(Hayırlınız, ahiret için dünyasını, dünya için ahiretini terk etmeyen ve insanlara yük olmayandır.) [Deylemi]
(Dünya malından ayrılınca üzülmek, buna kavuşunca sevinmek ve azgınlık yapmak, insanı Cehenneme götürür.) [Tirmizi]
(Dünyayı seven, ahiretine zarar verir. Ahireti seven, dünyasına zarar verir. O halde, devamlı olanı, geçici olana tercih etmelidir.) [Beyheki]
(İlim, Allah rızası için değil, dünya menfaati için öğrenildiği ve ibadetler, dünya menfaatlerine alet edildiği zaman fitneler zuhur edecektir.) [A.Rezzak]
Kur'an-ı kerimde de mealen buyuruluyor ki:
(Mal ve evlat dünya hayatının süsüdür. Baki olan, salih ameller, Rabbinin katında, mal ve evlatlardan ve dünyalıklardan iyidir.) [Kehf 46]
Dünya binek yeridir
İmam-ı Maverdi hazretleri buyuruyor ki:
Dünya çalışma yeridir. Hadis-i şerifte, (Dünya ne güzel binektir. Ona binin ki, sizi ahirete kavuştursun!) buyuruluyor. Dünya mutlak manada kötü değildir. Ahiret azığını hazırlayanlar için servet yurdudur.
Dünya bineğine binersen seni taşır, binemezsen o sana yüklenir ve seni öldürür. Dünya bir alet, bir vasıtadır. Bu vasıtayı iyi yolda kullanan kazanır, kötü yolda kullanan kaybeder. Mesela size yeni, güzel bir araba veriyorlar. (Bu araba ile, şu kadar zamanda şu karşıdaki köprüyü geçerseniz, kurtuluşa ereceksiniz) deniyor. Siz de, arabaya bakıp, (Ne kadar da güzelmiş) diyerek onu sevmekle meşgul olur, verilen zaman içinde karşıya geçmezseniz, düşman gelir, sizi kıskıvrak yakalar, köprüyü geçemezsiniz. Bu vasıta, yolcuları sahile çıkaran bir gemi de olabilir. Bu vasıtayla binip gitmeyen kurtulamaz. Dinimiz bu vasıtayı, kötülememiştir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Allah rızasını kazanmak, ahiret azığını temin etmek için, dünya ne güzel yerdir. Allah rızasını kazanmayan, ahiret azığını temin etmeyen için de, ne kötü yerdir. Kim, "Allah dünyayı rezil etsin!" derse, dünya da ona, "Hangimiz Rabbimize asi ise, Allah onu rezil etsin!" der.) [Hakim]
(Dünya, mümin için ne güzel bir binektir. Hayra onunla erişilir.) [Deylemi]
Bizi maksadımıza ulaştıran bineğin iyi, sağlam olması istenir. Onun için Allahü teâlânın bize verdiği akıl, sağlık, mal gibi nimetleri yerinde kullanmalıdır! Cenab-ı Hak, dünya saadetini de istemeyi emrediyor: (Ey Rabbimiz, bize dünyada da ahirette de güzellik ver!) diye dua etmemizi istiyor. (Bekara 201)
Hadis-i kudside de buyuruldu ki:
(Ey dünya, bana hizmet edene hizmetçi ol! Sana hizmet eden de senin hizmetçin olsun.) [Ebu Nuaym]
Hazret-i Âdem, Cennette yasak meyveyi yiyince, def-i hacet ihtiyacı hissetti. İhtiyacını giderecek yer bulamadı. Allahü teâlâ, (Ya Âdem burada def-i hacet yapılmaz. Onun yeri dünyadır) buyurdu. Bu da dünyanın pislik yeri olduğunu göstermektedir. (İ.Gazali)
Hâline şükretmeli, sabretmeli
Sual: Her türlü tedbire rağmen, zengin olamayan ne yapmalı?
CEVAP
Hâline şükretmeli, fakirliğe sabretmelidir. Çünkü hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Fakirlik, dünyada kusur ise de, ahirette süstür.) [Deylemi]
Mal ne kadar çok olursa hesabı vardır, haramdan kazanılmışsa azabı vardır. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Rabbin hakkı için, onların hepsine elbette hesap soracağız.) [Hicr 92]
(Zerre kadar hayır yapan sevabını, zerre kadar şer yapan da cezasını görür.) [Zilzâl 7, 8]
Saptıran zenginlik ve fakirlik
Sual: Fakir bir kimsenin zengin olmak için dua etmesinde bir mahzur var mıdır?
CEVAP
Hayır hiç mahzuru yoktur. Ancak zenginlik bizim hakkımızda hayırlı mı olacak yoksa şerli mi olacak bilemeyiz. Onun için ne istersek (Ya Rabbi hayırlısı ile ver) demeliyiz. Çünkü, hadis-i şerifte, zenginliğin de, fakirliğin de, insanı doğru yoldan çıkarabileceği bildirilmiştir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Allahü teâlâ buyurdu ki: “Kimisi ancak zengin olmakla imanını kurtarabilir. Eğer o fakir olsa idi, [fakirliğe sabredemez] küfre girerdi. Kimi de ancak fakir olmakla imanını kurtarabilir. Eğer o zengin olsaydı, [mal onu azdırır] küfre giderdi. Kimi de ancak sıhhatli olmakla imanını kurtarabilir. O hasta olsaydı, [hastalığa sabredemez] küfre düşerdi. [Bunun için genelde müslüman kulumun hakkında ne hayırlı ise onu veririm"]) [Hatib]
Fakirlik mi, zenginlik mi?
Sual: Dinimizde fakirlik mi, zenginlik mi daha iyidir?
CEVAP
Dinimiz, sabreden fakirleri ve şükreden zenginleri övmüştür. Bazı âlimler, (Fukarai sabirin, ağniyayı şakirinden = Sabreden fakir, şükreden zenginden daha üstündür) demişlerdir. Kimileri de, zenginliğe şükür, fakirliğe sabretmekten daha kolaydır, şükreden fakir daha üstündür demişlerdir. Fakirin parası da yoktur, aç yatar uyur. Ama zengin nereye, nasıl harcayacağım diye para kendisini rahatsız eder. Allahü teâlânın istediği yerlere harcayamazsa malı kendisini tehlikeye sokar.
İslamiyet’in başlangıcında fakirlik övülürken, ahir zamanda ise, zenginlik övülmüştür. İnsan, dünyasını da, ahiretini de para ile koruyabilir. Bir de zenginlik ve fakirlik kişilere göre değişir. Kimi için fakirlik iyidir, kimisi için zenginlik. Çünkü fakirlik de zenginlik de insanın sapıtmasına sebep olabilir. Hayırlısı ne ise onun için dua etmelidir. Fakirlik ve zenginlikle ilgili birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:
(Şu yedi şey gelmeden faydalı amel etmekte acele edin:
1- [Allah’ı] Unutturan fakirlik,
2- Azdıran zenginlik,
3- Sağlığı bozan hastalık,
4- Bunaklık veren ihtiyarlık,
5- Ani ölüm,
6- Deccal,
7- Kıyamet ki, hepsinden daha dehşetlidir.) [Tirmizi, Hakim]
(Helâk edici üç şey:
1- Cimrilik,
2- Nefsine uymak ,
3- Kendini beğenmek.
Kurtarıcı üç şey:
1- Gizli açık Allahü teâlâdan korkmak,
2- Fakirlik ve zenginlikte itidalli olmak,
3- Öfkede ve rızada adalet üzere olmak.
Günahlara kefaret olan üç şey:
1- Mescide gitmek,
2- Namazı kıldıktan sonra öteki namazı beklemek,
3- Şiddetli soğukta güzelce abdest almak.
Dereceleri yükselten üç şey:
1- Yemek yedirmek,
2- Selamı yaymak,
3- Herkes uykuda iken gece namazı kılmak.) [Hatib]
(Cahillikten daha şiddetli fakirlik, akıldan daha faydalı zenginlik, tefekkürden daha kıymetli ibadet yoktur.) [İ. Neccar]
(Ölümü çok hatırlamak, günahları yok eder; dünyadan soğutur. Zenginken hatırlamak mal hırsını yok eder. Fakirken hatırlamak, eldeki ile kanaat etmeye sebep olur.) [İbni Ebiddünya]
(Gerçek zenginlik, insanların elindekilere göz dikmemektir. Aç gözlülük peşin bir fakirliktir.) [Askerî]
Zenginlerle görüşmek
Sual: Zenginlerle görüşmek, arkadaşlık etmek uygun mudur?
CEVAP
Kendimize göre, çok zengin olanlarla pek sık görüşmek, arkadaşlık etmek uygun olmaz. Bir ihtiyaç olursa, ihtiyaç kadar görüşülebilir. Bir de, dünya işlerinde, kendimizden aşağı olana bakarak, halimize şükretmeli, zengin olanlara özenmemeli. İki hadis-i şerif meali:
(Zenginlerdeki mal ve nimetleri görüp, hâlinizden şikâyet etmemek ve sahip olduğunuz nimetleri küçümsememek için, onların yanına seyrek gidin.) [Hakim]
(Din işlerinde, kendinizden üstün olanı, görüp ona uyan, dünya işlerinde ise kendinden aşağısına bakıp, Allahü teâlâya hamd eden şükretmiş olur.) [T. Gafilin]
Zenginle görüşen, ister istemez, ona tevazu gösterebilir. Bu ise tehlikelidir. Dünyalık için, zenginlere, makam sahiplerine yaltaklık etmek çok zararlıdır. İki hadis-i şerif meali:
(İtibarlı birine, dünyalık için, tevazu gösteren, rahmetten uzak kalır.) [Deylemi]
(Zengine, zenginliği için, yaltaklananın, dininin üçte ikisi gider.) [Beyheki, Deylemi, İ. Rabbani]
Kibirlenmek, çok kötü olduğu halde, bid'at sahiplerine ve zenginlere karşı kibirli görünmek caizdir. Bu kibir, kendini yüksek göstermek için değildir. Onlara ders vermek, gafletten uyandırmak içindir. Salih zenginlerin, kibirlenmeyip, tevazu göstererek, fakirlerle, garibanlarla beraber olması ise, çok iyidir.
Fakiri hor görmek
Sual: Mahallemizde garip, kimsesiz bir amca var. Namazında niyazında, kimseye karışmaz; fakat fakir olduğu için horlanıyor. Bir de, ahlaksız kötü biri var; fakat zengindir. Belki işimiz düşer diye, ona da saygı gösteriliyor. Böyle davranmak uygun mudur?
CEVAP
Hiç kimseyi, hor ve aşağı görmek uygun değildir. Zengine zengin olduğu için ikram etmek çok kötü olduğu gibi, fakiri fakir olduğu için, hor görmek de caiz değildir. İki hadis-i şerif meali şöyledir:
(En üstün kimse, malı az olduğu için değer verilmeyen mümindir.) [Deylemi]
(Zengine, zenginliğinden dolayı tevazu edenin, dininin üçte ikisi gider.) [Beyheki]
Lüks yaşamak
Sual: Mısırlı sosyalist felsefe profesörü gibi, (Bir Müslüman, Peygambere nasıl bir araba alması gerektiğini sorarsa, pahalı, lüks, şatafatlı bir araba almaması gerektiğini, bunların insana değer kazandırmayacağını söyler) demek caiz midir?
CEVAP
Söylenilen tamamen doğru olsa da, Peygamber efendimiz adına böyle söylemek asla caiz olmaz. Üstelik bu söz yanlıştır. Zenginliği kötülemek caiz değildir. Allahü teâlâ, (Verdiğim nimetleri kullananları severim) buyuruyor. Nimeti gizlemeyi sevmez. Şükür için, nimetini gösteren zenginleri sever. Zengin olduğu için, kendini beğeneni, kendini başkalarından üstün göreni sevmez. Ulema ve Resulullah, malın değer kazandırdığını bildiriyor.
İbni Abidin hazretleri buyuruyor ki:
Nimeti göstermek için, iyi ve kıymetli giyinmek müstehabdır. Öğünmek için, gösteriş için giyinmek mekruhtur. (Redd-ül muhtar)
Lüks yaşamak değil, kendini üstün göstermek için lükse kaçmak haramdır. İkisi çok farklı şeylerdir. Müslüman bir zengin, dinine hizmet için lüks araba almışsa, (Sen bunu gösteriş için aldın) demek, ona suizan olur. Genelde her devirde, (Ye kürküm ye) sözü geçerlidir. İnsanların çoğu görünüşe değer verdiği için, dine hizmet gayesiyle, nimeti göstermek müstehab olur. Bu konuda, önce hadis-i şeriflere, sonra da İslam âlimlerinin açıklamalarına bakalım!
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Allah’ın verdiği nimetin alameti, senin üzerinde görünsün; çünkü Allah, verdiği nimetin eserini, kulunun üzerinde görmek ister.) [Beyheki, Hâkim]
(Ahir zamanda insanların paraya ihtiyacı daha çok olur. Çünkü insan o zaman din ve dünyasını ancak parayla korur.) [Taberani]
(İnsana, malı şeref kazandırır.) [İ. Ahmed]
İmam-ı a’zam hazretleri, talebelerine, güzel giyinmelerini emrederdi. Kendisi de, her derse başka yeni elbise giyerek gelirdi. Bir cübbesi 400 altın kıymetindeydi. İmam-ı Muhammed, kıymetli kıyafetler giyerdi. Resulullah efendimiz de, bin dirhem gümüş kıymetinde Yemen kumaşından cübbe giyerdi. (Dürr-ül-muhtar, Tahtavi)
Süfyan-ı Sevri hazretleri, (Bu zamanda mal, insanın silâhıdır. Yani insan, canını, sağlığını, dinini ve şerefini mallarıyla korur) buyuruyor. (T. Muhammediye)
İslam’ın vakarını, şerefini korumak için şık giyinmek sevabdır. (Seadet-i Ebediyye)
Zekâtı verilen mal
Sual: (Müslümanın, üzerine farz olan zekâttan başka mâlî yükümlülüğü de vardır. Mesela evi olmayana ev almak, fakirleri evlendirmek de farzdır. Zekâtını vermekle bu farzlardan kurtulamaz. Zenginlerin elindeki malı, gerekirse zorla alıp, fakirlere vermek gerekir) diyenler oluyor. Zekâtı verilen malı almak, dinimize aykırı değil mi?
CEVAP
Bazıları, böyle sosyalistçe görüşler ileri sürebiliyorlar. Zekâtı verilen malda fakirin hakkı olmaz. Dinimizde, zekâtı verilmiş mal, biriktirilmiş, gayrı meşru mal değildir. Bu malı, kimsenin zorla almaya hakkı yoktur. Dinimize göre, herkes özel mülkiyet hakkına sahiptir. Müslümanın malında, zekâttan başka, kimsenin hiçbir hakkı yoktur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Malda zekâttan başka hak yoktur.) [Ahkâm-üs-sultaniyye]
(Zekâtı verilmiş mal, kenz [biriktirilmiş, istif edilmiş mal] değildir.) [Ebu Davud]
(Zekâtını vererek mallarınızı zarardan koruyunuz!) [Hâkim]
Görüldüğü gibi, zekâtı verilen mal, kenz yani istif edilmiş, stok edilmiş mal değildir. Zekâtını veren, malın hakkını ödemiş olur. Kimse bu malı alamaz. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Bir müminin malını, onun rızası olmadan almak helal değildir.) [Ebu Davud]
Bir kimsenin mülkü, ondan izinsiz kullanılamaz. (Dürr-ül-muhtar)
Zekât veren zenginin malını elinden alıp fakirlere veya başka yerlere vermek zulüm olur. Zekâtını veren zenginin apartman, köşk yaptırması haram değildir. Tembel oturup, çalışmayıp başkasına muhtaç olmak ve kazandıklarını haram şeylere vermek haramdır. Zekâtını veren kimsenin sarayda oturması, lüks vasıtalara binmesi, şık giyinmesi helaldir; çünkü Allahü teâlâ, (Verdiğim nimetleri kullanmalarını severim, çalışana veririm) buyuruyor. Çalışıp kazanmak, mal mülk sahibi olmak yani zengin olmak günah değil, ibadettir. Zengin olduğu için kendini başkalarından üstün görmek haramdır. (Faideli Bilgiler)
Kendine İslamcı diyen, servet düşmanlığı yapan sosyalistlere göre, zenginlerin mallarını alıp fakirlere vermek gerekirse de, dinimizce bu zulüm olur.
En büyük nimet
Sual: Allah'ın verdiği nimetleri, nazar değmesin diye gizlemekte mahzur var mıdır?
CEVAP
Gizlemek doğru değildir, çünkü Allahü teâlâ, ihsan ettiği nimetleri izhar etmemizi, göstermemizi, belli etmemizi sever. Mesela zenginin eski elbise giymesi, doğru değildir. Zenginse zenginliğini, âlimse ilmini göstermelidir.
En büyük nimet, iman nimetidir, Ehl-i sünnet itikadıdır. Bu nimeti, güler yüzle, tatlı dille, şefkatle, merhametle göstermek gerekir, çünkü müminin alameti güler yüzdür. Münafığın alameti çatık kaşlı olmaktır. Emr-i maruf ve nehy-i münkeri ilimle, güler yüz ve tatlı dille yapmak lazımdır. Aksi takdirde fayda yerine zarar verebilir. Nefrete, fitneye sebep olmanın vebali büyüktür. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Kolaylaştırın, güçleştirmeyin, müjdeleyin, sevdirin, nefret ettirmeyin! Birbirinizle iyi geçinin, ihtilafa düşmeyin!) [Buhari]
Ahiret, dünyanın zıddıdır
Sual: Ahireti kazanmak için dünya zevklerini terk mi etmelidir, hem dünyada, hem de ahirette nimetler içinde yaşamak mümkün değil midir?
Cevap: İman ile küfür birbirlerine zıt olduğu gibi, ahiret de, dünyanın zıddıdır. Dünya ve ahiret bir araya getirilemez. Ahireti kazanmak için, dünyayı yani haramları terk etmek lazımdır. Dünyayı terk etmek de, iki türlüdür:
Birisi, bütün haram olan şeylerle beraber, mubahları da, yani günah olmayan lezzetlerin çoğunu da bırakıp, yaşamak için zaruri olan miktarını kullanmaktır. Tembel ve işsiz olarak oturup da, dünyanın zevk, keyif ve eğlencelerine dalmak yolunu bırakarak, her türlü zevk ve lezzetinden vazgeçip, bütün zamanını, ibadetle, Müslümanların rahatları, İslâm dinini bilmeyenlerin, doğru yola kavuşmaları için lazım olan ilmi ve teknik usulleri, vasıtaları, en ileri, en üstün şekilde yapmakla, kullanmakla geçirmek, durmadan çalışmak ve dünya zevkini böyle çalışmakta aramak, bulmaktır. Eshâb-ı kiramın hepsi ve din büyüklerinin çoğu, hep böyle idi. Dünyayı, bu şekilde terk etmek, pek faydalıdır. Bundan maksat, İslâmiyetin emrettiği şeyleri yapmak için, bütün rahatı ve zevkleri feda etmektir.
İkincisi, dünyada haram ve şüpheli şeylerden kaçıp sadece mubahları kullanmaktır. Bu kısım da, bu zamanda, çok kıymetlidir.
Allahü teâlânın mubah ettiği yani müsaade ettiği şeyler pek çoktur. Bunlarda bulunan lezzet, haramda bulunanlardan, çok daha fazladır. Mubahları kullananları Allahü teâlâ sever, haramları kullananları ise sevmez. Aklı olan, doğru düşünebilen bir kimse, geçici bir zevk için, sahibinin, yaratanının sevgisini teper mi? Zaten, haram olan şeylerin sayısı pek azdır. Bunlarda bulunan lezzet, mubahlarda da vardır.
.
|
İntihar etmek
|
Sual: Düşmanın işkence ve tecavüzüne maruz kalacağını bilenin kendini ve yakınlarını öldürmesi veya acı duymamak için uyku hapı ile intihar etmesi günah mı?
CEVAP
Hastalık ve dünya sıkıntılarından kurtulmak için ölümü istemek caiz değildir. Fakat dindeki fitneler sebebiyle ölüm istenebilir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Ölümü istemeyin! Çünkü bir kişi iyi ise, yaşadıkça iyiliği artar. Kötü ise, hatalarından dönüp doğru yola gelebilir.) [Buhari]
(Sıkıntılardan dolayı ölümü istemeyin! Dayanamayan, "Ya Rabbi, hakkımda yaşamak hayırlı ise, yaşamayı, ölmek hayırlı ise, ölümü nasip et!" desin!) [Buhari]
Düşmanın her türlü işkence ve tecavüzüne maruz kalacağını bilen kimsenin kendini ve yakınlarını öldürmesi caiz değildir. Zorla tecavüze uğrayan günah işlemiş de olmaz. Ayrıca düşman elinde ölen şehit olur. Şehit olan kimse, ölüm acısını duymaz.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Şehit, ölüm acısı duymaz, kabirde üzülmez, kıyametin dehşeti, hesap, mizan, sırat onu rahatsız etmez, doğruca Cennete gider.) [Beyheki]
Genel olarak imansız veya imanı zayıf olan intihar eder. Müslüman, intiharı düşünmez. Çünkü intihar, bir çare, bir kurtuluş değil, aksine tarifi imkansız azaplara kendini atmak demektir.
Ölüm acısı çok şiddetlidir
İntihar etmek, küfre yakın çok büyük günah olduğu için, ölürken dayanılmaz acılara maruz kalınır. Ölüm acısı, sanıldığı gibi bir an değildir. İntihar edince ahirette de daha büyük acılara girilir. Ahiret sıkıntıları dünya sıkıntıları gibi değildir. Çok ağırdır. Dünya sıkıntılarına dayanamayıp intihar eden, ölüm acısına ve ahiret sıkıntılarına nasıl dayanır? İntihar eden, dirilene kadar intihar acısını duyar. Kendini öldürmek, başkasını öldürmekten daha büyük günahtır.
Kur’an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:
(Kendinizi öldürmeyiniz!) [Nisa 29]
Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Bir şeyle canına kıyana, Cehennemde onunla azap edilir.) [Buhari]
(İple boğazını sıkarak intihar eden, boğazı sıkılarak azap görür. Herhangi bir bıçakla intihar eden, Cehennemde bıçaklanarak azap görür.) [Buhari]
Bir kâfir, uyku hapı içerek veya narkozla her tarafı uyuşturulduktan sonra da ölse, çok şiddetli olan ölüm acısını duyar. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Ölüm meleğini görmek, bin kılıç darbesinden daha şiddetlidir.) [Ebu Nuaym]
(Ölüm acısı çok şiddetli ise de, ölümden sonraki acılara göre çok hafiftir.) [İ.Ahmed]
Dirilene kadar ölüm acısı duyulur. (İ.Evzai)
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
(Ölmek felaket değil, öldükten sonra başına gelecekleri bilmemek, tedbirini almamak felakettir.)
Narkozlu hasta, ameliyat acısını duymadığı gibi, salih mümin de kurşun yağmuruna tutulsa, vücudu dilim dilim dilinse ölüm acısını duymaz. Hazret-i Yusuf’un güzelliği karşısında kendinden geçen kadınlar, ellerini kestikleri halde farkına varamadılar. Ölüm meleğinin güzel suretini gören mümine Allahü teâlâ acı duyurmaz. İntihar etmek çok büyük günah ise de, intihar eden kâfir olmadığı için cenaze namazı kılınır.
Bizde, Tanzimat’tan sonra tek tük intihar olayları görülmeye başladı. Müslümanların çok olması intiharın yaygınlaşmasını önlemiştir. İntihar kelimesi, Tanzimat’tan önce yazılan lügatlarda bile yoktu. Dinsizliğin ve inanç zayıflığının intihar üzerindeki etkisi büyüktür. Avrupa’da, hayat standardı yüksek olan yerlerde, intihar oranı daha yüksektir. Bu oran, kuzeye gidildikçe artıyor. Avrupa’daki intihar oranı Türkiye’dekinden 15-20 kat daha fazladır. Mesela Fransa’da 100 bin kişiden 44’ü intihar etmektedir. İntiharda Türkiye en alt sıralardadır.
Eskiden İstanbul’da yıllarca kalmış olan araştırmacı Fransız Dr. A. Bayer diyor ki:
(Batı ülkelerinde insanların yalnız kalması, hayattan nefret etmeye, hatta intihara yol açmaktadır. Halbuki Müslüman Türkler arasında hiçbir zaman bu hâle tesadüf edilmez; medeni sayılan milletlerde çok sık görülen intiharı onlar bilmez. Müslümanlar, Allah’ın kendilerine bahşettiği varlığa tecavüzün, Allah’a karşı gelmek olduğuna inandıkları için, intiharı düşünmezler. Bunun için, intihar eden hiçbir İslam âlimi yoktur.)
Maalesef şimdiki bazı gençler, Avrupa'nın her türlü kötülüğüne özeniyorlar. İntihar etmek de bunlardan biridir.
Sual: İntihar eden veya öldürülen kimse, eceli ile ölmez mi?
CEVAP
Muteber kitaplarda diyor ki:
Öldürülen kimse de, eceliyle ölür, ömrü ortadan kesilmiş olmaz. Ecel birdir. (Akâid-i Nesefi s.3, Cevheret-üt-tevhid 89. beyt, Avn-ül-mürid c.2 s.982, Bed-ul-emâli 62. beyt, Merah-ul-meâli s.209, Hediyyet-ül-mehdiyyin s.5, Nűr-ul-islâm s.246, Fıkhi ekber şerhi 334, Hadika c.1 s.265, Teftâzâni-Şerh-il-akâid s.211, Ithaf-ul-mürid s.213, Tenvir-ul-kulűb s.61, Berika s.233, Nuhbet-ül-leâli s.36, Hak dini Kur’ân dili c.2 s.1195)
Sual: (İntihar etmek benim kaderimde, alınyazımda var ise, günahı bana ait olmaz) demek doğru mu?
CEVAP
Bu çok yanlıştır. Ezeldeki takdir, yani alınyazısı, bir emir değil, bir ilimdir. Kader, yani alınyazısı, Allahü teâlânın ezeli ilmi ile, insanların ve diğer yaratıkların yapacağı işleri bilmesi demektir. Kur'an-ı kerimde, (Allah her şeyi en iyi bilir) buyuruluyor. Allahü teâlâ da, ezeli ilmi ile, kulların kendi istekleri ile, günah veya sevap işleyeceğini, ne kadar yaşayacağını ve intihar edip etmeyeceğini bilir. Onun bu bilmesi, kulların yaptıkları işlere zorla bir müdahale değildir. Bu bakımdan günah işleyen de, intihar eden de, kendi isteği ile bunları yapmıştır.
Günah işleyen kâfir olmaz
Sual: Mehdi olduğunu söyleyen biri, «İntihar etmek küfürdür. Nisa suresinin 29. âyetinde yazıyor. Kâfir olduğu için cenaze namazı da kılınmaz» diyor. İntihar eden dini inkâr etmiyor ki, niye küfür olsun? Sadece haram işliyor. Amel imandan parça değil ki. Bu mutezile itikadı değil mi?
CEVAP
Evet, Mutezile inancı böyledir. Bu bâtıl inanç, sinsice Müslümanlar arasında yayılmaya çalışılmaktadır. Amel imandan parça değildir. Yani günah işleyen kâfir olmaz. Günah işleyen kâfir olsaydı, yeryüzünde müslüman kalmazdı. İntihar edene kâfir denmez. Din kitapları diyor ki:
Şuuru yerinde iken intihar etmek, başkasını öldürmekten daha büyük günahtır. (Berika)
İntihar eden kâfir olmadığı için cenaze namazı kılınır. (Dürer ve Gurer)
Şimdi bildirilen âyete bakalım:
(Ey iman edenler, aranızda karşılıklı rızaya dayanan ticaret hâli müstesna, mallarınızı, bâtıl [haksız ve haram] yolla yemeyin ve nefslerinizi öldürmeyin. Elbette Allah size merhamet eder. Düşmanlıkla, zulüm ve tecavüz ile bu yasakları işleyeni ateşe koyarız; bu ise Allah’a çok kolaydır.) [Nisa 29-30]
Burada faiz, kumar gibi bâtıl yollarla kazanç sağlayanların da Cehenneme atılacağı bildiriliyor. Haram yoldan para kazanmak küfür değil haramdır. Haram işleyenler elbette cezalandırılır.
(Nefslerinizi öldürmeyin) âyeti için, tefsirlerde, (Birbirinizin canına kıymayın) demek olduğu bildiriliyor. Başkasının canına kıymak da haramdır, küfür değildir. Sadece, müslümanı, müslüman olduğu için öldürmek küfürdür. Bu ise farklı şeydir. Müslümanı, müslüman olduğu için öldürmek ise İslam’a düşmanlık olduğundan dolayı küfürdür.
İntihara tevbe
Sual: Bir Müslüman intihar etmek için çok hap veya zehir içse, sonra pişman olup tevbe etse, az sonra ölse, intihar günahı affolur mu?
CEVAP
Evet, affolur. İntihar etmek, başkalarını öldürmekten daha büyük günahtır. Kabirde Cehennem azabı çeker. Hemen ölmeyip tevbe ederse, bütün günahları affolur. Kabir azabı da çekmez. (İslam Ahlakı)
Yeis halindeki tevbenin kabulü hususunda ihtilaf edilmiş ise de, muhtar kavle göre Müslümanın tevbe etmesi sahih olur, fakat, kâfirin imana gelmesi sahih olmaz. (Dürr-ül muhtar)
Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Allah tevbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır.) [Bekara 37]
Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Ölmeden az bir süre önce, tevbe edenin tevbesi kabul olur.) [İ. Ahmed]
İntihar, onursuz bir davranıştır
Sual: Bazı ülkelerde, işinde başarılı olmayanlar, yolsuzluğa karıştığı anlaşılan bakanlar, yöneticiler intihar ediyorlar. Bunun için de, intihar için onurlu davranış diyorlar. Bu doğru mudur?
CEVAP
Kesinlikle doğru değildir. Batının ilim ve teknikteki yenilikleri alınacağı yerde, her türlü ahlaksızlıkları taklit ediliyor. İntihar etmek de bunlardan biridir.
İmanı olan, intiharı düşünmez. İntihar bir kurtuluş değil, sonsuz acı azapların başlangıcıdır. İntihar etmek, başkasını öldürmekten daha büyük günahtır!
Ötanazi
Sual: Ötenazi caiz midir?
CEVAP
Fransızcası euthanasie’dir. Ötenazi değil, doğrusu ötanazidir. Kelime olarak ölme hakkı demektir. Tedavisi mümkün olmadığı söylenen hastalıklarda, ilaç verip uyutarak veya başka şekilde, insanı veya hayvanı öldürmek demektir. Batılılar buna, acı çektirmeden öldürme diyorlar. Ölüm acısının dehşetini bilmedikleri için böyle yanlışlıklar yapıyorlar. Ölüm acısı, dünya acılarının hepsinden daha acıdır. Bir kâfir, uyku hapı içerek veya narkozla her tarafı uyuşturulduktan sonra da ölse, çok şiddetli olan ölüm acısını duyar. Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Allahü teâlâya yemin ederim ki, ölüm meleğini görmek, bin kılıç darbesinden daha şiddetlidir.) [Ebu Nuaym]
Ölüm acısından bir damla, dağ üzerine konsa, dağ tamamen erirdi. Şerh-i Hutab’da da böyle bildiriliyor. (Şir’a şerhi)
Avrupalılar, acı çekmeyeceğini zannederek, hayvanların başına tokmak vurup bayıltarak öldürüyorlarmış. Bu iş, hayvanlara eziyettir, haramdır. Hâlbuki boğazından Besmeleyle kesilince, hayvanlar acı duymaz. Şehitler ve mümin olanlar da, ölüm acısını duymazlar. Acıyı duyurmayan Allah’tır. Dinin emrine uygun kesilen hayvan acı duymaz.
Peygamber efendimiz, (Abdestli olarak ölen, ölüm acısı çekmez, çünkü abdest, imanlı olmanın alametidir) buyuruyor. Salih mümin, kurşun yağmuruna tutulsa, bu acıyı duymaz. Bir hadis-i şerifte, (Şehit, ölürken acı duymaz) buyuruluyor. (Beyheki)
Yusuf aleyhisselamın güzelliği karşısında, kadınlar ellerini kestikleri hâlde, bunun acısını duymadıkları gibi, mümin de, ölürken rahmet meleklerini ve Cennetteki makamını görüp, kalbi oradaki nimetlerle meşgulken ölüm acısını duymaz. (Şir’a şerhi)
Acı ve sıkıntı sebebiyle ölümü istemek caiz değildir. Bir hadis-i şerif meali:
(Sıkıntılardan dolayı ölümü istemeyin! Dayanamayan, “Ya Rabbi, hakkımda yaşamak hayırlı ise, yaşamayı, ölmek hayırlı ise, ölümü nasip et!” desin!) [Buhari]
Ötanazi, hastanın kendi rızasıyla olursa intihar olur. İntihar ise, büyük günahtır. İntihar bir kurtuluş değil, acı azaplara kendini atmaktır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Bir şeyle canına kıyana, Cehennemde onunla azap edilir.) [Buhari]
Kur’an-ı kerimde de mealen, (Kendinizi öldürmeyiniz!) buyuruldu. (Nisa 29)
Hastanın rızasıyla değil de, yakınlarının izniyle veya doktorun takdiriyle, acı çekmesin diye hasta öldürülürse, bu da cinayet olur. Cinayet de, yani insan öldürmek de, intihar gibi büyük günahtır. İki hadis-i şerif meali şöyledir:
(Allah’a şirk koşmak, ana babaya asi olmak, adam öldürmek ve yalan yere yemin etmek büyük günahtır.) [Buhari]
(Doğuda bir adam öldürülür de, batıda olan buna razı olursa, onu öldürme günahına ortak olur.) [İ. Gazali]
İki âyet-i kerime meali de şöyledir:
(Âdem peygamberin oğlu Kabil, kardeşi Habil’e “Seni öldüreceğim" dediği zaman, Habil, “Sen beni öldürmek için elini uzatsan da, ben seni öldürmek için elimi sana uzatmam, ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” dedi.) [Maide 27, 28]
(Geçim endişesiyle, çocuklarınızı öldürmeniz, çok büyük günahtır.) [İsra 31]
Bu vesikalardan anlaşıldığına göre, ötanazi, intihar veya cinayettir, İslâmiyet'e aykırıdır. Hayvanları, tokmakla veya şokla bayıltarak öldürmek de hayvanlara eziyettir. İslâmiyet'in emrine uyan, dünyada da, âhirette de rahat eder.
İlaç kullanmayıp ölmek
Sual: Bir sohbette, (İlaç almayıp ölenin cenaze namazı kılınmadığı gibi, 90 kilometre hızla gidilmesi gereken bir yolda 100 kilometre hızla gidip kaza yapanın da, cenaze namazı kılınmaz. Çünkü ikisi de intihar etmiş olur) dendi. İntihar etse bile, cenaze namazı kılınmaz mı?
CEVAP
Sohbetteki söz yanlıştır. Her doktor ve herkes bilir ki, her ilacın tesiri kesin değildir. İlaç kullanmamak günah değildir. Bu konuda kitaplarda deniyor ki:
İlaç kullanmayıp ölen, günaha girmez. Çünkü ilacın faydası kesin değildir. (Redd-ül-muhtar)
İlaçların tesiri kesin olanlar da vardır. Bunun için tesiri kesin olan ilaçları kullanmak farzdır.
Yemeyip, içmeyip, açlıktan, susuzluktan ölen, günaha girer. Hâlbuki ilaç almayıp ölen, günaha girmez, fakat faydası kesin olan ilaçları kullanmak farzdır. (Seadet-i Ebediyye)
Etkisi kesin olan sebeplere yapışmayıp zarar görmek günah olur. (Hadika)
Etkisi kesin olan ilaçları almayıp günahkâr olarak ölenin, hattâ intihar edenin cenaze namazı kılınır.
İntihar edenin, yani kendini öldürenin cenaze namazı dört mezhepte de kılınır. (Mizan-ı kübra)
Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Müslüman her ölünün cenaze namazını, intihar etmiş olsa da kılınız!) [Deylemi]
Yüz kilometre hızla giderken, kaza yapıp da ölürse şehit olur.
Dine aykırı konuşmalar yapılan böyle sohbetlerden uzak durmalıdır.
Sual: İntihar eden bir kimse, dinden mi çıkmış olur yoksa günaha mı girmiş olur?
Cevap: İntihar etmek, yani kişinin kendini öldürmesi, başkalarını öldürmekten daha büyük günahtır. İntihar ederek ölen kimse, kabirde Cehennem azabı çeker. İntihar eden kimse, hemen ölmeyip, yaptığının hata olduğunu anlayıp tövbe ederse, bütün günahları affolur ve kabir azabı çekmez.
.
|
Nazar haktır
|
Sual: (Görülmeyen şeylere, mesela nazara inanmak yanlıştır. Sadece, sevgisiz bakan bir göz, insanı yorar) diyenler çıkıyor. Nazar hak değil mi?
CEVAP
Nazar haktır. Beğenerek, imrenerek veya kıskanarak bakılan şeylere nazar değer. İnsana, hayvana ve hatta cansıza da nazar değer. Nazar hastalık yapar, hatta öldürür. Kadınlara ve çocuklara daha çok tesir eder.
Peygamber efendimizin zamanında Esed oğullarından nazarı değen bir kimse var idi. Üç gün bir şey yemez, sonra çadırın bir tarafını kaldırıp oradan geçen bir deveye bakıp, (Bunun gibi bir deve hiç görmedim) der demez, deve yere düşer hastalanırdı. Müşrikler, bu adamı bulup Peygamber efendimizi nazarla öldürmesini istediler. Cenab-ı Hak da Resulullahı bunun nazarından korumuştur. Bu hususta Kalem suresinin (Nerede ise, kâfirler seni gözleri ile yıkacaklardı) mealindeki 51. âyeti inmiştir. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:
(Nazar haktır.) [Müslim]
(Nazar insanı mezara, deveyi kazana sokar.) [İbni Adiy]
(İnsanların yarısı nazardan ölür.) [Taberani]
(Hoşa giden bir şeyi görünce, “Mâşâallah la kuvvete illa billah” denirse o şeye nazar değemez.) [Beyheki, İbni Sünni]
(Nazar neredeyse kaderi geçecekti. Nazardan Allahü teâlâya sığının.) [Deylemi]
(Kaderi geçecek bir şey olsaydı nazar geçerdi.) [Müslim]
Görülmeyen şeylere yok demek, bugünkü bilime de aykırıdır. Günümüzde, aletlerden çıkan şuaların iş yaptığı tespit edilmiştir. Mesela, TV’yi çalıştıran, kanallarını değiştiren veya arabaları açan kumandalar vardır. Onlardan çıkan şualar, iş yapmaktadır. Lazer denilen şualarla ameliyatlar yapılmaktadır. Bunlar gibi, gözden çıkan ve mahiyeti tam açıklanmayan şualardan da nazar değerek, bakılan şey zarar görebilir. Göremediğimiz şeylere yok demek ise, çok cahilce bir sözdür.
Kendine nazarı değmek
Sual: İnsanın kendi kendine nazarı değer mi?
CEVAP
Evet, değebilir.
Sual: Nazardan korunmak için ne yapmak gerekir?
CEVAP
Kendisine nazar değen kimse, aşağıda bildirilen duaların birini veya tamamını okumalıdır.
1- Fatiha, Âyet-el kürsi ve dört kul [Kâfirun, İhlas, Felak, Nas sureleri] yedişer defa okunup hastaya üflenirse, büyü, nazar ve her dert için iyi gelir. Tuza okunup, suda eritilerek içmek de olur. Bir hadis-i şerifte de, (Fatiha ile Âyet-el kürsiyi okuyana, o gün nazar değmez) buyuruldu. (Deylemi)
2- Bir hadis-i şerifte, (Sabah akşam, [Besmele ile] 3 defa “Bismillâhillezi lâ yedurru me’asmihi şey’ün fil Erdı ve lâ fissemâi ve hüvessemi’ul alim” okuyan, büyü ve nazardan korunur) buyuruldu. (İbni Mace)
3- Âyet-el-kürsi, Fatiha, iki Kul euzü ve Kalem suresinin sonunu okumak çok iyi gelir. (Medaric)
4- Peygamber efendimiz, iki Kul euzüyü okuyup buyurdu ki:
(Bu iki sure ile [belalardan, nazardan] korunun! Hiç kimse, bu iki sure ile korunduğu gibi, başka şeyle korunamaz.) [Ebu Davud]
5- (Euzü bi-kelimâtillahittâmmeti min şerri külli şeytânin ve hâmmetin ve min şerri külli aynin lâmmetin) tavizini, sabah akşam 3 defa okunup kendine veya hastaya üflenirse, nazardan, cin, şeytan ve hayvanların zararından korur. (Mevahib)
6- Peygamber efendimiz nazar için (Allahümme barik fihi ve la tedarruhü) okurdu. (İbni Sünni)
7- Nazarı değen kimse veya herkes, beğendiği bir şeyi görünce Mâşâallah demeli, ondan sonra o şeyi söylemelidir. Önce Mâşâallah deyince, nazar değmez. Hadis-i şerifte, (Hoşa giden bir şeyi görünce, “Mâşâallah la kuvvete illa billah” denirse o şeye nazar değemez) buyurdu. (Beyheki, İbni Sünni)
Ukbe-tübni Amir radıyallahü anh anlatır:
Resulullah efendimiz, (Kendisine Allah’ın nimet verdiği kimse, bu nimetin devamını isterse çok “La havle vela kuvvete illa billah” desin) buyurdu. Sonra “ Bahçene girdiğin zaman mâşâallah la kuvvete illa billah demeliydin değil mi?” [mealindeki] Kehf suresinin 39. âyetini okudu. (Taberani)
Bir hadis-i şerifte de buyuruldu ki:
(Kendisine Allahü teâlânın rızık verdiği kimse, çok ”Elhamdülillah” desin. Rızkı azalan da çok “İstigfar” etsin. Bir şey de kendisine üzüntü, sıkıntı verirse “la havle vela kuvvete illa billah” desin.) [Beyheki, Hatib]
8- Nazardan korunmak için âyât-i hırz denilen âyetleri okumalı ve üzerinde taşımalıdır.
Abdest alıp, 7 istigfar ve 11 salevat okuyup, hastanın sıhhatine niyet ederek, güneş doğduktan ve ikindi namazından sonra, günde iki defa hasta üzerine okumalı, işaretli yerlerde, hasta üzerine üfürmeli, şifa buluncaya kadar [kırk gün kadar] devam etmeli. Her defa okuduktan sonra, bir Fatiha okuyarak sevabı, Peygamber efendimizin ve Behaeddin Buhari, Ahmed Rıfai ve imam-ı Rabbani hazretlerinin ruhuna hediye edilmelidir. Silsile-i aliyyeyi okuyup ruhlarına hediye edilmesi daha etkili olur. Âyât-i hırzı yanında taşıyan kimse, nazar değmesinden korunduğu gibi, sihirden, büyüden, cin ile ilgili hastalıklardan da korunur. Her ne muradı varsa hasıl olur.
