 |
|
|
 |
 |
| ABDULHAMİD HAN |
ABDÜLHAMİD HAN
Osmanlı padişahlarının 34'üncüsü olan Sultan II. Abdülhamid Han aklı, zekası ve ilmi fevkalade üstün olan bir zattı. Batılıların ve iç düşmanların asırlar boyunca devleti yok etmek için hazırladığı yıkıcı, sinsi planlarını sezip, önlerine aşılmaz bir set olarak dikildi. Hazırlayanları ve maşa olarak kullandıkları yerli işbirlikçilerini, sahte kahramanları işbaşından uzaklaştırdı.
İşte bu büyük zatın 10 şubat, 96. yıldönümü idi. Yıldönümü vesilesi ile Yıldız Üniversitesi ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi işbirliği ile iki açık oturumdan oluşan etkinlik düzenlendi. İlk panel Abdülhamid'in sağlık politikasıyla ilgiliydi. Oturum başkanlığını yaptığım bu panelde konuşmacılar özet olarak şunları anlattılar:
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi; Abdülhamid'in çok iyi niyetli, sağlam karakterli ve vefalı bir insan olduğunu söyledi. Kendisinden çok devleti düşünürdü. 33 sene zalimlik yapmadan devleti ustalıkla idare etmişti. Ona atılan iftiralardan biri de pinti olduğuna dairdi. Bu çok çirkin bir suçlama olduğunu ifade etti. Aristokrat havada, halktan uzak yaşamamıştı. Atatürk'ün Abdülhamid'i küçümseyici veya kötüleyici bir sözünün olmadığını da ekledi.
Prof. Dr. Nil Sarı ise Abdülhamid'in sağlık alanındaki eserlerinden söz etti ve bazılarının fotoğraflarını gösterdi. Abdülhamid 90 adet gureba hastanesi, 19 adet belediye hastanesi, 89 adet askeri hastane ayrıca eğitim hastaneleri, kadın hastaneleri, akıl hastaneleri açmıştı. Bu hastaneler ülkemizden Lübnan'a, Yemen'den İsrail'e, Makedonya'dan Suriye'ye, Yunanistan'dan Libya'ya, Suudi Arabistan'dan Irak'a pek çok yerleşim bölgesine yayılmıştı. Ayrıca eczaneler, hapishane, sağlık merkezleri, fakirler, acizler ve hacılar için misafirhane de pek çoktur. Müthiş bir sağlık hizmetidir bu. Maalesef tahttan düştükten sonra bu eserlerin isimleri değiştirilmiş, bazıları yıkılmış ve bir kısmı da başka alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Kısacası bu büyük insan unutturulmak istenmiştir. Kasımpaşa, Haydarpaşa, Gülhane ve Mektebi Tıbbiye-i Şahane adlı eğitim ve üniversite hastanelerini açan da Abdülhamid olmuştur.
Doç. Dr. Adem Ölmez ise Abdülhamid Han'ın özellikle eğitim, sağlık, ulaşım ve asayişe önem verdiğini anlattı. Zamanında yeni bulunan aşıları ülkeye getirmiş, aşı ve kuduz hastalığı üzerine merkezler kurmuş, Bimarhaneleri yani akıl hastanelerini ıslah etmiştir. Akıl hastalarına zincir kullanımını yasaklayarak bugün bile saldırgan hastalarda kullanılan gömleği yerine koymuştur.
Dr. Şerif Esendemir konuşmasına Necip Fazıl'ın, "Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır." sözleriyle başladı. Abdülhamid'in tren yolları, bakteriyolojihane, cami ve mektepler yaptırdığını, çağına uygun yaşlılık politikası izlediğini, habitat yani biyosferi merkezi alan ekolojik politikaya önem verdiğini anlattı.
Bunları dinlerken aklıma hep başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan çağrışım yaptı. O da ülkeye duble yollar, hızlı trenler, Marmaray, üçüncü boğaz köprüsü, çok sayıda havaalanı gibi sayılamayacak eserler hediye etti. Sağlık alanında yeni hastaneleri hizmete açtı. Sağlık hizmetlerini halka yaydı. Eğitim alanını pek çok üniversite, sayısız derslik ve binlerce yeni öğretmenle destekledi güçlendirdi. Kısacası Abdülhamid'in çağdaş bir takipçisiyle karşı karşıyayız.
Abdülhamid Han'ı nasıl ki bir takım vicdansız, merhametsiz ve acımasız kişiler, iç ve dış düşmanların oyununa gelerek, maşası olarak bir saray darbesi ile düşürdülerse aynı komplo şu an başbakanımıza karşı düzenlenmektedirler. Bu ülkeye hizmet etmek bazılarının gözüne batmakta ve ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Rabbim Başbakanımızı korusunu2026 |
 |
 |
|
|
 |
KUR’AN-I KERİM ve SÜNNET-İ SENİYYE IŞIĞINDA İSLAM TASAVVUFU ve NAKŞİBENDİ TARİKATI ESASLARI
.
KUR’AN-I KERİM
ve
SÜNNET-İ SENİYYE IŞIĞINDA
İSLAM TASAVVUFU
ve
NAKŞİBENDİ TARİKATI
ESASLARI
Hazırlayan
Zekeriya ŞAHABETTİNOĞLU
Bismillahirrahmanirrahim
Hamd övgü ve sena, lutfu ile bizleri müminlerden eyleyip en güzel bir surette yaratan , arifi billah kullarının mertebelerini marifetlerine göre yükselten ve her ilim sahibinin fevkınde alim sıfatı ile tecelli edip duran, sevdiği seçtiği razı olduğu o seçkin salih kullarına kendi zatından ve rızasından başka bir gaye göstermemekle onları diğer insanlara üstün kılan Allaha’dır.
Tesbih ve tenzihde, mülk ve melekut alemlerinin hükümranı olan, arşı azimin Rabbinedir.
Salat-u selam ise insanları en güzel bir biçimde sırat-ı müsakime irşad eden yüce ahlak sahibi, müminlere karşı şefkatli ve merhametli olan nebiyi zişana onun güzide ashabına, onun açtığı bu yolda kıyamete kadar yürüyecek olan salihlerin ve muvahhidlerin üzerine olsun.
Çağlar boyunca çeşitli tasavvuf modelleri karşımıza çıkmaktadır. Ama bizim burada üzerinde duracağımız İslam Tasavvufu’dur. Günümüze değin yaşayan mutasavvıfların çeşitli tasavvuf izahları, tabirleri bulunmakla birlikte ana konu, İslamı hz. Peygamber gibi anlayıp yaşayarak, Allah’ın rızasını elde etmektir. Asrımızda ise bazı avam tabaka Tasavvuf eğitimini rencide edecek hareketler yapıp sözler söylemektedir. Buda Tasavvufun özünü hakikatini bilmeyen ve gördüğü şahıslarla özdeşleştirenler tarafından tepkiyle karşılanmaktadır. O halde ortaya şöyle bir sonuç çıkmaktadır, bir takım insanların cehaletlerinden Tasavvuf adına yaptıkları veya söyledikleri şeriate ters düşmektedir, diğer tarafta bu insanların hallerini Tasavvuf olarak değerlendirenlerin haklı, ama bazen de aşırıya kaçan tepkileri meydana gelmektedir. Bu durumda açıkça görülüyor ki her iki kesimde Tasavvuf hakkında tam ve doğru bir bilgiye sahip değiller.
İşte bu yanlışlıkların ortadan kaldırılmasına yardımcı olacağına inandığım bu risale gerek bu yolda olan insanlara ve gerekse bu yolu araştıran insanlara ışık tutacaktır. Konu hakkında daha fazla yorum yapmamayı tercih ediyorum çünki, asıl yorumu siz değerli okuyucuların yapması gerektiği kanaatindeyim. Elinizdeki bu risalede Tasavvufun tanımını, tarihi süreçteki seyrini, alimlerin ve mutasavvıfların Tasavvufu yorumlamalarını, Tasavvufun temel prensiplerini ve ayrıca nakşibendi tarikatına ait esasları bulacaksınız.
İnsanları hidayete erdirecek yalnızca Allah’dır.
İTHAF: Bu risaleyi, günümüze dek nefisleri kötü ahlaktan ve manasız boş şeylerden temizlemek için, insanları hakka, hakikate ve hidayete irşad etmek için çalışmış olan büyüklerin aziz hatıralarına ithaf ediyorum.
.
KUR’AN-I KERİM ve SÜNNET-İ SENİYYE IŞIĞINDA İSLAM TASAVVUFU ve NAKŞİBENDİ TARİKATI ESASLARI
İçindekilerKategori: İslam tasavvufu ve Nakşibendiyye esasları
-Tasavvuf Hakkında Ne Dediler
İbni Teymiye
İmam Şevkani
İmam Birgivi
Fatih Dersiamlarından Şeyhül İslam Yardımcısı Muhammed Zahid El-Kevseri
Bediüzzaman Said Nursi
Fatih Dersiamlarından Emekli Diyanet İşleri Başkanı Ömer Nasuhi Bilmen
Prof Dr Hayrettin Karaman
Emekli Haseki Eğitim Merkezi Uzmanlarından Halil Günenç
Prof Dr İsmail Lütfi Çakan
Prof Dr Ebu’l-Alâ Afifi
Prof Dr Nazif Gürdoğan
Prof Dr Ali Rıza TEMEL
Prof Dr Hasan Kâmil Yılmaz
Prof Dr Süleyman Uludağ
Prof Dr Osman Türer
Prof Dr Mustafa Kara
Prof Dr İrfan Gündüz
Ma’ruf el Kerhi
Ebu Süleyman Darani
Ahmed b Ebu’l Havari
Hatemül Asamm
Haris Muhasibi
Seri es-Sakati
Bayezid-i Bistami
Sehl b Abdillah Et-Tüsteri
Ebu Hafs el-Haddad
Amr b Osman Mekki
Ebu’l Hüseyin en-Nuri
Semnun Muhib
Cüneyd-i Bağdadi
Mümşad Dineveri
Ruveym
Nasrabazi
Ceriri
Ebu Amr Dımışki
Ebu Ali Ruzbari
Müzeyyin
Ebu Bekir Şibli
Ebu Amr İsmail b Nuceyd
İbn Hafif Şirazi
Muhammed Mukri
Ebul Hasan Harkani
Ebu Said b Ebi’l Hayr
Abdulkerim Kuşeyri
İmam Gazali
Necmüddin Kübra
Şihabüddin Es Sühreverdi
Müeyyedüddün el-Cendi
Hace Bahauddin Nakşibend
İbn Haldun
Seyyid Şerif Cürcani
Hace Muhammed Parsa
Eşrefoğlu Rumi
Aziz Mahmud Hüdayi
İsmail Hakkı Bursevi
İbrahim Hakkı Erzurumi
Ali b Sehl İsfahani
Şeyh Ebu Medyen
Hasan Kazzaz
Muhammed b Ali Kassab
Abdülbari en-Nedvi
Abdülaziz Ed Debbağ
Abdülhakim Arvasi
Ramazanoğlu Mahmud Sami
Mevlana Halid-i Bağdadi
Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi
Ömer Ziyaüddin Dağıstani
Abdülaziz b Halis El-Bekkine
Mehmed Zahid Kotku
Prof Dr Mahmud Es’ad Coşan
-Tasavvufun Esasları
Tevbe
Zühd
Tevekkül
Kanaat
Uzlet
Devamlı Zikir
Teveccüh
Sabır
Murakabe
Rıza
-Nakşibendi Tarikatının Esasları
Vukuf-u Zamani
Vukuf-u Adedi
Vukuf-u Kalbi
Hoş Derdem
Nazar ber Kadem
Sefer der Vatan
Halvet der Encümen
Yad Gerd
Baz Geşt
Nigah Daşt
Yad Daşt
-Hatme-i Hacegan
Zikrullah
Şahı Nakşibendin Hatme Hakkındaki Düşünceleri
Mevlana Halidi Bağdadinin Hatme Tarifi
AZiyaüddin Gümüşhanevinin Hatme Tarifi
Mahmud Es’ad Coşan Hoca Efendinin Hatme Tarifi
İhramcı Zade İsmail Hakkı Toprakın Hatme Tarifi
Hatme-i Hacegan Çeşitleri Büyük Hatme
Küçük Hatme
Kelime-i Tevhid Hatmesi
Hatme-i Hacegan ile İlgili Adaplar
-Rabıta
Alimlerin Rabıta Hakkındaki Görüşleri
Prf Dr HKamil Yılmaz
Prf Dr Osman Türer
Prf Dr Mustafa Kara
Muhammed Zaid El-Kevseri
Halil Günenç
Said Nursi
Fethullah Gülen
Mutasavvıfların Rabıta Hakkındaki Görüşleri
Şahı Nakşibend ks
Abdülkadiri Geylani ks
İmam-ı Rabbani ks
Mevlana Halidi Bağdadi ks
Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi ks
Ömer Ziyaüddin Dağıstani ks
Mehmed Zahid Kotku ks
Mahmud Es’ad Coşan ks
Zeynuddin El-Havafi ks
Kuşadalı İbrahim Halveti ks
İbrahim Hakkı Erzurumi ks
Abdülhakim Arvasi ks
MEs’ad Erbili ks – Ramazanoğlu Mahmud Sami ks
Muhammed Raşid Erol (Seyda) ks
Mahmud Usta Osmanoğlu ks
Mutasavvıfların Rabıtayla İlgili Delilleri
M Es’ad Coşan RAleyh Hoca Efendinin Rabıta Tarifi
Rabıta ve Çeşitleri
Rabıta-i Mevt ve Delilleri
Rabıta-i Kalb ve Delilleri
Rabıta-i Mürşid ve Delilleri
Rabıta Hakkındaki Tenkitler
Kur’an-ı Kerimde Rabıta Emredilmektemidir?
Rabıta Bidatmidir?
Rabıta Nakşilik Haricinde Kabul Edilmemektemidir?
Rabıtada Şeyh Kul İle Allah Arasına mı Girmektedir?
Rabıta Şirkmidir?
Ayetlerde Şirk
Kütüb-ü Sitte Hadislerinde Şirk
-Münazarat
Şeyh Kul ile Allah Arasında Vesilemidir?
Bir Şeyh Aramayı Emreden Şer-i Delil Varmıdır?
Manevi Yol Nedir?
Sufiler Şeyhlerine Duamı Ederler?
Allah’tan Başkasından Yardım İstenebilirmi?
Rabıta Şirkmidir?
Fena Fillah ile İlgili Şer-i Delil Varmıdır?
İnsan Nefsi Nefsi Emmareden Kurtulabilirmi?
-Kitabiyat
.
2- Tasavvuf nedir?
TASAVVUF NEDİR?
İslam dini her çağın özellikle şu hasta asrın şifası; tüm maddi ve manevi, ferdi ve içtimai dertlerin devası; akılların gıdası, gönüllerin şifası; karanlık gecelerin nurlu sabahı, ölümlü dünyanın ab-ı hayatıdır. Fakat, birde adına TASAVVUF denilen çok sevimli ve çok önemli bir şer-i ilim vardır ki, o olmadan imanın tadını duyarak yaşamak İSLAM'ın özünü iç yapısını, ruhunu, mahiyetini, inceliklerini, esrarını kavramak, bu günün ve belki her devrin insanı için çok zordur. Çünkü Tasavvuf KUR'AN ahlakıdır; ALLAH'ü teala yüce kitabında bir ayeti kerimede mealen " Habibim muhakkak sen büyük bir ahlak üzerindesin. " 1 buyurmakta ve peygamber efendimizin ahlakını meth etmektedir. Tasavvuf ise Rasulullahın deruni ahval ve halatı, şeriatin ince adabıdır. Tasavvuf bencillik değil diğer binliktir, merhamettir, muhabbettir, hizmettir yani kısaca ALLAH için sevmek, ALLAH için buğz etmektir, laf ebeliği ve söz kalabalığı değil samimiyet, ihlas ve hikmettir. O halde sende bu önemli yola gir ve bu tatlı ilimle uğraşarak selameti bul. Çünkibu yol Rasulullahın yoludur, bu yoldan ayrı yaşamak yani KUR'AN veSÜNNET'in dışına çıkmak insanı hüsrana götürür, hani bizlerin hergün namazlarının her rekatinde okuduğumuz Fatiha suresi var, biz orada Rabbimize " Sen bizi doğru yola ilettiklerinden eyle dalalete ve sapıklığa düşenlerin yoluna değil. " 2 diye dua ediyoruz ve Rabbimiz olan ALLAH dualarımıza " Habibim sen dosdoğru bir yol üzeresin " 3 buyurarak icabet etmekte ve adeta ey ALLAH'a iman edenler rasulümü örnek alın diye ferman aylemektedir, ZatenAHZAB suresinde bu meale gelen ayeti kerimede mevcuttur, işte şimdi soruyoruz ki hangi akıl sahibi beşer bu ilahi fermana karşı çıkabilir ki? İşte Tasavvuf yolunu baltalamak isteyen ehli küfür bazı müminleri de bu oyunlarına alet ederek alem-i İslam'dafitne rüzgarı estirmeye çalışmaktadırlar, peki bu insanlar Tasavvuf dediğimiz bu şer-i ilimden niçin bu kadar korkuyorlar? Çün ki muhterem kardeşim bu yol Rasulullahın yoludur amaç gaye ALLAHtealanın zati rızasını kazanmaktır, yani ALLAH’ın sevdiği şeyleri yapmak, ALLAH’ın sevmediği şeyleri terketmektir. ALLAH teala hazretleri kafirlerin hallerinden hoşnut olabilirmi, olurmu? İşte her işinde ALLAH rızasını gözeten kişide hoşnut olabilirmi? Olamaz. Bunu da bir kaç misalle özetlemek mümkün, mesela Kübreviyyetarikatının kurucusu Necmettin Kübra KS zalim moğollarla cihadederken şehit düşmüştür, yine İstanbulun fethi esnasındaAkşemsettin KS bu büyük fethin manevi kumandanlığını yapmıştır yine ondokuzuncu asra gelindiğinde Nakşibendi Tarikatının Halidiye Kolu halifelerinden İmam Mansur ve Şeyh Şamilkafkasyayı tam elli altmış sene ruslara mezar etmiştir yine aynı yıllarda Cezayirde Emir Abdul Kadir Libyada Ömer Muhtar Cihad Sancağını son nefeslerine kadar dalgalandırmışlardır yine aynı yıllarda Nakşibendi Şeyhlerinden Ahmed Ziyaüddin GümüşhaneviKS Osmanlı rus harplerine talebeleriyle birlikte iştirak etmiş ve bir çok talebesinin şehadet şerbetini içtiğini gözleriyle görmüştür, yine şimdi o beldelerde o mücahitlerin başlattığı cihad hareketi ise halen devam etmektedir, işte bu ve benzeri misalleri çoğaltmak mümkündür yani her asırda kafirlerle cihad ederken, aynı zamanda da topluma faydalı, yararlı, şuurlu, dinine bağlı, ahlaki değerlere önem verip, her ne şekilde olursa olsun İslama, milletine ve yaratılmışa hizmet eden insanlar yetiştiren bu düşünce yapısı ki kaynağı KUR'AN ve SÜNNET'tir elbette kafirlerin taarruzunauğrayacaktır. Ama ALLAH'ü teala hazretleri bir ayeti kerimede mealen " Onlar ALLAH'ın nurunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek istiyorlar, ama ALLAH kafirler hoşlanmasada nurunu tamamlayacaktır. " 4 buyurmaktadır yüce Rabbimiz bizleri bu nurlu yoldan ayırmasın amin.
Yakın zamanlar da bazı kardeşlerimiz “İslamda Tasavvuf peygamber efendimizin zamanında yoktu onun için bu yol bidattir” demektedirler, bizde onlara cevaben deriz ki yukarıda tasavvufun tarifini yaparken KUR'AN ve SÜNNET yoludur demiştik bunun haricinde bir şey söylemek iman dairesinin dışına çıkmak demektir. Muhterem kardeşim yukarıda da zikretmeştik ki bu yol laf ebeliği değil hal yoludur bu ifade gereğince Tasavvuf, bir hal ilmidir böyle de olunca o devirde adı olsun veya olmasın, o hal ta Hz Peygamber zamanında peygamber efendimiz ve onun ashabının üzerinde mevcuttur. Bütün Tarikatların silsilelerine bakıldığı zaman hemen birinci sırada peygamber efendimiz ve akabinde sahabeleri yer almaktadır. Çünki Hz peygamber mutasavvıflarında sultanı idi ve hayatı boyunca tevazuu ile, ibadetlere düşkünlüğü ile hadiseler karşısında davranışlarıyla bu hayat tarzının en güzel bir örneğiydi, mesela ashabına hizmet edişi, yattığı yerin çok küçük ve hüzün verici oluşu ve sahabilerine öğretmenlik yapışı, karnına taş bağlayışı geceleri kalkıp sabahlara dek ibadet edişi örnek olarak yetmezmi?ALLAH Rasulü hiçbir zaman saltanatı arzu etmedi dünyevi hiçbir şeye kıymet vermedi, evinde ve elinde para ve eşya biriktirmedi bu haller aynen ashabında da vardı, ALLAH Rasulüne gelen ilk ayet-i kerimelerin birtanesin de Müzemmil suresinde gece ibadeti emredilmekte ve bu emre binaen Hz peygamberin kendisi ve ashabı, fiilen geceleri kalkıp ALLAH'a tazarru ve niyazla geceyi ihya etmişlerdir. Bu hususlarda Rasulullah ashabına en güzel numuneydi, ashab-ı kiramdan sonra Tabiinin de fiilleri aynen böyle idi. Tasavvuf ve sofi kelimesiyle o zaman tabir edilmeyen özellik,"HAL" olarak mevcuttu, yani Tasavvuf belki isim olarak Hz peygamberin zamanında yoktu ama hal olarak var idi. Eğer Hz peygamber zamanında bu isimler var olsa belki de o zaman İslamın haricinde bir din olarak algılanabilirdi, oysaki Tasavvuf din değil bir ilimdir. Nasıl bir ilimdir? İslama çelik zincirlerle bağlı şer-i bir hal ilmidir, eğer kişi KUR'AN ve SÜNNET üzere yaşıyorsa oda sofidir ve bu yolun yolcusudur. Şimdi o kardeşlerimize hitaben deriz ki, Hz peygamberin zamanında isim olarak hadis, kelam, tefsir, fıkıh (ve kendi dallarına ait kullanılan bir takım özel ifadeleri deyim ve terimleri) vs gibi islami ilimler yoktu şimdi sizler bu şer-i ilimlerin olmadığını ve bunlarında bidat olduğunu söyleyebilirmisiniz? Hatta KUR'AN-I KERİM dahi Hz peygamberin ahirete irtihalinden sonra bugün ki haline getirilmiştir, şimdi kim diyebilir ki bu Hz peygambere gelen vahiy değildir ve vahyi bu şekilde kitaplaştırmak bidattir? İşte bunları söylemek ne kadar doğru değilse Tasavvufun olmadığını söylemekte o derece yanlıştır. İşte adına Tasavvuf denilen bu şer-i ilim semere olarak insanı HAK Teala’nın rızasına kavuşturup kişiyi muhabbeti Resulullah'a, hatta müşahede-i Resulullaha ulaştırır, bu yoldaki büyük mutasavvıflar " Resulullah ile bir anlık irtibatım ve müşahadem kaybolsa kendimi müslüman saymazidim " demektedirler. Bilinir ki iblis aleyhillane Hz peygamberin suretine girememektedir buda demek oluyor ki o takva ehli insanların bu hali güzel ve sahih olup eğer bu insanlarKUR'AN ve SÜNNET üzere yaşamasalar idi ALLAH Teala hazretleri onlara böyle güzel bir hali ihsan edermiydi? Elbetteki etmezdi, şimdi sıra kendi nefsimizi ıslah ederek ve kalbimizi dünyevi kirlerden arındırarak ihlas ve samimiyet ile " İlahi ente maksudi ve rıdake matlubi " düsturuyla gerçek birer mümini kamil olmamız gerekir vesselam.
.
3- Tasavvuf hakkında ne dediler?
TASAVVUF HAKKINDA NE DEDİLER?
Tasavvufun kelime olarak hicri ikinci asrın sonları ve üçüncü asrın başlarında ismen telafuz edilmeye başlandığını görmekteyiz. Daha önceki dönemlerinde ise bu ekolün yaşatıcıları olan kimselerin yaşantıları ile adlandırıldığı (zahid - zühd dönemi vs) bilinmektedir. Bu nedenle hicri birinci ve ikinci asır ulema ve sufilerinin arasında Tasavvuf kelimesi kullanılmadığı için, hicri üçüncü asırdan itibaren yaşayan sufilerin tasavvuf hakkındaki görüş ve düşüncelerini kısa olarak nakletmeye çalıştık. Böylece tarihi seyri boyunca sufilerin Tasavvufi değerlendirmelerini, anlatımlarını ve tariflerini görmek mümkün olacaktır.
Tasavvufa karşıtlığı ile bilinen Vehhabiliğin iki büyük mezheb imamının (İbni Teymiyye ve İmam Şevkani) Tasavvuf ve bazı tasavvufi kavramlar hakkındaki düşüncelerinide nakletmenin konunun daha iyi anlaşılması açısından faydalı olacağı kanaati ile buraya aldık. Yine “Devir Tarikat devri değildir, Hakikat devridir.” Sözüyle devamlı bir şekilde yanlış anlaşılıp sanki Tasavvufa karşıymış, Tasavvufu gereksiz ve anlamsız buluyormuş kanaati oluşturulmaya çalışılan Said Nursi hazretlerinin kendi risalelerinden onun Tasavvuf konusuna nasıl yaklaştığını, nasıl bir Tasavvufi atmosferde büyüdüğünü ve eski Saidin yeni Saide dönüştüğünü, Tasavvuf ve Tarikatten faydalanamayan bir kişinin alim dahi olsa imanını koruyup koruyamıyacağı hakkındaki görüşlerini de buraya almanın faydalı olacağını düşündük.
Bu bölümün baş tarafına öncelikle İslam Toplumuna mal olmuş ulemanın ve T.C. Dönemi İlahiyat Fakültelerinde görev almış akademisyenlerin konuyla ilgili görüşlerini koyduk. Sonraki kısma ise İlk ve son Dönem sufilerinin görüşlerini koyarak her iki tarafın da konu hakkında neler düşündüğünün anlaşılmasını sağlamaya çalıştık.
Kitabın diğer bölümlerinde olduğu gibi, bu bölümünde de muteber ve sağlam kaynaklardan istifade etmeye azami gayreti gösterdik. Bununla birlikte sadece akademik kariyeri olmadığı için itibar edilmeyen Kitabül İbriz gibi birkaç eserden de yararlandık. Böylece gerçek manada Tasavvufi bir anlayışa sahip ümmi birisiyle üstadlığı kabul görmüş sufilerinde düşüncelerindeki uyumluluğun ortaya çıkmasını sağladık.
Allahü Teala hazretleri cümlemizin kalbini İslamın nuruyla aydınlatsın, kalblerimizi hikmetle doldursun, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırt etme ferasetini bahşetsin, sıratı müstakim den ve ihsan derecesinden bizleri ayırmasın ve bizleri salihlerden eylesin. Amin.
02 İmam Şevkani
Allah (c.c.) sevgisinin doğrulanmasını Rasulü’ne tabi olmaya bağlamış, O’na tabi olmayı da Allah’ın (c.c.) sevgisini kazanmaya vesile kılmıştır. 5
Bil ki; nebilerin dışındaki Allah dostları masum (günahtan uzak) değillerdir. Allah’ın (c.c.) diğer mümin kullarında olabilecek bazı haller onlarda da görülebilir. Fakat onlar, şanı yüce bir mertebeye ve yüksek bir makama ulaşmışlardır. Allah’ın dostlarının sevaba zıt düşecek ve hakka aykırı bir şeyin vaki olması ise onları evliyaullah makamından çıkarmaz. Bu, müçtehidin hata yapmasının mümkün olup, daha önce geçtiği gibi hatasından dolayı mükafaat kazanması; içtihat edip isabet ederse kendisine iki ecir, hata ederse bir ecir verilmesi gibidir.
Muhakkak ki Allah’u Teala Ümmet-i Muhammed’in hatayla ve unutarak yaptıklarını bağışlamıştır. 6
Hiç kimse, evliyaullahta meydana gelen gerçeğe uygun doğru keşifleri inkar etmemelidir. Zira, bu (keşif) Rasulullah (s.a.v.)’ın açmış olduğu bir kapıdır. 7
Velayette en üst makama ulaşsa bile bir velinin yapması gereken şey; Kitap ve Sünnete bağlı kalmak, bütün davranış ve sözlerini bu temiz şeriatin ölçüsüyle ölçerek herhangi bir işinde şeriat sınırından çıkmamak üzere sabit durmaktır. 8
Veli, kendisine şeriate muhalif bir ilham geldiği takdirde onu reddeder, şeytandan olduğuna inanır ve gücü yettiğince bunu def etmeye çalışır. 9
Kul Allahu Teala’ya nafilelerle yaklaşmaya devam eder. Nihayet Allahu Teala onu sever. Allahu Teala kulunu sevince, artık onun işten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olur. 10
Ashab-ı Kiram Allahu Tealanın en üstün, en keremli, mertebe bakımından en yüce velileridirler. Onlar Allahu Tealanın Kitabı ve Rasulü (s.a.v.)’nün sünnetiyle amel eden kimselerdir. Onlardan sonra gelenlerden kendisine evliya denilen kim olursa olsun, Rasulullah (s.a.v.) tabi olmadıkça, onun hidayetiyle hidayete ulaşmadıkça, sözlerinde ve hareketlerinde O’na uymadıkça Allah (c.c.) dostu değildir. 11
Veli, farzları eda edip yasaklardan sakınarak, nafileleri işleyip Allah’ın zikrini artırarak Rabbına yakınlığını artırdıkça, Allahu Teala’da ona sevgisini, kendisine küçük büyük bütün hayır kapılarını açar. 12
Allah (c.c.)’nun kullarından bir kısmına başkalarının gücünün yetmeyeceği muhteşem bir şeyi hediye olarak bağışlamasını, ona büyük faziletler ihsan etmesini hiç sebep yokken imkansız görmek insaflıların işi değildir. 13
Allahu Teala’nın ashab-ı kirama ihsan ettiklerine bakan bir kimse, velilerine ihsan ettiğini uzak bir ihtimal olarak görmez. 14
İnsanlardan niceleri vardır ki, ya dünya işleriyle meşgul olarak ya da başka bir hususu düşünür bir vaziyette Allah (c.c.)’ya ibadet ettiği için kendisinde nu huşu mertebesinden bir şey, ne kalp huzurundan bir nasip, ne de murakabeden bir parça hasıl olabilir. Öylesi de vardır ki; Allahu Teala ona ihsanı nasip etmiş ve Rahman’a ibadet için göğsünü açmıştır.
Bu hususta Allah dostlarının, kendilerinden başkasının ortak olamayacağı ve katılamayacağı bu meziyetlerden dolayı kuvvetli bir himmet ve muvaffakiyetleri vardır.
Kim Allah (c.c.)’nun genel fazlından ve toplu ikramından ayırıp, onlara fazladan ihsan ettiği şeyi inkar ederse. Bu o kimsenin bilmediği şeyi inkar etmesi, anlamadığı şeyden hoşlanmamasıyla beraber şeriat ilmindeki bilgisizliğinden dolayıdır. Allah’ım sen mağfiret eyle! 15
03 İmam Birgivi
“Hasılı, ey salik-ı tarik-ı hak, sen gönlünü kötülüklerden arındırmaya ve onu faziletlerle donatmaya bak! Şüphe yok ki tasavvuf o iki şeyden ibarettir. Zira onun açıklanmasına da şöyle denmiştir: Tasavvuf: her aşağılık huydan çıkmak ve her kıymetli huya girmektir.” 16
04 Fatih Dersiamlarından Şeyhül İslam Yardımcısı Muhammed Zahid El-Kevseri
Seyrü süluk hallerinden bahseden ilme “Tasavvuf” ilmi denir. Buna terettüb eden sonuç, seyrü süluke terettüb eden sonucun aynısıdır.
Güzel veya çirkin iradi fiillerin kendisinden sadır olması bakımından insan nefsinin hallerini bilmektir.
İnsan, kendi varlığına dikkatlice baktığında kendisini eksik ve kemale ermede bir rehbere muhtaç olarak görür. Bu anlayışın bir sonucu olarak içinde, kemal sahibi olmaya yönelik bir şevk doğar. Buna ulaşmanın sebebini bulmaya koyulur. İşte onun bu hareketine Tarikat ehli, “Seyrü süluk” ismini vermişlerdir.Buradaki kemal, hem ilimde ve hem de amelde olur ki, seyrü süluk her ikisini de tekeffül eder. Nitekim en şerefli ilim, rehberi marifetlerle takvaya müteveccih olan ilimdir. Buna “velayet” ilmi denir.
Hadis-i şerifte, peygamberlere verilen hariç, bu ilmin, ilimlerin müntehası olduğu ifade edilmektedir. Buna tefekkürle değil, ancak seyrü süluk ve sahih bir mücahede ile ulaşmak mümkündür. Çünkü aslında kötülüklerden tezkiye olunmaya layık insan nefsinin ameli kemalattaki hedefi ahlakını tehzib etmektir.seyrü süluke terettüb eden neticede budur. Çünkü seyrü sülukun gayesi, insana, kendisinden sadece güzel fiiller sadır olacakbir meleke kazandırmaktır. 17
05Said Nursi
BİRİNCİ TELVİH: "Tasavvuf", "tarîkat", "velayet", "seyr ü sülûk" namları altında şirin, nuranî, neş'eli, ruhanî bir hakikat-ı kudsiye vardır ki; o hakikat-ı kudsiyeyi ilân eden, ders veren, tavsif eden binler cild kitab ehl-i zevk ve keşfin muhakkikleri yazmışlar, o hakikatı ümmete ve bize söylemişler. Biz, o muhit denizinden birkaç katre hükmünde birkaç reşhalarını şu zamanın bazı ilcaatına binaen göstereceğiz.
Sual: Tarîkat nedir?
Elcevab: Tarîkatın gaye-i maksadı, marifet ve inkişaf-ı hakaik-i imaniye olarak, Mi'rac-ı Ahmedî'nin (A.S.M.) gölgesinde ve sayesi altında kalb ayağıyla bir seyr ü sülûk-u ruhanî neticesinde, zevkî, halî ve bir derece şuhudî hakaik-i imaniye ve Kur'aniyeye mazhariyet; "tarîkat", "tasavvuf" namıyla ulvî bir sırr-ı insanî ve bir kemal-i beşerîdir.
Evet şu kâinatta insan bir fihriste-i câmia olduğundan, insanın kalbi binler âlemin harita-i maneviyesi hükmündedir. Evet insanın kafasındaki dimağı, hadsiz telsiz telgraf ve telefonların santral denilen merkezi misillü, kâinatın bir nevi merkez-i manevîsi olduğunu gösteren hadsiz fünun ve ulûm-u beşeriye olduğu gibi, insanın mahiyetindeki kalbi dahi, hadsiz hakaik-i kâinatın mazharı, medarı, çekirdeği olduğunu; hadd ü hesaba gelmeyen ehl-i velayetin yazdıkları milyonlarla nuranî kitablar gösteriyorlar. İşte madem kalb ve dimağ-ı insanî bu merkezdedir; çekirdek haletinde bir şecere-i azîmenin cihazatını tazammun eder ve ebedî, uhrevî, haşmetli bir makinenin âletleri ve çarkları içinde dercedilmiştir. Elbette ve her halde o kalbin Fâtırı, o kalbi işlettirmesini ve bilkuvve tavırdan bilfiil vaziyetine çıkarmasını ve inkişafını ve hareketini irade etmiş ki, öyle yapmış. Madem irade etmiş, elbette o kalb dahi akıl gibi işleyecek. Ve kalbi işlettirmek için en büyük vasıta, velayet meratibinde zikr-i İlahî ile tarîkat yolunda hakaik-i imaniyeye teveccüh etmektir.
İKİNCİ TELVİH: Bu seyr ü sülûk-u kalbînin ve hareket-i ruhaniyenin miftahları ve vesileleri, zikr-i İlahî ve tefekkürdür. Bu zikir ve fikrin mehasini, ta'dad ile bitmez. Hadsiz fevaid-i uhreviyeden ve kemalât-ı insaniyeden kat-ı nazar, yalnız şu dağdağalı hayat-ı dünyeviyeye ait cüz'î bir faidesi şudur ki: Her insan, hayatın dağdağasından ve ağır tekâlifinden bir derece kurtulmak ve teneffüs etmek için; herhalde bir teselli ister, bir zevki arar ve vahşeti izale edecek bir ünsiyeti taharri eder. Medeniyet-i insaniye neticesindeki içtimaat-ı ünsiyetkârane, on insanda bir ikisine muvakkat olarak, belki gafletkârane ve sarhoşçasına bir ünsiyet ve bir ülfet ve bir teselli verir. Fakat yüzde sekseni ya dağlarda, derelerde münferid yaşıyor, ya derd-i maişet onu hücra köşelere sevkediyor, ya musibetler ve ihtiyarlık gibi âhireti düşündüren vasıtalar cihetiyle insanların cemaatlerinden gelen ünsiyetten mahrumdurlar. O hal onlara ünsiyet verip teselli etmez.
İşte böylelerin hakikî tesellisi ve ciddî ünsiyeti ve tatlı zevki; zikir ve fikir vasıtasıyla kalbi işletmek, o hücra köşelerde, o vahşetli dağ ve sıkıntılı derelerde kalbine müteveccih olup "Allah!" diyerek kalbi ile ünsiyet edip, o ünsiyet ile, etrafında vahşetle ona bakan eşyayı ünsiyetkârane tebessüm vaziyetinde düşünüp, "Zikrettiğim Hâlıkımın hadsiz ibadı her tarafta bulunduğu gibi, bu vahşetgâhımda da çokturlar. Ben yalnız değilim, tevahhuş manasızdır." diyerek, imanlı bir hayattan ünsiyetli bir zevk alır. Saadet-i hayatiye manasını anlar, Allah'a şükreder.
ÜÇÜNCÜ TELVİH: Velayet, bir hüccet-i risalettir; tarîkat, bir bürhan-ı şeriattır. Çünki risaletin tebliğ ettiği hakaik-i imaniyeyi, velayet bir nevi şuhud-u kalbî ve zevk-i ruhanî ile aynelyakîn derecesinde görür, tasdik eder. Onun tasdiki, risaletin hakkaniyetine kat'î bir hüccettir. Şeriat ders verdiği ahkâmın hakaikini, tarîkat zevkiyle, keşfiyle ve ondan istifadesiyle ve istifazasıyla o ahkâm-ı şeriatın hak olduğuna ve Hak'tan geldiğine bir bürhan-ı bahirdir. Evet nasılki velayet ve tarîkat, risalet ve şeriatın hücceti ve delilidir; öyle de İslâmiyetin bir sırr-ı kemali ve medar-ı envârı ve insaniyetin İslâmiyet sırrıyla bir maden-i terakkiyatı ve bir menba-ı tefeyyüzatıdır.
İşte bu sırr-ı azîmin bu derece ehemmiyetiyle beraber, bazı fırak-ı dâlle onun inkârı tarafına gitmişler. Kendileri mahrum kaldıkları o envârdan, başkalarının mahrumiyetine sebeb olmuşlar. En ziyade medar-ı teessüf şudur ki: Ehl-i Sünnet ve Cemaatin bir kısım zahirî üleması ve Ehl-i Sünnet ve Cemaate mensub bir kısım ehl-i siyaset gafil insanlar; ehl-i tarîkatın içinde gördükleri bazı sû'-i istimalâtı ve bir kısım hatiatı bahane ederek, o hazine-i uzmayı kapatmak, belki tahrib etmek ve bir nevi âb-ı hayatı dağıtan o kevser menba'ını kurutmak için çalışıyorlar. Halbuki eşyada, kusursuz ve her ciheti hayırlı şeyler, meşrebler, meslekler az bulunur. Alâküllihal bazı kusurlar ve sû'-i istimalât olacak. Çünki ehil olmayanlar bir işe girseler, elbette sû'-i istimal ederler. Fakat Cenab-ı Hak âhirette muhasebe-i a'mal düsturuyla, adalet-i Rabbaniyesini, hasenat ve seyyiatın müvazenesiyle gösteriyor. Yani hasenat racih ve ağır gelse, mükâfatlandırır, kabul eder; seyyiat racih gelse cezalandırır, reddeder. Hasenat ve seyyiatın müvazenesi, kemmiyete bakmaz, keyfiyete bakar. Bazı olur, birtek hasene bin seyyiata tereccuh eder, afvettirir. Madem adalet-i İlahiye böyle hükmeder ve hakikat dahi bunu hak görür; tarîkat, yani Sünnet-i Seniye dairesinde tarîkatın hasenatı, seyyiatına kat'iyyen müreccah olduğuna delil: Ehl-i tarîkat, ehl-i dalaletin hücumu zamanında imanlarını muhafaza etmesidir. Âdi bir samimî ehl-i tarîkat; surî, zahirî bir mütefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarîkat vasıtasıyla ve o muhabbet-i evliya cihetiyle imanını kurtarır. Kebairle fâsık olur, fakat kâfir olmaz; kolaylıkla zındıkaya sokulmaz. Şedid bir muhabbet ve metin bir itikad ile aktab kabul ettiği bir silsile-i meşayihi, onun nazarında hiçbir kuvvet çürütemez. Çürütmediği için, onlardan itimadını kesemez. Onlardan itimadı kesilmezse, zındıkaya giremez.Tarîkatta hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik âlim zât da olsa, şimdiki zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkilleşmiştir.
Birşey daha var ki: Daire-i takvadan hariç, belki daire-i İslâmiyetten hariç bir suret almış bazı meşreblerin ve tarîkat namını haksız olarak kendine takanların seyyiatıyla, tarîkat mahkûm olamaz. Tarîkatın dinî ve uhrevî ve ruhanî çok mühim ve ulvî neticelerinden sarf-ı nazar, yalnız âlem-i İslâm içindeki kudsî bir rabıta olan uhuvvetin inkişafına ve inbisatına en birinci, tesirli ve hararetli vasıta tarîkatlar olduğu gibi; âlem-i küfrün ve siyaset-i Hristiyaniyenin, nur-u İslâmiyeti söndürmek için müdhiş hücumlarına karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kal'a-i İslâmiyeden bir kal'asıdır. Merkez-i Hilafet olan İstanbul'u beşyüz elli sene bütün âlem-i Hristiyaniyenin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul'da beşyüz yerde fışkıran envâr-ı tevhid ve o merkez-i İslâmiyedeki ehl-i imanın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük câmilerin arkalarındaki tekyelerde "Allah Allah!" diyenlerin kuvvet-i imaniyeleri ve marifet-i İlahiyeden gelen bir muhabbet-i ruhanî ile cûş u huruşlarıdır.
İşte ey akılsız hamiyet-füruşlar ve sahtekâr milliyetperverler! Tarîkatın, hayat-ı içtimaiyenizde bu hasenesini çürütecek hangi seyyiatlardır, söyleyiniz? 18
Silsile-i Nakşî'nin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbanî (R.A) Mektubat'ında demiş ki: "Hakaik-i imaniyeden bir mes'elenin inkişafını, binler ezvak ve mevacid ve keramata tercih ederim."
Hem demiş ki: "Bütün tarîklerin nokta-i müntehası, hakaik-i imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır."
Hem demiş ki: "Velayet üç kısımdır: Biri velayet-i suğra ki, meşhur velayettir. Biri velayet-i vustâ, biri velayet-i kübradır. Velayet-i kübra ise; veraset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikata yol açmaktır."
Hem demiş ki: "Tarîk-i Nakşî'de iki kanad ile sülûk edilir." Yani: Hakaik-i imaniyeye sağlam bir surette itikad etmek ve feraiz-i diniyeyi imtisal etmekle olur. Bu iki cenahta kusur varsa, o yolda gidilmez. Öyle ise tarîk-ı Nakşî'nin üç perdesi var:
Birisi ve en birincisi ve en büyüğü: Doğrudan doğruya hakaik-i imaniyeye hizmettir ki, İmam-ı Rabbanî de (R.A.) âhir zamanında ona sülûk etmiştir.
İkincisi: Feraiz-i diniyeye ve Sünnet-i Seniyeye tarîkat perdesi altında hizmettir.
Üçüncüsü: Tasavvuf yoluyla emraz-ı kalbiyenin izalesine çalışmak, kalb ayağıyla sülûk etmektir. Birincisi farz, ikincisi vâcib, bu üçüncüsü ise sünnet hükmündedir.19
Çok Sözlerde isbat edildiği gibi ve İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi muhakkikîn-i ehl-i tarîkat derler ki: "Birtek Sünnet-i Seniyeye ittiba' noktasında hasıl olan makbuliyet, yüz âdâb ve nevafil-i hususiyeden gelemez. Bir farz, bin Sünnete müreccah olduğu gibi; bir Sünnet-i Seniye dahi, bin âdâb-ı tasavvufa müreccahtır." demişler. 20
Tasavvuf Cephesi:
Nakşibendî meşâyihinden, her harekâtını Peygamber-i Zîşan Efendimiz Hazretlerinin harekâtına tatbik etmeye çalışan ve büyük bir âlim olan bir zâta sordum:
– Efendi Hazretleri, ulema ile mutasavvife arasındaki gerginliğin sebebi nedir?
– Ulema, Resul-ü Ekrem Efendimizin ilmine, mutasavvıflar da ameline vâris olmuşlar. İşte bu sebebden dolayıdır ki, Fahr-i Cihan Efendimizin hem ilmine ve hem ameline vâris olan bir zâta "Zülcenaheyn", yâni "İki kanadlı" deniliyor...Binaenaleyh, tarikattan maksad, ruhsatlarla değil, azîmetlerle amel edip ahlâk-ı Peygamberî ile ahlâklanarak bütün mânevî hastalıklardan temizlenip Cenab-ı Hakkın rızasında fani olmaktır. İşte bu ulvî dereceyi kazanan kimseler, şüphesiz ki ehl-i hakikattırlar. Yâni, tarikattan maksud ve matlub olan gayeye ermişler demektir. Fakat bu yüksek mertebeyi kazanmak, her adama müyesser olamıyacağı için, büyüklerimiz matlub olan hedefe kolaylıkla erebilmek için, muayyen kaideler vaz'eylemişlerdir. Hülâsa; tarikat, şeriat dairesinin içinde bir dairedir. Tarikatten düşen şeriata düşer, fakat - maazallah - şeriatten düşen ebedî hüsranda kalır.
Bu büyük zatın beyanatına göre, Bediüzzamanın açtığı nur yolu ile, hakikî ve şâibesiz tasavvuf arasında cevherî hiçbir ihtilâf yoktur. Her ikisi de Rıza-yı Bârîye ve binnetice Cennet-i âlâya ve dîdar-ı Mevlâya götüren yollardır. 21
06 Fatih Dersiamlarından Emekli Diyanet İşleri Başkanı Ömer Nasuhi Bilmen
Tasavvuf İlmi, ruhun terbiyesine, kalbin kötülüklerden arınmasına seyri suluka, manevi zevklere yönelik mes’elelerden bahseder.
Tasavvuf: “Kulun kalbini mevlaya rabdetmesi, Allah’tan başkasından alakayı kesmesi.”
Diğer bir tarife göre tasavvuf: şeriatin edep kuralları ile zahiren ve batınen süslenmenin neticesi olarak insanda tecelli eden feyzin kemalatı olan bir haldir.
İslamiyetin ilk devirlerinde nefis mücadelesiyle ibadetle meşgul olan kişilere abid, zahid denilmekteydi. Daha sonraları bu zatlara sofi, mutasavvıf denilmiştir. Tasavvuf Cüneydi Bağdadi (k.s) zamanında düzenli bir şekil almış, bir takım metod ve termonolojiye sahip olmuştur.
Tasavvufun dayanağı; Kur’an-ı Kerim ile Hadisi Şerifler ve İmam-ı Ali (r.a.) gibi büyük sahabilerin kelemlarından tedvin edilmiştir. Bu feyiz kaynakları, ümmetin büyüklerine verdiği bir neşve sayesinde İslam Tasavvufu meydana gelmiş, bu sayede Mesnevi ve Mektubat-ı Rabbani gibi hikmet dolu kitablar yazılmıştır. Yoksa tasavvuf müslümanlara diğer milletlerden gelmemiştir. Böyle bir yanılgı, İslam’ın hakikatlerine vakıf olmamaktan doğar.
Tasavvuf ile ümmetteki ruhi kabiliyyet inkişaf etmiş olduğu inkar edilemez. Fakat sonraları tasavvufun yanlış anlaşılması yüzünden maddi ve manevi bir hayli kötü neticelerde meydana gelmiştir.
Önceleri Tasavvuf ehli olan kimseler alim, arif, şeriate riayet eden kişilerdir. Kendilerine ait bir takım tabirleri ve ıstılahları vardı. Bu tabir ve ıstılahların ruhuna ancak kendileri gibi manevi zevklerden nasibi olanlar anlardı. Halbuki daha sonraları bir çok cahil taklitçiler ortaya çıktı.Sofilerin büyüklerinin kelamları yanlış anlaşılmalara maruz kaldı. Tasavvuf, adeta bir felsefeyi işrakiyye görüntüsüne girdi. Hal ile alakalı olan tasavvuf, kalden ibaret kaldı. Şeriate aykırı olan bir takım sözler ve davranışlar, tarikatten ve hakikatten sayıldı.
Tasavvuf ehli olan kişilerin en büyüklerinden olan Seyyid Ahmed Er-Rufai (k.s.) “El-Burhan-ül Müeyyed” isimli kitabından bereket olması için aktardığımız şu yüce kelamlara dikkat edilmelidir. Bu zat buyuruyor ki;
“Tarikat, şeriatın tıpkı aynı ve şeriat, tarikatın tıpkı aynısıdır. Bu ikisinin arasındaki fark sadece lafza aittir. Maddeten ve manen sonuç aynıdır...”
“Şeriatin reddettiği bir hakikat zındıklıktır...”
“Efendiler, Muttasıl Ebu Zeyd böyle dedi, Haris şöyle dedi, Hallaç bu sözleri söyledi, deniliyor. Bu nasıl sözdür! Böyle lakırdılardan önce İmam-ı Şafii, İmam-ı Malik, İmam-ı Numan, bunlar ne dedi? Ona bakmalısınız. Kulluk amellerinizi bunların sözleriyle düzeltmelisiniz. Daha sonra diğer sözler ile tefekkür edip düşünebilirsiniz! Ebu Haris ve Ebu Yezid’in söyledikleri ile hiçbir şey artıp eksilmez. Ama Şafii ve Maliki’nin söyledikleri en güzel ve en kolay yol ve metoddur. İlim ve amelle şeriatin devamını sağladıktan sonra ilim ve amelin derinliklerine dalarak gayret sarfediniz!...”
Ne güzel nasihat!
Tearuf, Arif meşhur tasavvuf kitablarımızdandır. 22
07 Prof. Dr. Hayrettin Karaman
Bismillahir rahmanir rahîm.
Allahu Teala Hazretleri katından, insanlığa dünya hayatını nasıl yaşayacaklarını öğretmek üzere bir hayat nizamı, bir hayat düsturu olarak gelen İslâm; Rasûl-ü Müctebâ (aleyhi ekmelüt tehâyâ) Efendimiz'in uygulamaları ve açıklamalarıyla tekemmül etmiş ve ilk muhatabı olan sahabe asrında, hayata geçmiştir. Fert veya toplum olarak insan hayatına giren, uygulanan, yaşanan İslâm, meyvelerini vermiş, o meyveler bizim kültür ve medeniyetimizin çiçekleri, semeresi, renkleri olarak aslı, esası, temeli bozulmadan bugüne kadar gelmiştir.
Biz herhangi bir konunun ve kurumun kitap ve sünnette aslının, esasının olup olmadığını ararken, meseleye bu çerçevede bakmamız gerekiyor. Yani bir tohum var, bir ağaç var; bir de onun meyvesi, semeresi, eseri var... Bir gıda var, bir de o gıdayı alan insanlarda meydana getirdiği eser var... Öyle bakmak icab ediyor. Ben bu tasavvuf mevzuuna da öyle bakıyorum.
Haddizâtında, bizim bu medeniyet ve kültürümüzün en önemli anasırı içerisinde yer alan medreselerimiz, tekkelerimiz, şeriatımız, tarikatımız, mezhebimiz ve hayatımızda yaşayan İslâm'ın kurumları, kuralları, örf ve adetlerimizi Kur'an ve sünnette ararken böyle bir bakış yapmazsak, korkarım hiçbirinin Kur'an ve sünnette olmadığını iddia edebiliriz. Nitekim bazıları da böyle iddia ediyorlar.
Halbuki, eğer tutarlı olacaksak, o zaman tasavvufun, tarikatın, tezkiye, mücahedetün nefs hareketinin, Kur'an-ı Kerim'de olup olmadığını araştırıp; bunu isim ve teferruat olarak Kur'an-ı Kerim'de ya da sünnette bulamayınca, "Bu yoktur, İslâm'a yabancıdır, bid'attır!" diyenlere, meselâ --bizim İslâm'da olduğundan hiç şüphe etmediğimiz-- namazı, orucu, zekâtı, haccı ve cihadı da bu dar bakışla kitap ve sünnette aramalarını tavsiye ederiz.
O zaman, kıldığımız bir öğle namazını Kur'anda ararsanız bulamazsınız. Yani başlayıp bitirinceye kadar birçok şey yapıyorsunuz namazda... Namaza duruyorsunuz, kıbleye dönüyorsunuz, tekbir getiriyorsunuz, elinizi kaldırıyorsunuz, şunu okuyorsunuz, bunu okuyorsunuz... Rükûu şöyle yapıyorsunuz, secdeyi böyle yapıyorsunuz, tahiyyatta şöyle oturuyorsunuz... Namaz böyle oluyor ve bunu öğle vaktinde kılıyorsunuz. Öğle vakti şu vakittir, diyorsunuz; yani, "Güneşin batıya eğilmesiyle başlar, işte herşeyin gölgesinin bir veya iki misli olmasına kadar devam eder." diyorsunuz. Böyle bir vakit içerisinde kılıyorsunuz. Şimdi bu söylediklerimi Kur'an-ı Kerim'de arayın, böyle bulamazsınız. Bulamayınca "Öğle namazı Kur'an'da yok!" mu diyeceğiz?.. Böyle diyecek miyiz? Sünnette arayın!.. Bu söylediğim tertip içinde detaylı olarak, belki orada da tamamını bulamazsınız. Öyleyse, "Kitap ve sünnette öğle namazı yok! Bu bid'attır, İslâm'a sonradan katılmıştır." mı diyeceğiz?..
Elbette, her beşeri tatbikatın ilahi iradeye, ilahi plandaki gerceğine nisbetle kusurları, eksiklikleri, sapmaları vardır. Ama bu kusurlar, eksiklikler, sapmalar beşeri uygulamaladan gelir, kaynaklanır. Ona bakarak, ilâhî plandaki aslını inkar etmek, ona cephe almak da, bir başka ifrattır, bir başka aşırılıktır. Eğer bunu bir ölçüt olarak kullanacaksak, onu da getirip yalnız tasavvuf hareketine tatbik etmek bir başka haksızlıktır. Bunu bütün İslâm müesseselerine, kaidelerine, kurallarına ve uygulamalarına da tatbik etmek icab eder.
Aynı yaklaşımı medreselere ve mezheblere uygulayalım: Bir zaman gelmiş, bizim İslâmî hayatımızın manevi temeli olan medreseler cihanı aydınlatmışlar; bir zaman gelmiş bozulmuş, dejenere olmuş ve işlevlerini yerine getiremez hale gelmişler. Şimdi medreselerimiz böyle oldu diye, "İslâm'da medrese yoktur!" mu diyeceğiz?.. "İslâm'da talim-terbiyenin böyle müesseseleşmesi yoktur!" mu diyeceğiz?..
Müctehidler çıkmış. Allah-u Teâlâ Kitab-ı Kerim'inde: "Bilenler, anlayanlar kitabı, sünneti okusunlar, onunla amel etsinler; bilmeyenler de bilenlere sorsunlar!" demiş. İşte Kur'anda çerçeve hüküm budur. Bu çerçeve hüküm içerisinden bakın neler çıkmış!.. Bu çerçeve hüküm içinden müctehid çıkmış, mukallid çıkmış, mezheb çıkmış... Taklid çıkmış, fıkıh çıkmış... Bunların hepsi bizim kültür ve medeniyetimizin asli unsurlarıdır. Ve menşei yani kökü Kur'an'dadır, birçok ayettedir. Ama aynı zamanda ve özellikle:
(Fes'elû ehlezzikri in küntüm lâ ta'lemûn) ayetindedir.
Bunlar çıkmış ve ilâhî plandaki aslına göre asırlar boyu, uzun zamanlar vazifelerini ifa etmişler, kendilerinden bekleneni vermişler. Ama zaman olmuş meselâ mezheb dinin yerine geçmiş, müçtehid peygamber gibi yanılmaz bilinmiş, fıkıh kitap ve sünnetin üstüne çıkarılmış; ama, bunlar beşeri hatalardır. Bunlar, uygulamanın hatasıdır. Uygulayanın cehlinden, taassubundan, gafletinden kaynaklanmıştır. Şimdi buna bakarak, böyle yapıldı diye, biz "İslâmda müctehid yoktur, ictihad yoktur, taklid yoktur, mezhep yoktur, fıkıh yoktur." diyemeyiz. Dersek bir ifrata düşmüş oluruz.
Ben işte metedoloji olarak, kitap ve sünnet penceresinden, tasavvufa da böyle bakmak istiyorum. Ve diyorum ki, tasavvufun kitap ve sünnetteki yerini araştırırken isminden başlamalıyız: "Bu tasavvuf ismi nedir, nereden çıkmıştır?.."
Sonra bunun menşeine bakmalıyız: "Bu islâmî mi, bize dışardan mı gelmiş?.."
Sonra muhtevasına bakmalıyız: "Bu nedir? Bu tasavvuf dediğimiz şey nedir? Neyi ihtiva ediyor?.."
Sonra şeriatla --şeriat, tarikat, marifet, hakikat diye böyle yanyana sıralandığı için, işte şeriatı İslâmın objektif, zahir, herkesin bildiği, anladığı, yaşadığı yönü, yüzü diye anladığımızda-- işte bu şeriatla ilişkisine, alâkasına bakmalıyız: "Bu tasavvuf, tarikat dediğimiz şey şeriate nasıl bakıyor? Kendini onun neresinde görüyor? Yani tarikat şeriatın neresindedir?Kendisi kendini nerede görünüyor?.." Ona bakmamız lâzım!..İşte bu dört bakış açısı bize, kitap ve sünnete göre, aynı zamanda İslâma göre, fıkha göre, fetvaya göre, müftiye göre İslâmda tasavvufun yerini, değerini, meşruiyyetini belirler, belirlemeye kâfidir.
Önce tasavvuf terimine bakalım. Bu kelime hangi kökten geliyor, nereden geliyor? Biz terim itibariyle buna karşı menfi bir tavır takınabilir miyiz?..
Benim şahsi kanaatim: "Hayır, takınamayız"dır. Çünkü bu kelimenin kökü itibarıyla söylenen sözlere bakın; hepsi İslâmi bir ahlâka, tarihi bir gerçeğe, kitap ve sünnetin müminlerden, müslümanlardan istediği, beklediği bir davranış ve harekete dayanıyor.
Meselâ, diyorlar ki: "Tasavvuf, suffe kelimesinden gelmiştir." Gelmiştir, gelmemiştir; iddialardan bir tanesi budur. Suffe nedir? Bu Mescid-i Nebî'nin yanında yersiz, yurtsuz, evsiz, barksız, gariban insanların barındığı, aynı zamanda Fahr-i Kâinat Efendimiz'den iyi bir İslâm insanı olmak için terbiye gördükleri yerin adıdır.
O halde benim şahsi kanaatime göre hem bir misafirhane, hem ilk medrese, hem de ilk tekkedir. Şimdi ehli tasavvuf, "Ehl-i suffe ilk tekkedir." diyor. Tekelciliğe ne gerek var?.. O zaman fıkıhçı da kalkıyor, "İllk mekteptir." diyor. Öyle değil; hepsini camidir, hepsidir. Şimdi tasavvuf ordan gelmişse ne güzel, o zaman buna nasıl menfi bakarız?..
Bir başka zümre diyor ki: "Tasavvuf, sof kelimesinden gelmiştir. O da yün demektir. Bu ilk devir zühhadı, zahidleri, müttekun, salihin dediğimiz insanlar, Allah'a iyi kul olmak için nefsiyle cihad eden insanlar, ipekten ince dokunmuş keten ve sâireden elbise giyecek yerde, kaba dokunmuş yün elbise giyiyorlardı. Yünün de arapçası sûf'tur. Bu dış görünüşlerine dayanılarak, onların dış görünüşlerinden hareketle, sûf'tan tasavvuf üretilmiştir." diyorlar. Bunda da bizim kaldırıp atacağımız bir şey yok...
Bir kısmı da: "Bu safâ'dan, safvet'ten, --ıstifânın, tasfiyenin, istisfânın, musaffânın, mustafânın hepsinin geldiği bir kök var, safvet, safâ-- gelmiştir." diyorlar. Zâten, tasavvufun en çok önem verdiği şeylerden bir tanesi de tasfiyedir, tezkiye-i nefs hadisesidir. O halde terim, tasavvufun gerçekleştirmek istediği bir hareketten, bir işten, bir amelden, hatta bir
ibadetten, bir insan-ı kâmil olma cehdinden kaynaklanmış oluyor.
Gelelim menşeine... Tabii, sözü uzatmamak için, bunu ilgili arkadaşların açıklamasına bırakıyorum. Ama tasavvufun menşeinin yabancı olduğunu, tasavvufun bize Hind'den, Yunan'dan, İskenderiye'den geldiğini iddia eden insanlar olmuştur. Ama bu insanlar müsteşriklerdir. Onların da sonraları daha derinden, daha tarafsız, daha ilmi metodlarla bu meseleye bakış yapanları; meselâ Nicholson, Massignon gibi araştırmacılar, tasavvufun en azından başlangıçta tamamen İslâmî kökenli olduğunu; kitaptan, sünnet-i Rasûlüllah ve sahabenin yaşayışından, İslâm'ın hayata geçirilmesinden doğduğunu, onun bir meyvesi olduğunu itiraf etmişlerdir.
O halde demek ki, menşei itibariyle de tasavvuf, İslâm'ın insanın derûnî hayatıyla ilgili kısmını teşkil ettiğine göre, menfi bir değerlendirme yapmanız mümkün değildir.
Size iki tasavvuf büyüğünden bir tanesini, tasavvufun şeriatla ilişkisinde; diğerini de tasavvufun muhtevasıyla ilgili olarak konuşturmak istiyorum.
Sehl-i Tüsteri dediğimiz büyük sofi diyor ki: "Bizim tasavvuf yolumuz yedi esasa dayanır. (Bu aynı zamanda işte tasavvufun muhtevasını da veriyor.) Biri kitabullaha sımsıkı sarılmak, ikincisi sünneti hayat düsturu edinmek, üçüncüsü helal yemek, dördüncüsü kimseye eziyet etmemek, beşincisi Allah'a isyan etmekten kaçınmak, altıncısı her an, her dakika Cenab-ı Mevlaya tövbe etmek, her anımızın bir kusur bir günah içinde geçtiğini kabul ederek Cenab-ı Mevla'dan af dilemek, yedincisi de hukuku yerine getirmektir."
O halde, tasavvufun muhtevası bu ise, tarikat buna ulaşmak istiyorsa, tasavvuf buna ulaşmak istiyorsa; İslâm neye ulaşmak istiyor, şeriat neye ulaşmak istiyor?..
Tasavvufun tarifini veriyorlar:
"Tasavvuf iki unsurdan teşekkül eder: Bir tanesi tezkiyetün nefs, ikincisi müşâhede..." Yâni tasavvufta, tarikatta iki unsur, iki hedef var... Bunlardan bir tanesi, nefsi terbiye etmek, eğitmek ve nefsin müslüman olmasını sağlamak... İslâm'da ferdin müslümanlığında da, toplumun müslümanlığında da en önemli hâdise, kişinin dili ile, zihni ile müslüman olması değildir. Onlar önemlidir de, bakın en önemli unsur, nefsin müslüman olmasıdır. Çünkü Kur'an-ı Kerim, Cenab-ı Mevlâ'ya kulluk yolunda en önemli engelin nefs-i emmâre olduğunu söyler. Şeytan da nefsi-emmâre üzerinde işler. Şeytanın yuvası, cevelangâhı, faaliyet alanı nefs-i emmâredir.
Eğer biz nefsimizi terbiye eder, onu emmâre olmaktan yukarıya doğru çıkarırsak; o zaman işte Hz. Ömer gibi, "Benim şeytanım teslim oldu." deriz. Nefsi, emmâre mertebesinden yukarı çıkardığınız zaman, meselâ mutmainneye --Cenâb-ı Mevlâ hepimize nasib etsin-- ulaştırdığımız zaman, artık şeytan Hz. Ömer'den kaçtığı gibi, perişan halde bizden de kaçar. Nefsin müslüman olması; işte tarikatın, tasavvufun birinci hedefi bu... O halde bu, İslâm'ın emrini yerine getirmek için bir terbiye demektir.
İkincisi: Bunun semeresi, bir meyvesi olarak marifet ve şuhud, şehadet derecesinde bilgi... Tasavvufun muhtevası iki unsurdan teşekkül ediyor: Biri eğitim, diğeri bilgi... Bir başka yoldan, bir başka şekilde bilgilenme... Suffe için söylediğim gibi, birini atmadan, hepsini kullanarak, İslâm marifet mekteplerinin hepsini kullanarak, hepsini yerinde değerlendirerek, Cenab-ı Hak katında, onun planında müslümanın edinmesi lazım gelen bilgiyi edinmek bizim mükellefiyetimizdir. Bunun da İslâm tarihi boyunca dört yolu ortaya çıkmıştır. Birisi bu fıkıhçılar ve kelamcıların kullandıkları bilgi yoludur. Biri filozofların kullandıkları bilgi yoludur. Biri ehli-ta'lim dediğimiz bâtınîlerin bilgi yoludur. Biri de ehli sülûk, ehli tasavvuf dediğimiz zümrenin kullandığı bilgi yoludur.
İmam Gazâlî'nin Elmünkizu mined dalâl diye bir eseri var... Bir hayatı dolu dolu yaşadıktan sonra; her bir İslâm ilminde uzman olduktan, mütehassıs olduktan, asrının parmakla gösterilen adamı olduktan, her birinde birden fazla eser verdikten sonra, İmam Gazali'nin vardığı sonucu bir reçete gibi anlattığı sunduğu bir eserdir bu Elmünkizu mined dalâl...Sapıklıktan kurtarıcı manasına da geliyor. Orada diyor ki Gazâlî merhum:
"Öyle bir imana ve bilgiye ulaşayım ki, onun yanına ne vehim, ne galat (yanılma), ne de şekk yaklaşsın. Öyle bir bilgiye ulaşayım ki onun içinde şüphe olmasın, vehim ihtimali olmasın. Kelamcıların yolunu denedim; bu bilgiye ulaşamadım..."
Gazâlî burada: "Bunlar zararlıdır, bunlar yanlıştır; aman okumayın, okutmayın! Bunların içindekilere inanmayın!" demiyor. Çünkü, kendisi aynı zamanda kelamcı... Kelam kitaplarını da bıraktı, onları yakmadı. Biz onları okuyoruz, okutuyoruz. "Bizim bilgi dağarcığımız kelâm ile dolmadı, eksik kaldı." demek istiyor kanaatimce...
"Ehli-ta'limi sakat buldum. Felsefe denizinde yüzdüm. Dağarcığım biraz doldu ama yine boş kaldı. Yine şek var, vehim ihtimali, galat ihtimali var... Sonra sûfilerin yolunu seçtim. Orada dağarcığım doldu." diyor.
Buraya fazla giremiyorum, ama çağımıza yakın bir başka isim daha vereyim. Abdulhalim Mahmûd diye bir zat var... Bir zaman şeyhül Ezherlik yapmış, Ezher Üniversitesi'nin başkanlığını yapmış, gerçekten şarkı garbı iyi bilen, zülcenaheyn, hem ilmi-zâhirde hem ilm-i bâtında yed-i tûlâ sahibi bir insan... Onun da makaleleri, konuşmaları Fetâvâ diye neşredilmiş. Orada tasavvufa ayırdığı bir yerde anlatıyor:
"Kur'an-ı Kerim'de bizim adına ilmi-zâhir dediğimiz, objektif, esbabı belli ve kesbî (Kim o sebebi yerine getirirse öğrenir, o bilgiye ulaşır.) bilgiler var... Bu bilgilere teşvik var... Meselâ, bir dil nasıl öğrenilir?.. Bunu öğrenmenin sebebi, yâni yolu vardır. O yola giren her insan o dili öğrenir. Diyelim 32 farzı öğrenmek istiyorsunuz, İslâm imanının esaslarını öğrenmek istiyorsunuz. Bunu öğrenmenin yolu bir kitabı alıp okumak, ya da bilen bir insana gidip dinlemektir. Sebebine tevessül edersiniz ve onu elde edersiniz.
Fakat yine Kur'an-ı Kerim'de bir ilim daha vardır ki o ledünnîdir. Onun herkese açık, herkesin istidadına göre bir yolu bir sebebi bir vesilesi yoktur. Ama yine de bir yolu vardır: Tezkiyetün nefs, mücahede yolu... Siz onu hiç yapmadan Cenâb-ı Mevlâ bir lütfu olarak, bir rahmeti olarak da size verebilir. Ama o yola girerseniz, Cenâb-ı Mevlâ ledünnî ilmi verir."
Vahiy peygamberlere mahsus... Fakat Rasulullah SAS Efendimiz buyuruyorlar ki: "Vahyin kırkaltı cüzünden bir cüz de rüya-yı sâdıkadır." O halde vahiy, sebebini herkesin yerine getirip de elde edebileceği bir ilim, bir bilgilenme yolu değildir. Ama Cenâb-ı Mevlâ, rüyayı sadıka yoluyla oraya da bir pencere açmış. Kur'an-ı Kerimde bu tür bilgiyle ilgili ayetler var... Örnekler, misaller var...
İşte erbâb-ı tasavvuf bir yandan --İbn-i Haldun'un diliyle söyleyecek olursak-- takvâ için, istikamet için ve şuhûd (müşahede) ve keşif için mücahede etmişler; bir yandan da bunun bir semeresi, meyvesi olarak elde ettikleri bilgileri, yani maârifi derinleştirmişler, o maârifin manevi ezvâkı içinde kalmışlar ve çeşitli halleri, tavırları ve makamları yaşamışlardır.
Ben bir fıkıhçı olarak, kitap sünnet penceresinden baktığımda bunların arasında kaldırıp atabileceğim sadece şunu görmüşümdür. Yaptığım etüdlerde okumalarda, erbabı ile yaptığım istişarelerde sadece şunu görmüşümdür: Eğer bu yola giren rehbersiz girmişse; bu yolun rehberliğini iddia eden bir mukallit ise, bir sahtekarsa, ehliyetsiz bir kişiyse, bir düzenbaz ise; işte onların tasavvuf diye takdim ettikleri şeylerde, hem bilgide, hem uygulamada hurafe olmuştur, bid'at olmuştur, sapma olmuştur. Bir bunu kaldırıp atarız. Bunun kitap ve sünnette yeri yoktur.
İkincisi: Gerçek erbab-ı tasavvuf bu derûnî aşkı yaşarken, onların sekr dediği bir şuur değişikliği hali vardır. Bir şuur kayması hali vardır. O halde iken, normal halde söylenmeyecek birtakım sözleri söylemişlerdir, bu sofiler. Onlar kitap ve sünnetin zahiriyle örtüşmez, tevâfuk etmez ve onları zahiriyle aldığımız zaman kitap ve sünnete aykırıdır. Biz onları da kaldırır atarız. Ama şu anlamdadır bu; onların erbabını kaldırıp atmayız, onların kaillerini kaldırıp atmayız. Yani, o sözleri kaldırıp atarız.
Ne demek bu kaldırıp atmak?.. Yani birisi kalkmış da "Sübhâne ma a'zeme şânî" demiş ise, biri kalkmış da "Enel hak" demişse, "Kim âbid kim mâbud bunu bana bir açıklayan çıksın!" demişse, biz bunlara, "sarhoş gürültüsü" deriz. Bu sözlere itibar etmeyiz. Yalnız:
Sanman bizi kim şîre-yi engûr ile mestiz,
Biz ehl-i harâbâtız mest-i elestiz.
diyorlar. Onlar onlar şarabın sarhoşu değil de, bezm-i elestin sarhoşu oldukları için, kimilerini mazur görürüz. Yani hâşâ, benim onları mazur görme gibi bir selahiyetim yok, bir fıkıhçı olarak konuşuyorum. Yani fıkıh onları böyle değerlendirir ve mazur görür.
--Peki biz bunların sahtesini hakikisinden nasıl ayıracağız?
İşte efendim bu yolun yolcularının musaddak, sahte olmadıkları sabit yolcularının verdikleri ölçütlerle... Çünkü onlar diyorlar ki: "Tarikata girmenin şartı tövbedir, şeriatı yaşamaktır. Mürşid olmanın şartı evvelâ alim-i şeriat olmaktır. Ondan sonra âmil-i şeriat olmaktır. O halde bir insan alim-i şeriatsa, yani İslâm'ı biliyorsa; âmil-i şeriatse, yani İslâmla amel ediyorsa, onu yaşıyorsa; buna rağmen, istikameti böyle olduğu halde, ağzından böyle sözler çıkmışsa; işte onları sekre atfedersiniz ve "Bunların bizimle alâkası yoktur; bu sözler bize senet olmaz!" dersiniz.
Hep "Şerîat - tarîkat - ma'rifet - hakîkat" denmiştir ve burada kesilmiştir. Bu yanlış anlamalara sebep olmuştur. Bence burada bir kelime eksik; o da yeniden şeriat... Aslında formülü şöyle sürdürmek lazım: "Şerîat - tarîkat - ma'rifet -hakîkat ve şeriat" Şimdi İstanbul'dan Medine'ye gidişli dönüşlü bir bilet alsanız, uçak biletinde ne yazar? Şöyle yazar: "İstanbul - Medine - İstanbul." Bizim konumuzda da durum aynıdır: "Şerîat - tarîkat - ma'rifet - hakîkat"
Eğer bu yolculuğun sonu şeriatte bitecekse bu yolculuk sahihtir. Ve o zaman şeriat - tarikat arasında bir bütünlük vardır. Tasavvuf, sûret-i şerîatten, hakîkat-i şerîate varmanın yoludur. Bütün bu tarikat - ma'rifet - hakîkat dediğimiz zincirin hedefi şeriat değilse, o zaman bu yol sapmış bir yoldur.
Teşekkür ederim efendim!.. 23
08 Emekli Haseki Eğitim Merkezi Uzmanlarından Halil Günenç
Soru 76 --- Tasavvuf Nedir?
Cevap : İslam şeriatı dört bölümden ibarettir.
1-Fıkıh.
2-Kelam.
3-Ahlak.
4-Tsavvuf.
Fıkıh helal ile haramı, sahih ile batılı açıklayan ilimdir. Konusu namaz, zekat, oruç, hacc, alış-veriş, vakıf, vasiyyet, feraiz, nikah, talak, hudud, hilafet gibi mükelleflerin fiil ve sözleridir.
Kelam, dini inançları isbatlamak için belgeleri srd ederek varid olan şüpheleri izale eden ilimdir. Konusu, Allah’ın zat ile sıfatları ve ahiret ahvalıdır.
Ahalak, iyi meziyetler edinmek, kötülerden korunmak için iyi ve çirkin davranış ve hususiyetleri inceleyen ilimdir. Konusu, cömertlik, cimrilik, müsamaha, intikam, isar-başkasını kendinden üstün tutma- ve hodgamlık. Güler yüzlülük ve suratın asık olmaması...
Tasavvuf; kemale ermek için ruhu, ibadet, zikir, ve fikir gibi şeylerle terbiye ettirip nefsi kalb hastalıklarından tezkiye etme yolunu gösteren ilimdir. Konusu, zikir, fikir, ahlak, riya, muhabbet, buğz, tevazu ve kibir, zühd, hırs, murakabe, mücahede, ve tevekkül gibi şeylerdir. Yukarda yapılan açıklamadan analaşıldığına göre şeriat dört dallı bir ağaçtır.
Şeriata (İslama) inanan herkesin mutlaka onun muhtevası olan bu dört dala da inanması gerekir. Çünkü ilm-i Kelama ait olan Allah ve sıfatlarına ve fıkha ait olan namaz ve oruca iman etmek gerektiği gibi tasavvufa ait olan zikir, fikir, ve ihlas gibi şeylere iman etmekte gerekir. Demek kelam ve fıkıh ilahi olduğu kadar tasavvuf da ilahidir. Zira Kur’an-ı Kerim kelam ve fıkıh meselelerinden söz ettiği gibi zikir, fikir ve ihlas gibi tasavvuf meselelerindende söz etmiştir....
Ancak herkes için bilinmesi gereken kelam ve fıkhi meseleleri öğrenmek zorunlu olduğu kadar tasavvufi meseleleri öğrenmek de zorunludur....
Kezalik bir kimse mutasavvıf olmak istiyorsa mutlaka bir mutasavvıf mürşidine devam etmesi lazımdır. 24
09 Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan
Allah'a hamd, Resûlüne salât ü selâm ile sözlerime başlarım.
İnsanın temel niteliği Allah'a kul olmaktır. Müslümanın önüne konulmuş hedef ise, her işinde ihsan kalitesini yakalamaktır. Tabiatıyla bu hedef, kulluğun bütün tezahürleri ve uygulamaları ile ilgilidir.
Dinimizde her alanda ulaşılması istenen kalite, ihsan kelimesiyle ifade edilmektedir. Bunun için İslâm standardının adı ve ortak terimi ihsan'dır. Bu tebliğimde Tasavvuf ve insandan çok, söz konusu ettiğim bu ihsan kalitesi üzerinde durmak istiyorum.
Her Konuda İhsan
Güzelliklerin her türlüsüne lâyık olarak yaratılmış insan, kendisinden beklenen seviye ve kalitede bir kişi olmak ve o çapta bir yaşayış ortaya koymakla yükümlüdür. Başıboş bir hayatı yaşama hakkına aslâ sahip değildir. Zira Şeddat bin Evs RA'ın rivayet ettiği bir hadisi şerifde Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Allah her konuda ihsanı emretmiştir. Binaenaleyh (meşru bir sebeple herhangi bir) canlıyı öldüreceğiniz zaman güzelce öldürün. Hayvan boğazlayacağınız zaman güzelce boğazlayın. Böyle bir işe girişecek olanınız bıçağını iyice bilesin ve keseceği hayvanı rahatlatsın." [1]
Bu demektir ki, günlük işlerden ibadetlere kadar her iş ve davranışta dinimizin aradığı kalite ihsan kalitesidir. Bu gerçeği hadisimizin ilk cümlesinde bulmaktayız: "Allah her konuda ihsanı emretmiştir." Tabiatıyla her bir konudaki ihsan, o konunun özellik ve gereklerine göre farklı yönleri olan bir ihsandır.
İyilik yapmak mânâsı da olduğu için ihsan, kelimesi çoğu kere infak ile eşanlamlı olarak değerlendirilmektedir. Oysa infak, tasadduk kelimesi gibi daha çok maddi yardımlar ve harcamalar için kullanıldığı halde; ihsan, maddî mânevî her çeşit iyilik, güzellik ve kaliteyi ifade etmektedir.
Öte yandan ihsan, iyiliği iyi yapmak, güzel yapmak, kaliteli ve seviyeli yapmak, --günümüzün moda ifadesiyle söyleyecek olursak-- standartlara uygun olarak yapmak anlamına gelmektedir. Yani müslüman infak da dahil, her işinde ihsan seviye ve kalitesini yakalamak durumundadır. Nitekim şu iki âyet-i kerime ihsanı bu çerçevede dikkatlerimize sunmaktadır:
"Gerçekten Allah, adaleti, ihsanı ve akrabâya ikrâmı emreder." [2]
"Allah yolunda infak ediniz. Kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayınız. İyilik yapınız (iyiliği iyi yapınız). Zira Allah ihsan sahiplerini sever." [3]
"Mutlak kemaline masruftur" kaidesince, bu ayetlerdeki ihsan, her konuda aranacak ve yakalanmaya çalışılacak kaliteyi anlatmaktadır.
Kur'ân-ı Kerim'de İhsan
Dinimizin her işte ve davranışta ihsan kelimesini esas kabul ettiğini Kur'anda geçen ifade ve deyimlerden de çıkarmak mümkündür. İşte birkaç örnek:
Karz-ı hasen [4], va'd-i hasen [5], belâ-ı hasen [6], üsve-i hasene [7], mev'ize-i hasene [8], ahsenu'l-hadîs [9], ahsenu'l-kasas [10], ahsen-i takvîm [11].
Yüce yaratıcı bizzat kendisi her şeyi pek güzel yarattığını [12], insanı da en mükemmel yaratılışa sahip kıldığını [13], iyi iş yapanları ya da yaptığını iyi yapanları sevdiğini [14] bildirmiştir.
Hadislerde İhsan
Hüsnü'l-İslam, hüsnü'l-belâ, hüsnü's-senâ, hüsnü'l-hulk, hüsnü'l-kelâm, hüsnü'r-re'y ve hüsnü's-savt gibi [15] hadislerde geçen ifadeler de hep aynı ihsan kalitesinin anlatımlarıdır. "Allah muhsindir, muhsinleri sever." [16] hadisi bu gerçeğin başka bir delilidir.
Sevgili Peygamberimiz Cebrail AS'ın sorusu üzerine ihsânı, "Allah'a, onu görüyormuşçasına ibadet etmendir. Sen onu görmesen de o seni görmektedir." [17] diye tarif etmiştir. Bu tarif kul-rabb ilişkisinde kulluk standardı demektir. Siz buna ister ihlâs, ister huşu' deyiniz; anlatılacak olan hep kullukta ihsan kalitesidir.
İstanbul'un aziz misafiri Ebû Eyyûb el-Ensarî Hazretleri'nin rivayet ettiği bir hadisi şerifte [18] Sevgili Peygamberimiz kullukta ihsan kalitesine ulaşmanın yolunu, "Namaza kalktığın zaman, onu son namazını kılan biri gibi kıl!" buyurmak suretiyle göstermiş olmaktadır.
Bir başka hadîs-i şerifte "İslam'ı ihlâs üzere, güzel, tertemiz yaşamaya niyet ve gayret edenler için bire on ölçüsünün yediyüz katına kadar arttırılarak uygulanacağı bildirilmektedir. [19] Bu da dinimizde, ihsan kalitesine ulaşma gayretlerine getirilmiş olan teşvik tedbiri ve başlı başına büyük bir ihsan ve ikramdır.
Hz. Peygamber bir başka hadisi şeriflerinde "Allah yaptığı işi güzel (sağlam ve mükemmel) yapanı sever" [20] buyurmuştur. Hayvan kesme işinde bile bir ihsan seviyesinin bulunduğu tesbitine ilâve olarak, kefeni güzel yapmak gerektiği [21], ölüye hiçbir faydası olmadığı halde dirilerin göz zevki için mezar toprağının bile iyice düzeltilmesi tavsiyesi [22], Peygamber Efendimiz'in her şeyde güzellik (ihsan) aradığının en çarpıcı belgeleridir. Onun temiz hayatı ve uygulamaları, yani sünneti seniyyesi "üsve-i hasene" (en güzel hayat modeli) olarak her konudaki güzelliğin, sadeliğin, ve estetiğin yegâne göstergesidir.
Bütün bunlar ve bunlara ilave edilebilecek birçok ayet ve hadisten anlaşılan, müslüman işinin en belirgin niteliğinin ihsan kalitesi olduğudur. Çünkü ihsan, İslâm standardıdır.
En Güzeli Ortaya Koyma Gayreti
Müslümanın işinin ihsan kalitesine ulaşması, temelde inanç ve davranış olarak en güzeli ortaya koyma niyet ve gayretine bağlıdır. Nitekim, "Sözü dinlerler ve en güzeline tabi olurlar." [23] ayeti, bu gerçeği genel nitelik olarak belirlemektedir. "En güzeli ortaya koyma niyet ve gayreti" hiç bir işi baştan sona, kolayına kaçarak yapma gibi tembel ve yolay bir tercih ile değil, her şeye hakkını verme, güzel yapma, en mükemmeli ortaya koyma disiplin ve sorumluluğuyla mümkündür. "Allah, yaptığı işi güzel yapanı sever." beyanı, müslümanlıktaki iş ve kalite disiplinini oluşturmak için yeterli teşvik ve tehdid unsurlarını bir arada tutmaktadır. Zira bir işi güzel yapmak demek, "Allah'a lâyık ve rızasına muvafık" bir işi, lâyık
olduğu, (yani standartlara uygun) şekilde yapmak demektir.
En güzeli ortaya koyma niyet ve gayreti, işi ehline vermek, ehli olmadığı işi üstlenmemek, üstesinden gelemediği, güzelce yerine getiremediği işi sırf bu sebeple terk etme gibi tavır alışları da beraberinde getirir. O halde müslümanı, "Sürekli mükemmele ulaşma cehdinde olan insan" diye tanımlamamız mümkündür. İşte bu cehd, standarda uygun bir hayatı yakalama yolunda ortaya konulmuş başlıbaşına bir ihsandır.
İhsanın Karşılığı
"Her şeyi kendine has özellikleri içinde en güzel şekilde yapmak" diye de ifade edebileceğimiz ihsanın elbette bir karşılığı olacaktır.
1. İhsan, zayi olmaz bir değerdir. Nitekim ayette "É Ve biz güzel davrananların mükâfatını zayi etmeyiz" [24] buyurulmuştur.
2. İhsan, ihsanla karşılanır. Zira yine bir ayette açıkça ifade buyurulduğu gibi "İhsânın karşılığı da ihsandan başka bir şey değildir" [25].
3. İhsanın ihsandan ziyade karşılığı da vardır. Allah-u Teâlâ: "Güzel davrananlara daha güzel karşılık, bir de fazlası vardır." [26] buyurmaktadır.
Sonuç
İnsan en güzel varlıktır. Nitekim Allah-u Teâlâ: "Andolsun ki biz âdemoğullarını, üstün bir izzet ve şerefe mazhar kılmışızdır" [27] buyurmaktadır. Bu sebeple insanı insanlığından kaçmaya çağıran; yükselmesinin, insanlığı korumakla değil, ona isyan etmekle olacağını telkin eden hiç bir anlayış, bu âyette insana verildiği belirtilen "üstün izzet ve şeref" ile kabil-i te'lif değildir. Bunun için, Mevlânâ gibi bazı mutasavvıflar işe, insana insanlık şerefini hatırlatarak ve insanlıkla iftihar edilmesi gerektiğini vurgulayarak başlamışlardır.
İhsan, en güzel bir biçimde ve kabiliyette yaratılmış olan insanın, her işte ve davranışta ulaşması gerekli en üstün seviye ve kalitenin adıdır. Tasavvuf, o güzelin bu seviyeye yükselme yöntemidir. Tarikatlar da bu yöntemi değişik şekillerde uygulayan -- tabirimi mazur görünüz -- ruhî güzellik salonları durumundadır.
Güzellik salonlarına gitmeden de güzel olmak elbette mümkündür. Ancak işin uzmanları eliyle bilinçli ve kontrollü bir şekilde bu işi gerçekleştirmek herhalde daha isabetli bir yoldur. Ancak unutulmamalıdır ki, tasavvuf bir makyaj değildir. Bir disiplin bir eğitim ve bir tezkiyedir. Amacı, isteyenleri ihsan kalitesine eriştirmek, "hasüne islâmuh" denilecek bir noktaya getirmeye çalışmaktır.
Burada her arınmanın tasavvuf olmadığını da unutmamak gerekir. Arınma ancak, dinin ahkâmına uymayı hedeflerse tasavvuf olur Tasavvuf, İslâm bağından ve sorumluluğundan kurtularak keyfince yaşama serbestliğine kavuşma anlamında asla değerlendirilemez. Yaşayışı din tarafından kuşatılıp temizlenmemiş kişiler --iddiaları ne olursa olsun--mutlak bir yanılgı ve kalite kusuru içindedirler.
"İnsanı ihsâna ulaştırıcı her usûl denenmeye, her el öpülmeye, her yol yürünmeye, her önder takip edilmeye, her gayret takdir ve teşekküre değer." diye düşünüyorum.
Saygılarımla... 25
NOTLAR:
[1] Müslim, Sayd 57; Ebû Dâvûd, Edâhî 11, Tirmizî, Diyât 14; Nesâî, Dahâyâ 22, 26, 27; İbn Mâce, Zebâih 3; Dârimî,
Edâhî 10
[2] En-Nahl (16), 90
[3] El-Bakara (2),195
[4] Bk. el-Bakara (2), 245; el-Maide (5), 15; el-Hadîd (57), 11
[5] Bk. Tâhâ (20), 86
[6] Bk. el-Enfâl (8), 171
[7] Bk. el-Ahzâb (33), 21; el-Mümtehine (60), 4, 6
[8] Bk. en-Nahl (16), 125
[9] Bk. ez-Zümer (39),23
[10] Bk. Yusuf (12), 3
[11] Bk. et-Tîn (95), 4
[12] Bk. es-Secde (32), 7
[13] Bk. et-Tîn (95), 4
[14] Bk. el-Bakara (2), 195; el-Maide (5), 93
[15] Bk. Concordance, I, 467
[16] Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid V, 197 (Taberâni'den naklen)
[17] Müslim, Zikr 37; Ebû Davud, Edep 60; Tirmizî, Hudud 3; Kur'an 10; İbn Mâce, Mukaddime 17; Ahmed b. Hanbel,
II, 252, 296, 500, 514
[18] Ahmed b. Hanbel, V, 412; İbn Mâce, Zühd 15; Beyhakî, es-Sünenu'l-Kübra, I, 370; Yorumu için bk. İ. L. Çakan, Eyüp Sultan Hazretlerinden Kırk Hadis, s. 75-78, (Marifet Yayınları, İstanbul, 1990).
[19] Bk. Müslim, İman 205
[20] Bk. Münâvî, Feyzu'l-Kadîr, II, 286, 287
[21] Bk. Nesâî, Cenâiz 37
[22] Bk. Münâvî, Feyzu'l-Kadîr, II, 287
[23] Ez-Zümer (39), 18
[24] Bk. Yusuf (12), 56
[25] Er-Rahman (55), 60
[26] Bk. Yunus (10), 26
[27] El-İsra (17), 70
10 Prof. Dr. Ebu’l-Alâ Afifi
Bize göre tasavvuf, İslam maneviyatının kendini gösterdiği en parlak sayfa olduğu ve gerek kelamcı ve filozofların yaptığı o kuru açıklamalara, gerekse fıkıhçıların ortaya koyduğu eksik lafzi açıklamalara karşılık bu dinin hem hisleri doyuran hem de kalbe gıda veren derin yorumu olduğu içindir ki, sufiyye tabakasının din, Allah ve kainat karşısındaki tavırlarını ki, bu tavır, sufilerin memnun olduğu, gönüllerinin rahat ettiği ve başka şekilde değil, sadece o şekilde tanınmak istedikleri tavırlardır anahatları ile sunan portrenin temel ilkelerinin ortaya koymak amacı ile bu eseri kaleme aldık. Ve bu tavrı İslamda Manevi Devrim diye adlandırdık. Çünkü tasavvuf, fakih, kelamcı ve filozofların tarif ettiği İslami kavram ve kuralları farklı bir şekilde ele almıştır. İslam öğretilerine bazı insanların doğru kavradığı bazılarının da yanlış anladığı yepyeni bir ruh kazandıran, bu devrimdir. 26
11 Prof. Dr. Nazif Gürdoğan
Tasavvuf, --Sezai Karakoç'un deyişiyle-- "Allah önünde her varı yok görmenin yoludur." Bütün bir hayatı tüketime ayarlayanlar, önünde ya da sonunda, büyük çöküntüyle karşı karşıya gelirler. Çünkü, kim dünyadan sınırsız isteklerini karşılamak için gerçek ihtiyacından daha fazlasını alırsa, farkında olmadan, ölüm sebebini almış olur.
Tasavvuf, en genel anlamıyla, müslümanların az yemesini, az konuşmasını ve az uyumasını öğrenmeleridir. Az uyumasını, az yemesini ve az konuşmasını öğrenenler, alan el değil veren el olmasını da kolaylıkla başarabilirler. Aslında veren el olmasını başaranlar, İslâm'ın ana ilkeleriyle sınirsız isteklerini dizginleyebilenlerdir. O zaman ekonomi gerçek ihtiyaçların karşılanmasına yönelerek, hayatın devam etmesinin vazgeçilmez bir aracına dönüşür. Böylece tasavvufun getirdiği yaşama biçiminde, sınırsız istekler ile gerçek ihtiyaçlar arasında eşsiz bir denge kurulur.
Geçmişte olduğu gibi, günümüzde de tasavvufun yolu, kötü niyetliler tarafından istismar edilebilir. Ancak tasavvuf istismar ediliyor diye, insanın gönlünün zenginleştirilmesinin bir yolu olan tasavvufu, hepten yok saymak mümkün değildir. Çünkü hiç bir müslüman, ayetler yanlış anlaşılıyor diye Kur'an'dan uzak kalamaz. Allah ve Rasûlü'nün sevgisiyle dolmayan gönüller, sınırsız isteklerle güç ve yoğunluk kazanan dünya sevgisiyle dolar. Onlar da Mevlânâ'nın ünlü benzetmesinde olduğu gibi, hayat gemisinin yüzmesine değil batmasına yolaçarlar.
İslâm, Yahya Kemal'in benzetmesiyle, bir cihad medeniyetidir. Cihadın bir yönü içe, bir yönü de dışa dönüktür. Güç olan cihadın içe dönük yönüdür. İç dünyasını güzelleştiremeyenler, dış dünyalarını güzelleştiremezler. Tesbih çekmesini bilmeyenler, silah çekmesini bilmezler. Çünkü tesbih çekmek en kolay; en kolayı başaramayanlar, en zorunu daha zor başarırlar. O yüzden insanlar belirli bir iç dünyanın eğitiminden geçmeden kitap ve sünneti İslamın temel kaynaklarını, hayatlarına geçirmekte zorluk çekebilirler.
İç dünyanın zenginleştirilmesinin ışığı Mesnevî'de, dış dünyanın zenginleştirilmesinin ışığı da Mukaddime'dedir. Ancak onlar bir bütündür. Kur'an ve Sünnet'in çizdiği çerçeve içinde, biri diğerini zenginleştirerek, inanan insana büyük bir dinamizm kazandırırlar. Hayatın her alanında, inanan bir insandan daha verimli bir kaynak ve daha vurucu bir silâh yoktur.
Ekonominin bütün bir hayatın odak noktasına yerleştirilmesinin sonucu ortaya çıkan sınırsız istekleri dizginlemenin eşsiz araçlarından biri oruçtur. Oruç, müslümanlarda gözü olduğu kadar gönlü de doyurmanın eylemidir. Açgözlülük oruçla giderilir.
Bu yüzden tasavvufta, ramazan ayı dışında da haftada en azından iki gün oruç tutma vazgeçilmez bir yer tutar. Çoğu kez, gün aşırı olmak üzere, Davud Peygamber orucu önerilir. Böylece sınırsız isteklerin önü oruçla kesilir. Müslümanlar, yılda bir ay olan orucu, tasavvufta olduğu gibi bütün bir yıla yayarlarsa, günlük yaşantı eşsiz bir dönüşüme uğrayarak, akılalmaz bir biçimde yalınlaşır. Her alanda yaşanan kaos, büyük olçüde ortadan kalkar.
Tasavvufun değiştiri ve dönüştürü potasında tek tek olgunlaşan, yeri ve zamanı gelince hep birlikte gün aşırı oruç tutmasını bilenler, gerçekten dünyayı değiştirecek gücü ele geçirirler. Aslında müşlümanlar, ellerindeki oruç gibi silahı etkili bir biçimde kullanabilirlerse, dünya ekonomisinin yönünü ve yoğunluğunu büyük ölçüde değiştirebilirler.
Herkes bilir ki, tüketilmeyen bir ürünün en güçlü bir ekonomi içinde bile üretilmesinin ekonomik açıdan hiç bir anlamı yoktur. Çünkü, gelişmiş ekonomilerde üretim gerçek ihtiyaçları karşılamaktan daha çok, sınırsız istekleri tatmin etmeye dönüktür. Oruçla sınırsız isteklerin önünün kesildiği bir toplumda, ekonomi gerçek ihtiyaçları karşılama bilimi olmak zorunda kalır.
Günün insanı, isteklerinin peşinde koşarak, Allah'tan habersiz iç dünyasını zenginleştireceğini sanıyor. Oysa iç dünyanın olgunlaşması Peygamber sevgisiyle silahlanmayı gerektirir. Peygamber sevgisiyle silahlanmayan insanların, kendilerini, çevrelerini ve toplumlarını değiştirmeleri mümkün değildir.
Sınırsız isteklerin bütün bir insanlığı ana sütünün bir çocuğu çektiği gibi peşinden surüklediği, ekonomik yapının dışına çıkabilmek için, tasavvufun yolu içinde olgunlaşarak, gerçek ihtiyaçların bilincine varmak gerekir. O zaman, insan ekonomiye değil ekonomi insana hizmet eder hale gelecektir. Böyle bir yapıda müşlümanlar dünyanın peşinden koşmaz, dünya müslümanların ardından gelir. 27
12 Prof. Dr. Ali Rıza TEMEL
Elhamdü lillâhi rabbil âlemîn... Ves salâtü ves selâmü alâ rasûlinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn...
Efendim, evvelâ hürmetlerimi, selâmlarımı ve saygılarımı arz ederim!
İhsan Hocamız'ın konusundan bizim konuya geçerken, yumuşak bir geçiş yapmakta fayda var... Gerçekte, zafer ve hezimet insanın içinde başlıyor. Ve cihad meydandan evvel kazanılıyor. O bir neticedir. Hani bir boksörün veya pehlivanın mindere çıkmadan evvel idman yapması, kendisine mindere hazırlaması nasıl şartsa; insanın da kendisini cihad için techiz etmesi gerekiyor. Tasavvuf da zâten, insanın fiilen cihadı... biz bu mukatele olayı ayrı Mücâhede olayı, sadece kılıç hadisesi değil; topyekün İslâm'ın, gerçeğin, hakîkatin yücelmesi için gayret ortaya koyma hadisesidir.
Bir insan en basitinden, diyelim ki öfkesine galip gelemiyorsa veya güneş doğmadan sabah kalkamıyorsa, arzularına hakim olamıyorsa; zaten mağlub adamdır. Bunun cihad etmesi mümkün değildir. Yani nefisle cihad, zaafların yenilmesi ve kendini bir işe, bir mücadeleye hazırlama hadisesidir. Şarz olayıdır.
Rasûlüllah Efendimiz'in bile, fiilen tebliğ işine başlamadan bir hazırlık dönemi vardır. O gece namazları, teheccüdler..."Biz sana çok ağır bir söz yükleyeceğiz." diye bildirilen, bir büyük mücadelenin hazırlık dönemiydi. Bu ruhu şarz olayı, bir birikim olayı, düşmanla savaşabilecek duruma gelme olayı...
Biz büyük sufîlere bakıyoruz; meselâ, Hasan-ı Basrî Hazretleri'nin Haccac ile olan bir hadisesi var... Haccac-ı Zâlim herkese dehşet salıyor; ama, Hasan-ı Basri Hazretleri susmuyormuş. Onu susturamıyormuş. Hasan-ı Basrî Hazretleri sufidir. Demişler:
"--Efendim sizin sözünüz herkese geçiyor da, Hasan-ı Basrî'ye geçmiyor mu?.."
"--Geçmiyor!" demiş.
"--Neden geçmiyor?"
"--Çünkü bizim onun dinine ihtiyacımız var; ama, onun bizim dünyamıza ihtiyacı yok... Neyle susturacağız adamı?..
Mesele bu... Satın alınamayacak noktaya gelmek. İnsana bu şeyi kim kazandırır?.. Tasavvuf kazandırır.
Hindistan'da cereyan eden bir olay var: Bir yerin valisi zalim... Bir de şeyh efendi var; onun zulmüne bayrak açıyor, tenkid ediyor. Ziyarete gelmiş vali efendi... Efendim işte konuştuktan sonra, ona rüşvet verecek, susturmak için. Şeyh Efendi anlamış bunu tabi. Edebli olduğu halde, ayağını hiçbir yerde uzatmadığı halde, orada uzatmış valinin yanında...Vali de çıkarmış, bir kese altın sunmuş şeyhe... Şeyh efendinin sözü şu: "Ayağını uzatan, elini uzatmaz! Böyle satın alınacak adam değiliz biz!.."
Şeyh Şamil mücadele etmiş; kitabsız, ilimsiz değil... On deve yükü kitabını, on sene oradan oraya taşımış. Allah güç kuvvet versin, bugün Çeçenistan'da, Dağıstan'da yaşayanlar Şeyh Şamil'in torunlarıdır. Onların çoğu sufidir. Çoğu diyorum bakın, yüzde elliden fazlası, belki yüzde sekseni... Onlardan 30 talebe geldi, bizim Haseki'ye... Biz iki ay kadar derse gittik onlara... Otuzun yarısı Kadirî, yarısı Nakşî idi. Oralardaki İslam ruhunu ve komünistlere karşı kendi varlıklarını, istiklâllerini muhafaza ettiren güç, bu tasavvuf gücüdür. Öyle uyuşukluk miskinlik hadisesi değil... Bu bir dinamizm, güç, moral hadisesidir. Yoksa, bu sadece kelime-i tevhidi söylemek, şu kadar şunu söylemek meselesi değildir.
Şuur ve zevkine ererek İslâm'ı halisâne şekilde yaşama mesleği olan tasavvuf; Kur'an-ı Kerîm gerçeklerini ve Hazret-i Peygamber'in örnek hayatını ferdî ve toplumsal hayatımıza aktarmayı hedeflemektedir. Tasavvufun dayandığı prensipler tamamen Kur'an ve sünnetten alınmadır. Kur'an ve sünnete aykırı olan bir sufîliğin, düşünülmesi bile mümkün değildir. Toplumda tasavvuf adına yapılan İslâm dışı hareketlerle, gerçek tasavvufun bir ilgisi olamaz.
Esasen tasavuf büyükleri, kitap ve sünnetle bağdaşmayan sözde tasavvuftan şiddetle sakındırmışlar, zahire uygun olamayan batın iddialarını reddetmişlerdir. Bu konuda bazı büyüklerin sözlerini nakletmekte fayda vardır:
Sehl bin Abdullah der ki: "Kitap ve sünnetin kabul etmediği bütün vecd halleri bâtıldır. [1]
Cüneyd-i Bağdadî şöyle demiştir: "Hazret-i Peygamber'in izinden gidenler hariç, tarikatlar bütün halka kapalıdır."
Ebu Hamza el-Horasanî de aynı şeyi söylemektedir: "Hz. Peygamber SAS'in davranış, söz ve hallerine tâbî olmanın dışında Allah'a giden bir yol yoktur."[2]
Ebul Kasım el-Kuşeyrî de şöyle demiştir: "Tasavvuf büyükleri, şeriatı yüce tutma esasında birleşmişlerdir. Riyâzat yoluna girmekle ma'rufdurlar. Din adabından herhangi birine muhalefet etmeksizin, sünnete tabi olmaktadırlar. Şu hususta da ittifak etmişlerdir ki, dinin emirlerini uygulamaktan, nefsin arzularına karşı savaşmaktan geri duranlar ve dinini vera' ve takvâ esasına bina etmeyenler, söyledikleri şeylerde Allah'a iftira etmişler ve fitneye düşmüşlerdir. Bunların bâtıllarına uyup aldananlar da helâk olmuşlardır." [3]
İmam Sühreverdi sufîlerin sünnete ittibaları konusunda şunları söylemektedir: "Sufiler diğer müslümanlar arasında Rasûlüllah'a tam mânâsıyla tabi olmakta en muvaffak olanlardır. Çünkü onlar, Peygamberin sözlerine kayıtsız şartsız boyun eğdikleri gibi, onun emirlerini harfiyyen yerine getirdiler ve yasakladığı yerde durdular. Nitekim Allah-u Teâlâ, 'Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden menederse ondan sakının!' buyurmuştur. [4]
Onlar da amellerinde, rızıklarında ibadetlerindeki içtihadlarında, teheccüdlerinde, namaz ve oruçtaki nafilelerde ve daha pek çok meselede Resulullah SAS'in izinden gitmişler; söz ve davranışları ile ona uymanın bereketleriyle rızıklanmışlar; haya, hilm, avf, müsamaha, şefkat ve merhamet, sohbet ve latife, ve tevazû gibi ahlâkî özellikleriyle ahlâklanmışlardır. Yine onun, haşyet, sekînet, ta'zim, rızâ, sabr, zühd ve tevekkül gibi çeşitli hallerinden pay alarak bereket kazanırlar. Bu suretle Efendimiz'e tam mânâsıyla uymanın bütün yönlerinden tümüyle istifade ettiler ve sünneti gerçek mânâsıyla yaşayıp ihyâ ettiler." [5]
Kitap ve sünnete uygun hayatı en canlı yaşayanlar, farzlar yanında vacip ve nafileler hususunda en fazla titizlik gösterenler sofilerdir. Şekil ve merasimlere takılıp kalmayan tasavvuf, İslâm'ın gerçek ve canlı mânâda bir uygulamasıdır. Zaten tasavvuf ıstılahlarının pek çoğu Kur'an ve sünnetten alınmıştır. Tezkiye, zikir, tevekkül, zühd, kanaat, tefvîz-i umur, rabbânilik, fakr, ihsan, mücâhede, ilm-i ledün, îsâr gibi tabirler Kur'an ve sünnet tabirleridir. 28
NOTLAR:
[1] Suhreverdi, Avarif. Sh. 63. İst. Vefa Yaıncılık, tercüme, H. K. Yılmaz, İ. Gündüz.
[2] Et-Tefsirus-Sufi fil-Kur'an, Abdul Kadir A. Ata, sh. 38, Mısır, 1969
[3] Et-Tefsirus-Sufi fil-Kur'an, sh. 39
[4] Kur'anı Kerim, Haşr: 7
[5] Avarif, sh 57
13 Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz
Tasavvuf, islami hayatın ve kültürümüzün bir parçasıdır. Ortaya çıkışından bu yana daima ilgi odağı olmuştur... 29
Tasavvufun sosyal müessesesi olan tekkeler ve eğitim kurumu sayılan tarikatlar, bu yüzyılın başından beri islam ülkelerinin bir kısmında devlet eliyle toplum hayatının dışına itilmeye çalışılmışsa da, halkın bu müesseselere ilgisi hiç azalmamıştır. Özellikle batı’da ve Amerika’da tasavvufun hem tarikat boyutundaki eğitim tarzı, hem de düşünce planındaki üslubu ilgi odağı olmaya devam ediyor...30
Tasavvuf; İslam’ın ruh hayatı ve İslam Peygamberi’nin şahsında temsil ettiği manevi otoritenin müesseseleşmiş ve günümüze kadar yaygınlaşarak gelmiş şeklidir... 31
Tasavvuf; İslami ilimlerin zirve noktası, zübdesi ve özü olarak ifade edilmiştir. Tasavvufun “hal” olarak adlandırılan “manevi tecrübe” yönü, bu işin zevk ve haz tarafıdır. 32
Tasavvufun Temeli Kur’an ve sünnettir. Çünkü Kur’an ilahi emirlerin yazılı bir metni, Peygamber (s.a.) de onun uygulayıcı bir modelidir. Bu yüzden sufiler, Hz. Peygamber’in Kur’an’ı uygulaması demek olan sünnetine büyük önem vermişlerdir.33
Ahlak: “Güzel huy ve davranışların insanda herhangi bir zorlamaya gerek kalmadan “meleke” halinde yerleşmesi” diye tanımlanmaktadır. Tasavvuf ilminin gayesi ise “ahlak-ı mahmudeyi celb, ahlak-ı mezmumeyi def dir”; yani kötü sıfatlardan arınmak ve iyi huylara bezenmektir. 34
Tasavvuf, insanın Allah ile, insanlarla ve dünya ile ilişkilerinde taşıdığı veya taşıması gereken manevi duygulardır. Tasavvufun adı ve kurumsallaşması, her ne kadar bir takım tartışmalara konu edilse bile, muhtevası hususunda herhangi bir şüphe ve endişe yoktur. 35
İnsanın Allah ile ilişkileri bahsinde Kur’an’ın tarif ettiği takva tasavvufun sebebi vücududur dense sezadır. 36
Tasavvuf, genellikle siyasi, ilmi ve manevi olmak üzere Hz. Peygamberin şahsinda toplanan, üç otoriteden manevi olanının devamı olarak görülür. Yani tasavvuf erbabı, bir bakıma Hz. Peygamberin tebliğ ve irşad görevini devam ettirmek ve halkı Hakka çağırmakla yükümlüdürler. 37
Tasavvufi terbiyenin amacı açıktır: İnsanları kabiliyet ve yeteneklerine göre ya Allah dostu; evliya yapmak, yada eşkıya olmaktan korumaktır. 38
14 Prof. Dr. Süleyman Uludağ
Tasavvuf iki bölümden ibarettir: Amel, ilim.
İbadet, taat, takva, vera, zühd ve ahlak adı verilen “amel” tasavvufun başlangıç ve hareket noktasıdır. Marifet, irfan, ilham, keşf, hikmet, sır ve hakikat adı verilen “ilim” tasavvufun gayesidir. Zühd ve riyazet esasına göre hareket eden sufinin kalp tasfiyesi neticesinde ruhuna, “marifet” adı verilen bilgiler doğduğuna göre amel sebep, bilgi onun neticesidir. Zühd vasıta, ilim gayedir. Bu bilgiler ne akıl nede nakille öğrenilir. Sadece keşf ile elde edilir. Onun için marifet ve hakikat adı verilen mistik bilgiler, sufilere mahsustur. Zahir uleması bunu bilmez. Tahakkuk ve taahhüd adı da verilen tasavvufun bu yönü çok ehemmiyetlidir. İslam’da sadece marifete dayanan amelsiz ve ibadetsiz bir tasavvuf mümkün değidir. Fakat marifet derecesine ulaşmayan bir zühd hareketi de tasavvuf değildir. 39
15 Prof. Dr. Osman Türer
Asırlar boyu İslam dünyasında mevcudiyetini koruyan ve insanları pek çok yönden etkileyen en önemli akımlardan biriside Tasavvuftur. 40
İslam ilimleri içerisinde tasavvuf ilminin müstesna bir yeri vardır. Kaynağını bu ilimden alan ve tasavvuf düşüncesinin toplum içerisinde müesseseleşmiş sosyal, dini ve kültürel kurumlarını oluşturan tarikatlar da İslam kültür ve düşünce tarihinde önemli bir yer işgal etmektedir. 41
Son olarak şunu da belirtelim ki, yapısı gereği hassas ve aynı zamanda istismara müsait olan tasavvuf içerisinde, ilk devirlerden bu tarafa zaman zaman sapmalar olmuş, tasavvufi görünüm altında bir takım batıl zümreler ortaya çıkmıştır. İlk devirlerdeki Batınılik ve İbahilik hareketleriyle, sonraki dönemlerde görülen Hurufilik, Kalenderilik ve Bektaşilik hareketlerini bunlara örnek olarak verebiliriz. Ancak, bunlar Tasavvufun güçlü temsilcilerinin gayretleri sayesinde bertaraf edilerek tasavvufun asli mecrasından saptırılmasına fırsat verilmemiştir. İlk devirlerden bu tarafa sünnilik vasfını önemli ölçüde korumuş olan tasavvuf ve tarikatlar, sünni islamın batıni ve sırri yönüne daha çok önem veren tavrıyla, batıni ve şii hareketlerin sünni çevrelere nüfuz etmesine engel olmak gibi çok önemli bir fonksiyonu da icra etmiştir. 42
16 Prof. Dr. Mustafa Kara
İslam dünyasında ortaya çıkan mistik deruni hayata, ruhani fikir ve hareketlere tasavvuf adı verilmektedir. 43
Tasavvuf bir gönül terbiyesidir. Gönül de insanda bulunduğu için tasavvufun konusu insandır, gayesi ise onun kalbi yönünü eğiterek, olgunlaştırarak kemal derecesine ulaştırmaktır denilebilir. Bu noktaya ulaşan kimseye insan-ı kamil, mürşid-i kamil denir. 44
Bilindiği gibi islami ilimler ilk yıllarda bir bütündü; fıkıh, tefsir, kelam, tasavvuf gibi bölümlere ayrılmış değildi. Bu tasnifler daha sonraki yıllarda ortaya çıkmıştır. Bu açıdan meseleye bakınca “tasavvuf Hz. Peygamber devrinde yoktu, batıldır, bid’attır” şeklinde ileri sürülen tez kendiliğinden çürümektedir. Çünkü bugünkü şekliyle bir tefsir, bir kelam, bir hadis de asr-ı saadette yoktu, kelam ve fıkıh mezhepleri mevcut değildi.
Daha sonraki asırlarda islam mütefekkirleri çeşitli sebeplerle Kur’an-ı Kerim ve hadislerin ışığında düşüncelerini ortaya koymuş ve tartışmışlardır. Bu tartışmalardan hukukla ilgili ılanlar fıkhın, Kur’an ayetleriyle ilgili olanlar tefsirin, ruhi eğitim, insan-eşya münasebetleri ile ilgili olanlar da zühd ve tasavvufun temelini teşkil etmiştir. Bu çalışmalar, ortaya çıkan mezhep ve meşreplerin parelelinde tekamül göstermiştir. 45
Gazali ise İlcamu’l-avam adlı eserinde tasavvufi ilmin zararlı olduğu şeklindeki iddiayı şöyle çürütmektedir: “Et bebekler için zararlı, büyükler için faydalıdır. Dalgıç denize girer inci çıkarır, yüzme bilmeyen birinin bunu yapması ise felakettir. Tıpkı bunun gibi arifler için çok faydalı olan ilahi sırlar ve yüksek marifetler halk için zararlıdır.” 46
Genelde sufiler, başta fıkıh ve fıkıh usulü olmak üzere dini-şeri ilimlerin öğrenilmesini şart olarak görmüşlerdir. Onların tenkit ettiği, satırlarda yazılı olan bu ilimlere takılıp kalmak, ideal olarak bu ilimleri kabul etmek, daha ilerisine geçememektir. 47
İslam düşünce, kültür ve medeniyetinin önemli bir bölümünü meydana getiren tasavvufi düşüncenin esasları da Kur’an-ı Kerimden alınmıştır. Bu düşünce , tarihi seyri içinde takip edildiği zaman diğer ilim, medeniyet ve kültürlerle münasebet kurduğunu görmek mümkündür. Fakat bir derviş için hepsinden önemlisi Kur’an-ı Kerimdir, onun tesbit ve tavsiyeleridir.
Sufi zikir ve vird olarak Kur’an-ı Kerim-i okur, okurken tefekkür eder, ayetlerin mana ve sırları üzerinde düşünür ve yeni yorumlar getirir. BU tefekkürle kendi manevi hayatını da geliştirir ve kemale doğru ilerler. Kemale doğru ilerledikçe gönül dünyası da derinlik kazanır ve tatmin bulur. 48
17 Prof. Dr. İrfan Gündüz
İştikakı münakaşalı bir kelime olan tasavvuf; gerçekte kaynağını Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’den alan, prensip ve ıstılahlarını bu iki ana mesnede istinad ettirerek vücud bulan bir ilim dalıdır. 49
Tasavvuf; gönlü ve kalbi Hakk’ın dışındaki bütün ilgi ve alakalardan temizlemek, kişinin gönül nıktasından başlayarak iç-dış bütün hayatını kuşatan bir çerçevede devam etmek üzere, diri bir Allah şuuru ve keskin bir ilahi zevk duygusuna bürünüp Hakk’tan bir an bile gafletin bulunmadığı islami bir hassasiyete sahip olmak demektir. 50
İşte tasavvuf, bizi gaflete düşüren ve masiva denilen bu tür ilgi ve alakalardan kopararak “Ne ticaret ne de alış-verişin Allah’tan alıkoyamadığı insanlar” seviyesine yükseltmek, ruhu, nefsin, heva ve hevesin getirdiği gafletten tasfiye ederek, kurtarmaktır. Hz. Peygamber (s.a.s.) Efendimizin isminin Mustafa olması, diğer peygamberler için de “ıstafa, yestafi, estafi” gibi tasavvuf kökünden türetilen kelimelerin sıfat olarak kullanılması, tasavvufun menşei bakımından düşünülmeli ve onun ne kadar yerli ve İslami olduğu anlaşılmalıdır. 51
Demek oluyorki tasavvuf, ahlaki ve ruhi bir tasfiye yolu, tarikatlarsa bir tasfiye ocağıdır.52
18 Ma’ruf el Kerhi öl. 200/815
Tasavvuf, hakikatleri almak, insanların ellerinde bulunan şeylere gönül bağlamamaktır. 53 54 55
Hakikatleri almak, halkın elinde bulunanlardan ümidi kesmektir. 56
Tasavvuf, eşyanın hakikatına bakıp, halkın bildiğini terketmektir. 57
19 Ebu Süleyman Darani öl. 215/830
Nice defalar sufiler taifesine mahsus bir nükte ve hikmet kalbime düşer de Kitap ve Sünnet’ten iki adil şahit bunun doğruluğuna şahitlik etmedikçe, bunları günlerce kabul etmem. 58
Tasavvuf, sufinin üzerinde Allah Teala’dan başka, kimsenin bilmediği bir takım fiillerin cari olması, ve Allah’dan başka kimsenin bilmediği şekilde Allah’la olmasıdır. 59
20 Ahmed b. Ebu’l Havari öl. 230/844
Dünyaya arzu ve sevgi gözüyle bakanın kalbinden Allah zühd ve yakin nurunu söküp atar. Resulullah’ın sünnetine tabi olmaksızın amel edenin ameli batıldır. Ağlamanın faziletlisi, şeriata uygun olmayanamellerle tüketilen ömür üzerine kulun ağlamasıdır. Allah bir kulunu gaflet ve kasvetten daha beter bir şeyle imtihan etmemiştir. 60
21 Hatemül Asamm öl. 237/851
Bizim bu tasavvuf mezhebimize giren, ölümün şu dört nevini kendine mal etsin: Beyaz ölüm, bu açlıktır; Kara ölüm, bu halkın eza ve cefasına tahammüldür; Kızıl ölüm, bu heva ve hevese karşı koyarkenher nevi şaibeden uzak halis ameldir; Yeşil ölüm, bu yama üzerine yama atılmış hırka giymektir. 61
22 Haris Muhasibi öl. 243/857
Bir kimse batınını murakabe ve ihalsla sağlamlaştırırsa Allah onun zahirini mücahede ve sünnete tabi olma hali ile süsler. 62
23 Seri es-Sakati öl.251/865
Tasavvuf güzel ahlaktır. Tasavvuf üç manayı içine alan bir isimdir: a)Ma’rifetin nuru vera’ın nurunu söndürmez. b) Kitap ve sünnetin zahirine muhalif olacak şekilde ilm-i batından bir söz ile konuşmaz. c) Kerametleri, kendisini Allah’ın mahrem olan sırlarını belirtmeye teşvik etmez. 63
Tasavvuf üç mananın adıdır: Sufinin marifet nuru vera nurunu söndürmez. İrfanı arttıkça ameli fazlalaşır. Kitap ve sünnetin zahirine aykırı düşecek batıni bir ilimden dem vurmaz. Kerametlere sahip oluşu Allah’ın mahremiyet sırlarını ifşa etmesine yol açmaz. 64
24 Bayezid-i Bistami öl. 234/848 – 261/874
İşittin mi aceb şol Bayezidi
O aynu’l-arifin olan feridi
Yanında öğdüler bir şahsı hayli
Onu görmeğe etti kalbi meyli
Varub onu ıraktan baktı gördü
ki Ol er kıbleden yana tükürdi
Edeb terk edip çün ol böyle etti
Görüp şeyh onu koyüb döndü gitti
Dilersen seni kabul ede Rab
Mueddeb ol, mueddeb ol, mueddeb.
Aziz Mahmud Hüdai
Nefsi kulluk alanına almak, kalbi Rabba bağlamak, güzel olan her huyu uygulamak, tümüyle Allah’a nazar etmektir.
Tasavvuf (hizmet ve gayret) kemeri kuşanmak ve bedeni disiplin altına almaktır.
Tasavvuf, şaşaalı bir nur olup gözlere çarptığı zaman görülür.
Sufiler, Hakk’ın kucağındaki bebeklerdir. Bakımı ona aittir.
Sufi bir elinde Kur’an, bir elinde sünnet, bir gözü cennette, öbür gözü cehennemde olduğu halde sadece Hakk’ı isteyen kimsedir. 65
25 Sehl b. Abdillah Et-Tüsteri öl. 281/894
Tasavvufun aslı kitap ve sünnete yapışmak, heva heves ve bid’atları terktir. 66
26 Ebu Hafs el-Haddad öl. 270/883
Tasavvuf tamamen edepten ibarettir. 67
Edepten ibarettir.(Her makamın bir edebi vardır.) 68
27 Amr b. Osman Mekki öl. 291/903
Kulun, her vakitte, o vakit içinde yapılması en uygun olan amel ve ibadetle meşgul olmasıdır. 69
28 Ebu’l Hüseyin en-Nuri öl. 295/907
Tasavvuf nefsin bütün isteklerini ve zevklerini terketmektir. 70
Makamı yaymak ve kıyama hazır olmaktır. Nefsin nasibini terketmek Hakk’ın nasibini aramaktır. Hürriyettir, fütüvvettir, cömertliktir. Unvan ve bilgi işi değil, ahlaktan ibarettir. 71
Tasavvuf nefsin tüm haz ve arzularını terk etmektir. Zamanımızda en aziz olan iki şey var. İlmi ile amel eden alim, hakikatı anlatan arif. 72
Tasavvuf, Hakk’ın ahlakıyla mütehalli olmaktır. 73
Tasavvuf, nefsin nasibini terk ile, Hakk’dan nasibini istemektir. 74
29 Semnun Muhib öl. 297/909
Hiçbir şeye sahip olmaman, hiçbir şeyin de sana sahip olmamasıdır. Cömertlik, fakr ve hürriyetdir. Nefse kul şeytana zebun olmamaktır. 75
Tasavvuf, hiçbir şeye malik olmamak ve bir malında esiri bulunmamaktır. 76
30 Cüneyd-i Bağdadi öl. 297/909-298/910
Tasavvuf, Hakk’ın seni senden öldürmesi ve seni kendisi ile diriltmesidir. 77
Sulhü olmayan bir savaştır. Dağınık olmayan zihinle Allah’ı zikretmek sema ile vecd-e gelmek, sünnete uygun bir şekilde amel etmek, maddi şeylerden ilgiyi keserek Allah ile beraber olmaktır. Vakitleri muhafaza etmektir.Hakk’ın seni senden öldürmesi kendisi ile diriltmesidir.Halka uyma kirinden arınmak, süfli huylardan ayrılmak, beşeri ve adi vasıfları söndürmek, nefsani davalardan uzaklaşmak, ruhani vasıflar kazanmaya gayret etmek, hakiki ilimlere sarılmak, daima en uygun olana göre hareket etmektir. Her kese nasihatte bulunmak, Allah’a elest bezminde verilen söz üzerinde samimiyetle durmak, Rasulullah’a ve şeriatine uymak. Kulun içinde oturduğu bir sıfattır. 78
Biz şu tasavvufu dedikodu ile tahsil etmedik, aç kalmak, dünyayı terk etmek, hoşa giden ve alışılan şeyleri kesinlikle bırakmak suretiyle tahsil ettik. 79
Kur’an ezberlemeyen ve hadis yazmayan kimselere tasavvuf yolunda tabi olunmaz. Çünkü bizim bu ilmimiz Kitap ve Sünnet’le mukayyettir. 80
Masiva ile alakayı terkederek Allah ile olmaktır. 81 82
31 Mümşad Dineveri öl. 299/911
Masivadan uzak kalmak, bilinmeyeni tercih etmek, hayırlı olmayan şeylerden sakınmak. 83
32 Ruveym öl. 303/915
Tasavvuf, nefsi Allah’ın muradına terketmektir. Tasavvuf üç haslet üzerine kurulmuştur: Fakr ve iftikara yapışmak, Allah yolunda bolca verip, başkasını kendine tercih etmek, taarruz ihtiyarı terketmemek. 84
Kendini Allah’ın murad ettiği şey üzerine bırakıvermen, O’nun iradesine mutlak olarak teslim olmandır. Üç esas üzerine kurulmuştur: fakr; Allah’a muhtaç olma esasına yapışmak, bezl, isar ve cömertliği gerçekleştirerek bunu kendi vasfı haline getirmek, Allah’a teslim olarak itiraz ve ihtiyarı terketmektir. Canını bağışlamaktır. Bunu yamadınsa sufilerin hezeyanlarıyla hiç uğraşma. 85
Tasavvuf, üç haslet üzerine kurulmuştur: Birincisi fakr duygusuna bağlı olmak, ikincisi bezl ve isarı gerçekleştirmek, üçüncüsü başkalarının işlerine ve hallerine karışmamak, iradeyi terk etmektir. 86
33 Nasrabazi öl. 307/977
Kitap ve sünnete dört elle sarılmak, heva – heves ve bidatlere tabi olmamak, şeyhlere hürmet etmeye büyük değer vermek, halkın özürlerini kabul etmek, vird ve zikre devam etmek, ruhsat ve te’villere göre hareket etmeyi terk etmektir. 87
34 Ceriri öl. 311/923
Güzel ve iyi olan bütün huylara sahip olmak, çirkin ve adi huyların hepsinden sıyrılmaktır. Halleri murakabe etmek, edebe sıkı şekilde sarılmaktır. 88
35 Ebu Amr Dımışki öl. 320/931
Alemi noksan görmektir. Hatta aleme karşı gözleri kapatıp noksan olmayan varlığı müşahade etmektir. 89
Tasavvuf, alemi başdan başa noksan görmek, ve her noksandan münezzeh olanın müşahadesi için gözlerini bütün noksanlarından yummandır. 90
36 Ebu Ali Ruzbari öl. 322/933
Baştan sona ciddiyetten ibarettir. Ona şaka nevinden hiçbir şey karıştırmayınız. Kovsa dahi sevgilinin kapısı önünde diz çökmek ve oradan ayrılmamaktır. 91
Bizim bu mezhebimiz baştan sona ciddiyettir.ona şaka namına bir şey karıştırmayınız.92
37 Müzeyyin öl. 328/939
Hakk’a boyun eğmektir. Şeriatin ahkamı önünde eğilmek ve ona riayettir. 93
Tasavvuf, Hakk’a inkıyattır. 94
38 Ebu Bekir Şibli öl.334/945
Karşılıklı dostluk ve sevgidir. Hiçbir kaygı duymadan Allah ile beraber olmaktır. Yakıcı bir ateştir. Duyu organlarını zaptetmek ve ruhun üfleyişlerine kulak vermektir. Tasavvuf kalbi masivadan muhafaza etmektir. 95
Hakk’tan başka her şeyden müstağni olmaktır. 96
39 Ebu Amr İsmail b. Nuceyd öl. 366/976
Tasavvuf, emir ve nehiy altında sabretmektir. 97
Emir ve yasaklar altında sabretmektir. 98 99
40 İbn Hafif Şirazi öl. 372/982
Kalbin insaniyetle muvafık olmasından temizlenmesi, tabiatının adetlerinden ayrılması, insani sıfatların söndürülmesi, nefsin davetlerinden kaçılması, ruhani sıfatları elde etmesi, hakikattan bahseden ilimlere tealluk etmesi, Peygambere ve şeriat bütününe tabi olmasıdır. Şeriate göre kalbleri pisliklerden temizlemek iyi vasıfları benimsemek, peygamberi her şeyde takip etmektir. Mukadderatın maceraları altında sabretmek, Cebbar melikin elinden tutmak, çöl ve dağları geçmektir. 100
Tasavvuf, kadere sabır, Hakk’ın atâsına rıza ve hakikatları aramak için dere tepe dolaşmaktır. 101
41 Muhammed Mukri öl. 378/988
Hallerin, Hakk ile aynı istikamette olmasıdır. 102
42 Ebul Hasan Harkani öl.425/1034
Hırka ve seccade ile sufi olunmaz, merasim ve adetlerle tasavvufa yol bulunmaz. Sufi Mahv ve fena ile benlikten geçendir. Zira abası ve hırkası olan pek çoktur. Lazım olan kalp safiyetidir. Elbisenin ne faydası var? Çul giymekle ve arpa yemekle adam olunsaydı eşeklerin de adam olunması gerekirdi. Çünkü onlar çul giyer, arpa yerler. 103
43 Ebu Said b. Ebi’l Hayr öl. 440/1048
Tasavvuf, kafanda ne varsa bırakman, elinde olanı vermen ve başına gelenden sızlanmamandır. 104
44 Abdulkerim Kuşeyri öl. 465/1072
Dostlar! Allah sizden razı olsun, biliniz ki Hakk Teala şu sufiler zümresini dostlarının seçkini, Nebi ve Resuller müstesna bütün kullarının en faziletlesi kıldı. Bunların kaplerini ilahi sır cevherleri için kaynak kıldı. Ümmet için ilahi nurların doğduğu mahal olma hususiyetini onlara bahşetti. Sıkışık durumlarda kalanhalkın sığındıkları merci bunlardır. Bütün bunlar hallerinde (nefsleri ile değil) Hakk ile beraber Hakk’ın iradesi ile bulunurlar. 105
Sufi dostlarım, Allah sizleri lütfuna nail eylesin. Bu risale’yi işte bu sebeple sizler için yazmış bulunmaktayım. Bazı tasavvuf şeyhlerinin adap, ahlak, muamele ve kalplerinde besledikleri inanç gibi hususları bu Risalede bahis konusu ettim. Sufilerin işaret ettikleri vecd hallerini seyr ve suluk esnasında baştan sona kadar yükseliş keyfiyetini de bu eserde anlattım. Gaye, bu tarikata girmek isteyenlere kuvvet vermek, ilk sufilerin durumlarını izah etmek suretiyle tasavvuf yolunu tashih ettiğim hususunda lehimde şehadette bulunmanızı temin etmek, sahtekar sofuların halleriyle ilgili şikayetlerimi yazarak teselli bulmak ve kerem sahibi olan Allah’ın lutfuna ve ihsanına nail olmaktır. 106
45 İmam Gazali öl. 505/1111
Tasavvuf kalbi yalnız Allah’a bağlayıp, masivadan ilgiyi kesmektir. 107
Kalbi hakk’a bağlayıp masiva ile ilgiyi kesmektir. 108
Yukarıda anlattığım ilim dallarını inceledikten sonra bütün gayretimle sufiye yoluna yöneldim. Anladımki onların yolu ancak ilim ve amel ile tamamlanır.
Tasavvuf ilminin özü, nefsin ağır gelen zorluklarına katlanmak, onun kötü huy ve çirkin sıfatlardan arınarak, Allah’tan başka herşeyi kalpten boşaltarak kalbi Allah’ın zikriyle süsleyip güzelleştirmektir.
Benim için bu yolun ilim tarafı amel tarafına göre daha kolay geldiğinden tasavvuf ilimlerini öğrenmeye başladım....
O Zaman açıkça öğrendim ki, sufilerin en önemli özelliği öğrenme yoluyla ulaşılamayan, ancak tadarak, yaşayarak ve kötü sıfatları iyi sıfatlarla değiştirerek varılabilen özellikleridir. 109
İnsanların faydalanması için söyleyeceğim şudur ki; Yakinen anladım ki; sufiler gerçekten Allah Tealanın yoluna suluk edenlerdir. Onların davranışları, davranışların en güzeli, gittikleri yol, yolların en doğrusu, ahlakları ahlakların en güzeli ve faziletlisidir. Dünyadaki bütün akıllı kimselerin akılları, hikmet sahiplerinin hikmetleri, şeriatın sırrına vakıf olan alimlerin ilimleri, onların tutum ve ahlakını daha iyisiyle değiştirmek üzere bir araya getirseler buna çare ve yol bulamazlar. Onların içi ve dış yaşayışlarındaki bütün hareket ve hareketsizlikleri peygamberler kandilinin nurundan alınmadır. Bilindiği gibi, yer yüzünde peygamberlik nurundan başka kendisiyle aydınlanacak başka bir nur yoktur. 110
46 Necmüddin Kübra öl. 618/1221
Şeriat gemiye, tarikat denize, hakikat ta denizdeki inciye benzer. Kim inci toplamak isterse önce gemiye biner, sonra denize açılır, daha sonra da gayesi olan inciyi bulur ve toplar. Bu tertip üzere aramaya çıkmayan kimse, aradığı inciyi bulamaz. 111
47 Şihabüddin Es Sühreverdi öl.632/1234
Sufi taifesinin doğruluğuna inanışım ve onlara sevgimsebebiyle onların şerefle halini, Allah’ın minnet ve ihsanını gerçekleştirmeye sebep olan kitap ve sünnete bağlı yollarını bilişim, beni bu taifeyi müdafaaya; tasavvufun adab ve hakikatlerini bölümler halinde anlatan bir eser yazmaya sevketti.
Benim gönlüme doğan düşünce, bu yola intisab ederek sufilerin gerçek hallerine işaret etmektir. 112
İlmi Tasavvuf, saf gönüllere, ihlaslı kalblere inen rabbani bir Hakk vergisidir. İşaretle onun künhüne varılamaz, ibarelerle kalbe sığdırılamaz. Bu İlimde ruhlar, ülfet ve manevi yakınlaşma yoluyla birbirlerine yol göstererek, tasavvufi hakikatleri lütuf denizinden içerler. Fakat çokları onların ilmindeki inceliği anlayamaz. 113
48 Müeyyedüddün el-Cendi öl. 691/1291
İkinci yol, dervişlik yoludur. Rızkını ve geçimini, Allah’ın vergisi, ihsanı olarak düşünür. Endişe çekmez ve sebeplerine yapışmaz....
Dervişlik yaparken de gayesi, Allah için halisane zikir yapmak, ibadetlerini tam yerine getirmek, uzuvlarını günahlardan korumak, kalbini kontrol altında tutup haram ve mekruhlara, mahzurlu şeylere yönelmesini önlemek ve kendini tam anlamıyla ve her şeyiyle Allah’ü Tealaya havale etmek olmalıdır. 114
49 Hace Bahauddin Nakşibend öl. 791/1389
Tasavvuf büyüklerinden işittiğime göre onlar şöyle demişlerdir: Allah dostlarından birini, kendine mürşit kabul eden bir mürit, bu yolda kendi nefsini firavun’un nefsinden yüz kere daha aşağı görmezse, o kimse tasavvuf ehli olamaz, velilerdende yarar göremez. 115
Ben altmış yıldır bu yola inanmaktayım. Elbette; namaz, oruç ve mücahede Allah Tealaya ulaştıran bir yoldur. Ancak, bizce kişinin varlığını nefyederek, nefis cihadında bulunması da kişiyi rabbine ulaştıran en önemli yollardan birisidir. Fakat bu durum, ancak kişinin arzu ve heveslerini terkederek amellerini eksik ve kusurlu görmesiyle mümkündür. Allah’tan başkasına ilgi gösterip gönülden bağlanmak, tasavvuf yoluna giren her müride çok büyük bir perde olur. 116
50 İbn Haldun öl. 808/1406
Tasavvuf, ibadetle ısrarla devam etmek, Allah’a yönelmek, dünyanın süs ve aldatıcılığından yüz çevirmek, kalabalığın itibar ettiği zevk, mal ve şöhrete arka çevirmek ve ibadet edebilmek için halktan ayrılıp halvete çekilmektir. 117
51 Seyyid Şerif Cürcani 816/1413
Şeriatin zahir ve batınını, ahkam ve adabını bilip yaşamaktır. 118
52 Hace Muhammed Parsa öl. 822/1419
Allah cümlemizi rızasına erdirsin. Allah Teala sufiyye taifesini evliyanın en temizlerinden kılmış, enbiyasından sonra bütün insanlara üstün tutmuş, kalblerini ilahi sırlarının madenleri kılmış, ümmet arasında yükselttiği nurlarıyla onları haslar tabakasına ilhak etmiştir....119
Onlar her an Hak ile ve Hak üzredirler.... 120
Her nefeslerinde Allah ile beraber olmağa dikkat eden ve kalblerini gaflet yolarından muhafaza edenler de “ehl-i tasavvuf” veya “sufiyye” ismiyle anıldılar.121
İşte bu yol sünnet-i seniyyeye ittiba esası üzerine bina edilirse Allah dostlarını selamete erdirir. 122
53 Eşrefoğlu Rumi öl. 874/1469
Cihanı hiçe satmaktır adı aşk
Döküp varlığı gitmektir adı aşk
Bela yağmur gibi gökten yağarsa
Başını ana tutmaktır adı aşk
Bu aşkı ol bilür kim aşık oldu
Nice tevhid u vahdettir adı aşk
Şu halde sofilik demek, kötü huyları iyiye çevirmek ve güzel sıfatlar ve adab tahsil ederek fakirlik ve zühd ile bezenmek demektir. 123
54 Aziz Mahmud Hüdayi öl. 1038/1628
Bu söz, tasavvuf yolunda kurtuluş arayanların evvela ilim öğrenip sonra sufilikyoluna girmeleri gerektiğini gösterir. 124
Tasavvuf veya tarikat ilmi, nefsi kötü ahlaktan temizleme, kalbi bayağı düşünce ve isteklerden arıtma ilmidir. Bu ilim, tarikat alimi şeyhlerin fetvası ile farzdır. Nitekim farz olan amellerin ilmi de, şeriat fetvasınca farz-ı ayındır. 125
Müridi vuslata erdiren vasıtalardan biri de sünnete riayet ve Rasulullah’ın edebiyle edeblenen şeyhlerin adabını korumaya dikkat ve ihtimam göstermektir. Çünkü “Tasavvuf edepten ibarettir.” 126
55 İsmail Hakkı Bursevi öl. 1137/1725
Derviş fakir demektir. Fakir-i şer’i oldur ki nisaba malik olmaya. Ve fakir-i hakiki oldur ki ne kendi vücuduna ve ne hod vücuduna muzaf olan masivaya malik olmaya. Belki cümlesini fi sebilillah bezl edip mecmuundan fena bula. Gerekse zahirde nisaba malik olsun; Hz. Davud ve Süleyman ve Yûsuf ve Eyyub ve İskender ve ğayrileri gibi. Ve gerekse olmasın; Rasulüllah (s.a.v.) ve ona peyrev olanlar gibi.127
El-hasıl, derviş-i hakiki derya misalidir-ki bulanmaz. Ve padişah-ı alem olsa dahi yine derviş meşrebindedir. Zira ol hakikati dervişlik ve meskenet ve inkisarla bulmuştur. Pes nice ol ma’nadan rucu edip hilafıyla muttasıf olur. Onun için kaba ve aba suretinde olduğunun ona göre asla farkı yoktur. 128
56 İbrahim Hakkı Erzurumi öl. Ml. 1780
Tasavvuf bir ilimdir ki, Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarından ve ona nasıl erişilebileceğinden bahseder. Kulu, bu ilmi öğrenmeye sürükliyen, Allah sevgisidir. Kalbinden Allah’tan gayrısını temizleyen sofu bu ilmi öğrenir. Çünkü tasavvuf, kişinin Allah’tan başkasına karşı olan sevgiyi, kalbinden atması ve gönlünü yalnız cenab-ı Hak’kın muhabbetine bağlamasıdır. Ehl-i sünnet ve cemaat üzere itikadını tashih edip (düzeltip) Hz. Peygamber (S.A.) efendimizin sözlerine, hareketlerine ve ahlakına uyup izinden gitmektir ki, kötü ahlakını değiştirip en güzel ahlakı denimsemek, daimi ve içten gelen bir duygu ile Allah’ın zikrine devam etmek ve bu yolla onun huzuruna varmaktır. 129
57 Ali b. Sehl İsfahani
O’ndan başkasına boş vermektir. Hakk’ın gayrından uzak, masivadan ıraklıktır. 130
58 Şeyh Ebu Medyen
Kim nefsi için bir hal veya makam talebinde bulunursa, o kimse tasavvuf anlayışından uzaklaşmıştır. 131
59 Hasan Kazzaz
Üç şey üzerinde kurulmuştur: zaruret olmadıkça yememek, uykuya malup olmadan uyumamak, mecburiyet olmadan konuşmamak. 132
60 Muhammed b. Ali Kassab
Şerefli bir zamanda, şerefli bir insanda şerefli bir toplulukta bulunurken zuhur eden şerefli huylardır. 133
61 Abdülbari en-Nedvi
Tasavvuf, ruhu bedeni süfliliklerden temizleyerek süslemeyi ve batıni sıfatlarında cenab-ı Peygambere uymayı öğreten bir ilimdir. 134
62 Abdülaziz Ed Debbağ
Tarikat terbiyesinden maksat, onun zatını tasfiye etmek, nefsin yorgunluklarından, azgınlıklarından onu temizlemektir. Bu tasfiye, onda bulunan zulmetleri gidermekle, batıl ile alakalarını kesmekle olur. Bu batılı ondan kesmek, bazen onun yaratılışında safilik olmasıyla olur. Cenab-ı Hakk’ın temiz yarattığı kimseler, Resulullah Efendimiz’in ashabı, tabiin ve tebe-i tabiin olarak üç karındır. Bu üç karından bütün insanlar hep Hakk’a bağlı, daima Hakk’tan bahsederler, uyandıkları vakitzikir ile uyanırlar, hareketleri Hak ile olur. Müstesnası pek nadirdir. Bu üç karın aslen saf oldukları için onlarda hayırda pek çok oldu. Vücutlarında, alınlarında Hakk’ın nuru parladı. Onlarda ilim zahir oldu. İctihad derecesine erişmekte onlarda oldu. Bu üç karinde böyle tarikat terbiyesine lüzum yoktu. O zaman şeyh hemen müridine sırrı telkin ederdi. Kulağına söylemekle hemen onun keşfi açılırdı. Çünkü kalbi temiz ve saf idi. İşte bu üç karından sonra artık zevatı zulmet boğmaya başladı. Niyetler bozuldu. Arzulara fesad geldi. O zaman basiret sahibi şeyh, müridine telkin yapar, ona tarif eder ve onun aklının şehvetlere, batıla bağlandığını görür. Bu haletteki müridine o zaman şeyh halvet emreder. Yahut da zikir emreder. Yemek yemeği azaltmasını emreder. Halvete sokmakla onu yaramaz arkadaşlarından ayırır. Zikir vermekle de batıl kelam konuşturmaz. Dilindeki boş konuşmaları, eğlenceleri defeder. Yemeği azaltmakla da kanındaki buhar azalır, o zaman şehveti de azalır. Bunlar azalınca akıl Allah’a Resulullah’a bağlanır. Böylece temizliğe, safiliğe nail olunca onun vücudu sırrı taşımağa takat getirir. İşte bütün şeyhlerin tarikat terbiyesiyle müridlerini yetiştirmekten gayeleri budur. 135
63 Abdülhakim Arvasi
Tasavvuf, şeriatın batınıdır. 136
64 Ramazanoğlu Mahmud Sami
Tasavvuf, menşe-i adab-ı erkanı şeriattir.
Tasavvuf, Allah’a fart-ı muhabbet ve terk-i davadır.
Tasavvuf, kimya-yı feyz-i iksir-i hakikattir.
Tasavvuf, zikri daimi, huruc-ı masivaullah’dır.
Tasavvuf, şems-i taban, bedr-i kamer, nur-i hikmet cezbe-i ismet, makam-ı hayret, kemal-i rü’yettir.
Hulasa, Tasavvuf, terki terkdir, hasılı terk-i niyettir ve teslimiyettir. 137 138
65 Mevlana Halid-i Bağdadi
Sufilerin yolunda, evvela iman, sonra ilim, sonra da zevk gelir. 139
Sufiler her işi yerli yerinde yapmayı, bütün hal ve vakitlerinde dini ilimlerle kayıtlı olup, helal, haram ve benzeri dini hükümlere uymayı esas alırlar. 140
66 Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi
Ey Öğrenmeye istekli salik!
Hakikat, tarikatın; tarikatta şeriatin neticesidir. Kul’da şeriat safileşince, yani takva üzere hareket edip ruhsatla ameli terkedince, azimet yoluna girer. İşte tarikat bu azimet yoludur. Tarikata ait usul ve kaideler gereği gibi yerine getirilince de hakikatın sırları meydana gelir. 141
Şeriat, hakikatla kuvvetlenir. Hakikat ta sağlamlaştırılır. İşte bunun içindir ki, her şeriat hakikat, her hakikat ta şeriattir. 142
Denilmiştir ki: Şeriat, Allah’u Tealanın emir ve yasaklarıdır. Hakikat de bu emir ve yasaklarını icabına göre icra etmektir. 143
Evet, şeriat O’na ibadettir, hakikat ise O’nun varlığına şehadettir. 144
Şeriat O’nun daveti, hakikat da O’nun yakınlığı, dostluğu ve sevgisidir. 145
Kul için ilk önce arayıp bulması vacip olan şey şeriattir. Buradaki şeriatten maksad, gusül, abdest, oruç, namz vesair ibadetlerden Allah’ü Teala’nın ve resulunun emir ve yasaklarıdır. Tarikat bu emir ve yasaklar da takva üzere bulunma ve birtakım makam ve menzile ulaşarak Allah’ü Teala’ya yaklaşma halidir. Hakikat ise maksatlara kavuşma ve O’nun nurunu seyretme halidir. 146
67 Ömer Ziyaüddin Dağıstani
Tarikatlarda başlangıcı, şer-i şerifin esaslarına sımsıkı sarıldıktan sonra mümkün olduğu kadar zikir ve O’nun insanlara lütfettiği nimetler ile yüce kudreti üzerinde derin tefekkür, ortası; “insanlarla aşırı derecede ülfet ve ünsiyyet, onlarla fazlaca haşir-neşir olmak iflas alametidir.” Denildiği gibi, insanlarla, yada cezbedici diğer dünyevi şeylerle değil yalnız Allah’la meşgul olmak ve yalnız O’na yakın ve O’nunla ünsiyyet etmektir. Neticesi ise; her zaman Hakk’ın huzurunda bulunduğu inancına sahip olmak, kendisinde, çevresinde hulasa her şeyde Hakk’ı görebilmek, bir an bile Allah şu’urundan uzak kalmamaktır. Daha doğru bir ifade ile İslam’ı “ihsan” derecesinde ve heran Cenab-ı Hakk’ın murakabe ve denetimi altında yaşadığına inanarak ibadet etmek ve öylece yaşpamaktır.
Tarikatların hepsinin gayesi, müridlerini yalnız Allah’a kulluk ve yalnız O’nun rızasını kazanma idealine ulaştırmaktır. Nitekim bun u zikir, fikir ve ibadetlerinde şöyle dile getiriyorlar “İlahi benim maksadım yalnız sen, elde etmek istediğim de yalnızca senin rızandır.” 147
Şeriat; beden ve cesadle ilgili olup, namaz kılmaz, oruç tutmak, hacca gitmek, zekat vermek ve kelime-i şehadet getirmek gibi fıkıh kitaplarında zikredilen farz, vacib, sünnet ve müstehablar ile yasaklanan haram ve günahları terketmek gibi vücud organlarına mahsus ibadet ve mükellefiyetlerdir. Neticesi ise cehennemin yakıcı ateşinden kurtulup, selamete ermek ve cennetin firdevs bahçelerine girmektir.
Tarikat; bütün güzel ahlaklarla donanmak, her türlü çirkin davranışlardan uzak durmak gibi kalbi mükellefiyetler olup, iyi huylarla hemhal olmak, kötü adet ve alışkanlıkları kalbden kovmak ve kalben Allah’ı zikretmek manasında: “Kalbi her türlü kötülükten temizleme, Allah’dan gayrı her şeyi kalbden çıkarma” şeklinde ifade edilir. Bunun neticesi kalbi kötülüklerden temizleme ve Allah’tan gafil bırakan duygu ve düşüncelerden arındırma, imanda yakin derecesine ermektir.
Hakikat ise; Allah’ın dışındaki her şey ve her şekilden uzak kalıp, yalnız O’nunla ünsiyyet etmek, kesiksiz ve kesintisiz her an huzur-ı ilahide bulunma şu’uruna varmaktır. “Gönlüm göz açıp-kapayıncaya kadar kısa bir zaman da olsa Allah’tan gafil olsa ve O’nun azametini ve huzurunda bulunma duygusunu yitirirse kendimi müslümanlardan saymazdım” sözünde ifadesini bulan, bir an bile Allah’ı unutmadan, her an O’nun murakabe ve denetimi altında bulunduğu inancı içinde hareket etmek gibi ruha ait mükellefiyetlerdir. Bunun neticesi, nefs-i mutmainne ve selim kalbe erişmek, kâmil bir Allah sevgisi, şahsi irade ve isteklerini imha ederek, ilahi iradeye ram olmak gibi güzel hasletlerdir. 148
68 Abdülaziz b. Halis El-Bekkine
Bu işin mihveri Allah’ın muhabbetidir.
Talib başkasının yükünü yüklenip, kimseye yük olmayan kişidir.
69 Mehmed Zahid Kotku
Şimdi şu tekemmül dünyasında hergün gözleri kamaştıran yeni ve çok da faydalı dünyanın fani ilimleri revaçta, kıymette bunlar öğülüp medh olunurken hak bilgisi, din bilgisi, Allah bilgisi olduğu yerde kalsın olurmu? Elbette Allah Tealaya her kulun, hergün ve hatta her saat ilerleyip tekarrub-i İlahiyyeye nail olması için çalışması hepimizin üzerine en büyük bir borçtur. Çünkü ilmin, sahili olmayan bir deniz olduğunu söylemek bile zaittir. Binaenaleyh, ucu bucağı bulunmayan bu ilimden herkes her an nasibini almak için elden gelen gayreti sarf etmesi vacip değilmidir? İşte bu ilimden mahrum zavallılar fani dünyanın fani bilgileri ile uğraşmayı bir vazife sayarlarken ebedi hayata inanan ve İslam dinini seçen bahtiyar, mümtaz kimselerin dini bilgilerini artırmak ve gönlünü Allah’a verip yeni yeni bilgiler istemek bununla beraber Peygamberimizin, kiabımızın yolundan zerre kadar kaymamak şartı ile Hakk’a vuslat yollarını arayıp bulmağa çalışmaları üzerlerine borç değilmidir?
Şimdi sen söyle: Tarikar denilen tasavvuf yolundan haberi olmayan zavallılar, bu dünyada gafletle ömürlerini zayi edip, ahırete hem eli boş ve hem de yüzü kara olarak gidecek kimselerden değilmidirler? Binaenaleyh, ilme çalış. Amma her ilim değil, bunu yanlış anlama, dünya ilimleri dünya için lazım, asıl seni Hakk’a yaklaştıracak olan ilme bak. Dünya bilgin ne kadar çok olursa olsun onun faidesi ancak dünyada, gözünü yumuncaya kadardır. Bir olmayacağını çok iyi anlarsın amma artık iş işten geçmiştir. Onun için bahusus gençliğinin kıymetini iyi bil de ömrünü boş yere harcama, son pişmanlığın faide vermeyeceği malumdur. 149
70 Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan
Soru: --Tasavvufa girmenin hükmü nedir, günümüzün müslümanlarına gerekli midir?
Tasavvuf, bütün müslümanların mecbûrî öğrenmesi gereken bir ilim dalıdır. Çünkü tasavvuf, nefsi terbiye konusunu işler. Nefs-i emmâre dediğimiz nefsi terbiye etmenin yollarını gösterir.
(Kad efleha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ.) "Nefsini terbiye terbiye eden kimse kurtulmuş, onu fenâlıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır." diye, ahlâkı güzelleştirmek Kur'an-ı Kerim'de emrediliyor; bunun için şart...
Ondan sonra, bir yolda giden insanların birisine bey'at etmesi, imam seçmesi lâzım gelir. Camide namaz kılan insanların, bir tanesini imam yapıp da arkasında ona uymaları gibi... O bakımdan şart...
Sonra:(El'ulemâü veresetül enbiyâ') "Alim-i muhakkikler, peygamberlerin varisleridir." Onlar halkın irşâdıyla meşgul oluyorlar. Peygamber Efendimiz'e bey'at gerekli olduğu gibi, zamanındaki bey'at edilmesi gereken kimseyi de bulup, bey'at etmek herkese gerekiyor.
Daha başka şeyler de sayılabilir. O bakımdan bu ilmi mutlaka herkes öğrenmeli, herkes bu yola girip, nefsini terbiye edip, güzel huylu olup, insan-ı kâmil olup, salih bir kimse olup, Allah'ın rızasının yolunca yürümeli!..
Soru:--Bazı kimseler, "Zamanımızda tasavvuf olur mu? Tasavvuf Yunus Emre zamanındaydı." diyorlar; bu konuyu açıklar mısınız?
Bu söz kâfirliğe kadar gider. Neden kâfirliğe gider?.. Çünkü tasavvufta nefis terbiyesi var; Kur'an-ı Kerim'den... Zikir var; Kur'an-ı Kerim'den... Ahlâkı güzelleştirmek var; Kur'an-ı Kerim'den... Yunus Emre'nin mutasavvıf olması dindarlığından... Yâni, o zaman dindarlık var da şimdi dindarlık yok mu?.. O zaman Allah'ın emrine, Kur'an'a uymak var da şu devirde yok mu?.. Şu devirde daha fazla muhtacız.
Bu edepsizlikler, bu şuursuzluklar, bu terbiyesizlikler ondan oluyor. Hattâ müslümanlar camileri dolduruyor gibi görünüyor; tam müslüman olmamaları tasavvuf eksikliğinden... Eksik olan o malzeme... Tasavvuf olmadığından edepsiz... Tasavvuf olmadığından küstah... Tasavvuf olmadığından böyle...
Onun için, tasavvuf sadece bizim ümmetimiz zamanında da değil, tâ Hazret-i Adem zamanından beri ilm-i ahvâlil kulûbdür; yâni, gönlün ahvalinin ilmidir. "Allah insanların şekline, şemâiline, dışına bakmıyor; kalbine nazar ediyor." diye hadis-i şerif var... Nazargâh-ı ilâhî olan kalbi ıslah etme ve tanzim etme ilmidir. O bakımdan, farzlardan önce farzdır. Biz bunu dergilerimizde açıkladık.
Ben üniversite profesörüyüm, dinî edebiyat prefesörüyüm. İstesem üniversitede kalabilirdim, orda devam edebilirdim. Bu yol en önemli yol olduğu için, bu yola geldim. Bu yol işin aslı, özü olduğu için, dinin temeli, ruhu bu olduğu için bu yola geldim. Bu olmadan, tasavvuf olmadan olmaz. Yunus Emre de, Mevlânâ da, Sahabe-i Kiram da, tabiin de, tebe-i tabiin de, bu asrın insanı da, bundan sonraki kıyamete kadar insanlar da buna muhtaçtır.
Bu iş zahirle bitmez, ille iç terbiyesi de olacak!.. İç terbiyesi de tasavvuf demek olduğuna göre, ilm-i tasavvuf olduğuna göre, bu farzdır. Bunun bu şekilde olduğunu bildiği halde inkâr eden, kâfir olur. Ama çok cahil, bilmeden, yanlış bir kanaatten dolayı tasavvuf yok sanıyorsa, o zaman cahilliğinden dolayı cezayı yer ama, belki kâfir olmaz. Ama bile bile, yok böyle bir şey derse kâfir olur.
Biz bunu kendimiz söylemeyelim de dedik, kim fıkıhta yüksek bilgi sahibi, kim müftü, kim âlim, onlara sordurttuk. Tasavvuf erbabı olarak tanınmış değil de, fakih olarak, fıkıh alimi olarak tanınmış kimselere sordurttuk. Seneler önce dergilerimizde dergilerimizde neşrettik. Bu sayıda da --İslâm Mecmuası'nda-- yine gitmişler, sormuşlar; ki, bu hususta bizim dışımızdaki insanların, fakihlerin bilgisi alınsın diye...
Suudî Arabistan'da Mısır'ın çok büyük bir alimi var... Onun talebesi olan kardeşlerimiz, "Hocalarımızın içinde en çok beğendiğimiz odur." diyorlar. Ebüs Sünne diye tanınıyor, herkes itibar ediyor. Profesör, Hanefî fıkhını çok iyi bilen bir kimse... Gittik ona sorduk, onun da röportajı var İslâm Mecmuası'nın bu sayısında... Tasavvufu hepsi kabul ediyor.
Tasavvuf yok diyen çok cahil bir adam, hattâ çok tehlikeli bir durumda, belki küfre düşmüş durumda...
Bizim göbeğimiz oraya buraya bağlı değil ki; Kur'an ne demişse, Allah neyi emretmişse onu söylüyoruz. Bak burda biz bir tasavvufî cemaatiz, bir tekke mensubuyuz, hadis kitabı okuyoruz. Hadis kitabını okurken de yeri geldikçe, "Bak, büyüklerimiz ne kadar doğru söylemişler, işin aslı buymuş, şuymuş..." diye hadis-i şeriflerinden, ayet-i kerimelerden
delilleri gösteriyoruz. Bir delil yeterken, bir parmak izi bir mahkûmu idama götürürken, biz binlerce delil getiriyoruz. Ama halâ tasavvuf yok da yok diye hop hop zıplıyor. Güneş balçıkla sıvanmaz ki...
Böyle insanlara belki cevap da vermemek lâzım! Çünkü muhatap alınacak kadar bile bir bilgi sahibi değil...
İbn-i Teymiye'yi ileri sürerler. İbn-i Teymiye'de Tasavvuf diye kitaplar bile neşredildi. İbn-i Teymiye tasavvufu reddetmiyor ki... Bazı bid'at ehli insanların yaptığı şeylerin sünnete uygun tasavvufa uymadığını söylemiş kitaplarında... İşin aslını böylece bilmek lâzım!..
Soru:--Tarikate ve bir hak mezhebe uymamak günah mıdır?
Cahilliktir. Cahillik tehlikelidir, sonu vehâmetli bir şey olur. Bir hak mezhebe uymuyorsun, sen İmam-ı Azam mısın?..Neden uymuyorsun? Sen kendi başına ayetleri hadisleri anlayacak kadar, mezheb kuracak kadar çok allame bir insan mısın?.. Değilsin. O zaman bilene uysana be adam!..Uymamak cahilliktir, yanlıştır. Onlar bu meseleleri incelemişler, bu işin profesörlerinin profesörüdür onlar... Onlara uymak lâzım!..
Tarikate girmezse bir insan ne olur?.. Tarikate girmezse, nefsini terbiye etmez. Nefsini terbiye etmezse, sevaplı şeyleri kazanmazsa, günahlarda devam ederse, ahirette mahvolur. Ma'rifetullaha eremezse, gafil giderse zarara uğrar. Onun için herkesin bu hayırlı, faydalı şeyleri yapmağa çalışması lâzım!..
Soru:--İmam-ı Rabbânî (Rh. A) demiş ki: "Şeriatsiz tarikat, zındıklıktır." İzah eder misiniz?
Evet, öyledir. Şeriat; yâni Allah'ın emirleri, yasakları, fıkıh, hadis, tefsir... Yâni, Allah'ın ahkâmı... Bunlara uymadan, insan "Tarikat güdüyorum, yürütüyorum." derse; şeriata uygun olmayan, şeriat dışı olan bir şey zâten yanlış bir yoldur.Elbette zındıklıktır, sapıklıktır.
Şeriate uygun olacak!.. Zâten tarikat, şeriattan başka bir şey değildir. Şeriatin ince terazisidir, hassas terazisidir. İnce ölçen, kıymetli tarafıdır, dikkatli tarafıdır. Şeriat temeldir; şeriat olmadı mı, hiç bir şey olmaz!.. Hakikaten zındıklık olur, kâfirlik olur ve insan çok zararlara uğrar.
Soru:--Tarikat ihvanlığı ile İslâm kardeşliği arasında ne fark vardır; ikisi de kardeşlik değil mi?
Aslında bu ikisi aynı şey... Aynı şey ama, genel mânâsıyla, "Müslümanların kardeş olması lâzım!" dediğin zaman, insanlar bunu anlayamıyorlar. Bunun daha güzel, elle tutulur bir tarzda tatbikini yapan zümrenin bu kardeşliğine de tarikat kardeşliği deniliyor. Yoksa tarikat, şeriatın tatbiki demek... Onun için, arada bir fark yok... Bu tatbiki daha sıkı tuttuğundan, daha ciddi tutup da gerçekten yerine getirdiğinden, sanki o başka bir şeymiş gibi görünüyor. İşte İslâm kardeşliği o... Ama dışarda tam olmuyor. Ancak böyle, tam hadis-i şeriflere dayalı, bir mürşidin terbiyesiyle, yönetimiyle yürüdüğü zaman olduğu için, bu müessese böyle olmuş. Sanki, ayrı bir şey gibi sanılıyor. Hayır, ayrı değil aynı şey...
Soru:--Tarikatın birisinde zikir esnasında şiş burhanı yapılıyor. Acaba bunun sihirle bir alâkası var mı, yoksa keramet mi; bizi aydınlatır mısınız?
Tarikat erbabı olmayan, yâni zikirle, tasavvufla ilgisi olmayan bazı kimseler de yapıyorlar; mecmualarda resimlerini gördüm. Hattâ gayrimüslimler de yapabiliyorlar. Demek ki, doğrudan doğruya dinin aslından, özünden, esasından önemli bir şey değil... Bizim tarikatımızda da yok... O tarikata da bir şey demiyoruz ama, başkaları da yapabildiğine göre, dinin aslından, esasından olmadığı görülüyor.
Soru:--Tayy-ı mekânı anlatır mısınız?
Tayy-ı mekân, evliyâullahın kerametlerinin çeşitlerinden bir tanesidir. Kur'an-ı Kerim'den delili vardır. Kur'an-ı Kerim'de insanın tayy-ı mekânı değil, hattâ Sabâ melikesi Belkıs'ın tahtı bile tayy-ı mekânla, Yemen'den Filistin'e geldiği net olarak ayet-i kerimede bildiriliyor. Onlar kara yoluyla yolculuk ederek kafileyle geliyorlar. Göz yumup açıncaya kadar taht tayy-ı mekânla geliyor bu tarafa... Hayal değil, göz boyama değil, illüzyon değil; taht işte böyle geliyor. Hem bunu Süleyman AS'ın sahabesinden birisi yapıyor. Yâni kendisi yapmıyor, peygamber mucizesi değil, evliyâ kerameti...Ondan sonra Sabâ melikesi geldiği zaman Süleyman AS diyor ki: (E hâkezâ arşük?) "Senin hani Sabâ ülkesinde oturduğun taht böyle miydi?.." Tahtını gösteriyor. Bakıyor, gözleri fal taşı gibi açılıyor, şaşırıyor: (Kàlet keennehû hû!) "Ne demek böyle miydi, sanki ta kendisi!.." Evet ta kendisi, ordan oraya geldi çünkü... Bu ayet-i kerime ile sabit olduğundan bu tayy-ı mekânı inkâr edenler bir şey bilmiyor.
Şimdi bizim doktor kardeşimiz (Muhterem Ercan), Şâdiye Hatun Kliniği'mizin açılışında güzel bir şey söyledi: "Amerika'da hakkında yüzlerce kitap ve uygulama var; ama, hipnozu bizim doktorlar kabul etmiyor. Yapıyorum, uygulamasına gösteriyorum, yine kabul etmiyor. Bunun sebebini araştırdım ben... Biz materyalist bir eğitim görmüşüz ilkokulda, ortaokulda, lisede... 'Yoktur böyle şey, yoktur böyle şey... Boş ver, inanma!..' yoluyla yetişmiş olduğumuzdan, bilimsel şeyleri bile kabul etmeyecek hale gelmişler. Adam doktor olmuş, profesör olmuş ama, halâ olan şeyi bile kabul etmiyor." Ben de yanımda duran Prof. Dr. Asaf Bey'e dedim ki: Bizim müslümanlar arasında da böyle inkâr yapılı insanlar var...Kafası, gönlü, bu eğitim dolayısıyla inkâr yapılı... Mü'min ama, müslüman ama, içine tuğlaları inkâr marka konulmuşolduğu için, duvarları böyle örülmüş olduğundan kabul etmiyor.
--Neyi kabul etmiyor?..
--Kerameti kabul etmiyor, tasavvufu kabul etmiyor, şunu kabul etmiyor, bunu kabul etmiyor... Etmiyorsun ama, yâ şunu bir incele bakalım ayet var mı, hadis var mı?..
--Canım bir insan hop kalkıp ordan, hop bu tarafa gelir mi?
--E geliyor işte... Cansız taht bile gelmiş. Tayy-ı mekân vardır, evliyâullahın kerameti haktır. Tayy-ı mekân da kerametin bir çeşididir.
Soru:--"İlâhî ente maksûdî ve rıdàke matlûbî" cümlesinin anlamını açıklarmısınız?
--(İlâhî ente maksûdî) demek, "Yâ Rabbi, benim hedefim, muradım, maksûdum sensin!" demek... (ve rıdàke matlûbî) demek, "Yâ Rabbi, benim bütün taleb ettiğim, istediğim şey, senin rızana ermek; sen benden razı ol diye, onu istiyorum!" demek... Yâni, birincisi ma'rifetullaha işaret ediyor, "Ben ma'rifetullaha sahib olmak istiyorum, Allah'ın arif kulu olmak istiyorum!" demek; ikincisi de, "Allah'ın rızasına, rızâ-i ilâhiye ermek istiyorum!" demek...
Soru:--Akşemseddin Rahmetullahi Aleyh, "Mürşidler devamlı olarak Rasûlüllah'ın huzurundadır, ona danışmadan bir şey yapmazlar." buyurmuş. Ne dersiniz?
--Tabii, kendi makamına uygun olarak söz söylemiş. Herkes öyle olmaz ama, olanlar vardır. Hattâ birisi bir şey sorduğu zaman, "Dur, Rasûlüllah'a danışayım de öyle cevap vereyim!" deyip de gözünü kapayıp, cevap verenler bile var... 150
A.TASAVVUF KUR'AN VE SÜNNETE DAYANIR
Tasavvuf çok sevimli bir konudur. Çok saygıdeğer bir konudur, çok önemli bir konudur. Hem tarihi yönden önemlidir; hem insan olmak dolayısıyla, gönlümüz olduğu için, iç alemimiz olduğu için önemlidir. Dünya var oldukça, insanoğluyla beraber tasavvuf var olmuştur; mistisizm diyoruz buna...
Tabii, İslâm'ın tasavvufu da İslâm'cadır, başka tasavvuflara benzemez. Hint tasavvufuna, Yunan tasavvufuna, Yahudi tasavvufuna, İran tasavvufuna, İslâm'dan önceki kültürlerin tasavvufuna benzemez. Çok büyük farklar var...
Çünkü, İslâm tasavvufunun kaynağını Kur'an-ı Kerim ve Peygamber SAS Efendimiz'in hayatı, sîreti, sünneti teşkil etmiştir. O damgayı vurmuştur. Nasıl başka dinlerde İslâm'ın hakikatleri yoksa, kaybolmuşsa; İslâm kaybolan hakîkatleri dile getiriyorsa, tevhid akîdesinin bayrağını dikmişse fikir kalesinin burcuna; İslâm tasavvufu da tabii, öteki mistisizm cereyanlarından, mistik felsefelerden çok farklıdır. Kökü, Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye'dir.
Tabii, --boya yapan, resim yapan kardeşlerimiz bilirler-- beyazı hangi rengin yanına getirirseniz, karıştırırsanız, o rengin açığı olur. Kırmızıyla karıştırırsanız, pembe olur. Beyazı çok olursa, çok açık pembe olur. Kırmızısı çok olursa, koyuya doğru gider. Yeşile karıştırırsınız, maviye karıştırırsınız, çeşitli başka renklere karıştırırsınız. Beyaz beyazlıktan çıkar ama, yine açık bir renktir, güzel bir renktir.
Ben buna benzetiyorum. İslâm tasavvufu, koca İslâm alemine yayıldığı için, Atlas Okyanusu'ndan Hint Okyanusu'na, Sibirya Bozkırlarından Afrika'nın güneyine kadar, dünyanın çok büyük bir yerine yayılmış olduğu için, gittiği yerlerdeki boyalar, biraz onun beyazına renk katmıştır. O halde bölge bölge tasavvuflarda fark vardır. Meselâ; Hindistan'daki tasavvufla, Afrika'daki, İspanya'daki tasavvuf aynı değildir. Anadolu'daki tasavvuf ile Yemen'deki tasavvuf aynı değildir. Horasan'daki tasavvufla Mısır'daki tasavvuf arasında nüans farkları vardır. Zevk ve görünüm farkları vardır.
Bu genişlik içinde, yayıldığı yerlerden renk aldığı için, aldığı renkler, alıntılar fazla ise, biraz da çizginin dışına kaçmış taraflar da olabilir. O zaman, İslâmî ölçüler içinde tasvib edilemeyecek bir takım görünümler; İslâm'da, Kur'an'da, Peygamber Efendimiz'in sünnetinde olmayan bir takım görünümler olabiliyor.
--Nerden oluyor?..
--Mahalli kültürlerden giren unsurlardan... Müslüman olan unsurların, eski kültürlerini unutamamalarından ve o kültür unsurlarını yeni İslâmî hayatlarında az çok yaşamalarından kaynaklanıyor.
Yakın misalini söyleyeyim: Tasavvufî bir konu için davet edildiğim için, iki ay önce Sudan'a gitmiştim. Koca salonda bize Türk heyeti diye büyük pâye verdiler. Ayrı masa verdiler, imkânlar verdiler... Salona baktığım zaman, ordaki tasavvuf ehli insanlar arasında o kadar çeşitli insanlar gördüm ki, bir tanesi çok dikkatimi çekti. Bir başlığı var başında; miğfer gibi ama, madenî değil... İki ucundan dal gibi, aşağı yukarı bir metre uzunluğunda bir şeyler çıkmış; o da dallanmış geyik boynuzu gibi...
Tabii, ben çok garipsedim. Avrupalıların filimlerinde hani Avrupalı kâşifler Afrika'ya gittiği zaman, yerlilerin kendilerine hücumu sahnelerinde göreceğimiz başlık gibi bir şey... Merak ettim, bizim arkadaşa "Git anla bakalım, bu kimmiş?" dedim. Kàdirî Tarikatı mensubu imiş. Abdulkadir-i Geylânî Efendimiz'in tarikatının mensupları...
--E, bu kıyafet nedir?..
--İşte mahalli bir kıyafet...
Buradaki Kadirîler'de öyle bir başlık göremezsiniz. Bunlar biraz farklı şeyler, bölgesel farklar oluyor. Ama ana çizgiyi göz önünden geriye bırakmamak lâzım!.. Her müessesede böyle şeyler olmuştur. Her müessesenin fertlerinde nüans farkları olmuştur. Meselâ; öğretmenlik mesleği, doktorluk mesleği...
Doktorluk mesleği nasıl bir meslektir?.. Asil bir meslektir. İnsanoğlunun sıhhatine hizmet ediyor. Hattâ Hipokrat yemini ediyorlar ki; "Hastamın renk, dil, ırk, mezheb, inanç farkına bakmadan tedâvi yapacağım!" diye doktor yemin ediyor, taassuba düşmeyeceğini söylüyor. Ama buna rağmen, doktorların birkaç tanesi kürtaj yapabilir, yakalanabilir, ceza yiyebilir... Birkaç tanesi mesleğini kötüye kullanabilir. Bunlar o mesleği boyamaz.
Öğretmenlik asil bir meslektir. Birkaç tanesi talebesinden rüşvet almış, notu değiştirmiş diye gazetede duyarsak, bu öğretmenlik mesleğine gölge düşürmez.
Onun için tasavvuf, genel ölçüleri itibariyle Kur'an-ı Kerim'e ve Peygamber Efendimiz'in sünnetine dayanan bir yol...
Dinin özü, dinin yaşanan şekli... Söz şekli, edebiyatı, kitaplara yazılan yazısı değil de, hayattaki uygulanışı...
Diyorlar ki: "Fıkıh ilmi, insanın lehine ve aleyhine olan, yapması gereken ve yapmaması gereken şeylerin bilgisidir."
İslâm hukukudur yâni... Hayatın herhagi bir faaliyetinin İslâm'a uygun olup olmadığını; sevap veya günah, mekruh veya mübah olduğunu anlatan ilimdir. Buna fıkh-ı zâhir diyorlar. "Nasıl abdest alacağız, nasıl namaz kılacağız?.. Nasıl zekât vereceğiz?.." Fıkh-ı zâhir bunları anlatıyor.
Tasavvufa da fıkh-ı bâtın diyorlar. Yâni, insanın iç aleminin Allah'ın rızasına uygun olması için, sevap olması için, güzel olması için, riayet edilmesi gereken kaideler, esaslar nelerdir; bunu anlatan ilim...
Bir kısmı, "Takvâ yoludur." demişler. Biliyorsunuz, bazı insanları hayret ve takdirle karşılarsınız. Birisi ondan bahsederken derler ki, "Haa, o takvâ ehli bir insandır. Haram yemez, harama bakmaz... Sözünde durur, kale gibi sağlamdır, çok dürüsttür, takvâ ehlidir. İşte tasavvufa, takvâ yolu diyorlar.
Başka bir isim: "Tasavvuf ihsân yoludur." Yâni, Allah'ı görüyormuşça, Allah'ın kendisini gördüğünü bilerek o şuur içinde çok müeddeb ve çok mükemmel bir kul olarak yaşama yolu... İhsan...
(El'ihsânü en ta'büdallahe keenneke terâhu fein lem tekün terâhu fe innehû yerâke) hadis-i şerifini bilir erbabı...
Kulluğun en yüksek derecesi, Allah'ın kendisini gördüğünü bilerek, insanın her hareketine çeki-düzen vermesi, güzel yapması... İşte tasavvuf, bu yoldur diyorlar.
Kur'an-ı Kerim'den gelme bir başka tabir daha var, onu da hatırlayacaksınız: "İlm-i ledün" deniliyor. Tasavvuf ilm-i ledündür. Mûsâ AS ile Hızır AS'ın, Kehf Sûresi'nde anlatılan kıssasında, Hızır AS'dan bahsedilirken deniliyor ki:
(Ve allemnâhu min ledünnâ ilmâ) "Biz o şahsa --Hızır AS'a-- kendi indimizden, katımızdan, dergâhımızdan ilimler öğretmiştik." Yâni Mûsâ AS'ın bilmediği birtakım bilgilerle mücehhez Hızır AS...
Musâ AS da, diyor ki:
(Hel ettebiuke alâ en tüallimeni mimmâ ullimte rüşdâ) "Ben sana tabi olsam ey Hızır, sen bana Allah'ın sana öğrettiği bilgileri bu esnada öğretir misin?.. Taleben olayım, yanında bulunayım, çömezin, danişmendin olayım; bana öğretir misin?" diyor, bir müddet yanında geziyor ya!.. İşte bu bilgiye ilm-i ledün bilgisi deniyor. Görüyorsunuz, hepsi Kur'an-ı Kerim'de olan kavramlar, sözler ve fikirler...
Niçin bu konuda döne döne aynı şeyi söylüyorum? Çünkü bazıları diyor ki: "Tasavvuf başka bir dindir." Bunu diyen yazarlar var, Türkiye'de yaşayan... Tasavvuf İslâm değilmiş... Neymiş?.. Başka bir dinmiş... İslâm'dan gayri bir şeyi hiç kimse istemez, biz de istemeyiz. Biz kendimizi öyle görmüyoruz ama, o diyor ki: "Tasavvuf ayrı bir din..." Yâni reddediyor, İslâm dışı demek istiyor. Ben onun için bu konu üzerinde duruyorum.
Bakıyorsunuz Suudî Arabistan'da, tasavvuf erbabına karşı bir karşı tavır var... Devletin resmî ideolojisi tasavvufa karşı...
Vehhâbî cereyanı tasavvufun karşısında... Üniversitelerinde tasavvufun aleyhinde tedrisat yapılıyor. Düşmanları var, hasımları var...
Onun için diyoruz ki, tasavvuf Kur'an'dandır, Peygamber Efendimiz'in sünnetindendir. Bunu kısaca da olsa bastırarak açıklamam lâzım. Çünkü, bu benim hem vicdan borcum, hem de ilim adamı olarak söylemem gereken bir nokta... Bir yanılmayı, yanlışlığı düzeltmem gerekiyor. 151
TASAVVUF HAKKINDA BİRKAÇ SÖZ...
İSLAM, Mart 1992
Dünya hayatı hiç şüphesiz, zamanı çok hızlı geçen, ciddî ve çetin bir imtihandır. Burada bizim, herşeyden önde ve en yüce gayemiz, O bizi yaratan, yaşatan ve âhirette hesaba çekecek, sonuçta mükâfatlandıracak veya cezalandıracak olan ulu RABB'imizin sevgi ve rızasını kazanmak olmalıdır.
Allah'u taâlânın rızasını kaznmanın tek çıkar yolu ise, en sonuncu, en doğru ve en hakikî din olan İslham'dır. Diğer yollar ve dinler, ya yanlış, bâtıl ve bozuk; ya da devri geçmiş, mer'iyyetten kalkmış ve çaresiz olduğundan; dünya ve âhiret saadeti isteyen herkesin, hayatını mutlaka ve mutlaka İslâm'ın emirlerini uygulayıp, yasaklarından kaçınarak geçirmesi gerekiyor. Kâfirlerin iki cihanda helleri perişan, âkibetleri hüsrandır; ancak ve sadece müminler felah bulacak, Allah'a en mutî insan ve dinin ahkâmını en iyi uygulayan müslüman, Kıyamet günü en sevgili en makbul kul olacaktır.
İslâm Dini'nin çok güzel ve çok faydalı bir yapısı, çok engin ve çok faydalı bir yapısı, çok engin ve çok derin anlamlı prensipleri vardır. O, iinsanın hem bedenini sağlıklı tutar, hem ruhunu besler, hem gönlüne nur ve huzur doldurur; hem dünya işlerini düzenler, hem âhiret saadetini sağlar; hem ferdi korur, hem aileyi kurtarır, hem de cemiyete, devlete dirlik ve kuvvet kazandırır; güçsüzü korur, zorbayı durdurur; herkese hakkını verir, görevini de düşündürür; kadını himaye eder, erkeği yücelter; fakiri güldürür, zengini hayra yönlendirir; işçiyi sevindirir, ağayı, patronu duygulandırır...
Ne kusursuz, ne tam, ne hârika, ne şâhâne nizamdır, İslâm! İslâm, her çağın ve özellikle şu hasta asrın şifası; tüm maddî ve manevî, ferdî ve ictimaî dertlerin devası; akılların gıdası, gönüllerin sefası; karanlık gecelerin nurlu sabahı, ölümlü dünyanın âb-ı hayatıdır.
Fakat, bir de, tasavvuf denilen çok sevimli ve çok önemli bir Şer'î İlim vardır ki, o olmadan imanın tadını duyarak yaşamak; İslâm'ın özünü, iç yapısını, ruhunu, mahiyetini, inceliklerini, esrarını kavramak, bugünün ve belki her devrin insanı için, hemen hemen imkânsız gibidir.
Cünkü tasavvuf Kur'an ahlâkıdır, Resulullah'ın derûnî ahvâl ve hâlâtı, Şeriatın ince Adâbıdır. Tasavvuf bencillik değil diğerbînliktir, merhamettir, mahabettir, hizmettir; laf ebeliği ve söz kalabalığı değil, samimiyet, ihlâs ve hikmettir; kalp temizliği, irfan yüceleği ve amel-i salih üreticiliğidir; kıyl-ü kal değil, güzel haldir; taşa karşı gül, zehire karşı panzehirdir; gözlere nur, gönüllere sürûrdur.
Tasavvuf deliyi velî yapar; taşkını uslu kılar; taş bağrı ısıtır, yumuşatır; merhametsizi rikkatli, katı kalpliyi gözü yaşlı eder; şaşkını, gafili zulümattan nura çıkarır; deryada çırpınanı sahil-i selâmete ulaştırır; cahili eğitir, mârifet hazinesi eder; çölü, çorağı irfan pınarıyla sular, yeşertir; çobanı sultanlaştırır; sığ bilgiyi ummanlaştırır; kişiyi halka makbul ve mergup, Hak'ka mahbubeder; topraktan yaratılan insanı nurlandırır, melekleştirir, Rahman'ın huzuruna lâyık eyler, iltifatına ulaştırır.
Tasavvufla samanlıkseyran, darcık yerler âdetâ meydan olur; tasavvufla gaflet ve körlük izale edilir, mü'minin basiret gözü açılır; dünya sevgisiyle harabe haline gelen kalbler, Allah aşkıyla mamur olur; manevî zulmetler dağılır, insanın içi dışı pürnûr olur; mü'mine bir zindan olan şu köhne cihan, gerçek bir gülistan haline gelir.
Tasavvuf, dinimizin özü ve gerçek anlamı; asıl gaye olan İnsan-ı Kâmil olmanın yolu ve yöntemidir.
Özetle tasavvuf, tüm devirlerde olduğu gibi, hattâ onlardan da fazla, 20. yüzyılın şu stresli, sinirli, gerilimli, bunalımlı, şüpheci, aceleci, dertli, hasta ve bedbaht insanın da; "nerede" diye gece gündüz aradığı, yalan yanlış yerlerden sağlamaya çalıştığı gerçek mutluluğun ilâhi yolu ve anahtarı'dır.
O halde sen de bu önemli ve hayatî konuya ciddiyetle eğil, bu nurlu ilahi yola gir, iki cihan saadetini bul!
Ramazan rahmet ayıdır, ibadet ayadır, Kur'an ayıdır, itikâf ayıdır, hayrat-ü hasenat ayıdır, yani kısaca TASAVVUF AYIDIR.
Ramazan-ı Şerif'in mübarek olsun, Allah celle celalüh seni ( sevdiklerinle birlikte) dünyevi ve uhrevi gerçek bayramlara erdirsin, cennet ve cemaliyle müşerref eylesin! 152
TASAVVUF VE ŞERİAT
Tasavvuf bahis konusu edildiği zaman, tabii tasavvufla şeriat, tarikatla şeriat arasındaki münasebetler, çatışmalar, ayrılıklar, gayrılıklar daima bahis konusu edilmiştir kitaplarda... Haklıdır bazı konuşmacılar, bazı tenkid edenler... Çünkü tasavvuf, çok uzun bir tarihte, çok geniş bir sahada asırlar boyu uygulanmış, farklı kültür çevrelerinin insanları tarafından uygulanmış bir dini yaşama tarzı... Muhakkak ki İslâm'dan önceki yaşam tarzlarının, örflerinin, adetlerinin, kültürlerinin, çevrelerindeki insanların tesiri var... İran-Hind tesiri, hristiyanların daha önceki zâhidlerinin, rahiblerinin tesirleri var. Bu kadar uzun asırlar Atlas Okyanusu'ndan Büyük Okyanus'a, Sibirya'dan Afrika'nın güney ucuna kadar geniş sahalarda yayılmış olan, bir dini yaşam tarzının arasında farklılıklar olabilir. Bunun güzel temsil edilmesi de olabilir, cahillik veya yozlaşma da olabilir. Bunu her sahada müşahede etmek veya her sahadan buna misal göstermek mümkündür.
Teknolojiden bile mümkündür.
Onun için, tasavvufun çeşitleri çok olunca, birisi tasavvufu tenkid ediyorsa, tarikati tenkid ediyorsa; onunla terminolojimizi eşitlememiz lâzım, neyi kasdettiğini beraber düşünmemiz lâzım... "Sen hangisini kasdediyorsun?.. Neye düşmansın, neye dostsun?.." diye kavramdan, kelimeden anladığımız manâ üzerine bir ortak zemin bulmamız lâzım ki, ondan sonra haklısın veya haksızsın denilebilsin. Çünkü, belki aynı şeyi söylüyoruz; belki, onların tenkit ettiği hususu biz daha çok tenkit ediyor ve düzeltmeye çalışıyoruz.
Biz hiçbir zaman, şeriatin dışında, Kur'an-ı Kerim'e aykırı, Sünnet-i Seniyye'ye aykırı bir davranışı, küçük bir jesti bile tasvip etme zevkinde ve zihniyetinde değiliz. İnsanın kendisinden bahsetmesi herhalda çok ayıp olur, ama tabii burada icab ediyor. Ben de müsaadenizle itiraf ediyorum, çok koyu bir şer'-i şerîf bağlısıyım ben de... Hem de, bu böyle sonradan olma bir hastalık da değil; çocukluğumdan beri olan bir şeydir. İlkokul, ortaokul çağlarından beri böyle... Bu vasfım hiç değişmedi. Herkes de beni bu bakımdan tenkit ettiler. Üniversitede de elhamdülillah hep bu yüzden tenkit edildim; sakalımdan dolayı, kravat niye takmıyorum diye... filan. Çok koyu olduğum gibi şeyler, tenkitler; tavizsiz olduğumuz, tutucu olduğumuza dair sözler söylendi. Ben onları yazsalar da kabrime koysam diye de düşünüyorum. Yâni onlardan hiç şikayetçi değilim....
Onun için tabii bazı tarikatlara, mesela içki içen, içkiyi medheden; "Işkını açmaya, mey nûş edelim!" diye bir de bunu aşkullahı, muhabbetullahı açmak için vasıta sayıp da, bir de meşrulaştırmaya çalışan bazı tarikatları sevemedim, sevemeyiz, sevemezsiniz!.. Namazsız tasavvuf erbabını sevemedim... Bu işin laf olmadığını, kal olmadığını, hâl olduğunu düşündüğümüz için, herhalde biraz da aşırılığımdan --içinizde sigara içenler varsa bağışlayın-- sigara içenlere, sigarayı savunanlara, tekkeye gelenlere sigara ikram edenlere bile bir müsamaha oluşamadı içimde... Halâ oluşabilmiş değil...
Bilmiyorum Hocamızın çok çok tabii, olgun talebeleri vardı. Benim de eksiğim, kusurum kendisine muhakkak ki malûmdu. Ama bizi sizlere hizmetçi olarak tayin buyurması nedendir bilmiyorum... Sanki bana biraz da bu, şer'-i şerîfe bağlılık tarafımdandır gibi geliyor bana... Böyle bir his var içimde... Şer'-i şerife bağlı, yâni Kur'an-ı Kerim'e ve hadis-i şeriflere bağlı bir terbiye içinde yetiştik. Tekkemizin müridleri terbiye kitabı, Ramûz el-Ehâdis; İmam Suyuti (Rh.A)'in El-Camius Sağîr'i gibi bir alfabetik hadis kitabı... Bunu okutan bir yerde yetişmiş olduğumuz için, hadisleri uygulamak, Kur'an-ı Kerim'in ayetlerini uygulamak bize göre tasavvuf olduğundan; şer'-i şerîfe bağlı olduğumuzdan tarikatçı olduk, tasavvufçu olduk mecburen... Şer'-i şerîfe bağlılığımız bizi tasavvufa götürdü. Galiba bu da, İslâm tarihindeki bazı büyük sîmaların çizgisine de benziyor. Çünkü ilk önce sıbyan mektebine gitmişler, elifbâyı öğrenmişler... Sonra dârül Kur'anlarda Kur'an-ı Kerîm'i öğrenmişler... Ondan sonra âlet ilimleri'ni öğrenmişler; Arapça, sarf, nahiv, mantık... vs. Ondan sonra, yüksek ilimleri, ulûm-ü şer'iyye'yi öğrenmişler.Ondan sonra "İlimden maksad, onun uygulanması, ilmiyle âmil olmak, bildiklerini hayatına uygulamak, tatbik etmek." diye --Halil Gönenç hocamızın çok güzel taksim edip ifade ettiği gibi-- bir bakıma ilm-i ahlâk demek olan, tasavvufa geçmişler... Tasavvufun uygulama biçimleri ve insanların terbiye edilmesinde düşünülen metodlar dolayısıyla yollar, yâni tarikatlar meydana gelmiş; o uygulamalarla marifetullaha ve dinin hakayıkına, hakikate erişilmiş...
Bu çizgi, meselâ İmam-ı Gazali'de hepimizin bildiği bir olay... İmam Gazali, Bağdad Medresesi'nde, sırmalı kocaman kavuğuyla ve altın yaldızla dokunmuş cübbesi ile ders veren, muhteşem bir zekâ âbidesi iken; celâlli, bilgili, konuşkan ve mantık dolu bir insan iken; sonra kendi hayatı içinde, uzun mücadelelerin verdiği tecrübeyle zındıklarla, rafizîlerle, batınîlerle mücadelesinin sonunda; etrafındaki ilm-i kelam ehlini vs.yi de inceledikten sonra, "Benim bugün kendi çağımda, incelediğim insanlar içinde, dini en doğru anlayan ve uygulayan sufilerdir!" diye sufiyye mesleğine sülûk etmiş ve Tûs'ta, medresesinin karşısına bir de tekke yapıp, --tabii kendi ruhi gelişmesi, Dımeşk'ta Mescid-i Emevi'de, caminin altındaki hücrede erbaînler çıkartma halleri ayrı-- ondan sonra meşhur eseri İhyâ-i Ulûm'u yazmış; asırlardır bizi terbiye ediyor... Yâni Osmanlı alimi olup da Gazali'yi okumayan; şimdi münevver olup da, Gazali'nin İhyâ'sı kütüphanesinde olmayan bir kimse, veya Kimya-ı Saadet'i olmayan veya Abitler Yolu kitabı olmayan bir kimse; yâni Gazali'den bir şey öğrenmemiş bir kimse, şu salonda tahmin etmiyorum...
Hacı Bayram-ı Velî de böyle bir müderris iken, ondan sonra intisab edip mutasavvıf olmuş... Akşemseddin Hazretleri hâkezâ, onun zamanındaki insanlardan... Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendi, Gümüşhane'den ilim tahsiline geldiği İstanbul'da, sırf kendisi için gönderilen özel bir mürşidle tarikat terbiyesi verilmiş kimse... Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî herkesin bildiği bir misâl... Medresede ders verirken Şems-i Tebrîzî'nin irşadıyla tarikata intisâb etmiş. (Kaddesallahü ervahahümül âliyye)
Demek ki, ulûm-u şer'iyyede rusuh peydâ edince insanın sonunda varacağı zirve, son durak tasavvuf oluyor; İslâmî tasavvuf... Tabii İslâmî tasavvuf diyoruz. Mistisizm denilen Hint mistisizmi, Yunan mistisizmi... Onlar bizi ilgilendirmiyor, biz müslümanız. Onlar bizi doğrudan doğruya ilgilendirmiyor, dolaylı yoldan da... Akif (İnan) Bey'le bir röportajımız olmuştu. Kendi özel durumumu söyledim, "Ben onları özellikle okumuyorum." dedim. "Belki bir şeylerinden etkilenirim de, şerîatçı tasavvufuma bir şey karışır." diye korkarım. Yâni yanlış bir şeyi öğrenirim; hani, bir şeyin duyulduğu zaman hatırdan çıkartılması zor olur. Onun için ne Hint felsefesini, Hint mistisizmini okumak istedim, ne Yunan mistisizmini okumak istedim, ne hristiyan mistisizmini okumak istedim. Sadece istediğim Kur'an-ı Kerim'i anlamak, hadis-i şerifi anlamak oldu....
(Vemâ halaktül cinne vel inse illâ liya'budûn) buyuruluyor.
(Etîullahe ve etîurrasül) buyuruluyor. Bu manâda pek çok ayeti kerimeler var. Bizden ibadet isteniyor, Allah'ın emirlerine itaat isteniyor. Madem bir imtihandır, madem burda imtihanı kazanmak ibadetle itaatledir; biz de itaat etmeyi önemli görüyoruz.
Ataullah-i İskenderânî Hazretleri'nin çok beğendiğimiz bir vecizesi var, buyuruyor ki: "Sana garanti edilmiş konuda sa'y ü gayret edip, terleyip koşuşturup durman; yâni vereceğim, korkma, telaşlanma denilen şeyde uğraşıp durman, senden istenen görevler ve vazifeler konusunda geri kalman, kusur işlemen senin basiretinin kapanmış olduğunun alâmetidir." Maksudu şu: Bize Allah rızkı tekeffül eylemiş.
(Ma ürîdü minhüm min rizkın, vemâ ürîdü en yut'imûn. İnnallahe hüver rezzâku zül kuvvetil metîn.) Yâni biz buraya doktor olmaya, mühendis olmaya, işletmeci olmaya, para kazanmaya gelmedik!.. Biz buraya imtihan olmaya geldik!
Bizden asıl istenen kulluk!.. Şimdi biz asıl kulluğu, meselâ kulluğun emirlerinden bir tanesi olan namazı ticaretimiz için bırakırsak: "Dükkanda müşteri var dükkanı kapatamıyorum; cumaya gelemiyorum, namazı kılamıyorum..." O zaman, bizden istenen namaz, bize garanti edilmiş olan rızık... Biz isteneni yapmıyoruz, garanti edilmiş olan şeyin peşinde boşuna koşuyoruz; körlük bu... Biz asıl isteneni yapmalıyız. Rezzak-ı âlem Allah...
İşte bunun için de metodumuz: Emirleri tutmak, yasaklardan kaçmak... Haramlardan, günahlardan ve sünnet-i seniyeye aykırı şeyler manasına gelen bid'atlardan kaçmak, kaçınmak, sakınmak esastır. Bu da takvâ kelimesi ile ifade ediliyor.
Kur'an-ı Kerim'den gelme, Kur'anî bir tasavvuf tabiridir. Tasavvufun Kur'an'dan çıktığının delilidir. Takva şiarımızdır. Tabii takvâ ehli olan, itaat eden, rasûlüne ittiba eden insanların da sonuçlarının ne olacağını Kur'an-ı Kerim bildiriyor. Allah bizi bunları güzel yapıp da, o sonuçlara erenlerden eylesin... Dünyada keramet, hüsn-i akıbet; ahirette de saadet-i ebediyye...
(Vettekullah ve yuallimükümullah) (İntettekullahe yec'alleküm furkanâ) Bir çok şeyler takvâ ehli insanlara vaad edilmiş.
(Uiddet lil müttakîn) (Vel akıbetü lil müttakîn) Takva ehline çeşitli ikramlar... Demek ki, ana çerçevesi içinde biz, tamamen Kur'anî, tamamen sünnet-i seniyyeye uygun kurulmuş bir yolda yürüyoruz. Bizden öncekilerden Allah razı olsun, Allah makamlarını daha yüksek eylesin... Nurlarını ve sürurlarını kabirlerinde daha ziyade eylesin ki; dini daha yakından tanıdıkça, Kur'an'ı daha iyi öğrendikçe, sünnet-i seniyyeye daha derinden nüfuz ettikçe, her şeyin sünneti seniyyeye tam uygun olarak yapılmak istendiğini ve bize öyle öğretildiğini anlıyoruz.
Peki yâni bütün bunlar böyle ise niye şeriat, tarikat farkı ve çatışması var?.. Niye ortada böyle bir problem var?.. Var, doğru... Bu bir cehalet eseridir. Bazı insanlar sözleri, ne manâya geldiğini bilerek söylerler. Bazı kimseler de onların söylediği sözlerin ne manâya geldiğini anlamadan takliden söylerler. Bilmedikleri makamlardan, bilmedikleri duygulardan; iç alemleri fakir olduğu için, anlamadıkları şeylerden biliyormuş gibi takliden konuşurlar. Onun için de, işte böyle yanlışlıklar çıkar. Sanki şeriat bir bağmış da insanların boynunu sıkıyormuş, müslümanlar çok daralmış; tasavvuf gelmiş kurtarmış, gevşetmiş bu bağı... Böyle anlatıyorlar. Yâni Avrupalıların bu tasavvufu anlatma tarzına bakacak olursanız, böyle anlatıyorlar. Veyahut da rafızî, veyahut batınî mezhep ve meşrep ehli olan insanlar, kendileri bir yol tutturmuşlar... Şu bizim mantığımızdan uzak; Kur'an'a göre yaşamak, her şeyi Kur'an-ı Kerim'e, sünnet-i seniyyeye uygun tarzda yapmak gibi bir mantıkları yok...
Bir yol tutturmuşlar; ondan sonra da, kendi yollarını takviye edecek manâsız şeylerle, söz cambazlıkları ile kendilerini takviye etmek istiyorlar. Meselâ; "Güzele bakmak sevap!" gibi sözler... "Allah'ın aşkından, muhabbetinden, o makamın yüksekliğinden; onunla meşgul olan insanların daha başka, aşağıdaki ibadet ve taatlerle meşgul olmasına gerek yokmuş...
Tekâlif-i şer'iyye; yâni mükellefiyetler, emirler, namazlar, niyazlar, aşağı tabakadaki insanlara aitmiş... Yukarı çıkınca onlardan ref' olunurmuş..." gibi şeyler... Adam zındık, hatta kâfir; böyle diyor.
Eskiden de böyle diyenler olmuş. Tarihten misaller var, biliyoruz. Meselâ, İbrahim Hakkı Erzurumî Hazretleri'nin Marifetname'sinde, bunlar oniki tane grup; içinde olan şunlardır şunlardır diye isimlerini sayıyor. Zamanımızdan bir misal vereceğim, biraz çok teorik olmasın, bazı tablolar zihinlerde kalsın diye: Bizim Kayseri'li bir tüccar kardeşimizin bulunduğu handa tezgâhtar bir şahıs... Sarıklı geziyor, cübbeli geziyor, beş vakit namazı camide kılıyor... Sakalı da var. Başka tezgâhtar işçi çocukları filân da yakalarsa, onları da İslâm'a çekmeye çalışıyor. Onları da namaza alıştırmağa çalışıyor. Demek ki, yâni bir İslâmî hizmet yapmak durumunda... Sonra birden bu şahıs bakıyorlarki cübbeyi bırakmış, sarığı bırakmış, sakalı kesmiş, camiyi de terketmiş... "Ne oldu?" diyorlar. İşte bir şahsa bağlanmış onun için... Aradan bir zaman geçiyor. Tabii bu o şahsa bağlı olduğu için, bizim tüccar arkadaşımıza da geliyor diyor ki: "Bu akşam bizim --söylemek istemiyorum, kelimeyi kullanmak istemiyorum--babamız, üstadımız, büyüğümüz --diyor diyelim-- falan yerde konuşacak, siz de buyurun!" diyor. "Olur hemen gelirim." diyor. O daveti yapan gittikten sonra, bunun dükkanında çalışan tezgâhtarı patronuna diyor ki, "Abi, sen olur giderim dedin ama; bu çocuk namaz kılıyordu namazı bıraktı, sakallıydı sakalı kesti, yolunu sapıttı, şaşırttı... Yâni bunun bağlandığı şahıs da sapık bir kimsedir. Ne diye gideceksin onun meclisine?.." deyince; yâni, her çeşmeden su içilir mi? Kimisi çamurludur, kimisi mikropludur. Diyor ki, "Ben onun öyle olduğu için gideceğim, merak ediyorum, bunu raydan çıkartan şahıs kimdir diye gideceğim." diyor. Kalktım gittim diyor. Tam bizim o eve yaklaştığımız sırada akşam ezanı okundu. Biz de tereddüt ettik. "Camiye mi gidelim, eve mi gidelim?" diye. "Evde belki cemaat daha fazladır, mahalle camisinde birkaç kişi olabilir, çok cemaatle namaz kılalım!" demişler, eve girmişler. Ev tıklım tıklım dolu... Bir köşeye ilişmişler. Baş köşede bir adam birşeyler konuşuyor. Dinlemişler, dinlemişler, dinlemişler... Saate bakmaya başlamışlar... Yâni, akşamın vakti daralmaya başlamış. Demişler ki, "Namaz kılmadık, namazın vakti geçiyor!.." Konuşan adam, şöyle istihfaf edici bir nazarla bakmış. "Nerden getirdiniz, bu bîganeleri?" gibilerden... Evsahibine demiş, "Meşgul ol şunlarla!"
Artık o çağıran şahıs bunları almış, lavaboya götürmüş; abdest almışlar. O da utandığı için abdest almış. Gelmişler. "Ne yaptın evlâdım?" demiş, o sapıtan çocuğa... "Islandım baba!" demiş. Tabir, baba... Onun da cevabı şu: "Evladım, insanoğlu çamurdan yaratılmıştır, suyla pek oynamaya gelmez, demedim mi ben sana?.." Yâni abdest almak, suyla oynamak çamurdan yaratılmış insanı biraz bozar filân diye. Sonra namaz kılmışlar, gene gelip oturmuşlar. "Ne yaptınız?" demiş. "Namaz kıldık." demişler. "Yahu, biz burada aşkullahtan, muhabbetullahtan bahsediyoruz; siz namaz kılmaya kalkıyorsunuz. Namazın kazası var ama sohbetin kazası yok!" Yâni biz aşkullahtan, muhabbetten, o kadar yüksek şeylerden bahsediyoruz; siz basit şeylerle uğraşıyorsunuz... "Ben de bidâyet-i halimde, 25 sene kadar önce bir namaz kılmıştım; siz de zamanla belki düzelirsiniz." demiş.
Şimdi tabii, böyle insanlar varken, elbette tasavvufa karşı çıkacak insanlar da vardır; ben de başlarındayım!.. Ben de başlarında olmak üzere... Çünkü biz, Allah'ın kullarıyız. Allah'ın emrine itaatle, Allah'ın kelâmı olan Kur'an'a uymakla; rasûlü olan, Habîb'ine ittibâ etmekle görevliyiz. Böyle maskaralık olmaz ki!.. Haramların mubah görüldüğü, menhiyâtın icra edildiği bir yol, İslâmî bir yol olamaz ki!.. Onun için tabii, tenkidler olacak... Onlarla anlaşabiliriz; "Neyi tenkid ediyor?" filân diye sorup, belki aynı noktaya gelebiliriz....
Allah'ın sevgisini, rızasını kazanmak için sevdiği işler yapmak lâzım. Rızayı kazanacaksınız da, ondan sonra ma'rifetullahı o ihsan edecek; hidayeti o verecek.
(Vellezîne câhedû fînâ, lenehdiyennehüm sübülenâ) olacak ve arif kul olacak, aşık kul olacak. Diyor ki hadis-i şerifte Peygamber SAV Efendimiz: "Allah indinde senin kendinin makamının, mertebenin ne olduğunu merak ediyorsan; Allah'ın senin yanındaki makamı, mertebesi, senin zihnindeki senin ona bağlılığın nedir; ona bak!" diyor.
(Fezkürûnî ezkurküm, veşkurûlî velâ tekfurûn) Kul zikredecek, Allah da kulunu zikredecek. Kul mutî' olacak, Allah da ihsan edecek. (Ene celîsü men zekerenî) Kul Allah'ın sevdiği işleri yapacak, ondan sonra da muhabbetullaha nâil olacak. Onun için:
Aşk odu evvel düşer ma'şûka, andan âşıka;
Şem'i gördüm, yanmadan yandırmadı pervaneyi!
Yâni bir insan Allah'ı sevebiliyorsa, Allah ona sevmeyi nasip etmiştir de ondan öyle olmuştur.
Onun için, (Etturûku külliha âdâbün) "Tarikatlerin hepsi âdâb ve ahlâk manzumeleridir, mecmualarıdır, sistemleridir."
Bütün vâsıl olanlar, edebe riayetle vâsıl olmuşlardır. Bütün mahrum kalanlar, edepsizlikten mahrum kalmışlardır. Yâni şeriatın ahkâmını uygulayacak; ondan sonra her anın, her yerin, her mekânın, her makamın edebine riayet edecek de; ondan sonra Allah-u Tealâ Hazretleri'nin rahmet deryası cûşa gelip, Allah-u Tealâ Hazretleri kendisine ihsan edecek...
Marifetullaha, muhabbetullaha yol budur. Onun için, büyüklerimizin bize gösterdiği çizgi çok doğrudur. ...
Sözü İbrahim Edhem Hazretleri'nin sözüyle bitireyim. Birisi nasihat istemiş; ona altı tane nasihat veriyor. Diyor ki, nasihatinin bir cümlesinde:
(İzeştegalen nâsü bitezyîniz zahiri, feştegıl ente bitezyînil bâtın!) "İnsanlar dışlarını süslemekle meşgulken, sen içini süslemeye bak!" 153
TASAVVUF VE TARİKATIN HAKÎKATI
Bu yazımı size Mekke-i Mükerreme'den el-Mescidül-Haram'dan seher vaktinde yazıyorum. Allah-u Teâlâ'nın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun! Rabbim cümlemizi her türlü zulümden, şerden, zarardan, fitne ve fesattan korusun! Hiç şüphe yok ki fitnelerin en kötüsü insanın dinine, imanına, ahiretine zarar verenidir.
Bu Ramazan-ı şerifin ibtilâ ve imtihanı bir hayli tehlikeli boyutlara ulaştı. Bazı kimseler halkın temiz ve hâlis inancı ile oynamağa giriştiler. Bilen bilmeyen her kafadan bir ses çıkıyor, Ehl-i Sünnet akàidi zedelenmeğe çalışılıyor.
Herkes tereddütsüz bilsin ki tasavvuf, en önemli, en değerli İslâmî ilimlerden biridir; çünkü Allah'ı bilmeyi, O'na ermeyi, rızasını kazanmayı öğretir; evliyâ olma yoludur, sonuç olarak cehennemden kurtulup cennete girmeyi sağlar.
Bu ulvî gàyeye ulaşmak için neler yapılması gerektiği, Kur'an-ı Kerim'de, Sünnet-i seniyye-i nebeviyye'de, Şeriat-ı garrâ-yı Ahmediyye'de açıkça bildirilmiştir; tasavvuf bunları bilir ve uygulatır. Şeriat'ın, Kur'an'ın, Sünnet'in dışında tasavvuf olmaz, zındıklık, zıpırlık, sapıklık olur. Çünkü Allah CC Hazretleri'nin sevgisi ve rızası, O'na isyan ederek, günah işleyerek kazanılamaz. Efendimiz, rehberimiz, serverimiz, nümûne-i imtisâlimiz Hazret-i Muhammed AS Allah'ın en sevgili kulu ve en yüce peygamberi olduğundan, bizim de Allah'ın sevgilisi olabilmek için O'na, o mübarek Resûl'e, en güzel şekilde ittibâ ve iktidâ etmemiz, yegâne salâh ve felâh yoludur, başka çıkar yol yoktur.
O çok zâhidâne, çok dervişâne bir hayat sürmüştür, çok fazla ibadet ve tâat kılmıştır, çok takvâlı hareket etmiştir, çok müeddeb ve çok mükemmeldir, çok yüksek ahlâk sahibidir. Ümmeti onu örnek aldığı için mutasavvıf olmuştur. Çünkü o, dervişlerin şâhı, müttakîlerin önderi, zâhidlerin serveri, edeb ve ahlâk menbâı, âriflerin sultanı, âşıkların cânânıdır.
Tarîkatlar, onun Tarîkat-ı Muhammediyye'sinin devamı ve dallarıdır. Şeyhler ve mürşid-i kâmiller, onun baktığı gülzârın gülleridir. Ulemâ-i muhakkıkîn o yüce Peygamber'in mânevî vârisleridir. Meşâyih-ı vâsılîn, onun irşad makàmının memurlarıdır.
Nefsi tezkiye ve terbiye, zikr-i kesîr ve halvet, güzel ahlâka teşvik, ulül'emre (ulemâya) itaat, dini tâlim ve taallüm, âlime hürmet, takvâ, ihlâs, ibadet ve tâat, zühd ü kanaat vs. gibi nice tasavvufî hususlar, Kur'an'da, sünnette, asr-ı saâdette, ashâb-ı kirâm'da ve sâlih selefte varken, tarîkat ve tasavvufa çatmak, kerameti inkâr etmek; akla, mantığa, dine, imana, ahlâka, vicdana, basîret ve ferâsete, hiç mi hiç uymaz.
Kul Resûlüllah'a uydu, kullukta ilerledi mi, Mevlâ onu keramete erdirir; onun gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli, yürüyen ayağı olur; ona yardım eder, duasını kabul buyurur, işini rast getirir, türlü türlü maddî, mânevî nimetlere, ikramlara, makamlara erdirir. Ondan acâib, hârikulâde haller zuhura gelir, cümle halk bu işlere şaşar kalır. O mübarek şahıs, o asırda zamanın evliyâsı, kutbu, gavsı olur. Resûlüllah SAS'in vâris-i hakîkîsi ve halife-i mânevîsi, ümmetin önderi, mü'minlerin serveri ve rehberi olur. Halkın ona ittibâsı ve itaati lâzım gelir, ittibâ etmeyen câhiliye ölümü ile ölür; bu cihana a'mâ gelip a'mâ gider.
Mânevî terbiyeyi almak, ma'rifetullaha ermek nefsi islah eylemek, kötü huylardan kurtulup ahlâk-ı haseneye sahib olmak için o mürşid-i kâmile teslim olmak, hürriyetlerini yitirmek, şahsiyetini kaybetmek değildir; bil-akis hakîkî hürriyete kavuşmak, nefse esir olmak ve şeytana kulluk etmekten kurtulmak, muazzam ve muhteşem bir şahsiyet kazanmak demektir. Ölmeden önce ölmek, yepyeni, dipdiri, pırıl pırıl bir hayata sahib olmaktır.
Hasta kendisini tedavi eden tabibe elbette tam tamına itaat etmeli, tavsiyelerine harfiyyen riayet eylemelidir. Sahabe-i kiram RA Rasûlüllah'a mutlak olarak bağlanmakla fenâ mı yapmıştır, yoksa Allah'ın rızasını mı kazanmıştır?!.. Tarîkatı, tasavvufu, ilm-i ledünnü bilmeyenler aslında şerîatı da tam bilmiyor demektir. Bu denlü haddini bilmezler, kırık dökük
Arapça ve yarım yamalak ilim ile hem kendilerini tehlikeye atıyor, hemde halkı yanıltıp kandırıyorlar. Bazı ayetleri ileri sürüp ayn konudaki diğer ayetleri gözardı etmek, ne büyük gaflet ve cehâlettir! Allah islah etsin!..
Asrın moda olan sapık görüşlerini ve tarihin Ehl-i sünnet dışı yanlış ve bayat fikirlerini ısıtıp ısıtıp halkın önüne sürenler, eğer felâketten kurtulmak istiyorlarsa, biraz da ehl-i basîret ve ehl-i hakîkat ve ehl-i ma'rifetin mübarek kitaplarını okusunlar, kibir ve ücûbu, cidal ve inadı tamâmen terk etsinler ki, bu kötü huylar hicâb-ı tevfîk-ı ilâhîdir.
Din düşmanları İslâm'a saldırabilir ama, müslümanım diyenlerin onların safında yer almaları akıl alır bir iş değil! Allah cümlemizi nevm-i gafletten îkaz eylesih!..
Yâ Rab! Cümle ümmet-i Muhammed'e hakkı hak olarak görüp ona uymayı, bâtılı bâtıl olarak görüp ondan korunmayı nasîb eyle! Bizi sevdiğin, razı olduğun kullar zümresinden ayırma!.. 154
1. Soru:
--Tasavvuf mutlaka gerekli midir?
--Evet, gereklidir. Çünkü:
(Kad efleha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ) buyruluyor ayet-i kerimede... "Nefsini terbiye eden felâh bulacak; terbiye etmeyen mahvolacak, perişan olacak!" O zaman terbiye etmek mutlaka gerekli!..
Terbiye nerde oluyor?.. Torna tezgâhına mı sokacağız, marangoz hızarına mı vereceğiz?.. Hayır!.. Tekkeye gelecek, kötü huyları atacak, iyi huyları alacak, iyi insan olacak!.. O halde tasavvuf gerekli...
2. Soru:
--Tasavvufu, "Nafile ibadetlerin organize edilmiş bir şeklidir." diye tanımlayabilir miyiz?
--Hayır! Tasavvuf, nafile ibadetlerin organize edilmiş bir şekli değildir. Bazan nafile ibadeti bile bırakır mutasavvıf...
Bizim büyüklerimiz diyor ki: "İnsana hizmet bahis konusu olduğu zaman, nafile ibadeti terkederiz. Çünkü, nafile ibadet insanın ferdî kazancıdır. Ama, başkasına hizmet topluma kazançtır; bunun sevabı çoktur."
İbrâhim AS Kâbe'yi binâ ettiği zaman, dört köşesinde biner rekât namaz kılmış. Demiş ki:
"--İbadet ettim. Bunu beğendin mi yâ Rabbi?.. Sana yapabileceğim bundan daha sevgili bir ibadet var mı?.."
"--Evet yâ İbrâhim! Bir fakirin kursağında bir lokma ekmek..." buyurmuş.
Demek ki, şahsen sen ibadet ediyorsun, faydası sana... Ama başkasına faydalı bir şey yaptığın zaman, onun kıymeti daha yüksek oluyor, nafile ibadetten önce geliyor.
Onun için, tasavvufta hizmet esas olduğundan, hürmet esas olduğundan, böyle bir nafile ibadetlerin organize edilmiş şekli diyemeyiz. Aksine, gece gündüz çok nafile ibadet eden insanlar vardır, onlara âbid diyor mutasavvıflar... Ama âbidlik, tasavvufun aşağı mertebesidir. En aşağı mertebesi âbidlik mertebesi... Ondan sonra, zâhidlik mertebesi geliyor, ondan sonra âriflik mertebesi geliyor, ondan sonra aşık-ı sâdıkların mertebesi geliyor. Allah'ı seven, Allah tarafından sevilenlerin mertebesi... Yüksek mertebe bu oluyor.
3. Soru:
--Tasavvufta tebliğe bakış açısı nedir; misallerle açıklar mısınız?
--Tebliğ demek; İslâmiyet'i birisine anlatmak, onun müslüman olmasını sağlamak... Tasavvufun en mühim faaliyetlerinden birisi budur. İrşâd ve tebliğ... Zâten tasavvufun büyüğü olan şeyhe, mürşid derler. Yâni, irşâd eden kimse...
Misâl istiyorsanız Yesevî dervişleridir, Horasan erenleridir. Horasan'ı bırakmışlar, bu diyarları müslüman etmişler. İslâm'ı bu diyarlara yaymışlar. Savaşmak gerektiği zaman savaşmışlar, anlatmak gerektiği zaman anlatmışlar, öğretmek gerektiği zaman öğretmişler.
Bizimkilerin prensibi şudur: Gündüz çalışmak, kazanmak, hizmet vs. Gece ibadet... Bu tarzda gayret göstermişlerdir. Biliyorsunuz İmam-ı Gazâlî tasavvufun meşhurlarından birisidir. Bir medresesi vardı; orada profesörlük yapıyordu, talebe yetiştiriyordu. Medresesinin karşısında da tekke vardı; orda da tasavvufî eğitim yapıyordu. Böyle olmuştur.
Bizim tasavvuf büyüklerinin çoğu, aynı zamanda büyük müderristir, profesördür. Meselâ, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî müderristi. İmam-ı Gazâlî müderristi. Sonra, Ankara'lı Hacı Bayrâm-ı Velî müderristi; şimdi müze olarak kullanılan medresede müderrislik yapıyordu. Ondan sonra tasavvufa intisab etti. Hepsi aynı zamanda öğretmendir, profesördür, ilimle meşgul olan insandır. Kur'an tefsiri yazmıştır, hadis kitabı yazmıştır, fıkıh kitabı yazmıştır. Dinde bilgili insanlardır, üstad insanlardır. Gerçekten deryâ gibi bilgisi olan insanlardır.
Yusuf-u Hemedânî Hazretleri --rivâyet ediliyor ki-- doksanbin mecûsîyi müslüman etmiş. Kapı kapı gidermiş, İslâm'ı anlatırmış; mecûsîyi, ateşperesti İslâm'a çekermiş. Fuat Köprülü'nün İlk Mutasavvıflar isimli eserinde vardır Yusuf-u Hemedânî... Ahmed-i Yesevî Hazretleri'nin hocası oluyor.
Ahmed-i Yesevî Hazretleri de tarikatı ondan aldıktan sonra bütün Türkistan ve Sibirya bozkırlarındaki göçebelere, Türkçe konuşan kavimlere İslâm'ı yaymıştır.
Sonra, Çeştî Tarikatı Hindistan'a yaymıştır İslâmiyeti... Hinduların müslüman olmasına sebep olmuştur. Sunûsî Tarikatı Afrika'da, Sudan'da yaymıştır. Bir çok gayrimüslimin İslâm'a gelmesinde en büyük emeği olan, en büyük katkıyı sağlayan mutasavvıflardır.
4. Soru:
--Bir kişinin imanına vesîle olmak, binlerce feyz ve zevke göre daha üstün müdür?
--Bir kimse, bir insanın imana gelmesine sebep oldu mu, onun yaptığı sevapların misli kendi defterine yazılıyor. O bakımdan iyidir. Şahsen, ferdî olarak çalışmak yerine, başka insanların doğru yola gelmesine çalışmak, büyüklerimizin bize emridir. Hizmet diyoruz biz buna... Müslümanlara her yönden hizmet etmek; onların imana gelmesine, İslâm'ı öğrenmesine, maddî mânevî sıkıntılarının çözümlenmesine koşmak çok sevaptır. Bunu, tasavvuf olarak biz söylüyoruz.
Amma, bunu tasavvufa karşı bir tez olarak ortaya koymak çok yanlıştır, şeytânî bir şeydir. Yâni:
--Sen mutasavvıf olma!..
--E, ne olacak?..
--Başkasının imana gelmesine çalış!..
Yok öyle şey!.. Oldu mu şimdi?.. İnsan neden mutasavvıf oluyor?.. İyi müslüman olmak için... Niye tasavvuf yoluna giriyor?.. Takvâ sahibi olup, kalbini nurlandırıp iyi müslüman olmak için... İyi müslüman, müslümanlara daha faydalı işler yapıyor. Tarih boyunca böyle olmuş. Kendisi iyi olmadığı zaman başkasına da faydalı olmuyor, zararlı oluyor.
Tasavvufî bir eğitim görmedi mi; insanın cihadı da cihad olmuyor, irşâdı da irşad olmuyor. Kendisi sağlam olmuyor çünkü...
--Biriketten gökdelen yapıldığını duydunuz mu?.. Var mı bir bilen?..
--Yok!..
--Var mı bir gören?..
--Yok!..
--Neden?..
--Biriket yük taşımaz hocam!..
--Pek gökdeleni neyle yapıyorlar?..
--Çelik konsrüksiyonla yapıyorlar. Çelikleri birbirlerine bağlıyorlar; yukarıya doğru ölçülü, hesaplı, sağlam çelik kontrenlerle gökdeleni yapıyorlar 115, 120 katlı... Beton bile yapmıyor.
Onun için, sağlam müslüman olmadan faydalı iş yapmak mümkün olmuyor.
Pakistan'ın alimlerinden Mevdûdî vardı. O bir kitabında yazmış diyor ki: "Biz bu ülkede iyi yetişmemiş müslümanlardan çok zarar gördük." diyor. Çünkü, yarım yamalak yetiştiği için, abuk sabuk olur. Bizim Türkiye'de de böyle... Dergilerde, gazetelerde lise tahsilli, Arapça bilmez, İslâmî bilgisi derin değil... Herkes çıkmış, İslâm hakkında bir şey yazıyor. Yalan yanlış şeyler yazıyor, kendisi de sapıtıyor, halkı da saptırıyor.
Onun için sağlam müslüman olmak lâzım!.. "Ben halkı irşad edeceğim!" diye, tasavvuftan kaçmak olmaz; kendisi adam olmayınca, başkasını adam etmek mümkün olmadığından...
Böylece asıl kendisini kurtaracak ilaçlardan kaçmış oluyor.
5. Soru:
--Said-i Nursî (Rh.A), devrin tasavvuf devri değil de imanı muhafaza ve kurtarma devri olduğunu müteaddit defalar zikretmiş; bunu yorumlar mısınız?
--Said-i Nursî merhûmun, bizim Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddîn Hazretleri'ne üstadım dediğinin şahitleri var... Sağ şahitleri var: Samsun'da Mustafa Bağışlayıcı, Eskişehir'de Abdülvahabın babası... Bizzat Said-i Nursî'yle görüşüp anlattıkları şeyler var...
Meselâ, Gümüşhâne'lidir söylediğim şahıs... "Nerelisin evlât?" demiş Said-i Nursî merhum kendisine...
"Gümüşhâne'liyim!" deyince, "Hocamın memleketindensin..." diyerek açıkça Gümüşhâneli Hocamız'a bağlı olduğunu söylemiş.
Benim hocam Mehmed Zâhid-i Bursevî'ye de, bir muhakemesi olduğu zaman gelmiş olduğunu hocam bana nakletmişti.
"Hocam, ben de Evrâd-ı Bahâiyye'yi --Bahâeddîn-i Nakşıbend Hazretleri'nin evradını-- okuyorum." dediğini; "Bana dua edin, bugün mahkememiz var!" dediğini söylüyorlar.
Ayrıca Mustafa Bağışlayıcı'nın da, bağlı olduğuna dair hatıraları var... Kendisinin tasavvufa bağlılığı vardır; bir... İkincisi imanı kurtarma ve muhafaza, ma'rifetullah'a ermek, mü'min-i kâmil olmak, zâten tasavvufun işidir.
O bakımdan ya bu sözü söylemedi üstâd; ya da söylediyse, "Şu sırada böyle bir şeyhe bağlanmayın da, benim tavsiyelerimi tutun! Çok acil bir durum içindeyiz. Şu risâleleri okuyun, yazın; böyle bir çalışma yapalım!" demiş olabilir.
6. Soru:
--Tasavvufun modernizasyondan etkilenmesi ne derecededir? Sizin tasavvufu modern dünyaya adapte ettiğiniz söyleniyor; bu ne derecede doğrudur?
--Tasavvufta modernizasyon diye bir şey sezmiyorum ben, tasavvufun içinde... Tasavvufun kendisi ter ü tâzedir, bayatlamamıştır, bozuk değildir ki, modernizasyonu olsun.
Yalnız, biz daha ziyâde Nakşî, Kadirî, Çeştî, Sühreverdî, Kübrevî Tarikatları yoluyla gelmiş bir an'aneye bağlıyız.
Bizim yolumuzda, Kur'an-ı Kerim'e ve sünnet-i seniyyeye bağlılık çok önemlidir. Biz tasavvuf içinde sünnet-i seniyyeye bağlılığı etkili hale getirmeye çalışıyoruz. Bid'atlere karşı, sünnet-i seniyye'ye gelmeye yönelik çalışmalara önem veriyoruz.
Bazıları da bizi bu yönden suçluyor. Meselâ, Hürriyet Gazetesi'nin çıkardığı tarikatlar ve tasavvufla ilgili küçük bir kitap var; herhalde Yaşar Nûrî Öztürk yazmış. Orda Bektâşîliği medhediyor: "Güzeldir, kadın erkek bir aradadır. İçki hususunda ve sâirede de müsamahası vardır... Mevlevîlik güzeldir, mûsikîye müsaade etmiştir. Dönüyorlar, bir çeşit dans yapıyorlar. Raks vs. câiz gibi oluyor. Ney var, çalgı var..." filân diye. Ama bizim Nakşîliğe filân biraz çatmış: "Bunlar yobazdır, gericidir. İnkılaplara karşı çıkan falan şahıs, filânca şahıs bunlardandır." gibi sözler söyler söylüyor.
Onların da bir çeşit şahitliğidir bu sözleri ki, biz sünnet-i seniyyeye uygun hareket etmek istiyoruz. Yapmak istediğimiz budur. Yoksa, İslâm'dan gayri bir tesiri tasavvufun içine getirmekten, modernizasyon veya reform adı altında böyle bir şey yapmaktan Allah'a sığınırız. Biz Rasûlüllah SAS'in hayatının ana esaslarına göre yaşamayı istiyoruz, onu uygun görüyoruz. Kur'an'a göre yaşamayı uygun görüyoruz.
7. Soru:
--Tasavvufta Yunan ve Hint etkisi hakkında ne dersiniz?
--Felsefî tasavvufta, işin sözünün edilmesinde, kitaplarda yazılmasında bunlardan bahsediliyor. Olabilir. Hindistan'daki bazı tarikatler, Türkistan'daki bazı tarikatlar şamanizmden, brahmanizmden, budizmden etkilenmiş olabilirler. Başka yerlerdeki bazı tarikatlar hristiyanlardan filân bazı etkiler almış olabilirler, mümkündür. Ama bunlar mevziîdir, münferit olaylar tarzındadır.
Almışsa bile mahzuru olmayan şeyleri almıştır. Çünkü o da tepeden tırnağa batıl değildir. Belki hristiyanlığın aslî tarafındandır, veya yahudiliğin aslî tarafındandır. İnsanlara şefkattir veya nefsi terbiye etmek için bir metoddur. Metod kullanılabilir. İlim Çin'de bile olsa alınacağı için, nefsin terbiyesi için bir metod belki kullanılmış olabilir. Bizde yoktur.
Bizim yürüdüğümüz yolda, biz hadis-i şerife uygun, Kur'an-ı Kerim'e uygun olan şeyi yapmağa, onun dışındaki şeyleri yapmamağa ve böyle bir etki varsa onu ayıklamağa çalışıyoruz.
Bu Hint etkisi meselâ Kalenderîlik'te vardır. Kalenderîler dört şeyi kesiyor: Saçı kesiyor, cascavlak kalıyor... Kaşı kesiyor, bıyığı kesiyor, sakalı kesiyor. "İşte bu Kalenderîler Hindistan'dan etkilenmiş, ordan gelmiş." diyorlar. Olabilir.
Peygamber Efendimiz'in böyle bir şey yapması yok... O halde bir etkilenme olabilir.
Alevî-Bektâşî gruplarının içinde tırnak uzatmak, saçı, bıyığı uzatmak görülüyor. Adetâ bir tasavvufî bir şey verilmiş ona... İlle kâsenin içine girecek, içerken yüzecek filân diye... Bunlar tabii İslâmî görünmüyor. Belki, şamanizmden gelmiş bazı şeyler...
Veya giyim kıyafette boynuna bağladığı bir takım şangur şungur malzeme ve sâire bazı şamanist etkileri anlatır. Ama bunlar küçük, mevziî olaylar...
8. Soru:
--İslâm tasavvufunda yeniden doğuş, reenkarnasyon düşüncesine yer var mıdır?
--Yoktur. Bu Hindistan'dan gelmedir. İslâm'a aykırıdır. İnanan kâfir olur, İslâmî inanç bakımından... Çünkü, her insanın şahsî sorumluluğu vardır. Bu dünyadaki hayatından, rûhen ve bedenen ahirette mükâfat veya mücâzât görecektir. Bu fikir, Hinduların nirvana'ya ulaşma yolunda bir düşünce tarzıdır. Batıl bir düşüncedir. Böyle bir şeye ihtiyaç yoktur.
Ben lâtife ediyorum, diyorum ki: Allah-u Teâlâ Hazretleri ruh sıkıntısı mı çekiyor da kullanılmış ruhları tekrar tekrar kullanıyor?.. Böyle şey olur mu yâni?.. Kullanılmış bir ruh, öbür tarafa göçmüş; onu tekrar bu tarafta kullan... Ancak böyle şaka ederek reddediyorum.
9. Soru:
--Tasavvufu Osmanlı İmparatorluğu'nun resmî ideolojisi olarak kabul edebilir miyiz?..
--Osmanlı İmparatorluğu'nun resmî ideolojisi yoktu. Serbestti esas itibariyle, demokratikti. Hürriyete önem veren bir yapısı vardı. Osmanlı kültürünün yapısı öyleydi. Ama, ekseriyet mutasavvıftı. Padişahlar, vezirler, münevverler ekseriyet tasavvuf erbâbıydı. Başkalarına da hayat hakkı, yaşama hakkı vardı.
10. Soru:
--Dervişlerin Kurtuluş Savaşı'ndaki etkileri hakkında ne söyleyebilirsiniz?
--Hem Kurtuluş Savaşı'nda, hem başka bütün cihadlarda, işi canı fedâ etmeğe, malı vermeğe kadar gelmiş gördüğünüz zaman, ortada dâimâ mutasavvıfları görürsünüz. Çünkü fedâkârdır, Allah için ölmeğe râzıdır.
Bugün Bosna-Hersek'te de öyledir. Benim temas halinde olduğum gruplar Kadirîdir, Nakşîdir, tekke erbabıdır. Orda ayrı bir müslüman tugay kurmuşlardır. Geçen gün gazete yazıyordu; Sıplar'ın da en çok kortuğu insanlar onlardır. Çünkü, ölümden korkmazlar.
Şeyh Şâmil Kafkasya'da çok meşhur; mücadelesini biliyorsunuz. İdris Sunûsî Hazretleri'nin Libya'da İtalyanlarla mücadelesini biliyorsunuz. Sudan'daki o erbâb-ı tarikatın mücadelesini biliyorsunuz. Sonra kitaplara geçti, "Sûfi ve Komiser" diye; Orta Asya'da İslâm'ın korunmasında, benliğin korunmasında ve Rus tesirlerinin azaltılmasında tarikatların rolünü biliyorsunuz.
Afrika'ya İslâm'ın yayılışındaki etkisini biliyorsunuz. Bugün Amerika'ya Avrupa'ya İslâm'ın yayılmasındaki tesirini görüyorsunuz. Yâni, çok büyük etkisi var...
11. Soru:
--Türkiye Cumhuriyeti, Türk cumhuriyetleriyle ilişkilerinde tasavvufu birleştirici unsur olarak kullanabilir mi?..
--Zâten mecbur... Kültürün bir unsuru olduğu için mecburdur. İster istemez öyle oluyor. Onların Orta Asya'da bildikleri bir tek şey var, Ahmed Yesevî Hazretleri var... Muazzam bir muhabbet besliyorlar. Biz de besliyoruz. Onun için Ahmed Yesevî Yılı ilân etmişiz.
Yunus Emre günleri dolayısıyla, dün Eskişehir'e Özbekistan'dan yetkili bazı şahıslar gelip, Yunus Emre'nin ordaki etkilerini kendi dilleriyle anlatacaklardı.
Mutlaka büyük faydası vardır.
12. Soru:
--"Tasavvuf insanın rûhî ihtiyacını karşılıyor." dediniz. Bu ihtiyaç nereden kaynaklanıyor? Nasıl bir ihtiyaçtır, neye karşı bir ihtiyaçtır; açıklar mısınız?
--İnsan maddî bakımdan ne kadar tatmin olsa, rûhî bir takım şüpheleri, endişeleri, düşünceleri, fikirleri, korkuları kalıyor ortada... Acaba benim ahiretim ne olacak?.. Acaba Allah beni seviyor mu?.. Acaba Allah benden râzı mı, hoşnut mu?..
İşte bu rûhî soruların cevaplarının verilmesi, insanı tatmin edecek bir takım çalışmaların yapılması gerekiyor.
13. Soru:
--Tasavvufta Hakk'a yakınlaşma çizgisi ne olmalıdır? Hallâc-ı Mansur gibi "Enel hak" demek ölçüyü zorlamak mıdır?
--Hallâc-ı Mansur'un ölçüyü zorladığı mutasavvıfların çoğu tarafından kabul edilir. Enel hak sözü üzerinde de çeşitli yorumlar yapılmıştır. Birisi şöyle cevap veriyor: "Enel hak demeseydi de, enel bâtıl mı deseydi? Yâni, ben hak değilim, ben bâtılım mı deseydi?.."
Tabii, Allah tarafından yaratılmış, müstesnâ, eşref-i mahlûkat olmak dolayısıyla insanda ilâhî bir yön vardır. Sonra insan zikirle kendi varlığından geçtiği zaman, kendi varlığı kalmıyor ortada... O bir vasıl hâli, Allah-u Teâlâ Hazretleri'ne vuslat hâli, fenâ fillâh hâli oluyor. O zaman, kendisini görmediği zaman böyle bir söz söylenmiş olabiliyor. Bunu yaşamayan insanlar anlayamıyorlar, onlara anlatmak da biraz zor oluyor.
Yâni, "Enellah" demiyor, "Ben Allah'ım, ben tanrıyım" demiyor, "Enel hak" diyor, "Ben hakkım" diyor. Bu söz yorum kaldıran bir sözdür. Ama söylediği söz dolayısıyla, biraz yanlış anlaşılmalara sebep olacak bir söz söylediği için, şer'î bakımdan cezâlandırılmıştır. Mutasavvıfların bazıları savunuyorlar, "O bu sözü şu maksatla söylemiştir." diyorlar, yorumlama yapıyorlar.
14. Soru:
--Tasavvufa intisab için olgunluk şart mıdır? "İyi müslüman olmak için, zeki olmak şarttır." dediniz; açıklar mısınız?
--Zeki insan inceliklerini anlar, sevapları işleri bulur, Allah'ın rızâsını kazanır. Aptal oldu mu, bilemez bunları, ilerleyemez. İyi müslüman olmak, olgunlaşmak, kemâle ermek için bayağı bir zekâ gerekiyor.
Tasavvufa herkes girer. Kapımız herkese açıktır. Girer ama, kimisi kırk yıl olduğu yerde durur, yerinde sayar; kimisi de kısa zamanda ilerler. Bu, kitaplarda da böyle yazılıyor, sadece benim söylediğim bir söz değildir. Kimisi gelir tarfetül aynde, bir anda irşad olur, gönül gözü açılır, gider. Kimisi de bir türlü anlamaz. Çünkü, teslimiyeti yoktur, muhakemesi eksiktir, itirazları vardır vs. kusurları vardır.
Tasavvufa intisab için, olgunluk şart değildir. İnsan olgunlaşmak için tasavvufa giriyor. Herkes gelsin!.. Onun için ne diyor şiirde:
Bâzâ bâzâ her an çi hestî bâzâ
"Gel, dön, geriye gel! Gittiğin yanlış yolu bırak, buraya gel!.. Ne olursan ol, bin defa tevbeni bozmuş olsan yine gel!.."
Zâten, tasavvufun ilk adımı tevbe etmektir. Adam günahkârdır; olgun değildir, üstelik günahkârdır. Tevbe edecek de ordan vaz geçecek.
O bakımdan, tasavvufa giriş için olgunluk şartı yoktur. Olgun olduktan sonra ne diye girsin?.. Diploması varsa, niye bir daha okulda okusun?.. Olgun olmak için, ham gelecek ki, olgunlaşacak.
15. Soru:
--Tasavvuf hakkında hiç bir şey bilmiyoruz. Tasavvufu her şeyiyle gönlümüze sindirmek, öğrenmek ve yaşamak istiyoruz. Bize hangi kitapları okumamızı ve ne yapmamızı tavsiye edersiniz.
--Risâle-i Kuşeyriyye'yi okuyun! İmam Kuşeyrî, tasavvufta imamdır. İmam, önder demek... Ondan sonra bizimle görüşün!
16. Soru:
--Tasavvufu reddenlerin durumu ve fıkhî hükmü nedir?
--Tasavvufu reddeden Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinin, dinin emirlerinin bazılarını reddetmiş olur. Çünkü, Allah'ı zikretmek ayetlerde geçiyor. Nefsi terbiye etmek, ayetlerde geçiyor. Ma'rifetullahı tahsil eylemek, irfanı elde etmek, tavsiye ediliyor.
Onun için tasavvufu reddedenin sözüne bakılır. Hangi tasavvufu reddiyor?.. Ne biliyor tasavvuf hakkında?.. Hani böyle batıl mezhebler görmüş de, batıl tarikatler görmüş de, haram işler işleyen kimseler görmüş de, ondan mı reddiyor; yoksa, işi kökünden mi reddediyor?..
Kökünden reddeden, ayetlerde olan şeyleri reddettiği için kâfir olur. Bir ayeti bile inkâr etse, kâfir olur. Kökünden reddetmeyip, "Aslı vardır ama, ehli azdır. Şu adamlar kötüdür, bu adamlar kötüdür..." diyorsa; eğer isabet etmişse, ne alâ, doğruyu söylemiş olur. İsabet etmemişse, iftira etmenin cezâsı olur.
İbn-i Teymiye gibi pek çok kimsenin, gerçek tasavvufun Kur'an'ın bir olgusu olduğunu, bir emri olduğunu, dinin bir esası olduğunu ifade ettiklerini biliyoruz. Suudluların, başka kimselerin, selefiyecilerin itibar ettikleri bir kimse olduğu halde, "Gerçek tasavvuf vardır." diyorlar.
Dini bilip de, gerçek tasavvufu inkâr etmek mümkün değildir. Ya cahillikten inkâr ediyordur, ya da gördüğü misaller kötüdür. Meselâ, kadın erkek bir arada olan veya içki içip de, "Biz bunu şu maksatla içiyoruz." diyenlerden dolayıdır. 155
Bidayette tasavvuf sofi bir can olmağa derler
Nihayette gönül tahtında sultan olmağa derler
Tarikatde ibarettir tasavvuf mahv-ı suretten
Hakikatde saray-ı sırda mihman olmağa derler
Bu ab-u kil libasından tasavvuf ari olmaktır
Tasavvuf cism-i safi nur-i Yezdan olmağa derler
Tasavvuf lem’ayı envar-ı mutlaktan uyarmaktır
Tasavvuf ateş-i aşk ile suzan olmağa derler
Tasavvufta şerait name-i hestiyi dürmektir
Tasavvuf ehl-i şer’u ehl-i iman olmağa derler
Tasavvuf arif olmaktır hakimen adetullaha
Tasavvuf cümle ehl-i derde derman olmağa derler
Tasavvuf kalb evinden masivallahı gidermektir
Tasavvuf kalb-i mü’min arş-ı Rahman olmağa derler
Tasvvuf her nefeste şarka vü garba erişmektir
Tasavvuf bu kamu halka nigehban olmağa derler
Tasavvuf cümle zerrat-ı cihanda hakkı görmektir
Tasavvuf gün gibi kevne nümayan olmağa derler
Tasavvuf anlamaktır yetmişiki milletin dilin
Tasavvuf âlem-i akla Süleyman olmağa derler
Tasavvuf urvetü’l-vüska yükün can ile çekmektir
Tasavvuf mazhar-ı ayat-ı gufran olmağa derler
Tasavvuf ism-i a’zamla tasarruftur bugün kevne
Tasavvuf cami-i ahkâm-ı Kur’an olmağa derler
Tasavvuf ilmi Hakk’a sinesini mahzen etmektir
Tasavvuf sofi bir katreyken umman olmağa derler
Tasavvuf külli yakmaktır vücudun nar-ı “lâ” ile
Tasavvuf nûr-ı “illa” ile insan olmağa derler
Tasavvuf onsekizbin aleme dopdolu olmaktır
Tasavvuf nüh felak emrine ferman olmağa derler
Tasavvuf “kul kefa billah” ile da’vet dürür halkı
Tasavvuf “ircii” lafzıyla mestan olmağa derler
Tasavvuf günde bin kere ölüp yine dirilmektir
Tasavvuf cümle alem cismine can olmağa derler
Tasavvuf ât-ı insan zât-ı Hak’da fani olmaktır
Tasavvuf “kurbu ev edna” da pinhan olmağa derler
Tasavvuf canı canana verip azade olmaktır
Tasavvuf canı canana canı canan olmağa derler
Tasavvuf bende olmaktır hakikat hak ey ibrahim
Tasavvuf şer-i Ahmed dilde bürhan olmağa derler
TASAVVUFUN TEMEL ESASLARI
Değerli okuyucu! Malum olaki buraya kadar gücümüzün yettiğince bilgimiz nisbetin de Tasavvuf isimli şer-i ilimden bahsetmeye çalıştık. Şimdi ise bu yolda özellikle yaratılış gayesine ulaşabilmek için yani " Ben insanları ve cinleri yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım."1 ve yine " Ben yeryüzünde kendime bir halife yaratacağım. " 2 ilahi fermanlarına mazhar olabilmek için ve "Yarabbi fitne fesat çıkartan, kanlar döken bir varlıkmı yaratacaksın. " 3 hitabındaki o zem edilen halden uzak durmak için alimlerimizin temel olarak kabul ettikleri on ana esası açıklamaya çalışacağız.
1 T E V B E
Değerli okuyucu! Şimdi aşağıda ki Tevbe ile ilgili ayeti kerime meallerini iyice gözden geçirdikten sonra, Tevbenin ALLAH Teala indindeki önemini anlamaya çalışalım.
" ALLAH'tan mağfiret isteyin. Şüphesizki ALLAH çok bağışlayıcı, gerçekten esirgeyicidir." 4
" ALLAH'tan da ( günahlarının ) bağışlanmasını iste. " 5
" Ve ALLAH'tan mağfiret iste. Çünki ALLAH çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir. " 6
" Hala ALLAH'a dönüp, O nun mağfiretini istemeyeceklermi onlar? ALLAH çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir. " 7
" Onlar istiğfar ederlerken de ALLAH yine onlara azab etmez. " 8
" Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret isteyin, sonra yine O'na tevbe edinki, üstünüze gökten bol bol feyiz göndersin, kuvvetinize daha fazla kuvvet katsın. Günahkarlar olarak yüz çevirmeyiniz."9
" Rabbinizden mağfiret dileyin. Sonra O'na tevbe edin. Çünki Rabbim çok esirgeyen, çok sevendir. " 10
" Onlar gecenin ancak az bir kısmında uyurlardı; seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi." 11
" Artık dedim, Rabbinizden mağfiret dileyin. Çünkü O, çok bağışlayıcıdır. " 12
Değerli okuyucu! Şimdi de bu konu hakkında ki sahih hadisi şeriflerden bir kısmını da gözden geçirerek bu konunun önemini daha iyi anlayalım.
Hz Enes RA'dan rivayet edildiğine göre Rasulullah SAV efendimiz buyurdularki " ALLAH kulunun tevbesine, kurak boş bir arazide kaybettiği devesine rastlayan sizden birinizin sevincinden daha fazla sevinir, buyurdu " 13
Hz Ebu Hureyre RA'dan rivayet edildiğine göre Rasululah SAV efendimiz buyurdularki." Bir kula (bilmeyerek) bir günah isabet edip veya bir günah işleyip de: - Ya Rabbi, ben (bilerek) bir günah işledim. Yahut bilmeyerek ben bir günaha çattım, kusurumu afv ve mağfiret eyle, diye (günahını itiraf ve) niyaz ederse, o kulun Rabbi:- Demek ki kulum, ( dilerse ) günahını affedecek, (dilerse) cezalandıracak bir Rabbi olduğunu bildi. Şu halde Ben de kulumu mağfiret ettim, buyurur. Sonra bu kul ALLLAH'ın dilediği kadar bir zaman (günahsız) yaşar. Sonra bir günah daha isabetedip veya bir günah işleyipte:- Ya Rabbi, ben (bilerek) bir günah işledim, yahut (bilmeyerek) bir günaha isabet ettim. Kusurumu afv ve mağfiret eyle, diye niyaz ederse, o kulun Rabbi:- De mekki kulum, günahını affedecek veya cezalandıracak bir Rabbi olduğunu gereği gibi bildi, şu halde Ben de bu kulumu mağfiret ettim, buyurur. Sonra bir kul ALLAH'ın dilediği kadar bir zaman günahsız yaşar. Sonra bir günah isabet edip veya bir günah işleyipte:- Ya Rabbi, ben bir günah işledim veya bir günaha çattım, kusurumu bağışla, diye ALLAH'a yalvarırsa, o kulun Rabbi:- De mekki, kulum günahını affedecek veya cezalandıracak bir Rabbi olduğunu bildi. Ben de üç defa kendisini bağışladım. Artık (günah işlediğinde) (tevbe etmesini bilen) dilediği işi işlesin, buyurur." 14
" İmam nevevi 1754 nolu hadisten için derki: Hadiste şuna işaret vardır: Tevbekar olan ve ALLAH'a yalvarma yolunu bilen bir kulun günahı yüz kere, bin kere ve belki daha çok tekrarlansa, her defasında tevbe etse, yahut bu tekrarlanmış günah yığınının, hepsi hakkında ALLAH'a karşı pişmanlığını arzetse ve tevbesi sahih olur ve kabul buyurulurki, müminler için en büyük bir müjdedir." 15
Değerli okuyucu! Ayeti kerimelerde ve hadis-i şeriflerde de bildirildiği üzere ALLAH Teala kullarından çokça Tevbe etmelerini istiyor. Tevbe yi kısaca tarif edecek olursak, kulun kendi iradesi ile çaresizliğini anlayıp, kendisini affedip bağışlayabilecek yegâne varlık olan ALLAH'a dönmesidir. Çünkü yüce Rabbimiz bir ayeti kerimede mealen " Sen Rabbinden, Rabbinde senden razı olduğu halde O'na dön. " 16 buyurmaktadır. Yani ALLAH Teala bizlerden kendisine yönelmemizi O'nun razı olduğu kul olarak huzuruna gelmemizi istiyor. İnsanoğlu yaratılış itibariyle her an hata yapabilir ama bizler bu hatalarımızdan pişman olup Et Tevvab olan ALLAH Tealaya yönelirsek hiç şüphesiz ki Rasulullahın haliyle hallenmiş oluruz. Çünki o bazı rivayetlere göre günde en az 70 veya 100 defa tevbe istiğfar eder ve alimlerimizin seyyidül istiğfar dedikleri duayı okurmuş oysa o ki ALLAH Tealanın habibiydi, o ki alemlere rahmetti, o ki yaratılmışların en şereflisi ve geçmiş gelecek günahları bağışlanmış bir peygamberdi ama Rabbine Tevbe etmekten de gafil değildi. O hiçbir zaman amellerine güvenmedi, o ancak Rabbine güvendi. İşte adına Tasavvuf dediğimiz bu tatlı şer-i hal ilmi KUR'AN-I KERİM ve Rasulullahın hayatının bir parçası olan Tevbeyi de temel esaslardan edinmiştir. Tekraren şunuda hatırlamamız gerekir ki zorla tevbe yapılmaz. Tevbe kişinin ancak kendi iradesi ile Rabbını bilip mağfiret talep etmesiyle olur.
Değerli okuyucu! İşte yukarıda zikrettiğimiz ayet ve hadisleri iyi okuyalımda nefsimizi hesaba çekerek HAK azze ve celleye hakkıyla tevbe eden kullardan olmaya çalışalım., Değerli okuyucu! Şunu da unutmayalım ki ehlullah'ın dediği gibi " Bizlerin tevbelerinin dahi tevbeye ihtiyacı var."
2 Z Ü H D
Değerli okuyucu! Şimdi aşağıda zahidlik ile ilgili ayet ve hadislerden bir kısmını yazalım. Aslında bu konudaki ayet ve hadislerin tamamını yazmaya kalksak bir kitap olur. Oysaki bizim burada yapacağımız çalışma, bu konulara sadece küçük bir örnektir. Ama biz bununla yetinmeyelim ve bu mühim meseleleri gücümüzün yettiği kadar iyi araştırıp gereğini yerine getirelim de HAK SÜBHANEHU VE TEALA hazretlerinin razı olduğu kullarından olmaya çalışalım vesselam.
" İnsanlardan öyleleride vardırki, ALLAH'ın rızasını elde etmek için, kendi nefsini satar (feda eder). ALLAH ise kullarına çok acıyan ve rahmet edendir. " 17
" İşte hepinizin ilahı, bir tek ilahtır. Yalnızca O' na teslim olun."(de) ve o alçak gönüllü, samimi insanları müjdele. " 18
" Ey iman edenler! Sizi elem verici bir azaptan kurtaracak bir ticareti size göstereyimmi? ALLAH'a ve Resulune inanır mallarınız ve canlarınız ile ALLAH yolunda savaşırsınız. Eğer biliyorsanız, bu sizin için daha hayırlıdır. Eğer böyle yaparsanız, ALLAH sizin için günahlarınızı bağışlar, sizi, içlerinde nehirler akan bağlara ve ebedi ikamet cennetlerindeki meskenlere koyar işte enbüyük kazanç budur. " 19
Hz Üsame RA'dan rivayet edildiğine göre Rasulullah SAV efendimiz şöyle buyurdular. " Kıyamet gününde bir kişi getirilip cehenneme atılırda cehennemde bağırsakları karnından süratle dışarı fırlar. O kişi (bağırsakları etrafında) değirmeninde dönen eşek gibi döner. Cehennem halkı etrafına toplanır ve:
- Ey filan, durumun nedir? Bize iyiliği emredip, kötülükten nehyeden sen değilmiydin?" derler. O da:
-Ben size iyiliği emrederdim fakat, kendim yapmazdım. Sizi kötülükten nehyederdimde kendim o kötülüğü yapardım . cevabını verir." 20
Değerli okuyucu! Zahidlik, dünyevi her türlü istek ve arzulardan kişinin kendisini kurtarıp dünyaya bağlanmayarak ilmi ile gücü ölçüsünde ALLAH Tealaya güzel bir şekilde kulluk etmektir. Rasulullahın yaşam tarzına baktığımızda o hiç bir zaman dünyaya bağlanmamış ve sanki " Ey ALLAH'ım beni bir an bile nefsimle baş başa bırakma " dercesine dünyevi hal ve isteklerden Rabbine sığınmıştır Hz Aişe R.Anha annemizden yapılan bir rivayete göre " Muhammed ailesi bir günde iki öğün yemek yemezlerdi ki onlardan birisi sadece hurma olurdu "21 yine Hz Aişe annemizden yapılan başka bir rivayete göre " Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem iki siyah şey denilen şu hurma ve sudan doyduğumuz zaman vefat etti. " 22 yine Hz Aişe annemizden yapılan bir rivayete göre " Muhammed ailesi Medine ye hicret ettiği günden vefat edinceye kadar, arka arkaya üç gün buğday ekmeğiyle karınlarını doyurmadılar. " 23 Hz Ebu Hureyre RA dan yapılan bir başka rivayete göre Rasulullah SAV efendimiz birgün ALLAH Tealaya şöyle dua ettiler " ALLAH'ım Muhammed ailesini sadece ayakta tutacak miktarda rızıklandır. " 24 bu rivayetlerden de anlaşılıyor ki peygamber efendimiz bu dünyaya ve içndekilerine itibar etmedi, sadece ayakta kalıp cihad etmesine, ibadet etmesine yetecek kadar istedi daha fazlasını istemedi. O nun hayatı tam bir derviş hayatı idi çün ki dervişlerin kendilerine edindikleri prensiplerin Rasulullahın hayatına nasıl benzediği ve bire bir uyum gösterdiği ortada. Geceleri kalkıp ta ibadet ettiği zaman bir gün Hz Aişe annemiz kendisine niçin bu kadar çok ibadet ettiğini sorunca O iki cihan severi " Ya Aişe Rabbime şükredici bir kul olmayayım mı? " diyerek bizlere de yine en güzel örneği teşkil etmiştir. Bu gün bazı kardeşlerimizden ben ALLAH'ın taraftarıyım dediklerini duyuyoruz. Zaten insanlar ya ALLAH'ın taraftarı olurlar, yada şeytanın. Başka bir ihtimal yoktur. Şimdi bu kardeşlerimize soruyoruz ki sizler neyinize güveniyorsunuz da böyle mağrura ne konuşuyorsunuz. İşte Allah Rasulunün yaşamı ortada. O açlıktan karnına taş bağlıyordu, sizler ne zaman karnınıza taş bağladınız? O dünyevi hiçbir lezzete iltifat etmedi, sizler nasıl oldu da sigaranın tadına bağlandınız? O hasırlarda yatıyordu da o hasırın izi mübarek eline yüzüne çıkıyordu sizler nasıl oldu da o koltuklara, o çekyatlara, o kat kat yün yataklara aldandınız? O altına gümüşe itibar etmedi, sizler nasıl oldu da marka dolara bağlandınız? O nun haneyi saadetleri ki şuan kabridir, içine ancak bir yatak dahi zor sığıyordu. Yani O dünya toprağına da itibar etmedi, sizler nasıl oldu da büyük büyük evler, derya gibi arazilerin peşine düşüp te sünneti unuttunuz? Hz Ömer efendimiz dahi kendi üzerinde münafıklık alametlerinden başka bir alamet göremezmiş, sizlerde bizlerde neyimize güvenip te ben ALLAH'ın taraftarıyım diyebiliyoruz? Zaten yukarda da söylediğimiz gibi insanlar iki taraftan birinin taraftarı, hizmetçisi olur şeytanın taraftarı olmadığına göre zaten başka alternatif yok. Ama takılmış plak gibi bunu nasıl tekrarlıyoruz nefsimizin sırtını nasıl okşuyoruz. Bakalım Rasulullahın hayatına o kaç defa söylemiş? Şimdi hepimizin Rasulullah gibi olmaya çalışması ve onun yoluna bağlanıp iyi bir derviş olması gerekir. Sen ne kadar ben derviş değilim desende ALLAH'ın dininin gereklerini yerine getiriyormusun? O zaman bizim nazarımızda sende sofisin. Cenab-ı ALLAH cümlemizi zahid kullarının zümresine dahil eylesin Amin.
3 T E V E K K Ü L
Değerli okuyucu! Yine aşağıda ki ayeti kerime ve hadis-i şerif meallerini iyice gözden geçirelim. Çünkü Tevekkül öyle basit ve kolay bir şey değildir. İnsanın şu imtihan sahrasında en çok karşılaştığı hadiselerden bir tanesidir.
" Müminler ancak ALLAH'a güvenip dayanmalıdırlar. " 25 26
" Bir kerrede azmettinmi artık ALLAH'a güvenip dayan, Çünki ALLAH kendine güvenip dayananları sever. " 27
" ALLAH'a güvenip dayan; ALLAH, bir vekil olarak, yeter. " 28
" Artık ancak ALLAH'a güvenip dayanın, (gerçekten) iman etmiş kimselerseniz. "29
" Onlar ancak Rablerine dayanıp güvenirler. " 30
" Halbuki kim ALLAH'a dayanıp güvenirse, hiç şüphesiz ALLAH güçlüdür, tam hüküm ve hikmet sahibidir. " 31
" Ben ancak O na güvenip dayandım, Tevekkül edenlerde yalnız O na güvenip dayanmalıdır. " 32
" Ki onlar sabır etmişlerdir ve yalnız Rablerine güvenip dayanmaktadırlar. " 33
" O halde sen ALLAH'a güvenip dayan. Çünki sen apaçık bir hak üzerindesin. " 34
" ALLAH'a güvenip dayan. Vekil olarak ALLAH yeter. " 35
" De ki:" Bana ALLAH yeter. Güvenip dayanacaklarda ancak O na güvenip dayanır(lar). " 36
Hz Ömer RA efendimizden yapılan rivayete göre Rasulullah SAV efendimiz buyurdular ki " Siz ALLAH'a tam bir tevekkül ile tevekkül etseniz, sabah erkenden aç olarak çıkıp, akşam tok olarak dönen kuşların rızıklandırıldığı gibi elbette sizleri de rızıklandırırdı. " 37
Değerli okuyucu! İşte yukarıda ki ayet-i kerime meallerini ve hadis-i şerifleri okuduk. Şimdi şunu da bilmemiz gerekir ki, bir insan bir işe başlayacağı veya herhangi bir fiili yapacağı zaman mülkün yegane sahibi olan ALLAH Teala hazretlerine dayanıp güvenmelidir. Zaten bu özellik peygamberlerin özelliklerindendir. Kim ki her işinde, yalnızca ALLAH’a dayanıp güvenirse ve yalnızca O’na Tevekkül ederse iyi bilsin ki peygamber fiili işlemiş olur İbrahim AS'ın Tevekkülü bizler için ne güzel bir örnek. Öyle değil mi?
4 K A N A A T
Değerli okuyucu! Kanaat demek, insanın zaruri ihtiyaçlarının dışında kalan nefsani istek ve arzularından arınmasıdır. ALLAH Teala hazretleri bir ayeti kerimede mealen " Onların sabah akşam rızıkları vardır. " 38 buyurarak insanların kanaatkar olmalarını istemektedir. Kanaat insanın hissesine düşene razı olmasıdır. Burada aklımıza gelmişken hemen şunuda söylemeliyiz ki ehlullah şöyle buyurmuşlardır " Şunu unutmaki senin rızkını aradığın gibi rızkında seni aramaktadır. " ne güzel bir söz öyle değilmi ? Şu asrımızda insanların hedefi tabiri caiz olursa kendilerine " ekmek parası " olarak gösterilmektedir. O zaman kişi kendisine hedef olarak bu gayeyi seçince de hedefe ulaşabilmek için o hırs ile bütün kötülükleri yapıyor. Kul hakkını gözetmiyor, harama dikkat etmiyor, hepsinden önemlisi ana gaye olan ALLAH'ın rızasını aramıyor. İşte şimdi anlamamız gerekir ki İslam memleketleri niçin bugün bu hallerde? Hz peygamber ve O nun sahabelerinin hayatlarına baktığımız zaman onların kanaat hususunda yine en güzel örnekleri bize sunduklarını görürüz. Mesela Rasulullahın rızkına kanaat ederek sahabeleriyle birlikte karnına taş bağlayışı bunun için örnek olarak yeterde artar bile. Ama insanın aklına hemen şöyle bir şey gelebilir “biz o devirde yaşamıyoruz 20 yüzyılı bitirmek üzereyiz bu devirde nasıl olurda bir insan karnına taş bağlayabilir?” Oysaki şunun hesabını iyi yapmalıyız. Bu yaşamdan sonra ahiret hayatı dediğimiz bir hayat vardır, eğer insan şu dünyada bunu yapmayarak helal haram ayırt etmeden karnını doyurup yarın mahkeme-i kübrada ALLAH Teala hazretlerine o haramların hesabını nasıl verecek? Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki eğer bu dünyada bunu yapmayıp, o kanaat taşını karnımıza bağlamazsak ahiret hayatında mutlaka bağlarız. Ama bu iki taş arasında bir fark olacaktır. O farkı akıl sahibi her insan tahmin edebilir. O fark ahiret hayatındakinin ateşten olup, insanın karnını dağlamasıdır vesselam.
5 U Z L E T
Değerli okuyucu! Uzletin aslı, halvet yoluyla beş duyu organını bazı tasarruflarından uzak tutmak, fonksiyonlarını sınırlamaktır. Bu doğrultuda uzlet ve halvet yoluyla nefsin ve şeytanın duyu organları üzerindeki kontrolü aşılmış, tesiri kaldırılmış ve tasarruf gücü kırılmış olur “Mü’minlere ve Rabbine tevekkül edenlere onun (şeytanın) sultası, tasallutu geçerli değildir.” 39. Kişi dünyevi istek ve arzuların aşırılığından korunmak, kendisini hatta zihnini meşgul ederek kul ile ALLAH arasındaki manevi bağı zayıflatan, ibadetlerdeki ihlası ve huşuu zedeleyen iç alemindeki huzursuzluktan kurtulmak için böyle bir mücadeleyi tercih eder. Çünkü yüce KUR'AN'da bir ayeti kerimede mealen " O na ancak temiz olanlar el sürebilir. " 40 buyurularak bizlerinde Rasulullah SAV efendimiz gibi pak olmamız emredilmektedir. Zira gerek Hz peygamber ve gerekse Hz Musa AS vahiy gelmeden önce “Biz de, Musa ile otuz gece (niyazda bulunması için) sözleştik ve ona bir on daha ilave ettik. Böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk gece olarak tamamlandı.” 41 insanlardan uzaklaşarak kendilerini ilahi hitaba hazırladıklarını görmekteyiz. Ama şunu diyebiliriz “bizlere sanki vahiy mi gelecek?”. Fakat şunu da düşünmeliyiz ki, elbette bizlere öyle bir vahiy gelmeyecek, ama Hz Meryem validemize gelen ilhamlar gelebilir ve O peygamberlere gelen vahyi alıp bizlerde okumayacak mıyız? Ayrıca peygamber efendimiz sahabeleriyle birlikte itikaf yaparak insanların kalabalığından ve dünyevi meselelerden, sıkıntılardan bir sürede olsa uzak durmayı tercih etmişlerdir. Oysaki o sahabelere de vahiy gelmeyecekti öyle değil mi? Ama şuna da dikkat etmek gerekir ki bu uzlet ömrün tamamını kaplamamalı belirli süreleri içermelidir eğer kişi ömrünün tamamını uzlet halinde insanlardan uzak yaşamaya kalkarsa o zaman hıristiyan ruhbanlarına benzemiş olur, işte buna da dikkat etmek gerekir. HAK teala hazretleri cümlemizi kelamını anlayıp idrak ederek iyi ve has müslümanlar olmamızı sağlasın da bizlere de O büyük peygamberlerin yoluna sımsıkı bağlanmayı nasip eylesin.Amin
6 D E V A M L I Z İ K İ R
Değerli okuyucu! Şunu da bilmemiz gerekiyor ki Kur'an-ı Kerim'de zikirle ilgili pek çok ayeti kerime vardır. Biz burada, zikrin temel özelliklerini ve zikretmenin hükümlerini açıklayan bazı ayeti kerimelerin meallerini vermeye çalışacağız, bizler bu mealleri iyice tetkik edelimde zikrullahın önemini kavrayanlardan olalım.
" Ey müminler! ALLAH'ı çokça zikredin ve sabah akşam O nu tesbih edin. " 42
" Beni zikredinki; bende sizi zikredeyim. " 43
" ALLAH'ı çok zikredinizki; kurtuluşa eresiniz. " 44
" Namazı bitirince, ayakta, otururken, ve yanınız üzerinde yatarken ALLAH'ı zikredin. "45
" Ey iman edenler! Herhangi bir düşman topluluğu ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve ALLAH'ı çokça zikredinki; başarıya erişesiniz. " 46
" Onlar öyle erkişilerdirki; onları ne bir ticaret, ne de herhangi bir alış-veriş ALLAH'ı zikretmekten, namazı kılmaktan ve zekatı vermekten alıkoymaz. Onlar, kalblerin ve gözlerin (dehşetten) allak bullak olduğu bir günden korkarlar. " 47
" Bir kimse Rahman'ın zikrinden yüz çevirirse, biz ona şeytanı musallat kılarız. Bundan sonra şeytan onun yakın bir arkadaşı olur. " 48
" Şeytan onları etkisi altına aldı ve kendilerine ALLAH'ın zikrini unutturdu. İşte onlar şeytanın gurubudurlar. İyi bilinki; şeytanın gurubu hüsrandadır. " 49
" Kim benim zikrimden yüz çevirirse, ona sıkıntılı bir hayat vardır ve kıyamet günü kör olarak haşrederiz. " 50
" Her kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse (Rabbbin) onu, devamlı artan çetin bir azaba sokar. " 51
" Şüphesiz münafıklar, ALLAH'a oyun etmeye çalışıyorlar; halbuki ALLAH onların oyunlarını başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve ALLAH'ı çok az zikrederler. " 52
" ALLAH'ın zikrine karşı kalbleri katılaşmış olanların vay haline! Onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler. " 53
" Rabbini, nefsinde, yalvararak ve korku içinde, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikret. Gafillerden olma! " 54
" ALLAH'ı çok zikreden erkek ve kadınlara ALLAH, bir mağfiret ve büyük bir mükafat hazırlamıştır. " 55
Değerli okuyucu! Zikirle ilgili pek çok hadis-i şerif mevcuttur. Bunları yazmaya çalışacak olursak belki bir kitap meydana gelir. Ama burada biraz uzun olmakla birlikte sahihliği hakkında ittifak edilmiş olan uzun bir hadisi şerifi nakletmenin faydalı ve kifayet edeceği kanısındayız
Hz Ebu Hureyre RA'dan rivayet olunan bir hadisi şerife göre Rasulullah SAV efendimiz buyurdularki. " Muhakkak ALLAH'ın yollarda dolaşan, zikir ehlini arayan me-lekleri vardır. ALLAH'ı zikreden bir topluluk görürlerse: Geliniz, hacetinize, diye nida ederler. O zikredenleri dünya semasına kadar kanatlarıyla kuşatırlar. Rableri, kullarının durumunu onlardan daha iyi bildiği halde, onlara:
- Kullarım ne diyorlar? diye sorar
- Seni tesbih ediyorlar, Seni tekbir ediyorlar, Sana hamdediyorlar ve Seni ululuyorlar, derler. ALLAH:
- Onlar Beni gördülermi? buyurur. Melekler:
- Hayır, Vallahi, Seni görmediler, derler. ALLAH:
- Şayet Beni görseler nasıl olurdu? buyurur. Melekler:
- Şayet seni görselerdi, Sana daha sağlam ibadet eder, Seni daha fazla ulular ve Sana daha çok tesbih ederlerdi, derler. ALLAH:
- Benden ne istiyorlar? buyurur. Melekler:
- Senden cennet istiyorlar, derler. ALLAH:
- Onlar cenneti gördülermi? buyurur. Melekler:
- Hayır, Vallahi, Ya Rabbi, cenneti görmediler, derler. ALLAH:
- Şayet onlar cenneti görseler nasıl olurdu? buyurur. Melekler:
- Şayet onlar cenneti görseler, ona daha şiddetle hırs duyarlar, onu daha şiddetle isterler ve onun hakkında rağbetleri daha artar, derler. ALLAH:
- Onlar neden sığınıyorlar? buyurur. Melekler:
- Cehennemden, derler. ALLAH:
- Onlar cehennemi gördülermi? buyurur. Melekler:
- Hayır, Vallahi, onu görmediler, derler. ALLAH:
- Onu görselerdi nasıl olurdu? buyurur. Melekler:
- Şayet onu görselerdi, ondan daha şiddetle kaçarlardı. Daha şiddetle korkarlardı derler. ALLAH:
- Sizi şahid tutyorum ki Ben onların günahlarını mağfiret kıldım buyurur. Meleklerden bir tanesi:- Aralarında onlardan olmayan filanda var, bir hacet için gelmişti, der. ALLAH:
- Onlar öyle bir cemaat ki onlarla oturan kimseler şaki olamazlar, buyurur. " 56
Değerli Okuyucu! Zikir hakkındaki bazı ayetlerin tefsirlerinden de bir kısım sunmanın faydalı olacağına inanıyoruz. Mesela merhum Seyyid KUTUB RA Ahzab suresinin 41-42 ci ayetlerini açıklarken şöyle söyler. " İnsan kalbi yüce Allah ile ilişki kurmadığı, O'nunla başbaşa olmadığı anlarda boştur. İhtirasların oyuncağıdır. Şaşkındır. Allah (c.c.)'ı andığı anlarda dolu, ciddi ve kararlı olur.Allah (c.c.), sabah ve akşam durumları değiştiriyor, karanlığı aydınlığa, aydınlığı karanlığa değiştirerek kendisinin kalıcı ve sürekli olduğunu ve bütün varlıkların, O'nun gözetimine ve lutfuna muhtaç olduğunu belirterek, kendisini zikretmemizi tenbih ediyor. " 57 yine asrımızın müceddidlerin den üstad Bediüzzaman Said-i NURSİ KS Mesnevi-i Nuriyede zikir hakkındaki görüşlerini şöyle beyan etmektedir. " Eyyühel aziz! Kelime-i tevhidi tekrar ile zikre devam etmek kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları kırmak içindir ve nefsin tapacak derecede sanem ittihaz ettiği mahbublar dan yüzünü çevirtmektir.... Eyyühel aziz! Tohum olacak bir habbenin kalbi yani içi delindiği zaman elbette sünbüllenip neşvünema bulamaz, ölür gider. Kezalik insandaki "ene" zikrin şua ve harareti ile yanıp delinirse, büyüyüp gafletle fir'avunlaşamaz. Ve alemlerin sahibine isyan edemez. O zikr-i ilahi sayesinde ene mahvolur.İşte Nakşibendiler, zikir hususunda ittihaz ettikleri, zikr-i hafi sayesinde, kalbin fethi ile ene ve enaniyet mikrobunu öldürmeğe ve şeytanın emirleri olan, nefs-i emmarenin başını kırmağa muvaffak olmuşlardır. Kezalik, Kadiriler de zikr-i cehri sayesinde tabiat tağutlarını tarumar etmişlerdir. "58 Üstadın gerek bu anlattıkları ve gerekse Risale-i Nur Külliyatı'nın muhtelif bölümlerinde zikir konusunu işlerken en çok üstünde durduğu ; zikrin terbiye edici ve insanı kemale erdirici bir nimet-i ilahi olduğudur.
Değerli okuyucu! Bu konudaki ayet, hadis ve bazı alimlerin görüşlerini okuduk. İnsanlar nerede olursa olsun ALLAH Tealayı zikretmekle mükelleftirler. Ama şunu da bilmek gerekir ki namaz dahi bir zikirdir, KUR'AN-I KERİM dahi okumak bir zikirdir, ister bunu bilinçli ister bilinçsiz yapsın bütün namaz kılan insanlar namaz akabinde zikrullahla hem de zikr-i hafi ile meşgul oluyorlar nasılmı?, Her namazdan sonra 33 er defa sübhanallah, elhamdulillah, allahüekber demiyormuyuz? İşte buda bir zikir. Ama sakın bizler yalnızca bu kadarla yetinmemeliyiz. Çünkü bir gün 24 saattir bizim bu yaptığımız ise toplam en fazla 30 dakika sürer buda çok az bir süre ki yukarda da geçen şu ayeti kerime mealine bir bakalım " Ancak münafıklar ALLAH'ı az zikrederler. " 59 işte burada münafıklardan için ALLAH'ı çok az zikrederler buyuruluyor. Bu hale düşmemeye dikkat etmeliyiz çünkü ALLAH Teala hazretleri kendisini devamlı zikretmemizi istiyor. Allah cümlemizin aklını, kalbini, dilini zikrinden gafil eylemesin amin.
7 T E V E C C Ü H
Değerli okuyucu! Teveccühü kısaca tarif edecek olursak. Teveccüh tamamen ALLAH'a yöneliş demektir. Bir ayeti kerimede mealen " ALLAH'ı unutanlardan olmayınız. " 60 buyurularak her zaman ALLAH tealayı hatırda tutup her işimizde O nun rızasını arayıp, gözetmemiz emredilmektedir. Bu konuda Rasulullahın, sahabelerin ve diğer peygamberlerin hayatlarına baktığımızda her işlerinde ALLAH'ın rızasını arayıp, gözetip ve yöneldiklerini görürüz. Bizlerde inşaallah bu nurlu yolun bekçileri oluruz.
8 S A B I R
Değerli okuyucu! Bu konuda ki en güzel anlatımlar, ifade tarzları ve hitaplar Rasulullahın hayatıdır. Çünkü O Taifte taşlandığı zaman bile beddua etmeyerek "Ya Rabbi onlar bilmiyorlar" diye onlar için mağfiret istemiştir. Yine Mekkeli müşriklerin onca ezalarına ve cefalarına "Cennetin etrafı sıkıntı ve güçlüklerle, Cehennem ise istek ve hazlarla doludur. " 61 zikredilen hadisi şerif ile mukabele etmiştir. Bir ayeti kerimede ise mealen " Onlardan sabrettikleri için sizlere doğru yolu gösteren önderler yetiştirdik. Onlar ayetlerimizide yakinen biliyorlardı. " 62buyurularak sabretmenin önemi ve mükafatı güzelce izah edilmektedir. Bu konuda da daha fazla ayet ve hadis-i şerif zikretmek mümkün. Ancak diğer bölümlerde de olduğu gibi fazla detaya inmeden kısa ve öz bir anlatımı tercih ettiğimiz bu kitapçıkta çok fazla yer tutacağı için bu kadarla yetinmenin doğru olacağı kanısındayız. Çünkü evvela peygamber efendimiz başta olmak üzere bütün peygamberlerin hayatlarından, sahabe-i kiramın hayatından ve ayeti kerime meallerini kısada olsa yazmamız gerekir. Buda çok uzun zaman alır. Zaten bu konu yüzeyselde olsa herkesçe bilinen bir erdemdir. Bizim burada yazdıklarımızla iktifa edemeyen kardeşlerimize peygamber efendimizin, diğer peygamberlerin ve sahabe-i kiramın hayatlarını anlatan siyer ve tarih kitaplarına müracat etmelerini tavsiye ederiz.
9 M U R A K A B E
Değerli Okuyucu! Murakabe demek, müminin dünyevi zevk ve hallere iltifat etmeyerek ALLAH'ın ayetlerini tefekkür ve temaşa etmesidir bir ayeti kerimede mealen " Göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler ve " Rabbimiz! Sen bunları boş yere yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi Cehennem azabından koru! derler. "63 buyurulmakta ve tefekkürün önemi vurgulanmaktadır. Çünkü nefs ancak murakabe altında kontrol edilebilir ve o zaman ancak Allah Tealanın gücünü kuvvetini kudretini idrak eder. Ama burada önemli olan nefs-i kontrol altına alabilmektir. Buda ancak murakabe ile mümkündür.
10 R I Z A
Değerli okuyucu! Bir ayeti kerimede mealen " Sizi ve sizin yaptıklarınızı ALLAH yarattı. " 64 buyurulmaktadır. Mümin olana yakışan şudur ki, yukarda zikrettiğimiz ayeti kerime hükmünce kazaya ve kadere iman etmesi gerekir. Her fiilin yaratıcısının mutlak ALLAH Teala hazretleri olduğunu bilerek, işlerin sonucuna isyan etmek değil teslim olmaktır. Rasululahın uhud harbinde mübarek dişi şehit edilmişti, hatta amcası Hz Hamza RA da şehitler arasındaydı ama O şanı yüce peygamber "ah,üf" bile dememiş ve tam manasıyla Rıza hususundaki en güzel örneği yine O teşkil etmiştir. Oysa günümüzün insanlarının hali hiçte böyle değil ALLAH Teala hazretleri bizleri Rasulüne fiilen benzeyen kullarından eylesin amin.
NOTLAR
1 (Zariyat/56)
2 (Bakara/30)
3 (Bakara/30)
4 (Bakara/ 199)
5 (Al-i İmran/ 159)
6 (Nisa/ 106)
7 (Maide/ 74)
8 (Enfal/ 33)
9 (Hud/ 52)
10 (Hud/ 90)
11 (Zariyat/ 17-18)
12 (Nuh/ 10)
13 (El-Lü'Lü-ü Vel Mercan c/3 s/294 H. No/1748) Buhari ve Müslimin İttifak ettikleri sahih hadisler. – Muhammed Fuad Abdulbaki
14 (El-Lü'Lü-ü Vel Mercan c/3 s/294 H. No/ 1754) Buhari ve Müslimin İttifak ettikleri sahih hadisler. – Muhammed Fuad Abdulbaki
15 (El-Lü'Lü-ü Vel Mercan c/3 s/294) Buhari ve Müslimin İttifak ettikleri sahih hadisler. – Muhammed Fuad Abdulbaki
16 (Fecr/ 28)
17 (Bakara/ 207)
18 (Hac/ 34)
19 (Saf/ 10-11-12)
20 (El-Lü'Lü-ü vel Mercan c/3 s/396 H. No/1882 ) Buhari ve Müslimin İttifak ettikleri sahih hadisler. – Muhammed Fuad Abdulbaki
21 (El-Lü'Lü-ü vel Mercan c/3 s/392 H. No/1872 ) Buhari ve Müslimin İttifak ettikleri sahih hadisler. – Muhammed Fuad Abdulbaki
22 (El-Lü'Lü-ü vel Mercan c/3 s/393 H. No/1874 ) Buhari ve Müslimin İttifak ettikleri sahih hadisler. – Muhammed Fuad Abdulbaki
23 (El-Lü'Lü-ü vel Mercan c/3 s/392 H. No/1871 ) Buhari ve Müslimin İttifak ettikleri sahih hadisler. – Muhammed Fuad Abdulbaki
24 (El-Lü'Lü-ü vel Mercan c/3 s/392 H. No/1870 ) Buhari ve Müslimin İttifak ettikleri sahih hadisler. – Muhammed Fuad Abdulbaki
25 (Al-i İmran/122-160)
26 (Maide/11)
27 (Al-i İmran/159)
28 (Nisa/81)
29 (Maide/23)
30 (Enfal/ 2)
31 (Enfal/ 49)
32 (Yusuf/ 67)
33 (Ankebut/ 59)
34 (Neml/79)
35 (Ahzab/ 3)
36 (Zümer/ 38)
37 (Kitab’üz-Zühd ver-Rekaik s/138 H. No/559) – Abdullah İbni Mübarek
38 (Meryem/62)
39 (Nahl/99-100)
40 (Vakıa/79)
41 (Araf/142)
42 (Ahzab/41-42)
43 (Bakara/152)
44 (Cuma/10)
45 (Nisa/103)
46 (Enfal/45)
47 (Nur/37)
48 (Zuhruf/36-37)
49 (Mücadele/19)
50 (Ta Ha/124)
51 (Cin/17)
52 (Nisa/142)
53 (Zümer/22)
54 (Araf/205)
55 (Ahzab/35)
56 (El-Lü'Lü-ü vel Mercan c/3 s/278-279 H.No/1722) Buhari ve Müslimin İttifak ettikleri sahih hadisler. – Muhammed Fuad Abdulbaki
57 (Fizilal’il Kuran Tefsiri) Seyyid Kutub
58 (Mesnevi-i Nuriye/80-94) Said Nursi
59 (Nisa/142)
60 (Haşr/19)
61 (Sahihi Buhari) İmam Buhari
62 (Secde/24)
63 (Al-i İmran/191)
64 (Seffet/96)
.
5-Nakşibendi tarikatının temel esasları
Kategori: İslam tasavvufu ve Nakşibendiyye esasları
NAKŞİBENDİ TARİKATININ
TEMEL ESASLARI
Değerli okuyucu! Şunu da bilmemiz gerekir ki, Tasavvuf ilmindeki ekollerden bir tanesi olan Nakşibendi Tarikatının on bir tane temel esası vardır. Bu esaslardan sekiz tanesi insanları Hakka kavuşturan altın silsilenin onuncusu olan Hace Abdul Halik Gucduvani KStarafından KUR’AN ve SÜNNET'e uygun bir şekilde belirlenmiş olup, üç tanesi ise tarikatın zaman içerisindeki seyri içinde diğer üstadlar tarafından eklenmiştir. Şimdi gücümüz yettiği kadar bunları anlatıp anlamaya çalışacağız.
1 VUKUF-U ZAMANİ
Değerli okuyucu! Bir ayeti kerimede mealen " Her nefis ölümü tadacaktır. Biz sizi kötülük ve iyilik ile deneyerek ne olduğunuzu ortaya çıkartırız. Ve en son bize döneceksiniz " 1buyurulmaktadır. Bu ayetin tefsirinde Ömer Nasuhi Bilmenşöyledemektedir “ Evet... Şüphe yokki: her hayat sahibi olan mahluk ölümün acısını hissedecektir, ruhu cesedinden ayrılacaktır,... Ey nas!... Sizi imtihana tutanların muamelesi gibi bir muameleye tabi tutarız, sizi gah hastalık, fakirlik gibi bir beleya uğratırız ve gah sıhhat gibi, servet gibi bir dünyevi nimete nail kılarız, taki, sabr ve şükr ederolduğunuz veya olmadığınız meydana çıkmış olsun.(Ve) nihayet (bize döndürüleceksinizdir. 2aynı ayeti tefsir ederken Seyyid Kutub ise tefsirinde şöyle der “İşte değişmez bir hayat kanunu... Ve istisnası bulunmayan geçerli bir hüküm... Canlılar bu ölümü tadmayı her zaman hesapta bulundurmalıdırlar. Bu zaruridir.... Her canlının sonu nihayet ölmektir. Yeryüzündeki kısacık seyahatten ve gezintiden sonra her varlık ölecektir. Ve hepsi en sonunda Allah’a döndürülecektir. Fakat insanoğlu bu gezinti esnasında hayır ve şerle karşılaşmaktadır. Bütünüyle bunlar bir imtihan ve tecrübe içindir.”3 İbn Kesir ise tefsirinde şöyle der “Sizi; kim şükredecek, kim inkar edecek, kim sabredecek, kim ümit kesecek görelim diye bir keresinde musibetlerle diğer bir keresinde nimetlerle deneriz “sonunda Bize döndürüleceksiniz(de, size amellerinizin karşılığını vereceğiz.” 4. İşte hem ayeti kerimenin mealinde hem de tefsirlerinde anlatıldığı üzere insanlar her an bir imtihana tabi tutulmaktadırlar ve nihayetinde herkes ama herkes mutlaka ölümü tadacak ki; ondan kaçış mümkün değil. Yaratılmış olan her şeyAllah Teala’ya döndürülecektir.
Değerli okuyucu! Burada mümine yakışan şudur ki, bir fani olduğunu bilecek, bir imtihan için dünyada olduğunun idrakine varacak ve bütün zamanını en iyi bir şekilde değerlendirerek bütün gayretini ALLAH Teala hazretlerinin rızasını kazanmak için sarfetmektir, yani kısaca ne için yaratıldığını, ne için yaşadığını ve neyi hedeflediğini iyi bilip, en kıymetli hazinesi olan zamana sahip çıkmaktır.
2 VUKUF-U ADEDİ
Değerli okuyucu! Bir önceki kuralda zamanı en iyi bir şekilde değerlendirmekten bahis ettik. Bu kuralda ise, bir önceki kuraldan daha da derine inerek nefese sahip olmayı tavsiye eder. Çünkü bir ayeti kerimede mealen " De ki: " Kendisin den kaçtığınız ölüm, mutlaka sizi bulacaktır..." 5 buyurulmaktadır. Bu ayeti tefsir ederken Ömer Nasuhi Bilmen tefsirinde şöyle demektedir “Ölüm bir gün (size gelip kavuşacaktır.) sizi hiçbirşey o ölümdan kurtaramıyacaktır.” 6 aynı ayetin tefsirinde ise Seyyid Kutubtefsirinde şöyleder “ Nesiller arasında hiç pörsümeyen bir gerçek vardırki insanlar onu çoğu kere unuturlar. Halbuki nerede olurlarsa olsunlar bu gerçek yakalayıverir kendilerini... Bu hayat elbette birgün son bulacaktır... Bu hayatta Allah’tan uzaklaşmanın sonu O na varmakla neticelenecek...” 7 Elmalı ise tefsirinde şöyle demektedir “Siz asla Allah’ü tealanın hükmünden kaçamayacaksınız, er geç ölüm sizi yakalayacak ve Allah’ü tealanın huzuruna çıkacaksınız.” 8 İşte hem ayeti kerimenin mealinde hem de tefsirlerinde insanın her an ölümle karşı karşıya olduğu hatırlatılmaktadır. Değerli okuyucu! O zaman mümine yakışan şudur ki, aldığı her nefesi son nefesiymiş gibi değerlendirerek, her nefesinde belirli adetlerde veya yapabildiği kadar ALLAH Teala hazretlerini zikretmeye çalışmaktır. O’na en güzel bir biçimde kulluk etmek ve HAK Tealayı daima hatırda tutarak ömür sermayesini en güzel bir şekilde değerlendirmektir. Cenab-ı Mevla cümlemizi bu idrak üzere yaşayanlardan eylesin amin.
3 VUKUF-U KALBİ
Değerli okuyucu! Şunu da bilmemiz gerekir ki bu esasın diğer iki esastan farklı bir yönü vardır. O da kalbi ALLAH sevgisinden mahrum eden dünyevi geçici muhabbetlerden temizleyerek en güzel bir şekilde ALLAH teala hazretlerini sevmektir. Bir ayeti kerimede mealen " Ey insanlar! Şüphesiz size Rabbinizden bir öğüt ve gönüllere şifa, Müminlere hidayet ve rahmet olan(KUR'AN) gelmiştir " 9 buyurulmaktadır. Bu ayeti tefsir ederkenÖmer Nasuhi Bilmen şöyle demektedir “ Kalplerdeki cehaleti, çirkin huyları, bozuk inançları giderecek olan bir deva, gelmiştir. Kur’an-ı Hakim’in tavsiye ettiği faziletlere, güzel hareketlere riayet edildiği takdirde manevi hastalıklar, ruhi üzüntüler zail olup gider. (Ve müminler için bir hidayet) Delaletten kurtaracak bir rehberi saadet gelmiştir.” 10 aynı ayetin tefsirinde ise Seyyid Kutub şöyle demektedir “Evet bu kitap kalbinizi iyi etmek, size afiyet ve huzur vermek, rahat, emniyet, sükün ve imanla birlikte selamet vermek için gelmiştir... Bu kitap imandan payını almış gönüller için sonsuz bir hidayet kaynağıdır.” 11 İbn Kesir ise bu ayetin tefsirinde şöyle der “Allah teala yaratıklarına, şerefli elçisine Kur’an-ı Azim’i indirmek suretiyle ihsanda bulunduğunu haber veriyor. Ey insanlar size Rabbınızdan kötülüklerden men’eden bir öğüt, göğüslerde olan şüphe ve tereddütleri, onlardaki pislikleri gideren bir şifa, müminler, tasdik edenler ve içindekileri iyice anlayanlar için Allah’tan bir hidayet ve rahmet gelmiştir.” 12 Elmalı ise tefsirinde şöyleder “Kur’an-ı Kerim’de bulunanların hiç birisi bir insan işi değildir. O kitap size öğüt vermek ve sizin kalbinizi sürura kavuşturmak için Rabbiniz tarafından gönderilmiştir.Bu kitap, kendisine inananlar için sonsuz bir kurtuluş kaynağıdır, tam bir rahmettir.” 13. Başka bir ayette ise mealen " Öyle dönüş yapanlarki: İnanırlar ve ALLAH'ın zikriyle kalbleri mutmain olur. Şüphesiz, kalbler ancak ALLAH'ın zikriyle huzur ve sukun bulurlar. " 14 buyurulmaktadır. Bu ayetin tefsirinde ise Ömer Nasuhi Bilmen şöyleder “Evet... Onlar, o hak’ka teveccüh edenler (o zatlardırki) onlar (Allah’ın zikriyle kalpleri mutmain) sükunetyab, vicdan ıstırabından beri (olduğu halde iman etmişlerdir.) Kendilerinde hiçbir şüphe kalmamıştır. Maahaza bu gibi zatlar, azamet-i ilahiyeyi düşünürler... El gıpte öyle ulvi bir halet-i ruhiyeye nail olan müminlerin haline.” 15Seyyid Kutub ise tefsirinde şöyleder “Allah’ı anmakla mü’minlerin kalblerinin huzura kavuşması gerçeğinin çok derin anlamı vardır ve bunu ancak iman aydınlığından nasibini almış ve Allah’a mülaki olmuş kalbler anlarlar.... Bu Allah’a sığınanların... Bu Allah’ın zikriyle huzura erenlerin... Allah onların varacağı yeride güzelleştirmektedir.” 16 İbn Kesir ise tefsirinde şöyleder “Allah’ın tarafına meyledip O’nunla kalbleri hoş olmuş, O’nu zikretme sırasında huzur bulmuş, mevla ve yardım edici olarak O’ndan razı olmuştur. Gerçekten kalbler, ancak Allah’ı anmakla huzura kavuşur, ve O, buna gerçekten layıktır.” 17 Elmalı ise tefsirinde şöyleder “Allah’ü tealayı zikretmek, daima O’nu anarak, her an O’nun kontrolü altında olmanın idraki içinde O’na teslim olmaktır. Kalbler böylece sükunete erer. O'ndan başka herşey terkedilirse, fani ve boş olan şeylerin yerini, Ezeli ve Ebedi olan Allah'ü teala alır ve kalbler bu yüksek derecenin büyük hazzını yaşarlar." 18. İşte hem birinci hem de ikinci ayeti kerimenin meal ve tefsirlerinde kalblerin yegane şifasının Allah'ın kitabı ve O'nu daima anmak, yani her'an devamlı zikretmek olduğu belirtilmektedir. Değerli okuyucu! Burada mümine yakışan şudur ki, yukarda belirttiğimiz gibi ALLAH'ı sevmenin yegane yolu dünyevi şeylere itibar etmemektir. Buda ancak şunun la mümkün olabilir. Az önceki ayetlerde belirtildiği üzere KUR'AN-I KERİM kalblerin yegane şifasıdır. Bu dünyevi (manevi) hastalıklardan kurtulmanın yegane yoluALLAH'ın kitabına uymaktır, ayrıca bir önceki esasa da riayet etmektir. Yani insan her aldığı nefesi son nefes kabul eder ise, onu daha iyi değerlendirir ve bir nefeste bir defa değil birden fazlaALLAH demeye çalışır. İşte o zaman kalb mutmain olur. Çünkü az önceki ayeti kerimede, kalbin yalnız ALLAH'ın zikriyle mutmain olarak huzura kavuşacağını ALLAH teala hazretleri bizlere bildiriyor. İşte insan bunlara titizlikle riayet edecek olursa, ondamuhabbetullah hasıl olur, bir insan Rabbini sevip O nun rızasına uygun yaşar ise ALLAH'ta o kulunu sever bu ne büyük bir nimet öyle değil mi? İşte kalbler ALLAH'ın zikriyle mutmain olunca ne olur bilirmisin? Şu ayeti kerimelerin mealleri senin ve bizim içinde tezahür eder, ALLAH teala hazretleri buyuruyorki " Ey mutmain olmuş nefs. Razı olarak ve kendisinden razı olunmuş olarak Rabbine dön. Ve kullarımın arasına gir.Ve cennetime gir. " 19elhamdulillah bu ne büyük bir nimet ve ne büyük bir devlet.
4 HOŞ DERDEM
Değerli okuyucu! Bu esasta ki amaç ise " NEFESİN HER GİRİŞ VE ÇIKIŞINDA NEFSİ GAFLETTEN MUHAFAZA ETMEKTİR " yani daha önceki esaslara ilave olarak, her nefesinde ALLAH tealayı hatırında tutmaktır. Her ne kadar sen onu göremiyorsan bile, O nun seni gördüğünü bilerek O na güzel bir şekilde ibadet etmektir. Buna dikkat edilirse ibadetlerde ihlas hasıl olur çünkü sen O nu görmesen bile " Hiç şüphesiz ALLAH, yaptıklarınızı çok iyi görendir. " 20buyurulmaktadır. Bu ayeti tefsir ederken Ömer Nasuhi Bilmenşöyle demektedir “ O’nun zatı kibriyasına hiçbir şey gizli kalamaz. Binaenaleyh muhlıs olanlarında, Riyakar bulunanlarında hallerine vakıftır. “ 21 İbn Kesir ise tefsirinde şöyleder “ Kullarının amellerinde hiçbir şey O’na gizli kalmaz, buyurmaktadır. “ 22.
Değerli okuyucu! Ayet-i kerime mealine ve tefsirlerine baktığımızda karşımıza çıkacak sonuç, ALLAH teala hazretleri seni çok iyi görmektedir, böyle olunca da, daima ALLAH teala hazretleri hatırda tutulur ise mümin nasıl olurda helali terk edip de harama meyleder ve yönelir?
5 NAZAR BER KADEM
Değerli okuyucu! Şunu da bilmemiz gerekir ki bu esastan murad edilen şey, insanın yürürken dikkatini ayağının ucuna doğru yöneltmesidir. Çünkü daha önceki kurallarda olduğu gibi, amaç gözü malayani olan boş ve nefsani şeylerden koruyarak ALLAHtealayı hatırdan çıkarmamaktır. Ömür sermayesini en iyi şekilde değerlendirmektir. Eğer insan böyle yapmayacak olursa, o zaman dikkatini etrafındaki şeylere kaptırır. Mesela şu asrımızda kadınların giyimleri malum, bir ayeti kerimede mealen " Nefis kötülüğü emreder durur. " 23 buyurularak insanların nefsin yaptığı telkinlere dikkat etmesi bildirilmektedir. Oysaki nefis duyu organlarına bağlı olarak tepki gösterir. Böyle bir giyim içerisindeki kadınlardan için nefis telkin etse etse ancak zinayı telkin eder. Eğer kişi dikkatini adımının ucuna çevirir ise nefsin böyle bir telkinde bulunması da mümkün olmaz. Allah Teala hazretleri cümlemizin nefsini hayırla ıslah eylesin amin.
6 SEFER DER VATAN
Değerli okuyucu! ALLAH teala hazretleri bir ayeti kerimede mealen " Ve İbrahim: " Ben Rabbime gidiyorum. O, bana yol gösterecektir. " 24 buyurmaktadır. Bu ayeti tefsir ederken Ömer Nasuhi bilmen tefsirinde şöyle demektedir “ (ve) İbrahim aleyhisselam (dedi ki: Şüphe yok ben) bu diyardan ayrılacağım, ibadet ve taatıma devam edebileceğim bir diyara gideceğim.” 25Seyyid Kutub ise tefsirinde şöyle der “ Bu gidiş bir hicrettir. Nefis ve ruh çapında bir hicret Geçmiş hayatında ne kalmışsa hepsini geride koyup, terkedip giden bir hicret. Bu babasını, kavmini, ehlini, evini,vatanını ve kendisini yeryüzüne ve insanlara bağlayan herşeyi terkediş vardır...” 26 İbn Kesir ise tefsirinde şöyleder “ Allah teala, Halil’i İbrahimden haber veriyor. Allah teala kavmine onu destekleyipte o, görmüş oldukları bunca büyük mucizelere rağmen onların imanından ümit kestiği zaman hicret ederek aralarından çıkıp ayrılmış ve böyle demişti...” 27 Hz İbrahim AS’ınbu hitabı onun Hak Teala hazretlerinin yoluna ne kadar bağlı olduğunu göstermektedir.
Değerli okuyucu! İnsanlarda bir takım kötü huylar vardır. mümine layık olan odur ki, bir insanın bir beldeden bir başka beldeye sefer eylemesi gibi bu kötü huylardan vatan babında olan yaratılış gayesine hicret etmesi gerekir. Yani bütün kötü huylardan güzel ahlaka yönelmesi lazımdır. Peki güzel ahlak nedir? Dersen, sana ALLAH Rasulünün hayatına bakmamız gerekir derim. Çünkü onun hayatı tamamıyla Allah’a itaatin göstergesi olan KUR'AN-I KERİM'e bağlılıktır, onun hayatı da daima sefer üzerine geçmiştir ama bu seferler kainata hakikatı yayma seferleridir. Ama o seferlerden önce bir Mekke dönemi vardır ki onun ve sahabelerinin en çetin imtihanlara tabi tutuldukları ve ilahi tecelliye doğru hicret ettikleri dönemi kapsar. Artık Medine ye sefer vardır. Yani zahirde küfrün hakim olduğu beldeden hakikatların hakim olduğu beldeye Medine ye hicret vardır. İşte bu hicretin sonucunda kainat huzura kavuşmuştur. İşte bu hadise gibi insanlarda kendi iç alemlerinde böyle bir hicreti gerçekleştiremedikleri sürece Medine devri ve dönemi tekraren yaşanmayacaktır. Çünkü o dönemden evvel bin bir meşakkat ve çile vardır. Ama bilirmiyiz ki insanı olgunlaştıran sabrıdır, ama sabrı da olgunlaştıran çiledir.
7 HALVET DER ENCÜMEN
Değerli okuyucu! Tasavvuf ilmiyle meşgul olan bazı alimler, uzlete çekilerek uzun zaman yıllarca insanlardan ayrı ve uzak kalmak yoluyla nefislerini ıslaha çalışmışlardır. Tabi ki bundaki amaçları ALLAH Teala hazretlerini daha çok hatırda tutabilmek için dünya meşguliyetlerinden uzak durmaktır. Oysa Nakşibendi Tarikatı'ndaki bu esas bir önceki yolun tam aksine, halkın içindeHAK'kı daima hatırda tutmayı prensip edinmiştir. Zaten bir ayeti kerimede mealen " Ne bir ticaret nede alış veriş, onları ALLAH'ı zikretmekten, namaz kılmaktan, zekat vermekten alıkoymaz. Onlar kalblerin ve gözlerin döndürüldüğü bir günden korkarlar. " 28 buyurulmuştur, Bu ayetin tefsirinde iseÖmer Nasuhi Bilmen şöyleder “ O abit, zahit kullar, ya hallerine kanaat ederek zahidane bir hayat geçirirler, daima ibadet ve taatla uğraşır dururlar, yahut hem dini vazifelerini yaparlar, hemde meşru surette ticaretleriyle, alış verişleriyle meşgul olurlar, bu dünyevi meşguliyetleri, kendilerinin dini vazifelerine engel olmaz... havfı ilahi ile titreyen kalbleri, kendilerini daima zikr ve fikre sevkeder, onlar gafil bulunmazlar, daima havf ve haşyet üzere uyanık bir halde bulunurlar.” 29 İbn Kesir ise tefsirinde şöyleder “ Dünya, dünyanın süs ve zineti, alış-verişin ve kazancının lezzeti, onları kendilerinin yaratıcısı ve rızık vericisi olan Rablarını anmaktan meşgul edip alıkoymaz.” 30 Elmalı ise tefsirinde şöyleder “ Dünya meşgalesinin, salih kimselerin, Allah’ü Teala ve Rasulünün istediği yolda gitmelerine mani olamayacağı açıklanmaktadır.” 31. İşte bu ayeti kerimede açıkça belirtildiği üzere dünyevi ihtiyaçların temini, o iman sahiplerini Rablerini hatırlamaktan, O nun ayetlerini tefekkür etmekten, O na kulluk etmekten alıkoyamaz. Mana itibariyle kısaca halk içerisinde HAK'la beraber olmak anlamına gelen bu esasın az önceki ayeti kerime mealinin çok kısa bir mukaddimesi olması, bu yolun KUR'AN'a sımsıkı nasıl bağlı olduğunun bir göstergesidir. Allah cümlemizi sırat-ı müstakimden ayırmasın.
8 YAD GERD
Değerli okuyucu! Bu esasta ise kısa olara kelimeyi tevhidi nefesimizi tutarak tekrar etmek, manasını tefekkür etmemiz telkin edilmektedir. Buna riayetle kişi fani alemde dahi bir hiç olduğunu idrak eder. Çünkü bunu yaparken nefesini tuttuğu zaman bu hale belirli bir süre dayanabilir. Eğer ALLAH Teala havayı içeren gazları yaratmamış olsaydı, nefes alamadığı için akıbet malum. Bu durumda kişi hayatını kaybetse bile, ALLAH teala hazretleri hala hayat sahibidir. Bu hal üzere mümin kendisini HAK Tealanın gücü, kuvveti, kudreti karşısında bir hiç sayar ve ALLAH Tealanın ihsanı, ikramı olan o havayı tekraren soluyarak şükrünün ne kadar az olduğunun idrakine varır.
9 BAZ GEŞT
Değerli okuyucu! Bu esas, bir öncekinin devamı gibidir. Kişi nefesini tutup YAD GERD deki anlatılan zikri gerçekleştirdikten sonra, ikinci nefesi almadan önce, yani iki nefes arasında " İlahi ente maksudi ve rıdake matlubi " der bunun manası ise şudur " İlahi! Benim maksudum Sen'sin ve maksadım Sen'in rızandır. " bu cümle zaten her müminin en büyük ve tek hedefi olmalıdır. Çünkü bir ayeti kerimede mealen " İşte ey mutmain olmuş nefs! Razı olarak ve kendisinden razı olunmuş olarak Rabbine dön! Kullarımın arasına gir! Cennetime gir... " 32 buyurulmaktadır. İşte bu bu ayeti kerimenin tefsirinde Ömer Nasuhi Bilmen şöyleder “ Ey emin, inşirah-ı ruha sahip, nezih itikat ile muttasıf şek ve şüpheden müteberri ve cenab-ı hakkın zikriyle, muhabbetle kalbini tenvire muvaffak bulunan mü’min zat!... Kerim mabudunun huzur-i manevisine teveccüh et, O’nun va’d buyurmuş olduğu bir mahalli keramette, bir cennet-i alaya gidiver.(Sen) sana verilen nimetlerden (Razı) olunduğu halde (O) Kerim Rab’bin (de senden razı olarak!...) öyle pek ulvi bir makama nail ol. Ey nefs-i mutmainne!... Sende mükerrem kullarımın zümresine dahil ol...”33 Elmalı ise tefsirinde şöyleder “ Şimdide Allah’ü tealaya gönül bağlayanların akıbetine geçiliyor. Hakkı önce anlamış, iman etmiş, iman ve ihlas ile Rabbine hayır takdim etmekte bulunmuş olan her mutmainne nefsede, Rabbi Alla’ü teala diyecekki: Ey o mutmain nefs! Bana ihlas ile kulluk eden halis salih kullarımın arasına katıl. O halis kullarla birlikte cennetime gir.” 34 ayeti kerimelerin tefsirinden sonra diyebiliriz ki; bir önceki esasta kişi ALLAH Tealanın bir olduğuna, kendisinin de ne kadar aciz olduğuna ve ALLAHTealanın ne kadar lütufkar olduğuna kanaat getirdiği zaman, işte bu konularda nefsi mutmain olmuş demektir. Bu hal üzere Rabb'inden de razıdır çünkü " Razı olarak " deniliyor bu kaidede söylenmesi istenen cümlelerle de O nun rızasını istiyor. Çünkü ayette " Kendisinden razı olunmuş olarak Rabb'ine dön..."buyurulmaktadır. Cenab-ı Mevla cümlemizi rızasına erdirdiği kullarından eylesin amin.
10 NİGAH DAŞT
Değerli okuyucu! Bu esasta ise kısaca, Kalb'de yalnız ALLAHTealayı anmak ve bu halin muhafaza edilmesi anlatılmaktadır. Çünkü bir ayeti kerimede mealen " Hiç şüphesiz, " RabbimizALLAH'tır diyen, sonra istikametli bir hayat yaşayanların... " 35buyurulmaktadır. Bu ayetin tefsirinde Ömer Nasuhi Bilmenşöyleder “ Allah tealanın rububiyetini, haalikıyetini, vahdaniyetini ikrar ettiler (Sonra istikamette bulundular) bu itikatlarında sebat edip durdular, mükellef oldukları vazifeleri kemal-i ihlas ile ifaya devam eylediler.” 36 Seyyid Kutub tefsirinde şöyleder “Rabbimiz Allah’tır sözünün doğrultusunda yürümek onun hak ve hakikatine bağlanmak, o gerçeği vicdanların içinde hissetmek, hayatta duymak, gereklerine dayanmak şüphesizki çok hemde çok büyük bir şeydir. O nispettede zordur.” 37 Elmalı ise tefsirinde şöyleder “ Müminler, Allah’ü Tealanın birliğini ve rububiyetini tasdik edip, şirke dönmeden bu ikrarda sabit kalarak gereğini yaptılar.” 38 yani kişi önce iman edecek daha sonrada onu muhafaza edecek, işte bu kaidede sahip olunan iyi hallerin elde edildikten sonrada muhafaza edilmesinin gerekliliği ifade edilir.
11 YAD DAŞT
Değerli okuyucu! Bu esasta diğer önceki esasların tamamını içine almaktadır. ama kısaca diyebiliriz ki, her an ALLAH Tealanın sıfatlarını ve bakılan her yerde ALLAH tealanın mahlukatı üzerindeki tasrrufatını onların nasıl yaratıldığını ve nasıl yok olduklarını ama her şeye rağmen O nun baki olduğunu tefekkür edilmesi demektir.
NOTLAR
1 (Enbiya/35)
2 (Kur’an-ı Kerimin Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri) – Ömer Nasuhi Bilmen
3 (Fizilal’il Kur’an) – Seyyid Kutub
4 (Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri) – Tef-sir el-Kur’an el-Azim – İbn Kesir
5 (Cuma/8)
6 (Kur’an-ı Kerimin Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri) – Ömer Nasuhi Bilmen
7 (Fizilal’il Kur’an) – Seyyid Kutub
8 (Hak Dini Kur’an Dili) – Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır
9 (Yunus/57)
10 (Kur’an-ı Kerimin Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri) – Ömer Nasuhi Bilmen
11 (Fizilal’il Kur’an) – Seyyid Kutub
12 (Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri) – Tef-sir el-Kur’an el-Azim – İbn Kesir
13 (Hak Dini Kur’an Dili) – Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır
14 (Rad/28)
15 (Kur’an-ı Kerimin Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri) – Ömer Nasuhi Bilmen
16 (Fizilal’il Kur’an) – Seyyid Kutub
17 (Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri) – Tef-sir el-Kur’an el-Azim – İbn Kesir
18 (Hak Dini Kur’an Dili) – Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır
19 (Fecr/27-28-29-30)
20 (Bakara/265)
21 (Kur’an-ı Kerimin Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri) – Ömer Nasuhi Bilmen
22 (Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri) – Tef-sir el-Kur’an el-Azim – İbn Kesir
23 (Yusuf/53)
24 (Saffat/99)
25 (Kur’an-ı Kerimin Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri) – Ömer Nasuhi Bilmen
26 (Fizilal’il Kur’an) – Seyyid Kutub
27 (Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri) – Tef-sir el-Kur’an el-Azim – İbn Kesir
28 (Nur/37)
29 (Kur’an-ı Kerimin Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri) – Ömer Nasuhi Bilmen
30 (Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri) – Tef-sir el-Kur’an el-Azim – İbn Kesir
31 (Hak Dini Kur’an Dili) – Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır
32 (Fecr/27-28-29-30)
33 (Kur’an-ı Kerimin Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri) – Ömer Nasuhi Bilmen
34 (Hak Dini Kur’an Dili) – Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır
35 (Fussilet/30)
36 (Kur’an-ı Kerimin Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri) – Ömer Nasuhi Bilmen
37 (Fizilal’il Kur’an) – Seyyid Kutub
38 (Hak Dini Kur’an Dili) – Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır
.
6- Hatme-i Hacegan
Kategori: İslam tasavvufu ve Nakşibendiyye esasları
HATME-İ HACEGAN
Değerli okuyucu! Hatme-i Hacegan Nakşibendi tarikatına has bir zikir çeşididir. Bu nedenle öncelikle zikrullah ile ilgili kısa bir bilgi verdikten sonra, Hatme-i Hacegan’la ilgili bilgi edinmek daha faydalı olacaktır.
Z İ K R U L L A H
Değerli okuyucu! Şunu da bilmemiz gerekirki KUR'AN-I KERİM'de zikirle ilgili pek çok ayeti kerime vardır. Ama biz burada zikrin temel özelliklerini ve zikretmenin hükümlerini açıklayan bazı ayeti kerimelerin meallerini vermeye çalışacağız.
" Ey müminler! ALLAH'ı çokça zikredin ve sabah akşam O nu tesbih edin. " 1
" Beni zikredinki; bende sizi zikredeyim. " 2
" ALLAH'ı çok zikredinizki; kurtuluşa eresiniz. " 3
" Namazı bitirince, ayakta, otururken, ve yanınız üzerinde yatarken ALLAH'ı zikredin. " 4
" Ey iman edenler! Herhangi bir düşman topluluğu ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve ALLAH'ı çokça zikredinki; başarıya erişesiniz. "5
" Onlar öyle erkişilerdirki; onları ne bir ticaret, ne de herhangi bir alış-veriş ALLAH'ı zikretmekten, namazı kılmaktan ve zekatı vermekten alıkoymaz. Onlar, kalblerin ve gözlerin (dehşetten) allak bullak olduğu bir günden korkarlar. " 6
" Şüphesiz münafıklar, ALLAH'a oyun etmeye çalışıyorlar; halbuki ALLAH onların oyunlarını başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve ALLAH'ı çok az zikrederler. " 7
" Rabbini, nefsinde, yalvararak ve korku içinde, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikret. Gafillerden olma! " 8
" ALLAH'ı çok zikreden erkek ve kadınlara ALLAH, bir mağfiret ve büyük bir mükafat hazırlamıştır." 9
Değerli okuyucu! Biraz uzun olmakla birlikte sahihliği hakkında ittifak edilmiş olan bu hadisi şerifi iyice okuyalım.
Hz Ebu Hureyre RA'dan rivayet olunan bir hadisi şerife göre Rasulullah SAV efendimiz buyurdularki. " Muhakkak ALLAH'ın yollarda dolaşan, zikir ehlini arayan melekleri vardır. ALLAH'ı zikreden bir topluluk görürlerse: Geliniz, hacetinize, diye nida ederler. O zikredenleri dünya semasına kadar kanatlarıyla kuşatırlar. Rableri, kullarının durumunu onlardan daha iyi bildiği halde, onlara:
- Kullarım ne diyorlar? diye sorar
- Seni tesbih ediyorlar, Seni tekbir ediyorlar, Sana hamd ediyorlar ve Seni ululuyorlar, derler.ALLAH:
- Onlar Beni gördülermi? buyurur. Melekler:
- Hayır, Vallahi, Seni görmediler, derler. ALLAH:
- Şayet Beni görseler nasıl olurdu? buyurur. Melekler:
- Şayet seni görselerdi, Sana daha sağlam ibadet eder, Seni daha fazla ulular ve Sana daha çok tesbih ederlerdi, derler. ALLAH:
- Benden ne istiyorlar? buyurur. Melekler:
- Senden cennet istiyorlar, derler. ALLAH:
- Onlar cenneti gördülermi? buyurur. Melekler:
- Hayır, Vallahi, Ya Rabbi, cenneti görmediler, derler. ALLAH:
- Şayet onlar cenneti görseler nasıl olurdu? buyurur. Melekler:
- Şayet onlar cenneti görseler, ona daha şiddetle hırs duyarlar, onu daha şiddetle isterler ve onun hakkında rağbetleri dahada artar, derler. ALLAH:
- Onlar neden sığınıyorlar? buyurur. Melekler:
- Cehennemden, derler. ALLAH:
- Onlar cehennemi gördülermi? buyurur. Melekler:
- Hayır, Vallahi, onu görmediler, derler. ALLAH:
- Onu görselerdi nasıl olurdu? buyurur. Melekler:
- Şayet onu görselerdi, ondan daha şiddetle kaçarlardı. Daha şiddetle korkarlardı derler. ALLAH:
- Sizi şahid tutuyorum ki Ben onların günahlarını mağfiret kıldım buyurur. Meleklerden bir tanesi:
-Aralarında onlardan olmayan filanda var, bir hacet için gelmişti, der. ALLAH:
- Onlar öyle bir cemaat ki onlarla oturan kimseler şaki olamazlar, buyurur. " 10
Değerli okuyucu! Zikir hakkındaki bazı ayetlerin tefsirlerini daha önceki bölümlerde vermiştik. Ancak tekrar etmekte fayda olacağı için burada da istifadenize sunmaktayız. Seyyid KUTUB RA Ahzab suresinin 41-42 ci ayetlerini açıklarken şöyle söylemektedir. " İnsan kalbi yüce Allah ile ilişki kurmadığı, O'nunla başbaşa olmadığı anlarda boştur. İhtirasların oyuncağıdır. Şaşkındır. Allah (c.c.)'ı andığı anlarda dolu, ciddi ve kararlı olur.Allah (c.c.), sabah ve akşam durumları değiştiriyor, karanlığı aydınlığa, aydınlığı karanlığa dağiştirerek kendisinin kalıcı ve sürekli olduğunu ve bütün varlıkların, O'nun gözetimine ve lutfuna muhtaç olduğunu belirterek, kendisini zikretmemizi tenbih ediyor. " yine son devrin büyük alimlerinden Bediüzzaman Said-i NURSİ KS Mesnevi-i Nuriyede zikir hakkındaki görüşlerini şöyle beyan etmektedir. " Eyyühel aziz! Kelime-i tevhidi tekrar ile zikre devam etmek kalbi pey çok şeylerle bağlayan bağları kırmak içindir ve nefsin tapacak derecede sanem ittihaz ettiği mahbublardan yüzünü çevirtmektir.Eyyühel aziz! Tohum olacak bir habbenin kalbi yani içi delindiği zaman elbette sünbüllenip neşvünema bulamaz, ölür gider. Kezalik insandaki "ene" zikrin şua ve harareti ile yanıp delinirse, büyüyüp gafletle firavunlaşamaz. Ve alemlerin sahibine isyan edemez. O zikr-i ilahi sayesinde ene mahvolur.İşte Nakşibendiler, zikir hususunda ittihaz ettikleri, zikr-i hafi sayesinde, kalbin fethi ile ene ve enaniyet mikrobunu öldürmeğe ve şeytanın emirleri olan, nefs-i emmarenin başını kırmağa muvaffak olmuşlardır. Kezalik, Kadiriler de zikr-i cehri sayesinde tabiat tağutlarını tarumar etmişlerdir. " Üstadın gerek bu anlattıkları ve gerekse Risale-i Nur Külliyatı'nın muhtelif bölümlerinde zikir konusunu işlerken en çok üstünde durduğu zikrin terbiye edici ve insanı kemale erdirici bir nimet-i ilahi olduğudur.
Değerli okuyucu! Ayet, hadis ve bazı alimlerin görüşlerini okuduk. Konuyla ilgili daha fazla bilgi için Tasavvufun Esasları – Devamlı Zikir bölümüne müracaat ediniz.
Zikrullah hakkında verdiğimiz bu kısa bilgiden sonra artık Hatme-i Hacegan konusuna geçebiliriz.
HATME-İ HACEGAN
Değerli okuyucu! Her tarikatın kendi usullerine göre tertipleyip, düzenleyip ve icra ettiği bir zikir çeşidi vardır. Devran , Sema, Zikri Kıyam, Darb-ı Esma ve Hatme-i Hacegan bunlardan başlıcalarıdır. Biz burada Nakşibendi Tarikatına has olan Hatme-i Hacegan zikri hakkında ve adapları ile ilgili kısa bilgiler vereceğiz.