9- İbni Âbidin hazretleri (Tarlaya kemik, korkuluk, hayvan kafası koymalı. Bir kadın, ürününe nazar değmemesi için ne yapacağını sorunca, Resulullah, (Tarlaya hayvan kafası as) buyurur. Bakan kimse, önce bunu görüp tarladaki ürünü sonra görür) buyuruyor. (Redd-ül-muhtar)
10- Tivele, temime ve efsun caiz değildir. Manasız veya küfre sebep olan rukyeyi okumaya Efsun denir. Nazarı bizzat önlediğine inanılan nazarlıklara Temime denir. Şirinlik muskası denilen rukyelere Tivele denir. Rukye, okuyup üflemek veya üzerinde taşımak demektir. Rukye, âyet ve hadis ile bildirilen dualarla yapılırsa taviz denir. Taviz ise caizdir. Hadis-i şerifte, (İlaçların en iyisi Kur’an-ı kerimdir) buyuruldu (İbni Mace)
11- İmam-ı Rabbani hazretleri, talebeleri ile, uzak bir yere giderken, gece, bir handa kaldılar. (Bu gece bir bela zuhur edecektir. [Besmele ile] ( Bismillâhillezî lâ yedurru me’asmihi şey’ün fil erdı ve lâ fissemâi ve hüves-semî’ul alîm) duasını üç defa okuyun) buyurdu. Gece büyük yangın oldu. Her odada eşyalar yandı. Duayı okuyanlara bir şey olmadı. Dert, bela, fitne, hastalık, nazar, sihir ve zalimlerin şerrinden korunmak için, sabah akşam, imam-ı Rabbani hazretlerinin bildirdiğini hatırlayarak, 3 defa okumalıdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Bismillâhillezî lâ yedurru me’asmihi şey’ün fil erdı ve lâ fissemâi ve hüves-semî’ul alîm) duasını sabah 3 kere okuyana, akşama kadar, akşam okuyana da, sabaha kadar hiç bela gelmez.) [İbni Mace]
Hastalanınca
Sual: Gözlerden çıkan şualar nazar değdirerek zararlara sebebiyet verdiği gibi, hastalıklara da şifa olduğu söyleniyor. Bu doğru mudur?
CEVAP
Evet, doğrudur. Nazarın hak olduğu, doğru olduğu, Kur'an-ı kerim ile ve hadis-i şeriflerle sabittir.
Mümin rahatsızlanırsa, hasta olursa, salih bir arkadaşının evine gider, onunla biraz sohbet eder, muteber bir kitap okursa, mutlaka iyileştiği, tecrübe ile görülmüştür. Müminin yüzüne bakmak şifadır. Müminin gözünden çıkan şualar, karşısındaki kişinin iyileşmesine sebep olur. Eğer o kimse cömertse bir bardak suyu içilirse, bu da şifaya kavuşturur. Bir hadis-i şerifte, (Cömerdin yemeği şifadır) buyuruluyor. O suyun bir kısmı içilmişse, artık olduğu için o, şifaya sebeptir. Yine bir hadis-i şerifte, (Müminin artığı şifadır) buyurulmuştur.
Nazar haktır
Sual: Nazar yani göz değmesini inkâr eden küfre girer mi?
CEVAP
Evet. Nazarın hak olduğu âyet-i kerime ile ve hadis-i şeriflerle sabittir
.
|
Dert ve belaların geliş sebebi
|
İmam-ı Rabbani hazretleri, insana belanın geliş sebeplerini sual ve cevaplarla şöyle açıklıyor:
Sual: Enbiya ve evliya, hep dert ve bela içinde yaşadı. Halbuki, Şura suresinde, (Size gelen belalar, kabahatlerinizin cezasıdır) buyuruldu. Bu âyete göre, dertlerin çokluğu, günahın çokluğunu gösteriyor. Enbiya ve evliya olmayanın, çok sıkıntı çekmesi gerekirken dostlarına, neden dert, bela veriyor? Düşmanları neden rahat ve nimet içinde yaşıyor?
CEVAP
Dünya, zevk yeri değil. Ahiret, bunun için yaratıldı. Dünya ile ahiret, birbirinin zıddı, tersidir. Birini sevindirmek, ötekinin gücenmesine sebep olur. Yani, birinde zevk aramak, ötekinde elem çekmeye sebep olur. O halde, dünyada nimetleri, lezzetleri çok olanlar, bunlara lazım olan şükrü yapmazlarsa, ahirette çok acı çekecektir. Bunun gibi, dünyada, tehlikelerden sakındığı halde, çok acı çeken mümin, ahirette çok lezzete kavuşacaktır. Dünyanın ömrü, ahiretin uzunluğu yanında, deniz yanında bir damla kadar bile değildir. Sonu olan, sonsuz ile ölçülebilir mi? Bunun için dostlarına merhamet ederek, sonsuz nimetlere kavuşmaları için, dünyada birkaç gün sıkıntı çektiriyor. Düşmanlarına, biraz lezzet verip, çok elemlere sürüklüyor.
Sual: Allahü teâlâ, her şeye kadirdir. Dostlarına, hem dünyada, hem ahirette nimetler verseydi ve dünyada verdiği lezzetler, ahirette, bunların elem çekmesine sebep olmasaydı, daha iyi olmaz mı idi?
CEVAP
Bunun çeşitli cevapları vardır. Yedisi şöyledir:
1- Dünyada, birkaç gün dert, bela çekmeselerdi, Cennetin lezzetlerinin kıymetini anlamazlardı ve ebedi nimetlerin kıymetini bilmezlerdi. Açlık çekmeyen, yemeğin lezzetini anlamaz. Acı çekmeyen, rahatlığın kıymetini bilmez. Dünyada bunlara elem vermek, sanki daimi lezzetleri arttırmak içindir. Bu elemler, bir nimet olup, cahil halkı denemek için, büyüklere verilen nimetler, elem olarak gösterilmektedir. Yabancılara elem şeklinde gösterilen, dostlar için nimettir.
2- Belalar, sıkıntılar, cahil için sıkıntı ise de, bu büyüklere, sevdiklerinden gelen her şey, tatlı olur. Nimetlerden lezzet aldıkları gibi, belalardan da lezzet duyarlar. Hatta, bela sadece sevgilinin arzusu olup, kendi istekleri karışmadığı için, daha tatlı gelir. Nimetlerde bu lezzet bulunamaz. Çünkü, nimetlerde, nefislerinin istekleri de vardır. Bela gelince, nefisleri ağlar, inler. Bu büyükler, belayı nimetten daha çok sever. Bela, bunlara, nimetten daha tatlı gelir. Bunların dünyadan aldıkları lezzet, belalardan, musibetlerden gelir. Dünyada dert ve bela olmasaydı, bunların gözünde, dünyanın hiç değeri olmazdı. Dünyanın acı olayları olmasaydı, onu boş, abes görürlerdi. O halde, Allahü teâlânın dostları, dünyada da, ahirette de sevinçlidir. Dertlerden aldıkları lezzetler, ahiret lezzetlerinin azalmasına sebep olmaz.
Ahiret lezzetlerini gideren, cahillerin aradıkları lezzetlerdir. Allahü teâlânın başkalarına verdiği nimetler, dostlarına rahmettir. Onlara dert, elem olanlar da, dostlarına nimettir. Başkaları nimet gelince sevinir, dert gelince üzülür. Bu büyükler, nimette de, dertte de sevinçlidir. Çünkü bunlar, işlerin güzelliğine, çirkinliğine bakmaz, işleri yapanın güzelliğine bakar. İşleri yapan sevgili olduğu gibi, işleri de sevgili olur ve tatlı gelir. Bu dünyada, her şey, güzel olan yapıcının işi olduğundan, dert ve zarar verse de, bunlara, istedikleri ve sevdikleri şey olur. Kendilerine tatlı gelir. Allahü teâlâ, dostlarını her an, kendi arzusuna razı ettirip, zevk ve lezzet içinde tutuyor. Başkasına dert olan, dostlar için, cemal ve kemal oluyor. Bunların arzularını, arzu edilmeyen şeyler içine yerleştirdi. Dünya lezzetlerini, başkalarının aksine, ahiret derece ve lezzetlerinin artmasına sebep eyledi.
3- Bu dünya, imtihan yeridir. Burada hak ile bâtıl; haklı ile haksız karışıktır. Burada, Allahü teâlâ, dostlarına sıkıntılar, belalar vermeseydi, yalnız düşmanlarına verseydi, dost, düşmandan ayrılır, belli olurdu. İmtihanın faydası kalmazdı. Halbuki, gayba iman etmek gerekir. Dünya ve ahiretin bütün saadetleri, görmeden inanmaya bağlıdır. Hadid suresinin, (Allahü teâlâ, Peygamberlerine, gaybdan, görmeden, yardım edenleri bilmek için...) mealindeki 25. âyetinde, bu hâl bildirilmektedir. Dostlarını bela içinde göstererek, düşmanlarının gözünden sakladı. Dünya, imtihan yeri oldu. Dostları, görünüşte belada, gerçekte ise, zevk ve sefada. Peygamberlerin, düşmanlarla savaşması da böyle olurdu. Bedir’de Müslümanlar, Uhud’da kâfirler galip gelmişti. (Al-i İmran 140)
4- Evet, Allahü teâlâ her şeye kadirdir. Dostlarına hem dünyada, hem de ahirette rahatlık verebilir ama, âdeti böyle değildir. Kudretini, hikmeti ve âdeti altına gizlemeyi sever. İşlerini, yaratmasını, sebepler altında gizlemiştir. O halde, dünya ahiretin aksi olduğundan, dostların, ahiret nimetlerine kavuşmak için, dünyada sıkıntı çekmeleri gerekir. [Allahü teâlânın dostları, dertlere, belalara, tehlikelere karşı tedbir alır. Bunlardan kurtulmaya çalışır. Dayanılamayacak şeylerden kaçınmak, Peygamberlerin sünnetidir. Tedbirlere, çalışmalara rağmen başa gelen belalardan zevk alırlar. Dertlerden zevk almak, yüksek derecedir. Çok az seçilmişlerin yapacağı iştir.]
ASIL CEVAP
Dertlerin, belaların gelmesine sebep, günah işlemektir. Fakat, belalar, sıkıntılar, günahların affedilmesine sebep olur. O halde, dostlara, belalar, sıkıntılar çok gelirse günahları kalmaz. [Ama tevbe, istigfar edince de, günahlar affolur. Dert ve bela gelmesine lüzum kalmaz. O halde, dert ve beladan kurtulmak için, çok istigfar okumalı.] Dostların günahını, düşmanların günahları gibi sanmamalı. (İyilerin, iyilik sandıkları şeyleri, dostlar, günah bilir) buyuruldu. Bunların günah ve kusurları olsa da, başkalarının günahları gibi değildir. Yanılmak ve unutmak gibidir. Niyet ederek, karar vererek yapılmış değildir. Taha suresinin, (Âdeme önce söyledik. Fakat unuttu. Azm ile, karar ile yapmadı) mealindeki 115. âyet-i kerime bunu bildiriyor. O halde, dostlara gelen dertlerin, belaların, çok olması, günahların çok olduğunu göstermez, günahların çok affedildiğini gösterir. Dostlarına çok bela vererek, günahlarını affeder, temizler. Böylece bunları, ahiret sıkıntılarından korur.
Cehennemdeki çok şiddetli azapların, birkaç günlük sıkıntı ile giderilmesi ve günahların temizlenmesi için dünyada sebepler gönderilmesi ne büyük nimettir. Dostlara bu muamele yapılırken, başkalarının günahlarının hesabını ahirete bırakıyorlar. O halde dostlara, dünyada çok dert ve bela vermesi lazımdır. Başkaları, bu ihsana layık değildir. Çünkü, büyük günah işlerler, yalvarmaz, boyun bükmez, ağlamaz ve Ona sığınmazlar. Günahları sıkılmadan ve kasten işlerler. Hatta inat edercesine işlerler. Hatta, Allahü teâlânın ayetleri ile alay edecek, inanmayacak kadar ileri giderler. Ceza, suçun büyüklüğüne göre değişir. Günah küçük olur ve suçlu boynunu büküp yalvarırsa, bu suç, dünya dertleri ile affolunabilir. Fakat, günah büyük, ağır olur ve suçlu inatçı, saygısız olursa, bunun cezası ahirette sonsuz ve çok acı olmak lazım gelir. (Allahü teâlâ, onlara zulmetmez. Onlar, kendi kendilerine zulmedip, ağır cezaları hak ettiler) buyuruldu. (Nahl 33)
Cahiller, ahmaklar, (Allah, dostlarına niçin bela gönderiyor da, nimet vermiyor) diyerek, bu sevgili kullara inanmıyorlar. Kâfirler, insanların en iyisine de böyle söylerdi. (Kâfirler, bu nasıl Peygamber, bizim gibi yiyip içiyor, sokakta geziyor. Peygamber olsaydı, kendisine melek gelir, yardımcıları olur, bize onlar da haber verir, Cehennem ile korkuturlardı. Yahut, Rabbi, para hazineleri gönderir veya meyve bahçeleri, çiftlikleri olur, istediğini yerdi dediler...) [Furkan 7]
Böyle sözler, ahiret hayatına inanmayanların sözleridir. Cennet nimetlerinin, Cehennem azaplarının sonsuz olduğunu bilen kimse, dünyanın birkaç günlük belalarına, sıkıntılarına hiç önem verir mi? Bu dertlerin, sonsuz saadete sebep olacağını düşünerek, bunları nimet olarak karşılar. Belalar, sıkıntılar, sevginin, şaşmayan şahitleridir. Ahmakların bunu anlamamasının ne önemi olur.
6- Bela, kemend-i mahbubdur [sevgilinin, âşıkını kendine çekmek için gönderdiği kemenddir.] Âşıkları, sevgiliden başka şeylere bakmaktan koruyan bir kamçı gibidir. Âşıkları, sevgiliye döndürür. O halde, dertlerin, belaların dostlara gönderilmesi lazımdır. Belalar, dostları, sevgiliden başka şeylere düşkün olmak günahından korur. Başkaları, bu nimete layık değildir. Dostları, zorla sevgiliye çekerler. İstediklerini dert ve bela ile çekerler ve onu sevgili derecesine yükseltirler. İstemediklerini başıboş bırakırlar. Bunların içinden, sonsuz saadete layık olan, kendisi doğru yola gelip, çalışarak, uğraşarak, ihsana kavuşur.
Görülüyor ki, seçilenlere, bela çok gelir. Çalışanlara, uğraşanlara o kadar çok gelmez. Bunun içindir ki, seçilmişlerin, beğenilmişlerin ve sevilmişlerin baş tacı olan Peygamberimiz, (Benim çektiğim acı gibi, hiçbir Peygamber acı çekmedi) buyurdu. O halde, dert ve belalar, öyle usta bir kılavuzdur ki, dostu dosta, şaşmadan kavuşturur. Sevgiliden başkasına bakmakla onu lekelemekten korur. Ne kadar şaşılır ki, âşıklar, hazinelere malik olsa, hepsini verip, dert ve bela satın alır. Aşk-ı ilahiden haberi olmayan, dert ve beladan kurtulmak için, varını yoğunu harcar.
Sual: Dert ve bela gelince, dostların bazen üzüldükleri de görülüyor. Bunun sebebi nedir?
CEVAP
O üzüntü görünüştedir. Tabiattendir. Bu üzüntünün faydaları vardır. Çünkü, bu üzüntü olmasa, nefis ile cihad edilemez. Peygamberimiz vefat edeceği zaman, görülen sıkıntısı, nefis ile cihadın son parçaları idi. Böylece, son nefesi de düşman ile mücadelede geçmiş oldu. Ölüm anında en şiddetli mücadeleyi yaptı. İnsanlık sıfatları, tabiat istekleri kalmadı. Mübarek nefsini tam itaate, hakiki itminana getirdi.
O halde, bela, aşk ve muhabbet pazarının tellalıdır. Muhabbeti olmayanın tellal ile ne işi olur. Tellalın buna ne faydası olur ve bunun gözünde tellalın ne kıymeti vardır?
7- Bela gelmesinin bir sebebi de, doğru âşıkları, dost görünen yalancılardan ayırmaktır. Doğru olan âşık, beladan lezzet alır, sevinir. Yalancı ise, acı duyar, sızlanır. Muhabbetin tadını tatmış ise, hakiki acı duymaz. Acı duyması görünüştedir. Âşıklar, bu iki acıyı birbirinden ayırır. Bunun için, (Veli, Veliyi tanır) buyurmuşlardır.
Allahü teâlâ kullarına zulmetmez
Sual: Deprem, trafik kazası gibi sebeplerle birçok suçsuz kimse, ya ölüyor veya sakat kalıyor. Bazılarına da, hiç suçları olmadığı halde çeşitli belalar geliyor. Suçsuz insanlara böyle bela niçin gelir?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri, (Mektubat)da buyuruyor ki:
(Dertlerin, belaların gelmesine sebep günah işlemektir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Size gelen bela, musibet, kabahatlerinizin, günahlarınızın cezasıdır. Bununla beraber Allahü teâlâ, bir çoğunu da affederek musibete maruz bırakmaz.) [Şura 30]
(Ey insan, sana gelen her iyilik, Allahü teâlânın ihsanı olarak, nimeti olarak gelmekte, her dert ve bela da kötülüklerine karşılık olarak gelmektedir. Hepsini yaratan gönderen Allahü teâlâdır.) [Nisa 79]
Görüldüğü gibi suçsuz kimseye bela gelmiyor. Herkes kendi cezasını çekiyor.
Hâşâ zulmetmez kuluna Hüdası, Herkesin çektiği kendi cezası.
Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki:
(Ümmetim şu on beş kötü hasleti işlediği zaman çeşitli belalara maruz kalır:
1- Ganimet, çarçur edilir, yerinde harcanmaz.
2- Emanete hıyanet edilir, ganimet kabul edilir.
3- Zekât cereme telakki edilir. [Vermek istenmez, hile yolları aranır.]
4- Erkek karısının sözünden çıkmaz. [Kılıbık olur.]
5- Ana babaya isyan edilir, sözlerine itibar edilmez. [Geri kafalı, bunak falan denir.]
6- Ana babaya sıkıntı verilir.
7- Kötü arkadaşlara uyulur. [Ayıp olur diye çeşitli günah işlenir.]
8- Camilerde yüksek sesle konuşulur. [Hutbeyi nutuk çeker gibi okumak da buna dahildir.]
9- Kötüler, ehli olmayanlar idareci olur.
10- Şerrinden, zararından korkulanlara ikram edilir.
11- İçki içenler çoğalır.
12- Erkekler haram olan ipeği giyer.
13- Şarkıcı kadınlar çoğalır.
14- Çalgı aletleri, müzik her yere yayılır.
15- Önceki âlimler kötülenir. (Tirmizi)
Tatlı nimetler, acı ilaçlarla kaplanmıştır
Sual: Bela niçin gelir?
CEVAP
Her izzet ve her nimet, Allahü teâlâya ihlas ile itaat ve ibadet etmekten, her kötülük ve sıkıntı da, günah işlemekten hasıl olur. Herkese dert ve bela, günah yolundan, rahat ve huzur da, itaat yolundan gelir. Allahü teâlânın âdeti böyledir. Cenab-ı Hak, hiç kimseye, sebepsiz bela göndermez. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Bir millet, kendini bozmadıkça, Allah onların hallerini değiştirmez.) [Rad 11]
(Eğer Allahü teâlâ insanları küfür ve günahlarından ötürü dünyada cezalandıracak olsaydı, yer üzerinde tek canlı kalmazdı.) [Nahl 61]
Demek ki müstahak olduğumuz belaların hepsi gelse, yeryüzünde insan kalmaz. İşlediğimiz her kötülüğün cezasını dünyada görmüyoruz. Çoğunu da Allahü teâlâ affediyor. İnsanlara bela, iki sebepten gelir. Ya işlediği günahlar yüzünden veya günahsız da olsa derecesinin yükselmesi için. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Küçük-büyük her musibet, affedilecek bir günah veya kavuşulacak bir derece içindir.) [Ebu Nuaym]
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Dünya, ahirete göre deniz yanında bir damla gibi bile değildir. Dünyada birkaç gün dert bela çekilmese, Cennetin sonsuz lezzetlerinin kıymeti anlaşılmaz, ebedi sıhhat ve afiyet nimetlerinin kıymeti bilinmezdi. Açlık çekmeyen, yemeğin lezzetini anlamaz, acı çekmeyen rahatlığın kıymetini bilemez. Dünya bir anlık rüya gibidir.
Rüyada çok şeylere sahip olsak, uyanınca elimize bir şey geçmese ne kıymeti vardır? Rüyada az bir sıkıntı çekersen, uyanınca ömür boyu rahat edeceksin denilse, bir anlık sıkıntıya severek katlanılmaz mı?
Sıkıntılar çok acı görünse de, bunların nimet olduğu unutulmamalıdır. Bunun için sevilenlere dert ve bela yağmuru eksik olmaz. Bu tatlı nimetler, acı ilaçlarla kaplanmıştır. Akıllı kimse, bunun içindeki tatlı nimetleri görür. Üzerindeki acı örtüleri de tatlı gibi çiğner. Acılardan da tat alır. Hasta olan onun tadını duyamaz. Hastalık Ondan başkasına gönül vermektir. Hep tatlı yemeğe alışan, şifa verici acı ilaçtan kaçar. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Nimete kavuşması için insana musibet gelir.) [Buhari]
(Allahü teâlânın hayrını murat ettiği kul, belalara maruz kalır ve meşgul olacağı mal ve evladı kalmaz.) [Taberani]
(Musibetler yüzlerin karardığı günde, sahibinin yüzünü ağartır.) [Taberani]
(Hastanın günahları, ağaçtan yaprakların döküldüğü gibi dökülür.) [İbni Hibban]
(Allahü teâlâ buyurdu ki: "Gönderdiğim belaya sabreden, nimete şükreden, sıddıklarla beraber olur. Bunları yapmayan kendine başka Rab arasın!") [T. Gafilin]
(Allah yolundaki mümine isabet eden her yorgunluk, hastalık, sıkıntı, üzüntü, keder, hatta ayağına batan diken, günahlarına kefaret olur.) [Buhari]
(Belayı nimet, bolluk ve rahatlığı musibet saymayan, kâmil mümin değildir. Çünkü beladan sonra bolluk, bolluktan sonra bela gelir.) [Taberani]
(En şiddetli bela, enbiya, evliya ve benzerlerine gelir. Kişi imanının sağlamlığı nispetinde belaya maruz kalır. İmanı sağlam ise belası şiddetli, imanı zayıf ise hafif olur.) [Tirmizi]
(Kişi, hep sıhhat ve selamette olsa idi, bu ikisi onun helakı için kâfi gelirdi.) [İ. Asakir]
(Baş ağrısı veya herhangi bir hastalığı sebebiyle, müminin Uhud dağı kadar günahı olsa da, hepsi affolur.) [Taberani]
(Hak teâlâ buyurdu ki: "İzzet ve celalim hakkı için, dilediğim kulumun, malına darlık, bedenine hastalık vererek affetmedikçe dünyadan çıkarmam.") [Ruzeyn]
(Müminin günahları affoluncaya kadar bela ve hastalık gelir.) [Hakim]
(Hak teâlâ buyurdu ki: "Bedenine, evladına veya malına bir musibet gelen, sabr-ı cemille karşılarsa, Kıyamette ona hesap sormaya hayâ ederim.) [Hakim]
(Şüphe edilen altını, ateşle muayene ettikleri gibi, Allahü teâlâ insanları dert ile, bela ile imtihan eder.) [Taberani]
(Afiyette olan, kıyamette, belaya maruz kalanlara verilen sevapların çokluğunu görünce, "Keşke dünyada iken derilerimiz, makasla kesilseydi" diyeceklerdir.) [Tirmizi]
(Kul için Allahü teâlâ katında öyle bir derece vardır ki, ameli ile o dereceye kavuşamaz. Belaya müptela olunca, o dereceye kavuşur.) [Ebu Nuaym]
Günahın cezası
Sual: Ne zaman bir günah işlesem, başıma bir bela geliyor. Belaya maruz kalmak neye alamettir?
CEVAP
Günah işlemek kötüye, belaya maruz kalmak iyiye alamettir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, bir kuluna hayır murat edince, günahlarının cezasını dünyada verir. Şer murat edince günahlarının cezasını kıyamete bırakır.) [Tirmizi]
(Belaya uğramış birini görünce "Bunu müptela kıldığı beladan beni koruyan ve bir çok kimseye vermediği nimeti bana veren Allah’a hamd olsun!" derse, kendine verilen nimetlere şükretmiş olur.) [Beyheki]
Belaya sevinmek
Sual: Tedbir aldıktan, doğru sebebe yapıştıktan sonra irademiz dışında gelen belaya isyan etmek günah deniyor. Peki böyle bir belaya sevinmek de günah mıdır?
CEVAP
Sevinmek günah olmaz. Hazret-i Ömer buyurdu ki:
Bana bir bela gelirse, üç türlü sevinirim:
1- Belayı Allahü teâlâ göndermiştir. Sevgili gönderdiği için tatlı olur.
2- Allahü teâlâya, bundan daha büyük bela göndermediği için şükrederim.
3- Allahü teâlâ, insanlara boş yere, faydasız bir şey göndermez. Bir belaya karşılık, ahirette çok nimetler ihsan eder. Dünya belaları az, ahiretin nimetleri ise, sonsuz olduğundan, gelen belalara sevinirim.
Dünyada rahat yaşamak
Sual: Allah sevdiği kullarına, dert ve bela vererek, onların günahlarını temizlediğine göre, bu dünyada hiç dert bela görmeden rahat yaşayan, Cehenneme mi gidecek?
CEVAP
Hayır, Allahü teâlâ, hiç dert bela vermeden de günahları affedebilir. Dilediklerine, hem dünyada, hem de âhirette rahatlık verir. Kur’an-ı kerimde, müminlere, hem dünyada, hem de âhirette saadete kavuşmak için çalışmaları ve dua etmeleri emredilmektedir. Her namazda okuduğumuz Rabbena duası, bir âyet-i kerime olup, meali şöyledir:
(Ey Rabbimiz, bize dünyada ve âhirette iyilik, güzellik ver! Bizi Cehennem azabından koru!) [Bekara 201]
Dünyada mutlu olmak kötü olsaydı, böyle dua etmek emredilmezdi.
Nimet ve bela
Sual: Nimet gelince sevinmek, belâ gelince üzülmek günah mıdır?
CEVAP
Günah değildir. Belâ gelince, (Benim ne suçum var da, bunu bana gönderdin) diye Allah'a isyan etmek günahtır.
İsyan etmek ne demek?
Sual: Bir belaya, bir hastalığa isyan etmek nasıl olur? (Hastayım) demek isyan mıdır?
CEVAP
İsyan etmek günah işlemek demektir. Her günah, Allahü teâlâya isyandır.
(Allahü teâlâ bu hastalığı bana niye gönderdi?) diye bağırıp çağırmak isyan olur. Şakik-i Belhî hazretleri, (Musibete sabretmeyip feryat eden, Allahü teâlâya isyan etmiş olur. Ağlamak, sızlamak, bela ve musibeti geri çevirmez) buyuruyor. Üç hadis-i şerif:
(Allah’ın sevdikleri, belaya uğrar. Sabreden mükâfata, sızlanan cezaya kavuşur.) [İ. Ahmed]
(Derdini açıklayan sabretmiş olmaz.) [İ. Maverdî]
(Uğradığı belayı gizleyenin günahları affolur.) [Taberanî]
Âcizliğini belirtmek, dua istemek, doktora hâlini belirtmek gibi hususlar için hasta olduğunu söylemek isyan olmaz.
Belaya sabretmek, hattâ şükretmek lazımdır. Allahü teâlâdan gelen her şeyi severek kabul etmeliyiz.
Ölüm acısı
Sual: Çekilen ölüm acısı ve dünyada sevdiğimiz şeylerden ayrılmanın verdiği sıkıntı günahlarımıza kefaret olur mu?
CEVAP
Evet, dünyadaki musibetler, ölüm acısı, kabir azabı ve mahşerdeki sıkıntılar günahlara kefaret olur. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:
(Mümine isabet eden hiçbir hastalık ve ağrı yoktur ki, onun günahlarına kefaret olmasın! Hattâ ayağına batan diken bile, günahına kefarettir.) [İbni Hibban]
(Bir mümine yorgunluk, ağrı, kaygı, hüzün, gam, eza isabet etse, hattâ ayağına diken batsa, günahlarına kefaret olur.) [İbni Hibban]
(Müslümanın uğradığı her musibet, günahlarına kefarettir.) [Müslim]
(Bir diken batan veya daha küçük bir musibete veya ağrıya maruz kalan müminin, bir derecesi yükselir ve bir günahı silinir.) [Hâkim]
(Kabrin mümini sıkması, bütün günahlarına kefarettir.) [İ. Rafiî]
(Hastalıkla geçen saatler, günah işlenen saatlere kefaret olur.) [Beyhekî]
(Müminin ailesi, malı, nefsi, çocuğu ve komşusundan kaynaklanan sıkıntılar günahlarına kefarettir.) [Müslim]
Sıkıntılar gibi, ibadetlerimiz de günahlara kefaret olur. İki hadis-i şerif meali:
(Kişinin orucu, namazı, zekâtı ve emr-i marufu günahlarına kefarettir.) [Buharî]
(Pişman olmak, günahlara kefarettir.) [İ. Ahmed]
Ölmek de, günahlarımıza kefaret olur. Üç hadis-i şerif meali şöyledir:
(Ölmek, günahlara kefarettir.) [Ebu Nuaym]
(Ölmek, mümine ganimettir.) [Beyhekî]
(Ölmek, mümine hediyedir.) [Dâre Kutnî]
Hasta olmak
Sual: Hastalığa üzülmek mi, yoksa sevinmek mi gerekir?
CEVAP
Hasta olmak iyi ise de, hasta olmak için dua edilmez. Sağlığa kavuşmak için dua edilir. İslam âlimleri, (Hastalıkta şifa vardır. Beden ne kadar sıkıntı çekerse, ruh o kadar rahat eder. Bu vücuda rahatsızlık veren her şey insanın âcizliğini anlamasına, Cenab-ı Hakk’a dönmesine sebep olur. Bu sebeple kalb için şifadır) buyuruyorlar. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir.
(Hastanın inlemesi tesbih, bağırması tehlil, nefes alıp vermesi sadaka, uyuması ibadet, bir taraftan bir tarafa dönmesi ise cihattır. Allahü teâlâ, meleklere “Kuluma sıhhatli iken yaptığı en iyi ameli yazın!” buyurur. İyileşince günahsız olarak ayağa kalkar.) [Hatîb]
Peygamber efendimiz, (Allahümme innî es’elükessıhhate vel âfiyete) buyuruyor. Yani (Yâ Rabbî, bana sıhhat [sağlık] âfiyet ver) diye dua ediyor. (Taberanî)
Demek ki, Allahü teâlâdan sıhhat ve âfiyet isteyeceğiz. Gelen sıkıntıya da, O gönderdi diye sabredeceğiz, hattâ iyiliğimize olduğu için şükredeceğiz. Sıhhatli olmak, hastalıktan; nimet içinde yaşamak, beladan üstündür. Resulullah efendimiz duasında, dünya ve âhiret sıkıntısından Allahü teâlâya sığınmıştır. Her peygamber şöyle dua ederdi:
(Ey Rabbimiz, bize dünyada ve âhirette de hasene ver!) [Bekara 201] [Hasene iyilik, güzellik, sağlık ve âfiyet içinde mutlu yaşamaktır.]
Sıkıntıların artmasının sebebi
Sual: Zamanımızda her insanın bir derdi, bir sıkıntısı var, sıkıntısız, dertsiz kimse yok gibidir. Bunun sebebi ne olabilir?
Cevap: İnsanlar, İslâmiyeti terk ettikleri yani Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına uymadıkları, İslâm dininin gösterdiği rahat ve huzur yolundan ayrıldıkları için, dünyada bereket kalmadı. Rızıklar azaldı. Tâhâ sûresinin 124. âyet-i kerimesinde mealen;
(Beni unutursanız rızıklarınızı kısarım) buyuruldu.
Bunun için, iman rızkı, sıhhat rızkı, gıda rızkı, insanlık ve merhamet rızkı ve daha nice rızıklar azaldı. “Hâşâ, zulüm etmez kuluna hüdâsı, herkesin çektiği kendi cezası” sözü Nahl sûresinin 33. âyetinden alınmıştır. Bugünkü küfür, inkar karanlıkları ve Allahü teâlâyı, Peygamberi, İslâmiyeti unutmanın bereketsizlikleri ve sıkıntıları içinde, insan gece gündüz, kadınlı erkekli çalışıp, bir ailenin nafakasını, rahat yaşamasını temin edemez hale gelmiştir. Allahü teâlâya inanmadıkça, Onun bildirdiği İslâm dinine uymadıkça, Onun Peygamberinin güzel ahlakı ile bezenilmedikçe, beş vakit namazı vaktinde kılmadıkça, dalalet, felaket akıntısını durdurmak imkansızdır. Her asırda olduğu gibi, zamanımızda da, insanlığı kaplayan sıkıntıların birinci sebebi, Hakka karşı isyan ve inkardır.
Dertler, günahların affına sebeptir
Sual: İman edenlere dertler, belalar, hastalıklar geliyor ve sıkıntı çekiyorlar, bunun bir sebebi bir hikmeti var mıdır?
Cevap: Allahü teâlâ, kendisine, gönderdiği Peygamberlerine iman edenlere, sevdiklerine, günahlarını affetmek için veya Cennette vereceği nimetlerini, ihsanlarını, derecelerini arttırmak için, dertler, hastalıklar veriyor. Bunların ibadetleri zahmetli, sıkıntılı oluyor. Bütün bunlara karşılık olarak da, dünya işlerinde, rahatlık, kolaylık ve rızıklarına bereket veriyor. İnkâr eden, iman etmeyen, ibadet yapmayanlara ise, bu rahatlığı, bu bereketi vermiyor. Bunlar, zahmet çekerek, hile ve hıyanet yaparak, çok kazanıp, zevk ve safa içinde yaşarlar ise de, bu zevkleri uzun sürmez. Az zaman sonra, hastanelerde, hapishanelerde sürünürler. Ahiretteki azapları da, çok şiddetli olur.
Dertlerin, belaların gelmesinin sebebi
Sual: Dünyanın bir imtihan yeri olduğunu çok kimse bilmektedir. Fakat burada, iman edip inananlara daha çok dert, bela, sıkıntı gelmekte, inkâr edenlere ise o kadar gelmemektedir. Bunun sebebi ne olabilir, hikmeti nedir?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
“Dertlerin, belaların gelmesine sebep, günah işlemektir. Fakat, belalar, sıkıntılar, günahların affedilmesine sebep olur. O hâlde, dostlara, belaları, sıkıntıları çok vermek lazımdır ki, günahları kalmasın.
Allahü teâlâ, sevdiklerinin günahlarını affetmek için, onlara dert, bela gönderiyor. Tevbe, istiğfar edince de, günahlar affolur. Dert ve bela gelmesine lüzum kalmaz ve gelmiş dertler de gider. O hâlde, dert ve beladan kurtulmak için, çok istiğfar okumalıdır.
Dostların günahını, düşmanların günahları gibi sanmamalıdır. (İyilerin, iyilik etmek olarak bildikleri şeyleri, dostlar, günah işlemek bilirler) buyuruldu. Bunlardan günah ve kusur sadır olsa da, başkalarının günahları gibi değildir. Yanılmak ve unutmak gibidir. Niyet ederek, karar vererek yapılmış değildir. Tâhâ sûresi, 115. âyetinde mealen; (Âdem'e önce söyledik. Fakat unuttu. Azim ile, karar ile yapmadı) buyuruldu. Bu âyet-i kerime Âdem aleyhisselâm içindir. O hâlde, dostlara gelen dertlerin, belaların, musibetlerin çok olması, günahların çok affedildiğini gösterir. Günahların çok olduğunu göstermez. Dostlarına çok bela vererek, günahlarını affeder, temizler. Böylece bunları, ahiret sıkıntılarından korur. Resûlullah efendimiz ölüm hâlinde, şiddet ve sıkıntıda iken, Hazret-i Fâtıma, babasını çok sevdiği ve çok acıdığı için ve Peygamber efendimiz; (Fâtıma, benden bir parçadır) buyurmuş olduğu için, o da sıkılıyor, kıvranıyordu. Kızının bu hâlini görünce, onu teselli etmek için; (Babanın çekeceği sıkıntı, ancak bu kadardır. Başka hiçbir sıkıntı görmez!) buyurdu.
Günah küçük olur ve suçlu boynunu büküp yalvarırsa, bu suç, dünya dertleri ile affolunabilir. Fakat, günah büyük, ağır olur ve suçlu inatçı, saygısız olursa, bunun cezasının ahirette sonsuz ve çok acı olması lazım gelir. Nahl sûresi, 33. âyetinde mealen; (Allahü teâlâ, onlara zulmetmez. Onlar, kendi kendilerine zulmedip, ağır cezaları hak ettiler) buyuruldu.”
Sual: İnsanlardan gelen sıkıntılar, başa gelen dert ve belalar karşısında nasıl davranmalıdır?
CEVAP
Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri talebelerine şu nasihatte bulunuyor:
“Dikkatle dinleyiniz! İyi düşünceli olan kardeşlerimizin dertlerden kurtulmamız için, her çareye baş vurduklarını, hiçbirinin fayda vermediğini haber aldım.
(Allahü teâlânın yarattıklarında, gönderdiklerinde hayır, iyilik vardır) hadis-i şerifi meşhurdur. İnsan olduğumuz için, başımıza gelenlerden, bir aralık üzülmüştük. İçimiz sıkılmıştı. Birkaç gün sonra, Allahü teâlânın lütfu ile, üzüntü ve sıkıntılar gitti, hiç kalmadı. Onların yerine sevinç, genişlik geldi ki, bizimle uğraşanlar, Allahü teâlânın istediğini istemekte ve yapmaktadırlar. Böyle olunca, sıkılmanın, üzülmenin yersiz olduğu anlaşıldı.
Çünkü, sevene, sevgilinin gönderdiği acıların da, Ondan gelen iyilikler gibi sevgili ve tatlı olması lazımdır. Sevgilinin iyilikleri tatlı geldiği gibi, Onun acıtması da tatlı gelmelidir. Hatta, Ondan gelen acılarda, tatlılardan daha çok lezzet bulmalıdır. Çünkü, acılar, sıkıntılar nefse tatlı gelmez. Nefis, böyle şeyleri istemez. Her bakımdan güzel olan, her şeyi güzel olan Allahü teâlâ, bir kulunu incitmek dileyince, Onun iradesi, isteği, bu kula elbette güzel gelmelidir. Bizimle uğraşanların diledikleri, istedikleri, Allahü teâlânın dilediğine uygun olduğu için ve bunların dilekleri, O sevgilinin dilediğini gösterdiği için, bunların diledikleri ve yaptıkları da, elbette güzeldir ve tatlı gelmektedir.
Kardeşlerimize, dostlarımıza söyleyiniz! Bizim için üzülmesinler, sıkılmasınlar. Bizi incitenleri kötü bilmesinler. Onlara kötülük yapmasınlar! Bunların yaptıklarına sevinseler, yeridir.
Evet, dua etmekle emrolunduk. Allahü teâlâ, dua edenleri, Ona boyun bükenleri ve yalvaranları, sızlayanları sever. Böyle yapmak, Ona tatlı gelir. Belaların, sıkıntıların gitmesi için dua ediniz! Af ve afiyet için yalvarınız! Muhyiddîn-i Arabî hazretleri;
“Ârifin niyeti, maksadı olmaz” buyuruyor. Yani, Allahü teâlâyı tanıyan kimse, beladan kurtulmak için bir şeye başvurmaz demektir. Bu sözün ne demek olduğunu iyi anlamalıdır. Çünkü, dert ve belaların, sevgiliden geldiğini, Onun dileği olduğunu bilmektedir.
Sual: İnsanların, Allahü tealanın emir ve yasaklarını dinlememesi, bunlardan uzaklaşması, bunların felaketi mi olmuştur?
CEVAP
Bu konuda Kâmûs-ül-a'lâmda deniyor ki:
“Endülüs Sultanı Üçüncü Abdurrahman, memleketini genişletti, kuvvetlendirdi. Fas'ta hükûmet süren İdrîsîleri, Fâtımîlere karşı destekledi. Bunları hükmü altına aldı. Mükemmel donanma da yaptı. Kendisi ve adamları ilim ve edeb sahibi idiler. Âlimlere ve ilme çok kıymet verirdi. Bunun için, Endülüs'te ilim ve fen çok ilerledi. Sarayı ve devlet daireleri birer ilim kaynağı oldu. Her memleketten ilim öğrenmek için Kurtuba'ya akın akın toplandılar.
Kurtuba'da büyük ve mükemmel bir tıp fakültesi kurdu. Avrupa'da ilk yapılan tıp fakültesi budur. Avrupa kralları ve devlet adamları, tedavi için Kurtuba'ya gelir, gördükleri medeniyete, güzel ahlaka, misafirperverliğe hayran kalırlardı. Altıyüzbin kitap bulunan bir kütüphane de yaptırdı. Kurtuba'dan üç saatlik mesafedeki Vâdi-yül-kebîr kenarında, Ezzehra isminde pek büyük ve ince sanatlarla dolu bir saray ile mükemmel bahçeler ve büyük bir cami yaptırdı. Kurtuba'da çok sayıda derin âlimler yetişti. Endülüs'teki Benî Ümeyye halifelerinin sekizincisi olan Abdürrahman-ı sâlis, elli sene adalet ile hüküm sürüp, m. 961 senesinde yetmiş iki yaşında vefat etti.”
Fakat sonra, İslam ahlakını, Allahü teâlânın emirlerini bıraktıklarından, hatta Ehl-i sünnet itikadını bozarak, İslamiyeti içeriden yıkmak alçaklığı başladığından, Pirene Dağlarını aşamadılar. m. 1031'de Ümeyye Devleti çöktü. Bunlardan sonra Endülüs'e, önce Mülessimîn veya Murâbitîn denilen devlet, bundan sonra da, Muvahhidîn Devleti hakim oldu. Fakat İspanyollar, m. 1492'de, Gırnata şehrini de alıp Müslümanları öldürdüler.
Sözde Müslüman olup da, Allahü teâlânın emirlerine uymamanın cezasını buldular. İspanya faciası olmasaydı, felsefeci İbnürrüşd'ün ve İbni Hazm'ın bozuk fikirleri, belki din ve iman hâlini alıp dünyaya yayılacak, bugünkü hazin levha, yüzlerce sene önce meydana çıkacaktı.
Sual: Allaha inanmâyanlardan bazıları; namaz kılanlarla, oruç tutanlarla, İslâmiyete uyanlarla alay ediyor ve "Allah, dostlarına niçin dertler, belalar gönderiyor? İyilikler, nimetler vermiyor? Biz Onun emirlerini yapmıyoruz. Biz istediğimiz gibi zevk, safa ediyor, keyif sürüyor, hile, yalanla, dünyanın tadını çıkarıyoruz. Sizler, namazla, oruçla vakit geçiriyor, dünya zevklerinden kaçıyor, sıkıntı içinde yaşıyorsunuz! Ayrıca Rabbiniz, dertleri, belaları da size veriyor. Müslümanlık saadet yolu olsaydı, siz bizden daha rahat, daha mesud yaşardınız" diyorlar. Böylelerine ne demelidir?
CEVAP
Kâfirler, insanların en iyisine de böyle söylerdi. Furkân sûresinin yedinci âyetinde meâlen;
(Kâfirler; "Bu nasıl Peygamberdir? Bizim gibi yiyip içiyor, sokaklarda geziyor. Peygamber olsaydı, kendisine melek gelirdi. Yardımcıları olur, bize onlar da haber verir, Cehennem ile korkuturlardı. Yahut, Rabbi, para hazineleri gönderir, yahut, meyve bahçeleri, çiftlikleri olur, istediğini yerdi" dediler...) buyuruldu.
Bu gibi sözler, âhırete, Cennete, Cehenneme inanmayanların, ilerisini göremeyenlerin sözleridir. Cennet nimetlerinin, Cehennem azablarının sonsuz olduğunu bilen kimse, dünyanın birkaç günlük belalarına, sıkıntılarına hiç ehemmiyet verir mi? Bu dertlerin, sonsuz saadete sebep olacağını düşünerek, bunları nimet olarak karşılar. Cahillerin sözlerine aldırış etmez. Dertler, belalar, sıkıntılar, muhabbetin, sevginin, şaşmayan şahitleridir. Ahmakların bunu anlamamasının ne ehemmiyeti olur.
Bu dünya, âhıretin tarlasıdır. Burada tohumlarını ekmeyip yiyenler, böylece bir tohumdan kat kat meyve kazanmaktan mahrum kalanlar, ne kadar talihsiz ve ahmaktır. Kardeşin kardeşden kaçacağı, ananın evladını tanımayacağı o gün için, hazırlanmıyorlar. Böyle kimseler, dünyada da, âhırette de zarardadırlar.
Hem bu dünyanın nimetleri geçicidir ve aldatıcıdır. Bugün senin ise, yarın başkasınındır. Âhırette ele girecekler ise sonsuzdur ve dünyada iken kazanılır. Bu birkaç günlük hayat, eğer dünya ve âhıretin en kıymetli insanı olan, Muhammed aleyhisselâma tâbi olarak geçirilirse, saadet-i ebediyye, sonsuz necat, kurtuluş umulur. Ona uymadıkça, her yapılan hayır, iyilik, burada kalır, âhırette ele bir şey geçmez.
.
|
Deprem ve Günah ilişkisi
|
Sual: Depremlerin sebebi nedir? Ölenler şehit mi? Depremden kaçmayan intihar mı etmiş olur? Toplu olarak gömmek caiz midir?
CEVAP
Ekseriya depremler ilahi bir ikazdır. Âlimler, (İki Z olunca üçüncü Z gelir) demişlerdir. Yani Zulüm ve Zina çoğalınca Zelzele olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Zina yayılınca depremler çoğalır.) [Deylemi]
(Günahlar açıktan işlenmeye başlanınca, iyi kötü herkes genel bir azaba maruz kalır.) [Taberani]
Depremler kıyamet alametlerindendir. Buhari’deki hadis-i şerifte, (Depremler çoğalmadıkça kıyamet kopmaz) buyurulmuştur. Kıyametin ne zaman kopacağı bildirilmedi.
Fakat, Peygamber Efendimiz birçok alametlerini haber verdi:
Mehdi gelecek, İsa gökten inecek, Deccal çıkacak. Yecüc Mecüc her yeri karıştıracak. Güneş batıdan doğacak. Büyük depremler olacak. Din bilgileri unutulacak. Kötülük çoğalacak. Dinsiz, ahlaksız, kimseler Emir olacak, Allahü teâlânın emirleri yaptırılmayacak. Haramlar her yerde işlenecek, Yemen’den bir ateş çıkacak. Gökler ve dağlar parçalanacak. Güneş ve Ay kararacak. Denizler birbirine karışacak ve kaynayıp kuruyacaktır.
İlahi ikazdır
İnsanların isyandan vazgeçmesi için ilahi bir ikaz olan depremden ibret alınmalıdır. Sel, deprem, kuraklık gibi, ilahi musibetlerin ara sıra zuhur edişi, Allahü teâlânın sonsuz nimetlerine, lütuf ve ihsanına karşı isyanda olanları ikaz mahiyetindedir. Hiçbir nimet ve felaket sebepsiz değildir. Düşünebilenler için nice hikmetleri vardır. Günahların affına sebep olduğu gibi başka hikmetleri de vardır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Ümmetim için depremler günahlarına kefaret olur.) [Hakim]
(Allahü teâlâ, depremleri iyilere öğüt, müminlere rahmet, kâfirlere ise azap kılar.) [İ.Asakir]
Âlimler, (Tehlikelerden, gücünüz yettiği kadar sakınınız. Çünkü, güç yetmeyen, dayanılamayan şeylerden uzaklaşmak, Peygamberlerin âdetidir) buyurmaktadır.
Kapalı yerde iken deprem olursa, oradan açık bir yere kaçmak müstehaptır. (Bezzâziyye)
Deprem olunca evden çıkıp açık yere gitmelidir. Resulullah efendimiz, yolda eğri duvarın önünden koşarak geçti. (Hindiyye)
Bu fetvalardan anlaşıldığına göre, depremden kaçmayan intihar etmiş sayılmaz. Müstehabı terk etmiş olur. Depremden kaçmayan mutlaka ölür diye bir şey yoktur. Depremde ölenin imanı varsa mutlaka şehittir.
Hadis-i şerifte, (Suda boğulan, yangında ölen, duvar ve enkaz altında kalarak ölen, şehittir) buyuruldu. (İbni Asakir)
Zaruret olmadıkça, bir kabre, iki kişi bile gömülmez. Ancak zaruretler haramları mubah kılar. Zaruret olunca toplu halde gömülebilir.
Müdahene nedir?
Sual: Genel olarak haksızlıklar çoğalınca, günahlar işlenince depremler ve diğer belalar zuhur ettiğine göre, bu haksızlıklara ve günahlara engel olmak gerekmez mi?
CEVAP
Gücü yettiği halde haram işleyene mani olmamak müdahene olur. Müdahene, dünyalık ele geçirmek için, dinden vermektir.
Haram işleyene veya yanında bulunanlara olan saygısı yahut dine olan bağlılığının gevşekliği, müdaheneye sebep olmaktadır. Fitne olmadığı, yani dinine veya dünyasına veya başkalarına zarar olmadığı zaman, haram ve mekruh işleyene mani olmak gerekir. Mani olmamak, susmak haram olur. Müdahene etmek, haram işlemeye razı olmayı gösterir. Susmak çok yerde iyidir. Fakat, hakkı, hayrı söyleyecek yerde susulmaz.
(Ya Resulallah! Geçmiş ümmetlerden bir kısmına deprem ile azap yapıldı. Toprak altında kaldılar. Bunların arasında salihler de vardı) denildiğinde (Evet, salihler de birlikte helak oldular. Çünkü Allahü teâlâya isyan olunurken susmuşlardı) buyurdu. (Taberani)
Dünyadaki depremler birer ikazdır.
Sual: Depremde veya buna benzer ölümlerde kelime-i şehadet getiremeden ölen şehit olur mu?
CEVAP
Evet şehit olur. Ani ölüm, müminler için rahmettir.
Sual: Deprem gibi sebeple medeniyetler yıkılıp sıfırdan mı başladı?
CEVAP
Evet.
Allahü teâlâ, kullarına zulmetmez
Sual: Ateist bir yazar, depremde ölen çocukları kastederek, inanmadığı halde, Allahü teâlâya dil uzatıyor, depremin adaletsizlik olduğunu söylüyor. (Merhametin bu kadarsa, al senin olsun) diyor. Bu zavallıya cevap verir misiniz?
CEVAP
Adalet nedir? Adalet, kelime olarak bir şeyi yerli yerine koymak demektir. Adalet, bir âmirin, ülkeyi idare için koyduğu kanunlar içinde hareket etmesidir. Zulüm ise, bu kanunun dışına çıkmaktır. Her şeyi yoktan yaratan Allahü teâlâ, hakimler hakimi, her şeyin asıl sahibi ve tek yaratıcısıdır. Üstünde bir âmiri, sahibi yoktur ki, Onu bir kanun altında bulundursun? Bundan dolayı, (Allah’ın yaptığı şu iş, adalete uymuyor) denilemez.
Adaletin bir başka tarifi ise kendi mülkünde olanı kullanmak demektir. Zulüm ise, başkasının mülküne tecavüzdür. Kâinat ve içinde bulunan her şeyin yaratıcısı Allahü teâlâ olduğuna, Ondan başka yaratıcı bulunmadığına ve hiçbir kimse, hiçbir şeye sahip olmadığına göre, Rabbimizin yaptığı işler, hiç kimsenin malına, mülküne tecavüz değildir. Onun yaptığı işler için (Adalete uymuyor) denilemez. Mülk Onundur, dilediği gibi kullanır. Kimsenin bir şey sormaya hakkı yoktur.
Korkusundan Ona kim ağız açabilir?
Teslim olmaktan başka ne yapılabilir?
Deprem dolayısiyle kimi ölmüş, kimi sakat kalmış, kimi fakirleşmiş olabilir. Mümin Allahü teâlânın kaza ve kaderine razı olur. Razı olmazsa, fakir olunca az diye itiraz eder. Zengin olursa, doymaz, daha ister. Kazandığını haramlara sarf eder. Böyle kimsenin zenginliği de, fakirliği de, dünyada ve ahirette felaketine sebep olur.
Körlük, topallık ve diğer sakatlıkların faydalı veya zararlı olması insandan insana değişir. Kimi, Allahü teâlânın takdirine razı olduğu için, sonsuz olan Cennet nimetlerine kavuşur, kimi de razı olmadığı için, sonsuz olan Cehennemde cezaya müstahak olabilir. Bir kimse kendisi için sakatlığın faydalı veya zararlı olduğunu bilemez. Bazısı illa son model bir arabasının olmasını ister. Arabayı alıp çoluk çocuğuyla bir dereye uçabilir. Lüks bir ev ister. Alır depremde çoluk çocuk beraber ölebilir. Onun için, illa bir şeyin olmasını değil, hayırlı olmasını istemelidir!
Çocuğun sakat olarak doğmasında kendi günahı yoktur. Eğer bunda ana babasının kusuru varsa, günahı onlara aittir. Görmeyen bir kimse, eğer kör olmasaydı kötü işler peşinde gezip, dünya ve ahiretini mahvedebilirdi. Kimi de kör olduğu için isyan edip, Yaratıcının takdirine razı olmaz ve ebedi felaketine sebep olur. Kör olan bir müslüman, Cennete gider. Bir hadis-i şerif meali:
(Gözsüz kimse, sabrederse, Allahü teâlâ ona Cenneti verir.) [Buhari]
Yalnız gözü olmayan değil, diğer sakatlıkları olan da sabrederse, ölürken, kabirde ve mahşer yerinde sıkıntı çekmeden Cennete girer. Cennette ise sakatlık yoktur. İmansız olan, sağlam da, sakat da olsa, yeri sonsuz olarak Cehennemdir.
Gerek depremle gelen felaketleri, gerekse başka acılarda suçu kendimizde aramalıyız. Çünkü Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Size gelen musibet, kendi ellerinizle işlediğiniz [günahlar] yüzündendir.) [Şura 30]
(Sana gelen her iyilik, Allahü teâlânın [bir ihsanı, bir nimeti olarak] gelmekte, her kötülük de [işlediğin günahlara karşılık olarak] kendinden gelmektedir. [Hepsini yaratan, gönderen Allahü teâlâdır.]) [Nisa 79]
Derecelerin yükselmesi gibi sebepler hariç, suçsuz kimseye bela gelmiyor. Herkes kendi cezasını çekiyor.
Hâşâ zulmetmez kuluna Hüdası,
Herkesin çektiği kendi cezası.
Belanın suçlu suçsuz herkese gelmesinin de sebepleri vardır. Hadis-i şerifde buyuruluyor ki:
(Bir kötülük, [gücü yetenlerce] önlenmezse, Allahü teâlâ, azabını hepsine umumi kılar.) [Hakim]
Günah-deprem ilişkisi
Sual: Bir yazar yazısında (Hiçbir hoca içki ile, faiz ile, zina ile deprem arasında doğrudan bir sebep sonuç ilişkisi kurmaya kalkışmaz) diyor. Bu hususta bilgi verir misiniz?
CEVAP
Bir hocanın, günahla deprem arasında bir ilişki kurup kurmamasının önemi olmaz. Önemli olan bu konuda dinimizin hükmü nedir?
Deprem jeolojik bir olaydır. Ancak her olayın yaratıcısı Allahü teâlâdır. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Zina yayılınca depremler ve fitneler çoğalır.) [Deylemi]
(Zina ve faiz yaygınlaşan toplum, Allahü teâlânın azabını hak etmiş olur.) [Hakim]
(Zekât verilmezse yağmurlar yağmaz olur.) [Beyheki]
Haksızlık ve zulüm yaygınlaşınca da aynı şeylerin olacağı hadis-i şerif ile bildirilmiştir. Aşağıdaki âyet-i kerimede bildirilen depremin kıyamete yakın olduğunu bildiren âlimler vardır:
(O günün depremi çok büyük şeydir. O gün kadınlar memedeki çocuklarını unuturlar. Hâmile kadınlar çocuklarını düşürürler. İnsanlar sarhoş olmuşlar sanılır. Onlar sarhoş değildir. Fakat, Allahü teâlânın azabı çok şiddetlidir.) [Hac 1-2]
Depremi yapan Allahü teâlâ olduğu gibi bir çocuğu yaratan da Allahü teâlâdır. Fakat ana baba olmadan çocuk vermiyor. Çocuk için ana babayı sebep kılıyor. Ana babasız da yaratabilirdi. Fakat Onun âdeti, her şeyi sebeplerle yaratmaktır. Anasız babasız yaratmak âdet dışıdır. Hazret-i Âdem’i âdet dışı yaratmıştır. Onu bile topraktan yaratmıştır. Belayı gönderen de Allahü teâlâdır.
Bela genelde umumi olarak gelir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Günahlar açıktan işlenince, iyi kötü herkes genel bir azaba maruz kalır.) [Taberani]
(Eski milletlerden bir kısmına deprem ile azap yapıldı. İyiler de helak oldu. Çünkü günah işlenirken susmuşlar, önlememişlerdi.) [Taberani]
(Allahü teâlâ, bir meleğe, bir beldeyi yıkmasını emreder. O melek, bu beldede hiç günah işlemeyen bir zatın da olduğunu bildirince, Cenab-ı Hak, "Belde halkı ile onu da alt üst et! Çünkü o zat, günah işleyenlere yüzünü ekşitmemiştir" buyurdu.) [Beyheki]
Peygamber efendimize, (İçinde iyilerin de bulunduğu bir ülke helak olur mu?) dendi. Cevabında, (Evet günah işlenirken, iyiler sükut ederse, hepsi helak olur) buyurdu. (Bezzar)
Derecelerin yükselmesi gibi sebepler hariç, suçsuz kimseye bela gelmiyor. Kul azınca belayı hak eder. Fakat Allahü teâlâ onu takdir etmezse yine bela gelmez. Atalarımız demiş ki:
Bela gelmez kul azmayınca,
Kaza gelmez Hak yazmayınca.
Sual: Her zelzelenin mutlaka insanların günahları ile bir ilgisi var mı?
CEVAP
Yoktur. Günah işlenmese de zelzele olan bölge olur. Ekseriya depremler ilahi bir ikazdır.
Deprem ve istismarcılar
Sual: Deprem ve artçı depremler hepimizi korkuttu. Ruh hastamız olanlar bile oldu. Kendine şeyh dedirten bazı zatlar, Eylülün 17’si ile 20’si arasında şiddetli bir deprem olacak, İstanbul’un altı üstüne gelecek, bize inananlar derhal Konya’ya hicret etmelidir. Hanımlara kocaları izin vermezse, izin almadan hicret sevabına kavuşmalıdır demişler. Hatta Mekke’den falanca zat haber gönderdi. Derhal İstanbul’u terk etsinler diye dediler. Falanca yerden, filanca yerden önemli sanılan zatlar, böyle şayialar çıkardılar. Çok korktuk. Biz de hicret edelim mi?
CEVAP
O zaman birçok okuyucumuz, sizin gibi bize bunları ve benzeri şeyleri anlatıp, Ne yapalım? Biz de hicret edelim mi? dediler. Onlara bunların aslı olmadığını söyledik. Hanımları kocalarından ayırmaya kadar giden bu işin doğru olmadığını söyledik. Bize inananlar gitmedi. İnanmayanlar da hicret ettiler.
Pişkinliğe bakın
Bu zatlar çok pişkin insanlardır. Yalan söylemekten; yalanlarının açığa çıkmasından hiç endişe duymazlar. Onlar, her zaman çaldıkları minareye kılıf uydururlar. Bunun bir canlı örneği şudur:
Hicret edenlere, Hani üstadınızın bildirdiği tarihlerde deprem olmadı dediğimiz zaman, Biz de merak ettik. Fakat üstadımız, büyük deprem olacaktı da biz dua ettik, artçılarla kurtulduk demiş. Gördünüz değil mi? Bunlar hiçbir şeyin altında kalmıyorlar. Hep böyle halkımızı kandırmaya devam ediyorlar.
Hele para toplayan gruplardan biri, Yakında kıyamet kopacak, depremler bunun habercisidir. Siz parayı ne yapacaksınız. Haydi verin de Allah yolunda harcanmış olsun diyorlarmış. Onların dediği tarihlerde de kıyamet kopmadı.
Açıkgöz okuyucularımızdan biri, bu istismarcılardan, tarih vererek, Yakında kıyamet kopacak, kıyamet kopunca paranın hükmü kalmaz diyen zata, İyi de kıyamet kopunca siz parayı ne yapacaksınız, neden bu kadar para toplamakta acele ediyorsunuz demiş.
Her olayı kendilerine mal eden bu istismarcılar, para toplamanın yollarını bulmuşlar, kimisi kıyamet kopacak diye, kimisi aziz milletimize hizmet(!) için hüngür hüngür ağlayarak para topluyor.
Ağlamak üzerine yazı yazdığımız zaman, Amerika’dan bir grup kimse, Ağlamak günah mıdır? Ağlamanın günah olduğuna dair âyet ve hadis var mı? diye e-mail göndermişler, bizi tenkit etmişler. Onlara, Ağlamak çok iyidir. Bu konudaki âyet ve hadisleri size bildireyim. Ancak para toplarken ağlamak uygun değildir dedik. Tenha yerde Allah korkusundan dolayı ağlamak ise çok iyidir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruyor ki:
(Az gülsünler, çok ağlasınlar!) [Tevbe 82]
Güler yüzlü olmak
Günahlarımızı düşünerek elbette üzülmemiz, ağlamamız gerekir. (Az gülsünler) demek, (Güler yüzlü olmayın) demek değildir. Müslüman her zaman güler yüzlü olur. Fakat günahlarını düşünerek üzülür ve ağlar. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Allah’ı anarken, Allah korkusu ile gözlerinden yaş akan kimseye, kıyamette azap edilmez.) [Hakim]
(Allah korkusu ile ağlayan gözlere, Cehennem ateşinin dokunması haramdır.) [Nesai]
(Allah için gözlerinden yaş akan müminin vücudunun, Cehennem ateşinde yanması haramdır. Kıyamet günü her şey ölçülür, tartılır. Bunlardan Allah korkusu ile akan gözyaşı, ateş deryasını söndürecek güçtedir.) [Beyheki]
(Allahü teâlâ, Musa aleyhisselama buyurdu ki: "Kulun, benden korkup ağlayarak yaptığı ibadeti, diğer ibadetlerinden üstündür.") [Taberani]
(Allahü teâlânın, kendi himayesinden başka hiç bir himayenin bulunmadığı Kıyamet gününde, himayesine aldığı yedi kimseden biri de, yalnız iken Allah’ı anıp gözünden yaş akan kimsedir.) [Buhari]
Görüldüğü gibi, yalnız iken ağlamak faziletlidir, para toplarken ağlamak hoş değildir. Ağlama veya gülme ihtiyacı olmadan ağlamak veya gülmek ancak artistlere mahsus bir harekettir, herkes beceremez.
Sual: Deprem olurken dışarı mı çıkmalı veya beklemeli midir?
Cevap: Redd-ül-muhtârda ve Bezzâziyye fetvasında deniyor ki:
“Kapalı yerde iken zelzele olursa, oradan açık bir yere kaçmak müstehabdır.”
.
|
Yemin ve yemin kefareti
|
Sual: Yemin etmek ne demektir?
CEVAP
Yemin, kuvvet demektir. Sözün, niyetin, işi yapmak veya yapmamak arzusunun kuvvetli olduğunu gösterir. En kuvvetli şekilde söz vermek olur. Bu söz de, ancak Allahü teâlâ için verilir. Diğer yeminler günahtır. Bazıları (Çocuğumun ölüsünü öpeyim) gibi yeminler ediyor. Bu, uygun değildir. Yemin yalnız Allah adıyla yapılır. Mesela (Vallahi) demek, (Allah adıyla yemin ediyorum) demektir. Sadece (Yemin ediyorum) demek de yemin olur. O da Allah için yemin olur.
Sual: Yemin nasıl olur?
CEVAP
Yemin, yalnız Allahü teâlânın isimlerini söylemekle olur. Vallahi, billahi, tallahi gibi.
Kur’an, Peygamber, Kâbe için demekle yemin olmaz. Fakat âdet olduğu için Mushaf hakkı için demek veya elini Mushafa koyarak bunun hakkı için demek yemin olur. (Kur’an çarpsın) demek, Allah şahidim olsun demek yemin olur.
Kalben vallahi dense, yemin sahih olmaz. Dil ile söylemek gerekir. Küfre sebep olan şeyleri, yemin niyeti ile söylerse, kâfir olmaz, yemin etmiş olur. (Eğer şunu yaparsam kâfir olayım) gibi küfre sebep olan bir şeyi yemin kastı ile söylemek de yemin olur. Yemin kastı ile söylemedi ise kendisi kâfir olur. Onun için kâfir olayım sözünü hiç söylememeli!
(Babamın başı için, çocuğumun, annemin ölüsünü öpeyim...) diye yemin etmek haramdır. Tevbe etmek gerekir. Allah’tan gayrısı için yemin edilmez. Bu yemin olmadığı için, bozulursa yemin kefareti gerekmez. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Babam hakkı için diyerek yemin etmeyiniz! Yemin, Allahü teâlânın ismi ile olur.) [Müslim]
Haram işlemek veya ibadet yapmamak için yemin eden, yeminini bozar, sonra yemin kefareti verir. Mesela, (Şu işim olursa vallahi şarap içeceğim) diyen kimse, şarap içmez, yemin ettiği için yemin kefareti verir.
Helal malını haram ederek yemin etmekle o mal haram olmaz. Mesela, (Şu elbiseyi giyersem haram olsun) diyen kimse, sözünde durmayıp giyse, elbisesi haram olmaz. Fakat, o elbiseyi giyince, kefaret vermesi gerekir.
Yalan yere yemin büyük günahtır. Doğru olarak çok yemin etmek de uygun değildir. Allahü teâlânın ismine ve yemine kıymet vermemek olur. Şarkılarda, türkülerde, eğlencelerde yemin etmek de böyle günah olur. (Dürr-ül-muhtar)
Sual: Yemin kefareti nasıl verilir?
CEVAP
Yemin kefareti için, zekât alması caiz olan on fakire, bütün bedenini örtecek kadar bir kat çamaşır verilir. Yahut aç olan on fakire, bir gün iki defa yemek verilir. On fakire bir defa, bir fıtra miktarı buğday, un da verilebilir. Yahut bu değerde kumaş, havlu, mendil, çorap, et, pirinç, terlik, ayakkabı, ilaç, altın vermek de olur veya doğru bir din kitabı da vermek daha uygundur. Mesela on tane İslam Ahlakı kitabını on fakire vermek uygun olur. Veya bir fakire on gün vermek de olur. Bunları yapamayan fakir, peş peşe yani aralıksız 3 gün oruç tutar.
En kolay yemin kefareti, on fakire uygun bir din kitabı [mesela Hakikat Kitabevi yayınlarından Herkese Lazım Olan İman ve İslam Ahlakı] vermektir. Yeminini bozmadan önce yemin kefareti verilmez. Verilirse sahih olmaz. Bozunca tekrar vermesi lazım olur. Yemin kefaretini geciktirmek günah olur. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Allahü teâlâ, bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi mesul tutar, hesap sorar.) [Maide 89]
Sigara içmeyeceğine üst üste on kere yemin edenin, sigara içerse, bir yemin kefareti vermesi kâfidir.
Nezri, yapılması uygun olmayan bir şarta bağlayan, mesela, (Ali’nin çantasını çalarsam, bir ay oruç nezrim olsun) diyen, çalmadan oruç tutar veya yemin kefareti verir.
(Kağıt para ile bir şey almam) diye yemin eden, altın ile satın alınca, yemini bozulmaz. Kapıdan çıkmayacağım diyen, pencereden çıkarsa; kırbaç vurmayacağım diyen, sopa vursa; ekmek yememeye yemin eden, simit yese, yemini bozulmuş olmaz. Konuşmayacağına yemin eden, mektup yazsa yemini bozulmaz. Sigara içmeyeceğine yemin eden, puro içse, yemini bozulmaz.
(Falancanın yüzüne bakmayacağım) diye yemin eden, o kimsenin aynadaki [veya TV’deki] görüntüsüne, yahut resmine baksa, yemini bozulmuş olmaz.
(Şu bakkaldan alışveriş yapmayacağım) diye yemin eden, oğlunu veya başka birini gönderip alışveriş yaptırsa, yemini bozulur. Çünkü vekil asıl gibidir.
(Hakkımı Ali’ye helal etmem) diye yemin eden, (Hakkımı herkese helal ettim) dese, yemini bozulur. Ali’ye de hakkını helal etmiş olur.
Hastalığı iyi olursa, ömür boyu Receb ayında oruç tutacağına dair adakta bulunanın, oruç yerine yemin kefareti vermesi caizdir. Yemin kefareti, büluğa ermiş fakire verilir, çocuğa verilmez. (Redd-ül-muhtar, Hindiyye, Tahtavi)
Sual: Kardeşlerime inatla babama para vermeyeceğim diye yemin ettim, sonra verdim. Ne yapmam lazım?
CEVAP
Yemininizi bozduğunuz için yemin kefareti vermeniz gerekir. Ana-babanız, diğer evlatlarından almasa da, sizden para alsa ne olur? Peygamber efendimiz, (Sen de, malın da babanındır) buyurmuştur. Ana-babadan hiçbir şeyi esirgememelidir!
Sual: Bir kişi şu şöyledir diye yemin etse fakat bilmeyerek yanlış söylemiş olsa ne yapmak gerekir?
CEVAP
Tevbe etmesi yeterlidir. Çünkü bilmeden yaptığı için günah olmaz.
Sual: Bir işi yaptığı halde yapmadım diyerek insan yalan yere yemin etse sonra pişman olsa, (yalan yere yeminin) cezası nedir?
CEVAP
Sadece tevbe gerekir.
Sual: Günah işlememek için (vallahi ve billahi ve tallahi..... günahı işlemeyeceğim işlersem imansız öleyim) şeklinde söz verip, bu sözü tutamayıp yanlış olduğunu bile bile hata işlersek bunun tevbesi nedir, affı nedir?
CEVAP
İmansız öleyim demek çok tehlikelidir. Şakadan ben imansızım diyen kâfir olur. Fakat yemin niyetiyle söylediğiniz için kâfirlik olmaz. Sizin yaptığınız gibi üç kere yemin edilirse üç defa yemin kefareti vermeniz gerekir.
Sual: Vallahi, billahi, tallahi demek üç yemin mi olur?
CEVAP
Aralarında (ve) denmediği için bir yemin olur.
Sual: Yemin kefareti orucunu tutamayan hasta, iyi olunca mı tutar?
CEVAP
Evet. Tutmadan ölürsem, iskatı yapılsın diye vasiyet eder.
Sual: (Doğru söyleyeceğine yemin eder misin) denince (Yemin ederim) demek yemin olur mu?
CEVAP
Olur.
Sual: Vermeyip, verdim sanıp yemin eden, kefaret verir mi?
CEVAP
Vermez. Günah da olmaz.
Sual: Yemin kefareti olarak aldığım parayı aile efradımla veya fakir misafirimle yememde mahzur var mıdır? Kefaret yerini bulmuş olur mu?
CEVAP
Olur ancak şöyle yapılmalıdır:
Fakir kimseye yemin kefareti olarak verilen para ile, bu kimse, aile içinde hanımı, varsa iki çocuğu ve eve gelen misafiri de fakirse, kendisi ile beraber beş kişi etmektedir. Bunlar bu yemin parasından sabah ve akşam yerlerse beş kişilik olur. Ertesi günü de bunlar yine o yemin parasından sabah ve akşam yerlerse on kişi yemiş olur ki yemin kefareti de yerine gelir. Aksi halde yemin kefareti için verilen parayı beş kişi bir seferde yiyecek olursa, yemin kefareti ödenmiş olmaz. Çünkü Tam İlmihal’de buyruluyor ki:
(Yemîn keffâreti için, bir köle âzâd eder. Yâhud, zekât alması câiz olan, erkek veyâ kadın on fakîre, bütün bedeni örtecek kadar, bir kat çamaşır verir veyâ aç olan on fakîre bir gün iki def’a ta’âm ibâha eder, ya’nî doyurur. Bir günün ikinci def’asında, başkalarını doyurması câiz olmaz. Bunun için, yirmi fakîri sabâh doyurursa, onunu akşam da doyurması veyâ onuna sadaka-i fıtr kadar mal temlîk etmesi de lâzım olur. Fakîrlerin hepsini aynı günde doyurmak şart değildir. Sonraki günde, evvelki gündekileri veyâ başkalarını doyurabilir.)
Sual: Bir fıtranın değerinden az olan yemek fişi ile fakir doyurulsa yemin kefareti yerine gelir mi?
CEVAP
Gelir. Fişin kıymeti değil, fakirin doyması matluptur.
Sual: Sigara içmeyeceğine yemin eden, puro içse yemin bozulur mu?
CEVAP
Hanefi’de yemini bozulmaz.
Sual: (Ahdım olsun yüz kiloya çıkacağım) diyen yemin kefareti verir mi?
CEVAP
Evet.
Sual: Arabamı satmamaya yemin ettim. Hediye etsem caiz mi?
CEVAP
Hediye edince yemin bozulmamış olur.
Sual: Yemin kefaretinde, sabah öğle yemek vermek de caiz mi?
CEVAP
Evet.
Sual: Fakire yemek verirken, bu yemin kefareti demek gerekir mi?
CEVAP
Hayır.
Sual: Kötü filmleri kastederek (Vallahi bir daha sinemaya gitmem) dedim. Uygun filmler için sinemaya gitsem yeminim bozulur mu?
CEVAP
Evet.
Sual: (Vallahi sigara içmeyeceğim) diye üst üste on kere yemin ettim. Sigara içersem, on tane mi yemin kefareti vermem gerekir?
CEVAP
Bir kefaret kâfidir.
Sual: Yemin kefaretinde, başka mal deniyor. Başka maldan, din kitabı, süt, meyve, kalem gibi mallar da anlaşılır mı?
CEVAP
Evet.
Sual: Kâfir (Şu günahı işlersen, müslüman olacağım) diye yemin etse, o günahı işlemek caiz mi?
CEVAP
Hayır.
Sual: (Vallah billah) veya (valla billa, vallaha) demekle de yemin olur mu?
CEVAP
Hayır. Vallahi billahi denince olur.
Sual: Başım için veya oğlumun, kızımın başı için diyerek yemin etmekte, dinimiz açısından bir mahzur var mıdır?
CEVAP
Bir kimse, oğlumun, babamın başı veya başım için diyerek yemin etse, mesela vallahi oğlumun başı için diyerek yemin etse, bu kimsenin imanının gitmesinden korkulur.
Sual: Bir kimse, birkaç defa yemin edip bu yeminleri bozsa, hepsi için bir kefaret mi yapar?
CEVAP
Bir kimse, birkaç yemini bozarsa, hepsi için ayrı ayrı kefaret yapması lazımdır. Kefaretler, zekat gibi, ibadet-i maliyyedir. Malını fakirlere bir vekil vasıtası ile vermesi caiz olur. Fakat, kendisinin malı ayırırken veya fakire verilinceye kadar niyet etmesi lazımdır.
Yemin üç türlü yapılır
Sual: Yemin sadece Allahın isimleri ile mi yapılır, başka söz veya kelimelerle de yemin edilebilir mi?
CEVAP
Konu ile alakalı olarak Mültekâ ve Dürr-ül-muhtârda deniyor ki:
“Yemin üç türlü yapılır:
1- Allahü teâlânın isimleri ile yapılır.
2- Küfre sebep olan bir şeyi şarta bağlamakla yapılır.
3- Talakı, boşamayı şart etmekle, şart olsun demekle yemin edilir.
Allahü teâlânın isimleri ile yapılan yemin, ya harf ile veya kelime ile olur. Vallahi, billahi diyerek ismin başında “bi, tâ, ve” harflerinden biri söylenip, ismin sonu esre okunursa, yemin olur. Yemin, yalnız Allahü teâlânın isimleri ile olur. Başka şeylerle yemin olmaz. Allahü teâlânın isimlerinden, Halîm, Alîm, Cevâd gibi, insanlar için de kullanılan bir isim ile yemin ederken, Allahü teâlânın ismi olduğunu niyet etmek lazım olur.
Yemin etmek âdet hâlini alan bazı sıfatları ile de yemin caizdir. Mesela Allahü teâlânın kudreti veya azameti, rahmeti için demek gibi.
Kur’ân-ı kerim, Peygamber, Kâbe için diyerek yemin olmaz. Namusum üzerine söz veriyorum, şerefim üzerine doğru söylüyorum demek, yemin değildir. Canın için, başın için gibi yemin etmek haramdır.
Allah için yemin ediyorum demek, yemin olur. Allaha ahd ediyorum, Allaha misak ediyorum demek, yemin olur. Kasem ediyorum, yemin ediyorum diyerek de yemin olur. Ahdım olsun, nezrim olsun, yeminim olsun demekle de yemin olur.
Eğer bunu yaparsan kâfirsin veya Yahudisin yahut Hristiyansın veya Allahsızsın gibi küfre sebep olan bir şey demek veya bunları olacaksın veya ol diye söylemek, hepsi yemin olur. Karşısındaki kimse o işi yapınca, yemin bozulur. Bunları yemin niyeti ile söyledi ise, yemin eden kefaret verir. Eğer, onun kâfir olmasını isteyerek söyledi ise, yemin eden kâfir olur. Çünkü küfre razı olan kâfir olur. Müslümana kâfir diyen, kastetmese de, kâfir olur. Kendisine kâfir diyene; “Efendim, buyur!” gibi cevap veren kâfir olur. Cevap vermemeli veya reddetmelidir. Bir kimse, küfre sebep olan şeyleri, yemin niyeti ile söylerse, kâfir olmaz, yemin etmiş olur.”
Sual: “Şu eve veya odaya girersem, helal olan her şey bana haram olsun” demekle yemin mi edilmiş olur yoksa bunu söyleyenin imanı mı gider?
CEVAP
Bu odaya, bu eve girersem, faiz yemek helal olsun veya her şeyi yemek bana haram olsun demek, yemin olur. Çünkü faiz, her dinde haramdır. Helal olsun demek küfürdür. Her şey haram olsun demek, yemesi, içmesi her dinde helal olan ekmek, su gibi şeyler haram olsun demek olup küfürdür. Küfre sebep olan şeyler, yemin niyeti ile söylenirse, söyleyen kâfir olmaz, yemin etmiş olur.
"Allah aşkına" diyerek istemek
Sual: Bazı kimseler, “Allah aşkına şunu yapar mısın” diyorlar. Böyle söylemek ve bu şekilde söyleneni yapmak uygun olur mu?
CEVAP
Bu konuda Hadîkada deniyor ki:
“And vererek, mesela Allah aşkına diyerek bir kimseden dünyalık şey istemek caiz değildir. Hadîs-i şerifte, bunların melun oldukları bildirildi.”
Dürer ve Gurerde, İbni Âbidîn ve Hadîkada deniyor ki:
“Bir Müslüman, (Allah hakkı için şunu yap) derse, bunu yapmak lazım olmaz, yani yapmamak günah olmaz ise de, taat, hatta mubah olan şeyleri yapmak iyi olur. Peygamber hakkı için yahut ölü veya diri bir Veli hakkı için dua etmek haramdır. Çünkü, kimsenin Allahü teâlâ üzerinde hakkı yoktur. Âlimlerin bir kısmı böyle ictihad etti ise de, böyle dua etmek, (Ya Rabbi, onlara vermiş olduğun hak için) niyeti ile caiz olur. Çünkü, Rum sûresinin 47. âyetinde mealen; (Üzerimize hak oldu ki, müminlere yardım ederiz) buyuruluyor. Allahü teâlâ, En'âm sûresinin 12. âyetinde mealen; (Allahü teâlâ kullarına merhamet etmeyi kendisine lazım kıldı) buyurup, merhamet ve ihsan ederek, sevdiklerine haklar verdiğini göstermektedir.” Bezzâziyye fetvasında, ölü veya diri, Peygamberlerin ve Evliyanın hürmetleri için dua etmenin caiz olduğu bildirilmektedir.
Sual: Başın için, evladın için diyerek yemin etmek veya böyle yemin edilmesini teklif etmek, dinen uygun mudur?
CEVAP
Allahü teâlânın isminden başka, yer, gök ve başın, evladın için diyerek, yemin etmek, çeşitli hadîs-i şeriflerle men edildiğinden, dinen caiz değildir.
Sual: Yalan yere yemin etmenin günahı, dinimizce çok mu büyüktür?
CEVAP
Bu konuda Tarîkat-ı Muhammediyyede deniyor ki:
“Peygamber efendimiz; (Yalan yere yemin, büyük günahtır) buyurdu. Bir hadîs-i şerifte de; (Yalan yemin ederek bir Müslümanın hakkını alan kimsenin gideceği yer, Cehennemdir) buyuruldu. Doğru olarak çok yemin etmek, Allahü teâlânın ismine ve yemine kıymet vermemek olur. Bunlara kıymet vermeyerek yemin etmek çok çirkindir. Şarkılarda, temsillerde, eğlencelerde yemin etmek de böyledir.”
Sual: Bazı kimseler, yemin ettirmek istediklerine, babanın başı için, canın için, namusun üzere yemin et diyorlar. Böyle yemin etmek ve ettirmek dinen uygun mudur?
CEVAP
Bu konuda İbdâ kitabında deniyor ki:
“Hadîs-i şerifte; (Babam hakkı için diyerek yemin etmeyiniz! Yemin, Allah ismi ile olur) buyuruldu. Ebû Dâvuddeki hadîs-i şerifte; (Emanet, yani namus için yemin eden, bizden değildir) buyuruldu. (Allahdan başka bir isim ile yemin eden kafir olur) hadîs-i şerifini İmam-ı Tirmizî bildirmektedir. Babanın başı için, canın, başın için, namus için gibi yemin etmeler maalesef yaygın hal almıştır.”
Sual: Söz verirken veya yemin ederken Peygamber efendimizin hakkı için diyerek yemin edilebilir mi?
CEVAP
Allah hakkı için, Mushaf hakkı için demek veya Mushaf’a elini koymak yahut Mushaf’ı gösterip bunun hakkı için demek, yemin olur. İslam âlimleri, Kâbe’nin hakkı için ve Resûl-i ekrem hakkı için demenin de yemin olacağını bildirmiş ve Menâkıb-ı Çihâr Yâr-ı Güzîn kitabındaki şu hadiseyi nakletmişlerdir:
“Meâliyil ferş-ilâ avâliyil arş isimli kitapta anlatılır. Kâdî Ebül Hasen, Ebu Hüreyre hazretlerinden rivayet eder. Resulullah efendimiz bir gün Eshab-ı kiram ile oturmuşlardı. Konuşma esnasında, hazret-i Ebu Bekir;
- Ya Resulallah! Senin hakkın için ki, ömrümde hiç puta secde etmiş değilim dedi. Hazret-i Ömer;
- Niçin Resulullah hakkına yemin edersin. Bu kadar cahiliyye zamanımız geçti, dedi. Hazret-i Ebu Bekir dedi ki:
- Babam Ebu Kuhâfe, bir gün beni alıp, puthaneye götürdü. Bunlar senin ilahındır, bunlara secde eyle, dedi. Beni oraya koyup, gitti. Ben ileri vardım puta;
- Karnım açtır, bana yiyecek ver, dedim, cevap vermedi. Su istedim, cevap vermedi. Elbisem yok, bana elbise ver dedim, cevap vermedi. Elime bir taş alıp, bu taşı senin üzerine atarım, eğer ilah isen mâni ol, dedim, cevap vermedi. Taşı atıp, puta vurdum. Yüzü üzeri düştü. Babam gelip, bu hâli görünce bana dedi ki:
- Ey oğul, niçin böyle edersin. Elimden tutup, eve götürdü. Anneme durumu anlattı. Annem dedi ki:
- Bunu kendi hâline koyalım. Bunun hakkında, Allahü teâlâ tarafından bana hitap gelmiştir. Eseri zuhur edecektir. Sonra ben anneme sordum.
- Benim için sana gelen hitap ne idi. Annem dedi ki:
- Seni doğurmam yakın olduğu gece, ağrı tutup, ızdıraba düştüm. Hatıftan bir ses geldi ki;
“Ey hatun! Müjdeler olsun sana ki, senden bir vücud zuhura gelecektir. Yerde adı Atîk ve semada, gökte Sıddîk ve hazret-i Muhammed’e yâr ve refik olacaktır, dedi.” Ebû Hüreyre hazretleri der ki:
- Ebu Bekir hazretleri sözünü tamamladı ve Cebrail aleyhisselam gelip, Resulullah efendimize sadık Ebu Bekir, dedi. Yani Ebu Bekir gerçek söyler, diye üç kere tekrar etti.”
.
|
Rüya görmek
|
Sual: Rüya görmek neye alamettir?