Hacegan "hace"nin çoğulu olup, farsça bir kelimedir. Hace; şeyh, alim, büyük üstad manalarına gelmektedir. Hatme ise, bazı surelerin, ayet-i kerimelerin, salatü selamların ve belirli tesbihatların yapıldığı bir zikir meclisidir. Şu halde demek ki hatme-i hacegan demek; Şeyhlerin zikri, alimlerin zikri, büyük üstadların zikri gibi güzel bir mana içermektedir. Bu toplu zikir çeşidi Nakşibendi Tarikatına has olduğu için, bu tarikata ismini veren Hace Bahauddin Nakşibend k.s. hazretlerinin bu konu hakkındaki görüşlerini kısaca aktardıktan sonra, bu yolun büyüklerinin yani hocalarımızın, şeyhlerimizin, üstadlarımızın Hatme-i Hacegan tariflerine birlikte bir göz atalım.
Şahı Nakşibend (k.s.) Makamatı Bahaiyye adlı kitabında şöyle buyuruyor. “Seyrü sulüka başlayan bir mürid, günlük evradını yaparken hatme meclislerindende mahrum kalmamaya azami gayreti gösterir. Sadıklarla beraberlik ilahi bir emirdir. Bu beraberlik ruhani olursa buna; rabıta denir ki bu, tasavvufun temel prensiplerinden birisidir. Hatm-i hacegan, hem cismani hemde ruhani bir beraberliktir.” 11
Mevlana Halid-i Bağdadi k.s. hatme tarifi;
Evvela 25 kerre istiğfar olunur. Bu 5 veya 15 de olur. Sonra gözler yumularak rabıta-i şerifle beraber kalbe nazar edilir. önce 7 tane fatihayı şerif okunur, 100 salavatı şerife , 79 elem neşrahleke suresini okuduktan sonra 1001 ihlas-ı şerif okunup, tekrar 7 fatihayı şerife ve 100 salavat-ı şerife ile birde aşr-ı şerif okunarak duası yapılır ve vukuf-u kalbiye her zaman dikkat edilir. 12
Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi k.s. hatme tarifi;
Nakşibendiyye ve halidiyyede müridlerin bir araya gelerek, şeyhlerinin izin ve denetimi altında yaptıkları toplu zikrin adına "hatm-i hacegan" adı verilir. Önce mürşidin işareti ile, istiğfar edilerek zikre başlanır. Bu istiğfar mürşidin isteğine üzerine 15 veya 5 defada olabilir. Sonra gözler yumularak, rabıta ile birlikte kalbe nazar edilir. Önce 7 fatiha okunur, daha sonra 100 salavat-ı şerife, 79 inşirah suresi ve 1001 ihlası şerif kıraat edilir. Sonra tekrar yine 7 fatiha ve 100 salavat okunur. Sonunda bir aşr-ı şerif okunarak, şeyh tarafından yapılan duaya hep birlikte amin denilerek hatm-i hace nihayete ermiş olur. Hatim sırasında, vukuf-ı kalbiye dikkat edildiği gibi, silsilenin ve ulu meşayihin de ruhen bu mecliste bulundukları düşünülerek gerekli edebi muhafaza etmek ayrıca lüzumludur. 13
Mahmud Es'ad Coşan Hoca Efendinin hatme tarifi;
Zikirde daire şeklinde halka olmak, efendimiz zamanından gelme bir şekildir. Nakşi tarikatında hatm-i hacegan yapılırken tek sıra olmanın faydası şu; hatm-i haceganın 7 fatihası 7 kişi tarafından okunurken, hoca efendi dahil sağdan 7 kişi okuyacak. Sonra salavatı şerifeler ve inşirah suresi, ihlaslar bitince yine fatiha! denildiği zaman bu sefer hoca efendi dahil soldan 7 kişi 7 fatihayı okuyacak sonra yine salavatı şerifler....O bakımdan bu böyle bilinsin diye böyle bir sıralama vardır.14
Şehrimizde (Sivas) Metfun İsmail Hakkı Toprak k.s. hatme tarifi;
Hatme yapacak kardeşlerimiz içlerinden birini seçerler, seçilen kardeşimiz yanına 1 yardımcı alır buna hatme çavuşu denir. hatme sırasında herkes daire şeklinde dizilir. Gözler yumulur ve hatim bitene kadar kimse gözünü açamaz. Önce istiğfar edilir. Seçilen kişi dahil sağdan 7 kişi fatiha okur, sonra 100 tane salavat-ı şerife okunur, bu defa 79 adet elemneşrahleke okunur, sonra 1001 adet ihlas suresi okunur, sonra seçilen kişi dahil soldan 7 kişi fatiha okur, daha sonrada 100 salavat-ı şerife okunarak cemaatten 1 kişi aşrı şerif okuyup, hatmeyi yaptıran kişinin silsile-i şerifi okuyarak du etmesinden sonra hatme bitirilir. 15
HATME-İ HACEGAN ÇEŞİTLERİ
Değerli okuyucu! Üç çeşit Hatme-i Hacegan vardır. Şimdi sırasıyla bunları beraber okuyalım.
1-Büyük hatme;
Cemaatin 10 kişiden fazla veya, imam hariç inşirah suresini bilen 10 kişi hazır bulunur ise büyük hatme yapılır. Büyük hatmede toplam 14 fatiha, 200 salavat, 79 inşirah suresi ve 1001 ihlası şerif okunur. Bu okuyuşların sırası ise şöyledir.
1-7 fatiha suresi,
2-100 salavatı şerife,
3-79 inşirah suresi,
4-1001 adet ihlas suresi,
5-7 fatiha suresi,
6-100 salavatı şerifedir. 16
2-Küçük hatme;
Cemaat 10 kişiden az veya imam hariç inşirah suresini bilen 10 kişiden az olursa küçük hatme yapılır. Küçük hatmede toplam 14 fatihayı şerif 200 salavatı şerif ve 500 adet "Ya Baki Entel Baki" okunur. Küçük hatmede inşirah suresi ve ihlas suresi okunmaz. Bu okuyuşların sırası ise şöyledir.
1-7 fatiha suresi,
2-100 salavatı şerife,
3-500 adet "Ya Baki Entel Baki",
4-7 fatiha suresi,
5-100 salavatı şerifedir. 17
3-Kelime-i Tevhid hatmesi;
Kelime-i Tevhid hatmesini diğer hatmelerden ayıran özellik şudur. Diğer hatmelerden haricen, imamın kelime-i tevhid zikri yaptırmasıdır. Yoksa bütün okunan sure ve salavat sayıları aynıdır.18
HATME-İ HACEGAN ADABI
Değerli okuyucu! Şimdi aşağıda sıralayacağımız maddelere geçmeden önce şunu da bilmekte fayda var. Zikrullah ciddiyet ister. Çünkü her zaman olduğu gibi burada da muhatabın Allahü Tealadır. Öğrencinin okulunda öğretmenine ve müdürüne karşı gösterdiği, askerin komutanına gösterdiği, evladın anne ve babasına gösterdiği, işçinin ve memurun amirine gösterdiği ciddiyet saygı ve hürmetin daha da fazlasını Halikı Zülcelale göstermek gerekir.
1-Hadesten ve necasetten temizlenerek, abdestli olmak.
2-Huşu ve huzur ile ifa etmek, dünyevi düşünce ve meselelerden kalbi temiz tutmak.
3-Kıbleye karşı olmak.
4-Mücbir bir sebep bulunmadığı takdirde, sağ ayak üzerine oturup, ayak uçlarını sol taraftan çıkarmak veya diz üstü oturmak.
5-Toplu zikir yapılıyorsa halka şeklinde oturmak ve dizlerin birbirine temas etmesini sağlamak. Yalnız hatmeyi yaptıranın dizlerine dizler temas ettirilmez.
6-Rabıtayı mevt, rabıtayı mürşid ve rabıtayı kalb (rabıtayı huzur) yapmak.
7-Güzel koku sürünmek.
8-Dişleri misvaklamak.
9-Samimi bir şekilde istiğfar etmek.
10-Gözleri yummak ve zikrullah bitene kadar açmamak. Bununla ilgili sahih-i müslimde ki rivayet şöyledir.
Hz Ali kerremallahü veche, kullar için Allah'a giden en kısa, en kolay ve Allah indinde en faziletli yolu kendisine göstermesini Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellemden istedi.
Hz. peygamber sallallahü aleyhi ve sellem:
- Ya ali! Halvette ve yalnızken, celvette ve insanlarla bir arada bulunurken Allah'ı zikretmeye devam etmelisin. buyurdu. Hz. ali r.anh:
- Allah'ı nasıl zikredeyim Ya Rasulullah? diye sordu. Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellemde:
- Gözlerini kapat ve benim 3 defa söylediğimi dinle. Sonra sen 3 defa tekrar et ben dinleyeyim" buyurdu.
Hz. peygamber sallallahü aleyhi ve sellem gözlerini kapatarak, yüksek sesle üç defa "La ilahe illallah" dedi. Hz. ali kerremallahü vechede büyük bir huşu içinde o nu dinliyordu. Sonra Hz. Ali r.anh gözlerini kapatarak, yüksek sesle 3 defa "La ilahe illallah" dedi. Hz. peygamber sallallahü aleyhi ve sellem: "benim ve benden önce gelen peygamberlerin söylediği en faziletli söz "La ilahe illallah"dır . Yer yüzünde "Allah, Allah, Allah..." diyenler bulundukça kıyamet kopmaz" buyurdu. 19
11-1 fatiha 3 ihlası şerif okuyarak büyüklerin ruhlarına bağışlamak.
12-Saadat-ı Kiramın isimlerini okumak.
13-Zikrullahın yapılacağı yerin kapalı ve karanlık bir yer olmasına ve kapının kapatılmasına dikkat etmek.Bununla ilgili Ahmet İbni Hambelin müsnedindeki sahih hadis kısaca şöyledir. "Şeddad bin evsten rivayet olunduğuna göre:Hz. peygamber sallallahü aleyhi ve sellem bir grup sahabe ile evinde otururken "İçerinizde yabancı bir kişi varsa onu dışarı çıkarıp kapıyı kapayınız" buyurunca biz "içerimizde yabancı birisinin olmadığını" söyledik. Hücre-i saadetin kapısını kapatıp oturduktan sonra, bir süre "La ilahe illallah, la ilahe illallah" diyerek, topluca ve yüksek sesle zikrettik" 20
14-Zikir esnasında kendini kaybetmemeğe, cezbe hali vuku bulsa dahi kendisini tutmağa gayret etmek.
15-Eğer zikrullah toplu yapılıyorsa sesini imamdan fazla yükseltmemek.
16-Zikrullahın bitiminde hemen kapıları açmamak, ışıkları yakmamak.
17-Zikrullahın bitiminde hemen dünyevi düşüncelere kapılmadan kalbine teveccüh etmek.
18-Zikrullahın bitiminde hemen kesinlikle su içmemek.
19-Zikrullahın bitiminde yaşadığı hali mürşidinden gizlememektir.
20-Ayrıca intisab etmemiş kişileri hatmeye almamak.
21-Hatmede okunan surelerin sayısının takibi açısından, hatmenin taş vs ile yapılması.
ADAPLA İLGİLİ YARARLANILAN ESERLER:
1-Risale-i Halidiye ve Adab-ı Zikir Risalesi (Mevlana Halidi Bağdadi k.s.)
2-Veliler ve Tarikatlarda Usul (Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevi k.s.)
3-Gümüşhanevi Ahmet Ziyaüddin (İrfan Gündüz)
4-Tasavvufi Ahlak 1-2 (Mehmet Zahid Kotku k.s.)
5-Tasavvuf ve Tarikatlarla İlgili Fetvalar (Ömer Ziyaüddin Dağıstani k.s.)
6-Evradı Bahaiye (Derleyen Mehmet Veli Şen)
7-Hatme-i Hacegan Risalesi (Ömer Yıldız)
8-Zikir Risalesi (Ömer Yıldız)
9-İslam Sevgi ve Tasavvuf (Mahmud Es'Ad Coşan)
NOTLAR
1 (Ahzab/41-42)
2 (Bakara/152)
3 (Cuma/10)
4 (Nisa/103)
5 (Enfal/45)
6 (Nur/37)
7 (Nisa/142)
8 (Araf/205)
9 (Ahzab/35)
10 (El-Lü'Lü-ü vel Mercan c/3 s/278-279 H.No/1722) Muhammed Fuad Abdulbaki
11 (Hatmei Hacegan Risalesi s.8-9) Ömer Yıldız
12 ( Risale-i Halidiye ve Adab-ı Zikir Risalesi s.61-62) Mevlana Halidi Bağdadi Mütercim Mehmed Zahid Kotku
13 (Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin s.274) İrfan Gündüz
14 (İslam, Sevgi ve Tasavvuf s. 103-104) Mahmud Es’ad Coşan
15 (Evradı Bahaiye s.23) Derleyen Mehmed Veli Şen
16 (Zikir Risalesi s.165-Hatme-i Hacegan Risalesi s.84-86) Ömer Yıldız
17 (Zikir Risalesi s.165-Hatme-i Hacegan Risalesi s.84-86) Ömer Yıldız
18 (Evradı Bahaiye s.24) Derleyen Mehmed Veli Şen
19 (Tasavvuf ve Tarikatlarla ilgili fetvalar s.65-66) Ömer Ziyaüddin Dağıstani
20 (Tasavvuf ve Tarikatlarla ilgili fetvalar s.67-68) Ömer Ziyaüddin Dağıstani
.
7- Rabıta
Kategori: İslam tasavvufu ve Nakşibendiyye esasları
R A B I T A
Tasavvufi eğitim açısından mürşidi kâmiller Rabıtaya önem vermişlerdir. Tabi bu arada değişik rabıta uygulamaları da meydana gelmiştir. Biz risalenin bu kısmında âlimlerin rabıta hakkındaki görüşlerini, mutasavvıfların rabıta hakkındaki görüşlerini, delillerini ve rabıta tariflerini bir araya getirmeye çalıştık. Bu arada ana başlıklar halinde Rabıtayı üçe ayırıp bunları delilleriyle birlikte istifadenize sunmaya gayret gösterdik. En son kısma ise, Rabıta hakkında yapılan tenkitleri koyarak okuyucunun daha sağlıklı düşünmesini sağlamaya çalıştık. Hatalı bir kul olduğumuz için risaledeki hatalar bizden kaynaklanmıştır. Cenab-ı Hak cümlemize doğruları bulabilmek için doğru bir anlayış ihsan etsin âmin
RABITANIN LÜGATTAKİ MANASI
Rabıtanın lügat manası, Rapteden, bağlayan, bitiştiren, münasebet, alaka, bağlılık, yakınlık, iki şeyi birbirine bağlayan şey anlamlarına gelmektedir.
RABITA HAKKINDA ALİMLERİN GÖRÜŞLERİ
1-Prf. Dr. H. Kamil YILMAZ:
Aslında “rabıta” bağ, alaka, artırmak, güçlendirmek, vuslat ve muhabbet anlamlarınadır. Nasıl sevgi, sevgilinin hayalini, güzelliğini, hal ve hareketlerini düşünerek kalbi sevgiliye bağlamak ise, rabıtada aynı şekilde kişinin mürşidine sevgiyle gönülden bağlanmasıdır.
Kur’an’da aynı kökten “ribat”, “murabata”, “rabt-ı kalb” şeklinde muhtelif kavramlar yer almaktadır... Rabıta her ne kadar Nakşibendiyye tarikatına has bir özellik olarak dikkat çekiyorsada, aslında bütün tarikatlarda vardır. Hatta insan olan her yerde rabıta vardır. Çünki rabıta, fıtri ve tabii bir olgudur... Tasavvuf da hedeflenen kamil insanı yetiştirmek üzere müridlerin gönlüne kamil bir model konulur ve mürid onunla aynileşmeye çalışır... Tasavvufta rabıtanın amacı “rabıta-i huzur (kalb)”’dur. Yani salikin daima huzur-i ilahide bulunduğu duygusunu sağlamaktır. Her an Allah’ı karşımızda görür gibi yaşamaktır. Bunu sağlamak çok zor bir olaydır. Çünkü Allah müşahhas bir varlık değildir. Öyleyse kulun yoğunlaşmasını sağlayacak, teksifini kolaylaştıracak bir terbiyeye ihtiyaç vardır. Tasavvuf ta bu terbiye yollarından biride insan-ı kamil konumundaki şeyhle kalbi irtibattır. Mürşid-i kamil, kendisine bağlana saliki alır, önce hz. Rasul’de fani olmaya; ardından da asıl paye olarak Rabb-i Müteal’de faniliğe ulaştırır. Rabıta bir bakıma başkalarına benzeme ve taklid arzusunun tezahürüdür. ... Tasavvufta rabıta, kamil ahlak sahibi kişilerle kurulması istenen sevgi bağıdır. Sevenle sevilenin bir olmasıdır. Tasavvufta rabıta, müşahade ve ıyan mertebesine ulaşmış bir mürşid-i kamile gönül bağlamak, huzurunda ve gıyabında onun suretini, siretini ve ruhaniyetini hayal etmek, yanında iken takındığı tavrı, gıyabında da sürdürmeye çalışmak ve edebe riayet etmektir. Rabıtada önemli olan şeyhin suret ve siretini hayalde muhafaza etmektir.... Netice itibariyle rabıta, Allah ile kul arasına üçüncü bir şahsı sokarak irtikab edilmiş bir şirk değil, aksine müridin önüne ve gönlüne sunulmuş bir model şahsiyete benzeme arzusu, onunla kalb ve kalıp beraberliğini sürdürmesidir. 1
2-Prf. Dr. Osman TÜRER:
Arapça da bağlantı, bağlantı vasıtası, alaka, münasebet manalarına gelen “rabıta” tasavvuf ıstılahı olarak; salikin kamil bir şeyhe kalbini bağlayıp, huzurunda ve gıyabında o şeyhin sureti, sireti ve bilhassa ruhaniyetini hayalinde kendi ile birlikte muhafaza ederek, yanında bulunduğu zamanki edebe bürünmesi demektir.... En yaygın şekilde Nakşibendiyye tarikatında uygulanan rabıtanın tasavvuf psikolojisi açısından büyük önemi vardır. Rabıta, bir bakıma müridin, cismen beraber olamadıkları anlarda da ruhen mürşidin huzurunda olmasını ve böylece mürşidin manevi otoritesinin devamlılığını temin eden bir vasıta durumundadır. Mürid şeyhine rabıta etmekle, onun vasıtasıyla resulullaha, onun vasıtasıylada hak tealaya rabıta etmiş olmaktadır. Melamiler rabıta yapmaya “gönül beklemek” derler. Rabıta oldukça hassas bir konudur. Esprisi tam olarak anlaşılmayan ve usulüne göre uygun yapılmayan rabıta, müridin gizli şirke sapmasına neden olabilir. Nitekim bazan rabıta yapıyorum derken, haşa şeyhi Allah yerine koyup her şeyi ondan bekleyenlere rastlanmaktadır ki, bu son derece tehlikelidir. Bundan dolayı tasavvufa karşı olan kimselerin en çok itiraz ettikleri konulardan biriside rabıtadır. 2
3-Prf. Dr.Mustafa KARA:
Kelime anlamı bağ, ilgi, birlik, ve cemiyet olan rabıta, tasavvuf düşüncesinde müridin dünya ve dünyayla ilgili şeyleri kalbinden çıkarıp, şeyhinin şahsını gönül gözünün önüne getirmesi, kalbini ona bağlaması demektir. Sufilere göre şeyh matlub ve maksud olan Allah ile mürid arasındadır. Yani Allah’ı insanlara o tanıtıp sevdirir. Müridin şeyhine rabıta yapmakla gerçekte Allah’a ulaşmak istemektedir. Vuslattan sonra şeyhe olan sevgi devam eder, fakat ona rabıta yapılmaz. Rabıta her müşkili halleder. Rabıta sırrullahtır. Onunla her şey neşeye dönüşür. Hayatın lezzeti onunla tadılır. Rabıta vücut gemisinin dümeni gibidir. Rabıtasız hayat yolculuğu sürekli bir çalkantıdan ibarettir. Nereye ve nasıl geldiğinin farkına varılmaz. Kusur ve eksiklikler yine rabıta ile düzeltilir. İlk zahidlerde var olan “kalbi şeyhe bağlamak” prensibinin zaman içinde rabıtaya dönüştüğünü de düşünmek mümkündür. Melamiler, rabıta kelimesi yerine “gönül beklemek” tabirini kullanırlar. Rabıtaya en çok önem veren tarikat Nakşibendiyedir. Halvetiyenin Şabaniye kolunun büyük şeyhlerinden kuşadalı İrahimde rabıtaya çok önem veren bir sufidir. Onun konu ile ilgili kanaatleri şöyledir: Allah’a giden yolun en esaslı rüknü rabıtadır, onsuz seyrü süluk hayatı olamaz. Tarikatta mizan ve ölçü odur. Peygamber sevgisi rabıta ile gerçekleşir. Rabıtanın zaman ve mekanı yoktur. Ölülerle rabıta fayda vermez. 3
4-Muhammed Zahid El-KEVSERİ:
“Sadıklarla berber olunuz” ayeti, rabıtaya delalet etmektedir. Asrımızda bazıları rabıta konusunda konuşmayı müşkil görüyorlar. Ben ise böyle görmüyorum. Çünkü selef ve halef ulemasından rabıtayı inkar eden kimseye rastlanmaz. Aksine İmam Razi ve Taftazani gibi alimler, ölüme karşı teveccühü istifaze isteyenler için gerekli bir iş olarak görürler. Bu işe, ancak hayal hazinesini tasavvur ederek teveccüh etmekle olur. Bunada tasavvuf ilminde “rabıta” denir. Usul ve füruda mükteda bih bir imam olan Vadiu’ş-Şeria müellifi, rabıtanın salik için luzumlu olduğunu sarih olarak ifade etmiştir. 4
5-Halil GÜNENÇ:
Rabıta, arapça bir kelime olup, bağlamak manasını ifade eden “rabt” kökünden alınmıştır. Bağlayıcı manasına gelen rabıta tasavvuf ıstılahında, müridin beyat edip intisap ettiği mürşidinin suret ve siretini tahayyül ederek onun huzurunda ve meiyyetinde olduğunu fikren yaşamasıdır. Mürid ile mürşidin arasındaki irtibatı güçlendirmek için hususiyle nakşi tarikatında çok önemli bir yeri vardır ve en yüksek esas ve edeplerinden kabul edilmiştir. Bir çok müfessir, “Ey iman edenler! Allahtan korkun ve sadıklarla beraber olun.”(Tevbe suresi ayet 119) ayet-i celilesini açıklarken, Allah Teala’nın, hem sureten hem de manen sadıklarla beraber olmayı emrettiğini beyan etmişlerdir. Tasavvuf sahasına damgasını vurmuş, İslam’a ve müslümanlara yaptıkları hizmetlerin inkarı mümkün olmayan Abdulkadir Geylani, İmamuş Şarani, İmamur Rabbani, ve Halid-i Bağdadi (Rahmetullahi Aleyhim) gibi büyük zatlar, rabıtaya çok önem vermişlerdir. Bütün bunların ışığında, şairin dediği gibi bende şunu derim: Gerçek “Hezami”’nin dediği gibidir. (Yani yukarıda bahsi geçen imamların dedikleri haktır.) Gerçekten bir insanı tasavvur etmek, manevi huzurunda bulunmak, onun suret ve siretini tahattur etmek ve buna belli bir zaman ayırmakta ben, dini bir sakınca görmüyorum. Zaten bu bir ibadet değildir. Ben vefat etmiş babamı zaman zaman hatırlıyorum, onun şeklini, ibadetlerini, tavır ve hareketlerini düşünüyorum. Bu, bende babama karşı bir hasret, bir iştiyak meydana getiriyor ve sevgime sevgi katıyor. Bunu yapmayı bir evlatlık vazifesi görüyor ve yapmamanın nankörlük olacağını düşünüyorum. Bununla beraber rabıta, ictihadi bir meseledir. Bazı büyük zatların ictihadı neticesinde ortaya çıkmıştır. Onu kabul edip uygulayan kimseyi şirk ile itham etmek, büyük bir vebal olduğu gibi, herhangi bir kimsede onu kabul etmediğinde o kimsenin küfürle itham edilmesi doğru değildir. Bu mesele, diğer ictihadi meseleler gibi değerlendirilmelidir. 5
6-Said-i Nursi k.s.:
Ehli tarikatın ve bilhassa Nakşilerin dört esasından biri ve en müessiri olan rabıta-i mevt Eski Said-i Yeni Said’e çevirmiş ve daima hareket-i fikriyede Yeni Said’e yoldaş olmuş, başta ihtiyarlar risalesi olarak, risalelerde o rabıta keşfiyatı göstere göstere ehli iman hakkında mevtin nurani ve hayatdar ve güzel hakikatını görüp gösterdi. 6
Said-i Nursi k.s. ayrıca hakikat çekirdekleri 2. cüzünde Nakşi Rabıtası Şirkmidir? Sualine, olmadığı noktasında cevap vermiştir. 7 Bu metin, tarafımızdan günümüz türkçesi ne göre sadeleştirilerek aşağıda istifadenize sunulmuştur.
1- Bir kısım ulema-i zahir tarafından şirkle itham edilen; Nakşibendi rabıtası neye bina edilmiştir.
(Bir kısım zahiri alimler tarafından Allah’a eş koşmakla suçlanan; Nakşibendi rabıtası neye dayandırılmaktadır.
İslamiyete göre bütün fiilleri yaratan Allahtır. (islamiyet) Hem vasıta ve sebebi, gerçekte hükmünü yürüten, tesir eden olarak kabul etmez.
Vasıtaya kendini değilde başka bir şeyi ifade eden gözü ile bakılır. Tevhid inancı ve teslim vazifesi ve İşi Allah’a bırakmak bunu gerektirir.
Hıristiyanlık sebebi ve vasıtayı, gerçekte hükmünü yürüten, tesir eden olarak kabul eder ve (sebebi ve vasıtayı ulaşılacak şeyin) kendisi olarak görür.
(Hıristiyanlardaki) Oğul inancı ve Allah’ın kudretinin paylaştırılması öyle ister ve bunu gerektirir.
Onların (Hıristiyanların) azizleri, ifade edilen (ulaşılmak istenilen) şeyin kendileri oldukları için, (her biri birer ) feyiz kaynağı ve güneşin ışığının bir görüşe göre başka bir hale geçerek lambanın aydınlatması gibi, birer nurun kaynağı (kendisi) gibi bakıyorlar.
Bizde ise evliyaya; başka bir şeyi ifade eden yani; ayna (nasılki) güneşin ışığını yaydığı, yansıttığı gibi, birer (ilahi feyzi) aksettiren olarak bakıyoruz. (işte) Nakşibendi rabıtası bu sırra bina edilmiştir.
İşte bu sırdandırki; bizde sulük, tevazudan başlar, mahviyetten geçer, fenafillah makamını görür.Bundan sonra, en son makamda sulüka başlar. (ve artık) ene ve nefs-i emmare, kibriyle, gururuyla söner.
7-Fethullah GÜLEN:
Rabıta dediğimiz zaman, bize kendi sahasında, daha ziyade ifade ettiği mana şudur: Bir zat, eğer mürşid bildiği birini mülahaza edecekse şayet, onu kendi iki kaşının ortasında, kendisini de onun iki kaşı ortasında mülahaza eder gibi mülahaza edecek, onun şemailini, hayat tarzını, siretini, iç alemini tezekkür ve tahattur edecek ve onun gibi olmaya çalışacak, kendini öyle olmaya zorlayacak. Bir bakıma burada sanki böyle, Allah celle celalüh ile insan arasına bir insan konmuş gibi oluyor, fakat hattı zatında bu, Allah celle celalüh ile insan arasına başka bir insanın girmesi manasına gelmez. Belki bir yerde emekleyen bir insanın, beri tarafta küheylan gibi şahlanmış veya tavus kuşu gibi böyle göklere pervaz eden bir kuşun arkasına takılması, maksada gitme meselesini hızlandırması demektedir... Şimdi bu manada görüyorsunuz ki, bir insan, bir mürşid veya mürşidin mürşidi Allah ile bizim aramıza girmiyor, belki biz, haddimizi bilmişlik içine giriyoruz; aczimizi, fakrımızı bilmişlik içine giriyoruz. Turuku aliyye, hususiyle nakşiler, bu manada bir rabıta yapıyorlarsa, böyle bir rabıtanın hiçbir mahzuru yoktur. Yok hafizanallah, hıristiyanların yaptıkları gibi, ki ben böyle yapan bir nakşi tanımıyorum, Hz. Mesih’i Allah ile kendi aralarına koyma gibi bir yanlışlığa, hataya giriyorlarsa, farzu muhal, tekrar edeyim, böyle yanlış inhiraf içinde rabıta yapan bir nakşi tanımıyorum, bilmiyorum, duymadım da. Bu hatadır. Neuzü billah bir şirktir. Ondan sakınmak, tevakki etmek lazım. Önce arz ettiğim şekilde, böyle bir rabıtada mahzur yoktur. 8
RABITA HAKKINDA MUTASAVVIFLARIN GÖRÜŞLERİ
ve RABITA TARİFLERİ
1-Şah-ı Nakşibend k.s.:
Şahı nakşibend (k.s.) Makamatı bahaiyye adlı kitabında şöyle buyuruyor. Sadıklarla beraberlik ilahi bir emirdir. Bu beraberlik ruhani olursa buna; rabıta denir ki bu, tasavvufun temel prensiplerinden birisidir. Hatm-i hacegan, hem cismani hemde ruhani bir beraberliktir. 9
2-Abdulkadir Geylani k.s.:
Tasavvuf erbabınca en fazla önem verilen ve seyr-ü sülukun eksenini meydana getiren rabıta, İlahi bir lütuftur. Saliklere seyr-i ilallahta yol alabilmeleri için Hakk (c.c)’ın en büyük lütfudur. Rabıtanın ehline yapılmak şartıyla, salike ne büyük feyiz bahşettiği en baştaki saliklerin bile bilgisi dahilindedir. Evliyaullah dilinde ve sofiyye ıstılahındaki şu söz, rabıtanın önemini anlatmak için yeterlidir sanırız. “Zikirsiz rabıta kolaydır. Rabıtasız zikir kolay değildir.” Yani bir salik, kamil bir zata rabıta etmeden zil,kir etse, Allah (c.c)’a kavuşamaz. Fakat zikretmeyip ehline rabıta eden, salik vasıl-ı Hakk (c.c) olur. 10
3-İmam-ı Rabbani k.s.:
Bilesin ki, bir zorlama ve yapmacık olmadan, şeyhin müride rabıtasının husulü, mürid ile mürşid arasındaki münasebetin tam olduğuna alamettir. İşbu rabıta faydalanma ve faydalı olma sebebidir. Asla, rabıta yolundan daha yakın bir yol da yoktur. O ne güzel bir saadettir ki, bu devlete erenin olur. 11
Şayet şeyhin sureti zikir vaktinde zuhur ederse.. yani: bir zorlama olmadan; uygun olanı onu kalbe götürmendir. Onu kalbde muhafaza etmek sureti ile zikir iştigaline devam etmelisin.
Mürşid kimdir bilir misin? Asıl mürşid odur ki, Yüce Sultan Mukaddes Hakkın zatına ulaşma yolunda ondan istifade edesin.
Mücerred olarak külah giymek, hırka ve eldeki şecere ve bunlardan başka halk arasında örf ve adet haline gelen şeylerin hepsi mürşidliğin ve müridliğin hakikatı dışındadır; bunlar rüsum ve adet olan şeyler sınıfına dahildir.
Ancak, Hırka: Kamil ve mükemmil bir şeyhten gelirse.. onu inanarak ihlasla kullanırsan; bu surette kuvvetli neticelerin ve semerelerin husulü muhtemeldir. 12
Şununda bilinmesi gerekir:
Bu Tarikat-ı Aliyye’ye süluk etmek, kendisine uyulan şeyhe karşı mahabbet rabıtası iledir. Ki bu zat, bu yolda, murad olarak seyretmiş; bu kemalat ile kuvvet cezbesine boyanmıştır. 13
Rabıta nisbetini daima rabıta sahibi ile yapabilmeniz, in’ikasi yoldan gelecek feyizlere vesile olmaktadır. Nasıl yerinde olursa, bu büyük nimetin şükrünü öyle eda etmek uygun düşer. 14
4-Mevlana Halid-i Bağdadi k.s.:
Rabıta;mürşidi şahsan tahayyül etmektir. Yanı hayalında zabt ve muhafaza etmektir. Bunun yolu, tevazu ve meskenetle, mürşidin şemailini tahattur edip, güya alnını mürşidin alnına mukabil olarak, feyz hazinesi olan, iki kaşı arasına nazar ile ondan feyz taleb etmektir. İki kaş arası, Nur-ı Muhammedi (s.a.s)’min durduğu yerdir. Orası mevzi-i feyz ve mehbıt-ı nurdur. Bu rabıta ve tahayyül sebebiyle kalb zikre isti’dad kesb eder. Rabıtanın şer’an caiz ve lazım olduğuna dair bir çok edille olduğu gibi, Burada bu delillerin bir kaçını zikr ile iktifa edeceğiz.(Mutasavvıfların rabıta hakkındaki delilleri müştereken aşağıda verilecektir) 15
Müridin yalnız rabıta ile iktifa etmesi hatadır. Salikin şeyhine olan rabıtasına münasebet peyda etmesi, şeyhine muhabbet ve hizmetle, zahiren ve batınen onun adabına riayetle olur. 16
Bilinmeli ki, rabıta-i şerife, nefsi öldürür, şeytanı kaçırır. Feyyaz-ı mutlak olan cenab-ı haktan gerçek feyze kavuşmaya bir vasıta olur. Allah’a vuslata götürür. Nitekim bazı muhakkık zatlar da, “rabıta zikirden daha hayırlıdır” demişlerdir. Ancak bu durum yeni başlayan müridler için böyledir. 17
5-Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevi k.s.:
Lügatta, iki şeyi birbirine bağlayan ip bağ, alaka, münasebet ilgi ve mensubiyeti ifade etmektedir. Tasavvuf ıstılahında ise: İlahi ve zati sıfatlarla muttasıf, şuhud makamına ulaşmış kamil bir şeyhe kalbi bağlayıp, huzur ve gıyabında o şeyhin sureti, sireti ve bilhassa ruhaniyetini hayalde kendisi ile birlikte muhafaza ederek, yanında bulunduğu zamanki edebe bürünmek demektir. Mevlana Halid-i Bağdadiye göre rabıta: müridin fena fillah makamına ulaşmış olan şeyhinin suretini hayalinde saklamak suretiyle, ruhaniyetinden istimdad dilemekten ibarettir. Salik vasıtasız olarak Allahtan istifaza ve istifadeye muktedir olamadığı zaman rabıtaya muhtaçtır. Aksi halde rabıtayı terketmek vaciptir. Zira manevi yolculukta terakki değil, tedenni başlamış olur.
Tatbik edilegelen şekliyle rabıta birkaç şekilde icra edilir.
1-Talib olan mürid tarafından, kamil ve mükemmil mürşidinin sureti tam karşısında hayal edilip, iki kaşı arasına bakarak, bu suretteki ruhaniyete ve sırete yöneldiği ve onunla beraber olduğu tasavvurunda bulunmasıdır. Bu bakış ve bağlanışta mıhlanarak baka kalmak ve kendinden geçme ve kaybolma hali başlayıncaya kadar bu rabıtayı (manevi beraberliği) sürdürmek.
2-Müridin kendisini, mürşidinin hey’et ve kıyafetindeymiş gibi görmesidir. Salik yine kendisinden geçinceye kadar bu halini muhafaza eder. Bu durumda olan salik, zatını mürşidinin zatında, sıfatlarınıda mürşidinin sıfatlarında yok etmek, böylelikle şeyhin ruhaniyet ve üstünlüklerini onun suretinde bulmak mevkiindedir. Zira şeyhin ruhaniyeti kemalleri ile birliktedir. Hiçbir vakit ondan ayrılmaz. Bu ruhaniyetle beraberlik duygusu içerisindedir ki, davranışlarını şeyhinin huzurundaymış gibi düzenleyen ve huzur edebine riayet eder gibi hareket eden mürid, adım adım kemal ve olgunluk sahibi olmaya başlar.
3-Mürşidin suret ve ruhaniyetini karşısında görüp, onu kalbinin tam ortasına indirmekve kalbini uzun ve geniş bir dehliz farzederek mürşidini o dehlizde yürüyor ve kendisine doğru geliyor şeklinde hayalen canlandırmak. Demek oluyor ki, rabıta denilen şey, aslında mürşide duyulan muhabbetin, huzurunda olduğu gibi gıyabında da ızharı demektir.
Rabıta-i Mevt: Bu tür rabıta ölüm duygusunu bir an bile hatırdan çıkarmamaktır. Bu düşünce ve davranışları düzenlemek için lüzumlu olduğu kadar, “ölümden evvel ölüm” sırrına erebilmek, bedenimizi ölü gibi farzederek, onun ruha verdiği bulanıklığı gidermeye çalışmakiçin de lüzumludur.
Rabıta-i Mürşid: Mevlana Halidin ruhaniyetini, şeyhin vasıtası ile iki kaşının tam ortasında, nurdan bir yumak gibi daima hazır bulundurmak, kalbini kalbine yapıştırarak, onun kalbindeki yüceliklerin kendi kalbine aktığı tahayyülü içinde bulunmaktır. Bunu yaparken de, hem Mevlana Halidi hemde kendi mürşidini, onun yanı başında oturuyormuşcasına hayal ederek, kalbde, nurdan bir levha üzerine yazılmış gibi etrafı aydınlatan “Lafza-i Celal” yazısını tefekkür etmektir.
Rabıta-i Huzur: Hakk’tan gayrı her şeyi akıl ve hayalden silerek, tamamen muhabbetullah’a bürülü bir kalbe, Hakk’ın huzurunda bulunduğu düşüncesini devamlı muhafaza etmek. Gören gözü kımıldayan yüreği, atan nabzı ve işiten kulağı bilen Allah’ın huzurunda bulunduğu düşüncesini kaybetmeden böylece “ihsan” mertebesine ermeye çalışmaktır. 18
6-Ömer Ziyaüddin Dağıstani k.s.:
Rabıta Allah’a O’nun yüce rasulüne ve cenab-ı hakkın veli kullarına duyulan bir sevgiden ibarettir. Rabıta ile sevgi arasındaki alaka “zikri lazım ile irade-i melzum” (birinin bulunması halinde diğerininde zaruri olarak bulunması) kabilindendir. Nasıl sevgi; sevgilinin hayalini, güzelliğini, şahsını, sıfatlarını, hal ve hareketlerini, yüz hatlarını düşünerek kalbi sevgiliye bağlamaktan ibaret ise rabıtada öyledir. O da: Sevginin fazlalığından kaynaklanan kalbi bir alakadan ibarettir. Bu, şahsına, hal ve durumuna göre mü’minin kalbinde az veya çok bulunur. Zira her mü’minin kalbinde az yada çok Hz. Peygamber S.A.V ve dört büyük halifesine yönelik bir alaka vardır.
Nakşibendiyye Tarikatı ıstılahında rabıta, dini bakımdan doğru kabul edilen bir yorum ile üç şekilde mütalaa edilmektedir.
1-Rabıtatül Huzur: Bu tür rabıta, müridin kalbini tam bir sevgi ile Allah’a bağlaması, “her ne kadar sen onu görmüyorsan da, O seni görmektedir.(ihsan)” ve “her nerede olursanız olun, O, daima sizinle beraberdir.” Emirlerinde ifade edilen şekliyle, Allah’ın her an kendisiyle beraber olduğu, her yerde hazır ve nazır bulunduğu, her şeyi en iyi gören, işiten ve bilenin Allah inancıyla hareket etmesidir. Böylece müridin “Amellerin en faziletlisi, nerede olursan ol, Allah’ın seninle olduğunu bilmendir.” Hadisinde ifade edilen bir çizgiye gelmesidir. Üç şekilde ele alınan rabıtaların en kıymetlisi budur. Hatta diğer rabıta türleri müridi bu noktaya getirmek içindir.
2-Rabıtatül Mevt: “Ölmeden evvel ölünüz.”, “Ahirette hesaba çekilmezden önce, bu dünyada kendinizi hesaba çekiniz”, “Dünyada sanki bir yolcuymuş veya bir garipmiş gibi yaşa.”, “Dünyada kendini ölülerden say.” Hadislerinde ifade edilen manalara uygun olarak, müridin kalbini, ölüme, kabire, kıyamet ve ahirete bağlaması, bunların şiddeti ve korkunçluğunu düşünmesi, böylece nefsinin kötülüğe yönelik eğilimlerini engellemeye çalışmasıdır.
3-Rabıtatül Mürşid: Ellerinde bir delil bulunmadığı halde, ehlullah’ın kemal ve feyzinden nasibsiz bazı alimlerin, çoğu taklidçi ve bilgisiz bazı kimselerin karşı çıktığı rabıta türü budur. Buda müridin kalbini, Allah’ın peygamberlerinden birine, veya O’nun veli kullarından bir veliye, veya hepsine birden, yada silsilesi Hz. Peygamber S.A.V. ulaşan kamil bir mürşide veya şeyhine, yada hakkında güzel duygular beslediği ve üstünlüğünü takdir ettiği birine bütün sevgi ve samimiyetiyle bağlanmasından ibarettir. Kullara emredilen ve onlardan istenen rabıta budur. Bunun gereği ise, müridin kalbini bağladığı kimselerden feyz alması, sıkıntıya düştüğü zamanlar onlardan yardım dilemesi, ve problemine onların söz, hareket ve halleriyle çözüm bulmaya çalışması, onların bedeni veya manevi suret ve siretlerini hayalinde canlı tutmasıdır. 19
7-Mehmet Zahid Kotku k.s.:
Salikin (tarikat yoluna girmiş olanın) mürşid-i kamille sohbeti evla yoldur. Tefeyyüz (salikin mürşidinden bol feyizlenmesi) için sohbette iki asıl vardır. Biri (s.a.s) efendimiz hazretlerine kemal-i ittiba (tam olarak uyması), diğeri de şeyhe muhabbettir. Bununla beraber şeyhin ef’alinden (fiillerinden) birine zahiren (açıkça) veya batınen (içten gizlice) itiraz ve inkar etmemek lazımdır. Olabilir ki, şeyh o fiilini bir hikmet tahtında veya imtihan maksadıyla yapmışdır. Şeyhin huzurunda kendi nefsinin arzusuna tabi olmamak gerekdir. Bir mürid sıdk ve ihlas ile sohbet-i şeyhe müdavim (devam eden) olursa, bi iznillahi teala kalbden kalbe ilham ve in’ikas (aksettirme) tarikıyla (yoluyla) hal mün’akis (yansıması) olur.
Bir hadis-i şerifde, “O kimseler ki, görüldüklerinde Allah’ı hatırlatırlar” buyurulduğu veçhile istifade ve istifaza husule gelir. Müridin ihlas ve edebe riayet ve isti’dadına göre tefeyyüzündeki sür’at ve bataette tahallüf eder.
Şeyh, mizab (oluk) gibidir.”Elmer’ü maa men ehabbe” (Kişi sevdiği ile beraberdir.) hadis-i şerifi muktezasınca, şeyhin ahval ve evsafından müridde hal zuhuruna başlar. Bu halin kemali fena fişşeyh halidir ki, fena fillah halinin mukaddimesidir.
Eğer bir müridde sekr ve gaybet hali olursa rabıtayı terk ile kendi haline müteveccih olur. Nitekim, Makamat-ı Nakşibendiyyeden nakl olunmuşdur ki, sofiyeden biri meclis de rabıta ile meşgulken, onda gaybet eseri zuhur etti. Mürid o gaybete iltifat etmedi. O vakit Hoca Nakşibend (k.s.) Hazretleri, “Beni bırakda o gaybete müteveccih ol” buyurdular.
Bir mürid eğer Cenab-ı Hakk’dan (direk) istifazaya kadir olursa, o müridin rabıtayı terk etmesi vacib olur. Bu müridde rabıta ile iştigal, terakkiden tenezzüldür. Şuhud makamı üzerine, hicab (utanıp kapatma) mertebesini tercih demek olur. Bu ise Cenab-ı Hak’dan i’raz (yüz çevirmek) demekdir.
İmam-ı Rabbani (k.s.) buyurmuşdur ki, “Tarikımız sahabe-i kiram rıdvanullahi teala aleyhim ecmain Hazeratının tarikıdır. Bu tarikde şeyh kemal-i ma’rifet ile mütehakkık olursa, ifazada, ölü ile diri müsavi olurlar ve istifazada şeyhler ile sıbyan beraber olurlar.”
İnsan-ı Kamil mir’at-ı Hak’dır. Her kim kamil insanın ruhaniyetine basiret gözüyle bakarsa, onda canab-ı hak’kın tecellisini görür. Sıfatının zuhurunu idrak eder. Rabıta sebebiyle şeyhler, sıbyan-ı kamilden feyz alırlar. Velinin velayetinde, ilmi şart değildir. Rabıta-i muhabbetle ve şeyhin teveccühüyle maksudlarına vasıl olurlar. “O Allah’ın ihsanıdır. Onu dilediği kimselere verir. Allah çok büyük ihsan sahibidir.” (Hadid Suresi ayet 21) 20
8-Mahmud Es’ad Coşan k.s.:
Soru: Rabıta yapılırken mürid şeyhi ne olarak görmelidir? Rabıtaya şirk diyenlere verilecek aklî ve naklî deliller nelerdir?
Cevap: Rabıta ile ilgili Necib Fâzıl merhumun güzel bir kitabı vardır. Hâlid-i Bağdâdî Efendimiz'in Rabıta Risâlesi'nden faydalanarak, kendisi de birtakım görgülerini katarak yazmış. Onu okumanızı tavsiye ederim.
Allah-u Teâlâ Hazretleri, (Ve kûnû maas sâdıkîn) "Sadık kullarımla beraber olun!" buyuruyor. Yâni "Onlar gibi olun, onların yanında olun, onların cephesinde olun, onların gittiği yolda, onların safında bulunun!" mânâsına geliyor. Onun mânevî tatbikatı, mânevî bakımdan beraber olmak, böyle rabıta ile sağlanıyor.
İnsanın hocasıyla beraber olması, vaazını dinlemesi, nasihatını dinlemesi, dinini ondan öğrenmesi lâzım!.. Bu her zaman mümkün olmuyor. Hem insanlar muhtelif yerlerde oturuyorlar, uzak diyarlara gitmiş oluyorlar. Hem de, günün bir kısmının istirahat le geçmesi gerekiyor. Günün her saatinde insanın hizmette olması da kolay olmuyor. O bakımdan rabıta yapılıyor. Rabıta yapıldığı zaman, mürid şeyhinin huzurunda olmuş oluyor. Onu denetleyici olarak da düşünebilir. Sevdiği bir kimse olarak, hocası olarak onu karşısında hayal edecek, zikri beraber yaptığını düşünecek.
Rabıtanın şirk olmasının hiç bir aslı, esası, dayanağı yoktur. Çünkü, insanın gözünü kapatması serbesttir. Gözünü kapattığı zaman sevdiği bir insanı düşünmesi serbesttir. Bunun şirkle hiç bir ilgisi yoktur. Onlar herhalde tasavvufu bilmiyorlar veya rabıtayı bilmiyorlar, böyle bir görüşe saplanıyorlar. Ya da İbn-i Teymiye'nin filân kitaplarını iyi okumuyorlar.
Ben şöyle onların kitaplarını ve o kitaplardan alınan özetleri okuyunca, baktım o da bizim gibi düşünüyor. Tasavvufa saygılı, bu gibi pek çok konuda oldukça güzel ifadeleri var... Demek ki yarım bilgili olan insanlar, meseleyi anlamadıkları için yalan yanlış konuşuyorlar.
Şirk Allah'a ortak koşmak demektir. Allah'a ortak koşmakla ilgili herhangi bir şey burda olmadığı için, öyle bir husus yoktur. İnsanın sevdiği bir kimse ile beraber olmak istemesi, beraberliğini düşünmesi şirk değildir.
Birçok mânevî faydaları var... Feyz almak bakımından, insanın yetişmesi bakımından fevkalâde önemli...
Râmûzül Ehâdis'te bir hadis-i şerif var; Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: Bir geniş arazide, çölde giderken hayvanınız ürktü, kaçtı. Yardım edecek bir kimse de yok... Çölde uçsuz bucaksız dağların, kum tepelerinin arasında kayboldu. Bulmanız mümkün değil... Kaldınız çaresiz... Sular orda, yiyecek orda... Kumların üstünde bata çıka sizin yürümeniz mümkün değil... Yandınız, mahvoldunuz. Böyle bir durumla karşılaştınız. Ne yapacaksınız?..
Deyiniz ki: "(Yâ ricâlallah!) Ey Allah'ın erleri, Allah'ın ricâli!.. (eğîsûnî) Bana yardım edin! (eînûnî) Bana yardımcı olun, benim imdadıma yetişin!" diye böyle söyleyin! Çünkü, Allah'ın sizin görmediğiniz maddî mânevî erleri olur, evliyâullahı olur; onlar imdada yetişirler." diye Peygamber Efendimiz tavsiye ediyor.
Onun için, Peygamber Efendimiz böyle deyin dediğine göre, Allah'ın evliyâsına da böyle selâhiyet verildiğine göre; hani ondan yardım istese bile, yine bir mahzuru yoktur. Çünkü, mahzuru olsaydı, Peygamber Efendimiz tavsiye etmezdi. Onun için bu şirk lafı bir taassubdan kaynaklanıyor.
Bir takım insanlar tasavvufa düşman olmuşlar. Bu tasavvuf düşmanlığını İngilizler körüklemiş. Meselâ geçtiğimiz asırda, İngilizler Osmanlı'yla çeşitli cephelerde harb ederken, iki büyük tehlike tesbit etmişler:
1. Hac
2. Tasavvuf, tarikatlar
Neden?.. Hacca gittiği zaman müslümanlar, dünyanın dörtbir yerinden gelip bir yerde toplanıyorlar. "İngilizler falanca yerde şöyle yaptı, böyle yaptı... Ona karşı şöyle tedbir alalım, böyle tedbir alalım!.." diyorlar. Ondan dolayı İngilizlerin başarısı veya gayrimüslimlerin, İslâm'a suikast için çalışanların oyunları bozulmuş oluyor. Onun için hacca düşmanlar...
O zamandan başlamışlar, hac mevsimi geldiğinde haccı engellemeye... İşte, "Salgın hastalık var!" filân diye yalan dolan haberler yaymağa... Bu, yakın zamanlara kadar devam etti. Sonra birden salgın hastalıklar filân hepsi kalktı. Yalanmış demek ki...
Yâni, hac mevsiminde ilkönce "Bir salgın hastalık var!" diyorlardı. "Gidersen, ölürsün!" diyorlardı. Hastaneye havale ediyorlardı, seyahat hürriyetini tahdit ediyorlardı. Doktorların keyfine kalıyordu. Rapor vermeyince, adam burda kahrından ölüyordu. Saçma sapan şeyler... Şimdi bak hiç bir şey olmuyor elhamdü lillâh... Yalanları ortaya çıktı.
Bir de bu tarikatlardan, tasavvuftan has müslüman yetiştiği için çok korkmuşlar. Meselâ deniliyor ki, "Hâlâ Orta Asya'da, Türkistan'da, Rus diyarlarında bozulmadan duran insanlar, bu tarikat sayesinde, tasavvuf sayesinde korunabilmişler, Rus baskılarının karşısında durabilmişler." diyorlar.
Ayrıca bir de hilâfet meselesinden çok korkuyorlardı. müslümanların halifesi olursa, ödleri patlıyor. Neden?.. O zaman, "Azerbaycan'da Ruslar saldırmış, ona karşı tedbir alın!.. Bulgaristan'da Bulgarlar şöyle yapmış, ona karşı tedbir alın!.." dediği zaman, tüm Ümmet-i Muhammed ayağa kalkacağından, böyle bir merkeze bağlılığı istememişler. Halbuki onu kurmak, her müslümanın boynuna vacib!.. Çok önemli bir şey... Çünkü dağınık olduğun zaman, düşman tek tek yakalayıp mahvediyor. Kuzucukları birer birer kurtlar parçalıyor.
O bakımdan böyle şeyler olduğundan, bir tasavvuf düşmanlığı almış gitmiş. Suud'da korkunç bir tasavvuf düşmanlığı var...
İran'da kendine göre bir acaib tasavvuf düşmanlığı var... Radikal müslüman dediğimiz, yeni müslüman kardeşlerde bir tasavvuf düşmanlığı var...
Kur'an-ı Kerim'de zikir emri var... Seksen doksan yerde Allah-u Teâlâ Hazretleri zikri emrediyor. Nefsi terbiye etmek, tezkiye etmek vazifesi Kur'an-ı Kerim'de var:
(Kad eflaha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ.) "Nefsini terbiye eden kimse kurtulmuş, onu fenâlıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır." Ahlâkı güzelleştirme emri Kur'an-ı Kerim'de var... Nefsin oyunlarına karşı tedbir almak, şeytanla mücadele etmek meselesi var... Tasavvufun tüm konuları Kur'an-ı Kerim'in emirlerinden çıkmış, hepsi Kur'an-ı Kerim'de var...
Sen bunları nasıl inkâr edersin, zikri nasıl inkâr edersin?.. İslâm'ı bilip tasavvufu inkâr etmek mümkün değil... Ama cahiller tutturmuşlar, öyle gidiyorlar.
Biz de bunların yanlışlığını belirtmek için mecmualarımızda en alim kimselerle röportajlar yaptırıp yayınlıyoruz. Büyük mezheb imamları tasavvuf hakkında ne demişler, onların sözlerin yazıyoruz. İmam-ı Azam böyle buyurmuş, İmam Şafiî böyle buyurmuş, İmam Mâlik böyle buyurmuş, Ahmed ibn-i Hanbel böyle buyurmuş... Şu zâtı medhetmiş, bu şeyhe bağlanmış filân diye onları yazıyoruz ki, millet bu oyunun tesiri altında kalmasın diye...
Soru: Rabıta Allah'la kulun arasına girmek midir?
Cevap: Muhterem kardeşlerim! Rabıta, irtibat mânâsına geliyor, ilgi kurmak, irtibatlı olmak mânâsına geliyor. Nasıl hani, İstasyonu arayıp düğmeyi çeviriyorsunuz; ilgiyi kurduğunuz zaman, o radyo istasyonunun yayınını alabiliyorsanız, böyle bir ayarlama gibi bir şey olmuş oluyor.
Rabıta, bir sevgi bağlantısıdır, bir saygı bağlantısıdır. O bakımdan... Şimdi bir insan hocasıyla beraber, şeyhiyle beraber bir yerde olsa güzel olur. Aynı mecliste olsalar, sohbetinde bulunsa, sözünü dinlese; beraberce ellerine tesbihleri alsalar, zikirleri yapsalar güzel olur. Bu böyle olmadığı zaman, gözünü kapatacak, mürşidiyle irtibatını kuracak, mürşidini karşısında tasavvur edecek... O da onun karşısında oturmuş, mübârek bir mecliste beraberlermiş diye göz önüne getirecek... Böyle gönül aleminden bir irtibat sağlayacak... Bu irtibata rabıta deniliyor.
Böyle mürşidiyle bir irtibat kurduğu zaman; ziyaretine gittiği zaman, aynı mecliste beraber zikir yapsalar nasıl oluyorsa, orda da öyle bir durum oluyor. Beraber zikretmiş olacaklar, irtibat kurmuş olarak zikretmiş olacaklar. O zaman, böyle bir bağlantı kurulduğu zaman, mürşidindeki füyûzat ve mânevî berekât kendisine intikal eder. O bağlantının bereketiyle kendisi çok feyizyâb olur ve yaptığı ibâdetin tadını duyar, faidesini görür.
Böyle bir fenâ fillâh-beka billâh makamına ermiş mürşid-i kâmil ile irtibat kurduğu zaman insan, istasyonu bulmuş gibi oluyor yâni... O zaman kendisi çok istifade eder. Büyüklerimiz böyle diyorlar. Bu bir sevgi bağlantısıdır ve kısa zamanda müridin terakkî etmesi için gerekli bir çalışmadır.
Bunun hem asrımızın modern ilimlerinden, hem de tarihimizden ve dinimizden çok misalleri vardır. Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz, Rasûlüllah Efendimizi her zaman karşısında görürmüş. Hattâ utanırmış. O kadar böyle canlı bir tarzda karşısında görürmüş ki, utanırmış ayağını filân da uzatamazmış. Yanında değil ama, yanında gibi... İşte buna fenâ firrasûl makamı derler. Yâni, nereye baksa Rasûlüllah'ı görüyor; Rasûlüllah'ı görür hale gelmiş oluyor.
O hale ermek için de, ilkönce fenâ fişşeyh makamı denilen hale ermiş olmak, şeyhini görür hale gelmek lâzım ki; ordan fenâ
firrasûl makamı nasib olsun, ordan fenâ fillah makamı nasib olsun diye, büyüklerimiz böyle bu meseleyi açıklamışlardır.
Bir de bazı kitaplarda belirtiliyor ki, Yusuf Aleyhisselâm'ın hikâyesinde, tam öyle Zelihâ valide kapıları kapatıp da, "Gel bakalım!" dediği zaman;
(Lev lâ enraâ burhâne rabbihî) diye bildiriliyor ayet-i kerimede... "Rabbinin burhanını gördü, kendisine hakim oldu, uymadı.
Kapıya doğru kaçtı." diye bildirildiği sırada, o gördüğü burhan nedir diye bazı kimseler diyorlar ki rivâyetlerde: Babası Ya'kub AS'ı karşısında görmüş... Ya'kub AS'ın hayalini aynen karşısında görmüş. Babası karşısında... Evlâdına böyle bakıyor. O zaman kendisine daha iyi hakim olmuş, o teklife karşı direnmiş.
O bakımdan bu işin bir takım mânevî tarafları vardır. O vazifeyi yapan insanlarda da böyle bazı şeyler hasıl oluyor.
Evliyâullahın işleri, bizim bildiğimiz şu dünya hayatındaki işlerimizden biraz farklı oluyor. Şimdi Pakistan'dan birisi bana bir mektup gönderdi. Türkiyeden Pakistan'a gitmiş. Benden de cevap istiyor. "Rüyamda Mehmed Zâhid Hocamız'ı gördüm." diyor, gördüğü şeyleri anlatıyor: "Heyecandan uyandım. Yatakta yanımda yatan hanımım: 'Şimdi odadan dışarıya çıkan ihtiyar zâtı sen de gördün mü?' dedi. 'Yok!' dedim. 'Nasıl bir kimseydi anlat bakalım!' dedim. Tıpkı Hocamız'ı tarif etti." diyor. Evet, rüyasında görünmüş buna ama, yanlarına da ruhaniyetiyle gelmiş. Karısı da görmüş de, soruyor rüyayı gören kimseye: "Gördün mü, şu kapıdan çıkan zâtı? Sırf ben mi gördüm, sen de gördün mü?" diye...
Aynı şeyi, bizim burda bir Lütfullah kardeşimiz vardı, --Allah rahmet eylesin, cennet mekânı olsun-- o anlattı. Kıztaşı'nda apartmanda otururlardı. "Bir gün odada yemeğimizi yedik. Ben de odadan sofaya çıkmak istedim. Sofanın elektriği kapalı, karanlık sofa... Kapıyı tam açtım, karanlıkta Mehmed Zâhid Hocamız böyle karşımda duruyor... Ben ona bakıyorum, o bana bakıyor... Korkulacak bir değil ama, heyecanlandım, tüylerim diken diken oldu. Sırtımdan bir soğuk ter boşandı. Ondan sonra yavaş yavaş Hocamız karşımdan kayboldu." dedi.
Şemseddin-i Sivâsî Hazretlerini anlatıyorlar: Müridiyle kapıdan çıkmış, şöyle bir duvara yaslanmış, şöyle bir müddet durmuş, gözleri kapalı... Müridi diyor ki: "--Ne oldu efendim, rahatsızlandınız mı?.."
"--Hayır evlâdım, rahatsızlanmadım. Buna rahatsızlık demezler, buna insilâh derler. İnsanın ruhu bedeninden çıkar, o zaman böyle beden böyle şeysiz kalır. O hal oldu da onun için böyle oldu." diyor.
Yâni, bu tasavvufî hayatın ihlâslı, aşık-ı sâdık mensuplarına Allah-u Teâlâ Hazretleri, başta sizin ve bizim kolay anlayamayacağımız, mânevî bir takım haller nasib ediyor. Rabıta da öyle bir hal olmuş oluyor. Yapan görür.
Soru:"Rabıta şirktir, İslâm'da delili yoktur." diyorlar; ne dersiniz?
Cevap: Hayır! Allah'tan başka bir tanrı düşünmek şirktir. Rabıta ise, hayalinde şeyhini tahayyül etmektir. Bu şirk değildir.
Hayal kurmak yasak değildir. İnsan sevdiği için annesini babasını düşünebilir gözünü kapattığı zaman... Memleketini düşünebilir. Yaz mevsimini, tatili vs. yi düşünebilir... Gözünü kapatır, Kâbe-i Müşerrefe'yi, Medine-i Münevvere'yi düşünebilir. Bunun gibi hocasını düşünebilir. Hocasını hayalinde karşısında düşünür, bu gayet normaldir. Şirk, Allah'ın birliğini kabul etmemek demek; bununla bir ilgisi yok...
Rabıtayı bilmiyorlar, uzaktan uzağa tenkid ediyorlar. Ne olduğundan haberleri olmadığı şeyleri tenkid ediyorlar.
Soru:Şeyh ile rabıta yapmanın bid'at olduğu söyleniyor; ne dersiniz?
Cevap: Hayır, bid'at değildir. Taa Peygamber Efendimiz'in zamanına kadar giden geçmişi vardır. Hattâ Kur'an-ı Kerim'de ona dair işaretler vardır. Bu bir mânevî haldir. İnsan o çalışmayı yaptığı zaman hasıl olur. Bu bid'at da değildir, şirk de değildir, yanlış da değildir. Güzeldir, iyi bir tasavvufî çalışmadır ve faydalıdır.
Soru: Rabıtada tahayyülde zorluk çekiyorum, ne tavsiye edersiniz?
Cevap: Şeyhinin sohbetine fazla devam etsin. Sevgisi ziyadeleşince olur.
Soru: Resimle rabıta olur mu?
Cevap: Olmaz, uygun değil!.. Pis suyla abdest alınır mı?.. Resimin ancak bir takım meşrû sebeplerle müsaadesi var... Sen onu meşrû sebepler için kullanabilirsin. Pasaport çıkacak, tapuda lâzım, bilmem nerde lâzım; orda kullanabilirsin. Onun dışında öyle resimle rabıta yapmak bid'attir, uygun değildir. Tarikatta bid'attır, böyle şey olmaz!.. O hocasına, usûlüne uygun olarak rabıta edecek, resimle yapmayacak!. 21
1. Soru: Rabıta-i mürşidin müridi yetiştirme ve olgunlaştırmadaki rolü nedir?
Çok büyüktür. Hadis-i şeriften alınmadır. Peygamber Efendimiz'le sahabesi arasında rabıta vardı. Ebûbekir Sıddîk Efendimiz'in gözünden Peygamber Efendimiz'in hayali gitmediği için, yalnız olduğu zaman bile rahat olamıyordu. Ayağını uzatamıyordu, serbest olamıyordu.
Yâni, rabıta sevmekten kaynaklanır. Ayrıca, bu rabıta dolayısıyla hakîkaten mânevî bir yakınlık ve bağlılık hâsıl olur. Bu bağlılık, mürşide rabıtadan, Rasûlüllah'a rabıtaya götürür insanı... Sonunda insan, Rasûlüllah'la rabıta etme haline gelir. Onun için, bir yetiştirme merhalesidir bu... Bilinenden bilinmeyene doğru yükselmedir. Kolaydan zora doğru ilerlemedir. Bir merhaledir ve şarttır.
Peygamber Efendimiz diyor ki: "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, siz beni annenizden, babanızdan, evlâdınızdan ve bütün insanlardan bile daha çok sevmedikçe, hakîkî müslüman olamazsınız."
Rabıta aslında sevgiden kaynaklanıyor. O sevgi ile, onu düşünmesiyle, onunla mânevî beraberliğini kuruyor. Bu beraberlik kuruluyor.
İnsan rûhî merhalelerde ilerlediği zaman, bu bedene bağlı kalmıyor ruhu... Yusuf AS, Yâkub AS'ı görüvermiş karşısında... Zeliha Hatun kapıyı kapatıp, "Hadi, ikimiz kaldık!" dediği zaman, Yâkub AS'ı görüveriyor karşısında... "Ne yapıyorsun evlâdım, bu ne durumdur?.." gibilerden, Yâkub AS'ın böyle parmağını ısıraraktan göründüğünü naklederler. Evliyâullahın da böyle görünmesi vardır.
Evliyâullahın ruhları bedenlerinden çıkıp böyle dolaşabilir. Bizim şeyh efendilerimizden birisine demişler ki, "Efendim sizi filânca yerde gördük..." "Evet evlâdım! Demin oraları düşünüvermiştim." demiş. Burdan düşünür gibi bir şeyle, o tarafta onun şeyi görünür. Böyle şeyler olur. Bunlar hep rabıtanın inceliklerinden, detaylarındandır.
Kişinin gözünü kapatıp annesini babasını düşünmesi nasıl tatlı bir şeyse, normal bir şeyse...
Ne yapıyorsun?..
Ah, ak sakallı babacığım hatırıma geldi. Nur yüzlü, başörtülü annem hatırıma geldi. Gözümü kapattım, onu hayal ediyorum.
Bunun şirkle bir ilgisi olmadığı gibi, insanın da şeyhini böyle düşünmesi, sevgi bağı olarak lâzımdır ve gereklidir. Sevmesi, sayması, dinlemesi ve böyle düşünmesi feyzinin çok olması için de gereklidir. Bu bir alıştırmadır. Sonunda Rasûlüllah'la görüşme haline gelebilmesi için alıştırmadır, başlangıçtır, birinci bölümüdür işin... Daha ötedeki bölümlerine bir gidiştir. Onun için gereklidir.
2. Soru: Rabıtada Peygamber Efendimiz'i düşünsek, daha iyi olmaz mı?..
Zâten oraya getirecek. Yâni, Peygamber Efendimiz'i düşünmeye müridin ilk başta kabiliyeti yetmez ve o tecellîye kendisi tahammül edemez. Hocasını düşünmekten başlar. O eğitime alıştıktan sonra, Rasûlüllah'a gelir zâten...
Merdivenin altındaki iki basamağa ne lüzum var?.. Bunlar olmasa üst kata çıkamaz mıyız?.. Çıkamazsın; çünkü, buraya basacaksın, oraya öyle çıkacaksın! Alt merdiven olmadan üst merdivene çıkılmıyor.
3. Soru: --Rabıtaya delil olarak Peygamber SAS'in zamanından bir örnek verir misiniz?
--Peygamber SAS Efendimiz, Ebûbekir Sıddîk Efendimiz'in gözünden hiç gitmezmiş. Evde yalnız olduğu zamanda bile... Hattâ onun hayalinin gözünün önünde devamlı olmasından dolayı, ayağını uzatmaya utanırmış, helâya gitmeye utanırmış. Bu bağlılığın bir misâlidir, fenâ fir rasul olmanın alâmetidir. Rabıta da zâten, o olsun diye yapılan bir çalışmadır.
4. Soru: --Rabıta-i mürşid yaparken mürşid Allah ile kulu arasına girmiyor mu?
--Olmuyor. Ne demek Allah ile kul arasına girmek; nerden çıkmış? İlgisi yok!..
İnsan namaza duracağı zaman, "Allahu ekber" derken Kâbe'yi karşısında hayal edecek. Kâbe'ye doğru dönüyor ya...
Tasavvur edecek: Mültezem şurada, Hacer-i Esved şurada, Hatîm şurasında, Makàm-ı İbrâhim şurada... Bu Allah'la kulun arasına Kâbe'nin girmesi midir?.. Değil... Böyle bir şey tasavvur edebilir.
İnsan askerdeyken gözünü kapattı, annesini babasını düşündü. "Ah evim, barkım, annem, babam..." diye hayal etti. Bu Allah'la kulu arasına girmek değildir, onunla bir ilgisi yoktur.
Şimdi biz karşı karşıya konuşuyoruz. Mürid de tesbih çekerken şeyhimle beraber çekiyoruz diye düşünüyor; ne var yâni?..
Allah mekândan münezzehtir. Öyle aradan, aralıktan filân da münezzehtir. Araya girmek diye bir şey bahis konusu değildir. 22
9-Zeynuddin El-Havafi k.s.:
Bilinizki, müridin mürşidine kalbini bağlayıp rabıta etmesi, manevi fethin süratle açılmasında büyük bir esastır. Hatta hepsinin temeli budur. Müridlerdeki feyzin kesilmesi ve terakkinin durması, ancak, tam bir teslimiyet ve sadık bir himmet arzusu ile mürşide kalblerini bağlamamalarından kaynaklanmaktadır.Kalbi, rabıtadan koparan şeylerin en büyüğü, mürşide kalble itirazdır. 23
10-Kuşadalı İbrahim Halveti k.s.:
Ehlullah; Salik devamlı rabıta halinde olmalıdır. Demişlerdir. Bunun manası: Salik, tenhada tek başına iken, büyük küçük hiç kimseyi kalbine getirmeyip, mürşidinin simasını hatırında tutması, bu durumda hasbel beşer kalbe gelen şeylere iltifat etmemesidir.
Rabıtanda ilerlemeye bak. Azimetlere sarılarak mürşidinle manen buluşma istidadını geliştir.
Özellikle, sevgisine sadık olanlar, bizlere rabıta edip bizden ayrılmadıkça, bunun ona terakki sağlayacağı malumdur. “Sadık kullarla beraber olun” buyuruldu. Hemen rabıta denizine dal; cismini o denizde yok et.
Sülükte, halinize göre, maksadınıza ulaşmanız rabıta ile mümkündür. Başka şeyleri düşünmek ve maksada almak bir tehlike çukurunun kenarında durmak gibidir. Hem haller ve makamlar gaye değildir. Bunlar bir takım zuhurat, manevi fetih ve faydalardır. Sen bunlara takılıp yorulma, güzel rabıta yapmaya bak.
Rabıtaya yönelmekten maksad, ancak irfan, mizan ve rızayı bulmaktır. Başka dünyevi ve uhrevi müşkilat halli için teveccüh olmaz! Buna dikkat edin. 24
11-İbrahim Hakkı Erzurumi k.s.:
Hoca Behaeddin Hazretleriyle Halifeleri demişlerdirki:
Nakşibendi tarikatının üçüncüsü, kalbin bağlanış yoludur. Mürid kalbini Allah’ın huzurunda ve tam bir teslimiyetle, bir Mürşid-i Kamile bağlarsa o, müşahade makamını bulur ve ilahi isimlerle sıfatlar, muhakkak ona görünür....
O mürşidden ayrılsa bile onun suretini hayalinde tutabilsin ve içli dışlı bütün kuvvetleriyle kendi kalbine çevirsin ve kalbine gelen her hatırayı atıp yalnız onun hayal ve hatıraları kalsın. Ta ki, o na bir hayret hali gelinceye kadar.
Bu durumu tekrar tekrar yapmak suretiyle hayret hali kendisinde bir alışkanlık doğurur ve böylece fakirlikle yokluk devletini bulur. Bundan daha yakın bir yol olmaz....
Sonra kabiliyetli mürid, bir mürşid-i kamili, Allah’ı bilmek için vasıta kılsa ve yüzü, belki iki kaşının arası, onun hatırından bir an bile gitmezse, otururken, kalkarken, yemek yerken, ondan bir an bile gaflette bulunmazsa daima zihninde yaşarsa ki, bu halin devamı, mürid için epey zahmetli olur. Fakat mürid, bunun sonunda öyle bir mertebeye erer ki, mürşid-i kamilin sureti kalbinde kökleşir.ve her an zahmetsizce tahayyül edebilir.
Sonra gayp aleminden mürşidin kalbine akan ilahi bilgi ve hikmetler aynen kendi kalbinden, müridin kalbine akma yolunu bulur. Fakat terk-i edep sebebiyle bu feyiz yolu müritte bozulabilir. Onun için bağlantı yolunu düzeltmek zor olur. Bu zamanda böyle aziz ve yüksek bir mürşidin sohbetini bulmak büyük bir şans ve nimettir. 25
12-Abdulhakim Arvasi k.s.:
Rabıta Allah’a ermeye müstakil bir yoldur.
Rabıta her tarikatte şarttır. Bu şartı kabul etmeyenler, ya rabıtanın ne olduğunu bilmeyenlerden, yahut tarikatlerin mana ve mefhumunu anlayamayanlardandır.
Rabıta, İlahi-Zati sıfatlarla tahakkuk etmiş ve müşahade makamına varmış bir kamil ve mükemmele kalb bağlayıp, huzur ve gıyabında o zatın suretini hayal hazinesinde muhafaza etmekten ibarettir.
Sadık mürid, kamil mürşidin suretini böylece hayalinde tutmakla, onun halleri ve sıfatlarıyla, doğruluğu ve samimiliği, gayret ve istidadı nisbetinde tahakkuk eder. Hakiki matlup Allah’ta fani olmanın mukaddimesi, şeyhte fani olmayı gerçekleştirmekten ibarettir. 26
13-M.Es’ad Erbili k.s. ve Ramazanoğlu Mahmud Sami k.s.:
Muhabbetullah da mütabaat ile olur. Muhabbetin birinci adımı şeriat, ikincisi ise tarikattir. O da ikidir; biri zikir, diğeri tefekkürdür. Zikir ve fikirde Rabıtasız kazanılmaz. Rabıtada kolay değildir. Çünki nefse muhalefet ve mücadele lazımdır. Nefis insana çok şüpheler verir. Şüpheleri izale lazımdır. Buda zamana muhtaçtır. Rabıtada mürşidin hayalini tefekkür etmeğe lüzum yoktur. Muhabbet lazımdır. Zaten bir insan sevdiğini daima gözü önünde bulundurur....
Bazı kimseler görüyoruz ki, pek çok fenalıklar yapıyor, kendilerini bir türlü fenalıklardan kurtaramıyor. Halbuki ehl-i tarik böyle değildir. Her ne kadar ehl-i tarikin bazılarında da bu hal bulunuyorsa da, bu şeriate dikkatsizlikleri, teslimiyet ve rabıtada za’fiyet ve kusurları sebebiyledir. Zira rabıtası kuvvetli olanlara şeytan yaklaşamaz. Rabıtası kuvvetli olan salikin kalbi zakir ve uyanık demektir. Zakir olan kalbe şeytan sokulamaz.
Ay ışığını güneşten alır. Bunda rabıtayla elde edilen istifadeye müşabehet vardır. Gözlükle bir şeye bakılınca gözlük vasıta olduğu gibi, rabıtada buna benzer. 27
14-Muhammed Raşid Erol k.s.:
Tarikatı nakşibendi’de mürşid rabıtası çok önemlidir. Çünki müride en fazla fayda veren şeyh rabıtasıdır. Bir mürid şeyhinin ruhaniyetini manevi tasarruf ve yardımını her an yanında düşünmelidir. Hatta her attığı adımda şeyhinin ayak izlerine bastığını düşünerek onda (onun halinde) halinde fani olmaya bakmalıdır....
Müridin mürşidinden istifadesi iki şekilde olur: Birincisi, zahiren ondan şeriati öğrenmek. İkincisi, batınen şeyhin feyzinden istifade etmek.....
Bu feyiz ve nisbet, kalblere tasarruf eden Cenab-ı Hakk tarafından verilir. Allah kime murad ederse Sadat-ı Kiramda o tarafa yönelir ve o kimseye nasibini ulaştırır. Bu işte herşey şeyhin isteği ile değildir. Öyle olsaydı Gavs-ı Hizani k.s. manevi emaneti (hilafeti) Seyda-ı Taği’ye değil, kendi çocuklarına verirdi....
Bazı sadatlar demişlerdirki:”Bizim görevimiz çözüp bağlamaktır.” Kendilerine: “Siz neyi çözüp bağlarsınız.” Diye sorulduğu zaman “Biz bize tabi olanların kalblerinden dünya mıhabbetini çözüp Allah ve Ahiret sevgisini bağlarız.” demişlerdir.
Rabıta manevi bir hattır; müridi, mürşidine ve geçmiş sadatlara bağlar. Rabıtaya sımsıkı sarılıp devam ettiriniz. 28
15-Mahmud Usta Osmanoğlu k.s.:
Bilinmelidir ki, mürşide yapılan rabıta, şeytan tarafından gelen vesveseleri kesmek ve seyr-i sulüke vesile olması içindir.
Rabıta bir müridin, mürşid-i kamilinin ruhaniyetiyle beraber, suretini kalb gözünün önüne getirerek hayal etmesi ve kalbiyle ondan yardım istemesinden ibarettir. Çünki mürşid; yetiştirme, yardım etme, feyiz verme kemale erdirme ve tebliğde efendimiz s.a.v. vekilidir. İşte bu mana, Allah için ve Allah uğrunda şeyhe karşı olan tam bir muhabbetten ibarettir. Zira efendimiz s.a.v. bizimle Allah’u Teala arasında vasıta olduğu gibi mürşidde bizimle efendimiz arasında vesiledir. Ona karşı olan bu sevgi vacip olan bir iştir. Çünkü:”Allah yolunda sevmek ve Allah yolunda buğz etmek vaciptir.”
Şu bilinsin ki, aslında rabıta, efendimiz s.a.v. yapılmakta ise de, ona uyarak, Allah Tealanın dostlarına ve kamil meşayıha yapılmasının caiz olmasında da hiç şüphe yoktur. 29
MUTASAVVIFLARIN RABITAYLA İLGİLİ
ORTAYA SÜRDÜKLERİ DELİLLER
Ayeti Kerimeler
“Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Bir de sadıklarla beraber olun.” 30
Buradaki sadıklarla beraberlikten rabıtaya işaret vardır denilmektedir.
“Kadın cidden ona niyeti kurmuştu. Rabbinin burhanını görmeseydi, (Yusuf da) kurmuş gitmişti! İş te biz, ondan fenalığı ve fuhşu gidermek için böyle yaptık. Çünkü o ihlasa erdirilmiş kullarımızdandı.” 31
Bu ayetin tefsirlerinde zayıf bir rivayet olarak, Yusuf A.S’ın kadına meylettiği sırada “Rabbinin burhanı” olarak babası Yakub A.S parmağını ısırmış bir halde gördüğü ve o fena hali işlemekten vazgeçtiği rivayet edilir. Tasavvuf ehline göre Yusuf A.S’ın uzaklarda olan babasını bu şekilde görmesi bir çeşit rabıtadır.
“Ey iman edenler, Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya vesile arayın. Ve O’nun yolunda savaşın. Ta ki muradınıza eresiniz.” 32
Burada “O’na yaklaşmaya vesile arayın” emrinin rabıtayı meşrulaştırdığı düşünülür. Çünkü Cenab-ı Allah şununla veya bununla diyerek sınırlandırmamıştır.
“Habibim de ki, eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyunki Allah’da sizi sevsin ve suçlarınızı örtsün.” 33
Rabıta insanları hazreti peygambere uymaya yönlendirici bir unsur olduğu için bu ayet deliller arasında yer almaktadır.
“Kalblerinizi (birbirine) bağlamak ve ayakları(nızı) pekiştirmek için üzerinize gökten bir su indiriyordu.”34
Rabıta aynı zamanda kalbi bir beraberlik olduğu için bu ayet rabıtaya delil gösterilmektedir.
“Ey iman edenler! Sabredin ve sabır yarışında düşmanlarınızı geçin! (Cihad için hazır ve) rabıtalı bulunun. Hem Allah’tan korkun ki, felah bulasınız.”35
Bu ayetin orijinal metninde de açıkça rabitu lafzı geçtiği için ve müminlerin birbirleriyle irtibat halinde olmaları emredildiği için deliller arasında yer almaktadır.
“Eğer biz, (va’dimize) inananlardan olması için onun kalbini (sabır, sebut, kuvvetli bir irtibat ve güçlü bir bağ ile) iyice pekiştirmemiş olsaydık, nerede ise işi açığa vuracaktı:” 36
Burada Musa A.S annesinin firavunun sarayında çocuğunu emzirmeye götürülmesi anlatılmaktadır. Kadın Musa A.S, kaybettiğini zannettiği oğlunu aniden karşısında görünce bir anda annelik duygusuyla hareket edip, çocuğun kendisine ait olduğunu belli edecekken kalbinin manevi bir bağla güçlendirilmesi neticesinde duygularına hakim olmuş ve Musa A.S öldürülmekten kurtarılmıştır. İşte bu nedenle bu ayet rabıtaya delil olarak görülmektedir.
HADİS-İ ŞERİFLER
“İnsan sevdikleriyle beraberdir.” 37
“Ya rasulallah! Allah’ın dostları kimlerdir? Diye sordu.
Rasulullah s.a.v-Onlar görüldüklerinde Allah’ı hatırlatan kimselerdir. Buyurdu.”38
MAHMUD ES’AD COŞAN R.ALEYH HOCA EFENDİNİN
RABITA TARİFLERİ
Bir de tabii serbest, tam usûlüne uygun yapmak istiyorsanız, sakin bir yerde, tenha, temiz bir yerde diz çökerek oturursunuz.
Gözünüzü yumarsınız, tadını çıkarta çıkarta yaparsınız zikrinizi...
Evelâ 25 defa Estağfirullah çekeceksiniz.
--Niye?..
Namazı bitirdiğimiz zaman bile "Estağfirullah" diyoruz da ondan... Sağa sola selâm verince bile üç defa "Estağfirullàh...Estağfirullàh... Estağfirullàh..." diyeceksiniz, ondan sonra "Allàhümme entes selâmü ve minkes selâm, tebârekte yâ zelcelâli vel ikrâm." diyeceksiniz.
Halbuki namaz bir ibadet, güzel bir şey... Namazı kıldığımız zaman bile Estağfirullàh diyorsak, günün içinde namaz kılmadığı zaman nice hataları vardır insanın... Tabii, onlar için bir "Estağfirullàh" demek iyidir işe başlarken...
Nasıl temiz bir insanız hepimiz, elhamdü lillâh müslüman temizdir. Temizlik imanın yarısıdır. Nasıl sofraya otururken elimizi yıkıyoruz. Hem de yıkadığımız zaman katran gjbi simsiyah akıyor su... Şaşırıyoruz, "Allah Allah!.. Yâ kirli bir şey yapmadım, ne oduna ne kömüre bulaştım; yine de şu akana bak!" diyoruz. Çünkü, bilmeden insanın elleri kirleniyor. İşte bilmeden gönlü de kirlenir.
Onun için 25 defa "Estağfirullah" diyerek başlayacaksınız ki, bir mânevî temizlik olsun.
Sonra bir Fâtiha, üç Kulhuvallah okuyacaksınız. Bunların sevabını Peygamber SAS Efendimiz'e ve Peygamber Efendimiz'den bize kadar gelmiş geçmiş pirlerimizin, şeyhlerimizin ve evliyâullah büyüklerimizin ruhlarına hediye edeceksiniz.
Biliyorsunuz bu iş nasıl geldi bize kadar: Peygamber Efendimiz insanları hak yola davet etti, yaşadı. Ondan sonra vefat etti, ahirete göçtü. Ondan sonra Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz geldi, hulefâ-i râşidîn geldi. Ondan sonra evliyâullah geldi, mürşid-i kâmiller, büyük alimler, Allah'ın sevgili kulları, mübarek kulları geldi. Bu irşad vazifesini yaptılar, yaptılar, yaptılar... Buna tarikat diyoruz. Sonra vazife Mehmed Zâhid Kotku (Rh.A) Hocamız'a geldi. Mehmed Zâhid Kotku (Rh.A) Hocamız da, "Evlâdım benden sonra bu vazifeyi sen yapacaksın!" dedi. Biz de bu vazifeyi yapıyoruz.
Bizden önce Peygamber Efendimiz'e kadar büyüklerimiz bu vazifeyi yaparak elden ele bayrağı devrettiler. Bayrak bize böyle geldi. Binâen aleyh, bunların hepsi bizim büyüklerimizdir.
Kimlerdir o büyüklerimiz: Bahâeddin Nakşıbend Efendimiz büyüğümüzdür, İmâm-ı Rabbânî Efendimiz büyüğümüzdür, Abdülkàdir-i Geylânî Efendimiz büyüğümüzdür, Şehâbeddin Sühreverdî Efendimiz büyüğümüzdür... Kitaplarını yayınladık, dergilerde verdik.
Hàlid-i Bağdâdî Efendimiz büyüğümüzdür, Mevlânâ Hazretleri yine büyüğümüzdür, akrabamız olan bir tarikattandır... Geçen gün rüyasını gördüm, Şâzelî Tarikatı büyükleri büyüklerimizdir. Yâni zikre oturduğumuz zaman onlara bir Fâtiha, üç Kulhüvallah gönderiyoruz. Bu gider; sen okursun, Allah onlara bildirir. Onlar da sizi bilirler. Dünyadan filânca şahıs bana Fâtiha gönderiyor, sevaplı şeyler gönderiyor, evlâdım benim diye sever.
Evliyâullah'ın ruhlarının hürriyeti vardır ahirette, serbestliği vardır, tasarrufatı vardır, vazifeleri vardır. Onlar insanların rüyasına girerler, hak yolu gösterirler, nasihat ederler. Öyle kabiliyetleri vardır evliyâullahın...
Onun için onlara birer Fatiha, üçer İhlâs-ı Şerif hediye edin, işe başladığınız zaman...
Sonra gözünüz kapalı üç rabıta yapacaksınız.
Rabıta tefekkür mânâsınadır burda... Üç tefekkür ve tahayyül yapacaksınız. Tahayyül, hayal etmek demektir.
Birincisi rabıta-i mevt... Yâni, bu hayatın fâni olduğunu, bir gün gelip öleceğinizi, öldükten sonra kıyametin kopmasından sonra kabirden kalkacağınızı, mahşer yerinde toplanacağınızı, Allah'ın insanları muhakeme edeceğini, sevapların günahların tartılacağını, iyilerin bir tarafa, kötülerin bir tarafa ayrılacağını; iyilerin sıratı geçip cennete varıp ebedî saadete ereceğini, kötülerin cehenneme atılıp yanacağını biliyoruz. Bunları düşünmeye rabıta-i mevt yapmak denir.
İnsan bunları düşününce, cennete girenlerin ne kadar mutlu olduklarını, cehenneme atılanların da nasıl cayır cayır yandığını, nasıl feryad ettiğini, pişman olduğunu düşünecek, hayalinde göz önüne getirecek bunları... İçindeki kendi nefsine diyecek ki:
"--Ey nefsim aklını başına topla, divânelik etme! Bu hayatının kıymetini bil, ahirette cehennemlik olmamak için şimdiden tedbirini al!.. Cenneti kazanmaya sebe olacak işleri yap, cehenneme düşmeye sebep olacak işleri bırak!.. Cehennemden kendini koru, cenneti elinden kaçırmamağa gayret et! Hayatının bir saniyesini bile boş geçirme, harcama, zâyi etme!.."
İşte bu düşünmeye, bu tahayyüle rabıta-ı mevt denir. Bunun aslı Peygamber Efendimiz'in tavsiyesidir. Efendimiz ölümü çok düşünmemizi tavsiye ediyor.
Ölüm biraz acı bir şeydir, korkunç bir şeydir amma, bu nefis ölüm korkusundan başka bir şeyle de ıslah olmaz. Nefsi ıslah etmek için en iyi çare bu olsa gerek ki, Peygamber Efendimiz ölümü düşünmeyi tavsiye ediyor.
Hadis-i şerifler vardır camilerin duvarlarında yazılı:
(Accilû bit tevbeti kablel mevt) "Ölüm gelmeden evvel tevbenizi yapmakta acele edin! Dönüşü" diye...
Yaşa da bakmaz, sıraya da bakmaz. Bakarsınız beş tane kardeşten en küçüğü ölür... Bakarsınız, dede yaşar da torun ölür...
Bakarsınız hastanın başında bekleyen insan ölür de hasta kalır.
Bir ay kadar önce bizim köyde akrabamız böyle oldu. Yatalak bir hastamız vardı, 16 yıldır yatalak... Kocası ona bakıyor, kızı bakıyor, kızının evinde... Kızı öldü. Hasta duruyor, bakıcısı gitti. Ölümün ne zaman geleceği belli olmadığından ölüme hazırlıklı olmak lâzım ve tedbirini alması lâzım insanın...
Sonra neyi düşüneceğiz?.. Rabıta-i mürşid... Birinrcisi ölümü düşünmek, ikincisi insanın mürşidini düşünmesi...
Nerde olursanız olun... Biz şimdi Türkiye'ye döneceğiz, siz burda kalacaksınız. Veya siz falanca yere gideceksiniz, biz falanca yere gideceğiz. Nerde olursak olalım bizimle irtibat kuracaksınız, zikre oturduğunuz zaman... Gözünüzü kapatacaksınız, bizi böyle karşınızda göz önüne getireceksiniz, bizimle mânevî bağlantınızı kuracaksınız.
Bu neye benzer?.. Radyonun düğmelerini karıştırıp da istasyonu bulmaya benzer. Veya televizyonun düğmelerini ayarlayıp da görüntüyü getirmeye benzer. Onun için bu bağlantıyı kuracaksınız.
İnsan bu bağlantıyı kurduğu zaman ne olur?.. Bu bağlantıyı kurduğu zaman, büyüklerin mânevî halleri, feyizleri ona intikal eder. Yaptığı ibadetin tadını duyar, faidesini görür, feyzi çok olur, içi dışı nurlanır, tarikatta ilerler. Bu ilerlemeye seyr-i sülûk diyoruz. İnsanın tutturduğu yolda yürümesi, ilerlemesi diyoruz. Eğer bunu güzel yaparsa, tasavvuftaki ilerlemesi Rasûlüllah'la buluşmaya gelir. Rasûlüllah'la buluşmayı yaparsa, Allah'la buluşmaya gelir. Bunlara fenâ fiş şeyh, fenâ fir rasûl, fenâ fillah, bekà billâh deniliyor... Fenâ demek, kavuşup beraber olmak demek...
Onun için, bu rabıta-i mürşidi de güzelce yapın! Bunu yaptığınız zaman feyziniz, zikir yaparken aldığınız mânevî duygular daha kuvvetli olacak, tarikatta ilerlemeniz daha iyi olacak.
Üçüncüsü: rabıta-i huzur... Huzur rabıtası... Bu ne demek?.. Senin Allah'ın huzurunda olduğunu düşünmen demektir. Kur'an-ı Kerim'de buyruluyor ki:
(Ve hüve meaküm, eyne mâ küntüm) "Siz nerde olursanız olun ey kullar, Allah sizin yanınızda!.."
--Biz onu göremiyoruz.
Evet göremezsiniz;
(Lâ tüdrikühül ebsâr ve hüve yüdrikühül ebsâr) "Kullar onu görmeze ama, o kulları görür." Bizim gözümüz görmeğe müsait değil, onun için göremiyoruz. Güneşe bakamıyoruz, bakarsak gözümüz kör olur. Ama o bizi görüyor, her halimizi biliyor, her yaptığımızdan haberdar... Onun için bunu düşünmek gerekiyor.
Gözünüzü kapattığınız zaman, Allah'ın huzurunda olduğunuzu düşüneceksiniz. "Sen beni görüyorsun, benim söylediklerimi biliyorsun! Söylemesem, içimden geçenleri biliyorsun!.. Sen alemlerin Rabbisin, ben seni kulunum... Sen her şeye kadirsin, ben senin lütfuna muhtacım... Ben fakirim, ben muhtacım, ben acizim... Sen bana lütfedersen, benim halim iyi olur. Ben senin iyi kulun olmak istiyorum, bana yardım etmeni istiyorum. Bana yardım et de ben de senin sevdiğin kullardan olayım, iyi kullardan olayım, iyi işler yapabileyim... Ömrümü rızana uygun geçirebileyim yâ Rabbi!.." diye dua edeceksiniz.
Neden?.. Dua edene Allah istediğini vereceğini bildiriyor da ondan... Rabbimiz buyuruyor ki Kur'an-ı Kerim'de:
(Ve kàle rabbüküm üd'ûnî estecib leküm) "Bana siz dua edin, ben sizin duanıza karşılık veririm, istediğinizi ihsan ederim." buyuruyor.
Onun için isteyeceksin! Amma, "İstedim de vermedi." demeyeceksin. Neden?.. Çünkü, senin istediğin zamanda verecek diye bir şey yok... Sen bazan verdiğini anlayamazsın.
Kendi hayatımdan bir misâlle açıklayayım, iyi kalsın hatırınızda: Ben evlendiğim zaman, tayinim Ankara'ya oldu. Ankara İlâhiyat Fakültesi'ne asistan gittim. Bir odalık bir ev buldum. Bir oda, bir mutfak; başka bir şey bulamadım, ayaklarım patladı. İstiyorum ki, fakülteye yakın olsun, her an evle irtibatlı olayım! Çünkü yeni evliyiz. Evde hanımı bıraktığım zaman, o korkar; ben de ondan korkuyorum, onun başına bir şey gelmesin diye... Yabancı bir yere gittik çünkü... Anamızın babamızın dizinin dibinden ilk defa ayrılıyoruz. Onun için girdik böyle bir eve...
Ondan sonra o bir odalı evde, mahalleli bizi tanıdı. Bir dul kadın vardı, bahçesinde müstakil müştemilâtlı bir evi vardı, üç odalı...Onun kiracısı çıkarken, kendisi haber gönderdi: "Size vereceğim, buraya gelin!" dedi. Biz de oraya geçtik.
Ama biz ilk defa istanbul'da evlenmiştik. Eşyalarımızı bir kamyona yüklettik. Gerede'de bütün saksılarımız donmuş, sıfırın altında kaç derece soğukta... Eşyalar yıprandı. Ankara'ya geldik. Ondan sonra da ordan öteki eve geçtik. Ben elimi açtım, dua ettim:
"--Yâ Rabbi, bizi evden eve gezdirme! Bundan sonra kendi evimize çıkart!.." dedim, "Bundan sonra kendi evimize çıkalım!" diye dua ettim.
Ondan sonra bir zaman geldi. Bizim tanıdığımız birilerine giderken, gelirken onların mahallesindeki evleri beğendik. Bahçeli evler, iki katlı villalar, üst katları manzaralı, güzel... Bizim hacı hanım --o zaman hacı değildik de-- dedi ki:
"--Oraya taşınalım!"
"--Yâhu hanım etme eyleme! Bu evlerin parası şu kadar, biz bunun parasını veremeyiz!" derken, neticede bir kış günü oraya taşındık. Evler güzeldi, ben de memnun oldum. O zamanın parasıyla doksan lira para verdik.
Oraya taşınınca, ben kendi içimden dedim ki: "Allah duamı kabul etmemiş. Çünkü, burdan kendi evimize çıkalım dedik ama yine kiraya çıkıyoruz." dedim. Kiralık bir eve gidiyoruz, üst kat, manzaralı, balkonu geniş, bütün ova ayağının altında; fakat kira...
Aradan birkaç sene geçti, o ev bizim oldu. Kiracı gittiğimiz ev bizim oldu. Demek ki duamız kabul olmuş, kendi evimize taşınmışız. Bizden önce kimse girmemişti eve, sıfır...İlk defa biz girmiştik, ev bizim... Meğer ev bizimmiş... İlkönce kendi evimize biraz kira verdik, ondan sonra ev bizim oldu. Yâni, "Allah'a dua ettim, Allah duamı kabul etmedi." demeyin!..
Allah duayı üç şekilde kabul eder:
1. Ya istediğinizi aynen verir.
2. Ya istediğinize daha uygun olanı verir. Sizin istediğiniz pek uygun değildir de...
Meselâ, siz istersiniz ki, "Bana bir külüstür, eski araba olsa da razıyım!" dersiniz, Allah size Mercedes verir. Mercedes daha iyi
değil mi?.. Daha iyi... Demek ki istediğim olmadı demeyeceksiniz; daha iyisini veriyor.
3. Ya da, bu dünyada verilmeyecek bir şey istediyseniz, ahirette sevabını verir.
Meselâ, ben hatırlıyorum: Hocamız vefat edeceği zaman başucunda bekliyoruz. Canımız gidiyor, vefat etmesin Hocamız diye...Benim babam filân hatırlıyorum:
"--Yâ Rabbi, benim ömrümü al, ona ver! Ben öleyim, o kalsın!" diye dua ediyordu.
Allah senin ömrünü almadan ona ömür vermeye kàdir değil mi?.. Kàdir... İlle bir yerden alıp öbür tarafa ekleme mecburiyeti yok Allah için... Dilerse onun da ömrünü, diğerinin de ömrünü uzatabilir.
Çok dua ettik ama Hocamız öldü. Neden?.. Kader... Kader değişmez tabii, ömrü o kadar... Çare yok...
Peygamber Efendimiz'in ölümünü de kimse istemedi, inanamadılar. Hazret-i Ömer kılıcı çekti, "Kim Peygamber öldü derse, kafasını uçururum!" dedi, "Ölmedi!" dedi. İnanamıyor bir türlü... Peygamber efendimiz yatıyor orda, o "Kim öldü derse, keserim!" diyor.
Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz ayet-i kerime okudu:
(Vemâ muhammedün illâ rasûl) "Muhammed de bir rasuldür. (Kad halet min kablihir rusül) Ondan önce nice peygamberler yaşadı, öldüler; o da bir peygamber, o da ölecek! (Efe in mâte ev kutilenkalebtüm alâ a'kàbiküm?) Eğer o ölürse, veya şehid edilirse, topuğunuzun üzerinde dönüp de eski hayatınıza mı gideceksiniz, vaz mı geçeceksiniz İslâm'dan?..İslâm devam edecek!"
Bu ayet-i kerimeyi okuyunca, Hazret-i Ömer sakinleşti. "Bu ayeti evvelce biliyordum ama, hiç böyle düşünmemiştim, o mânâya almamıştım." diyor. O zaman anladı. Ne yapalım dediler, tedbir almağa filân başladılar.
Peygamberler ölüyor, herkes ölecek. Sen ölmesin diye dua ediyorsun, çok yaşasın diye dua ediyorsun. Ama kader... O zaman ne olur?.. Senin istediğin şey bu dünyada Allah'ın vermeyeceği bir şeyse, olmayacak bir şeyse; o zaman ahirette sevap verir.
Abdülkàdir-i Geylânî Hazretleri kitabında anlatıyor ki, o da hadis-i şeriften almış zâten... Ahirette kulun hesabı görülürken bakacakmış ki, yığın yığın sevaplar var... Şaşıracakmış ve soracakmış Allah'a:
"--Yâ Rabbi bu sevapları nerden kazandığımı da bilemiyorum ben... Nerden geldi bunlar?"
Allah-u Teâlâ Hazretleri buyuracakmış ki:
"--Ey kulum, bunlar senin dünyada ettiğin duaların mükâfatıdır. O zaman istediğin şeyler benim kader-i ilâhime uygun olmadığından verilmedi; bugün bu mükâfat verilmiş oluyor sana... Duanın karşılığı bu olmuş oluyor."
O zaman kullar diyeceklermiş ki:
"--Keşke dualarımızın hepsi böyle olsaymış da, burada çok büyük sevap kazansaymışız." diyeceklermiş.39
RABITA VE ÇEŞİTLERİ
RABITA-İ MEVT (TEFEKKÜRÜ MEVT)
Rabıta-i Mevt’in lügattaki manası “Ölümü düşünme. Ölümü düşünerek günahlardan vazgeçme.” dir. Aslında bu rabıta çeşidi tasavvuf yolundaki kişilerin haricinde bütün müslümanların yapması gereken bir işlemdir.
Rabıta-i Mevtteki ana gaye ölümü ve ölüm sonrasını düşünerek hayatın kalan kısımlarını en iyi bir şekilde değerlendirmektir. İnsanlar şu yeryüzünde hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamaktadır. Halbuki o ölüm bir gün gelip insanı sevdiklerinden ve bağımlı olduğu bütün şeylerden koparıp baki aleme götürecektir. Tabiki İslam inanışına göre de, dünya hayatında yaptığı şeylerin tamamından hesaba çekilecek ve sonuç olarak mükafat veya ceza. Aşağıda okuyacağımız ayeti kerimelerden de anlaşılacağı üzere cezaya çarptırılacak olan kişiler “tekraren dünya hayatına dönüp Allahın rızasına uygun bir şekilde yaşamayı isteyeceklerdir. Oysaki artık o gün geçmişe dönüş yoktur. O gün ölümün öldürüldüğü bir gündür.” İşte o vakit yapılacak ama reddedilecek bir temenninin hatırlanmasını sağlayacak tek şey rabıta-i mevttir. O insanlar Allahın emirlerini reddettikleri için, hafife aldıkları için ve ölümle yaşlanınca muhatap olacaklarını sandıkları için bu hallere düşmektedirler. İşte insanı hayatında aslen neyle karşı karşıya olduğunu hatırlatacak, neyle muhatap olduğunu hatırlatacak, hayatın ciddi bir görevle iç içe dolu olduğunu hatırlatacak, ölümün yaşlılar için değil gençler için de olduğunu hatırlatacak ve Allahın azabı ve mükafatının olduğunu hatırlatacak yegane unsur Rabıta-i Mevttir.
Rabıta-i Mevt yapan bir kişide başlıca şu haller meydana gelir.
1-Dünya hayatının geçiciliğinin idrakine varır. Bunun neticesinde dünyevi şeylere iltifat etmeyerek Allah Rasulü gibi zühd hayatı yaşamaya yönelir.
2-Yaşadığı anı son anıymış gibi düşünerek haramlardan kaçınır, hayırlı ve güzel şeylerle meşgul olur.
3-Allaha kulluk etmenin idrakine vararak her işinde Allahın rızasını arar.
4-Ruhsatları terk edip, azimetle amel eder.
5-Allahın azabının şiddetli olduğunu bilir ve daima tevbe eder.
6-Allahın Rahmetine ve Mağfiretine sığınır.
7-Ölümden sonraki aleme inancı kuvvetlenir.
8-İman esaslarına inancı kuvvetlenir.
9-Cehennem azabının şiddetini düşünerek cennet hayatına talip olur. Bunun için gerekli olan emir ve nehiyleri yerine getirmekte hassasiyet gösterir.
10-Başına gelen musibetlerden dolayı isyankar olmaz. Sabır ve Rıza gösterir.
11-Yalnızca Allah’a tevekkül eder. Çünkü O nun haricindeki her şey fanidir.
12-Rızkına kanaat eder ve helalinden kazanmaya gayret gösterir.
13-Herşeye anında kızmayıp, insanları kırmamaya hatalarını göstererek onları uyarmaya çalışır.
İşte yukarıda, rabıta-i mevtin faydalarından bir kısmını saymaya çalıştık. Tabi faydalarının bu kadarla sınırlı olmadığı da bilinmelidir. Şimdi aşağıdaki ayet-i kerimeleri dikkatlice okuduğumuz zaman neden rabıta-i mevt yapılması gerektiğini, önemini, konunun hassasiyetini, nasıl yapılması, gerektiğini ve kısaca delillerinin neler olduğunu hep birlikte göreceğiz.
AYET-İ KERİME METİNLERİ VE MEALLERİ
“Rabbimiz! Gelmesinde şüphe edilmeyen bir günde, insanları mutlaka toplayacak olan sensin. Allah asla sözünden dönmez.” 40
“Fakat, onları gelmesinde şüphe edilmeyen bir gün için topladığımız ve hiçbir haksızlığa uğramaksızın herkese kazandığı şeyler tastamam ödendiği zaman halleri nice olur?” 41
“Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de sayısız rızık verirsin.” 42
“Herkesin, iyilik olarak yaptıklarını da kötülük olarak yaptıklarını da karşısında hazır bulduğu günde (insan) isteyecek ki kötülükleri ile kendisi arasında uzun bir mesafe bulunsun. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Allah kullarına çok şefkatlidir.” 43
“Allah'a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların ahirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.” 44
“Gerçekten, inkar edip kafir olarak ölenler var ya, onların hiçbirinden, fidye olarak dünya dolusu altın verecek olsa dahi, kabul edilmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır; hiç yardımcıları da yoktur.” 45
“Ey iman edenler! Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” 46
“Nice yüzlerin ağardığı, nice yüzlerin de karardığı günü (düşünün.) İmdi, yüzleri kararanlara: İnanmanızdan sonra kafir mi oldunuz? Öyle ise inkar etmiş olmanız yüzünden tadın azabı! (denilir). Yüzleri ağaranlara gelince, onlar Allah'ın rahmeti içindedirler; orada ebedi kalacaklardır.” 47
“Kafirler için hazırlanmış bulunan ateşten sakının!” 48
“Andolsun ki siz, ölümle yüz yüze gelmezden önce onu temenni ederdiniz. İşte şimdi onu karşınızda gördünüz.” 49
“Eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu bilin ki, Allah'ın mağfireti ve rahmeti onların topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır. Andolsun, ölseniz de öldürülseniz de Allah'ın huzurunda toplanacaksınız.” 50
“Eğer siz iman eder ve şükrederseniz, Allah size neden azap etsin! Allah şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir.” 51
“Fakat içlerinden ilimde derinleşmiş olanlar ve müminler, sana indirilene ve senden önce indirilene iman edenler, namazı kılanlar, zekâtı verenler, Allah'a ve ahiret gününe inananlar var ya; işte onlara pek yakında büyük mükâfat vereceğiz.” 52
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah'a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.” 53
“Nihayet nefsi onu, kardeşini öldürmeye itti ve onu öldürdü: bu yüzden de kaybedenlerden oldu.” 54
Ey iman edenler! Allah'tan korkun. O'na yaklaşmaya vesile arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz. 55
Biliniz ki Allah'ın cezalandırması çetindir ve yine Allah'ın bağışlaması ve esirgemesi sınırsızdır. 56
Unutma o günü ki, onları hep birden toplayacağız; sonra da, Allah'a ortak koşanlara: Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız? diyeceğiz. 57
Onların, ateşin karşısında durdurulup "Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak!" dediklerini bir görsen!.. 58
Rablerinin huzuruna getirildikleri zaman sen onları bir görsen! Allah: Bu (yeniden dirilme olayı), hak değil miymiş? diyecek. Onlar da "Rabbimize andolsun ki evet!" diyecekler. Allah da, öyle ise inkar ettiğinizden dolayı azabı tadın! diyecek. 59
Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttakî olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hâla akıl erdiremiyor musunuz? 60
Ancak (samimiyetle) dinleyenler daveti kabul eder. Ölülere gelince, Allah onları diriltecek, sonra da O'na döndürülecekler. 61
Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları onunla (Kur'an ile) uyar. Onlar için Rablerinden başka ne bir dost, ne de bir aracı vardır; belki sakınırlar. 62
O, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir. Size koruyucular gönderir. Nihayet birinize ölüm geldi mi elçilerimiz (görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar vazifede kusur etmezler. Sonra insanlar gerçek sahipleri olan Allah'a döndürülürler. Bilesiniz ki hüküm yalnız O'nundur ve O hesap görenlerin en çabuğudur. 63
Allah'a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken "Bana da vahyolundu" diyenden ve "Ben de Allah'ın indirdiği âyetlerin benzerini indireceğim" diyenden daha zalim kim vardır! O zalimler, ölümün (boğucu) dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara: "Haydi canlarınızı kurtarın! Allah'a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O'nun âyetlerine karşı kibirlilik taslamış olmanızdan ötürü, bugün alçaklık azabı ile cezalandırılacaksınız!" derken onların halini bir görsen! Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve (dünyada) size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Yaratılışınızda ortaklarımız sandığınız şefaatçilerinizi de yanınızda göremeyeceğiz. Andolsun, aranız açılmış ve (tanrı) sandığınız şeyler sizden kaybolup gitmiştir. 64
Günahın açığını da gizlisini de bırakın! Çünkü günah işleyenler, yaptıklarının cezasını mutlaka çekeceklerdir. 65
O gün tartı haktır. Kimin (sevap) tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. 66
"Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve orada (diriltilip) çıkarılacaksınız" dedi. Ey Âdem oğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık. Takvâ elbisesi... İşte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah'ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi). 67
Rüzgârları rahmetinin önünde müjde olarak gönderen O'dur. Sonunda onlar (o rüzgârlar), ağır bulutları yüklenince onu ölü bir memlekete sevkederiz. Orada suyu indirir ve onunla türlü türlü meyveler çıkarırız. İşte ölüleri de böyle çıkaracağız. Her halde bundan ibret alırsınız. 68
Onların çoğunda, sözünde durma diye bir şey bulamadık. Gerçek şu ki, onların çoğunu yoldan çıkmış bulduk. 69
Huzurumuza çıkacaklarını beklemeyenler, dünya hayatına razı olup onunla rahat bulanlar ve âyetlerimizden gafil olanlar yok mu, işte onların, kazanmakta oldukları (günahlar) yüzünden, varacakları yer, ateştir! 70
Onu yudumlamaya çalışacak, fakat boğazından geçiremeyecek ve ona her yandan ölüm gelecek, oysa o ölecek değildir (ki azaptan kurtulsun). Bundan ötede şiddetli bir azap da vardır. 71
Allah'a andolsun, senden önceki ümmetlere de (peygamberler) göndermişizdir. Fakat şeytan onlara işlerini süslü gösterdi de (iman etmediler). İşte o, bugün onların velisidir. Ve onlar için elem verici bir azap vardır. 72
Bu (azap), onların dünya hayatını ahirete tercih etmelerinden ve Allah'ın kafirler topluluğunu hidayete erdirmemesinden ötürüdür. İşte onlar Allah'ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Ve onlar gafillerin kendileridir.Hiç şüphesiz onlar ahirette ziyana uğrayanların ta kendileridir. 73
Bir de onlar dediler ki: Sahi biz, bir kemik yığını ve kokuşmuş bir toprak olmuş iken, yepyeni bir hilkatte diriltileceğiz, öyle mi! De ki: İster taş olun, ister demir, isterse aklınıza (yeniden dirilmesi) imkânsız gibi görünen herhangi bir yaratık! (Bunlar, Allah'ın sizi yeniden diriltmesini güçleştirmez.) Diyecekler ki: "Bizi tekrar (hayata) kim döndürecek?" De ki: Sizi ilk kez yaratan. Bunun üzerine onlar sana alaylı bir tarzda başlarını sallayacak ve "Ne zamanmış o?" diyecekler. De ki: Yakın olsa gerek! Allah sizi çağıracağı gün, kendisine hamdederek çağrısına uyarsınız ve (dirilmeden önceki halinizde) çok az kaldığınızı sanırsınız. 74
(Düşün) o günü ki, dağları yerinden götürürüz ve yeryüzünün çırılçıplak olduğunu görürsün. Hiçbirini bırakmaksızın onları (tüm ölüleri) mahşerde toplamış olacağız.75
İnsan der ki: "Öldüğüm zaman sahi diri olarak (kabrimden) çıkarılacak mıyım?" İnsan düşünmez mi ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı halde biz kendisini yaratmışızdır? 76
(O takvâ sahipleri ki) onlar, görmedikleri halde Rablerine candan saygı gösterirler. Yine onlar, kıyametten korkan kimselerdir. 77
O, (önce) size hayat veren, sonra sizi öldürecek, sonra yine diriltecek olandır. Gerçekten insan, çok nankördür. 78
Benim canımı alacak, sonra beni diriltecek O'dur. Ve hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum O'dur.79
(İnsanların) dirilecekleri gün, beni mahcup etme. O gün, ne mal fayda verir ne de evlat.Ancak Allah'a kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).80
Hayır; onların ahiret hakkındaki bilgileri yetersiz kalmıştır. Dahası, bu hususta şüphe içindedirler. Bunun da ötesinde, onlar ahiretten yana kördürler. 81
Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı! 82
Onlar, dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise, onlar tamamen gafildirler. 83
Kendilerine ilim ve iman verilenler şöyle derler: Andolsun ki siz, Allah'ın yazısında (hükmedildiği gibi) yeniden dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bugün yeniden dirilme günüdür; fakat siz onu tanımıyordunuz. 84
O günahkârların, Rableri huzurunda başlarını öne eğecekleri, "Rabbimiz! Gördük duyduk, şimdi bizi (dünyaya) geri gönder de, iyi işler yapalım, artık kesin olarak inandık" diyecekleri zamanı bir görsen! 85
(O gün onlara şöyle diyeceğiz:) Bu güne kavuşmayı unutmanızın cezasını şimdi tadın bakalım! Doğrusu biz de sizi unuttuk; yaptıklarınızdan ötürü ebedi azabı tadın! 86
Halbuki şeytanın onlar üzerinde hiçbir nüfuzu yoktu. Ancak ahirete inananı, şüphe içinde kalandan ayırdedip bilelim diye (ona bu fırsatı verdik). Rabbin gerçekten her şeyi koruyandır. 87
Onlar orada: Rabbimiz! Bizi çıkar, (önce) yaptığımızın yerine iyi işler yapalım! diye feryat ederler. Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmedi mi? (Niçin inanmadınız?) Şimdi tadın (azabı)! Zalimlerin yardımcısı yoktur. 88
İşte ayeti kerimelerden de açıkça anlaşılıyor ki öldükten sonra insanlar şu dünya hayatında yaptıkları işlerden dolayı mutlaka ama mutlaka bir hesaba çekileceklerdir. Bunun neticesinde Alemlerin Rabbi olan Allahü Teala hazretlerine kim iyi kulluk etmişse kim ömür sermayesini iyi değerlendirmişse O gün mahzun ve mahcup olmayacaktır. O gün gam ve kederlerden kurtuluş günüdür. O gün sayısız cennet nimetlerine kavuşma günüdür. Tabi ki bir de bunların tam tersi.
İnananlar için hayatlarında böyle bir oto kontrol (Yapmış olduğu işlerin muhasebesi) oluşturmaları şarttır. Rabıta-i Mevt ise ne güzel bir oto kontroldür.
RABITA-İ KALB (TEFEKKÜRÜ KALB)
Rabıta-i Kalbin diğer bir adı da Rabıta-i Huzur’dur. Bu rabıta çeşidindeki ana gaye kişinin huzuru ilahide hazır bulunduğunu düşünerek, hareketlerini ona göre düzeltip kendisine bir çeki düzen vermesidir. Kendisini yaratan Allah’ın kainattaki mahlukatını, mevcudatını nasıl yarattığını düşünerek, O’nun gücünün, kuvvetinin, kudretinin, tasarrufatının, kainatı sevk ve idaresinin mükemmelliğini idrak etmeye çalışmaktır.
Asrımızda maalesef insanlar kendilerini yaratan Allah’ı gereği gibi bilememektedirler. Bu cehaletleri nedeniyle Allah’ın ayetleriyle Allah’ın murad ettiği gibi muhatab olamamaktadırlar. Çünkü kişi neyle muhatab olduğunu bilmediği için konunun ehemmiyetini anlamaktan da aciz kalmaktadır. Oysaki Allahü Teala Hazretleri kendisini bizlere peygamberler aracılığıyla tanıtmaktadır. Allah’ı tanıma gayreti içerisindeki bir kişi için rabıta-i kalbin ne kadar faydalı olduğunu aşağıdaki ayet-i kerime meallerini okuyalım da daha iyi anlayalım.
(Resûlüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin. 89
De ki: İçinizdekileri gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye kadirdir. 90
Allah şöyle buyurdu: İşte böyledir, Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmedince ona sadece "Ol!" der; o da oluverir. 91
Göklerde ve yerdekiler, ister istemez O'na teslim olduğu halde onlar (ehl-i kitap), Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki O'na döndürüleceklerdir. 92
Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir. 93
Allah'ın size olan nimetini, "Duyduk ve kabul ettik" dediğiniz zaman sizi bununla bağladığı (O'na verdiğiniz) sözü hatırlayın ve Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, kalblerin içindekini bilmektedir. 94
Bilmez misin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin mülkiyeti Allah'a aittir; dilediğine azap eder ve dilediğini bağışlar. Allah her şeye hakkıyla kadirdir. 95
Yoksa onlar (İslâm öncesi) cahiliye idaresini mi arıyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükümranlığı Allah'tan daha güzel kim vardır? 96
Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur. (Bunca âyet ve delillerden) sonra kafir olanlar (hâla putları) Rab'leri ile denk tutuyorlar. 97
(Onlara) Göklerde ve yerde olanlar kimindir? diye sor. "Allah'ındır" de. O, merhamet etmeyi kendi zatına farz kıldı. Sizi, varlığında şüphe olmayan kıyamet gününde elbette toplayacaktır. Kendilerini ziyana sokanlar var ya işte onlar inanmazlar. 98
O, kullarının üstünde her türlü tasarrufa sahiptir O, hüküm ve hikmet sahibidir, herşeyden haberdardır. 99
O, gökleri ve yeri hak (ve hikmet) ile yaratandır. "Ol!" dediği gün herşey oluverir. O'nun sözü gerçektir. Sûr'a üflendiği gün de hükümranlık O'nundur. Gizliyi ve açığı bilendir ve O, hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır. 100
Ben hanîf olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim ve ben müşriklerden değilim. Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O'na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Ancak, Rabbim'in bir şey dilemesi hariç. Rabbimin ilmi herşeyi kuşatmıştır. Hâla ibret almıyor musunuz? 101
Şüphesiz Allah, tohumu ve çekirdeği çatlatandır, ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkarandır. İşte Allah budur. O halde (haktan) nasıl dönersiniz! O, sabahı aydınlatandır. O, geceyi dinlenme zamanı, güneş ve ayı (vakitlerin tayini için) birer hesap ölçüsü kılmıştır. İşte bu, azîz olan (ve her şeyi) pek iyi bilen Allah'ın takdiridir. O, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır. Gerçekten biz, bilen bir toplum için âyetleri geniş geniş açıkladık. O, sizi bir tek nefisten (Âdem'den) yaratandır. (Sizin için) bir kalma yeri, bir de emanet olarak konulacağınız yer vardır. Anlayan bir toplum için âyetleri ayrıntılı bir şekilde açıkladık. O, gökten su indirendir. İşte biz her çeşit bitkiyi onunla bitirdik. O bitkiden de kendisinde üstüste binmiş taneler bitireceğimiz bir yeşillik; hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar; üzüm bağları; bir kısmı birbirine benzeyen, bir kısmı da benzemeyen zeytin ve nar bahçeleri meydana getirdik. Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman her birinin meyvesine bakın! Kuşkusuz bütün bunlarda inanan bir toplum için ibretler vardır. 102
Gözler O'nu göremez; halbuki O, gözleri görür. O, eşyayı pek iyi bilen, her şeyden haberdar olandır. (Doğrusu) size Rabbiniz tarafından basiretler (idrak kabiliyeti) verilmiştir. Artık kim hakkı görürse faydası kendisine, kim de kör olursa zararı kendinedir. Ben üzerinize bekçi değilim. 103 (En’am/103-104)
Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah'tır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez. 104
Göklerin ve yerin hükümranlığın, Allah'ın yarattığı her şey ve ecellerinin yaklaşmış olabileceği hususunda düşünmediler mi ? O halde Kur'an'dan sonra hangi söze inanacaklar? Allah kimi şaşırtırsa, artık onun için yol gösteren yoktur. Ve onları azgınlıkları içinde şaşkın olarak bırakır. 105
Güneşi ışıklı, ayı da parlak kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona (aya) birtakım menziller takdir eden O'dur. Allah bunları, ancak bir gerçeğe (ve hikmete) binaen yaratmıştır. O, bilen bir kavme âyetlerini açıklamaktadır. Gece ve gündüzün değişmesinde (uzayıp kısalmasında) Allah'ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde, (O'nu inkar etmekten) sakınan bir kavim için elbette nice deliller vardır! 106
Ne zaman sen bir işte bulunsan, ne zaman Kur'an'dan bir şey okusan ve siz ne zaman bir iş yaparsanız, o işe daldığınız zaman biz mutlaka üstünüzde şahidizdir. Ne yerde ne gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak (ve gizli) kalmaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü yoktur ki apaçık kitapta (levh-i mahfuzda) bulunmasın. 107
Göklerin ve yerin gaybı (sırrı) yalnız Allah'a aittir. Her iş O'na döndürülür. Öyle ise O'na kulluk et ve O'na dayan! Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir. 108
Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki, onlar bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler. 109
Yine o küfredenler, “Ona, Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!” diyorlar. De ki: “Hiç şüphesiz Allah, dilediği kimseyi şaşırtır, gönlünü kendisine çevirene de hidayet buyurur!” 110
Rabıta-i Kalble ilgili ayeti kerimeleri çoğaltmak mümkündür ancak bu kadarının kifayet edeceği kanısındayız.
Rabıta-i Kalbin başlıca faydaları şunlardır.
1-Gönlünü Rabbine çevirenlerin hidayete erişeceğini bilir.
2-Göklerdeki ve yerdeki Allah’ın varlığına delalet eden kainat ayetlerini tefekkür ederek Allah’a olan teslimiyeti artar.
3-Allah’ın gizli ve aşikar olan herşeyi bildiğini hatırından çıkarmaz ve O’na teslimiyet gösterip Allah’a Tevekkül eden bir kul haline gelir.
4-Her halinin Allah tarafından görüldüğünü hatırından çıkarmadığı için, Allah’ın hoşlanmadığı işlerden yüz çevirip razı olacağı amellerle meşgul olmaya gayret gösterir.
5-Yegane güç ve kuvvet sahibinin Allah’ü Teala hazretleri olduğunu hatırından çıkarmayıp havf ve reca üzere olmaya gayret eder.
6-Kendi varlığının devamı için Allah’a muhtaç olduğunun idrakine varır. Bu idrak ile biiznillah kibir ve riyadan kurtulur.
7-Bu tefekkür sayesinde gönlü Allah sevgisiyle dolup taşar. Bu sevgi neticesinde Rasulullah efendimize ittiba eder.
8-Allah’a yönelenlere uyup onların halleriyle hallenmeye, ahlaklarıyla ahlaklanmaya ve edepleriyle de edeplenme ye çalışır.
9-Gönlünde meydana gelecek olan Allah sevgisiyle herşeyin Rabbinden geldiğini bilip rıza ve sabır gösterir.
10-Haksızlık ve zulümden uzaklaşıp, Adalet ve doğruluğa yönelir.
Rabıta-i Kalbin bu ve benzeri faydalarını çoğaltmak elbette ki mümkündür.
RABITAİ MÜRŞİD
İnsanların birbirlerinden huy ve karakteristik açılardan etkilendikleri, bazı hayvanlarda olduğu gibi insanların da beyinlerini kullanarak telepati yöntemiyle birbirleriyle haberleşebilecekleri bu gün modern bilim tarafından ispatlanmıştır.
Bu durum, gözlem yoluyla elde edilen kanaatlar neticesinde bizlerin atasözlerine dahi yansımıştır. “Üzüm üzüme baka baka kararır.” “Kıratın yanında duran ya huyundan ya suyundan” gibi.
Hadisi Şeriflerde de bu konuya işaret edilerek:
“Kişi dostunun dini üzeredir. O halde, herkes kiminle arkadaşlık ettiğine dikkat etsin” 111
“Kişi sevdikleri ile beraberdir.” 112
Bireyin arkadaşından olan etkileşimi vurgulanarak belirli bir dönemden sonra tavırlarında, düşünce yapısında ve hallerinde büyük bir benzerlik meydana geleceği bildirilmiştir. Bu konu Tevbe suresi ayet 119 da ise şöyle vurgulanmıştır “Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Bir de sadıklarla beraber olun.”113 Ayeti kerimede de açıkça ifade edildiği gibi Allah c.c. iman eden kullarından hallerinin devamlılığı ve olumlu yönde seyri için sözünde, özünde, hareketlerinde doğruluk oranı yüksek olan ihlaslı kişilerle beraber olmalarını tavsiye değil, emrediyor.
Şimdi sonuç olarak diyebiliriz ki kültürel düşünceye göre, modern bilime göre ve İslam Dinine göre insanların birbirlerinden etkilendikleri ittifak halinde kabul edilmektedir.
İşte kendisiyle rabıta yapılacak kişinin ayeti kerimede olduğu gibi salih biri olması zorunludur. Tasavvufi açıdan ise: Allah Dostu olma sıfatlarıyla vasıflanmış, hikmet sahibi kamil bir şeyhe kalbi bağlayıp, beraber ve ayrıyken de o şeyhin sureti, hareketleri ve bilhassa ruhaniyetini hayalde kendisi ile birlikte muhafaza etmektir.
Demek oluyor ki herkesle rabıta yapılamaz.
Rabıta ve rabıta edilen şeyh bir araçtır. Mesela yüzme bilmeyen birisini düşünelim. Bu kişinin birde yüzme öğretmeni olsa, burada amaç yüzmektir. Öğretmense kişinin yüzmeyi öğrenmesi için araç konumundadır. Bu çalışmalar sırasında kişi boğulmamak için yüzmeyi bilen birisine sarılır, yüzme kabiliyeti gelişince ve tek başına yüzebilir hale gelince artık araçları (öğretmeni) bırakarak tek başına yüzer. Bu misalde olduğu gibi şeyh hiçbir zaman amaç değildir. Amaç Allahın dostu olabilmektir. Bunun birinci aşaması ise Allahın dostlarıyla dost olabilmektir. Tıpkı bu hadisi şerifte belirtildiği gibi“Kişi dostunun dini üzeredir. O halde, herkes kiminle arkadaşlık ettiğine dikkat etsin” 114
Artık kişi kendisini yetiştirip Allahın füyuzatından kendiliğinden istifade edebilecek hale geldiğinde artık araçlar terk edilir. Yani mürşid rabıtası bırakılır.
Cenabı Allah bir ayeti kerimede “Andolsun Zikir'den sonra Zebur'da da: "Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır" diye yazmıştık.” 115 Başka bir ayette ise “Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Bir de sadıklarla beraber olun.” 116 buyurmaktadır. Buradaki iyi ve sadık kullarla beraberlik hem bedenen olabildiği gibi Rabıta aracılığıyla Ruhen de yapılabilir. Ve faydası da çok büyüktür. Çünkü İnsan çok sevdiği birisinden uzak bir yerde onun hayalini kursa, hemen hemen yanındaymış gibi bir ruhi yapıya ve olgunluğa sahip olur. İçi kıpırdanır, yakınlığın boyutuna göre de etkilenir.
Başka bir ayeti kerimede “Ey iman edenler, Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya vesile arayın.117” buyurulmaktadır. Allaha yaklaşabilmek için, O na yaklaşmış birine yaklaşmanın yollarından bir tanesi de rabıtadır.
Bizlerin evliyaullah’a olan muhabbetimizin sebebi Allahın o kullarını sevmesinden dolayıdır. “Kişi sevdikleri ile beraberdir.” 118 hadisi şerifindeki beraberliğin bir şeklide işte rabıtadır.
Başka ayeti kerimelerde “Kalblerinizi (birbirine) bağlamak ve ayakları(nızı) pekiştirmek için üzerinize gökten bir su indiriyordu. 119” “Ey iman edenler! Sabredin ve sabır yarışında düşmanlarınızı geçin! (Cihad için hazır ve) rabıtalı bulunun. Hem Allah’tan korkun ki, felah bulasınız. 120 “Eğer biz, (va’dimize) inananlardan olması için onun kalbini (sabır, sebut, kuvvetli bir irtibat ve güçlü bir bağ ile) iyice pekiştirmemiş olsaydık, nerede ise işi açığa vuracaktı: 121 “Ve (Allah), onların kalplerini birleştirmiştir. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine onların gönüllerini birleştiremezdin, fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı. Çünkü O, mutlak galiptir, hikmet sahibidir.” 122“Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız. 123” buyurulmaktadır. İşte rabıta ayeti kerimelerdeki kalbi birlikteliği meydana getiren, insanların kalplerini bir birine bağlayan manevi bir bağ durumundadır.
Rabıta aynı zamanda kişinin mürşidine olan muhabbetini ve sevgisini artırır. Hz. Ebu Bekir efendimiz bir gün peygamber efendimize gelerek “Ya Rasulallah, ruhaniyyetiniz bir an bile gözümün önünden gitmiyor bu nedenle tuvalet ihtiyacımı gidermekten haya ediyorum “ deyince o iki cihan serveri ihtiyacını gidermesini söylüyor.124 Yine İbni Abbas R.Anh Peygamberimiz s.a.s’in aynasına baktığı zaman kendisini değil de Resulullah efendimizi görürlermiş. 125 Her iki olayda da açıkça görülüyor ki Peygamber efendimizin sevgisi ve muhabbeti her iki sahabenin kendi benliklerinden dahi öteye geçmiştir. Zaten böyle de olması gerekir. Çünkü bir ayeti kerimede “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha sevimlidir.” 126 buyurulmaktadır.
Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, kişinin sevdiği birisinin hayalini hafızasında canlı tutması sahabe-i kiram hazretlerinde de vardı. Ve Hazreti peygamber onları bu halden men etmedi. İşte gerçek bir mürşidi kamile yapılan rabıta mürşid sevgisinin yanında kişideki peygamber sevgisini de zirveye çıkarır . Çünkü şeyhin yalnız suretini değil siret yani hareketlerini de düşünmek gerekmektedir.
Şeyhin hareketlerini düşünmeye başlayan insan da zaman içerisinde (Şeyh kendi hareketlerini Peygamber efendimizin hareketlerine benzettiği için) hazreti peygambere karşı dayanılmaz bir muhabbet oluşur. Burada rabıta az önceki ayeti kerimede belirtildiği üzere “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha sevimlidir.” 127 imanı kemale erdirici bir unsur olmaktadır.
Rabıtayı başka bir yönden de ele alacak olursak, Allahın sevgisine ulaşmanın bir yoludur rabıta. Çünkü yapmış olduğu ibadetlerle Kalbini Allahın haricindekilerden arındıran sufi, Rabıta yoluyla hem Allah’ı hem de imanı kemale erdirici bir unsur olduğu için Rasulullahı sevmeye başlar.
Bir hadisi şerifte peygamber efendimiz evliyayı şöyle tarif eder “ Görüldükleri zaman Allah Tealanın hatırlanıp, zikrolunmasına sebep olan zatlardır.” 128İşte rabıta sayesinde evliyayı hayal eden kişi aynı zaman da Allah’ı hatırlayıp sever. Kişi gerçekten Allahı seviyorsa bu sevgi onu Hazreti peygambere uymaya sevkeder. Çünkü bir ayeti kerimede “Habibim de ki, eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyunki Allah’da sizi sevsin ve suçlarınızı örtsün.” 129 buyurulmaktadır.
İşte Rabıta kişiyi hem Allah’a olan sevgisinden dolayı hem de mürşidinin uygulamalı sünnet yaşantısını hayal etmesinden dolayı Hazreti peygamberi ona sevdirip ittiba ettirir. Bu bir sufi için değil aynı zamanda bütün müminler için çok önemledir. Bir ayeti kerimede mealen “Andolsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” 130Bir Hadisi şerifte “Onlar Allah için birbirlerini sevenlerdir.” 131 buyurulmaktadır. İşte bu sevgilerin buluşma yeridir rabıta.
İşte yukarıda bahsettiğimiz nedenlerden dolayı Mürşit Rabıtası büyük önem taşımaktadır. Ama bazı insanlar bunları anlamamak için insan üstü gayret göstermektedirler.
RABITA HAKKINDAKİ TENKİTLER
Rabıta asırlardır ulemanın hem kendi arasında hem de mürşid-i kamiller ile ulema arasında tartışılan bir konudur.
Rabıtaya karşı çıkanlar, rabıtanın şirk olduğunu, bidat olduğunu, burada şeyhin kul ile Allah arasına girdiğini, rabıtanın Nakşibendi Tarikati haricindeki diğer tarikatlarca da kabul görmediğini ve öncelikle Kur’an-ı Kerimde böyle bir emrin olmadığını söylerler. Rabıtayı savunanlar ise rabıtanın içtihadi bir konu olduğunu, şirk olmadığını, Kur’an-ı Kerimde ve sünnet-i seniyyede rabıtaya dair açıkça işaret vardır demektedirler. Bu iki görüşü de ayrı ayrı değerlendirecek olursak.
1-Kur’an-ı Kerimde Rabıta Emredilmemektedir.
Şahsi kanaatim şudur. Yukarıda görüşlerini sunduğumuz mutasavvıfların ve ulemanın hiç biri zaten Rabıta farzdır dememektedirler. İsteyenin yapıp yapmamakta serbest olduğunu, ancak yapılmasını da tavsiye etmektedirler.
“Kur’an-ı Kerimde rabıta emredilmemiştir” sözünü birde tersinden düşünelim. Acaba Kur’an-ı Kerimde Rabıta yasaklanmışmıdır? Veya Sünnet-i Seniyye de Rabıta yasaklanmışmıdır? Ne Kur’an da ne sünnette böyle bir yasak bulunmamaktadır. Bilakis yapılabileceğine dair işaretler vardır. Bunları da zaten yukarıdaki bölümlerde anlatmaya çalıştık.
Sonuç olarak zaten mutasavvıfların “Kur’an-ı Kerimde rabıta emredilmiştir” diye böyle bir iddiası yoktur. Dolayısıyla bu iddia boş ve yersizdir.
2-Rabıta Bidattir.
Bidat lügatte “Dinin aslında olmayıp sonradan icad edilen şeyler. Dinin aslına zıt düşmeyen yeni icad ve hükümlere Bid’a-yı Hasene (Hayırlı bidat), Kitap ve sünnete zıt düşünelere de Bid’a-yı Seyyie denilmektedir.”
Eğer rabıta bidat olacak olsaydı, Bid’a-yı Hasene sınıfına girmesi gerekirdi. Oysaki Rabıta mutasavvıflar tarafından dini bir sorumluluk olarak görülmemektedir. Böyle oluncada dine sokulma gibi bir durum yok ki Rabıta Bidat olsun? Aslında benim şahsi kanaatim şudur. Şimdi Yukarıdaki ayeti kerimelere göre ölümü tefekkür (Rabıta-i Mevt) etmenin dinde olmadığını söylemek mümkün mü? Allahı tanıyabilmek açısından Allah’ın sıfatlarını tefekkür (Rabıta-i Kalb) etmenin dinde olmadığını söylemek mümkün mü? Şimdi bu iki durumda Rabıta dinde oluyor da Allah’ın belki de en büyük kainat ayeti konumunda ki halifesi olan bir insanı tefekkür (Rabıta-i Mürşid) etmek mi dinde olmuyor? Kaldı ki İslam Dini İnsan Fıtratına en uygun dindir. Çünkü bu dini gönderen aynı zamanda insanı da yaratan Allah’tır. Böyle olunca da yaratıcı olan Allah kullarının nelere ihtiyacı olduğunu bilmez mi? Elbette ki bilir. İnsanın sevdiği birisini veya eşyayı düşünmesi fıtri bir olaydır.
Düşünmek, tefekkür etmek insana özgü bir haldir. İnsanları diğer mahlukattan ayıran en belirgin özellik akıl değil midir? Eğer akıl varsa o zaman düşünme ve tefekkür etme bunun sonucu olması gerekir. Bütün insanlar zaman zaman sevdiklerini hayal eder, bu ölen annesi olabilir, babası olabilir, evladı olabilir ve hatta hayatta da olabilirler de ayrı yerlerde yaşarlar. Hatta ve hatta kişi memleketinden ayrılırda oturduğu evi hayal eder, kullandığı eşyaları hayal eder veya o yerin dağını, taşını, toprağını, havasını, suyunu hayal eder. Şimdi bunları düşünmesi bidat veya şirk olmuyor da sevdiği bir hocasını düşünmesi mi bidat veya şirk oluyor?
Rabıta fıtri bir olay olan düşünmenin metodize edilmiş bir halidir.
3-Rabıta Nakşibendi Tarikatinin Haricindeki Tarikatlarcada Kabul Edilmemektedir.
Bu görüşün üzerinde fazla durmaya gerek yoktur. Çünkü yukarıda başka tarikatların mürşidlerinin de bu konu hakkında görüşleri vardır. Ve hepside dervişlerine Rabıtayı tavsiye etmektedirler.
4-Rabıtada Şeyh Kul ile Allah Arasına Girmektedir.
Burada Allah ile kul arasına girmekle neyin kastedildiği çok önemlidir. Bir örnek verecek olursak Peygamberlerin Allah ile kul arasındaki pozisyonu nedir? Bunu düşünelim.
Şeyh vesile olmakla kul ile Allah arasına girmez. Başka dinlerdeki vesile kavramıyla İslam dinindeki vesile kavramı birbirinden tamamen farklıdır. Maalesef rabıtaya karşı çıkanlar başka dinlerce kabul görmüş vesile kavramına göre hareket etmektedirler. Sanki kendi dinlerindeki vesile kavramından habersizlermiş gibi.
Başka dinlerde vesile şöyle algılanmaktadır. “Kişinin kendi iradesi olmadan vesilenin iradesi altında onu alıp maksadına ulaştırmasıdır.” Hatta bazı müşrik inançlarında maksada ulaştırıcı İlahların bir vasfıdır. Böyle bir vesile kavramının İslam inanç sistemiyle bağdaşması mümkün değildir. O’nun için İslam bu kötü adeti değiştirmiş ve vesile kavramına yeni bir mana vermiştir.
İslama göre vesile “Kişinin cüz-i iradesiyle hareket ederek yapacağı şeylerle Allaha yaklaşılan fiillerdir.” Bu bir alimi taklit etmekte olabilir başka bir şeyde.
İşte Rabıtada şeyhin kul ile Allah arasına girmesi diye bir şey söz konusu değildir. Şeyh burada sadece Allaha yaklaşmak isteyen bir kişiye ancak örnek model konumundadır. Örnek bir tasarımdır. Yol rehberidir.
İnsan şeyhsizde hedefine ulaşabilir. Ama bu oldukça zordur. Yolu bilen birisiyle insan hedefine daha çabuk ulaşır. Daha rahat gider. Kendisini güvende hişsseder. Şeyh efendi senin karanlık bir gecede Kur’an ve Hadis okuyabilmen için bir lambadır. Seni maksadına ulaştıracak şeyler Kur’an ve Sünnettir. Bu iki pınardan akan suları üstünü başını ıslatmadan dışarıya dökmeden güğümünü doldura bilmen için oluk dur şeyh.
Sonuç olarak başka dinlerde anlaşıldığı gibi şeyhin kul ile Allah arasına girmesi diye bir şey söz konusu değildir.
5-Rabıta Şirktir.
Şirkin lügat manası “Allaha ortak koşma, Allahdan başka varlıklarında bu alemde yaratma vs tesirlerinin olduğunu kabul etme”
Ayetlerde Şirk
“O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah'a şirk koşmayın.”132
“İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını Allah'a denk ilahlar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.” 133
“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah'a ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur.” 134
“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır.” 135
“İnsanlar içerisinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak yahudiler ile, şirk koşanları bulacaksın. Onlar içinde iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da "Biz hıristiyanlarız" diyenleri bulacaksın. Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar.” 136
“Hayır, onların (o inkarcıların) kalpleri bu hususta cehalet içindedir. Ayrıca onların bundan (bu şirk ve inkarcılıklarından) öte birtakım (kötü) işleri vardır ki, onlar bu işleri yapar dururlar.” 137
“Lokman, oğluna öğüt vererek: Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür, demişti.” 138
Kütüb-i Sitte Hadislerinde Şirk
“601 - İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: "İmân edenler, bununla berâber imanlarına zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte (ancak) onlardır ki korkudan emin olmak hakkı kendilerinindir. Onlar doğru yolu bulmuş kimselerdir" (En'âm, 82) ayeti indiği zaman, bu ayet Müslümanlara çok ağır geldi ve: "Hengimiz nefsine zulmetmiyor? (mahvolduk)" dediler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Hayır, burada kastedilen o değil, şirktir. Lokman'ın oğluna olan şu sözünü işitmediniz mi?: "Oğulcuğum, Allah'aşirk koşma, zira şirk büyük zulümdür" (Lokman, 13).139
4628 - Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh anlatıyor. "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Kim namazı kılar, zekâtı verir ve Allah'a hiçbir şeyi şirk koşmadan ölürse, ona mağfiret etmek Allah üzerine bir hak olur. Hicret etse veya doğduğu yerde ölse de!"
Dedik ki: "Ey Allah'ın Resûlü! Biz bunu halka anlatsak da sevinseler olmaz mı?"
"Cennette yüz derece var. Her iki derece arasında arzla sema arasındaki kadar mesafe var. Allah onu kendi yolunda cihad edenlere hazırladı. Ben mü'minleri bindirebileceğim bir şey bulamamam sebebiyle onlar da (bu yüzden cihada iştirak edemedikleri için) benden geri kalmalarına üzülmeleri suretiyle mü'minlere meşakkat vermemiş olsaydım, hiçbir seriyyeden geri kalmaz, (her birine) iştirak ederdim. Ben (cihad esnasında) öldürülüp, sonra tekrar diriltilmeyi, tekrar öldürülmeyi isterim" buyurdular." 140
4636 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Allah Teâla hazretleri diyor ki: "Ben, kulumun hakkımdaki zannı gibiyim. O, beni andıkça ben onunla beraberim. O, beni içinden anarsa ben de onu içimden anarım. O, beni bir cemaat içinde anarsa, ben de onu daha hayırlı bir cemaat içinde anarım. O, şayet bana bir karış yaklaşacak olursa, ben ona bir zira yaklaşırım. Eğer o, bana bir zira yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. Kim bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım." 141
4637 - Ebu Zerr radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Allah Teâla hazretleri demiştir ki: "Kim bir hayır işlerse ona sevabının on katı verilir veya arttırırım da. Kim bir günah işlerse bunun cezası misli kadardır, veya affederim. Kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zirâ yaklaşırım. Kim bana bir zirâ yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. Kim bana hiçbir şeyi şirk koşmaksızın, arz dolusu hata ile kavuşursa ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım." 142
2329 - Hz. Câbir (radıyallâhu anh)'in anlattığına göre, Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)'in şöyle söylediğini işitmiştir "Kişiyle şirk arasında namazın terki vardır." 143
3062 - İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı işittim, diyordu ki:
"Bir müslüman ölür, cenaze namazına Allah'a şirkkoşmayan kırk kişi katılırsa, Allah, bunların onun hakkındaki şefaatini mutlaka kabül eder.'' 144
4114 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Allah Teâla Hazretleri diyor ki: "Ey Ademoğlu! Sen bana dua edip, (affımı) ümid ettikçe ben senden her ne sâdır olsa, aldırmam, ben seni affederim. Ey Ademoğlu! Senin günahın semanın bulutları kadar bile olsa, sonra bana dönüp istiğfar etsen, çok oluşuna bakmam, seni affederim. Ey ademoğlu! Bana arz dolusu hata ile gelsen, sonunda hiçbir şirk koşmaksızın bana kavuşursan, seni arz dolusu mağfiretimle karşılarım." 145
7 - Ebu Zerr (Cündeb İbnu Cünâde el-Gıfârî) (radıyallahu anh) hazretleri anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bana Cebrâil aleyhisselam gelerek "Ümmetinden kim Allah'a herhangi bir şeyi ortak kılmadan (şirk koşmadan) ölürse cennete girer" müjdesini verdi" dedi. Ben (hayretle) "zina ve hırsızlık yapsa da mı?" diye sordum. "Hırsızlık da etse, zina da yapsa" cevabını verdi. Ben tekrar: "Yani hırsızlık ve zina yapsa da ha!" dedim. "Evet, dedi, hırsızlık da etse, zina da yapsa!"
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) dördüncü keresinde ilâve etti: "Ebu Zerr patlasa da cennete girecektir".146
179 - İbnu Abbâs anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: "Kim Müslümanlar arasından bir yetim alarak yiyecek ve içeceğine dâhil ederse, affedilmez bir günah (şirk) işlememişse, Allah onu mutlaka cennete koyacaktır."147
5192 - Ebu Bekre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm: "Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi?" buyurmuş ve bunu üç kere tekrar etmişlerdi. Biz: "Evet!" deyince:
"Allah'a şirk koşmak, anne ve baba haklarına riayetsizlik, cana kıymak!" buyurdular. Bu sırada dayanmış durumda idi, yere oturup:
"Haberiniz olsun! Yalan söz, yalan şahidlik!" dedi ve bunu o kadar tekrar etti ki, "Keşke kesse artık!" temennisinde bulunduk." 148
5193 - Ubeyd İbnu Umeyr babası radıyallahu anh'tan anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bir adam kebâirden sormuştu, şöyle cevap verdiler:
"Onlar dokuzdur!" buyurdular ve saydılar: "şirk, sihir, insan öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, namuslu kadınlara iftirada bulunmak, anne ve babaya haksızlık, kıbleniz olan Beytu'l-Haram (da masiyet işlemey)i sağlığınız veya ölümünüzde helal addetmek." 149
5053 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Her peygamberin müstecab (Allah'ın kabul edeceği) bir duası vardır. Her peygamber o duayı yapmada acele etti. Ben ise bu duamı Kıyamet gününde, ümmetime şefaat olarak kullanmak üzere sakladım (kullanmayı âhirete bıraktım). Ona inşaallah, ümmetimden şirk koşmadan ölenler nâil olacaktır."150
Yukarıdaki ayet ve hadis meallerini incelediğimiz zaman aynı sözlük manasındaki gibi şirkin Allah’a eş koşmak olduğu açıkça görülmektedir. Şimdiye kadar rabıtayla ilgili aktarılan görüşlerde Şeyhi Allah yerine koyan veya Allah Tealanın Zatına ait bir sıfatı Şeyhe yükleyen bir cümle geçti mi? Halbuki rabıta, insanın kemale ermesi için yapmakta olduğu acizliğinin itirafıdır. Hiç fani bir beşere Baki olan Allah’ın sıfatlarını yüklemek akıl ve mantık işimidir? Halbuki Tasavvuf ilminin ana konularından bir tanesi de Allah’ı tanımaktır. Hedefi Allah’ı tanımak olan birisi tutup Şeyhi kendisine Allah edinir mi? Veya bu Tasavvuf iliminin öğreticisi konumunda olan bir şeyh tutup kendini Haşa Allah yerine koyabilir mi? Yine Tasavvufi bir deyim olan Fena Fillahı (Kişinin kendi varlığını Allah’ın varlığı karşısında yok sayması) kabul eden bir kimsenin, kendisini yok sayan bir kişinin nasıl olurda böyle bir yola gireceği düşünülebilir?
Şirki ayet ve hadislerde geçtiği gibi kabul edersek rabıta kesinlikle şirk değildir. Ancak şirki herhangi bir şeyi düşünme başta insan olmak üzere kabul edersek yeryüzündeki herkes o zaman müşrik konumundadır. Cenab-ı Allah cümlemizi şirkin açığından da gizlisinden de muhafaza buyursun amin.
Allah’ın yardımıyla bu bölümde burada bitti.
NOTLAR
1 (Tasavvuf Mes’eleleri s/124-125-126-127-128-129-130)
2 (Ana hatlarıyla tasavvuf tarihi s/129-130-131-132-133)
3 (Tasavvauf ve tarikatlar tarihi s/238-39-240)
4 (Muhammed Zahid El Kevseri/139)
5 (Kur’an ve Sünnet ışığında Rabıta ve Tevessül s/357-358)
6 (Sikke-i Tasdik-i Gaybi Risalesi s/67)
7 (Risale-i Nurda Tasavvuf s/106-107)
8 ( Kur’an ve Sünnet ışığında Rabıta ve Tevessül s/378-379)
9 (Hatmei Hacegan Risalesi s/8-9)
10 (İlahi Lütuflar s.210-11)
11 (Mektubat-ı Rabbani c.1 s.396)
12 (Mektubat-ı Rabbani c.1 s.400)
13 (Mektubat-ı Rabbani c.1 s.604)
14 (Mektubat-ı Rabbani c.2 s.995)
15 (Risale-i Halidiye ve Adab-ı Zikir Risalesi s.105-6)
16 (Risale-i Halidiye ve Adab-ı Zikir Risalesi s.111-3)
17 (Halidiye Risalesi s.43)
18 (Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin k.s. Hayatı-Eserleri-Tarikat Anlayışı ve Halidiye Tarikatı s.274-275-276-277-278)
19 (Tasavvuf ve Tarikatlarla İlgili Fetvalar s.147-148-149-150)
20 (Tasavvufi Ahlak Cilt 2 Kitabül Ezkar s.239-240)
21 .(Güncel Meseleler 1 s. 181-182-183-184-185-186-187-188-189-190)
22 (Güncel Meseleler 2 s.193-194-195-196)
23 (Rabıta ve Tevessül s.187)
24 (Rabıta ve Tevessül s.239-40-45)
25 (Marifetname c.2 s29-30)
26 (Rabıta-i Şerife s.17-18)
27 (Musahabe/6 s.151-153)
28 (Rabıta ve Tevessül s.351-2)
29 (Rabıta ve Tevessül s.363)
30 (Tevbe/119)
31 (Yusuf/24)
32 (Maide/35)
33 (Al-i İmran/31)
34 (Enfal/11)
35 (Al-i İmran/200)
36 (Kasas/10)
37 (Riyazüs Salihin/398-Buhari edep/96-Müslim/165-Tirmizi zühd/50)
38 (Rabıta ve tevessül s.14)
39 (İslam, Tasavvuf ve Hayat s.345-346-347-348-349-350-351-352-353354-355)
40 (Al-i İmran/9)
41 (Al-i İmran/25)
42 (Al-i İmran/27)
43 (Al-i İmran/30)
44 (Al-i İmran/77)
45 (Al-i İmran/91)
46 (Al-i İmran/102)
47 (Al-i İmran/106-107)
48 (Al-i İmran/131)
49 (Al-i İmran/143)
50 (Al-i İmran/157-158)
51 (Nisa/147)
52 (Nisa/162)
53 (Maide/8)
54 (Maide/30)
55 (Maide/35)
56 (Maide/98)
57 (En’am/22)
58 (En’am/27)
59 (En’am/30)
60 (En’am/32)
61 (En’am/36)
62 (En’am/51)
63 (En’am/61-62)
64 (En’am/93-94)
65 (En’am/120)
66 (Araf/8)
67 (Araf/25-26)
68 (Araf/57)
69 (Araf/102)
70 (Yunus/7-8)
71 (İbrahim/17)
72 (Nahl/63)
73 (Nahl/107-108-109)
74 (İsra/49-50-51-52)
75 (Kehf/47)
76 (Meryem/66-67)
77 (Enbiya/49)
78 (Hac/66)
79 (Şuara/81-82)
80 (Şuara/87-88-89)
81 (Neml/66)
82 (Ankebut/64)
83 (Rum/7)
84 (Rum/56)
85 (Secde/12)
86 (Secde/14)
87 (Sebe/21)
88 (Fatır/37)
89 (Al-i İmran/26)
90 (Al-i İmran/29)
91 (Al-i İmran/47)
92 (Al-i İmran/83)
93 (Al-i İmran/129)
94 (Maide/7)
95 (Maide/40)
96 (Maide/50)
97 (En’am/1)
98 (En’am/12)
99 (En’am/18)
100 (En’am/73)
101 (En’am/79-80)
102 (En’am/95-96-97-98-99)
103 (En’am/103-104)
104 (Araf/54-55)
105 (Araf/185-186)
106 (Yunus/5-6)
107 (Yunus/61)
108 (Hud/123)
109 (Yusuf/105)
110 (Ra’d/27)
111 (Tirmizi,Zühd/45)
112 (Buhari,Edep/96-Müslim,Birr/165-Tirmizi,Zühd/50)
113 (Tevbe/119)
114 (Tirmizi,Zühd/45).
115 (Enbiya/105)
116 (Tevbe/119)
117 (Maide/35)
118 (Buhari,Edep/96-Müslim,Birr/165-Tirmizi,Zühd/50)
119 (Enfal/11)
120 (Al-i İmran/200)
121 (Kasas/10)
122 (Enfal/63)
123 (Al-i İmran/103)
124 (Risale-i Halidiye/15-16)
125 (Risale-i Halidiye/108)
126 (Ahzab/6)
127 (Ahzab/6)
128 (Kur’an ve Sünnet Işığında Rabıta ve Tevessül/18)
129 (Al-i İmran/31)
130 (Ahzab/21)
131 (Kur’an ve Sünnet Işığında Rabıta ve Tevessül/14)
132 (Bakara/22)
133 (Bakara/165)
134 (Nisa/48)
135 (Nisa/116)
136 (Maide/82)
137 (Müminun/63)
138 (Lokman/13)
139 (Buhari, İman 23; Enbiya 8, 41; Tefsir, En'âm 3; Tefsir, Lokman 1; İstitâbe 1,9; Müslim, İman 197, (124); Tirmizi, Tefsir, En'âm, (3029).)
140 (Nesai, Cihad 18, (6, 20).)
141( Buhari, Tevhid 15, 35; Müslim, Zikr 2, (2675), Tevbe 1, (2675).
142 (Müslim, Zikr 22, (2687).
143 (Müslim, İman 134, (82); Ebü Dâvud, Sünnet 15, (4678); Tirmizî, İman 9, (2622). Metin Müslim'in metnidir.)
144 (Müslim, Cenâiz 59, (948); Ebu Dâvud, Cenâiz 45, (3170).
145 (Tirmizi, Da'avat 106, (3534).
146 (Buhârî, Tevhid 33; Müslim, İman 153, (94); Tirmizî, İman 18, (2646).
147 (Tirmizî, Birr 14, (1918).
148 (Buhâri, Şehâdât 10, Edeb 6, İsti'zân 35, İstitâbe 1; Müslim, İmân 143, (87); Tirmizi, Şehâdât 3, (2302).
149 (Ebu Dâvud, Vesâya 10, (2875); Nesâi, Tahrim 3, (7, 89).
150 (Buhari, Da'avat 1, Tevhid 31; Müslim, İman 334, (198); Muvatta, Kur'an 26, (1, 212); Tirmizi, Da'avat 141, (3597).
.
8- Münazarat
Kategori: İslam tasavvufu ve Nakşibendiyye esasları
BİR MÜNAZARA İÇİN HAZIRLANAN SUALLERE
VERİLEN CEVAPLAR
SUAL 1- Şeyh, kul ile ALLAH arasında vesile ve vasıta olma hakkını nereden elde etmiştir? Bunun kaynağı nedir.
CEVAP 1- Öncelikle vesile, vasıta ve Şeyh ne demektir? Bunun üzerinde bir mutabakat sağlamak gerekir.
Vesile lugatta ve Tasavvuf ıstılahında kendisiyle başkasına yaklaşılan şey anlamına gelmektedir. Vasıta ise bir şeye ulaşmak için kullanılan araçtır. Şeyh ise önder anlamına gelmektedir.
Hazreti peygamberden (salat ve selam üzerine olsun) bu güne kadar İslam bize iki çeşit alim sınıfı tarafından öğretile gelmiştir. Bunlar tabir olarak Şeriat alimleri ve Tarikat mürşitleridir. Zamanımıza kadar birincilere ulema ikincilere ise meşayih denilmiştir. Tarikat, Şeriatin hale intikali, pratik uygulaması olduğu için, başka bir deyişle Şeriatsiz Tarikat olamayacağı için, şeyhlerin ve Mürşitlerin öncelikle Şeriat alimi olmaları da şarttır.
Nasıl ki bir insan kendi kendine doktor, eczacı, mühendis olamıyor ve ancak bu işte ehil olan kişilerden bu ilimlerle ilgili bilgileri tahsil etmesi gerekmektedir. Böyle bir durumda kişinin amacı doktor olmaktır. Kendisini amacına ulaştırmak için kullandığı ders kitapları ve üstadlığını kabul ettiği öğretmenleri bu bağlamda , kendisiyle başka bir şeye yaklaşılan veya amaca ulaşabilmek için kullanılan araç konumundadır. Bu durumda kişinin amacına ulaşabilmesi öncelikle kendi kabiliyetine daha sonra ders kitaplarına ve öğretmenlerine bağlıdır.Bu durumda o öğretmenler ve öğretmenlerin tavsiye ettiği ders kitapları o kişinin öğrenmesine, yetişmesine vesile ve vasıta olmaktadırlar.