CEVAP
Rüyada çeşitli hikmetler vardır. Kimi için bir müjde, kimi için bir ikazdır. Kur'an-ı kerimde rüya ve tabiri ile ilgili bilgi vardır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Güzel rüya müjdedir.) [İbni Cerir]
(Salih rüya rahmani, karışık rüya şeytanidir.) [Buhari]
(En doğru rüya seher vakti görülendir.) [Beyheki]
(Kıyamet yaklaştığında, Müslümanın rüyası ekseriya yalan çıkmaz.) [Müslim]
(Sözü doğru olanın, sadık kimselerin rüyası da doğru çıkar.) [Buhari]
(Gündüz görülen rüyalar doğru çıkar.) [Hakim]
(Peygamberlik müjdelerinden salih [iyi] rüyadan başka kalmadı. Mümin rüyayı, ya kendi görür veya başkaları onun için görür.) [Müslim]
(Salih rüya, Peygamberliğin 46’da biridir.) [Beyheki]
(Rüyada kadın görmek hayra, deve korkuya, süt dine, yeşil Cennete, gemi kurtuluşa, hurma rızka delalet eder.) [Ebu Ya’la]
Rüya tabiri, ilim işidir. Herkes tabir edemez. Hele günümüzde bu ilmi bilen yok gibidir. Rüyalarımızı, anlatacaksak, bilhassa güzel olanları salih kimselere anlatmalıdır. Çünkü salih kimse, rüya tabir ilmini bilmese de, hayra yorar, ondan zarar gelmez. Kötü, karışık rüyaları kimseye anlatmamalı! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kötü rüya gören kimseye söylemesin, şeytandan da Allahü teâlâya sığınsın.) [Müslim]
(Kötü rüya gören uyanınca sol tarafına üç defa tükürüp, şeytanın şerrinden Allahü teâlâya sığınsın. Bu takdirde rüya, ona zarar vermez.) [Müslim]
(Güzel rüya gören, hemen Allahü teâlâya hamd ve şükretsin! Kötü rüya gören, Allahü teâlâya sığınsın, rüyasını kimseye anlatmasın! O zaman rüyanın ona zararı olmaz.) [Dare Kutni]
(Rüyada başım kesildi, tabiri ne) diye sorana, Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Bu şeytanidir. Kötü rüyayı, anlatmayın! Şeytandan Allahü teâlâya sığının!) [Müslim]
(Rüyasında hoşa gidici güzel şeyler gören, görüşü isabetli salih birine anlatsın! O da hayra yorsun!) [Beyheki]
(Rüya, tabir ilmini bilen bir dosta veya akıllı bir zata anlatılmalıdır!) [İ.Ahmed]
(Rüya nasıl tabir edilirse, öyle çıkar. Bunun için rüyanızı nasih veya âlime anlatın!) [Hakim] [Nasih, insanlara iyilik tavsiye eden, kötülükten sakındıran, nasihat eden kimsedir.]
Bir kadın, gördüğü rüyayı Peygamber efendimize anlatır. (Yanında olmayan birine [kocana] kavuşursun) buyurur. Kocasına kavuşur. Başka bir zaman aynı rüyayı görür. Başkalarına tabir ettirir. Onlar da, (kocan ölecek) derler. Dedikleri gibi olur.
Onun için rüyayı hayra yormalıdır! Rüya iyi ise, (hayırdır inşaallah) demeli, kötü ise, (Allahü teâlâ bu rüyanın şerrinden seni muhafaza etsin) demelidir! (Bostan)
Görmediği rüyayı gördüm demek çok kötüdür. Çünkü hadis-i şerifte, (En büyük yalan, görmediği halde, “rüyamda şöyle gördüm” demektir) buyuruldu. (Buhari)
Sual: Ölmüş kâfirler rüyada görülür mü?
CEVAP
Ölmüş kâfirlerin ruhları hapistir, rüyada görülmez. Rüyada görülmüşse o şeytandır. Bir kimse, (Ben Ebu Lehebi, Ebu Cehili rüyamda gördüm) dese, gördüğü şeytandır.
Sual: Namaz kılan tesettürlü bir bayanım. Babam da namaz kılan iyi bir insandı. Ailece iyi insanlarız. Babam yakında öldü. Babam ölmeden önce de, şimdi de rüyalarımda bazen babamla ilişkiye giriyorum. Bunun bir anlamı var mıdır? Bilmediğim bir günah mı işliyorum?
CEVAP
Rüyada annemle ilişkiye giriyorum diyen salih erkekler de çıkıyor. Bu bir günahtan dolayı değildir. Babanıza dua ediyor, hayır hasenatta bulunuyorsunuz. babanıza iyilik ettiğiniz anlaşılmaktadır. Annesiyle ilişkiye girenler de annesine iyilik ediyor demektir.
Padişahlardan birinin zengin hanımı, rüyada hacılarla ilişkiye girdiğini görüyor. Şeyhülislama rüyasının tabir etmesi için cariyesini gönderiyor. (Ben ilişkiye girdim de) diye tembihliyor. Şeyhülislam rüyayı dinleyince haydi git sen böyle rüya göremezsin diyor. Sultan hanım, tekrar cariyesini gönderiyor yemin ediyor böyle bir rüya görüldüğünü söyle diyor. Yine inanmazsa sultan hanım görmüş dersin diyor. Yine şeyhülislam kızım sen böyle rüya göremezsin diyor, cariye mecbur kalıp sultan hanım görmüş diyor. Şeyhülislam, bak şimdi oldu diyor, tabir ediyor: Sultan hanımın hacılara büyük hizmetleri dokunacak diyor. Gerçekten de sultan hanım, Türkiye’den Suudi Arabistan’a kadar hacılar için su kanalları, sarnıçlar ve çeşmeler yaptırıyor. Yol boyu hacılar susuz kalmıyor.
Demek ki siz de babanız için Kur'an okuyor dua vs. yapıyorsunuz.
Sual: Rüya dinde senet midir?
CEVAP
Hayır. Rüya senet değildir. Dinimizde senet olan dört delil vardır.
Sual: Ramazanda şeytani rüya görülür mü?
CEVAP
Görülmez. Nefsani rüya görülür.
Uyanıkken ele geçen kıymetlidir
Sual: Bazı kimseler, uykuda, rüya âleminde, kendini hükümdar veya yüksek mevki sahibi yahut büyük din âlimi olmuş, herkes, ilim öğrenmek için, etrafına toplanmış olarak görmektedir. Böyle rüyalar doğru mudur, yoksa aslı yok mudur?
Cevap: Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
“Böyle rüyalar boş ve esassız değildir. Bu rüyayı gören kimsede, mevki sahibi, âlim olmak hâli ve kabiliyeti var demektir. Fakat, kuvveti az olup, âlem-i şehadette hasıl olacak kadar değildir. Eğer, bu hâl, zamanla kuvvetlenirse, Allahü teâlânın lütfu ile, âlem-i şehadette de hasıl olur. Eğer âlem-i şehadette hasıl olacak kadar kuvvetlenmezse âlem-i misalde görünmekle kalır. Kuvveti miktarınca, orada görünür. Tasavvuf yolunun saliklerinin rüyaları da böyledir. Kendilerini yüksek makamlarda, Velilerin mertebelerinde görürler. Bu hâl, âlem-i şehadette nasip olursa, pek büyük nimettir. Yok eğer, âlem-i misalde görünmekle kalırsa, hiç kıymeti yoktur. Çöpçüler, hamallar, rüyada, kendilerini hâkim, paşa görür. Halbuki, uyanık iken, ellerine bir şey geçmez. Rüyaları üzülmekten, pişmanlıktan başka bir şeye yaramaz. O hâlde, rüyalara güvenmemeli, uyanık iken ele geçene sevinmelidir.
Bunun içindir ki, büyüklerimiz rüyalara ehemmiyet vermemiş, talebenin rüyasını tabir etmeye lüzum görmemişlerdir. Uyanık iken ele geçene kıymet vermişlerdir. Bundan dolayı, devamlı görünenlere ehemmiyet vermişler, hiç kaybolmayan huzuru, kazanç bilmişlerdir. Allahü teâlâdan başka her şeyi unutmak, hiçbir şeyi hatırlamamak, bunlar için daimi idi. Başlangıcında nihayette ele geçecekler derc edilmiş olanlara, bu kemaller zor ve uzak değildir.”
Sual: Rüya tabir kitapları ile insan rüyasını sağlıklı bir şekilde öğrenebilir mi?
CEVAP
Öğrenemez. Rüya tabiri ile rüya anlaşılmaz. Rüya birçok hâle ve duruma göre değişir. Bazıları şöyledir:
1- Aynı rüya yorumlanışa göre değişir.
2- Yaşlı - genç olmaya göre değişir.
3- Zengin - fakir olmaya göre değişir.
4- Kadın - erkek olmaya göre değişir.
5- Salih - fâsık ve bid'at ehli olmaya göre değişir.
6- Âlim - cahil olmaya göre değişir.
7- Gece, gündüz ve seher vakti görmeye göre değişir.
8- Abdestli abdestsiz, cünüp olmaya göre değişir.
9- Günlere, aylara, mevsimlere, göre değişir.
10- Aç - tok yatmaya göre değişir.
11- Hasta veya sağlam olmaya göre değişir.
12- Evli - bekâr olmaya göre değişir.
13- Âmir - memur olmaya göre değişir.
14- Misafir, yolcu, mukim olmaya göre değişir.
15- Mesleğine göre değişir.
Daha başka sebepler rüyaya tesir eder. Rüya tabir kitapları yanıltıcı olur.
Resulullahı rüyada görmek
Sual: Rüyada Peygamber efendimizi değişik şekillerde görmek neye alamettir?
CEVAP
Rüyada Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamı hakiki şekliyle gören, muhakkak Onu görmüş olur. Çünkü şeytan Onun şekline giremez. Fakat şeytan başka şekle girip görünebilir. Resulullahı tanımayan kimsenin, bunu ayırması kolay olmaz.
Bazı âlimler de, (Peygamber efendimizi değişik şekilde görmek, yine Onu görmek olur. Fakat bu, o kişinin dindeki noksanlığına alamettir. Peygamber efendimizi rüyada gerçek şekliyle gören ve mümin olarak ölen herkes Cennete gider) buyurmuşlardır.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Beni rüyada gören, gerçekten beni görmüştür. Ben her surette görünürüm.) [Deylemi]
(Beni rüyada gören, gerçekten beni görmüştür. Çünkü şeytan benim şeklime giremez.) [Hatib]
(Beni rüyada gören, uyanıkken görmüş gibidir.) [İbni Mace]
(Beni rüyada gören, Cehenneme girmez.) [İbni Asakir]
Not: Resulullah efendimizi rüyada görmek ile ilgili geniş bilgi, Peygamber Efendimiz maddesinde var.
Evliyayı rüyada görmek
Sual: Şeytan, rüyada Resulullah’ın şekline giremediği gibi, Eshab-ı kiramın ve evliyanın şekline de giremez mi?
CEVAP
Evet, giremez. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Rüyada beni gören, muhakkak beni görmüştür. Çünkü şeytan, benim şeklime giremez. Ebu Bekir’i de, rüyada gören, elbette onu görmüştür. Çünkü şeytan, Ebu Bekir’in şekline de giremez.) [Hatîb]
Şâfiî âlimlerinden Allâme Ceyli hazretleri, (Şeytan, Resulullah’ın şekline giremediği gibi, Onun vârisi olan, büyük veli zatların şekline de giremez) buyurdu. (Buhari şerhi)
Evliya zatların şekline giremeyince onlardan çok daha üstün olan Eshab-ı kiramın şekline asla giremez.
Görülmeyen rüya
Sual: Görülmeyen rüyayı, gördüm diyerek anlatmak caiz midir?
CEVAP
Hayır, caiz değildir. Bir hadis-i şerifte, (En büyük yalan, görmediği halde, “rüyamda şöyle gördüm” demektir) buyuruldu. (Buhari)
Yalan söylemenin caiz olduğu yerlerde böyle rüya anlatmak caizdir. Mesela, iki kişiyi barıştırmaya yarayacaksa, o kimsenin günah işlemesine mani olacaksa yahut namaz kılmasına sebep olacaksa, bunlar gibi sebeplerle, görmediği halde gördüm diye rüya anlatmak caiz olur.
Fâsıkların rüyası
Sual: Sâlihle fâsık kimsenin gördüğü rüyaların doğrulukları bakımından aralarında fark var mıdır?
CEVAP
Günah işleyenlerin rüyaları genelde yanlış olur. Bâtınları zulmetli olduğundan çok yanılırlar. Sâlihlerin rüyaları ise genelde doğru olur.
Kâfir rüyada görülmez
Sual: (Kâfirler rüyada görülmezler. Bir kimse, Ebu Leheb’i rüyamda gördüm dese, o gördüğü şeytandır) deniliyor. Hâlbuki Ebu Leheb’in rüyada görülüp hâli sorulduğu kitaplarda da yazıyor. Bunun açıklaması nasıldır?
CEVAP
Cehennemde kâfirlerin azaplarının hiç hafiflemeyeceği, âyet-i kerimelerle bildiriliyor. Fakat Cehennem halkının azabının durdurulduğu anlar olur. Mesela cuma günleri ve Mevlid gününde azap yapılmaz. Bu ayrı bir şeydir. Ebu Leheb, Resulullah efendimizin dünyaya geldiğini müjdeleyen cariyesini sevincinden dolayı azat ettiği için, her yıl o gece azabı hafifler. Bunlar kâfirlerin azabının hafiflediğini göstermez. Hattâ bu hafif azabı görerek, (İman etseydim, hiç azap görmezdim) diyerek, bu olayın ona her yıl hatırlatılması, pişmanlığını, azabını artırır.
Kâfir rüyada görülmez, ama istisna olarak görülebilir. Ebu Leheb’in rüyada görülüp durumunu bildirmesi, yaşayanlar için ibretlik bir olaydır. Rüyayı göreni ikaz bakımından da önemlidir. İstisnalar kaideyi bozmaz.
.
|
Hipnotizma nedir?
|
Kişide mevcut şuurluluk durumunun, başka bir şahıs tarafından, çeşitli etkileme yollarıyla değiştirilmesi sonucunda ortaya çıkan özel uyku hâline hipnotizma ve hipnotizm deniyor. Daha yaygın olarak hipnoz da denilmektedir.
Hipnoz olayını tek başına açıklayabilecek bir teori henüz yoktur. Teorilerden biri, hipnozun bir çeşit uyku olduğudur. Rus fizyolog İvan Pavlov, hipnozu, uykuya geçmeden az önce ortaya çıkan, reflekslerin halen mevcut olduğu bir geçiş durumu olarak tarif etmiştir.
Hipnotizmada tam bir uyuma durumu söz konusu değildir. Uyutulan kişi sorulanlara cevap verebilir, telkin edilen bazı istekleri yerine getirebilir. Hipnoz, uyuyanın, uyutanın tamamen iradesi altına girmesidir. İki taraflı istek ile bu durum meydana getirilebilir.
Tedavide hipnoz
Avusturyalı Dr. Anton Mesmer, hastalarının üzerinden mıknatıslar geçirerek, bu kişilerde ilgi çekici durumlar ortaya çıktığını gözlemişti. Mesmer’in uyguladığı bu tedavi sırasında bir çeşit uyku, şuur değişmesi durumu ortaya çıkıyordu. Fransız Bilim Akademisi, Mesmer’in tedavisinin işlerliğini gördü; ancak onun dayandığı teorik temelleri reddetti. Fransız Dr. Bernheim, hipnoz sırasında yapılan telkinin önemini ortaya koydu. İngiliz ve Amerikan Tıp Cemiyeti tıbbi tedavide hipnozun yerini kabul ettiler. Pensylvania Tıp Fakültesi öğretim üyesi Frank Marlowe; “Hipnoz, belli bir noktada toplanmış yoğun bir konsantrasyondur” diyor ve ameliyatlarda narkoz kullanmayıp hipnozdan faydalanıyor.
Trans hâlinin (uyku ile uyanıklık arasındaki durumun) sağlanabilmesi için çeşitli metotlar vardır. Bunlardan en bilineni “gözlerin karşılıklı tespit edilmesi”dir. Hipnozcunun gözüne gözlerini diken şahısa, göz kapaklarının gittikçe ağırlaştığı ve rahatlayarak uykuya geçtiği telkin edilir. Gözün sabit olarak bakacağı herhangi bir nesne de aynı işi görmektedir. Bir başka metot da hipnotize edilene, elinde çeşitli hisler duyduğu ve elinin giderek havada yükseldiği telkin edilir. Şurası iyice bilinmelidir ki, hipnoz işi, hipnotize edilenin isteği dışında çok nadir istisnalar haricinde yapılamaz ve kişi direnirse, onu uyutmak imkansız olabilir.
Hipnoz hâlinin en önemli özelliği, kişide ortaya çıkardığı telkine açık durumdur. Kişi hipnozcu tarafından ortaya konulan fikirleri kabul edebilir.
Hipnozda uyku
Hipnozla trans hâline geçirilen kişide ortaya çıkan yarı uyku durumu, “hafif”, “orta” ve “derin” hipnoz olarak nitelenir. Hafif trans denilen durumda, gözler kapalıdır, solunum yavaşlamıştır, kişi ancak basit telkinleri, hipnozdan sonra yerine getirebilir. Orta trans hâlinde, kısmi unutkanlık hasıl olur; telkin yoluyla bazı halüsinasyonlar ortaya çıkarılabilir. Derin transta genel unutkanlık ortaya çıkar. Kişi gözleri açık olduğu halde bile, telkin edilenleri yapar. Bu şekilde, kişinin belli bir vücut kısmında, telkinle, hissizlik meydana getirilerek, cerrahi girişimler de yapılabilir.
Uyutulan, uyandırılmayıp trans halde sürekli olarak kalmaz. Çünkü hipnoz işlemi karşılıklı anlaşma ve iletişim sayesinde olur. Bir tarafın işi bırakması veya istememesi ile hipnoz biter.
Hipnoz; dişçilik, doğum, cerrahi dallarında hissizlik sağlamak üzere kullanılabilir. Psikologlar, hastalarına geçmişte olmuş, hatırlamak istemedikleri veya şuuraltına attıkları olayları söyletmek için hipnozdan yararlanırlar. Hipnoz bundan başka çok sigara içme, oburluk, tırnak yeme gibi istenmeyen alışkanlıkları önlemede de kullanılır.
“Otohipnoz” şahsın kendi kendine telkin ile trans hâle geçmesidir. Çeşitli işler bu yolla kendi kendine telkin edilebilir. Gece yatarken otohipnoz ile trans hâline geçen ve kendine, sabah saat beşe kadar uyuyup, o vakitte uyanmasını telkin eden kişi, âdeta kurulmuş bir saat gibi beşte uyanır.
|
.
|
Mürted olmaktan korkmalı
|
Sual: Mürtedlik hakkında kâfi bilgi verir misiniz?
CEVAP
Müslümanlıktan ayrılıp, kâfir olana veya ana-babası müslüman olup da, kendisi müslüman olmayana mürted denir. Müslüman evladı oldukları halde, Müslümanlıktan haberleri olmadığından ve hiçbir din âliminin kitabını okumadıklarından ve anlamadıklarından, yalnız bir lutfe, bir teveccühe ve dünyalığa kavuşmak için ve akıntıya kapılmış olmak için, Müslümanlığı beğenmeyenler, ilerlemeye engel diyenler de mürteddir.
Yeni müslüman olan kimsenin veya akıl-baliğ olan müslüman evladının, önce Kelime-i şehadet söylemesi, bunun manasını öğrenip inanması, sonra, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılı olan itikadı öğrenip, bunlara inanması, daha sonra da İslam’ın beş şartını ve helal-haram olan şeyleri öğrenmesi, bunlara inanıp uygun yaşaması gerekir. Bunları öğrenmek ve uymak gerektiğine inanmayan, önem vermeyen mürted olur. Yani kelime-i şehadet getirerek müslüman olduktan sonra, tekrar kâfir olur.
Bir müslümanın baliğ olan çocuğu imansız ise, mürted olur. Mürtedin baliğ çocuğu, imansız ise kâfirdir, mürted değildir.
Nass veya icma ile bildirilmiş olan harama önem vermeyenin imanı gider, mürted olur.
Dine önem vermemek
Bir müslüman, Allahü teâlânın emirlerinden birine bile uymak istemezse, yani beğenmez, vazife olduğuna önem vermez ise, hafif görürse, imanı gider, mürted olur. (Namaz kılmıyorsam, içki içiyorsam ne çıkar, sen kalbe bak, kalbim temiz) demek veya, (Önce ekmek parası ve herkese iyilik, sonra namaz) gibi sözler, emirlerin bir kısmını beğenip, bir kısmını beğenmemektir. Bu ise küfürdür. Her müslüman bu inceliğe dikkat etmelidir. Emre uymamak başka, uymak istememek başkadır.
Helal-haram ayırmayan, farzı yapmaya, haramdan kaçınmaya önem vermeyen mürted olur.
Cahillerin de bildiği ve sözbirliği ile bildirilmiş olan bir inanışı veya bir işi inkâr eden, kâfir ve mürted olacağı için, la ilahe illallah dese ve her ibadeti yapsa ve her günahtan da sakınsa, buna ehl-i kıble denmez. Müşrik, mürted ve dinsizin kestiği hayvan leş olur, yenmez. Mürtedin hiçbir ibadeti sahih olmaz.
Nikahlı müslüman bir kız, baliga olduğu zaman, Müslümanlığı bilmezse, nikahı bozulur. Yani mürted olur. Allahü teâlânın sıfatlarını ona bildirmelidir. O da, tekrar etmeli ve (bunlara inandım) demelidir. (Dürr-ül-muhtar)
İbni Abidin hazretleri bunu açıklarken diyor ki:
Kız küçük iken, ana-babasına tâbi olarak müslümandır. Baliga olunca, ana-babasının dinine tâbi olması devam etmez. İslamiyet’i bilmeyerek baliga olunca, mürted olur. İman edilecek şeyleri işitip de, inanmamış kimse, kelime-i tevhid söylese, yani (La ilahe illallah Muhammedün resulullah) dese, müslüman olmaz. (Amentü billahi...) de bulunan altı şeye inanan ve (Allahü teâlânın emirlerinin ve yasaklarının hepsini kabul ettim, beğendim) diyen kimse müslüman olur.
Her müslüman, çocuklarına Amentü’yü ezberletmeli, manasını iyice öğretmelidir! Çocuk bu altı şeyi öğrenmez ve inandığını söylemezse, baliğ olduğu zaman müslüman olmaz, mürted olur.
Bir kız, bir kâfirle evlenmeye karar verirse, hemen kâfir olur. İlerde kâfir olmaya niyet eden ve küfre sebep olan şeye inanan da hemen mürted olur.
Mümin bir erkek, dinsiz bir kadınla evlenmeye niyet edince hemen mürted yani dinsiz olur. Bir kız veya kadın da, müslüman olmayan bir erkekle evlenmeye karar verince, hemen imanı gider. (Redd-ül-muhtar)
Kocası mürted olan kadın, iddet zamanı bitince, başkası ile evlenebilir.
Kadınların birbirlerine avret yeri, erkeğin erkeğe avret yeri gibidir. Şehvet ile bakması haram olur. Müslüman kadının, gayrı müslim, mürted ve fâsık kadınların ve mürted amca ve dayının yanında örtünmesi üç mezhepte farzdır, Hanbeli’de caizdir.
Müslüman ana-baba mürted olsa, çocuklarını dar-ül-harbe götürmezlerse, çocuklar müslüman kalır. Dar-ül-harb, Fransa, İngiltere gibi kâfirlerin yaşadığı yerlerdir. Kâfir ve mürted kadınların, baş, kol ve bacaklarına bakmak, dar-ül-harbde de haramdır.
Mürted ana-babanın elini kerhen de olsa öpmek caiz değildir. (Redd-ül-muhtar)
Mürted, yahudi ve hristiyandan daha kötüdür. Çünkü yahudi ve hristiyanın kestiği hayvan yenir, fakat mürtedin kestiği yenmez. Yahudi ve hristiyan kız ile evlenilebilir, fakat mürted olan kız ile evlenilmez. Mürted olan erkek, müslüman kadınla evlenemez.
Küfürden sakınmalı!
Mürted, tevbe etmeden ölürse, Cehennemde ebedi olarak azap görür. Bunun için, küfürden çok korkmalı, az konuşmalıdır! Hadis-i şerifte, (Hep hayırlı, faydalı konuşun veya susun) buyuruldu. (Buhari)
Bir kimse, imanım var dese, fakat küfürden teberri etmese [uzaklaşmasa] mürted olur. Buna münafık gözü ile bakılır. Kalbde iman bulunması için, küfürden teberri gerekir. Bu teberrinin en aşağı derecesi kalb ile teberridir. En iyi derecesi de, kalbdeki ayrılığı söz ile, hareket ile belli etmektir.
Mürtedin önceki ibadetlerinin sevapları yok olur. Tekrar imana gelirse, zengin ise, yeniden haccetmesi gerekir. Malları kendisine geri verilir. Namazlarını, oruçlarını, zekatlarını kaza etmesi gerekmez. Mürted olmadan önce, kazaya bırakmış olduklarını kaza etmesi gerekir. Çünkü mürted olunca, önceki günahlar yok olmaz. Mürted, imana gelirse, mürted iken kılmadığı namazlarını kaza etmez. Çünkü kâfirler dinin emir ve yasaklarıyla mükellef değildir. (Hindiyye)
Mürted, La ilahe illallah demekle, namaz kılmakla, oruç tutmakla, hacca gitmekle, hayrat ve hasenat yapmakla müslüman olmaz. Bunların ahirette hiç faydası olmaz. İnkârından, yani inanmadığı şeyden tevbe etmesi, pişman olması gerekir. Mürted olacak şeyi yaptığını inkâr etmesi tevbe olur. Tevbe etmeden ölürse, Cehennem ateşinde ebedi olarak azap görür. (Hadika)
Rahmete kavuşabilmek için
Ahirette Allahü teâlânın rahmetine kavuşabilmek için, iman ile ölmek gerekir. Kur'an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açık bildirilenlere uygun imanı olmayan ve haramlardan sakınmaya ve İslamın beş şartını yapmaya önem vermeyen, kulluk vazifeleri olduklarına inanmayan, beğenmeyen kimsenin imanı gider. Mürted olur. Duaları kabul olmaz. Ehl-i sünnet itikadında olmayana (Bid'at ehli) denir. Bunun yaptığı ibadetleri sahih olup borçtan, azabından kurtulur ise de, vaad edilmiş olan sevaplarına kavuşamaz. Ahirette, dünyada yapmış olduğu iyiliklerin, hayrat ve hasenatının karşılığına kavuşamayacaktır. Dünyadaki iyiliklerinin karşılıklarına kavuşmak isteyenin, hemen tevbe etmesi, imanını düzeltmesi gerekir.
Farzları yapmayanın hâli
Sual: Farzları yapmayanın imanı gider mi?
CEVAP
Farzlara önem verip, tembellikle yapmayan kimse, mürted olmaz. İmanı gitmez. Fakat, bir farzı yapmayan müslüman, iki büyük günaha girer.
Birincisi, o farzın vaktini ibadetsiz geçirmek yani farzı geciktirmek günahıdır. Bunun affolması için tevbe etmek, yani pişman olmak, üzülmek, bir daha geciktirmeyeceğine karar vermek ile olur.
İkincisi, bu farzı terk etmek, yapmamak günahıdır. Bu büyük günahın affolması için, bu farzı hemen kaza etmek, yani vaktinden sonra hemen yapmak gerekir. Kazayı geciktirmek de, ayrıca büyük günah olur.
Farzın vakti geçtikten sonra, bu farzı yapacak kadar zaman içinde bu farz özürsüz olarak kaza edilmezse, geciktirme günahı bir misli artar. Bundan sonra, yine bu kadar zaman içinde kaza etmezse, bir misli daha artar. Böylece, farzı yapacak kadar zamanların herbiri geçtikçe, günahlar, kat kat artarak, sayılamayacak ve düşünülemeyecek kadar çoğalır. Bir farzın kazası özürsüz olarak yapılmayınca, günahı böyle artıyor. Mesela beş vakit namaz için, bir günde, yukarıda bir farz için bildirilenin beş misli çoğalıyor. Aylarca, senelerce kılınmayan namazların günahlarının ne kadar çok olacağı, buradan anlaşılabilir. Bu müthiş, bu korkunç günahların altından kurtulabilmek için, her çareye başvurmak gerekir.
İmanı olan ve aklı başında olan kimsenin gece gündüz kaza namazı kılarak, Cehennemdeki namaz kılmamak azabından kurtulması için çalışması gerekir. Çünkü, özürsüz olarak, tembellikle, üşenerek kılınmayan bir namaz için, yetmişbin sene, Cehennemde azap çekileceği bildirildi. (İslam Ahlakı)
Küfre sebep olan şeyden tevbe etmedikçe
Sual: Müslüman olduğunu söyleyen, fakat sözlerinde veya yazılarında küfrü gerektiren bir şey görülen kimseye karşı nasıl hareket etmek gerekir?
CEVAP
Müslüman olduğunu söyleyen veya cemaat ile namaz kılarken görülen bir kimsenin müslüman olduğu anlaşılır. Sonra, bunun bir sözünde, yazısında veya bir hareketinde, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri iman bilgilerine uymayan bir şey görülürse, bunun küfür veya dalalet olduğu kendisine anlatılır. Bundan vazgeçmesi, tevbe etmesi söylenir. Kısa aklı, bozuk düşüncesi ile cevap verip vazgeçmezse, bunun sapık veya mürted olduğu anlaşılır. Namaz kılsa, hacca gitse, her ibadeti ve iyiliği yapsa da, bu felaketten kurtulamaz. Küfre sebep olan şeylerden vazgeçmedikçe, bundan tevbe etmedikçe, müslüman olamaz.
Her müslüman, küfre sebep olan şeyleri iyi öğrenerek, mürted olmaktan korunmalı, kâfir olanları ve müslüman görünen yalancıları iyi tanıyıp, zararlarından sakınmalıdır!
Bilmemek özür olmaz
Sual: Bir müslüman şaka olarak, bir din kitabına hurafe dese veya alay ederek haram işleyene veya işletene "helal olsun" dese, mürted olur mu?
CEVAP
Muteber kitaplardan nakil yapalım. Mesela, birçok İslam âliminin kitaplarından derlenen Herkese Lazım Olan İman kitabı için, bir kimsenin, doğru olduğuna inandığı halde alay yolu ile hurafe dediğini kabul edelim. O kitapta, (Allah vardır) diyerek imanın 6 esası bildiriliyor. Şaka olarak veya alay maksadı ile veya ne maksatla olursa olsun buna hurafe demenin, haram işleyene veya işletene (helal olsun) demenin hükmünü vesikaları ile bildirelim.
Muteber kitaplarda buyuruluyor ki:
(Küfre sebep olan bir sözü, tehdit edilmeden söyleyenin imanı gider. Çünkü her müslümanın bilmesi gereken şeyleri öğrenmesi farzdır. Bilmemesi özür olmaz, büyük günahtır. Küfre girenin önceki ibadetleri yok olur. Tevbe ederse, geri gelmez. Tevbe için yalnız kelime-i şehadet söylemek kâfi değildir, küfre sebep olan şeyden de tevbe etmesi gerekir.) (Berika, Hadika)
Burhaneddin-i Mergınani hazretleri, (Kur'an-ı kerimi teganni ile okuyan hâfıza, ne güzel okudun diyenin imanı gider. Tecdid-i iman ve tecdid-i nikah gerekir) buyurdu. (Dürr-ül Münteka)
Ebu Nasr-ı Debbusi hazretleri, Kadi Zahireddin-i Harezmi hazretlerinden naklen buyuruyor ki:
(Bir şarkıcıyı dinleyen veya herhangi bir haram işi gören kimse, haram olduğuna inanarak veya inanmayarak, buna, ne güzel dese, o anda imanı gider.) (Müjdeci Mek. 266)
(Kâfirlerin ibadet olarak yaptıkları ve kâfirlik alameti olan ve İslamiyet’i inkâr etmek ve inanmamak alameti olan ve tahkir etmemiz vacip olan şeyleri yapan ve kullanan kâfir olur. Bunlardan meşhur olanlarını bilmeyerek veya şaka olarak veya herkesi güldürmek için yapan da, kâfir olur.) (Birgivi vasıyyetnamesi)
(Zaruri olan ve tevatür ile bildirilmiş olan din bilgilerine inanmayan kâfir olur. İnanmamayı gösteren her söz, ister şaka olarak, isterse gönülden olmayarak olsun küfür olur.) (Milel-nihal)
(Küfre sebep olan bir işi yapmak küfür olur. Mesela beline, zünnar denilen papaz kuşağını bağlamak ve küfre mahsus şey giymek de böyledir. Bunları mizah için, başkalarını güldürmek için, şaka için kullanmak da küfre sebep olur. İtikadının doğru olması fayda vermez.) (Berika)
(Filan müslüman benim gözümde yahudi gibidir demek küfürdür. Ahirette olacak şeylerle alay etmek küfürdür. Kabirdeki ve kıyametteki azaplara akla, fenne uygun değildir diyerek inanmamak, faiz helal olsaydı demek, İslam bilgilerini ve din âlimlerini aşağılamak da, küfürdür.)
Akıllı, bilgili, edebiyatçı olduğunu göstermek için veya yanındakileri güldürmek, sevindirmek veya alay etmek için söylenen sözlerde küfre düşmekten çok korkmalıdır. Bir kimse, küçük günah işlese, buna tevbe et denildiğinde, (tevbe edecek bir şey yapmadım ki...) dese, kâfir olur.
(Filan şey, filan kimsede yoktur, varsa kâfir olayım) diye, yemin eylese, o şey, o kimsede olsun veya olmasın, o kimse, kâfir olayım dediği için küfre girmiştir. Kâfirlerin ibadetleri, İslamiyet’e uymayan işleri güzeldir demek de küfürdür.
Bir kadın, beline bir kara ip bağlasa, (bu nedir) deseler, (zünnardır) dese, kâfir olur. Nasrani olmak, yahudi olmaktan, [amerikan kâfiri olmak, komünist olmaktan] hayırlıdır demek küfürdür.
İlim meclisinde ne işim var veya din adamlarının sözü neye yarar demek küfür olur. Biri diğerine, gel fıkıh kitabını okuyalım dese, o da, (Ben ilmi ne yapayım) dese, ilmi hafife aldığı için kâfir olur.) (Miftah-ül-cenne)
Gülmek ve Küfür
Sual: Bazı cahiller, şaka ile (Ben hocaların bulunduğu Cennete değil, artistlerin, dansözlerin şarkı çalıp oynadığı Cehenneme gitmeyi isterim) diyerek gülüyorlar. Böyle söyleyenlere gülen de kâfir olur mu?
CEVAP
Cehennem gülüp oynama yeri değil, şiddetli azap çekme yeridir. Dinin bir emrini böyle alaya almak küfrü gerektirir. İsteyerek buna gülen de küfre girer. Yani kâfir olur. İradesi dışında gülerse küfür olmaz. Din ile alay edenler, gülerek günah işleyenler cezalarını elbette ahirette görürler. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Gülerek günah işleyen, ağlayarak Cehenneme gider.) [Ebu Nuaym]
İnanmayanların alay ettikleri gibi, Cehennem gülüp oynama yeri değil, zalimlerin, hainlerin şiddetli azap görecekleri bir ceza yeridir. Cehennem o kadar korkunç bir yerdir ki günahsız olan melekler bile, onun dehşetinden korkarlar. Peygamber efendimiz, Cebrail aleyhisselamı çok üzgün görünce sebebini sorar. O da, (Cehennemin öyle kızgın bir alevini gördüm ki, onun tesirinden hâlâ kendime gelemedim) diye cevap verir. (Taberani)
Bir kimse, Yunan felsefecileri gibi, (Dünya kadimdir, ezelidir) derse küfre düşer. Yahut, (İnsanın ve bitkilerin yaratılışında, kirpiğimizin, saçımızın uzamasında ilahi şuuru görüyoruz) derse, mahluk [yaratık] olan şuuru Yaratıcı için kullanmış olur. Bu ise küfürdür. Çünkü şuur, akıl, fikir yaratıktır.
Abduhçular gibi, (İslam düşüncesi) demek de bu bakımdan küfürdür. Çünkü İslamiyet bir düşünce sistemi değildir. İlahi emir ve yasaklara düşünce demekten çok sakınmalıdır! İçinde (İslam düşüncesi), (İslam nazariyesi) gibi ifadeler bulunan kitaplar çok zararlıdır.
Müslümana kâfir denmez
Sual: Kötü birinden, bid'at ehlinden bahsederken kâfir deniyor. Kâfir olmayana kâfir denir mi?
CEVAP
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Müslümana kâfir diyenin kendisi kâfir olur.) [Buhari]
İtikadı bozuk olmadığı için, Cennete girecek olan kimse, yaptığı günahlar sebebi ile Cehenneme girebilir. Eğer salih ise, yani günahına tevbe etmiş ise yahut affa veya şefaate kavuşursa, Cehenneme hiç girmez. Cahillerin de bildiği ve sözbirliği ile bildirilmiş olan bir inanışı veya bir işi inkâr eden, kâfir ve mürted olacağı için, la ilahe illallah dese ve her ibadeti yapsa ve her günahtan sakınsa bile, buna la ilahe illallah ehli ve ehl-i kıble denmez.
En şiddetli azap
Sual: Mürtedler Cehennemde hangi tabakada azap görürler?
CEVAP
En alt tabakada azap görürler. Cehennem 7 tabakadır. Her birinin azabı üstündekinden daha şiddetlidir. (Feraid-ül-fevaid)
1. tabaka: Adı Cehennem’dir, azabı en hafiftir. Burada, günahkâr Müslümanlar azap görür.
2. tabaka: Adı Sair’dir. Ateşi ve azabı şiddetlidir. Burada, Yahudiler azap görür.
3. tabaka: Adı Sekar’dır. Bu daha şiddetlidir. Burada Hristiyanlar azap görür.
4. tabaka: Adı Cahim’dir. Burada, güneşe, yıldızlara tapanlar azap görür.
5. tabaka: Adı Hutame’dir. Burada Mecusiler, Budistler, Brehmenler azap görür.
6. tabaka: Adı Lazy’dir. Ateistler, müşrikler, dinsizler azap görür.
7. tabaka: Adı Haviye’dir. En şiddetlisidir. Burada münafık ve mürtedler azap görür.
Mürtedin tevbesi
Sual: Bir kimse, küfre düşürücü bir şey söylese, mesela peygamberlerden birini inkâr etse, bütün küfürleri için tevbe etse, kelime-i şehadet getirse, namazlarını da kılsa, fakat yine bu inkârında devam etse, kelime-i şehadetinin ve namazının buna faydası olur mu?
CEVAP
Hayır faydası olmaz. Tevbe etmek için yalnız kelime-i şehadet söylemek kâfi değildir. Küfre sebep olan şeyden de tevbe etmek şarttır. Amel değil, iman bir bütündür, ya vardır ya yoktur. İman edilecek şeylerin birine bile inanmasa, hepsine inanmamış sayılır.
Mürted, küfrüne sebep olan şeyden tevbe etmedikçe, (La ilahe illallah) demekle ve İslamiyet'in bazı emirlerini yapmakla, mesela namaz kılmakla, oruç tutmakla, hacca gitmekle, hayrat ve hasenat yapmakla Müslüman olmaz. Bu bozuk itikadla ölürse imanla ölmez. Bu iyiliklerinin ahirette hiç faydasını görmez. İnkârından, yani inanmadığı şeyden tevbe etmesi, pişman olması lazımdır. Yani, İslamiyet'ten çıktığı kapıdan geri girmesi lazımdır.
Not: Küfre düşüren söz ve işler hakkında geniş bilgi, Doğru İman Bilgileri maddesinde var.
.
|
Herkes vasiyetini hazırlamalıdır
|
Sual: Vasiyet nasıl yazılır, dinimizde hükmü nedir?
CEVAP
Her Müslüman, ölmeden önce vasiyetini yazmalıdır. Vasiyeti, ölüm hastalığında yazmak vacip; sıhhatte iken yazıp, yanında taşımak müstehaptır.
Vasiyette evladına, ahbabına son nasihatini yapmalıdır. Kendinde hakkı bulunanlarla helalleşmelerini, alacaklarını, vereceklerini, borçlarının ödenmesini, iskat yapılmasını, hac borcu varsa vekil gönderilmesini istemeli; cenaze hizmetindeki ve definden sonraki isteklerini bildirmelidir. Hanımına olan Mehr-i müeccel borcunun ödenmesi için vasiyet etmelidir. Bu isteklerinin yapılması için, adil iki şahit yanında bir vasi seçmelidir.
Ölmüş müminlerin ruhları birbirlerini ziyaret ederler. Bilhassa, cuma gecelerinde konuşurlar. Ölenin ruhu göğe çıkınca, müminlerin ruhları gelip, dünyada tanıdıklarını sorarlar. Vasiyet etmeden ölenlerin ruhlarına konuşmak için izin verilmez. (Feraid-ül-fevaid)
İskat için fidye
Namazları kaza etmeden ölüm hâli gelen kimseye, bu namazların iskatı için, bırakacağı maldan fidye verilmesini vasiyet etmek vacip olur. Vasiyet etmezse, velisinin, hatta yabancının kendi malından iskat yapması caiz olur.
Hacca gidemeyen zenginin, hac parasını bırakarak, başkasının gönderilmesi için vasiyet etmesi vaciptir. Malı olmayan meyyit [ölü], ölmeden önce, devir yapılmasını vasiyet ederse, velinin devir yapması gerekmez. Meyyitin kefaretlerini iskat edecek kadar malının hepsini, mirasın üçte birini aşmamak üzere vasiyet etmesi vacip olur. Böylece, devre lüzum kalınmadan, iskat yapılır. 1/3’ü iskata yetiştiği halde, 1/3’den az malın devir yapılmasını vasiyet etmek günahtır. Vasiyet etmeyip, vârisi kendi parası ile hacca gidebilir veya birini gönderebilir.
Vasiyet edilmeyen zekat iskatının yapılması gerekmez. Ancak vâris, zekat iskatı için de, kendiliğinden devir yapabilir. Günah olan bir şeyi yapmak için vasiyet edilmez ve böyle vasiyetler yerine getirilmez.
Vasiyet ile ilgili birkaç hadis-i şerif meali:
(Rüyada Cennet ehli iki kadın gördüm. Biri konuşamıyordu. Konuşan kadın, “Ben vasiyet ettim. Bu vasiyetsiz öldü, kıyamete kadar konuşamaz” dedi.) [Deylemi]
(Vasiyetsiz ölmek büyük bir kusur, ahirette ise ateşe girmek ve rezil olmaktır.) [Taberani]
(Vasiyet etmesi gerektiği halde, vasiyetsiz iki gece geçirmeye bir Müslümanın hakkı yoktur.) [Buhari]
(Vasiyette vârislerden birini zarara sokmak büyük günahtır.) [İ.Cerir, Beyheki]
(En fazla malın üçte birini vasiyet et! Vârisleri zengin olarak bırakmak, fakir ve muhtaç durumda bırakmaktan daha hayırlıdır.) [Müslim]
Fazla hizmet eden veya muhtaç olan çocuğuna, bir şey hediye etmek caizdir. Bir kimse, malının hepsini çocuğunun birine verip diğerlerine vermese, verilen mal, bu çocuğun mülkü olur. Fakat babası, salih çocukları arasında ayrım yaptığı için günaha girer. Salih olana daha çok mal vermek caizdir. Çocukları fâsık olanın, miras bırakmayıp, salihlere, hayrata vermesi iyidir. (Bezzâziyye)
Sual: Vefat eden kadın, malının kaçta kaçını vasiyet edebilir?