Olaya bu açıdan yaklaşmamız gerekmektedir. Şimdi kendi kendimize şöyle bir soru soralım. Acaba kim kendi kendine hocasız, okulsuz, ilahiyatsız ve diplomasız bir din alimi veya tarikat şeyhi olabilir? Elbette ki olamaz. Mutlaka bu bilgileri öğrenebilmek için bir alime ve o alimin ders programına uyulması şarttır. Tüm bu örneklemelerde, yapılan işler hep bir amaca ulaşmak içindir. Burada kişinin amacına ulaşmak için seçtiği üstadına, sen buna ister şeyh de, ister imam de, ister hoca de, ister öğretmen de, ne dersen de farketmez yapılan işler aynıdır. Böyle olunca da o kişi o şahsın ilim öğrenmesine, yani dinini öğrenmesine vesile ve vasıta olur. Çünkü ALLAH teala hazretleri Maide Suresinin 35. ayetinde mealan şöyle buyurmaktadır " Ey iman edenler! Allah'dan korkun. Ve ona yaklaşmaya vesile arayın..." Burada özellikle dikkat edilmesi gereken hususlardan bir tanesi de Cenab-ı Allah inananlardan kendisine yakınlaşmalarını ve bunun için vesileler aranmasını emretmektedir. Bu ayetin daha iyi anlaşılması için kısa olarak tefsirlerine göz atmakta fayda bulunmaktadır.
İbni Kesir: Vesile, kendisiyle maksadın elde edilmesine ulaşılan şeydir.
Elmalı: Sadece iman etmekle kalmayıp, bütün sebeplere sarılarak ve bütün fırsatlardan istifade ederek Allah’ın rızasını elde etmeye çalışın.
İ.H.Bursevi:”O’na yaklaşmaya”, O’nun vereceği mükafatları elde etmek ve O’na yaklaşmak için kendinize “vesile arayın.” Salih ameller yapmak suretiyle O’na yakınlaşmanın çaresine bakın.
Ömer Nasuhi Bilmen: Bu mübarek ayetler, müminler için vesilei felah olan tariki gösteriyor.
Mevdudi:Allah’ın yakınlığı ve razılığını kazanmanıza yardım edecek her türlü aracın peşinde koşun.
Burada tefsirlerden de çok rahat anlaşıldığı gibi Allah iman eden kullarından kendisine yaklaşmalarını emrediyor. Bu yakınlığın gerçekleşmesi içinde vesileler aranmasını emrediyor. Bu ayette ki vesilenin manası umumidir. Bu bir şeyh efendi de olabilir, kişinin anne babası da olabilir, herhangi bir salih amelde olabilir. Ayrıca o zatlar böyle bir yakınlaşmanın olması için, kişinin kendisinin tercih ettiği bir öğretmen, bir terbiyeci ve bir yol gösterici kılavuz vazifesi görmektedirler. Zaten asıl olanda budur. Hiç bir beşer bunun ötesine geçemez. Hem sonra alimlik ve mürşitlik ucu Rasullerin Seyyidine dayanan bir eğitim ile mümkündür. Mürşidi Kamil dediğimiz bu insanların olacağını Allah Teala Secde Suresinin 24. Ayetinde bizlere haber vermektedir "Onlardan, sabrettikleri için sizlere doğru yolu gösteren önderler yetişdirdik. Onlar ayetlerimizide yakinen biliyorlardı. " Bu ayetinde daha iyi anlaşılması için kısa olarak tefsirlerine göz atmakta fayda bulunmaktadır.
Ömer Nasuhi Bilmen: ( İşte ey hatemül enbiya!... Senin ümmetin arasındada öyle metaneti itikadiyeye bihakkın sahip, başkaları içinde birer rehberi hidayet olmak kabiliyetini haiz zatlar bulunacaktır.)
İbn Kesir: ( Allah’ın emirlerine sabrettikleri, yasaklarını terkettikleri, elçilerini doğruladıkları ve elçilerinin kendilerine getirdiklerine uydukları içindir ki onlardan; Allah’ın emriyle hakka ileten, hayra davet eden, iyiliği emreden ve kötülükten meneden imamlar bulunmuştur. Alimlerden birisi şöyle diyor: Sabr ve yakin ile dinde imamete ulaşılır.) “
İsmail Hakkı Bursevi: Gerçekten Allah, İsrailoğullarından yol gösteren önderler kıldığı gibi bu ümmetten de aynı şekilde kıymetli liderler kılmış, hatta her yönüyle onları hepsinden üstün tutmuştur.
Burada tefsirlerden de açıkça görüldüğü üzere halkı hakka irşad eden, Allahın rızasına yönlendiren, kulun Rabbine yaklaşmasına vesile ve vasıta olacak böyle kamil insanlar kıyamete kadar bizden önceki ümmetlerde olduğu gibi bu ümmetin içerisinde de var olacaktır. Allah Teala hazretleri de yüce kitabında bunu açıkça bizlere bildirmektedir.
Bu mürşidi kamiller Kur'an ve Sünnete sımsıkı sarılmış insanlardır. Bütün insanları da bu yola davet etmekte ve bununla da mükelleftirler. İnsanlara Allahın emir ve yasaklarını anlatır ve kulunAllaha itaatkar bir hale, yani yaratılış gayesine uymaya davet ederler. Allah Teala hazretleri Fecr Suresinin 28. ayetinde mealen" Razı olarak ve kendisinden razı olunmuş olarak Rabb'ine dön . "buyurduğu için ALLAH'tan razı olmaya O'na isyan etmemeye davet ederler. Bu davet mutlak bir şekilde insanların yararınadır.
Yine insanlara Allah Rasulüne tabi olamayı telkin ederler. Çünkü Allah Teala Al-i İmran Suresinin 31 ayetinde mealen şöyle ferman etmektedir " De ki "Eğer ALLAH'ı seviyorsanız bana tabi olunki: ALLAH'da sizi sevsin ve günahlarınızıda affetsin..." Bu ayetinde daha iyi anlaşılması için kısa olarak tefsirlerine göz atmakta fayda bulunmaktadır.
Ömer Nasuhi Bilmen: (Bu ayeti kerime Cenab-ı Hakka itaat ve muhabbetin ve onun rahmet ve mağfiretine nailiyetin ancak Onun muhterem peygamberine ittiba suretiyle tehakkuk ve tecelli edeceğini göstermektedir.)
Elmalı: (Allah’ü tealaya giden yol, Rasulullah’ı tanımak ve O’na tam manası ile bağlanmaktan geçer. Allah’ı hakikaten sevmek; O’nun emirlerini aynen yerine getiren, yasaklarına son derece riayet eden peygamberlerinin yolundan gitmekle mümkündür. Bu bakımdan, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Efendimizin ahlakını, Hareket tarzını, ibadetlerini iyiden iyiye öğrenip tatbik etmek ve O’na tam anlamı ile itaat etmek, Allah’ü tealayı sevmenin ve Onun rızasını kazanmanın en çıkar yoludur. Müslüman olarak böyle bir teslimiyet vazifemizdir.)
İbn Kesir: ( Bu ayetin, hükmüne göre, Allah’ı sevdiğini iddia ettiği halde Hz. Muhammed’in yolunda olmayan kişi her sözünde, halinde Hz. Muhammed’in yoluna ve O’nun getirdiği hak dine uymadığı sürece bu davasında yalancıdır. Bilgin ve Bilge kişilerin : Mühim senin sevmen değil, sevilmendir. dediği gibi bu ikinci yani Allah’ın sizi sevmesi elbette daha büyük ve önemlidir. )
Seyyid Kutub: ( Şüphe yokki, Allah’ı sevmek kuru laflarla olmaz. Vicdani bir aşklada gerçekleşmez. Bu dava sadece Allah’ın Rasulüne tabi olmak, O’nun hidayeti üzere yaşamak ve hayatta O’nun nizamını gerçekleştirmek suretiyle olur.)
İsmail Hakkı Bursevi: Ben Allah’ın elçisiyim. Sizi O’na çağırıyorum. Eğer onu seviyorsanız, O’nun dininde beni örnek alın ve bana tabi olun ki, Allah da sizi sevsin ve sizden razı olsun.
Burada ayeti kerimenin mealinde ve tefsirlerinde görüldüğü üzere onların bu irşadları olmasa şu asrımızda Allah Rasulüne tabi olmak kimin aklına gelir ki? Bu ayet hükmünce Resulullaha tabi olanlara Allah Teala rızasını vadediyor. Oysaki Allah’ın peygamberi şu an aramızda yoktur, o halde kendisine nasıl tabi olacağız? Sünneti hayatlarında tatbik etmekte olan işte bu mürşidi kamiller insanların Allah’ın peygamberine de tabi olmalarına vesile ve vasıtadır. Buda mutlak bir surette insanların menfaatinedir. O Allahki mutlak vaadinde durandır.
Yine insanlara bunun tam aksi olan bir davranıştan uzak durmalarını tavsiye ederler. Çünkü Allah Teala hazretleri Al-i İmran Suresinin 32. ayetinde mealen şöyle emretmekte ve aynı zamanda bizlere Allah Rasulüne tabi olmamanın hükmünü bildirmektedir " De ki ALLAH'a ve elçisine itaat edin. Eğer sırt çevirirlerse, bilinki, ALLAH kafirleri sevmez. " Bu ayetinde daha iyi anlaşılması için kısa olarak tefsirlerine göz atmakta fayda bulunmaktadır.
Ömer Nasuhi Bilmen : ( Bu ayeti kerimede Allah tealaya ve resuli zişana itaatin lüzumunu, ademi itaatin ise küfri mucip olup muhabbeti ilahiyeden ebediyen mahrumiyeti mucip olacağını bildirmektedir.)
Elmalı: ( Dinin özü, itaat ve teslimiyyette toplanır. Allah’ü tealanın peygamberleri vasıtasıyla tebliğ buyurmuş olduğu ahkama ve hakikatlere ne derece itaat ve bağlılık olursa, imanda ve Allah’ü Tealaya yakınlikta o derece büyük mesafe katedilmiş olur. Müminlere yaraşan, Allah’ü teala ve Rasülünün emirlerine elden geldiği ölçüde uymak, yasak ettiklerinden kaçınmaktır.)
İbn Kesir: ( Buda dalalet ediyorki; davranışlarında Rasulullah (s.a.)a zıt hareket etmek küfürdür. Bu vasıfta olanlar her ne kadar kendini Allah’ı seviyor ve O’na yakınlaşıyor zannetsede-peygamberlerin sonuncusu, cinler ve insanlar alemine Allah’ın elçisi, ümmi peygamber Hz. Muhammed’e uyuncaya kadar Allah Kat’iyyen sevmeyecektir. )
Seyyid Kutub: ( Ayeti kerime, emr-i ilahiyeye muhalefet edenin küfre gireceğine delalet eder. Böyle bir sıfatla malül olanında Allah tarafından sevilmeyeceğini ifade eder. Her nekadar o, kendi kendine Allah’ı sevdiğini iddia etse dahi, durumu işte budur. )
İsmail Hakkı Bursevi: Her kim, Allah’ı sevdiğini iddia eder de, peygamberin yoluna aykırı hareketlerde bulunursa, Kur’an nassıyla o kimse yalancıdır.
İşte bu ayet hükmünce diğer düşünce ve fikriyattan uzak durmalarını telkin ederek inananların batıldan uzaklaşmalarına da vesile ve vasıtadırlar. insanları hak ve hakikat yolu olan KUR'AN veSÜNNET'e icabet etmeyi ondan santim bile ayrılmamayı nasihat ederler. Çünkü din nasihattir! Şimdi kim bunun İslam dinine aykırı bir yönü olduğunu iddia edebilir ki?
Bu bağlamda şeyhlerin vesile ve vasıtalığı işte bu Kuran ayetlerine dayanmaktadır. Aslında bu ayetleri çoğaltmakta mümkün, ancak bu kadarının yeterli olacağı kanısındayız.
SUAL 2- Şeriatte Kitap ve Sünnete uymak emredilmiştir. Kitap ve Sünnette açıkça belirtilmeyen hususlarda herhangi bir müctehidin görüşüne uymak yeterlidir. Çünki ALLAH'ü tela hazretleri "Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorunuz.” NAHL/ 43"buyurmuştur bir şeyh aramayı emreden şer-i delil nerede vardır?
CEVAP 2-Öncelikle bir önceki soruda şeyh kelimesini uzun uzadıya anlatmış, bu arada şeyh efendinin görevini de açıklamıştık. Aslında sorduğunuz sorunun içerisinde kendi cevabı da bulunmaktadır (Nahl/43). Nasıl mı? Bir önceki soruda tefsirlerini de incelediğimiz Maide/35 ayeti kerimede Allah “O’na yaklaşmaya vesile arayın” buyurmaktaydı. Şeyhlerin bu bağlamdaki vesileliğinin çok yönlü olduğunu da ayetlerle ispat etmiştik. Şimdi Allahla yakınlık kurmak isteyen bir inanan elbette Nahl/43’te olduğu gibi bilmediği için bildiğine inandığı birisine uymak zorundadır.
Tabi burada öncelikle kişinin hedefi çok önemli. Üstad olarak kabul ettiğiniz İbni Teymiye ve İmam Şevkani Allaha yakınlaşmak ve O’nun la dost olmak hakkında bakalım neler söylemiş.
İnbi Teymiye:Allah dostları, iki mertebededirler: Allah’a (c.c.) yakın olan öne geçenler ve sağcı olup orta yolu takip eden ebrar, yani itaatkarlar. Allah’u Teala onları kitabının bir çok yerinde –Vakıa suresinin başında ve sonunda, İnsan, Muttafin ve Fatır surelerinde zikretmiştir.
Nefsine zulmeden kimse; günahı üzerinde ısrar eden günahkar kimsedir. Orta yolu takip eden kimse; farzları eda eden, haramlardan kaçınandır. Hayırlarda öne geçen ise; bu ayeti kerimelerde geçtiği gibi hem farzı ve nafileyi eda eden, hem de haram ve mekruhlardan kaçınan kimsedir.
Sonra Allahu Teala mümin dostları arasındaki üstünlüğü zikretmiş ve şöyle buyurmuştur:
“Bak! Nasıl onların kimini kiminden üstün yaptık. Elbette ahiret dereceler bakımından daha büyüktür. O’nun fazileti de daha büyüktür.” (İsra:17/21)
İmam Şevkani:Allah (c.c.) sevgisinin doğrulanmasını Rasulü’ne tabi olmaya bağlamış, O’na tabi olmayı da Allah’ın (c.c.) sevgisini kazanmaya vesile kılmıştır.
Velayette en üst makama ulaşsa bile bir velinin yapması gereken şey; Kitap ve Sünnete bağlı kalmak, bütün davranış ve sözlerini bu temiz şeriatin ölçüsüyle ölçerek herhangi bir işinde şeriat sınırından çıkmamak üzere sabit durmaktır.
Kul Allahu Teala’ya nafilelerle yaklaşmaya devam eder. Nihayet Allahu Teala onu sever. Allahu Teala kulunu sevince, artık onun işten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olur.
Ashab-ı Kiram Allahu Tealanın en üstün, en keremli, mertebe bakımından en yüce velileridirler. Onlar Allahu Tealanın Kitabı ve Rasulü (s.a.v.)’nün sünnetiyle amel eden kimselerdir. Onlardan sonra gelenlerden kendisine evliya denilen kim olursa olsun, Rasulullah (s.a.v.) tabi olmadıkça, onun hidayetiyle hidayete ulaşmadıkça, sözlerinde ve hareketlerinde O’na uymadıkça Allah (c.c.) dostu değildir.
Veli, farzları eda edip yasaklardan sakınarak, nafileleri işleyip Allah’ın zikrini artırarak Rabbına yakınlığını artırdıkça, Allahu Teala’da ona sevgisini, kendisine küçük büyük bütün hayır kapılarını açar.
İnsanlardan niceleri vardır ki, ya dünya işleriyle meşgul olarak ya da başka bir hususu düşünür bir vaziyette Allah (c.c.)’ya ibadet ettiği için kendisinde nu huşu mertebesinden bir şey, ne kalp huzurundan bir nasip, ne de murakabeden bir parça hasıl olabilir. Öylesi de vardır ki; Allahu Teala ona ihsanı nasip etmiş ve Rahman’a ibadet için göğsünü açmıştır.
Bu hususta Allah dostlarının, kendilerinden başkasının ortak olamayacağı ve katılamayacağı bu meziyetlerden dolayı kuvvetli bir himmet ve muvaffakiyetleri vardır.
Kim Allah (c.c.)’nun genel fazlından ve toplu ikramından ayırıp, onlara fazladan ihsan ettiği şeyi inkar ederse. Bu o kimsenin bilmediği şeyi inkar etmesi, anlamadığı şeyden hoşlanmamasıyla beraber şeriat ilmindeki bilgisizliğinden dolayıdır. Allah’ım sen mağfiret eyle!
İşte insanın hedefi evliyaullah olabilmekse, kendisine bu konuda rehberlik edecek bir mürşidi “Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorunuz.” NAHL/ 43", “O’na yaklaşmaya vesile arayın” Maide/35” ayetlerinin hükmü gereği arayıp bulmak zorundadır.
Eğer kişinin yalnızca hedefi Kur’an ve Sünneti öğrenmekse. (Daha öncede belirttiğimiz gibi bir insanın şeyh olabilmesi için Kur’an ve Sünneti çok iyi bilen bir alim olması da gerekir) Kişinin kendisine dinini Kur’an ve Sünneti öğretecek bir şeyh bulması zorunludur. Zariyat suresinin 56. ayetinde mealen " Ben insanları ve cinleri yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım " buyuranAllah Tealaya kul ve halife olmak ancak dini mübini iyi bilip hayata tatbik etmekle olur. Dini iyi bilmekte ancak ilim ile mümkündür . Buda ancak bir alime bir şeyhe tabi olmakla mümkün olur. Hele şu fitne devri olan asrımızda ilim ve alim daha büyük bir önem kazanmaktadır şimdi aşağıda bulunan İmam Buhari ve İmam Müslim gibi iki büyük muhaddisin üzerinde sahih olduğuna dair ittifak ettikleri hadisi şerifleri iyice tetkik et.
Hz Enes RA'den rivayet edildiğine göre Hz MUHAMMED (SAV)efendimiz buyurdularki. - İlmin kaldırılması, cehaletin kökleşmesi, şarabın içilmesi ve zinanın açıktan yapılması kıyamet alametlerindendir .(El-lulu-u vel mercan cilt 3 sahife 271 hadis no 1709)
Ebu Musa RA hazretlerinde rivayet edildiğine göre HZMUHAMMED (SAV) efendimiz buyurdularki. - Kıyametin kopmasından önce öyle günler vardırki, ogünlerde ilim kaldırılır, o günlerde cehalet yeryüzüne iner ve kaplar ve o günlerde herc çoğalır. Herc adam öldürmektir. (El-lulu-u vel mercan cilt 3 sahife 271 hadis no 1710)
Ebu Hureyre RA hazretlerinden rivayetedildiğine göre HzMUHAMMED (SAV) efendimiz buyurdularki. - Kıyamet yaklaşır; ameller noksanlaşır, kalplere cimrilik konulur. Fitneler ortaya çıkar, herc çoğalır.Ashab-ı kiram efendilerimiz- Yarasulallah herc dediğiniz hangi şeydir? diye sordular.SAV- Adam öldürmektir, adam öldürmektir, buyurdu. (El-lulu-u vel mercan cilt 3 sahife 272 hadis no 1711)
Abdullah ibni Amr ibni El-As RA hazretlerinden rivayet edildiğine göre Hz MUHAMMED (sav) efendimiz buyurdularki. - Şüphesiz ALLAH, ilmi kullardan silmek suretiyle değil, alimlerin ruhlarını kabzetmek suretiyle giderecektir. Nihayet hiçbir alim bırakmayınca insanlar cahil kişileri başkan edineceklerdir.Bunlara meseleler sorulacak Onlarda bilgileri olmadığı halde fetva verecekler.Bu suretle hem kendileri sapıklığa düşerler, hemde halkı sapıtırlar. (El-lulu-u velmercan cilt 3 sahife 272 hadis no 1712)
İşte yukarıda bulunan hadis-i şeriflerde belirtildiği üzere kıyamet alametlerinden bir taneside ilmin ortadan kalkışı, bununda alimlerin azlığından olacağını peygamber efendimiz bizlere haber veriyor. Dolayısıyla ilim öğrenebilmek için alimleri aramak her müslümanın başlıca vazifesidir. İlim ÇİN'de dahi olsa gidip almamız emrediliyor. İlim bakkallarda satılan bir şey olsaydı o zaman alimlere hiç gerek kalmazdı, ilim bakkallarda da satılmadığına göre alimi arayıp bulmak tüm müslümanların ortak karakterlerinden sadece bir tanesidir. (Böyle bir durumda yakin ilmini, evliyalık ilmini bilen bir şeyh efendiyi arayıp bulmak dinende gerekmez mi?)
Bir ayeti kerimede mealen şöyle buyurulmaktadır " İstediğine hikmeti verir. Kime de hikmet verilmişse, muhakkak ona büyük bir hayır verilmiş demektir. Bunu ancak öz sahipleri anlar."(Bakara/269)" Bu ayetin daha iyi anlaşılması için kısa olarak tefsirlerine göz atmakta fayda bulunmaktadır.
Ömer Nasuhi Bilmen: ( Allah teala kullarından (dilediğine) güzel amele muaaddi olan ilim verir, hakayikı eşyaya vukuf verir. Evamiri ilahiyenin faidelerini, gayelerini anlayabilmek istidadını verir, fekahat ve fazilet ihsan buyurur. Temiz düşünüşe, münevver bir ruha malik bulunan zatlar anlarlar. Bunun bir muazzam mevhibe-i ilahiye olduğunu takdir ederek vazifei ubudiyetlerini kemali şevk ile, bir latif hissi şükran ile ifaya çalışır dururlar. Ne büyük muvaffakiyet. )
Elmalı: ( Hikmet, birdefa kime verilirse, kendisine “hayr-ı kesir"lutfedilmiş olur. Hayr-ı kesir, en kısa anlatım ile insanoğluna Allah!ü tealanın vermiş olduğu en büyük ihsan ve mükafat demektir. (ayrıca hikmet) Dünya ve ahirete yarayan ilimle, ihlas ile ve sadece Allah’ın rızası kazanılmak maksadı ile yapılan amel-i salihtir.)
İbn Kesir: ( Hikmetten murad ya bilgidir veya doğru fiildir. Mukatilden rivayet edilirki, o Kur’an’daki hikmetin dört şekilde tefsir edildiğini söylemiştir: Birincisi Kur’an’daki öğütlerdir. İkincisi, Hikmet ilim ve anlayış manasınadır. Üçüncüsü; hikmet nübüvvet anlamınadır. Dördüncüsü; harika sırlar ihtiva eden Kur’an anlamına gelen hikmettir.)
Seyyid Kutub: (Hikmet sayesinde her şeyin ortası ve normali bilinir. Vakıaların sebepleri ve neticeleri keşfedilir... Hikmet verilen kişiye nurani basiret bahşedilmiştirki onunla hareket ve fiillerinde isabetli ve doğru kararlar verir... Bunun içindirki hikmette pek çok hayır gizlidir. )“
İşte ayeti kerimenin tefsirlerini ve mealini okuduktan sonra Allah tealadan hangi mümin hikmeti istemez ki? Böyle olunca da sizin delilinize göre hikmeti bilen birini aramak gerekmez mi? Bir ayeti kerimede mealen şöyle buyurulmaktadır " Bütün gece secde ederek ve ayakta yalvaran, ahiret azabından sakınan, Rabbinin rahmetini uman ile. De ki:"Bilenlerle bilmeyenler, hiç bir olur mu? Hiç şüphesiz ancak akıl sahipleri idrak edip anlar. "(Zümer/9) Bu ayetinde daha iyi anlaşılması için kısa olarak tefsirlerine göz atmakta fayda bulunmaktadır.
Ömer Nasuhi Bilmen: " O mü'min zat ki (gece saatlerinde) uyanık bulunarak ibadete (müdavimdir) meşakketlere tahammül eder, riyadan ari olarak kemal-i samimiyetle zevk-i ibadete dalar, ubudiyet vazifelerini ifaya çalışır, namaz gibi ulvi bir ibadeti ifaya devamda bulunur, ahirette cennete girmesini ve cemali ilahiyi müşahade şerefine nailiyetini temennide bulunur. Artık böyle bir zat ile küfr ve isyana müptela bir şahıs müsavi olabilirmi?... Elbette olamaz. El gıpte öyle halis, abit mü'minlerin ahvaline."
Seyyid Kutub: " Şeffaf ve ince bir portre. Boyun büküş, itaat ve secdede, kıyamda hakka yöneliş. Ve bu ince hassasiyet, ahiretten korkma, Rabbinin rahmetini umma, basireti açan bir berraklık. Bunlar kalbe müşahade, vuslat ve ilahi menbadan feyizlenme vasfını kazandırır... (De ki: Bilenlerle bilmeyenler bir olurmu?) Gerçek ilim, marifettir. Marifetse hakkı idrak etmektir. Bu idrak basireti açar ve kainat içindeki sabit hakikatlerle temas etmeyi sağlar. İlim, zihne doldurulan, kainatın büyük gerçeklerine ulaştırmayan ve maddiyyatın kabuğunu aşamayan bilgi kırıntıları değildir. İşte budur gerçek ilme ve nurlu marifete giden yol. İşte O Hak tealaya boyun bükmek, hassas kalbe sahip olmak, ahiretten korkmak, Allah'ın rahmet ve keremini beklemek, korku ve ürperti içinde Allah'ı murakabe eylemek. İşte yol budur. Böylece insan, özü bilir ve tanır, gördüklerinin ve denediklerinin gerisindeki gerisinde sabit büyük gerçeklere inebilir... Ancak kavrayan, açık ve müdrik kalbe sahip olanlar maddi varlıkların gerisindeki gerçekleri hakkıyla bilebilir. "
İşte bu mübarek ayeti kerimenin hem mealinden hem de tefsirlerinden kısaca anlaşıldığı üzere Hak teala ve tekaddes hazretleri bizlerin ona birer muti kul olarak O nun ahiretteki azabından korkarak ondan mağfiret talebeden abid kullarından olmamızı istiyor ve bunun idrakine varanla varmayan hiç bir olur mu? Seyyid Kutub’un dediği gibi “Gerçek ilim marifettir.” Sizin delilinize göre konusu marifet olan Tasavvufun öğreticisi konumundaki bir şeyhi aramak gerekmez mi? Bir ayeti kerimede mealen şöyle buyurulmaktadır " Deki: Ey inanan kullarım! Rabbinizin azabından sakının."(Zümer/10) Bu ayetinde daha iyi anlaşılması için kısa olarak tefsirlerine göz atmakta fayda bulunmaktadır.
İbn Kesir: " Allah teala, inanan kullarına devamlı Allah'a itaat ve Allah korkusu üzere olmalarını emrediyor, Bu dünyada güzel amel işleyenlere hem dünyalarında hemde ahiretlerinde iyilik vardır. Evzai derki: Onlara ölçü ile , tartı ile verilmeyecek, onlara avuç avuç verilecektir. "
Seyyid Kutub: " Takva, kalbdeki hassasiyettir, sakınma ve huşu, emel ve ümit içinde Allah'a yönelmektir, O'nun hışım ve hoşnutluğuna dikkat ve titizlikle takip etmektir."
Ömer Nasuhi Bilmen: "Bu mübarek ayetler... Hüsrana uğrayanlarında kimlerden ibaret bulunduğunu ve onların nasıl müthiş, ateşin azaplara, felaketlere uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır." bu ayetin tefsirlerinden anlaşıldığı üzere ALLAH teala Ondan korkmamızı ve azabından sakınmamızı istiyor yine bir ayeti kerimede mealen şöyle buyurulmaktadır " Kulları içinde ALLAH'tan hakkıyla alimler korkar. "(Fatır/28) Bu ayetinde daha iyi anlaşılması için kısa olarak tefsirlerine göz atmakta fayda bulunmaktadır.
Seyyid Kutub: " Bu esrarla dolu kainat kitabını ancak alimler layıkıyle okuyup, satırları altındaki gizli manaları düşünebilirler. Dolayısıylede Allah'ı hakiki olarak tanıyabilirler. O bilginler Allah'ı sanat eserleriyle tanırlar, kudret eserleriyle bilirler. Bunun için ondan hakkıyle haşyet eder, hakkıyle korkar ve O'na bihakkın ibadet ederler... Kalbe his, duygu ve dinamizm vermiş ilme sahip bilginler ancak bunları idrak edebilirler."
Ömer Nasuhi Bilmen: " Çünki onlar bu kainatı bir nazar-ı dikkatle temaşa ederler, onların yaradılışındaki letaifi hikmete idrake, mülahazaya muvaffak olurlar..."
İbn Kesir: " Allah'tan ancak bilgin ve alim kulları gerektiği gibi korkarlar. Çünkü güzel isimlerle ve mükemmel sıfatlarla nitelenen Alim, Kadir, ve azim olan Allah'ın azameti ne kadar daha mükemmel bir bilgiyle bilinirse, ondan korkup ürpermekte daha muazzam ve daha fazla olur. " bir önceki ayeti kerime ile Allah teala kendisinden korkmamızı emrediyordu bu ayetin hem mealinden hem de tefsirlerinden anlaşıldığı üzere bu korkuyu kimlerden öğreneceğimizi ALLAH teala bizlere bildirmektedir bu şekilde bir kul olanlara ise, bir ayeti kerimede mealen şöyle buyurulmuştur " İşte ALLAH'ın dostlarına ne korkusu, nede üzüntüsü vardır. Onlarki inanırlar ve sakınarak kendilerini korurlar. "(Yunus/62-63) Bu ayetlerinde daha iyi anlaşılması için kısa olarak tefsirlerine göz atmakta fayda bulunmaktadır.
Ömer Nasuhi Bilmen: " Bu mübarek ayetler, Allah Teala'nın velileri için, yani: Mü'min ve muttaki olan kulları için bir korku, bir keder bulunmadığını tebşir etmektedir. Onların dünyadada, ahirettede teveccühe nail, en büyük bir necata mazhar olacaklarını beyan buyurmaktadır. Cenab-ı Hak'ın velileri ise o zatlardırki, onlar bütün dini hükümleri kabul ve tasdik eylemişlerdir. Kendilerinden kaçınılması dinen icabeden şeylerden, gayrı meşru hareketlerden çekinerek temiz, nezihane bir halde yaşamakta bulunmuşlardır. İşte o zatlar, birer veliyyullahtır. İşte o zatların istikballeri böyle müemmendir."
Elmalı:" Allah'ın dostları için hiç bir korku yoktur. Onlar üzülmezlerde. Allah'ü Teala'dan korkar, O'na bağlanıp dayanan kimse için artık korku yoktur. Çünki Allah korkusu, her korkunun üzerindedir. Sadece O'ndan korkan kimse için, artık başkasından korkmak sözkonusu değildir. Allah dostları öyle kimselerdirki, onlar, itaatla Allah'a dostluk eder, Allah'ü teala ise, keramet ihsan ederek onlarla dosluk eder. İşte böyle kimselerin kalbinde sadece Allah korkusu vardır. Bunlar başka hiç kimseden korkmazlar ve üzülmezler. O Allah dostları, iman eden ve Allah'ü tealanın emirlerine ençok bağlananlardır. Allah'ü tealanın rızasına muhalif bir harekette bulunmamak için azami gayreti sarfederler, her türlü şüpheli şeylerden kaçınırlar. Allah'ü tealanın emir ve yasaklarına azami bir gayretle dikkat eder, emirleri tutup yasaklardan kaçınırlar."
İbn Kesir: " Allah Teala haber veriyorki, O'nun dostlarıki onlar Rabblarınında açıkladığı gibi iman edenler ve sakınanlardır ve her kim muttaki ise; Allah'ın dostudur onlara ilerde karşılarına çıkacak olan kıyametin korkularından hiç bir korku yoktur. Ve onlar, dünyada arkalarında bıraktıklarına mahzunda olacak değillerdir. Abdullah İbn Mes'ud, İbn Abbas ve seleften bir çokları derlerki: Allah'ın dosları; görüldükleri zaman Allah'ın hatırlandığı, anıldığı kimselerdir.Bu mana, merfu'bir hadiste şöyle ifade edilir: Bezzar derki: Bize Ali İbn Harb er-Razi'nin İbn Abbas'tan rivayetine göre; o şöyle demiştir: Bir adam: Ey Allah'ın elçisi, Allah'ın dostları kimlerdir? diye sormuştu, şöyle buyurdu: Görüldüklerinde Allah'ın hatırlandığı kimselerdir. Bezzar bu hadisin Said'den mürsel olarakda rivayet edildiğini söyler. Kelamcılar dedilerki: Allah'ın velisi; delile dayalı olarak gelmiş olan sahih inançlara bağlanıp şeriatte varid olduğu şekilde salih amelleri işleyenlerdir. İşte bu ayette (onlarki inanmışlar ve takvaya ermişlerdir) buyruğuda buna işaret etmektedir. İbn Teymiyye merhum derki: Allah'ın velileri iki tabakadır. Birisi Sabikun ve Mukarrebun (önden gidenler ve Allah'a yaklaştırılmış olanlar) dır. Diğeride iktisat yapan sağcılardır. Allah Teala Kitab-ı Kerim'inin birçok yerinde bunlardan bahsetmişlerdir. İyiler sağcılardır. Bunlar farzları ifa ederek Allah'a yaklaşırlar ve Allah'ın emrettiklerini yapar, haram kıldıklarını terkederler. Sabikun ve Mukarrebun zümresinden olanlar ise; farzlardan sonra nafile ibadetlerle Allah'a yaklaşırlar. Hem vacipleri hemde müstehapları ifa ederler. Hem haramları hemde mekruhları terkederler. Onlar, bütün sevgileriyle güçleri yettikçe Allah'a yaklaştıkları zaman, Allah'da onları tam olarak sever. Nitekim kudsi hadiste; kul, bana nafilelerle yaklaşmaya devam eder ve nihayet Ben onu mutlak manada severim buyuruluyor."
Seyyid Kutub: " Nasıl olurda korkarlar Allah'ın dostları?... Neden üzülsün onlar?... Allah onlarla beraber... Böyle. Her işte ve her harekette birlikte onlarla. Öyleyse daha neden korkacaklar?... Onlar Allah'ın dostlarıdırlar. O'na inanırlar ve O'ndan sakınırlar. Gizli açık herzaman O'nun murakabesi altındadırlar. Öyleyse neden korkacaklar, niye üzülecekler?... Onlar Allah'a bağlanmışlardır. Çünkü O'nun dostlarıdırlar. Neye üzülsünlerve niçin korksunlar, çünkü dünya hayatındada ahiret hayatındada müjdelenmişlerdir onlar. Hem bu değişmeyen hakiki vaattir. Ve Allah'ın kelimelerini değiştirecek yoktur asla." gerek ayeti kerime mealleri ve gerekse tefsirlerinde de görüldüğü üzere Allah teala hazretleri bizlere o alim zatların kendisinin dostu olduğunu bildirmektedir. Şimdi kim Allah teala hazretleriyle dost olmak istemez ki? Kim O nun dostlarıyla dost olmak istemez ki? Böyle bir durumda konusu O na dostluğun yolunu öğreten Tasavvuf ilminin öğreticisi konumundaki bir şeyhi aramak gerekmezmi? Başka bir ayeti kerimede ise mealen" Dünya hayatındada ahirettede onlara müjde vardır. ALLAH'ın sözlerinde değişiklik olmaz. işte en büyük kazanç budur."(Yunus/64) buyurulan bu ayetle de onları iyi bir ecirle müjdelemektedir, şimdi kim bu müjdelere muhatab olmak istemezki? işte bu müjdelere kavuşmak için ve O nun razı olduğu kul olabilmek için KUR'AN ve SÜNNET'i iyi bilen ve hayatına tatbik eden alimleri şeyhleri bularak ilim öğrenmek tüm müslümanların başlıca vazifesidir. Şimdi okuyacağımız ayeti kerimenin evveli her ne kadar anne baba hukuku ile ilgili olsa dahi ayetin bu kısmı umumu içerir. Ayeti kerimede mealen şöyle buyurulmaktadır “ Bana yönelen kimseye uy...” (Lokman/15) Bu ayetinde daha iyi anlaşılması için kısa olarak tefsirlerine göz atmakta fayda bulunmaktadır.
Ömer Nasuhi Bilmen: ( Ehli tevhidin, abit ve zahit kulların izlerini takip et, başkalrını taklitte bulunma.)
Burada da açıkça belirtildiği üzere Ona yönelen kimseye uymamız emredilmektedir. Bu konudaki ayet ve hadis-i şerifleri çoğaltmak mümkünse de bu kadarının kifayet edeceği kanısındayım. Çünkü sözlerden birisi ALLAH tealanın kelamı diğeri ise Rasulünün sözüdür. Zaten bu sözlerin üzerinde söz söylemeye de hiç bir beşerin gücüde yetmez.
İşte bunca delil gereğidir ki. Dinini öğrenmek isteyen herkes, Allah’a yakınlaşmak isteyen herkes, Marifet ilmini öğrenmek isteyen herkes, İhsan derecesine ulaşmak isteyen ve kısaca Allah’ın evliyası olmak isteyen herkes, bu meselelerin metodize edildiği Tasavvuf ilminin öğreticisi konumundaki bir şeyh efendiyi hem sizin delil olarak getirdiğiniz ayetle ve hem de bizim delil olarak getirdiğimiz ayetler gereği, kendi selameti için arayıp bulmak zorundadır.
SUAL 3- Burada kastedilen manevi yolla ne kastediliyor? Maksat kitap ve sünnete uymaksa neden " Kitap ve Sünneti iyi bilen bir şeyh denilmiyor? Yoksa kastedilen manevi yol bunlardan ayrı bir şeymidir?
CEVAP 3- Burada anlaşıldığını zannettiğim ama ısrarla anlamak istemediğiniz şeyh kelimesinin konumunu tekraren gözden geçirelim. Bir zatın mürşid-i kamil olabilmesi için öncelikle kitap ve sünneti çok iyi bilen ve hayatında da uygulan bir alim olması gerekiyor, yok eğer bilmiyorsa zaten şeyh olamadığı gibi öyle birine şeyh denmezde.
Bütün İslami ilim dallarının kendilerine has terimleri bulunmaktadır. Manevi yol ise Tasavvuf ilmine ait, tamamen kişinin iç alemi ve ruh haliyle ilgili bir terimdir. Bu açıdan olaya yaklaşılınca bu öyle büyütülecek bir şey de değildir. Ama yinede konuya kısaca değinmekte fayda vardır. Bir önceki soruda evliyalıktan, Allah’a yakınlaşmaktan, Allah’la dost olmaktan ve Marifetullah ilminden bahsetmiştik. Kişinin hedefi böyle bir şey olunca kendisinden tam olarak istifade edeceği, kendisini hedefine ulaştıracak gerçek bir rehbere ihtiyacı vardır. Bunu da zaten isbat etmiştik. Tarihin derinliklerine bir göz atacak olursak, peygamber efendimizin sağlığında ve vefatından sonra sahte peygamberler ortaya çıkmıştır. O devrin insanlarının bir kısmı bunlara inanmış, sahabe-i kiram efendilerimiz ise bunlarla mücadele etmiştir. İşte maalesef günümüze değin bir çok sahte şeyh vakası olmuş insanlar aldatılmış ve dinleriyle oynanmıştır. Bu sahte şeyhlerle de mücadele etmek gerçek şeyhlerin görevi olmuştur. İşte gerçek şeyhler meraklılarına yaptıkları bu tür telkinlerle onların dikkatlerini çekip duygu ve düşüncelerinin istismar edilmesini engellemeye çalışmışlardır. Bu nedenle de Manevi yolları iyi bilen bir şeyh denilmektedir. Başka bir deyişle manevi yoldan kasıt, bu yola suluk eden kişi Allah’a olan ibadetlerini artırır. İşte bu ibadetleri yaparken nasıl bir haleti ruhiye meydana gelir, o anlarda nefis ve şeytan insana neleri telkin eder, bunları ancak yaşayanlar bilir. İşte o alimlerimizde bunu dikkate alarak amelleri ikiye ayırmışlar yani şekli ve ruhi olarak. işte manevi yollar amellerin bu ikinci kısmındaki halleri içerir. Bunu da ancak az öncede belirttiğimiz üzere yaşayanlar bilirler.
SUAL 4- " Maide suresinin 35. ayetinde geçen " O na yaklaşmaya vesile arayın " ilahi kelamı, şeyhi ALLAH ile kul arasında vasıta ve vesile kılmanın delili olarak gösterilmiştir. Buna bağlı olarak sık sık şeyhin ruhaniyetinden istianede bulunma yani ondan yardım isteme gereği tekrarlanmaktadır. Kişiyi ALLAH'a yaklaştıran şeyin, imandan sonra salih amel olduğu KUR'AN-I KERİM'in tam 62 ayetinde yer almıştır?
CEVAP 4- Aslında sorunuzun içerisinde yine cevabı mevcut. Siz diyorsunuz ki, “Kişiyi ALLAH'a yaklaştıran şeyin, imandan sonra salih amel olduğu KUR'AN-I KERİM'in tam 62 ayetinde yer almıştır.” Peki bu salih ameller nelerdir? Bunları açıklayabilir misiniz? Bu salih ameller kişinin belli başlı yapmış olduğu ibadetlerimi kapsıyor? Salih amelin lugattaki manasına bir göz atalım. “Salih amel, Hayırlı ve faydalı iş. Başka hiçbir maksat gözetmeksizin sadece Allah rızası için yapılan iş. Allah’ın emir ve yasaklarına titizlikle uymak.” Şimdi bu açıklamalar gereği kişinin Allah’ın peygamberine tabi olması " De ki "Eğer ALLAH'ı seviyorsanız bana tabi olunki: ALLAH'da sizi sevsin ve günahlarınızıda affetsin."(Al-i İmran/31) salih bir amel değil midir? Kişinin bilmediği bir ilmi öğrenmek için "Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorunuz.” Nahl/ 43" bir alime baş vurması salih amel değil midir? Kişinin Allah’a yönelmiş birisine “Bana yönelenin yoluna uy.”(Lokman/15) uyması salih amel değil midir? Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. İşte bu sebeptendir ki Allah Teala" O na yaklaşmaya vesile arayın"(Maide/35) ayetinde sebeplerin, vesilelerin çokluğu nedeniyle şu emrimle veya bu emrimle bana yaklaşın dememiş bilakis salih amellerde önemli olan niyet olduğu için, kişinin 24 saatinde ihlaslı bir davranışla yapmış olduğu fiil hemen salih amele dönüşebilmektedir. Birinci soruda zaten bu olay cevaplanmıştır. Hem de şer-i delilleriyle. Oysa sizin burada getirdiğiniz bir tane dahi delil yoktur.
"Sizi ve yaptıklarınızı ALLAH cc yarattı. "(Saffat/96)buyurulmaktadır. Bu ayetten dolayı Tasavvuf ilmiyle uğraşanlar demişlerdir ki “La faile illa hu” bütün fiiller onun yaratmasıyladır. Bunun anlamı çok açık senin yakınlaşman için şeyh efendinin yapabileceği tek bir şey var sana kapıyı göstermek. O kapıyı açacak anahtar senin elinde ve açacak olan sensin. Şu kainatta olup biten her şeyin Allahın izni müsaadesi ve takdiriyle olduğuna inandıktan sonra, şeyh efendiden istianede bulunmakta hiçbir beis yoktur. Şu kainatta Onun müsadesi olmadan sinek dahi kanadını kıpırdatamaz. Bunu bütün müminler çok iyi bilir. Oysa bütün peygamberlerin mucizeleri anlatılırken hep şu şu mucizeleri yaptılar denir. Halbuki buna normalde hiç bir insanın gücü ve kuvveti yetmez bu haller hep ALLAH tealanın yardımıyla, takdiriyle, ihsanıyla ve ikramıyla olur. Şimdi burada o mucizelerden dolayı peygamberlere ilahlık isnad etmek ne kadar düşüncesizce bir hareket olacak olursa, mübarek ayetteki vesile kavramını ilahlaştırmakta son derece yanlış ve maksatlıdır. Aynı zamanda bu söylevi tarikat mürşitlerinin üzerine yıkmak yani vesile'nin manasını ilah olarak telafuz etmek son derece veballidir. Çünkü bu onları küfürle itham etmek demek olur. Ehli kıbleye küfür isnad etmek zaten küfrün aslıdır. Bunda da ittifak vardır. Ayrıca evliyaullah'ın nasıl vesile olduğunu zaten birinci sualde cevaplamıştık. O mübarek ayetteki vesile cümlesinin daha iyi anlaşılması için Şöyle bir soru sorsak, elçi ne demektir? Elçi meşhur manasında iki taraf arasında habercilik yaparak istek ve arzuları karşılıklı iletendir. Oysaki peygamberlerin elçiliği daha da farklıydı. Onlar Allah'tan aldıkları vahiyle hareket ederek insanları batıldan uzaklaştırıp hakka davet etmekteydiler. Bu ayet hükmünce peygamberler dahi vasıta ve vesiledirler. Siz dahi dersiniz ki kişiyi ALLAH'a yaklaştıran şeyin imandan sonra salih ameller oladuğu KUR'AN-I KERİM'in tam 62 ayetinde yer almıştır. Şimdi deriz ki, eğer Allah teala hazretleri peygamberler vasıtasıyla tüm insanlara kitap göndermeseydi imanın ve salih amelin ne olduğunu insanlar nasıl öğrenecekti? Oysaki ALLAH teala hazretleri o peygamberleri bu iş için memur edip onları birer elçi ve vesile kılmıştır. Eğer Allah teala hazretleri isteseydi hiç peygamber göndermeden dilediğini mümin dilediğini de kafir yapardı. Hiç şüphesiz O nun her şeye gücü yeter. Oysaki Cenab-ı Mevla sebepsiz olarak hiçbir şeyi yaratmamıştır. Her şeyin bir yaratılış sebebi vardır. Bunun aksini iddia etmek mümkünmü dür? Elbette ki mümkün değildir. Yani Allah teala hazretleri fiilleri yaratırken herhangi bir şeyi vesile ederek yaratıyor bu O nun adetullahıdır insanlar kamil bir şekilde imana nasıl ulaşılacağını ve en güzel bir biçimde nasıl ibadet edeceklerini hep hocalarımızdan ve mürşitlerimizden öğrenirler. Oysa hep öğreten ve yaptıran ALLAH teala hazretleridir. Onun için kişiler imanın neleri içerdiğini ve amellerin daha güzel nasıl yapılacağını alimlerin tebliği ve Kuranın tellallığını yapan mürşid-i kamillerin irşadıyla öğrenirlerde o zaman iman kemale erer ve insanlar Allah azze ve cellenin isteğine uygun olarak amel etmeye başlarlar. İşte şeyh efendilerin vesile ve vasıta oluşları bu cihettendir. Çünkü onlar sana en çok lazım olan din ilmini öğrenmene vesile olmuşlardır bunun KUR’AN ve SÜNNET'e aykırı bir yanının var olduğunu kim neyi delil getirerek iddia edebilir ki. Şeyhin ruhaniyetinden yardım istemek hususuna gelecek olursak burada öncelikle şunu iyi anlamak gerekir ki el açarak "Şeyhim beni mağfiret eyle, beni bütün bela ve musibetlerden muhafaza eyle bana güç kuvvet ihsan eyle bana bol rızık ver vs" gibi bir durum kastediliyorsa bu apaçık bir şirk olur. Oysa insanların birbirlerinden yardım istedikleri alışılagelmiş bir şeydir, insanlardan yapabilecekleri şeyleri istemek şirk olmaz, Allah teala hazretleri evliyalarına, salih kullarına ve ilim ihsan eylediği kullarına bizlerin bilmediği anlayıp idrak etmesinin imkansız olduğu bazı özel haller verdiğini herkes bilmektedir. Mesela peygamber efendimiz müte harbi esnasında kendileri Medinede oldukları halde kimlerin şehit olduğunu orda yanında bulunanlara haber vermiştir. Hemen insanın aklına şu gelir, ama o bir peygamberdi. Peki Hz Ömer efendimiz Medinede hutbe irad ederken aynı anda mecusilerle harp eden orduyu ikaz edişi ve o ordunun bunu duyuşunu unutmamak gerekir. Ne Hz Ömer efendimiz nede o ordudakiler peygamber değillerdi. Ama onlar ALLAH teala hazretlerinin veli kullarıydı ve o esnada oradaki hazır cemaat kendilerine gayb olan bir konudaki bu tavrından dolayı Hz Ömer efendimizi küfürle itham etmemiş ve bu bir keramettir bu ALLAH teala hazretlerinin ona bir lutfudur dercesine sukut etmişlerdir. Burada bizlere düşense eğer yardımdan maksat mağfiret talep etmek ise ALLAH için buğz etmek gerekir. Ancak şu asrımıza kadar hiç bir mürşid-i kamilden böyle bir söz çıkmamıştır. Yok eğer yardımdan maksat bu değil ise sukut etmek daha doğru olacaktır. Çünkü ALLAH tealanın kimlere ne ilimler ihsan ettiğini bilemeyiz bir ayeti kerimede mealen " İstediğine hikmeti verir. Kimede hikmet verilmişse, muhakkak ona büyük bir hayır verilmiş demektir. Bunu ancak öz sahipleri anlar. "(Bakara/269) buyurularak Allah tealanın bazı kullarına ancak kendisinde de o ilimden bir parça bulunan kulların anlayacağı bir takım üstünlükler verdiğini bu ayeti kerime bizlere apaçık bildirmektedir. Bir insan deseki ben bir anda dünyanın bir ucundan diğer ucuna gidiyorum dese ona buğz etmekmi doğru olur? Yoksa şeytan ALLAH teala’nın düşmanı olduğu halde istediği bir anda dünyanın bir ucundan diğer ucuna gidebiliyor ise ALLAH tealanın sevdiği bir kulu niçin gidemesin demek mi doğru olur? Şimdi şu ayeti kerime mealini tefekkür edelim " Kitaptan yanında bir bilgi olan adamda: " Gözünü kapamadan onu sana getiririm " dedi. Süleyman tahtın kendi yanında durduğunu görünce "Bu Rabbimin bana olan fazl ve ihsanıdır. Şükredip etmeyeceğim diye beni deniyor. Ve kim şükrederse o kendi faydasına şükreder. Kimde nankörlük ederse, muhakkak Rabbim olan ALLAH, hiç kimsenin şükrüne muhtaç değildir. Ve ikramı boldur" dedi. " (Neml/40) bu mealini okuduğumuz ayet-i kerimenin tefsirlerini de okumanın faydalı olacağına inanıyorum.
Ömer Nasuhi Bilmen: " Bütün vahiy ve şerayi ilmine vakıf olan veya levhi mahfuzdaki yazılana muttali bulunan veya hazreti Süleymana bir kitabın mündericatını bilen bir zat-ı alide, o tahtı Ey muhterem Hazreti Süleyman!... Birşeye atfinazar edipde daha ondan nazarını berteraf etmeden o tahtı huzuruna celbetmiş olurum. Bu mükalemeyi müteakip Hazreti Süleyman o tahtı öyle harikulade bir surette hemen huzuruna celbedilmiş buldu."
Elmalı: " Kendisine ilim verilmiş olan insanlardan biri (Semavi kitapların esrarına vakıf bir alim) onu, göz açıp kapayıncaya kadar geçen kısa bir zamanda getirebileceğini söyledi. Bir kütlenin iki aylık mesafeden göz açıp kapayıncaya kadar geçen süre içinde getirilmesi, hemde bunun bir insan tarafından gerçekleştirlmesi, o zatın ilimdeki yüksekliğini göstermektedir."
Seyyid Kutub: " Ancak bu nezdinde kitaptan ilim bulunanın adı zikredilmiyor. Ve ilmin bulunduğu kitapta belirtilmiyor. Sadece bize onu mü'min bir kişi ve Allah ile alakasının bulunduğunu ve bu yüce güç kaynağından aldığı bilinmez bir güçle önünde hiçbir engelin ve mesafenin kalmadığını anlatıyor. Bu gibi haller Allah'a bağlanan bir çok kimselerde müşahade edilen ama sebebi ve sırrı belirlenemeyen hallerdir. Çünkü beşerin gündelik hayatında alıştığı şeylerin dışındaki durumlardır. Kainatımızda bizim bilmediğimiz nice sırlar bulunmaktadır. Ve bizim kullanamadığımız nice kuvvetler mevcuttur. Ayrıca beşer nefsinde farkına varamadığımız nice sırlar ve güçler bulunmaktadır. Allah nezaman dilerse, dilediği kimseye bu sırlarından bir kısmını gösterir. Burada nezdinde kitaptan bir ilim olduğu belirtilen kimse'de bilgisi yüzünden ruhen bazı gizli noktaları ve fevkalade halleri vuku bulduğu belirtiliyor."
İşte bu ayeti kerimenin mealinde ve tefsirlerinden de anlaşıldığı üzere o tahtı Hz Süleymana getiren zat bir peygamber değildi. Ama Allah tealanın hikmet verdiği veli bir kulu idi. Bunu mantıki olarak açıklamak mümkün değildir o zaman bizlere de düşen hiç şüphesiz o peygamber gibi şükretmek olmalıdır. Çünkü Allah teala hazretleri bizleri ilim verdiği sevdiği kullarıyla karşılaştırıyor ve dostluk ettiriyor. Ya bunun tam aksi olup kafirlerle karşılaştırsaydı ve onlarla arkadaşlık ettirseydi o zaman halimiz ne olurdu acaba?
SUAL 5- Müşriklerin ALLAH'tan başkalarına dua ettiklerini söyleyerek şeyhe dua edilmesinden bahsediyorsunuz?
CEVAP 5- İslam tarihi boyunca bir şeyhin " Bana dua ediniz " diye bir talebi varmı ki böyle bir sual sorma gereksinimi duydunuz? Varsa bunun veya bunların kimler olduğunu niçin söylemiyorsunuz? Yoksa hayal gücünüzü biraz fazla zorlayarak bunu siz mi uyduruyorsunuz? Böyle bir istek şimdiye dek vuku bulmamıştır ve bulamaz bu ancak bir uydurmanın ötesinde bir şey değildir. Çünkü hiçbir tasavvufi eserde sizin bu iddianızı destekleyecek mahiyette ne bir söz ne bir harf yoktur.
SUAL 6- ALLAH tealadan başka hiç kimseden yardım istenemeyeceğini söylüyor ve fatiha suresindeki " Yalnızca sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz " mealindeki ayeti kerimeyi delil getirerek şeyh den yardım istemekten bahsedip bunu şirk olarak tanımlıyorsunuz?
CEVAP 6- Aslında yukarıdaki sorulardan bir tanesi ile hemen hemen aynı olan bu soruya orada çok uzun bir şekilde cevap vermiştik. ama birazda burada cevap verelim. Yukarda belirttiğimiz gibi insanlar’dan yapabilecekleri hususlarda yardım istemek kadar doğal bir şey olamaz. Eğer yukarda zikrettiğiniz ayeti kerime mealine sizin açınızdan yaklaşacak olursak bir insanın başka bir insandan yardım istemesi açıkça şirk olur. Oysaki İslam'ı böyle dar kalıplar içerisine sokmak hiçte doğru değil. Çünkü bu durumda yeryüzünde iman sahibi kimseyi bulamazsınız. Sebebine gelince herkes birbirinden yardım istiyor. Öyle ise insanlardan yapabilecekleri şeyleri istemekte hiç bir beis yoktur. Kütüb-ü Sitte'de zikredilen bir kudsi hadiste ALLAH teala hazretleri şöyle buyurmaktadır " Her kim benim veli kullarımdan birine düşmanlık ederse Ben ona harb ilan ederim. Kulum bana üzerine farz kıldığım şeylerden daha fazla hiçbirşeyle yaklaşmamışdır. Kulum bana nafilelerlede yaklaşır, işte ben ozaman okulumu severim, eğer ben bir kulumu seversem O zaman o kulum Benimle görür, Benimle duyar, Benimle tutar, benimle yürür. Benden neyi isterse ona onu veririm ve neden Bana sığınırsa onu ondan korurum" şimdi aynı konu için bir önceki verdiğimiz cevaplardaki ayet meallerine baktığımızda bazı insanlara ALLAH teala hazretlerinin bir takım haller verdiğini kat-i bir surette isbat etmiştik. Bu hadisi şerifte o ayetlerle hemen hemen aynı manayı içeriyor hatta o ayetlerin küçük bir tefsiri hükmüne geçiyor. Mesela " okulum benimle görür " buyuruluyor ne demek bu? Allah teala her şeyi gören değil mi? " Hiç şüphesiz ALLAH yaptıklarınızı çok iyi görendir."(Bakara/265) bu ayet hükmünce ALLAH teala bu kainatta olup biten her şeyi görüyor ve bu hadisi şerife göre bazı kullarına da gösteriyor nitekim Hz Ömer efendimiz hutbedeyken ordunun halini görmedi mi? Gördü. Çünkü Allah teala hazretleri ona gösterdi O nun herşeye gücü yeter, yine hadisi şerifte " Benimle duyar " buyuruluyor. O kumandan Hz Ömer efendimizin emrini duyarak yerine getirmedi mi? Getirdi. Çünkü ALLAH teala hazretleri bazı kullarına duyuruyor ve yine hadisi şerife göre " Benimle yürür " buyuruluyor Neml Suresinin 40. ayetindeki o zatın Saba melikesinin tacını tahtını Hz Süleymana nasıl getirdiği malum. Çünkü onu ALLAH teala bizlerden farklı bir şekilde yürütüyor, o zat ne peygamberdi nede insan üstü bir varlık. O sadece Hz Süleymana tabi olmuş bir veli idi. Hz Süleymanın ümmetinden böyle zatlar çıkıyor da bizim ümmetimizden niçin çıkmasın? Bu tür zatlar halen bugün dahi mevcuttur ve o insanlar KUR'AN'ın hizmetçileridir.
SUAL 7- Şeyhe rabıta etmek şirk değilmidir?
CEVAP 7- Şeyhe rabıta etmekten bahs ediyorsunuz bunda herhangi bir beis yoktur. Kişinin sevdiği başka bir kişiyi düşünmesinden ve hayalinde canlandırmasından daha doğal bir şey olamaz. Bunu şirk olarak tanımlıyorsanız evvela size sormak lazım, malum ALLAH teala KUR'AN'da helal ve haram olan şeyleri bildirmiştir. Peki sizin bu konuda rabıtanın şirk olduğuna dair delil olarak elinizde bir ayet veya bir hadis var mı? Bu konuda ne bir ayet nede bir hadis mevcut değildir. Oysaki Hz Ebu Bekir efendimizin bir gün peygamber efendimizin huzuruna gelerek Ey ALLAH'ın Rasulu hayaliniz def-i hacet yaparken dahi gözümün önünden gitmiyor! dediği zaman ALLAH Rasulu ya Ebabekr bu senin yaptığın şirktir diyerek onu men etmemiş bilakis def-i hacet yapmasını söylemiştir. Şimdi sana soruyorum yapılan rabıta yalnızca mürşide olan muhabbettendir Ebu Bekir efendimizinki de ALLAH Rasulüne olan muhabbettendi, muhabbetten dolayı insanın şirke girdiğini ömrünü Tevhid uğruna geçirmiş olan bir peygamber bilmiyordu da sen mi biliyorsun? İşte bu sual Bediüzzamana sorulduğun da, hayatını iman hakikatlerine hizmet etmek için harcamış olan Said Nursi şirk olmadığını hakikat çekirdekleri isimli risalede bildirmiştir. Artık gelin bu inadınızdan vazgeçin ve sizlerde şer-i şerife sımsıkı sarılında din düşmanlarının oyunlarına alet olarak ümmetin arasında fitne çıkartmayın.
SUAL 8-Fena fillah önemli bir mertebe gibi gösteriliyor bunun KUR'AN ve SÜNNET'te bir delili varmı?
CEVAP 8- Manevi yolda olduğu gibi bu da Tasavvuf ilminin kendisine ait bir deyimidir. Bu cümlenin Tasavvuf ilmindeki manası da şudur. “Kulun bütün duygu, düşünce ve kabiliyetleri ile Allah’a yönelmesi. Allah adamı olması. Nefsin arzularını, heva ve hevesini dinlemeyip Allah’ın emirlerine bütün benliği ile teslim olması.”dır. Kişi kendi varlığını yok sayarak her tarafta Allahın varlığının tecellilerine vakıf olur bu hal Kur’anda ihsan olarak geçmektedir. İhsanın lugatta ki manası ise “Allah’ı görüyormuş casına ona ibadet etmek” tir. Kulun kendi zatının ALLAH tealanın zatı karşısında bir hiç olduğunu anlayıp kavraması ile devamlı bu şuur üzere yaşayıp yalnızca O nun sevdiklerini sevmek ve O nun sevmediği şeyleri sevmemektir. Zaten bir ayeti kerimede mealen " O'nun zatından başka her şey fanidir. "(Kasas/88) buyuruluyor. Şimdi birde bu ayetin tefsirlerini okuyalım.
Seyyid Kutub: " Herşey yıkılacaktır, herşey yok olacaktır... Mal ve makam... Kuvvet ve kudret... hayat ve eğlence...yeryüzü ve yeryüzündekiler... Gökler ve içindekiler... Bu kainat ve onun bildiğimiz ve bilmediğimiz herşeyi... her şey... her şey... Yok olacaktır... Allah'ın zatından başka baki kalacak hiç bir şey yoktur."
Ömer Nasuhi Bilmen: " Cenab-ı Hakk'tan başka ezeli ve ebedi bir şey yoktur. "
Elmalı: " Çünkü O'nun Kendisi dışındakilerin varlığı zati değil, Vacib Tealaya dayandığından her an yokluğa ğitmeye hazır olmakla esasen yok demektir, veya yok demektir."
İbn Kesir: " Allah'ın zatı dışında bütün zatlar fanidir, yok olacak ve zevale erecektir. "
İsmail Hakkı Bursevi: “Allah Tealanın varlığı zaruridir, fakat O’nun dışındakiler yok olmaya mahkumdur.”
Demek ki, Allah tealanın haricindeki herşey fani ve yok olucu. İşte kulun bu idrak üzere olmasında şer-i şerife aykırı olan nasıl bir yön var? Kulun bu şuuru elde etmesi nasıl önemsiz görülebilir? Eğer var ise niçin açıklamıyorsunuz ve bu konudaki delilleriniz nelerdir?
SUAL 9- " Nefsi emmare mutmainneye dönüşür, küfürden ve inkardan vazgeçer " deniliyor. Nefs-i emmareye ve Nefs-i mutmainneye KUR'AN-I KERİM dışında nasıl mana verilebilir? " Mutmainne demek imanında hiçbir şüphesi kalmamış demektir " Emmare ise" Ben nefsimi temize çıkarmam, çünki nefs rabbimin esirgemesi olmadıkça kötülüğü emreder durur. " (YUSUF SURESİ AYET 53) Burada Hz Yusuf A.S. emmare diye kendi nefsinden bahsetmektedir. Bir büyük peygamberin nefsi için emmare deniyorsa hiç kimse nefsi emmareden kurtulamaz demektir?
CEVAP 9- Nefsi emmare için delil olarak gösterdiğiniz ayetteki kişinin Yusuf A.S. olduğu bir kere kesin değildir. Bu ayeti kerimeyi ele almadan önce hem ayetin öncesi ve sonrasına hemde tefsirlerine bir göz atmakta fayda vardır.
Ayet/50 “(Adam bu yorumu getirince) kral dedi ki: "Onu bana getirin!" Elçi, Yusuf'a geldiği zaman, (Yusuf) dedi ki: "Efendine dön de ona: Ellerini kesen o kadınların zoru neydi? diye sor. Şüphesiz benim Rabbim onların hilesini çok iyi bilir."
Ayet/51 “(Kral kadınlara) dedi ki: Yusuf'un nefsinden murat almak istediğiniz zaman durumunuz neydi? Kadınlar, Hâşâ! Allah için, biz ondan hiçbir kötülük görmedik, dediler. Azizin karısı da dedi ki: "Şimdi gerçek ortaya çıktı. Ben onun nefsinden murat almak istemiştim. Şüphesiz ki o doğru söyleyenlerdendir."
Ayet/52 “(Yusuf dedi ki): Bu, Aziz'in yokluğunda ona hainlik etmediğimi ve Allah'ın hainlerin hilesini başarıya ulaştırmayacağını (herkesin) bilmesi içindir.
Ayet/54 “Kral dedi ki: Onu bana getirin, onu kendime özel danışman edineyim. Onunla konuşunca: Bugün sen yanımızda yüksek makam sahibi ve güvenilir birisin, dedi.”
Ayetlerden de anlaşıldığı gibi 53. ayette bahsi geçen kişinin Yusuf aleyhisselam olduğu şüphelidir. Çünkü Kral Yusuf A.S. huzuruna çağırtıyor fakat Yusuf A.S. kendisine yapılan iftiradan kurtulmadıkça Kralın huzuruna gitmeyeceğini belirtiyor. Bu olayda Yusuf A.S masum olduğu anlaşılınca 54. ayette açıkça görüldüğü gibi Yusuf A.S. Kralın huzuruna sonradan geliyor.
İbn Kesir: " Birinci görüş, daha kuvvetli ve daha açıktır. Zira sözün akışının tamamı kralın huzurundan Aziz'in karısının sözlerindendir... Hz Yusuf AS yanlarında değildi. Aksine ondan sonra kral Hz Yusuf AS yanına getirtmiştir."
Seyyid Kutub: " Seven bir kadın bu..."
Ömer Nasuhi Bilmen: " Yusuf Aleyhisselam, kendi nefsini medh ve tezkiye etmediğini göstermek için bir tevazu eseri olarak (böyle söyledi) Cenab-ı Hakk, nüfusi beşeriyeden bir kısmını öyle şehevata inhimaktan fenalıklara atılmaktan siyanet buyurmuştur. İşte hazreti Yusuf'un nefside bu cümledendir. O bir nebiyyi zişan olduğu için ismete, siyaneti ilahiyeye nail bulunmuştur. (Ayrıca) nice nefisler bir rahmeti ilahiye sayesinde fenalıklardan kaçınarak ismet perverane bir halde yaşamaya kaadir olur." Şimdi ortada iki görüş var birincisi o sözü söyleyen Yusuf A.S. değildir. İkinci görüş ise Yusuf A.S’dır. Bu ikinci görüşü ele alacak olursak ki,: aslında bu ikinci görüşte sizinkiyle uyuşmuyor. Hz Yusuf AS tevazu gösterdiği için " Ben nefsimi temize çıkarmam " demektedir. Yine ayette " Çünki nefs rabbimin esirgemesi olmadıkça kötülüğü emreder durur " deniyor. Ayetin bu kısmına dikkat edecek olursak " Rabbimin esirgemesi olmadıkça " deniyor. Yani burada Allah Tealanın esirgemesinden bahsediliyor o halde cenab-ı mevla esirgemez ise, o zaman " Kötülüğü emreder durur. " kısmı umumu kapsar. Demek ki ALLAH tealanın esirgedikleri haricindekilere nefis kötülüğü emretmekte. Oysaki siz Hz Yusuf AS kendi nefsinin emmare olduğunu iddia ediyorsunuz bunu bu şekilde kabul edecek olursak o zaman şu suallere cevap vermeniz gerekir.
1- Eğer Hz Yusuf AS nefsi emmare ise, bu bütün peygamberleri de içine alır ki, ayette geçtiği üzere nefsi emmare daima kötülüğü emreder, o zaman bütün peygamberlerin bizler gibi günah işlemeleri gerekmez mi?
2- Peygamberlerin sıfatlarından bir tanesi de ismet sıfatıdır. Yani onlar masumdurlar ve günah dan beridirler. Çünkü ayette " Rabbimin esirgedikleri " denmekte Allah teala peygamberlerini esirgemedi ise o zaman kimleri esirgedi?
3- Siz nefsi mutmainneyi tarif ederken " Mutmainne demek imanında hiçbir şüphesi kalmamış demektir " diyorsunuz. Ozaman Yusuf AS tam iman edememiş miydi ki nefsi emmareden kurtulamadı? Bir peygamber kendisinin tam olarak inanıp şüphelerini gideremediği konularda başkalarının inanmasını nasıl bekler? İşte bu suallare cevap veremezseniz bu çok büyük bir saçmalık olur. Hadiseye sizin açınızdan bakacak olursak peygamberlerde dahil bütün insanların imanından şüphe etmek gerekir. Çünkü tam bir şekilde iman esaslarına inanamamışlar demek oluyor. Buda kişiyi helaka götürmeye yeterde artar bile. Onun için bir kardeşiniz olarak size tavsiyem en kısa zamanda bu iddialarınızdan vazgeçerek ümmetin arasına sokulmaya çalışılan tefrikalara fitnelere alet olmayın.
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
.
.
Keramet nedir, delilleri nelerdir?
Kategori: Tasavvufi fetvalar
SORU :
Evliyâullah'ın kerameti hak ve fıkhi delillerle sâbit midir? Velilerin kerâmet göstermesine karşı çıkan ve inkâr edenler ehl-i sünnet'ten sayılır mı?
CEVAP:
Velilerin kerâmet göstermesi hak ve dini delillerle sâbittir. İnkâr edenler ise ehl-i sünnet hâricindedir. Kelb-i Ashâb-ı Kehf etmek tekellüm. Kerâmet olmasında yok tevehhüm..
Ömer, Yâ Sâriye deyû buyurdu,
Medine'den Nihâvend'e duyurdu.
Ebu'd-Derdâ vü Selman'dan rivâyet
Olundu kıssa-i kas'a hikâyet
İçti Hâlid zehr-i kâtil ölmedi
Hiç zarar ârız vücûda olmadı.
Kıssa-i Meryem ü Âsıf-ı Berhayâ
Zikrolunmuş fi kelâm-ı kibriyâ...
Şerhü'l-akâid'de: Evliyâullah'ın kerâmet göstermesinin hakk olduğu nakledilmektedir. Velilerden zaman zaman alışılmışın dışında, uzak bir mesâfeyi kısa bir müddet içinde kat'etmek, ihtiyaç duyulduğunda, elbise, yiyecek ve içecek ortaya çıkarmak, suda ve havada yürümek, canlı ve cansız cisimlerle konuşmak gibi olağanüstü haller zuhûr edebilir. Ancak böyle hârikulâde hallerin mutlaka iman ve sâlih amelle bir arada bulunması ve sâhibinin inanıp, inanmadığı nı da yaşayan birisi olması gereklidir. Aksi halde kerâmet değil mekr ve istidrâc olur.
SORU :
Evliyânın hayatta iken gösterdiği kerâmeti, ölümünden sonra da göstermesi mümkün müdür? Bu tür kerâmet vâki midir?
CEVAP:
Vardır, her zaman ve her çağda meydana gelmektedir. Nitekim enbiyâ ve evliyânın ziyaretinde, gönül ehli olanlar, çok büyük feyiz ve berekete nâil olurlar. Böyle bir feyz ve bereketin meydana geldiğini de görürler. Ölü veya diri, evliyâullahın her asırda kerâmet göstermekte olduğu, hemen her gün vâki olmaktadır. Onların kabirlerinde namaz kılmaları, türbelerinde Kur'ân-ı Kerim okumaları da bunu göstermektedir. Nitekim hadis-i şerifte sahâbeden bazılarının, kabrinde süre-i mülk'ü okuyan kimsenin kırâetini işittikleri nakledilmiştir.
Aynı şekilde: «İnsan öldüğü zaman, üçü dışında bütün amelleriyle irtibâtı kesilir..» hadisinde de işâret edildiği gibi kerâmet kula âit bir amel olmayıp, Cenâb-ı Hakk'tan kuluna mahza bir lütuf ve ikramdır. Kula âit bir amel olmayan kerâmetin, ölümle son bulması da söz konusu değildir.
Emâli bunu: «Ölü iken de, diri iken de evliyânın kerâmet gösterdiği dünyâda görülmektedir.» (Fetâvâ-yı Halilî)
Seyyid Ahmed el-Bedevi'nin kerâmet olarak kendi cesedini bizzat kendi elleriyle yıkadığı nakledilmiş tir. (Bâcûrî, Kitâbü'I-cenâiz)
SORU :
Kerâmete karşı çıkan kimse, kerâmet ehli evliyâ hiç yoktur veya önceleri vardı ama zamanımızda yok tur, ya da zamanımızda da kerâmet ehli vardır fakat bizim bildiğimiz şeyhlerin hiçbiri evliyâ değildir diye karşı çıksa, böyle birine şer'an ne lâzım gelir?
CEVAP:
Bunlar bütün ehlullahın feyz ve bereketinden mahrum kaldıkları gibi, dinen itikadlarını tashih etmeleri, te'dib ve terbiye edilmeleri gerekir. Kerameti inkâr konusunda insanlar üç kısımda mütâlâa edilir:
Birincisi; kerâmeti bütünüyle inkâr eden mu'tezilîler,
ikincisi; kerâmete inanan, fakat kerâmet ehlinin es kilerde kaldığını, zamanımızda bulunmadığını iddia edenler,
üçüncüsü; zamanımızda da kerâmet ehlinin olduğuna inanan fakat zamanlarında yaşayan hiçbir meşâyihin buna lâyık olmadığını ileri süren, onlar hak kında hüsn-i zan beslemeyen kimseler. Bunların hepsi, evliyâullahın feyz ve bereketinden mahrumdur îmanda kemâl ve olgunluğa erebilmek için yıllarca şükür ve sabırla çalışmaları gerekir.
«Sû'-i zan ve kötü düşüncelerle gölgelenmiş nice kıymetli insanlar vardır. Gece karanlığında parlayan ay'a ve onun güzelliğine bulutun gölgelemesi zarar vermez.»
(Şa'râni, et-Tabakâtü'l-kübrâ.)
Allah'ın veli kullarının kerâmeti her asırda bulunmakta ve müşâhede edilmektedir. Ne var ki insanların bazıları onların semâda uçtuğu ve suda yürüdüğünü görseler de inkârlarından vazgeçmemektedir. Kerâmet, ma'nevi cevherlerini günah yükünden temizlemeleri için kendilerine lütfedilmiş ilâhi bir sünnettir. (Rûhü'l-beyân)
.
Zikri celi
Kategori: Tasavvufi fetvalar
SORU:
Cenâb-ı Hakk'ı yüksek sesle zikretmek veya açıktan Kur'ân-ı Kerim okumak, ayakta, yürürken, çalışırken ve yatarken zikretmek câiz midir?
CEVAP:
Câiz ve faziletli bir ibâdettir. (Halebî)
SORU:
Halka oldukları halde hep bir ağızdan Kur'ân-ı Kerîm okumak câiz midir?
CEVAP:
Câizdir. (Nevevî, Kitâbü'l-ezkâr)
SORU:
Herkese ayrı ayrı cüz'ler hâlinde dağıtılarak Kur'- ân-ı Kerim okumak câiz midir?
CEVAP:
Câizdir. (Nevevî)
SORU:
Câmilerde dünya kelâmı konuşmak haram değil midir?
CEVAP:
Haram değildir. Bu konuda rivâyet edilen hadîs-i şerif mevzûdur. (Aliyyü'1-kâri)
SORU :
Cenâb-ı Hakk'ın farz kıldığı ibâdetleri, vâcib olan emirleri ve Hz. Peygamber s.a.v.'in sünnet-i seniyyelerini bütünüyle icrâ ettikten sonra; Kur'ân-ı Kerim okumak, bazı evrâd ve du'âlarla zikretmek, nafile namazlar kılmak ve benzeri sâhibine güçlük veren diğer tâ'- ât ve ibâdetlerle meşgûl olmak mı daha faziletli, dil, kalb ve yalnız kalben Allah ü Te'âlâ'yı ism-i a'zam olan «Allah, Lâ ilâhe illâllah» ve benzeri esmâ-ı hüsnâsından biriyle zikretmek, O'nun kudretini tefekkür etmek mi daha faziletlidir? Kur'ân-ı Kerim'de özellikle emredilen zikir, hangi tür zikirdir? Allah'ı çokça zikretmekten maksad nedir? O'nu zikretmek için özel olarak belirlenmiş bir şekil, bir du'â demeti belli bir zaman, belli bir sayı ve ta'yin edilmiş bir yer var mıdır? Yoksa her hâl ü kârda zikretmek câiz midir?
CEVAP:
Allah ü Te'âlâ'yı zikretmek daha faziletlidir. Allah'ı zikretmeyi, ve O'nu çokça anmayı emreden âyetlerden maksad; gerek namaz içinde ve gerekse namaz dışında Allah'ı zikretmek ise de: «Zikirlerin en fazîletlisi. Lâ ilâhe illâllah diyerek yapılan kelime-i tevhid zikridir» buyurulmuştur. Yâni kalb huzûru ile Cenâb- ı Hakk'ı hatırlamak ve bir an bile O'ndan gâfil olmamaktır.
Böyle bir zikir için belirlenmiş bir şekil, muayyen bir du'â, belli bir zaman, belli bir yer yoktur. Her halde, ayakta, oturarak, yatakta, hareket ederken ve dururken veya dönerek her an ve zamanda, hattâ hamamda ve helada, cinsi münâsebet esnasında bile zikredilebilir. Kalbi zikirden gâfil olmak mürid için büyük bir felâket ve pişmanlık doğurabilir.
Nitekim hadis-i şerîfde: «Amellerin en faziletlisi, nerede olursan ol, Cenâb-ı Hakk'ın seninle beraber olduğunu bilmen ve idrâk içinde hareket etmendir» buyurulmuştur. Zikir; bütün tarikatlarda asıl olan bir rükündür. Kişiler ve müridler Cenâb-ı Hakk'a ancak zikir, fikir, huzur ve murâkabe ile ulaşabilir. Bu, farz ve vâciplerin edâsı, sünnet-i seniyyelerin icrâsından sonra, ibâdetlerin en faziletlisi, insanları Allah'a ulaştıran birer yol olan tarikatlarda, en kestirme bir yol ve en faydalı kulluk görevidir. Zikir, fikir ve murâkabe dışında gece-gündüz diğer tâ'at ve ibâdetlerle meşgûl olan kimselerde nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesi nâdiren meydana gelir. İnananlara yapılması emredilen bu zikir, kitap, sünnet, icmâ'-ı ümmet ve kıyasla sabittir.
Zikrin fazilet ve delilleri
Kategori: Tasavvufi fetvalar
Nitekim zikrin fazileti âyet-i kerimede şöyle ifâde edilmektedir:
«Kitaptan sana vahyedileni oku ve namazı da kıl. Çünkü namaz, kötü ve iğrenç şeylerden vazgeçirir. Allah'ı anmak, elbette en büyük ibâdettir. Allah, ne yaptığınızı bilir.» (el-Ankebût (29), 45)
Burada «Allah'ın zikri en büyük (ibâdet) 'dir» den maksad; kalbi hastalık ve ma'nevî illetlerin giderilmesi husûsunda zikir, namazdan ve Kur'ân-ı Kerim okumaktan daha büyük ve önemli bir te'sire sâhiptir. Namaz ve Kur'ân, çirkin ve iğrenç şeylerden vazgeçirirse de, sâhibini cennete veya sevâba ulaştırabilir fakat Allah'a ulaştıramaz. Ne var ki zikir, kişiyi Allah'a ulaştırır. Bu ikisi arasında çok önemli bir fark vardır.
Çünkü zikrin kıymeti, zikredilenin kıymet ve yüceliği ile ölçülür. Öyle ise Allah'ı zikretmek, Kur'ân-ı Kerim okumak ve nâfile namaz kılmaktan daha büyük ve önemlidir. (Rûhü'l-beyân'dan kısaltılarak alınmıştır.)
Cenâb-ı Hakk'ı zikretmek vücûb ifâde eden ilâhi emirlerdendir. Fıkıh usûlü âlimlerine göre bir emrin ısrarla tekrar edilmesi vâcip olduğunu bildirir. Allah ü Te'âlâ'yı zikretme gereği Kur'ân-ı Kerim ve Hadis-i şeriflerde sayılamıyacak kadar çok tekrar edilmiştir.
(Huccetü'z-zâkirin'den kısaltılarak alınmıştır.)
Cenâb-ı Hakk, namaz, oruç, hacc ve benzeri ibâdetler için belirli bir vakit ta'yin etmiş ve bu ibâdetlerin vaktinde edâ edilmesini emretmiştir. Ancak zikir için böyle bir vakit ve biçim ta'yîni sözkonusu edilmemiştir. O, diğer ibâdetlerden farklı olarak her zaman ve her yerde, her hâl ü kârda icrâ edilebilir. Aşağıdaki âyetler de bu inceliğe işâret etmektedir:
«Ey imân edenler! Allah'ı çokça zikredin». (el-Ahzâb (33), 41)
Burada istenen çokça zikir, sayı yönüyle değil, Allah'ın kalb huzûru ile düşünülmesi ve bir an bile unutulmamasıdır. «Allah'ı zikreden erkekler ve zikreden kadınlar için (Allah), bağış ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır. »(el-Ahzâb (33). 35) «Namazı bitirdiğiniz zaman, ayakta, oturarak ve yanlarınız üzerinde (uzanarak) Allah'ı anın; güven ve itmi'nâna kavuştunuz mu namazı (tam) kılın. Çünkü namaz, mü'minlere vakitli olarak farz kılınmıştır.»(en-Nisâ (4), 103)
«Hacc ibâdetlerinizi bitirince, atalarınızı andığınız gibi hattâ daha kuvvetli bir anışla Allah'ı anın..» (el- Bakara (2), 200)
Sayılı günlerde Allah'ı anın (tekbir alın.)»
(el- Bakara (2), 203)
(Bu âyetteki emrin gereği olan zikir vâciptir.) «Meş'ar-i Haram'da Allah'ı anın. O'nun size gösterdiği biçimde (veya O size nasıl güzel hidâyet ettiyse siz de O'nu öyle güzel bir şekilde) anın.» (el-Bakara (2), 198) «Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan (nasibinizi) arayın. Allah'ı çokça anın ki kurtuluşa eresiniz.» (el-Cumu'a (62), 10)
Zikretmenin gereğine işâret eden bu emirlerin bir kısmı vücûb ifâde etmekte ve mutlaka yapılmasının lüzûmunu emretmektedir. Sahih olan görüş budur. (Geniş bilgi almak isteyenler, mezkûr âyetlerin tefsiri için Rûhü'l-beyân'a baksınlar.) Zikrin lüzûmuna işâret eden bazıları da şunlardır: hadis-i şeriflerden «Gaflet hâlinde iken Cenâb-ı Hakk'ı zikrederek gafletten kurtulan kimse, Allah yolunda cihâd eden mücâhid gibidir. (Dâmâd, Kitâbü'l-istihsân bölümü)
«Size amellerinizin en hayırlısı, en temizi ve derecelerinizi en fazla yükseltenini, size verilen altın ve gümüşün tasaddukundan daha hayırlı olan bir ameli, hatta düşmanlarınızla karşılaştığınız vakit onların boynunu vurmanızdan veya şehid düşmenizden daha hayırlı bir ibâdeti haber vereyim mi? İşte o zikirdir. O halde Allah'ı çokça anınız.» (İbnu Hıbbân, an İbn-iÖmer)
Zikrin açıklanması ve fazileti konusunda müstakil olarak yazılmış pek çok risâle ve sayılamıyacak kadar çok hadîs-i şerif vardır. Detaylı bilgi almak isteyenler mürâcaat edebilirler. Zikir ve Tesbih
SORU :
Zamanımızda pek çok müslümanın elinde bulunan tesbihlerle zikretmesi ve tesbîh çekmesi dinen doğru bir davranış mıdır?
CEVAP:
Evet doğru ve güzel karşılanan bir davranıştır. Tesbih çekmek ve elde tesbih bulundurmak husûsunda hadis-i şerif bulunmaktadır. Sünnette tesbîh konusunda bir delil var mıdır? Faziletli olan, parmaklarla tesbîh çekmek mi? Yoksa tesbih taneleriyle zikr etmek midir? diye sorulan bir soruya şöyle cevap verilmiştir: Tesbîh için sünnet-i seniyyede sahih olan deliller vardır. Bunlardan biri, Abdullah İbn-i Ömer radıyallahü anh'den sahih olarak şöyle rivâyet edilmiştir:
O: Rasûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem'i elinde tesbîh çekerken gördüm» buyurmuştur. Sahih olan bir başka rivâyet ise şöyledir: Hz. Safiyye radıyallahü anh:
Önümde bulunan 4.000 kadar çekirdek tânesiyle tesbih çekerken Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem geldi ve «Bunlar nedir?» diye sordu. Ben de onlarla tesbih çekmekte olduğumu söyledim. Bunun, üzerine Rasûlüllah: «Senin yanına geldiğimden şu ana kadar, senin söylediğinden daha çok tesbihde bulundum » deyince: «Bana da öğret Yâ Rasûlâllah» dedim. O da: «Sübhânallahi adede mâ-halâka min şey'in» (Yarattığı eşyâ sayısınca Allah'ı tesbih ederim» cümlesini söyleyiniz» buyurdu. (Bu konuda Celâleddin es-Süyûti müstakil bir risâle te'lîf etmiştir. Geniş bilgi almak isteyenler oraya başvurabilirler.)
Bazı âlimler, parmakla tesbih tânelerini sayarak zikretmenin, tesbihsiz zikirden daha faziletli olduğunu söylemişierdir. Bazıları da: Eğer zikreden kimse, zikir sayısında yanlışlık yapmaktan emin ise, parmaklarıyla tesbih çekmesi daha faziletli, emin değilse bu kimseye tesbih taneleriyle zikretmesi daha faziletlidir demişlerdir. Allâme İbn-i Hacer böyle fetvâ vermiştir.(Fetâvâ- yı Halîli)
Nitekim: «Tesbih zikrin sayısını belirlemede ne güzel bir şeydir» denilmiştir.
SORU:
Allah ve Lâ ilâhe illâllah kelimesinden başka diğer esmâ-ı hüsnâdan biriyle zikretmek câiz midir? Zikirde söylenmesi gereken belli bir isim ve belli bir çekim var mıdır?
CEVAP:
Cenâb-ı Hakk'ın esmâ-ı hüsnâ'sından hangisiyle zikredilmiş olursa olsun, yapılan zikir câizdir ve kerâhet de yoktur. O'nu zikretmek için söylenmesi gereken bağlayıcı bir isim yoktur. Zikir için muayyen bir şekil, belli bir isim, belli bir sayı, muayyen bir yer ve muayyen bir zaman yoktur. «Bütün güzel isimler Allah'ındir. Ona onlardan biriyle du'â edin» âyetinde de ifâde edildiği gibi Cenâb-ı Hakk'ı isim ve sıfatlarından biriyle zikretmek câizdir.
Özel zikir türleri
Kategori: Tasavvufi fetvalar
SORU :
Bazı sûfî ve dervişlerin (özellikle Yesevîlerin) «zikr-i erre» diye bilinen, (Lâfza-i Celâl-i hançereden testere sesine benzer bir ses çıkararak zikretmek) zikirleri câiz midir? Hiçbir şey ilâve etmeksizin yalnızca «Allah, Allah Allah..» diyerek zikretmek, Allah'ı zikretmek midir?
CEVAP:
Câiz ve dinen de uygun olan bir zikirdir. «Allah, Allah» diyerek zikretmek, zikrin en faziletlisidir. Allah ü Te'âlâ'nın isimlerinden ve sıfatlarından biriyle ve bunlara delâlet eden zamirlerle benzeri diğer bütün çeşitleriyle Cenâb-ı Hakk'ı zikretmek câizdir. Yalnız kalben veya yalnız hançere ile de yapılmış olsa zikir geçerlidir. Cenâb-ı Hakk'ı hatırlama ve hissetmenin sebep olduğu hal zikredenin etkisi altına aldığı zaman, ilâhi isim ve sıfatlardan biriyle veya bunlara delâlet eden «Hû, Hâ ve Hi» diyerek, arapça olmayan cümlelerle de olsa zikretmek câizdir. Doğruyu en iyi bilen Allah'dır.(Fetâvâ-yı İbn-i Hacer) İnsan vücûdunda hançere ile kalbi birbirine bağlayan bir kanal vardır. Hançereden ses çıkarmak sûretiyle yapılan Lâfza-i Celâl zikri, kalbde bir harâretin doğmasına sebep olur. Bu harâret, kalbi tasfiye eder ve orada zikrin nûrunun zuhûrunu sağlar. (Bustânü'l-Fıkh ve Fetâvâ eî-Hadîka)
SORU:
Nakş-bendiyye'nin Hâlidiyye koluna mensûb dervişlerin yapmakta olduğu, sessiz, hareketsiz, dil damağa rabtedilmiş olduğu halde susarak, yalnızca kalben yapılan zikir doğru mudur?
CEVAP: Doğrudur. Aynı zamanda zikirlerin en üstün derecesidir. Nitekim Cenâb-ı Hakk, A'râf Sûresi'nin 205. âyetinde şöyle buyurmaktadır: «Rabb'ını içinden yalvararak ve korkarak (Amellerindeki kusûrlar sebebiyle O'ndan korkarak, huzû' ve huşû' içinde, boyun bükerek ve ürpererek) yüksek olmayan (Birlikte olduğun kimseler veya önünde ve ardında bulunan meleklerin bile işitemiyeceği) bir sesle, sabah-akşam (bütün vakitlerinde) an. Sakın (Cenâb-ı Hakk'ın azamet ve kudretinin huzûrunda bulunduğunu unutan) gafillerden olma.» (Rûhü'l-beyân)
İmam Nevevi, Sahih-i Müslim şerhinde, tesbîh, tehlîl ve benzeri zikir türlerinin, yalnız kalb ile, ağzı ve dili oynatmaksızın yapılanı mı, yoksa kalbi bir huzûr duygusu içinde ve lisânen yapılanı mı daha faziletlidir, konusunun ihtilâflı bir husûs olduğunu açıklamış ve şöyle demiştir: Birinci tür zikri tercih edenler, gizli ve kalbi zikrin riyâdan uzak olduğunu ileri sürmüşler, ikinciler ise, cehri zikrin daha çok enerji sarfını gerektirdiği ve bu zikirden hâsıl olan te'sirin dinleyenleri de etkisi altına aldığını, dolayısıyla diğerinden daha fazla bir ibâdet olduğunu söylemişlerdir.
Doğru olan, riyâdan uzaklığı sebebiyle gizli ve kalbi zikrin üstün oluşudur. Bana göre bu ihtilâfın giderilmesi, evvelce de işâret ettiğimiz gibi şahısların ve durumlarının değişmesiyle, tercihlerin de değişebileceği şeklinde mümkünÖZEL ZİKİR TÜRLERİ 137 olur. Ancak, tesbih, tahmid ve tekbir gibi farz ibâdetlerin ardından yapılması emredilen zikirlerin dil ile söylenmesi gereklidir. (Nevevî)
Bir özür bulunmadığı takdirde, namazda okunan Kur'ân-ı Kerîm, söylenmesi gereken tesbih ve tekbîrler, aksırana (Yerhamükallah) demek, ezan okuyan müezzine ve selâma karşılık vermek de dil ile yapılmalıdır. Lâfzan söylenmesi uygun olmayan helâ ve benzeri yerlerde olursa o takdirde yalnızca kalben yapılabilir. (Bâcûri, Fi âdâbi'l-helâ)
Hakkında belli bir kayıt bulunmayan zikirlerin her hâl ü kârda yapılması câizdir. Zikrin kendine göre bir takım derece ve mertebeleri vardır. Dil ile yapılan zikir, kalben yapılan zikirden biraz daha aşağı bir derecedir. Nitekim bir rivâyette şöyle nakledilmektedir: Hz. İsâ aleyhisselâm zikrin mertebelerini kademe kademe aşarken, bir ara İblis geldi ve O'na Allah'ı zikretmesini söyledi. Yaratılışı gereği zikre mâni olması lâzım gelen bir mahlûkun bu tavrı, Hz. İsâ aleyhisselâm'ı hayrete düşürdü.
Daha sonra İsâ aleyhisselâm hakikati kavradı. Çünkü şeytan O'nu, kalb zikri seviyesinden dil zikrine düşürmek istemişti. Zira, lisânen zikir O'nun içinde bulunduğu peygamberlik makâmının gereği, kalbi zikirden bir düşüş demekti. Peygamberlerin, kemâle ermiş evliyanın zikirleri, dâimi bir huzur, kalbi bir müşâhede ve murâkaba, ruhî bir makamdır. Dillerini veya diğer organlarını zikre zorlamaya ihtiyaç duymazlar. Zekeriyyâ aleyhisselâm'a hitâben bir âyet-i celilede şöyle buyurulmuştur: «Rabbim, o halde bana (oğlum olacağına dâir) bir alâmet ver!» dedi. (Allah) buyurdu ki: «Senin alâmetin, üç gün insanlarla işâretten başka türlü konuşmamandır; Rabb'ini çok an, akşam-sabah (O'nu) tesbih et! (Âl-i İmrân (3), 41)
Bu âyet-i kerime iki şekilde yorumlanmıştır: Birincisi: Cenâb-ı Hakk Zekeriyyâ aleyhisselâm'dan kendisini bütün dünyevi işlerden alıkoymasını, dilini zikir ve tesbih dışındaki şeylerden uzak tutmasını ve isteğini işâretlerle ifâde etmesini istemektedir. İkincisi ise: Dilini dahî oynatmaksızın yalnızca kalbi zikirle meşgul olmasını emretmektedir. Bu yüzden: «Allah'ı tanıyan ve bilen kimsenin dili tutulur » denmiştir.(Rûhü'l-beyân)
Bir hadîs-i şerif de: «Hafaza ve Rahmet meleklerinin duyamayacağı kadar gizli yapılan zikrin sevâbı, onların duyacağı şekilde yapılan zikrin sevâbından yetmiş kat daha fazla olur» buyurulmuştur. (İbn-i Hıbbân, Hz. Âişe'den rivâyet etmiştir.) Yâni: Kirâmen Kâtibin meleklerinin bile işitemiyeceği kadar gizli yapılan kalb zikri, Hafaza ve Rahmet meleklerinin işiteceği şekilde açık yapılan dil zikrine göre, sevab ve dereceyi yetmiş kat daha fazla artırır.
Bunun sebebi, Kalb zikrinin, riyâ, gösteriş ve debdebeden uzak bulunması, bedenin maddi -ma'nevî bütün gücüyle Cenâb-ı Hakk'a yönelmesi ve kalbin Allah'ın zikrinden başka, diğer duygu ve düşüncelerden arınmış bir şekilde, ilgi ve alâkasını Cenâb-ı Hakkı zikre hasretmiş olmasıdır. Bir başka hadis-i şerifte de: «Allah'ı hafif sesle ve gizlice zikredin» buyurulmuştur. Hafif sesle zikretmek ne demektir? Yâ Rasûlâllah! » diye sorulduğundan; Efendimiz sallâllahü aleyhi ve sellem: «Gizlice zikretmek» şeklinde cevap vermiştir. Diğer bir hadis-i şerifte ise: «Zikrin hayırlısı gizli, rızkın hayırlısı da yeterli olandır» buyurulmuştur. Hasbihli's-sâlik isimli eserde zikir iki şekilde mü tâlâa edilmiştir.
Birincisi: Tezekkür: Sâlikin, dilini, Allah'ı zikretmeye zorlamasıdır. İkincisi ise Hakikî zikirdir.
Bu zikrin ve Allah şu'ûrunun kalbi kuşatması, dili zikre katmayarak kalbin her an zikir duygusuyla meşgûl olmasıdır. Birincisine zikir adının verilmesi mecâzidir. Zikreden insanların çoğu, diliyle söylerken, kalbi ve şu'ûru ile zikredilenden gâfil bulunmaktadır. Bu tür zikre zikir denilmesi, dil ile zikrin gerçek zikir gibi değerlendirilmesinden dolayıdır. Netice olarak şunu söyleyebiliriz Dil zikri; kalb zikrine, kalb zikri; Cenâb- ı Hakk'ın huzûrunda bulunma duygusuna, Huzûr-, Murâkabe'ye, Murâkabe de; Müşâhede'ye, her an ve her yerde Cenâb-ı Hakk'ı hissetme ve görme mertebesine vesiledir. Nitekim tefekkür, (Allah'ı ve O'nun yüce azamet ve kudretini düşünme) kalbin zikri; aşk. (Allah sevgisinin sâlikin bütün dünyâsını kuşatması) ruhun zikri; ma'rifet (Allah'ı gerçek ma'nâda tanımak ve bilmek de sırr'ın zikridir. Zikir konusunda İmam Gazâli İhyâu Ulûmi'ddîn'inde şöyle demektedir: Zikir, dille, kalble ve diğer organlarla yapılabilir. Ne var ki, bu zikirlerde organların: «Allah'a itâat eden, O'nu çokça zikretmiştir» hadîs-i şerifinde ifâde edildiği gibi yasaklardan kaçınması ve ilâhi emirlere boyun eğip, onlarda müstağrak olması lâzımdır.
Dil zikri, Lâfza-i Celâl'i dil ile söylemek, hamd etmek, tesbih, tehlil, tekbîr ve Kur'ân-ı Kerîm okumak sûretiyle ifâ edilir. Kalb zikri ise Ya muhtelif şüphe ve tereddütlerden kurtulmak için Allah'ın varlığı ve birliğine delâlet eden deliller üstünde çokça düşünmek, ya ilâhi emir ve yasaklara uymayı kolaylaştırmak için O'nun emirleri, yasakları, va'd ve va'idi üstünde düşünmek ve mükellefiyetlerin hikmetini tefekkür etmek, ya da : Mahlûkatın esrârı ve hakikati üzerinde düşünmek, öyle ki onlardan her birinin, Cenâb-ı Hakk'ın zâtını gösteren ve hatırlatan parlak bir ayna hâline gelmesidir. Mahlûkat ve olaylardan meydana gelen bu aynaya kalb gözüyle bakan sâlikin gönlünde, Cenâb-ı Hakk'ın azamet ve celâl'i tezâhür eder. Çevresindeki her şey, bütün olaylar ve yaratıklar sâlike Allah'ı hatırlatır. Bu makam için bir sınır yoktur, (Özet olarak Gazâlî'den naklettiğimiz sözler burada sona erdi.)
SORU :
Yalnız kalb ile tefekkür etmek, Cenâb-ı Hakk'ı, Onun azamet ve kudretini düşünmek ibâdet midir?
CEVAP:
İbâdetlerin en faziletlisidir. Cenab-ı Hakk: «Onlar ayakta oturarak ve yanları üzerine yatarken (her hallerinde ve dâima) Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerine düşünürler: Rabb'imiz (derler.) bunu boş yere yaratmadın, sen yücesin, bizi ateş azâbından koru.» (Âl-i İmrân (3), 191)buyurmaktadır.
Burada olaylar ve yaratıklar üzerine tefekkür: «Mahlûkât üzerinde düşünün, fakat Hâlık üzerinde Onun Zât'ı hakkında düşünmeyin,» hadis-i şerifi gereğince mahlûkata tahsis edilmiştir. (Yerin ve göğün yaratılışını ibret almak için kalb ve tahayyül yoluyla tefekkür ediyor ve ilâhi azameti hissetmeye çalışıyorlar) demektir.
Halk üzerinde düşünüp, Hâlık üzerinde düşünmenin yasaklanmasının sebebi, O'nun kudretinin takdir edilemeyeceği ve O'nun Zâtı'nın künhüne ve hakikatine vâkıf olmanın imkânsızlığındandır. Buna rağmen Hâlik'ın hakikatini düşünen kimsenin helâke sürükleneceği muhakkaktır.
Bu husûsu Ebû Bekr-i Sıddik Efendimiz şöyle dile getirmektedir: «Allah'ın Zâtının idrâki husûsundaki aczin anlaşılması, gerçek idrâktir. Yüce Allah'ın zâtının sırrını araştırmaya kalkmak ise şirktir.» İnsanoğlu için, Cenâb-ı Hakk'ın Zütını değil, sıfatlarını, azametini, kudretini ve büyüklüğünü, Onun büyüklüğü yanında mahlûkatın küçüklüğünü düşünmek ve ibret almak yeterlidir.
SORU :
Allah'ı abdestsiz anmak câiz midir?
CEVAP:
Câizdir ve mekrûh da değildir. Hattâ âdet günlerinde lohusalık hâlinde ve cünüpken bile Allah'ı zikretmek, tesbih, tehlil okumak ve du'â etmek câizdir. Fakat Kur'ân-ı Kerim okumak haramdır. Âdet günlerinde, lohusalık hâlinde ve cünüpken bazı du'âları okumak, onlara dokunmak ve üzerinde taşımak, Allah'ı zikretmek, tesbih ve tehlil getirmek, yemek-içmek ve kabir ziyâretinde bulunmak, ağzı, burnu ve elleri yıkadıktan sonra câizdir. Bir mahzuru yoktur. (Dürrü'l- Muhtâr) Abdestsiz olan kimsenin, dokunmamak şartıyla Kur'ân-ı Kerîm'i okumasında bir sakınca yoktur. Bunun mekrûh olmadığı icmâ' ile sâbittir. Ancak cünüp iken dokunmaksızın da olsa Kur'ân okumak haramdır. (Halebî)
SORU:
Asî, fâsık ve alenen ilâhî emirlere karşı gelen kimselerin Allah'ı zikretmesi doğru mudur? Böyle kimselere zikir telkin etmek ve Kur'ân-ı Kerim okumasını öğretmek câiz midir? Aralarında genç delikanlıların da bulunduğu bir yerde düzenlenen zikir meclisine katılmak haram mıdır?
CEVAP:
Hepsi de câiz ve haram değildir. Çünkü Cenâb-ı Hakk, kendisini zikretmeyi ve Kur'ân okumayı yalnızca sâlih ve muhlis kullarına tahsis etmemiş, emirlerinde bütün ehl-i îmana hitab etmiştir. Nitekim namazını beş vakit kılmayan kimsenin, bayram namazı kılmasının kerâhetsiz câiz olduğu da bunu gösterir. Cenâb-ı Hakk: «Ey îmân edenler! Allah'ı çokça zikredin. »(el-Ahzâb (33), 41) âyet-i kerîmesinde; «Ey sâlihler! » şeklinde değil «ey iman edenler» diye bütün mü'minlere hitâb etmiştir. «O halde Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun (ne miktar kolayınıza gelirse o kadar gece namazı kılın. Kendinizi zorlamayın. Namazda Kur'ân okunduğundan, gece namazı mecâzen Kur'ân okuma ile ifâde edilmiştir.) (el-Müzzemmil (73), 20) âyet-i kelimesindeki emirde de bir kısıtlama sözkonusu değildir.
Günah ve kusûr çokluğu sebebiyle hayır ve iyilikler asla terk ve te'hir edilemez. Bu husûsa işâret etmek üzere bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulmuştur: «Üzerlerinde dağlar kadar günah yükü ile zikir meclisine gelen öyle kimseler vardır ki, zikirden sonra üzerlerinde günahdan bir iz bile kalmadan kalkarlar.» Aksine günahkâr olarak işlenen iyilikler, sâhibini bu yükten kurtardığı için ayrı bir ecir çokluğuna da sebep olur.(Ahmed b. Hanbel Zühd bâbında rivâyet etmiştir.) Genç ve tâze delikanlılara, içinde şehvet bulunmamak kaydıyla bakmak haram değildir. Onların meclislere girmesi de haram olmaz. Zâviye ve zikir meclislerine girmelerinin hükmü de böyledir.
Nitekim Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem'in torun lan Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'i mescide getirmesi debunu gösterir. Az bir kötülükten dolayı, çokça olan bir hayrı terketmek en büyük kötülüktür. Bir fısk u fücûr meclisinde bulunan ve Allah'ı zikir ve tesbih eden bir kimse için; eğer orada kötülükle meşgul ise ve buna niyyet etmişse fısk, yok burada Cenâb-ı Hakkı zikr ile vakit geçiriyorum derse, zikir ile meşgûldür demişlerdir. Böyle birinin durumu çarşıda-pazarda Allah'ı zikreden kimsenin durumu gibidir.(Kadîhân)
SORU:
Mevleviyye tarikatı bağlılarının, âdetleri gereği şeyhlerine hürmet ve saygı göstermek maksadıyla secde eder gibi yerlere kadar eğilmeleri küfür müdür?
CEVAP:
Küfür değildir. Çünkü, secde: Bedenin yedi organını, ibâdet kasdıyla, Kıble'ye yönelerek, abdestli bir şekilde yere kapamaktan ibârettir. Buradaki hareket ise şeyhe olan saygının ifâdesi olarak yere kapanmaktır. İbâdet gâyesi gütmeksizin bir kimsenin, hürmet ve saygı göstermek için Sultana secde etmesi küfür değildir. Bunun aslı, meleklerin Hz. Âdem'e yaptıkları saygısecdesi ve kardeşlerinin Hz. Yûsuf'a gösterdikleri hürmet secdesinden alınmıştır. (Kadîhân Fetvaları'nın İstihsan bölümünden,alınmıştır.)
Eğer bir konuda küfrü gerektiren veya tekfire mâni olan fetvâ türleri varsa, müftînin küfre mânî olucu fetvâ ile hüküm vermesi gerekir. (Fetâvâ'yı Ali Efendi) İmanın şartlarından birini inkâr etmek gibi kişiyi küfre sokan bir redd ve inkârda bulunmadıkça, mü'min îman dâiresinden asla çıkmaz(Fetâvâ-yı Ali Efendi)
SORU :
Nakş-bendiyye Tarikatı'nda «Râbıta-i Şerife» adıyla meşhûr olan uygulamaya, tarikattan nasibi olmayan, mutaassıb bazı âlimlerin, fıkıhda bilgisiz olan bazı taklîdçi ilim adamlarının karşı çıkmalarının sebebi nedir?
CEVAP:
Râbıta, Allah'a, Onun yüce Rasûlüne ve Cenâb-ı Hakk'ın veli kullarına duyulan bir sevgiden ibârettir. Râbıta ile sevgi arasındaki alâka «zikr-i lâzım ile irâde- i melzûm» (birinin bulunması hâlinde diğerinin de zaruri olarak bulunması) kabîlindendir. Nasıl sevgi; sevgilinin hayâlini, güzelliğini, şahsını, sıfatlarını, hâl ve hareketlerini, yüz hatlarını düşünerek kalbi sevgiliye bağlamaktan ibâret ise râbıta da öyledir. O da: Sevginin fazlalığından kaynaklanan kalbî bir alâkadan ibârettir. Bu, şahsına, hal ve durumuna göre her mü'minin kalbinde az veya çok bulunur. Zira, her mü'minin kalbinde az ya da çok Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem ve Dört büyük halîfesine yönelik bir sevgi ve bir alâka vardır.
Râbıta, lügatta, artırmak, kuvvetlendirmek, güçlendirmek ve bağlamak ma'nâlarına gelir. Aşağıdaki âyet-i kerimelerde bu anlamda kullanılmıştır. «Kalblerinizi (birbirine) bağlamak ve ayakları (nızı) pekiştirmek için üzerinize gökten bir su indiriyordu. » (el-Enfâl (8), 11) (Rabıta ile ayaklarınızı birbirine sağlamca bağlamak ve bu bağı kuvvetlendirip sağlamlaştırmak) şeklinde ifâde edilmiştir. «Ey inananlar! Sabredin, direnip (düşmanlarınıza) üstün gelin. Cihâda hazırlıklı, uyanık bulunun ve Allah'tan korkun ki, başarıya eresiniz.» (Âl-i İmrân (3), 200)
Burada «Râbıtü» emri; Mevzilerde bedenlerinizi ve bineklerinizi kuvvetli bulundurun.» «İtaatlara karşı dâima nefsinizi gözetin ve denetim altında tutun» ma'nâsındadır. Bu ma'nâya işâret etmek üzere bir hadis-i şerifte: «Bu râbıtadır, bu râbıtadır» buyurulmuştur. Bu ma'nâlara göre âyet şöyle açıklanabilir: «Âdetleri terketmek husûsunda nefsin üstün gelme isteklerine karşı çıkın, tâ'at ve ibâdetlerin ağırlık veren acılığına karşı dayanma gücü gösterin. Cenâb-ı Hakk'tan tecelli edecek ilâhî vâridatları gözetebilmek için sırr'larınızı takviye edin. Şerî'at, tarikat ve hakîkat'a göre zuhûr edecek varidâta surlarınızı hazırlayın. » Murâbatasız musâbara, musâbarasız da sabır olmaz.
Bunların eksiksiz ve semereli bir şekilde yapılabilmesi seyr ü sülûk ile mümkündür. Kul ancak böyle ma'nevi bir terbiye ile hal ve makamları sonuna kadar aşabilir. Nitekim Cenâb-ı Hakk: «Eğer biz, (va'dimize) inananlardan olması için onun kalbini (sabır, sebüt, kuvvetli bir irtibat ve güçlü bir bağ ile) iyice pekiştirmemiş olsaydık, nerede ise işi açığa vuracaktı.» (el-Kasas (28), 10) (Bu açıklamalar Rûhü'l-beyân'dan kısaltılarak alınmıştır.)
.
Mukabele ve niyaz
Kategori: Tasavvufi fetvalar
SORU:
Mevleviyye tarikatı bağlılarının, âdetleri gereği şeyhlerine hürmet ve saygı göstermek maksadıyla secde eder gibi yerlere kadar eğilmeleri küfür müdür?
CEVAP: Küfür değildir. Çünkü, secde: Bedenin yedi organını, ibâdet kasdıyla, Kıble'ye yönelerek, abdestli bir şekilde yere kapamaktan ibârettir. Buradaki hareket ise şeyhe olan saygının ifâdesi olarak yere kapanmaktır. İbâdet gâyesi gütmeksizin bir kimsenin, hürmet ve saygı göstermek için Sultana secde etmesi küfür değildir. Bunun aslı, meleklerin Hz. Âdem'e yaptıkları saygısecdesi ve kardeşlerinin Hz. Yûsuf'a gösterdikleri hürmet secdesinden alınmıştır.
(Kadîhân Fetvaları'nın İstihsan bölümünden,alınmıştır.)
Eğer bir konuda küfrü gerektiren veya tekfire mâni olan fetvâ türleri varsa, müftînin küfre mânî olucu fetvâ ile hüküm vermesi gerekir. (Fetâvâ'yı Ali Efendi)
İmanın şartlarından birini inkâr etmek gibi kişiyi küfre sokan bir redd ve inkârda bulunmadıkça, mü'min îman dâiresinden asla çıkmaz (Fetâvâ-yı Ali Efendi)
SORU :
Nakş-bendiyye Tarikatı'nda «Râbıta-i Şerife» adıyla meşhûr olan uygulamaya, tarikattan nasibi olmayan, mutaassıb bazı âlimlerin, fıkıhda bilgisiz olan bazı taklîdçi ilim adamlarının karşı çıkmalarının sebebi nedir?
CEVAP:
Râbıta, Allah'a, Onun yüce Rasûlüne ve Cenâb-ı Hakk'ın veli kullarına duyulan bir sevgiden ibârettir. Râbıta ile sevgi arasındaki alâka «zikr-i lâzım ile irâde- i melzûm» (birinin bulunması hâlinde diğerinin de zaruri olarak bulunması) kabîlindendir. Nasıl sevgi; sevgilinin hayâlini, güzelliğini, şahsını, sıfatlarını, hâl ve hareketlerini, yüz hatlarını düşünerek kalbi sevgiliye bağlamaktan ibâret ise râbıta da öyledir. O da: Sevginin fazlalığından kaynaklanan kalbî bir alâkadan ibârettir. Bu, şahsına, hal ve durumuna göre her mü'minin kalbinde az veya çok bulunur. Zira, her mü'minin kalbinde az ya da çok Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem ve Dört büyük halîfesine yönelik bir sevgi ve bir alâka vardır.
Râbıta, lügatta, artırmak, kuvvetlendirmek, güçlendirmek ve bağlamak ma'nâlarına gelir. Aşağıdaki âyet-i kerimelerde bu anlamda kullanılmıştır. «Kalblerinizi (birbirine) bağlamak ve ayakları pekiştirmek için üzerinize gökten bir su indiriyordu. » (el-Enfâl (8), 11) (Rabıta ile ayaklarınızı birbirine sağlamca bağlamak ve bu bağı kuvvetlendirip sağlamlaştırmak) şeklinde ifâde edilmiştir. «Ey inananlar! Sabredin, direnip (düşmanlarınıza) üstün gelin. Cihâda hazırlıklı, uyanık bulunun ve Allah'tan korkun ki, başarıya eresiniz.» (Âl-i İmrân (3), 200)
Burada «Râbıtü» emri; Mevzilerde bedenlerinizi ve bineklerinizi kuvvetli bulundurun.» «İtaatlara karşı dâima nefsinizi gözetin ve denetim altında tutun» ma'nâsındadır. Bu ma'nâya işâret etmek üzere bir hadis-i şerifte: «Bu râbıtadır, bu râbıtadır» buyurulmuştur. Bu ma'nâlara göre âyet şöyle açıklanabilir: «Âdetleri terketmek husûsunda nefsin üstün gelme isteklerine karşı çıkın, tâ'at ve ibâdetlerin ağırlık veren acılığına karşı dayanma gücü gösterin. Cenâb-ı Hakk'tan tecelli edecek ilâhî vâridatları gözetebilmek için sırr'larınızı takviye edin. Şerî'at, tarikat ve hakîkat'a göre zuhûr edecek varidâta surlarınızı hazırlayın. » Murâbatasız musâbara, musâbarasız da sabır olmaz.
Bunların eksiksiz ve semereli bir şekilde yapılabilmesi seyr ü sülûk ile mümkündür. Kul ancak böyle ma'nevi bir terbiye ile hal ve makamları sonuna kadar aşabilir. Nitekim Cenâb-ı Hakk: «Eğer biz, (va'dimize) inananlardan olması için onun kalbini (sabır, sebüt, kuvvetli bir irtibat ve güçlü bir bağ ile) iyice pekiştirmemiş olsaydık, nerede ise işi açığa vuracaktı.» (el-Kasas (28), 10) (Bu açıklamalar Rûhü'l-beyân'dan kısaltılarak alınmıştır.)
.
Râbıta Çeşitleri
Kategori: Tasavvufi fetvalar
Nakş-bendiyye Tarikatı ıstılâhında râbıta, dinî ba kundan doğru kabûl edilen bir yorum ile üç şekilde mütâlaa edilmektedir:
(Râbıtatü'l-Huz'ûr), (Râbıtatü'1-mevt) ve (Râbıtatü' 1-mürşid)
Râbıtatü'l-huzûr:
Bu tür râbıta, müridin kalbini tam bir sevgi ile Allah'a bağlaması, «Her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da, O, seni görmektedir. (İhsan)» ve «Her nerede olursanız olun, O, dâima sizinle berâberdir. » emirlerinde ifâde edilen şekliyle, Allah'ın her an kendisiyle berâber olduğu, her yerde hâzır ve nâzır bulunduğu, her şeyi en iyi gören, işiten ve bilenin Allah olduğu inancıyla hareket etmesidir. Böylece, müridin «Amellerin en faziletlisi, nerede olursan ol, Allah'ın seninle beraber olduğunu bilinendir» hadisinde ifâde edilen bir hareket çizgisine gelmesidir. Üç şekilde ele alınan râbıtaların en kıymetlisi budur. Hattâ diğer râbıta türleri, müridi bu noktaya getirmek içindir.
Râbıtatü'1-mevt:
«Ölmeden evvel ölünüz», «Âhirette hesâba çekilmeden önce, bu dünyâda kendinizi hesâba çekiniz», «Dünyada sanki bir yolcuymuş veya bir garîbmiş gibi yaşa», «Dünyâda kendini ölülerden say» hadislerinde ifâde edilen ma'nâlara uygun olarak, müridin kalbini, ölüme, kabire, kıyâmet ve âhirete bağlaması, bunların şiddeti ve korkunçluğunu düşünmesi, böylece nefsinin kötülüğe yönelik eğilimlerini engellemeye çalışmasıdır.
Râbıtatü'l-mürşid:
Ellerinde bir delil bulunmadığı halde, ehlullah'ın kemâl ve feyzinden nasibsiz bazı âlimlerin, çoğu taklidçi ve bilgisiz bazı kimselerin karşı çıktığı râbıta türü budur. Bu da müridin kalbini, Allah'ın peygamberlerinden birine, veya O'nun veli kullarından bir veliye, veya hepsine birden, ya da silsilesi Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem'e ulaşan kâmil bir mürşide veya şeyhine, ya da hakkında güzel duygular beslediği ve üstünlüğünü takdir ettiği birine bütün sevgi ve samimiyetiyle bağlanmasından ibârettir.
Kullara emredilen ve onlardan istenen râbıta budur. Bunun gereği ise, müridin kalbini bağladığı kimselerden feyz alması, sıkıntıya düştüğü zamanlar onlardan yardım dilemesi ve problemine onların söz, hareket ve halleriyle çözüm bulmaya çalışması, onların bedeni veya ma'nevî sûret ve siretlerini hayâlinde canlı tutmasıdır. Böylece bütün sevgi ve samimiyetiyle kalbini bunlardan birine bağlayan mürid, «Ey îman edenler, Allah'tan korkun ve sâdıklarla berâber olun.» (et-Tevbe (9), 119) âyetinde emredilen şekliyle onların meclislerinde, kendisini sanki onlarla yüz-yüze ve diz-dizeymiş gibi hisseder.
Onlarla bir arada bulunma, imkân olursa cismen ve bedenen, eğer böyle bir fırsat yoksa o takdirde ruhen ve ma'nen gerçekleştirilebilir. Büyüklere gıyâbında râbıta etmek ise, onların sûret ve sîretlerini tahayyül ederek onlara benzemeye çalışmak, ma'nevi ve maddi tavır ve hareketlerini düşünerek onlar gibi olmaya gayret göstermekle mümkündür. Çünkü sevgi ve muhabbet, kalbin, sevgilinin kalbine yönelmesi ve meyletmesi, duygu ve düşüncenin sevgilinin güzellik ve özelliklerine uzanması ve devamlı onunla meşgûl olmasıdır.
Öyle ki bu yöneliş ve bu meşgûliyetle, seven ile sevilen arasında ruhî ve ma'nevî bir dostluk ve sevgi bağı meydana gelir. Böylece sevgi kuvvetlenerek dostluğa, dostluk güçlenerek hevâ'ya. hevâ da artarak aşka dönüşür. Aşk derecesinde sevginin tezâhürü, muhabbetin en ileri derecesidir. Böylece seven, sevdiğini düşünmeden ve onu hayâl etmeden kendini bir an bile alıkoyamaz.
Zikri, fikri hep sevdiği ile meşguldür. Sevgilisi hatırından ve düşünce dünyâsından bir an bile çıkmaz. Bu husûsa işâret etmek üzere İmam Yâfi'i bir şiirinde şöyle demiştir: «Sevgi, sevgilinin dışındaki her şeyi yakıp yok eden bir ateştir.
O'na kavuşmanın verdiği tadın ardından alışkanlığın neticesi bir soğukluk gelir.»
Kendisini sevdiğine, şeyhine, Hz. Peygamber'e veya Cenâb-ı Hakk'a gerçek ma'nâda bağlayan, onlarla kalbi ve ma'nevî bir irtibat kuran sâlik'in, râbıtası gerçekleştiği zaman, râbıta edenle edilen arasında bir sevgi ve dostluk meydana gelir. Onu düşünmek müride zevk vermeğe başlar. Böyle bir sâlikin, irtibat te'min ettiklerinden yardım dilemesi, onların tavır ve davranışlarından kendi problemlerine çâreler bulması, feyz ve bereket dolu hayatlarından istifade ve istifâza etmesi mümkündür. Cenâb-ı Hakk'a vuslat konusunda, onlardan şefâat, himmet ve yardım dileyerek, delâlet temenni eder.
Onların gıyâbında da sanki onların huzûrundaymış gibi edebli ve terbiyeli hareket etmeye bakarak feyz kazanmağa çalışır. Böylelikle ma'siyet ve kötülüklerden uzaklaşmaya gayret eder. Bize göre gerçek râbıta budur. Allah'ı, Rasûlünü ve Allah'ın veli kullarını seven mü'minlerin, - kadın olsun erkek olsun, - kalblerinden onlara yönelik bir sevgi râbıtası vardır. Muhabbet, sevgi ve kâbiliyetlerine göre böyle bir alâkanın bulunması tabi'i ve zarûridir.
Hz. Peygamber'in ve ashâbının hayâtında bunu görmek mümkündür. Her bir mü'minin kendi kalbiyle, Hz. Peygamber'in kalbi arasında telgraf hattı gibi uzun, nûrâni bir hattın varlığını düşünmesi ve bu hat vâsıtasıyla, her an ve her durumda O'ndan feyz almaya çalışması gerekir. Namazlarda farz olan tahiyyatta oturulduğunda Hz. Peygamber'in şahsını tahayyül etmek de bir nevi böyle bir râbıtadır.
Nitekim İmam Gazzâlî İhyâu ulûmi'd-din'inde bu konuya işâret ederek şöyle demektedir:
«Tahıyyât'ta kalbine Hz. Peygamber'i ve O'nun mübârek şahsını gelir, sonra esselâmü aleyke eyyühe'n-nebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtühü» de. Bu düşüncenin doğru olması için, selâmının sanki Hz. Peygamber'e ulaştığını ve O'nun da selâmına: «ve aleykümü's-selâm ve rahmetullahi ve berekâtühü» diyerek karşılık verdiğini tahayyül el. (Gazzâli'den kısaltılarak alınmıştır.)
Sevgi ve muhabbetten kaynaklanan kalbi râbıta, sahâbe, tâbi'în ve tebe-i tâbi'în Hazretleri'nde zorlanmaksızın kendiliğinden meydana geliyor, ayrıca onlara uyarıcı bir ikazda bulunulmuyordu. Araya uzun zamanın girmesi, kalblerin lekelenmesi ve sevginin azalması sebebiyle Meşâyih, râbıta konusunda mü ridlerini ikaz etme, nasıl yapılacağını açıklama mecbûriyeti duydular. Halifeler, mürşidler sâliklerine kalblerin toparlama, lüzumsuz meşgalelerden sıyırarak ma'nevî değerlerle meşgûl olmalarını sağlamak, mürşidleriyle istifâde ve istifâzayı te'min için aralarındaki dostluğu geliştirmek maksadıyla râbıta konusunda çalışmalarını istediler.
Sevginin sürekliliğini ifâde eden bu alâkaya da râbıta adını verdiler. Çünkü aşk ve muhabbet sevenin kalbini sevgiliye bağlar. Böylece ikisinin arasında ruhânî bir irtibat meydana gelir. Bu sebeple, râbıta yolunu benimseyen tarikatlara «aşk ve muhabbet» tarikatı ve bu alâkaya da «mensû biyet» adı verilmiştir.
Bu aşk ve bu sevgi, Allah'ın dışında başka bir şeye değil yalnızca O'nun rızasına yönelik olmalıdır. Nitekim bir hadîs i şerifde bu ilâhi sevginin yüceliğine işâret etmek üzere: «Amellerin en Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir » buyurulmuştur.
Bu sevgi bağı kişinin kendi aklı ve irâdesiyle gerçekleşir. Kişi böyle bir sevgi ve ilgiyi düşüncesinin neticesinde ve kendi yararına seçer. Evlât sevgisine gelince bu tabi'i ve normal bir sevgidir. Râbıta ile ilgili olan sevgi, seven ile sevilen arasındaki rûhâni bir alâkadan sonra zaruri bir sevgiye dönüşür. Muhakkak râbıta ve muhabbet Rasûlüllah'a ulaştırıcı bir vâsıta ve O'nun ma'nevi mirasçılarına uymayı sağlayan bir yoldur. Buna nasıl karşı çıkılabilir. Nitekim Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmaktadır:
«De ki: İşte benim yolum budur: Allah'a basiretle da'vet ederim. Ben ve bana uyanlar da (böyledir). Allah'ı (ortaklardan) tenzih ederim, ben ortak koşanlardan değilim.» (Yûsuf (12), 108)
Bu âyet-i kerimede Cenâb-ı Hakk, da'vet ve irşâd konusunda, Hz. Peygamberimiz s.a.v. ile ma'nevî mirasçılarını müşterek kabûl ettiği açıkça anlaşılmaktadır. Gerçek ma'nâda Hz. Peygamberimiz'e tâbi' olanlara duâ ve niyaz kasdıyla salât ve selâm getirmek câiz olduğu gibi. böylelerine «tebeiyyet» yoluyla râbıta etmek de câizdir. (Âlim kardeşimiz Bağdatlı Fasih Efendi'nin oldukça faydalı olan Râbıta Risâlesi'nden alınmıştır.)
Edirne Müftîsi adıyla meşhûr Muhammed Fevzi Efendi'nin, râbıtayı inkâr eden Seyyid Hoca'ya cevâben yazdığı risâle bunlardan biridir. Molla Câmî'nin, Mevlânâ Hâlid el-Bağdâdi'nin, Abdülgani Nablûsi'nin, Hâdimi ve diğer ulemânın bu konu ile ilgili risâleleri vardır. Buradaki bilgilerle iktifâ etmeyenler mezkûr risâlelere başvurabilirler.
SORU :
Gerek hayatlarında, gerek ölümlerinden sonra peygamberler veya velîlerden birini hatırlamak, düşünmek, onların şekillerini veya rûhâniyetlerini kalbinde tahayyül ederek, onlann tavır ve davranışlarına bürünmeye çalışmak, kalbi bir râbıta ile onlara sevgi duymak ve saygı göstermek, böylece onlardan feyz almak, yardım talebinde bulunmak, çözümünde güçlük çektiği konularda onların söz, tavır ve davranışlarından delâlet istemek dînen doğru mudur?
CEVAP :
Doğrudur. Oldukça da güzel ve semereli bir harekettir. Belki de mutlaka lâzım olan bir uygulamadır. Şeyh Muhammed Bûsırî'nin : beytini, Harpûti, şerhinde şöyle yorumlamıştır.
Buradaki «Selem»den murad, Dârü's-selâm cenneti veya günahlardan kurtuluş demektir. Buna göre «Cirân»' dan maksad ise, peygamberler, velîler ve sâlihlerin rûhları ile yapılan komşuluktur. Bunların komşuluğundan gâye, rûhlar âleminde onlarla yapılacak komşuluk ve meydana gelecek yakınlaşmadır.
Nitekim bir hadîsi şerifle: «Ruhlar toplu olarak bulunan bir ordu gibidir. Orada tanışanlar, dünya hayatında birbirine yakınlık duyar. Uyuşmayanlar ise dünyada derin bir ayrılığa düşer» buyurulur. Bu açıklamalara göre beytin ma'nâsı: «Ruhlar âleminde Dârü's-Selâm'da bulunan komşularını hatırlamaktan ve şimdi onlardan ayrı kalındığından mı kanlı göz yaşı döküyorsun.
Çünkü o komşuların bulunduğu yer a'lâ-yı ılliyyindir» şeklindedir. Diğer bir beyiti de Harpûtî şöyle açıklamaktadır: «Evet sevdiğimin hayâli, ve sevgilime duyduğum muhabbet gece gelip beni uykudan uyandırdı. Sevgilisini arzulayan kimsenin kalbi, sevdiğinin hayâli ve aşkıyla dolduğu zaman, iki gözünden de uyku gider ve onlara hiç bir şey gizli kalmaz. Sevgi ise, beraberinde getirdiği elemle, lezzet ve zevklere mâni duyar. «Peygamberlerin hepsi, Rasûlüllah'ın irfan deryâsından bir avuç veya kerem yağmurundan bir yudum su isterler beytini de şöyle açıklamaktadır: Beyitte Hz. Peygamber'e, O'nun huzûrunda bulunmanın huşû' ve hudû'u artırması sebebiyle, sanki yüz yüzeymişçesine hitâb edilmiştir. (Şerhu'l-'ıbâd li-İbn-iHacer)
İbn-i Abbâs radıyallahü anh tahiyyât'da «es-selâmü aleyke eyyühe'n-nebiyyü» derken, kalb gözleri önünde Hz. Peygamber'i canlandırırdı. Kendisini Hz. Peygamber'e bağlamaya öylesine vermişti ki, aynaya baktığı böyle bir gün, kendisini değil Rasûlüllah'ı görmüştü. (İbn-i Hacer'in Şemâil Şerhi'nden kısaltılarak alınmıştır.) Zikreden kimsenin, zikrederken şeyhini hayâlin de canlandırması ve O'nun huzûrundaymışçasına zikretmesi, zikrin te'sirini artıran en önemli edeblerden biridir. (Şa'râni, Nefehâtü'I-kudsiyye)
Buhârî'nin Du'â Kitabı'nın sonlarında bulunan Zikrullah'ın ve zikir meclislerinin fazileti bâbında şöyle bir nakil yer almaktadır. «Zikredenlerin etrafında dönen meleklere Cenâb-ı Hakk şöyle hitâb eder: «Sizi şâhid tutarak söylüyorum ki onları affettim. Muhakkak onları bağışladım.» Huzûrda bulunan meleklerden birisi de «Onların arasında biri var. Onlardan olmadığı halde bir ihtiyacını gidermek için aralarında bulunmaktadır. Onu da mı affettin yâ ilâhi!» diye sormuş, Allah ü Te'âlâ cevâben «Onlar beni zikretmek için toplanmış oturan kimselerdir. Onlarla oturan ve berâber olan nasîbsiz kalamaz.» müjdesini vermiştir. (Bu hadis oldukça uzundur. Geniş bilgi almak isteyenler bakabilirler.)
Diğer bir hadîs-i şerifte de: Cenâb-ı Hakk'a tazarrû ve niyazda bulunurken, peygamberlerinden veya sâlih kullarından birisini vesile edinmek du'ânın edeblerindendir» buyurulmuştur. (Hısnü'l-hasin'de Buhâri'den rivâyet edilmiştir.) Râbıtanın üçüncü şekli müşâhede makamına ulaşmış, Cenâb-ı Hakk'ın zâti sıfatlarının hakikatine ermiş olan şeyhlere yapılan râbıtadır. «Görüldükleri zaman Allah'ı hatırlatırlar» hadîsi gereğince görenlere Cenâb-ı Hakk'ı hatırlatır ve zikrin faydasına ulaştırırlar. «Onlar Allah'ı zikretmek için toplanan kimseler..» hadisi gereğince de kendileriyle sohbet, Cenâb-ı Hakk'- la sohbet lezzeti verir.
(Tâcü'd-din Efendi'nin Tâciyyesi ile Abdülğani Nablûsi'nin şerhi'nden alınmıştır.)
SORU :
Düşünceye ârız olan fikirleri defetmek veya diğer zamanlarda mürşide râbıta etmek doğru ve güzel olduğu gibi, namaz kılarken de, peygamberler veya Velilerden birini hatırlamak ve onları düşünmek câiz ve doğru mudur?
CEVAP:
Namazın huzûr ve huşû'una mâni, dünyevi duygu ve düşüncelerden kurtulmak maksadıyla yapılırsa câizdir. Namaz kılan kimse, «tahiyyât» okurken: «es-selâmü aleyke eyyühennebiyyü..» diyerek Hz. Peygambere, O'nu kalb gözlerinin önünde tahayyül ederek selâm verir, «es-selâmü aleynâ ve ala 'ıbâdillâhi's-sâlihin.. » diyerek de Cenâb-ı Hakk'ın sâlih kullarına selâm verir. Burada Hz. Peygamber ile sâlih kimselerin aynı şekilde zikredilmesi düşündürücüdür. (Avârifü'lma'ârif li's-Sühreverdi)
Namaza durduğun zaman sen Allah ü Te'âlâ'ya yalvarır ve O'nun Rasûlü ile konuşur ve «es-selâmü aleyke eyyühe'n-nebiyyü..» dersin. Arap dili ve edebiyâtında «eyyühe'r-racül» diye karşımızda bulunan kimseye hitap edilir. Yanımızda olmayana denmez. (Atâullah İskenderî, Tâcü'l-arûs)
Kalbine Hz. Peygamberi ve O'nun yüce şahsını getir, sonra: «es-selâmü aleyke eyyühe'n-nebiyyü..» de. (İhyâu ulûmi'd-dîn) Namazda, Hz. Peygamber'den başkasına selâm vermek ve onun şekil ve sûretini hayâl etmek namazı bozar. Çünkü, gıyâbında kendileriyle konuşabilme özelliği yalnızca makâm-ı mahmûd sâhibi ve Mutlak Vücûd'un rûhi tecellilerine ermiş kişilere mahsûstur. (Mevlânâ Hâlid, Rabıta Risalesi)
İhtimal bu cümlenin ma'nâsı: «Tahiyyâtta es-selâmü aleyke eyyühe'n-nebiyyü..» derken Hz. Peygamber'in değil de bir başkasının şekil ve sûretini tahayyül etmenin doğru olmadığı şeklindedir. Bu mümkün olmadığı takdirde, huşû' ve huzûru elde etmek için namazda, evliyâullahdan birinin şekil ve sûretini canlandırmak, onun huzûrundaymış veya onun kıldığı gibi namaz kılmaya çalışmak şer'an güzel, meşrû' ve arzû edilen bir davranıştır.
Nitekim İmam Gazzâlî İhyâ'nın Huşû' bâbında şöyle demektedir. «Namazında huşû'u bulamayan ve huzûra eremeyen kimse, kendisinin yanıbaşında, önünde veya ardında sâlih bir kimsenin bulunduğunu farzetsin. Bu şeyhi, üstâdı veya kendisinden utandığı ve saygı duyduğu bir kişi olsun. Sanki o zât, kendisine bakıyor, davranışlarını ve namazını ta'kib ediyor gibi rükû'unu, secdesini, huşû'- ünu ve huzûrunu tamamlasın. (Geniş bilgi için İhyâu ulûm'a bkz.) «Yakın akrabalarından olan sâlih iki kişiden utandığın gibi Allah'tan utan.», «Sâlih kimselerin anıldığı meclislere ilâhi rahmet iner.» hadis-i şerifleri de bu konuya işâret etmektedir.
Hâl böyle olunca zikri ile emrolunduğumuz sâlih kimseleri hatırlama ve onları düşünme nasıl doğru karşılanmaz? Cenâb-ı Hakk'ın Fâtiha sûresi'nde: «Yâ Rabb! bizi ni'met verdiğin kimselerin yoluna ilet» diye tavsif ettiği, «es-selâmü aleynâ ve alâ ıbâdillâhi's-sâlihîn..» şeklinde selâm verdiğimiz sâlih zâtları zikretmek, onları düşünmek nasıl câiz olmaz? Aksine biz onlarla birlikte bulunmak ve zikretmekle emrolunduk. Zamirlerin teveccüh yönü ve dönüş yeri bilinmeden ve ma'- nâsını düşünmeden: «es-selâmü aleynâ ve alâ ıbâdillâhi's- sâlihin» diye kuru-kuruya okumak olur mu? Bunu söylerken biz onları düşünür, tahayyül eder ve büyük bir sevgi ve saygı ile hatırlarız.
Aynı şekilde «Eüzü billâhi mine'ş-şeytâni'r-racim» derken şeytanı, «gayri'1-mağdübi aleyhim..» derken de yahûdi ve hristiyanlan, bir düşmanlık ve kin duygusu ile anarız. Onların adı zikredilince, pis, çirkin suratlarını kin, nefret ve düşmanlık duygusu ile hayâl ederiz. Bu konularda düşündüklerim bu kadar, işin doğrusunu Allah bilir. Zikreden kimsenin Cenâb-ı Hakk hakkındaki düşüncelerini gayr-ı meşrû fikirler işgâl etse bile, Allah onun zihnini, kendi vekili ve nâibine çevirir de, zâkir böylece menfî fikirlerin etkisinden emin olur. Bu da râbıta'nın faydalarındandır.
Cenâb-ı Hakk'ın yeryüzünde yarattığı ni'metleri, arz ve semânın yaratılışı üzerinde düşünmek câiz oluyor ve teşvik ediliyor da, mahlûkâtın en faziletlisi, O'nun ni'metlerinin en yücesi olan Hz. Peygamber ile, her biri dinin hidâyet rehberleri olan halife ve tâbilerini zikretmek, tefekkür etmek nasıl doğru karşılanmıyor. Halbuki bunları tefekkür, diğerlerinden kat - kat daha semereli ve faydalıdır. (Fasîh Efendi'nin Râbıta Risâlesi)
Aynı şekilde Hz. Peygamber duâ ve niyazlarında Ebû Cehil, Übeyy b. Halef ve Utbe'ye la'net eder, onlara bed-duâ okurdu. Ashâb-ı kirâm da filân, filân, filân kimseye selâm olsun derlerdi..
SORU :
Yukarıdan beri anlatılagelen Râbıta-i Şerife, yalnızca Nakş-bendiyye Tarikatına mı mahsûstur? Diğer tarikatlarda da bu uygulama var mıdır? Böyle bir uygulamaya «Râbıta» adının verilmesi eskiden beri kullanılmakta mıdır?
CEVAP:
Bütün tarikatların vazgeçilmez rükünlerinden biri, Şeyhe muhabbet ve mürşide râbıta etmektir. Bu ta'bîr, öteden beri kullanılmaktadır. Hattâ Arabistan' da bütün tarikat erbâbına «Murâbıtin» adı verilmek tedir. Şeyh Sühreverdî, Avârifü'l-ma'ârifin 51. bâbında şöyle anlatmaktadır:
Şeyh Abdülkâdir Gilâni Hazretleri'nin bir davranışını duydum. Kendisini ziyârete mürîdlerinden biri geldiği zaman, onu karşılamak için dışarıya çıkmaz, yalnızca kapıyı açar, onunla musâfaha eder, selâmını alır, berâber oturmadan, halvetine çekilirdi. Eğer gelen, mürîdlerinden olmayan yabancı biri ise onu kapı dışına kadar karşılamaya çı kar, içeri alır ve onunla birlikte otururdu. Mürîdlerinden bazıları, şeyhlerinin bu davranışını tenkîd etmeğe ve doğru bulmamaya başladılar. Onların bu tutumu Abdülkâdir Gîlânî'ye ulaşınca, cevâben şöyle dedi: Bizim dervişlerle olan râbıtamız, kalbi bir irtibat olduğu için, onlarla yalnız kalblerin uyuşması ve karşı karşıya gelmesiyle yetiniriz. Ama gelen bizim bağlılarımızın dışında birisi ise, ona karşı zâhiri davranışların hakkını vermeye ve onu incitip ürkütmemeye çalışırız. O yüzden onlarla zâhiren biraz daha fazla ilgileniriz. (Sühreverdî, Avârifü'l-ma'ârif)
Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Mesnevi-i Şerîf'indeki farsça bir beyitte me'âlen şöyle demektedir: «Allah'ın ve Rasûlü'nün ahlâkı ile ahlâklanmış», Cenâb-ı Hakk'ın kendilerini beşeri varlıklarından fâni ve kendisiyle bâkî kıldığı peygamber ve velilerinin dışında başka şeylere yönelik her türlü râbıta, irtibât ve alâka, seven ile sevilen, tâlib ile matlûb arasında engelleyici bir perde ve bir mâniadır. Ancak peygamberler veya velilerden birine yapılan râbıta, sâhibini diğer alâkalardan koparır. Başka ilgilerden kurtarır. Râbıta, kıyâmete kadar devam edecek olan peygamberlere has bir mu'cize, O'nun halîfelerinden olan kâmil mürşidlerin ve sâliklerinin kalblerinde dâimi olarak yenilenen bir kerâmettir. «Eğer rûh üzerinde doğrudan te'- sîr yapacak bir şey ararsan, râbıta bunu gizlice fakat devamlı olarak te'mîn edebilir.»(Mesnevi)
İnsanları Allah'a, peygamberlere ve velilerine götüren râbıtadan daha kestirme bir yol yoktur. Molla Câmi Hâdimi de meşhûr Risâlesi'nde bu konulara geniş bir şekilde temas etmiştir. Necmüddin-i Kübrâ ise bu husûsa işâret etmek üzere şöyle demektedir: Ma'nevi terakki ile istifâza ve istifâde için kalbi şeyhe bağlamak, onunla ma'nevi bir alâka ve yakınlık içinde bulunmak en önemli unsurlardan biridir. Aksi halde mürîd, halvetin semerelerini elde edemez. Kalb aynasını parlatamaz. Bunların verimliliği için râbıta vazgeçilmez bir bağdır. Biz bunu tecrübe ettik. Netice hâsıl ettiğini de gördük.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdadi de râbıtaya şöyle bir yorum getirmektedir: Tarikat telkini ve intisâb merâsiminin sırrı, müntesibin silsile yoluyla Allah ve Rasûlüne bağlantı kurmasıdır. Telkin ile böyle bir tarikat silsilesine giren kimsenin en ufak hareketi, aradaki kalbi irtibat ve silsile sayesinde Hz. Peygamber'e, oradan da Cenâb-ı Hakk'a ulaşır. Silsileye intisâb ile dâhil olmayan kimse onlardan sayılmaz. Onun hareketine evliyâullah'ın rûhâniyyetinden bir cevap verilmez. Tarikatlarda sahih bir nesebe sâhib olmayan kimse yitik sayılır demişlerdir. Bu konuda meşâyih icmâ' etmiştir.
Gümüşhânevi Ahmed Zıyâüddin, Câmi'u'1-usûlünde râbıtayı şöyle açıklamaktadır: Râbıtanın üçüncü şekli kâmil bir şeyhe duyulan sevgi ile onun sohbet ve hizmetinde bulunmaktır. Öyle ki, bir mürid şeyhine asla itiraz etmeyecek, hiçbir emrine karşı çıkmayacak ve ona: «Ğassâl elindeki meyyir» gibi teslim olacaktır. Nitekim Cenâb-ı Hak: «Hızır aleyhisselâm Hz. Mûsa'ya: O halde eğer bana tâbi olursan, ben sana (sırrını) anlatıncaya kadar (yaptığım hiçbir şey hakkında bana soru sorma) .» (el-Kehf (18), 70) âyet-i kerimesinde bu teslimiyetin ölçüsünü göstermektedir.
Bu sevgi ve irtibat, müridin kalbini, zâti sıfatlarla tahakkuk etmiş ve müşâkede makâmına ermiş bir şeyhe bağlamak, onun şekil ve sûretini huzûrunda ve gıyâbında hayâlen canlı tutmaktan ibârettir. Zira böyle kimseler: «Gördüklerinde Allah'ı hatırlatan», kendileriyle bulunanları salâha erdiren yüce şahsiyetlerdir. Şeyh, Allah Rasûlü'nün kalbinden üzerine feyz ve nûr inen bir oluk gibidir.
Hz. Peygamber büyük bir nûr okyanusudur. Müridin kalbi nûrânî küçük bir havuz.. Meşâyihın kalbi ise kıyısı olan bir denize benzer. Allah katından ilâhi feyz ve bereketler Hz. Peygamber'in kalbine, oradan silsiledeki şeyhler vâsıtasıyla mürşidine, oradan da müridin kalbine iner. Zikir esnâsında bir fütûr ârız olursa mürid, «Sâdıklarla beraber olun» âyeti ve «Kişi sevdiği ile berâberdir» hadîsi gereğince şeyhini hatırlasın. Onun şekil ve sûretini hayâlinde canlandırsın. Müridin şeyhinde fâni olması, kendi tavır ve davranışını yitirerek, şeyhinin tavrına bürünmesi, Rasûlüllah'da fenâ'ya başlangıç, Rasûlüllah'da fenâ ve O'nun ahlâ kıyla ahlâklanmak da Allah'ta fenânın başlangıcıdır. Şeyh'de fenâ olmak demek, onun ahlâkı ile ahlâklanmak ve onun özellik ve güzelliklerini elde etmek demektir. Fenâ, mürîdleri Allah'a ulaştırıcı müstakil bir yoldur. (Şa'râni'nin Hadîkası)
Eğer râbıta ile muhabbet arasındaki fark nedir? diye sorarsan, «Bunlar biri bulununca diğerinin de zaruri olarak bulunması gereken şey» diye cevap veririm. İsmail Hakkı Bursevî Râbıta'yi, hakîki râbıta ve tabi'î râbıta olmak üzere ikiye ayırmakta ve şöyle izah etmektedir. Evliyâ ve enbiyâya duyulan muhabbet râbıta-i hakk, evlât, akraba, eş ve dosta duyulan sevgi de râbıta- i tabi'idir. er-Rûm süresi'nin 21. âyeti bu tabi'î râbıtaya şöyle işaret etmektedir: «O'nun âyetlerinden biri de, kendileriyle kaynaşmanız için size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koyması (arada bir akrabalık bağı olmaksızın sizleri yakınlaştırması) 'dır. Düşünen bir kavim için ibretler vardır.» (Rûhü'l-beyân)
.
Râbıtaya Karşı Çıkmanın Hükmü
Kategori: Tasavvufi fetvalar
SORU:
Peygamberlerden veya velîlerden birini seven ve onlara kalbini bağlayan müridin, iki kaşının ortasında onların sûret ve şekillerini veya rûhâniyetlerini tahayyül etmesi , onların hareket, söz ve davranışlarını düşünüp, kendisine yön vermeye çalışması tabii ve zarûri iken, buna karşı çıkan birinin, adı geçen şekilde yapılan râbıta puttur. Enbiyâ ve evliyâya muhabbet ve onlara kalbi bağlamak, bu irtibat ile onlardan feyz almaya çalışmak câiz değildir. Böyle râbıta yapanlar kâfirdir dese, böyle bir kimseye şer'an ne lâzım gelir?
CEVAP:
İtikadını yenilemesi gerektiği gibi, şer'an te'dibi ve imânını tâzelemesi de gerekir. Çünkü «Bir müslümana kâfirdir diyen kâfir olur» buyurulmuştur. Sevdiğinin şeklini, sûretini ve hayâlini, iki kaşının ortasında farzetmek, ve onu orada tahayyül etmek ibâdetin tâ kendisidir.
Dünyevî olsun, uhrevi olsun birini seven her âşıkın tavrı budur. Sevgi ve râbıta en kestirme bir yoldur. Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem) buna işâretle şöyle buyurmuştur:
«Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin olsun ki, bir kula, kendisinden, ana-babasından, çoluk - çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevgili olmadığım müddetçe o kul iman etmiş olamaz.»
Bir başka hadis-i şerifte ise Hz. Ömer radıyallahü anh:
«Yâ Rasûlâllah, ben seni kendi nefsimden daha çok seviyorum»dediğinde Rasûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem) «İşte şimdi îmanın kemâl ermiştir» diye Hz. Ömer'i müjdelemiştir. Yine Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem:
«Beni seven, Allah'ı sevmiş, bana itâat eden Cenâb-ı Hakk'a itaat etmiş olur» dediği zaman münâfıklar, «Bize yasakladığı şirke kendisi bizzat yaklaşıyor ve âdetâ hristiyanların İsâ'ya yaptıkları gibi bizim de kendisini rabb olarak benimsememizi istiyor» diyerek karşı çıktıkları zaman: «Rasûle itâat eden muhakkak Allah'a itâat etmiştir » âyeti nâzil olmuştur.
Burada gerçekte emreden Allah, o emri bize ulaştıransa Hz. Peygamber'dir. Kişiye gereken Rasûlüllah'ı sevmesi, O'na ve Allah'ın veli kullarına tâbi olmasıdır. Evliyâullah'a uymak, Rasûlüllah'a uymadan yapılamaz. «Kişi dâima sevdikleriyle berâberdir.» (Rühü'l-beyân)
Râbıtayı isbât eden açık delillerden biri de: «Allah ve melekleri peygamber'e salât etmekte, (onun şerefini gözetmeğe, şânını yüceltmeğe özen göstermektedir.) Ey inananlar! Siz de O'na salât edin (Allahümme salli alâ Muhammed, diyerek şânını yüceltmeye özen gösterin) içtenlikle selâm edin (es-selâmü aleyke eyyühe'n-nebiyyü.) diyerek, esenlik dileyin.»
Burada Hz. Peygamber'e salât'dan maksad, üzerimize rahmet-i ilâhiyi celbetmek, onun bize vesile ve yol gösterici olmasını taleb etmektir. Nitekim bir hadis-i şerifte: «Bana salât ü selâm getirmekle Allah ü Te'âlâ'ya ulaştırıcı bir vesile arayınız» buyurulmuştur.
Kadı İyaz: «Peygamberlerin dışında kalanlar için Allah'tan salât dilemek rahmet, peygamberler içinse şeref ve keremde artış taleb etmek demektir» şeklinde açıklamıştır. (Şifâ-i şerif)
Allah'tan salât, vuslat; meleklerden salât, rif'at ve yücelik; ümmetten salât ise kitap ve sünnete ittibâ, muhabbet ve hikmettir. Hz. Peygamber'e salât ü selâm getirmek, ledünni ilimleri ve ilâhi ma'rifetleri O'nun yüce rûhâniyyetinden elde etmek için bir feyz yoludur. Böylece Hz. Peygamberimiz ile kendisinden feyz almak isteyen arasında salât ü selâm ile rûhâni bir bağ kurulmuş olur. Bu alâka ma'- nevi olduğu için ikisi arasındaki böyle bir ilginin uyandırılması gerekir.
Bu yüzden Hz. Peygamber'e salât ü selâm getirilmesi emredilmiştir. Salât ü selâm, tam bir kalb huzuru ve kâmil bir muhabbetle, ma'nâsı derinliğine düşünülerek, ve tefekkür edilerek yapılmalıdır. Öyle ki O'na «Allahümme salli alâ muhammed..» diyerek salât getiren ve «es-selâmü aleyke eyyühe'nnebiyyü.. » diye selâm eden kimsenin, Hz. Peygamber'e yönelmesi, O'nun şemâilini tasavvur etmesi ve hayâlinde canlandırması gerekir. Kalbini Rasûlüllah'- ın kalbine rabtetmelidir. Feyz almak için elzem olan usûl budur. Bu, akl-ı selim ve tab'-ı müstakim sâhibi kimsenin anlayacağı kadar açık bir gerçektir.
Ancak okuduğunu anlamayacak, ismi geçen peygamberi tanıyamayacak kadar câhil olan kimse bu tahayyülden mahrum kalır. Çünkü dille söylenen ve kendisi gözle görülmeyen bir şeyin, hayır olsun, şer olsun tasavvur ve tahayyül edilmesi zorunludur. Bu hatırlama sevgi ve muhabbet ile olacağı gibi, kin ve düşmanlıkla da olabilir.
Bir insanın yanında bir şey söylendiği ya da görüldüğü zaman, sultan, filân şeyh, filân âlim, filânca kız, filânca yahûdî diye anıldığında, kişinin zikredilen veya görülen sûretini hayâlinde canlandırması, onu hayâl hazinesinde saklaması, yüzünü iki gözünün ortasından canlandırması, şahsını ve sûretini gözleri önüne getirmesi kendiliğinden olan bir hâdisedir.
Öyle ki, bu hayâli gözönünden kaybetmek asla mümkün olmaz. Eğer böyle bir tefekkül, tezekkür ve hayâl, mecâzî bir sevgi ve şehevî bir duygudan kaynaklanırsa, bedende keskin bir harâret hâsıl olur ve insandan meni gelebilir. Eğer bu da devam eder ve kişi sevgilisi ile sıcak bir ilişkiyi hayâl ederse, sanki onunla münâsebette bulunmuş gibi olur. Aynı şekilde bu tür tahayyül, kin ve düşmanlıktan kaynaklanırsa o takdirde kin, hırs ve düşmanlık artar. Kişinin her hatırlamasıyla bu kini ve düşmanlığı da bilenir. Ondan şiddetle nefret etmeye başlar. Böylece içi sıkılır, kalbi daralır, iç dünyâsında gösterdiği etki kişinin dışına vurur, sâhibine zarar verebilir. Onun bedenini hasta yapar. Bunların misâli çokça görülmüştür. Aynı şekilde böyle bir tahayyül, tasavvur, tezekkür ve tefekkür Allah'ı sevme şeklinde tecellî eder, O'nun peygamberinden istifâde, istifâza, istimdâd ve tevessül için duyulan sevgiden meydana gelir ve O'nda kalbindeki ilâhi feyzlerin kendi kalbine yansımasını istemekten hâsıl olursa, o takdirde, dünyâdan yüz çevirme, dünyevî ilgi ve alâkalardan sıyrılma ve yalnızca Cenâb-ı Hakk'a yönelme, ilâhi feyz ve bereketlerin kalbe yansıması, Allah'ın ve Rasûlü'nün ahlâkı ile ahlâklanma, mürşidinin ve şeyhinin davranış ve kıyâfetine bürünme, ilâhi muhabbetin artması, gaflet ve unutkanlıktan kurtularak Allah'ı daha yakın hissetme, vuslat, fenâ fi'ş-şeyh'den sonra fenâ fi'l-lâh gibi Allah'ın râzı olduğu, makbul, pek çok rûhânî te'sîrler meydana gelebilir. Fenâ fi's-şeyh: müridin, doğru yolda yürüyen, ahlâk- ı İslâmiyye'den ayrılmayan şeyhinin, ahlâk ve davranışlarını benimsemesi, böylece Allah'ın rızasına ermeye çalışmasıdır.
Çünkü müridin mürşidine olan sevgisi yalnız Allah içindir. Eğer o, şeyhinin doğru yoldan saptığını ya da dinden döndüğünü görse, derhal ondan yüz çevirir. Asla onu sevmez. Aksine böyle bir davranış karşısında kini bilenir ve ona buğz eder. Yukarıda anlatılan şekliyle râbıta ve muhabbet gerçekleştiğinde, diğer güzel te'sirler de kendiliğinden meydana çıkar. Görüldüğü gibi râbıta, tam bir sevgi ve bağlılıktan ibârettir.
Böylesine bir bağlılık zaruri olarak beraberinde: «Kişi sevdiğini çok anar»muktezasınca, teveccüh, tasavvur, tefekkür ve kalbi bağlamayı da getirir. Ashâb-ı kirâm Hz. Peygamber'- in mübârek şahsını görerek bildikleri, salât ü selâmın ma'nâsını da kavradıkları halde, gözlerinin nûru, hayatlarının ruhu olan peygamberin, güzelliğini tahayyül etmeden, şahsını kalblerinde canlandırmadan onların salât ü selâm getirmeleri nasıl düşünülebilir? Bu mümkün değildir.
Nitekim: Düşünmeden, tahayyül ve tasavvur etmeden bir şeyi istemek muhaldir» buyurulmuştur. Çünkü istek, istenilen şeye karşı kalbin bütünüyle yönelmesi şeklinde açıklanmıştır. İmam Gazzâlî, İhyâu ulûmiddîn'inde bu konuya işâretle şöyle demektedir:
Namazda «es-selâmü aleyke eyyühe'nnebiyyü » derken, Hz. Peygamber'in yüce şahsını ve şemailini kalbine getir ve öylece selâm ver. Şunu kat'- iyyetle bil ki, selâmın O'na ulaşıyor ve O da daha güzeliyle sana karşılık veriyor. Böyle selâm verirken, Hz. Peygamberimiz'i sevmeksizin, O'nun şahıs ve sûretini tahayyül etmeden, yüce zâtını düşünmeden getirilen, salât ü selâm 'ın sahibine faydası pek az olur.
SORU:
Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem'e veya Cenâb-ı Hakk'ın velî kullarından birine râbıta yapılırken, bu râbıta ve tahayyül onların şahıslarına, şemâil- i şerife ve bedenî sûretlerine mi yapılacak? Yoksa, yüce ruhâniyetlerine mi yönelik olacak?
CEVAP:
Her ikisi de câizdir.Eğer râbıta eden kimse, onların şemâil ve sûretlerini hayâlinde tutabiliyor, onların tavır ve kıyâfetlerini zihninde muhâfaza edebiliyorsa bedeni yapılarına, aksi halde yalnızca rûhâniyetlerine yönelerek râbıta yapması yeterlidir. Her ikisinde de aslolan, müridin, davranışlarında kendinden çok iyi olan birini benimsemesi ve ona benzemeye çalışmasıdır. Kitaplarda kaydedildiği şekilde Hz. Peygamberimiz'in şemâil-i şerifesini ve hilye-i aliyyesini ziRÂBITA NEDÎR NASIL YAPILIR 169 hinde tutmak mümkün olmadığı takdirde, O'nun yüce rûhâniyyetine yönelmek ve öylece düşünmek yeterlidir. Kalbi, Hz. Peygamberimiz'e büyük bir sevgi ile bağladıktan sonra, bedeni yapısını ve sûretini imkânlar ölçüsünde karşımızdaymış gibi tahayyül etmek kâfidir.
Böyle bir irtibat ve ma'nevi alâka Hz. Peygamber ile mürid arasında rûhâni bir yakınlık meydana getirir. Böylece ma'nen kâbiliyeti olan sâlikin hâli ve makamı yükselir. Öyle ki, Hz. Peygamberimizin rûhânî yapısı, onun tavır ve davranışlarında tezâhür etmeye başlar. Böylece râbıtadan arzulanan netice de elde edilmiş olur. Bunu yapabilme gücüne sâhip olmayan bir mürid için, Hz. Peygamberimiz'in ma'nen ve ahlâkan mirasçısı durumunda bulunan, Allah'da ve Rasûlüllah'da fâni olan bir mürşide intisabı gerekir. Ki şeyhi, sohbetleri, söz ve davranışları vâsıtasıyla Rasûlüllah'- da ve Allah'ta fâni olmaya, kendi istek ve arzulan ile değil, Allah ve Rasûlü'nün emir ve yasakları istikâmetinde hareket etmeye yönelebilsin.
Eğer yaşayan bir mürşid bulma imkânı yoksa o takdirde, söz ve davranışlarını daha rahat anlayabileceği Abdülkadir Gîlâni (Şâh Nakş-bend, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmi gibi meşhûr meşâyihden birinin rûhâniyetine teveccüh etmelidir. Bunu öncelikle yapmak daha iyidir. Müridin vâsıtasız olarak Rasûlüllah'a yönelmesi, tavır ve davranışlarına sünnet-i seniyyesiyle yön vermesi de mümkündür. (İbrahim Fasih Efendi'nin. Râbıta Risâlesi'nden alınmıştır.)
Delâil-i Hayrân şârihi Fâsî Efendi: «İnsanların en iyisi, bana salât ü selâmı en çok getirendir» hadis-i şerifinin açıklamasında şöyle demektedir: Çünkü; Hz. Peygamberimiz'e salât ü selâm'ı çokça getirmek «Seven, sevdiğini çok anar» sözü gereğince, Hz. Peygamber'e duyulan sevgi ve bağlılığın şiddetinden, O'nun sünnetlerine uymanın kuvvetinden kaynaklanır. «Kişi sevdiği ile berâberdir.», «Seven sevdiğine itâat eder» sözlerinde de ifâde edildiği gibi, salât ü selâm getiren kimsenin rûhu ile Hz. Peygamber'in rûhâniyyeti arasında bir yakınlık ve tanışma, bir dostluk, irtibat ve alâka meydana gelir. İnsan böylece Rasûlüllah'a karşı insanların en iyisi olma özelliğini kazanır.
Hz. Peygamber'e salât ü selâm getirmenin en önemli faydalarından biri de, O'nun yüce zâtına has haslet ve özelliklerin, o kişinin hayatına yansıması ve onda değişmez karakter hâlinde yerleşmesidir. Öyle ki Peygamber sevgisi, o kimsenin gönlüne öyle sağlam bir şekilde yerleşir ki, salât ü selâm getiren ile Efendimiz arasında bir ülfet, bir yakınlık hâsıl olur. Bu sevgi ve yakınlık O'na ve O'nun sünnetlerine uymaya, sünnetlerine uymak da Cenâb-ı Hakk'a yakınlık ve visâle sebep olur. Nitekim:
«Kim Allah'a ve Rasûlüne itâat ederse işte onlar Allah'ın kendilerine ni'- metler verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle, iyi insanlarla berâberdirler. Onlar ne iyi arkadaştır.» (en-Nisâ (4), 69) âyet-i kerimesi ile
«Ruhlar toplu halde bulunan bir ordu gibidir. Orada tanışık olanlar dünyâda birbiriyle uyuşur, tanışmayan ve uyuşmayanlar ise burada da birbirine zıd düşerler» hadis-i şerifi bu konuya işâret etmektedir. (Fâsfi Efendi'nin şerhi burada sona erdi.) Namazın sıhhati için Kâ'be-i Muazzama'ya yönelmek nasıl gerekli ise, Cenâb-ı Hakk'a yönelmek için de O'nun Rasûlüne kâmil bir ittiba gereklidir.
Kalbi, O'na, O'nun peygamberliğine ve kendisi ile Allah arasında Rasûlüllah'ın bir vâsıta olduğuna bağlamak, böylece Muhammedi feyze nâil olmak lâzımdır. Bu bağlılık, Hz. Peygamber'in dışında diğer peygamberlerden birine yönelik olmamalıdır. Onlar her ne kadar peygamber iseler de, kalbi Muhammed Aleyhisselâm'a bağlamadıktan sonra, kendilerinden bir feyz ve bereket hâsıl olmaz.
Nitekim, Allah'ın birliğine inanan ve bunu ikrar eden Yahudilerin, kalblerini yalnızca Mûsâ aleyhisselâm'a bağlamalarından bir feyz alamamaları da bunu göstermektedir. «Mûsâ hayatta olsaydı yahûdiler de ona yetişselerdi, bana uymaktan başka bir yol bulamazlardı» hadisi de aynı konuya işâret etmektedir. «Kim İslâm'dan başka bir din ararsa ondan (bu din) aslâ kabûl olunmaz ve o, âhirette en büyük zarara uğrayanlardandır.» (ÂI-i İmrân (3), 85) âyetinde bu feyz ve nasibsizliğe atıfta bulunulmuştur.
Hz. Peygamberimiz'e yönelik olarak yapılan râbıtanın aslı, sâlikin bütün ma'nevî lâtifelerini Peygamberimizin lâtifelerine yönelterek, büyük bir edep ve tazarrû' içinde ondan feyz almaya çalışması ve araya başka bir vâsıtanın girmemesi demektir. Eğer kabiliyeti var ise bir mürid için en iyi yollardan biri budur. Aksi halde, yaşayan bir mürşidin delâletiyle kemâl kazanmaya bakmak gerekir.
.
Veliler ve tasarruf
Kategori: Tasavvufi fetvalar
SORU: Büyük peygamberlerin veya evliyayı kirâmın ma'nevî ve rûhânî tasarrufları, aynı anda muhtelif bölgelerde bulunan ayrı ayrı şahıslara yine ayrı ayrı şekillerde tezâhür edebilir mi?
CEVAP :
Bunların hepsi de vâki ve sâbittir.
İki âlemde tasarruf ehlidir rûh-ı velî..
Deme kim bu mürdedir, bunda nice derman ola!
Rûh, şemşir-i gıdâdır ten, ğılâf olmuş ona
Dahi a'lâ kâr eder bir tîğ kim uryân ola.
(Müfti-i's-sakaleyn Kemal Paşa)
«O (kadın) andolsun ona niyeti kurmuştu. Eğer Rabb'ının bürhânını görmemiş olsaydı (belki Yûsuf da) onu kasdetmiş gitmişti. İşte biz ondan fenâlığı ve fuhşu ber-taraf edelim diye böyle (bürhân) gönderdik. Çünkü o, (tâatda) ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı. » (Yûsuf (12), 24) âyet-i ker'besindeki bürhânı, müfessirlerin çoğu Hz. Ya'kub'un oğlu üstündeki tasarrufu ve O'nun imdâdına yetişmesi şeklinde açıklamışlardır ve şöyle demişlerdir:
Hz. Ya'kub aleyhisselâm elini uzatarak Hz. Yûsuf aleyhisselâm'a gözüktü ve eliyle göğsüne vurdu. Böylece Yûsuf'un şehveti dindi ve kadına yaklaşmadı. Eğer Cenâb-ı Hakk'ın bu delilini görmeseydi, Yûsuf'- un münâsebette bulunma ihtimâli vardı. Buna işâreten âyette geçen «Levlâ»'nın cevâbı olan «le-câme'a» hazfedilmiştir. (Keşşâf Tefsiri) Bir velinin velâyeti ve kendini her an Allah'a yakın hissetme hâli sürekli olarak gerçekleştiği takdirde, onun muhtelif şekillerde tasavvur edilmesi mümkündür. Muhal değildir.
Çünkü burada çeşitli şekilde hissedilen ve gözüken onun rûhâniyetidir. Bu durumlar ma'rifet ehli tarafından çokça müşâhede edilmiştir. (Süyûti'nin Kitâbü'l-müncelî'sinden alınmıştır.) Allah'ın veli kulları, bedenlerinde, ilâhi nefha olarak bulunan rûhlarını hâkim kıldıklarından muhtelif şekil ve sûretlerde gözükebilirler. Onların, hayatlarında ve ölümlerinden sonra keramet göstermesi ve tasarrufta bulunması mümkündür. (Hamevi, Nefehâtü'l- kurb)
Dünyâda rûh yetmiş-bin şekil ve sûrette, Berzah'- ta ise daha çok şekil ve çeşitlerde gözükebilir. (Mevlânâ Hâlid, Râbıta Risâlesi)
Şeytan, Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem'in kılığında gözükemediği gibi kâmil bir veli'nin sûretinde gözükmeye de güç yetiremez. (Fethu'l-bârî, şerh-ı Sahîhi'l-Buhârî)
Dünyâda ruh, kınında duran kılıç gibidir. Ölümden sonra ise beden kılıfından sıyrılmış kılıca benzer. Kınından çekilmiş kılıç, elbette kınındaki kılıçtan daha çok iş yapabilir. (Kemal Paşa)
Evliyâullah'ın müridlerine gözükmesi ve bağlılarının kendisinden feyz alması, ölümlerinden sonra bile mümkündür. (Şerhu'l-mevâkıf)
SORU: Cennet ehli olup olmadığı, hüsn-i hâtimeyle gidip gitmediği bizce meçhul olan, mezhep imamları, müçtehitler, ulemâ ve meşâyihin kabirlerini ziyâret etmek, onlardan delâlet ve kılavuzluk istemek, himmet ve yardım taleb etmek ve onlara râbıta etmek nasıl câiz olur?
CEVAP:
«Amma, kim Rabb'ının makamından korktu ve nefsini hevâ (ve hevesin) den alıkoyduysa, işte muhakkak ki cennet, onun varacağı yerin tâ kendisidir.»(en-Nâzi'ât (79), 40-41)
âyet-i kerimesine göre onların cennet ehli olduklarına hükmedilir. Velilikleri tevâtürle sâbit ve velâyetiyle meşhur olan kimseler: «Muhakka ki Allah, iyi hareket eden ihsan sâhiplerinin mükâfatını zâyi' etmez.» (et-Tevbe (9), 120)
âyet-i kerimesinin hükmü gereğince cennete girerler. Biz onlar hakkında hüsn-i zan besler ve zâhirlerine göre hükmederiz. İç dünyâlarını ancak Allah bilir. «Ölülerinizi hayr ile hatırlayıp anınız» hadîsi de bizi böyle davranmaya sevketmektedir.
Bu yüzden onlardan delâlet istemek, onlar için «Allah razı olsun». «Allah rahmet eylesin» demek câizdir.
SORU: Peygamberlerin ve evliyâyı kiramın isimlerini, özelliklerini ve ahlâki davranışlarını hatırlayıp, anınız, onların hayat hikâyelerini birbirinize sıkça anlatınız. Söz ve davranışlarınızda onlara uyunuz. Onların güzel hasletlerini kıyamete kadar aranızda yaşatınız şeklinde âyet ve hadislerde teşvik edici açık hükümler var mıdır?
CEVAP:
Vardır, ve bunların hepsi de güzel ve en faziletli kulluk görevlerinden biridir. Nitekim Cenâb-ı Hakk «Peygamberlerin haberlerinden - onunla kalbini (tatmin ve) tesbît edeceğimiz - her çeşidini sana kıssa olarak anlatıyoruz. Bunda (bu sûre ile) de sana hak ve mü'minlere bir öğüt ve muhtıra gelmiştir.» (Hûd (11), 120)
âyet-i kerimesinde buna işâret etmektedir. Bu kıssaların anlatılması, Hz. Peygamber'in yakin'ini artırmak, nefsini daha da güzelleştirmek, böylece kalbini takviye etmek gayesine bağlanmaktadır. (Rûhülbeyân)
Aynı şekilde: «İbâdette kuvvet, dinde basiret sâhibi olan kullarımız İbrahim, İshâk ve Ya'kub'u da an.» (es-Sâd (38), 45)
«İsmail'i, Elyesa'ı ve Zülkifl'i de an. İşte bütün bunlar, hayırlı (insan) lardı.»(es-Sâd (38), 48)
Bu âyetlerde, Muhammed Ümmetinin dilinde sonRÂBITA NEDİR NASIL YAPILIR 175suza dek anılacak olan peygamberlerin güzel hasletlerini ve onların şerefli hallerini hatırlama ve anmaya teşvik vardır. «At ölür meydan kalır, yiğit ölür şan kalır» atasözü de bu ma'nâyı doğrulamaktadır. Hz. İbrahim'den naklen Cenâb-ı Hakk eş-Şu'arâ Sûresi'- nin 83 ve 84. âyetlerinde şöyle buyurmakladır:
«Rabbim, bana hüküm (dünyâda, ümmetimin beni kendisiyle seveceği ve yine onunla öveceği, eseri kıyâmete kadar yaşayacak olan güzel bir şan ve şöhret veya Hakk'ın hilâfetine ve halkın riyâsetine kabiliyet kazanacağım bir olgunluk) ihsân et ve beni sâlihler zümresine kat. (Benden) sonrakiler içinde, benim için (bir) lisân-ı sıdk (benden sonraki ümmetlerin hayır ve iyilikle anacağı, övgü ile söz ederek ibret alacakları güzel bir zikr ve en büyük devlet olan bu zikrin kıyâmete dek kullarının dilinde yaşayıp yaygınlaşmasını) ver.»
Bir kimsenin hayır ve iyiliklerinin dilden dile dolaşması ve kıyamete dek bu güzel nâm ve şânını sürdürmesi: «Cenâb-ı Hakk bir kulunu sevdiği zaman, arz ve semâdaki mahlûkâtının gönlüne de o kulunun sevgisini ilka eder. Böylece denizlerdeki balıklar, göklerdeki kuşlara varıncaya kadar bütün mahlûkat o kulu sever» hadîs-i şerifi gereğince Allah ü Te'âlâ'nın sevgi ve rızasını kazanmanın bir delili olmasındandır. (Rûhü'I-beyân)
Evliyâullahı zikrederek (rûhâniyetlerini celbetme) Allah'ın ordularından bir ordudur. (Şa'rânî) Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Her hangi bir şahsın şekil ve sûretinin iki kaş ortasında, iki göz arasında, kalb gözlerinde veya hayâl hazînesinde tasavvur edilerek canlandırılması mı? düşünce merkezinde saklanması mı? gerektiği ihtilâflıdır. Böyle bir tahayyül aşın sevgi, şiddetli kin ve düşmanlık ve şehvet fazlalığından kaynaklanabilir. Bu sebeplerden birine bağlı olarak meydana gelen tasavvur, her insanda değişik şekilde tezâhür edebilir.
Güzel bir hanımı hayâlinde canlandırdığın takdirde senden meni geldiğini görebilirsin. Aynı şekilde, hanımınla münâsebet hâlinde iken, onu yabancı ve güzel bir hanım olarak tahayyül ettiğin zaman, sanki o hanımla münâsebette bulunmuş gibi olursun. Bu yüzden fıkıhçılar, münâsebet hâlinde yabancı bir kadını düşünmenin mekrûh olduğunu ileri sürmüşler, bazıları da münâsebetin lezzetini artırması sebebiyle bir mahzûru olmadığını söylemişlerdir.
Yine kalbine düşmanını getirdiğin ve onun sûretini gözönünde canlandırdığın zaman, boydan boya terler, ona karşı büyük bir kin ve hırs duymaya başlarsın. Kötü ve karanlık yöne olan râbıta böyle olunca, iyilere ve iyiliğe yönelik râbıta nasıl olur? düşünün. İlâhi feyz ve bereketlerin kaynağı olan enbiyâ ve evliyâya râbıta etmenin şirk ve haram olduğuna hükmetmek konusunda nasıl Allah'tan korkmazsın? (Allah bize yeter ve O ne güzel yardımcıdır.)
.
Türbelere hürmet ve ölülere rabıta
Kategori: Tasavvufi fetvalar
SORU :
Sûfîlerin yaptıkları gibi, enbiyâ ve evliyânın kabirlerini ziyâret etmek, ziyâret ederken ayakta veya oturarak kabirdeki zâta büyük bir kalb huzûru ile yönelerek râbıta etmek, onlardan feyz, bereket ve delâlet istemek, şefâat, yardım ve himmet dilemek, teberrüken de olsa, Ravza-i Mutahhara'nın etrâfındaki demir parmaklıkları veya evliyâullahın kabirlerini öpmek, hayatta iken veya ölmüş olan velîleri, vuslata ermek için vesile ve vâsıta edinmek şer'an câiz midir?
CEVAP:
Hepsi de câiz, dinen doğru ve güzel kabûl edilen durumlardır. Dört mezhebin büyükleri, ölmüş ya da hayatta bulunan enbiyâ ve evliyadan birini Allah'a vuslatta vesile edinmek ve onlardan delâlet istemek câizdir demişlerdir.
Aynı şekilde enbiyâ ve evliyânın kabirlerine teveccüh ve onlardan yardım ve kılavuzluk istemenin de hükmü böyledir. Ziyâret eden zât, onlar sanki hayattaymış gibi veya onların huzûrundaymış gibi bir edebe bürünür. Du'âdan sonra rûhlarına fatiha okumak ve kabir sâhibinin ismini zikretmek câiz ve dinen de doğru olan bir husûstur.
Ravza-i Mutahhara'yı ziyâret etmek, Hz. Peygamber'in yüce rûhâniyetinden şefâat dilemek ve yardım istemek, dört büyük halîfe ile diğer ashâb-ı kirâmın kabrini ziyâret etmek, onların rûhâniyetlerinden istimdâd, kabirlerini hürmeten öpmek men'edilmemiştir. (Fetâvâ- yı Halili)
Enbiyâ ve evliyânın kabirlerini (veya etrafındaki demir parmaklıkları) teberrüken öpmek câizdir. (Bâcûri) Uykuda veya uyanıkken iki kişinin bir tek kişiliğe bürünmesi ve âdeta tek şahıs hüviyetinde gözükmesi câizdir. Defalarca vukû bulmuştur. Bu tür karakter ve şahsiyetlerin birleşmesi aradaki sevgi bağını öylesine kuvvetlendirir ki, iki şahıs asla birbirinden ayırt edilemez.
Beş esas denilen (Zât, sıfat, ef'âl, ahvâl ve merâtib) özellikleri bakımından birbirinde özdeşleşmiş kişiler arasında veya bu kişi ile evvelki evliyâullah arasında bir şahsiyet ve tavır birliği meydana gelir. İstediği zaman bunu gerçekleştirebilir. (Bugün kişilik ve karakter tansıması şeklinde yorumlanan bu husûsa Şerhu'l-meşânk'da «men re'âni fekad rae'l-hakk..» hadisinin şerhinde işâret edilmiştir.)
İmam Fahreddin-i Râzi, Metâlib-i Aliyye'sinde, ölüleri ve kabirleri ziyâret etmekten nasıl faydalanılacağını soran Ğavri Sultanı Melik Salih'e bir risâle yazarak şu cevâbı vermiştir:
Burada sözü uzatmamak için size oldukça kısa ve özlü bilgileri hatırlatıyorum. Beşeri nefislerin, bedenden ayrıldıktan sonra da varlığını devam ettirdiği, bedene bağlı olduğu zamankinden daha kuvvetli olarak mâni ve perdelerin yok olması, âhiret ahvâline âit bazı sırların keşfi gibi cüz'iyyâtı idrâk edebildiği bize gösterilmektedir. Kat'i delillere dayalı olan bilgiler zarûri bilgi hâline dönüşür. Dünyâdaki rûhâni nefsler, bir toz ve buhar bulutu altındadır. Beden aradan kalkınca bu nefsler parlar, cilalanır ve pırıl pırıl olur. Böylece onlarda bir kemâl, incelik ve olgunluk meydana gelir.
Bu giriş mâhiyetindeki bilgileri öğrendikten sonra şunları söyleyebiliriz:
Bir insan, rûhânî yönden güçlü, ma'nevi cevheri kuvvetli, kâmil ve te'sîrli bir zâtın kabrine gittiği zaman, başında bir müddet durur ve düşünür. Türbenin ve türbedeki zâtın te'siri altında kalır. Ziyâretçi ile türbedeki zât arasında bir alâka ve etkilenme hâsıl olur. Ölü olan zât ile türbesinin birbirine bağlantılı olduğunu bilirsin. Böylece hayatta olan ziyâretçi ile mezarda bulunan zât arasında, yüz-yüze ve karşı-karşıya gelmekten kaynaklanan bir mülâkat ve görüşme vukû bulur. Sanki karşılıklı iki kişi gibi birinden diğerine nûr ve güzel hasletler yansımaya başlar. Birinden diğerine yönelik olarak cereyan eden bu transfer ile, ziyaretçide ve ziyâret edilende rûhâni te'sirler ve ma'nevî faydalar ortaya çıkar. İşte bu durum zi yâretin şer'iliğinin asıl delillerinden biridir.
Bunun dışında kalan bir takım esrârın, daha ince ve narin nüktelerin husûle gelmesi de uzak bir ihtimal değildir. İlmin tamâmı ve esas gerçeklerini yalnızca Cenâb-ı Hakk bilir. (Fahreddin Râzi'nin sözleri burada bitti.)
Bir hadis-i şerifte: «Yalnızca şu üç mescid için yolculuğun ve sehâhatin güçlüğüne katlanılır» buyurulmuştur. Burada kastedilen kabirler değil mescidlerdir. Diğer bir hadis-i şerifte de: «Ölümümden sonra beni ziyâret eden, sanki hayatta iken beni ziyaret etmiş gibi olur» buyurulmuştur.
.
Teveccüh nedir?
Kategori: Tasavvufi fetvalar
SORU:
Nakş-bendiyye meşâyihinin mürîdlerine teveccüh etmeleri câiz midir?
CEVAP :
Câizdir ve güzel kabûl edilen bir davranıştır. Bir hadiste:
«Mü'min, mü'minin aynasıdır» buyurulmuştur. Yâni: Kalblerde olan şeyler birinin kalb aynasından diğerinin kalbine yansır. Kalbde bulunan zikrin nûru, kalb aynasından karşısında bulunan kimseye akseder. Öyle ki bu akis, hayvanı, cansız cismi bile zikirle konuşturur.
Nitekim Dâvud Aleyhisselâm'a böyle bir hâdisenin vâki, olduğunu Cenâb-ı Hakk şöyle anlatmaktadır: «Biz onu(n fetvâsını) hemen Süleyman'a anlatmıştık. (Zaten) biz, her birine hüküm ve ilim vermiştik. Dağları ve kuşları, Dâvûd ile birlikte tesbih etmek üzere, râm etmiştik. (Bütün bunları) yapanlar bizdik.» (el-Enbiyâ (21), 79)
Burada dağların Dâvûd'la birlikte Allah'ı tesbih ettiği, bütün kuşların yalnız O'na yönelik olarak zikretmek için toplandığı anlatılmaktadır. Selmân ve Ebidderdâ Hazretlerinin, başına gelen bir hâdise de şöyle nakledilmektedir:
«Biz zikir ve tesbihlerini duyduğumuz halde yemekleri yiyorduk.» Ma'rifet ehli olan velilerin himmetleri, bakışları, yönelişleri, nefesleri, dokunuşları ve sohbetlerinde muhâtapları için çok büyük te'sirler vardır. Bunu ancak tadan bilir. Aksi halde bilmek mümkün değildir. Aynı şekilde, eskiden beri hikmet ve mantık gibi ilimlerin, üstâdlann, öğrencilerin kalbine teveccühü ile öğrenildiği, tam bir riyâzattan sonra bu ilimlerin öğrencilerin kalbine ilkâ edildiği meşhûrdur. Sokrat, Hipokrat ve Aristo gibi filozofların hikmet ilmini öğrencilerinin kalbine ilkâ etmeleri husûsundaki tasarrufları sâbit olunca, mâ'rifet ehli âlimlerin ve velilerin kalbinden müridlerin kalbine teveccühün ve tasarrufun faydasını inkâr etme imkânı ortadan kalkar.
Zâhiri bakış ve teveccühün faydası âlimler şöyle dursun en câhil kimseler tarafından bile bilinmektedir. Zira konuşan kimsenin hitâbını muhâtabına, sırt sırta değil de yüz yüze yapmasında büyük faydalar vardır. Bu yüzden öğrenciler ders anlatırken hocalarının yüzlerine, ve ağızlarına bakarlar. Eğer sırt-sırta ders vermek ve kolayca öğrenmek mümkün olsaydı, hiç kimse ders halkasında oturmazdı. Bu apaçık bir gerçektir.
.
Keramet nedir, delilleri nelerdir?
Kategori: Tasavvufi fetvalar
SORU :
Evliyâullah'ın kerameti hak ve fıkhi delillerle sâbit midir? Velilerin kerâmet göstermesine karşı çıkan ve inkâr edenler ehl-i sünnet'ten sayılır mı?
CEVAP:
Velilerin kerâmet göstermesi hak ve dini delillerle sâbittir. İnkâr edenler ise ehl-i sünnet hâricindedir. Kelb-i Ashâb-ı Kehf etmek tekellüm. Kerâmet olmasında yok tevehhüm..
Ömer, Yâ Sâriye deyû buyurdu,
Medine'den Nihâvend'e duyurdu.
Ebu'd-Derdâ vü Selman'dan rivâyet
Olundu kıssa-i kas'a hikâyet
İçti Hâlid zehr-i kâtil ölmedi
Hiç zarar ârız vücûda olmadı.
Kıssa-i Meryem ü Âsıf-ı Berhayâ
Zikrolunmuş fi kelâm-ı kibriyâ...
Şerhü'l-akâid'de: Evliyâullah'ın kerâmet göstermesinin hakk olduğu nakledilmektedir. Velilerden zaman zaman alışılmışın dışında, uzak bir mesâfeyi kısa bir müddet içinde kat'etmek, ihtiyaç duyulduğunda, elbise, yiyecek ve içecek ortaya çıkarmak, suda ve havada yürümek, canlı ve cansız cisimlerle konuşmak gibi olağanüstü haller zuhûr edebilir. Ancak böyle hârikulâde hallerin mutlaka iman ve sâlih amelle bir arada bulunması ve sâhibinin inanıp, inanmadığı nı da yaşayan birisi olması gereklidir. Aksi halde kerâmet değil mekr ve istidrâc olur.
SORU :
Evliyânın hayatta iken gösterdiği kerâmeti, ölümünden sonra da göstermesi mümkün müdür? Bu tür kerâmet vâki midir?
CEVAP:
Vardır, her zaman ve her çağda meydana gelmektedir. Nitekim enbiyâ ve evliyânın ziyaretinde, gönül ehli olanlar, çok büyük feyiz ve berekete nâil olurlar. Böyle bir feyz ve bereketin meydana geldiğini de görürler. Ölü veya diri, evliyâullahın her asırda kerâmet göstermekte olduğu, hemen her gün vâki olmaktadır. Onların kabirlerinde namaz kılmaları, türbelerinde Kur'ân-ı Kerim okumaları da bunu göstermektedir. Nitekim hadis-i şerifte sahâbeden bazılarının, kabrinde süre-i mülk'ü okuyan kimsenin kırâetini işittikleri nakledilmiştir.
Aynı şekilde: «İnsan öldüğü zaman, üçü dışında bütün amelleriyle irtibâtı kesilir..» hadisinde de işâret edildiği gibi kerâmet kula âit bir amel olmayıp, Cenâb-ı Hakk'tan kuluna mahza bir lütuf ve ikramdır. Kula âit bir amel olmayan kerâmetin, ölümle son bulması da söz konusu değildir.
Emâli bunu: «Ölü iken de, diri iken de evliyânın kerâmet gösterdiği dünyâda görülmektedir.» (Fetâvâ-yı Halilî)
Seyyid Ahmed el-Bedevi'nin kerâmet olarak kendi cesedini bizzat kendi elleriyle yıkadığı nakledilmiş tir. (Bâcûrî, Kitâbü'I-cenâiz)
SORU :
Kerâmete karşı çıkan kimse, kerâmet ehli evliyâ hiç yoktur veya önceleri vardı ama zamanımızda yok tur, ya da zamanımızda da kerâmet ehli vardır fakat bizim bildiğimiz şeyhlerin hiçbiri evliyâ değildir diye karşı çıksa, böyle birine şer'an ne lâzım gelir?
CEVAP:
Bunlar bütün ehlullahın feyz ve bereketinden mahrum kaldıkları gibi, dinen itikadlarını tashih etmeleri, te'dib ve terbiye edilmeleri gerekir. Kerameti inkâr konusunda insanlar üç kısımda mütâlâa edilir:
Birincisi; kerâmeti bütünüyle inkâr eden mu'tezilîler,
ikincisi; kerâmete inanan, fakat kerâmet ehlinin es kilerde kaldığını, zamanımızda bulunmadığını iddia edenler,
üçüncüsü; zamanımızda da kerâmet ehlinin olduğuna inanan fakat zamanlarında yaşayan hiçbir meşâyihin buna lâyık olmadığını ileri süren, onlar hak kında hüsn-i zan beslemeyen kimseler. Bunların hepsi, evliyâullahın feyz ve bereketinden mahrumdur îmanda kemâl ve olgunluğa erebilmek için yıllarca şükür ve sabırla çalışmaları gerekir.
«Sû'-i zan ve kötü düşüncelerle gölgelenmiş nice kıymetli insanlar vardır. Gece karanlığında parlayan ay'a ve onun güzelliğine bulutun gölgelemesi zarar vermez.»
(Şa'râni, et-Tabakâtü'l-kübrâ.)
Allah'ın veli kullarının kerâmeti her asırda bulunmakta ve müşâhede edilmektedir. Ne var ki insanların bazıları onların semâda uçtuğu ve suda yürüdüğünü görseler de inkârlarından vazgeçmemektedir. Kerâmet, ma'nevi cevherlerini günah yükünden temizlemeleri için kendilerine lütfedilmiş ilâhi bir sünnettir. (Rûhü'l-beyân)
.
Ricalü'l Gayb
Kategori: Tasavvufi fetvalar
SORU :
Sûfiler arasında kullanılan Kutub, Gavs, Umud,Ahyâr, Ebdâl, Nücebâ, Nukabâ ve Sulâha gibi adlarverilen (ricâlü'l-gayb) her asırda bulunmakta mıdır?Kendi memleketimizde ve bizim aramızda da var mıdır?Sayıları ne kadardır?
CEVAP :
Bunlar her asırda bulunur. Kutup ve ğavs yalnızbir kişi, imam iki kişi, umud dört kişi, ahyâr yedi kişidir.Büdelâ ise seksen kişi olup kırkı erkek, kırkı dakadınlardandır. Nücebâ, yetmiş kişi, nukabâ, üç yüzkişidir. Sualâhâ'nın sayıca bir sınırı olmayıp, her İslâmbeldesinde bulunurlar. Ebdaller büyük ve kalabalık beldelerde birer-ikişer kişi olur, birinin vefâtı hâlindeyerine, silsile-i merâtibe göre diğerini ta'yînederler.Yer yüzünde hayat devam ettiği müddetçe ve kıyâmetekadar kurup, encâb, ebdâl, nukabâ, umud,ahyâr ve sulahâ var mıdır? Münkir olan ve ricâlü'ağayb'ınvarlığını inkâr eden kimseleri iknâ edebilecekKitap ve sünnetten delil var mıdır?
Bu konuda bize doyurucu bir açıklama yapar mısınız?
(Allah sizicennet sevâbı ile mükâfatlandırsın) diye sorulan birsoruya şöyle cevap verilmiştir:Evet sayılan bu zevat her zaman aramızda bulunmaktadır.Onlardan biri vefât ettiği zaman Cenâb-ıHakk yerine diğerini ta'yîn eder. Allah bizleri onlarınfeyz ve bereketlerine nâil eylesin. İnkârcılar ise kutuplarınbereketinden mahrum ve onların dostu olmaderecesinden oldukça uzaktır.
.
Velayet nedir, kaç çeşittir?
Kategori: Tasavvufi fetvalar
SORU :
Zamanımızda yaşayan sûfiyye şeyhlerine, ilmi ileâmil olan ulemâya, emir ve nehiylere sımsıkı bağlı fıkıhçılara«evliyâullah» denmesi doğru mudur?
Aynışekilde diğer mü'minlere hüsn-i zan besleyerek «o mübârek bir zâtdır» demek câiz midir?
CEVAP:
Câiz ve şer'-i şerife uygundur. Sûfiyye büyüklerineve bildikleri ile amel etmiş olsun veya olmasın âlimlere evliyâ demek doğru mudur? Bu konuda biziaydınlatınız şeklindeki bu soruya şöyle cevap verilmiştir: Velâyet umûmi ve husûsi olmak üzere iki kısımdır.«Allah iman edenlerin yardımcısıdır. Onları karanlıklardankurtarıp nûra çıkarır.» (el-Bakara (2),257)
âyetinde zikredilen «Allah inananların velîsidir»ifâdesinde işâret edilen iman velâyeti, umûmî bir veliliktir. Husûsî velâyet ise takvâ ve muhabbet üzerinekurulu olup yalnızca ilmi ile âmil olanlara bir lütufolarak ihsân edilir.
Bu velâyet, aşırı derecede verâ sâhibi,kâmil âlimlere söylenebilir. İmanı Şâfi'î Hazretleri: Allah hiçbir câhili kendisine veli edinmemiştir.
Eğer öyle yapmış olsaydı Veyse'l-Karâni'ye öğrettiğigibi onlara da öğretir ve âlim yapardı buyurmuştur.
«Takvâya erenlerden başkası O'nun velileri değildir.»(el-Enfâl (8), 34) âyetinde de ifâde edildiği şekilde Şeybân-ı Râî ve benzerleri gibi ümmi meşâyih, Allah'ayakınlık makâmına ermişlerdir.
Netice olarak şunusöyleyebiliriz ki: Rabb olarak Allah'ı hakkıyla tanıyanve O'na büyük bir sevgi besleyen, nefsini kul olarak bilen ve Cenâb-ı Hakk'tan takvâ üzere bulunan kimsegerçek velidir.
Bu yüzden Cenâb-ı Hakk: «Allah'tan,kulları içinde ancak (Cenâb-ı Hakk'ı gerçek ma'nâdatanıyan) âlimler korkar.» (Fâtır (34), 28) âyetinde ma'rifeti, ulemâya has kılmıştır. Dosdoğru yolda yürüyen,itikadı sapasağlam bir müslüman gördüğümüzzaman ona uymak ve dediklerini yapmak mendûbdur.Aksine, akıllı, fakat vâciplerden bazısını veya bütününü terkeden, yasakları çiğneyen birini gördüğümüzdede ona inanmaz ve peşinden de gitmeyiz. Onu reddederiz.
Her bir mü'minde imanın bereketi var olduğu ve Cenâb-ı Hakk da böylelerini «veli» diye isimlendirdiğine göre, bütün inananlara veli adı verilmesindebir mahzûr yoktur. (Halebî)Zeynelâbidin Münâcâtı'nda şöyle seslenmektedir:«Ey aktâp, evtâd, ebdâl ve esyâd! İmdada yetişen zevât. Bizini çağrılarımıza cevap verin.»
SORU :
Bütün müslümanlar: «Mü'minler ancak kardeştir»(el-Hucurât (49), 10) âyeti gereğince kardeş olduğuna göre, bazı tarikat erbâbının kendi aralarında mensûblarına«ihvan» adını vermeleri doğru mudur?
CEVAP:
Şer'-i şerife uygundur. Benzeri rivâyetler nakledilmiştir. Bir hadis-i şerifde: «Allah yolunda birbirinizle kardeşler olunuz» buyurulmuştur.
Aynı şekilde Hz. Peygamberimiz sallâllahü aleyhi ve sellem Selmân-ıFârisî ile Ebu'd-Derdâ Hazretleri'ni birbiriyle kardeş yapmıştır.
Bu tür kardeşlik umûmi değil, özel bir kardeşliktir.Diğerinden daha üstündür. Bir şeyhe bağlı olan müridlerin de birbirini kardeş diye çağırması daböyle hususi bir kardeşliktir. Umûmi kardeşlikten dahadeğerli bir kıymeti hâizdir.
Bir hadîs-i şerifte: «Kardeşleriniziçoğaltınız. Sizin Rabbınız Hayy'dir ve Kerim'dir.Kıyâmet günü kardeşleri ve dostları arasındabir kuluna azâb etmekten hayâ eder» buyurulmuştur.(Rûhü'l-beyân)
SORU:
Müslümanların çoğu arasında yaygın bir âdetolan Mevlid-i Şerif'i okumak veya okutmak doğru mudur?
CEVAP:Doğru ve gâyet güzel bir davranıştır. (Fetâvâ~yıBehce)
SORU:
Hz. Mu'âviye radıyallahü anh'e lâ'net etmek câizmidir?
CEVAP:Câiz değildir. (Fetâvâ-yı Behce)
SORU:
Hz. Muhyiddîn-i Arabi'ye lâ'net etmek câiz midir?
CEVAP:
Câiz değil, aksine büyük bir hatâdır. (Şa'râni Yevâkît)Bu konuda fetvâlar ve deliller, şüphe ve tereddütlerigiderme konusunda yeterlidir. Sultan zikir ve zikir meclisleri için zâviyeler yaptırdı. İnsanların birkısmı diğerine engel olmasaydı bütün mescidler ve zâviyeleryıkılırdı. Her türlü hamd ve senâ, zikri zâviyelerdesürekli yapılan Cenâb-ı Hakk'a aittir. Bütünsalât ü selâm, medhi zâviyelerde devam eden Efendimizsallâllahü aleyhi ve sellem'edir.
Soru:İnanan sultanlara ve devlet adamlarına duâ etmekcâiz inidir?
Cevap :
Câiz, meşrû ve oldukça da lüzumludur. Hattâ Fudaylb. İyâz Hazretleri: «Eğer dünyâda kabûl edilecekbir tek duâ etmeye nâil olsam, o duâyı yalnızca müslümanlarmidârecisinin hayrına yapardım. Zira biridârecinin salâhı ve başarısı, bütün âlemin ıslâhına sebep olur buyurmuştur. Duâ bütün müslümanlar için özellikle de sultanlar ve idâreciler için lüzumludur.Hattâ onlara duâ etmek bütün mü'minler üzerine vâciptirdesek yanlış olmaz.
Çünkü o, mü'mirilerin emirive müslümanların temel direğidir. Duâlar sâyesindebir müslüman idâreci, hristiyan bir melikten yedidefa daha kuvvetli olur. Aksi halde biz, hristiyanlarakarşı nasıl dayanabiliriz? Onlar bu gücünü dinden vemü'minlerin hayır duâsından almaktadır. (Feyâvâ-yıHalîli)
Sehl b. Abdillâh et-Tüsteri: Müslümanların imâmını inkâr eden, zındık; sultanın da'vetine icâbet etmeyen,bid'atçı; da'vet edilmeden idârecilere gidenve onların zamanlarını işgâl eden kimse de câhildirbuyurmuştur. Bu ümmet yetmiş üç guruba ayrılacak,sultana düşmanlık eden yetmiş ikisi helâk olacak, onlarlabirlikte olan bir gurup da kurtulacaktır.İnsanların en hayırlısı hangisidir? diye sorulduğunda, sultan ve idârecidir cevabı verilmiştir. Onu şerve kötülük üzerine görsek de mi denilince de: Eğerhalife-i müslimin sâlih bir zât değilse ebdâlden, hayırlıbir zât olursa dünyânın kendisiyle ayakta durduğukutuplardandır buyurulmuştur. (Ravzu'l-ahyâr)Allahım, son sözümüzü: «Allah, Lâ ilâhe illâllah»,son duâmızı da «eni'l-hamdülillâhi rabbi'l-âlemîn» eyle!Âmin...
.
Bugün 574 ziyaretçi (1210 klik) kişi burdaydı!
Zikir ve Rabıtayı açıkça bildiren ayet!
Kategori: Manevi Meseleler
Araf suresi 177. ayeti kerime açıkça zikri ilahiye işaret etmektedir. Meşhur Elmalılı Hamdi Yazırın tefsirindeki dikkat çekici ifadelere bir göz atalım.
وَاذْكُر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ وَلاَ تَكُن مِّنَ الْغَافِلِينَ
Ve Rab'bini içinden yalvararak ve korkarak ve yüksek olmayan bir sesle sabahları ve akşamları zikret ve gâfillerden olma” (A’raf sh-177)
Resulüm ya Muhammed! Bunları söyle,
وَاذْكُر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ
ve nefsinde Rabbini zikret,
تَضَرُّعاً وَخِيفَةً
Bir tazarru ve yakarış ile ve bir nevi korku ile yani korkarak, çekinerek ve
yalvararak, yakararak, kalben ve fikren,
وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ
sesli olmayan bir söz ile, yani sırrî olanın biraz üstünde, yalnızca kendin
işitecek kadar, kırâet veya dua veyahut dil ile yapılan zikirlerden güzel
tefekküre engel olmayacak şekilde,
بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ
Sabahları ve akşamları, (işte böylece) içinden Rabbini zikretmeyi kendine vird et,
وَلاَ تَكُن مِّنَ الْغَافِلِينَ
ve gafillerden olma.. Kalbin, daima uyanık olsun ve Allah'ı zikretmeye
devam et.
ÖNEMLİ BİR İZAH
İnsan varlığında, Ruh ile bedenin çok tuhaf bir ilişkisi vardır ki, düşünce ile duygu, vicdan ile akıl insanın ruhsal varlığında bir bütünlük teşkil eder.
Bu ilişkide, şahsiyet bütünlüğü meydana gelir. (Sadeleştirilmiş Elmalılı tefsri.4-197) Bu birlik, Allah'ın birliğini tanımaya doğru açılan bir pencere durumundadır.
Bu ilişki sebebiyledir ki, ruhta meydana gelen bir etki bedene de etki eder ve bedende meydana gelen bir etkinin ruhta da bir takım sonuçları görülür. Bir misal olmak üzere, düşünülmelidir ki:
Ekşi bir şey hayal ettiğimiz zaman bile ağız sulanır. Bir faciayı anlatırken bile baş ağrısı, heyecan veya baygınlık meydana gelebilir. Ki, bunlar ruhtan bedene gelen etkinin göstergeleridir.
Aynı şekilde bedende meydana gelen bir takım yara ve hastalıkların acısı ruhta duyulur veya bedende tekrarlanan bir takım işlerin etkisiyle ruhta kuvvetli bir meleke meydana gelir. Ki, bunlar da bedenden ruha gelen etkinin izleridir. Böylece insanda güzel tefekküre engel olmayacak şekilde ve kendi kendisinin duyacağı kadar, diliyle zikir alışkanlığı yerleştiği zaman bu zikirden hayal âleminde bir eser meydana gelir. Ve bundan ruha bir nur yükselir, sonra bu nurlar ruhtan tekrar dile, dilden
hayale yansıyarak akıp gider. Karşılıklı aynalar gibi sürekli olarak birbirini takviye eder ve destekler. Bununsayısal artışına da sınır yoktur.Ve bu sonsuz denizin yüce ve kutsal makam ve mertebeleri nihayetsizdir.
Marifet yolculuğu işte bu sınırsız denizde, Hakk'ın rızasına doğru yürümek ve yol almaktır.
Bu yolculuğun yegane gemisi nefis yegane dümeni de Allah'ı zikirdir.
Tam gaflet mutlak tehlikedir. Bir anlık gaflet bile, bir tehlike ihtimalini içerir.
(Sadeleştirilmiş Elmalılı tefsri.4-198)
.
Zamanın sahibi nasıl bulunur?
Kategori: Manevi Meseleler
Ahirette herkesin kendi imamı ile çağırlacağı bir hakikattir. Tasavvuf yolu ile Seyri sülükte manevi kariyer elde etmek isteyen bir müridin ilk ve enn önemli işi manen kendisine irşad vazifesiverilmiş zatı bulabilmektir.
“Ey iman edenler! Allahtan korkun ve ona yaklaşıp vasıl olmak için vesile arayın…”(s. Maide 35) ayeti kerimesi ; “Kim ki zamanın sahibini bilmeden ölürse cahiliyet üzerine ölmüştür”hadisi şerifi ve “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” gibi bir çok nass ve delaleti nass, mürşid-i kamile temessükün elzemliğinden bahsetmektedir. Ayette geçen vesileden muradı Fahreddini Razi Hazretleri tefsirinde, “mürşidi kamil” olarak ifade etmiştir. Emr-i ilahi olan bu muazzam devlete müracat etmek akıllı bir müminin ilk yapacağı iştir. Yavuz Sultan Selim hazretlerinin de dediği gibi Cihana (dünyaya) sahip olmak kuru bir kavgadan ibaretmiş, bir mürşidi kamile bent olmak(onun müridi olmak onun terbiyesi altında yetişerek nefsini tezkiye etmek ) her şeyden evla imiş.Bu mukayese ve bent olmak aklın tartıp anlayacağı bir şey değildir.Akıl ne kadar zorlarsa zorlasın müritlik mürşitlik rabıta tasavvuf vs. kavramların özünü tartamaz.Başka bir ifade ile maneviyat aklın bittiği yerde başlar.Bu ifadelerle kalbimizi tenevvür ederek gönlümüzü neş’elendirdikten sonra ibtida-i kelam yapalım;
Yukarıdaki uyarılar hak olunca şer’i emirleri kusursuz bir şekilde yerine getiren her müminin yapmakla yükümlü olduğu husus, zamanın sahibinin emrinde hareket ederek ona mürid olarak nefsini tezkiye etmektir. Fakat hikmet-i ilahidir ki; zamanın sahibi ve mürşidi kamil olan zatları bulmak herkese nasip olmamaktadır. Hatta bir kimseye nasip olmayınca demir ayakkabı giyerek ve Nuh a.s. kadar yaşayarak bu zatı bulmak için gayret sarfetse bile onu emeline ulaştıramaz. Fakat nasip derken tesadüfen bulunması, ya da şansa bağlı olmak anlamında düşünülmemelidir. Bu kapıya adım atan her mürid bunu ya akıttığı göz yaşı ırmaklarına ya bir hayır duaya ya ecdadına ya da başka Rıza-i İlahiyi celb eden durumlara borçludur. Madem ki nasip işi, o halde nasibim varsa zaten ulaşırım o zata diye kenarda oturmakta çok yanlış bir harekettir. Zira o uğurda gayret sarf etmek bile ne yüce bir saadettir. Asıl nasipsizlik hiç umursamadan bu zatları arama peşinde olmayan tembel ve cahillerdir.
Her şeyin sahtesi olduğu gibi bu yüce zatları da taklit edip halkı kandıranların olduğu da unutulmamalı ve bu zatların alametlerini çok iyi bilerek hakikisi sahtesinden ayırt edilmelidir. Bu zatlar kimlerdir? Efradını câmî ağyarını mani şekilde nasıl izah edilmelidir?
Zamanın sahibi, aynı zamanda mürşid-i kamillerdir. Malum olduğu gibi Peygamberler hidayeti beşer ile vazifeli olup bu makam kesb ile yani gayretle elde edilen bir makam değildir.Hazreti ın tensibi ve takdiri ile ezelden muayyendir. Hatem-ül Enbiya olan Efendimiz s.a.v’den sonra yüzyıllar geçeceği ve bunun neticesinde de insanların dinden soğuyacakları göz önünde bulundurulduğu zaman, insanları İslamiyet’e tekrar ısındırmak ve zayıflayan dini celili İslamı kıyamete kadar canlı tutacak müceddidler, Peygamber varisleri, zamanın sahipleri, mürşidi kamiller geleceği haber verilmektedir. Bu makam da kesbi değil vehbidir.Yani bu makamlarda ezelden belirli olup çalışmakla gayretle binlerce kitap yazmakla, gece gündüz ibadet etmekle, zikirle, ulaşılacak makam değildir.Mürşidi kamillerdeki ezelden muayyenlik evsafı, kesbi sonucu velayet yolunda mesafe kat eden evliyaullah ile Mürşid-i kamilleri birbirinden ayırır.Yani mürşidi kamillik ezelden belirli olup kişinin kendi isteği ile ulaşacağı makam değilken evliyalık makamı ise kişinin kendi gayreti ile elde edeceği bir makamdır.
Mesela İmam-ı Gazali hazretleri iman hakikatleri ile ilgili başta olmak üzere yüzlerce mevzuda harika eserleri olmasına rağmen, unutulması mümkün olmayan gönül sultanlarımızın başında olmasına rağmen, bütün ilimleri yutmasına rağmen, tüm bunlar mürşid-i kamil olması için yeterli olmamış ve hiç bir zaman da böyle iddiada bulunmamıştır.Hiç bir zaman ben şu kadar kitap yazdım o halde ben müceddidim dememiştir. Hatta o müstesna zatları ve müntesiplerini övgü için, velilik ve velayet sırları hakkında “el munkızu mineddalal” isimli eserinde şu izahatı yapmaktadır:
“Zahiri ilimleri bırakıp, çalışma ve gayretimi tasavvuf üzerine verdim.Yakinen anladım ki, hak yolunda olanlar ancak tasavvuf erbabı olan sofilerdir.Onların iç alemleri (kalpleri ), yolları ve ahlakları en güzel şekildedir.Eğer akıl, ilim ve hikmet sahipleri bir araya toplanıpda sofilerin tarikatini değiştirip ondan daha yüksek ve daha güzel bir yol bulalım diye birleşseler, mümkün değil bulamazlar.” Hatta tasavvufa sonradan da olsa girmesi neticesinde geçmiş hayatı ile ilgili şu itirafları yapmıştır. “Anladım ki hakiki kurtuluş Rasülüllah’ın ruh ceryanına bağlanmaktan ibaretmiş.Gerisi (binlerce kitap yazmak vs.) hayal ve vehimden ibaret.”Aynı şekilde amelde mezhep İmamımız İmam-ı Azam hazretleri de mezhep kurmak kadar maddi ve ledünni ilme mazhar olmasına rağmen “(tasavvufa girdiğim) son iki senem de olmasaydı helak olmuştum” diyerek mürşid-i kamillik makamının müstesnalığını ifade etmişlerdir.
Nasıl ki Peygamberler günah işlemekten masumdurlar, bu zatlarda mahfuzdurlar.Bu zatlar o kadar geniş yetkilere sahiptirler ki hadisi şeriflerde de zikredildiği gibi yağmur onlar sebebi ile yağar, yardım olunanlar onlar sebebi ile yardım olunur hatta yeryüzü onlar sayesinde ayakta durur.Yeryüzünün gerçek çivileridir, harcının demirleridir en yüksek tepeleridir.Mektubat-ı Rabbanide de buyrulduğu gibi; Onların irşadının ve hidayetinin nurları bütün dünyaya yayılır. Yer küresinin ortasından ta arşa kadar herkese; rüşd hidayet iman ve marifet onların yoluyla gelir.
Bu mübarek zatlar her devirde mutlaka bulunurlar.Sayıları bir, iki en fazla 3 tür.Veliliğin en üst derecesindeki bu zatlara kutbul aktab, gavsül azam ve kutbul üla denir.Bunların en büyüğü de kutb-ul aktabtır.İşte bu zat Peygamber efendimizin tam varisidir.Peygamberimizin tam varisive her biri tasavvuf müntesibi olan bu zatlar bölük bölük parça parça değil bir bütün halinde Hz Ebubekr r.a. dan itibaren kopmadan, tasarrufu sona eren diğerine görevini devrederek bir silsile halinde aynı meşrebten ve aynı menbağdan feyizlenerek, aynı doğrultuda aynı metodlarla görevlerini devam ettirmişlerdir.İşte bu tasarruf sahibi zatlara silsile-i sadat (seyyidler zinciri) denmektedir.Kendi aralarında derece olan bu zatların en alt derecesindeki makamda olan birisiyle bu silsileden olmayan en büyük evliyanın arasında bile mukayese edilemeyecek kadar fark olduğu büyüklerimizden haber verilmektedir.Bulundukları zaman içerisinde tasarruf sahibi olan bu mürşidi kamiller, silsilei sadatın bu müstesna şahsiyetleri, tam varis olmaları hasebiyle zamanlarının sahibidirler.
Tasavvuf hakkında bilgisi olmasına rağmen, o balı anlatmasına rağmen tatmamış, hem hal olmamış, bir mürşidi kamil olarak etrafına feyiz ve nur dağıtma yetkisi kendisine verilmemiş, ya da tasavvuf ehli olsa da sadece bir mürid olarak bu müessesede yer almış,bu silsilei saadatın devamı şeklinde olarak kendisinden önceki mürşid-i kamilden emaneti teslim almamış, zamanında yapmış olduğu hatalara her ne kadar tövbe etse de “o mürşidi kamiller ki günah işlemekten mahfuzdurlar” kaidesine uymayan bir evliyaya; gösterdiği birkaç keramet ve yazdığı etkileyici kitaplardan esinlenerek; “-bu kadar muhteşem bir zat ancak zamanın sahibidir.” diye sadece aklı kullanarak yorum yapmak, o zata olan bir saygısızlık ve aynı zamanda akılla anlaşılamayacak olan tasavvuf müessesine, zamanın gerçek sahibine, hakiki mürşide, kendisine bu asrın veraset-i tammesi verilmiş zata karşı olan bir nasipsizliktir.Çünkü ilim erbabı bir zat bilir ki; denizde yürümek, hava da uçmak, kılık değiştirmek, binlerce kitabı kısa zamanda ezberlemek, zamanındaki alimlerin hepsini mağlup etmek gibi kerameti evliyalar bu manevi yolda çok basit ve oyuncak mesabesindeki hallerdir.İmam-ı Rabbani Hazretlerinin de mektubatta ifade ettiği gibi, bu kerametlere kendisini kaptırmak tıfılların işidir.Asıl keramet müminlerin kalbine nuru ilahiyi tutuşturabilmek ve akıtabilmektir.
O halde; zamanın sahibine kavuşma yolunda olan bir mümin, her zaman bu nimete mazhar olabilmek için bol bol dua ve iltica etmeli ve Cenab-ı Allaha yalvarmalıdır. Abdülkadir Geylani (k.s.) Hazretleri bir sohbetinde dinleyenlerine şöyle der;
“Salih zatların peşine takıl.Kimin Salih kimin münafık olduğunu bilemediğin için gece kalk; iki rekat namaz kıl ve ardından şöyle dua et:
- Ya Rabbi! Bana Salih kullarını göster.Beni sana getirecek klavuzu göster.Gözümü sana yakınlık nuru ile nurlandırarak mükemmelleştir.Bana başkalarının gördüklerini anlatan değil, bizzat gördüklerini haber verecek bir klavuzu bildir.” Bu tür halis muhlis bir niyetle, zamanın sahibi zata bağlanıyorum niyetiyle başka birisine intisap etse bile bir kişi, zamanının sahibinden feyz alacağını İmam-ı Rabbani hz’leri Mektubatında haber vermektedir.Yeter ki tasarruf sahibi zat incitilmesin.Beyazid-i Bestami hazretlerinin de söylediği gibi “Hakikat yolu aramakla bulunmaz ama bulanlarda arayanlardır” sözünü de unutmayarak bu aşkından şevkinden hiçbir zaman sapmamalıdır.Ne mutlu tasarruf sahibi zatı bulup o devletten istifade edenlere, müjdeler olsun Peygamberimizin sünnetinden zerre miktarı sapmadan İslamı yaşayabilenlere....
Miftahulkuluub / incemeseleler.com edit
Timur imanlı mı gitti?
Kategori: Manevi Meseleler
Tarih kitaplarında Osmanlı Devletinin Sultanı Yıldırım Beyazıt ile Ankara Savaşında karşılaşan iki müslüman devletinin savaştığı bu savaşta galibiyet elde eden Timur, son nefesinde imanına etki eden hareketi ne idi? İmam-ı Rabbani hazretleri mektubatında bakın nasıl ifade ediyor?
Duyduğuma göre, bir gün merhum Emir Timur Buhara sokaklarının birinden geçiyormuş. Hace Nakşibend Hanigahı dervişleri Hace Hanigahımn sergilerini silkeliyorlarmış. Emir, İslâmî neş'esinin güzelliğinden olacak; orada durup Hanigahtan gelen tozları kendisi için anber bilmiştir.
Ta ki: Dervişlerin feyiz bereketlerine nail ola..
İhtimal ki o: Bu tavazu ve bu inkisar ile son nefesini iyi bitirmiştir. Nitekim, Hace Nakşibend Hz. nin şöyle dediği nakledilmiştir:
Timur imân sahibi olarak öldü..
(405. mektup)
Bizim bu kıssadan anladığımız, bir kişi, zamanın mürşidi kamiline hususi olarak tabi olmasa bile, hayatının herhangi bir safhasında ona ya da onun evlatlarına, müridlerine.. karşı yapmış olduğu bir iyilik, sempati, yardım gibi hüsni niyetli ameller, son nefeste imanlı gitmeye vesile olmaktadır.
O halde böyle zatlara tabi olan kimselere özellikle şu ahir zamanda bazı sorumluluklar düşmektedir. Bir kimseyi alıp tamamen ihya etmek her insana nasip olacak bir mazhariyyet değil. Ama en azından insanlara böyle zatlardan haberdar ederek, kalplerinde :"Allah razı olsun, ne yüce bir insanmış.." şeklinde bir sempati oluşturması bile kurtarılan bir kütük mesabesinde olabilmektedir.
Rabbim cümlemize hakiki varislerinin sevgisini kazandıracak ameller nasip eylesin ! (Amin )
Batuhan Alkan / incemeseleler.com editörü
Hatim duası ve cümle manalı tercümesi
Kategori: Manevi Meseleler
Hatim duasının arapçası ve cümle cümle manalı açıklaması
اَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ اْلعاَلَمينَ
Hamd âlemlerin Rabbi Allahü Teâlâ'ya mahsustur.
وَالصَّلوةُ وَالسٍّلاَمُ عَلى سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَعَلى الِه وَصَحْبِه اَجْمَعينَ
Salat[1] ve Selam[2] Efendimiz Hz. Muhammed S.A.V.e onun Al ve Ashabının cümlesine olsun
وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْلَناَ واَرْحَمْناَ اَنْتَ مَوْليناَ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمينَ
Bizi affet, bizi bağışla bize merhamet eyle Sen Mevlâ'mızsın ve sen erhamürrahiminsin.
اَنْتَ مَوْليناَ وَاَنْتَ اَكْرَم ُاْلاَكْرَمينَ
Sen Mevlâ'mızsın ve sen ikram edenlerin en fazla ikram edenisin.
اَنْتَ مَوْليناَ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمينَ
Sen Mevlâ'mızsın ve sen erhamürrahiminsin.
اَنْتَ مَوْليناَ فاَنْصُرْناَ عَلىَ الْقَوْمِ الْكاَفِرينَ *
Sen Mevlâ'mızsın Kafirler topluluğu üzerine bize yardım eyle!.
اَللّهُمَّ اِنَّا نَسْئَلُكَ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِكَ
Allah'ım Biz senin indi mâneviyenden bir rahmet istiyoruz,
تَهْدى بِهَا رَوْعَنَا
Ki, o rahmet sebebiyle kalplerimize hidayet ver.
وَتَلُمُّ بِهَا شَعَثَنَا
O rahmetle dağınıklığımızı toparla,
وَتَجْمَعُ بِهَا شَمْلَنَا
Onunla tefrikamızı (dağınıklığımızı) birleştir.
وَتَشْفى بِهَا مَرْضينَا
O rahmetle hastalarımıza şifa ihsan eyle
وَتُزَكّى بِهَا اَعْمَالَنَا
O rahmetle amellerimizi (riya ve süm'adan) tezkiye et, temizle,
وَتُلْهِمُنَا بِهَا رُشْدَنَا
O rahmetle (feyiz yoluyla) kalplerimizin rüşte ermesini ilham eyle.
يَا جَامِعَ النَّاسِ اَللّهُمَّ اجْمَعْ اُمَّةَ مُحَمَّدٍ عَلى نوُرِ هِدَايَتِكَ
Ey İnsanları toplayan (Allah'ım) Ümmeti Muhammedi hidayet nurun üzere cem eyle topla,
يَا جَامِعَ النَّاسِ اَللّهُمَّ اجْمَعْ اَوْلاَدَ اُمَّةِ مُحَمَّدٍ اِلىَ نوُرِ هِدَايَتِكَ *
Ey İnsanları toplayan! Ümmeti Muhammed'in evlâdını hidâyet nuruna topla,
اَللّهُمَّ اِنَّا نَسْئَلُكَ
Allah'ım biz senden istiyoruz
بِصَمَدَانِيَّتِكَ وَبِوَحْدَانِيَّتِكَ وَبِفَرْدَانِيَّتِكَ وَبِعِزَّتِكَ الْبَاهِرَةِ وَبِرَحْمَتِكَ الْوَاسِعَةِ
Samadaniyetin[3] vahdaniyetin[4] ferdaniyetin[5] izzeti bahiren (açık izzet ve galeben) ve geniş rahmetin hürmetine,
اَنْ تَجْعَلَ لَنَا نوُرًا فى مَسَامِعِنَا
Kulaklarımıza nur vermeni (ki onunla hakkı işitip ona tabi olalım).
وَنوُرًا فىاَعْيُنِنَا
Gözlerimize nur vermeni (ki onunla hakkı görüp tabi olalım).
وَنوُرًا فى اَجْدَاثِنَا
Kabirlerimize nur vermeni (ki o nur sebebiyle kabrin zulmetinden kurtulalım).
وَنوُرًا فى قُلُوبِنَا
Kalplerimize nur vermeni (ki onunla sadrımız açılıp her halimizde basiret ve tefekkür üzere olalım).
اَللّهُمَّ آتِناَ نِعْمَةً ظَاهِرَةً وَنِعْمَةً بَاطِنَةً يَاقَوِىُّ يَادَائِمْ يَا حَىُّ يَا بَاقِى
Allah'ım bize zahiri ve Batıni nimet ihsan eyle[6] Ey Kavî, dâim, Hay ve Bâki[7] olan Allah'ım
حَسْبُنَا اللهُ لِدينِنَا
Dinimiz(i mahafaza) için Allah bize kafidir.
حَسْبُنَا اللهُ لِدُنْيَانَا
(Maişetimizi temin ettiğimiz) dünyamız için bize Allah kafidir.
حَسْبُنَا اللهُ الْكَرِيمُ لِمَا اَهَمَّنَا
Bizim için mühim olan her işimizde keremi bol olan Allah bize yeter.
حَسْبُنَا اللهُ الْحَليمُ الْقَوِىُّ لِمَنْ بَغى عَلَيْنَا
Halim[8] ve Kavi[9] olan Allahü Teâlâ, bize karşı azgınlık ve zulüm edenler için kafidir.
حَسْبُنَا اللهُ الشَّديدُ لِمَنْ كَادَنَا بِسُوءٍ
Bize kötülük kastedenlere karşı şiddetle mukabele eden Allah bize kafidir
حَسْبُنَا اللهُ الرَّحيمُ عِنْدَ السَّامِ
Ölüm anında rahim olan Allah'ımız bize kafidir.
حَسْبُنَا اللهُ الرَّؤُفُ عِنْدَ الْمَسْئَلَةِ فِى الْجَدَثِ
Rauf: Çok şefkatli, merhameti bol olan Allah kabirdeki sual ânında bize yeter
حَسْبُنَا اللهُ اللَّطيفُ عِنْدَ الْميزَانِ
Latif olan (İncelik gösteren, sezilmez yollardan nimetler veren, en ince işlerin içini bilen) Allah mizanda, bize kafidir
حَسْبُنَا اللهُ الْقَديرُ عِنْدَ الصِّرَاطِ
Kudret (Her şeye gücü yeten), ve azamet sahibi Allah Sırat'ta bize kafidir.
حَسْبِىَ الله ُلاَ اِلهَ اِلاَّهُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظيمْ
Bana Allah kafidir, O'ndan başka ilah yoktur; ben O'na tevekkül ettim. O büyük Arş'ın da Rabbidir
يَا رَحْمنَ الدُّنْيَا وَيَا رَحيمَ اْلآخِرَةِ
Ey dünyada inanan ve inanmayan bütün mahlûkâta iyilik ve ihsanda bulunan, ahirette ise yalnız inananlara lütuf ve ihsan eden…
وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْلَناَ واَرْحَمْناَ اَنْتَ مَوْليناَ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمينَ *
Bizi affet, bizi bağışla bize merhamet eyle Sen Mevlâ'mızsın ve erhamürrahiminsin.
اَللّهُمَّ اجْعَلْ هذَالْخَتْمَ الشَّريفَ وَالْفَاتِحَةَ الشَّريفَةَ وَاْلاِخْلَاصَ الشَّريفَه وَالصَّلَوَاتِ الشَّريفَةَ اَوَّلاً هَدِيَّةً وَاصِلَةً اِلى رُوحِ نَبِىِّ الرَّحْمَةِ
Allah'ım Bu okunan hatmi şerif, fatiha-i şerife ihlas-ı şerif ve salavat-ı şerife(den hasıl olan sevab)ı evvela rahmet peygamberinin ruhuna vasıl bir hediye kıl.
وَاِلى اَرْوَاحِ اَهْلِ بَيْتِه وَآلِه وَاَزْوَاجِه وَاَصْحَابِه رِضْوَانُ اللهِ تَعَالى عَلَيْهِمْ اَجْمَعينَ
Ve Ehl-i Beyt'inin, âlinin, ezvacının-i ve ashabının Allah hepsinden razı olsun ruhlarına,
وَ اِلى اَرْوَاحِ جَميعِ اْلاَنْبِيآءِ وَاْلمُرْسَلينَ
Ve bütün enbiya ve mürselinin ruhlarına[10],
وَاِلى اَرْوَاحِ جَميعِ سَادَاتِنَاالْكَرامِ رِضْوَانُ اللهِ تَعَالى عَلَيْهِمْ اَجْمَعينَ
Silsile-i Sâdât-ı Kiramımızın «Allah hepsinden razı olsun» ruhlarına,
وَاِلى رُوحِ اُسْتَاذِنَا قَدَّسَ الله ُسِرَّهُ الْعَزيزَ *
Ve Hazreti Üstazımızın (Allah sırrını takdis eylesin) ruhuna vasıl hediye kıl...
اَللّهُمَّ اجْعَلْ هذاَ جُزْءًا مِنْ جُزْءِ صَدَقَاتِ نَبِيِّكَ صَلَّى الله ُعَلَيْهِ وَسَلَّمَ
Allah'ım bunu, Nebiyyin (Muhammed Mustafa S.A.V.)in sadakalarından bir cüz kıl.
اَللّهُمَّ اجْعَلْ هذاَ جُزْءًا مِنْ جُزْءِ هَدِيَّاتِ الَّنبِىِّ صَلَّى الله ُعَلَيْهِ وَسَلَّمَ
Allah'ım bunu Nebiyyin (Muhammed Mustafa S.A.V.(in hediyyelerden bir cüz kıl.
اِلى اَرْوَاحِنَا اِلى مَقَامِ اَرْوَاحِنَا وَاِلى اَرْوَاحِ ابَائِنَا وَاُمَّهَاتِنَا وَاَقْرِبَائِنَا وَتَعَلُّقَاتِنَا
(Bu sadaka ve hediyeleri) ruhlarımıza, ruhlarımızın makamına, babalarımızın, annelerimizin ve akraba-i taallukatımızın ruhlarına vâsıl eyle…
خَاصَّةًاِلى هِدَايَةِ اُمَّةِ مُحَمَّدِ خَاصَّةًاِلى هِدَايَةِ اَوْلاَدِ اُمَّةِ مُحَمَّدٍ.
Ve bilhassa ümmet-i Muhammed'in hidayetine ve ümmeti Muhammed'in evlâdının hidâyetine vesile kıl!
اَللّهُمَّ انْصُرْ مَنْ نَصَر َالدّينَ وَاخْذُلْ مَنْ خَذَلَ الْمُسْلِمينَ.
Allah'ım Dine yardım edene Sen de yardım et, Müslümanları rüsvâ etmek isteyenleri perişan eyle!
اَللّهُمَّ مُنْزِلَ الْكِتَابِ سَريعَ الْحِسَابِ اِهْزِمِ اْلاَحْزَابِ
Ey kitap indiren, hesabı seri gören Allah'ım, Ahzabı (Ahzab «Hendek» harbindeki düşman askerlerini) hezimete uğrat!...
اَللّهُمَّ اهْزِمْهُمْ وَانْصُرْنَا عَلَيْهِمْ وَزَلْزِلْهُمْ
Allah'ım onları hezimete uğrat ve onlara karşı bize yardım et, onları ağır sarsıntıya uğrat!
اَللّهُمَّ يَا مُجِيبَ الْمُضْطَرّينَ وَيَا صَريخَ الْمَكْرُوبينَ
Ey çaresizlerin duasını kabul ve ey darda kalanlara imdat eden Allah'ım,
اِكْشِفْ عَنَّا هَمَّنَا وَ غَمَّنَا وَ كُرْبَتَنَا فَاِنَّكَ تَرى مَا نَزَلَ بِنَا وَبِالْمُؤْمِنينَ جَميعًا
Bizden Hemmimizi (üzüntümüzü-hüznümüzü) gamımızı kürbetimizi (sıkıntılarımızı) kaldır. Zira bizin ve bütün müminlerin başına gelenleri görüyorsun.
اَللّهُمَّ اسْترُْ عَوْرَاتِنَا وَآمينَ رَوْعَاتِنَا يَا اَكْرَمَ اْلاَكْرَمينَ وَيَا اَرْحَمَ الرَّاحِمينَ
Ey Ekremülekramin ve ey erhamürrahimin olan Allah'ım ayıplarımızı (utanılacak suçlarımızı) ört ve korktuklarımızdan emin eyle!.
بِحَقِّ اسْمِكَ الْعَظيمِ اْلاَ عْظَمِ
İsmi azim-i a'zamın hakkı için
وَبِمَعَاقِدِ الْعِزِّ مِنْ عَرْشِكَ
Arş'ındaki aziz (şerefli) akit (sözleşme)ler hakkı için
وَمُنْتَهَى الرَّحْمَةِ مِنْ كِتَابِكَ
Kitabındaki sonsuz rahmet hakkı için
وَمُنْتَهَى الْفَضْلِ فى نَبِيِّكَ الرَّحْمَةِ
Rahmet peygamberindeki sonsuz fazilet hakkı için
{ وَمُنْتَهَى الْفَضْلِ فى شَهْرِرَمَضَانَ وَمُنْتَهَى الْفَضْلِ فى لَيْلَةِ الْقَدْرِ وَمُنْتَهَى الْفَضْلِ فى نوُرِ لَيْلَةِ الْقَدْرِ}
Ramazanı şerifteki sonsuz fazilet, kadir gecesindeki nihayetsiz fazilet (ziyafet) ve kadir gecesinin nurundaki sonsuz lütuf ve ihsanlar hakkı için…
يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمينَ وَيَا اَكْرَمَ اْلاَكْرَمينَ.
Ey ikram edenlerin en fazla ikram edeni ve merhametlilerin en merhametlisi
اَللّهُمَّ صَلِّ عَلى سَيِّدِنَا وَنَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ فِى اْلاَوَّلينَ
Allah'ım Efendimiz ve peygamberimiz Hz Muhammed üzerine Evvelînde salat eyle.
وَصَلِّ عَلى سَيِّدِنَا وَنَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ فِىاْلآخِرينَ
Efendimiz ve peygamberimiz H. Muhammed üzerine âhirînde salat eyle
وَصَلِّ عَلى سَيِّدِنَا وَنَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ فِىاْلمَلاَءِاْلاَعْلى اِلى يَوْمِ الدّينِ
Efendimiz ve peygamberimiz üzerine kıyamet gününe kadar mele-i a'lâ'da (en hayırlı topluluklarda) salat eyle
وَصَلِّ عَلى سَيِّدِنَا وَنَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ فِىكُلِّ وَقْتٍ وَحينٍ
Efendimiz ve peygamberimiz üzerine her vakit ve her an salat (rahmet) eyle..
وَصَلِّ عَلى جَميعِ اْلاَنْبِيآءِ وَاْلمُرْسَلينَ وَعَلى مَلئِكَتِكَ اْلمُقَرَّبينَ وَعَلى عِبَادِكَ الصَّالحِينَ وَعَلى اَهْلِ طَاعَتِكَ اَجْمَعينَ
Tüm enbiya ve Mürselin üzerine, Mukarreb meleklerin üzerine ve tüm senin taatin üzere olanlara da salat eyle…
وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَاحْشُرْنَا مَعَهُمْ بمَِغْفِرَتِكَ وَبِرَحمْتَِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحمِينَ
Bizi mağfiret buyur bize rahmet eyle ve bizi rahmetin ve mağfiretinle onlarla beraber haşreyle. Ey merhametlilerin en merhametlisi…
وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَاحْشُرْنَا مَعَهُمْ بمَِغْفِرَتِكَ وَبِرَحمْتَِكَ وَبِفَضْلِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحمِينَ
Bizi mağfiret buyur bize rahmet eyle ve bizi rahmetin ve mağfiretin ve fazlı kereminle onlarla beraber haşreyle. Ey merhametlilerin en merhametlisi…
اِنَّكَ عَلى كُلِّ شَئٍْ قَديرٌ وَسَلاَمٌ عَلىَ الْمُرْسَلينَ وَاْلحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَاَلمينَ*
Muhakkak sen her şeye kadirsin. Selam Mürsel (kendisine kitap gönderiler peygamber)lerin üzerine olsun. Hamd âlemlerin rabbine mahsustur..
***
[1] Salat Allah'tan rahmet, meleklerden istiğfar müminlerden dua demektir,
[2] Selam Dünya ve âheret selameti
[3] Samed: Her şey ona muhtaç , o hiçbir şeye muhtaç değil
[4] Vahdaniyet: Benzeri olmayan tek; Zat ve sıfatında bir
[5] Ferdaniyet: Vahdaniyetle aynı manada; atfı tefsir
[6] Zahiri nimet: Rızık vb. Batıni nimet bilmediğimiz veya sonu sena olan nimetler.
[7] Kavi: Çok kuvvetli, Daim: Evveli ve sonu olmayan ezeli ve ebedi,
Hay: Hayat sahibi diri, ve her şeyi ayakta tutan
Baki: sonu olmayan
[8] Halim: Yarattıklarına yumuşak davranan Mukadder vakti gelmeden evvel asinin azabı için mühlet veren veya ilerde islah olur diye azabını tehir eden
[9] Kavi: Çok kuvvetli, Düşmanlarından intikam almağa gücü yeten…
[10] Nebi: Kendisine kitap gelmeyen kendinden evvelki peygambere gelen kitapla amel eden peygamber Mürsel: Kendisine kitap verilen peygamber
Hatimlerde okunan ayet ve münacatlardaki adetlerin hikmeti
Kategori: Manevi Meseleler
Hatmi Haceganlarda okunan ihlası şeriflerin salavatı şeriflerin fatihai şeriflerin istiğfarı şeriflerin belirli sayıda olmasının hikmetini Hulasat-üt tasavvuf isimli eserinde Muhammed Fevzi İbni M. Şerif Batûmî hazretleri zikretmiş. Buyrun.. İSTİĞFAR OKUMANIN HİKMETİ:
Ebu Said Muhammed Hadimi Rh.A.: “Evvelinde istiğfar okumak; günâhlardan temizlenmek, havatırı def etmek ve رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ يُمَتِّعْكُم مَّتَاعًا حَسَنًا إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى وَأَنِ اسْتَغْفِرُواْ
”Rabbinizden mağfiret isteyin (ki günâhlarınızı örtsün.) Sonra ona tevbe edin, (günâhlarınıza pişman olup O'nun yoluna dönün ki,) sizi tâyin ve takdir edilmiş bir müddete kadar, güzel ni'metlerinden faydalandırsın (S.Hud3) ayeti celilesine ve “Her derdin bir dermanı var, günâh dertlerinin dermanı da istiğfardır.” Hadis-i şerifine imtisal içindir” demiş.
7 FATİHA-İ ŞERİFE OKUMANIN HİKMETİ:
Fâtiha-i Şerifenin yedi okunması, Bu sure-i celile Kur’n-ı Kerimin başı ve seb’ul mesani (iki defa inen yedi âyet) olduğundan ve kütüb-ü münzelenin yedi defa sevabına nail olmak içindir.
Hadis-i Şerif: “Kim Fatiha’yı okursa Tevrat, Zebur, İncil, Furkan ve İdris A.S.’a İbrahim A.S.’a indirilen kitap ve sahifeleri yedi defa okumuş gibi sevap alır. Fatiha-i şerife’nin her harfine bir derece verilir. Her derece yer ile gök arası kadardır.” Ubey bin Keab R.A.
Fatiha-i Şerife’yi hatmin evvelinde sağdan, sonunda soldan yedişer kişi okur. Fatiha-i Şerife’nin nûru bütün hatim halkasını ihatâ etsin için sağdan ve soldan okunur.
100 SALAVAT OKUMANIN HİKMETİ
100 Salevat okumak, Kelime-i Tevhid ile birlikte 100 olan AllahüTeâlâ’nın isimlerine muvafık olduğundandır. Dereceleri itibariyle mevcüdatın hakikatları da 100 dür. Ayrıca hatme salevatla başlamak için okunur. Hadis-i Şerifte buyruluyor: “ Bana günde 100 salevatı şerife getirenin Allahü Teâlâ 30’u dünyada 70’i âhirette olmak üzere 100 hacetini kazâ eder.” (İbni Münde, Cabir R.A. den rivâyet etmiştir. )
Hatmin sonuda 100 salevat okumak, Nebî S.A.V. ’in mübarek ismi şeriflerine muvafakat ve hatmin iki salevat-ı şerife arasında olsun içindir.
1000 İHLASI ŞERİF OKUMANIN HİKMETİ
1000 ihlas-ı Şerif okumak, Allahü Teâlâ’nın 100 ismine muvafakattır. İhlas-ı Şerif’in fazileti, Fatih-i Şerifenin fazileti gibi sayalamıyacak kadar çoktur.
Hadis-i Şerif: “Kim 1000 defa ihlas suresini okursa, nefsini Allahü Teâlâ’dan satın almış ve Allah’ın has kullarından olmuştur.” (Enes R.A. den İbni Neccar rivâyet etmiştir.)
Hadis-i Şerif: “Cebrâil A.S. bana hoş surette müjde ile geldi de: «Yâ Muhammed, Allahü Teâlâ sana selam buyurdu ki, Her şeyin bir nesebi var, benim nesebim de ihlas suresidir. Ümmetinden her kim bu sûreyi bin defa okur da bana gelirse (hayatta iken okursa) sancağımı ona verir, Arşımda ikâmet ettirir ve azaba müstehak olan 70 kişiye şefaat ettiririm. “Her nefis ölümü tadacak” (Ali imran 185 - Enbiyâ 35 - Ankebût 57) emrim olmasaydı o kulumun ruhunu kabzetmezdim. ” (İbni Neccar Enes R.A. den nakletti.)
Hadis-i Şerif: “Kim namaz abdesti gibi abdest aldıktan sonra, “Kul hüvallahü Ahad . ”suresini Fatiha ile başlayarak, yüz defa okursa, Allahü Teâlâ Her harfi için on sevap yazar, on günâhını siler, on derece yükseltir. Cennette ona yüz saray bina eder ve Kur’an-ı Kerim’i 33 defa okumuş gibi olur ve şirkten uzaklaştırır, melekleri toplar, şeytanları kaçırır ve Allahü Teâlâ ona nazar edinceye kadar Rabbini unutmaz. Cenâb-ı Hak ona nazar edince de azap etmez.” (İbni Adiyy ve Beyhaki Enes R.A.’den rivâyet etmişler.)
Sonunda Aşr-ı Şerif okumak, hatmi şerif-i Kur’an-ı Kerim’le bağlamak ve teberrük içindir.
Duadan maksat, amellerin kabul ve hacetlerin kazasıyla umûmî ve hususi bela ve musibetlerin def ve izalesidir.
incemeseleler.com
.
Diğer cemaatlere bakış açımız nasıl olmalı?
Kategori: Manevi Meseleler
Her şeyin sahtesinin olduğu şu günümüz dünyasında maneviyattada sahte mürşidlik ya da ehil olmadığı halde sahte büyüklük gösterenlere bakış açımızın nasıl olması gerektiğini kendi yaşamından örneklerle ifade etmiş.
Üniversiteye gelene kadar dini ve tasavvufi dünyayı kendi içimde yaşamaktaydım. İtikadi anlamda anlatılan her şeyi şeksiz şüphesiz kabul ediyor, huzurlu bir hayat sürdürüyordum. Zaten sistemin getirdiği gereksinim de bunu icap ettiriyordu. Okulun en tenha yerinde masumane bir şekilde kılınan namazı bile magazin malzemesi yapan bir sistemden ne beklenebilirdi?
Ama üniversite dünyası her yönüyle özgürlükler alemi olarak karşımıza çıktığı için hayata ve insanlara bakış açısı da çok değişiyor insanın.Oradaki atmosfer sanki dünyanın özeti gibiydi.Yemekhane koridorlarında sosyalistlerinin afişlerinin olmadığı bir güne rastlamaz idik. Anfiye ders dinlemeye giderken önümüzde 100 kişilik bir grubun "Kahrolsun faşizm!" tempolarıyla yaptıkları eylemler günlük duyduğumuz rütin sesler arasındaydı. Ahlaksızlık örneklerine ise isterseniz hiç girmeyelim.
Böyle bir ortamda da dini gruplar inanılmaz gizli çalışma içindeydi. Hatta üniversiteye kaydolurken saatlerce yanımda durup bana ilgi alaka gösteren birisinin, muallakta, sahipsiz bir insan olmadığımı anlayınca benimle ilgilenmekten vazgeçtiğini dünkü gibi hatırlarım. Mutlak manada, bu tür çalışmalara menfi yönde bakmıyorum. Çünkü Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, “şeytanın insan kurdu olduğunu, herkese pusu kurduğunu ve cemaattan ayrılan, tek başına kalan kimseyi kolayca yuttuğunu” haber veriyor. Ancak işin mukayyed kısmına girdiğimiz zaman, bazılarının ehli sünnet çizgisinden çıkarak su gibi berrak kalpli öğrencileri maddi imkansızlıkları da koz olarak kullanıp kendi taraflarına çekip zehir aşıladıklarını görünce de karşıma çıkan her insana, acaba? gözüyle bakıyor,bana biraz sıcak ilgi gösteren birisinin nereye gelmeye çalıştığını gizliden gizliye süzmeye çalışıyordum..
Böyle bir dünyanın ve arkadaş ortamının içerisine girince, yıllardır kalbimizde saklı olan özel dini hususlar ve sadece kendi taifemizde olduğuna inandığımız ayrıcalıkları arkadaşlarımızla müzakere etme gereksinimi duyar olduk. Bir çok cemaate mensup arkadaşlarım ile samimiyetimize istinaden özel bilgileri de paylaşıverirdik ara ara. Ve yine internette de İslami forumlara olan ilgimin başladığı yıllardı bu yıllar. Orada da kendilerini İslam’ın kurtarıcısı olup başkalarını iraptan mahalsiz sayan gruplara, cemaatlara cevap yetiştireceğiz derken bazen cevap vermede yetersiz kaldığıma kanaat getirdim. İşte o zaman iç dünyamda daha önce hiç aklıma bile gelmeyen bazı endişeler meydana gelmeye başladı.
Kendimizde olduğu için Mevlamıza sonsuz hamd ettiğimiz bazı özel bilgiler, durumlar, vasıflara; başka meşrepler, gruplar da sahip olduklarını iddia edince kafamda bulanıklıklar meydana geldi. Çünkü zamanın sahibinin kim olduğu, vazıfları, göstermiş olduğu kerametler ile alakalı bilgilerim, onların bilgileri ile çakışıyordu. Hatta gerçek hayattan alınmış bazı romanları (yazarının sağlamlığına güvendiğim) okuyunca, iyice kafam karışmaya başladı. Bir örnek vermek gerekirse; romanın birindeki bir genç çok ciddi bir kaza geçiriyor ve rüyasında AbdülKadir Geylani Hz.leri ve zamanın sahibi olarak takdim edilen kimse onu tedavi ediyordu. Hatta görülen bir rüyada o zat Efendimiz s.a.v. ile yurt binaları bile açmaktaydı.
Cemaatlerin özel bilgilerine, işledikleri fiillere ehli sünnete muğayir olmadıktan keri söz söylemek haddime değildi hiçbir zaman. Ama bazıları o kadar iddialı sözler söylüyorlar ve kendilerini o kadar ayrıcalıklı görüyorlardı ki hayretler içerisinde kalıyordum. Çevremdeki dostlarıma bu tür konuları açtığım zaman espri mahiyetinde söyleseler de “seni de kaybettik” diyorlardı. Yapayalnız kalmıştım bu hususta. İçime gömülü şekilde yıllar birbirini kovalıyordu. Neyse ki uzun bir zaman sonra Hz. bana El- İbriz Kitabıyla tanışma fırsatı verdi. Sorularımın cevabını kitabî olarak bulmuştum ya ! Dünyalalar benim olmuştu.
Kitaptaki sorumuzu ilgilendiren hususları kısa kısa aktaralım. A.Debbağ hazretleri şöyle buyuruyor:
"Ümmet-i Muhammedin Allah-ü Teala yanında büyük kıymeti vardır. Bunun için bir ümmet, hiç kimsenin defnediğilmediği bir türbede toplansa, orada büyük bir zatın yattığı kanaat olsa, Cenab-ı Hak süratle icabet eder ve onların duasını kabul eder."
Demek ki, çevremizde duyduğumuz, falanca zat şuraya (alakasız bir yere) gitmişte şifa bulmuş, şurası çok bereketli bir yermiş, şu zattan dua istimdat etmişte hastalığından kurtulmuş gibi söylemlerin uydurma olmayıp, halis niyetlere göre Cenab-ı Hakkın bir lütfu olduğunu anlamış oldum.
Aklıma takılan hususlardan birisi ve en önemlisi ise bir takım insanların hayranlık duyduğu ve benim ise bir türlü bu hayranlığı anlayamadığım şeyhler, üstazlar dini liderlerdi. Zira gerek yapmış olduğu hal hareketler, söylemiş olduğu sözler vb. ahvalden ötürü evliya olması tasavvur bile edilemeyecek, hatta dinden çıkmamış olması bile kendisine verilecek en güzel sıfat olup piyasada dolaşan bir çok sözde mürşidlere, üstazlara insanların tabi olması, hatta tabi oldukları halde manevi anlamda istifade etmeleri yıllardır çok garibime giden ve cevabını veremediğim hususlardandı. Yine bazıları vardı ki hakikatte evliyaydı belki ama zamanın sahibi yakıştırmasının yapılması çok ağırıma gidiyordu.
Abdülaziz eddebbağ hazretleri bu hususu ise şöyle izah ediyor:
"Bir kimsenin halk indinde veliliği meşhur olsa bu diri veliyle Allah'a tevessül edenin Allah ihtiyaçlarını yerine getirir. Halbuki o kimsenin velayetten hiç nasibi olmasa bile.
O dua eden halktan kişinin haceti, zamanın kutbu olan, tasarruf ehli olan veliler, o veli olmayan kimseyi veli suretine ikame ederler.
Sebebi de bütün zulmet ehli onun etrafına toplansın, duaları kabul ediliyor diye ibadet ve dua etsinler, kurtulsunlar diye. Misali şu ki: O kimseyi yani veli olmayan kimseyi tasarruf ehli veliler korkuluk kabul ederler. Bir bostan tarlasındaki korkuluktan kaçan kargalar gibi, hakikatte bostan sahibinin yaptığı fiilden kaçtıkları gibi, tasarruf sahibi velilerde veli olmayan kimseyi korkuluk gibi oraya dikmişler ve zulmet ehlini oraya toplarlar.
Orada tasarruf edeni, halk o kimse zannederler, esası bilmezler. Onlara bunun esası bildirilemez, çünkü takat getiremezler."
Ve bütün şifrelerin çözüldüğü andı...Arkadaşlarımın anlatmış olduğu ve yalan olmadığına inandığım ama inandığım zamanda benim içimdeki bilgilerle çelişen durumları, romanlarda anlatılan yaşanmış esrarengiz hadiseleri yukarıdaki anlatılan şablona oturtuvermiştim.
Aklıma şu da geldi. Tasavvufta zamanın mürşidi kamiline temessük etme hadisesi bir nasipten ibaretti. Şimdi bu nimet kendisine nasip olmamışların da başıboş dolaşmasındansa en azından bir yere bağlı olmaları ve böylece dini daha derli toplu yaşamaları açısından bostan korkulukları çok güzel bir fırsat değil miydi? Ve çevremde duyduğum o esrarengiz rüyaların, kerametlerin, mazhariyetlerin hepsinin asıl kaynağı sahibüzzaman değil miydi?
İzahın devamında şu misali veriyordu, Debbağ Hazretleri:
"Böyle hakiki kıymeti olmayan bir kimseyi şeyh edinen bir kimse geldi. Gece kendisine tuzak kurulan bir yerden geçmek istiyordu. Şeyhine dedi ki:(Ey efendim, Rasülüllah s.a.v. efendimizin yüce makamı hürmetine sana yöneliyorm. Bu yoldaki tehlikeden beni kurtar. Beni kurtarırsan sana bir hediye de yapmayı vaad ediyorum.
Bu adamın bu yalvarmasını bazı tasavvuf ehli veliler işittiler. Rasülüllah s.a.v. efendimizin ismi şerifine tazim ettiler. Tasarruf sahibi veli o adamla bizzat gitti ve o adamın kalbine ünsiyet verdi, o yolu beraber kateddiler. Adam o tasarruf sahibi veliyi görmüyordu. O eşkiyaların da kalbine Allah korku ve uyku verdi. Ona bir şey yapamadılar. Bu hal üzerine müridin şüphesi kalmadı ki onu kurtaran şeyhi (sahte şeyh) zannetti. Vaktaki yoldan döndü ve şeyhine vaad ettiği dört miskal altını da hediye etti... "
Ne mutlu Peygamberimiz (s.a.v.) ' in ve Ashabı Kiramın yoluna milimi milimine, hüvesi hüvesine tabi olanlara.
Müjdeler olsun sahibüzzamana kavuşup onun yoluna köle olma nimetine mazhar olanlara...
Miftahulkuluub / incemeseleler.com editörü
.
Nakşibendi yolunda cehri zikir yapılır mı?
Kategori: Manevi Meseleler
Nakşibendi yolunda, İmâm Şâh-ı Nakşu-Bend hazretlerinden itibaren kesinlikle açıktan zikr yapılmamıştır. Yapıldığına dair de hiçbir vesika yoktur.
Biz Nakşibendî-Müceddidiyye yoluna mensubuz. Büyüğümüz yolumuzun edebine binâen gizli olan zikri tarif etmiş, açıktan bu tür şeyleri men etmiştir. Bunu, nakşî yoluna mensup bütün meşayıh yapmıştır.
Nakşi-Halidî yolundan Sıbğatullahil-Ervasi'nin (Gavs-ı Hizani) sözlerinden müteşekkilMİNAH risalesinde, 215. Minha'da cehri zikir yapanların, zikrin mana ve makamından gafil oldukları yazılıdır. Hususla alakalı açıklama da yine oradadır, ben lafı uzatmayayım.
Bu zat, Mevlana Halid'in talebesi ve halifesi Tahayı Hakkari'nin halifesi ve varisidir. Der ki: "Cehri zikrin makamı, zikr yapanın her nefesini son nefes sayarak o hal bulunmasıdır, yoksa ağız ile söylemesi değil."
Yine bazılarının yanlış anladığı, nakşî meşayının diğer bazı tarikatlardan da icaetli olduğu hususudur. Bu mübârekler, başka tarikatlere göre mürid terbiye etmezler. Bütün herkesi sırf ve yanlız nakşî usulüne göre terbiye ederler. Cehrî zikr yaptırmazlar, gizli yaptırırlar.
114. Minah'ta bu husus geniş açıklanmış ve denmiştir ki:
Diğer tarikatlerdeki birçok şey, nakşi yolunda bid'at kabul edilir. Bunu işleyen de bu yoldan çıkar. Bid'at yapmak, bid'at olan usullere razı olmak, bid'atı ilk defa icad etmek gibidir.
İşte bu açıklama da, bazı "nakşilerin" sabah namazı ardından "cehri zikr" yapmalarının, kendilerinin yolumuzda bid'at kabul edilmiş şeyi işlemeleri manasındadır ve yolla alakalarınn olmadığına başka bir delildir. Bunu "nifak" sebebi ile yaptıklarını söylemeleri de daha büyük gaflettir. Bid'ata rızayı kılıfa uydurmak abestir. Büyüklere nifakcı demek de cehalettir.
Yine nakşî meşayıhından Abdulhakim Ervasî gibi büyükler, cehrî zikrin men edilmesi hususunda büyük gayret göstermişlerdir. Bu bir "cemaat görüşü" değil, mübarek yolun büyükleri tarafından vesikalandırılmış usulüdür.
incemeseleler.com / Muallim Abi
.
Tasavvuf ve tarikattan maksat nedir?
Kategori: Manevi Meseleler
1) Müslüman önce îtikâdını düzeltecek. İnançları içinde, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat âlimlerinin beyanlarına muhâlif bir şey bulunmayacak. Onların görüş ve anlayışlarına uymayan hiçbir fikre itibar etmeyecek. Bid’at ve dalâlet fırkalarına aldanmayacak.
İslâm’a sımsıkı bağlılık, “Fırka-i nâciye: kurtuluş fırkası” olan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat inancı çerçevesinde şerîat hükümlerine göre hareket etmekle mümkündür. Îtikatta bu büyüklere uymadan, onların görüşlerine tâbi olmadan felâha kavuşmak, kurtuluşa ermek imkânsızdır. Bu kâidenin değişme ihtimâli de yoktur. Bir şahıs; bu zâtların sırât-ı müstakîm olan yolundan hardal dânesi kadar ayrıldığında, onun sohbeti öldürücü zehirdir, diye îtikat etmeli; onunla aynı mecliste bulunmayı, engerek yılanı ile birlikte oturmak gibi görmelidir.
Kendilerinde dikkat-titizlik ve îtina bulunmayan lâkayd ilim tâliplerine-ilim adamlarına gelince… Onlar, hangi gruptan olurlarsa olsunlar, din hırsızlarıdır! Onların sohbetlerinden kaçınmak da, dînin zarûriyatındandır. Bütün bu fitneler ve dinde vâki olan mefsedet, dünya menfaatleri devşirmek uğruna âhiretlerini hebâ eden topluluğun uğursuzluğundan olmuştur. “İşte onlar, hidâyete karşılık delâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazanmamış, kendileri de doğru yola girememişlerdir.” (S. Bakara, 16) Nitekim Allah dostlarından bir zât, Şeytân-ı aleyhillâneyi, insanları azdırıp saptırma işini bırakmış, rahatça otururken görüyor ve sebebini soruyor. İblîs-i lain de, “Bu zamanda kötü âlimler, insanları azdırıp saptırmada bana kefil, işlerimi görmeye kâfidirler” diye cevap veriyor. (Mektubat-ı İmâm-ı Rabbânî, 1/213)
2) Şer’î hükümlerden farz, vâcip, sünnet ve müstehaplar gibi, yapılması îcap eden ibâdetlerle, işlenmesi yasak olan haram, müfsit, mekruh ve şüpheli olan hususları öğrenecek.
3) Bu öğrendiklerinin îcabınca amel edecek.
4) Bütün bunlardan sonradır ki, sôfiyyeye mahsus olan tasfiye ve tezkiye tarîkına, yani tasavvuf yoluna intisap edecek.
Îtikâdı düzeltmeden şer’î hükümleri bilmek fayda vermediği gibi, bu ikisi gerçekleşmeden yapılan amellerin de bir yararı olmaz. Bunların üçü birlikte elde edilmeden, tasavvuf yoluna girip ruhu tasfiye ve nefsi tezkiye edebilmek muhâldir. Bu dört esasın dışındakiler, farzların tamamlayıcı ve ikmâl edicileri durumunda olan sünnetler gibi, şerîatin ikmâl edicileri ve tamamlayıcılarıdır. Esaslar olmadan, bunların hemen hepsi de mâlâyâni dairesine giren fuzûlî şeylerdir. Hadîs-i şerifte, “Kişinin mâlâyâniyi terkedip kendisine faydalı olan şeylerle meşgul olması, Müslümanlığının güzelliğindendir” buyuruluyor. (Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, 1/157)
Tasavvuf yoluna işte bu usûl üzere îtikat ve amelden ibaret olan iki kanadı temin ettikten sonra girmek gerekir. Ancak bu ne mevcut îtikat ve amel üzerine fazladan bir şey elde etmek, ne de onların dışında yeni bir şeye nâil olmak maksadıyla değildir. Zira böyle bir şey, insanı hataya düşürür, ayağını kaydırır!.. Tasavvuf ve mâneviyat yoluna girmekten maksat; îtikatla alâkalı hususlarda yakîn ve itmi’nan elde ederek, şek ve şüpheye düşürmek isteyenlerin tuzaklarına düşmeyip, amellerimizi boşa çıkartmamak içindir. Cenâb-ı Hakk, “Bilmiş olun ki, kalpler, ancak Allâh’ı zikirle mutmain olur” (S. Ra’d, 28) buyuruyor.
Ve yine tasavvuf yoluna girmekten maksat; ibâdetleri edâ, amelleri îfâda kolaylık ve rahatlığın hâsıl olması, nefs-i emmâreden gelen tembellik, inat ve kimseyi beyenmeyip herkesin yanlışını bulmak gibi hastalıkların zâil olması içindir. Yoksa, bir takım enfüsî ve âfâkî kerâmetler, bazı gaybî şekilleri müşâhede, keyfiyetsiz nurları ve renkleri muâyene değildir. Zira bu gibi şeyler, oyun ve oyalanmaya dâhildir. Zira gerek hissî ve gerekse gaybî olan sûretlerin ve nurların hepsi de Cenâb-ı Hakk’ın mahlûkudurlar… Onun varlığına-birliğine delâlet eden âyetlerinden ibârettir. (Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, 1/266)
Hâsılı, ilim ve amelde sôfiyye tarîkatından elde edilen fayda; istidlâlî olan kelâm ilimlerinin keşfî hâle gelmesi, amelleri yaparken tam bir kolaylığın hâsıl olması, nefis ve şeytan tarafından meydana gelen tembelliğin ortadan kalkmasıdır. (Mektubât-ı İmâm-ı Rabbânî, 3/9) Yoksa birtakım kerâmetler, haller elde edip; suda yürümek, havada uçmak, çok uzun mesafeleri bir anda gidebilmek (tayy-i mekân) için aslâ değildir.
1-2- Eylül 1998 Fazilet Takvimi
.
Kutup kimdir ve kutbul irşad kime denir?
Kategori: Manevi Meseleler
Kutub’la alâkalı olarak İslâmî kaynaklarda şu bilgilere rastlamaktayız:
Kutub, bir tarîkatın en büyüğü, âlemde Allâh’ın irâdesini temsil eden evliyâullâh’ın, rütbe ve derece bakımından en yüksek olanı, Allah adına kâinatta tasarruf eden velî… Kısacası Hâtemü’l-enbiyâ, Resûl-i kibriyâ, Efendimiz (s.a.v.)’in vârisi; “Vâris-i Resûl”.
Kutbun yanında (sağ ve solunda) bulunan iki zâta “İmâmân”, bunların mânevî meclisine “Dîvân-ı Sâlihîn”, bu velîler topluluğuna “ricâlullah” veya “ricâlülgayb” denilir. kutub, bu meclisin başında yer alır.
Her hafta tensib edilen bir gecede “Dîvan-ı Sâlihîn” kurulur. Resûlüllah (s.a.v.) teşrîf ederse, reis O’dur. Teşrîf etmezlerse, Vâris-i Resûl olan zât riyâset eder. Ve ahvâl-i âleme ait kararlar alınır, hükümler verilir. Cârî hâdisâtın (meydana gelen hâdiselerin) ekserisi bu hükümlere bağlıdır.
İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed Fârûkî Serhendî (k.s.) hazretleri de, bu mevzûda şunları ifade buyuruyorlar:
«Ey oğul! Kutb-i irşâd ile alâkalı mârifeti, “Mebde’ ve Maad Risâlesi”nin “ifade ve istifâde” (faydalı olma ve faydalanma) bâbında yazmıştım. Lâkin onun, bu makamla münâsebeti olduğu ve burada da anlatılması faydalı olacağı için, bu mektuba da yazmak münasip oldu. Binâenaleyh dikkat edilmeli, ehemmiyetle üzerinde durulmalıdır.
«Kemâlât-ı ferdiyeyi câmi bulunan (yani ilim, amel, ihlâs, mârifet, hakîkat ve güzel ahlâk bakımından ferdî bütün olgunluklara sahip olan) Kutb-i irşâd, kezâ cidden azîzü’l-vücuddur, pek muhteremdir.
“… Bu cevherin (çok kıymetli ve muhterem zâtın) misli-benzeri, uzun zamanlar ve birçok asırlardan sonra zuhûr eder. Onun nûrunun zuhûru, zulmanî âlemi (karanlıklar içerisindeki âlemi) tenvîr eder, aydınlatır. Hidâyetinin nûru ve irşâdı bütün âleme şâmildir. Muhît-i Arş’tan merkez-i ferşe kadar (Arş-ı a’lâ’dan yeryüzünün merkezine kadar) kime rüşd, hidâyet, îman ve mârifet hâsıl olursa, ancak onun tarîkıyla hâsıl olur ve ondan alınır. Bu devlet, onun tavassutu olmaksızın, kimseye müyesser olmaz. Onun nûru, bütün âlemi bahr-i muhît (büyük bir okyanus) gibi ihâta etmiş, kuşatmıştır. Ve bu deryâ, sanki donmuş gibidir, aslâ hareket etmez.
«Bir tâlip ona ihlâsla teveccüh eder, veya o bir tâlibe teveccühte bulunursa; teveccüh vaktinde, tâlibin kalbine sanki bir pencere açılır. Ve bu yolla bu deryâdan, teveccühü ve ihlâsı mikdarınca, kana kana istifade eder.
«Kezâ, kim Allâh’ı zikre teveccüh eder (yönelir, müyesser olur); ve fakat, –asla inkâr ettiği için değil de bilmediği için– o kutba teveccüh etmezse, bu istifade ona da hâsıl olur. Lâkin, ona teveccüh etmesi sûretinde daha ziyade olur. Amma, kim onu inkâr eder veya o kutub ondan eziyet duyarsa, zikrullah ile meşgul olsa dahî, rüşd ve hidâyetin hakîkatinden mahrum olur. Bu inkâr ve eziyeti, feyz yoluna set olur… Bu Kutb-i azîmüşşân; ona faydalı olmamaya, onun faydalanmasına mâni olmaya ve zararına niyet etmemiş olsa dahî, onda hidâyetin hakîkati yoktur… Belki onda, irşâdın sadece sûreti vardır. Mânâdan boş olan sûretin ise, faydası azdır. Bu kutba ihlâsla muhabbeti onlarlar, zikrullahtan ve anlatınan teveccühten boş olsalar bile, sadece bu samîmi muhabbetleri vâsıtasiyle, onlara rüşd ve hidâyet nûru ulaşır…
«Şiir meali: “Kulak verenlere defalarca seslendim. Zekîlere bu kadar yeter; bununla iktifâ ediyorum.» (Mektûbat, 1/260)
21 Eylül 1998 Fazilet Takvimi
.
Peygamberimize varis kılınan ilimler ve tasavvuf
Kategori: Manevi Meseleler
Peygamberimiz s.a.v. kendisine bir takım ilimlerin verildiğini ifade ettiği hadisi şerifinden yola çıkarak tasavvufa bakış açımız nasıl olmalıdır?
Evvelînin ve âhirînin ilmine vâris kılınan Hz. Muhammed Aleyhisselamda üç türlü ilim mevcuttur:
Tasavvuf tarihinin müstesna siması ve en büyük merkezlerinden biri olan İmam-ı Rabbâni Hz.nin tasavvuf ilminde en sahih kaynaklardan biri olan Mektubat-ı Şerife’sinin mukaddimesinde bu üç ilim şu hadisi şerifle beyan edilmiştir. Peygamberimiz s.a.v. buyuruyor ki:
وسالنى ربى فلم استطع ان اجيبه فوضع يده بين كفتيه بلا تكليف ولا تحديد فوجدت بردها فاورثنى علم الاولين ولاخرين وعلمنى علوماشتى فعلم احد على كتمانه اذ علم لا يقدر على حمله احد غيرى وعلم خيرنى وعلم امرنى بتبليغه الى الحاص والعام
“Rabbim bana sual etti, ben cevaba muktedir olamayınca kudreti ile şekilsiz ve hudutsuz olarak tecelli edip iki omuzum arasına (manevi mührünü) vurdu, ben onun serinliğini hissettim ve beni evvelden ahire bütün ilimlere varis kıldı. Bir ilim ki gizlemekle emrolundum, çünkü bunu taşımaya benden başkası güç yetiremezdi. (Bu ilim risalet: peygamberlik ilmidir.) Bir ilim ki (havâssa) tebliğ edip (avâmdan) gizlemek hususunda muhayyer bırakıldım. (Bu ilim: Tasavvuf-bâtın-maneviyat-velâyet ilmidir.) (…) Bir ilim ki onu herkese tebliğ ile emrolundum. (Bu ilim: ise şeriat ahkâmıdır)
Görüldüğü gibi bu iş çok hususidir ve havâs işidir. Velhasıl tasavvuf (maneviyat) ilmi dinin ruhudur ve dindarın koruyucu kalesidir. Çünkü din, maneviyatsız muhafaza edilemez ve hakkıyla yaşanamaz. İslam müçtehitleri arasında diğerlerinin ıyal (ev halkı) ve kendisinin sahibül-beyt (ev sahibi) kabul edildiği ve en büyük amelî mezhep olan Hanefîliğin kurucusu, İmamı Azam Ebu Hanife hazretleri bile engin ilmine ve çok ibadetine rağmen:
لولاالسنتان لهلك النعمان
“Maneviyat üzere geçirdiğim son iki sene olmasaydı, Numan elbette helak olurdu”[1] buyurarak hüsnü hayat ve hüsnü akıbet için maneviyata duyulan ihtiyacı dile getirmiş ve tarihi mesajını vermiştir.
Nitekim Silsile-i aliyyenin son halkası Ebul-Faruk hazretleri bu hususu, bariz bir misalle anlatarak dikkatlerimizi püf noktaya çekmiştir. “Macaristan vaktiyle Müslüman’dı, fakat bir gün geldi ki orada yalnız zâhiri ulema (tasavvuftan mahrum ilim sahipleri), kaldı. Zâhiri ulema, maneviyattan mahrum olduğu için dengeyi tartamadı ve işte gördüğünüz gibi Hıristiyan olup gittiler, bu din maneviyatsız muhafaza edilemez”
Hadis-i şerifle müjdelenen İstanbul’un fethi kendisine nasip olan Sultan Fatih Hân Hz. cephede çok iyi hazırlanmış ordusu ile beraber, secdelerde teveccüh eden mana ehli Akşemseddin hazretleri ve büyük mutasarrıf Ubeydullah El-Ahrâr hazretlerinin desteğini alarak fethe müyesser olmuş ve fetihten sonra “Sûrî fetih tamam oldu, şimdi sıra hakiki fetihtedir” buyurarak ilminde rusuh (kemal) bulmuş zevat ile mana (gönül) sultanlarını manevi imar için İstanbul’a davet etmesi çok manidardır. Kendisine “fatih” diye tezahürat yapanlara, Akşemseddin hazretlerini göstererek “fatih” odur buyurması ve “Evliya-u enbiyaya istinadım var benim” sözü şayanı dikkattir.
İslam tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur. Mesela dört mezhebin imamlarına bakalım:
İmamı Azam Hazretleri ð Caferi Sadık Hazretlerine;
İmamı İdrisi Şafii Hazretleri ð Şeyh Şeyban-ı Râi Hazretlerine
İmamı Malik İbni Enes Hazretleri ð Caferi Sadık Hazretlerine
İmamı Ahmed Bin Hanbel Hazretleri ð Şeyh Şeyban-ı Râi Hazretlerine intisab ederek[3] “Bizde olanlar onlarda var, fakat onlarda olan bizde yok” diyerek manevi tekamülü o fuyuzat kaynaklarından temin etmişlerdir. Görülüyor ki mezhep imamlığı, ilimde rusuh bulmak, cihan fatihi olmak gibi üstün vasıflar, onları tatmin etmemiş ve
“Dikkat edin! Kalpler ancak Allah’ı zikirle tatmin olur”[4] ayeti kerimesinin sırrına koşmuşlardır. Böylece fiili bir icma vaki olmuştur.
Tarihin en büyük fetihleri kendilerine nasip olan Yavuz Sultan Selim Hanın: (meâlen)
“Padişahı cihan olmak bir kuru kavga imiş,
Bir veliye bende olmak cümleden evla imiş”
Mısraları ve Kanuni Sultan Süleyman Han’ın: “Görünüşte kıtaların hakanıyım, hakikatte ise üstazımın ayağının tozuyum” sözleri anlama kabiliyeti olanlara kafidir.
Ulu Hakan Abdulhamid Han dahi, Salahuddin İbni Mevlana Siracuddin hazretlerinin kalbinden feyz almıştır. Huccet-ül İslâm unvanının sahibi İmamı Muhammed Gazâli hazretlerinin Silsile-i aliyyenin 7. halkası Ebu Ali Fârimîdî k.s.ye intisabı dahi çok manidardır.
Yüce kitabımız Kuranı Kerim bu hakikatlerin hepsini haber vermektedir. Kuranı Kerimin 191 yerinde manevi kalpten, 49 yerinde nurdan, 9 yerinde ruhtan bahsedilmektedir. Yani bu hakikatlerin dayanağı da Kitabullah ve Sünnet-i Rasulullah’tır. Tatbikatta ise Ashabı kiramın, selefi salihinin (geçmiş büyüklerimizin) ve evliyaullahın hayatı bizlere sunulan fiili birer delildir. Büyük İslam Âlimi İmamı Muhammed Birgivi hazretleri “El-makaamât” isimli risalesinde şu teşbihi yaparak mevzuu anlamamızı kolaylaştırmaktadır:
الشريعة شجرة والطريقة اعضانها والمعرفة اوراقها والحقيقة اثمارها
“Şeriat bir ağaçtır, onun dalları, yaprakları ve meyveleri ise tarikat, marifet ve hakikattir (yani tasavvuftur)”
[1] Miftah-ul Kulub
[3] Feteva-i Ömeriyye
[4] R’ad Suresi 28
-----------------------
incemeseleler.com / N.Y.
.
Mürşidi kamili tanıyıp farklılığını anlayalım
Kategori: Manevi Meseleler
Mürşidi kâmil kimdir? Her yüz senede bir gönderileceği hadisi şerifle sabit olan müceddidin görevi nedir?Şeyh ittihaz etmeksizin yapılan zikirlerde merhale kat edilebilir mi?
Mürşidi Kâmil Kimdir?
İmamı Rabbani hazretlerinin Mektubatı Şerifesinin 1.cilt 190.mektupta yaptığı tarife göre, Mürşidi Kâmil:
“Cenab-ı hakka vuslat yolunda kendisinden istifade edilen ve yardım görülen zata denir.”
Diğer bir tarifte “Mekteb-i nuru nübüvvetin feyizli tarîki ile kemale ermiş, halkı ıslâh ve irşâd hususunda Allah ve rasülü tarafından memur ve mezun kılınan zattır”[1]
Peygamberimizin irtihalinden sonra kıyamete kadar gelecek ve ümmeti Muhammedi irşâd ile meşgul olacak zatlar hakkında sahih haberler:
1- Ahmed Bin Hanbelin Müsnedinde zikrettiği bir Hadisi Şerif:
الابدل فى هذه الامة ثلاث وثلاثون رجلا قلوبهم على قلب ابراهيم خليل الرحمن كلما مات رجل ابدل الله مكانه رجلا
“Ebdal, bu ümmetin içinde 33 zattır. Onların kalpleri Halilurrahman İbrahim aleyhisselamın kalbi (selîmi) üzeredir. Onlardan biri vefat ettiği zaman Hz. Allah yerine bir başkasını gönderir.” (Yani dünya, onlardan hâlî (boş) olmaz).
2-Taberânî, Kebir’inde zikrettiği bir Hadisi Şerif:
الابدل فى امتي ثلاث وثلاثون رجلا بهم تقوم الارض وبهم تمطرون وبهم تنصرون
“Ebdal, bu ümmetten 33 racüldür ki arz, onlar hürmetine ayakta durur (kıvam bulur), yağmur onlar hürmetine yağar ve onların hürmetine yardım olunursunuz.”
Gerçek mürşidi kâmil hakkında kesin ölçü (miheng) :
Peygamber Efendimizin Allah’ın Rasulü olduğuna dair deliller (mucizeler) çoktur. Bunların üçüncü derecede olanı Şakkul-kamer (O’nun işaretiyle ayın ikiye ayrılması), ikinci derecede olanı Mirac mucizesi, birinci derecede olanı yani en büyük delil ve mucize ise KURAN-I KERİM’dir.
Aynen buna paralel olarak bir asırda, özellikle ahir zamanda (son asırda) bir kimsenin vârisi rasul (mürşidi kâmil) olduğunun en kesin delili ve alameti KURAN-I KERİM’E HİZMET, yani onun okutulması, ahkamının öğretilmesi ve ahlakının yaşatılması için yapılan en geniş kapsamlı hizmet faaliyetleri ve gayretleridir.
EZCÜMLE: Dinin ihyası ile meşguliyettir. Bu olmadan irşada ehliyet ve liyakat asla mümkün değildir.
Şairin dediği gibi:
“Din hayatın hayatı, hem nuru hem esası,
İhya-i din ile olur, bir milletin ihyası”
İmamı Gazali Hz. şöyle buyurur:
“Mahlûkat iki kısımdır: Canlılar ve cansızlar… Canlılar iki kısımdır: Mükellef olanlar ve olmayanlar… Mükellef olanlar (insanlar) iki kısımdır: İnananlar ve kâfirler… Nefs ve şeytan inananları çeşitli şekillerde kandırır. Tasavvuf erbabı olanları kandırması da umumiyetle (genellikle) onları şeriat esaslarından uzaklaştırmak ve dinin ihyasından uzak tutmak sureti ile olur. (yani Kur’ana hizmet olmadan kendisini sûfî zan ettirir.)”[2]
Bu ölçüler derin derin düşünülmelidir!
İmamı Rabbani Hz. Silsile-i Aliyye’den bahsederken:
“Onların nazarları şifâ ve kelamları devâdır, onlar manevi hastalıkların tabipleridir” şeklinde tavsif etmiştir.
Onların vazifesini Ebu-l Fâruk hazretleri şöyle ifade etmektedir:
“Üstazlar, çeşme vazifesi görürler”. Yani, onlar nuru ilahi çeşmeleridir, saadet kaynaklarıdır ve bereket merkezleridir.
Tenvirul-Kulubte, bu alametler şöyle sıralanmaktadır:
1-Şer-i ve dini ilimlere sahip ve vâkıf olmak,
2-Kitap ve sünnete hakkıyla ittiba eylemek,
3-Kuran ilmini ve din ahkâmını okutucu ve öğretici olmak. (Ulûmu diniyye ile meşgul olmayan kimseden mürşid olmaz.)
Bu hususu Silsile-i Saadattan Ubeydullah El Ahrâr hazretleri şöyle haber veriyor:
“Eğer ben, (ilim öğretmekle değil de) sırf irşâd ve meşîhatle meşgul olsaydım, bu âlemde hiçbir şeyh, bir tek mürîd edinemezdi. Lâkin biz, âlemi ğaybden şeriatın tervîci ve dinin te’yidi (öğretilerek yaşanmasını temin) ile emrolunduk.[3]
İsmail Hakkı Bursevi Hz. tefsirinde şu ifade ile işin ehemmiyetini bildirmiştir:
“Kendi yaşadığı devrin Süleyman’ını (manevi sultanını) bulamayan bir kimse (ilahi) savtın (İslamî emirlerin) manasını (tam olarak) nasıl idrak edebilir?[4]
Netice olarak, bir dergah açarak köşesine kurulup el etek öptürmekle mürşid olunmaz. Bilakis sahte şeyhlik iddiası ile imanını bile kaybedebilir. Hakiki mürşid ise (ulûm ve ahkâmı Kur’anı) okutur, öğretir ve yaşatır. Hatta öyle ki, dinin ihya vazifesi dahî onun tasarrufu ile bu ruh ve şuur üzere intisab ve irtibatı olan Müslümanlara mümkün ve müyesser olur.
Nitekim Ahzab suresinin 72. ayetinde
:
Üzerlerine emanetullah olan Kur’an-ı Kerim’i haml (okutma, öğretme) vazifesi yüklenen müminlerin ancak şu iki sıfata sahip olmaları halinde bu ulvi vazifeyi yapmaya muktedir olabilecekleri haber verilmektedir. Bunlar (1) Zalûm: Kendi nefsine karşı zalimdir. Aç durur, ibâdet eder, yani gündüzleri oruç tutar, geceleri zikir ve teheccüd ile meşgul olur. Nefsanî arzulara tabi olmayıp nefsine her daim zulmederler. (2) Cehûl: Manevi râbıtasına Hazreti Mevlâ’nın nuru ile aşılanmış, ona bağlanmış, Cenab-ı Hak’tan ve ahiretten başka bir şey düşünmeyen ve nefsâni arzularından cahil, onların yollarını bilmez, nefsani arzulardan cahil, nasıl olacağını bilmez demektir.
Bu iki sıfata sahip olmayan kimse, Müslüman bile olsa dinin ihyası için maalesef gayret ve muvaffakiyet gösteremez.
[1] Mehmet EMRE-Fetvalar: 2–132
[2] El-keşfü vet-tebyînü fi Ğurur-il Halkı Ecmaıyn
[3] Mektubat:1–77
[4] Ruh-ul Beyan: 6/336
incemeseleler.com /n.y.
.
Nefis bir anlatımla nefisler dünyası
Kategori: Manevi Meseleler
Maneviyat yolcusu her salikin bilmesi icap eden nefsin kısımlarını, klasik bir tarzda değil de, hikaye tarzında ele almış bir yazı. Her şehrin padişahı müftüsü evi dairesi de belli. Manevi kariyeri basamak basamak anlatmış. Biraz uzun ama, okumaya da değer.Nefsin mertebelerini bir de bu yazıdan hatırlayalım.
Emmâre:
Benim ruhum, bu âlemde dolaşırken, uyku ile uyanık arasında, rüya gibi bir hal zuhûr etti. Bir şehre uğradım ki, büyüklüğünü gözün ihatası mümkün değil. Orada okadar çok insan var ki, cadde ve sokaklarda rahat yürünmüyor. Halkı karışık; Arap, Acem, Türk, Rum... her milletten insan var. Hayretle dolaşırken şehrin ortasında büyük bir kale gördüm, burçları göğe yükselmiş, sanki yıldızlara deymiş... Kalenin dışındaki şehir ise koyu karanlık içinde. Oraya, ezelden beri hakikat güneşinden bir şûle düşmemiş. Halkının gönülleri dahî zulmet evi... Zira meşrepleri, köpek meşrebi; bir lokma için hırlaşıyorlar; ufak bahanelerle birbirlerini parçalıyorlar. Gazapları gâlip olduğundan birbirlerini öldürüyorlar. Şehvetlerine düşkün, zinaya meyyal halleri var; bir fâhişenin peşine üçü beşi birden düşüyor, bâzen kıskanıp birbirlerini helâk ediyorlar. Livâta eden; birbiriyle sevişen erkekler ve kadınlar da var. Hırsızlık, iftira, içki, kumar, gıybet... her türlü kötü hal mevcut. Allah korkusundan nasipleri yok. Bunları işleyenlerin çoğu da Müslüman. Aralarında iyiliği emredip kötülükten men eden âlimler, vâizler ve Salihler de varmış. Fakat fena huylu halkla ülfet edemeyip şehrin ortasında bulunan kaleye göçmüşler.
Ben de bu şehirde bir müddet misâfir oldum. Bir gurup insan gördüm ki, hiç iyi işleri yok; hep fena işlerle uğraşıyorlar. Üstelik, “Biz hakikati bulduk; yolumuz doğrudur” derler ve yaptıkları fenalıkları gâyet güzel görür, zevkle yaparlar. “Bunlara, şeytan amellerini güzel gösterip doğru yoldan saptırmış,” asla nasihat kabul etmezler. İnsanî sıfatları tamamen yok olmuş, “Allah bunların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş, gözlerine de perde çekmiş; artık îman etmezler.” Meğer hidâyet yetişe...
Bir gurup insan daha var ki, dünya ehlidirler. Bunlar da iyi işler yapmaz, fenalıklardan sakınmazlar. Ancak, haramı, haram kabul ederler; bilerek günah işlerler. “Kırk gün günah işleriz, bir gün tevbe ederiz. Allah, Gafûr’dür, kulunu affeder. Su bulanmadan durulmaz. Bir gün gelir tevbe eder, âhir ömrümüzü ibadetle geçiririz. Şimdi genciz, biraz eğlenelim, dünyanın tadını çıkaralım. Haram işlemekle insan dinden çıkmaz ya. İhtiyarlayınca tevbe ederiz; tevbe etmesek de Allah affeder,” derler. Yaptıklarına pişman olmazlar. Kalplerinde Allah korkusu yok, amma azıcık iyilik yapsalar, cennetin anahtarını ceplerinde bilirler. “Bunların kalpleri var, anlamazlar; gözleri var, görmezler; kulakları var, işitmezler; hayvanlar gibidirler, belki onlardan da sapıklar.”
Emmare halkının bir kısmı da tarikat ehli olmuş. Bunlar da günah işlerler. Lakin yaptıkları fenalıkları güzel görmezler. “Biz ne günahkâr insanlarız ki, Allah’ın emirlerini yerine getirip yasaklarından sakınmayız; sonumuz ne olacak, yaptıklarımızın hepsi Allah’ın rızasına muhalif, bu âlemde bizden âdî yaratık yok,” diye suçlarını îtiraf ederler. Ancak bu hayıflanma sözde kalır. Fırsatını bulunca, yine çirkin işler yaparlar.
Bu hallerini değiştirmeyenlerin de âkıbetinden korkulur.
***
Âlim birini bulup şehrin ismini, hâkimini, vâlisini sordum...
-Bu şehrin ismi, Emmâre’dir. Dâiresi, gaflet; evi, zulmettir, dedi.
Padişahlarının ismini sordum.
-Akl-ı Maaş (hayvânî akıl) derler; gâyet âlim, hâkim, müneccim, mühendis, tabip... yeryüzünde benzeri bulunmaz, dedi.
Padişahın veziri kimdir dedim:
-Veziri; idrak kuvveti ve müşterek duygular. Vekili; Kuvve-i Vâhim’e (hayalî düşünceler) ve şeytanlardır, dedi.
Diğer yakınlarından sordum. Aldığım cevap vahim. Ne kadar kötü ahlaklı kimse varsa, hepsi, Akl-ı Maaş’ın sır dostu imiş. Bu fakir de, onun her fende üstat olduğunu öğrenince, geçim sebebi olur umuduyla, fenlerinden bir miktar öğrenmek için hizmetinde bulundum.
Akl-ı Maaş benim kabiliyetimi beğendi, aşırı muhabbetle kendine sır dostu seçti. Ben de kendisinden öğrendiğim ilimlerle, her fende meşhur, bilgili, hünerli, elinden her iş gelen biri oldum.
Padişah, idâresi altında olan halkın kötülüklerine mâni olamıyordu. Bu iş aklımı kurcaladı. İçime bir sıkıntı geldi. Sebebini öğrenmek istedim, padişaha sordum:
Padişahım, bu ne hikmet? Şehrin âlimleri Hak’tan korkmuyor ve ilimleriyle amel etmiyor; câhilleri de, tevbe ve istiğfarda bulunmuyor. Kalplerinde îman nuru yok. Sûretleri insan, iç yüzleri hayvan; belki daha da aşağılar.
Dedi ki:
- “Bu hal, benim halkımdan değil. Şeytan, ta evvelinden bu Emmâre şehrinin halkını baştan çıkarmış; vesveseleriyle, yardımcılarıyla onları ifsat etmiş. İsyanları bundandır. Buna mâni olacak bir tedbir bulamadım.”
Gâipten bir ses: “Bunun tedbiri, Muhasebedir, önce kendini hesaba çek! Fena bir iş yaptığında, hemen Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve azametini; O’nun, her halini görüp bildiğini; ceza gününde seni hesaba çekeceğini, cehennem azabının şiddetini, orada, ilâhî adâletin tam tecillî edeceğini düşün, yaptıklarına pişman ol, bir daha işlememeye azmet. Levvame şehrine göç. Emmare şehrinden kurtulmanın yolu budur,” dedi.
Levvâme:
Emmâre şehrinden hicret etmeğe karar verip dedim ki:
-Padişahım! Bu âciz insana ettiğin iyiliği kimseye etmedin. Devletin sâyesinde nice sefâlar sürdüm. Samur kürk giydirip ahbap ve yâranla sazlı, sözlü oyun ve eğlenceye müsaade ettin. Ancak, zevk ü sefâmız burada son buldu. İzn-i şerifiniz olursa, fakir bir seyyahım, bu şehrin ortasındaki kaleye gitmek istiyorum.
Padişah dedi ki:
-O kaleye, Levvâme dâiresi denir. Orası da benim idârem altındadır. Lâkin, Levvâme halkı, Emmâre şehrinin halkıyla kıyaslanmaz. Emmâre şehrinde, ezelî düşman İblis sâkin olduğundan, halkına tevbe müyesser olmaz. Levvâme şehrine ise şeytanlar tamâmıyla tasallut edemezler. Bu şehrin halkı da bazen günâh işler, ancak, hemen pişman olup tevbe ve istiğfarda bulunurlar.
Padişah (Akl-ı Maaş) sustu. Ben de huzurundan ayrılıp hemen Levvâme kalesine vardım. Kapısı üzerinde “Günahtan tevbe eden, onu işlemeyen kimse gibi günahsızdır” hadis-i şerifi yazılmış. Hemen tevbe edip Levvâme kalesine girdim. Levvâme halkı çok değil, Emmâre halkının yarısı kadardır.
Burada bir müddet misâfir oldum. Müftüsünü ziyaret edip selâm verdim, tâzimle aldı. Bir zaman hizmetinde bulundum; okudum, yazdım, ilim tahsil ettim. Şehir halkıyla sohbetlerde bulundum. Bu şehrin padişahı da Akl-ı Maaş... Yardımcıları; kibir, riyâ, taassup; vekili , tam zâhitlik...
Burada bir gurup insan var ki, dünya ehlidir. Bunlar vaaz ü nasihat meclisinde bulunduklarında ağlayıp tevbe eder, sonra tekrar günah işlerler. Fakat emmare sıfatında olanlar gibi Cenâb-ı Hakk’ın affıyla teselli bulup kendilerini avutmazlar; yaptıklarına pişman olur, kusuru kendilerinde ararlar.
Bir gurup da var ki, âhiret ehlidir; iyi işler yapmaya, fenalıklardan sakınmaya gayret ederler. Sofîdirler, suyu üfleyerek içerler. Bâzen günah işler, ardından hemen tevbe ederler, pişman olup kendilerini ayıplarlar. Ancak Emmare halkı gibi, her türlü günahı işlemezler. Tevbe edip bazı günahları işlemekten kurtulmuşlar. Bu gurubun bir kısmı ilmiyle amel etmeyen âlimler, bir kısmı da sofî denilen kimselerdir.
Bir gurup da tarikat ehlidir. Bunlar da tevbelerinde sebat etmeyip bâzen günah işlerler. Lakin, günahları diğerleri gibi fiilî değil, hâlîdir.
Levvame halkı umûmiyetle içki, kumar, zina, kul hakkına tecavüz, yalan söylemek... gibi işledikleri fiilî bir günahı, zahirî bir sebebe bağlayarak işlerler. Misal: İçki meclisinde bulunsalar, yanındakilerin hatırından çıkmamak için o fiili işlerler; maaş yetmiyor diye rüşvet alırlar; yalan söylemezsen alış veriş olmuyor diye veya mecliste bulunanlar gülüşsünler diye yalan söylerler.
Lakin, tarikat ehli olanları böyle değil. Onlar, diğerleri gibi zahirî sebeplerle günah işlemezler. İşlerlerse, sebepsiz işlerler. Meselâ, bir sözü genişçe anlatmak için yalan karıştırırlar, söz arasında bazen gıybette bulunurlar. “Hâlî günâh” denen haset, kibir, kin... gibi kalple alâkalı fena hallerin hepsi kendilerinde mevcut. Ancak fiilî günahlardan kurtulmuşlar.
***
Bu şehirde, âlim, fâzıl, Salih, âbit canlar da vardı. “Umûmî halkın mesleği, mezhebi, meşrebi mâlum. Acabâ bunlar ne meşreptedir?!” diye araştırdım. Âlimleri, âbit ve zâhittir. Ancak cimrilik, haset, kibir, taassup, nefsâniyet, gıybet, tama’, nifak... meşrepli. En sâlihleriyle ülfet ettim. Hayır ümidiyle ibâdât ü tâatta bulunurlar, Cennet arzusuyla, gece gündüz rahat etmezler. Halka, cennet sefâsından, hûr ü gılmandan bahsedip cennet yoluna teşvik ederler.
Âbitlerden birine, Emmâre şehri halkından şikâyet ettim. Dedi ki: Emmâre şehrinin halkı, bir alay kâfirlerdir; müfsit, katil, namaz kılmaz, zinakâr, livâtacı ve içkicidirler. Hepsi sapık fırkadandır. Onlar bizim şehrimiz (Levvâme)’ye gelmez. Burada onlardan kimse bulunmaz. Ancak bazılarına hidâyet nasip olur da, hicret edip buraya gelirler ve, işledikleri günahlardan pişmanlık duyup tevbe ve istiğfar ederler. Emmâre şehri halkına, orada kaldıkları müddetçe tevbe müyesser olmaz. Şefaate lâyık da bulunmazlar.
Levvâme şehrinde bir kale vardı. O kale halkından sordum. Anlattı:
-Bu kalenin ismi, Mülheme’dir. Padişahları, Akl-ı Maad (âhiret aklı); veziri, aşktır. O şehre bizden giden olmaz. Hicret edip gidenleri de bir daha Levvâme şehrimize sokmayız. Zira, Mülheme şehrinin vezirleri aşka düşkündür, bu uğurda mal, can, evlât ve iyal fedâ ederler. Bizim sultanımız (Akl-ı Maaş)’ın tedbir ve tasarrufuna îtibar edip teslim olmazlar. Tasavvuf, tasarruf diye bir takım kitaplar yazmışlar ki, neûzü billah, bir harfi, şer’i şerife uygun değildir. İçlerinde mürşit saydıkları bâzı kimseler var. Bunlar hırka ve taç giyip ehlullah kılığına girerler. Lakin sözleri ve işleri şer’i şerife uymaz. Halk onlara uymuş; hepsi dalâlet fırkasından, tarîkat ehli olmuşlar. Sakın o Mülheme denen kaleye uğrama! Onlar saz, söz, eşliğinde “Allah” derler. Onlar bizim şehrimiz Levvâme’ye gelip mızıka çalamazlar. Zira, bizim âlimlerimizde din ğayreti olduğundan biz birleşip onları men ederiz. Nice adamları saz ve söz eşliğinde zikir ederlerken yakalayıp cezalandırırız; kimini hapseder, kimini katlederiz. Bizde olan âlimler, sâlihler, âbit ve zâhitler mümkün değil Mülheme şehrinde bulunmaz.
Mülheme:
Levvâme şehri halkıyla ülfetten de sıkıldım, mübârek Mülheme kalesine vardım. Kapının üstüne: “lâ ilâhe illallah. (Allah’dan başka ilâh yoktur)” yazılmış. Onu okuyunca hemen şükür secdesi edip kaleye girdim.
Burada ilmiyle amel eden âlimler, âbitler ve zâhitler buldum. Herkes bunlara hüsn-ü zanla bakıyor. Zira yaptıkları işlerin hepsi güzel. Emir ve yasaklara riâyet ediyorlar. Edepliler, sünnet ve müstehapları yerine getiriyorlar. Zâhirlerine bakınca, zamanın kutbu zannedersin. Ancak, bâtınları, hâlâ ahlâk-ı mezmûme ile dolu... Henüz kalplerini tamamen mâsivâdan temizleyememişler. Bir kısmı tarikat ehli olmuş; fena hallerden tamamen, fena ahlaktan da kısmen kurtulmuşlar. Lakin benlikten, tereddütten, eğrilikten kurtulamamışlar. İşleri Cenâb- Hakk’a havale edip tam teslim olamıyorlar. Geleceği düşünür, geçmişe üzülürler. Rızk için endişe ederler. Allah’a tam îtimatları yok: “Cenâb- Hak şimdiye kadar kimseyi ne aç koydu, ne açık; şimdi de aç ve açık koymaz,” diyemiyorlar. Zenginleri de, fakirleri de aynı haldeler. Dünya sevgisinden kurtulamamışlar. Geçmişe üzülür, geleceğe endişe ederler.
***
Nakş-i Bendî tekkesine uğradım. Mensupları, aşk u şevk ile her an mânevî sefâdalar. Aralarında kavga, gürültü, haset, fesat, kin ve düşmanlık yok. Büyük- küçük birbirine izzet ü ikramda bulunuyor, güler yüzle karşılıyor, hürmet ediyorlar. Nazâfet ve nezâket ehlidirler. Meclislerinde, sohbet ve zikrullah var. Hepsi de rûhânî ve cismânî sefâ içindeler. hallerine hayran oldum. Bir müddet orada kaldım. Sohbetlerinde bulundum. Mülheme şehrinin hallerinden sordum. Hüsn-ü zan edilen ihtiyar, ârif ve uyanık bir cana dedim ki:
-Azizim! Ben garip bir seyyahım. Kalp hastalığına; gaflet ve zulmet illetine yakalandım. Bu şehirde bu derde deva olan iyi bir tabip var mı? Lütfedip haber ver.
O can dedi ki:
-Benim ismim, Hidâyet’tir. Ezelden bu âna kadar benden yalan sâdır olmadı. Vazifem; Allah'a ulaştıran vuslat şehrinin yolunu sual eden tâliplere haber vermektir. Sen de âşık, sâdık bir fakirsin. Sözümü can kulağınla dinle!
Bulunduğun bu Mülheme şehri iç içe dört mahalledir. Bu mahalleye, Mukallidîndenir. Senin aradığın tabip bu mahallede oturmaz ki, sende bulunan gaflet zulmet ve gizli şirk illetine devâ olsun... Hâlen kalp tabibi kıyâfetinde olup, taç ve hırka ile şeyh sûretine bürünen sözde ârifler, gizli şirkte, şehvette, yemede, içmede, oyun ve eğlencedeler. Bu mahallede senin kalp hastalıklarına çâre olacak tabip yok. Ben ancak şunu söyleyebilirim: “Nerede olursan ol, «Cenâb-ı Hak, bana benden daha yakın; ne yapsam, görür; ne söylesem, işitir; O’na göre uzak ve yakın birdir. Açıktan konuşmak da, gönülden geçirmek de O’nun nezdinde müsavidir,» de. Dâima huzû’ ve huşû’ ile O’nun huzurunda olduğunu düşün. O’nun zikriyle, fikriyle meşgul ol. Ve, Mutmeinne tarafında olan Mücâdele mahallesi’ne git, derdinin dermanını bilen tabip orada olabilir.
***
İçimden, “Hevâ kapısını bırak, âlemde sultanlık budur,” deyip Mücâdele mahallesine vardım. Orada, zâkir, şâkir, mücâhit, namaz ve oruç ibadetine düşkün, sükût ehli, âlim, âmil, fâzıl canlar buldum. Onların bu tutumları, kötü ahlaktan, gizli şirkten, zulmet ve gafletten kurtulup Mutmeinne kalesine girmek ve “Rabbine dön” hitâbına müstahak olup rızâ kapısında bulunmak içinmiş. Ancak, bunlardan bazıları, mücâhedeleri neticesinde, Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfü olarak, Tecellî-i nûr, müşâhede-i nûr; Tecellî-i nûr, müşâhede-i sıfat; Tecellî-i sıfat, müşâhede-i zât gibi bazı tecellîler zuhur edince, kendilerini bir şey oldu sanıp mücâhedeyi bırakıverdiklerinden, emmâre şehrine geri gönderiliyorlar, bir daha da bu mahalleye kolayca giremiyorlar.
Azizim, bu mahal, bütün ehlullahın “el’aman” diye çağrıştıkları mahaldir. Bu mertebede, nefisler, henüz emmare sıfatından tam olarak kurtulup itmi’nana ermemiştir. Bu gibi tecellîlere mazhar olanlar, bunlara asla kıymet vermemeli, kendilerinde bir varlık görmemeli, mücâhedeye devam etmelidirler.
Bu fakir dahî nice seneler bu mahallede kalıp bir an zikri, fikri terk etmedim. Sabır, tahammül, kanâat ve gayret edip mücâhededen; nefsi ıslah ile uğraşmaktan geri kalmadım. Burada da gizli şirkten, zulmet ve gafletten kurtulmaya çâre bulamadım. Mücâdele mahallesi tabiplerine rica edip: “Benim hastalığım gizli şirk, gaflet ve zulmettir, inâyet edip şifâ veren bir ilaç ihsan edin” dedim. Dediler ki; “Burası, Mücâdele mahallesidir. Burada senin derdine derman olan ilaç yoktur. Ancak, Mutmeinne kalesine yakın bir mahalle daha var; oraya Murakabe ve Münâcât mahallesi denir. Senin hastalığına ilaç orada bulunur.”
Murâkabe ve münâcât:
Murakabe mahallesine vardım. Halkı, zikr-i kalbî sâhipleri olup huzû’, huşû’ ve huzurda mahzun... Dilleri yok, konuşmaları yok... Zâhirleri harap, bâtınları mâmûr... Halleri, halim, selim; meşrepleri, teslimiyet...Birbirleriyle lüzumsuz söz konuşmaz, kimseye yük olmazlar.
Bu fakir dahî Murakabe mahallesinde nice seneler oturup onlar gibi olmaya çalıştım, gafletten kurtuldum. Fakat gizli şirk ve zulmet illetinden kurtulamadım.Yaşlı gözlerimle bir garip seyrana daldım; elemler ummanına battım, ölmek istedim, zira başka çâre bulamadım. Ölmek elimde olmadığından melül ve mahzun Murakabe hâlinde dururken, daha önce nasihatte bulunan Hidâyet, tam hakikatle zuhur etti. Perişan hâlime acıyıp buyurdu ki:
Fenâ ve Bekâ:
-Ey Gurbette göz yaşı döken yolcu! Bu hâlinle sen derdine derman bulamazsın. Murakabe mahallesinden geç, mutmeinne kalesinin kapısı önünde bir mahalle var, oraya göç. Adına, Fenâ mahallesi derler. Orada, “Fânî ol, fânî ol yine fânî ol.” Sonra, “Bâkî ol, bâkî ol yine bâkî ol,” sana, beka illeri görünür. Orada gizli şirk, gaflet ve gönül zulmetine devâ eden bir tabip var, ilâç edip seni bu illetten kurtarır.”
Fenâ mahallesine varıp misâfir oldum. Gördüm ki, mahalle halkının hepsi, dilsiz gibi sükût halindeler, ölüler gibi konuşmaya güçleri yetmez. Her an ölüm meleğinin gelmesini beklerler. Mahallelerine gelip gidenden haber sorarlar. Fenâ mahallesi sâkinleri beş vakit namazı edâdan başka bir işe kaadir olmayıp dünya ve âhiret, Zeyd ve Amir bilmezler. Korku ve ümitten geçmişler. İşleri duâ ve senâ, zikir ve fikir, sefâ ve cefâdır; cismânî ve rûhânî lezzetlere bağlanıp telezzüz etmezler. Hallerine bakıp bu fakir de nice seneler onlar gibi olmaya çalıştım, görünüşlerini taklit ettim. Lâkin iç âlemlerini bilmediğimden fenâyı ve fenâ halini târif mümkün olmuyor.
Bu hal içerisinde, Fenâ mahallesinde dahî öyle bir gam ve kedere uğradım ki, hâlimi tabibe arz etmek için, bende, benim mülküm olan bir vücut bulamadım. Anladım ki, o makamda vücut ve mülk sâhibi, hâzır ve nâzır olan Mevlâ’dır. “Vücut benim” demek yalan olur. Yalan ise her dinde haramdır. Talep dahî gizli şirkten gelir. Ben ise gizli şirkten kurtulmak için yola çıktım. Bu halde dahî aciz ve hayretim ziyâde olup cümle muradımdan vaz geçtim. Göz yaşlarım -gayr-i ihtiyârî- günden güne arttı. “Aman Yâ Rabbî” desem bile gizli şirk... Zira ben varım, eman dilemem var; tâlibim, matlubum (talep ettiğim şey) var. Daha neler çıkar bilmem. Ne çâre kılayım! Izdırabıma vâkıf olan ve bütün sırları bilen Mevlâ’m, hâlime merhamet eyleye...
Gönüllerde cemâl terbiyesine me’mur ilham meleği bu garibin hâline acıdı. Hakk’ın izniyle, ilâhî kitaptan okutup “Önce hallerden vaz geçmek lazım” dedi. Hemen elimi uzatmak istedim; gördüm ki elim, donmuş gibi, anasır-ı erbaadan mürekkep bir mânâ; elim benim değil. “Dilediğini yapan” birdir; bende bir iş yapmaya kudret yok. “Kaadir” birdir; kudretim yok. Hâsılı, benden ne iş meydana gelirse, onu, “Dilediğini yapan”a, O’nun kuvvet ve kudretine havâle ettim. Beşerî görülen işlerden tamamen vaz geçip iş ve hallerde yok olmanın ne demek olduğunu melek ilhâmıyla sırrımda anlayıp hamd ü senâ ettim.
(Eğer âlimlerden bazı tasarruf sahipleri, fiillerde yok olmak hakkında Kur’an-ı Azîmüşşân’da delil var mı derse, “Kul küllün min ındillâh, De ki; hepsi Allah katındandır” âyet-i kerimesi açıktır. Bu fakir okuduğum yoktur amma, Hak Teâlâ, okutmaya kuvvet ve kudret ihsan etmiştir. Bu bahis, hâl işi olup söz ile tâbir ve anlatması mümkün değildir. “Hal, söz ile bilinmez.” Ehline mâlumdur.)
Bundan sonra ilham meleği vâsıtası ve Hakk’ın yardımıyla “Fenâ fissıfat’a yöneldim.
Baktım, nazar benim değil. Söylediğim sözde alâkam yok, dil benim değil. Nefs-i Nâtıka’yı bilmem. Çâresiz, zâhir ve bâtın bütün sıfatlarımdan alakayı kestim. Ben, rûhumla, cismimle, havas ve kuvvetlerimle kendimi Zât farz etmiştim. Gördüm ki, farz ettiğim dahî ikilik; gizli şirk... Çaresiz, “Başkasının mülkünde ne alâkam var” deyip bütün benliğimi mahıv ve fânî kıldım, fakat, talepten vaz geçemedim. halbuki, “Talep, uzaklığın kendisidir”... Ben bu benliğimle ne belâya uğradım, yine hata işledim!
“Allah, ilmiyle her şeyi kuşatmıştır.” “O, Evvel’dir, Âhir’dir, Zâhir’dir, Bâtın’dır. O, her şeyi bilir” âyetlerinin mânâsı sırrımda zuhur etti: “Ölmeden evvel ölün” sırrına mazhar olmaya yöneldim. Yine gizli şirk. Zira bir ben, bir de yönelmem varmış gûyâ. Aman Allah’ım, ne derde düştüm! Münâcât etme, talep etme, eman dileme!.. Bir garip hal ki, halli müşkül. Çaresiz hepsini sâhibine teslim ettim. Rızâ kapısında durup yatakta son anlarını yaşayan hasta gibi, târifi mümkün olmayan bir makamda, dâima ölümü bekleyip akılsız, şuursuz, bir zaman bu halde kaldım.
Sonra, “Kalbine sor” deyip gönül fetvasına müracaat ettim. Cevap etti ki, “Senden zuhur edenler, nefsindendir. Mâdem ki, kendinden haberin var; sen “Rabb’ine dön” hitâbını işitemezsin.”
Mutmeinne:
Yeniden ölümü istedim. Bu hâle de “İstiğrak” derlermiş. Bir hal daha zuhur etti: Sırrımda harfsiz ve sessiz, “Rabb’ine dön” hitâbı gibi bir hal oldu. O anda târifi mümkün olmayan bir lezzet duydum ki, mest olmuşum. Uyandım, Akl-ı Maaş ile düşündüm, ne haldir, Akl-ı Maaş o hâle vâkıf olamazmış. Ben de, fikir ile esrâr-ı ilâhîye vâkıf olunamayacağını anlayıp vazgeçtim.
Mutmeinne’nin alâmetleri:
Bu mertebede olanların bütün işleri ve ahlâkları, güzel iş ve ahlâka tebdil olmuştur. İradesiz olarak, tam tevekkülle Allah’a tevekkül ederler. Bütün işlerini Allah’a havale edip dünyaya âit bir şey düşünmez, dünya işleri için kederlenmezler. Cennet arzusu ve cehennem korkusu, iradesiz olarak, kalplerinden silinmiştir; onlar için üzülmezler. Yaptıkları her türlü ibâdât ü tâat Allah rızası içindir. İyilikle emir, kötülükten men vazifesini hakkıyla ifâ ederler. Her an “Huzur maallah” hâlinde olduklarından, dâima uyanık halde olup, gaflette olmazlar. Sevdiklerini, Allah için severler. Allah ve Resulüne düşman olanlar, babaları, oğulları aşiretleri de olsa, onlara asla muhabbet etmezler. Allah, bunların kalplerine imanı yazmış, bunları, kendi katından bir ruh ile te’yit etmiş; kalplerini iman ve irfan nûruyla kuvvetlendirmiştir. Allah onlardan râzî, onlar da Allah’dan râzîdirler. İşte, kendisinde bu sıfatlar bulunanlardır ki, “Rabb’ine dön” hitâb-ı izzetine muhatap olurlar.
*******************************
Buraya kadar yazılan sırlardan muradım, bir fenni açıklamak değildir. Umulur ki, bu Risâle’miz, vefatımdan sonra, sevenlerimize yâdigâr olur. Nice hakikat yolunun sâlikleri ve Cemâl-i İlâhi tâlipleri okur da, bu fakire hayır duâ eder. Ve, bu Risâle’ye bakan canlar, kendi hallerini bilir; hangi makamda, hangi şehirde, hangi mahallede bulunduğunu anlar da ona göre hareket eder. Rızâ kapısını bulup hamd eder. Bu Risâlenin adı, “Mahbub” olup şu ibâre dahî ona tarihtir.
Ey Püser! Def’i ömür ona tarih,
Eyle onu tâc ü ser.
Müellif: Erzincan’da doğup Üsküdar’a yerleşen ve “Bülbül” lakabıyla bilinen Hâfız Feyzullah Efendi. Sene: Hicrî 1213.
incemeseleler.com / arşiv
.
Ebussud Hazretlerinin dönüm anı neydi biliyor musunuz?
Kategori: Manevi Meseleler
Tarihte bazı ulemayı kiram hazeratı maneviyata sonradan intisap etmiş ve maneviyattan önceki hayatlarını boşa geçirmenin pişmanlığı ile kahrolmuşlardır. Bunlardan bazıları, Fahreddini Razi Hazretleri, İmam-ı Azam Hazretleri, İmam-ı Gazali Hazretleri ve bir örnekte Ebussud Efendi. Peki Ebussudu kurtaran hangi hadiseydi, hiç duydunuz mu?
Ebussud Hazretleri ve Sümbül Sinan Hazretleri Kanuni Sultan Süleyman zamanında yaşamış iki evliyaullah. Ebussud, şeriatın zahirinde rüsuh bulmuş ulemanın önde gelenlerinden.
Öyle ki; Tefsîr ilminde büyük bir âlim olduğu için, "Müfessirlerin hatîbi" ünvânı verilmiştir. Yine fıkıh ilmindeki yüksek derecesinden dolayı, âlimler arasında "Nu'mân-üs-sânî (İkinci Ebû Hanîfe)" lakabıyla ve "Müftiy-yüs-sekaleyn (cinlerin ve insanların müftîsi)" ve İbn-i Kemâl Paşadan sonra "Muallim-i sânî" lakabıyla tanınmıştır. 30 yıllık şeyhülislamlık yapmıştır.
Sümbülü Sinan Hazretleri ise batında rüsuh bulmuş bir mürşidi kamil.
Bir araya geldiklerinde şeriatın zahirinden konuşuluyor. Sümbülü Sinan hazretleri de batına gidiyor. Batından bahsedilince Ebussud Hazretlerini tepesi atıyor. Maneviyata tahammül edemiyor. Rabıtadan bahsediyor olmalı ki buna sinirlenen Ebussud Hazretleri şöyle diyor.
- Eğer sen benden önce ölürsen cenazeni papaza kıldıracağım.
Sümbülü Sinan Hazretleri de "amin !" diyerek karşılık veriyor.
Gel zaman, git zaman Sümbülü Sinan Hazretleri ölüm anının yaklaştığını hissedince has müridanından bir kaçını çağırıyor. Ben bu akşam, bu gece ya da yarın sabah rahmeti Rahmana kavuşacağım. Fakat benim cenazemi kimseye bildirmeyeceksiniz. Taki musalla taşına götürülüp cenaze namazım kılınıncaya kadar. Orada namazım birileri tarafından kıldırıldıktan sonra tekbirlerle, muazzam bir törenle teşyi edersiniz.
Ertesi gün saraydan bir hanımefendi merhume oluyor. Saraydan birisinin cenazı da adetan şeyhülislam tarafından kıldırılması lazım. Dolayısı ile namazı kıldırmak Şeyhül İslam Ebussud efendiye kalıyor. Cenaze namazını kıldırdıktan sonra Sümbülü Sinan Hazretlerinin müritlerinden olan o zatlar Ebussud Efendiye;"- Bizimde bir garip cenazemiz var burada, siz madem buraya teşrif ettiniz, teberrük olarak teşerrüf olarak bizim cenazemizi de kıldırmaz mısınız?" dediklerinde, -Hay haay diyerek arzularını geri çevirmez. Namazı kıldırdıktan sonra muazzam bir törenle götürülmeye başlayınca Ebussud Efendi şaşırıyor, nasıl bir garip bu diye? Oradakilere sorunca cenazenin Sümbülü Sinan Hazretlerine ait olduğunu öğrenince;
"- Eyvaah ben mahvoldum ! " diyerek cenazenin peşinden gidiyor ve cenazeden özür diliyor.
Hayatında beni irşad etmek istedin, hayatın beni irşad etmedi ama cenazen beni irşad etti diyor.
Ve bundan sonra yeni bir sayfa açıyor. Maneviyata karşı olduğu önceki safha ve daha sonra maneviyata dost olduğu yeni hayatı.
incemeseleler.com / Batuhan Alkan - Notlarımdan
.
Bütün suçların ruhta olduğu bir yol
Kategori: Manevi Meseleler
Nefis değil midir ezeli düşmanımız, hain, şeytanla mukayasesi bile yapılamayacak kadar melun, frenk kafirinden daha aşağı bir varlık. Ama bu yol öyle bir yol ki nefsin hiç suçu yok. Tüm suçlar ruhta. Peki o yol hangi yol?
Tasavvuf kitaplarında da ifade edildiği üzre Peygamberimiz s.a.v Ashabına nefisle mücadelede iki yol tarif etmiştir.
Birinci yol nefse hücumla başlayıp riyazet ve uzletle devam eden zikri cehri yoludur.
Nefisle hücumdan kasıt onu mutlak manada öldürmek olarak düşünülmemelidir. Çünkü nefsin ölümü demek, canına kıymak demektir ki insanın kendini kasden öldürmesi manasına gelir. Nefse bir hayat sahibi olarak yapılması icap edenler ihmal edilmez.
Çünkü Peygamberimiz s.a.v."Nefis senin bineğindir. Ona iyi davran." ( "Nefsüke matıyyetüke ferfak bihâ" ) buyurarak nefse gerekli bakımın yapılmasını da emretmiştir. Atın bakımı için zamanı gelince tırnakları kesilir, nalı çakılır yedirilir içirilir ama tımar hiç bir zaman ihmal edilmez.
Bu yolda nefisle mücadele asıl olduğu için nefsani yol da denir. Birinci öncelik nefsi terbiyedir. Az yemek, aç kalmak ve susuz kalmak gibi riyazet ile ve insanlardan farklı yerlerde, dağda vb. yaşayarak uzletle nefis kötülük yapacak fonksiyonlarını etkisiz hale getirmekle terfi esastır.
Görüldüğü gibi nefis öldürülmez ama aç bırakarak susuz bırakarak zevklerden mahrum bırakarak, tabiri caizse cıyak cıyak bağırtdırarak terbiye edilir. Nefsin en sevdiği yemeği uzun zaman yemeyerek daha sonra o yemeğin önünde nefsini düşürecek seviyeye gelen Beyazıdı Bestami hz. leri nefsini bu şekilde de terbiye etmiştir.
Diğer yol ise zikri hafi yoludur ki burada nefisle mücadele yoktur. Nefsi kendi haline bırakarak ruhu rabıta-i şerife ve zikri kalbi ile besleyen yoldur. Bu yolda ;nefsin her türlü isteği, yemek yemek, su içmek, şehevani duygularını meşru şekilde yerine getirmek gibi nefsin isteklerine helal yollardan cevap vermek esastır. "Dana eti yemeli, ! demeli " sözü bu hakikati ifade eden mizahi bir sözdür. Bu yolda asıl olan, bütün meşguliyetin ruh ile olmasıdır. İşimiz terbiye, gücümüz ruh!
Diyelim ki nefis 60 kg olan bir boksör, ve onunla maç yapacak olan nefis. Bu yolda olan bir mürid bu mücadelede, nefsi zayıflatmakla meşgul olmaz. Karşısındaki rakibi olan ruhu beslemekle meşgul olur. Karşısında 60 kg bir ruh varsa henüz nefisle mücadelede galip gelecek kabiliyet yok demektir. Rabıta ve zikri kalbiye ile ruhun kilosunu artırma nisbetinde muvaffakiyet olacaktır. Mesela 100 kg seviyesine ulaştığı zaman ruhu meleki, o zaman nefis mücadele edemez hale gelir ki maksat tamam olmuş demektir.
İşte bir yandan ruh böyle beslenirken diğer yandan da nefsi emmarede tezkiye ve tasfiye edilmiş olur. Dolayısı ile o ruh ile paralel şekilde önce nefsi levvame sonra mülheme mertebelerinden mutmeinne makamına kadar çıkar ki bu da harbin bitmesi anlamına gelir. Nefis ezile büküle mağlubiyetini izhar edince, tüm varlığıyla ruha teslim bayrağını çekerek onunla arkadaş seviyesine ulaşır. Bu da cihadın sona ermesi anlamına gelir.
İşte bu yolda olan bir mürid, günah işlediği zaman, ya da manen zayıfladığı zaman nefse suç bulmamalıdır. Çünkü nefis, nefis olması hasebi ile rahat bırakıldığı zaman yapacakları malumdur. Asıl suç o nefse rahatlığı veren ruhtadır.
Eğer ruhu meleki nefisle mücadele edecek kadar kuvvetli değilse herhangi bir günah işlediği zaman, bir mümin olarak tabiki pişman olur ve üzülür, ancak ertesi gün ya da başka bir zaman aynı günahı tekrar işler, her zamanda işlemeye meyillidir. O halde mürid, nefsi rahatça hareket edip kolunu sallaya sallaya istediğini yapar hale geldiği böyle zamanlarda, yapması gereken, hızlı bir şekilde rakibi olan, zayıf olan, aciz olan ruhu besleyerek nefsin karşısına güçlü bir rakip olarak çıkarmaktır.
İşte günah işlendiği zaman istiğfar çekmek, tesbih namazı kılmak, nafile ibadetlere ağırlık vermek ruhu beslemek olarak düşünülmelidir.
Miftahulkuluub / incemeseleler.com editörü
24.05.2009
Mektubattan levhalık derlemeler
Kategori: Manevi Meseleler
Kuran ve sünnetten sonra en muteber kaynağımız Mektubat-ı Rabbani'den levhalık sözler. Muhtelif mektuplardan derlenmiş bir çalışma
Düşmanların istîlâ ettiği ve muhaliflerin galip geldiği vakit mücahitlerin az hizmetleri o kadar büyük olur ki, emin zamanda kazanılan ecirle kıyası kaabil değil... {Şu halde: gam ve kederle gevşemek değil, mevcut imkânlarla gayret lâzım gelir.}
Eğer zâhirî hicret müyesser olmazsa, Allah dostlarına tâbî olmak [onların usûlüne uymak] sûretiyle bâtınî hicret bu zamanda müyesser olur... [Azîm nîmet büyük devlet...]
Muhammed Resûlüllah S.A.V. Rabbülâlemin’in sevgilisi olduğu halde onu tasdik edenler hor ve hakir, inkâr edenler de izzet ve itibardalar. [Devirlere göre bu iş devreder...]
Kıyamet günü, şeriattan sual olunur, tasavvuftan sorulmaz.
Şeriatın zaafa düştüğü zaman, Allah için hazineler harcayarak yemek yedirmek, şeriattan bir meseleyi anlatıp teşvik etmek kadar olamaz.