CEVAP
Zevc veya zevceden başka vârisi yoksa, malının hepsini de vasiyet edebilir. Varsa, sülüsten fazlasını edemez.
Sual: Hacda haram işlemeden haccedemiyen kadın, ne yapar?
CEVAP
Haram işlemeden hac yapmaya çalışır. Haram işlemeden hac yapamazsa, vasiyet etmelidir. Şöyle vasiyet yapabilir: (Ölene kadar hacca gidemezsem, yerime vekil gönderin)
Sual: Biri, malının hepsini yabancıya vasiyet etse, hepsi mi verilir?
CEVAP
Vârisi yoksa hepsi, varsa ancak üçte biri verilir.
Sual: Babam malı çocuklarının kimine az, kimine çok verdi. Ölünce, az alanın çok alandan mal istemeye hakkı var mı?
CEVAP
Yoktur.
Sual: Babam, ölmeden önce, söz ile bahçemizi camiye bağışlayıp (Ben ölünce verirsiniz) demişti. Vermezsek günah mı?
CEVAP
Evet. Zira, vasiyetin 1/3 ünü yerine getirmek vaciptir.
Sual: Bizde cenazeye iştirak edene para dağıtılır. Babam da bana böyle yapmamı vasiyet etti. Yapmam lazım mı?
CEVAP
Mirasın üçte birinden vermek lazımdır. Sadaka sevabını babanızın ruhuna hediye edersiniz.
Sual: (Organlarımı vakfettim yahut ölünce organlarımın alınmasını vasiyet ettim) demek caiz mi?
CEVAP
Değildir. Bunların sahih olabilmeleri için, mütekavvim mal ile yapılmaları gerekir. İnsanın hiçbir parçası mal değildir. Fakat (Ben öldükten sonra kanımın, organlarımın bir müslümana verilmesine zaruret olursa, verilmesi için izin veriyorum) demek caiz olur. Yahut hiçbir şey söylemese, ihtiyaç olunca, yeni ölmüş birinin organını alıp hasta birine nakletmek caizdir. (Seadet-i Ebediyye)
Sual: Tanıdıklardan biri, (Beni ölünce yakın) diye vasiyet etmiş. Uygun mudur?
CEVAP
Elbette uygun değildir. Dört hak mezhebin hiçbirinde ölü yakılmaz. Ölünün yakılması Hindularda ve başka kâfirlerde vardır.
Sual: Babam vasiyet etmeden öldü. Şimdi seneler geçti. İskatını yapmam caiz midir?
CEVAP
Çok iyi olur.
Sual: Kendimiz için okuduğumuz hatmi ve hatm-i tehlili, mezarımıza mı göndermek gerekir, yoksa, bekletip biz ölünce, ruhumuza gönderilmek üzere vasiyet mi etmek gerekir?
CEVAP
Bekletip vasiyet etmek diye bir şey yoktur. Okunan hatmin ve hatm-i tehlilin hürmetine mağfiretimiz için dua edilir. Sevabı da başta Peygamber efendimiz olmak üzere, bütün enbiya ve ölü, diri bütün müminlere bağışlanır. Yaptığımız bütün ibadetler, kabir için, ahiret için bir hazırlıktır. Hayır ve hasenatı da sağlığında vermeyip, (Ben öldükten sonra şuralara verin) demek, sağlığında vermek gibi olmaz.
Sual: Rahmetli annem, sağlığında, Yasin-i şerif okuyup kasete aldı. “Ben ölünce bunu dinleyip sevabını bana gönderin” dedi. Vasiyetini yerine getirmekte mahzur var mıdır?
CEVAP
Dine uygun olmayan vasiyetler yerine getirilmez. Kasetten Yasin-i şerifi dinlemek ibadet olmaz. Kasetten dinlenilen Kur'an-ı kerim ölüye bağışlanmaz. Bizzat okuyarak bağışlamak gerekir.
Sual: Kurban kesemeyen Müslüman, ölürken, bıraktığı maldan kendi için kurban kesilmesini, vârisine vasiyet ederse, vasiyet edilen kurban, ne zaman kesilir?
CEVAP
Bayram günleri kesilir. Bunun etinden, kesen kimse, fakir olsa da yiyemez. Etinin hepsini fakirlere vermesi gerekir. Vasiyet etmemiş ölü için, vârisi veya başkaları, her zaman kendi malından hayvan kesip, sevabını o kimseye hediye edebilir. Sevabı, kesenin olur. Ölüye de hediye edilir. Bunların etinden, kesen de yiyebilir. (İ. Âbidin)
Sual: Hastalık, yaşlılık gibi bir özürden dolayı Ramazan orucunu tutamayan zenginin, bu durumu ölünceye kadar devam etse, ne yapar?
CEVAP
Fakirlere yemek verilmesini vasiyet eder. Velisi de; onun tutamadığı her oruç için, fakire bir fıtra veya değerini verir. (Bedâyi)
Bir vasiyet örneği
Bismillâhirrahmânirrahim. Elhamdülillahi Rabbil’âlemin. Essalâtü vesselamü alâ resulinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecma’in.
Ben ölünce, bıraktığım mal ile, dine uygun olarak techiz ve tekfinim yapılsın. Borcum çıkarsa, hepsini ödeyip geriye kalanın 1/3’ü ayrılsın. Bu para ile namaz iskatı, oruç, yemin ve adaklarım için kefaret yapılsın. Dine uygun olarak iskat yapılsın.
Bunları aklım ve şuurum yerinde olarak yazdım. Bu vasiyeti yerine getirmeye ........................ vasi tayin ettim. Hakkımı herkese helal ettim. Onlar da bana haklarını helal etsin!
[Vasi bu vasiyeti kabul edip, hepsini en iyi şekilde yapmayı üzerine alır. İki şahitle beraber dördü imzalar.]
.
|
Hayvanların ilginç özellikleri
|
Sual: Hayvanların yaratılışı hakkında bilgi verir misiniz?
CEVAP
Allahü teâlâ, sayısız hayvan yarattı. Bir kısmının zararından emin olmak, bir kısmının da insanlara itaat etmesi için, onlara akıl vermedi. Mesela bir çocuk, bir koyun sürüsünü güdebilir.
Et yiyen hayvanların kolay avlanabilmeleri için, onlara sıçrama kabiliyeti, parçalayıcı dişler ve pençe ihsan etti. Av veya polis köpeğini insanların menfaatine uygun kabiliyette yarattı. Bazı hayvanları binmeye ve yük taşımaya elverişli, bazılarının etinden, sütünden, derisinden, yününden, yumurtasından, kemiğinden, dişlerinden istifade edilecek özellikte yarattı. Nesillerini devam ettirebilmeleri için her hayvanın cinsine göre en uygun şekilde üreme organlarını da yarattı.
Fil, hortumu sayesinde yerden bir şey alıp ağzına götürür. Filin hortumu su içmeye mahsus bir kap, yiyeceklerini toplayıcı bir el, nefes alacak bir burun, sırtına yük yükleyecek bir kol, ağırlık kaldırıcı bir vinçtir. Allahü teâlâ, fili binicilerinin faydalanacağı bir vasıta olarak yaratmış, ayrıca özel anlayış kabiliyeti de vermiştir. Bu sayede ehlileştirilip yük taşır ve harpte kullanılır.
Zürefa, yüksek yaylalarda, kayalık, ağaçlık yerlerde yaşar. Cenab-ı Hakkın kendisine ihsan ettiği uzun boynu sayesinde diğer hayvanların yetişemediği, çıkamadığı yüksek yerlerdeki otlardan, ağaçların tepesinden rızkını temin eder.
Balık suda yaşar. Allahü teâlâ, balıkların suda kolayca gidebilmeleri için yüzgeçler yaratmıştır. Suda boğulup ölmemeleri için akciğer yaratmamıştır. Su içindeki oksijeni alabilecek solungaçlar yarattı. Balığın ayağı olmadığı halde suda çok süratli hareket edebiliyor. Deniz üzerinde uçan kanatlı balıklar da vardır. Mürekkep balığı tehlikeyi sezdiği zaman, derhal bir boya ifraz ederek görünmez olur, nereye gittiği anlaşılamaz.
Bukalemun, hareket kabiliyeti az olduğu için düşmanlarından kaçamaz. Fakat Allahü teâlâ buna renk değiştirme hususiyeti vermiştir. Çevreye kolaylıkla uyar. Kırmızı, yeşil veya sarı renge bürünebilir. Bulunduğu yerin rengine uyarak, kamufle olur, düşmanlarından korunabilir. Gözleri her tarafa dönebilecek şekilde yaratılmıştır. Bir gözüyle karşısına bakarken, öteki gözüyle de arkasını görebilir. Öyle ki, avını veya düşmanını başını çevirmeden görebilir. Vücudunun uzunluğu kadar dili vardır. Arkasındaki avına kolayca ulaşabilir, dilini bir ok gibi fırlatır. Dilinin ucu yapışkan olduğundan avını hemen yakalar. Dilin ucundaki yapışkan kısma isabet eden avın kurtulma ihtimali yoktur. Her hayvana rızkını ve düşmanı için silahını yaratan Allahü teâlânın kudreti sonsuzdur.
Karınca, topladığı tanelerin yerdeki nem sebebiyle yeşerip bitmemesi için taneleri parçalar. Islanan tanelerin çürüyüp bozulmaması için de dışarı çıkarıp kurutur. Sellerin zarar vermemesi için yuvasını yüksek yere yapar. Allahü teâlâ, cemiyet halinde yaşamayı, yardımlaşmayı, kış için azık toplamayı karıncaya ilham etmiştir. Bu ilhamı veren cenab-ı Hakkın şanı çok yücedir.
Arı da cemiyet halinde yaşar. Her grup kendisine bir başkan seçer. Eğer ikinci bir başkan çıkarsa onu öldürürler. Arı dışkılarını balın içine koymaz. Dışarıya bırakır. Uzak yerlere gidip dolaştıktan sonra şaşırmadan kovanını bulur. Balın imalini, yapısını, faydalarını, bal mumunu, peteklerin altıgen şeklinde yapılışını anlatmak için kitap yazmak gerekir. Akılları durdurucu duyguları arıya ilham eden Allahü teâlânın hikmetlerini anlamak ve anlatmak mümkün müdür?
Karasinek, altı ayaklı olarak yaratılmıştır. Dördü ile yürür, ikisi yedektir. Yürüdüğü ayakları çamurlanırsa yedek ayakları ile bunları silip kurular.
Örümcek, yuvasını yapmak ve avına tuzak kurmak için ağ deposu ile yaratılmıştır. Kurduğu ağ, sineklerin ve bazı böceklerin ayaklarına takılır. Örümcek, tuzağa yakalanan haşereyi, sıvı bir madde ile etrafını sararak, her an taze yiyebilmek için onu konserve haline getirir. Acıkınca biraz yer, sonra yediği yeri mumyalar. Bütün bu işleri örümceğe ilham eden Allahü teâlânın kudreti sonsuzdur.
İpekböceği gibi hangi modern fabrika, ağaç yaprağından sağlam kumaş imal edebilir? İpekböceğine dut yaprağı yemesini, ondan ipek imal etmesini ilham eden Allahü teâlâ, insanların istifadeleri için neler yaratıyor. İpekböceği, zamanla kelebek olur. Eğer kurt [larva] halinde kalsalardı, üremeleri mümkün olmazdı. Bunlar tesadüf mü?
Ayaksız yürüyen yılan, su içer, inek de su içer. Aynı su, birinde zehir, birinde süt olur. Kaplumbağa tehlike görünce büzülüp taş haline gelir, kirpi de keven dikeni gibi büzülür. Ateş böceği ışık saçar.
Tahtakurusu, kan emmek için duyargasının ısı ve koku alma yolu ile kan emeceği insanı tanır. Çünkü böceğin duyargası hassas bir antendir. Bununla, hafif bir ısının yol açtığı hava dalgasını fark eder. Kanını sevdiği bir insanın etrafına birkaç sıra kanını sevmediği kişilerden barikat kurulsa, tahtakurusu hepsini geçip kanını sevdiği insana gelir. Kiminden kaçar kimine koşar. Küçücük böceği böyle bir hisle yaratan Allahü teâlânın kudreti sonsuzdur.
Çölün şartlarına en uygun hayvan
Her hayvan ve her vasıta çöldeki kuma batmadan kolaylıkla gidemez. Çölde her zaman su bulmak güçtür. Kavurucu sıcaklar su kaybına, terlemeye sebep olur. Allahü teâlâ, çölün şartlarına uygun bir hayvan yaratmıştır. Bu acayip hayvan devedir. Ayaklarının tabanı yastık gibi yumuşak olduğundan, diğer hayvanların aksine kuma batmaz.
Deve, uzun müddet yiyip içmeden yaşayabilen bir hayvandır. Çölde aç kalan deve, vücudundaki yağları yakarak lüzumlu gıdasını temin eder. Hörgücü yağ deposudur. Uzun çöl yolculuğunda yedek gıda deposu olan hörgücünün yavaş yavaş azaldığı görülür. Böylece kendi kendini besleyebildiği için açlık deve için bir mesele sayılmaz.
Devenin, ikinci mühim hususiyeti de susuz yaşayabilmesidir. Kızgın kumlar üzerinde ağır yükün altında bir hafta su içmeden yol alabilir. Bu şaşılacak bir özelliktir.
Devenin yağ deposu olan hörgücü aynı zamanda bir su kaynağıdır. Bilim adamlarının aklının alamadığı kimyevi hadiseler neticesinde, hörgüçteki yağ suya da dönmektedir. Yağ, hem gıda, hem de su ihtiyacını karşılamaktadır.
Nemli bir yere çöken deve, ihtiyacı olan suyu, yerin neminden alır. Tüyleri, güneşin sıcaklığını yansıtabildiğinden, sıcağın yakıcı tesirinden korunarak su ihtiyacı hissetmez. Devenin başka bir özelliği de, vücuttaki suyun kaybolmaması için hemen hemen hiç terlemeyecek şekilde, kum fırtınasında kumların burnuna kaçmaması için burnu hemen kapanacak şekilde yaratılmıştır.
Otlarken dilini çıkarmadığı için su kaybı daha az olur. Az idrar çıkarır. İdrardaki ürenin çoğu yeniden protein yapılarak hem gıda, hem de su kazanmak için karaciğerinden geçer. Bütün bunları yaratan Allahü teâlânın kudreti sonsuzdur.
Kendilerine mahsus silahları var
Her hayvan neslini devam ettirecek şekilde yaratılmıştır. Düşmandan korunacak, avını yakalayacak silahı vardır. Mesela bir cins çekirge düşmanı saldırınca, çok kötü kokulu ve zehirli köpük fışkırtır. Düşmanı saldırmaktan vazgeçmek zorunda kalır. Bir cins hamamböceği de, düşmanına karşı çok sıcak bir sıvı fışkırtır.
Memeli hayvanlar içinde uçabilen tek hayvan yarasadır. Ses dalgalarına karşı muazzam hassastır. 200 bin frekanslı sesleri rahatlıkla duyar. Halbuki insan, azami 20 bin titreşimi ses olarak duyar. Karanlık gecede rahatlıkla bir yere çarpmadan uçar. Uçarken, kanat çırparken insanların duyamayacağı yüksek frekanslı sesler çıkarır. Bu sesler bir cisme çarpınca hemen yarasaya geri akseder. Yarasa bu cisimlerin hareketli veya sabit olduğunu anlar. Ona göre vaziyet alır. Bu sayede avını yakalar, düşmanından kaçar.
Yarasa, dinlenirken baş aşağı durur. Kanatları ile vücudunu öyle örter ki, yağan yağmurlar kanatları üzerinden aşağı akarak vücudu ıslatmaktan korur. Kapalı yerlerde de tavana yapışıp baş aşağı durur.
Yarasa, bazı hayvanlar gibi, kışlık yiyeceği koyacak yer bulamaz. Kışın aç kalmamak için Allahü teâlâ bu çeşit hayvanlara kış uykusu ihsan etmiştir. Yarasa, kış uykusu esnasında vücudundaki yağı azar azar tüketir. Yağ tabakası aynı zamanda hayvanın üşümemesini sağlar.
Yarasanın bir kısmı sivri sinek ve mahsule zarar veren böcekleri yer. Bir kısmının gübresinden istifade edilir. Gübresi ziraat dışında, barut yapmak için güherçile imalinde kullanılır. Her hayvanın yaşaması için çeşitli imkanlar yaratan ve hayvanlardan çeşitli şekilde istifade sağlayan hikmet sahibi Rabbimize hamd olsun!
Kuşlardaki ilginç özellikler
Allahü teâlâ, her kuşun kolayca uçabilmesi, gıdasını toplayabilmesi, soğuktan, sıcaktan korunması, kendini savunması ve üremesi için muhtaç olduğu her şeyi en uygun şekilde yaratmıştır. Mesela, yerde yürüyebilmesi, uçuş için yerden yukarıya yükselmesine ve yere konmasına yardımcı olması için kuşları iki ayaklı yaratmıştır.
Fazla soğuk ve sıcaktan etkilenmemesi için kuşun vücudunu tüylerle kaplı olarak, ayak derilerini de kalın ve dayanıklı olarak yaratmıştır. Kuşların ayak derileri de tüylü olarak yaratılsaydı, çamura girince çamur tüylere yapışıp uçuşa mani olurlardı. Uçuş esnasında tüylerin kolay kopup kuşların çıplak kalmamaları için deriye çok sağlam raptetmiştir. Bunun gibi, yağmurdan etkilenmeyecek biçimde tüyleri kaygan bir özellikte yaratmıştır.
Kuşlardaki kanatların hikmetini düşünmeye çalışmalıdır! Kalın tüyleri tutan kemiğimsi çubuk olmasaydı, tüyleri bütün vücutta kıl gibi bitseydi, rüzgara karşı mukabele edemezdi. Tüyleri tutan çubuk kalın olduğu halde içi boş olduğundan uçuşa mani değildir. İçi boş olduğu için de kolay kolay kırılmaz.
Leylek gibi uzun ayaklı kuşların suda kolayca gıdalarını almalarını sağlamak için boyun ve gagalarını da uzun yaratmıştır. Ayaklar uzun olduğu halde boynu kısa olsaydı veya ayakları kısa olduğu halde boynu uzun olsaydı gıdalanmaları mümkün olmayacak kadar zor olurdu. Mesela gagası kısa olsaydı, su içinde boğulabilirdi.
Allahü teâlâ, her cins kuşa, beslenmelerine uygun şekilde gaga yaratmıştır. Gaga, keskin olduğu için bıçak vazifesini görür. Gaga ile parçalanıp yenen şeyler, karındaki yüksek ısı sayesinde gayet ufak olarak öğütülür, böylece dişlere lüzum kalmaz.
Cenab-ı Hak, kuşların üremesini yumurta ile yarattı. Eğer yavrusunu karnında yaratmış olsaydı, bu hâl, kuşun uçmasına mani olurdu. Kuluçka müddeti boyunca yumurtaların üzerinde yatması kuşa ilham olunmuştur. Güvercinler, kuluçkadaki yumurtalar soğuyup bozulmasın diye biri çıktığı zaman diğeri ona vekalet ederek kuluçka müddetince nöbetleşe yumurtalar üzerinde yatıyorlar. Sanki bu tedbir kalkınca yumurtaların bozulacağı kendilerine öğretilmiştir. Kuşlara bunları kim öğretmiştir? Bütün bunlar tesadüfi şeyler değildir. Cenab-ı Hakkın kudretinin tezahürüdür.
Leylekler, Anadolu’dan kalkıp Afrika’ya göç ediyorlar. Göç sadece leylekler arasında değil, başka kuşlar arasında da meydana gelmektedir. Turna ve kırlangıç gibi Amerika’da ötleğen denilen kuşları, Kanada’daki yazlık yuvasını terk ederek, dağ, orman ve nehirler aşarak 4-5 bin km.lik bir seyahatten sonra Güney Amerika’daki kışlıklarına ulaşırlar. Üç gün, geceli gündüzlü hiç durmadan kafile halinde uçarlar.
Göçmen kuşlar, uygun rüzgarlar bulabilmek için yerden 6 km yukarılara kadar çıkarlar. Yiyecek bulmak ve soğuktan korunmak için göç ederler. Seyahate çıkmadan önce vücutlarına yağ depo ederler. Yağın, aynı miktardaki protein ve karbonhidrata göre iki misli enerjiye sahip olması, kuşlar için en iyi bir yakıt olmasına sebeptir. Kuşlar, eski yuvalarını bulmak için Güneşi pusula olarak kullanırlar. Sisli ve bulutlu havalarda ise, yerin manyetik sahasını, geceleri ise yıldızları pusula olarak kullanırlar. İnsanlar frekansı 16000den az olan sesleri işitemediği halde, kuşlar rahatça işitebildikleri için yollarını kolayca bulabiliyorlar.
İnsanlar, mevcut olan yerçekimi kanununu 17. asırda öğrenmişken, kuşların, asırlardan beri yerin manyetik alanıyla çekim gücü arasındaki açıyı ölçerek yönlerini tayin etmeleri bir tesadüf olamaz. Kâinatta tesadüflere yer yoktur. Her şey kudret sahibi Yüce Rabbimizin yaratmasıyla meydana gelmektedir.
Hayvanlarda akıl yoktur
Sual: Bir arkadaş, hayvanlarda akıl olmasa, arı bal, ipek böceği ipek yapamaz dedi. Başka bir arkadaş da at akıllı, tilki zekidir dedi. Hayvanlarda akıl var mıdır?
CEVAP
Akıl, anlayıcı bir kuvvettir. Hakkı batıldan, iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırır. Akıl sadece insanda, cinde ve melekte vardır. Bunlara akıl verildiği için yaptıkları işlerden sorumlu olur. İnsanı hayvanlardan ayıran en önemli özelliği, aklı ve konuşmasıdır. Hayvanlarda akıl yok, zeka vardır. Zekaları sayesinde birbirleriyle anlaşırlar. Allahü teâlâ, hayvanlara akıl vermediği için, onlara hiç bir şeyi yasak etmemiş, dilediklerini yiyip içmekte, diledikleri gibi yatıp kalkmakta serbest bırakmıştır. Hayvanları yaptıkları işlerden sorumlu tutmamıştır. Hayvanların şehvetlerine uymaları suç olmaz. İnsanlara akıl verildiğinden nefislerine uymaları, doğru yoldan sapmaları suç olur.
İpek böceğinin ipek, arının bal yapması gibi hayvanlardaki harika işler, içgüdü denilen ilham sayesinde olur. Hayvanı aşırı soğuk veya sıcaktan uzaklaştıran basit reaksiyon veya temas neticesi olan daha hızlı refleks hareketleri hep bu ilham iledir. Sevgi veya nefret, yavru bakımı ve yılın bazı mevsimlerinde göç etmek mecburiyeti gibi daha girift hisler de ilhamdır.
İlham, bir kuşa yuvasını ne zaman ve nerede kuracağını haber verir. Fakat aslında kuşun, yuvasını nerede kurduğundan haberi yoktur. Yuva içindeki ötücü kuş yavruları bir yabancı gördüğünde korkup, kaçmaya kalkmazlar. Fakat tüylenmiş ve yuvayı terk etmeye hazır olan aynı yavrular, korkma kabiliyetini ve tehlikeden kaçma hissini de elde etmiş olurlar.
Yeni doğmuş memeli hayvan yavrusuna annesinin göğsünden süt emzirten, yeni yumurtadan çıkmış ördek yavrusunu suya çeken de bu ilhamdır. İlham, hayvanı bulunduğu şartlara gerektiği gibi karşı koyacak şekilde hazırlıklı tutar. Mesela, aniden düşmanıyla karşılaşan hayvan, kaçmak gibi rasgele bir teşebbüs yerine, bütün avantajlarını en iyi şekilde kullanacağı bir metot tatbik eder. Bütün bunları yaparken hayvan, niçin böyle hareket ettiğini bilmediği gibi, hareketinin neticesini de kestirebilmekten acizdir. Çünkü aklı yoktur.
Hayvanların anlaşması
Sual: Hayvanlar nasıl anlaşır, papağandan başka konuşan hayvan var mıdır?
CEVAP
Papağan konuşmaz, teyp gibi, konuşulan bazı kelimeleri tekrar eder. İnsanı hayvanlardan ayıran en mühim hususiyeti, aklı ve konuşmasıdır. Hayvanlarda akıl yoktur. Zeka vardır. Zekaları sayesinde birbirleriyle anlaştıkları bilinmektedir.
Ayrı bölgelerde yaşayan iki aynı kuş, aralarında lehçe farkı bulunduğundan birbirleriyle anlaşamadıkları tespit edilmiştir. Aynı ve ayrı bölgelerin erkek kuşlarının sesleri teybe alınmış, ayrı bölgede yaşayan kuşun sesine hiç alâka duymadığı, fakat kendi bölgesindeki kuşun ötüşüne alâka duyduğu tespit edilmiştir.
Sincaplar, düşmanlarından korunmak için iki yol takip ederler. Yırtıcı kuşların geldiğini bildirmek için, yuvanın giriş deliğinden içeri girerler. Kirpi gibi hayvanların geldiğini bildirmek için yuvanın çıkış deliğinden kaçarlar.
Maymunların da düşmanın cinsine göre farklı hareketlerde bulundukları tespit edilmiştir. Aslan, kaplan gibi bir hayvan görünce hemen yüksek ağaçlara tırmanırlar. Kartal gibi yırtıcı kuşları görünce, tam tersine ağaçların diplerine inerler. Yılan tehlikesine karşı, arka ayakları üzerinde durup otlar içinde gelecek yılanı gözetlerler.
Maymunun biri bir suç işliyor. Diğer maymunlar bunu dövmeye başlayınca, dayak yiyen maymun, tehlike sesi çıkarıyor. Bütün maymunlar, hemen ağaçlara tırmanıyorlar. Buradaki tehlike işareti, harp hilesi olarak kullanılıyor.
Her hayvanın kendine göre bir anlaşma şekli bulunmaktadır. Mesela horozun biri yem bulduğu zaman, tavukları çağırdığına çoğumuz şahit olmuşuzdur. Tavuğun civcivleri çağırdığını görmüşüzdür.
Her hayvanın yaşaması için kâfi derecede zeka ve uygun bir silah yaratan Allahü teâlâ, insanların menfaati için onlara akıl vermemiştir. Aslan, kaplan, kurt, ayı gibi hayvanlar akıllı olsaydı, insan için çok tehlikeli olurdu.
Leylek, solucan gibi hayvanlarla beslendiği gibi, su içinden, toprak aralarından avını kolay avlayabilmesi için, Allahü teâlâ gagasını uzun yaratmıştır.
Kayaların arasındaki otları kolayca alabilmesi için, Allahü teâlâ zürafanın boynunu uzun yaratmıştır. Kaplumbağa yavaş hareket eden bir hayvan olduğu için diğer hayvanların yememesi için kemikten bir muhafaza içinde yaratmıştır. Her hayvanın yaşadığı yerin hususiyetine göre, düşmanlarından korunacak bir silahı vardır. Zekası sayesinde bu silahını kullanarak hayatını devam ettirmektedir. Akılsız hayvana bunları veren Allahü teâlânın şanı çok yücedir.
Hayvanların yavru sevgisi
Yırtıcı kuşlar ve bazı hayvanlar yavrularına hiçbir zarar vermeden uzak yerlere götürürler. Yarasalar emin yer bulana kadar 2-3 gün yavrularını sırtlarında taşırlar. Aksilokop hayvanı yumurtladıktan hemen sonra ölür, yavrusunu hiç görmez buna rağmen yumurtadan çıkacak yavrusuna gösterdiği ihtimam dikkate şayandır. Yavrusu bir sene gıdasını temin etmeye muktedir değildir. Bundan dolayı anne, bir ağaç parçasında uzunca bir oyuk meydana getirir. Çiçek yapraklarını ve bazı yumuşak dalları buraya doldurmaya başlar ve oraya bir yumurta bırakır. Sonra ağaçtan çıkardığı tozları hamur haline getirip tavan yapar. Bundan sonra başka bir yuva yapmaya koyulur. Buraya bıraktığı yiyecekler, bu yavruya tam bir sene yeter.
Eşek arısı toprakta kazdığı çukura yumurtasını bırakmadan önce avladığı hayvanları da yumurtanın yanına bırakır. Sonra üstünü örter.
Yapılan araştırmalarda, bir serçenin yeni çıkmış bir yavrusu için günde 1217 kere gıda aramak için sefer yaptığı tespit edilmiştir.
Yavrularının kaybolması üzerine hayvanlardaki üzüntünün, araştırmalara göre insanlardan daha çok olduğu tahmin edilmektedir.
At, yavrusu öldüğünde acı acı kişner, gözlerinden yaşlar akar, ölüsünün başına kimseyi yaklaştırmaz. Gömdükten sonra başında bekler. Yemeden içmeden kesilir. Bazılarında bu üzüntü, ölümle neticelenir.
Tavuk, kaz, köpek gibi hayvanların yavrularını vermemek için insanlara saldırdığını, kedilerin, yavrularını ağızlarına alarak, onları incitmeden götürdüklerini görenler çoktur.
Yaban domuzu avında, domuzların, yavrularını bırakıp kaçmadığı, bilakis, yavrularını burunları ile iterek kaçmalarını sağladığı defalarca görülmüştür.
Kangurunun, tehlike görünce yavrularını karnındaki torbaya doldurup kaçtığı bilinmektedir.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, yarattığı yüz rahmetten birini mahlukat arasında taksim etti. Bu sebeple anne evladına şefkat eder, hayvanlar yavrularını sever ve bütün mahlukat birbirine merhamet eder.) [Ebu Ya’la]
Nesillerini devam ettirebilmeleri için hayvanlara da bu sevgiyi veren Allahü teâlânın kudreti sonsuzdur.
Arıların hayatı
Arılarda cemiyet hayatı çok düzenlidir. İşçi arı 6 hafta, erkek arı 6 ay, ana arı 5 yıl yaşar.
Petekler altıgen prizma şeklinde olup, en az balmumuyla en çok balı depo edebilecek şekilde imal edilir. Yapılan petekler kuvvet ve hafiflik bakımından birer harikadır. Altıgen prizma aynı zamanda dışarıdan zorlamaya karşı en dayanıklı şekildir. Petek hücreleri o kadar muntazamdır ki, 18. asırda yaşamış Fransız bilim adamı Remaur, bu hücrelerin çaplarının milletlerarası bir ölçü olarak kullanılmasını teklif etmiştir. Amerika’daki bir arı ile Türkiye’deki bir arı, aynı ölçülerde, aynı altıgen şeklinde petek yapmaktadır.
İşçi arılar, düşmanlara iğneleriyle karşı koyarlar. Her arı cemiyetinin kendilerine has kokusu vardır. Kovan nöbetçileri bu kokuyu taşımayan arıları içeri sokmazlar.
Erkek arıların görevleri ana arıyla çiftleşmektir. Sonbaharda ana arı ile yaptıkları zifaf uçuşundan sonra artık kovana yük olmaya başladıkları için, işçi arılar tarafından kovandan atılır.
Ana arı, kovanda tektir. Ortalama olarak dakikada 2, günde 2500 ve ömrü boyunca iki milyon yumurta yapabilir. Kendisinin, yumurta ve yavrularının bakımı, dadı işçi arılar tarafından sağlanır. Arı sütü ile beslenir. Kozadan çıktıktan 7 gün sonra kovanın bütün erkek arılarını peşine takarak “zifaf uçuşu” için havanın çok yükseklerine çıkar. Zayıf, yaşlı, iyi beslenememiş erkek arılar yorulup ölürler. Yorulmayan, sağlıklı bir grup erkek arı takip eder. Zifaf uçuşu bittikten sonra eski ana arının yerini almak üzere kovana döner. Eski ana arı, yeni ana arının çıkmasından bir hafta önce işçilerin yarısını alarak yeni bir yuva kurmak için kovandan ayrılır. Bu toplu halde kovandan ayrılmaya oğul verme denir. Ana arı, istediği zaman döllenmemiş yumurta da bırakabilir. Döllenmemiş yumurtalardan erkek arı, döllenmiş yumurtalardan ise dişi arı olur. Döllenmiş yumurtadan çıkan larva, arı sütü ile beslenirse, ana arı olur.
Gözle pek renkli görünmeyen çiçekler bile arılara mor ötesi ışınlarla rengârenk görünür. Arılar bu kabiliyetleri sayesinde bulut arkasındaki güneşi bile görür, kovanların ve çiçeklerin yerini hesap ederler. Yeşil ve kırmızıyı göremezler. Çünkü yeşil ve kırmızıyı görmede onlar için bir fayda yoktur. Görmemeleri iyidir. Arılar için esas mesele bal özü ile dolu çiçekleri görebilmektir. Öbürleri ile uğraşması boşa çalışmak olur. Bal özü olan çiçekler ortası sarı olarak netleşir ve arıyı doğruca nektar kaynağına çeker.
Arılar yapacakları bütün şeyleri nasıl öğrenirler? İşçiler çiçeklerin yerini keşfetmeyi, nektar emmeyi, polen toplamayı, bal petekleri yapmayı, larvalara bakmayı ve düşmanları iğnelemeyi nasıl öğrenirler? Bal arısı mühendis gibi petek yapar. Silindir yapsaydı aralarında boşluk kalırdı. Altıgen prizmalar arasında yer ziyan olmuyor. Dörtgen olsaydı hacimleri daha az olurdu. Bunu insanlar okumakla, öğrenmekle anlıyor. Öğrenmeyen kişi anlayamıyor. Arıya bunu bildiren kim?
Bütün bunları, onu yaratan ilham etmektedir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:
(Rabbin bal arısına, “Dağlarda, ağaçlarda ve çardaklarda kendine ev [kovan] edin. Sonra meyveler [ve çiçekler]den ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı [bal imalini öğrettiği] yollara gir” diye ilham etti. Arılar, insanlar için şifalı olan çeşitli renkte bal yapar. Bunda düşünenler için elbette büyük ibret vardır.) [Nahl 68, 69]
Köpek ve diğer hayvanlar
Sual: Köpek niçin daha çok kötüleniyor?
CEVAP
Din kitaplarında hayvanlardan bahsedilmesi genellikle sıfatları yüzündendir. İnsanların bu sıfatlardan kaçması içindir. Yalnız köpek değil, birçok hayvan hakkında âyet, hadis ve atasözü vardır. Bunlardan köpek hakkında söylenenlerden bazıları:
Kötü bir âlim, (Dilini sarkıtıp soluyan köpeğe) benzetilmiştir (Araf 176)
Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:
(Kendini başkalarından üstün tutanı, Allahü teâlâ alçaltır. Herkesin gözünde küçük olur. Hatta köpekten, domuzdan daha aşağı görünür.) [Beyheki]
(Canlı resmi, köpek ve cünüp bulunan eve rahmet melekleri girmez.) [Nesai]
İslam âlimleri buyuruyor ki:
* Şeytan, köpek gibidir; köpek kovalayınca kaçar, ama başka taraftan yine gelir. Nefs, kaplan gibidir; saldırması, ancak öldürmekle biter.
* Hocasını incitene darılmayan köpekten aşağıdır.
* Kendini, uyuz köpekten üstün bilen, büyüklerin feyzinden mahrum kalır, hatta kendini Frenk kâfirlerinden üstün bilenin Allahü teâlâyı tanıması haramdır.
* Nefs kâfirdir, köpekten aşağıdır, çünkü köpek Cehenneme girmeyecek. Hatta Kıtmir isimli köpek Cennete girecek. [Burada nefsin kötülüğü anlatılıyor.]
* Dağda yalnız yaşayan birine, “Burada ne yapıyorsun” diye sorulunca, (Köpek çobanlığı yapıyorum) diye cevap verir. “Peki köpekler nerede” dedikleri zaman, (Benim nefsim köpek gibi ısırıcıdır. Kimseye zararı dokunmasın diye onu insanların arasından çıkardım) der.
Köpeğin övüldüğü yerler de vardır:
Köpek ekmek veren eli tanır.
Köpek sahibini ısırmaz.
Köpek bile yal yediği çanağa pislemez
Komşu iti komşuya ürümez.
Kadın düşmanlığını güler bildirmez
Köpek dostluğunu ulur bildirmez.
Kur'an-ı kerimde, koyun keçi gibi eti yenen, temiz hayvanlar da aşağılanıyor. Bu aşağılamak, onlar Cehennemliktir anlamında değildir. Onlar akılsız, gayesiz anlamındadır. Bir âyet meali:
(Kâfirler hayvan [davar] gibidir, hatta daha aşağıdır.) [Furkan 44]
Eşek de kötüleniyor:
(En çirkin ses eşek sesidir.) [Lokman 19]
(Onlar kitap yüklü eşeğe benzer.) [Cuma 5]
(Aslandan ürkerek kaçan yabani eşeklere benzerler.) [Müddesir 50,51]
Maymun da kötüleniyor: (Onlara, aşağılık maymun olun dedik.) [Araf 166]
Domuz da kötüleniyor: (Domuz eti haramdır.) [Maide 3]
Övülen hayvanlar da var, yerilen de var. Akrep yılan, sokuculuğu ile, tilki kurnazlığı ile, koyun, kuzu uysallığı ile, kurt zalimliği ile, domuz pis olması ile, keçi ve katır inadı ile, deve kini ile meşhurdur.
Sonuç olarak, insan hayvana benzememeli, yılan, akrep gibi sokucu olmamalı, eşek gibi yüksek sesle konuşmamalı, köpek gibi ısırıcı, aslan, kaplan gibi parçalayıcı, kedi gibi nankör olmamalı deniyor. Köpek örneğinin çok olması aramızda çok bulunduğu içindir.
.
|
19’cular bâtıl dini nedir?
|
Resul = Elçi olduğunu iddia eden Mısırlı Reşat Halife denilen bir sapığın kurduğu, İslam düşmanlarının destekleyip yaymaya çalıştığı bir dindir. İslamiyet ile alakaları yoktur. Reşat halifeye resul demeyenlere kâfir diyorlar.
Şefaat için diyorlar ki:
(O gün ne Ali ne Veli, ne İsa ne Musa, ne Ahmed ne de Muhammed, 19 mesajını inkâr eden suçluları kurtaramaz.)
Reşat Halife onlara göre Muhammed aleyhisselamla ve İbrahim aleyhisselamla bir hatta daha üstün! Diyorlar ki:
(İbrahim namaz, zekat, oruç ve hac pratiklerini öğretti. İbrahim’in izleyicisi Muhammed son Mesaj'ı iletti. Reşat ise dinin evrensel kanıtını bildirdi.)
Kıyamet 2280 yılında kopacakmış. Tanrı, bütün dinlerde reform ve rönesansı 1974 yılında Reşat Halife ile başlatmış. Bu 2280 yılına kadar sürecek bir kurtuluş şansı imiş. Yani bunlara iman etmek için bir fırsat imiş.
Tek tanrıya inanan herkes, kim olursa olsun hatta dinsiz bile olsa, müslümanmış. Diyorlar ki:
(Adem'den günümüze dek, sadece Tanrı'ya kul olup erdemli bir hayat süren herkes, dinsel pratikleri ne olursa olsun, müslümandır.)
Muhammed aleyhisselamın getirdiği İslam dini için diyorlar ki:
(Bizler, Khrishna-İsa-Muhammed merkezli dinler yerine özgün merkeze, Tanrı merkezli modele dönmeliyiz.)
Âlemlere rahmet olarak gönderilen Muhammed aleyhisselam için diyorlar ki:
(Muhammed’in her davranışı örnek olamaz.)
(Muhammed bir ümmiydi. ”Bu sözcüğün anlamı, Muhammed’in vefatından sonra yalan üretme yarışına giren hadisçiler tarafından "okuma-yazma bilmeyen" olarak kaydırıldı. Oysa Muhammed, okuma-yazma bilen bir ümmiydi.”)
(Muhammed isminden sonra salevat getirmek bid’attir.)
Kelime-i şehadetin ikinci kısmını, yani Eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resuluhü kısmını kabul etmezler. Bunu, La ilahe illallah ile beraber söylemek müşriklikmiş, puta tapmakmış. Diyorlar ki:
(İslam dininin ilk şartı [Kelime-i şehadet], ne yazık ki hadis ve sünnetin tuzağına düşen müslümanlarca tahrif edilmiştir. Milyonlarca müslüman, şeytanın politeist bakış açısının etkisine girerek, Allah’ın isminin yanında Muhammed’in de ismini koyuyorlar. Muhammed’in vefatından kısa bir süre sonra, ismi Allah’ın isminin ayrılmaz bir parçası haline sokulmuş ve İslamın ilk şartı tahrif edilmiştir. İsminin ezana eklenmesiyle bu putperestlik günde beş vakit yüksek sesle ilan edilmiştir.)
19’culara göre, hadis ve sünnete inanmak, bunları Kur’ana eş koşmak olup, Allah’ın dini olan İslamı ilkel bir Arap dini haline dönüştürmekmiş... Hadis-i şerifleri, peygamberi putlaştıran müşriklerin ve münafıkların uyduruk rivayetleri diye adlandırırlar.
Nisa suresinin (Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ülülemre (idarecilere) de itaat edin) mealindeki 59.âyet-i kerimesine saldırıp şöyle diyorlar:
(İslam, Tanrı artı peygamber artı iş başındaki görevlilerin oluşturduğu bir şirket dini midir?)
Hazret-i Mehdinin ve İsa aleyhisselamın kıyamete yakın geleceğine de inanmazlar.
Kâfir filozofları peygamber bilip ve en büyük 4 peygamberle bir tutarak diyorlar ki:
(Sokrat, Buda, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed gibi nice elçilerin mesajı sözde izleyicileri ve din adamları tarafından zamanla tahrif edilmiş ve tanınmaz hale getirilmiştir.)
Resul dedikleri Sokrat, Buda, Krişna ve Reşat Halife’nin, âlemlere rahmet olduğu Kur’anda belirtilen Muhammed aleyhisselamla aralarında fark yoktur derler. Çinlilerin, Japonların taptığı Buda’ya, Hinduların taptığı Krişna’ya “resullük” payesi vererek, dünya nüfusunun büyük bir kısmını oluşturan bu insanlara da ulaşmayı hedef edindikleri görülüyor. Ayrıca “resul” yolunu açık tutarak, çeşitli ülkelerden meşhur ilim adamlarına, yeni bir şey keşfeden insanlara hemen “Resul = elçi” payesini vererek bu sapıklıklarını yaymaya, gündemde tutmaya çalışacakları anlaşılıyor.