Nafaka ve sadaka bâzen nefse hoş gelen yerlere de verilebilir ve heder olur. Lâkin din ve millet hizmeti için harcamak, yüksek dereceye ve büyük rütbeye sebeptir. M.İ.R. C.1 M. 48 [Pîrân-ı Kiram Hazerâtı, bu işi İsm-i Âzam okumakla müsâvî görmüş ve her hâcete ulaşmanın yolu budur demişler...]
İki rekat sabah namazını cemaatla kılmak, bir sünneti yerine getirmektir ki, bir gecenin tamamında nâfile namaz kılmaktan bir kaç mertebe üstündür. M.İ.R. C.1 M. 52 [Şeytanın musallat olduğu nefsin en uyuşuk zamanı olmakla berâber az bir gayretle bu devlet elde edilir.]
Yeme-içmeye meyletmek ve zenginlerle ünsiyette bulunmak, öldüren zehir ve lokmaları da zulmetten ibarettir. Ziyâde (çekinip) korkmak lâzımdır. M.İ.R. C.1 M. 85 [Hak dostlarının hikmetli sözleri insanlara ilaçtır]
Ey Aziz! Tekrar beyan olunur ki, bu zaman tevbe ve nedâmet vaktidir. Hak'tan gayriyi terk edip ayrılma vaktidir. Belâların gelme zamanıdır ve yakında fitneler, belâlar nisan yağmuru gibi yağıp, âlemi kuşatır.
[Belânın büyüğü: Allah ve Resûlü’nü unutup şeytanla nefse uymaktır...]
Malûmdur ki zamanımızda dâr-ı harp kâfirleri, Müslümanlara ve Müslüman beldelerine çok ihanet ve eziyet etmekteler. Bunların hepsi âhir zaman alâmetleridir. M.İ.R. C.2 M.68 [Gönül aynasını günâhla kirletmeyip de ibâdetle parlatan insan bu sözlerden anlar...]
Âlemlerin Rabbi'ne gizli ve âşikâre, nimette, mihnette, rahmette ve zahmette, şiddette ve rahatta, ihsan ve belâ zamanında, daima hamd olsun. [Darılmak lâzım değil, dâima hamd etmeli...]
Vakitleri boş şeylere sarf etmeyiniz. Zikr-i ilâhîden başka şeyle meşgul olmayınız. M.İ.R. C.3 M. 2
Bazı kimseler, hâcetleri hâsıl olması için gün tayin edip, oruç tutarlar... İstedikleri olunca da bunu oruçtan bilirler. Böyle işler, şirk koşmaktır. [Dikkat etmeli...]
Kalbe ezâ vermekten (kalp kırmaktan) kork! Çünkü Allahü Teâlâ'nın zâtına ezâ etmekte, küfürden sonra, kalbe ezâ vermek gibi bir zulüm yoktur. (M.İ.R. C.3 M. 45)
Harp eden askerin kazâyı defetmeğe (harp kazanmağa) kudreti yoktur. Dua askeri zayıflık ve acizlik sebebiyle kazâ askerinden (cephedeki askerden) daha kuvvetli oldu. Dua askeri kazâ askerinin ruhu gibidir. Harp eden asker de onun kalıbıdır ve dua askerine (onun mânevî imdâdına) muhtaçtır. M.İ.R. C.3 M. 47
İnsanın zâtının hakikati yokluk ve sâde şerdir ki, noksanlıktan ibarettir.
Nefis "Yok" olduğu halde, hayâlî tasavvurla (düşünce ile) vücûdunu "Var" zannetti. İşte bu hayâl giderse sırf yokluk kalır. M.İ.R. C.3 M. 62
*Hak Teâlâ'ya tâlip olan (O’nun rızâsını isteyen), onun gayrisinden alâka kesmeden (bütün varlığı ile ona bağlanıp teslim olmadan) Mevlâ'ya ulaşamaz. M.İ.M. C.1M.
* [Bir cemiyet veyâ âile birliğinden] Kendi aralarında iyilikle emir ve kötülükten men etmeyip de (günleri-ni) müsamaha ile geçiştirenler, o günü hayırlı saymasınlar. M.İ.M. C.1M. 29 [Hayır olmayandan şer beklenir.]
* Amel niyetle itibar görür. Dârülharb düşmanları ile cihada başlamadan önce, niyeti düzeltmeli. [Her hareket ve yardım Allah’ın rızâsı ve dînin ihyâsı için olmalı...]
Mücâdele ederken niyeti hâlis ediniz, başka maksatlara kapılarak amellerinizi iptal etmeyiniz, (bu takdirde) şehitlerin ve gâzilerin ecirlerini ümit ediniz...
Namazı cemaatle kılıp, dârülharb düşmanlarıyla cihad etmektesiniz. Bu hal üzere yaşayan kimse gâzi ve mücahittir; ölen de şehit... M.İ.R. C.2 M. 69
“Lâ ilâhe illallah kelimesiyle îmanınızı tâzele-yiniz” (Lâ) kelimesi ile kendi nefsinizin isteklerini (maksat ve muratları) def' ediniz. Zira kişinin kendi muradını istemesi, kendi ilâhlığını iddia etmektir. Gönülde hiç bir murat için yer kalmadığı gibi, hayâl kısmında da havâ ve heves kalmasın. Kişinin kendi muradını istemesi, Mevlâ'nın muradını reddetmek ve kendi sahibine muhalefet etmek olur. Bunun mânâsı ise Mevlâsını bırakıp, kendisi Mevlâlık iddia etmektir. Bu işin kötülüğünü iyi bilmeli ve ulûhiyet dâvâsını kökten silmelidir. Öyle ki, havâ ve heveslerden tamamen temizlenip Mevlâ'nın muradından gayri bir murat kalmasın... [Kurtuluş yolu ve teslimiyetin özü.]
Zikr-i ilâhîden başka şeyle meşgul olmayınız. [İman, İslâm, ve ahlâkla alâkalı kitapları okumak da zikirden sayılır.]
Kelime-i Tevhit okurken (Lâ) ile her şeyin tamamını silip, sînede hiç bir maksut ve murat kalmasın. Hattâ ehemmiyetle düşündüğünüz, benim (hapisten) kurtulmam dahî maksudunuz olmayıp, Hak Teâlâ'nın takdirine, fiiline ve iradesine râzı olunuz. M.İ.R. C.3 M. 2 [Keşke öyle olmasaydı, şöyle olsaydı... diye münâkaşaya yol yok...]
* Kadınlar için, efendilerinin mallarından izinsiz harcamak da hırsızlık olup, kendileri de hırsız olur ve büyük günaha girerler.
*Hastalığın şahıstan şahsa geçeceğine inanmak da doğru olmaz. (Bir şahsın hastalığı diğerine geçti yahut filân hekim iyi etti derken, Allahü Teâlâ irâde etti de onu sebep kıldı diye düşünmeli, Çünkü ilâhî irade olmadan ne hastalık sirâyet eder, ne de hekim şifâya sebep olur.) [“Şu ilaç iyi etti” veya “Ters te’sir etti” demekte böyledir.]
Şeriata uymayan her şey öldüren zehir ve (yoldan çıkaran) ebedî azaba sebep olan belâdır... Bir üstaz-ı kâmile bağlanmak, doğru yolu bulmağa delil olup, onun mânevî kuvvet ve bereketleriyle, iman ve amelin edâsı kolaylaşır ve maksada süratle ulaşılır... Aynı zamanda şeriatla amel ettiği halde beşeriyet icabı müritte hasıl olan kusurların, mürşidin delâlet ve şefâatiyle affedilmesi mümkün olur. Vesselâm... M.İ.R. C.3 M. 41
Mühim ve özlü ifâde...
Hâdiselerin cümlesini (hayır ve şerden meydana gelen bütün işleri) Hak Teâlâ'dan bilip onun takdiri (hükmü) ve iradesi (muradı)nın zuhûru olduğunu tasavvur ediniz (düşününüz).
İnsan, yemek-içmek için halk olunmadığı gibi mal toplamak için de yaratılmadı. M. İ. M. C-3 M-83 [Tam teslimiyetle kulluk vazifesini ikmâl edip Allahü Teâlâ’nın rızâsını kazanmak için halk olunmuştur.]
Şimdi Hak yolcularının ümit gözleri bu nurlu mezara döndü. Buradaki feyizli ilim ve esrârın oraya (Medine-i Münevvere’ye) bağlı olduğu âşikârdır. M.İ.M. C.3 M. 81
Mihnet ve elemlerden kula her ne gelirse cümlesi takdir-i ilâhî ve ezelî irade ve hükümdendir.
"Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen bir musibet (belâ) yoktur ki biz onu yaratmadan önce o, Kitap'ta bulunmasın. Bu, Allah'a kolaydır."[1] âyet-i kerimesi bu mânâya delâlet eder. Razı olmaktan gayri çâre yoktur.
Kalpte gönül darlığı, kabz halinde iken olduğu gibi, bâzen de hatâ ve kusur işlendiğinde kalbe karanlık gelir; zikrin nurlarını örter; sıkıntıya sebep olur. Böyle anlarda tevbe ve istiğfarla yalvarmak lâzımdır. M. İ. M. C-3 M-87
[En büyük istiğfar hem de hâcetlerin husûlü için tesbih namazı pîranımız tarafından tavsiye ve teşvik edilmiştir.]
* Hak Teâlâ'dan her ne gelirse rağbet edilir ve sevimlidir. Gönül hoşluğu ile katlanıp, râzı olmak lâzımdır. Kulluğun yolu işte budur. [Kurtuluş yolu...]
Bazı dostlar zamanın sıkıntılarından şikâyet etmişler... Şikâyet lâzım gelmez. Takdir olunan rızkın noksan ve ziyade olmasına ihtimal yoktur. Rızkın az veya çok olması Hak Teâlâ'ya mahsus bir iştir; hiç kimsenin onda te'siri yoktur.
A.C.: "Allah, kullarından dilediğine rızkı bol verir, dilediğine kısar da az verir. Muhakkak Allah her şeyin hakikatini bilir." (Hükmünü hak üzere verir.) (S. Ankebût 62)
"Seyyid Mehmed’in keşfi kapalı iken şimdi açıldı", denilmiş. Bu hal bâtının (mânevî makâmın) terakkîsine delâlet etmez, kemâl ve kerâmet de değildir. M.İ.M. C.3 M. 132
[Böyle şeylere aldanıp ehemmiyet vermek ahmaklık alâmetidir.]
* Alçak dünyanın pisliğine bağlanıp da ziynetine aldanmayınız. Çünkü dünya, geçici ve helâk edicidir, bir halde durmaz (dâimâ düzen değiştirir). Üzeri şekerle kaplı zehir ve altınla kaplı necâset gibidir, [ahmakları aldatır sonunda nâdim ve helâk eder.] M. İ. M. C-3 M-135
* Musibet, (sıkıntılar) ve ayrılık (gurbet acıları), Mevlâ Celle Şânühû'nun irâde ve takdiriyledir. Razı olup teslim olmaktan gayri çâre ve ilaç yoktur. [Şunu bil de şeytânî vesveselerle kendine zarar verme!] M. İ. M. C-3 M-154
*Her ne vâkî olursa Hak Teâlâ'nın irâde ve takdiriyledir; onda başka hiç bir şeyin tesiri yoktur. Mevlâ her ne ederse muhabbet ve adaletindendir. [Mevlâ’nın her işinde kul için hayır vardır, şer yoktur.]
Allahü Teâlâ’nın çirkin gördüğü bütün sözlerden, işten ve hatırımdan geçen her şeyden Allahü Teâlâ’dan mağfiret dilerim. [Güzel istiğfar]. İ. M. C-3 M-178
* Sual: Ölümden sonra ruh bedenden mutlaka ayrılır. Halbuki "Kabrin sevabı ve azâbı vardır, bu nasıl olur?."
Cevap: Kabirde rûhun bedenle alâkası ve birleşmesi vardır. Lâkin bu alâka his ve hareket doğuracak kadar değil. Bilindiği gibi rüyada lezzet ve elem duyulduğu halde, bedende lezzet ve elemin tesiri görülmez. M.İ.M. C.3 M.217
Şair Lebid güzel söylemiş:
"Allahü Teâlâ'dan gayrı her mevcut yokluktan ibaret. İnsanın hakikati da yokluktan ibarettir. Yokluktan yaratılmış her şey de şerrin ve noksanlığın mahallidir." M. İ. M. C-3 M-227
* * *
Bizim yolumuz sohbettir. Görüşmek kısmet oluncaya kadar, Kelime-i Tevhide devam ediniz. Bu zikir kalbi mut’mein eder.
Mümkün olduğu kadar onunla meşgul olunuz. Eğer halvette meşgul olursanız daha güzel...
Bu mübârek kelimenin kalbi temizlemesinde büyük te’siri vardır. Onun bir cüzü ile Hak Teâlâ’dan gayriyi nefyedin, diğer cüzü ile Mâbûdün bilhakk’ı isbat ediniz ki, seyr-i sülûk hâsıl olsun!
H.Ş.’de: “Zikrin üstünü Kelime-i Tevhit okumaktır” diye vârit olmuştur.
[İmam-ı Rabbânî Hazretleri de “Üç şeyin birinden hâli olma!
1. Uzun okuyarak namaz kılmak,
2. Kur’an-ı Kerim okumak,
3. Kelime-i Tevhid’e devam etmektir”] buyurdular.
Uzlete rağbet edip tâate haris olunuz... Sünnet-i seniyyeye sarılıp bid’attan hazer ediniz.
Bir aziz:
“Hayrı iyiler de kötüler de yapar. Günâhtan kaçınmak ancak sıddıkların kârıdır” demiş...
İmam-ı Âzam Ebû Hanife, Seyyid Abdülkâdir Geylânî, ve bâzıları güzel elbise giydiler. Ebû Hanîfe memleketine dönen talebelerine eski elbise ile değil, güzel elbiseyle gitmelerini tavsiye ederlerdi.
Bazı büyükler, tekebbür için olmadıkça, güzel elbise giymekte beis yoktur buyurmuşlar... (Mektûbat-ı İmam-ı Mâsum K.S. C.2 M.106)
Sûrî iman sahiplerinden yüzde üçü kurtulursa, doksanyedisi tehlikededir. Gırtlaktan yukarıda kalan, feyz-i ilâhîden mahrum, köksüz, zâhirî ilim de, insanları İblis eder; yalnız bâtın ilmi ise zındık eder. Tek kanatlı kuş uçmaz. Zâhirî ilmi, mâneviyatla kuvvetlendirmelidir. (M. İ. R. C – 1 M – 105)
Nefs-i emmârenin tuğyan ve inkârı varken insanda bulunan iman, namaz, oruç ve diğer iyi ameller sûrîdir. Zira nefis, insan vücudunun aslı ve herkesin "Ben" dediği şeydir. Bu nefis küfür ve inkârında devam ederken iman ve iyi amellerden ne fayda beklenir! (M. İ. R. C – 2 M – 50)
Pîrin suretini hafızada muhafaza etmeye "Rabıta" denir ki bu, mürit için zikirden daha faydalıdır. (M. İ. M. C – 1 M – 119)
Her kim şevk ve arzu ile tarikat talep ederse ona tarikatı tâlim ediniz. Bu hususta soğukluk göstermeyiniz ve bağlıların terakkîlerine keremle gayret ediniz. Eğer kendisine zikir tesir etmeyen olursa, ona zikri bırakıp kalple meşgul olmayı, (Râbıtayı) emrediniz ve teveccühlerde bulununuz; ümit edilir ki, zikir te'sir eder. (M. İ. M. C – 2 M –
(Şeyhin lüzûmu ve bid'at ehlinden uzak olma hakkında...)
Şevk ve arzu etmeniz, gönlümüze sürûr verdi. Hak Teâlâ şevkinizi artırsın. Bu arzunun çok olması ganimettir. Bu sebeple istenmeden dahî nisbet, mânevî bağlılık ihsan olunur. Lâkin istenirse hemen kabule sebeptir. Ve sâlik (derviş), istediği şeyi ve lâzım olanı şeyhine söylemeli, Hakk'a ulaşmak işini de ona havale etmelidir. Kişi hastalığını hekime bildirmek lâzım...
Vefat etmiş olan şeyhinden gelen feyiz, seyr-i sülûke (râbıta ve zikre) ve senin hakkında şeyhin bidâyetdeki bilgisine uygun olur. Bizim yolumuzda, talib (derviş), muhabbeti nisbetinde şeyhinden feyz alır; kötü hallerden kurtulur; şeyhin haline girer ve fenâfişşeyh olur ve şeyhe olan muhabbeti nisbetinde feyz alır. Lâkin sohbetin farkı büyüktür.
Veys el Karânî, Resûlüllah S.A.V.'den bâtınından her zaman feyz alıp evliyalığın en yüksek derecesine varmışken Eshâb-ı Kirâmın mertebesine ulaşamadı. Fakire (İmam-ı Mâsum Hz.'ne) olan muhabbeti kendinize büyük nimet bilip bu devletin ziyade olmasını isteyiniz.
"Kişi sevdiği ile beraberdir." hadis-i şerifi unutulmasın. (M.İ.M. C-2 M –89)
incemeseleler.com
.
Nefis, ruhu hayvani ve ruhu meleki
Kategori: Manevi Meseleler
İnsanda iki ruh vardır: Birine rûh-i hayvânî denir ki, bu Cenâb-ı Hakk’ın celâl sıfatının tecellîsi ile yaratılmıştır. Birine de rûh-i sultânî denir. O da Cenâb-ı Hakk’ın cemâl sıfatının tecellîsi ile yaratılmıştır. Beden ülkesinde bu iki padişahın birer veziri ile birer şeyhulislâmı vardır ki, vücüt iklimini onlarla idare ederler.
Rûh-i hayvânînin veziri aklı maâş ve mercii (danışmanı), Şeytan’dır. O, Şeytanlarla istişâre eder. Rûh-i sultânînin de veziri aklı maâd ve şeyhulislâmı melektir. O da onlarla istişare eder. Rûh-i hayvanînin zevki, yiyip içmek, giyip kuşanmaktır. Yani zâhirde insana lezzet verecek ne varsa onların hepsinden safâ ve kuvvet bulup, ruh-i sultanîye gâlip gelir. Rûh-i sultanînin zevki, zikir, fikir, ibâdet ve Allâh'ın emirlerine itâat ve yasaklarından kaçınmaktır. Rûh-i sultânî, işte bunları yapmakla rûh-i hayvânîye gâlip gelir.
Yukarıda anlatıldığı gibi, bunlar vücutta hükmederler. Birinin sıfatı diğerinin sıfatına zıt olduğu için daima birbirleriyle muhârebe ve mücâdele ederler. Rûh-i hayvanînin aslı “emmâre bissûi” dir. Yani mübâlağa ve şiddetle kötülüğü emredicidir. Ona “nefis” ismi verilir. İşte bu sıfat Cenâb-ı Hakk’ın celâl sıfatının mazharıdır ki, daima Hakk’ın rızâsına muhalif şeylerden lezzet ve kuvvet bulur.
Rûh-i sultanînin asıl sıfatı sâfiyedir. Bu sıfat Cenâb-ı Hakk’ın cemâl sıfatının mazharıdır ki, daima Cenâb-ı Hakk’ın rızâsındadır ve ondan bir adım ayrılmak istemez. Bu sebeble, bu iki sıfat birbirine tamamen zıt olup, vücut ülkesinde muhârebe ederler.
Meselâ, bir vücutta rûh-i sultânî rûh-i hayvânîye gâlip olmayıp, rûh-i hayvânî kendi haline bırakılırsa, sıfatı emmârelikte kalır. Zamanla rûh-i hayvânî rûh-i sultânîye gâlip olur ki, o kimse hayvan gibidir. Belki daha alçak olup dünya ve ahıreti hüsranda kalır. Amma, rûh-i sultânî, rûh-i hayvânîyi kendi hâline bırakmayıp, her an mücâhede ve muhârebe ederse, o zaman rûh-i hayvânîyi ister istemez kendine bağlar. Her emrine itaat ettirerek ilâhi emri yerine getirmiş olur. İşte bu kimselerin kurtuluşa ereceği umulur. Fakat yine de düşmesinden korkulur. Çünkü nefsin hîlesi çoktur.
(Miftahul Kulûb’dan)
.
Takva, Allah korkusu ve helal gıda
Kategori: Manevi Meseleler
Takva, Allah korkusu ve helal gıda ile alakalı çok keyifli ve derin bilgiler içeren bilgilere göz atmanızı istiyoruz. Takva ile amel eden sitenin özünü teşkil eden malumatlar.
Takva lügatte: Nefsi, korkulan şeyden muhafazaya almaktır. Şeriatte ise: (حفظ النفس عما يؤثم ) Nefsi, günaha götüren şeyden korumaktır. Bu koruma haramları terk ile olur. Bazı mübahları terk ile de tamam olur.
[1]
Takvanın üç derecesi vardır. Bu hususta Ebul Faruk hz.leri şöyle buyurmuşlardır:
“İttika:
1- İman ile küfürden,
2- İbadet ile isyandan,
3- Füyûzât ve rabıta ile gafletten kurtulmaktır...”[2]
Takvanın lüzumu
يا أيها الذين آمنوا اتقوا الله حق تقاته ولا تموتن إلا وأنتم مسلمون)) “Ey iman şerefiyle müşerref olan ehli iman. Allah’a nasıl korunmak gerekse öyle korunun, hakkıyla müttekı olun ve her halde Müslim olarak can verin”.[3]
Denilmiştir ki: Eğer sana biri, “Allah’tan korkuyor musun?” diye sual ederse, sakın cevap verme, sus. Çünkü “evet” dersen, yalan konuşmuş; “hayır” dersen küfre girmiş olursun.[4] Cenab-ı Hakk’tan hakkıyla korkmak elbette mümkün değildir.
Bu ayet-i kerime nâzil olduğu zaman Eshab-ı Kiram o kadar çok ibadete sarılmışlar ki, kesreti ibadetten ayakları şişmiş, alınlarının derileri soyulmuştur. Bunun üzerine (فاتقوا الله ما استطعتم) [5] emri nazil olmuş ve bir önceki hüküm değişmiştir.[6]
Sıddıkların korkusu; her düşünce ve harekette, kötü akıbetten korkmaktır.[7]
Peygamber Efendimiz اتق الله في عسرك ويسرك )) “Darlıkta ve varlıkta Allah’tan sakın”[8] buyurmuşlardır.
İmam-ı Rabbani hazretleri de bir mektubunda vera’ ve takva hususunda şöyle buyurmaktadır:
“Necâtın yolu ikidir. Emirlere imtisal ve nehîlerden kaçınmak. Bu iki yoldan en mühimi kendisine vera’ ve takva denilen ikinci yoldur.
Haramlardan kaçınmak da iki türlüdür. Birinci kısmı, yalnız Allahü Teala’nın haklarına taalluk eden. İkinci kısmı insanların ve mahlukâtın haklarına taalluk eden günahlardan kaçınmaktır. İkinci kısmı daha mühimdir. Çünkü Hz. Allah hiç bir şeye muhtaç değildir ve çok merhametlidir. Kullar ise, pek çok şeye muhtaç oldukları gibi, hasis ve alçaktır” [9]
Nefis üzerinde dört şey galiptir.
1- Maddi ve manevi gevşeklik,
2- (azaptan) emin olmak,
3- ibadete karşı tembellik,
4- şehvetlere karşı meyl.
Bunların ilacı ise Allah korkusudur.[10] Çünkü korku, Allah’ın bir kamçısıdır ki, Cenab-ı Hak, kapısından sapanları, onunla takviye eder.[11]
Yine Ebul Faruk Hz.leri:
“Vera’ ve takva cüz’üne riâyet ehemm-i mehâmm-i islamiyedendir. Bu riayetin medarı, meharimden içtinap üzeredir. Meharimden ber vech-i kemal içtinâb da, füduli mübâhâttan içtinâba ve zaruret miktarıyla iktifaya vâbestedir. Zira mübâhâtın irtikâbında vakı’ müsâmaha, umur-i müştebiheye îsâl eder. Müştebihât ise harama karîptir. Kemal-i vera’ ve takvanın husulünde, mübâhâttan zaruret miktarı iktifa lâbüddür. O dahi kulluk vezâifini eda niyyeti ile meşruttur. Fudul-i mübâhâttan bilkülliye içtinâp her vakitte, ale’l-husus bu vakitte nâdiril vuku’ ve azizi’l-vücuddur”, buyurmuşlardır.[12]
Takvanın mükâfatı
Allah’tan korkmanın kazandırdığı dört büyük nimet vardır.
1- Takva,
2- vera’,
3- mübâdere
4- içtihad.
Takva: Nefsi, günaha götüren şeyden korumaktır.[13] Vera’: Dünyadan yüz çevirmek; mübadere: Sür’atle hizmet ve vazifelere başlayıp devam etmek[14] içtihad ise: Allah’a kul olmakta, bütün gayretini ortaya koymaktır.[15]
Cenab-ı Hak takva sahiplerine bahşedeceği nimetleri şöyle beyan buyurmaktadır:
( يا الذين آمنوا إن تتقوا الله يجعل لكم فرقاناً ويكفر عنكم سيآتكم ويغفر لكم والله ذو الفضل العظيم ) “Ey iman edenler! Eğer Allah’tan korkarsanız, O, size iyi ve kötüyü ayırt edecek (bir ma’rifet ve nur) verir, suçlarınızı örter, sizi bağışlar. Allah büyük lutf-u inâyet sahibidir”[16]
“Amma, kim Rabbinin makamından korktu, nefsini heva (ve hevesin)den alıkoyduysa, işte muhakkak ki cennet onun varacağı yerin ta kendisidir.”[17]
Hadis-i Kudside: “İzzetim ve celalim hakkı için, bir kulda iki korku ve iki emniyet bir araya gelmez. Kul, dünyada benden korktuğu zaman, ben onu kıyamet gününde azabımdan emin kılarım. Dünyada benim azabımdan emin olduğu zaman, kıyamet günü onu (azabım ile) korkuturum[18]
Cebrail A.S, Allah korkusundan dolayı, dünyadayken ağlayan kimseler hakkında, hesap günü şöyle nida eder: “Dikkat edin. Muhakkak ki fülan, Allah korkusundan ıslanan bir kirpik sebebiyle kurtuldu.”[19]
Peygamber Efendimiz de müttekı kimse hakkında şu müjdeleri vermektedir:
(من ذكر الله ففاضت عيناه من خشية الله ختي يصيب الأرض من دموعه لم يعذبه الله يوم القيامة) “Kim Allah’ı zikreder de Allah korkusundan dolayı gözleri yaş döker ve o yaşlardan yere düşer ise, Allah o kimseyi kıyamet gününde azaba uğratmaz.”[20]
(كل عين باكية يوم القيامة إلا عيناً غضت عن محارم الله تعالي وعيناً سهرت في سبيل الله وعينا خرج منها مثل رئس الذباب من خشية الله تعالي ) “Allah’ın haram kıldığı şeyler(e nazar etmek)ten kapanan gözden, Allah yolunda (ibadet için) uyanık duran gözden, Allah korkusundan dolayı sinek başı misli yaş çıkan (ağlayan) gözden başka her göz kıyamet günü ağlayıcıdır.”[21]
İsa bin Yunus rh. İmam Âzam hazretlerinin takvası hakkında şöyle buyurmuştur: “İmam-ı Âzam hazretlerinin ilk ictihadı Allah Teâlaya zerre kadar isyan etmemek ve şer’an muhterem olan şeylere kemâ yenbeğı ta’zîm eylemek hususlarına masruf idi....Ve bir meselede kendilerine işkâl vâkı’ olunca ashabına derdi ki: “Ancak ihdas ettiğim bir günahtan nâşi, bana bu yolda iştibah ârız oldu.” Hatta bazen abdest alarak iki rek’at namaz kıldıktan sonra istiğfâr ederdi ve bihikmetillahi Teâla mes’ele-i müşkile bis’sühüle hal olurdu. Ve bunun üzerine: “Sevindim! Çünkü tevbemin kabul olunduğuna bir emâre hasıl oldu” buyururdu.”[22] buyurdular.
HELAL VE TEMİZ GIDA ALMAK
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde: (إن الله طيب ولا يقبل إلا الطيب. وإن الله أمر المؤمنين بما أمر به المرسلين. فقال: يا أيها الرسل كلوا من الطيبات واعملوا صالحا ……. الآية وقال:يا أيها الذين آمنوا كلوا من طيبات ما رزقناكم ثم ذكر الرجل يطيل السفر أشعث أغبر يمد يديه إلي السماء يا رب يا رب، ومطعمه حرام ومشربه حرام وملبسه حرام وغذى بالحرام فأني يستجاب لذا لك). Allah güzeldir. Ancak güzel şeyleri kabul eder. Allah peygamberlerine emrettiğini müminlere de emretti. Hak Teala şöyle buyurur:
“Ey Rasüller! Temiz ve helal olan şeylerden yiyin ve salih amel işleyin.”[23] Yine:
“Ey iman şerefi ile müşerref olan ehli iman! Size rızık olarak verdiklerimizden en temiz olanlarından yiyin.[24]”
Bu ayetleri okuduktan sonra Efendimiz: Uzun yolculuğa çıkmış, dağınık, üstü başı perişan ve: Ya Rabbi! Ya Rabbi!, diye dua etmekte olan bir adamı zikrederek, “Onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, ve haram ile beslenmiş. Böyle bir kimsenin duası nasıl kabul olunur.”,[25] buyurmuşlardır.
Abdullah bin Ömer (R.A): “Namaz kılmaktan yay gibi, oruç tutmaktan çöp gibi kalsanız da, haram ve şüpheli şeylerden kaçınmazsanız, Allah o ibadetleri kabul etmez.”, buyurmuştur
Ashabın büyüklerinden Sa’d bin Ebi Vakkas Hazretleri Peygamberimize gelerek: “Ya Rasülallah! Dua buyurunuz da ben duası makbul olanlardan olayım.” dedi. Peygamberimiz de O’na: (أطب طعمتك تستجب دعوتك) “Ya Sa’d! “Helal ve güzel ye. Duan kabul olunur.”,buyurdu.[26] .
Talimü’l-Mütealim’den: “Karnını haddinden fazla doyurmaktan, uykunun fazlasından, menfaatin bulunmayacağı yerde fazla konuşmaktan, mümkün olduğu kadar çarşıdan yemek yemekten kaçınmak takvadandır. Çünkü çarşı yemekleri necaset ve habasete daha yakın, Allah’ı zikirden daha uzaktır. Yine gaflete daha yakındır. Çünkü fukaranın satın almaya imkânları olmadığı halde onlarda gözleri kalır. Bununla da eza duyarlar. Böyle olunca bu yemeklerin bereketi kalkar.
“Fesât, meâsi ve eğlence ehlinden kaçınmak da vera’dandır.”buyurmaktadır. [27]
BU KANDİL NİÇİN SÖNMEZ?
İbnü’l-Kübeyt namında bir zattan şöyle naklolunmuştur:
Bir gece yatsı namazında mescidimizin imamı “İze zülziletil arzu” süre-i şerifesini okumuştu.
Namaz bitmiş, mescid boşalmıştı. Mescidin kandilini söndüreceğim sırada, İmam-ı Azam hazretlerini, tek başına bir köşede oturarak, sadrının hararetiyle korku içinde teneffüs ettiğini ve gayet hazinâne bir tefekküre daldığını gördüm.
Huzurunu bozmamak için, zaten yağı bitmek üzere olan kandili kapatmadan camiden dışarı çıktım.
Sabah ezanını okumak üzere mescide doğru yaklaştığım sırada, baktım ki kandil hala yanıyor! Taaccüp ederek içeri girdim. İmam-ı Azam hala oradaydı. Onun hürmetine Allah kandilini söndürmemişti. Ayakta kıbleye karşı dönmüş, sakalını eliyle kavramış şöyle Allah’a yalvarıyordu:
“Ey kullarının zerre miktarı dahi olsa hayır ve şer amellerinin mükafat ve mücazatını veren Allah! Numan kulunu cehennem azabından ve ona yaklaştıracak olan amellerden himaye eyle, rahmetinin genişliğine dahil eyle.”
İleriye varınca beni gördü.
“Kandili almak mı istersin,” dedi.
“Hayır efendim, sabah namazı için ezan okudum” deyince:
“Öyle ise bu gördüğün ahvali gizle” dedi ve yatsı abdesti ile, herkesle beraber sabah namazını kıldılar.
ALİMLER ÖRNEK OLMALI
İbn-i Harun anlatıyor:
Bir gün İmam-ı Azam hazretlerini, bir zatın kapısının önünde, güneş isabet eden bir mahalde otururken gördüm.
Selamdan sonra, niçin gölgede oturmadıklarını sordum. Cevabında şöyle buyurdular:
“Bu hane sahibinden bir miktar alacağım var. Onun için duvarının gölgesinden menfaatlenmek istemiyorum. Çünkü bu fazlalıktan bir menfaat talebi kabilinden olup, verilen borcu faize çevirebilir. Yanlış anlaşılmasın, ben herkes hakkında bu kadar ihtiyatlı hareket etmeyi vacip görmüyorum. Fakat alimler, halka tavsiye ettikleri güzel amelleri yapmakta daha ziyade itina göstermeleri ve daima azimetle amel etmeleri gerekir.”
[1] Rağib, Müfredât s.881 Daru’l-Kalem 1.Baskı Dımışk 1992
[2] Ali Erol Hatıratım 2 s.92
[3] Âli İmrân 102
[4] Nüzhetül Mecalis c.2 s.36
[5] Teğâbün 16
[6] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili c.2 s.1153 Eser Neşriyat
[7] Abdülaziz Deyrânî, a.g.e c.1 s.155-156 Süheyl ibn-i Abdullah R.A’ın sözleri.
[8] Münavi, Feyzü’l- Kadir c.1 s.119 Darul Hadis Kahire
[9] İmam-ı Rabbanî, Mehtubat-ı Şerife c. 1 Mektup 76
[10] Abdülaziz Deyrânî, a.g.e c.1 s.138
[11] Abdülaziz Deyrânî, a.g.e c.1 s.137
[12] Mektuplar ve Bazı Mesâili Mühimme s.180, Ali Erol hatıratım 2 s.125
[13] Rağıb, Müfredat s.881
[14] Muhammed Salahî, Kamus-u Osmani
[15] Abdülaziz Deyrânî, a.g.e c.1 s.138
[16] Enfâl 29
[17] Naziât 40-41
[18] Levakıhul Envar s.564
[19] Nüzhetül Mecalis c.2 s.36
[20] Münavi, Feyzü’l-Kadir c.6 s.128 Darul Hadis Kahire
[21] Münavi, a.g.e c.5 s.27
[22] İsmail Hakkı Manastırlı, Mevâhibü’r-Rahman fi Menâkıbi’l-İmam ebi Hanifetü’n-Numan s.126-127
Derseadet 131
[23] Müminûn 52
[24] Bakara 57
[25] Şârâni, Levâkıhu’l-Envâr s.301 Daru’l-Kalem Halep
[26] Gazali, İhya, c.2 s.114 Müesseset-ül Halebi 1967- Kahire
[27] Zernûci, Ta’limü’l-Müteallim,Tahkık Salah Muhammed Nezir Handan 92-93
incemeseleler.com !
.
Kıyamet saatini Peygamberimiz s.a.v bilemez mi?
Kategori: Manevi Meseleler
Cenab-ı Hak kendi kelamında "Kıyametin kopuş saati bilgisi Allah katındadır." buyurmuştur. Rasülüllah efendimiz s.a.v' de: "Beş şey var ki, Allahtan başka kimse onları bilmez." buyuruyor. Böyle olunca Peygamberimiz, o beş şeyi mesela kıyametin konuş saatini bilemez mi? Büyük Allah dostunun bu hususa cevabı.
Rasülüllah s.a.v. bu sözü, ortaya çıkan bir durumdan dolayı söylemişti ve o vakte aittir. Yoksa belirtilen o beş şeyden hiç biri Rasülüllah s.a.v. efendimize kapalı-gizli değildir.
Nasıl gizli olabilir ki? Bu şerefli ümmetten olan yedi tane kutupta kıyametin ne zaman kopacağını bilmektedir. Halbuki kutuplar, derece bakımından gavs' tan aşağı bulunuyorlardı. Artık her şeyin sebebi olan önce gelmişlerle sonra geleceklerin efendisiolan Rasülüllah s.a.v. efendimizin bu hususları bilmesi söz götürmez bir ölçü ve anlamdadır.
Abdül Aziz Debbağ Hazretleri- El ibriz "Berzahtaki ruhlar"
Batuhan Alkan - incemeseleler.com
.
Kabir aleminin hudutları neresidir?
Kategori: Manevi Meseleler
Berzah alemi, bir başka ismiyle kabir alemi, dünya ile ahiretin arasındaki bir bekleme köprüsüdür. Bu aleme giriş,kişinin ölümüyle başlar ve mahşer gününe kadar devam eder. Peki kabir aleminde yatan bu mevtaların ruhları nerede bulunmaktadır, ve bu mekan şekil olarak neyi andırır?
Uzunluğu ne kadardır?
Berzah alemi alt kısımdan dar olup yukarıya çıkıldıkça genişleyen ve zirvesine ulaşınca da üzerinde fener kubbesine benzer bir kubbe bulunan alemdir. Bunu biz ağaçtan mamül büyük bir dibeğe benzetebiliriz. Nitekim, dibeğin de alt kısmı dar, yukarıya yükseldikçe genişler. Böylece büyük bir dibeğin üzerine fener kubbesi koyacak olursak Berzah alemine benzemiş olur. Tabi bu benzeme sadece şekildedir, büyüklükte değildir. Çünkü berzah aleminin temeli, dünya semasındadır. Bizden yana ondan bir şey çıkmamış ve uzamamıştır.
İkinci semayı delip geçecek yüksekliktedir. İkinci semadan da yükselip üçüncü semayı delip geçer, sonra dördüncü semayı, sonra da yükselip beşinci ve altıncı semaları delip geçer. Sonra ondan da yükselerek yedinci semayı delip geçer ve oradan da sayılamayacak kadar yükselir ve kubbesi de üzerine konulmuştur. İşte bu, berzah aleminin uzunluğudur.
Fener kubbesi gibi olan kubbenin altında Peygamber efendimiz s.a.v. zevceleri, kızları, zamanındaki nesli , 4 büyük halifenin ruhları kamil velilerin ruhları yer almaktadır.
Genişliği ne kadardır?
Dördüncü kat semada bulunan güneşin, Berzah aleminin çevresinde, tavaf yapan bir kimse gibi dönmesi ve bir yılda bu hareketini tamamlamasıdır.
El İbriz Abdül Aziz Debbağ Hz.
Güneşin günlük hareketinin yanısıra, ikinci hareketi yıllık olarak başka yıldızlar arasındaki hareketidir. Güneş en yakın yıldızlara göre saatte 70. 000 km ye yakın bir hızla hareket eder, bütün güneş sistemini de kendisiyle birlikte sürükler. Abdül Aziz Debbağ hazretleri bu ikinci yıllık hareketinden söz etmektedir.
Kemal Ekrem Soylu /incemeseleler.com editörü
.
İmamı Rabbani hz.lerinin hayatından derlemeler
Kategori: Manevi Meseleler
İkinci bin yılın yenileyicisi ünvanı ile maruf büyük müceddid İmam-ı Rabbani Hz.leri maneviyat yolunda çok büyük hizmetler etmiştir. Onun Mektubat-ı Şerif isimli eseri, bizlere hakikat yolunu açan, seyri sülük yolunu en ince şekliyle gösteren eşsiz bir eserdir. Böyle bir zatın hayatından alınmış altın kesitlerden bir kaç derleme...
Başta, kanıyle olduğu kadar ruhuyla da babasının mirasçısı, Altın Silsile içinde mukaddes emanetin ilk defa baba elinden alıcısı Şeyh Muhammed Masum Hazretleri, hepsi yedi oğul…
Mürakabede kendilerine, Kaadiri nisbetini veren şeyh zuhur edip, omuzlarına Abdulkadir Geylani Hazretlerinin hırkasını koyuyor. Kadirilik feyzi içinde uçarlarken hatırlarına bir incelik geliyor:
- Ben Nakşi yoluna bağlıyım. Şimdi de beni Kadirilik bağının tecellileri sanmakta… Sakın bu hal Nakşi büyüklerini incitmesin?
O zaman, üzerlerinde ne kadar bağ varsa hepsinin birden büyükleri tecelli edip bir ağızdan hitap ediyorlar:
– Şeyh Ahmed bizdendir!
Ana cadde Nakşilik… Her nisbetten de kendilerine birer yol…
“Bütün yollar Roma’ya çıkar” sözü madde ölçüsüne göre adi bir laftır; asıl bütün yollar ruh yolları, İmam-ı Rabbani’ye çıkar.
Şeyhin uzaktan cazibesine tutulanlardan biri, günlerce yol alıp Serhind’e geliyor. Kasabaya akşam üstü vardığı için şeyhi rahatsız etmek istemiyor ve bir tanıdığının evine misafir oluyor.
Gece, tanıdığıyla şeyhten konuşuyorlar. Meğer bu tanıdık, İmam-ı Rabbani’yi inkar edenlerdenmiş… Kötü konuşuyor.
Ertesi sabah uzakların yolcusu, huzurda… İmam-ı Rabbani Hazretleri, hiçbir söz açılmadan buyuruyorlar:
- Gece, evinde misafir kaldığın adam, sana bizim hakkımızda bir sürü yalan söyledi.
Kendilerine “İkinci Binin Yenileyicisi” ismini veren büyük zat da, başlangıçta [Onu] inkar edenlerden… Rüyasında kendisine okutulan bir ayet, gözlerini ve ruhunu öyle açıyor ki,İmam-ı Rabbani Hazretlerinin delisi, divanesi oluyor…
Hastalandılar. Ceviz istediler. Bir kab içinde, yanıbaşlarına ceviz konuldu. Elleriyle kabı karıştırdılar ve ancak bir tanesini yediler ve buyurdular;
-Bu cevizleri alın! Hastalara verirsiniz…
Cevizden yiyen her hasta iyi oldu.
Seyyidlerden, Kainatın Efendisine bağlı mukaddes sülaleden birisi, Muaviye Hazretlerine düşmanlık edermiş… Bir gün bu seyyid, “Mektubat” ı okurken orada Muaviye’nin methedildiğini görür ve öfkeyle “Mektubat” ı yere atar.
Aynı günün gecesi, rüyasında İmam-ı Rabbani Hazretleri… Seyyidi'in kulağından tutmuş, haykırıyor:
- Cahil! Sözümüze ve ölçümüze güvenmiyorsun, öyle mi? Gel, seni ceddin ve Peygamber Evinin temsilcisi Hazreti Ali’ye götüreyim de işin gerçeğini ondan öğren!
Huzura çıkıyorlar. Peygamber Evinin temsilcisi ve güya kendisine sevgi iddia edilerek köpürtülen Muaviye nefretinin vesilesi, Büyük İmam, buyuruyorlar:
- Sakın Allah Resulünün sahabilerine düşmanlık etme! Peygamber dostlarına çatan ve Şeyh Ahmed’in bu davadaki hak ölçüsünü dinlemeyen, felakettedir.
Peygamber Evinin temsilcisi büyük sahabi, ayrıca İmam-ı Rabbani’ye emir veriyorlar:
- Bu cahil, sözden anlamıyor. Göğsüne vurun da aklı başına gelsin ve tövbe etsin!..
Emir yüksekten geldiği için [derhal] yerine getiriliyor. İmam-ı Rabbani Hazretleri,Seyyidin göğsüne vuruyor.
Seyyid uyanınca, göğsünde müthiş bir sızı… Açıp bakıyor: Şeyh Ahmed’in yumruk izi… Ve kalbinde derin bir nedamet, yeni bir anlayış ve tövbe isteği…
İmam-ı Rabbani’nin mübarek ellerinden öpmeğe koşan ve bir daha bu eli bırakmayanSeyyid…
İlk gençlik çağlarında yazdıkları üç risaleden sonra, tam olgunluk devirlerinde, yalnız mektup yazmakla, suallere cevap vermek ve hakikati tamimlendirmekle yetindiler. Sonradan bunlar toplanılıp “Mektubat” ı teşkil etti ve insan oğlunun en üstün eseri oldu.
Mektubat üç cilttir ve esası Farsça’dır. İçinde birkaç Arapça mektup da vardır. Bütün İslam dillerine tercüme edilmiştir.
İmam-ı Rabbani’nin anlatılmaz büyüklüğünü yine eseri anlatır.
“Mektubat”ın getirdiği, İkinci Binin Yenileyiciliği çapındaki yenilik “Vahdet-i Vücut” meselesini aklın son haddiyle tesbit etmesi; ve Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinin yanlış anlaşılan ve eserle müessiri bir gösterdiği vehmine düşülen “Vahdet-i Vücut” davasını tam gerçeğe bağlamasıdır:
-Allah, ötekilerin ötesinde, ötekilerin ötesinde; ötekilerin ötesinde…
Yani, nerede onu buldum ve teşhis ettim sanırsın, onun da ötesinde, namütenahi ötesinde…
Meşhur düstur:
-Ne ki, o zannedersin; zannettiğin o şey, Allaha perdedir.
Böylece:
- "Heme ost” değil, “Heme ez ost”… “Her şey o” değil, “Her şey ondan”…
- “Mektubat” İkinci Bin Yıla girerken bin bir fesada bulanan İslâm hakikatinin en mahrem inceliklerini, İkinci Bin Yılın Yenileyiciliği haysiyetiyle billurlaştırmıştır; ve dağılışın, dağıtılışın, kayboluşun, kaybedilişin, son haddine kadar her şeyi merkezde toplamış ve kazandırmış, muazzam eser…
İlahi tecellilere; ve İmam-ı Rabbani Hazretlerinin büyüklüğüne ve derecesine ait bütün ölçüler Mektubat da:
- "Allah bana rahmetiyle tecelli etti; rahmetten başka hiçbir şey göremedim. Kahriyle tecelli etti; kahrından başka hiçbir şey görmedim”.
***
- Mürid, şeyhine şöyle bağlanmalıdır:
- "Gassâl (Yıkayıcı) elindeki ölü gibi”…
***
- Mihnet ve ıztırap mı dediniz:
- “Mihnet ve ıztırap, aşkın levazımındandır. Çaresiz katlanılacak… Yoksulluk, dert ve gam… Bunlar lazımdır. Dost sevdiğini, kendisinden başka her şeyden kesilmiş ve sıyrılmış görmek ister. Bu makamda huzur, huzursuzlukta; karar, kararsızlıkta; rahat, rahatsızlıkta… Bu makamda nefse çare aramamak, kendisini mihnet ve ıztıraba bırakmaktır ki, devanın tâ kendisi. O zaman da insan, kendisini sevgiliye ısmarlamış ve bırakmış olur. Devlet bundandır. Devlet, ondan ne gelirse razı olup onu kabul etmektedir.”
***
Yakınlık, sadece yakınlık:
- "Bu yolun divaneleri, elde ettikleri hiçbir yakınlıkla teselli bulamazlar. Öyle bir yakınlık isterler ki, uzaklığa benzer; ve öyle bir visâl dilerler ki gurbeti andırır olsun… Yoksa yakınlığa benzer ve visali andırır gurbetlerden ne fayda?”
***
Ve tek yol:
-”Şerif ve latif mektubunuz, zayıf ve nahif kölenize ulaştı. Sevenlerimiz bilsin ki, Allah ehlinin “Fena” diye isimlendirdiği ve tabii ölümden evvel gelen ölümle ölünmedikçe kuds âlemine yükselmek mümkün değildir. Yoksa kalb, batıl dünya mabudları ve nefs putlarına tapmaktan kurtulamaz. İslâm'ın hakikati ve imanın kemaline de eremez.”
***
En büyük mesele:
- “Vahdet-i Vücut ve Zatî tecelli davasının belirttiği nisbetlerle Allah arasında hiçbir münasebet olmadığı, bizce, yakinin yakini halinde sabittir. Hak ehlince çoktan beri bilindiği gibi, ihata ve yakınlık ancak ilimdir; Ve Allah hiçbir şeyle ittihad halinde değildir. Vücudu vacib olanın vücudu mümkün olanla ittihadı muhaldir. Gariptir ki;Muhyiddin-i Arabi ve bağlıları, Allah’a “Mutlak meçhul” derler, onu hiçbir hükümle mahkum bilmezler de, böyleyken Zati ihata, yakınlık ve maiyet ispatına kalkarlar. Bu, büyük bir yanlıştır ve Allah’ın zatını teşhis yolunda yersiz bir cesarettir.”
***
Nihayet:
- Bu dava, bu fakire pek giran gelmekteydi. Bana en büyük ıztırabı veren bu türlü tevhid ifadesinin verasındaki son hakikati ve o hakikatin ulviliğini henüz kavrayabilmiş değildim.Allah'a bütün kalbimle yönelerek yalvardım ki, bendeki ilmi ve şer’i inanış kaybolmasın; ve ben, en ileri keşif noktasından bu inanışı gerçekleştireyim… Duam kabul edildi. Önümde hiçbir hicab kalmadı, hakikat bana olduğu gibi göründü. Gördüm ki, âlem, sıfatî kemallerin aynalarından ibarettir ve ilahi isimlerin zuhuruna yerdir. Yoksa, “Vahdet-i Vücut”çuların vehmettiği gibi, “Zahir” ile “Mahzar”, “Gölge” ile “Vücut” birbirinin aynı değildir.
Deryadan daha ne göstereyim?
Ha birkaç damla, ha dünyanın taşıyamayacağı kadar su…"
(Büyük Doğu, yıl, 1967, sayı, 2, sayfa, 4-5 N. Fazıl Kısakürek)
.
Rabıtanın edillei şeriyye ile izahına dair
Kategori: Manevi Meseleler
Rabıta-i Şerife şu şekilde itirazlar olmaktadır. Müride emredilen ve şeyhin sûretini tasavvur şekliyle yapılan Rabıtanın me’murun bih (emredilen bir şey) olması lazım gelir. O zamanda hükmünün vacip veya mendup olması lazım gelir. Vacip veya mendup ise birer emri şer’îdirler. Kendileri için Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyası Fukahadan birer delil olmak lazım gelir. Rabıtanın cevazına delil nedir?
Rabıta, kalbi herhangi bir şey ve şekil ile başka bir şeye muhabbetle bağlamaktır. Kalbin bir şeye bağlanması isteyerek veya istemeyerek her insan için mutlaka sabittir. Fakat kalbin bağlandığı şeyin güzel olduğu kadar çirkin olması da mümkündür. Zira bağlanılan şey ya emrolunduğumuz bir şeydir. (Hz. Allah’ı , Rasûlünü ve onun yolunda gidenleri sevmek gibi). Veya nehy olunduğumuz bir şey olur. (Haramları sevmek gibi). Veyahut da mübah olur. ( Kişinin ehlini ve çocuğunu cibilliyetinde olan bir tabiatla sevmesi gibi). (Bak Kitabür-rahmet el-habitati fi Tahkikir-Rabitati, Mektûbât C-1, Hamis,218)
Kalbin mutlaka bir yere bağlanması lazım olup, aksi mümkün olmadığına göre akıllı kimsenin Rabıta-i Şerifi inkar etmesi mümkün değildir. Hatta münkir birisi lahza düşünse, inkar ettiği şeyinde kendisi için sabit olduğunu görecektir. Namaz kılan kimse bile namaza girdiği zaman ehli gaflettense, aklı vehim ve fikir vadilerine gider, Rabbisinden yüz çevirir. Namazda ya ehli, ya çocuğu, ya malı ve mülkü veya bir başka sevdiği şeyle meşgul olur.(a.g.e 219).
Rabıta-i Şerife şu şekilde itirazlar olmaktadır. Müride emredilen ve şeyhin sûretini tasavvur şekliyle yapılan Rabıtanın me’murun bih (emredilen bir şey) olması lazım gelir. O zamanda hükmünün vacip veya mendup olması lazım gelir. Vacip veya mendup ise birer emri şer’îdirler. Kendileri için Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyası Fukahadan birer delil olmak lazım gelir. Rabıtanın cevazına delil nedir? Ayrıca Peygamber Efendimiz (sav) Sahabe-i Kiramın şeyhidir. Bütün zikirlerini Peygamber Efendimizden öğrenmişlerdir. Bununla beraber Peygamber Efendimiz, sûretinin tasavvur edilmesini emretmiştir. Halbuki Onun sûreti suver-i insaniyenin en kâmilidir. Bu itirazlara birkaç şekilde cevap vermek mümkündür.
1-) Rabıta-i Şerife, gafleti nefyetmek, hatarâtı defetmek ve dürr-i ilahiyeyi celbetmek için olan vasıtaların başında gelenlerdendir. İslam dininde vasıtalar için maksadların hükmü vardır. Zina haram olduğu gibi zinaya götüren öpmek, şehvetle bakmak, kendisine nikahı düşen birisi ile hususi bir odada baş başa kalmak gibi hususlarda haramdır. Müslümanların Mevlaya dönüp, feyzi ilahi ile nurlanmaları maksûd ve matlûb olunca, bu hususu temin eden Rabıta-i Şerife ile zikri kalbi de matlûb ve maksûd olmuş olur. Allah’ın sevgili kullarını tasavvur etmenin faidesiz olduğunu ifade ise kat’iyyen mümkün değildir. Tasavvur, tefekkürdür. Ve tefekkürle mümkündür. Haram ve çirkin olan bir şeyi tasavvur ettiği zaman kalbini ve ruhunu kirlettiği gibi güzel olan şeyi, Allahın sevgilisi ile Peygamber varisini tasavvur ettiği zaman feyz-i ilahiyeye mazhar olur. Demek ki Rabıta-i Şerife, emr-i şer’îdir.(a.g.e 223)
2-) Rabıta-i Şerifenin, edille-i şer’iyyeden hâli olması elbette mümkün değildir. Ayet-i Kerîmelerin bir kısmının ibare ve işare manalarından Rabıta-i Şerifenin hükmünü bulmak mümkündür. Kur’an-ı Kerimden hiçbir şeyin hariç kalması mümkün olmadığına göre, Rabıta-i Şerifenin hükmü de elbette vardır. Bu cümleden olarak Sûre-i Mâide’nin 35. Ayetini zikretmek lazımdır. Mevlâmız bu ayetinde “Ey iman edenler ! Allah’dan korkun ve ona (yaklaşmak için) vesileler arayın. Ve onun yolunda mücâhede edin ki felâha erebilesiniz.” Buyurmaktadır.
Vesile, lisanımızda maruf olduğu gibi, kendisi ile bir maksada tevessül olunan yani vasıta kılınan kendisi ile arzu edilene gidilen şeydir. Müfessir-i Kiram vesileye muhtelif mana vermişlerdir. Müfessirîn-i Kiramın büyüklerinden Fahruddin er-Râzî Hazretleri ise vesileyi mürşid-i kamil ile tefsir etmişlerdir.
İmdi Ayet-i kerimedeki vesile ile muradın Mürşid-i Kamil (Şeyh) olduğu tebarüz edince felah için dört şeye riayet lüzumlu görülmüş ve emredilmiştir. Onlarda : iman etmek, ittika etmek, Allah’a tekarrub için vesile bulmak ve Vesile’nin (Şeyhin) gösterdiği şekilde nefisle mücahede ve mücadele etmektir. Ve yine Ayet-i Kerimedeki vesile ile murat Mürşid-i Kamili Mükemmil olunca bu mürşidin tarif ettiği zikir (Rabıta-i Şerifeninde) caiz olmak bir tarafa me’murun bih olmak lazım gelir.
Şurası kati olarak bilinmeli ki Mürşidîn-i İzam, Peygamber Efendimizin (sav) hakiki varisleridir. Varis, mûrisinin terekesinin tamamında hakkı ve nasibi olandır. Peygamber Efendimiz (sav) Hazretleri Şeriat ilimlerinin hem zahirine ve hem de batınına malik olduğuna göre Şer’i Şerifin bilhassa batınî kısmında kelam etmek için Peygamberimizin hakiki varisi olmak lazım gelir.İşte bu ecilden ulûmu zahiriyyeden bir nebzecik bilgiye sahib olup da ulûmu batıniyyeden nasibi olmayanların Mana alemine taalluk eden hususlarda kelam etmeleri mümkün ve doğru olmaz. Zira bu gibi kimselerin gerek Ayet-i Kur’aniyyenin ve gerekse Ehâdîs-i Nebeviyyenin ihtiva ettiği manaların batın ile alakalı kısımlarını anlamaları mümkün değildir.
Peygamber Efendimiz (sav) hazretleri bir hadis-i şeriflerinde buyuruyorlar ki : Rabbim bana sual etti cevap vermeğe kadir olamadığım. Rabbim kudretini iki omuzum arasına koydu. Beni, evvelînin ve ahirînin ilmine varis kıldı. Ve bana birçok ilimler öğretti. Birisi kimseye söylememem üzerine verilen ve benden başkasının tahammül etmesine imkan olmayan ilimdir. Birisi de gizlenmesi ve söylenmesi hususunda Rabbimin beni muhayyer kıldığı ilimdir. Birisi de havas ve avamdan herkese tebliğ etmek ile memur olduğum ilimdir. İlah….(Mektubat-ı Kudsiyye C-1, S-3 ) Sahib-i Mektubat bu Hadis-i Şerifi naklettikten sonra buyuruyor ki Peygamberimizin gizlemekle memur olduğu ilim, İlm-i Nübüvvettir. Zira o kendisine mahsustur. Havas ve avamdan herkese tebliğ ile memur edildiği ilim ise, İlm-i Şerayi’ vel-Ahkamdır. Peygamber Efendimizin tebliğ ile muhayyer bırakıldığı ilim ise İlm-i Velayettir. Bu ilim ise Şeriatın batınının ilmi, esrarının ilmidir. Peygamberimiz bu ilmi sahabelerden bir kısmına nakletmişlerdir. Onun içindir ki Ebu Hüreyre (Ra) Hazretleri Sahih-i Buhari de rivayet edilen bir Hadis-i Şerifte Peygamberimizden muhafaza edilmesi icab eden iki şey hıfzettim. Birisi size neşrettiğimdir. Diğerine gelince onu size neşretmiş olsaydım benim küfrüme kail olup katlederlerdi. Buyurmaktadır. (Bak.Mektubat c-1 )
Demek ki her şey Kur’an-ı Kerim içinde mündemiç olmakla beraber, O her şeyin bir kısmı avama tebliğ ve izah edilmemiştir. Ancak havastan olanlar Ayat-ı Kur’aniyyenin bir kısmından Ahkamı batıniyyeye işaret ve delaletler bularak Rabıta-i Şerife ile zikri kalbi vb ibadetlerin varlığından bizleri haberdar etmişlerdir. (R.anhüm ecmeîn)
Birçok müfessirlerde zikri geçen Ayet-i Kerimedeki VESİLE kelimesini ameli Salih olarak tefsir etmişlerdir. Bu şekildeki tefsir ile Rabıta-i Şerife’yi anlamak ve isbat etmek mümkündür. Şöyle ki Allah’a olan vesilenin ameli salih olması için amellerin ihlasla yapılmış olması lazım. İhlas ise ancak gafletten uzak kalmak ve Mevla’dan gayriyi nefyetmekle mümkündür. Bizim için tecrübeyle sabit olmuştur ki, Rabıta-i Şerife ile meşgul olduğumuz zaman amellerimiz gafletten hali olmakla beraber, ibadetlerin zevkine ermekte mümkün olmaktadır. Gaflet ile yapılan ibadetlerle, ibadet zevkine ermek mümkün olmadığı gibi, ibadetin kendisiyle makbul olmaz. Görülüyor ki, Rabıta-i Şerife gafletin izalesini mucip olan vesilelerin en şerefli olanıdır. Abid için gafletten kurtulmak maksat olunca bu maksuda isal eden şeyinde maksud olması lazım gelir. Bizi bu mühim maksada götüren en büyük vesile Rabıta-i Şerife olduğuna göre Rabıta-i Şerife’nin maksut ve memurun bih olduğu sabit olmaz mı ?.. (Bak. Mektubat -1 s.223 Hamis)
Rabıta-i Şerifenin Hadis-i Nevevi ile isbatına gelince, bir çok Hadis-i Şeriften cevaz hükmünü çok açık olarak çıkarmak mümkündür. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri bir Hadis-i Şeriflerinde (Ameller niyetlere göredir. Herkes için niyet ettiği şey vardır) buyurmaktadır. Ameller bedeni ve kalbi olmak üzere ikiye ayrıldığına göre kişi mübah olan harekât ve tasavvurattan herhangi birisine taat olarak niyet etse o hareket ve tasavvurunun taat olacağı bedihidir.
Aç bir kimsenin tok olana sende açsın demesi tok olanın aç olmasını intaç etmediği gibi Mu’teriz kimsenin Rabıtayı sahih görmüyorum demesi Rabıta-i Şerifenin ademi sıhhatini icab etmez. Manevi bir ibadetin daha çok edile-i Şer’iyyenin Batıni ve manevi tarafları ile sübutu muhakkak iken Ayat-ı Kur’aniyye ile Ehadis-i Nebeviyyenin Batıni ifadelerine aşina olmayan ve hatta bu sahada nasipsiz olan kimselerin bizim gibi mutekidlere hak olarak iddia ettiklerinizle beraber olunuz diyeceği yerde sübutunu inkar etmesi ve hatta Rabıta-i Şerifenin gayri İslami olduğunu iddia etmesi nefsini ve ağyarını idlal etmekten başka bir şey değildir.
İcmaa gelince şurası muhakkaktır ki tasavvuf ehlinin cemisi Rabıta amelinin meşruiyyetine ittifak etmişlerdir. Bu kadar çok insanın icmaı kabul edilmesi vacip bir huccettir. Zuhuru İslamdan bu güne kadar İslamın kökleri ile alakasının kesilmesi için sinsice gayret sarfeden fırakı dalleden bazıları hariç hiçbir İslam uleması zikri kalbiyi inkar etmemiştir.bu husus İslam uleması beyninde vaki olan icmaların en şümullüsüdür. Bu husus ise aklen ve naklen kabulü vacip bir husustur. (Bak.Mektubat c-1 s-224 Hamis)
Rabıta-i Şerife Edille-i Şer’iyyenin dördüncüsü olan kıyas ile de sabittir. Şöyleki bütün fukaha namaz kılanın huzuru celb etmek için namaz kılanın nazarlarının işaret edilen yerleri tecavüz etmemesi lazımdır diye içtihat ve kıyasta bulunmuşlardır. Rabıta-i Şerifede huzuru celbetmek kasdıyla yapılıp huzuru celbettiği tecrübe ile sabit olduğuna göre kıyasa münasip olduğu izah ve isbattan varestedir. (a.g.e. s-224)
Bütün bu senedlere rağmen bazı muterizler derler ki bu hususta bir delil olsaydı bize baliğ olurdu. Cevaben denilir ki bu husustaki delillerin size baliğ olmaması delillerin ademi sübutunu iktiza etmez. Sonra delilleri sizin bilmemeniz de başkasının bilmemesini iktiza etmez. Sonra bir şahsın suretini kalbde hazırlamak niçin ve nasıl küfür olur? Sohbet dediğimiz ibadet Peygamberimizin suretini kalb aynalarına tabetmek için yapılmıyor mu? Peygamberimiz Efendiimizi hatırından çıkarmayan insan onu kalbine tabeden insandır. Kabul etsek ve “Bize göre Rabıta-i Şerife için hiçbir delil yoktur. Bizden evvelde hiçbir kimse bu ibadeti yapmamıştır. Biz ise faydasını gördüğümüz için yapıyoruz” dersek kişinin sevdiğini tasavvur etmesi, sevdiğinin elini ve ayağını öptüğünü tahayyül etmesi veya kendisini sevdiğinin kalbine idhal edildiğini tahayyül etmesini Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas nehyetmiş midir? (Bak a.g.e. s-224)
Şurası malum ola ki eşyada asıl olan hıl’dir. Yani helal olmaktır. Haram olmak arızidir. Şeraitin açıkça nehyetmediği her şey mübah ve yapılması caizdir. Tasavvur ve tefekkürden ibaret olan Rabıta-i Şerife hakkında hiçbir delil-i Şer’inin olmadığını farazi olarak kabul etsek bile menhiyyün anh olduğunu isbat mümkün müdür?
Bir de Rabıta-i Şerifenin mübah bir fiil olduğu her türlü itirazdan müsellemdir. Mübah olduğu her türlü muarazadan müsellem olarak baki olunca neticeye gitmek için deriz ki mübah bir fiil, kendisine devam etmemiz sayesinde bizi mendup olan bir şeye isal ederse o fiili mübahın mendup olduğu anlaşılır. Demek ki Rabıta-i Şerifenin gayri İslami olduğunu söylemek mümkün ve doğru olamaz. (a.g.e. s-238)
Namaz kılan kimsenin namazının cemisinde secde mevkiine nazar etmesi sünnettir. Karanlıkta namaz kılan kimse ile ama olan kimseler, namaz esnasında secde mahalline nazar ettiklerini tasavvur edip secde mahalline nazar halinde olacaklardır. Bu haller bir nevi rabıta değil midir? Maksat kalbi bir noktaya cemedip huzuru celbetmek ALLAH cc Hz.lerini görüyormuş gibi namaz kılmak değil midir? Kaldı ki Rabıta-i Şerife, adetleri tevatür haddine baliğ olmuş bir kavmin amelidir. Her birisi Rabıta-i Şerifenin faidesini izah ve isbat etmişlerdir. Bu kadar İslam ulemasının kizb üzere ittifakları muhal olduğuna göre Rabıta-i şerifeyi tekzib nasıl mümkün olur? Ve hele bunu inkar edenlerin ilmi isbat eden ulemanın ilmine nisbetle cevhere nisbetle kömür kıymetinde olursa; Cevher-i ilme sahip olan Fudalaya karşı, basit bir bilgi nisbeti ile muarazaya kalkışmak, Tefsir-i Kebir sahibi Fahruddin Razi ile,sadece hece harflerini bilen kimsenin muarazaya kalkışması gibidir. Kişi için layık olan o büyüklerin kadrini itiraf etmektir. Onların kıymetli sohbetlerinden olsa da onları sevmektir. Onları sevemiyorsa hiç olmasa sövmemektir. (a.g.e. s-239)
Buraya kadar zikrettiklerimizle zahir olmuştur ki Rabıta-i Şerife’yi inkar etmek mümkün değildir. İnkar edenler ise ya cehuldür veya muâniddir. Cahile tavsiyemiz bilmediği şeye karışmamasıdır. Bir insan cehline rağmen şu helaldir şu da haramdır derse ALLAH cc Hz.nin inzal etmediği bir hükümle hükmetmiş, şeraitte olmayanı şeraite idhal, şeraitte olanı da şeraitten ihraç etmiş olabilir. Bu ise küfürdür. Cenab-ı Hak, “ALLAH’ın inzal etmediği ile hükmetmeyenler kafirlerdir” buyuruyor. Bilen kimseye tavsiyemiz ise ilmi ile amel etmesi inat ederek hevasına tabi olmamasıdır. İnat edip hevasına tabi oluyorsa kalbi hastadır. Bu gibi kimselerin yapacağı ilk iş kalplerini tedavi etmektir. Aksi halde tatlı zikirlerin tadını bilemeyecekleri gibi, zikirlerin meşruiyetini gösteren açık delilleri görüp anlamaları da mümkün değildir.
Dönmez-1970
Kemal Ekrem Soylu / incemeseleler.com editörü
.
Tasavvufa usulsüz girilirse ne olur?
Kategori: Manevi Meseleler
Seyri sülük yolunu en süratli şekilde katetmede yegane yol olan tasavvufun da belirli adapları vardır. Büyükler: "Usulsüz vusul olmaz.", yani usulsüz olarak Cenab-ı Hakka vasıl olunmaz diyerek bu hakikate işaret etmişlerdir. Her büyük nimetin terki halinde büyük külfetleri olduğu müvacehesince usulsüz tasavvufa girmenin neticeleri nelerdir? Ve hakiki şeyhte bulunması ve bulunmaması gereken vasıflar hangileridir?
Tasavvufun belli bir şeklini yaşamak için şeyhin lüzumlu ve gerekli, diğer bir şeklini yaşamak için ise şart ve zorunlu olduğunu belirten sûfiler -özellikle şeyhin zorunlu olduğunu belirten sufiler- bu yola girmenin doğuracağı zararları ve bunun yol açacağı mânevî felaketleri göstermekten de geri durmamışlardır. Bu yolda bâzıları yolunu kaybeder, şeytanın oyuncağı haline gelirler.
Bir kere müridlerinden biri Sehl b. Abdullah’a: “Üstad! Ben her gece baştaki gözle Allah’ı görüyorum.” deyince Þeyh: “Bir daha görürsen gördüğün şeyin yüzüne tükür.”demişti. Mürid ertesi gece onu görünce yüzüne tükürmüş ve gördüğü şeyin şeytandan olduğunu anlamıştı. (Serrac, Luma’, 544) Şeyhi olmayanlar ömür boyu şeytanın tuzağında tutsak kalırlar.
Abdulvahid Zeyd de, geceleri cennete gittiklerini sanan bir topluluğa, aslında şeytanın onları çöplüğe götürdüğünü göstermişti. (Serrac, 545)
Bâzıları her şeyin mübah olduğu kanaatine varmışlar ve ibaheci olmuşlardır. Bazıları hulül ve ittihada kayarak hoş ve nefis olan şeyden faydalanmayı câiz görmüşlerdir. İslam’ı yanlış anladıklarından farzları yerine getirmeyecek kadar az gıda alan ve zayıf düşenler, toplumu terk edip mağaralarda, izbelerde ve sazlıklarda yaşayanlar, et yemeyenler, kendini hadım/iğdiş edenler, tasavvufu raks ve çalgıdan ibâret görenler vardır. Serrac, “Mutasavvıf olduklarını sanan bu kişilerin bir müeddib şeyhi olsaydı kolay kolay telâfî edemeyecekleri böyle ağır zararlara uğramazlardı.” diyor. (Luma, 527)
Bu yola delilsiz girenlerden bazıları, âniden karşılaştıkları şiddetli tecellî ve cezbe halleri sebebiyle şoka girmişler, akıllarını ve dengelerini yitirmişlerdir, ömür boyu böyle meczub ve mecnun (ukelâ-i mecânin) bir halde yaşamışlardır.
Bazıları ise donakalmışlar, bir daha kendilerine gelememişlerdir. Bazıları riyâzet yapacağım diye ve çile çekeceğim derken aklını oynatır, bilinci bozulur, yarı deli hale gelir, büyük iddialarda bulunur, diğer bazıları ise beden sağlığını tamamen veya kısmen yitirirler. (Bkz. İbn Haldun, Şifau’s-Sâil, 32 – 85)
Gâh olur ki ol mücâhedât-ı sa’be ve riyâzât-ı şakke esnasında mizacı fasid, cevher-i aklı vesâvisle bulut olup bazar-ı idrakı kasid olur.” (Taşköprüzade, Mevzuatu’l-Ulum, I – 112)
Hakk’a giden yolda rehberlerden çok rezenler / yol kesenler vardır. Şeytan, nefs ve kötü yoldaş yol keser ama daha fazla; ehliyetsiz, câhil, sahte ve istismarcı şeyhler / müteşâyih tâlib ve müridlerin yolunu keser. Böyle bir sözde şeyhin eline düşen bir müridin hem ibadet hayatı, hem de ahlâk ve kişiliği bozulur. Sonuçta dünya ve âhiretini kaybeder, hüsrana düşer. Şeyh ve mürşid diye kendilerine uyulan kişilerden:
a. Bazıları, hem câhil, hem istismarcı ve menfaatçidir. Gayesi; para, pul, itibar, nüfuz ve güç sahibi olmaktır. Çevresine topladığı kişilerle bu amacını gerçekleştirmek isterler. Öldükten sonra bu imkânı çocuklarına miras bırakır.
b. Bazıları samimidir ama cahildir. Geleneklere uyup atalarından ve şeyhlerinden devir aldığı veya devir aldığını sandığı şeyhliği, gelenek ve göreneklere, zâhiri âdab ve erkâna göre devam ettirir. Âlim, ârif ve ehil olmamakla beraber; amel, taat, ibadet ve ahlâk sahibi olduğundan tecrübe ve yeteneğinin elverdiği ölçüde müridlerini eğitmeye ve irşad etmeye gayret eder. Bu gibilerin şeyhlik ve mürşidlik davasında bulunmaları ve çevrelerine mürid ve derviş toplamamaları gerekir.
c. Bazıları bilgili, deneyimli ve beceriklidirler ama samimi değillerdir. Menfaatçi ve istismarcıdırlar. Şeyhliği; bir geçim, şöhret, nüfus ve güç sahibi olma yolu olarak görür, gerektiğinde; riyakârlık, sahtekârlık, şarlatanlık ve iki yüzlülük yapmaktan çekinmezler. İbadet açısından gevşek, ahlakça zayıftırlar, şov yapmaktan çekinmezler. Geçim ve güç kaynağı, çevrelerine topladıkları müridiler ve dervişlerdir.
d. Bazıları hem ilim, irfan hem de amel, taat, ibadet ve ahlâk sahibidir. Ama şeyhlik düşünmezler, inzivaya çekilir, bir köşede sessiz, sedasız bilinmez ve tanınmaz bir halde yaşamayı tercih ederler. Ziyaretçilerine öğüt vererek ahlâk ve ibadette örnek olarak ve dua ederek faydalı olurlar bunlara ahfiya / gizliler denir. “Kubbelerimin altında saklı velilerim vardır, bunları benden başka bilen yoktur.” Kudsî Hadîs’i ile bunlar anlatılmıştır.
e. Bazıları ilim, amel ve ahlak sahibidirler, ihlaslıdırlar. Ayrıca insanların nasıl irşad edileceğini, yola getirileceğini, müridlerin ne şekilde terbiye edilip yetiştirileceğini, bunun usûl ve tekniğini bilir. En iyi ve verimli şekilde ustasıdırlar. Şeyh, kâmil ve mükemmil olmalıdır, dendiği zaman anlaşılacak budur. Her kâmil aynı zamanda mükemmil (başkalarını kemale ulaştırıcı), her sâlih, muslih (başkasını islah edici), her âlim muallim (iyi bir öğretici) değildir. Müridleri irşad için; âlim, arif, âmil, âbid ve ahlâklı olmak yetmez, mürşidin, irşad ve rehberliğin usûlünü, tekniklerini, kılavuzluğun inceliklerini bilmesi de lazımdır. Bundan başka şeyhin ve mürşidin; hâli, hareketi, duruşu, bakışı ve konuşma tarzıyla insanları mânevî ve rûhâni yönden etkileme gücüne sahip olması da lazımdır. Himmet denilen mânevî tesir ve kuvvet budur. Böyle bir rûhanî ve mânevî gücün Hz. Peygamber (sav)’de de bulunduğu bilinmektedir. (Bkz. Buhari, Salat, 56; Darimi, Siyer 27)
Mürşidlerin diğer bir mânevî kuvvetleri de, mucabu’d-da’va olmaları, dualarının Allah katında kabul edilme ihtimali yüksek olan zatlar olmalarıdır. Dua ve himmet, irşadın temel unsurlarından iki unsurdur.
Şeyh, çevresinde toplanan cemaati ve müridleri terbiye ve irşad etme, onlara yol gösterme ve onları yetiştirme görevini ifa etmekte olduğundan önemli bir vasfı da; insanları, çevresindeki cemaatı ve müridleri doğru tanıma ve isabetli teşhisler yapma, kimin samimi bir mürid olacağını doğru olarak tayin etme, mürid olan bir kişinin hangi şekil ve usullerle ne derecede yetişme kabiliyetine sahip olduğunu doğruya yakın derecede tahmin etme gibi bir yeteneğe ve niteliğe sahip olmasıdır.
Bunu yapabilmesi için de firâset ve basiret sahibi olması, sezgilerinin sağlıklı, tespitlerinin isabetli olması gerekir. Bunun için şeyh ve mürşidin adam sarrafı olması, kimin kaç kıratta olduğunu bilmesi lazımdır, denir. Muhatabını mihenge / denek taşına vurur. Şeyh/mürşid bir ağaç yetiştirene ve hayvan terbiyecisine benzer. İyi bakılmayan ve aşılanmayan yabâni bir ağaç, meyve verse bile bu, bakımlı ve aşılı ağacın meyvesi gibi olmaz. İyi eğitilen bir atmaca, sahibi için avlanır, kendisi için değil, şeyhin terbiye ettiği mürid de böyle olur. (Bkz Abadi, s39/41)
Mürşidin cemaatine faydalı olması için irade ve siyaset bilmesi lazımdır (Abadi, 41). Çünkü müridler topluluğunu doğru bir şekilde yönetmek ve çevre ile iyi ilişkiler kurmak anlamında siyaseti ve yönetim tekniklerini iyi bilmesi, şeyhi, başarılı ve verimli kılar. Tasavvuf ilm-i nefs / marifet-i nefs ve ilm-i riyazet / mücahede olarak da tarif edildiğinden mürşidin, ferdî ve sosyal psikoloji ve pedagojiyi, en az tasavvuf kitaplarında anlatıldığı şekliyle bilmesi gerekir. Bir rehber ve önder konumunda bulunan bir mürşidin bunları bilmeden bağlılarını iyi bir şekilde yönetmesi, birlik ve dirlik içinde bir arada tutması mümkün olamaz. (Bkz. İbrahim Hakkı, Marifetname, İstanbul, 1310 – s. 4989, 553-59)
Evliya-ı Kiramın ve Meşayıh-ı İzamın tabi oldukları bir nizam vardır, buna umûr-ı harciye denir. Firaset, basiret, hayırseverlik, fedakârlık, özgecilik / isar, yöneticilik gibi nitelikler biraz, fıtrat ve tabiat meseledir, doğuştan gelir. Bu ve benzeri nitelikler Hak Teala’nın belli kullarına daha fazla vermiş olduğu mevhibeler ve lütuflar olduğundan, irşad istidadı ve kabiliyeti herkeste bir ve aynı değildir. Bu yönüyle yüksek seviyede mürşidlik ilâhi bir mevhibedir. Bunların sayıları çok azdır ama her zaman vardır. Sufiler, “Ördek yavrusu, yüzmeyi anasının karnında iken öğrenir.” derler. Yani kâmil, fâzıl, ehil ve başarılı şeyhlik doğuştan gelir, mücahede ve terbiye ile gelişir. Kısaca: “Şeyh olunmaz, şeyh olarak doğulur.”
Şeyhin âlim olması lazımdır derken bir müfessir kadar tefsir, bir muhaddis kadar hadis, bir fakih / müctehid kadar fıkıh, bir mütekellim kadar kelam ilmini bilmesi gerekir demek istemiyoruz. Bir şeyhin bunları bilmesine ne imkân, ne de ihtiyaç vardır. İlk sûfilerin çoğu bu hususları kendilerine yetecek ve sohbetlerinde bulunanlara lazım olacak kadar bilirlerdi. Hatta ilmin ayrıntılarıyla uğraşmayı da lüzumsuz sayarlardı, onlar, uygulamaya yetecek kadar bilgi ile yetinirlerdi. Bu uygulamalar; faaliyetler, ibadet ve taatler, ahlâki davranışlardan yeni bilgiler çıkartır, bu bilgileri yeni uygulama ve faaliyetlerde kullanırlar, buna da ilm-i amelî, yani amel ve uygulamalardan çıkan tecrübe (irfan – marifet) derlerdi. “Bir kimse bildiği ile amel ederse Allah onu bilmediği bilgiye varis kılar.” (Aclûni, Keşfu’l- Hafa, II, 265) diye inanırlar, buna da ilm-i miras derlerdi.
Keşe ve ilham yolu ile hâsıl olan ilm-i mevhibe ve ilm-i ledünnî de burada hatırlanmalıdır. Sahabe, tabiin ve etbau’t-tabiin arasında okuma – yazma bilmeyen (ümmi) ama şifâhi yoldan ve uygulamadan aldıkları bilgiye dayanarak; irşad, tebliğ, dine davet, iyi olanı emr ve Hakk’ı tavsiye görevini yapanlar bulunduğu gibi ilk zâhidler ve sûfiler arasında da böyleleri vardı. Bunlar, bugün anlaşılan anlamda âlim kişiler değillerdi. Ama o zaman anlaşılan anlamda âlim ve ârif kişilerdi. Tasavvuf tarihinde ümmî oldukları halde şeyh kabul edilen birçok üstad vardır. Bayezid-i Bistami’nin üstadı Ebû Ali Sindi bunlardan biriydi (Serrac, el-Luma, 235,401) Ulemanın, zâhir ilimlerini kendileri kadar bilmemelerini sûfiler ve şeyhler hakkında kusur sayıp onları eleştirmeleri; tasavvufun konusunu, mahfiyetini, uyguladığı usulleri, uyduğu ilkeleri, tuttuğu yolu ve amacını bilmemelerinden kaynaklanan bir yanılgının eseridir.
Tasavvuf kitapları, şeyhlik makamı, bunun şartları ve sıfatları hakkında bilgi verir. Şeyh, dilediği gibi ve keyfine göre hareket eden sorumsuz bir kişi değildir. Onun da sahip olması gereken birtakım üstün ve sağlam niteliklerden başka uyması gereken bir takım ilkeler ve kurallar vardır. Aslında şeyhlik, müridlikten daha zordur. Çünkü şeyhin sorumluluğu daha ağır, uyması gereken kurallar daha çok ve daha incedir. Bundan dolayı da, şeyhin hayatı, müridin hayatından daha disiplinli ve daha çetindir. Þeyhin müridine karşı sorumluluğu, babanın evladına karşı, komutanın erata karşı sorumluluğu gibidir. Bu sebeple müridin işi şeyhin işinden daha kolaydır. Hakk’ı ve hakîkati bilmeleri onların işlerini kolaylaştırmaz, daha da zorlaştırır.
Hakk’a yakın olanların çektikleri zorluğu anlatmak için: “Kurb-ı Sultan ateş-i nirandır.” denir. Nefse karşı açılan ve cihâd-ı ekber denilen savaşta mürşidin işi, müridin işinden daha zordur. Hz. Ömer, Dicle nehri kenarında bir keçiyi kurt yese ondan da ben sorumluyum, demişti.
Hz. Musa’nın tabi olduğu Hızır da, şu beş özellik vardı: a. Kulluk özelliği (Abden min ibadina), b.Hakk’ın katından vasıtasız/doğrudan gelen hakikatleri kabul etmesi (Âteynahu rahmeten), c. Hakk’ın katından gelen özel rahmeti bulunması (Rahmeten min indina), d. İlimleri Hak’tan öğrenme şerefi (ve allemehu), e. Vasıtasız olarak ilm-i ledünni bulması (Min ledünna ilma) (Bkz, Kehf, 18/66).
Bir şeyhte işte bu niteliklerin bulunması gerekir (Necmuddin Daye, 237)•
Yeni Dünya dergisinden..
.
Zamanımız şartlarında Tasavvuf
Kategori: Manevi Meseleler
Bir şey asırlardır insanlığın gündeminde kalabilmişse, onun insan fıtratı ve toplum hayatıyla ciddi bir irtibatı mevcut demektir. Ortaya çıktığı günden itibaren gönüllerden ve gündemden hiç düşmeyen kavramların birisi de tasavvuf. Onu birileri tenkid ederek, diğerleri de tatbik ederek hep gündemde tuttular.
Tasavvufu dışarıdan tenkid edenler, onu insanın dünya ile ilişkilerini koparan bir miskinlik ve tembellik merkezi olarak görürken, içine girip yaşayarak tadanlar, insanı Kur'an ve Sünnet dairesinde terbiye eden ve ilahî edeple süsleyen bir okul olarak tanıtı-yorlar.
Bu konuda kime kulak verilmelidir. Yolunca gidene ve bilene mi, hiç tatmadığı şeyi inkâr edene mi?
Tasavvufu değerlendirirken yapılan temel yanlışlardan biri, ehil kaynaklara başvurmamak... Oysa, özellikle dini konularda ehil kaynaklara başvurmak şarttır. Ayrıca dini anlamak için başvurulan kişinin ehil olmanın yanında, ârif ve zikir ehli olması da gerekiyor.
Allah Teâlâ, "sabah akşam Rabbinizin rızasını isteyerek ona yalvaran kimselerden ayrılma ve onlardan gözünü ayırma. Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız kimseye de tabi olma" (Kehf/28) buyuruyor. Ayrıca "bilmiyorsanız zikir ehline sorun" (Nahl/43) ayeti diğer ilahî emirler gibi tasavvufu öğrenme konusunda da izlenecek yolu belirlemiş oluyor.
Dolayısıyla, tasavvufu anlamanın yolu, ilim ve zikir ehli kişilere başvurmaktır.
Özellikle İslamî yaşantısı ve takvasıyla temayüz etmemiş kişiler, hele de müslümanların gücünü zayıflatmak için İslâm üzerine araştırma yapan gayri müslimler (Oryantalistler) dini öğrenme noktasında asla referans olamazlar.
Tasavvuf deyince Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat çizgisinde giden bir terbiye yolunun anlaşılması gerekiyor. Bu tezkiyenin başındaki "takva imanı" ve ona Allah için tabi olan "sûfi cemaati" de bu kapsamda mütalaa edilmelidir. Hemen şunu ekleyelim ki psikiyatristlerin alanına giren mistik hezeyanlar, kendisi terbiyeye muhtaç olan sahte şeyhler ve tasavvufun adını kullanarak Kur'an ve Sünnet'e aykırı yapılan yanlışlıklar ölçü olamaz ve asla savunulamaz.
Asıl hedefi takva olan tasavvuf, her zaman geçerli ve herkes için gereklidir. "Bizim mesleğimizin tek hedefi hakiki imanı elde etmek ve rıza makamı için gerekli olan ihlası tahsildir. Ulaşmak istediğimiz en son mertebe, halis kulluk mertebesidir. Bunu bize te'min edecek tek yolumuz da Kur'an-ı Hakim'in ve sünnet-i seniyyenin emirlerine harfiyyen uymaktır." diyen bir müceddid arifin, İmam Rabbâni'nin (K.S.) başını çektiği tasavvuf terbiyesi için; "bunun bu zamanda gereği yoktur, gerçerliliği kalmamıştır." denilebilir mi?
Elbette denilemez. Ancak, şu söylenebilir: "Anlatıldığı gibi bir tasavvuf ve İmam Rabbâni gibi bir mürşid bu devirde var mıdır? Kendisini tasavvuf ehli olarak tanıtıp bir sürü sakıncalı işlere bulaşanlara ne demelidir?"
Bu şikayette haklılık payı vardır. Aynı kanaati, bütün ilim dalları için söylemek de mümkündür. Ancak, Hz. Rasûlullah'ın (A.S.) müjdesine göre, bu ümmetin içinden bir grup insan -Allah'ın izniyle- kıyâmete kadar hak üzere gitmeye, dini hakkıyla temsil ve tatbik etmeye muvaffak olacaklardır. "O Kur'an'ı biz indirdik, hiç şüphesiz (kıyamete kadar) onu muhafaza edecek de biziz." (Hicr/9) ayetinin verdiği garanti muhakkak tahakkuk edecektir. Yani her devirde bu dinin gerçek temsilcileri bulunacaktır.
Evet bu gün müslümanlar dine ancak dilleriyle sahip çıkmaktadırlar. Kâmil mürşidler ve rabbâni âlimler hak yolunda yalnız gitmektedirler. Onların tek dertleri, yanlarında gerçek hak yolcularını bulamamaktır. Bu dert çok önceleri başlamıştır. Hicrî üçüncü asırda yaşayan ve tasavvuf kollarının piri sayılan Cüneyd el-Bağdadî (K.S.): "Hakikat ilmi sergisini topladı, iş lafa kaldı. Biz tasavvufun ancak kıyısından köşesinden bahsedebiliyoruz!" diyerek bu işin ehlini bulamamanın üzüntüsünü dile getirmiştir.
İmam Şa'rânî (K.S.) de aynı dertten muzdariptir. Der ki: "Allah'a hamdolsun, ben yetmiş civarında mürşide yetiştim; ancak hepsi de Allah yolunda hoşlarına gidecek gerçek bir müridi bulamamanın sıkıntısıyla vefat edip gittiler."
Tasavvuf, yüksek seviyede takvâyı tahsil için kurulmuş bir terbiye okuludur. Ancak, günümüzdeki insanların birinci derdi takvâ noksanlığı değil, iman eksikliğidir. İmansız din başlamaz ki, takvâ tahsil edilsin. Onun için kâmil mürşidler, bugün işe iman noktasından başlamaktadırlar ve imandan sonra, namazı muhafaza ettirmeye, büyük günahlardan el çektirmeye, adım adım diğer farzları yerine getirt-meye ve özellikle Allah u Teâlâ'yı zikrettirmeye çalışmaktadırlar. Muhammedî sevgiyle herkese kucak açan veliler, bu yolla nice dinsiz ve ibâdetsiz insanları dine ısındırmışlar ve kulluğa başlatmışlardır.
Bir şeyin tamamı elde edilemiyorsa, hepsini de elden bırakmamalıdır.
Dinimiz, takvâya ulaşma ve kemâle erme yolu olarak en güzel gidişâtın, Allah için cemaat olmak ve böylece birbirini tamamlamak olduğunu belirtmiş; kurtuluş için sâlihlere tâbi olmamızı emretmiştir.
"Takvâya ve iyiliğe ulaşmak için birbirinizle yardımlaşın." (Mâide/2)
"Hep berâber Allah'ın ipine sarılın, dağılıp parçalanmayın." (Âl-i İmran/103)
"Ey mü'minler! Hep beraber Allah'a tevbe edin ki kurtuluşa eresiniz." (Nûr/31) âyetleri bizden, hak yolunda birlik içinde olmamızı istemektedir.
Takvâda imam ve örnek yapılan bir ârifin nezâretinde cemaat halinde İslâm'ı yaşamanın, büyük bir fazileti, hiç bitmeyen bir bereketi vardır. Bu yol olarak en selâmetlidir. Çünkü yolu bilenle giden kimse menziline hem tez, hem kolay, hem de tehlike-lerden emin olarak ulaşır.
Bu yol en canlıdır. Çünkü onun her halinde ilâhî aşk, her işinde Rabbânî heyecan hakimdir. Bunun da zevki zevâl bulmaz, tadan hiç usanmaz, bulan biteceğinden korkmaz. Allah sevgisi kalbe ilaç olur, bedene kuvvet verir, âşıklar yorulmaz, sâdıkların gönlü ihtiyarlamaz.
Bu yol en bereketlidir. Çünkü bu yolda her amel ihlasla yapılır. Bütün amellerin sevâbı kalben ona katılanlara da dağıtılır. Böylece bir amel yapan kimse, onunla birlikte sevgi ve rızâsıyla katıldığı diğer kardeşlerinin amellerinden de mânen bir hisse alır, kârı binlere katlanır.
Bu yol en tecrübelidir. Çünkü bu yolda bütün ameller, binlerce kâmil insan tarafından yapıla yapıla sahiplerini kemâle erdirmiş, gayretler en güzel meyvelerini vermiş, iyi kötüden, sağlam çürükten seçilmiş, bütün güzel hâl ve ahlâklar silsile halinde sonrakilere intikal etmiştir. Yani yol çok işlek, seyir çok belirgin, kâfile çok kalabalık, kılavuzlar çok uyanık ve mâhirdir.
Bu yol en istikâmetlidir. Çünkü bu yolun imam ve cemaatinin tek derdi ve biricik hedefi, iç ve dışlarıyla, gizli ve açıklarıyla, rûh ve maddeleriyle, zevk ve vecdleriyle, his ve hevesleriyle bütün hallerinde Kur'an ve Sünnete uyarak ilâhî rızâya ulaşmaktır. Kâmil mürşidler, Rasûlullah (A.S.) Efendimizin normal bir oturuş-kalkış şeklinde bile kendisine uymaya çok ehemmiyet verirler. Sünnetleri farz hassâsiyeti ile yerine getirirler, sadık talebelerinden de bunu isterler.
Bu yol Allah'a en yakındır. Çünkü bu yolda kırık kalble gidilir, her adımında, bütün menzil ve duraklarında Cenâb-ı Hakk zikredilir. Böylece Allah Teâlâ'nın: "Beni zikredin ki ben de sizi (özel olarak) zikredeyim." (Bakara/152) âyetindeki müjdeye ve "Ben, beni zikredenle beraberim" (Buharî, Müslim) kudsî hadisindeki rahmete erilir. Bu yolda edeb ve tevâzû hakimdir. Nâfile ibâdetlere ihtimam gösterilir. Hep yakınlık vesilesi olacak şeyler tercih edilir. Özellikle ilâhî huzura girmeye mâni olan kibir ve ucub gibi huylar kalbten defedilir.
Dr. Dilaver Selvi
.
Küçük cihattan büyük cihada nasıl gidilir?
Kategori: Manevi Meseleler
Peygamberimiz s.a.v. bir harpten dönerken, "Küçük cihattan, büyük cihada gidiyoruz." demekle nefisle cihadı kasdetmekteydi. İmam-ı Rabbani Hz. leri de burada kasdedileni daha farklı şekilde değerlendiriyor.
Keşif yolu ile yaptığı bu değerlendirmeyi 2. cilt 50. mektubunda şöyle ifade ediyor.
Bir gazâdan dönüşde buyurulmuş olan (Küçük cihâddan döndük, büyük cihâda başlıyacağız!) hadîs-i şerîfinde bildirilen büyük cihâd, nefse karşı yapılan cihâddır demişlerdir.
Bu fakîre keşf olunan ve vicdânım ile anladığım ise, bunların dediği gibi değildir. İtmînân hâsıl olunca, nefsde hiç azgınlık ve taşkınlık bulmuyorum. İslâmiyyete tam uyduğunu görüyorum. Öyle ki, nefs de, mâ-sivâyı temâmen unutmuş olan kalb gibi olmakda, Allahdan başka hiçbirşeyi görmez ve bilmez hâle gelmekdedir. Mevkı’ sevgisi, birşeye kavuşunca sevinmek, kaçırınca üzülmek onda hiç kalmıyor. Bunun islâmiyyete uymaması, azgınlık, taşkınlık yapması nasıl olabilir? İtmînâna kavuşmadan önce, islâmiyyetden kıl kadar ayrılmasına, azgınlık, taşkınlık derlerse, sözlerinin yeri vardır. Fekat, itmînâna kavuşdukdan sonra, islâmiyyete uymaması, taşkınlık yapması olamaz.
Bu fakîr [ya’nî İmâm-ı Rabbânî hazretleri] çok inceledim. Bu bilmeceyi çözmek için pek uğraşdım. Nefs mutmainne olunca, kıl kadar azgınlık, taşkınlık yapamamakdadır. İslâmiyyete tam teslîm olmuş, her kötülüğü yok olmuşdur. Sâhibi için kendini yok etmişdir. Böyle olan nefsin islâmiyyete uymaması, olacak şey değildir. Nefs, Allahü teâlâdan râzı olunca, Allahü teâlâ da ondan râzı olunca, artık taşkınlık, azgınlık yapabilir mi? Azgın olandan râzı olunmaz. Allahü teâlânın râzı olduğu nefs, râzı olmıyacak bir şey yapabilir mi?
Hadîs-i şerîfde bildirilen (Cihâd-ı ekber), bu fakîrin anladığına göre, bedene, cesede karşı yapılan cihâd olabilir. Çünki, insanın bedeni, birbirine zıd, ters olan dört dürlü maddelerden yapılmışdır. Her çeşid madde, başka şeyler istemekde ve başka şeylerden kaçmakdadırlar. Herşeyin doğrusunu ancak Allahü teâlâ bilir. İnsanın şehvânî istekleri, bedenden doğmakdadır. Gazab etmesi, istememesi de bedenden ileri gelmekdedir. Hayvanlarda (Nefs-i nâtıka) yokdur. Onlarda da şehvet, gadab, hırs, hased vardır. İnsanda bu cihâdın sonu olmaz. Nefsin itmînâna ermesi, bu cihâdı ortadan kaldırmaz. Kalbin vilâyet makâmına kavuşması ile, bu cihâd yok olmaz. İnsanda bu cihâdın bulunması, çeşidli fâideler sağlamakdadır. Böylece, beden temizlenir. Âhıretde yüksek derecelere kavuşur. Dünyâ hayâtında, beden, kalbe tâbi’dir. Âhıretde, iş bunun tersinedir. Orada, kalb bedene tâbi’ olur. İnsan ölünce, âhıret hayâtı başlar. Bu cihâd da biter.
.
Hokkabazlıktan bile fena olan nedir?
Kategori: Manevi Meseleler
Hokkabazlık islam dinine göre günahların başında gelmektedir. İmam-ı Azam Hz. leri bir gün hokkabazı seyrederken talebeleri görür..
Medresede talebelerine ders verdikten sonra İmam-ı Azam hazretleri mahallenin ileri ucundaki hokkabazlık gösterisi yapan adama doğru ilerler. Halk etrafına topalnmış, çeşitli akrobasi hareketleri yapan bu adamı İmam-ı Azam Hz.leri de seyretmeye başlar.
Arkadan bu durumu gören talebeleri hayretler içerisinde kalırlar. Derken büyük imam, bütün talebelerini de çağırır, hokkabazın yanına. Medresedeki tüm talebeler İmam-ı Azam Hz.lerinin yanına gelince, onlara şu tarihi nasihati yapar.
Bakın evlatlarım. Bu adam o kadar fena bir adam değil.!
Talebeler iyice şaşırırılar. Kendilerine hep kötü olarak anlattığı bu tür gösteriyi yapan birisi nasıl fena olmaz diye?
Derken İmam-ı Azam hazretleri sözlerine devam eder.
Bu adam süfli bir iş olan bir işi, yine süfli olan dünyaya alet etmiş. Dünyalık bir eşyayı yine dünya yolu ile elde etmeye çalışıyor. O kadar fena bir durum değildir bu.
Ama benim size içeride okuttuğum o ilimler varya, o ulvi ilimleri ahiret için değil de dünya için öğrenirseniz, dünyanıza alet ederseniz, bu adamdan çok daha fena ve adi olursunuz.
İmam-ı Azam'ın bu kıssasından biz yolculara ibretlik işaretler verilmektedir. Dünyalık ve ahiretlik işlerde nasıl bir niyet içerisinde olmamız gerektiğini sanırım bu kıssa bize öz olarak ifade etmiştir.
Rabbim bize hakkı hak olarak gösterip ondan rızıklanmayı,
Batılı da batıl olarak gösterip ondan ictinab etmeyi nasip eylesin !
Amin..
Kemal Ekrem Soylu / incemeseleler.com
.
Gıybetle nasıl savaşırız?
Kategori: Manevi Meseleler
Gıybeti dinlediğimizde veya yaptığımızda nasıl bir yol izleyeceğimizi, yanımızda gıybet yapıldığında hangi tutumu sergileyeceğimizi ve gıybetten genel olarak nasıl korunabileceğimizi, temel düşünce akışlarıyla birlikte ele alalım.
GIYBET DİNLEYEN NEYAPMALI?
Engel olmazsak, bizimle konuşurken gıybet yapanla suç ortağıyız. Çünkü gıybetin devam edebilmesi, bizim en azından dinliyor görüntüsü verebilmemize bağlıdır. Başkalarının gıybetine bilinçli kulak misafiri olan da gıybetin suç ortağıdır.
İlk yapmamız gereken, “Kim ki yanında Müslüman kardeşinin gıybeti yapıldığı halde, gücü yeterken ona yardım etmezse, Allah onu dünya ve ahirette zelil kılar”2 hadis-i şerifini hatırlamak olmalıdır. Bu söz sadece bizimle konuşanın yaptığı gıybeti değil; çevremizde, radyoda veya televizyonda yapılırken dinlediğimiz gıybetleri de kapsamaktadır. O anda kendimizi gıybeti yapılan kişinin yerine koymalı, bizden gıyabımızda bu şekilde söz edildiğinde rahatsız olup olmayacağımızı sormalıyız. Onuru zedelenen kişinin üzülmesi gerekiyorsa üzülmeli, hakkını savunması gerekiyorsa savunmalıyız.
Hatta kendi hakkımızı feda edebiliriz, ama başkasının hakkını korumak namus borcumuzdur. Önce kalbimizde derin bir rahatsızlık oluşmalı, gıybeti dinlemeye tahammül edemez hâle gelmeliyiz. Gıybeti yapılan kişi kişisel dostumuzsa, mutlaka sözel olarak müdahale etmeli, onurunu savunmalı3 ve gıybeti suçlamalıyız. Susturmanın bize zararı büyük olacaksa, ‘rahatsızlığımızı hissettirmek şartıyla’ oradan hemen uzaklaşmalıyız. Radyo veya televizyonda yapılıyorsa, hemen kapatmalıyız. Bunları yapamıyorsak, dinlememeye çalışmalıyız. Dahası, gıybeti dinlediğimiz için Allah’tan af dilemeli,4 gıybeti yapılan kişiye dua etmeli, ve duyduklarımızın etkisinde kalarak suizan etmemeye özen göstermeliyiz. Dahası, uyarıp düzeltemediğimiz gıybetçiden, elimizden geldiğince uzaklaşmalıyız.
GIYBET EDEN NE YAPMALI?
Yaşayan veya ölen bir insanın veya insanlar topluluğunun gıyaplarında onları üzecek doğruları söylemiş olabiliriz. Eğer yaşıyor(lar)sa, helalleşmenin bir yolunu aramalıyız. Biliyoruz ki, şehit bile olsak, kul hakkını ödemek zorundayız. Eğer vefat edenin gıybeti yapılmışsa, helallik dilemek ne yazık ki imkânsız. O zaman onun için ömür boyu dua etmekten, onun adına iyilik yapmaktan başka çare kalamaz. Zalimleri aşağılamak dışında, tarihteki insanları eleştirirken, haksızlık yapmamaya dikkat etmeli; herkesin hakkının ve onurunun Allah tarafından sonsuza dek korunacağını unutmamalıyız.
Bugünden başlayarak, gıybetlerini bilmeden yapabileceğimiz ihtimaliyle, tüm tanıdığımız insanlarla ilk karşılaşmamızda mutlaka helalleşmeli, hatta helalleşmeyi periyodik bir alışkanlık hâline getirmeliyiz. Aksi halde burada birkaç günde tamamlayabileceğimiz helalleşme faslını ihmal etmemiz, haşir meydanında binlerce yıl beklememize mal olabilir.
Gıybetini yaptığımız kişilere ismen dua etmeli, onların affı ve tüm hayatlarının rahmetle ve ihsanla kuşatılması için, ısrarlı ve vazgeçmeden gizli dualarda bulunmalıyız. Tüm bunları yaparken, -bilhassa vefat edenlerin ve toplulukların-bir daha gıybetlerini yapmamak için de ilâhî yardım dileğimizi ihmal etmemeliyiz. Çünkü, bu tür gıybetlerde helalleşmek pratik olarak neredeyse imkânsız gibidir.
GIYBET EDİLEN NE YAPMALI?
Hakkımızda yapılan gıybetler bir şekilde bize ulaşır. Ya başkaları bize aktarır, ya söz dolaştırılırken kulak misafiri oluruz, ya da kalbimizde gıybetimizi yapana karşı bir soğukluk ve sevgisizlik ilhamı alarak ondan uzaklaşma eğilimine gireriz. Toplumsal bölünmelerin ve kitleler arasında bağlılığın azalmasının ardında, kitlesel gıybetlerin ne denli etkili olduğunu hatırlamalıyız.
Şayet ‘size’ gıybet yapana küfür, hakaret ve aşağılama savurarak kendinizi savunursanız, gıybetlerinin bedelini büyük ölçüde dünyada almış olursunuz. Ancak, bunun yerine şahsınızı savunmaya girmeyip, gıybetle mücadele eder de gıybetçinin bu hasletten kurtulmasına uğraşırsanız, büyük mükafatları hak edersiniz. Hasan-ı Basrî, kendisine gıybet edene bir tabak taze hurma göndermiş ve “Duydum ki sen ibadetini bana hediye göndermişsin. Ben de buna bir karşılık vermek istedim. Kusura bakma, tam karşılığını veremedim”5 diye de bir not eklemiştir.
Gıybetinizi yapanlarla savaşmadığınızda, karşılarına ilâhî adalet çıkıyor ki, tevbe etmeyenleri kuşatan ilâhî ceza kimsenin intikamına benzemez. Hatalarını düzeltmedikleri sürece, ayıpladıkları şey başlarına gelinceye ve üstelik ebedî hayatta bedelini ödeyinceye kadar kurtulamazlar. Ancak kul kişisel hakkını affedip, muhatabı için hidayet dilerse, elde edeceği mükafat, aksi halde kazanacağından çok daha değerli olacaktır.
İnsan, kendine yapılan gıybete ne oranda affedici olması gerekiyorsa, başkasına yapılan gıybete o oranda acımasız ve zemmedici olmalıdır. Ayrıca, şayet bir insanın ismi ve eserleri bir topluluğa mal olmuşsa, o insana veya eserine yapılan gıybet, aynı zamanda taraftarlarına yapılmıştır. Örneğin peygamberlerin gıybetini yapan, inananlarının da gıybetlerini yapmış olur. Bir babayı haksız yere aşağılayan, çocuğunu da aşağılamış sayılır. Bu durumda, bize yapılan gıybetin yakın dostlarımıza düşen hissesini affedemeyiz. Kader başkasına ait hisselerin bedelini tahsil edecektir.
GIYBETTEN NASIL KORUNURUZ?
Başlıktaki soru üç yönlüdür: Gıybet etmekten nasıl kurtuluruz? Başkalarının gıybetimizi yapma sebeplerini nasıl yok ederiz? İnsanlar niçin gıybet yapıyorlar? İşte çözümler:
• Gıybet yapmamak: Gıybet edenin gıybeti yapılacaktır. Dilimizi gıybete karşı dişlerimizin ardına hapsedersek, başkalarının gıybetlerini dahi önleyebiliriz. Dilini tutanla alay etmeye kalkanın kalbine, gizli bir elem ve hatta korku ilham edilecektir. En güvenlisi susmaktır; övmeyeceğimiz kimsenin gıyabında konuşmamaktır.
• Övünmemek ve başkalarını küçümsememek: İnsanlar başkalarının övünmelerini veya huzurlarında küçülmeyi kabullenemezler. Aramızdaki eşitliği bozduğumuzda, izzetlerini korumak için bizi aşağılama ihtiyacı duyacaklardır. Başarılarımızı, hizmetlerimizi gizleyemeyiz, gizlememeliyiz; tecrübelerimiz dostlarımıza model olacak ve onları heyecanlandıracaktır. Ama anlatırken kendimizi onlardan büyük görüyorsak, içimizde onlara yönelik bir küçümseme varsa, bu duygu algılanacak; bu durum vücut dilimize ve konuşmamıza da yansıyacaktır.6 Âlimin ilmine saygı göstermeli; ama çocukla da çocuklaşabilmeliyiz.
• Kıskanmamak/kıskandırmamak: Kıskandığımız insanın güzel vasıflarını reddederiz; göreceği zarardan mutluluk duyarız. Kıskandırmanın inceliklerini burada sıralamak zor; en basit formülü şudur: Kimseyle rekabet etmeyen, başarıyı sonuçlar olarak değil, niyetler ve gayretler olarak gören insan kıskanamaz ve haklı şekilde kıskandıramaz. “Kıskandırmayayım” diye hizmetlerini gizlemek ve hiçbir şey yapmıyormuş gibi bir izlenim vermeye çabalamak, ihsana nankörlüktür; insanları başarılı modellerden mahrum etmektir, insanlara pısırık bir örnek sunmaktır. Kıskançlığın olmadığı yerde sadece takdir, sevgi, saygı ve muhtemelen gıpta vardır. Temiz bir ruh, kardeşine dua edip destek olduğunda, iyiliğine ortak olacağını bilir ve kıskanmaz.
• İkiyüzlü olmamak: İnsanlar çıkarlarının veya korkularının etkisi altında ikiyüzlü davranmaya kalkışabilirler. İkiyüzlü olmayanın gıybetini yapmaktan korkarsınız; ikiyüzlünün gıybeti ise çok kolay ve pervasızdır. Dahası, ikiyüzlü olmayanın kendisi de kolaylıkla gıybet yapamaz. Çıkarlarını düşünerek iki yüzlü davrananlar, çıkarlarından mahrum olmakla cezalandırılacaklar. Basit korkuları nedeniyle ikiyüzlülüğe teslim olanlar, dayanılmaz korkularla yüzleşecekler.
İki yüzlülük, hiç bir başarının, hiç bir kazanımın, hiç bir mutluluğun yolu olmamıştır. İkiyüzlülük insanda ne şeref bırakır, ne irade ve ne de cesaret... Bir insanın yüzüne gülüp onu takdir eden, gıyabında sözü geçtiğinde aynı şeyi yapmıyorsa ikiyüzlüdür. İnsanlara ikiyüzlülük yapan şüphe etmesin ki, ruhu Yaratıcısına da ikiyüzlülük yapıyordur.
• Kendini temize çıkarmamak: Kişisel kusurlarını reddeden insan, kusur işlediğinde suçu başkasına atacak; en azından, “Onun yüzünden yaptım” diyecektir. Böyle insanlar, başkalarını öfkelendirecek, üzecek ve haklarında gıybet yapılmasına yol açacaklardır. Kusurumuz varsa derhal kabul etmeli; başkasının suçu varsa bile, başkalarını suçlamakla vakit geçirmemelidir. Çünkü, hakkın dağıtılmadığı yerde, suçlunun kim olduğunun bilinmesinin hiçbir pratik faydası yoktur.
• Eğlence için aşağılamamak: Kimi insanlar Firavun gururuna sahiptirler. Ben merkezlidirler ve kişisel çıkarlarından başka odakları yoktur. Onların tek zevkleri başkalarını eğlence için aşağılayıp durmaktır ve bu onların hastalığıdır. Bu tür insanları insan yerine koyup muhatap olanlar, aynı geleceği paylaşacaklardır.
• Üzüntü veya öfkeye teslim olmamak: Kimi zaman da kişinin işlediği kusura üzüldüğümüz için, iyilik zannıyla gıybetini yaparız. Bazen de bu kusur nedeniyle öfkeleniriz ve kalbimiz bu duyguların etkisi altında onu manen cezalandırmak için aşağılamak ister; dilimizi tutamayız. Üzüntü, öfke veya infialin dostlarımızı ânında harcamamıza yol açmaması gerekir. Zira gün gelir, haksızlık yaptığımızı algılar, pişman oluruz.
• Alışkanlığa direnmek: Hayatımız boyunca yaşadığımız aşağılanmalar, gıybeti ruhumuza sindirmiş ve bizim için güçlü bir alışkanlığa dönüştürmüş olabilir. Ailede, mahallede, okulda, askerde, işte ve her yerde sürekli küçümsenmişsek, insan onurunu korumanın değerini idrak etmemiz zordur. Bu tür alışkanlıkları teşhis etmeli ve karşımıza almalıyız.
• Gıybet salgınına karşı korunmak: Önemli bir nokta da gıybetin içinde yaşadığımız toplumun hemen tüm bireylerine veba gibi bulaşmasıdır. TV ve gazeteler her gün gıybetle siftah yaparsa, her sabah işler gıybet seanslarıyla başlarsa, en içten dostlarımız gıybetin içerisine ölümüne saplanmışlarsa, virüsü kapmadan günün akşamına ulaşmak son derece zordur. Gıybetten ancak konuşma özürlünün kurtulabileceğini bilmeli ve gıybet karşısında çok katı ve dikkatli olmalıyız.
• Failleri gizlemek: Gıybetten korunmanın susmaktan sonra gelen en kestirme yoludur. Kötülüğü sahibinden soyutlayarak zemmedersek gıybet yapmış olmayız. “Adamın birisi sürekli yalan söylüyordu, bir tanıdığım sürekli burnunu karıştırıyordu...” Bunlar şükür ki gıybete bir şartla girmezler: Sizi dinleyenler o kişinin kim olduğunu tahmin edemiyorlarsa gıybet değildir; ama vasıflarından tanımaları hâlinde ismini söylemeseniz de gıybete girer. Kişinin kendisi kendini tahmin etse sorun değil, birisi burnunu karıştırıyorsa, bunu herkes de yapabilir. Ancak isimler meçhul olduğunda bile, iftira, aşağılama gibi şeyler her hâlükârda yasaktır.
SONUÇ
İnanılmaz incelikleri olan bir alan üzerinde kendimizi eğitmeye çalıştık. Dil emanetini korumanın sanıldığı kadar kolay olmayacağını anlıyoruz. Hayatımızı bir üniversiteye dönüştürmeli, gıybetin inanılmaz inceliklerini kavrayabilecek akıl ve vicdan keskinliğine kavuşabilmek için, öğrendiklerimizi tüm iletişimlerimize uyarlamalıyız. Birisinden gıyabında söz edeceğimizde, aklımızdan geçen cümle ağzımızdan çıkmadan önce kendimizi onun yerine koymalı, onu hissetmeli ve rencide olacağını hissettiğimiz anda susmayı tercih etmeliyiz. En iyisi, çok az konuşmalıyız.
DİPNOTLAR
1-Gıybetin istisnalarının neler olduğu konusu ise, bu yazı kapsamına sığamadığı için bir üçüncü yazının konusu olarak hazırlanmıştır ve dergimizin Mayıs sayısında yayınlanacaktır.
2-Camiu’s-Sağîr, hadis no: 8489.
3-Dostumuzu savunmak için “Hayır, bu söylediğiniz doğru değil” dememiz yetmiyor. “Sözleriniz gıybettir, haramdır, yasaktır, arkadaşımızın şerefine zarar veriyorsunuz. Onun şerefi bizim şerefimiz kadar azizdir” diyebilmeliyiz.
4-Çünkü gıybet aynı zamanda Allah’ın sanat eserini aşağılamak anlamına da gelir. Dahası, insanların onurlarını kolaylıkla rencide edenlerin Allah’ın izzetinde hassas olamayacağı da açıktır. Kendisi için uydurulan bir fıkrada, Nasreddin Hoca, gölgesinde uzandığı ağacın dallarındaki elmalara bakmış; neden kabak kadar büyük yaratılmadıklarını düşünmüş. Sonra başına bir elma düşünce, elmaların kabak kadar büyük olması ihtimalinden ürkerek, “Allah’ım, senin işine karışılmaz” demiş. Ardından kahkahalar. Böyle fıkraları dinlediğinizde, ilâhî izzetin hafife alınışı karşısında, hassas ruhunuzdan hançer yemiş gibi hissedersiniz. “Allah’ın çölü” derken, çölle birlikte Allah’ı küçümsediğimizin farkında mıyız? İnsanların onurunun önemini kavramayan, buradaki inceliklerin ne yazık ki farkında olamıyor.
5-İmam Gazalî, Kimya-yı Saadet, Merve Yayınları, s. 393.
6-Bu arada, kendilerini ihlaslı sanan kimi bencil insanlar, tüm içsel tevazunuza rağmen kıskançlık krizine yakalanacak, başarınızı çekemeyecek ve gıybetinizi yapacaktır. Bedeli ödenecek bu tür kişilik sapmalarına ise engel olamazsınız.
Muhammet BOZDAĞ
.
Kalbin kırılmasına asıl kim kırılır?
Kategori: Manevi Meseleler
Kalp kırmamak, insanlar arası ilişkilerde dikkate şayan bir hassasiyetimiz olmalıdır hususunda aslında hepimiz hem fikiriz ama; bunun ne kadar çok öneme haiz bir davranış olması gerektiğini şu kısa, öz ama çok sarsıcı hakikatler ifade etse gerek..
Kalbin iki ciheti vardır. Birincisi müdğai kalb, sureti kalb dediğimiz elle tutulan, gözle görülen kalptir.
İkincisi de kendisinde zikrullahın cereyan ettiği, füyuzatın aktığı ,kalbi hakikidir, ya da latifei kalptir. Cenab-ı Hakk'ın; "Ben yerlere ve göklere sığmam ancak takva sahibi kullarımın kalbine sığarım." buyurduğu kalbi hakikidir. Kainatın icmalisinin insanda teşekkül ettiğini göz önünde bulundurursak, kalb de insanın merkezi olduğuna göre Cenab-ı Hakk'ın kalbe ne denli kıymet verdiğini daha iyi anlarız.
İmam-ı Rabbani Hazretlerinin Mektubatında (3.cilt-45) ifade ettiği üzre Cenab-ı Hakka şu kainatta en yakın olan şey kalptir. Bu yakınlığı "Carullah" (Allahın komşusu) şeklinde teşbih eden Rabbani Hazretleri , ister mümin olsun, ister kafir olsun, ister asi olsun komşuluk hakkı olarak, komşunun başına gelen bir duruma komşusunun hemen müdahele ettiği gibi, Cenab-ı Hakkında komşusu olan kalbi asi bile olsa himaye ettiğini ifade eder.
Bu öyle bir himayedir ki, "Küfürden sonra, Sübhan Allah'a eziyet etmeye sebep olan kalb eziyeti gibi bir günah yoktur."
Bu minvalde Peygamber Efendimiz s.a.v, Riyadün- Nasihin isimli kitapta geçen bir Hadiste Kalp kırmayı kabe yıkmak ile tebih ederek şöyle buyurmaktadır.
"Bir Müslümanın kalbini kırmak, haksız olarak incitmek, Kâbe’yi 70 kere yıkmaktan daha günahtır."
Bunun hikmetine binaen Mevlana Hz.lerinin şu sözünü ifade edebiliriz.
“Kâbe, Azer’in oğlu Halil İbrahim’in yaptığı bir binadır. Kalp ise, yüce Allah’ın nazargâhıdır. Bu sebeple, bir gönül yıkmak, bin kâbe yıkmaktan daha kötüdür”
İşte bundan dolayı Yunus Emre, (Bir gönül yapmak, yüz Kâbe’yi yapmaktan iyidir-) demiştir. Burada Kâbe küçümsenmiyor, gönül yapmanın önemi vurgulanıyor. Bu inceliği iyi anlamalıdır.
Son olarak; Ebul Faruk Hazretleri, üniversite talebesine 5 maddelik nasihatlerinde gönül almayı Cennetin firdevs kapısını açmaya teşbih eder. Ve, "Bir gönül kırmak, 40 vakit namazın sevabını kaybettirir." buyurur.
O halde biz müminler âhirette iflas etmiş duruma düşmemek için, günahlardan, özellikle kalb kırmaktan çok sakınmalıyız. Ve her gün insanlara iyilik edip, gönüllerini almayı kendimize hedef tayin etmeliyiz.
Kemal Ekrem Soylu / incemeseleler.com editörü
.
Evvabin ile gaflet perdesini aralayın
Kategori: Manevi Meseleler
Lügatlerde rucu eden, dönen mânâsına gelen bu kelime Kur'ân ve hadîste de geçtiği için, tefsir ve hadîs şerhlerinde genişçe incelenmiş ve şu anlamlarda kullanıldığı belirtilmiştir: Evvâbîn,
a. Her günahtan sonra tevbe eden, yeni bir günah işlediğinde hemen yine tevbe eden ve günahlarını unutmayan,
b. Allah'ı çok tesbih eden,
c. Her işinde Allah'a itaat eden,
d. Kimsenin olmadığı yerlerde günahını itiraf edip tevbe ve istiğfar eden,
e. Çok merhametli olan,
f. Çok namaz kılan kimselerdir.
Kur'ân'da 'Evvâb', Hz. Süleyman, Hz. Davud ve Hz. Eyyüb (aleyhimusselâm) gibi peygamberlerin bir vasfı olarak zikredilir. Malum ilk iki peygamber, mezelle-i akdam olan onca zenginlik, imkân ve mülklerine rağmen her işlerinde Allah'ın marziyatını aramış, adaletten ayrılmamış, tevazuu elden bırakmamış, şükretmiş ve evvâb kelimesinin anlamında ifade edilen engin bir ibadet hayatı yaşamışlardır. Hz. Eyyüb (as) ise, altından kalkılması çok güç olan çeşitli imtihanlardan geçmiş ancak sabrederek sadece Rabb'ın rızasını aramıştır. Kim bilir belki evvâb vasfı bu hâllerinin bir neticesiydi.
Evbe kelimesine, özellikle tasavvuf ehli tarafından tevbenin zirvesi gibi bir anlam verilmiş ve konu şu şekilde izah edilmiştir: "Cezaya maruz kalma endişesiyle Hakk'a sığınma bir tevbe; makam ve derecâtı muhafaza arzusuyla O'nda fânî olma bir inabe, O'ndan başka her şeye kapanma da bir evbedir. Birincisi, bütün müminlerin hâlidir ve وَتُوبُوا إِلَى اللّٰهِ جَمِيعًا أَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ "Ey iman edenler, hepiniz inhiraflardan vazgeçip Allah'a sığının." âyetinde dile getirilmiştir (Nur, 24/31). İkincisi evliya ve mukkarrebînin vasfıdır; kâmetleri de, mebde' itibarıyla وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ "Rabbinize inâbe ediniz." (Zümer, 39/54), müntehâ itibarıyla da: وَجَاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ "Cenâb-ı Hakk'a saygı dolu bir kalble geldi"dir. (Kâf, 50/33) Üçüncüsü enbiyâ ve mürselînin hususiyetleridir. Şiârları da نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ "O ne güzel kuldur. Çünkü o her zaman (Allah'a) rücûdaydı." (Sâd, 38/30, 44) şeklindeki İlâhî takdîr ve iltifattır. Her nerede olursa olsun, maiyyet-i ilâhiyede bulunduğu şuurunu bir nebze bile kaybetmeyenler için tevbe yoktur. Onlardan sâdır olan tevbe mânâsındaki sözler ya inâbe veya evbe mânâlarını ifade etmektedir. Hz. Rûh-u Seyyidi'l-Enâm'ın, "Günde yetmiş veya yüz defa istiğfar ederim."4 sözlerini başka türlü anlamak da mümkün değildir." 5
Kur'ân ve Sünnet'te Evvâbîn Namazı
Evvâbîn namazının anlatıldığı tefsir ve hadîs kaynaklarında bazı âyetlerden bu namaza işaretler olduğu beyan edilerek şu misâller verilmektedir:
a. Hz. Enes b. Malik (ra), "Bizim âyetlerimize ancak o kimseler inanır ki kendilerine o âyetler hatırlatıldığında, derslerini hemen alır, secdeye kapanır, Rablerine hamd, O'nu takdis ve tenzih ederler, asla kibirlenmezler. Yataklarından kalkar, cezalandırmasından endişe içinde, rahmetinden de ümitli olarak Rablerine dua edip yalvarırlar ve kendilerine nasip ettiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar." (Secde, 32/15–16) âyetinde geçen تَتَجَافَى جَنُوبُهُمْ عَنْ الْمَضَاجِعِ "yataklarından uzaklaşırlar/uyanık kalırlar" kısmının evvâbîn namazını kılanlara işaret ettiğini belirtir ve sözlerine şöyle devam eder: "Bu âyet akşamla yatsı arasını namazla geçiren Ensardan bir grup hakkında nazil oldu." Başka bir yerde, "Bu âyet biz Ensar hakkında nazil oldu; zîrâ bizler akşam namazını kıldıktan sonra evlerimize gitmez, yatsıyı Allah Resûlü ile kılmak için bekler ve bu arada namaz kılardık." der. Beyhakî Sünenü'l-Kübra'sında bu görüşü Hz. Enes'in yanı sıra Hz. İbn Abbas, Ebû Hazım ve Muhammed b. Münkedir'e de isnad eder.6 Bilindiği gibi sahabeden, bu âyetin teheccüd namazına işaret olduğu da rivâyet edilmiştir.
b. Tâbiînden İbn Müleyke anlatıyor: Hz. Abdullah b. Zübeyr'e 'Muhakkak ki geceleyin kalkıp ibadet etmek daha tesirlidir' (Müzzemmil, 73/6) âyetini sordum, bana, 'Gecenin başlangıcı olan akşam namazından sonraki vakittir.' dedi. İbn Abbas'a sordum o da aynı şeyi söyledi.7 Hz. Enes bu vakitte namaz kılar ve 'Bu ne namazıdır?' şeklinde soranlara bu âyeti okuyarak cevap verirdi.8 İmam Gazzalî de gecenin ilk virdinin evvâbîn namazı olduğunu belirtir ve bu âyete işaret ederek "Zîrâ gecenin kıyamı/ihyası/ilk virdi bu zaman dilimiyle başlar." der. Ayrıca وَمِنْ آنَاء اللَّيْلِ فَسَبِّحْ "Gecenin bazı vakitlerinde tesbih et.' (Tâhâ, 20/130) âyetinde geçen vakitlerden birisinin de akşam namazından sonraki vakit olduğunu söyler.9
c. Süfyan-i Sevrî'ye, "Ehl-i kitabın hepsi bir değildir. Onların içinde öyle dosdoğru bir cemaat vardır ki, gece saatlerinde Allah'ın âyetlerini okuyarak secdeye kapanırlar" (Âl-i İmrân, 3/113) âyetinde işaret edilen kişilerin hangi özellikleri olduğu sorulunca, bu kişilerin akşam ve yatsı namazları arasında ibadet ettiklerinin kendisine ulaştığını söyler.10
d. Yine Hz. Enes (ra), كَانُوا قَلِيلًا مِنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ "Onlar geceleri az uyurlardı." (Zâriyât, 51/17) âyeti hakkında, "Onlar akşam ile yatsı namazları arasında uyumaz, namaz kılarlardı." tefsirini yapmaktadır. İrakî Tirmizî'nin şerhinde bu âyetin akşamla yatsı arasında namaz kılanlar hakkında nazil olduğunu sahih bir senedle rivâyet eder.11
e. Abdullah b. Ömer (ra), Efendimiz'in (sas) "Kim akşamla yatsı namazları arasında altı rekât namaz kılarsa evvâbînden yazılır." buyurduğunu söyler ve şu âyeti delil olarak okurdu: إنَّهُ كَانَ لِلْأَوَّابِينَ غَفُورًا "O evvâbîne karşı çok affedicidir."12
f. İmam Gazzalî, فَلاَ أُقْسِمُ بِالشَّفَقِ "şafak vaktinin hakkı için" (İnşikak, 84/16) âyetini açıklarken şu izahı yapar: "Güneş batınca akşam namazını kılmalı ve akşamla yatsı arasını ihyâ ile meşgul olmalı. Şafak13, yani ufuktaki kızıllık kaybolunca, gecenin bu ilk virdinin zamanı biter ve yatsı namazının vakti girer. Nitekim Allah bu vakte yemin etmiştir. Bu gecenin ilk ihyâsı/ilk virdidir ve kılınan namaza evvâbîn namazı denilir."14
Yukarıda zikredilen âyetlerin bazılarının tefsirinde, Arap cahiliye âdetlerinden birinin akşamla yatsı arasında uyumak olduğu, hattâ diledikleri her vakitte uyudukları ve İslâm'ın buna sınır getirdiği vurgulanarak, âyetlerde geçen gecenin bir diliminin bu vakte işaret ettiği belirtilmekte ve Efendimiz'in (sas) buna gaflet vakti dediği kaydedilmektedir.15 Cahiliye döneminde var olan bu vakitte uyuma âdeti bilinmeden de konu yeterince anlaşılmayabilir. Bu âyetlerin bir kısmının teheccüd namazı için de delil olarak zikredildiğini belirtmek gerekir. Bir âyetin birden fazla hususa işaret edebileceğini ise usûl ilminden haberdar olanlar bilirler.
Sahih hadîs kaynaklarında evvâbîn namazı ile ilgili Efendimiz'in (sas) söz ve tatbikatını aktaran hadîs-i şerîfler bulunduğu gibi bu namazla ilgili sahabe tatbikatını anlatan çok sayıda malumat da bulunmaktadır. Bunlardan birkaçını zikretmek istiyoruz.
g. Hz. Ebû Hüreyre'den Efendimiz'in (sas) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: مَنْ صَلَّى بَعْدَ الْمَغْرِبِ سِتَّ رَكَعَاتٍ لَمْ يَتَكَلَّمْ فِيمَا بَيْنَهُنَّ بِسُوءٍ عُدِلْنَ لَهُ بِعِبَادَةِ ثِنْتَيْ عَشْرَةَ سَنَةً "Kim akşam namazından sonra, aralarında kötü bir şey konuşmadan altı rekât (nafile) namaz kılarsa bu ibadeti on iki senelik (nafile) ibadet sevabına bedeldir."16
h. Hz. Aişe validemiz Efendimiz'in şöyle buyurduğunu bize aktarıyor: مَنْ صَلَّى بَعْدَ الْمَغْرِبِ عِشْرِينَ رَكْعَةً بَنَى اللَّهُ لَهُ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ "Kim akşam namazından sonra yirmi rekât (nafile) namaz kılarsa Allah ona Cennette bir köşk bina eder."17
j. Hz. Huzeyfe anlatıyor: "Allah Resulü'ne gelip onunla beraber akşam namazını kıldım. Kendisi yatsıya kadar namaz kılmaya devam etti."18
k. Hz. Ammar b. Yâsir akşam namazından sonra altı rekât namaz kılınca yanındakiler bu namazı sordular, o şu cevabı verdi: "Ben sevgili dostum Allah Resulü'nü gördüm akşam namazından sonra altı rekât kıldı." ve şunu ekledi "Kim akşam namazından sonra altı rekât kılarsa, denizköpüğü kadar günahı olsa bile affolur."19
l. Hz. Abdullah b. Ömer şöyle derdi: مَنْ صَلَّى أَرْبَعًا بَعْدَ الْمَغْرِبِ كَانَ كَالْمُعَقِّبِ غَزْوَةً بَعْدَ غَزْوَةٍ "Kim akşam namazından sonra dört rekât namaz kılarsa gazve üstüne gazveye çıkmış gibi olur."20
m. Hz. Enes akşamla yatsı arasında namaz kılar ve 'muhakkak ki geceleyin kalkıp ibadet etmek daha tesirlidir' (Müzzemmil, 73/6) âyetine işaret ederek "bu, gecenin ilk ihyâsı/ilk virdidir" derdi.21
n. Akşamla yatsı arasında Hz. Abdullah b. Mes'ud'un yanına her girildiğinde namazla meşgul olduğu görülürdü. O bu durumu izah sadedinde şöyle derdi: هِيَ سَاعَةُ غَفْلَةٍ "o gaflet zamanıdır."22
o. Hz. Selman-ı Farisî, Efendimiz (sas)'den naklen şunları aktarıyor: عَلَيْكُمْ بِالصَّلَاةِ بَيْنَ الْمَغْرِبِ وَالْعِشَاءِ فَإِنَّهَا تَذْهَبُ بِمُلَاغَاةِ النَّهَارِ وَتُهَذِّبُ آخِرَهُ "Akşamla yatsı arasındaki namaza dikkat edin, zîrâ bu namaz gün içinde eğlenme ve yanlış işlere bulaşmadan ötürü oluşan mânevî kirleri giderir ve günün sonunu güzelleştirir."23
ö. Efendimiz'in (sas) azatlılarından Hz. Ubeyd'e, Efendimiz'in farz namazlar dışında bir namaz kılmayı emredip etmediği sorulduğunda, "Evet, akşamla yatsı arasında namaz kılmamızı emrederdi." cevabını verdi.24
Zikredilenlerin hâricinde, özellikle günlük virdleri detaylı bir şekilde ele alan İhyâ gibi eserlerde konuyla ilgili çok sayıda haber ve tatbikatın aktarıldığını belirtip bu kadarla iktifa etmek istiyoruz.
Evvâbîn Namazının Zamanı
Sahih-i Müslim ve Müsned başta olmak üzere, bazı hadîs kaynaklarında Efendimiz'in (sas) kuşluk namazına da evvâbîn dediği rivâyet edilmektedir.25 Ancak ulema kuşluk namazına duhâ; akşamla yatsı arasında kılınan namaza ise evvâbîn namazı demişler ve durum bu şekilde iştihar etmiştir. Ayrıca ikisine de evvâbîn denilebileceği kaydedilmiştir. Hattâ Abdurrezzak'ın Musannaf'ında şu rivâyet de vardır: "Kim sabahın sünnetini kılar sonra da cemaatle sabahın farzını eda ederse, o günkü namazı evvâbînin namazından sayılır, kendisi de muttakiler zümresine dâhil olur."26
İlgili eserlerde evvâbîn namazı daha çok 'akşamla yatsı arasında kılınan namaz' olarak geçmektedir ve bu konuda ümmetin kabulü vardır. Bu zaman diliminin gaflet zamanı olduğu, cahiliye döneminde hem müşriklerin hem de Yahudilerin bu zamanda uyudukları ve Efendimiz'in (sas) bu saatlerde uyumayı yasakladığı da aktarılmaktadır. Hz. Enes (ra), bu vakitte uyumayı soran kişiye, "Yanları yataklardan uzaklaşır (uyumayıp ibadet için kalkarlar.)" (Secde, 32/16) âyetinin bu zamana işaret ettiğini belirterek, uyumanın uygun olmadığını belirtmiş ve Efendimiz'in yatsıdan önce yatmayı yasakladığını belirtmiştir.27 Hz. Abdullah b. Abbas وَدَخَلَ الْمَدِينَةَ عَلَى حِينِ غَفْلَةٍ مِنْ أَهْلِهَا "(Mûsa), bir gün, halkın habersiz olduğu (gaflet içinde olduğu) bir sırada şehre girdi." (Kasas, 28/15) âyetinde geçen gaflet zamanının, akşamla yatsı arasındaki zaman olduğunu belirtmektedir.28 Hz. Amr b. Âs ise, "evvâbîn namazı akşamla yatsı arasındaki boşluktadır, ta halk yatsıya yönelinceye kadar." demiştir.29
Akşamla yatsı arasına hem evvâbîn hem de gaflet zamanı denilmesinin hikmeti şu olabilir: Nefis gün boyu yaşadığı yorgunluk, işlediği günahların kasveti ve yenilen akşam yemeğinin ağırlığından ötürü dinlenmeye, kendini salmaya ve bu saatleri gaflet içinde geçirmeye meyyal olduğundan gaflet zamanıdır. Diğer taraftan nefsin isteklerine baş kaldırıp, gün boyu yapılan hataların açtığı yaraları sarmaya, gecenin ilk virdini canlı geçirmeye, günlük manevî hâsılatın leh ve aleyhteki hesabını yapmaya yönelen ve bu arada çokça istiğfar edenler ise evvâbîn zümresindendirler. Zîrâ nefsin arzularından yüz çevirip Rabb'in isteklerine rucû etmişlerdir.
Rekât Sayısı
Teravih ve teheccüd namazı dâhil, nafile namazların hemen hepsinin rekât sayısı konusunda Efendimiz'den (sas) farklı birkaç uygulama rivâyet edilmiştir. Rahmet Peygamberi'nin rahmetinin tezahür ettiği hususlardan birisi de bu olmalıdır. Zîrâ nafile ibadetler, farzlar gibi olmayıp bir nevi ihtiyarîdir ve kişinin hâl ve durumuna göre bunları az veya çok eda etmesi mümkündür. Nafileler için alt sınır, söz konusu ibadetin ibadet sayılmasını sağlayacak bir miktarda olmasıdır denilebilir. Meselâ namaz için bu iki rekâttır.30 Onun için bütün nafile namazların en azı iki rekâttır. Evvâbîn için de bu miktar en alt sınırdır, denilebilir.
Konuyla ilgili yukarıda birkaçını verdiğimiz rivâyetlerde farklı rakamlar bulunmaktadır. Meselâ Hz. Ebû Hüreyre ile Hz. Ammar b. Yâsir altı rekât olduğunu rivâyet etmişlerdir. Ancak rivâyet edilen metinde 'akşam namazından sonra' ifadesi olduğundan bu rakama akşamın son sünnetinin dâhil edildiği, dolayısıyla evvâbînin dört rekât olduğu izahı yapılmıştır. Hz. Aişe Validemiz'den rivâyet edilen yirmi rakamına, yatsının ilk sünneti hâriç, akşam ve yatsı namazlarının toplamıdır denilmiştir. Buna evvâbînin dört rekâtı dâhildir. Nitekim Hz. Abdullah b. Ömer'e göre de evvâbîn dört rekâttır.
Sonuç olarak şu denilebilir: Yukarıda da işaret edildiği gibi nafile bir ibadet olan evvâbînin en azı iki rekât olmakla beraber, rivâyetler en uygun rakamın dört olduğu noktasında birleşmektedir. Hanefilerin görüşü de bu yöndedir.31
*Iğdır Üniv. İlâhiyat Fak. Öğrt. Üyesi.
ayuce@yeniumit.com.tr
Dipnotlar
1. Buharî, Rikâk, 38.
2. Rağıp el-İsfahanî, el-Müfredat fi Garibi'l-Kur'ân, 766.
3. Mesela bkz. Hikmet Yüceoğlu, Nafile İbadetler, Rehber Yayınları, İzmir, 2006.
4. Buhârî, Deavât, 3; Müslim, Zikir, 41, 42.
5. F. Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri I, 18–24.
6. Ebû Davud, Tetevvu', 22; Beyhakî, Sünenü'l-Kübra, III, 19; Vahidî, Esbabu'n-Nüzûl, 404.
7. Beyhakî, Sünenü'l-Kübra, III, 19
8. Neylü'l-Evtar, IV, 336.
9. Gazzalî, İhya, I, 342.
10. Beyhakî, Sünenü'l-Kübra, III, 19.
11. Neylü'l-Evtar, IV, 336.
12. El-Bahru'r-Raik, IV, 234.
13. Şafak dilimizde, güneş doğmadan az önce beliren aydınlığa da denir.
14. Gazzalî, İhya, I, 342.
15. Kurtubî, XIV, 101.
16. Tirmizî, Mevakît, 204; İbn Mace, İkame, 113.
17. Tirmizî, Mevakît, 204; Ebû Ya'la, Müsned, X, 205.
18. İbn Hanbel, Müsned, V, 392.
19. Ebû Nuaym el-İsfahanî, Ma'rifetu's-Sahabe, XIV, 486.
20. İbn Ebî Şeybe, Musannaf, II, 103.
21. İbn Ebî Şeybe, Musannaf, II, 102.
22. İbn Ebî Şeybe, Musannaf, II, 102.
23. Abdurrezzak, Musannaf, III, 44; Kenzu'l-Ummal, VII, 387.
24. İbn Hanbel, Müsned, V, 431.
25. Müslim, Müsafirîn, 143; Müsned, IV, 366.
26. Abdurrezzak, Musannaf, III, 58.
27. İbn Ebî Şeybe, Musannaf, II, 230.
28. İbn Ebî Hatim, Tefsir, LI, 341.
29. Kurtubî, XIV, 101.
30. İmam Şafiî gibi müctehidîn-i izamdan bazı zevatın, Efendimizin uygulamalarına dayanarak namazın en azının bir rekât olduğunu belirttiklerini kaydetmeliyiz. Ancak bu görüş sadece vitir namazı için uygulanmaktadır. Diğer hiçbir namaz sadece bir rekât olarak kılınmamaktadır.
31. Geniş bilgi için bkz: Bedaiu's-Sana'i, III, 130; Bahru'r-Raik, IV, 249; Mecme'u'l-Enhur, I, 411.
.
Takva nedir, muttaki kime denir?
Kategori: Manevi Meseleler
Takvâ sahiplerine müttekî denir. Öyle ise takvâ ne demektir, hangi mânâları içerir? Takvanın şartları ve kısımları nelerdir? Avamın ve havasın takvaları farklı mıdır?
Takvâ: Ebu Abdullah Ruzbârî’ye göre, seni Allah’tan uzaklaştıran şeylerden uzak durmandır.[1]
Zünûn-u Mısrî’ye göre müttekî o kimsedir ki, dış yüzünü, zâhirini şeriat ahkâmına karşı çıkmak, iç yüzünü bâtınını ise illetli şüpheli olan şeylerle kirletmez.
Takvâ: Katıksız ve hâlis helal olan şeylere riâyetle olur. Şüphenin karıştığı yerde takvâ olmaz.
Bir müttekî örneği: İbni Sîrîn bir keresinde kırk külek yağ almış. Bunlardan birinde fare çıkmış, işçisi hangisinden çıktığını bilemeyince hepsi şüpheli hâle düştüğü için tamamındaki yağları döktürmüş. İşte takvâ, işte müttekî bir zât![2]
Ehl-i tasavvuftan takva ile alâkalı bazı târifleri aktardıktan sonra şimdi de, büyük müfessir Hamdi Yazır’ı dinleyelim.
Takvâ: Lügat mânâsı ile şöyledir: Vikâye, fartı siyanet yani haram ve şüpheli şeylere karşı gâyet iyi korunup sakınmaktır.
Diğer bir tarifle, sipere girip düşmandan korunmak demektir.
Şer’î mânâsı ise şöyledir: İnsanı azaba götürecek, Allahü Teâlâ’nın yasakladığı fiilleri işlemekten, emirlerini de terkten korunmaya, vikâye ve takvâ denir.
Bir kimsenin ehl-i takvâdan olup müttekîler zümresine dahil olabilmesi için birinci şart, büyük günahlardan içtinap, kaçınmak; ikinci şart, haram şüphesi bulunan helallerden, yani kerâhet-i tahrîmiye ile mekruh olanlardan sakınmak; üçüncü şart, (Hadis): “Kul, be’s olan şeyden sakınmak için lâ be’sebih olanı terk etmedikçe, müttekîlerden olamaz” buyurulmuştur. Açıklaması: İşlenilmesi zararlı olan küçük küçük günahlardan sakınmak için işlenilmesinde sakınca olmayan, ancak işlenilmemesi yine de iyi olanlardan sakınıp kaçınmadıkça müttekîlerden olamaz demektir.
Özetle; bir kişi takvâ sahibi olabilmesi için, mubah olanları bile terk etmemsi gerekir. Yani: İşlenilmesine ruhsat verilmiş, müsâade edilmiş, olabilir, denmiş şeyleri bile işlemeyi terk etmedikçe müttekîlerden olamaz.[3]
Şeriat kıldan ince diye buna derler.
Gönlümüze biraz su serpip takvânın hangi derecesindeyiz, makamımız neresi olabilir onu görelim.
Takvânın çeşitli dereceleri vardır, denilmiştir. Avamın takvası, şirkten sakınmak; havasın takvâsı, günahın her çeşidinden sakınmak; evliyânın takvası, yaptığı amelleri Hakk’a ulaşmak için değil de sevap kazanmak için vesile bilmekten ibarettir.[4]
Allah’ın fazlı olmasa, bizim yaptığımız ameller, O’na bizi kavuşturmaz.
Kur'an-ı Kerîm’de ittikâ ve takvâ üç mertebe üzerine zikrolunmuştur:
a-Ebedî cehennemde kalmaya sebep olan, Allah’a şirk koşmaktan sakınmak.
b-Büyük günahları işlemekten içtinap ve kaçınarak, küçük günahlarda ısrardan da vazgeçip ferâiz-i ilâhîyi edâ edip yerine getirmektir.
c-Kalbini Hak’tan meşgul edecek her şeyden paklayıp temizleyerek bütün mevcûdiyeti ve âzâların zâhir ve bâtını ile Hak Teâlâ’ya teveccüh ve yönelmek ile olur. Bu: “Ey müminler! Allah’tan hakkıyla korkun” âyet-i kerimesiyle emredilen takvâyı hakîkîdir.[5] Vesselâmü alâ men ittebeal hüdâ.
[1] Risâle-i Kuşeyrî S. 201 (Dergâh yayınları)
[2] Risâle-i Kuşeyrî S. 201
[4] Risâle-i Kuşeyrî S. 202
[5] Kur’an Dili C. 1, 168-169 (Diyanet yayınevi)
Batuhan Alkan / incemeseleler.com editörü (iktibas)
“Meded ya Seyyid Abdülkadir Geylani " vb. ifadeler şirk midir?
Kategori: Manevi Meseleler
Tasavvufu inkar eden kişilerce çok dillendirilen bir husus, “Meded ya Hazreti Üstaz” vb. ifadeleri kullanmakla, Allahtan değil de, kuldan imdat bekliyorsunuz. Bu ise şirktir, şeklinde bir yaklaşım getiriyorlar. Peki bu meselenin aslı nedir?
Tasavvufta tevessül konusuna giren bu bahisle alakalı Maide suresinde şu ayeti kerime ifade edilmektedir.
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve O’na yaklaşmaya yol (vesile) arayın.”(Maide 35)
İsmail Hakkı Bursevi Hz. Bu ayeti şu şekilde tefsir etmektedir.
“Bu ayet açık bir şekilde vesile aramayı emretmektedir. Allah’ a vuslat ancak onunla gerçekleşir.Vesileden maksat hakikat alimleri ve tarikat şeyhleridir. Nefsin isteklerine göre amel, onun varlığını, yani varlık duygusunu artırır. Mürşidin işaretine uygun olarak nebilerin ve velilerin yol göstermesiyle amel etmek ise nefsi varlıktan kurtarır, hicabı kaldırır ve talibi Rabbine ulaştırır.” (Bursevi, 2005: 543).
Abdullah b. Amrın, ezan okunduktan sonra dinleyenlerin ne söyleyeceğine dair rivayet ettiği hadiste şöyle buyrulur:
“Müezzini işittiğiniz zaman, siz de onun söylediklerini tekrar edin. Sonra bana salavat getirin. Kim bana bir salavat-ı şerife gönderirse Allah Teala da ona on mislini gönderir. Daha sonra bana vesile isteyin. Zira vesile cennette bir yerdir. Orası, Allah’ın kullarından sadece bir kul içindir. O kulun ben olmamı arzu ederim.Kim benim için vesile isterse şefaatim ona helal olur.” (Buhari, Ezan, 8; Muslim, Salat, 11).
Tasavvuf terminolojisinde İstiğase, Sıkıntılı durumlarda müridin şeyhinden ve zamanın kutbundan himmet yoluyla yardım etmesini dilemektir. Himmet denilen dua, yüksek seviyede seyreden isteme gücü ile Allah’tan istemektir. Yardım Allah’tandır, mürşitten değildir.
İstimdad,“Meded ya şeyh! diyerek maneviyat üstatlarından yardım istemektir. Allah dilerse bu yardım isteğini maneviyat üstadına duyurur. Üstat da Allah’a dua eder. Allah kabul ederse yardım darda kalana ulaşır. Darlıktan kurtaran Allah’tır; şeyh değildir. Şeyh kurtardı diyen şirke düşer.
Gündelik hayatımızda bile herhangi bir önemli işimizde, meramı daha güzel ifade edecek, nazı geçecek kişileri aracı kılarız. Allah’ın sevgili dostlarını kendisine üstaz edinmiş kişilerde herhangi bir isteklerinin Cenab-ı Hakk’a daha hızlı ve kabul görür biçimde ulaşması için bu tür ifadelerle tevessül ederler. Çünkü onların samimiyetleri, içtenlikleri, yalvarmaları şeklen değildir. Bu meyanda şu kıssa zikredilebilir.
Nakşibendi’ye şeyhlerinden Ebul-Hasan-ı Harakani’ den yolculuk tehlikelerinden koruyacak bir dua isteyenlere o, “Herhangi bir talihsizliğe uğrarsanız benim adımı zikredin!” demiştir. Bu cevap onların hoşuna gitmemiş, seyahat sırasında saldırıya uğramışlar ve içlerinden sadece birisi, Harakani’ nin adını anmış ve eşkıyaların gözünden kaybolmuştur. Mallarına da zarar gelmemiştir. Diğerleri bütün mallarını kaybetmiş oldukları halde memleketlerine dönerek bu durumu şeyhe sorunca,
şeyh de şu anlamlı açıklamaları yapmıştır: “Siz Allah’a şeklen yalvarıyorsunuz. Oysa ben O’nu gerçekten anıyorum. Bundan dolayı siz beni anar ve ben de sizin adınıza Allah’ı anarsam, dualarınız kabul olur.” (Nicholson, 1978: 116; Bardakçı, 1999: 41).
Hakiki anlamda tasarruf, Hakk’ındır. İnsan-ı kamil, bu tasarrufun sadece bir mazharı, yani görüntüsüdür. Derviş veya mürid, insan-ı kamil olarak gördüğü şeyhinden veya tarikat pirlerinden bu şekilde yani “Ey şeyh! Beni kurtar!” diye medet beklerse isteğini Allah’a arz etmiş sayılır. Hareket noktası böyle olunca dini bir tehlikenin olmadığı sonucuna varılabilir. Çünkü bütün fiiller Allah’ındır, kudret ve kuvvet sadece O’na aittir. Ancak istimdat edilen kişinin bizzat kendisinde bir varlık görüp talep ondan olacak olursa, elbette ki caiz olmaz, sahibini şirke düşürebilir.
“Medet Ya Üstaz! “ dese bu kişi bu sözü ile şunu kastetmektedir:
Benim şeyhim Allah’ ın dostudur. Cenab-ı Hak bu dostunun hürmetine duamı kabul edip beni muradıma nail eder. Kainatın ve bütün işlerin yegane sahibi Allah’tır. Allah’tan başka her şey sebeptir. Örneğin bir kişi “Su içtim, susuzluğum gitti, ilaç aldım iyileştim vb.” Dediğinde bunları mecaz olarak söylemekte, bunların gerçek failini yani Allah Teala’yı söylememektedir. “Medet ya Resulallah!” , “ Medet ya şeyhim!” gibi ifadelerde de durum aynıdır. Gaye burada onların Allah katındaki kıymetleri ve dereceleri sebebiyle Allah Teala’ nın yardımı ve yaratmasıdır. Aksi bir niyet ve düşünce sebeplere takılarak gerçek fail olan Allah’tan gafil olmaktır, sapıklıktır.
“ Ya Rabbi! Hazreti Üstazımızın, piranımızın hürmetine beni, anne-babamı ve evlatlarımı Salihlerden eyle!” diye dua etmek ayette ifadesini bulan bir vesiledir. Ancak vesileyi, yani aracı amaçlaştırmak şirktir, küfürdür. Orneğin, “ Ey Üstazım! Beni, anne-babamı ve evlatlarımı Salihlerden eyle!” diyen bir kimse, bu ifadesiyle üstazını Allah’ ın yerine koymuş, onu ilahlaştırmış olmaktadır ki bu, şirktir ve küfürdür.
Açıkça söylemese bile tevessül eden sanki şöyle demek ister:
“Allah’ım! Ben falan kişinin seni sevdiğine, senin için amel edip yolunda çalıştığına inanıyorum. İnanıyorum ki sen de onu seviyorsun ve ondan razısın. İşte bunun için falan kulunu seviyor ve ona muhabbetimden dolayı şöyle şöyle istiyorum...”
Kemal Ekrem Soylu – Araştırma
incemeseleler.com
Tasavvufta ölçü
Kategori: Manevi Meseleler
Tarikat ve Tasavvuf ehli insanlar için en muteber eser, ikinci bin yılın müceddidi İmam-ı Rabbani (KS) hazretlerinin mektubatı şerifesidir. Ölçü:Şeriate muhalif olan her Tarikat merduttur.
Yeryüzünde Allah’ın (CC) sevgili kulları vardır. Bunlara evliya denir ki Kuran-ı Kerimde bunlardan bahsedilir. Bir Ayeti kerimede şöyle buyuruluyor: “Dikkat edin, gözünüzü açın. Yeryüzünde Allah’ın dostu olan sevgilileri vardır. Onlar için korku da yoktur, mahzun olmak da.” Bu ayeti kerime evliyalığın varlığının delilidir. Yani evliyanın varlığında hiç şüphe yoktur. Bunu inkar etmek ayeti kerimeyi inkar etmek demektir.
Ancak düşünülmesi gereken husus, bunların kimler olduğu hangi insanların olduğudur. Her şeyin kendine göre bir takım kaide ve şartları olduğu gibi, veli olmanın da hiç şüphesiz kendine göre bir takım kaide ve şartları vardır. Yani belli başlı bir yolu vardır ki, o yoldan yürüyenler ancak o sahada ilerleme gösterirler. Başka yollardan o neticeyi elde etmek mümkün değildir.
Evliyanın takip ettiği yol zikir, fikir, maneviyat ve tasavvuf yoludur. Hepsi o yolu takip ederek o yüksek makama çıkarılmışlardır. Bu yol İslam dininde gösterilmiştir. Esası da Şeriattır. Bu yolun diğer bir adı da tarikattır. Tarikat bazı insanlara yanlış aktarıldığı için, bunlar bu kelimeden korkar ve ürkerler. Oysa tarikat şeriatten başka bir şey değildir.
Kuran-ı Kerimde zikirden bahsedilir. Hem de bir çok ayeti kerime zikir hakkındadır. Bunların adedi oldukça fazladır. Bunlardan bazılarında zikir emredilir. Mesela birinde şöyle buyurulmaktadır. “ Ey iman edenler! Allah’ı çok zikrediniz.” Burada bir emir vardır, bu emirde Allah’ı çok çok zikretmek istenmektedir. Diğer bazı ayeti kerimelerde de Allah’ı çok çok zikredenler methedilmektedir. Bunlardan bir tanesinde de şöyle buyurulmaktadır: “Allah’ı çok çok zikreden erkek ve kadınlar için Hz.Allah (CC) azim bir mağfiret ve büyük ecirler hazırlamıştır.”
Başka bir ayeti kerime ise şu mealdedir.” Rabbını onun yardımını umarak ve korkarak aşikar değil, gizli olarak sabah akşam içinden zikret. Sakın gafillerden olma.” Burada da zikrin şekli usulü ve kaidesi anlatılıyor. Anlayanlar için bu mealdeki ayeti kerimede çok büyük manalar vardır. Gafillerden olmamanın yolu da ancak buradan yani zikirden geçer. Gizli olarak sabah akşam Rabbini içinden zikretmeyenler kolay kolay gafletten kurtulamazlar.
İşte yukardan beri izah etmeye çalıştığımız evliya ve Allah dostları hep bu yolu takip etmişlerdir. Ancak bu sayede ilerlemişlerdir. Bu ümmetin diğer ümmetlerden farklı bir tarafı da bu ümmetin içerisindeki veli insanların çok olmasıdır. Bu ümmetin içerisinden hem büyük evliya yetişmiştir ve hem de sayılamayacak kadar çok miktarda veli yetişmiştir. Bu da Allah’ın bir lütfu¬dur. Evliyanın bir alameti de keramettir. Keramet insanların yapamayacağı harikülade (adet dışı) bir iş yapma¬sı veya bir hadise göstermesidir. Ama büyük zatlar, veliler daima keramet göstermekten kaçınmışlardır. Gösterdikleri kerametleri de istiyerek değil de sadece ya bir hakikati ifade et¬mek için yahut başka bir şeye işaret içindir.
Netice olarak şunu söyleyebiliriz.Evliya vardır, haktır sabittir. Böyle insanlara, her devirde rastlamak mümkündür. İnkarı caiz değildir. Ama bu demek değildir ki, her önüne gelene evliya denilsin veya şeriat muhalif halleri normal karşılansın. Bu doğru değildir. Esasen Şeriata muhalif
hareketleri olan insanların böylesine yüksek bir dereceye çıkmaları asla düşünülemez. Tarikat her zaman şe¬riata uygundur. Şeriata uymayan her tarikat merdüttür, batıldır, yanlıştır ve sahtedir.
Bu yolda en güzel kaynak eserde ikinci bin’in yenileyicisi büyük mü¬ceddid İmam-ı Rabbani (KS) hazretlerinin Mektubatı Şerifesidir. Bu kitap Kuran-ı Kerime ve sünneti şerifeye uygun tasavvuf, tarikat ve ma¬neviyatı en güzel ve en sağlam olarak anlatan bir eserdir. Bu meseleler de en çok bu kitabda anlatılmaktadır. Onun için Mektubatı şerifte de öyle buyurulmuştur: “Şeriata muhalif olan her tarikat merdüttür...” yine bu hususta başka bir ölçüde şu¬dur: “Şeriattan santim ayrılan tarikatten kilometrelerce uzaklaşır.”
Bir hadisi şerifte buyuruluyor ki: Muhakkak Hazreti Allah (CC) her yüz senede bir müceddid (Dini yenileyici) gönderir.” (Ebu Davud ve Beyhaki) Bu hadisi şerif de veli in¬sanların her devirde mevcud olabileceğine işaret ediyor. Demek ki her devirde Allah’ın sevgili kulları yeryüzünde vardır.
Kemal Ekrem Soylu/incemeseleler.com
Secde ayetleri ile iltica etmek
Kategori: Manevi Meseleler
Nafile namazların yanında, yine çok mühim bir iltica şekli olan secde ayetleri ile iltica ehli maneviyat'ın daima yöneldiği bir amel olmalıdır. Bu ameli evliyaullah sürekli yaparlar ve bir çok müşkilatlarını da bu vesileyle hallederlerdi.
İmam Nesefi, el-Kâfi isimli eserinde şöyle buyurur:
“Kim bütün secde ayetlerini tek bir mecliste okur da her biri için ayrı ayrı secde ederse; Allah’ü Teâlâ onu meşğul eden ve elem veren her şey (belâ ve musibet) de, ona kâfi gelir.
Nasıl ay 14 ünde güneşle karşı karşıya gelirde ziyasını tam olarak alırsa, secde ayetlerinde de Kamil Müminler Rablerinden feyizlerini tam olarak alırlar.
Daha çok gece namazları için kalkıldığında ilave olarak bu ilticaları yapmak çok faziletlidir. Herhangi bir müşkilat, arzu ya da istek durumunda niyet alınarak önce Kur'an-ı Kerimdeki 14 secde ayeti başlarında besmele çekilerek okunur. Daha sonra secdeler yapılır. Secde de:
اَعُوذُ بِرِضَاكَ مِنْ سَخَطِكَ وَاَعُوذُ بِمُعَافَاتِكَ مِنْ عُقُوبَتِكَ وَاَعُوذُ بِكَ مِنْكَ
duası okunur. Eğer duayı bilmiyorsa namazlarda secde de yapılan "Sübhane rabbiyel Ala" tesbihini okuyabilir. Daha sonra dua edilerek ilticaya son verilir.
Kemal Ekrem Soylu / incemeseleler.com
Yok edici eleman Gıybet !
Kategori: Manevi Meseleler
Matematik ilminde sıfır yok edici elemandır. Sağ tarafına ne kadar sayı yazarsanız yazın çarpınca sonuç yine sıfırdır. İşte gıybette öyle bir illettirki amelin sevabını hatta tamamını anında götürür. Ve çokta münafıkça bir günahtır. Bir münafık misali, en has daireden en ücra köşeye, en hassas ve duyarlı olan müminden, fasık bir mümine kadar hemen hemen herkesin ağzına ve ameline sirayet eder. Bu güzel hazırlanmış gıybet sohbetine 5 dakikanızı ayırmalısınız!
GIYBET’E GİRİŞ
Gıybet: Duyduğu zaman hoşlanmayacağı kusurunu onun olmadığı bir mekânda başkasına söylemektir. Halk arasında dedikodu ile tabir edilen haldir.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)de bir hadislerinde gıybeti şöyle tarif etmektedir. "Gıybet nedir, bilir misiniz?” Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dediler. Peygamberimiz (s.a.v.):
قاَلَ ذِكْرُكَ أَخَاكَ بِماَ يَكْرُهُ"Gıybet, din kardeşini hoşlanmadığı bir şey ile anmandır" buyurdu. Söylenen ayıp eğer okardeşimde varsa, ne dersiniz?" diye soruldu.
قَالَ إِنْ كاَنَ فِيهِ مَا تَقُولُ فَقَدِ اغْتَبْتَهُ وَإِنْ لَمْ يَكُنْ فِيهِ فَقَدْ بَهَتَّه
"Eğer söylediğin şey onda varsa gıybet ettin; yoksa, o zaman ona iftira ettin demektir,"buyurdu.(Müslim Birr 70)
Yine başka bir hadisi şerifte;
إِيَّاكُمْ وَالْغِيبَةَ فَإِنَّ الْغِيبَةَ أَشَدُّ مِنْ الزِّنَا، فَإِنَّ الرَّجُلَ قَدْ يَزْنِي وَيَتُوبُ فَيَتُوبُ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَإِنَّ صَاحِبَ الْغِيبَةِ لَا يُغْفَرُ لَهُ حَتَّى يَغْفِرَ لَهُ صَاحِبُهُ
“Gıybetten sakının! Çünkü gıybet zinadan daha şiddetlidir. Kişi zina eder, sonra tevbe ederse, Allah onun tevbesini kabul buyurur. Ancak gıybet eden, gıybet edilen affetmedikçe, mağfiret olunmaz.” (Kenzu’l-ummâl, 3/1057)
Cenab-ı Hak Hucurat-12 suresinde şöyle buyurmaktadır.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِّنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَّحِيمٌ
Selmân-ı Fârisî (r.a.) bir defasında Rasûlullâh (sav)’in ashâbından iki kişi ile beraberdi. Onların hizmetlerini görür ve yemeklerinden yerdi. Bir gün insanlar yürüdüğünde Selmân uyuyakalmış ve onlarla birlikte gidememişti. İki arkadaşı, onu arayıp bulamayınca çadırlarını kendileri kurarak konakladılar ve:
“–Selmân pişmiş yemeğe ve kurulmuş çadıra gelmekten başka bir şey bilmiyor.” diyerek Selmân’ı hafife aldılar ve gıyabında konuştular.
Selmân geldiğinde de onu, kendilerine katık istemek üzere Hazret-i Peygamber (sav)’e gönderdiler. Selmân, elinde bir kapla Rasûlullâh (sav)’in yanına vardı:
“–Ey Allâh’ın elçisi, şayet Sen’in yanında katık varsa kendilerine vermen için arkadaşlarım beni Sana gönderdiler.” dedi.Allâh’ın Rasûlü (sav): “–Arkadaşların katığı ne yapacaklar, onlar katıklarını yediler.” buyurdu. Selmân dönerek o ikisine Rasûlullâh (sav)’in sözlerini haber verdi. Onlar da kalkıp Allah Rasûlü’nün yanına geldiler ve:
“–Seni hak ile gönderene yemin olsun ki, konakladığımızdan beri biz herhangi bir yemek yemedik.” dediler. Rasûlullah (sav):
“–Konuşmalarınızla siz Selmân’ı (gıybet ettiğiniz için) katık olarak yediniz.” buyurdu, peşinden de: “…Hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır?..”(Hucurât, 12) âyet-i kerimesi nâzil oldu. (Dürretül Vaizin)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِّنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَب بَّعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَّحِيمٌ
“Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.(Hucurat-12)
Zan, tecessüs (gizli şeylerini araştırmak) ve gıybet birbirinin tetikleyicisidir.
Sehl ibn-i Abdullah Tüsterî (k.s.) hazretlerinden:
Gıybetten kurtulmak isteyen, nefsine zan kapısını kapatsın. Çünkü; Zandan kurtulan tecessüsten,
Tecessüsten kurtulan gıybetten, Gıybetten kurtulan günahtan, Günahtan kurtulan bühtandan berî olur.
►Gıybet toplumun huzur ve güvenin duygusunu zedeleyen bir unsurdur. Birbirine güvenmeyen fertlerin meydana getirdiği toplumda da asla huzur ve güven olmaz.
Kıssa:Bir gün Hasan-ı Basri Hz.lerine: “Ya imam sen diyorsun ki ashab-ı kiram zamanında Medine’de gıybet yapıldığı zaman Medine’nin sokakları kokardı. Biz de şimdi gıybet ediyoruz fakat hiçbir yer kokmuyor” denildiği zaman “Bir insan derici dükkânına girdiğinde burnu oranın kokusuna dayanamaz. Belli bir süre geçtikten sonra artık alışır ve deri dükkânındaki kerih kokulardan hiçbir şey duymaz hale gelir. İşte sizler de gıybet etmeye o kadar alışmışsınız ki artık her tarafı çepeçevre saran pis kokuları duymaz hale gelmişsiniz”.
►Bir insanı arkasından çekiştirdiğimiz zaman, kendisi yanımızda olmadığından dolayı kendisini savunamaz. Nasıl ki bir ölü kendini savunamazsa yanımızda olmayan bir insanda kendini öyle savunamaz. (Cevap Hakkı.)
GIYBETİN CEZASI
►Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu. Gıybet etmeyin! Zira gıybette 3 afet vardır.
-1- Yaptığı hayır ve hasenat kabul edilmez.
Peygamberimiz (s.a.v.) der ki: “Ateşin kuru odunu yakması, insanın sevaplarını yok etmekte gıybetten daha hızlı değildir.” yangın yok edicidir. (Bir gecekonduyu alevler sarmış, demir parmaklıklı pencere ile alevlerin kuşattığı kapı arasında sıkışan zavallı bir anne ve iki masum yavrusu, tüm servetleri olan evlerinin içerisinde yanıp kül olmuştu.1 mart 2002)
Kıyamet günü defterini eline alan kul, sayfaları bomboş görünce başlar feryada.
“Hani Ya Rabbi, benim kıldığım namazlar, yaptığım ibadetler, tuttuğum oruçlar, verdiğim sadakalar, hiç biri yazılmamış.” O zaman Cenab-ı Hak şöyle cevap verir. “ İşlediğiniz bütün amelleri yazmıştım, fakat siz onları muhafaza edemediniz. O amelleri dedikodu yaptığınız insanlara kaptırdınız. Gidip gıybetini yaptığınız kardeşlerinizin defterlerine bakın. Onların defterlerinde bulacaksınız.
►Kıyamet günü amel defteri eline verilen kul orada işlememiş olduğu iyiliklerin yazılı olduğunu görünce “Ya Rabii, bu iyilikler bana nereden geldi?”der. Allah (cc) da “ O iyilikler senden habersiz olarak senin gıybetini yapanlardan geldi.” der. (Gıybet yapılacaksa buna en layık anne babadır. Düşmanına bir de gıybet yaparak iyilik yapma.)
Kıssa: Hasan Basri Hazretleri Bir gün kendisine birisi gelip ben yemekte falanın evinde idim, yemek yerken ev sahibi seni çekiştirdi demişti. Hazret de kendisine “sana o şahıs ne ikram etti?” diye sorup, laf getiren kişi, “şu yemekleri ve şu meşrubatları ikram etti” deyince Hasan Basri “O kadar şeyi midende sakladın da benim hakkımda söylediği sözleri saklayamadın mı?” diye cevap vermiş ve daha sonra bir kap hurma hazırlayarak “Bunu beni çekiştiren kimseye ver ve daha sonra ona şunu söyle: Duydum ki sevabının bir kısmını benim defterime geçirmek istemişsin, teşekkür ederim. Bunun karşılığı olarak ben de sana bu hurmayı gönderiyorum fakat benim hediyem seninkinin ayarında değil” diyerek hem gıybet edene hem de söz getiren kişiye ibretli bir ders vermiştir.
2- Üzerine günahlar birikir.
3- Dualar asla kabul edilmez.
Kıssa: Hazreti Musa (a.s.) kavmi ile yağmur duasına çıkmıştı. Üç gün yalvarıp yakardıkları halde yağmur yağmadı, bu duruma çok üzülen Hazreti Musa: “Ya Rabbi, Hikmetin nedir ki, üç gündür çoluk çocuk, genç ihtiyar ellerimizi açtık dualar ediyoruz, kabul etmiyorsun?” diye sorması üzerine Cenab -ı Hak cevaben şöyle buyurdu:
- “Duanızı kabul etmem. Çünkü içinizde işi gücü dedikodu olan, daima kardeşlerinin etini yiyen bir gıybetçi var. Hazreti Musa (a.s.) tekrar yalvardı:
“Ya Rabbi, o adamın kim olduğunu bildir de onu hemen içimizden kovalım.” Fakat bu sefer Musa (a.s.) şöyle cevap aldı:
- “Ya Musa, bana da mı gıybet ettirmek istiyorsun?”
►Başka bir hadisi Şerifte şöyle buyrulur. “Aziz ve Celil olan Rabbim beni Miraca çıkardığında, demirden tırnaklarla yüzlerini ve gözlerini tırmalayan bir topluluğa rastladım. Cebrail’e dedim ki: ‘Bunlar kimlerdir?’ Şöyle dedi: ‘Bunlar gıybet ederek insanların etlerini yiyen ve onların şereflerine dil uzatanlardır.’ (Müsned, 3:224)
►"Gıybet edeni Allahü Teâlâ on şeyle cezalandırır:
1.Rahmetinden uzak eder.(Ahirette biz amellerimizle değil rahmeti ilahi ile cennete gireceğiz.)
2.Meleklerden uzak eder.
3.Taatini, iyiliklerini yok eder.(Kabir âlemine amellerimizle gideceğiz.)
4.Resülullah'ın ruhunu ondan çevirir. (Şefaati uzamaya nail olamaz.)
5.Allahü Teâlâ ona gadab eder.(Allah mümin kulunun kalbine 360 defa rahmet nazarı ile bakar. Gıybet yaparsa gadaba döner.) 6.Ruhu teslim olurken, onu baş aşağı eder. 7.Kabir azabı şiddetli olur. (Kabir azabı 3 şeyden olur. Gıybet-kovuculuk-bevil) 8-Ölüm zamanında amellerini sevapsız bırakır. 9.Cehenneme yakın eder. 10.Cennetten uzak eder. (Cehennemden en son çıkan, gıybetten tövbe edendir. Cehenneme ilk giren, gıybetten tövbe etmeden ölendir. R. Nasihin) (Dürretül vaizin)
GIYBETİN ÇEŞİTLERİ:
Bedene Gıybet: Bedeninde olan herhangi bir eksikliğini tahkir kasdıyla söylemek. Âma, şaşı, şişko, yüzü sivilceli, kısa, kel, siyah renkli, sarı renkli gibi.
Kıssa: Hz. Aişe Peygamberimiz s.a.v.’ e bir mesele danışmak için gelen kadına, ne kadar uzun etekli bir kadın dedim. Rasülüllah tükür dedi, bir de tükürdüm ki et parçası. (İbn Ebî Dünya- Dürretül vaizin)
Soyuna Gıybet: Babası işçidir, kötüdür, cimridir, annesi çamaşırcılık yapardı, dedesi eşkıyaymış gibi.
Ahlaka gıybet: Huyu kötü, gösterişli, kibirli, sinirli, aciz, korkak, dayanıksız, ayakta zor duruyor, çabuk öfkelenir gibi..
Dinine gıybet: Hırsız, yalancı, kumarcı, zalim, namazını güzel kılmaz, emanete ihanet eder, zekâtında tembel, orucunu tutmaz gibi.
Dünyevi huyuna gıybet: Edepsiz, terbiyesiz, hain, uykucu, çok yer, çok konuşur gibi..
Giyinişine gıybet: Geniş, dar, uzun kıyafet giyer, ayakkabısını 500 liraya almış, bu paraya yazıktır gibi.
GIYBETİN TÜRLERİ
Her ne kadar gıybet genellikle sözlerle yapılıyorsa da aynı maksadı ima, işaret, hareket, yazı ve benzeri şeylerle de gerçekleştirmek mümkündür. Nevevi diyor ki: " Hatta bir kimsenin yürüyüşünü taklid etmek de gıybettir."
Alenî sade gıybet: Bir kişinin gıyabında ondan hoşlanmayacağı şekilde, hakkında doğru olan birşeyi söylemek, alenî gıybetin ta kendisidir.
İftiralı gıybet: Peygamber (a.s.m.) devam eder: “Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış oldun; eğer yoksa bir de iftirada bulundun.” İftira, kusurların en çirkinidir. Eğer gıybet ederken kullandığımız bilgi bizzat kendi gözlemimize ait değilse, başkasından duymuşsak, dilden dile kesinlikle değişime uğramıştır ve tam olarak doğru değildir.Başkasından-veya dostlarımızdan-duyduğumuz bilgiyi aktardığımızda, sözlerimizin gıybeti aşarak iftiralı gıybete dönüşme ihtimali çok yüksektir.
►Gizli gıybet: Çoğu zaman yaptığımız, kalbimizden geçirmek, yani zannetmek suretiyle gıybete girmektir. Gıybetin ne kadar kötü olduğunun vurgulandığı âyette, Kur’ân şöyle der: “Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın.” Bütün zanlar ve tahminler değil; ama kimi zanlar, gıybet hâlini almaktan kendini kurtaramaz. İmam-ı Gazalî, bunu ‘kalp ile gıybet’ şeklinde tanımlamış; ‘bir kimsenin ayıbını insanın kendi kendine söylemesini’ bile reddetmiş; kalp ile gıybeti, ‘gözü ile kötü bir şeyi görmeden, kulağı ile duymadan, bir kimseye suizanda bulunmak’ şeklinde tarif etmiştir.( Kimya-yı Saadet)
►Değerli bir insan bize şunu anlatmıştır: Orta Doğu Teknik Üniversitesi fizik bölümünü kazanmış; bölüme kayıt kuyruğunda yanındaki kişiyle konuşurken, onun dokuz yıldır okulu bitiremediğini öğrenmiştir. İçinden, “Vay dangalak, bir okul dokuz yılda bitirilemez mi?” diye geçirmiş ve kendisi de o okuldan ancak dokuz yılda mezun olabilmiştir. Başımıza gelenlere bakalım; orada açık veya gizli gıybetleri yapılmış insanların haklarının iadesini görebilecek miyiz?
Münafıkâne/ikiyüzlü gıybet: Gıybetin en utanç verici biçimidir ki, İmam Gazalî buna ‘münafıkâne gıybet’ demiştir. Gıybeti yapan şöyle der: “Allah affetsin, o da bizim gibi bazen karıştırıyor,” “İnşaallah düzelir, daha iyi olur.” Bu gibi sözlerle görünürde hakkında konuştuğu kişiyi sevdiğini, iyiliğini dilediğini demeye çalışmakta; ama gizliden gizliye de o kişinin bozulmuş olduğunu, yanlışlar yaptığını ima etmektedir. Dinleyenin ikiyüzlülüğü de şu şekildedir: “Boş ver gitsin, gıybet oluyor.” Bunlara benzer sözleri söylerken, aslında gıybeti gerçekten engellemek istemiyor; görünürde aksini savunsa da, içten içe o kişi hakkında gıybet yapılmasından hoşlanıyor.
Söz taşımalı gıybet: İnsanların sözlerini muhataplarına ara bozmaya yol açacak şekilde taşımak biçimindeki gıybettir. Şöyle der Peygamber(a.s.m.): “(Arabozucu) söz taşıyan cennete giremeyecektir.”( Buhari, Edeb, 50) Kur’ân bizi uyarır: “Ey inananlar, eğer bir fasık size bir haber getirirse onu araştırın. Yoksa bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurat)
Kitlesel gıybet: Yukarıda ayrımlaştırılan gıybet türleri tek tek bireyler hakkında olabileceği gibi kitleler ve insan toplulukları hakkında da olabilir. Bir topluluk hakkında gıybette bulunanın kurtulabilmesi için o topluluğun tümünden affedilme dilemesi gerekir. Kitlesel gıybet, bir insanın irtikap edebileceği, altından kalkılması en zor, en acınası, en dehşetli gıybettir. Yukarda geçen âyetin “...Yoksa bilmeyerek bir kavme sataşırsınız...”(49-6) şeklindeki bölümü, ‘bir kavme sataşma’ terimiyle suçun kitlesellik tehlikesine vurgu yapmaktadır.
Paylaşımlı/ortaklaşa gıybet: Gıybeti yapan, sadece onu söyleyen veya ima eden değil, aynı zamanda rıza ile dinleyendir veya yapmasa da yapılmasından hoşlanandır. Cinayeti izlerken gücü yettiğince karşı koymayan da katil sayıldığı gibi, yanında gıybet yapıldığı halde müdahale etmeyen de tam olarak o gıybetin ortağı olacaktır. Gıybet bu yönüyle-gizli biçimi hariç-ancak birden fazla kişinin ortaklaşa irtikap edebileceği fuhuş gibidir.
GIYBET SAYILMAYAN HUSUSLAR
Dini korumak için bid’at ehlinin gıybeti: Bozuk fikirleriyle müslümanların imanıyla oynayan kimselerin teşhir edilmesi gıybet olmaz. Zira Hz. Peygamber’in hadislerini reddeden, Sahabe-i Kiram efendilerimiz hakkında ileri geri konuşan, beş vakit namazı iki-üç vakte indiren, tesettürü inkâr eden… kimselerin bozuk inanç ve propagandalarından müminleri korumak farzdır. Fakat böyle bir endişe yoksa, kendilerinden başka kimseye zarar vermiyorlarsa teşhir etmeye gerek yoktur.
Aleni olarak işlenen günahlara karşı: Hiç utanıp sıkılmadan ve gizleme ihtiyacı da duymadan aleni olarak içki içen, kumar oynayan, zina edip marifetmiş gibi sağda solda anlatan kimselerin gıybeti de caizdir. Ancak bunların gizledikleri başka günahlar varsa, onları teşhir etmek yine gıybet olur.
Zulme engel olmak için: Yukarıdaki hadiste de belirtildiği gibi, insanların hakkını gasp eden ve onlara eziyet eden her seviyedeki idarecilerin aleyhinde olmak ve meşru yollarla zulümlerine engel olmak caiz ve hatta vazifedir.
Bir hakkı savunmak için: Haksızlığı giderme imkânına sahip kişilere gidip, uğradığı haksızlığı yalan ve iftiraya yer vermeden anlatmak gıybet değildir. Fakat ilgisiz kişilerin yanında söylemek tehlikelidir. Ayrıca alakasız konuları anlatmak, mesela şikâyet edilenin ailesinin konuyla hiçbir ilgisi yokken onları da katmak gıybet olur.
Sorumluluk verilecek bir kişiyi soruştururken: Borç alıp verirken, evlenirken, ortaklık kurarken, kefil olurken, işe alırken, hizmette birine önemli bir sorumluluk verirken, bir şey alıp satarken… ilgili şahıslar hakkında soruşturma yapmak, onları tanıyanlardan iyi ve kötü taraflarını öğrenmek gıybet değildir. Fakat burada gereğinden fazlasını söylemek gıybete girer. Mesela: “O kızı alma, sana yaramaz.” demekle vazgeçecekse, fazlasını söylemek doğru değildir. Vazgeçmeyecekse bildiklerini yalan ve iftiraya girmeden anlatmak gerekir.
Fetva almak için: Alime gidip “Kocam şunu yapıyor, caiz mi?” gibi İslâm’ın hükümlerini öğrenmek niyetiyle soru sormak da gıybet olmaz.
Şahitlik için: Mahkemede mağdurun hakkını korumak ve adaletin tecellisini sağlamak için suçlu hakkında bildiklerini anlatmak gibi.
Birini, bilinen lakabıyla anmak: Bir adam mesela “Kara Ali”, “Topal Musa” gibi lakaplarla meşhur olmuş ve herkes onu ancak bu lakapla tanıyorsa, böyle söylemek gıybet olmaz. Ancak tanınabileceği daha uygun bir isim varsa onu söylemek daha uygun olur.
GIYBET DİNLEYEN NEYAPMALI?
Sevgili Peygamberin(s.a.v.) “Kim ki yanında Müslüman kardeşinin gıybeti yapıldığı halde, gücü yeterken kardeşine yardım etmezse, Allah onu dünya ve ahirette zelil kılar”(Camiussağir) şeklindeki sözü, gıybeti dinleyenin sorumluluğuna işaret eder. Engel olmazsak, bizimle konuşurken gıybet yapanla suç ortağıyız. Çünkü gıybetin devam edebilmesi, bizim en azından dinliyor görüntüsü verebilmemize bağlıdır.
“Hayır, bu söylediğiniz doğru değil” dememiz yetmiyor. “Sözleriniz gıybettir, haramdır, yasaktır, arkadaşımızın şerefine zarar veriyorsunuz. Onun şerefi bizim şerefimiz kadar azizdir” diyebilmeliyiz. Susturmanın bize zararı büyük olacaksa, ‘rahatsızlığımızı hissettirmek şartıyla’ oradan hemen uzaklaşmalıyız. Dahası, gıybeti dinlediğimiz için Allah’tan af dilemeli, gıybeti yapılan kişiye dua etmeli, ve duyduklarımızın etkisinde kalarak suizan etmemeye özen göstermeliyiz. Uyarıp düzeltemediğimiz gıybetçiden, elimizden geldiğince uzaklaşmalıyız.
“Bir kimse, bir yerde gıybet edilmesine mâni olursa, Cenâb-ı Hakk, ondan yetmiş türlü âfet ve belâyı uzaklaştırır.” (Ebu Hureyre r.a.)
GIYBET EDEN NE YAPMALI?
Eğer yaşıyor(lar)sa, helalleşmenin bir yolunu aramalıyız. Biliyoruz ki, şehit bile olsak, kul hakkını ödemek zorundayız. Eğer vefat edenin gıybeti yapılmışsa, helallik dilemek ne yazık ki imkânsız. O zaman onun için ömür boyu dua etmekten, onun adına iyilik yapmaktan başka çare kalamaz.
Bugünden başlayarak, gıybetlerini bilmeden yapabileceğimiz ihtimaliyle, tüm tanıdığımız insanlarla ilk karşılaşmamızda mutlaka helalleşmeli, hatta helalleşmeyi periyodik bir alışkanlık hâline getirmeliyiz. Aksi halde burada birkaç günde tamamlayabileceğimiz helalleşme faslını ihmal etmemiz, haşir meydanında binlerce yıl beklememize mal olabilir.
Gıybetini yaptığımız kişilere ismen dua etmeli, onların affı ve tüm hayatlarının rahmetle ve ihsanla kuşatılması için, ısrarlı ve vazgeçmeden gizli dualarda bulunmalıyız.
Şeyh Ali El-Havvas (k.s.) der ki:
"Bir kimse sevaplarım çok diye bağışlanacağını umarak gıybet yapmasın. Olabilir ki gıybetini yaptığı kimseye bütün sevaplarını verir ama gıybeti yapılan kimseyi yine de razı ve ikna edemez. "
GIYBET EDİLEN NE YAPMALI?
Şayet ‘size’ gıybet yapana küfür, hakaret ve aşağılama savurarak kendinizi savunursanız, gıybetlerinin bedelini büyük ölçüde dünyada almış olursunuz. Ancak, bunun yerine şahsınızı savunmaya girmeyip, gıybetle mücadele eder de gıybetçinin bu hasletten kurtulmasına uğraşırsanız, büyük mükafatları hak edersiniz.
GIYBETİN KEFFARETİ
Gıybet eden kişi her şeyden önce kalben derin bir üzüntü duymalı ve pişman olup tevbe etmelidir. Bu suretle Allah katındaki sorumluluktan kurtulabilir. Ancak asıl kul hakkı geride durmaktadır. Onun için de hak sahibi kişilere ulaşmaya çalışmalı, gıybet, iftira, yalan isnadı, her ne yaptıysa her şeyi açık seçik anlatmalı, gerekirse yalvarmalı, gıybetini ettiği kişinin gönlünü hoş edip helalliğini almaya gayret etmelidir. Eğer gıybet edilen kimseye ulaşmamışsa istiğfarın kafi olduğunu söyleyen Allah dostları da vardır.
Şayet hak sahipleri ölmüş veya yerleri belli değilse, onlar için: “Ya Rabbi beni de, gıybetini ettiğim kişileri de affet!” diye dua ve istiğfar etmeli, hayır hasenat yapmalı, daha önce yerdiği bu kimseleri gıyaplarında övmelidir.
NETİCE:
Beyazıdı Besdami Hz.leri: İbadet 10 kısımdır. 9 u susmak ve diline sahip olmaktır buyuruyor.
Bütün bu malumatlardan da anlaşılacağı üzre, dil emanetini korumanın sanıldığı kadar kolay olmayacağını anlıyoruz. Gıybet yapmamalıyız demiyorum, gıybetle savaşmalıyız. Hayatımızı bir üniversiteye dönüştürmeli, gıybetin inanılmaz inceliklerini kavrayabilecek akıl ve vicdan keskinliğine kavuşabilmek için, öğrendiklerimizi tüm iletişimlerimize uyarlamalıyız. Birisinden gıyabında söz edeceğimizde, aklımızdan geçen cümle ağzımızdan çıkmadan önce kendimizi onun yerine koymalı, onu hissetmeli ve rencide olacağını hissettiğimiz anda susmayı tercih etmeliyiz. En iyisi, çok az konuşmalıyız. Bu savaş ilk başladığında, eroin krizine tutulmuş gibi, sözlerin ortasında uyanır, konuşamama krizine yakalanabiliriz.. Gıybete savaş açtığınızda, yaptığınızın büyüklüğü nedeniyle ilâhî rahmetin şefkati kalbinize öylesine yayılıyor ki, “Ben bu vakte kadar nerelerdeydim?” diyorsunuz. Gıybet esaretinden bir kere kurtuldunuz mu, özgürlüğünüzün ruhunuza yaşatacağı coşkuya paha biçemeyeceksiniz.
Hazırlayan: Kemal Ekrem Soylu
Bugün 577 ziyaretçi (1219 klik) kişi burdaydı
.
.
.Kezban, yalancı mı demek?
Kategori: Umumi Meseleler
Üniversitelerde ders olarak okutulabilecek çapta çarpıcı bir örnek olan KEZBAN ismi üzerinde yurdumuzun çeşitli yerlerinde meydana gelen yanılma, yanıltma, ağlatma, isim değiştirmeye zorlama gibi gülünç ve acı tartışmalara son vermek, işin doğrusunu ortaya koymak istiyorum...
Kırk sene evvel imam olarak görev yaptığım yerlerde (İst. BEYKOZ, BELÇİKA-FRANSA-Yalova ÇINARCIK/ AKYAZI-Kuzuluk KAPLICALARI ) her yerde bu mevzu ile karşılaştım...
Bu kadarı da olamaz dediğim -Akıl Almaz- sözler duydum. Sokak, Kahve ve Hanımlar arası ULEMAdan tutun, Cami Kürsülerine, İmam. Hatip Okullarına kadar bu meseleyi dert edinenler(!) tarafından KEZBAN ismindeki kadınlara, Kızlara, Öğrencilere çok baskılar yapıldığını öğrendim...
Yapılmak istenen iyilik (!) İddia sahiplerine göre çok hayati ve çok önemli ! Yanlışı düzeltecekler ( !..)
Vee... Maalesef korktuğum şey sonunda başımıza geldi. Mesele Televizyonlarda da akıl almaz bir şekilde ele alınıp Milletimiz, İyilik ve doğruluk ! adına yanıltılmağa başlandı.
2012 Yılı / Ağustos Ayında KANAL 7 de -İKBAL ile “Hayatın İçinden” isimli Program da; İst. Marmara. İlahiyat Fakültesi. Öğr. Üyesi . Sayın Prof: VECDİ AKYÜZ tarafından dile getirilmişti. Doğru, zannedilen bu yanlış maalesef tekrarlandı.
( 08-Ekim-2012 Tarihinde STAR T.V de 19.00 Haberlerinde de SAMSUN Müftüsü Yrd. Doç. Dr. Sayın Hayrettin Öztürk tarafından aşağıda arz edeceğimiz şekilde dile getirildi...)
Kur'an-ı Kerimde Errahman Suresinde bulunan peltek (zal) harfliyalancı manasına gelebilecek olan TÜKEZZİBAN Kelimesi'nden hareketle KEZBAN isimli kadınlara yapılmak istenen hakareti bir gözden geçirelim:
O HALDE :
“KEZBAN” YALANCI demektir, bu isim kötü bir isimdir. Kızlarınıza böyle bir isim vermeyiniz. Verilmişse mutlaka adınızı değiştiriniz” şeklinde yapılan manevi baskılar... Anasına, babasına beddua edenler. Kızarak resmen ismini değiştirenler. İsmini değiştiremediği için ağlamaya devam edenler. Manevi işkence ve mahcubiyet içinde yaşayanlar. Akıl almaz sıkıntılar... Artık bunlara, bir son verelim..
Mübalağa ettiğimi sanmayınız. Çevrenizde KEZBAN ismi üzerinde yapacağınız basit bir araştırma sizi bu Gülünç Vakıa'ya ulaştıracaktır.
Sadede gelelim ve işin doğrusunu aziz milletimize (bir hatıra ile) açıklayalım.
Sene 1985… İsmi KEZBAN olan merhume Kayınvalidem katıldığı bir Mevlid merasiminde, kadınlar arası Ulema! dan birisinin :
-Senin adın YALANCI demektir. Aman bu adını değiştir'' tavsiyesiyle karşılaşır.
Çok mahcup olup üzülür. Kocasına adımı değiştirelim diye baskı yapar. Lüzumsuz tartışmalar yaparlar yapılır.
Münakaşalar devam ederken hoca olan damat izine gelir ve Kezban ismi üzerindeki tartışmalara ortak olur. Damat:
-Olmaz böyle şey. OSMANLI gibi dini hassasiyeti yüksek olan bir cemiyette (Allahın Halifesi olan) insan nesline YALANCI manasında bir isim, asla verilmez, TÜKEZZİBAN kelimesindeki (Z) harfi peltek harftir. Türk Alfabesinde bu harf yoktur'' der...
Amma meselemiz çözülmüş olmaz. Çünkü,
-Öyleyse sen söyle KEZBAN ne demektir'' sorusuna :
-İsmin manasını bilemediği için Damat ta cevap veremez.
Sevgili Okuyucularım.
O Damat benim...
Bu meseleyi dert edinip yüklenen birisi olarak senelerce araştırma yaptım. Belki binlerce kişiye sordum.
Çeşitli kitaplar inceledim. Netice yok, bulamadım. Bunaldım ve bulmaktan ümit keserek aramayı bıraktım.
Aradan on sene geçti. 1995 senesinde Belçika'dan, Almanya Frankfurt şehrine Kitap Fuarına gittim. Standları gezip incelerken “İSİMLERİN MANALARI” isimli Kitap gözüme çarptı.
Büyük bir heyecanla elime alıp (K) harfine baktım ve KEZBAN ismini buldum.
Öğrendiğim bilgiyi şimdi sizinle paylaşıyorum...
“KEZBAN” Aslı FARSÇA bir isimdir... Aslı (Orijinal şekli ) “KED-BANU” dur.
Türkçede (aslını değiştirdiğimiz) birçok isimde olduğu gibi kolay kullanım için önce KEDBAN, sonra da KEZBAN şekline dönüşmüştür.
KED-BANU dan üretilen KEZBAN ismi :
“Evine ve Kocasına bağlı olan dürüst KADIN” manasında çok güzel bir isimdir.
Kızlarımıza isim olarak verilmesinde hiçbir mahzur yoktur. Bunun dışındaki bütün sözler yanlıştır.
YALANCI olan; KEZBAN isimli olanlar değil, işin hakikatını bilmediği halde bilgiçlik taslayarak “yalan beyan”da bulunanlardır.
H. Çakır
Çerçevelik Hakikatler
Kategori: Umumi Meseleler
*Bütün ilimler iki kelimenin içindedir:
1) Allah’ın emirlerine tâzim
2) Mahlûkâta şefkat. *Ahmet Gazâli-İhya)
Bütün âlimler bu kelâmı beğendiler.
*Allah’ın rızâsı iki şeyden ibârettir:
1) Allah’ın yaptığını beğenmek yânî cümle âlemlerini, dünyasını ukbâsını ve o âlemlerde olanların hepsini hikmete hamledip abes görmemek: Hak şerleri hayreyler Zannetme ki gayreyler... demek...
2) Kalb kırmayıp, gönül yapmaktır. Kalb kırmak kişinin zâhirini harap eder. Gönül yıkmak da bâtınını helâk eder. *Miftâhul-kulub Risâle-i Pendiye S.22-23)
İki cihan huzûru sığmış iki kelâma:
Dostlar ile mürüvvet, düşmanlarla müdâra
*İki şey helâke sebebdir:
1) Yapılan ikrâmı sebepten *halktan) bilip Mevlâ’yı unutmak
2) Nefsine değer verip, kendisini ikrâma lâyık görmek...*Hikem Şerhi S-250)
Cenâb-ı Hak kuluna nefsinin zilletini bildirdiği kadar izzet, ve nefsinin zilletinden gâfil etmek kadar zillet vermemiştir. *Zinnûn u Mısri K.S. Hikem Şerhi S 589)
*İki hâlin biriyle sıfatlanmadan vâsıl olunmaz:
1) Halkı görmemek.
2) Nefsini gönlünden silip hâdiselere ehemmiyet vermemek, *Hıkem Şerhi S,309)
*H.Ş.: İşlediğin gibi bir işle cezâ görürsün.
*“Darlık ve sıkıntılar Hakka dâvet, nûra hidâyet içindir. *Ebûl Fâruk K.S.)
*Muâmelâtta Dinin muhâfazası ve iki asıl:
1) Allahü Teâlâ'nın beğendiğini yapmak.
2) Allahü Teâlâ'nın yaptığını beğenmektir ki, bu daha mühim. Yıllarca Allahü Teâlâ'nın beğendiğini yapmak, belki bir saat O’nun yaptığını beğenmek gibi olamaz...
*H.Ş.: Kime nimet verilmişse hamdetmeyi çoğaltsın, kimin üzüntüsü varsa istiğfar etsin, kimin rızkı darsa, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billahil aliyyilazim” demeye devam etsin. Bir kavmin arasına giren yalnız onların izniyle hareket etsin. Misâfir ev sâhibinin gösterdiği yere otursun! *Ebu Hüreyre R.A.den)
*Muaz ibn-i Cebel R.A. Rasûlüllah S.A.V. bize on kelime öğretti:
1- öldürseler, yaksalar da Allah’a şirk koşma,
2- Ehlinden ve malından ayırsalar da, ana-babana âsî olma
3- Beş vakit namazı kasten terk etme; Çünkü namaz kılmayan Allah’ın zimmetinden çıkar.
4- Şarap içme, çünkü bütün kötülüklerin aslı odur.
5- Günâh işleme, Zirâ bu Allah’ın azâbını helal kılar.
6- Herkes helâk olsa da harpten kaçma.
7- İnsanlara toplu ölüm gelse de aralarından ayrılma.
8- Sâhip olduğun servetten ehline infak et.
9- Ehlini iyi terbiye etmek için asanı üzerlerinden kaldırma! *Disiplin altında tut!)
10-Ehil ve ıyâlin hakkında Allah’dan kork!
*On şey cefâdır:
1- Kendisi için dua ettiği halde ana-babasına ve mü’minlere dua etmemek
2- Kur’an okumasını bildiği halde her gün 100 ayet okumamak,
3- Mescide girip de iki rekat namaz kılmadan çıkmak,
4- Kabristana girdiği halde mevtalara selam vermemek ve onlara duada bulunmamak,
5- Cuma günü Cuma kılınan yerde bulunup da Cuma namazı kılmamak.
6- İlim sahipleriyle buluşup onlardan bir mesele öğrenmeden ayrılmak,
7- İki müslüman karşılaştığında birbirlerinin isimlerini öğrenmeden ayrılmak,
8- Söz verdiği halde arkadaşının davetine gelmemek,
9- İlim ve edep öğrenmeden gençliğini geçirmek,
10-Kendisi tok olduğu halde, aç olan komşusunu düşünmemek!.*Süfyân-ı Sevri Rh. A.)
*Bazı semavi kitaplarda beyan buyurulmuş:
Sana dünya arz olunduğunda ölümü, günah işlediğinde tevbeyi, mal kazanırsan, hesabı, yemeğe oturunca açları, zayıfların yanında şecâat arz ederken Allah’ın kudretini, bir belâya mâruz kalırsan “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azim” ile yardım istemeyi, hastalandığında sadaka ile kendini tedâvi etmeyi, musibete uğradığında “İnna lillahi ve innâ ileyhi râciûn” demeyi unutma.
*Allahü Teâlâ Dâvud A.S.’a buyurdu:
“Ey Dâvud, kullarıma nimetlerimi hatırlat. Onlar nimetlerimi hatırladıkça beni severler.”
*Dâvud A.S.:
- Yarabbi Âdem’e çok nimetler verdin; o sana nasıl şükretti?
- Âdem verdiğim bütün nimetleri benden bildi de, şükrüne saydım.
- Yarabbi, nimete şükretmek de senden gelen bir nimettir; nasıl şükredeyim?
- Sen de aczini îtiraf ettin; onu da şükrüne saydım” buyurmuştur.
*İmam-ı Suyûtî Rh. A. buyurdu:
Sadaka, fakire verilirse 10 misli, âmâ ve âcize verilirse, 70 misli, yakın akrabaya verilirse 1000 misli, ana-babaya verilirse 10 000 misli, talebe ve âlime verilirse milyon misli mukâbele görür.
* Ömer bin Abülaziz’in Hutbesinden:
Ey İnsanlar! Muhakkak biliniz ki, yarın mahşer gününde kurtuluş, bugün Allah’dan korkan küfür ve günâhlardan sakınan, fânî dünyayı bâkî âhirete satan içindir. Aksini yapan aldanır, sonra eli boş kalır.
Geçmişlerin yerine sizler geldiniz, Sizlerin yerine de başkaları gelecek. Görüyorsunuz gelenler gidiyor ve dönmüyor. Bu arzû dışı gidiş, cümlenin gideceği Cenâb-ı Hakk’adır.
Âhiret evine gidenleri her gün uğurluyoruz. Onları kabre götürüp kara toprak altında yataksız yorgansız ve yastıksız bırakıp dönüyoruz.. Ölüm evine giden o fânîlerin hâli ne kadar düşündürücüdür; tanımadıkları bir âleme sefer etmiş, sevdiklerinden ayrılmışlar. Dünya hayatının gafletinden uyanıp işi anlamışlar; lâkin fırsat elden gitmiştir. Fânî dünya mallarından uzak, gönderdikleri hayır amellere muhtaç, o dar ve korkunç kabirde işlediklerinin karşılığını görmek üzere haşır günü olan kıyâmetin gelmesini beklemekteler.
Bu haller uyarıcı şeylerdir: Hisse ve ibret almaz mısınız?
İncemeseleler.com / Arşiv
.
Beyitlerle izah edilmiş Esmaül Hüsna
Kategori: Umumi Meseleler
İBADETE YEGANE LAYIK OLANSIN
EŞİ VE BENZERİ OLMAYAN ALLAH
NOKSAN SIFATLARDAN ARINDIRILMIŞ
KEMAL SIFATLARLA DONANMIŞ ALLAH
YARATMIŞ OLDUĞUN TÜM CANLILARA
MERHAMET EDEN SENSİN ER-RAHMAN
AHİRET GÜNÜ YALNIZ MÜMİNLERE
MERHAMET EDECEK SENSİN ER-RAHİM
MÜLKÜN MUTLAK SAHİBİ ELBETTE SENSİN
KULLARIN EMANETÇİDİR BİLİRİZ YA-MELİK
AYIPLAR,KUSURLAR NOKSANLAR DIŞARI
BU SIFATLARDAN MÜNEZZEHSİN YA-KUDDÜS
HER TÜRLÜ NOKSANLIKTAN SELAMETTESİN
KULLARINIDA SELAMETE ÇIKARIRSIN YA- LATİF
KULLARINA VERDİĞİN VAATLERİ TUTARSIN
MÜMİNLERİ AZAPTAN KORUYAN YA -MÜ’MİN
YARATTIKLARININ HALLERİ SANA MALUMDUR
ONLAR SENİN HİMAYENDEDİR YA –MÜHEYMİN
MAĞLUBİYET BİLMEZSİN DAİM GALİPSİN
HER DEM GÜÇLÜ OLAN SENSİN YA-AZİZ
HÜKMÜNÜ TÜM VARLIKLAR ÜZERİNDE YÜRÜTÜR
DİLERSEN İSTEDİĞİNİ ZORLA YAPTIRIRSIN YA-CEBBAR
AZAMET VE KİBRİYA SAHİBİ OLAN SENSİN
YÜCELERDEN YÜCE ,ULULARDAN ULUSUN YA-MÜTEKEBBİR
YOKTAN VAR EDEN ,YARADAN SENSİN
YARATMAK SADE SANA MAHSUS YA- HALK
BİR ÖRNEĞE BİR MODELE İHTİYAÇ DUYMADAN
HER ŞEYİ YARATAN SENSİN YA-BARİ
YARATTIKLARINA BİRER ŞEKİL VERİRSİN
HER ŞEYE SURET VEREN SENSİN YA-MUSAVVİR
AF DİLEYEN KULLARINI DAİM SEVERSİN
GÜNAHLARI BAĞIŞLAR AFFEDERSİN YA-GAFFAR
İSYANKARLARI KAHREDEN MAĞLUP EDENSİN
İSTERSEM MAHF VE HELAK EDEBİLENSİN YA-KAHHAR
KARŞILIKSIZ VERİRSİN BAĞIŞTA BULUNURSUN
KARŞILIK BEKLEMEDEN VEREN SENSİN YA- VEHHAP
HER TÜRLÜ RIZKI YARATAN SENSİN
BUNU KULLARINA GARANTİ EDENSİN YA-REZZAK
KULLARINA HEM RAHAT HEM MİDE HAYIR
VE DAHİ TÜM KAPILARI AÇAN SENSİN YA-FETTAH
GİZLİ VE AÇIK HER ŞEYİ BİLEN SENSİN YA-ALİM
RUHLARI KABZEDEN,CANLARI ALAN SENSİN YA-KAABIZ
AYNI ZAMANDA RUHLARI RAHATLATANSIN
ÖMRÜ UZATIP RIZIKLANDIRANSIN YA-BAASİT
SEN DİLERSEN DİLEDİĞİNİ ALÇALTANSIN YA-HAAFID
DİLEDİĞİNİ AZİZ VE GÜÇLÜ KILARSIN YA-RAFİ
DİLERSEN DİLEDİĞİNİ ZELİL KILARSIN
HOR VE HAKİR YAPARSIN YA-MÜZİLL
HER ŞEYİ HAKKIYLA İŞİTİRSİN YA-SEMİ
GİZLİ AÇIK HER ŞEYİ GÖRÜRSÜN YA- BASİR
HAKLIYI HAKSIZI TAM OLARAK AYIRAN
HÜKÜM VEREN VE YERİNE GETİRENSİN YA-HAKEM
ADALET SAHİBİSİN ADALETLE HÜKMEDERSİN YA-ADL
KULLARINA HER TÜRLÜ BİLGİ YARDIM ULAŞTIRAN YA-LATİF
HER ŞEYDEN HABERDAR VE İÇYÜZÜNÜ BİLENSİN YA-HABİR
ŞEFKATLİ DAVRANIŞ SAHİBİ OLAN SENSİN YA- HALİM
KUL AKLININ ERİŞEMEYECEĞİ BÜYÜKLÜKTESİN YA-AZİM
AYIPLARI VE KUSURLARI SAKLAYAN,BAĞIŞLAYANSIN YA-GAFUR
İTAATKARI SEVEN,AZ AMELE ÇOK SEVAP VEREN YA-ŞEKUR
YÜKSEK VE YÜCESİN HER BAKIMDAN ÜSTÜNSÜN YA-ALİYY
ZAT VE SIFATLARI BÜYÜK OLAN YA-KEBİR
VARLIKLARI KORUR VE MUHAFAZA EDERSİN YA-HAFIZ
RIZKLARI BEDENİ VE KUVVETLERİ YARATAN YA-MUKİT
YAPTIĞIMIZ HER ŞEYİ BİLEN HESABINI TUTANSIN YA-HASİB
BÜYÜK VE YÜCE OLAN SENSİN YA- CELİL
CÖMERTSİN,BAĞIŞLAYICISIN VAADİNİ TUTARSIN YA-KERİM
SEN BİZLERİ GÖRENSİN GÖZETENSİN YA- RAKİP
YAKARIŞ VE YALVARIŞLARI BOŞ ÇEVİRMEZSİN YA-MUCİP
İLİM VE RAHMETİN GENİŞTİR SONSUZDUR YA-VAASİ
HER ŞEYİN HAKİMİSİN HİKMET SAHİBİ YA-HAKİM
MÜMİNLERİ SEVERSİN 0BLARDA SENİ SEVER YA-VEDÜD
ŞAN, ŞEREFİN KUDRETİN YÜKSEK,ULAŞILMAZ YA-MECİD
ÖLDÜKTEN SONRA DİRİLTEN AYAĞA KALDIRAN YA-BAA’İS
HER ŞEYİ HAKKIYLA GÖRENSİN,ŞAHİTSİN YA-ŞEHİT
VARLIĞI GERÇEK OLANSIN,BAKİ KALANSIN YA-HAKK
TEVEKKÜL EDİLEN HER ŞEYE EN İYİ VEKİLSİN YA-VEKİL
HER ŞEYE GÜCÜN YETER,GERÇEK GÜÇLÜ SENSİN YA-KAVİYY
GÜÇLÜSÜN, SAĞLAMSIN, SARSILMAZSIN YA-METİN
YARDIMCI VE EN HAKİKİ GERÇEK DOST SENSİN YA-VELİYY
ÖVÜLEN VE ÖVÜLMEYE EN LAYIK OLAN SENSİN YA-HAMİD
TÜM EŞYAYI KAVRAYAN VE SAYILARINI BİLENSİN YA-MÜHSİ
HER ŞEYİN İLK YARATANI ELBET SENSİN YA-MÜBDİ
VARLIKLARI ÖLDÜRDÜKTEN SONRA DİRİLTEN YA-MUUİD
DİRİLTİP HAYAT VERİP YAŞATAN YA-MUHYİ
HER CANLIYI ÖLDÜREN.............ÖLDÜREN YA- MÜMİT
HER ZAMAN DİRİ OLAN SONSUZ HAYAT SAHİBİ YA-HAYY
VARLIKLARI MUHAFAZA EDENSİN YA-KAYYUM
İSTEDİĞİ ZAMAN İSTEDİĞİNİ BULAN YA-VACİD
SONSUZ ŞAN VE ŞEREF SAHİBİ OLAN YA-MACİD
ORTAĞI VE BENZERİ OLMAYAN YA-VAHİD
HİÇ İHTİYACI OLMAYAN ,OLANLARIN BAŞVURDUĞU YA-SAMED
KUDRETLİ , HER ŞEYE GÜCÜ YETEN YA-KADİR
MUTLAK İKTİDAR SAHİBİ YA-MUKTEDİR
İSTEDİĞİNİ DİLEDİĞİ GİBİ ÖNE SÜREN YA-MUKADDİM
DİLEDİĞİNİ GERİ BIRAKAN YA- MUHARRİR
EZELDEN VAR OLAN,BAŞLANGICI OLMAYAN YA-EVVEL
EBEDİ OLAN , VARLIĞININ SONU OLMAYAN YA-AHİR
VARLIĞI APAÇIK AŞİKAR OLAN YA-ZAHİR
YARATTIKLARINDAN GİZLİ OLAN YA-BATIN
TÜM EŞYADA TASARRUF SAHİBİ YA-VALİ
ŞANI EN YÜCE OLAN YA- MÜTEALİ
KULLARINA ÇOK İYİLİKTE BULUNAN YA- BERR
TÖVBELERİ KABUL EDEN YA-TEVVAB
İSTEDİKLERİNDEN İNTİKAM ALAN YA-MÜNTAKİM
ÇOK AFFEDEN , AFFEDİCİ OLAN YA-AFÜVV
ÇOK MERHAMETLİ OLAN YA- RAUF
MÜLKÜN GERÇEK SAHİBİ YA-MALİKÜL MÜLK
BÜYÜKLÜK VE KEREM SAHİBİ YA-ZÜ’L CELAL VE’L İKRAM
ADİL VE ADALET SAHİBİ YA-MUKSİT
HESAP GÜNÜ KULLARINI TOPLAYAN YA-CAMİ
HİÇBİR ŞEYE İHTİYACI OLMAYAN YA-GANİYY
İSTEDİĞİNİ ZENGİN EDEREK MUHTAÇ ETMEYEN YA-MUĞNİ
İSTEDİĞİ ŞEYLERE ENGEL OLAN YA-MANİ
DİLEDİĞİNE ZARAR VEREN YA-(ED) DAR
DİLEDİĞİNE FAYDA VEREN YA-(EN) NAFİ
YOLUNU ŞAŞIRANLARA HİDAYET VEREN YA-NUR
DİLEDİĞİNİ DOĞRU YOLA İLETEN YA- HADİ
EŞSİZ VE ÖRNEKSİZ YARATAN YA- BEDİ
DEVAMLI OLAN, FANİ OLMAYAN YA-BAKİ
MÜLKÜN GERÇEK SAHİBİ YA-VARİS
DOĞRU YOLU GÖSTEREN YA-REŞİD
ACELECİ OLMAYAN ,SABIRLI OLAN YA- SABIR
.
Harika öğütler
Kategori: Umumi Meseleler
Ne kahr-ı dest-i âdâdan, ne lütfu âşinâdan bil
Ümûrun Hakk'a tefvîz et, Cenâb-ı Kibriyâ'dan bil!
Hak kulundan intikâmın yine kul ile alır
Bilmeyen ilm-i lüdünn-ü onu kul etti sanır!
Cümle eşyâ Hâlık'ındır, kul eliyle işlenir
Emr-i Bârî olmayınca sanma bir çöp deprenir.
Ümûrun Hakk'a tefvîz et, ne elem çek ne keder
Gelir elbette zuhûra ne ise hükm-ü kader.
Ne kadar ceht etsen de bir murada,
Nasip olmaz mukadderden ziyâde.
Kimseye bâkî değildir mülk-ü devlet, sîm-ü zer
Bir harap olmuş gönül tâmir etmektir hüner.
Ne safâ var şu cihânın sîm-ü zeri nde
Bırakır hepsini insan hîn-i seferinde...
Ey Hoca! Sanma senden sîm-ü zer isterler,
Yevme Lâ yenfeu'da kalb-i selîm isterler.
Mâl u mülke mağrur olma, deme "Var mı ben gi-bi?"
Bir muhâlif rüzgâr eser savurur harman gibi.
Önce çalışmak sonra duâ, Din'in esâsı,
Kabul olunur ancak, çalışanın duâsı
Çeşm-i insaf ile bir bak; dünya misâfirhânedir.
Bir mukîm âdem bulunmaz, ne acîb kâşânedir.
Bir kefendir âkıbet sermâyesi şah-ı gedâ,
Buna mağrur olan mecnun değil de yâ ne-dir?
Kuluna zulmeylemez aslâ Hudâ'sı
Herkesin çektiği kendi cezası.
Belâ gelmez kula, Hak yazmayınca,
Hak belâ yazmaz kul azmayınca.
İki cihan huzûru sığmış iki kelâma:
Dostlar ile mürüvvet, düşmanlarla müdâra
Bana benden olur, her ne olursa,
Başım selâmet bulur, dilim durursa.
Hakka tefviz-i ümûr et, ne elem çek ne keder,
Gelir elbette zuhura, ne ise hükm-ü kader.
İncemeseleler.com/ Arşiv
.
Sıkıntı ve Musibetler birer nimet mi?
Kategori: Umumi Meseleler
Bu dünyanın en güzel şeyi hüzün ve kederdir. Bu sofranın hazmı kolay nimeti de elem ve musibettir. Bu bir şekerdir ki ekseriyâ ona acı şeyler kılıf yapılmış da belâ görünür. Saâdet sâhibi uyanık olanlar onun tadına bakar, acıyı şeker gibi yerler. Onun acılığını şekerden daha tatlı bulurlar.
Dünyaya ve dünya hayatına düşkün olmayanlar, sevdiği Mevlâ'dan gelen her hükmü hoş görür güzel karşılarlar. M. İ. R. C-2 M - 29
Cenâb-ı Hak, bir kimseye mihnet,sıkıntı, belâ vermek istemişse, "Hakk'ın muradıdır" diye, seven nazarında hoş karşılanmalıdır. Kişinin muradı Hak Teâlâ'nın muradına muvafık olur da böylece elemde lezzete sebep olur. M. İ. R. C-3 M-15
İnsana gelen her mihnet ve elem, Allahü Teâlâ'nın takdiri ve dilemesiyle olduğundan, razı olmaktan gayri çare ve başka bir yol yoktur. İbadetleri yerine getirmede acele ediniz ve gayretli olunuz. Ağrı ve hastalıklara sabrediniz ve Hak Teâlâ'nın kereminden iyilik isteyiniz. Allah'ın hükmü olmadan, kimse kimsedeki zararı gideremez. İşte hakîkî kulluk yolu böyle inanmaktır.
Muhaliflerin ezâsına sabredin, onları büyüklerin bâtınına havale ediniz. M. İ. M. C-1 M-72
Hoşça düşünülsün ki, dünyada dert, elem ve musîbet olmasa, kurtuluş olmazdı. Zira belâlar; sıkıntı veren şeyleri ve hadiseleri, acı ilâcın hastalığı giderdiği gibi, def'eder. Bu fakire mâlûm olduğu üzere, umûmî davetlerde yemek verenlerin hâlis niyete kudretleri olmadığından, yemekte zulmet hasıl olur; yemek yiyenlerden bazı kimseler onda noksan bulur, tenkit ederler; yemek veren kimse de üzülür. Bu üzüntü sebebiyle yemekte olan zulmet kalkar ve Allah indinde kabule sebep olur...
İnsanoğlunun yaratılışındaki hikmet, ve maksat; Cenâb-ı Hakka ibâdet etmek, hakir ve zelil halini ve yokluktan ibaret olduğunu bilmektir.
Bilhassa dindar Müslümanlar için dünya, zindandan ibarettir. Zindanda zevkle yeme-içmeyi düşünmek akıldan uzak bir iştir. Âdemoğlu için mihnete ve meşakkate mukavemet ve sabretmekten gayri çare yoktur. Yücelmek ancak bu suretle müyesserdir. (M.İ.R.C1 M.64)
Büyük günah işleyenlerin suçları tevbe ile, şefaatle veya afv-ü ihsanla veya dünyanın sıkıntılarıyla ve ölümün şiddetiyle affolunmazsa, ümit olunur ki, bazıları kabir azabıyla kurtulur. Bazısı da kıyâmetin mihnetleriyle affolunur da günahı kalmaz ve cehennem azabı görmez. M. İ. R. C-1 M-266
Şeyh Muhiddin-i Arabî K.S. "Evliyâdan evvelâ belânın gitmesini istemek alınmıştır. Zira velî kul, belâyı Mevlâ'dan bilir ve O'nun muradı olduğunu düşünür de gitmesine gayret etmez. Gitmesini dilerse de bu, duâya teşebbüs içindir. Hakikatte hiç istemez ve Hak'tan ne gelirse lezzet alırlar." demiştir. M. İ. R. C-3 M-15
Kötü işlerin ve günahların sebeb olduğu belâları Hak Teâlâ halk eder. Böylece insan belâ ve musibetin mahalli olur.
M. İ. M. C-1 M-119
Sebeblere sarılmak
Sebeblere sarılmak, tevekküle mânî değildir. Ancak te'siri Cenâb-ı Hak'tan bilip, kuvvetli itimat ve itikad edip yine o anda kuvvetli olan sebebe sarılmalı. Lâkin "Hayâlî ve uzak olan bir sebebe sarılmak tevekkül değildir" demek mümkündür. Fakat sebeb olduğu yakînen bilinen bir şeyi terk etmek de câiz değildir. Ateşi yaktığınız zaman yakma hassasını Hak Teâlâ'dan biliniz. Bir şey yediğinizde biliniz ki, te'sir etmek Allah'tandır. Eğer kişi ihtiyaç vaktinde sebebe sarılmayı terk eder ve bu yüzden mazarrata uğrarsa âsî olur...
Sebeb üç nevîdir:
1. Hayâlî: Bunun terki lâzımdır.
2. Yakînen bilinen: Yapışılması vâcibtir.
3. Şüpheli, zannî: Bu da iki şekilde câizdir. Teşebbüs etmekte veya etmemekte muhayyer... Hak Teâlâ, Kur'ân-ı Mecîd'de meşveret ve tevekkül ile emir buyurdu. M. İ. M. C-1 M-182
İncemeseleler.com / Arşiv
.
İlim öğrenmek ve öğretmek ister miydiniz?
Kategori: Umumi Meseleler
İlim tahsil etmek, öğrenmek ve öğretmek Hz. Allah indinde çok önemli mükafatlara vesiledir. İşte birbirinden dikkat çekici hadisi şerifler. Hepsini okuyunve ezberleyin, hatta kayıt altına alın.
H.Ş. Dilin verdiği sadakadan üstün sadaka yoktur. Zira, dil vâsıtasıyla bir Müslüman’a iyilik edilir, fayda verilir, diğer Müslüman’dan da zarar giderilir. Kenzül-Hafâ (Dili din gayretinde olan kurtulur, gayretsiz helâk olur, hak ettiğini bulur.)
Kötülüğü görüp de eliyle diliyle ve kalbiyle men etmeyen kişi yaşayan ölüdür. Huzeyfe R.A.(Din gayreti olmayanda hakîkî hayat yoktur.)H.Ş.: En üstün sadaka şefâat eden dildir ki sen onunla esiri kurtarır, cinayeti önler, iyiliği tavsiye eder ve kardeşini hayra ulaştırır, onun hoşlanmadığı şeyi de önlersin. Ramuz 1060 (Kurtuluş ilacı, selâmet yolu...)
H.Ş. İlimden bir mesele öğrendiğin zaman, o senin için kabul edilmiş bin rekat nâfile namaz kılmandan hayırlıdır. Bunu insanlara öğrettiğinde -amel edilsin veya edilmesin-, yine senin için kabul olunmuş bin rekat nâfile namaz kılmandan hayırlıdır. Râmuz 39/8
H.Ş.: Hiç kimse, insanlar arasında yayılan (gönüller dirilten) ilim değerinde sadaka veremez Taberânî
H.Ş.: Bir saat oturup ilimden bir mesele öğrenmek, bana bir geceyi sabaha kadar ibâdetle geçirmekten daha sevimlidir. Beyhakî (İbâdet, şahsına hizmet olur, ilim, insanları ihyâ eder, iki âlemde saâdete sebeptir.)
H.Ş.: Bir kimsenin işittiği bir kelimelik hikmet(li söz) bir yıl (nâfile) ibâdetden hayırlıdır. Buhârî - Müslim
H.Ş.: Bir kimse insanlara öğretmek maksadıyla ilimden bir mesele öğrenmiş olsa, kendisine yetmiş sıddîkın sevâbı verilir. Deylemî
H.Ş.: Melekler ilim tahsil eden talebenin yaptığı (işten) hoşnut oldukları için ayakları altına kanatlarını sererler. Beyhakî (1001 Hadis 166)
Hâsılı ilim: sırr-ı saâdet, sebeb-i selâmet, huzûra sebep, yüce devlet, büyük nimettir... Cehâlet bunun tersi; hepsi dalâlet, hepsi nedâmettir.
İncemeseleler.com / Arşiv
.
Günlük yaşamımızdaki esrarlı ayrıntılar
Kategori: Umumi Meseleler
Belki hepsine riayet etsek sadece bir kaç dakikamızı alacak ama esrarı, hikmeti çok büyük olan mevzular vardır. İşte akıllı, muttaki bir mümin bunlardan gafil olmamalı, üşenmeden yapmalıdır bu amelleri. İşte bu amellerden bazıları..
H.Ş.: Abdest’te başa kaplama mesh yapanın vücûdunu Allahü Teâlâ Cehenneme haram kılar. Sünnetler: dünyada hastalıklara, âhirette cehenneme karşı kaledir...
H.Ş.: Misvaklı abdest’le kılınan namaz, misvaksız namazdan yetmiş defa efdaldir (İbni Âbidîn C:1S:150)
Niyet:
Namaza niyet kalple yapılır. Dille niyet bid’attır. (M.İ.R.C:1-M:186) Bilinmesi lâzım; mühim bir sünnet...
Ahzâb Duâsı:
Musîbet zamanında, sabah namazı sünnetinin ikinci rekâtında, zamm-ı sûreden sonra, kunut yapıp “Ahzâb Duâsı” okunursa belânın def’ine sebep olur...
Gafleti def için: Sabah namazının sünneti ile farzı arasında şu duâ en az üç kerre okunur: “Yâ Hayyü yâ Kayyûm, yâ zel celâli vel ikrâm. Es’elüke en tuhyiye kalbî bi nûri mâ’rifetike ebeden yâ allah yâ Allah yâ Allah yâ bedîassemavâti vel erdı.” (Emâli Şerhi)
Şu tesbihi her gün yüz defa okuyan, sonsuz mükâfâta erer: “sübhânallâhi ve bi hamdihî sübhânellâhil azîm, ve bihamdihî estağfirullah.” (M.İ.R .C:1. M:307)
Sabah Namazını Cemâatle kılmak, bir gece nâfile namaz kılmaktan üstündür. (M.İ.R. K.S. C.1 M 52) Sabah namazını cemâatsiz kılan kimsenin nefsi kemâl bulmaz.
Sabah namazını, âile ferdleriyle de olsa cemâatle kılıp kerâhat vaktinden sonra, Allah rızâsı için iki rekât namaz kılan, ihram giymiş ve kurban kesmiş gibi, tam Hac ve Umre sevâbına nâil olur. (Nîmet-i İslâm S. 133)
Sarık:
Sarıkla farz ve nâfile namaz, sarıksız kılınan yetmiş rekat namazdan üstündür. (Râmûz: 291/11) Akıllı kımse bu sünneti işler, kat kat kazanır, ahmaklar mahrum kalır...
Sabah namazı vaktini uykuda geçirmek:
Rızıkların taksimi ve berekâtin inme zamânı olan sabah namazı vaktini uykuda geçirenlerin rızkı noksanlaşır. Günün en şerefli zamanıdır. Vücûdun en zayıf vakti olduğundan, Verem hastalığının faaliyeti de o zaman başlar. Sabah uykusu rızkı noksanlaştırır. Koyun, köpek, çoban ve vezir hikâyeleri meşhurdur. Koyun o saatte uyanık; rızkı bol, nesli çok. Köpek uykuda; rızkı kıt, nesli azdır. Çoban da o saati boş geçirmeyip erenlerden olmuştur.
Sabah ve akşam namazlarından sonra onbir defa: “Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh, lehül mülkü velehül hamdü yuhyî ve yümît, ve hüve hayyün lâ yemût biyedihil hayri ve hüve alâ külli şey’in kadîr” tehlilini okuyanın maddî ve mânevî derecesi yükselir ve o gün günah işlemekten korunur. (Nîmet-i İslâm S: 133)
HÜVALLAHÜLLEZÎ:
Sabah ve akşam namazlarından sonra, okuyan kişiye yetmiş bin melek istiğfar eder. O gün vefat etse şehid olarak gider. (Râmûz 438) Böyle bir nimetten mahrum kalmak doğru olmaz...
ÂMENERRASÛLÜ:
Yatsı namazından sonra, okuyanın malı, canı, her şeyi gelecek yatsıya kadar himâye altında olur ve o kişiye bütün gece ibâdet etmiş sevâbı verilir. (Râmûz: 187/3) İnanmışlar istifâde eder, inanmazsa eli boş gider...
Salât-i Münciye
Vitir namazında kunut duâlarından sonra okuyanın namazları Mevlâ’ya tereddütsüz arzedilir ve kabûle sebep olur. Namazın kabûlü, kazancın büyüğüdür.
İstiğfar: Farz namazlardan sonra yetmiş istiğfar okumak, gelen musîbeti kaldırır, geleceğe mânî olur ve rızık genişliğine sebeptir. (M.İ.R.C:2.M:80) İnanan, unutmayan ve tatbik eder kârlı çıkar...
Âyetül kürsî, İhlas, Felak ve Nâs:
Tesbihlerden önce, bu sûreleri okuyanları Cenâb-ı Hak iç ve dış hastalıklardan ve belâlardan korur. (Nîmet-i İslâm S:246) Güç iş değil, her zaman yapılabilir...
Duhâ Namazı’na devam eden kimsenin günâhı deniz köpüğü kadar olsa da affolunur. (Râmûz: 416/13) Duhâ namazı kılan, dünya sıkıntısı çekmez. Bu namazın yüzde yetmiş beş mükâfâtı dünyada verilir.
Evvâbîn Namazı kılanın elli yıllık günahı silinir ve ona bir sene nâfile namaz sevâbı verilir. (Nîmet-i İslâm. S:368) (Şir’a’da on iki yıl denilmiş.)
Teheccüd namazı
H.Ş.: “Farz namazlardan sonra en fazîletli olan, Teheccüd namazıdır.” (Ebû Dâvûd. İhyâ C:1.S:1019) Bu namazı kılanların duâsı kabul, derecesi yüksek olur. Teheccüd vakti; gece, öğle namazına tekâbül eden vakitten imsak bitimine kadardır. Geç yatanlar, 12 den sonra kılıp yatarlar.
Evden Çıkan kimse: “Bismillahi tevekkeltü alellahi lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm” der, üç, beş veya yedi Âyetül Kürsî okur, altı tarafa, “Hû” der, yedinciyi içe çekerse, ilâhî kaleye girer, belâlardan emin olur. (Râmûz: 420/2)
Eve girerken Besmele-i Şerîfe okumak, Şeytanı kovar. Selâm vermek de bereketlere sebep olur.
Namazdan Sonra,”LEKAD CÂEKÜM...” (S.Tevbe:128-129) okuyan, belâlardan korunur. Ona o gün ölüm gelmez. Bir zât devam etmiş; “Okumayı bırak, bize gel” denilmiş.
A.C.: “Sabırla (oruçla) ve namazla (Allahü Teâlâ’dan) yardım dileyin.” (S.Bakara:45) İşte boş dönülmeyen hâcet kapısı... Kuru yalvarmadan önce yapılacak iş; oruç tut, tesbih namazı kıl, hâcetin hâsıl olur, Mevlâ’nın inâyeti gelir.
İncemeseleler.com / Arşiv
.
Ululardan Hikmetler
Kategori: Umumi Meseleler
Birbirinden güzel hikmetleri paylaşmaya devam ediyoruz. Dört büyük halifenin , Yahya bin Yusuf hazretlerinin, İbrahim Edhem Hazretlerinin hikmetli nasihatleri..
Akrabalar arasındaki dargınlık, ormana düşen ateşten farksızdır. (Hz. Ebûbekir R.A.)
(Üç günden fazla olan dargınlık, düşmanlığa dönüşür de, nerde, nasıl biter bilinmez. Her mü’min barışa yardımla mükelleftir. İşi azdırmaksa münâfık işidir.)
Nasihat etmeyen ve nasihat dinlemeyen kimselerde hayır yoktur. (Hz. Ömer R.A.)
(Nasihat, en büyük ilaç, hastaya yardım etmeyen kişi, ilaç saklayan mürüvvetsiz gibidir. Nasihat kabul etmeyen de, hekime hasım olan ve ilaç kabul etmeyen şuursuz hasta gibidir.)
Dünya üzüntüsü kalbde karanlık; Âhi-ret üzüntüsü, kalbde nur (ziya ve ışık)tır. (Hz. Osman R.A.)
(Değersize değer vermek, sıkıntıya sebep, âhiret devletini bilmek sonsuz saâdettir.)
Ana babaya iyilik, sâlih amellerin önde geleni ve en âlâsıdır. (Hz. Ali R.A.)
(Çünkü kişi peygamber duâsı gibi kıymete kavuşur, Hakk’ın rızâsını kazanır, evlâtlarından da iyi muâmele görür, iki âlemde mes’ut olur.)
İnsanın belâsı, dilinin cezâsıdır. (Hz. Ali R.A.)
Kişinin kıymeti, değer verdiği iş kadardır. (Hz. Ali R.A.)
(Dîni, dünyası, îmanı ve ahlâkı onunla ölçülür; Hayırlı işlerle uğraşan asâletini, âdî işlerle uğraşan aşağılığını ispat eder.)
Tatlı dil sermâyedir. (Hz Ali R.A.)
(Mânevî devlete mazhar asilzâdelerde görülen güzel hal her muvaffakiyetin anahtarıdır.)
Hakkındaki takdiri ilâhî seni bulur, kaderi unutup da gam çekme. (Hz. Ali R.A.)
(İnsanları yıpratan dünya düşüncesi işte şu hikmetin bilinmediğindendir. Aşırı menfaat elde etmek için geceyi gündüze katar, zorlar da zorlar...Gene de eline takdir olunan geçer.)
İyiler âhireti, kötüler dünyayı düşünürler.
(Aklı selim sâhibi iyi insan iyi işe îtibar eder. Şuuru yerinde olmayan da ne yaptığını bilmez, gözü kapalı gider...)
Süfyan-ı Sevrî Hz.’ne biri başına gelen musîbeti anlatırken:
“Hemen buradan ayrıl! Allahü Teâlâ’yı şikâyet için benden aşağı birini bulamadın mı?” der.
(Bu büyük evliyâ: “Allah’tan gelen musîbetin def’ini de Allah’tan iste, Mevlâyı kullarına şikâyet etme” demek istemiştir.)
Bu meydanda saâdet topunu kapan, halkın iyiliği için çalışandır. (İyilik eden de, kötülük eden de kendine eder demişler.) İnsanların işine yarayan şey de biriktirip burada bıraktıkları değil; öbür âleme götürdükleridir. (Şeyh Sâdi K.S.)
(Biriktirip de burada bırakılan şey vârislerce taksim edilir, öbür âlemde hesâbı verilir. Eğer gaflet etmeden öbür âleme göndermişse o da senin hesâbını verir, bitmeyen huzûra sebep olur.)
İyilikler devam ettikçe geçmiş hatalar silinir. (Güneş gördükçe eşyaya hayat gelir, iyi yolda olmakla her şey düzelir.)
Mubahları fazla kullanmak da israftır. (Kimya’yı Saâdet S. 482)
(Allah’ın kitabı, resûlünün sünnetleri ölçü. Bu ölçülere uygun her şey dürüst, uymayan bozuktur.)
Gündüz Allahü Teâlâ’ya isyan eden, gece ibâdetine kalkamaz. (İbrahim Edhem K.S.)
(Has kullara ziyâfet olan gece ibâdetine kabul olunmak âsîlere haramdır.)
Allah’ım, bu adamı bana sataştıran hangi günâhımsa, bağışla!. (Yahya bin Hüseyin)
(Cenâb-ı Hakk Kitabı-ı Kerimi’nde bildirmiş: “Kulun üzerindeki nimetler Allah’ın lütfu, musîbetler nefsin amelindendir” suç işleme, cezâ görme!..)
Cefâ günâhlarından, safâ tâatindendir. (İslâm meşhurları)
Kat’î delillerle bildirilen bu hikmet hâfızada bulunsun. Suçlu cezâ görür itâat eden safâ ve selâmettedir.)
Dünyaya kiracı gibi yerleş , ev sâhibi gibi yerleşme. Bırakıp gitmek zor olur.
(Resûlüllah’ın ağaç gölgesi diye bildirdiği yere yerleşen iyi düşünsün; nefsin gafleti insanı kötüye götürür.)
Dinini parçalayıp da dünyasını yamayanlardan olmayın. Dünyayı sevip de âhireti unutanın ibâdetine îtibar edilmez. (İbrahim Edhem K.S.)
(İlim, irfan, din, diyânet, mevkî ve makamını boşa harcayan hasta ruhlu kişiler kast olunmuştur.)
Hizmetin büyüğü: Sıhhat, servet ve saâdetin sigortası, sadakadır.
(Mü’minler için sadaka, belâyı def’eder, ömrü artırır, maksada ulaştırır, dünya ve âhirette kurtuluşa sebep, saâdete vesiledir.)
En makbul sadaka, insanları irşad etmek ve Allah ile arasını bulmaktır.
(Mânevî kârı büyük, her mü’mine farz olan mühim iş..)
Fukaraya verilen sadaka bire on, talebeye verilen sadaka, bire milyondur. İki cihan saâdeti kabul olmuş sadakada saklıdır.
(Aklı olan çorak yere tohum atmaz, iyi yere eker de ecir bekler.)
(Bu îtibarla erenlerin sözleri dertlere devâ gönüllere ziyâ ve şifâdır.)
Aziz Müslüman! Bunca beyanlar; her biri hazine değerinde kelâmlar, sana hizmettir. Yanlışı düzeltsin, hakla buluşsun, cefâ görmeden safâya, kavuşsun diye hazırlanmıştır. Dikkatle oku, başkalarına da okut ve anlat.
İncemeseleler.com / Arşiv
.
Gufran günleri
Kategori: Umumi Meseleler
Sizin de günahınız var mı her insan gibi? Günahlarınızın her biri bir dağa mı benziyor? Onların ağırlığını her an benliğinizde duyuyor, belinizin kırılır gibi olduğunu mu hissediyorsunuz?
Rabbinizi, âhireti her hatırlayışınızda utancınızdan yüzünüz kızarıyor, ne yapacağınızı şaşırdığınız mı oluyor? Derdinizi dökmek, pişmanlığınızı dile getirmek, "sultana sultanlık, gedaya da gedalık yaraşır" demek için bir fırsat mı arıyorsunuz? Rahmeti gazabını geçen Allah'ımızın Celâl’iyle değil Cemâl’iyle, İntikam alıcı olarak değil, Rahmân, Rahîm ve Ğafûr isimleriyle tecelli ettiği günleri,anları mı arıyorsunuz?..
İşte şu aylar, şu günler, şu anlar... "Evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu cehennemden kurtulma" olan günler. "Kıyamet gününde oruçlunun ağız kokusunun Allah'ın yanında miskten daha güzel olduğu" günler. Kavuşulmak için "Allah'ım! Hakkımızda Receb ve Şaban'ı mübarek kıl ve bizi Ramazan'a eriştir" diye Âlemlerin Nûru tarafından duâ edilip özlemin dile getirildiği günler.
Münbit bir tarla gibi yapılan her güzel amele bedel kat kat sevabın verildiği ulûfe günleri."Faziletine inanarak ve mükafatını umarak Allah rızası için gecelerini ibadetle geçiren kimsenin geçmiş günahlarının mağfiret olunduğu" gufran günleri.. "Cennet kapılarının açılıp Cehennem kapılarının kapandığı, rahmet kapılarının açılıp şeytanların zincire vurulduğu" Rahmet Günleri. Gönüllerde Kur'ân'ın sihirli ikliminin buram buram hissedildiği Kur'ân günleri..
"Âh edip ağlamak, sînelerini dağlamak, sular gibi çağlamak" isteyenlere Üç aylar, özellikle Ramazan ayı bulunmaz fırsattır.. Zira bu günlerde "zamanın altın dilimi" daha bir kıymet kazanır ve herşey ayrı bir hâl alır.
Geceler adeta mîrâc için bir burak, gündüzler bitmez-tükenmez bir bereket kaynağı olur ve insanı hayrete düşürecek mevkilere yükseltir. Vuslatın tadı oruç ve iftarla daha da katmerleşir, beş vakit namaz ve teravihle şükür adına ayrı bir buud kazanılır.
İlâhî rahmetin sağanak sağanak yağdığı bu günler bitmez-tükenmez bir hazine kaynağıdır.
Aziz bir misafirin karşılanması gibi karşılanmalı bu günler. Yıllardır hasreti çekilen ve sonunda vuslata erilen ama sınırlı bir zaman diliminde beraber olunacak dostla geçirilecek günlerin, saatlerin değerlendirilme titizliğinde değerlendirilmeli!
Bu günlere kavuştuğunda ibadet, istiğfar, Kur'an tilaveti ve duayı zirve noktada yaşayan Efendimiz (S.A.V) gibi ibadetle bütünleşmeli, dilimiz istiğfar, aklımız tefekkürle meşgul olmalı... Ve dua dua yalvarmalı, İslam âleminin felâhı, memleketimizin geleceği ve nefsimizin ıslâhı için...
.
Kur'an-ı Kerimde zikredilen dualar
Kategori: Umumi Meseleler
Ey Allah'ım!
Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız.Bize doğru yolu göster.Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yoluna Gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil.
Ey Rabbimiz!
Bizi sana boyun eğenlerden kıl,neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar.Bize ibadet usullerimizi göster, tövbemizi kabul et.Zira tövbeleri çokça kabul eden,çok merhametli olan ancak sensin.
Ey Rabbimiz!
Bizi doğru yola ilettikten sonra, kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla, lütfü en bololan sensin.
Ey Rabbimiz!
indirdiğine inandık ve Peygamberine uyduk, simdi bizi şahitlerden yaz.(Birliğini ve Peygamberlerini tasdikeden)
Ey Allah'ım!
Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma.
Ey Rabbimiz!
Affına sığındık!Dönüş sanadır.
Ey Rabbimiz!
Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yükyükleme.
Ey Rabbimiz!
Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme!Bizi affet!Bizi Bağışla!Bize acı! Sen bizim mevlamızsın.Kafirler topluluğuna karşı bizeyardım et!
Ey Rabbimiz!
iman ettik;Bizim günahlarımızı bağışla,bizi ateşazabından koru!
Ey Rabbimiz!
Günahlarımızı ve içimizdeki taşkınlığımızı bağışla; Ayaklarımızı yolunda sabit kıl; Kafirler topluluğunakarşı bizi muzaffer kıl!
Ey Allah'im!
Amellerin hesap olunacağı gün beni,ana-babamı vemü'minleri bağışla!
Ey Rabbimiz!
Cehennem azabını üzerimizden sav.
Ey Rabbim!
Beni ve soyumdan gelecekleri namazı devamlıkılanlardan eyle;
Ey Rabbimiz!
Duamızı kabul et!
Ey Rabbim!
Bana ve ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve razı
olacağın yararlı iş yapmamı temin et.Benim için de zürriyetim için de iyiliği devam ettir.Ben sana
döndüm.Ve Elbette ki ben Müslümanlardanım.
Ey Allah'ım!
Bize,Peygamberlerin vasıtasıyla vaadettiklerini de ikram et ve kıyamet gününde bizi rezil-rüsvay
etme;Şüphesiz sen vadinden caymazsın! insanların dirilecekleri gün,beni mahcup etme. o gün ne mal faydaverir,ne de evlat.
Ey Rabbimiz!
Bize dünyada iyilik ver,ahirette de iyilik ver.Bizi Cehennem azabından koru!
Allah'ım!
Sen,gökleri ve yeri boşuna yaratmadın.Seni tesbih ederiz.Bizi cehennem azabından koru!
Ey Rabbimiz!
Doğrusu sen kimi cehenneme koyarsan,artık onu rusvay etmişsindir.Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur.
Ey Rabbim!
Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.
Ey Rabbimiz!
Bizi inkar edenler için deneme konusu kılma,Bizi,bağışla! Yegane galip ve hikmet sahibi,ancak sensin....
Allah'ım!
Ben senden hidayet,takva,iffet ve servet niyaz ederim.
Allah'ım!
Hatalarımı,cehaletimi,yaptığım şeylerdeki aşırılıkları ve benden daha iyi bildiğin günahlarımı affet.
Allah'ım!
Ciddi olarak,şaka olarak,kasten ve hata en yaptığım günahları affet.Bunların hepsi bende var.
Allah'ım!
Yaptığım ve yapacağım,açığa vurduğum ve gizlediğim ve benden daha iyi bildiğin günahlarımı affet.Her şeyi yaptıranda,yaptıracak olanda sensin.Sen her şeyekadirsin.
Allah'ım!
işlerimde beni günahtan koruyan dinimi benim için faydalı kıl.Geçimimi temin ettiğim dünyayı bana hayırlı kıl.Son durağım olan ahiretimi de hayırlı kıl.Hayır yaptığım müddetçe ömrümü uzat. Kötülüklerden alıkoymak için de ruhumu al.
Allah'ım!
Senin rızan için Müslüman oldum.Sana inandım Sana güvenip itimat ettim.Sana yöneldim.Senin içinbaşkalarına düşman oldum.
Allah'ım!
Beni sapıtmadan izzetine sığınırım.Senden baska ilah yoktur.Sen ebedi hayat ile HAY'sın.Cinler ve insanlar ölürler.Ey kalpleri delaletten hidayete çeviren beniDin'inden ayırma.
Allah'ım!
Vücuduma sıhhat ve afiyet ver.Gözlerime sıhhat ve afiyet ver.Ve bunu benden sonrakilerde de devam ettir.Senden başka ilah yoktur.Sen Halim'sin,Kerim'sin. Arşın sahibi yüce Allah'ı tenzihederim.Alemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun.Rabb'im bana yardımcı ol.Düşmanlarıma yardımcı olma.Bana yardım et,düşmanlarıma etme.Düşmanlarımı şaşırt,beni şaşırtma.Bana hidayet et Hidayeti
kolaylaştır.Bana isyan edene karşı bana yardım et.
Rabb'im! Rabb'im!
Beni sana şükreden,Seni anan,Sen'den korkan,Sana itaat eden ve sana yönelen kullarından eyle.Tevbemi kabul et.Günahlarımı affet.Dua'larımı kabul et.İman ve İslam-i sabit kıl,kalbime hidayet et,dilime doğruyu konuştur,kalbimdeki kinleri söküp at.
Allah'ım!
Sen'den Rahmetine ve mağfiretine vesile olan amelleri,bütün günahlardan uzak olmayı,bol bol iyilik
yapmayı,Cehennem'den kurtulup,Cennet'e kavuşmayıisteriz.
Allah'ım!
Yaptığımız zulüm ve günahları,şaka,ciddi ve kasten işlediğimiz kusurları affet.Bunların hepsi bizde var.
Allah'ım!
Beni en güzel şekilde yarattın, Ahlakımı dagüzelleştir.
Allah'ım!
Bana iyi ameller yaptır,kötülüklerden vazgeçir,fakirleri ve düşkünleri sevdir,tövbelerimikabul et.
Allah'ım!
ihtiyarlığımda,ömrümün sonunda bana,bol bol rızıkihsan et.
Allah'ım!
Borç yükünden ve düşmanların hakimiyetinden sanasığınırız.
Allah'ım!
Verdiğin nimetlerin yok olmasından,lütfettiğin afiyetlerin aybolmasından,beklenmedik afetlerden ve
bütün gazaplarından sana sığınırım.
Allah'ım!
Alaca illetinden,delilikten,cüzzamdan ve tehlikeli hastalıklardan sana sığınırım.
Allah'ım!
Kötü günden,kötü geceden,kötü zamandan,kötü arkadaştan,mahalledeki kötü komşudan sana sığınırım. Sen'den başka ilah olmadığı,yedi kat göklerin sahibi ve yüce arşın sahibi olduğun için senden istiyorum.Senden başka ilah olmadığı,yedi kat göğün,yedi kat yerin sahibi ve yüce arşın sahibiolduğun için senden istiyorum.Sen her şeye kadirsin..
Allah'ım!
Kur'an dan okuduğumuz her bir cüz karşılığında bize mükafaat ve her bir HARF karşılığında Manevi bir tad ver.
Allah'ım!
Bize Kur'an da bulunan her bir;
ELIF harfi ile ULFET Ver.
BE harfi ile BEREKET ver.
TA harfi ile TEVBE ver.
SE harfi ile SEVAP ver.
CIM harfi ile CEMAL ver.
HA harfi ile HİKMET ver.
HI harfi ile HAYIR ver.
DAL harfi ile DELİL ver.
ZEL harfi ile ZEKA ver
incemeseleler.com /arşiv
.
Bela ve itaat ile alakalı ayeti kerimeler..
Kategori: Umumi Meseleler
Yüce Kitabımız Kur'an-ı Kerimdeki bela ve itaatle alakalı ayeti kerimeler. Birbirinden mühim hakikatler. Okuyalım dersimizi alalım.
+YUNUS
44- Şübhesiz Allahü Teâlâ insanlara hiç bir şeyle zulmetmez. (O zulümden münezzehdir.) Fakat insanlar (Allahü Teâlâ'nın gazabına sebeb olan günahları işlemekle)kendi nefislerine zulmederler.
49- (Rasûlüm, onlara) de ki: "Ben kendime dahî Allah'ın dilediğinden başka ne bir zarar, ne de bir fayda vermeye mâlik değilim. (Size, kıyâmetin veya gelecek azâbın vaktini nasıl haber verebilirim. Onu acele getirmek ve vaktini bildirmek benim elimde değil.) Her ümmet (in cezâsı sebebiyle yok edilmesi) için (takdir edilmiş) bir vakit vardır. Ecelleri geldiğinde ne bir saat geri kalırlar, ne de ileri giderler." (Ey müşrikler! Acele etmeyin. Vakti geldiğinde o azab sizi de yakalar.)
57- Ey İnsanlar! Size Rabbinizden bir nasîhat, kalblerdeki (fâsid îtikat ve şübhe hastalık)larına şifâ, mü'min-ler için hidâyet ve rahmet geldi.
104- (Habibim) de ki: "Ey insanlar! Eğer dinimden şübhe ediyorsanız, (bilin ki) ben Allah'ı bırakıp da sizin taptıklarınıza tapmam. Ancak sizin rûhunuzu alacak olan Allah'a kulluk ederim. Ben iman edenlerden olmakla emrolundum."
107- Eğer Allahü Teâlâ sana bir zarar dokundu-rursa, onu, yine O'ndan başka kaldıracak yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O'nun lütfunu geri çevirecek de yoktur. O, bu (lütfu)nu kullarından dilediğine verir. O, Gafûr’dür, Rahîm’dir.
NAHL
89. O gün her ümmete kendilerinden, üzerlerine birer şâhid göndereceğiz. (Ey Habibim!) Seni de onların üzerine şâhid olarak getirdik. Sana, her şeyi açıklayıcı, hidâyet, rahmet ve müslümanlara müjde olan kitabı (Kur'an’ı) indirdik.
KEHF
49- Kitab da (amel defteri önlerine) konulmuştur. (Açıp baktıklarında)günâhkârların, onun içinde (yazılı) olanlardan korktuklarını görürsün: "Vah bize! Bu kitâba ne olmuş? Küçük büyük hiç bir şey bırakmamış, hepsini saymış." derler. Onlar bütün yaptıklarını (o kitap içinde) hazır buldular. Rabbin hiç kimseye haksız muâmele de bulunmaz.
1. (Bu, Âlem-i Kudsî'den Cebrâil vâsıtasıyla size) indirdiğimiz ve (içindeki hükümlere uyulmasını) farz kıldığımız bir sûredir. Onda açık âyetler indirdik ki düşünüp nasîhat alasınız. (Dünya ve âhiret saadetine yol bulasınız.)
2. Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkekden her birine yüz değnek vurun. Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız Allah'ın dîni(ne uymak) husûsunda bunlara acımanız tutmasın. (Âleme teşhir için) mü'minlerden bir grup da bunların azabına (gördükleri cezâya) şâhid olsun.
3. Zinâ eden erkek, zinâ eden veya müşrik olan kadından başkasını nikâh etmez.(Çünkü imân ve iffet sâhibi olan temiz, sâliha kadınlar nefret edip ona tenezzül etmezler.)Zinâ eden kadını da zinâ eden veya müşrik olan bir erkekten başkası nikâh etmez. (İffet ve nâmusu olan erkekler de zinâ eden kadından nefret edip tenezzül etmez.) Böyle bir (nikah) mü'minlere haram kılındı.
4. (Müslüman âkil, bâliğ,) muhsenelere (iffetli ve hür kadınlara zinâ isnadıyla) iftirâ atan, sonra da dört şâhid getiremeyen (iddiâsını isbat edemeyen) kimseler(in her birerin)e seksen değnek vurun. Onların şâhidliğini de ebediyen kabul etmeyin! Onlar bizzat fâsıklardır.
24. O gün, dilleri, elleri ve ayakları yaptıkları şeylere aleyhlerinde şâhidlik edecekler (ve işledikleri cürümler meydana çıkacak, inkâr etme imkânı olmayacaktır.)
50. Bunların kalblerinde (küfür ve zulüm gibi) bir hastalık mı var? Yoksa(Peygamber’den) şübhe mi ediyorlar? Yoksa Allah ve Rasulünün kendilerine haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır; asıl zâlimler onlardır.
35. Allah, semâvât ve arzda olan nûrun sâhibidir. (Onları cismânî ve rûhânî nurlarla nurlandıran O’dur. Semâvât'ı parlak yıldızlarla ve Mukarrabîn melekleriyle, arzı da şerîat hüküleriyle ve Enbiyâ-i Mürselîn ve onların vârisleriyle nurlan-dırmıştır...)
(Mü'minin kalbinde) O'nun nûrunun misâli; kandil gibidir ki, onda bir kandil vardır. Kandil bir cam kap içindedir. Cam kap ise sanki, inci gibi parlayan bir yıldızdır. (Cam içindeki bu kandil) ne doğuya ne de batıya âit olmayan mübarek bir ağaçtan; zeytin ağacından tutuşturulup yakılır.
Onun yağı (öyle berraktır ki) neredeyse ateş dokunmasa bile ışık verir. (Öyle saf, öyle berrak, öyle güzeldir. Ateş dokunduğunda daha ziyâde ışık vereceği hakkında mübâlağadır.
İşte Allah'ın nûru) nûr üzerine nûrdur. (Burada ışık, camın güzelliği, yağın sâfiyeti nûrun parlaklığı birleşip mükemmel bir misal teşkil etmiş ve Allah'ın nûru buna teşbih edilmiştir.)
Allahü Teâlâ (kullarından) dilediğini nûruna kavuşturur. (Kitabına, Rasûlüne ve irşad salâhiyeti verdiği vâris-i rasûl olan mürşidlere tâbî olma devletine mazhar kılar.) Allah, insanlara (böyle) misaller verir. (Doğrudan doğruya anlayamayana hakîkatları hissî misallerle beyan edip anlatır da hidâyet yolunu gösterir.) Allahü Teâlâ, (mâ'kûlü, mahsûsu, zâhiri bâtını)herşeyi hakkıyla bilir.
51. Aralarında hükmetmesi için Allah ve Rasûlüne da'vet olunduklarında mü'minlerin sözü sâdece: “İşittik ve itâat ettik” demekten ibârettir. İşte felâha erenler bunlardır.
52. Kim Allah'a ve Rasûlüne itâat eder (farz ve sünnetleri yerine getirir) ve (işlediği günahlardan dolayı) Allah'dan korkar ve ona (sığınarak) korunursa, işte kurtuluşa erenler onlardır.
53. (Münâfıklar): Eğer kendilerine emredersen (cihad için yurtlarından) çıkacaklarına en ağır yeminleri ile yemin ettiler. (Onlara:)de ki: ("Boş yere) yemin etmeyin. (Tâatınız;) bilinen bir tâat.” (Veya: "Yemin etmeyin, (sizden istenen yalan yere yemin ile münâfıkca bir itâat değil,) mâruf vechile (İslâm'a uygun, hâlisâne bir) itâattır." Şübhesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdârdır.
54. (Habibim): "Allah'a itâat edin, peygambere itâat edin." de. Şâyet yüz çevirirseniz (itâat etmezseniz bilin ki) ona düşen, ancak üzerine yüklenen (tebliğ vazifesi)dir. Sizin üzerinize düşen (vazife) de yüklendiğiniz (itâat)tır. Eğer itâat ederseniz doğru yolu bulursunuz. Peygamberin vazîfesi ancak açık tebliğ (ve hükümleri bildirmek)tir.
55. Allah, sizden îman edip sâlih amel işleyenlere: "Yemin olsun ki, onlardan öncekileri (İsrailoğullarını zorbalardan sonra Mısır ve Şam'a) nasıl halef (sâhip) kıldı ise, onları da yeryüzünde (Arab veya Acem’den, müşrik olanların yerine) halef kılacağını ve onlar için râzı olduğu dinlerini (hakkıyla yaşayabilmeleri için) kuvvetlice yerleştireceğini ve elbette onları, korkularından sonra emniyete kavuşturacağını vaad buyurdu. Çünkü onlar hiç bir şeyi ortak koşmadan bana ibâdet edecekler. Kim bundan sonra küfre sapar(veya bu ni'mete nankörlük eder)se; işte onlar, fâsıklardır.
56. Namaz kılın, zekat verin ve peygambere itâat edin. Umulur ki rahmete erdirilir, (iki cihan saâdetine kavuşur)sunuz...
57. (Yâ Muhammed!) Sakın (bizi) kâfirlerin yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanma. Onların varacakları yer ateştir. O ne kötü dönüş yeridir!
*
RUM
14. Kıyâmet koptuğu gün, (evet) o gün (mü'minlerle kâfirler birbirlerinden)ayrılacaklar.
15. İman edip sâlih amel işleyenler; onlar bir bahçe içinde neşelenirler.
16. İnkâr edip, âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlar: işte onlar azaba hazır halde tutulurlar. (Hiç bir sûrette kaçıp kurtulma ümit ve imkânına sâhip değildirler...)
*
SECDE
2. Bu kitab âlemlerin Rabbi (olan Allahü Teâlâ tarafından) indirilmiştir. Bunda aslâ şübhe yoktur.
3.Yoksa: (Kureyş kâfirleri) "Onu (Muhammed) kendi-liğinden uydurdu" mu diyorlar. Hayır! O (kitap) hak ve Rabbin tarafındandır. (Biz onu) senden evvel kendilerine nezîr(peygamber) gelmeyen bir kavmi korkutman için (indirdik.) Umulur ki, onlar hidâyeti kabul eder (ve nura kavuşur)lar.
12. (Ey Rasûlüm!) Günahkârları, Rableri huzûrunda (utançlarından) başlarını eğip: "Rabbimiz (işin hakîkatını ve vaad ettiğin azabı) gördük ve (inkar ettiğimiz peygamberlerin doğru söylediğini) işittik (anladık). Bizi (dünyaya) geri gönder de iyi işler yapalım. Muhakkak (şimdi) biz (senden başka ibâdete lâyık varlık olmadığına ve yine senden başka Rab bulunmadığına) yakînen inandık" dediklerini bir görsen!..
21. Muhakkak biz onlara (âhiretteki) büyük azabdan önce, yakın azab'dan da tattıracağız. Belki (küfür ve mâsiyetten tevbe edip, îman'a) dönerler.
38. (Onlar, kıyâmet gününden korkup namaz ve zekat gibi sâlih amel işledikleri için)Allah, kendilerini işledikleri amellerin en güzeli ile mükâfâtlandıracak ve lütfundan, onlara daha fazla verecektir. (Bire ondan yediyüze ve hatırlara sığmayan büyüklükte ikram ve ihsanlar edecektir.) Allahü Teâlâ dilediğini hesabsız rızıklandırır.
39. Kâfirlere gelince; Onların amelleri çöldeki serap gibidir; susayan kimse onu su zanneder. Yanına vardığında, orada bir şey bulamaz. (Harâretini giderecek suyu bulamadığı gibi su zannettiği parıltı da kalmaz. Emek verdiği isteklerinin boş olduğunu görür)ve yanında Allah'ı bulur. (Korkmak istemediği Allah'ın kahr ü gazabının yüreğine indiğini hisseder.) O da hisabını görüverir. Allahü Teâlâ’nın hesabı seridir.
43. Görmedin mi? Muhakkak Allah, bulutları (bölük bölük) sevkeder. Sonra aralarını birleştirip (üst üste) yığar, (tek bulut haline getirir) de yağmurun, onun aralarından çıktığını görürsün. Semâdan; ondaki dolu dağlarından (dolu) indirir de onunla dilediğine musîbet verir; (bağ, bahçe ve mahsüllerini harap eder.) dilediğinden de onu uzak eder (sâhiblerini âfâttan korur.) Onun şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri(n nurunu) alıverecektir.
44. Allah gece ile gündüzü çeviriyor. (Biri gidip diğeri geliyor, birini uzatıyor, diğerini kısaltıyor, onlarda karanlık, aydınlık, soğuk, sıcak gibi değişmeler yaratıyor.)Şübhesiz bunlarda basîret sâhipleri (kalb gözleri açık insanlar) için elbette ibret vardır.
45. Allah hareket eden her canlıyı sudan yarattı. Onlardan kimi karnı üstünde(sürünerek) yürür. Kimi iki ayağı üzerinde yürür. Kimi de dört (ayağı) üstünde yürür. Allahü Teâlâ, (sûret, vücûd ve hey'etten) dilediğini halk eder. Şübhesiz Allahü Teâlâ her şeye kaadirdir.
54. (Habibim): "Allah'a itâat edin, peygambere itâat edin." de. Şâyet yüz çevirirseniz (itâat etmezseniz bilin ki) ona düşen, ancak üzerine yüklenen (tebliğ vazifesi)dir. Sizin üzerinize düşen (vazife) de yüklendiğiniz (itâat)tır. Eğer itâat ederseniz doğru yolu bulursunuz. Peygamberin vazîfesi ancak açık tebliğ (ve hükümleri bildirmek)tir.
*
TAHRİM
7. Ey Kâfirler! Bu gün (boş yere) özür dilemeyin. Çünkü siz ancak yaptıklarınızın karşılığını göreceksiniz.
*
ARAF
172. (Ey Rasûlüm,) o vakti de hatırlat ki: Rabbin (Teâlâ ve tekaddes Hazretleri)Âdemoğullarının bellerin-den zürriyetlerini alıp onları kendilerine şâhid tutarak; "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (buyurmuştu). Onlar da "Evet (Rabbimizsin,) şâhid olduk" demişlerdi. (İşte bu ahid), kıyâmet günü "Biz bundan habersizdik" dememeniz içindir.
*
FURKAN
37. Nuh kavmini de peygamberlerini yalanladıkları vakit suya gark ettik ve onları insanlara ibret kıldık. Biz zâlimlere elem veren azab hazırladık.
38. Âd ve Semûd'u da.. Res Eshâbı ve bunlar arasında geçen bir çok nesilleri de(ısyanları sebebiyle helâk ettik.)
39. Biz onların hepsine (nasîhat olsun diye) misaller verdik. (Fakat peygamberleri yalanladıkları için) hepsini helâk ettik de ettik.
*
NEML
1. jÀ´0 Bunlar Kur'an'ın ve apaçık kitabın âyetleridir.
2. Mü'minlere hidâyet ve müjdedir.
3. O (mü’min)ler ki; namazı (âdab ve erkânı ile) kılar, zekatı verirler. Ve onlar âhirete yakînen inanırlar.
4. Biz, âhirete inanmayanlara (kötü) amellerini hoş gösterdik; onların kalbleri kör olmuştur, (ilersini göremezler.)
5. Onlar öyle kimselerdir ki, kötü azab kendilerine âitdir; (amelleriyle onu hak ettiler.) Onlar, âhirette de ziyâde hüsrâna (büyük belâya) uğrayacaklardır.
6. (Ey Muhammed A.S.!) Muhakkak sen, (sana vahyolunan) Kur'an'ı elbette, Hakîm ve Alîm (olan Rabbin Teâlâ')nın katından almaktasın.
*
KASAS
2. Bu (sûre, helâl ve haramı) açıkca beyan eden kitab (Kur'an-ı Kerim)’in âyetleridir.
3. Biz Mûsâ ve Firavn'ın haberinden bir kısmını inanan bir kavm(in faydalanması)için sana doğru olarak (Cebrâil vasıtasıyla) beyan edeceğiz.
4. Şübhesiz Fir'avn o yerde (Mısır'da) zorbalığa kalktı (zulme başladı) ve oranın halkını fırkalara ayır(ıp her birini bir başka işde kullan)dı. Onlardan bir zümreyi zayıf düşürmek istiyor, bunların oğullarını boğazlıyor, kadınlarını hayatta bırakıyordu. Muhakkak ki o, müfsitlerdendi. (İstekle-rine ulaşmak için yeryüzünü fesâda vermekten çekinmezdi.)
*
ANKEBUT
41.Allah'dan başka dost edinenlerin misali, örümceğin misali gibidir. (O, kendine)bir ev edinmiş (üzerinde yürüyüp sinek avlayacak kadar bir ağ germiş)tir. Fakat,) muhakkak ki evlerin en çürüğü örümcek evidir. (Hafif bir rüzgarla târumâr olur.) Keşke bilmiş olsalardı!..
*
LOKMAN
2-3. Bunlar hikmetli kitab (Kur'an-ı Kerim)'in âyetleridir ki ihsan sâhipleri için hidâyet ve rahmettir.
*
AHZAB
64-65. Şübhesiz Allah kâfirlere lânet etmiş ve onlar için ebedî kalacakları çılgın ateş hazırlamıştır. Onlar ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazlar.
66. Yüzleri ateşte (bir tarafdan diğer tarafa) çevrildiği gün "Yazıklar olsun bize! Keşke Allah'a itâat etseydik, peygamberlere itâat etseydik" diyecekler.
67-68. (Onlara tâbî olanlar da o gün) "Ey Rabbimiz muhakkak biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk. Onlar da bizi (doğru) yoldan (dinden, imandan) saptırdılar(da kendimiz gibi insanlardan medet umar hâle getirdiler.) Rabbimiz! Onlara iki kat azab ver ve onları büyük la'net ile la'netle.." diyecekler.
*
RAAD
11. Onun (insanın) önünden ve arkasından kendisini tâkib eden (melek)ler vardır. Allah'ın emri ile onu gözetir (tâkip eder, işlerini ve sözlerini zabteder)ler. Muhakkak ki Allah, bir kavm(e verdiği, bolluk ve âfiyet gibi ni'metlerin)i, onlar, nefislerindeki (güzel huy ve hareketleri)ni bozmadıkça, değiştirmez, (nimetlerini üzerlerinde devam ettirir. Onlar hallerini değiştirince, Allahü Teâlâ da nimetlerini çeker, bereketsiz mihnetli bir hayat başlar.) Bir kavme de Allah kötülük (cezâ vermek) murâd etti mi, onu geri çevirmek mümkün olmaz. Onların, Allah'dan başka velileri (koruyacak kimseleri) de yoktur.
*
İBRAHİM
1. hÁ³7³! Bir kitab ki, onu sana, insanları, Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, Azîz ve Hamîd (olan Allah)’ın yoluna çıkarman için indirdik.
2. O Allah ki: Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onun (mülkü) dür. Şiddetli âzabdan dolayı vay kâfirler(in hâlin)e...
3. Onlar ki, dünya hayatını âhiret üzerine (tercih edip) severler, (“Bugün yaşayalım da yarın ne olursa olsun” derler) Ve (İnsanları) Allahü Teâlâ'nın yolundan çevirmeye çalışırlar, onda eğrilik ararlar. İşte bunlar (hidâyetten ve haktan) uzak bir sapıklık içindeler.
4. Biz her gönderdiğimiz peygamberi, ancak kavminin lisanıyla gönderdik ki, onlara, (emir ve yasaklarımızı açıkca) anlatsın. Allah dilediğini (amelleri sebebiyle) saptırır, dilediğini de doğru yola ulaştırır. O, her şeyden üstün, (yarattıklarıyla kıyaslanamaz bizâtihî yüce ve) yaptıklarında hikmet sâhibidir.
5. Yemin olsun biz Mûsâ'yı: Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkarsın ve onlara Allah'ın günlerini hatırlatsın diye mu'cizelerimizle gönderdik. Şübhesiz bunda çok sabreden, çok şükredenler için alâmetler vardır.
*
FUSSİLET
19. O gün Allah'ın düşmanları (olan müşrik ve münâfıkların evveli, âhiri) hepsi beraber ateşe sevkedilmek üzere (bir araya) toplanır.
20. Nihâyet oraya (ateşe) geldiklerinde, kulakları, gözleri ve derileri, yaptıkları şey hakkında aleyhlerinde şahidlik eder.
21. Onlar derilerine (teaccüble ve azarlayarak): "Niçin aleyhimize şâhidlik edersiniz. (Halbuki biz sizi kurtarmak istiyoruz)" derler.
(Derileri de: "Bu elimizde değil), bizi, her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. Sizi ilk önce yaratan da O... Ve O'na döndürülüyorsunuz" derler.
22. Siz (günah işlerken halka rezil olmak korkusuyla onu gizliyordunuz da)kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin (huzûr-u ilâhî'de) aleyhinize şâhidlik edeceğinden çekinmezdiniz. Ve Allahü Teâlâ yaptıklarınızın çoğunu bilmez sanırdınız.
23. İşte Rabbiniz hakkındaki (bu yanlış) zannınız sizi helâk etti de hüsrâna uğrayanlardan oldunuz.
24. Eğer dayanabilirlerse, işte ateş onların yeridir. (Fakat insanların kendi iradeleriyle işledikleri hıyânet, cinâyet, küfür ve isyan karşılığında kazandıkları cehennem ateşi, şiddet ve dehşet îtibârıyla dayanılır şey değildir.) Eğer (felâketi görünce, tekrar dünyaya dönüp Allah’ı) râzı etmek isterlerse, memnun edilecek değillerdir. (Dünyaya dönüş yolları kapalıdır.)
27. Elbette Biz, (Kur'an’la istihza eden) kafirlere (bitmeyen ve hafiflemeyen)şiddetli azabı tattıracağız ve yaptıklarının en kötüsü ile cezalandıracağız.
28. İşte o (şiddetli azab), Allah düşmanlarının cezâsı olan ateştir. Âyetlerimizi bilerek inkâr etmelerine cezâ olarak onlara, orada ebedî kalacakları yurd (cehennem) vardır.
29. Kâfirler (cehennem azâbını tadınca) derler ki: “Ey Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları, bize göster; onları ayaklarımızın altına alalım da(cehennemin) en alt (tabaka)sında kalanlardan olsunlar, (azabın en şiddetlisini tatsınlar.)”
30. Şübhesiz ki: "Rabbimiz Allah'dır" deyip sonra dosdoğru olanlar üzerine melekler iner de onlara: "Kork-mayın, üzülmeyin; vaad olunduğunuz cennetle sevinin"(diye müjdelerler.)
*
ŞURA
20 Kim (sevap işleyerek) âhiret kazancı (ve cennet nimetleri) isterse, onun(hasenâtını katlayıp) kazancını artırırız. Kim de (ameliyle) dünya kazancı (dünya nimetleri)isterse, ona da bundan (bir miktar) veririz. Fakat âhirette onun (Bu ameline karşılık cehennemden başka) hiç nasibi yoktur.
21. Yoksa onların, dinden Allahü Teâlâ’nın izin vermediği şeyleri kendilerine meşrû kılacak (putlardan ve şeytanlardan) ortakları mı var? Eğer (azabın belli bir vakte kadar gecikmesine dâir) ezelî hüküm olmasaydı, elbette aralarında hemen hüküm verilir(acele cezâlanırlar)dı. (Fakat cezâsız da kalmayacaklar.) Muhakkak zalimlere elem veren azab vardır.
22. Sen ( Allahü Teâlâ’nın izin vermediği şeyleri meşrû kılmaya çalışan) zâlimleri -(dünyada) kazandıkları (günah-lar) yüzünden- korkup titrediklerini görürsün. O(korktukları şey elbette) başlarına gelecektir. İman edip salih amel işleyenlerse, Cennet bahçelerinde olacaklar. (Korkarak titreyenlerin hali nerede, cennet bahçelerinde her arzûlarına ve ilâhî rızaya eren insanların hâli nerede...) Onlar için Rableri katında her istedikleri hazırdır. İşte (miktarı tâyin olunmayan ve bitip tükenmeyen) büyük lütuf budur.(Buna nisbetle bütün dünya ve içindekiler pek küçük ve hakirdir.)
24. Yoksa onlar (senin için, "Muhammed) Allahü Teâlâ'ya karşı yalan uydurdu" mu diyorlar. Allahü Teâlâ dilerse senin kalbini de mühürler. (Vahyini keser ve Kur'an'ı kalbinden silip unutturur. Fakat sen Allahü Teâlâ'ya iftira etmiş değilsin. Onların sözlerine üzülme, Allahü Teâlâ'nın lütfuna şükret.) Allahü Teâlâ bâtılı (mesnetsiz, tutarsız ve asılsız şeyliri tamâmen) imha eder, kelimeleriyle (Kur'an ile, veya delillerle izah edip) hakkı sâbit kılar. Muhakkak O, kalblerde olanları hakkıyla bilir.
*
ZUHRUF
36. Kim (nefsinin arzûlarına uyar da) Rahmân'ın zikrinden gaflet edip yüz çevirirse, Biz ona bir şeytan musallat ederiz de o, ona arkadaş olur, (kendisinden ayrılmaz; devamlı vesvese verip saptırır. Bu zâlim ne kötü arkadaştır!)
37. Ve o (şeytan)lar onları (doğru) yoldan çıkarır. Onlar ise kendilerini doğru yolda sanırlar, (küfür ve melanete devam ederler.)
.
Nazar değmesi ve korunma çaresi
Kategori: Umumi Meseleler
Sağlığı bozan sebepler bulunduğu gibi, vücûdu hasta eden ruh ve beden alâkasını bozan mânevî sebepler de var. Tıbbî âletlerle bilinmeyen bir sebeple insan hastalanır, ruh ve beden acı çeker. Maddî sebebi anlaşılmayan hastalıklardan biri de “Nazar değmesi”dir.
Düşmanlık, hased ve kıskançlıkla bakmak, rûhun penceresi bulunan gözden fırlayan düşmanca bakışlar, karşıdaki varlığa saplanır. Elektrik şeraresi gibi çarpıcı bir tesir meydana getirir.
Bazı nazar değmeler cereyan çarpmış gibi hasta eder. Ölüme sebep olanlar da var. Ok gibi saplanan bu bakışa “İsâbet-i ayn” göz değmesi, kısaca nazar denir. Nazar insanlarla birlikte ekilmiş ve dikilmiş şeyler üzerinde de tahribât yapar. Nazar haktır. Dağı bile ufalayıp hakir eder.
H.Ş.: “Nazar insanı kabre; deveyi kıdre koyar.” (Feyzül kadir C. 4 S. 397)
Kötü kimsenin kıskançlık ve kinle bozulmuş rûhla bir şeye bakması karşıdaki varlığa zararlı olur. Hadîs-i şerifte: “Baykuş’ta (uğursuzluk diye ) bir şey yoktur. Fakat nazar değmesi haktır” buyuruluyor. Gözü keskin kimseleri kiralayarak düşmanından intikam alanlar bile olurdu. Mekke müşrikleri gözü dokunaklı bir adamla anlaşma yapmış, Resûlüllah (S.A.V.)’i nazara uğratmasını istemişlerdi.
Kin ve kıskançlıkla bakıp güçlü deveyi çökerten bu adam Peygamberimizin geçtiği bir sırada ona küfür, öfke ve hasedle nazar etmişti. Allahü Teâlâ Resûlünü korumuş ve şu âyet-i kerîme nâzil olmuştur:
“Hakikat o kâfirler zikri işittikleri zaman az kaldı seni gözleriyle yıkacaklardı. Hâlâ da (kin ve hasedlerinden) o, mutlaka bir mecnundur, diyorlar” (S. Kalem 51)
İnsan bir canlıya zarar vermemek için “Mâşallah lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” demeli; kendisine nazar değmemesi için de Kalem Sûresi 51’inci âyetini okumalıdır.
Hz. Esmâ “Ey Allah’ın Resûlü! Câfer’in çocuklarına çabuk nazar değmekte. Onlara okuyabilir miyim?” diye sordu. Resûl-i Ekrem: “Evet, (okuyabilirsin). Şâyet kaderin önüne geçen (kaderi değiştiren) bir şey bulunmuş olsaydı göz (değmesi) olurdu” buyurdu.
Resûlüllah Efendimiz torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e nazar isâbet etmesin diye “Üîzükümâ bikelimâtillâhittâmeh.. min külli şeytânın ve hâmmeh... ve min külli aynin lâmmeh...” duâsını okur ve İbrâhim A.S., oğulları İshak ve İsmâil’i bu duâ ile Allah’a sığınmalarını emrederdi” buyururdu. (Tuhfetül Ahvezî C. 6 S. 220-21)
Hz. Âişe Vâlidemiz “Resûlüllah (S.A.V.) göz dokunmasından dolayı nefes etmemi bana emretti” demiştir. (Buhârî)
İnsana kendi nazarı da dokunur. Aynaya bakınca kendini beğenen, “Yâ Allah! Beni güzel yarattığın gibi, huyumu da güzel yap” diye duâ etmeli. Süleyman bin Abd’ül Melik aynaya baktı ve görünüşü hoşuna gidince “Ben de genç bir hükümdarım”, dedi ve kendi nazarıyla hastalanıp bir ay geçmeden vefat etti.
Hadîs-i şerifte: “Göz değmesinden Allah’a sığının. Çünkü nazar değmesi haktır”. “Biriniz kendi nefsinden, malından ve (din) kardeşinden hoşuna giden bir şey görürse ona bereketle duâ etsin. (Allâhümme bârik fîhi desin.) Zîrâ nazar haktır.” Şeytan ve ona uyanların hasedi, nazarı değer. Âyet’ül- kürsî, Muavvezetiyn sûrelerini okuyarak ve “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” diyerek korunmalıdır.
Sehl R.A., yıkanırken yanından Âmir R.A. geçmişti. “Bu günkü gibi (güzel bir vücût) görmedim” dedi. Sehl bayılıp düştü. Resûlüllah’a getirdiler.Resûl-i Ekrem ona: “Biriniz ne sebepten (din) kardeşeni öldürüyor? Biriniz kardeşinden hoşa giden bir şey gördüğünde, ona bereketle duâ etsin (mâşâallah, bârekellah)” desin” buyurdu.
incemeseleler.com / Arşiv
.
Hiç kimsenin bilmediği evliyaullah kimlerdir?
Kategori: Umumi Meseleler
Zamanın birinde bir zat kabenin yanında gerekli evradu ezkarı yapmış olmalı ki, ayağının tekini hafiften kabe istikametine uzatarak dinleniyormuş.
Bu manzarayı gören Hızır a.s. o zatın tepesine dikilerek onu uyarmak ister. O zatda şöyle bir kafasını kaldırır ve derki:
Bak benim peşimi bırak, senin Hızır olduğunu söylersem şimdi bütün ahaliyi başına üşüştürürüm.
Hızır a.s. hiç bir şey demeden oradan hızlıca ayrılır ve bir yerde durarak Hz. Allah'a durumu anlatır.
-Ey Allah'ım sen bana tüm evliyaların listesini vermiştin. Bu zat o listede olmadığı halde benim Hızır olduğumu nerden bildi?
deyince, Hz.Allah şöyle buyurur.
Ey kulum, sendeki Evliyaullahın listesi, beni seven evliyaullahın listesidir.
Bunun haricinde, birde benim sevdiğim evliyaullah vardır ki onun listesi bende saklıdır. Benden başka kimse bilemez.
Hızır a.s. durumu anlar ve yoluna devam eder...
sadakat forum
.
Kitaplardan süzülen bilgiler
Kategori: Umumi Meseleler
Kırk kitaptan kırk defa süzülmüş hakikatler. Tekrar tekrar dikkatle okuyan, çok şey kazanır…]
1- İnsan, gelen kötülüğü kalp gözüyle görse, gücenmez. Zira kötülük, yapana gücenmek, tevhid inancına zıd… Ariflere göre şirktir .[Yaratan yalnız Cenab-ı Hak'tır.] (M. İ. R. C-3 M-15--Muhiddin-i Arabî ks )
2- İnsanları ayıplamak kaderi görmemek, inkar ve cahilliktir. (Süfyan-ı Sevrl K.S.)[Kadere râzı ol, hâdiseyi Hak’tan bil!...]
3- Hazret-i Sıddık'ın sinesindeki sır: Vasıta ve sebeplere itibar etmeyip bütün hallerde Allah ile olmasındandır. (Aliyyül Havas K.S). (Hâdiseleri sebepten değil, Mevlâdan bilir)
4- İki iyi hal, çok da olsa kötülükten korur:
a) Cenab-ı Hakk'ın kazâ ve kaderine razı olmak, [Hiçbir şeyi sebepten bilmemek; hepsi ilâhî hükümdür demek]
b) Allah'ın kullarına iyilik etmek. [şefkatli olmak] (İmam-ı Şazili ks)
5- Kulluk davasında olup da hâlâ istekleri bulunan kimse yalancıdır. (Ebû Abdullah ibn-i Cela K.S.) ["Her iş Hakk'ın hükmüdür" de; İlâhî irâdeye teslim ol!]
6- Hakiki kul, Mevlâ'dan gayri her şeyden ümidini kesendir (Osman Kureşi ks ) [Hep O'ndan bekle!...]
7- Kulluk, doğru çalışmak, kendi arzûlarını silmek, murad-ı ilahide daim olmak ve her şeyi O'ndan bilmektir. (Ebu Abdullah ks) [Çeşitli yorumlara yol yok]
8- İyi huy, halkın cefâsından üzüntü duymamaktır. Bu da bütün işler Hakk'ın emri olduğunu bilip anlayınca başlar. [Haktan gelen her şey hoştur]
9- İşlerin ilahi hükümle olduğunu bildiği halde istediği olmayınca üzülene hayret ederim. (Hz.Osman RA) [Benim isteğim olaydı diye düşünmek yasak…] , .. , , _
10- Şikâyet ve gönül darlığı marifet azlığındandır (Nefahât S. 288) [Hakkıyla hakka tevekkül kıl, huzur bul!]
11- Eyyüp A.S. mânâda: "Ey Bâyezid, kişi neye güvenirse, o Allah'a perde olur. İnsan Allah'ın fadlından başkasına güvenmesin; ben Rabb'ime hiçlikle vardım." demiştir. [Sebeplere güvenme: onlar da senin gibi mahluk ve fânîdir.]
12- Hayır ve şerden meydana gelen bütün hadiseleri Hak Teala'dan bilip O'nun takdiri. hükmü ve iradesinin zuhuru olduğunu tasavvur ediniz (M.İ.M. C.3 M. 83)
13- A.C.: İyilikler Allah'ın lütfü, kötülükler nefsin suçundandır. (S. Nisa 79) İslâm îtikadının özü burada… (Ebulfâruk ks ) [Çünkü nefis: kalpde tasdik, lisanda ikrar varken de küfür ve inkarda israr eder.] (M.İ.M.C.1 M. 64)
14- Mihnet ve elemlerden kula ne gelirse, cümlesi takdir-i ilahi ve ezeli irade ve hükümdendir. (M.İ.M. C.3 M. 87) [Bunu bilen kul kederden kurtulur]
15- Hak Teala'dan her ne gelirse rağbet edilir ve sevimlidir. Gönül hoşluğu ile katlanıp razı olmak lazımdır. Kulluğun yolu işte budur. (M.İ.M. C.3 M. 132)
16- Musibet (sıkıntılar) ve ayrılık, gurbet acıları, Mevla Celle Şanühü'nun irade ve takdiriyledir. Razı olup teslim olmaktan gayri çare ve ilaç yoktur. (M.İ.M. C.3 M. 154) [İnsana bu kelam kafi değil mi?]
17- Hak Teâlâ'ya hakkıyla inanmış olan kimse her şeyden emin olur, Çünkü onun himâyesi altında bulunur.
18- Yakîn: Gelen hadiselerden Rabbini suçlamamandır. (Süfyan-ı Sevrî K.S.) [İyilikler Mevlâ'dan, sıkıntılar nefsindendir. Bunu bil!]
19- Hakkındaki takdir-i ilahi seni bulur, kaderi unutup da gam çekme! (Hz. Ali RA)[Bir mü'min şunu bilse yeter; Her hal ve hâdiseye "Rabbimin hükmüdür" der, kurtulur...]
20- Mü'min kişi kaderin acısına ve tatlısına katlanır. Zira insana gelen şey: tedbiri ve sakınmayı terkinden veya eksik yapmasından değil; kaderin hükmüdür (Birgivî Vasiyetnâmesi) [Huzur dolu bir hüküm]
21- H.Ş.: "Lâ ilahe illallah kelimesiyle îmanınızı tazeleyiniz." Lâ kelimesiyle kendi nefsinizin isteklerini (maksat ve muratları) defediniz. Zira kişinin kendi muradını istemesi, kendi ilahlığını iddia etmektir. Gönülde hiçbir murat için yer kalmadığı gibi, hayal kısmında da hevâ ve heves kalmasın. Kişi kendi muradını istemesi, Mevla'nın muradını reddetmek ve kendi sahibine karşı gelmektir. Bunun manâsı ise Mevla'sını bırakıp, kendisi mevlâlık iddia etmektir. Bu işin kötülüğünü iyi bilmeli ve ulühiyet davasını kökten silmelidir.
Tevhid okurken (Lâ) ile her şeyin tamamını silip, sinede hiçbir maksut ve murad kalmasın. Hatta ehemmiyetle düşündüğünüz, benim (hapisten) kurtulmam dahi maksudunuz olmayıp, Hak Teâlâ'nın takdirine, fiiline ve irâdesine râzı olunuz. (M.İ.R. C.3 M.2) [Gönül dirilten sözler, "keşke öyle olmasaydı, şöyle olsaydı" diye düşünmeye yol yok…]
22- Kişi gönül sahasında Allah'tan gayri her şeyi siler ve hiçbir isteği kalmaz. İnsan eşya (mevcut) ile olan alâka ve muhabbeti kesmeden rıza-i ilahiye ulaşamaz. Aslında bizler; dönen pervanenin havada çizdiği hayali görüntü gibiyiz. Kişi Kelime-i Tevhid'in tekrarıyla o hayali siler de yanlış düşünmekten, cehaletten kurtulur ve Mevla'dan başka var olan bir şey görmez olur. (M.İ.M. C. 3 M-7) [Haddini bil, Hakkı bul...]
23- Lâ ilahe illallahü'l-Meliküll-Cebbar'daki "Cebbar" ism-i Şerifinin esrarı: "Allahü Teâlâ, hidayete istidadı olanları bazen zorla hizaya getirir" demektir.
24- Cenâb-ı Hak "Hakîm" İsm-i Şerifinin hikmeti olarak: çeşitli âfat ve belalarla kullarını itaate çağırır. Allahü Teâlâ kaabiliyetini kaybetmeyen kulları itaat etsinler diye bir takım âfat ve belâlarla uyarır ve işledikleri bazı günâhların acısını bu dünyada kendilerine tattırır. (Ebulfâruk K..S,) [itaat kurtuluştur.]
25- H.Ş.: Kulun günâhları çoğalınca onu karşılayacak ameli yoksa günâhlarına kefâret olsun için Allah onu mahzun edecek bir belâya uğratır. (Muhtâru'l-Ehâdis)
26- Güzel söylemiş:
Hak kulundan intikamın yine kul ile alır
Bilmeyen İlm-i Ledünü onu kul yaptı sanır.
Açıklama: Hak Teala kulundan intikamını yine kul vasıtasıyla alır, manevi ilmi olmayan onu kul etti sanır.
27- Ne kahr-ı dest-i adadan, ne lütfu aşinadan bil,
Umurun Hakk'a havale et, Cenab-ı Kibriya'dan bil!
Açıklama: Ne gelen sıkıntıyı düşmandan, ne de lütfü dosttan bil! İşleri Allah'a havâle et, hepsini Hak Teala'dan bil! (Hikmetli sözler.)
28- H.Ş.: Haklı olduğu halde münakaşadan vazgeçmedikçe kişinin imanı tam olmaz.(Bezzar Buhari Kitabü'l Fiten) [Peygamber tavsiyesi; uyan kazanır, bütün sıkıntılara sebep olan kavga yasak...]
29- H.Ş.: Haksız olduğunu anlayıp, mücadeleden vazgeçen kimseye AIlahü Teala cennetin kenarında bir ev bina eder. Kim de haklı olduğu halde mücadeleyi terk ederse, AIlahü Teala ona cennetin en iyi yerinde bir bina inşa eder. (Tirmizı) [İradesine sahip olan; neler kazanır…]
30- Haklı da olsa kişi kavga ve münakaşayı terk etmedikçe kamil değildir. (Mühim Bilgiler S. 23) [Olgun insan çok şey kazanır]
31- Din selâmeti istiyorsan, husûmet ve devlet zoruyla alınacak haktan vazgeç!(Süleyman bin Uyeyne K.S.) [Ölümden sonra o yine senindir..]
32- İnsanlar uzun zaman din ile yaşayacak, din gidecek, hayaya sarılacak, onunla yaşayacak, o da yok olacak, onları itibar ve istek yaşatacak. Bir müddet sonra o da gidecek.. Hasılı: Her gelen zaman, birbirinden zor olacak. (Şâbî Rh..A.) [İnsanoğlu ne günlere kalmıştır...]
33- Allah dostları bir sözün hakîkatini görmeden söylemezler. (Ebulfâruk K..S.)
34- H.Ş.: Dünyalıktan yücelttiği bir şeyi alçaltmak, AIlahu Teala üzerine kat-î bir haktır. (Ramuz 385/2) [Fazla sivrilmeyi sevmek ve sevinmek lâzım gelmiyor]
İmtihan dünyasındayız; kazanan cennete, kaybeden cehenneme gider. Bu îtibarla: en büyük kazanç imtihan kazanmak için yardımlaşmaktır. Hakkın rızâsı da burada…(Büyüklerden)
[Bunlar: Kırk kitaptan kırk defa süzülmüş hakikatlerdir. Tekrar tekrar dikkatle okuyan, çok şey kazanır…]
İncemeseleler.com / Arşiv
.
Peygamberimizden Taziye örneği
Kategori: Umumi Meseleler
Rasûlüllah S.A.V. Efendimizin Muaz Bin Cebel Hz.lerine, oğlunun vefâtı üzerine gönderdiği tâziye mektubu.
“Ey Muaz! Allahü Teâlâ sana selâmet versin. Muhakkak bilmeliyiz ki, kendi varlığımız, mallarımız, servetimiz, kadınlarımız ve çocuklarımız, Allahü Teâlâ’nın sayısız nimetlerinden ve ihsanlarındandır. Bu nimetleri bize sonsuz olarak kullanmak için değil, emânet olarak, vakti gelince almak üzere vermiştir. Bunlardan belli bir zaman faydalanırız. Vakti gelince hepsini geri alacaktır. Allahü Teâlâ, nimetlerini ihsan edip sevindirdiğinde şükretmemizi, vakti gelip geri aldığında da sabretmemizi emretmiştir. Senin oğlun, Allahü Teâlâ’nın sana ihsan ettiği sevgili ve faydalı nimetlerdendi. Geri almak kaydıyla sana emânet vermişti. Seni onunla faydalandırdı ve herkesi imrendirecek şekilde sevindirdi. Şimdi geri alırken de sana çok mükâfât ve iyilikler verecek ve merhametiyle doğru yolda yükselmeni ihsan edecektir. Bu ihsana kavuşman için sabretmeli ve O’nun hükmünü hoş görmelisin. Gücenir, darılır, bağırır-çağırırsan sevabdan mahrum kalır, pişman olursun.
İyi bil ki, sızlanıp sabırsızlanmak belâyı geri çevirmez, üzüntüyü dağıtmaz. Kaderde olan başa gelecektir. Olan işe sabretmek ve darılmamak lâzımdır.
Allahü Teâlâ hepimize selâmet versin.” (Şir’atül-İslâm)
H.K.: “Ben, kullarımdan birine; bedeninde, malında veya evlâ-dında bir musîbet verdiğimde onu güzel sabırla karşılarsa, kıyâmet günü o kişi için mîzan kurmaktan, hesap sormaktan hayâ ederim. (Onu rahmetimle cennete koyarım)” (İhyâ C.4 S.136)
H.Ş. Belâ îmanlı erkek ve kadının bedeninde, malında, evlâdında, üzerinde hiç günah kalmadan Allah’a kavuşuncaya kadar devam eder. (Râmuz 427/4) (Tesbih Namazı, tevbe ve istiğfarla yalvarıp belâdan kurtulmalı...)
Bir kadın Rasûlüllah Efendimiz’e:
“-Yâ Rasûlallah! Üç çocuğum vefat etti. Duâ et de cennete gireyim” dedi.
Rasûl-ü Ekrem (S.A.V.) :
“-Sen zâten cennette yerini hazırlamışsın” buyurdu. - 2 -
İncemeseleler.com / Arşiv
.
Tüm ayrıntıları ile evlat terbiyesi
Kategori: Umumi Meseleler
Evlatları terbiye etmede en güzel ahlak Yüce Dinimizin prensiplerine riayet etmekle mümkündür. İşte çocuk yetiştirmede terbiye prensipleri..
EVLAT TERBİYESİ
Aile içerisisnde ebeveynlerin birbirlerine, ebeveynlerin çocuklarına ve çocukların da ebeveynlerine karşı vazifeleri vardır. Sohbetimizde ise ebveynin çocukları üzerindeki vazifelerinden evlat terbiyesi üzerinde durulacaktır.
Cenab-ı Hakk ayet-i kerimesinde:
“Ey iman edenler, kendinizi ve aile halkınızı yakıtı ataş ve insanlardan olan ateşten koruyun.” (Tahrim ,6)
Ebu Hureyre'den rivayet edilen hadiste:
“Çocuğun babası üzerindeki haklardan biri ismini ve edebini güzel yapmasıdır.”(Feyzul Kadir)
Bu ayet ve hadisten anlıyoruz ki Hz. Allah ve Rasülü çocukların terbiyesinden ebeveynleri sorumlu tutmuş, baba olmadığı takdirde dede, anne, amca, gibi her kim velayeti üzerine almışsa onu sorumlu tutmuştur.
Yine bir hadiste :
“Bir baba çocuğuna güzel ahlaktan daha üstün bir miras bırakamaz.”
Burada emredilen korumanın te'dip, güzel ahlaki talim , kötü arkadaşlardan korumak , hevaya düşkün olmalarına mani olmak gibi şeylerle terbiyenin yapılmasıdır.
Diğer bir ayeti kerimede :
“Mallarınız ve canlarınız sizin için bir fitnedir (imtihandır).”(Teğabün,15)
Buradaki fitneden maksadın imtihan vesilesi olduğu belirtilmiştir. Imtihanı kazanmanın yolu onlara karşı olan vazifelerimizi yapmak, ahlaklarını güzel kılmak, onları hayata en iyi şekilde hazırlamaktır. Yoksa hem dünyada huzurlu olamayız, hem ahirette mesuliyetten kurtulamayız.
Hadisi Şerifte
“ Kişinin çocuğunu bir kerecik terbiye etmesi, onun için bir sa’ miktarında yiyecek tasadduk etmesinden daha hayırlıdır.” ( Tirmizi, Birr 33 )
Hadisi Şerifte
“Çocuğun kendisine iyi davranmasında ona yardımcı olan babaya Allah rahmetini bol kılsın.” (Feyzul Kadir)
Peygamber Efendimiz (S.A.V) güçlü kuvvetli bir adama uğrar. Ashab-ı Kiram ' Ya Rasülallah(S.A.V) , keşke şu adam Allah yolunda çalışır olsaydı' der. Peygamber Efendimiz de Eğer bu adam küçük çocuğu için çalışıyorsa Allah yolundadır.” (Taberani,2,60)
İbni Ömer: “Evladını terbiye et, zira bundan mesulsün; edep olarak ne yaptın , neler öğrettin diye hesaba çekileceksin.”
Hadisi Şerif:
“Çocuklarınıza ikram edin ve terbiyelerini güzel yapın.”(İbni Mace,Edeb, 3)
“ Kişi öldükten sonra geride bıraktığı şeylerin en hayırlısı kendisine dua eden salih bir evlat (kendisinden sonra halkın amel ettiği bir ilim)”(Ebu Davud,Vesaya 14)
Buraya kadar mevzuları umumi manada ayet ve hadislerle anlatmaya çalıştık. Bizler Rasülullah (S.A.V.) efendimizin evlat terbiyesini esas alarak sizlere safhalar halinde anlatmaya çalışacağız.
Çocuğun terbiyesinde dikkat edilmesi gereken safhalar:
SÜT SAFHASI
Çocuğun bedeni bir gelişmeye ihtiyacı olduğu hayat dair olumlu şeyleri (melekeleri) elde ettiği safhadır.Ayeti Kerimede mealen : Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirsinler (Bakara 233) . Bir kısım hadisi şeriflerde süt devresinin sona erdiğinin ayrıca belirtilmesi bu safhanın ehemmiyetini izah eder.
Bu safhada çocuğa bilhassa ilk günlerde ilk yapılacak muamelelere ayrı bir önem verilmiştir.
İLK LİBAS
İlk günlerde iktibas Peygamber efendimiz doğumu yaklaşan kızı Hz. Fatıma’ya daha doğum yapmadan hususi bir alaka göstermektedir.Hz. FatımanınSevde binti Misrah(r.anha) anlatıyor. Doğum sancısı başlar başlamaz Peygamber efendimiz gelir ve Hz. Fatıma’nın halini hatırını sorduktan sonra”Doğum olunca bana haber vermeden hiçbir şey yapmayın” der, doğum olunca Hz. Sevde göbeğini keser sarı renkli bir beze sarar biraz sonra gelen Rasülullah (S.A.V.) efendimiz doğum olup olmadığını ve Hz. Fatıma’nın hatırını sorar. Hz. Sevde Ya Rasülullah Çocuk doğdu göbeğini kestim sarı bir beze sardım der. Rasülullah (S.A.V.) Efendimiz öfkelenir ve bana asi oldun der. Hz. Sevde Allah ve resulüne asi olmaktan Allah’a sığınırım cevabı üzerine Rasülullah (S.A.V.) efendimiz: çocuğu benim yanıma getir der: hz. Sevde çocuğu getir der. Hz. Sevde çocuğu getirir. Rasülullah (S.A.V.) efendimiz sarı bezi atar beyaz bir bez içerisine sarar. İlk elbisenin beyaz renkli olmamasına dikkat edilmelidir. doğumunda hazır bulunanlardan
İLK GIDA ( TAHNİK)
Rasülullah (S.A.V.) efendimiz çocuğu beyaz bir beze sardıktan sonra tükrüğünden çocuğun ağzına koyarak onu yutmasını sağlar. Keza Hz. Ali (k.v.) Rasülüllah (S.A.V.) efendimizin doğan çocuğa süt vermeden önce bana haber et, benden önce süt verme diye Hz. Fatıma validemize emir verdiğini belirtir. H.z. Ali k.v. efendimiz Hz. Hasanın doğumunda bu emri yerine getirdiğini Hz. Hüseyin’in doğumunda yerine getirmediğini babası gelmeden süt emzirdiğini zikreder.ve Hz. Hasan’ın ağzına Rasülüllah (S.A.V.) efendimiz kendisini bilmediğim bir şey koyduğunu ifade eder.(kenzül ummal,16.284)
Bu hadisden anlaşıldığına göre Rasülüllah (S.A.V.) efendimiz doğan çocuğun midesine ilk inen gıdaya dikkat etmektedir. Nitekim muhtelif rivayetler bu ihtimamı sadece torunları için değil,umumi bir prensip halinde bütün Müslüman çocuklara teşmil ettiğini ifade etmektedir.
(Bu ilk gıda tahnik deniliyor). Efendimizin kimlere tahnik yaptığını kitaplar isimleri ile sayıyor.
Enes(r.a) ile doğum yapacak olan annesi Ümmü Süleym’e Rasulullah Efendimiz haber salarak “Çocuğun göbeği kesilince bana haber verin ve benden evvel ağzına bir şey koymayın” der. Bebek doğunca göbeği kesilir ve Hz. Enes bebeği bir bahçede bulunan
Peygamberimize götürür.Peygamber Efendimiz Acve denen en iyi cins hurmadan 3 tanesi ile tahnik eder(gıdalandırır).
Bu hadisler tahnik meselesinin terbiyede ihmal edilmemesi gerektiği anlatmaktadır.Daha sonraki müslümanlar bu sünneti , doğan çocuğu bir alime tahnik ettirmektedirler.Harbuti Ömer Naimi , Terbiyeti Etfal adlı eserinde bunu şu mısralarla ifade eder :
Tevellüd ettiğinde veledin,
Bu fiil sünnet oldu eyle icra,
Verip bir alimin eline temri,
Onu kılsın buzakı ile helva,
O bani parmağınla alıp sen,
Çocuğun ağzına sür kıl mufa.
DUA
Çocuk dünyaya gelince ilk yağılan muamelelerden biri de duadır.Doğan çocukları Peygamber Efendimize getirildiğini, hayır dua edip, telkinde bulunduğunu belirtilmektedir.(Müslim). Gelen çocuklara Peygamber Efendimiz aynı zamanda dua ediyordu.Buhari de bu mevzu için ‘Çocuklara berektle dua ve başlarını okşama’ diye bir bab ayırması da sünnetteki ehemmiyeti tescil eder.
Muaviye İbnu Kurre (ra) oğlu İlyas dünyaya gelince Ashab-ı Nebi den bir grubu davet ediyor,onlara ziyafet veriyor ve arkasından Ashap çocuk için dua ediyor.Siz dua ettiniz Allah duasını mübarek kılsın, şimdi ben dua edeyim siz amin deyin der,çocuğun dini ve aklı hususunda dualarda bulunur.
Peygamber Efendimiz Ensar’ın eşlerine yaklaşınca Ensar çocukları etrafını sarar, Peygamber Efendimiz onlara selam verir ve dua ederdi. İbni Abbas Resulluah(SAV):beni kucakladı ve ‘Allah’ım bunu dinde fakih kıl,hikmet öğret’ diye dua etti buyurur. Peygamber Efendimize göre dua, müminin silahı,dinin direği, semavat ve arzın nurudur.
İLK TELKİN
İlk telkinden murat çocuğun kulağına ezan ve kamet okumaktır. Peygamber Efendimiz Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin doğdukları zaman ezan ve kamet okumuştur ve kimin bir çocuğu olur da sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okursa ona ümmü sıbyan(çocuktan ayrılmayan cin) zarar vermez.Hertürlü idrakten uzak olan çocuğa ilk günden ihmal edilmeyip telkin yapılmalıdr.
SÜRUR
Peygamber Efendimiz çocuğu, kalplerin meyvesi ve gözün nuru olarak vasıflandırmıştır,doğum büyük bir sevinç vesilesidir.Nitekim Peygamber Efendimiz oğlu İbrahim’in doğum müjdesini veren azadlı kölesine Ebu Rafi’ ye bir köle hediye etmiştir.
Ashap doğum vesilesiyle ziyafet vermektedir.İbni Kurne ashabı ziyafete çağırıp dua ettiklerini haber veriyor.
7.GÜN
İbni Abbas(RA) çocuğun doğumunun yedinci gününde şunları yapmanın sünnet olduğunu belirtir.
1-İsim verilir(H.Ş:”Siz kıyamet günü kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız.Öyle ise, isimlerinizi güzel kılın. “)
2-sünnet edilir.
3-Kızsa kulağı delinir.
4-Akike kurban kesilir.(Erkek için iki, kız için bir kurban kesilir.)
5-Başı traş edilir.
6-Traş edilen saçın ağırlığınca altın veya gümüş tasadduk edilir.
7-Ondan eza bertaraf edilir.
SÜT EVRESİNDE GIDA
Süt devresi içinde çocuğa verilen gıdanın çocuğun karakterine tesiri çok büyüktür.En önemli gıda süttür.Çocuğun özellikle et ve kemik yapısını güçlendirir.Verilen süt tabiat ve karakteri değiştirir.Süt anne aranıyorsa en başta süt annesi olacak olan kadının akllı,dindar,ahmak olmaması gibi titizlik gösterilmesi istenir.Helalden beslenmek,haramda hasıl olacak sütte bereket ve hayrın olmayacağı ve bu çeşit sütle beslenen çocuğun karakterinin,tabiatının iyi olmayacağı ittifaktır.Çocuğun annesi çocuğu emzirirken abdestli olması eftaldir.
Ebu Muhammed El-Cuveyni merhum, bir gün eve girince çocuğunu annesinden başka bir kadını emzirir bulur,hemen çocuğu alır, baş aşağı ederek karınını sıkar ve emdiği sütü tamamen kusturur.Sebebi hikmeti ise çocuğu emziren kişinin huyu çocuğa tesir eder.Nitekim Hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz ‘Evlat süte göredir.’ diye buyurur.İmamı Gazali de, haramla beslenen kadından hasıl olan sütle beslenen çocuğun ileride habis(kötü) şeylere meyledeceğini söyler.
MÜDEHALE DEVRESİ
Çocuğa fiili terbiye, müdahale ne zaman başlar ?
İyi alışkanlıklar kazandırmak, istenmeyen davranışlardan vazgeçirmek hususunda her çocuğun gelişimi farklı farklıdır. Bazıları etrafı daha erken anlar idrak eder, bazıları geç idrak eder.
KONUŞMA: terbiye açısından konuşmaya başladığı devre en önemli devredir. Artık çocuk söyleneni anlar düşüncelerini anlatır.
Her çocuğun İslam fıtratı üzere doğması anne ve babasının tesiri ile Yahudi, Mecusi ve Hıristiyan olacağı beyan edilmesi (“Çocuk İslam fıtratı üzeredir. Konuşmaya başlayıncaya kadar bu hal üzere devam eder. Bundan sonra ebeveyni onu Yahudi veya Hırıstiyan yapar.”) konuşmanın önemini vurguluyor terbiyede.” Rasulüllah (S.A.V.) efendimiz bu safhaya gelen çocuklarla hususi ilgilenirdi. İlk önce imanın öğretilmesini istiyordu. Rasulüllah (S.A.V.) efendimiz çocuğunuza ilk öğreteceğiniz kelime “La ilahe illallah ” olsun , ölüm sırasında da bu kelimeyi telkin edin” buyuruyor. Çocuk Allah, ana baba sevgisi gibi bazı şeyleri anlayacağı anda çok soru soracak , merak edecek. Çocuk diye hafife almamalı doğru ve olgun biri gibi meseleleri izah etmelidir. Sebepleri ve niçinler’i ile beraber iyi şeyler öğretilmeli, kötü şeylerden men edilmelidir..
Haya,ahlak sahibi olması için gayret edilmeli. Yerinde zamanında müdahale edilmeli sadece kötülük yaptığı zaman cezalandırılmamalı, iyilik yaptığı zamanda ödüllendirilmeli , takdir edilmeli ki, o hal pekişsin.
Çocukluk Devresindeki Terbiyenin Ehemmiyeti
Küçüklükte öğrenilen ve aşılanan şeylerin meleke durumuna geçerek hayta boyu tesir edeceği için Rasulüllah (S.A.V.) efendimiz çocuklar farz olmadığı halde namaz ,oruç gibi ibadetlere alıştırılmasını hatta namazda olduğu gibi mecburi tarzda alıştırılmasını istemiştir.Farz olmayan şeyin çocuğa zorlanması terbiye ve alışması içindir.
Terbiyeciler:
Çocukların meşguliyete boğulup akıllarının dağılmasından önce terbiye edilmesi zaruretinde müttefiktirler ve çocuğunu küçükten terbiye eden büyüyünce memnun kalır demişlerdir.
Alışkanlık, ibadetlerin, güzelliklerin aline gelmesi şarttır.Hayra alışın zira alışkanlık ile kaimdir. Hayırla dinen emredilen farz, vacip ,nafile, mendup v.s. gibi her çeşit ibadet , edep,güzel ahlak bütün bunlara tecrübe ve meşakkatle alışmak gerekmektedir. Huy, terbiyecinin küçüklüğünde çocuğa inat,acelecilik, hevaya uyma ve hırs gibi alıştırdığı şeylerden meydana gelir.
Çocuğun gelişmesi şu dört boyut ele alınarak takip edilmelidir: Ruhsal(dua, ibadet..), Zihinsel(okuma…), Sosyal(insanlarla ilişkiler…), Bedensel(spor…)
DİNİ TERBİYE NASIL OLMALI ?
1- İMAN ESASLARI
Peygamber Efendimiz ile Ashab-ı İkram çoçuklara, önce kelime-i tevhidi,imanı öğretmiştir.Cündeb İbni Abdullah anlatıyorlarki ‘Bir grup genç peygamber efendimiz(sav) yanında idik .Kuranı öğrenmeden önce imanı öğrendik bilahare Kuranı öğrendik.Böylece ona olan imanımız iyice arttı.’
Terbiye de her şeyden önce bütün dini hayatın temeli olan kalbi bir tasdikten ibaret olan iman esaslarının öğretilmesi telkini 1. plandadır.
2- KUR’AN
Hadisi Şerif:
Çocuklarınızı üç hususta yetiştirin eygamber sevgisi , Ehli beyt sevgisi
:Kur’anın kıraatı(çünkü kuranın hafızları hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde peygamberler ve asfiyalarla birlikte Allah’ın gölgesindedir.)(Feynul Kadir 1-225)
Çocuğa küçük yaşta öğretilebilir.Bu öğretme yaşı çocuğun duruma göre değişebilir.Küçük yaşta öğretilmesi konusunda sadece zorlanarak bırakılmaması konusunda hasas olunmalı. Ancak namazı kılacak şekilde kıratı bilmesi buluğ çağına gelinceye kadar şarttır.
Kur’an öğrenmiş olan çocuk buluğa erişince namazda okuyacağı şeyleri bilir.Onun için buluğa erişmeden Kur’an’ın ve ezberlerin öğretilmesi gerekir.
3-DUA
Namaz harfinde okunacak duaların ezberletilmesi Hasreti Peygamberimize hizmet için verilen Kays İbnu Sad İbni Ubade : Peygamber efendimiz (SAV) “Kendisine sana cennet kapılarından birini öğreteyim mi ?” dedikten sonra LA HAVLE VELA GUVVETE İLLA BİLLAH cümlesini öğretir.
4-NAMAZ
İmandan sonra fazlar arasında en mühim yeri işgal eden namazdır.Namaz normal olarak buluğdan sonra farz olmakla beraber çocuğun buna alışması için daha erken yaşlarda başlatılması gerekir.Namaza alıştırmak için yedi yaşında çocuktan kılması istenir.bunun sebebi namaza mükellef olacak (buluğa gelmeden ) yaşa gelmeden namaza alışması öğretilmesi sebebiyledir.Yedi yaşında yumuşak bir şekilde davranarak namazı kılması istenir.On yaşında ise zorlamaya başlanır.Oniki ,onüç yaşında da kılmazsa dövülebileceği ifade edilmiştir.Küçük yaşta emretmek zorlamak vacib olduğu için değil alışkanlık olması içindir mükelleftir “
5-MESCİD’E V.S. ALIŞTIRMA
Hasan ve Hüseyin efendilerimizin kendi başlarına mescide girip Peygamber efendimiz (SAV) secdede iken sırtına binmiş ve bu yüzden secde uzamıştır.Hz. Hasanı zaman zaman minberde yanı başına oturtur mescide oynamalarına kızmazdı.Erkeklerin namaz safı ile kadınlar arasına çocuklar dururdu (Ebu Davud) .
6-ORUÇ
Peygamber efendimiz (SAV) ve Ashab, oruca tahammül edebilecekleri küçük yaşlarda buna teşvik edip tutturdukları rivayet ediliyor.Alıştırmak terbiye etmek maksadıyla takat getirebilecek çocuklara orucu tutturmak gerekir.7-10 yaşlarında mükellef olmadan önce (üzerine vacib olmadan önce) farzı yerine getirebilecek duruma geliyor.
7-KIYAFET
Muhammed İbni Iyaz ez-Zühri anlatıyor:
“Küçüklüğmde Rasullahın yanına götürüldüm. Üzerimde avretimi örtmeyen bir bez parçası vardı. Avretim açılmıştı ki Rasulullah :”Bunun avretinin hürmeti(haramlığı)ne riayet edip örtün. Zira küçüğün avretinin haramlığı, büyüğün avreti gibidir.Allah avretini açanı koruyup gözetmez.” (Müstedrek 3 , 257 )
Bir çeşit farzlarla çocuk mükellef olmasa bile velisi onu uygulamak çocuğu alıştırmakla mükelleftir.
HZ. ENESİN HATIRASI
Çocukluk devresinde bizzat Peygamber efendimiz (SAV) bu terbiye ve nezaretinin altında geçirmiş olan kimselere bakalım. Sekiz yaşında Peygamber Efendimiz (SAV) ın hizmetine girerek on yıl boyunca hizmet ettiğini söyleyen Enes(r.a.) kendisine Peygamber efendimiz (SAV) şunları öğrettiğini söyler:
1. sır saklaması
2. abdest alma
3. namaz ve teferruatı
4. gusül
5. kalp temizliği
6. selam vermek
7. büyüklere hürmet küçüklere merhamet
8. sünnete tabi olmak
Peygamber efendimiz (SAV) Medine’ye geldiği vakit ben sekiz yaşındaydım annem elimden tutarak Peygamber efendimiz (SAV) e götürdü ve” Ya Rasulüllah, Ensar’dan herkes sana bir hediyede bulundu, ben ise şu oğlumdan başka hediye edecek bir şeye sahip değilim bunu ala istediğin hususta sana hizmet etsin” dedi, bundan sonra ben on yıl hizmette bulundum bu hizmet zarfında beni ne dövdü, ne azarladı, ne tahkir etti, ne de bir defacık surat astı.
Bana ilk tavsiyesi, sırrımı kimseye ifşa etme: sırrını asla kimseye söyleme . bir seferinde şunu söyledi: “Oğulcuğum, abdestini tam al ta ki hafaza melekleri seni sevsin ve ömrün uzatılsın” .
“Ey enes, cenabetten gusül ederken mübalağa et ey oğulcuğum elinden geldiği nispette namazını bırakma zira bu taktirde melekler daima sana rahmet okurlar”
incemeseleler.com / Arşiv
.
Gıybeti ne kadar tanıyoruz
Kategori: Umumi Meseleler
Gıybet nedir diye sorulsa herkes, "başkasının arkasından hoşlanmayacağı şeyi konuşmak" şeklinde tanımı yapar. Ama tafsilatlı olarak gıybeti, mesela mübah olan gıybeti küfür olan gıybeti... ne kadar biliyoruz?
Gıybet, Kur’an-ı Kerim ile haram kılınmıştır. Gıybet yapan kişi kardeşinin etini yiyene benzetilmiştir. (Süreyi hucurat 12)
Çünkü kardeşinin eti, yabancının etinden daha çirkin, ölünün eti de dirinin etinden daha çirkindir. Nasıl kişiye kardeşinin eti haram ise onun ırz ve namusuna dil uzatmakta haram olur. Müslüman’ı gıybet haram olduğu gibi zimmiyi gıybet de haramdır. Gıybet; Kişede bulunup ancak konuşulmasını istemediği hallerinin veya sözlerinin gıyabında (yokluğunda) başkaları tarafından konuşulup anlatılmasıdır. Şayet anlatılan şeyler o kişide bulunmazsa buhtan (iftira) olur ki daha büyük günahtır. Gıybet lisanla olduğu gibi göz kırpmak, el işareti yapmak, yazı yazmak, onun taklidini yapmak ve tariz ile de olur.
Fakih Ebu Leys hazretlerinin telif ettiği Tenbihulgafilin de, gıybet dört vecih üzere taksim olundu.
1- Küfür olan gıybet: Buda gıybet eden kişiye gıybet ettin deyince “Bu gıybet değildir, çünkü ben doğruyu söylüyorum” der. Bu durumda adam kati delillerle haram olan bir şeyi helal kabul ettiğinden küfür olur.
2- Münafıklık olan gıybet: Buda gıybet edileni tanıyan bir kişinin yanında ismini söylemeden gıybet yapmaktır. Bu kişi gıybet yaptığı halde kendisini mütteki ve gıybet yapmamış gösteriyor. İşte bu nifaktır.
3- Haram olan gıybet: Günah ve haram olduğuna inanarak muayyen bir kişiyi gıybet etmektir. Bu kişilerin tövbe etmesi lazımdır.
4- Mübah olan gıybet: Buda fasıklığını ilan eden yani aleni günah işleyen kişiyi ve bid’at ehlini (inancı bozuk kişi) gıybet etmektir. Eğer halk bunlardan hazer edip çekinsinler diye gıybet ederse bundan dolayı sevap alır. Dünürlük kurmak isteyenlerin arasında kötülüklerini söylemek yani nikah meselelerinde kendisi ile istişare edip fikir sorulduğunda, aynı şekilde yolculuk, ortaklık, komşuluk, yanına emanet bırakmak ve emsali hususlarda o kişi emin midir, değil midir diye istişare edilecek olursa nasihat maksadıyla bildiklerini söylemesi mübah olur. Bir zalimin zumlunu hakime veya mani olacak kimseye şikayet edip anlatmak veya bu hususta müftüden fetva istemek için o zalimin yaptıklarını anlatmakta mübahtır. Bir adamın lakabı kör, topal, şaşı gibi şeyler olurda tarif için lakabını söylerse bu da mübah olur. Kasten bir kimseye hile ve kötülük yapmak isteyenleri anlatıp o adamı haberdar etmekte gıybet sayılmaz, mübahtır. Bunun gibi insanlara zulmü ve zararı dokunacak bir kimseyi anlatıp haber vermekte mübahtır. Hadis ravilerinden, şehitlerden ve müelliflerden cerh edilip zayıf sayılmış, itimada layık görülmemiş kişileri tanıtıp haber vermekte caizdir. Hatta şeriatı korumak için vaciptir. Meçhul bir kimsenin gıybeti mübahtır. Eğer bir kişi bir köy halkının gıybetini yaparsa bu gıybet olmaz. Çünkü o bu sözü ile bütün halkı kasdetmiyor. Bunların bir kısmını kasdediyor o da meçhuldür. Eğer gayrı akıl çocuk hakkında akıllı olduğu takdirde hoşuna gitmeyecek bir şey söylerse ve o sözden eza duyacak bir yakını da olmazsa gıybet olur mu olmaz mı? İbni hacer çocuğun gıybetini kati alarak vaki olduğunu ifade etti.
Şira şerhinde “Gıybeti dinleyen reddetmedikçe gıybetin günahından kurtulamaz, eğer gıybet yapanın şerrinden korkuyorsa kalbiyle inkarda bulunacaktır. Eğer kalkıp gitmeye gücü varsa veya başka şeyler konuşmak mevzu değiştirebilmesi mümkünken bunu yapmazsa günahkar olur. Hadisi şerifte “Gıybet dinleyende yapanlardan biridir.” buyurmuştur.