Peygamber efendimizin İslamiyet’i tebliğ ederken çektiği sıkıntıları, uğradığı hakaretleri, Ona iman etmeyen puta tapanlar, müşrikler yani kâfirler için gelmiş âyet-i kerimeleri delil göstererek, Reşat halifeyi ve buna inananları, Muhammed aleyhisselama ve Ona iman edenlere benzetiyorlar.
Peygamber efendimizin isminin yanına aleyhisselam gibi, evliyanın, âlimlerin isimlerinin yanına rahmetullahi aleyh gibi saygı kelimesi koymak, onları putlaştırmak, saygı ifadesini eklemek de puta saygı imiş. Böyle yapılan şahıs put, böyle yapanlar da putperest imiş. Yani, Muhammed aleyhisselam diyenler putperest imiş, Peygamber efendimiz de put imiş. Böyle yapmayana çok kızarmışız. Aynen şöyle diyorlar:
(Putlaştırdıkları insanların isimlerini birkaç övgü kelimesiyle birlikte zikretmeyen muhlisleri de putlarına saygısızlıkla suçlarlar.)
Namaz ve abdest için diyorlar ki:
Namaz sadece Allah’ı anmak için kılınır. Abdesti sadece cinsel ilişkide bulunmak ve tuvalet ihtiyacını gidermek bozar; gaz kaçırmak, kanamak, kadının âdet görmesi abdesti bozmaz ve namaza engel olmaz.
Namaz için örtünme diye bir koşul yoktur. Odasında kendi başına veya eşiyle birlikte namaz kılan biri dilerse çırılçıplak namaz kılabilir. Tanrı bizi elbiselerimize göre değerlendirmez ve bizim saklamaya çalıştığımız organları yaratan ve çalıştıran da kendisi olduğundan onları görmekten mahcup olmaz.
Cuma günü öğle namazını erkek veya kadın bir müslümanın önderliğinde [imamlığında] topluca kılarlar.
Kaçırılmış namazları kaza etmek, sünnet ve nafile namazlar eklemek, namaz kıldırma memurluğu (imamlık) diye bir meslek icat etmek, kadınların namazda önderlik [imamlık] etmesini yasaklamak, otururken Ettahiyyatü okumak ve bu duada peygambere ikinci şahıs olarak seslenmek, şehadette Muhammedin ismini Allah’ın yanına eklemek, Fatihadan sonra zammı sure okumak gibi nice kurallar ve inançlar bid’attir.
Diğer inançlarından bazıları şöyledir:
Kur’an değişmiştir.
Mezhepler ve tasavvuf Putçuluktur.
Tesettür yoktur.
Namaz, 3 vakittir.
Karı koca isterlerse çırılçıplak namaz kılabilirler.
Evrim teorisi vardır.
Erkeklere altın ve ipek haram değildir.
Resim, heykel, müzik, satranc helaldir, haram diyenler putperesttir.
Domuz yağı helaldir.
Hayzlı iken kadınlar namaz kılabilir, Kur’an okuyabilir.
Kur’ana dokunmak için abdest almaya gerek yok.
Fikir özgürlüğü Allah’a sövmek dahil hiçbir vakit engellenmemeli.
Cennet ve Cehennem, Tanrı'ya yakın veya uzak olmanın kişi üzerinde ifade için kullanılan bir mecazdan ibarettir, [yani Cennet ve Cehennem yoktur.]
Mucize diye bir şey yoktur. Peygamberlerin mucizeleri saçmalıktır.
Peygamberin ve diğer evliyanın âlimlerin şefaat edeceklerine inanmak, onları putlaştırmaktır.
.
|
Belam-ı Baura kimdir?
|
Sual: Bazı yazarlar, beddua eden Belam diye kötü birinden bahsediyorlar. Ehl-i sünnet âlimlerine de, Belam diye saldıranlar var. Bu Belam kimdir?
CEVAP
Asıl ismi Belam-ı Baura olup, Musa aleyhisselam zamanında yaşamıştı. İsm-i a'zamı bilen, her duası kabul olan büyük bir âlimdi. İlmi o derecede idi ki, sözlerini yazmak için, iki bin kişi yanında bulunurdu. Şöhreti her yere yayılmıştı. Bulunduğu Belka şehrinin valisi Belak, Hazret-i Musa’nın askerlerinin şehre girmemesi için, dua etmesini istedi. Ölüm ile tehdit etti. Can korkusu ile ve halkın verdiği rüşvete aldanarak, Musa aleyhisselama beddua etti. Akabinde dili göğsüne kadar sarkıp yapıştı. Musa aleyhisselamın askerleri tarafından öldürüldü. Müminlere beddua ettiği için ilahi gazaba uğradı. Dili göğsüne kadar sarkıp yapıştı. (Onun gibiler köpek gibidir) diye dillerde kaldı. Kur'an-ı kerimde de onun hakkında, mealen şöyle buyuruluyor:
(O, dünyaya meyletti ve nefsinin hevâsına uydu. Onun ibret verici hâli, üstüne varsan da, kendi hâline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğe benzer.) [Araf 176]
Müslüman, Belam gibi beddua etmez, lânet okumaz. Bir savaşta, kâfirlerin yok olması için Peygamber efendimizden beddua etmesini istediklerinde, (Ben lanet etmek için gönderilmedim. Ben, herkese iyilik etmek için, insanların huzura kavuşması için gönderildim) buyurdu. Nitekim Kur'an-ı kerimde mealen, (Seni âlemlere rahmet, iyilik için gönderdik) buyuruluyor. (Enbiya 107)
Ehl-i sünnet âlimleri, Resulullah efendimizin vârisleri olup, hepsi birer ayna gibidir. Bu büyüklere dil uzatanlar Belam’dır. O aynalarda kendi sûretlerini görüp, kendilerini tarif ediyorlar.
.
|
Ebu Talib’in diriltilmesi
|
Sual: Hazret-i Ali’nin babası ve Resulullahın amcası Ebu Talib, imansız mı öldü?
CEVAP
Evet imansız ölmüştür. Bu husustaki hadis-i şerifin meali şöyledir:
(Cehennemde en hafif azap Ebu Talib’e yapılır. Ayaklarında ateşten iki nalın olacak, bunların sıcaklığından beyni kaynayacaktır.) [Müslim]
Bu hadis-i şerif, Ebu Talib'in diriltilip iman etmesinden sonra, İmam-ı Kurtubi ve İmam-ı süyuti hazretlerinin bildirdiği (Amcam Ebu Talib, diriltildi ve iman etti) mealindeki hadis-i şerif ile nesh edilmiştir.
Ebu Talib’in diriltilerek iman ettiğini bildiren hadis-i şerif Kurtubi’den naklen İbni Hacer-i Mekki hazretlerinin Nimet-ül-kübra kitabında da yazılıdır. (Sayfa 10) Orijinali için tıklayınız.
Ebu Talibin diriltilerek iman ettiği Şifa-i şerif şerhinde de vardır. İmam-ı Süyuti hazretleri, Ebu Talib’in imanlı olduğunu ispat eden kıymetli bir kitap yazarak, 12 hadis âliminden de delil getirmiştir. (Mirat-i Mekke s.1096)
Sana kimse dokunamaz
İslamiyet kuvvetlendikçe müşriklerin düşmanlıkları arttı. Fakat Ebu Talib’den korktukları için bir zarar yapamıyorlardı. Müşrikler, Ebu Talib’e gelip "Ya yeğenini bize teslim et, yahut putlarımıza hakaret etmesin" dediler. Ebu Talib, müşriklerin arzusunu yeğenine bildirdi. Resulullah kabul etmedi. Ebu Talib, "Ey oğul sen vazifeni yap, ben hayatta olduğum müddetçe kimse sana dokunamaz" dedi. Müşrikler Ebu Talib’den çekindikleri için, Resulullaha bir şey yapamadılar. Fakat, Beni Haşimle her türlü alakayı kesip bir de ahdname yazarak Kâbe’nin duvarına astılar. Münasebet kesme [boykot] uzun sürdüğünden, Beni Haşim taraftarları perişan oldular.
Ebu Talib, Resulullahı korumada çok titizdi. Her gece kılıcı ile Peygamberimizin evinin etrafında sabaha kadar dolaşırdı. Peygamber efendimiz (Cebrail geldi. Müşriklerin astığı ahdnamedeki yazıları bir güvenin yediğini bildirdi) buyurdu. Bunun üzerine Ebu Talib, "Senin mabudun haktır. Sen doğru söylersin" diyerek müşriklerin yanına gitti. "Yeğenimin Rabbi, bir böcek gönderip ahdnamenizdeki yazıların hepsini telef etmiş. Yalnız Allah ismini bırakmış" dedi. Müşrikler alaylı bir şekilde gülünce, Ebu Talib, "Eğer o sözünde yalancı ise, onu size teslim edeceğim. Eğer doğru çıkarsa düşmanlığı bırakın" dedi. Razı oldular. Gidip bakınca Allah ismi hariç, diğer yazıların yok olduğu görüldü. Müşrikler mahcup oldu.)
Yeğenime tâbi olun
Medaric-ün-nübüvvede diyor ki:
(Ebu Talib, hasta olunca, ziyaretine gelenlere dedi ki: "Kâbe’ye hürmet edin, sıla-i rahmi bırakmayın, zayıflara yardım edin, fakirlere ihsan edin, emanete riayet edin, yeğenim Muhammed’e tâbi olun! O Arabın eminidir. Sözünde sadıktır. Davet ettiği şeyi akıl da kabul eder. Arabın, Acemin onu tasdik edip ona teslim olacağına inanıyorum. Ona yaklaşın, mal ve canınızla yardım edin!"
Ebu Talib, ölüm döşeğinde iken, Resulullah yanına gelip (İman et) buyurdu. Ebu Talib "Ey yeğenim, söylediğinin iyilik olduğunu biliyorum. Lakin ölüm korkusu ile imana geldi denilmesinden çekiniyorum" dedi. Öleceği zaman bir şey söyledi. Fakat hâlsiz olup sesi yavaş çıktığından herkes işitemedi. Yakınında bulunan Hazret-i Abbas (Kardeşim iman etti) dedi. Fakat Peygamber efendimiz (Ben işitmedim) buyurdu."
|
.
|
Eshab-ı kehfin hicreti
|
Sual: Eshab-ı kehf, ne yapmış da, keramet sahibi olmuşlar?
CEVAP
Eshab-ı kehf, mağara arkadaşları demektir.
Bu mübarek kimselerin isimleri, Yemliha, Mekselina, Mislina, Mernuş, Debernuş, Şazenuş, Kefeştatayyuş ve köpekleri Kıtmir’dir.
Hazret-i İsa’dan sonra, din düşmanları çoğalıp, her tarafı fitne kapladığı zaman, Eshab-ı kehf, sarayda görevli iken, dinlerini korumak için her şeylerini terk edip, Efsus=Tarsus’taki mağaraya hicret ettiler. Eshab-ı kehfin bu şerefe kavuşmaları hicret ettikleri içindir. (Mektubat-ı Rabbani c.2, m.68)
O tarihte kral, Roma imparatorlarından Dokyanus olup, zalim biriydi. Putlara tapardı. Daha sonra tanrılığını ilan etti. Putçuluğu kabul etmeyen müminleri, işkence ile öldürtüp, şehrin girişlerine astırırdı.
Kral, bir ihbar üzerine, sarayda görevli, imanlı gençlerin durumlarını öğrendi. Onları tehdit etti. Fakat onlar, putperestliği kabul etmeyerek, saray erkanı içinde, Rabbimizin verdiği büyük bir cesaretle, “İlahımız, göklerin ve yerin Rabbidir” dediler. Kral, Ninovaya gidiyordu. Dönüşüne kadar, onlara mühlet verdi.
Bu esnada istişare edip, hicret imkanı elde ettiler. Şehre yakın bir dağa gittiler. Giderken, yolda Kefeştatayyuş ismindeki bir çobana rastladılar. Çoban da iman edip yedincileri oldu.
Çobanın köpeği Kıtmir de, bu gençleri bırakmayıp, arkalarından takip etti. Köpek, salihlerin peşlerinden gitmek sadakatini gösterdiği için, [istisna olarak] Cennete girmekle şereflendi.
[Büyüklerin peşinden, yolundan giden de kurtulur]
Gençler, dağda, çobanın gösterdiği mağaraya girip ibadet ediyorlardı. Yiyip içeceklerini daha tecrübeli olan Yemliha, kıyafet değiştirip şehirden temin ediyor ve oradan bilgi getiriyordu.
Bu arada Dokyanus, Efsusta onları aradı. Kaçtıklarını haber alınca, babalarına sordu. Onlar da, dağa doğru gittiklerini söylediler. Dokyanus adamları ile gidip, o mağarayı buldu. “Burada ölsünler” diye mağaranın ağzını sıkıca kapattırdı.
Dokyanus’un yakınlarından iki mümin delikanlı, bu gençlerin kimliklerini ve başlarına gelen olayları bir taşa nakşedip, mağaranın duvarına yerleştirdi.
Allahü teâlâ gençlere uzun bir uyku verdi. Üç asır uyuduktan sonra uyandılar. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Onların kalblerine metanet verdik. O yiğitler [kralın karşısında] ayağa kalkıp, “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Ondan başkasını ilah edinmeyiz” dediler.) [Kehf 14]
(Biz, onları [beden ve elbiseleri hiç değişmeden] uyandırdık ki, birbirine sorup hallerini bilsinler. [Allah’ın kudretine olan yakînleri artsın, nimetlerine şükretsinler.] Onlardan biri, “Ne kadar kaldık” dedi. “Bir gün veya daha az” dediler. [Uzamış saç ve tırnaklarına bakınca] “Ne kadar kaldığımızı Rabbimiz daha iyi bilir. Birinizi bu para ile şehre gönderin de, temiz yiyeceklerden erzak getirsin, dikkat etsin, kimseye bir şey hissettirmesin” dediler.) [Kehf 19]
Bunların en olgunu olan Yemlihanın yine kıyafetini değiştirip, kimseye bir şey sezdirmeden gidip ihtiyaçlarını görüp gelmesini uygun gördüler.
Yemliha, Tarsusa gelince, şehri çok değişmiş buldu. Bir günde bir şehir nasıl bu kadar değişir diye hayret etti. Nihayet bir fırına girdi. Dokyanus zamanında, onun adına basılmış olan altın parayı verince, fırıncı, bu adamın hazine bulduğunu sanıp hemen zaptiyeye bildirdi. Yemliha’yı tutup, “Bulduğun hazineyi ver” diye tehdit ettiler. Yemliha ise, “Hazine falan bulmadım. Bu parayı dün evden aldım, bugün çarşıya getirdim” dedi. Babasını ve tanıdıklarını sordular. Yemliha söyledi. Onlar ise, “Burada öyle kimseler yok, sen yalan söylüyorsun” dediler. Çok sıkıldı. “Dokyanusa gidelim, o beni tanır” dedi. Onlar da “Dokyanus öleli üç asır oldu. Sen bizimle alay mı ediyorsun?” dediler.
Padişahları olan Salih Melik Tendrusa götürdüler. Bu padişah mümin idi. Yemliha, başından geçenleri anlatınca, padişah; yakın adamlarıyla birlikte, mağaraya geldi, önceki halleri üzerine yazılan taşı okudu. İsimleri ve halleri anlaşıldı. Hepsinin boynuna sarılıp, vedalaştılar. Eshab-ı kehf de, tekrar eskisi gibi uykuya daldılar.
Eshab-ı kehf, Hazret-i Mehdi zamanında uyanacak ve Onun askerleri olacaklardır. Hadis-i şerifte, (Eshab-ı kehf, Mehdi’nin yardımcıları olacaktır) buyuruldu. (İ.Süyuti)
Eshab-ı kehfin isimleri yazılı kağıdı evinde, üstünde bulundurmak zararlardan korur, bereket verir. Tarlanın bereketi için, Eshab-ı kehfin isimleri dört kağıda yazılıp, her birini, tarlanın ayak basılmayan dört köşesine gömmelidir. (Ruh-ul-beyan, Fevaid-i Osmaniyye)
.
|
|
|
Sünnet olmak yanlıştır.
Peygamberler masum değildir.
Kur'anı tefsir etmek, Allah’a şirk koşmaktır.
.
|
Hallac-ı Mansur
|
Sual: Hallac-ı Mansur kimdir, niye öldürüldü?
CEVAP
Asıl adı Hüseyin bin Mansur’dur. Hallac denilmesinin sebebi şudur: Bir gün, arkadaşı olan bir hallacın dükkanına girdi. Bir işinin görülebilmesi için onun yardımını rica etti. Fakat hallacın gittiği yerden dönüşü biraz uzun sürdü. Geldiğinde; "Ya Hüseyin, senin için bugün işimden oldum" diye söylendi. Hallac-ı Mansur onun endişeli hâline bakarak gülümsedi; "Üzülme senin işini de biz halledelim" diyerek parmaklarını pamuk yığınlarına doğru uzatıverdi. O anda henüz atılmamış pamuk yığınları harekete geçti. Kaşla göz arasında, tel tel saf pamuk bir tarafa, kirli ve süprüntü kısmı ise diğer tarafa ayrıldı. Hallaç şaşırıp kalmıştı. Olay kısa zamanda halk arasında yayıldı. Bundan sonra da ona Hallac-ı Mansur dendi.
Pek çok kerametleri görüldü. Yanına gelenlere yazın kış, kışın yaz meyveleri ikram ederdi. İnsanlara, evlerinde ne yediklerini, ne yaptıklarını, ne konuştuklarını ve kalblerinden geçenleri Allahü teâlânın izni ile haber verirdi. 400 kişi ile birlikte çöle açılmıştı. Birkaç gün geçti. Yiyecek hiçbir şey bulamadılar. Açlıktan perişan bir hâle geldikleri sırada ona gelerek hallerini arz ettiler. Hemen elini arkaya uzatıp, 400 kişinin her birine bir kelle ile iki pide verdi.
Enel Hak dedi
Allahü teâlânın aşkı ile kendinden geçtiği bir sırada; "Enel-Hak" dedi. Bu sözün anlamı, (Ben Hakkım) demek ise de, (Haktan başka hiç kimse yok) demek istemişti. Bu sözü için katline fetva verdiler. Halife, onun bir yıl zindana atılmasını emretti. Fakat halk yine ona gidip bazı meseleler soruyordu. Daha sonra ziyaret de yasaklandı. Şeyh Ebu Abdullah-i Hafif anlatır: "Hile ile Hallac-ı Mansur'u görmeye gittim. Yumuşak halılar ve döşeklerle döşenmiş, güzel bir oda gördüm. Oradaki köleye, "Şeyh nerede?" dedim. "Abdest alıyor" dedi. "Bu zindanda ne iş yapıyor?" dedim. "13 batman ağırlığında bir demir bağ ile, her gün bin rekat namaz kılıyor" dedi. Sonra, "Bu zindanda eşkıya ve hırsız çok, onlara nasihat eder" dedi. Biz konuşurken o abdest alıp geldi. Bana: "Ey genç nerelisin?" dedi. "Şirazlıyım" dedim. Meşayıhlerden sordu. Ebü'l-Abbas ibni Ata'ya gelince, "Onu görürsen, o mektupları yakmasını söyle." Tam bu sırada zindancıbaşı içeri girdi. Saygı gösterdikten sonra, "Düşmanlar beni halifeye gammazlamışlar. Güya ben, ululardan birini buradan bin dinar alarak salmışım. Yerine de halktan birini hapsetmişim. İşte şimdi beni katledecekler" dedi. Şeyh: "Var selametle git" dedi. O gittikten sonra, şeyh hücrenin ortasında dizleri üzerine gelerek, ellerini havaya kaldırdı. Başını önüne eğdi. Şehadet parmağı ile işaret ederek ağladı. Öyle ağladı ki, gözyaşından ıslanmadık bir yeri kalmadı. Kendinden geçerek yüzünü yere koydu. O sırada zindancıbaşı içeri girdi. Şeyh: "Ne oldu?" diye sordu. Zindancıbaşı: "Kurtuldum" dedi. "Hangi sebeple kurtuldun?" diye sordu. Halife; "Seni öldürecektim. Şimdi sana gönlüm ısındı. Tekrar affettim" dedi.
Yüz kırbaç vurun
Halife, "O, fitne çıkarmak istiyor, onu katledin veya Enel-Hak sözünden dönene kadar dövün" emrini verdi. Ona önce yüz kırbaç vurdular. Hiç ses çıkarmadı. Ölmediğini görünce, ellerini ve ayaklarını kestiler. "Korkudan sarardığımı sanmayın. Kan kaybetmekten sararıyorum" buyurdu. Darağacında "Tasavvuf nedir?"diye sordular. "Tasavvufun en aşağı derecesi, işte bende gördüğünüz bu hâldir." "Ya ileri derecesi?" dediler. "Onu görmeye tahammülünüz olmaz" dedi.
İdam edilmeden önce halk taş atmaya başladı. Atılan taşlara hiç ses çıkarmıyor, hatta tebessüm ediyordu. Bir dostu, gül attı. O zaman inledi. Sebebi sorulduğunda; "Taş atanlar beni tanımaz. Halden anlayanların bir gülü beni incitti" dedi. Ellerinden, bacaklarından sonra dilini de kesmek istediler. İzin isteyip; "Allah’ım, bana senin için bu işkenceyi reva görenleri affet!" diye yalvardı.
Daha sonra dili ve başı da kesildi, cesedi yakıldı, külleri Dicle'ye atıldı. Atılan küller dökülür dökülmez, nehir hemen kabarmaya başladı. Kabaran Dicle'nin suları Bağdat'ı basmak üzereydi. O zaman bir dostu hırkasını Dicle'ye attı ve Dicle bir müddet sonra eski normal hâlini aldı. Hallac bu kimseye, şehit edilmeden önce: "Benim kollarımı, bacaklarımı, başımı kestikten sonra, cesedimi yakıp, külünü Dicle'ye atarlar. Korkarım ki, nehir taşıp Bağdat'ı basar. O zaman hırkamı nehre götürüp at" buyurmuştu.
Sual: Hallac-ı Mansur, niçin Enel hak dedi?
CEVAP
Evliyadan bazıları Allahü teâlâyı zikrettiği zaman, Rabbinden gayrı her şeyi, hatta kendi nefsini bile unutur. Zikrettiği yani andığı mahbubun adını dilinden düşürmez.
Hallac-ı Mansur hazretleri, La ilahe illallah demeyi o kadar çoğaltmıştı ki, anması kalbden ruha geldi. Orada ünsiyet peyda ederek ilahi aşka kavuştu. Dünyadaki her şeyi hatta kendi adını bile unuttu. Aşk sarhoşluğu kapladı. Buna sekr hali deniyor. Bu halde iken, (Sen kimsin?) diyenlere, (Enel-Hak) diye cevap verdi. Üzerinden sekr hali gidince, yani ayılınca (Enel-Hak) dediğini hatırlamadı. Fakat dine aykırı konuştuğu için şehit edildi. Yere dökülen kanları (Enel-Hak) şeklini aldı.
Ali Ramiteni hazretleri buyurdu ki:
Hallac-ı Mansur zamanında Hace Abdulhalık-ı Goncdüvaninin talebelerinden biri bulunsaydı, Mansur idam edilmezdi. Yani Hace hazretlerinin talebelerinden biri bulunsaydı, Hüseyn Mansuru teveccühleriyle, içinde bulunduğu makamdan tez geçirirdi. İdam edilmesi gerekmezdi.
Hallac-ı Mansur hazretleri, içinde bulunduğu halden dolayı mazurdu. Onu şehit edenler de dinin emrini yerine getirdi. İki tarafa da bir şey söylenmez.
Hallac-ı Mansur hazretlerinin (Enel-Hak) yani (Ben Hakkım) dediği gibi, Bayezid-i Bistami hazretleri de sekr halinde (Sübhani) yani (Ben Sübhanım) demiştir.
Talebeleri, (Siz kendinizin sübhan, yani ilah olduğunu söylediniz) demeleri üzerine, (Bir daha öyle bir şey söylersem, beni kılıçla kesin) buyurdu. Sekr hali kaplayınca yine (Sübhani) dedi. Hemen hocalarının emri üzerine kılıçla vurdular. Fakat kılıç kesmedi. O hal üzerinden gidince, yine (Sübhani) dediğini söylediler. (Niye beni öldürmediniz?) buyurdu. (Kılıç kesmedi) dediler. O vakit, (Demek o sözü söyleyen, bu haldeki Bayezid değildi) buyurdu.
Evliyayı böyle sekr halinde, yani şuursuz iken söyledikleri sözlerden dolayı kötülemek doğru değildir.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Evliya, sekr karışmayan hallerde böyle uygunsuz sözler söylemez. Sahv, yani uyanıklık halinde olanlarda sekr hiç bulunmaz sanmamalıdır. Sekrsiz olan sahv, noksanlıktır. Halis, karışıksız sahv, avamda bulunur.
Cüneydi Bağdadi hazretleri, sahvın sekrden daha üstün olduğunu söylediği halde, sekr karışık olan o kadar sözleri vardır ki, saymakla bitmez. (Bilen de Odur. Bilinen de Odur) demiştir.
Evliyanın gizli marifetleri açığa vurmaları, hep sekr karışık hallerde olmuştur. Sahv halinde biraz sekr bulunması, yemeğe lezzet vermek için tuz karıştırmaya benzer. Tuzsuz yemek, tatsız olur.
Aşk olmasaydı, aşkın gammı olmasaydı,
Tatlı sözleri kim söyler, kimler duyardı?
Mecnuna adın ne diyorlar, Leyla diyor. Çünkü gönlü Leyla ile dolu. Leyla’dan başka kimseyi tanımıyor, bilmiyordu. Şehrin ortasında Leyla Leyla diye bağırarak geziyordu. Leyla diyerek feryat ederek ağlıyordu. Derdine deva olmak üzere Leyla gelip, kendisini tanıtmışsa da, (Ben seni tanımıyorum. Sen gerçek Leyla isen, ya bendeki Leyla kim) diye cevap vermiştir.
Evliyanın sekr halinde söylediği sözlerden dolayı onları ayıplamak doğru değildir. Meczublar ve mecnunlar da mazurdur. Bu haldeki sözleri hüccet olmadığı gibi, ayıplamak da doğru değildir.
Sual: Bayılan, deliren, sara tutan veya sarhoş olanın, şuursuz halde iken söylediği sözlerin dindeki yeri nedir? Şuursuz halde küfre düşücü söz söylese, evini birine hediye etse, birinden bir şey satın alsa, dinin hükmü nedir? Bu halde namaz kılmasa, kazası gerekir mi? Tasavvuf sarhoşlarının durumu bunlardan farklı mıdır?
CEVAP
Bayılmak, deli olmak ve sara tutmakla abdest bozulur. Yürürken sallanacak kadar şuursuz olmak da abdesti bozar.
Deliren veya bayılan kimse, 24 saatte ayılmazsa, iyi olunca namazlarını kaza etmez. İçki, afyon, ilaç ile aklı giden her namazı kaza eder. Yani hastalık, bayılmak gibi elinde olmayan bir sebeple, beşten fazla namazını kılamazsa, hiç birini kaza etmez. Beşten az olursa kaza eder. Fakat içki, uyuşturucu madde, ilaç gibi bir şeyle bayılan, kılamadığı namazlar az da, çok da olsa hepsini kaza eder.
Tasavvuf ehli, kendisini hal kaplayıp şuurunu kaybettiği zaman, dine uymayan sözlerinde mazur olur. Deli gibidir. Şuursuz iken, ibadetleri kaçırmaları günah olmaz ise de, akılları başlarına gelince, kaçırdıkları ibadetleri hemen kaza etmeleri gerekir. Bunların dine uymayan sözlerine başkalarının uymaları caiz değildir. Kendileri günaha girmezlerse de, bunlara uyan günaha girer. Alkollü ve uyuşturucu maddelerle sarhoş olanlar böyle değildir. Bu hale kendileri sebep oldukları için günaha girerler ve kaçırdıkları ibadetleri kaza etmeleri gerekir. (Seadet-i Ebediyye)
Sual: Hallacı Mansur, Enelhak demekle ben bâtıl değilim, hakkım diyor diye tevil etmek caiz mi?
CEVAP
Evet.
.
|
İbni Sina
|
Sual: İbni Sina’nın felsefi görüşleri de var mıdır?
CEVAP
İbni Sina’nın tıp sahasında hizmetleri olmuştur. Ancak, Yunan filozoflarının tesirinde kalarak onlar gibi âlemin ezeli olduğunu söyleyerek dalalete düştüğü Mearif-i Ledünniyyede yazılıdır.
Ahlak-ı Alai kitabında da, (İbni Sina, Muad kitabında kıyamette dirilmeyi inkâr ediyor) diyor.
Ahmed Asım efendi hazretleri, Emali şerhinde buyuruyor ki:
(Âlem, bütün parçaları ile birlikte hadistir, yani yok iken sonradan yaratılmıştır. Fakat Aristo, Farabi ve İbni Sina maddenin kadim olduğunu söylediler.)
İmam-ı Gazali hazretleri de, Yunan filozofları gibi, Farabi ve İbni Sina’nın da dalalete düştüklerini bildirmiştir. (El-Munkız)
İmam-ı Rabbani hazretleri de, ima
.
|
Somuncu Baba
|
Âlim ve veli bir zattır. Asıl ismi Hamid’dir. "Somuncu Baba" lakabıyla meşhurdur. 1349’da Kayseri'de doğdu. Şam'a gidip ilim öğrendi. Orada pek çok velinin sohbetlerine katıldı. Manevi yol ile Bayezid-i Bistami'den feyz aldı. Tebriz yakınlarında Hâce Alâeddin-i Erdebili’den ilim öğrendi. Tasavvufta üstün derecelere kavuştu. Hâce Erdebili, bir gün Hamid-i veli'ye; "Artık öğrendiğin ilmi, insanlara öğretmek üzere Anadolu'ya git" buyurup, ona izin verdi. Hâce, onu talebeleriyle birlikte, "Şemseddin-i Tebrizi Makâmı" denilen yere kadar uğurladı. Sonra onu haset edenlerin de bulunduğu topluluğa dönerek; "Hamid'in arkasından bakın. Eğer dönüp bizden tarafa bakarsa, Anadolu'da onun ilminden istifade ederler. Bakmazsa, onun ilminden hiç kimse istifade edemez" buyurdu. Oradakiler merakla Hamid'in arkasından bakmaya başladılar. Hamid-i veli, gözden kaybolmadan önce iki defa arkasına baktı. Onu haset edenler, yanlışlıklarını anladılar.
Kayseri'de talebeleri, ondan feyz almaya başladı. Talebelerinden Şücâ-i Karamâni'ye; "Ankara'da Numan isminde bir müderris var. Onu buraya davet et" buyurdu. O da Ankara'ya gitti. Müderris Numan; "Bu davete icabet lazım" diyerek, beraberce Kayseri'ye geldiler. Bayram günü buluştukları için, hocası ona "Bayram" lakabını verdi. Müderris, sohbetlerini dinleyince, onun büyük bir âlim ve veli olduğunu anladı. Hocasından zâhiri ve bâtıni ilimleri öğrenerek kısa zamanda büyük mesafeler aldı. Hacı Bayram, kendisini tasavvufa verdi ve bu yolda yüksek derecelere kavuştu.
Somuncu Baba, Tebriz'e ve oradan da Anadolu'ya gelip, Bursa'ya yerleşti. Hacı Bayram-ı veli, sık sık Bursa'ya gelip onu ziyaret ederdi. Bursa'da ilmini kimseye söylemedi. Halk içinde Hak ile olmaya gayret etti. Bir fırın yaptırdı. Fırınına merkebiyle dağdan odun getirir, onunla ekmek pişirirdi. Somun satarak geçimini sağlardı. Halk, buna "Somuncu Baba" der ve pişirdiği ekmeğin lezzetine doyamazdı. Fırını, Ali Paşa Çınarı civarında olup, iki gözlü idi. Fırının bitişiğinde de, ibadet ettiği bir odası vardı.
Yıldırım Bayezid han, Bursa'da Ulu Camiyi yaptırırken, çalışan işçilerin ekmek ihtiyacını Somuncu Baba temin etti. Caminin yapılması bittikten sonra, bir Cuma günü açılış merasimi yapıldı. O gün başta Yıldırım Bayezid han, damadı Seyyid Emir Sultan, Molla Fenari, ulemadan pek çok kimse Ulu Camiyi doldurdu. Padişah, caminin açılış hutbesini okumak üzere Emir Sultan'a vazife verdi. O da "Sultanım! Zamanın büyük âlimi burada iken, bizim hutbe okumamız uygun değil. Hutbeyi okumaya layık zât şudur" diyerek, Somuncu Baba'yı gösterdi.
Somuncu Baba, Padişahın emri üzerine minbere giderken Emir Sultan'ın yanına gelince; "Emir'im, niçin beni ele verdin?" dedi. O da; "Bu işe senden daha layık olanı yok" dedi. Bu konuşmaları dinleyen cemaat, Somuncu Baba'nın hutbesini merakla bekliyordu. Somuncu Baba, hutbede; "Bâzı âlimlerin, Fatiha-i şerifenin tefsirinde anlayamadığı kısımlar vardır. Onun için bu surenin tefsirini yapalım" buyurarak, Fatiha suresinin, yedi türlü tefsirini yaptı. Herkes şaşırıp kaldı. Molla Fenari hazretleri; "Somuncu Baba, önce bizim Fatiha suresindeki müşkülümüzü halletti. Onun büyüklüğüne, bu yedi çeşit tefsir kâfidir" dedi.
Namazdan sonra bütün cemaat, Somuncu Baba'nın elini öpmek istedi. Onların bu arzusunu kıramayıp, kapıda durdu. Caminin üç kapısından çıkan herkes; "Ben Somuncu Baba'nın elini öptüm." diyordu. Somuncu Baba, Allahü teâlânın izniyle her üç kapıda da aynı anda bulunarak herkese elini öptürmüştü. Molla Fenari'nin, ondan aldığı feyiz ile yazdığı tefsirini âlimler çok beğenmiş, muteber bir tefsir olduğunu söylemişlerdir.
Somuncu Baba, durumunun anlaşılması üzerine, bir sabah erkenden, birkaç talebe ile yola çıktı. Aksaray'a geldi. 1412’de, bir gün tanıdıkları ile helalleşti. İki rekat namaz kıldı. Uzun bir duadan sonra kelime-i şehadet getirerek vefat etti.
|
.
|
Çok olanın kıymeti bilinmez
|
Sual: Çok kıymetli bir şey, çok olunca da kıymetli midir?
CEVAP
Evet, çok olsa da kıymetlidir. Ancak çok olduğu için kıymetlinin kıymeti bilinmez. Birkaç örnek verelim:
1- Çok kimse, beş vakit namazı kılmaz, ama bayram namazını ihmal etmez. Halbuki beş vakit namaz farz, bayram namazı ise vacibdir, diğer üç mezhepte ise sünnettir.
2- Çok kimse, bayramlaşır, bayram tebriki yazar. Ama dinimizde Cuma günü bayramlardan daha kıymetlidir. Cuma günü haftada bir geldiği için o kadar hatırlanmaz. Ama bayram, yılda iki kere geldiği için daha çok önem verilir.
3- Her zaman ve her yerde çok bulunan havanın kıymeti bilinmez. Bunun için bize bedava veren Allahü teâlâya şükretmeyi hatırlamayız bile. Halbuki birkaç dakika nefes almazsak ölürüz.
4- Bir devirde, Fatih’te oturur iken, çok su sıkıntısı çekmiştik. Şimdi, her gün suyumuz aktığı halde, yani çok olduğu halde, suyu getirenlere teşekkür etmeyi bile hatırlamıyoruz. Su nimetini veren Allahü teâlâya da şükretmekten aciziz. Çünkü hiç su sıkıntısı çekmiyoruz.
5- Gözümüz her zaman gördüğü için gözümüzün görmesine şükretmiyoruz. Kulak, dil ve diğer uzuvlarımızın hepsi böyledir. Bu uzuvların biri elden gidince o zaman kıymeti anlaşılıyor. Hastalanmadıkça sağlığın kıymeti bilinmiyor. Akıl büyük nimet iken, delileri görmedikçe kıymeti anlaşılmıyor. Hatta görsek bile gülüp geçiyoruz. Hepsinden önemlisi de doğru imana sahip olma ve bu doğru yolun büyüklerini tanımakla şereflenmektir.
6- Yaşım yetmiş civarındadır. Küçüklüğümüzde, köyümüzde elektrik yoktu. İdare denilen muma benzeyen ışıklarla idare ederdik. Şimdi elektriğe kavuştuk ama, her zaman elektrik olduğu için bu çok olan nimetin kıymeti bilinmiyor. Sadece elektrik kesilince anlaşılabiliyor. Bunun gibi güneş bizi her gün aydınlatıyor, ama kaçımız, elhamdülillah bugün yine güneş doğdu diyoruz ki? Allahü teâlânın böyle sayısız nimetleri vardır. Bunlara şükretmek gerekir.
7- Selam vermek yaygın hal aldığı için, çok kimse selamın önemini bilmemektedir. Selam verip alma sevabı, farz olduğu için diğer bütün nafilelerden üstündür. Bir kimse, dünyadaki bütün fakirleri doyursa, hepsine bir ev verse yine bir selamın sevabına ulaşamaz. Farzın yanında bütün nafileler, denizin yanında damla gibi bile değildir. Su zerresi bile değildir. Bütün nafilelerin, bütün farzların yanındaki değeri böyledir.
Selam verirken, selamın sünnet olduğunu düşünmeli ve o kimseye dua etmeye niyet etmelidir! Alışkanlık halinde, şuursuzca selam verilince, sevap olmaz. Bir yere girerken de, çıkarken de selam verilir. Dinimizde selamın önemi büyüktür. Selam vermek sünnet, almak farz ise de, selamda istisna var. Selam veren de, selam alan gibi farz sevabına kavuşur. Eshab-ı kiram, bir arkadaşa selam vermek ve selamını almak için yollara çıkardı. İşin önemini bilen, bu büyük sevaba kavuşmak isterdi.
Farz kazası olanın nafilelerle iştigal edememesi de bu yöndendir. Ama ahmaklar, denizi bırakıp bir damla peşinde koşuyor, farzın önemini anlayamıyorlar.
.
|
İnsanın üstünlüğü
|
Sual: Kur’ana göre insan, her bakımdan üstün ve mükemmel yaratılmıştır. Bugün, maymunun hafızasının, insandan daha kuvvetli olduğu ortaya çıktı. İnsanın mükemmelliği nerede kaldı?
CEVAP
Kur’an-ı kerimde, (Her bakımdan üstün, her bakımdan mükemmel yarattık) denmiyor. (Biz insanı, en güzel şekilde yarattık) buyuruluyor. (Tin 4) Bu âyet-i kerimenin tefsiri şöyledir: Biz insanı ahsen-i takvim üzere, yani en güzel surette, yani boylu boslu, sureti güzel, organların yeri, sayısı, en iyi, kullanmaya müsait tarzda, kâinatın bütün özelliklerini içine alacak şekilde yarattık. (Beydavi)
Allahü teâlânın yarattığı her şeyde muhakkak bir güzellik, bir sanat, bir uygunluk vardır. Bundan daha güzeli düşünülemez. Bir ayet-i kerime meali: (Allah, her şeyi güzel yarattı) [Secde 7]
Birkaç örnek verelim: Boynuz geyik için lüzumlu ve güzelken, merkep için güzel ve lüzumlu değildir. İnsan için de boynuzlu olmak uygun olmaz. Filin hortumu, onun için lüzumludur, eli gibidir; ama insanın veya başka bir hayvanın buna ihtiyacı yoktur, hatta lüzumsuz olur.
Kanguru yavrularını kesesine koyup orada emzirir. Kesenin atta, koyunda veya başka hayvanda olmaması, bu hayvanların değerini düşürmez. Aslan parçalayıcıdır. Koyunda, ceylanda bu özelliğin olmaması onların değerini düşürmez. Şeytan bir anda, dünyanın bir ucundan ötekine gidebilir. Cinler çeşitli şekil alabilir. Bunlar insanla mukayese edilemez. İnsanlar, cinlerden de üstündür.
Balık denizin altında yüzdüğü halde, bir koç yüzemez. Koç için yüzememek bir noksanlık sayılmaz. Çünkü koçun denizin altında işi yoktur. Kartal göklere yükselip uçabilir. Bir ayı, bir tilki uçamaz. Kırkayak isimli hayvanın ayakları çok olduğu halde, yılan ayaksızdır. Arı bal yapar, yılan zehir saçar. Her hayvanın kendine has özellikleri vardır. O özellikler kendisine uygundur. Lüzumsuz değildir. Aynı özelliklerin başka hayvanlarda da olması lüzumsuz olabilir.
Devenin cüssesi insandan büyük, maymunun ve filin zekası, çok insandan aşağı değildir. Köpeğin koku alması, şahinin görmesi, yarasanın hissetmesi insandan daha hassas ve keskin olsa da, hiçbiri insan seviyesine yükselemez. Hayvan hayvandır, insan insandır.
Hayvanlarda zekâ ve içgüdü varsa da, akıl yoktur. Hayvanlarda ve insanlarda, canlılık veren hayvani ruh vardır. İstekli hareketleri yaptıran bu ruhtur. İnsanlarda ayrıca, hayvanlarda olmayan bir ruh daha vardır ki, ruh denince bu ruh anlaşılır. Aklı kullanmak, düşünmek ve gülmek gibi şeyleri yapan, insanı üstün kılan, bu ruhtur. Bu bakımdan, ne kadar üstün özelliği olsa da, hiçbir hayvan yine insandan üstün olamaz. İnsanla hayvanlar arasındaki en büyük fark, insanın aklı ve ruhudur. İnsanlık şerefi hep bunlardan gelmektedir. Hayvanlar insanlar gibi konuşsa bile, akıl ve ruh olmadığı için, insanlardan üstün olamaz. Allahü teâlâ insanı, diğer mahlûklarından daha üstün yaratmıştır.
Her şey insan için yaratılmıştır
Sual: Aliya İzzetbegoviç, (Hayvanlar, insanlar için yaratılmamıştır) derken, hayvansever postuna bürünen bazı ateistler de, et yedikleri hâlde, sırf kurban kesimine karşı oldukları için (Kurban kesmek vahşiliktir) diyorlar. Acaba ateistler hayvanı kesmeden mi yiyorlar? Bir de, hayvan dâhil her şey insan için yaratılmadı mı?
CEVAP
Elbette her şey insan için yaratılmıştır. Bir âyet-i kerime meali:
(Yerde olan her şeyi sizin için yarattım.) [Bekara 29]
Bir hadis-i kudside de, (Ey Âdemoğlu, seni kendim için yarattım. Her şeyi de senin için yarattım) buyuruluyor. Aliya İzzetbegoviç, İkbal ve Fazlurrahman gibi, İslamiyet’i çağa uydurmaya çalışan bir modernisttir. Dine aykırı sözleri çoktur. Zamanelerin değil, hakiki İslam âlimlerinin yani Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okumalıdır.
Ateistlerin ciddiyetten uzak suçlamalarına cevap vermeye değmez ise de bunlara cevap vermek, başkalarının bunlara aldanmasını önlemek içindir. İlaç, hastaları ölümden korumak içindir. Ölüleri diriltmek için değildir.
.
|
Kadınların en üstünleri
|
Sual: Hazret-i Rabia gibi evliya kadınlar veya Hazret-i Meryem gibi Kur’anda övülen kadınlar sahabe olan hanımlarından üstün müdür?
CEVAP
Hiçbir evliya kadın, eshab-ı kiramın hanımlarının seviyesine çıkamaz. Eshab-ı kiramın en alt derecesindeki bir sahabi, sahabi olmayan en büyük evliyadan daha üstündür. Hazret-i Meryem’in durumu farklıdır. Ona peygamber bile diyen âlimler olmuştur. Önce hadis-i şeriflerle övülen faziletli kadınlardan bahsedelim:
Âişe-i Sıddıka:
Resulullah efendimizin en sevgili hanımıdır. Çok akıllı, zeki, âlime, edibe ve afife ve saliha idi. Hafızası pek kuvvetli olduğu için, Eshab-ı kiram birçok şeyleri ondan sorup öğrenirdi. Nikahı Allahü teâlânın emri ile yapıldı. Âyetlerle de övülmüştür. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Erkeklerden vezirim Zübeyr bin Avvam, kadınlardan ise Âişe’dir.) [Deylemi]
(Erkeklerden üstün çok kişi vardır. Fakat kadınlardan Firavunun ailesi Âsiye, İmran kızı Meryem ve Âişe’den başka üstün kadın yoktur. Âişe’nin diğer kadınlara üstünlüğü, tirid’in diğer yemeklere üstünlüğü gibidir.) [Buhari] (Tirid, en kıymetli et yemeğidir.)
(En çok Âişe’yi seviyorum, erkeklerden de babasını.) [Buhari, İbni Mace]
Resulullah, (Allahü teâlâ beni kendi nurundan yarattı. Benim nurumdan da Ebu Bekri, onunkinden de, Ömer ile Âişe’yi yarattı. Ömer’in nurundan, mümin erkekleri, Âişe’ninkinden de mümin kadınları yarattı) buyurup sonra Nur suresinin (Allah birine nur vermezse, o münevver olamaz) mealindeki 40. âyetini okudu. (Lübab-ül-elbab)
Resulullahın hanımları ve kızları bütün kadınlardan üstündür. İbni Abbas, Resulullahın hanımlarını kötüleyenin tevbesi kabul olmaz buyurdu. Âişe validemize sövmek, Kur'an-ı kerimi inkâr etmek olur ki, bunun küfür olduğunda icma vardır. (Mirat-i Kainat)
Hazret-i Âişe validemize iftiradan bir müddet sonra Resulullah efendimiz, (Müjdeler olsun sana ey Âişe! Allahü teâlâ, senin temiz olduğunu açıkladı) buyurup Nur suresinin 11. âyetinden başlayarak, on âyet okudu. (Medaric-ün-nübüvve)
Fatıma-tüz-zehra:
Resulullah efendimizin en sevgili kızı idi. Aklı, zekası, güzelliği, zühdü ve takvası pek fazla idi. Yüzü beyaz ve parlak olduğundan Zehra denildi. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Hatice, dönemindeki kadınların en iyisidir. Meryem, dönemindeki kadınların en iyisidir. Fatıma, dönemindeki kadınların en iyisidir.) [Taberani, Bezzar]
(Bir melek geldi. Hasan ve Hüseynin Cennet gençlerinin seyyidi, Fatıma’nın da Cennet kadınlarının seyyidesi olduğunu müjdeledi.) [İ.Asakir]
(Fatıma, İmran kızı Meryem, Firavunun ailesi Âsiye ve Hüveylid kızı Hatice’den sonra bütün kadınların seyyidesidir.) [İbni Ebi Şeybe]
Hazret-i Ali ve çocukları, Resulullahın mübarek kanından oldukları için, Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer’den daha üstün denilebilir ise de, bu üstünlükleri, her bakımdan üstünlük demek değildir. Hazret-i Hızır’ın, Hazret-i Musa’ya birkaç şey öğretmesine benzer. Kan bakımından daha yakın olan, daha üstün olsaydı, Hazret-i Abbas, Hazret-i Ali’den daha üstün olurdu. Kan bakımından çok yakın olan Ebu Leheb’de ise, müminlerin en aşağısında bulunan şeref ve üstünlük hiç yoktur. Kan bakımından yakın olduğu için, Hazret-i Fatıma, Resulullahın hanımlarından daha üstündür. Fakat, bu bir bakımdan üstünlük, her bakımdan üstün olmayı göstermez.
Hadice-tül-kübra:
Resulullah efendimizin ilk hanımıdır. Çok zengin ve âlime ve akıllı idi. Bütün malını Resulullaha bağışladı. 24 yıl çok iyi hizmet etti. Bir kere incitmedi. İlk imana gelen hür kadındır. Resulullah efendimiz, vefatına kadar, her zaman kendisini överdi. Hatta bir gün, evde överken, Âişe validemiz dayanamayıp "Cenab-ı Hak size ondan daha iyisini verdi" dedi. (Hayır, herkes bana yalancı dediği günlerde, o bana inandı. Herkes bana eziyet ederken, o bana yâr oldu) buyurdu. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Cennet kadınlarının en üstünü Hüveylid’in kızı Hatice, Muhammed’in kızı Fatıma, İmran’ın kızı Meryem ve Müzahim’in kızı Âsiye’dir.) [İ.Ahmed, Taberani, Hakim]
İmran kızı Meryem:
İsa aleyhisselamın annesidir. Davud aleyhisselam soyundan olan İmran ile Hunnenin kızı idi. Allahü teâlâ, buna babasız olarak İsa aleyhisselamı verdi. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Allahü teâlâ beni Cennette İmran kızı Meryem ve Müzahim kızı Âsiye ile nikahladı.) [İ.Sünni]
Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Rabbi Meryem’e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya’yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriya, onun yanına, mâbede her girişinde orada bir rızık bulur ve ”Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?“ der; o da: Bu, Allah tarafındandır. Allah, dilediğine sayısız rızık verir, dedi.) [Âl-i İmran 37]
(Melekler dediler ki: Ey Meryem! Allah seni seçkin kıldı; seni tertemiz yarattı ve seni bütün dünya kadınlarının hepsinden üstün tuttu.) [Âl-i İmran 42]
(İffetini korumuş olan Meryem’e ruhumuzdan üfledik; onu ve oğlunu cümle âlem için bir ibret kıldık.) [Enbiya 91]
(İmran kızı Meryem, gönülden itaat edenlerdendi.) [Tahrim 12]
Bazı âlimler de, Hazret-i Meryem'in bütün kadınların en üstünü olduğunu bildirmişlerdir. Bu da bir bakımdan üstünlüktür. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Cennet kadınlarının seyyideleri İmran kızı Meryem’den sonra Fatıma, Hatice ve Firavunun ailesi Âsiye’dir.) [Taberani, Hakim]
(Fatıma, İmran kızı Meryem hariç Cennet kadınlarının üstünüdür.) [Hakim]
Müzahim kızı Âsiye:
En üstün kadınlardan biridir. Bir âyet meali şöyledir:
(Allah, inananlara Firavunun karısını [Âsiye’yi] örnek gösterir: O, “Rabbim, katından bana Cennette bir ev yap; beni Firavundan ve onun [kötü] işlerinden koru; beni zalim milletten kurtar” demişti.) [Tahrim 11]
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Ehl-i sünnet âlimleri buyurdu ki: İlimde ve ictihadda Hazret-i Âişe, Hazret-i Fatıma’dan üstündür. İlimde ve ictihadda Hazret-i Âişe, zühd ve dünyadan kesilmekte ise, Hazret-i Fatıma daha ileridir. Bunun içindir ki, Hazret-i Fatıma’ya Betül yani çok temiz demişlerdir. Hazret-i Âişe Eshab-ı kirama İslamiyet’i öğretirdi. (2/67)
Resulullah efendimizin torunlarından Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretleri ise, (Âişe, validemiz, bütün kadınlardan daha üstündür) buyurdu. (Gunye)
Sual: Hazret-i Hatice ile hazret-i Aişe mi yoksa hazret-i Fâtıma mı daha üstündür?
Cevap: Kan bakımından yakın olduğu için, hazret-i Fâtıma, hazret-i Hatice ve hazret-i Aişe’den daha üstündür. Fakat, bir bakımdan üstünlük, her bakımdan üstün olmasını göstermez. Bu üçünden en üstününün hangisi olduğunu, âlimlerimiz başka başka bildirmiştir. Hadis-i şeriflerde bildirildiğine göre, bu üçü ayrıca hazret-i Meryem ve hazret-i Âsiye, dünya kadınlarının en üstünüdürler. Hadis-i şerifte; (Fâtıma, Cennet hatunlarının üstünüdür. Hasan ve Hüseyin de, Cennet gençlerinin yüksekleridir) buyuruluyor ki, bu, bir bakımdan üstünlüktür.
.
|
Kırk hadis ezberlemek
|
Sual: (Kırk hadis ezberleyen Cennete girer) diye bir hadis var mıdır?
CEVAP
Sadece kırk hadisi hatta Kur’an-ı kerimi ezberleyen Cennete girmez. Hadisleri bizim anlamamız zordur. Bir kâfir de 40 hadis ezberleyebilir, bid’at ehli de ezberleyebilir. Başka bir hadis-i şerifte de buyuruldu ki:
(Allahü teâlânın şu 99 esma-i hüsnasını ihsâ eden, Cennete girer, sonsuz saadete ulaşır) [Buhari] [İhsa etmek, bu 99 ismi manaları ile birlikte ezberleyip amel etmek demektir. Böyle yapan Cennete girer.)
Kırk hadis ile ilgili hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir:
([Yazılı halde] Kırk hadis bırakarak vefat eden Cennette arkadaşımdır.) [Deylemi]
(Allahü teâlânın rızası için, helâli ve haramı açıklayan, kırk hadisi ümmetime bildiren, âlim olarak haşr olur.) [Ebu Nuaym]
(Ümmetimin din işlerinde faydalı kırk hadis ezberleyen, âlimlerle haşr olur.) [Taberani]
(Allahü teâlânın kendisine mağfiret etmesi ümidi ile, benden kırk hadis yazana, Allahü teâlâ rahmet edip şehit mertebesi verir.) [İbni Cevzi]
(Ümmetime iletmek üzere kırk hadis ezberleyene şefaat ederim.) [İbni Adiy]
Cennete girmek için birinci şart, doğru iman sahibi olmaktır. İmanın altı esasına inanmak şarttır. Birine bile inanmayan Müslüman olamaz ve Cennete giremez. Bundan sonra haramlardan kaçıp farzları yapmak gerekir. Farz ve haramları hadis-i şeriflerden değil, ehl-i sünnet âlimlerinin açıklamasından öğrenmek lazımdır. Ondan sonra, kendisinin de amel ettiği, haram ve helali bildiren kırk hadisi Ehl-i sünnet âlimlerinin açıklaması ile birlikte yazarak CD’ye kasete falan alarak veya başka yollarla başkalarına ulaştıran kimse Cennete girer. Aşağıdaki hadis-i şeriflerde bildirilen Müslümanlar da yukarıda bildirilen şartlar dahilinde ancak Cennete girer. Sadece aşağıdakileri yapmakla girmez:
(İki çene arası ile iki bacak arasını koruyan Cennete girer.) [Haraiti]
(Allahü teâlânın verdiği rızka kanaat eden Cennete girer.) [Dare Kutni]
(Allahü teâlânın verdiğine razı olan Cennete girer.) [Deylemi]
(Kadın, eşine eziyet etmezse, sırf namazları yüzünden Cennete girer.) [Hâkim]
(Kul doğru ise, ihsan sahibi olur. İhsan sahibi olunca da imanı kemale erer. İmanı kemale erince de Cennete girer.) [İ.Ahmed]
(İstemeyen hariç, ümmetimin hepsi Cennete girer. Bana itaat eden Cennete girmeyi istiyor demektir, isyan eden ise istemiyor demektir.) [Buhari]
(İlim öğrenen, kocasına itaat eden kadın, ana babasına iyilik eden evlat, peygamberlerle beraber hesap görmeden Cennete girerler.) [İ. Rafii]
(Kibri, hıyaneti ve kul borcu olmayan Cennete girecektir.) [Nesai, İbni Hibban]
(Farz olduğunu bilerek, beş vakit farz namaza rükû, secde, abdest ve vakitlerine riayet ederek devam eden kimse Cennete girer.) [Taberani]
(Ramazan orucunu tutan Cennete girer.) [Deylemi]
(Oruçlu iken ölen Cennete girer.) [Bezzar]
(Bir Müslüman kardeşinin hacetini gördükten sonra ölen Cennete girer.) [Ebu Ya’la]
(Yemek yediren ve selamı yayan Cennete girer.) [Tirmizi, Taberani]
(Kocası kendisinden hoşnut olarak ölen kadın, Cennete girer.) [İbni Mace]
(Kadın, kocasına eziyet etmeyip namazlarını kılsa Cennete girer.) [İbni Mace]
(Cana kıymayan, haram yemeyen, zina etmeyen ve içki içmeyen Cennete girer.) [Bezzar]
(Helal yiyen, sünnete uyan ve şerrinden emin olunan kimse Cennete girer.) [Tirmizi]
(Sünnete sarılan Cennete girer.) [Dare Kutni]
(Allahü teâlâdan başka bir ilah olmadığını bilerek vefat eden Cennete girer.) [Müslim] (İmanın altı esasından birine inanmayan, tek ilaha inansa da Cennete giremez.)
(İpten kopup kaçan deve gibi Allah’tan kaçan hariç, herkes Cennete girer.) [Taberani] (Allah’ın bildirdiği dine, Müslümanlığa veya imanın altı şartından birine inanmayan, beğenmeyen, ibadet etmeyen veya haram işleyen kimse, Allah’tan kaçıyor demektir.)
(İhlasla, Rabbim Allah, dinim İslam ve peygamberim Muhammed aleyhisselamdır diyen Cennete girer.) [İ. Ahmed] (Muhammed aleyhisselama inanmak demek, onun bildirdiklerinin tamamını kabul etmek, inanmak ve hepsini beğenmek demektir.)
(İhlas ile Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resulühü diyen Cennete girer.) [Taberani]
(Sabah ve akşam, ”Allahümme ente rabbi lailahe illa ente halakteni ve ene abdüke ve ene ala ahdike ve vadike mestetatü euzü bike min şerri ma sanatü ebuü leke bi-nimetike aleyye ve ebuü bi zenbi fağfirli zünubi feinnehü la yağfirüzzünübe illa ente. La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minez-zâlimin) diyen, o günü veya gecesi ölürse Cennete girer.) [Tirmizi]
(Cenaze namazında, üç saf cemaat bulunan kimse Cennete girer.) [Tirmizi]
(Cennete ancak temiz olanlar girer.) [Deylemi]
(İki kız evladına güzel muamele eden Cennete girer.) [İbni Mace]
(İnsanları affedenler, hesaba çekilmeden Cennete girer.) [İ. Ebiddünya]
(Yiyip içtikten sonra "Elhamdülillah" diyen kimse Cennete girer.) [İbni Asakir]
(Zinadan korunan Cennete girer.) [Beyheki]
(Üç, hatta bir çocuğu ölen Cennete girer.) [Taberani]
(Her hâl-ü kârda Allah’a şükredenler Cennete girer.) [İ.Gazali]
(Tartışmayan, kimseyi incitmeyen Cennete girer.) [Tirmizi]
(Bir insanın hidayetine sebep olan Cennete girer.) [Buhari]
Kırk tane hadis-i şerif
Sual: Yoruma ihtiyaç duyulmayan kırk hadis ezberleyip ve onunla amel ettikten sonra, mail ile falan arkadaşlara göndermenin iyi olduğunu söylediniz. Kolayca anlaşılabilen ve ihtiyaç duyulan kırk hadis yazar mısınız?
CEVAP
Hemen her hadis-i şerif açıklamayı gerektirir. Onun için hadis-i şerifleri şerh kitaplarından almak gerekir. Yine de biraz açıklama gerektiren hadis-i şeriflerden kırk tanesinin meali şöyledir:
(Acele eden hata eder.) [Beyheki]
(Gülerek günah işleyen, ağlayarak Cehenneme gider.) [Ebu Nuaym]
(Affedin ki affa kavuşasınız!) [İ.Ahmed]
(Cennete cömertler girer.) [Ebuşşeyh]
(Âlimim diyen cahildir.) [Taberani]
(Bilmeden fetva verene, melekler lanet eder.) [İ. Lal]
(İstigfara devam eden, ummadığı yerden rızıklanır.) [İbni Mace]
(Sabah uykusu rızka manidir.) [Beyheki]
(Helal kazanmak için sıkıntı çekene, Cennet vacip olur.) [İ.Gazali]
(Dünya, ahiretin tarlasıdır.) [Deylemi]
(Din, güzel ahlaktır.) [Deylemi]
(En iyiniz, ahlakı en güzel olanınızdır.) [Buhari]
(İyi geçinmek aklın başıdır.) [Beyheki]
(Namus gayreti imandandır.) [Deylemi]
(Onun bunun karısını kızını ayartan bizden değildir.) [İ.Ahmed]
(Namuslu olun ki, kadınlarınız da iffetli olsun!) [Taberani]
(Allah korkusu, her hikmetin başıdır.) [Taberani]
(Her iyilik sadakadır.) [Tirmizi]
(Yumuşak davranmayan hayır yapmamış olur.) [Müslim]
(İmanı olmayan Cennete girmez.) [Tirmizi]
(Cennete sadece Müslüman olan girer.) [Buhari]
(Mümini sevindireni Allahü teâlâ sevindirir.) [İbni Mübarek]
(Hediye, dostluğu artırır, düşmanlığı giderir.) [Taberani]
(İktisat eden zenginleşir, israf eden fakirleşir.) [Bezzar]
(İstişare, pişmanlığa karşı kaledir.) [İ.Maverdi]
(Kendi düşüncenize göre hareket etmeyin!) [Taberani]
(Din kardeşine itiraz etme.) [Tirmizi]
(Kendini beğenen helak olur.) [Buhari]
(Veren el, alan elden üstündür.) [Buhari]
(Hayra vesile olan onu yapan gibidir.) [Tirmizi]
(Ancak ihlaslı amel makbuldür.) [Nesai]
(En üstün cihad, nefsle yapılandır.) [İbni Neccar]
(En üstün sadaka, ilim öğrenip öğretmektir.) [İbni Mace]
(En üstün ibadet, fıkıhtır.) [Taberani]
(Namaz dinin direğidir.) [Beyheki]
(Oruç tutun, sıhhat bulun.) [Taberani]
(Tebessüm etmek sadakadır.) [C. Sagir]
(Kişinin dini, arkadaşının dini gibidir, kiminle arkadaşlık ettiğinize bakın.) [Hakim]
(Dilini tutan kurtuldu.) [Tirmizi]
(Dua müminin silahıdır.) [İ. Ebiddünya]
.
|
Doğruyu bulmanın çaresi
|
Sual: Bugün birçok fırka, grup var. Hepsi doğru olan biziz, ötekiler yanlış yolda diyor. Hangisi doğru yoldadır? Bunu nasıl biliriz?
CEVAP
Bu konuda imam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
[Tirmizi’nin bildirdiği] (Ümmetim 73 fırkaya ayrılır, 72’si Cehenneme gider, yalnız bir fırkası kurtulur. Bu fırka, benim ve Eshabımın yolunda gidenlerdir) hadis-i şerif, 72 fırkanın Cehennemde azap göreceğini fakat, Cehennemde sonsuz kalacağını bildirmiyor. Sonsuz kalmak, imansızlar yani kâfirler içindir. 72 fırka, Cehennemde itikadlarının bozukluğu kadar yanar. Yalnız Ehl-i sünnet Cehennemden kurtulur. Bunlardan kötü iş yapanların günahları tevbe veya şefaat ile affolunmadı ise, bunlar da günahları kadar Cehennemde kalırlar. (3/38)
Ehl-i sünnet itikadına uymayan bozuk, sapık inançlara bid’at ve dalalet yolları denir. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiğine uymayan, her mana yanlıştır. Çünkü her sapık, Kur’ana ve hadise uyduğunu iddia eder. Kısa görüşü ile, bunlardan yanlış manalar çıkarır, doğru yoldan kayar. Allahü teâlâ, (Kur’an-ı kerimde verilen misaller, çok kimseyi saptırır, çok kimseyi de doğru yola iletir) buyurdu. (Bekara 26)
Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıkları manalar doğrudur. Çünkü, bu manaları, Eshab-ı kiramdan ve Tâbiinden almışlardır. Kurtuluş yolunu, yanlış yollardan ayıran onlardır. Onların hidayet ışıkları olmasaydı, bizler doğru yolu bulamazdık. İslamiyet’i bozulmaktan koruyan onların çalışmasıdır. Onlara uyan kurtulur. Onlara uymayan sapıtır, herkesi de sapıtmaya çalışır. (m. 286)
Bir hadis-i şerifte, (Rabbim bana vahyetti ki: “Ya Muhammed, eshabın gökteki yıldızlar gibidir. Bazısı bazısından daha parlaktır. Onlardan birine uyan hidayet üzeredir”) buyuruldu. (Deylemi)
Kur’an-ı kerimde mealen, (Her fırka, doğru yolda olduğunu zannederek sevinir) buyuruldu. (Rum 32) [m.80]
Peygamber efendimiz ise, (Kurtuluş fırkası, benim ve Eshabımın gittiği yolda bulunanlardır) buyurdu. Resulullah efendimiz, kendini söyledikten sonra, Eshab-ı kiramı da, söylemesine lüzum olmadığı halde, bunları da söylemesi, (Eshabım benim yolumdadır, benim yolum, Eshabımın yoldur. Kurtuluş yolu, yalnız Eshabımın gittiği yoldur) demektir. Ancak Eshab-ı kiramın yolunda giden Ehl-i sünnettir.
Nisa suresinin 79. âyetinde, (Resule itaat, Allah’a itaattir) buyuruldu. Allah’a itaatin, Resulüne itaatten başka olduğunu sananlar için buyuruluyor ki:
(Allah’ın yolu ile, peygamberlerin yolunu birbirinden ayırmak isteyenler kâfirdir.) [Nisa 150,151]
Resulullah efendimiz, (Eshabımın yolundan gidin) buyurduğu halde, Eshabın yolunda gitmeyip de, Peygambere uyduğunu söyleyen, Ona uymuş olmaz. Böyle yol tutan kurtulamaz. Mücadele suresinin, (Doğru bir şey yaptıklarını sanıyorlar. Biliniz ki, onlar yalancıdır) mealindeki 18. âyeti bu gibilerin halini gösteriyor. (m. 80)
İhtilafları çözmek için de sünnete ihtiyaç vardır. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Anlaşamadığınız bir işin hükmünü Allah’tan [Kur’andan] ve Resulünden [hadisten] anlayın.) [Nisa 59] Buradaki anlayın emri, âlimler içindir. Çünkü Kur’an-ı kerimde, (Bilmiyorsanız âlimlere sorun) buyuruluyor. (Nahl 43)
Kur’ana, Sünnete ve eshaba uyabilmek için dört mezhepten birine uymak gerekir. (Mizan-ül-kübra)
Seyyid Ahmed Tahtavi hazretleri buyurdu ki:
Bugün her Müslümanın 4 mezhepten birinde bulunması vaciptir. 4 mezhepten birinde bulunmayan Ehl-i sünnetten ayrılır. (Dürr-ül-muhtar haşiyesi)
Kimlerle bulunduğumuz önemli
Birçok kültür dalında bilgisi olan aydın kimseye entellektüel denir. Bir yabancı yazar ise, entellektüeli, ihtisas alanına girmeyen her konuda konuşan ve sözlerinde hiç mesuliyet hissi duymayan sorumsuz kişi olarak tarif ediyor. Böyle kimselere, entellektüel bozuntusu veya ukala da diyorlar. Kimi de yarım aydın, çeyrek aydın diyor. Herkes, bildiği işte, ihtisas alanına giren konuda fikir yürütür. Bu normaldir. Ama dini konu olunca, bilsin bilmesin herkes, ulu orta konuşur, müctehid kesilir. Dini, bir şahsın fikri gibi tenkide tâbi tutuyorlar. Mesela şöyle diyorlar:
(Tek kaynak Kur’andır, herkes Kur’andan anladığı ile amel etmeli)
(Namaz Türkçe kılınmalı)
(Tesettür teferruattır, ilim öğrenmek için, saçları açmalı)
(Ehli kitapla iman birliğimiz var, onlara yaklaşmalıyız)
(Horozdan, balıktan kurban olur)
Herkes ancak ihtisas alanında konuşmalı, her işe burnunu sokmamalı. Maalesef bu fikirleri söyleyenler arasında ilahiyatçı olanlar da vardır. Onlar da, (Biz Kur’ana göre konuşuyoruz) diyorlar. Her grup, (Bizim yolumuz doğru) diyor. Kur’an-ı kerimde de, (Her fırka, her grup doğru yolda olduğunu sanarak, sevinmektedir) buyuruluyor. Hadis-i şerifte de, bu ümmetin 73 fırkaya ayrılacağı, sadece içlerinden bir fırkanın doğru olduğu bildiriliyor. Bunların arasında kurtuluş fırkasının alameti de bildirilmiş, (Bu fırkada olanlar, benim ve Eshabımın gittiği yolda bulunanlardır) buyurulmuştur. Peygamber efendimizin, kendini söyledikten sonra, Eshabını da söylemesi gerekmezken, bunları söylemesi; (Benim yolum, Eshabımın yoludur. Kurtuluş yolu, yalnız Eshabımın gittiği yoldur) demektir.
Akla uyarsak doğruyu bulmak çok güç olur. Her fırkadaki insan, “Bu fırka doğru yolda” diyor. Bu işte selim olmayan akıl ölçü olmaz. Ölçü olsaydı, 72 sapık fırka meydana çıkmazdı. Her fırkaya girenler de, aklına göre bu fırkaları tercih etmiştir. Akla uyulursa, insan sayısı kadar fırka meydana çıkar.
Soracak âlim yoksa veya bir kimsenin gerçek âlim olup olmadığını bilmiyorsak ne yapacağız? Dinimiz, bunun da yolunu bildirmiştir. Allahü teâlâ, İslamiyet’i doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz vermiştir. Rabbimiz sözünden dönmez. Bunun için dua etmelidir. Cenab-ı Hak ona doğru yolu gösterir. Dua ederken, duanın şartlarını da gözetmeli. Şartlarına uygun dua edilince, dua kabul olur. Dua kabul olunca da, doğru olan, hak olan bulunmuş olur.
Bütün kerametler bize verilse, fakat itikadımız düzgün değilse, halimiz haraptır. Eğer bütün dertler bize verilse, itikadımız doğru ise, üzülmek gerekmez. Doğru itikad, ehl-i sünnet itikadıdır. Felaketten kurtulmanın tek çaresi, kurtulanlarla beraber olmaktır. Kıtmir, köpek iken, Eshab-ı kehf ile beraber olduğu için Cennete girdi. O halde kim olduğumuz değil, kimlerle bulunduğumuz önemlidir.
Şaşmaz ölçü
Sual: Piyasada birçok kitap, birçok grup var. Bunlar için ne diyebiliriz?
CEVAP
Bizim iyi veya kötü dememizin bir kıymeti yok. Yani bir insan biz iyi deyince iyi olmaz, biz kötü deyince kötü olmaz. Şahıs ismi kitap ismi önemli değil. Binlerce âlim ve kitap var. Elimizde ölçü olursa rahat ederiz, kendimiz anlarız. Ölçüyü imam-ı Rabbani hazretleri veriyor:
(Bir hükmün doğru veya yanlış olduğu Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olup olmamakla anlaşılır. Çünkü Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uymayan her mana, her buluş kıymetsizdir, yanlıştır. Çünkü her sapık, Kur'an ve sünnete uyduğunu sanır, sapıklığının doğru olduğunu iddia eder. Yarım aklı, kısa görüşü ile, bu kaynaklardan yanlış manalar çıkarır. Doğru yoldan kayar, felakete gider. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri manalar doğrudur, bunlara uymayan yanlıştır.) [1/ 286]
Demek ki doğru olmanın ölçüsü, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına uymasıdır.
Yine Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, İslamiyet’i doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz verdi. Allah sözünden dönmez. Bunun için, Ya Rabbi, sana inanıyorum, seni ve Peygamberlerini seviyorum. İslam bilgilerini doğru olarak öğrenmek istiyorum. Bunu bana nasip et ve beni, yanlış yollara gitmekten koru diye dua etmeli, istihare yapmalı! Cenab-ı Hak ona doğru yolu gösterir.
Allahü teâlânın sözüne güvenmeli, Ona sığınmalıdır. Kuran-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Allah asla verdiği sözden dönmez.) [Zümer 20]
Şu anda çeşitli gruplardaki insanların da, böyle dua etmekten çekinmemeleri gerekir. Hâşâ Allahü teâlâ yanlış bir iş yapmaz. Belki yanlış yolda olabilirim diye düşünerek, Ya Rabbi hangi grup doğru yolda ise, senin rızan hangi grupta ise, bana onu nasip eyle diye dua etmelidir. Eğer grubu doğru ise, duanın bir zararı olmaz. Grubu yanlış ise doğruya kavuşmuş, kurtulmuş olur. Dua etmekten çekinmemeli, Ya Rabbi, doğru olan hangi grup ise bize onu nasip eyle demelidir.
Allah’a dua edince insan küfre mi girer?
Sual: Fanatik gruplardan bir arkadaşa, yukarıdaki yazıyı okudum, İslam âlimlerinin (Ya Rabbi hangi grup doğru yolda ise, senin rızan hangi grupta ise, bana onu nasip eyle) diye tavsiye ettiği duayı yapmasını söyledim. (İnsanlar, dinde çeşitli gruplara bölündüler. Her grup, kendi yolunu doğru sanıp sevinmektedir) mealindeki âyet-i kerimeyi gösterdim. Allahü teâlânın, samimi dua edene doğru yolu muhakkak göstereceğini, buna kendisinin söz verdiğini söyledim.
Fakat arkadaş, (Ben böyle dua edemem, edersem, kendi inancımı, kendi yolumu, kendi rehberimi inkâr etmiş olur, küfre girerim) dedi. Allah’a dua edince insan küfre mi girer?
CEVAP
Bildirdiğiniz âyet-i kerimede, Müslümanların çeşitli gruplara ayrılacağı, her grubun kendisini doğru sanacağı bildiriliyor. Peygamber efendimiz de, ümmetinin 73 fırkaya ayrılacağını bildiriyor. Her grup ben doğru yoldayım diyerek, dua etmekten çekinirse, biri hariç hepsi dalalete düşmüş olur. Dua etmekten niçin korkulur ki? Hâşâ Allahü teâlâ yanlış iş yapmaz. Müslümanlık mı hak, yoksa kâfirlik mi hak diye bir istihare yapılmaz. Ama grubunun doğru olup olmadığı için istihare yapılır ve dua edilir. Böyle bir dua etmemek ahmaklık, cahillik olur.
.
|
Başarı Allah’tandır
|
Sual: Bir genç, Hud suresi 88. âyetindeki, (Başarım ancak Allah’tandır) ifadesinden, başarıyı Allah’ın verdiğini, başarılı olmak için çalışmak gerekmediğini söyledi. Başarılı olmak için çalışmak gerekmez mi?
CEVAP
Âyet veya hadislerden böyle hüküm çıkarmak çok yanlış olur.
İyiyi de, kötüyü de, hayrı da, şerri de yaratan Allah’tır. Kul, hayır veya şer ister, Allahü teâlâ da dilerse kul, irade-i cüziyyesi ile onu işler. Allah izin vermezse kul, hayrı da, şerri de işleyemez. Onun için Peygamberimiz, (Hayır da, şer de Allah’tandır) buyurmuştur. Yoksa kimseye, zorla hayır veya şer işletmez. Öyle olsa, şer işleyen kimse, (Falancaya hayır işlettin, bana niye şer işlettin?) der. Cebriye fırkası, hayrı da, şerri de Allah zorla işletir der. Mutezile ise, hayra da, şerre de Allah karışmaz, ikisini de kul yaratır der. Bunun ikisi de yanlıştır. Doğru olan Ehl-i sünnet itikadıdır.
Başarı Allahü teâlâdan olduğu gibi, Allah’tan olmayan hiçbir şey yoktur. İki âyet-i kerime meali:
(Sizi de, işlerinizi de yaratan Allah’tır.) [Saffat 96]
(Her şeyin yaratıcısı Allah’tır.) [Zümer 62]
İki hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Bütün işler Allahü teâlâdandır; hayır olanı da, şer olanı da.) [Taberani]
(Allahü teâlâ buyurur ki: “Ben âlemlerin Rabbiyim, hayrı da, şerri de ancak ben tayin ederim.”) [İ. Neccar]
Her şeyde olduğu gibi, başarı da Allah’tandır. Müslümanın başarılı olmak için çalışması gerekir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, hayır murat ettiğini, iyi işler yapmakta başarılı kılar.) [Hâkim]
(Herkes, kendisi için mukadder olan neyse, o işte başarılı olur.) [Taberani]
(Allah sabredeni başarılı kılar.) [Hâkim]
İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:
Bütün insanların ihtiyaçlarını gidermek için Cenâb-ı Hak size başarılar vermiştir. Allahü teâlâ başarılarınızı arttırsın. (1/25)
Evinden çıkarken Âyet-el-kürsi’yi okuyan, her işinde muvaffak olur ve hayırlı işler başarır. (İslam Ahlakı)
Başarmak için çalışanın emeğini, Rabbimiz boşa çıkarmaz. İki âyet-i kerime meali:
(Biz, iyiliğe çalışanların ecrini, mükâfatını zayi etmeyiz.) [Araf 170]
(İnsana, ancak dünyada çalışarak yaptığı işler fayda verir.) [Necm 39]
Bu kadar vesikaya rağmen, başarmak için çalışılmaz demek, cahillik olur.
.
|
Tanımak ne demektir?
|
Sual: Allah’ı, Resulullah’ı, âlimleri ve bir kimseyi tanımak nasıl olur?
CEVAP
Tanımak, sadece ismini duymak demek değildir. Birkaç örnek verelim:
1- Allahü teâlâyı tanımak için, isim ve sıfatlarıyla birlikte ona iman etmek, emir ve yasaklarını kabul edip, elinden geldiği kadar uymaya çalışmak, Onu sevmek ve bildirdiği şekilde Ondan korkmak, sevdiklerini Onun rızası için sevmek, sevmediklerini de yine Onun rızası için sevmemek gerekir.
2- Resulullah efendimizi tanımak için, Allahü teâlânın son Peygamberi olduğuna ve haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak, Onu çok sevmek, bildirdiği dinimize ait emir ve yasakları kabul edip, uymaya çalışmak gerekir.
3- Bir âlimi tanımak için, önce hakiki İslam âlimi olup olmadığı tespit edilir. İcazetli ve Resulullah’a kadar doğru silsilesi olan âlim ve veli bir zat olduğunu anladıktan sonra, Resulullah’ın vârisi olduğuna inanmak, onu sevmek, kitaplarında bildirdiklerini kabul edip itaat etmek gerekir. Eğer bunları yapmıyorsak o âlimi tanımış olmayız.
Âlimin kitabını tanımak demekse, o kitabı okumak, içindeki bilgileri anlayıp onlarla amel etmek demektir. Okumuyorsak veya okusak bile, içindeki bilgilerle amel etmiyorsak, o kitabı tanımış olmayız.
4- Bir insanı tanımak da, kaşını, gözünü bilmek değildir. Salih mi, fâsık mı? Huylu mu, huysuz mu? Cömert mi, cimri mi? Tembel mi, çalışkan mı? Âlim mi, cahil mi? Fedakâr mı, yardımsever mi? Lâf taşır mı? Yalancı mı? Sır tutar mı? Bunun gibi hususiyetleri bilinmezse o kişiyi tanımış olmayız.
Bir âlim, kendini övene buyurdu ki:
(Beni niçin övüyorsun? Öfkeliyken tecrübe ettin de, beni halim selim mi buldun? Benimle yolculuk ettin de, iyi biri olarak mı gördün? Bana bir emanet verdin de, buna riayet ettim mi? Bilmediğin halde beni övmen yanlıştır.)
Hazret-i Ömer, şahitlik için birine, (Seni tanıyan birini getir) dedi. Oradaki biri, (Ben onu tanıyorum) diye ortaya çıktı. Hazret-i Ömer, (Nasıl bilirsin?) diye sordu. O da, (Emin ve âdil biri olarak tanıyorum) cevabını verdi. Hazret-i Ömer, (Yakın bir komşun mu? Gece gündüz ne yaptığını biliyor musun? Bunun huyunu öğrenecek kadar uzun yolculuk yaptın mı?) gibi sorular sordu. Adam hayır diye cevap verince, (Sen onu tanımıyorsun) buyurdu.
Bir kimseyi iyi tanıyabilmek için özellikle şu beş şey önemlidir:
1- O kişiyle birkaç defa alışveriş yapmalı, işin içinde para olmalı. Paraya önem verip vermediği anlaşılmalı. Para için bizi satıp satmayacağını öğrenmeli. Para isteyince cüzdanını hemen önümüze mi atıyor, yoksa para vermemek için çeşitli bahaneler mi uyduruyor? Senin malın senin, benimki benim mi diyor? Veya seninki de benim, benimki zaten benim mi diyor? Yahut para ne ki, benimki de senin, seninki de senin mi diyor?
2- Birkaç sefer yolculuk yapmalı, yolculukta yükünü bize mi taşıtıyor, yoksa bizim yükümüzü de kendi mi taşıyor? Bizim için ne gibi sıkıntılara girebiliyor?
3- Öfkeli veya normal hâldeyken durumu değişiyor mu? Kızınca insaf ve adaletten ayrılıyor mu? Kızması dünya için mi, âhiret için mi oluyor?
4- Birkaç sefer yemek yemeli, yemekte kendisini mi, yoksa bizi mi tercih ediyor? Yemeğin ve meyvelerin iyilerini mi seçiyor? Yoksa bizim iyice doymamız için, kendisi yer gibi mi görünüyor?
5- Allah’ın rızasını her şeyin üstünde mi tutuyor? Allah yolunda malını, canını harcayabiliyor mu? Namazlarında bir kusur görülüyor mu?
İşte böylece, o kimse hakkında yeterli bilgi edinmiş, onu tanımış oluruz.
|
.
|
Kıyamete kadar
|
Sual: (Kıyamete kadar lanetliksin) mealindeki âyet, İblis'in kıyamete kadar lanetlik olup, ondan sonra lanetlik olmadığını mı gösteriyor?
CEVAP
Hayır. İblis sonsuz olarak lanetliktir. (Şu güne kadar) ifadesi iki şekilde kullanılıyor:
Birincisi o güne kadar, o gün dâhil olmayan kullanış şekli.
İkincisi, o güne kadar, o gün de dâhil olan kullanış şekli.
Dâhil olmayan kullanış şekline birkaç örnek:
Genelde herkes bu anlamda kullanıyor. Yaygın şekli budur. Birkaç âyet-i kerime meali şöyledir:
(Eğer [Yunus Peygamber], Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltilecek güne kadar balığın karnında kalırdı.) [Saffat 143-144] (Mahşere kadar kalırdı demektir.)
(Sen onları bırak, kendilerine söz verilen güne [Kıyamete] kavuşuncaya kadar batıla dalıp, oynaya dursunlar.) [ Zuhruf 83] (Kıyamete kadar batılda kalsınlar, kıyamette onları Cehenneme atacağız demektir.)
(Darda kalan borçluya, eli genişleyinceye kadar mühlet verin.) [Bekara 280] (Eli genişleyince de, yine mühlet vermek gerekmez.)
Dâhil olan kullanış şekline birkaç örnek:
Bu kullanış şekli çok azdır. Üç âyet-i kerime meali:
(Ey İsa, sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım.) [Âl-i İmran 55] (Kıyamette de üstün olacaklar. Yani kıyamet de buna dâhildir.)
(Abdest alırken, dirseklere kadar yıkayın!) [Maide 6] (Dirsekler de buna dâhildir.)
(Din gününe [kıyamete] kadar lanetliksin) [Hicr 35, Sad 78] (Kıyamette de lanetliksin, sonsuz olarak Cehennemliksin demektir.)
Hasan-i Berki hazretleri, öleceği zaman buyurdu ki: Bana bağlı olanların affolunacakları müjdesini aldım. Daha fazla istedim. Sana inananlar mağfurdur denildi. Daha ziyadesini istedim. Seni işitip de sevenler, kıyamete kadar affedildi buyuruldu. (Seadet-i Ebediyye) [Bunlar, sadece dünyada affedildi, ahirette affedilemez demek değildir. Kıyamete kadar affedildi demek, kıyamette de affedildi demektir.]
Yine, (Resulullah efendimiz, Kıyamete kadar ümmetinin başına gelecek olan şeylerin hepsini haber verdi) buyuruluyor. Bu, kıyametten haber vermedi, Cennete veya Cehenneme gidecekleri haber vermedi demek değildir. Onları da bildirdi demektir.
(İblis kıyamete kadar lanetliktir) mealindeki âyet-i kerime inince, İblis sevinmişti. (Ben kıyamete kadar lanetlikmişim. Demek ki, daha sonra kurtulacağım) demişti. Hatta bazı âlimler de, İblis’e hak verdiler. (İblis kıyamet gününde kurtulacak) dediler. İmam-ı a’zam hazretleri, buna karar vermek için şehir şehir dolaşarak Eshab-ı kiramı aradı. Altı tanesini buldu. Bunlardan Ebu Tufeyl hazretlerine, (Kur’an-ı kerimde, (Abdest alırken dirseklere kadar yıkamak) emrediliyor. Peygamber efendimiz abdest alırken, dirseklerini yıkar mıydı, yıkamaz mıydı?) diye sordu. Cevaben, (Hem yıkardı, hem de herkesin yıkamasını emrederdi. Dirseklerinizi yıkamazsanız abdestiniz olmaz buyururdu) dedi. İmam-ı a’zam hazretleri de, (Abdest alırken dirseklere kadar yıkayın emrinde, dirsekler de dâhil olunca, İblis’e lanet edilmesine kıyamet de dâhildir, kıyamet sonsuz olduğuna göre, İblis sonsuz lanetliktir) buyurdu.
Aşağıdaki beyitteki birinci mısra, dün bildirdiğimiz birinci gruptaki âyet-i kerimelere örnektir, ikinci mısra da, ikinci grupta bildirilen âyet-i kerimelere örnektir. Yani gül solduktan sonra koklanmaz, ama dost öldükten sonra da sevilir demektir.