Gıybeti yapılan gıybet kulağına gitmezden önce ölürse gıybetçinin tövbesi sahihtir. Eğer ölmezden evvel duyarsa gıybetçinin tövbesi sahih değildir. Gidip gıybet yaptığı kimseden helal istemeli af talebinde bulunmalıdır. Eğer kişi iftirada bulunmuşsa, kimlerin yanında konuşmuşsa onlara gidip kendini yalanlaması gerekir. dediler. Eğer gıybet, gıybet edilen kişinin kulağına varmadan tövbe etmezse bil ittifak tövbe ile birlikte o kişiye konuştuklarını açıklayıp özür dileyecek ve affını isteyecektir. Önce gıybetini yaptığı kişiyi mubalağalı bir şekilde övecek methu sena edecek ve kendisini ona sevdirmeye çalışacaktır. Onun kalbini hoşnut edinceye kadar devam edecektir. Eğer kalbi buna rağmen hoşnut olmazsa gıybet edenin özür dilemesi ve sevgiyi oluşturmaya çalışması bir iyilik olur. Ahirette o iyilik ile gıybetin kötülüğünü karşılar. Özür dilerken de ihlaslı olmalıdır. Aksi taktirde bu üçüncü bir günah olur. Bütün rivayetler gıybet edilenden helallik almanın lazım olduğunu göstermektedir. Şayet ölmüş veya gaib ise onun için dua, istiğfar ve hayru hasenat yapar. Helallik istenen kişinin hakkını helal etmesi mecburi değildir, o fazladan bir ikramdır, ancak helal etmesi daha güzeldir. (DÜRRÜL MUHTAR – REDDUL MUHTAR C.6 S.408 . 411)
Mollacami Hazretlerinden meşhur şiir
Kategori: Umumi Meseleler
Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri devrinde Afganistan’in Herat sehrinde yetisen ve Fatih tarafindan Osmanliya davet edilen, bu davete icabet ederek Konya ya kadar gelen ancak orada Fatihin vefat haberini duyunca geriye donen Molla Cami kitabinin muellifi Nureddin Abdurrahman-i Cami hazretleri, Ehli sunnete dolayisi ile Eshabi kirama son derece bagli ve onlarin kadru kiymetini cok takdir eden bir zattir.
Kabri halen Herat sehrindedir.Eshab-i kirami vesile ittihaz ederek kendisini de son derece tevazu makamına indirerek Rasulullah efendimizden Cennete vesile olmasini soyle talep etmektedir.
Ya Rasulallah ; Eshab-ı Kehfin köpeği’nin cennete girmesi gibi bende senin ashabının arasında cennete girsem ne olur ki !
O (Eshab-ı kehfin köpeği) cennete gitsin ben cehenneme bu revamıdır
O (Eshab-ı kehfin köpeği) ben ise senin eshabının köpeğiyim !
Herkesin üşenmeden yaptığı sünnet
Kategori: Umumi Meseleler
Bir sünnet var ki; Bu sünneti herkes yapıyor. Yapanların çoğu da sünnet olduğunu bilmeyerek yapıyor. Ama biz bilerek yaptığımız için sünnet sevabıda alacağız. Peki bu sünnet nedir?Kaylûle: Öğle uykusu - Gün ortasında biraz uyu-mak ki, sünnettir.
Kaylûle’nin vakti: Gündüzün ortası olup güneşin tepe noktasına yaklaştığı zamandır. (Şir’a S. 342)
Tasavvufta kaylûle: Zâhiren uyku, mânen işrak-ı tecellî ile kesretin vahdette, vahdetin kesrette müşâhedesi, gayriyyetin ve kesretin zevâli yerinde kullanılır. (Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü)
*
H.Ş.: Gündüzün evvelinde uyumak, aklı azaltır, ortasında uyumak peygamberlerin ve evliyanın güzel ahlâkındandır, sonunda uyumaksa tembelliktir. (Şir’a S. 342)
Kaylûle etmek peygamber Efendimiz’in S.A.V. âdet-i şerîfesi idi. O’na uyanların bir parça kaylûle etmeleri ona uymadan bir çok geceyi ibâdetle geçirmekten kat kat üstündür. (Mektûbat - İmam-ı Rabbânî K.S. )
*
Gece yemeği gündüz orucuna yardımcı olduğu gibi kaylûle de gece ibâdetine yardımcıdır. Gece ibâdetine kalkmayanlar için de bu vakitlerde uyumak lüzumsuz dedikodudan hayırlıdır. (İhya - İmam-ı Gazâlî K.S. )
İmam-ı Âzam Rh. A. Her gün sabah namazını ca-mide kılıp öğleye kadar tâliblere cevap verir, öğleden önce oturduğu yerde kaylûle yapardı. (Temîmî, Mekkî)
incemeseleler.com
Ticaret yapanlara ince nasihatlar
Kategori: Umumi Meseleler
1- Ticarete başlarken sağlam îtikat ve iyi niyet sahibi olmalıdır. Meselâ: Helal kazanç sayesinde dilencilikten ve insanlara muhtaç olmaktan korunmaya, kazancıyla dinini kuvvetlendirmeye ve âilesinin geçimini te’min etmeye niyet etmelidir.
Ayrıca Müslüman’lara faydalı olmaya, adâlet ve ihsana, çarşı ve pazarda gördüğ kusurları düzeltmeye de niyet etmelidir.
İşte bu niyetlerle ticarete başladığı zaman, âhiret yoluna girmiş olur. Eğer alış-verişinde kâr ederse, o da dünyalığı olur. Şayet kâr edemezse, âhiretini kazanmış olur.
2- Ticaret veya san’atta farz- kifâyelerden olan bir borcu yerine getirmeye niyet etmelidir. Ticaret ve san’at farz-ı kifâyelerdendir; ihmal edilemez. Zira bunlar ihmal edilirse, geçim olmaz. Dünya nizamı karşılıklı yardımlaşma ve vazife taksimiyle mümkündür. Bu vazifelerden birine talip olan, bir farz-ı kifâyeyi yerine getirmeye niyet etmelidir.
3- Dünya pazarı, âhiret pazarına gitmeye mâni olmamalıdır. Âhiret pazarı camilerdir. Allahü Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Öyle ricâl var ki, kazanç ve alış-veriş kendilerini Allah’ı zikirden, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz.” (Nûr:37) Lâyık olan ilk vakti âhiret için ayırmak, camilere gidip zikrini yapmak, sonra çarşıya çıkmaktır. Hz. Ömer R.A. tüccarlara: “Günün ilk vaktini âhiretiniz için ayırın, sonrasında da dünyalık için çalışın” demiştir.
Hadis-i Şerif: “Melekler, kulun (amel) defterini Allahü Teâlâ’ya arzettiklerinde, eğer günün ilk ve son vakitleri zikir ve iyiliklerle geçmişse aradaki kötülükleri Allahü Teâlâ bağışlar.” (Ebû Ya’lâ)
“(Nöbet devir ve teslimi için) gece ve gündüz melekleri sabah ve ikindi vakitlernde karşılaşırlar. Allahü Teâlâ onlardan daha iyi bildiği halde «kullarımı ne halde bıraktınız» diye sorar. Melekler: «namaz kılarken ayrıldık, namaz kılarken bulduk» derler. Allahü Teâlâ: «Şâhit olun, Ben onları mağfiret ettim» buyurur. (Buhârî, Müslim)
Sonra öğle ve ikindi ezanları okununca işini bırakıp namaza gitmelidir. Çünkü imamla alacağı ilk tekbirdeki mükâfatı, hiç bir dünyalık kazandırmaz. Bazı âlimler “cemaati terk etmek, Allah’a isyandır” demişler.
4- Yalnız cami ibâdetiyle yetinmemeli, dükkânında ve işinde bulunduğu müddetçe Allah’ı zikretmeli, tesbih ve tehlilde bulunmalıdır. Zirâ gâfiller arasında zikir daha zevkli ve daha makbuldür.
H.Ş.: “Kim çarşı ve pazarda: «Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh... Allah’tan başka ilâh yoktur, O birdir, ortağı ve benzeri yoktur, mülk onundur, hamd O’na masustur, öldürür, diriltir. Kendisi diridir, O ölmez. Hayır onun elindedir, O her şeye kadirdir,» derse Allahü Teâlâ onun için bir milyar hasene yazar.”
5- Çarşı ve pazara, kâr ve kazanca fazla düşkün olmamalıdır. Çarşıya ilk girip son çıkanlardan olmamalı ve deniz aşırı ticaret seferine gitmemelidir.
Rivayete göre İblis evlâtlarından zelenbur’e: “Yardım-cılarınla birlikte çarşıya çık! Yalan söylemeyi, yalan yemini, hile, hiyânet ve aldatmayı orada bulunanlara süslü göster ve ilk girip son çıkanla beraber ol!” der.
Hadis-i şerifte: “Durulacak yerlerin en kötüsü sokak ve çarşılardır. Buradakilerin en kötüleri de ilk girip son çıkanlardır,” buyurulmuştur.
6- Haramlardan sakınmayı kâfi görmeyip şüpheli şeylerden de sakınmalı. Ruhsatlara da fazla iltifat etmemelidir. Şüpheli bir mal geldiğinde onun aslını sorup öğrenmeden almamalıdır. Tüccar alış-veriş ettiği kimselerin vaziyetlerine bakmalı; zulüm, hiyânet, hırsızlık, fâiz gibi şeyleri yapmakla tanınan kimselerle ve hatta yardımcılarıyla da alış-veriş etmemelidir.
7- Alış-veriş ettiği herkesle bütün ticârî muâmelelerini gözden geçirmeli. Zira kendisi gözetilmektedir ve hesaba çekilecektir. Denildi ki, kıyâmet günü her esnaf alış-veriş ettiği her şahıs için ayrı ayrı hesap verecek ve hepsiyle karşılaşıp hesaplaşacaktır.(İhya:C.2)
incemeseleler.com / Arşiv
.
Kalplere ilaç saadet reçetesi
Kategori: Umumi Meseleler
Abdül Halik Gücdüvani Hazretlerinden, günlük hayattaki davranışlarımızda dikkat etmemiz icap eden hassasiyetlerle alakalı, kaplerimize ilaç, saadet reçetesi.
Ey Oğul!
* Bütün hallerinde ilim, edep ve takvâ üzere ol!
* Geçmiş büyüklerin eserlerini oku, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat yolunda git!
* Fıkıh ve hadis öğren. Câhillikten, cahillerden ve câhil sofu olmaktan sakın!
* Namazlarını mutlaka cemâatle kıl, zarûret yoksa imam veya müezzin olma!
* Şöhretten kaç; şöhrette âfet vardır.
* Dünyanın makam ve mevkiine bağlanma, fânîye gönül verme, sevgine yazık olur.
* Kendini halktan üstün görme! Halkın içine de fazla girme, onlarla işin bitince hemen kenâra çekil. Yalnızlığa alış, uzleti sev!
* Mahkeme işlerine bulaşma! Kimseye kefil olma, rezil olursun. Halkın vasiyetlerine karışma!
* Devlet adamlarıyla düşüp kalkma!
* Kendi adına dergah kurma, dergahlarda devamlı oturma.
* Boş durma; insanlara hizmet et!
* Müzik dinleme, kalbin kararır, ve orada günah tohumları yeşerir.
* Kalp huzurunu her şeye tercih et.
* Az ye, az konuş, az uyu! Helâlden kazanıp helâl yemeye çalış, şüphelilerden elini çek ki, huzurun bozulmasın!
* Kadınlarla, zenginlerle ve pısırık kimselerle düşüp kalkma!
* Yerli, yersiz çok gülme, kahkaha ile aslâ... Çok gülmek, ölümü unutturur, insanın heybetini giderir, edebini yok eder.
* Kimseyi küçümseme, herkese şefkatle bak.
* Dışını süsleyip içini unutanlardan olma! Çünkü İçi harap olanlar, dışın ziynetiyle meşgul olur.
* Elbisen sâde olsun, fakirlikten ve fakir görünmekten korkma! Asıl sermayen din ilmi olsun; ilmin yoksa kendini zengin sayma!
* Halktan nefret etme! Kimseden nefsin için bir şey isteme, ve kimseyi kendine hizmet için çağırma!
* Mürşid-i kâmillere malınla ve canınla hizmet et! Onların hallerini akılla değerlendirmeye kalkma! Onları aslâ kınama; Allah dostlarıyla uğraşanlar felâh bulmaz.
* Allah yoluna baş koymuş samîmî sofilerden ayrılma!
* Dünya ve dünya ehline gönül verme! Evini ibâdetsiz bırakıp, kabre çevirme. Nâfileleri evinde kıl ve mümkün olduğu kadar çoğalt!
* Dâima gönlün mahzun, gözün yaşlı olsun! Zikrullah ile arkadaş ol, Allahü Teâlâ’nın yakınlığını hisset ve Allah ile huzur bul!
* Bütün işlerinde ihlâslı, duâ ederken samîmi ol! Dilin istediğini kalbin de istesin
ABDÜLHÂLİK GÜCDEVÂNÎ K.S.
Duaların sonunda fatiha neden okunur?
Kategori: Umumi Meseleler
“Duaların sonunda Savatı şerife ile beraber niçin Fatiha-i şerife okunuyor, acaba imam Fatiha dediğinde, Fatiha okumak vacip midir?Böyle sualler ile günlük hayatta çok sıkça karşılaşırız.
Duaların ve aşırların sonunda “Fatiha” denildiğinde bu, bir tavsiyeden ibarettir. Çünkü böyle yerlerde Fatiha şerife okumak aslen vacip olmayıp sadece müstehaptır. Mükellef üzerine vacip (farz) olmayan bir husus hangi ifade ile söylenilirse söylenilsin vücup ifade edici olmaz.
Cenab-ı Hak Yunus Süresi 10. ayetinde cennet ehlinin dualarından haber veriyor.
“Amma iman edip güzel ameller işleyenler onların Rabb’ı kendilerini imanları sebebiyle hidayete erdirir, naim cennetlerinde altlarından ırmaklar akar. Orada duaları “Sübhanekellahümme” sağlıkları “Selam” dualarının sonu da hakikat “Elhamdülillahi rabbil alemin” dir.”
Dikkat edilirse Cennet ehlinin duasında üç şey mevcuttur. Birincisi tesbih, ikincisi selam sonuncusu ise hamd.
Bu ayet-i celileyi tefsir eden İmam-ı Kurtubî hazretleri: “Dua eden kimse, duasını cennet ehlinin yapmış olduğu dua gibi bitirmesi müstehaptır. Bu sebeple duanın sonunda “Saffat” süresinin son üç ayetini, peygamberler üzerine salatü selamı ve Fatiha-ı şerifeyi okumak güzel görülmüştür, der. (Tefsir-i Kurtubî c.8 s.314 Beyrut Lübnan)
Gıybetle alakalı harika bir fırsat
Kategori: Umumi Meseleler
Gıybet edilen mekanda gıybete mani olanlar hakkında Peygamberimizin Hadisini duyunca artık çok daha uyanacağız. Sehl Bin Abdullah hz. lerinin, Gıybetten nasıl kurtulunacağına dair notu da aklımızda tutalım.
Ebû Hüreyre radıyallâhü anh’den:
“Bir kimse, bir yerde gıybet edilmesine mâni olursa, Cenâb-ı Hakk, ondanyetmiş türlü âfet ve belâyı uzaklaştırır.”
GIYBETTEN NASIL KURTULUNUR?
Sehl ibn-i Abdullah Tüsterî (k.s.) hazretlerinden:
* Gıybetten kurtulmak isteyen, nefsine zan kapısını kapatsın. Çünkü;
* Zandan kurtulan tecessüsten,
* Tecessüsten kurtulan gıybetten,
* Gıybetten kurtulan günahtan,
* Günahtan kurtulan bühtandan berî olur.
* İlim üzere ve zarûret miktarı konuşan, kelâma ait âfetlerden korunur.
* İnsanlar; îmanları ile ateşten kurtulur, Allâh’ın rahmeti ile cennete girer, amelleri ile de derece alırlar. (Resâilü Sehli’bni Abdullahi Tüsterî, Köprülü Kütüphanesi, No: 727)
incemeseleler.com
Ashab-ıl Yemin ve Şimal ne demektir?
Kategori: Umumi Meseleler
Ashâb-ı yemîn veya ashâb-ı meymene, kelime olarak sağcılar, sağın adamları, sağ taraf insanları demektir. “Yemîn”; sağ, sağ taraf, uğur, kuvvet, yemin mânâlarına olduğu gibi, “meymene” de uğur, bereket ve sağ taraf mânâlarına gelmektedir. Dînî ıstılâhımızda ise, âhirette amel defterleri sağ taraflarından verilecek olan kişiler demektir. Bugünkü siyâsî ve iktisâdî mânâdaki sağcılık ve solculukla bir alâkası yoktur.
Kur’ân-ı Kerim’de, ashâb-ı yemîn’den şöyle bahsolunmaktadır:
“Ashâb-ı yemîn, nedir ashâb-ı yemîn? Dikensiz kirazlar, meyveleri tıklım tıklım muz ağaçları, yayılmış gölgeler, çağlayarak akan sular, bitip tükenmeyen ve yasaklanmayan birçok meyveler arasında ve yükseltilmiş döşekler üstünde (hûrilerle)dirler. Hakikat biz o hûrileri, yepyeni bir yaratılışla yarattık. Onları bâkireler kıldık. Eşlerine düşkün ve (onlarla) yaşıttırlar. (Bunlar), ashâb-ı yemîn içindir; birçoğu önceki ümmetlerden, birçoğu da sonrakilerdendir.” (S. Vâkıa, 27-40)
Meallerini naklettiğimiz bu âyetlerde, ashâb-ı yemîn’in cennetteki hayatları anlatılmaktadır. Âyetlerin tefsirinde, cennet ehlinin 30 veya 33 yaşlarında gençler olarak cennete girecekleri; hûrilerin, doğum vak‘ası olmaksızın yaratılacaklarına dair îzahlara yer verilmiştir.
Yine Kur’ân-ı Kerim’de, “Muhakkak ki sizin üzerinizde muhâfızlık eden çok şerefli kâtipler vardır; onlar, yapmakta olduklarınızı bilir (ve yazar)” (S. İnfitâr, 11-12) buyurularak, insanların her yaptığı şeyi kaydeden “Kirâmen kâtibîn” meleklerinden bahsolunmaktadır. Bu melekler, “amel defteri” denilen, fakat mâhiyeti bizce bilinmeyen bir deftere insanların yaptıkları her şeyi kaydederler. Her insanın bir amel defteri mevcuttur. Bu defterler, âhirette, bazılarına sağ, bazılarına ise sol taraflarından verilecektir. Amel defteri sol taraflarından verilenler, cehennemlik olanlardır; sağ taraflarından verilenler ise, cennetlik olan kişilerdir. Bu sebeple, yukarıda da zikrettiğimiz gibi bunların alâkaları, günlük hayatta kullanılan mânâlarıyla değil, îman ve inkâr iledir.
Cenâb-ı Hakk, cümlemizi ashâb-ı yemîn arasına ilhak eylesin. Âmîn...
Ashâb-ı şimâl veya ashâb-ı meş’eme... Bu iki terkip lugaten, sol taraf insanları veya solcular demektir. “Şimâl” kelimesi, lugat mânâsı itibariyle sol ve uğursuzluk mânâlarına olduğu gibi, “meş’eme” de kötülük ve sol taraf mânâlarına gelmektedir. Bu iki mefhum, Mekke’de nâzil olan Vâkıa sûresinde şöyle geçmektedir:
“Ashâb-ı şimâl, nedir ashâb-ı şimâl? İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde ve kapkara dumandan bir gölge altındadırlar ki, (o gölge) ne serindir ne de faydalıdır. Çünkü onlar, bundan evvel keyiflerine düşkündüler (sefâhete dalmışlardı). O en büyük günah (şirk) üzerinde israr ediyorlardı. Bir de, ‘Biz öldükten, toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra, biz mi diriltilip kaldırılacağız? Evvelce geçmiş atalarımız da mı?’ diyorlardı.
“De ki: ‘Şüphesiz hem evvelkiler, hem de sonrakiler, mâlum bir günün muayyen vaktinde mutlaka toplanacaklardır. Sonra siz, ey sapıklar, yalancılar! Elbette bir ağaçtan, Zakkum ağacından yiyeceksiniz. Öyle ki, karınlarınızı hep ondan dolduracaksınız. Üstüne de kaynar sudan içeceksiniz. Susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.’ İşte ceza gününde onlara (çekilecek) ziyâfet budur!” (Âyet: 41-56)
Bu sûre-i celîle, kıyâmet ve sonarasında vukû bulacak hâdiselerden bahsetmektedir. O bakımdan bu iki mefhumdan yani ashâb-ı şimâl ve ashâb-ı meş’eme’den maksat, âhirette amel defterleri sol taraflarından verilecek olan kimselerdir. Ashâb-ı yemîn’de olduğu gibi bunların da, günümüzde kullanılan iktisâdî veya siyâsî alandaki mânâlarıyla herhangi bir alâkası yoktur.
Allâhü zû’l-Celâl ve’l-Kemâl hazretleri, Ümmet-i Muhammed’i ashâb-ı şimâl’in şerrinden muhâfaza buyursun. Âmîn...
Fazilet
Takva ve vera yolculuğunda 10 önemli nokta!
Kategori: Umumi Meseleler
Malum takva, Allahtan korkarak haramlardan sakınmak ve vera da şüpheli şeylerden uzak durmak olarak ifade edilir. Vera mertebesindeki bir mümin halis, muhlis samimi ve ihlaslı bir kul olma yolunda hızla ilerliyor demektir. Peki günlük islamı yaşarken veramızın testi mahiyetindeki hususlar nelerdir? Hepimiz kendimizi sınayalım. 10'da kaç vera sahibiyiz?
Seyyid Şerif Cürcânî (k.s.) hazretlerine göre ibâdet; mükelleflerin, yani büluğ çağına eren akıl sahibi insanların, nefislerinin arzu ve temâyüllerinin hilâfına Rab’larına tâzim için yapmış oldukları amellerdir. Bir başka târife göre de, yapılması sevap olan ve Allâh’a yakınlık ifade eden husûsi tâatlerdir.
Tâatin aslı verâ‘dır. Vera‘ın aslı, nefs muhâsebesidir. Nefs muhâsebesinin aslı da, Allâh’ın azâbından korkmak, nîmetini ummaktır.
On şey nefse gerekli görülmeyince vera‘ tamamlanmaz:
1. Dili gıybetten korumak.
2. Kötü zandan sakınmak.
3. Halkla alay etmekten geri durmak.
4. Haramlara bakmamak.
5. Doğru sözlü olmak.
6. Îman nîmetinden dolayı Allah Teâlâ’ya minnettar olmak ve aslâ kendini beğenmemek.
7. Malı, hak yolunda harcayıp bâtıl yollarda sarf etmemek.
8. Yükseklik ve büyüklük arzusunda olmamak.
9. Beş vakit namazı, vakitlerine, rüku‘ ve secdelerine dikkat ve riâyet ederek korumak.
10. Sünnet ve cemaat üzere istikamet etmek. [Yani Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat yolundan ayrılmamak, bütün söz-hâl ve hareketlerinde doğruluk üzere olup, hakkı-hukûku gözetmektir.]
(A. Kadir Geylânî k.s., G. Tâlibîn)
Bela, hastalık ve musibetler için güzel bir dua
Kategori: Umumi Meseleler
Gerek toplum olarak, gerekse münferid olarak karşımıza çıkan bela ve musibetlere karşı okunması icap eden bir dua. Hz. Ali zamanındaki bir kıssa ve bu duanın esrarını öğrenip tatbik etmeli bela olsa da olmasa da her gün bu duayı okumayı da alışkanlık haline getirmeliyiz.
İmâm Gazâlî kuddise sırruh hazretleri anlatıyor:
“Kûfe ve Basra'da büyük bir tâun hastalığı zuhûr etti. Kûfe şehrinin ileri gelenlerindenAbdullah bin Hasan ve Ebu'l-Münzir, Hz. Ali (r.a.)'nin yanına geldiler.
— Musallat olan hastalık yüzünden insanlar kırılıp geçiyor, cenazeleri defnetmekle meşgul olanlar kâfi gelmiyor... Hatta vahşî hayvanlara yem olanlar var! Bize bir çare göster, himmet elini uzat, dediler.
Hazret-i Ali kerramellâhü vecheh,
— Böyle âfet ve felâketlerde Resûlüllah (s.a.v.)'tan rivâyet edilen duâlar var. Onları okumuyor musunuz? diye sordu.
— Tazzarrû ve niyâz hâlinde onları okuyoruz. Ama netice yok, dediler. O,
— Acaba ihlâssız mı okuyorsunuz, yoksa başka bir kusurunuz mu var? dedi.
— Belki hâlis niyetle okumuyoruz, dediler. Sonra da, ‘Yâ Emîre'l-Mü’minîn, şu sıkıntılı hâlimizde bize bir rehberlik yap da, İsm-i A‘zam'ı ta‘lim buyur’ diye yalvardılar.
Hz. Ali (r.a.) de onlara, Cünnetü'l-Esmâ ile birlikte bazı âyetleri yazıp verdi.”(Mecmûatü'l-Ahzâb, Şâzelî cildi, Cünnetü'l-Esmâ kısmından hulâsaten)
Cünnetü'l-Esmâ, Esmâ-i Hüsnâ'dan altısının bir arada okunmasıdır. Bunlar, “Ferdün, Hayyün, Kayyûmün, Hakemün, Adlün, Kuddûsün” isimleridir. Besmele 19 harf olduğu gibi, Cünnetü'l-Esmâ'nın da harfleri 19'dur. Bunun okuma usûlü, her birerinin başında Besmele çekmek suretiyle –ihtiyaca göre sonuna ilâve edilen ve yine harflerinin adedi 19olan bir âyetle birlikte– 19 kere sabah-akşam okumaktır.
Meselâ, veba ve tâun gibi hastalıklardan emniyette olmak isteyenler, Cünnetü'l-Esmâ'yı şöyle okurlar: “Bismillâhirrahmânirrahîm. Ferdün, Hayyün, Kayyûmün, Hakemün, Adlün, Kuddûsün, evemen kâne meyten fe ahyeynâhü.”
Cemâl-i İlâhî'yi görmek isteyenler, “Bismillâhirrahmânirrahîm. Ferdün, Hayyün, Kayyûmün, Hakemün, Adlün, Kuddûsün, Aneti'l-vücûhü li'l-hayyi'l-kayyûm” şeklinde, sabah-akşam okumaya devam ederler.
Bir şiddet ve sıkıntıya mâruz kalan ve zor işlerin kolaylaşmasını isteyenler, gene aynı usûlle, “Bismillâhirrahmânirrahîm. Ferdün, Hayyün, Kayyûmün, Hakemün, Adlün, Kuddûsün, Ve yec‘alüllâhü ba‘de usrin yüsrâ” şeklinde okurlar.
Allâh'ın nimetlerine tam mânâsıyla şükretmek isteyenler ise, Cünnetü'l-Esmâ'yı şöyle okumaya devam ederler: “Bismillâhirrahmânirrahîm. Ferdün, Hayyün, Kayyûmün, Hakemün, Adlün, Kuddûsün, ve'l-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn.”
Evliyâullâh'ın yani Allah dostlarının mazhar oldukları tecelliyat, nâil oldukları vâridat başka başka isimlerden olabilir. Herkes için aynı olmaz. Nitekim evliyaullahtan birisine,“Bize İsm-i A‘zam'ı öğretseniz?” denildiğinde, o, “Siz bana ism-i asğar gösterebilir misiniz ki?” diye cevap vermiştir.
Ömrümüzde ecel, cuma gününde mübârek saat, ramazan ayında kadir gecesi gibi,İsm-i A‘zam da Esmâ-i Hüsnâ içinde gizlidir. Cenâb-ı Hakk kullarından dilediğine bildirir.
Mevzuumuzu hulâsa edecek olursak, bizim öncelikle yapmamız gereken şey; bilhassa son senelerde mâruz kaldığımız felâketlere karşı, almamız îcap eden tedbirleri, hiç vakit kaybetmeden hem de eksiksiz olarak yerine getirmektir. Yani, esbâba tevessül etmektir ki, bu, kul olarak üzerimize düşen vazifedir. Ancak, yukarıda da îzah etmeye çalıştığımız gibi, iş bununla bitmiyor; zira bütün bunların ötesinde, Rabbimiz'e karşı da vazifelerimiz var. Nasıl ki güneşin batması, akşam namazının kılınma vaktini gösterir; ayın tutulma ânı husûf namazının vaktidir; belâ ve musîbetlerin indiği zamanlar da, havf namazı gibi bazı ibâdet ve duâların vakitleridir. Onun için böyle zamanlarda da, yapılması gereken mânevî vazifeleri îfa ve edâdan geri kalmamalı; Cenâb-ı Hakk'a tazarrû ve niyaz ile iltica etmelidir. Bu, bizim Hâlikımıza karşı kulluğumuzun bir îcâbıdır.
Fazilet Takvimi -incemeseleler.com
Kur'anı hakkıyla tilavet nasıl olur?
Kategori: Umumi Meseleler
Hepimiz bir şekilde Kur'an-ı okuyoruz ama hakiki mana da ne kadar okuyoruz? Zira "Nice Kuran okuyanlar var ki Kur'an onlara lanet eder " hakikatini bilmeyenimiz yoktur. Peki hakiki manada Kuran tilaveti nasıl olur ve nasıl anlaşılır. Kendimizi sınayalım.
“Kur’an okumakta insanlar üç kısma ayrılır:
1. Dili hareket eder; fakat neler söylediğinden, kalbinin haberi yoktur.
2. Başkasından duyup dinler gibi, dilinin okuduğunu kalbi dinler ve anlar. İşte bunlar ashâb-ı yemîndir (kıyâmet günü amel defterini sağ taraflarından alacak olanlardır); yani bu derece, ebrâr (iyiler) zümresinin derecesidir.
3. Kalpleri dillerine değil, dilleri kalplerine tâbi ve ona tercüman olur. Bu da mukarreblerin (Allâh’a yakın olan velîlerin) makamıdır. Binâenaleyh lisânın kalbe hocalık etmesiyle, kalbin emrinde olup ona tercümanlık etmesi arasındaki fark, cidden büyüktür.” (İmâm Gazâlî k.s. İhyâu Ulûmiddîn)
Bakara sûresi, 121. âyet-i kerimede buyuruluyor ki:
“Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler(den bazısı) onu, tilâvet hakkını gözeterek okurlar. Çünkü onlar, kitâba inanırlar.”
Evet, Kur’ân-ı Kerim’i hakkıyla tilâvette bulunmak hakiki iman sahibi mü’minleremahsustur.
Çünkü Allah Teâlâ, onlara îmânın hakîkatini verdiğinde, Kur’ân’ın mânâlarını anlamalarını da ihsân eder. Bunun menbaı, müşâhede ile hakikate nâil olmaktır ki, onların tilâveti de müşâhede ile olur ve tilâvetleriyle yeni yeni mânâlara kavuşurlar. Bu da imanlarındaki hakikatin derecesine göre olur.
Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmuştur: “Mü’minler ancak, Allah zikrolunduğu zaman kalpleri titreyen, kendilerine Allâh’ın âyetleri okunduğunda îmanlarını artıran ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimselerdir.” (S. Enfâl, 2) “İşte hakiki mü’minler onlardır.” (S. Enfâl, 4)
Velhâsıl kul, aklını ve tefekkürünü tilâvet ettiği âyetlere vererek, hakiki îman ve huzur ehlinden olur.
“Îman edenlere gelince; (âyetler), onların îmanlarını artırır ve onlar müjdelenirler” (S. Tevbe, 124)
âyeti esrârınca, daha pek çok faziletlere müstahak olup mesrûr olurlar.
(Ebû Tâlib-i Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, Tilâvet bahsi) - incemeseleler.com
Kibrit-i Ahmer nedir?
Kategori: Umumi Meseleler
Kibrît-i ahmer, bir iksîr ve mâdendir. Onunla hâlis altın yapılır. Kibrît-i ahmerden, işlenmiş altın mâdenine azıcık katıldığında, hâli üzere kalır. Aksi durumda, yani mâden işlenmemişse, değişime uğrar ve seneler sonra aslî hâlini kaybeder. Kibrît-i ahmerin Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz tarafından zikredildiğini, Hz. Ali (r.a.)’den rivâyet edilen bir hadîs-i şerifte görüyoruz.
Orada Resûlüllah Efendimiz, ebdalleri vasfetmiş, onların sayı ve sıfatlarını bildirirken, sonunda “Onlar, ümmetin içinde, kibrît-i ahmerden daha kıymetlidirler” (Hılyetü’l-Evliyâ, 1/5-17) buyurmuştur.
Hz. Ali (r.a.) demiştir ki, “Yeryüzünde kibrît-i ahmerden daha kıymetli hiçbir şey yoktur; ancak, kulun ömründen elinde kalan kısmı hâriç... Zira, o daha kıymetlidir. Ömrünün kalan kısmını ise, sadece bir peygamber, yahut bir sıddîk bilebilir.”
Ulemâdan bir zât da şöyle demiştir: “Ömrünün kalan kısmında izzet ve şeref içinde ne kadar yaşayacağını, ancak kibrît-i ahmerin kaynağını tanıyan bilir.”
Sünnette hâlis (som) altından ise, sadece belâ ve imtihan hadîsinde bahsedilerek şöyle anlatılmıştır:
“Sizden biriniz altın maddesinin sahih olup olmadığını ateşle tecrübe ettiği gibi, Allah Teâlâ da kulunu (samimiyet, itâat ve teslîmiyet bakımından) ölçmek için, belâ ile imtihan eder. Onlardan bazıları (bu imtihandan) ‘saf altın’ gibi, bazıları simsiyah yanmış olarak, bazıları da ikisi arasında bir vaziyette çıkar.” (Zebîdî, İthâfü’s-Sâde, 9/523)
* * *
Fazilet Takvimi / 2000
Türkçe Hatim duası
Kategori: Umumi Meseleler
Arapça dua yapmak en evla olanıdır ama mugtezai hale göre de hareket etmek icap ettiğinden bazı programlarda Türkçesini ilave etmek hatta bazen tamamen Türkçe yapmak gerekebiliyor. Türkçe dualarda aşağı yukarı kullanılan ifadeler aynı. Biz bir çok duayı güzelce derleyerek mütevazi bir dua çalışması yaptık. Sünnet merasimlerinde, ceneze merasimlerindeki ilaveleri de ayrıca belirttik. Bazı yerlere de kendimiz eklemeler yaptık İstifade etmeniz temennsi ile.
Elhamdülillâhi Rabbilâlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ Rasûlina Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecma'în. Va’fü annâ vağfirlenâ verhamnâ ente Mevlânâ ve ente erhamür-rahimîn, ente Mevlânâ ve ente ekramül ekramîn, ente Mevlânâ fensurnâ alel kavmil kâfirîn.
Başlangıç:
* İlahi Ya Rabbel Alemin!
Hamdini sözümüze sertaç ettik, zikrini kalbimize mi’rac ettik, kitabın olan Hz.Kur’anı gönlümüze minhac ettik. Bizler yok idik sen var ettin, varlığından haberdâr ettin, aşkınla kalbimizi bîkarar ettin, nurunla bütün letâiflerimizi ziyadar ettin.
Ya Rabbel-âlemîn!
*İnayetine sığındık kapına geldik, hidayetine sığındık lütfuna geldik, kullukta çeşitli kusurlar işledik affına geldik. Bizleri habibin Muhammed Mustafa (sav) hürmetine bağışla. Bağışladığın kullar zümresine ilhak eyle.
Hediye kısmı:
Ey bütün mevcudatın yegane sahibi olan Yüce Allahım! Bizlere okutma lütfunda bulunduğun şu ( Hatmi Şeriften, Yasini Şeriften, Aşrı Şeriflerden ve Diğer Süveri Şerifelerden,Tevhid Hatminden) hatimden hasıl olan sevabı;
* Evvelen bizzat hülasayı mevcudat, Sultanül Enbiya, Habîbi Hüda, Hz.Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve selem) Efendimiz Hazretleri’nin ruhu şeriflerine hediye eyledik vasıl eyle Yarabbi!
Hülafayi Raşidin, Ehli Beyt, Ashabı Kiram, Tabiîn ve Tebei Tabiîn Hazeratının ruhlarına da ayrı ayrı hediye eyledik sen vasıl eyle Yarabbi!
* Cümle enbiya, evliya, süleha, şehid-i şüheda ve garibü gurabanın da ruhlarına hediye eyledik kabul eyle Yarabbi!
* Mağrib’den Maşrik’e kadar iman ile gelmiş, geçmiş, kimi kimsesi kalmamış, isimleri unutulmuş, nesilleri kesilmiş, kabirleri hâk ile yeksan olmuş, “Bize de bir Fatiha yok mu ?” diyen garibü gurebanın da cümlesinin ruhlarına hediye eyledik kabul eyle Yarabbi!
* Bu meclisi maneviyeye uzaktan ve yakından teşrif eden mümin kardeşlerimizin de ahirete intikal eden geçmişlerinin ruhlarına hediye ettik kabul eyle Ya Rabbi!
* Din, vatan, hak ve hakikat Uğuruna canlarını seve seve feda eden aziz şehitlerimizin de ruhlarını meclisimizden haberdar eyle Ya Rabbi!
a) Cenaze ise:
* Hususiyle Vefat eden ……………………………………… ruhuna hediye ettik Sen vasıl eyle Ya Rabbi!
* Merhumun Kabrini cennet bahçelerinden bir bahçe eyleyip, cehennem çukurlarından bir çukur olmaktan muhafaza eyle Ya Rabbi!
* Kabri içerisinde hapis olan ruhlar gibi hapis olmaktan muhafaza eyleyip; kabir alemindeki diğer yakınları ile hemhal olarak serbestçe dolaşmasını nasip eyle Ya Rabbi!
* Kabrinde Salih amellerini kendisine arkadaş ve kalkan eyle Ya Rabbi!
* Kabrinden açılan pencere ile Cennetteki na mütenahi nimetleri seyredebilmeyi ve kıyamet gününe kadar bu seyirle huzurlu ve müreffeh olmasını nasip eyle Ya Rabbi!
* Bizler de aynı hal ile hallendiğimiz zaman hatimlerle, tevhidlerle hatırlanmamızı cümlemize nasip eyle Ya Rabbi!
* Gören gözlerimiz kapanmadan, söyleyen dillerimiz tutulmadan, ol kelime-i minciyye-i mübâreke ki buyurun “Lailahe İllallah Muhammedün Resulullah ve Eşhedü en lailahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluh” diyerek cümlemize çene kapamayı nasip eyle Ya Rabbi!
b) Sünnet ise:
* Hususiyle sünnet olan ve bu meclisi maneviyenin toplanmasına vesile olan evladımızın vatanına, milletine, dinine sadık bir evlat olarak yetişmesini nasip eyle Ya Rabbi!
* Kendisinin İslam ahlakı ve İslam şuuru ile yetişip hayatı boyunca bu hal üzere baki kalmasını nasip eyle Ya Rabbi.
* Cümlemizin evlatlarını, Cümle ümmedi Muhammedin evlatlarını;
Asrımızın fitne ve fesatlarından, şeytanın, şeytanlamış insanların desise ve tuzaklarından muhafaza eyleyip; onların edepli, ahlaklı, faziletli, anasına, babasına, hocasına saygı gösteren, Allah'ına, peygamberine hürmet ve tazim eden Salih bir evlat olmayı eyle.
Dua kısmı
* Hz. Kur’an’ı elden ele, dilden dile, gönülden gönüle bugünlere ulaştıran muhterem büyüklerimizi, hocalarımızı, üstazlarımızı ilim yolunda uğraşan din kardeşlerimizi, iki cihanda aziz eyle Yarabbi.
* Kıyamet günü kolaylık, sırat’ta selamet, cennet’inde cemalinle cümlemizi müşerref eyle, bu muhterem cemaati de nar-ı cehennem’inden azat eyle Ya Rabbi.
* Burada toplandığımız gibi yarın mahşer meydanında da Peygamber Efendimizin, Livaül-hamd ismiyle musemmâ kılınan sancağının altında toplanmayı nasip eyle yarabbi!
* İlahi Ya Rabbel Alemin! Hasta kullarına şifa, dertli kullarına deva, borçlu kullarına en yakın zamanda edalar nasip eyle Yarabbi!
* Hastane köşelerinde yatan, derdine derman arayan, evlerinde yatıp şifa bekleyen kardeşlerimize de acil şifalar nasib eyle Yarabbi!
* Cümlemizi günah hastalıklarından, haramlardan, ahlaksızlıklardan, yalandan, gıybetten, riyadan, hasetten ve kibirden gizli şirkten muhafaza eyle.
* Namazı niyazı bırakan, içki ve kumarla evinin yolunu unutan, çeşit çeşit fenalıklara koyulan Müslüman kardeşlerimize de hidayetler nasip eyle.
*Mütekebbirsin; her şeyden büyüksün, bizi büyüklenmekten koru.
Gaffarsın; çok çok affedensin, bizi affından mahrum etme.
Şekûrsun; şükürleri kabul edensin, bize şükretme imkanı ver.
Hasîbsin; her şeye hesap soransın, bizi veremeyeceğimiz hesaba düşürme.
Mucîbsin; duaları kabul edensin, dualarımızı karşılıksız bırakma.
Samedsin; hiçbir şeye muhtaç olmayansın, bizi senden başkasına muhtaç eyleme Allah’ım.
* Evlerimizi Kur’ansız, kalplerimizi imansız, camilerimizi cemaatsiz, minarelerimizi ezansız bırakma Ya Rabbi!
* Vatanımızı milletimizi her türlü afeti semaviye ve araziyeden muhafaza eyle Ya Rabbi!
* Dualarımızın kabulü ve son nefesimizde, nasip olması için buyurun bir kelime-i şehadet :
“Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve rasûlühü”
Amin amin! bi hurmeti Taha ve Yasin. Ve hurmeti men erserltehü rahmeten lil alemin. Veselâmun alel-mürselin velhamdülillahi Rabbil alemîn el-Fatiha!
incemeseleler.com
Kul hakkı nedir ve ahirette nasıl hesaplaşılır?
Kategori: Umumi Meseleler
Kul hakkı o kadar öneme haizdir ki, Allah cc.'ın hakkından bile önce geldiği ifade edilmektedir. Peki kul hakkı nedir? Ahirete intikal eden haklar nasıl bizi etkiler. Belli başlı hak meseleleri ve toplamdan hali olamayan bizlerin bilmesi icap eden muaşeret adapları nelerdir?
Kul Hakkı Nedir?:
Bir kulun diğer bir kuldan dünya ve âhire âit alacağı demektir.
Cenab-ı Hak Kur'anı Mübinde:
Ey Mü'minler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla (şeriatın haram kıldığı fâiz, kumar, hırsızlık, gasb, zorbalık, hıyânet, sefâhat ve israf ile) yemeyin. Ancak birbirinizden hoşnut olarak karşılıklı ticâret yolu ile olursa (yiyebi-lirsiniz.) Kendi kendinizi öldürmeyin. (Veya nefsinizden sayılan mü'mini öldürmeyin. Veyâ kısas icâb eden cinâyetleri işleyerek kendi ölümünüze sebeb olmayın. Veyâ nefsinizi, tehlikeye atarak öldürmeyin. Ey Muhammed Ümmeti!) Şübhesiz Allah size merhamet eder. (Haram yemenize ve nefsinizi öldürmenize müsaade etmez. İsrâil-oğullarına, isyanları sebebiyle kendilerini öldürmelerini emretmişken, sizi ondan meneder.) ( Nisa 29 )
Hadisi Şerifte ise şöyle buyruluyor:
"Ben ancak insanım. Elbette bana iki hasım gelir. Bazınız diğerinden daha iyi konuşabilir. (Hakkını savunabilir.) Ben de onun haklı olduğunu sanırım da buna göre lehine hükmederim. Böylece bir müslümanın hakkını başkası lehine hükmetmiş olursam bu hüküm ateşten bir parçadır. (Haksız olan) ister onu alsın ister bıraksın.)"
Kul hakkı, Allah' hakkından önce gelir. Çünkü kul âhirete muhtaç, Allah' ise ganîdir. Bu sebeble borçlu kişi zekat ve hacla mükellef değildir.
İmam-ı Serahsî Rh.A. “Şehid’in kul hakkından başka bütün günahları affolunur” buyurdu.
Yine başka bir hadisi şerifte :
“Kim din kardeşine zulmetmişse, altın ve gümüşün fayda vermediği gün gelmeden önce ondan helallık istesin. Çünkü yarın haksızlığı kadar iyi amelinden alınır; iyi ameli yoksa haklının günahından zulmü kadar haksıza yüklenir. ( Meşarikul-envar)
Müslümanın müslüman üzerinde hakkı beştir:
1- Selamına cevap vermek
2- Hastalanınca yoklamak.
3 Ölünce cenazesine gitmek
4- Davetine icabet etmek.
5-Aksırıp Elhamdülillah deyince “Yerhamükellah” demek.
Abni Abidin’de deniyor ki:
Hak sahibi hakkını helal etmezse Kıyâmet günü haksızdan yarım gıram gümüş değerinde hak için-cemaatla kılınmış ve kabul olmuş yediyüz vakit namazı alınıp alacaklıya verilir.
İmam-ı Rabbani buyurdu:
İşlenen günahlarda kul hakkı varsa:
a. Hemen ödemek,
b. Helalleşmek,
c. Ona iyilik ve duada bulunmak, lazım.
Ölmüşse: Dua ve istiğfarla birlikte varisle-riyle helallaşmak lazımdır.
Burada şu hikaye zikredilebilir:
Nüşirevan öldüğü zaman tabutunu dolaştırıp kimin hakkı varsa gelsin alsın denildi. Bir fert çıkıp hak talep etmedi..
Rasûlüllah Efendimiz irtihalinden iki gün önce: “Kimin malını almışsam işte malım gelsin alsın. Kimin sırtına vurmuşsam işte sırtım gelsin vursun...
Eshabdan biri üç dirhem alacağı olduğunu iddia etti, derhal verildi Diğeri harbde sırtına kırbaç geldiğini söyledi.. ilah..
Beyhaki Amr bin A.S.'ın oda oğlu Abdullahdan rivayet ediyor:
Hz. Ebubekir bir cuma namazından sonra “Sadaka develerini hazırlayıp taksim edeceğim. İznim olmadan kimse yanımıza gelmesin dedi.
Bir kadın kocasının eline bir deve yuları verip “git Ebubekir’i bul belke sana da bir deve verir. Alıp gelirsin” dedi.
Hz. Ebubekir’in emrinden haberi olmayan adam gidip, ömerle birlikte devlerle meşgul olan Ebubekiri bulur.
Hz Ebubekir “Niye geldin, kimse iznim olmadan gelmesin demedim mi” buyurup adama yuları vurur.
Taksimden sonra yuları adamın eline verip “Benim vurduğum gibi sen de bana vur” buyurur.
Hz. Ömer:
“Senin vurduğun gibi vuramaz. Eğer öyle yaparsa adet haline gelir;
Hz. Ebubekir:
Kıyamet gününde beni bundan kim kurtarır?
Hz. Ömer:
Başka türlü razı et.” der.
Ebubekir oğluna “Yükü ile birlikte bir deve bir parça kadife içinde beş dinar vermesini söyler ve memnun eder.
Ebû üreyre (R.A.)
-Ya Rasûlüllah, bir kimse haksız yere malımı almak isterse ne yaparım?
- Vermezsin
- Bu uğurda mukatele ederse?
- Sen de mukatele edersin.
- Ya beni öldürürse?
- Şehid olursun.
- Ya ben onu öldürürsem?
- Cehennem de olursun.
H.Ş.:Malı uğrunda öldürülen şehiddir.
Hikaye:
İbni Sirin’e birisi gelip:
-Ben seni gıybet etmiştim; hakkını helal et.
-Allah'ın haram kıldığı bir münkeri ben helal edemem. Ben ancak bana ait olanı helal edebilirim.”
İmam-ı Azam Hz nin babası Sabit Hz nin elma hadisesi kul hakkı için nelere katlandığının yine başka bir misalidir.
H.Ş. “İşçinin ücretini teri kurumadan verin.
H.Ş. Bir kimse çalıştırdığı işçinin ücretini teri kurumadan vermezse Allah' ona rahmat naza-rıyla bakmaz.
H.Ş. Bir kimse çalıştırdığı işçinin ücretini vermezse ben onun hasmıyım. (Buhari C.3 S 50)
H.Ş. İşçilere yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin ve güçlerinin yetmediği işleri yüklemeyin. Şayet güç işler verirseniz onlara yardım edin. Zira hizmetçinin işinden hafiflettiğin her şey kıyamet günü mizanda senin için sevap olacaktır.
Cemiyet hayatında muaşeret kaideleri:
1- Hoşgörü sahibi olmak. H.Ş. Hoş gör ki, hoş görülesin.
2. Mütehakkimâne değil, mütebessim çehre ile hitab etmek:
3. Sokakta giderken hiç kimsenin arkasın-dan seslenmemek.
İmam-ı Âzam Rh.A. talebesi Ebû Yusuf’a: “Kimseyi arkasından çağırma, biri seni arkadan çağırırsa dönüp bakma zira arkasından çağırılan hayvandır.
4. Aksırma, öksürme gibi durumlarda ağzını kapamalı ve arkasını dönmeli..
5. Gülmek icab ettiren bir şey yokken gülmemeli ve toplulukta iki kişi birbirine göz kırparak anlaşmamalı. Fısıltı halinde konuşmamalı.
6. Büyüklere - hocamıza -üstamıza - tecrübesinden istifade ettiğimiz yaşlılara hürmet etmeli Bunlar hem Hakk’ın rızasını hem onların hoşnutluğunu kazanmağa sebebdir.
7. Otobüs, dolmuş gibi vasıtalarda büyükle-re yer vermek
Mekke’ye 16 km. Uzaklıktaki Cirane mev-kiinde Rasûlüllah Efendimiz Süt validesi Halime-i Sadiye Hz. Lerini gördü. Ayağa kalktı ve cübbesini yere serip onu oturttu. Eshab-ı Kiram bunu gördüler ve örnek aldılar. Daha sonra Ebubekir ve Ömer (R.A.) da Halime validemize aynı şeyi yapmışlardır.
8. Bir toplantıya gideceğimizde el ve ayak temizliği yapmalı.
9. Cuma, Bayram gibi kalabalığa çıkacağı-mızda mümkünse boy abdesti almalı, güzel elbise, temiz çorap giymeli zoğan sarımsak yememelidir.
10. Camiye geldiğimizde neresi boşsa oraya oturmalı, cemaatın üzerinden atlayarak ileri geç-meye çalışmamalıdır.
11. Çay kahve meşrubat v.s gibi şeyler dağı-tırken, veya bir kalabalıkla musafahalaşırken kendine göre sağdan başlamalı
(Eleymenü feleymen...)
12. Yemekten önce ve sonra elleri yıkamalı
Yemekten evvel elleri yıkamak hastalıklara, yemekten sonra yıkamak da fakirliğe kalkandır buyurulmuş.
13 Bir ziyafete katıldığımızda ev sahibine teşekkür etmeli
incemeseleler.com
Büyüklerin kabrini ziyaret adabı
Kategori: Umumi Meseleler
Dinimizde her şeyin yapılma usûlü ve âdâbı olduğu gibi Kabir ziyâreti hakkında da İslâm büyüklerinin tensip ettiği ve dikkat edilmesi gereken bir takım husûslar vardır. Bunları kısaca zikredelim.
* Kabir ziyâretini, perşembe, cuma ve cumartesi günleri yapmak. Hadîs-i Şerîfte: “Bana bildirildi ki Cuma günü veya Cuma gününden önce ve sonra ki günlerde meyyitler kendilerini ziyâret edenleri bilir.” (Şerhis-Sudûr 197)
* Ziyâreti Allah rızası için istifâde etmek için yapmak. Âhireti düşünüp ibret almak. Ölülerinden ibret almayıp, onları dahi bir gurur kaynağı yapanlar hakkında Cenâb-ı Hak şöyle buyurur meâlen: “Oyaladı o çokluk kuruntusu sizleri. Tâ ziyaret edişinize kadar kabirleri.” (Tekâsür Sûresi, 1-2)
* Ziyâret için gidilen kabristanlıkta fazla kalmamak.
* Mümkünse ayak ucu tarafından gelmek, ve ayak ucu tarafından ziyâret etmek.
* Selâm vermek, Peygamberimiz: “Selâmün aleyküm dare kavmin mü’minîn. inna İnşaallahu bîküm lahıkûn” diyerek selâm verirlerdi.
* Ayakta dua etmek. Oturacak ise hayatındaki mertebesine göre uzak veya yakın oturmak. (Elmalılı, 9-6046/50)
Bilinmelidir ki, ölüyü kabirde ziyâret etmek, hayatta iken ziyâret etmek gibidir. Çünkü o, -bilhassa Allah dostları- ziyâretçilerini görüp karşılar.
Allah dostlarının kabirlerine araba ile fazla yaklaşılmaz..
* Bir Fâtiha 11 İhlâs-ı Şerîf ve Yasîn-i Şerîf okunup hediye edilir.
* Dîni ve dünyası için, ziyâret ettiği Allah dostunu vesîle kılarak Cenâb-ı Hakk’a yalvarılır.
* Kabirler, Ka’be tavaf edilir gibi ziyâret edilmez. Kabrin üzerine oturmak ve mezarları çiğnemek mekruhtur. Peygamber Efendimiz: "Kor üzerinde veyâ kılıç üzerinde yürümek veya çarığımı ayağımda tâmir etmek, kabir üzerine basıp yürümekten bana daha sevimlidir," buyurmuşlardır.
(Levakıhu’l-Envar 898) .
Mizah'ın adabı
Kategori: Umumi Meseleler
Mizâh: İnsanların birbirleri ile lisân ve kalemle yaptıkları latîfedir ki fazlası zarâfeti giderir, terki ise çevresindekileri nefret ettirir.
Tâlim ve terbiyede mizâhın yeri büyüktür. İnsanlar, çatık kaşlı, hiç gülümsemeyen kimseleri sevmez.
Mizâh bir telkin ve ders vâsıtasıdır. Tebessüm ettirici olduğu kadar düşündürücüdür de. Mizâhlı ifâdeler, sevilerek dinlendiği için tesîrleri daha fazla olur. Hatırda da daha uzun müddet kalır.
Mizâh dinleyicilerin zihinlerini tahrik edip, dinleme arzusunu arttırır, bıkkınlığı giderir. Mizâhın gâyesi yorgunluk ve durgunluğu izâle ederek, dikkatleri toplayıp, şevki artırmaktır. Mizâh hiçbir zaman gâye değildir. Ancak gâyeye ulaşmak için kullanılan vâsıtalardandır. Vâsıtayı gâye yapmanın, kuru kuruya gülmeyi hedef almanın hiçbir faydası yoktur.
Ayrıca mizâhın istihzâ (alay) tarzında olması doğru değildir. Çünkü istihzâda başkalarını küçük görme ve kendisini üstün tutma temâyülü (arzusu) vardır.
En büyük mürebbî olarak Peygamberimiz (s.a.v.) de mizâh yapmıştır. Ama onun nükte ve mizâhları kırıcı değildir. Zarîf konuşması ve samîmî tavrıyla her zaman güvenilen bir şahsiyet olmuştur. Yine onun mizâhında yalan, insanları korkutmak ve ciddiyetsizlik yoktur.
Ebû Hüreyre’den (r.a.) naklolunduğuna göre:
“(Bir kısım Ashab) Ey Allah’ın Rasûlü, sen bize şaka yapıyorsun!”, demişlerdi. Peygamberimiz de: “Şurası muhakkak ki (şaka bile olsa) ben sadece hakkı söylerim.” (Tirmizi 4-357/1990)
Mizâh yaparken ifrâta gitmemeli, lüzûmundan fazlasına yer vermemelidir. Zîrâ mizâhı çoğaltıp sınırı aşmak, lüzûmundan fazla şaklabanlığa yer vermek kalpleri öldürür. Düşmanlık tohumları eker, küçüklerin, büyüklere karşı gelmesini kolaylaştırıp onlara cesâret verir. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) bu mevzûda şöyle buyurmuştur:
“Çok gülenin heybeti azalır, şakacı küçümsenir, çok konuşan çok sürçer, çok yanılır. Çok yanılanın da hayası azalır, hâyâsı azalanın da veraı (Allah korkusu) azalır, verâı azalanın da kalbi ölür.”
.
Yardım yapmak isteyen kimleri tercih etmelidir?
Kategori: Umumi Meseleler
Gerek zekat gerek sadakai fıtır gerekse mutlak bir sadaka vermek isteyen bir kişi, kimleri tercih etmelidir. Yardım almaya kimler daha layıktır?
Cömert; menfaati, hiçbir karşılık beklemeden ulaştıran kimsedir. “Kerem ve cömertlik, sahibinin ayıplarını ve kusurlarını örten bir meziyettir.”
(İmam Şâfiî)
Abdülkâdir Geylânî hazretleri:
“Ben Allah’a gece namaz kılarak, gündüz oruç tutarak vasıl olmuş değilim. Allah’a ancak cömertlikle, tevâzu’ ile ve sadrımın selâmetiyle vâsıl oldum.” buyurmuşlardır.
İkram edeceğimiz kimseler, Allah ve Rasûlü ile onların sevdikleri, kendilerine kıymet verdikleri kimseler olur ise, daha makbul olur. Cenab-ı Hak Peygamber Efendimizin talebeleri olan Ashâb-ı Suffe için (meâlen):
“Verin o fakirlere ki, Allah yolunda kapanmışlar, şuraya buraya dolaşmazlar. İstemekten çekindikleri için, bilmeyen onları zengin zanneder. Onları sîmâlarından tanırsın, halkı bîzar etmezler”, buyurmaktadır.
(Sûre-i Bakara 273)
Peygamberimiz ise, kendisinden, el değirmeni ile un öğütmekten elleri kabardığı için hizmetçi isteyen kızı Hz. Fâtıma’ya: “Kızım, Ashâb-ı Suffe’nin ihtiyaçlarını gideremediğim halde, ben sana nasıl yardımcı bulayım.”, demişti.
İmam-ı Suyuti hazretleri de :
“Sadaka fakire verilirse 10 misli, âmâ ve âcize verilirse, 70 misli, yakın akrabaya verilirse 1000 misli, ana babaya verilirse 10 000 misli, talebe ve alime verilirse milyon misli mukabele eder. buyurmuştur.
.
Kadınlar mağdur mudur?
Kategori: Umumi Meseleler
Erkeklerin kadınlara nazaran yaptıkları bir takım ayrıcalıklı ibadetler vardır. Cuma namazı, Allah yolunda cihad etmek, camilere gidip cemaat ile namazlara iştirak etmek vb. Kadınların bu ibadetleri yapamamaları neticesinde erkeklerin manevi olarak daha geniş imkanlara sahip olduklarını düşünen bir kimseye Peygamber efendimiz s.a.v. ' in cevabı.. “Esma binti Yezîd (r.a), bir gün Resûlüllah (s.a.v.)’ın huzuruna geldi. Ve şöyle dedi:
— Ey Allah’ın Resûlü! Ben kadınlar tarafından gönderildim. Allah seni bütün erkeklere ve kadınlara peygamber göndermiştir. Biz buna iman ettik. Lâkin biz kadınlar evlerinde kapanıp kalmışız. Sizler Cuma namazları kılmak, câmilere cemaate çıkmak, hastalara gidip hatır sormak, cenâzelerde bulunmak, bunlardan daha faziletlisi Allah yolunda muharebe ve cihad etmek gibi faziletlerle bizden üstün olmuşsunuzdur. Lâkin siz bunları yaparken evinizden çıktığınız vakit sizin mallarınızı korur, iplik eğirip elbiselerinizi dokuruz. Çocuklarınızı besleriz. O halde bizler o hayır ve sevaplı işlerin ecirlerinden sizlere ortak olamaz mıyız?
Resûlü Ekrem (s.a.v.) şöyle cevap buyurdu:
— Ey Esmâ! Anla ve seni gönderen kadınlara da anlat ki:
Kadının kocası ile iyi geçinip, kocasının hoşnutluğunu kazanması, o faziletlerin hepsine eşit olur.
(Meşâhir-i Nisâ) incemeseleler.com
.
Şükür ve hamd kelimeleri nerelerde kullanılmaz?
Kategori: Umumi Meseleler
En çok kullanılan kelimeler arasında olan şükür ve hamd kelimelerini doğru kullanmak için, ne anlama geldiğini bilmemiz lazım. Karşımızdaki insana Allaha şükür iyiyim kelimesini hastalık halinde kullanmak ne anlam ifade eder?
Şükür, kalble nimeti itirafın, lisanla onu veren Allah’a senanın ve uzuvlar ile tâatin mükafatıdır. Nitekim hamd, yalnız dil ile senadır.
Şükür, nimet karşılığında olur. Onun için mihnet durumunda «şükür olsun Haktan gelene» denirse mihnetin artmasını istemiş olur. Elhamdülillah demek gerekir. Elhamdülillah, lütufda da, kahırda da denir. Şükür ancak lutufda olur.
Demişlerdir ki, bir kimse nimete şükretse artmasına sebeb olur. Şükürden hâsıl olan ziyâdelik şükr olunan nimete göredir. Her türlü nimete şükür gerektir. Tâ ki, her birine göre ziyâdelik hâsıl olsun. Şükürden âciz olduğunu idrâk etmek de şükürdür.
Bir kimsenin cömertliği çok ise, teşekkür edeni de ona göre olur. Cömert kimse verdiği nimetler üzerine teşekkür taleb etse kendi nefsi için çaba harcamış olur. Amma Cenabı Hak böyle değildir, hem nimet verici hem de hamd ve sena edilendir. Kuldan şükür istemesi kulun kendi tarafına ait olur, başka maksat için değildir. Belki nimeti fazlalaştırmaktan ötürüdür. Çünkü daha fazla ihsan için şükür yoluna delâlet edir. Sonsuz ihsan ile ihsan eyler.
.
Türkiyede Hac, imanlı göç ve cehennemden beraat !
Kategori: Umumi Meseleler
Bir çok evliyaullah, hikmetleri ile bizlere halen himmet etmekteler. Onların duası ile yer yüzünde, kıyamete kadar devam eden kerametler var. işte bunlardan üçü.
Cehennem ateşinde yanmak istemiyorsanız, fakirlik görmeden ahirete imanlı bir şekilde gitmek istiyorsanız ve Türkiye sınırları içinde Hac yapmak isterseniz bu yazıyı okumalısınız.
Mehmet Emin Tokadi Hz.'lerinin duası:
Mekke'de İmam-ı Rabbani Hz.'nin oğlunun talebesine (Ahmet Yekdes Cüryani Hz.) talebe olmuştur. 3 sene sonunda hocası artık İstanbul'a gitmesini istemiştir. Kendisinden son bir arzusunun olup olmadığını sormuştur. Mehmet Emin Tokadi Hz.'de hocasından dua istemiştir:
"Benim vefatımdan sonra kabrime gelip bir fatiha okuyanın vücudu cehennem ateşinde yanmasın."
Hocası kendisine şunları söyledi :" Vasiyet etki vefatından sonra kabrini kolay bulunacak bir yere yapmasınlar. Virane bir yere defnetsinler. Kimse bilmesin. Ancak, nasibi olanlar gelip bulsun, dua etsinler.
Unkapanına inen cadde ile Zeyrek yokuşunun kesistiği tepe üzerinde Soğukkuyu Piri Paşa Medresesi kabristanına defnedilmiştir.
***
Azzîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin duası:
Azzîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri bir gün Ahmed Hanı ziyârete gitmişti. Pâdişâh; "Efendim! Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin, kıyâmet günü talebelerine ve pekçok günahkâr mümine şefâat edeceği hakkında rivâyetler var. Bu rivâyetlerin doğruluğu hakkında ne buyurursunuz? diye suâl eyledi. Azîz Mahmûd Hüdâyî hemen cevap vermedi. Bir müddet murâkabe hâlinde kaldıktan sonra; "Bu söz doğrudur." buyurdu. Sonra Padişâh; "Efendim! Acabâ zât-ı âlinizin bizlere bir vâdiniz ve müjdeniz yok mudur?" diye sorunca, Mahmûd Hüdâyî ellerini kaldırarak:
"Yâ Rabbî! Kıyâmete kadar bizim yolumuza katılan, bizi sevenler ve ömründe bir kere türbemize gelip rûhumuza fâtiha okuyanlar bizimdir. Bize talebe olanlar denizde boğulmasınlar. Ömürlerinin sonlarında fakîrlik görmesinler. Îmânlarını kurtararak gitsinler ve öleceklerini bilip haber versinler." diye duâ eyledi. (Âlimler ve evliyâ bu duânın kabûl olduğunu, bu yola mensup kimselerin hiç denizde boğulmadıklarını ve pekçok kimsenin de vefât günlerine yakın, öleceklerini haber verdiklerini bildirdiler.)
***
Kabeyi ziyaret sevabına mazhar bırakan kabir !
Ali Semerkandi hz.leri:
Allah Rasulü (s.a.v.)'nün Ravzasında yedi yıl kadar türbedarlık hizmetinde bulundu. Bir gün rüyasında Allah Rasulü (s.a.v.)'nün muhterem kerimeleri Fatıma (r.anhâ) validemizi gördü.
Şöyle buyurdu: "Ey Ali! Allah Rasulü (s.a.v.)'nün huzuruna git. Seni manevî evlatlığa kabul buyuracak."
Ali Semerkandî Hazretleri uyanır uyanmaz hemen Allah Rasulü (s.a.v.)'nün mübarek huzuruna koştu. Mübarek kabrinin karşısına geçip, dizi üzerinde edeple oturdu. Bir müddet sonra Ravza-i Mutahhare'den Allah Rasulü (s.a.v.)'nün:
"Buyur yâ Ali! Seni manevî evladım olarak kabul ettim. Kıyamete kadar mucizem baki kalsın. Ya Ali! Öyle bir beldeye git ki, fakirlikleri sebebiyle beni ziyaret edemeyen ümmetim, seni ziyaret etsinler. Sen benim evladım olduğun için, sana yapılan ziyareti bana yapılmış gibi kabul ederim" mübarek sözlerini işitti. Bu sözleri büyük bir zevkle dinleyen Ali Semerkandî Hazretleri, sevincinden ağladı ve Yüce Allah'ın verdiği bu nimetten dolayı şükür secdesine vardı.
.
Manevi şehitler kimlerdir?
Kategori: Umumi Meseleler
Şehitler üç kısımdır. 1- Hem dünya ve hem âhiret şehidleri, 2- Dünya şehidleri, 3-Âhiret şehidleri. Dünya şehitleri olmak belki bir çok mümine nasip olmaz ama, ahiret şehidi olabilmek herkese nasip olabilir. Yeter ki sayılan 23 maddeden birisi siz de bulunsun.
Hem dünyâ ve ahiret şehidleri. İ’lâ-i kelimetüllah için düşmanları ile çarpışıp, öldürülen (ve fıkıh kitablarında belirtilen ölüm şartlarını taşıyan) mü’minlerdir. Bunlar, kanlı elbiseleriyle beraber yıkanmadan gömülür. Cennetliktirler. Ahirette yakınlarına şefaat edeceklerdir.
Dünyevî şehidler. Bunlar yalnız dünyevî bir maksat veya çıkar için savaşan ve öldürülen kişilerdir. Bunlar, kanlı elbiseleriyle yıkanmadan gömülürler. Dünyevî olarak şehid kabul edilirler. Allâh rızası için savaşmadıkları için de ahirette nasîpleri yoktur.
Uhrevî şehidler. Bunlar, yıkanır, kefenlenir ve normal bir ölü muamelesi yapılır. Dünyevî olarak şehid kabul edilmezler. Ama Allâh katında kendilerine şehâdet mertebesi verilir. Cennetlik oldukları gibi ahirette bir çok insana şefaat edeceklerdir.
Ahiret şehidleri şunlardır;
1. Zulmen öldürülen,
2. Nefsini, malını veya evlâdını korurken ölen ve öldürülen,
3. Hükümdârın hapsiyle veya dövdürmesiyle ölen,
4. Yangında yanarak ölen,
5. Suda boğulan,
6. Depremde ölen,
7. Yapı altında kalanlar,
8. trafik kazasında ölen,
9. Yırtıcı hayvan tarafından parçalanan,
10. İshal ve istikâ’dan, taun, kanser ve verem gibi amansız hastalıklardan ölen
11. Sıtma ve sar’â hastalığından ölen,
12. Hamilelikten dolayı ölen kadın,
13. Doğumda (nifas halinde) ölen kadın,
14. Kuma sahibi olup sabır ve tahammül ederek ölen kadın,
15. Vatanı beklerken ölen,
16. Aşktan ölen,
17. Her gece Yasin Sûresini okuyan,
18. Her gün kuşluk namazı kılanlar,
19. Her ayda üç gün (eyyâm-ı bîyz’da) oruç tutan,
20. Günde yirmibeş defa (Allâhümme bârik lî filmevti ve fi mâ bâdel-mevti) duasını okuyanlar,
21. Hastalığında “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimîyn” duasını okuyanlar.
22. Sabah namazının sonunda haşr süresinin son ayetlerini okuyanlar,
23. İffetini sabırla koruyanlar,
24. Fitne zamanı Resûlullah’ın sünnetine sarılıp ölen,
25. Helal rızık peşinde iken ölen,
26. Cuma gecesi ölen,
27. Gurbette ölen,
28. Ezan okunurken ölen,
29. Allâh’ın emir ve yasaklarına ve Resûlünün sünnetine bağlı bir hayat yaşarak ölen,
30. Mehd-i Aleyhirridvân’ın zamanında İslâma hizmet eden Müslümanlar,
31. İlim yolunda ölen,
32. Ve damdan düşerek ölen,
33. Ve günahlarından tevbe edip; ölen mü’minleri Cenab-ı Allâh şehâdet mertebesine yükseltir.
Kaynak: Ruhul beyan Nisa suresi tefsiri
"Şehâdet ve şehidler" hakkında daha geniş bilgi için bakınız: Suyutî, el-Kelâm alâ’ş-Şühedâ ve Aksâmihim, varak: 2, mahtut. Abdullâtif Harputî, Mecâlisi’l-Envâri’l-Ahadiyye ve Mecâmiu’l-Esâri’l-Muhammediyye, s.183
.
Kıyamet günü hangi sancak grupları olacak?
Kategori: Umumi Meseleler
Kıyamet günü herkesin kendi imamıyla çağrılacağı bir hakikattir. O gün, her fırkayı imamları ile çağırırız! [İsra 71] Kadı Beydavi hazretleri, bu âyet-i kerimenin tefsirinde, (Her ümmeti Peygamberleri ve dinde uydukları imamların isimleri ile çağırırız) buyuruyor. İşte kıyamette dikilecek sancaklardan bazıları
1- Sıdk sancağı, Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) için dikilir. Ve bütün sıddîklar, onun sancağının altında toplanırlar.
2- Adâlet sancağı Hazret-i Ömer (r.a.) için dikilir. Ve bütün âdiller, onun sancağının altında toplanırlar.
3- Sehâvet (cömertlik) sancağı Hazret-i Osman (r.a.) için dikilir. Ve bütün cömertler, onun sancağının altında toplanırlar.
4- Şehâdet sancağı Hazret-i Ali (r.a.) için dikilir. Ve bütün şehidler, onun sancağının altında toplanırlar.
5- Fıkıh sancağı, Muaz bin Cebel (r.a.) için dikilir. Ve bütün Fakihler, onun sancağının altında toplanırlar.
6- Ebû Zerr-i Gifâri için zühd sancağı dikilir. Ve bütün zâhidler, onun sancağının altında toplanırlar.
7- Fakirlik sancağı Ebû Derdâ (r.a.) için kurulur. Ve bütün fakirler, onun sancağının altında toplanırlar.
8- Kıraat sancağı, Übeyy bin Ka'b (r.a.) için kurulur. Ve bütün kurrâlar, onun sancağının altında toplanırlar.
9- Müezzin sancağı, Bilâl-i Habeşî (r.a.) için kurulur. Ve bütün müezzinler, onun sancağının altında toplanırlar.
10- Zulmen öldürülenlerin sancağı Hazret-i Hüseyin bin Ali (r.a.) için kurulur. Ve bütün zulmen öldürülenler, onun sancağının altında toplanırlar.
Kaynak: (Ruhul Beyan Nisa Suresi)
Kemal Ekrem Soylu/ incemeseleler.com
Altın kasadaki nasihatlar
Kategori: Umumi Meseleler
Eskiden hükümdarlar, karşılaştıkları her müşkül işlerinde zamanın âlimleri ile istişâre etmedikçe bir karar vermezlerdi. Onların fikirlerinden istifade ederlerdi. Adâletiyle meşhur, İran hükümdarı Nûşirevân-i Âdil, arzû etti ki; kendisine rehber olmak için ba'zı nasîhatler tertip edilsin.Bu maksatla, zamanın âlimlerini topladı. Bunların içinden yirmi üç tanesini seçtirdi ve onlara: "Her biriniz bir hikmet söyleyiniz ki, hem ben istifade edeyim, hem de benden sonra gelenler" dedi.Her birisinin yazdığı hikmetli sözleri altınla yazdırdı.
Bunları, yine altından bir kasa yaptırıp, altın bir anahtar ile de kilitledikten sonra hazinesine koydurdu. Ne zaman ki, müşkül bir iş ile karşılaşırsa, bu hikmetleri okur ve ona göre karar verirdi.
* * *
Bu hikmetli sözler şunlardır:
1-Kendinizi biliniz, ilim ve iyi edep öğrenmeyi arzû ediniz. Malı, ilimden yüksek tutmayınız. Ahiret için azık toplayınız. Ahireti dünyaya satmayınız. Söylenmeyecek sözleri söylemeyiniz. Aranmakla bulunmayacak şeyi aramayınız.
2-Hikmet sahiplerinin nasîhatlerini hakîr görmeyiniz. İşlerde acele etmeyiniz. İşleri vaktinde yapınız. İşleri bilene emrediniz. Zararlı işlerden sakınınız. İşlerin önüne ve arka-sına dikkat ediniz. Akıllılarla istişâre ediniz. Tecrübe edilmişi tecrübe etmeyiniz. İhtiyarların sözlerine önem veriniz.
3-Herkes sizi takvânız ve iyilikleriniz ile tanısın. Kanaati zenginlik biliniz. Sağlığın kadrini biliniz. Kimsenin üzüntüsü ve elemi ile sevinmeyiniz.
4-Dert ve belâ sahiplerinden ibret alınız. Yerinde hâsıl olan zararın, yersiz hâsıl olan menfaatten iyi olduğunu biliniz. insanlara her zaman müdâra ediniz, dîniniz için dünyalık verin. Her nerede müdâra lâzım olursa sertleşmeyiniz. Dost ve düşmanla barışta bulu-nunuz.
5-İşleriniz kendi gücünüzü aşmasın. İnsanlardan ihsân esirgemeyiniz. Elinizi ve di-linizi kollayınız. Lâyık olmayan işlerden uzak kalınız.
6-Kötü komşudan, fenâ arkadaştan sakınınız. Arkadaşsız yola çıkmayınız. Kötü ve aslı belli olmayanlarla yolculuk yapmayınız.
7-Çorak yere tohum ekmeyiniz. Herkesin gözü önünde def'i hacet etmeyiniz. Son-radan görmüşlerden borç istemeyiniz, onlara borç yapmayınız. Aslı belli olmayanlardan kız istemeyiniz. Kıymetsiz insanlarla oturmayınız. Allah’tan korkmayandan korkunuz.
8-Malı, kendinize fedâ ediniz. Ahmak, sarhoş ve deliye nasîhat etmeyiniz. Nasihati anlayana yapınız. Nasîhatinizi kıymetli tutunuz. Elinizin altındakilere merhamet ediniz. Kimsenin ekmeğine göz dikmeyiniz.
9-Açların yanında yemek yemeyiniz. Ekmeğinizi açlardan esirgemeyiniz. Çocuklar ve kadınlara karşı tedbirli olunuz. Yabancı kadını evinize uğratmayınız. Dünya ni'meti ile kibirlenmeyiniz. Kötü kadınların hîlelerinden emin olmayınız.
10-Kimsenin evinin işine karışmayınız. Yabancı kimselere evinizin yolunu göster-meyiniz. Karı koca arasında aracı olmayınız. Başkasının bir şeyine sahibinden fazla şefkatli olunuz
11-Kibirli insanlardan korkunuz. Devlet adamlarına düşmanlık etmeyiniz. Kadın ve erkek hiç kimseye zulüm etmeyiniz.
12-Ana ve baba hakkını gözetiniz. Akrabalarınızdan kesilmeyiniz. İnsanlarla olan ahdi muhafaza ediniz. Ahdinizi yerine getiriniz. Dâvetsiz kimseye misâfir gitmeyiniz. Misâfirinizi kıymetli tutunuz. Eğer bir kimse size muhtâç olursa, kudretiniz dahilinde ihtiyâcını yerine getirmeye çalışınız.
13-Bilgide ileri olanları büyük tutunuz. İlim öğretmeyi ayıp tutanları insan sayma-yınız. İnsanın selâmetinin, lisanına dikkatte olduğunu biliniz. Lâyık olmayan sözü söyle-meyiniz.
14-Fenâ söz söylemeyi âdet etmeyiniz. Lâyık olmayan söze kulak vermeyiniz. Hükümdarların gıybetini yapmayınız. Sözden anlamayana söz söylemeyiniz. Her ne ki lisanen söyledinizse, o işi yapınız.
15-İyilerin ziyâretine rağbet gösteriniz. Salâh sahipleri ile sohbet ediniz. Ölüleri iyilikle yâd ediniz. Dosta ve düşmana nasihatten geri kalmayınız. Ölen babanızın vasiyetini yerine getiriniz. İlim tahsiline hırslı olunuz. İlimsiz bir iş işlemeyiniz.
16-Herkesin sözüne emin olmayınız. Güzel sözleri herkese işittiriniz. Doğru ya da yalan yere yemîn etmeyiniz. Dünyadan fazla âhiret dostu olunuz. Yetimin malına göz dikmeyiniz. Gençlikte, ihtiyarlıktan endişe ediniz. İhtiyarlık ihtiyaçlarını gençlikte hazır-layınız.
17-Kış hazırlığını yazın yapınız. Bugünün işini yarına bırakmayınız. Mütehassıs doktor söylemedikçe şunun bunun sözü ile kan aldırmayınız.
18-Cömertliği âdet ediniz. Bencillikten uzak olunuz. Ehil olmayanların sohbetinde bulunmayınız. Hacetinizi cömertlerden isteyiniz. Borçluları sıkıştırmayınız. Dostlarınızı hatâlarından dolayı îkaz ediniz.
19-Evlâtlarınıza hüner ve sanat öğretiniz. Halinizi dosttan ve düşmandan saklı tutunuz. Gizli söyleşilen yerleri dinlemeyiniz.
20-Emirlerin huzurunda gözlerinizi muhafaza ediniz. Sözlerinizi ölçülü söyleyiniz.
21-Ni'met ve bolluk zamanında dostlarınızı anınız. Düşmanı küçümsemeyiniz. Düşmanın dost görünmesinden endişe ediniz.
22-Emniyet zamanında daha çok korkunuz. Belâ vaktinde sabrediniz. Darlıkta genişlik zamanını hatırlayınız. Genişlikte darlık zamanını düşününüz. Vaatlerinize vefâ gösteriniz. Ümitlileri ümitsiz etmeyiniz. Bir görüşte kimseye aldanmayınız. Başkalarının ayıbını araştırmayınız.
23-Kendi yükünüzü başkasına yüklemeyiniz. Fenâ huyluları dost edinmeyiniz. Hak sözü yerden gökten üstün tutunuz. Cenâb-ı Hakka rücû etmeyi en güzel amel biliniz.
incemeseleler.com / Kemal Ekrem Soylu
Hepimiz bir yolcuyuz..
Kategori: Umumi Meseleler
Yahya Kemal Beyatlı, Sessiz gemi isimli şiirinde "Artık demir almak günü gelmişse zamandan, meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan." diyerek, ölümden itibaren geri dönüşü olmayan bir yolculuktan bahseder. Peki o yolculuk gerçekte ne zaman başlıyor ve bu yolculukta gemiyi batırmadan, rotayı şaşmadan nasıl seyahat edilir? Peygamber efendimiz s.a.v. bir hadisi şeriflerinde bizleri ikaz ediyor.
Hepimiz bir yolcuyuz ve ruhlar aleminden başlayarak ana rahmine inmemizle devam eden ve nihayeti olmayan bir yolculuk. Uçakla seyahat ederken, yanınızdaki kişiye dönüp sorsanız, nereden bindiniz ve nereye gidiyorsunuz? şeklinde. O da size " bilmiyorum " dese gülersiniz ve Allah selamet versin der geçersiniz.
Evet, hepimiz de bu dünyada birer yolcuyuz. Ve bu yolculuk dünyadaki tüm yapılan yolculuklardan daha önemli.
Ve bu öyle bir yolculuk ki, geminin motorları da dümeni de herkesin kendi önünde. Yani rahat bir seyahat için, bilet almak ve geri yaslanarak denizi seyretmekle biten bir yolculuk değil.
Peki bu yolculukta rahat bir seyahat için, uçak misalindeki "Allah selamet versin" lik bir durum olmaması için nasıl hareket edilmelidir? Bunun en güzel cevabını verecek olan da elbette, denizlerin sultanı, baş kaptan efendimiz s.a.v' dir. Ve bize nasıl seyahat edileceğini Eba Zerr Hazretleri vasıtası ile kıyamete kadar gelecek olan ümmetine hitaben şöyle ifade ediyor!
يا ابآ ذرٍّ ! جَدِّدِ السفينۀَ فاِنَّ البحرَ عَمِيقٌ
وخُزِ الزَّادَ كاملاً فان اسَّفرَ بعيدٌ
وخَفِّفِ الحِمْلَ فان العَقَبَۀَََََ كَئۈُدٌ
و اَخلِصِ الْعَمَلَ فان النّاقِدَ بصيرٌ
Ya Ebâ Zer, Gemini yenile çünkü deniz derindir. Azığını tam al, çünkü yol uzundur. Yükünü hafif tut, çünkü geçit çok sarptır. Amelini ihlaslı yap, çünkü gözetleyici, kalbin niyetine bakmaktadır.
(Bu Hadisi şerif İbni Hacer Askalani Hz. lerinin münebbihat isimli eserde 4 ler babında geçmektedir.)
(Fazilet takviminde bu hadisi şerif kısaca şu şekilde izah ediliyor.3 kasım 2003)
Gemilerimizi yeni ve bakımlı tutmalıyız: Yani mânevi hayatımıza, ibâdetlerimize, dikkat etmeli, mânevî canlılığımızı muhâfaza etmeliyiz.
Hadîs-i şerifle:İbâdetlerin az da olsa devamlı olanının makbul olduğu (Efdalül a'mali edvemühe ve in galle) bildirilmektedir. Çünkü deniz derindir: Kabir, suâl, hesap, kitap, sırat önümüzdedir. Ayrıca Dünya hayatı türlü zorluklarla, mücadelelerle, düşmanlarla doludur. Nefs-i emmâre bize darbe vurmak için gâfil ve zayıf anımızı kollayıp durmaktadır.
Azığını tam al çünkü yolculuk uzundur:
Efendimiz (s.a.v.) ise;Dünya ahiretin tarlasıdır (ne ekersen onu bulursun). buyurmuşlardır. 60-70 senelik bir ömrün neticesi asırlarla bile ifâde edilemeyen uzun zamanlarda görülecektir. Kabir hayatı, mahşer, hesap, mizan, sırat daha Cennet ve Cehenneme sıra gelmeden geçecek uzun zamanlar, hayatlar, hep bizleri beklemektedir. Âhiretin bir günü dünya hesabıyla bin sene gibidir.
Yükünü hafiflet, çünkü geçit çok sarptır: Dünya hayatında karşımıza çıkan bazı sıkıntılar bir nevi geçittir. Ölüm geçidi en önemli geçittir. Âhiret geçitlerinden her biri çok zordur. O halde yükümüzü hafifletmeli, hak, hukuka dikkat etmeli ibâdet borçlarımızı bırakmamalı, günahlardan da çokça istiğfar etmeliyiz.
Amelini ihlaslı yap, çünkü gözetleyici olan Cenâb-ı Hak kalpteki niyetleri görmektedir: İbâdetlerin de değeri niyet ve İhlâsın derecesine göredir. İmam-ı Rabbani Hazretleri şöyle buyurmaktadır.
Muhakkak ki fırsat bir ganîmettir. O halde ömrün tamamını faydasız işlerde değil bilâkis Cenab-ı Hakkın rızasında kullanmak lazımdır.
Bu cümleden olarak kişiye yakışan şey: Beş vakit namazı cemiyyetle kalb huzuru ve huşu ile cemâatle vaktin ilk evvelinde ve tadili erkâna riâyet ederek edâ etmek. Zira tadili erkâna riâyetsiz kılınan namaz fakirlik getirir.
.
Neden kırk hadis?
Kategori: Umumi Meseleler
Hadisi Şerifle alakalı olarak,gerek internet sitelerinde, gerekse kitapçık halinde gerekse küçük süslü kartonlarda hep "kırk hadis" vardır. Neden rakam 40' tır da 10, 20 vs. değildir?
Çünkü 40 Hadis ezberlemekle alakalı iki hadis varid olmuştur. Bu müjdeler bir çok hadis kitabında geçmektedir.
Peygamberimiz s.a.v. buyuruyor ki:
"Kim ümmetim için kırk hadis ezberlerse, Allah Azze ve Celle onu kıyamet gününde fakih bir alim olarak diriltir. " 1
“Kim ümmetime sünneti öğrenmeleri için kırk hadis öğrenmeleri için kırk hadis ezberlerse kıyamet gününde onun için şefaatçı olurum.” 2
Bu müjdelere mazhar olabilmek için hiç olmazsa kısa hadislerden 40 tane ezberlemek lazımdır.
مَنْ لاَ يَرْحَمِ النَّاسَ لاَ يَرْحَمْهُ اللَّهُ
اَلدَّالُّ عَلىَ الْخَيْرِ كَفَاعِلِهِ
اَلإِسْلاَمُ حُسْنُ الْخُلُقِ
اَلْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ النَّاسُ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ
gibi..
1 Buhari Tarih (3/141)
2 Ramuzul Ehadis (41
.
Def çalmanın hükmü
Kategori: Umumi Meseleler
Gerek düğünlerde gerek başka merasimlerde ilahi ile ya da başlıbaşına def çalmak uygun mudur? İslam alimlerinin bu hususta rivayetleri var mıdır?
İmam Ebu Yusuf hazretlerine def çalmanın hükmü sorulduğunda, düğün dışında çalınmasını kabul etmemiştir. Bayram günlerinde def çalmak caizdir. Bunlardan da anlaşılacağı üzere, def bir eğlence aletidir. Bununl şarkı, türkü söylemek caiz olmadığı gibi, ilahi söylemek dahi uygun değildir. Hazreti İmamın bu fetvası İmam Serahsi\'nin "Muhiyt" kitabında ve Fetavayı Hindiyye'de yer almaktadır.
Resulullahı övmek ibadettir. İbadet ile eğlence bir arada olmaz. Kimyayı Saadet kitabında, İmam Gazali hazretleri Resulullah Efendimizin kendisini def ile öven kişilerden bunu menettiğini nakletmektedir.
Selam ve dua ile..
.
Ruhlar kabirde hep kalır mı?
Kategori: Umumi Meseleler
Kabir alemine girdikten sonra ruhun cesede iade edileceği ve sual sorguların bu şekilde olacağı yaygın olan görüştür. Zira Kur'an-ı Kerimde "Sizi topraktan yarattık ve oraya iade edeceğiz." s. taha 55 ayeti ile de kasd edilen olduğunu müfessirler izah etmişlerdir. Ancak ruhun daha sonra alemi berzahtaki makamında mı yoksa kabrinde baki mi kalacağı hususunda ihtilaflar var. Abdül Aziz Debbağ Hz.leri bu hususta İbriz isimli eserinde şöyle diyor.
" Zat ölünce ruh berzah alemine intikal eder. Zatın kabirde kokuşup didişmesi ve çürümeye yüz tutmasıyla ruhun ondaki sırrı da ayrılır.
Bazen o sır kabirle ittisal halinde olur da öylece kalır. Bu daha çok bazı velilerde görülmektedir.
Böylece zatın imanının nuru kabrinin üzerinde bir sütun gibi uzanıp kalır, berzahtaki ruhuna doğru yükselir. Daha önce nasıl zat ile kaim olma durumu var idiyse yine (ona yakın bir ittisal ile) baplır kalır.
Bir çok defalar Fas şehrinin kabristanlığına ve o cihetteki kabirlere bakarım da nurların yerden çıkıp bir kamış gibi berzah alemindeki yerlerine doğru yükseldiğini görürüm; böylece bu nurların sahiplerinin velilerden olduğunu anlarım."
incemeseleler.com-araştırma / Kemal Ekrem Soylu
.
Niçin yaratıldık?
Kategori: Umumi Meseleler
Kur'an-ı Kerimin muhtelif surelerindeki ayetlerin bazen yanyana getirilmesi durumunda birbirini tefsir eden, ya da gittikçe hususileşen şekilde ayetler arasında bir ittisalin olduğu görülür. Bunlardan bir tanesi de neden yaratıldığımıza dair olan 3 ayeti kerime.
Muminun suresi 115. ayette İnsanların hayvanlar ile farkını, başıboş yaratılmadığını Cenab-ı Hak ifade ediyor. Bir amaç için yaratıldığı anlaşılıyor.
أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثًا وَأَنَّكُمْ إِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ
Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?
Bu ayetten sonra insan arayışa giriyor ve bir amaç için dünyaya geldiğini anlıyor.
Bu amacın da sadece Allaha iman ettik diyerek, Peygamberimiz s.a.v.' in ümmetiyiz; yani Müslümanız diye dolaşarak olmayacağını Ankebut suresi 2. ayette ifade ediyor.
أَحَسِبَ النَّاسُ أَن يُتْرَكُوا أَن يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ
İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece «İman ettik» demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?
Bu ayetten de Allahı bilip iman ettik demenin de kafi olmadığı anlaşılıyor. Ve Zariyat suresi 56. ayeti kerimede kısa öz ve net olarak yaratılış gayesi anlatılıyor.
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ
Biz cinleri ve insanları ancak ibadet etsinler diye yarattık.
Yaratılış gayesi ile alakalı sohbetlerde bu hususileştirmeyi kullanarak dikkatleri son ayete daha güzel çekebilirsiniz.
Selam ve Dua ile.
.
Her günkü teravih namazına ayrı fazilet
Kategori: Umumi Meseleler
Ramazan ayında kılınan teravih namazlarının her birinde ayrı bir hikmet olduğunu biliyor muydunuz? İmam-ı Gazali Hazretlerin Ey Oğul isimli arapça risalesinde geçen bu malumatlardan sonra teravih namazı kılma hassasiyetinizi bir daha gözden geçireceksiniz.
1. Gecesi Kılsa Hak Teala o kimsenin cemi günahlarını bağışlar.
2. Gecesi Kılsa Hak Teala o kimsenin anne babasının günahlarını bağışlar.
3. Gecesi Kılsa Melekler o kimseye "ey kişi sana mijdeler olsun hak teala senin amelini kabul edip umduğun devlete nail edip günahlarını af ve mağfiret etti" derler.
4. Gecesi Kılsa tevrat zebur incil ve kuranı hatmetmişçe hak teala hazretleri ol kula sevap ihsan eder.
5. Gecesi Kılsa Mescid-i haram'da ve mescii aksa'da mekke-i mükerremede ve medine-i münevverede namaz kılmışça Hak Teala hazretleri sevap ihsan ider.
6. Gecesi Kılsa Beytil ma'muru tavaf etmişçe sevap ihsan eder.
7. Gecesi Kılsa Firavn gazasında musa A.S. İle beraber olmuş gibi ecir verilir.
8. Gecesi Kılsa Bedir gazasında Rasulullh S.A.V. Hazretleriyle beraber olmuş gibi ecir verilir.
9. Gecesi Kılsa Hz. Davud ile ibadet etmiş gibi ecir verilir.
10. Gecesi Kılsa Dünya ve ahiret selametliği ihsan ider.
11. Gecesi Kılsa Kabul olunmuş umre sevabı verilir.
12. Gecesi Kılsa Ol kimse sıratı yıldırım gibi geçe.
13. Gecesi Kılsa Beytül mukaddesi imaret etmiş gibi sevap verilir.
14. Gecesi Kılsa Kadir gecesini sabaha kadar ihya etmişçe hak teala hazretleri sevap ihsan eder.
15. Gecesi Kılsa Hak Teala hazretleri ol kimsenin hacetin ve duasını kabul eder ve ahirette ali deracat ihsan eder.
16. Gecesi Kılsa Dünyadan ahirete giderken ve kıyamet gününde kabrinden kalkarken la ilahe illallah muhammed ür-rasülullah diyerek kalka.
17. Gecesi Kılsa Ol kimse dünyadan gitmez ta cennetteki makamını görmeyince.
18. Gecesi Kılsa Şehitlere gazilere verdiği ecir gibi Hak Teala hazretleri ona ecir ihsan eder.
19. Gecesi Kılsa Hak Teala hazretleri dünyada ve ahirette yardımcı olur.
20. Gecesi Kılsa Ol kimse dünyadan gitmez peygamberimiz muhammed A.S 'ı düşünde görmedikçe ve ölürken halet-i nezia' de susamaz ve kabrinden kalkınca dahi susamayıp arşı alanın gölgesinde ola.
21. Gecesi Kılsa Yerde ve gökte ne kadar melek var ise cümlesi ol kul için istiğfar ederler ve dünyadan gitmez allah teala hazretleri ol kuldan razi olmayınca.
22. Gecesi Kılsa Ümmeti muhammedin yetimlerini dul hatunlarını doyurmuşça sevap verilir.
23. Gecesi Kılsa Ümmeti muhammedden esir olmuşlarını alıp azap etmişçe sevap verilir.
24. Gecesi Kılsa Beratı sağ eline verile.
25. Gecesi Kılsa Ol kimse ölürken melekütul mevt ona güzel surette gele ve cennet taamlarını müjdeleyerek ruhunu kabz eder.
26. Gecesi Kılsa Hak tela hazretlerinin emriyle melekler ol kimseyi ölürken şeytanın şerrinden muhafaza ederler.
27. Gecesi Kılsa Hak celle ve ala hazretleri emr eder cehennem kapıları ol kul için kapanır.
28. Gecesi Kılsa Hak teala hazretleri cennetin rıdvanına emreder cennet kapılarını aç, ol kulum hangi kapıdan dilerse girsin.
29. Gecesi Kılsa Hazreti eEyyüp a.s.'ın dert belasına sabr eyledi mukabelesine verilen misillü ecir ol kula verilir ve cemi günahı afv olunur.
30. Gecesi Kılsa Hak Teala hazretlerinin emriyle arşı alanın altından bir münadi nida eder ki her gece teravihi kılan kullar cehennemden azad olmuş kullardır korktukları cehennemden kurtulup umdukları devlete cennet ve cemale nail oldular…
ve hak teala hazetleri azamet ve şanıyla buyurur ki;'izzet ve cemalim hakkı için bu kuluma affım ile muamele eyledim.Cehennem ateşini onun vücuduna haram kıldım.' Sonra Allah emreder de o kulun cehennem azabından kurtulduğuna ve sırat köprüsünü kolayca geçmesine dair bir berat yazılır,eline verilir.
Kimki tam bir ihlas ve itikatla ramazanı şerifte 30 gün teravih namazını kılarsa Allahı teala bu sevapları o kuluna ihsan buyurur.Bunda şek ve şüphe olmasın.
Kemal Ekrem Soylu / Araştırma
İncemeseleler.com editörü
.
Dini genel kültürün neresindeyiz?
Kategori: Umumi Meseleler
İslâm, Kur'ân, Sünnet ne diyor?.. Hikmet ne diyor?.. Muhbir-i sadık (Bildirdiği, haber verdiği her şey doğru olan) zat (Salat ve selam olsun ona) ne diyor?.. 14 asırdır gelip geçen rabbani alimler, fakihler, mürşidler, allameler ne demişler?..
Hepsi dünya fanidir, gelip geçicidir, insan için dünya hayatı bir varmış bir yokmuştan ibarettir, hayat bir imtihandır... Bu dünyanın sebatı yoktur. Bu dünya çok aldatıcıdır... Gençlik, güzellik, servet, iktidar hep gelip geçer... Bu dünya bir aldanma ve oyalanmadır...
Peygamber şöyle dememiş mi? "Yolcunun biri kenarda bir ağaç görür, gölgesinde biraz soluk alır dinlenir ve sonra yoluna devam eder. İşte ben bu dünyada böyle bir yolcu gibiyim..."
İslam dininin temel inançlarından biri ahirete imandır. Ahiret inancıyla ilgili bazı bilgiler şunlardır:
Eceli gelince insanlar ölür. Ölüm, fanilik dünyasından, ebedi kalınacak olan ahiret dünyasına geçiştir. Ölüm ile insan varlığı son bulmaz. Zamanı gelince Kıyamet kopacak, ölüler tekrar diriltilecektir. Allah'ın Büyük Mahkemesi kurulacak ve herkes yargılanacaktır. İyiler Allah'ın lütuf ve keremiyle Cennet'e konulacak; kafirler, müşrikler, zalimler, asiler Cehennem'e atılacaktır... İnsan için en mühim an dünya hayatından ahiret hayatına geçişte, yani ölümünde imanlı olarak ölmektir. Buna hüsn-i hatime denir. İmanlı olarak ölenler, kötülükleri yüzünden Cehennem'de bir müddet sonra yansalar bile, cezalarını çektikten sonra Allah'ın lütfuyla Cennet'e konulacaklardır. İnsan Cennet'e veya Cehennem'e konulmadan önce, kabir/berzah hayatında mutluluk veya azap vardır.
İslam dini bize şu öğüt ve emirleri bildirmiyor mu?
Gerçek ve sahih bir iman ile iman edin... Salih (iyi ve yararlı) işler işleyin... Allah'a ibadet edin... Size gönderilen Resulü canınızdan çok sevin, ona itaat edin... Allah size Kur'an göndermiştir, ondaki emir ve öğütlere kulak verin, onları yerine getirin, ondaki yasak şeyleri sakın yapmayın... Peygamber Allah'ın resulüdür, onun emirlerine, öğütlerine, yasaklarına da itaat edin. Dünya hayatı bir imtihandır... Bu imtihanı nasıl kazanacağınız size bildirilmiştir, ona göre yaşayın... Ölümden sonra uzun ve çetin bir sefere çıkacaksınız, onun için azık toplayın... Ölümünüzden sonra işinize yarayacak, size sevap kazandıracak sadaka-i cariyeler hazırlayın... Sakın haram yemeyin, sakın azmayın kudurmayın... Nefs-i emmareniz sizin en büyük düşmanınızdır, ona uymayın... Allah bütün iman edenleri kardeş kılmış ve onları bir tek ümmet yapmıştır. Sakın parçalanmayın, kardeşlerinizle aranızdaki bağları kopartmayın... Sakın adaletten ayrılmayın, sakın zulm etmeyin...
Peki bizim çoğumuz şu dünya hayatında ne yapıyor?.. Maalesef gaflet içindeyiz... Zararlı dedikodular, faydasız meraklı şeyler peşinde koşuyoruz. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya nimetleri topluyoruz... Binlerce lüzumsuz bilgi var hafızalarımızda ama en kısa şekliyle ilmihalimizi öğrenmiyoruz. Geçenlerde beş vakit namaz kılan Müslüman bir delikanlı ile tanıştım. "İzniniz olursa size bir soru yöneltmek istiyorum" dedim. Buyurun efendim dedi. Ona sordum: "Bana Allahü Teala hazretlerinin 14 sıfatını sayar mısınız?" Şaşırdı kaldı, sayamadı... Şarkıcı Tarkan'ı, Bülent Ersoy'u, futbolcu Arda'yı, Kemal Sunal'ı biliyor musun diye sorsaydım, hiç bilmez olur muyum diyecekti.
Lütfen dikkat buyurunuz, bu genç beş vakit namaz kılan bir Müslümandır ve Allah'ın 14 sıfatını ezbere bilmiyor... Kendisi yönlendirilseydi, ona öğretilseydi beş on dakika içinde bu sıfatları öğrenmiş, ezberlemiş olacak ve Rabbini tanıyacaktı.
Bir ay kadar önce bir toplulukta üç genç gördüm, aynı soruyu onlara sordum, hemen güzelce cevap verdilerdi. Bu üç genç merhum Süleyman Hilmi Tunahan cemaatine mensupmuş. İlmihallerini güzelce öğrenmişler, hocalarını ve kendilerini tebrik ediyor, hayır dualarını bekliyorum.
Allah hepimizi affetsin... Hepimize akıl, fikir, firaset nasip etsin... Hepimizi ıslah etsin... Hepimizi dünya vazifelerini yapar, dünya sınavında kazanmak için çalışır olduğu halde ahirete yöneltsin...
İtikadını, ilmihalini bilmeyen, Allah'ın 14 sıfatını sayamayan cahil ve gafil Müslümanların dünya dedikodularıyla uğraşmaları kendileri için ne büyük bir zarardır, bir bilseler.
Darbe sanıkları ne olacak?.. Hanefi Avcı yeni kitabında neler yazacak... Başbakan çok kızdı... Cumhurbaşkanı Mısır'a gitti... Dinsiz yazar Tamusever Müslümanlar karnını kaşıyor dedi... Şarkıcı filan kadın 50'yi devirdi ama 35'inde gösteriyor... Filan manken sevgilisiyle kaçamak yaptı... Filan mübarek'in uçtuğu söyleniyor... Borsa düşüşe geçti... Dolar yükseldi, altın fırladı, euro tepetaklak... Sofatv idarecileri neler dedi?.. Soruyorum: Böyle günlük gelip geçici fasa fiso aptalca haberlerin Müslümana ne faydası var?
Niçin ilmihalimizin ahlak bahsini güzelce okuyup öğrenmiyoruz?.. Müslümanlık gıybeti kesin şekilde yasak etmiyor mu? Gıybet çok çirkin bir günah değil mi? Öyleyse niçin gıybet yapıp duruyoruz?
Paraya put gibi tapmak... Nefsine put gibi tapmak... Hubb-i riyaset hırsı... Bunlar öldürücü günahlar değil midir?
Bir cemaat, kendi şeyhinin büyüklüğünü ispat sadedinde 600 sayfalık lüks bir kitap hazırlatıp bastırmış. Bu kitabın dine ne faydası olur? Her Müslümanın öğrenmesi, bilmesi, hayata uygulaması gereken ilmihal ve ahlak bilgilerini ihtiva eden 60 sayfalık küçük ve müfid bir ilmihal bastırıp dağıtsalardı daha iyi etmiş olmazlar mıydı?
Gelin hepimiz kendi kendimizi imtihan edelim. Sorular şunlardır:
1. Allah'ın ondört sıfatını say... 2. Peygamberlerin beş sıfatı nelerdir?.. 3. Namazın farzları nelerdir?.. 4. Ehl-i Sünnet'in itikatta iki imamı kimlerdir?.. 5. Kur'ana göre zekat verilebilecek sekiz sınıf Müslüman hangileridir?.. 6. İnsanların amellerini yazan meleklere ne isim verilir?.. 7. Selef-i Salihin kimlere denilir?.. 8. Kütüb-i sitte ne demektir, bunları sayınız... 9. Mütevatir ve sahih hadisler bir tür vahiydir, niçin?
Bunları veya bir kısmını bilmiyorsak, dünya dedikodularını, magazin haberlerini, Silivri davalarını bırakalım, icazetli bir alim tarafından yazılmış muteber küçük bir ilmihal ve ahlak kitabı alalım ve dinimizin temel bilgilerini güzelce öğrenelim.
Akıllı Müslüman yararına ve zararına olan şeyleri bilen kimsedir. Biz akıllı Müslümanlar mıyız acaba?
M.Şevket Eygi
.
Hac ve Umrede tavaf duası nasıl yapılır?
Kategori: Umumi Meseleler
Hacca gidileceği zaman maddi değil manevi yönden de çok hazırlık yapılmalıdır. Orada atılan her adımın programı evvelden ayarlanmalıdır.Yazık ki nice insanlar bu ruhtan mahrumdur. Bütün duaların müstecap olduğu bu ulvi mekanda yapılan en etkili dua ne ise o araştırılmalıdır. Haccın Ruhu olan dualar iyi kavranmalı ve oraya gitmeden bu ruha sahip olmaya çalışılmalıdır. işte haccın ruhu olan çok önemli dört kelime.
Bütün hacılar, niyet ederek Tavâf’a başlarken önce :
“Bismillâhi Allâhu Ekber” diyerek HACERUL- ESVED’İ selâmlar.
Bu selâmlam’dan sonra okunan duâ şöyledir :
-Allahumme îmânen bike,
-Ve tasdîkan bikitâbike,
-Ve vefâen biahdiki
-Vettibâen Lisünneti Nebiyyike sallellahu aleyhi vesellem”
Burada söylenen bu 4 kelime, son derece önemlidir.
Bu kelimelerde sâdık ve samimi olan bir HACI, artık memleketine, hakikaten annesinden yeni doğmuş gibi ter-temiz olarak avdet eder.
M A N A S I :
-Allâhım, Sana iman ettiğim için bu tavâfı yapıyorum.
-Senin yüce kitâbını (kur’anı kerimi) tasdik ederek tavâf etmekteyim,
-(Ruh âleminde verdiğin) ahdine vefâ göstermek için tavâf yapıyorum,
-Senin sevgili peygamberinin sünnetine tâbi olmak için bu tavâfı yapıyorum, Allahım”
Bu şuurda olmayan ve tavâfta yaptığı duâdaki bu 4 kelimenin ruhuna sâhip olmayan kişinin haccı, bir seyahatten farklı olmaz.
-Allahım, sana iman ettim, derken, DİN’in düşmanlarına mutlak tavır almış olması şarttır. Aksi halde “Allaha inanç” tehlikeye girer.
-Senin yüce kitâbını tasdik ettim, derken, kur’an hizmetlerine kayıtsız biri olmamalıdır. Aksi halde “kur’anı tasdik” tehlikeye düşer.
-Allahım, ahdine vefâ göstermek için tavâf yapıyorum, derken, (Ruh âlemindeki verdiği söze), yaşayışında, hakikaten sâdık olmalıdır.
-Allahım, Senin sevgili peygamberinin sünnetine tâbi olmak için bu hacerul-esvedi selâmlıyorum, derken, gerçek hayatında peygamberin yaşayış tarzını örnek almış olması gerekir.
DİĞER DUALAR
Bundan sonra tavâf bitinceye kadar devamlı olarak, müezzinlerin her gün okudukları şu duâlar okunmalıdır :
“Sübhânellâhi vel-hamdu lillâhi velâ ilâhe illellâhu vallâhu eber. Velâ havle velâ kuvvete illâ illlâhil- aliyyil azîm”
“Lâ ilâhe illellâhu vahdehu lâ şerike leh. Lehül mülkü velehül hamdu vehüve alâ külli şey’in kadir”
Bilhassa rük’ni yemâni ile Hacerul-esved arasında salavât-ı şerife ve salli bârik okunmalıdır. Şöyle :
“Allahumme salli alâ seyyidine Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed. Kemâ salleyte alâ ibrâhime ve alâ âl-i İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd”
“Allahümme bârik alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed kemâ bârekte alâ ibrâhime ve alâ âl-i İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd”
-Allâhumme inneke afüvvun kerîmün, tuhibbul-afve fa’fu annî”
Mânası : Alahım, Şüphesiz ki sen, afvedicisin, kerem sâhibisin, afvetmeyi seversin. Beni de afvet Allahım”
Hz. Peygamber’i ziyâret çok önemlidir.
-Resulüllah’ın huzuruna, son derece edeple yaklaşmalı ve samimi misâfirlerini, bizzat karşıladığını aslâ unutmamalıdır.
-Kur’ânı kerim hatmi yapılarak Hz. peygambere hediyye edilmelidir.
-Bilhassa Medine-i Münevvere’de devamlı salavât-i şerîfe okunmalıdır.
-O mekânlarda, kusurlarımızı düşünerek, hep gözyaşı ile dolaşmalıdır.
-Tevbe ederek, Allah’ın makbûl kulları arasına alınmak için yalvarmalı,
-Çokça Salavât-i ºerîfe okuyarak, Hz. Peygamberin sevgili ümmetleri arasýna kabûl için dua edilmelidir.
H.Y. / incemeseleler.com
.
Çocuğumuzun parasını muhafaza ediyor muyuz?
Kategori: Umumi Meseleler
Çocuklar himayeye muhtaç nazik varlıklardır. Herkes 80 yaşında ihtiyar olmayabilir. Fakat dünyada bebek olmayan hiç bir insan yoktur. Bu sebeple doğuştan ve tabii olarak çocuklarımıza karşı bir takım vazifelerimiz ve onların da bir takım hakları vardır. Bunlardan biri de onların mülkiyet hakkıdır.
İslam dini çocuğa ana rahminde iken mülkiyet hakkı tanımıştır.Miras yolu ile çocuğa intikal eden mallar,çocuğun bizzat kendisine ait olmak üzere yapılan hibeler, doğumunda, sünnet merasiminde veya başka vesilelerle çocuk namına (adına) gelen bütün hediyeler çocuğun özel mülküdür.
Çocuğun malında anne ve babanın (velinin) tasarrufunda 2 dönem vardır.
1-Doğumundan rüşd yaşına kadar.
2-Rüşd yaşından sonra.
Anne ve baba rüşt yaşına (18) kadar çocuklarının bu mallarını onların adına muhafaza etmek, çoğaltılması gerekenleri onların adına çoğaltmakla mükelleftirler. Anne veya baba çocuklarının mallarını kendileri ödünç olarak dahi olsa alamazlar,borç olarak başkasına veremezler.Şöyle küçük bir misal vererek mes’elenin ehemmiyetini anlatmış olalım.Bir kimse misafirlik için gittiği evin 3 yaşındaki çocuğuna 2 tane çikolata alsa bunlardan birini annesinin yemesi helal değildir.Gerisini varın siz hesap edin.Eğer anneye almış olsaydı anne arzu ederse elbette çocuğuna verebilir.Fakat çocuk annesine verecek ve bağışlayacak yaşta değildir.
Esasen anne ve babalar bu mevzuda hazırlanmış kitapları okuyarak bilgi almalıdır. Zira bu hassas mevzu maalesef çok ihmal edilen hususlardan biridir. Çocuk kendi çocuğumuzda olsa kul dur ve yenilen kul hakkıdır.
Çocukları büyüyüp reşit olduktan sonrada anne ve baba ancak şartlarına uyarak çocuğunun malından yiyebilir.Baba-anne çocuğunun evine misafirliğe gitse veya bağına bostanına uğrasa elbette rahat rahat yiyebilir.Fakat bunu ters yorumlayarak çocuğunun her şeyini istediği gibi tasarruf edebilir diye anlamak uygun değil.Mesela oğlunun büyük bir fabrikası var baba köyden gelmiş ( Çocuk benim malı da benim) mantığıyla ben istersem fabrikasını da satar yerim demek caiz olur mu?Çocuklarının bu husustaki haklarını anne ve babaların daha kolay ve düzenli takip edebilmeleri bakımından bu kitapçığı hazırladık.
Hem kayıt, hem de size ve çocuklarınıza güzel bir hatıra.
Bu mesele bir kaç lirayı muhafaza etmekten ibaret bir fantazi değildir.Çocuk anne ve babasının kendi haklarına bu kadar riayet ettiğini anladığı zaman o da onların haklarına riayet edecektir. Anne ve babasının malına dokunmayan çocuk başkalarının malına, devletin malına nasıl dokunabilir?
Çocuk 18 yaşına gelince maddi ve manevi her türlü istifade ve mes’üliyyeti kendine ait olmak üzere malları kendisine teslim edilir. Bu mes’ele bir tarafdan da çocukları bu hususta da yetiştirmeye vesile olacaktır.
Hakk’ın mülkünde halkın hakk’ını yemeden hakk’ın huzuruna
Kavuşabilmek temennisiyle…
.
Nikah duası arkasına ilave
Kategori: Umumi Meseleler
Ülkemizde dua merasimlerinde arapçanın yanında türkçe ilave yapmak, hazırunun daha çok dikkatini çekiyor ve amin seslerinin tonu daha yüksekten çıkıyor. Arapça evlilik ve nikah duasının
arkasına da şu Türkçe ilaveler yapılması bu minvalde değerlendirilebilir.
Her şeyi bir şeyden, bir şeyi her şeyden var eden Yüce Allah'ım!
Emri İlahiyeni eda, Habibinin sünnetini icra ediyoruz, kabul eyle Ya Rabbi!
Bu gençlerin mürüvvetini kavi ve sağlam eyleyip, onlara güzel geçimler ihsan eyle!
Kurdukları yuvada dirlik ve düzenlik, kendilerine daima birlik ve beraberlik ihsan eyle!
Bu gençleri birbirine râm, istikbali onlara bayram eyle Ya Rabbi!
Gençlerimizi, her hususta anlaşan, ülfet ve muhabbetle kaynaşan kullarından eyle!
Damadı geline layık bir eş, damada parlayan bir güneş eyle!
Gençlerimizin istikbalini parlak, aile hayatında yüzlerini ak eyle Ya Rabbi!
Anlaşıp kaynaşmakta kolaylık, ömür boyu onlara sağlık ihsan eyle!
Damadı geline sadık, gelini damada layık eyle!
Dert verip derman aratma,gürültü patırtı ile ömürlerini daraltma.
Ömür boyu onları mesud, kurdukları yuvayı La Yemut eyle ya Rab!
Damadı çevreye örnek, gelini evine melek eyle Ya Rab!
Yuvalarını haset ve hasitten vikaye, kötülüklerin şerrinden onları himaye eyle Allahım!
Her müşkillerini hallü asan, düşmanlarını kahru perişan eyle!
Geçimsizlik veripte inletme,gençleri komşularına gülünç eyleme Ya Rab!
Kurdukları yuvayı felaketten,gönüllerini kin ve nefretten vikaye eyle!
Mahkeme kapılarına düşürme, bir çatı altında ömür süren kullarından eyle!
Kendilerine hayırlı evlat, acı ve ızdırap olmayan hayat ihsan eyle!
Bu gençleri halde selametten, istikbalde saadetten ayırma!
Yaptığımız duayı kabei muazzamadaki müstecap dualara ilhak eyle, dergahı izzetinde kabul eyle!
Amin
Kemal Ekrem Soylu / incemeseleler.com
.
Evlat terbiyesinde aşamalar
Kategori: Umumi Meseleler
Evlatlarımızın islam ahlakı ile yoğrulması, dünya ve ahiret saadetimiz için en ehem meselelerdendir. Bu hususta ebeveyn, bilgili olup ne zaman nasıl davranması gerektiğini çok iyi idrak etmelidir. Özet olarak 4 dönemde irdelediğimiz çocuk ahlaki gelişimini şöyle sıralamak mümkün.
1- Telkin Dönemi: 0-6 Yaş
2- Teşvik Dönemi: 7-10 Yaş
3- İkaz Dönemi: 10-14 Yaş
4- Musamaha Dönemi: 14- ..
Telkin Dönemi:
En önemli temel telkindir. Çocuğun kulağına ezan ve kamet okunması. Konuşmaya başladığında "La İlahe İllellah" kelimei tevhidini söyletmek. Abdest alırken onu yanına alıp göstermek.
Teşvik Dönemi:
Bu dönemde çocuk namaz kılmaya özendirilir. Doğru davranışlar ile yanlış davranışlar ifade edilir. Az yemek yemeye ve arkadaşlarıyla paylaşmaya ikna edilmesi, oturarak su içilmesi, hadi gel 1 Fatiha, 3 İhlası Şerife okuyalım abdest alalım gibi teşvikler ile alışkanlıklar kazandırılabilir. Erkek çocuklar babalarıyla, kız çocuklar anneleriyle abdest almalıdır. Yemeğe besmele ile başlamak, yemekten sonra dua etmek, yemek tabağını sünnetlemekte bu dönemde kazandırılması gereken davranışlardandır.
İkaz Dönemi:
Ergenlikten önceki son virajdır. Burada çocuk yavaş yavaş aile otoritesinden kurtulmaya başlar. Kendi başına hareket etmeye özenir. Bu dönemde biraz disiplin gösterip, Namazını kıldın mı? ben görmedim gibi sorular sorulabilir.
Musamaha Dönemi:
Artık yetişkin bir genç vardır.Peygamberimiz s.a.v.' in bu yaştaki gençleri askere aldığı düşünülürse; Yavrum sanki namazını kılmadın gibi geldi, acaba neden kılmadın, haydi beraber kılalım vb. gibi dostane ve musamaha yolu ile yaklaşılmalıdır.
Batuhan Alkan / arşiv
.
Kur'an-ı Kerimi arapça okumanın hikmeti
Kategori: Umumi Meseleler
Kur`an-ı Kerim`i indirildiği Arapça ile okumanın fayda ve hikmetleri sayılamayacak kadar çoktur. Onlardan sadece bir kaç tanesini arz ediyoruz:
1. Kur`an`ı orijinal Arabçası ile okuyan ibadet etmiş olur, bu okuma insanı Allah`a yaklaştırır, anlamaksızın dahi olsa okuyorsa sevap kazanır. Anlayarak okuyan ise ücret üstüne ücret elde eder.
Eklendi Yüce Allah`ın:
"Allah`ın kitabını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah için) gizli ve açık sarfedenler, asla zarara uğramayacak bir kazanç umabilirler. Çünkü Allah, onların mükafatlarını tam öder ve lütfundan onlara fazlasını da verir. Çünkü O, çok bağışlayan, şükrün karşılığını bol bol verendir."1 âyet-i celilesinde de ifade edildiği gibi, Allah`ın kitabını okuyanlar methedilmiş, Kur`an`ı mücerret okumak dahi namaz kılmak gibi ibadetlerden sayılmış, hatta Kur`an tilaveti namaz kılmak gibi çok önemli bir ibadetten önce zikredilmiştir.
Hz. Peygamber (a.s.m)`da: "Kim Allah`ın kitabından bir harf okursa onun için bir hasene vardır. Bir haseneye on misli sevab verilir. Ben Elif Lam Mim bir harftir demiyorum. Elif bir harftir, Lam bir harftir, Mim bir harftir diyorum."2 hadislerinde Kur`an`ı bizzat okumanın ibadet sevabı kazandıracağına dikkat çekmişlerdir. Ki, Kur`an bu özelliği ile ayrıcalık kazanmış, başkalarına fark atmıştır.
2. Kur’an-ı Kerim’i Arapça okumak, Allah`ın bundan önceki kitaplarının başına gelen tebdil ve tahriften O’nu korumak içindir. Cenab-ı Hakkın mânâsını anlamasa dahi Kur`an`ı okuyanlara büyük mükafat va`d etmesi, Kur`an`ın koruması ve bekası için en mühim saiklerden biri olmuştur.
Onun için insanlar Kur`an okumaya aşırı düşkünlük göstermişler, hatta bir kısmı Kur`an`ın hâfızı olmuştur. Kıraatın, Kurra ve hafızların çoğalıp her tarafa yayılması, Kur`an`ın dillerde deveranını netice vermiştir. Dolayısıyla hiç kimse onu değiştirmeye cür`et edememiş, çünkü Kur`an`ın ârifleri tarafından şiddetle kınanacağını hesaba katmışlardır. Nitekim buna cüret eden İslâm düşmanları, Kur`an ârifi, âlimi, kurra ve hâfızları tarafından ağızlarının payını almışlardır.
3. Müslümanlar arasında dil birliğini sağlamak, dinî birliklerini kuvvetlendirmek, aralarında anlaşma ve yardımlaşma vesilelerini kolaylaştırmak, böylece saflarını kuvvetlendirmek, güçlerini artırmak, sözlerini yüceltmek.
Bu ilahî ve yüce bir siyasettir. Bu siyaset başarılı olmuştur.
4. Devamlı okuyanın yavaş yavaş düşünme ve anlamaya da yol bulacağını sağlamak ve onunla amel etme imkanını temin etmek. Bu gün onu gafil okuyan, yarın onu hatırlayarak, düşünerek okur, yarın düşünerek okuyan da onun rehberliğinde amel etmeye başlar. Böylece okuyucu bir dereceden daha yüksek bir dereceye intikal eder.3
Şimdi Sorabilir miyiz?
Şimdi şu soruyu sorabilir miyiz?
Kur`an`ın orijinal Arabçasını istemeyenler veya Türkçe Kur`an isteyenler bu saydığımız maddelerin aksini söyleyebilirler mi? Yani müslüman oldukları halde:
Biz Kur`an`ın Arabçasını okumanın ibadet olduğuna inanmıyoruz, ondan sevab da beklemiyoruz, diyebilirler mi?
-Ve yine diyebilirler mi ki, bizim, Kur`an`ın kıyamete kadar korunması, tahrif ve tağyirden uzak kalması gibi, müslümanların birliğini korumak gibi bir derdimiz yok, diyebilirler mi?
-Müslüman oldukları için bunu diyemeyeceklerdir. Diyemeyeceklerine göre Kur`an`ın Arabçasına sahip olmalıdırlar, Türkçe ibadet, Türkçe Kur`an, Türkçe kâmet gibi basit, hiç bir ilmî ve dinî değeri olmayan heva ve heveslerden vazgeçmelidirler.
-"Çünkü aziz Kitab`ın, arşını terk etmesi mümkün değildir. Onun arşı Arabçadır. Kur`an`ı o arşa oturtan da Yüce Allah`tır. Padişah tahtını boşaltırsa izzet ve kuvvetten padişah için ne kalır? İşte bu Kur`an`ı Allah, sözlerin padişahı yapmış, ona i`caz tâcını giydirmiş, onun Arabçasını da bu i`caz ve i`tizaza bir ayna yapmıştır.4
"O bir Kitab-ı Azizdir. Ne önünden ne arkasından batıl ona yaklaşamaz. O, çok övülen hikmet sahibi Allah`dan indirilmiştir."5
-Biz milletimizi, vatanımızı, milli değerlerimizi, Türkçemizi seviyoruz. Ama aynı zamanda biz en mukaddes varlığımız olan Dinimizi, Kur`an`ımızı ve Kur`an`ın dili olan Arabçayı da seviyoruz.
-Türkçe ibadet konusunda ısrar edenler Arabçaya olan düşmanlıklarını da îlan ve itiraf etmektedirler. Arapçaya olan düşmanlıklarından nerdeyse Kur`an`a da düşmanlıklarını söyleyecekler ama hamdolsun ki, bir İslâm ülkesinde yaşamakta ve kendilerinin de müslüman olduklarını söylemektedirler.
-Zaman zaman öylesine garip tutum ve tavır içine girmektedirler ki, ırkçılık sevdasından mıdır yoksa din düşmanlığından mıdır sözü: "Neden Kur`an Türkçe gelmedi de Arabça geldi, neden Peygamber Araplardan çıktı da Türklerden çıkmadı?" demeye getiriyorlar. Bu benim aklıma şu ayeti getirdi:
"İsrailoğulları Hz. Musa (a.s)`ya: "Ey Musa, onların tanrıları olduğu gibi, bizim için de bir ilah yap." dediler. Musa: "Gerçekten siz cahil bir toplumsunuz." dedi.6 Halbuki bu tavır ve anlayış ne kadar yanlıştır.
-Biz aciz bir mahluk olarak, âlemlerin Rabbi ve Hâlıkı olan Allah`ı yargılamaya hakkımız var mı?
-O Allah, dilediğini yapmakta ve istediği gibi hükmetmede serbest olmasaydı Allah olamazdı. O böyle yapmışsa mutlaka bunun bir hikmeti vardır, deyip Allah`ın hükmüne boyun eğmemiz gerekir, müslümana da yakışan budur.
-İmam Şafii`nin Risalesinde şu ifadelere rastlıyoruz:
Arap olmayanların, Arap lisanına tâbi olmaları gerekir. Çünkü o bütün insanlığa elçi olarak gönderilen Allah Resulu (a.s)`nün dilidir. Onun dinini kabul edenler dilini de seve seve kabul ederler.
-Her müslüman elinden geldiği kadar Arap dilini öğrenmesi lazımdır. Ta ki, Allah`dan başka ilah olmadığına, Muhammed`in O`nun kulu ve Resulu olduğuna şehadet edebilsin. Allah`ın kitabını okuyabilsin, tekbir ve tesbihlerle Allah`ı zikredebilsin.7
-Yüce Allah Peygamberini Türklerden, kitabını da Türkçe gönderseydi bu sefer de başka milletler neden peygamber bizden çıkmadı, kitab bizim dilimizle gönderilmedi diyebilirlerdi ve bu soruların ardı arkası kesilmezdi.
-Öyleyse bize düşen Allah ne yaparsa doğru yapar deyip O`nun son Peygamberinin dinini ve dilini benimsemek, onu anlamak ve o istikamette yaşamaktır. Hepsi bu kadar.
Bu Gün Gelinen Nokta
Kur`an, Türkçe`yi kanatlandırmış ve Kur`an`ın ana kavramlarını, fiillerini, tabirlerini ve kültürünü hayranlık uyandıracak bir marifetle Türkçe`ye taşıyan ecdadımızın kendi dillerini beynelmilel ve beynel İslam çapta bir kemal derecesine ulaştırmıştır. Dil ırkçılarının Türkçe`den kovmaya çalıştıkları şey Arapça`dan ibaret değildi; onlar Türkçe`deki Kur`anî kültür ve muhtevayı kazımaya kararlı idiler.8
-Bu gün artık gelinen nokta ve hâkim olan kanaat şudur: Kur`an Arapçasız olmaz. Arapça`nın dışında bir dille ortaya konan da Kur`an sayılmaz. Çünkü Üstad Bediüzzaman`ın ifadesiyle "Lisan-ı nahvi olan Arapça`dan başka Kur`an`ın meziyetlerini ve nüktelerini hiçbir lisan muhafaza edemez."
Kaynaklar:
1. Fatır, 35/29-30.
2. Tirmizi Hakim`de bunun bir benzerini merfu olarak rivayet etmiştir. ez-Zerkanî, s. 129.
3. Ez-Zerkânî, Muhammed Abdul`azim, Menâhilu`l-İrfan fi Ulûmi`l-Kur`an, ty., s. 129-130.
4. ez-Zerkanî, a.g.e., s. 137.
5. Fussilet, 41/42.
6. A`raf, 7/138.
7. ez-Zerkanî, a.g.e., s. 151.
8. Alkan, A. Turan, "Kur`an`ın Kanatlandırdığı Türkçe", Zaman Gazetesi, 27 Kasım 1997.
Konuşmanın 7 adabı
Kategori: Umumi Meseleler
İnsanın vasf-ı mümeyyizi olan konuşma nimeti, diğer nimetlerde de olduğu gibi, rast gele kullanılmamalı, belirli kıstaslar içerisinde konuşma adabına riayet edilmelidir.
Konuşma adabını “Ne söylediğine ve hangi zamanda söylediğine dikkat et.” diye en sade şekilde özetleyen Hazreti Ebu Bekir Efendimiz’in bu sözü bizim için mihenk taşıdır. Nerde konuşmak, ne zaman susmak, ne söylemek, neyi söylememek ve bunları yapabilmenin
pratik usullerini sizin için yedi maddede topladık.
1. Susmasını bilmek
Öncelikle konuşmanın zıddı olan susmak, en güzel huylardandır. Âfiyet ve selâmetin onda dokuzu susmaktadır. Çünkü insanın başına gelen belâlar çok konuşması sebebiyledir. Süleyman aleyhisselam “Eğer konuşmak gümüş ise susmak altındır.” buyurmuştur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)de “Çok konuşanın hatası çok olur, hatası çok olanın günâhı da çok olur, günâhı çok olan kimseye de ateş daha lâyık olur.” buyurmuşlardır.
2. Faydasız sözleri terk etmek
Fazla konuşmak, tekrarında fayda olmayan şeyleri tekrar etmek ve lüzumundan fazla konuşmaktır. Faydası olmayan şeyleri konuşarak vakit zayi edilmemelidir. İnsan ömründen hesaba çekilecektir. Resûlullâh (s.a.v.); “Kişinin faydasız şeyleri terk etmesi, onun müslümanlığının güzelliğindendir.” yine başka bir hadisinde “Dilini fazla konuşmaktan tutan ve malının fazlasını infâk eden kimseye müjdeler olsun.” buyurdular.
Konuşmanın ortası; az sözle maksadını gizlemeyen, çok sözle muhâtabını usandırmayandır. Hızır (a.s.), Mûsâ (a.s.)’a bu hususta: “Ey Mûsâ, dinleyen söyleyenden daima fazla usanır ve yorulur. Konuştuğunda muhâtabına bıkkınlık verecek kadar sözü uzatma. Hem şurasını da iyi bil ki; kalbin bir kap gibidir. Onun içine koyacağın şeyleri düşün de koy.” der.
3. Yalana yaklaşmamak
Kişi, doğru veya yanlış her duyduğu şeyi söylememelidir. Müslüman, tehlike görse bile doğruyu söyler, yalan konuşmaz. Çünkü doğru söylemekte tehlikelerden kurtuluş vardır. Kurtuluş doğrulukta, helâk olmak ise yalandadır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Duyduğu her şeyi söylemesi, kişiye günah olarak yeter.” ve “Kim ki, yalan söylemeyi ve yalanla amel etmeyi bırakmazsa, Allâhü Teâlâ o kimsenin yemeyi, içmeyi bırakmasına, orucuna bir kıymet vermez.” buyurmuştur.
4. Bilmiyorum deme erdemine sahip olmak
Bir insan için bütün ilimleri bilmek imkânsızdır. İş böyle olunca bazı şeyleri bilmemek bir eksiklik değildir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şerîflerinde “Kendine bir meseleden sorulup da bilmediği hâlde fetvâ veren kimse hem sapık hem de saptırandır.” buyurmuşlardır. Hz. Ali (k.v.): “Size bir şey sorulup da bilemediğiniz zaman ‘Bilmiyorum, Allah bilir.’ cevabını vermeniz kalb ve vicdâna ne kadar hoş gelir. Zâten âlim; bilmediklerinin bildiklerinden çok olduğunu bilendir, İbn-i Abbas radiyaallahumâ, “Bilmiyorum demeyi terk eden âlim, belâsını bulmuş demektir.” der. Bazı âlimler ise “Bilmiyorum diyen, noksanını bilip çalışa çalışa âlim olur, fakat bilmediği halde biliyorum dâvâsında bulunan, felâket çukuruna düşer.” demişlerdir.
5. Münakaşayı terk
Münâkaşa ve mücâdeleden uzak durmalıdır. Çünkü bunlar düşmanlığın anahtarıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Kim haklı olduğu hâlde münâkaşayı terk ederse cennetin en üst derecesinde onun için bir köşk yapılır. Kim de haksız olduğu hâlde münâkaşayı terk ederse onun için cennetin kenarında bir köşk yapılır.” buyurmuştur.
6. Gıybetten sakınmak
Konuşma adabına riayet eden kişi gıybet etmez. Gıybet, kişinin başka birisi hakkında, duyduğunda hoşlanmayacağı şeyleri o kişi yanında yok iken açıkça, kinâye yoluyla veya işâretle söylemesidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Bilir misiniz, gıybet nedir?” Allah ve resûlü daha iyi bilir, dediklerinde “Kardeşini, hoşlanmayacağı bir şey ile anmandır.” buyurdu. “Ya söylediğim kardeşimde varsa?…” denildiğinde ise “Eğer söylediğin onda varsa gıybet etmiş olursun ve eğer söylediğin onda yoksa o vakit ona iftirâ etmiş olursun.” buyurdu.
7. Çirkin sözden sakınmak
Sövmek ve çirkin söz söylemek de adaba riayet eden kişinin huyu değildir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Kötü ve çirkin söz cefâdır, cefâ ise cehennemdedir.” “Muhakkak Allah çirkin ve kötü söze buğzeder.” buyurdular. Allâh’ın yarattıklarından -canlı, cansız- hiçbir şeye lânet etmez, lânet etmeyi alışkanlık hâline getirmez. Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular:
“Kul bir şeye lanet ettiği vakit, bu lanet göğe yükselir, yükselince de göğün kapıları kendisine kapanır. Sonra bu lanet yeryüzüne iner. Yeryüzünün de bütün kapıları kendisine kapanır. Bundan sonra sağa döner, sola döner, çıkar yol bulamayınca, (sonunda) lanet edilmiş olan kimseye döner. Bu kimse buna lâyık ise, iş tamamdır; değilse, lanet edenin kendisine döner.” buyurmuşlardır.
Fatih Çelebi / İnsan ve Hayat
En'am suresinin kazancı
Kategori: Umumi Meseleler
Kur’anı kerim okumak, son derece kazançlı bir ibadettir. Bazı âyetleri okumanın kazancı ise, daha büyüktür. Namaz kılan her müslümanın sabah ve akşam namazlarından sonra okudukları Haşir suresinin son üç âyeti kerimesi o gün akşama kadar bir emniyettir. Onunla birlikte sabahları ENAM suresinin başındaki üç âyet’i kerimeyi okumanın kazancı da çok büyüktür.
Ebul Faruk Hz.leri buna riâyet ettikleri gibi bütün talebeler de hep riâyet ederlerdi.
Ruhulbeyan tefsirinde açıklandığı üzere :
“Enam sûresi Mekke’i mükerremede bir gece def’aten nâzil oldu. Onunla birlikte yetmiş bin melek nâzil olmuştu.
Öyle ki, semâyı kaplamışlardı. Bu melekler tesbîh ve tahmîd ile öyle ses çıkarıyorlardı ki, şiddetinden arz titriyordu.
O anda Resûlüllah :
“Sübhâne Rabbiyel’azîm, sübhâne rabbiyel’azîm” diyerek secdeye kapanmış ve orada bayılmıştı.
Ebû Hureyre (radiyallahu anh)den rivâyet edilmiştir ki;
“Her kim Enâm sûresini okur ise, o melekler o kişi üzerine gece ve gündüz salât ederler.”
Resulüllah efendimiz şöyle buyurmuştur
:“Kim Enâm sûresinin evvelinden üç âyet’i kerîmeyi, her sabah
(Hüvellâhullezî’den sonra)
“ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ” a kadar okursa, Allahu Taâla ona yetmiş bin melek vekil eder. Onu muhâfaza ederler ve ona, kıyâmete kadar, o meleklerin amelleri gibi amel (sevabı) yazarlar.
Yine yedinci kat semâdan bir melek, “elinde demirden bir sopa olduğu halde” iner ve şeytan ne zaman o mü’minin kalbine ŞER’DEN bir şey (bir fitne) sokmak isterse onunla döver. (Hz. Allah) o kişi ile şeytân arasına yetmiş bin perde çeker. Ve kıyamet günü olduğunda yüce Allah şöyle buyurur:
-Ey Âdem oğlu (şimdi) benim nurumun gölgesinde yürü, cennetimin meyvelerinden ye, Kevser nîmetinin suyundan iç, Selsebîl suyundan yıkan. Çünkü sen, benim sevgili kulumsun, ben de senin (gönülden inandığın) Rabbinim. Sana (bu gün) hisâb yok, azâb da yoktur”
(Ruhulbeyan tefsiri cilt 3- sh. 2)
Mevzu edilen En'am Suresinin ilk 3 ayeti:
الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِرَبِّهِم يَعْدِلُون
(1 )Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur. (Bunca âyet ve delillerden) sonra kâfir olanlar (hâla putları) Rab'leri ile denk tutuyorlar. (Enam suresi Kur’anı kerim sayfa 129)
هُوَ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن طِينٍ ثُمَّ قَضَى أَجَلاً وَأَجَلٌ مُّسمًّى عِندَهُ ثُمَّ أَنتُمْ تَمْتَرُونَ
(2) Sizi bir çamurdan yaratan, sonra ecel takdir eden ancak O'dur. O'nun katında bir de adı konmuş ecel (kıyamet zamanı) vardır. Sonra siz hâla şüphe mi ediyorsunuz?
وَهُوَ اللّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الأَرْضِ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ
(3) O, göklerde ve yerde (ibâdete lâyık bulunan) tek Allah'tır. Sizin içinizi, dışınızı bilir.
incemeseleler.com (H. Yılmaz)
.
Ailede 10 vazife
Kategori: Umumi Meseleler
Bütün cemiyetlerin muhtaç olduğu çok önemli hayat prensiplerini öğretmek üzere Hz. Allah, Nisa suresi 36. ayet-i kerimesinde ON TEMEL KAİDEYİ zikrederek, ailelerin huzur ve istikrarı bakımından son derece önemi haiz esasları şöyle açıklamaktadır.
وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالجَنبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ مَن كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا
Allah'a ibadet edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Bir de Anaya, babaya iyi davranın. Akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizdeki kölelere (cariye, hizmetçi ve benzerlerine) iyi davranın. Çünkü Allah, büyüklenen ve övünen hiçbir kimseyi sevmez. (Nisa sh 85 Elm. 2-562)
Anne babaya ihsan ile davranmak, emredilmiştir. Ebeveyne, sadece itaat ve iyilik değil, İHSAN ile davranmak ki, bu ifadenin, Hadis’i şerifteki manası düşünüldüğünde, çok ince manalar taşıdığı anlaşılır. Ayeti- i kerimede emredilen ON mühim vazife şöyle sıralanmaktadır :
BİRİNCİSİ : وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا
Allaha ihlas ile kulluk edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak.
İKİNCİSİ :وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا
Ana baba’ya iyilikle muamele etmek,
ÜÇÜNCÜSÜ : وَبِذِي الْقُرْبَى
Akrabalara iyilik etmek.
DÖRDÜNCÜSÜ : وَالْيَتَامَى
Yetimlere iyilik etmek.
BEŞİNCİSİ : وَالْمَسَاكِينِ
Yoksullara iyilik etmek.
ALTINCISI : وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى
Yakın komşuya iyilik ki evi yakın olan veya akrabalardan olan
YEDİNCİSİ : وَالْجَارِ الْجُنُبِ
Uzak komşuya iyilik. yani evi uzak olan veya akrabadan olmayan komşu veya Müslüman olmayan komşu demektir.
Nitekim, Resul-i Ekrem efendimiz bir H.şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır :
“Komşu üç kısımdır :
-Birisinin üç hakkı vardır, Komşuluk hakkı, yakınlık hakkı ve İslamiyet hakkı.
-İkincisinin iki hakkı vardır, komşuluk hakkı ve İslamiyet hakkı.
-Üçüncüsünün bir hakkı vardır; komşuluk hakkı ki bu, Müslüman olmayanlardan, kitap ehlinden ve şirk ehlinden olan komşudur.”
SEKİZİNCİSİ : وَالصَّاحِبِ بِالجَنبِ
Yanındaki arkadaşa iyilik. Ki, bu da talebelik, sanatkarlık, yolculuk, askerlik gibi faydalı bir işte baraber bulunan arkadaş ve yoldaş demektir.
DOKUZUNCUSU : وَابْنِ السَّبِيلِ
Yolculuktan gelen müsafire veyahut herhangi bir müsafire iyilik.
ONUNCUSU : وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ
Elinizin altındakilere, işçi hizmetçi, köle ve cariyelere iyilik.
إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ مَن كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا
“Allah, böbürlenen ve kibirlenip övünenleri sevmez.”
الَّذِينَ يَبْخَلُونَ وَيَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبُخْلِ وَيَكْتُمُونَ مَا آتَاهُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ وَأَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا مُّهِينًا
“O böbürlenenler öyle kimselerdir ki, hem kendileri cimrilik eder, hem de insanlara cimriliği telkin ve tavsiye ederler. Bunlar, Allah'ın kendilerine fazl-u kereminden verdiği şeyleri gizlerler. Biz de böyle nankörlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır”
(Nisa 37)
Bazı Yahudiler, Hz. Resulüllah zamanında Medine-i Münevvere'deki Müslümanlar arasında fitne çıkarmaya çalışıyorlardı. Muhacirleri kardeş edinen Ensar’dan fedakar mü’minlere menfi telkinler yaparak :
-Mallarınızı muhacirler için harcamayın, fakir düşmenizden endişe ediyoruz” gibi hainane sözlerle, o mübarek insanları hayır yapmaktan caydırmaya çalışıyorlardı. İşte bu ayet-i kerimeler, bu sebeple nazil olmuştu. (Elm. 2-562)
Yukarıda zikredilen On vazife, hakiki mü’minlerin ayrılmaz vasıflarındandır.
Bilinmelidir ki, Müslümanlık, sadece Namaz kılıp, oruç tutmaktan ibaret değildir. Vakıa, bu
iki husus, islam’ın beş temel esasından ikisini teşkil etmektedir.
Fakat,
-Ez zekatu kantaratul’islam” = Zekat, islamın köprüsüdür. Hükmü, nasıl ihmal edilebilir?
Ne gariptir ki, kime sorsanız herkes :
-Namaz, Dinin direğidir, diye bilir de, ne hikmetse kimse :
-Zekat, İslam’ın köprüsüdür, hükmünü bir çok müslümanlar bilmez..
Paraya gelince namaz kılanlar bile, öyle cimrilik gösterir ki, zekatın, dinin köprüsü olduğunu hiç hatırlamak istemezler.
Halbuki, Kur’an ilimlerini okuyanlara ve muhtaç olan müslümanlara yardım etmek ve kul haklarını ilgilendiren bütün beşeri münasebetler, islamda hayati ehemmiyet taşır.
Ayeti kerimede sıralanan on mühim meseleden, sadece birincisi, Allaha ibadet ve itikatla ilgilidir, yani, İlahi hak ile alakalıdır. Çok ibretlidir ki, diğer dokuz maddenin tamamı, kul haklarıyla ve insanlarla beşeri münasebetlerle alakalıdır.
Nitekim, aileyi teşkil eden Koca ve Karının iyi geçim ve birbirlerine karşı davranışları da, kul hakkı ve beşeri münasebetler hukukuna dahildir.
Şu bir gerçektir ki, aile nizamı ve beşeri münasebetler hukukuna riayet edilmeyen toplumların, maddi huzuru olmadığı gibi, manevi ahengi de kalmayacağından bu gibi insanların Allaha kulluk yapmanın tadını almaları da çok zordur.
Bütün bu sebeplerle, aile ve toplumların gerek dünyadaki huzuru ve gerekse ebedi hayatta mes’ud olmalarının temel şartı, Allahın emirlerine sımsıkı sarılmalarına bağlıdır. Çünkü, insanları yaratan yüce Allah, oların her iki cihanda mes’ud olmalarının bütün esaslarını de yüce kitabında bildirmiştir. Bu esaslara gönülden sarılanlar, dünyada izzet ve şerefle yaşadıkları gibi, ebedi hayatta da sonsuz seadeti kazanmış olurlar.
H. Yılmaz / incemeseleler.com
.
Mevlana'nın aşkı tanımlaması
Kategori: Umumi Meseleler
Büyük sufi Hz Mevlana, ruhunun derinliklerinde, karşılaştığı aşka kozmik bir dille yani Kuş Dili ile sorar: “-Sen kimsin?
Cevap şöyle gelir aşktan:
-Ben ölümsüz (bir) Hayat’ım
Ben tekrarlanıp duran (bir) Güzel’im
Ve bir Ömür’üm ben” (Divan-ı Kebir, c. VII, s. 104)
Yani Mevlana’ya göre aşk, hayattır, güzeldir, ömürdür. Bu üçlü tanımı mantıksal bir zemine oturtursak aşk, dirilik ve güzelliğin, ölümsüz tükenmeyen bir tekrarıdır. Mevlana aşka metafizik bir konum vererek onun ebediliğini, aşkınlığını
vurgular ve onunla tekâmül işaret eder. Ve nihayet o, iman aşktır (Divan-ı Kebir, c. V, s.330) diyerek “vellezine
amenu eşeddu hubben lillah” (Bakara/165) ayetine telmihte bulunur.
Aşka ihtiyaç hayati öneme sahiptir Hz. Mevlana’ya göre:
“Ey aşk sen olmazsan bütün pazar/çarşı yerlerinin düzeni bozulur, kâr edemez Bağ da senin yağmurunu istiyor, üzüm de çiçekler de…” (Divan-ı Kebir, c. I, s. 158)
Dünya çarşı yeri gibi, kâr etmek için aşka ihtiyaç var, aşkın dirilticiliğine yani insanlar mercimeğe, fasulyeye âşık olmasa çarşıya, alışverişe gider miydi? Aşk çarşıya rahmet olarak yağmasa hiç ticarette kâr elde edilir miydi?
Bahçeler aşkla yeşerir Üzüm aşkla tatlanır Çiçekler aşkla açar Her şey bu kâinatta aşkla açılım yapar hareket eder, tekâmül basamaklarında tırmanır.
Mevlânâ, aşkın diriltici tazeliğini şöyle anlatır:
“Aşk bir gönül alıcıdır. Dostların tekâmülü aşklarladır. (Aşk onların) canını ağaç gibi yeşertir, çiçeklerle süsler. Aşk güzeldir, tazedir, aşkı isteyen aşktan daha tazedir. Dünyanın şekli eskidir, onun aşığı da (ondaki) eskileri alandır. Aşk alanlar, ırmaktan ırmağa, onunla tâ denize kadar giderler. Dünyaya âşık olanlar, yani eskiye talip olanlarsa, eski pabuç
kimde var diye mahalle mahalle dolaşıp dururlar.” (Divan-ı Kebir, c. IV,
s. 352)
Mevlana kendisi gibi herkesi aşka davet eder:
“Ey insanlar! Aşka sarılın, onun çağrısına kulak/cevap verin. Aşka gidin. Çünkü Allah aşka ölümsüzlük vermiştir. Uyumayan uyuklamayan o aşk, o gökyüzündeki sevgi, bu gün gönülleri uyumakta olanları çağırıyor. Aşktır varlık âlemindeki hayat, seziş. AŞKSIZ HAYAT ANCAK KABUKTUR KABUK!” (Divan-ı Kebir, c. VII, s. 44)
Mevlana, gizli kabiliyetlerin ortaya çıkması için aşk ateşinde, insanın yanması gerektiğini söyler. Yani aşk fırınında insanların arınması, rafinasyonu, insandaki cevheri ortaya çıkaracaktır. Aşk ateşi ve aşk acısı insanı olgunlaştırmak için önemli bir konumdadır. (Divan-ı Kebir, c. IV, s. 162)
Metafizik olarak aşkı şaraba benzeten Hz. Mevlana şöyle der: “Sus, sus da artık şu aşk şarabını iç. İç ki titremekten, korkulu yerlere düşmekten kurtul…” (Divan-ı Kebir, c. V, s. 375)
incemeseleler.com
.
Rahman ve Rahim sıfatı hakkında
Kategori: Umumi Meseleler
Bu iki sıfat, iki çeşit rahmete delâlet eder.
-Birisi, Rahmet’i Rahmâniyye,
-İkincisi, Rahmet’i Rahîmiyye'dir.
A-Rahmet-i Rahmâniyye,
hiç bir amelin şart koşulmadığı ve geri bırakılmadan başlangıçta bahşedilen ilâhi rahmettir ki, mü’mini de kâfiri de, çalışanı da, çalışmayanı da içine alır.
Mesela, başlangıçta var olma bu rahmetin eseridir.
Nitekim, anne karnındaki ceninler ve bütün hayvanat bu rahmet ile beslenir.
Yine bu rahmet ile Allah Teâlâ kâfirlere dahi dünyada rızık, akıl vesâire gibi nimetler verir.
B-Rahmet-i Rahîmiyye ise,
elde edilmesi için çalışmanın şart koşulduğu ve Rahmet’i Rahmâniyye'yi güzelce kullanarak çalışan kimselere verilen rahmettir ki, en aşağısı, amelle kazanılmış bir Hak’dan aşağı değildir.
Sırf fazilet olan yüksek derecesinin ise, sınırı ve sonu yoktur.
İşte dinin, takvanın, çalışma ve gayretin önemi, bu sebepledir.
Onun içindir ki,
“Rahmanud’dünya ve Rahimul’ahireti” =Dünyanın Rahman’ı ve âhiretin Rahimi’dir”denilmiştir.
Yani
"Rahmân, dünya ile Rahîm ise âhiretle ilgilidir"
Buna göre Rahîm sıfatı, imanlı ile imansızı, iyi ile kötüyü, korunanla korunmayanları ayırt ederek iyileri sonuçta mükâfat ile murâda erdirmek mânâsını ifade eder. Ona mukabil, Rahmet’i Rahmâniye'yi kötüye kullanmış kişilerin de mahrumiyet ve ceza göreceklerini ihtivâ eder. (Sadeleştirilmiş Elmalılı tefsiri 7-524)
Burada, çok hayati bir mesele var.
Çünkü, umumiyetle insanlar, dünyada yüce Allahın RAHMAN sıfatı ile tecelli eden umumi Rahmeti iyi kavrayamadığı için aldanmaktadır.
Bu hayatın sonunda yani ahirette, Hz. Allahın, RAHİM sıfatı ile tecelli edeceğini hiç düşünmüyorlar. Böyle bir hakikatı bilmiyor, idrak edemiyorlar.
Rahman sıfatının tecellisi, dünyaya aittir. Rahim sıfatı ise, ebedi hayata ait ve sadece mü’minlere mahsus bir rahmet sıfatıdır.
Dünyada tecelli eden Rahman sıfatındaki Rahmet, inançlı veya inançsız, hiçbir kimseyi dünyada ayırmayan. Hepsine merhamet ederek rızık ve sayısız nimetler veren bir Rahmet sıfatı.
Rahim sıfatı ise, ahirette, sadece iman ehline merhamet edip, sonsuz rahmet ve nimetler ihsan eden bir Rahmet sıfatı.
Mahşerde Hz. Allah şöyle ferman buyuracak :
“İzzet ve Celalime yemin ederim ki bu gün, iki korkuyu birleştirmeyeceğim. Dünyada benden korkanlara bu gün asla korku yoktur. Amma, dünyada benden korkmayanlara bu gün, korkunun ne demek olduğunu göstereceğim”
İnsan, iradesinde serbest kılınmıştır.
İster, dünyada Allahdan korkar, ahiretin, bütün korkularından emin olur. İsterse dünyada Rabbini unutur, sonra kabirde ve ahirette korkunun ne demek olduğunu görür.
H. Yılmaz / incemeseleler.com
.
Mü'min, müslim demekten daha mı sahihtir?
Kategori: Umumi Meseleler
Buhârinin rivayet ettiği Ashab’ı kiramın büyüklerinden Sa’d ibni Vakkas radyallahu anh hazretlerinin bir hadisi şerifi.
Sa’d radiyallahu anh diyor ki:
Resulüllah sallellahu aleyhi vesellem, Müellefe’i kulüb’dan bır takım kişilere (dünyalık) veriyordu.
Bu Sa’d da (yani kendisi) orada oturuyordu.. Derken Resulüllah sallelahu aleyhi vesellem, içlerinden en ziyade beğendiğim birini bıraktı (bir şey vermedi). Bunun üzerine ben :
-Yâ Resulellah, filanı bıraktın. Vallahi onu ben mü’min biliyorum, dedim. Resulüllah bana :
-Öyle deme!.. Müslim de, buyurdu.
Az bir müddet sustum. Sonra o adam hakkındaki bildiğim bana galebe etti de (dayanamadım). Yine sözümü tekrar ederek :
-Filânı niçin bıraktınız Ya Resulellah. Vallahi onu ben mü’min biliyorum, dedim.
Resuli Ekrem yine :
-Öyle deme, Müslim de, buyurdu.
Yine bir zaman sustum, sonra o zat hakkındaki duygum bana galebe etti. Sözümü tekrar ettim.
Resulüllah sallellahu aleyhi vesellem yine o sözü tekrar ettikten sonra :
-Ey Sa’d, (bazı defa) daha çok sevdiğim kimse varken (onu bırakırım da) başka birine (dünyalık) veririm.
(Bu tercihimin sebebi, Allahın bu adamı, (mal hırsı ile) yüzükoyu cehenneme atması endişesidir” buyurdu.
Vâkidi’nin Megazi’de tasrih ettiğine göre, bu mahrum edilen zât Muhâcirinden “Cüayl ibni Saraka” radiyallahu anh idi.
Sa’d hazretlerinin “Mü’min” demesini, Resul’i Erkem’in mükerreren(Müslim,de) diyerek tashih ve ihtar buyurması,
“imanın, vicdani bir emr’i bâtıni olup, bilinmesi, Cenabı Hakka âit ahvâl’i gaybiyyeden bulunmasına mebni, zâhiri hale göre Müslim, demek daha doğru olduğunu ta’lim içindir. (Buhâri tecrid 5-371)
H.Yılmaz/ incemeseleler.com
.
Kul hakları nasıl affettirilir?
Kategori: Umumi Meseleler
Günahların kaç çeşit olduğu, bu dünyada kul hakkını affettiremeyen kişilerin hangi amelleri yaparlarsa ahirette işlerinin kolaylaşacağını kıssas ayetinin tefsirinde İsmail Hakkı Bursevi hazretleri zikretmiş.
Bilmiş ol ki -Ey Mü’min!- günahlar ÜÇ VECİH üzeredir.
BİRİNCİSİ : Kul ile Allah arasında olan GÜNAH’dır. Zinâ, livâta, gıybet ve isnad, iftira gibi.. Ama eğer gıybet ve buhtan, muhatabına ulaşmadı ise.. (ancak o takdirde Allah ile kul arasında olmuş olur, tevbe kâfi gelir). (Gıybet ve bühtan) Muhâtabına ulaşmış ise, kendisinden helâllık alınıp, sonra da Allaha tevbe eder yalvarırsa, umulur ki Allah onu mağfiret eder.
Kezâ, bir kadınla zinâ ederse ve o kadının kocası da varsa, (onun hakkına tecavüz edildiğinden, kadının kocası helâlık vermedikçe) o günahı Allah mağfiret etmez. Çünkü hasmı insandır. Ama, zinâ eden kişi eğer Allah’a tevbe eder ve (kadının kocasından) helâllık da almış bulunursa, Allah (dilerse) onu mağfiret eder.
(Şöyle ki) :
Zinâkar kişi, zinâyı zikretmeden:
-Benim üzerimdeki bütün haklarını helal et” demek suretiyle) karşı taraf da :
-Seninle, aramdaki bütün husumetlerden dolayı, sana hakkımı kesin olarak helâl ettim” demesi kâfidir.
Bu; bilinenle bilinmeyen üzerinde bir SULH’dur ve bu tarz helâllık alma, âhir zaman ümmeti için kerâmeten câizdir. Çünkü, geçmiş ümmetlerde, günah açıkça zikredilmedikçe mağfiret hükmü yoktu.
İKİNCİSİ : Kişi ile Allaha karşı sorumlu olduğu ameller arasındaki GÜNAH’dır. Bu da, namazı terk etmek, orucu terk etmek, zekatı terk etmek ve Haccı terk etmek gibi günahlardır.. Bunlarda, namazın ve diğerlerinin kazâsı yapılmadıkça
TEVBE kâfi değildir. Zira, tevbenin kabul edilmesi için, terk edilen ibadetlerin kazâ edilmesi şarttır.
Onun için de, terk edilen (namaz, oruç, zekât ve hac) kazâ edilmedikçe, tevbe etse de, etmemiş gibi olur.
ÜÇÜNCÜSÜ : Allahın kulları ile, kişinin kendi arasındaki GÜNAH’dır. O da, kulların malını gasp etmek, ya da onları dövmek veya onlara sövmek veya onları öldürmek gibi günahlardır.
Şüphesiz ki, (doğrudan kul hakkı olan) bu gibi hallerde tevbe etmek kâfi değildir. Ancak hasmını râzi etmek şartı ile tevbe makbul olabilir.
(Çok önemli bir nokta)
Ya da, kişi Sâlih amellere kendini vererek, (Allaha yakınlık kesbeder de) böylece, kıyâmet gününde Hz Allah (rahmetiyle) ikisinin arasını sulh eder. Çünkü, kul tevbe ettiği zaman, eğer üzerinde kul hakları varsa, evvela onu,
sahiplerine ödemek durumundadır. Eğer, o hakları yerine ulaştırmaktan âciz kalırsa ve Hz. Allah da (o kulundan
râzi olup) onu mağfiret edip (zimmetten) kurtarmayı murad ederse, kıyamet günü onun hasmı olan alacaklı kişiye :
-Başını kaldır, buyurur. Onun üzerine, hasmı başını kaldırır kaldırmaz, muazzam bir köşk görür.
Onun üzerine alacaklı kişi der ki :
-Ya Rabbi, bu kime aittir?..
Yüce Allah buyurur :
-Kıymetini ödeyene aittir… Hadi hakkını kardeşine helal et de tut kardeşinin elinden. Gidin beraberce o cennet köşküne..
(Ruhulbeyan tefsiri- Bakara suresi 179. ayet )
Bugün 580 ziyaretçi (1223 klik) kişi burdaydı
|
| Bugün 18 ziyaretçi (21 klik) kişi burdaydı! |
|
 |
|
|