Güller koklanır, solana kadar,
Dostlar sevilir, ölene kadar.
.
|
Her işte başarılı olmak için
|
Sual: Her işte başarılı olmak için ne yapmak gerekir?
CEVAP
Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Şu üç şeyi yapanlar, her işte başarılı olurlar:
1- Yapacakları her işi Allah rızası için yaparlarsa,
[İnsan ya Allah rızası için yapar, ya da nefsin arzusu için yani insanların rızası için yapar. İnsanların rızasını Allahü teâlânın rızasına tercih edenleri, Cenab-ı Hak insanlara bırakır; ama insanların rızasını değil de, Allahü teâlânın rızasını tercih edenleri kendi himayesine alır. Kim Allah içinse, Allah da onun içindir.]
2- Birlik ve beraberlik içerisinde olursa,
[Vücutların yan yana olması demek değildir. Kalblerin beraber olması, hedeflerin ortak olması demektir.]
3- Doğrudan hiç ayrılmazlarsa.)
Demek ki, doğrudan ayrılmayarak, birlik ve beraberlik içinde, yapılacak işleri Allah rızası için yapanlar, her işte başarılı olurlar.
Başarının sırrı
Sual: Başarılı olmanın sırrı nedir?
CEVAP
İslâm âlimleri bildiriyor ki:
1- Günahlardan sakınmak, haram işlememek,
2- Allahü teâlânın kullarına merhamet, iyilik etmek,
3- Sabretmek,
4- Güler yüzlü olmak.
Bu dört maddeyi yerine getirenin başarısız olması düşünülemez.
.
|
Önemli sualler ve cevaplar
|
— Çok zengin olmak için ne yapmalı?
— Kanaatkâr olan, insanların en zengini olur.
— En hayırlı kimse kimdir?
— İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.
— En adaletli kimdir?
— Kendisi için istediğini insanlar için de isteyen, insanların en âdili olur.
— Allah’ın en has kulu olmak için ne yapmalı?
— Allah’ı çok zikredip anan, Allah’ın en has kulu olur.
— İhsan sahibi olmak için ne yapmalı?
— Allah’a, Onu görür gibi ibadet eden ihsan sahibi olur.
— Kâmil imana kavuşmak için ne yapmalı?
— Güzel ahlaklı olmalıdır.
— Nur içinde haşrolmak için ne yapmalı?
— Hiç kimseye zulmetmeyen, nur içinde haşrolur.
— Günahların azalması için ne yapmalı?
— İstigfar ederek, günahlarının bağışlanması için Allah’a yalvaranın günahları azalır.
— Kerem sahibi olmak için ne yapmalı?
— Allah’a kullarını şikâyet etmeyen, insanların kerimi olur.
— Rızkın bol olması için ne yapmalı?
— Temizliğe devam edenin rızkı bol olur.
— Allahü teâlâ ve Peygamber efendimiz tarafından sevilmek için ne yapmak gerekir?
— Sevilmek için, onların sevdiklerini sevmek, sevmediklerini de sevmemek gerekir.
— Allah’ın gazabından kurtulmak için ne yapmalı?
— Dünya için kimseye kızmayan, Allah’ın gazabından kurtulur.
— Duaların kabul olması için ne yapmalı?
— Haramlardan sakınanın duaları kabul olur.
— Başkalarının yanında rezil olmak istemeyen ne yapmalı?
— Namusunu koruyan, iffetli olan, insanlar yanında rezil olmaz.
— Ayıpların gizli kalması için ne yapmak gerekir?
— Din kardeşlerinin ayıplarını örtenin ayıplarını Allah örter.
— Günahları ne affettirir?
— Gözyaşları ve hastalıklar.
— Hangi iyilik daha faziletlidir?
— Güzel ahlak, tevazu, belalara sabır ve kazaya rıza...
— En büyük günah nedir?
— Kötü ahlaktır.
[Verilen cevapların hepsi hadis-i şerif mealidir.]
|
.
|
Kuşlar ne diyor?
|
Sual: Kuşların öterken zikrettikleri doğru mudur?
CEVAP
Evet, doğrudur. Başka şeyler söyledikleri de bildirilmiştir. İmam-ı Begavi hazretleri, Kab-ül-Ahbar hazretlerinden nakleder. Süleyman aleyhisselamın bildirdiğine göre, bazı kuşlar öterken derler ki:
Tavus kuşu: Cezalandırdığın gibi cezalandırılırsın.
Hüdhüd: Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.
Göçeğen: Ey günahkârlar, Allahü teâlâdan af ve mağfiret isteyin!
Kaya kuşu: Her canlı ölecek, her yeni eskiyip çürüyecektir.
Kırlangıç: Ne yaparsanız, onu bulursunuz.
Güvercin: Yeri göğü mahlûkatla dolduran Rabbimi, noksan sıfatlardan tenzih ederim.
Kumru: Sübhâne Rabbiyyel-a’lâ.
Karga: Allahü teâlâ her şeyi helak edecektir.
Kustat kuşu: Susan, başına belâ ve musibet gelmesinden kurtulur.
Papağan: Düşüncesi dünya olan kimseye yazıklar olsun!
Doğan: Sübhâne Rabbî ve bihamdihî.
Bu kuşların ötüşleri, konuşmaları, yalnız bu sözlere ve mânâlara mahsus değildir. Neml suresinde, karınca ve hüdhüdün konuşmalarının bildirilmesinden, ihtiyaca göre öterek ses çıkardıkları, konuştukları anlaşılmaktadır. Kuşların, diğer vahşi hayvanların sesleri ve kâinattaki hareketlerin hepsi, Allahü teâlânın, peygamberlerine ve evliyasına hitabıdır. Evliya, bu ses ve hareketleri, makamlarına ve derecelerine göre anlar, çünkü peygamberler, kuşların ve diğer hayvanların dillerini bilirler. Evliya-yı kiramsa, onların dillerini aynen bilemez. Sadece, onların seslerinden kendi hâllerine ait olan hususları, Allahü teâlânın kalblerine ilham etmesiyle bilirler. (Ruh-ul-Beyan, Peyg. Tarihi Ans.)
.
|
Savaşta hile
|
Sual: Hile haramken savaşta niye caiz oluyor?
CEVAP
Haram olan bazı şeyler savaşta caiz olur. Birkaç örnek verelim:
1- Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Yalan üç yerde caizdir: Savaşta; çünkü savaş hiledir. İki müslümanı barıştırmak için, bir de, hanımını idare etmek için.) [İbni Lal]
2- Kibirlenmek, günah iken, savaşta, düşmana karşı kibirli görünmek caizdir. (Berika)
3- Bıyıkları sünnet miktarından fazla uzatmak caiz değilken, savaşta, düşmana korkutucu görünmek için bıyıkları uzatmak müstehabdır. (Dürr-ül-muhtar)
4- Çalgı çalmak günah iken, savaşta ve savaşa hazırlanırken askere moral vermek için mehter marşı caizdir. (Hadika)
5- Okullarda milli ve siyasi toplantılarda, bayramlarda bando, mızıka çalmak caizdir. (Seadet-i Ebediyye)
Savaşta yalan ve hile
Sual: Savaşta yalan caiz midir?
CEVAP
Yalan çok büyük günahtır. Bir hadis-i şerif meali:
(En büyük günah, Allaha şirk koşmak, ana babaya isyan ve yalandır.) [Müslim]
Yalan çok büyük günah olmasına rağmen savaşta caizdir. Bir hadis-i şerif meali:
(Üç yerde yalan günah olmaz: Savaşta, çünkü savaş hiledir. Karı kocanın ve iki Müslümanın arasını bulmak [ve aralarının açılmasını önlemek] için.) [İbni Sünnî]
Hile yapmak, başkasını aldatmak da haramdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Hile yapan, aldatan Cehennemdedir.) [İ. Maverdî]
(Aldatan bizden değildir.) [Müslim]
(Mekr, huda ve hıyanet sahipleri ateştedir.) [Ebu Davud] [Mekr: Hile yaparak aldatma. Huda: Hile, oyun, düzen, dalavere, desise. Hıyanet: Hainlik, vefasızlık, güveni kötüye kullanmak.]
Savaşta düşmanı yenmek için hile yapmak, oyuna getirmek, gâfil avlamak caizdir. Çünkü hadis-i şerifte, (El-harbü hud’atün) yani (Harb hiledir) buyuruldu. (Buharî)
Ölümden kurtulmak için de yalan ve hile caizdir, günah olmaz. Ölmemek için, ölmeyecek kadar leş yemeye benzer. Ölmemek için yalan da caizdir. (Hadika)
.
|
Renklerin güzeli
|
Sual: Dinimizde yeşil renge niçin çok önem veriliyor? Türbeleri neden genelde yeşile boyuyorlar?
CEVAP
Yeşil rengin dinimizde mübarek olduğu muteber kitaplarda bildirilerek, (Renklerin güzeli yeşildir) buyurulmuştur.
Bunu bilen İslam düşmanları sırf hakaret olsun diye, yurtdışındaki bazı rezalet yuvalarını, yeşil renkle boyamışlardır. (İngiliz Casusunun İtirafları)
İmam-ı Ali Rıza hazretleri, bayrağı ve asker elbisesini siyah yerine yeşil yapmıştı. Abbasi devletinin bayrağı siyahtı. Halife Memun zamanında yeşile çevrildi. (Seadet-i Ebediyye)
Meleklerin yeşil kuşlar şeklinde görüldüğü çok olmuştur. (Şevahid-ün-nübüvve)
Âdem aleyhisselam cennetteyken, Eshab-ı kiramın tamamının suretlerini başlarında yeşil başlıklar, yeşil taçlar, yeşil silahlar ve yeşil bineklerle görmüştür. (Menakıb-ı Çihar Yâr-ı Güzin)
İki hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Uhud şehitlerinin ruhları, yeşil kuşlarla Cennete gitmiştir.) [Müslim]
(Üç şey, göze cila verir: Yeşilliğe, akarsuya ve [helal olan] güzel yüze bakmak.) [Hâkim]
Ormanın, yeşil alanların önemini bilmeyen yoktur. Yeşilliğin faydaları bilindiği için, trafikte yeşil geçiş emniyeti olarak gösterilmiş, kırmızı tehlike olarak kabul edilmiştir.
İnsana büyük bir rahatlama veren yeşil rengi günümüzde psikolojik seanslarda kullanılıyor. Terapiye alınan hastalar yeşil renkle huzura kavuşabiliyor. Sinir sistemine ve başka hastalıklara da iyi geldiği biliniyor.
.
|
Tarafsız olmak
|
Sual: Anamla babam, diğer çocuklarına verdikleri özgürlüğü bana vermiyorlar, tarafsız davranmıyorlar. Taraflı olmaları yanlış değil midir? (Tarafsız yazar) veya (Tarafsız gazete) diye övülüyor. Taraflı, yani bir grubun yandaşı olanlar kötüleniyor. Ayrım yapmanın, tarafsız davranmanın dindeki hükmü nedir?
CEVAP
Tarafsız davranmak gerektiği yerler varsa da, genelde iyinin, doğrunun yanında olmak yani doğrunun tarafında olmak gerektiğini gösteren örnekler çoktur. Doğru ile yanlış varsa, insan doğrunun tarafında olur. (Ben tarafsızım) diye doğrudan uzak kalmak, doğruya düşman olmak, (Ayrım yapılmaz) demek çok yanlıştır. İyi ile kötü, suçlu ile suçsuz, acı ile tatlı, soğukla sıcak ayrımı elbette yapılır. Dostla düşman, müminle kâfir ayrımı yapılır. Yapılmazsa, kim iyi, kim kötü bilinemez.
Hiç kimse tarafsız olamaz. Bir kimseyi tarafsız davranmaya zorlamak yanlıştır. İyinin yanında olmak, kötünün karşısında olmak, yanlış değildir. Ülkenin, milletin menfaati nerede ise, o tarafta olmak gerekir. Hakkın, doğrunun, iyinin yanında olanı taraf tutmakla suçlamak doğru olmaz. Yapıcıya göre doğru ve iyi olan bir şey, yıkıcıya göre, yanlış ve kötüdür. Bunun için de doğrunun, iyinin yanında bulunan kimse, tarafsız olmamakla suçlanamaz.
Her işte tarafsız olmak çok kötüdür. Hak neredeyse, ülkenin, milletin menfaati neredeyse, o tarafta olmalı.
Bir de, ısrarla tarafsızlıktan bahsedenler, kendileri asla tarafsız davranmazlar. Tarafsız olmayı da istemezler. Ancak başkaları, kendilerine muhalif olmasın da, hiç olmazsa tarafsız olsunlar diye, tarafsızlığı savunurlar.
Bunlara göre, iyiye iyi, kötüye kötü demek, tarafsızlığa gölge düşürür. Hâlbuki iyiye iyi, kötüye kötü dememek sûretiyle doğruyu örten bir tarafsızlık, ne kadar kötüdür! Tarafsıza oynadığı hâlde kötülerin tarafında olmak çok çirkindir. Bunun için, (Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol!) buyurulmuştur. Bukalemun gibi, ortama uyarak rengini gizlemek çirkindir.
Hakkın, doğrunun, iyinin tarafında olmalı ve tarafsız olmaktan veya tarafsız görünmekten kaçınmalı. Birkaç örnek verelim:
1- Trafik kazasında bir kadın ölüyor. Tarafsız, bacakları görünecek şekilde resmini çekiyor. Taraflı olan da, açık yerlerini kapatıp çekiyor. Taraflı, olaya müdahale ettiği için tarafsızlığını kaybediyorsa da uygun iş yapıyor.
2- Çeteciler, birçok masum vatandaşı öldürüyor. Bu durumda, çetelerin moralini bozmak ve daha fazla insan öldürmemeleri için, hiçbir kuvvet gelmese de, (Filan çeteye karşı en yeni silahlarla mücehhez büyük ve kuvvetli bir birlik gönderildi) demek tarafsızlığa aykırıysa da, memleketin, milletin menfaatine yaradığı için uygun bir haberdir. Moral bozucu haberleri vermemek tarafsızlığa aykırıysa da, milletin yararına olduğu için uygundur.
3- Düşmanla savaşırken, soba boruları veya kütükler, ağır birer top gibi gösterilse, bir kimse de, tarafsız olmak için, onların boru veya kütük olduğunu, gidip düşmana açıklasa, bu tarafsızlığa ihanet olmaz mı? Bunun için, (İyiliğe sebep olan yalan, fitneye sebep olan doğrudan iyidir) denmiştir. Tarafsızlık memleketin zararına sebep olursa, zararlı işi yapmak, akıl kârı mıdır?
4- Biri, birinin hanımına zina etmek için gelse, hanımın kocası, (Ben karışmam ne yaparsanız yapın) diyerek gelen adama ses çıkarmasa, uygun bir tarafsızlık olur mu?
5- Bir Müslüman, dînî bir kitap yazıyor. Her dinden bahsediyor. (Yalnız İslamiyet haktır, diğerleri bâtıldır) diyerek tarafını belli etmesi gerekirken, tarafsız olmak için, hiçbirine bâtıl, yanlış demezse, böyle renksiz olmanın topluma ne faydası olur ki?
6- Bir şiir antolojisi hazırlanırken, tarafsız olmak için, iyi kötü her görüşten şiirler alınsa, böyle tarafsızlık zararlıdır. Sadece iyileri alınarak taraflı olmalı.
7- İbrahim aleyhisselam ateşe atılırken, karınca, ateşi söndürmek için ağzıyla su taşıyor. (Bu suyla ateş söner mi?) diyorlar. (Sönmese de, ben tarafımı belli etmeliyim, kimden yana olduğumu göstermeliyim) diyor. 60-70 yıl önce, milletin çoğunluğu Adnan Menderes'in tarafındaydı, oylarıyla bunu belli etmişlerdi. İhtilali yapanlar, halktan korkuyorlardı, fakat idam edileceği zaman, halk tarafsız gibi davranıp hiçbir tepki göstermeyince, en azından bir yürüyüş bile yapmayınca, Menderes tarafsızlığın, renksizliğin, vurdumduymazlığın, nemelazımcılığın, korkaklığın kurbanı oldu.
Demek ki, olaylarda tarafsız değil, doğrunun, iyinin tarafında olmak gerekir.
Ana baba, bir evladını diğerinden ayırmaz, ayırıyorsa demek biri iyi, diğeri kötüdür. Fâsık evlatla, salih olan bir tutulmaz. Söz dinlemeyen evlatla, söz dinleyen evlat, bir tutulmaz. Ana babanızın, farklı davranmasının bir sebebi olabilir. Sebepsiz ayrım yapmazlar. Belki de haklı bir sebepleri vardır. Bu sebepler bilinmeden, kesin bir şey söylenmez.
.
|
Dost istersen Allah yeter
|
Sual: Bazı esnaf dükkânlarında şu ifadeler var:
Allahü zülcelal şöyle hitap ediyor: (Dost istersen Allah yeter, mürşit istersen Kur’an yeter, delil istersen Muhammed yeter, meşgale istersen ibadet yeter, zenginlik istersen kanaat yeter, şeref istersen islamiyet yeter, ibret istersen ölüm yeter, düşman istersen nefsin yeter, bunlar da yetmezse, Cehennem yeter.)
Bu sözlerin hepsi doğru mudur?
CEVAP
İçinde doğru sözler de var, fakat Allah söyledi demek yanlıştır. Allah’ın sözleri, ya Kur’an-ı kerimde, ya hadis-i kudside olur. Olmadığına göre Allah’a bir iftiradır, din istismarıdır, para için yazılmıştır. Burada yanlış olan ifadeler de var. Hepsi doğru olsa bile, Allah adına söylenmiş olması büyük hatadır. Biz yazdık denseydi, Allah'a iftira edilmiş olmazdı.
Dost istersen Allah yeter:
Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler! Onları dost edinenler, Allah’ın dostluğunu bırakmış olurlar.) [Al-i İmran 28]
Müminleri dost edinmek, Allah’ın dostluğuna zıt değildir. Bu bakımdan Müminlerin de birbirinin dostu olduğu belirtilmeliydi.
Mürşit istersen Kur’an yeter:
Çok yanlış bir sözdür. Bu sözü daha çok mezhepsizler, tasavvuf düşmanları söylüyor. Tarihte birçok evliya, ulema gelip geçmiştir. Hiçbiri, mürşid edindiğin zatı bırak dememiştir. Her büyük zatın bir hocası olmuştur. Bizi irşad edecek hadis-i şerifler ve İslam âlimlerinin yazıları yok mu? İcma yok mu? Yalnız Kur’an denince, sanki bu delillere gerek yok gibi bir mânâ çıkarılabilir.
Delil istersen Muhammed yeter:
Bu söz de eksiktir. Dinimizde delil, sadece Peygamber efendimizin sözleri değildir. Dinimizde dört delil vardır: Kitab, Sünnet, İcma ve Kıyas. Bunların birisini inkâr eden sapık olur.
Meşgale istersen ibadet yeter:
Bu söz de eksiktir. Buradan sanki, hep ibadetle meşgul ol, rızık için çalışma anlamı çıkarılabilir. Meşgale isteyenin çalışması gerekir. Çalışmak da ibadettir. İki hadis-i şerif meali şöyledir:
(İbadet on kısımdır, dokuzu çalışıp helal kazanmaktır.) [Deylemi]
(En güzel rızık, helale, harama dikkat edilerek alın teri ile kazanılandır.) [Nesai]
Zenginlik istersen kanaat yeter:
Bu söz doğrudur. Kanaat gibi zenginlik olmaz, çünkü iki hadis-i şerif meali şöyledir:
(Zenginlik, mal çokluğu değil, gönül zenginliğidir.) [Buhari]
(Kanaat edene Allah kâfidir.) [Bezzar]
Şeref istersen İslamiyet yeter:
Bu söz de doğrudur. Müslüman olmaktan büyük şeref yoktur. Müslüman için şeref, İslâm’ın güzel ahlâkına sahip olmaktır. Paramızı, malımızı bu uğurda harcamak şereftir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Şerefinizi, mallarınızla koruyun!) [İbni Asakir]
İbret istersen ölüm yeter:
Bu söz de güzeldir, çünkü hadis-i şerifte, (İnsana vaiz [nasihatçi] olarak ölüm yeter) buyuruluyor. (Beyheki)
Düşman istersen nefsin yeter:
Bu söz doğruysa da, eksiktir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(İnsanın en kuvvetli düşmanı nefsidir.) [Deylemi]
Burada nefs için insanın tek düşman denmiyor, en kuvvetli düşmanı deniyor. Şeytanı da düşman bilmek gerekir. Bir âyet-i kerime meali:
(Elbette şeytan size düşmandır. Siz de onu düşman edinin. Çünkü o, kendine uyanları, [günahlara sokup] Cehennem ehlinden olmaya çağırıyor.) [Fatır 6]
Kötü arkadaşın da düşman olduğu, hadis-i şerifle bildirilmiştir. Uygun olmayan yazılı, sesli ve görüntülü yayınlar da, kötü arkadaşa yani düşmana dâhildir.
Bunlar da yetmezse, Cehennem yeter:
Bu sözü de Allaha mal etmemeli. Günahkârları Cehenneme göndermek yerine affolma ihtimali de düşünülmeliydi, çünkü Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(De ki, ey çok günah işlemekle haddi aşan kullarım, Allah’ın rahmetinden [bizi affetmez diye] ümidinizi kesmeyin! Çünkü Allah, [iman ehlinin] bütün günahlarını hiç şüphesiz affeder. Elbette O, sonsuz mağfiret ve nihayetsiz merhamet sahibidir.) [Zümer 53]
Üç hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Günahınız çok olup göklere kadar ulaşsa, Allahü teâlâ yapılan tevbenizi kabul eder.) [İbni Mace]
(Allah’ın Rab, benim de Peygamber olduğuma yakînen inanana, Cehennem haram olur.) [Hâkim]
(Büyük günah işleyenlere şefaat edeceğim.) [Nesai, Tirmizi]
.
|
Sert cevap vermek
|
Sual: (dinimizislam.com sitesine sual sorunca, çok sert cevaplar veriliyor. İkinci bir sual sormaya cesaret edemiyor. Özellikle hanımlara sert cevap verilmesi onları çok üzüyormuş) deniyor. Dinimiz, yumuşak cevap verilmesini emretmiyor mu?
CEVAP
Elbette yumuşak cevap vermek gerekir, fakat sadece kendini haklı görüp karşı tarafı suçlamamalı. Kabirde sorulmayacak lüzumsuz şeyler soran olduğu gibi, imtihan etmek için de soranlar oluyor. Verilen cevaplara itiraz edildiği de oluyor. Biz de, (Bize inanmıyorsanız hiç sormayın, inanıyorsanız itiraz etmeyin) diyoruz. Böyle söyleyince de karşıdaki kırılıyor. (İnanmasam sorar mıyım) diyor. (İnanıyorsan niye itiraz ediyorsun) diyoruz. Bu da tartışmaya, huzursuzluğa sebep oluyor. Bunlara meydan verilmemeli. Sual sorarken de, tepkiye sebep olacak şekilde sert ve uygunsuz sözlerden uzak durmalıdır.
Allahü teâlâ, yumuşak olmayı emrediyor. Bir âyet-i kerime meali:
(Kötülüğü, en güzel şekilde önle! [Öfkeyi sabırla, cahilliği yumuşaklıkla, kötülüğü afla önle ki] o zaman düşman sana, yakın dost gibi olur.) [Fussilet 34]
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ yumuşak olana verdiğini, sert olana vermez.) [Müslim]
(Mümin sert değildir. Yumuşaklığından dolayı ahmak zannedilir.) [Deylemi]
(Yumuşak davranmayan, hayır yapmamış olur.) [Müslim]
(Sertlikten, çirkin şeyden sakının! Yumuşaklık insanı süsler, çirkinliği giderir.) [Müslim]
(Yavaş, yumuşak davranmak, Allah’ın kuluna verdiği büyük bir ihsandır) [Ebu Ya’la]
(Hak teâlâ yumuşak huyluya yardım eder, sert ve öfkeliye yardım etmez.) [Taberani]
(Kızınca, öfkesini yenerek yumuşak davrananı Allahü teâlâ sever.) [İsfehani]
(Mümin, yumuşaktır, munis deve gibi boyun eğer, ıh denilen yere çöker.) [Beyheki]
(Saygısızlık edene yumuşak davranan, Cennette yüksek derecelere kavuşur.) [Taberani]
(Kibirsiz, yumuşak, cana yakın ve sert olmayanlara cehennem haramdır.) [Beyheki]
(Yumuşak huya dört elle sarıl! Sertlikten uzak dur!) [Buhari]
(Öfkelenen, dilediğini yapmaya gücü yettiği halde, yumuşak davranırsa, Allahü teâlâ da onun kalbini emniyet ve imanla doldurur.) [İbni Ebid-dünya]
(İlim öğrenmeye gelenleri Resulullah'ın emrettiği ilmi öğrenmeye hoş geldiniz” diyerek güzel karşılayın! Sorularına cevap verip problemlerini güzelce çözmeye çalışın!) [İbni Mace]
Resulullah efendimiz, nasihat isteyen kimseye, (Kızma, sinirlenme) buyurdu. O kimse, birkaç kere nasihat isteyince, yine (Kızma, sinirlenme) buyurdu. (Buhari)
.
|
Esas sebep unutuluyor
|
Sual: Bazı camilerde, (Dışarıda insan kalmasın, saflardaki boşlukları doldurun) deniyor. Peki, insan az olsa, saflarda boşluk kalması normal midir?
CEVAP
Bir iki saf bile olsa, saflarda boşluk olması doğru değildir. Birbirine çok sıkı durmak lazımdır. Eshab-ı kiram safları çok sıkı yaptıkları için, elbiselerinin omuzları sürtünmekten eskirdi. Üç kişi bile olsa arada boşluk olmamalı, sıkı durmalı. Sıkı durmak, dışarıda insan kalmaması için değil, sünnet olduğu içindir.
Bunun gibi bazıları, (Namazı gençliğinde kıl, orucu gençken tut! Yaşlanınca bunları kaza etmek zor olur) diyorlar. Bazen de, (Çok yaşayacağını nereden biliyorsun, belki gençken ölebilirsin) deniyor. Böyle sözler yanlıştır. Bir kimse garanti bir asır yaşayacağını bilse de, namazını kazaya bırakması caiz olmaz. Namazı kazaya bırakmak büyük günahtır. Yaşlanan kimse, bütün namaz ve oruç borçlarını ödese bile, geciktirdiği için haram işlemiş olur. Kaza etmekle günahları affolmaz. İşlediği haramlardan dolayı ayrıca tevbe etmesi de gerekir. Bir kimse, yüz yaşında, genç delikanlı gibi olsa, namazını ve orucunu en uygun şekilde kaza etse de, vaktinde eda edilen ibadetin sevabının binde birine kavuşamaz. Bir kimse, kendisine vacib olduğu halde, kurban kesmese, bayramdan sonra onun bedelini altın olarak bir fakire vermesi gerekir. Fakire bedeli verince, kurban kesme borcundan kurtulursa da, kurban kesme sevabına kavuşamaz. Vakitli ibadetlerin hepsi böyledir.
|
.
|
Mubaha kaynak olmaz
|
Sual: S. Ebediyye’de, yaban eşeği zebra eti için helâl deniyor. Biz haram biliyoruz. Helâl ise ispat etmelisiniz. Buna Kur’an ve hadisten delil göstermelisiniz. Meyve ağaçlarını birbirine aşılamanın mubah olduğunun delili nedir? Bir de, Yahudilerle ortak şirketleriniz olduğu söyleniyor. Ortak olmadığınızı ispat etmelisiniz.
CEVAP
Mubah, yani haram olmayan şey çoktur. Bunlar mubah diye Kur’an ve sünnette yazılı olmaz. Ama haram azdır ve haram olduğu edille-i şeriyyede bildirilmiştir. Bütün meyve, sebze ve otlar mubahtır. Mubah olduğuna dair delil aranmaz. Haram deniliyorsa delil aranır. Mesela sarhoş edici otları, sarhoş edecek kadar yemek haramdır. Bunun delili olur. Zehirleyen meyve veya gıdaları yemek haramdır, bunun delili olur. Alerji yapıp hastalandıran mubah gıdaları yemek haramdır. Bunun delili olur. Ama bir kivi için, bir ananas için, bir muz için, mubah olduğuna dair delil aranmaz. Haram diyen çıkarsa delilini onun göstermesi lazımdır.
İftira edilen kimse, kendisinin temiz olduğunu ispat edemez. İspat, iddia edene düşer. Mesela bir kimse size, (Babanız hırsızdır, katildir. Falancanın malını çalmıştır, beş kişiyi öldürmüştür) dese, babanız bunları yapmadığını nasıl ispat edecektir? Elbette bunu söyleyenin ispat etmesi, delil göstermesi gerekir. Babanız, (Ben böyle bir şey yapmadım) diyorsa, ondan delil istenmez. Suçu kim isnat ediyorsa, şahit ve delil ondan istenir. Çünkü bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(İspat, davacıya düşer.) [Tirmizi]
.
|
İhlâs Vakfı öğrenci yurtları
|
Sual: (Öğrenci yurtları bir otel, bir han gibidir. Otelci veya hancı, orada konaklayanların işlerine karışamaz. Niye namaz kılmıyorsun, niye içki içiyorsun, niye uyuşturucu madde kullanıyorsun diyemez. Bunun gibi yurt müdürleri de, öğrencilerin özel işlerine kesinlikle karışamaz. Çünkü onların âmiri değildir. Hiç kimse öğrencilerin uygunsuz görülen özel işlerini idareye bildiremez, bildirmesi gammazlık yani ispiyonculuk olur) deniyor. İhlâs Vakfı öğrenci yurtları da böyle midir?
CEVAP
Hayır. İhlâs Vakfı öğrenci yurtları, birer otel ve han değildir. Öğrenci eğitim merkezleridir. Maddî ve manevî yönden öğrencilerin iyi yetiştirilmesine, ahlaklı insan olmasına çalışılmaktadır. Müdür de, hancı değil, oranın âmiridir. İdarenin koyduğu kuralları öğrenciler çiğneyemez. Mesela (Yurtta sigara içilmez) denmişse öğrenci içemez. Hattâ (Burada kahve de içilmez) deniyorsa, kahve de içemez. Yurtta eğitimciler de bulunur. Bir eğitimci veya başka bir öğrenci, kahve içenleri veya kumar oynayanları, porno seyredenleri idareye bildirse, buna ispiyon denmez. Çünkü burası bir eğitim merkezidir, otel ve han değildir. Orada kalan herkes yurdun kurallarına uymak zorundadır. Uymayan yurttan ayrılır veya müdür, onları yurttan atabilir.
.
|
Tâbi olmanın üstünlüğü
|
Sual: (Tâbi olmak gibi üstünlük yoktur) sözü yanlış değil mi? Tâbi olunan daha üstün değil mi?
CEVAP
Tâbi olunan, elbette daha üstündür. Burada, tâbi olan daha üstündür denmiyor, tâbi olmanın önemi bildiriliyor. (Tâbi olmak gibi üstünlük yoktur) sözü yanlış değildir. Resulullah efendimiz, Allahü teâlâya tâbi oldu, en yüksek makama kavuştu. Bir âyeti kerime meali:
(Resulüm, elbette sen en büyük ahlak üzeresin.) [Kalem 4]
Eshab-ı kiram, Resulullah efendimize tâbi oldu, peygamberler hariç, insanların en üstünü oldu. Bir âyeti kerime meali:
([Resulullah'a tâbi olup] Mekke’nin fethinden önce Allah için mal veren ve savaşan Eshab-ı kiramın, fetihten sonra Allah için veren ve savaşan Eshab-ı kiramdan dereceleri daha yüksektir. Hepsinin derecesi eşit değildir, fakat hepsi için Hüsna’yı [Cenneti] söz veriyorum.) [Hadid 10]
Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Eshabım, [bana tâbi oldukları için] cin ve insanların hepsinden daha üstündür.) [Bezzar]
Eshab-ı kirama tâbi olanlara Tabiîn denildi. Bunlar da, Eshab-ı kiramdan sonra en yüksek makama ulaştılar. Bir âyeti kerime meali:
(Muhacir ve Ensar ile iyilikte onların [Eshabın] izinden gidenlerden, [onlara tâbi olanlardan] Allah razıdır. Onlar da, Allah’tan razıdır. Allah onlara Cenneti hazırlamıştır.) [Tevbe 100]
Bu zatlara tâbi olanlara da Tebe-i Tabiîn denildi, onlar da Tabiîn’den sonra en yüksek dereceye kavuştu. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Eshabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olursanız hidayete erersiniz.) [Taberani, Beyheki, İbni Asakir, Hatîb, Deylemi, Darimi, İ. Münavî, İbni Adiy]
(İnsanların en hayırlısı asrımdaki Müslümanlar [Eshab-ı kiram]dır. Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenler [Tabiîn]dir. Onlardan sonra en iyileri, onlardan sonra gelenler [Tebe-i Tabiîn]dir.) [Buhari]
Bir Müslümanın da üstün bir şerefe kavuşması için, mezhebinin imamına, mezhebindeki âlimlere tâbi olması gerekir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Âlimlere tâbi olun! Onlar, dünyanın ışığıdır.) [Deylemi]
Görüldüğü gibi dinimiz, baştan sona kadar tâbi olmanın faziletiyle doludur.
.
|
Sevdiğiyle beraber olmak
|
Sual: Bir hadiste, (Âhirette herkes, sevdiğiyle beraber olacaktır) deniyor. Bir kimse, birden fazla kişiyi severse, o zaman âhirette hangisiyle beraber olacaktır?
CEVAP
Sevgi ve beraber olmak ifadeleri bilinmediği için, yani sevgi denince hemen kadın erkek arasındaki şehvet anlaşıldığı için, beraber olmak denince de, karı koca olmak anlaşıldığı için böyle tuhaf sorular soruluyor. Hattâ gençlerin imanlarını çalıp onları Hristiyan yapmak isteyen bir yazar, Mevlid kitabındaki, Allahü teâlânın, (Habibim sana âşık olmuşam) ifadesini cahillerin anladığı gibi anlamış, (Bu yanlıştır) demiştir.
Hadis-i şerifte, Cennette beraber olacaktır denmiyor, ahirette deniyor. Bir kimse, dünyada ateistleri, dinsizleri, kâfirleri seviyorsa, ahirette onlarla birlikte Cehennemde olacak yani onlarla beraber azap görecek demektir. Demek ki, beraber olması, onlara ne yapılıyorsa, buna da aynı şey yapılacak demektir. İyilikse iyilik, kötülükse kötülük yapılacak demektir. Sevmesi, kaşını gözünü değil, itikadını, ahlakını, amelini, yolunu beğenmesi demektir.
Bir kimse, dünyada, Peygamberi, evliya zatları, salihleri seviyorsa, onların bildirdiği gibi inanıyor ve o şekilde yaşıyorsa Cennette onlarla beraber nimetlere kavuşacaktır. Bir kimse, onlar gibi inanmaz, onlar gibi yaşamaz, yani namaz kılmayıp, oruç tutmayıp, ben onları çok seviyorum derse, sözünde yalancıdır. Seven sevdiğinin yolunda olur. Sevdiklerinin yolunda olmayan da, ahirette onlarla beraber olamaz.
Hristiyanlar, İsa aleyhisselamı sevdiklerini söylüyorlarsa da, ona uymadıkları, onu ilah bildikleri için, Cennete giremeyecekleri Kur'an-ı kerimde bildiriliyor.
Hazret-i Ali’yi seviyoruz diyen Hurufiler de, onun yolunda gitmedikleri, bir kısmı onu Peygamber, bir kısmı da ilah bildikleri için, akıbetlerinin Hristiyanlar gibi olacağı din kitaplarında yazılıdır. Allahü teâlâ Musa aleyhisselamla Tur Dağı'nda konuştuğu için, hazret-i Ali’ye ilah diyenler, (Kamber'i gördüm çağında / Güller açar dost bağında / Musa ile Tur Dağı'nda / Ali’yi gördüm Ali’yi) türküsünü söylüyorlar. Yahudiler hazreti Üzeyir için Allah'ın oğlu diyor. Hristiyanların Hazreti İsa için de, hem Allah, hem Allah'ın oğlu gibi, acayip inanışları var. Bunlara Allah'ın oğlu veya Allah demekle, o zatlar sevilmiş olmaz. Sevmenin şartı, onların bildirdiği gibi inanmak, onların yolunda olmaktır.
.
|
İstisnalar kaideyi bozmaz
|
Sual: (İstisnalar kaideyi bozmaz) deniyor. Genel hükümler içinde özel hükümler olabilir mi denmek isteniyor?
CEVAP
Evet, öyle deniyor. Bazı örnekler verelim:
1- Bütün mucizeler mahlûktur, ama istisna olarak Kur'an-ı kerim, mahlûk olmayan mucizedir.
2- Herkes bir ana babadan dünyaya gelir, ama Hazret-i Âdem ve Hazret-i Havva, ana babasız, Hazret-i İsa ise babasız dünyaya gelmiştir. Bunlar istisnadır.
3- Kur’an-ı kerimde, (Meyte ve kan size haram kılındı) buyuruluyor. (Maide 3)
Meyte, Besmelesiz kesilip öldürülen hayvan demektir. Böyle hayvanlar leş olur yenmez. Bir de kan haramdır. Ama her ikisinin de istisnası vardır. Hadis-i şerifte, (Size iki meyte ve iki kan helal kılındı. İki meyte balıkla çekirgedir; iki kan ise, karaciğerle dalaktır) buyuruldu. (İbni Mace)
Demek ki, boğazından kesilmese de balık yenir. Dalak da, kan olduğu hâlde yenir.
4- Kadınla erkek yan yana cemaatle namaz kılsa erkeğin namazı bozulur. Ama Kâbe’de bozulmaz. Bu Kâbe’ye mahsus istisnadır.
5- Zekât fakire verilir, zengine verilmez. Din ilmini öğrenen talebe ve din ilmini öğreten hoca, çok zengin olsalar da, bunlara zekât verilir. Bu bir istisnadır.
6- Müslüman kadın, saçını ve kollarını açamaz. Cariye bundan müstesnadır, ona haram değildir.
7- Hayvanlar, âhirette toprak olacaklardır. İstisna olarak on kadar hayvan Cennete girecektir.
8- Herkes miras hakkına sahiptir, fakat gayrimüslim bir kadın, Müslüman olan kocasından miras alamaz. Müslüman bir babanın oğlu mürted olsa, o da miras hakkına sahip olamaz. Bir hadis-i şerif meali:
(Müslüman kâfire, kâfir de Müslümana mirasçı olamaz.) [Buhari]
9- Deniz temizdir, ürünleri de yenir. Denize pislik de atılsa, abdest alınabilir, gusledilebilir. Bunun istisnasını yaşadık. Önceki belediyelerin zamanında, yıllarca Haliç pislik içindeydi.
Deniz ürünleri olan balık ve balığa benzeyen hayvanların hepsi yenir. Balık şeklinde olmayan deniz haşaratı yenmez.
10- Kâfirler sonsuz Cehennemde kalacaklar ve azapları da hiç hafiflemeyecektir. Bu husus âyet-i kerime ve hadis-i şerifle bildirilmiştir. İstisna olarak, içlerinde haftada, ayda veya yılda bir kere azapları hafifleyenler olabilir. Mesela, Ebu Leheb, Resulullah efendimizin dünyaya geldiğini müjdeleyen cariyesi Süveybe’yi sevincinden dolayı azat etmişti. Bunun için, her yıl, Rebiul-evvel ayının 12. gecesi, azabı hafifler. İki parmağı arasından çıkan serin suyu emerek ferahlar. (M. Nasihat)
Üç tane de başka istisnalardan örnek verelim:
1- Belediye ve halk otobüsleri yolcularından ücret alır. Polislerden, gazeteci olup da sarı basın kartı olanlardan ücret alınmaması da bir istisnadır.
2- Ramazan-ı şerifte, İzmir’e giden biri, (Lokantalar açık, herkes yiyip içiyor, oruç tutan yok) dese, bu sözünden, İzmir’de hiç oruç tutanın olmadığı anlaşılmaz. Oruç tutmayanların çok olduğu anlaşılır.
3- Deyimlerde de, böyle farklı anlatımlar olur. Dünya yuvarlak olduğu için her şehrin bir doğusu ve batısı olur. Doğusu ve batısı olmayan şehir yoktur. Doğu denince Asya, Batı denince de, Avrupa anlaşılır. Hâlbuki Asya’nın da doğusu var, ona uzak doğu deniyor. Avrupa’nın da batısı var. Bir hadis-i şerifte, (Doğu’da biri öldürülür de, Batı’da olan buna razı olursa, öldürme günahına ortak olur) buyuruluyor.
(Batı kültürünü gözü kapalı kabul ettik. Batı’da insanî değerler yok olmuştur) denince, Batı’dan kastın Avrupa olduğu anlaşılır. İstanbul, Avrupa yakasında olmasına rağmen, Avrupa denince İstanbul anlaşılmaz. (Avrupalı Hristiyan’dır) denince, (Avrupa’da Müslüman da vardır. İstanbul da Avrupa’dadır, İstanbul'a Hristiyan denmiş olur) demek yanlıştır. Böyle yanlış söyleyerek, bir kaşık suda fırtına kopartmaya çalışanlar, kendi cahilliklerini ortaya koymaktadır.
.
|
Güle güle demek
|
Sual: Bâtınî inançlı biri, (Hele şükür demek, Hel isimli puta teşekkür etmek anlamına gelir) dediği gibi, Kutlu Doğum Haftası için gönderdiği tebrik mesajında, (Güle güle git demek, “Muhammed'e Muhammed'e git!” demektir. Buradaki gül, Peygamberimiz demektir. "Gül’e yani Peygamberimize git" demektir. Haydi, sen de Gül’e Gül’e!) yazıyor. Böyle bir şey var mı?
CEVAP
Bâtınîlik, sapık bir fırkadır. (Kur’anın zâhir ve bâtın mânâları vardır. Bâtın yani iç, öz mânâsı lazımdır. Cevizin kabuğu değil, içi, özü işe yarar) derler. Âyetleri böyle tevil ettikleri gibi, günlük deyimleri de tevil ettikleri görülür.
Hel putu ile hele kelimesi ayrıdır. Gül ile güle güle ifadeleri tamamen ayrıdır. Güle güle demenin iki anlamı vardır:
1- Üzüntüsüz bir hayat sürerek, gönül ferahlığı ile (Giy, otur, kullan, büyüt!) gibi anlamlara gelen bir iyi dilek sözüdür. (Elbiseni güle güle giy!), (Evinizde güle güle oturun!), (Arabanı güle güle kullan!) gibi yerlerde kullanılır.
2- Birinden ayrılırken, duranın gidene, (Selametle git!) anlamında söylediği veda sözüdür. (Güle güle git!) denir. Güle güle’nin, (Gül’e git!) gibi bir mânâsı yoktur.
.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| Bugün 119 ziyaretçi (910 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|